Issuu on Google+

USTALARINDAN İYİ AŞURENİN PÜF NOKTALARI

SÜNNETLERİ OYUN LA ÖĞRENİN

Gazet eniz birlik le te

Detayli bilgi ve abonelik için: www.zamaniskandinavya.dk

NAMAZI ANLAYARAK KILABİLMEK

www.zamaniskandinavya.dk

20 - 26 KASIM 2013 • YIL : 5 • SAYI : 238 • DANİMARKA 25 DKK • İSVEÇ 30 SEK • NORVEÇ 35 NKR • FİNLANDİYA 3,5 EURO

Eğitime önem veren aile özel okulu tercih ediyor Danimarka’da son yıllarda açılan özel okul sayısı giderek artıyor. Uzmanlar eğitime önem veren ailelerin özel okulu tercih ettiğini söylüyor. • 8'nci sayfada

F A T İ H ’ İ N A İ L E S İ Z A M A N ’A K O N U Ş T U :

Dünyanın barış elçisi: Norveç Uzun zamandan bu yana ‘barış elçiliği görevi’ni üstlenen Norveç, bu konuda neredeyse dünyada tek ülke konumunda. Peki neden Norveç? Zaman gazetesi olarak bu soruya cevap aradık. • 12'nci sayfada F İ N L A N D İ YA ' D A KO N F E R A N S :

‘Eğitim’ birlikte yaşamanın tek yolu

‘‘Oğlumuz öldüyse bile cesedini getirin!’’

Evden kaçarak Suriye’ye giden ve burada Esed güçleri tarafından öldürüldüğü iddia edilen Fatih Khan’ın ailesi, yetkililerden çocuklarının akıbetini netleştirmelerini bekliyor. Zaman’a konuşan Anneanne Süleyha Çetinkaya, ‘‘Çocuğumuzun öldüğünü söylüyorlar ama bize gösterilen resimler Fatih’e benzemiyor. Şayet öldüyse bile bize cesedini getirsinler’’ dedi. • 6'ncı sayfada

İsveç’in bilgi paylaşımına Danimarka’dan tepki Danimarka’da faaliyet gösteren gsm operatörü 3 mobil’in tüm iletişim bilgileri İsveç üzerinden sağlanıyor. Danimarka’da iki kişi arasında yapılan görüşme şirketin kayıt merkezi İsveç’te olduğu için FRA tarafından kayıt altına alınıyor. • 11'nci sayfada

• 14'ncü sayfada

41

EKREM DUMANLI

Dersaneler kapanır, kapatılamaz

38 Fransa milli kütüphanesinde 46 KÜLTÜR

SPOR

Osmanlı izleri

Kumarı bırak diyenle konuşmazdım


2 İSKANDİNAVYA Göteborg’da İsveç ve Türk iş dünyasını yakınlaştıran konferans

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

SWETURK Federasyonu’na bağlı olarak Göteborg’da faaliyet gösteren STBC (Swedish-Turkish Business Cooperation) İşadamları Derneği, İsveç ve Türk iş dünyasını tanıştırma ve kaynaştırmayı amaçlayan “Business Networking” konulu bir konferans düzenledi. ZAMAN GÖTEBORG

1(Swedish-Turkish Business Coopera-

Göteborg’da faaliyet gösteren STBC

tion) İşadamları Derneği, İsveç ve Türk is dünyasını tanıştırma ve kaynaştırmayı amaçlayan “Business Networking” konulu bir konferans düzenledi. Göteborg’da STBC tarafından ilk defa organize edilen ve İngilizce diliyle gerçekleştirilen konferansta modern iş dünyasında “Business Networking”in işletmeler arası pazarlamacılıktaki önemli rolünden, farklı seviyelerde farklı kuruluşlar tarafından yapılan “business networking”in özelliklerinden ve “business networking”in Türkiye modelinden ve tecrübelerinden bahsedildi. Açılış konuşmasını yapan Göteborg Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olan ve girişimciliği teşvik etmek için kurulan bir kurum olan Business Region Göteborg’un Uluslararası İlişkiler Sorumlusu Ulf LANDİN, katılımcıları selamladıktan sonra Göteborg ve çevresindeki iş potansiyeline, ister ithalat isterse de ihracat olarak Türkiye ile daha fazla işbirliği yapılabileceğine değindi. Daha sonra, STBC İşadamları Derneği hakkında özet bilgiler sunan STBC Genel Sekreteri Fuad Mammadli, STBC’nin iş ağının öneminden, bu konuda UNITEE’nin (Avrupa-Türk İşadamları Konfederasyonu) ve TUSKON’un (Türkiye Sanayiciler ve İşadamları Konfederasyonu), özellikle de SWETURK’un katkılarından ve öneminden bahsetti. Daha sonra söz, konferansın moderatörü – UNITEE Başkanı Sayın Adem KUMCU’ya verildi. Sayın KUMCU “Business Networking”in öneminden, Avrupa’da bu alanda yapılan çalışmalardan ve bu konuya katkı sağlayabilecek “Yeni Avrupalılar”dan bahsederek ilk konuşmacıyı kürsüye davet etti. İlk konuşmayı Marknadsföreningen i Göteborg / MiG’den (Göteborg Pazarlamacılar Derneği) Maria Thylén yaptı. Konuşmasında “Marketing Networking on the local level in Gothenburg” baslıklı bir sunum yapan Maria Thylén kendisinin ve temsil ettiği kurumun tecrübelerinden verdiği örneklerle

yerel ve aynı zamanda uluslararası seviyede “business networking”in en kaliteli şekilde nasıl yapılabileceğini anlattı. Företagarna Göteborg’un Başkanı Gunilla Almgren ise “Business relationships and networking among/with SMEs” konusunda katılımcılara detaylı ve ilgi çekici bilgiler sunarak Avrupa seviyesinde KOBİ’ler ile ve KOBİ’lerin kendi arasında yapılan “business networking”in özelliklerinden bahsetti. Daha sonra, Batı İsveç Ticaret Odası’nı (Västsvenska Handelskammaren) temsilen konuşan Uluslararası Bölüm Başkanı Jesper Öhrn “International business network -

developing global business” konusunu yaşanmış tecrübelerden çok ilginç örneklerle küresel “business networking”den ve bu konuda İsveçli işadamlarına has özelliklerinden bahsederek katılımcıların ilgisini çekti. Türkiye Ekonomi Bakanlığı’ndan Dış Ticaret Uzmanı Fahriye Özlem Nudralı ise “Governmental support and challenges for B2B relationships with Turkey” konusunda bir sunum yaparak Türkiye’deki hızlı ekonomik gelişimden, bu gelişime devletin katkısından ve “business betworking”in bu konudaki rolünün öneminden bahsetti. Son konuşmacı olarak söz alan TUSKON

Avrupa Birliği Temsilciliği Genel Direktörü Serdar Yeşilyurt “Turkish model of Business Networking – now connecting more than 50.000 entrepreneurs” konusunu anlatırken, Türkiye’de ve TUSKON tecrübesinde gerçekleştirilen “business networking”den, binlerce başarılı işadamını nasıl bir araya getirebildiklerinden ve “Business Networking”in Türkiye modelinin özelliklerinden bahsetti. Programın sonunda, katılımcıların sorularını konferans konuşmacıları farklı prizmalardan cevaplandırarak programa interaktivite ve renk kattılar.

Stockholm’de KKTC’nin 30. Kuruluş Yıldönümü kutlandı

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşunun 30. yıldönümü Stockholm’de düzenlenen bir resepsiyonla kutlandı.  ZAMAN STOCKHOLM

1(KKTC) kuruluşunun 30. yıldönümü

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin

Stockholm’de de kutlandı. KKTC Stockholm Temsilciliği’nde verilen resepsiyona, 3,5 yıldır İsveç’te KKTC adına temsilci olarak görev yapan Büyükelçi Damla Güçlü ev sahipliği yaptı. Resepsiyona başta Türkiye’nin Stockholm Büyükelçisi Ömer Kaya Türkmen ve Türk kökenli İsveç Parlamentosu milletvekilleri Mehmet Kaplan ve Sedat Doğru olmak üzere çok sayıda büyükelçilik mensubu, çeşitli sivil toplum örgütü temsilcileri, İsveç, KKTC ve Türk vatandaşları katıldı. Günün anlam ve önemine binaen bir

değerlendirme yapan KKTC Stockholm Temsilcisi Büyükelçi Damla Güçlü, ”Bu gün kuruluşumuzun 30. yılındayız. Bir halkın erişebileceği en yüksek yer olan devletlik mertebesindeyiz. Kuruluşumuzu Stockholm’de de kutlamak ayrı bir gurur. Devletimizi daha da ileriye götürmek için çalışacağız.” şeklinde konuştu. Stockholm Büyükelçisi Ömer Kaya Türkmen ise ”Bu gün burada KKTC’nin 30. yıldönümünü kutluyoruz. Bu gün benim için özel bir önem taşıyor çünkü ben KKTC’de de büyükelçilik yaptım. KKTC eğer Rumlar kalıcı bir barış için gayret göstermezlerse, onlarda iyi niyet göstermezlerse ilelebet mevcudiyetini koruyacaktır.” diye konuştu.


4 İSKANDİNAVYA

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

NORVEÇ HABER TURU

Yemek kursu, Boşnak ve Norveçli aileleri bir araya getirdi

Stockholm’de Fethullah Gülen konuşuldu

Stockholm’de İsveç İstanbul Enstitüsü Dostları Derneği (Foreningen Svenska Istanbulinstitutets vänner) tarafından ’Fethullah Gülen kimdir?’ başlıklı bir seminer düzenlendi. Seminere konuşmacı olarak Göteborg Üniversitesi’nde Fikirler Tarihi Uzmanı olan Doçent Klas Grinell katıldı. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1reningen Svenska Istanbulinstitutets vänner) İsveç İstanbul Enstitüsü Dostları Derneği (Fo-

Stockholm’de ‘Fethullah Gülen kimdir?’ başlıklı bir seminer düzenledi. Stockholm Dünya Kültürü Ulusal Müzesi’nde (Medelhavsmuseet) düzenlenen programa konuşmacı olarak Göteborg Üniversitesi’nde Fikirler Tarihi Uzmanı olan Doçent Klas Grinell katıldı. Program İstanbul Dostları Enstitüsü Derneği Başkanı olan eski Ankara Büyükelçisi Håkan Åkesson’un yaptığı açılış konuşmasıyla başladı. Büyükelçi Åkesson’un programı ve konuşmacıyı tanıtmasından sonra sözü alan Doçent Grinell, ”Fethullah Gülen kimdir? Günümüz Türkiye’sinde İslam ve Siyaset” konulu sunumuna başladı. Aynı zamanda İslam ve Ben (İslam och Jag) kitabının yazarı olan Türkiye uzmanı Doçent Grinell, ilk olarak Fethullah Gülen’in İngilizceye tercüme edilmiş bir konuşmasını katılımcılara izletti. “Görüntüden de anlayacağınız gibi Gülen mütevazı bir insan.” diyen Grinell, “Gülen, İslam’a zarar verebileceğini düşünerek çok dikkatli davranmaya çalışıyor ve bazen susmanın konuşmadan daha faydalı olduğunu söylüyor.” dedi. Gülen’in yazdığı çoğu eserleri İngilizce tercümelerinden okuduğunu ifade eden Grinell, dünyanın her bir tarafında Gülen’in fikirlerinden esinlenerek kurulan birçok dernek ve okul olduğunu belirtti ve “Bu okullar dini okul değil, bulunduğu ülkenin eğitim sistemine uygun okullar. Bugün Türkiye’de birçok işadamı bu okulların finansmanına yardımcı oluyor. Bunun da önemli bir nedeni Gülen’in insanların zekât anlayışına

kazandırdığı farklılık. Birçok işadamı hem bu okulların açılmasına ve finansmanına yardımcı oluyor, hem de dini görevini yerine getirmiş oluyor.” dedi. “Dolayısıyla Hizmet olarak adlandırılan bu hareket son yüzyılın en büyük hareketlerinden birisi olarak görülüyor. Bugün 10 milyona yakın insan Gülen’in fikirlerinden esinleniyor ve bu da büyük bir güç demek.” diye sözlerine devam eden Grinell, “Bu nedenle Hizmet bazıları tarafından sorgulanıyor, gerçek tarafını saklıyor diye eleştiriliyor, Gülen bir Ayetullah Humeyni’ye bir Gandi’ye benzetiliyor. Bununla beraber Hizmet kendisini bir politik hareket olarak tanımlamıyor, bununla da aslında bir parti kurmak istemediklerini söylüyorlar. Eğitim çok daha önemli diyorlar.” dedi. Bununla birlikte “eğer Gülen’in devletin başına geçme gibi düşüncesi olsaydı daha önce yapması gerekirdi, ama görüntüde de gördüğünüz gibi bundan yıllar önce olduğu gibi halen aynı mesajı veriyor” diye konuşan Grinell, “Gülen kendisi politikanın içerisinde olmak istemiyor. İnsanları şüpheye sevk eden ise Hizmet’in politikayla ilgilenmediğini söylemesine rağmen hizmet verdiği alanların direk hayati etkileyecek şekilde olması ve bu yolla bir şekilde politikanın içine girmesi. Bu tabii benim kendi görüşüm. Bu da insanların hareketin gizli ajandası varmış havası veriyor.” seklinde açıklamada bulundu. Grinell, kendisinin hizmeti ilk duymasının ise iş icabı Afyon’da bulunduğu sırada hizmet okuluna giden ve kendisi ile İngilizce pratik yapmak isteyen 11 yasında Ali adlı bir çocuk vesilesiyle olduğu bilgisini de verdi. Program sonunda Grinell, katılımcıların merak dolu sorularını cevaplandırdı.

Oslo’da faliyet gösteren Mangfoldhuset Diyalog Derneği’ne bağlı Kültürlerarası Platform’un verdiği yemek kursunda, Boşnak, Norveçli ve Türkiye kökenli aileler bir araya geldi. Derneğin, Oslo’da ki yerinde düzenlenen programa, Oslo Büyükelçiliği yetkilileri, bazı Boşnak dernek başkanları, Boşnak aileler, Norveçli aileler ve derneğe üye birçok kişi ve yetkilde de katıldı. Program boyunca, yemek kursu aracılığı ile Boşnak ailelerin yaptığı yemekler ikram edildi, bazı Boşnak müzisyenler aracılığıyla akoridiyon eşliğinde canlı müzik performansı sergilendi. Programa katılan Boşnaklar ve Norveçliler, etkinlikten son derece memnun kaldıklarını, oldukça keyifli anlar geçirdiklerini dile getirdi.

TV programında haç kolyesi takan sunucuya tepki yağdı

Norveç devlet delevizyonunda haber bültenini sunan sunucu, program esnasında taktığı haç kolyesi ülkede tartışmalara neden oldu. Birçok Norveçli izleyicinin S. S. isimli sunucunun taktığı kolyeden rahatsız olduğu gerekçesiyle, Norveçli sunucuyu devlet televizyonu yetkililerine şikayet ettiği kaydedildi. Şikayetleri değerlendiren TV yetkilileri, devlet televizyonunun objektif bir kuruluş olduğu nedeniyle sunucu S.S’yi kamera karşısında haç kolyesini takmaması konusunda uyardıkları aktarıldı. Tarafsız yayın yaptıklarını vurgulayan devlet televizyonu yetkilileri, ‘’Sunucularımızın yayın esnasında dini veya siyasi semboller içeren aksesuarlar kullanmasını istemiyoruz. Bu bizim tarafsız ve objektif yayın politikamızın bir gereğidir.’’ şeklinde konuştu. Konuyla ilgili yerel medyaya konuşan Norveçli sunucu, meselenin oldukça küçük bir konu olduğunu, kamuoyunda bu denli büyütülmesinin kendisini şaşırttığını söyledi. S.S. ‘’ Haç kolyesi kullanmam, kurumun tarafsızlığını yitirmesine sebep oluyorsa, o halde bu kolyeyi kullanmam olur biter.’’ ifadelerini kullandı. Kamuoyunda da büyük yankı uyandıran olay, kısa zamanda gazete manşetlerine taşındı. Sosyal medya üzerinden tepkilerini gösteren ve ‘’İstediğim zaman istediğim yerde haç kullanırım’’ sloganını kullanan vatandaşların sayısı, kısa zamanda yüz bini geçti. Ülkenin tanınmış gazetecilerinden Sven Egil Omdal , tepkilerin sebebinin, insanların Hiristiyanlığa olan bağlılıklarından çok yabancı düşmanlığı ve musluman karşıtlığı olabileceğine işaret etti. Ayrıca Omdal, devlet televizyonunun haç işareti içeren kolyeyi yasaklamasının, Müslümanların yararına yapılmış bir uygulama olarak algılanabileceğinin altını çizdi.

Norveç’ten Yaşar Kemal’e ödül

Her yıl Norveç Edebiyat-İfade Özgürlüğü Akademisi’nin (Bjørnson Akademi) Norveç’in ünlü milli şairi Bjørnstjerne Bjørnson adına verdiği ‘Bjørnson Ödülü’ bu sene Yaşar Kemal’e verildi. Kemal’e ödülünü, Norveç Edebiyat -İfade Özgürlüğü Akademisi Başkanı Knut Ødegård takdim etti. Ödülün, Norveç Kralı’nın 87 yıl aradan sonra Türkiye ziyaretine denk gelmesi, gerek Türkiye-Norveç ilişkilerinin her alanda gelişmekte olduğuna, gerekse iki ülke arasındaki insanî ilişkilerin gelişimine olumlu katkılar sağlayacağı şeklinde yorumlanıyor. Ödül hakkında Norveç medyasına bazı değerlendirmelerde bulunan Norveç’in dünyaca ünlü tanınmış yazarlarından Thorvald Steen, Yaşar Kemal’i, ‘Anadolu’nun gizli hazinesi’ olarak değerlendirdi.

Hükümet’ten Filipinlere 205 milyonluk insani yardım

Hükümet, Filipinler’e gidecek insani yardım miktarını açıkladı. Buna göre, meclisin, Haiyan tayfunu sebebiyle büyük zarar gören Filipinler ‘e toplam 205 milyon kron insani yardımda bulunacağı açıklandı. Birleşmiş Milletler (BM), Haiyan tayfununun 11 milyondan fazla kişiyi etkilediği ve 673 bin kişinin de evlerinden olduğu bilgisini veriyor. Kesin olmayan rakamlara göre 10 binden fazla ölü var. Filipinler’in Leyte Adası’ndaki 220 bin nüfuslu Tacloban kenti’nin, tayfunun en fazla etkilediği bölgelerden biri olduğu belirtildi.


6 İSKANDİNAVYA

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

F A T I H ’ I N A I L E S I Z A M A N ’A K O N U Ş T U :

‘‘Oğlumuz öldüyse bile cesedini getirin!’’

Evden kaçarak Suriye’ye giden ve burada Esed güçleri tarafından öldürüldüğü iddia edilen Fatih Khan’ın ailesi, yetkililerden çocuklarının akıbetini netleştirmelerini bekliyor. Zaman’a konuşan Anneanne Süleyha Çetinkaya, ‘‘Çocuğumuzun öldüğünü söylüyorlar ama bize gösterilen resimler Fatih’e benzemiyor. Şayet öldüyse bile bize cesedini getirsinler’’ dedi. ZAMAN KOPENHAG

1ailenin çocuğu olan 16 yaşındaki FaDanimarka’da yaşayan gurbetçi bir

tih Khan’ın bir süre önce evinden kaçarak Suriye’ye gittiği ve burada Esed güçleri tarafından öldürüldüğü iddia edildi. Haberi alan Fatih’in ailesi büyük bir şok yaşarken, yetkililerden çocuklarının cesedinin kendilerine teslim edilmesini istedi. Fatih’in internet üzerinden organize olan bazı gruplar tarafından kandırıldığı belirtiliyor. Diğer taraftan lise 1 öğrencisi olan Fatih’in ailesinin izni olmadan nasıl pasaport çıkartıp herhangi bir yetkilinin dikkatini çekmeden Kopenhag’dan Suriye’ye kadar gidebildiği ise; beraberinde birçok soru işareti getiriyor. Zaman’a konuşan Fatih’in anne annesi Süleyha Çetinkaya yetkililerden çocuklarının akıbetinin netleştirilmesini talep etti. Danimarkalı polislerin kendilerine Suriye’de öldürülen gençlerle iglili bazı görüntüleri izlettiğini belirten Çetinkaya, “Hem annesi hem de babası görüntülerdeki cesedin Fatih’e ait olmadığını düşünüyor. Ancak cesedin üzerinde Fatih’in kimliği çıkmış. Biz de ne yapacağımızı bilemez haldeyiz. Öldüyse eğer cesedini bize getirsinler” dedi. Fatih’in aynı zamanda Türkiye vatandaşı olduğunu belirten anneanne Çetinkaya, Türkiye kökenli yetkililerden de yardım beklediklerini söyledi. Fatih’in Danimarka’dan kaçarak Suriye’ye gitmesinde Danimarkalı yetkililerin ihmallerinin bulunduğunu savunan Çetinkaya, “Bu işin peşini bırakmayacağız, biz yandık başkaları yanmasın. Burada 16 yaşında bir çocuktan bahsediyoruz. Kimler bu çocukları kandırıp Suriye’ye götürüyor. Yetkililer buna neden engel olmuyor?” dedi.

“İnternetten kandırdılar” Anneanne Süleyla Çetinkaya, Fatih’in internet üzerinden yayın yapan bazı siteler vasıtasıyla kandırıldığını söyledi. Fatih’in odasında çok zaman geçiren bir çocuk olduğunu belirten Çetinkaya, kendisini Suriye’ye götürülen kişilerle de internet vasıtasıyla

Fatih Khan (sağdan ikinci), önceki yıl Brondby Hallen’de gerçekleştirilen kutlu doğum programı öncesinde Danimarka genelinde yapılan Kuran-ı Kerim okuma yarışmasında 2. olmuş ve ödülünü Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in elinden almıştı. görüştüğünü söyledi. Çetinkaya ayrıca Danimarka İstihbarat Teşkilatı’nın da (PET) bu durumun farkında olduğunu ve daha önce Fatih’in annesi ve babasıyla görüştüğünü söyledi.

Daha önce de evden kaçıp Suriye’ye gitmiş Danimarka’nın Fredericia şehrinde yaşayan Fatih’in geçtiğimiz yıl şubat tatilinde bir kere daha evden kaçıp Suriye’ye gittiği ancak ailesinin yoğun girişimleri 10 gün içerisinde Reyhanlı Emniyeti tarafından yakalanıp geri gönderildiği öğrenildi. Bu olayın akabinde ailesi, tekrar kaçmasını engellemek için Fatih’in pasaportuna el koymuş. Ancak bu Fatih’i

engellemeye yetmedi. Zira Fatih geçtiğimiz Temmuz ayında Vejle Belediyesi’ne giderek yeni pasaport çıkarttı. Anneanne Süleyha Çetinkaya, 16 yaşındaki Fatih’a pasaport vermeden önce ailesine haber vermedikleri için Vejle Belediyesi’ni suçluyor. “16 yaşındaki bir çocuğa ailesine bilgi vermeden nasıl pasaport verirler anlayamıyorum. Üstelik bu çocuk daha önce Suriye’ye kaçmış ve Danimarka İstihbarat Teşkilatı (PET) tarafından bilinen bir çocuk.” diyen Çetinkaya, meselenin takipçisi olacaklarını söyledi. Vejle Belediyesi yetkilileri ise henüz konuyla ilgili bir açıklama yapmadı. Bununla birlikte Danimarka yasalarına göre 18 yaşın altındaki gençlerin ailesinin imzası olmadan pasaport

alması mümkün değil.

Kuran’ı Kerim okuma yarışmasında derece yapmıştı Suriye’de öldüğü iddia edilen Fatih Khan, önceki yıl katıldığı bir Kuran’ı Kerim yarışmasında büyük bir başarı göstererek, Danimarka genelinde 2. olmuştu. Danimarka’da faaliyet gösteren Türkiye kökenli İslami kuruluşlar tarafından, Brondby Hallen’de ortaklaşa düzenlenen Kutlu Doğum programında sahneye çıkan Fatih Khan, ödülünü de Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in elinden almıştı. Ailesi Fatih’in aynı zamanda keman çaldığı ve derslerinde başarılı olduğunu ifade ediyor.

Norveç Başbakanı Noel için ağaç kesti Norveç, her yıl geleneksel olarak özel yetiştirdiği dev ladin ağaçlarını çeşitli nedenlerden dolayı dünyanın farklı metropol şehirlerine Noel ağacı hediyesi olarak gönderiyor. ENGİN TENEKECİ OSLO

1İngiltere’nin

Norveç’in yeni başbakanı Erna Solberg, bu yıl Newscastle şehrine gönderilecek 17 metrelik dev Noel ağacını, Bergen şehrinin belediye başkanı ile birlikte kesti. Başbakan Solberg, ağaç kesim işinin oldukça heyacanlı, ancak bir o kadar da yorucu bir iş olduğunu söyledi. Ağaç kesim programına Bergen şehrine bağlı birçok okul öğerencileri ve öğretmenler de katıldı. 1946’dan bu yana uygulanan gelenek, Norveç’in İngiltere’ye ‘teşekkürünü’ sembolize ediyor. Zira İngiltere, 2. Dünya Savaşı’nda Norveç’e yardım etmişti. Bu şekil de ki yaklaşık 200 adet ladin ağacı itina ile yetiştiriliyor.

Gelecek yıllarda ise, Noel ağaçlarının Londra’dan Rotterdam’a, oradan da İzlandan’ın en büyük şehri Reykjavik’e gönderileceği kaydedildi. Bununla birlikte, her bir Noel ağacı, Norveç’ten Avrupa’nın farklı şehirlerine farklı sebeplerden dolayı gönderiliyor. Örneğin, ladin ağacının Hollandan’ın en büyük şehirlerinden Rotterdam’a gönderilme nedeni, şehrin denzicilikte oldukça iyi olduğu, Norveçli denizcilerin Rotterdamlı denizciler ile iyi bir diyalog içerisinde bulunduğu şeklinde açıklandı. Noel ağacının, Norveç’in yakın komşusu İzlanda’nın en büyük şehri Rekjavik’e gönderilme nedeni ise, şehrin Norveç’e yaptığı iyi komşuluğu olarak belirtildi. Ayrıca Norveç’in Trondheim şehri ise, kardeş şehir olarak ilan ettiği Almanya’nın Hamburg şehrine de Noel ağacı gönderiyor.

Başbakan Erna Solberg, bu yıl İngiltere’nin Newscastle şehrine gönderilecek 17 metrelik dev Noel ağacını, Bergen şehrinin belediye başkanı ile birlikte kesti


8 İSKANDİNAVYA Yabancı öğrenciler kalırsa Danimarka kazanır

Araştırma Geliştirme ve Girişimcilik Bakanlığı tarafından yapılan hesaplamalara göre 1000 yabancı öğrencinin üniversite eğitiminden sonra Danimarka’da kalması halinde ülke ekonomisi 750 milyon kron kazanacak ZAMAN KOPENHAG

1Danimarka’da kalan yabancı kö-

Yüksek öğrenim gördükten sonra

kenli öğrenciler ülkeye milyonlarca kron kazandırıyor. Ancak bu öğrencilerin ciddi bir bölümü de entegrasyon yasasının sertliği ve göçmen dairesinin aşağılayıcı tutumu dolayısıyla ülkeyi terk ediyor. Bu da doğal olarak Danimarka ekonomisinin zarar etmesine neden oluyor. Araştırma Geliştirme ve Girişimcilik Bakanlığı tarafından yapılan hesaplamalara göre 1000 yabancı öğrencinin üniversite eğitiminden sonra Danimarka’da kalması halinde ülke ekonomisi 750 milyon kron kazanacak. Danimarka’da faaliyet gösteren üniversite öğrencileri derneklerinden Genç İyiniyet Elçileri’nin (Youth Goodwill Ambassadors) Başkanı Morten King-Grubert, söz konusu hesabın hayal olmadığını söyledi. Danimarka’nın iyi eğitimli yabancılara ihtiyacının gelecekte artacağını vurgulayan King-Grubert, halihazırda Danimarka’da eğitim gören yabancı kökenli öğrencilerin bu kapsamda değerlendirildiklerinde önemli bir kaynak olduğunu söyledi. Bu arada 228 yabancı kökenli öğrencinin katılımıyla yapılan bir ankette öğrencilerden sadece 49 tanesinin mezun olduktan sonra Danimarka’da kalmak istediğini ifade ettiği öğrenildi.

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

İSVEÇ HABER TURU İsveç’te her üç taksiciden biri sözlü tehdit ve tacize maruz kalıyor İsveç Şoförler Sendikası tarafından yapılan bir araştırma ülkede her üç taksiciden birinin sözlü tehdit ve tacizlere maruz kaldığını ortaya çıkardı. Son yıllarda taksiciler için iş ortamının kötüleştiğine dikkat çeken sendika her 6 taksiciden birinin de fiili tacize maruz kaldığını belirtti. Yaklaşık 1000 taksi şoförü ile yapılan araştırmada mesleğin getirdiği zorluklar ve artan güvenlik sorunu nedeniyle her 10 taksiciden birinin iş değiştirmeyi planladığı bilgisi de yer aldı.

Dev bıçakla Guinness rekorlar kitabına girdi

İsveçli marangoz Claes Blixt dünyanın en büyük yemek bıçağını yaparak Guinness rekorlar kitabına girmeye hak kazandı. Huş ağacından yapılan dünyanın en büyük yemek bıçağı 2,5 metre uzunluğunda 26 kilo ağırlığında. Danimarka’da ki Guinness Rekorlar Müzesini ziyaret ettiği sırada bu fikrin aklına geldiğini söyleyen Blixt,  Guinness Rekorlar Kitabı yetkililerine müracaat ettiğini ve yetkililerin incelemesinin ardından, dev yemek bıçağının   Guinness Rekorlar kitabına girmesine onay verdiğini söyledi.

İsveç’te Sosyal Daire, Müslüman koruyucu aile bulmakta zorlanıyor

Danimarka’da eğitim gören 228 yabancı kökenli öğrencinin katılımıyla yapılan bir ankette öğrencilerden sadece 49 tanesi, mezun olduktan sonra Danimarka’da kalmak istediğini söyledi.

Eğitime önem veren aile özel okulu tercih ediyor Danimarka’da son yıllarda açılan özel okul sayısı giderek artıyor. Uzmanlar eğitime önem veren ailelerin özel okulu tercih ettiğini söylüyor. ZAMAN KOPENHAG

1öğrenciden 1 tanesi özel okula gidiyor. Uzmanlar, özel

Danimarka Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre her 6

Derneği Başkanı Anders Balle, velilerin özel okulu tercih etmesinin üzüntü verici olduğunu söyledi. Balle, “Devlet okullarının yetersiz olduğuna dair bir genel yargı olabilir. Ancak bazı velilerin, bir yere para ödedikleri için daha fazla yetki sahibi olduklarını düşünmeleri son derece yanlış” dedi. 

okulları çocuklarının eğitimine daha fazla önem veren ailelerin tercih ettiğini belirtiyor. Danimarka’da çocuğunu özel okula gönderen velilerin sayısı giderek artıyor. Bu durumda doğal olarak her yıl yeni özel okulların açılmasına neden oluyor. Eğitim Bakanlığı’na göre sadece 2013 yılında eğitime başlayan özel okulların sayısı bile 17. 2007 yılından bu yana açılanların sayısı ise; 104. Danimarka’da 2013 yılı itibariyle öğrencilerin yüzde 15,6’sı özel okulda okuyor. Bu oran 2008 yılında yüzde 13,9 idi. Söz konusu artışta özel okullar verdikleri başarılı eğitimin etkili olduğu ifade ediliyor. Aarhus Üniversitesi’nden Prof. Dr. Niels Egelund, özel okulları tercih eden velilerin genellikle çocuklarının eğitimleriyle yakından ilgili olan veliler olduğunu söyledi. Danimarka’da 2013 yılında 17 yeni özel okul eğitim hayatına başladı. 2007 yılından bu yana açılan özel Konuyla ilgili olarak bir okuların sayısı ise 104. açıklama yapan Okul Müdürleri

İsveç İslam Federasyonu (SMF) ve Stockholm Handen Belediyesi Aile ve Sosyal Dairesi’nin ortaklaşa düzenlediği koruyucu aile hizmeti konusundaki seminerde, Müslüman aileler bilgilendirildi. Sosyal Daire tarafından koruma altında alınan Müslüman çocuklarının koruyucu aile olarak yabancı ailelere verilmesinin Türk toplumu tarafından çok eleştirildiğini söyleyen İsveç İslam Federasyonu Başkanı Tahir Akan,  birçok Sosyal Daire yetkilisinin, Müslüman çocukları verecek Türk kökenli veya Müslüman bir aile bulamadıkları yönünde şikâyetlerde bulunduklarını belirtti. Akan, Türk toplumunu daha fazla inisiyatif alarak koruyucu aile başvurusunda bulunmasını istedi. Handen Camii konferans salonunda, seminere konuşmacı olarak katılan  Handen Belediyesi  Aile ve Sosyal Dairesinde görev yapan Helena Gimmer ve Marie-Therese Andersoon, koruyucu aile konusunda davetlileri bilgilendirerek, her çocuğun bir ailesi olması gerekliliği üzerinde durdu. Çocukların devlet güvencesinde olduğunu belirten konuşmacılar, koruyucu aile başvurularında ince eleyip sık dokuduklarını kaydetti. Koruyucu aile olabilmenin şartlarını ve sürecini anlatan konuşmacılar, katılımcıların  koruyucu aile başvurusu yapmalarını ve çevrelerine de anlatmalarını istedi.

Buz Otel’e bu yıl yangın alarmı kurulacak

İsveç Ulusal Konut Kurumu (Boverket) ülkenin kuzeyinde tamamen buzdan yapılan turistik Buz Otel’e yangın alarmı kurulmasını istedi. İsveç Ulusal Konut Kurumu ülkenin kuzeyinde bulunan Kiruna’da tamamen buzdan yapılan Buz Otel’e bu yıl ilk defa yangın alarmı kurulmasını talep etti. Boverket’in kararı sonrası tamamen buzdan yapıldığı için her yıl yeniden inşa edilen buz otel bu yıl ilk defa yangın alarmı ile donatılmış olacak. Buz Otel yetkilileri, Boverket’in talebine ilk anda biraz şaşırdıklarını ancak biraz düşününce hak verdiklerini belirttiler. “Otelimiz tamamen buzdan yapılsa da otelde ateşle tutuşabilecek yastık, yorgan gibi yanıcı maddeler var.” diyen otel yetkilileri “güvenlik her şeyden önce gelir” şeklinde konuştu. Kiruna’da ilk defa 1990 yılında açılan Buz Otel, macera arayan turistlerin yoğun ilgisini çekiyor. Yaz döneminde eridiği için buz otel her kış döneminde yeniliklerle yeni baştan inşa ediliyor. Bu yılki buz otelin halen yapım aşamasında olduğu belirtiliyor.


9 İSKANDİNAVYA

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

FİNLANDİYA HABER TURU Finlandiya’da Havayollarını kullanan yolcu sayısı azalıyor Havayollarının yolcu sayısı gecen senelere oranla azaldı. Finavia gecen seneye göre Ocak ilr Eylül ayları arasında yüzde 10’luk azalmanın olduğunu açıkladı. Finavia İletişim Müdürü Mikko Saariaho, “ Yurtiçi yolculuklarda gözle görülür bir azalma oluştu. Ülkedeki ekonomik sıkıntı ve iş hayatının azalması uçuşları da etkiledi. Ayrıca yolcu sayısındaki azalmaların başında, karayolları ve demir yollarının yenilenerek mesafelerin kısalması ve zaman olarak da kısalması.”diye konuştu. Jyväskylä Havalimanı Müdürü Esa Kainulainen, “Jyväskylä havalimanına ise Ocak ile Eylül arasında sadece 37 bin yolcu geldi. Bu rakam 2000 yılında 235 bindi özellikle son senelerde yolcu sayısı oldukça sayısında azalma meydana geldi. Finlandiya da 19 havalimanından 18’i yolcu sayısında düşüş yaşarken bundan tek etkilenmeyen havalimanı ise Rovaniemi oldu.”dedi.

Finlandiya da Restorant günü şenliği Finlandiya’da Restorant günü olarak ünlenmiş etkinlik kapsamında herkes istediği gibi yiyecek yapıp satışa sunabiliyor.Finlandiya vergi denetimlerinin sıklıkla yaşandığı ülkelerden biri. Vergilerin yüzde 24 olduğu bu Kuzey Avrupa ülkesinde Restorant günü ise fiş kesmeden, vergi denetimi olmadan ve yiyecek kontrolünün olmadığı bir gün olarak kutlanıyor. Bugüne özel olarak her kesimden ve her türlü milletten insanın vergisiz ve kontrol olmadan gönlünce satış yapabildiği bu günde Uudenmaan İslam ve Kültür Derneği’de Helsinki merkezin de satış yapanlar arasındaydı. Dernek yararına yapılan yemek satışına Finlandiyalıların ilgisi oldukça büyük olduğu belirtildi. Restorant günü hakkında bilgi aldığımız Serap Sulu, ‘’Havanın güzel olmasıyla birlikte insanların restoran gününe ilgisi de fazlaydı. Tüm yiyecekleri satmanın ve hayırlara vesile olmanın mutluluğunu yaşıyoruz’’ dedi. Ayrıca, Restorant gününde Fin televizyonu Türk yemeklerinin bulunduğu yeri ziyaret ederek baklavanın tanıtımını yaptı.

Filipinlere 2.7 milyon euro destek Filipinlerdeki Haiyan Tayfun’una Finlandiya’dan 2.7 milyon euro destek Filipinleri vuran ‘Haiyan’ tayfununun ardından 10 binden fazla insan yaşamını yitirmiş ve binlerce insan ise kaybolmuştu. Tayfunu’nun bilançosu her geçen gün artarken Finlandiya hükümeti 2.7 milyon euroluk yardımda bulunacağını açıkladı. Felaket sonrası yapılan araştırmalara göre, tayfunun Filipinler’e doğrudan ekonomik zararının yaklaşık 19 milyar dolar olduğunu tahmin ediyor. Adalar ülkesi olan Filipinler, her yıl deprem ve tayfunlardan dolayı 1,76 milyar dolar ekonomik kayıp yaşıyor. Leyte ve Samar adalarını yerle bir eden tayfun, 5 milyon kişiyi etkiledi ve 10 binden fazla kişinin hayatını kaybetti. Geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler (BM) uluslararası toplumlardan Filipinlere 300 milyon euro yardımda bulunmalarını talep etti. Finlandiya, Kalkınma Bakanı Pekka Haavisto yaptığı değerlendirmede, “Bu tür felaketlerin ardından hızlı organize olarak yardım dağıtımı yapmak zordur. Ama biz BM aracılığıyla yaptığımız için hızlı bir şekilde yardımları gerekli yere ulaştırmaya çalışıyoruz.”dedi.

A B O N E

K A M P A N Y A S I

2014 A B O N E

K A M P A N Y A S I

2014 DENVER® Tablet DENVER TAD-70082

DENVER® Tablet DENVER

7“ Dual-Core Android 4.1 tablet 8 GB dahili hafıza, G-Sensor, Wlan 802.11/b/g/n, TAD-70082 3G bağlantı opsiyon imkanı, 1.2ghz Dualcore Cpu 7“ Dual-Core Android 4.1 tablet Ön kamera, Multi dokunmatik özelliği, 8 GB dahili hafıza, G-Sensor, Wlan 802.11/b/g/n, bağlantı opsiyon imkanı, 1.2ghz Dualcore Cpu 512 Mb3G DD3 Ram. Ön kamera, Multi dokunmatik özelliği, 512 Mb DD3 Ram.

Bağlantı birimleri: Micro USB, Micro SD, Kulaklık, Bağlantı birimleri: Microçıkış USB, Micro SD, Kulaklık, Mini HDMI Mini HDMI çıkış

ABONE HATTI ABONE HATTI DANİMRKA ✆ +45 70 20 69 70

+ 46 16069 4670 03 İSVEÇ +45 707620 DANİMRKA ✆✆ + 358 46 63 44 686 FİNLANDİYA ✆ + 46 76 160 46 03 İSVEÇ ✆ NORVEÇ ✆ +47 21 39 54 57 + 358 46 63 44 686 FİNLANDİYA E-Mail: ✆ abone@zamaniskandinavya.dk www.zamaniskandinavya.dk NORVEÇ ✆ +47 21 39 54 57

E-Mail: abone@zamaniskandinavya.dk www.zamaniskandinavya.dk

Bu fırsat kaçmaz!

İşyerlerine, düğünlere, doğum günlerine ve her türlü özel günlere... 1250 m2’lik modern ve hijyenik mutfağımızla, 25.000 paket üretim kapasitemizle, ve 28 tecrübeli personelimizle... Anadolu’muzun, sıcak ve soğuk yemeklerini servis yapmaktan mutluluk duyarız. Eksotiske Delikatesser A/S • Industrigrenen 21, 2635 Ishøj • Tlf. +45 7023 2808 www.delikate.dk • delikate@delikate.dk • Açılış saatleri: Pazartesi-Cuma 8-17 • Cumartesi 8-13


10 İSKANDİNAVYA

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

DANİMARKA HABER TURU Aynı şifreyi kullanmayın Facebook, Instagram ve elektronik posta adreslerinizde aynı şifreyi kullaniyorsanız hackerlerin hedefindesinizdir. Bilişim teknolojileri uzmanı Peter Kruse, şifreleri seçerken daha dikkatli olmaları gerektiğini söyledi. Söz konusu tavsiye, Adobe’nin neredeyse yarım milyon Danimarkalı müşterisinin ‘hack’lendiğini açıklamasının üzerine geldi. Hackerlar, Adobe ürünleri kullanıcılarının özel elektronik posta adreslerine, Facebook hesaplarına ya da üyeliklerinin bulunduğu başka hesaplara giriş yapabilir. Bu durum genellikle internette birçok yerde aynı elektronik posta adresinin ve aynı şifrenin kullanılması durumunda gerçekleşebiliyor. CSIS Anonymous ağı ile birlikte yapmış olduğu bir araştırmaya göre, “.dk” uzantılı 368 bin 116 elektronik posta adresinin saldırıya uğradığını ortaya koydu. Ancak Peter Kruse, aslında saldırıya uğrayanların bundan çok daha fazla olabileceğini belirtti. CSIS’ın yalnızca “.dk” uzantılı elektronik posta adreslerini saydığını hatırlatan Kruse, “Bunu maalesef kabul etmek durumundayız. Bu rakamın gmail.com, hotmail.com gibi farklı uzantılı adresler kullananların varlığını düşünecek olursak sayıda artış olacağını tahmin edebiliriz. Bir Adobe müşterisiyseniz, Adobe’nin sayfasından yeniden bir şifre oluşturmanızda fayda vardır. Aynı sayfada firmada bir hesabınız olup olmadığını da görebilirsiniz.” açıklamasını yaptı.

Yaşlılar kirli bezleriyle bekliyor Yaşlılar haftada en az bir kez kirli bezleriyle kalmak durumunda kalıyor. Evde bakım yöneticileri bu durumun eleman sıkıntılardan kaynaklandığını söylüyor. FOA’nın 934 sosyal ve sağlık çalışanı arasında yapmış olduğu araştırmaya göre, beş kişiden biri yaşlıların haftada en az bir kez kirli bezi ile beklemek zorunda olduğunu söyledi. Bezi değiştirmek için yeterli zaman olmadığını söylediler. Daha önce enstitülerde çalışmış olan ve zaman kısıtlılığı sebebiyle hastayı tuvalete götürmek yerine bez takmak zorunda kaldığını söyleyen hasta bakıcı Lillian Hammerdahl “Herşeye yetişmek zorunda kaldığınız için çok fazla yoğun oluyorsunuz.” dedi. Hammerdahl, yaşlı bakım evlerinde çalıştığı süre boyunca, zaman eksikliği sebebiyle yaşlılara yeterince su verilmediğini ve yine bu sebeple tuvalete de götürülemediklerini söyledi.

