Page 39

39YORUM

22 - 28 MAYIS 2013 ZAMAN

Joost Lagendijk

Hamdullah Öztürk

Kılıçdaroğlu: Hababam kendi ayağına sıkmak Acelecinin harmanı Geçen hafta Türkiye’nin önde gelen siyasileri için iyi geçmedi. Erdoğan Washington’a gitti, ama aradığını -Amerika’nın Suriye’deki Esed karşıtı isyancıları destekleyeceğine dair net taahhüt- bulamadı. Kılıçdaroğlu da Brüksel’e gitti, ama istediğini elde edemedi: CHP’nin bir parçası olmayı arzuladığı siyasi aile konumundaki Avrupalı Sosyalistler ve Demokratlar (SnD) grubundan, politikalarına destek alamadı. Tam tersine, CHP lideri, SnD’nin Avrupa Parlamentosu’ndaki grup başkanı ve kıdemli Türkiye gözlemcisi Hannes Swoboda ile kavgaya tutuştu. Bozuşmanın sebebi, Türkiye meclisindeki anamuhalefet lideri açısından oldukça utanç verici. Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ı Reyhanlı’daki terörist saldırıda öldürülen “51 kişinin katili” diye etiketlemesinin ardından, Türkiye Başbakanı’na karşı saldırgan kampanyasını Brüksel’de de sürdürdü. Basın toplantısında Erdoğan’ı Suriye diktatörü Beşşar Esed ile kıyaslayıp, aralarında otoriterlik açısından sadece derece farkı olduğunu söyledi. Swoboda, SnD amblemi önünde yöneltilen suçlamaları duyunca, bunların “kabul edilemez” olduğu tepkisini verdi ve Kılıçdaroğlu’nu makamında ağırlamak için açıklamasını geri çekmesi veya düzeltmesi şartını koştu. Bu gerçekleşmeyince de, kızgın bir halde, konuşmaya değer bir şey olmadığına hükmetti ve görüşmeyi iptal etti. Kılıçdaroğlu, Swoboda ile çıkan marazanın talihsiz bir kaza olmadığını gösterir şekilde, İstanbul’a dönüşünde, Avrupa Parlamentosu üyesini ifade özgürlüğünü kısıtlamakla suçlayıp aralarındaki ihtilafa tuz biber ekti. Bazı danışmanları, daha da ileri giderek, Swoboda’yı, Erdoğan’ın avukatı gibi davranmakla suçladı. Sanırım, Kılıçdaroğlu-Swoboda kavgası, ‘kendi ayağına sıkmanın’, yani kendi çıkarlarına bizzat zarar vermenin klasik bir örneği olarak tarihe geçecek. Kılıçdaroğlu Brüksel’i ziyaret ederken, arka planda AKP’nin lehine olmayan bir gidişat vardı. Hükümetin Kürt çözüm planına büyük umutlar bağlansa da, bugünlerde Brüksel’de AKP’nin toplam performansıyla ilgili olumlu değerlendirmeler yapılmıyor. Swoboda’nın Türkiyeli gazetecilere bizzat izah ettiği gibi, AB Türkiye’deki son gelişmelerden endişeli, özellikle de basın özgür-

