Page 1

SUNGUR'U KENDİM VEKİL BIRAKIYORU E M

14 Küçük William'ın büyük

HAMİLELİKTE UÇMA K SAKINCALI MI?

yardım projesi

Tüm geliri yardıma muhtaç çocuklara gidecek olan antivirüs programı CharityAntivirus için Janus Nielsen’in cebinden tam 2 milyon kron çıkar. 4,5 yaşındaki oğlu William ve Danimarka Milli Takımı’nın kaptanı Daniel Agger ile çevrilen tanıtım filmi önce Youtube’de dönmeye başlar.

Gazet eniz birlik le te

ÇOCUĞA ALLA H NASIL ANLATILMALI?

www.zamaniskandinavya.dk

30 EKİM - 5 KASIM 2013 • YIL : 5 • SAYI : 235 •  DANİMARKA 25 DKK • İSVEÇ 30 SEK • NORVEÇ 35 NKR • FİNLANDİYA 3,5 EURO

KÜRT BAKAN DR. İDRIS HADI SALIH:

Hizmet’in Kürtlere karşı olduğunu söylemek insafsızlık

Geçtiğimiz hafta içerisinde kısa bir ziyaret için Danimarka’ya gelen Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin önde gelen siyasetçilerinden Dr. İdris Hadi Salih, Hizmet camiasına bağlı Işık Kolejleri’nin bölgenin eğitim kalitesini arttırdığını ve Türkiye ile ilişkilerinin gelişmesine olumlu katkı sağladığını söyledi. “Kendi insanlarımız bile kaçarken onlar bizi terketmedi” diyen Dr. İdris, Hizmet Hareketi’nin Kürtlere karşı olduğuna ve barış sürecini desteklemediğine dair iddiaların insafsızlık olduğunu söyledi. EMRE OĞUZ HABER Geçtiğimiz hafta içerisinde ANALİZ Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin önde gelen siyasetçilerinden biri olan Dr. İdris Hadi Salih, Danimarka’ya kısa bir ziyarette bulundu. Beraberinde Irak’ta faaliyet gösteren Işık Kolejleri’nin yetkilileri ve öğrencileri vardı. Hazır böyle bir heyeti bulmuşken kendilerinden hem Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin durumu hem de Hizmet camiasının bu bölgedeki faaliyetleri hakkında bilgi edinme fırsatı buldum. Kendileriyle yaptığım görüşmeler esnasında aldığım notları sizlerle paylaşmak istiyorum. Ancak herşeyden evvel bilmeyenler için Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’yle

ilgili bazı genel bilgileri paylaşmakta fayda var. Irak’ın kuzey kesiminde bulunan Irak Kürdistan’ı 11 Mart 1970’de Saddam Hüseyin ile Mesud Barzani’nin babası Mustafa Barzani arasında imzalanan anlaşma üzerine kuruldu. Başkenti Erbil olan bölgenin nüfusu 4,7 milyon. Körfez savaşları, Amerikan işgali, Saddam Hüseyin’in devrilmesi derken ciddi çalkantılar yaşandı ancak mevcut duruma bakıldığında bu süreçten en güçlü şekilde çıkan bu bölge oldu. Nüfüsunun büyük bir bölümü sünni Kürtlerden oluşuyor ve hali hazırda Irak’ın en istikrarlı bölgesi konumunda. Daha detaylı bilgiye ihtiyacı olanlar Simla Yerlikaya’nın Timaş Yayınları’ndan çıkan “Yeni Komşumuz Kürdistan” kitabından istifade edebilir.

DEVAMI 13. SAYFADA

GENÇLERE ‘RADİKAL’ TEZGÂH Ortadoğu’da yaşananlar dini istismar eden terör örgütlerine yeni bir zemin oluşturuyor. Çok sayıda genç, savaştırılmak için Suriye’ye götürülüyor. Örgütler, demokrasi arayışlarının getirdiği çatışma ortamını da iyi kullanıyor. HABERİ 36. SAYFADA

4

KAMİL SUBAŞI

Seçim zamanı

38 Müziğimizin KÜLTÜR

amacı rızâ-yı İlahi

46

SPOR

Top oynama yasağından zirveye


2 İSKANDİNAVYA

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

İSVEÇ HIRISTIYAN DEMOKRAT PARTI BAŞKANI GÖRAN HÄGGLUND:

Avrupa Birliği kendi kendinin tehdidi oldu

İsveç Hıristiyan Demokrat Parti Lideri Göran Hägglund, 21. yüzyılda Avrupa Birliği’nin (AB), siyasi birliğini ve ekonomik büyümesini ters etkileyecek bir yolda ilerlediği uyarısını yaptı. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1rın lideri olan Göran Hägglund, İsveç’te Hıristiyan Demokratla-

21. yüzyılda AB’nin, siyasi birliğini ve ekonomik büyümesini ters etkileyecek bir yolda ilerlediğini belirtti ve “Artık bunun pozitif bir yöne çevrilmesi lazım.” Uyarısını yaptı. İsveç’in önde gelen gazetelerinden Svenska Dagbladet gazetesine bir makale yazan Hägglund, AB’nin gidişatı hakkında düşüncelerini kamuoyu ile paylaştı. Hägglund, yeni yüzyılda AB’nin, siyasi birliğini ve ekonomik büyümesini ters etkileyecek bir yolda ilerlediğine inandığını belirtti. Lizbon Antlaşması olarak adlandırılan Avrupa Anayasası’nın bazı Avrupa ülke vatandaşlarınca referandumlarda onaylanmadığına işaret eden Hägglund, sürecin sürüncemede kaldığını belirtti. Bunun yanı sıra üye ülkelerin AB ekonomik kriterlerini göz ardı etmeye başladığını belirten Hägglund, AB’nin ortak bir politika disiplini olmaması nedeniyle de AB’nin iç ve diş problemlerinin birçoğunun çözüme kavuşamadığının altını çizdi.

eleştiriye dahi tahammül göstermiyor.” şeklinde tespitte bulundu. “Bu iki tavrı da yanlış buluyorum.” diye devam eden Hägglund, “Tarihi akan kanlar nedeniyle kırmızı yazılmış bir kıta olan Avrupa’da, AB gibi bir barış projesine ihtiyaç olduğu aşikâr.” diye yazdı. AB’nin mevcut problemlerine çözüm olarak ulus devletlerinin yeniden kuvvetlendirilmesini öneren Hägglund, “Hâlihazırda ise tam tersi yapılıyor. Örneğin İsveç’in kendi iç işi olan kurtların avlanıp avlanmaması konusunu diğer 27 üye ülke ile tartışmasına gerek yok. Bunun yanı sıra kamuoyu desteği olmaması nedeniyle İsveç’in Euro’ya geçmesini tartışmaya bile gerek yok.” şeklinde açıklamada bulundu. “AB vatandaşlarının vergi parasını çarçur etmeye gerek yok.” diye devam eden Hägglund, “AB’nin bürokratik yapısı gözden geçirilmeli, AB fonlarının suistimal edilmesinin önüne geçilmeli, ekonomik problem yaşayan üye ülkeler ekonomik problemlerine ulusal düzeyde çözme imkânına sahip olmalı.” şeklinde görüşlerini sıraladı.

alıcı K n o i h ısı - Fas e Mağaza ç t a n a S - Abiy akyaj k M ı l n ü a r ş ö i AB’nin küresel mali krizle birlikte Euro’ya geçmek isteyenlerin oranı ise Kalıc f N a n u k o K i i l n h n s a yazdı. nı / Geli ydiye bir demokrasi krizi de yaşamaya baş- sadece yüzde ısı - Fa ç t ay -ABB9.’atartışmalarının a a B ağaz m n z iki düşladığına değinen Hägglund, ‘AB Parla-zası -İsveç’te a M U S e j k y a i a a y b n ağ man gücün mento seçimlerinde AB vatandaşlarının - Tır mücadelesine - Mak lık - A ajbirbiriyle ye Mİsveç’te n ü i y r a b k ş ö i a A f N a M u k ı n - Kal sadece yüzde 43’u oy veriyor. benzediğine işaret eden Hägglund, ı c K k l o ı i i l l n n h a a n a s i ş K l y i a e a F N ion AB “Birsıkesim yAB- Bile ilgili herUolumsuz lik - yüzde 40ısoranında anı / G aj Sanatçısı ashülkenin Basevinçle F m elinsadece z G ı Mağa a / e z ı k üyeliğininndevamını destek var. Para gelişmeyi karşılıyor, diğer ç y a a n i t y ğ a n b a k r a A ı m a T a z M AB ise yajile- ilgili en Kküçük yaj S Kron’dan biyebirimi kesim kbirimimiz Apara öbirrü - M lik - Nişanlık rnak U akAB a f ı T a M M k ı u ı n - Ka l j c o ı n a ü i l r n a y h a ş n ö a s k i i K f y l a a N a e a F M u ashion azası - Bay - B ak Uzmanı / G aj Sanatçısı elinlik F - Kalıcı Bay - Bayan K G n Mağ ı / o s ı e i ı n y ç h i t a s y b a ğ n a k r m A n a F ı z a ı a T s ısı örü - M ağaza ırnak U rü - Makyaj S anlık - Abiye M alıcı Makyaj işanlık hion - K f T N M a u j e y K a k i i y l n b k n anlık - A ion - Kalıcı Ma - Bayan Kuafö ı / Gelinlik - Niş sı - Fashion - K ası -Bay - Baya Uzmanı / Geli Sanatçısı - Fas e Ma an yaj ash ğaz Bay nak biy atçı atçısı - F iye Mağazası - aj - Tırnak Uzm ü - Makyaj San nlık - Abiye Ma lıcı Makyaj - Tır Kuaförü - Mak ik - Nişanlık - A ion ky an sh ör Ab işa inl Ka şanlık - hion - Kalıcı Ma y - Bayan Kuaf nı / Gelinlik - N çısı - Fashion - zası - Bay - Bay k Uzmanı / Gel j Sanatçısı - Fa ye M Abi Fas nat ağa ırna ı -Ba zma akya natçısı - biye Mağazas kyaj - Tırnak U örü - Makyaj Sa anlık - Abiye M alıcı Makyaj - T n Kuaförü - M nlik - Nişanlık - hio -A af -K eli Niş aya Ma Fas Nişanlık ashion - Kalıcı Bay - Bayan Ku anı / Gelinlik - tçısı - Fashion ğazası -Bay - B nak Uzmanı / G yaj Sanatçısı a Abiye na ak zm Tır M a sı ı-F U M s S k a e ı j ı j z k l y ç a i a t a a n ü y y b r a ğ n a k k A r ö ş n a ı a a biye M ıcı Makyaj - T rü - Ma lik - Nişanlık alıcı M y - Bayan Kuaf ı / Gelinlik - Ni ısı - Fashi ö A K f a k u n ı l o K i n l - Nişa anatç sı - Ba on - Ka sı -Bay - Bayan zmanı / Gelin anatçısı - Fash Uzman S i a j k z h a a s a y a ğ n k r F a ı a - Abi T M U ı S M k a s ı e j j k z ı l y ç a a a a n i ü t y y ğ n r a b a k r k ş a ö ı A i n Sa lıcı Ma - Bayan Kuaf lik - N biye M lıcı Makyaj - T rü - Ma ik - Nişanlık a n ö A i f K l a e Fash k u ı G n l K ı / o n s i ı ı n l y a h a n ç ş a n a s t i K i a y l B a a k-N shion ay - Ba k Uzmanı / Ge tçısı - F ye Mağazası - aj - Tırnak Uzm - Makyaj San lık - Ab a B a F n ı a s ı s S a ı j z ç i a t a aj Sana ık - Abiye Mağ ı Makyaj - Tırna uaförü - Maky - Nişanlık - Ab n - Kalıcı Maky Bayan Kuaförü elinlik - Nişan shio Fa lik lıc ynK ı/G hio anl lik - Niş ı - Fashion - Ka ası -Bay - Baya Uzmanı / Gelin Sanatçısı - Fas Mağazası - Ba Tırnak Uzman kyaj Sanatçısı - iye tçıs - Ab yaj Ma ğaz nak biye yaj yaj Sana nlık - Abiye Ma lıcı Makyaj - Tır Kuaförü - Mak ik - Nişanlık - A on - Kalıcı Mak ayan Kuaförü - linlik - Nişanlık hion an işa Ka inl shi Bay - B k Uzmanı / Ge Sanatçısı - Fas ı s inlik - N çısı - Fashion - zası - Bay - Bay k Uzmanı / Gel j Sanatçısı - Fa a z a at ğa ya - Tırna örü - Makyaj Abiye ye Mağ rna n a k j i ı a a T a b M k S y ı A M e j l j k y a n a a i y k y a ü b ı k lık - A ıcı Mak Bayan Kuaför linlik - Nişanl shion - Kalıcı M - Bayan Kuaf / Gelinlik - Niş Fashion n l a a ş i K N n elinlik tçısı nı / Ge Fashio ğazası -Bay ısı - Fa sı - Bay ırnak Uzmanı a a ç a t ı n z m s a a ı a z ç n S ğ U t j a a Mağ a k a S a e y n j M a T y k a a n i e M r y S a j y b ı e j i k a T M A y a b a y i y A k j ak lık - Ab Kalıcı Makya förü - M ik - Nişanlık lıcı Ma ayan Kuaförü nlik - Nişanlık n - Kalıc n a a a u K ş i K N n n o a Gelinlik tçısı - Fashion - ası - Bay - Bay zmanı / Gelinl natçısı - Fashi ğazası -Bay - B k Uzmanı / Geli atçısı - Fashio ası a a a az az an kU j Sa kyaj San lık - Abiye Mağ Makyaj - Tırna aförü - Makya işanlık - Abiye M ıcı Makyaj - Tırn förü - Makyaj S lık - Abiye Mağ aky Ku şan lıcı - Kal n Kua lik - N - Nişan hion - Kalıcı M n a n o y k i i i l a l h e B n s nlik - Ni ı - Fashion - Ka sı -Bay - Bayan i G l a / e F y zmanı aj Sanatçısı sı - Ba a anı / G anatçısı - Fas ğazası -Bay ıs z ç a U t m z a k z a a ğ a U n ğ a n a a k r M ı S a yaj - Abiye lıcı Makyaj - T uaförü - Maky anlık - Abiye M Makyaj - Tırn örü - Makyaj S lık - Abiye Ma akyaj - T k ı l n a ş i Pazartesi: 9.30 - 17.30 iş Brøndby Strand an afSadece giyim 6, alıcı - N2660 K k alıcı M i - NişPerşembe: n KuSalı: l nlik - N ı - Fashion - Ka Bay - Bayan K ı /Ulsøparken K a k n n i i y l o l i a n n e i h B o l G i s 9.30 17.30 Cuma: 9.30 18.00 e ayan h a y G s B F s Tlf.: 43 54 44 22çı-sıSengul-Essiz@hotmail.com ı a ı / n a ç s ı F B a t y a n a a ı z m ı a s z n s B a t ı sı Uzm 9.30 -a17.30 aj Sa 9.30 anatç Cumartesi: az- a15.00 ırnak U Makyaj Sana Abiye Mağaza aj - TırnakÇarşamba: ye MağStyle &kyFashion S i ğ T j b a ak U j A y M n a k r e ı k a y ı T i l y a M b n ü k j k r M ı A a a a l - Niş uaförü ik - Nişanlık alıcı M ı Maky - Kalıcı - Bayan Kuafö elinlik - Nişan c K K ı n l n o Kua a i a n K n h y o s i a a l a y h B n n F s y G a i o l a a i / B y ı F e Ba ash /G anı sı -B sı ay natçıs Uzm ğazası atçısı - F Uzmanı Sanatçı azası -B Mağaza nak Uzm

YAKINDA TAŞINIYORUZ! Brøndby Strand Centrum’da açacağımız mağazamızla hizmetinizde olacağız!

Şengül Eşsiz


ASPENDOS

YATAK ODASI TAKIMI

18.999,-

SAFİR

3+2+1

15.700,SULTAN

BAZA+BAŞLIK

4.999,SCARLETT

3+2+1 (normal fiyatı 18.399,-)

16.999,-

NATUREL

3+2+1

18.999,-

YEMEK MASASI

HÜNKAR

MASA + 4 SANDALYE

YATAK ODASI TAKIMI

5.000,-

(Madras dahil)

12.999,-

SPEEDY SERIES

RANZA YATAK DAHİL

5.000,DEKO

LAMBALAR

BARİ

KÖŞE TAKIMI (Hakiki deri)

15.000,-

DEMET

PORTMANTO

3.999,-

Rahatlık ve konforun adresi ... Hayalinizdeki eviniz artık uzak değil!

© Moving Media ApS

HÜRREM

BAZA 160x200

27.999,-


4 İSKANDİNAVYA

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

Kamil Subaşı

Seçim zamanı Danimarka’da 19 Kasım’da yapılacak yerel seçimler için son düzlüğe girilmiş vaziyette. Heyecan dorukta, adaylar son kozlarını oynayıp seçimleri kazanma ve belediye meclislerindeki yerlerini alma telaşında. Geçtiğimiz cumartesi sabahı sokaklara çıktığımızda o zamana kadar pek farkına varamadığımız seçim atmosferini ister istemez hissediyorduk. Zira bir gün öncesi yani cuma gecesi geç saatlere kadar adaylar kendilerine destek veren gönüllülerle oluşturdukları ekiplerle hummalı bir çalışma ile direklere boy boy posterlerini asmış, daha bir görünür ve tanınır hale gelmişlerdi. Sokaklarda yürürken ya da araba sürerken sağlı sollu adayların posterleri boy gösteriyer, kendilerini cazibe merkezi haline getirmeye çalışarak bizlere oy verin diyorlardı. Adaylar aday olmalarının gereklerini yerine getiriyor, seçmeni etkilemek ve kendilerini seçtirebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Peki ya biz seçmenler. Seçimden seçime de olsa hatırlara getirilen biz seçmenler içerisine girdiğimiz şu dönemde altından daha kıymetli bir hal alan bir tek

‘oy’umuzun ve bulunduğumuz konumun farkında mıyız? Ortak Akıl Platformu boy boy reklamları ile ilan ediyordu; ‘Danimarka’da yerel seçimlerde 42.500 Türkiye kökenlinin oy kullanma hakkı var’ diye. Hele son genel seçimlerde sağ ve sol blok arasındaki oy farkı 8 binlerde olunca oylarınızın önemi çok daha iyi anlaşılıyordu. Zira az çok benim de şahit olduğum bir kaç yerde de daha önce yabancıların adını bile anmayan partiler özellikle yabancı kökenlileri listelerine alarak onların oylarını da alma telaşındaydı. Ama sanırım bizler onlar kadar henüz bunun farkında değiliz. Oynayabileceğimiz rolü başkalarına kaptırmak üzereyiz. Tek yapılacak şey en fazla bir saatimizi ayırıp, en yakın oy kullanma merkezine gidip oyumuzu kullanmak. Umarım bunu esirgemeyiz hem kendimizden hem de bizlerden oy bekleyen adaylardan… Seçimlerin sonucu ne olur bilinmez, bunu hep beraber göreceğiz, zaten yaptığımız mini ankette sorduğumuz ‘Sizce yerel seçimleri Sağ Blok mu kazanacak Sol Blok mu?’ sorusuna verilen cevapların yüzde 46’sı ‘Bilmiyorum’ şeklindeydi. Seçimler öncesi Liberal Parti Başkanı’nın lüks harcamaları ile gündeme gelmesi bu partiyi seçmenleri önünde bir hayli zor durumda bıraktı. Liberal Parti Yerel seçimlerde oy kullanmayı düşünüyor musunuz? Başkanı Lars Lokke Rasmussen EVET HAYIR KARARSIZIM Danimarka tarihinin en uzun basın toplantısına imza atarak, lüks seye% 92 %4 %4 hat giderleriyle ilgili ‘pişman’ olduYaşadığınız Belediye’nin hizmetlerinden memnun musunuz? ğunu söyledi ama bunun seçime etkisini yada seçmen üzerindeki ÇOK MEMNUNUM MEMNUNUM MEMNUN HIÇ MEMNUN tesirini 20 Kasım’da göreceğiz. Son DEĞILIM DEĞILIM yapılan genel seçimlerde özellikle % 13 % 70 % 13 %4 yabancı kökenlilerin desteği ile oylarını nerdeyse ikiye katlayarak Yaşadığınız Belediye’de Türkiye kökenli politikacı var mı? Meclis’e giren ve şu anki sol blok EVET HAYIR BILMIYORUM hükümetinin de bir parçası olan Radikal Parti de sünnete getirmeye % 71 % 25 %4 çalıştığı yasak ile Müslümanları Sizce Türkiye kökenliler yerel seçimlerde aday olmalı mı? bir hayli üzmüştü. Her ne kadar partinin Pakistan asıllı Müslüman KESINLIKLE EVET EVET KESINLIKLE HAYIR HAYIR milletvekili Nadeem Farooq gaze% 83 % 17 0 0 temize verdiği demeçte, ‘Sünnet yasaklanmayacak’ diye garanti verse de zihinler bir kere bulanTürkiye kökenli politikacıların sorunlarınızın çözümünde etkili olduğunu mıştı bile… düşünüyor musunuz? Oyumuzu kullanalım ve EVET BAZEN HAYIR BILMIYORUM oyumuzun değerini gösterelim. % 37 % 33 % 17 % 13 Gazetemizin yaptığı mini seçim anketinin sonuçlarını bir fikir vermesi adına sizlerle paylaşıyoruz. Bu Birebir tanıştığınız Danimarkalı bir politikacı var mı? bilimsel, geniş çaplı bir anket değil EVET HAYIR ama en azından şu anki durumu% 42 % 58 muzu göstermesi ve de hem sizlere hem de Türkiye kökenli adaylara fikir vermesi adına dikkate değer. Yaşadığınız Belediye’deki Danimarkalı politikacılardan memnun musunuz? Sonuçlarda dikkate değer bir huEVET MEMNUNUM HAYIR MEMNUN DEĞILIM YORUM YOK sus, katılımcıların yüzde 100’ünün % 25 % 17 % 58 Türkiye kökenlilerin yerel seçimlerde aday olması ve belediyelerde Sizce yerel seçimleri Sağ Blok mu kazanacak Sol Blok mu? de sorunlarının çözümü adına aktif SAĞ BLOK SOL BLOK BILMIYORUM rol alması gerektiğini belirtmesi oldu. Benim görebildiğim en % 29 % 25 % 46 önemli sonuçlarından bir tanesi de son yerel seçimlerde oy kullan madım diyenlerin hemen hemen Son yerel seçimlerde oy kullanmış mıydınız? hepsinin 19 Kasım’daki seçimlerde EVET HAYIR HATIRLAMIYORUM oy kullanacaklarını belirtmesi. Umarım öyle olur, zira son yerel % 71 % 25 %4 seçimlerde yabancı kökenlilerin oy kullanma yada seçimlere katılma Ailenizden veya arkadaslarınızdan yerel seçimlerde aday olan birisi var mı? oranı yüzde 37’de kalmıştı ki EVET VAR HAYIR YOK seçimlere ülke genelinde katılım % 58 % 42 oranı yüzde 87,7 idi. k.subasi@zamaniskandinavya.dk

ZAMAN DANİMARKA "KASIM 2013 YEREL SEÇİM" MİNİ ANKETİ

Programı organize eden Türk-Norveç Kültür Derneği Başkanı 83 yaşındaki Lütfü Güven, artık bu tür programları gençlerin organize etmesi gerektiğini söyledi.

TÜRK-NORVEÇ KÜLTÜR DERNEĞI BAŞKANI LÜTFÜ GÜVEN:

Norveçlilere sesimizi duyurmalıyız

Oslo’daki Cumhutiyet Bayramı kutlamasına katılım oldukça fazlaydı. Programda ayrıca çekiliş ile bazı hediyeler de dağıtıldı. ENGİN TENEKECİ OSLO

1ği’nin düzenlediği Cumhuriyet

Türk-Norveç Kültür Derne-

Bayramı kutlaması oldukça renkli geçti. Oslo’da bir restoranda canlı müzik eşliğinde gerçekleşen organizeye, başta Türkiye’nin Oslo Büyükelçisi Şanıvar Olgun olmak üzere çeşitli dernek başkanları, işadamları ve birçok misafir de katıldı. Program konuşmasına, katılımcıların Cumhuriyet Bayramı’nı tebrik ederek başlayan Büyükelçi Şanıvar Olgun, Türkiye insanın artık birer dünya vatandaşı olduğunu, programa katılanların bunun en güzel örneği olduğunu kaydetti. Olgun, hali hazırdaki Türkye’nin daha refah ve varlıklı olduğunu vurguladı. Türkiye’nin geleceğine ümitle bakılması gerektiğini, yine Türkiye’nin daha iyiye gideceğine olan inancın hiç bir zaman sarsılmaması gerektiğini belirtti.

‘Tarihte ilk kez Norveç Kral ve Kraliçesi Türkiyeyi ziyaret edecek’ İnsanların sahip olduğu görüşlerinin farklı olabileceğine vurguda bulunan Olgun, ancak ülkenin geleceği ile ilgili meselelerde birlikteliğin şart olduğuna değindi. Büyükelçi şöyle devam etti: ‘’Norveç’teki toplumun bu tür bir araya gelmelere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Norveç, maalesef uzun yıllar Türkiye’den biraz kopuk kalmış. Belki coğrafi uzaklığın da etkisi var. 87 yıldır ilk defa Norveç Kral ve Kraliçesi önümüzdeki bir kaç gün içerisinde 125 kişilik bir işadamı heyeti ile

Türkiye’ye resmi bir ziyarette bulunacaklar. Bu tarihte bir ilk olacak. Bu sonucun alınmasında bizler oldukça gayret ettik. Ancak asıl payın sizlere ait olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık Norveç’te Türkiyeli vatandaşların var olduğu fark ediliyor. Umarım bu ziyaret sonrası iki ülke arası iyi anlaşmalarla geriye döneriz.’’ Konuşmasında, ülkede yetişen genç kuşağın geleceği hakkında bazı endişelerinin olduğunu açıklayan Şanıvar Olgun, ‘’Samimi duygularımla ifade etmem gerekirse, 3. veya 4. kuşak Türkiye kökenlilerin Norveçleşmesinden endişeliyim. Bunun belli başlı nedenlerinnin ve faktörlerinnin olduğunu düşünüyorum. Ancak burada en önemli rol, aileye ve çevreye düşüyor. Bunlar devletin, ‘şöyle yapın’ demesiyle olacak işler değil. Onun için sizlerin gençlere örnek olmasını ve gençlerin Türkiye’ye olan aidiyet duygusunu taşımalarını diliyorum.’’ ifadelerini kullandı. Programı organize eden Türk-Norveç Kültür Derneği Başkanı Lütfü Güven ise, programı organize etmed ki amaçlarının daha çok, birlik ve beraberliğin sağlanması şeklinde açıkladı. Norveç’te uzun yıllar Milliyet Gazetesi’nin temsilciliğini yapan 83 yaşındaki Güven, yeni nesle biraz dert yakınarak, ‘’Aslında bu tür programları gençler organize etmeli. Ben 83 yaşındayım. Bu işler kahve politikasıyla olmaz. Zaman zaman Norveçlilere sesimizi duyurmak lazım. Türkiye kökenli vatandaşımızın bu tür programlara ihtiyaçları var. Katılım renkli ve güzel.’’ şeklinde konuştu.


6 İSKANDİNAVYA

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

İsveç’te domuz gribi mağdurlarından tazminat tepkisi

Bir kaç yıl önce dünyada etkili olan domuz gribi salgını sırasında devlet tarafından tavsiye edilen domuz gribi aşısını olan ve daha sonra da narkolepsi hastası olan mağdurların bir kısmına tazminat verilmemesi tepki topladı. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1

İsveç devleti bir kaç yıl önce dünyayı kasıp kavuran domuz gribi salgını nedeniyle vatandaşlarına domuz gribi aşısı (Pandemrix) olmayı tavsiye etti ancak bu aşı nedeniyle narkolepsi hastalığına yakalananların bir kısmına tazminat ödenmemesi tepki topladı. Bu güne kadar konu ile ilgili olarak tazminat talebi ile 345 mağdurun ilgili İlaç Sigortası’na (Läkemedelsförsäkringen) başvurduğu 192 hastanın da tazminat alma hakkının onaylandığı belirlitiliyor. Bununla beraber sigortanın domuz gribi aşısı sonrası narkolepsi semptomları görülen 19’u çocuk, yaklaşık 30 kişiye, semptomlar geç görüldüğü gerekçesiyle tazminat ödemeyi reddetmesi tepki topladı. Svenska Dagbladet (SvD) gazetesinin haberine göre birçok hasta yakını, devlet tarafından söz verilmesine rağmen kendilerine tazminat ödenmemesine sert tepki gösterdi. Tepkiler üzerine bir değerlendirme yapan

İlaç Sigorta şirketinin CEO’su Anders Öhlen, “Sigorta yönetmeliğimize göre, tazminat hakkı sadece aşıdan sonraki ilk 8 ay içinde narkolepsi hastalığına yakalandığı tespit edilen mağdurlar için var. Doktorlar diğer müştekilerin başka bir nedenle de narkolepsiye yakalanmış olabileceğini tespit etti. Bizim kurallarımız böyle. Yapabileceğimiz bir şey yok.” şeklinde konuştu. İsveç’te 2009-2011 yılları arasında gerçekleştirilen domuz gribi aşısı kampanyası sırasında 3,3 milyon kişi domuz gribi aşısı olmuştu.

İsveç’te hoparlörden ezan okuma izni yaygınlaşıyor İsveç’in başkenti Stockholm’de Fittja Ulu Camii’nden sonra Spånga Mevlana Camii’nde de minareden ezan okunacak. ATİLA ALTUNTAŞ STOCKHOLM

1sinden cuma günleri ezan okunmasına

Stockholm’de Fittja Ulu Camii minare-

izin çıkmasının ardından Türklerin kalabalık yaşadığı Rinkeby bölgesinde de polis deneme amaçlı iki cuma günü hoparlörden ezan okunmasına izin verdi. Spånga Mevlana Camii Yönetim Kurulu’nun geçen yıl sadece mayıs ayı ile eylül ayı arasında Cuma günleri hoparlörle

ezan okunması için Stockholm Emniyet Müdürlüğü’ne yaptığı başvuru neticelendi. Emniyet Müdürlüğü deneme amaçlı sadece ekim ayında iki cuma günü hoparlörden ezan okunmasına izin verdi. Fittja Ulu Camii gibi her cuma günü ezan okunması için başvuru yapmadıklarını söyleyen Mevlana Camii İmamı Faiz Mackeen, “Yaz aylarında çimler üzerinde oturarak güneşin keyfini çıkaran insanların ezan sesini duymasını istedik.” şeklinde konuştu.


Europe’s Best Airline

Tur r Retu

DUBAI 2768 DKK TEHERAN 2353 DKK TEL AVIV 2265 DKK

BEIRUT 2174 DKK


8 İSKANDİNAVYA Norveç, Esed’in kimyasallarını ülkesinde imha etmek istemiyor Kimyasal silah stoklarının imhası için gösterdiği yoğun çabalar için bu yılki Nobel Barış Ödülü’nü OPCW’ye veren Norveç, Suriye’deki kimyasal silahların imhasına ilişkin yöneltilen yardım talebine sıcak bakmadı. ENGİN TENEKECİ OSLO

1(AB) ve Rusya, Norveç’ten Suriye’deki bazı kim-

Başta ABD hükümeti olmak üzere, Avrupa Birliği

yasal silahların imhasına yönelik yardım istedi. Ancak birçok Norveçli yetkilinin yardım talebine sıcak bakmadığı kaydedildi. İmhası istenilen gazların 300 ila 500 tonluk sarin ve 50 tonluk iperit gazları olduğu aktarıldı. Norveç Dışişleri ve Savunma Komitesi yetkililerinden Christian Tybring-Gjedde, ülkeye Suriye’den imha edilmek için kimyasal silah getirilmesine dair herhangi bir neden göremediğini açıkladı. Norveçli yetkili, Norveç’in daha önce kimyasal silah üretmediğini, bundan dolayı kimyasal silahların imhası adına herhangi bir ilmi donanıma sahip olmadığını söyledi. Norveç’in yeni Dışişleri Bakanı Børge Brende ise, Suriye’deki kimyasal silahların imhası adına AB’ye söz akistan fulgt tæt i danskneoliberalisme udfordret verdiklerini kaydetti. Bakan Brende, kimyasalTyrkisk silahların nske sofaer Analyse: Urolighederne i Tyrkiet begyndte som en gang har en demokratisk valgt regering demonstration mod opførelsen af et indkøbscenter ved imhasının farklı yollarla da olabileceğini hatırlatarak, magten i Pakistan i en hel valgperiode. Taksim-pladsen i Istanbul. Det er dog en mere generel n skaber stolthed blandt dansk-pakistanere modstand mod regeringens neoliberale m mange har“Mesela boet hele livet i Danmark. para karşılığında bunu yapmak mümkün. udviklingspolitik, der ligger bag optøjerne. Belki de kimyasal silahları Norveç’te imha etmeye de biliriz.” açıklamasında bulundu. Brende, bir grup uzman Dışişleri ve Savunma Komitesi yetkililerinden Christian yetkilinin, Suriye’den getirilecek kimyasal silahların Tybring-Gjedde, Norveç’in kimyasal silahların imhası adına Norveç’te imha edilip-edilmemesi konusunda bazı herhangi bir ilmi donanıma sahip olmadığını söyledi. incelemelerde bulunacağını bildirdi.

14

Özel okulların açılması zorlaştırılacak amp DIT TVÆRKULTURELLE MAGASIN

#18 - ÅRGANG 3 - JUNI 2013 KR. 30,00

Norveç anen i medyasında yer alan haberlere göre, yeni hükümet özel okulların açılması konusunda daha sert politikalar izleyecek.

til at løse TENEKECİ OSLO r - ikke ENGİN til at gøre mener den maima Abou Bakr Norveç’in yeni Eğitim Bakanı Torbjørn Røe, med hende ülkede under açılacak özel okullara ilişkin medyaya Samfund 4 bazıside açıklamalarda bulundu. Røe, yeni kurulan hükü-

1

metin özel okulların açılması onayına dair daha sert bir politika izleyeceğini açıkladı. Eğitim Bakanı, özel okullarda devlet denetiminin kaldırılmayacağını, bu tür okulların onayının eskiye nazaran daha da zorlaştırılacağı söyledi. Medyada yer alan haberde ayrıca, Muhafazakar PET får Sağ Parti (H) ile hükümetin küçük ortağı İlerleme Tema side 10 - 12 Partisi’nin (FRP) önümüzdeki günlerde, özel okullarda dialogpris din eğitiminin kaldırılmasına ilişkin yeni bir önerge Politiets hazırlayacakları aktarıldı. Diğer taraftan özel okulların Efterretningstjeneste fik anerkendelse fra herhangi bir kar payı güdemeyeceğine işaret edildi. den tværkulturelle Seçim öncesi Başbakan Erna Solberg, iktidara gel- forening Dialog Forum for deres særlige indsats dikleri taktirde İsveç eğitim sistemini örnek alacakları i arbejdet med at Eğitimdialog Bakanı ogTorbjørn Røe, özel okullarda devlet denetiminin vaadinde bulunarak, “Okullar özelleştirilecek, öğrenci fremme fredelig sameksistens i bu tür okulların onayının eskiye nazaran kaldırılmayacağını, okul seçiminde serbestrammer olacak ve seviyeli sınıflandırma deres forebyggelseDagpengereformen skævt daha daBlandt zorlaştırılacağı söyledi. de daha fazla uygulanacak.” ifadelerini kullanmıştı. Eski sarbejde. uppen af indvandrere fra ikke-vestlige lande, der står til at miste andre prismodtagere gpengeretten, er tre gange Jens så høj som gruppen af etniske Vi kigger på Başbakan Stoltenberg ise,danskere. Solberg’e karşılık var tidligere nsekvenserne af den forkortede dagpengeperiode og på den nye olarak, İsveç’in eğitim konusunda uluslararası arena overrabbiner tırlatmış, Bent İsveç eğitim sistemine bazı göndermelerde dannelsesydelse i TEMA OM ARBEJDSLØSHED. Læs også om 42-årige Shinda og politiker di, der efter 13 år på kontanthjælp har yaşadığını fået modet tilbage gennem sin nye sıralamasında düşüş belirtmiş, İsveç’in uzun Melchior bulunarak, “İsveç eğitim sisteminde dersleri iyi ve zayıf Bertel Haarder. entor fra Kvinfos mentornetværk. Et netværk, der nu er lukningstruet. 16 yıllar okullar konusunda gelişim kaydetmek için farklı Kultur olanside öğrenciler arasındaki mesafe giderek açılmıştır.” alternatifler denediğini vurgulamıştı. şeklinde konuşmuştu. Eski Bakan, ülke okullarının Eski Eğitim Bakanı Kristin Halvorsen ise, devlet başarısını ise, derslerinde zayıf öğrencilere emek harcawww.opinionen.dk okullarının gelişimine ilişkin omuzlara yüklenen mak ve onların bu konudaki performanslarını artırmak, sorumluluğun meyvelerini vermeye başladığını ha- şeklinde dile getirmişti.

www.moving-media.dk www.moving-media.dk

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

İSVEÇ HABER TURU Başbakan Erdoğan, İsveç’e geliyor Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, önümüzdeki hafta çıkacağı ve Finlandiya, İsveç ve Polonya’yı kapsayan bir Avrupa turu kapsamında İsveç’i de ziyaret edecek. Başbakanlıktan edinilen bilgiye göre Başbakan Erdoğan, 5-9 Kasım 2013 tarihlerinde gerçekleştireceği Avrupa turu kapsamında Finlandiya, İsveç ve Polonya’ya resmi ziyarette bulunacak. Erdoğan’a ziyaretinde aralarında bakanların da bulunduğu bir heyet eşlik edecek.

Türk dizileri bir panelde tartışıldı

Türkiye ile birçok ülke televizyonunda büyük beğeni ile takip edilen Türk dizileri ile ilgili olarak Stockholm’de bir panel düzenlendi. Stockholm Zita Sineması’nda ‘Televizyon Dizilerinde Türk Dalgası’ adı altında düzenlenen panele ev sahipliğini Stockholm Üniversitesi’nde yeni açılan Türkiye Çalışmaları Enstitüsü yaptı. Panelde Türk dizilerinden Med-Cezir, Son, 20 dakika, Ezel dizilerinden görüntüler izlettirildi. Ayrıca, Türk dizilerinin Ortadoğu ülkelerindeki izleyicilerinin görüşleri ile günlük hayatlarında ne gibi değişikliklere yol açtığını anlatan belgesel Kısmet”ten de bir bölüm gösterildi. Panelin moderatörlüğünü yapan Stockholm Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Enstitüsü Başkanı Dr. Paul T. Levin, Türk dizilerinin başta İstanbul olmak üzere Türkiye’nin tanıtımı için iyi bir araç olduğunu  söyleyerek, “Diziler sayesinde Türkiye’nin imajı pozitif yönde çok iyi tanıtılıyor.” dedi.

2 bin kişi daha işini kaybedecek

İsveç’in beyaz eşya devi Electrolux, iki bin kişiyi işten çıkarmayı planladığını açıkladı. 2013 yılı 3. çeyrekte kar oranı bir önceki yıla göre yüzde 30 düşen Electrolux, tasarruf tedbirlerini hayata geçiriyor. Electrolux bu kapsamda2i bin kişiyi işten çıkarmayı planlıyor. Dünya çapında 60 bini aşkın kişi çalıştıran Electrolux’ün bu operasyonundan en fazla Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’daki şubelerinin olumsuz etkileneceği belirtiliyor.

Norveç televizyonu, İsveçli komedyene sansür uyguladı

İsveç ve Norveç televizyonlarının ortaklaşa hazırladığı programda, İsveçli komedyen Özz Nujen’in ırkçılığı eleştiren sözlerinin Norveç televizyonu tarafından  sansürlendiği ortaya çıktı. İsveç Devlet Televizyonu SVT ile Norveç’in devlet tarafından finanse edilen televizyon kanalı NRK’nin ortaklaşa hazırladığı ‘Skavlan’ adlı programda, geçtiğimiz hafta cuma günü İsveç’in ünlü komedyenlerinden, Türk kökenli Özz Nujen ile Norveç’in eski Başbakanı Jens Stoltenberg  konuk edildi. Programda sanatçı  Nujen,  Norveç’te yeni kurulan hükümete ortak olan yabancı karşıtı Fremskrittspartiet’i eleştirdi ve hükümet içinde yer almasının sakıncalarını anlatan bir konuşma yaptı. Ancak, tartışmaların olduğu 45 saniyelik bölüm Norveç’te yayımlanmadı. Programın sansüre  uğradığını söyleyen  Nujen, bunun ‘korkaklık’ olduğunu, ırkçılık yanlısı görüşlerin normalleştirilmeye çalışıldığını belirterek, mücadeleye  devam edeceğini kaydetti. Program, İsveç televizyonunda henüz yayımlanmadı.

Ombudsmanlık sisteminin 300. yılı nedeniyle toplantı düzenlendi

İsveç ombudsmanlık sisteminin 300. yılı dolayısıyla Türkiye’nin İsveç Büyükelçiliği’nde toplantı düzenlendi. İsveç Büyükelçiliği internet sitesinde yer alan bilgiye göre de Büyükelçi Wahlund, İsveç demokrasisinin önemli bir ayağı olan ve bugün 300. yıl dönümünü kutlamak için yapılan toplantıda İsveç ombudsman sistemini andıklarını belirtti.  Büyükelçi Wahlund,  İsveç  Kralı 12. Şarl’ın  1713’te  Osmanlı İmparatorluğu’ndan ilham alarak oluşturduğu ombudsmanlık sisteminin, ilerici bir fikir olarak o günden bugüne İsveç demokrasisinin temel kurumlarından biri haline geldiğini kaydetti.

Türk kızı geleceğin yıldız adayı

İsveç Bayanlar Futbol 2. Ligi’nde Storvretens IP takımında top koşturan 16 yaşındaki Türk kızı, geleceğin yıldız adayları arasında gösteriliyor. Attığı birbirinden güzel gollerle dikkat çeken Dilşat Gültekin, Türk olması nedeni ile Azerbaycan U 17 Milli Takımı’nda forma giyiyor. Bugünlerde menüsküs sakatlığı nedeni ile bıçak altına yatması beklenen genç yetenek Gültekin, kısa sürede sakatlığını atarak futbola bir an önce dönmeyi umuyor.

Yer altında 4G uygulaması başlıyor

Stockholm lokal trafiğinde önemli yeri olan ve yerin metrelerce altında giden metro trenlerinde çok yakında 3G’den 4G’ye geçilecek. Bütün telefon operatörlerinin aynı anda geçeceği 4G’de internet hızı 82 Mbit/s olacak. Akıllı telefon kullanıcıları, 4G sayesinde HD denilecek kadar iyi görüntü kalitesine sahip videoları oldukça hızlı ve kesintisiz izleme imkanı bulacak. Pilot bölgelerde denemeler başladı.


İşyerlerine, düğünlere, doğum günlerine ve her türlü özel günlere... 1250 m2’lik modern ve hijyenik mutfağımızla, 25.000 paket üretim kapasitemizle, ve 28 tecrübeli personelimizle... Anadolu’muzun, sıcak ve soğuk yemeklerini servis yapmaktan mutluluk duyarız. Eksotiske Delikatesser A/S • Industrigrenen 21, 2635 Ishøj • Tlf. +45 7023 2808 www.delikate.dk • delikate@delikate.dk • Açılış saatleri: Pazartesi-Cuma 8-17 • Cumartesi 8-13


10 İSKANDİNAVYA ÖLÜME İLTİCA

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

II. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın en büyük mülteci grubunu Avrupalılar oluşturuyordu. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği, onların sorunlarına çare bulmak için kuruldu. Ancak Avrupa artık mültecilerin akın ettiği yerlerin başında geliyor.

1özenle dizilmiş 359 tabut. Hepsinin

Lampedusa Havaalanı’nda yan yana

üstünde kırmızı bir gül. İçlerinde ise yaşadıkları topraklarda bitmek tükenmek bilmeyen savaşlardan, yoksulluktan ve çaresizlikten kaçan mülteciler. Teneke evlerinin çatısına iliştirdikleri ve başka bir dünyanın icadıymış gibi duran uydu antenleri sayesinde izledikleri Avrupa’nın, onlara çok daha mutlu bir hayat sunacağına inandırmışlardı kendilerini. Heyhat... Daha Avrupa kıtasına ayak basamadan Akdeniz’in karanlık sularına gömüldüler. Cesetleri uçaklara doldurulup Avrupa Birliği kanunları gereği memleketlerine ‘iade’ ediliyor... Havaalanının bir kenarında da yaşları 11 ile 17 arasında değişen 20 genç bekliyor. 3 Ekim Perşembe günü Lampedusa adası açıklarında batan gemiden sağ çıkan gençler bunlar. Belli ki tabutlarda sevdikleri var. Aylar

Not

Lampedusa adasında gerçekleşen faciada 359 mülteci hayatını kaybetti.