Kirli araziler tehlike saçıyor

Danimarka’da bulunan 15 bin arazinin kirlenmesinin ardındaki nedenin, eski çöp toplama alanlarının, kimyasal madde depolarının, temizlik şirketlerinin ve endüstri bölgelerinin yol açtığı çevre kirliliği olduğu iddia ediliyor. Yapılan araştırmalar, 15 bin arazinin içme suyu ve insan sağlığını etkileyecek düzeyde kirlenmiş olduğunu ve 14 bin arazinin ise şüpheli durumda olduğunu ortaya koydu. Orta Jylland bölgesinde yaşayan iki aile, zehirli toprağın zararlı buhar çıkartması sonucunda konutlarında yaşamanın sağlığı tehdit etmesi nedeniyle evlerinden tahliye edilmiş durumdalar.

2013 ETKİNLİĞİ

Hasim/Gülistan

Engin Xelikan

Newzat Tunc

Murat Kücükavci

Hayati özgönül

Cahit Ece

Dr. Cebrail kisa

Serpil Güngör

Hasan Akbal

Konuşmacılar: Doçent Dr. Cebrail Kısa Avukat Serpil Güngör Araştırmacı yazar Hasan Akbal

ANASPONSORLARIMIZ Öz Konya Kebab

07-ARALIK-13 SAAT : 15.00 YEMEK: 19:00

2013

NAZAR DÜĞÜN SALONU SMEDELAND 28 2600 GLOSTRUP

00 kr. Önsatış:1150 kr. : Kapıda: ahil. GİRİŞ Herşey d bedava 0-2 yaş

07 - 12 -

Sürprizler Hediye çekilişleri ADRES: TARİH:

İRTİBAT: Faruk Şimşek: 4082 2627 Cafer Deniz : 2032 9373

CYPRUS TAASTRUP TLF:+4543990019 ***** AMAGER CENRET TLF:+4532327339 ***** FISKETORVET +4533134661

2600 Glostrup Shopping center 29 Tlf:43434318

DANISH FRUIT & GREEN COMPANY
 MUSTAFA KAYA
 +45-21566356

SUPERMARKED OTTOMAN

www.tavsancalidk.dk Tavsancalı 2013.indd 1

09/10/13 11.46


11 İSKANDİNAVYA İsveç’in bilgi paylaşımına Danimarka’dan tepki

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

Danimarka’da faaliyet gösteren gsm operatörü 3 mobil’in tüm iletişim bilgileri İsveç üzerinden sağlanıyor. Danimarka’da iki kişi arasında yapılan görüşme şirketin kayıt merkezi İsveç’te olduğu için FRA tarafından kayıt altına alınıyor. HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1alan Savunma Radyo Ajansı’nın (FRA),

İsveç’teki tüm iletişimleri kayıt altına

topladığı bilgileri yabancı istihbarat örgütleriyleri paylaştığını açıklaması Danimarka’da tepkiyle karşılandı. Tepkinin sebebi ise, Danimarka’da faaliyet gösteren bazı gsm operatörlerinin iletişim merkezinin İsveç’te olması oldu. FRA, kanunun kendilerine verdiği yetki çerçevesinde hareket ettiklerini belirtirken, Danimarka’dan İsveç’e yönelik bir tehdit gelmediği için bilgilerin 3. ülke paylaşımının yapılmadığını savundu. Eski CIA ajanı Edward Snowden’nin ABD’nin Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) ile dünyanın değişik ülkelerinden milyonlarca telefon ve internet kayıtlarını izlediğini deşifre etmesiyle gözler iletişim bilgilerini kayıt altına alan kurumlara çevrildi. İsveç’te 2009’dan bu yana iletişim bilgilerini kayıt altına alan FRA’dan yapılan açıklama ile elde edilen bilgilerin ’ham halinin’ 3. ülke istihbaratlarıyla paylaşıldığı ifade edildi. FRA Basın sözcüsü Fredrik Wallin, istihbarat paylaşımının ‘karşılıklı’ olduğunu açıklarken, kesinlikle yabancı istihbarat teşkilatlarının kayıt altına aldıkları bilgilere serbest ulaşımının söz konusu olmadığını söyledi. Wallin, yeni göreve başlayacak FRA teşkilat başkanı Dag Hartelius’un koltuğuna oturmadan faaliyetleri hakkında kamuoyunu bilgilendirerek, yanlış anlamaların önüne geçmeyi hedeflediklerini söyledi. FRA’nın yakın işbirliği yaptığı teşkilatların başında İngiltere İletişim Merkezi (GCHQ) geliyor. Uppsala Üniversitesi’nden Mark Klamberg, FRA’nın açıklamasını ’olası bir sızıntı’ olayına tedbir amaçlı olduğunu belirtti. FRA’nın yaptığı açıklama Danimarka’da tepkiyle karşılandı. Danimarka’da faaliyet

gösteren gsm operatörü 3 mobil’in tüm iletişim bilgileri İsveç üzerinden sağlanıyor. Danimarka’da iki kişi arasında yapılan görüşme şirketin kayıt merkezi İsveç’te olduğu için FRA tarafından kayıt altına alınıyor. Telenor ise telefon görüşmelerin Danimarka üzerinden olduğu kısa mesajların İsveç’ten geçtiğini açıkladı. Telia’dan yapılan açıklamada ise, sadece internet kullanıcılarının iletişimin İsveç üzerinden olduğu ifade edildi. FRA, kanunun verdiği yetkiden dolayı 3 mobil’in tüm iletişimini ,Telenor’un kısa mesajlarını ve Telia’nın internet iletişimini

kayıt altına alıyor. Danimarka kanunlarına göre, kayıt altına alınan iletişim bilgileri ancak mahkeme kararıyla yetkili kurumlara veriliyor. FRA’nın mahkeme kararı olmaksızın bilgileri paylaşması Danimarkalıların tepkisini çekiyor. Öte yandan Savunma İstihbarat Teşkilatı (FE) yöneticisi Thomas Ahrenkiel, ABD’nin Danimarka’da yasa dışı istihbarat yaptığına dair bir kanıt olmadığını söyledi. Thomas Ahrenkiel Berlingske gazetesine yaptığı açıklamada, “Siber tehdit Danimarka toplumu için oldukça büyük bir tehdit. Bu

tehditler devlet destekli tehditler olabildiği gibi, şirket ve politikacılara yönelik tehditler de olabiliyor. Bunu kuzey kutbundaki Danimarka politikasına karşı gördük. Ancak bu iddialarımızın Amerikalı istihbarat servislerine karşı olmadığını söylemeliyim.” dedi. Ahrenkiel, Danimarka’ya karşı siber tehdit oluşturan ülkeleri açıklamak istemedi. Ancak Berlingske, Danimarka’ya karşı siber saldırı yapma ihtimali yüksek olan ülkeler arasında Rusya, Çin ve İran’ın olabileceğini yazdı.

BIE İNCELEME HEYETI BAŞKANI STEEN CHRISTENSEN:

İzmir bizde çok olumlu intiba bıraktı İzmir’in de adaylar arasında olduğu EXPO 2020’ye hangi şehrin evsahipliği yapacağı, 27 Kasım’da Paris’te belli olacak. HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1EXPO 2020’ye hangi şehrin evsa-

İzmir’in de adaylar arasında olduğu

hipliği yapacağı, 27 Kasım’da Paris’te belli olacak. Uluslararası Sergiler Bürosu (BIE) İnceleme Heyeti Başkanı Steen Christensen, İzmir’i çok iyi hazırlanmış gördüğünü söyledi. Zaman’a yaptığı özel açıklamalarda, hükümetin İzmir’in adaylığı konusunda tam destek verdiğini ve bunun sözde olmadığına inandığını ifade etti. Danimarkalı Christensen, ilk defa gittiği İzmir’in coğrafi konumu itibariyle kendisinde çok olumlu bir etki bıraktığını işaret ederek, “Akdeniz’in kenarında bir harika doğası olan, müzeleri ve Efes’e yakınlığıyla görmekten mutluluk duyduğum bir yer oldu.” dedi. İzmir’e turistik bir gezi için gitmediklerini vurgulayan Christensen, “Şehir olarak İzmir, EXPO 2020’ye çok iyi hazırlanmış. Çok profesyonelce bir sunum

yaptılar. Heyet olarak sorduğumuz bütün soruların cevabını aldık. İzmir’de bir haftalık inceleme yaptık. Elbette bütün projelerin bu kadar kısa sürede heyete sunumunun yapılması gerekiyordu. Şunu kesinlikle ifade etmek isterim ki; İzmir’in yaptığı sunum ve projeleri hakkında kafamızda hiçbir soru işareti ve belirsizlik kalmadı. Türklerin çok iyi hazırlandığını tekrar belirtmek isterim.” şeklinde konuştu. İnceleme heyeti olarak çeşitli bakanlarla birlikte Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la görüştüklerini ifade eden Steen Christensen, “Hem Cumhurbaşkanı

hem de Başbakan, hükümetin İzmir’e tam destek verdiklerini ifade ettiler. Bu desteğin sözde olmadığına inanıyoruz, zira bu konuda bize hem siyasi hem de finansal garanti verdiler. Telaffuz edilen rakamlar milyar dolarlarla ifade edildiği için hükümet desteği olmadan şehrin tek başına bu işin altından kalkması zordur. Türk hükümetinin, bu konuda İzmir’e her türlü desteği verdiğini gördük.” ifadelerini kullandı. EXPO 2020’ye hangi şehrin evsahipliği yapacağına ticaret bakanlarının karar vereceğini vurgulayan BIE İnceleme Heyeti Başkanı Christensen, kararın “elbette politik” olduğunu belirtti. Diğer ülkeler adına konuşmasının mümkün olmadığını ancak Danimarka olarak şehrin tarih, kültür, ticaret ve turizm özelliklerine bakarak karar vereceklerini

söyleyen Christensen, “Ülkeler, karar verirken aday ülkelerle olan ilişkilerini elbette dikkate alacaklardır. Örneğin Danimarka’nın ilişkilerinin kötü olduğu bir ülkeye destek vermemiz nasıl sözkonusu değilse diğer ülkeler de benzer kriterleri dikkate alacaktır. Diğer ülkeler nasıl karar verir bilemiyorum ama diğer İskandinavya ülkeleri de bizim gibi oy kullanırlar diye düşünürüm, en azından bu ülkeleri tanıdığım kadar.” dedi. Steen Christensen, Türkiye’nin son yıllarda önemli organizasyonları finalde kaybettiğine, bunda politik tercihlerin belirleyici olduğuna yönelik soruya ise, “Danimarka olarak kesinlikle Türkiye’nin dinî ve kültürel farklılığı tercihimizde belirleyici olmayacaktır. Bu konuda size garanti verebilirim. Ümit ederim hiçbir ülke, dinî ve kültürel farklılıkları dikkate alarak oy kullanmaz.” diye cevap verdi.


12 İSKANDİNAVYA Dünyanın barış elçisi: Norveç

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

Uzun zamandan bu yana ‘barış elçiliği görevi’ni üstlenen Norveç, bu konuda neredeyse dünyada tek ülke konumunda. Peki neden Norveç? Zaman gazetesi olarak bu soruya cevap aradık. ENGİN TENEKECİ OSLO

1zamanda dünyanın en demokratik ve

Petrol ve balık zengini Norveç, aynı

müferreh ülkelerinden bir tanesi. Vikingler diyarı Norveç’in en bariz belki de en önemli vasıflarından bir diğeri ise; dünyada ‘barış elçiliği’ görevini üstlenmesidir. Hatta Norveç, bu konuda gösterdiği yoğun gayretlerinden dolayı ‘barış uzmanı, barışın sihirli eli, barış yapıcı, barış misyoneri, barış havarisi’ gibi isimlerle anılır hale gelmiştir. Norveç, bugüne kadar kendisine uzak-yakın farklı ülkelerin bünyesinde barındırdığı terör, iç savaş, uzlaşmazlık gibi birçok çeşitli sorunların çözümü adına arabuluculuk görevini üstlenmiştir. Burada akıllara ister istemez şu soru geliyor: Neden Norveç? Norveç’te barış elçiliği görevini, Dışişleri Bakanlığına bağlı özel bir birim ile bazı kuruluşlar üstleniyor. Hükümet, barış arabuluculuğunu üstlendiği bir görevde, yeri geldiğinde devreye ülkede ki kanaat önderlerini, siyasileri ve bu konuda uzman bazı diplomatları da devreye sokuyor. Örneğin Norveç hükümeti, Guatemala hükümet ile URNG isimli örgüt arasında gerçekleştirdiği barış görüşmelerinde, Norveç’in dünyaca ünlü ilahiyatçı yazarlarından eski Başpiskopos Gunnar Johan Stålsett’i görevlendirmişti. Ayrıca yine Guatemala’da ki barış sürecini, Norveç’in Luther Protestan Kilisesi’ne bağlı Norveç Kilisesi Acil Yardım (NCA) Kuruluşu gerçekleştirmişti. Norveç’i barış alanında özellikle enstitü bazında, dünyada temsil eden en önemli kuruluş Nobel Barış Enstitüsü’dür. Neredeyse dünyanın en prestijli ödülü olarak gösterilen, dinamitin İsveçli mucidi Alfred Nobel adına verilen Nobel Barış Ödülü yaklaşık 112 yıldır veriliyor. Ödüle, bugüne kadar 86 erkek aktivist, 15 kadın aktivist ve 24 organizasyon layık görüldü. 1,25 milyon dolarlık Nobel Barış Ödülü, Nobel Barış Komitesi Başkanı tarafından başkent Oslo Belediye Sarayı’nda düzenlenen görkemli bir törenle sahibine/sahiplerine taktim ediliyor. Törene siyasetten spora, medyadan sanata, kraliyet ailesi mensuplarından akademisyenlere kadar dünyanın birçok farklı ülkesinden ünlü simalar da iştirak ediyor.

Norveç, barış havariliğiyle hem kendi demokrasisini, hem de diğer dünya üllkeleriyle pozitif ilişkilerini muhafaza etmeyi hedefliyor.

Norveç Mülteci Konseyi Başkanı (NRC) Jan Egeland, Norveç’in barış elçiliği yaptığı her durumda barışın gerçekleşmeyebileceğini, ancak yapacağı etki çabalara değeceğini söyledi.

"Norveç, barış elçiliği görevini devam ettirmeli’’

ABD Başkanı Bill Clinton kefil olmuştu Norveç hükümeti, İsrail ile Filistinliler arasında gerçekleşen barış anlaşmalarından tutunda, Guatemala hükümet ile URNG isimli silahlı örgüt arasında yapılan barış görüşmelerine, ondan Sri Lanka hükümeti ile Tamil Kaplanları arasında ki (geçici) uzlaşma hareketlerine kadar birçok önemli barış anlaşmalarında hayati roller oynamıştır. Şimdilerde ise, Kolombiya hükümeti ile Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ile 50 yıldır süren çatışmaların son bulması, örgüt ve hükümet arasında gerçekleşmesi muhtemel barış anlaşması adına da kollarını sıvamış durumda. Norveç’in barış adına attığı en önemli adımlardan bir tanesi, Filistin-İsrail arasında imzalanan Oslo Anlaşması’dır. 1990’da temelleri atılan, 13 Eylül 1993’te tamamlanan bu anlaşma, Beyaz Saray’da imzalanmıştı. Hatırlanacağı üzere anlaşmaya İsrail Başbakanı İzak Rabin ile FKÖ lideri Yasser Arafat imza atmış, dönemin ABD Başkanı Bill Clinton da kefil olmuştu. Filistin-İsrail arasında gerçekleşen Oslo Anlaşması’ndan hız alan Norveç, barış elçiliği rotasını Guatemala hükümetinin, Ulusal Devrimci Birliği (URNG) ismindeki gerilla harekatıyla yaşadığı problemlere çevirmişti. Yine Norveç’in arabuluculuğunu yaptığı,

itibariyle Norveç’in gayretleriyle 3 yılda olsa silahlar susmuştu. Aynı zamanda bu adım, Norveç’e uluslararası alanda yeni bir itibar kazandırmıştı. Zaman gazetesi olarak Norveç neden barış elçiliği görevini üstleniyor? sorusuna cevap aradık. Konuyla ilgili Norveç’in daha önce ki barış elçiliği süreçlerinde rol oynayan bazı isimlerden, Dışileri Bakanlığı’nda görev alan yetkililerden, ülkenin önde gelen medya kurluşlarının dış haber editörlerinden ve bazı önemli düşünce kuruluşu yöneticilerinden düşünceler aldık.

dönemin Guatemala Devlet Başkanı Alvaro Arzu’nun da yoğun çaba harcadığı uğraşlar sonucunda devlet ve örgüt yetkilileri barış için masaya oturma kararı almıştı. Nihayetinde 4 Aralık 1996’da Oslo’da ateşkes anlaşması imzalanmış, 29 Aralık 1996’da ise örgüt ve devlet arasındaki iç savaş tamamen sonlanmıştı. Böylelikle neredeyse 40 yıldan bu yana süren iç savaş ve akan kanlar son bulmuştu. Ayrıca Guatemala’da bulunan yerli halkın Norveç’teki Sami halkıyla irtibatı da vardı. Daha sonraları Norveç Dışişleri Bakanlığı’na bağlı bazı diplomatlar da devreye girmiş, böylelikle Norveç barış görüşmelerinin alt tabanı da hazırlanmıştı. Norveç’in, barış havariliği tarihinde yüklendiği en önemli misyonlarından bir diğeri ise, 2002’de Sri Lanka hükümeti ile Tamil Kaplanları arasında gerçekleştirilmek

istenilen barış görüşmelerine ilişkin yaptığı arabuluculuktu. Zira Sri Lanka hükümeti ile örgüt, 1983’ten bu yana silahlı çatışma halinde. 26 yıl süren iç savaşta neredeyse yaklaşık 80 bin insan hayatını kaybetti. Milyonlarca Serendipli yerinden edildi. Norveç Dışişleri Bakanlığı’nın da sürece dahil olduğu barış adımında, Norveçli diplomatlar, hem Srilanka hükümet yetkilileriyle hem de isyancı grup Tamil Kaplanlarıyla (LTTE) iletişime geçmişti. Akabinde 2002’de Norveç aracılığında Srilanka devleti ile Kaplanlar arasında ateşkes imzalamıştı. Anlaşma sadece 3 yıl sürmüş, 2005’te yine her iki grup arasında tansiyon iyice yükselmişti. 19 Kasım 2005’te cumhurbaşkanlığına seçilen Mahinda Rajapakse, Kaplanların ateşkes şartlarını defalarca ihlal ettiğine dair deliller göstererek anlaşmayı feshetmişti. Netice

Norveç Mülteci Konseyi Başkanı (NRC) Jan Egeland, Norveç’in, İsrail-Filistin ve Guatemala -Ulusal Devrimci Birliği (URNG) arasında yaptığı barış görüşmelerinde rol almış, Norveçli bir politikacı. Egeland’a göre Norveç küçük, koloni tarihi ve askeri-stratejik çıkarları olmayan bir ülke. Bundan dolayı barış elçişi rolünü üstleniyor ve farklı tarafların güvenini kazanıyor. Norveçli siyasi, ‘’ İlk yardım hayat kurtarabilir, fakat uzun vadede barış ve siyasi çözümler bulunmalıdır.’’ ifadelerini kullanıyor. Norveç’in bugüne kadar farklı ülklerde barış elçiliği konusunda yaptığı görüşmelerle uluslararası arenada büyük rol oynadığını belirtiyor. Norveçli diplomat, ısrarla, Norveç’in barış elçiliği görevini devam ettirmesi gerektiğini vurguluyor ve bunun nedenini ise şöyle dile getiriyor: ‘’ Çünkü Norveç’in dışışleri politikaları içinde hiç biri bu kadar bütçeyle, bu alanda bu kadar büyük işler yapmadı. Norveç barış elçiliği yaptığı her durumda barış olmayabilir, ama yinede yapacağı etki çabalara değer.’’ ’ Norveç, bir ülkeyi korumakla herhangi siyasi ve ticari herhangi çıkar gütmüyor.’’ Norveç Dışşileri Bakanlığı Barış-Uzlaşma Bölümü Özel Temsilcisi Ture N. L. Lundh ise, barış havariilği Norveç’in bir politikası haline geldiğinin altını çiziyor. Lundh’e göre, Norveç’in bu konuda geçerliliği ve uzmanlığı bulunuyor. Norveçli diplomat, ülkenin


13 İSKANDİNAVYA uluslarası sahasında herhangi bir ekonomik ve stratejik çıkarlarının olmadığını söylüyor. Bu sebeple Norveç’in barış süreçlerinde barış elçisi olması öngürülüyor. Ayrıca Ture N. L. Lundh, Norveç’in bu alandaki çabasını yine Norveç’in çıkarları kapsamında olduğunu açıklayarak şöyle devam ediyor: ‘’ Norveç’e, uzak bölgelerdeki olaylar eskisinden daha önemli bir hal aldığı için bu alandaki çabalarımız refah ve güvenliğimiz için stratejik önem taşıyor. Bu çabalarımız küresel anlamda söz sahibi olmamız için bir zemin oluşturuyor. Aynı zamanda ortak küresel çıkarlarımızı da tatmin ediyor. ‘’ Norveç’in önde gelen tanımış düşünce kuruluşlarından Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Kristian Berg Harpviken, Norveç’in barış elçiliğini yürütmesi, tüm Norveçli partiler için oldukça önemli bir politika olduğunu kaydediyor. Harpviken, ifadelerinde bu konunun Norveç’in çıkarları açısından hayatiyetini de vurguluyor. Kristian Berg Harpviken konuyla ilgili şu görüşlere yer veriyor: ‘’ Norveç, dünyadaki çatışmaları şiddet kullanmadan önlemiş ve başa çıkmış, zengin bir ülke. Böylelikle Norveç, dünyanın başka yerlerinde şiddet ve çatışmayla karşı karşıya kalanlara sahip çıkma adına etik bir sorumululuk güdüyor . Ayrıca, bu durum Bu alandaki çabalarla Norveç kendini cazip bir işortağı haline getiriyor. Bu husus, dünyanın büyük devletlerini de küçük devletlerini de ilgilendiriyor. ‘’ ‘’ Barış elçiliği, Norveç için çok önemli bir dış siyasi harakettir.’’ ifadelerini kullanan Norveç’in en büyük gazetesi Aftenposten’in Dışhaber Editörü Kjell Dragnes, Norveç’in 2. Dünya Savaşı sonrası uluslararası hiç bir büyük krize bulaşmadığı için, bu tür barış elçiliği meselesinde objektif bir ülke olarak nitelendirildiğine parmak basıyor. Dragnes, ‘anlaşmazlık içerisinde olan tarafların neden Norveç’i seçtiği’ sorusuna da şu şekilde cevep veriyor: ‘’ Bunun sebebi, Norveç’in bir ülkeyi veya bir bölgeyi korumakla siyasi ve ticari herhangi bir çıkar elde etmeyeceği şeklinde açıklanabilinir. Böylelikle Norveç, barış süreçlerinin zeminin oluşturuyor. İki tarafıda ortak bir yerde buluşturuyor ve aracı olarak iki tarafıda dinliyor. Aracı bulucu Norveç, tarafların birbiriyle olan sorunlarını tartışabiliyor, yanlış anlaşmaları giderebiliyor ve iki taraf arasında daha güven sağlayabiliyor.’’ Norveç’in bir diğer büyük gazetelerinden Dagbladet’in dış haberler bölümünde görev alan siyaset bilimcisi Einar Hagvaag, Norveç’in daha önce dahil olduğu barış hareketlerinde yakaladığı başarıyı, ülkeyi barış elçisi statüsüne eriştirdiğini açıklıyor. Ayrıca Norveç’e, bu tür krizlerin çözümü adına oldukça çok talep geldiğini belirtiyor. Hagvaag göre Norveç küçük bir ülke ve yakın tarihte sömürgeci bir geçmişi de bulunmuyor. Norveç’in uluslararası arenada düşmanı da yok ve bu durum Norveç’i barış elçisi olarak elverişli konuma getiriyor.

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

2 0 1 4 ’ T E I K I S E Ç I M YA P I L A C A K

İsveç’te seçimin ayak sesleri duyulmaya başladı

İsveç hükümeti önümüzdeki yıl yapılacak seçimlerde daha fazla sayıda seçmenin sandık başına gidip oy kullanması için özel bütçe ayırdı. Hükümet bunun yanı sıra Stockholm’e yapacağını açıkladığı iki ev proje ilk seçim hamlesini yaptı. Diğer taraftan seçimlere hazırlık yapan ana muhalefet partisi Sosyal Demokrat Partinin seçimlerde yarışacak aday listeleri için koyduğu kotalar partide rahatsızlığa neden oldu. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1Mayıs ayında yapılacak Avrupa Par-

İsveç hükümeti gerek önümüzdeki

lamentosu (AP) seçimleri gerekse önümüzdeki Eylül ayında gerçekleştirilecek genel seçimlerde daha fazla seçmenin oy kullanmasını sağlamak için 60 Milyon kron bütçe ayırdı. Konu ile ilgili konuşan AB İşleri Bakanı Birgitta Ohlsson hedefinin Mayıs ayında yapılacak AP seçimlerinde seçmenlerin en az yüzde 50’sinin sandık başına gitmesini sağlamak olduğunu söyledi. 2009 AP seçimlerinde seçmenlerin sadece yüzde 45,5’inin sandık başına gittiğini hatırlatan Bakan Ohlsson, “bu skandal bir durumdu.” değerlendirmesini yaptı. Hükümetin özellikle sandığa fazla ilgi göstermeyen gençleri ve göçmen kökenli seçmenleri ikna etmek için çaba göstereceği belirtiliyor.

Stockholm’e iki dev proje Bu arada hükümet, Stockholm’e 78 bin yeni konut ve 9 yeni metro istasyonu inşa etmek istediğini kamuoyuna açıkladı. Merkez sağ koalisyon hükümetini oluşturan 4 partinin liderinin ortaklaşa kaleme aldıkları ve Dagens Nyheter gazetesinde yayınlanan makalede yapılan açıklama koalisyon hükümetinin büyük bir seçim hamlesi olarak değerlendirildi. Stockholm’de son dönemde gerçekleştirilecek en büyük proje olarak lanse edilen yatırımların toplam maliyetinin 25,7 Milyar kron olmasının beklendiği belirtiliyor. Projenin finansmanının ise projeye dâhil olan kuruluşlar ve Stockholm’e araç giriş vergisinin yapılacak zam ile sağlanmasının planlandığı belirtiliyor. 2030 yılında Stockholm’ün nüfusunun 2,6 milyona yükseleceğinin belirtildiği makalede yapılacak yeni 78 bin konutun pratikte Stockholm’e yeni

bir Uppsala şehri inşa etmek anlamına geldiği vurgulanıyor. Makalede ülkede iş piyasasının yaklaşık üçte birinin Stockholm bölgesinde olduğunun altını çizen liderler yapılacak söz konusu yatırımlar ile ülke ekonomisi için motor görevi gören Stockholm’ün dinamik ve rekabetçi yapısının korunmasını amaçladıklarını belirtiyorlar.

Sosyal Demokrat Partide kota rahatsızlığı… Diğer taraftan önümüzdeki Eylül ayında yapılacak genel seçimlere hazırlık yapan Sosyal Demokrat Partinin seçimlerde yarışacak aday listeleri için koyduğu kotalar partide rahatsızlığa neden oldu. Partiyi gençleştirmek ve göçmen kökenli

adaylara daha fazla şans tanımak için bir dizi karar alan Sosyal Demokrat Parti, bu kapsamda seçimlerde yarışacak aday listeleri belirlenirken her 4 adaydan birinin 35 yaş altı olması ve İskandinav kökenli olmaması şartı getirdi. Ancak bu gelişme kotalar nedeniyle seçilme şansı az olan sıralara yerleştirilecek adaylarda rahatsızlığa neden oldu. Özellikle yıllardan beri milletvekili olmak için sabırla beklemiş olan 40-50 yaş arası adaylar rahatsızlıklarını yüksek sesle dile getirdiler. Bununla beraber parti yönetimi partinin gençleştirilmesi ve partinin çok kültürlü bir toplum haline gelen İsveç’i daha geniş temsil edebilmesi için söz konusu kotaların gerekli olduğunu açıkladı.


14 İSKANDİNAVYA

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

Danimarka son bir yılda rekor sayıda göç aldı Danimarka’ya göçmen akınında ilk sırada Romanyalılar geliyor. HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1şen yabancı sayısı 53 bin olurken, Son bir yılda Danimarka’ya yerle-

bu tüm zamanların en yüksek rakamı olarak tarihe geçti. Danimarka İstatistik Enstitüsü, 2012 yılının son çeyreği ve 2013’ün 4. çeyreği arasında Danimarka’ya yerleşen yabancı sayısının 53 bin 429 kişi olduğunu açıkdı. Bu rakamın yüzde 65’ini batılı ülkelerden gelenler oluşturuyor. Son veriler, ülkeye gelen göçmenlerin etnik ve dini yapısında önemli değişikler olduğunu gösteriyor.

Eskiden göçmen denilince akla ‘Müslüman’ gelirken, son yıllarda bu durum değişti. Ülkeye son yıllarda gelenlerin büyük bölümünün dini Hıristiyanlık. Danimarka’ya göçmen akınında ilk sırada Romanyalılar geliyor. Son bir yılda gelen Romanyalıların sayısı 4 bin 205 olurken, bu ülkeyi 4 bin 29 kişi ile Polanyalılar takip ederken, ABD ve Alman vatandaşları 3. ve 4. sırada yer aldı. Danimarka’ya 2013’ün 3. çeyreğinde toplam 29 bin 389 kişi geldi. Bunlardan 8 bin 111’i Danimarka vatandaşı olup ülkeye geri gelenlerden oluştu. 21 bin

278 kişi ise başka bir ülkenin vatandaşıydı. Bu rakam 1983 yılından sonra bir çeyrekte ülkeye en fazla kişinin geldiği dönem olarak tarihe geçti. Doğu ülkelerinin AB üyesi olmasıyla Danimarka’ya gelen göçmenlerin dini ve etnik yapısında önemli değişikler oldu. 2000’li yıllara kadar göçmenler Müslüman nüfusun olduğu ülkelerden oluşuyordu. Liberal – Muhafazakar azınlık koalisyon hükümetinin Danimarka Halk Partisi’nin desteğiyle kabul ettiği yabancılar yasası aile birleşiminin önüne sert kurallar getirilmesiyle Müslüman

ülkelerden Danimarka’ya gelenlerin sayısında çok ciddi düşüş yaşandı. 10 yıl önce Danimarka’daki Müslüman göçmenler, Hıristiyan göçmenlerden yüzde 30 daha fazla olmasına karşılık, bugün bu fark yüzde 7 civarında bulunuyor. Son verilere göre ülkede 244 bin Müslüman, 227 bin Hıristiyan göçmen bulunuyor. Bu konuda araştırma yapan Kopenhag Üniversitesi’nden Brian Arly Jacobsen, göçmenlerin dini yapısında görülen değişiklikten dolayı 5 yıl sonra Hıristiyan göçmenlerin sayısının Müslümanları geçeceğini söyledi.

FINLANDIYA’DA “EĞITIMIN DÜNYA BARIŞINA KATKISI” KONFERANSI

‘Eğitim’ birlikte yaşamanın tek yolu YAVUZ ŞAHİN HELSİNKİ

1nen ‘Eğitimin Dünya Barışına Katkısı’ adlı Finlandiya’da bu sene 3’üncüsü düzenle-

konferansına öğretim üyeleri, büyükelçi yetkilileri, siyasiler ve medya mensupları katıldı. Ortak dil olarak ‘Eğitimin birlikteliği pekiştiren en önemli nokta’ olduğu dile getirildi. Finlandiya’nın Başkenti Helsinki’de ve Tampere şehrinde gerçekleştirilen ‘Eğitimin Dünya Barışına Katkısı’ adlı konferansta, insanlar arasındaki barışın ve saygının tek bir nedeni olabileceği ve bununda tek sağlayıcısının yalnız eğitimin olduğu kaydedildi. Yan yana oturabilmek, aynı yerde yaşayabilmek ve önyargılardan kurtulabilmek için eğitimin önemli bir yol oluğuna dikkat çeken Tampere Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, İnsan Bilimleri Profesörü Pertti Alasuutari, “Eğitim farklı kültürlerdeki insanları bir arada yaşatma sanatıdır. Ayrıca, farklı popülist siyaseti önlemek ve adil ve refah toplumları oluşturmak içinde eğitim önemlidir.” diye konuştu.Farklı kültürlerdeki insanları ortak noktada buluşturması açısından eğitimin oldukça önemli olduğunu vurgulayan Fatih Üniversitesi

Eğitim Bilimleri Başkanı Adnan Kulaksızoğlu; “İslam dininin ve Tük kültürünün Ortadoğu, Avrupa’da ve Amerika’da da tanıtılmasına vesile olacak bu tür konferanslar insani ve ahlaki değerlerin öne çıkartılmasına açısından değerli buluyorum.” diye kaydetti. Helsinki Üniversitesi, İlahiyatsal Sosyal Etik Profesörü Ville Paivansalo yaptığı açıklamada, “Farklı kültürler arasında gerçektende birbirimizle diyaloga ihtiyacımız var. Dünya da beraber yaşayabilmemiz için ve birlikteliğimizi pekiştirebilmemiz için eğitim en iyi yol olarak gözüküyor. Finlandiya’daki okullarımızda bütün çocuklarımıza birliktelik dersi veriyor ve bunun önemini anlatıyoruz.” dedi. Birlikte yaşama sanatını daha fazla geliştirebilmek için bu tür bir organizasyon düzenlediklerini kaydeden Finlandiya Diyalog Derneği Başkanı Şener Dikmeşe, “Finli ve Türk toplumundaki insanlar ile birlikte diğer insanları da barışın etrafında buluşturmayı eğitim ile yapabileceğimizi biliyorduk. Eğitimin, dünya barışına katkısındaki önemini bir kez daha anlamış olduk.” açıklamasını yaptı.


15 İSKANDİNAVYA

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

Filipinler’e yardım zamanı MEHMET BAYHAN

1edilen Filipinler’de taş üstünde taş Ölü sayısının 10 bini aştığı tahmin

kalmazken, hızı saatte yer yer 275 kilometreyi bulan rüzgarın oluşturduğu 15 metrelik dev dalgalar Filipinler’de kıyamet sahnelerini aratmadı. Binlerce binanın yerle bir olduğu, heyelan ve devrilen ağaçlar nedeniyle yolların kapandığı, havaalanlarının yıkıldığı ve 5 milyonu aşkın kişinin afetten 1. derecede etkilendiği Filipinler’de tam anlamıyla bir insanlık dramının yaşandığı belirtiliyor. Dünyanın pek çok ülkesinden bölgeye ulaşan yardımlara rağmen afet bölgesinde insani yardıma olan ihtiyaç ciddiyetini

koruyor.Temizlik ve hijyen şartlarının mümkün olmadığı bölgede insanlar, salgın hastalık riskiyle burun buruna yaşıyor. Sokaklarda yaşam mücadelesi veren afetzedelerin bulunabilen kargo uçaklarıyla bölgeden tahliye edildiği de gelen bilgiler arasında.

“Yardımlar yeterli gelmiyor” Bölgede arama-kurtarma ve acil yardım faaliyetlerinde bulunan partnerimiz Kimse Yok Mu ASYA Arama Kurtarma Ekip Lideri İsmail Büyükay bölgenin son durumuna ilişkin şunları söyledi: “Filipinler’de durum gerçekten içler acısı. Yol kenarlarında cesetler var. Tayfundan geriye kalan mallar yağmalanıyor. İnsanlar

çamurların ve balçıkların arasından yiyecek bulmaya çalışıyor. Bölgede yardım faaliyetlerine devam eden az sayıda yardım kuruluşundan bir tanesiyiz.  Arama-kurtarma ve insani yardım çalışmalarımız için 6 bin 500 afetzedenin istifade edeceği 25 tonluk yardım malzemesi, bölgede bulunan temsilcilerimiz tarafından yerinde hazırlandı. Hazırlanan malzemelerin Filipinler askeri yardım helikopterleri ile bölgeye intikali başladı. Bölge, tahmin edilenden çok daha zor durumda. Yollar tamamen kapanmış ve tayfun sonrası birçok bölgeye ulaşım kesilmiş olduğu için tüm yardım malzemeleri helikopterlerle taşınıyor. Filipinler ve çevresinden tedarik ettiğimiz yardım malzemelerini Filipinli yetkililerle

koordineli bir şekilde afetzedelere düzenli ve günlük olarak ulaştırmaya devam edeceğiz. Ancak acil yardımlardan daha sonra kalıcı yardımlar için çalışılmalı. Bölgede öncelikli olarak gıda, temizlik(hijyen) su, ilaç ve çadır gibi malzemelere acilen ihtiyaç duyuluyor”. Filipinler’de devam eden yardım çalışmalarına destek vermek isteyen yardımseverler  Danske Bank reg:0440 konto nr:11289053  numaralı hesabımıza Not bölümüne “Filipinler” yazarak bağışta bulunabilirler. Time To Help olarak göndereceğiniz bağışlarınızla, ihtiyaç duyulan tüm yardım malzemelerini Filipinler çevresinden tedarik ederek en kısa süre de dağıtıma başlayacağız.


16 GÜNDEM Dershane kapatmak Anadolu halkına ‘ilim öğrenmeyin’ demektir

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

BURAK KILIÇ -KAMİL ARLI İSTANBUL

İsmail, dershanelerin teftişe açık, hesap verebilir şeffaf kurumlar olduğunu, özel teşebbüsün önünün kesilmemesi gerektiği ifade etti: "Dershaneler kapatılacakmış, çok acayip bir düşünce. Çünkü yaşadığımız zaman ilim ve teknik asrıdır. Allah Alimdir, herşeyi yaratan, herşeyi bilir. Müslümanın ilmi çalışmalar yapması Sünnetullahtır, sevaptır. Teknoloji de Allah'ın Sani sıfatına istinat ettiğinden Sünnetullahtır, ibadettir. Ey Müslüman dikkat et, dershanelerden ayrılırsan ilimden İslamiyet'ten uzaklaşırsın. Çünkü köylü kentli dershanelere koşarken; yüksek tahsil yapmak isterken buna mani olmak devletin işi değildir. Demokrasi buna izin vermez. Dershaneleri devlet korumalıdır. Dershanelerin varlığından daha tabii ne olabilir? Dershaneler her türlü teftişe açıktır. Suçlu varsa cezalandırılır. Kanun hâkimiyeti getirilmelidir. İthamlara önem verilmemelidir. Yine aynı şekilde bu millete haksızlık yapılıyor. Dershanelerin kapatılması meselesinde bu kararı alanlara kırılırım. Sayın Başbakan'dan ricam, dershanelerin kapatılmasına karşı çıksın. Buna engel olsun."

1İsmail, bir haftadır Türkiye'nin günde-

Gazeteci-yazar, mütefekkir Hekimoğlu

mini belirleyen dershane kapatma planını duyduğundan beri çok üzüldüğünü söyledi. Hekimoğlu İsmail, "Dershanelerin kapatılması en çok müteddeyyin kesimleri üzecektir. Kapatma kararı uygulanırsa buna en çok ben üzülürüm. Kırılırım, darılırım. Sayın Başbakan'dan ricam, dershanelerin kapatılmasına karşı çıksın. Buna engel olsun." çağrısında bulundu. Dershanelerin sadece eğitim alınan yerler değil, insan yetiştirmek için hayati müesseseler olduğunu kaydeden Hekimoğlu İsmail, "İnsan yetiştirmek zordur. Bu konuda hizmet eden kurumlara bu şekilde muamele edilmesi bana çok tuhaf geliyor. Dershaneye karşı çıkmak, 'ben ilme karşıyım' demek kadar garip bir kelamdır. Buralar ilim ve teknoloji yuvalarıdır. İlim için çalışmak ibadettir, halka ve hakka hizmettir. Allah'ın bir sıfatı ve ismi de Alim'dir. Böyle bakınca ilim öğrenmek te öğretmek de Sünnettullahtır. Dershane kapatmak insanlığa düşmanlık olur. Anadolu halkına, tahsil yapma; ilim öğrenme demek olur. Bu doğru değildir." dedi

YILLARCA EVLERİMİZ DERSHANE OLDU

DERSHANELER ADAM YETİŞTİRİYOR, BU KOLAY DEĞİL, YILLAR ALIR Askerlik mesleği döneminde Türkiye adına Amerika'daki füze okuluna eğitim görmeye giden Hekimoğlu İsmail, Amerikan eğitim sisteminde özel teşebbüse duyulan saygıya vurgu yaptı. ABD'de başta dershane ve cemiyetler olmak üzere sivil toplum kuruluşlarının eğitim alanındaki çalışmalarına saygıyla bakıldığını ve teşvik edildiğini hatırlatarak, şu örnekleri verdi: "Örneğin Genç Hristiyanlar Cemiyeti var. Bu cemiyet erkekler ve kadınlar olmak üzere iki ayrı birimden oluşuyor. Bir kişi de çıkıp 'siz neden kadın-erkek birlikte çalışmıyorsunuz?' diye sormuyor. Ben sordum. Daha iyi adam yetiştirmek için diye cevapladılar. Yani önemli olan adam yetiştirmek. Her mesele

vatanın milletin lehine olmalı. Adam varsa her mesele hal olur. Adam kolay yetişmiyor ki! Adam yetiştirmek kavak yetiştirmek gibi değil. Adam yetiştirmek bir ömür alır. Hadi bugün bir Yahya Kemal yetiştirsinler. Adam yetiştirmek zordur. Batılılar bunun farkında. Bu yüzden ilim ve teknoloji alanında çalış-

maya önem veriliyor." Dershanelerin Anadolu halkı için önemine değinen Hekimoğlu İsmail, Türkiye'de de köylü-kentli herkesimin dershaneler vesilesiyle tahsil hayatına yöneldiğini hatırlattı. Kapatma kararının ilim ve teknik asrında çok anlamsız olacağını vurguladı. Hekimoğlu

'Yıllarca evlerimiz dershane oldu' diyen Hekimoğlu İsmail, 1950'lilerde Erzincan'da yaşadığı bir hatırasını da aktardı. O yıllarda evine gelen bir misafirine Risale-i Nur külliyatından Osmanlıca kaleme alınmış Mesneviyeyi Nuriyeyi okumak üzere verdiğini, şahsın da bunu okuduğunu anlattı. Kitaptan okunan bölüm bitince şahısla yaşadıkları diyalogu aktararak, evlerden kurumsal eğitim kurumlarına dönen ilim tahsilinin sürmesi gerektiğini ise şöyle örneklendirdi: "Misafir ettiğim kişi, sen bu yazıyı okuyabilir misin' diye sordu. Hayır dedim. Okuduklarımı anladın mı, dedi. Hayır, dedim. Adam bir iç geçirip 'Hey Allahım şu adamın davasına bak, okuyamıyor, anlamıyor ancak Risaleleleri yaymaya uğraşıyor' diye hayıflandı. O zorlu günlerde ilim tahsili için her ev dershaneydi. Bugün bunlar kurumsallaştı, müesseseleşti. Kıymetini bilmeli. İlim sahibi olmak isteyenlerin önü açılmalı. "

Dershanelerden ortak açıklama ÖZDEMİR ÖZKAN, HASAN ÇİLİNGİR

1ler, kapatma girişimine deklarasyon İzmir'de faaliyet gösteren dershane-

yayınlayarak cevap verdi. Şerefli bir meslek yaptıklarını ifade eden dershane temsilcileri, kapatmakta ısrar edilmesi halinde referandum yapılması çağrısında bulundu.

DERSHANECİLERDEN ORTAK DEKLARASYON Milli Eğitim Bakanlığı'nın dershane ve etüt merkezlerini kapatmak için hazırladığı kanun taslağına tepki gösteren İzmir'deki 30 dershanenin temsilcileri, eğitimdeki sıkıntıların sorumlusuymuş gibi gösterilerek günah keçisi haline getirilmelerinden son derece üzüntü duyduklarını ifade etti. İzmir Özel Dershaneler Birliği Derneği (İZÖ-DER) Başkanı Sezai Özel, "Sorunların sebebi miyiz, sonucu muyuz?" diye sordu. Dershanelerin arz talep dengesi sonucu ortaya çıktığını ifade ederek, "Çok net söylüyorum, talep ortadan kalksın, zaten biz kendiliğinden yok oluruz. Fırsat eşitsizliği, Milli Eğitim'in ta kendisinde var.