lüğü, dur-kalk reformlar ve Erdoğan’ın daha muhafazakar bir yaşam biçimini aktif biçimde teşvik etmeyi ima ettiği bir dizi açıklaması söz konusu olunca. Türkiye’nin AB üyeliğinden yana olan Swoboda ve diğer pek çok Avrupalı siyasetçi, net vizyon ve strateji yokluğundan mutsuzlar. Bu, muhalefet lideri açısından, kendisini Türkiye’deki aklın-mantığın temsilcisi olarak sunmak için altın bir fırsat değil midir? Partisini Avrupa’nın endişeleri ve beklentileri uyarınca reform yoluna sokmuş bir lider olmak için... Hükümeti Kürt meselesinde desteklemek, yeni anayasanın şekillendirilmesinde yapıcı rol oynamak, Türkiye’yi daha demokratik bir ülke yapacak reform gündemine bağlı kalması için AKP’yi zorlamak. Brüksel’de ikna edici bir performans, Avrupa’nın CHP algısını düzeltmenin yanı sıra iktidar partisine bir alternatifin yavaş yavaş da olsa şekillendiği fikrini yaratabilirdi. Bunu, Avrupa’da olduğu kadar Türkiye’de de, AKP yanlısı gözlemciler de dahil olmak üzere pek çok kişi olumlu bir gelişme olarak görürdü. Maalesef Kılıçdaroğlu bu senaryoyu dinamitlemek için elinden geleni yaptı. Yine kendi felaketinin yaratıcısı olarak hareket edip, Brüksel’in ileri gelenlerinin çoğunu, AB’nin, hoşlansın ya da hoşlanmasın, yakın gelecekte AKP’ye mahkum olduğuna, zira anamuhalefet partisinin, Swoboda ve diğer pek çoklarının umduğu modern ve ilerlemeci partiye tekamül edemediğine ikna etmeyi başardı. İşte, bu, sadece reform yanlısı CHP’li seçmenler değil, Türkiye’nin tamamı açısından kötü haber. Ülkenin, AKP’nin neredeyse kaçınılmaz biçimde statüko partisine dönüşmesini engelleyebilecek bir muhalefete ihtiyacı var. Kılıçdaroğlu’na Swoboda’nın sözleri uyarınca şu tavsiyede bulunacağım: Partinizin eski tüfeklerine ödün vermeyi bırakıp Avrupa ile ilgili yeni bir danışmanlar grubu seçin, çünkü Ankara ve Brüksel’de bulunan halihazırdaki danışmanlarınız yeni sorunlar yaratmaktan başka bir şeye yaramayacak. Ve son olarak, kişisel bir not: Kendinize yeni bir sol ayak edinin, zira şimdiki kurşun delikleriyle öylesine eleğe dönmüş ki, onunla doğru düzgün bir çizgide yürümeniz imkansız. j.lagendijk@zaman.com.tr

