Issuu on Google+

Âhir zaman alâme neyin delaleti? tleri Kardeş kıskançlığı nasıl aşılır?

Günahlardan nasıl arınırız?

Gazet eniz birlik le te

Detayli bilgi ve abonelik için: www.zamaniskandinavya.dk

AFFETMEYİ UNUTTUK www.zamaniskandinavya.dk

18 - 24 ARALIK 2013 • YIL : 5 • SAYI : 242 • DANİMARKA 25 DKK • İSVEÇ 30 SEK • NORVEÇ 35 NOK • FİNLANDİYA 4,5 EURO 5 0 Y I L L I K Y O L A R K A D A Ş I S U A T Y I L D I R I M , H O C A E F E N D İ ' Y İ YA Z D I

40 Fethullah Gülen veya bir fazilet mücadelesi

Sınırdaki mülteciler

Suriye’deki iç savaş, büyük bir insani drama yol açtı. Siyasi ve ekonomik fatura bu dramın yanında küçük kalıyor. Mağdurlara suç öznesi gözüyle bakan yerel ve ulusal medya, olayları ‘şuyuu vukuundan beter’ şekilde yansıtıyor. Mağduriyet ve suç ikilemindeki Suriye göçmenlerini araştırdık. 1 32'DE

Danimarka istihbarat başkanını da ilanla arıyor

Başbakan kabinede son revizyonu yaptı Danimarka’da son haftalarda yaşanan istifalar Başbakan Helle Thorning Schmidt’i kabinede revizyona gitmek zorunda bıraktı. Sağlık nedeniyle Dışişleri Bakanlığı ve milletvekilliği görevinden istifa eden Villy Sövndal’ın yerine Sosyalist Halk Parti’nin (SF) deneyimli isimlerinden Holger K. Nielsen getirildi. 1 12'DE

Genelkurmay başkanını gazetelere verdiği ilanla bulan Danimarka aynı yöntemi istihbarat teşkilatı PET başkanını bulmak içinde uyguluyor. Adının karıştığı skandalardan dolayı 1 Ocak’ta görevi bırakacağını açıklayan PET Başkanı Jakob Scharf’ın yerine gelecek isim için ilan veren Adalet Bakanlığı, ‘stratejik vizyon, organizasyon yeteneği, güven veren liderlik, iç ve dış iletişim yeteneği’ olan kişinin istihbarat örgütünün başkanı için aranan özellikler olduğunu dile getirdi. 1 17'DE

4

KAMİL SUBAŞI

Çok gücüme gidiyor

38 Sinemada aile KÜLTÜR

saadeti

16 | İşçi sınıfının zengin başkanı: Helle Thorning-Schmidt

46

SPOR

Devler liginde dev ilginçlikler

NOEL TATİLİ NEDENİYLE MATBAA KAPALI OLDUĞU İÇİN GAZETEMİZ 25-31 ARALIK TARİHLERİ ARASINDA YAYINLANMAYACAKTIR.


2 İSKANDİNAVYA

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

DA N I M A R K A Ş O K TA

3 haftada 3 bakan istifa etti

Danimarka’da son 3 hafta içerisinde 3 bakan değişik nedenlerle görevlerinden istifa etti. ZAMAN KOPENHAG

1içerisinde Dışişleri Bakanı Villy Danimarka’da geçtiğimiz hafta

Sövndal’ın istifa etmesinin akabinde son 3 hafta içerisinde görevi bırakan bakan sayısı 3’e çıktı. Sövndal’dan önce Kalkınma ve Dış Yardım Bakanı Christian Friis Bach ve Adalet Bakanı Morten Bordskov istifa etmişti. Bir süre önce kalp krizi geçiren Dışişleri Bakanı Villy Sövndal, sağlık durumunu gerekçe göstererek geçtiğimiz hafta içinde bakanlıktan ve milletvekilliği görevlerinden istifa ettiğini açıkladı. 22 Ekim sabahı evinde fenalaşan ve hastaneye kaldırılan Villy Sövndal’ın, yapılan tetkikler sonrasında kalp krizi ortaya çıkmıştı. Daha sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada Sövndal’a hatanede kalp ameliyatı yapıldığını ve durumun iyi olduğu ifade edilmişti. Açıklamada ayrıca 61 yaşındaki politikacının durumunun iyi olduğu ve kısa sürede rutin işlerine dönebileceği ifade edilmişti. Ancak beklenen olmadı. Villy Sövndal bugün başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere milletvekilliği görevlerinden istifa ettiğini Başbakan Helle Thorning Schmidt’e bildirdi. Konuyla ilgili kısa bir açıklama yayınlayan Sövndal, “Bu benim için oldukça ağır bir karar oldu. Ancak doktorlardan bu yönde karar vermem için oldukça net bir tavsiye

Danimarka’da geçtiğimiz hafta içerisinde Dışişleri Bakanı Villy Sövndal’ın istifa etmesinin akabinde son 3 hafta içerisinde görevi bırakan bakan sayısı 3’e çıktı. Sövndal’dan önce Kalkınma ve Dış Yardım Bakanı Christian Friis Bach ve Adalet Bakanı Morten Bordskov istifa etmişti. aldım. Tam performans ile görevime devam etmem mümkün değildi.” dedi. Sövndal ayrıca istifa kararının hem kendisi hem ailesi hem de Danimarka için en doğrusu olduğunu ifade etti. Nelson Mandela’nın cenaze törenine katılmak için Güney Afrika’da olan Başbakan Helle Thorning Schmidt yaptığı açıklamada; Villy Sövndal’ın istifa kararına saygı duyduğunu bununla birlikte Villy Sövndal’ın bakanlığını özleyeceğini ifade etti. Sövndal’ın sıkı çalışan başarılı bir bakan olduğunu

ifade eden Başbakan Schmidt, bunun için kendisine teşekkür edilmesi gerektiğini belirtti.

3 haftada 3 bakan istifa etti Bu arada Villy Sövndal’ın istifasının akabinde Danimarka’da son 3 hafta içerisinde istifa eden bakan sayısı 3’e yükseldi. Önce Güney Kore merkezli uluslararası kuruluşu olan GGGI’e yapılan yasadışı yardımlarla ilgili olarak halkı yanlış bilgilendirdiğini itiraf eden Dış Yardım Bakanı Christian Friis

Bach istifa etmişti. Geçtiğimiz hafta ise; Danimarka İstihbarat Teşkilatı’nın (PET) aşırı sağcı politikacı Pia Kjearsgaard’ı yasadışı bir şekilde takip ettiği ve programında manipülasyon yaptığının ortaya çıkmasının akabinde önce PET başkanı Peter Scharf ardından ise Adalet Bakanı Morten Bordskov istifa etmişti. Sağlık gerekçesiyle istifa eden Villy Sövndal ile Danimarka’da bakanlık koltuğundan ayrılan politikacı sayısı 3’e yükselmiş oldu.

Nobel Barış Ödülü, Ahmet Üzümcü’ye takdim edildi Zaman’a konuşan Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) Genel Direktörü Ahmet Üzümcü, Nobel Barış Ödülü’nün bundan sonraki çabalar için kendilerine enerji ve cesaret verdiğini söyledi. ENGİN TENEKECİ OSLO

1gütü (OPCW) Genel Direktörü Ahmet

Kimyasal Silahların Yasaklanması Ör-

Üzümcü, 2013 Nobel Barış Ödülü’nü geçen hafta Oslo’da düzenlenen törenle Nobel Barış Ödülü Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland’ın elinden aldı. Oslo Belediye Sarayı’nda düzenlenen törende, başta Norveç Kraliyet Ailesi mensupları olmak üzere, Norveç hükümet erkanı, birçok farklı organizasyonlar, yurt içinden ve yurt dışından ünlü simalar, büyükelçiler, yerli-yabancı gazeteciler de yer aldı. Nobel Barış Ödülü Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland, törende yaptığı konuşmada, OPCW’nin Suriye’deki kimyasal silahların imhası sürecinde çok önemli ve zor bir görevi üstlendiğini vurguladı. Jagland, Kimyasal Silahların Yasaklanması Anlaşması’nı henüz imzalamayan son birkaç ülkeye de anlaşmaya taraf olmaları için çağrı yaptı.Thorbjørn Jagland ayrıca tam 20 yıl önce ödülü alan ve geçtiğimiz hafta vefat eden Nelson Mandela’yı andı. Nobel Barış Ödülü Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland, konuşmasının ardından, 1,25 milyon dolarlık ödülü Ahmet Üzümcü’ye takdim etti. OPCW Genel Direktörü Ahmet Üzümcü, 45 dakikalık tören konuşmasında ödülü hem kurum adına hem de üye ülkeler ve kurmunun eski başkanlığını yürüten Raglio adına aldığını söyledi.Üzümcü, kimyasal

Üzümcü, 2013 Nobel Barış Ödülü’nü geçen hafta Oslo’da düzenlenen Nobel Barış Ödülü Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland’ın elinden aldı.

Üzümcü Nobel Barışı Ödülü ile medya mensuplarına poz verdi.

silahların insanlığa verdiği menfi ve dramatik tesirleri üzerinde durdu. Başkent Oslo’da ki kaldığı hotelde katıldığı bir program sırasında Zaman’a konuşan Ahmet Üzümcü, Nobel Komitesi’nin sadece OPCW’nin başarılarını takdir etmekle kalmadığını dile getirdi. Üzümcü, aldıkları ödülün bunda sonraki çabalar için kendilerine enerji ve cesaret verdiğini vurguladı. Suriye’deki kimyasal silah tesisleri ile bunları fırlatacak mermileri imha ettiklerini belirten Ahmet Üzümcü, kimyasal silahların ise Suriye dışında imha edileceğini hatırlattı.Nobel Barış Ödülü Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland ise OPCW’nin çok önemli işlere imza attığını vurguladı. Jagland, OPCW’in gösterdiği bu gay-

retlerle, başka türden silahların da imha edilmesi için bir örnek teşkil ettiğini söyledi. Hollanda merkezli olan OPCW, özellikle Suriye’deki kimyasal silahların imhası sürecini üstlenerek gündeme gelmişti. Örgütü’nün Genel Müdürlüğü’nü Türk diplomat Ahmet Üzümcü yapıyor. Örgüt daha çok, ülkelerde ki mevcut kimyasal silahları, uluslararası denitimi altında imha etmek, örgüte üye ülkeleri muhtemel kimyasal tehditlere karşı korumak, kimyasal silahları barışçıl yollarla kulannamayı teşvik etmek, gibi misyonlara sahip.Kimyasal Silahların Yasaklanması Anlaşması’nı Angola, Mısır, Kuzey Kore ve Güney Sudan haricindeki tüm ülkeler imzalamış durumda.



4 İSKANDİNAVYA

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

DANİMARKA HABER TURU Kamil Subaşı

Çok gücüme gidiyor... Medya toplantısı için bir kaç günlüğüne Tür- Hizmet’e gönül vermiş eşimi ve onun şahsında diğer kiye’de idim. Bu vesile ile 2-3 günlüğüne annemi tüm Hizmet gönüllülerini düşündükçe çok gücüme ve kardeşlerimi de ziyaret etme imkanı buldum. gidiyor yapılanlar, atılan iftiralar, fişlemeler, örgüt 1999’dan beri yurtdışındayım ve ara ara fırsat bula- söylemleri… Eşim 2000’li yıllarda Hizmet’i tanıdı ve aktif bilirsem kısa süreliğine de olsa sıla-i rahim yapmaya çalışıyorum. Malum Türkiye’de her zamankinden bir şekilde hizmet etmeye çalışıyor o zamandan çok daha yoğun bir gündem var son zamanlarda. beri. Şimdilerde 4 çocuk sahibi bir anne olması Dershane kapatma, 2004 MGK belgeleri, fişle- da hizmet etmesini engellemiyor, tam tersine her meler… Türkiye’de iken biraz daha yakından geçen gün artan bir şekilde ivme kazanıyor. Bir değerlendirme imkanım oldu yaşananları. Hemen yandan Türkiye’deki dershane kapatma, fişleme hemen herkesin gündeminde son yaşananlar ve meseleleri, örgüt söylemleri diğer yandan eşim ve maalesef her mesele bir şekilde Hizmet-AK Parti onun gibi Hizmet gönüllülerinin insanlık için yaptığı gayretler. Afrika’ya kurban yardımı söz konusu meselesine dönüştürülüyor. Aslında gücüne gitmiyor değil insanın; rantçı, olduğunda kendi kurbanlarımızı göndermek bir örgüt vs. tarzı ileri geri söylenenler ve atılan iftira- yana ulaşabildiği tüm tanıdıklarını da katmaya lar. Eskilerde bir reklam vardı. Reklam filmindeki çalışmıştı bu yardım kervanına. İstemişti ki onların kamyon şoförünün sözünü hep hatırlarım: “Ağzı da hissesi olsun, muhtaç bir kişiye daha yardım ulaşolan konuşuyor.” Ağzı olan konuşuyor haddinden tırılabilsin. En son kurban öncesi, kendisine kurban fazla son zamanlarda. Türkiye’nin yoğun gündemini hissesine katılacağını söyleyen bir arkadaşının vaz Danimarka gibi uzak bir ülkeden takip ederken, ister geçtiğini söylediğindeki üzüntüsünü hatırlıyorum istemez Türkiye’dekiler kadar içinde hissedemiyor da, dokunsan ağlayacaktı. Hele o muhtaç öğrenciler insan kendini. Ama Türkiye’de geçirdiğim şu bir kaç için burs bulma koşuşturmacası, Muharrem ayında gün, benim eski ile yeni zaman arasında gel gitler dualarla yaptığı aşureleri dağıtmak için kapı kapı yaşamama vesile oldu. Danimarka’ya dönerken dolaşması, kermesler düzenlenerek yapılan yardım uçakta dinlediğim türküler çok hüzünlendirdi beni. kampanyaları, gecesini gündüzüne katarak yapılan Uçakta ağlar mı insan, ağlıyormuş demek ki.. Hele koşuşturmacalar. Derdiyle o kadar özdeşleşmiş ki, ‘Derdim çoktur hangisine yanayım’ türküsü ile zih- hayatını başkaları için yaşamaya endekslemişti. Ama nimdeki gel gitler birleşince tamamen kaybetmişim şimdi duyuyoruz ki, birileri kurban yardımı yapanları bile fişlemiş, sanki yüz kızartıcı bir suç işleniyormuş kendimi. Hizmet'ten arkadaşlarla Gaziantep’te üniversite gibi. Yapmadılarsa henüz, bizi de fişleyebilirler... ‘Örgüt’ iftirası atılıyor, bu insanların öyle anılyıllarında tanıştım ve tamamen kendi hür irademle gönül verdim bu Hizmet'e. 28 Şubat sürecinde de malarına çalışılıyor… Bir yanda eşim gibi binlerce Gaziantep’te idim. Üniversite öğrencisi Hizmet gönüllüleri diğer yanda olarak bir kaç arkadaş ile öğrenci evinde insanlığa, vatanına, milletine kalıyordum. Polis baskınlarını gördük, Bu Hizmet'e gerek Türkiye zarar vermeye çalışan bir örgüt duyduk o dönemde… İki kız kardeşim yıllarımda gerekse şimdilerde mensubu teröristler… İkisini üniversiteyi bıraktı, devletteki işlerinden Avrupa’da gönül vermiş yan yana düşünemiyorum, çok istifa ettiler başörtülerinden dolayı. 28 birisi olarak, üzüntülüyüz gücüme gidiyor, 'nasıl bu iftiraları Şubat dönemi, fişlemeler de ne oluyor Türkiye’deki gelişmelerden bu insanlara atabiliyorlar' diye. diyen yeni nesil gençler için STV’de Eşime desem: "Hanım gözün dolayı. Üzüntümüz yayınlanan ve o dönemleri anlatan aydın sende 'örgütçü' olmuşsun." ümitsizliğimizden değil, anlamsız gözlerle bakar bana, ‘Ötesiz İnsanlar’ dizisini izlemelerini tavsiye ederim, en azından boş bir dizi vatana, millete ve insanlığa "Bu adama ne diyor, delirdi mi!" hizmetten başka bir düşüncesi diye... izlememiş olurlar. 1999 Ağustos’unda çıktım yurtdı- olmayan masumlara iftira Aklıma 2009 yılı Hint yapımı şına. Eşimden dolayı ilk durak Almanya atanlara ve onların peşine ‘Benim Adım Khan - My name is Khan’ filmi geldi. Filmde, tüm takılanlara... idi. Gerek master-doktora eğitimimden Müslümanları zan altında bırakan gerekse işimden dolayı 4-5 farklı Av'11 Eylül saldırıları' sonrası Müsrupa ülkesinde yaşama ve kültürlerini tanıma fırsatı elde ettim. Eşim Almanya doğumlu. lüman olmadığı halde kendi soyadını taşıdığı için Almanya’da iken benim vesilemle tanımış ve gönül Müslüman zannedilerek oğlu öldürülen Khan'ın, vermiş oldu Hizmet’e. ‘Boynuz kulağı geçer’ misali eşinin kendisini affedebilmesi için, onun isteği ile şimdilerde bana göre çok daha fazla aktif yardım ABD Başkanı'na ulaşıp ona, "Sayın Başkan, benim konularında. Almanya’daki ilk yıllarımızı, eşimin adım Khan ve ben bir terörist değilim." demek henüz Hizmet’i tanımadığı yılları hatırlıyorum da için verdiği mücadeleler anlatılıyor. Ben de kendi işimden dolayı 90 kilometre uzağa taşınmak için bir kendime aynı şeyi söylüyorum: ‘Ben bir terörist yılda ancak ikna edebilmiştim kendisini ve o süreçte değilim, hele eşim hiç değil!..’ bir yıl boyunca git gel yapmıştım her gün. Çok değil Biz ömrünü bir bavula sığdırarak nerede hizmet 4 yıl sonrasında Finlandiya’ya Zaman temsilcisi varsa orada olmayı göze almış kimseleriz. Akşam olarak gitmem gerektiğinde hiç tereddüt etmeden burada, sabah orada. Kendimizi insanlığın yararına kabul etmişti taşınmayı. Daha sonra ise Dani- adamışız. Vatan ve millet sevgisiyle yanıyoruz ama marka… Şimdilerde fark etmez nereye gideceğimiz; sırf bu yüzden öldüğümüzde bile nerede ölürsek ister Afrika’da bir ülke, isterse Orta Asya’da yada bizi oraya defnedin diyecek kadar da kendimizden Uzak Doğu’da, yeter ki insanlığa faydamız olacak geçmişiz, zira en azından sonradan gelenler mezabir şeyler yapabilelim, hizmet edebilelim. rımıza uğradıklarında derler: ‘Gelmişler, faydalı işler Bu Hizmet'e gerek Türkiye yıllarımda gerekse yapmaya çalışmışlar, burada ölmüşler ve defnedilşimdilerde Avrupa’da gönül vermiş birisi olarak, mişler...’ diye. Dirim bir işe yaramadı, cenazem bir üzüntülüyüz Türkiye’deki gelişmelerden dolayı. işe yarar belki… Benim hayata bakış açım ve duam, Üzüntümüz ümitsizliğimizden değil, vatana, mil- 'Rabbim! Hakkımda hayat hayırlı ise, yaşat. Ölüm lete ve insanlığa hizmetten başka bir düşüncesi hayırlı ise can��mı al.' şeklinde. Neticede topraktan olmayan masumlara iftira atanlara ve onların peşine geldik, toprağa gideceğiz. Dünya kimseye kalmaz. Önemli olan yanımızda ne götürebildiğimiz. takılanlara... İftiralarla, örgüt söylemleri ile uğraşacak vakMeseleye Danimarka’da yaşayan ve Hizmet'e gönül vermiş biri olarak yaklaşmaya ve anlamaya timiz yok. Zira bizim derdimiz çok, kime yanalım çalışıyorum ama neresinden tutarsam tutayım, hiç Efendimiz’den (sav) başka… Boş işlerle uğraşanlara de anlaşılır bir tarafını bulamıyorum. Hele hele diyecek son sözüm: Gölge yapmayın başka ihsan bir taraftan yapılanları, yapılmaya çalışılanları, istemez.. söylenenleri ve atılan iftiraları diğer taraftan da k.subasi@zamaniskndinavya.dk

Uçakta cep telefonu kullanabileceksiniz

İskandinavya Havayolları SAS’la uçarken yakın bir zamanda; “Uçuş modunda tuttuğunuz sürece tüm uçuş boyunca elektronik cihazlarınızı kullanabilirsiniz.” Anonsunu duyacağız. SAS, güvenlik prosedürlerini güncelleyerek, yolcuların uçuş esnasında telefon ve tablet kullanabilmelerine imkan sağlayacak.  Ancak söz konusu elektronik araçların uçuş modunda olması şartı bulunuyor. Bu fonksiyon, WiFi, FM-radyo, Bluetooth, NFC (Near Field Communications)  paylaşımlarının devreden çıkmasını sağlıyor. Böylece daha önce indirilmiş müzik ve videoları izlemek mümkün olacak. Daha önce kalkış ve inişlerde elektronik cihazların kapalı kalması şartı bulunuyordu. AB Komisyonu, Avrupa Hava Güvenliği Ajansı EASA ile birlikte bu yeni prosedüre yeşil ışık yakmıştı.   

Ağrı kesici tablet kullanmayın

Kalp Sağlığı Derneği, ağrı kesici almak için eczaneye girdiğinizde, eritme tabletlerinden uzak durmanız gerekiyor; çünkü bu tabletler sağlığınız için tehlike olduğunu açıkladı. Kalp Sağlığı Derneği bu açıklamayı, İngiltere’de yapılan bir araştırmada eritme tabletlerinin çok miktarda tuz içerdiği için sağlığımıza zararlı olduğunu ortaya koymasından sonra yaptı. Kalp Sağlığı Derneği, yutma zorluğu gibi çok önemli bir gerekçe olmadığı takdirde, hiç kimsenin eritme tableti kullanmaması gerektiğini tavsiye etti. Gorm B. Jensen, “Ciddi bir baş ağrısı çekmeniz durumunda elbette bir tane ağrı kesici alabilirsiniz. Ancak eritme tableti yerine normal bir ağrı kesici alın.” Dedi Gorm B. Jensen, ilaç kurumları, hekim ve sağlık kuruluşlarının yapılan araştırmayı ciddiye alacağını umut ediyor. Yetkili kurumların ilaçların üzerine tuz miktarını yazması gerektiğini söyledi. Bu tür ilaçların yazılmasının zorunlu olduğu durumlarda ise tuz içermeyen eritme tabletinin geliştirilmesi gerektiğini söyledi. 

Trafiğe alışmayan çocuklar dikkatsiz oluyor

Çocuklarınızı hergün arabayla okula bırakmak, trafik hakkında birşey öğrenememelerine neden oluyor. Trafik Güvenliği Kurulu Müdür Yardımcısı Karina Petersen, yapılan araştırma sonucunda dokuz trafik kazasından yedisinin, çocukların trafik kurallarını bilmemeleri nedeniyle dikkatsiz davranmaları neticesinde meydana geldiğini belirtti. Petersen,   yaptığı açıklamada: ”Çocuklarımıza hem gözlerini hem de kulaklarını etkili kullanmayı öğretmemiz gerekiyor. Bunu da, yalnızca trafikte yer aldıkça öğrenirler. Çocuğunuza trafik konusunda ne kadar eğitim verirseniz, trafiği o kadar çabuk öğrenecektir” dedi. 

Çocuklar obezlik yolunda

Hemşireler, okul öncesi dönemdeki çocukların boy ve kilolarını ölçtüklerinde, her sekiz çocuktan birinin fazla kilolu olduğu ortaya çıktı. Belediyeler, şimdiye kadar bu kadar net rakamlara ulaşmamıştı. Ancak, Jyllands Posten gazetesi Çocuk Bilgi Bankası’nın çocuklar hakkında yapılan bu benzersiz araştırmayı duyurmuş oldu. 2005 yılında doğan çocuklar arasında, şişmanlık oranı yüzde 12,8 idi. Bu da, sekiz çocuktan biri oranından daha fazlasına karşılık geliyor. KL’nin dergisi Momentos’un Çocuk Bilgi Bankası adına yapmış olduğu araştırmada bu bilgilere yer verildi.      

Doğumu hızlandıran hap test edilmeden piyasaya sürüldü

Sağlık Kurulu son birkaç yıldır, ülke çapındaki doğum birimlerinde doğumu hızlandıran bir ilacın kullanılmasına yeşil ışık yaktı. Ancak Sağlık Kurulu’nun Misoprostol hapının güvenliği ve yan etkileri konusunda bir bilgisi yok. Çünkü Danimarka Hintli üreticiden bu konuda bir dokümantasyon talebinde bulunmadı. Berlingske gazetesi, Sağlık Bakanlığı’nın Parlamento’ya yapmış olduğu açıklamaların bu yönde olduğunu yazdı. İlaç Güvenliği Kurulundan Prof Ole Jannik Bjerrum’a göre, Hintli kurumların Batılı ülkelerdeki gibi sert koşulları yok."


6 İSKANDİNAVYA

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

İSVEÇ HABER TURU ‘Ivar’ kasırgası onbinlerce kişiyi elektriksiz bıraktı İsveç’in kuzey bölgelerinde geçtiğimiz Perşembe günü etkili olan ‘Ivar’ kasırgası onbinlerce kişinin elektriksiz kalmasına neden oldu. Kasırga nedeniyle yaklaşık 60 bin evin elektriksiz kaldığı belirtilirken binlerce ağacın devrilerek yollara ve evlerin üstüne düştüğü, birçok evinin çatısının da uçtuğu belirtiliyor. Özellikle Jämtland, Gävleborg ve Västernorrland’da etkili olan kasırga nedeniyle bölgeye tren ulaşımı büyük ölçüde dururken bölgede birçok yerleşim yerinde bütün okulların ve kreşlerin de bir gün tatil edildiği bilgisi veriliyor.

İsveç, Rusya’nın ekonomisini de gözetlemiş

Z E N G I N L E R E V E R G I I N D I R I M I I P TA L E D I L D I

İsveç Parlamentosu’nda hükümet bütçesine veto

Başbakan Fredrik Reinfeldt başkanlığındaki koalisyon hükümetin sonbaharda sunduğu bütçede yer alan yüksek gelirlilere vergi indirimi maddesi Parlamentodan veto yedi. Parlamentoda vergi indirimi konusundaki oylamayı kaybeden Reinfeldt hükümetinin bugüne kadarki en büyük yenilgisini yaşadığı belirtiliyor. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1toya sunduğu ve Kasım ayında kabul edilen bütçe taMerkez sağ azınlık koalisyon hükümetinin Parlamen-

sarısının vergi indirimi ile ilgili bölümü iptal edildi. Kırmızı yeşil muhalefet, zenginlere avantaj sağladığı gerekçesiyle bütçede yüksek gelir vergisinin alt limitinin 36 bin krona yükseltilmesini öngören maddenin iptal edilmesi için bir girişim başlatmıştı. Parlamento Başkanı Per Westerberg bütçenin onaylandıktan sonra itiraz edilen bir maddesinin oylamaya sunulmasının iç tüzüğe aykırı olduğunu belirtmesine rağmen konuyu Anayasa komisyonuna taşıyan muhalefet o maddenin yeniden oylanmasının önünü açtı.

Hükümet ağır bir yenilgi aldı Parlamentoda yapılan yeni oylamada Kırmızı yeşil

muhalefete, yabancı karşıtı İsveçli Demokratların (SD) da destek vermesi neticesinde söz konusu madde 156 hayır oyuna karşılık 159 evet oyuyla iptal edildi. Bütçede zenginlere vergi indirimi sağlayan maddenin iptal edilmesi kırmızı yeşil muhalefetin büyük bir başarısı olarak değerlendirilirken 7 yıldır iktidarda bulunan Reinfeldt hükümetinin de Parlamentoda bu güne kadarki en büyük yenilgisi olarak değerlendiriliyor. Parlamentonun kararını sevinçle karşılayan Sosyal Demokrat Parti Meclis Grup Başkanvekili Mikael Damberg, “Parlamento iyi bir karar aldı. Söz konusu maddenin iptal edilmesi sonrası devlete kalan paranın eğitime özellikle okullara harcanmasını talep ediyoruz.” seklinde konuştu. Yüksek gelir grubuna ayda birkaç yüz kronluk vergi indirimi sağlayan maddenin yaklaşık 1 milyon İsveçliyi etkilemesi bekleniyordu.

İSVEÇ POLİSİ UYARDI

İsveç’te sonbahar ve kış aylarında hırsızlık artıyor ZAMAN STOCKHOLM

1gittiği yaz aylarında evlere hırsızlık için girdikleri zan-

Her ne kadar hırsızların genellikle insanların tatile

nedilse de İsveç’te gerçeğin öyle olmadığı ortaya çıktı. Son istatistikî veriler uzun karanlık geceler sayesinde ülkede yaz aylarının aksine sonbahar ve kış aylarının hırsızlar için yüksek sezon olduğunu gösteriyor. Polis sadece geçtiğimiz Kasım ayında ülke çapında 3 bin eve girildiğine dair tutanak tutarken, bunun son sekiz yılın en yüksek ikinci rakamı olduğu belirtiliyor. Ev hırsızlığının 2005 yılında aniden yükselmeye başladığına değinen uzmanlar bu oranın her geçen yıl arttığını 2011’de zirveye ulaşarak ülkede 28 bin 556 hırsızlık vakasının rapor edildiğini belirtiyorlar. Geçen yıl bu rakamın 27 bin 767 olarak gerçekleştiği belirtilirken bu yıl Kasım ayı sonu itibariyle şimdiden rakamın 23 bin 652’e ulaştığı bilgisini veriyorlar. Hırsızların evde en önce yatak odasına baktıklarını

İsveç istihbarat kurumunun (FRA) Rusya’nın sadece liderleri ile ilgili değil, aynı zamanda ekonomisi hakkında da casusluk yapıp ABD ile paylaştığı belirtildi. İsveç Ulusal Savunma Telsiz Kuruluşu’nun (FRA) Rusya liderleri hakkında bilgi toplayıp ABD Ulusal Güvenlik Kurumu (NSA) ile paylaştığı daha önce İsveç basınında yer almıştı. Yeni ortaya atılan iddiaya göre FRA Rusya’nın sanayisi hakkında da bilgi toplayıp NSA ile paylaştı. İsveç devlet televizyonuna göre özellikle enerji şirketleri hakkında bilgi toplayan FRA, bu bilgileri Washington’a gönderdi.

Arena Tele 2’da yangın çıktı...

Stockholm’de bulunan Tele 2 Arena stadında yangın çıktı. Yangın yerine itfaiye ekipleri 2 saatlik bir çalışma sonucunda yangını söndürdü. Resmi açılışını 3 ay önce yapan 40 bin kişilik Tele 2 Arena stadında elektrik kablolarından yangının çıktığı belirtildi. Rüzgârın etkisi ile yayılan yangın maddi hasara neden oldu. Yangın nedeniyle stadın çevresindeki iş yerleri tamamen boşaltıldı.

İzmir Üniversitesi ile İsveç Arasında Eğitim Köprüsü Kuruldu

İsveç’in en hızlı gelişen üniversitesi olan Örebro Üniversitesi ve İzmir Üniversitesi arasında Erasmus değişim anlaşması yapıldı. Hukuk, tıp, sağlık bilimleri, teknoloji, eğitim, müzik ve spor bilimleri alanında eğitim veren üniversitenin 17 bin öğrencisi ve bin 200 akademisyeni bulunuyor. Örebro Üniversitesi’ni ziyaret eden İzmir Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Ofisi Temsilcisi Aslı Tanrıöğen, iki üniversite arasında başlangıç aşamasında İşletme bölümleri arasında 2 öğrenci ve bir akademisyen değişimi yapılacağını, ilerleyen süreçte değişimin diğer bölümlerde de yapılmaya başlanacağını söyledi.

Kendisine hediye edilen otomobili kabul etmedi

İsveçli futbolcu Anders Svensson, İsveç Futbol Federasyonu’nun kendisine hediye etmek istediği otomobili kabul etmedi. İsveç’in tanınmış futbolcularından Anders Svensson kendisine hediye edilen bir otomobili kabul etmedi. İsveç Futbol Federasyonu, 146 defa milli takım forması giyen ünlü futbolcu Anders Svensson’a takıma verdiği emekler karşılığı olarak onore etmek için bir otomobil hediye etmek istedi. Svensson, kendisine hediye edilmek istenen otomobili kabul etmeyeceğini açıkladı. Bu kararını ‘Bir otomobil için binlerce kron vergi ödemek istemiyorum’ şeklinde açıkladı.

İsveç’te taşeron işçiler köle gibi

dile getiren uzmanlar vatandaşlara değerli mücevher ve paralarını yatak odasına yığmama konusunda uyarıda bulunuyorlar. Bunun yanı sıra polisin rahat iz sürebilmesi için değerli varlıkların fotoğrafının çekilmesini de tavsiye eden uzmanlar, ev hırsızlığını önlemede en etkili yolun komşulardan eve göz kulak olma yardımı almak olduğunu belirtiyorlar.

Geçtiğimiz yıl İsveç’te 107 bin kişi iş kazaları sonucu yaralandı. Yılda ortalama 60 kişi iş kazalarında yaşamını yitiriyor. Ortalama 1400 kişi de meslek hastalıkları sonucu yaşamını kaybediyor. İş kazası sonucu yaralanma ve ölümler en fazla iş güvenliğinin olmadığı taşeron firmalarda çalışan işçiler arasında görülüyor. “İş Piyasası Kurumu”nun kamuoyuna açıkladığı rapor taşeron işçiler arasındaki iş kazalarının diğer çalışanlara kıyasla iki kat olduğunu ortaya koydu. Kurum son üç yıl içinde 759 taşeron firma ve eleman kiralama şirketlerinde meydana gelen iş kazalarını inceledi.


8 İSKANDİNAVYA 2013 Nobel Ödülleri sahiplerini buldu

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

Tıp, fizik, kimya, ekonomi ve edebiyat dallarında Nobel ödülüne layık görülen kişiler, İsveç’in başkenti Stockholm’de düzenlenen törenle ödüllerini aldı. ZAMAN STOCKHOLM

1Nobel’in ölüm yıldönümü 10 Aralık’ta

Her yıl olduğu gibi bu yılda Alfred

2013 yılı Tıp, fizik, kimya, ekonomi ve edebiyat dallarında Nobel ödülüne layık görülen kişiler, İsveç’in başkenti  Stockholm’de düzenlenen törenle ödüllerini aldı. Tıp, fizik, kimya, ekonomi ve edebiyat ödüllerini almaya hak kazananlar, diplomalarını ve altın madalyalarını  Stockholm  Filarmoni Orkestrası Konser Salonu’nda düzenlenen törenle İsveç Kralı 16. Carl Gustaf’ın elinden aldı. Fizik alanındaki ödülü, atomaltı parçacıkların kütlesinin kökenini daha anlaşılabilir hale getiren mekanizmanın teorik keşfi dolayısıyla Brüksel Üniversitesi’nden François Englert’e, bu teoriyi CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı ile yapılan ATLAS ve CMS deneylerinde onaylayarak söz konusu parçacığın keşfini gerçekleştiren Edinburgh Üniversitesi’nden Peter W. Higgs aldı. Kimya dalında verilen ödül, karmaşık kimyasal sistemlerin çok ölçekli modellerini geliştirmelerinden dolayı Strasbourg Üniversitesi ve  Harvard Üniversitesi’nde çalışmalarını yürüten Martin Karplus, Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Michael Levitt ve Southern California Üniversitesi’nden Arieh Warshel’e verildi. Ekonomi dalındaki ödül, varlık değerlerinin deneysel analizini yapmaları dolayısıyla Chicago Üniversitesi’nden Eugene F. Fama ile Lars Peter Hansen ve Yale Üniversitesi’nden Robert J. Shiller’a layık görüldü. Tıp dalındaki ödül, insan hücrelerindeki temel taşıma sisteminin kesecikler tarafından gerçekleştirildiğini keşfeden Alman Thomas

C. Südhof ile Amerikalı James E. Rothman ve Randy W. Schekman’a verildi. Nobel Edebiyat Ödülü de modern kısa hikayenin ustası olarak nitelendirilen Kanadalı yazar  Alice Munro’ya layık görüldü.

Munro’nun ödülünü, İsveç Kralı’nın elinden kızı Jenny Munro teslim aldı. Nobel törenlerine bu yıl, Nelson Mandela’nın cenaze törenine Kral 16. Gustaf’ı temsilen katılmak için Güney Afrika’ya giden

Veliaht Prenses Victoria ve Başbakan Fredrik Reinfeldt katılamadı. Bunun yanı sıra Nobel törenlerine ABD’de yaşayan Prenses Madeleine da hamile olması sebebiyle katılamadı.

Nobel Barış Ödülü Konseri, ünlüleri bir araya getirdi Program sonrası Zaman’a konuşan İsveç’in ünlü politik rep sanatçılarından Timbuktu, daha önce Türkiye’de bulunduğunu, Türkiyenin harika bir ülke ve kültüre sahip olduğunu dile getirdi. ENGİN TENEKECİ OSLO

1ünlü birçok sinema ve ses sanatçısını

Nobel Barışı Ödülü Konseri, dünyaca

bir araya getirdi. Konser öncesi Oslo’da bir hotelde düzenlenen basın toplantısına, Mary J. Blige, James Blunt, Omar Souleyman, Timbuktu, Zara Larsson, Envy, Claire Danes, Aaron Eckhart ile birlikte yurt içinden ve dışından birçok basın mensubu katıldı. Oslo Spektrum Konser Salonu’nda düzenlenein konserin sunuculuğunu Amerikalının iki ünlü oyuncusu Claire Danes, Aaron Eckhart sundu. Programın açılış konuşmasını yapan Nobel Barış Ödülü Direktörü Geir Lundestad, Nobel Barış Ödülü Konseri’nin amacının, barış mesajını ve Nobel Barış Ödülü’nden haberdar olmayan ülkeleri haberdar etmek olduğunu söyledi.Amerikalı ünlü program sunucusu ve sinema oyuncusu Claire Danes ise, Nobel Barış Ödülü münasebetiyle Oslo’da bulunmanın kendisi için oldukça keyif verici olduğunu söyledi. Danes, daha önce ödülü kazanan Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) hakkında bilgi sahibi olmadığını, ödüle katılım aracılığı ile örgüt hakkında çok şey öğrendiğini söyledi. Ünlü star, böyle bir organizeye davet edildiği için kendisini çok şanslı hissettiğini söyledi.

Amerika’nın bir diğer dünyaca ğnlü ünlü sinema oyuncusu Aaron Eckhart ise, insanlık için, birilerinin dünya barışını takip ettiğini varsaymanın kolay olduğunu, ancak, bunun her zaman böyle olmadığını dile

getirdi. Bundan dolayı özellkle gençlerin bu konuya ilgi göstermesinin çok önemli olduğunu kaydeden Eckhart, ‘’ Dünya barışını ayakta tutmak için gereken çabaları göstermemiz gerekiyor.’’ dedi. Program

sonrası Zaman’a konuşan İsveç’in ünlü politik rep sanatçılarından Timbuktu, daha önce Türkiye’de bulunduğunu, Türkiyenin harika bir ülke ve kültüre sahip olduğunu dile getirdi.


10 İSKANDİNAVYA

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

NORVEÇ HABER TURU İ­ şadamı Thon: Servetimi cennete ya da cehenneme götürmeyeceğim

Ülkenin en zengin işadamlarından birisi olarak bilinen Olav Thon, servetinin büyük bir kısmını bağışladığını açıkladı. Yapılan bağışın en faydalı şekilde topluma yansıması için Olav Thon adına bir fon oluşturuldu. Toplamda 25,4 milyar Norveç Kronu değerindeki fondan, her yıl yaklaşık 50 milyon Norveç Kronu topluma faydalı projeler için ayrılacak. Konuyla ilgili yerel medyaya açıklamalarda bulunan 90 yaşındaki Olav Thon, ‘’Bu paraları cennete ya da cehenneme götüremem. Bu yüzden servetimi topluma ve insanlara faydalı olacak amaçlara bağışlıyorum.’’ ifadelerini kullandı. Sahibi olduğu otel zincirleri ve alışveriş merkezleriyle bilinen Olav Thon, Norveç’in Al isimli köyünde dört çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak dünyaya geldi. Gençlik yıllarında ticaretle ilgilenen Thon, yurtdışında italaat ve ihracaat yaparak elde ettiği geliri ile başkent Oslo’dan gayrımenkül satın almaya başladı ve yıllarca Norveç’in en zenginleri arasında yer aldı. Gösterişe önem vermemesi ve sade hayatı sevmesi ile tanınan ünlü işadamının resmi bir varisi bulunmuyor.

OPCW GENEL BAŞKANI ÜZÜMCÜ:

Suriye, kimyasal silahlardan arındırılacak MENAF ALICI STOCKHOLM

1nel direktörlüğünü yaptığı OPCW adına Nobel Barış Geçtiğimiz Salı günü Norveç’in başkenti Oslo’da ge-

Ödülü alan Ahmet Üzümcü, çeşitli temaslarda bulunmak üzere İsveç’in başkenti Stockholm’e geldi. Sabah saatlerinde İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt tarafından kabul edilen Ahmet Üzümcü, akabinde Dışişleri Bakanı Carl Bildt ile öğle yemeğinde bir araya geldi. İkili daha sonra basın karşısına çıktı. Üzümcü, akşam saatlerinde de Dışişleri Bakanı Bildt ve Amerika merkezli Uluslararası Çevre Güvenliği Örgütü Başkanı Paul F. Walker ile İsveç Parlamentosu’nda “Ypres’ten Şam’a: Kimyasal silahların imha edilmesi için verilen uzun mücadele” başlıklı bir seminere katıldı.

Suriye’nin kimyasal silah üretim tesislerinin tamamı imha edildi Ahmet Üzümcü, program sonrası Zaman’ın sorularını yanıtladı. OPCW’ye Nobel Barış Ödülü verilmesinin teşkilatları açısından çok memnuniyet verici olduğunu ifade eden Üzümcü, yaptıkları başarılı çalışmaların bu şekilde uluslararası camia tarafından takdir edildiğini dile getirdi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar gereği Suriye’nin yaklaşık 1000 ton olduğu sanılan kimyasal silah stokunun imha edilmesi konusunda şuana kadar yapılan çalışmalarla önemli aşamalar kaydettiklerini belirten Üzümcü, ülkenin kimyasal silah üretim tesislerinin tamamının imha edildiğini söyledi. Üzümcü, “Suriye’nin kimyasal silah üretim kapasitesi şu

an için tamamen yok edilmiş durumda. Kısa bir zamanda bu kapasiteyi tekrar canlandırması mümkün değil. Bundan sonraki aşamada diğer kimyasal silahlar imha edilecek. Ülkedeki güvenlik sorunu ve operasyonun yüksek maliyetinin oluşturduğu engellere rağmen, planlandığı şekliyle Haziranın sonu kadar tamamıyla kimyasal silahlardan arınmış olacak.” dedi.

