Page 1

13

Dr Akkök: Norveç’te alınan kararlar üzerinde bir etkimiz olmuyor

17

Ole Bjørstorp: Ishøj ile Yeniceoba çok uzak olsa da kardeştir

Dr. Akkök, eğitim hayatında şanslı ilkler yaşadığını belirtiyor. Örnegin, Kristen Nygaard Ole ve Johan Dahl gibi bilgisayarda ilk Nobel karşıtı ödüllerin (Von Neumann ve Turing ödüllerinin) ikisini bir arada alan Norveçli araştırmacıların öğrenciliğini yapmış.

Geçtiğimiz hafta içerisinde Ishøj Belediyesi’ndeki ofisinde Ishøj Belediye Meclisi Üyesi Seyit Ahmet Özkan ile birlikte Zaman’ı ağırlayan Ishøj Belediye Başkanı Ole Bjørstorp, Türkiye ziyareti hakkında bilgi verdi.

www.zamaniskandinavya.dk

19 - 25 ARALIK 2012 • YIL : 4 • SAYI : 195 • DANMARK 25 DKK • SVERIGE 30 SEK • NORGE 35 NKR • FINLAND 3,5 EURO

Başbakan oğluna bile istisna yok Uluslararası Saydamlık Örgütü 2012 Yolsuzluk Algılama Endeksi’nde Danimarka’nın en temiz ülke çıkması bu ülkede yaşayanlar için şaşırtıcı olmadı. Kuralların çok net olduğu ve rüşvetin adının fazla duyulmadığı ülkede yolsuzluk ‘şahsi çıkar için görevi kötüye kullanma’ olarak tanımlanıyor.

1 HABERİ 16. SAYFADA

Danimarka Dil ve Kültür Olimpiyatları’na hazır mısınız? Danimarka’da 2013 yılının adeta

dil ve kültür olimpiyatları yılı olacağını belirten Dil ve Kültür Olimpiyatları Genel Koordinatörü Fatih Doğan, “Bu yıl dil ve kültür olimpiyatları kapsamında oldukça renkli bir program hazırladık. Danimarka’nın farklı bölgelerinde çok sayıda program organize edeceğiz. Herkes sürprizlere hazırlıklı olsun.” dedi.

1 HABERİ 4. SAYFADA

26 AYŞE BOSTANCI • MEDYA’NIN KEŞFETTİĞİ çOCUKLUK

DÜNYADA YOLSUZLUĞUN EN AZ OLDUĞU DANİMARKA’DA

Güney Afrika’ya Anadolu mührü CİHAN YENİLMEZ

Geçmişten günümüze yaşanan

1hoşgörü destanına yeni bir hi-

kaye eklendi Güney Afrika’dan. Öykümüz, işadamı Ali Kervancı’ya ait. Gelin kendisinden, Anadolu’nun ruhunu Güney Afrika’ya taşıyan ‘Nizamiye Külliyesi’nin inşa sürecini dinleyelim.

Nefes Grubu, Finlandiyalılara nefes aldırdı 1990 yılında Türk ve Finli sanatçılar tarafından kurulan Nefes Grubu, Helsinki’de düzenlediği müthiş konseriyle Fin halkını büyüledi.

OKURLARIMIZA ÖNEMLİ DUYURU!

Üç kıtaya asırlardır hükmeden şanlı ecdat gittiği her beldeye kendi rengini ve kokusunu bıraktı. İslam’ın aydınlık yüzünü, o topraklara inşa ettiği mabetlerle temsil etti. Arupa’nın göbeğinden Arabistan’a, Kuzey Afrika’dan Kafkaslar’a hep bu eserlere şahit olmak mümkün. Ecdadın bu şanlı yürüyüşünü şu sıralar Anadolu insanı sürdürüyor. Geçmişin kredisini kullanarak

geleceği aydınlatmaya çalışıyorlar. Özenle dünyanın çehresini değiştirecek fidanlar yetiştiriyorlar açtıkları müesseselerde. ‘Örnekleri kendinden bir hareket’in temsilcileri o güzel günlerin sadece geçmişte kalmadığını, bugün de yaşanabileceğini gözler önüne seriyor. Hem de dünyanın dört bir köşesinde… 1 DEVAMI 21. SAYFADA

Noel tatili nedeni ile matbaanın kapalı olmasından dolayı, gazetemiz 26 Aralık-1 Ocak tarihleri arasında basılamayacaktır. Yeni yılınız hayırlı olsun. 2013 takviminiz gazetenizle birlikte ücretsiz.

1 HABERİ 15. SAYFADA

ZA M AN ’ DA BU HA F TA Yenilenmeye hazır mıyız?

1 KAMİL SUBAŞI • 8

Mutsuzluk mu, şükür mü?

1 34’TE

Affet ki, affedilesin

Amerikalı istihbaratçıların 2030 senaryoları

1 31’DE

1 23’TE


2 İSKANDİNAVYA Çocuk yap uzun yaşa 1994 ile 2005 yılları arasında çocuk sahibi olabilmek için Danimarka’nın farklı yerlerindeki doğum kliniklerine başvuru yapan 21 bin kişi ile görüşülerek gerçekleştirilen araştırma; hayatın neşe kaynağı olan çocukların aynı zamanda daha sağlıklı bir ömür için de önemli bir adım olduğunu ortaya çıkardı. ZAMAN KOPENHAG Danimarka’da yapılan bir araştırma

1çocuklu ailelerin diğer ailelere na-

zaran daha uzun yaşadığını ortaya çıkardı. Arhus Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre; hiç çocuğu olmayan kadınlar arasındaki ölüm oranı çocuklu kadınlardan dört kat daha fazla olurken, çocuksuz erkeklerin ölüm oranı da çocuklu erkeklerden iki kat daha fazla. 1994 ile 2005 yılları arasında çocuk sahibi olabilmek için Danimarka’nın farklı yerlerindeki doğum kliniklerine başvuru yapan 21 bin kişi ile görüşülerek gerçekleştirilen araştırma; hayatın neşe kaynağı olan çocukların aynı zamanda daha sağlıklı bir ömür için de önemli bir adım olduğunu gösteriyor. Araştırmanın arkasındaki isimlerden biri olan Prof. Esber Agerbo, çocukların hayata birçok anlamda kalite getirdiğini söyledi. “Çocuk sahibi olmayan erkekler, çocuk sahibi olanlara nazaran çok daha fazla hastalanıyor ve alkol ve uyuşturucu gibi sağlık için zararlı olan maddeleri çok daha fazla kullanıyor. Bu da doğal olarak ölüm oranını arttırıyor.” dedi. Araştırmada ayrıca çocukların ebeveynlerin ruhsal sağlığı üzerinde negatif bir etki yapıp yapmadığı da incelediklerini vurgulayan Prof. Agerbo, “Çocukların aileleri çileden çıkardığı ve psikolojilerine zarar verdiğine dair bir bulguya rastlamadık.” dedi.

DANİMARKA HABER TURU Gençlerin eğitim hedefine yaklaşılıyor apılan bir araştırmaya göre gençler, iyi bir gelecek için eğitime

Yyönelmeyi tercih ediyorlar. Araştırmaya göre liseden sonra eği-

tim hayatına devam eden gençlerin sayısı giderek artıyor. Eğitim Bakanlığı’ndan alınan rakamlara göre, 2011 yılında gençlerin yüzde 92’sinin eğitimlerine devam ettiği kaydedildi. 2010 yılında yapılan araştırmanın sonuçlarından yüzde 1 yüksek olan bu rakam, politikacıların 2015 yılında gençlerin yüzde 95’inin eğitimlerini tamamlaması yönünde koydukları hedefe büyük oranda yaklaştıklarını gösteriyor. İleri eğitim alan kişilerde ise tablo daha olumlu. 2011 yılında mezun olup yüksek eğitim almak isteyenlerin sayısı yüzde 59’a yükseldi. Bu rakam 2020 yılı için koyulan yüzde 60’lık hedefe yaklaşıldığını gösteriyor. Uzun süreli yüksek eğitimler alanında ise, yıllık hedef yüzde 25 olduğu için oranın yüzde 27’ye yükselmiş olması ile çoktan hedefe ulaşıldı. Yüksek Eğitim ve Üniversityeler Bakanı Morten Östergaard konuyla ilgili yaptığı açıklamada ‘Rekor hızda başarıya ulaştığımızı kabul ediyorum, ancak gelecek yıllarda eğitim alması gereken gençlerin sayısı artacak, bu sebeple onların eğitime devam etme isteğini kaybetmemesine çalışmalıyız. İş piyasası da biraz daha hareketlenirse daha iyi sonuçlar alırız,’dedi.

Elektronik sigaraya yasak geliyor alborg Hastanesi normal sigaranın yerine kullanılan ve için-

Adeki sıvıyı buharlaştıran bir mekanizmaya sahip olan elektro-

nik sigarayı yasaklıyor. Nordjyske gazetesi hastane yönetiminin, elektronik sigaraları da tütün ürünleri kapsamına almaya hazırlandığını yazdı. Hemşire Lisbeth Lagoni Nordjyske gazetesine yaptığı açıklamada, ‘Kimse bunların zararlı olup olmadığını tam olarak bilmiyor. Uzun vadedeki etkileri de bilinmiyor. Ancak birçok elektronik sigarada soğutucu sıvı bulunduğu tespit edildi. Ayrıca sigara ile elektronik sigarayı ayırt etmek zor olabileceğinden olumsuz bir sinyal verildiğini de düşünüyorum’ dedi.Hastane çalışanları ve hastalar gelecekte elektronik sigara içmek istediklerinde sigara odasına gitmek zorunda kalacaklar. Kanserle Mücadele Proje Şefi Niels Them Kjaer, Aalborg’un yeni uygulama kararından dolayı mutlu olduğunu dile getirdi ve elektronik sigaraların zararları hakkında yeterince bilginin bulunmamasını ve bu ürünlerin gıda ile ilaç ürünleri arasındaki kategoride yer almasını endişe verici bulduğunu söyledi. Danimarka’da yapılan bir araştırma, çocuklu ailelerin diğer ailelere nazaran daha uzun yaşadığını ortaya çıkardı.

Hz. Mevlana der ki... CUMA ALİ KARAMAN ‘İnsanda güzel olan yüzdür, yüzde güzel olan gözdür, ama insanı insan yapan ağızdan çıkan sözdür...’ Büyük düşünür ve mütefekkir bu enfes ve veciz ifadesiyle ağzımızdan çıkan sözlere dikkatlerimizi çekmektedir. Yüce kitabımız Kur’an-ı kerimin ayetlerine ve Peygamberimizin (s.a.v) mübarek hadislerine baktığımız zaman zaten doğru ifade ve beyanın hayatımızda ne kadar önemli olduklarını çok açık ve net olarak görürüz. Doğru sözü altın olarak, fakat kötü sözü yine ancak kötü kelimesiyle ifade edebiliriz. Sözün tesiri açısından yüce kitabımız Kur’an’ın hitab tarzı ve Peygamberimizin (s.a.v) insanlara hitab tarzları üzerinde durmak gerekir.Yine bu konuda büyük düşünür ve mütefekirlerimizin eserlerini okuyarak hitab tarzımızı ve üslubumuzu geliştirmemiz lazım. Mevlana hazretleri birçok hakikatı temsillerle anlatır. Konumuza ışık tutacak Ebu Hahife’in hayatındaki şu örneği pür dikkatle takib edelim: Bir gün büyük imama bir çocuk getirilir. Çocuğun babası oğlunun bal yediğini ve bundan dolayı vücudunun yara bere içinde kaldığını ifade eder ve imam efendinin çocuğa okuması için ricada bulunur. Fakat imam efendi çocuğun babasına şimdi gidip 40 gün sonra gelmelerini söyler. Baba imamın sözü üzerine oğlunu alır evine geri dö-

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

ner. Kırk gün geçtikten sonra tekrar çocukla imamın huzuruna gelir. İmam efendi biraz çocuğun başını okşadıktan sonra çocuğa evladım bir daha bal yeme der. Çocuk da imam efendiye, ‘olur amca bir daha yemem’ der. Çocuğun babası imam efendiye dönerek ‘bunu kırk gün önce söyleseydiniz’ diye sitemde bulunur. Ebu Hahife hazretleri ise babanın şahsında hepimize şu önemli hakikatın dersini cevap olarak verir: “Kırk gün önce ben de bal yiyordum. Çocuğa bal yeme deseydim belki beni dinlemez balı yemeye devam ederdi. Aslında ben kırk gündür bal yemeyi bıraktım. Bugün çocuğa bal yeme sözüm inşaallah tesir eder ve bir daha bal yemeyerek vücudundaki yaralar da inşallah çıkmayacaktır.” Gerçekten de öyle oldu. Çocuk bir daha bal yemedi ve vücudundaki yaralar da Allah’ın izniyle iyleşti. Maddeten hastaların tedavisinde teşhis önemli olduğu kadar, manen

hasta olanların da tedavisinde teşhis bir o kadar önemlidir. Manevi hastalıklarımızı büyük şahsiyetlerin beyan, söz ve davranışlarıyla tedavi etmek en doğru tedavi şekillerinden biridir. Ebu Hanife hazretlerin bu davranışları eğitim, sohbet ve günlük hayatımızda çok önemli bir altın kuraldır. Keşke bizler hayata onların gözleriyle bakabilsek. Veya hadiseleri ve olayları onların fikir süzgeciden geçirerek yorumlaya bilsek. İnanın o zaman hem mutlu hem de huzurlu olurduk. Hastalığımızın ilacı birbirimize karşı sevgi, saygı, aşk, muhabbet, şefkat ve merhamet yüklü olan ifade, söz ve beyanlardadır. Yukardaki temsilde geçen kırk gün bizlere bir fiili terk ve yapma adına çok önemli bir zaman dilimi olduğunun dersini verdiği gibi yine birine bir tavsiye ve nasihatte bulunurken işe önce nefsimizden yani kendimizden başlamamızın ancak tesirli olacağını ve yaklaşımın nasıl olması adına çocuğun başını bir müddet okşadıktan sonra ona tavsiyede bulunması bize tebliğden önce temsilin ne kadar önemli olduğunu ders olarak vermektedir. Doğrusu kötü şeyler ağzımıza girdiği zaman iç dünyamızı; fakat ağzımızdan çıkan kötü sözler de dış dünyamızı kirletirler. Sadede başa dönüyoruz. ‘İnsanda güzel olan yüzdür, yüzde güzel olan gözdür, ama insanı insan yapan ağızdan çıkan sözdür...’ Mevlana (K.S)

Sövndal: ‘Annette Vilhelmsen’e zaman verin’ ışişleri Bakanı ve eski SF Başkanı Villy Sövndal, Annette Vil-

Dhelmsen’in başkanlığa gelmesinin ardından, SF’nin değiş-

mediğini söyledi. Yeni başkanın seçilmesinin üstünden henüz iki ay geçmeden Başkan Yardımcısı Mattias Tesfaye, Annette Vilhelmsen’e her konuda tam destek vereceğiniş söylemesine karşılık, görevinden ayrılacağını açıkladı. Vilhelmsen’in başkan olarak seçilmesinden beri birçok partili yeni başkanın uygulamalarını protesto etmek amacıyla partiyi terk etti. Hükümet partisindeki huzursuzluk eski parti başkanının tekrar devreye girmesine neden oldu. Dışişleri Bakanı Villy Sövndal, Facebook sayfasından yaptığı açıklamada ‘Şu an Çin’e gidiyorum ama şu günlerde birçok üyenin SF’den ayrılması konusunda yorum yapmak isterim. Son birkaç ayda SF’nin projelerinde ya da profilinde fiilen hiçbir şeyin değiştiğini düşünmüyorum. Danimarka en iyi iklim dostu ülke seçildi. Filistin BM’de devlet statüsüne girdi ve Birlik Listesi ile bir bütçe kanunu anlaşması yapıldı. Bunlar SF ile hükümetin başarısı” dedi. SF’nin yeni başkanının desteklenmesini isteyen Dışişleri Bakanı Sövndal, “Annette’ye biraz zaman verin ki o da tutum ve stratejilerini belirlesin. SF’de kalmaya devam edip SF’nin güçlenmesine katkıda bulunun’ dedi.

Yedi yaşındakilere banka kartı ocukların biriktirdikleri paraları çekebilmek için kumbara ve

Çbanka hesabını kullanmasının yerini banka kartının alması

gündemde. Söndagsavisen’in haberine göre, Danimarka bankaları yedi yaşının üzerindeki çocuklar için banka kartı çıkartmayı düşünüyor. Bugünkü uygulamaya göre bazı bankalar oniki yaşını dolduranlara banka kartı veriyor. Tüketici Denetimi Şef Danışmanı Sören Iversen gazeteye yaptığı açıklamada, ‘Bankalardan böyle bir talebin gelmesi halinde, yaş sınırı konusunu değerlendiririz. Çocukların ve ebeveynlerin bu konuda güvende olmaları esastır’ dedi. Norveç bankası SpareBank1 geçtiğimiz sonbaharda, ebeveynlerin internet hesapları üzerinden açılabilen çocuk banka kartını hizmete sokmuştu. Karttan haftada en fazla 400 kron çekilebiliyor ve kartla ilgili kurallar, Norveç Tüketici Denetimi ve Çocuk Kurulu’nun bir kolu olan Barnevakten ile birlikte tespit ediliyor. Söndagsavisen’in ülkenin 10 bankası arasında yaptığı araştırma, bu fikrin Danimarkalı bankalar tarafından da heyecanla karşılandığı ortaya kondu. Sydbank’tan birim şefi Malene Morsing, ‘Şifreyle girilebilen bir banka kartlarının olması durumunda çocuklar çok daha güvende olacaklardır’ dedi.


3 İSKANDİNAVYA

Kirsten Hermansen, insanların sorun yaşamaktan ve ihbarın olası sonuçlarından korktukları için şiddete göz yumduklarını ifade ederek şunları söyledi: ‘çocuklarına iyi bakmadıklarını düşündükleri komşu ve arkadaşlarıyla aralarını açmak istemiyorlar.

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Çocuğa yönelik şiddet cezasız kalıyor ZAMAN KOPENHAG Danimarka kanunlarına göre, bir

1çocuğun ebeveynleri veya bir baş-

kası tarafından şiddet gördüğünü düşünüyorsak bunu yetkililere bildirmekle yükümlüyüz. Danimarkalıların çoğu bu yükümlülükten haberdar, ancak buna rağmen dört kişiden biri çocuk istismarından kuşkulanıyor olmasına karşın, bu şüpheyi yalnızca iki kişiden biri yetkililerle paylaşıyor. Şiddet Mağduru Çocuk ve Gençler Derneği adına anket çalışması yapan YouGov’un araştırması çocuk istismarının ihbar edilmesi hakkındaki bu so-

nuçları ortaya koydu. Dernek Başkanı Kirsten Hermansen, elde edilen sonuçların kendisini çok şaşırttığını belirterek, ‘Bir çocuğun güvensiz bir ortamda yaşadığından şüphe eden iki kişiden birinin bunu yetkililere bildirmemesi gerçekten şaşırtıcı. İnsanların komşularının, arkadaşlarının ve diğer insanların bu çocuklara yardım etmediğini öğrenmek içimi acıtıyor’ dedi. Kirsten Hermansen, insanların sorun yaşamaktan ve ihbarın olası sonuçlarından korktukları için şiddete göz yumduklarını ifade ederek şunları söyledi: ‘Çocuklarına iyi bakmadıklarını düşündükleri komşu ve arkadaşlarıyla aralarını

açmak istemiyorlar. Ancak mevcut yasaya göre vatandaşların, yalnızca şüphe duymaları halinde bile bunu bildirme yükümlülükleri var. Olayı değerlendirecek olan kişilerin uzmanlar, polis ya da sosyal yetkililer olduğunun altını çizmek istiyorum. Bu olayları vatandaşlar olarak sizler çözemezsiniz.’ Şiddet Mağduru Çocuk ve Gençler Derneği’nden elde edilen rakamlara göre, Noel’in şiddet mağduru çocuklar için çok daha kötü geçtiği ortaya çıktı. 2011 yılının Aralık ayında derneğin posta kutusuna 63 ihbar bırakılmış. Ocak 2012 döneminde ise yardım çağrısında bulunan 237 ihbar alınmış.

Öte yandan çocuklara karşı uygulanan şiddetin çok az bir kısmı kamuoyuna yansıyor. Her yıl ortalama 20 bin çocuk şiddete maruz kalırken, 2 bin çocuk ta annesiyle beraber kadın sığınma evlerine gidiyor. Ebeveynler arasındaki problemden en çok çocuklar etkileniyor. Karısına şiddet uygulayan erkekler, çocuklarına da şiddet uyguluyor. Kadın sığınma merkezine annesiyle beraber sığınan çocukların yüzde 68’i babasından şiddet görmüşlerden oluşuyor. Çocuklara karşı uygulanan şiddet oldukça yaygın olmasına karşılık, çocuklarına şiddet uygulayan ebeveynler cezasız kalıyor.

Dünya barışına katkı için İsveç’e geldiler...