Her varlık gibi, her insan da bir kalem- lirli beş noktasına “namaz” yerleştirmemiz dir ve kendi hayatını yazar. Yaşayarak yaz- istenmiştir. Her üç yüz atmış beş günlük bödığı satırlar, dünya açısından ‘yaşanıp-bitmiş’ lümün on ikide biri oruç olarak belirlenmişşeyler olsa da, ahiret açısından yaşanacak ha- tir. Bu arada kazanılanlardan kırkta birinin yatın çerçevesini çizer, evsafını tayin verileceği yerler de belirlenmiştir. Bizden eder.Şimdi şu cümleye dikkat edelim: “Tek- beklenen, umumi planı dikkate alarak iravini emirlerde ilk yaratılan ‘kalem’, tenzili fer- demize bırakılan alanı uygun bir şekilde manda ilk emir ‘oku’dur.” imar etmektir. Yaptıklarımız plana uygunSonra da şu önemli hususa nazar kıla- luğu nisbetinde var olma hakkını elde edelım: Her varlık bir kalem gibi yazar. İnsan ise, cektir. hem yazar hem de okur. Böyle bir makro planın varlığı ve inşasıO zaman ilk vahyin “oku”mayı emret- nın fasılasız devam ediyor olması der ki: “Bumesi gösteriyor ki, insan iki türlü okuma ya- rada kafana göre bir gecekondu yapmana pacaktır. Birisi kâinattaki her bir varlığın, var- izin verilmez. Boşuna çırpınma.” İşlerin zalığıya bir kalem gibi yazdıklarını okumaktır mana göre planlanmış olması da der ki: “Caki, bunun yolu bilimlerden geçer. İkincisi de nın istediği zaman, istediğin işi yapmaya kalkendisinin yaşayarak yazdıklarını okumak- karak akışı bozamazsın. Vakit neyi gösteritır. Bu iki türlü okumayı yorsa, ona ayrılan zamanda, o nasıl yapabileceğini bilişi yapıp-bitirmek zorundasın.” Levh-i mahfuzda tasavvur mek ve bilerek yapmak O yüzden “Acele şeytanedilenler, “zaman” üzerine isterse üçüncü bir okudan, teenni Rahman’dandır.” yazılır. Zamanı bir arsa gibi maya ihtiyaç duyacaktır. Teenni, ağır vasıta gibi zamanı Bu üçüncü okuma, doğru düşünürsek, o arsanın neresine öğüterek çalışmayı ifade etmez. neyin yapılacağı planda okuyabilmenin hem vasıTam tersine zamanı gözetip, tası hem de neticesi ol- mevcuttur. Mesela bize düşen vakti girer girmez işleri sür’atle kısımda, her bir yirmi dört mak gibi müstesna bir bitirip, ondan sonraki vaktin saatlik dilimin, belirli beş kıymete sahiptir ve kıyişine girişmeyi ifade eder. Donoktasına “namaz” meti ancak diğer iki layısıyla sür’at makbul, acele okuma ile birlikte yapı- yerleştirmemiz istenmiştir. Her mezmumdur. Acele, bir işi vakti üç yüz atmış beş günlük lırsa tam olarak anlaşılır. girmeden evvel yapma hevebölümün on ikide biri oruç Şimdi okunacak siyle çırpınıp-durmaya derler. üçüncü şeyin kıymetini olarak belirlenmiştir. Bu arada Arsa olmadan bina yapılagöstermesi bakımından kazanılanlardan kırkta birinin mayacağı gibi, vakti girmeden verileceği yerler de İslam düşüncesinin tebir işi başarmak da mümkün belirlenmiştir. mellerine dair bir cümle olmaz. O yüzden vakti dikkate nakledelim: Kainat levhalmadan heveslenen acelecilei mahfuzun bir tecellisidir. rin yaptıkları çöpe gider. HarLevh-i mahfuzda tasavmanlarında hatadan başka bir vur edilenler, Kur’an’da kayda geçirilmiştir. şey bulmak mümkün değildir. Çünkü onlar Öyleyse kainattaki her bir varlığın ve on- zamanı gözetmediği için, zaman da onlara ların içinde tabii ki de ‘ben’im neler yazaca- vefa göstermez. ğımı, onları nasıl okuyabileceğimi gösterecek Sonuç olarak, herkes hayırla yad edileşsiz rehber Kur’an’dır. Kur’an, “Kitabını mek, kendisinden sonra gelecek bütün haoku. O gün senin aleyhine hesap görücü ola- yırların kapısını açan adam olmak ister; isterak o yeter.” diyerek, yaşayarak yazdıkları- melidir de... Ama bir şeyi iyi bilmek kaydıyla: mızı okumaya özel bir önem atfeder. Zaman denilen sırlı şeritte, bizim vaktimize Levh-i mahfuzda tasavvur edilenler, “za- ne düşüyorsa ancak onu yaparak kıymet kaman” üzerine yazılır. Zamanı bir arsa gibi dü- zanabiliriz; heveslendiklerimizde ısrar edeşünürsek, o arsanın neresine neyin yapılacağı rek değil... planda mevcuttur. Mesela bize düşen kıh.ozturk@zaman.com.tr sımda, her bir yirmi dört saatlik dilimin, be-

Hep ecnebiler yüzünden... AHMET TURAN ALKAN

Biz ırkçı bir toplum değiliz ki abi, yoktu eskiden böyle şeyler; aramızdan tek-tük çıkan ırkçı hezeyanlar kışkırtıcı ajanların marifetidir. Milli birlik ve beraberliğimizi çekemeyen dış düşmanların yerli işbirlikçilerinin provokasyonları bunlar... -Doğru söylüyorsun vallahi, geçenlerde devletin önayak olduğu bir toplu konut semtini gördüm uzaktan; düşündüm, düşündüm, dedim ki, bu kötülüğü bizden biri yapmış olamaz! Peki kimin eseridir, bence misyoner mekteplerinde sırf bu maksat için yetiştirilmiş, aramıza sızdırılmış uzmanların eseridir. İnsan hiç kendi toplumuna böyle şeyleri revâ görür mü mîrim? -Onu diyordum; tarihe bakıyoruz; insanlığa hüsn-i misâl olacak bir milletin evlâtları iken nasıl oldu da böyle yanlışlıklar yaparız bir türlü anlamıyorum. Aradığım sorunun cevabını Kültigin Kitabeleri’nde buldum abi, diyor ki, “Çin kavminin sözü tatlı, hediyesi yumuşak imiş, tatlı sözü, mülayim