“Amerika kimyasal silahlarının yüzde 90’nını imha etti” Üzümcü basın toplantısında da “Suriye’nin elindeki kimyasal silahların yok edilmesi çok konuşuluyor, neden Amerika ve İsrail’in sahip olduğu kimyasallar konu edilmiyor” şeklindeki soruya da Amerika’nın şuana kadar kimyasal silah stokunun yüzde 90’nın imha ettiğini, kalan kısmının imha edilmesi çalışmalarının sürdüğünü bildirdi. İsrail’in ise 190 ülkenin üye olduğu OPCW’ YE üye olmadığını söyledi. Panelde yer alan Uluslararası Çevre Güvenliği Örgütü Başkanı Paul F. Walker da görsellerle desteklediği sunumunda önemli bilgiler verdi. Dünyada en fazla 40 bin metrik ton ile kimyasal silaha sahip ülkenin Rusya olduğu söyleyen Walker, bu ülkenin 2002 yılından günümüze 7 milyar dolar harcayarak bu stoğunun yüzde 76’sına imha ettiğini ve kalan kısmını da 3 ila 6 yıl içerisinde imha edeceğini bildirdi. Walker, 28 bin 600 metrik ton kimyasal silah stokuna sahip olan Amerika’nın da1990 yılından şimdiye kadar 40 milyar dolar harcayarak bu stokun yüzde 90’nını imha ettiğini ifade etti. Bu arada, BM silah denetçilerinin son raporuna göre Suriye’de beş ile yedi vakada kimyasal silah kullanıldı.

Eğitim Bakanı: Öğrenciler daha disiplinli olmalı

Eğitim Bakanı Torbjørn Røe Isaksen, yerel medyaya yaptığı açıklamalarda öğrencilerin daha disiplinli yetiştirilmesi gerektiğini vurguladı. Geçtiğimiz günlerde açıklanan PİSA sonuçlarını değerlendiren İsaksen, öğrencilerin yüzde 29’unun sınıflarda düzensizlikten şikayetçi olduğununun altını çizdi. Katıldığı bir programda basına konuyla ilgili basına bazı açıklamalarda bulunan İsaksen, ‘’Öğrenciler görgü kurallarını bilmeli ve okullardaki disiplin daha da sıkılaştırılmalı. Görgü kuralları meclis’in belirliyeceği bir iş değil. Bunu her okul kendi bölgesine göre değerlendirmeli.’’ dedi.

Süpermarket zincirleri ortak oluyor

Süpermarket zincirleri Rema 1000 ve Coop yeni bir ortaklığa imza attı. Alışveriş devleri, süpermarket pazarında gün geçtikce kızışan rekabet nedeniyle, ürünleri topluca sipariş etme kararı aldı. Rema 1000 CEO’su Ole Robert Reitan ve Coop CEO’su Svein Fanebust tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen basın toplantısında, anlaşma sonucunda müşterilerine daha uygun fiyatlarla alışveriş imkanı sunmayı hedeflediklerini belirttiler. Konuyu değerlendiren uzmanlar, anlaşmanın, geçtiğimiz günlerde Kiwi, Meny ve Bunnpris market zincirlerinin sahibi NorgesGruppen ile İCA marketler zincirinin benzer bir anlaşmasına cevap olarak nitelendiriyor. Söz konusu iki anlaşma, Rekabet Kurulu tarafından kabul bekliyor.

Bakan Amundsen kamera karşısına geçti

Adalet - Seferberlik Bakanı Anders Anundsen, kamuoyunu, evlerde olası muhtemel kazaları bilginlendirmek ve önlemek amacıyla kamera karşısına geçti. Toplum Güvenliği ve Acil Durumlar Müdürlüğü tarafından başlatılan kampanya kapsamında, halk, evde meydana gelebilecek kaza ve acil durumlar hakkında bilgilendirelecek. Ev halkı tarafından alınması gereken önlemlere dikkat çekilecek. Basına yapılan açıklamalarda, Anundsen ‘’ Bazen acil durumlarda yapılması gerekenleri bildiğimiz taktirde, hayat kurtarabiliriz. Böylece daha güvenli bir toplum oluşturmuş oluruz.’’ şeklinde konuştu.

Merkez Parti seçmenleri, kendi parti başkanlarını desteklemiyorlar

Bir araştırma şirketinin yaptığı ankete göre, Merkez Parti (Sp) seçmenlerinin yalnızca yüzde 11’nin partinin mevcut başkanı Liv Signe Navarsete’nin parti başkanı olması istedikleri kaydedildi. Buna göre, seçmenlerin yüzde 37’si, parti başkanı olarak mevcut 2. başkan Ola Borten Moe’yu desteklediği aktarıldı. Seçmenlerin yalnızca yüzde 11’nin şu anki başkan Liv Signe Navarsete’yi desteklediklerinin öne çıktığı araştırmada, yüzde 37 ile 1. sırada yer alan Ola Borten Moe’dan sonra yüzde 20 ile Trygve Slagsvold Vedum 2. sırada yer aldı. Konuyla ilgili açıklama yapmaktan kaçınan parti başkanı Navarsete, parti yönetiminin konu hakkında değerlendirme yapmadan bir açıklama yapmasının doğru olmayacağını belirtti.


YORUM

11 İSKANDİNAVYA

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

Öfkenin iletişimi yoktur MEHMET TOY AİLE DANIŞMANI

bağışlayanlar.” (Şûra, 37) ayeti insanı bağlar, bağlamıyorsa iman zafiyeti söz konusu demektir. Öfke kusulduğunda şeytan damarlarda cirit atar. Euzu besmele çekerek onu o anda devre dışı bırakmak gerekir. Efendimiz (sas) "Öfke şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söndürülür; öyleyse biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın." buyurmaktadır. Öyleyse bu uygulama eşler arasında sürekli tatbik edilmelidir.

1de öfkedir. Öfke, evliliği sürekli

Evliliğin baş düşmanlarından biri

kemiren bir kurt gibidir; kontrol altına alınamadığı veya yaradılış gayesine uygun işletilemediği takdirde yuvayı zamanla zedeleyerek yıkar. İnsana verilen her bir his ve duygu insanı Allah’a yaklaştırmak ve terakki ettirmekiçindir. Bu yönüyle öfke, imtihan dünyasında, insanın insanlık semasına yükselmesi için Allah'ın insana verdiği bir histir, duygudur. Yoksa insi vecinni şeytanları sevindirecek ve onların derekesine indirecek, egoların tatmin aracı değildir. Öfkesiz insan adeta yok gibidir. Eşler arasında öfke nöbetleri yaşanabilir. Bu nöbetler sık sık ve kontrolsüz bir şekilde nüksederse bu, çiftler arasında sevgi ve saygıyı bitirme noktasına getirir. Unutulmamalıdır ki, öfkeyle sorunların çözüldüğü vâki değildir.

Ses tonunun yükseltilmesi öfkeyi doğurur Eşlerin birbirlerine karşı ses tonlarını iyi ayarlamaları yani seslerini yükseltmemeleri gerekir. Eşler birbirlerine karşılıklı olarak seslerini yükseltmeye başladıkları zaman, aile çatırdamaya başlamış demektir.Âyette “Yürürken ölçülü, mûtedil yürü! Konuşurken sesini ayarla, bağırarak konuşma! Unutma ki seslerin en çirkini, avazı çıktığınca bağıran eşeklerin sesidir.” (Lokman, 19) ikazı yapılıyor. Söz konusu olan bu âyetiçerisinde “Vagdud min savtik” yani “Ses tonunu ayarla” ikazı yapılıyor. Eğer ailede eşler birbirlerine bağırıp çağırıyorlarsa, ayetin bu çirkin hitabına mazhar oluyorlar, eşeklerin davranışını

Oruç tutarak öfkeye hâkim olunabilir sergiliyorlar demektir. Ses tonunun yükseltilmesi beraberinde öfkeyi doğurur. Öfke adeta bir dinamit etkisi yapar. Ailede ilk dinamit, ses tonunun yükseltilmesidir; o ses tonu öfkeye götürür. İkinci dinamit ise o öfkenin patlamasıdır. Öfkenin iletişimi yoktur ama zararı pek çoktur. Atalarımız “Öfkeyle kalkan zararla oturur.” demişler. Öfke, akıl ve mantığın, kalp ve vicdanın yollarını bloke eder, onları devre dışı bırakır.

Asıl delikanlı öfkesini yutabilendir “O müttakîler ki bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.” (Âl-i İmran, 134) Öfke ancak Allah için yutulur; yutulmalıdır ki, Allah seni sevsin, eşine de seni sevdirsin. Eşler bazen “Ben öfkemi kusarım, beni kimse engelleyemez.” diyerek, adeta meydan okurlar. Oysaki “Öfkelerini yutanlar, birbirlerini

Öfkeye hâkim olmanın yollarından biride oruç tutmaktır. İki türlü oruç vardır: Biri, yemeyip içmeden tutulan oruç; diğeri susularak yani sükût ederek tutulan oruçtur. Efendimiz (sas) "Oruç perdedir. Biriniz bir gün oruç tutacak olursa kötü söz sarf etmesin, bağırıp çağırmasın. Birisi kendisine yakışıksız laf edecek veya kavga edecek olursa "Ben oruçluyum!'' desin (ona bulaşmasın).'' diyor. Öfkelenen ve öfkesine hâkim olamayan eş “Ben sükût orucu tutmaya niyet ettim, Allah’ım orucumu kolaylaştır.” demeli ve bu niyetini de eşine söylemelidir. Peki, sükût orucunu ne zamana kadar tutmak gerekir? Efendimiz (sas) bu konuda bize bir ölçü veriyor; "Allah'a ve ahiret gününe inanan kimse ya hayır koşuşsun ya da sussun." zaman olarak da, “Bir mü'minin diğer birmü'mine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz. Üzerinden üç gün geçince, ona kavuşup selâm versin. Eğer o selama mukabele ederse ecirde her ikisi de ortaktır. Mukabele etmezse günah onda kalmıştır.'' buyurarak, bu sükût orucunun üç günü

geçmemesi; bazen üç saat, bazen beş saat, en fazla oniki saati aşmaması gerekir. Yoksa iş inada biner. İnat, imanın önüne geçerse, ne bu dünyada ne de ötede mutluluk elde edilemez.

Öfke günaha davetiye çıkarır Öfkede hakaret vardır. Hakarette ise iletişim yoktur; aşağılama, değersiz görme, küçümseme vardır. Küçümseme hadisin ifadesine göre günahtır:“Bir kimsenin mümin kardeşini herhangi bir kusuru veya fizikî engeli sebebiyle küçümsemesi günah olarak ona yeter.”

Diline sahip olan öfkesini yener Kadın “Ben kadınım, kendimi ezdirmem!” Erkek de “Ben erkeğim; kükrer, döver istediğim gibi davranırım.” diyorsa, diyecek bir şey yok! Efendimiz (sas) "Siz bana altı şeyi yapma sözü verin; ben de sizin cennete girmenize kefil olayım.” diyor. Bizden istediği altı şeyden birisi öncelikle dile hâkim olmaktır. “Konuştuğunuzda yalan söylemeyin, söz verdiğinizde onu yerine getirin.”Hadisi dile sahip çıkmanın önemini vurgular. Eşler hayırsızlıktan değil, dillerine sahip olamadıklarından dolayı kendi aralarında problem yaşamaktadırlar. Atalarımız “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı” diyerek, önemli bir gerçeğe işaret etmişlerdir. Evet, kimi sözler vardır ki, bir anda savaşları sona erdirir, kimileri de tedavisi imkânsız yaralar açar. Evliliğin sağlıklı bir şekilde sürdürülmesi, eşlerin söz ve davranışlarındaki nezaketine bağlıdır. Bu hassasiyetin yitirilmesi, yuvanın zedelenmesine ve hatta yıkımına neden olabilir.

İşyerlerine, düğünlere, doğum günlerine ve her türlü özel günlere... 1250 m2’lik modern ve hijyenik mutfağımızla, 25.000 paket üretim kapasitemizle, ve 28 tecrübeli personelimizle... Anadolu’muzun, sıcak ve soğuk yemeklerini servis yapmaktan mutluluk duyarız. Eksotiske Delikatesser A/S • Industrigrenen 21, 2635 Ishøj • Tlf. +45 7023 2808 www.delikate.dk • delikate@delikate.dk • Açılış saatleri: Pazartesi-Cuma 8-17 • Cumartesi 8-13


12 İSKANDİNAVYA Villy Sövndal siyasette rüzgar gibi geçti

18 - 24 ARALIK 2013 ZAMAN

Nisan 2005’te SF başkanlığına seçilen Villy Sövndal, ülke gündeminde belirleyici olmayan, bir ileri iki geri giden bir parti devraldı. Holger K. Nielsen’den bayrağı alan Sövndal’ın partiye yeni bir çehre kazandırması beklenmiyordu.

HASAN CÜCÜK KOPENHHAG

1leri bakanlığı hem de milletvekili göre-

Sağlık sebeplerinden dolayı hem dışiş-

yüzde 20 gibi ‘hayal bile edilemeyen’ oy oranına ulaşıyordu. Sol blokun ‘ağabey’ partisi Sosyal Demokratlarla yakın işbirliği yapan SF, hükümet olmadan yapacakları ‘icraatları’ kamuoyuna deklare ediyorlardı. Bunun başında iktidara geldiklerinde aile birleşiminde uygulayacakları puan sistemi vardı. Hükümet hayali ters tepiyordu seçmen nezdinde. Eylül 2011’de yapılan seçimlerden küçülerek çıkan SF, hükümetin ortağı oluyordu ama Radikal Parti’ye son düzlükte geçilince ikinci değil üçüncü ortak oluyordu. Villy, en çok Sosyal Demokratlarla ‘yumurta ikizi’ görüntüsü verdiği için eleştiriliyordu. Seçim öncesi verilen vaatlerin iktidarda yerine getirilememesine Villy’nin dışişleri bakanlığı koltuğuna oturup parti ile yakından ilgilenememesi eklenince huzursuzluklar başgösteriyordu. Partinin idaresini gayrı resmi olarak ‘tabanda popüler��� olmayan Thor Möger Pedersen’e teslim etmesi tartışmaların bitmesini engelliyordu. Eylül 2012’de Villy herkesi şaşkına çeviren kararı alıp, parti başkanlığını bıraktığını açıklıyordu. Yerine kimin geçeceğini net olarak işaret etmese de gönlünden geçen isim Sağlık Bakanı Astrid Krag’dı. Ancak parti tabanı Villy’nin isteğini adayı değil adı duyulmayan Annette Vilhelmsen’i partinin başına geçirdi. Villy’nin ‘Yeni SF’ sloganıyla yola çıktığı arkadaşlarının büyük bölümü partiden ayrıldı. Bir kısmı Sosyal Demokrat Partiye geçti, bir kısmı siyaseti bıraktı. Yeni SF’in son neferi Villy’nin politikaya vedasıyla bir devir kapanmış oldu.

HABER PORTRE

vinden istifa eden Villy Sövndal, hem zaferi hem de hezimeti yaşayan biri oldu. Sosyalist Halk Parti’yi (SF) tarihinin en yüksek oy oranına ulaştıran Sövndal, zirveye çıkma başarısını zirvede durmada gösteremedi. 61 yaşında politikaya veda ederek ‘emekliler’ kervanına katıldı. Nisan 2005’te SF başkanlığına seçilen Villy Sövndal, ülke gündeminde belirleyici olmayan, bir ileri iki geri giden bir parti devraldı. Holger K. Nielsen’den bayrağı alan Sövndal’ın partiye yeni bir çehre kazandırması beklenmiyordu. Zira, bilinmeyen bir yüz olmayıp partinin sosyal işler sözcülüğü görevinde bulunmuştu. Ancak beklentileri boş çıkaran bir profil çizdi. ‘Yeni SF’ için kolları sıvayan Villy, Birlik Listesi ile arasına mesafe koyup, bu partinin başörtülü adayı Esma Abdulhamid’e karşı olduğunu ilan etti. 2007 seçimlerinde oylarını ikiye katlayıp yüzde 13 oy aldı. 2008’ten itibaren partinin hukuk ve yabancılar politikasında köklü değişikliklere gitti. ‘Yanlış yerde bulunuyorduk’ diyerek değişikliğin işaret fişeğini ateşleyen Sövndal, Jyllands Posten gazetesinin Efendimize hakaret içeren karikatürleri için ‘gerekliydi’ açıklamasını yaptı. Sert yabancılar yasasının maddelerine olan karşıtlığını bıraktı. İşveren sendikası LO ile yakın işbirliği yapan Sövndal’ın bu politikası kamuoyu yoklamalarına yansıyordu. Parti

KABİNEDE REVİZYON

Başbakan kabinede son revizyonu yaptı Danimarka’da son haftalarda yaşanan istifalar Başbakan Helle Thorning Schmidt’i kabinede revizyona gitmek zorunda bıraktı. Sağlık nedeniyle Dışişleri Bakanlığı ve milletvekilliği görevinden istifa eden Villy Sövndal’ın yerine Sosyalist Halk Parti’nin (SF) deneyimli isimlerinden Holger K. Nielsen getirildi. ZAMAN KOPENHAG

1

Son dönemde ardı ardına yaşanan istifalar nedeniyle çalkantılı günler yaşayan Danimarka siyaseti, Başbakan Helle Thorning Schmidt’in kabinede revizyona gitmesiyle bir nebze duruldu. Geçtiğimiz hafta içerisinde yeni bakanları Kraliçe II. Margrethe’ye sunan Başbakan Helle Thorning Schmidt daha sonra yaptığı açıklamada, söz konusu kabine revizyonunun seçim öncesinde yapılan son revizyon olduğu mesajını verdi. Bu arada yapılan değişiklikler içerisinde en çok dikkat çekeni hiç şüphesiz halihazırda Avrupa Parlamentosu (AP) milletvekili olan Dan Jörgensen’in Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı görevine getirilmesi oldu. Parlamentoya ve Sosyal Demokrat Parti’ye yakın kaynaklar Jörgensen’in bakanlığını

‘sürpriz’ olarak değerlendirdi.

Kabinede 2 yılda 15 değişiklik Öte yandan muhalefet partileri kabine değişikliğiyle ilgili yaptıkları açıklamada hükümeti eleştirdi. Danimarka Halk Partisi (DF) Başkanı Kristian Thulesen Dahl kabinede son 2 yıl içerisinde 15 değişiklik yapıldığını ve bunun ‘kabul edilemez’ bir durum olduğunu savundu. Thulesen Dahl Danimarka Devlet Televizyonu’na (DR) yaptığı açıklamada şöyle konuştu: ‘’Bunun berbat bir durum olduğunu düşünüyorum. Biz yaptığımız açıklamalarda 2 yılda 15 değişiklik yapıldığını gündeme getirdik. Ancak anlaşılan o ki; hükümet bu konuda birşeyler yapmaktan son derece uzak. Bu durum ülkeyi bakanların değil bürokratların yönettiğini düşünmeme neden oluyor.’’

Not

Defteri :BG:DýJO


13 İSKANDİNAVYA 'THY skandalı' haberinin aslı olmadığı ortaya çıktı 18 - 24 ARALIK 2013 ZAMAN

Türk medyasında yer alan, ‘Norveç polisi Oslo Havalimanı’nda THY uçaklarına girip, köpeklerle arama yaptı. Türk yolcular, uygulamaya isyan etti. Ankara’nın cevabı ise gecikmedi’ haberinin aslı olmadığı kaydedildi. ENGİN TENEKECİ OSLO

Oslo Havalimanı’nda yapılan köpekli aramanın, sadece THY’nin yolcularına has bir uygulama olmadığı, aramanın diğer havayolları yolcularının içinde yapıldığı aktarıldı.

1Yolları yetkililerinden edindiği bilgiKonuyla ilgili Zaman’ın, Oslo Hava

lere göre, havalimanında yapılan köpekli aramanın sadece Türk Hava Yolları’na has bir uygulama olmadığı, köpekli kontrolün diğer hava yolları içinde yapıldığı belirtildi. Bununla beraber, yapılan köpekli kontrollerin uçağa binilmeden önce ve kapılarda uygulandığının altı çizildi.

Herhangi bir ceza ödenmedi Diğer taraftan, haberde belirtilen tarihte (12 Haziran) THY bağlı uçağın içerisinde herhangi bir köpekli arama yapılmadığı, THY’nin konuyla ilgili herhangi bir cezada ödemediği söylendi. Arama sonucunda uçağın geç kalktığına ilişkin yazılanların doğru olmadığı, aynı gün THY’nin 2 uçağının da zamanında kalktığı bildirildi. Ayrıca edinilen bilgiye göre, köpekli aramanın daha çok, havayollarının taşıdığı yolcuların uçtukları ülkelere parelel olarak gerçekleştiği kaydedildi. Zira Norveç’ten Türkiye’ye yılda 400 bin kişi uçtuğundan dolayı, daha çok kara para kaçakçılığının önüne geçilmesi için bu uygulamanın yapıldığına parmak basıldı.THY’nin Norveç’ten uçan yolcularının neredeyse yüzde 90’ının

Müslüman olduğu, bu yüzden köpekten hoşlanmadıkları, arama köpeklerinin yolcuların üzerine saldırmalarının kendileri için rencide verici olduğu açıklandı. Buna çözüm olarakta,

THY’nin, Oslo Hava Limanı yetkililerinden, yolcularının köpek köntrolünden değilde, xe güvenlik sisteminden geçirilmesini istedikleri söylendi.


14 İSKANDİNAVYA

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

YORUM

Danimarka basınının ‘devlet sırrı’ ile imtihanı EMRE OĞUZ KOPENHAG

1venlik Kurulu kararları ve daha Türkiye’de 2004 yılı Milli Gü-

sonrasında gerçekleştirilen bazı fişleme belgelerinin Taraf Gazetesi tarafından yayımlanmasının akabinde başlayan ‘gizli belge’ ve ‘devlet sırrı’ tartışmaları dinmek bilmiyor. Başbakanlık, Milli İstihbarat Teşkilatı ve MGK ortak bir şikâyette bulunarak Taraf’a dava açarken ulusal ve uluslararası bütün medya kuruluşları söz konusu davanın basın özgürlüğünün açık bir şekilde ihlal edilmesi anlamına geldiğini savunuyor. Benzer tartışmalar geçmişte Avrupa’nın değişik ülkelerinde de yaşandı. Onlardan birini emsal teşkil etmesi açısından paylaşmak istiyorum: Danimarka Ordusu Özel Harekât Birimi’nde görev yapan Thomas Rathsack istifa ederek 2009 yılında ‘Avcı’ “Jæger – i Krig med Eliten” isimli bir kitap yazmıştı. Kitapta Danimarka ordusunun 2002 yılından bu yana Irak ve Afganistan ve Bosna’da gerçekleştirdiği askerî operasyonlar anlatılıyordu. Henüz basılmadan kitaptan haberdar olan Danimarka Genelkurmay Başkanlığı “hâlihazırda Afganistan’da görev yapan Danimarka askerlerinin hayatını tehlikeye atacağı” iddiasıyla kitabın basılmasının yasaklanmasını istedi. Bunun için önce Savunma Bakanlığı’na ardından da Başbakanlık’a çeşitli uyarılar gönderildi. Savunma Bakanlığı bu uyarılar nedeniyle kitabın basılmasını engellemek için ‘devlet sırrını ifşa etmek ve ülke güvenliğini tehlikeye atmak’ suçlarından yayınevine dava açtı. Bununla da yetinmeyen dönemin Genelkurmay Başkanı Tim Sloth Jørgensen, bütün ulusal gazetelerin genel yayın editörlerine mektup yazarak kitapla ilgili haber yapılmamasını istedi. Bu arada o yıllarda başbakanlık koltuğunda oturan Lars Lökke Rasmussen de sık sık yaptığı açıklamalarda kitabı ve yayınevini sert bir dille eleştiriyordu. Yayınevi ciddi bir baskı altındaydı ve kitabın yazarı Thomas Rathsack, aldığı ölüm tehditleri dolayısıyla polis korumasına alınmıştı. Bu arada hiç

Danimarka Ordusu Özel Harekât Birimi’nde görev yapan Thomas Rathsack istifa ederek 2009 yılında ‘Avcı’ “Jæger – i Krig med Eliten” isimli bir kitap yazmıştı. Kitapta Danimarka ordusunun 2002 yılından bu yana Irak ve Afganistan ve Bosna’da gerçekleştirdiği askerî operasyonlar anlatılıyordu.

beklenmedik bir şey oldu. Genelkurmay Başkanı’nın mektubundan sadece 1 gün sonra (16 Eylül 2009) ülkenin önde gelen gazetelerinden Politiken -ki bu hâlihazırda Danimarka’da hakaret karikatürlerini yayımladıkları için özür

dileyen tek gazetedir- ücretsiz bir ek çıkararak söz konusu kitabın tamamını yayımladı. Genelkurmay Başkanlığı’nın yasaklanmasını istediği kitap bir anda gazetenin 120 bin abonesine dağıtılmış oldu. Herkes şoke olmuştu. Kimse

böyle bir hareket beklemiyordu. Başbakan Rasmussen yaptığı açıklamada Politiken Gazetesi’ni ve yönetimini sert bir dille eleştirdi ve mahkeme kararını beklemeden kitabı yayımlamanın suç olduğunu savundu. O yıllarda Politiken Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Tøger Seidenfaden, aynı gün gazetede “Neden kitabı bastık?” başlıklı bir yazı yayımladı. Yazıda özetle şunlar ifade ediliyordu: ‘‘... Politiken’in de aralarında olduğu Danimarka basını, ordu ile yakın bir işbirliği içinde çalışıyor. Danimarkalı askerlerin hayatını tehlikeye atabilecek durumlara karşı alınan önlemlerin hepsini anlayışla karşılıyor ve kabul ediyoruz. Böylesine iyi bir ilişki içerisindeyken Genelkurmay Başkanlığı’nın çok geniş anlamda ulusal çıkarlara ters kabul ettiği yayınları durdurmak istemesi oldukça üzüntü verici. Söz konusu kitapla ilgili olan budur. Genelkurmay, yayıncılara karşı bir yasaklama getirmeye hazırlıyor. Açılan dava sonucunda mahkemenin vereceği karar tam da bununla ilgili...’’ ‘‘Biz mahkemenin Genelkurmay’a basın özgürlüğüne ve vatandaşların bilgi edinme hakkına bu kadar açıktan tecavüz etme hakkı vereceğine inanmıyoruz. Genelkurmay yetkilileri bunu uygun bulmasalar da halkın bilgi alma özgürlüğünü garanti altına almak ve bu hakkın altını bir kere daha çizmek için söz konusu kitabın tamamını bugün gazetemizde yayımlamaya karar verdik. Bu savaş halinde de olsa böyledir. Biz tıpkı Danimarkalı askerlerin devletimizin onlara verdiği görevi yerine getirirken yaptığı gibi sadece işimizi yaptığımıza inanıyoruz.’’ Neticede ne mi oldu? 5 Ekim 2009’da Danimarka Savunma Bakanlığı’nın açtığı dava Kopenhag Şehir Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme Başkanı, Genelkurmay’ın yasaklama talebini reddederek söz konusu kitabın basılmasına izin verdi. Politiken Gazetesi kitabı yayımladığı için herhangi bir cezaya muhatap olmadığı gibi Genelkurmay Başkanı Tim Sloth Jørgensen ve bazı Savunma Bakanlığı yetkilileri de görevinden istifa etmek zorunda kaldı.


15 İSKANDİNAVYA ‘Ölüm Kafeteryası’nda ölümün gerçekliği ıspatlanacak

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

Ölüm Kafeteryası'nı açacak olan Katarina Zwilgmeyer, insanların ölümden korkma nedenini, Yaratıcı’ya inançzılığa ve ölüm hakkındaki bilgisizliğe bağlıyor.

ENGİN TENEKECİ OSLO

1rak nitelendirilen zaman dilimi in-

Ölüm, ‘enaniyet ve maddeci asır’ ola-

sanlarına oldukça uzak ve bir o kadar da ürkütücü bir realite. ‘Sevgililer Sevgilisi’ne kavuşmak için yanıp kavrulan kalblere bir nebzede olsa serin kevserler yudumlatan ölüm, özellikle son bir kaç asırdır maddeyle boğuşan Batı toplumu içinse, adeta bir karabasan niteliğinde. Zira, yine, Batılıların kendi itiraflarına göre, insanlar yaşlanmak ve yüzlerinde kırışıklık görmek istemiyor. Spor yapıyor, çünkü genç kalarak dünyada ebedi bir yaşam süreceği zannına kapılıyor. Ölümden ve ölüm ötesi hayattan konuşmak istemiyor, çünkü ölümle yüzleşmekten korkuyor. Dünyanın en zengin ve müferreh ülkeleri arasında gösterilen Kuzey Avrupa’nın Vikingler şehri Norveç, son zamanlarda ölüm gerçeği ile yüzleşmeye çalışıyor. Ölüme dair bazı radyo programları düzenliyor, tiyatro oyunları sergileniyor. Hatta ölümle ilgili önümüzdeki aylarda, başkent Oslo’da, ülke tarihinde bir ilke imza atıarak ‘ölüm kafeteryası’ adında, sadece ölümün konuşulduğu bir kafeterya açılacak. Kafeteryaya ilginin şimdiden yoğun ilgi olduğu aktarılıyor. Norveç devlet radyosu, 2013 yılı başlarında, ‘öbür taraf’ isminde, ölümü konu alan bir program düzenledi. Program boyunca inanç, ölüm ve ölüm ötesi hayat gibi önemli temalar işlendi. Konuyla ilgili bir çok Norveçlinin görüşleri alındı. Hatta ölüme ilişkin düşüncelerini almak için mikrofon uzatılan 26 yaslarınndaki genç bir Norveçli, ‘’ Ölüm hayatımızın bir parçası. Doğum nasıl bir gerçekse, ölümse onun bir gerçektir. Bu yüzden ölümden korkmamalıyız.’’ cevabını vermişti. Norveç’in ünlü komedyeni ve oyuncusu Else Kåss Furuseth ise, devlet tiyatro salonunda yine ölümü ve ölüm ötesini konu alan ‘başınız sağolsun’ oyununu sergilemiş, Norveçliler oyuna büyük ilgi göstermişti. ‘’ Ölümü aklımıza getirdikçe daha iyi bir yaşam süreceiğimize inanıyoruz.’’ Else Werring isimli bir Norveçli’nin

Norveçli Else Werring ve Katarina Zwilgmeyer’in Oslo’da açacağı Ölüm Kafeteryası'nda, sadece ölüm hakkında konuşulacak, ölümün bir reailte olduğu meselesi üzerinde durulacak. yine başka bir Norveçli arkadaşı Katarina Zwilgmeyer ‘ölüm kafeteryası’ ismimde bir kafeterya açacaklarını duyurması, gündeme bir kez daha ölüm meselesini getirdi. Yazılı ve görsel birçok medya kurumu haberin üzerine odaklandı. Haatta başta devlet televizyonu olmak üzere diğer birçok medya kurumu 35 yaşında ki genç Else Werring ve ortağı Katarina Zwilgmeyer röportajlar yaptı. Özellikle Werring’in ailesinin kafeteryanın ismini oldukça deprosyona sevkedici bir kelime bulduğu ve kendisine ölüm kafeteryası yerine, ‘hayatın anlamı’ ya da ‘kalb evi’ gibi farklı isimler önerdiği açıklandı. Ancak Else Werring ve ortağı ailesinin isteğide olsa ölüm kafeteryası ismini değiştirmedi. Açıklacak kafeterya hakkında Zaman’a konuşan Katarina Zwilgmeyer, Norveçlilerin ölüm korkusunun nedenini birçok nedene bağlıyor: ‘’ Mesela insanların Yaratan’a inanmaması, ölüm hakkında bilgi sahibi olmaması gibi konuların insanları ölüm hakkında

endişelere sevk ediyor. Ayrıca insanlar, kendi aralarında ölümü pek dillendirmiyorlar. Eğer ölüm hakkında konuşulsa, malumat sahibi olunsa, insanlar rahatlayacağına inanıyorum.’’ ElseWerring ise, Norveçliler ölüm hakkında çok az konuştuğunu, ayıca ölüm kelimesinin birçok kişiyi korkuttuğunu vurguluyor. Açacağı ölüm kafeteryasında, sadece ölüm hakkında konuşuulacağını açıklıyor. ‘’ 2014’ün Ocak ayında açmayı planladığımız kafeteryadaki amaç; herkesin bir gün öleceğini kanatlamak ve bunu hatrılatmak.’’ ifadelerini kullanan genç Norveçli, kafeteryanın her türlü insana açık olacağını ve kar amacı gütmeyeceğini söylüyor. Ölüm kafeteryası kelimesinin bazılarına çok ilginç geldiğini aktaran Werring, insanların ölüm hakkında konuştukları taktirde, iyi bir hayata sahip olabileceklerine inanıyor. Else Werring, ifadelerinde, insanların oldukça meşkul bir yaşam sürdükleri

için ölümü düşünmediklerinin altını çiziyor. Norveç kültürünün daha çok, genç kalmaya, sağlıklı yaşamaya ve kırışık bir cilde sahip olamaya önem verdiğini hatırlatarak, ‘’ Bu arada ölüm gerçeii ise gizleniyor.’’ şeklinde konuşuyor. İnternet sayfalarındaki parolalarının, ‘haydi ölüm hakkında konuşalım’ olduğunu kaydeden Werring, şöyle devam ediyor: "Bazılarının aklına, neden ölüm hakkında konuşacağız, sadece yaşamaya bakmayalım mı gibi sorular gelebilir. Ancak biz, ölümü aklımıza getirdikçe daha iyi bir yaşam süreceğimize inaniyoruz. Ayrca ölümü düşünmek, bize, hayatta nelerin daha değerli olduğunu, nasIl bir yaşama sahip olmamızı fark etmemizi sağlıyor.’’ Yaklaşık 3 yıl önce İsveçreli Sosoyolog Bernard Crettaz ile start alan ölüm kafeteryası konseptine her geçen yıl iligi daha da artıyor. Şu an itibariyle ölüm kafeteryaların sayısı 19 ülkede toplam 300’e ulaşmış durumda.


16 İSKANDİNAVYA İşçi sınıfının zengin başkanı: Helle Thorning-Schmidt 18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1ismi Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ilk   Irkçılığa karşı mücadelenin sembol

siyasi cumhurbaşkanı Mandela’nın cenaze törenine 100 kadar ülkenin lideri katılırken ABD’nin Kenya kökenli Başkanı Obama, kürsüye ‘Afrika topraklarının evladı’ anonsuyla çağrılıyordu. Obama, sık sık alkışlarla kesilen konuşmasında hayatını barış, demokrasi ve eşitlik ilkelerine adayan Madiba’yı dünya tarihine damga vuran Abraham Lincoln, Mahatma Gandhi ve  Martin Luther King gibi liderlerle kıyaslayıp, Mandela’yı ‘20. yüzyılın sonuncu büyük özgürlük savaşçısı’ diye tanımladı ve ‘bir tarih devi’ olduğunu ifade ediyordu. Alkışlarla çıktığı kürsüden yine akışlarla yerine oturan Obama’yı birçok devlet başkanı tebrik ediyordu. Obama’nın el sıkıştığı liderler arasında Soğuk Savaş yıllarından beri ülkesiyle düşman Küba Devlet Başkanı Raul Castro vardı. Herkes bu tokalaşmanın cenazeye damga vuran fotoğraf olacağına inanıyordu. Ancak yanılıyorduk! Haber ajansı AFP’nin fotoğrafçısı Roberto Schmidt Obama’nın oturduğu yere 150 metre mesafeden deklanşöre basmak için hazırlandığında ‘sarışın’ bir bayanın çıkardığı cep telefonuyla ABD Başkanı Obama ve İngiltere Başbakanı David Cameron’la birlikte selfie (kendi fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşmak) yaptığını görünce peş peşe bu anı fotoğrafladı. Cenaze havasından oldukça uzak bir görüntü veriyordu üçlü. Yüzlerinde gülücükler saçarken yan taraftan ‘first lady’ Michele Obama, manzarayı kızgın yüz ifadesiyle takip ediyordu. AFP, cenazeden 500 kadar fotoğraf servis ederken Obama  ile Cameron arasındaki ‘sarışın’ bayanın bulunduğu fotoğrafa  ‘kimliği tespit edilmeyen bir görevli’ notunu düşüyordu. İki saat geçmeden İngiliz gazeteleri ‘sarışın’ bayanın İşçi Partisi eski Başkanı Neil Kinnock’un gelini Danimarka Başbakanı Helle Thorning-Schmidt olduğunu deşifre ediyordu. Üçlünün gülücükler saçan fotoğrafı kısa sürede onlarca ülkenin gazetelerinde yer buluyordu. David Cameron, ‘Kinnock ailesinden bir ferdin fotoğraf çektirelim ricasını kıramazdım’ derken, olayın spontane olduğunu savunuyordu. Helle Thorning– Schmidt ise statta müzik ve dans ortamından etkilendiğini belirtip, kötü bir niyetinin olmadığını ifade ediyordu. Danimarka’ya döndüğünde sorulan ‘fotoğrafları paylaşacak mısınız’ sorusuna Thorning–Schmidt, ‘Hayır iyi çıkmamış’ cevabını veriyordu. Fotoğraf kadar konuşulan bir başka konu ise iki önemli liderin arasında Danimarka gibi küçük bir ülkenin başbakanının nasıl oturduğu oluyordu. Mandela’nın cenaze törenini gölgede bırakan Helle Thorning-Schmidt, Danimarka tarihin ilk kadın başbakanı olarak tarihe geçen biri. İşçi sınıfının temsilcisi olarak politika yürüten Sosyal Demokrat Parti’nin de ilk kadın başkanı olan Thorning-Schmidt, parti kimliğiyle uyuşmayan bir portre çizdi. İşçi sınıfına ‘zengin başkan’ olan Thorning-Schmidt, marka takıntısından dolayı ‘Gucci Helle’ olarak anılıyor. Eşi  Stephen’in yurtdışında yaşıyor gözükmesine rağmen yılda 6 aydan fazla Danimarka’da yaşadığının ortaya çıkmasıyla başı epeyce ağrımıştı. Sebep ise, yurtdışında gözüktüğü için daha az vergi ödemesine karşılık, yılın yarısından fazlasını Danimarka’da geçirerek kuralları ihlal etmesidir. Parti olarak ‘özel okullara karşı’ olmalarına karşılık, çocuklarını özel okula göndermesi günlerce konuşulmuştu. İşte kısa hayat hikâyesinden bir kesit.

Helle’nin annesi Grete Arhus Üniversitesi’nde tıp, babası Holger ekonomi okurken İtalyanca kursunda tanıştıklarında takvim yaprakları 1957 yılını gösteriyordu. Kısa süre sonra evlilik kararı alan Grete ve Holger, Sönderborg şehrine taşındılar. Holger ülkenin önde gelen firmalarından Danfoss’ta işe başlarken, Grete tıp eğitimini bitiremeden üniversiteden ayrılıyordu. Sönderborg, Norveç ve İsveç’te kalan Grete – Holger

çifti Hvidovre’ye taşındıkları tarihten kısa bir süre sonra 1966’da ailenin en küçük çocuğu Helle doğdu. Gelir seviyesi oldukça yüksek olan aile 1968’de göçmenlerin yeni yeni yerleşmeye başladığı İshöj’a taşındı. Anne-baba çalıştığı için çocuklarına fazla vakit ayıramazken, 1976 yılında Grete – Holger çifti boşandı. Helle ablası Hanne, abisi Henrik’le birlikte annesiyle yaşamaya başladı. Hayalindeki meslek ise profesyonel dansçı olmaktı. Liseyi 10,7 not ortalamasıyla bitirerek istediği üniversitenin istediği bölümüne kayıt yaptırma hakkını elde eden Helle’nin tercihi Kopenhag Üniversitesi siyasal bilgiler oldu. 1993 yılında hayatının seyrini Brüksel’e Avrupa Koleji’nde okumak gitmesi değiştirdi. Burada 1983-92 arasında İngiltere İşçi Partisi’nin başkanlığını yapan Neil Kinnock’un oğlu Stephen ile sınıf arkadaşı olan Helle, 1996’da hayatını birleştiren karara ilk adımı atmış oldu. Stephen’in de etkisiyle sosyal demokrat çevrede yer bulan Helle, 1993’te Sosyal Demokrat Parti’ye üye oldu. 1997’de işçi konfederasyonu örgütü LO’da işe başlayan Helle Thorning-Schmidt’e 1999 Avrupa Parlamentosu adaylığı teklifi geldi. Eşi Stephen o günleri, ‘Benim için sürpriz olmadı’ diye anlatırken, Helle belki de gelen teklifle hayatının seyrinin değiştiğinin farkında değildi. Listenin ancak sonlarında yer bulan Helle’nin seçilmesine kimse ihtimal vermiyordu. Avrupa Komisyonu’nda komiser olarak görev yapan Bjerregaard, Helle’nin kampanyasında destek olunca ‘isimsiz aday’ Helle, 3. sıradan Avrupa Parlamentosu’na seçilmeyi başardı. 2004’te iç siyasete dönme kararı alan Thorning-Schmidt Şubat 2005’te yapılan seçimlerde milletvekili seçilmeyi başardı. Seçimden partisinin mağlup çıkmasıyla parti başkanı Lykketoft iki gün sonra istifa etti. Sosyal Demokratların ‘akıl hocaları’ değişen Danimarka şartlarında klasik bir başkan yerine herkese hitap edecek bir isim olarak düşündükleri Helle Thorning- Schmidt’e partiyi teslim ettiler. ‘Güzel sarışın’ Helle Thorning–Schmidt, parti tarihinin ilk başkanı olurken, hedefinin 2001’den bu yana ülkeyi yöneten Liberal Parti Başkanı Anders Fogh Rasmussen’in başbakanlığına son vermek olduğunu açıklıyordu. Şubat 2007’de yapılan seçimlerde Sosyal Demokratlar 100 yılın en düşük oyunu almasına karşılık, partiyi ayağa kaldıracak isim sıkıntısından dolayı Helle ile devam etme durumunda kalıyorlardı. 2009 yerel seçimleri de benzer sonuçla çıkarken, talih Helle Thorning- Schmidt’in yüzüne Eylül 2011’de yapılan genel seçimlerde gülüyordu. Sol blok partileri Sosyalist Halk Parti, Radikal Parti ve Birlik Listesi’nin oylarıyla Thorning-Schmidt sağ bloku sadece 8 bin 400 oy farkıyla geçip ülkenin ilk kadın başbakanı oldu. Koltuğuna oturmanın bedeli oldukça ağırdı. Seçim öncesi verdiği vaatler tek tek önüne getirildi. Verdiği sözleri tutamaması seçmen nezdinde kredi kaybı yaşattı. Koalisyon partileri ve bakanlar arasında ahengi yakalamada sıkıntı yaşadı. Zor zamanda risk alıp lider olduğunu gösteremedi. Hükümetin küçük ortağı Radikal Parti Başkanı ve Ekonomi Bakanı Margrethe Vestager’in gölgesinde kaldı. Kamuoyu yoklamaları hiç de iyi sinyaller vermiyor. Olası bir seçimde Helle Thorning- Schmidt koltuğu kaybedecek gözüküyor. Yılbaşından sonra başbakanlığı bırakıp Avrupa Komisyonu başkanı olacağı söylentileri yüksek sesle meclis koridorlarında dile getiriliyor. Obama ve Cameron ile çektirdiği fotoğrafın bir PR çalışması olduğu yorumu yapılıyor. 