UNICEF’in inisiyatifinde gerçekleştirilen ve dünya barışına katkı amaçlı sergi ile dünya genelinde, bütün ülkelerden boyanarak gönderilen ayılar İsveç’in Borås şehrinde ziyaretçilere açıldı. RAMAZAN KERPETEN GÖTEBORG UNICEF’in inisiyatifinde gerçekleştiri-

1len “United Buddy Bear” isimli sergi ile

dünya genelinde, bütün ülkelerden boyanarak gönderilen ayılar İsveç’in “Heykeller Şehri” olarak ifade edilen Borås şehrinde bir araya geldiler. Şehrin meydanında, belediye binasının önünde sergilenen ve birbirinden renkli boyalarla boyalı ayıların her birisi bir ülkeyi temsil ederken, Türkiye’yi temsilen bir ayı da sergide yer aldı. Yarım adam boyuna yakın büyüklükte olan ve her birisinin önünde temsil ettiği ülkenin bayrağı olan maket ayıların üzerinde, geldiği ülkeyi temsil eden resimler yer alıyor ve o resimleri o ülkelerin ileri gelen ressam ve çizerleri çiziyor. Dünyanın değişik ülkelerini dolaşan ayıların son durağı, İsveç’in sanat temsilcisi şehirlerinden Borås oldu. İsteyenlerin bu yardım sergisine parasal destekte bulunduğu “United Buddy Bear” isimli etkinlikte, isteyen kendi ayısını satın

alıp üzerini boyatabiliyor. Bu etkinlik ilk olarak 2002 yılında dünya barışına katkı sağlamak için Berlin’de başlamıştı. O zaman bu sergide boyları 2 metre olan 140 kadar ayı yer alıyordu. Ve o sergi UNICEF’e katkı için bütün dünyayı dolaşmış, 30 milyonun üzerinde ziyaretçi akınına

uğramış ve de 1,9 milyon Euro kadar yardım toplanmıştı. Beş kıtayı dolaşarak toplanan paraların büyük kısmı, ihtiyacı olan çocuklara harcanmıştı. Bu serginin, dünyadaki değişik dinleri, kültürleri ve anlayışları arttırmak ve destekle-

mek için tertiplendiği ifade ediliyor. Serginin sloganı ise, “Hepimiz barış içerisinde, bir arada yaşayabiliriz”. Ayıların hep beraber, el ele ve dairesel olarak bir arada olması ise barışçıl bir geleceği simgeliyor. Ayılar, o ülkelerin politik duruşlarını değil, kültürlerini simgeliyorlar.


4 İSKANDİNAVYA Danimarka Dil ve Kültür Olimpiyatları’na hazır mısınız?

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Geçtiğimiz yıl Kopenhag’da Tivoli Gösteri Merkezi’nde gerçekleştirilen Dil ve Kültür Olimpiyatlarına çok sayıda davetli katıldı.

Danimarka’da 2013 yılının adeta dil ve kültür olimpiyatları yılı olacağını belirten Dil ve Kültür Olimpiyatları Genel Koordinatörü Fatih Doğan, “Bu yıl dil ve kültür olimpiyatları kapsamında oldukça renkli bir program hazırladık. Danimarka’nın farklı bölgelerinde çok sayıda program organize edeceğiz. Herkes sürprizlere hazırlıklı olsun.” dedi.

ZAMAN KOPENHAG İlki 2003 yılında gerçekleştirilen

1Uluslararası Türkçe Olimpiyatları

dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan binlerce öğrencinin Türkçe’ye ve Türkiye’ye olan sevgisini arttırdı. 2003 yılında 17 ülkenin katıldığı olimpiyatlar geçtiğimiz yıl 135 ülkenin katılımıyla gerçekleşti. Her yıl olimpiyatlar sayesinde Türkçe öğrenmeye başlayan öğrenci sayısının 10 binin üzerinde olduğu belirtiliyor. Olimpiyatlara 2005 yılından bu yana katılmaya başlayan Danimarka, geçen zaman içerisinde Türkiye’de gerçekleştirilen Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’nda önemli dereceler elde etmekle kalmadı, başta Kopenhag olmak üzere ülkenin farklı bölgelerinde düzenlediği Dil ve Kültür Olimpiyatları sayesinde birçok Danimarkalı çocuğun sevgi dili Türkçe’ye ısınmasına vesile oldu. Geçtiğimiz hafta içerisinde bu başarılı sürecin arkasındaki isimlerden biri olan Türkçe Olimpiyatları Danimarka Koordinatörü Fatih Doğan ile görüşüp kendisine bu yılki programlar hakkında sorular sorduk. Danimarka’da 2013 yılının adeta dil ve kültür olimpiyatları yılı olacağını belirten Doğan, “Bu yıl Türkçe sevdalıları için oldukça renkli bir program hazırladık. Danimarka’nın farklı bölgelerinde çok sayıda program organize edeceğiz. Herkes sürprizlere hazırlıklı olsun.” dedi. Dil ve Kültür Olimpiyatları’nın etnik kökenine bakmaksızın her gönülde ayrı bir mutluluk rüzgarı estirdiğini belirten Doğan; “Dil ve Kültür Olimpiyatları Tertip Heyeti olarak kültürler arası ilişkiler adına anlamlı bir adım atmak ve Danimarka’da yaşayan gençleri ve çocukları ortak paydada buluşturarak kül-

Ana Dil Kategorisi Yarışmaları Ana Dil Türkçe Kitap Okuma Yarışması Öğrencilerin Türkçe kitap okuma ve anlama becerilerinin ölçüldüğü ve ilköğretim öğrencilerine yönelik bir yarışma. Bu yıl kitap okuma yarışması Ömer Seyfettinden Seçme Hikayeler kitabından yapılacak ve 2 kategoride olacak. (1. Kategori 5. ve 6. sınıflar, 2. Kategori 7.,8. ve 9. sınıflar ) Ana Dil Türkçe Genel Kültür Yarışması Öğrencilerin tarih, kültür, Türkiye coğrafyası ve genel kültür bilgilerinin ölçüldüğü bir yarışma. Genel kültür yarışmasında yarışmacılar, 50 sorudan oluşan bir test sınavına tabi tutulacaklar.Yarışmada sorulacak soruların yüzde 30’u Türkçeden, yüzde 70’i ise Türkiye tarihi ve kültürü, Türkiye coğrafyası ve genel kültürden oluşuyor. Ana Dil Türkçe Sunum Yarışması Lise ve üniversite öğrencilerinin, Türkçeyi daha etkili ve düzgün kullanmaları amacıyla, Anadolu kültürünün herhangi bir öğesi (misafirperverlik, yemek vs.) sunumla anlatılarak yapılan bir yarışma. Yarışma iki kategoride oluşuyor. 1 kategori:Lise – 2. kategori: Üniversite Ana Dil Türkçe Şarkı Yarışması Öğrencilerin Türkçe şarkı söyleyerek özel becerilerini sergiledikleri bir yarışma.

Dil ve Kültür Olimpiyatları program tarihleri Anadil kategorisi; Kitap Okuma, Genel Kültür ve Sunum yarışmaları 9 Mart 2013 Anadil Şarkı Yarışması 10 Mart 2013 Alberstlund Musik Teatret’de Temel Seviye Şarkı Yarışması ve Final Programı 7 Nisan 2013 tarihinde Tivoli’de Kültür Festivali 4 Mayıs 2013 tarihinde Axelborg’da olacak.

Dil ve Kültür Olimpiyatları Genel Koordinatörü Fatih Doğan

tür çeşitliliği oluşturmak amacıyla yola çıktık.” dedi. Olimpiyatların belirli bir gruba değil kendi kültürünü dilini anlatmak isteyen herkese hitap ettiğinin altını çizen Doğan, “Dil ve Kültür Olimpiyatları tertip heyeti olarak birçok farklı kategorilerde yarışmalar düzenliyoruz. Bu kategorilerin bir amacı da katılımın ve programla-

rın kapsayıcılığının maksimuma çıkmasını sağlamak. Anadil dalındaki yarışmalarımızla Danimarka’da doğup büyüyen Türkiye kökenli çocuklarımızı ve gençlerimizi sevgi dili Türkçe etrafında buluştururken temel seviye ve orta seviye gibi kategorilerle de başta Danimarka bizlerden farklı etnik kökenden gelen çocuklara ulaşmak istiyoruz.” dedi. Önceki yıllara ilave olarak bu yılki Dil ve Kültür Olimpiyatları’nda; Danimarka’da yaşayan farklı etnik grupların temsilcilerinin, uluslararası okulların ve Danimarka’da elçiliği bulunan ülkelerin katılımıyla geniş çaplı bir kültür festivali gerçekleştirileceğini belirten Doğan, “Farklı milletlerden insanların kendi kültürlerini anlatabildikleri bir kültür festivali düzenleyeceğiz. Herkes hazırladığı stantlarda kendi yerel kıyafetiyle; kendi ülkesinin tarihi, turistik, sanatsal zenginliklerini anlatabilecek. Festival sonrasında bir yarışma düzenlenecek ve en güzel stant ödüllendirilecek” dedi. Dil ve Kültür Olimpiyatları Ana Dil Türkçe Kitap Okuma Yarışması, Ana Dil Türkçe Genel Kültür Yarışması, Anadil Türkçe Sunum Yarışması, Anadil Türkçe Sarkı Yarışması, Temel Seviye Sarkı Yarışması ve En Güzel Stant Yarışması, olmak üzere toplam 6 kategoride gerçekleştirilecek. Yarışmalar ve katılım şartlarıyla ilgili detaylı bilgiler; www.dskol.dk ve www.dilvekulturolimpiyatlari.dk internet sitelerinde bulunabilir.


6 İSKANDİNAVYA

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

NORVEç HABER TURU Norveçli öğrenciler, matematikte Avrupa’da en alt sırada Yaklaşık 190 yıllık olduğu tahmin edilen “Mum” isimli Andersen masalı, Danimarkalı bir papazın Madam Bunkeflod adındaki dul eşine ithaf edilmiş.

üzyılın canisi olarak nitelendirilen Breivik’i ilk

Yziyaret eden annesi oldu. Geçen yıl başkent

Dünyanın en ünlü masal yazarlarından biri olarak bilinen Danimarkalı Hans Christian Andersen’in yeni bir masalı bulundu. Kibritçi Kız, Çirkin Ördek Yav-

1rusu ve Küçük Denizkızı gibi

dünyaca ünlü masalların Danimarkalı yazarı Hans Christian Andersen’in bugüne kadar hiç ortaya çıkmamış el yazması bir masalı bulundu. Danimarkalı bir tarihçi tarafından eski bir arşivde bulunan masalın adının “Mum” olduğu ve bir mumum hayat hikayesinin anlatıldığı açıklandı. Konuyla ilgili olarak bir açıklama yapan Danimarka’da Andersen Müzesi Müdürü Ejnar Stig Askgaard, “Bugüne kadar birçok defa Andersen’e ait bir masal bulduğunu iddia eden araştırmacı oldu. Hepsini tek tek ziyaret edip inceledim. Maalesef hiç biri Andersen’e ait değildi. Ancak bu sefer durum farklı. ” dedi. Söz konusu buluşu; dünya edebiyatı adına son derece sevindirici bir gelişme olarak değerlendiren Askgaard, “Bu çok

önemli bir bulgu. Bu masalın, Andersen’in yazdığı ilk masal olduğu tahmin ediliyor. Çünkü Andersen’in yazarlığa başlamadan önce gençliğinde masal alanına merakı olduğu biliniyordu.” dedi. Danimarka Kraliyet Kütüphenesi yetkililerinden Bruno Svindborg ve Güney Danimarka Üniversitesi profesörlerinden Johan de Mylius de bulunan eserin Andersen’e ait olduğunu doğruladı. Söz konusu masalın Andersen tarafından gençlik yıllarında kaleme alındığını belirten uzmanlar, Andersen’in masal merakının yazarlık hayatının ilk yıllarında kaleme aldığı, “İki Baronez, Doğaçlamacı” gibi roman çalışmalarından çok daha önce başladığını vurguluyor.

Bir kadına ithaf edilmiş Yaklaşık 190 yıllık olduğu tahmin edilen “Mum” isimli masal, Danimarkalı bir papazın Madam Bunkef-

lod adındaki dul eşine ithaf edilmiş. İlk sayfasında “Hayranı H.C Andersen’den Madam Bunkeflod’a “ diye kısa bir not bulunan masalın, Andersen ile Bunkeflod arasında bir aşk ilişkisi olduğuna dair iddiaları güçlendirdiği belirtiliyor. Andersen ile ilgili yaptıkları çalışmalarla tanınan araştırmacılar; Bunkeflod’un Andersen’in çocukluk ve gençlik yıllarında yaşadığı evin karşısında yaşadığını ve zaman zaman Andersen’i ziyaret ederek kendisinden ödünç kitap aldığını söyledi. Dünyanın en ünlü masal yazarlarından biri olarak bilinen Danimarkalı Hans Christian Andersen 2 Nisan 1805 ile 4 Ağustos 1875 tarihleri arasında Danimarka’da yaşadı ve yazdığı birbirinden ünlü masallarla dünya edebiyatında saygın bir yer edindi. Hayatının bir bölümünü dünyanın farklı ülkelerini gezerek geçiren Andersen 1841 yılında İstanbul’u da ziyaret etmişti.

FİNLANDİYA HABER TURU Huawei 70 milyon avroluk yatırıma hazırlanıyor

uawei’nin beş yıl içerisinde Fin piyasasına 70 milyon avroluk bir yatırıma hazırlandığı belirtildi. Huawei’nin Helsinki’de Ar-Ge merkezi kurarak ilk olarak Android ve Windows Phone 8 tabanlı tablet ve akıllı telefonlara yazılım üreteceği bildirildi. Huawei, dünyanın beşinci en büyük akıllı telefon üreticisi ve şu anki hedefinde ilk üçe girmek var. Bu kapsamda Nokia’dan ayrılan nitelikli çalışanların Huawei’de işe başlaması söz konusu. Huawei’nin halen İsveç’te modem ve teknoloji tasarım ve İngiltere’de de arayüzü araştırma merkezleri bulunuyor. Helsinki’de kurulması hedeflenen AR-GE merkezinin bu merkezlerle ortaklaşa çalışacağı belirtildi.

H

TIMSS isimli bir uluslararası araştırma şirketinin, aralarında Romanya, Ermenistan, Kazakistan, Tayland, Filistin ve Japonya’nın da yer aldığı toplam 60 farklı ülkede, 4. ve 8. sınıf ögrencileri arasında yaptığı bir araştırma sonucunda, Norveçli öğrencilerin matematikte listede en son sırada yer aldığı belirtildi. Yerel basın haberi, ‘Avrupa’da matematikte en kötü ülkeyiz’ şeklinde yorumladı. Toplam 8 bin Norveçli öğrenci üzerinde yapılan bir matematik testinde, öğrencilerin matematikte yeterince ‘ilmi yeterliliğe’ sahip olmadığı da ortaya çiktigi aktarıldı. Araştırmada en başarılı ülkenin Japonya olduğu ifade edildi. Ayrıca daha önce, sonbahar sezonunda ülke genelinde yapılan matematik ilk basamak sınavlarında yaklaşik 200 öğretmen adayının yüzde 23’ü başarısız olmuştu.

Annesi, Breivik’i ziyaret etti

Andersen’den yeni bir masal EMRE OĞUZ KOPENHAG

orveçli öğrencilerin matematikte, 60 ülke

Narasında en alt sırada yer aldığı kaydedildi.

Kreşlere ksilitol uyarısı in Sağlık ve Sosyal İşler Bakanlığı ana-

Fokullarında ortak ksilitol kullanımı ile il-

gili uyarıda bulunacağı bildirildi. Diş çürümelerine karşı doğal tabletlerdeki ksilitol hakkında tıp çevrelerinin farklı görüşler içinde olduğunu söyleyen yetkililer, küçük çocukların yeterince bu tabletleri çiğnemediğini belirtiyor.

Stubb’a göre Euro krizi sakinleşti B’den Sorumlu ve Dış Ticaret Bakanı

AAlexander Stubb’a göre AB, Euro krizini

aşmak için her türlü çabayı göstermekte. Krizde olan ülkeler ekonomik toparlanma için gerekli tüm yapısal reformları yapmak zorundalar. Bakan Stubb, piyasalarda Euro

krizinin sakinleştiğine inanıyor. Fakat yine de gelecekte yeni yardım paketlerinin gerekebileceğini bunu gözardı edemiyeceğini ifade etti.

Finlandiya da okul baskınının şokunu yaşıyor inlandiya Evanjelik Lutheran Kilisesi Baş-

Fpiskoposu Kari Mäkinen Amerika’da bir

okulda gerçekleşen katliam için, ‘Finlandiya da bunun şokunu ve ürpertisini yaşıyor’ dedi. Bu trajedi akıllarımızda birçok soru doğuruyor fakat bu soruların cevabı hiç kolay değil diyen Başpiskopos Mäkinen, yaklaşan Noel’in sıcaklığı ve neşeyi yaymak için büyük bir fırsat olduğunu belirtti.

Oslo’da ve Ütöya adasında çoğunlugu gençlerden oluşan toplam 77 kişiyi katleden aşırı sağcı Anders Behring Breivik’i annesi, kaldığı İla Cezaevinde ziyaret etti. 21 yıl hapse mahkum edilen cani, daha önce ziyaretçi istemediğini belirtmişti. Diğer taraftan hapishane yetkilileri, katil Breivik’i ziyaretin serbest olduğunu; ancak ziyaretçinin yetkililer tarafından önceden onaylanması gerektiğini söyledi. Breivik’in kaldığı hapishane yetkilileri, Breivik’i daha önce kimlerin ziyaret ettiği konusunda da bilgi vermekten kaçındı.

Schulz: Bugünkü AB’den umutlu değilim B adına Nobel Barış Ödülü’nü alan Avrupa

AParlamentosu Başkanı Martin Schulz,

“AB’nin üzerini kara bulutlar dolaşıyor.’’ dedi. Norveç Devlet Televizyonu’na konuşan Martin Schulz, birliğe üye 27 ülkenin birbirinden habersiz olduğunu belirterek, umutsuzluğunu dile getirdi. AB ülkelerindeki sıkıntılara değinen Schulz, “AB üyesi ülkelerde işsizlik, bütçe kesintileri, şiddetli protestolar, önemli iç anlaşmazlıklar boy gösteriyor. AB şu an bölünmüş durumda. Ne ekonomide ne dış politikada ne de askeriye de herhangi bir ortak noktaya sahip değil.’’ şeklinde konuştu.AP Başkanı Martin Schulz, üye ülkelerin ortak politika belirleyip buna göre mi hareket edeceği yoksa tek başına mı davranacağı konusunda karar vermesi gerektiğini söyledi. Schulz ayrıca, cani Breivik’in geçen yıl 69 kişiyi katlettiği Ütöya adasını ziyaret etti. Adaya geliş nedenini, ‘Avrupa ruhunu ve sosyal demokratik değerleri göstermek’ şeklinde açıklayan Schulz, adaya ziyaretini, kendisine bir görev addettiğini de söyledi. Ziyaret sonrası, İşçi Partisi Gençlik Kolları üyeleriyle bir araya gelen Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, aşırı sağcılık hakkında konuşma yaptı. Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, 2012 Nobel Barış Ödülü’nü, AB adına alan 3 lider arasında yer almıştı.


7 İSKANDİNAVYA

‘BatPod’ yaptı, İsveç medyasının ilgi odağı oldu

İsveç’in Göteborg şehrinde yaşayan ve bir Türk kızı ile evli olan M. Jamil Shakfah kendi imkânlarıyla yaptığı ve adını BatPod verdiği motosiklet ile ilgi odağı oldu. RAMAZAN KERPETEN GÖTEBORG İsveç’in Göteborg şehrinde yaşayan 26

1yaşındaki Suriye asıllı M. Jamil Shakfah,

kendi imkânlarıyla yaptığı ve BatPod adını verdiği motosiklet ile İsveç medyasının ilgi odağı oldu. Bir Türk kızı ile evli olan ve kayınpederi ve kayınbiraderi ile birlikte açtığı Mam-Bilar isimli araba galerisinde sergilediği motosikletini görmeye medya adeta akın etti. Shakfah Zaman’a da röportaj verdi. TV4 gibi İsveç’in en büyük televizyon kanallarının yanı sıra Aftonbladet gibi yüksek tirajlı gazetelere de konu olan M. Jamil Shakfah; hep böyle bir şey yapmak istediğini, ‘Badman Dark Knight Rises’ filmini izlediği andan itibaren bu fikrin oluştuğunu ve bu proje için o zamandan beri çalıştığını aktardı. Bütün malzemeleri sıfırdan ve kendi el emeğiyle gerçekleştirdiğini söyleyen Shakfah, İsveç’te Teknik Meslek Lisesi’nde okuduğunu ve eğitimin kendisine katkısı olduğunu belirtti. Shakfah’ın BatPod’u elektrikli, motoru 2 bin 500 wattlık ve 48 Volt’luk bataryayla çalışıyor. Shakfah, aslında arabalar için olan motoru, motosikleti için modifiye etmiş. Motosiklet parçalarını araba mezarlıklarından tedarik eden Shakfah, tekerleri Ame-

rika’dan getirtmiş, zira böylesine büyük ve özel tekerleri bütün İsveç’te aramasına rağmen bulamamış. BatPod’u yapma sebebini, “Kendisine meydan okumak ve istediğinde yapabileceğini kendine kanıtlamak olduğunu” ifade eden Shakfah; arabayı yaparken hiçbir çizim kullanmadığını, sadece bol bol okuduğunu ve filmdeki resimleri incelediğini aktardı. Birçok parçayı deneme yanılma yöntemiyle yerleştirdiğini ve ideal formuna getirmek için birçok kombinezonlar denediğini ifade eden Shakfah; bir sonraki hedefinin ise yine Batman’in arabası olan ‘The Tumbler’ olduğunu ekledi. Bu projenin çok daha fazla bütçe gerektirdiğini söyleyen Shakfah, yine de bir gün bunu yapacağına inandığını belirtti. BadPod’unu internette açık arttırma ile satışa çıkaran Shakfah, elde edeceği gelirle de yeni projesine katkı sağlamayı umuyor.