Ülkemizdeki okulların eğitim kalitesi bir mi? Temel fırsat eşitsizliği burada zaten. Bu fırsat eşitsizliğini siz yapmış olmuyor musunuz? Gerçek olan bu, biz bu gerçeği fırsat eşitliğine döndürmeye çalışıyoruz." dedi. İzmir ve Ege Bölgesi'nde faaliyet gösteren dershanelerin yüzde 80'ini temsil eden İZ-Ö-DER, dershanelerin ve etüt merkezlerin kapatılması amacıyla hazırlanan tasarı hakkında görüşlerini, bir basın toplantısıyla açıkladı. Dershanelerin öğrenme isteğini karşılamak amacıyla ortaya çıktığını belirten İZ-Ö-DER Başkanı Özel, 194 ülkede özel dershanelerin faaliyet gösterdiğini belirterek dünyadan örnekler verdi. Güney Kore'de 2007 verilerine göre ilkokul düzeyinde öğrencilerin yüzde 88, ortaokul düzeyinde yüzde 74, lise düzeyinde yüzde 55'inin dershaneye devam ettiği bilgisini veren Özel, bu ülkede 2011 yılında özel dershaneciliğe 18 milyar dolar harcandığını kaydetti. Japonya ve İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde özel öğretimlere ciddi paralar harcandığını vurgulayarak, bu ülkelerin gelişmişliklerini özel eğitimle tamamlayarak

insana yatırım yaptığının altını çizdi. Dünyada dershaneciliğe büyük önem verilirken Türkiye'deki dershaneciliğin göze batmasını anlamanın mümkün olmadığını belirterek, "Biz gereksinimden doğduk. Serbest piyasa ekonomisinde yaşıyoruz. Bütün yapılanmalar, eğitim, sağlık gibi arz talep dengesine göre şekilleniyor. Biz arz eden tarafız, gerek dershane kurucuları gerekse hizmet üretenler olarak. Talep eden tarafında ise öğrenci ve velilerimiz var. Arz eden taraf ortadan kalkınca talep ortadan kalkacak mı? Talep ortadan kalkınca zaten biz olmayacağız." diye konuştu. Üniversite ve liselere girişin sınavsız olmasının mümkün olmadığını, eğitim öğretimin olduğu her yerde ölçme ve değerlendirme olduğunu söyleyen Sezai Özel, "Ölçmenin yegâne aracı sınavdır. Sınavınızın türü, merkezî olması, açık uçlu olması, çoktan seçmeli olması sonucu değiştirir mi? Yerleştireceksiniz, bir sıralama olacaktır. Kontenjan belli, yerleştirilecek öğrenci belli; öğrenci daha iyi yere girmek isteyince ister istemez sıralamaya tâbi olmak zorunda. Dolayısı ile kendilerini bir yarışın içinde buluyorlar. Burada özel eğitim ku-

rumları devreye giriyor. Bu kararları almaya çalışanlara soruyorum, kimin çocuğu dershane gitmiyor?" şeklinde konuştu. Maddi durumu iyi olanların özel ders aldığını, dershanelerinse maddi durumu iyi olmayan ailelerin çocuklarına imece usulü özel ders verdiğini belirten Özel, "Özel eğitim kurumları, sosyal sorumluluk boyutuyla fırsat eşitliği sağlıyor. Bizler yüzde 3'lük kontenjanımızla yoksul çocuklara destek veriyoruz. Şehit ve gazi çocuklarımızı seve seve okuttuk, okutuyoruz. Bundan en ufak bir yüksünme duymuyoruz." dedi.

'100 BİN İSTİHDAM SAĞLIYORUZ' Türkiye'de 300 bin civarında atanamayan öğretmen olduğunu vurgulayan Özel, dershanelerin 70 bin öğretmen ve 30 bin yardımcı personele iş imkanı sunduğunu, etüt eğitim merkezleriyle bu rakamın 200 bine yaklaştığını belirtti. Atanamayan öğretmenlerin sıkıntılarının bu sayede çözüldüğünü belirten Özel, halkın yüzde 70'inin dershanelerin kapatılmasına karşı olduğunu savundu.


17 GÜNDEM ZAMAN, 28 ŞUBAT’TA NE YAPTI?

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

BÜLENT KORUCU

1şıyayız. Gerçeği olduğundan farklı Bir algı iftirası ve linciyle karşı kar-

gösteren psikolojik harp aygıtlarına cevap vermek kaçınılmaz hale geldi. O süreçte, kimin ne yaptığını tarih yargılayacak. Biz samimi insanları bu hatanın parçası olmaktan kurtarmak için arşive indik. İşte kupürleriyle 28 Şubatçılara karşı verdiğimiz mücadelenin örnekleri. Dershanelerle ilgili tartışmalarda Zaman’ın yazdıklarına cevap veremeyenler yine çöplük karıştırmayı seçti. Yanlışlıkla kendi çöplerini karıştırdıkları için buldukları malzemeyi ispat etmeleri kolay değil. 28 Şubat’ta ne yazdık, nerede durduk? Bununla ilgili dostlarımıza kısa bir malumat vermek istiyorum. Önyargılarının esiri peşin hükümlülerle işim yok. Anlamak istemeyenle konuşmanın imkânsızlığını tecrübelerle öğrendim. O süreçte ülkenin ve insanımızın en az zararla çıkması için iyi niyetli ve stratejik olduğunu düşündüğümüz adımlar attık. Kendi üslubumuzla, bağırmadan ikna edici bir dille konuştuk. İktidar ve muhalefetiyle sivil siyasete yol göstermeye çabaladık. Bir yandan da psikolojik harp makinesine dönüşen medyaya cevap yetiştirmeye gayret ettik. 28 Şubatçıların karşısına olabildiğince en kalabalık muhalefeti dikmeyi düşündük. Şimdi sıraladığım konularla ilgili bazı kupürleri paylaşmak istiyorum. Darbeciler ve onların sivil birliklerinin ilk hedefi, yok etmek istedikleri kişi ve kurumları kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmaktı. Böylece ‘yapılanları hak ediyorlar’ algısı oluşacaktı. Mesela 5 Mart 1997’de Sabah Gazetesi ‘Ürperten yemin’ manşetiyle çıktı. İddia “irticai örgütlerce kurulan Kur’an kurslarında ‘din devleti kuruluncaya kadar savaş’ yemini ettiriliyor.” şeklindeydi. Bu, hep başvurulan metottu; aynı gazete bir yıl sonra da Fethullah Gülen’in üç bin ölüm komandosu yetiştirdiğini iddia edecekti. Zaman, hemen ertesi gün ‘Ürperten yemin asılsız’ manşetiyle cevap veriyordu. 8 Mart’ta ise asılsız yeminin 1966 yılında gazeteci İlhami Soysal tarafından uydurulduğu ispat ediliyor ve ondan sonraki seyri belgelerle gösteriliyordu. Hedefteki diğer kurum, imam hatip liseleriydi. Onun önünü kesmek için bütün eğitim sistemi altüst edilecekti. Zaman,

bir yandan İHL manşetleri atarken, diğer yandan bunun bütün sistemi felç edeceğini örnekleriyle anlatıyordu. Aynı anda muhtemel diğer mağdurlara dikkat çekerek toplumsal muhalefetin tabanını genişletiyordu. Konuyu sadece İHL’ye endekslemek hakkaniyete sığmadığı gibi, strateji olarak da yanlıştı. Böylece Anadolu liseleri, çıraklık eğitim merkezleri, meslek liseleri, dil ve Kur’an kurslarının mağduriyetleri de dile getiriliyordu. Müzik başta olmak üzere küçük yaşta başlaması gereken eğitimlerin darbe yiyeceği anlatılıyordu. İHL’ler dışındaki kitleler de muhalefet safına çekiliyordu. Ne yazık ki İHL’den başka kimseyi gözü görmeyenler darbecilerin ekmeğine yağ sürdü; bu kaos ortamında kimse sesini çıkaramadı; muhalefet kitleselleştirilemedi. Cuntanın projesi 8 yıllık kesintisiz eğitime dayanıyordu. Bunun eğitim bilimi açısından zararlarını anlatan manşetler birbirini takip

etti. Sekiz yıllık kesintisiz eğitimi geri kalmış bazı ülkeler haricinde kimsenin uygulamadığı vurgulanıyordu. Uluslararası raporlarla kesintisiz eğitimin sebep olacağı kaos ve mağduriyetlere dikkat çekiliyordu. Projenin ekonomik olarak ülkeyi zorlayacağı hatırlatılıyor, halkın tepkisi bu yolla da oluşturuyordu. Siyasetle ilgili de iki örnek vererek sözü tamamlayalım. 2 Mart 1997 günü yani meşum 28 Şubat Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısından bir gün sonra ‘sivil kuvvetler’e mensup medya darbe tamtamlarıyla çıktı. Zaman’ın manşeti ise ‘Demokrasiden dönülemez’ şeklindeydi. Çok suiistimal edilen bir manşetimizle sözü tamamlayayım. 1 Temmuz 1997’de Refahyol hükümetinin yerine ANAP, DSP ve DTP hükümeti kuruldu. O gün Zaman’ın başlığı ‘Hayırlı olsun’ şeklindeydi. Başbakan Necmettin Erbakan’ın görevi devrederken

kurduğu cümleler şöyleydi: “Demokrasinin en güzel anları, işte demokrasi bu.” Nitekim Yeni Şafak Gazetesi ana başlığa ‘Ecevit hükümeti gibi’ ifadesini tercih ederken fotoğraflı ikinci haberinin başlığı Erbakan’ın ağzından dökülen cümlelerdi. Zaman’ın sayfasındaki ‘DYP’yi çözenlere ödül, RP: Meclis’e gölge düştü, DYP’den sert eleştiri: Ömrü üç ay, İlk ciddi sıkıntılar, ANAP’ta kabine şoku, Anasoltaliyol koalisyonu’ gibi eleştirel başlık ve ifadeleri görmezden gelenler var. Bir illüzyon oluşturulup sadece ‘Hayırlı olsun’ ifadesi göz önüne getiriliyor. Görevi devreden Başbakan’ın ‘işte demokrasi bu’ dediği bir günde, ‘hayırlı olsun’ demenin mahzuru var mı? O günlerde yayın yöneticisi olarak görev yaptığım için bu hatırlatmaları hakkın ötesinde vazife bilerek yazdım. Umarım iyi niyetli ama kafası karıştırılan insanlara faydası olur.

Zulmün sembol fotoğrafı 28 Şubat sürecinde en büyük baskıyı imam hatip liselerine giden kızlar yaşamıştı. Onlar bir de örtülerine yapılan saldırıyı göğüslemek zorunda kalmıştı. İstanbul Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi önünde çekilen bu kare, yaşananların özeti gibiydi. Başta Akit Gazetesi olmak üzere pek çok yayın organı Zaman muhabiri İbrahim Usta’nın çektiği bu fotoğrafı binlerce kere kullandı.


USTALARINDAN İYİ AŞURENİN PÜF NOKTALARI

SÜNNETLERİ OYUNLA ÖĞRENİN

NAMAZI ANLAYARAK KILABİLMEK


20 - 26 KASIM 2013

REYHAN GÜL

1aşure. Muharrem ayının simgesi bu Dünyanın en eski tatlılarından biridir

tatlı çorba, her elde farklı yorumlansa da başarılı bir aşure için herkesçe kabul görmüş püf noktalarına riayet etmek gerekiyor. Yedi farklı isme aşurenin lezzet sırlarını sorduk. İnsanlık tarihi kadar eski bir tatlı aşure. Hem Muharrem ayının onuncu gününe tevafuk etmiş birçok olayı anmak ve kutlamak maksadıyla pişirildiği, hem de paylaşmanın, dayanışmanın, birlikteliğin ve sevginin ifadesi, bolluk ve bereketin simgesi olduğu için aşure asla yalnızca bir tatlı değil. Rivayete göre gemisini kendisine inananlarla birlikte karaya oturtan Nuh Aleyhisselam’ın kalan yiyecekleri bir araya toplayıp pişirmesi sonucu ortaya çıkıyor. İşte bu yüzden yoruma açık, her elde farklı marifet bulan bir tatlı aşure. Kuvvetli muhtemel o gün o gemide bulunanlar, günümüzde pişirilen aşureyi görse bir hayli şaşırırdı. Öyle ya içine katılan temel malzemeleri bir yana bırakırsak herkes damak tadına göre pişiriyor ve göz zevkine göre süslüyor aşureyi. Bu yüzden aşure nasıl yapılır sorusunun tek bir cevabı yok. En az yedi malzeme konularak ve en az yedi kapıya dağıtılması gerektiği geleneğinden hareket ettik. Yedi farklı yemek yazarı ve şefe aşureyi sorduk. Pişirenler gayet iyi bilir, başarılı bir aşure kıvamı yerinde, rengi berrak, malzemesi bol olmalı. Ancak böyle bir sonucu elde edebilmek sanıldığı kadar kolay değil. Yapımına dair birçok püf noktası bulunuyor. İşte aşurenin herkesçe kabul görmüş püf noktaları: Bakliyatlar ayrı ayrı ve soğuk suyla akşamdan ıslatılmalı, ertesi gün yine ayrı ayrı haşlanıp (pişme süreleri farklı olduğu için), suları süzüldükten ve kabukları ayıklandıktan sonra tencereye katılmalı. Bakliyatların sularının süzülerek tencereye katılması aşurenin renginin berrak olmasında büyük önem arz ediyor. Ancak yemek yazarı Ebru Omurcalı aşureyi karartma pahasına besin değeri açısından haşlama sularının atılmaması gerektiği kanısında. Haşlama sularının aşurede kullanılması yalnızca tatlının rengini bulanıklaştırmıyor, şişkinliğe de neden oluyor. Ayşe Tüter’in ise bu konudaki tavsiyesi bakliyatlar haşlanırken içine bir adet kimyon çubuğu ya da bir bütün soğan konulması. Aşurenin kararmaması için incir ve ceviz gibi malzemeler yalnızca süslemede, o da aşure soğuduktan sonra eklenmeli. Tüter, inciri illa ki aşurenin içinde sevenlere ayrı bir kapta haşlayıp, doğradıktan sonra kâselerin dibine paylaştırmalarını ve sonrasında sıcak aşurenin kâselere dökülmesini öneriyor. Karanfil ve gül suyu aşureyi ocaktan indirmeye yakın ya da hemen akabinde katılmalı. Şeker sona bırakılmalı ve ilave edildikten sonra sürekli karıştırılmalı. Aksi takdirde kısa süre içinde dibi tutabilir. Bu da aşurede yanık kokusunun oluşmasına neden olur. Elif Korkmazel, bu noktaya güzel yorumda bulunarak değiniyor: “Ocakta aşureyle birlikte pişmek, o teri dökmek lazım.” Omurcalı da şeker sonlara doğru konulmazsa aşurenin yalnızca dibinin tutmayacağı, buğdayın da sertleşmesine neden olacağı bilgisini paylaşıyor.

Ustalarından iyi aşurenin püf noktaları Ayşe Tüter (Yemek yazarı ve programcısı) Buğdaylar çatlayana kadar piştikten sonra içinden dört beş kepçe alın, robotta macun gibi olana kadar çekin, daha sonra tencereye ekleyin. (Kıvamı için) Nişastayı gül suyu ile erittikten sonra tencereye aktarın, beş dakika daha kaynatıp ocaktan alın. Kapağını kapatıp 30 dakika dinlendirin, kâselere paylaştırın.

Saray mutfağına ait geleneksel bir tatlı olduğundan porselen tabakta sunulması şart. Elif Korkmazel (Yemek yazarı ve programcısı) Bir cezvenin içine üç adet karanfil konulur. Bir taşım kaynatıldıktan sonra soğumaya bırakılır ve bu karanfilli suyu aşurenin içine son dakika gül suyuyla birlikte atılır. Aşureye çok hoş ve farklı bir tat katıyor. Aşugül diye bir tarif uydurdum. Aşure piştikten sonra güllaç yapraklarının arasına fındık fıstık yerine aşure koyuyorum. Denemeye değer. Ebru Omurcalı (Şef ve yemek yazarı) Aşure yapılacak bakliyat aynı senenin mahsulü olmalıdır. Pişmesini kolaylaştırır. Arzu ederseniz piştikten sonra bal da ekleyebilirsiniz, güzel bir koku verir. Aşureyi buzdolabında muhafaza ederken üzerini mutlaka kapatmanızı öneririm. Eğer mevsimiyse kestane, aşureye zenginlik katıyor. Hatta kestane şekerini seviyorsanız tam size göre olacaktır. Kuru meyveleri erken eklemek rengini bozar. Buğdayı bir gün önce haşlamak ve bekletmek daha kıvamlı olmasını sağlar. Ömür Akkor (Yemek yazarı) En az yedi malzemeden yapmalı. Haşlama suları en az bir kez değiştirilmeli.

Beyaz kalması için malzemeleri iyice yıkanmalı. Osmanlı usulü gibi biraz süt koyarak renginin daha da beyaz olması sağlanabilir. Sıcakken kıvamının çok koyu olmaması gerekli zira buzdolabına konulduğunda soğuyacağından dolayı zaten katılaşacak. Osmanlı’da iki çeşit aşure var.

Süzme saray aşuresi ve beyaz sütlü aşure. Süzme aşure buğday haşlanıp, iyice eridikten sonra suyu alınarak yapılan aşure. Meşakkatlidir ama çok lezzetlidir. İnci BAK (Yemek stilisti ve editörü) Aşureyi nar taneleri ile süslemeyi tercih ediyorsanız narın tadına önceden bakmalısınız. Zira nar çok ekşi olduğu takdirde onca emeğiniz boşa çıkabilir. Kıvamını çok yoğun istemiyorsanız azar azar sıcak su ilave ederek istediğiniz yoğunlukta pişirebilirsiniz. Kuru bakliyatları haşlayacağınız suyun kaliteli olması önemli. Pirinç tercihen kırık kullanılabilir. Nevin Halıcı’dan aşure tarifi 4 kişiden fazla Pişme süresi: 90 dakika

MALZEMELER: 1 çay kaşığı safran, 1 yemek kaşığı gül suyu, ¼ su bardağı nohut, ¼ su bardağı fasulye, 1 su bardağı dövme, ¼ su bardağı pirinç, 10 su bardağı su, ¼ su bardağı sarı üzüm veya kişniş, 2 incir, 3-4 kuru kayısı, 2 su bardağı şeker, ½ su bardağı ceviz, ½ su bardağı badem (ağartılmış), ½ su bardağı

fıstık Yapılışı: Nohut ve fasulyeyi sekiz saat önceden içme suyunda ıslat. Akşamdan dövme ile bir taşım kaynat, sabaha kadar beklet. Akşam, cam bardakta gül suyuna safranı da koy, beklet. Sabah, akşamdan kaynamış dövmeli malzemeye pirinci de ilave ederek ateşe koy, malzemeler yumuşayıncaya kadar pişir. Yumuşayınca doğranmış incir, kayısı sarı üzümü katarak v e özleşinceye

kadar kaynat. Safranlı gül suyunu, çok az bademi, şekeri ilave et. Kıvama gelince kâselere doldur. Soğuyunca üzerini kavrulmuş ceviz, fıstık, badem, nar vb. ile süsle.

Aşureniz neli olsun? Aşure gerek içine katılan gerekse süslemesinde kullanılan malzemeler açısından sınır tanımaz bir tatlı. İçine ve üzerine ne koyacağınız tamamen hayal gücünüze ve damak zevkinize kalmış. Aşurenin olmazsa olmaz malzemeleri buğday, nohut, fasulye, pirinç ve şeker olsa da içine kuru bakla koyan da var, yer buğday yerine bulgur kullanan da. Ayrıca Ebru Omurcalı’nın tarifinde yer aldığı gibi gül suyu yerine zerde ya da yazarımız Nevin Halıcı gibi safran, kişniş ve sarı üzüm gibi farklı tatlarla da aşurenizi zenginleştirebilirsiniz. Pasta tasarımcısı Nazlıhan Gündüz gibi kestane ve yaban mersinine yer vererek alışılagelmişin dışında bir aşure yapabilirsiniz. Daha çok fındık, ceviz, badem, nar, kayısı, incir, tarçın, Hindistan cevizi gibi malzemeler ile süslense de kimileri muz, elma, ayva, portakal kabuğu, kavrulmuş susam, Antep fıstığı da kullanabiliyor. Ayşe Tüter kimilerinin süslemede çikolata parçacıkları kullanması eleştiriyor ve aşurenin pasta olmadığını hatırlatıyor. Tabii yine de tercih size kalmış.


20 - 26 KASIM 2013

Sünnetleri oyunla öğrenin

BAHAR KARAMAN APAK İSTANBUL

1

Muştu Yayınları’nın hazırladığı ‘Sünnetler Eşliğinde Davranış Eğitimi-Peygamber Yolu’ oyunu, çocukları hem eğlendiriyor hem de onlara Efendimiz’in (sas) sünnetlerini öğretiyor. Oyun, iki kişiden on altı kişiye kadar oynanabiliyor. Oyunların, çocukların kişisel ve psikolojik gelişimi üzerinde olumlu ya da olumsuz etki gösterdiği herkes tarafından bilinen bir gerçek. Bu nedenle ebeveynler çocuklarının oynadığı oyunlara özel ihtimam gösterir. Son dönemde hızla yaygınlaşan şiddet içerikli bilgisayar oyunları veya kumarı andıran el oyunları aileleri daha sağlıklı oyun arayışına itiyor.

Muştu Yayınları’nın hazırladığı ‘Sünnetler Eşliğinde Davranış Eğitimi-Peygamber Yolu’ oyunu, çocukları hem eğlendiriyor hem de Peygamber Efendimiz’in (sas) sünnetlerini öğrenmelerine vesile oluyor.  Dinî eğitimin temelleri daha çocuk yaşta başlar ve insan, yaşı ilerledikçe bu temeller üzerine inşa eder inancını. Her ne kadar anne-babanın davranışları ve anlattıkları eğitimde etkili olsa da bu eğitim, oyun vasıtasıyla daha eğlenceli ve akılda kalıcı bir yol izlenilerek verilebilir. Efendimiz’in (sas) sünnetlerini içeren ‘Peygamber Yolu’ oyunu iki kişiden on altı kişiye kadar oynanabiliyor. Oyunun içeriğinde Peygamber Efendimiz’in (sas) sünnetlerinin yazılı olduğu 16 resimli

tabla ve bir kese içinde kare kare kesilmiş onlarca sünnet bulunuyor. Her oyuncu önüne bir tabla alıyor. Yaşı en küçük olan oyuncu kesenin içinden rastgele bir sünnet seçiyor. O sünnet kimin tablasında varsa kare kartın resimli tarafı üste gelmek suretiyle tablasına yerleştiriyor ve böylece tablasındaki resmi tamamlamış oluyor. Ancak oyunda önemli bir uyarı var. O da kesedeki sünnet kartlarının ‘Bismillah’ diyerek çekilmesi ve denk gelen sünnet okunduktan sonra salavat getirilmesi. Oyun her ne kadar çocuklar için tasarlansa da Peygamber Efendimiz’in (sas) sünnetlerini hatırlamak adına yetişkinler için de ideal. Ailece vakit geçirirken hem eğlenmek hem de sünnetleri hatırlamak için bu oyun çok iyi bir

alternatif olabilir.

Oyundaki sünnetlerden bazıları Peygamber Yolu oyununda Peygamber Efendimiz’in (sas) onlarca sünneti bulunuyor. Bu sünnetlerden bazıları şöyle: Yatarken ayağını kıbleye doğru uzatmazdı. Üç günden fazla küs durulmasını istemezdi. Üzülünce veya öfkelenince namaz kılardı. Tuvalette ve yıkanırken konuşmazdı. Misafirden önce sofradan kalkmazdı. Namaz kılanın önünden geçilmemesini isterdi. Çok cömertti, ikram etmeyi severdi. İlim öğrenenlere destek olurdu. Hayvanlara eziyet edilmesine müsaade etmezdi. Çocuklara karşı çok merhametli idi. Akrabalarını sık sık ziyaret ederdi.

KOPENHAG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

GÖTEBORG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

OSLO

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

20.11.2013 21.11.2013 22.11.2013 23.11.2013 24.11.2013 25.11.2013 26.11.2013

05:37 07:49 12:02 05:38 07:51 12:03 05:40 07:53 12:03 05:41 07:55 12:03 05:43 07:57 12:03 05:44 07:59 12:04 05:46 08:01 12:04

13:40 13:39 13:38 13:37 13:36 13:35 13:34

20.11.2013 21.11.2013 22.11.2013 23.11.2013 24.11.2013 25.11.2013 26.11.2013

05:41 08:03 12:05 05:43 08:05 12:05 05:45 08:07 12:05 05:46 08:09 12:05 05:48 08:11 12:06 05:49 08:13 12:06 05:51 08:15 12:06

13:32 13:31 13:30 13:29 13:28 13:27 13:26

20.11.2013 21.11.2013 22.11.2013 23.11.2013 24.11.2013 25.11.2013 26.11.2013

05:49 08:21 12:10 05:51 08:23 12:10 05:52 08:26 12:10 05:54 08:28 12:10 05:56 08:30 12:11 05:57 08:33 12:11 05:59 08:35 12:11

13:25 13:24 13:23 13:22 13:20 13:19 13:18

ODENSE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

STOCKHOLM

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

HELSİNKİ

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

20.11.2013 21.11.2013 22.11.2013 23.11.2013 24.11.2013 25.11.2013 26.11.2013

05:45 07:57 12:11 05:47 07:59 12:11 05:48 08:00 12:12 05:50 08:02 12:12 05:51 08:04 12:12 05:53 08:06 12:12 05:54 08:08 12:13

13:50 13:49 13:48 13:47 13:46 13:45 13:44

20.11.2013 21.11.2013 22.11.2013 23.11.2013 24.11.2013 25.11.2013 26.11.2013

05:19 05:21 05:22 05:24 05:26 05:27 05:29

12:59 12:58 12:57 12:56 12:55 12:54 12:53

20.11.2013 21.11.2013 22.11.2013 23.11.2013 24.11.2013 25.11.2013 26.11.2013

05:52 08:26 12:13 05:54 08:29 12:13 05:56 08:31 12:13 05:58 08:33 12:14 05:59 08:36 12:14 06:01 08:38 12:14 06:03 08:40 12:14

13:27 13:26 13:24 13:23 13:22 13:21 13:20

AARHUS

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

DRAMMEN

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

TAMPERE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

20.11.2013 21.11.2013 22.11.2013 23.11.2013 24.11.2013 25.11.2013 26.11.2013

05:47 08:01 12:12 05:48 08:03 12:12 05:50 08:05 12:12 05:52 08:07 12:13 05:53 08:09 12:13 05:55 08:11 12:13 05:56 08:13 12:14

13:47 13:46 13:45 13:44 13:43 13:42 13:41

20.11.2013 21.11.2013 22.11.2013 23.11.2013 24.11.2013 25.11.2013 26.11.2013

05:51 05:53 05:54 05:56 05:58 05:59 06:01

13:28 13:27 13:26 13:25 13:24 13:23 13:22

20.11.2013 21.11.2013 22.11.2013 23.11.2013 24.11.2013 25.11.2013 10:34

05:59 08:41 12:18 06:01 08:43 12:18 06:02 08:46 12:18 06:04 08:48 12:18 06:06 08:51 12:19 06:08 08:54 12:19

13:24 13:22 13:21 13:20 13:19 13:17

16:03 16:02 16:00 15:59 15:58 15:56 15:55

16:13 16:12 16:10 16:09 16:08 16:07 16:05

16:10 16:09 16:07 16:06 16:05 16:03 16:02

17:23 17:22 17:20 17:19 17:18 17:16 17:15

17:33 17:32 17:30 17:29 17:28 17:27 17:25

17:30 17:29 17:27 17:26 17:25 17:23 17:22

07:48 11:40 07:50 11:41 07:53 11:41 07:55 11:41 07:57 11:41 07:59 11:42 08:02 11:42

08:22 12:12 08:25 12:12 08:27 12:12 08:29 12:13 08:32 12:13 08:34 12:13 08:36 12:13

15:54 15:53 15:51 15:50 15:48 15:47 15:45

15:20 15:19 15:17 15:15 15:13 15:12 15:10

15:49 15:47 15:45 15:44 15:42 15:40 15:39

17:14 17:13 17:11 17:10 17:08 17:07 17:05

16:40 16:39 16:37 16:35 16:33 16:32 16:30

17:09 17:07 17:05 17:04 17:02 17:00 16:59

15:46 15:44 15:42 15:40 15:38 15:37 15:35

15:47 15:45 15:43 15:42 15:40 15:38 15:36

15:42 15:40 15:38 15:36 15:34 15:32

17:06 17:04 17:02 17:00 16:58 16:57 16:55

17:07 17:05 17:03 17:02 17:00 16:58 16:56

17:02 17:00 16:58 16:56 16:54 16:52


20 - 26 KASIM 2013

Namazı anlayarak kılabilmek... BAHAR KARAMAN APAK

1ibadeti yerine getirmek kadar, onu huşu İslam dininin en önemli ibadeti namaz. Bu

içinde eda etmek de önemli. Prof. Dr. Davut Aydüz, yeni çıkan kitabında namazda okunan sûre ve duaların anlamlarına eğilerek ibadetin daha bilinçli şekilde yapılabileceğini anlatıyor. Müminler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki namazlarında huşu içindedirler, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler, zekatlarını verirler, ırzlarını korurlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler, namazlarını muhafaza ederler.” Mu’minûn Sûresi’nde geçen bu ayetler, bize namazın önemini anlatır. ‘Dinin direği’ olan namaz ibadetini terk etmemek kadar, onu huşu içinde hakkıyla yerine getirmek de önemlidir. Bunun için tüm dünyevî düşüncelerden sıyrılıp İlâhî huzura yönelmek, yapılması gereken ilk görev. Namaz esnasında okunan dua ve ayetlerin anlamlarını bilmek de bu ibadeti derinlemesine hissetmek için gerekli. Prof. Dr. Davut Aydüz, Muştu Yayınları’ndan çıkan ‘Namazda Okunan Dua ve Kısa Sûrelerin Açıklaması’ kitabıyla bu noktaya dikkat çekiyor. Namazın huşu içinde kılınabilmesi için okunan dua ve ayetlerin anlamının bilinmesi gerektiğini satırlara döken Aydüz, kitabıyla bu eksikliği doldurmayı hedefliyor. İftitah tekbirinin anlamıyla başlayan kitapta ‘eûzü’ ve ‘besmele’nin de mealleri ve önemi ayrı ayrı anlatılıyor. Daha sonra rükû ve secdede edilen duaların anlamına eğilen kitap, Fatiha Sûresi ve Fil Suresi’nden Kur’an-ı Kerim’in son suresi Nas Sûresi’ne kadar olan kısa sûrelerin tefsirini yapıyor. Aslında namazda Kur’an-ı Kerim’in baştan sona tüm sûreleri okunabiliyor ancak halk arasında çoğunlukla bu surelerin bilinmesi ve ‘namaz sureleri’ olarak adlandırılması Prof. Dr. Davut Aydüz’ün sadece bunları kitabına almasında etkili olmuş.

Namaz hırsızlığına dikkat! Namaz sûrelerinin incelenmesine her rekatta okunan Fatiha ile başlanıyor. Daha sonra Fil Sûresi ile devam edilen kitapta Kur’an-ı Kerim’deki sıra gözetilerek Kureyş, Maun, Kevser, Kafirun, Nasr, Tebbet, İhlas, Felak ve Nas surelerinin incelemeleri yer alıyor. Her surenin önce orijinal yani Arapça hali veriliyor, ardından meali yapılıyor. Mealden sonra sureyle ilgili kısa bir bilgi verilip iniş sebebi açıklanıyor. Daha sonra ayet ayet tefsir ediliyor. Tüm tefsir ve açıklamalardan sonra sûrenin faziletine değinilip M. Fethullah Gülen Hocaefendi’ye ait Kırık Testi kitabından konuyla ilgili alıntı yapılarak sona erdiriliyor. Alıntıda Hocaefendi’nin Fatiha Sûresi ile ilgili açıklamaları da yer alıyor. Açıklamanın bir kısmı şöyle: “Evet, en güzel dua Fatiha’dır. Samimi bir kalple hangi hastalığa okunursa okunsun -biiznillah/Allah’ın izniyle- şifa vesilesi olur. Zaten Fatiha’nın isimlerinden biri de Şafiye’dir.” Kitap sadece namaz anında çoğunlukla okunan sûrelerin anlamlarını içermiyor. Namaz sonrasında yapılan dua ve zikirlere de dikkat çekiliyor. Peygamber Efendimiz’in (sas) selam verip namazdan çıktıktan sonra yaptığı dua ve zikirlere örnek verilip, açıklamaları yapılıyor. Rükû ve secdede yavaş hareket edilmesinin önemini vurgulayan yazar, rükûdan ayağa kalkınca en az bir kere ‘Sübhanallah’ diyecek kadar durulması gerektiğini ifade ediyor. Bunun önemini de şöyle bir rivayetle açıklıyor: “Peygamber Efendimiz (sas) bir gün ashabına, ‘En kötü hırsız, namazından çalan kimsedir.’ demiş. Bunun üzerine ashab, ‘İnsan namazından nasıl çalar?’ demişler. Allah Resulü de ‘Rüku ve secdelerini tam olarak yapmaz.’ buyurmuştur.” Günlük işlere dalıp da namaz gibi önemli bir ibadeti  alelacele yerine getirdiğimiz şu dönemde bu kitap namazın önemini hatırlamakta bir kılavuz olabilir. Namaz esnasında okuduğumuz sûre ve duaların anlamını bilmek, bu ibadetin özünü kavramak ve huşu içinde yerine getirmek adına Prof. Dr. Davut Aydüz’ün hazırlamış olduğu bu kitap iyi bir yol gösterici olabilir.


20 - 26 KASIM 2013

ARZU KILIÇ İSTANBUL

Fiziksel hastalıkların ne kadarı psikolojik?

1şeyin yok’ teşhisiyle geri döndüğünüz

Çeşitli şikâyetlerle doktora giderek ‘bir

oldu mu hiç? ‘Psikosomatik’ hastalıkların etkileri fiziksel olsa da temelinde içe atılan psikolojik sorunlar yatıyor. Stres ve endişe gibi psikolojik durumlar, hemen her hastalığın tetikleyicisi kabul edilse de bazen durum bundan daha fazlası olabiliyor. İfade edilemeyen bir ruhsal sıkıntının, bedende bir rahatsızlık şeklinde kendini göstermesi olarak tanımlanan ‘psikosomatik’ rahatsızlıklarda, hasta çoğu zaman gerçekte olmayan bir hastalığın şikâyetlerini taşıyor. Sözel olarak ya da öfke ve kızgınlık yoluyla bile dile getirilemeyen stres, travma, uzun süreli endişe ve sıkıntı gibi problemlere vücut da bu duruma kendince bir çözüm üretmeye veya uyum sağlamaya çalışıyor. İfade edilemeyen duygular kendisine en yakın bir organ bularak organın çalışma mekanizmasında sorunlar kendini göstermeye başlıyor. Böylece bir organ dili oluşuyor ve kişi kendini yaşanan hastalıkla ifade etmiş oluyor. Bu hastalıklar; kalp, mide ve bağırsak hastalıkları olabileceği gibi, kas ve eklem ağrıları, astım, tansiyon ve alerjik hastalıklar şeklinde de görülebiliyor. Fizyolojik araştırmalar sonucunda ise rahatsızlığın bu boyutunu açıklayabilecek ölçüde herhangi bir fiziksel bulguya rastlanmıyor.

Ne şekilde görülüyor? Ruhsal rahatsızlıklara ve strese karşı hassas olan organ, kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Kimileri kalp hastası olmaya adayken, kimisinin midesi daha duyarlı olabiliyor. Psikolojik sıkıntıların dışa vurumu olan psikosomatik rahatsızlıkları ise şöyle sıralamak mümkün… Mide rahatsızlıkları:  Araştırmalara göre stresin etkilediği organların başında mide geliyor. Yaşanan hayal kırıklıkları ve üzüntüyle asit salgılanması ve mide hareketleri artıyor, ülser başlangıcında ve ülserin tekrarlamasında da etkili oluyor. Yine bağımlılık eğiliminin fazla olduğu kimselerde görülen bastırılmış bağımlılık ihtiyaçları da mide hastalıklarına neden oluyor. Deri hastalıkları: Neredeyse yüzde 80’i stresten kaynaklanıyor. Akne ve sivilce gibi cilt hastalıklarının oluşmasında psikosomatik rahatsızlığın etkisi büyük.

Bağırsak rahatsızlıkları:  Takıntılı, bağımlı, narsistik tipteki kimselerde görülebiliyor. Aynı şekilde yaşanan ayrılıklar ve travmalardan duyulan üzüntü de çevresindeki insanlara karşı fazlaca duyarlı ve kırılgan insanlarda bağırsak rahatsızlıkları şeklinde dışa vurabiliyor. Ayrıca bağırsak rahatsızlığı olan kimselerin yüzde 20’sinin hayatlarının bir döneminde depresif bozukluk veya mani yaşadıkları tespit edilmiş. Sindirim sistemi sorunları:  Duygusal anlamdaki çöküntüler yaygın olarak iştahsızlık, yutma güçlüğü, sindirim ve boşaltım sorunlarına sebebiyet verebiliyor. Solunum sistemi hastalıkları: Enfeksi-

yon ve alerjenlerin yanı sıra duygusal stres de astımı tetikliyor. Kas ağrıları: Süregelen stres, sırt ağrıları başta olmak üzere kendini sebepsiz kas ağrıları şeklinde de gösterebiliyor.

İki yönlü tedavi şart Bir hastalığın fizyolojik mi yoksa psikosomatik mi olduğunu saptamak pek de kolay değil. Bu nedenle yapılacak ilk iş, o konunun uzmanı bir doktora gitmek ve gerçekten fiziksel bir bulgu olup olmadığını, yani hastalığın organik olup olmadığını saptamak. Eğer fiziksel bir bulgu yoksa bir uzmandan yardım alına-

rak bedenden gelen sinyalleri psikiyatri yardımıyla çözümlemeye çalışmak. Ancak bu noktada yalnız psikolojik tedavi çözüm olarak yeterli görülmüyor. Psikiyatrist Kemal Arıkan, psikosomatik hastalıkların tedavisinde ruhsal ve bedensel tedavinin birlikte yürütülmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Bazı hastalıkların psikosomatik denerek psikiyatriste yönlendirildiğini ancak iki yönlü bir tedavinin şart olduğunu söyleyen Arıkan’a göre, ‘hastalığım ruhsal kaynaklı ise doktora gitmeme gerek yok’ düşüncesine kapılmak hatalı. Hastaya ne tür bir ilaç ve psikoterapi uygulanacağı ise, hastalığın tabiatına göre belirleniyor.

Hekimoğlu İsmail

İmandan başka hiçbir şey imdada yetişmiyor!.. Adam rahattır; geziyor, eğleniyor. Zaman hızla akıp gidiyor. Sonra diyor ki, “Günler ne de çabuk geçiyor…” Bunu diyenlerin ekserisi sağlıklıdır. O insan hastalansa günler geçmek bilmez. Yemek, içmek, gezmek istemez... Haramlardan da uzak durur. Dua eder, Allah’tan şifa ister, sürekli ölümü hatırlar. Yani hastalıkla beraber mecburi bir takva hali başlar. Hastalanmadan evvel kafasını meşgul eden soruların yerini, “Nereden geldim, niçin geldim, nereye gidiyorum?” soruları alır. Hasta yatağında bu soruların cevabını arar. Hayatı gözünün önünden geçip gider.

Eskiden zevk ve eğlenceyi düşünen adamın günahları aklına gelir. Başlar tövbe istiğfar çekmeye. Yetmez. “Sevaplarımı nasıl artırabilirim?” der. O sırada ziyaretine gelen cami cemaatine der ki, “Benim şu muhitte kıymetli bir arsam var. Vereyim, Kur’an kursu yapın.” O adam, sağlıklıyken yapamayacağı hayrı yapmıştır. Demek ki Allah, hastalıkla kullarını hayra davet ediyor. Mesela hastalanan bir arkadaşım, kütüphanesini öğrenci yurduna bağışlamıştı. Benim kütüphanemde de PTT memuru olan hasta bir arkadaşın hediye ettiği dört koli kitap vardır. Kitapları görünce o arkadaşa

dua ediyorum. Bir tanıdığım hastalanınca demiş ki, “Ne yapayım malı mülkü? Allah için ne yapsam kârdır.” Böylece kira gelirinin bütününü üniversiteye öğrenci yetiştirmede harcadı. Mesela bir arkadaşın eşi hastalanınca “Ben insanlara yardım edeyim, Allah da bana yardım etsin.” dedi, biriktirdiği paralarla köyünde sanat atölyesi kurdurdu. Kadınlara biçki-dikiş, erkeklere torna-tesviye sanatları öğretildi. O yenge hanım öldü. Amma pek çok insan onun sayesinde maddeten ve manen seviye kazandı. Allah, kullarına zulmetmez. Bir hasta

isyan edip dese ki, “Allah’ım ne güzel yaşayıp gidiyordum. Bu hastalığı, bu çileleri bana niye verdin?” Fakat biraz düşünse anlar ki; Allah ona mal-mülk verdi, hayırlı evlat verdi, çeşitli imkânlar verdi… Daha ne istiyor? Önce verilen nimetlere bakması lazım. Bu hastalık, Allah’ın nimetlerinin yanında nokta gibi kalır. Onun için “Nasılsın?” diye soranlara diyorum ki, “Elhamdülillah hastayım!” Zaten insanın hayatında öyle zamanlar olur ki, imandan başka hiçbir şey imdada yetişmez... Asıl ömür, ibadet ettiğimiz kadardır. Gerisi boştur. Rahman ve Rahim olan Allah, bir kısım gafil kullarını uyandırmak için çeşitli sıkıntılar, dertler ve hastalıklar gönderir ki sevabı artsın, cennete gidecek seviye kazansın.


k u r ­s u @ z a m ­ an.com.tr

BU SAY­FA, M. FET­HUL­LAH GÜ­LEN HO­CA­EFEN­DI’NIN SOH­BET VE YA­ZI­LA­RI ESAS ALI­NA­RAK HAZIRLANMAKTADIR.

Allah Resûlü ve âlimlere saygı Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Ey iman edenler! Söz ve hareketlerinizde ileri gidip de Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin.” (Hucurât, 49/1) Allah’ın önüne geçmeme, O’nun emirlerine muhalefet etmeme anlamına gelmektedir. Burada Zât-ı Uluhiyet’in ismi ta’zimen zikredilmiştir. “Resûlü’nün önüne geçmeyin” emri ise, O’nunla yürürken, namaz kılarken, söz söylemede, işe karışmada, fikrinizi ileri sürme gibi hayatın değişik ünitelerinde O’nun önünde olmayın anlamına gelmektedir. Zira O, müracaat edilecek bir zat ve bir merkezdir. Herkes O’na müracaat eder ve O’ndan aldığı nurlarla aydınlığa kavuşur. Bu yönüyle de o bir mercidir. Herkes kovasını O’ndan doldurur ve O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem), kovasını kimseden doldurmaya ihtiyacı yoktur. O bir fikir membaıdır; herkes O’ndan fikir alır ve O’nun kimseden fikir almaya ihtiyacı yoktur. O, tenezzülen başkalarıyla meşveret etmişse, “siz de meşveret edin!” manasına bize meşveret yolunu göstermiştir. Hâsılı, Cenab-ı Hak (celle celaluhu), hiçbir hususta müminlerin Allah Resûlü’nün önüne geçmemelerini istemektedir.