17 İSKANDİNAVYA Türkiye’den Dünya’ya Hizmet Hareketi

18 - 24 ARALIK 2013 ZAMAN

Helsinki Üniversitesi tarafından aylık olarak yayımlanan ‘Ylipisto’ Kültürel Araştırma Dergisi'nin son sayısında ‘Türkiye’den Dünya’ya’ adlı makalede Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hareketi'nin önemi de vurgulandı. YAVUZ ŞAHİN HELSİNKİ

1den biri olan Helsinki Üniversitesi, Dünyanın en prestijli üniversitelerin-

aylık olarak yayımladığı Kültürel, Araştırma Dergisi'nin son sayısında dünyanın dört bir tarafında Türkiye kökenli girişimciler tarafından açılan okulları ve Hizmet Hareketi'nin önemini anlatan makale yayımladı. Helsinki Üniversitesi tarafından aylık olarak yayımlanan ‘Ylipisto’ Kültürel Araştırma Dergisi'nin son sayısında ‘Türkiye’den Dünya’ya’ adlı makaleyi kaleme alan Gazeteci, Yazar Joonas Pörsti, Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ve Hizmet Hareketi'nin Türkiye’deki önemini de vurguladı. Hizmet Hareketi'nin İslam’a dayandığı ve bu doğrultuda hareket ettiği ve Hocaefendi’nin 20. yüzyıldaki ilham kaynağının ise Said Nursi olduğu kaydedildi. Joonas Pörsti makalesinde, “Müslümanlar bilimsel ve teknolojik gelişimini geleneksel İslam yaşam biçimiyle birleştirmesi görüşünde olmalıdır. Yalnızca bu şekilde Müslümanlar modern dünyaya ayak uydurabileceklerdir." şeklinde görüşlerini aktardı. Öte yandan, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Hareketin yol göstericisi olarak insanlara yardım ettiği vurgusu yapıldı.

Onları bilimsel düşünmeye davet ettiği ve insanlığın menfaati için başarılı işadamlarıyla birlikte ortak hareket edilerek özel okullar açıldığı anlatıldı. Türkiye’de fakir öğrencilerin yanı sıra elit kesimden de birçok öğrencinin bu okullarda öğrenim gördüğünü, bununla birlikte dünyanın birçok ülkesinde bulunan

Türkiye kökenli girişimciler tarafından açılan okulların başarılı olmasının asıl sebebinin ise iyi ve kaliteli öğretmenlere sahip olmaları şeklinde belirtildi. Hareketin yörüngesinde yüzlerce okul, üniversite, hastane ve ülkenin en yaygın gazetesi Zaman ile birlikte uluslararası çalışan yardım kuruluşu Kimse Yok Mu

Türkçe konuşarak, psikoloğumla rahat bir iletişim içerisinde sorunlarıma çözüm arıyorum diyenler, doktorundan sevkini alarak, Psikolog Merkezi Sinnesfrid`e beklenmektedirler.

MALMÖ KENTİNDE BİR İLK YAŞANIYOR!

Danimarka istihbarat başkanını da ilanla arıyor HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1verdiği ilanla bulan Danimarka

Genelkurmay başkanını gazetelere

aynı yöntemi istihbarat teşkilatı PET başkanını bulmak içinde uyguluyor. Adının karıştığı skandalardan dolayı 1 Ocak’ta görevi bırakacağını açıklayan PET Başkanı Jakob Scharf’ın yerine gelecek isim için ilan veren Adalet Bakanlığı, ‘stratejik vizyon, organizasyon yeteneği, güven veren liderlik, iç ve dış iletişim yeteneği’ olan kişinin istihbarat örgütünün başkanı için aranan özellikler olduğunu dile getirdi. PET başkanı olmak için herhangi bir eğitim şartı aranmazken, ‘gelişen günümüz istihbarat tekniklerini takip edecek ve çalışma düzenini şartlara uyarlayacak’ herkes müracaat edebilecek. Adalet Bakanlığı verdiği ilanda, PET başkanının maaşının ek ücretler dışında yıllık 659 bin kron olduğunu görevinin ise; Danimarka toplumunun demokrasi,

özgürlük ve güvenliğine karşı gelecek tehditleri deşifre etmek, önlemek ve ortadan kaldırmak olduğu yazıldı. PET başkanı olmak isteyenler yazılı müracaatını en geç 19 Aralık tarihine kadar bakanlığı ulaştıracak ve ‘Neden bu görev için doğru tercih olduğunu’ yazılı olarak anlatacak. Adalet Bakanlığında oluşturulan bir komisyon ülkenin istihbarat teşkilatını yönetecek kişiyi gelen müracaatlar arasından seçecek. 2007’den bu yana Danimarka istihbarat teşkilatı başkanlığını yapan Jakob Scharf, teikilatın korumakla görevli olduğu aşırı sağ Danimarka Halk Partisi Başkanı Pia Kjaersgaard’u ‘yanlış yönlendirme ve randevu ajandasını gizlice kontrol etmesi’nin ortaya çıkmasıyla görevini bırakmak zorunda kalmıştı. PET’in yaptığı yönlendirmeden haberdar olmasına karşılık kamuoyuna ve Meclis Hukuk Komisyonuna yanlış bilgi veren Adalet Bakanı Morten Bödskov’da gerçeğin ortaya çıkmasıyla istifa etmek zorunda kalmıştı.

Derneği'nin de Hareketin değerlerini desteklediği kaleme alındı. Geçtiğimiz günlerde Finlandiya’dan Türkiye’yi ziyaret eden grupta yer alan profesörlerden biri olan Helsinki Üniversitesi Teoloji, Dünya Görüşleri ve Fikir Dalgaları Yardımcı Prof. Ville Paivasalo dergiye verdiği demeçte, Hizmet Hareketi'nin özellikle toplumsal sorumluluk taşımasına ilgi duyduğunu, sıkıntıda olan insanların dinine, soyuna ve cinsine bakmadan adaletli bir şekilde yardımlarına devam ettiğini aktardı. Teolog Ville Paivasalo, “Hareketin büyümesi için iyi şartlara sahip olduğuna inanıyorum çünkü işadamları, Allah için yapılan her iyiliğin ve verilen her bağışın karşılığının olduğuna güveniyorlar.” dedi. Finlandiya’nın önde gelen İslam Araştırmacısı JaakkoHameen-Anttila ise, “Konya’da Rumi’yi anma etkinliklerine katıldığını, semazenlerin gösterisi esnasında bir ellerini yukarıya doğru açtıklarını diğer ellerini ise aşağıya doğru yönelttiklerini ve bunun bir manası olduğunu öğrendiğini belirterek, bir eli alırken diğer eli veriyor. O resim Hizmet Hareketini ve fikrini özetliyor. İnsan Allah’tan aldığını iyiliklerle başkalarına veriyor.” değerlendirmesinde bulundu.

MALMÖ DE TÜRK PSİKOLOGU!.

REHABİLİTASYON garantisi çerçevesinde çalışan merkezde, türk psikoloğu tarafından sunulan hizmetler, devlet tarafından karşılanmaktadır!

Sinnesfrid Psikolog

Psikolog Merkezi Sinnesfrid, özel gelecek olanlara da hizmet vermektedir!

Merkezi NOT : RANDEVU VE KABUL SÜRESİ EN FAZLA 1 HAFTADIR! Adres: V.Kanalgatan 1, 21141 Malmö/İSVEÇ İletişim: 00 46 707 50 96 30 – 00 46 706 15 66 65

www.sinnesfri.se

zhana@sinnesfri.se - efe@sinnesfri.se `ˆÌi` ܈̅ ˜vˆÝ *  `ˆÌœÀÀ ‡ vÀi Àii i vœÀ ˜œ˜‡VVœ““iÀVˆ> ÕÃi° //œ Ài“œÛi ̅ˆÃ ˜œÌˆVi] ۈÈÌ\ ÜÜÜ°ˆVi˜ˆ°Vœ“É՘œVŽ°…Ì“


18 GÜNDEM

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

HÜSEYIN ÇELIK:

Teoman Koman yaptıklarının hesabını vermeden gitti ZAMAN ANKARA

1

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve parti sözcüsü Hüseyin Çelik, Twitter hesabında, hayatını kaybeden eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman ile ilgili açıklamalar yaptı. Çelik, "Koman yaptıklarının hesabını vermeden gitti." dedi. Hüseyin Çelik'in Teoman Koman ile ilgili değerlendirmeleri şöyle: "Malum ve meşhur Teoman Koman vefat etti. Öncelikle ailesine, sevenlerine, TSK'ya başsağlığı diliyorum. Ancak, ya madalyonun diğer tarafı? Yarın kılınacak cenaze namazında, imam 'mevtayı nasıl bilirsiniz' diye sorduğunda, elbette 'iyi biliriz' diyenler olacaktır. Ne var ki, Teoman Koman, başta Yassıada'da Adnan Menderes'e reva gördüğü aşağılık muamele olmak üzere, yaptıklarının hesabını vermeden gitti. Neyse ki mahkeme-i kübra var. Mazlumların ve mağdurların elbette en büyük tesellisi budur. Bu yazdıklarımızın ardından, birileri çıkıp bana 'ölüleri hayırla yad etmek'ten söz edebilir. Ben bunun ne anlama geldiğini bilenlerdenim. Eğer bu kural herkes için ve her zaman geçerli olsaydı, bütün ansiklopedilerin ölmüş insanların faziletleri ile dolu olması gerekirdi. Kin tutmayacağız, öç alma duygusu taşımayacağız, suçların kişiselliği ilkesinden hareketle Koman'ın ailesine farklı bir gözle bakmayacağız. Ancak nesillerimizi, kimin ne olduğunu bilmek gibi en tabii haklarından mahrum bırakmamalıyız. Bu arada,birçok beyanatımda,Teoman Koman'ın yaşından dolayı tutuksuz yargılanması gerektiğini söyledim. Herkesin yaptığı kendisine yakışır."

Hizmet Hareketi'ne ‘örgüt' demek iftiradır

Saadet Partisi lideri Mustafa Kamalak, Samanyolu Haber’e önemli açıklamalarda bulundu. Kamalak, dershaneleri dönüştürme söylemlerini, ‘aldatmaca’ olarak değerlendirdi. ZAMAN İSTANBUL

1Mustafa Kamalak, dershane-

Saadet Partisi Genel Başkanı

lerin kapatılmasının kabul edilemeyeceğini söyledi. Camia’ya ‘örgüt’ benzetmesine de sert tepki gösteren Kamalak, bunun en hafif ifadeyle bühtan, iftira olduğunu kaydetti. Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak, Samanyolu Haber’e konuk oldu. Canlı yayınında gündeme dair açıklamalarda bulunan Kamalak’ın gündeminde ‘Gülen’i bitirme planı’nı içeren 2004’teki MGK kararları ve fişleme belgeleri vardı. 2013 yılına kadar birtakım fişlemelerin yapıldığını dile getiren SP lideri, ‘Hizmet Hareketi’ni engellemek için dershanelerin kapatılmak istendiğini ifade etti. Kamalak, “Yani şunu mu demek istiyor yetkililer; ‘Evet 2004 yılında MGK’da böyle bir karar alındı

ama biz onu uygulamadık. Yani o zaman dershaneleri kapatmadık, şimdi kapatıyoruz.’ Ben de, ‘o zaman uyguluyorsunuz’ diyorum. MGK’da alınan kararların amacı neydi? Dershaneleri kapatmak. Şu an kapatıyorsunuz zaten. ‘E dönüştürüyoruz efendim, kapatmıyoruz’ falan… O işin laf-ü güzafıdır, aldatmacasıdır, kandırmacasıdır.” değerlendirmesini yaptı. Dershanelerin bir ihtiyaçtan dolayı ortaya çıktığını hatırlattı. Mustafa Kamalak, “Bir zamanlar Türkiye’de imam hatiplerin devamı mesabesinde olan yüksek İslam enstitüleri vardı. 12 Eylül rejimi döneminde ‘enstitüleri kapatmıyoruz, dönüştürüyoruz’ palavraları ile onları ilahiyata dönüştürdüler. Halbuki İslam enstitüleri bir ocaktı, öğrenci kaynağı imam hatiplerdi. Şimdi de ‘dönüştürüyoruz’ gerekçesiyle dershaneler kapatılmak isteniyor. Kabul edilemez bir du-

rumdur, yanlıştır.” dedi. Camia’ya ‘örgüt’ denilerek Hizmet Hareketi’nin önünün kesilmesi için kamuoyu oluşturulmak istendiğini kaydetti: “Günümüzün Türkiye’sinde örgüt denilince genelde suç örgütleri, mafya kuruluşları anlaşılmaktadır. Yoksa olumlu manada örgüt ifadesi yerine teşkilat denir. Terörü kullanmasa bile örgüt denildiğine göre dershaneler de kapatılmak istendiğine, Hizmet Hareketi’nin yolu kesilmek istenildiğine göre suç ifadesini kullanmasa bile örgüt denilince suç örgütü anlaşılır. Bu da kanaatimce en hafif ifadesiyle bir iftiradır, kabul edilemez bir yakıştırmadır.” Sayıştay raporlarına ilişkin tartışmaları da değerlendiren Kamalak, İçişleri Bakanlığı’nın resmî denetleme raporlarının ‘seçimleri etkiler’ gerekçesiyle Sayıştay’a ulaştırılmadığını dile getirdi.


Âhir zaman alâmetleri neyin delaleti?

Günahlardan nasıl arınırız?

Kardeş kıskançlığı nasıl aşılır?

AFFETMEYİ UNUTTUK


18 - 24 ARALIK 2013

Âhir zaman alâmetleri neyin delaleti? ARZU KILIÇ İSTANBUL

1çoğu kez, ‘ahir zaman’a atfediyoruz.

Dine ve ahlâka ters düşen yanlışları

Peki ahir zaman kavramını ne kadar doğru anlıyoruz? Hadislerde bahsedilen alâmetler neye işaret ediyor? Kur’an’da, özellikle hadislerde sıkça zikredilen ‘ahir zaman’ı, dinin zayıf düştüğü, ibadetlerin terk edildiği, ahlaksızlığın çoğaldığı kıyamet öncesi dönem olarak tanımlamak mümkün. Nitekim çevremizde dine ve ahlaka mugayir gördüğümüz şeyleri çoğu kez ahir zaman alâmeti olarak yorumlama eğiliminde oluyoruz. Peki aslında yüzyıllardan beri görülen toplu ölümler, büyük depremler, kardeş cinayetleri ve aleni günahları günümüzde ahir zaman alâmeti olarak yorumlamamız ne kadar doğru? Allah, ahir zaman kavramı ve alâmetleriyle bize ne anlatıyor? Ahir zaman alâmetleri, Buhari ve Müslim gibi eserlerde aktarılan hadislerde; cehaletin güç kazanması, kardeşin kardeşi vurması, cinayetlerin ve toplu ölümlerin artması, günahların alenen işlenir bir hal alması ve yüksek katlı binaların günden güne çoğalması şeklinde sıralanıp gidiyor. Tirmizi’den rivayet edilen “Öyle bir zaman gelecek ki, dinin emir ve yasaklarının onda birine uyabilen, Cehennem’den kurtulur.” hadisiyle de bu zamanın zorluğuna dikkat çekiliyor. Ahir zaman kavramının toplumlara ve kâinata bakan iki ayrı yönü olduğunu söyleyen Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ramazan Altıntaş, çoğu kere bu ikisinin birbiriyle karıştırıldığını ifade ediyor. Küresel ahir zamanın Hz. Peygamber’in risaletiyle birlikte başladığını söyleyen Altıntaş, bu sürenin hadislerde mecazi anlamda ikindi ezanı ile akşam ezanı arasındaki süreye benzetildiğini, ancak zaman izafi olduğundan herkesin kendi kıyametiyle ilgilenmekten başka çaresinin olmadığını ifade ediyor. Peki bu takdirde hadislerle rivayet edilen ahir zaman alâmetleri ne anlam ifade ediyor?

Toplumların da kıyameti var Dicle Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.

Dr. Musa Bağcı’ya göre din ve inanç hakkında bilgisizliğin yaygınlaşması, içkinin çokça içilmesi, zinanın, fitne, adam öldürme ve toplumsal kargaşanın çoğalması, maddî refahla birlikte kanaatsizlik ve nankörlüğün artması, Allah rızası yerine çıkar ve menfaatlerin ön plana çıkması gibi ahir zaman alâmetleri, yaygın görüşün aksine kıyametin vaktini belirlemek gibi bir amaç taşımıyor. Bu tür olaylara kıyamet öncesinde de rastlanacak olsa da hadislerin ifade ediliş maksatları toplumlarda meydana gelen bozulma ve yozlaşmaya işaret etmek, Allah’ın toplumlar için koyduğu sosyal düzen kanunlarının altını çizmek ve toplumların ölümüne dikkat çekmek. Toplumların da kıyameti olduğunu unuttuğumuzu söyleyen Bağcı, ‘Kötülükleri ahir zamana yorarak kurtulmaya çalışıyoruz. Hâlbuki rivayetlerden hareketle kıyamet gününün yaklaştığı şeklinde umutsuzluğa kapılmak yerine, toplumun nefis muha-

sebesine giderek kendisini düzeltmesini sağlamak gerek.’ diyor. Küresel kıyametin 10 alâmeti… Öte yandan ahir zamana dair hadislerin yalnızca inananların kendilerine çekidüzen vermelerine yönelik olmadığını da belirtmek gerek. Ahir zamanın sonunda görülecek kıyamet alâmetlerinden bahseden hadisler, bu dönemin çalkantılarına karşı Müslümanlara uyarı niteliği taşıyor. Buhari ve Müslim’den rivayet edilen hadislere göre, ahir zamanda görülecek kıyametin büyük alâmetleri ise şöyle… Deccal’in ortaya çıkışı: Kıyamet öncesi zuhur edecek yalancı bir kişi olan Deccâl, İslâm’ı ve Müslümanları kötülüğe ve bozgunculuğa sevk edecek. ‘Duhan’ın çıkışı: Duman anlamına gelen duhan da kıyâmetin büyük alâmetlerinden biri. Rivayetlere göre, kıyametin vukuundan önce dünyayı bir duman bulutu kaplayacak. Dabbetü’l-arz’ın çıkışı: Kelime anlamı

“yer hayvanı” olan Dabbe’den Neml Sûresi’nde ‘Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman, yerden bir çeşit hayvan (dâbbe) çıkarırız ki o, onlara, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler’ şeklinde bahsediliyor. Güneşin batıdan doğması: Güneş batıdan doğduğunda insanlar topluca iman edecek. Ancak daha önce iman etmemiş olanların imanları kendilerine bir yarar sağlamayacak. Hazreti İsa’nın inmesi: Kıyâmetin vukuundan önce Hazreti İsa yeryüzüne inecek. Hıristiyanları İslâm’a davet edecek ve Deccâl’i öldürecek. Ye’cûc ve Me’cûc’ün çıkışı: Kıyametin vukuundan önce çıkarak ‘yeryüzünde bozgunculuk yapacak iki insan’ olarak bahsedilen Ye’cûc ve Me’cûc, yeryüzüne dağılarak insanlara saldıracak, kentleri yakıp yıkarak harabe haline getirecek. Bazı rivayetlerde bu seddin Çin Seddi olduğu söylenir.


18 - 24 ARALIK 2013

Günahlardan nasıl arınırız? SAMET ALTINTAŞ İSTANBUL

1yollarından, belki de en trajik halimiz.

Günah, insanoğlunun kadim yanlış

Çünkü bile bile gidiyoruz izinden. Yazar Hakan Yücel, çalışmasında beşer kadar eski bir hadise olan günahtan arınma yollarını gösteriyor. Günah, beşer kadar eski, kıyametin kopacağı ana kadar da içimizde yaşayacak bir hadise… Öyle ki Peygamber Efendimiz’in “Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, cehennem de şehevatla…” ikazına rağmen insanoğlu ateşe koşan pervaneler gibi günaha koşuyor. Işık Yayınları’ndan çıkan ‘Günahlardan Arınma Yolları’ adlı çalışmada yazar Hakan Yücel, önce içine düştüğümüz girdabı gösteriyor, sonra buradan kurtulmak için çıkış yollarını hatırlatıyor. Yazar, kitabın başında öncelikle uzun uzun anlattığı ‘günah’ın tarifini şu sözlerle yapıyor: “Günah, dinde suç sayılan, ilahî emir ve yasaklara muhalif fiil ve davranışların genel adıdır. Peygamberimiz (sas), günahı şöyle tarif etmiştir: ‘… Günah kalbinde gıcık yapan ve başkalarının muttali olmasından hoşlanmadığı şeydir.’ Kur’an’da ve hadis-i şeriflerde bildirilen istek ve yasaklara muhalif davranan bir insan günaha girmiş olur ve böyle bir kimse ‘günahkâr’ olarak adlandırılır.” İnsanın niçin günah işlediği sorusunun izinde giden Yücel, nefsinde günah işlemeye iten şeylerin mevcut olduğuna dikkat çekiyor. Hakan Yücel, günahla içli dışlı olmanın insanın manevî sistemini zayıflatan ve onu şeytanın ağlarına doğru iten tehlikeli bir durum olduğunu söylüyor. Bu bağlamda, günaha girmemek için de birtakım tedbirleri şu başlıklar altında sıralıyor: -Hayatın her ânının melekler tarafından kayda alındığını ve Allah tarafından bilindiğini unutmamak, -Yalnız kalmamak, -Sürekli yenilenme cehdi içinde olmak, -Her an Hakk’a yürünebileceğini hiç hatırdan çıkarmamak, -Hayırhahlık yapacak gerçek dostlar edinmek, -Sosyal çevreyi ve arkadaşları dikkatle seçmek, -Zaruret olmadıkça günah işlenmesi muhtemel alanlarda gözükmemek, -Meşru şeylerle vakit geçirmek...

Günahları örten ibadet ve fiiller Hakan Yücel, “Günahtan tam dönen, o günahı hiç işlememiş gibidir.” hadis-i

şerifinin ışığında, tevbe ve istiğfar etmenin çokça mühim olduğunu dile getiriyor. Yücel, tevbeyi gönül dünyasının surlarında şeytan ve ordusunun açmış olduğu gediği kapatma gayreti ve faaliyeti olarak nitelendiriyor. Tevbenin oldu bittiye getirmeden, ‘gönülden pişman olarak ve ‘eski hataları ürperti ile hatırlayarak’ yapılması gerektiğini belirten Yücel, “Ayrıca işlenen günahın unutulmaması, her daim hüzün ve ızdırapla yâd edilmesi yeni hatalara girilmesine mani olur. Kulun ayağı ne zaman benzeri bir günah çukuruna düşecek gibi olsa aklı başına gelir, nefsini kınar ve kendini geri çeker.” ifadelerini kullanıyor. Yazara göre beş vakit

namaz ‘bir arınma kurnası’ ve öncelikle farzların eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi lazım… Yücel, Bediüzzaman Hazretleri’nin nasihatini okura yeniden hatırlatıyor: “Namazdan sonraki tesbihler, Efendimiz’in piri olduğu tarikatın ve velayet yolunun bir evradıdır. Bu açıdan bu tesbihler son derece önemlidir. Nasıl ki Allah Resûlü’nün peygamberliğe inkılâp eden velayeti bütün velayetlerin üstündedir öyle de o büyük velayetin tarikatı ve hususî evradı olan namazın akabindeki tesbihat da o derece diğer tarikat ve evradlardan üstündür.” Nafile namazların da günahtan arınma yollarının başında geldiğini kaydeden Yücel, bilhassa teheccüdü tavsiye ediyor. Nafile oruç tutmanın da iç onarıma sebebiyet verdiğini hatırlatıyor.

‘Her bir salât ü selam on günahın silinmesine vesiledir’

Hakan Yücel, kitabında Efendimiz’in (sas) “Ümmetimden her kim bana salavat getirirse Allah da ona on hasene sevap yazar, on günahını siler, on derece yükseltir.” tebşirine yer veriyor. Sadaka vermenin de günah ateşini söndüren bir iksir olduğunu ifade eden Yücel, yine su ikram edip aç doyurmanın dindeki yerine dikkat çekiyor. Çalışmasının gayesini Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde geçen kefaret ve mağfiret köklerinde dal vermiş meyveleri devşirmek olarak nitelendiren Yücel, sosyal hayatta çok kolay yapabileceğimiz bir eylem için de şu kudsî ifadeyi telmih ediyor: “İki Müslüman kişi karşılaştıklarında musafaha yaparlarsa daha birbirlerinden ayrılmadan günahları affedilir.”

KOPENHAG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

GÖTEBORG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

OSLO

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

18.12.2013 19.12.2013 20.12.2013 21.12.2013 22.12.2013 23.12.2013 24.12.2013

06:10 08:31 12:14 06:11 08:32 12:14 06:11 08:32 12:15 06:12 08:33 12:15 06:12 08:33 12:16 06:13 08:33 12:16 06:13 08:34 12:17

13:29 13:29 13:30 13:30 13:31 13:31 13:32

18.12.2013 19.12.2013 20.12.2013 21.12.2013 22.12.2013 23.12.2013 24.12.2013

06:16 08:48 12:16 06:17 08:49 12:16 06:18 08:49 12:17 06:18 08:50 12:17 06:19 08:50 12:18 06:19 08:50 12:18 06:19 08:51 12:19

13:20 13:20 13:20 13:21 13:21 13:22 13:23

18.12.2013 19.12.2013 20.12.2013 21.12.2013 22.12.2013 23.12.2013 24.12.2013

06:26 09:12 12:21 06:27 09:12 12:21 06:27 09:13 12:22 06:28 09:13 12:22 06:28 09:14 12:23 06:29 09:14 12:23 06:29 09:14 12:24

13:11 13:11 13:11 13:12 13:13 13:13 13:14

ODENSE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

STOCKHOLM

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

HELSİNKİ

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

18.12.2013 19.12.2013 20.12.2013 21.12.2013 22.12.2013 23.12.2013 24.12.2013

06:18 08:38 12:22 06:19 08:38 12:23 06:19 08:39 12:23 06:20 08:39 12:24 06:20 08:40 12:24 06:21 08:40 12:25 06:21 08:41 12:25

13:39 13:40 13:40 13:41 13:41 13:42 13:42

18.12.2013 19.12.2013 20.12.2013 21.12.2013 22.12.2013 23.12.2013 24.12.2013

05:56 08:37 11:52 05:56 08:38 11:52 05:57 08:38 11:53 05:57 08:39 11:53 05:58 08:39 11:54 05:58 08:40 11:54 05:59 08:40 11:55

12:45 12:46 12:46 12:47 12:47 12:48 12:48

18.12.2013 19.12.2013 20.12.2013 21.12.2013 22.12.2013 23.12.2013 24.12.2013

06:30 09:17 12:24 06:31 09:18 12:25 06:31 09:19 12:25 06:32 09:19 12:26 06:32 09:20 12:26 06:32 09:20 12:27 06:33 09:20 12:27

13:12 13:13 13:13 13:14 13:14 13:15 13:15

AARHUS

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

DRAMMEN

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

TAMPERE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

18.12.2013 19.12.2013 20.12.2013 21.12.2013 22.12.2013 23.12.2013 24.12.2013

06:21 08:44 12:23 06:21 08:44 12:24 06:22 08:45 12:24 06:22 08:45 12:25 06:23 08:46 12:25 06:23 08:46 12:26 06:23 08:47 12:26

13:36 13:36 13:37 13:37 13:38 13:38 13:39

18.12.2013 19.12.2013 20.12.2013 21.12.2013 22.12.2013 23.12.2013 24.12.2013

06:28 09:12 12:23 06:29 09:13 12:24 06:29 09:14 12:24 06:30 09:14 12:25 06:30 09:15 12:25 06:31 09:15 12:26 06:31 09:15 12:26

13:14 13:14 13:15 13:15 13:16 13:16 13:17

18.12.2013 19.12.2013 20.12.2013 21.12.2013 22.12.2013 23.12.2013 24.12.2013

06:38 09:36 12:29 06:38 09:37 12:29 06:39 09:38 12:30 06:40 09:38 12:30 06:40 09:39 12:31 06:40 09:39 12:31 06:41 09:39 12:32

13:08 13:08 13:08 13:09 13:09 13:10 13:11

15:44 17:04 15:45 17:05 15:45 17:05 15:45 17:05 15:46 17:06 15:47 17:07 15:47 17:07

15:55 15:55 15:56 15:56 15:57 15:57 15:58

15:51 15:51 15:51 15:52 15:52 15:53 15:54

17:15 17:15 17:16 17:16 17:17 17:17 17:18

17:11 17:11 17:11 17:12 17:12 17:13 17:14

15:32 15:32 15:33 15:33 15:34 15:34 15:35

14:54 14:55 14:55 14:55 14:56 14:57 14:57

16:52 16:52 16:53 16:53 16:54 16:54 16:55

16:14 16:15 16:15 16:15 16:16 16:17 16:17

15:22 16:42 15:22 16:42 15:22 16:42 15:23 16:43 15:23 16:43 15:24 16:44 15:25 16:45

15:18 16:38 15:18 16:38 15:19 16:39 15:19 16:39 15:20 16:40 15:20 16:40 15:21 16:41

15:19 16:39 15:19 16:39 15:19 16:39 15:20 16:40 15:20 16:40 15:21 16:41 15:22 16:42

15:09 15:10 15:10 15:10 15:11 15:12 15:12

16:29 16:30 16:30 16:30 16:31 16:32 16:32


18 - 24 ARALIK 2013

ARİFE KABİL İSTANBUL

Affetmeyi unuttuk terapiye ihtiyacımız var

1vurulan yöntemlerden biri. Çok farklı

Affetme terapisi, giderek daha sık baş-

bir rahatsızlıktan dolayı psikoloğa giden kişiler, problemlerinin arkasında geçmişte affedemedikleri insanlar olduğu gerekçesiyle bu terapilere yönlendirilebiliyor. Hayatımızın herhangi bir döneminde birini affetmemenizin daha sonra önemli psikolojik hatta fiziksel hastalıklara yol açabileceğini düşündünüz mü? Örneğin beş yıl önce biriyle problem yaşadınız, haklı olduğunuzu düşünerek onu asla affetmek istemiyorsunuz. İşte bu duygu o kişiyle artık hiç görüşmeseniz bile herhangi bir hastalığın sebebi olarak karşınıza çıkabilir. Bugün birçok hastalığın temelinde affedememe ve kin tutmanın yattığını keşfeden psikologlar, affetme terapileri ile sorunun üstesinden gelmeye çalışıyor. “Geçmişteki kırgınlıklarınızı affederek omuzladığınız yükü atın.” diyen psikologlar, bu şekilde hayatımızın geri kalanının çok daha güzel geçeceğini söylüyor. Affetmeme ve kin tutmayı, ‘bilinen tüm sıkıntıların bilinmeyen sebebi’ olarak tanımlayan kişisel gelişim uzmanı Mustafa Çay, “İnsanın enerjisini bütünüyle çaldığı için beraberinde hastalıklar getirmesi kaçınılmaz oluyor.” diyor. Bugün kanser dâhil birçok ciddi rahatsızlığın insanların kendisine zarar veren duyguları içinde biriktirmesinden kaynaklandığını söyleyen Çay’a göre kin tutmak ve affedememek de bunlardan biri. Danışmanlık verdiği insanlarda affedememeyi önemli bir sorun olarak gözlemleyen Çay, “Affedersem ona iyilik yapmış olurum fikri var. Oysa bu, sizin kendinize vereceğiniz bir ödül.” şeklinde konuşuyor. Aynı zamanda NLP uzmanı olan Mustafa Çay’a göre ruh dünyamız su gibi olmalı. Yani içinde geçmişten kalan bir pislik tutmamalı. Bunun için yapılması gereken ise duyguları o anda yaşayıp kapatmak. Örneğin bir kişiyle problem yaşadığımızda bunu içimize atmak yerine tepkinizi makul bir üslupla ona anlatmak. Açık iletişim, insan ilişkilerinde her zaman en sağlıklı yol olarak görülüyor. Öfke anında kırıcı olmamak için konuşma

ertelenebilir, ancak içine daha sonra atmak yerine suçlayıcı olmayan ancak kendinden emin bir ruh hali ile rahatsızlık dile getirilmeli. Çay, hayatın bir döneminde olumsuz etki bırakan kişiye gerçek hayatta ulaşmak mümkün değilse hayalî bir mektup yazarak rahatlamayı öneriyor. Karşınızda sanki o kişi varmış gibi duyguları kâğıda dökmek psikoterapide kullanılan etkili yöntemlerden.

Affetmeyen kendine hata hakkı tanımaz Uzman Psikolog Ramazan Uslu’ya göre ise bağışlayabilmek aslında kişinin kendisiyle barışık olması ve empati yeteneğiyle ilgili. Psikolojide ‘empati’ diye ad bulan ‘şefkat ve merhameti harekete geçirerek muhataba yakınlaşabilmek’ nefretin önüne adeta duvar örüyor. “Karşısındakinin hata yapabilen bir insan olduğuna yakından bakabilmektir

esas.” diyen Uslu, bunun için önce kendimizin de hata yapabilen bir varlık olduğumuzu kabullenmek gerektiğine dikkat çekiyor. Muhatabına hata hakkı tanımayan kişiler ise aslında kendi yüreklerine büyük bir yük yüklemiş oluyor. Nitekim araştırmalar, intikam duygusu ve bağışlayamamanın bireylerde depresyon, yalnızlık duygusu, şüpheci kişilik gibi durumlara yol açtığını gösteriyor. “Bağışlamayı öğrenmek için terapi şart mı?” diye soranlara ise, “Hayatın içinden bir şeyi öğrenmek için kesinlikle başka bir şeye ihtiyacımız yok.” diyor. Çünkü insan yaratılırken zaten bu fıtrat üzerine yaratılmış. Ancak bazen ihtiyacımız olan duyguyu bulabilme yeteneğini kaybedebiliyoruz. İşte böyle bir durumda bağışlama terapisi aslında bizde var olan merhamet ve empati yeteneğinin ortaya çıkmasında yardımcı oluyor.

Affetmeyi seven Rabb’imizin kullarıyız Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Muhittin Uysal da dinimizin affedici olmayı önerdiğine dikkat çekiyor. Kur’an-ı Kerim’de de birçok ayette “Allah tövbeleri kabul edendir.” cümlesi tekrarlanır. Peygamber Efendimiz’in de “Allah’ım sen affedicisin, affı seversin. Beni de affet.” şeklinde dua ettiği rivayet edilir. Allah’ın bağışlayıcı özelliğine vurgu yapan bu ayet ve hadisler bizim için birer mesaj. Hakkı yenmiş bir kişinin hakkını helal etmeme ya da affetme hakkına sahip olduğunu hatırlatan Uysal, “Ama İslam, affedici olmayı önermektedir. Bu nitelikteki insanlar daha hür ve kendine güveni olan insanlardır.” diyor.

Fıtık olmadan önlem alın MERVE TUNÇEL İSTANBUL

1saatler, yastık seçimi ya da ağır kalBilgisayar başında geçirilen uzun

dırma... Hepsi boyun düzleşmesinin tetikleyicisi. Zamanla şekli bozulan omurga, dayanılmaz ağrılara sebep oluyor. Uzun süre bilgisayar başında öne eğik vaziyette duran ofis çalışanları ve gençler, ağır kaldıran ev hanımları, yüksek yastıkta ya da kanepe kenarına başını dayayarak uyumayı sevenler… Hiçbiri boyun düzleşmesine yabancı değil. Yanlış duruş alışkanlıkları sebebiyle boynun anatomik yapısının bozulmasıyla ortaya çıkan bu rahatsızlık, dayanılmaz ağrılara sebep oluyor. Omurgamız boyun, sırt ve bel kısımlarından oluşuyor. Omurganın farklı yönlere olan eğrilikleri ‘c’ şeklinde ve vücudun ayakta durması için kuvvet ve denge kanunlarına göre hareket

ediyor. “Boyun düzleşmesinde boyun kısmındaki c eğrisi ‘ı’ şeklini alır. Böylelikle boyna binen kuvvet dengeleri değişir ve omurganın geri kalan kısmında da bu değişime adapte olabilmek için farklılıklar görülmeye başlar.” diyor, Fizyoterapist Gamze Şenbursa. Boyna alınan darbeler, stres, boyun kaslarının zayıf olması, yüksek yastıkta uyuma, aşırı yük taşıma, alışkanlıklar, uzun süre bilgisayar başında ve koltukta biçimsiz oturmak başlıca sebepleri. Bel bölgesindeki omurun yapısının değişmesi gibi genel mekaniği etkileyen sebepler boyun düzleşmesini tetikliyor, Şenbursa’ya göre.

Boyun düzleşmesi kasları zayıf olan veya omurga mekaniği bozuk olan herkeste görülebilir. Son dönemlerde bilgisayar kullanımının artması ile beraber uzun süreli öne eğik oturma genç nesilde de bu problemin yaygınlaşmasının başlıca sebebi.

Sonraki aşama boyun fıtığı Boynun arka ve ön kısmındaki kronik ağrılar ve boyun hareketlerinde kısıtlılık hastaların en önemli şikâyetlerinden. Boyun düzleşmesinin bir sonraki aşaması boyun bölgesine binen yüklerin artmasından kaynaklanan boyun fıtığı. Bu aşamada omurganın mekaniğinin bozulması, sırt ve belin de yük dengesini bozacağından bu bölgelerde de kronik ağrıya sebep olabilir. Boyun kaslarındaki gerginlik baş ağrısı, baş dönmesine de sebep olabilir. Boyun düzleşmesinin ilk tedavisi egzersiz. O bölgede

kısalan kaslara germe, zayıf kaslara yapılan kuvvetlendirme hareketleri ağrıları azaltıyor. Elle terapi ile boyun üzerine yapılan çalışmalar problemin daha kısa sürede ortadan kalkmasını sağlıyor. Eklem, bağ ve kaslara yönelik yapılan tedavide sadece el ile müdahale edilerek o bölgeye binen yükler azaltılıyor. Bu, en sık başvurulan tedavi yöntemlerinden...

Korunmak için… -Sandalyede kalça ve diziniz 90 derece olacak şekilde dik oturun. -Bilgisayar ve televizyon ekranının göz hizasında olmasına dikkat edin. -Kanepede uyumak gibi boynun pozisyonunu desteklemeyen alışkanlıklardan kaçının. -Sabahları yarım saat omurga düzgünlüğü için egzersiz yapın. -Çok ağır eşya taşımayın. -Ağır eşyaları vücuda mümkün olduğunca yakın taşıyarak ağırlık merkezini dağıtın.


18 - 24 ARALIK 2013 MERVE TUNÇEL İSTANBUL

1riyle kendini gösteren kansızlığın tek Halsizlik, çarpıntı ve saç dökülmele-

nedeni demir eksikliği değil. Ülkemizde her üç kadından birinde görülen bu hastalık, B12 vitamini ve folik asit eksikliğinden de kaynaklanabiliyor. Sabahları yorgun uyanıyorsunuz, gün içinde en ufak işleri bile yaparken zorlanıyorsunuz. Bu da yetmezmiş gibi saçlarınız dökülmeye, tırnaklarınız soyulmaya hatta çabucak kırılmaya başladı… Bu tarz yakınmalarınız varsa siz de kansızlık yani anemi hastalığından muzdarip olabilirsiniz. Ülkemizde özellikle kadınlarda görülen kansızlığa artık çocuklarda da sıkça rastlanıyor. Kansızlık, kanın şekilli elemanlarından olan kırmızı kan hücrelerinin (alyuvarlar) sayıca az olması durumu aslında. Ancak sadece bu durumu içermiyor. İsminden de anlaşılabileceği gibi kanın rengini veren alyuvarların içinde oksijen taşımaya yarayan hemoglobin bulunuyor. Hemoglobin eksikliğine de kansızlık deniyor. Kansızlığa neden olabilecek çok çeşitli sebepler bulunuyor. Ethica İncirli Hastanesi Dahiliye Uzmanı Doktor Burak Uzel, “Basit zannetsek de bu durumun sebebi bazen çok karmaşık olabiliyor. En sık gördüğümüz kansızlık nedeniyse demir eksikliği.” diyor. Kırmızı kan hücrelerinin üretim merkezi kemik iliği. Dolayısıyla kemik iliğinin hastalıklarında üretim azalacağından kansızlık oluşabiliyor. Ülkemizde sıkça görülen Akdeniz anemisi taşıyıcılığı da kemik iliğinde hemoglobin yapımındaki kusurdan kaynaklanıyor. Kemik iliğindeki kan yapımı sadece hastalıktan değil, hammadde eksikliğinden dolayı da azalabiliyor. Uzel’e göre kanın yapımında kullanılan demirin eksikliği en sık görülen kansızlık nedeni. B12 vitamin veya folik asit eksikliği de benzer şekilde kansızlık yapabilen beslenme kaynaklı eksikliklerden bazıları. Hücrelerdeki dolaşım ömrü 120 gün olan kırmızı kan hücrelerinin bu ömrü kısalarak dolaşım esnasında yıkıma uğrayınca da anemi görülüyor. Buna da hemolitik anemi deniyor.

Kansızlığı hafife almayın!

kadınlar, bunun sonucunda anemiden muzdarip oluyor. Paraziter hastalıklar da kan kaybı sebebiyle kansızlık yapabiliyor. Keza kronik hastalığı olan kişilerde de kansızlık gelişebiliyor. Kansızlık, şiddetli halsizlik, yorgunluk, soluk darlığı yapabiliyor. Uzun yıllar içinde yavaş gelişen kansızlık ise herhangi bir şikâyet vermeyebiliyor. Demir eksikliğinde genellikle saçlarda dökülme, tırnaklarda kırılma, soyulma gibi bazı ek bulgulara da rastlanıyor. Uzun süren kansızlıklarda kalbin yükü arttığı için, az kanla organlara oksijen tedarik etmek için kalp daha fazla çalışmak zorunda kaldığından kalp yetmezliği gelişme riski artıyor. Ani gelişen kansızlık, tansiyon düşüklüğü, organların yeterince beslenememesi gibi durumlara, hatta şok ve ölüme dahi neden olabiliyor.

Ömür boyu devam eder mi? Eğer Akdeniz anemisi gibi genetik bir durumunuz varsa, bu taşıyıcılık ömür boyu devam ediyor. Hatta iki taşıyıcı evlenirse, doğacak çocuklarda hastalık riski yüzde 25 oranında. Demir veya vitamin eksikliklerinde ilaç veya iğnelerle takviye tedavisi uygulanıyor. Bu tip durumlarda altta yatan nedeni ortadan kaldırmak, bu eksikliklerin yinelemesini engellemek açısından önemli. Özellikle demir ve B12 vitamini eksikliği olanlarda veya demir ilacı almasına rağmen kan demir düzeyleri yükselmeyen hastalarda emilim kusurunun araştırılması gerekiyor. Emilim kusurlarının başlıca sebebi çölyak hastalığı. Dengeli beslenme ve çayı yemeklerden hemen sonra içmemek, demir eksikliğiyle mücadelede önemli bir adım.

İğneler, kısırlık yapar mı? Halk arasında demir eksikliğine bağlı kansızlığın tedavisinde kullanılan demir iğnelerinin kısırlık yaptığına dair bir kanı var. Ancak Doktor Burak Uzel, bu iddiayı yalanlıyor. Demir tedavisi üç farklı yolla uygulanabiliyor. İlk yol, hap veya içilen solüsyonlar şeklinde. İkincisi kas içi enjeksiyon ve sonuncusu damar içi uygulama. Kas içi enjeksiyonlar ağrılı olabiliyor ve demir rengi (siyah) enjeksiyon bölgelerinde kalabiliyor. Damar içi uygulama, derin anemisi olanlarda ve özellikle böbrek yetersizliği olan hastalarda hızlı yanıt almak için kullanılıyor. Demirin en etkin kullanımı bu, ancak hastane şartlarında uygulanması gerekiyor. Zira bazı durumlarda damarda iltihabi reaksiyona neden olabiliyor. Alerjik reaksiyonlar da görülebiliyor.