Defteri EMRE OĞUZ

e.oguz@zamaniskandinavya.dk evvel Eritre ve Somali’den yola çıkmışlardı. Libya’da bir süre kalmış daha sonra burada anlaştıkları bir insan tüccarı tarafından çoğuna mezar olan o gemiye tıkıştırılmışlardı. Yola çıktıklarında 514 kişiydiler; ama sadece 155’i hayatta kaldı. Ölenlerin isimleri bile geçmiyor haber bültenlerinde. Bütün varlıkları bazı rakamlardan ibaret artık. Orada havaalanının bir kenarında, yaşadıkları büyük acıya rağmen kendilerine gösterilen yerde saygıyla duran gençler; ne düşünüyor, ne hissediyor acaba? Sahi ne olacak onlara? Havaalanında bulunanlar arasında İtalya Başbakanı Enrico Letta’nın yanısıra Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve İçişlerinden Sorumlu Komisyon Üyesi Cecilia Malmström de vardı. Yaşanan trajedi karşısında duydukları derin üzüntüyü ifade ettiler. O gençlere ne olacağıyla ilgili onların da net bir cevabı yok ama tabutların üzerindeki kırmızı güller onlardan, bütçesi ise Avrupa Birliği’nden (AB). İtalya çok sıkı bir mali politika takip ediyor zira. Malum ekonomik kriz. Güle, çiçeğe, böceğe, illegal göçmenlere ayrılacak para yok. Daha iyi bir hayat uğruna Akdeniz’de yaşanan ne ilk ne de son facia bu. Lampedusa’nın ardından 10 gün içinde 2 gemi daha battı Akdeniz’de. Biri Malta yakınlarında diğeri Mısır’ın İskenderiye Limanı’nda. Her ikisinde de daha müreffeh bir hayat uğruna yola çıkan mülteciler bulunuyordu. İskenderiye’de batan gemideki mültecilerin bir kısmı Filistinliydi bir kısmı Suriyeli. Yaşadıkları topraklarda savaş hiç bitmiyordu. Yetkililerin erken müdahalesi sayesinde 900 kadar mülteci denizden sağ çıkartıldı. 10’u son nefesini Akdeniz’in sularında bıraktı. Malta yakınlarında batan gemide ise Afrikalı mülteciler vardı. 250 kişiydiler. Gemi alabora oldu. 206 kişi denizden sağ salim çıkarıldı, 34 kişi boğularak can verdi. Esasen bu rakamlar Akdeniz’in son yıllarda şahit olduğu mülteci dramının küçük bir bölümü. Uluslararası Göçmen Organizasyonu’na göre son 20 yıl içerisinde Akdeniz’de boğularak hayatını kaybeden mültecilerin sayısı 25 bin. Orta ölçekli bir

Mültecilere kucak açmanın Avrupalıların görevi olduğunu belirten Malmström, Avrupa’da birçok ülkenin demografik nedenlerle zaten mülteciye ihtiyacı olduğunu, mülteci politikasının sertleştirilmesinin çözüm olmadığını savunuyor.

kasabanın nüfusu kadar yani. Bunların 2 bini 2011 yılında bin 700’ü 2012 yılındaydı. Sadece son 15 gün içinde ölenlerin bile 500’ün üzerinde olduğu dikkate alındığında bu yılki toplamın çok daha yüksek olacağı söylenebilir.

Martin Schulz: Mülteci politikası utanç verici Yaşanan her mülteci faciasının akabinde gözler Avrupa Birliği yetkililerine çevriliyor. Zira Avrupalıların gün geçtikçe daha endişe verici boyutlara ulaşan mülteci sorununun çözümü için gereken her şeyi yaptığını söylemek imkânsız. Birçok ülke ekonomik krizi bahane ederek mülteciler konusunda üzerine düşeni yapmaktan kaçıyor. Bilakis son 5 yıl içinde iltica politikalarını yeni mültecilerin kabul edilmesini zorlaştıracak şekilde yeniden dizayn ettiler. Öyle ki bu durum Avrupa Birliği’ndeki bazı çevrelerin bile tepkisini çekmeye başladı. En son Lampedusa adasında yaşanan facianın akabinde bir açıklama yapan Avrupa Komisyonu Başkanı Martin Schulz, Avrupa’nın mülteci politikasının ‘utanç verici’ olduğunu ve İtalya gibi mülteci akınına uğrayan ülkelere daha fazla destek verilmesi gerektiğini söyledi. Ancak kısa vadede kalıcı bir çözümün hayata geçirileceğine dair ümitler hayli az. Zira geçen haftalarda üzerinde mutabık kalınan ve AB genelinde geçerli olacak ortak mülteci politikası bile en erken 2015 yılında devreye girebilecek. Dolayısıyla mülteciler illegal

yollarla Avrupa’ya giriş yapmaktan başka çare bulamıyor. O zaman da devreye insan kaçakçıları giriyor. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin verilerine göre yılda 1,5 milyon kişi AB ülkelerine iltica etmek istiyor. Bunların üçte ikisi kontrollerin nispeten daha az olduğu deniz yolunu tercih ediyor. Bu da tabii olarak AB sınırları içerisinde kalan Lampedusa gibi adaları mülteciler için cazibe merkezi haline getiriyor. Bu adalar ilk durak görevi görüyor. Birçok mültecinin hedefi bu adalar üzerinden Avrupa’nın değişik ülkelerine geçmek. İtalya, Yunanistan ve İspanya ilk durak ülkeler olarak değerlendirilirken Fransa, Almanya, İngiltere gibi ülkeler nihai hedef kategorisinde. Mültecilerin en büyük hayali ise sosyal devlet anlayışının son derece gelişmiş olduğu İsveç. Bunda ayrıca İsveç’in mülteciler ve göçmenlere karşı hoşgörülü yaklaşımının etkisi çok büyük. Birçok Avrupa ülkesi Suriye’de yaşanan iç savaştan sonra bile Suriye kökenlilere sığınma hakkı tanımaya yanaşmazken İsveç’te hükümet önceki ay ülkede bulunan bütün Suriye kökenlilere süresiz oturum vereceğini açıkladı. Bu karar Suriye kökenli mülteciler arasında büyük sevince sebep olurken İsveç’e yönelik mülteci akınının da katlanmasına yol açtı. Benzer bir adım Avrupa’da göçmen nüfusunun en kalabalık olduğu ülkelerin başında gelen Almanya tarafından da atıldı. Geçtiğimiz temmuz ayı itibariyle 5 bin Suriye kökenli mülteciyi kabul edeceğini

Avrupa Komisyonu Başkanı Martin Schulz, Avrupa’nın mülteci politikasının ‘utanç verici’ olduğunu düşünüyor. duyuran Almanya aynı zamanda söz konusu mültecilere 165 milyon Euro bütçe ayırdı. Suriye kökenli ilk mülteciler Almanya’nın değişik şehirlerine yerleştirilmeye başlandı. Bununla birlikte 2011 yılından bu yana Almanya’ya iltica başvurusu yapan ve cevap bekleyen Suriye kökenli mültecilerin sayısı 18 bini aşmış durumda. Toplam nüfusu 9,5 milyon olan İsveç’in Suriye kökenli 8 bin mülteciye bir kalemde süresiz oturum verdiği bir ortamda, Avrupa ekonomisinin dinamosu durumunda olan ve nüfusu 80 milyonun üzerinde olan Almanya’nın çok daha fazla mülteciyi kabul etmesi beklenirdi. Bu çerçeveden bakıldığında Almanya’nın gerekli hassasiyeti gösterdiğini söylemek çok zor. Eurostad verilerine göre 2012 yılında AB’ye yapılan toplam iltica başvurusunun sayısı bir önceki yıla oranla yüzde 11 artarak 335 bin 365’e ulaştı. En çok başvuru yapılan ülke 77 bin 650 ile Almanya olurken onu 61 bin 455 ile Fransa ve 43 bin 945 ile İsveç takip ediyor. Söz konusu başvuruların büyük bölümü reddediliyor. Bu konuda Fransa başı çekiyor. Fransa gerçekleştirilen her 100 iltica başvurusundan 84’ünü reddediyor. Bu oran Almanya’da yüzde 65 İsveç’te ise yüzde 52 oranında. AB üyesi ülkelerin geçen yıl kabul


11 İSKANDİNAVYA

ettikleri mülteci sayısı toplamda 102 bin 700. Bu rakam 2011’de 84 bin 300 idi. 22 bin mülteciyi kabul eden Almanya bu alanda listenin başında yer alırken onu 15 bin 300 ile İsveç, 14 bin 600 ile İngiltere ve 14 bin 300 ile Fransa takip ediyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Başkanı Antonio Guterres’e göre, AB’li hükümetler Suriyeli mültecilere gereken hassasiyeti göstermiyor. Lampedusa faciasının akabinde eleştiri dozu yüksek bir açıklama yapan Guterres, AB’den Suriyeli mülteciler için daha fazla çaba sarf etmesini istedi. Guterres’e göre AB ülkelerinin bu yıl 10 bin, 2014 yılında ise ortalama 30 bin Suriyeli mülteciye kapılarını açması gerekiyor.

Onlar da mülteciydi Çok değil II. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın en kalabalık mülteci nüfusunu Avrupalılar oluşturuyordu. Savaş sonrasında 40 milyon kadar Avrupalı ülkelerini terk ederek başka ülkelere sığınmak zorunda kalmıştı. O yıllarda Avrupalı mülteciler sorunu o kadar büyümüştü ki 14 Aralık 1950’de BM çatısı altında Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMKYK) kuruldu. 1951 yılında kabul edilen Cenevre Sözleşmesi’nin öncelikli hedeflerinden biri yine Avrupalı mülteciler sorununa çare olmaktı. Nitekim zaman içerisinde bu sorun çözüldü. Avrupalılar mülteci durumundan kurtuldu. Başta Ortadoğu ve Afrika olmak üzere dünyanın değişik ülkelerinde yaşanan savaşlar iltica akımını tersine çevirdi. Avrupa, mültecilerin en çok tercih ettiği bölgelerden biri haline geldi. Ancak bir zamanlar mülteci durumunda olan Avrupalıların kendilerine iltica eden mültecilere anlayışla yaklaştığını söylemek çok zor. Bunu geçmişte çeşitli kereler Cenevre Sözleşmesi’nin mülteci tanımını kısıtlayıcı girişimlerde bulunmalarından ve farklı göçmen kuruluşlarının eleştirilerine kulak asmadan BMMYK’nin taleplerini geri çevirmelerinden de anlamak mümkün. Halihazırda AB mülteci politikasının öncelikli hedefi, üye ülkelerin sınırlarını korumak ve bu ülkelerin yaşanan mülteci akını nedeniyle zarar uğramasını engellemek. Mültecilerin yaşam şartlarının düzeltilmesi adına atılan adımlar ise son derece kısıtlı. 13 yıldan bu yana üzerinde çalışılan ve Lampedusa faciasının akabinde kabul edilen yeni mülteci politikasının da bu konuda yeni bir anlayış getirdiğini söylemek mümkün değil. Avrupa Parlamentosu’nun Yeşiller grubu sözcüsü Ska Keller söz konusu çarpıklığı şu sözlerle ifade ediyor: “Bizim bir mülteci savunma sistemine değil, mülteci kurtarma sistemine ihtiyacımız var.” Keller’e göre, AB genelinde geçerli olacak yeni mülteci politikasının öncelikli hedefi sınır kontrollerini sıkılaştırmak. Avrupa Komisyonu’nun içişlerinden sorumlu üyesi Cecilia Malmström de sık sık Avrupa’nın mülteci politikasını eleştiren isimlerden. Mültecilere kucak açmanın Avrupalıların görevi olduğunu belirten Malmström, Avrupa’da birçok ülkenin demografik nedenlerle zaten mülteciye ihtiyacı olduğunu, mülteci politikasının sertleştirilmesinin çözüm olmadığını savunuyor. 2013 yılı itibariyle AB genelinde bulunan mültecilerin yüzde 90’una birliğe üye 27 ülkeden sadece 9’u sahip çıkıyor. Bu durum hem mülteci yükünün adil bir şekilde dağıltılmasını engelliyor hem de AB üyesi ülkeler arasında ortak bir mülteci politikasının oluşturulmasını zorlaştırıyor. Malmström’e göre öncelikle bu durum değiştirilmeli ve bütün ülkelerin adil bir oranda yük alması sağlanmalı. Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre ise AB’nin mültecilerle ilgili atması gereken siyasi ve hukuki adımların başında; mülteci iadesinin zorlaştırılması, Eurosur isimli denetim sisteminin geciktirilmeden devreye sokulması, Akdeniz’deki denetimlerin arttırılması gibi konular var.

Avrupa’da 880 bin köle! İnsan tüccarlarının elinde, insan haysiyetine aykırı şartlar altında, ölüm tehlikesiyle burun buruna yapılan

iltica yolculukları neticesinde Avrupa sınırları içine girmek mültecilerin derdinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Belki de tam tersi. Asıl zorluklar ondan sonra başlıyor. Almanya’nın mültecilere karşı uyguladığı ayrımcı politikaları protesto eden mültecilerin, başkent Berlin’deki Brandenburg Kapısı önündeki açlık grevi geçtiğimiz haftaya kadar devam etti. Aylardır çalışamadıklarını, psikolojik ve fizyolojik birçok rahatsızlıkla mücadele etmelerine rağmen düzgün bir tedavi göremediklerinden şikayet eden mülteciler özellikle iltica başvurularının çok geç neticelenmesinden şikayet ediyor. Söylediklerine göre başvurulara cevap verilmesi birkaç yıl sürebiliyor. Mülteciler arasında şartları en kötü olanlar iltica başvuruları reddedilenler. Hala cevap bekleyenlerin aksine onlar, sınır dışı edilmek üzere hapishanelerde bekletiliyor. Hapishane şartları bazı ülkelerde gerçekten çok kötü. Malta’da Somali asıllı bir mülteci hapishanede aylarca aşırı sıcak ve soğuk havaya katlanmak zorunda bırakıldı. Konunun medyada yer almasının akabinde açılan davada Avrupa Adalet Divanı, Malta’yı tazminat cezasına mahkum etti. Kararın gerekçesinde tazminatın insan onuruna yaraşmayan ve aşağılayıcı muameleden dolayı verildiği ifade edildi. Bütün bu zorluklara tahammül eden ve neticede iltica başvurusu kabul edilen mülteciler bu sefer de tamamen yabancısı olduğu bir toplumda ayakta kalma mücadelesi vermek zorunda kalıyor. Özellikle iş hayatına adaptasyon son derece zor. Göçmenlik statüsü kazanan mültecilerin büyük bölümü piyasa şartlarının çok altında çalışmak zorunda kalıyor. Avrupa Parlamentosu tarafından hazırlanan bir rapora göre, AB genelinde ‘köle’ şartlarında çalıştırılan kişi sayısı 880 bin. Bu yüzden çok sayıda göçmenin hayatı zindana dönüyor. Geçen aylarda Fransa’nın Nantes şehrinde yaşayan bir göçmen bu şartlara dayanamayarak kendini iş ve işçi bulma kurumunun önünde yaktı. Adının Cemal Chaap olduğu öğrenilen 43 yaşındaki göçmenin daha önce iş ve işçi bulma kurumuna kendisine düzgün bir iş bulmamaları durumunda hayatını sonlandıracağına dair mektuplar yazdığı ortaya çıktı. Bütün bunlar dikkate alındığında AB üyesi bütün ülkelerin geçmişte kendilerinin de karşı karşıya kaldığı zorlukları hatırlamak ve mültecilere yönelik politikalarını daha insani bir çerçeveye oturmaktan başka çare olmadığı görülüyor. Zira gün olur devran döner; bugün mülteci olanlar yarın bambaşka bir durumda olabilir. ***

Göçmenlerin ilk durağı Lampedusa İtalya’nın güneyinde 20,2 kilometre karelik bir ada olan Lampedusa’da hayat balıkçılık, tarım ve turizm üzerine kurulu. Adanın güney kısmında yer alan Tavşan Sahili, dünyanın en iyi sahilleri arasında gösteriliyor. 2000’li yıllardan beri ada, Afrikalı mülteciler tarafından Avrupa’ya giriş kapısı olarak kullanılıyor. Değişik Afrika ülkelerinden yola çıkan mülteciler önce Libya ya da Tunus’a oradan da gemiyle Lampedusa’ya geliyor. Tunus ile Lampedusa arası yaklaşık 113 kilometre. İnsan kaçakçılarının her bir mülteciden kişi başı bin Euro aldığı söyleniyor. BM verilerine göre sadece bu yılın ilk 9 ayında Lampedusa adasına ulaşan mülteci sayısı 21 bin 780. Bunların 4 bini çocuk. Çok sayıda mülteci Lampedusa adasına varamadan hayatını kaybediyor. Katoliklerin ruhani lideri Papa, göreve gelmesinden sadece 4 ay sonra Lampedusa’yı ziyaret etti ve göç yolunda hayatını kaybedenler için dua etti. Daha iyi bir hayat ararken göç yolunda ölümle karşılaşanların haberlerini okudukça, yüreğine bir diken gibi acı saplandığını ifade eden Papa Francesco, burada şöyle konuştu: “Zor şartlar altında yaşayan bu kardeşlerimiz buraya, hem aileleri hem de kendileri için biraz huzur ve barış bulmaya geliyordu. Ancak umut yolu, onlar için ölüm yolu oldu.” Lampedusa adasına varan mülteciler buradan önce İtalya’ya daha sonra da fırsat bulabilirlerse İskandinav ülkelerine olmazsa değişik Avrupa ülkelerine yayılıyor.

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

NORVEÇLI ÜNLÜ OYUNCU ANDERS BAASMO CHRISTIANSEN:

Göçmenlerin oyunculuğa ilgi duymalarını çok istiyorum ENGİN TENEKECİ OSLO

1anları’ diye adlandırılan

İnsanın yaşamında, ‘kader

zaman dilimleri vardır. Kişinin, kaderin cilvesiyle, herhangi nedenlerle içerisine girdiği bu zaman kuşağı, yine insanın gelecek yaşamı adına, belki de hiç beklemediği surprizlerle karşılaşmasına sebep olabiliyor. Norveç’in yurt dışında da tanınmış ünlü tiyatro-sinema oyuncusu Anders Baasmo Christiansen’in çocukluğunda yaşadığı bir olay yukarıdaki cinsten. Zira Christiansen, lise dönemlerinde izlediği bir filmden sonra içindeki oyunculuğu keşfeder ve ilerleyen yıllarda kendisini sinema ve tiyatro dünyasının içinde bulur. Daha ilginç olan şey ise, ünlü oyunucunun o zamana kadar oyunculuğa hiç ilgi duymaması, sorasındaysa kendi ifadesiyle tiyatronun aslında özlemini çektiği birşey olduğunun farkına varmasıdır. Zaman’a mülakat veren Christiansen ile, başta Norveç tiyatro ve sinema sektörünün gidişatı, ülkedeki Norveçli göçmenler tiyatroya nasıl yönlendirilir gibi meseleler olmak üzere birçok farklı konuyu konuştuk. Ünlü oyuncuya göre, bu sektörlerde boy göstermek isteyenler şan-şöhreti bir tarafa bırakıp, daha çok kendi işinin hakkını eda etmeli. “Bu işi, seyircileri ve toplumu etkilemek, onları güldürmek, ağlatmak, düşündürmek ve konuşturmak için istemelisin. Yani gerçekten çok istemelisin.” ifadelerini kullanan ünlü oyuncu, bu konuma ulaşma nedenini ise, kendi hayellerinin peşini bırakmaması şeklinde kaydediyor. Yaklaşık 33 ülkede gösterime giren dünyaca ünlü Kon-Tiki filminin başarılı oyuncularından Christiansen’e göre, hem tiyatro hem de sinema adeta bir dünya dili niteliğinde. Özellikle de

uluslararası film festivallerinde gösterilen filmler. Çünkü ünlü oyuncu, gösterime giren bu tür filmlerin aracılığıyla, farklı kültürler, insanlar ve toplumlar hakkında bilgi edinildiğinin altını çiziyor. Anders Baasmo Christiansen ifadelerinde kendisine yönelttiğimiz, “Ülkedeki göçmen kökenliler nasıl olur da kendilerini ifade adına sinema ve tiyatroya yönelir?” sorusuna da cevap veriyor. Christiansen, bu konuda yönetmenlere büyük iş düştüğünü açıklıyor. Yönetmenler, Norveçli göçmenlerin ilgi duyacağı oyunları sergilediği taktirde, onların bu sektörlere olan ilgilerini kamçılayacağına işarette bulunuyor. Ülke göçmenlerinin bu tür sektörlere oldukça ilgi duymasını istediğini belirtiyor.

‘Kültür ve sanat kurumlaştırılmamalı’ Norveçli oyuncu, bu sektörlerin (kültür ve sanat) gerek kotalaştırılmasına gerekse kurumsallaştırılmasına karşı olduğunu belirtiyor ve rolü kim hakediyorsa, onun yapması gerektiğini savunuyor. “Kişinin kim olduğu ve nereden geldiği önemli değil.” diyen Christiansen, özellikle ülke tiyatro sektörünün daha gelişmesi gerektiğini aktarıyor. Ünlü oyunucu, tiyatro sektöründe çalışan oyuncuların durumunun biraz daha vahim olduğuna parmak basarak şöyle devam ediyor: “Oyuncu olanlar biraz farklı bir meslek seçtiklerini kabul etmeli. Yani diğer meslek gurupları ile aynı haklara sahip olmadıklarını kabul etmeliler. Bu uzun bir konu. Ama burada oyuncular arasında daha fazla rekabet olursa kalitenin artacağını düşünüyorum. Bir film yönetmeni, Norveç’teki bütün aktörler arasında birini seçebiliyor, ama bir tiyatro yönetmeni bunu seçemiyor."


12 İSKANDİNAVYA Doping borsasının merkezi Arhus

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

Ölümlere sebep olan doping haplarının gizli borsasının Danimarka’nın Arhus şehrinde olduğu tespit edildi. Mafya, cezası az, kazancı çok olduğu için, uyuşturucudan doping sektörüne kayıyor. HASAN CÜCÜK KOPENHAG

Avrupa’daki büyük doping operasyonları

1(Sıvı Operasyonu) adını verdiği soruş-

İsveç polisi, 2010’da Operation Liquid

turmanın startını verdiğinde, Avrupa’nın en büyük doping merkezinin izine ulaşacağını bilmiyordu. Polisin yaptığı uzun araştırmalar sonunda 20 bin sayfalık bir iddianame ortaya çıktı. Hakim karşısına çıkan 57 kişiye toplam 65 yıl hapis cezası verildi. Avrupa’daki ‘doping borsasının’ merkezinin Danimarka’nın Arhus şehri olduğu tespit edildi. Satışlar gizli gizli devam ederken; her iki ülkede doping mafyasının beynine ulaşmak için araştırma ve operasyonlar sürüyor. Doping haplarıyla ilgili en detaylı araştırmayı, 2007 yılında İtalyan Sandro Donati yaptı. Donati’nin ulaştığı sonuçlar gerçekten korkutucu boyuttaydı. Avrupa ülkeleriyle birlikte Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Güney Afrika’da yaşayan 15,5 milyon kişi illegal doping borsasının müşterisiydi. Milyonlarca kişi ya doping haplarını kullanıyor ya satıyor ya da üretiyor. Bu rakam, bu ülke nufüslarının yüzde 1,9’una tekabül ediyor. Performans artıran steroidleri kullanan kişiler kalp, ciğer ve sinir hastalıkları ile beyin kanaması gibi rahatsızlıklara davetiye çıkarmış oluyor. Donati’nin raporu, doping haplarının sadece sporcular değil, ‘sıradan’ kişiler arasında da yaygın olarak kullanıldığını ortaya koyuyordu. Donati’nin ‘World Traffic in Doping Substances’ adını verdiği rapor, Uluslararası Antidoping Ajansı (WADA) tarafından da onaylanıyordu. Kullanıcı sayısının 15 milyonu aştığı doping pazarında dönen para, baş da döndürüyordu. Donati’ye göre doping borsasının cirosu, 3 rakamlı milyar doları aşıyordu. Rapora göre, Asya’dan kilosu 3 bin Euro’ya alınan 1 kilo steroid tozu, Avrupa’da ‘uzman eller’ tarafından 200 bin hapa dönüştürülüyor. Elde edilen gelir ise 125 bin Euro’ya kadar çıkıyor. İllegal haplara karşı mücadele etmesiyle ünlenen İsveçli emniyetçi Gunnar Hermansson’un tespiti ise oldukça dikkat çekici. Ona göre, mafya doping hapları ticaretini kontrol ediyor. Gerekçe ise basit: Uyuşturucu kaçakçılığına ve ticaretine verilen cezalar çok yüksek olmasına karşılık, doping ticaretine düşük ceza veriliyor. Avrupa’da doping satışıyla ilgili en kapsamlı soruşturmayı İsveç polisi yaptı. 2010 yılında başlayıp 2011’de sona eren soruşturmada onlarca polis görev yaptı. Şüpheli kişilerin telefon ve Skype görüşmeleri dinlendi. İnternet siparişleri ve gönderdikleri e-postalar kayıt altına alındı. İsveç’te doping borsasını kontrol eden kişinin ‘Rocky the King’ kod adını kullanan Hindistan asıllı Veerpal Singh olduğuna ulaşan polis, çeteye önemli bir darbe vurdu. Singh liderliğindeki 57 çete üyesi toplam 65 yıl hapis cezası alırken, Singh’e verilen ceza 4,5 yıldı. Singh’in bağlantılarını takip eden İsveç polisi, Avrupa doping borsasının merkezinin Danimarka’nın Arhus şehri olduğunu tespit ederken, arkasındaki kişinin 20’li yaşlarda bir Türk olduğu bilgisine ulaştı. Operasyon hakkında

İSPANYA: Haziranda İspanya polisi ülkeye Çin, Yunanistan ve Portekiz’den illegal yollarla sokulan 750 steroid ve büyüme hormonuna el koydu, 80 kişi gözaltına alındı. Çetenin günlük gelirinin 15 bin Euro olduğu açıklandı. NORVEÇ: Martta, Operasyon Gilde adı verilen soruşturma sonunda 100 kişi gözaltına alındı. Son 7 yılda 13 milyon Euro kazandıkları belirtilen doping çetesinin steroid tozunu Çin’den getirdiği tespit edildi. İSVEÇ: Martta, İsveç polisi Operasyon Robin adını verdiği soruşturma ile 23 kişiyi gözaltına alırken, çetenin 20092012 arasında 6 milyondan fazla doping ürünü satıp 4 milyon Euro kazandığı tespit edildi. POLONYA: Ekim 2011’de Polonya gümrük görevlileri sınırda durdurdukları İsveç plakalı tırda binlerce doping hapı buldu. Piyasa değeri ise milyonlarca Euro olarak açıklandı. Yine Aralık 2011’de Varşova’da polisin yaptığı operasyonda piyasa değeri 10 milyon Euro olan doping hapları ele geçirildi. RUSYA: Nisanda iki halterciyi gözaltına alan Rus polisi, bu kişilerin ülkeye Beyaz Rusya’dan doping hapları soktuğunu tespit etti. Polis tam 2 ton anabolik steroide el koydu. Piyasa değerinin milyonla ifade edildiği açıklandı. ÇEK CUMHURİYETİ: Ekim 2012’de Çek polisi doping haplarından milyonlarca Euro kazanan 11 kişiyi gözaltına aldı. Çetenin, doping ürünlerinin hammaddesini Tayland’dan getirerek Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Almanya, İspanya ve Ukrayna’daki müşterilerine doping hapları sattığı tespit edildi.

Danimarka polisine Haziran 2010’da bilgi veren İsveç polisi, şüpheli kişinin adını verdi. Danimarka polisi adı geçen Türkü gözaltına alıp 30 gün içeride tuttu. Ancak yapılan araştırmalarda bir arpa boyu yol alınamadığı için şüpheli serbest bırakıldı. İsveç polisi, doping satışıyla mücadelede telefon dinleme ve gizli kamera kayıtlarını delil olarak mahkemeye sunarken, Danimarka yasalarına göre 6 yıldan az ceza davalarında polis telefon dinleme ve gizli kamera kayıtlarını delil olarak mahkemeye sunamıyordu. Doping için verilen en yüksek cezanın 2 yıl olması, Danimarka’nın doping hapları üssü olmasının önünü açıyordu. Arhus Emniyeti’nden Poul Gade, soruşturmayı derinlemesine yapamadıkları için

sonuca ulaşamadıklarını söylerken, mevcut kanunların ellerini bağladığını ifade ediyordu. Gade, 30 günlük gözaltı sonunda serbest bırakılan Türk’ün, doping ticaretinin merkezinde bulunmadığını, sadece vitrinde gözüken kişi olduğunu, asıl sorumlulara ise ulaşamadıklarını sözlerine ekliyordu. İllegal doping ürünlerinin satışı internet üzerinden yapılıyor. Bu konuda iki internet sitesi öne çıkıyor: Euroking Gear ve Eroids... Doping hapı almak isteyenler, sitede açtıkları kullanıcı adıyla rahatça istedikleri ürüne ulaşıyor. Euroking Gear, 337 değişik doping ürününün satışını yapıyor. Polis sahte isimlere açılan kullanıcı adlarını takipte zorlanıyor. Satışlar sadece internet üzerinden olmuyor. Legal olarak açılan bitkisel

ürünler satan aktarlarda da masa altından doping haplarını almak mümkün. İnternet üzerinden verilen siparişlerde para transferi bankadan değil, MoneyGram ve Western Union üzerinden gerçekleştiriliyor. Bu iki kurum üzerinden yapılan para transferinin rakamları yüksek olmadığı için polisin dikkatini çekmiyor. Araştırmalar, illegal doping haplarının satışının tamamen mafyanın kontrolünde olduğunu gösteriyor. Silah ve uyuşturucu ticaretini kontrol altında tutan mafya ve illegal örgütler, polisiye tedbirler karşısında rahat hareket edemeyince doping olayına el attılar. Cezaların az, gelirin yüksek olması, mafyanın doping borsasına yönelmesinin en önemli sebebi.

Kalp krizi geçiren Villy Sövndal’ın durumu iyi Geçtiğimiz hafta içerisinde kalp krizi geçiren Dışişleri Bakanı Villy Sövndal acilen hastaneye kaldırılarak ameliyat edildi. ZAMAN KOPENHAG

1ndal geçtiğimiz hafta içerisinde kalp Danimarka Dışişleri Bakanı Villy Söv-

ameliyatı geçirdi. Sabah erken saatlerde evinde fenalaşan Sövndal’ın çağrılan ambulans ile hastaneye götürüldüğü ve acil bir şekilde ameliyata alındığı öğrenildi. 61

yaşındaki Sövndal’ın kalp damarlarındaki kanda oluşan pıhtılaşma nedeniyle kalp krizi geçirdiği belirtildi. Konuyla ilgili olarak Danimarka Dışişleri Bakanlığı tarafından

yayınlanan resmi açıklamada, “Operasyon başarılı geçti. Dışişleri Bakanı’nın durumu iyiye gidiyor ve kısa bir süre sonra işinin başına dönmesi bekleniyor.” denildi.


13 İSKANDİNAVYA

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

KÜRT BAKAN DR. İDRIS HADI SALIH:

Hizmet’in Kürtlere karşı olduğunu söylemek insafsızlık

Geçtiğimiz hafta içerisinde kısa bir ziyaret için Danimarka’ya gelen Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin önde gelen siyasetçilerinden Dr. İdris Hadi Salih, Hizmet camiasına bağlı Işık Kolejleri’nin bölgenin eğitim kalitesini arttırdığını ve Türkiye ile ilişkilerinin gelişmesine olumlu katkı sağladığını söyledi. “Kendi insanlarımız bile kaçarken onlar bizi terketmedi” diyen Dr. İdris, Hizmet Hareketi’nin Kürtlere karşı olduğuna ve barış sürecini desteklemediğine dair iddiaların insafsızlık olduğunu söyledi. BİRİNCİ SAYFADAN DEVAM

hem de toplum olarak bu okullara büyük bir teveccüh olduğunu ifade etmeliyim. Hükümetimiz açılan bütün okullara destek vermiştir. Halkımız da bu okulları sevmekte ve sahip çıkmaktadır. Çocuklarını bu okullarda okutabilmek için adeta yarışıyorlar.” dedi.

“Kendi insanlarımız bile kaçarken onlar bizi terk etmedi” Dr. İdris Hadi Salih, ömrünü bölgede geçirmiş deneyimli bir siyasetçi. Ulaşım, Sanayi ve Eğitim Bakanlığı görevlerinde bulunmuş. Bölge halkının yakından tanıdığı ve siyasi ayrılıklara rağmen her kesimin büyük saygı duyduğu bir isim. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi için en hayati meselenin “eğitim” olduğunu düşünüyor. Bu yüzden eğitim bakanlığı yaptığı süre boyunca bölgenin eğitim altyapısına ciddi şekilde yatırım yapmış. Önceleri bölgede 1000 okul ve sadece 1 üniversite varmış. Kendisinin bakanlığından sonra okul sayısı 5 bine, üniversite sayısı ise 24’e yükselmiş. Bununla birlikte eğitimde kalitesinin artmasında en önemli payın Hizmet camiasına bağlı “Işık Kolejleri’ne” ait olduğunu şu sözlerle vurguluyor Dr. İdris: “Işık Kolejleri 1994 yılında geldi bölgemize. Çok sıkıntılı bir dönemdi. İktisadi ve siyasi sorunlar vardı. Ambargolar devam ediyordu. Elektrik bile doğru düzgün verilemiyordu. Kendi insanlarımız bile bölgeyi terk edip başka ülkeler yerleşiyordu. Böyle bir dönemde Türkiye’deki rahatlarını bırakıp geldiler, okul açıp çocuklarımıza eğitim vermeye başladılar. Bütün zorluklara rağmen bizi terk etmediler. Önce Erbil’de bir okul açıldı, sonra Süleymaniye’de sonra Kerkük derken diğer şehirlerde. Halihazırda Işık Kolejleri’ne bağlı çalışan 30 okul ve 1 üniversite var. 15 bin çocuğumuz bu okullarda eğitim görüyor.” Işık Kolejleri’nin eğitimcilik konusunda

“Türkiye ile ilişkilerimizi geliştiriyorlar”

Dr. İdris Hadi Salih (ortada), ömrünü Irak’ta geçirmiş bir siyasetçi. Ulaşım, Sanayi ve Eğitim Bakanlığı görevlerinde bulundu. FOTO: ZAMAN tecrübeli olduğunu ve getirdikleri sistemden bölgedeki bütün okulların istifade ettiğini ifade eden Dr. İdris, “Isık Kolejleri’nde eğitim gören öğrenciler aldıkları kaliteli eğitim sayesinde başta Avrupa ve Amerika olmak üzere yurtdışındaki başarılı üniversitelerde yüksek lisans ve doktora yapabilir hale geldiler. Bu bizim için çok önemli birşey.” dedi. Kendisinin gerek bakanlık yaptığı yıllarda gerekse daha sonraki seyahatlerinde dün-

yanın değişik ülkelerinde Hizmet camiasına bağlı okulları gördüğünü belirten Dr. İdris, bu okulların yeni neslin ıslahı adına önemli bir vazifeyi ifa ettiğini söylüyor.

“Kürtler bu okullara sahip çıkıyor” Işık Kolejleri’nin Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin eğitimine yaptığı katkıların bölge halkı tarafından da takdir edildiğini vurgulayan Dr. İdris, “Hem hükümet olarak

Dr. İdris Hadi Salih, Işık Kolejleri’nin sadece eğitime değil Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Türkiye ile olan ilişkilerine de olumlu katkı yaptıklarını söyledi. Yıllarca Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Türkiye arasında hiç bir diplomatik ilişki bulunmadığını hatırlatan Dr. İdris, ilk temasın Işık Kolejleri’ne bağlı Işık Üniversitesi’nin açılışında olduğunun altını çizdi. Bunun bölgenin diplomatik tarihi açısından büyük bir öneme sahip olduğunu belirten Dr. İdris, “Türkiye kökenli 1000’den fazla firma bölgemizde faaliyet gösteriyor. Ciddi bir ticari işbirliği söz konusu. Buna rağmen çeşitli nedenlerden dolayı yıllarca Türkiye ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında hiç bir diplomatik temas gerçekleşmedi. Ta ki; 2008 yılında Işık Üniversitesi açılana kadar. Üniversitenin açılışına Türkiye’nin Musul Konsolosu katılarak Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun mesajını okudu, ayrıca Türkiye’den 6 milletvekili ve çeşitli yetkililer katıldı. Bu Türkiye ile olan ilk diplomatik temasımız oldu. Daha sonra da Sayın Başbakan Erdoğan,Uluslararası Erbil Havaalanı’nın açılışına katıldı.” dedi.


14 İSKANDİNAVYA Küçük William’ın büyük yardım projesi

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

Tüm geliri yardıma muhtaç çocuklara gidecek olan antivirüs programı CharityAntivirus için Janus Nielsen’in cebinden tam 2 milyon kron çıkar. 4,5 yaşındaki oğlu William ve Danimarka Milli Takımı’nın kaptanı Daniel Agger ile çevrilen tanıtım filmi önce Youtube’de dönmeye başlar. HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1litarık Boğazı’na nazır evinin terasında İspanya’nın Marbella şehrinde Cebe-

kahvesini yudumlayan Janus Nielsen, bir taraftan da günün yorgunluğunu atıyordu. İçeriye heyecanla giren 4,5 yaşındaki oğlu William heyecanlı bir şekilde, “Baba bizim herşeyimiz var. Ama boğazın öte yakasında Afrika’da çocuklar açlıktan ölüyor. Arabamıza yiyecek ve içecek doldurup, yardıma muhtaç Afrikalı çocuklara götürsek olmaz mı?” diye sorduğunda Janus Nielsen ne yapacağını şaşırır. Neden yardım edemediğini anlatmaya çalışır ama başaramaz. Çocuk der nasılsa unutur deyip, başından savar. Ama yanılmıştır. Bu konuşmanın meyvesi, tüm geliri yardıma muhtaç çocuklara gidecek olan ve ekim ayının başından itibaren piyasaya sürülen CharityAntivirus programı olacaktır. Başrolündeki isim ise William’dır. Janus Nielsen, 43 yaşında bir Danimarkalı. Danimarka ve İspanya’da bilgisayar programları yapan firmaları var. 10 yıl aradan sonra bu yılın başında İspanya’dan tekrar Danimarka’ya dönmüş. Özellikle MYSecurityCenter antivirus programında oldukça iddialı bir firma. Kendi ifadesiyle ‘oldukça iyi para kazanmış’ biri. Janus Nielsen’in hayata bakışının değişmesi oğlu William’ın dünyaya gelmesiyle başlar. Çocuk sahibi olunca evladın ne demek olduğunu anlar. Yardımsever biridir. “Bir markette alış-veriş yaparken yardıma muhtaç birini görsem mutlaka yardım ederim. Bir dilenci para isterse mutlaka veririm. Para verdiğim 10 kişiden 9’u beni kandırıyor olsa bile içlerinde yardıma muhtaç bir kişinin olması bile beni mutlu eder.” diyecek kadar cömert biridir. Küçük William, gittiği okuldaki Afrikalı arkadaşları sayesinde Kara Kıta’da yaşanan açlıktan haberdar olur. Janus Nielsen’in yardım anlayışına yeni bir bakışın gelmesi oğlu William’ın yazının girişinde bahsettiğimiz bölümle başlar. Oğlunu başından savar ama William tam 4-5 hafta boyunca her gün babasına aynı cümleleri tekrar eder. Her defasında, “Herşeyimiz var.” diye başlayan cümleler kurar. Afrika’da yiyecek bulamadığı için ölen çocukların hikayesiyle bitirir. Oğlunun ısrarı karşısında Janus Nielsen ‘kendinden utanmaya’ başlar. 4,5 yaşındaki bir çocuk kadar ‘insani’ olamadığı için kendini ayıplar. Arabaya yiyecek doldurup götürmek çözüm değildir. Yardıma muhtaç çocuklar için kalıcı birşeyler yapması gerektiğine karar verir. Ne yapacağını bulması fazla uzun sürmez. En iyi olduğu alan olan antivirus programı ile yardıma muhtaçlara el uzatmaya karar verir. Antivirüs programları yazılımlarımda dünyanın en iyileri arasında Romanyalılar vardır. Hemen bu ülkeden bir firma ile irtibata geçer. Janus Nielsen, “Hem iyiler hem de ucuzlar.” diyerek açıklıyor bu tercihi. Firmanın kabul etmesiyle projeye start verilir. Ürünün daha iyi tanıtılması için ‘tanınmış’ simalara ihtiyaç vardır. Tanıtım için düşündüğü isim Danimarka Milli Takımı’nın kaptanı Liverpool’da top koşturan Daniel Agger’dir. Agger’i tercihinde tanınmışlığı kadar yardımsever olması da önemlidir. Kurduğu, The Agger Foundation (Agger Vakfı) ile benzer çalışmalar yapmaktadır. Menajeriyle irtibata geçer ancak beklemediği bir cevap alır: “Daniel bu konularda çok müracaat alıyor, maalesef hepsine cevap veremi-

yoruz.” Hayal kırıklığına uğrar. Aradan bir hafta geçtikten sonra telefonu çalar. Arayan kişi Daniel Agger’dir. Ünlü futbolcu bir hafta önce verdiği cevaptan dolayı özür dileyerek başladığı konuşmasına, “Elimden gelen her türlü yardımı yapmak istiyorum. Projeniz çok güzel.” cümleleriyle devam ettirir. Bir tanıtım filminin çekilmesi için fikirbirliğine varırlar. Daniel Agger’in yanında bir çocuk oynaması gerektiğini düşündüklerinde ünlü futbolcu bu ismin projeye ilham kaynağı olan William olması gerektiğini söyler. Daniel Agger ve William kamera karşısına geçerek, tüm geliri yardıma muhtaç çocuklara gidecek olan antivirüs programı için tanıtım filmi çeker. Tüm geliri yardıma muhtaç çocuklara gidecek olan antivirüs programı CharityAntivirus artık hazırdır. Janus Nielsen’in cebinden bu proje için tam 2 milyon kron çıkar. Ortaya çıkan ürün yüzleri güldürür. Oldukça başarılıdır. Nielsen’in ifadesiyle ‘dünyanın

en iyi antivirüs programı’dır. Daniel Agger ile çevrilen tanıtım filmi önce Youtube’de dönmeye başlar. Kısa sürede herkesin dikkatini çeker. 5 yaşındaki minik bir kalbin yardıma öncelik etmesi ilgiyle karşılanır. Ekim ayı başında CharityAntivirus piyasaya sürülür. İnternet üzerinden bilgisayara indirilen antivirüs programı CharityAntivirus’un ücretini kişi kendisi tayin ediyor. Ödenen her kuruş özel bir fonda birikiyor. Janus Nielsen, programa daha ilk günden itibaren ilginin çok yüksek olduğunu söylüyor. İlk günlerde yüzlerce kişinin programı indirdiğine dikkat çekerek, ‘en düşük ödeyenin 50 kron en yüksek ödeyenin 400 kron’ olduğunu ifade ediyor.

‘Zenginlerin görevlerinden biri de yardıma muhtaçlara el uzatmak olmalı’ Janus Nielsen, 2 milyon kron harcamasının nedenini; çocuklara olan sevgisine

bağlıyor. “Zaten yeterince param var. Daha fazlasını ne yapacağım.” diyen Nielsen, insanın sadece kendini düşünmemesi gerektiğini söylüyor. Bir noktanın altını ise ısrarla çiziyor: “Ben de o insanlarla gibi fakir olabilirdim. Ben zengin olmuşum. Sadece kendimi egoistçe düşünmemem lazım. Zenginlerin görevlerinden biri de yardıma muhtaçlara el uzatmak olmalıdır.” Akıllara, “Acaba Nielsen bu işi misyonerlik için mi yapıyor?” sorusu geliyor. Cevabı gayet net: “İnançlı biri değilim.” Eşinin Hıristiyan olduğunu ancak kendisinin inançlı olmadığını söyledikten sonra ilave ediyor: “Benim için insan önemlidir, dini ve etnik kimliğinin önemi yok.” CharityAntivirus programından elde edilen gelirler sadece Afrika’daki yardıma muhtaç çocuklara gitmeyecek. Dünyanın her tarafında yardıma muhtaç çocuklara gidecek. “Bu Türkiye’de olabilir, Pakistan da Afrika’nın herhangi bir ülkesi de.” diyen Janus Nielsen, paraların 6 ay boyunca bir fonda toplandıktan sonra dağıtımının yapılacağını söylüyor. İlk etapta Danimarka’da faaliyet gösteren Çocuk Fonu ile irtibata geçtiğini ifade eden Nielsen, “Benim ihtiyaç sahiplerine yardımı kendimin götürmeme imkan yok. Bunun için yardım kuruluşlarının desteğine ihtiyacım var. Tek şartım yardım edileceklerin çocuk olmasıdır. Ümit ederim; programı binlerce kişi indirir ve çok para toplanırsa daha değişik kurumlar aracılığıyla yardımları muhtaçlara ulaştırırım.” diyor. Bu konuda ise oldukça ümitli. Özellikle basının projeye büyük ilgi göstermesinden dolayı mutlu olduğunu vurguluyor. Televizyonlar Janus Nielsen ve William’u haber ve programlara konuk ediyor, gazetelerde bol bol haberleri çıkıyor. CharityAntivirus.com sitesinden indirilen antivirüs programı için ödenen her kuruş yardıma muhtaç çocuklara gidecek.