Sahabe Anlayışı Bir sonraki ayette bir hamle daha ileriye gidilerek, “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden daha fazla yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öyle konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan bütün emekleriniz hiçe iniverir.” (Hucurât, 49/2) buyurulmaktadır. Bu ayet nazil olunca, ashabdan Hz. Sâbit b. Kays b. Şemmas çok etkilenmişti. Zira o, çok tok sesli bir insandı. Muharebe meydanlarında nâra attığı zaman düşmanın içine velvele salardı. Hz. Sâbit bu denli civanmert, babayiğit ve cesur olması ölçüsünde aynı zamanda bir o kadar da edep abidesi ve Allah Resûlü’nün huzurunda kendisine teklif edilen edep karşısında yüzü yerde ve mütevazı bir insandı. İşte o, bu ayetin nazil olmasından sonra etrafta pek görünmez oldu. Aynı zamanda kısa bir süre mescide de gelmedi. Bunun farkına varan Efendimiz, Hz. Sâbit’in nerede olduğunu sordu. Orada bulunan sahabilerden birisi:

“Ya Rasûlallah! Ben onun yerini biliyorum!” dedi ve gidip evinde onu oturmuş, başı önde ağlıyor vaziyette buldu. Bunun üzerine, “Neyin var, niye ağlıyorsun?” diye sordu. Hz. Sâbit, “-Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden daha fazla yükseltmeyin- ayeti nazil oldu. Ben ne kadar kısarsam kısayım yine de sesim Allah Resûlü’nün sesinden yüksek çıkıyor. Korkuyorum, amellerim boşa gider ve cehennemlik olurum.” dedi. Sahabi, Hz. Sâbit’in bu sözlerini işitince doğru Aleyhissalâtu vesselâm’a geldi ve durumu haber verdi. Bunun üzerine Efendimiz şunları söyledi: “Ona git ve şöyle de: Sen cehennemlik değil, cennetliksin!” (Buhari)

Biz Bu İşin Neresindeyiz? Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı Ashab-ı kiram, edebini ayarlarken ve kendisini akord ederken hep böyle davranmaktaydı. Bilmem ki bizler de ulemâ, fudalâ ve evliyaya karşı bu şeylerin farkında mıyız? Ulema, O’nun dava-i nübüvvetini verâset yoluyla ihlas ve samimiyetle temsil eder ve bu cihetle emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker yaparlar; Fudalâ ve sulehâ-i ümmet, Efendimiz’in ubudiyet cihetini; veliler ise O’nun velâyetini ve mana yönünü temsil ederler. Herkes Cenab-ı Hakk’ın yaktığı o meşaleden farklı şekilde istifade eder ve O’na ait bir güzelliği sergiler. Burada hemen şunu ifade etmeliyim ki, Allah Resûlü’ne gösterilmesi gerekli olan saygı ve sevginin bu insanlara da gösterilmesi mevzuunda hiç kimsenin tereddüdü olmamalı. Zira Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerine ait olan esaslar, aynı zamanda bizim hayatımızı düzenleme ve tanzim etme bakımından birer rehber ve misaldir; ancak şu husus da göz ardı edilmemelidir: Efendimiz, hayâ ve edebinden kendi şahsına karşı hiçbir zaman saygı ve hürmet gösterilmesini istememiştir. Vakıa, bazı konularda yer yer rahatsız olduğu da olmuştur. Bir yere gittiği zaman orada bulunan Ashab, saygıları gereği ayağa kalkarlardı, fakat O, katiyen bunu istemezdi. Busayri,

“Allah Rasûlü’nün mucizeleri büyüklük bakımından kadr u kıymetine uygun mertebede olsaydı, O’nun mübarek adı anıldığında tamamen çürümüş kemikler dahi dirilir ve ayağa kalkardı.” der. Kemikler bile ayağa kalkıyorsa, insanlar da O’na ayağa kalkmalıdırlar. Süleyman Çelebi’nin mevlidini okurken “Doğdu ol saatte” ifadeleri geçtiğinde bizler de bir saygı ifadesi olarak ayağa kalkar ve “Hoş geldin

ya Resûlallah” deriz. Gerçi Allah Resûlü, “Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi bana ayağa kalkmayın.” diyordu ama büyüğe düşen büyüklüktür, bize düşen ise ayağa kalkmaktır. Buradan hareketle ulemâ, sulehâ ve evliyaya düşen vazife, şahıslarına karşı etraftan tazim beklentisi içine girmemeleridir. Ancak onların etrafında bulunan ve onların feyizli derslerinden istifade eden, onlarla rezonans olan ve içleri aydınlığa kavuşan kimselere düşen vazife de bu büyüklere karşı tazimkâr olmaktır. Her şeyden evvel bu bir kadirşinaslık borcudur. Biz edebi Efendimiz’den öğrendik. O edep sultanının edebinin kaynağı ise Hz. Aişe validemizin ifadesi ile Kur’an’dır. O’ndan Allah Resulü’nün ahlâkını anlatmaları istendiğinde Hz. Aişe validemiz, “Siz Kur’an okumuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’an’dır.” demişti.


HAFTANIN DUASI

SÖZÜN ÖZÜ

Ya Rabbena! Dünyada ve ahirette sağanak sağanak yağdırdığın ve yağdıracağın lütuflarının kadr ü kıymetini bilmeyi bizlere de nasip eyle. Âmin!

Kurân’ın, “Rahmân’ın has kulları, yeryüzünde alçakgönüllü olmanın örneğidirler ve ağırbaşlı, yüzleri yerde hareket ederler.. cahiller kendilerine sataşınca da ‘selâm’ der geçerler.” beyanı onlardan sımsıcak bir sestir.

Her gece yüz rek’ât namaz Sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymuyorlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı. Mesela, Atâ ibn Ebî Rebâh (radıyallahu anh) yaşlılığında bile bir rek’âtta Bakara Sûresi’nden yüz ayet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu. Müslim b. el-Ferâhidî anlatıyor: “Ne zaman Şu’be’nin yanına girdiysem -kerahet vakitleri dışındaonu hep namaz kılıyorken gördüm.” Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: “Şu’be’nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘herhalde secdeye gitmeyi unuttu’ derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da ‘galiba ikinci secdeyi unuttu’ diye düşünürdünüz.’ İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rek’ât namaz kılmak adeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu; meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu. O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle

sabah namazını eda eden Vehb b. Münebbih, Tâvus b. Keysân, Saîd b. Müseyyeb ve İmam-ı A’zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, otuz sene cemaatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünya düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı. Her gün dört yüz rek’ât nafile kılmayı âdet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibadetle meşgul olmuştu. Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rek’ât namaz kılardı. Bişr b. el-Mufaddal ve Bişr b. Mansur gibi gönül âleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rek’ât nafile kılanlar arasındaydı. Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun Reşid’in de hilafet süresi dâhil ölene kadar her gün yüz rek’ât namaz kıldığı nakledilmektedir ki bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir.

Gelir Ne gelirse bize dâhilden gelir, Haddini bilmeyen cahilden gelir. Mefsedet yayılıp aldı her yanı, Hem dağ-tepe hem de sahilden gelir. Dudağına gelmiş milletin canı, Çıkacak canlar Azrâil’den gelir. Millet perişan, yığınlar derbeder, İdare bilmez nâ-ehilden gelir. Nesiller adına yaşanan keder, Hem gençlerden hem de kâhilden gelir. Aldatma, hıyânet bir mergûb metâ, Kimi soysuz, kimi asilden gelir. Hayâ ve edebe artık elveda! Öteler bilmeyen gâfilden gelir. Sanma ki deliler tımarhanede, Delilik bize hep âkilden gelir. Küfre yollar açık hemen her yerde, Kimi cahil, kimi âlimden gelir. M. Fethullah Gülen

Abdullah Aymaz

Ahterî-i Kebîr 31 Mart 1971 akşamı sohbete gitmiştik. Sohbetin sonlarına doğru arkadaşımız Ziraat Fakülteli Ahmet’in göz kapakları ağırlaşıp kapanmıştı. Tam o sırada polisler içeriye girdi. O anda bir anlık uyanıp polisleri gören Ahmet arkadaşımız “Ne güzel!.. Artık sohbetlere polisler de geliyor!..” deyip tekrar dalmış… Bir hafta sonra hapisten çıkacağımı zannederken, sıkıyönetimin gelmesiyle bizim dava sivilden askeriyeye intikal etti. İddianame bir türlü hazırlanıp mahkeme başlayamıyordu. Çünkü savcı Nurettin Soyer, 163. maddeyi hafif görmüş ve hızını alamamış, iddianameyi 141. ve 142. maddelere göre hazırlamıştı. Yani herhalde bizim idamımızı istiyordu. Onun için bu mantıksız iddianame kabul edilmemişti. Onun için ikinci bir iddianame hazırlıyordu. Mahkeme başlayamadığı için de bizi hapiste tutuyorlardı. Tahliye olduğum 3 Eylül 1971 tarihine kadar içeride kaldım. Bu sırada yanımda bir Münazarat Risalesi, bir Kur’an-ı Kerim bir de Ahterî Lügati vardı. Bu zaman içerisinde Kur’an’dan kelimelerin mânâlarını çıkarıp bir deftere yazdım. Seneler sonra bir gün vilayetim olan Kütahya’da dolaşırken Karadonlu Mescidi’nin karşısında bu lügatın yazarı Ahterî Mustafa Muslihiddin’in mezarı ile karşılaştım. Afyonkarahisarlı olmasına rağmen, Kütahya’da yaşayıp oraya gömülmüş olduğunu öğrenmiş oldum. Daha sonra da ziyaretine gittim. Kütahya’nın ileri gelenlerine onunla ilgili tekliflerim oldu. Hatta bir önceki valimize de durumu anlatmıştım. Sağ olsun o güzel bir türbe yaptıracağını söylemişti ama ne yazık ki, bu güzel niyetini tahakkuk ettiremeden tayini çıktı. Geçen sene İstanbul’da Yağmur Dergisi’nin bir sempozyumunda Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nde yeni açılan İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bilal Kemikli Bey’le tanıştık. Hem yeni görevini tebrik ettim hem de kendisine Ahterî’den bahsettim. Başta babasının Ahterî’den başka lügat kabul etmeyecek kadar onu sevdiğini, kendisinin de ondan çok istifade ettiğini söyleyerek, benim sempozyum teklifimi memnuniyetle kabul etti. Elhamdülillah sözünde durdu ve (7-8-9 Kasım 2013 tarihlerinde) sempozyum gerçekleşti. Dumlupınar Üniversitesi’nde, değerli akademisyen hocalarımız tarafından mesele çok güzel ele alındı… Rektör Prof. Dr. Ahmet Karaaslan’ın; Bilal Bey’in organize ettiği bu sempozyuma en büyük desteği verdiğine, Kütahya Valisi Şeref Yılmaz’ın da kendi değerlerimizi ortaya çıkarma konusunda son derece arzulu olduklarına şâhit olduk… Açılış panelinin Başkanı Prof. Dr. Ahmet Saim Klavuz idi. Panalistler Prof. Dr. Ahmet Kazım Ürün, “Sözlük” üzerine, Prof. Dr. Turan Koç “Din Dili: Felsefî Yaklaşım” üzerine Prof. Dr. Süleyman Uludağ “Din Dili Olarak Türkçe” üzerine tebliğlerini sundular. Daha sonra “Ahterî ve Dönemi” üzerine Yrd. Doç. Dr. A. İhsan Akçay, Arş, Gör. Abdullah Erdem Taş, tebliğ hazırladılar. Yrd. Doç. Dr. Kadir Güler, Prof. Dr. İsmail Güler, Yrd. Doç. Dr. Ayşe Nur Sır ve Yrd. Doç. Dr. Lütfullah Yavuz “Ahterî-i Kebir ve Sözlük Geleneğimiz” üzerine… Yrd. Doç. Dr. İlhami Günay, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Kelebek, Prof. Dr. Bayram Dalkılıç, Arş. Grv. Abdülkadir Macit, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Türkan ise “Ahterî ve İslamî Bilimler” üzerine… Meşhur “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat”ın yazarı Ferit Devellioğlu, Önsöz’de Ahterî’den şöyle bahsetmektedir: “Lügatın hazırlığı sırasında büyük bir titizlik ve hassasiyet gösterilmiştir. Nitekim sıhhatinden şüphe edilen bir Arapça kelime için Ahterî, (…) emsali gibi en güvenilir kaynaklara müracaat etmek külfetine katlanılarak bir vahdet temin olunması cihetine gidilmiştir.” Ahteri ve benzeri geçmişlerimize daha iyi sahip çıkma dileklerimle…


Çocuk 20 Yeni - 26Bahar KASIM 2013 15 Faaliyet

1

KÂĞIT HELVA

Ahmet Şahin

Sahabeler arasındaki savaşları gündemde tutmak niye tavsiye edilmemiş? Saadet asrında sahabeler arasında cereyan etmiş olan Cemel ve Sıffin savaşlarını neden gündeme taşımıyorsunuz? Aşure gününde Kerbela’da Resulullah’ın (sas) hane halkından 72 Ehl-i Beyt’in vicdan sızlatan şehadetini anlatarak neden matem tutmuyor, zalimlere lanetler yağdırmıyorsunuz?.. manasında sorular söz konusu olmaktadır. Geçmişte sahabeler arasında cereyan etmiş gönül yakıp vicdan sızlatıcı savaşları 14 asır sonra yeniden gündeme getirip, tekrar bir tartışma ortamı oluşturmayı, İslam büyükleri faydalı bulmamışlardır. Karalar giyip matem tutarak o günkü zalimlere lanet okumayı da faydalı bulmamış, tavsiye etmemişlerdir. Yorumlarına büyük değer verdiğimiz Bediüzzaman Hazretleri, Müslümanların birlik beraberliğini bozan geçmiş olayları yeniden gündeme getirmenin zararlarına dikkat çekerken önemli uyarılarda bulunarak demiş ki: 1- Geçmişin suçlu insanlarını bugün yeniden zem etmeye hiç lüzum yoktur. Onlar ahirete, ceza yerine gitmişlerdir. Lüzumsuz, zararlı onların kusurlarını açıklamak, emrolunan Ehl-i Beyt sevgisinin gereği ve lazımı da değildir. -Bu sebeple, Ehl-i Sünnet vel cemaat, sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı faydalı bulmamış, hatta mahzurlu dahi görmüşlerdir!.. 2- Yaşanan ilk Cemel vak’asında Aşere-i Mübeşşere’den Zübeyir, Talha ve Aişe-i Sıddika (ra) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet vel cemaat, o savaşı, içtihat neticesi deyip “Hazret-i Ali (ra) haklı, ötekiler haksız; fakat içtihat neticesi olduğundan affedilmiştir!” diyerek konuyu kapatmışlar, yeni yaşanmış bir olay gibi gündemde tutmayı faydalı görmemişlerdir. 3- Ayrıca, Haccac-ı Zalim, Yezit ve Velit gibi heriflere! ilm-i kelamın büyük allamesi olan Sadeddin-i Taftazani, “Yezid’e lanet caizdir.” demiş; fakat “Lanet vaciptir!” dememiş, “Hayır vardır, sevaplıdır.” dememiştir!.. Çünkü, hem Kur’an’ı, hem Peygamber’i, hem bütün sahabelerin kudsi sohbetlerini inkâr eden bugün çok kimseler vardır. Onlardan söz etmeyip de geçmişin yaklaşık 1400 senelik yaralarını yeniden deşeleyip kanatmakta fayda yoktur. 4- Kaldı ki, şer’an, bir adam lanetlikleri hiç hatıra getirmeyip lanet etmese, hiçbir zararı yoktur. Çünkü zem ve lanet, medih ve muhabbet gibi (sevap getiren faziletlerden) değildir. Onlar salih amele dahil olamazlar. 5- Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’i, bir mecburiyet yok, fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’i var. Zem ve tekfir haksız olsa büyük zararı da var; haklı olsa, hiç hayır ve sevap yok. Öyle ise hayrı ve sevabı olmayanları terk etmekte hayır ve isabet vardır.. 6- Bu gibi önemli sebeplerden dolayı başta dört imam ve Ehl-i Beyt’in on iki imamı olarak Ehl-i Sünnet, Müslümanlar içinde o eski zaman fitnelerinden söz açıp münakaşa etmeyi caiz görmemişler, faydasız, zararı var, demişlerdir. 7- Hem o sahabeler arasında geçen ilk savaşlarda her nasılsa çok ehemmiyetli sahabeler iki tarafta da bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte o hakiki sahabelere, Talha ve Zübeyir (ra) gibi Aşere-i Mübeşşere’ye dahi tarafgirane bir inkâr, bir itiraz kalbe gelir. Halbuki, hata varsa tevbe ihtimali kuvvetlidir. Bunları düşünmeden o büyük sahabelere karşı itiraz duygusuna girmek bir şey kazandırmaz ama çok şey kaybettirebilir!.. 8- Bu gibi önemli gerekçelerden dolayı geçmiş zamana gidip lüzumsuz, zararlı, şeriat emretmeden o üzücü olayları yeniden kurcalamaktansa, şimdi bu zamanda bilfiil İslamiyet’e dehşetli darbeleri vuran, binler lanete, nefrete müstahak olanların verdikleri zararları önlemeye çalışmak, önde gelen görevimiz olmalıdır.. Nitekim Ömer bin Abdülaziz gibi birinci asrın ilk müceddidi, şöyle açıklamada bulunmuştur bu konularda: -Allah bizim elimizi o kanlı olaylardan temiz tuttu, biz de dilimizi temiz tutar, ileri geri konuşarak yeni ayrılıklara sebep olmaktan kaçınırız. Kaldı ki Ehl-i Beyt sevgisi bizim inancımızın ihmal edilmez gereğidir. Namazlarımızda okuduğumuz salat ü selamlarımızla Ehl-i Beyt’e ömür boyu dua eder, manevî hediyelerimizi göndererek şefaatlerini bekleriz.

Malzemeler:

2

Altı adet A4 kâğıttan yapılmış yelpaze 2 Üçgen kesilmiş siyah fon kâğıdı 3 Süslemek için renkli fon kâğıdı 4 Daire siyah fon kâğıdı 5 Siyah ve fon kâğıdından gözler 6 Yapıştırıcı 1

Kâğıttan tavuskuşu yapalım

3 5

4

S

evgili arkadaşlarım, geçen hafta öğretmenimiz bizlere birer tane kitap hediye etti. Herkesin kitabı farklı ve kitapları okudukça bir diğer arkadaşımızın kitabıyla değiştireceğiz. Böylece yıl sonuna kadar toplam 20 kitap okumuş olacağım. Anlaşılan öğretmenimiz bizleri kitap kurdu yapmaya kararlı. Benim ilk kitabımın baş kahramanı bir tavuskuşu ama çitflikteki yavru köpek sürekli onu kovalıyor. Renkli tüyleri köpeğin çok ilgisini çektiği için rahat rahat gezinemiyor. Kitabı okurken çok eğleniyorum, Selma da elindeki kitabı çok beğendi ve ben de bir an önce kitaplarımızı bitirip deştirmek için can atıyorum, ğiştirmek oşça kalın. hoşça

Yelpaze şeklinde katladığınız A4 kâğıtları uçlarından yapıştırarak birleştirin. Siyah daire fon kağıdına gözleri, ağzı ve ibiği düzgünce yapıştırın.

Siyah üçgen fon kâğıdının ucundan gibi arkaya doğru kıvırın. Daha sonra renkli yelpazeyi şekildeki gibi düzgünce yapıştırın. Kuruyana kadar eliniz ile destek olursanız daha sağlam olur, kolay gelsin.

HAZIRLAYAN: AZIRLAYAN: SEÇİL İLGÜN ANGÜN s.angun@zaman.com.tr angun@zaman.com.tr

Endişenizi gidermek için doğal tedaviler 1Bugüne kadar para, sağlık, aile, sevgi ile ilgili Korkmuş, endişeli ve bunalımda olabilirsiniz.

konularda büyük hayal kırıklıkları yaşamış olabilirsiniz. Bu durumlardan birinde kalbiniz hızlı hızlı çarpar, nefesiniz daralır, kafanız karma karışık olur ve gevşemek istersiniz. Peki ilaç almadan bu durumdan nasıl kurtulabilirsiniz? İşte endişelerinizi gidermeniz için uygulayabileceğiniz doğal tedaviler... Papatya: Gergin olduğunuz zamanlarda, bir fincan papatya çayı sakinleşmenize yardım ediyor. Papatyanın içindeki bazı bileşenlerin Valium isimli bazı antidepresanlar gibi görev yapıp bazı beyin reseptörlerini engelliyor. Pennsylvania Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada yaygınlaşmış kaygı bozukluğu hastası olanlar, 8 hafta boyunca papatya takviyesi aldılar ve endişe belirtilerinde önemli bir azalma olduğu gözlemlendi. Yeşil çay: Çeşitli araştırmalara göre, yeşil çayda bulunan L-theanine isimli su bazlı aminoasitin yükselmiş kalp atışı ve kan basıncına gem vurmaya yardım ettiği ve endişeyi azalttığı belirlendi. Ancak L-theanine’i tablet şeklinde alırsanız daha iyi. Çünkü yeşil çaydan yeterli miktarda L-theanine almanız için 5 ile 20 bardak arası içmeniz gerekecektir. Şerbetçi otu: Humulus lupulus isimli acı bir bitki olan bu şifalı bitkinin içinde yatıştırıcı bileşenler vardır. Bu bileşenler uçucu yağdır, bunu öz ya da eriyik olarak edinebilirsiniz. Tadı acı olduğu için papatya ya da

19 KASIM 2013 SALI

naneyle karıştırmadığınız sürece çay olarak içemezsiniz. Şerbetçi otu genellikle uyku getirmesi için yatıştırıcı olarak kullanılır. Fakat, doktorun reçete ettiği bir antidepresan ya da yatıştırıcı ilaç kullanıyorsanız asla şerbetçiotu kullanmayın. Kediotu: Bazı bitkisel takviyeler yatıştırıcı etkiye sahipken bazıları ise uykunuzu getirmeden endişeyi giderir. Kediotu net olarak uyku getirir, uykusuzluk çekenler için birebirdir. Sedatif bileşenler içeren kediotu biraz kötü koktuğu için insanlar kapsül olarak içmeyi tercih ediyor. İlacı akşam yemeğinden sonra alırsanız gece rahatça uyursunuz. Kedi otunu şerbetçi otu, papatya ve oğul otuyla birleştirebilirsiniz. Oğul otu: Latince ismi Melissa officinalis olan oğulotu, Ortaçağ’dan beri stres ve endişeyi azaltmak ve uykuya yardımcı olmak için kullanılmıştır. Bir araştırmada, günde 600 miligram oğul otu özü alanların daha sakin ve zinde oldukları belirlendi. Genellikle güvenilir olmasına rağmen çok fazla tüketilmesi sizi daha endişeli yapabilir. Bu nedenle en az dozla başlayın. Oğul otu çay, kapsül ve eriyik olarak satılır. Çarkıfelek çiçeği: Yatıştırıcı bir etkisi olan çarkıfelek çiçeğinin en az reçeteli ilaçlar kadar endişeyi azalttığı belirlenmiştir. Çarkıfelek çiçeği ayrıca uykusuzluk için kullanılıyor. Reçeteli bir yatıştırıcı ilaç kullanıyorsanız, bu bitkiyi kullanmayın. Bu bitkiyi her seferinde bir aydan fazla kullanmayın.


20 - 26 KASIM 2013

NASIL HAZIRLAMAK LAZIM?

Çay sadece çay değildir AHU TEMİZSOY İSTANBUL

1bilmiyorum. Ancak yarın yaşarsam çay

“Yarın yaşayıp yaşamayacağımı elbette

içeceğime eminim.” diyor ünlü Alman yazar Lessing. Birçokları için tutkudur çay... Kışa mahsus bir keyif olmasa da bilhassa soğuk havalarda içimizi ısıtmasıyla huzur verici ayrı bir zevktir.   Çayın tarihiyle ilgili birçok efsane dolaşır. Bunlardan en meşhurları Çin efsanesi... Milat’tan yaklaşık 3 bin yıl evvel Çin İmparatoru Shen Nung, ilkbahar akşamı elinde bir fincan sıcak su ile bir ağacın altında otururken fincanına birkaç yaprak düşer. Altın rengine dönen suyu ferahlatıcı, lezzetli ve zihin açıcı bulur. Çayın bu şekilde keşfedildiği anlatılır binlerce yıldır. Bizde çay içmek muhabbet için bir bahanedir. 40 yıl hatırı olan sadece kahve değil, çaydır esasında. Zira her kültürün farklı çay âdetleri ve merasimleri vardır, hepsinin birleştiği nokta ise çaya verdikleri önemdir. Doğu kültüründe ikram edilen çayı reddetmek karşınızdakini incitmek olarak kabul edilir. Japonların kültür ve felsefeleriyle ilişkili olan çay seremonileri ise katı kurallar dairesinde gerçekleşir. Adeta bir sanat icra eder gibi hazırlanır, sonrasında misafirlere ikram edilir. Çin’de çay yüzyıllarca birçok derde derman olan tedavi unsuru olarak kabul edilir. İlk önceleri toplumun üst kesimleri ve rahiplerin içeceği olarak görülür. Aradan yüzyıllar geçtikten sonra halka yayılır. Ve yine aradan yüzyıllar geçtikten sonra -17. yüzyılın başlarında- Hollandalılar tarafından Avrupa’ya getirilir. Uzun süre buradaki çay ticaretini çaylarına süt ekleyip içen İngilizler üstlenir. Bundan dolayıdır batı ve orta Avrupa ülkeleri İngilizler gibi demlerler çaylarını. ‘5 çayı’ geleneğini ise Kraliçe Victoria başlatır. Günümüzde de İngilizler ikindi çayının yanında tatlı ve tuzlu atıştırmalar alır. Rus kültürüne ise çay, ilk kez 17. yüzyılda Çar ailesinin içtiği bir içecek olarak girer. Hemen her kültürde olduğu gibi burada da ilk etapta sadece aristokrasinin içeceği olur. Semaverde demlenen çayın yanında tatlandırıcı olarak reçel ve marmelat yenir. Çay içmeyi bir keyif addedenler onu demleyip ince belli cam bardaklarda ya da narin porselenlerde içmekten vazgeçmeyeceklerdir. Zira Çinli filozof Tien Yiheng’un dediği gibi, “Çay, dünyanın hengâmesini unutmak için içilir.” Dünya üzerinde binlerce farklı çay tüketiliyor. Her biri onlarca derde şifa olan bitkilerin birkaç tanesini en belirgin özellikleriyle sizin için derledik.

nezle ve gribe karşı iyi bir tedbir. Diğer faydaları ise bağışıklık sistemini güçlendirmesi, ateş düşürücü, idrar yollarını ve böbrekleri temizleyip, bağırsakları çalıştırıyor olması. Ihlamur: Rahatlatıcı özelliğe sahip olan bu bitki, soğuk algınlığı, öksürük, mide ağrısı, migren ve romantizmal hastalıklarda kullanılıyor. Adaçayı: Orta Çağ’dan bu yana şifa bitkisi olarak içilen adaçayı vücuttaki toksinleri atmaya yardımcı olduğu gibi ter önleyici ve sakinleştiricidir de. Ayrıca boğaz ve baş ağrısına, bronşit ve astıma da iyi gelir. Anason:  Bebeklere de verilen anason çayı mide ve bağırsak sorunlarına karşı oldukça faydalı. Karın şişkinliğini giderir, solunum yollarını açar, bronşit ve astıma iyi gelir ve iştah açıcıdır. Nane:  Ferahlatıcı olan nane çayı ağız kokusunu giderir, migrene, boğaz ve kas ağrılarına iyi gelir, sindirimi kolaylaştırdığı gibi mide bulantılarını da alır. Aromalı çaylar:  Yeşil ve siyah çaylara vanilya, yasemin, tarçın, portakal, bergamot gibi doğal bitkiler eklenip farklı tatlar elde edilebiliyor. Bu çaylarda doğal aromaların yanı sıra yapay aromalar da kullanılıyor. Bunların en yaygın olanları ise nane, çikolata ve çilek.

Her derde deva bitkiler Siyah çay:  Dünyada en çok tüketilen siyah çay, ekilme bölgesine, daha sonraki işlenişine ve elbette tatlarına göre birçok çeşide ayrılıyor. Assam, Ceylon ve Darjeeling en bilinenleri... Beyindeki kan dolaşımını olumlu etkiler, zinde tutar, mide ve bağırsak sorunlarına iyi gelir, tansiyonu ve kolesterol değerlerini dengeler ve içerdiği flüoritle dişleri güçlendirir. Yeşil çay:  Özellikle Asya ülkelerinin vazgeçilmezi olan yeşil çay, farklı çeşitlere sahip. Yüzyıllardır Çin ve Japonya’da tedavi amaçlı da kullanılan bu çayın Avrupa ve Amerika’daki popülaritesi hayli arttı. Bunun sebebi tabii ki yeşil çayın bin bir etkileri. Kansere karşı korur, konsantrasyonu artırır, cildi besler ve kırışıklıklara karşı etkilidir. Kalbi, ciğeri ve dişleri korur, zayıflatır, diyabete iyi gelir, stresi azaltır. Ebegümeci: Mor ve narin olan bu bitkiden elde edilen çay, ağız ve boğazda oluşan iltihaplara, mide ve bağırsak sorunlarına iyi geliyor ve cildi yumuşatıyor.

Demleme, poşet çaydan daha mı kaliteli?

Papatya:  Hemen hemen her derde deva olan papatyanın çayı özellikle kas gevşetici, iltihap sökücü ve yara merhemi olarak kullanılıyor. Ayrıca stresli durumlarda

sakinleştirip, uyku bozukluklarına karşı da faydalı olduğu biliniyor. Kuşburnu:  Bol miktarda C vitamini içeren bu bitkinin kış aylarında tüketilmesi

Poşet çayların atıklardan üretilmiş olmasına dair şüpheler ‘acaba sağlıksız ya da kalitesi daha mı düşük’ sorularını akıllara getiriyor. Çay tiryakileri kuşkusuz, demleme çayları, pratik olsun diyenler ise poşet çayları tercih ediyor. Demleme çaylarda büyük yapraklar kullanılıyor, poşetlerde ise küçültülmüş, kısmen toz haline getirilmiş parçalar... Bu parçaların yüzeyi hacimlerinden daha büyük olduğu için su ile temas ettiklerinde çayın içerdiği maddeleri daha yoğun bir şekilde çıkarıyorlar. Ancak bu kaliteden ziyade üretimle ilgili. Yani aralarında kalite hususunda bir fark söz konusu değil.


20 - 26 KASIM 2013

40

BULMACA BU Hazrlayan: Ali Topdağ a.topdag@zaman.com.tr

ÇAPRAZ ÇARPIMLI SUDOKU KU

İÇ İÇE KARELER

•Her satr, her sütun ve kaln çizgilerle belirlenmiş 6 kutuluk bölgeye 1’den 6’ya kadar olan rakamlar birer kere yazarak diyagram doldurun. • Oklarn yönünde bulunan köşelerden komşu olan iki kutudaki saylarn çarpm üzerinde verilmiştir.

Aşağdaki simetrik şekil iç içe geçmiş karelerden oluşturulmuştur. Acaba bu şekilde toplam kaç tane kare var?

ÇAPRAZ ÇARPIMLI SUDOKU

12 3 1 5

24

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMLERİ

6 4

4

2

12 1 3

6

3

2

5

1

4

5

1

6

4

3

4 3

5

4

1

2

2 24 6

1

6

5

2

4

3

2

4

3

6 15

5

1

6

5

HECELİ BULMACA

3

MET

A

KİF

RA

HO

CA

E

HEM

YET

Ü

VER

SAL

İÇİÇE KARELER

HECELİ BULMACA A

BASİT TOPLAMA A

•Diyagramdaki her bir kutuya ya bir hece yazarak bulmacay çözmeye çalşn. •Kullanacağnz heceler diyagramn altnda verilmiştir. •Çözümü yaptğnzda şifre kelimeyi köşegende görebilirsiniz.

•1 ve 2 saylarn aşağdaki diyagramlara yerleştirin. •Her satr ve sütundaki saylarn toplam 7 olmal. •Kenarlardan komşu olan kutularda ayn saylar olmamal. •Baz kutular boş kalabilir. •Alt say bizden, hadi kolay gelsin…

Tesbihte ilk 33

MEH

Kadn sahabi

23 TANE KARE VARDIR

1 1

Ahmaklğ darb- mesel olmuş kişi

2 1 2 1

Sömürge

BEN

HE

LE

SA

KA

MÜS

SÜB

HA

KE

NAL

TEM

HA

LAH

NE

YE

BASİT TOPLAMA

1

2 2

1 1

1 2 1 2 1

1 2 2

1 2

2

1 2 1

2 1

2 1 2

2

2 1

2 1 2

2 1


08-09 Bulmacalar

19 KASIM 2013 SALI

ÇÖZMECE

19 KASIM 2013 SALI

Yeni Bahar Çocuk

20 - 26 KASIM 2013


20 - 26 KASIM 2013

ARİFE KABİL İSTANBUL

Geylani Hazretleri’nin hayatı bir tasavvuf yolculuğu

1ğımız günümüzde ruh dünyamızdaki Maddeye dayalı sıkıntıları aşamadı-

yaraları sarmayı ihmal ediyoruz. İşte böyle bir zamanda Allah dostu insanların hayatını okumak, onlarla tanış olmak adeta manevî şifa kaynağı. Yazar Nuriye Çeleğen, asrın sıkıntısı diye nitelediği kalbî problemlerle baş etmek için bizi büyük zatların hayatlarını tanımaya davet ediyor. Bu fikirle Hay Sultan’ı kaleme alan Çeleğen, dünyamızda şeyhlerin şeyhi Abdulkadir Geylani’nin hayatına kapı aralıyor. Daha önce İffet–i Kalp kitabında Hz. Meryem’in hayatını kaleme alan Nuriye Çeleğen, Aşk-ı Sükun’da ise Hz. Hacer’in imtihanını kadın gözüyle okuyucuya aktarmıştı. Son kitabında ise bizi Abdulkadir Geylani Hazretleri ile buluşturuyor. “Bu insanlar manen yaşıyor aslında. Onlarla arkadaş olup manevi himmetlerinden nasiplenebiliriz.” diyen yazar, arkadaşlığın ise tanımak ve onu düşünce dünyamıza dâhil etmekle başladığını hatırlatıyor. Hayatlarındaki nurun günümüze kadar ulaştığı bu insanların dünyasından uzak olmayı talihsizlik olarak niteleyen Çeleğen, “Sadece yaşayanlarla hemhal olup kendimizi bu engin ruh dünyasından mahrum bırakmayalım.” diyor.

Abdulkadir Geylani Hazretleri tasarrufu hayattaymış gibi devam eden dört  evliyadan biri. Yani onun hayatıyla tanışıp dualarımıza eklediğimizde himmetini yanımızda hissedebiliriz. Kitapta Abdulkadir Geylani’nin hayatından birçok kesite yer verilmiş.  Ancak romanda kurgu yok. Hatta kitaptaki çoğu sözler de Abdulkadir Geylani’nin kendi sözleri. Neredeyse bütün İslam büyükleri gibi ilim için çocuk yaşta annesinden ayrılışı, Bağdat yolunda yaşadığı sıkıntılar kendi diliyle anlatılıyor. Bu sırada okur, kendini ufak bir tasavvuf yolculuğunda buluyor.   

Tasavvufta sekiz temel Abdulkadir Geylani, tasavvuf görüşünü sekiz temel üzerine atıyor. Rabb’e gitmede kulda olması gereken sekiz temel vardır: Cömertlik, rıza, sabır, işaret, gurbet, suf giymek, seyahat, fakr. Geylani Hazretleri, Kadirilik yolunu da bu özelliklerle donatıyor. Müritlerine bu sekiz peygamberî ahlakı salık veriyor. Kullukta esas olan, Hakk’a karşı sadakatli, halka karşı güzel ahlaklı olmak. Günümüz insanındaki hiç bitmeyen yalnızlık hissini tasavvuftan ve İslam büyüklerinden uzak olmaya bağlayan yazar Nuriye Çeleğen, “Bu manevi şahsiyetlerin kalp dünyasına yansımaması, meleklerin kalp dünyasına yansımaması kişiye yalnızlık duygusu verir.

Onlar geliyor, ama bizim kapılarımız kapalı olduğu için göremiyoruz.” diyor.   Yazarın kitapta vermek istediği önemli

mesajlardan biri de manevi büyüklerimizin bütün insanlar gibi imtihanlardan geçmesi ve nefsiyle mücadele etmesi. Yani beşeri halleri. Abdulkadir Geylani Hazretleri de zaman zaman kendini aç bırakarak, günlerce uykusuz kalarak nefsiyle mücadele etmiş. Ve nefis boyutundan kalp boyutuna geçmiş. Özetle, kitabı okuduğumuzda Geylani Hazretleri’nin bir sabah kalktığında gavs-ı azam olmadığını idrak ediyoruz. Yaşadığı imtihanlar ve nefsi ile mücadelesi kitapta ayrı başlıklar altında anlatılıyor. Nefsini ete kemiğe bürünmüş bir düşman gibi karşısına alan Geylani Hazretleri, gecelerce çölün ayazında yatıyor, midesine tek lokma inmeden günlerini geçiriyor. Bu sırada Nuriye Çeleğen, sürecin hiç de kolay olmadığını Abdulkadir Geylani Hazretleri‘nin dilinden aktarıyor.    Abdulkadir Geylani dönemi, Batı’nın haçlı seferleri ile İslâm topraklarına akın ettiği zamana denk gelir. Yirmi beş yıllık bir inziva ile manevi zirvelere ulaşan Geylani Hazretleri için “Önce kalpleri tutmuştur. Nebevi metot budur.” diyen yazar, sonrasında ise siyasi hayatı eline alışını anlatıyor. Batıl itikatların koruyucusu olan Fatımi devletinin yıkılmasını sağlayan Geylani Hazretleri, dönemin halifesine de yön veriyor.

Taha Akyol: Dershane kapatma, AİHM'den döner 1iktidarın 2007 yılında 'Özel Eğitim

Hürriyet Gazetesi Yazarı Taha Akyol,

Kurumları Kanunu'nu çıkararak özel okullarda, etüt merkezlerinde ve dershanelerde düzenlemeye gittiğini hatırlattı. Akyol, 'dershaneler rant haline dönüştü', 'Başbakan 2008 yılında dershaneleri kapatmayı telaffuz etti' diyen gazetecilere, "Bir yılda ne değişti de dershaneler rant haline dönüştü?" diye sordu. Akyol, dershaneleri kapatma amaçlı bir düzenlemenin en nihayetinde AİHM'den döneceğini vurguladı. Gazeteci Taha Akyol, bugünkü köşesinde dershanelerin kapatılmasına yönelik bir yazı kaleme aldı. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı'nın, Zaman gazetesinde çıkan haberi kastederek, 'Haberdeki üslup bizi çok üzdü, kırdı' sözlerini eleştiren Akyol, "Sayın Avcı'nın sözlerini okuyunca inşallah dedim, devlet gücüne sahip iktidar kurumu da değişik kesimleri çok üzen, kıran davranışlarının yanlışlığını görür." ifadelerini kullandı. AK Parti iktidarının 8 Şubat 2007 yılında 'Özel Eğitim Kurumları' kanunu çıkardığını belirten Akyol, dershanelerin kapatılmasını destekleyen yazarlara şöyle seslendi: "Halen yürürlükte olan kanun özel okulları, kursları, etüt merkezlerini ve dershaneleri yeniden düzenlemişti. Kimsenin yakınmadığı bir kanundu. Bugünkü kapatma taslağını destekleyen yazarlar, 'Parti-cemaat çatışmasıyla ilgisi yok. Bu bir dönüşüm, bir reform' demek için Başbakan Erdoğan'ın dershaneleri kapatması 2008 yılında ifade ettiğini hatırlatıyorlar. Milyarlar dönen dershane sektöründe para tatlı geliyormuş. Aileler ise şikâyetçiymiş. Onun için dershaneler dönüştürülecekmiş. Fakat 2007 yılında kanunla düzenlenip, meşru saymayı, 2008 yılında kapatmaktan bahsetmeyi nasıl

izah edebilirsiniz? Sektördeki milyarlar ve halkın şikâyetleri bir yılda mı oluyormuş." 'RANT' İDDİASINA İNŞAAT SEKTÖRÜYLE CEVAP Hükümetin inşaat sektörünü teşvik ettiğini hatırlatan Akyol, 'rant' tartışmaları hakkında da şunları söyledi: "Hükümetin inşaat sektörünü nasıl teşvik ettiğini biliyoruz. Doğru da yapıyor. Milli gelir ve istihdam artar. Fakat mal ve hizmet üretmeden sırf değer artışıyla kazanç sağlamak demek olan 'rant'ın en fazla olduğu inşaat sektörünü teşvik ederken bir hizmet akdi niteliğinde olan dershane sektörü nasıl 'rant' diye suçlanabilir? Piyasa ekonomisine inanmış biri olarak bu rant söylemini anlayabilmiş değilim. Ayrıca dershanelerin yarattığı istihdam sadece öğretmenler için değildir, öğretmen olmayan birçok kimse de sektördü çalışıyor. Kapatmak fiilen de imkânsızdır. Rekabet iyi ise, eğitimde de rekabet muhakkak olacaksa formel eğitim dışında dershane gibi destek kurumlarının bulunmaması düşünülebilir mi? Dünyanın hangi ülkesinde böyle?" Kapatma çabasının gerekçesinin, örneklerinin sıkça görüldüğü gibi iktidarın siyasi güç uygulaması olduğunu vurgulayan Akyol, Anayasa'nın teşebbüs hürriyeti ile ilgili maddeleri hatırlattı. AİHM'nin ve Anayasa Mahkemesi'nin, en temel ilkelerden biri olarak kabul ettiği evrensel hukuk prensiplerinden bahseden Akyol, "Bir özgürlüğe getirilen sınırlama demokratik bir toplum için gerekli olmalıdır. Dershaneleri düzenleyebilirsiniz, yeni kıstaslar koyabilirsiniz fakat kapatmak demokrasinin gereği olamaz. Kapatma amaçlı bir düzenleme en nihayet AİHM'den döner." dedi. (CİHAN)


31 GÜNDEM

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

SURIYE’DEN TEKNEYE YÜKLEMIŞLER, SAMANDAĞ SAHILLERINE INDIRMIŞLER

REYHANLI BOMBALARINI BALIK GİBİ TAŞIMIŞLAR

KÜNYE

11 Mayıs 2013 tarihinde Hatay’ın Reyhanlı ilçesi, araçlara yüklenen 700 ila 1000 kilogram ağırlığındaki bombaların patlatılmasıyla âdeta kan gölüne döndürülmüştü. Uzaktan kumandayla gerçekleştirilen terör saldırısına maruz kalanlardan 52’si ölmüş, 155’i de yaralanmıştı. Adana 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nin 6 Kasım’da iddianamesini kabul ettiği ve 13 Şubat 2014’te ilk duruşmasını göreceği davada, 2’si Suriye uyruklu 33 sanık yargılanıyor. Soruşturma dosyalarından kamuoyuna yansıyan kimi detayları öğrenince hayrete düşmemek imkânsız. Şüpheliler rastgele üçüncü şahıslar adına çıkartılmış 9 GSM hattını kullanmışlar. Emniyete gelen ihbar sonrası savcılık izniyle izlenmiş ve dinlenmişler. Saldırıdan 3 gün önce de kiralık bir arabayla bomba istifli araçları ilçenin neresine konuşlandıracaklarına dair keşifte bulunmuşlar. 25-30 kiloluk paketler halindeki patlayıcıları Suriye’den deniz yoluyla aynı vilayetin Samandağ ilçesine bağlı Meydan köyü yakınlarındaki sahile getirmişler. Nakliyeyi balıkçı teknesiyle yapmışlar. Taşıma işlemini üst üste 5 seferde bitirmişler. Malı, ilin merkez köylerinden Balıklıdere’de kiraladıkları depoya götürmüşler. İddiaya göre,

Ali Halit Aslan

teknedeki iki zanlı, ‘Nişan’ ve ‘Hacı’ lakaplı Suriyeli istihbaratçılarla irtibatlıdır. Bu ülkeden Türkiye’ye gelip bombaları araçlara koyan ve patlama düzeneğini kuran kişi de. Eylemi planlamakla suçlanan Nasır Eskiocak savcıya şunları söylüyor: “Yusuf Nazik’le 4 kez Suriye’ye gittim. Yusuf tarafından ‘Hacı’ isimli bir şahısla tanıştırıldım. Hacı, Türkiye’de bombalı eylem yapması için talimatı veren ve bu işleri Suriye tarafında organize eden, Reyhanlı’da kullanılan patlayıcıyı temin eden ve bu işler için kendisine 30 bin dolar veren şahıstır.” Patlamadan 1,5-2 ay evvel Nazik’le buluşmuşlar: “Samandağ Çevlik bölgesine gittik. Yusuf burada Suriye’deki bir şahısla Suriye hattıyla görüştü. Dönüşte, Konya ve Ankara’yı gezerek tespit ettiği yerlere birer araç bırakacağını, zamanı geldiğinde konuyu de-

Amerika’yla sıfır sorun?