Kan kaybı fazlaysa… Kan kaybı da kansızlık konusunda en büyük etken. Bunun en sık sebebi, adet kanamaları. Halk arasında “Anemisi olan kadınlar daha çok adet görür” önermesinin yanlışlığına dikkat çekiyor Burak Uzel. Tam tersine, regl döneminde fazla kan kaybeden

Hekimoğlu İsmail

Etiket Müslüman’ı olmamak için... Şeytan hayatımıza zevk ve menfaat kapılarından girer. Bu sebepten Müslüman’ın bu iki kapıya çok dikkat etmesi lazım. Şahsi hayatımızda, aile hayatımızda, iş hayatımızda mahkemelerdeki hakimler gibi davranmak, karar vermek durumundayız. Bu kararlar, hükümler sünnet-i seniyyeye aykırı olmamalı ki adalet yerini bulsun. Adalet sarayı, hakimi ne kadar temsil ederse, Kâbe de Peygamberimiz’i o kadar temsil eder ve insan inandığı yöne döner. Tarikatta mürid kendini şeyhinin karşısında gibi kabul eder. Ciddiyetle zikre başlar. Manevî tekâmül başlayınca huzur-u İlahi’deymiş gibi zikrini devam ettirir. İşte bu hal Müslüman’ın genel durumu olmalıdır. Yani o Allah’ı görmese de Allah her an onu görüyor. Allah’ın inayeti niyetle başlar. “Allah için işleyiniz Allah için çalışınız, Allah için görüşünüz, O’nun rızası dairesinde hareket ediniz.” Bu niyetle

Hayatım boyunca şahit oldum ki, etiket Müslümanları kurtulamıyor. Mesela Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesini ziyaret ettiğimde ilmen ve hayalen şöyle düşündüm; Eyüp Sultan Hazretleri bir zamanlar çocuktu.

hareket eden, inayete mazhar olur. Bir insan Allah’ın emirlerine uyarsa ne gibi bir ziyanı olur? Ziyan olmadan kâr eder… Hadiseler bunu ispat etti. Her haram insanı berbat etti. Demek ki en büyük inayet Müslüman olmamızdır. İnsan bazen manevî yönden zayıflar. İşte o zaman Allah’tan inayet ister. Bir zamanlar Allah demek yasaktı. Kur’an-ı Kerim’ler meydanlarda yakılıyordu. Manevî hayat bitmediği gibi artarak devam etti. O

devirde Allah, Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’ni gönderdi. Süleyman Efendi inşaatları dolaştı. İnşaatlarda çalışan işçilere, “Evladım, yemeğin yatman bana ait. Gel sana Kur’an öğreteyim.” dedi. Bin kişiden biri kabul etse ona kâfiydi… Şimdi dünyanın dört bir yanında Süleyman Efendi’ye bağlı Kur’an kursları var. Aynı şekilde bugün Risale-i Nur dershaneleri dünyanın her tarafına yayıldı. Biz mi götürdük? Haşa! Allah dinini kıyamete kadar devam ettirecek. Hayatım boyunca şahit oldum ki, etiket Müslümanları kurtulamıyor. Mesela Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesini ziyaret ettiğimde ilmen ve hayalen şöyle düşündüm; Eyüp Sultan Hazretleri bir zamanlar çocuktu. Çocukluğun her hali onda vardı. Bu çocuğu Eyüp Sultan El-Ensari (ra) yapan, İslamiyet’tir. Evet, evvela inayete muhtaç olduğumuzu bilmeliyiz. Sonra o inayete nasıl

layık olacağımızı düşünmeliyiz. Muamma gibi görünen bu cümlelerin cevabı gayet basit; İslamiyet’i öğrenmek, anlamak ve yaşamak… Doktor iki satır reçete yazıyor, dünya kadar para alıyor. Doktor, o küçük zahmetin bedelini değil, yıllarca yaptığı tahsilin bedelini alıyor. Müslüman da yıllarca İslamiyet’i yaşayacak, sonunda cennet gibi bir mükâfat alacak… Hiçbir günahı küçük görmemek lazım. Said Nursi Hazretleri’nden aldığım ilk ders, “Günah-ı kebairi terk, sünnet-i seniyyeye ittiba, namazı erkânıyla kılmak, sonundaki tesbihatı çekmek.” O zaman anladım ki, ibadete giden yol evvela günahı terk etmekten başlıyor. Fethullah Gülen hocamın dediği gibi, “Cennet bir sürprizler diyarıdır. Sizi hangi amelinizin cennete götüreceğini bilemezsiniz.” Ne günahı ne de sevabı küçük göremeyiz…


k u r­s u @ z a­m a n . c o m . t r

BU SAY­FA, M. FET­HUL­LAH GÜ­LEN HO­CA­EFEN­DI’NIN SOH­BET VE YA­ZI­LA­RI ESAS ALI­NA­RAK HAZIRLANMAKTADIR.

İnanan sarsılsa da devrilmez Hâlihazırdaki tablo oldukça ürpertici; ancak iman, ümit ve Allah’a teveccüh sayesinde aşılmayacak gibi de değil. Eğer insan, güneşe doğru yürür veya uçarsa, gölgesini arkasına almış olur; sırtını güneşe dönerse bu defa da gölgesinin arkasında kalmış olur. Bu itibarla gözlerimiz hep sonsuz ışık kaynağında olmalıdır. Evet, her şey, Âkif’çe ifadesiyle: Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, hikmete râm olmaktan geçmektedir. Ülkede iç içe kriz yaşandığı bir gerçek; ancak, sebepleri bilinip, iman, ümit ve azimle karşı çıkıldığında, bu kabil krizler hemen her zaman aşılmış; aksine problemler vehim ve hayallerle köpürtülüp ya da onlar üzerinde politika yapıldığında şişmiş, büyümüş, olduğunun üstünde bir görünüme ulaşmış ve psikolojik tahribatıyla içinden çıkılmaz hâle gelmiştir. Günümüzde, târihî tekerrürler devr-i dâimlerinden biriyle daha karşı karşıya bulunuyoruz; her tarafta değişik türden zulümler, istibdatlar, komplolar, vicdanlara baskılar.. ve onca mazlumiyetlere, mağduriyetlere rağmen “belâ-yı dertten” âh etmeyen iradesizler, sessizler.. buna karşılık insanlara zulüm ve gadirde bulunan, zulmederken de ağlayıp-sızlayıp mazlumu haksız göstermeye çalışan şarlatan zalimler.. değişik sâiklerden ötürü her zaman öfkeyle oturup-kalkan muvazenesiz yığınlar; onları her an biraz daha şiddete, hiddete iten farklı çevreler: Mütegallipler, vurdumduymazlar, idare bilmezler ve tahrikçiler.. aldatmayı akıllılık, hırsızlığı mârifet sayan hortumcular; hortumculardan pay alan fırsatçılar.. ve daha adı konmamış ne mel’ûn organizasyonlar..! Evet, bugün hemen her bucakta ürperten bir hazân ve her yerde insanî değerler ayaklar altında; ne insana saygı var ne de evrensel değerlere. Kitleler, her kesimiyle hemen her yerde yığın telâkki edilmekte; yığınların hâli ise en acı şekliyle gelip yüreklere oturmakta. Her yerde ilim Allah’a emanet!. Mârifet Kafdağı’nın arkasında.. sanat ideolojilere kavaslık yapıyor.. pek çoğu itibarıyla ilim yuvaları taklide teslim.. hakikat aşkı, ilim tutkusu, araştırma şevki iltifat görmeyen gayretler.. iltifat görmeyen bir kısım gayretler de ihtimal birer hobiden ibaret.. bugünümüzü-yarınımızı emanet edeceğimiz hayatî müesseselerde hayattan eser yok.. propagandalara bakınca, dünyalara yetecek kadar bir güce sahip gibiyiz; oysaki realiteler bir kasabaya bile yetmediğimizi haykırıyor.

HİZMET EDENLERİN KADERİ EZİLMEK Ahlâkî değerler, sorumluluk duygusu, hak düşüncesi, adalet mülâhazası açısından dünya standartlarının çok çok altında olduğumuz apaçık: Çoğumuz itibarıyla ne ar, ne hayâ, ne hakka saygı ne de düşünceye hürmetimiz var.. Allah korkusu, fazilet hissi çoktan unutulmuş.. kuldan utanma ise şimdilerde o can sıkan duygudan da (!) kurtulma peşindeyiz.. bir yığın kalbsizler, ruhsuzlar hâline geldiğimiz yüzlerimizden okunuyor; çoğumuzda ne merhamet ve şefkat hissi ne de hürmet duygusu kaldı. “Gün bugündür, dem bu demdir.” diyenlerin sayısı belli değil.. hayatını köşe dönmeye veya köşe kapmaya bağlamışların adedini Allah bilir. Bütün bunlara karşılık azıcık duyan ve düşünen kafalar ise, kaba kuvvetin balyozları altında inim inim.. millete hizmet edenlerin kaderi ezilmek ve samimiyetle çarpan sinelere karşı her k ö ş e başında ayrı bir şeytanî tuzak.. şimdilik


HAFTANIN DUASI

SÖZÜN ÖZÜ

Allah’ım! Şayet rahmetinle sarıp sarmalamasaydın biz çoktan helâk olurduk ve bize re’fet ve şefkatinle muamele etmeseydin muhakkak hüsrana uğrardık. Allah’ım! Kapıkulların olan bizler şayet Sana –eksik-gedik de olsa– kullukta bulunabiliyorsak bu tamamen Senin iznin, inayetin ve lütfunla olmaktadır. İsyanlarımıza gelince onlar da yine Senin takdirindir ve Sen onların hepsini bilir, görür, duyar ve nezdinde muhafaza edersin.

sessiz duranlara bir şey diyen yok.. yarın, öbür gün ne olacak, onu da bekleyip göreceğiz... Hâsılı, bugün, olmamasını arzu ettiğimiz ne kadar menfilik varsa, her yerde diz boyu, hatta ondan da öte; yıllardan beri milletçe beklediğimiz şeylere gelince onlardan da hiç mi hiç haber yok. Manzara bu olunca, ümitten, azimden söz etmek de oldukça zor; ama biz milletçe bu zoru aşma mecburiyetindeyiz. Bugün başımıza gelenler, gelecekte de katlanarak karşımıza çıkabilir.. ülke bir baştan bir başa mezaristan hâlini alabilir.. milletin azmi, ümidi tıpkı bir kefen gibi onun başına geçirilebilir.. ırmaklar Revan Nehri’ne, çöller Kerbelâ’ya, düşmanlar Şimir’e, aylar muharreme dönüşebilir.. kundaklamayı kundaklamalar takip edebilir.. dev yangınlar olabilir, yangınlar evlerimizin-barklarımızın yanında, beklentilerimizi, plânlarımızı da kül edebilir.. dost-düşman herkes bizi yalnız bırakabilir; yalnız bırakmaktan da öte hiç ummadığımız kimselerce arkadan hançerlenebiliriz. Evet, işte düşmanların böyle esirip köpürdüğü, dostların vefasızlık gösterip bizi bütün bütün terk ettiği durumlarda dahi kat’iyen teslim olmamalı, eğilmemeli; iman ve ümitlerimize dayanarak dimdik ayakta durmalı ve bir küheylan gibi hız kesmeden çatlayıncaya kadar koşmasını bilmeliyiz.

HER ŞEYE RAĞMEN TAVRIMIZI DEĞİŞTİRMEMELİYİZ Hatta hâlihazırdaki fecâyi ve fezâyi şimdikinin kat katına ulaşsa.. etrafımız âh u efgan ile inlese.. çevremizdeki çığlıklar gidip tâ âsumana dayansa.. yaşanan ızdıraplar magmalar gibi köpürüp yüreklere vursa ve bütün bir millet çaresizlikle kıvranıp dursa.. düşünen başlar üzerinde kılıçlar kavisler çizse, beyinler balyozlarla ezilse.. dört bir yanda sadece zalimlerin “hay-hûy”u duyulsa.. en canlı, en temiz vicdanları simsiyah bir yeis sarsa.. hanlar devrilip hânümanlar yerle bir olsa.. ay batsa, güneş sönse, nazarlarla beraber gönüller de karanlığa gömülse.. kuvvet gemi azıya alsa, hak kaba kuvvetin paletleri altında kalıp ezilse.. her yerde dişli dişini gösterip gezse, zayıf dilini tutup sessizlik murâkabesine dalsa.. bütün mukavemetsiz ruhlar bir bir yıkılsa ve kalbzedeler üst üste devrilse... Her şeye rağmen biz duruşumuzu, tavrımızı değiştirmeden konumumuzun hakkını vermeli, yerimizde durmalı, herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş’aleleri yeniden tutuşturmaya çalışmalıyız. Allah’a inancımız tam ise, ümit, azim, kararlılık şiarımız olmalı; millete hizmet de vazifemiz. O kadar Hakk’a saygı duymalı ve o denli hayatımızı başkalarının mutluluğu içinde görmeliyiz ki, yemeyip yedirdiğimizi, giymeyip giydirdiğimizi ve kendimize rağmen yaşadığımızı görenler, emanette emin bir kısım kimselerle karşılaşmanın mutluluğunu yaşasınlar. Biz o denli nezih yaşamalıyız ki; haramlar, gayrimeşrular değil hayatımızı, rüyalarımızın ufkunu bile kirletmemeli.. aslında böyle bir kirlenme, kim bilir belki de hiç beklenmedik şekilde ne irtifa kayıplarına sebebiyet veriyordur..! Konumunun hakkını veremeyip bulunduğu noktadan kayanların iflâh olduğu hiç görülmemiştir. Kaldı ki biz, değil bir kısım dünyevî mülâhazalar, yaşama sevdasını ya da menfaat ve çıkar düşüncesini dahi intihar sayma konumundayız. Dahası biz Cennet’i bile kulluğumuza gaye yapmaktan kaçınmalı

ve bütün gönlümüzü Hak rızasının engin vâridâtına bağlayarak şahsî isteklerimize karşı kat’î bir tavır alma durumundayız. Hiçbir zaman almayı düşünmeden hep vermeli, geriye döneceğini beklemeden de sürekli ihsanda bulunmalıyız.. ve “Cânân” deyip sefere azmettiğimiz bu kutlular yolunda hiç ama hiç mi hiç “can” sevdasına düşmemeliyiz.

KÖTÜLÜKLERİ İYİLİKLE SAVMALIYIZ Dünden bugüne bu kutlular yoluna baş koyanlar dört bir yanda düşmanlık duygularının körüklendiği, dost gönüllerin bile vefasızlık edip hasımları sevindirdiği durumlarda bile ne yeis, ne sarsıntı, ne öfke ne de düşmanca duygularla onlara karşılık vermeyi düşünmemişlerdir. Kötülükleri hep iyilikle savmış; fena muameleleri hüsnühâl, yumuşak beyan ve farklı ihsanlarla rehabilite ederek, âdeta bütün kırılmaları ve tahribatı tamire çevirmiş ve yıkma düşüncelerine yapma hamleleriyle mukabelede bulunmuşlardır. Ben inanıyorum ki, bu azim kahramanlarına, bugün olmasa da yarın mutlaka bir inayet eli uzanacak.. yollarını kesen tipi-boran dinecek.. kar-buz eriyip gidecek ve çevrelerindeki birkaç asırlık o kupkuru çöller cennetlere dönecek ve mutlaka talih onlara da gülecektir. İşte bu kahramanlardan birinin bugününü bütün bütün yıksalar, o yönelir yarınlara ve yoluna o kulvarda devam eder; yarınlarını da yok etseler atını mahmuzlar ve öbür günlere koşar. Baş edemezler böyle biriyle ve edememeliler de. Zira o imanı, azmi, ümidi sayesinde, bozgunlar yaşadığı ya da yıkıldığı durumlarda bile hep bir başka muvaffakiyet ve zaferin projeleriyle serinlemiştir. Ve yine böyle biri, önünde kinlerin, nefretlerin kudurup durduğu, ufkunu üst üste karanlıkların sardığı anlarda bile asla ümitsizliğe düşmemiş ve paniğe kapılmamıştır. Öyle ümit ediyoruz ki; işte bu sağlam karakter sayesinde, bugün olmasa da yarın mutlaka, hicranla yanan sinelerin hicranı dinecek, asırlardan beri iki büklüm yaşayanlar bellerini doğrultarak var olduklarını haykıracaklardır. Zulmetlere yenik ruhlar dirilip çevrelerini saran karanlıkları kovacak ve herkes olağanüstü bir gayret ve performansla kendi ruh ve mânâ köklerinin kılavuzluğunda bütün engelleri aşarak, özüyle bütünleşip talihinin zirvesine ulaşacaktır. 1 - Her şeye rağmen biz duruşumuzu, tavrımızı değiştirmeden konumumuzun hakkını vermeli, yerimizde durmalı, herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş’aleleri yeniden tutuşturmaya çalışmalıyız. 2 - Bu kutlular yoluna baş koyanlar her yanda düşmanlık duygularının körüklendiği, dost gönüllerin vefasızlık edip hasımları sevindirdiği durumlarda bile ne yeis, ne sarsıntı, ne öfke ne de düşmanca duygularla onlara karşılık vermeyi düşünmemişlerdir. 3 - Öyle ümit ediyoruz ki; işte bu sağlam karakter sayesinde, bugün olmasa da yarın mutlaka, hicranla yanan sinelerin hicranı dinecek, asırlardan beri iki büklüm yaşayanlar bellerini doğrultarak var olduklarını haykıracaklardır. (Mayıs 2001 Sızıntı dergisinden derlenmiştir.)

Eğer bir topluluk, Cenâb-ı Hakk’ın rızası istikametinde hareket ediyorsa yaptığı şeylerde başarılı olsun veya olmasın, o, Hakk’ın rızasını kazanmış demektir. Dinî hizmetler adına atılmış her adımı aynı şekilde değerlendirmemiz mümkündür. Ayrıca, farklı farklı insanların aynı duygu ve düşünce etrafında birleşip hizmet etmeleri İlâhî inâyetin bir tezahürüdür. Diğer taraftan da, birlik ve beraberlik, inayetin celbine önemli bir vesiledir.

Abdullah Aymaz

Bunlar da neyin nesi? Yunanistanlı, Türkiyeli çeşitli sanatkârlar bir araya gelerek ortaklaşa “Buluşma Sergisi” organize ettiler. Dedeağaç’taki bu sergiye davetli idik. Bu münasebetle gittiğimiz Dedeağaç’ta şehrin metropoliti Anthimos’u da ziyaret ettik. Kendisine M.Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Yunancaya tercüme edilen “İnsanın Özündeki Sevgi” kitabını hediye ettik. Okuyacağını ve kitap hakkındaki görüşlerini de yazacağını söyledi… Sohbet sırasında bulundukları mabedin yerini, zamanında oraların sahibi Hacı Saffet Bey’in bağışladığını söyledi. Arkadan Balkanlar’ın karışmasında, Bulgarların bu bölgeyi işgal ettiğini hatırlatarak dedi ki: “Bulgarlar bazı Müslümanları camilere doldurmuş ve işkenceye başlamışlar. Bazılarını öldürmüşler. Bunu haber alan Hacı Saffet, Dedeağaç metropolitine gidip haber vermiş. O da bütün papazları harekete geçirip Müslümanları bu kilisenin (yani arsasını Hacı Saffet’in verdiği yerin) içine, avlusuna doldurmuşlar. Sonra bütün kayıkçıları harekete geçirip onları İstanbul’a taşımışlar. Bulgarlar gördükleri halde, Yunan papazlar kayıkların başında olduklarından müdahale edememişler. Bu Yunanistan’daki krizden olayı o zamanın İstanbul de bahseden Metropolit gazeteleri de yazmışlar.” Yunanistan’daki Anthimos, “Bankaların krizden de bahseden kredi teşvikleri, faizler Metropolit Anthimos, ve kredi kartları bizi bu “Bankaların kredi teşvikleri, ve kredi kartları bizi hale getirdi, sizde de aynı faizler bu hale getirdi, sizde de tehlikeyi görüyorum.” aynı tehlikeyi görüyorum.” dedi. Avrupa’daki ırkçı dedi. Avrupa’daki ırkçı ve İslamofobi’nin yükseliş ve İslamofobi’nin yükseliş üç dört sene sonra iyice üç dört sene sonra iyice yükselebileceğinden endişe yükselebileceğinden endişe duyduğunu da ilave etti. Sonra bize salonu duyduğunu da ilave etti. gezdirdi… Osmanlı tuğralı takıları, cep saatlerini ve çok önceki metropolitlerin duvardaki resimlerini gösterdi. Bir metropolitin resminin üzerindeki Mecidiye nişânını göstererek o nişânın aslını da getirdi… Üzerinde “Sadakat, Gayret, Hamiyet” yazıları ve 1268 tarihi vardı. Biz bu yazıları okuyunca, “Ben sizi buralarda her zaman nerede bulacağım; bunları yazın ve mânâlarını da ilâve edelim.” dedi. Verdiği kâğıdın tam altında Yunanca bir yazı vardı. “Bunu sen konuşurken yazdım.” dedi. Ben ‘Barış Pedagojisi Dersleri’nden bahsetmiştim. “UNESCO, 17 çatışma bölgesinde böyle bir ders okutulmasını istiyor ama kim okutacak? Öğretmen mühim. Eli bal, ama yüzü sirke satan adam gibileri okutursa bundan bir fayda olmaz.” demiştim, bizim bu deyimimiz hoşuna gitmiş, onu not almış… Güleç yüzlü ve konuşkan bu zatı, ‘Buluşma Sergisi’ne de davet ederek yanından ayrıldık. Deniz kenarında bir balıkçı lokantasına gittik. Burada istediğiniz balığı bulamıyorsunuz. Buranın özelliği o gün denizden ne çıkmışsa… Ama balıklar çok taze… Namazlarımızı birer ikişer bir kenarda eda etmeye çalıştık. Yemeğin ortasında lokanta sahibi, elinde bir Kur’an meâliyle yanımıza geldi. “Ben bir Hıristiyan’ım ama bu Kur’an’ı baştan sona birkaç defa okudum. Ne güzel!.. Fakat bazı radikaller neyin nesi? Kur’an ‘Gidin masum insanların içinde intihar saldırısı yapın.’ demiyor. Bunlar niye yapıyor?” diye sordu… Gerçekten çok işimiz var. Bizden çok şey bekleniliyor. Evet dünyanın her tarafında müşteriler bekliyor…


Bahar Çocuk 18 -Yeni 24 ARALIK 2013 15 Faaliyet

KÂĞIT HELVA

Ahmet Şahin

Maneviyat büyüklerinden mesaj yüklü misaller 1- Hicri 247’de Bağdat’ta dünyaya gelen Şark’ın ilim ve tasavvuf önderlerinden İmam-ı Şibli’nin etrafında çok sayıda insan toplanmış, hatta hayranlarının çokluğu dikkat çeker hale bile gelmişti. Ancak kendisi bu çokluktan fazla etkilenmiyor, bunların ne kadarının gerçek dost olup olmadığını denemeyi bile düşünüyordu. Nitekim bir kır sohbetinde düşündüğü denemeyi de yapmak istedi. Çevresine doluşan dostlarına doğru yanındaki taş topraktan fırlatmaya başladı. Üzerine toz toprak gelenlerden bazıları fazla beklemediler: - “Mürşidimiz kafayı bozmuş, çekilelim etrafından...” diyerek uzaklaşmaya başladılar. İmam-ı Şibli ise uzaklaşan bu dostlarına şöyle seslendi: - Nereye benim yetişmemiş dostlarım, nereye? Dediler ki: - Biz senin dostunuz ama sen de bize taş toprak fırlatıyor, bizi rahatsız ediyorsun!. Şibli tebessüm ederek izah etti durumu: - Şayet siz olgunlaşmış dost olsaydınız hemen dağılmayı düşünmez, dosttan gelen cefaya vefa gerekir diyerek sebat eder, bir çare arardınız. Demek ki sizler hep iyi gün dostusunuz. Henüz cefaya vefa gösterme sadakati başlamamış sizde. 2- Sultan Mahmut Gaznevi, Harkan’da ziyaret ettiği büyük veli Hasan Harkani’ye, Bayezid-i Bistami’yi sormuş. Nasıl bir zattı acaba demiş? Harkani, feyz aldığı şeyhini şöyle anlatmış: -Bayezid öyle bir zattır ki, onu bir defa ziyaret eden hidayete erişir, istikametini düzeltir! Gaznevi, itiraz eder bu tarife. - Ebu Cehil, Resulüllah’ı belki bin defa ziyaret ettiği halde hidayete ermiyor da senin şeyhin Bayezid mi bir defa ziyarette insanların hidayetine sebep oluyor? Senin şeyhin daha mı yüksek yoksa? Harkani, böylesine önemli bir soruya verdiği yine önemli cevabında şu açıklamayı yapar: -Ebu Cehil, Resulüllah’a (sas), bir defa olsun Allah’ın Peygamberi diye bakmadı ki, O’nun peygamberliğinden istifade edip hidayete ersin. Hep Ebu Talib’in yetimi olarak baktı. Baktığı gibi de netice aldı. Harkani: - Unutmayın der, büyüklere takdirle bakarsanız istifade edersiniz, tenkitle bakarsanız feyzinden mahrum kalırsınız! 3- Hicri 198’de Mekke’de vefat etmiş olan tabiinden Süfyan bin Uyeyne, İslam’ı önce kimlere anlatmak gerektiğini anlatırken şöyle bir misal vererek der ki: -Hazret-i İsa ile Hazret-i Yahya peygamberler birlikte giderlerdi irşada. Ancak Hazret-i Yahya hep iyilerle konuşur, onlara vaaz ederdi. Hazret-i İsa ise hep kötüleri arar, onlarla meşgul olurdu. Dediler ki: - Ey Allah’ın Nebisi! Sen hep bozukları seçiyor, onlarla konuşuyorsun. Yahya ise hep iyilerle konuşuyor, hikmeti nedir bunun? Şöyle cevap verdi Hazret-i İsa: -Ben bir doktorum. İşim hastalarladır. Benim hasta olmayanlara harcayacağım vaktim olmadığı gibi, onların da benim vereceğim ilaçlara da ihtiyaçları yok. Vaktimi ve ilaçlarımı yerinde kullanmalıyım. 4- Hicri 104’te Kufe’de vefat eden meşhur muhaddis ve mutasavvıf Şabi, Kûfe Mescidi’nde etkili vaazlar verir, bazen de dinleyenlerin fikirlerini sorardı. Ancak cemaat içinde bir kişi vardı ki hiç konuşmaz, hep dinlerdi. Şabi sordu: -Neden sen hiç konuşmuyor, hep dinliyorsun? Suskun adamın cevabı ibretliydi: -Ben dedi, buraya kendim istifade etmek için geliyorum. Kendimden istifade ettirmek için değil! Bunun için de sadece kulağımı kullanıyorum, dilimi değil. Zira dedi, kulağımdan giren benim istifadem için girer. Dilimden çıkan da başkasının istifadesi için çıkar! Bu cevabı takdir ve tebessümle dinleyen Şabi: -Ey sessiz adam! dedi, bir konuştun pir konuştun. Keşke herkes senin gibi kulağını kullansa da hep amel etmek için dinlese!.. Ne dersiniz, gerçekten de büyüklerin sözleri sözlerin büyükleri mi?

1

Malzemeler: 1 2

3

Ponpondan duvar süsü yapalım

S

evgili arkadaşlarım, geçen gün arkadaşımız Zeynep, sınıfta sütünü içerken ders kitabının üzerine döktü. Hepimiz çok güldük, çünkü bu Zeynep’in sütünü ilk dökmesi değildi. Arkadaşımız düzenli olarak hep bir sakarlık yapar, geçen gün de abisinin telefonunu sokakta yere düşürmüş ve telefonun camını kırmış. Bir de ‘sakarsın’ dediğimizde bize kızıyor ama biz onu yine de çok seviyoruz. Ne kadar arkadaşımızla şakalaşsak da hiçbir zaman kavga etmiyoruz. Sizler de arkadaşlarınızla kavga etmeyin olur mu? Hoşça kalın. HAZIRLAYAN: SEÇİL İLGÜN LGÜN ANGÜN s.angun@zaman.com.tr m.tr

2

14 adet ponpon Yapıştırıcı Ponponları yapıştırmak için daire altlık (asmak için çıkıntı bırakılmış)

3

Geçen hafta yapmasını öğrendiğimiz ponponlardan 14 adet yapın. Ponponları istediğiniz şekilde yapıştırıp duvarınıza veya kapınıza asınız, kolay gelsin.

Onun çocukluğunu çalmayın! ZEYNEP HAŞLAK AYTOP İSTANBUL

1tişim hataları ve başarılı çocuk yetiştirme hırsı, Çocuk yetiştirmede anne-babaların düştüğü ile-

çocuklarda kişilik bozukluğuna neden oluyor. Bu baskı ve stresle sağlığı bozulan çocukların kimi yalan söylüyor, kimi kaşlarını kopartıyor kimi de obez oluyor. “Annemle babam onların istediği gibi başarılı olursam beni severler. Kaybedersem anne ve babamı da kaybederim gibi geliyor. Oysa ben yaşımı yaşamak istiyorum. Arkadaşlarımla konuşmak, gezmek, kaç yıldır oynamadığım oyunları oynamak istiyorum.” bu sözler, 13 yaşındaki Serkan’a ait. Her konuda çocuğunun başarılı olmasını isteyen ebeveynler, fark etmeden çocuklarına büyük zararlar veriyor. Aşırı baskı altında kalan çocukların kimi öğrenme ve konsantrasyon güçlüğü, kimi de iletişim ve uyum problemi yaşıyor. Bazı çocuklarda ise bu durum, saldırganlık ve içe kapanıklığın yanı sıra obezite gibi fiziksel hastalıklara kapı aralıyor. Uzmanlar ise ailelerin empati yapmalarını tavsiye ederek, “Onların elinden çocukluklarını çalmayın. Çocukluklarını hissedecekleri zaman dilimleri ayırın!” uyarısında bulunuyor. İletişim uzmanı ve Aile Yaşamını Koruma Derneği Başkanı İnci Yeşilyurt, çocuk yetiştirirken anne-babaların iletişim hatalarının her geçen gün arttığını söylüyor. Bu

17 ARALIK 2013 SALI

hataların çocuklarda fiziksel ve psikolojik hastalıklara sebep olduğunu söyleyen Yeşilyurt, anne-babası tarafından getirilen 13 yaşındaki Serkan’ın da aynı problemi yaşadığını kaydediyor. Ailesinin üzerinde kurduğu sosyal baskı yüzünden Serkan şimdi obezite ile mücadele ediyor. Çocuk ve ergen psikoloğu Büşra Güneş de genellikle anne-babaların kendi yetersizlik duygularının çocuklara yansıtıldığını söylüyor. Mükemmeliyetçi anne-babaların, ‘Çocuklarımızın her şeyi tamam olsun, sosyal olsun, sportif olsun, sağlıklı olsun’ diye kendi isteklerini çocuklara yansıttıklarını aktaran Güneş, “Bize de böyle örnekler çok geliyor. Bu onların sosyalleşmelerini kötü etkiliyor. Çocuklara sunulan tercihler ikiye ayrılmalı. Başarı ve keyif ile ilgili. Bu ihtiyaçlara bakılmalı. Hangi derslere ihtiyaç olduğuna göre kurs seçimleri yapılmalı.” diyor.

ÇOCUĞUM, STRESTEN KAŞLARINI KOPARIYOR İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü çocuk gelişimi ve eğitimi uzmanı pedagog Emine Eraslan ise şu ilginç örnekleri veriyor: “Yakın bir arkadaşımın kızını getirdiler. Çocuk çok küçük bir şeyi bahane ederek okula gitmek istemiyordu. Aynı zamanda birçok davranış bozukluğu olan çocuğun oyun oynamaya bile vakti yoktu.


18 - 24 ARALIK 2013

Kardeş kıskançlığı nasıl aşılır? ARZU KILIÇ İSTANBUL

1ren kardeşler arası kıskançlığı basit Anne ve babaları kara kara düşündü-

önlemlerle çözmek mümkün. Kardeş kıskançlığı çocukta uzun süreli mutsuzluk, isteksizlik, uyku ve yeme bozuklukları, öfke ve hırçınlık, fobiler, takıntılar, kardeşe ve anne-babaya zarar verme eğilimi şeklinde kendini gösterebilir. Bazıları da, tekrar bebekliğe geri dönüş yapıp bebek gibi konuşmaya, biberon veya emzik istemeye hatta alt ıslatmaya başlayabilir. Bu şekilde eskiden kendilerine gösterilen sevgi ve ilgiye kavuşacaklarını zannederler. Bazı durumlarda da tam tersi şekilde küçük kardeşin büyüğü kıskanması söz konusu olabilir. Pedagog Belkıs Ertürk’e göre, çoğunlukla anne-babanın ilgi ve sevgisini çekme çabasından kaynaklanan bu kıskançlıkları kontrol altına almak için dikkat edilmesi gerekenler şöyle...

Evde ve hayatınızdaki değişiklikleri doğumdan önce yapın

Bebek geldikten sonra çocuğun durumu kabullenmesi güçleşeceği için bebek gelmeden bazı şeyleri çözmek çok daha kolay. Bu nedenle hayatınızda yapacağınız bazı değişiklikler varsa, mesela çocuğunuzun yatağını yeni doğacak olana vermeyi ya da odasını değiştirmesini düşünüyorsan ı z , bunu bebek doğ-

madan aylar önce yapıp alışması için fırsat tanıyın. Bunun için bebeğin gelişini beklemeniz, büyük için travmatik olabileceği gibi sevilmediği inancına kapılmasına, bu durumun suçlusu olarak da kardeşini görmesine neden olabilir.

Kıskançlığını normal karşılayın Çocuğun kardeşini, özellikle de ilk çocuksa, büyük bir mutluluk içinde kabul etmesini beklemek doğru değil. Çocuğu bu duygusundan ötürü suçlayıp yargılamaktan kaçının. Kıskançlıklarına alaycı yaklaşmak ya da kıskançlık göstermesinin saçma bir davranış olduğunu vurgulamak çocuğunuzla ilişkinizi onarılması güç şekilde zedeleyebilir.

Kardeşine karşı sevgi ve şefkat uyandırın Doğacak bebeğin özelliklerinden bahsedin. Kendisinin de aynı aşamalardan geçtiğini hatırlatmak için bebeklik fotoğraflarını göz önünde bulundurun. Kardeşinin konuşamadığını, isteklerini yalnız ağlayarak i f a d e edebildiğini ve ilgiye muhtaç olduğunu anlatın. Yaşı fazla ilerlememişse bunu yaparken hikâyelerden faydalanabilirsiniz.

İlgiyi kesmeyin/ abartmayın Yeni bebeğin dünyaya gelmesinin telaşı ve sevincini fazlasıyla yaşayan aile birey-

leri bir an başka bir çocukları olduğunu unutabiliyor. Bu tutum, çocuğun ‘beni artık sevmiyorlar’ düşüncesini destekler. Ancak anne-babaların çocuğa gösterilmesi gereken ilgiyi abartmaları da bir diğer yaygın hata. Çocuğun her istediğinin yapılması ve alınması, ileride hiçbir şeyden mutlu olmayan, doyumsuz bir çocuk olmasına sebebiyet verebiliyor. Ayrıca aşırı ilgi yoluyla çocuğa verilen mesaj, ebeveynlerin suçluluk psikolojisine girdiği, eve gelen kardeşin de aslında bir hata olduğu yönünde oluyor.

Duygusal şantajdan kaçının Bazı anneler disiplin amacıyla çocuğu eğer istediklerini yapmazsa onu sevmemekle tehdit edebilir, dahası kardeşi çocuğa tercih edecekleri yönünde ifadeler kullanabiliyor. Bunlar, disiplin sağlamayacağı gibi, kıskançlığa zemin oluşturmaktan başka bir işe de yaramaz. Çocuğu sevilmediği ve istenmediği hissine sürükler, bu durumdan da kardeşlerini sorumlu tutmasına neden olur.

Kardeşini sahiplenmesini sağlayın Yaşı ne olursa olsun kardeş için yapılan hazırlıklarda onun da fikrini alın. Bebek için seçilen isimde ve alınacak eşyalarda çocuğunuzun fikrini alarak, doğum sonrasında da yapabileceği basit görevler verip görev

sonrasında onu takdir ederek kardeşini sahiplenmesini sağlayabilirsiniz.

Cinsiyet ayrımı/çocuk paylaşımı yapmayın Anne-babaların çoğu zaman farkında olmadan düştükleri yanlışlardan biri de çocuklar arasında yapılan ayrım. Çocuğun anne veya baba tarafından sevilmeyen birine benzetilmesi, ebeveynin çocuğa karşı farkında olmadan kötü davranmasıyla, diğer çocuğu ona tercih etmesiyle sonuçlanabiliyor. Ya da babasının kızı/oğlu, annesinin kızı/oğlu gibi hem aileyi bölen hem de cinsiyet ayrımı barındıran ifadeler de kardeşler arası rekabeti ve kıskançlığı körüklüyor.

Kıyaslamayın Çocukta kıskançlık oluşturan hataların başında, çocukları birbirleriyle kıyaslama davranışı geliyor. Annenin çocuğunu çalışmaya teşvik etmek için kullandığı ‘bak ablan ne kadar çalışkan, sen çok tembelsin’ gibi teşvik amaçlı cümleler, genellikle kıskançlığın pekişmesiyle sonuçlanıyor. Bu nedenle anne-babaların kardeşler arasında iş bölümü ve dayanışmaya teşvik edici, paylaşma duygusunu pekiştiren ve hepsinden önemlisi her çocuğun kendi yeteneklerini ön plana çıkaran bir tutum sergilemeleri tavsiye ediliyor.

Tartışmalara müdahil olmayın Öncelikle ebeveynlerin, yetişkinler kadar küçük yaştaki çocukların da tartışmalarının çok doğal olduğunu unutmamaları gerek. Sınırlar aşılmadıkça kardeşler arası tartışmaya müdahale etmek, tartışmanın daha da büyümesinden başka bir sonuç sağlamıyor. Bu nedenle özellikle küçük çocuğun ağlayarak anne ve babanın duygusallığını kullanmaya çalışmasına izin vermemek gerekiyor. Büyük çocuğa sen abisin/ablasın şeklinde yüklenmek, onun daha az değerli olduğu düşüncesini, küçük çocuğun anne ve babasının gözünde ayrıcalıklı olduğu inancını güçlendiriyor.

Uyusun da büyüsün diye bunları yapın! MERVE TUNÇEL İSTANBUL

yöntemler diş çıkarma, hastalıklar gibi özel durumlar dışında kesinlikle denenmemeli, Ceyda Kırışoğlu’na göre. Çocuklarda uyku sorunlarının zamana bırakılarak büyüyünce geçeceği de yanlış bir inanış. Zira süt çocukluğu döneminde uykuya dalma güçlüğü çeken bebeklerde bu sorunlar büyüyünce de devam edebiliyor. Yani doğru uyku çocukluk döneminde öğretilmeli. Tüm aile bireyleri de bu konuda ortak hareket etmeli. Yani anne çocuğun yanında yatmazken, anneannenin onu sürekli ayağında sallaması çocuğun uyku düzenini iyileştirmek şöyle dursun, daha çok bozabiliyor. Bir de misafirliğe bile gitseniz uyku saatinin şaşmaması gerekiyor.

1yakındığı durumlardan. Peki çocukta

Uyku bozukluğu, hemen her annenin

uyku düzeni nasıl oturtulmalı? Ayakta mı sallamalı, kendi haline mi bırakmalı? İlk doğduğunda günün neredeyse tamamına yakınını uyuyarak geçiren bebeklerde bu süre zamanla kısalıyor. Uyku süresinin belli oranlarda düşmesi normal. Ancak kimi çocuklar anne-babasına uykusuz geceler geçirtecek kadar abartabiliyor durumu. Kimisinde uyku süresi azalıyor, kimisi gündüz uyuyup gece ayağa dikiyor ev ahalisini. Annelerin çoğu ayakta sallamaya alıştırırken bir kısmı “Ağlar, ağlar uyur.” taktiğiyle kendi haline bırakıyor. Peki çocukta uyku düzenini nasıl oturtmalı? Ebeveynler için en doğru strateji ne?

Yanında yatmalı mı? “Bebekler uykuları geldiklerinde kulaklarıyla ve gözleriyle oynuyor, göz kapakları düşüyor, mahmurlaşıp, esnemeye başlıyorlar. Bu sırada bebeği yatağına koyup tek başına uykuya dalması sağlanmalı. Böylece uyandıklarında uykuya daldığı koşulların aynı olduğunu görüp tekrar uykuya tek başına geri dönebilsin.” diyor, Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Uyku Bozuklukları Uzmanı Doç. Dr. Ceyda Kırışoğlu. Anne sütüyle beslenen bebekler daha sık uyanıyor. Bu durum

‘Gece terörü’ estiriyorsa… normal ve endişeye gerek yok. Ebeveynlerin bebeği yanında yatırması konusunda doğru veya yanlıştan bahsetmek çok da mümkün değil, Kırışoğlu’na göre. Bu durum tamamen yaşam koşullarına, gelenek, örf ve âdetlere dayanıyor. Bebeğin uyku yerinin seçiminde ebeveynlerin uyku gereksinimleri dahi rol oynuyor. Bebeğinizle beraber uyuyacaksanız ortamın bebeğiniz için çok sıcak olmadığından, çarşafların gergin olduğundan ve bebeğinizin boğulma tehlikesi olmadığından emin olmanız gerekiyor. Aynı yataktaki ebeveynlerin alkol kullanmaması veya bir uyku bozukluğunun olup olmadığına dikkat etmek de önemli.

Asla ayağınızda sallamayın Bebeğin tek başına uykuya dalmasını öğretmek aslında en sağlıklı yöntem. Aksi takdirde çocuk büyüdüğünde dahi anne-babanın yanından ayrılmak istemeyebiliyor. Gerek bebekler gerekse de erişkinler gecede birkaç defa uyanabiliyor. Bu normal bir durum. Kendi kendine uyuyabilen bir bebek bu uyanıklıkların ardından tekrar uykuya kolayca dalabiliyor. Çocuğun uyku saatlerine dikkat etmeniz gerekiyor. Özellikle gece uykuya dalmada veya yatağa gitmede sorun yaşanıyorsa şekerleme uykusu daha erkene çekilebilir. Ayakta sallama gibi

Gece terörü, çocuklarda gecenin ilk saatlerinde derin uyku evresinde ortaya çıkan uyku bozukluklarından. En sık 4-8 yaş arasında görülen bu durumda çocuk derin uykudan aniden çığlık atarak uyanıyor. Aşırı terleme, çarpıntı, göz bebeklerinde büyüme görülüyor. Uyku hali aslında devam ediyor. Bu durum genel olarak çocuktan öte ebeveynler için daha yıpratıcı. Çocuk, ailesinin çabalarına sert yanıtlar veriyor. Bu durumda panikleyip çocuğu tokatlamak vs. gibi ayıltma yöntemlerinden ziyade yumuşak konuşup sakinleştirecek şekilde davranmak önemli. Çocuk ertesi gün bu olayı hatırlamıyor.


18 - 24 ARALIK 2013

40

BULMACA BU Hazrlayan: Ali Topdağ a.topdag@zaman.com.tr

ÇAPRAZ ÇARPIMLI SUDOKU KU

İÇ İÇE KARELER

•Her satr, her sütun ve kaln çizgilerle belirlenmiş 6 kutuluk bölgeye 1’den 6’ya kadar olan rakamlar birer kere yazarak diyagram doldurun. • Oklarn yönünde bulunan köşelerden komşu olan iki kutudaki saylarn çarpm üzerinde verilmiştir.

Aşağdaki simetrik şekil iç içe geçmiş karelerden oluşturulmuştur. Acaba bu şekilde toplam kaç tane kare var?