15 İSKANDİNAVYA

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

A M E R I K A L I F I LO Z O F M A R T H A C R AV E N N U S S B AU M :

Avrupa’da Müslümanlara yönelik hoşgörüsüzlük kurumsallaşmış

Günümüzün en etkili düşünce insanlarından biri olarak gösterilen Amerikalı filozof Martha Craven Nussbaum, Avrupa’da Müslümanlara yönelik hoşgörüsüzlüğün kurumsallaştığını ve geçmişte Yahudileri mağdur eden zihniyetin günümüzde Müslümanları hedef aldığını söyledi. EMRE OĞUZ KOPENHAG

1

Amerikalı filozof Martha Craven Nussbaum, Avrupa’da Müslümanlara yönelik hoşgörüsüzlüğün kurumsallaştığını söyledi. Geçtiğimiz hafta içerisinde Danimarka’da yayınlanan Politiken Gazetesi’ne özel bir mülakat veren Nussbaum, “Göçmenlere yönelik şiddet eylemleri sadece Yunanistan’da ve Doğu Avrupa ülkelerinde görülmüyor. Bence Müslümanlara yönelik kurumsallaşmış hoşgörüsüzlüğü Avrupa’nın birçok yerinde görmek mümkün.” dedi. Foreign Policy tarafından 2012 yılının en etkili 100 isminden biri olarak gösterilen Martha Craven Nussbaum, Avrupa’da yükselen aşırı sağın Avrupa’nın temel değerleri için tehlike arz ettiğini söyledi. Almanya’da Müslümanların başörtüsüyle öğretmenlik yapamadığını, İsviçre’de minarelerin yasaklandığını, Fransa ve Belçika’da ise burka giymenin yasaklandığını hatırlatan Nusbaaum, “Batının gurur duyduğu aydınlanma çağının özgürlük ve hoşgörüye dair değerleri açısından bu durum önemli bir tehlike arz ediyor.” dedi. Avrupa’daki Müslüman azınlıkların dini özgürlüklerine yönelik baskının ve hoşgörüsüzlüğün alarm verici boyutlarda olduğunu belirten Nussbaum,“Bunun bir nedeni küresel terörizm diğer bir nedeni de Asya ve Afrika’dan Avrupa’ya yönelik artan göç akımı. Bunun sonucunda dini azınlıklara yönelik korku ve düşmanlık giderek büyüyor. Bu korku temelsiz ancak şüphesiz kamu politikalarını da etkiliyor.” dedi.

Foreign Policy tarafından 2012 yılının en etkili 100 isminden biri olarak gösterilen Martha Craven Nussbaum, Avrupa’da yükselen aşırı sağın Avrupa’nın temel değerleri için tehlike arz ettiğini söyledi.

Geçmişte Yahudiler şimdi Müslümanlar...

Bir çeşit korku politikasının Avrupa’yı etkisi altına aldığını belirten Nussbaum, geçmişte Yahudileri mağdur eden bu korku politikasının şimdilerde Müslümanlara zarar verdiğini savundu. “Avrupa’daki Müslümanlar bugün toplumun geri kalanı gibi yemedikleri ve giyinmedikleri için toplum tarafından şüpheli olarak algılanıyor. Müslümanların giyinme ve yeme alışkanlıklarının toplum tarafından şüphe ile karşılandığını gösteren sayısız örnekler mevcut. Müslümanların dini bir kimlik oluşturma iradeleri Avrupa’nın çoğunluğu için yabancı ve düşman olarak algılanmalarına neden oluyor. Aynı şey Yahudiler için de geçerliydi. Birisi Yahudilerin Avrupa’yı ele geçirmeyi planladığını ilan etmişti. Şimdi de aşırı sağcı çevreler Müslümanların dünyayı ele geçirmeye uğraştıklarından endişe ediyor. Yahudiler ile modern Müslümanlar arasındaki benzerlikler çarpıcı boyutlarda.” dedi. Müslüman karşıtı çevrelerin taleplerinde tutarlı olmadığını ifade eden Martha Graven Nussbaum, “Bunun en güzel örneği Fransa’daki tamamen haksız olan burka yasağı. Burka ile şiddet olayları arasında bir bağlantı olduğunu gösteren hiç bir ampirik araştırma bulunmuyor. Burka’nın şiddet olayları ile bağlantılı olduğu için yasaklanmasını talep edenler aynı talebi özellikle kadınlara yönelik şiddet olayları bağlantılı olduğunu bildiğimiz alkolün yasaklanması konusunda göstermiyorlar.” dedi.


16 İSKANDİNAVYA NORVEÇ HABER TURU

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

Dansk Suparmarked görücüye çıktı ZAMAN KOPENHAG

1ve Bilka gibi ülkenin en büDanimarka’da Netto, Fötex

2012’nin en çok vergi veren işadamı: Olav Thon Norveç’in en çok vergi verenlerin listesi açıklandı. Buna göre ünlü iş adamı Olav Thon, 2012’de ödediği 124,8 milyar kronluk vergi ile liste başı olurken, 2’inci sırada 9,31 milyar kron ile Kjell Inge Røkke, 3’üncü sırada ise 6,7 milyar kron ile Johan Henrik Andresen yer aldı.

Savunma Bakanlığı, yeni uçak alımı için kolları sıvadı

Savunma Bakanlığı, 52 adet yeni F-35 Amerikan uçakları almayı planlıyor. İlk uçakların alımının önümüzdeki 2 yıl içerisinde gerçekleşeceğini bildiren Bakanlık, uçak ücretlerinin devlete maliyetinin yaklaşık 62,6 milyar kron olacağını açıkladı. Yeni

F-35 uçakları Amerikan şirketi Lockheed Martin’den alıncak. Savunma Bakanı Ine Marie Eriksen Søreide’ne göre, devlet bütçesine göre uçakların fiyatı oldukça makbul.

İlkokullarda not sistemi kaldırılacak

Yeni hükümet, ilkokullarda uygulanan not sitemine son vermek istiyor. Konuyla ilgili yerel medyaya konuşan Eğitim Bakanı Torbjørn Røe Isaksen, uygulamanın garantisini şimdiden verdi. Ayrıca ilkokullarda başarılı olan öğrenciler için verilen onur rozetleri, ödüllendirmeler ve diploma uygulamalarının da rafa kaldırılacağı kaydedildi. Ancak Isaksen, daha önce yaptığı açıklamalarda belediyelerin 5. sınıflarda not verme sistemine ilişkin başvurulara yeşil ışık yakılacağı işaretinde bulunmuştu.

yük süpermarket zincirlerinin sahibi olan Dansk Supermarked isimli firmanın satışa çıkacağı belirtiliyor. Geçtiğimiz hafta içerisinde Berlingske Gazetesi tarafından yayınlanan bir habere göre Dansk Supermarked firmasının sahibi olan AP Möller Maersk uygun bir alıcı bulması halinde firmayı satabileceğini söylüyor. Gazeteye konuşan AP Möller Maersk CEO’su Nils Sme-

degaard Andersen, firma bünyesinde bulunan Danske Bank’ı ellerinde tutmak istediklerini ancak uygun şartların oluşması halinde Dansk Supermarked’in satılabileceğini söyledi. Danimarka genelinde bulunan 1241 Netto/DøgnNetto, 87 Fötex ve 18 Bilka’nın sahibi olan Dansk Supermarked’in 32 bin civarında çalışanı bulunuyor. 1960 yılından bu yana Maersk Holding’e ait olan Dansk Suparmarked’e bugüne kadar talip olan çıkmadı.

Volkswagen 11.4 milyar dolarla Ar-Ge lideri YAVUZ ŞAHİN HELSİNKİ

1pany tarafından, dünyada tüm sektörGlobal İnovasyon şirketi Booz & Com-

lerdeki şirketlerin Araştırma ve Geliştirme harcamaları üzerine yapılan araştırma sonucuna göre Alman araba firması Volkswagen 11.4 milyar dolar Ar-Ge yatırımı ile ilk sırada yer aldı. 2012 ile 2013 yılları arasında Ar-Ge için en çok yatırım yapan şirketlerin isimleri Booz & Company tarafından açıklandı. Listede dünya üzerinde AR-GE çalışmaları için en fazla harcama yapan şirket Alman araba

firması Volkswagen’in 11.4 milyar dolar ile ilk sırada yer aldığı gözlemlendi. Bu rakamla birlikte Volkswagen bir önceki yıla göre, ARGE bütçesini yüzde 22.4 oranında arttırdı. Akıllı telefon dünyasının lider isimlerinden Samsung ise 10.4 milyar dolar Ar-Ge çalışmasıyla ikinci sırada yer buldu. Liste’de en çok dikkat çeken şirket ise 6.1 milyar dolar Ar-Ge çalışması yapan Nokia oldu. Nokia 6.1 milyar dolar ArGe çalışmasıyla 18. sırada yer aldı. Ar-Ge çalışmasıyla hala dünyada en çok bütçe harcayan şirketler arasında olduğu aktarılırken, Nokia’nın yeni ürün ve servis gelişimi için şirket cirosunun yüzde 15.8’i olan 6.1 milyar

Avukat

Kadir Erdoğmuş Avukata gittiğinizde geç kalmış olmayın, her türlü hukuki sorunlarınız için arayabilirsiniz. Vindingevej 7 C • DK 4000 Roskilde Tlf.: + 45 29 72 39 98 • Fax: + 45 59 43 39 98 Mail: kadir@erdogmus.dk


17 İSKANDİNAVYA

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN


18 GÜNDEM Türkiye’de derin yapı bitmez

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

Turgut Özal’a CIA tipi bir suikast düzenlendi. Tetikçi öldürülecekti. Salondaki makineli tüfekli kişiyi gözümle gördüm. Pos bıyıklı, avurtları çökmüş o kişi, muhtemelen Yeşil’di. Salondaki bazı delegeler önceden ‘vurulmayın’ diye uyarılmıştı. İDRİS GÜRSOY

1askerî hâkimlik ve savcılık yaptı. Sıkı-

12 Eylül 1980 öncesinde İstanbul’da

yönetim askerî savcılığı sırasında terör davalarına baktı. Necdet Üruğ, Necip Torumtay, Haydar Saltık gibi komutanlarla çalıştı. 1983’te Milliyetçi Demokrasi Partisi’nden (MDP) siyasete girdi. Daha sonra ANAP’a geçti, Turgut Özal’ın siyaset arkadaşı oldu. 1988’de Özal’ın vurulduğu kongrede salondaydı. Devlet Denetleme Kurulu’nun ‘Özal soruşturması’nda ifade verdi. Faik Tarımcıoğlu, Türkiye’nin yakın geçmişi ve ordu-siyaset ilişkisini en iyi bilen siyaset adamlarından biri. Ergenekon ve darbe dava süreçlerini yakından takip ediyor. Kendisiyle tanıklığını yaptığı yakın tarihin bazı önemli olayları ile birlikte bugünkü toplumsal ve siyasi gelişmelerin arka planını konuştuk. Çarpıcı ayrıntılar verdi. Önümüzdeki süreçte masum insanları ve kurumları hedef alabilecek dehşet planlarına dikkat çekti. -12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat öncesi toplumsal olayların arkasında derin yapıların olduğu ortaya çıktı. Bugün Aleviler üzerinden yine sokaklar hareketlendiriliyor. Ergenekon içeride, yine başarabilirler mi? Bu sürekli bir senaryodur. Mesela 1993’te Alevi görüntüsü altında Madımak olayı oldu. Sivas’ta fanatikleştirilmiş Müslüman görünümlü adamlar vardı. Bazıları samimi, bazıları ajite edilmişti. Gezi sonrası olaylar da, Maraş, Sivas olaylarının bir devamıdır, başka bir versiyonudur. Hem MLKP’ye hem DHKP-C’ye hem SDP’ye görevler verildi. ÖDP diğerleri bir anda eyleme dâhil edildi. Ama o zihniyetlerin devamı etkili olmadı. Ergenekon eğer dışarıda olsaydı Gazi veya Başbağlar benzeri olayların daha üstünde hadiseler olurdu. Kutuplaşma devam ederse Sisi darbesine (Mısır) yol açar mı? O kadar ileri gidebilir mi? Gidebilir. Dış bağlantıların kesinlikle bitmesi lazım. Seçim öncesi toplumsal gerilimi düşürmek gerekiyor. -AB ülkelerinde Gladyo bitirildi. Türkiye’de derin yapılar bugüne kadar varlığını nasıl koruyabildi? Türk Gladyosu’nun çok özel şartları vardır. Türkiye’de derin yapı sosyolojik bir vaka olmuştur. 1700’lerden beri faaliyettedir. Abdulhamid’e suikasta teşebbüs eden, onu tahttan indiren bunlardır. İttihat ve Terakki’nin en önemli kadroları bunlardır, 27 Mayıs’ın gövdesi bunlardır. 28 Şubat zaten bu zihniyettir. -İtalya’da P-2 çökertildi ama! İtalya’da vatan-millet-cumhuriyet bizdeki kadar kutsal değil. Türkiye’de kuruluşa o kadar kutsallık izafe edildi ki, devleri sorgulamak vatan hainliği sayıldı. İki, cumhuriyet kurulurken İttihat Terakki’den gelen bütün arızalar tamamen cumhuriyet kadrolarına sirayet etti. Bir şey daha yapıldı; devlet kurulurken aynı anda CHP kuruldu. CHP’ye tüzük ve devletin zihniyeti gereği şu görev verildi: Bütün kadroları CHP atayacak. Yani CHP il başkanı valiyi, kaymakamı, jandarma kumandanı, MİT elemanı dâhil her şeyi ayarlayacak. Böylece derin devlet, CHP’nin kuruluşu ile devam etti. -1950’de iktidar değişti. Derin yapılar ne kadar zayıfladı? Menderes’te de derin devlet hâkimdi tamamen. Çok az siyasi iktidar söz sahibiydi. Ona bile tahammül edemediler. 1950’lerde MİT müsteşarı mason, başbakan müsteşarı mason. Müthiş bir masonik örgütlenme Ankara’da vaziyete el koymuştu. Biraz Özal dengeyi bozdu. ‘Kızıl Pençe’ denen Ergenekon’un ağababası bir örgüt, zihniyet

ve kudret olarak çok partili dönemde de devam etti. -Hangi kurumlarda etkinlerdi? Bütün kurumlar. MİT’in içinde, başbakanlıkta, başbakanlık dışındaki yan kuruluşlarda, Türk Tarih Kurumu tamamen bu ekipten. Kimseyi dışarıdan alma şansı yoktu. Yassıada’dan sonra yargı yüzde 100 onların eline geçti. -Asker? 27 Mayıs’tan sonra liyakati sebebiyle terfi etmiş bir kişi yok. Ya ekiptensin veya değilsin. Çok az bir ekip, ancak alt kademelerde yükselme şansı buldu. General oldun mu o ekiptensin, aksi halde hayat hakkı yok. Özellikle 27 Mayıs’tan hemen sonra Türk Silahlı Kuvvetler Birliği kurulduktan sonra bunlar bir silsile olarak devam etti. Muhsin Batur ile Faruk Gürler 12 Mart’ın önde gelen iki ismiydi. -Silahlı Kuvvetler Birliği 12 Mart 1970’e kadar geldi mi? 12 Mart’ı da aşan bir şey, 12 Eylül’e kadar geldi. Emekli olsalar da sistemin içerisinde devam etti. -Bu yapıda bir numara hep tartışıldı. Bir numara asker mi? Bir numara, iki numara günün şartlarına göre değişir. Sivil olur, asker olur, bazen sermayedir, bazen üniversite. Veya hareketli sıcak günlerde askerdir. -Bildiğiniz bir numaralar kimler? Eski MİT Müsteşarı Teoman Koman bir numaraydı, ama her orgeneral ön planda olmaz, genelkurmay başkanı da olsa o yapının dışında olabilir. Mesela Hilmi Özkök, Doğan Güreş bu yapının dışında. Özal döneminde bir zamanlar Org. K.Y. idi. 1980 öncesi Haydar Saltık, uzun süre bir numaraydı. -Derin yapıların en belirgin özelliği nedir? Bunlardan bazıları masonik zincir içinde, bazıları aşırı laikçi. Dine, dinî duygulara asla yer vermeyecek bir ekip. Bir tek başörtülüye tahammülleri yoktur. Mesela Faruk Güventürk, 9 Subay hadisesinin başmimarı, şöyle diyordu: ‘Türkçe ezanın Meclis’ten kaldırıldığı gün boğazımıza yumruk yemiş gibi olduk.’ Aslında 9 Subay hadisesi 27 Mayıs’ın

öncüsüydü, 12 Mart’a gelince işin vahameti anlaşıldı. Cemal Madanoğlu başkanlığında bir grup, ‘Millî Demokratik Devrimi’ kurdu. Şöyle dediler; ‘Millî demokratik devrim kurulmadan gerçek devrim olmaz.’ Devrimci subaylar eliyle iktidara el koymak yani bir Baas tipi rejim kurmak o rejimle tabana inmek, bu bir metottu. -Seçimle gelen iktidarlarla bu yapıların ilişkisi nasıl? Sistemle entegre olmayanı hizaya getirirler. Yüzde 52 oy alan bir başbakanı hiç istemezler. Yüzde 52 aldın mı hapı yutarsın! -Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğü iddiasının yargı konusu olmasından sonra ailesi üzerinden bazı iddialar sürekli neden gündeme getiriliyor? Dezenformasyon yapılıyor. Hiram Abas vurulduğunda Soner Yalçın’a, bir kitap yazdırdılar. Siparişti, bütün bilgileri önüne koydular. Araya birkaç şey sokuşturdular. Sonuç şu: Abas’ı kim vurdu? Komünistler olabilir mi, olabilir. Faşistler olabilir mi, olabilir. Mafya olabilir. Peki, birkaç ihtimali verecek bir kitabın manası var mı? Bilgi kirliliği yapılmıştır. Özal’ın zehirlenmesinde örtme operasyonu birkaç defa var. Semra Özal’ı da koydular. -Niçin Semra Hanım? Birtakım şeyleri açıklayamaz. Bilerek isteyerek zehirleme? O hayır. Burada bakılacak şey; Panama’ya kim tayin oldu, Kanada’ya kim gönderildi? Köşk’ten aynı gün nasıl gittiler? Panama’ya giden iade anlaşmasına tabi olmayan birisi. -Adli Tıp Kurumu raporu da ‘4 zehir var’ dedi; ancak ‘zehirden öldü’ demedi. Adli Tıp’ın verdiği titiz olmayan bir rapordur. Polonyum 210 gelince ölüm olur. Polonyum varsa zaten zehirlenme de vardır. Zehir var mı, var. Bitti. Adli Tıp, titiz, önyargısız o operasyonlara bulaşmamış bir rapor tanzim etseydi, ‘Polonyum bulundu, bu zehirlenmedir, nokta’ derdi. Özal neden öldürüldü? 28 Şubat’a karar veren ekip, Çankaya’yı ele geçirmese yapamazdı. Turgut Özal kalsa 28 Şubat olmayacaktı, o sebeple onu götürdüler. Suikast da cumhurbaşkanlığının

önünü kesmek içindi. -Kartal Demirağ, suikast davasının tek sanığı olarak yargılandı. Yalnız mıydı? Hayır, ikinci bir kişi daha vardı. Suikast amacına ulaşsa Demirağ’ı öldürmekle görevliydi. -İlk ateşte siz yere yatmadınız mı? Asla! Ne olacak diye görmek için yere yatmadım. Tam önümüzde bakanlar kurulu masa sandalyeleri var. Kocaman bir çelenk içeri girince birden ayağa kalktım, ‘bunlar muhakkak bir şey yapacaklar’ diye düşündüm. ‘Atın dışarı, atın dışarı’ diye bağırdım. O arada önümüzde görevli, sarkık bıyıklı, iriyarı biri döndü bana sırıttı ‘Sen istediğin kadar bağır!’ der gibi. ‘Biz hallediyoruz’ anlamında. O anda daha da pirelendim. -Salondaki ikinci kişiyi gördünüz mü? Gözümle gördüm, bir makineli tüfeği ceketinin altında saklıyordu, uzun boylu, avurtları çökmüş biriydi, kaçtığını gördüm. ‘Kaçıyor’ diye peşinden koştum ama yetişemedim. Erkan Zenger, ‘Yatın’ diye bağırınca herkes kaçtı, o makineli kişi de kaçtı. Pos bıyıklı, avurtları çökmüş, muhtemelen Yeşil’di. Geldim tribünde yerime oturdum. Özal’a, ‘Makineli tüfekli birisi vardı kaçıyordu, büyük ihtimalle Demirağ’ı vuracaktı’ deyince bana şunu söyledi, ‘Faik haklısın, bu silahı Demirağ’ın eline iki el ateş etsin diye vermişler, üçüncü el ateş etme şansı yokmuş.’ İki elde ölüm mukadder, mermi özel üretilmiş, girince vücuda içeriyi parçalayan cinsten. ‘Silah eski, toplama’ gibi şeyler saptırma. -Üçüncü el neden ateş edemiyor? Kendini koruma şansı olmasın diye. Amerikan başkanı Kennedy gibi vurulacak, gidecek. CIA’nın düzeniydi bu. -Sizin bu olayla ilgili üzerinde durduğunuz başka hususlar var mı? O gün eski ANAP’taki bazı delegelere -Bunların bazıları özeldir, özel harekatçıdır, her partide vardır. ‘Uyuyan güzellerdir’ onlar. Hücrelerdir- ‘Kongrede tribünde vurulmayın’ talimatı verilmiş. Yıllar sonra birisi bana bunu anlattı, ‘Bize vurulmayın dediler’ diye anlattı. -Suikastta niçin bir örgüt kullanmadılar? DHKP-C, sönük, bitmiş, dışarıda bunu organize edecek örgüt yok ve ona yardımcı olacak psikolojik destek de mümkün değil. -Kartal bir piyon. Neden öldürmediler? Hiç konuşmadı. Şu kadar konuşsa vururlardı. Mustafa Duyar hadisesi gibi bir olay olmasın diye sürekli mesaj veriyor. 12 Eylül’le gelen Kenan Evren’den sonra kimin cumhurbaşkanı olacağı tartışma konusuydu. Turgut Özal’ın yanı sıra Necdet Üruğ’un da adı geçiyordu. Ancak Üruğ’la ilgili çeşitli yolsuzluk iddialarının da olduğu bir ‘MİT raporu’ kamuoyuna sızdırıldı. Tarımcıoğlu, bu raporun Haydar Saltık ekibinin işi olduğunu söylüyor. 28 Şubat’ın başlangıcını bu çatışmaya kadar götürüyor. -MİT Raporu’nun amacı neydi? ‘Ne Üruğ olsun ne Özal. Haydar Saltık ekibi cumhurbaşkanı olsun’ isteniyordu. Herhangi biri olabilirdi. Ordu ikiye ayrılmıştı. ‘Vatan millet Sakaryacı laikçiler’ ile ‘İsrailci laikçiler’. 28 Şubat’ı ‘İsrailci laikçiler’ gerçekleştirdi. Sonra iki kanat çarpıştı, 28 Şubat tasfiye edildi. 2000’de Kıbrıs’taki suikast olayından sonra Hüseyin Kıvrıkoğlu hiç sevmemesine rağmen Hilmi Özkök’e yol açtı. Genelkurmay başkanı olmasını sağladı. Çetin Doğan, Şener Eruygur, Hurşit Tolon tasfiye edildi. Bu tasfiye daha devam eder. 2014 Yüksek Askerî Şûrası önemli. Necdet Paşa tam ipleri eline almış değil.


SUNGUR'U KENDİME VEKİL BIRAKIYORUM

HAMİLELİKTE UÇMAK SAKINCALI MI?

ÇOCUĞA ALLAH NASIL ANLATILMALI?


30 EKİM - 5 KASIM 2013

‘Sungur’u kendime vekil bırakıyorum’

Mustafa Sungur Ağabey, vefatının sene-i devriyesine az bir zaman kala iki güzel kitap ile anılıyor. Oğlu Muhammed Nur Sungur ve Ramazan Topdemir’in kaleme aldıkları çalışmalar, Mustafa Sungur’un hayatı üzerinden Risale-i Nur mesleğini de anlatıyor. SAMET ALTINTAŞ

1Mustafa Sungur’du.” dediği ağabeylerÜstad’ın “Nur’un küçük kahramanı

dendi o. 1 Aralık 2012’de Hakk’a yürümesinin, bu fani dünyayı bırakmasının ardından bir sene geçmek üzere. Mustafa Sungur’un vefatının sene-i devriyesine yaklaştığımız şu günlerde Sözler Neşriyat’tan iki güzel kitap çıktı. ‘Hizmete Adanan Bir Ömür’ üst başlığını taşıyan ilk çalışmanın sahibi Yrd. Doç. Dr. Ramazan Topdemir. İkinci kitap ise mezkûr akademisyen ile birlikte Sungur Ağabey’in oğlu Muhammed Nur Sungur’un imzasını taşıyor: ‘100 Soruda Risale-i Nur ve Mustafa Sungur.’ Yazar Topdemir’in de belirttiği gibi Hizmete Adanan Bir Ömür isimli çalışma, alanında bir ilk ve kaynak teşkil edecek nitelikte. Kitap, Sungur Ağabey’in hayatı, kendisiyle yapılan mülakatlar ve sonrasında kaleme alınan yazılar olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sungur Ağabey ile ilgili söylediği sözler, epey bir yekûn tutuyor. Bir misal: “Hiçbirimiz onun kadar hakikat-i imaniyeye ve Kur’aniye’ye hizmet etmemişizdir. Onu 1960’lı yıllarda tanıdım ama ondan evvel duymuştum. Seyyid Salih Özcan’ı Ankara’da ziyaret ettiğimde tanıdım. Zindandayken iki defa ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. İzmir Kestanepazarı’na geldiğinde oğlu Muhammed Sungur’u talebe olarak verdi. O muallimliği bırakıp Üstad’ın talebeliğine girdi. Üstad hizmetinde abide gibi dimdik durmuştur.” Aksiyon’dan Cemal Kalyoncu’nun yaptığı bir röportaj da çalışmada yer alıyor. Kitapta, aslında Sungur Ağabey’in hayatına paralel bir Bediüzzaman gerçeği ve Türkiye’nin geçirdiği merhaleler de görünür oluyor. Mesela, Nur talebelerinin bölücülüğe karşı olduğunu Üstad’ın ağzından Mustafa Sungur, şu sözlerle hatırlatıyor: “Çünkü Kürt, Türk İslam’ın kahraman bahadırları ve cihad hizmetinde halis kardeştirler. Bölücülüğü kışkırtanlar ise parçalayıp yutmak isteyen İslam’ın ezeli düşmanlarıdır. Bu itibarla Şark’taki Nur talebeleri, bu korkunç planı Nur-u imanla gördüler. Türk’ün dolayısıyla

İslam’ın aleyhinde dehşetli oyuna gelmediler, aldanmadılar.”

Risale hizmetinden dolayı kaç defa hapse girdi? “Ve o Nur’un küçük kahramanı hizmetlerle ve hizmetleriyle büyüyerek gönüllerde taht kurmuştu. Hayatını adadığı bu yüce ve büyük davasının yükü ve bereketli meyvelerini alarak şu mihnet ve külfet diyarından ücret ve saadet yurduna, ebedî âleme, Cenab-ı Hakk’ın rahmetine, Hazreti Peygamber’in (sas) şefaatine ve üstadı Bediüzzaman’ın

yanına gitti. Ruhun şâd olsun babacığım… Hem orada hem burada bizi unutma e mi? İnşaallah!” diye sesleniyor oğul Muhammed Sungur kitabın girişinde. ‘100 Soruda Risale-i Nur ve Mustafa Sungur’ adlı diğer eser ise Sungur Ağabey’in biyografisi, Nurlarla muhabbeti ve Üstad merkezli çalışma. Bugünün Nurcularına bir ölçü olacak sorulardan biri şöyle tevcih ediliyor: “Mustafa Sungur, Risale hizmetinden dolayı kaç defa hapse girdi?” Cevap, 13 kez! ‘Dünya neyi arıyor?’ sorusuna ise Sungur Ağabey şu cevabı veriyor: “İslam’ı arıyor. Bugünkü nesiller,

bu zamanın insanlığı, bütün dünya Said Nursî’yi arıyor dediğimiz hakikat; hakikat-ı Kur’aniye ve imaniyenin bu asırda tezahürü ve asrın idrakine İslamiyet’i sunan Kur’an tefsiridir. Yani dünya, Risale-i Nur’u arıyor demek istiyoruz.” Sorular ve verilen cevaplar, aslında Nur mesleğini anlatıyor. Üstad Bediüzzaman’ın etrafında örülen bir ideal ve bu atmosferi yaşamış kahraman ağabeylerin dava için yani yaşatmak için yaşamaları akıyor satır aralarından. Biz de Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sungur Ağabey’in ardından yaptığı duayı

BALIK SEVMIYORSANIZ BU GIDALARI TÜKETIN

İşte Omega-3 kaynağı besinler 1balık gibi deniz ürünlerine karşı aler-

Balık yemeyi sevmiyorsanız ya da

jiniz varsa, farklı kaynaklardan da Omega 3 yağ asitlerini bünyenize ekleyebilirsiniz. Balıktan başka kalp sağlığınızı destekleyen, beyninizi geliştiren ve iltihapla savaşmaya yardım eden birçok lezzetli yiyecek var. İşte balık yerine tüketebileceğiniz gıdalar... Ceviz: Kalp dostu çoklu doymamış yağlar açısından zengin olan cevizde bol miktarda Omega-3 (30 gramında 2,600 miligram) yağ asiti bulunuyor. Omega 3 yağ asitinden daha fazla faydalanmak için sebzelerinizi ve kızartmalarınızı zeytinyağı yerine ceviz yağıyla da hazırlayabilirsiniz. Soya fasulyesi: Yarım kase haşlanmış ve kabukları soyulmuş soya fasulyesi 300 miligram bitki bazlı Omega-3 yağ asidi içeriyor. İyi bir besin olan soyafasülyesi protein ve lif açısından da zengindir. Sağlıklı

bir atıştırmalık olarak da tüketebilirsiniz. Zenginleştirilmiş süt ürünleri: Çayırlarda beslenen inekler, keçiler ve koyunlar diğer yemlerle beslenenlere oranla omega-3 yağ asiti yüksek süt üretir. Bu sütlerin 225 miligramında 100 miligram omega-3 yağ asiti bulunuyor. Balık yağıyla zenginleştirilmiş süt ürünlerini tercih edin. Deniz ürünlerine alerjiniz varsa bu gıdaları rahatlıkla

tüketebilirsiniz. Kanola yağı: Her gün yemeklerinizde kullanmanız gereken bu yağın içinde yüksek miktarda omega-3 yağ asiti bulunuyor. Bu yağ 243 derecede dumanlandığı için kızartmalarda, fırında ve yemek pişirmede rahatlıkla kullanılabiliyor. Ispanak: Karalahanın yanı sıra yarım tabak ıspanakta 100 miligram Omega-3 yağ asidi bulunuyor. Yumurta: Tavuklarınızı kendiniz yetiştiriyorsanız yemlerine keten tohumu ve kanola yağı eklediğinizde yumurta zenginleştirilebilir. Bu şekilde yumurtanın içerdiği Omega-3 yağ asiti oranı 115 miligrama kadar çıkar. Brokoli ve karnıbahar: Turpgiller ailesine mensup olan bu sebzelerde bol miktarda omega-3 yağ asiti bulunuyor. Bu sebzeler içerdiği omega-3 yağ asitleri sayesinde vücutta varolan iltihabı giderir.

Tofu: Vejetaryenler arasında oldukça popüler olan tofu bol miktarda omega-3 yağ asiti içerir. 115 gramlık porsiyonda 300 miligram omega-3 yağ asiti bulunuyor. Kızartmalarınızda, salatalarınızda ve çorbalarınızda tofuyu kullanabilirsiniz. Keten tohumu ve keten tohumu yağı: Alfa-linoleik asit (ALA) isimli omega-3 yağ asidi açısından zengin olan keten tohumunun yağını meyve suyunuzda ve keten tohumunu da yağıyla birlikte fırında ekmek yaparken kullanabilirsiniz. 2 yemek kaşığı keten tohumu yağında 3,800 miligram Alfa-linoleik asit bulunur. Hint pirinci: Yarım kase hint pirinci 240 miligram Omega-3 yağ asiti içeriyor. Ayrıca hint pirincinde iki kat protein ve kahve rengi pirinç kadar lif bulunuyor. Ayrıca B vitaminleri, manganez, çinko, potasyum, fosfor ve magnezyum açısından zengin ve kalorisi düşüktür.


30 EKİM - 5 KASIM 2013

Hamilelikte uçmak sakıncalı mı?

Uçaklardaki ileri teknoloji ve pilot eğitimlerindeki standardın yükselmesi kaza sayısında düşüşe neden olsa da uçuş korkusunu engelleyemiyor. İstatistiklere göre yolcular özellikle kalkış ve sonrasındaki 3 dakika ile inişteki son 8 dakikada korku yaşıyor. MUSTAFA GÜN

1Son yıllarda artan yolcu sayısı bunun

Uçakla seyahat etmeyi çok seviyoruz.

en güzel göstergesi. Neden sevmeyelim ki? Hem istediğimiz yere, ‘en hızlı ve en havalı’ şekilde gidiyor, hem de uçan restoranlarda en güzel şekilde ağırlanıyoruz. Ancak ileri teknoloji ürünü uçaklar, bazıları için hâlâ büyük bir ‘korku kaynağı’. Bu düşünceyi taşıyanlar, genelde ayaklarının yerden kesilmesinden veya kapalı alanda bulunmaktan korktukları için uçaklara binmek istemez. Ürettikleri felaket senaryolarına da herkesin inanmasını bekler. Bu yüzden kronik hale dönüşen uçuş korkusu, uçakları, ve uçuş ekibini hedef tahtasına koymaktadır. Uçakları temiz bulmadığı için binmeyenler, pilotların yorgun olmasından dolayı kaza riskinin çok yüksek olduğunu iddia etmekte de sakınca görmez. ABD’de yayın yapan ‘Huffington Post’ adlı web sitesi bu konuda ilginç araştırma gerçekleştirmiş. Neden uçakları sevmedikleri sorulan yolcular, özellikle, uçuşlardaki 11 dakikaya dikkat çekiyor. İstatistiklere göre, uçuşlardaki en tehlikeli anlar, kalkış ve sonrasındaki 3 dakika ile inişteki son 8 dakika. Bu sürelerde yolculardaki korku daha da artıyor. Bir başka konu ise hava hareketleri yani küresel ısınma nedeniyle türbülans olaylarındaki artış. Türbülans olayları, uçuş korkusunu artıran en büyük nedenlerden biri. Bu yüzden çok şiddetli sarsıntıların yaşandığı türbülans olayları dikkate alınarak yaralanmalara karşı kemerlerinizin mutlaka bağlı olması isteniyor.

Uçaklar temiz değil! Yolcuların bir bölümü ise özellikle düşük maliyetli havayollarının uçakların temizliğine daha az önem verdiğinden şikayet ediyor. Bu yüzden uçakların temiz olmamasının birçok hastalığa davetiye çıkardığına dikkat çekiliyor. Daha çok koltuk ceplerinin, koltukların ve ikram tepsilerinin kirli olmasından şikayet eden yolcular, ağır yaptırımlar uygulanmasını istiyor. Yolcuların en çok şikayet ettiği diğer bir konu ise ‘pilotların yorgun olduğu’ şeklindeki iddialar. Pilotların daha fazla uçuş yapmaları nedeniyle kokpitte uyuyakaldıkları

yönünde çıkan haberleri gerekçe gösteren yolcular, bu nedenle kokpit ekibinin mutsuz olduğunu ve bunun da kazalara davetiye çıkarabileceğini dile getiriyor.

Uçuş korkusunu yenmek mümkün mü? Uçaklardaki ileri teknoloji, pilot eğitimlerindeki standardın yükselmesi ve havalimanlarındaki altyapıların iyileştirilmesi son yıllardaki kaza sayısında düşüşe neden oldu. Ancak kazaların azalmasının uçuş korkusu konusunda ne kadar olumlu etki oluşturduğu hâlâ çok tartışılır. Çünkü uçuş korkusu yaşayanlar, kendilerini haklı çıkaracak bahaneler bulma konusunda oldukça inatçı bir tavır sergiler. Bu alanda hizmet sunan birimlerin geliştirdiği yeni ve etkileyici metotlar, ne yazık ki her zaman istenen başarıyı da sağlamaz. Aile hekimi Dr. Eren Erenoğlu, uçakta sinir krizi geçirip ‘kontrolünü kaybetme’ endişesini, uçuş korkusunu artıran en büyük nedenler arasında gösteriyor. Kapalı alan, yükseklik, uçağın kaçırılması ve terör saldırısı, türbülans, gece veya deniz üzerinde uçmanın yanı sıra kazada sakat kalma ya da hayatını kaybetme düşüncesi de uçuş korkusunu artıran nedenler arasında gösteriliyor. Ancak Erenoğlu, uçaklar ve uçuş hakkında eksik ve yanlış bilgilerin de uçuş

korkusuna neden olan sebepler arasında sayıldığına dikkat çekiyor. Bir uçuşta, pozitif düşünmek, aşırı çalışan hayal gücünüzün sesini kısmak, rahatlama egzersizleri yapmak ve en önemlisi de yüksek teknolojili, sağlam ve güvenilir uçakların çok iyi pilotlar tarafından yönetildiğini aklınızdan çıkarmamak uçuş korkunuzun ciddi oranda azalmasına yardımcı olacaktır.

Hamilelikte uçmak sakıncalı mı? Uçak yolculuğu, hamilelikle birlikte kanama, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, çoğul gebelik veya erken doğum gibi risk faktörlerinin olmadığı durumlarda, 36. gebelik haftasına kadar derece güvenli kabul edilmektedir. Havayolu şirketlerine göre değişse de, tek bebeğe hamile yolcular, 28. haftanın başından 35. haftanın sonuna kadar doktorlarından aldıkları raporla seyahat edebilir. 36. hafta ve sonrasında ise rapor olsa dahi hamile yolcuların seyahatine izin verilmez. İki veya daha fazla bebeğe hamile yolcular ise 28. haftanın başından 31. haftanın sonuna kadar kendi doktorlarından aldıkları raporla seyahat edebilir. Otuz iki hafta ve sonrasında ise seyahate müsaade edilmez. Bunun nedeni, anne ya da bebek açısından ortaya çıkabilecek riskler değil, olası bir doğum durumunda havadayken risk

alınmak istenmemesinden kaynaklanmaktadır. Yolcuların, aldıkları raporu ise check-in işlemi sırasında ve uçağın biniş kapısındaki görevlilere gösterme zorunluluğu bulunmaktadır. Hamile yolcular uçuş sırasında sağlık sorunu yaşamamak için bazı tedbirler almalıdır. Herhangi bir yerde uzun süre oturmak, kan dolaşımını etkiler ve ayak ile bileklerinde şişmelere neden olabilir. Bu nedenle uçuş sırasında 1,5-2 saatte bir koridorda yürüyüş yaparak kan dolaşımının canlandırılması gerekmektedir. Dehidrasyon, yani vücudun susuz kalması gebelik için de oldukça zararlı bir durumdur. Bu yüzden seyahat sırasında bol miktarda sıvı alınmasına özen gösterilmelidir.

10 kişiden biri uçağa binemiyor Uçuş korkusu yaşayanlar için havayolu seçeneğini akla getirmek huzursuzluk hissetmeleri için yeterli bir nedendir. İstatistiklere göre, bugün yaklaşık her dört kişiden biri uçarken korkuyor, 10 kişiden biri ise hiçbir şekilde uçağa binemiyor. Uçak kabininde yaşanan asıl korkunun ise uçmaktan ve düşmekten çok sinir krizi geçirip daha sonrasında utanma düşüncesinden kaynaklandığı ifade ediliyor.

KOPENHAG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

GÖTEBORG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

OSLO

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

30.10.13 31.10.13 01.11.13 02.11.13 03.11.13 04.11.13 05.11.13

05:01 07:06 12:00 05:03 07:08 12:00 05:05 07:10 12:00 05:06 07:12 12:00 05:08 07:14 12:00 05:10 07:17 12:00 05:12 07:19 12:00

14:09 14:08 14:06 14:04 14:03 14:01 14:00

30.10.13 31.10.13 01.11.13 02.11.13 03.11.13 04.11.13 05.11.13

05:03 07:15 12:03 05:05 07:17 12:03 05:07 07:20 12:03 05:09 07:22 12:03 05:10 07:24 12:03 05:12 07:27 12:03 05:14 07:29 12:03

14:04 14:02 14:00 13:59 13:57 13:55 13:54

30.10.13 31.10.13 01.11.13 02.11.13 03.11.13 04.11.13 05.11.13

05:07 07:28 12:08 05:09 07:31 12:08 05:11 07:33 12:08 05:13 07:36 12:08 05:15 07:38 12:08 05:17 07:41 12:08 05:19 07:43 12:08

14:00 13:58 13:56 13:54 13:52 13:50 13:49

ODENSE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

STOCKHOLM

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

HELSİNKİ

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

30.10.13 31.10.13 01.11.13 02.11.13 03.11.13 04.11.13 05.11.13

05:10 05:12 05:13 05:15 05:17 05:19 05:20

14:19 14:17 14:16 14:14 14:13 14:11 14:09

30.10.13 31.10.13 01.11.13 02.11.13 03.11.13 04.11.13 05.11.13

04:38 06:57 11:39 04:40 06:59 11:39 04:42 07:02 11:38 04:44 07:04 11:38 04:46 07:07 11:38 04:48 07:09 11:38 04:50 07:12 11:38

13:33 13:31 13:30 13:28 13:26 13:24 13:22

30.10.13 31.10.13 01.11.13 02.11.13 03.11.13 04.11.13 05.11.13

05:10 05:12 05:14 05:16 05:18 05:21 05:23

14:02 14:00 13:58 13:56 13:54 13:52 13:51

AARHUS

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

DRAMMEN

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

TAMPERE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

30.10.13 31.10.13 01.11.13 02.11.13 03.11.13 04.11.13 05.11.13

05:10 05:12 05:14 05:16 05:18 05:20 05:21

14:17 14:16 14:14 14:12 14:11 14:09 14:07

30.10.13 31.10.13 01.11.13 02.11.13 03.11.13 04.11.13 05.11.13

05:09 07:30 12:10 05:11 07:32 12:10 05:13 07:35 12:10 05:15 07:37 12:10 05:17 07:40 12:10 05:20 07:42 12:10 05:22 07:45 12:10

14:03 14:01 13:59 13:57 13:55 13:53 13:52

30.10.13 31.10.13 01.11.13 02.11.13 03.11.13 04.11.13 05.11.13

05:14 05:16 05:18 05:21 05:23 05:25 05:27

14:01 13:59 13:57 13:55 13:53 13:51 13:49

07:14 12:09 07:16 12:09 07:18 12:09 07:20 12:09 07:22 12:09 07:24 12:09 07:26 12:09

07:17 12:10 07:19 12:10 07:21 12:10 07:24 12:10 07:26 12:10 07:28 12:10 07:30 12:10

16:43 16:40 16:38 16:36 16:34 16:32 16:30

16:52 16:50 16:48 16:46 16:44 16:42 16:40

16:51 16:48 16:46 16:44 16:42 16:40 16:38

18:03 18:00 17:58 17:56 17:54 17:52 17:50

18:12 18:10 18:08 18:06 18:04 18:02 18:00

18:11 18:08 18:06 18:04 18:02 18:00 17:58

16:38 16:36 16:33 16:31 16:29 16:26 16:24

16:08 16:06 16:03 16:00 15:58 15:55 15:53

16:38 16:35 16:33 16:30 16:27 16:25 16:22

17:58 17:56 17:53 17:51 17:49 17:46 17:44

17:28 17:26 17:23 17:20 17:18 17:15 17:13

17:58 17:55 17:53 17:50 17:47 17:45 17:42

07:32 12:11 07:35 12:11 07:38 12:11 07:40 12:11 07:43 12:11 07:45 12:11 07:48 12:11

07:43 12:16 07:46 12:16 07:48 12:16 07:51 12:16 07:54 12:16 07:57 12:16 08:00 12:16

16:35 16:32 16:30 16:27 16:24 16:22 16:19

16:37 16:34 16:32 16:29 16:27 16:24 16:21

16:36 16:33 16:30 16:28 16:25 16:22 16:19

17:55 17:52 17:50 17:47 17:44 17:42 17:39

17:57 17:54 17:52 17:49 17:47 17:44 17:41

17:56 17:53 17:50 17:48 17:45 17:42 17:39


30 EKİM - 5 KASIM 2013

Allah’tan razı mısınız?