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Başbakan Erdoğan Türkiye’ye Ortadoğu’da bugün Washington’da. Yapacağı temaslar, Batı etkisini azaltmayı hedefleyen ve ağırTürkiye-ABD ilişkilerinde son birkaç aydır lıklı olarak dini emellere dayalı büyük bir rol yaşanan bazı sıkıntıları izale edebilir mi? oluşturmaya çalıştı.” Yaygınlaşan bu imajı Tazelenmeye vesile olabilir mi? İnşallah, yıkmak için Ankara’nın bölgedeki -özellikle ama bunu zaman gösterecek. Suriye ve Mısır’daki- laik unsurlarla angajBakan Davutoğlu, bir günlük resmi manını daha da artırmasında fayda var. Bu Washington programında Obama yöne- tür ayarlar, Türkiye’nin yumuşak gücünü de timinin ulusal güvenlik alanında üç tepe takviye edecektir. Füze ihalesinde Çinlilere öncelik ismiyle de görüşüyor: Dışişleri Bakanı John Kerry, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik verilmesi, 2010 BM Güvenlik Konseyi Başdanışmanı Susan Rice ve Savunma oylamasında İran yaptırımlarına ‘hayır’ Bakanı Chuck Hagel. Kongre’de de temas- denmesi dozunda bir ‘eksen kayması’ ları olacak. Randevuların düzeyi, ABD’nin tartışmasına yol açmadı Washington’da. stratejik öneme sahip Türkiye’ye fazla Zira artık Türkiye’nin ara sıra yaptığı eksen zıplamaları eskisi kadar şaşırtıcı olmuyor. mesafe koyma lüksü olmadığının delili. Lehigh Üniversitesi’nden Dr. Henri Ancak bu, ciddi rahatsızlık duyulmadığı Barkey’e göre Davutoğlu, Washington’a manasına gelmiyor. Hele işin ucunda bir “sempati toplama” ziyareti (charm Amerikan silah firmalarının tatlı kârlardan offensive) yapıyor. Zira Ankara, Ameri- mahrum kalması ve NATO’yla muhtemel Valg i Pakistan fulgt tæt i danskTyrkisk neoliberalisme udfordret operasyonel uyum sorunu varsa. Bakan kan yönetimiyle, özellikle Beyaz Saray’la pakistanske sofaer Analyse: Urolighederne i Tyrkiet begyndte som en For første gang har en demokratisk valgt regering demonstration mod opførelsen af et indkøbscenter ved Davutoğlu’nun Foreign Policy (FP) dergiilişkilerin soğuduğunun farkında. Başkan siddet ved magten i Pakistan i en hel valgperiode. Taksim-pladsen i Istanbul. Det er dog en mere generel Udviklingen skaber stolthed blandt dansk-pakistanere modstand mod regeringens neoliberale Erdoğan’ı artık nadiren sinde også selvom mange Obama, har boet hele livetBaşbakan i Danmark. udviklingspolitik, der ligger cuma bag optøjerne.günü çıkan makalesinde Türk arıyor. Ankara, ABD’nin son Suriye, İran ve güvenlik politikasında NATO’nun “köşe Avrupa’yla serbest ticaret anlaşması (TTIP) taşı” olduğunu vurgulaması tesadüf değil. karar süreçlerinde büyük ölçüde devre dışı Temasları öncesinde ABD başkentindeki taylı olarak anlatacağını söyledi.” Sabırakıldı. havayı yumuşatmaya çalışıyor. bah saatlerinde Konya’ya varmışlar: Barkey, Türk heyeti ne kadar çok Davutoğlu, yapıcı üsluplu FP makale“Yüksek katlı bir gökdelenin olduğu “dinlerse”, o kadar faydalı olacağı görü- sinde, ABD ile Türkiye arasındaki ortaklığın yere geldiğinde Yusuf, ‘İşte burası’ diyerek, Kule Site olarak bildiği şünde. Zira biriken zararlı gazların alınarak “temel haklar ve demokratik normlara” yerin birkaç fotoğrafını farklı açıWashington’un rahatlatılmasında fayda dayalı olduğunu ifade ediyor. Türkiye’nin WWW.OPINIONEN.DK DIT TVÆRKULTURELLE MAGASIN #18 - ÅRGANG 3 - JUNI 2013 KR. 30,00 var. Rethink Enstitüsü’nden Dr. Fevzi komşularını bu değerleri almaya, Batılı lardan çekti.” Ardından Ankara’ya Bilgin, “Türkiye’de alınan kararların sebeb-i ortaklarını da sahip çıkmaya teşvik ettiğini geçmişler: “aracı park edip Kocatepe hikmetleri Washington düşünce piyasasına kaydediyor. ‘Ya Kürt sorunu?’ diye sorulduCamii’ne gittik. Fotoğraflarını çektiktam olarak izah edilemiyor. Fazla yanlış an- ğunda verilebilecek cevaplarımız da eskiye ten sonra aynı gün Hatay’a dönük.” laşılıyor. Biraz da dezenformasyona kurban oranla daha fazla hamd olsun. Ziyaretin gidiyor.” diyor. Bunu önlemek için ABD hükümetin barışçı çözüm iradesini pekiştirbaşkentine sürekli bilgi akışı sağlamanın diği Diyarbakır’daki tarihi etkinliğin hemen önemine işaret eden Bilgin, bu bağlamda ardından gerçekleşmesi avantaj. Davutoğlu’nun ziyaretini olumlu buluyor. Gezi protestolarına aşırı sert tepki, En geç iki ayda bir sivil, kültürel ya da siyasi öğrenci evlerine devlet denetimi ve özel heyetlerle Washington’a üst düzey “çı- eğitim teşebbüsü dershaneleri kapatma Religion skal bruges til at løse karma” yapıp Türkiye’yi daha iyi tanıtmak, türü demokratik normlarla bağdaşmayan samfundets problemer - ikke til at gøre Kongre’de artan tereddütleri izale eylem ya da planlar ise Ankara’nın elini folks liv sværere. Det menerözellikle den zayıflatıyor. Amerikan tarafı nezaket ve gerektiğini kaydediyor. islamiske feminist Omaimaetmek Abou Bakr fra Egypten. Vi har talt med hende under ihtiyatından yüksek perdeden dillendirHAMLELERİ et besøg i København. SamfundDAVUTOĞLU’NUN side 4 meyecektir ama, Başbakan Erdoğan’ın Aslında Davutoğlu daha gelmeden ‘otoriterleştiği’ kanaati Washington’da gün Washington’un gazını almaya da matuf geçtikçe pekişiyor. Sahibi/Publisher: Moving Media ApS Peki Washington’un Bakan Davutoğbazı kilit hamleler yaptı. Hükümetin Yönetim Kurulu Başkanı/Chief Executive Officer Bağdat ve Kahire’yle pozitif angajman lu’dan duymak istemediği şeyler neler? Vedat Oğuz doğrultusundaki adımları, Suriye’de takın- Council on Foreign Relations (CFR) uzmanı maya başladığı daha gerçekçi ve ihtiyatlı Dr. Steven Cook, şöyle listeliyor: “Osmanlı PET får Fællesbøn ilgili ders, sıfır sorun tutum, bu cümleden sayılabilir. Dolayısıyla İmparatorluğu’yla Genel Yayın Müdürü Haber Merkezi Grafik Tasarım gør Tema side Editor-in-Chief Redaktion Center Sebahattin Çelebi dialogpris ABD’ye Suriye müdahalesi baskısı rask 10 - 12Amerikalıların artık ‘Bağdat’la iyi geçinin’, retoriği, Hasan Cücük, Emre Oğuz, İsrail’i şikayet.” Amerikalılar bunlar ‘Mısır’da tek ata oynamayın’, ‘Suriye’de ra- ve Politiets Religionssociolog Kamil Subaşı Menaf Alıcı, İbrahim Kaya, Reklam / Advertising Efterretningstjeneste yerine “yaratıcı problem çözme” yollarına dikal gruplara destek vermeyin’ demelerine Peter k.subasi@zamaniskandinavya.dk Engin Tenekeci, Yavuz Şahin +45 71 la 51Cour 43 85vurderer fik anerkendelse fra ud fra en undersøgelse istiyor. “Gerçekçi teklifler” pek mahal kalmadı. Ankara; İsrail ve Suudi odaklanmak haber@zamaniskandinavya.dk reklam@zamaniskandinavya.dk den tværkulturelle af kirkegængere, at forening Dialog Forum Arabistan’ın çıkardığı büyük gürültüye bekliyor. fællesskabet omkring for deres særlige indsats religiøs tilbedelse kan Dış politikada esneklik, zaaf değil rağmen Obama yönetiminin İran açılımına Banka bilgileri: Danske Bank: Reg nr. 3129 Kontonr. 16922552 i arbejdet med at CVR-nr. 25065557 være helbredende. fremme dialog og meziyettir. AK Parti hükümeti, mesela Kıbdestek vererek ve Tahran’la ikili ilişkilerini IBAN: DK57 30000016922552 • SWIFT-BIC: DABADKKK Gruppen af fredelig sameksistens i kirkegængere levede düzeltme yoluna giderek de Washington’u rıs’ta 2004 Annan Planı referandumunda deres forebyggelseÜLKE VE BÖLGE TEMSİLCİLİKLERİ Dagpengereformen rammer skævt ‘evet’ væsentligt længere end rahatlattı. diyerek ezber bozmuş, Türkiye’nin sarbejde. Blandt de ikke-kirkegængerne. Gruppen af indvandrere fra ikke-vestlige lande, der står til at miste • İsveç: İbrahim Kaya .......................................................................................... + 46 76 160 46 03 andre prismodtagere Derfor mener han, at başketinde Türkiye’nin Ortadoğu dagpengeretten, ABD er tre gange så høj som gruppen af etniske danskere. Vi kigger på çıkarlarını ve imajını ilerletmeyi bilmişti. var tidligere • Norveç: Ömer Fevzi İpek ................................................................................... + 47 21 39 54 57 muslimske kvinder bør konsekvenserne af den forkortede dagpengeperiode og på den nye siyasetine ve iç gidişatına yönelik şüphe ve Son dönemlerde Ankara’nın Ortadoğu overrabbiner Bent uddannelsesydelse i TEMA OM ARBEJDSLØSHED. Læs også om 42-årige Shinda gå mere moské. • Finlandiya: Fahrettin Çalışkan .......................................................................... + 358 46 63i 44 686 Det er Melchior og politiker Abdi, der efter 13 år på kontanthjælp har fået modet tilbage gennem sintabii. nye rahatsızlıklar bir çırpıda izale edilemez politikasında da benzer esneklik emarelæge Nadja Elgin dog Bertel Haarder. • Grönland, İzlanda: Mehmet Bayhan.................................................................. + 45 52783966 mentor fra Kvinfos mentornetværk. Et netværk, der nu er lukningstruet. ikke helt enig i. Mesela eski Ankara büyükelçilerinden Morleri görülüyor. Belli ki bölgede ABD’yle Kultur side 16 Samfund • Aarhus: Rasim Atakan ....................................................................................... + 45 42 78 93side 643 ton Abramowitz, Washington’da birçokları çatışarak fazla bir yere varılamayacağı da • İstanbul: Salih Beşir........................................................................................... + 90 5332 83 89 86 gibi, hükümetin dış politikasını “büyük zihinlerde giderek billurlaşıyor. Davutoğwww.opinionen.dk Reklam .....................reklam@zamaniskandinavya.dk ................................ +45715 14 385 ölçüde mezhepçi” buluyor. Abramowitz’e lu’nun yeni misyonlarından biri ‘ABD ile Haber: ........................ haber@zamaniskandinavya.dk göre, “Başından beri, belki yanlış şekilde, sıfır sorun’ olabilir. Ha gayret... Okur Hattı: ...........okurhatti@zamaniskandinavya.dk Abone: .......................abone@zamaniskandinavya.dk............................ +4570206970

8

14

Kvindekamp med Koranen i hånden

Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberlerin yayın hakları Moving Media ApS’ye aittir. Yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir.

Moving Media ApS • Holsbjergvej 41 B • 2620 Albertslund • Tlf: + 45 70 20 69 70 İnternet: www.zamaniskandinavya.dk • Baskı: OTM AVISTRYK IKAST | ISSN: 1903 6892

www.moving-media.dk

www.moving-media.dk


32 GÜNDEM Ankara rejimi, laikliği ilk kez Lozan’da kullandı

SAMET ALTINTAŞ

1zeteci-yazar Taha Akyol, CNN Türk Lozan Antlaşması, 90. yılında… Ga-

ekranlarında 10 bölüm halinde yayınlanacak belgeselde, ‘Lozan’da aslında ne oldu?’ sorusunun cevabını arıyor. Lozan Antlaşması’nın 90. yılındayız. Bu antlaşma neden önemli? En azından 1856’dan beri rüyamız olan iktisadî bağımsızlık Lozan’da gerçekleşti, kapitülasyonlar burada kalktı. Misak-ı Millî büyük ölçüde gerçekleşti, kısmen gerçekleşmedi. Ankara rejiminin yetkilileri ‘laiklik’ kavramını ilk kez Lozan’da kullandılar. Daha da önemlisi şu: Lozan, I. Dünya Savaşı sonrası yapılan antlaşmaların içinde yegâne bir antlaşmadır. Çünkü diğerleri galiplerin mağluplara dayattığı anlaşmalardır. Lozan, ortada bir Millî Mücadele zaferi olduğu için galiplerin mağluplara dikte etmediği, hukuken eşitlerin çarpıştığı bir antlaşmadır. O yüzden de toplantılar çok sert geçmiştir. Sevr gibi değildi yani… Evet… Osmanlı’nın Sevr Antlaşması’nda hayır diyecek gücü yoktu. Lozan’da görüşmeler, toplam 5,5 ay devam etti. Üç defa savaşın eşiğine gelindi. Bu da orada ne kadar zorlu bir mücadele olduğunu gösteriyor. Peki, Lozan söylendiği gibi, ‘sulh muahedesi’ mi? Lozan’ın sulh muahedesini aşan tarafları var: Orada Türkiye’nin hukukî rejimi konuşuldu. Arkeoloji bile konuşuldu. Hatta Kutsal Emanetler bile konuşuldu. Dolayısıyla sadece sulh antlaşmasından ibaret değil. Hep tartışılıyor: Lozan ihanet mi, yoksa zafer mi? Lozan’ı şiirlerle övmeyi de ona ihanet demeyi de reddediyorum. Lozan, Türkiye’nin kurulması ve diplomatik süreçte neler olduğu hususunda muhakkak okunması gereken bir kitap. ‘Lozan masası, infaz masasıdır’, ‘İmparatorluğu Lozan’da kaybettik’ gibi sözler, çok ucuz hamaset. Bunların hiçbir karşılığı yok. Lozan’da çok büyük bir mücadele olmuştur. Bu antlaşmanın eleştirilecek yönlerini de gördüm, belgeselde bunları belirtiyorum. Lozan’da şu şu işler daha iyi sonuçlanabilirdi diye düşündüğüm konular var. Ama genel olarak Lozan başarılıdır. Ben Lozan’ı incelerken çok şey öğrendim; onun için okunması gereken bir kitap diyorum... Mesela?.. Mesela, laiklik kavramı ilk defa burada kullanılmış. Lozan’daki en büyük kavgalar sınır kavgaları değil, kapitülasyonlarla, Osmanlı dış borçları ve imtiyazlarla ilgili... 100. yılda Lozan’ın hükmünün ortadan kalkacağına dair bir ‘efsane’ var... Bu çok akılsızca bir efsane… Efendim, Lozan’ın gizli bir maddesi varmış falan filan… Yaşadığımız çok sert kutuplaşma ortamında, böyle paranoyalar, komplo teorileri Türkiye’deki bütün kesimlerde son derece revaçta olduğu için bu tarz söylentiler ortaya çıkıyor. Gizli maddeler söylemi tamamen zırva. Şunu belirteyim: Uluslararası antlaşmaların geçerli olabilmesi için parlamentolar tarafından onaylanması lazım. Parlamentonun onayladığı gizli bir madde yok. Parlamentodan da gizlenen bir madde imzalanmış olamaz mı? Diyelim ki İsmet Paşa, böyle bir şeye imza attı. Bu ortaya çıktığında bugün Türkiye der ki ‘Bu, geçersiz bir antlaşmadır, parlamentoda onaylanmadı.’ Peki, İsmet Paşa ve Lord Curzon, parlamentonun antlaşmayı geçersiz sayacağını bilmiyor muydu ki, gizli maddeleri imzalansınlar? Ayrıca bir de şu var: Lozan’la ilgili bütün belgeler açıklandı. İsmet Paşa’nın Ankara ile yaptığı yazışmalar, Meclis’teki gizli oturumlar, hem de Lord Curzon’un Londra ile gizli yazışmaları, Lordlar Kamarası’ndaki tartışmalar… Bunların

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

zan’da? Kesinlikle… Lozan’da en büyük taviz Musul’dur. Fakat taviz derken cebimizden çıkarıp ‘buyurun’ demiyoruz. Musul’u askerî olarak alacak gücümüz yoktu. Kazım Karabekir, der ki, ‘Musul için savaşırsak İzmir’i yeniden kaybederiz.’ Keza Rauf Orbay da Musul’daki İngiliz hava kuvvetlerine dikkat çeker. Musul’da Kürt isyanı çıktı. İngilizler, Kürtlere havadan katliam yaptılar. O uçaklar İngilizlerin elindeyken bizde tek bir tayyare yoktu. Ancak şu mümkündü: Musul’da sınır ve petrol konusunda daha iyi sonuçlar alabilirdik. İngilizlerin vermeye hazır olduğu tavizleri bile alamadık, bunda istihbarat zafiyetimizin de rolü var. Boğazlar meselesinde, Hatay’da da taviz verildi, fakat bu son ikisi sonra telafi edildi. Lord Curzon’un kamarada söylediği ‘Türkiye Avrupa’da yer almak istiyorsa, halifeliği kaldırmalıdır.’ sözünün aslı var mı? Yok böyle bir şey… Nerede demiş? Yazışmalarında yok, Avam Kamarası’nda yok! Avam Kamarası’ndaki tartışmaları ben İngilizce aslından okudum. Curzon, Lozan’da başarılı bir anlaşma yaptıklarını savunuyor. Lord George ise ‘Bu anlaşma hezimettir’ diye eleştiriyor, kendisi azılı bir Türk ve İslam düşmanıdır. ‘Siz, İngiltere’nin zaferi olan Sevr’i Lozan’da yırttınız. Bizim için son yüzyılın en ağır diplomatik mağlubiyetini imzaladınız’ anlamında sözleri var. Curzon ise Lozan’a ‘zafer’ diyor tabii. Zafer mi, hezimet mi tartışması orada olmuş yani. Peki, neden Lozan’a Rauf Orbay gidecekken İsmet İnönü gidiyor? Bu, tamamen Mustafa Kemal Paşa’nın tercihi… Rauf Bey’in çok iyi bir İngilizcesi var. İsmet Paşa’nın Fransızcası çok akıcı değil. Fakat Atatürk için ‘Bir işi kim daha iyi yapar’ın yanında, ‘Kim bana sadıktır’ ölçüsü önemlidir. Rauf Bey, gerektiğinde Mustafa Kemal Paşa’ya ‘hayır’ diyecek biriydi. Nitekim sonra Atatürk’le arası açılmıştır. Burada şöyle bir siyasî taraf da vardır: Atatürk, hem kendisine mutlak sadık olduğu için hem Lozan’da Kurtuluş Savaşı’nın önde gelen bir kumandanını göndermek için İnönü’yü tercih etti. Lord Curzon, Lozan’da Mondros ve Sevr anlaşmaları geçerliymiş gibi konuşuyor, İsmet Paşa ise Mondros ve Sevr’in geçersiz, sadece Mudanya Mütarekesi’nin geçerli olduğunu vurguluyor.

Tek Parti rejiminin Lozan’la alâkası yok

hepsi ya açık ya yayımlandı. Bütün bunlara rağmen farz edelim gizlenmiş bir şey var. Bunu, Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar kabul edecek. Arkasından Celal Bayar ve Menderes kabul edecek. Sonrasında 27 Mayısçılar kabul

edecek. Sonrasında Kenan Evren ve Özal kabul edecek. En son Erbakan, Ecevit ve Tayyip Erdoğan da onaylayacak… Mümkün mü? Kuyruklu yalan… Peki, karşılıklı tavizler söz konusu mu Lo-

Belgeselde, nereleri kayıt altına aldınız? Lozan’da heyetlerin kaldığı, müzakerelerin yapıldığı mekânlarda çekimler yaptık. Türk heyetinin kaldığı Lozan Palas Oteli, Curzon’un kaldığı çok görkemli Buau Rivega Oteli, konferansın açıldığı Mont Benon, müzakerelerin yapıldığı Uchy şatosu, imzanın atıldığı üniversite salonu... Türkiye’de ilk defa yayınlanacak dokümanter filmler belgeselde yer alacak. Esir mübadelesi, İzmir yangını, müzakereler gibi birtakım yeni yayınlar olacak. Kimler yardımcı oldu size? Bir kere Dışişleri Bakanlığı’na çok teşekkür ediyorum. Bern Büyükelçimiz Tanju Sümer, Cenevre Başkonsolosu Nurdan Bayraktar ve yardımcısı Yunus Emre Öziğici, bize çok yardımcı oldular, minnettarız. Bugüne kadar gün yüzüne çıkmamış bazı görsellere onların yardımıyla ulaştık. Lozan’a nasıl bakmalıyız? Lozan’ı kendi yararları ve hedefleri açısından incelemek gerekir. Mağlubiyet anlaşması olan Sevr ile galibiyete dayalı eşitlik anlaşması olan Lozan’ı karıştırmamak lazım. İkincisi, Lozan’dan sonra kurulan otoriter Tek Parti rejimi ve radikal politikaların Lozan’la ilgisi yoktur. Lozan gerektirdiği için değil, Atatürk’ün tercihi olduğu için öyle yapılmıştır. O döneme sempatik veya eleştirel bakmak, Lozan’a bakışı etkilememelidir.


33 GÜNDEM

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

SABIR VE NAMAZLA ISTIÂNEDE BULUNMA ZAMANI

Hocaefendiden itidalden ayrılmayın çağrısı 1dershanelerin kapatılması girişimini

Fethullah Gülen Hocaefendi, kanunla

değerlendirdi. Fırtınalı dönemlerde bile istikamet ve itidalden ayrılmama çağrısı yapan Hocaefendi, sabır ve namazla istiânede bulunmayı tavsiye etti. İşte Herkul.org'deki sohbetin satırbaşları: *Muhalif rüzgarlar esebilir, çok defa insanları önüne katıp savurabilir. Karakter bakımından zayıf insanlar belli çıkarlar, belli menfaatler mülahazasında hep savrulabilirler. Olup biten bu şeyler karşısında kat’iyen sarsılmama, ye’se kapılmama ve ezilmeme mü’minin şiarı olmalıdır. *İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) başını yaran, dişini kıran ve yüzünden kanlar akıtan insanlar hakkında “Allahım bu etrafımdakileri hidayet eyle; beni bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı bunu!” diyor. Kime ittiba etmişsiniz, kimin arkasındasınız, kimin sözü sizin için aydınlatıcı, ışık tutucu, rehnüma, yanıltmayan sözdür. Bence onun arkasında durmak lazım. *İhtimal bizim bu dostlarımız, genelde ruh haletimizi bilemeyerek, bu türlü olumsuz şeylere kendilerini saldılar. “Allahım bizim ahvâlimizi, efkarımızı, a’malimizi ıslah buyurduğun/buyuracağın gibi, onların da ahvâlini, efkârını, ef’âlini ıslah buyur, Sana yönlendir gönülleri!” deme yiğitliğini göstermek lazım; başka türlü davranmak

düşmez bize. *Mıncıklayacaklar, çuvaldız saplayacaklar, önünüzü kesecekler, gittiğiniz yere gitmenizi istemeyecekler; bazen küfür kaynaklı olacak, bazen haset kaynaklı olacak, bazen hazımsızlık kaynaklı olacak. Bunlar insan ruhunda öyle marazlardır ki, dimağa musallat olmuş öyle virüslerdir ki, nöronları sarmış öyle rahatsızlıklardır ki, tımarhanelerde dahi tedavisi kâbil değildir. Gelin siz de -Allah aşkına- delice hareket eden bu insanlara küsmeyin, gönül koymayın, hatta Allah’a havale etme gibi şeylere bile gitmeyin. *Değil çuvaldızlara karşı, mızraklara karşı bile iğne kullanmamaya karar vermeliyiz. İğne kullanmama kararlılığı içinde olmalıyız. İncinsek de incitmemeliyiz, kırılsak da kırmamalıyız. Yollarımız daraltılsa da biz başkalarına karşı yol daraltmasına kalkmamalıyız. *Sana çuvaldız batırmıyorlarsa, “Onlara iğneyle mukabelede bulunmadım!” demenin bir kıymeti yok. Esas, incitene karşı, rencide edene karşı, oturup kalkıp sizin için kötülük planlayana karşı, yalan diyene karşı ‘yalan’ deme nezaketsizliğine girmeyecek kadar civanmertçe davranmak lazım. *Cenâb-ı Hak, en sevdiği insanları Firavun’a karşı gönderirken “Yumuşak sözle ona hitapta bulunun, yumuşak bir halle davranın, yumuşak bir düşünceyle karşısına

çıkın, incitmeyen sözlerle diyeceğinizi ona deyin” diyor. Sizin karşınızdaki insanlar Nemrut değil, Firavun değil, Sezar değil, İskender değil, Napolyon değil, deli teke Hitler değil… Hele başları yerde secde eden insanlarsa, onlara karşı bize düşen şey hep saygılı olmak, hep takdir etmek, hep tebcille yâd etmek ve Cennetü’l-Firdevs’e beraber girme dilek ve temennisinde bulunmaktır. *Başımı yere koyduğumda, secdelerimde, hep hacet duasını okudum bu üzerimize gelen şiddetli fırtınalar karşısında. Bizim emeğimiz bunda onda birdir, belki de hiç yoktur. Şimdiye kadar bu meseleye emek veren ne kahramanlar, bir asırdan beri adeta baldıran zehiri yudumlayarak bu meseleyi götüren, zindanlarda ömür tüketen insanlar, dünyada zevk sefa yüzü görmeyen insanlar, memleket memleket sürgüne gönderilen insanlar, hapishanelerde tecride maruz kalan insanlar, defaatle zehirlenen insanlar, “bu da vatan evladıdır” denmeyen insanlar… Bu işin içinde bütün bu insanların emeği vardır.. ve bu emekle meydana gelen şey hep sizin omuzunuzda bir emanettir. “Allahım bu bir emanettir, bize ait de değildir, bize muvakkaten yüklediler bunu. Senin emn u emanın bu işin eskortudur; o olmazsa biz bunu götüremeyiz, onu Sana teslim ediyoruz Allahım!” *Dünya zevki adına bir şey bilmiyorum

ben. Yeryüzünde bir dikili taşım olmadı. Dünyayı bana teklif edenlere karşı, anneme-babama karşı, dünyayı bana teklif ettikleri zaman.. canım hocam Yaşar Hocam, boynuma sarıldı ağladı, “Beni sen de dinlemezsen kim dinler?” dedi; teklif ettikleri dönemde, ben en sevdiklerime karşı, “Çok ciddi hizmetlerin insan beklediği dönemde benim ayağıma zincir mi vurmak istiyorsunuz? Başka şey düşünmek istemiyorum, Sadece O, Sadece O!..” dedim. Yalnız O’nu konuş, yalnız O’nu söyle, yalnız O’nu düşün, yalnız O’nu vird-i zeban et, O’nun için düşersen düş, yalnız O’nun için kalkarsan kalk, yalnız O’nu mırıldan. *Yeminle söylüyorum size; bu meselenin onda birine zarar vermektense, bir günde on defa ölmeye razıyım; on defa Azrail gelsin, öldürsün beni; bir daha dirileyim, bir daha öldürsün.. yemin edebilirim bu mevzuda; çünkü dünya ile zerre kadar alakam olmadı. Bazı miyoplar, mâlikanelerde yaşıyor diyebilirler. Ne yapalım şaşı baktığından dolayı yanlış görebilir. İbrahim Hakkı Hazretleri “Ağvere olma yakın ki sana eğri bakar” diyor. Ağver Allah’a da eğri bakar, peygambere de eğri bakar, dine de eğri bakar; sadece kendisine doğru bakar, o da kendini doğru görür mü görmez mi?!.

Ahmet Kurucan

Kutsal hüzün “Beynim öylesine dolu ki her bir neronun üzerinde 50 tane problem var.” dedi üç-dört kişinin bulunduğu salonda öğleden sonra. Kaç günden beri iç dünyasına kapanmış; halk ile beraber olmada zaruret sınırlarının dışına çıkmıyor. Namazda, dua saatinde kendisini görme şansınız var. Rabb'isi ile baş başa, kimseye açmadığı, açamadığı ve ihtimal açsa da kimsenin anlamayacağı dertleri ile hemhal. Yaşanmaz bir hayat. Stres değil katiyen. İmanı olan, eşya ve hadiselerin perde ötesine nüfuzu olup kaderî planda her şeyi görebilen veya yorumlayabilen kişilerin stresi olmaz. Kendisi demişti yıllar önce böylesine bir sözü. “Müminde stres olmaz.” diye. Bu tespitin izahı bir önceki cümlede gizli. Onun için birkaç gündür devam eden bu hale kutsal hafakan da diyebiliriz, kutsal hüzün de. Hüznün, gamın, kederin sadece Allah için duyulduğu bir zirve burası. Hayatı kendisi için yaşayanların değil; daha ötesi ferdî planda dünyada ukbayı kazanmak için mücadele edenlerin de değil; “Milletimin imanını selamette görürsem cehennem alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyen yaşatma ideali ile dopdolu insanların ancak ulaşabilecekleri bir zirve. İkindi sonrası teşehhüt miktarı oturdu misafirleri ile salonda. Sözün akışı içinde bazı noktalara temas etti. Bitirirken diyordu ki: “Dimağım hadiselerle çok kirli. Size gerekli olan sözleri söyleyemedim. İnşallah bunu derken de doğru diyorumdur.” Yukarıdaki iki paragrafta ortam tasvirine çalıştım. Birkaç kare resim ortaya koydum. Siz buradan hareketle resmin diğer karelerini zihninizde canlandırın. Canlandırın çünkü kendi beyanları arasında yaptırmaya çalışacağım seyahatten istifade

ancak bununla mümkün. “Çok yanılmışım.” diye söze başladı. “Çok yanılmışım.” dediği alan müminlere hüsn-ü zan ile bakılmasını emreden ayet ve hadislerin muktezası. Pekala, suizan mı etmeliydi o zaman? Hayır. Hocaefendi bu türlü meselelerde iki ayrı bakış açısına sahip; şahsî ve içtimaî. Şahsî noktada hep aldanmayı tercih eder o. “Mümin aldansa da aldatmaz.” temel prensibidir. Göz göre göre aldandığı da olur. Onurundan taviz verir. Maddiî kayıplara uğrar. Önemli değil onun için. Önemli olan mümine muhabbettir; onu sevmektir; onun sevgisini enerjisini kaybetmemektir. Bugün olmadı yarın hak ve hakikati bulur; yola gelir diye düşünür. Gelmedi, nasıl olsa şahsî hak değil mi; helal olsun der ve geçer. Hiç kimseye kalbinde gıll-u gışş olsun istemez. Onun için “Ashabımdan bana şikâyette bulunmayın. Ben Rabb'imin huzuruna tertemiz bir kalple çıkmak istiyorum.” şeklinde mana verebileceğim Peygamber beyanı onun yegâne rehberidir. Fakat içtimaî bir hak söz konusu ise orada Hocaefendi bir adım geriye çekilir. “Ben affetsem de Allah affetmez.” der. “Hz. Âdem'den bu yana binlerin, yüz binlerin, milyonların hak ve hukuku var; onları zayi edemem.” der. Aldanmalara, aldatmalara karşı uyûn-u sâhire olunmasını ister ve bekler. İşte Hocaefendi'nin “Çok yanılmışım.” dediği yer burası. Onun için iç geçiriyor. Keşke demiyor; demiyor ama maziye doğru yaptığı zihnî her yolculukta şunu da yapabilirdik demekten de kendini alamıyor. “Hiç kötü düşünmedim onun hakkında.” dedi. Kimdi o? Söylemedi. “İz sürer” bulursunuz kaydını da düşerek alametlerini bile vermedi. Sadece derdini paylaştı. Paylaşma ile bitti mi? Hayır, reçetesini de ardından ilave etti:

“Dua edin.” dedi. “O'nun her şeye gücü yeter. Zaten dua etmek, O'nun her şeye gücünün yettiğine inanmak demektir.” Sonra durdu, derin bir nefes aldı, salonda bulunanları gözüyle bir süzdü ve insanın içini acıtan bir ses tonuyla, “Bir de eşref saatine denk gelirse dualarınız, kabul buyurur Allah ve kurtulurlar bundan.” dedi. Onca uyarılara rağmen, verilen ikinci, üçüncü fırsatlara rağmen aykırı istikamette yol alan başkaları için bu denli üzülmeye, bu denli kendisini dilgîr etmeye değer mi? Değer; zira bu peygamber ahlakıdır. “Başkalarının inanmaması karşısında neredeyse kendini helak edeceksin.” beyanının tezahürüdür. Hâlbuki “Sana tebliğden başka düşen bir şey yoktur.” diyordu Kur'an, Peygamber'e. Diyordu ama o, muhatapları imanın güzellikleriyle tanışsın düşüncesiyle kendisini neredeyse helak edecekti. Devam edecekti ama ağzından dökülen her bir cümle onu yoruyordu. Bedenen çalışan, kazma-kürek sallayarak çukur kazan, elinde tırpanı, orağı ekin biçen, sırtında un çuvalı, çimento torbası taşıyan insan misali geçen her bir dakikada onun yorulduğunu gözlemlemeniz mümkündü. En azından ben öyle hissettim. Demek ki bedenen yorulma sadece maddî ameliyelerle olmuyor. Necip Fazıl'ın ifadesiyle fikir çilesinin, beyin sancısının, derdin, ıstırabın, kalak'ın insan bedeninde oynadığı rol, bedeni yoran maddî ameller kadar etkili. Ümit ışığı arayan, medet çağrıları yapan yorgun gözlerle etrafa bakıyordu. Kalkacaktı ama sözü de bitirmeliydi. “Çok önemli bir mevzudur imanda sabitkadem kalabilme. Kaydırma Allah'ım demeli insan. Çünkü şeytan çok musallat olur olumlu hizmet yapan ve yapacak olanlara. 24 saat meşgul olur böyleleri ile. Baksanıza

Beyazıt Camii'nde Kur'an mevzuunda Üstad Bediüzzaman'a bile musallat olmuş. Ciddi meseleler bunlar.” Başıyla işaret etti. Tefe'ül edecekti. Kur'an getirildi. Eline Kur'an'ı aldığında ağzından cem'i mütekellim siğasıyla değiştirilmiş Peygamber duası dökülüyordu: “Allah'ım, bizi nefislerimizle göz açıp kapayıncaya kadar hatta ondan daha az bir zaman dilimi bile olsa baş başa bırakma.” Sonra tefe'ülünü yaptı. İbrahim Sûresi 24. ve 25. ayetleri çıktı: “Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı: Güzel söz, koku yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir. Düşünüp ders çıkarsınlar diye Allah insanlara böyle temsiller getirir.” Birkaç gündür ilk defa tebessüm ettiğini gördüm bu ayeti okuyunca. Ne anladı, nasıl yorumladı bilemem ama beşaşet gamzeden simasıyla “bakın, bir ayet aşağıda ne diyor dedi ve 27. ayeti okudu: “Allah iman edenleri hem dünyada hem ahirette o sabit söz üzerinde sağlam bir şekilde tutar. Zalimleri ise şaşırtır. Allah elbette dilediğini yapar.” Kur'an'ı arkadaşımıza, yerine koyması için geri verirken “Allah'ım! Kalplerimizi iman üzere sabitkadem eyle.” duası dökülüyordu dilinden. Kalkmadan önceki son sözleri şunlardı: “Böyle bir teşbih doğru mu bilmiyorum ama manevî bağışıklık sistemini güçlendirmeli. Eskimeden, yıpranmadan, günahlara batıp çıkmadan hayatı sürdürmek çok zor. Öyle virüsler musallat oluyor ki işte o zaman şeytan çöküyor başımıza ve manevî savunma mekanizmamız iflas ediyor. Çok küçük argümanlara alt-üst ediyor manevî hayatımızı.” Odasının kapısını açarken “Dua etmeli.” diyordu bize. Dua...


34GÜNDEM Erdoğan: Silahını göm, sözünle gel

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ergani'de yaptığı konuşmada silahların gömülmesini istedi. Başbakan Erdoğan, "Silahını göm sözünle gel. Sözü olan varsa silahını gömsün dedik ve yola koyulsun dedik" diyerek mesaj verdi.

1lerine katılmak üzere Diyarbakır'da

Bir dizi inceleme ve toplu açılış tören-

bulunan Başbakan Erdoğan, toplu açılış törenini yapmak üzere Ergani ilçesine geçti. Ergani Şehir Stadyumu'ndaki törende konuşan Başbakan Erdoğan, Ergani'de binlerce yıllık tarih olduğunu ve bu tarihi telaffuz etmek için Ergani'ye geldiğini belirtti. Ergani topraklarının bereketli olduğunu ifade eden Erdoğan; "Dicle Irmağı'yla sulanan Ergani toprakları bereketlidir. Bu topraklardan çok büyük şairler, ses sanatçıları yetişmiştir. Manevi iklimi, kültürü, hoşgörüsü, bereketli topraklarıyla Türkiye'ye zenginlik katan Ergani'ye elimiz boş gelmedik" dedi.

"MİLLETE EFENDİ OLMAK İÇİN DEĞİL HİZMETKAR OLMAK İÇİN GELDİK" Millete efendilik değil, hizmetkarlık yapmaya geldiklerini vurgulayan Erdoğan "Bizler halka hizmeti hakka hizmet olarak gören, her anını hizmet üretmekle, yatırım yapmakla mücadele veren bir ekibiz. Biz yola çıkarken bir şey söyledik. Biz bu millete efendi olmaya değil hizmetkar olmaya geldik. Bizim siyasetimizin temelinde, hiç kimseyi, hiçbir bölgeyi ayırmadan, ötekileştirmeden, milletin tamamına, 76 milyona hizmet etmek vardır. Diğerleri laf üretiyor, biz ise hizmet üretiyoruz. Ergani'ye geldim, şuraya gelirken Allah aşkına şu caddelerin, sokakların hali Ergani'ye yakışmıyor. Ergani'nin insanı, benim hanım kardeşlerim, beyefendi kardeşlerim, yavrularımız, çöp, çamur, kötü yollar, kardeşlerimin kader imi? Bu yerel yönetimler en iş yapar. Ben belediyeden geliyorum, belediye başkanlığı yaptım. Hem de İstanbul gibi bir şehirde yaptım. İlk işim İstanbul'da çöp dağlarından kurtardık. Susuzluktan, kirli havadan kurtardık. İstanbul da bizi bir kenara koymadı, hep bizimle oldu ve beraber yürüdük bu yollarda. Şimdi Ergani'yle de beraber yürüyelim. Daha farklı bir yer olsun. Şunun altını çiziyorum, bakınız millete hizmet siyasetçinin en önemli grevidir. Bu merkezi yönetimde de, yerel yönetimde de böyledir. Dün Diyarbakır'daydım. Merkezde Diyarbakır'da kardeşlerimizle en coşkulu şekilde yaşadık. Devasa yatırımların açılışını yaptık. 17 ayrı eser 740 milyonluk eserlerin açılışını yaptık. Bu açılışı Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı (IKYB) Mesut Barzani'nin, çok sayıda bakanın, milletvekilinin katılımıyla yaptık. Ardından 400 çiftin nikah merasimine katıldık. Orada da 37 yıldır doğduğu, büyüdüğü topraklardan, baba ocağından, anavatandan ayrı olan Şivan Perver de bizimleydi. 37 yıldan sonra ilk defa vatanına dönüyordu. Bu arada değerli ses sanatçımız, bir felaketle karşı karşıya kalan İbrahim Tatlıses kardeşimiz de bizimleydi. Birlikte güzel bir konser verdiler ve bugün buraya gelmeden önce kendileriyle vedalaştık" diye konuştu.

ERGANİ'NİN SU SORUNU ÇÖZÜLÜYOR Erganililere su müjdesi de veren Erdoğan, "Bu arada Ergani'nin su sorununu çözüyoruz. Aslında onu belediyenin çözmesi lazım ama belediyeler çözmediği için biz çözüyoruz. 2050 yılına kadar Ergani'nin su ihtiyacını karşılıyoruz. Orman ve Su İşleri Bakanı'na talimat verdim. Proje yapıldı, ihale tamamlandı, 23 kilometre uzaklıktaki Dicle Barajı'ndan boru hattıyla su getiriyoruz. İhalesini yaptığımız içme suyu artıma tesisinde suyu arıtıp buraya getireceğiz. Bir müjde daha vermek istorum. Ergani Barajı'nın inşaat ihalesi de bitti. En kısa zamanda ona başlayıp bu barajı tamamlayacağız. 16 bin dekar arazi oradan gelecek suyla buluşacak" ifadesini kullandı.

ŞİVAN PERVER HASRET GİDERDİ

Türkiye'ye 37 yıl aradan sonra gelen Şivan Perver'in hasret giderdiğini ifade eden Erdoğan; "Dün Diyarbakır'da tarihi bir gün yaşadık. Tam 37 yıldır ülkesinden, vatanından, topraklarından ayrı yaşamak zorunda kalan bir sanatçımız Şivan Perver bizimle geldi. Kendi insanlarının önde, kendi vatanında türkülerini söyledi. Anadolu'nun bu topraklarının yetiştirdi bir başka büyük sanatçı İbrahim Tatlıses de türküler söyledi. Onlar da Diyarbakır'la hasret giderdi. Türkiye'yle hasret giderdi. Diyarbakır da onlarla hasret giderdi" şeklinde konuştu.

"AHMET KAYA'NIN SUÇU SAZ ÇALMAKTI" Türkiye'de birçok sanatçının dilinden ve kökeninden dolayı hor görüldüğünü belirten Erdoğan, Ahmet Kaya'yı örnek vererek şunları kaydetti; "Maalesef bu ülkede birçok sanatçı dilinden, etnik kökeninden, kimliğinden dolayı hor görüldü, dışlandı, ötekileştirildi, ülkesinden, topraklarından uzakta yaşamak zorunda bırakıldı. Bunun en son örneği Ahmet Kaya'dır. Ahmet Kaya da beni cezaevine uğurlamıştı. Türküleriyle uğurlaşmıştı. Şafak sökerken diyerek uğurlamıştı ve benim de dünyamda onun o vefası özel bir yere sahip. Ahmet Kaya, maalesef ömrünün son demlerinde duygusal olarak kaldıramayacağı yoğun bir baskıya maruz kaldı. Gurbette, vatanından uzakta son nefesini verdi. Suçu neydi, kendi şarkısında

söylüyordu. 'Diyarbakırlıymış adı Bahtiyar, suçu saz çalmakmış öğrendiğim kadar'. Evet, Ahmet Kaya'nın suçu saz çalmaktı. Gönül telinden geçenleri sazının teliyle söylemişti. Türkiye artık değişiyor. Yeni Türkiye'de kimse dilinden, mezhebinden, etnik kimliğinden dolayı horlanmıyor, dışlanmıyor. Bütün renklerine, kimliklerine eşit olarak sahip çıkıyor. Herkese birinci sınıf insan muamelesi yapılıyor. Ergani'nin evladı Sezai Karakoç'un her zaman vurguladığı gibi Dicle ve Fırat kendi yatağında özgürce akıyor artık. Dicle ve Fırat Medine'den İstanbul'a uzanan kültür coğrafyamızda, kendi değerleri, rengi, özgürlüğüyle yeniden itibarına kavuşuyor. Her karış toprağıyla 76 milyon insanıyla bir ve bütün olarak gönüllerini, yüreklerini birleştirmiş olarak emin ve kararlı bir şekilde geleceğe yürüyor."