ÇAPRAZ ÇARPIMLI SUDOKU

8 3 1 24

4 2

6

•Aşağdaki her fişte üçer harf var vardr. •Ortadaki fiş, soldaki ve sağdaki fişlerle ayr ayr kullanlarak iki ayr kelime oluşturmaktadr. •Şimdi size ortadaki fişi oluşturan harfleri bulmak düşüyor… İŞA

İNA

SAR

İYE

ELE

TAR

UST

NÜS

MİK

İFE

3

5

30 4 2

6

2

1

3

5

4

4 15 1

1

5

6

3

6

3

4

2

2 4 5

5

4

2

1

6

3

2

3

6

5 12

4

1

1

6

FİŞLERLE KELİME OLUŞTURMA

20

FİŞLERLE KELİME E OLUŞTURMA

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMLERİ

BAD

ANA

MUR

ATA

KAN

GAL

GAS

SAL

İSE

RAK

KAS

NAK

BAK

KAL

KAN

İÇİÇE KARELER

BASİT TOPLAMA A •1 ve 2 saylarn aşağdaki diyagramlara yerleştirin. •Her satr ve sütundaki saylarn toplam 7 olmal. •Kenarlardan komşu olan kutularda ayn saylar olmamal. •Baz kutular boş kalabilir. •Alt say bizden, hadi kolay gelsin…

1

1

BASİT TOPLAMA

1

2 1 2 1

1 1

21 TANE KARE VARDIR

1

1

2 2 2 1 2

2 1 2

2 2 1 1 2 1

1 2 2

1 2 2

2 1 2 1

1 2


17 ARALIK 2013 SALI

Yeni Bahar Çocuk

08-09 Bulmacalar

17 ARALIK 2013 SALI

18 - 24 ARALIK 2013

ÇÖZMECE


18 - 24 ARALIK 2013

İ Ş T E N A F I L E N A M A Z L A R V E S E VA P L A R I

Hangi vakitte hangi namaz kılınır? 1en az iki rekâtlık bir namazla 12 senelik Akşam namazından sonra kılacağımız

nafile ibadet sevabı kazanabiliriz. Öğle olmadan eda edilecek bir namazla da, kabul olunmuş bir hac ve umre sevabı yakalayabiliriz. Duha (Kuşluk) namazı: Sabahleyin mekruh olan vaktin çıkmasıyla başlar. Peygamberimiz, “Bir kimse kuşluk namazının iki rekatına devam etse, günahları deniz köpüğü kadar çok olsa bile affolunur.” müjdesini veriyor. İşrak namazı: Güneş bir iki mızrak boyu yükseldikten yani doğduktan yaklaşık 45-50 dakika sonra kılınır. (Bazı kaynaklarda Duha ve İşrak namazının aynı olduğu belirtiliyor.) Evvabin namazı: Akşam namazından hemen sonra kılınmalıdır. “Kim akşam namazından sonra aralarında kötü bir şey konuşmaksızın altı rekat namaz kılarsa, (kıldığı bu altı rekatlık namaz) onun için on iki senelik ibadete denk kılınır.” Teheccüt namazı: Yatsı namazından sonra uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra, kılınacak nafile namaza ‘gece namazı’ denir. Bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp kılınan namaza ise ‘Teheccüd’ adı verilir. Mübarek gecelerde namaz kılmak: Regaib, Mi’rac, Berat ve Kadir geceleriyle ilgili özel nâfile namaz yoktur. Fakat bu geceleri vesile ederek nâfile namaz kılmak, Kur’ân-ı Kerîm okumak, üzerinde düşünmek ve tefekkür etmek güzel davranışlardır. Namaz tesbihatı: Namazdan sonra okunan tesbihler Peygamber Efendimiz’in (sas) sünnetidir ve insana manen büyük bir feyz kazandırır. Vacip namazlar: Efendimiz buyuruyor: “Gecenin sonuna doğru namaza kalkamayacağından endişe eden kimse, vitir namazını gecenin baş tarafında kılsın. Gecenin sonunda kalkacağına güvenen kimse de vitir namazını gecenin sonunda kılsın. Çünkü gecenin sonunda kılınan namazda melekler de bulunduğundan vitri bu saatte kılmak daha sevaptır.” Bayram namazları: Bir hadiste şöyle rivayet ediliyor: “Bayram namazını kıldıktan sonra bir münadi (tellal) şöyle seslenir: ‘Dikkat ediniz, müjde size! Rabbiniz sizi bağışladı, evlerinize doğru yola ermiş olarak dönünüz. Bayram günü mükâfat günüdür. Bugün semâ âleminde mükâfat günü olarak ilan edilir.’” Nezir namazı: Kişinin bir vesileyle “Şu kadar namaz kılmayı adıyorum.” diyerek iradî olarak kendi üzerine almış olduğu namazdır. Resûlullah, “Ramazan Bayramı sabahı melekler yollara dökülür ve şöyle seslenirler: ‘Ey Müslümanlar topluluğu! Keremi bol olan Rabbiniz’in rahmetine koşunuz. O, bol iyilik ve ihsanda bulunur. Sonra onlara bol bol mükâfatlar verilir. Siz gece ibadet etmekle emrolundunuz ve emri yerine getirdiniz. Gündüz oruç tutmakla emrolundunuz, orucu tuttunuz ve Rabbiniz’e itaat ediniz, mükâfatınızı alınız.” buyuruyor.

Nafile namazlar Tahiyyetü’l-mescid: Mescidin selâmlanması, saygı gösterilmesi demek ise de esasında mescidlerin sahibi olan Allah’a saygı ve tâzim anlamını içerir. Küsûf ve Hüsûf: Allah’ın büyüklüğünü ve kâinatta kurduğu mükemmel sistemi hatırlamak için ay (hüsûf) ve güneş tutulması (küsûf) sırasında kılınan iki rekat namaz. Hacet namazı: Bir ihtiyacının yerine gelmesini isteyen kişinin kılıp ardından dua ettiği bir namaz. İstihare namazı: Nasıl hareket edileceği bilinemeyen mübah işlerde manevî bir işarete nail olmak için kılınır. Yolculuk namazı: Kişinin yolculuğa çıkarken Allah’ın işlerini kolaylaştırması için,

eve geldikten sonra ise sağ salim döndüğü için eda ettiği namaz. Tesbih namazı: Peygamberimiz, insanın ömründe bir kez olsa bu namazı kılmasını tavsiye eder. Bu ibadet sayesinde on türlü günahın bağışlanacağını müjdeler. Abdest ve gusül namazı: Peygamberimiz, “Her kim şu benim aldığım gibi abdest alır ve aklından bir şey geçirmeyerek iki rekat namaz kılarsa geçmiş günahları affolunur.” diyor. Tövbe namazı: Resûlullah, “Bir kul günah işler de sonra kalkıp güzelce abdest alıp temizlenir ve iki rekat namaz kılarak Allah’tan bağışlanmak dilerse Allah onu mutlaka affeder.” buyuruyor. İstiska namazı: Cenâb-ı Allah’tan bolluk ve berekete vesile olacak yağmur göndermesini istemek için kılınır. Namazın cemaatle kılınması menduptur. Şükür namazı: Allâh Teâlâ’nın ihsân

ettiği nimetlere şükretmek insanların eda etmesi gereken bir borçtur. Şükür, nimeti artırdığı gibi, şükürsüzlük de onun zevâline ve hatta sâhibinin şiddetli bir azâba mâruz kalmasına sebep olur. Hz. Peygamber, “Kıyamet günü, Müslüman kulun ilk hesaba çekileceği şey, farz namazdır. Eğer bunu tam kılmışsa, mesele yok. Aksi takdirde meleklere, ‘Bakınız onun nafile namazları var mı?’ denilir. Eğer nafilesi varsa, farz namazları nafilelerinden ikmal edilir. Sonra diğer farz ameller için de bunun gibi yapılır.” buyuruyor. Revatip sünnetler: Farz namazlarla birlikte kılınan namazlardır. Resûlullah, sabah, öğle, akşam ve Cuma namazının sünnetleri ve yatsının son sünneti ile Teravih namazını daima kılmıştır. İkindi ve Yatsı namazının ilk sünnetini ise bazen kılmış, bazen de terk etmiştir.

Sünen-i regaib: Peygamberimiz’in (sas) uygulamalarına dayanılarak belirli zamanlarda, bazı vesilelerle ya da kişinin kendi isteğiyle herhangi bir zamanda Allah’a yakınlaşmak ve sevap kazanmak amacıyla kıldığı namazlardır. Duha, İşrak, Evvabin ve Teheccüt namazları da Sünen-i Regaib’dir. Bu namazlar 2 ila 8 rekat kılınabilir. Cenaze namazı: Cenaze namazı ‘farz-ı kifaye’dir. Farz-ı kifaye, Müslümanlardan lüzumu kadar kimse tarafından yapılınca, diğerlerinin sorumluluktan kurtulduğu farzlardır. Cemaatle namaz: İki Cihan Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kişinin cemâatle kıldığı namaz, kendi başına kıldığı namazdan yirmiyedi derece üstündür.” diyor. Cemaatin teşekkül etmesi için en az iki kişi gerekiyor. Yani imamla birlikte bir kişinin daha olması yeterli.


31 GÜNDEM Devlet, inanç farklılıklarını güvence altına almalı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Abant Platformu tarafından düzenlenen ‘Aleviler ve Sünniler: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak’ başlıklı toplantı sona erdi. TUĞBA KAPLAN KAMİL ARLI BOLU

1Platformu tarafından düzenlenen ‘AleGazeteciler ve Yazarlar Vakfı Abant

KÜNYE

viler ve Sünniler: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak’ başlıklı toplantı dün sona erdi. 3 gün süren ve yaklaşık 150 gazeteci, yazar ve akademisyenin katıldığı toplantıların sonuç bildirisi açıklandı. 11 maddelik bildiride, siyasî ve ideolojik tartışmaların inanç zeminine taşınmasının yanlış olduğu vurgulandı. Sünni ve Alevilerin geleceği birlikte inşa etmelerinin önündeki en temel engelin, geçmişte yaşanan çatışmalardan kaynaklanan travma olduğuna dikkat çekildi. Dinî sorunlarda endişe verici, dışlayıcı bir dilin kullanıldığı belirtildi. Devletin, birey ve toplumlar arasındaki inanç ve ibadet farklılıklarını anayasal eşitlik temelinde güvence altına alması gerektiği kaydedildi. “Cemevlerinin ibadethane statüsü, dinî bir mesele olmanın ötesinde toplumsal bir öznellik talebi olarak ele alınmalı ve karşılanmalı.” ifadeleri kullanıldı. Örgün eğitimde, Alevilik ile diğer inançlara da yer verilmesi gerektiğinin altı çizildi. Bildiride, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın statüsü konusunda farklı öneriler sunuldu. Bunlar arasında Diyanet’in tamamen bağımsız vakıf statüsüne kavuşturulması teklifi de yer alıyor. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Abant Platformu’nun 30’uncu toplantısı 3 gün sürdü. Yaklaşık 150 aydının görüşleriyle renk kattığı toplantının ardından hazırlanan sonuç bildirgesinde önemli mesajlar verildi. 11 maddelik sonuç bildirgesi şöyle:

Alevilerin ve Sünnilerin barışı ve geleceği birlikte inşa etmelerinin önündeki en temel engel geçmişte yaşanan çatışmalı tarihin yarattığı psiko-sosyal kolektif travmadır. Travmatik tarih güncel sorunları çözmede engel oluşturmaktadır. Tarih araştırmaları, ortak travmatik geçmişin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Ülkemizde de mevcut olan ve yakın coğrafyada yaşanmakta olan dini sorunlarda endişe verici boyutlarda dışlayıcı bir dil hâkimdir. Mezhepler üzerinden, mezhepçi bir dile savrulmamak gereklidir. Bu çatışmaların ülkemizdeki sorunları daha da ağırlaştıran bir potansiyel taşıdığı gözden kaçırılmamalıdır. Siyasi ve ideolojik tartışmaların inanç zeminine taşınması yanlıştır. Kimse kimsenin inancını onun adına tanımlamamalıdır. Hiçbir inanç grubu diğerini kendisine benzetmeye çalışmamalıdır. Devlet inançları düzenleyemez, ne olması gerektiğini belirleyemez. Din ve inanç gruplarına hak öznesi olarak 1966 ikiz sözleşmeler ve Venedik Komisyonu prensipleri gereğince tüzel kişilikleri verilmelidir. Devlet, birey ve toplulukların inanç-ibadet farklılıklarını-hürriyetlerini anayasal eşitlik temelinde hem hukuki hem fiili güvence altına almalı ve siyasal aktörler buna saygı göstermelidir. Hak ve eşitlik, bireyin özgürlüğü içinden değerlendirilmelidir. Farklılıklarımız zenginliğimizdir. Ancak, bu farklılıklara dayalı kutuplaşmalar, her seviyede demokratikleşme çabalarına zarar vermektedir.

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

Mümtaz'er Türköne

AK Parti’nin zayıf karnı Erdoğan mı, AK Parti mi? Bu ikilem, Erdoğan etrafında demirden duvar oluşturup AK Parti’ye savaş açanların oluşturduğu bir sorun. Duvarlar korur, ama alanınızı da sınırlar. Duvarlara ihtiyaç var mı? Duvar olmak siyasette bir varoluş biçimi. Lider ne kadar güçlü ise duvar olmak da o kadar cazip. Aslında duvarlar kişileri korumak için değil, gireni çıkanı kontrol etmek için örülür. Neden? Çünkü aynı duvarların arkasında sağlam bir iktidar duruyor. Çay Partisi AK Parti içinde yüksek bir duvar örüyor. Çay Partisi’nin, bütün siyasî partilerin varlık belirtisi olan “halka karşı sorumluluk” gibi bir endişesi yok. Bugünlerde, “Erdoğan’ı korumak ve kurtarmak” misyonu ile politika yapanlara neden “AK Partili” sıfatını yakıştıramayacağınızı bu ayırım gösteriyor. Başbakan’ı korumaya alanların neredeyse hiçbirinin ne geçmişte ne de bugün “AK Partili” kimliği yok. Seçime giren bir partinin seçmenlerine karşı bu kadar nobran davranabilmek zaten başka türlü mümkün değil. AK Parti, partiler tarihinin en ilginç fenomenlerinden biri. Parti olarak 12. yılını idrak ederken, bu sürenin tam 11 yılını tek başına iktidarda geçirdi. Partiler biraz insanlara benzerler. Doğdukları şartlara ve uğraştıkları sorunlara göre kurumsal bir kişilik oluştururlar. AK Parti, toplumdan gelen yoğun talebin ürünü. Mevcut siyasî aktörler bütün itibarlarını tüketip siyaset sahnesini boşaltınca, demokrasi çare üretti; taze bir nefes olarak AK Parti boşluğu doldurdu. Büyük badirelerden geçti. Kendisinden beklenenleri yerine getirdi. Bir güven ortamı oluşturdu. Devlet içindeki iktidar mücadelesini, AB sürecini arkasına alarak meşru alana taşıdı ve 50 yıllık vesayet rejimini tasfiye etti. Bugün ancak özgüveni olan bir iktidarın göze alacağı riski üstlenip Barış sürecini kazasız-belasız götürüyor. Uzun süren siyasî istikrar döneminin son demlerini yaşıyoruz. Siyasî istikrar hem ekonomiye hem de topluma büyük kazançlar sağladı. AK Parti, bu uzun

döneme damgasını vurdu. Bünyesinde giderek yoğunlaşan çelik çekirdek, bu uzun başarı hikâyesinin doğal türevlerinden biri. Kısaca AK Parti Türkiye’yi değiştirdi; bu arada kendisi de değişti. Bir lider ne kadar güçlü olursa olsun, siyasî partiler başlarında bulunan kişilere indirgenemez. Erdoğan’ın AK Parti’nin kurumsal kişiliği üzerinde derinlere işlemiş izleri var. Ancak partinin üstüne giydiği kişilik ondan sonra da devam edecek; çünkü işe yaramış, kendini kanıtlamış bir kurumsal yapı bu. Partiler genel kural olarak kolay kolay değişmezler, kurumsal yapılarını sürdürürler; çünkü gündelik politika partilerle değil kişilerle yapılır. Aynı şekilde iktidarlar etrafında oluşan dar çelik çekirdekler partiyi değil kişileri merkeze alır. Uzun yıllar Siyasî Parti Sosyolojisi ile uğraşmış biri olarak, sosyolojik bir olguyu basitleştirmekte zorluk çekiyorum. AK Parti, bir yandan seçim hazırlıklarını sürdürüyor; öbür taraftan başka partilerin seçmenlerine karşı değil, doğrudan kendisine sempati duyan ve oy vermiş kitlelere karşı bir savaş yürütüyor. Partiler demokrasisinin doğasına aykırı bir durum. Peki sebebi ne? Bu garip durum nasıl açıklanabilir? AK Parti içinde, halka değil sadece lidere karşı sadakat ve sorumluluk duygusu ile kayıtlı Türk muhafazakarlarının Çay Partisi’nin özgün varlık alanı dışında akla uygun bir açıklama bulamıyorum. 30 Mart’ta AK Parti’nin alacağı oya katkıda bulunmak, bu çelik çekirdeğin gündelik mesaisi içinde yer işgal etmiyor. Kurumsal bünye tam olarak bu çarpıklığı gidermek için devreye girer. Şöyle bir soru soralım: Son tartışmalarda AK Parti’nin kayıtlı üyelerinden liderliğe kadar uzanan hiyerarşi içinde kurumsal bünyesinin ne kadarı Çay Partisi gibi uzlaşmaz ve ötekileştiren bir tavır benimsedi? Yüzde kaçı? Kıssadan hisse: Çay Partisi’nin serencamı, bu seçimlerde AK Parti’nin zayıf karnını işaret ediyor.

Sahibi/Publisher: Moving Media ApS Yönetim Kurulu Başkanı/Chief Executive Officer Vedat Oğuz Genel Yayın Müdürü Editor-in-Chief Kamil Subaşı k.subasi@zamaniskandinavya.dk

Haber Merkezi Hasan Cücük, Emre Oğuz, Menaf Alıcı, İbrahim Kaya, Engin Tenekeci, Yavuz Şahin haber@zamaniskandinavya.dk

Banka bilgileri: Danske Bank: Reg nr. 3129 Kontonr. 16922552 IBAN: DK57 30000016922552 • SWIFT-BIC: DABADKKK

Grafik Tasarım Sebahattin Çelebi Reklam / Advertising +45 71 51 43 85 reklam@zamaniskandinavya.dk

CVR-nr. 25065557

ÜLKE VE BÖLGE TEMSİLCİLİKLERİ • İsveç: İbrahim Kaya .......................................................................................... + 46 76 160 46 03 • Norveç: Ömer Fevzi İpek ................................................................................... + 47 21 39 54 57 • Finlandiya: Fahrettin Çalışkan .......................................................................... + 358 46 63 44 686 • Grönland, İzlanda: Mehmet Bayhan.................................................................. + 45 52783966 • Aarhus: Rasim Atakan ....................................................................................... + 45 42 78 93 64 • İstanbul: Salih Beşir........................................................................................... + 90 5332 83 89 86

Reklam .....................reklam@zamaniskandinavya.dk ................................ +45715 14 385 Haber: ........................ haber@zamaniskandinavya.dk Okur Hattı: ...........okurhatti@zamaniskandinavya.dk Abone: .......................abone@zamaniskandinavya.dk............................ +4570206970 Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberlerin yayın hakları Moving Media ApS’ye aittir. Yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir.

Moving Media ApS • Holsbjergvej 41 B • 2620 Albertslund • Tlf: + 45 70 20 69 70 İnternet: www.zamaniskandinavya.dk • Baskı: OTM AVISTRYK IKAST | ISSN: 1903 6892

A B O N E

K A M P A N Y A S I

2014

ABONE OLDUNUZ MU?

DENVER® Tablet DENVER TAD-70082

7“ Dual-Core Android 4.1 tablet 8 GB dahili hafıza, G-Sensor, Wlan 802.11/b/g/n, 3G bağlantı opsiyon imkanı, 1.2ghz Dualcore Cpu Ön kamera, Multi dokunmatik özelliği, 512 Mb DD3 Ram. Bağlantı birimleri: Micro USB, Micro SD, Kulaklık, Mini HDMI çıkış


32 GÜNDEM

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

Sınırdaki mülteciler

Suriye’deki iç savaş, büyük bir insani drama yol açtı. Siyasi ve ekonomik fatura bu dramın yanında küçük kalıyor. Mağdurlara suç öznesi gözüyle bakan yerel ve ulusal medya, olayları ‘şuyuu vukuundan beter’ şekilde yansıtıyor. Mağduriyet ve suç ikilemindeki Suriye göçmenlerini araştırdık.

BÜNYAMIN KÖSELI

1nüştüğü Suriye iç savaşında neredeyse Ölü sayısının artık bir istatistiğe dö-

üç yıl geride kalacak. Henüz galibi olmayan savaşın bilançosu ürpertici: 100 binden fazla ölü, bir o kadar yaralı, yerle bir olan insanlık ve kültür mirası… Görünen o ki, kayıplar bu kadarla da sınırlı kalmayacak. Şüphesiz, iç savaşın sosyo-ekonomik etkileri, siyasi ve kültürel yansımaları en fazla Türkiye’de hissedildi. Özellikle Gaziantep, Hatay, Şanlıurfa ve Kilis halkı, Suriye’de olayların başladığı tarih olan 15 Mart 2011’den itibaren diken üstünde yaşıyor. En fazla mülteci bu 4 ildeki şehir merkezleri ve kamplarda ikamet ediyor. Öte yandan Türkiye’deki Suriyeli sayısının, resmî olmayan rakamlara göre, psikolojik sınırı çoktan aşarak 1 milyona ulaştığı tahmin ediliyor. Bol sıfırlı bu rakamın, birtakım asayiş problemlerini beraberinde getirmesi kaçınılmaz. Güneydoğu illerindeki hırsızlık, cinayet, dilencilik, sahtecilik ve fuhuş gibi suçlarda belirli oranda artış var. Metropollerde kontrolsüz bir şekilde yaşayan Suriyeliler, güvenlik birimlerini kaygılandırıyor. Alınan bilgilere göre, yavaş yavaş şehri tanıyan, ellerindeki paraları tüketen Suriyelilerden bir kısmı, hırsızlık, dolandırıcılık ve yankesicilik gibi suçlara yönelerek kendi aralarında çeteler kurdu. Büyük şehirlerde dilencilik yaparak geçinen Suriyelilerin sayısı tavan yaptı. 200 bin mültecinin yaşadığı sanılan İstanbul’da artık her

köşe başında el açan bir savaş mağduruyla karşılaşmak mümkün. Özellikle tarihî yarımadada dilenen mülteciler için yasal yaptırım da yok. Suriyeliler, birikimleri tükenir, dilencilikten da umduğunu bulamaz hâle gelirse hırsızlık ve gasp rakamları artabilir. Öte yandan dilenen bazı mülteciler, elde ettikleri paralarla hemen kuyumcunun yolunu tutuyor. Kapalıçarşı’da altın alıp satan Fatih Lebit, yaşadığı ilginç bir olayı paylaşıyor. Lebit, dükkâna gelen Suriyeli bir çifti önce dilenci sanıyor; lakin şahıslar, altın fiyatlarını soruyor. 650 TL’lik altın alıyor ve paranın neredeyse yarısını bozuk 1 TL ile ödüyorlar. Bazı dilencilerin ısrarlı tutumu, yerli ve yabancı turistlerle İstanbulluları rahatsız ediyor. Mültecilere karşı fiziki saldırılar artıyor. Soğuk havalar, çaresizliklerini bir kat daha artırıyor ve onları suça itiyor. Mısır Çarşısı’nın girişinde bekleyen güvenlik görevlileri, artık dilencileri içeri almıyor. Bazı noktalardaki ‘kadrolu’ dilencilerin yerini bile onlar alıyor… Ancak suç oranları korkulduğu, abartıldığı gibi değil. Ankara’da yaşayan Suriyeliler, son iki ayda, trafik kazası, sahtecilik ve dolandırıcılık olmak üzere 20 ayrı suça karışmış. Varoş semtlerdeki metruk evlerde kalan Suriyeliler, zaman zaman komşularıyla kavga ediyor. Ayda ortalama 10 Suriyeli aile huzursuzluk çıkarıyor, karakolluk oluyor. İzmir’de de kavga dışında ciddi bir sıkıntı kayıtlara geçmemiş. Yalnız İzmir sanayisinde kaçak çalışan mülteciler, yerli işçilerin tepkisini çekiyor. Zaman zaman halk toplanıp eylem

yapıyor. Edinilen bilgilere göre, bu eylemleri, İzmir’de faaliyet gösteren bazı ulusalcı gruplar örgütlüyor. Emniyet, yaptığı incelemede, ayakkabıcılar sitesinde yapılan eyleme, dışarıdan çok sayıda kişinin getirildiğini tespit etmiş. Adana ve Mersin’de 150 bin Suriyeli barınıyor. Mersin’de, bugüne kadar Suriyelilerin karıştığı olay sayısı 10. Kapkaç, fuhuş, hırsızlık ve kavga sayısının toplamı Adana’da biraz daha artarak 50 civarına yükseliyor. Savaşın başladığı ilk günden bu yana, Suriyelilerin karıştığı asayiş suçları ile ilgili ortada kafa karıştırıcı bir durum var aslında. Zira meydana gelen hadiseler yerel ve ulusal medyaya, ‘şuyuu vukuundan beter’ sözünü hatırlatır şekilde yansıyor, yansıtılıyor. Mülteciler rencide ediliyor. Özellikle Hatay başta olmak üzere bazı Güneydoğu illerinde fısıltı gazetesi yoğun mesai yapıyor. İşte bölgedeki fısıltı gazetesinden bazı manşetler: “Kilis’teki kamplardan, Suriyeli kadınlar kamyonlara dolduruluyor, şehir merkezine fuhuş için getiriliyor... Vali emretti, Suriyeli kadınla evlenene devlet 10 bin TL teşvik verecek. Zaten bu kadınlar devletin üzerine yük! İslâhiye’de, Suriyelilerin yaktığı elektrik, yerli halkın faturalarına yansıtılıyor… Suriyeliler, vatandaşlığa geçirilip oy kullandırılacak…” Temelde, ideolojik birtakım önyargılardan beslenen bu söylentilerin küçük de olsa doğruluk payı var; fakat hadiselerin fazlaca şişirilmesi, genel fotoğrafın doğru şekilde okunmasını engelliyor, fotoğrafı flulaştırıyor.

Peki, gerçekte Suriyeli mülteciler ne gibi suçlara karışıyor? Suriyeli mültecilerden kaynaklanan fuhuş ve hırsızlıklar, iddia edildiği kadar arttı mı? Türk erkeklerine ikinci ya da üçüncü eş olarak gelen Suriyeli kadınlar, boşanma oranlarını ne derece etkiledi? Emniyet verilerinde, Suriyelilerin karıştığı suçların oranı illere göre ne? Tüm bu sorulara cevap aramak için Gaziantep, Hatay, Şanlıurfa ve Kilis’i, ilçeleriyle birlikte dolaştık. Suç oranlarına ait rakamlara ulaştık, yaşanan sıkıntıları yerinde gözlemledik. Güneydoğu illerindeki mülteci kamplarında sistem büyük ölçüde oturmuş durumda. Suriyelilerin ihtiyaçları neredeyse iğneden ipliğe karşılanıyor. Göçün başladığı ilk günlerdeki aksaklıklar yerini büyük ölçüde düzen ve intizama bırakmış. Suriyeliler tarafından seçilen kamp sözcüleri, devlet yetkilileriyle haftalık görüşmeler yapıyor, sıkıntıları ilk ağızdan iletiyor. Gençler için kamplar arası futbol turnuvaları düzenleniyor. Bazı kamplarda halıcılık, dikiş-nakış ve kuaförlük kursları faaliyet gösteriyor. Ancak şehir ve ilçe merkezlerinde yaşayan Suriyelilerin büyük bölümü, sosyo-ekonomik açıdan ciddi sıkıntı çekiyor. Bu durum, yöre halkının sırtında koca bir kambur oluşturuyor.

Türk ve Suriyeli ortak şebeke Suriyeliler, aynı evde iki üç aile birlikte yaşıyor. Kilis’te, Doç. Dr. Mustafa Paksoy tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Suriyelilerin yüzde 40,5’i iki odalı evlerde 7 ile 10 kişi arasında kalıyor. Mülteciler,


33 GÜNDEM yetiştikleri kültür itibariyle gece geç saatlere kadar uyumuyor, sokaklarda geziyor. Kendi aralarında kavga ediyormuş gibi konuşuyor. Bir de bunun üzerine 3-4 çocuk eklenince bazı apartmanlarda gürültü yüzünden ciddi tartışmalar çıkıyor. Bir mülteci kavgaya karıştığında bir anda 20-25 Suriyeli toplanıyor. Şehirde kalan Suriyelilerin yüzde 69,1’i ev tuttuğu için kiralar yüzde 100’e varan oranlarda artmış. Kira artışı, bölge halkı ile dışarıdan gelen memurları mağdur etmiş. Ev kiraları aylık bin TL’ye kadar yükselmiş. Suriyelilerle birlikte günlük yevmiyelerin 5060 TL’den 20-25 TL’ye düşmesi ise bölgede çalışan tarım işçilerini rahatsız etmiş. Mülteciler, inşaatlarda ve biber fabrikalarında çalışıyor. Zeytin, narenciye ve pamuk topluyor. İş bulamamaktan şikâyet eden yerli halk ise kaymakam ve valiliklere giderek, “Devlet bize de baksın!” diye serzenişte bulunuyor. Önemli bir nokta ise şu: Bölgede boşanma oranları arttı, aile içi geçimsizlikler gün yüzüne çıktı. Suriyeli kadınlarla ikinci ya da üçüncü evlilik yapan Türk erkekleri, ilk eşleriyle tartışmalar yaşıyor. Hatay’ın merkezinde, 150 binden fazla mültecinin yaşadığı tahmin ediliyor. Hatay, Suriyeli mültecilere bakış açısı itibariyle diğer illerden farklı yapıda. Şehirdeki mezhepsel farklılıklar, mültecilere bakış açısının odak noktasını teşkil ediyor. Şehir, Sünni ve Nusayriler arasında yaşanan çekişmelerden ötürü son birkaç yıldır ekonomik anlamda da geriye gitmiş. 2009-2010 yıllarında ciddi turist geliri olan Hatay, artık eski günlerini arıyor. Bazı yerel gazeteler, yaptıkları haberlerle, “Hatay’da büyük kaos yaşanıyor” şeklinde bir algı oluşturmuş. Mültecilerin lokanta ve dolmuşlara para vermediklerini iddia eden yayınlar, şehirdeki kutuplaşmayı körüklemiş. Bir de üzerine Gezi Parkı olaylarının şehre yansımaları eklenince gerilim daha da tırmanmış. Hatay’daki bir marketler zinciri, Gezi Parkı protestocularına erzak yollayınca Sünni vatandaşlar alışverişi kesmiş. Market sahibi, şehrin önde gelen Nusayri iş adamlarını ve yerel gazete sahiplerini yanına alarak Valiliğe çıkmış. Vali Mehmet Celalettin Lekesiz ile görüşerek, “Bizi Sünnilerle barıştırın.” ricasında bulunmuş.

Suriyeli dernekler denetlenmiyor Geçen eylül ayında Hatay’da işlenen ‘taksici’ cinayeti, şehirdeki bilgi kirliliği hakkında ipucu veriyor. Daha sonra, ulusal basına da yansıyan cinayetin, Suriyeli teröristler tarafından para için işlendiği iddia edildi. Olayın gerçek yönü ise sonradan anlaşıldı: Türkiye’ye pasaportuyla girip ev kiralayan Suriye uyruklu M.G. ve A.G. isimli iki kardeş, korsan taksicilik yaptığı iddia edilen Yasir Sancak ile Kanatlı Caddesi üzerinde bulanan bir köftecide buluştu. Aralarında kız meselesi yüzünden tartışma çıktı. İki Suriyeli kardeş Yasir Sancak’ı değişik yerlerinden bıçaklayarak öldürdü… Hatay genelinde geçen yıl toplam 24 bin civarında suç işlenmiş. Suriyelilerin karıştığı hırsızlık, fuhuş, adam öldürme ve kaçakçılık sayısı 200 civarında. Emniyet yetkililerine göre, bu rakam beklenenin çok altında fakat sayının artmasından korkuluyor. Hatay’daki asayiş sorunlarının başında araba hırsızlığı geliyor. Türk ve Suriyeli şebekeler ortak çalışıyor. Çalınan arabalar Suriye’ye götürülerek sınırın diğer tarafındaki araba pazarlarında onda bir fiyatına satılıyor. Son birkaç ayda şehirden 20’ye yakın araba çalınarak Suriye’ye götürülmüş. Hatay’da oto kiralama dükkânı işleten Koray Öztürk, kısa süre önce 47 bin TL’lik arabasını şebekeye kaptırmış. Hâlâ arabanın taksitlerini ödediğini söyleyen Öztürk, “Araçlara taktığımız takip sistemleri de işe yaramıyor. Artık tanıdıklarımız dışındakilere araba vermiyoruz.” diyor. Bir diğer mağdur Umut Oto Kirala-ma’nın sahibi Umut Açcan. Onun maddi zararı daha fazla; çünkü 70 bin TL’lik lüks aracı çalınmış. Aracın takip sistemi, Reyhanlı’da sökülüp atılmış. Arabayı kiralayan T.Y. isimli şahıs alınan bilgilere göre son altı ay içerisinde Türkiye’nin

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

farklı illerinden 18 lüks araba çalarak Suriye’ye götürmüş. İsminin yazılmasını istemeyen bir başka firma sahibi, çalınan arabasını 7 bin dolar rüşvet vererek Suriye’den alıp geri getirmiş. Sınırdaki güvenlik zafiyeti yüzünden son iki yılda Avrupa ve Balkan ülkelerinden kiralananlar da dâhil bine yakın aracın Suriye’ye geçirildiği tahmin ediliyor. Hatay emniyeti, bu yıl içerisinde 10 ayrı oto

ki daha önce ahır olarak kullanılan binalar bile aylık 200-300 TL’ye müşteri buluyor. Çarşıda kuyumculuk yapan Hasan Tunç, geçen yıl 15 bin TL tutarındaki altınlarını çaldırmış. Dükkânda olmadığı bir öğle vakti, 4 Suriyeli, kapıyı kırarak içeri girmiş, altınları alıp kayıplara karışmış. İlçede, diğer sınır bölgelerinde olduğu gibi yoğun şekilde kaçakçılık yapılıyor. Sınırdan, mazot, silah ve

önlüyor, sosyal yapıyı ayakta tutuyor. Türkiye’de yaşayan akrabaları, Suriyelilere evini açıyor, maddi ve manevi destek çıkıyor. Reyhanlı’daki Suriyeli mültecilerin yüzde 15’i akrabalarının yanında kalıyor. Bu rakam Kilis’te yüzde 11. Güneydoğu’da faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları ile yardım dernekleri de var güçleriyle çalışıyor. Kimse Yok mu

hırsızlığı şebekesini çökertmiş. Hatay’da fuhuş vakalarında artış yaşanmış; fakat bu artış sosyal dokuyu zedeleyecek büyüklükte değil. Zaten Hatay’da Fas, Tunus ve Cezayir asıllı bazı kadınların fuhuş yapmaya geldiği güvenlik birimlerince biliniyor. Emniyet, fuhuş yapıldığı iddia edilen eski otogarın çevresindeki pansiyonlar ile Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nün çevresindeki bazı apartman dairelerini belirli aralıklarla basıyor. Yakalanan suçlular adliyeye sevk ediliyor. Hatay’da bugüne kadar basına yansımayan bazı cinayetler de işlenmiş. Edinilen bilgilere göre, Suriyeliler tarafından kurulan ve Hatay’da faaliyet gösteren bir derneğin yöneticisi, akrabaları tarafından kaçırılarak öldürülmüş. Elindeki paralara el konmuş. Bu derneklere, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan, Fransa, Almanya, Kanada ve İngiltere’de yaşayan Suriyelilerden yüklü miktarlarda para geliyor. İsminin yazılmasını istemeyen bir güvenlik yetkilisi, gelen paraların valilikler ve kaymakamlıklarca denetlenmesini ve dağıtımın devlet kontrolü altında yapılması gerektiğini söyl��yor. Güvenlik yetkilisi, çok sayıda dernek yöneticisinin kısa sürede zengin olduğunu ve bu yüzden bazı cinayetlerin işlendiğini ifade ediyor. Yedi ay önce İdlip’ten gelen 33 yaşındaki Ü.B. bu iddiaları doğruluyor. Veteriner Ü.B., savaşta kız kardeşini kaybetmiş. Türkiye’ye ilk geldiğinde bir çiftlikte aylık 300 TL maaşla çalışmış. Şimdilerde Suriyelilere resmî pasaport temin ediyor. Bir pasaportun değeri 1500 dolar! Pasaport isteyenlerin bilgilerini internet üzerinden Hama’da yaşayan ortağına gönderiyor. Bilgiler oradan Şam’a gidiyor. 10 gün içerisinde pasaportlar sahibine teslim ediliyor. Pasaport başına 250 dolar para kazanıyor. Suriyeliler, resmî pasaportlar sayesinde kamp dışında kalabiliyor, kolayca ev tutuyor, ticaret yapabiliyor. Hatay’ın ilçesi Yayladığı merkezde 840 Suriyeli aile yaşıyor. Kamplarda ise 7 bine yakın nüfus var. İlçede kiralar öylesine artmış

Suriye rakısı getiriliyor. Savaş öncesinde taksicilik yapan Suriyelilerin neredeyse tamamı şu an kaçakçılıktan para kazanıyor. Ayrıca edinilen bilgilere göre Yayladağı’nda organ mafyası da faaliyetlerini sürdürüyor. Mafya bir Suriyelinin böbreğine 40 bin TL teklif etmiş. Olay emniyete intikal etmiş. Yetkiler, olayın münferit hadise olmadığını, İstanbul ve yurtdışı bağlantısı olduğunu düşünüyor.

gibi çok sayıda dernek, mültecilere sıcak yemek dağıtıyor, battaniye, ev eşyası, gıda ve yakacak yardımı yapıyor. Emniyet müdürlükleri de mültecilere el uzatıyor. Geçen Kurban Bayramı’nda Kilis Emniyeti’ne bağlı personel, Suriyelilere 250 kurban hissesi dağıtmış. Savaş, bölgede ikinci-üçüncü eş alan erkeklerin sayısını da artırmış. Suriyeli kadınlarla yapılan evlilikler aslında yeni değil fakat savaşla birlikte daha görünür hâle gelmiş. Bazı erkekler, eşleri üzerinde, “Gidip bir Halepli kadın alacağım!” şeklinde baskı kurmaya başlamış. Genelde, 50 ve üzeri yaştaki erkekler, genç Suriyelilerle ikinci ya da üçüncü evliliklerini yapıyor. Bu evliliklerin neredeyse hiçbiri uzun soluklu olmuyor. Evdeki birinci eş, yeni gelen hanım üzerinde baskı kuruyor, kavgalar çıkıyor. Reyhanlı’da yaşayan emekli imam Z.K., iki yıl içerisinde 11 Suriyeli kadının nikâhını kıymış. Nikâhlarını kıydıkları kadınlardan 8’i, evde çıkan huzursuzluk yüzünden boşanmış. Z.K., bir daha sadece evlenmek isteyen genç çiftlerin nikâhını kıyacağını söylüyor. Z.K., son boşanma hadisesini şöyle anlatıyor: “50 yaşındaki bir esnafla 18 yaşındaki bir Suriyelinin nikâhını kıydık. Kızın ailesi çok fakirdi. Evliliği belki de bir kurtuluş olarak gördüler. Fakat kız sadece 25 gün dayanabildi…” Kilis’te avukatlık yapan İbrahim Halil Demircioğlu, Suriyeli kadınlardan kaynaklanan boşanma oranlarının arttığını söylüyor. Demircioğlu, konuyu şu önemli cümlelerle özetliyor: “Türk erkekler için psikolojik üstünlük doğdu. Önceden de Kilis’te Halepli bayanlarla evlilik yapılıyordu; fakat savaşla birlikte evliliklerin sayısı arttı, belirgin hâle geldi. Erkekler Suriyeli kadınları alternatif olarak görmeye başladı. Evde çıkan en küçük tartışmada erkek, ‘Seni boşar, Halepli alırım.’ diye eşini tehdit ediyor. Suriyeli kadınlara ayrı ev tutanlar oluyor. Boşanmaların yüzde 10’u neredeyse bu sebepten. Suriyelilerle evlenen okul müdürleri, öğretmenler ve memurlar bile var...”

Çöpçatanlık meslek oldu! Suriye iç savaşının etkilerini en fazla hisseden ilçelerin başında geliyor Reyhanlı. Geçen mayıs ayında patlayan iki bomba, ilçeyi kan gölüne çevirdi. Patlama sonrasında Suriyeli mülteciler korkularından günlerce sokağa çıkamadı. Aradan geçen süre zarfında ilçe merkezini durulmuş bulduk. İlçede, son iki yılda 150 market, 50’ye yakın da dönerci açılmış. Reyhanlı’ya muazzam bir sıcak para girişi yaşanıyor. Şehir merkezinde yüzlerce Suriye plakalı araç var. Esnaf hâlinden memnun; ancak kamyoncular deyim yerindeyse kan ağlıyor. Eskiden, Suriye üzerinden 10 günde Suudi Arabistan’a mal götüren kamyoncular, karayolu güvenilir olmadığı için artık deniz yolunu seçiyor. Bu ise nakliye süresini 70 güne çıkarıyor. İlçede 2 bin ailenin kamyonculuktan geçindiği düşünülürse savaşın verdiği zarar kolayca tahmin edilebilir. Ayrıca ilçedeki fırıncılar, Suriye ekmeği olarak bilinen ‘hıbız’ın satılmasına tepki gösteriyor. Birkaç gün önce ilçedeki 80 fırın protesto amaçlı ekmek çıkarmama eylemi yaparak, ilçede, hıbız satışlarının durdurulmasını istedi. İlçede son iki ayda 80 bin paket kaçak sigara yakalanmış. Reyhanlı’da fuhuş vakalarının arttığına yönelik polise yansıyan kayda değer veri yok. Yalnız ilçe merkezinde fuhuş yaptığı bilinen ve yöre halkında büyük rahatsızlık uyandıran bazı Suriyeli kadınlar var. Başta Reyhanlı, sınırdaki yerleşim bölgelerinde Suriyelilerle güçlü bir akrabalık ilişkisi var. Tarihten gelen bu akrabalık, mültecilerin hırsızlık ve fuhuş gibi suçlara bulaşmasını


34GÜNDEM

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

Kilis’te yaşayan Zahide E., kısa süre önce kocasından boşanmış. 10 yıldır mutsuz bir evlilikleri varmış. Kocasının Suriyeli bir kadınla evlendiğini, onun için ayrı bir ev tuttuğunu öğrenince boşanma kararı almış. Aynı sorun Şanlıurfa’da da yaşanıyor. Daha 10 gün önce, Urfa emniyetini genç bir kız arayarak yetkiliyle görüşmüş. Telefonda ağlayan kız, “Babam, 18 yaşında bir kızla evlenecek. Annem ve ben bu duruma çok üzülüyoruz. Ne olur bu düğünü engelleyin…” diye yalvarmış.