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN


8 İSKANDİNAVYA

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Kamil Subaşı

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım... 2012’nin sonlarına geldiğimiz şu günlerde çici ve kısadır. Senin dünya hayatın ise azın bir taraftan yeni yıla girmenin heyecanını ta- azıdır. Bunun da azının azı kalmış, çoğu şırken, diğer taraftan da geçirdiğimiz günle- geçmiştir. Ey oğlum! Ölümden şüphe edirin, ayların kendi adımıza hesabını yapıp yorsan uyku uyuma! Uyumak mecbûriyetinde olduğun gibi, ölüme de acaba geçen zamanı olması mahkûmsun. Dirilmekten de gerektiği gibi değerlendireşüphe ediyorsan uykudan En iyisi biz Hz. Lokman’ın bildik mi endişesini taşıyouyanma! Uykudan uyandığın oğluna nasîhatine kulak ruz. Yeri yer, ‘Hey gidi günler’ demekten kendimizi verelim: ‘Ey oğlum! Dünya gibi, öldükten sonra da dirilealamıyor, geçirdiğimiz o acı- geçici ve kısadır. Senin dünya ceksin.’ Hayatı dünya ve ahiret ektatlı, dertli-ıztıraplı elemi hayatın ise azın azıdır. Bunun senli değerlendirenler için ise gitmiş lezzeti kalmış günleda azının azı kalmış, çoğu her geçen yıl; en sevgiliye karin özlemini çekiyoruz. geçmiştir. Ey oğlum! Rutin bir alışkanlık olaÖlümden şüphe ediyorsan vuşma adına; bir aşığın maşuğuna kavuşması adına geçen rak her yılın sonuna gelinuyku uyuma! Uyumak diğinde gazetelerde çarşaf mecbûriyetinde olduğun gibi, zamanı iple çekmesi, aradaki mesafeleri kapatma adına yolçarşaf haberler çıkar, o yıl ölüme de mahkûmsun. ları hızla arşınlaması misali, bir içerisinde öne çıkan haberDirilmekten de şüphe ler bir liste halinde özet ola- ediyorsan uykudan uyanma! askerin askerde sevdiklerine, sevenlerine kavuşması adına rak verilir. Bir sonraki yıla Uykudan uyandığın gibi, ‘şafak’ sayması misali, bir seyönelik tahmin ve tavsiyöldükten sonra da vinç kaynağıdır aslında. Ama lerde bulunulur. Ülkeler dirileceksin.’ geçirilen zaman; O’nun adına kendi yıllık bütçelerini gözden geçirir bir sonraki yıl için atılması gere- değerlendirilememesi, derdiyle olması geken adımlar, projeler kararlaştırılır. Şirketler rektiği kadar dertlenilememesi, bir gencin yıl sonu hesaplarını yapıp vergi dairesine ye- daha elinden tutulup içine düştüğü bataklıktiştirmeye çalışır, en az vergi ile o yılı kapatma tan çıkarılamaması, bir annenin daha çocuğu heyecanını taşırlar... Bizler de hesabımızı ya- için göz yaşı dökmemesi, bir neslin daha ecparız Allah’ın bize verdiği zamanı iyi değer- dadına kızmaması, bir milletin daha tekrar lendirebildik mi, O’nun rızası eksenli kulla- ümitsizliğe düşmemesi adına bizim için bir ızdırap kaynağıdır aslında... nabildik mi diye... Bize düşen bir yandan geçmişten ders çıÇocuklar büyük bir heyecanla girer yeni yıla, bir yaş daha büyümüş olmanın heyecanı kartmaya çalışırken, diğer taraftan da sürekli ile. Önceleri bu yıllar nasıl geçecek diye he- yenilenme gayreti içerisinde yeni şeyler yapsap edilir, sonralarında ise geriye dönüp ba- maya çalışmak, önümüze çıkan fırsatları dekılır bu yıllar nasıl bu kadar hızlı geçti diye... ğerlendirmek, yenilenme adına kendi eksikGençler de ayrı bir heyecan taşır yeni yıl liklerimizi gözden geçirip onları tamir etmeye ile beraber. Kimisi okulunu bitirip bir işe atıl- çalışmak, hatayı kendimizde aramak; güzelmanın hayali ile, kimisi de bir an önce sevdi- likleri başkasına, eksiklikleri kendimize mal ğine kavuşabilmenin arzusu ile geçsin ister etmek, yeniliklere açık olmak, Hz. Mevlana gibi demek: yıllar biran evvel... Hayatı içinde yaşadığı dünyadan ibaret Her gün bir yerden göçmek ne iyi gören; tüm plan, proje ve çalışmalarını ona Her gün bir yere konmak ne güzel göre yapanlar içinse ayrı bir hüzündür her geBulanmadan donmadan akmak ne hoş len yeni yıl. Bir yandan yapmacık sevinç Dünle beraber gitti Cancağızım ne kadar gösterileri, eğlenceler ile bir yılın bitişi kutlanırken, diğer yandan bir yıl daha yaşlanmış söz varsa düne ait Şimdi yeni şeyler söylemek lazım... olmanın, -sebepler çerçevesinde- biraz daha Var mısınız hep beraber, yeni yıl ile beölüme yaklaşmış olmanın hüznünü ve ızdırabını taşır iç dünyasında. İmkan olsa da za- raber yeni şeyler söylemeye, arılar misali manı dondurabilsek, imkan olsa da yaşlılığa yeni çiçekler aramaya, bal üretip insanlığın çare bulabilsek, imkan olsa da ölümü kaldı- hizmetine sunmaya... Yeni ‘Opinionen’ aborabilsek, imkan olsa da geriye gidebilsek... der neleri bulmaya... dururlar ama hey hat ne ölüme, ne de yaşlıNOT: lığa çare var ne de zamanı geri döndürmeye... Noel tatili nedeni ile matbaanın kapalı olAma insanoğluyuz, yine de son bir umut diyerek sürekli araştırmalar yapıp ‘acaba’ bir çı- masından dolayı, gazetemiz 26 Aralık-1 Ocak kış yolu var mı diye didinir durulur ama na- tarihleri arasında basılamayacaktır. Yeni yılda file... En iyisi biz Hz. Lokman’ın oğluna na- tekrar buluşmak ve hayırlı ve verimli bir sîhatine kulak verelim: ‘Ey oğlum! Dünya ge- 2013 dileğiyle...

Holiganizme karşı yeni eylem planı Danimarka Futbol Federasyonu’nda (DBU) yapılan bir toplantı ile kamuoyuna açıklandı. Adalet Bakanı Morten Bödskov ve DBU Başkanı Allan Hansen’in açıkladığı eylem planı toplantısına Lig Derneği, Danimarka Taraftarlar Derneği ve Emniyet yetkilileri katıldı.

Olay çıkaran holiganlar statlardan uzak tutulacak HASAN CÜCÜK KOPENHAG Danimarka’da son dönemde giderek

1artan tribün olaylarına karşı sert ted-

birler alınıyor. En son Bröndby – FC Kopenhag arasında oynayan kupa maçından sonra Bröndby taraftarının sahasya girmesiyle olaylar çıkmıştı. Polis ve stat güvenliği taraftarı engellemede yetersiz kalmıştı. Danimarka futbolunun önde gelen iki takımı arasındaki maçlara rakip takımın gelmemesi kararı alınmıştı. Bröndby takımı taraftarının çıkardığı olaylardan sonra deplasman maçları için kulüpten bilet satışını yapılmayacağını duyurmuş ancak bu kararı daha sonra değiştirmişti. Bütün bu gelişmelerden sonra harekete geçen adalet bakanlığı ve futbol federasyonu sahalardaki şiddete karşı yeni tedbirler aldı. Holiganizme karşı yeni eylem planı Danimarka Futbol Federasyonu’nda (DBU) yapılan bir toplantı ile kamuoyuna açıklandı. Adalet Bakanı Morten Bödskov ve DBU Başkanı Allan Hansen’in açıkladığı eylem planı toplantısına Lig Derneği, Danimarka Taraftarlar Derneği ve Emniyet yetkilileri katıldı. Açıklanan eylem planına göre; sahaya çok yaklaşan holiganların fotoğrafı çekilecek, siyasi yaptırımlar artırılacak, stat güvenliğini sağlayan güvenlikçilerin daha iyi bir eğitim alması sağlanacak, daha önce maçlarda olay çıkardığı tespit edilen holiganlar stada en fazla 3 km kadar yaklaşacak, kulüp – polis işbirliği

E-bültenimize abone oldunuz mu?

sağlıklı şekilde sağlanacak. Bu kurallardaki amacın; herkesin güven içinde maçları izlemesini sağlamak olduğu ifade edildi. Danimarka Taraftar Dernekleri Başkanı Rasmus Trenskow, yeni eylem planıyla ilgili yaptığı açıklamada, ‘Futbol maçına gitmek bir eğlence olmalı, bu yüzden sonunda fark edilmekten ve dinlenecek olmaktan dolayı son derece mutluyuz. Söz konusu planların uygulanmasını sağlayacağız. Böylece holiganların stadyumlara girmesini de önleyeceğiz.’ dedi. Lig Derneği Başkanı Thomas Christensen, yeni eylem planıyla daha fazla seyircinin statlara gelmesini arzuladıklarını belirterek şunları söyledi: ‘Yaptığımız araştırmalara göre statlara gelen taraftarın yüzde 99’u kendini güvende hissediyor. Ancak birçok taraftar ise çeşitli nedenlerle tribüne gelmiyor. Güvenliğin tam sağlanmasıyla bu taraftar kitlesinin tribünlere geleceğini ümit ediyoruz’. Arhus Üniversitesi’in futbol uzmanı Jonas Havelund, yeni adımların son derece olumlu olduğunu ve işe yarayacağından emin olduğunu ifade ederek, ‘Hukuki haklardan ödün vermeden, futbol fanatiklerinin fanatik olma hakkını da koruyarak stadyumda olmanın tadını çıkarma şansını vereceğiz’ dedi. Havelund, kulüp ve taraftarlar arasında diyalog kurulması gerektiğin söylerken, futbol kulüpleri artık fikirlerinin alınacak olmasından dolayı memnun olduklarını dile getirdiler.


9 İSKANDİNAVYA

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

İSVEç HABER TURU Dünya Azerbaycanlılar Kongresi Malmö’de yapıldı dört bir yanındaki Azerbaycan diaspora temsilcilerinin bir araya geldiği toplantının açılış konuşmasını Dünya Azerbaycanlılar Birliği eski Başkanı Prof. Dr. Cavad Derexti yaptı. Bu yıl, Dünya Azerbaycanlılar Birliği’nin kuruluşunun 67’nci yıldönümünün kutlandığını hatırlatan Derexti, çok yakında bir Azeri televizyon kanalının Malmö şehrinde yayına başlayacağı müjdesini verdi. Derexti, Türksat uydusu üzerinden yayın yapacak televizyon kanalı için yardımlarını esirgemeyen Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım’a teşekkür etti. Derexti ayrıca, Azerbaycanlıların, Güney Azerbaycan Türkleri ve Kuzey Azerbaycanlı diye anılamayacağını belirterek, tüm Azerbaycan Türklerinin tek yumruk halinde hareket etmesi gerektiğini kaydetti. Dünya Azerbaycanlılar Birliği Başkanı Prof. Dr. Mir Eşref Fatiyev ise yaptığı açıklamada, “Hala Ermenistan işgali altında bulunan Karabağ topraklarının ve İran’da yaşayan Azerbaycanlıların da bir gün hürriyetlerine kavuşacağını ümit ettiğini” söyledi.

Galatasaraylı Elmander çocukluk hayalini açıkladı alatasaray’ın İsveçli forveti Johan Elmander’in ba-

Gbasının işi dolayısıyla küçük yaşlardan beri kam-

yonlarla iç içe olduğu öğrenildi. Ülkesinde medya karşısına geçen Elmander, “çocukken hayalim ya futbolcu ya da kamyon şoförü olmaktı” diye konuştu. Galatasaraylı futbolcu memleketi Alingsas’ta Elmander Stadyumu adı verilen yeni stadın açılışına katılırken, ailesiyle beraber de vakit geçirme şansı buldu. Scania marka yeni bir kamyonun tanıtımında objektif karşısına geçen Elmander Ailesi’nde Johan’ın babası Bert Elmander’in şirketi; kardeşi ve üvey kardeşiyle beraber idare ettiği hatta kamyonlarda sürücülük yaptığı belirtildi. “Ben futbol dışında bu işle birlikte büyüdüm” diyen Johan Elmander, çocukken babası Bert kamyonla evden ayrıldığında camdan bakıp ağladığını içtenlikle anlattı. Tecrübeli futbolcu ayrıca, nakliyat ile ilgili işleri kardeşleriyle birlikte küçük yaşta öğrendiğini belirterek, “Biz üç kardeşin çocukluk hayali futbolcu ya da kamyon şoförü olmaktı” ifadelerini kullandı.

Sundvalla’da Pizza Butik’de 27 kişi zehirlendi, 1 kişi öldü undvalla’da 27 kişi farklı saatlerde aynı pizza bu-

Stik’de yemek yedikten sonra, karın ağrısı ve kusma

nedeni ile hastaneye kaldırıldı. ’’Gıda zehirlenmesi’’ teşhisi konan hastaların mideleri yıkanırken, serum verildi. Hastalardan biri bütün müdahalelere rağmen kurtarılamayarak hayatını kaybettiği bildirildi. Zehirlenme olayından sonra inceleme başlatan belediye sağlık yetkilileri, pizza salatasında, tehlikeli virüs bulduklarını ve hastalanan 27 kişinin de salatadan yediği belirtildi.

Tır kamyonu üzerinden geçti, burnu bile kanamadı sveç’te meydana gelen, kar ve tipinin neden olduğu bir kazada, otomobilin üzerinden tır geçti. Otomobilde bulunan şoförün burnu bile kanamadı. İş çıkışı evine otomobil ile dönen 47 yaşındaki Kent Sundberg, yolun kaygan oluşu ve yoğun tipinin görüş mesafesini 1 metre indirdiği trafikte, arabasının kontrolünü kaybederek tır kamyonu ile çarpıştı. Çarpışma sonrası otomobil tır kamyonunun altında kalarak hurdaya döndü. Otomobilin içerisinde bulunan 4 çocuk babası Kent Sundberg, arabadan sağlıklı bir şekilde çıkarılırken sadece biraz sırtının ağrıdığını söyledi.

İ

Türkiye’nin son dönemde iyice yavaşlayan Avrupa Birliği üyelik sürecinin önümüzdeki dönemde yeni bir ivme kazanması bekleniyor.

Carl Bildt’ten Türkiye için AB’de pozitif adım müjdesi

İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, Brüksel’de gerçekleştirilen Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları toplantısı sonrasında, “Türkiye’nin AB üyelik sürecinde bu yıl önceki yıllara nazaran daha fazla pozitif sonuç alacağız.” dedi. EMRE OĞUZ STOCKHOLM İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt,

1Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecinin bu yıl hız kazanacağını söyledi. Belçika’nın başkenti Brüksel’de gerçekleştirilen AB Dışişleri Bakanları toplantısının ardından sosyal paylaşım sitesi Twitter üzerinden bir açıklama yapan Bildt, “Türkiye’nin AB üyelik sürecinde bu yıl önceki yıllara nazaran daha

fazla pozitif sonuç alacağız.” dedi. Avrupa’nın son dönemde birçok farklı konuyla ilgilenmek zorunda kaldığını belirten Bildt, “Nihayet sıra genişleme meselesine geldi.” dedi. AB Dışişleri Bakanları toplantısından çıkan sonuç bildirisinin Türkiye bölümünde geçtiğimiz 5 yıl boyunca eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminde Fransa’nın boykotuna takılan ‘katılım’ kelimesi, tekrar metinde yer aldı. Türkiye’nin

ekonomisinden övgüyle bahsedilen bildiride ayrıca; ‘’AB Konseyi Türkiye’yi yeni anayasa çalışmasında güçlü bir şekilde teşvik eder’’ ifadelerine yer verildi. Bu arada Avrupa Birliği dönem başkanlığını 1 Ocak tarihinde Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nden devralacak olan İrlanda’da Avrupa Birliği Bakanı Lucinda Creighton, Türkiye ile en az bir başlık açacaklarını söyledi.

Eski Nokia çalışanları tarafından 220 yeni şirket kurulmuş FO T O : N O KI A

ünya Azerbaycanlılar Kongresi, İsveç’in üçüncü

Dbüyük şehri olan Malmö’de yapıldı. Dünyanın

HALİS YILDIRIM HELSİNKİ 5 yıl öncesi bir geçmişe sahip olan ve Kuzey Avrupa

1ülkeleri arasındaki en büyük iş kurma konferansı

olan ‘Slush’ konferanslarında, geçen yıl 500 şirket ve 200 yatırımcı bir araya gelmişti. Finlandiya ve ekonomi deyince Nokia’nın gidişatı bir şekilde görüşme konusu oluyor. Haziran ayında Nokia; Finlandiya’da 3 bin 700 ve tüm dünyada toplamda 10 bin kişiyi işten çıkarmıştı. Nokia, kötüye gidişatına rağmen en yetenekli çalışanlarına mali yardım ve eğitim olanakları sunarak onların kendi işlerini kurmalarını sağladı. Yetkililerin bildirdiğine göre eski Nokia çalışanları tarafından 220 yeni şirket kurulmuş durumda. Bu şirketlerden en ünlüsü ve gelecekte küresel ölçekte etkili olacağı söyleneni ise Jolla Mobile. ‘Slush’ konferansında da görücüye çıkan şirketlerin kendilerini ve projelerini anlatmaları için 2 dakikaları bulunuyor ve 2 dakikada jüri üyelerini en vurucu reklam ve tanıtımlarla etkilemeye çalışıyorlar. Geçen yılın ‘Slush’ birincisi, insanlara gitar öğreten iPad oyunu ‘WildChords’ ile Finli yeni bir şirket Ovelin olmuştu. Finlandiya hükümeti ise bu konferans ve Nokia’dan ayrılanların kurduğu yeni şirketlerin başarılarını hemen farkederek destek vermekte geçikmemiş. Bu şirketlerden AR-GE çalışmalarına ve yeni kurulan şirketlere teşvik olarak vergi indiriminde bulunuluyor. Finlandiya Başbakanı Jyrki Katainen, Nokia’nın 2000 yılında kişi başına düşan milli gelirin yüzde 4’ünü karşı-

ladığını 2011’e gelindiğinde ise yüzde 0,5’e düştüğünü belirtmesine rağmen hem Finlandiya’da hem de dünyada etkin rolünü devam ettireceğine inandığını belirtti. Gelecekten umutlu olan Katainen, yeni girişimcilerin küresel ölçekte başarılı olacağını düşünüyor. Rovio şirketinin ‘Angry Birds’ oyunu ve Nokia araştırma merkezinde kurulan Supercell isimli tablet oyunu tüm dünyada etkisini arttırıyor. Nokia’nın endişe verici durumu insanların tüm Finlandiya’da başka iş olanakları ve çıkış yolları aramalara sebep olmuş. Finlandiya’daki iş çevreleri bunun iş hayatına canlılık geleceği düşüncesindeler.


10 İSKANDİNAVYA

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Taastrup Belediye Başkanı Michael Ziegler:

Diyaloğumuzu geliştirmemize yardımcı oluyorsunuz Taastrupgårds lokalinde düzenlenen programa oldukça kalabalık bir davetli kitlesi katıldı.

ERDAL çOLAK TAASTRUP Dialog Forum Derneği ile Taas-

1trup Kilden Derneği’nin, Muhar-

rem ayının sona ermesiyle birlikte Taastrupgårds lokalinde düzenlediği akşam yemeği ve aşure davetine oldukça kalabalık bir davetli kitlesi katıldı. Programın konukları arasında, Taastrup Belediye Başkanı Michael Ziegler ve Radikal Parti Milletvekili Nadeem Farooq’un yanısıra, Taastrup Belediye Meclis üyeleri Kemal Bektaş, Ekrem Günbulut, Michael Blem Clausen, Daniel Donoso, Albertslund Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Küçükakın ve pek çok sivil toplum kuruluşunun temsilcisi katıldı. Gecede konuşan Dialog Forum Derneği Başkanı Cömert Küçükakın, Muharrem ayının ve aşurenin önemine ve birçok önemli hadisesinin bu ayda yaşandığına dikkat çekti. Küçükakın şöyle devam etti: “Biz diyalog yoluyla birbirlerinine önyargıları olan toplumsal kesimlerin önyargılarını çürütmek için Dialog Forum olarak çeşitli çalışmalarda bulunuyoruz. Toplum içinde farklı kültürlerin ve dinlerin buluştuğu ortak bir platform kurma çabası içindeyiz. Biz çeşitliliğimizi kucaklamalı, ama farklılıklarımızı paylaşmalıyız.” Programda kısa bir konuşma yapan Taastrup Belediye Başkanı Michael Ziegler, “Hosgörü ve birlikte yaşam kültürüne vurgu yaparak, bugün hangi dinden görüşten olursak olalım birlikte böyle bir etkinliğin Dialog Forum ve Taastrup Kilden Derneği tarafından düzenlenmesi, son derece sevindirici, davet edildiğim için çok tesekkür ediyorum.” dedi. Ziegler, “Taastrup şehrimizde farklı bir çok etnik kökenden gelen vatandaşlarımız var. Bu yüzden, farklı etnik kökenden gelen vatandaşlar arasında diyaloğun geliştirilmesi hususunda çalışmalarda bulunan Dialog Forum’u kutluyorum. Ayrıca yaptığınız çalışmalar Taastrup belediyemizin en-

Radikal Parti Milletvekili Nadeem Farooq’un hediyesini Mehmet Alataş verdi.

Taastrup Belediye Başkanı Michael Ziegler’e bakır üzerine adının yazılı olduğu plaketi Dialog Forum eski Başkanı Sami Küçukakın verdi.

tegrasyon ve vatandaşlık politikası ile birebir örtüşüyor. Taastrup belediyesi olarak bizim birarada yaşama ve birbirimizle diyaloğu geliştirme çalışmasına yardımcı ve katkıda bulunduğunuz için Dialog Forum’a teşekkür ediyorum.” diyerek sözlerini sonlandırdı. Gecede konuşan Radikal Parti Milletvekili Nadeem Farooq, “Burada bulunmaktan çok memnunum. Bu kadar güzel organizasyonda yer almak beni çok mutlu etti. Aşure kültürü dinler arası bir diyalog platformuna öncülük ettiği gibi, aynı zamanda Danimarka toplumunun farklı etnik kültürlerini, kendi içindeki farklı unsurların arasında da barışçıl köprüler kurulmasına yardım edecektir.” dedi. Farooq, “Diyalog, karşılıklı anlayışla birbirimizi anlamamıza yönlediren iletişimin açık bir şeklidir. Diyalog, kendi fikirlerimizi başkaları paylaşmak ve başkalarının fikirlerini dinlemek.” diyerek konuşmasını bitirdi. Programda, Taastrup Belediye Başkanı Michael Ziegler ve Radikal Parti Milletvekili Nadeem Farooq`un teşekkür plaketleri Dialog Forum ve Kilden Derneği tarafından takdim edildi. Gecede ayrıca Cavit Ece’nin ney dinletisi büyüleyici bir ortam oluşturdu. Program vatandaşlara aşure ve yemek ikramı yapılmasının ardından sona erdi.

