Page 27

22 - 28 MAYIS 2013

Uzayda canlılar var mı? Soru: Göklerin ve yerin yaratılması ve oralarda bütün canlıları yaratıp üretmesi, O’nun kudretinin ve hikmetinin delillerindendir. O elbette dilediği zaman onları mahşerde toplamaya da kadirdir.” (Şûrâ Sûresi, 42/29) ayetinde geçen ‘dâbbe’ kelimesi, hayvanlara ve insanlara şamil olduğuna göre, bu ayet göklerde hayvanların veya insanların varlığına delil olabilir mi? Göklerde dâbbenin yayılmasını nasıl anlamalıyız? Cevap: Kur’an’da ‘dâbbe’ kelimesinin geçtiği her yerde, siyak ve sibak itibarıyla umumiyetle insanlar ve sair cismanî canlılar anlaşılır. Meselâ bir yerde “Allah her canlıyı sudan yarattı. Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağıyla gezer, kimi dört ayağı üstünde yürür.” (Nur, 24/45) denilmiş ve bunlar dâbbe kelimesiyle anlatılır. Bir başka yerde “Gökte ve yerde hiçbir dâbbe (debelenen, kımıldayan) yoktur ki onun rızkı Allah’a ait olmasın.” (Hûd, 11/6) denilir. Evet, Kur’ân-ı Kerim’de nerede dâbbe anlatılmışsa, orada hep cismanî bir varlıktan bahsedilir. Bu ayet-i kerimede de ‘dâbbetün’ sözüyle anlatılıyor. Ayette sanki Allah’ın hem gökte hem de yerde yaydığı, neşrettiği ve çoğalttığı dâbbelerden söz ediliyor. Bundan da yeryüzünde bizler, dört ayağının üzerinde yürüyen diğer canlılar ve yerlerde sürünen, yürüyen sürüngenler gibi göklerde de bu türlü canlıların var olduğu anlaşılıyor. Şu ana kadar yapılan araştırmalarda henüz böyle bir şey keşfedilemedi ama semavat o kadar geniş ki, fezanın derinliklerinde bir yerde

başka dünyaların bulunması ve onun üzerinde bizim bildiğimiz hayvanlar ve diğer canlılar gibi varlıkların bulunması ihtimal dâhilinde. Bu ve benzeri ayetlerin işaretlerinden de bu anlaşılabilir. Ancak yine de her şeyin en doğrusunu Allah bilir. Bizim dışımızda canlıların olabileceği ihtimali biraz da şu âyetle teyit görür: “O Allah, hem semadaki canlıları, hem de yerdeki canlıları, meşîeti taalluk ettiği zaman bir araya getirmeye muktedirdir.” (Şûrâ, 42/29) Öyle anlaşılıyor ki, insanoğlu gibi yiyen-içen canlılar belki dünyanın dışında başka bir yerde de var. Belki bütün insanlar oraya ferden gidemeyecek ve belli bir nesil oraya ulaşamayacak ama insanlık nev’en buna nail olabilecek. Yani meşîet-i İlâhiye taalluk edince; bu canlılar o canlılarla içli dışlı olabilecek. Ama “Oralarda insan var mıdır, yok mudur?” sorusuna gelince bu da kudret-i İlâhiye’den uzak değil. Allah orada da insan yaratabilir. Bu varlıklar insan olmayıp insanlığın emrinde olan diğer canlılar gibi varlıklar da olabilir. Allah orayı da hazırlamıştır; ne var ki, orayı da ancak insanlık göç ettiği zaman görecek, belki de istifade edecek. Önümüzdeki yıllarda, herhâlde Cenâb-ı Hak bizlere daha çok şey gösterecek. Zira teknik ve teknoloji çok hızlı gelişiyor ve yolda çok sürprizler var. Bununla beraber ayetin manası sarihtir. Ancak, yine de biz mülâhaza dairesini açık bırakıyoruz. Zamanın tefsiri içinde bu meselenin aydınlığa kavuşmasını beklemek en muvafık yol olsa gerek... (Kaynak: M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları)