Rıza, kulluğun en önemli mertebesi, hakiki mü’min olmanın yolu. Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, resûl olarak da Hazreti Muhammed’den” razı olmakla alâkalı hadis-i şerifi, biz kulların rıza ufkuna erebilmesi adına bir yol haritası görevi üstleniyor. TUĞBA KAPLAN

1kimi zaman neticeye razı olmakta zor-

İnsanoğlu, ne kadar tevekkül etse de

lanabiliyor. İstediğimiz bir şeyi hayalimizde canlandırdığımız şekliyle elde edemediğimizde bir an oyuncakçı önünde annesine istediği oyuncağı almadığı için vaveyla koparıp sorun çıkaran bir çocuğa dönüşebiliyoruz. Hayalini kurduğumuz okula gidemeyince, beğendiğimiz arabayı ya da evi alamayınca, umduğumuz kadarını kazanamayınca, verilene razı olmak yerine kontrolden çıkıyoruz. Çok değil daha dün ‘lütfun da hoş, kahrın da hoş’ derken niye bu serzenişler, neden bu yön çevirmeler…? Neticesinde insanız, elbette birtakım beşeri arzu ve isteklerimiz olacak ama onların peşinden koşayım derken istikametten ayrılmak da neyin nesi! ‘Dur ey nefsim, nereye gidiyorsun?’ demek için daha neyi bekler ki insan? Bekler çünkü aslında sözle ifade ettiği ama kalbine yerleştiremediği bir nokta var. Öyle ki insan aslında ‘Hakikî mü’min olmanın yolu nedir?’ ya da ‘Allah’a nasıl kul olabilirim?’ sorularından hep kaçmaya çalışmıştır. Oysa bir mü’minin sık sık kendini, kulluğunu sorguladığı ya da sorgulaması gereken sorulara cevap vermesi gerekirken, hep kaçış yolunu tercih etmiştir. Peki, gerçekten Allah yolunda kul ve hakiki mü’min olmanın yolu nedir, nereden geçer? Sahi daha önce bunu hiç düşünmüş müydü o çok güvendiğimiz aklımız. Ya da ‘ey nefsim’ diye başlayıp, kulluğumuzu, sadakatimizi, sebatımızı daha önce kaç kez hesaba çektik? Belki de, artık zamanı geldi de geçiyor. Hakiki mü’min olmanın yolu, kulluğun en önemli mertebesi ‘rıza ufkuna, rıza-i İlahi’ye ulaşmaya çalışmak için daha fazla beklemeye ne gerek var?

Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, resûl olarak da Hazreti Muhammed’den razı olduk Nebiler Serveri, rıza ufkuna ermenin ilk anahtarını veriyor ümmetine. Sabah ve akşama ulaştığında, “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, Resûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.” diyen bir Müslüman’dan öte de, Cenâb-ı Hakk’ın da razı ve hoşnut kılınacağını müjdeliyor. Efendimiz’in müjdesiyle, bu kutlu beyanın, sabah ve akşam mü’minlerin vird-i zebanı olması gereken mübarek bir söz olduğu anlaşılıyor. Zira burada kişi evvelâ Allah’tan ve dolayısıyla O’nun bütün tasarruflarından razı olduğunu, İlâhî bir sistem olarak İslâm’ı kabul ettiğini ve ondan hoşnut bulunduğunu ve peygamber olarak da Nebiler Serveri’nden razı olarak O’nun rehberliğine teslim olduğunu ifade ediyor. Aslına bakılırsa, hakikî mü’min olmanın yolu da böyle bir duygu ve düşünceden, böyle bir iman ve iz’andan geçiyor.

‘Allah’ın rızası, her şeyin üstündedir’ Sabah akşam bu beyanı vird edinmenin yanı sıra bu hissi kalbinde geliştirecek, kök saldıracak ve derinleştirecek amellerde bulunmak da bir o kadar önemli. Aslında bu kutlu beyanı dille ikrar etmeden evvel, Allah’tan, Efendimiz’den ve İslâm’dan razı ve hoşnut olmanın öncelikle onları çok iyi tanımaya bağlı olduğunu söylemekte fayda var. Çünkü bilen, bildiği ölçüde sevdiği gibi, bilmeyen de bilmediği şeye karşı alâkasız kalıyor. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ı büyüklük ve ululuğuyla, rubûbiyet ve ulûhiyetiyle bilmeyince rıza ufkuna ermek çok zor. Aynı şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu’nu kendi

Prof. Dr. REŞAT ÖNGÖREN (İstanbul ÜniVersitesi Tasavvuf Anabilim Dalı Başkanı):

RIZA UFKUNA ERMENİN İLK ANAHTARI

hususiyetleriyle tanımadıkça peygamberliğine lâyıkıyla rıza gösterilemeyeceği açık. Ve İslâm dinini kendi enginlik ve derinliği ve usulleriyle bilmeyince ondan da razı olma şerefine nail olunamıyor. Öyleyse biz kulların, hakiki mü’min olabilme, günlük hayatımızdaki eylemlerimizle rıza ufkuna erebilme adına, hayatımız boyunca hep rızayı elde etme gayreti içinde olmak gerekiyor. Bu mertebe, tasavvuftaki ‘nefs-i mutmainne’ pâyesiyle de irtibatlandırılıyor. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk’ın ‘Ey mutmain olmuş nefis, sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabb’ine dön!’ (Fecr, 89/27-28) buyruğu bize rıza yolunu işaret ediyor.

Bize rıza yolunu gösteren bir diğer İlâhi beyan ise Tevbe Sûresi’nde “Allah’ın rızası ise her şeyin üstündedir.” âyeti. Yüce Yaratıcı bu beyanıyla rıza-i İlâhî’nin, Cennet’e girme ve Firdevs’e ermenin ötesinde olduğunu gösteriyor. Bütün bu emarelere rağmen biz kullar olarak O’nun rızası için ne kadar dua ettik, yalvardık bilinmez. Ama artık zaman, içimizi sadece O’nun rızası için O’na dökme zamanı. Ellerimizi açıp sürekli, “Allah’ım beni rıza ufkuna ulaştır.” diye dua dua yalvarma, “Allah’ım! Sevdiğin ve hoşnut olduğun şeye beni ulaştır!” diye nefes alıp verme ve “Allah’ım! Senden af, afiyet ve rıza istiyorum!” diyerek oturup kalkma zamanı.

Yard. Doç. Dr. Yusuf Güneş (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi):

Kul, rıza ufkuna ulaşıp ulaşmadığını kendini test ederek anlayabilir  Rab olarak Allah’tan razı olmak demek, O’nun ulûhiyetini yani Rab olduğunu bütün kalbiyle iman edip kabul etmek, gerek iman gerek ibadetle ilgili olsun O’ndan gelen her fermanı gönül hoşnutluğuyla kabul edip uygulamak, hayrı da şerri de O’nun yarattığının şuurunda olarak her türlü sevinçli hale şükürle, üzüntü verici hallere de sabırla mukabelede bulunmak ve asla O’na isyan etmemek, daha doğrusu isyan etmek bir yana bu gibi halleri Allah’ın kendisiyle bir muamelesi olarak görüp sabırla karşılaması neticesinde O’na daha da yaklaşacağı düşüncesinde olmaktır. Din olarak İslam’dan razı olmak demek, İslâm dinini, ferdî, ailevî, ictimâî olmak üzere bütün yönleriyle hayata taşımak, hayatı İslam’ın nuruyla aydınlatmak, İslam’ın en küçük bir meselesine dahi sahip çıkmaktır. Resûl olarak Hz. Muhammed’den (sas) razı olmak demek, O’nun Allah’ın elçisi

olduğunu bütün bir gönlüyle kabul etmek, O’nun sünnetini, emir ve tavsiyelerini, kendi arzu ve heveslerimizin üstünde tutup gönül huzuru içinde yerine getirmek, kendi akıl ve muhakememizi O’nun öğretilerini anlama, kavrama ve hikmetlerini ortaya çıkarma yolunda kullanmaktır. Rıza ufkuna ulaşma kolay bir iş değildir ama her müslüman o ufka ulaşmayı kendine bir hedef bir gaye haline getirmelidir. Bu ufka ulaşma ilk başta kişinin irade ve gayretini ortaya koymasıyla başlar. Netice itibarıyla rıza Allah’ın bir lutfü bir mevhibesidir. Bu ufka ulaşma zamanla olacak bir mesele. Kul, tefekkür, ibadet, sabır, cehd ve gayretleriyle bu ufka ulaşma yolunda çalışır ve nihayet Allah Teâlâ da onu rıza ufkuna ulaştırır. Kul, rıza ufkuna ulaşıp ulaşmadığını, kendini test ederek anlayabilir.

Allah’ın rızasını kazanmak sevgisini kazanmaktan geçiyor   Rıza, hakikati itibarıyla İlâhî bir armağan, sebepleri itibarıyla da insan iradesiyle alâkalı bir mazhariyet. İnsan ancak, imanının derinliği, amelinin ciddiyeti ve ihsan şuurunun enginliğiyle, tevekkül, teslim fasıllarından geçerek rıza ufkuna ulaşabilir. Rıza, böylesine tahsili güç ve insan iradesiyle elde edilmesi zor olduğu için de Cenâb-ı Hakk onu doğrudan doğruya emretmiyor, sadece tavsiyede bulunup, o mertebeye erenleri de takdirlerle payelendiriyor. Allah’ın rızasını kazanmak, O’nun sevgisini (muhabbet) kazanmaktan geçiyor. Bu sevgiyi kazanmanın formülü de kudsî bir hadiste bizzat Allah Teâlâ tarafından veriliyor: “Kullarım bana en güzel, kendilerine farz kıldığım ibadetler ile yaklaşırlar. Onlar farzlarla birlikte nâfile ibadetlerle de meşgul olurlar da bana yaklaşmaya devam ederler. Bunun sonucunda ben onları severim. Ben onları sevince onların gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum...” Rıza mertebesine ulaşma adına insanın başlıca görevi şunlar olmalı: Rabb’iyle muamelelerinde ciddi olma, talepsiz gelen nimetleri, ‘tahdis-i nimet’ ve şükre vesile olmaları mülâhazasıyla kabullenme, her türlü mahrumiyeti rıza ve iç rahatlığıyla aşma, vahşetlerin, yalnızlıkların, kabzların pençesinde kıvranırken bile, derin bir iç inşirâhıyla bütün sorumluluklarını yerine getirme. Yanı sıra Hakk’ın emir ve yasaklarını ‘şeb-i arûs’ davetiyesi gibi kabul edip, duygu, düşünce ve davranışlarıyla ferdin, Allah’a yönelip O’nu duyması, O’nunla doyması, O’nunla oturup-kalkması ve gönlünde her gün lâhûtîliğe ait yeni yeni kurgular


30 EKİM - 5 KASIM 2013

DENİZ ERGÜREL

1rumak, yüzerken ıslanmamaya benFacebook’ta kişisel mahremiyeti ko-

ziyor. Şirketin Graph Search’te yaptığı son değişikliklerle bu zorluk daha da iyi anlaşıldı. Mahremiyetinde ısrarlı kullanıcılar profil gizliliğini korumak için neler yapabilir? Facebook’un yaptığı son değişikliklerle birlikte beğenileriniz, durum bildirimleriniz, fotoğraflarınız ve yorumlarınız ‘Graph Search’te arama yapan herkese gözükecek. Arkadaş listenizde olmayan kişiler de artık sizin paylaşımlarınızı görebilir. Eğer hem

Facebook’ta profil gizliliğini korumak için 7 adım Facebook kullanayım hem de kişisel gizliliğimi koruyayım diyorsanız bazı ayarlar yapmanız şart. 1.Profilinizin gizliliğini düzenlemek için ilk yapmanız gereken ‘Ayarlar’ menüsünden ‘Gizlilik’ bölümünü seçmek. Kişisel mahremiyetinizi korumak için gereken tüm seçenekleri bu bölümde bulacaksınız. 2.‘İleride paylaşacağın gönderileri kimler görebilir?’ başlığı altında paylaşımlarınızın hedef kitlesini belirleyin. Paylaşımlarınızı herkese açık yapabileceğiniz gibi sadece sizin belirleyeceğiniz kişilerin görmesini sağlayacak ‘Özel’ seçeneğini de tercih edebilirsiniz.

3.‘Hareketler Dökümü’ Facebook profilinizin kara kutusu gibidir. Bu bölüm altında, Facebook tarihiniz boyunca etiketlendiğiniz tüm fotoğrafları, mesajları veya paylaşımları bulabilirsiniz. Eğer isterseniz ‘Facebook Zaman Tüneli’nizde görünmesini istemediğiniz paylaşımları tek tek kaldırabilirsiniz. 4.‘Zaman tünelindeki eski gönderilerin hedef kitlesini sınırla’ seçeneğine onay vererek, herkese açık paylaştığınız tüm içerikleri bundan sonra sadece Facebook arkadaş listenizdekilerin görmesini sağlayabilirsiniz. Bu işlemin geri dönüşü olmadığını da hatırlatalım.

5.‘Benimle kimler iletişim kurabilir?’ bölümünden arkadaşlık isteklerini kısıtlayabilir veya kimlerin mesajlarının gelen kutunuza düşeceğini belirleyebilirsiniz. 6.‘Aramada beni kimler bulabilir?’ bölümünde Facebook’ta kayıtlı e-posta adresinizi veya telefon numaranızı aratarak, kimlerin sizin profilinize erişebileceğini seçebilirsiniz. 7. Eğer zaman tünelinde yaptığınız paylaşımların internet aramalarında görünmesini istemiyorsanız ‘Diğer arama motorlarının zaman tüneline bağlantı vermesini istiyor musun?’ seçeneğini ‘Hayır’ olarak işaretleyin.

Hekimoğlu İsmail

Kabristanlarda yatan yakınlarımız... Peygamberimiz’in (sas) hayatını öğrenmek ve sünnetlerine uymak dini yaşayışın esaslarındandır. Kabir ziyareti de Peygamberimiz’in sünnetlerindendir, yaşatılması gerekir. İslamiyet, kabristanlara yakınlık peyda etmiştir. Mübarek günlerde akın akın mezarlıklara gidilir. Biz kabirdekileri görmeyiz amma Allah’ın izniyle kabirdekiler bizi görebilir. Hayalen kabirden Karacaahmet Mezarlığı’na ziyarete gelenleri seyredelim. Binlerce mezar var. Ziyaretine gelinen, gelinmeyen var. Bir mezarın etrafında yakınlar toplanmış. Çelenk bırakmışlar. Para verip Kur’an okutuyorlar. Başka bir mezarın başında bir genç, fakirlere sadaka vermiş, sevabını vefat eden ana-babasına hediye etmiş. Sünnet olduğu için kabrin üzerine çiçek dikmiş. Kendisi Fatiha

okuyor, İhlas okuyor. İşte yapılması gereken budur, önceki değil. Çünkü ana-baba evladını büyütmüş, ona sureleri ezberletmiş. Ebeveynlerin evlatlarının okuduğu sureden pay almaya ihtiyaçları var. Kabir ehli ziyaretçilerinden haberdar olur ve memnun olurlar. Şimdi bizi sevdiğimiz dostlar, akrabalar ziyaret etse nasıl mutlu olacaksak kabirdeki de aynen öyle mutlu olur. Tabii ahirete gidip gelmedik. Fakat ayetlerden, hadislerden öğrendiklerimizle ahireti çok iyi biliyoruz. Kendimizi kabirdekilerin yerine koyalım. Biz de mezara girdikten sonra kendimize dua edilmesini bekleyeceğiz. Yanımızdan geçen bir Müslüman’a nasıl selam veriyorsak, bir kabristanı ziyaret ettiğimizde de, yakınından geçerken de kabir ehline selam göndermeliyiz, onlar için

Allah’tan mağfiret dilemeliyiz. Hadis-i şerifte deniyor ki, “Amelleriniz ölmüş akraba ve aşiretinize gösterilir. Ameliniz iyi olursa sevinirler, iyi olmazsa ‘Allah’ım, onları hidayete erdirmeden ruhlarını alma’ diyerek dua ederler.” Anlıyoruz ki onlar bizim için dua ediyor, öyleyse bizim onlara dua etmememiz olmaz. Kabri ziyaret eden, kendisini her an yakalayıverecek olan ölümü hatırlar, ibret alıp İslamiyet’i yaşamaya başlar. Hem de okuduğu duaların ve sünneti seniyyeye uymanın sevabını kazanır. “Ben öldüm, şimdi toprağın altındayım.” diye düşünür. Amma kendini toprağın altında bir taş gibi hayal etmek değil. Sorgu meleklerinin gelişini, sorduklarına vereceği cevapları düşünür. Sevdiklerimizi, yakınlarımızı toprağın altında hayal etmek de ayaklarımıza dolanan, yakamıza yapışan dünyanın faniliğini anlamaya yarar. Baki olan ahiret hayatına

hazırlanmamızı sağlar. Bir mezarlıkta binlerce insan yatıyor. Yaşlı ile genç, âlim ile cahil, mazlum ile zalim mezarlıkta yan yana yatıyorlar. Amma hepsinin kabri dünyadaki yaşayışına göre değişiyor. Kabristan der ki, ey insan, senin en son halin budur. Mademki sonun budur, neyin mücadelesini veriyorsun? Düşün ki, ömür kısadır, yapılacak işler çoktur. Öyleyse bu işlerin bazıları mutlaka yarım kalacaktır. Mezarlıktan çıkan insan hırsını toprağa gömmüş, geride bırakmış olmalı. Mezarlığı ziyaret edip de etkilenmeyecek insan olmaz. Varsa, o gaflet içinde demektir. Toprak altında yatan yakınlarımızdan ibret alıp hayatımızı bu düşünceyle düzenlemeliyiz. Ölüm düşüncesiyle hayatımızın muhasebesini yapmalıyız. Hayatımız böylece düzenlenir. Ölümü sık sık hatırlayın. Belki kabirde zindana girmekten kurtulup bahçeye çıkarsınız.


k u r ­s u @ z a m ­ an.com.tr

BU SAY­FA, M. FET­HUL­LAH GÜ­LEN HO­CA­EFEN­DI’NIN SOH­BET VE YA­ZI­LA­RI ESAS ALI­NA­RAK HAZIRLANMAKTADIR.

Şeytan ve hileleri Allah Teâlâ, şeytanın şerrinden hepimizi muhafaza buyursun. Günde bin defa “Rabbi eûzü bike min hemezâti’ş şeyâtîn ve eûzü bike Rabbi en yahdurûn -Ya Rabbi, şeytanların vesveselerinden, onların başıma üşüşmelerinden sana sığınırım!” (Mü’minûn, 23/97, 98) desek yine de az söylemiş oluruz. Çünkü şeytan çok hile ve oyun biliyor. Hiç kimse onun oynadığı satrançta onunla başa çıkamaz. Fakat Allah’ın inayeti olursa şeytanın eli-kolu bağlanır. Zira o sadece insanların gönlüne vesvese tohumları atar, şerre sebebiyet verir. Ama işin hâlıkı, yaratıcısı o değildir. Hayrı da şerri de, nuru da karanlığı da yaratan Allah’tır. Şeytana bir iş izafe etmek, onun hakkında “yaptı, etti” demek, bir şeyler becerdiğini söylemek ve ondan bahsedip üzerinde durmak tehlikeli olabilir. Bu durumda şeytan, -bir hadis-i şerifte işaret buyrulduğu gibişişer, kabarır. Esas olan, -Allah’a itimat ve güvenimizin ifadesi olarak- Allah’ın sonsuz

havl ve kuvveti karşısında şeytanın tesirsizliğini; salih kullara hiçbir zarar veremeyeceğini düşünmek ve ona karşı sağlam durmaktır. Yani, bir bizim tavrımız açısından, bir de onun yaratılış hikmeti, misyonu açısından meseleye bakmak lazımdır. O, farklı farklı fettânlar (gönül alıcılar, fitneciler) şeklinde insanların karşısına çıktığından dolayı bazen bohemliği kullanır, beşerin hayvanî hislerini gıdıklar. Bazen insanları yutan bir canavar gibi; bazen de onların beyinlerini okuyan, değişik elektrik şerareleri göndererek muvazenelerinde olumsuz tesirler icra etmeye çalışan, gelip beyin guddelerine oturarak vesvese veren, orada -psikiyatristlerin dediği gibi- değişik hormonlar üreten ve böylece hasımlarına korkulu rüyalar gösteren bir büyücü gibi olur. Beşer hayatından metafiziğe ait mülâhazalar silinince her şeyi fizikle açıklama hastalığı zuhur etti. Dolayısıyla da günümüz insanı bir düalizme girdi. Dine, dinî esaslara inanan, bütün fizikî dünyaya metafiziğin hâ-

kim olduğunu kabul edenlerin zihinlerinde bile her şeyi fizikle açıklama hastalığı baş gösterdi. Günümüzdeki korkunç pozitivist mülâhazanın, insanların kafalarındaki akide intizamını şöyle böyle bozan bir kısım tesirleri oldu.. oldu ve hemen herkesin kalbine metafiziğe dair şüpheler attı. Bugün neredeyse herkesin şüphesi vardır. O şüphe de ancak kendini ibadete vermekle çözülebilir. Çünkü din; doğruluğunu kalb ile kabul etme, bu kabulü dil ile açıkça söyleme ve sonra da bu kabul ve itirafı davranışlarla bütünleştirmeden ibarettir. İnsan çokça ibadet etmeli, ibadet onun tabiatının bir yanı haline gelmelidir. Kant, “Nazarî akılla Allah bilinemez.” diyor; Yaratıcı’nın ancak amelî akılla bilinebileceğini söylüyor. Bergson da -kendine göre- vicdanı ve entüisyonu (sezgiyi) ön plâna çıkarıyor. Bir mânâda, her şeyin vicdanla, sezgiyle bilineceğini ifade ediyor. Evet, insan delillerle kafasına yerleştirmeye çalıştığı bir ulûhiyet telakkisiyle hiçbir zaman imana ilişen

problemlerden kurtulamaz. İmanın, akıldan ziyade kalbe oturması lazımdır. Alnı seccadeye koyup, “Kalbimi Senden başka her şeyden temizle, beni daire-i Ulûhiyetine iltisaka (kavuşmaya) muvaffak eyle.” diyerek.. yirmi sene, otuz-kırk sene bu şekilde yalvararak.. insan ancak böyle bir cehd neticesinde hakka’l-yakîne ulaşır ki, o yaşana yaşana duyulup erilecek bir hedeftir ve o hedefe ulaşanların karşısına bin tane şeytan bin çeşit hile ve oyunla çıksa da -Allah’ın izniyle- onlara bir zarar veremez. Pozitivizm, nazarî bilginin fendini bozabilir; fakat amelî bilgiye ilişemez. Onun için avam halk, bir şeyler bilenlere göre daha avantajlıdır; onlar sâfiyâne inanırlar. Ekseriyetle, okuyan, kitap karıştıranların kafalarında bin türlü delik açılmıştır. Eğer onlar, aklî meselelerle meşgul oldukları gibi gönüllerini de ihmal etmez ve kalplerini işletirlerse o deliklerden dökülmezler. Yoksa fennin, felsefenin açtığı yırtıklardan düşüverirler. İşte bu sebeple, çok eski yıllardan bu yana içimde besleyip büyüttüğüm ve şahit olduğum hadiselerle doğruluğuna iyice inandığım bir mülâhazam vardır: Eğer felsefe okutulacaksa, onun yanında mutlaka tasavvuf da okutulmalıdır. Ve o tasavvuf dersini, o alanda iyi yetişmiş, meseleleri bildiği gibi aynı zamanda mâlumatıyla amel eden, anlattıklarını yaşayan bir hoca vermelidir. En az akıl kadar kalbin de işletilmesi, ileriye götürülmesi ve neticede kalb ve kafa izdivacının sağlanması şarttır. Yoksa, insanların imanı, zayıf bir lehimle tutturulmuş olur. O da, nâmüsait şartlar altında birdenbire eriyiverir, kırılır gider. Kulluk vazifesine sıkı sıkı yapışmak ve Allah’a sığınmak lâzımdır. Gönlümüzde zaman zaman hâsıl olan vesveselere karşı sürekli tetikte olmak, bazı meseleler karşısında kendi idrak ve anlayış yetersizliğimizi kabullenmek ve bazen de şöyle düşünmek gereklidir: “Allah karşısında el bağlayıp Kâbe’ye doğru durdum. Ben bir halkaya dâhilim. Benim önümde halka şeklinde bir saf daha var.. onun önünde bir başka halka.. onun önünde de binlerce halka.. Kâbe’de namaz kılıyor gibi milyonlarca insan Kâbe’ye teveccüh etmiş namaz kılıyor. Bunların içinde ne dâhiler, ne dimağ ve gönül insanları vardır. Allah’a tereddütsüz teveccüh ediyorlar. A be ahmak, sadece sen misin akıldan, delilden, ilim ve fenden anlayan!”


HAFTANIN DUASI

SÖZÜN ÖZÜ

Biz güçsüz, hasımlarımız azgın; şeytan ve avenesi bir cephe oluşturmuş ki, Sen inayet etmezsen bunlarla baş etmemiz mümkün değil; yaralarımızı saracak Sen, ızdıraplarımızı dindirecek de Sensin. Sensin kin ve nefretle atan kaskatı kalpleri yumuşatacak; Sensin nifak gel-gitleri içinde bocalayıp duranlara istikamet üfleyecek. Dudakları Seni tazimle süslü kulların yakarışları arasında bizim dileklerimize de icabet buyur.

O gelirken ben geliyorum diyerek gelmez. Ama az dikkat etsek, ferdî, ailevî ve içtimaî hayatımızın bütün koridorlarında onun ve avenelerinin ayak izlerini görebiliriz. Onun içindir ki, Kur’an-ı Kerim, bize çeşitli vesilelerle şeytanı izlemeden kaçınmamızı ihtar eder. Kur’an’ın kullandığı ifadeler aynı zamanda şeytanın her yerde dolaşabildiğini de vurgular.

Namaz hırsızlığı Namazda sağa sola bakmaya, şeytanın namazdan hırsızlaması denilir. Yani; o, namazı tamamen çalamıyor da ondan bir kısmı hırsızlıyor. Erkânı çalamıyor. Son kozunu nazarları çalma ile kullanıyor. “Sağa baktırabilir miyim, sola baktırabilir miyim?” diye çabalıyor. Var mısınız namazdan başlayalım işe! Üstad’ımız ne kadar edepli insan. Ne diyor bakın: “İnşallah tam ihlâsa mazhar olursunuz. Beni de tam ihlâsa sokarsınız.” Ben de onun gibi diyorum: “İnşaallah tam namaz kılarsınız. Bana da tam namaz kılmanın âdâb ve erkânını öğretirsiniz.” O zaman kim kimin arkasına takılırsa kurtulur. Gelin hep beraber kurtulmaya karar verelim. Namazdan hiçbir şey çaldırmamak lazım. O bir emanettir. Şeytan ne bakmadan çalsın, ne yatmadan kalkmadan çalsın, ne şundan ne de bundan. Tam tekmil namaz emanetinin emini insanlar olarak; hakikat-ı namaz, misâlî mahiyetiyle neden ibaretse ona uygun şekilde namazı edâ etmeli. Mesela, ben namazı ebedî yolculukta refik olacak, gökçek yüzlü, boyu posu, edası endâmıyla hiçbir tarafı tenkit edilemeyecek uhrevî bir misalî vücuda

sahip görüyorum. Şimdi, bir yerde şeytanın hırsızlığına mani olamazsanız, o onun bir kulağına vurur, bir burnuna vurur, bir dudağına vurur. Bir yandan kolunu götürür, bir yandan ayağını... o hale getirir ki, onun misâlî vücudu ahirette size ne der bilemiyorum. Mutlaka diyeceği şeyler vardır. “Allah hayrınızı versin beni zayi ettiniz.” mi der, “Beni berbat ettiniz.” mi der, bir şey der mutlaka. Fakat orada rahatsızlık yaşamamak için sizin burada namaza rahatsızlık vermemeniz ve hırsız elinin ona uzanmasına mani olmanız gerekir. Bütün kalbiniz, hissiyatınız ve letâifinizle Allah’a (cc) müteveccih olmalı; hiçbir yerinden hiçbir şey çaldırmamalı. İhtimal, namazın hakikatine ulaşmak için bazıları her gece bin rekat namaz kılıyordu. Üstad’ın ilk talebeleri özene özene namaz kılıyordu. Ben gerçekten namaz kılan insanlar gördüm. Birkaç yüz rekât kılan çoktu, sayılamayacak kadar. Bu millet namaz kılmayı unuttu. Camiler şekillere bağlı kaldı. O halılar gözyaşına hasrettir şimdi. Seccadeler temiz alınlara hasrettir...

Ten Kafesi Hicrânlar tül tül ufkumda ağaran her sabah, Bilsem ki sırf ben miyim düşünen, bir bilsem âh! Gurbet, yalnızlık, perde perde duygu ve elem, Gam yükünü taşıyan bir ben, bir de bu kalem.. Ben söylerim o yazar, düşünürüm yaş döker; Bu uzun yolculukta, ızdırap sürer gider... Bir gün her şey biter, bitmeyen sadece hasret! Hicret içinde vuslat, vuslat içinde hicret; Arayıp bulamamak, bulup da erememek, Her gün bilmem kaç kere ölüp ölüp dirilmek... Düşünüyorum nerden geldiğimi, kimim ben? Bir şeyler arıyorum her yerde ve derinden; Kendisine “Sen” diyeceğim gönül sultanım, Her yerde arayıp durduğum can içre cânım. Duyduğum anda O’nun o ruh veren sesini, Aşıp gitmiş olacağım bu “ten” kafesini. M. Fethullah Gülen

Abdullah Aymaz

Uluslararası barış eğitimi Mannheim Türk-Alman Eğitim Derneği, Mannheim Belediyesi’nin himayesinde, tarihî Schwetzingen Sarayı’nda BARIŞ EĞİTİMİ’ni ele alan uluslararası bir konferans gerçekleştirdi. Bilimsel etkinliğe katılan farklı ülkelerden bilim adamları, şiddetin önlenmesinde eğitimin oynadığı rolü göstermek maksadıyla geliştirdikleri metodları tanıttı. Konuşmacılardan Prof. Dr. Havva Engin, okullarda göçmen ailelere mensup çocukların anadilinin diğer diller kadar değer görmemesinden yakındı. Heidelberg Üniversitesi’nden Prof. Dr. Volker Lenhart, “Özgür Durumlara Göre Barış Eğitiminin Uygulanması” başlıklı bir tebliğ sundu… Bu hususta başarılı olmak için Barışa Erişme Gayreti’nin üzerinde durdu. Bunu da fertler gayret ve uluslararası gayret olarak ikiye ayırdı. Barış pedagojisi eğitiminin okullarda en az matematik dersi kadar önemli olduğunu vurguladı. Bunun için okullar arasında öğrenci değişimi, hatta öğretmen değiş-tokuşu bile yapılmasını söyledi… Aynı makalelerde karışık yaşayan Boşnak Sırp ve Hırvatların tarih-coğrafya derslerini okuturken, birbirlerine karşı olan nefret kelimelerini kavgaya götürecek bütün ifadelerin kitaplardan çıkarılmasını teklif etti. Fakat bu milletleri tasnif ederken Osmanlı’nın tasnifine benzer ifadeler de kullandı. Mesela, “Müslüman, Ortodoks, Katolik unsurlar” dedi. Boşnaklar yerine Müslüman, Sırplar yerine Ortodoks, Hırvatlar yerine Katolik kelimelerini kullandı… 2002-2012 yılları arasında Afganistan, Sudan, Ruanda, Somali, Sri Lanka, İsrail ve Filistin’de gerginlikler üzerine Heidelberg Üniversitesi olarak araştırmalar yaptıklarını ifade etti. Barış pedagojisi derslerini verecek öğretmenlerin de çok iyi yetiştirilmesinin şart olduğunu, söylediklerinin tavır ve davranışlarıyla uyumlu olması gerektiğini söyledi. Netice itibarıyla, “Evet bu yol rahat işleyen Kral Yolu değil ama zor da olsa olumlu, faydalı ve pozitif bir yol.” dedi. İkinci konuşmacı Hayfa Üniversitesi’nden Prof. Dr. Gavriel Salomon idi. “Büyük zorluklar barış eğitimi açısından nasıl aşılabilir?” başlıklı tebliğini sundu… “Bu hususta tek taraflı olmamalıyız. Akşam karı-koca eve geldik. Bulaşıklar yıkanmamış. Hanıma bağırmaya hakkım var mı? O da benim gibi dışta bir işte çalışıyor. Burada bana da düşen bir iş var. Benim hikâyem varsa, bir de karşı tarafın hikâyesi var. Ben kendimi bir de onun yerine koymalıyım. Empati yapmalıyım. Karşı taraf için pozitif düşünceler geliştirmeliyim. Bir de bütün dünyadaki çatışma ve gerilim bölgelerine gidip neler oluyor, ibret almalıyım. Ama bu kolay bir iş değil. Devamlılık istiyor. Devamlılık olmazsa okyanusa şeker atmak gibi bir şey oluyor. Engeli çok… Ama bizim netice aldığımız projelerden bahsedeyim… Sınıflarda çocukları gruplara ayırıyor, yarıştırıyoruz. Hangi grup birinci gelecek?.. Her grupta bir Hıristiyan, bir Müslüman, bir Musevî var. Bunlar kendi gruplarının başarılı olması için hep beraber ORTAK GAYE için gayret gösteriyorlar. Hangi grup daha iyi domates yetiştirecek mesela… Veya maç yaptırıyoruz… Kendi gruplarının maçı kazanması için çaba sarf ediyorlar… Bu, onları birbirlerine yaklaştırıyor. Bazen ‘Haydi bakalım, sen kendini bir Filistinli yerine koy da dertlerini anlat bakalım!..’ diyoruz. Bunlar çok faydalı oluyor. Ama esas çözüm kamuoyunun ortak aklını barışa ikna etmek… Hatta uluslararası küresel bir barış çalışmasına ihtiyaç var.” dedi…


Yeni- Bahar Çocuk2013 30 EKİM 5 KASIM 15 Faaliyet

2

KÂĞIT HELVA

Ahmet Şahin

Malzemeler:

3

1

1

4

2 3

Meşhur Arap şairi Cahız’dan kendini yetiştirme hatıraları Basra’da 766’da doğmuş olan meşhur şair, edip, ilim adamı Cahız, yüz seneyi bulan ömrü boyunca durdurulmaz bir okuma aşkı içinde ilerleyerek sonunda aranan ilim adamı durumuna yükselmeyi başarmıştır. Cahız’ın yüz yaşındaki ölümünün de evindeki üzerine devrilen kitap duvarının altında kalmasıyla gerçekleştiğini düşünürsek, nasıl bir kitap okuma azmi ve aşkıyla kendini yetiştirdiğini düşünebiliriz. Basra’nın yoksul ailesinin bu çirkin görüntülü çalışkan gencini bir ara Abbasi Halifesi Mütevekkil, çocuklarına öğretmenlik yapması için sarayına davet etmiş, ancak kendini görünce, ‘ne kadar da çirkinmiş yahu’ diye mırıldanarak bir miktar ihsanda bulunup hemen geri göndermişti. Cahız, gerçekten de yoksul bir ailenin çirkin yüzlü, patlak gözlü çocuğuydu. Asıl adı (Ebu Osman) olmasına rağmen Cahız diye isimlendirilmesinin sebebi de bu çirkinliğiydi. Cahız, patlak gözlü, çirkin yüzlü demekti. Gariptir ki baştan kendisini Cahız diye aşağılayanlar daha sonraları ilmi ve edebi sohbetlerini dinlemekten kendilerini alamaz oldular. Önce bir iki dakikalık kulak misafiri olmayı düşünürler, sonra da Cahız hayranı olup çıkarlardı. Cahız’ın kendini yetiştirme azminde olan gençlere örnek olan tarafı da, fakirliğinden ve çirkinliğinden asla komplekse girmemesi, kendini yetiştirme şevkini asla yitirmemesiydi. Bu durumunu şöyle yorumluyordu kendisi: -İnsanın fiziki görüntüsü kendi eseri değildir ki, çirkinliğinden dolayı üzülsün, güzelliğinden dolayı da kendine haksız pay çıkarıp gururlansın. Kaldı ki Allah insanın dış görünüşüne değil iç oluşuna bakarak hüküm verir! Önemli olan da insanı Allah’ın beğenip takdir etmesidir.. Bu anlayışla Cahız, kendine ait olmayan fiziki görünüşüyle zihnen hiç meşgul olmamış, iradesi içinde olan kendini yetiştirme çalışmasına hız vererek tarihe geçen bir ilim adamı olmayı başarmıştır. Cahız’ın fiziki mahrumiyeti sebebiyle başına gelenleri, bizzat kendisi açık seçik rahatça anlatmasından da anlaşılıyor ki, kendinden çok emin ve komplekssiz yaşamış öğrencilik hayatı boyunca. Nitekim maruz kaldığı birçok aşağılayıcı olaylardan birini de yine kendisi tebessüm ederek şöyle anlatır: Bir gün yolda giderken yaklaşan bir çocuk ‘amca ne olur birazcık benimle gelir misin?’ diyerek elinden tutup çekmeye başlar. Cahız, çocuğu kırmadan birlikte birazcık yürüdükten sonra bir dükkan kapısında duran çocuk, içeri girip resim yapan adama seslenerek ‘işte bunun gibi! diyerek ortadan kaybolur. Cahız bundan bir şey anlamaz da ressama sorar. Ressam da durumu şöyle açıklar: -Bu çocuk biraz önce bana geldi, bir şeytan resmi yapmamı istedi, ben de görmediğim şeyin resmini nasıl yapayım, dedim. O sırada dışarıda sizi görünce koşarak yaklaşıp elinizden tutarak buraya getirdi, işte bunun gibi yap, diyerek çıkıp gitti!.. Ünlü şair ve ilim adamı sıkça karşılaştığı bu gibi aşağılayıcı misalleri anlatırken bile asla küçüklük duygusuna kapılmaz da değerlendirmesini hep şöyle yapardı: -Ne yapayım, bu görüntüler benim eserim değil ki onunla kendimi aşağılayayım da küçüklük hissine gireyim. Ne gözlerimi ben oydum, ne de yüzlerimdeki çukurlar benim eserim. Ben bana ait olmayan yaratılışımla kendimi sorumlu tutmam! Kaldı ki, Allah yarattığı kulunun dış görünüşüne bakmaz, iç oluşuna, amel ve niyetine göre değerlendirir kulunu.. diyerek sürdürdüğü sözlerini şöyle bağlardı: - Gençler kendilerine ait olan konulardan kendilerini sorumlu tutsunlar, kendilerine ait olmayan Allah’ın yarattığı fiziki görüntülerinden komplekse kapılıp da başarılı adam olma ümitlerini zayıflatmasınlar. Gençken sarayda benim yüzüme bakmaktan kaçınan sultanlar bile sonraları beni ısrarla saraya davet ederek ilmimden ve itibarımdan istifade etme ihtiyacı duydular. Kendini yetiştirmek isteyen gençler, hayatın baştan böyle çıkılacak imtihan basamakları bulunduğunu unutmasınlar! Bilmem bu bakışa sizler nasıl bakarsınız?

4

Kâğıt rulosundan baskı yapalım

5

Makas Tuvalet kâğıdının rulosu Fırça Çizgisiz defter veya resim defteri Suluboya

5

S

evgili arkadaşlarım, söz verdiğim üzere derslerime artık daha çok çalışmam gerekiyor. Yazılılar yaklaştı, eğer şimdiden işleri sıkı tutmazsam sonrasında düzeltmem zor olacak. Ama bu, faaliyetlerden uzaklaşacağım anlamına gelmiyor. Evde biriken tuvalet kâğıdı rulolarını atmadığımı biliyorsunuz, ara ara onlarla ilgili değişik faaliyetler yapmaya çalışacağım. Bu hafta patates baskısı yaptım ama sebze ziyan olmasın diye tuvalet kâğıdı rulosu ile yapmaya çalıştım. Umarım sizler de beğenirsiniz , hoşçakalın.

Tuvalet kâğıdının içindeki ruloya makas yardımı ile şekildeki gibi kesikler atın. Kestiğiniz bu parçayı suluboya ile renklendirin.

HAZIRLAYAN: SEÇİL İLGÜN ANGÜN s.angun@zaman.com.tr

Çizgisiz defter veya resim defterine renkli kısmını bastırın. Bunu yaparken elinizle boyanın daha iyi çıkması için bastırabilirsiniz. Yandaki gibi değişik şekillerde de kesikler atıp baskı yapabilirsiniz, kolay gelsin.

Zayıflama çayları ne kadar sağlıklı

29 EKİM 2013 SALI

1zersizle uğraşmadan bir an Fazla kilolarından diyetle-eg-

önce kurtulmak isteyenler son dönemde zayıflama çaylarına yöneldi. Fakat uzmanlar, zayıflama çaylarında bulunan bazı kimyasal maddelerin aşırı tüketildiği zaman vücuda yarardan çok zarar verdiğine dikkat çekiyor. Özellikle kalp hastalığı, karaciğer, diyabet, böbrek yetmezliği ve pankreas gibi ciddi hastalıkları bulunan kişiler zayıflama çaylarını kullanmadan önce doktora danışmalı veya çay tüketim miktarı konusunda çok hassas davranmalılar. Peki fazla tüketildiğinde hangi çay, hangi yan etkiye yol açabilir? Sinameki çayı: Kabızlığa iyi gelen bu bitki, uzun süre kullanıldığı zaman mide ağrısı, mide bulantısı ve ishale yol açabilir. Papatya çayı: Alerjik bir bitki olduğu için farklı türleri ciddi zehirlenmelere yol açabilir. Biberiye çayı: Yüksek tansiyon hastalarının kullanmaması gerekir.

Mate çayı: Bağırsakları çalıştıran bu çayın fazla tüketilmesi kabızlığa yol açabilir. Uzun süre mate çayı tüketenlerde gırtlak ve ağız kanseri riskinin arttığı gözlenmiştir. Baş dönmesi, kalp çarpıntısı ve mide bulantısına da sebep olabilmektedir. Yeşil çay: Kalp, böbrek, karaciğer ve tansiyon sorunu olanların yeşil çay tüketmeden önce doktora danışmaları önerilir. İshal, baş dönmesi,

bulantı ve baş ağrısına yol açabilir. Fesleğen çayı: Kanser hastaları için zararlı etkileri olabilir. Isırgan otu çayı: İlaç kullanan tansiyon hastalarının, böbrek hastalarının ve kan şekeri seviyesinde sorunu olanların bu çayı kullanmadan önce doktora danışmaları gerekir. Civanperçemi çayı: Vücut hassasiyetini artırdığı için hassas vücudu olanlara kullanımı tavsiye edilmez.


30 EKİM - 5 KASIM 2013

Çocuğa Allah’ı nasıl anlatmalı?

Çocuk yetiştirmede en hassas noktalardan biri de din eğitimi. Peki çocuğa Allah’ı nasıl anlatmalı? Sorularına nasıl cevaplar vermeli, cevaplarken nelere dikkat etmeli? ARZU KILIÇ

1gibi yetişkinlerin bile kimi zaman idAllah, ölüm, cennet, cehennem, ibadet

rakte güçlük çektikleri kavramları bir çocuğa anlatabilmek hiç de kolay değil. Ancak henüz soyut düşünebilme yetisi kazanamamış bir çocuğun ‘Allah nerede oturuyor? Evi var mı? Allah ne renk? Onu neden göremiyoruz?’ gibi sorularına verilecek cevaplar Yaratıcı ve kâinatla kurduğu ilişkide hayati rol oynuyor. Ayrıca ölümü ve ölen bir yakınının akıbetini çocuğun yaşına uygun şekilde anlatmak da ruh sağlığını korumada ve yaşama bakışında önemli yere sahip. Peki uygun bir din eğitimi için hangi yaş grubunda nelere dikkat etmek gerekiyor?

2-3 YAŞ Bu yaşlarda çocuğun kelime dağarcığı oturmaya, değer ve inançlar şekillenmeye başlıyor. Bu nedenle çocuklara konuşma çağına başladıktan sonra kelime-i tevhit öğretilerek, soru cevaplı telkinlerle din eğitiminin başlatılması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Mehmet Emin Ay, Allah, peygamber ve melek gibi kavramların çocuğun çevresindeki konuşma ortamında sıklıkla kullanılması tavsiyesinde bulunuyor.