"21. YÜZYIL, TÜRKİYE'NİN YÜZYILI OLACAKTIR" 21'inci yüzyılın, Türkiye'nin yüzyılı olacağını belirten Erdoğan; "Birliğimizden taviz vermedikçe hep birlikte hareket ettikçe önümüzde hiçbir güç duramaz. 21. Yüzyıl, Türkiye'nin yüzyılı olacaktır. Hükümet olarak bunu hedefliyoruz. Sizleri ayırt etmeksizin seviyorum. Türk'ü ne kadar seviyorsam Kürt kardeşimi de, Laz'ı, Gürcü'yü, Çerkez'i, Boşnak'ı, Roman'ı o kadar seviyorum. Çünkü, biz yaratılanı yaratandan ötürü seviyoruz. Bizim ülkemiz bu. Buna göre hareket ediyoruz. Zenginlik makam mevki

değildir sevginin sebebi. Sadece yaratandan ötürü sevmek. Bu kubbede hoş bir seda bırakmaya mecburuz. Bu terör niye, bu kan niye, bu ölümler niye. Niye geldik buraya, barış için, sevgi için geldik. Çünkü buradaki kardeşlerimin hepsi bu kanın durmasını istiyor. Biz çözüm süreci dedik ve yola çıktı. Onun için dağ taş demedik koşturduk" dedi.

"SİLAHINI GÖM SÖZÜNLE GEL" Silahların gömülmesini isteyen Erdoğan konuşmasında şu ifadelere yer verdi; "Söz silahtan daha etkilidir. Sözü olan varsa silahını gömsün dedik ve yol koyulsun dedik. Sözüne güvenmeyen silaha sarılıyor. İşte biz silahı göm diyoruz. Sözünle gel tatlı dille gel. İnşallah önümüzdeki 10 yıl boyunca yılmadan yorulmadan Türkiye'yi büyütmeye, kardeşliğimizi, yüceltmeye, soframızdaki ekmeği çoğaltmaya devam edeceğiz. Ama bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, kardeş olacağız, hep beraber Türkiye olacağız. Güçlü Türkiye böyle olacak. Sizlerin desteği ve hayır duasıyla Türkiye'yi 780 bin kilometre karenin tamamını ayrım yapmadan, hepsini bir bütün halinde kucaklayarak, huzura refaha kavuşturacağız. Onun için tek millet diyoruz. Tek milletin içinde Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Abaza, Roman, Boşnak var. Bu ülkedeki 76 milyon var. 76 milyon tek milletir. Bizi ayırmaya çalışanlara yüz vermeyeceğiz." Erdoğan'ın konuşmasının ardından toplu açılış töreni gerçekleştirildi. (İHA)


35 GÜNDEM Sizde Hacı’mın kokusu vardır

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

Gazeteci-yazar Hacı Hasdemir de aylar süren ağır hastalığın sonunda ayrıldı aramızdan. O sadece iyi gazeteci değil, etrafında sevgi ve saygı halesi oluşturabilen bir insandı. BEHRAM KILIÇ

basılmayan son kitabı da Hakan Şükür’ün hayatını anlatıyordu. Her ziyaretine gittiğimizde gazeteye gelmek istediğini söylüyordu Hacı. İşine âşıktı. Bir haber atladığında çok üzülürdü. Özellikle ikinci ameliyat sonrası hastalığının ne olduğunu hatırlamamaya başladı. Allah ona büyük bir ihsanda bulunuyordu âdeta. Bir gün Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırdılar Hacı’yı. Yanındaki hastanın sabahtan akşama kadar inlediğini söylediler bize. Hacı uyuyamıyordu. Biz hastane yetkililerine odanın değiştirilmesi için şikâyette bulunmaya giderken müdahale etti: “Allah Allah diye inliyor adam, bundan daha güzel ne olabilir?”

1dım. Yıllardır Ankara’da muhabirlik

‘Hacı Hasdemir ağabeyle hiç tanışma-

yaptığım için bir kere bile yüzünü görmüş değilim. Dün gece oruca niyet edip yatmıştım, kendisi rüyama girdi. Çok büyük, yemyeşil bir bahçe içerisinde oturuyordu. Sonra yanına bir kız ya da erkek çocuğu geldi ve ikisi birbirine sarılarak sürekli gülüyorlardı. Bahçe biraz daha genişliyor, yeşillik hiç görmediğimiz bir yeşile dönüşüyor. Bahçe sadece onlar için hazırlanmış gibiydi. İkisi bir salıncağa binip uçmaya başlıyor ve sürekli gülüyorlardı. Aklımda kalan çocuğun ve Hacı Hasdemir’in gülümsemeleri. Bu kadar mutlu görmedim kimseyi.’ Aksiyon’un Ankara muhabirlerinden Nursel Dilek’in rüyasıydı bu. Ağır hastalıktan vefat eden bir ehl-i imanın şehit sayılacağını söylüyordu Efendimiz (sav) ve Zaman Gazetesi’nin spor muhabirlerinden Hacı Hasdemir de on beş ay süren ağır hastalığın sonunda ayrıldı aramızdan. 8 Kasım günü, cuma namazı saatinde... 1970 doğumlu Hacı kardeşimiz, mesleğe 1995 yılında Samanyolu Televizyonu’nda başlamıştı. Aynı yılın sonlarına doğru Zaman’a transfer olmuş, o tarihten hastalandığı ana kadar da gazetenin Galatasaray muhabirliğini yapmıştı. Aynı zamanda birlikte kaleme aldığımız “Yıldızların Dünyası”, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın futbolculuk günlerini anlatan “Aman Babam Görmesin”, “İstanbul’un 100 Spor Kulübü” ve “İstanbul’un 100 Sporcusu” adıyla 4 kitaba da imza atmıştı. Bundan yaklaşık 15 ay önce bir öğle saatiydi. Gazeteye dönüyordu. Ama hafif aksıyordu. “Hacı ne oldu sana?” dedik. “3-5 ay önce başladı, son günlerde de arttı bu durum.” dedi. Hemen doktora gitmesini önerdik. Ve öyle başladı süreç. Sorun ayağında değil, omuriliğindeydi. Omuriliğinin içinde tümör vardı. Çok az hastada görülen bir kanser türüydü bu. İçteki tümör sinirlere baskı yapıyor, bu yüzden aksıyordu Hacı. Ameliyata çok çabuk karar verdi. Doktoru, “Çok riskli bir ameliyat. Her türlü sonuca hazırlıklı ol.” demesine rağmen ondaki vakur duruşu görmeliydiniz. ‘Mevla’m neylerse güzel eyler’ düşüncesindeydi. Ameliyattan bir hafta sonra ayağa kalktı. Cuma namazına bile gitti. Ama sonrasında tümör yeniden nüksetti. Artık iki ayağı üzerine dahi basamıyordu. Günleri tekerlekli sandalyede geçmeye başladı. Bir ameliyat daha geçirdi. Kemoterapiler, bitkisel ilaçlar derdine çare olamadı. Aylarca süren mücadele bir cuma saatinde son buldu. 15 ay boyunca başta mesai arkadaşları,

Enes’iyle buluştu

neredeyse tüm gazetelerin, televizyonların Galatasaray muhabirleri, akrabaları evine akın etti. Ziyaretlerin ardı arkası kesilmedi. Aynı gün içinde 50’yi aşkın insanın ağırlandığı, ikramlarda bulunulduğu bir ev düşünün. Bunun yanında hastaneye kaldırıldığı anlarda da ziyaretçi sayısı evdekinden farklı değildi. En büyük destekçisi ise eşi Pakize Hanım’dı. Günlerce uykusuz geceler geçiren, onca misafiri ağırlayan, hastanelerde banklarda sabahlayan, bir kere olsun şikâyette bulunmayan, ‘Yürümese de olur, yeter ki yaşasın’ diyen kahraman bir eşe sahipti Hacı Hasdemir. “Hiç beni üzmedi.” diyordu Hacı için Pakize Hanım. O aslen Yozgatlı ama doğma büyüme Tokat Turhallıydı. Memleketten gelen anne babası da hastalık boyunca yanındaydı. Onlar da elden bir şey gelmemenin ıstırabı içindeydi. Annesi, Hacı’yı her ziyaret edişimizde, “Sizi görünce canlanıyor.” diyordu bize. Pakize Hanım da “Yeter ki gelin, gelin ki onun konuşması bize dayanma gücü veriyor.” diyerek ziyaretlerden memnuniyetini dile getiriyordu. Yakın arkadaşlarıydık Hacı’nın. Üzülüyorduk. Elimizden bir şey gelmiyordu.

İki çocuğu vardı. Emir Tarık ve Zeynep… İkisinin de olayın farkında olduklarını ama bunu dışarıya yansıtmadıklarını çok yakından görüyorduk. Bir oğlu 2004 yılında henüz 2 yaşındayken vefat etmişti. Onun üzüntüsüydü belki de bugün yakalandığı hastalığın sebebi. O günlerde şöyle cümleler dökülüyordu dudaklarından: “Allah verdi, Allah aldı.” Bu süreçte bir büyük insan vardı Hacı’nın yanında: Türk futbolunun kralı Hakan Şükür. İlk günden ölümüne kadar Hacı’nın başucundaydı Şükür. Sahada olduğu gibi saha dışında da kral olduğunu gösterdi. Bazen Hacı’nın hastaneye kaldırıldığını öğreniyorduk. Apar topar hastaneye gittiğimizde Hakan Şükür’ü karşımızda görüyorduk. Hepimizden bir adım öndeydi. Bir gün Esenyurt Devlet Hastanesi’nde sabah 9’dan ikindiye kadar Hacı’nın başucunda beklediğine şahit olduk. Vefat ettiği gün de Samatya Devlet Hastanesi’ne en önce koşanlardan biriydi Hakan Şükür. Varlığı birçok kapıyı açtı. Hastanede sahipsiz kalmak böyle bir hastalık devresinde en zoruydu. Hakan Şükür, 18 yıldır tanıdığı Hacı’yı hiç sahipsiz bırakmadı. Hacı’nın basıma hazır hâle gelen ama henüz

Son günlerinde Hacı ötelerden haberi almış gibiydi. Telefonla arkadaşlarını birer birer aramaya başladı. “Yarın sizi bekliyorum, bir balık ziyafeti yapalım.” diyordu. Arka arkaya balık sofraları kuruldu evde. Dostlarının biri geldi, biri gitti. Vedalaşıyordu onlarla. Hiç ziyaretine gelmeyen birkaç kişi de vardı. Onları da aradı. “Özledim sizi.” diyerek. Hacı’nın ölüm kâğıdını hastaneden alırken 2,5 saat bekledik. Üstelik Hakan Şükür gibi bir vekilin araya girmesine rağmen. Sonra o kâğıtla Mezarlıklar Müdürlüğü’ne gitti bir arkadaşımız; cenaze arabası için. Sistemsizlik sistem olmuş memlekette. Son üç gününü yoğun bakımda geçirdi. Eşi yine yanındaydı, bir de Sadık adındaki ağabeyi. Eşi bir bankın üzerinde sabahladı yine. Yoğun bakımdaki hastaların yakınlarına reva görülen buydu memleketin hastanelerinde. Cenazesi memleketi Turhal’a götürüldü. Burada Nursel Dilek’in rüyasında gördüğü çocuğun, yani oğlu Enes’in yanına defnedildi. Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanından gelen arkadaşları Turhal’da da onu yalnız bırakmadı. Hacı’nın annesi onca arkadaşını görür görmez ağlamaya başladı. Ve sonra, “Sizde Hacı’mın kokusu vardır.” diyerek sımsıkı sarıldı bizlere. Zaman Gazetesi yazarlarından Hayri Beşer, Nedim Hazar, Ali Çolak arkasından özel yazılar kaleme aldı. Ama içlerinde en çok dikkat çekeni, Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı’nın ‘Makamın cennet olsun Hacı’ yazısıydı. Sosyal medyada da vefatı büyük yankı buldu. Vefatından sonra Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da ailesini aradı. Başbakan aileyi bir nebze olsun teselli etti. Ama her şeye değen ise Fethullah Gülen Hocaefendi’nin taziye mesajıydı. Hocaefendi mesajında Hacı’ya ‘kardeşim’ diye hitap ediyordu. Biz de ona “Çok büyük, yemyeşil bahçelerinde bize de yer aç Hacı kardeşim.” diyoruz.


36DÜNYA

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

FİLİPİNLERDE İNSANLIK TRAJEDİSİ

Saatteki hızı zaman zaman 380 kilometreye çıkan Haiyan tayfununun vurduğu Filipinler’de bir insanlık dramı yaşanıyor. Evsiz barksız, aç susuz halk, ceset kokuları arasında çaresizce yardım bekliyor. MEHMET YAMAN / TACLOBAN

1Tayfun), birçok adadan oluşan Pasi-

7 Kasım Perşembe… Haiyan (Süper

fik ülkesi Filipinler’in karasularına girmeye başlıyor. Gittikçe hızlanan ve yer yer saatte 380 kilometreye ulaşan tayfun, bir gün sonra başta Leyte ve Samar Adası olmak üzere ülkenin doğusunu etkisi altına alıyor. Çoğu Leyte’deki Tacloban şehrinde olmak üzere 10 binden fazla kişi hayatını kaybediyor. Hükümet dünyaya yardım çağrısında bulunuyor. Tarihteki en ölümcül 5 kasırgadan biri olan Katrina’dan daha kuvvetli tayfunda yaşananları ve ortaya çıkan acı tabloyu görüntülemek için biz de Filipinler’in yolunu tutuyoruz. 13 Kasım’da tayfunun etkisi iyice azaldıktan sonra aktarmalı olarak ilk önce başkent Manila’ya ulaşıyoruz. Havaalanında bir süre bekledikten sonra bir grup yabancı gazeteciyle birlikte askerî kargo uçağına biniyoruz. Ulaşım için diğer alternatif tekne ama tayfun sonrası hiç kimse denize açılmayı aklının ucundan bile geçirmiyor. Zira meteoroloji yetkilileri yeni bir şiddetli yağmur ve tayfun uyarısında bulunuyor. Hınca hınç gıda malzemesiyle dolu kargo uçağında çok sayıda yardım ve kurtarma kuruluşunun çalışanları da bize eşlik ediyor. Havaalanına indiğimizde binlerce insanın sıraya geçtiğine ve şehirden kaçmaya çalıştığına şahit oluyoruz. Bunlardan biri de kolundaki serumla annesinin kucağında etrafa şaşkın gözlerle bakan 4

yaşındaki Erick. Felaket sırasında çatıda olduklarını belirten anne, çocuğunun ayak ve elinden yaralandığını anlatıyor. Harabe hâline gelen havaalanında sadece askerî kargo uçakları ile helikopterlerin trafiği göze çarpıyor. Şehre doğru hareket ettiğimizde yol boyunca sıralanmış ceset torbaları dikkat çekiyor. Şehrin kıyı kesimlerinde ise şişmiş ve kokmaya başlamış cesetler göze çarpıyor. Kilise ve evlerin birçoğunda da cesetler görüyoruz. Biraz daha dolaşınca Haiyan tayfununun yerle bir ettiği Tacloban’ın âdeta hayalet şehre döndüğüne şahit oluyoruz. Uluslararası yardımların henüz şehirdeki mevcut durumu değiştirmeye yetmediğini gözlemliyoruz. Yaşanan felaketi daha iyi anlayabilmek için insanlarla konuşuyoruz. Tayfunun tanıklarından Hospicio Doldolea, bazı kırsal bölgelerde köpek eti yendiğini, gıda yardımları yetersiz kalırsa bu durumun Tacloban’da da görüleceğini söylüyor. Daha önce böyle bir afet görmediğini ifade eden 62 yaşındaki Doldolea, yaşadıklarını şöyle dile getiriyor: “Suların yükselmeye başlamasıyla birlikte komşularımı da yanıma alarak evimin üst katına çıktım. Bu şekilde hayatta kaldık. Bazı insanlar ise yükselen sulardan kurtulmak için yüzmeye çalışıyordu. Ama şiddetli rüzgâr ve dalgalardan sağ çıkmak imkânsız gibiydi. Çoğu zaten hayatını kaybetti.” Şehrin farklı bölgelerinde dolaştıkça, afetin korkunçluğuna defalarca şahitlik edi-

yoruz. Yıkılmış evlerin üzerinden yürüyerek sahil şeridine geliyoruz. Tayfundan önce denizde demirleyen bazı yük gemilerinin tayfunun etkisiyle kıyıdan yaklaşık 200 metre içeriye kadar sürüklendiğini, büyük gemilerin şehrin varoş mahallelerine kadar girdiğini görüyoruz. Tayfunun en fazla vurduğu Leyte Adası’ndaki 220 bin nüfuslu Tacloban’da en büyük sıkıntılardan ikisi de açlık ve susuzluk. Şehirde gıdaya ve temiz suya ulaşmak neredeyse imkânsız. Bu sıkıntıdan biz de nasibimizi alıyoruz. İnsanlar gıdaya ve suya ulaştığında ise bunu en ekonomik biçimde tüketmeye çalışıyor. Yetkililerden de bilgi alıyoruz. Bir yetkili, “Birçok kasaba ve köyle, sadece ulaşım değil, iletişim de sağlanamıyor. Bu bölgelere yardım görevlileri henüz ulaşmış değil. Birçok bölgeye elektrik de verilemiyor. Felaketin bilançosu daha da artabilir.” diyor. Tacloban’daki üçüncü ve dördüncü günlerimizde de manzara pek değişmiyor. Kaçmaya çalışanlar, kaldırılmayı bekleyen cesetler, sadece bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda kesilen ceset kokuları, kilise ve okul binalarını yaşam alanı olarak kullanan çaresizler, bir lokma ekmek ve bir yudum su için yalvaran insanlar… Yabancı olduğumuzu gören Taclobanlılar, yanımıza gelerek yiyecek ve su istiyorlar. İşin gerçeği, bölgede bulunan gazeteciler ve yardım ekipleri de aynı şartlarda yaşamak zorunda. Bizler de açlık ve susuzlukla mücadele ederek görevlerimizi yapmaya

çalışıyoruz. Valilik binasının bahçesinde diğer yardım kuruluşlarının çalışanlarıyla çadırlarda kalıyoruz. Fırtınada çadırlarımız uçuyor. Birkaç kilise hariç üstü örtülü yapı neredeyse kalmamış şehirde. Ayakta olanların içleri ise okyanus ve yağmur sularıyla dolmuş durumda. Kaldığımız valilik bahçesinin on metre ötesinde ceset toplama merkezi var. Yaklaşık 200 ceset üç gündür gömülmeyi bekliyor. Cesetlerin konulacağı bir soğuk hava deposu yok. Olsa bile bu sefer de elektrik yok. Hastaneler hizmet veremiyor. Şehrin en büyük kilisesinde eşi ve çocuğuyla barınmaya çalışan 34 yaşındaki Cristine adlı kadın, tayfun sırasında evlerinin çatısının uçup gittiğini, kendisinin gözünden yaralandığını ve küçük oğluyla birlikte kiliseye sığındığını söylüyor: “Eşim yardım bulmak için Ormoc şehrine gitti. Temiz su ve yiyeceğe ihtiyacımız var. Doğup büyüdüğüm şehirden ayrılmak istemiyorum. Ancak her şeyimizi kaybettik. Bir yardım alabilirsek 5 saat uzaklıktaki Cebu’da yaşayan akrabalarımın yanına gitmek istiyorum.” Felaketten bir hafta sonra Tacloban’daki halkın yüzde 75’i bölgeden tahliye ediliyor. Kalanlar ise fakirlerden oluşuyor. Onlar da kendilerini götürecek bir gemi veya kargo uçağı bekliyor. Kalanlar için en büyük sorun güvenlik. Dikkati çeken bir başka nokta, bunca felaket yaşanmasına rağmen feryat eden, ağlayan yok. “Biz böyleyiz, başımıza en kötü şeyler bile gelse gülümsememiz eksik olmaz.” diyorlar.


37 DÜNYA

20 - 26 KASIM 2013 ZAMAN

VENEDİK KOMİSYONU BAŞKANI BUQUİCCHİO:

SELÇUK GÜLTAŞLI BRÜKSEL

'Referandum kazanımlarından geri gitmeyin'

Bakanlar Komitesi’nin Kasım 2010’da aldığı kararla uyum içinde olduğunu ve yargıdaki çoğulculuğa hizmet ettiğini ifade etti. Yeni taslakla ilgili kendilerinden hiçbir surette görüş istenmediğini belirten VK Başkanı, savcılar ve hâkimlerin ayrı konseyler haline getirilmesinin memnuniyet verici olmakla birlikte, siyasetin tekrar çok etkili hale gelerek HSYK’yı “siyasileştirme” riski taşıdığını vurguladı. Buquicchio, Adalet Bakanı’nın HSYK içindeki yetkilerinin de azaltılmasının önemini vurguladı. Mevcut teklifin kabulü durumunda HSYK üyelerinin atanmasında siyaset ile yargı arasında ulaşılan dengenin bozulacağı uyarısı yaptı. Yeni anayasaya ilişkin uzlaşma sağlanamamasına “teessüf” eden Buquicchio, Türk toplumunun yeni anayasa ihtiyacında uzlaşmasına rağmen siyasi seçkinlerin bu konuda anlaşamadığına işaret etti. Buquicchio, Türk toplumunun artık devleti koruyan değil, ferdin temel hak ve hürriyetlerini teminat altına alan bir anayasa istediğini vurguladı.

1organı Venedik Komisyonu’ndan, An-

Avrupa Konseyi’nin anayasa danışma

kara’ya yargıda 12 Eylül referandumu ile tahkim edilen demokratik yapının bozulmaması uyarısı geldi. Komisyon Başkanı Buquicchio, planlanan HSYK değişikliğinin yargıda siyasileşme riskini de beraberinde getireceğini söyledi. Venedik Komisyonu (VK), 12 Eylül 2010 referandumunun özellikle yargı alanındaki kazanımlarından geriye gidilmemesi konusunda Ankara’yı uyardı. Referandum kazanımlarının tahkim edilmesi gerektiğini belirten VK, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) yapısının değiştirilmesine yönelik tekliflere ilişkin endişelerini dile getirdi. HSYK’nın gündemdeki tekliflere göre tekrar değiştirilmesi durumunda “siyasileşme riski” ile karşı karşıya kalacağı ikazı yapan Komisyon, mevcut HSYK’nın işleyişini “büyük oranda” başarılı bulduğunu, tam başarı için ise zamana ihtiyaç olduğunu ifade etti. Avrupa Birliği’nin (AB) yürütme organı olan Avrupa Komisyonu da 16 Ekim’de yayınladığı İlerleme Raporu’nda referandum kazanımlarının zayıflatılmaması konusunda yetkilileri uyarmış, askerî yargıya ilişkin tadilatların hâlâ yapılmamış olmasını tenkit etmişti. Zaman’a konuşan VK’nin İtalyan Başkanı Gianni Buquicchio, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun “uzlaşamamasından” duyduğu hayal kırıklığını da dile getirdi. Türkiye’nin darbe dönemi anayasasından artık kurtulması gerektiğini kaydetti. 12 Eylül referandumunu desteklediği için CHP’nin sert eleştirilerine hedef olan Buquicchio, verilen sözlere rağmen AK Parti’nin de anayasa konusunda kendilerine danışmadığını ifade etti. VK’nin memnuniyetle karşıladığı 12 Eylül referandumunda kabul edilen değişikliklere göre HSYK’nın 22 üyesinden 15’inin meslektaşları tarafından seçildiğini hatırlatan Buquicchio, bu sistemin Avrupa Konseyi

Devlet, özel hayata müdahale edemez VK, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın devletin öğrenci evlerine müdahale edebileceği yönündeki ifadeleri üzerine hükümeti özel hayatın masuniyeti konusunda da ikaz etti. İtalyan hukukçu Buquicchio, öğrenci evlerinde kalıp kalmayacakları kararının “talebelere, yetişkin erkek ve kadınlara” bırakılması gerektiğini belirtti, demokratik bir toplumda devletin bu alana müdahale edemeyeceğine dikkat çekti. Türkiye’nin kurucu üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin anayasa danışma organı olan VK’nin başkanı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8. maddesini hatırlatarak aile ve özel hayata saygının “çok temel bir insan hakkı” olduğunu hatırlattı. Başörtüsü ile Meclis’e giren milletvekillerine ilişkin ise önceki yasaklamaların ‘meşrulaştırılmasının çok zor olduğuna’ işaret eden Buquicchio, laiklik ilkesinin muhafazasının demokratik sistem açısından ehemmiyetine atıf yaptı.

Hakikaten, hükümet ne yapmak istiyor? SELÇUK GÜLTAŞLI Hüseyin abinin (Gülerce) HABER ANALİZ cuma günkü makalesini okurken, başlıktaki soruyla son zamanlarda ne kadar da çok muhatap olduğumu düşündüm. Bu soruyla sanıyorum önce şike meselesiyle tanıştık, Gezi’den sonra da neredeyse her gün karşılaştığımız bir sual haline geldi. Avrupa Parlamentosu koridorlarında, Avrupa Komisyonu’nda karşılaştığınız onlarca insan sürekli hükümetin ne yaptığını anlamlandırmaya çalışıyor. Bir yanda 1925’ten sonra kullanılması yasaklanan Kürtçe, Kürt, Kürdistan gibi kelimeleri tekrar serbest tedavüle sokan, yıllarca ve hâlâ bazılarının tüylerini ürperten, Kemalistleri çileden çıkartan ‘Kürdistan’ tabirini kullanan bir Başbakan var, bir yanda tevhid-i tedrisata meyleden, tekçiliği tedai ettiren, çoğulculuğu reddeden bir hamleyle dershaneleri kapatmaya ahdetmiş bir Başbakan. Bir yanda Şivan Perwer’i kucaklayan, haysiyetsizce ülkesinden kovulan Ahmet Kaya’ya sahip çıkan bir Başbakan, diğer yandan askerî vesayetin yıkılmasındaki emeğini

reddedeni Allah’ın çarpacağı ama şu an gazetecilik yapamayan, davalarla boğuşan Ahmet Altan var. Sanki iki hükümet var karşımızda. Böyle olunca da insanlar haliyle hangisi ile muhatap olduklarını, hangisini esas alarak tahlil yapmak gerektiğini soruyorlar. Bu sorunun en ilginç kısmı şurası: Bu soruya yakın zamana kadar CHP ile ilgili muhatap oluyordum. 367’yi destekleyen, 27 Nisan’a sahip çıkan, Türkiye hiçbir darbe yaşamamış, bir başbakanı katledilmemiş gibi darbe davalarının bütününü düzmece olarak göstermeye çalışan CHP, ‘gerçekte ne yapmak istiyordu?’. CHP için sorulan sorunun şimdi AK Parti için soruluyor olması ziyadesiyle üzücü. Brüksel’de geçen hafta bu soru tavan yaptı. Sebebi AK Parti’nin gözlemci statüsünde bulunduğu Avrupa’nın en büyük ailesi Hıristiyan Demokratlar’dan ayrılıp alelacele, Avrupa Birliği’nin mevcudiyetine karşı siyasi partileri barındıran Avrupa Muhafazakârları ve Reformcuları Grubu’na (AECR) tam üye olarak katılması. Hıristiyan Demokratların AK Parti’ye verdikleri sözleri tutmadıkları, iktidar partisini dışarıda tutmak, üye yapmamak için ellerinden geleni yaptıkları doğru.

Bilhassa Fransa eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin Türkiye düşmanlığına yaklaşan söz ve tavırları AK Parti’yi ve dolayısıyla bütün Türkiye’yi incittiği vakıa. Fakat AB kurumlarına muhalefeti ile bilinen, AB projesine inanmış insanların nefretini kazanmış bir gruba üye olmanın verdiği mesaj üzerinde hiç kafa yorulmamış gibi görünüyor. AK Parti’nin AECR grubuna girdiğine inanmakta hayli zorlanan AP milletvekillerinin bizzat bana ulaşan mesajlarından anladığım, Türkiye ‘dostlarının’ bu hamleye çok hem de çok şaşırmış olmaları. AK Parti üyesi olmak için çabaladığı AB’nin varlığına karşı şüpheli yaklaşan siyasi bir ailenin ferdi olarak, çok zor ilerleyen müzakerelerin hızlandırılmasını talep etmek gibi bir çelişkiye düşmüş oluyor. Üzerinde fazlaca düşünülmemiş, Hıristiyan Demokratlara kızgınlığın neticesi olarak alınmış bir karar var karşımızda. Karar alınırken, kamuda bu konunun uzmanlarıyla istişare edildiğine dair derin şüphelerim, hatta hiçbir istişare yapılmadığına dair duyumlarım var. Kızgınlıkla, aceleyle ve uzmanlarıyla istişare edilmeden alınmış bir karar. Dershaneler meselesine ne kadar da çok benziyor.


38 KÜLTÜR Fransa Millî Kütüphanesi’nin temeli, Osmanlı topraklarında atıldı

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

SEVİNÇ ÖZARSLAN İSTANBUL

1Kütüphanesi Bibliothèque Nationale

Temeli beş asır önce atılan Fransa Milli

de France’ın Türkçe Elyazmaları sorumlusu Sara Yontan Musnik, geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da bir programa katıldı ve bu bölümün nasıl oluşturulduğunu anlattı. BnF’ye en son giren Türkçe elyazması Yaşar Kemal’in 1980’li yıllarda kaleme aldığı ‘Yalnızlık’ şiiri. Binbir Gece Masalları’nı çeviren Batılı şarkiyatçılardan Antoine Galland, Fransa Kraliyet Kütüphanesi’nin görevlisi olarak 1672’de İstanbul’a gelir. Osmanlı’nın başşehrinde yapması gereken tek işi vardır; kitap ve sikke satın almak. Kraliyet kütüphanesindeki Türkçe koleksiyon, onun ve ona benzer görevlilerin aldığı eserlerle tâ o yıllarda oluşmaya başlar. Zira Fransa sadece Galland’ı değil, başka görevlileri de göndererek Osmanlı’nın kültür dünyasında neler olup bittiğini öğrenmek üzere kurumsal bir politika güder. O yıllarda epeyce eser alınır İstanbul’dan. Galland, burada uzun yıllar kalır ve nereye gittiğini, ne yaptığını, hangi kitapları satın aldığını anlatan birkaç günlük tutar. Bu günlüklerden ilkinde 14 Ocak 1672 Perşembe tarihli girişine de şunu yazar: “Bugün eski kûfi yazıyla yazılmış […] Acayibü’l Mahlukat adlı kitabı 25 kuruşa satın aldım.” Bu değerli eser, 340 yıldır “Supplement turc 190” demirbaş numarasıyla Bibliothèque Nationale de France (BnF) yani Fransa Milli Kütüphanesi’nde muhafaza ediliyor. Merkezi Paris’te olan BnF, Fransa’nın en prestijli kültür kurumlarından biri. Önce kraliyet, sonra imparatorluk, Fransız İhtilali ile birlikte de milli kütüphane olarak hizmet veren BnF, 1537 yılında kabul edilen derleme kanununa göre Fransa’da yayımlanan ve dağıtılan yazılı, sesli, görsel, günümüzde de elektronik kitap ve kitap dışı belgeleri arşivlemekle sorumlu. Milli miras onların koruması altında. Bunun dışında, diğer dillerdeki kitapları da kütüphaneye alarak okuyucusuna ulaştırmakla görevli. Bugün kütüphanede 13 milyonun üstünde basma kitap, 250 bin cilt elyazması bulunuyor. On milyon kadar kitap dışı nota, sikke, fotoğraf, harita gibi belgeler de var. Kütüphanenin bizi yakından ilgilendiren kısmı 1980’li yıllarda Doğu bölümünden farklı olarak yeniden oluşturulan Türkçe kitaplar kısmı. 30 küsur bin matbu, 2 binin üzerinde elyazmasının muhafaza edildiği bu bölümün sorumluluğunu 21 yıldır yürüten Sara Yontan Musnik, Türk Dil Kurumu tarafından İstanbul’da düzenlenen ve 25 Ekim’de sona eren Milletlerarası Elyazmaları Toplantısı’na katıldı ve Türkçe kitap koleksiyonu hakkında bilgi verdi...

Her bilim dalını temsil eden kitap var “Kütüphaneye ilk giren Türkçe kitaplar 17. asırda doğuya gönderilen görevliler aracılığıyla edinilen yazmalar. Önceleri Türkçe bölümü diye bir şey yoktu, Doğu bölümü vardı. Orada da daha çok elyazmaları bulunuyordu. Ancak 1980’lerde bir Türkçe bölümü açıldı. Bu tarihten itibaren düzenli olarak Türkçe kitap satın alma yöntemi yerleşti. Daha önce ya bağışlar ya da uluslararası mübadeleler yoluyla kitap gelirdi. Türk Dil Kurumu, Milli Kütüphane, Devlet İstatistik Enstitüsü gibi kurumlarla kitap mübadelesi yapardık. 20 yıldır her sene ortalama 500 Türkçe kitap ve bir miktar dergi alınıyor kütüphaneye. Birkaç senedir İstanbul’da Libra Kitap’a sipariş veriyorum. 17. asırdan itibaren tarih, edebiyat, ilahiyat kitapları ve Kur’an-ı Kerimler toplanıyor

O şekilde gelen 17 kitap hâlâ duruyor.” Son bağış, Pertev Nail Boratav’ın şahsi ve zengin kütüphanesi oldu. Daha önce CNRS’e bağlı Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nde birlikte çalıştığımız için 1993’te beni görmeye gelmiş ve ‘Şimdi kütüphanemin bir kısmını bağışlıyorum, diğer kısmını da ben öldükten sonra alabilirsiniz.’ demişti.”

Kütüphanedeki elyazmalarına ulaşmak kolay

kütüphaneye. Kur’an-ı Kerimler, Osmanlı topraklarında tensih edilmişse de dilleri Arapça olduğu için kütüphanenin 7 bin eseri olan Arapça bölümünde muhafaza ediliyor.  François Déroche’un derlediği Fransa Milli Kütüphanesi Kur’an-ı Kerim Kataloğu’ndan  incelenebilirler. Ayrıca Déroche, bazı meslektaşlarının katkısıyla Arapça Elyazmaları Kataloglama El Kitabı yayınladı. Bu eser, İngilizce, Arapça ve İtalyancaya çevrildi ama henüz Türkçeye çevrilmedi. Elyazmaları bölümünde Türkiye’deki kütüphanelere kıyasla çok az sayıda Türkçe kitap var ama her bilim dalını temsilen kitap mevcut. Baki Divanı, İslam bilim tarihçisi Takiyüddin’in araçlar hakkında kitabı gibi meşhur eserlerin yanı sıra anonim hikâyeler de var. Bir de Fransızca elyazmalarının aralarında bulunan ve ayrıntılı dökümü yapılmayan birçok resmî belge bulunur. Bu belgeler Fransız yetkili makamlarına teslim edilmiş olduğu için Türkçe yazılmalarına rağmen Türkçe bölümünde muhafaza edilmez. Bunun en muhteşem örneği şimdi Türkçe bölüme intikal etmiş olan Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa Kralı 1. Fransuva’ya, 1521 yılında yazdığı ilk mektuptur.

Düz yazı sanatı, hukuk, müzik, astroloji, biyoloji vb. diğer bilimsel dallarda da birçok kitap mevcut. Türkiyatçı yabancılar tarafından yazılan ve çoğunlukla gramer, sözlük gibi dil konularını işleyen 300’e yakın kitap tespit edildi. Minyatürlü kitapların sayısı 50 civarında. Türkçe öğrenen dil oğlanlarının Fransızca-Türkçe çeviri alıştırma defterlerinden oluşan özel bir koleksiyon ise eşi olmayan bir hazinedir. Kütüphanemizin elyazmaları bölümüne en son Yaşar Kemal’in 1980’li yıllarda yazdığı Yalnızlık şiiri girdi. “Supplément turc1637” demirbaş numarası ile kayıtlı. Matbu bölüme gelince, Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi, 1720 yılında Fransa’ya büyükelçi olarak geldiğinde yanında oğlu Said Efendi de vardı. Kraliyet kütüphanesini gezdiklerinde zamanın baş kütüphanecisi, matbu kitapları, matbaayı gösteriyor onlara. Said Efendi çok etkileniyor ve İstanbul’a döndüğünde biraz da sayesinde İbrahim Müteferrika matbaası kuruluyor. Kütüphanemde muhafaza edilen bir mektupta Said Efendi’nin kralın kütüphanecisine ‘Matbaamızdan çıkan her kitaptan size birer ya da ikişer adet göndereceğiz.’ dediğini okuyoruz. 

Bibliothèque Nationale de France’daki eserlere ulaşmak nerdeyse ülkemizdeki elyazmalarına ulaşmaktan daha kolay. Hemen hepsi uluslararası standartlara uyarak elektronik ortamda tasnif edilmiş.  Bir de Gallica adlı sanal kütüphane oluşturmuşlar. Şimdilik elyazma eserlerin sadece yüzde 10’u buraya aktarılmış. İstediğiniz belgenin bir kopyasını edinmek için katalogdan tespit edeceğiniz demirbaş numarasını belirterek reproduction@bnf.fr adresine e-mail göndermeniz yeterli. Sara Yontan, e-maille ulaşanlara da yardımcı olacağını söylüyor. BnF’nin koleksiyonlarındaki elyazma eserleri iki adresten inceleyebilirsiniz: archivesetmanuscrits.bnf. fr ve gallica.bnf.fr/ Başvurulması yararlı bir adres de bazı görseller ihtiva eden http:// mandragore.bnf.fr

İstanbul’da doğdu İstanbul Taksim Parkı’nın arkasındaki Fransız hastanesinde dünyaya gelen, daha sonra Amerikan Kız Koleji’nde okuyan Sara Yontan Musnik, Paris Sorbonne’da dilbilim ve edebiyat alanında yüksek lisans yaptı. Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’ne (CNRS) bağlı Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü’nün kütüphanesinde çalıştı. Ayrıca Ulusal Şark Dilleri ve Kültürleri Enstitüsü’nde (INALCO) Türkçe dersleri verdi. 1992’den beri Fransa Milli Kütüphanesi Türkçe bölümünün sorumlusu.


39YORUM

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

Joost Lagendijk

Mümtaz'er Türköne

Mesele dershane değilse ne? Çok sayıda paydaşı olan karmaşık bir eğitim sorunu, Bakanlık bünyesinde birkaç kişinin taht-ı tasarrufunda çözülemez. Mesele Türkiye’nin füze savunma sisteminin ateşleme şifreleri değil; neredeyse her birimizi tek tek ilgilendiren eğitimin tam göbeğindeki mesele. Dershaneler mi kapatılacak? Tamam, hep birlikte kapatalım. Hangi ihtiyaçtan doğduysa, bu ihtiyaçları giderelim. Sınav sistemini değiştirelim. Kapandığı zaman ortaya çıkacak boşluğu doldurmak için hazırlıklar yapalım. Kapatıldığı zaman dershane talebinin nereye yöneleceğini, bu durumun eğitimde fırsat eşitliğine nasıl etkide bulunacağını hesaplayıp, tedbir alalım. Çelişki takip edilen yol ve yöntemde bütün haşmetiyle kendini gösteriyor. Her şeyden önce eğitime dair bir sorunu çözebilmek için mümkün olduğu kadar geniş kesimleri çözüme ortak etmeniz gerekir. Peki, bu gizliliğin bir açıklaması var mı? Arada sırada bir “devlet sırrı” olarak gündeme gelen “dershaneleri kapatma projesi”ne dair gazetemizde yayımlanan taslağın kendisi, maalesef meselenin bir eğitim meselesi olarak ele alınmadığını gösteriyor. Akademik hayatım boyunca eğitim sistemine dair sorunlarla ve çözüm arayışlarıyla yakından ilgilendim. 1996 yılında, sahanın önde gelen uzmanlarıyla birlikte “Türk Eğitim Sistemi: Alternatif Perspektif” başlıklı kapsamlı bir rapora imza atmış, farklı zamanlarda Millî Eğitim Şûrası ve Devlet Planlama Teşkilatı’nın komisyonlarında görev almıştım. Bu tecrübeye dayanarak Milli Eğitim Bakanlığı’nın dershaneleri kapatma teşebbüsünün eğitime dair bir adım değil, doğrudan siyasî iradenin tamamen siyasî bir tasarrufunun icrası olduğunu düşünüyorum. Yukarıdan bir talimat: “Kapatın!” Bürokrasinin “ama efendim”lerine karşılık “ben anlamam, bulun bir yolunu” diye te’kid edilen emir. Milli Eğitim Bakanı da Müsteşarı da donanımlı kişiler. Onların bile üstesinden gelmekte zorlandıkları, en önemlisi hazırlıksız oldukları bir iş duruyor demek

ki önlerinde. Yoksa Bakanlık, attığı adımı savunurken eğitimden az-buçuk anlayanların saçını başını yolduracak gerekçelerin arkasına sığınmazdı. Özel okullara talep yok iken, dershanelerin özel okullara dönüştürüleceği, on birlerce öğretmen atama beklerken dershane öğretmenlerinin mülakatla kadroya atanacaklarını savunmaları gibi. Ekmek üretimini yasaklıyorum dediğiniz zaman ekmek talebi ortadan kalkmaz. Gençlerin ve ailelerinin eğitimle sağlam bir gelecek aramaları tıpkı açlık gibi sahici bir ihtiyaç. Dershanelere olan talep olduğu gibi dururken dershaneleri kapatamazsınız. Kapatmaya kalkarsanız, benim gibi herkes meselenin dershane değil başka bir şey olduğunu düşünür. Dershanelerin kapatılması teşebbüsü, eğitimle ilgisi olmayan siyasî bir tasarruf. Gerekçesi? Gerekçesi de, iktidar temerküzü eğiliminin uygulama alanı olması. O zaman dershanelerin kaderi de siyasî gelişmelere göre belirlenecek. Önümüzde seçim var. AK Parti oylarını bloke etmek için dershaneleri bir manivela olarak kullanacak. Nasıl? Başbakan’ın “dershane oyları”nın İstanbul’da alternatif bir adaya yönelmesi korkusu var. Erdoğan’ın kriz tırmandırma tarzı, önce eşeği kaybettirip sonra da buldurmaya dayanıyor. Başbakan, dershane operasyonu ile yerel seçimler için ön alıyor. İşe yarar mı? Bu sefer Başbakan’ın attığı taş ürküttüklerine değecek mi?Fethullah Gülen Hocaefendi’nin mevzu ile ilgili yaptığı ağır serzenişlerle yüklü sözlerinde müracaat ettiği bir mecaz var: Samirî. Samirî, Mısır’dan çıkışta Hz. Musa’nın Kızıldeniz’den yol açmak gibi bütün mucizelerine tanık olan bir İsrailoğlu. Hz. Musa Tur Dağı’na, Rabb’i ile konuşmaya çıktığı zaman Harun’un karşı koymalarına rağmen mücevherleri eriterek bir buzağı heykeli yapıyor ve İsrail kavmi yoldan çıkıp o buzağıya tapıyor. Altından ve mücevherden bir heykel. Öyleyse dershane tartışmasını, omuzlarda gezinen bu buzağı heykeli ile takip edeceğiz.