Kedicik mutlu yuvasında Güzel bir pazar günüydü. Temmuz güneşi dağların arasından sarı sarı parlıyordu. Sarı kedicik o sabah erkenden uyanmıştı. Karnı zil çalıyordu. Dün sabahtan beri midesine küçük bir balıktan başka şey girmemişti. Yiyecek aramak için ağaç kovuğundaki yuvasından çıktı. Patika yolda ilerlemeye başladı. Az ileride sarı bir ev dikkatini çekti. Evin bahçe kapısına ulaştığında gözlerine inanamadı. Bahçede birbirinden harika sarı çiçekler vardı. Kedicik bütün çiçeklerin sarı olmasına çok şaşırdı. Daha önce hiç sarı karanfil ve lale görmemişti. Gözlerini onlardan alamıyordu. Evin önünde yaşlı bir kadın, sandalyesinde örgü örüyordu. Küçük bir kız ise ağaçlara bağlanmış salıncağında neşeyle sallanıyordu. Etrafına gülücükler saçan kızın saçları da sarıydı. Kedicik onları izlerken bir anda kendini bahçenin ortasında buluverdi. Adı Elif olan minik kız, yavru kediyi görünce hemen yanına koştu. Kediciğin başını okşamaya başladı. Bu hareket kedinin çok hoşuna gitti. Daha önce onu kimse böyle sevmemişti. Elif, kediciği okşarken onunla arkadaş olmak istediğini söyledi. Kedicik, bu teklifi miyavlayarak kabul etti. Elif ona isim bile bulmuştu: Fırfır! Elif’in anneannesi Ünzile Nine de kedileri çok seviyordu. Torunu Elif’in kediyle arkadaş olmasına karşı çıkmadı. Elif, bir süre bahçede Fırfır’la oynadı. Öğlene doğru kediciğin acıkmış olabileceğini düşündü. Hemen eve koştu. Annesine heyecanla Fırfır’ı anlattı. Sonra da ondan bir kaba süt koymasını

istedi. Elif, annesinin sarı bir kâseye doldurduğu sütü Fırfır’ın önüne bıraktı. Kedicik sütü afiyetle içti. Daha önce hiç bu kadar lezzetli bir süt tatmamıştı. Sütünü bitirdikten sonra Fırfır’ın gözü yanına kadar yuvarlanan sarı yumağa takıldı. Patisiyle ona dokundu. Yumak yuvarlandı. Fırfır bir daha dokundu. Derken yumağı patilerinin arasına alıp oymaya başladı. Kedicik çok eğleniyordu. Ama öğle vakti Fırfır’ın uykusu geldi. Henüz yavru bir kedi olduğu için sık sık uyuması gerekiyordu. Elif, kedisinin esnediğini görünce ona sepetten bir yatak yaptı. Fırfır, sepete kıvrılarak uyumaya başladı. Küçük kız, bir süre kedisinin mırıltısını dinledi. İçinden “Ne tatlı ses çıkarıyor.” diye geçirdi. Ama Elif için de uyku vaktiydi. Göz kapaklarının indiğini anlayınca kedisinin yanındaki minderine uzandı. Anneannesi üzerine sarı battaniyesini örttü. Ardından torununun yanağına yumuşak bir öpücük kondurdu. Fırfır ve Elif uyandıklarında güneş batmak üzereydi. Kedicik bir an korktu. Acaba şimdi ne yapacaktı? Ağaç kovuğuna dönmeyi hiç istemiyordu. Elif, anneannesine Fırfır’ı odasına götürmek istediğini söyledi. Ünzile Nine, torunu üzülmesin diye “Tamam.” dedi. Küçük kız, ninesiyle birlikte kediciği önce banyoya götürdü. Onu sarı ördekli şampuanla bir güzel yıkadılar. Sonra da sarı bir havluyla kurulayıp sepetine yatırdılar. Kedicik artık çok mutluydu. Hem kalacak sıcak bir yuvası hem de dostları olmuştu.

ZAMAN DK 216  

ZAMAN DK 216

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you