4-5 YAŞ Çocukların sevgiyle ilgili kavramları öğrendiği bu yaşlarda, Allah’ın kullarını ne kadar çok sevdiğini ve yarattığı şeylerle bunu bizlere nasıl gösterdiğini anlatmak gerekiyor. Okul öncesi eğitimde masalların ve dinî hikâyelerin rolü büyük olduğundan, doğru davranışları ve dini bu yolla öğretmek de daha kolay kabul ediliyor. Ayrıca bu yaştaki çocuklara ibadet ve dua gibi şeyler ilgi çekici geldiğinden, bu konularda anne babayı taklit etmelerine izin vermek gerekiyor. Çocuğun yanında namaz kılmak, camiye giderken onu da götürmek, yemeklerden önce ve sonra verdiği nimetlerden dolayı Allah’a sesli olarak şükretmek, namazlardan sonra yine sesli olarak dua etmek çocuğu Allah’a yaklaştırıyor. Öte yandan araştırmalar, okul öncesi çocuklarda ölüm korkusunun çok baskın olduğunu gösteriyor. Bu yaştaki çocuklar, öncelikle anne babasının, daha sonra kendisinin öleceğinden korku duyar. Ölüm korkusunun tek çaresi ise çocuğa ahiret inancını aşılamak, öteki dünyayı sevdikleriyle birlikte olacağı güzel bir yer olarak tasavvur etmesini sağlamaktır. Gördüğü her şeyin insan eliyle yapıldığını düşünen çocuğun, Allah’ı büyük bir insana benzetmesini ve bu yönde sorular sormasını da anlayışla karşılamak gerekiyor. Ancak bu noktada ‘Allah baba’ ifadesini kullanmak ya da ‘Allah gökyüzünde oturur. Cennette oturur.’ şeklinde İslam itikadına aykırı cevaplar vermek de uygun görülmüyor. Allah’ın maddi bir varlık olmadığı, bu nedenle maddi varlıkların özelliklerine sahip olmadığını uygun bir dille açıklamak gerekiyor.

6-7 YAŞ Bu yaş çocuklarında kendilerini büyüklere ve anne-babaya beğendirme eğilimi baskınlık kazanıyor. Bu nedenle, 6-7 yaş çocuğunun ibadetlerini, dua ediyor ya da şükrediyor olmasını sözle ya da küçük hediyelerle takdir etmekte fayda var.

8-9 YAŞ Çocuk, soyut düşünme ya da vicdan muhakeme yetilerini bu yaşlarda kazanıyor. Bu nedenle sekiz yaşına kadar çocuğa cehennem, günah-sevap gibi kavramlardan

bahsetmemek, yaptığı yanlışları günah olarak tanımlamamak gerek. Ayrıca bu yaşlarda anne babasıyla oyun oynamayı bırakan çocuk, artık arkadaşlarıyla vakit geçirmeye, televizyon izlemeye ve oyun oynamaya başlıyor. Bu sebeple din eğitiminin oyunlarla, kitaplarla, çizgi filmlerle ve bulmacalarla verilmesi de uygun bir yöntem.

10-14 YAŞ Bu dönemde eleştirel düşünmeye ve sorgulayıcı bir tavır takınmaya başlayan çocuk, özellikle ailesine bireylerinin söylediklerine karşı daha tepkili ve şüpheci yaklaşabiliyor. Bu nedenle, bu yaşlarda verilecek din eğitiminin aile bireylerinden ziyade arkadaş

çevresine, cami ve okul derslerine bırakılması tavsiye ediliyor. Allah’ı sevdirmede beş duyu modeli… Psikiyatrist Doktor Mustafa Ulusoy, ‘Yakınlık’ adlı kitabının ‘Çocuk ve Allah’ başlıklı bölümünde, özellikle 3-4 yaş çocuğuna Allah’ı anlatmada beş duyu modelinden bahsediyor. Her hafta ya da her ay bir duyu organının kullanımına odaklanması sağlanan çocuk, beş duyusunu da kullanarak kâinatla ve nesnelerle daha yakın bir ilişki kurduğu gibi, somut nesnelerden yola çıkarak Yaratıcı’nın varlığını ve onun özelliklerini de öğrenmiş oluyor. İlk hafta olan görme haftasında çocuklara gözün işlevi anlatılıyor. Kâinattaki güzellikler

konuşuluyor. Çiçekler, güneşin batışı gibi hoşa gidecek şeylere dikkatinin yönelmesi sağlanıyor. İşitme haftasında, çocuklar ve aile bir hafta boyunca kâinattaki seslere kulak kesiliyor. Dalga sesleri, rüzgârın uğultusu, kapı gıcırtısı, çay suyunun kaynaması gibi. Koklama haftasında ise çiçeğin, denizin, toprağın, kekin, böreğin, etin kendine özgü bir kokusu olduğundan bahsediliyor. ‘Allah ne güzel yaratmış. Bununla bize ne kadar sevgi ve değer verdiğini gösteriyor.’ şeklinde yorumlar yapılıyor. Aynı şekilde dokunma ve tatma haftasında da çocuğun, varlıkların birbirinden farklı dokularına ve tatlarına dikkat kesilmesi sağlanıyor.


30 EKİM - 5 KASIM 2013

40

BULMACA BU Hazrlayan: Ali Topdağ a.topdag@zaman.com.tr

ÇAPRAZ ÇARPIMLI SUDOKU KU

İÇ İÇE KARELER

•Her satr, her sütun ve kaln çizgilerle belirlenmiş 6 kutuluk bölgeye 1’den 6’ya kadar olan rakamlar birer kere yazarak diyagram doldurun. • Oklarn yönünde bulunan köşelerden komşu olan iki kutudaki saylarn çarpm üzerinde verilmiştir.

Aşağdaki simetrik şekil iç içe geçmiş karelerden oluşturulmuştur. Acaba bu şekilde toplam kaç tane kare var?

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMLERİ

ÇAPRAZ ÇARPIMLI SUDOKU

12 5 3 24

10

2 6

1

3

6 6 4

2

6

5

1

4

3

4

5

3

2

1

10 3

1

2

5

6

6 6 4

5

4

1

6

3

2

6

2

4

3 10

5

1

2

5

HECELİ BULMACA

6

HECELİ BULMACA A •Diyagramdaki her bir kutuya ya bir hece yazarak bulmacay çözmeye çalşn. •Kullanacağnz heceler diyagramn altnda verilmiştir. •Çözümü yaptğnzda şifre kelimeyi köşegende görebilirsiniz.

E

DE

YAT

E

BU

CE

HİL

MU

HA

BE

RE

TE

FEK

KİR

İÇİÇE KARELER

SAYI PİRAMİDİ Aşağdaki piramitte her kutuda bulunan say altndaki iki kutuda bulunan saylarn TOPLAMINA eşittir. Buna göre her bir piramitte ayn saylar kullanmadan boş kalan kutular doldurun.

Özellikle, sadece

38 TANE KARE VARDIR

Hafif ve ksa uyku

48

Gelişme, yetişme

24

Gönül borcu olan

SAYI PİRAMİDİ

30

101

7

HA

MA

NE

ŞE

KER

ME

NEŞ

ŞEK

KİR

RAN

TE

LE

MÜN

SI

48 27

21 16

10

53

15

6

26

14

12 9

3

11


08-09 Bulmacalar

29 EKİM 2013 SALI

ÇÖZMECE

29 EKİM 2013 SALI

Yeni Bahar Çocuk

30 EKİM - 5 KASIM 2013


30 EKİM - 5 KASIM 2013

Hatiplik siyaseti eskide kaldı SAMET ALTINTAŞ

1arefesine girdiğimiz bu Selçuk Yavuz, yerel seçim

günlerde adaylara siyasî danışmanlık ve medya PR’ı yapıyor. Ona göre, halkın en çok sevdiği siyasetçi modeli güler yüzlü olanı. Yavuz, “Yüzlerce araç giydirip binlerce afiş yapabilirsiniz; ama önce insanların kalbinde yer etmeniz lazım.” diye konuşuyor. Türkiye, klasik tabirle seçim sath-ı mailine girdi diyebiliriz, çünkü yerel seçimler için çalışmalar başlamış durumda. Partilerin aday adayları, kendilerini seçmenlere tanıtan afişlerle, görünür olmanın derdindeler. Birçok aday var söz konusu… Ama içlerinden çok azı hedefledikleri yere gelecekler. Hal böyle olunca enerjisi bitmeyecek bir yarış var olacak. İşte Selçuk Yavuz tam da burada adaylara yardımcı oluyor. Kendisi, yerel siyasetçilerin sıklıkla takip ettiği namehaber.com sitesinin sahibi. Bugüne kadar yüz kadar siyasîye medya PR’ı ve danışmanlık yapmış biri aynı zamanda. Selçuk Yavuz’un nasıl bir yol izlediğini birazdan anlatacağız. Lakin kişisel tarihini bilmekte yarar var: 1979 İstanbul doğumlu… İngilizce işletme eğitimi alır. Yaşamına işadamı olarak devam ederken, Marmara FM’e o kimliği ile davet edilir. Program sırasında diksiyonu spikerlerin hoşuna gider. Daha sonraları kafasındaki birkaç projeyi sunmak için yeniden radyoya yolu düşer. Kendisini programa çağıran yapımcıyı ziyaret eder. “Şöyle şöyle programlar yapabilirsin.” der. Yapımcının cevabı ilginçtir: “Sen niye yapmıyorsun?” Bir yerel seçim arefesine tesadüf eden teklife ilk anda işlerinden dolayı sıcak bakmaz Yavuz. Ama Marmara FM’in ısrarı sonucu kendisini stüdyoda kulağında kulaklıkla bulmuş olur. Birkaç deneme çekiminden sonra kendisine bir program tarihi verilir ve 29 Mart 2009 yerel seçimleri ile ilgili çalışmalara başlamış olur. Programının ilk misafiri ise yerel anlamda en tepedeki isimlerden biri olan AK Parti İstanbul İl

Başkanı Aziz Babuşcu olur. Yavuz, o günlerle ilgili olarak; “Hayatında hiç radyo programı yapmamış biri olarak, şimdi düşünüyorum da, deli cesareti…” diye konuşuyor. Program saati, radyo seyri açısından ters bir saattir: 20.30 ile 22.00 arası. Yani herkesin evinde olduğu, elinde kumandası ile televizyon kanalları arasında dolaştığı demlerdir. Kendi deyimiyle, mayınlı arazide hedefe varmak demektir bu. Ancak program, 4,5 ay canlı yayın olarak haftada beş gün dinleyiciyle buluşur. Yavuz, yoğunluktan cumartesi günü dahi çekim yaptıklarını söylüyor: “Bir akşamda iki saat içinde üç konuk alıyorduk. Gündem, seçim arefesi olduğu için çok yoğundu çünkü. Seçim programları yoktu. Yaptığımız iş ilkti. Hatta diğer radyolar bizi misafir ettiler. ‘Konukları nereden buluyorsunuz, bu iş nasıl ilerliyor?’ diye.” Selçuk Yavuz, bu sırada kendi yapım şirketini kurar. Marmara ve Seyir FM’de ‘Güncel Analiz’ adı altında program yapmaya devam eder. İş ve siyaset dünyasındaki kişiler vasıtasıyla gündemin nabzı tutulur. Siyasîlerin kendisini

çok iyi tanıdığını belirten Yavuz, bu yüzden adaylara medya ve danışmanlık hizmeti verdiğini ifade ediyor. Kader, yine Selçuk Yavuz’u bir yerel seçim arefesine getirip bıraktı. “Bir kere sıra dışı bir tarzımız var.” diye konuşuyor ve ekliyor: “Muhtarlıktan belediye başkanlığına kadar geniş bir yelpazede portföyümüz var. Kimin nerede hedefi varsa altyapı çalışmasını sunuyoruz, mahallesindeki seçmenine kadar. Elimizde, Türkiye’de ulaşılabilir seçmenlerin veri tabanı mevcut. Bilişim hizmetleri de veriyoruz. Adayları, radyo programlarımıza çağırıyoruz. Ve kendilerini ifade etmelerini sağlıyoruz. Hangi dönemde nerede ne yapılması lazım oturup kafa yoruyoruz, fizibilite çalışması yapıyoruz.” Selçuk Yavuz, hedefe kilitlenen, cesur hareket eden ve standartların üstünde yol izleyen siyasetçinin başarıya er ya da geç ulaştığını kaydediyor. “Biz siyasetin her aşamasını örgülüyoruz. Bölgede yapıya bakıyoruz bütün ince noktaları hesaba katarak çalışma yapıyoruz. En önemlisi işimizi ahlâklı ve

temiz bir şekilde yapıyoruz.” diye konuşan Yavuz, adaylara taktik bilgi verdiklerini de söylüyor. İnternet medyasında da iyi işler yaptıklarını belirten Yavuz, bir sene önce yazdığı yazının sosyal medyada hâlâ paylaşıldığını ifade ediyor. Seçim öncesi asparagas haberlerin olduğuna, bilinçli bir dezenformasyon yapıldığına dikkat çekiyor. Peki, Selçuk Yavuz, siyasetçilere başarıya ulaşmaları hususunda neler söylüyor? Mikrofon kendisinde: “Siyaset bir kalite kazandı. Artık seçmeni ikna eden bir anlayış söz konusu... Hatiplik siyaseti eskidendi, halk artık samimiyet arıyor. Ve en mühimi siyasette küsme olmaz, diyoruz. Halkın en çok sevdiği siyasetçi modeli güler yüzlü olanı. Yüzlerce araç giydirip binlerce afiş yapabilirsiniz; ama önce insanların kalbinde yer etmeniz lazım. Halk, siyasetçi elimizi sıksın, halimizi sorsun, derdimizle dertlensin, cenazemize, düğünümüze gelsin, istiyor. Fildişi kulede oturan siyasî kaybeder. Tabii ki işleri yoğun, fakat halk, kahvede beraber çay içmeyi umuyor. Buna vakit ayırmalı bir yerel yönetici.”

Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var! Selçuk Yavuz, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinin önemli kodlar barındıracağını belirtiyor: “Seçmenler ile adayların kalbi arasında köprü kurabilen siyasetçi kazanır. Bir diğer önemli konu da adayın yanındaki ekibini iyi seçmesi. Yani halk, ‘Bu adam iyi; ama yanındakiler kötü’ dememeli. Bir yerel yönetici adayı, muhitindeki kanaat liderleri ile istişare etmeli.” Yavuz, bir siyasetçi için en önemli hesabın memleket için olması gerektiğine dikkat çekiyor. Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun dediği söze işaret ediyor: “Bir saniyesine bile hükmedemediğimiz bir dünya için fırıldak olmaya gerek yok.” “Yani,” diyor Yavuz, “Bir siyasetçiye ‘Padişahım çok yaşa’ değil, ‘Padişahım gururlanma, senden büyük Allah var’ denmeli.”

Karbonat ile kirleri kaldır at! NEŞE KUTLUTAŞ

1yer alan karbonat, yemeklerden teMutfağımızın demirbaşları arasında

mizliğe her an imdadımıza yetişen önemli bir yardımcı. Dolabınızda sakladığınız karbonatın tesirini kaybedip kaybetmediğini nasıl anlarsınız? Bir çay kaşığı kadar karbonatın üzerine birkaç damla sirke veya taze sıkılmış limon suyu damlatın. Eğer köpürmezse karbonatı yenilemeniz gerekir. Hava sızdırmayan bir kutunun içindeki karbonatın raf ömrü on sekiz ay, açılmamış bir kutudaki ise altı aydır. Eti yumuşatmak için Sert etleri yumuşatmak için karbonatla ovmayı denemelisiniz. Ovduktan sonra beş altı saat kadar buzdolabında bekletin, pişirmeden önce de yıkayıp öyle pişirin. Biberon temizliğinde Biberon, emzik, biberon kapakları ve fırçalarını sterilize ederek saklamak ve

gerektiği zaman hemen kullanmak için gece büyük bir cam kaba sıcak su doldurun. İçine iki yüz gram karbonat atın ve bütün biberon ve aksesuarlarını bu suyun içine koyup bekletin. Ertesi gün kullanmadan önce hepsini çok iyi durulayıp kurulayın. Ayrıca biberonları, içine üç çorba kaşığı karbonat koyduğunuz suyun içinde üç dakika kaynatarak da sterilize edebilirsiniz. Tezgâh üzerindeki leke ve çizikleri temizleyin Mutfak tezgâhınız lekelerle, küçük bıçak çizikleriyle kaplandıysa, karbonat ve suyu ikiye bir oranında karıştırın ve lekeleri ovarak çıkarın. İnatçı lekeler için karbonat ve su karışımına yalnızca bir damla çamaşır suyu ekleyin. Çamaşır suyu kullandığınızda ağartıcının tezgâh yüzeyini soldurmaması için ovduğunuz yerleri hemen sabunlu sıcak suyla siliverin. Yiyeceklerin asidini azaltın Şayet domates içerikli soslardaki yüksek asit oranına veya kahveye karşı alerjiniz varsa üzerlerine bir tutam karbonat ser-

perseniz asit oranını düşürmüş olursunuz. Kahvenin içine bütün malzemeleri koyarken karbonatı da eklemelisiniz. Herhangi bir yiyeceğin sirkesini fazla kaçırırsanız karbonat sirkenin tadını alır. Ancak karbonatı kullanırken ayarını iyi yapın. Çok fazla atarsanız köpürmeye başlar. Kahve cezveleri ve çaydanlıkları temizleyin Metal cezveler ve çaydanlıklardaki mineral tortularını temizlemek için sirke ve karbonattan faydalanın. Bunların içine iki yüz mililitre sirke ve dört çorba kaşığı karbonat koyun. Karışımı kaynatın ve beş dakika kısık ateşte bırakın. Veya bir litre suyun içine iki çorba kaşığı karbonat ve yarım limon suyu koyarak kaynatın. Son olarak soğuk suyla yıkayıp çalkalayın. Dış yüzeylerdeki lekeleri çıkarmak için içinde 50 gram karbonat olan bir litre ılık suda plastik ovma teliyle silin. Sonra soğuk suyla yıkayın. Teflon tencere ve tavaların lekesini çıkarın

Teflona yiyecek yapışmadığı söylense de yapışan ve çıkarılması güç olan şeyler mutlaka olur. Bunları temizlemek için içlerine 200 mililitre su, iki çorba kaşığı karbonat ve 100 mililitre sirke koyun. On dakika kaynatın. Daha sonra da sıcak sabunlu suyla yıkayıp bir güzel durulayın. Pratik ve ucuz ter önleyici (antiperspiran) Tesirli ve tümüyle doğal bir deodorant arıyorsanız en ucuz ve pratik deodorant karbonattır. İki çay kaşığı kadar karbonatı bir pudra ponponu veya pamukla koltuk altlarınıza sürün. Bu pratik deodorant bir gün boyunca terlemenizi önleyerek sizi rahatlatır. Diş fırçalarını dezenfekte edin Diş fırçalarınızı 50 gram karbonat ve 50 gram su karışımının içine batırarak tertemiz yapın. Fırçaları her hafta en az bir kere bu şekilde hazırladığınız karbonatlı suyun içine koyarak bir gece bekletmelisiniz. Tekrar kullanmadan önce diş fırçalarınızı iyice durulamayı ihmal etmeyin.


31 GÜNDEM

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

2 0 Y I L Ö N C E K I L I C E C I N AY E T L E R I N I Ö R T E N S I S P E R D E L E R I A R A L A N I YO R

BAHTİYAR OL PAŞAM, ZAMANI AŞAMADILAR 1süreçte etkin adımlar atılıyor ve ilginç gelişmeler

Faili meçhul cinayetlerin yeniden soruşturulduğu

yaşanıyor. 22 Ekim 1993 tarihinde Jandarma Bölge Komutanlığı’nı yaptığı Diyarbakır’ın Lice ilçesinde (bölük komutanlığı binasının önünde) öldürülen Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın dosyası, son gün zaman aşımına uğramaktan kurtarıldı. Savcı Osman Coşkun’un hazırladığı iddianame, şehirdeki 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi. Olayda, Bahtiyar Paşa’nın yanı sıra 1’i asker (Uzman Çavuş Yüksel Bayar) 15 kişi de can vermişti. O dönemki Diyarbakır Jandarma Alay Komutanı Emekli Albay Eşref Hatipoğlu ve JİTEM’in tim komutanlarından Üsteğmen Tünay Yanardağ, “Taammüden öldürme”, “Halkı isyana ve birbirini öldürmeye teşvik” ve “cürüm işlemek üzere teşekkül oluşturma” suçlarını işledikleri iddiasıyla yargılanacak. Haklarında ömür boyu ağırlaştırılmış müebbet hapis isteniyor. Savcının yazdıklarıyla, resmî kayıtlara geçen bilgiler hiç mi hiç uyuşmuyor. Bir defa Bahtiyar’ın vurulmasıyla PKK’nın alakası yok. Hadiselerde vefat eden siviller de bu örgütle alakasız kişiler. Oysa Albay Hatipoğlu, TRT’de yayınlanan “Anadolu’dan Görünüm” programında “Teröristler ateş etti, işte Aydın’ı şehit eden çekirdek.” diye konuşmuştu. İşin tuhafı o kurşun

ne önceki soruşturmaya girdi, ne de balistik incelemeye gönderildi. Savcı Coşkun’un iddianamesinden çarpıcı bir bölüm: “Tuğg. Bahtiyar Aydın; korumasının itirafları ve otopsi raporları sonrası hazırlanan krokiye göre, karşıdan açılan ateşle değil, askeriye içindeki kışlanın çatı, kule ya da binalarından birinden Kanas’la (suikast silahı) vuruldu. 11 sat sürdüğü söylenen çatışmada, sadece bir polis memuru zırhlı araç içinde hafif yaralanmış, bu memurun ifadesi alınmamış ve tek bir terörist, ölü ya da yaralı ele geçirilememiştir.” Araya şu soruyu sıkıştıralım: O halde Paşa’ya kim ateş açtı veya açtırdı? Sis perdesini adli merciler aydınlatacak ama en azından şu bilgiler aleni: O sıralar Hasan Kundakçı, bölgeden de sorumlu Jandarma Asayiş Bölge Komutanı’dır. Ergenekon davası sanıklarından ve Genelkurmay’ın eski başkanlarından İlker Başbuğ da, tümgeneral rütbesiyle yardımcısıdır. Bahtiyar Aydın’a “Lice’ye git.” emrini Başbuğ verir. Vakıa henüz kamuoyunca duyulmadan Lice Jandarma Bölük Komutanlığı’nın bahçesine askerî bir helikopter iner. İçinde Kundakçı ve Başbuğ vardır. Darısı, “Adı Konmamış Darbe” yılı 1993’ün diğer şüpheli hadiselerinin (Uğur Mumcu, Eşref Bitlis, Turgut Özal, Ahmet Cem Ersever, 33 er, Madımak ve Başbağlar) başına…

Yeniden görülen Hrant Dink davasında tutuklanan Erhan Tuncel’den

Trabzon Jandarması’na ağır suçlama

KÜNYE

Yargıtay 9’uncu Ceza Dairesi’nin, Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink cinayeti davasında verdiği bozma kararı gereği sonrası İstanbul 14’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden başlayan yargılamada hakkında yakalama emri çıkarılan Erhan Tuncel, tutuklanarak cezaevine konuldu. 14’üncü Ağır Ceza, Tuncel’i ‘kasten öldürmeye azmettirme’ suçundan beraat ettirmişti. Bu hükmü bozan 9’uncu Daire’ye göre, “yardım suretiyle” suça iştirak var. Ayrıca Tuncel, “suç örgütü üyesi olma” suçundan da ceza almalı. Yerel mahkeme, Tuncel’e isnat edilen “silahlı terör örgütü yöneticisi” iddiasını geçersiz saymıştı. Daire, 24 Ekim 2004 tarihli Trabzon’daki McDonald’s’ın bombalanması olayına dair kararı da bozmuştu. Tuncel’in bu

olaydaki mahkumiyeti, “genel güvenliği kasten tehlikeye sokma, mala zarar verme ve 6 ayrı kasten yaralama” değil, “6 ayrı kasten öldürmeye teşebbüs” cürmünden olmalıydı. Tuncel, yerel mahkemenin direnmesini istiyor: “Hiçbir örgüt üyesi kollukla çalışmaz. Ben bu sanıkların eylem yapmaması için 18 kez ihbar ettim. Eylemin talimatını da Yasin Hayal verdi. Eylemde kullanılan araç ve gereçleri de ben temin etmedim.” Tuncel’in İstanbul Kumburgaz’da yakalandığı gün, Star Gazetesi’nin 14’üncü sayfasında kendisiyle görüşülerek yapılan bir haber yayımlandı. Muhabir Helin Şahin’e, savunmasını hazırladığını ve 15 gün içinde teslim olacağını söylüyordu Tuncel: “Hakkımda tutuklama kararı çıkarsa diğer sanıklar da tutuklanmalı.

Sahibi/Publisher: Moving Media ApS Yönetim Kurulu Başkanı/Chief Executive Officer Vedat Oğuz Genel Yayın Müdürü Editor-in-Chief Kamil Subaşı k.subasi@zamaniskandinavya.dk

Haber Merkezi Redaktion Center Hasan Cücük, Emre Oğuz, Menaf Alıcı, İbrahim Kaya, Engin Tenekeci, Yavuz Şahin haber@zamaniskandinavya.dk

Banka bilgileri: Danske Bank: Reg nr. 3129 Kontonr. 16922552 IBAN: DK57 30000016922552 • SWIFT-BIC: DABADKKK

Grafik Tasarım Sebahattin Çelebi Reklam / Advertising +45 71 51 43 85 reklam@zamaniskandinavya.dk

CVR-nr. 25065557

ÜLKE VE BÖLGE TEMSİLCİLİKLERİ • İsveç: İbrahim Kaya .......................................................................................... + 46 76 160 46 03 • Norveç: Ömer Fevzi İpek ................................................................................... + 47 21 39 54 57 • Finlandiya: Fahrettin Çalışkan .......................................................................... + 358 46 63 44 686 • Grönland, İzlanda: Mehmet Bayhan.................................................................. + 45 52783966 • Aarhus: Rasim Atakan ....................................................................................... + 45 42 78 93 64 • İstanbul: Salih Beşir........................................................................................... + 90 5332 83 89 86

Reklam .....................reklam@zamaniskandinavya.dk ................................ +45715 14 385 Haber: ........................ haber@zamaniskandinavya.dk Okur Hattı: ...........okurhatti@zamaniskandinavya.dk Abone: .......................abone@zamaniskandinavya.dk............................ +4570206970 Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberlerin yayın hakları Moving Media ApS’ye aittir. Yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir.

Moving Media ApS • Holsbjergvej 41 B • 2620 Albertslund • Tlf: + 45 70 20 69 70 İnternet: www.zamaniskandinavya.dk • Baskı: OTM AVISTRYK IKAST | ISSN: 1903 6892

AB’nin ilerleme raporuna da giren

SAYIŞTAY’IN SAYAMADIĞI SAYILAR 1tam üyelik müzakereleri yürüttüğü Avrupa Birliği (AB) Komisyonu’nun

Türkiye’ye ilişkin 2013 İlerleme Raporu’nda da yer alan ‘Sayıştay eleştirileri’, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki “2014 Bütçe Yasa Tasarısı” görüşmelerinin de ana gündem maddesiydi. Muhalefet, Meclis adına yürütmeyi denetlemekle görevli Sayıştay’ın hükümet tarafından bilinçlice iğdiş veya by-pass edildiğini ileri sürüyor. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Sayıştay yetkilileri iddiaları yalanlıyor ama ‘giderilmesi gereken bazı eksikliklerden’ söz ediyorlar. Devlet kurumlarına ait 25 milyon muhasebe kaydının ilgili yerlere verildiğini söylüyor Bakan Şimşek. Sayıştay Başkan Yardımcısı Erol Akbulut ise kamu mali tablolarına ilişkin bir sıkıntı yaşandığını, bunun da –hem kendilerinin hem de kurumların- yeni yasaya “geçiş dönemindeki acemiliğinden” kaynaklandığını ifade ediyor. Muhalefet vekillerinin “Yolsuzlukları neden bize bildirmiyorsunuz?” sualini de, “Meclis’e gönderemiyoruz çünkü, yargı bizim gönderdiğimiz yolsuzluk raporlarıyla ilgili bazen herhangi bir ceza vermiyor. Meclis’e giderse o kişinin hakkına girmiş oluyoruz.” CHP İstanbul Milletvekili Aydın Ayaydın’ın dile getirdiği “Pek çok bakanlık, kamu kurumu kanun hükümlerine aykırı olarak, Sayıştay denetçilerinden bilgi, belge kaçırmış, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığının

denetimi yapılamamıştır.” iddiasını ortaya atarken, aynı partinin Grup Başkan Vekili Akif Hamzaçebi’yse, Meclis’e sunulmayan raporları iletmedikleri takdirde Sayıştay yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını belirtiyor: “Daha önce yasa değişikliği öngören o kanun teklifini gerçekleştiremeyen hükümet, farklı bir yönteme başvurarak, fiilî bir durumla, Sayıştay’a baskı uygulayarak raporların içini boşalttı.” Basına da gösterdiği 6 sayfalık Adalet Bakanlığı Sayıştay raporunun son sayfasındaki denetime dair görüş sadece bir paragraf imiş: “İlgili kamu idaresi Sayıştay’ın istediği hesap ve bilgileri Sayıştay’ın istediği formatta vermediğinden bu denetim yapılamamıştır.”


32 GÜNDEM ATATÜRK OLMASAYDI!

Cumhuriyet konuşmaları Atatürk tartışmalarına dönüyor ve yol alınamıyor. Bütün kazanımların veya kayıpların kaynağı görme eğilimi, ‘Atatürk olmasaydı’ sendromunu beraberinde getiriyor. Üçüncü bir yol mümkün hâlbuki. MUHSİN ÖZTÜRK CEMAL A. KALYONCU

1ayrılış günü (4 Ağustos 1923), Çan-

Rauf (Orbay) Bey’in başvekillikten

kaya’da, o tarihte Meclis İkinci Başkanı olan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ile yaptığı konuşma da, ilk beşler arasındaki ayrılışın artık düşüncede kalmadığını, su yüzüne çıktığını gösteriyor. Meclis İkinci Başkanlığı’ndan ve 2. Ordu Müfettişi olarak Ankara’dan ayrılma kararını veren Ali Fuat Paşa, Mustafa Kemal’e sorar: ‘Senin şimdi apotres’lerin kimlerdir?’ Mustafa Kemal, çok eski ve yakın dostuna, sorusundan bir şey anlayamadığını söyler. Ali Fuat açıklar: ‘Bundan sonraki emek ve himmet arkadaşları kimler olacaktır?’ Mustafa Kemal şu cevabı verir: ‘Memleket ve millete kimler hizmet eder, hizmet, liyakat ve kudretini gösterir ise apotresler onlardır.’ Bu cevap; vefa, sadakat, fedakârlık örülü o çetin Millî Mücadele yıllarında, tüm varlıklarını paylaşmış olanlar arasında, artık yeni kıstaslar geldiğinin açık-seçik, biraz da sert ispatıdır.” Böyle diyor Fethi Okyar, anılarında. Tabii, o tarihlerde, Atatürk’ün, ‘hizmet, liyakat ve kudretini göstermek’ ifadelerinden ne anlatmak istediği muhatabına ulaştı. İlerleyen tarihlerde Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Rauf Orbay gibi, ‘ilk beşler’ olarak anılan isimler artık Cumhuriyetçi kadrolarda olmak bir tarafa, onun hedefinde yer alacaktı. Kurtuluş Savaşı’na isimleri altın harflerle yazılanlar Cumhuriyet tabelasında yer bulamayacaklardı. Bunun hemen öncesinde Enver-Talat- Cemal Paşalar sahneden çekilmiş, Karakol Cemiyeti’nin öncüleri Kara Vasıf, Kara Kemal gibi isimler Meclis-i Mebusan baskınıyla İngilizlerce Malta’ya sürgün edilmişti. Dolayısıyla, özellikle siyasi öngörüleriyle, dönemin kendisine sağladığı şartları da lehine çevirerek ‘sıyrılan’ bir Mustafa Kemal ile karşı karşıyaydık artık. ‘Devrim önce çocuklarını yer’ sözü böyle anlar için sarf edilir. Millî Mücadele’yi gizlice örgütleyen İttihatçılar aynı tabana hitap ettikleri için en büyük hedeftir. Birinci Meclis’te yer alan, Atatürk’e rağmen kanunları değiştirebilen İkinci Grup’un siyasi ömrü kısa olur; bir daha Meclis göremezler. Tek parti boyunca da polis takibinden kurtulamazlar, iş bulmakta bile zorlanırlar. Kurtuluş Savaşı’nın A takımı da, halının altlarından çekildiğini gördüklerinde, 1924’te kurdukları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, son çıkışları olur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kuran Kazım Karabekir, bir süre sonra kendini hapiste bulur. İlerleyen yıllarında polis takibinde olan Kazım Karabekir, kendisini izleyen ama o anda tramvaya binemeyen polisi gördüğünde cama vurarak “Oğlum, Cafer Tayyar’a gidiyorum, oraya gel.” diyecektir. Eve dönüşlerinde kendisini izleyecek memurlara “Madem benimle geliyorsunuz, şu paketleri de taşıyın.” dediği de vakidir.

Muhalifsen hainsin! Kendisi gibi arkadaşları da Cum-

huriyet’e karşı olmakla, daha doğrusu bize vaziyet aldığı sarih bir delile istinat ‘hainlikle’ suçlanır. İzmir Suikastı’ndan etmiyor. Haksızlık payı var, mübalağa iki ay sonra, 1926 Ağustos’unda ‘Biz- payı var. Bunların hepsi siyasi ayrılıklar ve deki Muhalefet’ başlıklı yazısıyla Yunus münakaşalar arasında vakit vakit istifade Nadi, bütün olan biteni özetliyor. Farklı edilmiş münakaşalar.” Acaba kendisi de o görüşleri olan grup ve kişilerin hepsinin istifade edenler arasında mıydı? “O sıralar İttihat Terakki’yle, dolayısıyla da İzmir herkes birbirinin aleyhine söylüyordu. Suikastı’yla bağlantılı olduğu tezini işler İşte şöyle yapıyorlar böyle yapıyorlar… yazısında. Bol ihanetli cümlelerden sonra Rauf Bey’le benim durumuma gelince… şöyle der Nadi: “Biliyoruz ki İkinci Grup, Onlar Atatürk ile münakaşa ederken ben İttihat ve Terakki namına tertip ve tahrik etmiyordum. Mutabıktım. Aslında mesele edilmiş olduğu gibi Terakkiperver Fırka bundan ibaretti.” Fethi Tevetoğlu, 1963’te, yani dahi kezalik İttihat ve Terakki namına konulmuştur. Bunlar yekdiğerinin de- CHP’nin 40. Yılı vesilesiyle Türk Kültürü vamı ve müteammimi olan terkipler olup dergisinde yazdığı makalesinde de İsmet her gün biraz daha fazla malumumuz İnönü’nün, Terakkiperver Cumhuriyet olmakta bulunduğu üzere nihayet reis-i Fırkası için ‘ilericiydiler’ diye söz ettiğini cumhurumuz Gazi Mustafa Kemal Paşa aktarıyor. Züchher’e göre Terakkiperver Hazretlerinin hayatlarına kastetmeyi Cumhuriyet Fırkası’nın 1925’te kapatılgöze aldıran eşna bir cinayete müntehi masından doğrudan sorumlu olan İsmet olmakta gecikmemiştir.” Bunu kimse İnönü, daha sonraları, fırkanın ilerici Yunus Nadi’ye ait bir yazı reformist cephe içinde kabul olarak değerlendirmez, öyle edilebilir mutedil bir siyaset de değildir zaten. biçimini temsil ettiği fikrine Nadi’nin bu sözleri varmış. İnönü’nün ifadeleri ilerlemekte olan bir yıllar sonra gelen itiraflar gibi Cumhuriyet siyasetinin okunsa da dönemin gerçek yansıtılmasıydı. İkinci portresini hatırlatması bakıGrup’un varlığını 20 yıl mından manidar. önce keşfeden ve yazan Dolayısıyla Atatürk’e ve Prof. Dr. Ahmet Demirel tek parti öncülerine atfedilen “Çalışmaya başladığımda ‘onlar olmasaydı’ bambaşka sadece bir sayfa tutacak hayatlar yaşıyor olurduk kadar ‘irtica, ihanet, hainlik’ söyleminin bir gerçekliğinin dolu ifadelerden başka bilgi bulunmadığını, Atatürk ve yoktu.” diyor. Tasfiyeye İnönü’nün muhtemel bütün uğrayan her grup ya saltanı rakiplerinin o modernlik savunmak ya gericilik ya da projesi içinde ve ürünü olduAli Fuat Cebesoy hainlikle anılmış. Yeni tarih ğundan anlıyoruz. Ki, hepsi okumalarıyla birlikte Ataarkadaştılar zaten! Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçilirken türk’ün koltuğuna namzet olup da tasfiye edilen bütün grupların ‘aynı mektepler’in bir devamlılık vardır. Taha Akyol’un, ve aynı mücadelenin insanları oldukları “Ama Hangi Atatürk” kitabından izlebiliniyor. Yani Atatürk olmasaydı her şey yelim: “İttihatçılarla Kemalizm arasında, çok mu farklı olacaktı? Sorunun cevabı sadece tarihsel anlamda değil, ordu ve kolay değil elbette ama iktidara aday olan bürokrasi eliyle yürütülecek modernleşme hiçbir odak anti-modernleşmeci değildi. anlayışı bakımından da ‘devamlılık’ varÖyle damgalansalar bile! dır. Fark, ikincisinin devrimci olmasıdır.” Bunu bizzat o mücadelenin ‘kaza- Akyol’a göre Kemalist devrimler Osmanlı nanları’ anlatıyor. Tevfik Rüşdü Aras, Garpçılar’ının programıyla hemen hemen 23 Nisan 1961’de Yeni Sabah’a verdiği aynıdır. Batı’yla yaşanan siyasi sorunlar röportajda ilk Meclis’i şöyle anlatıyor: ağır bastığından Japon modernleşmesi “Ata’nın başkanlığındaki Meclis’te en ileri gibi ekonomi ve teknoloji değil, siyasi ve Batılı memleketlerin bile gıpta edecekleri hukuki reformlar öne çıkmıştır. “Şapka ileri seviyede bir olgunluk hâkimdi. Mec- ve Avrupai kıyafetler Osmanlı elitlerinin lis’te zıt gruplar mevcuttu. Bu zıt gruplar, de özendiği bir giyim tarzıydı.” ifadesi de birbirlerine Meclis içerisinde şiddetle Akyol’a ait. Peki, tarihin akışı içerisinde, biraz hücum etmekten geri kalmıyorlardı. Fakat bu orada kalıyordu. Bu, Meclis’teki bütün da tarih bilimine aykırı olarak ‘Atatürk üyelerin içlerine sinmişti. Hepimizin olmasaydı’ diye başlayan bir cümle gayesi birdi. Ayrıldığımız yegâne nokta, kurulsaydı, kurabilseydik… Şüphesiz, aynı gayeye varabilmek için takip edilmesi bu şekilde başlayan cümleler hâlâ pek gereken yolların seçilmesi konusunda güzel temennilerle bitmiyor, Türkiye’de. Zaten bir had bildirme cümlesi o. Eğer o idi.” 1968’de, Abdi İpekçi’nin İsmet İnönü olmasaydı, bu dünyada başa gelebilecekile yaptığı ve “İnönü Atatürk’ü Anlatıyor” lerin en aşağılık olanları yaşanacaktı bu adıyla kitaplaştırdığı röportajda da konu topraklarda demek için icat edilmiş sanki. gündeme gelir. İnönü, dönemi ‘istifade Tarih, ihtimaller üzerinden konuşedilmiş münakaşalar’ üzerinden izah eder. maya pek imkân vermese de iyi bir Cumİpekçi’nin, “Rauf Orbay’ın Cumhuriyet’in huriyet tartışmasının sağlıklı bir Atatürk ilanına karşı aldığı vaziyeti nasıl izah algılamasından geçtiği aşikâr. En azından, edersiniz?” sorusuna İnönü şöyle cevap Atatürk’ü varoluşsal sorunlarımızın silahı verir: “Bunlar açıktan alınmış vaziyetler yapmaktan daha evla gözüküyor! değil. Yani bu hususlarda Rauf Bey’in

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN


33 GÜNDEM

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

İNKILAPLAR YİNE OLACAKTI, O KESİN Alkan: “Atatürk olmasaydı biz bugün yine aynı maddi çevre içinde bulunacak ve değişiklikleri yaşayacaktık; üslup farklı olacaktı şüphesiz.” Atatürk olmasaydı” diye başlayan bir tartışma sosyal bilimler açısından meşru mudur? Değildir; “olması gereken ideolojilerin işidir” diye söylenir hep, sosyal ilim bütün dikkatini olup biteni anlamak üzerine yoğunlaştırır ve hadiselerin tabiatına müdahale etmeyi düşünmez. Türkiye’de evvela askerî sınıf içinde başlayan, “Eyvah vatan elden gidiyor; bir şeyler yapmalıyız” endişesi, dalga dalga her tabakaya yayıldığı için akademik cemaatin bir kısmında da bilimin işe müdahale etmesi lüzumuna iman vardır. -Cumhuriyet tartışmaları Atatürk üzerinden gidiyor ve çoğunlukla da kilitleniyor. Atatürk’ü modernleşme adına bütün iyiliklerin veya kötülüklerin kaynağı görme eğilimi gerçekçi bir Cumhuriyet tartışmasının engeli midir sizce? Geçenlerde Bursa’da bir hamama gittim ve girişte iki şey dikkatimi çekti. İlki, bütün müşterilerin hesap ödediği yerdeki Atatürk tablosu idi. İkincisi ise bütün soğukluk mekânına hâkim bir yükseltide çok daha büyük Atatürk tablosu oldu. Etrafındaki yarı çıplak ve peştamal kuşanmış insanlarla bu iki tablo ilginç bir karışım teşkil ediyor diye düşündüm. İşin garibi, benden başka kimsenin çelişkiye aldırış etmemesiydi; insanlar artık Atatürk resimlerini, alâmetlerini görmüyorlar. Fazla ve yersiz tüketimden ötürü görünmezleşti. Bilakis eksikliği anında hissediliyor (mesela sıcaklık kısmında Atatürk tablosu yoktu!). Çelişki bu kadar değil; hamamı, Kanuni’nin ünlü veziri Rüstem Paşa’nın yaptırdığını da unutmamak lazım. Atatürk alâmeti Türkiye’de artık bilimin, sanatın veya siyasetin ilgilendiği tabii bir konu hâlinden çıktı; iman mevzuu oldu ve böylece tartışma ve inceleme alanından çekildi. Yersiz kullanımdan ve teşhirden ötürü de görünmez ve A. Turan Alkan anlaşılmaz hâle geldi. -Cumhuriyet’i kuran kadrolar arasında çıkan ihtilaf gerici-ilerici kavramlarıyla izah edildi. Peki, Kazım Karabekir (ve diğerleri) daha az modernleşmeci ve cumhuriyet düşmanı mıydı? Bu konu hep dikkatimi çekmiştir; mesela en müfrit Atatürk tenkitçisi diye bilinen Dr. Rıza Nur’un hatıralarını okurken onun Atatürk’ten daha keskin ve radikal bir inkılapçı olduğunu fark edersiniz. Ve onun arka planında inkılapçılığın sadece Atatürk’e mahsus zâtî bir ilham veya hususiyet olmayıp bütün kuşağı etkisi altına alan sosyal mühendislik çabası olduğunu anlarsınız. Millî Mücadele’yi yapan kadro içinde Atatürk’ten daha dindar veya muhafazakâr olan vardır ama daha az inkılapçı yoktur denilebilir. İşaret ettiğiniz gibi muhafazakârlığın sembolü zannedilen Karabekir Paşa öyledir mesela, Fevzi Paşa, Refet Paşa, Ali Fuat Paşa kezâ. Sonradan Atatürk’e muhalefet edenlere bu gözle baktığınızda itirazlarının temelde şu olduğunu görürsünüz: “Mücadelede hepimiz, ortaklaşa risk üstlendik ama sen şimdi her şeyi tek başına sahiplenmek istiyorsun; bu haksızlık, biz de payımızı isteriz!” Bu itirazda ideolojik boyut yoktur hemen hemen; Cumhuriyet’e itiraz, inkılaplara eleştiri yoktur. Siyasi bir itiraz vardır. Bunların tamamı Batıcıydı ve Batılılaşma programının inanmışlarıydı. Yeri

gelmişken bir kere daha belirteyim; Atatürk bu kuşağın, Millî Mücadele çevresini teşkil eden kadronun içinde kimsenin hakkını ketmederek bir yere gelmemiştir. Kendi kuşağının en nitelikli, en kabiliyetli ve en siyasi zekâsıydı. -Cumhuriyet’le birlikte yapılan devrimler ilk defa duyulan ve o an ‘icat’ edilen şeyler değildi ama keskin kültürel ve siyasi kopuşu getirdi. Modernleşme anlamında gerçekleşenlerin ne kadarı Atatürk’e ne kadarı çok öncesinde başlayan akışa mal edilmeli? İnkılaplar olacaktı, o kesin; nerden biliyoruz? Türk modernleşme tarihinin iki asırlık seyrinden biliyoruz. Mühendishane-i Berr-i Hümayun’un açıldığı günden beri istikamet belliydi. En müfrit İslamcıyla keskin Batıcıyı bir araya getiren müşterek, bir şeyleri değiştirmek lüzumuna inanmalarıydı. İnkılapların hemen hepsi (Cumhuriyet ve laiklik de dâhil) önceden konuşulmuş, telaffuz edilmiş, bir kısmı kısmen icra edilmiş şeylerdir. Yani Atatürk hiç olmasaydı biz bugün yine aynı maddi çevre içinde bulunacak ve değişiklikleri yaşayacaktık; üslup farklı olacaktı şüphesiz. Atatürk, bütün inkılapçılar gibi acul ve bütün sosyal değişmeyi, yaşarken, hemen görmek isteyen bir adamdı. Belki başkası olsa, daha serî ve daha totaliter bir inkılap programı uygulayabilirdi. Tarihçiler “olsaydı” ihtimali üzerine konuşmayı sevmez ve reddederler ama bizim yaşamakta olduğumuz şey sıhhî bir durum değil; patolojik bir hâl içindeyiz. İnsanlar arabalarına Atatürk imzası yapıştırarak siyasi eylem yaptıklarına inanıyor. Bu marazi bir şey; geçenlerde cip benzeri bir aracın arkasında Atatürk imzasına zıtlık olsun diye tercih edilen padişah tuğrasını andıran bir çıkartma gördüm; tersinden yapıştırılmıştı. Yapıştıran eleman kadar arabanın sahibi de ters basıldığının farkında değildi. Bunların neresi sağlık alâmeti? -Atatürk olmasaydı devamlılık ve kopuş bağlamında ne değişirdi? Elbette istikamet değil ama tarz değişikliği ihtimalinden söz edilebilir. Mesela siyasi tasfiye konusunda Atatürk çok sert siyaset izledi ve tek parti döneminin Jakobenizmini katılaştırmış oldu. Bir başka inkılapçı lider, demokratik kültüre daha pratik katkılar sağlayabilirdi. Bir devrim teröründen kaçınılabilirdi; çok partili bir hayat daha erken zamanlarda mümkün olabilirdi ama o kadar... Evkaf idaresinin merkezî bürokrasiye alınmasından bu yana Türkiye zaten laiklik yoluna girmişti, ta II. Mahmud’dan beri böyleydi. Laiklik konusunda belki daha dengeli, daha az kavgalı bir çizgide durabilirdik; sert savruluşlar yaşamazdık. Rejim meselesinin içini çok boşalttık, Cumhuriyet’e çok abandık, çok şey vehmettik ve bunu yaparken bilerek bilmeyerek tek partili dönemlerine methiyeler dizdik. Atatürk hiç yaşamasaydı da saltanat hâlâ kalır mıydı şüpheliyim doğrusu ama hilafet aksesuarı bu kadar haraç mezat elden çıkarılmazdı diye düşünürüm. Peki, o olmasaydı Millî Mücadele’nin akıbeti ne olurdu tartışmasına girmeyi, bütün bileşenleri ile Türk milletine hakaret sayarım ve böyle laflara gülüp geçiyorum sadece..