“Plansız işlerde başarısızlıklar planlanmıştır”

Malmö’de iş dünyasına yönelik faaliyetler düzenleyen STURF Derneği, üyelerine “Kalite Yönetimi, Markalaşma ve İkna Kabiliyetini Geliştirme” konulu iki günlük seminer düzenledi.

AHMET ÖZDEMİR MALMÖ Üyelerinin iş potansiyelini artırmak, yeni işler

1kurmalarını teşvik etmek, yol göstermek, kontaklar

kurmak ve yapılan işlerde kalite standardını sağlamak için seminer, konferans ve geziler düzenleyen STURF İşadamları Derneği bu kapsamdaki faaliyetlerine bir yenisini daha ekledi. SWETURK Federasyonu’na bağlı STURF İşadamları Derneği üyelerine “Kalite Yönetimi, Markalaşma ve İkna Kabiliyeti Geliştirme” konulu seminer düzenledi. İki gün süren seminere konuşmacı olarak Türkiye’den davet edilen Talip Pınar katılımcıların yüksek ilgilerinden memnuniyet duydu. Pınar, girişimcilerin iş kurmadan önce yapacağı planlamanın öneminin yanında işin devamı ve markalaşması için dikkat edilecek hususlara ayrıntılı olarak değindi. Pınar: “Bir girişimcide vizyon olmalıdır. Vizyon; vazgeçilmeyecek olan hayal-

lerdir. Ortaklıklar başarılar getirir fakat anlaşma şartlarının iyi konuşulması lazım. İs kurmadan önce herhangi bir anlaşmazlık durumunda ortakların nasıl ayrılacağı maddesini detaylı olarak konuşmaları gerekmektedir.” Dedi. “Ayrıca eldeki imkânları iyi bilmek lazım. Bu atla bu yarış kazanılır mı? At koşmuyorsa ve bizde zorluyorsak enerji ve zaman kaybımız gerçekleşecek demektir.” diyerek sözlerine devam eden Pınar, “Plansız işlerde başarısızlıklar planlanmıştır. Planlama yaparken dikkat edilecek 4 ana husus vardır. Kişi güçlü yanlarını, zayıf yanlarını, tehlikelerini ve fırsatlarını iyi bilmek ve bunları fark ederek farkındalıklar oluşturabilmelidir.” diye konuştu. İşadamlarını birlik ve beraberliklere davet eden Pınar, ayrıca işadamlarına STURF İşadamları Derneği’nin kontaklarını değerlendirmeleri gerektiği üzerinde durdu. Seminer katılımcılara başarı ve katılım sertifikası verilmesi ile son buldu.


12 İSKANDİNAVYA

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

2012 Nobel Barış Ödülü töreninde konuşan Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjørn Jagland:

AB’nin mükemmel olduğu inancı ile bir araya gelmedik

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ve Nobel Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland 2012 Nobel Barış Ödülü töreni konuşmasında, Türkiye’ye de bazı atıflarda bulunarak, Türkiye’nin demokratikleşmesinin dünya barışı için çok önemli olduğunu söyledi. 3 AB’li yetkili, 2012 Nobel Barış Ödülünü, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ve Nobel Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland’ın elinden aldı. FOTO: ZAMAN

ENGİN TENEKECİ OSLO 2012 Nobel Barış Ödülü, Oslo Be-

1lediye Sarayı’nda yapılan törenle

resmen AB’ye verildi. Ödülü, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ve Nobel Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland’ın elinden, AB ülkelerini temsilen AB Konseyi Başkanı Herman van Rompuy, AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz aldı. Törene, Kral Harald, Kraliçe Sonya, Veliaht Prenses Mette-Marit eşi Veliaht Prens Haakon, Norveç Başbakanı Jens Stoltenberg, Fransa Başbakanı François Hollande, Belçika Başbakanı Elio Di Rupo, Almanya Başbakanı Angela Merkel, Danimarka Başbakanı Helle ThorningSchmidtm gibi yaklaşık 20 farklı AB’li lider katıldı. Başkentte yoğun güvenlik önlemleri alınırken, ödül törenin yapılacağı Oslo Belediye Sarayı’nın çevresi hava ve kara trafiğine kapatıldı. Norveç polisi, 2013 Nobel Barış Ödülü tören gününü ‘tarihin en telaşlı’ günü olarak nitelendirdi. Ödülün verilceği bir gün öncesi, kalabalık bir Norveçli grup, Oslo sokaklarında yürüyüş düzenleyerek, ‘bizler Norveçliyiz, Avrupalı değiliz’ pankratlarıyla ödülün AB’ye verilmesini protesto etti. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ve Nobel Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland tören konuşmasında, Türkiye’ye

de bazı atıflarda bulunarak, Türkiye’nin demokratikleşmesinin dünya barışı için çok önemli olduğuna parmak bastı. Jagland, AK Parti iktidarının Türkiye’nin AB üyelik hedefinin reform sürecinde kılavuz işlevi gördüğünü de kaydetti. ‘’Bugün burada, AB’nin mükemmel olduğu inancı ile bir araya gelmedik.’’ diyen Nobel Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland, törende bir araya gelinme nedenini, AB’nin problemleri konusunda ortak hareket edilmesi inancı şeklinde açıkladı. Avrupa’da barışa sağladığı katkılardan dolayı AB’nin öncülerini öven Jag-

land, iki dünya savaşında da karşı karşıya gelen Fransa ve Almanya’ya teşekkürlerini iletti. Jagland, Doğu Avrupa’nın özgürleşmesinde Rusya Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov ve Polonya lideri Lech Walesa gibi siyasetçileri anarak, ‘’Bu iki lider, hak ettikleri barış ödülünü aldı. Şimdi sıra, AB’de.’’ şeklinde konuştu. Yaklaşk 111 yıldır verilen Nobel Barış Ödülü’nün, bu sene bir kişi/kişilerden ziyade bir kuruma yani Avrupa Birliği’ne verilmesi, ülke içi ve dışında bir çok tepkilere neden olmuştu. Özellikle Norveç yerel medyası, AB’ye verilen

ödülü, ‘Nobel Barış Ödülü siyasallaşıyor mu?’ şeklinde nitelendirmişti. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri ve Nobel Komitesi Başkanı Thorbjørn Jagland, ödülü AB’nin kazandığını ilan ettiği konuşmasının hemen ardından Nobel Enstitüsü’ndeki odasında Zaman’a verdiği mülakatta, verilen kararın siyasi olduğunu; ancak bunun sadece Norveç’le bağlantısı olmayan bir karar olduğunu ifade etmişti. Ayrıca Jagland, komitenin verdiği karara daha büyük açıdan bakılması gerektiğinin altını çizmişti. AB’ye verilen ödülün gerekçesi olan, ‘Avrupa Birliği’nin son 60 yıldır Avrupa’da barışa katkısı’ da, dış medyanın hedef oklarına maruz kalmıştı. İngiliz The The Sun gazetesi, birliğe verilen ödülü alay konusu yaparak, ‘Komik ve absürt. Bu şaka herhalde!’ ifadelerini kullanmıştı. İtalyan medyası ise verilen kararı, “Saraybosna’da, Kosova’da üç maymunu oynayan bir birliğe nasıl olurda barış ödülü verilir.” şeklinde eleştirmişti. Ayrıca, ödül sahibinin açıklanmasından hemen ardından ülke genelinde yapılan bir kamoyu yoklamasında, halkın genelinin 2012 Nobel Barış Ödülü’nün AB’ye verilmesinden menun kalmadığı ortaya çıkmıştı. Norveçli siyasiler de ödülün kime verileceğinin hakla sorulmuş olması halinde farklı bir netice çıkacağına dikkat çekti. Daha önce Norveç halkı, AB’ye üyelik referandumunda yüzde 70 oranında ‘hayır’ oyu vermişti.

Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz (sağda), AB Konseyi Başkanı Herman van Rompuy (ortada) , AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso (solda) FOTO: ZAMAN


13 İSKANDİNAVYA

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Mühendislikten üniversite ögretim görevliliğine, tiyatro ve televizyon oyunculuğuna kadar birçok meslekte görev almış olan Dr. M. Naci Akkök, şuan başkent Oslo’da, dünyanın en büyük Amerikan şirketlerinden birinde baş teknoloji mimarı.

ENGİN TENEKECİ OSLO Yaklaşık 35 yıl önce Oslo’ya yüksek

1eğitim almak için gelen Dr. M. Naci Ak-

kök ile Zaman olarak Oslo Üniversitesi’nde bir söyleşi gerçekleştirdik. Akkök, gazeteci ve eğitimci kökenli bir aileden geliyor. Annesi, Andolu Ajansı’nın tanınmış gazetecilerinden Zuhal Avcı. Oslo’da geçirdiği 35 yıl zarfında, mühendislikten üniversite ögretim görevliliğine, tiyatro ve televizyon oyunculuğuna kadar birçok meslekte görev almış olan Akkök, şuan başkent Oslo’da, dünyanın en büyük Amerikan şirketlerinden birinde baş teknoloji mimarı. Akkök ayrıca, Oslo Üniversitesi’nde de araştırmalara katılıyor ve doktora seviyesinde eğitim veriyor. Dr. M. Naci Akkök, 35 yıl önce, ODTÜ (Orta Doğu Teknik Üniversitesi) Elektronik Mühendistliği Bölümü’’nü bitirdikten hemen sonra, Oslo Üniversitesi’ne yüksek eğitim almak için gelmiş. Yüksek lisansını ve doktorasını bilgisayar mühendisliği üzerinde tamamlamış. Buna parelel olarak, Oslo Filim Yüksek Okulu’nda tiyatro ve film eğitimi de almış. Sırasıyla, Norveç Devlet Tiyatrosu’nun bazı oyunlarında ve Norveç’in en büyük TV kanallarından biri olan TV2’de yayınlanan 24 bölümlük bir televizyon dizisinde de rol almış. Dr. Akkök aynı zamanda, 1977-91 yılları arasında Oslo Üniversitesi’nde kurulan bir Balkan müzik grubunda yaklaşık 14 yıl kadar Türk davulu, brac, santur gibi enstrumanlar da çalmış ve hala zaman zaman iş yerinin grubunda çalmaya devam ediyor. Dr. Akkök, eğitim hayatında şanslı ilkler yaşadığını belirtiyor. Örnegin, Kristen Nygaard Ole ve Johan Dahl gibi bilgisayarda ilk Nobel karşıtı ödüllerin (Von Neumann ve Turing ödülleri) ikisini bir arada alan Norveçli araştırmacıların öğrenciliğini yapmış. Türkiye’de de dijital devreleri küçültme teknolojisi üzerinde ilk çalışanlar arasında yer alan Güney Gönenç gibi insanların da öğrencisi olmuş. Norveç’teki ilk işine de değinen Dr. Akkök, şöyle devam ediyor: “O dönemler, hem elektronik hem de yazılım bilen insanlara epey ihtiyaç vardı. Özellikle yeni gelişmekte olan mobil (denizcilik) haberleşmesinde. Hocamın yönlendirmesiyle, bugünkü mobil telefonunun da ilk adımları sayılabilecek mobil uydu haberleşmesinde çalışmaya başladım. Uydular ile yer arasındaki haberleşmeyi sağlayan yer istasyonlarının tasarımı ve yapılmsında görev aldım. Bu tür istasyonu dünyada ilk yapan Norveç, ilk kurulduğu yer de Norveç (Eik, Rogaland).’’ Aynı zamanda Sağ Parti (H) üyelerinden olan ve 2013 parlemento seçimlerinde Sağ Parti listesinde de yer alan Akkök, siyasete atılma nedenini şu şekilde açıklıyor: “Norveç siyasetine hem katkıda bulunmak istiyorum, hem de siyaseti etkilemek istiyorum. Çünkü biz, Norveç siyasetinin içinde olmadığımız için, bu ülkede alınan karalar üzerinde bir etkimiz olmuyor; dolayısıyla başkaları bizim adımıza karar veriyor. Çocuklarımın büyüdükleri zaman bu toplumda saygı duyulan insanlar olmasını istiyorum. Bu, benim ve ailem için oldukça doğal bir ihtiyaç. Siyasette de temsiliyet şart ve zaten demokrasilerde siyasetin de ana amacı bu. Ayrıca unutmamamız gerekir ki, yurtdışında yaşayan bizler, aynı zamanda Türkiye’yi de temsil ediyoruz.” Akkök, konuşmalarında eğitimin önemine de parmak basıyor ve insanın söz sahibi olmasını eğitime bağlıyor. Bu konuyla ilgili

Dr. M. Naci Akkök:

Norveç’te alınan karalar üzerinde bir etkimiz olmuyor Dr. Akkök, eğitim hayatında şanslı ilkler yaşadığını belirtiyor. Örnegin, Kristen Nygaard Ole ve Johan Dahl gibi bilgisayarda ilk Nobel karşıtı ödüllerin (Von Neumann ve Turing ödüllerinin) ikisini bir arada alan Norveçli araştırmacıların öğrenciliğini yapmış.

sözlerini şu şekilde sürdürüyor: “Eğitimin, eğitimlinin belli bir statüsü var. Eğitim aracılığıyla; siyasette, idari kadrolarda, eğitimde, iş hayatında, akademik camiada, kısacası toplumda bir yerlere gelemeniz daha da kolaylaşıyor. Eğitim, özellikle Norveç’te azınlık olan bizler icin daha da önemli. İnsan ne kadar eğitimli olursa, burada da dünyada da sesini o kadar kolay duyuracaktır. Bundan dolayı eğitim, kendimizi de ülkemizi de temsil açısındadan çok önemli bir faktör.’’ ‘’Bugüne kadar hiç bir kimsenin, kendisini yasadığı toplumdan ayırarak her hangi bir şey kazandığını görmedim. Ayrı kalmak, yalnız kalmakla ve geri kalmakla eşdeğer. Bu konu, bizler azınlık olduğumuz için daha da farklı bir önem arz ediyor’’ ifadelerini kullanan Dr. M. Naci Akkök, kendisini yaşadığı toplumdan tecrit edenlerin, fert ve toplum bazında herhangi bir şey kazanamayacaklarının altını çiziyor. Akkök’e göre, Norveç gibi demokratik

ülkelerde izole olmak çok büyük bir hata. Bunun getireceği menfi neticelerini ise şöyle özetliyor: “İnsan yaşanılan toplumdan ayrı düştüğü zaman, onu kimin idare edeceğine, kimin haklarını savunacağına artık karar veremiyor. Çocuğunun gittiği okulun ne durumda olduğundan tutun da, onun ne kadar maaş hakkı olduguna kadar birçok şeyden habersiz bir yaşam sürüyor. Böylelikle ne toplumu etkiliyebiliyor, ne de toplum onu etkiliyebiliyor. Norveçliler, biz de Türkiye’yi görüyorlar. Biz de Türkiye insanını tanıyorlar. Bir nevi temsil konumundayız. Norveç’te kendimizi izole edersek, karşımızdakilere, ‘bunlar toplumdan uzak ve sorumluluk almayan insanlar’ imajını verebiliriz. Maalesef, galiba, bunu verdik de.’’ Norveç ve İsveç gibi ülkelerin siyasette oldukça liberal olduğunu dile getiren Akkök, Türkiye’nin, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana kısa bir zaman dilimi içerisinde oldukça gü-

zel ilerlemeler katetmesine rağmen henüz bu konuma gelmediğini ifade ediyor. Türkiye’nin hali hazırdaki demokratik açlımının da yeterli olmadığına işaret eden Akkök, “Eğer insanlar rahat değilse, istediklerini söylemiyorsa, baskı altındaysalar, bilinçsizce oy veriliyorsa, bu, benim için demokrasi değildir. Türkiye, demokraside doğru yolda, ama daha alacak yolu var. Ülke olarak iç çelişki ve çatışmalarla kendimizi çok yıpratıyoruz. Özellikle asker ve hükümetin çatışması bizi çok zayıflatıyor. Askerin siyasetten çekilmesi zorlamayla değil de daha doğal yollarla olmalıydı. Din ve askeriye, bu ülkeden çekip atılamayacak iki önemli olgudur. Bunları kökleri oldukça eskilere dayanır. Askerin askerlik yapması gerekiyor, siyaset değil. Din adamının da kendi görev sahasına çekilmesi gerekiyor. Herkes, kendi görevini icra ettiği taktirde, herhangi bir çatışma zemini de oluşmayacaktır.’’ şeklinde konuşuyor.


15 İSKANDİNAVYA Nefes Grubu, Finlandiyalılara nefes 1 aldırdı

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

EDA YILMAZ HELSİNKİ

Nefes Grubu çaldığı ve söylediği parçalarıyla eşsiz bir müzik ziyafeti yaşattı. FOTO: EDA YILMAZ

Helsinki’de düzenlediği müthiş konserin birinci bölümünde ‘Eski İstanbul Şarkıları’ icra eden Nefes Grubu, ikinci bölümde Fin ve Türk klasik müzik kültürünü başarıyla birleştiren parçalara yer verdi. Nefes Grubu çaldığı ve söylediği parçalarıyla eşsiz bir müzik ziyafeti yaşattı. Grup üyelerinden Yonca Ermutlu, sesiyle, dansıyla bütün dikkati üzerine çekti. Grup, İsmail Dede Efendi, Tanbûri Mustafa Çavuş, Tanbûri Cemil Efendi, Sultan 3. Selim ve Sultan 3. Murat’a kadar bir çok klasik Türk müziği parçalarını Fin halkına tanıttı. İcra edilen parçalardan bazıları şunlardı: ‘Uyan ey gözlerim’, ‘Çeçen kızı’, ‘Gül galında öten bülbülün olsam’, ‘Dök zülfünü meydane gel’, ‘Fırsat bulsam yâre varsam’, ‘Bir nev-cihana dil müptelâdır’, ‘Açılan bir gül gibi’ ve ‘Gönül durmaz su gibi çağlar.’ Yonca Ermutlu’nun seslendirdiği eserlere orkestrada flütte Panu Helke, neyde Kai Olander, ney ve klarnette John Millar, bendir, def, darbuka, kudum ve davulda Murat Ermutlu, dabrukada Christer Hackman eşlik etti. Konser sona erdiğinde seyircinin yoğun isteği ve alkışı devam ettirmesi üzerine sahneye tekrar gelen grup bir eser daha seslendirdi.

1990 yılında Türk ve Finli sanatçılar tarafından kurulan Nefes Grubu, Helsinki’de düzenlediği müthiş konseriyle Fin halkını büyüledi.

Prof. Dr. Halife Keskin:

Din hizmeti adına yapılan her hizmeti tebrik ediyor, destekliyoruz

Diyanet İşleri Başkanlığı Avrupa’dan sorumlu Dış İlişkiler Müşaviri Prof. Dr. Halife Keskin ve Belçika Diyanet Vakfı Basın Sözcüsü Coşkun Beyazgül, Finlandiya Diyanet Derneği’nin yeni mülk binası hakkında incelemelerde bulunmak üzere Finlandiya’ya geldi.

SALİH SEVGİCAN HELSİNKİ Finlandiya’ya bir dizi ziyarette bulunan

1Diyanet İşleri Başkanlığı Avrupa’dan

sorumlu Dış İlişkiler Müşaviri Prof. Dr. Halife Keskin, Finlandiya Diyanet Derneği’nde yaptığı açıklamalarında, ‘’Diyanet İşleri Başkanlığı artık dünyada Müslümanların başları sıkıştığında başvuracakları bir kurum haline gelmiştir. Diyanet sadece Avrupa’da Osmanlı’dan kalan camileri restore edip hizmete açmakla değil, Somali’den Pakistan Endonezya’ya kadar Müslümanların yaşadığı her coğrafyaya yardım etmektedir. Finlandiya’ya da mülk olarak açılması planlanan yere yardım edeceğiz ama burada yaşayan kardeşlerimizin de sahip çıkma adına elinden gelen gayreti göstermeleri gerekmektedir. Hukuki ve resmi işlemlerden sonra önümüzdeki Ramazan’da Teravih Namazı’nı yeni ca(Soldan sağa) Belçika Diyanet Vakfı Basın Sözcüsü Coşkun Beyazgül, Diyanet İşleri Başkanlığı Avrupa’dan sorumlu Dış İlişkiler Müşaviri Prof. Dr. Halife Keskin, Finlandiya Diyanet Derneği Başkanı Turgay Şenel. FOTO: EDA YILMAZ

mide kılmalarını arzu ediyoruz. Bundan sonrası için ise Helsinki’de kubbeli minareli bir cami asıl hedef olmalıdır” dedi. Finlandiya Diyanet Derneği Başkanı Turgay Şenel, ziyaret sonrası, ‘’Bize göre toplantıya katılan bu kalabalığın mesajı çok açıktır. Diyanet işlerinin bu mesajı alacağı inancındayız.’’ açıklamalarında bulundu. Prof. Dr. Halife Keskin gazetemize yaptığı açıklamasında ise şu hususların altını çizdi: ‘’Diyanet bir şemsiyedir. Bizim vizyonumuz ümmetin nerede bir taşı varsa ona sahip çıkmaktır. Esas olan odur. Din hizmeti adına yapılmış her hizmeti biz tebrik ediyoruz. Takdir ediyoruz. Destekliyoruz ve sahip çıkıyoruz.’’ Türkiye Cumhuriyeti Helsinki Büyükelçimiz H. Selah Korutürk’ü de makamında ziyaret eden Keskin daha sonra, Finlandiya Tatar Cemaati İmam Hatibi Ramil Bilal Hocaefendi ve cami yetkilileriyle biraraya geldi.


16 İSKANDİNAVYA

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Danimarka’da en az güven duyulan kurumların başında siyasi partiler geliyor. Partilere veya adaylara 25 bin krondan fazla yardım yapıldığında kişinin kimliğinin açıklanması gerekiyor.