Erdoğan niye kazanıyor? ETYEN MAHÇUPYAN Başbakan'ın ve AKP'nin engellenemeyen iktidarı laik kesimin önemli bir bölümünde tedavisi güç bir travma yaratmış gözüküyor. Meselelere mesafe alarak, tarihsel ve kültürel arka planıyla birlikte ve adil bir biçimde bakabilmeleri giderek zorlaşmış durumda. Sosyal bilimlerde sözü sayılır olanlar bile kendi dünyalarını Türkiye toplumu sanmaya meyleden ‘Ertuğrul Özkök sendromu' kalıplarından çıkamıyorlar. Bir yandan Erdoğan'ın sözlerinin konuşulmasının siyaset olmadığını söyleyip, diğer yandan da bu sözlerin üzerine iştahla atılmaktan kendilerini alamıyorlar. Yapılan ‘analizlerin' seviyesi hızla düşüyor ve Başbakan eleştirisiyle tatmin olan bir ruh halini cemaat olarak ritüelleştirip siyaset niyetine tüketiyorlar. Oysa çıkış noktalarında pek de yanılsama yok. Erdoğan gerçekten de kabul edilmesi mümkün olmayan, demokratik bir sistemin kodlarına uymayan çıkışlar yapabiliyor, ekonomiden sosyale ve kültüre uzanan geniş bir

alanı ahlaki bir prizmanın içinden algılayıp sorunların çözümünü de ahlakî sanabiliyor. Muhalefetin elinde önemli bir koz da var… AKP'ye güç veren ve sosyal kesimler arasında yükselen bir trend olarak dikkat çeken yeni orta sınıf, küresel dünyaya entegre olmanın ve evrensel normları öğrenmenin sonucu olarak hayat tarzı ve dolayısıyla ahlak alanında bir melezleşme yaşıyor. Dolayısıyla da Erdoğan'ın bakışını ve tutumunu tasvip etmeyip eleştiriyor. Bunu niteliksel ve niceliksel tüm saha çalışmalarında görmek mümkün… Diğer bir deyişle bugün Başbakan'a olan muhalif bakışın dayanacağı bir sosyal zemin de mevcut. Ama aynı saha çalışmaları AKP'nin oyunun azalmadığını ortaya koyuyor. Birçok gözlemci bunun nedeninin CHP'nin zayıflığı olduğunda hemfikir ve bu partinin önüne çıkan potansiyeli kullanamamasını da sahip olunan ‘genetik' siyasi ve ideolojik kodlara bağlıyor. Oysa Türkiye bu yüzeysel görümüne kıyasla çok daha derin bir dönüşüm sürecinden geçmekte. Bugün CHP ne yaparsa yapsın inandırıcı olamaz. Bu partinin inandırıcılık vasfını kazanması için bile en az on yıla ihtiyaç bulunuyor. Muhafazakâr kesimin

Bülent Arınç haklı Başbakan Yardımcısı, hükümet sözcüsü ve iktidar partisinin kurucularından biri olan Bülent Arınç, geçen hafta, büyük ihtimalle yakın gelecekte siyaseti bırakacağını duyurdu. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kızlı-erkekli öğrenci evleriyle ilgili açıklamaları üzerinden mahcubiyet verici biçimde ikisinin birbiriyle çelişmesinin ardından, doğal olarak, herkes bu sözler ile Arınç-Erdoğan kavgası arasında bağlantı kurdu. AKP’nin iki ağır topu arasındaki bir dizi görüş ayrılığının son örneği olan bu kamuoyu önünde seyreden anlaşmazlık, Erdoğan’ın genelde provokatif hitabeti ve tartışmalı politika önerilerinden parti içinde geniş kesimlerin rahatsızlık duyduğunun işaretiydi. Arınç’ın AKP liderine açıkça meydan okumasını açıklayabilecek bir diğer etken, parti içi kurallara göre üyelerin üç dönemden fazla görev yapamamaları olabilir. Bu kural gelecek seçimlerde Arınç için de geçerli olacak, yani nasıl olsa milletvekilliğini bırakacağından daha açık sözlü olmasında bir sakınca yok. Arınç’ın duyurusunda büyük ihtimalle tüm bu hususlar bir rol oynadı, ancak yorumlarımızı bu spekülasyonlarla sınırlarsak hata ederiz. Arınç’ın kendisini sahneden çekmesi hakkında bazı izahatlarda bulunurken verdiği mesaj, Türkiye’nin geri kalan siyasi sınıfları tarafından son derece ciddiye alınmalı. Kendisi gazetecilere “Uzun yıllardır siyasetin içindeyim. Artık aktif siyasete son vermek gerektiğine inanıyorum. Benden başka söyleyen çıkmadı, ama her siyasetçinin aktif siyaseti sonlandırması veya ara vermesi gerektiğini düşünüyorum. Bu da siyasetin bir gereğidir.” dedi. Uzun yıllar siyasetçilik yapmanın iyi bir şey olmadığı konusunda Arınç’a tümüyle katılıyorum. Bu çok bariz bir olgu olsa da, gerçeklikte pek çok siyasetçiye geriye çekilmek son derece zor geldiğinden, siyasi kariyerlerine süresiz devam etmeye uğraşıyorlar. Yaklaşık 11 yıl Avrupa Parlamentosu vekilliği yaptıktan sonra, bir dönem daha aday olmama kararı aldığımda gelen tepkileri gayet iyi hatırlıyorum. Özellikle Türk meslektaşlarım, çekinerek, parti lideriyle ve yeni orta sınıfın Erdoğan'a bakışı ise iki düzlemden oluşmakta. Daha yüzeyde olan ve niceliksel çalışmalarda ortaya çıkan ‘beğenmeme' hali bu kesimin yeni normlarını yansıtıyor. Ancak daha derinde farklı bir ‘Erdoğan' algısı mevcut, çünkü bu düzlemde belirleyici olan beğeniler değil, ihtiyaçlar ve daha da önemlisi ‘güvenilirlik'. Başbakan birçok tavrıyla beğenilmese bile, geleceğin inşası açısından halen bu ülkenin en güvenilir siyasetçisi. Açık söylemek gerekirse takiyye yapmayan tek lideri. Erdoğan bu niteliğin ne denli önemli olduğunun farkında olduğu için ‘sözünden geri adım atmama' konusunda, zarar görecek olsa bile titizlik ediyor. Çünkü kaybı geçici olurken kalıcı bir kazancı hanesine yazabiliyor. Söz konusu kazanç kalemi, Erdoğan'ın ‘sahici' olmasıdır. Toplumun içinden bakıldığında AKP liderinin Menderes-Özal çizgisinin uzantısına oturtulmasının anlamı da bu… Bu üçlü sahici siyasetçiler. Onların iç dünyaları, zaafları, kaygıları, sıkışmışlık duyguları topluma açıktı ve insanlar bu farklılığa kıymet verdi. Oysa örneğin aynı ‘sağ' geleneğin içine oturtulabilecek olan Demirel ve Erbakan ‘politikacıydı'. Anadolu'nun aramakta olduğu ‘yeni' siyasetin politikacılarla yürümesi ise mümkün değil. Sahicilik bizatihi bir inşa edici nitelik olarak işlevsel ve liderliğin sırrı

bir sorunum olup olmadığını ya da acil bir zorunluluk yokken böylesine güzel bir işi bırakmamın gerisindeki gerçek sebepleri sormuştu. Onlara, daha önce 10 yıl yayımcılık yaptıktan sonra Avrupa Parlamentosu’nda gerçekten iyi vakit geçirdiğimi, ama emekli olmadan evvel başka bir şeyler daha yapmak istediğimi, mesela bir düşünce kuruluşunda çalışmayı ya da köşe yazmayı arzuladığımı anlattım. Ama gerekçelerime inanmakta zorlandıklarını ve daha önce pek çoklarının yaptığı gibi bir siyasetçi olarak yaşlanmayı neden istemediğime şaşmayı sürdürdüklerini gördüm. Makas değiştirmeye yönelik kişisel arzumun yanı sıra kesin bir inancım da var: Ömür boyu profesyonel siyasetçi olmak kişinin kendisine dair algısına ve dünyaya bakış açısına kötü geliyor. Bakan, milletvekili ya da belediye başkanı olmak, gereken her tür yardım ve desteği almak, dolayısıyla sıradan yurttaşın ulaşım, konut, çalışma şartları gibi dertlerini umursamak zorunda kalmamak anlamına geliyor, çünkü birileri sizin için bu sorunları hallediyor. Herkes size iyi davranıyor, çünkü size saygı duyuyorlar ve/ ya yardımınıza ihtiyaçları var, dolayısıyla çoğu kişi sizde çok isabetli ve doğru şeyler söylediğiniz izlenimi yaratıyor. Toplarsak: Siyasetçi olmak, şımartılmak demek. Bu bir süre için hoş olabilir, ama aynı zamanda bağımlılık yaratır ve kendinizi, yakın çevrenizi ve genelde toplumu algılayışınızı çarpıtır. En basitinden, kendi işletmeni çalıştırmanın, işini kaybetmenin ya da ev sahibiyle sorun yaşamanın ne demek olduğunu bilmeden, nasıl yasa yapabilir ya da ülkeyi yönetebilirsiniz? Dolayısıyla her zaman şunu savundum: İnsanların siyasetçi olmadan evvel düzenli bir işinin olması ya da siyasetçi olduktan bir süre sonra bırakarak normal yaşama geri dönmeleri gerekir. Arınç, uzun yıllar avukatlık yaptıktan sonra, 18 yıl önce, 47 yaşındayken milletvekili oldu. Artık istifa edip dinlenmesi, kitap okuyup torunlarına bakmasının zamanı geldi. Ve belki de ilgi çekici tarihi ve bir dizi renkli liderini de kapsayacak şekilde AKP ile ilgili bir kitap yazmasının… burada… Erdoğan eleştirisinin toplumda yankı ve zemin bulmasının yolu ise, en azından onu eleştirenlerin de sahici olmalarına muhtaç. Oysa gördüğümüz modern/laik/liberal/sol aydın koalisyonunun içinde bu vasfı toplum nezdinde taşıyabilen kimse yok. Başbakan'ın yanlışlarına işaret etmek ve olması gerekeni tekrarlamak nihayette ‘ucuz' bir muhalefet yolu. Eğer topluma dokunmak, buradan anlamlı bir muhalefet üretmek isteniyorsa, o toplumu anlama ve onlarla iç içe yaşama iradesini ortaya koymak gerekiyor. Laik kesim ise bir ‘kronik ve genetik sahicilik eksikliği' içinde… O nedenle AKP'nin oyu düşmüyor ve muhtemelen düşmeyecek de. Çünkü AKP'yi ‘salladığı' düşünülen her olayın ardından, bu yaşananlardan öğrenen ve kendisini geliştiren yine muhafazakâr kesim oluyor. Bu gelişme süreci siyasete bakışın standartlarını yükseltirken doğal olarak Başbakan üzerindeki baskıyı da artırmakta. Ama aynı gelişme süreci, geleceğin inşasını daha da hayati kılarken, gelecek üzerindeki tehditlerin çok daha ciddiye alınmasına neden oluyor. Bu ise sahici bir parti ve lider ihtiyacına işaret etmekte… Bunu anlamayanların ‘muhalefet' adına daha da içe kapanmaları ve kutuplaşmadan medet ummaları şaşırtıcı değil.


40YORUM

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

İsyan Ahlakı ve Trend Topic (TT) olmak M. MUSTAFA AKDAĞ, PHD.

1protesto vb. kişisel ve kitlesel tepki

Sokağa dökülmek, gösteri yapmak,

metotlarını demokrasilerde sıkça görürüz. Bunları genel olarak barışçıl olan ve olmayan diye ayırmak da mümkün. Şiddette meyilli olmayan ve seviyeli olanlar kabul görürken, şiddet taraftarı olanlar da var ve can kayıpları da dâhil ağır sonuçlar doğuruyor. Bu tur protestolar da zaten devlet ve halk nazarında çoğunlukla isyan ile eş tutuluyor. Diğer yandan bunu bir halk hareketi veya ihtilal-devrim diye değerlendirenler de mevcut. Genel manada protesto ve gösterilere karşı; “tepkinin veya öfkenin sokağa taşmasıdır, demokrasilerde normaldir, dinde de mevcuttur” tarzı yaklaşımlar olduğu gibi “Bu tarz bir başkaldırma veya sokağa dökülme İslami değildir, Peygamber Efendi’mizin (SAV) hayatında örneği yoktur” deyip ihtiyatla yaklaşan ve tasvip etmeyen anlayış da vardır. En ilginci ise “yollar yürümekle aşınmaz“ mantığıdır ki ülkemizde genelde hâkim olan bu anlayıştır ve “istediğiniz kadar yürüyün, bir sonuç çıkmaz” denmek istenmektedir. Nurettin Topçu ise değişik bir “İsyan Ahlakı”ndan bahsetmektedir ki yıkıcı olmadan kendi hakkını arayabilme, gerekirse sesini yükseltme olarak özetlenebilir. Bugün ise sosyal medya denen bir imkân var ki, bu yolla hem kolay hem de masrafsız yeni gösteri ve protesto tarzları da ortaya çıktı. Twitter ve Facebook bu sosyal ağların en meşhurları ve anında milyonlarca insana ulaşmak mümkün. Tabi her şeyde olduğu gibi bu platformlarda da istimal / su-i istimal söz konusu, zira hem demokratik bir tepki geliştirmek için kullanılır oldu hem de örgütlenme aracı haline dönüştü ki “Arap baharı” tarzı hadiselerde oynadığı rol inkâr edilemez. Yeniliklerin özelliğidir. Fayda ve zararları zamanla ortaya çıkar. Bunların da komplikasyonları yavaş yavaş ortaya çıkmakta. Örneğin denetim yetersizliği ki özellikle kullanılan dil, üslup ve seviyesi, özellikle de hakaret ve küfürler bu sosyal ağların en olumsuz yanı. Dilin kemiğinin olmaması eleştirmenin dayanılmaz hafifliği ile birleşince çok nahoş tablolar ortaya çıkıyor. Gerçi buna toplumdaki ahlaki yozlaşmanın yansıması da denebilir ve maalesef medya organlarına hâkim olan küfürlü dil sokağa da yansıyor ve oradan da tekrar sosyal ağlara. Sonuç olarak bugün bu tarz bir durum karşısında yapabileceğiniz tek şey maalesef o kişiyi engellemekten ibaret. Başka çareniz yok. Zira yapılan hakaretler kanuni boşluktan dolayı cezalandırılmıyor. Buradan hareketle sosyal medyada bugünlerde devam edegelen bir tartışmaya dikkat çekmek istiyorum.

DAĞISTAN ÇETİNKAYA

İlk olarak elbette Zaman Gazetesi okurları ve Hizmet Hareketi gönüllülerini tahlil etmek lazım. Zira tweet atanların büyük kısmını onlar oluşturuyor. Üslup ve dil açısından büyük oranda dikkatli davrandıkları gözlenmekte ve uzun zamandır bu gündemi takip ettikleri ve gelişim surecinin de farkında oldukları izlenimini vermekteler. Çoğunlukla akılcı bir tarz seçip, meselenin muhataplarını uyarmaya çalışıyor olmaları bir yana nadiren de olsa kantarın topuzunu kaçırdıkları da bir gerçek.

Sokağa çıkmayı ve tepkisini bu yolla dile getirmeyi prensip olarak yanlış bulan Hizmet camiası dershaneler konusunda hassasiyetini göstermek için Twitter üzerinden bir tepki geliştirdi ve uzun sure de “trend topic” olarak dünya gündemine de girdi. Öncelikle bunun bir sosyal gerçeklik ve sosyal medya başarısı olduğunu ifade etmek lazım. Konunun aynı gün Zaman Gazetesinin manşetine taşınması ve bir nevi kamuoyunun haberdar edilmesinden sonra toplumda azımsanmayacak bir tepki gelişti ve her ne kadar sosyolojik olarak neleri sonuç verecek bilemesek de politik olarak kısa surede belli sonuçlar doğuracağı kesin. Yoksa Eğitim Bakanı onca yaşına rağmen gece yarısına kadar 3-4 kanalda durumu düzeltmeye çalışmazdı. İkinci olarak ise ne kadar faydalı, ne işe yaradı gibi tartışmalar gündeme gelebilir ki bu tarz sosyolojik tepkilerin sonucunu hemen almak aslında mümkün de değil. Burada benim üzerinde durmak istediğim yön ise sosyal medyada #EğitimeSonDarbe “hashtag”i ile gerçekleştirilen bu protestonun, dar bir çerçeveye sıkıştırılmış politik vs. yönü değil. Katılımcıların profil, dil ve üslupları ile alakalı. İlk olarak elbette Zaman Gazetesi okurları ve Hizmet Hareketi gönüllülerini tahlil etmek lazım. Zira tweet atanların büyük kısmını onlar oluşturuyor. Üslup ve dil açısından büyük oranda dikkatli davrandıkları gözlenmekte ve uzun zamandır bu gündemi takip ettikleri ve gelişim surecinin de farkında oldukları izlenimini vermekteler. Çoğunlukla akılcı bir tarz seçip, meselenin muhataplarını uyarmaya çalışıyor olmaları bir yana nadiren de olsa kantarın topuzunu kaçırdıkları da bir gerçek. Örneğin yapılan iyiliklerin hatırlatılıp vefa, şefkat tokadı ve hem bu dünya hem de öbür dünyada vebal ve ceza gibi inanç meseleleri üzerinden bazen de genellemeler yaparak tehdit dili kullanmak genel hoşgörü felsefesine uymuyor. Genel olarak ise muhataplarının kendilerini dikkate alacakları

ile alakalı beklentileri yüksek ve bu yüzden nezaketli bir dil tercih ediyorlar. Küfür ve alaya yer vermemeleri ise en pozitif yönleri. İkinci grup ise bir şekilde Camia’ya karşı sempatileri olan ve özellikle de dershaneler vasıtası ile temas kurmuş insanlardan oluşuyor. Onların hükûmetin yeni dershane düzenlemesine karşı çıkma gerekçeleri sadece hareketi savunmaktan çok olaya tarafsız yaklaşma ve meselenin özüne ve önemine vurgu yapma olduğu söylenebilir. Bu vesile ile toplumda değişik Hizmet Hareketi algılarının mevcut olduğunu görmek ilginç. Hareketin Müslüman kimliğini öne çıkaranlardan tutun da din ile dünyayı barıştıran vasfını beğenenler, hatta onu Said Nursi gibi düşünürlerin düşüncelerini hayata geçirdiği gerekçesi ile yüceltenler de mevcut. Bazı milliyetçi-muhafazakâr kesimler ise özellikle onların terör konusundaki mücadele ve işlevini önemsiyor. Diğer bir grup ise sosyal demokrat ve liberal insanlardan oluşuyor ve meseleye özgürlükleri öne çıkararak yani hedef birlikteliği açısından yaklaşıp camiaya destekliyorlar. Bunların bir kısmında ise düşmanımın düşmanı dostumdur mantığı göze çarpıyor. Üçüncü olarak ise muhafazakâr veya meseleye siyasal İslam açısından ama biraz da tutucu yaklaşan bir grubun varlığı. Bu insanların camiaya karşı belli bir mesafede oldukları ve biraz önyargı taşıdıkları her hallerinden belli denebilir. İçlerinde kısmen de olsa camianın içyapısını bilenler var. Ama bu durum onların dershane konusunda Hizmeti yüksek dozda eleştirmelerine ve tasarıya destek vermelerine engel gözükmüyor. Örneğin Hizmeti “28 Şubat darbesinde Refah partisine yapılanlara ses çıkarmadı, imam hatiplere destek vermedi” diye eleştiriyor ve su ana yaşadıklarını bir ilahi ceza olarak görüyorlar. Hocaefendi’nin “Mavi Marmara” olayındaki tutumu, Dinler arası diyalog gayretleri vs. ise bu gurubun diğer argümanları. Dördüncü bir grup ise solcu-ulusalcı çizgide seyreden ve ideolojik bir eleştiri

düzeyi -daha doğrusu düzeysizliği- geliştirip, Camia ve özellikle de Hocaefendi ile alakalı piyasada mevcut yazılmış taraflı eleştirel kitap ve yayınların etkisi altında meseleye yaklaşanlar denebilir. Her meselede olduğu gibi burada da o bahsi gecen kitaplardaki tartışmalı ve ispatlanmamış iddiaları bir şekilde gündeme getirme taraftarılar. Kendilerine muhalif olarak gördükleri iki grubun, yani AKP ve Hizmet, arasındaki bu tartışmayı biraz da sevinçle ve ellerini ovuşturarak, “yiyin birbirinizi” edasıyla seyrediyor oldukları gözleniyor. En negatif tarafları ise üslupları ki okumayı şiar edinmiş eğitimli ve aydın sayılan insanlara yakışmayacak kadar seviyesiz ve küfürlü. Meseleyi gezi olaylarına bağlamaları ise bazı gündemleri tam takip edemediklerini gösteriyor. Zira AKP hükûmeti Gezi olayları sırasındaki tutumu nedeni ile Camiayı zaten kendi safında olmamakla eleştiriyordu. Bu grubun Camiayı eleştiri sebeplerinin bir kısmı da elbette anti-Amerikanist söylemlerinde aranmalı. Zira eskiden beri AKP ve Hizmeti bir Amerikan projesi olarak görme eğilimleri var. Meselenin asıl taraflarından birisi olan yani tasarıyı çıkarıp dershaneleri kapatma-dönüştürme projeleri yapan Hükümet yetkililerinin ise tartışmalardan uzak durdukları göze çarpıyor. Sadece Eğitim bakanının ferdi gayretleri söz konusu ki bunu da bütün kesimler yetersiz buluyor. Aynı gün gece yarısına kadar değişik kanallara çıkıp tasarıyı kamuoyuna anlatma gayreti vardı ama her haliyle geç kalmış bir çabaya benziyordu. Bu durum elbette özellikle Camia’nın iddia ettiği “suçüstü yakalanma” tezini destekliyor mu bilinmez ama sadece içerik olarak değil metot olarak da bu yasanın kanunlaştırılması yolunun epey problemli olduğuna işaret ediyor. Son bir grup ise olayları ve toplum huzurunda böyle bir tartışma ve mücadeleyi prensip olarak fevri ve yanlış bulan, neticesi itibari ile de her iki tarafa da zarar vereceğini düşünen kesim. Bu grup tarafsız durmaya çalışan, bir yandan da tarafları ayırmaya çalışan ve „Durun! Siz kardeşsiniz!“ modundaki bir yaklaşımı tasvir ediyor. Ama olayların önü ve arkası ve nasıl bu noktaya geldiği ile alakalı fazla bir fikre sahip olmadıkları belli. Netice olarak bu tarz bir restleşmenin Türk demokrasi tarihinde yerini alacağı ve yeni bir tepki tarzı oluşturacağı muhakkak. Hak arayışının ve “İsyan ahlakı” nın sadece solcu kesimlerde değil sağcı kesimlerde de belli ölçülerde bir adet haline gelme durumu da söz konusu. Esas olan ise bütün bu tartışmalarda üslubun muhafaza edilmesi ve ülkede daha fazla demokrasi ve daha fazla insan hakları yönünde uzlaşı sağlanması.

KRAL VE SOYTARI


41 YORUM

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

Ekrem Dumanlı

Dershaneler kapanır ama kapatılamaz! Kapatma kelimesini ne zaman duysam, aklıma hep parti kapatma davası gelir; tıpkı dönüşüm lafı telaffuz edildiğinde aklıma İmam Hatip Liseleri’ne reva görülen zulüm geldiği gibi. Modern Türkiye tarihi bu iki meşum kelimeye sıkışmıştır adeta: Kapatma ve dönüşüm. Tabii ki devlet zoruyla, kanun gücüyle. Dün bu iki sözcüğün mağduru olanlardan bir kısmı, maatteessüf, bugün dershaneler konusunda bu tabirleri tepe tepe kullanıyor. Ne diyelim tarih var, ahiret var, Allah var... Bazı dostlar belki çoktan unuttu o çetin günleri. Kim bilir bazıları da vefa kelimesini lügatinden sildi. Bugünlerin sefasını süren birileri ise karşı safta yer alıyor, “Kapatın!” diye gürlüyordu perde arkasında. Her neyse... Tarih şahittir ki parti kapatma davası açıldığında bu gazete -tıpkı dershane kapatılma sürecinde olduğu gibi- yeri göğü inletti. Sadece gazete mi? Hayır. Halk, işini gücünü bıraktı, “Aman parti kapatılmasın, demokrasimiz altüst olur.” diye canla başla çalıştı. AK Partili değildi bu ehli himmet; hele partizan hiç değil! Millet o gün neden, “Kanun zoruyla parti kapatılamaz!” diye seferber olduysa, bugün de aynı duygularla, “Devlet eliyle dershane kapatılamaz!” diyor. Neden mi? Herhangi bir kurum, herhangi bir sebepten dolayı kendi kendine kapanma kararı alabilir. Ya da tarih bir kurumu fonksiyonsuz hale getirir ve şartların tabii neticesi ile kapanma söz konusu olabilir. Nitekim kurulduğu gündeki reformist dinamizmini kaybeden ve şımarık politikalarıyla halktan kopan bazı partiler öyle kapanmıştır. ANAP ve DYP’nin akıbeti böyledir mesela. Ancak kanun ya da yargı yoluyla parti kapatmak toplumda derin yaralar açar. O yüzden karşı çıktık. Bugün de dershanelerin

kapatılmasına aynı gerekçeyle karşı çıkıyoruz: Dershaneler kendi istekleriyle; ya da ihtiyacın ortadan kalkmasıyla kapanabilir; ama devlet eliyle, kanun gücüyle, yargı baskısıyla kapatılamaz. Kapatılırsa bir travma yaşanır ve tarih huzurunda bunun hesabını hiç kimse veremez. Gelelim şu nobran kelimeye: Dönüşüm! Bir kere, kim olursa olsun, devletin gücünü arkasına alıp da “dönüşüm” dedi mi, elli bin kere düşünmek gerekir. Siyasi bir polemik yapmıyor; zihni bir problemden bahsediyorum. Bunu hem AK Partililer iyi bilir hem muhafazakâr kesimler; ancak görünen o ki büyük bir hafıza kaybı yaşanıyor. Dün birilerinin İmam Hatip Okulları için kullandığı dayatmacı dönüşüm jargonu, maalesef, can-u gönülden sevdiğimiz ve demokratik reformlarına severek destek verdiğimiz insanların diline pelesenk olmuş. Yazık, hem de çok yazık! Dün devletin gücünü arkasına alan birileri, İmam Hatip Okulları’nı zorla dönüştürmeye karar vermişti. O yüzden kanuni düzenlemeler yapıldı, hukukun en temel prensipleri ayaklar altına alındı. İmam Hatip bir ihtiyaçtı; hâlâ da öyledir; tıpkı dershaneler gibi. Ancak o günkü zihniyet, o okulları bir siyasi oluşumun ‘arka bahçesi’ gibi görüyordu. Şimdi de birileri dershaneleri sosyal bir yapının ‘arka bahçesi’ gibi görüyor. Ne İmam Hatip’ler arka bahçedir ne dershaneler. Burada asıl karşı çıkılması gereken devlet zoruyla yapılmak istenen dönüşüm baskısıdır. Teşebbüs hürriyetine de, eğitim özgürlüğüne de aykırı olan bu tutum AK Parti’yi var eden mağduriyetin inkârı gibi duruyor. Gerek yok ki! Talimatla ‘dönüşüm’ güzellemesi yapan medyadaki ‘eski İslamcı’ kardeşlerime de yakışmıyor düştükleri durum. Unutmayın; devlet gücüyle yapılan her ‘dönüşüm’, bir toplum mühendisliğidir ve bunun demokrasiyle alakası olmadığı gibi kardeşlik hukukuyla da bir bağlantısı bulunmamaktadır. Siyasi gücü elinde tutanlar ‘dönüşüm’ aygıtını dilediği gibi kullanmaya başladığında yarın bu alet-edevatı kimin nasıl kullanacağını kestiremezsiniz... Dün AK Parti’nin yaptığı bütün demokratik gayretleri alkışladık; o destekten dolayı zerre miktar pişman da değiliz. Ancak ‘yasakları yasaklamak’ vaadiyle siyasete atılan bir partinin yeni bir yasak ile günd e m

oluşturmasına da gönlümüz razı olmuyor. Ne acıdır ki PKK’nın bile taleplerini dikkate alan bir parti (ki onu da dikkate alması gerekebilir) kader ve dava arkadaşlarının itirazlarına kulaklarını tıkamış görünüyor. “Gel seni bi dönüştüreyim...” denildiğinde “Hayır ben halimden memnunum, siz gidin eğitimdeki asli işinizi yapın.” cevabı alınıyorsa, buna tepki gösterip kanun zoruyla yasak mı getirmek gerekir? Her şeye rağmen dershaneler kanun zoruyla kapatılabilir mi? Kâğıt üzerinde evet. Merdiven altı kursçuluğun patlaması, özel derslerin astronomik rakamlara ulaşması gibi problemleri umursamayan olabilir. Ancak şu gerçeği unutmamak gerekiyor: Zorla dershane kapatmak, zorla İmam Hatip kapatmaktan geri bir davranış biçimi değildir. Ve bu dönüşüm mühendisliği, onlarca yıl değil, sonsuza kadar unutulmayacaktır. Aylar önce söylediğimi tekrar ediyorum: Dershaneler konusundaki algıyı ve itirazları gören Başbakan Erdoğan’ın problemi doğrudan çözmesi şart. Bizim durduğumuz yer belli. Dün hukuk kuralları çiğnenerek yürütülen parti kapatılmasına, İmam Hatip Liseleri’nin dönüştürülmesine neden karşı çıktıysak, bugün de dershanelerin bir oldubittiye getirilerek kapatılmasına ya da dönüştürülmesine karşı çıkıyoruz. Bu da bizim en tabii ve demokratik hakkımız. Bu saatten sonra kararı bu güzel millet verecek. Ve el-hak bir gün herkes mahşerde, Mahkeme-i Kübra’da bir araya gelecek. O gün mahcup olmamak lazım. Çünkü orada niyetler de ortaya çıkacak, ameller de. Ne kapalı kapılar vardır o yüce makamda, ne gizli saklı planlar. Allah utandırmasın...

Bu işte bir terslik yok mu? Dershane konusunda kiminle konuşsanız benzer cevabı alıyorsunuz. Hemen herkes bu gündemin gereksiz olduğunu, AK Parti’nin öncelikli meseleleri arasında dershanelerin olmadığını söylüyor. Vekiller, bakanlar, MKYK üyeleri, partiye oy verenler, partiyi destekleyen yazarlar… Hatta Milli Eğitim yetkilileri. Topu Başbakan Erdoğan’a atıp sorumluluktan mı kaçıyorlar, inandıklarını açıkça konuşmaktan mı korkuyorlar; bilemiyorum. Mesela kanal kanal dolaşıp taslak hakkında konuşan kişilerin bir kısmıyla ben de doğrudan görüştüm. “Dershaneler kapanmayacak, MEB çatısı altından çıkacak, faaliyetlerine devam edecek...” dediler. O kişiler ekranda bunu neden söyleyemiyor? Birinin dediği diğerininkini tutmuyor. Birbirlerini tekzip ediyorlar. Önce taslak yok diyorlar, sonra

üç-beş taslak var diyorlar… Bugün Gazetesi yazarı Gülay Göktürk, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın dershanelerle ilgili yazısından sonra kendisini aradığını, “Bizi sadece Eser Bey ve siz doğru anladınız.” dedikten sonra kapanma olmayacağını, sadece MEB denetiminden çıkarak tabeladaki bakanlık gölgesinin kalkacağını söylemiş. Gülay Hanım, bu konuşmanın bir ay önce yaşandığını yazdı. Ne var ki Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, televizyonlarda bu kadar net bir şekilde “kapanmayacak” demiyor; hatta neredeyse “sopayla dönüştüreceğiz” diyor. Aslında dershane konusunda çığ gibi büyüyen tepkinin bir sebebi de bu. Kapalı kapılar arkasında konuşulanlarla ekrandakiler çelişiyor. Gizlice taslak hazırlanıyor, ilgili kişi ve birimlere haber verilmiyor. Partinin kurucularından Mehmet Ali Şahin ve Hüseyin Çelik gibi konuya vâkıf insanların hazırladığı görüş dikkate alınmıyor. Sivil toplum kuruluşlarının raporları çöpe atılıyor... Neler oluyor Allah aşkına? Torba yasasının bir kenarına gece yarısı iliştirilecek bir maddeyle dershane kapatma kimin projesini ve neyi amaçlıyor? Gerçekten bu işte bir terslik var; tarih bu düğümü bir gün mutlaka çözecek!..

Binlerce, on binlerce teşekkür Onca yoğun gündem ve hararetli tartışmanın içinde bir gerçeği gözden kaçırmamak gerekiyor: Zaman okuru. Bu yılın kampanyasına Kasım gibi başlandı. Hemen her gün binlerce yeni abone ulaşıyor gazete merkezine. Okumanın, düşünmenin, analiz etmenin horlandığı bir dönemde gazetemize böyle sahip çıkan insanlar aslında çok önemli bir mesaj veriyor; o da şu: Siz kamu vicdanına dayanır, hakperestlikten ve doğruluktan ayrılmazsanız bu millet o gazeteyi alır, başına tac eder. Hırs içinde kendi kendini yiyip bitiren, sonra da Zaman’a saldırarak ayakta durmaya çalışanlar bunu anlayamaz. Edinimler ve kazanımların altında kalıp halktan kopanlar da, tarafgirliği, hayat felsefesinin tam göbeğine yerleştiren ve kurşun asker olmayı O’na kul olmaya tercih edenler de milletimizin Zaman’a nasıl sahip çıktığına akıl-sır erdiremez. Gazetecilikte eğriye eğri, doğruya doğru diyemezsen, eğrideki doğruyu takdir, doğrudaki eğriye tenkit hakkını kullanamazsan ma’şeri vicdan seni ademe mahkûm eder… En zor günlerde gazetesini tefekkür burcuna dikilmiş bir özgürlük bayrağı olarak görüp ona sahip çıkan okurumuza tarih huzurunda milyonlarca kere teşekkür ederiz.


20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

42BULMACA

Altn Bir taş oyunu

Sğr trnağ

Başndan kaza geçen Gerçek

Aç İşe yaramayan

İnce perde Denizin kabarmas

Bağlanarak oluşturulan deste Eleme aleti Boyutlar

Bir İtalyan futbolcu (Luco ...) Erkek ad

4

Endesk, fihrist

Yaşl

Borç, alacak

Nikelle kaplama

Bir tp bitkisi

Özür dileme

Yöre Bir feza oluşumu

Hakkndan vazgeçme Kuramsal

8

Hava basnc birimi

Fizik ötesi

Engel

19 BULMACA

Bir hukuk kuruluşu

Askeri değil

Hazýrlayan: YALÇIN SABRÝOÐLU

Çocuklu kadn

2

Dünyann s ve şk kaynağ

Ant

İşsiz, aylak Menzil

İmkan Bir Orta Anadolu ilimiz

Bir Hak dostu (Yunus ...)

Hayali varlk Bir soru

1

Lantann remzi Sakinlik, huzur

...den başlayarak Tevbe edip Allah’a yönelme

5

Hoş, albenili

Güneydoğu Asya’da ada ülkesi Ztlk

Güç, derman

Gaziantep’te medrese Epilepsi

7

5

6

Mezbaha Bir oyuncu (Fatma ...)

6

7

8

9

4

6

4

2

7

7

6

5

2

Yarm ton inceltilmiş ses

4

2

4 5 6 8

1

6

8

7

Yönetici

Rüzgar

SUDOKU BULMACA 2

8 7

9 Tekin olmayan Bir kş giysisi

Havadar yer Say yazs

Jamaika’nn trafik remzi

3

Bir böcek

Bir nota

İstanbul’da bir semt

1

Atn ayakkabs

Bir meslek erbab

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

2

Tablodaki tramlý kalýn çizgilerle belirlenmiþ 3’e 3’lük karelere, 1’den 9’a kadar rakamlarý birer kez kullanarak yerleþtirin. Öyle yerleþtirme yapmalýsýnýz ki, bütün 3 lükle ri dol dur du ðu nuz da tablonun bütün kutularý yukarýdan aþaðýya ve soldan saða 1’den 9’a kadar rakamlardan birer kez kullanýlmýþ olsun.

6 4 2 9 1 5 8 3 7 9 7 8 4 3 2 5 1 6 5 3 1 6 7 8 9 4 2

4 8 6 1 5 3 2 7 9 7 5 3 8 2 9 4 6 1 1 2 9 7 4 6 3 8 5

Öykü

Bilgi, veri

Öğe

Duman kiri

4

Çanakkale ilçesi

2 1 7 3 9 4 6 5 8 8 9 4 5 6 1 7 2 3 3 6 5 2 8 7 1 9 4

Erkek ad

Atn ayağna çaklr

Diyabet şekeri

3

Kaide

Tiyatro sahnesi

Üst resimdeki bina

İri sçan

İlk harfimiz

Hz. Adem’in oğlu

Arjantin’in trafik remzi

Nevale

Meyve göbeği

5

7

Onarm

Temel

Bir harfin okunuşu

9

Yanardağ ağz

Aykrlk

7

Telefon sözü

Sahip

Engel

8

9

Madden değil

Labada

y.sab rioglu@za man.com.tr

9 KASIM 2012 CUMA ZAMAN

Ksaca Rekabet Kurumu

Bir ilimiz

Sergen

Bir Hak aşğ (Veysel ...)

Kör

Eziyet verme

6

BULMACALARIN CEVAPLARI 43’NCÜ SAYFADA


Y

N

O

R

E

A

L

J

A

L

Y

A

H

M

L

E

F

R

U K N EE LK İ T MA E R İ A N V O ÞI K K S Ü R M E A M G D T Ý

T

O

Ý

K

Ý

C

P

K

Ö

R

Ü

Ý

U

P

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz?

Aþaðýdaki kelimeleri içine serpiþtirdik. misiniz? OALKALÝ, Ý BÝLGÝN, K CENGÝZ, Ý CEREME, Ctablonun PDEMLİK, KDRENAJ, Ö ELEME, R Bunlarý Ü bulabilir Ý HAYALET, U ÝSTİFA, P ÇAYKARA, EMANET, FİYAKA, GEVREK, ATLANTİS, BAYBURT, ÇAÐLAYAN, FRANK, GÝRÝT, HABUR, ÝSKELE,

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz?

KAZARA, MÜSRÝF, NERON, OLAĞAN, ÖNERMEK, PERGEL, ROKET, SELMA, UĞURLU, KURAN, LEMALAR, MARDİN, NEKTARİN, OĞLAK, ÖZDEMİR, PLEVNE,ÞAHİKA, REHÝN, TENOR, STATÜ, ÞENLİK, TAARRUZ, USKUMRU, ÜNSİYET, VAHÞET, YEÞÝL, ZEVZEK. D K Ç Ü N ÜNSÝYET, S VEKALET, İ YYARASA, E ZOMBİ. T K Ö N F

S

Ð A Ü M İ N A U P U Z N N O Ö DV KG Ç L ÜR NE S L İ A YD E N T H K R ÖS NÜ F

S

Z Ö NV AG ĞL AR L E OL KA L D İ N S H C R E S J Ü Z A Ý R N R A R H E M Ý K T

MZ UA UÝ DR L N KR J A AR GH RE VM T Ý RK ÜT D E J A N E R D R O E E U O

R

J

E

U K Ý Y E J Ü E T OJ NU AN Ý E A K G T L A A R Ý İ Ý N L O S Þ Ð K Z RÝ R U OL R K A A J S L A UT K U Ý R Y A E Y J S Ü R R A D R H L A A Z N T F O E Z Ü Ý Ğ UB L N KA A N S N AR T İ UK R G A Ç Y K S Z S C A Ý A T H U K İ Þ J Y V E O ÜT Ğ O B Y NG A H N T Nİ R G İ A K A G E Ç N K U O Z Þ Ö U K E R F İ Ý K P V O T O Y G H T İ G A A Z Ý A L T A I E V D Ð D Y EA N GZ AÝ BA VL AT T A J I Y E AV T D E Ð HD E Y MA E A A Ý E S B R J L R H Ý R KE E A S A Ý Ý L E AS KB L R AJ DL RR RH A Ý HR K B R G Y T K D A M A A F F K B R G Y T K U V D E U E K Y D E A Ç M GA J A BF Ş F G G Ý Ý R R E E L L S S O O Y Y N N Ü Ü M MR R M MK K K J Y R S Z M O Ç E Y N M İ G G B B U U R R A A L L A A M ME E L L T T O O E E Ý Ý V O C Ý E Þ R Z L Þ A A Ü B N Ý Z Ç N Ý Z Ç G G N N M MO O L L I I G G A A D D Y Y AM T L E A L S AY KM E S Vİ F T ÜN RA Þ L Ý T MA M L A S Y M S İ T N A L T A DD KA C D RK E O F E NP T A E C NI AÝ MY E G OS D A D K O E P A C I Ý Y G S R U B A H L Þ Ý R U S A E E Ý Ý N Ö R U F S OM S R Z Ü R U B A H L Þ Ý R U S M R Ü İ O K F E D N Ý N H K A U A Y Þ M R Ğ C V Ý İ Z A K U K İ MO Z K Þ F V E R D E N O Ý T N L H A K E A N U R A Y Ý Ý S L Ç N E Y R Ü Ü Ğ N Ý M E Z D Þ N V A R R E MO Ş T NL P A E E L N E R MY E M Ü N G İ T A N G M U F O S E DD E N J A A R NM E Ş R N DP R E O L E E E M U E O

R

T

S

6

5

4

8 8

7 7

6

58

47 3

36 2

25 1

14

2 3 4

1

2

3

I G E OV R D U Z Þ S Ü B Y R ÐJ E G P O U I UT T K D A EY Y Ð L Ð ŞL S O Y N AU HUÝ E AÝ V L E A N M NE L Ş H Ü Ý N L MÐO LL Ý A Ğ H T L L U M S İ T N N V O E İ J K E P A C A Ð ML A L NA L Þ Ý R ML H U Ð T R G

NA P

T R Ý S A ÜO M HB OT A AG K G A Ü A Ý D R S J Ü

L

D N RH ÐJ A AE R DN OO Ý ÞA Y N L A K Y E L M ÜL

TÐ Ý

A V I

D U ÐL EÝ M HR Ü ĞÐ VL A LI D T N O İ I UÞ U KN I

Y

J

S

Ü

A

Ü

K T Ý T G L K R Ý E

DD

U

ÜE

KF

M

AA

F

BR

A R V ER A NÐ F F Ý I U K YL K AÝ Ý N EY L A L E A M Ý C S S A N Ü GOİ

SY J

Ğ

TD BN

M

A

N

A HR M

O

Ð

S

R

M Ð ŞR

K

G

E

A

NK PJ

Ý

B

E

Ş

EÜ LÝ

L

E

E

V

M

G

EG Mİ EM

O

Ü

İ

A

N

E

A

M

K

S

O

S

M

A

N

L

I

Ð

V

Y

N

Ý

ÝÜ

V U

KN

N

J

YS

O

R

İÞ

M

Ð

A

N

YR EÝ

T

O

S

C

A

L

K

U

U

R

KN ÖF NA FR

S

İ

K

J

N

Ý

E Y

L

L

U

V

T

N

J

O

O

R

A

M

Ð

Ö

A

N

T

T

S

A

L

K

U

M M Ü O C

E

U

R

Y

S

İ

N

K

J

N

U Aþaðýdaki N kelimeleri L L tablonun V içineE serpiþtirdik. E LBunlarýÝ bulabilir U misiniz? H M Ç AþaðýdakiÇAÐLAYAN, kelimeleriDRENAJ, tablonun içine FRANK, serpiþtirdik. misiniz? ATLANTİS, BAYBURT, CEREME, ELEME, GÝRÝT, Bunlarý HABUR, bulabilir ÝSKELE, KURAN, ANADOLU, BETON, CERBEZE, ÇAMOLUK, DOÐU�,REHÝN, ELAZIĞ, FLAMA, GAÝLE, HELLİM,USKUMRU, ÝTALYA, KASTAMONU, LEMALAR, MARDİN, NEKTARİN, OĞLAK, ÖZDEMİR, PLEVNE, STATÜ, ÞENLİK, TAARRUZ, OSMANLI, A G LAVANTA, L METRUK, A NÜFUS, Z ÜNSİYET, Þ VAHÞET, S ÖZLEM, C PEMBE, F RUANDA, S SİNEMA, H ÞENLİK, A ETÝFO, UYANIK, A ÜMMET, YEÞÝL, ZEVZEK. VANTUZ, YAÐLI, ZAMBAK.