Mümtaz'er Türköne

CUMHURİYET’LE OSMANLI’NIN TEK FARKI ULUS DEVLET Türköne: “Gerçek olmayan Atatürk efsanesini, ancak iktidar ilişkisini dönüştürdükten sonra değiştirebilirsiniz. Nitekim askerî vesayet sona erince akıl dışı Atatürk miti de kaybolmaya başladı.” Cumhuriyet tartışmaları Atatürk üzerinden gidiyor ve çoğunlukla da kilitleniyor. Atatürk’ü bütün iyiliklerin veya bütün kötülüklerin kaynağı görme eğilimi gerçekçi bir Cumhuriyet tartışmasının engeli midir sizce? Cumhuriyet’in sembolik figürü olarak bir Atatürk efsanesi oluşturuldu. Bu efsanenin Atatürk’ün kendisiyle ilgisi yok. Bir Herakles, Odyseus gibi bir mitoloji kahramanı. Mitler, iktidarı sürdürmeye yarar. Atatürk miti yönetici elitlere koruyucu kalkan oluşturmak için üretildi. Bu efsaneyi aşıp gerçeğe yaklaşamıyorsunuz. Atatürk’ün kendisi değil ama Atatürk sembolü abartılı bir misyon üstleniyor. Bu kilidi açmak için tarihe eğilmeniz gerekiyor. Atatürk, savaş sonrası dibe vuran işleri yeniden yoluna koyan kadronun kendi içindeki iktidar mücadelesinden galip çıkan kişi. Hepsi bu kadar. Sonra 23 öncesini bu galibiyete göre yeniden yazıyorlar. Atatürk sembolü, kurulu düzenin yapı taşına dönünce kimse üzerine gidemiyor. Gerçek olmayan Atatürk efsanesini, ancak iktidar ilişkisini dönüştürdükten sonra değiştirebilirsiniz. Nitekim askerî vesayet sona erince akıl dışı Atatürk miti de kaybolmaya başladı. -Cumhuriyet’i kuran kadrolar arasında kullanılan gerici-ilerici kavramlaştırmasının geçerliliğinden söz edemeyiz artık, değil mi? Tartışılmış ve çözülmüş bir mesele; Şükrü Hanioğlu öyle olmadığını gösterdi. Bu kadrolar içinde en temkinli ve yumuşak modernleşme vizyonu Atatürk’ün. İttihatçılar her konuda Atatürk’ten daha hızlı. Nitekim, devrimleri kotaranlar da İttihatçı zaten. Bu 1908 sonrası şekillenen bir gelenek. Cumhuriyet’le elverişli şartlar bulup sıçrama yapıyor. Kadroların hepsi devrimci. İslamcılar, 1908 sonrasında devlet katında hiç etkili olamadı. Dediğim gibi aynı kadroların içindeki iktidar mücadelesi; ilkelerin, fikirlerin rekabeti değil.

-Cumhuriyet’i kuran kadrolar modern eğitim ve felsefeyle iç içeydiler zaten. Cumhuriyet devrimleri bu akışta neyi değiştirdi? Şeklî devrimler, sürecin devamı. Alfabeyi Enver Paşa da değiştirmek istemişti. Yeni bir devlet kurmak, eski iktidarı tasfiye etmek önünüzü sonuna kadar açıyor. Cumhuriyet’i kuranlar istedikleri gibi yoğuracakları, âdeta yeniden yaratacakları bir ülkeye sahip olduklarına inanıyorlar. Çok pervasız ve cüretkârlar. Abdülhamid dönemi de dâhil, iktidar hiç bu kadar sınırsız olmamıştı. Karşımıza çıkan aşırılıkların temel sebebi iktidarı dengeleyecek, frenleyecek gücün olmaması. Nitekim Cumhuriyet devrimleri ülkeyi deneme tahtasına döndürüyor, kendileri yapıp sonra vazgeçiyorlar. Dilde arılaşma, kafatasının ölçülmesi gibi. -Cumhuriyet’in ilk dönem şartları ve aktörlerine bütünsel olarak bakıldığında Atatürk olmasaydı da ‘Cumhuriyet’in kazanımları’ndan söz etmek mümkün olur muydu? “Cumhuriyet’in kazanımları” denilen şey, ideolojik bir retorikten ibaret. Modernleşme tarihi, bir bütündür. Mustafa Reşid Paşa ile İnönü, hatta Ahmet Davutoğlu çağdaştır. Cumhuriyet’in Osmanlı’dan tek farkı birincisinin ulus-devlet, ikincisinin imparatorluk yani çok milletli devlet olmasıdır. Ulus devlet tercihi doğrudur. Zamanın ruhuna uygundur. Geri kalanı tarihin kendi dinamikleri ve daha çok bireysel irade ile ortaya çıkan savrulmalardır. Cumhuriyet’in tercihlerinden bazıları yanlıştı. Osmanlı’yı redd-i miras ederken aşırıya gittiler. Hâlbuki o miras üzerinde hak iddia eden bir Türkiye, bölgede daha iddialı bir devlet olurdu. Ulus devlet formu bu topraklar için çok dardı. Kürt sorunu bu darlığın eseri oldu. Yine de temel istikamet, ulus devlet etrafında oluşmuş doğal istikametti.


34GÜNDEM

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

CUMHURİYET 2 YIL ÖNCE TEKLİF EDİLDİ, ATATÜRK REDDETTİ

CEMAL A. KALYONCU MUHSİN ÖZTÜRK

1pek çok büyük için de tarih Atatürk’le Sadece ilkokula başlayanlar için değil,

başlıyor. Galiba biz biraz geriden almalıyız konuyu? Bizde ‘Batı bizden üstündür’ kararı verildikten sonra Batılılaşma fikriyatı gelişiyor. 3. Selim, 2. Mahmud, Tanzimat… Abdülhamid dönemi ve 2. Meşrutiyet özellikle, bayağı bir Batılılaşmadır. Müthiş modern okullar açılır, muhalefet de yani İttihat ve Terakki de buradan çıkar. Çok önceden bu yola girdik biz. Abdülhamid’i devirirken eşitlik ve hürriyet dense de esas itibarıyla devletin kurtulması esastır, pozitivizm fikri vardır. Geleneksel kurumlar yerine Batı’daki kurumları ihya etmek vardır. Enverî harfler var. Latin harflere geçme tartışılmış. 1913’ten sonra tepeden inme gidiyor işler. –Sizce Mustafa Kemal’in askerî tarafı mı, yoksa siyasi tarafı mı güçlüydü? Genel olarak askerî tarihçiler Atatürk’ün iyi bir asker olduğunu söylüyor. Siyasi açıdan zamanında ne yapması gerekiyorsa hakikaten onları iyi kullanmıştır. Her şeyi adım adım yapıyor. Atatürk’ün kafasındaki model bence eski İttihat Terakki modelinden farklı değil. Yöntemi farklı olabilir. İttihat ve Terakki döneminde iki saat modeli birden kullanılmış bir ara. Yenisi gelince eskisi yok olacak deniyor. Atatürk’teki düşünce ise ‘eski geriletir’. Yenisi geldi mi eskisini yasaklayacaksın ki yeni hızlansın. Daha radikal bir modernleşme var. Ama Atatürk döneminde bir sosyoekonomik dönüşüm asla olmadı. Toprak mülkiyeti, ekonomi değişmedi. Modernleşme ülkeye yayılmadı. –Dönüşen neydi peki? Şerif Mardin ‘kültür devrimi’ der. Zihniyeti değiştirmek istiyor, gelenekselliğin yerine Batılı tarzda rasyonel düşünmeyi insanların kafasına sokmaya çalışıyor, bunu da sembollerle yürütüyor. En temelde de laiklik

var. Dini hem devletten hem de insanların birbiriyle gündelik ilişkisinden çıkartmak arzusu var. Bütün o geleneksel düşüncenin arkasında din olduğu düşünülüyor. Ayrıca toplumsal hayatta dinden kaynaklanan bir otorite olması istenmiyor. İttihatçılarda da sekülerizm vardı ama bu keskinlikte değildi. –Bunu nasıl izleyebiliyoruz? Halifeliğin kaldırılmasıyla bir dinî lider ve otorite ortadan kalktı. Tekke ve zaviyeler kaldırıldı. Türbe ziyaretleri yasaklandı. Yazıyı da buna bağlamak lazım. Kur’an’ın dili Arap harflerinden Latin harflerine geçildi. Tatilin olması 1935’tir. En son hamlelerden biri odur. Şapka Kanunu düzenlemesi; fes demek din demek. Ezanın ve Kur’an’ın Türkçeleştirilmesi. Hatta o kadar ileriye gidiliyor ki Şemsettin Günaltay’ın hazırladığı “Camilerde insanlar yere secde ediyorlar, üstü başı kirleniyor. Acaba kilisede olduğu gibi sandalye üzerinde namaz kılınabilir mi?” diye rapor var. Sonra bu da çok ileri diye vazgeçilmiş. Öte yandan diyanetin kurulması. Din ve devlet işlerinin ayrılmasından ziyade dinin kontrol altına alınması hedefi var. Devletin yetkili memuru ‘doğru dini’ anlatacak. –Eğitim politikaları da bu bağlamda ele alınmalı herhâlde? Evet, eğitim düzenlemeleri aslında dinle bağlantılı. Çünkü medresedeki dinî eğitim yerine devletin kontrolünde laik bir eğitim geliyor. Şer’i hukuk yerini Batı hukukuna bırakıyor. Medeni hukuk İsviçre’den, ceza hukuku İtalya’dan, ticaret hukuku, deniz hukuku farklı ülkelerden tercüme ediliyor. 1925’te başlayıp 28’e kadar bütün hukuk sistemi sekülerleştiriliyor. Hepsinin merkezinde din var. Ondan sonra din üzerinden siyasetle ilgili en ufak bir yaprak kımıltısı olmuyor. Müthiş bir baskı. Dinin tekrar sahneye çıkması için 1945’i beklemek lazım. 45-50 arasında müthiş bir patlama olur. –Kurtuluş Savaşı’nın ve ilk Meclis’in bazı aktörle-

FOTOĞRAF: HÜSEYİN SARI

Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Demirel, 1921’de Birinci Meclis’te cumhuriyet önerildiğini fakat Mustafa Kemal’in kabul etmediğini söylüyor: “Çünkü Meclis kontrolünde. İstediğini aday gösterip seçtiriyor. Muhalifler aday gösterir de çoğunluk sağlarsa endişesi var.”

Ahmet Demirel rini bir süre sonra görmemeye başlıyoruz. Galiba esas konumuz bu, değil mi? Dönem içinde muhtemel rakiplere bakalım. Birincisi İttihat ve Terakki. İttihat ve Terakki iktidara gelseydi aynısını yapardı. İttihat Terakki aynı tabana hitap ediyor. O yüzden de en tehlikelisiydi! Aynı şeyleri söylüyorlardı ve kavga çok sert oldu. İzmir Suikastı sonrasında bunların çoğunu suçsuz yere asmalarının temel sebebi bu. İttihatçılar tasfiye edildi. Cavit Bey’in hiç suçu yok, olaydan haberi bile yok. Atatürk’ün ekibi tamamına yakın İttihatçı. Akif Bayındır, demirbaşlardan biri. İstanbul’dan tehcir edilen Ermenilerin Ankara’da öldürülme işini bizzat organize eden adammış meğer. Atıf Kamçıl var, mesela. 1908’de Fevzi Paşa’yı öldüren adam. 1939’da İsmet Paşa “Gel Atıf seni milletvekili yapalım.” diyor. Bildiğin silahşor. –İttihatçılardan sonra diğer rakiplere bakalım isterseniz? 2. Grup. Dünyada 1920-21-22’de henüz demokrasi var. Almanya’da, İtalya’da, Portekiz-’de ve Latin Amerika’da faşizmin yükselmesiyle bütün dünyanın kapanması an meselesi. Öyle bir dönemde İkinci Grup sayesinde dünyadaki diğerleri gibi bir demokrasi kurmuşuz aslında. Bayağı tartışıyoruz; Atatürk’e rağmen kanunlar çıkıyor. İkinci Grup reformları kesinlikle devam ettirirdi. Zihniyet olarak topluma sindirerek de götürebilirdi, daha çoğulcu da olabilirdi.

Bu kadar radikal yapmazlardı. Aslında biliyor musunuz, Cumhuriyet ilan edilmeden 2 yıl önce 2. Grup cumhuriyeti öneriyor. –Nasıl yani? 1921’de İkinci Grup cumhuriyet öneriyor ve Atatürk reddediyor. Bizde Cumhuriyet’in ilanı 21 Anayasası’nın birkaç maddesinin değiştirilmesiyle yapılıyor. Eskiden bakanlar Meclis tarafından tek tek seçiliyordu. Anayasada küçük bir değişiklikle başbakan atanıyor, o da kabine oluşturuyor. “Türkiye devletinin şekl-i hükümeti cumhuriyettir” denilerek kabine sistemine geçiliyor. Cumhuriyet değerleri, cumhuriyet ideolojisi hikâyesi başlamamış, telaffuz edilmiyor. 29 Ekim 1923’teki anayasa değişikliği ile Cumhuriyet ilan edilirken yepyeni bir Meclis seçildi; onlar da oturdu anayasa yazdılar değil durum. Yine bu anayasa değişikliği yapılırken ‘devletin dini İslam’dır’ maddesi konuyor. Daha önce yok. Cumhuriyet kelimesinden millet korkar düşüncesiyle yapılıyor bu. İkinci Grup’un 1921’de önerdiği kabine sistemi 23’te Cumhuriyet ilan edilirken önerilenle aynı. Atatürk ve Birinci Grup 21’de reddediyor bunu. –Reddetmesinin sebebi ne? Çünkü daha o zaman Meclis kontrolünde. İstediği kişiyi aday gösteriyor, seçtirtiyor. Muhalifler aday gösterir de çoğunluk sağlarsa endişesi var belki. Hakikaten de böyle birçok kanun değişiyor. –2 sene öncesinden reddedilmeseydi ne olacaktı? Cumhuriyet’in 90. değil 92. yılını kutlayacaktık. Adamlar aynı yıl insan hakları, hürriyet-i şahsiye diye bir kanun çıkartıyorlar. O da 25’te kaldırılıyor. O kanun hürriyet lehine devlet memurlarına kısıtlama getiriyor. “Temel hak ve özgürlükler esastır, bunun kullanılmasını memuriyet nüfuzuyla engelleyen devlet memurlarına şu kadardan şu kadara ceza verilir.” diyor. “Özgürlük esastır, bunun kullanılmasını engellersen seni atarım.” diyor devlet memurluğundan. –Bugün bile bu özgürlükler memuriyet karşı-


35 GÜNDEM

sında bu kadar garantiye alınmış değil! Kanun çıkıyor; bir hafta sonra Atatürk’ün grubu “Ne askere ne de valiye, hiç kimseye iş yaptırılamaz. Adamlar ‘başım belaya girer’ diye korkar. Kanunu kaldıralım.” diye önerge veriyorlar. Kanun yine geçiyor. Yani o kadar güçlü adamlar. Tek adam yönetimi yerine kolektif yönetim anlayışını savunuyorlar. Bizim demokrasimizin en büyük sıkıntılarından biri o bence. Mesela CHP dediğimiz zaman biz Atatürk’ü, İsmet İnönü’yü, Bülent Ecevit’i, Deniz Baykal’ı hatırlıyoruz. ANAP demiyor, Özal diyoruz; AP demiyor, Demirel diyoruz. AKP’yi şimdi gençler bilir ama Tayyip Erdoğan’ı biliyoruz. Yani kişiye dayanan bir yönetime şiddetli bir biçimde karşılar. Karşı çıkmalarının nedeni, Enver-Talat-Cemal üçlüsü zamanında yaşananlar tekrar etmesin düşüncesi. Belki başarılı olsalardı lider kültü bu kadar ağır olmayacaktı. –İkinci Grup, İttihatçılarla mesafeli mi? Tabii. Meclis’te Birinci Grup’un (Atatürk’ü destekleyen) çok şiddetli bir İttihatçı bağlantısı var, İkinci Grup’un yok. Büyük çoğunluğu, 1908-12 arasında İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okumuş insanlar. –Peki sonrasında başlarına neler geliyor onların? Var mı içlerinde sivrilenler? Bütün tek parti döneminde polis takibindeler. 45’e gelinceye kadar hepsi yaşlanmış ve siyaseten de perişan durumdalar. Mesela o Kara Vasıf… İttihatçılar adına Millî Mücadele’ye ilk liderlik yapan adam. 6 çocuğu var. Kimse iş vermiyor. Perişan hâlde. -Peki, takip altındalar mı? Tabii. Takip fişleri var elimde. Karabekir arşivinden aldım. Adamlar 24 saat takip ediliyor. Şu saatte yattı, şu saatte kalktı, şuraya gitti, buraya gitti, şu geldi, bu gitti. Mesela Adalet Bakanı Ahmet Rifat Çalıka İkinci Grup’un kurucusu ve kabineye gruptan giren bakan. Bu adam Kayseri’de bir fabrikada çalışıyor, halıcılık yaparak geçiniyor. Atatürk geliyor, onu görüyor orada. 30’lu yılların

ortaları. “Bu herif Birinci Meclis’te başımıza bir sürü iş açmıştı, atın bu adamı buradan.” diyor ve atıyorlar. -İlk biyografisine baktığımızda bakanlıktan fabrikaya, ne mütevazı adammış demiştik! Ama o işi bulduğuna şükrediyor. Ben mesela Selahattin Köseoğlu’nun torunu ile konuştum. O da perişan. Adam Sivas’ta 3. Kolordu Komutanı. 23’te atıyorlar ordudan. Sonra da bütün şirketlere ‘bu adamı işe almayacaksınız talimatı’ veriyorlar. En sonunda adam İstanbul Belediyesi’nin elektrik işlerine bakan Belçikalı bir büyük şirkette, o da oradaki bir tanıdığı vasıtasıyla iş buluyor. Yabancı firma “Bize kimse bir şey diyemez, gel seni işe aldım.” diyor. İşçilere puantörlük yapıyor; mesai takibi. –Çok kindarca değil mi? Hüseyin Avni Ulaş’ın takip fişi var mesela, 1935 tarihine ait. Kandilli’de, yalıda oturuyor. O, hayatını kurtarmış yani zengin bir kadın alıyor, içgüveysi oluyor. Kendi avukatlık bürosu var. Şu saatte yattı, bilmem kaçta kalktı, şu vapura bindi… Her gün takip ediyorlar ve bir sürü fiş var. –Siz İkinci Grup devam etseydi benzer bir modernleşmeyi yapacaktı diyebiliyor musunuz? Yapardı ama daha iyi olurdu. Daha yavaş yapardı, daha kalıcı olabilirdi. Atatürk devrimlerine baktığımız zaman esas itibarıyla şehre hitap ediyor. Yani şehirli nüfus üzerine ve şehir içerisinde de öğretmene, doktora ve subaya. Bu üç meslek grubu önemli. Öğretmen okulda çocukların sosyalizasyon işini hallediyor. Hadi o tezgâhtan kurtardı nasılsa bir süre sonra askere gidecek. E, bir de doktor çok önemli. Adam ne derse onu yapıyorsun. Bunlara Kemalist devrimlerin kalıcılığı görevi veriliyor. Fakat köydeki kesim için bir şey ifade etmiyor bunlar. Bugünkü gibi iletişim imkânları da yok. Bir de korkuyor, aman ‘devletle işim olmasın’ diye şehre gitmiyor adam. İkinci Grup kırsala da hitap edebilirdi belki, kim bilir? – Kurtuluş Savaşı’nın askerleri de Terakkiperver Partisi’yle beraber mi tasfiye ediliyor? Bu adamlar Kurtuluş Savaşı’nın A kadrosu. Kazım Karabekir’e Şark Fatihi deniyor. Kars’ı, Ardahan’ı kurtarmış. Hâlâ da Erzurum çevresinde çok sevilir. Atatürk’ün de çok yakını. “Emrinizdeyim paşam” olmasaydı bu iş gitmezdi. Ali Fuat Cebesoy, Batı Cephesi

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

Komutanlığı yapmış. Atatürk tarafından, en iyi ilişkilerimizin olduğu en kritik yere, Moskova’ya, elçi olarak gönderilmiş. Refet Bele, Kurtuluş Savaşı sonrasında İstanbul’u teslim almaya gönderdiğimiz adam. Batı Cephesi’nde komutandı. Rauf Orbay, Atatürk’le ta başından beri, Heyet-i Temsiliye’de, Erzurum ve Sivas’ta, hepsinde beraber. Cafer Tayyar Eğilmez de var, Kurtuluş Savaşı’nın Trakya komutanı. Esir düşüyor Yunanlara. Ama en esas dörtlü bu. Terakkiperver’in ana kadrosu, Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk’le beraber yapan adamlar. Bütün dünyada da bu tür hareketlerde devrimler 2-3 lider istemiyor. İçlerinden biri, karşısında tartışacak adam istemiyor. –Bu saydığınız isimler içinde Atatürk’ün karakterine en yakın hangisi? Bunlarda da liderlikler var. Karabekir mesela. İstiklal Harbi’mizi anlatmaya “24 Nisan’da Trabzon’a çıktım.” diye başlıyor. Ötekisi 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktım diyor. Karabekir de böyle olabilirdi belki ama Rauf Orbay olur muydu emin değilim, daha yumuşaktır. Atatürk’ün her dediğini yapmış, bir lafını iki etmemiş İsmet Paşa, hafif diklendiği zaman hemen tasfiye edildi. Kişilikler bir tarafa Terakkiperver kadroları zihniyet açısından Atatürk’ten farklı kadrolar değil aslında. Üstelik herkesi tasfiye etmişken 23’te, Karabekir’i ve bunları yine milletvekili adayı yapmış Atatürk. –Tabii sonrasında hoş olmayan hapse kadar giden bir süreç geliyor. İzmir Suikastı’nda son dakikada kurtuluyor idamdan. Karabekir’in arşivini ben açtım. Onların içinden Karabekir’in yaptığı sulu boya resmi çıktı. Nasıl bulduysa sulu boyayı artık! Altına, ‘bugün camı açtılar,

Osmanlı modernleşmesi ve Meşrutiyet, Cumhuriyet’in temelini oluşturuyor.

camdan gördüğüm manzarayı çizdim’ diyor. Yani bayağı ürkütücü günler atlatmış. Elemli Günlerim diye bir kitabı var. Hiç basılmadı. Onu Yapı Kredi basacak herhâlde. –Türkiye’de ilk yasaklanan kitaplardan biri de Kazım Karabekir’in Kurtuluş Savaşı Anıları oluyor, matbaadan toplanıyor biliyorsunuz! 1932’de. İstiklal Harbimizin Esasları’nın daha ince versiyonu. Hikâyesini bilir misiniz? 32’de Milliyet Gazetesi’nde ‘Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk yaptı’ tarzı yazılar çıkıyor. Karabekir de cevap yazıyor gazeteye. Gazete de basıyor cevabı. O yazıları Atatürk yazdırtıyor. Birbirlerine cevap veriyorlar. Sonra Karabekir’in cevaplarını basmamaya başlıyor gazete. Bunun üstüne oturuyor Karabekir hatıratını yazıyor. Fakat daha matbaada iken baskın yapılıyor ve bütün ciltleri toplanıyor. 5 nüshası dışında hepsini topluyor polis. O 5 nüshanın peşine düşüyorlar. Evi basıyorlar, evden de çıkmıyor. Birini Cafer Tayyar Eğilmez’e vermişler. Sonra kalan o kitap yeniden basıldı, 1951’de. Karabekir öldükten sonra. –Terakkiperver Parti öncekiler gibi ‘eskiyi’ özleyen gericiler olmakla itham ediliyor. Tasfiyede kullanılan dil o günle de sınırlı kalmadı üstelik! Yani Cumhuriyet’e karşı çıktı deniyor. Adamlar ‘biz bu işlerin hepsini beraber yaptık, bizim haberimiz olmadan, yani biz hepimiz de Ankara’da değilken nasıl ilan edersiniz!’ diyorlar. Öze değil, usule karşı çıkıyorlar. Saltanatı geri getirmeye çalışıyorlar deniyor. Bu en saçma şey. Parti kurulduğunda saltanat artık gitmiş, halifelik de kaldırılmıştı. İnönü, 1963’te bir konuşmasında ‘bunlar hakikaten ilerici adamlardı’ diyor. –Atatürk için acilci diyorlar zaten. Çok acilci. Bir de o dönemde yaşananların Türkiye’de antidemokratik bir siyasi kültürün oluşmasına büyük etkisi oldu. ‘Parlamento kötü bir şeydir, ayak bağıdır. Tek lider, bir kurtarıcı gelse de bizi kurtarsa vs.’ O tarih tezleri, gayrimüslimlere karşı yaptıklarımız, Kürt meselesinin derinleşmesi... Belki evet böyle kanlı olmayabilirdi. Bayağı kanlı oldu, İstiklal Mahkemeleri faciadır. –Son bir soru ile bitirelim. Atatürk olmasaydı ne olurdu? Bence de yani Atatürk olmasaydı hiçbir şey olmazdı demek, millete hakaret bir kere. O yolda gidiyor zaten.


36DÜNYA

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

GENÇLERE ‘RADİKAL’ TEZGÂH

Ortadoğu’da yaşananlar dini istismar eden terör örgütlerine yeni bir zemin oluşturuyor. Çok sayıda genç, savaştırılmak için Suriye’ye götürülüyor. Örgütler, demokrasi arayışlarının getirdiği çatışma ortamını da iyi kullanıyor. BUKET DAVULCU

1lanan bir haberde şu ifadeler kullaSuriye devlet televizyonunda yayım-

nılıyordu: “Suriye Arap ordusu, Halep kırsalındaki Han el-Asel bölgesinde yeniden güven ve istikrarı sağladı. Askerî bir kaynak, ölen teröristler arasında yabancı uyrukluların bulunduğunu, en fazla teröristin Libya ve Türkiye’den geldiğini aktardı.” Bu cümleler eşliğinde ekranda omzunda Türk bayrağı dövmesi olan bir genç gösteriliyordu. 1979 yılında, Afganistan Sovyetler Birliği tarafından işgal edildiğinde, birçok Müslüman ülkeden insanlar Afgan mücahitlere destek olmak için cepheye gitmişti. 95’li yıllarda Bosna Hersek ve Çeçenistan’da benzer hareketlilikler yaşandı. Şimdi sıra Suriye’de. Türkiye’den özellikle Adıyaman, Hatay, Bingöl, Batman, Urfa, Diyarbakır ve Bitlis’ten onlarca gencin El Kaide, El Nusra, Ahrar Eş Şam ve Esed yanlısı gruplarca Suriye’ye götürüldüğü öne sürülüyor. İddiaya göre, çoğu Türkiye’de faaliyet gösteren dernek, vakıf ve platform gibi legal kuruluşlar buna aracılık ediyor. 20 yaşındaki A.G. örgütlerin Suriye’deki iç savaş için asker topladığının canlı şahidi. Bizzat olayın içinde yer almış. Hatay’a gelen Suriyelilerden uğradıkları zulmü dinliyor ve etkilenerek terör örgütü El Kaide bağlantılı El Nusra ile irtibata geçiyor. Grup üyeleri ona tecavüze uğrayan kadınların, çocukların, işkence gören insanların videolarını seyrettiriyor. “Bu zulüm karşısında sessiz kalamazsın!” diyorlar. A.G. de Suriye’ye gitmeye karar veriyor. Bizzat cephe savaşına katılıyor. Bir gece zifirî karanlıkta tek başına yaylım ateşi altında kalınca geri dönmeye karar veriyor. Türkiye’de görüştüğümüz A.G. kandırıldığını düşünüyor: “Onlar için savaşmaya gittim ama beni yalnız bıraktılar.

Arkama dönüp baktığımda kimse yoktu. O zaman kandırıldığımı anladım.” Emir üzerine bir kişinin ölüm cezasını infaz ettiğini anlatırken de sesi titriyor. Peki, bir iç savaşa başka bir ülkeden eleman toplamak bu kadar kolay mı? Gençler hangi motivasyonla bu tür ‘davetlere’ icabet ediyor? Din ve terör ilişkisi hakkında çalışmaları bulunan Marmara Üniversitesi Din Sosyolojisi Bölümü Öğretim Üyesi

Doç. Dr. Halil Aydınalp’a göre, insanlar savaşmak için başka bir ülkeye gidiyorsa burada öncelikle örgütlü bir yapı aramak gerekir. Genellikle merkezî bir örgüte bağlı küçük grupların aktif olduğu ülkelerde, sistem oranın kendi vatandaşları üzerinden işletiliyor. Yani o ülkenin dilini konuşan, kültürünü, değerlerini bilen bir yapı eliyle. Aydınalp, merkezle bağlantılı mahalli küçük grupların insanları daha kolay kandırdığını

Örgüt liderleri din eğitimi almamış Dinî radikalizmle sıklıkla ilişkilendirilen isimlerin çoğu resmî din eğitimi almamış, gayr-i resmî dinî telkine tabi tutulmuş kişiler. Ayrıca farklı dinî yönelimlere sahipler. Liderlerin çoğu tıp, mühendislik gibi teknik alanlarda eğitim almış. Usame bin Ladin: Kamu yönetimi ve işletme mezunu- El Kaide’nin kurucusu. Eymen Ez Zevahiri: Tıp fakültesi mezunu- El Kaide örgütünün teorisyeni ve iki numaralı ismi. Muhammed Atta: Mühendis. 11 Eylül saldırılarını gerçekleştiren ekibin başı olduğu iddia ediliyor. Ebu Musab el-Suri: Mühendis. 1700 sayfalık El Mukaveme (Küresel Cihad Cepheleri Direnişi) isimli eseriyle küresel cihat düşüncesinin çağdaş teorisyeni olarak gösteriliyor. Hüseyin Velioğlu- Mülkiye mezunu-Türkiye’deki Hizbullah’ın eski lideri. Harun İlhan: Edebiyat fakültesi mezunu. El Kaide’nin İstanbul eyleminin beyin takımından olduğu iddia ediliyor.

ifade ediyor: “Merkezin bir amacı, ideali var. Kendilerince yorumladıkları bir din algısı üzerinden bulundukları bölgede faaliyet gösteriyorlar. Bu merkez planlı şekilde bir dış halka oluşturuyor.” Dış halkanın da bir oluşum süreci var. Aydınalp’ın anlattıklarına bakılırsa öyle karmaşık bir süreç değil. Cami bahçesi, okul kantini gibi sosyal hayatın parçası olarak başlayan ilişkiler zamanla ev sohbetlerine, aile görüşmelerine dönüşerek daha samimi bir hâl alıyor. Bu süreç kişiden kişiye değişse de örgütün istediği insan tipi değişmiyor. Sosyal çevresi olmayan, dünyayla bağlantısı zayıf, az sorgulayan, kimlik sorunu yaşayan, ailesiyle problemleri olan, eğitim ve gelir seviyesi düşük insanlar ilk hedef oluyor. Başlangıçtaki konuşmaların yerini artık İslam dünyasında hunharca katledilen Müslümanlar ve onların video görüntüleri alıyor. Sonraki aşamalarda canlı bombaların videoları izlettiriliyor. Bu aşamalardan geçen kişi artık örgüte biat ederek kendince dönülemez bir yola giriyor. Terörizm üzerine çalışmalarıyla bilinen Necati Alkan, ‘Gençlik ve Radikalizm’ kitabında Türkiye’de 1980’li yıllardan sonra İslam dinini, kan, savaş ve ihtilalle bütünleştiren Ortadoğu kökenli örgütlerin yayın ve faaliyetlerinden etkilenen yapılar çıktığını belirtiyor. Hizbullah, İslami Hareket Örgütü (İHÖ), Hilafet Devleti (İCB-AFİD), Vasat ve Tevhid Selam/Kudüs Ordusu adlı örgütler bunlardan. Alkan, özellikle Tevhid-Selam/ Kudüs Ordusu örgütünün, 90’lardaki eylemlerle adını duyurduğunu vurguluyor. Ona göre, İBDA/C, İCCB/AFİD, Vasat ve Tevhid Selam/Kudüs Ordusu, mensuplarının çoğu tutuklu ve hükümlü olduğu için bir aktivite ortaya koyamıyor; Hizbullah ve 11 Eylül saldırı­larından sonra Türkiye’de de eylemlere başlayan El Kaide ise faaliyetlerine devam ediyor. Türkiye’de varlık gösteren Hizbullah ve El Kaide, eleman kazanmada insanların


37 DÜNYA dinî duygularını malzeme yapıyor. Celal Bayar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdulhakim Yüce; cihat, şehitlik, şeriat, hükmün Allah’a ait olması, tekfir gibi kavramların tersyüz edilerek insanların etki altında bırakıldıklarını ve kandırıldıklarını belirtiyor: “Din maskeli terör örgütleri değişik yönlerden dini yanlış yorumlamakta, uygulamakta ve neticede dine hizmet etmeyip ciddi zararlar vermektedir. Din maskesini kullanarak, bu aldatıcı metotla hem daha kolay militan devşirmekte hem de maddî ve lojistik destek bulmaktalar.” Yüce, analistlerin içine düştüğü yanılgılara da temas ediyor. ‘Bu örgütlerin amacı şeriatla yönetilen, Medine dönemini andıran kurtarılmış bir bölge oluşturarak İslam devleti kurmak’ gibi tanımlamalar yapıldığını hatırlatan Yüce, “Bu tanımlar, İslami kavramların yanlış anlaşılmasına sebep olduğu gibi söz konusu örgütlerin eylemlerini meşrulaştırmaya da yarıyor.” diyor. Doç. Aydınalp da dinî kavramların katı bir lafızcılıkla yorumlandığını ve “Allah bu ayet-i kerimede ya da Efendimiz bu hadis-i şerifte neyi kastediyor?” diye düşünmek yerine kelime ve kavramların dondurulduğunu kaydediyor. Ortaya çıkan tabloya devletlerin iç ve dış siyaseti açısından bakıldığında ise örgütlerin etkisinin bir başka boyutu görülüyor. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cenap Çakmak, devletlerin söz konusu örgütleri kullanma eğiliminde olduğuna dikkat çekiyor. Hatta merkezî otoritenin zayıf olduğu ülkelerde boşluğun doğrudan örgütlerce doldurduğunu kaydediyor: “Fırsat buldukları takdirde siyasi kontrol sağlama gibi bir hedef ve motivasyonları olabiliyor. Somali’de El Şebab, Suriye’de El Nusra gibi örgütler bildik örnekler.” Çakmak, radikal İslamcı örgütlerin daha çok İran’ın ilgi sahasına girdiğini ifade ediyor. Ona göre, İran ve Suriye bu konuda çok sistematik hareket ediyor. Bilhassa İran, devrimden itibaren Sünni-Şii ayrımı yapmadan radikal İslamcılara açık destek verdi. Bunu yaparken de bir meşruiyet kaygısı taşımadı. Dış politikasında bunun meyvelerini de aldı aslında; uzun süre İslam dünyasında İran’a yönelik ciddi sempati vardı, özellikle İslamcılar arasında. Bugün durum biraz değişmeye başladı. Diğer yandan bugüne kadar Sünni ağırlıklı bir nüfus olarak Türkiye’nin dış politikasında Sünni eksenli bir politika izlenmediği gibi Sünni-Şii ayrımı da yapılmıyordu. Ancak İran, Hizbullah ve Suriye’nin tutumu, El Kaide türevleri örgütlerin ağır ‘cihatçı’ söylemleri Sünni-Şii ayrımının giderek güçlenmesine ve yaygınlaşmasına sebep oldu. Çakmak, Ortadoğu’daki gelişmelerden sonra gerginlik ve radikalleşme ihtimalinin yükseldiğinin altını çiziyor. Doç. Dr. Halil Aydınalp da Arap Baharı’ndan hareketle benzer bir tespitte bulunuyor: “Otorite zaafları, çatışma ortamları bu örgütlerin besin kaynakları. Çatışmalar arttığı zaman yatay olarak genişliyorlar.” Ona göre, Ortadoğu’da özgürlük, demokrasi arayanların arasında ‘Ladinizm rüzgârı’ estiren örgütler, gruplar var. Özgürlük ve demokrasi arayışları sırasında oluşan çatışma ortamı, şiddetten beslenen bu örgütleri güçlendirip harekete geçiriyor. Kişilerin, özellikle gençlerin dinî hislerle radikal gruplara, terör örgütlerine dâhil olmasındaki en önemli etken din eğitiminin planlı ve hedefli verilmemesi. Prof. Abdulhakim Yüce, seviyeli din eğitimi yapılmadan, katı, yüzeysel, şiddete zemin hazırlayan, asra göre yeni yorumların olabileceğini kabul etmeyen, İslam tarihi boyunca gelişen hukuk ve medeniyeti görmezden gelen, âlimleri dinlemeyen din maskeli terör örgütleriyle mücadele etmenin kolay olmadığını vurguluyor. Bütün dünyanın, terörün dini olmadığı noktasında birleşmesi gerektiğini kaydeden Yüce, “Terör örgütlerinin din adına hareket etmediği, edemeyeceği insanlığa deklare edilmeli ve dinler temize çıkarılmalı.” diyor.

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

El Kaide Türkiye hücrelerini uyandırıyor

Kuzey Suriye’de ‘şeriat devleti’ kurmaya çalışan El Kaide, uyuyan Türk hücrelerini hareketlendiriyor. Adana’da çökertilen hücrede ele geçirilenler kimyasal silah yapımına soyunan örgütün Türkiye’ye dönük gizli hazırlığını deşifre ediyor. SAADET KIBRISLI

1ğını güçlendirmeye soyunan El Kaide Suriye üzerinden Ortadoğu’daki varlı-

artık Türkiye’yi de endişelendiriyor. Usame bin Ladin’in ardından örgütün liderliğine geçen Eymen el Zevahiri’nin çağrıları üzerine Türkiye, Irak, Kuveyt, Katar ve Suudi Arabistan’dan Suriye’ye geçen eylemciler 1,5 yıl gibi kısa zamanda sahadaki denklemi değiştirdi. Başta Esed rejimine karşı savaşan 11 El Kaideci grup, 24 Eylül’de El Nusra-Irak ve Şam İslam Devleti (ISIS) çatısı altından birleştikten sonra muhalif cepheyle de çatışmaya başladı. Ülkenin kuzeyindeki 11 vilayeti ele geçirip bölgede ‘Şeriat Devleti’ kurma çalışmalarına hız veren ittifak, Sünni, Kürt, rejim karşıtı ayrımına girmeksizin öne çıkan gruplarla çatışıyor. Türkiye sınırındaki Azez kentinin El Kaideci İttifak’a geçmesi üzerine Hatay Çilvegözü ile Gaziantep Öncüpınar sınır kapılarını kapatan Ankara da hedefe konuldu. El Nusra, sınır kapılarının açılmaması hâlinde İstanbul ve Ankara’yı vuracağını duyurdu. El Kaideci ittifakın ‘Türkiye’ye saldırma’ hazırlığında olduğuna dair artan istihbari bilgiler üzerine harekete geçen Ankara, en üst perdeden Suriye’deki radikal oluşumları uyarma gereği hissetti. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ardından Başbakan Tayyip Erdoğan da İslam’ın terör ile yan yana getirilemeyeceğini vurgulayıp, Suriye’de teröre bulaşan El Kaide-El Nusra oluşumunu lanetledi. Bununla da yetinmeyen Ankara, 15 Ekim’de El Kaideci grubun kontrolündeki Azaz/Parsa Dağı bölgesinden Kilis/ Demirışık Hudut Karakolu’na atılan havan mermisine anında karşı atışla cevap verdi. Ankara, sınır bölgesinde konuşlu iki ‘Fırtına’ obüsüyle, 4 ayrı El Kaide mevziini vurarak örgüte ‘bize bulaşmayın’ mesajı verdi.

Sınırlarda güvenlik önlemlerini artıran Ankara, paralelinde Türkiye içinde barınan El Kaidecileri takibe aldı. Zira örgüt, Türkiye’de 2003-2010 arasında düzenlediği 5 kanlı eylemde de yerel unsurları kullandı. El Kaide’nin yapısı gereği esnek yerel hücrelerle hareket ettiğini bilen güvenlik birimleri Gaziantep, Adıyaman ve Adana hattındaki şüpheli unsurları izlemeye aldı. Bölgeden gelen ilk bilgiler El Kaideci hücrelerin, örgütün Suriye’de etkinliğini artırmasına paralel olarak ‘uyanma’ seyrine girdiğini ortaya koydu. Sınır bölgelerindeki bazı hücrelerden Suriye’ye savaşmaya gidenlerin (en az 200 kişi) olduğu tespit edildi. Hatta bir sınır ilinde, ISIS bayrağı altında açılan sokak standında Suriye’de savaşan El Kaidecilere para toplandığı kaydedildi. Bir üst düzey yetkili, son 1,5 yılda 200 kadar Türk ‘radikalin’ savaşmak için Suriye’ye geçtiğini aktarıyor: “Bunlardan bir kısmı Özgür Suriye Ordusu safına katıldı, bir kısmı El Kaidecilere. Sınırı sıradan vatandaş gibi geçen bu insanları tespit edip engellemek kolay değil. Bunun dışında Türkiye üzerinden Suriye’ye geçen Kafkasyalı ve Avrupalı radikaller var. Onlar da kasıtlı olarak Türkiye’ye mal ediliyor. Hâlbuki Suriye’de savaşan Türklerin oranı diğer yabancı savaşçılarla kıyaslandığında çok düşük.” Diğer taraftan El Kaide Ankara nazarında yeni bir tehdit değil. Örgüt Türkiye’deki varlığını 15 Kasım 2003’te İstanbul Neve Şalom ve Beth İsrael sinagoglarına düzenlediği terör saldırılarıyla deşifre etmişti. Ayrıca El Kaide lideri Zevahiri, onlarca kez Batı-ABD yanında yer alan Türkiye’yi açıktan hedef gösterdi. Güvenlik birimleri 2003 saldırılarının ardından giriştikleri operasyonlarla bugüne kadar onlarca El Kaide hücresini çökertti. Ancak birbirinden ve Afganistan’dan bağımsız, iletişimsiz hareket

etme stratejisinden ötürü örgütün altyapısına sızıp deşifre etmek kolay olmuyor. Düzenledikleri saldırıların ardından deşifre olan eylemciler üzerinden 2-3 hücreden fazlasına ulaşılamıyor. Mayısta Adana’da düzenlenen El Kaide operasyonunda da benzer durum yaşandı. Soruşturma birkaç şüpheli ve bir iki evle sınırlı kaldı… Terörle mücadele ekipleri, 28 Mayıs’ta, Adana ve Mersin’de El Kaide (El Nusra-Ahrar-ı Şam) üyesi oldukları gerekçesiyle 12 kişiyi gözaltına aldı. Zanlılardan 5’i Adana Emniyet Müdürlüğü’ndeki ilk sorgunun ardından serbest bırakıldı. Mahkeme, kalan 7 şüpheliden Suriye uyruklu Hytham Qassab’ın (35) tutuklu, ona silah alımında yardım ettiği ileri sürülen 5 Türk’ün de tutuksuz yargılanmasına karar verdi. Savcılığın hazırladığı iddianameyi kabul eden Adana 10. Ağır Ceza Mahkemesi, ‘Abu Salah’ kod adlı Hytham Qassab (Suriye), ve beş Türk’ü yargılıyor. Mahkeme, 5 Türk şüpheli ve Qassab’ı ‘silahlı terör örgütlerine silah sağlamaya teşebbüs’le Qassab’ı ayrıca ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’la suçluyor. Qassab’ın 25 yıl, 5 Türk vatandaşının da 15’er yıl hapsi isteniyor. 132 sayfalık iddianamede El Kaide’nin Türkiye yapılanmasına dair (El Nusra/ Nusret Cephesi) çarpıcı bilgiler veriliyor. Buna göre, El Kaide/El Nusra örgütü Türkiye’de hâlen etkin. Kanlı terör eylemlerine girişme potansiyeli var. Dahası örgütün Türkiye’deki hücreleri Suriye’deki yapıya silah, kimyasal silah, eylemci ve para transferi konusunda yardımcı oluyor. Adana’da çökertilen hücre, Türk firmalardan Sarin yapımında kullanılan kimyasalları temin edip Suriye’ye göndermeye çalışıyordu. Zanlıların havan yapımında kullanılan krom boru ile patlayıcı fitil tedariki konusunda bazı firmalarla anlaştığı tespit edildi.