DÜNYADA YOLSUZLUĞUN EN AZ OLDUĞU DANİMARKA’DA

Başbakan oğluna bile istisna yok Uluslararası Saydamlık Örgütü 2012 Yolsuzluk Algılama Endeksi’nde Danimarka’nın en temiz ülke çıkması bu ülkede yaşayanlar için şaşırtıcı olmadı. Kuralların çok net olduğu ve rüşvetin adının fazla duyulmadığı ülkede yolsuzluk ‘şahsi çıkar için görevi kötüye kullanma’ olarak tanımlanıyor. HASAN CÜCÜK KOPENHAG H A B E R Yolsuzluk, rüşvet, A N A L İ Z görevi kötüye kul-

lanma Danimarka için fazla bir anlam ifade etmiyor. Yolsuzluğun en az olduğu ülkeler sıralamasında ilk sırada bulunan Danimarka’da, vatandaşın ‘bilgiye ulaşım’ hakkı bulunuyor. Devletin veya kamunun verdiği bir kararın detayları için vatandaş bilgi istediğinde en geç 10 gün içinde kararın vatandaşa bildirilmesi gerekiyor. Kanunun çizdiği çizgi dışına çıkmayı engelleyen bu uygulamaya riayet etmeyen ‘görevi kötüye kullanmaktan’ koltuğunu kaybediyor. Filistinli mültecilere BM kurallarına rağmen ‘vatandaşlık’ hakkını vermeye Entegrasyon Bakanı Birthe Rönn Hornbech’in görevini kötüye kullandığını ‘bilgiye ulaşım’ hakkını kullanan gazeteciler ortaya çıkarmıştı. Bakan Hornbech 8 Mart 2011’de Başbakan Lars Lökke Rasmussen tarafından azledilerek, bedelini ödemişti. ‘Bilgiye ulaşım’ kanunu Danimarka’da 1985’te kabul edildi. Yolsuzluğun en çok görüldüğü kamu ihaleleri Danimarka’da çok sıkı kontrol altında tutuluyor. Ülkenin önde gelen uzmanlarından oluşan Rekabet Kurulu, ülkede yapılan tüm kamu ihalelerinin kanuna uygun olarak yapılmasını denetliyor. 500 bin kronu aşan tüm kamu ihalenin tüm detayları açıktan ilan edilmek zorunda. 1,5 milyon kronu geçen ihalelerin ise tüm AB sınırları içinde ilan edilmesi gerekiyor. Kamu ku-

rumları 500 bin kronun altında tüm alacaklarını ilan etmek zorunda ancak ihale yapmadan satın alma hakkına sahip. Alımda usulsüzlük olup – olmadığını Rekabet Kurulu denetliyor. Rekabet Kurulu, sadece ihalenin kanunlar çerçevesinde yapılmasını denetlemekle kalmıyor, firmaların kamu ihalelerini alarak firmaların kartel oluşturmasını engelliyor. İdari, yargı ve diğer kurumlar görevini eksiksiz yaparak yolsuzluğa pirim vermiyor. Yapılan ihalelerde usülsüzlük durumunda İhale Şikayet Kurulu devreye giriyor. Şikayetler yazılı yapılıyor. Kurulun verdiği karar bağlayıcı oluyor. Haksızlık durumunda tazminata hükmediyor, ihaleyi iptal ediyor. Her firma her ihaleye giremiyor. Kamu kurumları ihaleyi verirken, firmanın uzmanlığının yanı sıra ucuz ve kaliteli olmasına dikkat ediyor. Eşitsizliğe yol açan, demokratik kurumlara olan güveni sarsan yolsuzlukla mücadelede, etik kuralların yanında para ve hapis cezası da bulunuyor. Ceza Yasası’nın 122 ve 299. maddeleri yolsuzlukla mücadeleyi içeriyor. Rüşvet almak, görevi kötüye kullanmak, şahsi çıkar sağlamak gibi yolsuzluğa giden konuları içeriyor. Bu suçları işleyenler para cezasının yanı sıra 3 yıla kadar hapis cezasına çarptırılıyor. Ancak şu ana kadar bu maddeler gerekçe gösterilerek açılan dava sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu kanun sadece Danimarka sınırları içinde iş yapan Danimarka firmalarını kapsamıyor. Kanun, yurtdışında iş

yapan Danimarka firmaları içinde geçerli. Yurtdışında yolsuzluk ve rüşvete karışan firmalar ceza yasası maddesi uyarınca yargılanıyor. Danimarka’da en az güven duyulan kurumların başında siyasi partiler geliyor. Partilere veya adaylara 25 bin krondan fazla yardım yapıldığında kişinin kimliğinin açıklanması gerekiyor. Partilere duyulan güvenin azalmasından sonra Meclis 2009 yılında kabul ettiği bir kanunla, milletvekillerinin seyahatleri, aldıkları hediyelerin yanında tüm gider ve gelirlerinin açık bildirimini kabul etti.

Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Danimarka’yı farklı kılan en önemli özellik, görev dağılımının çok net olmasıdır. Siyasetin kamu üzerinde yaptırım gücü kesinlikle bulunmuyor. Bakandan veya milletvekilinden alınan ‘hamili yakınımdır’ kartı hiçbir anlam ifade etmiyor. Herkes kanun karşısında eşit. 20012009 arasında Danimarka başbakanlığını yapan şimdinin NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen döneminde çıkarılan yabancılar yasasıyla ülkeye aile birleşimi yoluyla geleceklere aşılmaz şartlar getirilmişti. Danimarka ‘Avrupa’nın en sert yabancılar yasasına’ sahibiz diye övünürken, yasanın engeline takılanlardan biri de ABD’de yaşayan Rasmussen’in oğlu olmuştu. Yasanın istediği şartları yerine getiremeyince ABD’li eşini Danimarka’ya getiremeyen oğul Rasmussen çareyi Newyork’a yerleşmekte

bulmuştu. Sonuçta kurallar başbakanın oğlu dahil herkese eşit uygulanıyor. Hız sınırını aşan bakan, milletvekili veya emniyet müdürlerine polisin ceza yazması Danimarka için oldukça sıradan bir durum. Bu yetkililerin hiçbiri ceza yazan polis memuruna ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun?’ diye sormuyor. ‘Kamu Denetçisi’ Ombudsman, tüm kamu kurumlarının verdiği kararları denetleme hakkına sahip, parlamentodan çıkan kanunları ve mahkeme kararlarını denetleme hakkına sahip değil. Kanunların vatandaşın lehine doğru bir şekilde uygulanıp- uygulanmadığını kontrol eden Ombudsman’ın kararları kanunen bağlayıcı olmamasına karşılık, hiçbir kurum verilen kararın aksi hareket etmiyor. Ombudsman kurumu yolsuzluğun önünde en önemli engellerden biri. Verilen her kararı denetleyen bir kurumun olması, görev dışına çıkılmasını engelliyor. Polise, kamu, eğitim kurumlarına hiç rüşvet vermedim diyen Danimarkalıların sayısı yüzde 99 düzeyinde bulunuyor. Halk sadece kendine hizmet verenin dürüst olmasını istemekle kalmıyor, kendi de dürüstlükten taviz vermiyor. Vatandaş elektrik ve su sayacını kendi doldurup yetkili makamlara gönderiyor. Trenlerde kontrol uygulanmıyor ama kimse biletsiz seyahat etmiyor. Çünkü herkes sunulan hizmetin bedelinin ödenmesini ahlaki bir yükümlülük olarak görüyor.


17 İSKANDİNAVYA

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Ishøj Belediye Başkanı Ole Bjørstorp:

Ishøj ile Yeniceoba çok uzak olsa da kardeştir

Geçtiğimiz hafta içerisinde Ishøj Belediyesi’ndeki ofisinde Ishøj Belediye Meclisi Üyesi Seyit Ahmet Özkan ile birlikte Zaman’ı ağırlayan Ishøj Belediye Başkanı Ole Bjørstorp, Türkiye ziyareti hakkında bilgi verdi. Ishøj Belediye Başkanı Ole Bjørstorp, Ishøj Belediye Meclisi Üyesi Seyit Ahmet Özkan ile birlikte geçtiğimiz hafta içerisinde Ishøj Belediyesi’ndeki ofisinde Zaman’ı ağırladı.

EMRE OĞUZ KOPENHAG Geçtiğimiz haftalarda Türkiye kö-

1kenli bazı politikacılarla birlikte

bir dizi ziyaret gerçekleştirmek için Türkiye’ye giden Ishøj Belediye Başkanı Ole Bjørstorp, Türkiye’nin son dönemde gerçekleştirdiği atılımdan övgüyle bahsetti. Seksenli yıllardan bu yana çeşitli vesilelerle Türkiye’yi ziyaret ettiğini belirten Bjørstorp, ‘‘Son yıllarda bilhassa alt yapı konusunda ciddi yatırımlar yapılmış. Yollar yenilenmiş ve ulaşım kolaylaşmış. Türkiye’nin son yıllardaki gelişimi çok açıkça görünüyor.’’ dedi. Geçtiğimiz hafta içerisinde Ishøj Belediyesi’ndeki ofisinde Ishøj Belediye Meclisi Üyesi Seyit Ahmet Özkan ile birlikte Zaman’ı ağırlayan Ole Bjørstorp, Türkiye ziyareti hakkında bilgi verdi. Ziyarette ilk olarak başkent Ankara’da çeşitli partilerin temsilcileriyle bir araya gelen Bjørstorp, Ishøj’da yaşayan binlerce gurbetçinin anavatanı olan Konya’yı da ziyaret etmeyi ihmal etmediğini söyledi. Cihanbeyli, Kuşça ve Tavşançalı’da temaslarda bulunan Ishøj Belediye Başkanı, Yeniceoba’da kendi adının verildiği 28 bin metrekarelik ‘‘Ishøj Ole Bjørstorp Parkı’nın’’ açılışını yaptı. Burada yaptığı konuşmada memnuniyetini ifade eden Bjørstorp, Yeniceoba ve Ishøj’un birbirinden binlerce kilometre uzak olsa da kardeş olduğunu söyledi. Ishøj’da çok sayıda Türkiye kökenli göçmenin huzur içerisinde yaşadığını belirten Ole Bjørstorp, son yıllarda yaşanan ekonomik krize rağmen Ishøj’un

problemlerle anılan bir yer olmadığını ifade etti. Ishøj Belediyesi olarak gençlerin sorunlarını çözmek için onlarla birlikte çalıştıklarını ve ortak projeler ürettiklerini vurgulayan Bjørstorp, ‘‘Toplumun sorunlarını çözmek ve suç oranını azaltmak için öncelikle yeni iş imkanları oluşturmaya çalışıyoruz. Gençlerin çalışıyor olmaları sorunların çözülmesi

açısından oldukça önemli.’’ dedi.

‘‘Anadil eğitimini desteklemeye devam edeceğiz’’ Ishøj Belediye’sinin onlarca farklı milletten insana ev sahipliği yaptığı için Danimarka’da bir nevi Birleşmiş Milletler olarak bilindiğini belirten Ole Bjørstorp, anadil eğitimine destek vermeye

devam edeceklerini söyledi. Bjørstorp, ‘‘Ishøj olarak farklı kültürlere saygı gösteriyoruz ve onların kendi dillerini öğrenmelerine destek veriyoruz. Belediyemiz anadil eğitimine destek veriyor. Halihazırda Ishøj’da Türkçe anadil eğitimi alan 200 kadar Türkiye kökenli öğrenci var. Anadil eğitimini desteklemeye devam edeceğiz.’’ dedi.

Aile: Devletlerin varlık sebebi ve devamıdır BAHATTİN KARATAŞ Aile, milletlerin ilk oluşum ve tekamül

1menşeidir. Bir insanın şahsiyeti ailede

oluşur. İnsan kendini ailede bulur. Bütün varlığını da aileye bırakır. Maddi-manevi mirasını aileden alır ve ailesine bırakır. Ailenin temelleri ne kadar sağlam olursa o milletin geleceği de o kadar sağlam olur. Aile bağları sağlam olmayan, hatta aileyi kaybetmiş kimseler ve devletler bugünlerini kime bırakacaklardır? Bugünlerde koca devletlerin siyasileri, toplum bilimcileri ne yazık ki bütün maharetlerine rağmen kadınla erkeği bir araya getirip onları aile sorumluluğunda birleştiremiyorlar. Anne baba yapamıyor, insan sevgisini ve saygısını tattıramıyorlar... Ailede eşler; birbirlerinin dünya- ahiret saadetlerini sağlamada en fedakar yoldaş ve arkadaş.. huzur bahşeden birer cennet arkadaşı.. evlerini dışarıdan getirdikleri tüm sıkıntılarını gideren bir cennet köşesi.. hayatları dahil tüm kıymetlerini paylaşan, hatta anne-babalarına, çoluk çocuklarına, kardeşleri–bacılarına açamayacakları mahremlerini paylaşan, feda eden birer refikay-ı hayattırlar. Güçlükleri beraber aşacaklarına, en sı-

Dünyanın aradığı model gençler, herkesi kendi konumunda kabul edecekler. Tipilere, boranlara ve manevi krizlere Nuh (a.s.) olacak, tufanlarını dindireceklerdir. Yeni kurulacak dünyanın da mimarları olacaklardır. Geçmişlerini inkar etmeyecek bilakis mazilerinden güç alacak, gelecekleri kuracaklardır. kıntılı anlarında birbirlerine en büyük destek olacaklarına, nikah masasında attıkları imzalarıyla yüreklerini ortaya koymuşlardır. Dünyada hiç kimseden görmeyecekleri sevgiyi, saygıyı birbirlerine gösteren, en sıcak samimi kelimeleri birbirlerine sarf eden birer hanımefendi ve bey efendidirler. O aile; ideali, himmeti milleti olan adanmışların otağı, devletine bayrak olacak yiğitlerin ilk mektebi ve ocağıdır. Anne o evde bu kahramanları doğurmaya sancılı, baba da tüm hayatını koymuş bir fedaidir. Bu aileyi yıkmak, bu adanmışlara kıymak bir milleti ve devleti yıkmaktan farksızdır. Eşler katiyen boşanma koridorlarında dolaşmamalıdırlar. “Allah’ın en hoşlaşmadığı helal, boşanmadır”. Şuurunda olmalıdırlar. Şeytan, avenelerine günah işletme görevi verir.

Onları dinler. En fazla iltifatı bir aileyi yıkana, yani eşleri boşanmaya başarana gösterir. Çünkü bugün devlet adamlarının bile yapamadığını yapmış olurlar. Bir milletin tümünü fitneye, fesada sürüklemiş olurlar. O milletin gençlerini de günaha sürüklemiş olurlar. Eşlerin “birbirlerinin ağızlarına bir lokma koymanın bir sadaka” olduğuna , bu jestin de bir ailenin çatısını koruduğuna, dolayısıyla bir milleti ve devleti ayakta tutacak Muhammedi (a.s.) bir mucize olduğuna inanıp güvenmeleri gerekir. Bu ailede yetişecek nesillerin akılları asrı hazır fen ve felsefesiyle, pozitif bilimiyle, kalp ve vicdanları da dini bilimlerle, maneviyata ve maaliyata doymuştur. Ne dünyalarına ahiretlerini feda ederler. Ne de ahiretlerini dünyaya feda ederler. Dünyaya dünya kadar, ahirete de ahiret kadar kıymet verirler. Akılları ruhlarıyla, dünyaları ahiretleriyle barışıktır. Din onlarda bilimle uyum içindedir. İşte bu gençler sulh ve sükunetin teminatı olacak ve barışçı bir dünyayı kuracaklardır. Dünyanın aradığı model gençler, herkesi kendi konumunda kabul edecekler. Tipilere, boranlara ve manevi krizlere Nuh (a.s.) olacak, tufanlarını dindireceklerdir.

Yeni kurulacak dünyanın da mimarları olacaklardır. Geçmişlerini inkar etmeyecek bilakis mazilerinden güç alacak, gelecekleri kuracaklardır. Ey günümüz anne ve baba adayları ve anneleri, babaları!.. Unutulmamalıdır ki, dünyaya gelmelerine vesile ve vasıta olduğumuz çocuklar insanlara, memleket ve millete bir bela ve musibette olabilir -mesuliyetimizin farkında ve şuurunda olmazsak- bize bedduaya sebep olabilirler. Talihsiz zavallı bir anne ve baba da olabiliriz!.. Bütün bir dünyaya hayırlı bir insan, bir heraklit, bir adanmış ruhun ve “Bu milletin imanının kurtulmasına dünyamı da ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası ne cehennem korkusu.. Bu milletin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül-gülistan olur.” diyecek ali ruhlara da anne-baba olabilir tüm dünyanın rahmet ve dualarına mazhar olabiriz!.. Ne mutlu o anne ve babalara ki, yetiştirdiği evlatlarıyla tüm insanlığın dualarına mazhar olurlar. Gençlerimizi Allah o bahtiyarlardan eylesin... Amin.


18 GÜNDEM CEMAL A. KALYONCU Adı son dönemlerde MİT’le en

1sık anılanlardan biri belki de...

-Bir yerde demişsiniz, ‘Bana bu tür şeyler hep yakıştırılır…’ ‘MİT’çidir diye…

Avni Özgürel, Türk Ocakları’na gidip gelirken öğretmenin teşviki ile Türk Hava Kurumu’nun açtığı kompozisyon yarışmasına katılır. Ve Türkiye birincisi olur. Özgürel’in o kompozisyonu UNESCO’ya gönderilir, orada da derece alır. Böyle olunca bir-iki gazete kendisiyle röportaj yapar.

-Neden böyle deniyor sizin için? Birkaç ay önce bir TV kanalında AK Parti Milletvekili Şamil Tayyar da öyle demiş. Açtım telefonu, ‘Duyduğun, bildiğin, yani duyduğun değil de bildiğin bir şey varsa söyle.’ dedim.” Gazeteci, yazar, belgesel ve film yapımcısı aslında… Kendisini Türk milliyetçisi olarak tarif ediyor. Son süreçte yaptığı Murat Karayılan röportajı ile gündeme geldiğinde de aynı ithamlarla karşılaştı. Tahmin edenler olmuştur; Mehmet Avni Özgürel’i anlatmak, onu biraz daha yakından tanımak istedik. Ama Özgürel’in, Türkiye’nin derin yapısı ile ilgili anlattıkları daha röportaja başlarken öne çıktı: “Sadece zenginlikle alakalı değil, sadece para yok bu işte. Burada hâkimiyet var, lafı dinlenirlilik var. Yani paranın illa banka hesabınızda olması gerekmiyor. Masonik bir yapılanma. Şimdi İtalya’da P2 diyorlardı, e bunun demek ki P1’i var bir yerde, P3’ü vardır başka bir yerde. Öyle düşünün.”

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Öcalan’ı MİT’in kurduğu dernekte gördüm Gazeteci Avni Özgürel, adı MİT’le anılmasına yol açacak derin analizler yapıyor. İtalya’daki P2’nin bir de P1 ve P3’ünün olması gerektiğini, milliyetçilere tuzak kurulduğunu, mezhepçiliğin TSK’da Atatürkçülük olarak yutturulduğunu anlatıyor. yordu. Üçüncüsü de Fikir Ajansı. Antikomünist, Türkiye’yi hedef alan kızıl tehlikeyi deşifre eden birtakım kitaplar orada yayımlanıyordu. -Burada komünizme karşı kullanacağınız materyal MİT tarafından size ulaştırılıyordu… Kitaplar, broşürler… Batı dünyasının önemli antikomünist yazarlarının falan makaleleri derleniyor, toplanıyor, kitaplaştırılıyordu. Yani bizim onları okuyacağımız ve onlara göre amel edeceğimiz varsayılıyordu. Size ilginç bir şey anlatayım. Bende nüshası var, onu inşallah hatıralarımı yazdığım zaman basacağım. Ülkü Ocakları’nın 1 numaralı yayını Amerikan Emperyalizmi adlı kitap/broşürdü. Çok şaşırdıydım, nasıl çıktı diye. Ertesi gün broşürü aldım, gittim. Ramiz Ongun’u gördüm. Sordum, toplatmışlar. ‘Yanlışlık oldu.’ Yani Rus emperyalizmine karşı olmak Amerikan emperyalizmine taraftar olmak diye bir şey olamaz ki! Fakat herhâlde tepeden müdahale geldi ‘ne yapıyorsunuz’ diye. Biz de İkinci Kuvayı Milliye Derneği olarak bildiriler yayımlayacağız. Fakat paramız pulumuz, teksir makinemiz yok. Mumlu kâğıda yazıyor, götürüyoruz Fikir Ajansı’nda çoğaltıyoruz. İşte ben Öcalan’ı, gittiğimizde böyle çay filan da getiren genç birisi olarak orada gördüm. Ben onu zaten İslami Büyük Doğu’dan tanıyorum. İmran Öktem’in cenaze namazı protestosunda İslami Büyük Doğu Grubu’ndan katılanlardan biri Öcalan’dı.

-Başında ‘Ejder’in bulunduğu, Ali Balkaner’in de bir ifadesinde ‘Biz 18 aileyiz’ dediği yapıdan mı bahsediyorsunuz? Zaten bu isim listeleri çok anlamlı. Bilmiyorum darbe komisyonu Ali Avni Balkaner’i dinledi mi? Emniyet ifadesinde söyledi, mahkeme ifadesinde de teyit etti. İlginci, hâkim demiyor ki ‘Say bakayım şunları’ diye. Nasıl bir Türkiye anlamıyorum. -18 aile Türkiye’de akla gelen ilk aileler mi? Tamamı neredeyse. Hem çark dönüyor hem de bunların hepsi birinci derecede karar verici insanlar değil. Bazıları sadece lafı dinler uygular. Bazısı kullanılır. -Bir süre önce vefat eden Avukat Hüseyin Derin Yarsuvat, kendisinin de üyesi olduğu, ayrıca birkaç tane başbakan üyesi de bulunan Templier, Tapınak Şövalyeleri’nden bahsetmişti bizlere… Her şey olur bunun içerisinde. Yani adına işte ben demin dedim ki P3, PX yani… Çok önemli bir yapılanma ve kırıldığını da düşünmüyorum. -Peki üzerine niye gidemiyoruz? Sadece Türkiye’de kök salmış bir yapılanma düşünmeyin. Sırtını sadece silahlı kuvvetlere veya şuraya buraya yaslamış da değil. Dışarıdan da güç alan, dışarıyla bağlantısı olan ve çok çabuk kabuk değiştiren bir yapılanma. Çok çabuk ideoloji de değiştirir. Çok çabuk da nüfuz eder.