Raporlar vahameti ortaya koyuyor Bölgede, Suriyeli kadınlarla Türk vatandaşlarının evlenmesine aracı olanlar da var. Bir çöpçatan gibi çalışan bu kişiler, evlendirdikleri erkeklerden 100 dolar para alıyor. Suriyeli aracılar, erkeğin istediği kriteri öğrendikten sonra uygun kişiyi bulmak için araştırmalara başlıyor. Karadeniz’den bile evlenmek için Kilis, Reyhanlı, Gaziantep ve Urfa’ya gelenler var. Erkeklerin Suriyeli kadınlarla yaptığı ilk evliliklerde herhangi bir aksaklık yaşanmıyor. İslahiye’de yaşayan T.V., teyzesinin kızıyla bir süre nişanlı kalmış. İşleri bozulup maddi sıkıntı çekmeye başlayınca akrabaları nişandan dönmüş. T.V. de gidip mülteci bir kızla evlenmiş. Şimdi mutlu bir evliliği var. Avukat İbrahim Halil Demircioğlu, aynı zamanda Kilis Ortak Akıl Topluluğu’nun kurucularından. Topluluk, geçen eylül ayında “Kilis’teki Suriye” adlı bir rapor hazırlamış. Raporun bir yerinde şöyle deniyor: “Devlet eliyle konaklama merkezinde kalan Suriyelilerle Kilis’in içinde kalan Suriyeliler arasında bariz bir yardım adaletsizliği oluşturulmuş olup bunun Suriyelilerde oluşturduğu sosyolojik ve psikolojik yıpranmayı maalesef Kilis halkı göğüslemek zorunda kalmıştır.” Raporun bir diğer önemli kısmı ise şehirde yaşanan huzursuzluğu gözler önüne seriyor: “Suriyeli sığınmacıların aynı evde birden çok aileyle birlikte yaşamaları, gürültülü hayat tarzları, çok çocuklu olmaları, gece çok geç saatlere dek yatmadan sokaklarda dolaşmaları, kadınların, çocukların ve yaşlıların dilencilik yapması, çocukların dahi kaçak sigara satması, bizim kültürümüze aykırılıkları sebebiyle her geçen gün halkımızın tahammülünü zorlamaktadır.” Kilis’in nüfusu, mültecilerle birlikte neredeyse 150 bine yaklaşmış. Bu da demek oluyor ki, sokakta karşılaştığınız her iki kişiden biri mülteci. Nüfus yoğunluğu, şehirdeki trafik yükünü de artırmış. 2013 yılının ilk 8 ayında Suriye plakalı 423 araca ceza kesilmiş, 28 araç kazaya karışmış. Suriye plakalı araçların çoğu sigortasız ve belgesiz olduğu için muhtemel bir kazada mağduriyetler doğuyor, plakalar Arapça olduğu için kolayca okunamıyor. Araçlara ait belge bulunmadığından otomobilin çalıntı olup olmadığı anlaşılamıyor. Bazı sürücüler, Suriye’deki kurallara alıştığı için başta hatalı park olmak üzere ciddi ihlaller yapıyor. Arapça bilmeyen polisler, ehliyet ve belgeleri incelerken sıkıntı çekiyor. Kilis genelinde 2011 yılında Suriyelilerin karışmış olduğu suç sayısı 9 iken bu sayı 2013’ün ilk 8 ayında 77’ye yükselmiş. Kilis’te Suriyelilerin karıştığı asayiş olaylarının başında kaçakçılık geliyor. “Mülteciler, Suriye tarafını iyi bildikleri için kaçakçılıkta Türklerle yarışır hâle geldiler.” diyen Avukat İbrahim Halil Demircioğlu, “Dava listemde Suriyeli mülteci sayısında gözle görülür artış var. Sadece bu yıl içerisinde 50’ye yakın Suriyelinin kaçakçılık ve silah bulundurma suçlarını takip ettim. Bu rakam 2010 yılında sadece 3’tü.” ifadelerini kullanıyor. Demircioğlu’nun dikkat çektiği bir diğer husus hayli önemli: “Atılması gereken en acil adımlardan biri bölgedeki psikiyatrist ve psikolog sayılarını artırmak. Çünkü özellikle Suriyeli kadınları en fazla etkileyen hastalıkların başında depresyon geliyor.” Şehirde, hırsızlık vakaları da artmış. Çalınan motosikletler, küçük ve büyükbaş hayvanlar Suriye’ye götürülüyor. Savaş, kötü niyetli Türklere de ortam hazırlamış. Tersine

suç istatistikleri de var. Yani sığınmacıları hedef alan suçlar da yükseliyor. Kilisli bir şahıs, Suriyeli bir mültecinin 200 bin TL’sini dolandırmış. Gaziantep’te ise içerisinde Türk ve Suriyelilerin olduğu bir çete, Abdurrahman Abdül Jalil isimli bir mülteci iş adamını kaçırıp darp ettikten sonra 2 milyon 100 bin TL’lik malına el koymuş. Yakalanan F.Ç. ve Ö.Ç. şu an cezaevinde yatıyor. İslahiye’de 15 bin civarında mülteci yaşıyor. Bunlardan 6 bini şehir merkezinde kalıyor. Geçen yıl, ilçe genelinde yaşanan 800 asayiş suçunun 25’ini Suriyeli mülteciler işlemiş. Mülteciler, 5 hırsızlık vakasına karışmış. İsminin yazılmasını istemeyen bir güvenlik yetkilisi, “Suriyelilerin karıştığı suç oranı Türk vatandaşlarınkinden fazla değil. Suç oranlarının tavan yapacağı söyleniyordu ama beklenen olmadı. Biz yine de her ihtimale karşı teyakkuzdayız. En büyük sorunumuz, mültecilerin kimlik tespitlerini tam olarak yapamamak. Bunun için parmak okuma sistemine geçmek gerekiyor.” diyor.

Şehri tanıyanlar hırsızlığa yöneldi Hamit Kılınç, ilçede anahtarcılık yapıyor. İki Suriyeliye yanında iş vermiş. Savaş öncesine göre günlük kazancı yüzde yüz artmış. Kılınç’la sohbet ederken içeriye 4-5 yaşlarında bir çocuk giriyor. Yarım yamalak Türkçesiyle anne ve babasının savaşta öldüğünü söylüyor, dükkândakilerin elini öpüp para istiyor. Alışık olmadığımız bu tablo, ilçe esnafı için sıradan bir hâl... Gaziantep’te konakladığımız otelden şehir merkezine gitmek için dolmuşa biniyoruz. Dolmuşta 3 Suriyeli mülteci var. Kendi aralarında yüksek sesle konuşuyorlar. Konuşmaktan çok sanki kavga ediyorlar… Dolmuştaki diğer yolcular, ciddi rahatsızlık içerisinde. Neyse ki mülteciler birkaç durak sonra iniyor. Onlar iner inmez, yaşlı bir amca,

“Ne çok konuşuyorlar be kardeşim!” diyor. Bir kadın ise serzeniş içerisinde söyleniyor, “Bizden çok onlar var artık!” Yaşanan hadise fazla söze gerek bırakmıyor. Gaziantep, Türkiye’nin en büyük şehirlerinden biri olmasına rağmen bünyesindeki mültecileri taşımakta zorlanıyor... Şehir merkezine 33 bin Suriyeli aile yerleşmiş. Türkiye’deki toplam mülteci sayısının dörtte biri Gaziantep’te. 2004’te 800 bin olan il nüfusu, bugün neredeyse iki katına çıkmış; fakat yapı stoku aynı oranda artmadığı için büyük konut sıkıntısı yaşanıyor. Şehirde, daha çok Halepli zengin Suriyeliler ikamet ediyor. Zengin iş adamları, şehir merkezinin değişik semtlerine 200 civarında dükkan açmış. Aralarında tatlıcılık yapan da var, lüks restoran işleten de. Suriye’ye gıda maddesi gönderen toptancıların sayısı da az değil. Halep Talıcısı’nın sahibi Muhammed El İbrahim, 1,5 yıl önce Suriye’den kaçmış. Memleketinde kuyumculuk yapıyormuş. Müşterilerinin yüzde 80’i Antep’in yerlilerinden oluşuyor. Üretim de dâhil yanında toplam 7 kişi çalıştırıyor. İllegal işlere karışan hemşerileri hakkında net bir tavır takınıyor: “Şehrin huzurunu bozan bazı aşiretler, Suriye’de de hırsızlık, dilencilik ve fuhuş yapıyordu.” Tatlıcı dükkânının çırağı Ahmet M., aylık bin TL kazanıyor. 2 kardeşi tekstilde çalışıyor. Bir abisi ise Suriyelilerin eğitim gördüğü okulda öğretmenlik yapıyor. Ahmet, Antep’e gelenlerin çalışmak zorunda olduğunu söylüyor, hayat şartlarının zorluğuna dikkat çekiyor. Her ay, Halep’te yaşayan anne ve babasına para yolluyor. Muhammed Sabri Badincki, Halep’te fabrika sahibiymiş. Masa ve sandalye üretip ihraç ediyormuş. 6 ay önce 100 bin TL harcayarak Antep’e bir dönerci açmış. Müşterilerinin neredeyse yüzde 75’i Suriyeli. Yöresel Suriye

ekmeği ile Arap döneri yapıyor. Topkapı Sarayı, Antep’in en lüks restoranlarından biri. İki Halepli ve bir Türk tarafından işletilen mekânda hem Suriye hem de Antep yemekleri yapılıyor. Restoran, aynı zamanda Suriyeli gençlere iş sahası olmuş. Suriyeliler, genelde, Antep’teki fabrikalarda çalışıyor. Çalışma izinleri olmadığı için hepsi kaçak durumda. Mülteci çalıştıran işyeri sahiplerine 7 bin 300 TL para cezası kesiliyor. Valilik, yasal olmayan bu durumu ortadan kaldırmak, mültecilere geçici işçi statüsü kazandırmak için Ankara’daki yetkililerle görüşmelerini sürdürüyor. Eğer onay çıkarsa, mülteci kampların temizliğinde de Suriyeliler istihdam edilecek. Yetkililer, asayiş olaylarının artmaması için şehir merkezinde yardıma muhtaç Suriyelileri de aylık maaşa bağlamayı düşünüyor. Eğer onay çıkarsa, kampta kalanlara aylık verilen 45 dolar (Dünya Gıda Fonu’ndan gelen para) ile Türkiye’nin ödediği 20 TL’lik yardım, şehir merkezindekilere de yapılacak. Bölgede kaçak çalışan mülteciler, iş gücü açığını kapatıyor fakat aynı zamanda büyük bir güvenlik zafiyetinin doğmasına sebep oluyor. Bunun en bariz örneği geçen hafta yaşandı. Gaziantep’te, atölye sahibi Bülent Bulduk, çalıştırdığı mültecinin saldırısına uğradı. İsminin Hasan olduğunu iddia eden Suriyeli, işyeri sahibini komalık etti, patronunun cebindeki 325 TL’yi alarak kayıplara karıştı. Hasan hâlâ firarda. Büyük ihtimalle Suriye’ye geçti. Yakın zaman önce yaşanan diğer hadise bir taksicinin darp edilmesiyle ilgili. Taksicilik yapan Hüseyin Karamir, şehir merkezinden 4 Suriyeliyi alıp Vatan Mahallesi’ne götürmüş. Burada, mülteciler biber gazıyla taksiciyi etkisiz hâle getirip parasını almak istemiş. Taksicinin müdahalesiyle karşılaşan mülteciler kaçmak zorunda kalmış. Gaziantep’te Suriyelilerle birlikte kentin asayiş rakamlarında yüzde 10’luk bir artış olmuş. Emniyet çalışanları en çok asılsız ihbarlardan yakınıyor. Suriyelilerle ilgili ihbar sayısı ile emniyetin incelemeleri sonucunda tespit edilen vaka sayısı birbirini tutmuyor. Bir başka aksaklık her gün trafiğe çıkan 6 bin Suriye plakalı arabayla ilgili. Yetkililer, bu araçlar için geçici sigorta yapılabilecek yasal zemin oluşturmaya çalışıyor. Gaziantep’te yaşanan asayiş vakalarının benzerleri Şanlıurfa’da da meydana geliyor. Şehir merkezinde ikamet eden 100 bin mülteci var. Söylenenlere göre, parası biten bazı mülteciler, hırsızlık ve yankesiciliğe soyunmaya başladı. Ayrıca şehirde 5 bin civarında Suriyeli dilenci olduğu düşünülüyor. Emniyet, bugüne kadar 3 bine yakın dilenci yakalamış. Topladıkları paralara belediye el koymuş. Kilis’te, çoğu dilencilik yaparak kamu düzenini bozan 250 m��lteci başka illere gönderilmiş. Urfa’da, araştırmalarımız sürerken Suriyeli mültecilerle ilgili iki sıcak olay yaşandı. Bunlardan ilki bir anne ve kızının fuhuş yaparken yakalanmasıydı… Diğeri ise hırsızlıkla ilgili. F.U. isimli mülteci, hırsızlık yapmak için bir eve girmiş, bu esnada evin kızı uyanmış. Gürültüye kalkan baba, Suriyeli genç tarafından bıçaklanmış. Mülteci, kendini temize çıkarmak için, “Beni eve kızınız aldı.” yalanını ortaya atmış. Şehrin ahengini bozan problemlerden biri de şu: Suriyeli gençler, 5-6 kişilik gruplar hâlinde caddelerde geziyor ve özellikle kızlara sözlü tacizde bulunuyor. Asayiş ekipleri, bununla ilgili çok sayıda ihbar alıyor. İldeki asayiş rakamları şöyle: Geçen yıl 30 bin civarında suç işlenen şehirde, Suriyeli mülteciler, 300 ayrı vakaya karışmış. Bu vakalardan 20’si fuhuşla ilgili. İldeki toplam fuhuş yakalamalarının yüzde 10’u mültecilerden kaynaklı. Kamplarda kalan bazı kadınların da fuhuş batağına düştüğü iddia ediliyor. Ceylanpınar’daki mülteci kampında görev yapan askerlerin fuhşa göz yumdukları ve gelen erzakları sattıkları yönündeki iddialar araştırılmış ve bazı askerler başka illere tayin edilmiş.


35 GÜNDEM Osmanlı'nın Avrupa görmüş kızları

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

TUĞBA KAPLAN

1Osmanlı Arşivi Maarif Nezareti dosYazar Güldane Çolak Başbakanlık

yalarına ait belgeler ışığında “Avrupa'da Osmanlı Kızları”nı anlatan bir kitap yazdı. Kitapta kız çocuklarının okutulmama sorununa Osmanlı'da el atıldığı ve kadının eğitimine değer verildiğine dair önemli bilgiler var. Kadınların eğitimi ve iş hayatındaki konumu, yıllardır birçok tartışmanın konusu olarak yer alıyor. Bu tartışmalar genellikle İslam'da ve Osmanlı'da kadına gereken değerin verilmediği, iş hayatında yer almadığı ve eğitimden yoksun bırakıldığı sonucuna varıyor. Hatta Cumhuriyet kurulduktan sonra kadınlara ve kadınların eğitimine, gelişimine önem verildiği şeklinde yaygın bir kanaat hâkim. Yazar Güldane Çolak'ın Başbakanlık Osmanlı Arşivi Maarif Nezareti dosyalarına ait belgeler ışığında yazdığı ‘Avrupa'da Osmanlı Kızları', bu kanaatin çok asılsız olduğunu gösteriyor. Son yıllarda Osmanlı kadını ve özellikle eğitimi konusunu ele alan çalışmaların sayısı giderek artsa da, Osmanlı döneminde kız öğrencilerin eğitiminde bir üst nokta olan Avrupa'da eğitim meselesi bakir bir alan. Bu vesileyle kitapta Avrupa'ya gönderilen kızlar, aldıkları eğitim ve kendi ağızlarından tecrübeleri, Osmanlı'nın verdiği destek anlatılıyor. Hatta sadece Müslüman olanlara değil gayrimüslim kızların da ne zaman, hangi ülkeye, hangi eğitimi almak için gittiği bilgilerine belgeleriyle yer veriliyor.

Her şey, II. Meşrutiyet'le başlar Osmanlı'nın kadınlara ve eğitimlerine verdiği önemi görebilmek adına, o günkü sürece bakmakta fayda var. Tanzimatla birlikte batılılaşma etkisinin Osmanlı kadın hayatına da yansıması kaçınılmaz olur. II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde jöntürklerin kadınları da kapsayan yenileşme siyaseti, Osmanlı kadınını iktisadî ve sosyal hayatta aktif olarak görür. İkinci Meşrutiyet’le kızlara yönelik üniversitenin hayata geçirilmesi için ilk adım atılır. Kadınların üniversiteye kavuşmaları, 1913-1914 öğretim yılının ikinci yarısındadır. Darülfünun'da kadınlara ilk üniversite eğitimi konferanslar şeklinde başlar. Bu derslerde Darulmuallim ve Darülfünun muallimeleri tarafından kadın hakları, ev bilgileri (el işi, ev iktisadı, ev idaresi), ilk yardım, kadın sağlığı fenniye, tarih ve pedagojiye ait konular anlatılır. İnas Darülfünunu ise 1914- 1915 döneminde üç şubelik bir üniversite olarak hayata geçer. İlk yıl Edebiyat, Riyaziyat, Tabiiyyat şubelerine 22 öğrenci kaydedilir.

Ver elini Avrupa İlk etapta bu üç şubelik üniversite başarıyla tamamlanır. Sıra kadın eğitiminde Avrupa'da tahsil projesindedir. Avrupa'ya öğrenci gönderme uygulaması Sultan II. Mahmud zamanında 1830 yılında Serasker Hüsrev Paşa'nın himayesinde dört talebenin Fransa'ya gönderilmesiyle başlar. Zamanla Avrupa'ya kız öğrenci gönderme fikri de tartışılır. Zira Maarif Nezareti, Avrupa'ya öğrenci göndererek, eğitim kurumlarının modernleşmesiyle farklılaşan müfredatta istihdam edilebilecek muallimelerin niteliğini artırmayı amaçlar. Bu dönemde Maarif Nezareti, yabancı ülkelere göndereceği öğrencileri gazetelerde ilan ettiği sınavlarla belirler. Erkek adaylardan farklı olarak kızların mezuniyet notlarına, yeteneğine veya okul yönetiminin görüşüne bakılarak, ehliyetli olup olmadıklarına karar verilir.

Aznif Mehderyan: Avrupa'ya gönderilen ilk Osmanlı kızı 1910-11 öğretim yılı Osmanlı'nın Avrupa'ya asli olarak kız öğrenci gönderdiği

sene. Hatta Pera Esayan, mezunu Aznif Mehderyan, belgelere göre devlet desteğiyle Avrupa'ya gönderilen ilk Osmanlı kızı. O dönemde gazetelere verilen ilanla Avrupa'ya Rum, Ermeni, Bulgar ve Musevi cemaatinden birer kız öğrenci seçileceğine, Fransa ve Almanya'ya gönderileceğine dair sınav ilanı vardır. Osmanlı'nın gayrimüslim kızlara öncelik vermesinin sebebi ise kızların zaten yabancı okullardan mezun olması. Bu durumda kızlar dil konusunda sıkıntı çekmeyecekleri gibi, hem daha çabuk adapte olacak hem de kısa sürede muallime olup geri döneceklerdir. Ama gelin görün bu

Müslüman Osmanlı kızlarının önünü açan bir uygulama olsa da, hakkının yendiğini düşünerek kırılanlar da olur. Hatta Kadınlar Dünyası isimli mecmuada bu konu dinî ve millî argümanlarla savunulur: “Hazret-i Peygamber Efendimiz (sas) ‘İlim velev Çin'de dahi olsa gidip alınız.’ fermanında bulunmuştu. Ve yine ‘İlmin taleb ve tahsili kadın ve erkek her bir mümin üzerine farzdır’ buyurulmuş. Bugün ilim ve fennin Çin'de değil, Avrupa'da olduğunu herkes bilir.” Bu savunmaya rağmen, Avrupa'da Müslüman kızlara tahsilin önündeki engelin aşılması zaman alır. Müslüman kızlar için Avrupa tahsili

Avrupa'da eğitim alan Osmanlı kadınları Mukbile Reşad: Belgelere göre güzel sanatlar eğitimi için Avrupa'ya giden ilk Müslüman kızı. Hamdullah Suphi ve Refet Paşa büstleri yaptığı eserlerden. Belkıs Mustafa: İlk kadın ressamlar arasında öne çıkan bir isim. Devlet bursuyla Almanya'ya gönderilir. Berlin Güzel Sanatlar Akademisi Resim bölümünü tamamlar, 1921'de her malzeme ve teknikle çalışan bir usta ressam olarak yurda döner. Saada Emin&Suad Mahmud: Zorlu savaş şartlarına rağmen eğitimlerini bırakmazlar. Aydın Valiliği’nin bursuyla Ekim 1915’te Cenevre (İsviçre) Ecole de Medicine’de tıp eğitimine başlarlar. Saada Emin (Kaatçılar) ülkeye iç hastalıkları uzmanı olarak döner. Yıllar sonra, 1943’te yedinci dönem Manisa milletvekili olarak siyasete atılır. Fatma Reşit (Atasagun): 1901 Edirne doğumlu Fatma Reşit, doktor olmak ister, ancak Darülfünun Tıp Fakültesi kız öğrencilere açık olmadığı için, biyoloji bölümüne girer. Rockefeller adına dört bursiyer seçen bir Amerikalı ile tanışması, ona Amerika'da eğitimin yolunu açar. Boston Tufts Üniversitesi'nde tıp tahsi-

line başlar ve 1925'te mezun olur. Bir yıl Metropolitan Hastanesi'nde, üç ay Long Island'da çalışır. Sonra kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olarak yurda döner. Belkıs Bekir: Ailesinin desteğiyle önce Paris'te diş hekimliği eğitimine başlar. Sonra 1913'te Maarif Nezareti aylık 200 Frank bağışlar. Savaş çıkınca Cenevre'ye yönlendirilir. Savaş şartlarında tahsiline devam edemeyeceğini düşünür ve Hilal-i Ahmer'de gönüllü çalışmak ister. Safiye Erol: Romanlarıyla tanınan Safiye Sami (Erol) küçük yaşta gittiği Lubeck'te Türk-Alman Cemiyeti'nden aldığı 20 mark harçlıkla ve bir Alman ailenin yanında kalarak eğitimine devam eder. Almanya'daki eğitimi sırasında yazmaya başlayan Safiye Sami'nin ilk yazısı Leyla ve Mecnun da orada yayımlanır. Suat Derviş: İlk kadın gazeteci. Eserlerinin farklı dillere çevrilmesiyle uluslararası ün sahibi olur. Kız kardeşi Hamiyet Hanım'a eşlik etmek için Almanya'ya giden ve onunla birlikte Berlin Konservatuarı'na kaydolan Derviş, daha sonra edebiyat fakültesine girerek felsefe derslerini takip eder. Yazar, daha çok Fosforlu Cevriye ile tanınır.

sakıncalıdır, çünkü yüksek tahsille dönecek kızların kendilerine göre eş bulamama endişesi hâkimdir. Müslüman kızların Avrupa eğitimi, 1913-1914 eğitim öğretim yılında başlar. İlk gönderilen Müslüman talebelerin biçki-dikiş, ütücülük, leke çıkarma, idare-i beytiyye gibi Avrupa'da öğrenilmesi zaruri olmayan bir dalda gönderilmesi ise hayli ilginç. Zamanla kadınlar için Avrupa'da eğitim konularının farklılık gösterdiği biliniyor.

‘Kadın, çocukların ilk öğretmeni olarak bir toplumu inşa eder’ Güldane Çolak: Kız çocuklarının eğitimi ve kadınlığın gelişimi Osmanlı döneminde de oldukça önemsenen bir konu. Kadın eğitiminde “kadın, çocukların ilk öğretmeni olarak bir toplumu inşa eder” noktasından bakılarak hareket edilmiş. 19. yüzyılda açılan kız okulları ve kız okullarının müfredatlarında yer alan derslerin çeşitliliğine baktığımızda bunu görebiliyoruz. Bu anlamda, henüz 1910’da kız öğrencilerin devlet bursuyla Avrupa’ya gönderilmeye başlanması bunun en güzel örneklerinden biri. Bu belgelere bakınca bugün hâlâ uğraştığımız kız çocuklarının okuması meselesine Osmanlı döneminde el atılmış olduğunu görüyoruz. Ayrıca kız okullarında görev alacak kadın öğretmenler yetiştirmek için 1870’te Kız Öğretmen Okulu Darülmuallimat’ın açılması ve kadın öğretmenlerin nitelik ve niceliğini artırmak için yapılan çalışmalardan. Avrupa’da yetiştirilen öğrencilerin kız okullarında muallime olarak istihdamı ise dönemin kızlara yönelik eğitim politikasını yansıtıyor.

Kadınlar Halk Fırkası İkinci Meşrutiyet yıllarından sonra sosyal hayatın eğitim alanında daha çok yer bulan Türk kadınının varlık gösteremediği tek alan siyaset olarak düşünülürdü. Cumhuriyet'in ilk yıllarında hemen bu madde gündeme gelir. Başaktör ise Nezihe Muhittin’in çevresinde bulunan kadınlarla kurduğu Türk Kadınlar Birliği’dir. Kadınlar Halk Fırkası adıyla yola çıkan, fakat daha sonra adını değiştirmek durumunda kalan birlik, kadınlara siyaset yolunun açılması için çalışmalar yapar. Anahtar Kelime: Osmanlı'nın Avrupa görmüş kızları, Osmanlı'nın Avrupa görmüş kızları, ‘Kadın, çocukların ilk öğretmeni olarak bir toplumu inşa eder’


36DÜNYA ‘Bahar’a kavuşamayan devrimler

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

4 yıl önce Ortadoğu-Afrika enleminde baş döndürücü hızla ilerleyen Arap Baharı süreci enerjisini yitirdi. Mısır’ın ardından Tunus ve Yemen’de de vesayet geri dönmek için fırsat kolluyor. Suriye’de de Esed’in heykelleri hâlâ ayakta!

MESUT ÇEVIKALP

1yaşındaydı. 10 binlerce Tunuslu genç Tarık El-Tayyib Muhammed Buazizi 26

gibi o da işsizdi. Sokaklarda sebze satarak ayakta kalmaya çalışıyordu. Polis seyyar arabasına el koyunca isyan etti. Kendini yaktı! Buazizi’nin 17 Aralık 2010’da kendini yakarak tutuşturduğu isyan ateşi önce Tunus’u, ardından tüm bölgeyi sardı. Asırlık ‘Sykes-Picot’ düzen yerinden oynadı. Tunus, Mısır ve Yemen’deki onlarca yıllık diktatörler bir bir devrildikçe genişledi ‘isyan’ ateşi. Moritanya’dan Umman’a, Sudan’dan Suriye’ye tam tamına 17 ülkeye sıçradı. Milyonlar daha fazla özgürlük, daha fazla aş ve iş için döküldü sokağa… Kimi ülkelerde yönetimler değişti. Hükümetler zoraki reformlara gitti. Bazı ülkelerde ise demokratik hak talebi gösterileri raydan çıktı. Hükümet-halk savaşına dönüştü. Kan döküldü. ‘Arap Sokağı’na kakofoni hâkim oldu. Aklıselim aşıldı. ‘Pandora’nın Kutusu’ açıldı bir kere… Kapatabilene aşk olsun! Kimi ‘Arap Baharı’ koydu adını, kimi de ‘Arap İsyanı’. Ama ne mahiyeti anlaşılabildi ne de varacağı son nokta öngörülebildi. Bu hafta 4. yılına giren süreç hâlâ çok bilinmeyenli bir denklem formunda. Her ülkede farklı eviriliyor, farklı sonuçlara yol açıyor. Ürdün ve Lübnan’da kısmi demokratik reformlara kapı aralarken Suriye ve Libya’da iç savaşa sebep oldu. Mısır’da da vesayet rejiminin güçlenerek dönmesine... Bir Türk kanaat önderi en başında süreci ‘küresel güçlerin vitrin değiştirme operasyonu’ diye yorumlamıştı. Mısır, Yemen ve Libya’da yaşananlara bakıldığında haklı çıktığı görülüyor. 4. yılına giren ‘Arap Baharı’nın ulaştığı ülkelere mercek tuttuk. Hemen hemen hepsinde çıkış noktasıyla varılan, yol alınan istikametin örtüşmediğini gördük. Bir kısmında diktatörlükler devrilse de arzulanan demokratik sürece geçilemedi. Dahası ülkeler doğru raylara oturtulamadı. Kimse ‘bugünden yarına demokrasiye geçilsin’

demiyor. Ama ‘ilk düğmesi yanlış iliklenen’ sürecin söz konusu ülkeleri bir yere taşıyamayacağı da ortada. Yani Zeynel Abidin Bin Ali, Hüsnü Mübarek, Muammer Kaddafi ve Ali Abdullah Salih gibi diktatörlerin alaşağı edilmesi büyük bir kazanım olsa da tek başına yetmiyor. Yerine gelen iktidarların ülkelerin yönünü demokrasiye çevirmesi gerekiyordu. Bugüne kadar bunu başarabileni yok! Dahası frenlenemeyen iç çatışmalar, sağlanamayan istikrar daha da geriye götürüyor. Ne Tunus ne Mısır ne Yemen ne de Libya muhalefeti memnun gidişattan. Gelecek de hâlâ flu!

İşte Arap Baharı’nın ülkeler bazında 3 yıllık karnesi: TUNUS: 23 yıldır iktidardaki Zeynel Abidin bin Ali’nin Suudi Arabistan’a kaçmasıyla (14 Ocak 2010) başlayan dönüşüm süreci donma aşamasında. 23 Ekim’de düzenlenen ilk seçimleri Müslüman Kardeşler çizgisindeki En-Nahda Partisi kazandı. Parti yüzde 41 oranındaki oyuyla 217 sandalyeli Meclis’e 89 milletvekili soktu. Ancak bu tek başına iktidar olmasına yetmedi. Kurulan üçlü koalisyon hükümeti de vesayet yanlıları ile laik-liberal grupların kampanyaları sonucu ikinci yılında siyasi krize girdi. Başbakan Hammadi el-Cibali Şubat 2013’te kabineyi feshedip geçiş dönemi teknokrat hükümeti kurulmasına yeşil ışık yaktı. İki yıl zarfında ülke demokratik parlamentosunu kurup, ilk seçimlerini yapsa da anayasa çalışmaları, ekonomik reformlar ve demokratikleşme akim kaldı. İşsizlik hâlâ had safhada. Dahası Libya ve Mısır’daki gibi güçlenen Selefî gruplar çatışma zemini arayışında. Yine de Mısır örneğiyle kıyaslandığında Tunus iyi durumda. Raşid Ganunuşi liderliğindeki En-Nahda hareketi İhvan-ı Müslimin’e (Müslüman Kardeşler) nazaran daha esnek. Konjonktürü daha iyi okuyor. İslamcı-Laik kutuplaşmasına mahal vermemeye çalışıyor. Devrim sonrası Şükrü Belayid, Muhammed İbrahimi gibi isimlerin siyasi cinayetlere kurban gitmesine ve sokakların hareketlili-

ğine rağmen Tunus’ta umut var. Eski rejim unsurlarının tasfiyesini zamana yayıyor, çatışmaya kapı aralamak istemiyor. Bugünkü şartlarda doğru tercih de bu olsa gerek. Mısır’a göre daha küçük bir ülke olması, ordunun Mısır’daki kadar güçlü olmaması da Tunus’un diğer artıları. MISIR: Arap Baharı vesilesiyle 30 yıllık Hüsnü Mübarek rejimi yıkılsa da (Şubat 2011) ülke düzlüğe çıkamadı. 28 Kasım 2011 seçimlerini geniş halk desteğiyle (yüzde 37) kazanan İhvan-ı Müslimin Hareketi, hükümeti kurup ülkenin ilk sivil cumhurbaşkanını (Muhammed Mursi) seçse de asker-sivil vesayet çemberini kıramadı. Bir yandan vesayet yanlıları, diğer taraftan silahlanan Selefîler sivil hükümetin demokratikleşme çabalarına engel oldu. Cumhurbaşkanı Mursi’nin vesayet direncini kırmak için yetkilerini artırıp anayasaya müdahale etmesi sokaktaki gerilimi artırdı. Halk tabanında tartışılmadan referanduma götürülen anayasaya çoğunluk onay verse de azınlıklar karşı çıktı. Hıristiyan, Kıpti ve

liberaller vesayetçi kanada katıldı. Ülkedeki kutuplaşmadan istifade eden ordu sahaya indi. Savunma Bakanı Orgeneral Abdülfettah Es Sisi liderliğindeki cunta 3 Temmuz 2013’te yönetime el koyup, Cumhurbaşkanı Mursi ile İhvan’ın önde gelenlerini tutukladı. Dönüşüm çabası akim kaldı. Demokrasi yanlıları askerî müdahaleye direnmeyi sürdürse de 2 yılda atılan demokrasi temeli yıprandı. Ekonomi dibe vurma seyrinde. İşsizlik alarm veriyor. Süren sokak çatışmaları istikrarsızlığı derinleştiriyor. Batı dünyasının askerî müdahaleye ‘darbe’ demeyip Sisi ile el sıkışması tüm bölgedeki demokrasi arayışını gölgeledi. Muhaliflerin direncini kırdı. Mısır’da vesayetin Batı desteğiyle geri dönmesi bölgedeki otoriter rejimlerin elini güçlendirdi. YEMEN: 33 yıl süren baskıcı rejim, Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih’in 3 Haziran 2011’de yaralı kurtulduğu bombalı saldırının ardından Suudi Arabistan’a sığınmasıyla son buldu. ABD’nin de desteğiyle Şubat 2012’de düzenlenen seçimlerle devlet başkanlığı

Arap baharı hangi ülkeyi, ne kadar etkiledi? Lübnan Suriye

Tunus

Fas

İsrail sınırı Cezayir

Batı Sahra

Libya

Irak

Mısır

Bahreyn Sudi Arabistan

Umman

Sudan Yemen

Devrim

Sivil Savaş

Kitlesel halk isyanı ve hükümet değişikliği

Protestolar ve hükümet değişikliği

Kitlesel protestolar

Sınırlı gösteriler

Arap ülkeleri dışındaki protestolar


37 DÜNYA BANGLADEŞ

Abdurrabu Mansur El Hadi’ye geçti. Muhalifler değişim sürecinin Hadi’ye emanet edilmesinden hoşnut olmadı. Zira Salih döneminde Devlet Başkanı Yardımcılığını üstlenen Hadi derin devlete sadakatiyle biliniyor. Öngörüldüğü gibi de oldu. Ülkeyi arzulanan reform sürecine sokamadı. Vesayetçilerin de müdahalesiyle aşiretler arası çatışmalar arttı. El Kaide tehdidi güçlendi. İran ile Suudi Arabistan’ın nüfuz çatışmasına maruz kalan ülkede istikrar her geçen gün geriliyor. Geçiş yönetimi elle tutulur bir reforma imza atamadığı gibi mevcudu da koruyamıyor. 25 milyonluk ülkede alım gücü düştü. Hazine boşalmış durumda. Umutsuz tabloya karşı taban özgürlük isteğini koruyor. Demokrasi taraftarları uluslararası toplumun desteklediği ‘Millî Diyalog Konferansı’nın sonuca ulaşması için çalışıyor. Diğer taraftan Arap Baharı Yemenlilere özgüven kazandırdı. Özellikle gençler ve kadınlar sesini çıkarmaya, haklarını talep etmeye başladı. İyi bir liderle ülkenin normalleşeceğini düşünenler ağırlıkta. Orduda iktidara müdahale isteği yok. Salih dönemine özlem duyanlar da azınlıkta. LİBYA: Arap Baharı rüzgârıyla 40 yıllık Muammer Kaddafi rejimi yıkılsa da (20 Ekim 2011) ülke arzu edilen düzlüğe çıkamadı. Fransa öncülüğündeki NATO koalisyonu hava bombardımanıyla Kaddafi’nin gidişini hızlandırsa da sonrasında ülkeyi kaderine terk etti. Kaddafi sonrasında düzenlenen ilk genel seçimi, geçiş döneminin lideri Mahmud Cibril kazandı. Ancak ülkedeki çatışma ortamından dolayı hükümet kurma ve anayasa yazımında istenen verim alınmadı. İki yıldır süren geçiş yönetiminde 5 devlet başkanı görevden ayrıldı. Silahlarını bırakmayan milis gruplarla hükümet güçleri arasındaki çatışmalar artarak sürüyor. Dahası zengin petrol yataklarının bulunduğu bazı bölgelerde başına buyruk yönetimler oluştu. Başbakan Ali Zeydan, ayrılık çıkaranları uluslararası güçlerin geri dönmesiyle tehdit etse de hâlâ birçok kenti milisler yönetiyor. Petrol tesislerini onlar işletiyor. Devlet milyarlarca dolar zararda. Kaddafi sonrası çöken ekonomi hükümete hareket imkânı vermiyor. Reform süreci başlatılamıyor. Dahası silahlı Selefî gruplar güçleniyor. Ülkedeki yerleşik kabilecilik anlayışı, halkın silahlı olması istikrar çabalarını boşa çıkarıyor. Libya’da zengin yer altı kaynakları, verimli tarım arazileri olsa da bugün itibariyle bu varlığı işletip ülkeyi dönüştürebilecek bir liderlik yok. SURİYE: Suriye, Arap Baharı’nın en sancılı yaşandığı ülke oldu. Mart 2011’de sokak gösterileriyle başlayan süreç kısa zamanda halk-hükümet çatışmasına dönüştü. Halktan gelen özgürlük taleplerini kaba güçle bastırma yoluna giden Beşşar Esed ülkede taş üstünde taş bırakmadı. Esed en son 21 Ağustos 2013 tarihinde Şam’ın Guta bölgesinde sivillere kimyasal silahla saldırdı, yaklaşık 1500 kişiyi katletti. Saldırıdan 1 ay sonra Batı’ya kimyasal silahlarını verip, uluslararası müdahaleden kurtuldu. Bir bakıma rejimin ömrünü uzattı. Göstermelik reform ve anayasa değişikliklerinden tatmin olmayan Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu (SMDK) Esed’i ve rejimini silah gücüyle devirmeye çalışıyor. Ancak Rusya, Çin ve İran’ın etkin desteğini alan rejim sahadaki üstünlüğünü koruyor. Esed rejimi, ABD’nin önayak olduğu Cenevre Barış görüşmelerine karşı durmayarak zaman kazanmayı sürdürüyor. Rusya ve Çin’in karşı duruşuyla uluslararası müdahalenin yapılamadığı ülkede yaşanan iç savaş tüm altyapıyı harap etti, 110 bin sivilin yaşamına mal oldu. Yaklaşık 1,5 milyon Suriyeli ülkeyi terk ederek komşu ülkelere sığındı. ABD ve AB’nin Suriye krizini masada çözme tutumu Esed rejimine zaman kazandırmanın yanında bölge ülkelerinde süren Arap Baharı etkisini kırıyor. Totaliter-kapalı rejimlere özgüven veriyor. CEZAYİR: Arap Baharı’nın teğet geçtiği ülkelerin başında Cezayir geliyor. Aralık 2010’da 8 göstericinin ölümüyle tırmanan gerginlik, rejimin aldığı sıkı önlemler ve sübvansiyonlar neticesinde kısa sürede dindi. Olayın hemen ardından 19 yıldır süren olağanüstü hâli kaldıran Devlet Başkanı Abdulaziz Buteflika, göstermelik adımlarla muhalif kalkışmayı dindirdi. Ülkede demokrasiye geçişin ilk adımı olarak görülen 10 Mayıs 2012 seçimlerini 50 yıldır ülkeyi yöneten Ulusal Bağımsızlık Cephesi’nin kazanması rejim karşıtı direnci kırdı. Hâlihazırdaki Cumhurbaşkanı Buteflika ve Parlamento seçimle iş başına gelse de ülkedeki vesayet sistemi varlığını koruyor. Cezayir’in zenginliği hâlâ bir avuç elitin tekelinde. Ülke doğalgaz, petrol ve fosfat zengini olsa da ekonomik gidişat iç açıcı değil. İşsizlik ve enflasyon artıyor.

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

Cemaat-i İslami ‘âlimini’ yitirdi

Uzun yıllar Bangladeş Cemaat-i İslami Partisi’nin üst kademelerinde görev yapan Abdülkadir Molla, geçen hafta idam edildi. Molla, 42 yıl önce Pakistan’dan ayrılma sırasında yaşanan kanlı olaylarla ilgili suçlanıyordu. MESUT ÇEVİKALP

1Mahkemesi’nin kararı uygulandı. Ülkenin önde gelen

Dünyanın ayağa kalkması yetmedi. Bangladeş Yüksek

âlimlerinden Abdülkadir Molla idam edildi. Hükümet, infazın Dakka Merkez Cezaevi’nde yerel saatle 22.01’de (12 Aralık) yapıldığını duyurdu. Molla’nın naaşı, 13 Aralık’ta, dünyaya geldiği Amirabad kasabasında sessizce defnedildi. ‘Ilımlı’ âlimin ölümü İslam âlemini yasa boğdu… Abdülkadir Molla, 1948 doğumluydu. Uzun yıllar Cemaat-i İslami Partisi’nin üst kademelerinde görev yaptı. Hâlihazırda partinin genel sekreter yardımcısıydı. Ancak hayatının hiçbir devresinde salt ‘siyasetçi’ olmadı. Son döneme kadar talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Geleceğin Bangladeş’ini münevver gençlerin kuracağını söylüyordu her sohbetinde. Siyaset onun için bir araçtı. İyi nesil yetiştirmek için vasıta. Silahlı mücadeleyi, intihar saldırılarını tasvip etmiyordu. Günahsız sivillerin öldürülmesine gözyaşı döküyordu. Kaderin cilvesi olsa gerek elinden kalem düşmeyen âlim ‘adam öldürmekle’ suçlanıyordu! Bangladeş, Pakistan’dan 1971’de ayrıldı ayrılmasına ama aradaki hesapları bugüne kadar kapatamadı! 2010’da kurulan Özel Mahkeme bağımsızlık savaşı sırasında işlenen suçları yargılamaya başladı. İlk sanıklardan biri Abdülkadir Molla’ydı. Ayrılma sırasında Pakistanlılara yardım etmekle, can kaybı yaşanan çatışmalarda rol olmakla suçlandı. Reddetti. Pakistan’dan ayrılmaya karşı durmuştu. Ama eline silah almamıştı. Özel Mahkeme, davayı 5 Şubat’ta karara bağladı. Ömür boyu hapsi istendi. Karara itiraz etti. Temyiz için Yüksek Mahkeme’ye başvurdu. Mahkeme 17 Eylül’de beklenmedik bir karara imza attı. Ömür boyu hapsini idama çevirdi. Hem de 42 yıl önce yaşanmış, doğruluğu tam ispat edilemeyen olaylar üzerinden! İdam kararı üzerine Bangladeş Başbakanı Şeyh Hasina’nın telefonları kilitlendi. BM, ABD, Türkiye, Avustralya… Onlarca ülke ve kuruluş Hasina’dan infazın durdurulmasını

istedi. Salıyı çarşambaya bağlayan gece planlanan infaz 90 dakika kala askıya alındı. Ancak bu durum Mahkeme’nin tavrını değiştirmedi. Molla yaklaşık 24 saat sonra asılarak idam edildi. Cemaat-i İslami Partisi, destekçilerine sağduyu çağrısı yapsa da sokaklar hareketlendi. Yaşanan olaylarda 3 kişi hayatını yitirdi. Sokaklara inen binlerce gösterici Molla’nın siyasi kaygılarla idam edildiğini haykırıyor. İdamın ocak ayında genel seçimlere gidecek ülkeyi çatışma ortamına sürüklemesinden endişe ediliyor. Zira Molla henüz hayatta iken cep telefonu ve sosyal medya üzerinden gönderilen ‘âlim asıldı’ mesajları birilerinin ülkeyi karıştırmak istediğini ortaya koydu. Molla, 42 yıl önce işlendiği iddia edilen savaş suçları dolayısıyla başlatılan ‘özel’ yargılamalar kapsamında idam edilen ilk kişi oldu. Ancak tek olmayabilir. Yargılama aşamasında başka Cemaat-i İslami üyeleri de var. Zira Molla, Cemaat-i İslami’nin kurduğu iddia edilen, 200’den fazla entelektüelin ölümünden sorumlu tutulan Bedir Milis Gücü’ne üye olmakla suçlanmıştı. Aynı mahkeme, temmuz ayında partinin 91 yaşındaki lideri Gulam Azam’a da 90 yıl hapis cezası verdi. Bangladeş muhalefeti, muhalif isimlerin sanık olmasından hareketle yargılamanın siyasi olduğunu ileri sürüyor. Hükümet ise bağımsızlık savaşı sırasında Pakistan’ın söz konusu ‘işbirlikçilerden’ istifade ederek 3 milyon kişi öldürdüğünü, 200 bin kadına tecavüz ettiğini iddia ediyor. 1948’de bugünkü Pakistan topraklarında kurulan Cemaat-i İslami özü itibariyle şiddette meyilli değil. Müslüman Kardeşler Hareketi gibi mücadelesini siyasi platformda yürütme gayretinde. Bangladeş grubu, ülke bölündükten sonra Pakistan tarafında kalan kısmından ayrı değerlendirilmeli. Zira Pakistan’daki Cemaat-i İslami yapısı Bangladeş’e göre daha sert ve mücadeleci. Oysa Bangladeş grubu devletin organlarını, orduyu ve demokratik seçimleri tanıyor. Seçimlere katılıyor. İktidara gelemese de sandık yolundan ayrılmıyor.