38 KÜLTÜR

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

Müziğimizin amacı rızâ-yı İlahi

İzmirli Sırr-ı Pusula grubu, ilk albümü Bana Öyle Yakınsın Ki’yi geçtiğimiz günlerde yayınladı. Temelleri 2011’de atılan grubun üyeleri, “İnsan ruhunu besleyen şeyler iman, tefekkür, Allah sevgisi ve ibadettir. Dinlediğimiz müzik bizi bunlardan birisine yönlendiriyorsa ruhun gıdasıdır.” diyor. ZAMAN İZMİR

1leri tuttuğu bir zaman diliminde yaşıPopüler kültürün neredeyse tüm köşe-

yoruz. Hal böyle olunca her an kulaklarımıza bu kültürün müziği çalınıyor. Müzik dünyası pop hegemonyası altında olsa da zaman zaman alternatif ve farklı tınılar da duymak mümkün. Yeter ki kulaklarımız ve gönlümüz açık olsun. Sırr-ı Pusula adlı müzik topluluğu tam da sözünü ettiğimiz şekilde özgün müzik yapıyor. Temelleri 2011’de atılan İzmirli grup, ilk albümü Bana Öyle Yakınsın Ki’yi geçtiğimiz günlerde yayınladı. Albüm, müziğin coğrafyasında gönül pusulasının sırrı ile yapılan bir yolculuk adeta. Bismillah ile başlayan bu esrarlı yolculuk, dinleyeni farklı gönül iklimlerinde seyahate çıkarıyor. Grup üyeleriyle kurulma serüvenlerini ve yeni albümlerini konuştuk. Sırr-ı Pusula topluluğu Yalçın Öztüfekçi, Cenk Kaynak, Hakkı Balamir, Nazmi Özbora, Anıl Şenarsoy, Sedat Genç, Sergen Gügük ve Cenk Oral’dan oluşuyor. Her ne kadar temelleri iki yıl önce atılmış olsa da grup üyelerinden Cenk Kaynak, Hakkı Balamir ve Yalçın Öztüfekçi yaklaşık yirmi yıldır birlikteler. Grup son halini ve ismini ise bu yılın başında almış. Sırr-ı Pusula, çağdaş müzik ve Türk müziği enstrümanlarını beraber kullanarak ‘Modern Tasavvuf’ diye adlandırdıkları müziklerini, grubun hayat

görüşünü ve müzikal amacını kaplayan yüce bir gök kubbeye benzetiyor.

Popüler kültüre alternatif Her müzik topluluğunun oluşmasının en temel amacı, birlikte müzik yapma istekleridir elbette. Lakin bazen bu isteği oluşturan dinamikler de oluşabilir. Sırr-ı Pusula grubunun kuruluş amacı Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin İhlas Risalesi’nde tüm Müslümanlara adeta bir hayat rehberi olarak gösterdiği, “Amellerinizde rıza-yı İlahi olmalı.” düsturu. “Birinci amacımız, yaptığımız müzikle Allah’ın rızasını kazanabilmek.” diyen grup üyeleri, diğer hedeflerinin ise “Popüler kültürdeki yozlaşmanın artması ve buna alternatif bir konsept meydana

getirmek.” olduğunu söylüyor. Tasavvuf müziği dünyasındaki kalite standardını yükseltme isteği de topluluğun diğer kuruluş amaçlarından biri. Sırr-ı Pusula’nın ilk albümü Bana Öyle Yakınsın Ki’nin yapılış gayesinin de “Emri bi’l-maruf, nehyi ani’l-münker.” olduğunu dile getiriyor müzisyenler. Yani bir Müslüman’ın asli vazifelerinden ve yaradılış gayesi olan iyiliği emredip kötülükten men etme. Bu yolda atılmış bir adım bu çalışma. Sırr-ı Pusula, kendisine hedef kitlesi olarak öncelikle gençleri seçmiş. Zaten yaptıkları müzik de alışılagelmiş tasavvuf müziğinden biraz farklı. Özellikle gençlerin müzik zevkine ve günümüz popüler saunduna uygun bir müzikal tarzları var. Bu müzikal altyapıyla seviyeli ve insanın yaradılış gayesine yönelik eserler sunmaya çalıştıklarını dile getiriyor grup üyeleri: “İnsan ruhunu besleyen şeyler iman, tefekkür, Allah sevgisi, ibadettir. Dinlediğimiz müzik bizi bunlardan birisine yönlendiriyorsa ruhun gıdasıdır. Sırr-ı Pusula, yani pusulanın sırrı özetle budur.” Tarzımız modern tasavvuf Topluluk, müzik tarzlarını, belki de çoğu müzikseverin ilk kez duyacağı ‘modern tasavvuf’ tanımı ile ifade ediyor. Müziklerini neden bu şekilde adlandırdıklarını kendile-

rinden dinleyelim: “İnsan ruhunu besleyen şeyler iman, tefekkür, Allah sevgisi, ibadettir. Dinlediğimiz müzik bizi bunlardan birisine yönlendiriyorsa ruhun gıdasıdır. Modern tasavvuf diye adlandırdığımız müzik türü, geleneği de içinde barındıran melodi ve enstrümanların yanında, altyapısı itibarıyla evrensel müzik normlarını, bestecilik tekniklerini ve kompozisyon sanatını kullandığımız farklı bir çalışma.” Albümdeki besteler ve düzenlemeler tamamen grup üyelerine ait. Üyelerin konservatuvar mezunu olmaları, uzun zamandır geleneksel ve popüler müzikle ilgilenmeleri, onları tarz konusunda daha geniş düşünmeye yönlendirmiş. Böylelikle gönülden ifade ve derin sözleri yorumlayacakları bir müzik oluşturmuşlar. İslam’ın güzelliklerini dünyaya anlatacağız Sırr-ı Pusula topluluğu, kendine önemli hedefler de koymuş. Öncelikle müzikal kalitelerini her geçen gün biraz daha artırmayı hedefliyorlar. Gönül dünyasından süzülüp gelen ve müziğin büyüsüyle şekillenen ifadelerini herkese duyurma arzusundalar. Müziği bir araç olarak kullanarak kuruluş amaçları doğrultusunda yollarına devam etmek istiyorlar. Türkiye’den sonra dünyaya açılmak, İslamiyet’in güzelliklerini gerekirse farklı dillerle ve müziğin evrensel etkisini kullanarak tüm dünyaya anlatma muradını taşıyorlar.


39YORUM

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

Joost Lagendijk

Ali Bulaç

Demokrasi büyüsünü bozmak Bölgede demokratik sürecin işler halde olması İsrail’i ve monarşileri tedirgin eder. Sistem açısından daha tehlikeli olanı, halk desteğini kazanan partilerin kurduğu hükümetlerin bir süre sonra sisteme meydan okuma ihtimalinin belirmesidir. Başlangıçta muhafazakâr partiler uluslararası müesses düzenle diyalog kurarak, hatta bazı taahhütlerde bulunarak iktidarlarının önünü açarlar. Bir süre sonra sistemin talepleri ile muhafazakâr partileri belli talepler ve beklentilerle iktidara getiren geniş halk kitleleri arasında gerilim başlar; gerilim arttıkça iktidar ikilem içine girer. Küresel sistemin talepleri doğrultusunda eksiksiz davrandığında kitlesel desteği zayıflıyor, bir süre sonra da iktidarı kaybedecek noktaya gelebiliyor. Esasında küresel sistem hiçbir partinin uzun süre iktidarda kalmasını arzu etmez, iktidar sürelerinin uzaması muhafazakâr partilerin halk kitleleriyle irtibatlarının kökleşmesine yol açar. Sistem bunu küresel çağda” ulusal ve bölgesel feodal beylikler”in türemesi, başarılarıyla öne çıkan “liderlerin siyaseten derebeyleşmesi” şeklinde algılar. Bir diğer sorun da, “İki modernleşme projesi” arasındaki kutuplaştırıcı gerilimdir. Bir kutupta Batı’nın emredici ve taşıyıcı araçlarla empoze ettiği modernleşme yani “modernizasyon”, öbür kutupta mütedeyyin kitlelerin kendilerine özgü yollarla denemek istediği “Batı-dışı modernleşme” yer alır. Sistemin çıkarı modernizasyonun devamındadır. Fakat modernizasyon adaletsiz büyümeye ve toplumsal çözülmeye dayandığından iktidarla kitleleri karşı karşıya getirir. Muhafazakâr parti bunu birkaç dönem dener, bir süre sonra büyümeden pay almayanların ve aşırı nüfus, küresel piyasanın denetimine giren kentleşme ve izlenen kadın politikaları sonucu aileleri dağılanların feryatları yükselince geri adım atmaya yeltenir, işte tam böyle durumda iki modernleşme arasında gerilim hem içeride hem içerisi ile dışarısı arasında çatışmalara dönüşür. Bölgede yaratıcı kaos doktrinini takip eden veya gerektiğinde ülkeleri işgal eden Batı’nın, istikrar sağlayan partilerin belli belirsiz meydan okumalarından hoşnutsuz olduğu açıktır, yeni karizmatik liderlerin güç

temerküzüne yönelmeleri hoşnutsuzluğu iyice artırır. Tabii ki küresel güçlerin beklentileri bu değildi. Demokrasi ihracıyla hedeflenen, son kullanma tarihleri çoktan geçmiş diktatörlerin yerlerini uyumlu liderlere ve yönetimlere bırakmasıydı. Bu da demokrasi büyüsüyle sağlanacaktı. Sihirli değnek topluma dokundu ve bir anda istikrar sağlayan ama söz dinlemeyen partiler, artan halk desteği dolayısıyla meydan okuyan karizmatik liderler türemeye başladı. Bir ülkede başarıyla denenen modelin diğer ülkelere de sirayet etmesi, demokrasiye üstlenmesi mümkün olmayan misyonların yüklenmesine yol açar. Halk kitlelerinin taleplerinin tümünü ve sahiden karşılayan demokratik uygulama ne tarihte ne günümüzde görülmüştür. Yeni durumda Türkiye ve Mısır tecrübesi üzerinde uzun boylu imal-i fikr edenler “demokrasinin İslam dünyası için iyi olmadığı” fikrine varıyorlar. Bundan böyle bölge için yeni arayışların “anti-demokratik” mecraların keşfine yöneleceğini söylemek abartı olmaz. Formül, demokrasi büyüsünü bozmak. Bu çerçevede sandığın itibarsızlaştırılması; çoğunluğa karşı azınlık haklarının yüceltilmesi -ki bu yönde bir retorik inşa ediliyor- ister askerî ister sivil nitelikte olsun vesayete geri dönüşün işaretleri sayılır. Özellikle eğitim ve üniversite sisteminin oluşturduğu işsizler ordusu ve postmodern kültürü tüketme arzusu taşıyan orta sınıflara demokrasi işledikçe korku unsurunun artacağı duygusu aşılanmaktadır. Sistem iki argümanı başarıyla kullanır: Biri “demokrasi, cahil halk kitlelerinin desteğinde sivil diktatörler üretir”, diğeri her şey sandıktan ibaret olursa “hayat tarzına müdahale” tehlikesi artar. Objektif olarak bakıldığında muhalefetsiz veya zayıf muhalefetli tek parti iktidarlarının inhisarcı, tahakkümcü yönelimlere girdikleri, otosansürü kaba sansürden daha çok işler kıldıkları söylenebilir. Tek adam olmaklık da güç zehirlenmesine yol açar. Bütün bunlar doğru olmakla beraber, sorunların çözümü büyüsü bozulmak istenen demokrasinin açacağı boşluktan geri gelme ihtimali hiç de zayıf olmayan askerî diktatörlükler, darbeler veya vesayet rejimi değildir. Batı “model”i değiştirmek istiyor.

AB bizi niye demokratikleştiremiyor? Avrupalılar toplumsal algının önemini bilirler. Halkın kabul etmeyeceği hiçbir siyasî adımın kalıcı olmayacağını, en azından büyük sosyal sorunlara neden olabileceğini akılda tutarlar. Avrupa için demokrasi, insan hak ve özgürlükleri ile ölçülmez. Bu hak ve özgürlüklerin ne denli içselleştirilmiş olduğuyla ölçülür. Bu iki tutum arasında önemli bir fark var. Birincisi olması gerekeni açık bir hedef olarak koyduğu ölçüde yapılması gerekene de işaret eder. Ne var ki toplumun bu konuda ne düşündüğü, nerede durduğu anlamlı olmaktan da çıkar. Evrensel hak ve özgürlüklerin manevi prestiji o denli yüksektir ki, toplumsal değerler ve eğilimler bu yüce değer sistematiğinin altında ezilir. Doğru olan, her ülkenin bir an önce bu standartlara kavuşmasıdır… Ancak Avrupalılar bunun demokratik olmadığını gayet iyi bilir ve o nedenle de böyle bir uygulama içine girmezler. Demokrasi o dünyada bir katılım, ikna ve fikrî uyum üretme pratiğidir. Bu nedenle Avrupa için insan hak ve özgürlükleri

bir ‘kültür' meselesi olarak belirginleşir ve hukukî olmaktan önce kültürel bağlamda mevcudiyet kazanır. Bunun anlamı söz konusu hak ve özgürlüklerin önce toplumsal kabul sağlanacak ölçüde içselleşip bir siyasî talep oluşturması gerektiğidir. Ancak bu noktadan sonra yeni standartlar kalıcı bir yasal güvenceye kavuşabilirler. Kısacası Avrupa insan hak ve özgürlüklerini ‘evrensellik' kalıbına dökerek idealize etse de, gerçek hayatı toplumsal meşruiyet üzerinden arar. Nitekim göçmenlerle ilgili olan kuralların ve ruh halinin son on yıllık macerası, Avrupa'da demokrasinin nasıl ‘toplum bağımlı' bir nitelik arz ettiğini gösteriyor. Son dönemde her ülkede ortaya çıkan yabancı düşmanı, hatta ırkçı siyasî hareketlerin evrensel normları etkilememesi gerçekçi olmadığı gibi, bunları yok sayarak davranmak da demokrasi geleneğine uygun olmayacaktır. Ancak aynı Avrupa ilginç bir biçimde kendi dışındaki ülkelere ilişkin farklı bir kriter geliştirmiş durumda. Öncelikle belirtmek gerek ki, Avrupalıların kendi çevrelerinde demokratik ülkeler görme isteğinin samimi olduğundan kuşku duymamız için bir neden yok. Bunun Avrupa için bir avantaj oluştu-

Yalnız kurt geri dönüyor Türkiye’nin Çin ile füze savunma anlaşması yapmayı planladığını açıklaması, NATO ortaklarının endişeli ve bazen kızgın tepkiler vermesine yol açtı. Nihai olmasa da, karar, pek çok analist ve gözlemciyi bu tartışmalı hamlenin gerisindeki sebeplerle ilgili spekülasyon yapmaya sevk etti. Bunlardan biri de Andrew Finkel. New York Times’taki blogunda, Çinlilerden silah satın almanın, Türkiye’nin, bağımsız duruşunu yeniden masaya sürerken, aynı zamanda, farklı sebeplerden sıtkının sıyrıldığı eski müttefikleri ABD ile AB’ye haddini bildirmesinin bir yolu olabileceğini yazdı. Finkel, Türkiye’nin eski dostlarını kendisinden soğutmasının şu sıra iyi bir fikir olmayabileceği, zira Doğu sınırlarında artan istikrarsızlıkla uğraşırken, Batılı dostlarına her zamankinden çok ihtiyaç duyar gözüktüğü uyarısını ihmal etmedi. Finkel’in makalesini retweet eder etmez, Türklerden kızgın tepkiler aldım. Türkiye’nin, Batı yerine Çin’den füze almasının kendi bileceği iş olduğunu, buna kimsenin karışamayacağını, ABD’nin uşağı olmak istememesinin yolunu kaybettiği anlamına gelmediğini vurguluyorlardı. Bu öfkeli hazırcevaplıklar, hep, Türkiye’nin tercihine yönelik uluslararası eleştirileri hükümetin kanıtlarla çürütme kampanyasının aksisedası. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın her zamanki gibi keskin biçimde özetlediği üzere: ‘‘Bağımsızlık hakkımıza müdahale ettirmeyiz.’’ Türkiye’nin tercih hakkına dair hem resmi hem popüler savunma, dikkatli takipteki gözlemcilerin daha önce yaptığı yorumları teyit ediyor. AB’nin eski Türkiye Büyükelçisi ve artık Carnegie Europe’un konuk uzmanı olan Marc Pierini, Çin füzesi alımından şu mesajı çıkardı: ‘‘Türkiye kendi bildiği yolda yürüyecek, hızlı şekilde ve ülkenin uluslararası çevresini, taahhütlerini kaale almaksızın. Acelecilik ve kibrin bir karışımı.’’ Kadir Has Üniversitesi’nden Serhat Güvenç, arka planı şöyle tasvir etti: “Uğranan hayal kırıklıklarına karşı metanete bürünme ve Türkiye’nin müttefiklerinden bağımsız karar alabildiğini gösterme girişimi. (…) Bu bizi yalnız kurt olma meselesine getiriyor. Son dönemdeki kamuoyu yoklamalarına bakarsanız, Türk kamuoyu yalnız kurt davranışını tercih ediyor; Türkiye’nin güvenebileceği dostlarının olmadığına, dolayısıyla

kendi ayakları üzerinde durması gerektiğine inanılıyor. Özellikle Türkiye’nin AB ve ABD ile ilişkileri bozulurken, Türkler yalnız kurt davranışına çekilmeye eğilimli oluyor, bunun Batı ile ilgili hüsran ve ikilemlerden bir çıkış yolu sunacağını umuyorlar.’’ Derin kökleri olan bu reflekse rağmen, Güvenç, aynı zamanda, Çinlilerle nihai anlaşma yapılmayacağını, çünkü bunun hem teknik açıdan hem de siyaseten uygulanabilir olmadığını düşünüyor. Bu değerlendirme ile aynı çizgide sonuçlara varan iki mükemmel tartışma makalesi İstanbul’daki uzmanlaşmış düşünce kuruluşu EDAM tarafından kısa süre önce yayımlandı. Makalelerin ana itiraz noktası, Türkiye’nin Çin füze sistemini, büyük ihtimalle, NATO erken uyarı radarları ve füze savunma sistemiyle entegre edemeyecek olması. Türkiye’nin özerk sistemi etkin biçimde işleyemeyecek, zira kilit önemdeki enformasyon eksik kalacak. Onların sözlerini aktarırsak: “Türkiye elinde iyi bir silahla yarı kör kalacak.’’ EDAM makalelerine göre, Türkiye NATO yapılarıyla entegrasyonunu korumayı tercih etmeli, zira tek başına hareket etmenin masrafları, teknik kısıtlamalar ve siyasî yan etkiler çok ağır olacak. Türkiye’nin şimdiki halde NATO’nun itirazlarını dikkate almaktaki isteksizliği şöyle bir paradoks barındırıyor elbette: Suriye’nin olası füze saldırılarından, NATO müttefiklerince tedarik edilen Patriot bataryaları sayesinde korunması. Türkiye, çalkantılı bölgede kendini güvende hissetmek için kısa vadede buna ve ittifak dayanışmasının diğer tezahürlerine güvenmek zorunda. NATO ile şizofrenik ilişki (Güvenç’in sözleriyle: ‘‘Kendimizi parçası hissediyoruz, ama aynı zamanda parçası olmadığımızı hissediyoruz’’), Türkiye’nin AB’ye dair hissiyatının neredeyse birebir kopyası. Alttan alta Türkiye’nin liderleri biliyor ki, ülke güvenliğini garanti etmek için NATO’ya tam katılım elzem. Aynı şekilde, Avrupalı küstahlığı ve çifte standardından duyulan hayal kırıklığının saklayamadığı bir olgu var: Türkiye’nin demokrasi ve ekonomisinin gelişmesi için uzun vadede AB üyeliği elzem. Yalnız kurt olarak hareket etmek, bu rahatsız edici farkındalığı sadece geçici bir süre için susturabilir. j.lagendijk@zaman.com.tr

racağı ve ‘yaşlı kıtanın' akranları karşısında göreceli gücünü artıracağı açık. Çünkü çevre ülkelerin demokrasiden uzak kaldıkları her an, o ülkelerin ABD, Rusya veya Çin gibi dev aktörlerin kucağına düşme ihtimalleri çok daha fazla. Dolayısıyla Avrupa'nın çevresinde bir demokrasi havzası yaratma niyetinin sahih olduğuna güvenebiliriz. Ancak bunun nasıl sağlanacağına geldiğimizde ortaya bir sorun çıkıyor… AB'nin yaklaşımında da görüldüğü üzere, çevre ülkelerde demokrasinin ‘evrensel' insan hak ve özgürlüklerinin yerleşmesi ile yakalanacağı varsayılıyor. Diğer bir deyişle Avrupa'da bir sonuç olan söz konusu hak ve özgürlükler, çevre ülkeler için bir neden, bir itici güç olarak görülüyor. Zımnen taşınan varsayım, bu ‘az gelişmiş' toplumların evrensel değerlerle buluşması halinde, tedrici olarak demokrasiye doğru evrileceğidir. Bu yargının Avrupalılar için mantıklı bir sebebi de var: Söz konusu ülkelerin demokrasi üretememesi onların kültürlerine ait bir nitelik olduğu ölçüde, kendiliğinden ortaya çıkması da zordur ve böyle bir ihtimal olsa bile çok uzun zamana muhtaçtır. Dolayısıyla AB kriterleri bir katalizör etkisi yaratacak, AB dünyasına uyum sağlamak üzere atılacak adımlar demokrasiye geçişi, yani Avrupa'ya benzeme katsayısını artıracaktır.

Bu akıl yürütmeye bir pratik ekleme de mümkün: Avrupa kendi çevresi için bir çekim merkezi olduğuna göre, benzeşmeye yönelik esas gayretin çevre ülkelerden gelmesini ve onların kendilerini (bazen topluma rağmen de olsa) iradî olarak ‘düzeltmelerini' beklemek doğaldır. Ne var ki Avrupa'nın bu tavrı demokrat bir zihniyeti yansıtmaz… Olması gerekenin ne olduğunu dışarıdan söyleyen ve ikna süreçleri işlemeden bu hedefin belirli bir zaman aralığında gerçekleşmesini bekleyen bir yaklaşım otoriter olarak algılanmaya müsaittir. Böyle bir durumun varlığında Avrupa sempatisinin gerileyeceğini tahmin etmek zor değil… Farklı ve olumlu bir sonuç için Avrupa'nın çevre ülkelerdeki iktidarları ‘anlaması' ve onlara adil davranması gerekiyor. Çünkü o zaman dışarıdan gelen kriterlerin ‘yerlileşmesi' ve hayata yansıması daha mümkün. Avrupa son dönemde bunu yapamamıştı. Şimdi bir viraj alınıyor. Türkiye gibi ülkeler tabii ki hâlâ birer demokrasi sayılamaz ama demokrat bir tutum içinde çevresiyle ilişki kurmakta zorlanan bir Avrupa'nın çevresini demokratlaştırması da haliyle o ülkelerin iç dinamiğine muhtaç kalacaktır. e.mahcupyan@zaman.com.tr


40YORUM

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

Berlin’den İstanbul’a diyalog köprüleri DR. M. MUSTAFA AKDAĞ

1üzerine bir grup Hıristiyan Protestan Geçen hafta Berlin FID Vakfı’nın daveti

din adamı ile Almanların “Studienreise” adını verdikleri bir araştırma-değerlendirme gezisi için İstanbul’da idik. Grupta birkaç tanesi hariç daha önce Türkiye’yi gören yok. Fakat hem Almanya’da misafir ettikleri Türkiye kökenli isçilerden hem de medyada çokça tartışılmasından dolayı Türkiye ve İslam hakkında genel manada bilgileri var. Daha önce gelme fırsatı bulanlar ise bu gördükleri yeni Türkiye’nin onlarca yıl önce geldikleri Türkiye ile 180 derece farklı olduğunun hakkını hemen teslim ettiler. İslam konusunda bilgileri ise genelde kendi cemaatlerinin soruları üzerine veya medyada çıkan tartışmalar üzerine edindikleri teorik bilgilerden ibaret. Deneysel manada ve tecrübeye ait bilgileri yok denecek kadar az. Hatta 4-5 milyon Müslümanın yaşadığı bir ülkede bir nevi manevi ve fikri öğretmenler konumunda olan bu insanları yetiştiren yüksekokullarda dâhil İslam dersi veya seminerlerinin olmaması beni şaşırttı diyebilirim. Diğer yandan grupta bulunan papazlar arasında kadınların da olması ben dâhil pek çok Müslümanın bilmediği bir hususu, yani Protestan kiliselerinde kadın papazların da görev yapabildiğini gösteriyor. Hatta bir dönem eyalet başpapaz görevine kadar yükselen kadınlar var. Bunların kendi kilise ve cemaatleri var ve dini ayinleri yönetip değişik organizasyonları yaptırma yetkisine sahipler. Protestan cemaatindeki bu durum Müslümanlar arasında da kadın müftülerin olup olamama tartışmasını da beraberinde getirir mi bilinmez. Yolculuk esnasında elbette hem İstanbul hem de İslam ile alakalı meseleler konuşuldu. Her günü yoğun bir tempoda geçen programın içeresinde hem tarihi mekânlar ve dini merkezler gezildi hem de önemli din temsilcileri ve akademisyenlerle görüşmeler yapıldı. Karşılıklı diyalog ile ve soru-cevap şeklinde yapılan görüşme ve sohbetlerde misafirlerin birinci ve yetkili ağızlardan hem de bütün açık yüreklilikle bilgi edinmeleri birçok Avrupalı gibi kafasında pek çok yargı ile gelen misafirlerimizi büyük oranda tatmin etti denebilir. Hatta kendi adıma söylemek gerekirse örneğin Yahudi ve Hıristiyan etnik ve dini azınlık temsilcileri ile ilk defa bu seviyede muhatap olmak benim için de farklı bir durumdu. İstanbul Müftüsü’nün makamında bizi ağırlaması, ikramlarda bulunması ve bizlerle birinci dereceden ilgilenmesi ise bizim için farklı manalar taşıyordu. İlk olarak üst seviyede bir devlet memuru bize devletin dine yaklaşımını birinci ağızdan resmetti ve

DAĞISTAN ÇETİNKAYA

Seyahatin son akşamında ise Türk ve Müslüman aile hayatına dair de merakları olan misafirlerimizle, bazıları Avrupa’da yaşamış olan halktan insanların evlerine misafir olduk. Genel itibari ile güzel bir sonbahar havasında ve sıcak bir atmosferde geçen bu gezide Berlin’den İstanbul’a diyalog köprüleri kurulmuş ve Einstein’ın parçalanamaz dediği önyargılar kısmen de olsa parçalanmıştı.

misafirler tarafından da çok merak edilen ‘Türkiye’de laiklik nasıl işliyor?’ sorusunu yanıtlamış oldu. İkincisi ise içlerinde bir de kadın olmak üzere yardımcıları ile beraber bizimle muhatap oldu ve şeffaf bir görüntü çizildi. En büyük eleştirileri kadının toplumdaki yeri ile alakalı olan Avrupalı misafirlere de bu mesaj belli ölçüde verilmiş oldu. Elbette başka Müslüman toplumlarla kıyaslayınca kadının sosyal hayatta ve devlet içerisinde yer alması Türkiye’de kıyaslanmayacak kadar ilerde ama maalesef istenilen seviyede değil. Bu konuda rakamlar da onu gösteriyor. Yahudi ve Hıristiyan tebaanın yaklaşımları ise misafirler için hem şaşırtıcı hem de büyük oranda memnun edici idi. Zira Avrupa’da yer yer medyaya da yansıyan Yahudi ve Hıristiyan unsurların ve diğer etnik kökenli insanların haklarının gasp edildiği imajı hâkimdi. Oysa burada hem Yahudi hem de Rum Ortodoks Kilisesi temsilcileri Türkiye’de yüzyıllardır huzur içinde yaşadıklarını, son yüzyılda ise elbette belli

sıkıntılar olsa da bugün itibariyle ise rahat ve özgür olduklarını ve siyasi idareden memnun olduklarını dile getirdiler. Halen faaliyette olan onlarca havra ve kiliseleri ile ilgili bilgiler verdiler, cemaatlerinin gelecek vizyonunu anlattılar. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. İlyas Üzüm Beyefendi, yenilenen modern fakülte binasında bizleri ağırladı ve kendisi gibi teoloji alanında meslektaş addettiği misafirlerinin bütün sorularını cevapladı. İslam’ın temel esaslarını da kısaca anlattığı konuşmasında sayısal bir takım bilgiler de veren Üzüm, fakültenin yüzde 65 talebesinin bayan olduğunu, 20 den fazla kadın öğretim elemanı çalıştığını ve dünyanın değişik ülkelerinden öğrencilerinin bulunduğunu ifade etti. Fatih Üniversitesi’nin modern kampüsünde bizi ağırlayan Doç. Dr. Savaş Genç ise uluslararası ilişkiler alanında Türkiye’nin bugünkü geldiği noktaya dikkat çekti ve misafirlerin çokça ilgilendikleri Ortadoğu ve Türkiye’nin rolü konularında tatmin edici bilgiler verdi. Değerlendirme kısmında da edindiğim izlenime göre misafirlerin pek çoğu en çok bu buluşmadan memnun kalmışlardı. Aslında bu durum bir yönü ile de bir hakikati ortaya koyuyordu: Protestan din adamları da farkında olmadan dini meselelerden çok politik meselelerle meşgul oluyorlardı. Türkiye’de sivil toplum örgütü denilince ilk akla gelen vakıflardan olan Gazeteciler Yazarlar Vakfı’nın elit binasında ise Türkiye’de ve dünyada adından çokça bahsedilen Hizmet-Gönüllüler Hareketi ve onun fikir önderi Fethullah Gülen ile alakalı sorular vardı. Vakıflarının tarihçesini ve faaliyetlerini anlatan Hüseyin Bey, Hizmet Hareketi ile alakalı kafalarında pek çok soru olan misafirlere samimi cevaplar verdi. Uluslararası bir vizyona sahip Vakıf, diyalog ve hoşgörü hususunda önemli kazanımlar elde etmiş. Gayet modern ekipmanlarla donatılmış ve şık bir salonda profesyonelce hazırlanmış sunumlarından anlaşıldığı üzere vizyona çok önem veriyorlar. Bir sonraki durak ise Karaca Ahmet Alevi Dergâhı idi. Hasta olmasına rağmen misafirlerini kapıda karşılayan ve samimi bir şekilde bir saate yakın ilgilenen Alevi Dedesi Muharrem Bey onların sorularına da cevaplar verdi. Türkiye’de Alevilerin durumları ve taleplerinde tutun da Avrupa’daki Alevilerin temsili gibi konulara de değinilen konuşmada Dede, önemli birçok hususun altını çizdi. Yollarının Hak-Muhammed-Ali yolu olduğunu özellikle belirten Muharrem Dede, aksini iddia etmenin imkânsız olduğunu ve bu üçünün sevgisinin yüzyıllardır bu dergâhı ve Alevileri ayakta tuttuğunu ifade

etti. Yetkisiz ve dergâha hiç uğramamış bazı insanların Alevilik adına kitap ve yazılar yazdığı ve ahkam kestiğini ifade eden Dede, hükûmetin Alevilik ile alakalı adımlarını da değerlendirdi. Çalıştaylara katılıp ihtiyaçlarını defaatla dile getirdiklerini belirten Dede, önümüzdeki dönemlerde en azından cem evinin statü kazanması ve maddi destek gibi ihtiyaçlarının daha iyi karşılanacağı temennisini dile getirdi. Sıcak bir atmosferde yenen lokmalardan sonrada kendine has duası ile misafirleri uğurladı. Misafirlerin çok ilginç ve içten bulduğu bu buluşma Avrupa’da İslam imajının ayrılmaz bir parçası olan Alevi inancı ile alakalı da kısmen bir fikir vermiş oldu. Karaca Ahmet denince de elbette görülmesi gereken diğer bir yer Şakirin Camisi. Mezarlığın içine yapılmış bu modern bina kadın mimarlar tarafından tasarlanmış ve bir nevi onların nezih ve renkli dünyalarını yansıtıyor. Biz orada iken bile 3-4 önemli kişinin cenaze namazının kılındığına şahit olduk ki bu benim için soru yağmuru demekti. “Cenaze namazına kimler katılır?” dan tutun da “mezara nasıl konulur”, “nasıl yıkanıp kefenlenir” gibi onlarca soru yağmuruna tutuldum. Farklı dinlerden bile olsak ne de olsa insan denen aynı varlıktan bahsediyor ve onun ihtiyaçlarını karşılama adına görev üstlenmiş dini hizmetler alanında benzer dilleri konuşuyorduk. Sanırım bu geziyi benim için farklı kılan da bu idi. Bazen yoğunluğundan bunalsak da kısa surede alıştığımız İstanbul trafiğinde değişik manzara ve mekânları da görme imkân bulduk. Boğazda tekne turu, Sultan Ahmet ve Ayasofya gibi mekânları ziyaret ise bu tür gezilerin ayrılmaz parçası. Bir din adamı olarak mekânların ruhuna da inanan misafirlerimizin birçoğu ise en çok Süleymaniye’den etkilenmişlerdi. Eyüp’te sabah namazı coşkusuna şahit olan bazıları ise böyle bir tecrübeyi yaşamaktan memnundular. Organizatörlerin otel ve restoran tercihi ise orta kalitede idi. Belediye tesislerinin mekânları ve ikramları misafirleri memnun edecek cinstendi. Seyahatin son akşamında ise Türk ve Müslüman aile hayatına dair de merakları olan misafirlerimizle bazıları Avrupa’da yaşamış olan halktan insanların evlerine misafir olduk. Bizleri çok büyük bir misafirperverlikle karşılayan ve türlü ikramlar ve en sonunda da hediyelerle uğurlayan ev sahipleri önemli pek çok önyargıları da kırmış oldular. Misafirlerin ziyaretler sonrası ortak kanaati bu gezinin en önemli programının bu ziyaretler olduğu idi. Genel itibari ile güzel bir sonbahar havasında ve sıcak bir atmosferde geçen bu gezide Berlin’den İstanbul’a diyalog köprüleri kurulmuş ve Einstein’ın parçalanamaz dediği önyargılar kısmen de olsa parçalanmıştı.

KRAL VE SOYTARI


YORUM 41 16YORUM

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

28 EKİM 2013 PAZARTES

Ekrem Dumanlı

Geçmiş olsun Tevafuk bu ya; ziyaretine gittiğim Tevafuk bu ya; ziyaretine gün Fetgün Fethullah Gülen gittiğim Hocaefendi’yi hullah Gülen Hocaefendi’yi misar olduğu misafir olduğu evde bulamadım. “Acilen evde bulamadm. “Acilen hastaneye kaldrld...” hastaneye dediler. İnsann kaldırıldı...” içi burkuluyor,dediler. boğaz düğümleİnsanın içi burkuluyor, boğazıDerin düniyor böyle durumlarda. Karanlk bir dünya. ğümleniyor böyle durumlarda. bir boşluk. Ard arkas kesilmeyen sorular,Karanlık yldrm dünya. Derin bir boşluk. Ardı arkası gibibir geliyor üzerinize. Ayrntlar dinliyorsunuz şahitlerinden. Ani birsorular, ritim bozukluğu, nakesilmeyen yıldırımtansiyon, gibi geliyor bz ve ambulans. Ve endişe içindedinliyorsunuz bekleşenler... üzerinize. Ayrıntıları Neyse ki hastaneden müspet haberler şahitlerinden. Ani bir ritim bozukluğu, geliyor, “Durumu kontrol altnda” deniyor. tansiyon, nabız ve ambulans. Ve endişe Kayglar gidermek mümkün değil yine de. içinde bekleşenler... Arayan arayana. Merak, endişe, strap... Neyse ki bekleniyor hastaneden müspet haberSabaha kadar Hocaefendi, gelmigeliyor, “Durumu kontrol altında” yor;ler gelemiyor. Alelacele kaldrldğ hastanede çile Kaygıları gidermek mümkün doludeniyor. bir gece. İlerleyen günlerde, bir perde ile ayrlmş yan yine taraftaki kendisinden değil de.hastann Arayaniniltisini arayana. Merak, dinliyoruz. mustarip ve yaşl insana dua ettiğinendişe,Oıstırap... de o temenniye olurken Hocaefendi’nin yaSabahaortak kadar bekleniyor Hocaşadklar ile içiniz eziliyor, yüreğiniz ağznza geliefendi, gelmiyor; gelemiyor. Alelacele yor. Müşahede altndayken Hocaefendi’nin en bühastanede çile dolu bir gece. yükkaldırıldığı arzusu: Abdest, namaz, ibadet. Ambulansa biİlerleyen perde ilekendisinayrılmış nerken Yasin vegünlerde, Tebareke’yibir okuduğunu taraftaki iniltisini kendidenyan dinliyoruz daha hastanın sonra. “Belki son dualarm...” diyesinden düşünmüş. Oysa dahaOhastaneye sevkveedildidinliyoruz. mustarip yaşlı ği duyulur dünyann dört bir yanndan insanaduyulmaz dua ettiğinde o temenniye ortak hatimler yağyor, cevşenler kaynyor coşkun yürekolurken Hocaefendi’nin yaşadıkları ile lerden. Tam da o saatlerde acil kaldrldğ içiniz eziliyor, yüreğiniz ağzınızahastanegeliyor. deki imkânszlkla karş karşya Hocaefendi. Neyse Müşahede altındayken Hocaefendi’nin ki insan ruhunu daraltan o binaya yeryüzünün dört en büyük arzusu: Abdest, ibadet. bir yanndan dualar szyor. Dualar!namaz, Yana yakla yaYasin ve TebareplanAmbulansa dualar. Iztrarbinerken haliyle yaplan yakarşlar... ke’yişükür; okuduğunu kendisinden dinliyoruz Çok Hocaefendi’nin avdet edişiyle sabahdaha misasonra. rhaneyi“Belki yeni birson aydnlk kuşatyor.diye O dualarım...” yorgun, ama hâlâ Oysa hizmetdaha düşünüyor. Anidensevk radüşünmüş. hastaneye hatszlanmasndaki sebep ve hikmeti düşünüyor. edildiği duyulur duyulmaz dünyanın dört Üç muhtemel sebep zikrediyor. Üçü de düşündübir yanından hatimler yağıyor, cevşenler rücü, üçü de teyakkuzu icbar ediyor. Onca derdin kaynıyor yüreklerden. Tam da arasnda, “Tirajcoşkun nasl, kampanya ne zaman başlo saatlerde acil kaldırıldığı hastanedeki imkânsızlıkla karşı karşıya Hocaefendi. Neyse ki insan ruhunu daraltan o binaya yeryüzünün dört bir yanından dualar sızıyor. Dualar! Yana yakıla yapılan dualar. Iztırar haliyle yapılan yakarışlar... 28 EKİM 2013 PAZARTESİ SAYI: 16816 Çok şükür; Hocaefendi’nin avdet SAHÝBÝ-HERAUSGEBER: WORLD MEDÝA GROUP A.G. edişiyle sabah misafirhaneyi yeni bir aydınlık kuşatıyor. O yorgun, ama hâlâ Avrupa Genel Yayýn Müdürü Avrupa Genel Müdürü hizmet düşünüyor. Aniden rahatsızlanABDULLAH AYMAZ (Geschaftsführer – Chefredakteur)

-

Almanya Koordinatörü MEHMET ATALAY Yayýnlar Koordinatörü MEHMET ALÝ ÞENGÜL

DURSUN ÇELİK Haber Müdürü (Redaktionsleiter) YAHYA YILDIRIM

masındaki sebep ve hikmeti düşünüyor.