MİT’in kurduğu dernekler -Nasıl başarıyor? O kadar çok yere bulaşıyor ki, o kadar çok yere nüfuz etmişler ki… Bir tarafından sana da dokunur. Oraya gelince ‘ha tamam’ diyorsun artık, dursun. -Ama biz sadece askerleri gördük daha... Askeri de gördük mü, o da çok belli değil. Türkiye’de itiraf müessesesi dahi açılmadı. Meclis’in Darbeleri Araştırma Komisyonu bana göre önemli. Hiç değilse insanlar gidip doğruyu söyleyebilirlerdi. Bir de ne soracaklarını bile bilmiyorlar.

-Siz mesela tatmin oldunuz mu size sorulanlardan? Yok, gelen kişi ne anlatırsa o kadarını biliyorlar. Tansu Çiller değil mi, ağladı, ‘Ben anneyim’ dedi. Bazı şeylerin açıklanması, izah edilmesine değil, aksine örtülmesine dönük bütün bu soruşturmalar. Araştırma komisyonu, soruşturma komisyonu bile değil. Hukuki altyapısı yok. Yani ‘burada anlattıklarından dolayı başına bir iş gelmeyecek’ filan deseler belki insanlar düzgün anlatabilirlerdi. Tarihimizde daha tamamlanmış, hakikati ortaya çıkarmış bir soruşturma yok. -O zaman biz vesayetten korkmaya devam edelim yani. Hiç şüpheniz olmasın. ‘AK Parti yüzde 50 oy aldı, şu kadar Ergenekon davası var. Artık böyle şeylere ihtimal vermiyoruz değil mi?’ Ha, ben öyle demiyorum. 1,5 asır devletin seçilmiş insanlarını devirmeye, tokatlamaya alışmış zihniyeti üç senedir muktedir olduk diye değişti düşünmeyelim. Siyasetçiyi nasıl asker, yargıç veya üniversite hocası tutup tokatlıyorsa gazeteci de tokatlamaya alışmış. 12 yıl önce Türkiye’de bakanlar kurulunda bazı gazete yöneticilerinin kontenjanı vardı. Bakan tayin ediyorlardı. Kendi arzuladıkları bakanlığa getirilmeyince bayağı hır çıkardı.

-Hiç bir şey bitmiş değil... En basitinden mesela ‘Mevcut hükümeti biz dövemiyoruz, bari Beşşar Esed dövsün’ diyorlar. Türkiye bu demokrasiyi yeniden inşa ederken öylesine yollardan geçiyor ki şu anda bazen araba ha devrildi ha devrilecek diyoruz, işte ondan dolayı. Kendi çıkarlarından vazgeçmemek uğruna Türkiye’yi uçuruma itebilirler yani. Hâlâ yapabilirler. İşte Uludere hadisesi böyle bir hadisedir.” Derin yapılarla ilgili bilgileri, analizleri bunlarla da sınırlı değil onun. Özgürel, Abdullah Öcalan’ı 1960’larda, MİT’e ait Ankara’daki Fikir Ajansı adlı yerde gördüğünü açıklayan ilk kişi aynı zamanda. Öcalan da teyit etti zaten. Özgürel’in anlattıkları bizi PKK-MİT ilişkisine, hatta PKK’yı MİT’in kurduğu fikrine götürüyor. -Siz Fikir Ajansı’na neden gidiyordunuz? “O zaman MİT’in kurdurduğu birkaç dernek var. Biri Ankara Sanat Galerisi’nin üst katındaki Çiftçi Teşekkülleri Federasyonu. -Siz biliyor muydunuz o zaman bunları MİT’in kurdurduğunu? Yook. Ama yani seziyorduk. İkincisi Ankara Ticaret Odası, Komünizme Karşı Türk Basını diye periyodik bir yayın çıkarıyordu. Antikomünist köşe yazıları, şunlar bunlar derleniyordu. ATO çıkarı-

-Sizin anlattıklarınız bizi ‘PKK’yı MİT kurdurdu’ düşüncesine götürüyor. Ve Uğur Mumcu da bağlantıyı tespit ettiği için öldürüldü kanaati var… Bu ne kadar gerçektir onu bilemem ama sadece PKK değil, Ağca olayı… Bana göre Uğur’un orda ortaya çıkardığı bağlantılar çok daha önemli. Yani Uğur, o yazdığından sonra şunu öğrenmesin denilecek neyi öğrenmiş veya açıklamış, biliyor değiliz. Ya, daha ötesi de yok esasında bunun. Ama Mehmet Ali Ağca, Abdi İpekçi’nin öldürülmesi hadisesi bugün için dahi karanlıktır. Türkiye’de Bülent Ecevit’e verilmiş bir isim listesinin olduğunu biliyorum.

Kontrgerillanın listesi... -Ne listesi bu? Türkiye’yi tuzağa çeken isimlerin listesi. Tabii o aile listesi gibi Türkiye’nin bazı listeleri var. Bu isim listeleri çok anlamlı. Listeden Kenan Evren’in haberi var. Evren’in damadı (emekli MİT’çi Erkan) Gürvit’in haberi var. Ve İpekçi öldürüldükten sonra Ecevit bir daha ağzına kontrgerilla lafını almadı. O yapılanmanın bütün listesi var. -Biliyorsunuz. Gördünüz mü listeyi? Bilmiyorum. Abdi İpekçi’nin listeye vâkıf olduğunu biliyorum. Ve Abdi İpekçi’nin kayıp evrakının, defterinin oldu-


19 GÜNDEM ğunu biliyorum.” Mehmet Avni Özgürel, Balkan Savaşları’ndan itibaren Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı dâhil bütün mücadelelerde silahlı kuvvetlerde görev almış biriydi. Aslen, o zamanlar Bulgaristan’da bulunan Deliormanlardan olup Balkan Savaşı’yla birlikte göçe mecbur kalmış bir ailenin ferdiydi. Onlar Denizli Tavas’a yerleşti. Ailenin diğer kolları da Cumhuriyet döneminde peyderpey gelip bir kısmı Çankırı Ilgaz’a, bir kısmı Uzunköprü gibi yerlere yerleşmişti. Mehmet Avni Bey, yine Balkanlar’dan olan Rukiye Hanım’la evlenmişti. 1948’de vefatından tam iki ay sonra oğlu Orhan’ın, Çankırı’ya yerleşmiş Münevver Hanım’la evliliğinden dünyaya gelen çocuğuna da dedesinin ismi, yani Mehmet Avni uygun görülecekti. 1941-42 döneminde Harp Okulu’nda düzenlenen Kur’an okuma yarışmasında birinci gelen Orhan Özgürel, o yıl mezun oldu. Gülay ve Şenol isminde iki de kızı olan Orhan Özgürel, harita subaylığı yaptığı için Erzincan başta olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde tam manasıyla çadırda ve ‘göçebe’ bir hayat sürüyordu. 1957’nin sonlarında, açık arazide böbrek rahatsızlığı had safhaya ulaştığı için artık Ankara’da görev yapacaktı. 1960 darbesi de burada iken oldu zaten. Avni Özgürel, darbeden sonra CHP’liler sokakta gördüğü subayları omuzlarına alıyor diye babasını bir daha üniformalı görmeyecekti. Orhan Bey, binbaşı rütbesinde iken 1963’te vefat ettiğinde 39 yaşındaydı.

Öcalan’ın bilinmeyenleri Ankara’da dünyaya gelen Avni Özgürel, 1954’te Kurtuluş İlkokulu’na başladı. Sonrasında Kurtuluş Lisesi’nin orta kısmına devam eden Özgürel, babasını kaybettiği yıl ortaokuldan mezun oldu. Liseyi ise, okulun karşısında halasının eczanesi var diye Gazi Lisesi’nde okuması kararlaştırıldı. Işın Çelebi, Muammer Güler ve Şakir Öner Günhan gibi arkadaşlarıyla beraber okuyan Özgürel, burada sosyal faaliyetlere katılır. Gazi Lisesi siyasi ve sosyal faaliyet açısından faal bir okuldur. Zaten Avni Özgürel de her dönem siyasetle ilgilidir. Özellikle Kurtuluş çayırındaki bütün siyasi mitinglere iştirak eder neredeyse. Özgürel, özellikle Türk Ocakları Gençlik Kolları’na üye olduktan sonra siyaseten daha aktif olmuştur. Özgürel’i Türk Ocakları’na götüren ise Nihal Atsız’ın kardeşi, tarih öğretmenleri olan Nejdet Sançar. Özgürel gençlik kolları yönetimine de hemen girer. Sene 1964-65’tir. Avni Özgürel, Türk Ocakları’na gidip gelirken öğretmenin teşviki ile Türk Hava Kurumu’nun açtığı kompozisyon yarışmasına katılır. Ve Türkiye birincisi olur. Özgürel’in o kompozisyonu UNESCO’ya gönderilir, orada da derece alır. Böyle olunca bir-iki gazete kendisiyle röportaj yapar. CHP’nin Ulus Gazetesi onlar arasındadır. Foto muhabiri ise İnönü’nün özel fotoğrafçısı Hüseyin Ezer. Ezer, Özgürel’in kirvesidir aynı zamanda. Tanışıklıkları ise, Ezer’in, MHP’nin basın danışmanlığını da yapan Özgürel’in dayısı, foto muhabiri Muammer Taylak ile dostluğu sayesinde olmuştur. Ezer’in, annesi Münevver Hanım’a ‘gazeteci olacak çocuk’ demesiyle Özgürel kendisini, 1968’de, başında Bülent Ecevit’in olduğu Ulus’ta bulur. Polis muhabirliği ile mesleğe başlar. Pembe Köşk ve parlamento muhabirliğine uzanarak siyaseti takip eder. 1,5 yıl kadar Ulus’ta çalışan Özgürel, 1969’da da İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Maliye Bölümü’ne girer. Eski Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’la aynı dönemde okuyan ve 1974’te mezun olan Özgürel’in eli kalem tutmaya, 1966’dan itibaren İkinci Kuvayı Milliye Derneği adına çıkardıkları Kuvayı Milliye Dergisi ile başlamıştır. Derginin baskısını sağlamak üzere MİT’in kurduğu Fikir Ajansı ve imkânları kullanılmaktadır. Avni Özgürel’in, Abdullah Öcalan’ı ilk gördüğü yer de burasıdır işte.

17 - 23 ARALIK 2012 HAFTALIK HABER DERGÝSÝ SAYI: 941

2,5 TL

WEEKLY NEWS MAGAZINE 17 - 23 DECEMBER 2012 / www.aksiyon.com.tr / 2012-51

-Öcalan’la ilgili bilmediğimiz başka şey var mı Avni Bey? “Öcalan’ın, PKK’nın başında iken özellikle dış ilişkileri yani Batı dünyasının siyasi çevreleri ile ilişkileri bilinmiyor. -Açabilir miyiz biraz? Onu şimdi açamam. Ama Amerikalılarla, İngilizlerle olan ilişkilerini… Yunanlarla ilişkilerini boş verin, çok önemsemiyorum onu. Ben zaten Çekiç Güç döneminde Amerikalılarla doğrudan doğruya ilişkilerin olduğunu biliyorum. En üst düzeye kadar nerdeyse. Yani bir terör örgütünün liderinin ulaşabileceği en üst düzey ne ise. -Şimdi neden açıklamak istemiyorsunuz? İstemem. Çünkü onları inşallah sadece söylemekle kalmam, belgesini de koyarım. Şam’da PKK’nın 4 katlı arşiv binası var. Bütün o görüşmeler, yazışmalar hepsi orada duruyor. Mesela İran’da PJAK örgütlenmesini, nasıl yapılması gerektiğini, planını hazırlayan, veren Amerikalılardır.” -Kürt meselesinin 2012 yazından önce biteceğini yazdınız. Duyum mu aldınız? Tabii. Her yerden yani hükümet de dâhil. Beşir Atalay çıktı söyledi. Yani iş anlaşılmıştı, Oslo önemli bir süreç. Ben biliyorum metni. -Paylaşabileceğiniz bir şey var mı? Yok, onu paylaşırsak yanlış yaparız. Söylemek istediğim PKK ile veya Öcalan’la Kürt meselesi ile alakalı konuşulacak hiçbir şey yoktur artık. Her şey konuşuldu, söylendi. Türkiye neyi yapabileceğini biliyor, PKK da Türkiye’nin neye evet neye hayır dediğini biliyor. -Peki bu arada olanlar ne demek oluyor? Mücadele bitmesin isteyen insanlar var. -Kimler mesela… Her yerde var. Askerin içinde var… Bu işten para kazananlar var. Sadece silah kaçakçısı değil, uyuşturucu işi çok önemli. İçinde askerden de var, MİT’ten de var, gazeteciden de var. Bu işten geçinen hukuk büroları var. Ama artık Diyarbakırlının da, Siirtlinin de, Hakkârilinin de burasına geldi. Düşünün ki servet durumunuza göre 30 veya 50 bin lirayı verdiğiniz vakit dağa çıkan çocuğunuzu örgüt geri getiriyor. Paralı askerlik gibi bir şeye dönmüş durumda. Kürt meselesi aslında işine geldi bizimkilerin. Mesela TSK’nın beyaz kitaplarını alıp okuyun, orda vardır. ‘TSK, TC’ye yönelik tehditleri artık hudutları dışında karşılayacaktır.’ Yani Kuzey Irak’ta üç tane üssümüz var. Mesela Gürcistan’a biz gönüllü olduk. Orduevlerini, sahil korumaları hep biz yaptık. Aynı şekilde Azerbaycan’da… Yani bir strateji değişikliği var. Özgürel, eleştirilerine devam ediyor: “Düşünün, iş tuttukları adamlardan bir tanesi Cem Ersever’di. Ben tanıdığım için söylüyorum. Son görüştüğümüzde Ankara’da Mülkiyeliler Birliği’nde yemek yedirdim. Onun böyle jandarma, PKK hikâyeleri anlatılıyor.

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN Hâlbuki Cem’i silkeleyip attıkları vakit Paşabahçe’den taksitle bardak, borcam filan satıyordu. 5 kuruş parası yoktu. Peki, bunu kullanırken neydi? Bütün pisliklerinizi bunun üstünden yaptınız.” -Bütün bunları düşünüp kim yaptırır? “Sadece MİT diye düşünmeyin. Bunun içerisinde jandarması da var, başkaca unsurları da var… Bu bir zihniyet. Bakın size yine isim vermeyeyim, bir profesörün yayımlanmış yazısı var. Diyor ki adam: ‘Terörle, bölücülükle mücadeleye, fikri mücadeleye para yetiremezsiniz. Devlet de yeteri kadar kaynak vermiyor. İyisi mi bir birim oluşturalım. Hazır uyuşturucu satılıyor. Mani de olamıyoruz, biz yapalım. Para elin iti, köpeğine, mafyaya gideceğine bizim bünyemizde kalsın. Parayı terörle, bölücülükle mücadelede kullanalım.’ -Ne zaman yazmış bu yazıyı? 80’lerde. O zamanlar Türkiye’de öyle çok ciddi uyuşturucu tehlikesi yok, içerde. Genelde Avrupa, yurtdışına kaçırılıyor uyuşturucu. -Kim bu profesör? Bilinen bir isim. Oğlu da siyasette insanlar. Türkiye’de jandarma nezaretinde uyuşturucu taşındı. -Bunu biliyorsunuz… Tabii, tabii biliyorum... Jandarma nezaretinde… Şimdi, bu paralar nereye gitti, kime gitti? -Haydar Saltık nerede duruyor ve ne kadar önemli bir isim? Bütün uluslararası çıkarları Türkiye’de temsil eden kişi oydu. 12 Eylül döneminde MGK Genel Sekreteri idi. Devletin bütün parasal kaynaklarına o hükmediyordu. Bütün çeteleri, yani isimlerini vermeyeceğimiz mafyoz unsurları devlete monte eden, ‘Asala mücadelesi yapacağım’ diye devletin başına bela eden Haydar Saltık’tır. Saltık, bu konuda Kenan Evren’i de provoke eden kişidir. -Haydar Saltık’ın nereden aklına geldi? Şimdi NATO subaylığı önemli bir kimliktir. Yani Türkiye’deki darbeyi örgütleyen ve yönlendiren kişi Haydar Saltık’tı. Diğerleri önlerine getirileni imzalamışlar o kadar. Seneler sonra Evren’le Marmaris’te hepsini konuştum. ‘Ne oldu? Haydar Saltık niye böyle?’ diye. -Ne söyledi size? Yani şimdi paylaşmanın manası yok. Kontrolden çıktı Haydar Saltık. Eski siyasilere darbenin üstünden 1,5 ay geçmiş bir anda izin verdi. Ve yabancı basına konuştu hem de. Evren’in ifadesi, diyor ki, ‘İşin ordudan alınmak istendiğini anladık. Yani bizim elimizle bizi tasfiye edecekler. Sıra bize geldi.’ Saltık’tan öncesi de var işin. Türkiye’nin emniyet istihbaratı çökmüştü. Emniyet teşkilatı çökmüştü. Türkiye’de Genelkurmay istihbaratı Deniz Kuvvetleri’nde çalışır. Onun için Batı Çalışma Grubu Deniz Kuvvetleri bünyesindedir. -Onun için Deniz Kuvvetleri darbe merkezi gibi olmuştur… Çünkü bütün diğer kuvvetlerin Ankara’da birlikleri ve kıtaları var. Deniz Kuvvetleri’nin yok. Dolayısıyla daha boş olduğu için istihbarat açısından Deniz Kuvvetleri kullanılıyor. O bünyede çok sarsıcı birtakım ilişkiler; sarsıcı derken askerlikle, milliyetçilikle, vatanseverlikle bağdaşmayan tamamen paralı ilişkiler, asker ve sivil kişilerin dâhil olduğu bir çıkar şebekesi de faaliyete geçti. -1980 öncesi… Tabii. Dünyadaki en büyük hırsızlık hadiselerinden olan Lockheed soruşturmasını bitirememiş tek ülkeyiz. O rüşvetleri Silahlı Kuvvetler mensuplarından kimler aldı? Bütün

bunlara baktığımızda Türkiye bugün neden bu Ergenekon, şu bu filan diyoruz. Bu sadece Tayyip Erdoğan meselesi değil şu anda. Türkiye cürm-ü meşhud hâlinde yakalandı. Asker yakalandı, gazeteci yakalandı, iş adamı parayı çalarken yakalandı, herkes yakalandı. Onun için kimse ağzını açamıyor. -80 öncesi Deniz Kuvvetleri’ndeki yapılanma, sonrasına nasıl sirayet etti? İki türlü yapılanma oldu, birisi jandarmada birisi de Deniz Kuvvetleri’nde. Şimdi esasında TSK bünyesinde yeri göğü inletilen, Atatürkçülük diye ifade edilen yapı aslında mezhepçiliktir. Silahlı Kuvvetler’de mezhepçilik Atatürkçülük diye yutturuldu. Nihayetinde sanki TSK bir Bektaşi ordusu gibi, yani ‘bizim geleneğimiz, kültürümüz budur’ filan denilerek ne yazık ki bütün kademelere aktarıldı. Ve sonuçta TSK, İstiklal Marşı’nı okumayacak hale geldi. Birçok konuda ağızlarını açamamalarının sebebi budur. O tuzağa düştüler çünkü.” Özgürel’in anlattıklarına göre tuzak epey başarılı sonuçlar da doğurdu TSK bünyesinde: “Ama geçmişte mesela Kenan Evren’in eşi Sekine Hanım, Mehmed Zahid Kotku Hazretleri’nin vaazlarını dinlemiş biriydi. Zahid Efendi çok hasta olmasına rağmen Sekine Hanım vefatında duasını istemiş. Onunla vefat etti. Sonradan Zahid Efendi vefat ettiğinde de onun Süleymaniye Camii haziresine defin iznini de Kenan Evren ve diğerleri imzaladı. Söylemek istediğim bunlar İslam düşmanı değil ama bir mezhep kavgası bunlara Atatürkçülük diye yutturuldu. Süleyman Efendi takipçilerinin yurtları 12 Eylül’de kapatılmıştı. Ben de o zaman gazeteciyim ama işsizim. Süleyman Efendi camiasının yurtlarından oluşan bir albüm hazırlandı. Albümü (Sedat) Celasun Paşa’ya ben verdim. Çünkü bunlar 12 Eylül’de, darbe gecesi, ‘Arkadaş ne olur ne olmaz. Hayra mı gideriz şerre mi bilinmez. 2 rekât namaz kılalım’ diyerek ihtilali yapan insanlar. Nurettin Ersin’den biliyorum.” -İşsiz olduğunuz bir dönemde Celasun’a ulaşabiliyorsunuz. Çok yakın mıydı ilişkiniz? “Yok. Parlamento muhabiriyim. Tek düşmanım Haydar Saltık. Nedense bana düşmandı adam. Zaten Yeni Sözcü doğrudan doğruya Saltık’la alakalı, onu hedef alan yayındı.” Avni Özgürel, cezaevinden çıktıktan sonra, Anavatan Partisi iktidara geldiği dönemde bir seneye yakın işsiz kalır. Hiçbir gazete işe almaz onu: “Türk basınında solun bir hâkimiyeti var, ne olursa olsun.” Gelişim Yayınları’nda iş bulur; ama bir şartla: “Nokta Dergisi’nde başladım. Ankara’daki gazeteci arkadaşlarım imza topladılar, ‘Bu adamın çalıştığı yerde biz çalışmayız.’ diye. Ercan Arıklı ‘İmzanla koymam yazılarını’ dedi. O şartla çalıştım. Evlenmiştim, iki çocuğum vardı.”