hediyesi uzak kavimleri yaklaştırır imiş. Sonra mi vardı yahu; nerden geldi bu sistem, kaça da fesat bilgisini orada yayarmış, iyi, bilge ki- aldık? Bedavaya aldık; işe yarar bir şey olsaydı şiyi yürütmez imiş. Onun tatlı sözüne, yu- bedava verirler miydi adamlar abi? Bilakis muşak hediyesine kapılan çok Türk kavmi Marşal yardımı gibi eski tapon şeysilerini altun gibi gösterip bizi tâkatten düşürdüler. öldü.” -Aynen öyle, sözün gelişi şu parlamenter Bunlar beynelmilel Siyonist, Mason, Tapısistemi ele alalım; parlamenter sistem iflâs etti nakçı, Sorosçu zihniyetinin aramıza soktuğu azizim, vekillere bak, el kaldırıp indirmekten Truva atları... -Ne güzel söyöte bir şey yapamıyorlar. Niye, çünkü sistem ithal abi. Eskiden beton mu vardı kardeşim, çelik karkas ledin; basın meselâ; ne gerek var kardeEloğlu kullanılmış, kadidi mı vardı; gül gibi toprağımızı alınteriyle çıkmış eski sistemini allıyor yoğurup kerpiç keserdik. Şehirlerimizi Batılı şim? Basın yüzünpulluyor, Türk’e kazıklıyor. ajanlar mahvetti Necmettin, karınca yuvası gibi den parça-bölük olNerden geldi bu sistem, Av- apartmanlar yaptılar; pırıl pırıl akarsularımızı duk. Bir hâdise oluyor, kırk parçaya ayrupa’dan, Fransa’dan; ormahvettiler. rılıyoruz, her kafadan bize hayırlı bir şey gelir dan bir ses çıkıyor. mi efendim? Mümkin değil! Ne yapmalı? Tarihin imbiğinden süzülmüş Nerden geldi bu basın, kripto entelijans servmis gibi reislik teşkilatı orada sahipsiz duru- islerinin hediyesi! Anayasayı al meselâ; Mityor. Al, çatır çatır kullan, hem ecdâdın rûhunu hat Paşa anayasa diye diye cennetmekân Abşâd et, hem de dünyanın lideri ol. Bu kadar dülhamid Hân’ın başının etini yedi, tercüme ettirdik bir anayasa alelacele; zokayı yedik dabasit! -Onu diyordum abi, demokrasi meselâ; mağımızdan, dikkat buyur, o tarihten beni ifnedir o çoğulcu, plüralist bilmem ne? Sıkılmış lâh olmuyoruz bir türlü... yumruk gibi olduğumuz zamanlar muhalefet -Milletlerarası Haçlı koalisyonunun tertibi

bunlar abi. Baktılar Türk’ün Osmanlı’nın, Müslüman’ın bileği er meydanında bükülmüyor, oturup asırlık planlar yaptılar. Öz be öz yerli ve milli evlatlarımızı misyon mekteplerinde yetiştirip devşirdiler, aramıza saldılar. -Eskiden beton mu vardı kardeşim, çelik karkas mı vardı; gül gibi toprağımızı alınteriyle yoğurup kerpiç keserdik. Şehirlerimizi Batılı ajanlar mahvetti Necmettin, karınca yuvası gibi apartmanlar yaptılar; pırıl pırıl akarsularımızı mahvettiler. Nedir o internet denilen fısk ü fücûr icadı kardeşim. Bir de tivit diye şey icad ettiler, bizim o saf gönüllü insanlarımız aklından ne geçerse yazıyor oraya; n’ooluyor, herifler şuuraltımızı okuyor, bütün plânlarımızı internetten öğreniyorlar Necmettin! -Çok üzülüyorum abi, uykularım kaçıyor. Bir millet bu kadar ayran gönüllü olabilir mi yahu? Hep saflığımızdan, temizliğimizden; neyse çocuklara söz verdik, sizi hafta sonu AVM’ye götüreceğiz diye, gecikmeyelim trafik yoğunlaşmadan. Hadi bismillah! t.alkan@zaman.com.tr

ZAMAN DK 216  

ZAMAN DK 216