farklılıklara ihtimam felsefesi, herkesin

atmosferinin inşa edildiği modern

Hocaefendi’ye geçmiştıpkı olsunMevlana’nın demesi, bu ülkenin birdu. ideali, Demek sosyal ki bin bir ihtimamla yor?” diye sormay ihmalzikrediyor. etmihayatta Üç muhtemel sebep Üçü de konumuna saygı dünyada Hocaefendi, dile getirilen ve temsil edilen ba- lik içinde yaşama iradesi değil de nedir Allah aşkna! yor. Ülkedeki meselelerden bahis derin bir içtenlikle yedi asır önce yaptığı gibi, insanları birlik düşündürücü, üçü de teyakkuzu icbar ve siyasi kültürde İşte tam da bu yüzden Fethullah Gülen Horş içinde yaşama düşüncesi, farkaçlnca aritmi tekrar nüksediyor, artık. ihtimam felsefesi, herke-olmaya, ediyor. tekrar Oncayükseliyor... derdin arasında, “Tiraj benimsenmişti llklara dostluğa davet ediyor. gür ve caefendi çok önemli. ‘GeçmişO olsun’ dileklerini tansiyonu Kalbindeki ritim bozukluğuna nasıl, kampanya ne zaman başlıyor?” latif sadâ, düşünce ve inancı ne olursa ihtiyac var” sin konumuna sayg ideali, sosyal sunan insanlarn, “Türkiye’nin size İlk arayanlardan biri Başbatelefonla arayanderinolsundemesi diyeTayyip sormayı ihmal Zarif etmiyor. her ferdi, herbir kitleyi rastgele övgü kucaklaşmaya değil. Sabahtan akşama hayatta ve siyasi kültürde kan Erdoğan’d. bir Ülkedeki rağmen Hocaefendi, herkese bizzatbirteşekkür etmek istedi.artk.çağırıyor. meselelerden bahis açılınca tekrar Dumanl Kimi zaman ağır bedeller kadar defalarca kutuplaşma ve çatşmadeatmosfeiçtenlikle benimsenmişti ses tonuyla ‘geçmiş olsun’ dilek-aritmiEkrem rinin lakin inşa edildiği modern dünyada HocaefenKalbindeki ritim bozukluğulerinde bulundu. Hocaefendi de yükseliyor... Doğrudan ya da dolaylı bir şekilde ‘geç- ödüyor; nüksediyor, tansiyonu tekrar toplumun kısm-ı azamı di, paylaşmayı, tpk Mevlana’nn yedi asrzenginlik önce yaptğ gibi, na rağmen Hocaefendi, telefonayn İlk zarafetle Sayn Başbakan’n arayanlardan biri BaşbakanGEÇMİŞ TayyipOLSUN! hayatı farklılıkları mişSADEolsun’ dileklerinde bulunan kişilerin insanlar birlikkabul olmaya, dostluğa davet ediyor. O la “Acaba arayan herkese bizzat teşekkür hatrn sordu,Zarif “Zahmet buyurErdoğan’dı. bir ses tonuyla CE ‘geçmiş saymayı çoktan etmiş durumda. vefasıDEkarşısında ne yapmalıyım HOCAEFENDİ’YE etmek istedi. Doğrudan ya da do- gür ve latif sadâ, düşünce ve inanc ne olursa oldunuz...” dedi. Söz sras dualaşolsun’ dileklerinde bulundu. Hocaefendi O yüzden Fethullah Gülen Hocaeki bu civanmertliğe mukabelede buluĞİL, ÜLKEMİZE DE; HATTA layl bir şekilde ‘geçmiş olsun’ di- sun her ferdi, her kitleyi kucaklaşmaya çağryor. maya gelmişti. İkisi de hem dua de aynı zarafetlehem Sayın hatı- DE... nayım?” “Zahmet fendi’nin teşvik ağr ettiği usul vedeüslup, birlik Kimi zaman bedeller ödüyor; lakin topluleklerinde bulunanbuyurup kişilerin vefas istedi birbirinden, duaBaşbakan’ın ettiYERYÜZÜNE ÇÜNKÜder gibiydi. vefakarlık tebellür olmanın, dirlik içinde yaşamanın sivil bir rınıbirbirlerine. sordu, “Zahmet buyurdunuz...” dedi. aramışlar...” derken mun ksm- azam hayat paylaşmay, farkllklar karşsnda “Acaba ne yapmalym ler Görülmeye, duDERİN ÇATIŞMALARIN YAhaline gelmiştir yeryüzünde. Söz sırası dualaşmaya gelmişti. İkisi de ediyordu adeta.ki bu civanmertliğe mukabeledesembolü zenginlik saymay çoktan kabul etmiş durumda. yulmaya, düşünmeye değer bir ŞANDIĞI, İNSANLARIN VE Cumhurbaşkanı “Sayın ara-“Zah-Sadece Obuyüzden ülkedeFethullah değil. Medeniyetler hem duaUzaktan istedi birbirinden, Gülen Hocaefendi’nin bulunaym?” şu dersaatte gibiydi. tabloydu. bu manzarayhem dua etTOPLUMLARIN BİRBİRİNE teşvik ettiği usul ve üslup, birlik olmann, dirlik buyurup derken izleyebilseydiniz, “Yahu duyulmaya, yacak.” diye birmet çatışmasını tetiklemek, derinleştirmek, tiler birbirlerine.eminim, Görülmeye, haber geldi.aramşlar...” Hocaefendi, DÜŞMAN EDİLDİĞİ BÖYLE içinde yaşamann bir sembolü haline gelmişvefakarlk tebellür ediyordu işgüzarlar! Artk aradan çekilin içinsivilcan atan global düşünmeye değer bir tabloydu. Uzaktan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile konu-adeta.alevlendirmek tir yeryüzünde. Sadece bu ülkede değil. “Sayn Cumhurbaşkan şu kibutne ateşi sönsün!” diyecektiZOR BİR DÖNEMDE HOCAmanzarayı izleyebilseydiniz, eminim, şurken, telefonda adeta dertleşiyorlardı. kavgacılar, karşılarında onun birbirimiziMedenisaatte arayacak.” diye bir ha- yetler çatşmasn tetiklemek, derinleştirmek, alevniz. Öyle samimi, öyle halisane EFENDİkiGİBİ GÜR SİVİLsormanın “Yahu işgüzarlar! Artık aradan çekilin HalVE hatır ötesinde çok öteden anlama çağrısını buldu. Anlama gayreti! ber geldi. Hocaefendi, Cumhur- lendirmek için can atan global kavgaclar, karşlabir iletişim vard ortada... BİR SADÂYA KÜRE-İ ARTemel hak vebirbirimizi özgürlükler uğruna fitne ateşi sönsün!” diyecektiniz. Öyle beri muarefesi ve muhabbeti bulunan rnda onun anlama çağrsnyabuldu. Anbaşkan Abdullah Gül ileiki konuGörüşme bitince Hocaefensamimi, öylegüzel halisane bir iletişim dostun hasret şurken, gidermesi gibi bir şeydi. pılacak çabaların ilk ZINvardı İHTİYACI VAR. ALLAH lamabütün gayreti!demokratik Temel hak ve özgürlükler uğruna yatelefonda adeta dertleşidi, “Sesi çok geliyordu...” ortada... İki-üç gün öyleyorlard. geçti. Hal Telefonların ardı öte-adımı! O, dünyanın dört bir bucağında placak bütün demokratik çabalarn ilk adm! O, hatr sormann dedi. O sesteki duruluk ve içtenSAĞLIK, SIHHAT VE UZUN dünyann dört bir bucağnda her türlü ayrmclğa sinde çok ötedenen beri muarefeliği birkaç kez anlatt arkadaşlarGörüşme bitince Hocaefendi, “Sesi LUTFEYLESİN... arkası kesilmedi. İş dünyasının seçkin her türlü ayrımcılığa karşı çıkarken meÖMÜRLER çkarken meseleyi sadece mahpus parltl nutuklara si veSiyaset muhabbeti bulunan en iki dosna. duageliyordu...” etti bol bol... dedi. O sesteki simaları arıyordu. çokSonra güzel dünyasının seleyikarş sadece parıltılı nutuklara mahpuscesur brakmad; cesuradımlar ve kalcatarak admlar atarak gidermesi gibi bir şeyHocaefendi’nin misarbirkaç olarak kez anlattı nadide isimleri tun duruluk ve içtenliği zor hasret günlerde Hocaefendi bırakmadı; ve kalıcı katlmc demokrasiye güçlü, samimi veve sivil bir bidi. İki-üç gün öyle geçti. Telefonlarn ard arkas kaldğ eve döndüğü anlaşldktan sonra telefonlar arkadaşlarına. Sonra dua etti bol bol... ile duygudaşlık yaşıyordu. katılımcı demokrasiye güçlü, samimi hiç susmad. İş dünyasnn en seçkin simalar, med- kesilmedi. İş dünyasnn en seçkin simalar ar- çimde destek verdi. Varlğn kavga ve kaosa borçHocaefendi’nin misafir olarak kalPerşembe günü Zaman Gazetesivil bir biçimde destek verdi. Varlığını ya dünyasnn en tannmş çehreleri, siyaset alemi- yordu. Siyaset dünyasnn en nadide isimleri zor lu olan marjinal kitlelerin ondan rahatsz olmakavga ve ki kaosa borçlu olan marjinal dığıeneve döndüğü anlaşıldıktan sonra neşredilen teşekkür ilanına bakın günlerde Hocaefendi ile duygudaşlk yaşyordu. s tabii boşuna değil. Onlarn “karştr-çatştr” nin mümtaz portreleri... En dikkat çeken nok- si’nde rahatsızdiyalog olmasıhamleleri tabii kibozdu. hiç susmadı. İş dünyasının Kimlergünü ‘geçmiş demişneşre-kitlelerin Perşembe Zamanolsun’ Gazetesi’nde plannondan Hocaefendi’nin tatelefonlar şuydu: Arayanlarn partileri farklyd, düşünceleri lütfen. boşuna Geçmiş değil. Onların en seçkin medya inceleyin. Türkiye’de hiç kimseye olsun bu“karıştır-çatıştır” asrn Mevlana’sna! teşekkür ilanna bakn lütfen. Kimler ‘geçmiş farklyd, hayatsimaları, tarzlar farklyd; amadünyasının farkl kesimleri birdilen olsun’kolay demiş nasip bir inceleyin. Türkiye’de hiç bir kimseye Sadece ona değil, ülkemize de; hatta yeryüzütemsil eden bu insanlar bir temenni top- kolay planını Hocaefendi’nin diyalog hamleleri en tanınmış çehreleri, siyaset etrafnda aleminin olmayacak geniş kolay kolay nasip olmayacak geniş bir yelpaze buBir kanaat En önderinin, ne de... Çünkü derin çatşmalarn yaşandğ, insanlayan bir değer vard. bozdu. en mümtaz portreleri... dikkat“Talebeçe- yelpaze bulacaksınız. Sosyal kesimlerin lacaksnz. tamamını Sosyal kesimlerin tamam- larn ve toplumlarn birbirine düşman edildiği böylerimizle size sürekli duaArayanların ediyoruz. Allahpartileri ömrümüz- neredeyse temsilneredeyse eden güzel ken nokta şuydu: bu asrın den alsn sizin ömrünüze versin.” şeklinde niyazda n temsil eden güzel ve özel insanlar göreceksiniz. Geçmiş le zor birolsun dönemde Hocaefendi gibi gür ve sivil bir farklıydı, düşünceleri farklıydı, hayat ve özel insanlar göreceksiniz. Hemen her bulunmas, arierin nezdinde meşrep farkllğnn Hemen her partiden, her etnik gruptan, her din- Mevlana’sına! sadâya küre-i arzn ihtiyac var. Allah sağlk, shhat partiden, her etnik gruptan, her dinden, tarzları farklıydı; ama farklı kesimleri ne kadar tali bir konu olduğunu ilen ispat ediyor- den, her mezhepten, her meşrepten öncü insanlarn ve uzun ömürler lutfeylesin... e.dumanli@zaman.com.tr

temsil eden bu insanları bir temenni her mezhepten, her meşrepten öncü etrafında toplayan bir değer vardı. Bir insanların Hocaefendi’ye geçmiş olsun kanaat önderinin, “Talebelerimizle size demesi, bu ülkenin birlik içinde yaşama sürekli dua ediyoruz. Allah ömrümüzden iradesi değil de nedir Allah aşkına! İşte tam da bu yüzden Fethullah alsın sizin ömrünüze versin.” şeklinde niyazda bulunması, ariflerin nezdinde Gülen Hocaefendi çok önemli. ‘Geçmiş Dağstan Çetinkaya meşrep farklılığının ne kadar tali bir konu olsun’ dileklerini sunan insanların, olduğunu fiilen ispat ediyordu. Demek ki “Türkiye’nin size ihtiyacı var” demesi bin bir ihtimamla dile getirilen ve temsil rastgele bir övgü değil. Sabahtan akşama edilen barış içinde yaşama düşüncesi, kadar defalarca kutuplaşma ve çatışma

Kral ve Soytar

Sadece ona değil, ülkemize de; hatta yeryüzüne de... Çünkü derin çatışmaların yaşandığı, insanların ve toplumların birbirine düşman edildiği böyle zor bir dönemde Hocaefendi gibi gür ve sivil bir sadâya küre-i arzın ihtiyacı var. Allah sağlık, sıhhat ve uzun ömürler d.cetinkaya@zaman.com.tr lütfeylesin...


30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

42BULMACA

19 BULMACA Kuzu sesi Ati

Seyahat, tur

Rey

Snf

6

Umma

Farmason

Bir meyve

Bir Karadeniz halk Otomobil lambas

Ana, anne

Sodyumun sembolü

Ruhsal gerilim

Treni çeken araç

Bir mutfak gereci Hafif scak

Teknik, bilim

Merhem

Yabanc

Çoğul eki İstanbul ilçesi

Bir tür cetvel

Dörtgen

Resmi haber ajansmz

Üflemeli bir çalg

Leonardo De Vinci’nin ünlü tablosu Ödün

Teknede balk kab

Göz alc Sodyumun remzi

Güvenilir Bin kilo Cana kyan yaratk

Bir deyim

6

Ses

Galyumun remzi

Tropik bir rügar

Boru sesi

5

Münasip

Hazýrlayan: YALÇIN SABRÝOÐLU

Parti başkan olan ilk kadn Bir atasözü

Kaplca

Camide namaz kldran Öykü

Kobaltn remzi

Ksaca karbon

Yeterli

Arap paras

Bitki bilimi

Unutkan, bunak

Kolay kandrlan

4

Bilinen

Söylemek

Kanun

5

4

Yaprak

3

Bir nida

2

Satrançta bir taş

1

Dilsiz

Başlca içecek Alt resimdeki yer

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

İstanbul’da dere

2

Sembolü F olan element Resimdeki şehir

Kta

Yeryüzü parças

İri kemik

Ksaca gümüş

Vazife

Göz rengi

Bir meyve

Edirne’de Sinan’n eseri

Duman kiri

3

7

6

4

6 5

7

9

6

4

1

9

8

4

9

2

8

2

8

7

2

6

SUDOKU BULMACA

Ağrbaşllk

Benlik

6

1 8 2

3

2

DÜNKÜ SUDOKU ÇÖZÜMÜ

7 1 2 4 5 6 3 8 9 9 4 3 2 1 8 7 5 6 8 5 6 3 9 7 2 1 4

2 7 1 8 6 5 9 4 3 6 3 4 9 2 1 8 7 5 5 9 8 7 4 3 6 2 1

Duman yolu

San

Bir organmz

1 6 7 5 3 2 4 9 8 4 8 5 6 7 9 1 3 2 3 2 9 1 8 4 5 6 7

Ek

Boyun eğme

Tablodaki tramlý kalýn çizgilerle belirlenmiþ 3’e 3’lük karelere, 1’den 9’a kadar rakamlarý birer kez kullanarak yerleþtirin. Öyle yerleþtirme yapmalýsýnýz ki, bütün 3 lükleri doldurduðunuzda tablonun bütün kutularý yukarýdan aþaðýya ve soldan saða 1’den 9’a kadar rakamlardan birer kez kullanýlmýþ olsun.

Bir yeryüzü şekli

3

Tekirdağ ilçesi

Sahip

Adm aralğ

Buyruk

Bir renk

Donuk renkli

Geniş değil

Dişi cin

İslam’n bir şart

Snr, uç

Bir parazit

Bey, reis

Msr’da pramit şehri

Masal dağ

Bir harfin okunuşu

Dahilik

Hane

Ağaç budağ

Silisyumun remzi Ksaca rutesyum

Peşin olarak değil

y.sab rioglu@za man.com.tr

Ünlü müzisyen (... Chopin)

Rey

Kuzeyimizdeki deniz

1

İlkel su taşt

BULMACALARIN CEVAPLARI 43’NCÜ SAYFADA


U U

E

NUN

ÖEK

ZS

SS

P

U

U

CO

Ý

N A

T

Z

F M

T

B

Z

J Ý

RN O F

Ý

L

L

E D

G

R

O

H H

S

A

A

N K

V

D

N

O E A

E

Z

Y A L

R

O

R

M

F O Þ

A A E

G

DN Ý R S Z T V E J M N F T M

T

İ

U C L RJ N UÇ OJ L YÜ N İT OE S YÜ N İ Ü AJ S

N U F N N Y R H Z Z V M J F NM TM D E T E F S L Ü N

IUE S OM F EA DE S KE F CE DT D KA Ü CL OU D

R

UİB DNG ÜFÖ A JT M EE R HS A NO H OY M YA A FS N AMN

TS

R

İ L

H

Ý

T E D Ý E M E A V H K U L Y L D L Z D YB ÇY K A R H M K Y A Þ H A R OT AE Ý D E Ý O E E A MN Ý R NG GT Ý N L D L Z D R K K N U T R L N KR A Þ H A R Ý A E C O Ý H VM EP M YÝ U N Ý G A Ý V R I S R Þ Ç GK AN T T S L U K D T E F S L ÖC Z O T Ý G V Ü E L J D A H Ý K A E Ý AZ I S R Þ Ç

O

ŞPD NUT SUR E ZÐ N ZN F LM R ON S AE A NB Ý ZN D M Ü Z ÞT E

EÇS

LA

E

Ç R

Y

İTE E OÝ N PE Y C E Ý E N L N C K T RE E ÇN A Ý T

A HV K I

A

N

KH

A

M

DL

J

Ç

G

E

ÐK

Ö

R

E

NE

A

T

A M

E

H

NR

Y

K

EE

G

A

BÜ S

Y

NÝ N

E

ÜU Ç

M

TC Ý

Ü

KL

E

SA

T

ÜÞ

U

NR

K

EK

R

O

EP

K

ZO

C

ET

J

V

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz?

OBUR, ÖZERK, PÝYES, RAHÞAN, SUAL, ÞAKÜL, TANSİYON, UYLUK, ÜTOPİK, OLEMAAT,NMÜHÜR, Ç NURUHAK, J L AVAKAR,ÞYAHNÝ,RZEMBEREK. K İ P O T Ü

KORKUTELİ, LEGAL, METRE, NAFİLE, OYNAK, ÖFKELÝ, PASTA, RAHMAN, SENSÖR, ÞATAF, TENOR, UZAMA, AFYON, BÝNNAZ, CÜRÜM, ÇEKÝRDEK, DESTEK, ERGUN, FÝLÝSTÝN, GEZEGEN, HÝLYE, ÝSYAN, KORSAN, ÜÞENME, VESİLE, YONCA, ZEVZEKLİK.

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz?

CENNET, DİZGİN, GÜLLÜ, Aþaðýdaki serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz? U AHÞAP, U BİRADER, E kelimeleri Ð tablonun AÇANKAYA, Ý içine K EŞELEK, Ð FORMULA, D R AHASSAS, Ç ÝNHİRAF, N

L

A

LJ

RN

IO

İ

R

M

ÜA

OÝU ĞÜE J JÐ UGA N ZÝ Ç TK E M Ð U RD C ÐR E KA A PÇ Ü ÜNP

IUU

E J CG K ZÝK HKS O EÜ E AN L RE L EG N ÜE M ÝZ E U

GLG MTL

DHR

RÜ MEJ Ç SG İ RZ Þ AT R LM N SR İ YÐ R HK K YP A EÜL A

Z

TT

Ö

ZI

MÜ EAU İYÝ

SZ

Ý E B S İ S A J B O G G V EÞ ÇM NA SY BR GE ÖS TR EA SL OS YY AH SY M

K

K

O

D E

M

NA L S Ð O E

E

L L A N NN S EL AV N EÜ S A L V U O ÖÜ D FL KM O

R E G Y CN A SR GA Y ÞA A P R A R K İA Ý AR OA K

Z M

L K O K AA E AL EN K TU E H N N L Ü NU Y KN Ý L Ü

A Z V LZ C ÜA ÐB V UO C E U B A S KO M TU ÖR S

Z J Ý LR O ZZ EA Ý VN O Z İ A E Ý KN E Lİ ÝU Ý

O N R Þ K O E R R K E E S R M E E S

K AE NL Nİ ÝM B E Y

Z

R

Þ

6

5

4

3

2

1

8 8

7 7

2 5 3 6 4 7 5 8 6

14

2 3 4 5

1

2

3

�� �� �� �� ��

��

��

�� �� �� �� �� �� �� ��

��� �� ��� �� ��� ��� ��� ��� ��� ���

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

�

�

��

��

��

��

��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �

��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

���������������������������������������������������������������������������� ����������������������������������������������� ���������������������������������������������������������������������������������������� �� � �� �� �� � �� �� �� � �� �� �� �� ���������������������������������������������������������������������������������������� �����������������������

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ����� ����� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��� ���� ���� ���� ��� ���� ��� ���� ��� ���� ���� ���� ���� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � ���������������������������������������������������������������������������� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � ������������������������������������������������������������������������������������� �� ��� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �������������������������������������������������������������������������������������������

�� ��

�� ���� ���� ���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� ���� �� �� �� ���� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ����� ���� �� ���� ����

���� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ����� ������ ������ ������ ������ ������ ������ �� ���� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ��

�� ��

���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ����

��

��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ����

�� ���� �� �� ���� ������ �� ���� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ����

���� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ����� ������ ����� ��

��

���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ����

��

���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ����

��

�� ���� ���� ���� �� ���� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ���� �� �� ��

�� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ��

��

�� �� �� �� �� ��

�� �� �� ��� �� � �� � ��İ ��� �� � �� � ��� ��� ��� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

Dünkü bulmacalarn çözümleri

� � � İ � � � � � �

Dünkü bulmacalarn çözümleri

Dünkü bulmacalarn çözümleri

4

Bulmaca 2 3 4 5

Bulmaca

3 1

2

1

1

Bilme, anlama, sezme.– Kz evlat. 3) türü. 4) ‘Yazk’ anlamnda söylenen Nijerya’nn plaka işareti.– İnsanlardaki bir söz.– Bal koymaya yarayan küçük 6 7 8 9 10 11 12 hastalklar teşhis ve onlar ilaçlarla tekne. 5) Dişi sğr.– Korkunç, çok iri veya baz araçlarla tedavi eden kimse, ve olağanüstü güçlü masal yaratğ. SOLDAN tabip.– SAĞA 1) Yar, Otomobil, eşya Bakrn sembolü. 3) Rutherdoktor, yarm.beyaz 4) Akdeniz Bir şeyin iyi veya kötü olma özelliği, 6)reşit.– vb. ürünlerinbirbakm ve onarmlarnn fordyumun sembolü.– Güneydoğu Refik Aydýn r.aydin@zaman.com.tr Bölgesi’nde akarsu.– Mezar, sin.– nitelik. 7) Kendini beğenme, başkayapldğ yer.– Baş örtüsü, yünön atk. Asya’da yaşayan kuyruklu bir maymun Olumsuzluk manas veren bir ek.2) larndan üstün tutma, büyüklenme, Bilme, anlama, sezme.– Kz evlat. 3) ve benlik, türü.ortaya 4)gurur. ‘Yazk’ söylenen SOLDAN SAĞA 1) Birkimse.– çocuğun eğitim çkan Bir tür cetvel. 5) Kendisine inanlan İnsan8)anlamnda Elhastalk.– ile dokunarak r.ay din@za man.com.tr Nijerya’nn plaka işareti.– İnsanlardaki bir söz.– Balşeye koymaya yarayanEğik küçük görevlendirilmiş kadn.– 3) Yakşr, yerinde, uygun.– olarak Refik Aydýn larnbakmyla düşündüklerini ve duydukduyma, bir el ile dokunma.– ‘Olur, peki veyavefena değil’ anlamlakesilmiş kenar. 4)Korkunç, Ben, benlik, ego.– hastalklar teşhis onlar ilaçlarla 6 7 8 9 10 11 12 larn tekne. 5) Dişi sğr.– çok iri bildirmek için bir kelimelerle veyagüreşi Selenyumun sembolü. 9) Rütbesiz söz.eden 2) Boğa Diyarbakr’n bir ilçesi. 5)yaratğ. Baryumun veyarnda bazkullanlan araçlarla tedavi ve olağanüstü güçlü masal işaretlerle anlaşma, dil.kimse, 6) asker.– Batman’da dağ.sorun 10) Asya’da yaplanyaptklar alan.– Buluşma, kavuşma. sembolü.– Bir işbir veya hakknda doktor, tabip.– Yar, yarm. 4) Akdeniz şeyin iyi veya kötü olma özelliği, 6) Bir kymet, itibar.– Bugüne göreiki bir ülke.– Yüksek sesle bağrma, 3) Boynu uzun, srtnda bir veya düşünülerek verilen kesin yarg. 6) 5 6 7 8 9 10 11 12 Değer, Bölgesi’nde akarsu.– Mezar, sin.– nitelik. 7) gümüş Kendini beğenme, başkahörgücü olan, yük taşmakta kullaAltn, vb. madenler dövülerek 7) geride kalmşbir olan zaman, geçmiş. haykrma. 11) Güvenilir.– Artrma, ilave Olumsuzluk manas veren bir ön ek. larndan üstün tutma, büyüklenme, nlan hayvan.– Yatsdan sonra klnan oluşturulan ince, parlak yaprak. Müsaade, destur, izin.– Tekirdağ’n bir etme. 12) Erzincan’n bir ilçesi. vacip namaz. 4) Fakat, lakin.– Bir 7) Anlaşma, uzlaşma. 8) 5) Kendisine inanlan kimse.– İnsanbenlik, gurur. 8)uyuşma, El ile dokunarak ilçesi. 8) yapabilme Sözleşme, niteliğini kontrat, mukavele ve ustalğn duyma, (çocuk), 1 Babas 2 bir 3 ölmüş 4şeye 5 el 6olan 7 dokunma.– 8 9 10 babasz.– 11 12 larnşeyi düşündüklerini ve duydukile senedi. YUKARIDAN 1)5)Besinolan,AŞAĞIYA Lityumun Helyumun Bsembolü. 9) Kur’an alfabe1Selenyumun M Ü R E sembolü. B İ Y9) ERütbesiz E H larnkazanmş bildirmek içinnitelikli. kelimelerle veya Yaplmas, işlenmesi dinen 2 sinde bir harf.– Denizli’nin bir ilçesi. 10) lerinsembolü.– çeşitli enzimlerle eritilerek, A R E N A T E L A K İ işaretlerle yaptklar anlaşma, dil.ön6) asker.– Batman’da bir sağlanan dağ. 10) Asya’da yasaklanmş Taştlarn Yiyeceği ortaklaşa (toplant). parçalanarak inceolan.– bağrsakta emile3 D E V E V İ T İ R P Değer, kymet, itibar.– Bugüne bir ülke.– Yüksek sesle bağrma, bölümünde bulunan, ksa vegöre uzun 11) İlave.– Bugünden sonra gelecek ilk bilir, kana karşabilir duruma gelmesi 4 A M A K A L İ F İ Y E mesafeyi aydnlatmaya yarayan şk gün. 12)11) BirGüvenilir.– organa veya vücudun bir 7) geride kalmş olan zaman, geçmiş. haykrma. Artrma, ilave 5 L İ H normalden A R A M daha F fazla A R kan için uğradklar ziksel ve kimyasal düzeneği. 6)Yalnz veya adbir ve bölgesine Müsaade, destur, izin.–adn Tekirdağ’n etme. 12) Erzincan’n bir ilçesi. 6 Y hücumu P Anedeniyle R A F o bölgenin Ç A R aşr E değişikliklerin bütünü, hazm. 2) ksa soyadn baş har eriyle atlan ilçesi. 8) Sözleşme, kontrat, mukavele 7 O L A N A K H A N I M 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 imza.– Çkar yol, çözüm yolu. 7) Elverişli kanlanmas. Haklarn kendi kullanmak için yasann senedi. YUKARIDAN AŞAĞIYA 1) Besinİ 11 12 ortam, imkân.– Kadnlğn bütün iyi 81 NM EÜ 1 HR 2 İE 3 RB 4 B 5Gİ 6 EY 7 LE 8 E 9NE 10H gösterdiği gelmiş olan (kimse), lerinniteliklerini çeşitliyaşa enzimlerle taşyan.eritilerek, 8) Irmak.– Tarla 2 A 1 R V E İ N R AO L T O E J L İ A K İ İ S E parçalanarak incefare. bağrsakta emilefaresi, büyük YUKARIDAN AŞAĞIYA 3 D 2 E E V S E A T V İ İ R T İ C R A N P A N 3 R A H İ M S A N A L Boyna zincirle taklan, bilir,1)kana karşabilir durumagenelgelmesi 4 A M A K A L İ F İ Y E 4 E B A T K A B A T A Ş likle değerli metalden yaplmş, içine 5 L 5 İ S E H T A R D A E MN E F Y A R M A için uğradklar ziksel ve kimyasal küçük resim gibi şeyler konulan, türlü 6 Y 6 İ P T A R K A A F R A Ç T A A R V E U K değişikliklerin bütünü, hazm. 2) biçimde süs eşyas. 2) Ürenin idrarla 7 O 7 L Y A N N A A K H İ H T A N S I AM R A Haklarn kendi kullanmak içinsonucu yasann çkmayp kanda birikmesi İ T İ M 8 E Ğ G E L D EAN Y İA K 8 N E H İ R gösterdiği yaşa gelmiş olan (kimse),

43BULMACA 30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN


TEŞEKKÜR Kalp ritmine bağl olarak geçirdiğim rahatszlk sebebi ile bizzat telefon eden, dostlarm ve yaknlarm vastasyla dualarn, şifa dileklerini ve hissiyatlarn ulaştran, elektronik posta veya sosyal medya araclğyla ‘geçmiş olsun’ temennilerini ileten, gece gündüz dua dua yakarşlarn vicdanmda hissettiren kardeşlerime ve dostlarma can gönülden teşekkür ediyorum. Gönlüm isterdi ki, bu kadirşinas insanlarn her birinin seslerini duyaym, onlara tek tek cevap vereyim. Ne var ki, buna imkanlar müsaade etmiyor. Onlarn engin vefasna hiç olmazsa mukabelede bulunmak ve gönlümün soluklarn bir teşekkür arz ile kadirşinas seslerine katmak isterim. Hassaten herkesi kucaklayc yaklaşm ile devletimizi hakkyla temsil eden, onca yoğun devlet işlerinin arasnda lütfedip fakiri bizzat arayarak her zamanki nezaketini bir kez daha gösteren

Cumhurbaşkan’mz Abdullah Gül Beyefendi’ye Milli iradenin tebellür ettiği Parlamento’muzun başkanlğ görevini bihakkn ifa eden siyaset ve devlet adam Meclis Başkan’mz

Sn. Cemil Çiçek Bey’e İstanbul Valisi Sn. Hüseyin Avni Mutlu’ya

İş dünyamzn ve sivil toplumun değerli simalar; TÜSİAD Başkan Sn. Muharrem Ylmaz’a TUSKON Başkan Sn. Rzanur Meral’e İstanbul Sanayi Odas Başkan Sn. Erdal Bahçvan’a Koç Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. Mustafa Koç’a Eczacbaş Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. Bülent Eczacbaş’na Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. Ferit Şahenk’e Fiba Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. Hüsnü Özyeğin’e Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. İshak Alaton’a Boydak Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. Hac Boydak’a Feza Gazetecilik AŞ Yönetim Kurulu Başkan Sn. Ali Akbulut’a Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. Aydn Doğan’a Çalk Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. Ahmet Çalk’a Koza Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. Akn İpek’e Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. Mehmet Emin Karamehmet’e Pegasus Hava Yollar Yönetim Kurulu Başkan Sn. Ali Sabanc’ya Rixos Hotels Yönetim Kurulu Başkan Sn. Fettah Tamince’ye Polat Grubu Yönetim Kurulu Başkan Sn. Adnan Polat’a Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. Hamdi Akn’a Altnbaş Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. İmam Altnbaş’a Süzer Holding Onursal Başkan Sn. Mustafa Süzer’e Erdem Holding Yönetim Kurulu Başkan Sn. Zeynel Abidin Erdem’e Hedef Alliance Yönetim Kurulu Başkan Sn. Ethem Sancak’a Torunlar GYO Yönetim Kurulu Üyesi Sn. Mehmet Torun’a Yandex Türkiye Yönetim Kurulu Başkan Sn. Mehmet Ali Yalçndağ’a Mahmud Ustaosmanoğlu Hocaefendi’ye Abdullah Büyük Hocaefendi’ye Kanaat Önderi Siirtli Molla Bedrettin Sancar Efendi’ye Kanaat Önderi Norşinli Nureddin Mutlu Efendi’ye Anadolu Alevi Bektaşi Federasyonu Başkan Sn. Cengiz Hortoğlu’na Türkiye Musevileri Hahambaşs Sn. İsak Haleva’ya Gazeteci-Yazar Sn. Hekimoğlu İsmail’e Gazeteci-Yazar Sn. Taha Akyol’a Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Sn. Prof. Dr. Suat Yldrm’a burada isimlerini tek tek sayamadğm bütün dostlara ve dualarn her daim vicdanmda hissettiğim aziz milletimize, gösterdikleri vefa ve sergiledikleri samimiyetten ötürü şükranlarm arz ederim.

M.FETHULLAH GÜLEN


TEŞEKKÜR Kalp ritmine bağl olarak geçirdiğim rahatszlk sebebi ile bizzat telefon eden, dostlarm ve yaknlarm vastasyla dualarn, şifa dileklerini ve hissiyatlarn ulaştran, elektronik posta veya sosyal medya araclğyla ‘geçmiş olsun’ temennilerini ileten, gece gündüz dua dua yakarşlarn vicdanmda hissettiren kardeşlerime ve dostlarma can gönülden teşekkür ediyorum. Gönlüm isterdi ki, bu kadirşinas insanlarn her birinin seslerini duyaym, onlara tek tek cevap vereyim. Ne var ki, buna imkanlar müsaade etmiyor. Onlarn engin vefasna hiç olmazsa mukabelede bulunmak ve gönlümün soluklarn bir teşekkür arz ile kadirşinas seslerine katmak isterim. Onca iç ve dş gailenin getirdiği yoğunluk arasnda lütfedip bizzat telefon ederek, samimi sesi kalbe sürur veren duasyla ‘geçmiş olsun’ temennisinde bulunan

Başbakan’mz Recep Tayyip Erdoğan Beyefendi’ye Başbakan Yardmcs ve Hükümet Sözcüsü Sn. Bülent Arnç’a Başbakan Yardmcs Sn. Ali Babacan’a Çalşma ve Sosyal Güvenlik Bakan Sn. Faruk Çelik’e Çevre ve Şehircilik Bakan Sn. Erdoğan Bayraktar’a Dşişleri Bakan Sn. Ahmet Davutoğlu’na Adalet Bakan Sn. Sadullah Ergin’e Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakan Sn. Taner Yldz’a Gençlik ve Spor Bakan Sn. Suat Klç’a Ekonomi Bakan Sn. Zafer Çağlayan’a Ulaştrma, Denizcilik ve Haberleşme Bakan Sn. Binali Yldrm’a Milli Savunma Bakan Sn. İsmet Ylmaz’a AK Parti Genel Başkan Yardmcs Sn. Hüseyin Çelik’e AK Parti Genel Başkan Yardmcs Sn. Mehmet Ali Şahin’e AK Parti Genel Başkan Yardmcs Sn. Süleyman Soylu’ya AK Parti Genel Başkan Yardmcs Sn. Ahmet Edip Uğur’a Başbakan’n Siyasi Başdanşman Sn. Yalçn Akdoğan’a CHP Genel Başkan Yardmcs Sn. Erdoğan Toprak’a CHP Genel Başkan Yardmcs Sn. Gürsel Tekin’e MHP Grup Başkan Vekili Sn. Oktay Vural’a BBP Genel Başkan Sn. Mustafa Destici’ye AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Sn. Mehmet Sağlam’a Mardin Bağmsz Milletvekili Sn. Ahmet Türk’e BDP İstanbul Milletvekili Sn. Srr Süreyya Önder’e İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Sn. Kadir Topbaş’a Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Sn. Melih Gökçek’e Eski Başbakan Sn. Yldrm Akbulut’a Eski Başbakan Yardmcs Sn. Hüsamettin Özkan’a Eski Milli Eğitim Bakan Sn. Nimet Baş’a Eski İçişleri Bakan İdris Naim Şahin’e Eski İçişleri Bakan Sn. Abdülkadir Aksu’ya Eski Devlet Bakan Sn. Işlay Saygn’a Merhum Alparslan Türkeş’in eşi Seval Hanm’a çocuklar Ayyüce Hanm’a, Ahmet Kutalmş Bey’e Merhum Aydn Menderes’in eşi Ümran Hanm’a Hürriyet Gazetesi Genel Yayn Yönetmeni Sn. Enis Berberoğlu’na Türkiye Gazetesi Genel Yayn Yönetmeni Sn. Nuh Albayrak’a Bugün Gazetesi Genel Yayn Yönetmeni Sn. Erhan Başyurt’a Radikal Gazetesi Genel Yayn Yönetmeni Sn. Eyüp Can’a Yeni Akit Gazetesi Genel Yayn Koordinatörü Sn. Hasan Karakaya’ya Kanal 7 Yönetim Kurulu Üyesi Sn. Mustafa Çelik’e Kanal 7 Genel Yayn Yönetmeni Sn. Zahid Akman’a Hürriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Sn. Metehan Demir’e Türkiye Gazetesi Ankara Temsilcisi Sn. Nuri Elibol’a Star Gazetesi Ankara Temsilcisi Sn. Mustafa Kartoğlu’na Yeni Şafak Gazetesi Ankara Temsilcisi Sn. Abdülkadir Selvi’ye Radikal Gazetesi Ankara Temsilcisi Sn. Deniz Zeyrek’e burada isimlerini tek tek sayamadğm bütün dostlara ve dualarn her daim vicdanmda hissettiğim aziz milletimize, gösterdikleri vefa ve sergiledikleri samimiyetten ötürü şükranlarm arz ederim.

M.FETHULLAH GÜLEN


46 SPOR

30 EKİM - 5 KASIM 2013 ZA­MAN

Top oynama yasağından sporun zirvesine

FIFA kokartlı hakem Kuddusi Müftüoğlu, Bisiklet Federasyonu Başkanı Emin Mütfüoğlu ve Plaj Futbolu Millî Takımı Teknik Direktörü Adil Müftüoğlu kardeş. Süper Lig hakemi Mustafa Kamil Abitoğlu da öz teyze oğulları. Bu dört ismin hikâyesi gerçekten çok ilginç. NECATİ KOLA

1bittiğini ilan ediyor ve Akhisar Be‘Kuddusi Müftüoğlu 90 dakikanın

lediyespor, Beşiktaş’ı 4-1 mağlup ederek kümede kalma umutlarını güçlendiriyor.” “Mustafa Kamil Abitoğlu maçın son düdüğünü çalıyor ve Fenerbahçe deplasmanda Kasımpaşa’yı 3-2 mağlup ediyor.” “Cumhurbaşkanlığı Turu’nu yayınlayan ülke sayısının 130’dan 160’a çıktığını belirten Emin Müftüoğlu, organizasyonun artık uluslararası marka olduğunu ifade etti.” “Dünya ve Avrupa şampiyonu Rusya’nın geçen sezon son mağlubiyetini Türkiye’den aldığını ifade eden Adil Müftüoğlu, ‘Bu yıl da hiç yenilgileri yoktu. Yaptığımız ikinci hazırlık maçını 9-8 kazanarak rakibimizi bir defa daha yenmeyi başardık’ dedi.” Medyada sık sık isimlerini duyduğumuz bu dört spor adamının ortak özelliği, aynı aileye mensup olmaları. FIFA kokartlı Süper Lig hakemi Kuddusi Müftüoğlu, Bisiklet Federasyonu Başkanı Emin Müftüoğlu ve Türkiye Plaj Futbolu Millî Takımı Teknik Direktörü Adil Müftüoğlu kardeş. Süper Lig hakemlerimizden Mustafa Kamil Abitoğlu ise onların öz teyze oğlu. Biz de bu isimlerin ilginç hikâyelerini kendilerinden dinlemek istiyoruz. Normal zamanlarda maç, idman, toplantı veya özel işler gibi sebeplerden dolayı bir araya getirmek epey zor olduğu için, Kurban Bayramı’nın üçüncü gününe randevulaşıyoruz. Yaşadıkları Alanya’ya ulaştığımızda bizi Kuddusi Hoca karşılıyor. Sahilde çayımızı yudumlarken önce ağabey Emin Müftüoğlu, ardından Mustafa Kamil Abitoğlu geliyor. Manavgat’ta olduğu belirtilen Adil Müftüoğlu’nun da yarım saat içinde yanımızda olacağı ifade ediliyor. Söz konusu isimlerin spora, hakemliğe başlama serüvenlerine geçmeden önce soyadlarının hikâyelerini merak ediyoruz. Bu hikâyeleri dinlerken ilginç bilgiler ediniyoruz. “Soyadımız dedelerimizden geliyor.” diyor Emin Müftüoğlu: “Babamın dedesi Hüseyin Efendi hocaymış. Yine dedemin iki kardeşi Emin Efendi ve Kuddusi Efendi var. Emin Efendi, Alanya’daki Orta Cami’nin imamıymış. Kuddusi Efendi de Konya’da bir medresede hocalık yapmış, kendisini tamamen dine adamış. Ailedeki diğer kişilerde de hocalık olduğu için Cumhuriyet döneminde Müftüler denilen aileye Müftüoğlu soyadı verilmiş.” Dinledikçe, sadece soyadlarının değil, adlarının da ilginç hikâyesi olduğunu öğreniyoruz. Emin Müftüoğlu devam ediyor: “Hüseyin dedem dört kardeşmiş. Adil, Emin, Kuddusi ve Bahri... Bahri, Çanakkale’de şehit düşmüş. Dedemin ismini alan babam, bize de onun yaşayan kardeşlerinin ismini vermiş.” Sonra Mustafa Kamil Abitoğlu giriyor araya: “Bizim aile de dindar bir aile. Hem dedelerimiz hem de babamlar... Soyadımız ‘ibadet eden’ anlamındaki ‘abit’ten geliyor. Dedelerimiz yaşantılarına uygun olarak bu soyadını seçmiş. Müftüoğlu ve Abitoğlu soyadları birbirine çok uygun, güzel bir konsept oluşmuş (gülüyor). Ben de ortaokulu Alanya İmam Hatip Lisesi’nde okudum.” Peki, üç kardeş ile teyze oğulları Mustafa Kamil Abitoğlu’nun sporculuk ve hakemlik

Soldan sağa: Adil Müftüoğlu, Kuddusi Müftüoğlu, Emin Müftüoğlu, Mustafa Kamil Abitoğlu

hayatları nasıl başlamış? Aslında hepsinin hikâyesi, Emin Müftüoğlu’nun okumak için Antalya İmam Hatip Lisesi’ne gitmesiyle başlıyor. “Aileye baktığınızda spor geçmişi yok. Bir kısmı tarımla uğraşan, bir kısmı hocalık yapan, sporu çok da kabullenmeyen, hatta spora karşı çıkan bir aile.” diyor Emin Bey. Karşı çıkmalarının sebeplerinden biri de o yıllarda spor denince sadece futbolun akla gelmesi, futbol ve futbolcu imajının kötü olmasıymış: “Evimiz futbol sahasının yanındaydı. Hatta korner direği yattığımız odanın hemen önündeydi. Ona rağmen o sahaya girmemiz, top oynamamız yasaktı. Çocuksun, oynamak istiyorsun; ama yasak! Oynarsan dayak var.” Dönüm noktası, biraz önce belirttiğimiz gibi Emin Müftüoğlu’nun ilkokulu bitirip yatılı olarak Antalya İmam Hatip Lisesi’ne gitmesi olur. Sporun sadece futbol olarak algılandığı o dönemlerde spora bakışı değişir, ufku genişler, Alanya’dan ibaret olan dünyası büyür. Futbolun yanı sıra birçok spor dalına ilgi duymaya başlar. Okulun basketbol takımına girer: “Antalya İmam Hatip’te ufkum çok değişti. Kısa süre sonra babamı ve dedemi kaybettik, yalnız kaldık. Bu yalnızlıkta kendimizi sporla daha iyi koruyabileceğimizi, sigara, alkol ve kötü alışkanlıklardan uzak

durabileceğimizi düşündük. Spor hikâyemiz kısaca böyle başladı diyebiliriz.”

5 yaşımda hafız oldum Bu noktada Kuddusi Müftüoğlu araya giriyor ve bugüne kadar kimsenin bilmediği bir bilgi veriyor: “Ailede dinî bir ritüel var. Hüseyin dedem bana dört yaşımda Kur’an-ı Kerim okumasını öğretti, beş yaşımda da hafız oldum. Böyle bir ailede bizlerin top oynaması pek doğru değildi.” 1979’da önce babaları, sonra da dedeleri vefat eder. Artık ailede en büyük erkek Emin Müftüoğlu’dur ve kardeşlerine hem ağabeylik hem de babalık yapar. “Babam ve dedemi arka arkaya kaybedince bizi Emin ağabeyim yönlendirmeye başladı.” diyor Kuddusi Hoca. “Bize bir vizyon çizdi. Bana dedi ki sen Anadolu Lisesi’ne gideceksin.” O zamanlar her yerde Anadolu Lisesi yoktur. Sınava girer. Alanya’dan dört-beş kişi sınavı kazanır. Onlardan biri de Kuddusi Müftüoğlu’dur. Kazandığı okul, Konya Anadolu Lisesi’dir. Derslerinin yanı sıra sporda da başarılıdır. Okulun hem atletizm hem hentbol hem de futbol takımındadır. Özellikle hentbolda Türkiye çapında önemli başarılar kazanırlar: “Atletizmde de başarılıydım. Okulun bayrak takımındaydım. Bir keresinde, son koşucu

bendim. Hocamız beni özellikle son tura saklamıştı. Fakat diğer arkadaşlarım çok yavaş olduğu için rakipler yarışı bitirmişti. Bana da son turu yalnız koşmak kalmıştı.” Kuddusi Müftüoğlu, teyze oğlu Mustafa Kamil Abitoğlu ile birlikte hakemliğe nasıl başladıklarını da şöyle anlatıyor: “Emin abim, 1990’lı yıllarda Antalya İl Hakem Kurulu’ndaydı. Kendisi de hakemdi. Futbol Federasyonu Akdeniz Bölge Müdürü Sadık Deda ile ilişkileri iyiydi. Mustafa Kamil ve ben, onun zorlamasıyla hakem kursuna yazıldık. Sadece Emin ağabeyimi kırmamak adına gittik, geldik. İlk birkaç yıl istemeye istemeye hakemlik yaptık. Sonra Süper Lig’e kadar yükselip FIFA kokartı aldık.” Sonra araya Emin Müftüoğlu giriyor: “1980’lerin başında askerliğimi yaptım. Alanyaspor yeni kurulmuştu ve ilk kez profesyonel ligde (3. Lig) mücadele edecekti. Allah nasip etti, Alanya’nın ilk profesyonel futbolcularından biri oldum. Aynı zamanda amatör takımlarda idarecilik yapıyordum. Hakemlere karşı çok tepkiliydim. O zamanlar Alanya’da amatör maçlar oynanmıyordu. Maç için hep Antalya’ya gidiyorduk ve bizim maçları Antalyalı hakemler yönetiyordu. Belki doğru karar veriyorlardı ama kendimize göre biz haklıydık.”


A B O N E

K A M P A N Y A S I

2014 DENVER® Tablet DENVER TAD-70082

7“ Dual-Core Android 4.1 tablet 8 GB dahili hafıza, G-Sensor, Wlan 802.11/b/g/n, 3G bağlantı opsiyon imkanı, 1.2ghz Dualcore Cpu Ön kamera, Multi dokunmatik özelliği, 512 Mb DD3 Ram. Bağlantı birimleri: Micro USB, Micro SD, Kulaklık, Mini HDMI çıkış

ABONE HATTI DANİMRKA ✆ İSVEÇ ✆ FİNLANDİYA ✆ NORVEÇ ✆

+45 70 20 69 70 + 46 76 160 46 03 + 358 46 63 44 686 +47 21 39 54 57

E-Mail: abone@zamaniskandinavya.dk www.zamaniskandinavya.dk

Zamandk235 eg  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you