Z

ID ÇK

E

A N

L L T O A Ö T E M M Ü Y N MO NÝ ÐK RÝ GC PA KB ÖŞ RE ÜV ÝM UÜ PA

ĞS

ÖÖ AV A OG G SL L KR A EE Z LÝ Þ AE S DL C NE F HO S RG H Sİ A ÜN E

N CE RN DE RU OL EK EL UO OA KD ÝE I EJ Ç ÖA E M Ý K Y Þ R Ý Ç N F A R ZM EA Z TÝ U RR N UN L KR L AÜ V RZ E HT E EL L MN Ý ÝÝ U KÇ H TE M Ç

OE

Ö

M Z MÞ E V T R R E U O K T ÜL Z A T E L N NR Ý Y Ç F F L A M A N U R L K A N K

T J ZE MP Y OÜ L ZP NA Y AG H D Y E Ý O L L H BL C

A

E

K A G VÇ I K

R

Y

O K F E D N Ý N H K A U A Ý KÝ Ý E E İ ÖJ MK C İ NA E K U T L Ý K C L S O

U

Ý

İ A

B

K E L İ M E

Ğ

A T

U K

Ý ÐA AL Z R D A T A MÝ A EC BN B R G MRZ AÞ Ý R E B KMKE BÝ USR A O E Ý TZ I Ç K Z A L KAFS S N V A Ý A D K I FA FÝ U B A F OD T T

K

Z M E Ð K T G E G R N K M Ý D T R K

Þ

O M T Z O R Y D G J H R T Dİ UG Z A UA T E NN A

S

L

O

Ü

A

J

KN EA LN İ N MR Eİ

K

A

N

V

L

R

İ

E

U

O

A R

Ý

T R

K

Z

E R

U

J

A V I T

N

K E L İ M E

Dünkübulmacalarn bulmacalarnçözümleri çözümleri Dünkü

Dünkü bulmacalarn çözümleri

Bulmaca 2 3 4

Bulmaca

3 1

2

1

1

zdrap, tasa. 3) Yemeklere konulan her biri, leb. 5) Ekilen yer, mezraa. 6) bir madde.– (Argoda) Kolayca kandLokman ruhu.– Basit bir aydnlatma 5 6 7 8 9 10 11 12 rlabilen kimse, aptal.– Bir harn ince arac. 7) Artlmş, saaştrlmş. 8) okunuşu. 4) Tok olmayan.– İstanbul’un Görüş veya ikiyeçok bölünmüş SOLDAN SAĞA 1) İlaçlarn bileşimi, yan dirme edat.düşüncede 3) Gereğinden yemek eski adlarndan biri.kullanlacağn 5) Aralarnda olma durumu, 9) Adak.– vb. ile nasl yiyen, doymak anlaşmazlk. bilmeyen (kimse).– Ay Refik Aydýn r.aydin@zaman.com.tr etkileri töre, dilbilgileri ve kültüriçeren ortaklğ bulunan, Bir nota. 10) Karaciğerin hazm kolayanlatan tantma yazs, çekimi tesiriyle denizin kabarmas. boy ve2)soy bakmndan da birbirine laştrmak içinAsl onikiparmak bağrtarife. Belirli bir işi yerine getirmek 4) Bir nota.– konu, temel motif. 5) SOLDAN 1) İlaçlarn bileşimi, dirme edat. 3)yeşilimsi Gereğinden çok yemek için manyetizma ile kendisine çeşitli sembolü.– Azarlama, bağl insan SAĞA topluluğu, kavim.– Kaçak,yan Platinin sağna salgladğ sardarlma. renkli r.ay din@za man.com.tr etkileri vb. ile nasl kullanlacağn yiyen, doymak bilmeyen (kimse).– Refik Aydýn yaptrlabilen otomatik 6) inceliğinde uzunolarak sadeAy kaçkn, kaçmş olan (kimse).araç.– 6) Bilimsel acYufka sv, safra.– Bir işteaçlmş yardmc 5 6 7 8 9 10 11 12 işler anlatan bilgileri içeren tantma yazs, çekimi tesiriyle denizin kabarmas. Yumurta ve2)irmikle yaplan, frnda Gömlek niteliği olan.– Bir oyuncunun herhangi çalşan erkek. 11)yakasnn Bir peygamber tarife. Belirli bir işi yerine getirmek pide. 4)7)Bir nota.– Asl konu,altndan temelad. motif. 5) kabarp şerbet geçirilerek önde üçgen biçiminde bir davranş veyasonra duyguyu yüz ve 12) Vücuttan idrar yoluyla atlan zehirli için piştikten manyetizma ile üzerine kendisine çeşitli Platinin sembolü.– Azarlama, darlma. bir tür tatl. 3)anlattğ Mektep.– bağlanan giysiinceliğinde aksesuar, boyun bağ.sade işler yaptrlabilen otomatik araç.– 6) Yufka açlmş vücut hareketleriyle oyun madde.– Hammaddeyi işleyip maluzun 4 5 6 7 8 9 10 11 12 dökülen frnda pide. 7) Gömlek yakasnn altndan Mekânsz, yeriveAmerika’da, veirmikle mekânyaplan, olmayan, 8) Elde etme, sağlama.– Gayretlentürü.Yumurta 7) Kuzey ağaçlarda üretme. kabarpmünezzeh piştikten sonra üzerine geçirilerek önde üçgen biçiminde mekândan Allah (cc). 4) şerbet dirme sözü. 9) Gülgillerden, meyvesi yaşayan, uzun kuyruğu alaca halkal, 1 2 3 4 giysi 5 6aksesuar, 7 8 9 10 11 12bağ. dökülen bir tür tatl. 3) Mektep.– bağlanan boyun Parlaklk, aydnlk.– Ödün.– Bağlama muşmulaya benzeyen orta boylu birS kürkü değerli bir Ayakkabnn 1 P8) RElde O etme, S P sağlama.– E K T Ü GayretlenS Mekânsz, yerihayvan.– ve mekân olmayan, ve kuvvetlendirme edat. 5) Bir gda ağaç.– İnce tüy, ülger. 10) Uyank, yumuşak olan üst bölümü.Allah 8) Ziya, 2 R mekândan münezzeh (cc).nur, 4) dirme O Bsözü. O T9) Gülgillerden, R E V A meyvesi N İ maddesi.– Birait, yapnn, kapal birBağlama yerin dikkatli.– Parlaklk, aydnlk.– Ödün.– muşmulaya boylu 3 O K Basketbolda, U L benzeyen L A içinden M orta E Ktopun A N bir şavk.– Tbba tpla ilgili. YUKARIDAN ve kuvvetlendirme edat. 5) Bir gda ağaç.– İnce tüy, ülger. 10) Uyank, üst bölümünü oluşturan düz ve yatay geçirilmeye çalşldğ çember. 11) 4 F E R T A V İ Z D E AŞAĞIYA 1) Bir işyerinde çalşan ustalarn maddesi.– Bir yapnn, kapal bir yerin Arada Basketbolda, içinden topun koca, ihtiyar kimse. 6) Açk yüzey.– Yaşl, srada, binde bir, seyrek. 12) Üç 5 Edikkatli.– T T A V A N P İ R başüst olan ve onlaroluşturan denetleyen kimse. bölümünü düz ve yatay boyutlu geçirilmeye çalşldğ çember. 6 Ş M E Ztekniği. A T H O R 11) A artrma ile satş.– Birçok kişi tarafndan sinema 2) Gövdesi öz suyu yapşkan, ihtiyar kimse. 6) Açk 7 ÖArada yüzey.– odunsu, Yaşl, koca, srada, binde bir, seyrek. 12) Üç D E M İ Ş H A T E M elsütelekvamnda, tutuşarak yapraklar oyun müziği eşliğinde 1boyutlu 2 3 sinema 4 5 6 tekniği. 7 8 9 10 11 12 oval artrma ile satş.– Birçok kişibiçimli, tarafndan R A D A R H A V A N A 8 oynanan halkscak oyunu. İzmir’ineşliğinde el ele tutuşarak oyun 1 H E Y E C A N M O K A parlak vebir kaln, ülke7)müziği bitkisi, lastik 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 bir ilçesi.– Mühür, damga. 8) Tra k oynanan bir halk oyunu. 7) İzmir’in 2 U 1 R H A E N Y Ü E S C A GN A Z M A O L K A bir ilçesi.– Mühür, damga. 8) Trak polisleri tarafndan kullanlan, taştlarn 3 Z 2 A U N R A RN İ Ü Y S A L G A M Z A A L tarafndan kullanlan, hznpolisleri tespit etmeye yarayan aygt.–taştlarn 4 U 3 Z Z A M N E T R A İ F Y İ A Z L İ KM A 4 U Z M E T A F İ Z İ K hzn tespit etmeye yarayan aygt.– 5 R İ C A T L İ K E N Küba’nn başkenti. YUKARIDAN AŞAĞIYA 5 R İ C A T L İ K E N Küba’nn başkenti. YUKARIDAN AŞAĞIYA 6 E L İ K H A L A V E T 1) Yükseköğretim kuruluşlarnda en üst 6 E L İ K H A L A V E T 1) Yükseköğretim kuruluşlarnda en üst 7 V D E D KE A K N A N N A N T A O T O 7 V aşamada olanolan öğretim üyesi. 2) Bir2) tür aşamada öğretim üyesi. Bir tür 8 İ 8 L İ EL T E İ T M İ M B E B T E O T NO N savaşsavaş arac.– Bağlama ve kuvvetlenarac.– Bağlama ve kuvvetlen-

43BULMACA 20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN


30 SPOR 44 SPOR

18 KASIM 2013 PAZARTES 20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

İSTANBUL KITALARI AŞTI OSMAN AYKUT İSTANBUL ilk şklarnda hafHABER Sabahn ten sran bir rüzgârn ilerleiZLENiM yen saatlerde yerini güneşli bir güne braktğ pazar sabah. Sporcularla birlikte 170 bin İstanbullu 35. Vodafone İstanbul Maratonu için yollarda. Sadece metrobüs seyr-ü sefer eylediği için egzoz sesleri ve karbonmonoksidin zayet geçirdiğine şahit oluyoruz. Zincirlikuyu’dan ötesi tabanlara teslim. Her admda yol ayaklarmzn altndan kayp gidiyor. Boğaz’n eşsiz güzelliğine daldğmz bir esnada orta yaşta bir hanmn bariyerle sarmaş dolaş olurken çkardğ gürültüyle irkiliyoruz. Herkes köprüyü yürüyerek geçmenin zevkini yaşamak için can atarken, keskin inişte paten kullandğ için düşen hanmefendinin ciddi bir durumu olmadğn öğrenmenin rahatlğyla ayrlyoruz. Startn verildiği Asya ktas tüm ihtişamyla karşmzda. Atletleri köprü üstünde karşlyoruz. Rengarenk formalar panayr alann andryor. Güneş kendi yokuşunu çkadursun, vatandaşlarn yürüyüşü bozuyor Boğaziçi’nin soğuk griliğini. İki ktann ortasnda, masum eylemleriyle 7’den 70’e farkl tonda ses akisleri yanklanyor. Kimi, Msr’daki darbeden muzdarip, bazs yeşilin kimileri sağlk temasnn peşinde. Lösemili minikler için, “Çocuklar iyi olsun” diye slogan atarak geçen grubu gören bir yavrunun, “Ne olmuş anne?” sorusu hâlâ iki ktann orta yerinde asl. Biraz renk, biraz coşku, yar uykuda olmann müsaade ettiği kadar naif bir gülümseme çehrelerde. Yaşl amcalarn, bebek arabalaryla yarşa tutuştuğu yedi tepeli şehrin semalarna salnan krmz beyaz balonlar, Avrupa ve

Asya’nn bahar bayramn andryor. Epey yükseklerden masmavi denizi selamladğmz srada müzik ihtiyacna çare üreten bir tulumcu, etrafna öbeklenen insanlara resital sunuyor. Tatilini, dev organizasyona tercih edenler, su, açk hava, güzel ortam ve dinlenmenin en iyi tedavi yöntemi olduğunu düşünmüş sanki. Efkar- umumiyenin düş gücüne katk yapmasn sağlayan seyyar satcnn kaçak hizmetinden de kimse şikâyetçi değil. Zaman zaman çelikten makaslar gibi şakrdayan martlarn sesi de olmasa, sükûneti sadece ayak sesleri bozuyor. Yllara karş arszca direnen köprünün taban kuvvetiyle salnmas korkuyla karşk garip bir his veriyor insana. Çoğu şehir gibi değil İstanbul. Bunu bilenler de, nazik güvenlik elemanlar nezaretinde fotoğraf makinelerine sarlp Marmara’yla yukardan bütünleşmenin lezzetini tadyor. Gözle görülür bir emniyet mensubu olmamasna rağmen olaysz ve kusursuz bir şölenin, trak çilesinden de dem vurulmuyor. ‘Her gün koşuyorsan, gel maraton koş’ sloganna icabet edenlerin, ana sponsor Vodafone’un ‘vmaraton’ uygulamasyla cep telefonlarndan birçok hayr kurumuna bağşta bulunarak bir muhtacn yüzünü güldürmesi de ayr bir güzellik. Köprünün asfaltn ezerken, bir elimizde lk bir sonbahar, diğerinde sporun en masum halini taşmann yükü kald. Güneşli bir dili ziyadesiyle hak eden 35. Vodafone İstanbul Maratonu’nu, Boğaz’n gerdannn üzerinden geçerek bitiren İstanbullu da kirpiğinde hoş manzara, dudağnda gülümseme ve göğsüne skştrdğ güzel anlarla döndü evine. 16 Kasm 2014 Pazar gününe akredite yaparak...

FOTOĞRAF: ZAMAN, İSA ŞİMŞEK

35. Vodafone İstanbul Maratonu dün yapld. 170 bin kişi Asya’dan Avrupa’ya yaya olarak geçmenin keyni yaşad. Halk koşusunda bazlar Boğaz’n eşsiz güzelliğini seyretmek, kimileri de yaşadklarnn ağrlğn kelimelere yüklemek için sloganlarla yürüdü. Dev organizasyonda birbirinden renkli olaylar yaşand. Yedi tepeli şehrin insanlar, 16 Kasm 2014’te buluşmak üzere dağld.

Türk sporcular engel tanmad -

Tekerlekli sandalye ile Kadn Kategorisini Hamide Kurt 2:45:07’lik derecesiyle kazand. Zübeyde Süpürgeci 2:58:30’lik derecesiyle 2’nci srada yer alrken, Maşide Cesur 2:59:53’lik derecesiyle 3. olarak göğsümüzü kabartt. Tekerlekli sandalye ile erkekler Kategori Polonyal Hamerlak Tomasz 1:45:21’lik derecesiyle ilk srada yer alrken, Taylandl sporcu Prasopchoke Klungern 1:59:55’lk derecesiyle ikinci, Türk sporcu Ömer Cantay da 2:12:34’lik derecesiyle 3. srada yarş tamamlad. CİHAN ACAR, ELİF EŞİT İSTANBUL

Halk koşusuyla b binlerce vatandaş Köprüsü’ne akn ed rü yine salland anc önlemler sayesin seneki kadar hisse

FOTOĞRAF: ZAMAN, İ


ş Gidi ş ü n dö

Skytrax Passenger Choice ödüllerinde Avrupa’da 2013 yılının en iyi havayolu seçildi.


46 SPOR BEHRAM KILIÇ

1Başkanı Aziz Yıldırım olmak üzere çok 3 Temmuz 2011’de başta Fenerbahçe

sayıda kişinin gözaltına alınmasıyla başlayan şike sürecinin en büyük kurbanıydı o. 19 maçta şike ve teşvik girişiminde bulunulmuş, onlarca isim gözaltına alınmış, onlarca isim hapis yatmıştı; ama içlerinden sadece biri böylesine cezalandırılmıştı: İbrahim Akın... Önce ‘şike yaptığı için’ 3 yıl futboldan men edildi, sonra ‘sen şike yapmadın, teşvik teşebbüsünde bulundun’ denilerek cezası 2 yıla indirildi. 5 ay kadar Metris Cezaevi’nde yattı. 29 yaşındaki oyuncu, tam 900 gün futboldan ayrı kaldı. Üç hafta önce G.Antepspor’un Hatayspor ile oynadığı Türkiye Kupası maçıyla sahaya yeniden ayak bastı. Futbolda âdeta ikinci baharını yaşıyordu. Peki, hayatında neler değişmişti? Pişman mıydı? Savcı Mehmet Berk’e kızıyor muydu? Metris’teki günleri nasıl geçmişti? Kumar ve at yarışı oynamaya devam ediyor muydu? 2,5 sene boyunca konuşmayan İbrahim Akın’dı karşımızdaki. İçini döktü bize. Yaşadıklarını anlattı tüm çıplaklığıyla. ‘Ben şike yapmadım’ diyordu. Ama bu olay ona kendi deyişiyle inanılmaz bir dönüşüm yaşattı. Baştan aşağı ibretlik bir hikâyeyle sizleri baş başa bırakıyoruz. -Dile kolay, tam 900 gün futboldan uzak kaldın… Evet. 903 gün sonra da Süper Lig maçına çıktım. En son İstanbul Büyükşehir Belediyespor forması ile Trabzonspor’a karşı oynamıştım. -Neredeyse 2,5 sene. Nasıl hissettin kendini Hatayspor maçında? Bekliyor muydun oynamayı? Kupada fikstür çekiliyordu. Maç tarihleri belli olacaktı. Dua ettim ‘İnşallah perşembe günü oynarız’ diye. Çünkü cezam çarşamba günü bitiyordu. Perşembe gününe iki tane maç koydular, biri bizim maçtı. -Sahada kendini nasıl hissettin? Maça ilk 11’de çıktım. Her şeyi unutmuşum. Kamp falan. Sabah kampa geldik. Bende büyük bir heyecan. Acayip bir durum. Gece gözüme uyku girmiyor. Biraz da burukluk var. Ne olduğunu tam çözemiyorum. Allah Allah diyorum. Sahaya sanki ilk defa çıkacakmış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bir de ben çok üst düzey bir durumdayken bu cezayı aldım. Çok da transfer etmek isteyen vardı beni. Öyle bir durumdan dibe vurdum. 2,5 seneye yakın bir ayrılık. Her futbolcunun kaldıracağı bir şey değil. Ne kadar yetenekli olursanız olun. Ben şu an zorlanıyorum. Adaptasyon sürecini idmanlarla atlattım ama maç öyle değil. İnşallah devre arasına kadar formumu yakalayıp eski hâlime dönerim. -900 gün boyunca ne yaptın? 5 ay kadar içerideydim. Çıktıktan 20 gün ya da bir ay sonra G.Antep’e transfer oldum. İdmanlara başladım. Ama lisansım çıktı çıkmadı gibi problemler oldu. 2 ay lisans verdiler bana. O süreyi de cezadan saymadılar. Hâlbuki oynamamıştım. O yüzden 2,5 seneye uzadı cezam. Normalde 2 seneydi. Bana önce 3 yıl men cezası verildi. Tahkim Kurulu, ‘Şike değil, teşebbüs’ diyerek 2 seneye indirdi. Son bir sene boştaydım. İdmana dahi çıkmadım. Moral motivasyon en aşağıdaydı. Çocukların, ailen var. Başka bir hayattan başka bir hayata geçiyorsun. Kumardır, at yarışıdır bunların hepsi geride kaldı, hapisten çıktıktan sonra. -Senin at yarışı oynadığını bilmeyen yok. Nasıl bıraktın? 5 ay hayatımdan çok şey değiştirdi. ‘Her şerde bir hayır vardır’ derler ya, böyle bir şey oldu. -İçeride mi başladı bu değişim? Evet. Üç kez rüya gördüm. Çıkacağım günü, kimle çıkıyorum rüyamda gördüm. Hepsini arkadaşlarıma söyledim. Eşime de söyledim. Kimse inanmıyordu bana. ‘Buradan, bu odadan ilk ben çıkacağım’ dedim. ‘Üç kişi çıkacak, biri benim’ dedim. Kimse inanmıyordu bana. ‘Pazartesi, günlük

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN

‘Kumarı bırak’ diyenle konuşmazdım Şike davası sonunda en fazla cezayı o aldı. 5 ay kadar Metris Cezaevi’nde yattı. Tam 900 gün futboldan ayrı kaldı. Yeniden yeşil sahalara döndü. Kumarı ve at yarışını bıraktı. Peki ama o bütün bu değişimi nasıl başardı?

spordan geleceğiz ve çıkacağız’ dedim. ‘Şükür namazımı kılacağım, çıkacağız’ dedim. Aynen gördüğüm gibi oldu. İlk ben çıktım. Tabii içeride 5 vakit namaza başladım. Oruç tuttum. -O an ne hissettin? Hiç sevinmedim. Adım gibi biliyordum. Herkes sevinirken, ben içeri gittim. Abdestimi aldım. Şükür namazımı kıldım. Eşyalarımı topladım. Aşağı geldim ve oturdum. Çünkü aynı rüyayı çok gördüm. Suçsuz olduğumu biliyordum. -Olayın çok büyük olduğunun farkına vardınız mı? Evet. Bütün suçlu ben oldum. Bu çok ağır bir şey oluyor içerideyken. İnsana daha çok koyuyor. İçerideki insanlar bile sana suçluymuşsun gözüyle bakıyor. Bu da sizin psikolojinizi çok zor hale getiriyor. -Namaza nasıl başladın? Namaz hayatımda her zaman vardı. Ama düzenli değildi. Diyorum ki hapis Allah’ın bana bir cezasıydı. Şimdi ise namazı kaçırmıyorum. -İçeride birileri mi teşvik etti? Yok, kendi kendime. 3-5 kişi daha kılıyordu. Bu zamana kadar hiç tam oruç tutmadım. 2 sene ful tuttum. İbadetle geçirdim. Bunu kalben söylüyorum; beni ayakta tutan tek şey imandı. -İçeride mi? İçeride ve dışarıda 2 sene boyunca. Başka hiçbir şey değil. Çoğu arkadaşımı da tanıdım. Arayan soran olmadı. Destek veren çok az kişiydi. Bu gerçek. Neyin ne olduğunu

sonradan anlıyorsunuz işte. Allah büyük, bir ders veriyor size. Hayat dersi veriyor. Ama ‘Ben seni bitirmiyorum da’ diyor. ‘Bir şans daha vereceğim sana’ diyor. Ve ben şu an Allah’a şükür, iman gücüyle ayakta duruyorum. -Kumarı, at yarışını nasıl bıraktın? Çıktıktan sonra. -Çok fazla mı oynuyordun? Çok fazla. At yarışını zaten bilmeyen yoktu. Hipodroma da gidiyordum, kupon doldururken fotoğraflarım çıktı. Herkes gördü. Orada şey takılıyordum; ‘bu benim özel hayatım, kimseyi ilgilendirmez’. ‘Ben kumar oynarım, başkası da gider başka bir şey yapar’ diyordum. Ama Türkiye’de biraz yetenekliyseniz bu durum çok abartılıyor. Tabii bunu silmesi de kolay olmuyor. Şimdi insanlara ‘at yarışıyla, kumarla işim yok’ desem insanlar bana durup bakacak. Allah Allah diyecek. Nasıl olur? Kumarcısın sen. Ama insanın içini kimse bilemez. Neler yaşadığını kimse bilemez. 2 senedir neler yaşadım, kimse bilemez? -Geriye baktığında kumar ve at yarışından dolayı pişman oldun mu? Şöyle pişman oldum. Eğer geçmişte at yarışı oynamasaydım, kumarla iç içe olmasaydım belki başka bir yerlerde de olabilirdim. Ama Allah’ım bana öyle bir ceza verdi ki ardından da öyle bir ödül verdi ki imanımı bana kazandırdı. Bunun ne kadar değerli olduğunu, ne kadar güzel olduğunu ben şimdi anlıyorum. O yüzden geride bıraktıklarıma, kaybettiklerime hiç üzülmüyorum.

-Kumara ve at yarışına nasıl başladın? Annem, babam ayrıydı. Ben de anne tarafında kaldım. Tabii annem çalışıyordu. Dayım vardı. Dayım hafta sonları bizi gezmeye götürüyordu. Bazen hipodroma giderdik. -Kaç yaşındaydın? 8-10 yaşlarında, İzmir’de. Tabii oradan bir bağımlılık kazanıyorsun, sonra büyüdüğün zaman arkadaşların diyor ki ‘kupon yapalım’. Derken bir anda ortamın içindesin. Tabii ilk önce anlamıyorsun bunun ne kadar zararlı bir şey olduğunu. -Çok para kaybettin mi? Kaybettim. Yani çok uçuk rakamlar olmasa da kaybettim. Sadece o değil, arkadaş çevresine de ben çok para kaptırdım. Galeri çevresine. Bunlar saklayacağım şeyler değil. Ama artık başka bir hayatım var. Başka bir dünyam var. Kimse içimi bilemez. Kimse bunu anlayamaz. Çok sıkıntılardan geçtim ama Allah beni ayakta tuttu. O güçle yaşıyorum ben. Başka hiçbir güç, bir futbolcuyu, bu kadar ezilen, bu kadar aşağılanan futbolcuyu hiçbir güç ayakta tutamaz. Bu net. Ben eğer bugün çıkıp oynuyorsam Allah’ın verdiği güçle oynuyorum. Bana herkes ‘futbol hayatın bitti’ dedi. Bugün top oynamaya tekrar başladım. Ben bugün Allah’ın izniyle, hiç olmadığım kadar güçlüyüm. -Ailen şaşırdı mı bu duruma? Ailem inanmadı benim at yarışını bıraktığıma. Annem inanmıyor. Eşim inanmıyor. Arkadaşlarım inanmıyor. Ama eşim şöyle bir şey yaşıyor. Bir bakıyor bu adam 5 vakit namaz kılıyor. Bu asla sabahın 5’inde kalkmaz. Bakıyor, bir senedir kalkıyor. O da şaşırıyor. Ama Allah öyle bir şey verdi ki bana. Bir anda gittim, tövbe namazımı kıldım; “Allah’ım” dedim, “Ben tövbe ediyorum.” Bıraktım. Şu an sanki hiç oynamamış gibiyim. Bir gün annemle eşimin konuşmasına şahit oldum. ‘Anne bak, benim böyle işlerle işim olmaz’ dediğim halde eşime ‘Kızım gerçekten bıraktı mı?’ diye soruyor. Eşim ‘Valla bıraktı ama ben de inanamıyorum’ diyor anneme. Bana biri ‘at yarışını bırak’ dediğinde onunla konuşmazdım. Tabii o günlerde gençsiniz, destekçiniz yok etrafınızda. Kimse de yol göstermiyor. Yol gösterenlerin hepsi ya kumara git diyor ya da etrafa para saçtırıyor. Benim arkadaş çevrem böyleydi. Hep kullandılar yani. Ama Allah’a şükür hiç biri yok. Şu an etrafımda olanların hepsi çok değerli insanlar. Bundan sonra hayatıma girecek insanlarda arayacağım tek şey Allah korkusu. -At yarışı ve kumar yüzünden ailenle kavga ettin mi? Eşim ve annemle çok ettik. Onlara, ‘Bana artık bırak demeyin, bunu bırakmayacağım. Niye ısrar ediyorsunuz?’ dedim. Ama nasip işte. Annem de bıraktığıma inandıktan sonra bana ‘Allah dualarımı kabul etti’ dedi. 2,5 sene sonra ilk defa konuşuyorum. Anlatmadığım şeyleri ilk defa size anlatıyorum. Bunlar özel şeyler. Ama insanların çoğu bunları bilmiyor. Bilmesini istiyorum. İnsanlar benim hakkımda ileri geri konuşuyor. Artık konuşmasınlar. Kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu bilemezler. İnsanların hakkına girmesinler. Kul hakkını ödeyemezler. -Senin atların vardı. Atlarını ne yaptın? Hepsini bedava verdim. 3 tane vardı. 1 sene önce verdim. Hiç birinden de para almadım. Arkadaşıma, ‘Bu iş haram, istiyorsan al’ dedim. ‘Alırım’ dedi. Aldı. Yemin etmişim. Tövbe etmişim. Bir daha oradan gelecek paraya bakar mıyım? -3 Temmuz’a gidelim. Operasyon günü sen neredeydin? 3 Temmuz başladığında İstanbul Büyükşehir Belediyespor ile Slovakya’da kamptaydık. 10 gün sonra polis bizi de davet etti. Benim de o ara transfer görüşmelerim vardı. G.Saray, Beşiktaş, F.Bahçe beni istiyordu. Hepsiyle de konuşuyorduk. Ama G.Saray ile para ve bonservisimde anlaşmıştık. Abdullah (Avcı) Hoca bana, “İskender’le git. Sizi gözaltına almayacaklar. 2 gün de tatil yapın, geri gelin.” dedi. Biz de hiçbir şey bilmiyoruz.


47 SPOR Geldik, havaalanından aldılar. Ne olduğunu anlayamadık. -Olanları takip etmediniz mi, gazeteleri okumadınız mı? Genel hatlarıyla biliyoruz ama bizim hakkımızda ne var ne yok onu bilmiyoruz. Bizi direkt Organize Şube’ye götürdüler. Nezarete attılar. Öyle bekliyoruz. Avukatımız yok. İstanbul Belediye’nin bir avukatı geldi. Adamı tanımıyorum, etmiyorum. ‘Anlat’ diyor bana. ‘Ne anlatayım’ dedim. ‘Sen bilmiyor musun?’ dedi. ‘Sen bilmiyorsan ben nereden bileceğim?’ dedim. Bana anlat diyor avukat. Ben hayatımda karakola dahi gitmemişim. Nezarete koydular bizi. Aradan 8-9 saat geçti, yukarıya çıkardılar. Önüme 55 sayfalık bir doküman koydular. İçinde telefonda ne konuştuysam hepsi var. Soruları cevapladık. Avukat da yanımda. Bana ‘Şimdi seni salarlar’ dedi. -Kaç saat sürdü bu? 3-4 saat sürdü. İki defa ara verdik. Gece 11 gibi bitti. Avukat ‘Savunma güzel’ dedi. Her şey gayet normaldi. Bir baskı yoktu. -Sen hiç ön hazırlık yapmadın mı? Hayır. Bir şeyden haberim yok ki. Ondan sonra avukat yarın savcı seni görmek istiyor dedi. Ertesi gün savcıya gittik. -Havaalanında seni aldılar, şok yaşadın mı? Şimdi böyle bir şey beklemiyorduk ama tutuklanan insanlar vardı. Olabilirdi de. Ama bize söylenen bizi kimsenin almayacağıydı. -Savcıya gittiniz. Sonra… Baskı falan olduğunu söyledin... 5 saat sürdü sorgum. Bir kez ara verdik. Aradan sonra işte o 9 paragraf cevaplarım var benim. Eğer polisteki savunmamı görürseniz, savcıdaki savunmamın neden değiştiğini anlarsınız. -Savcıyla konuşurken yanında avukatın yok muydu? Yine aynı avukat vardı. Avukat CAS davasına gittiğimde de benimle geldi. Beni mahkemede desteklemedi, CAS’ta destekledi. Mahkemeye çağrıldı gelmedi. Savcının bana yaptığı baskıyı anlatmadı. -Avukat, CAS’ta F.Bahçe ceza almasın diye böyle bir savunma yapmıştır belki… Mahkemeye gelse böyle böyle oldu dese belki her şey farklı olacak. Ben HSYK’ya da itiraz ettim. Savcı bana baskı yaptı dedim. -Nasıl bir baskıydı bu? Çocuklarımla tehdit etti. ‘Benim istediğim cevapları vermezsen çoluğunu çocuğunu göremezsin’ dedi. ‘İstediğim cevapları verirsen de, işte kapı, tıkır tıkır aşağı iner gidersin’ dedi. -Savcı sana inanmıyor muydu? ‘Ben sana inanmıyorum’ diyordu. Benden isim istiyordu. Yoksa çıkamazsın diyordu. Avukata, dışarı çıkın, düşünün dedi. Avukat da bana diyor ki ‘Bak savcı böyle diyor, tutuklayacak seni, ne istiyorsa yapalım, çıkarsın.’ Ben o sırada ağlıyordum. Tamam dedim. Siz ne istiyorsanız onu yazın dedim. Neye imza attığımı bilmiyorum. Yemin ederim. Bu zamana kadar savcının baskı yaptığını anlattım. Yalanlamadı beni. Niye uydurayım böyle bir şeyi. Bu davada kullanıldım. Sahaya çıkıyorum, bana şike yaptı diyorlar. En iyi oynayanım, şike yaptı diyorlar. Uçmuşum o sezon, bir sürü takım beni istiyor, beni şikeyle suçluyorlar. -Beşiktaş maçı öncesi Tayfur Havutçu ve Serdar Adalı seninle konuşuyorlar… Adamlar ‘seni istiyoruz’ diyor. Ben de menajerim aracılığı ile diyorum ki -Serdar Adalı’yı at camiasından biliyorum- ‘Abi transfer olduğumda, şu kadar avroya anlaştık ama bana bir tane at hediye etsin’ diyorum. İsmini veriyorum atın. Bundan dolayı şike yapmış oluyorum. Öyle diyorlar benim için. Baksınlar o maça. Yıllarca kaptanlığımı yaptı Tayfur hoca. Çok severim kendisini. Ama yapmadım böyle bir şey. Onlar da o niyetle aramadı beni. Ben o maçta gol attım. Quaresma ile maçın adamı seçildik. İlk defa bir şey anlatayım size. Mahkemedeyiz. Hâkim bana soruyor. “Oyundan çıktın Beşiktaş ma-

20 - 26 KASIM 2013 ZA­MAN çında, neden penaltı atmadın? Yahu şimdi ben nasıl o hâkime ‘oyundan çıkan futbolcu penaltı atamaz’ diyeyim. Maçı izlediyseniz ben golü penaltıdan attım zaten. Siz bunları bilmiyorsanız bana bu soruyu sorarsanız ben şike yapmadığımı size nasıl anlatayım? Spor mahkemesinin kurulması gerektiğini defalarca insanlar söylüyor. Hangi futbolcu gol atıp da şike yapabilir? -CAS’a Beşiktaş için de gittin mi? Gitmedim. Aslında F.Bahçe için de gitmedim. Kendi durumumu anlatmaya gittim. -Beşiktaş da bundan dolayı ceza alıyor. Evet. Beşiktaş dava için beni çağırmadı. -F.Bahçe ile ilgili suçlamalar için ne diyeceksin? Fener için de şike yaptı diyorlar. Nasıl olabilir? Maçı izlesinler. Bir pozisyon var. Lugano bana patlak gözlerle bakıyor. Ben de ona işaret ediyorum. Maçın içinde olan bir pozisyon bu. Ama bunu başka anlamlara yoruyorlar. O maçta bizim takımın 7 gol po-

-İmam ne dedi sana? İmam işte taraflar anlaşmışsa böyle bir şeyin olabileceğini söylüyor. Bu insanlara komik geliyor. Ama her imam farklı yani. Bana CAS davasında bile bunu sordular. -CAS’ta da sordular mı? Tabii. İmama gittin, böyle böyle demişsin diye sordular. Bir tanesi, ‘Bizde tam tersi’ diyor, ‘Biz gideriz papaza, her şeyimizi anlatırız, günah çıkartırız’. Ona, ‘Bizde böyle değildir’ dedim. ‘Biz imama direkt günahları, olayları anlatamayız’. -Sen bunu mahkemeye anlattın, mahkeme anlamadı. Bunu Futbol Federasyonu’nun kurullarına da anlattın, onlar da mı anlamadı? Mahkeme anlamadı derken, mahkeme benim savcılık ifademe inanıyor, bana inanmıyor ki. -Emniyetteki ifadeni de mi baz almıyor? Almıyor. Sadece savcıya verdiğim ifadeyi baz aldılar.

F.Bahçe karşısında oynayan İbrahim Akın, 3 Temmuz sürecinin önemli aktörlerindendi. zisyonu var. Topların hepsini ben getirmişim. Bir topum direkten dönmüş. Nasıl dersiniz, ‘bu adam şike yaptı’ diye? -Telefon görüşmelerin var. İmamı aramışsın. Benim inancımdan kaynaklanan bir şey bu. Menajerim bana demiyor böyle böyle yap diye. Ben kendim soruyorum imama. Böyle böyle bir şey var. ‘Bunun öbür tarafta vebali nedir?’ diyorum. Böyle bir şey olursa diyorum. Ben ona böyle bir şey yapacağım demiyorum. Ben soruyorum ona. Bana diyorlar ki niye imamla konuştun? O benim inancımdan kaynaklanıyor. Ben çıktım oynadım. İmam bana tam tersini söyledi. İmamı dinlemedim. En basiti ben oynamam. Sakatım derim, oynamam. Hoca beni oynatmıyordu zaten. Abdullah Avcı beni çağırdı, ‘Oynatmayacağım seni maçta’ dedi. 4 gün sonra Beşiktaş ile kupa maçımız vardı. ‘Seni oraya saklayacağım’ dedi. ‘Hocam’ dedim ‘beni oynat, yanlış anlar herkes’. Hocaya sorun bunları. Kendim oynamak istiyorum. 60. dakikada sakatlanıyorum. Hoca dışarı alıyor beni. Bir futbolcu şike yapacaksa eğer, yetenekli bir futbolcuysa niye çıksın maça? Hocası teklif etmiş oynatmayacağım diye. -İmama o soruyu niye soruyorsun? Kendimi rahatlatmak için. Biliyorsunuz transfer etmek için böyle şeyler olabilir. Bana çok transfer teklifi geliyordu. Menajerim böyle bir şeyi doğal olarak bana ima ediyor. Hâlbuki böyle bir şey yok. Bana direkt demiyor ki sen böyle böyle yap diye. Para kazanmak istiyor, transfer yapmak istiyor. F.Bahçe’ye, Beşiktaş’a gideceğim, iki maçta da oynama, sıkma diyor, sakatlanma diyor. -Bazı menajerler böyle şeyler söyler futbolcusuna… Hangi menajer bunu yapmaz? Ben de imama soruyorum, doğal olarak biz de futbolcuyuz. O an onu sormak geldi içimden. Tamam ben imama sordum, ben hatalıyım, böyle bir şey sormamam lazım, cahilce bir şey. Ama ben imama sorduktan sonra onu dinleseydim ben o maça çıkmazdım.

-Federasyon bu davada en büyük cezayı sana verdi. Hâkim anlamadı. Peki, federasyon niye anlamadı seni? Onlar da savcıyı baz aldı. ‘İmzan var’ dediler. Ama dediler ki sen şike yapmadın. Sen teşebbüs ettin. 2 sene ceza verdiler. -Orada da federasyon senden ziyade takımları koruyor olmasın. Fener’i koruyor, Beşiktaş’ı koruyor bilemem. Ben teşebbüsten 2 sene ceza aldım. Çok ağır bir ceza yani. En azından şike yaptı demediler. En çok o incitirdi beni. Yapmamış bir insana teşebbüs dediler. Teşebbüs dediklerinde biraz buruk da olsa, bu da iyi diyorsunuz. Bu davayı bir futbolcuyla kapattıklarını gördünüz işte. -Arkan yok muydu? İstanbul Büyükşehir Belediyespor, Başkan Göksel Gümüşdağ sana sahip çıkmadı mı? Bana kulüp sahip çıkmadı. Beni İstanbul’a gönderdiler. 2 gün sonra da sözleşmemi feshettiler. Bizi yalnız bıraktılar. Belediye çıkıp diyebilirdi biz futbolcumuza inanıyoruz, güveniyoruz. Bunu en çok da başkanımız Göksel Gümüşdağ diyebilirdi. Beni çok iyi tanıyordu çünkü. Bir tek Rıdvan Dilmen dedi ‘suçsuzdur’. Bir tek o söyledi. Ümit ��zat’ın da söylediğini duydum. -Bu durum da sana dokunmuştur. Bana en çok dokunan İstanbul Belediye’nin sözleşmemi feshetmesi. Ve bizi kulüp menajeri Kamil Dizdar dışında kimsenin ziyarete gelmemesi. -Bana bir menajer, F.Bahçe maçından önce bir yöneticinin soyunma odasına geldiğini ve ‘Bu maç bizim maçımız değil’ dediğini anlattı. Bunu da İstanbul Büyükşehir Belediye’deki bir Brezilyalı oyuncudan duymuş. Doğru mu bu? Yani şu anlamda söyledi onu, bu maç bizim maçımız değil derken 4 gün sonra kupa maçımız var. Sakatlanmayın tarzı söyledi orada. Belediye’nin o maçta hiçbir hedefi yoktu. Ama buna rağmen siz kaçırdığımız pozisyonlara bakın. -Başkan gelir miydi soyunma odasına?

Evet. Her maçtan önce gelirdi. Beşiktaş maçından önce de geldi. Primi açıkladı. -Senin 2 maçın var şüpheli. Ama 19 maç konuşuldu... Bu dava büyük bir dava. Artık bazı şeyleri konuşmak doğru değil. Artık ben önüme bakmak istiyorum. -Maçtan bir hafta sonra menajerin sana para getiriyor mu? Bu soruların cevabını mahkemede verdim zaten. Yargıtay aşaması devam ediyor. Konuşmak doğru olmayabilir. Benim asıl derdim insanları inandırmak değil, yaptığımız yanlışlardan döndük, insanlar bunu bilsin istiyorum. -Hapisten çıktıktan sonra G.Antep’e gitmen nasıl oldu? G.Antep bana sahip çıktı. Başkana, yönetime, Kızıl ailesine çok teşekkür ediyorum. 2 sene arkamda durdular. Buruk geldim buraya. 5 ay oynamamıştım. Onun üzerine 1,5 sene daha eklendi. Ama kulüp yine sahip çıktı. Şimdi onlara bir vefa borcum var. -Bunca yaşananlardan sonra insanlar sana nasıl tepki gösteriyor? İnsanlar bana inanıyor. Bu da beni mutlu ediyor. -G.Antep’teki Sivasspor maçında Sivas seyircisi aleyhine tezahürat yaptı. O an ne hissettin? Belki psikolojimi bozmak için yaptılar ama hiç hoş değil. 2,5 sene ceza almışım, artık bitti benim cezam. Ama diyorum ya insanın üstüne bir leke geldiği zaman bunu gerçekten silmesi belki yıllar alır. Belki ömür boyu silinmez yani. -Artık beni rahat bırakın mı diyorsun? Yapmadığım şeyin cezasını çektim. Ona rağmen 2.5 sene gıkımı çıkartmadım. Artık top oynamak istiyorum. Bu işlerle de kimsenin beni konuşmasını istemiyorum. -Trabzonspor taraftarı da sana tepkili… Çünkü Trabzonsporlular da yazılanlara inanıyor. Sülalem Trabzonlu. 200405 sezonunda bir röportajım var. Orada “Trabzonspor’un her maçına gittim.” dedim. Fener maçında aslanlar gibi topumu oynadım. Trabzonlular her şeye inanmasınlar. Hakkıma girmesinler. Kalbime inansınlar. Gerçekten böyle bir şey yapmadım. -Trabzonspor taraftarı mısın? Annem Akçaabatlı. Dayılarımla, anne tarafımla büyüdüm. Ama Altay’ı tutuyorum. Dayım İzmir’de Trabzon’un çok maçına götürdü beni. -F.Bahçe maçı öncesi annen, dayın aradı mı? Maçtan önce annem arıyor. ‘Oğlum, böyle şeyler konuşuluyor.’ diyor. Kadının içine mi doğuyor ne? Diyor ki ‘Oğlum bak, böyle şeyler olmasın. Hakkımı helal etmem.’ ‘Anne olur mu?’ diyorum. -Yenilince dayın kızdı mı? Sanki biz F.Bahçe’yi her zaman Kadıköy’de yenmişiz gibi. Maçtan sonra dayım aramadı. Karşındaki takım F.Bahçe. Trabzon’u duman ettiler. -Futbolu hiç bırakmayı düşündün mü? 3 sene men dediklerinde düşündüm. O bir hafta çok düşündüm. Ama o arada destek aldığım abilerim vardı. En büyük desteği verenlerden biri Koray Avcı’dır. Ona çok teşekkür ederim. Futbolu bırakmayı kafamdan geçirdiğim anda beni ayağa kaldıran odur. -Maddi zorluk yaşadın mı? Zira top oynamadın… Geçmişten kazandıklarım vardı ama şöyle bir durum oldu; o dönem aldığım bazı şeylerin kredileri devam ediyordu. Borçlarım vardı. Kumar oynuyorsunuz, o dönem farklı bir dönemdi. 2,5 sene oynamazsanız neyle geçineceksiniz? Borcunuz da varsa birtakım sıkıntılar yaşayacaksınız tabii. Şu an Allah’a şükür kimseye muhtaçlığımız yok. Sadece tek derdim futbol oynamak. Maddi sıkıntıları herkes yaşıyor. -Şu an oynuyorsun ama Yargıtay verilen cezaları onarsa ne olacak? Yani şimdi dosya Yargıtay’da, bilmiyorum ki ne karar verilecek?


A B O N E

K A M P A N Y A S I

2014 DENVER® Tablet DENVER TAD-70082

7“ Dual-Core Android 4.1 tablet 8 GB dahili hafıza, G-Sensor, Wlan 802.11/b/g/n, 3G bağlantı opsiyon imkanı, 1.2ghz Dualcore Cpu Ön kamera, Multi dokunmatik özelliği, 512 Mb DD3 Ram. Bağlantı birimleri: Micro USB, Micro SD, Kulaklık, Mini HDMI çıkış

ABONE HATTI DANİMRKA ✆ İSVEÇ ✆ FİNLANDİYA ✆ NORVEÇ ✆

+45 70 20 69 70 + 46 76 160 46 03 + 358 46 63 44 686 +47 21 39 54 57

E-Mail: abone@zamaniskandinavya.dk www.zamaniskandinavya.dk


Zamandk238 eg