6 MİT’çi gazeteciyi biliyorum Kendisini halen Türk milliyetçisi olarak tarif eden Özgürel, Türkiye’de darbelerdeki ‘dış faktörü’ ihmal ettiğimizi düşünüyor. 28 Şubat’ta Amerika’nın Saddam’ı Türkiye’den girerek devirmek istediğini ve anlaşabileceği bir başbakana ihtiyaç duyduğunu öne sürüyor. Türk basınının da alet olduğu bu süreçte Irak olayının örtüldüğünü, Bülent Ecevit’in başbakan olmasının planları altüst ettiğini söylüyor. Ergenekon konusunu ise yine TSK’nın NATO çizgisi dışına çıkmasına yoran Özgürel’e göre, Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun 4 yıllık genelkurmay başkanlığı sürecinde iki kez Çin’e gitmesine karşılık bir tane NATO ülkesine gitmemesiyle başladı süreç. Millî savunma bakanları olmadan darbelerin yapılmadığını söyleyen, özellikle Kürt meselesindeki yaklaşımından dolayı 2000’li yıllarda tehditler alan Mehmet Avni Özgürel, kamuoyunda sıkça tartışılan MİT’çi gazeteciler konusunda da “Bunlar belli bir düzeyin üstünde gazeteciler” dediği 5-6 kişiyi bildiğini söylüyor.


20 GÜNDEM

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Avrupa’da işsiz kalan yabancı Türkiye’ye geliyor İSA YAZAR ANKARA Avrupa’da devam eden ekonomik kriz

1ve Türkiye ekonomisinde yaşanan

Mehmed Zahid Kotku, doğum yıldönümünde unutulmadı KEVSER KULAKSIZ, KORAY TEKIN - İSTANBUL Türkiye’nin son dönem İslam âlimle-

1rinden Mehmed Zahid Kotku Hoca-

KÜNYE

efendi, doğumunun (hicri) 119. yıldönümünde sevenleri tarafından anıldı. Fatih İskenderpaşa Camii’nde yapılan anma programına çok sayıda vatandaş katıldı. Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Turan Aslan da vaaz verdi. Prof. Aslan, katılımcılara M. Zâhid Kotku Hocaefendi’nin “zulüm, zalim ve zalimler” hakkındaki görüş, tavsiye ve değerlendirmelerini aktardı. M. Zahid Kotku Hocaefendi’nin büyük hizmet adamı olduğuna dikkat çeken Ahmet Turan Aslan, Hocaefendi’nin Allah, Kur’an, İslam ve ilmin anlaşılması için birçok kitap

yazdığına değindi. Anma programı akşam namazı sonrası okunan Kur’an-ı Kerim ve ilahilerle başladı. Yatsı namazından sonra da devam eden programda dualar okundu, tekbirler getirildi. Program, Zahid Kotku Hocaefendi için Türkiye’de ve dünyanın farklı ülkelerinde okunan hatimlerin duasıyla sona erdi. 20. yüzyılın önemli mütefekkirlerinden olan muhterem Mehmed Zâhid Kotku Hoca, tekke ve zaviyelerin kapatılması kararından sonra hayatına imam-hatiplik yaparak devam etmiş, en son Fatih İskenderpaşa Camii’nde görev yapmıştı. Mehmed Zâhid Kotku Hoca, 13 Kasım 1980’de vefat etmiş ve 14 Kasım 1980 günü Süleymaniye Camii haziresine defnedilmiştir.

Sahibi/Publisher: ZAMAN ApS Yönetim Kurulu Başkanı/Chief Executive Officer Vedat Oğuz Genel Yayın Müdürü Editor-in-Chief

Haber Merkezi Redaktion Center

Grafik Tasarım Sebahattin çelebi

Kamil Subaşı k.subasi@zamaniskandinavya.dk

Hasan Cücük, Emre Oğuz, Menaf Alıcı, İbrahim Kaya, haber@zamaniskandinavya.dk

Reklam Advertising +45 71 51 43 85 reklam@zamaniskandinavya.dk

Banka bilgileri: Danske Bank: Reg nr. 3129 Kontonr. 16922552 IBAN: DK57 30000016922552 • SWIFT-BIC: DABADKKK

CVR-nr. 25065557

ÜLKE VE BÖLGE TEMSİLCİLİKLERİ • İsveç: İbrahim Kaya .......................................................................................... + 46 76 160 46 03 • Norveç: Ömer Fevzi İpek .................................................................................. + 47 21 39 54 57 • Finlandiya: Fahrettin çalışkan .......................................................................... + 358 505 48 03 33 • Grönland, İzlanda: Mehmet Bayhan ................................................................ + 45 52783966 • Aarhus: Rasim Atakan ...................................................................................... + 45 42 78 93 64 • İstanbul: Salih Beşir .......................................................................................... + 90 5332 83 89 86

Reklam ............................reklam@zamaniskandinavya.dk ................................+45715 14 385 Haber: ..............................haber@zamaniskandinavya.dk Okur Hattı: ..................okurhatti@zamaniskandinavya.dk Abone: ..............................abone@zamaniskandinavya.dk ................................+4570206970 Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberlerin yayın hakları ZAMAN ApS’ye aittir. Yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir. ZAMAN Aps • Holsbjergvej 41 B • 2620 Albertslund • Tlf: + 45 70 20 69 70 İnternet: www.zamaniskandinavya.dk • Baskı: OTM AVISTRYK IKAST | ISSN: 1903 6892

olumlu gelişmeler, yıllarca süren göç dalgasını tersine döndürdü. Yurtdışına giden işçi sayısı yüzde 50 azaldı, gelen yüzde 40 arttı. Birçok ülkede ekonomi daralırken Türkiye’nin büyümesini sürdürmesi, emek göçünü tersine çevirdi. Yurtdışına giden işçi sayısı geçen yıllara göre yüzde 50 azaldı. 2006’da yurtdışına giden işçi sayısı 81 bin kişiyken bu rakam 2012’de 43 bine düştü. Buna karşın Türkiye’de çalışan yabancı sayısı ise arttı. Çalışma Bakanlığı geçen yıl 16 bin 890 yabancıya çalışma izni verirken bu sene rakam 25 bine yükseldi. Bu tabloya göre yurtdışına giden işçi sayısı azalırken Türkiye’ye çalışmak için gelen yabancı sayısı artıyor. Türk vatandaşları uzun yıllar ekmeğini sınır ötesinde aradı. 1970’li yıllarda Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkeleri gurbetçilerin ilk tercihi oldu. Yıllar içerisinde Türk emeğinin yurtdışına çıkışı sürdü. Özellikle Türkiye’nin ekonomik olarak daraldığı yıllarda insanlar, ekmeğini başka ülkelerde aradı. Ancak son yıllarda bu durumun değişmeye başladığı gözleniyor. Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre hem yurtdışına giden işçi sayısı azalıyor hem de Türkiye’ye çalışmak için gelen yabancı sayısı artıyor. Yurtdışına giden işçi sayısı 2006 yılında 81 bin 379 kişiyken bu rakam yıllar içerisinde düzenli olarak azaldı. 2007 yılında 70 bine, 2008’de 58 bine düştü. Yurtdışına giden işçi sayısı 2009 yılında ise 59 bin oldu. 2010’da 54 bine, 2011’de 52 bine, 2012’de ise ekim itibarıyla

43 bine düştü. Bu düşüşe karşın Türkiye’de çalışan yabancı işçi sayısı arttı. Çalışma Bakanlığı geçen yıl 16 bin 890 yabancıya çalışma izni verirken bu sene ekim ayı itibarıyla bu rakam 25 bine çıktı. Öte yandan iş için yurtdışına giden gurbetçilerin tercihleri de önemli ölçüde değişti. Uzun yıllar Türklerin gözdesi olan Avrupa ülkeleri, yerini komşu ülkelere, Rusya’ya ve Türk cumhuriyetlerine bıraktı. 2000 yılından itibaren Türklerin iş için gittiği ülkeler arasında Rusya birinci sırada yer aldı. Rusya’yı, Irak, Suudi Arabistan, Katar ve Türkmenistan takip ediyor. Geçen yıl en fazla işçi 10 bin 584 kişi ile Irak’a gitti. Bu ülkeyi Rusya, Suudi Arabistan ve Türkmenistan takip etti. Türk işçilerin ülke tercihi, Arap Baharı’ndan önemli ölçüde etkilendi. En büyük değişik Libya’da gözlendi. 2010’da 15 bin 643 kişi ile birinci sırada olan Libya, Kaddafi’nin devrilmesinin ardından yalnızca bin 950 kişi tarafından tercih edildi. Türk işçilerin iş için tercih ettiği ilk 23 ülke arasında Avrupa’dan sadece Almanya’nın bulunması dikkat çekti. Almanya’ya giden işçi sayısı da hızla azalıyor. 2007 yılında bu ülkeye 5 bin kişi giderken geçen sene bu rakam 882 kişiye geriledi. Türklerin iş bulmak için gittiği ülkelerin değişim göstermesinin en önemli nedeni, Avrupa’nın gurbetçilere kapıları kapatmış olması. İkinci sebep ise Türk girişimcilerin Rusya, Türk cumhuriyetleri ve komşu ülkelerde iş yapmaya başlamaları. Irak ve Afganistan’da yaşanan savaşların ardından başlatılan yeniden inşa çalışmaları bu ülkeleri hem girişimciler hem de işçiler açısından cazip hale getirdi.


21 GÜNDEM Güney Afrika’ya Anadolu mührü

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

BİRİNCİ SAYFADAN DEVAM Hayırsever Ali Kervancı’nın girişimleriyle mahzun olmaktan kurtulan ilk Osmanlı elçisi Mehmet Remzi Efendi’nin mezarı da külliyeye taşındı. Foto: Sebahattin çelebi

Kendi değerlerimizle, gerçekten ‘biz’ olduğumuz o eski iyi günleri yâd ettirecek eserlerden biri de Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yükseldi. ‘Nizamiye Külliyesi’ adını taşıyan bu eser, Selimiye Camii gibi görkemli ve asırlarca medeniyetimizi temsil edecek güzellikte. Dilerseniz gelecek adına umut aşılayan bu destansı hikâyeye kulak verelim. 75 yaşlarında nur yüzlü bir zat. Yaşıtları emekliliğin tadını çıkarıp, torun severken o bir idealin uğrunda kilometrelerce uzakta çırpınıyor. Selçuklu, Osmanlı ve Anadolu’dan aldığı ilhamı yansıtmaya çalışıyor. Bunu da Osmanlı medeniyetinin simgesi bir külliye inşa ederek yapıyor. Hem de ilerleyen yaşı ve hastalıklarına rağmen ailesinden kilometrelerce uzakta, bir karavanda kalarak. Böyle bir eseri inşa eden isim Ali Katırcıoğlu. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kendisine layık gördüğü soy ismiyle Ali Kervancı. Biz de eseri ve yapımını şahsından dinlemek istiyoruz. Yanına vardığımızda Allah için yaptığı işe kendisini katmanın endişesini yaşıyor. Hiç gündeme gelmeden, adı bile anılmadan, kimin yaptığı bilinmeden sadece eserinin hizmet etmesini istiyor. Ama biz israrcı davranınca dayanamayıp cevaplıyor sorularımızı.

‘OSMANLI’NIN GİDEMEDİĞİ YERLERE ONUN ESERİNİ GÖTÜRMEK İSTEDİM ‘ Kendi imkânları ile hayata geçirilen külliyeyi anlatmadan önce meseleyi Cenab-ı Hakk’a bağlıyor Ali Kervancı. Akseki’de fakir bir ailenin çocuğu iken Allah’ın lütfu ile geldiği noktayı hatırlatıyor. Aslında Ali Bey, dünyanın dört bir yanına yayılan hizmet erlerinin yıllarca arkasını sıvazlayan, maddi ve manevi desteğini esirgemeyen bir isim. Açılan okullar, yurtlar, kültür merkezlerinin yanına bir de cami eklemek istemiş. Güney Afrika’ya bir külliye inşa etme fikri ise Osmanlı hayranlığından geliyor: “Osmanlı gittiği her yere eser yapmış. Oralara mührünü ve damgasını vurmuş. Ancak o günün şartlarında Ekvator altına gidememiş, Amerika’ya ulaşamamış. Bu nedenle oraya bir Osmanlı eseri yapmak istedim.” Kervancı, bu düşüncelerle yıllardır hayalini kurduğu camiyi inşa etmek için kolları sıvar. İlk olarak konuyu Fethullah Gülen Hocaefendi’ye açar. Onun da uygun görmesi üzerine senelerce Amerika’da cami açmak için mücadele verir. Ancak üç yıl süren uğraşlarına rağmen cami inşaatı için bir türlü gerekli izinleri alamaz. Bunun üzerine Hocaefendi, caminin Güney Afrika’da yapılmasını ister. Bunu bir emir telakki eden Ali Bey hemen çalışmalara başlar. Ulaşım imkânları ve konumu itibarı ile eserin başkent Johannesburg’da yapılması kararlaştırılır. Sahra altında böylesine haşmetli bir külliye yapılmadığı için Afrikalı yetkililer ilk başta, “Acaba yapabilecekler mi?” endişesi taşırlar. Ancak Kervancı’nın kararlı tutumu ve heyecanı onları da mest eder. ABD’de üç yılda sonuçlanamayan çalışmalar Güney Afrika Cumhuriyeti’nde bir hafta içerisinde halledilir. Ancak Ali Bey için bu seferki imtihan, Güney Afrika’nın ağır işleyen bürokrasisi olur. İşlemler ancak iki yılda tamamlanabilir. Bu arada 100 dönümlük arsa tahsis edilir. Projeler bölge Müslümanlarına ve ülkenin kanaat önderlerine sunularak görüşler alınır. Ali Kervancı, samimiyeti, adanmışlığı, cömertliği ile kiminle temas kurmuşsa onu anında ikna eder. Devlet başkanlarının bile randevu almakta zorlandığı Güney Afrika’nın efsanevî lideri Nelson Mandela, ona 24 saatte randevu verir. Yanına gitmeye hazırlanırken görevliler, “Şöyle yapacaksın, böyle duracaksın.” gibi protokole dair birçok şey söylese de Ali Bey, Mandela’nın odasına girince “No protokol” diyerek ona güzelce sarılır. Görüşme boyunca Kervancı’nın elini bırakmayan Mandela, külliyenin maketini inceleyip tebrik et-

Hayırsever Ali Kervancı külliyenin inşaatında bizzat çalışarak her aşamasında hazır bulundu. Foto: Sebahattin çelebi

tikten sonra, “Halkın sağlık sorunları var. Keşke bir köşesine klinik açsanız.” der. Böylece proje güncellenerek bin metrekarelik alanda, 10 dalda hasta kabul edecek bir de klinik inşa edilmesine karar verilir. Yerel yetkililerle yapılan görüşmelerde proje bir kez daha güncellenir. Cami ise Selimiye’den ilham alınarak yapılır. Ali Kervancı

bunun sebebini “Yurtdışında bir şey yapıyorsak, Türkiye’deki en güzeline benzemesini istedim. Mimar Sinan’ın ‘ustalık eserim’ dediği Selimiye’nin bir benzerini yüzde 20 küçülterek tatbik etmeye karar verdik.” sözleriyle açıklıyor. Şartlar olgunlaşınca 1 Ekim 2009 tarihinde külliyenin temelleri, düzenlenen bir törenle atılır. Dökülen gözyaşları, yükselen dualar ve her minarenin temeline kesilen kurbanlar eşliğinde... Allah’ın inayeti ile inşaat hızla ilerler. Yaşanan sorunlarda Kervancı, “Rabb’imin yardımını hep hissettim.” diyor. İnşaat çalışması hızla ilerler. Malzemelerin çoğu ve ustalar Türkiye’den götürülür. Örneğin kubbelere Osmanlı havası vermesi için Türkiye’den götürülen kurşun miktarı 58 tonu bulur. Nakış, çini, doğrama, hat gibi birçok ince işçiliğin ustaları hep Türk’tür. 3 yıl süren inşaat boyunca Ali Bey, karavanında kalıp her ayrıntıyla bizzat ilgilenir. Tuğla tuğla yıllarca her ayrıntısını düşündüğü projesinin başında ter döker. Bir yandan külliyenin avlusunda 300 güvercin besler, diğer yandan da bahçesini kendi elleri ile diktiği 2 bin gülle donatır.

EYALETİN BAŞBAKANI KERVANCI’NIN MANEVÎ KIZI Ali Kervancı, Güney Afrika’da çok sıcak dostluklar da kurar. Eyaletin kadın başbakanı Mokanyan ile Ali Bey’in samimiyeti o kadar ilerler ki, onu manevi kızı yapar. Bir iftar yemeğinde tanıştığı başbakanı, külliyenin inşaatına davet eder. Teklifi kabul eden başbakan, bütün programını iptal ederek yapıyı gezer. 5 dakika olarak planlanan ziyaret, tam 2 saat sürer. Bu arada Ali Bey, başbakana

“Manevî kızım olur musun?” teklifinde bulunur. Başbakan da memnuniyetle kabul eder. Külliyenin açılışına, Devlet Başkanı Jacob Zuma’yı getirme sözü verir. Sözünü de yerine getirir. Ali Kervancı’nın kendi imkanlarıyla yaptığı caminin açılışını Güney Afrika Devlet Başkanı Zuma ve Türkiye Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan yapar. Başbakan Mokanyan, açılışta Ali Bey’in Türkiye’den getirttiği Osmanlı kaftanını giyer. Ali Kervancı, şimdilerde adını sanını unutturmaya çalışıp hayalini kurduğu üniversite için kolları sıvasa da Nizamiye Külliyesi, Güney Afrika’da binlerce insanın ziyaret ettiği bir eser haline geldi. En önemlisi de ülke Müslümanlarına yönelik önyargıları kırmayı ve onları bir araya getirmeyi başardı. O coğrafyada daha nice güzelliklerin yaşanacağı müjdesini ise caminin gölgesinde yetişen nesiller veriyor.

Güney Afrika’daki ilk Osmanlı diplomatı külliyede medfûn Nizamiye Külliyesi’nde klasik külliyelerin bir parçası olarak bir de mezarlık bölümü ayrılmış. Mezarlığın şimdilik iki misafiri bulunuyor. Biri, I. Dünya Savaşı’nda cenazesi Türkiye’ye getirilemeyince Hıristiyan mezarına defnedilen, Osmanlı’nın Güney Afrika’daki ilk diplomatı Mehmet Remzi Efendi. Ali Kervancı, özel izinle mezarını taşıtarak Mehmet Remzi Efendi’yi gariplikten kurtarır. Diğeri ise Türk okulları hizmet kervanına katılarak geldiği Güney Afrika’da vefat eden Ömer Erol. Geçtiğimiz yıllarda kalp krizi sonucu vefat eden Erol, dönmemek için gittiği bu ülkede Anadolu insanının, gayreti ile yapılan külliyenin gölgesinde yatıyor.


22 DÜNYA Uluslararası hukuk İsrail’e karşı işlemiyor

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

MESUT çEVİKALP

‘Dünyanın tüm barışsever ulusla-

1rına tebrikler! Filistin halkı, Filistin

için oy veren tüm uluslara gönülden sevgilerini gönderiyor! Filistin devleti için oy vermek, barış ve özgürlük için oy vermektir!” Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’ndaki tarihî oylamanın (29 Kasım) sonucunu dünyaya bu cümlelerle duyurdu Filistin yönetimi. El Fetih’in Uluslararası İlişkiler Komisyonu’nca hazırlanan ‘Filistin Devleti’ başlıklı uzun açıklamada, BM’de elde edilen ‘Üye Olmayan Gözlemci Devlet’ statüsü için ‘Filistin devletinin doğum sertifikası’ nitelendirmesinde bulunuluyordu… Kadere bakın ki Filistin’in ölüm fermanı 65 yıl önce aynı gün, yine aynı salonda imzalanmıştı! 29 Kasım 1947’de New York’taki BM Genel Kurulu, 181 sayılı kararla Filistin’i bölmüş, topraklarının yüzde 56’sını ‘devlet’ kurmak üzere Yahudilere, yüzde 42’sini de bir ‘Arap devleti’ için Filistinlilere bırakmıştı. İsrail, BM paylaşım planı uyarınca 14 Mayıs 1948’de kurulup tanınsa da 24 Kasım 1988’de Cezayir’de ilan edilen ‘sürgün’ Filistin Devleti’nin tanınma süreci bugüne kadar sürdü. ‘Egemen devlet’ vasfı ise hâlâ tartışmalı… İslam coğrafyasının genelinde ‘devrim’, ‘zafer’, ‘İsrail’e darbe’ söylemleriyle değerlendirilen Filistin’in yeni BM statüsü bir dizi tartışmayı beraberinde getirdi. Filistin’in devletleştiğini savunanların yanında artık İsrail’i uluslararası mahkemelerde mahkûm ettireceğini dile getirenler oldu. Yeni statünün Filistin’e gerçekte ne kazandırdığını, BM’ye tam üyelik süreci, tanınma ve uluslararası mahkemeler nezdinde kazandırdıklarını Doç. Dr. Cenap Çakmak ile konuştuk. Osmangazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Çakmak, uluslararası hukuk ve örgütler uzmanı. Çakmak, Filistin’in yeni BM statüsüyle ciddi kazanımlar elde ettiğini düşünmüyor. -BM’deki yeni statü Filistin’e ne kazandırdı? Filistin yeni statüden evvel BM’de gözlemci statüsüne sahipti. Filistin’in devlet olarak tanınması diplomatik başarı sayılabilir. Fakat abartılı yorumlar doğru değil. Zira oylama ile Filistin’i sadece BM devlet olarak tanıdı. Söz konusu oylama Filistin’in ‘sahici anlamda’ devlet olduğu şeklinde yorumlanamaz. Ayrıca, BM’nin tanıması hiçbir ülkeye Filistin’i devlet olarak tanıma yükümlülüğü doğurmaz. Kısaca, BM’nin devletlik iddiasını tanıması genel anlamda devlet olarak tanınma girişimine kısmi destek anlamı taşır. Bu elbette önemli. Ancak burada asıl mesele Filistin’in fiilen ‘sahici devlet’ gibi hareket edip edemediği. -Sahici devlet derken... Yani bugün bütün devletler Filistin’i devlet olarak tanısa bile maalesef durum Filistin’in egemen devlet olmadığını gösteriyor. Önündeki en önemli engel, sorunlu sınırları. Ortada elbette Filistin’den söz edilmesine imkân veren toprak var. Ancak sınırlar uluslararası hukuk garantisinde değil. Ne yazık ki bu sorun İsrail’in dâhil olacağı süreçle çözülebilir. Diğer bir sorun, Filistin’in fiilen bağımsız devlet gibi hareket kabiliyetinden yoksun olması. İsrail işgali ile Gazze ablukasını hatırlayın. Dolayısıyla BM’nin tek başına devlet olarak tanıması Filistin’i egemen devlet haline getirmez. Tam tersi, BM’nin Filistin’i tanımaması da onun devlet olmadığı anlamına gelmez.