38 KÜLTÜR Sinemada aile saadeti

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

AYHAN HÜLAGÜ İSTANBUL

1profesyonel oyuncular yerine yönet-

Son dönemde çekilen birçok filmde

menlerin anne, baba ve ağabeyleri rol alıyor. Gerçek hikâyeler üzerine kurulu filmlerde aile sıcaklığı ön plana çıkıyor. Filmlerin çekim süreci de bir hayli farklı. Babamın Sesi, Ana Dilim Nerede?, Gözümün Nuru, Kısa Film… Kimi festivallerde en iyi film ödülü almış, kimi festival yolculuğuna devam eden filmler. Gerçek hayattan beslenen, düşük bütçelerle çekilmiş, belgesel ile kurmaca arası bir yerde kendini konumlandıran yapımlar. En büyük ortak noktaları başrollerinde profesyonel oyuncular yerine yönetmenlerin ailelerinin oynaması. Malumunuz son dönemde belgeseller ile kurmaca filmler arasındaki çizgi bir hayli inceldi. Çoğu yönetmen yaşanmış olaylardan yola çıkarak kurguladığı filmlerinde gerçekliği yakalamak, amatörlüğün doğallığından faydalanmak için farklı yöntemlere başvuruyor. Hikâyenin ana yurdunu çekim mekânı olarak kullanıyor, sahiplerini başrolde oynatıyor. Kürt sorunu, işsizlik, Maraş olayları vb. üzerinden ilerleyen hikâyelerde karşımıza yönetmenin birinci dereceden akrabaları çıkıyor. Annesi, babası, ağabeyi, hatta dedesi… Bu tercihin tek ve temel sebebi gerçeklik kaygısı değil elbette. Yönetmenlerin hayatlarına en çok dokunan hikâyeleri işledikleri filmlerinde bütün yollar kendi evlerine çıkıyor. Genellikle ilk filmleri oldukları için (ciddi bütçe sorunları yaşıyorlar) evlerini set, anne-babalarını oyuncu olarak kullanmak daha cazip geliyor. Oyuncu kaprisiyle boğuşmadıkları gibi istedikleri görüntüyü yakalayana kadar çekim yapma şansları oluyor. Anne-babalar ücret almıyor, sinemadan, oyunculuktan anlamasalar bile çocuklarının hayallerini gerçekleştirmeleri için ellerinden geleni yapıyor. Başrolde anne-babalarını oynatıyorlar diyoruz ama aslında her şey onları oynatmamak üzerine kurulu. Gündelik hayat içerisindeki doğal görüntülerini almak için çoğu zaman ellerine metin vermiyor, doğaçlamalar yaptırıyor, gizli kayıtlar alıyorlar. Bu sayede beyazperdeye yansıtıyorlar aile samimiyetini. Çekim mekânları kimi zaman ailenin oturma odası, mutfağı, bahçesi oluyor, kimi zaman doğup büyüdükleri köy, kasaba... Çekim yapan grup 10-15 kişiyi geçmiyor, çekim süresinin ise bir-iki ay sürdüğü de oluyor, bir-iki yıl da. Hikâyeyi besleyecek alternatif kayıtlar alınıyor, montaj aşamasında en etkileyici kareler seçiliyor. Yorucu aylardan sonra ortaya çıkan sadece ‘gerçek hayattan alınmıştır’ planıyla başlayan bir film olmuyor, müziklerle donatılmış görüntülü bir aile albümü de ortaya çıkıyor.

uğraştırdı ama filmin benim için ne kadar önemli olduğunu anlayınca ısrara gerek kalmadı. Abim ve dedem zaten hep yanımdaydı. Hayalimizi gerçekleştirmemiz için her şeyi yaptılar.” Öğrenciyken bulundukları Fransa ve İstanbul’da çekimleri yapılan, aile arşivinden renkli fotoğraflara yer veren film, mizahla örülü özgün anlatım diliyle diğerlerinden ayrılıyor.

‘Üniversitede sıkışınca anneme giderdim’ Babamın Sesi, Maraş katliamından sağ kurtulmuş ama travmaları atlatamamış bir ailenin dramı üzerine kurulu.

İki Dil Bir Bavul’un yönetmeni Orhan Eskiköy ile Zeynel Doğan’ın beraber çektiği filmin başrolünde Doğan ailesi var: Zeynel Doğan, annesi, eşi ve kardeşi. Belgesel yapma düşüncesiyle yola çıkan sonrasında gerçekle ilişkisini zedelemeden hikâyeyi kurmacaya kaydıran Doğan, ilk başlarda annesini ikna etmekte zorlanmış. Basê anne provalardan sonra rahatlayıp filmde rol almayı kabul etmiş. Sanat yönetmeninin, sesçinin, ışıkçının işine müdahale etmeye, kamerayı öğrenmeye başladığı sırada çekimler bitmiş. Bazı sahneleri 15-20 kez almışlar. Neyse ki öncesinde

Asgari ücretle aile filmi Bu yıl Altın Portakal’da seyirci karşısına çıkan Kısa Film’de, Diyarbakırlı bir kısa filmcinin ailesiyle yaşadıkları işleniyor. Sinema eleştirmenlerinin festivalin en zayıf filmlerinden gördüğü 62 dakikalık filmin çekim hikâyesi ilginç. Beden eğitimi bölümü mezunu Ali Kemal Çınar, bir gün basur olduğunu ve ameliyat olması gerektiğini öğrenir. Kendisi işçi olan ve işsiz oğlunun evde oturmasına kızan babası, ameliyat için gerekli parayı vermez. Çınar, yaşadıklarını senaryolaştırıp filme alır; anne, baba ve kardeşini oynatır. Ameliyat için para bulamayan Çınar, 900 liraya filmi bitirir, Türkiye’nin en eski festivalinde yarıştırma şansı bulur.

‘O günleri hatırlayarak çektik’ Gözümün Nuru, bu yılki Altın Koza Film Festivali’nın yıldızı. En iyi film başta olmak üzere en iyi senaryo, en iyi kurgu ve SİYAD ödüllerini aldı. Hakkı Kurtuluş ile Melik Saraçoğlu’nun yönettiği film, retina ameliyatıyla gözünü kaybetme korkusu yaşayan sinema tutkunu bir gencin trajik hikâyesini (4 kez ameliyat oluyor, 80 gün yüzüstü yatıyor) eğlenceli bir dille anlatıyor. Olayı yaşayan Saraçoğlu, anne, baba, ağabey ve dedesiyle başrolde. Yönetmenlerin profesyonel oyuncuları tercih etmemesinin sebebi sadelik ve samimiyeti yakalamak. 1,5 ayı bulan çekim süreci diğer filmlerinkiyle benzer: “Anne, babamıza senaryo vermedim; her sahnenin başında ‘Hani hatırlar mısınız hastaneden geldiğimde şöyle olmuştu, sen ağlamıştın; aynı şeyleri çekeceğiz vs.’ diyerek, yaşadıklarını bir daha hatırlatarak, acı çekmelerine sebep olarak çekimleri yaptık.” Ailesini ikna sürecini ise şöyle anlatıyor Saraçoğlu: “Annem hemen kabul etti. Babam biraz

antrenmanlıymış, birbirilerini sıkboğaz etmemişler. İletişim fakültesinde okurken kamerayı kurup annesinin hikâyelerini kaydedip az ders geçmemiş Zeynel. Kocasını genç yaşta kaybeden, oğlunun biri dağa çıkan yüreği dağlı bir annenin anlatacak hikâyesi biter mi? Doğan’ın ‘Anneniz filmi izledi mi?’ sorusuna verdiği cevap bütün ailelerin çocuklarının filmlerine yaklaşımını yansıtıyor: “Diyarbakır’da evimizde izledi. Yarım saatini, sonra yanıma gelip ‘Tamam film gibi olmuş, diğerlerinden ne eksiği var?’ dedi. Elbistan’da cemevinde gala yaptık, orada tamamını izledi. İnsanların ilgisini görünce çok keyiflendi. Filmden de memnun kaldı.”

Bunlar da var...

’ k ı d a n y o n ‘Ailece oyu

sürecini aile lmemesi) çekima benzetiyor: bi ı ay ac az Z son namay mek ede?’ hayatının r tür oyun oy ‘Ana Dilim Ner in yok olma tehlike- içi bi te piknik yapmak ya da ye‘Evin ik lin e irl di a “B em an nn değil. A renen bir demlerinde mekten farklı biraz izin ıya olduğunu öğ siyle karşı karş arına öğretemediği dilin ye netmeni sen olabilirsin ama bam ise yö Ba kl . cu tırlıyorum lu tutarak adamın ço r.’ dediğimi ha değildi.” n kendini sorum unutulmasında nu alıyor. Veli Kahra- ve un kavramına hiç yabancı değişin ko oy ı er ış yl e bazı şe girdiği aray ünde anne yalogları ekim sürecind ği filmin başrol man’ın yönetti 5 kişilik ekip tarafından Ç ini ekliyor: “Senaryodaki dinu böyle 4tiğ bu r. va en mın ‘B n filmin ve babası nem ya da baba leri tamamlana kez daha iki yılda çekim n 30 yıldır Ankara’da anylemem.’ dediği yerlerde bir medikleri ni sö te si İs le . ai duyduk lan diller’ mekânı, şünmek gereği azetede ‘kaybo yaşadığı ev. G mi çekmeye karar veren düylerden vazgeçtik.” fil haberini görüp ivasyon kaynağı ana dili şe ot (m an m ra Kah

Nuri Bilge Ceylan, ailesiyle en çok çalışan yönetmen. Mayıs Sıkıntısı, İklimler, Uzak, Kasaba gibi filmlerinde anne-baba veya eşini oynattı. Son dönemde amatör oyunculardan ziyade yıldız oyuncular kullanıyor. Sinan Çetin Çanakkale’de farklı cephelerde savaşan iki askerin hikâyesini bir annenin gözünden anlattığı Çanakkale Çocukları filminde eşi ve çocuklarını oynattı. Büyük çoğunluğunu evinin bahçesinde açtığı hendeklerde çektiği filmde oyuncu performansları vasatın altında. Organize İşler’de kızı Berfin’i oynatan Yılmaz Erdoğan, Oscar’ın kapısını çalan Kelebeğin Rüyası’nda eşiyle başrolde.


39YORUM

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

Joost Lagendijk

Hamdullah Öztürk

Farkımız firakımız mıdır, ittifakımız mı? Oryantalizm mi yoksa hayal kırıklığı mı? “Her kim ki, Hz. Muhammed Mustafa’ya (sallallahu aleyhi vesellem) tapıyorduysa bilsin ki, O ruhunun ufkuna yürümüştür. Her kim de Allah’a (celle celalüh) tapıyorsa bilsin ki O hay ve bakidir.” Yukarıdaki cümle Hz. Ebu Bekir’e aittir. Malum olduğu üzere Efendimiz’in bu dünyadan ayrılık haberiyle şok yaşayan sahabe-i güzin efendilerimize söylenmiş ve maksadına ulaşmıştır. Bu cümlenin bize bakan tarafı bizzat Efendimiz’in ifade buyurdukları taraftan açıkça görülür. Efendimiz, Kur’an’a ve sünnete sıkı sıkıya sarılmamızı öğütler. Yani kendisi dahi olsa –ki onun şahsı ve hayatı mahza Kur’an’dır- şahsa değil, temel kaynaklara ve onlardan çıkan prensiplere sıkı sıkıya yapışmaktır esas olan. Meşruiyyetin kaynağı şahıslar değil, onların da yaptıklarını meşrulaştıran temel kaynaklar ve prensiplerdir. Günümüzde yaşadığımız problemleri değerlendirirken şu soruyu sormalıyız o zaman: Yaptığınız ya da engel olduğunuz şey, temel kaynaklar açısından meşru mudur? Dinimiz ve dinimize göre düzenlenen hayat tarzımız açısından Kur’an ve sünnet kaynaklarıdır meşruiyyetin ölçüsü. Bugün özellikle devlet ve hükümet yetkililerinin davranışları açısından da “laik, demokratik, hukuk devleti” olan Türkiye’nin anayasa ve yasaları çiziyor meşruiyyet sınırını. İster dinî kaynaklarımız açısından, isterse TC anayasa ve yasaları açısından bakalım, karşımıza şu genel kaide çıkar: “Eşyada asl olan ibahattır.” Yani temel kaynaklara ters düşmeyen bir şey engellenemez. Engellenirse hukuksuzluk irtikap edilmiş olur. Bu da zulümdür. Zulüm kimden gelirse gelsin zulümdür, değişmez. Bize göre, kişinin ferdiyeti onda tecelli eden esma ve sıfat-ı ilahiyenin farklı kombinezonlarından oluşur. Dolayısıyla her bir kişinin fıtratı üzerine gelişip kemale ermesini temin edecek hür bir ortama ihtiyaç vardır. Bu ortam, her insan için özellikle de her mümin için ekmek kadar, su kadar temel ihtiyaçtır. Bunu sağlayacak olan da tam bir hukuk düzenidir. Bediüzzaman Hazretleri’nin dediği gibi eğer hakimiyet kanunda olmazsa istibdat tevzi edilmiş olur.

Şimdi şu soruyu düşünelim: Abdülhamit Han iyi ve başarılı bir hükümdar mıydı? Zannediyorum bu soruya büyük bir çoğunlukla evet deriz. Şimdi ikinci soruyu soralım. Peki milli şairimiz Mehmet Akif Bey imanlı, vatansever ve iyi bir mümin miydi? Herhalde buna da büyük bir çoğunlukla evet deriz. Peki o zaman hükümdar ile Mehmet Akif Bey gibi daha birçok imanlı, vatansever, iyi insanı birbirinden nefret eder hale getiren neydi? Hikmeti halk tarafından bir türlü anlaşılamayan hükümetin icraatları ve bilhassa hafiye teşkilatının “sır faaliyetleri” değil miydi? Ne yazık ki, mâbeyn hakimiyeti ve hafiye fırıldakları, Abdülhamit Han gibi bir dâhiyi bile kötürüm edip bıraktı. Biz bugün Abdülhamit Han dönemi gibi çözülüş ve yıkılış değil, kuruluş ve yükseliş çağı yaşıyoruz. Evet bölgemiz cadı kazanından farksız, ama elhamdülillah ülkemiz son derece dinamik ve kabına sınmaz halde. Öyleyse farklılıkları bir şahsa –ki bu eskiden devletin bekasına idi- tehdit olarak görüp, korkutarak yönetmeye kalkan derin alışkanlıklardan kurtulmak durumundayız. Vifak ve ittifak temel kaynaklardan üretilen, ölçülebilir, açıklanabilir ve herkes olmazsa da, hiç olmazsa büyük bir çoğunluk tarafından kabul edilebilir prensipler üzerinden olabilir. Aksi duygusallıktır. Durun siz kardeşsiniz gibi hissî çağrıların, acı bir çığlıktan öte etki uyandırması zordur. Evet ümitliyiz. Hem de çok ümitliyiz. Çünkü Türkiye eski Türkiye değil. Ama devlet ne yazık ki, büyük ölçüde eski devlet. İsterseniz hissîliği bırakalım. Çünkü hisler kırılganlıkları, uzaklaşmaları getirir. Buyurun hukukun üstünlüğüne, eşyada asl olanın ibahat olduğuna bağlı yeni bir gömlek biçelim bu kabına sığmayan ülkeye. Biçelim ki, farklılıklarımız ittifakımızın, küresel vizyonumuzun temel taşlarını oluştursun. Korkuların, evhamların ve iftirakların değil. Yanlış anlaşılmasın. Bu yazı bir Erdoğan’sız AKP yazısı değil, tam aksine Erdoğan’dan hukukun üstünlüğünü talep eden bir yazıdır. h.ozturk@zaman.com.tr

Geçen hafta yabancı bir gazeteci ile Türkiye Başbakanı’nın bir danışmanı arasındaki karşılıklı suçlamalar, bu ülkede neyin yanlış gittiğinin ve niye hem içeride hem dışarıda artan sayıda insanın bundan endişelendiğinin mükemmel bir gösterisiydi. Tartışma, Erdoğan’ın ekibinde iç politika ve kamuoyu yoklamalarından sorumlu Ertan Aydın’ın, Batılı gazetecileri “medya oryantalizmiyle” suçlamasıyla başladı. Aydın, genelde Amerikalı ve Avrupalı muhabirler ile analistlerin, kendi deyişiyle “dindar Müslümanların değerlerini liberal çok partili sistemin standartları ile asla uzlaştıramayacağını varsaydığını, bu yüzden muhafazakâr bir partinin modern Türk tarihinde diğer tüm partilerden daha fazla demokratik reform gerçekleştirdiği son 10 yıllık Türk siyasi deneyimini kavrayamadığını ve inkâr ettiğini” söyledi. Aydın’a göre, yabancıların bu önyargısı, üst üste yedi seçim kaybettikten sonra hüsrana uğrayıp çaresizliğe kapılan Türk entelektüeller tarafından destekleniyor ve besleniyor. Aydın’ın sert üsluplu ithamında adını andığı gazetecilerden biri, Bloomberg View’un yazı kurulu mensubu Marc Champion’dı, kendisi, bir ay önce Erdoğan ile ilgili eleştirel bir makale kaleme almış, Başbakan’ı devlet gücünü kişiselleştirmek ve toplumsal çatışmayı teşvik etmekle suçlamıştı. Aydın’ın saldırısına hemen tepki veren Champion, Türkiye’den haber geçen pek çok Batılı gazeteci gibi, uzun yıllardır, Erdoğan ile hükümetini laik Türklerin “paranoyak” şüphelerine karşı savunduğunu ve 2002’de AKP iktidara geldiğinden beri Türk demokrasisi ve yurttaşlık haklarındaki düzelmeyi övdüğünü vurguladı. Ama şuna dikkat çekti: “Şu sıralar pek övgü alamıyorsanız, birkaç yıldır liberal reformların durmasındandır. Basın özgürlüğü gibi alanlarda geriye gidildi. Ve bizim, bir yandan, mesela, Erdoğan’ın Kürt ayrılıkçılarla barış çabalarını alkışlamaya devam ederken, diğer yandan pek çok gözlemcinin, en çok da Türkiye içindekilerin, kendisinin büyüklük şansını çöpe atmasını izlemekten duyduğu hayal kırıklığını haberleştirmememiz imkânsız. (…) Erdoğan’ın büyük, dönüştürücü bir lider olarak

hatırlanma potansiyeli vardı, muhtemelen hâlâ var. Ama Aydın’ın oryantalizm ithamı, meşru eleştirileri saptırmak amacıyla öne sürülen yabancı komplo iddiaları zincirinin son halkası.” Champion haklı. Hükümetin, bugünlerde en dürüst ve isabetli eleştirilerin ‘olağan zanlılardan’ -kadim ideolojik karşıtlarından- değil de, uzun zaman iktidar partisini desteklemişlerden geldiğini fark edememesi ya da fark etmek istememesi, Türkiye ve Türk demokrasisi için bir trajedi. Bir süredir, yabancı muhabirlerin kendi ülkelerinin yeterince bilgi sahibi olmayan izleyicilerine Türkiye’nin dengeli bir portresini sunma çabası ile giderek artan sayıda muhafazakârın, geçmişte AKP’ye oy vermelerine rağmen, reformcu devinimin kaybedilmesinden ve otoriter eğilimlerin yükselmesinden duyduğu üzüntünün çakıştığı analizlere tanık oluyoruz. Champion’ın isabetli şekilde gözlemlediği gibi, Erdoğan’ın iktidarına en büyük meydan okuma, Batılı haber kuruluşlarından değil, sayıları giderek artan, hayal kırıklığına uğramış eski destekçilerinden ve kendi partisinin bazı kurucu üyelerinden geliyor. Erdoğan hükümetine yönelik hâlihazırdaki eleştirilerin çoğunun oryantalist zihniyetten değil de hayal kırıklığından kaynaklandığı savını kanıtlamak istercesine, geçende New York Review of Books, İran, Türkiye ve Kürtlerle ilgili bir dizi kitap yazmış Britanyalı gazeteci Christopher de Bellaigue’nin bir makalesini yayımladı. De Bellaigue, AKP hükümetlerinin 2000’lerde devreye soktuğu demokratik reformların pek çoğuna -ordunun siyasi yetkisinin elinden alınması dâhil- takdirlerini sunuyor. Hâlâ pek çok sorun olmasına rağmen, Kürtlerin başına gelen en iyi Türk başbakanının Erdoğan olduğunun altını çiziyor. Aynı zamanda Türkiye’yi ele geçirmekte olan Başbakan’ın “kindar otoriterliğini” sert şekilde eleştiriyor. Kapanış paragrafında, çoğu eski Erdoğan destekçisinin ruh halini manidar biçimde özetliyor: “Kendisiyle hemfikir olmayanlarla kavgaya tutuşarak, (…) ülkesini çalkantılı bir döneme mahkûm ederken, Müslüman âleminin yol gösterici demokratı olarak sahip olduğu şöhreti de bizzat dinamitliyor.”

İnsanlar yalan söyleme eğilim ve kabiliyeti ile doğarlar meselâ, ahlâk onlara, “şahsen zarar görsen bile doğruyu tut” istikametini gösterir.

çok sayıda olumsuz örnekle dolu. Melek derecesinde hüsn-i ahlâk sahibi olsak bile, siyâset gibi bütün berrak kavramların bulanık göründüğü bir sahada melek kalmak (dosdoğru olmak) pek mümkün olmuyor. Adaletsizlik karşısında yönetilenlerin nasıl davranması hususunda siyasetname yazarlarının hayli öğüdü vardır; ne var ki güç sahipleri söz konusu olduğunda o kadar anlaşılır reçetelerle karşılaşmayız. “Âdil ol, hakkı gözet, fitneye sebep olma” gibi geniş mahiyetli tavsiyeler net değildir sanki şahsî yoruma veya “maslahat”a bırakılmış gibidir. Şahsî ahlâk konusundaki berraklığı, meselâ “Muktedirlerin ahlâkı” gibi bir kurum ölçeğine taşıdığımızda bulanıklık artıyor. Ölçek değişince mânâ da değişiyor. Siyâseti ahlâktan sıyıran Makyavel, pratikte olup biteni anlamak için sanki daha kullanışlı bir ölçü verir! Kahramanların çaresizlikle önünde diz çöktüğü bir düzlem siyâset. Keşke ulemâmız, muktedirliğin ahlâkı hakkında daha çok mesai sarfetselerdi diye geçiyor içimden.

Sıkıcı yazı AHMET TURAN ALKAN Müslümanlık, insanın fıtratından gelen eğilimlere, kendi tabiatına karşı koymasıdır; kısaca güzel ahlâk. İnsanın fıtratında ulûhiyet fikrini cismânileştirmek vardır meselâ. Fıtratımız mücerredi sevmez; fikirleri görünür, mümkünse dokunulur, ölçülür ve beş duyu ile kavranabilir hale getirmeyi ister. Müslümanlık, insana soyut olanı kavrayabilir bir kâmil varlık gözüyle bakar ve onu şekilciliğe, hassaten ikonoloji’ye (yani dinin görünür alâmetlerine) karşı şiddetle ikaz eder. Müslüman “şirk”ten kaçınmak konusunda fıtratının çağrısını bastırıp zihnî bakımdan terfî etmek için daima gayret halindedir. İnsanlar yalan söyleme eğilim ve kabiliyeti ile doğarlar meselâ, ahlâk onlara, “şahsen zarar görsen bile doğruyu tut” istikametini gösterir. Müslüman, aksini yapabilecek iken “dosdoğru” olmakla emrolunmuştur. Meselâ helâl kilit kavramdır; kazanç, para, mülk, hatta itibar gibi gönlümüze hoş

gelen tatlı imkânlar arasında seçme hakkımızı sınırlandırır, fıtratımız, “Boşver, su akarken testini doldur” diye fısıldarken din, “Ancak şu ölçüler içinde bu nimetten yararlanabilirsin” der sertçe. Uzatabiliriz. Müslümanlık, insanı kahramanlaştırır çünkü onu hep “had”ler arasındaki helâl ve mübah alanında varolmaya yönlendirir. Helâllerle haramın bir arada kaynaştığı imkânlar âlemindeki bu daracık yerde dik durmak kahraman olmaktır. Müslüman’ın destanı (aslında sanatı demeliydik) kendi hayatıdır; hayatını destanlaştırmak kendi elindedir; ne yapması, nelerden kaçınması gerektiği bilgisine sahiptir; ayrıca kahraman olup olmamak konusunda kendi kararını verecektir. Kahramanlığın kıymeti de oradadır işte; kahramanlıktan başka çaresi kalmayanların eylemi (timsah dolu havuza itilen adam fıkrası!) pek mânidar sayılmaz. Böyle yüksek bir yönlendirişe muhatap

olarak, kahramanlar arenasında yerini alanlar kâmil insanların (Übermensch, Superman), “Aynı kıbleye secde ederken bile siyasi bir meselede çok sert ihtilâf etmelerini nasıl yorumlarız? Elcevap: Allah’ın emr u nehy’ini kavramış, üstelik bilhakkın yaşamış insanlar arasında ayrılığın lâfı mı olur? Üstelik Kur’an, insanlara ve hassaten Müslümanlara, sarsılıp da endişeye düştüklerinde doğruyu hatırlatacak bir “Kutubin kayyıme” olarak hâlâ mevcut ise, Müslümanların -boşverelim siyaseti- herhangi bir meselede ihtilâf etmeleri ne mânâya gelir? Biliyorum, zor soru sordum; nitekim ulemâ bu hususta şimdiye kadar sahih bir çözüm gösterememiştir; İslâm tarihimiz için çok kısa fasılları hariç, insanın canını sıkan


40YORUM

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

5 0 Y I L L I K Y O L A R K A D A Ş I , H O C A E F E N D I ' Y I YA Z D I

PROF. DR. SUAT YILDIRIM *

Fethullah Gülen veya bir fazilet mücadelesi

1zihnimde çok eskiden beri var. Belki Fazilet mücadelesi diye bir kavram

elli yıl öncesinden. Çevremizde örneği azaldığından, dilimizde unutulduğundan ben de unutmuşum. Bugün, sanki ilk defa zihnime geldi. Çünkü bu müsemmaya tam mutabık müşahhas bir örnek, adeta bütün bir Türkiye’nin gündemine yerleşti. Vatan hasretiyle ciğeri yanan, yaşlı, hastalıklarla bitkin bir ilim ve irfan ehli, bu vaziyetinde böyle bir mücadeleyi nerdeyse tek başına yürütüyor. Eğitim sisteminin ihtiyacından doğmuş hazırlık dershanelerinin ani bir müdahale ile kapatılmasının doğru olmadığını savunuyor. Geçen otuz sene zarfında yüz binlerce öğrencinin yararlandığı takviye ihtiyacı ortadan kaldırılmadan buraları kapatmanın, öğrencilerimizi bu imkândan mahrum bırakmaya, diğer taraftan büyük emekler, fedakârlıklarla açılan ve iki yüz bin civarında istihdam sağlayan bu binlerce eğitim kurumlarını işletenlerin mağduriyetine sebep olacağını söylüyor. “Lütfen bu yanlışı yapmayalım, daha iyi işletecekse devletimizin himayesine verelim, yeter ki heba olmasın, çöpe gitmesin.” diyor. Mesele bundan ibaret! Fakat bu münferit görüş sebebiyle, onu hükümete karşı çıkan bir baği görmek ve göstermek için fırsat kollayan ne kadar da çok insan varmış! Hani demokraside farklı görüşler zenginlik sayılırdı? Hani gerçekler farklı fikirlerin tartışmasından çıkardı? Geçelim. Ama bu değil bir fırsat, bir bahane bile olamaz. Göreceğiz, bu kitle psikolojisinin etkisi fazla sürmeyecektir. Bu fazilet mücadelesini sürdüren zat, daha neler gördü neler? Yurtlar açtı, tenkit edildi. Öğrencileri dört aylık yaz tatilinde atıl bırakmayıp faydalı kamplarla geliştirelim, dedi karşı çıkıldı. Camiye gelemeyenlere konferanslarla ulaşalım dedi, dudak büküldü. Hazırlık dershanesi dedi, okul dedi, dergi dedi, dürüst gazete dedi, düzgün TV dedi, yadırgandı. Fakat o ve kendisinde isabet ve samimiyet görenler sebatla devam ettiler. Bütün bunların semereleri görüldü. Bu tohumları eken, bu verimi alan çiftçiler Allah’ın lütfettiği eserlere, yetişen nesillere baktılar. Eleştirenlere karşı nefes tüketme, onlarla mücadele yerine işlerine baktılar. Sonraları eleştirenler de benzeri şeyleri yapmaya koyuldular. Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri onun faziletini en azından vicdan-

DAĞISTAN ÇETİNKAYA

larında teslim ettiler. Yüz yüze söyleyenler de eksik olmadı. Ama o asla böyle bir itiraf beklentisi içinde olmadı. Hatadan münezzeh mi? Haşa. Münferit hataları olabilir. Fakat bu hizmetlerdeki isabeti tarihen sabit oldu. Etrafındakilere, “Faydasını görerek benzer işleri yapanları rakip görmeyin, o hizmet çığırını açma sevabı size yeter, hem bizim ulaşamadığımız alanlara hizmet götürenleri de takdir etmek gerekir.” dedi. Hocaefendi, Kur’an’dan ve Efendimiz’den (asm) aldığı ölçülere göre hak bildiği yolda azimle, Allah’a

dayanıp güvenerek sebat etti. Asla gururla, enaniyetle değil, bilakis Allah’a kulluk ve mahviyetle, Peygamber vârisi tarzında yürüdüğü için de, “Ben’im uğrumda mücahede edenleri, gayret gösterenleri elbette muvaffakiyet yollarına koyarım” vaadi gereği Allah muvaffak buyurdu. Onun hizmetinin semerelerini, Allah adamı olduğunu görenler, çevresinde halkalandılar. Bu Müslümanlar onun ihlasını, Kur’an ve Sünnet ölçülerini uyguladığını görerek benimsediler. O, insanların şöyle böyle tanıyıp geçici bir

şekilde etkilendikleri biri değil. Altmış yıldan beri hep toplumun büyüteci altında, şeffaf yaşayışı, üç nesil tarafından tecrübe edildi: Akranları, talebeleri ve talebelerinin üniversiteyi bitirip hayata atılmış çocukları fazlasıyla gözlemlediler. Onu iyi tanıması gereken bazı kalem erbabı bile yanılıyor. Hocaefendi’nin temsil ettiği hizmete “şahıs merkezli” diyerek, şahsa bağlanma şeklinde değerlendiriyor. Hayır! Bu zat yaptığını şahıs olarak değil, Allah için yaptı, Allah onu muvaffak etti. Çevresindekiler de onun Allah ve Resulü’nün hizmet düsturlarını uyguladığını gördükleri için etkilenip sevdiler. Şahısperestliği ne o, ne de etrafındakiler hayallerinden bile geçirmediler. Oturdukları yerden âleme nizamat vermeye çalışanların tasavvur bile edemeyecekleri binlerce sıkıntılara, mahrumiyetlere katlanarak yüz kırk ülkede hizmet etmeye çalışanları, Allah rızasından başka hiçbir güç tatmin edemez, fani şahıslar bunu sağlayamaz. Bunu ancak Allah’a ve ebedi ahirete inanan, Hak için halka hizmet eden “ricalün minel mü’minin, Allah’a verdikleri ahde sadık mü’minler” yapar. Ülkemizin doğu ve güneydoğusunda o yörelerin çocuklarını eğiten, ailelerine, millete faydalı nesil yetiştirmek için açılan okullar, yurtlar, dershaneler var. Her zaman hücum, yangın, molotof kokteyline hedef. Biz buradan “kapatılsın, ne çıkar,” derken oradaki öğretmenlerimiz canlarını siper ederek, uykusuz kalarak o çocuklara sahip çıkıyorlar. Her gün tehdit altında yaşıyorlar. Bir tek tehditten korkup sıvışanlar insaf edip, bari o fedakârları eleştirmesinler. Hocaefendi bu fazilet mücadelesini yürütürken bir kahraman, bir kumandan edasıyla değil bir mürşid edasıyla “Üslubunuza dikkat edin, hakarete uğrasanız da hakaret etmeyin.” diyor. Kendisi ve hizmeti hakkında yazan yazarların görüşleri okunurken olumsuz hava hissedince “Devamını okumayın, onlar hakkındaki güzel hatıram bozulmasın.” diyen bir gönül insanı o. Bu mudur bağilik, bu mudur hükümete karşı çıkma, bu mudur paralel devlet!.. Bu, vehimden başka bir şey değil. Başkasına acımayanlar bari kendilerine acısınlar da bu vehimlerden kurtulmaya çalışsınlar. O, meseleye sadece “bizim gibi alnı secdelilerin içtihad farkı” olarak bakıp yanlış bir iş yapılmasın diye uyarıyor. Muvaffakiyet Allah’tan. * Fatih Üniversitesi Öğretim Görevlisi

KRAL VE SOYTARI


41 YORUM

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

Ekrem Dumanlı

Vesayet mi dediniz? Esneme/uyuklama bulaşıcıdır. Karşıdaki, rehavet ortamının gereğini yerine getirir, küçük dilini gösterircesine esnemeye başlarsa, en dinç adam bile gaflete düçar olabilir. Hele bir de toplu esneme seansları yapılıyorsa! Koro halinde söylenen son ninni, devleti akladıkça aklıyor, pakladıkça paklıyor, kutsal bir metafor haline getiriyor. Üstelik daha düne kadar devlet düşmanlığını cihat zanneden kitleler arasında yapılıyor bu toplu hipnoz. Ve maalesef hiçbir dönemde devlete düşmanlık yapmamış kitlelere karşı yürütülüyor operasyon. Daha beş-on yıl öncesine kadar, “Bu ülkede cuma namazı kılınmaz; burası dar-ül harptir.” diyen bazı ‘İslamcı entelektüeller’, şimdilerde ekran başına bağdaş kuruyor ve “Devletin gücü, devletin kutsallığı, devletin sırları...” üzerine nutuk irat ediyor. E hani devlet ‘tağut’tu! Bu nasıl bir savrulmadır ki bir yandan o ‘Tağut’a bu kadar serfürû edecek; diğer taraftan kanun ve nizama hep saygı duymuş insanlara karşı aba altından sopa göstermeye cüret edip ‘örgüt’ suçlamasında bulunacaksınız? Bir zamanlar en müstağni kanaat önderlerini bile ‘devletçi’ olmakla suçlayan birileri, silahlı mücadele yerine gönül fethini tercih edenleri ‘korkaklık’ ve ‘pısırıklık’ ile itham etmiş, anarşiye karşı çıkmayı ‘devlete esaret’ gibi yaftalamışlardı. Şimdilerde devlet derken kendinden geçiyor, herkesi kafasındaki ‘yeni devlet’ karşısında secde etmeye zorluyor. Kural hep aynı: Kendini ‘devletin gerçek sahibi’ gibi gören, herkesi köle gibi görmek ister. Öteden beri bu böyledir. Asıl vesayet de budur. Modası geçmiş bir telakki. Modern devletler kutsal değildir ki herkes ona aklını, ruhunu, iradesini teslim etsin. Devletin görevi bellidir: Asayişi sağlayacak, adaleti tesis edecek, hizmet götürecek. Bütün bunları halktan topladığı vergiyle yapacak. Yani devletin patronu halktır, vatandaştır. Türkiye gibi temel hak ve özgürlüklerin oturmadığı, vergi şuurunun demokratik denetim refleksine dönüşmediği, devletin iğneden ipliğe hesap vermediği ülkelerde sivil toplum şuuru da kısa sürede oluşmuyor. O kadar ki devlet, sivil toplum inşa etmeye, sivil toplum örgütlerinin bir kısmını diğer kısmına karşı tavır almaya zorluyor. Dün devleti başka kavramlarla kutsayanlar da benzer bir çaba içindeydi, ama olmadı; çünkü bugünkü açık toplumu devlet eliyle şekillendirmek mümkün değil... Acı gerçeği ‘siyasal İslamcı yazarlara’ ifade etmek zorundayım: Dün sisteme muhalif olmanın getirdiği avantajla şöyle ya da böyle fikir üretiyor, düşünce yeniliyordunuz. Bugün statükonun bir parçası haline gelerek kısır bir döngü ve kibir ile düşmanlıklara yol açıyorsunuz. Kendinizi devlet yerine koyunca herkesi ‘iç düşman’, ‘iç tehdit’ gibi algılıyor, kadim devlet günahlarına ortak oluyorsunuz. İç sistemi eleştirmekten çekindiğiniz, kendinizi ona eklemlenmiş gördüğünüz için iki yanlışı birden yapmakla karşı karşıyasınız. Bir: Sistemin zati vesayetini, dayatmacı ve dönüştürücü uygulamalarını görmezden gelerek bir emirle tasfiye ettiğiniz insanlardan hayali düşmanlar

üretmek. İki: İçerideki sistemi kendi ürününüz gibi gördüğünüzden dolayı muhalif söylemi global düzlem üzerinden sürdürmek. İkisi de bir yanılsamadır ve kendi kendini oyalama ve tribünlere oynama taktiğidir... Devlet düşmanlığı da büyük bir hatadır, devlet kutsaması da. Devleti temellük eden, hem o aygıtın arızalarını göremez; hem de herkesi tehdit gibi algılar. On binlerce insanın ölümüne sebep olan PKK’ya ve onun ‘paralel devlet yapılanması’ olan KCK’ya bile sempati ile bakan birilerinin dünyanın en barışçı hareketine ‘çete’ demeye cüret etmesi; ya da ‘alternatif devlet’ benzemesine yeltenmesi korkunç bir hata değil de nedir! Bu ülkede vakıflar, dernekler, platformlar kurarak faaliyet gösteren kişileri ‘paralel’ olmakla suçlarsan, unutma ki, bu taciz gelir en başta seni vurur. Kendine düşünce kuruluşu diyen bir kurum, ‘paralel yapılar’ üzerinden korku salmaya kalkışıyorsa ve bu arada devlete ait bütün alanlarda kadrolaşıyorsa bir gün aynı suçlama ile yüz yüze gelmez mi? Hele bir de tayinlerde, terfilerde, tenkillerde etkin rol oynuyorsa, faaliyetleri sürekli fonlanıyorsa, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde gelir düzeyleri sürekli artıyorsa, bir gün benzer bir ithamla karşılaşmaları sürpriz olmaz ki! Meseleleri mecrasından saptırmamak lazım: Bir ‘cemaat’e ‘paralel devlet’ dediğiniz an, bütün cemaatleri aynı töhmet altına almış olursunuz. Daha kötüsü de söz konusu. Ülke yöneticilerinin en yakınları da vakıflar kuruyor, dernekler açıyor, okullar inşa ediyor, yurtlar talebe yerleştiriyor, vakıf üniversitelerine öncülük ediyor, öğrenci yetiştiriyor. Herhalde bunları hizmet olsun diye yapıyorlar. Bir densiz de kalkıp o insanlara ‘paralel devlet’ suçlaması mı yapacak? Sonu yok bu tür saçmalıkların. Katılımcı demokrasiyi elinin tersiyle iter, çağdışı bir statüko dayatmasına başvurursanız hem sivil toplumun genetiği ile oynamış, hem devletin meşru çizgisini aşmış olursunuz.

‘Yeni vesayet, paralel yapı, alternatif devlet’ gibi uydurulmuş kavramların sosyolojik ve siyasi bir manası yok. Belli ki kraldan çok kralcılık yapmaya pek hevesli bazı kişilerin asıl maksadı insanları korkutmak, yıldırmak, susturmak. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dediği gibi “Kimsenin devletiyle ve iktidarıyla savaşma niyeti yoktur.” Herkes katılımcı demokrasinin kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirmek zorunda. İktidar nimetleriyle sermest olmuş bazı kadim ‘İslamcılar’ın herkesi düşünce tembelliğine davet etmesi ve toplu esneme seansları düzenlemesi, sadece İslam dininin tefekkür dinamizmine değil, aynı zamanda global meselelere çözüm aramakla yükümlü bir dünyanın düşünce çeşitliliğine darbe vurmak demektir. Vebali büyüktür...

Çap bu mu olmalı? Maalesef nevzuhur kalemşorler eşliğinde infaz mangaları kuruldu. Hiçbirinin birkaç yıl öncesine kadar adı sanı bilinmiyordu. Ama şimdi hepsi ‘gazeteci-yazar’ sıfatıyla ekranlarda boy gösteriyor, bol bol tweet atıyor. İl ve ilçe teşkilatlarına “Bu kişilerin mesajlarını takip edin” diye talimatlar veriliyor. Bazılarının adı sanı duyulmamış internet sitelerinden başka bir evveliyatı bulunmuyor. Bazıları karanlık odalardan devşirilmiş tetikçi unvanıyla sahaya sürülmüş. Yalan, iftira, karalama, itibarsızlaştırma... Vefasız, kadirnaşinas bazı coşkun kişilerin yanına başka diyarlardan devşirilmiş kişiler eklemlenmiş. Şimdilerde yükselmenin şifresi ‘cemaat’e saldırmak, insanları itibarsızlaştırmak, etrafa korku salmak. Oysa bilemiyorlar ki Allah’tan korkan hiçbir şeyden korkmaz. ‘Okur mektubu’ mahiyetinde yazarlara gönderilen karanlık mesajlardan bahsetmiyorum. Teşkilatta el üstünde tutulan, bilgi aktarımında bulunulan, adı sanı belli adamlar bunlar. Mesela biri küstahça diyor ki “Ya tüm cemaatler gibi hadlerini bilirler, ya da tamamen

bitirilirler.” Vay vay vay! Bu ne büyük bir itham ve dengesiz bir iddia. Hangi cemaat/tarikat, fani bir güç karşısında diz çökmeyi, tevhit akidesi ve bin yıllık tasavvuf geleneğiyle telif edebilir! Bu ne kibir! Asıl üzerinde durulması gereken başka bir nokta var: Nevzuhur tetikçiler piyasayı işgal edince ve bunlar merkezde hüsnü kabul görünce, öteden beri tanınan muhafazakâr kalemlerin kimyası da bozuluyor. Nevzuhur tetikçiler, sadece hayali düşmanlarına saldırmıyor; aynı zamanda bunca zaman yazdıkları ve konuştuklarıyla muhafazakâr kesimde bir yer edinmiş insanları da baskı altına alıyor; hatta zan altında tutuyor. “Biz burada kıyasıya bir mücadele verirken siz...” diye başlayan cümleler aklı başında birilerini de topa ölçüsüz ve adaletsiz girmeye zorluyor. Bir yandan iktidar nimetlerinin ağır tortusu, diğer yandan yeniyetme infaz ekibinin ithamları arasında sıkıştırılma korkusu. Çetin bir sınav. Coşkunluğun tatminsiz gidişatı öteden beri yazı yazan ve toplumun bir kesiminde itibarı hâlâ devam eden insanları da tasfiye edecek bir azgınlığa doğru ilerliyor. Güdümlü ve hormonlu bir nesil, devşirilmiş yaban güllerini kulaklarının arkasına koyarak ikbal kapılarını zorluyor. Ne var ki belli bir duruş ile temayüz etmiş insanların ağzından çıkanı kulağı duymayan bu çocuklara yetişebilmesi imkânsız. Yetişseler kendi kendilerini bitirecekler; bildiğimiz haliyle kalsalar tasfiye edilmeleri söz konusu. Herkes için zor günler. Bu dönem geride kalınca, tıpkı diğer çetin devirlerde olduğu gibi, kimin vicdanıyla kimin talimatla, kimin istihbarat fısıltısıyla kimin yüreğinin sesiyle yazı yazdığı ortaya çıkacak. Bugün eline tutuşturulan evrak-ı perişanı gazete yazısı sanan ve bangır bangır bağıranlar yarın evlatlarının yüzüne bakamayacak. Keşke bu kadar savrulmasa insanlar, keşke öbür alemin bize yüklediği sorumluluk hiç unutulmasa. Keşke...


18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

42BULMACA

Kapsama Bir bakan

Kur’an’da bir sure Şakul ipi

Keskin, uzun hançer Suçu bağşlama

Günlük yaşayan bir böcek Süreli yayn Obelisk Mübarek bir ay

Erzurum Bayburt aras bir geçit Bir mevsim

Vahiy mağaras

Bayan ad Toprak kaymas

Asap

Son

Arnn yaptğ Ufak

Takma ad

Ağr yengilgi

Ağaç sakz Katman

Karşk renkli

Belirti

Beyaz

3

İnce, nazik

Kesinlik

Parlama

Kt Mağara

6

4. harf

Avrupa’da nehir

Hint soylusu

Doğurgan

3

5

Ztlk

Dişi deve

-ça, çe eki

Tanr tanmaz

Eskiden şehir

Krşehir ilçesi

Pak

Kokulu bir baharat S. Arabistan paras Şile’ye has bir bez Cilve

İkinci derece olan

Etken

2

4

Elçi

Paylama Vasta Bir çiçek

Diyarbakr ilçesi Bizmutun remzi

En az, çok az

Harcanan güç, emek Yeryüzü parças

Bir say Askeri bir silah

1

Dilsiz

Necip Fazl’n bir şiir kitab

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

Ekin biçme zaman

Tütün rengi

2

19 BULMACA

Geminin kalkşa hazr olmas Sarp geçit

Hazýrlayan: YALÇIN SABRÝOÐLU

Sol resimdeki canl grubu Sağ resimdeki (... Yazcoğlu)

Nikelin remzi Sknt, afakan

Bir snma sistemi Arnavutluk başkenti

Uygun, eş denk Allah’n evi, kblemiz

Bir otomobil çats Bir bayan ismi

Allah’n görmesi Kobay

4

Bir deniz taşmaclğ Helyumun remzi

Bir bağlaç Bir bitki

Yldrm savar

3 6 5

Salgn hastalk

Kraln eşi Almanya’da şehir Rey

Ksaca molibden

Göğüs

Kağt katlama sanat

8

9

2

Su

İtalya’da ova

8

1

9

5

7

8

3

5

Peygamberimizin bir ad Ksaca otomobil

Buyruk

4

6

2

1

7

8

4

5

3

1

8 5 9 4 7 3 1 2 6

1 7 4 8 2 6 5 9 3

6 3 2 5 9 1 4 7 8

9 1 6 7 4 5 3 8 2

3 8 7 9 1 2 6 5 4

4 2 5 6 3 8 7 1 9

7 4 8 1 6 9 2 3 5

1

İmparatorluğu yöneten, ilhan

Umumi banyo

y.sab rioglu@za man.com.tr

2 9 1 3 5 4 8 6 7

İşaret, emare

5 6 3 2 8 7 9 4 1

Tablodaki tramlý kalýn çizgilerle belirlenmiþ 3’e 3’lük karelere, 1’den 9’a kadar rakamlarý birer kez kullanarak yerleþtirin. Öyle yerleþtirme yapmalýsýnýz ki, bütün 3 lükle ri dol dur du ðu nuz da tablonun bütün kutularý yukarýdan aþaðýya ve soldan saða 1’den 9’a kadar rakamlardan birer kez kullanýlmýþ olsun.

Kör

Bayağ

14 KASIM 2012 ÇARŞAMBA ZAMAN

SUDOKU BULMACA 7

2

4

9

9

5

2 7 1

6

BULMACALARIN CEVAPLARI 43’NCÜ SAYFADA


A Ý B V A O RA R LF Ý E U NZ Ö DB Ý E K RÞ Ý UE Y NĞ VÜ G

N R Z Ü Ý Y VY U AB K F A UA K ÖR A Ý I ÞN C EV Þ ĞE GR R

U KA P R R A ÜS D YÜ H B M AN T KÜ V A Z NÞ G VÝ K EJ RE U

G ED H K A N RO R SN V Ü S ME E TL G V Þ ÞA Ý Ý L A JB UL Þ

Y LN Ý V D E KS Ð OA İ N T SL T EP D G F AL E LO G BP ÞN O

U İÝ Y Ü N R VH H S T K A I TĞ R TV Ü D V L Y Ç OE N PG OD V

N MD K L Ý İ ÜO Ý HG T T E I Ö D RÜ L Ü A N Y İ EI O GT VL M

F EÜ E Ý D S LY U OH L G Þ EU A DL D L Y E N R I K S TÞ MD N

Ý V Ð A Ü R Ý M P YE D H M Þ A H A P N D V L E K KF R Þ K N Ü A

Þ AY G O V A A Ý N MZ S E V MA Ý H B E N Ð A L İ F E D KD A Ç D

U F VÝ IA H H L R Y Ý T AA O K L D R F N Ý E K A D O Ü Z R E Y A V MR B Y D E Ý A D AE C İ E C İ Ý N A R R N N N C E S S Ö Ö K T D N N Ç Ç D Ý M ÐR M R

A V I O Y H Ü EY E Ü V OE S L O EL A RA P P B Ğ Ğ E MM S K K TU U

R

N E

R

V

G J

E

T

J

S L

Ö

L

A A

K

A

T U

R

U

R T

N

T

O O

O

O

G R

T

R

K Y

S

Y

Ý

A

ÝO D DM U

U A P

N

O Y O

Y

PZ M OC T T R TV U M

L N O

R

ZK Þ

OK Z

C R

H

GC

NU

R

L

Ý

Z

M Z

K

N

GF

ÝÇ

M

E

R

R

ŞN

L

P

ÞE

K

T

A

H

AM

L

O

EC

M

Ý

KA M

N

VN Ü

R

KÝ S

N

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz?

misiniz? kelimeleri içine serpiþtirdik. bulabilir A Aþaðýdaki RAþaðýdaki Z kelimeleri V tablonun Ütablonun U içine İ serpiþtirdik. E Bunlarý NBunlarý G bulabilir V misiniz? N C ALİZE, BOYLAM,CÝBALÝ, CÜNEYT, ÇEKÇEK, DÝNDAR, ENDERUN, FOBÝ, GRİZU, HASTA, ÝLKER, KASKET, ALPER, BAHREYN, ÇİRKİN, DAMAR, ENFES, FÝKRET, GAYZER, HAFSALA, ÝZMÝHLAL, NECİP, ONBAÞI, ÖYKÜ, PÝSTON, REVNAK, SOSYAL, ÞURUP, TANKER, ULUDAÐ, KONÇ,LANTAN, LENGER,MAHKUM, MENDİREK, NAZARİ, ONBAŞI, ÖĞLEN, PEÞÝN, RONDO, SERBEST, ÞENLÝK, TURGUT, ÜSTÜN,Ü VOKAL, YAYGI,AZORLUK. J F G C UYGUN, E M D U L U Ý ÜNSAL, VAHÞÝ,ÐYUKARI, ZEBUN.

Ü

TH JRR FM R Ð AE A LK D M Ý UM Y L ÜR U SÜ Ý Ý GEK C N M ED R M İL Ü K

YF EL ÖZ SN CE IR Ğ A OV ÝM NĞ RO NJ P U TD İ H Ü A R Z V Ü E N G V N C

RA

F

RÜ ANA CÝG UPD Z AE F ZA Ç ÝK N LA Þ Ü D G YT A M A E CS K ÖD V EL K

AK ÜEK AER GÜN DEL E N Ü AY Ý K EG L TB Ü PL Y UÝ M RD C UO Ö ÞP E

DR ÝV UT YÖ PK ÞR A E I V I J Y K G Þ N NO ET Ç S A OI KLJ KZY RBK NOG L TÞ Ü D N Ý EA E ÇP T AN P

T R

Ý TE EA KN S P A G K T F U A Ý A J E T B N U S J R L T E K S A K F A A E B U J L

M A L R A L S E N N Ü D A E N R C U R N N V

K E L İ M E

8

7

6

5

5

8 8

7 7

6 6

5

4

3

3 2

2 1

1

4

4

3

2

1

1

1

3

4

1

5

2

3

7

8

5

9

6

7

8

6 Refik 7 Aydýn 8 9

Refik Aydýn

6

E

T1

K

O L

2 N3

T A

İ4 T5 E6 L7

M A M

E N

İ8 K9 10 M11 A12

yansma, yank.– Bir meyve.

N

N U

3

R

R

A

İ

İ

N

İ

T

A

T

T

E

İ

İ

M

L

L

A

Ş

S

A

T İ E T M A S Ş İ AM K A

K

L

�� �� �� �� ��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� �� �� �� �� �� ��

��� ��� ��� İ ����� ��� � ��� ��� ��� ��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

�

��� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� �� ��

��

��

��

��

��

��

�� ��

�� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �

�� �� �� �� �� �� �� �� �

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��������������

���������������������������� ������������������������������������������������������������������������������������������� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

������������������������������������������������������������������������������������ ���������������������������������������������������������������������������� ������������������������������������������������������������������������������������� �����������������������������������������������������������������������������������������

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ��� ��� ���� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ��� �� �� �� �� �� ��� �� �� �� �� �� �� �� � ���������������������������������������������������������������������������� �� ��� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

�� ���� �� �� ���� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� � �� �� ��� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

������ �������������� ���� �� ���� ������ ������ ������ ����� ������ ���� �� �� �� ���� ���� �� �� ��

������������ ������������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ���� �� ���� ���� ����

���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� ��

��

���� � �� ���� ���� ���� � �� ��� ���� ���� ���� �� �� �� �� � �� �� ��

��

�� �� �� �� ������������������������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ���� �� �� �� �� ����

�� ���� �� ���� �� ���� �� ������������ ������ �� ���� ������ ������ ������ ������ ������ �� ���� ����

����������� ������ ������ ����������� ����� ���� �� ���� �� �� �� �� ���� �� ���� �� �� �� � �� �� ��

���� ��� ���� ���� ���� ���� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

� �� ���� ���� ���� ���� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� ����

��

���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� � �� �� �

��

�� ����� ������������ ������������ ������ ������ �� ���� �� ���� ������ ������ ������ ����� �� ��

�� �� �� � �� �� �� �������������������� ���������� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ����

��

�� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� ��� �� � ��� ��İ ��� ��� ��� �� � ��� ��� �� ��

�� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� ��

Dünkü bulmacalarn çözümleri Dünkü bulmacalarn çözümleri

� � � İ � � � � � �

6 6J J E E N N E E R R İ İ K K F F E E RR İ İ 7 7İ İ R R İ İ B B A A Ş Ş F F İ İ L L İ İ KK K E L B A R A T A 8 T E B A R A T A 8 T E K E L

U

Z

E MZ U A K N A İ L E

1 2

S 4 4E N E MM İ İ L L İ İ S S MM A A E N E 5 5 N ND D K K A A R R İ İ K K A A T T ÜÜ RR

3

2

81 EM 1LU 2 EK 3MA 4 AL 5 NL 6 İ 7 NT 8 O 9 TS10Eİ 11R M 12

7

6

geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, zaman.– Selenyumun sembolü. 6) Dş görünüş. 7) Susama, susuzluk. 8) Bir şeye zorunluluk sonucu bağl olmayan, bilen,özünde aptal, bulunmayan bön. 3) Acemi, tecrübesiz.– onun nitelik, ilinek.Kumaş kadn başlğ. 4) Bir renk.– Tavuğun istenilen yere yumurtlamasBir için kesilmiş veyaveya ayrlmş ince, obütünden yere konulan yumurta yumurtaya yass parça. Ölü Uzaklk benzeyen şey.5)9)bön. Bazykama.– bilen, aptal, 3)hayvanlarn Acemi, tecrübesiz.– işareti. 6) Bir şk veya s kaynaKumaş kadn başlğ. 4) Bir renk.– derisinde, insan vücudunun belli yerle-Bir ğndan yaylan şnlarn toplandğ yer, bütünden kesilmiş veya ayrlmş rinde çkan, üst deri ürünü olan ipliksiince, yass parça. 5) Ölü7)ykama.– Uzaklk mihrak.– Cilt, deri. Gerçekte öyle uzant.– Merkezden uzak, kyda köşede işareti. 6) Bir şk veya sgibi kaynaolmadğ hâlde öyleymiş kabul kalmş. 10) yaylan Bir erkek ismi. 11)toplandğ II. Dünya ğndan edilen, itibari. 8) şnlarn Pamuk, keten veyayer, Savaş yllarnda Japonlarn kullandğ mihrak.– Cilt, deri. 7) Gerçekte öyle ipekten, seyrek dokunmuş delikli bir olmadğ öyleymiş gibi kabul intihar uçağ.hâlde 12) İlanlar, duyurular. türedilen, kumaş. 9) Kul.– Paltoya benzer itibari. 8) Pamuk, keten veya 1 2üstlük. 3 seyrek 4 10) 5 Bir 6 noktann 7 8 9 delikli 10deniz 11 bir 12 biripekten, tür dokunmuş 1 tür 9) GKul.– benzer P kumaş. A T A O Paltoya N Y A yükselti, Y A yüzeyinden olan yüksekliği, noktann 2 bir A tür V üstlük. O K A10)DBirOtekrar B etme. R deniz İ K irtifa. 11) Tekrarlama, olan yükselti, 3 yüzeyinden R Aveya Y ses Sdalgalarnn Ayüksekliği, M E D yanstc A N İ 12) Işk etme. 4 irtifa. A N 11) Tekrarlama, D İ K İ tekrar K E S bir çarparak geriT dönmesi, 12)yüzeye Işk veya ses dalgalarnn yanstc 5 K A B İ L N A S I L yansma, yank.– Bir meyve. bir yüzeye çarparak geri dönmesi,

Dünkü bulmacalarn çözümleri

4

2Bulmaca 3 4 5

Bulmaca

2

3) Selin sürükleyip getirdiği çok küçük 10 11 12 taneli çamurlaşmş kum ve toprak karşm.– El alştrmak için çok tekrarSOLDANyazlan SAĞA 1)yaz. Bir dönem TürkAygt, lanarak 4) Vilayet.– r.ay din@za man.com.tr siyasi literatüründe de yer alanbirŞili alet, donanm, takm.– Kur’an’da ve Arjantin’in güneyindeki çok az sure. 5) Cevizin yeşil kabuğu ve yaprağ.– yerleşim olan bölge.– Şaşknlk sözü. Serçegillerden, ve boynunda SOLDAN SAĞAbaşnda 1) Bir dönem Türk 2) Amerika armudu.– İki yan sra r.ay din@za man.com.tr krmz, siyasi literatüründe de yer alan Şili sar tüyler bulunan, güzel 10 11 12 oturacak bulunan yaylküçük atçok arabas. ve Arjantin’in güneyindeki az öttüğü içinyeri kafeste beslenen bir yerleşim olan bölge.– ŞaşknlkAllah’n sözü. 3) Tren, tramvay yolu.– Cenab– kuş,2)kutan. 6) Ölüm cezas.– Arkadaşlk Amerika armudu.– İkiİlahi. yan 4) sra kudret ve azametine ait, En 9 10 11 12 etme, birlikte bulunma. 7) Giyilecek oturacak bulunan yayl at arabas. ksa zaman yeri parças.– Mağaralarda ve şey,3)elbise, Alüminyum silikatAllah’n Tren, giysi.– tramvay yolu.– Cenab– tavandan damlayan kireçli kudretoluşan, ve azametine ait, sularn İlahi. En orinden kahverengi veya4)soluk katlaşmasyla tabandanMağaralarda yukarya zaman parças.– sarksa renkte değerli taş. 8) İnsan istendoğru oluşandamlayan kalker birikintisi, tavandan kireçli sularn meyen seçeneklerden birini, yukarya çoğunlukla katlaşmasyla tabandan stalagmit.– Yakmak için kullanlan iri ikisaman. seçenekten birini izlemeye zorlayan doğru5)oluşan kalker birikintisi, Olabilir, mümkün.– Bir soru. tartşma, sorun.– Allahkolunda (cc)’n afayr ve nitelik stalagmit.– için kullanlan iri 6) Bir bilim ve Yakmak sanat saman. 5) Olabilir, mümkün.– Bir soru. merhametinden mahrum olma, beddua, ve6)özellikleri veya Bir bilimbulunan ve AŞAĞIYA sanatyöntem kolunda ayr nitelik ilenç. YUKARIDAN 1) Osmanllar akm.– Bütün olarak, büsbütün, ve özellikleri bulunan yöntem baştan veya döneminde Isparta veyet.– yöresine verilen akm.– Bütün olarak, büsbütün, baştan sona. 7) Vasf, key Eski dilde su. ad. 2) Kr yaşam aşkinsanlarn konusunu sona. 7) Vasf,içinde key yet.– Eski dilde su. 8) Bir toplulukta çalşan her 8) Bir toplulukta çalşan insanlarn işleyen ksa şiir.– Yatay olmayan, amudi.her biri.– Çeşitli belge ve işlemlere geçerlik biri.– Çeşitli belge ve işlemlere geçerlik yükümlü, belli nitelikleri kazandrmakla kazandrmakla yükümlü, belli nitelikleri veve kendine özgü birbir hukuk statüsü olan kendine özgü hukuk statüsü olan kamu görevlisi. YUKARIDAN AŞAĞIYA kamu görevlisi. YUKARIDAN AŞAĞIYA 1) Hareket halindeki geminin hzn 1) Hareket halindeki geminin hzn ölçmek denize salnan alet. ölçmek içiniçin denize salnan alet. 2) 2) Kolaylkla kandrlabilen veya aldatlaKolaylkla kandrlabilen veya aldatla-

43BULMACA 18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN


44 SPOR

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

İyiliğe vakıf futbolcular

Didier Drogba, Florent Malouda, Dirk Kuyt, Omar Kanoute, Samuel Eto’o, Lionel Messi, Zinedine Zidane, Luis Figo gibi birçok oyuncu kurdukları vakıflar aracılığıyla insanların yardımına koşuyor. Ülkemizde futbolun başaktörleri,

Didier Drogba, saha içi ve saha dışı duruşuyla ülkemizde taraflı tarafsız neredeyse futbolseverlerin tamamının takdirini kazandı. Futbol hayatı başarılarla dolu. İngiltere Premier Ligi’nde Chelsea formasıyla 3 şampiyonluk yaşadı. 2011-12’de Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırdı. 2 defa Afrika’da yılın oyuncusu seçildi. Sahadaki tüm bu başarılarını saha dışındaki yardımseverliği ile de taçlandırdı. 2007’de kurduğu Didier Drogba Vakfı’yla başta ülkesi Fildişi Sahilleri olmak üzere Afrika’daki diğer insanlara yardım yapmaya başladı. Onun en büyük hayali, doğduğu Abidjan’a bir hastane kazandırmaktı. Bu maksatla Londra’da bir yardım balosu düzenledi. Başta Chelsea’deki takım arkadaşları Ashley Cole, Joe Cole, Nicolas Anelka, Salamon Kalou, Claude Makelele ve İngiltere Millî Takımı’nın da kaptanlığını yapan John Terry olmak üzere pek çok şöhretli oyuncu bu baloya katıldı. Drogba, vakıf yararına 500 bin pound (yaklaşık 1 milyon 250 bin lira) topladı. 2009’da yaptığı bir reklam anlaşmasından aldığı 3 milyon avroluk bedelin tümünü de bu hastane yapımına harcadı. Aslında o vakıf kurmadan önce de ülkesindeki pek çok yardım faaliyetine katkıda bulunuyordu. Bu yardımları bir çatı altında toplamak için kurduğu vakıf, hâlen sağlık ve eğitim alanlarında faaliyetlerine devam ediyor. Drogba, bu vakfı kurmadan önce, yaklaşık üç yıl Birleşmiş Milletler’in iyi niyet elçisi olarak çalıştı. İngilizlerin ünlü The Daily Telegraph gazetesinde yayımlanan bir makalede, ülkesi için yaptıklarının Fildişi Sahili Devlet Başkanı’ndan daha fazla olduğu yazıldı. Ünlü futbolcu, kaleme aldığı otobiyografi kitabının ve “Didier Drogba’nın Olağanüstü Kaderi” adlı DVD’nin tüm gelirlerini de kurduğu vakfa bağışladı. Ocak 2007’de, Birleşmiş Milletler

Didier

Dr

ba

Didier Drogba Vakfı

kaldırdı. Chelsea’de yılın futbolcusu seçildi. Fransa Millî Takımı’nın değişmez oyuncusu oldu. Tüm bu başarılarının yanı sıra kurduğu ‘One Love Vakfı’ ile o da muhtaç insanlara yardımda buluyor. Malouda, vakıfla ilgili sorulara “Allah’ın bana bahşettiği bu futbol yeteneği sayesinde kazandıklarımı insanlarla paylaşma duygusuyla ‘One Love’ adlı vakfı kurdum.” cevabını veriyor. Vakıf sadece doğduğu Fransız Guyanası’nda değil, Haiti ve Jamaika’da da faaliyet gösteriyor. Onun yapmak istediği şey spor yoluyla kalplerine ulaşacağı gençleri eğitmek. Bunun yanında kendisi gibi insanları örnek almalarını sağlamak. Belki içlerinden biri ileride önemli yerlere gelecek ve o da böyle bir vakıf kurarak insanlığın hizmetinde olacak. Malouda’nın şöyle bir sözü de var: “Hiçbir topluluk gençlerinden yoksun var olamaz.” Malouda, vakfı ilkin Brezilya ve Surinam arasında yer alan Fransız Guyanası’ndaki futbol tutkunu gençlere katkı sağlamak için kurdu.

og

yanlar yahut bu takımları çalıştıran teknik direktörler inanılmaz paralar kazanıyor. Bazıları yedi sülalesine yetecek kadar parayı birkaç yılda cebine indiriyor. Ancak ne hikmetse bu oyuncuları, teknik direktörleri bir okul, yetimhane, sağlık ocağı veya spor salonu yaptırırken göremiyoruz. Başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu olmak üzere memleketin herhangi bir iline, ilçesine yardım eli uzatırken izleyemiyoruz. Bizim topraklarda ter döken futbolcu ve teknik adamlardan ciddi ciddi yardım kampanyalarına el atan, dernek kuran, vakıf açan bir futbol adamına şu ana kadar rastlayamadık (Yıllar önce Fatih Terim’in memleketi Adana’da devletin tahsis ettiği araziye okul yaptırması hariç). Oysa dünyanın dört bir yanından yüzlerce futbolcu, kazançlarının bir bölümünü kurdukları vakıflar aracılığıyla muhtaç insanlara aktarıyor. Kimi sağlık ocağı açıyor kimi okul yaptırıyor kimi de giyim ve gıda yardımında bulunuyor. Böylesine vakıf açan oyunculardan bazıları da Süper Lig’de ter döküyor. Galatasaray’ın dünyaca ünlü golcüsü Didier Drogba, Trabzonspor tarihinin en kariyerli oyuncularından Florent Malouda, Fenerbahçe’nin Hollandalı yıldızı Dirk Kuyt akla ilk gelenler.

n

1özellikle de 4 büyük takımda oyna-

Gelişim Programı, yaptığı yardımlardan etkilendiği Didier Drogba’ya ‘İyi Niyet Elçisi’ unvanını verdi. 1978’de doğan futbolcu, Malili eşi Alla ve üç çocuğuyla yaşıyor. O, 2002’de Fildişi Sahilleri’nde patlak veren iç savaşta da elini taşın altına sokan kişiydi. Ülkedeki savaşa rağmen Fildişi Sahilleri Millî Takımı 2006 Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanınca, Drogba eline mikrofonu aldı ve halkına seslendi: “Biz bugün tüm Fildişi halkının bir arada var olabileceğini, tek bir amaç uğruna oynayabileceğini gösterdik. Biz kutlamaların insanları birleştireceğinin sözünü verdik. Size dizlerimizin üzerinde yalvarıyoruz... Lütfen silahlarınızı bırakın!” 5 yılda üç binden fazla insanın hayatına mal olan savaş, Drogba’nın bu sözleriyle sona erdi. Bir başka iyi krampon, Fenerbahçe’nin Hollandalı yıldızı Dirk Kuyt. 1980 doğumlu oyuncu ülkesinin kahramanı. Kuyt’un eşi Gertrude, yaşlı ve ihtiyaç sahiplerinin kaldığı bir hastanede çalışan bir hemşireydi. Gertrude, onca kazanca aldırmadan mesleğine ta ilk çocukları doğana kadar devam etti. İkili 2006 yılında da bir vakıf kurdu. Dirk Kuyt Vakfı, engelli insanların sosyal hayata katılabileceklerini göstermek üzerine çalışmalar yapıyor. Kuyt’a göre hayat yalnızca sağlıklı insanlar için değil, engelliler için de eşit fırsatlar oluşturabilir. Kuyt ayrıca, kazandıklarının karşılığı olarak insanlara bir şeyleri geri vermek zorunda olduklarını ve engelli çocukların vakıf sayesinde hayata tutunduklarını görmenin kendisini mutlu ettiğini söylüyor. Vakfın bir başka çalışma alanı ise kimsesiz çocuklar. Özellikle savaş ve yoksulluk mağduru 3 .

a tM

louda

Flor e

BEHRAM KILIÇ

dünya ülkelerindeki kimsesiz çocukların eğitim ve sağlık masraflarını karşılamaya çalışıyorlar. Engelli insanlara yardım amacıyla bu yılın şubat ayında bir gece düzenlediler. Vakıf, engelli gençler ve çocuklar için her yıl yaklaşık 40 organizasyon düzenliyor.

Malouda’nın One Love Vakfı Trabzonspor yönetimlerinin ‘şehre yıldız gelmez’ klişesini yıkan, taraftarların sevgilisi olan Florent Malouda da büyük bir kariyere sahip. Fransa’nın Lyon takımıyla 4 şampiyonluk yaşadı. İngiltere’de Chelsea’de takım arkadaşı Drogba ile birlikte bir şampiyonluk gördü. UEFA Kupası’nı

Dirk Kuy t

Buradaki gençlerin futbol oynayabilmeleri için onlara forma ve krampon desteği sağladı. Malouda, tanınmış bir sporcu olduğundan dolayı dünyaca ünlü markalardan destek aldı. Vakıf zamanla büyüdü. Hatta yardımlar Haiti’ye kadar uzandı. 2010’da meydana gelen Haiti depremine dünyanın dört bir tarafından yardım yağdı. Yardımda bulunanlardan biri de bizzat Haiti’ye giden Malouda’nın kendisiydi. Yaklaşık 100 bin insanın hayatını kaybettiği bu depremden 6 ay sonra Haiti’ye yardım götürdü. Halka tişörtler, çocuklara imzaladığı Chelsea formalarını dağıttı. Çocukların ona dua ettikleri kameralara yansıdı. Galatasaray’ın bir başka Fildişi Sahilli oyuncusu Emmanuel Eboue de vakıf kuran futbolculardan. 2007’de İngiltere’nin Arsenal takımında oynarken kurduğu vakıf aracılığıyla ülkesindeki yoksul vatandaşlara yardım eden futbolcu, eğitimi destekleyip gençlere yeni iş sahaları açmak için çabalıyor. Eboue, geçen yıllarda ülkesinin başkenti Abidjan’da düzenlediği dayanışma yemeği sonrasında 10 bin kadar ders

gerecini ve bin tane de masayı okullara dağıttı. Dünyaca ünlü oyuncular Lionel Messi, Zidane, Rivaldo gibi isimlerin de vakıfları var. Barcelona’nın Arjantinli yıldız futbolcusu, kendisinin de doğduğu Rosario şehrinde kurduğu vakıf aracılığıyla Arjantin’deki bir çocuk hastanesi için 780 bin dolar bağışladı. Dünyaca ünlü oyuncu, daha önce de 1,2 milyon nüfuslu kentteki bir spor merkezinin onarımı için 195 bin dolar bağışta bulunmuştu. Ayrıca, otizme yol açan bir hastalıkla mücadele eden insanlar için çalışmalar sürdürüyor. Fransızların efsane ismi Zinedine Zidane’nin kurduğu Zidane Vakfı da uluslararası yardım faaliyetlerinde bulunuyor. Zidane, eski takım arkadaşı Ronaldo gibi oyuncularla birlikte ‘yoksulluğa karşı maç’ organizasyonları düzenliyor. Brezilyalı efsane oyuncu Rivaldo’nun kurduğu vakıf ise Angola ve Brezilya’da faaliyet gösteriyor. Brezilyalı efsane oyuncu geçen yıl, Christiano Ronaldo ve Messi’den aldığı imzalı formaları açık artırmada satarak elde edilen geliri vakfa bağışlamıştı. Real Madrid’in Portekizli yıldızı Cristiano Ronaldo da geçen yıl yaptığı önemli bir yardımla gündeme gelmişti. Altın Ayakkabı ödülünü kazanan Ronaldo, bu ödülün bir açık artırmada satılmasına izin verdi ve elde edilen yaklaşık 1,5 milyon avroluk kazancı Filistinli çocuklara bağışladı. Portekizli yıldızın 66 ülkeden 167 okula bağışta bulunduğunu da belirtelim. İspanya’da ırkçı saldırılara uğrayan, bu yüzden bu ülkeyi terk edip Rusya’nın Anzhi takımına giden, şimdilerde ise Chelsea formasını terleten Kamerunlu Samuel Eto’o da yardım faaliyetleri konusunda oldukça aktif. Mart 2006’da kurduğu Samuel Eto’o Vakfı, Batı Afrika’da yardım faaliyetleri düzenliyor. Vakıf bunun yanında sağlık hizmetleri, yoksullukla mücadele, kültürel faaliyetler, çocukların gelişimi gibi alanlarda da çalışmalar yürütüyor. Bir başka iyiliksever de Portekizli efsane oyuncu Luis Figo. Futbolu bıraktıktan sonra Luis Figo Vakfı’nı kurdu. Vakıf, çocukların sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanması için çaba gösteriyor. Fransız futbolcu Lilian Thuram’ın vakfı da sosyal sorumluluk projelerine kaynak sağlıyor.

Frederic Omar Kanoute’nin camii Birçoğumuzun hayranlık duyduğu oyunculardan Mali asıllı Fransız Frederic Omar Kanoute de insanlığın hizmetinde. 20’li yaşlarda Müslümanlığı seçen oyuncu, üzerinde bahis şirketi reklamı bulunan formayı giymek istememesiyle de uzun süre dünya gündemine oturmuştu. 1977’de Fransa’nın Lyon kentinde dünyaya gelen Kanoute, İspanya’da Sevilla takımıyla büyük başarılara imza attı. İki kez UEFA Kupası’nı kaldırdı. 2006’da Kanoute dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Mali’de yoksul Müslümanlar için bir vakıf kurdu. Vakıf, Mali’de yüzlerce fakir çocuğu açlığın pençesinden kurtarmak için bir barınma köyü oluşturdu. Şu açıklamalar ona ait: “Mali’nin başkenti Bamako sokaklarında dolaşırken yüzlerce fakir çocuk gördüm, onlara yardım etmek istedim, bu yıllardır yapmak istediğim bir işti. Bu sayede bir vakıf kurdum, çok şükür her şey yolunda gidiyor. İnşallah yakın zamanda fakir çocuklar için daha büyük bir köy kuracağız. Onları orada barındırıp yetiştireceğiz.”


A B O N E

K A M P A N Y A S I

2014 DENVER® Tablet DENVER TAD-70082

7“ Dual-Core Android 4.1 tablet 8 GB dahili hafıza, G-Sensor, Wlan 802.11/b/g/n, 3G bağlantı opsiyon imkanı, 1.2ghz Dualcore Cpu Ön kamera, Multi dokunmatik özelliği, 512 Mb DD3 Ram. Bağlantı birimleri: Micro USB, Micro SD, Kulaklık, Mini HDMI çıkış

ABONE HATTI DANİMRKA ✆ İSVEÇ ✆ FİNLANDİYA ✆ NORVEÇ ✆

+45 70 20 69 70 + 46 76 160 46 03 + 358 46 63 44 686 +47 21 39 54 57

E-Mail: abone@zamaniskandinavya.dk www.zamaniskandinavya.dk


46 SPOR Devler Ligi’nde ‘dev ilginçlikler’

18 - 24 ARALIK 2013 ZA­MAN

Şampiyonlar Ligi’nin ilk şampiyonu Marsilya sıfır çekti. İki gün süren maçta Juventus’u 1-0 yenen G.Saray, eksi 6 averajla ikinci tura çıktı. Borussia Dortmund, Arsenal ve Napoli 12 puan topladı, yoluna devam edenleri üçlü averaj belirledi. HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1tijli organizasyonu olan Şampiyonlar Kulüpler düzeyinde UEFA’nın en pres-

Ligi’nde grup maçları tamamlandı. Galatasaray, kar yağışından dolayı 31. dakikada tehir edilen ve ertesi gün tamamlanan maçta Juventus’u yenerek adını son 16 takım arasına yazdırdı. 20 yıl önce start alan Şampiyonlar Ligi’ni ilk kazanan takım olan Marsilya sıfır çekerek maziyi arattı. Bir başka ilk, F Grubu’nda yaşandı. Borussia Dortmund, Arsenal ve Napoli 12 puan toplarken, gruptan çıkan takımları üçlü averaj belirledi, üzülen Napoli oldu. Geçen yıl iki Alman takımının final oynadığı Şampiyonlar Ligi’nin grup maçlarında genelde favori takımlar yoluna devam etti. A Grubu’nda Manchester United’ın lider olması kadar Bayer Leverkusen’in ikinci olması da normal karşılandı. Lucescu’nun Shakhtar Donetsk’i 3. olurken, sürpriz olan İspanyol Real Sociedad’ın sadece 1 puan alması oldu. Galatasaray’ın da bulunduğu B Grubu’nda temsilcimizin İtalya şampiyonu Juventus’u geride bırakması beklenen bir gelişme değildi. Benzer bir durum C Grubu’nda da vardı. Zlatan İbrahimoviç ve Cavani gibi yıldızlarla Paris Sanit Germain grubun mutlak fovarisiydi. Asıl sürpriz, geçen yıl UEFA Avrupa Ligi’nde final oynayan Benfica’nın Yunanistan temsilcisi Olympiacos’a ikili averajla geçilip gruptan çıkamamasıydı. Her iki takım da 10 puan topladı. Bayern Münih geçen yıl lig, kupa ve Şampiyonlar Ligi’ni kazanarak zor tekrarlanacak bir başarıya imza atmıştı. Bu yıl da kaldığı yerden devam eden Alman ekibi, D Grubu’nda favori gösteriliyordu. Deplasmanda Manchester City’yi yenerek gücünü gösteren Bayern Münih, son maçında İngiliz ekibine 2-0 öne geçtiği maçta 3-2 yenilerek şaşırttı. Bayern Münih ve Manchester City 15’şer puanla grubu tamamlarken; sadece 3 puan toplayan Victoria Plzen ile CSKA Moskova arasında UEFA Avrupa Ligi’ne gidecek ekibi ikili averaj belirledi. Gülen Plzen oldu. E Grubu’nda Murat Yakın’ın takımı Basel, şaka bir sonuca imza attı. Grubun kesin favorisi Jose Mourinho’nun Chelsea’sini iki maçta da yenen Basel, aynı başarıyı Schalke 04 ve Steaua Bükreş karşısında tekrarlayamadı. Basel, topladığı 8 puanla grubu 3. sırada

tamamlarken Chelsea ve Schalke gruptan çıkan takımlar oldu.

F grubunda tarihi sonuç Şampiyonlar Ligi tarihine geçen sonuç F Grubu’nda alındı. Arsenal, Napoli, Borussia Dortmund ve Marsilya’nın yer aldığı grup için ‘Ölüm Grubu’ denilmişti. Adına yakışır bir sonuç çıktı. Arsenal kendi sahasında yenildiği Dortmund’u deplasmanda mağlup etti. Marsilya’nın tüm maçlarını kaybederek hayal kırıklığı yaşattığı grupta Dortmund, Arsenal ve Napoli 12 puan topladı. İtalyan ekibi Napoli son maçında Arsenal’i 2-0 yenmesine karşılık üçlü averajda 1 gol farkıyla 3. olup gruptan çıkamadı. Napoli’nin Arjantinli yıldızı Gonzale Hugain maç sonunda göz-

yaşlarını tutamayarak “Bu haksızlık. 12 puan topladık ama yolumuza devam edemiyoruz.” dedi. Geçen yılın finalisti Borussia Dortmund’a turu getiren gol 87. dakikada geldi. Bir başka dramı ise Şampiyonlar Ligi’ni ilk kazanan takım olan Marsilya, sıfır puan çekerek yaşadı. Arda’lı Atletico Madrid, bu yıl hedef olarak Şampiyonlar Ligi’nde finali belirleyen takımlardan. Bunun boş bir hayal olmadığını G Grubu’nda en yakın rakibine 9 puan fark atarak gösterdi. Zenit’in 6 puanla ikinci olduğu grupta Porto ve Avusturya Wien 5’er puan topladı. H Grubu’nda Barcelona, Milan ve Ajax’a göre ‘daha fazla’ favoriydi. Ancak bu favoriliğin karşılığının 13 puan olmaması gerektiği konusunda otoriteler hemfikir. Ka-

talan ekibinin lider olduğu grupta 9 puanla Milan ikinci, 8 puanla Ajax üçüncü oldu. Devler Ligi’nde bir başka yarış Ronaldo ile Messi arasında yaşanıyor. Son 5 yıldır Messi’nin gölgesinde kalan Ronaldo, Devler Ligi’nde Arjantinli’nin yokluğundan faydalanıp grup maçlarında 9 gol atarak zirveye çıktı. İbrahimoviç 8 gol atarken, uzun süredir sakat olan Messi 6 golde kaldı. Real Madrid, 20 golle en çok gol atan takım olurken; bunun 10’unu temsilcimiz Galatasaray’ın ağlarına gönderdi. Kalelerinde 17 gol gören Anderlecht, Viktoria Plzen ve CSKA Moskova kolay lokma oldu. Celtic ise 3 golle en az gol atan takımdı. 8 gol atıp 14 gol yiyen Galatasaray da eksi 6 averajla ikinci tura çıkarak ilginç bir istatistiğe imza attı.

Kasımpaşa'da olaylı gece

Kasımpaşa-Beşiktaş maçının son anlarında istenmeyen görüntüler yaşandı. Sahaya giren taraftar, Fernandes’e saldırıp tekme attı. Ardından Siyah-Beyazlı oyunculardan Almeida ve Motta, taraftara aynı şekilde karşılık verince kırmızı kart gördü. BARBOROS BURUS İSTANBUL

1nan karşılaşma, eşine belki de rastlaKasımpaşa ile Beşiktaş arasında oyna-

yamayacağımız iki olaya sahne oldu. 30. dakikada Kasımpaşalı Donk, tribünden atılan meşin yuvarlağı eline alarak ceza sahasındaki Hugo Almeida’nın ayağındaki topun üstüne atarak pozisyonunu bozdu. Hakem Barış Şimşek, Donk’u sarı kartla cezalandırırken oyunu hava atışıyla yeniden başlattı. Mücadelenin ikinci ilginç anı ise 80. dakikada yaşandı. Yine Beşiktaş’ın atak yaptığı sırada Maraton A tribününden

inen bir taraftar sahaya koşarak girdi ve Manuel Fernandes’e saldırdı. Portekizli yıldıza tekme atarak yere düşüren şahsa, Beşiktaşlı futbolcuların büyük bir tepkisi oldu. Başta Fernandes’in vatandaşı Hugo Almeida ve Brezilyalı sol bek Motta olmak üzere diğer oyuncular, fanatiğin üzerine yürüdü. Kasımpaşalıların etkisiz hale getirdiği kişi, daha sonra güvenlik güçleri tarafından dışarıya çıkarıldı. Hakem Barış Şimşek ise Motta’ya direkt kırmızı, tekme attığını görmediği Almeida’yı ikinci sarıdan kırmızı kartla ihraç etti. Bu sırada Fernandes’in tribünlere yönelerek, “Hepiniz sahaya inin” dercesine bir harekette bulunduğu

gözlendi. Sinir küpüne dönen Portekizli yetenek, daha sonra yedek kulübesine doğru gelerek oyundan çıkmak istediğini teknik heyete iletti. Ancak Slaven Bilic, talebesini sakinleştirerek yeniden sahaya geri dönmesini sağladı. Maç sonunda ise Beşiktaşlı yöneticiler taraftarın tepkisini çeken Fernandes’i takım otübüsü yerine özel bir minibüsle stattan uzaklaştırdı.

Saldırgan taraftarın rengi belli değil! Kasımpaşa’nın 2-1’lik üstünlüğüyle tamamlanan maçın 80. dakikasında sahaya girerek Beşiktaşlı Manuel Fernandes’e tekme atan taraftarın kimliği açıklandı.

Emniyetten alınan bilgiye göre; şahsın 1976 Batman doğumlu Mustafa Ö. olduğu öğrenildi. Üzerinde Siyah-Beyazlı forma bulunan Mustafa Ö.’nün, yeşil zemine Kasımpaşa Maraton A’daki özürlüler bölümünden girdiği bildirildi. Aynı kişi, daha önce Batman Petrolspor tribünlerinde de görülmüştü. Bursaspor’un stadında, 4’üncü haftada oynanan Beşiktaş karşılaşmasını ev sahibinin destekçilerinin oturduğu bölümde izleyen Mustafa Ö.’nün, G.Saray’ın Şampiyonlar Ligi’ndeki Juventus müsabakasını da stadyumda takip ettiği ortaya çıktı. Mustafa Ö’nün burada da Beşiktaş forması ve montu giydiği görüldü.



Zamandk242 eg