Uluslararası hukuk ve örgütler uzmanı Doç. Dr. Cenap Çakmak, Filistin’in yeni BM statüsüyle ciddi, somut kazanımlar elde ettiğini düşünmüyor. Çakmak, İsrail’i UCM’de yargılamanın yolu açılsa da zorluğuna vurgu yapıyor. Filistin’in BM kazanımına yönelik İsrail’in karşı hamleleri gecikmedi. Doğu Kudüs’te 3 bin yeni yerleşim kararı aldı, Ramallah’ın yeni topladığı 120 milyon dolarlık vergiye el koydu.

ler gerçekleşse, Filistin UCM’ye taraf olsa, kendi topraklarındaki bir tecavüzü mahkemeye havale etse, savcı soruşturma başlatsa, sorumlu olduğu düşünülen İsrail vatandaşları aleyhine kovuşturma başlatılsa, hatta haklarında tutuklama kararı çıksa bile yargılamalar gerçekleşmeyebilir.

-Yeni statüyle BM’de ne tür yetkiler elde etti? En büyük anlamı Filistin’in BM’de devlet olarak tanımlanmış olması. Pratikte bunun dışında BM’de kazandırdığı yeni yetki de yok. Genel Kurul toplantılarında konuşma yapmak, prosedür ile ilgili konularda oylamalara katılmak gibi görece önemsiz yetkilerden söz etmek mümkün. Ama tam üyeler gibi karar taslağı sunamayacak. -BM dışındaki kazanımı neler olabilir? Uluslararası örgütlere üye olabilme ihtimali ortaya çıktı. Önemli bir fırsat. Bunun dışında ciddi, somut kazanımdan söz etmek mümkün değil. -Filistin’e Uluslararası Ceza Mahkemesi yolu açıldı mı? Evet, açıldı. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM) prosedür şöyle işliyor: Soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçlarını mahkemeye UCM sözleşmesine taraf devletler ile BM Güvenlik Konseyi sevk edebiliyor. Ayrıca mahkeme savcısı kendi isteğiyle de kovuşturma başlatabilir. Taraf devlet veya Güvenlik Konseyi sadece ilgili hadiseyi UCM’ye havale eder. Soruşturma açıp açmama yetkisi mahkeme savcısına ait. Yani bir taraf ‘devlet hadiseyi havale etti’ diye mahkeme otomatik soruşturma açmaz. -Filistin ne elde etti o zaman? UCM’ye taraf olma imkânını elde etti. UCM’yi kuran Roma Statüsü’ne taraf olabilir. Ama kesin değil. Filistin’in

İsrail’i UCM’de dava edebilmesi net değil. Evet, ihtimal arttı; ama BM Genel Sekreteri aynı zamanda Filistin topraklarında İsrail’in etkin kontrolünü dikkate alarak Filistin’in devlet olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varabilir. -İsrail devleti yerine vatandaşlarını taşıyamaz mı? UCM zaten devletleri değil, bireyleri yargılıyor. UCM’nin yargılama mekanizmasını devletler harekete geçirmez. Yargı sürecini savcı başlatır. Mahkeme yargısı kapsamında bireysel sorumluluk gerektiren, uluslararası suçlar olarak tabir edilen soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçu yer alıyor. Yani teknik bakımdan Filistin, İsrail’i UCM’de yargılayamaz. -Peki, ne yapabilir? Taraf devlet olarak kabul edildiği tarihte ancak mahkemenin yürürlüğe girdiği 2002’den itibaren kendi ülkesinde işlenen uluslararası suçları UCM’ye havale edebilir. Yani bu teorik olarak İsrail vatandaşları tarafından Filistin topraklarında işlenen suçların UCM savcısı tarafından soruşturulabileceği anlamına gelir. -UCM’den istediği sonucu çıkaramaz mı o zaman? Mahkeme hangi devlet haklı, hangisi haksız ayırımına odaklanmıyor. Uluslararası suçların işlendiği olaylarda kimlerin sorumlu olduğunu tespit ediyor, onları yargılıyor. Yine de bütün ihtimal-

-İsrailli yetkililer üzerinde baskı oluşur. Teorik olarak evet. İsrail üst düzey yetkililer de süreçten etkilenir. UCM’nin Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir ve Libya lideri Muammer Kaddafi hakkındaki çıkardığı tutuklama kararlarını hatırlayın. İhtimaller gerçekleşirse UCM İsrail Başbakanı Netanyahu veya Savunma Bakanı Ehud Barak hakkında tutuklama kararı alabilir. İsrail’in UCM’ye taraf olması şart değil. Fakat hukuki açıdan mümkün gözüken bu durumun bir de siyasi yönü var. UCM siyasi kaygılardan etkileniyor. Böyle bir karar vermesi büyük olay olur! -Filistin, birinci Gazze saldırısını UCM’ye taşıdı. Neden sonuç alamadı? O dönemde Filistin UCM yargısını denedi. Ancak devlet niteliği taşımadığı gerekçesiyle reddedildi. Bugün reddedilme gerekçelerinin ortadan kalktığı düşünülüyor. Yine de kesin değil. Yani Filistin’in kendi topraklarında etkin kontrol sahibi olmadığı gerekçesi ile mahkemeye taraf olamayacağı yine iddia edilebilir. Burada şunu belirteyim, uluslararası suçlar tüm devletlerce yargılanabilir. İlla UCM gerekmiyor. Teoride Filistin’de işlenen suçlar Türkiye’de kovuşturulabilir. Suçlu sınırdan girince tutuklanabilir. -Yeni statü Filistin siyasetine ne katacak? Filistin lideri Mahmud Abbas’a başka seçenek bırakılmadığı, İsrail ile barış sürecinin ilerlemeyeceği anlaşıldığı için bu yola başvurulduğu söylenebilir. Bu yol normalde sonuç getirici değil. Filistin’in BM’ye tam üye olması neredeyse imkânsız. Güvenlik Konseyi’ndeki ABD vetosu İsrail’in rızasına bağlı. Filistin’in BM’deki statüsü belirsiz süre donduruldu. İlerlemesi İsrail’in rızasına bağlı. -Neden? Çünkü Filistin sınır ihtilaflarını, egemenlik sorununu İsrail ile çözmek zorunda. Uluslararası toplum İsrail üzerinde baskı kurabilir, çözüme itebilir. Ancak her halükarda Filistin sorununu İsrail’le halletmek durumunda. Aksi halde Filistin sahici devlet olamaz!


23 DÜNYA

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Joost Lagendijk

AB: Daha fazla güç ama muğlak vizyon

Amerikalı istihbaratçılardan 2030 senaryoları ALİ H. ASLAN WASHİNGTON ABD Ulusal İstihbarat Konseyi'nce (NIC) dışarıdan

1uzmanların da katkılarıyla beşincisi yayınlanan

‘Global Eğilimler 2030: Alternatif Dünyalar' raporuna göre Türkiye ekonomik açıdan ‘özellikle önemli' ülkelerden biri olacak. Amerikan istihbarat camiası, 2030'a dek ‘radikal' ölçüde değişecek dünyada ABD ve Çin dahil hiçbir ülkenin ‘hegemonik güç' olamayacağını öngörüyor. Raporda dört ana alternatif tahmin senaryosu bulunuyor. Bunlardan ‘yavaşlayan motorlar' adlı en kötüsünde, ABD içe kapanıyor, globalleşme duraklıyor ve devletlerarası ihtilaf ihtimali artıyor. En iyi senaryo ‘kaynaşma'da (füzyon) ise ABD ve Çin birçok konuda birlikte çalışıyor ve bu da global alanda toplam ekonomik kazancı artıran işbirliğiyle sonuçlanıyor. ‘Şişeden çıkan cin' adı verilen bir diğer senaryo, eşitsizliklerin patlamasıyla bazı ülkelerin büyük kazançlar sağlarken, diğerlerinin alaşağı olma ihtimalini değerlendiriyor. Bu senaryoda ABD tamamen el etek çekmese de ‘global polis' rolünden çıkıyor. ‘Devletsiz dünya' senaryosu ise, transnasyonel sivil toplum hareketleri gibi devlet dışı aktörlerin, yeni teknolojilerin de yardımıyla global zorluklarla mücadelede devletleri gölgede bırakarak liderliği ele almasından bahsediyor. Bireyin güçlenmesi, devlet gücünün seyrelmesi, hızlı yaşlanma gibi demografik gelişmeler, gıda ve su kaynaklarının azalması önümüzdeki 15-20 yılda dünyayı değiştirmesi beklenen ‘mega eğilimler' arasında. Global ekonomi, devlet yönetimi, ihtilaf, bölgesel istikrarsızlık, teknoloji ve ABD'nin rolü de altı radikal ‘oyun değiştirici' olarak sıralanıyor. Dünyada statükoyu müspet ya da menfi yönde en çok sarsabilecek ‘siyah kuğu' denilen büyük sürprizli senaryolar arasında ise şunlar bulunuyor: Çin'in demokratikleşmesi ya da yıkılması, ABD'nin çökmesi ya da aniden geri çekilmesi, İran'ın liberalleşmesi, AB ve Euro'nun çökmesi, nükleer savaş, doğal felaketler ve hastalık salgınları. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu Batı dışı 11 ‘orta büyüklükte' ülkenin 2030'da kolektif olarak 27 üyeli AB'yi geride bırakacağının öngörüldüğü raporda, bu grup Çin ve Hindistan'la birleştirildiğinde gücün Batı'dan onlara kayacağı kaydediliyor. Rapora göre, Çin, ABD, Rusya, Japonya ve Avrupa'nın 2030'a kadar global güçleri ya durağanlaşacak ya da güçlerini artırma hızları yavaşlayacak. Bunun uluslararası sistemde gerginlikleri ar-

tırması bekleniyor. Brezilya, Çin, Türkiye gibi doğurganlık oranının giderek düştüğü ülkelerin Afrika'nın güneyi ve güneydoğu Asya'daki düşük gelirli ülkelerden genç göçmenleri cezbedeceği kaydediliyor. Rapora göre, Batı ülkelerinin çoğu en az on yıl boyunca yavaş büyüme sancısı çekecek. ABD'nin dünya ticaretindeki payı 2030'da yüzde 10-12'ye düşerken, Doğu Asya'nınki yüzde 10'dan 20'ye çıkacak. İyimser senaryoya göre ortalama yılda yüzde 2,7 büyüme hızını yakalayan ABD uluslararası sistemde dengeleyici rol oynayabilir. Kötümser senaryoda ise zayıf ABD, dünyada liderlik boşluğuna yol açıyor ve bölgesel ihtilafları önleyemiyor. Uzmanların çoğu, önümüzdeki 10-15 yılda da doların global egemenliğinin elinden alınamayacağını, ama Asya paralarının er ya da geç daha yüksek global statüye kavuşacağını öngörüyor. Amerikalı istihbaratçılar, Arap Baharı'yla ‘laik demokrasi'nin yükselişe geçtiği kanaatinde. Dini renkli terörizm dalgasının azaldığı, 2030'da bitmiş olabileceği kaydediliyor. Temsilcileri arasında Türkiye'deki Adalet ve Kalkınma Partisi'nin de zikredildiği ‘siyasal İslam'ın Sünni dünyasında güçlendiği, ancak giderek daha ‘pazar eğilimli' hale geldiği belirtiliyor. Esed sonrası Suriye için Amerikan istihbarat camiasının öngörüsü ise ‘şehirli Sünni'lerin liderliğinde, azınlıklara tavizlerin de verildiği bir iktidar. Suriye ve Irak'ta iç parçalanmaların artması halinde ‘Kürdistan'ın kurulma ihtimali imkânsız bulunmuyor. Bölgede zayıf yönetimli ve iç problemleri yoğun ülkelerin çıkmasıyla İran, Türkiye ve İsrail gibi Arap dışı güçlerin ‘başlıca oyuncular' olacağı ifade ediliyor. İran'ın nükleer silah edinmesi halinde Türkiye'nin ya kendi nükleer kabiliyetini kazanmaya çalışacağı ya da NATO savunma kalkanına dayanacağı belirtiliyor. Filistinlilerin ‘koordineli tek yanlı' eylemleriyle kademe kademe 1967 sınırlarına dayalı bir devlete kavuşacağı, ancak İsrail'le birçok meselenin hallolamayacağı tahmin ediliyor. Rapordaki projeksiyonlarda Türkiye'nin AB üyeliği ihtimalinin göz ardı edilmesi ve bu yönde bir çağrı yapılmaması dikkat çekti. Washington'daki Ulusal Basın Kulübü'nde konuşan raporun baş yazarı ve NIC danışmanı Dr. Mathew Burrows, AB kamuoyunda genişlemeye tepki gösteren çok güçlü bir akım bulunduğunu hatırlattı. Burrows, yönetici seviyesinde ise müzakerelerin devamına çok güçlü ilginin hâlâ sürdüğünü kaydetti.

AB liderleri, geçen cuma, geleneksel yıl sonu zirvesi ve Birliğin geleceğiyle ilgili iki taslağı görüşmek için toplandı. Taslak belgelerin odağında avroyla ilgili sorunların siyasi ve kurumsal sonuçları vardı. Bu krizden çıkmak ve bir yenisini önlemek amacıyla, önceki toplantılarda liderler, avro bölgesi ülkeleri arasında ekonomik ve mali alanda daha yapısal ve daha bağlayıcı işbirliğini tercih etmeyi kararlaştırmıştı. Bunun aslında pratikte ne anlama geldiği konusunda ise her zaman olduğu gibi AB’de derinden ayrışan görüşler var. Bazı ülkeler, üye devletlerin milli bütçeleri üzerinde Avrupa’nın kontrolü ve etkisine razı gelecekleri gerçek bir ekonomik birliğin ancak siyasi birlik eşliğinde kabul edilebilir olacağını savunuyor. Gayet mantıklı gibi: Üye devletlerin vergileri nasıl harcadığı konusunda AB kurumlarının son sözü söyleme yetkisi olacaksa, o zaman bu kurumların, ulusal düzeyde bildiğimiz türden denetleme ve dengeleme sisteminin bir parçası olması gerekir. Öyle ya da böyle, bu, Avrupa düzeyi ile ulusal düzey arasında net bir yetki ayrımı olan daha federal bir sisteme ve tercihen, her ikisi üzerinde de tam demokratik kontrole yol açacak. Diğer üye devletler, bazen gönülsüz de olsa, ekonomilerinin Brüksel’in daha fazla gözetimi altına girmesine razı, çünkü avroyu kurtarmanın tek yolunun bu olduğunun farkındalar. Ama aynı zamanda hem kendilerinin hem de seçmenlerinin güvenmediği ve kesinlikle hazzetmediği Brüksel’deki yetkililere, ellerindeki yetkinin büyük kısmını devretmekten korkuyorlar. Bankaları yüzünden başka ülkelerin Geçmişte olduğu gibi de iflas noktasına gelmesini bugün de, AB’nin bu iki zıt önleyebilmek için Avrupa düzeyinde görüş arasında bir uzlaşma yeni bir sistem kurulacak. Buna bulabilmek için zamana ihgöre, Avrupa Merkez Bankası en tiyacı var. Bu yüzden şüpheönemli bankaları gözetimi altında siz ki çok faydalı geçen Brüktutacak, onların ölümcül hatalar sel’deki toplantıda, AB’nin yapmasına engel olacak, ama gelecekteki şekline dair nihai gerekirse de mali yardım elini kararlar alınamadı. Tartışuzatacak. maya açılan belgeleri kaleme alan AB Konseyi Başkanı Herman van Rompuy ve Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’nun, ilk girişimden sonuç alamamalarının ardından tekrar kolları sıvayıp, yeni bir versiyonla ortaya çıkmaları gerekecek. Umalım da, ikinci deneme, tartışmanın iki tarafını biraz daha birbirine yaklaştırsın bir dahaki sefere. Geçen hafta Avrupa açısından gerçek ilerleme, hükümet başkanlarından değil, avro bölgesi bankalarını tek bir süpervizörün denetimi altına sokma anlaşmasını kotaran maliye bakanlarından geldi. 2014’ten itibaren, avro bölgesinin, her biri 30 milyar avroluk varlığı elinde tutan en büyük 150 bankası, Avrupa Merkez Bankası’nın doğrudan gözetim ve denetimine girecek. İlk bakışta büyük bir olay gibi gözükmeyebilir ama aslında öyle. Bugüne dek AB’deki her banka kendi ulusal düzenleyicisinin kontrolü ve gözetimi altındaydı. Bu aynı zamanda, başı belaya giren bir bankaya yardım etmenin, ilgili ulusal hükümetin sorumluluğu olması anlamına geliyordu. Bu bankaların çoğu, ‘iflaslarına izin verilemeyecek kadar büyük’ olduğundan, son yıllarda bir dizi hükümet, onları kurtarmak için milyarlarca avro harcamak zorunda kaldı. İrlanda ile İspanya’nın ekonomik durumlarının halen böylesine kötü olmasının baş sebebi de bu. Bu ülkeler, sermaye piyasasında bankalarını kurtarmak için borçlanmaya mecbur oldu. Şimdi tüm bu borçları geri ödeyebilmek için Avrupa’nın yardımına muhtaçlar. Bankaları yüzünden başka ülkelerin de iflas noktasına gelmesini önleyebilmek için Avrupa düzeyinde yeni bir sistem kurulacak. Buna göre, Avrupa Merkez Bankası en önemli bankaları gözetimi altında tutacak, onların ölümcül hatalar yapmasına engel olacak, ama gerekirse de mali yardım elini uzatacak. Geçen haftaki anlaşma, tam bankacılık birliği kurma planının parçası olmakla kalmıyor. Gelecek yıl, bakanlar, dikkatlerini ‘kurtarılamayacak kadar kötü durumdaki’ bankaların defterlerini dürecek bir mekanizma oluşturma gibi başka unsurlara yöneltecek. Liderlerin tereddütleri ve maliye bakanlarının kararları, bu inişli çıkışlı yılın sonunda AB’nin içinde bulunduğu durumu özetliyor: Kimse gelecekte büyük resmin neye benzeyeceğini bilmiyor, ama bu arada birlik adım adım daha fazla güç elde ediyor. Birlikteki bu ayrışmalar daha ne kadar esneme kaldırır, bilmiyorum.


24KÜLTÜR ERKAM EMRE Pakistan tasavvuf müziğinin (kav-

1vali) üstadı Nusret Fatih Han’ı

(Nusret Fateh Khan) 1997’de kaybetmiştik. Verdiği konserler ve 130’a yakın albümüyle kavvali müziğinin en büyük sanatçısıydı o. Yokluğunda herkes vârisinin kim olduğunu merak edip durdu. Yeğeni Rahat Fatih’in ismi öne çıksa da, o Hint sineması ve yetenek yarışması jüriliğiyle kavvaliden biraz uzaklaştı. Fakat üstad Nusret Fatih’in, ‘en iyi talebem’

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Tasavvuf iki halkı birbirine bağlamış

Pakistanlı kavvali sanatçısı Asif Ali Han, dünya turnesi kapsamında İstanbul’daydı.Hocası Nusret Fatih Han’ın ‘en iyi talebem’ dediği sanatçı, “Kavvali müziği İslam’ı yaymak için ortaya çıktı.” diyor.

Kavvali müziği 750 yıldır icra ediliyor. Emir Hüsrev Dehlevî, İslam’ı tebliğ etmek için Hindistan’a geldiğinde insanların taş ve tahtadan putlara taptığını görür. Onları İslam’a davet için çağırdığında kimse kendisine kulak vermez.

dediği Asif Ali Han (Asif Ali Khan) bu geleneğe sadık kalan sanatkârlardan. Hocasından aldığı feyizle kavvali müziğini yeniden yorumlayan Asif Ali ile 22 Kasım’da Cemal Reşit Rey’deki konserinden hemen önce konuştuk. Asif Ali, bu ay içinde Türkiye’ye tekrar geleceğini söyledi. Kavvali müziğinin üstadı Nusret Fatih Ali Han’ın yetiştirdiği öğrencilerden biri olmak nasıl bir duygu? Ben çok genç yaşlarda Nusret Fateh Ali Han’ın talebesi oldum. 13 yaşındaydım. Bu benim için çok büyük bir onurdu. Tabii onunla çok yakındık ve bize her gün şifahi usulle ders okuturdu. Pakistan’da belki de binlerce kavvali müzik sanatçısı var. Ama bütün dünyanın tanıdığı bir kişiye talebe olmak ve Han sıfatını almak gurur verici. Peki nasıl onun talebesi olmayı başardınız? Benim ailem ile Nusret Fatih Han’ın arasında eski bir dostluk var. Fakat bu yakın ilişkinin ötesinde bana ilham kaynağı olan üstadımın yeteneği ve tarzıdır. Pakistan’da süregelen yaklaşık 7 yüzyıllık bir geleneğin belki de en önemli sanatçısı Nusret Fatih hocamdır. Kendisinin klasik usulün üzerine farklı çeşitlemeler yaparak oluşturduğu tarzı benim gibi çoğu gence ilham olmuştur. Babam bir gün beni onun yanına götürdü ve kendisinden beni biraz dinlemesini rica etti. O yaşlarda o kadar çocuğun arasından beni seçmesi elbette o ana kadar yaşadığım en büyük mutluluktu. Öğrencilerinden biri olmam tabi ki Allah vergisi yeteneğim sayesindedir. Nusret Fatih Han önemli bir sanatçı olmasının yanı sıra rahle-i tedrisinden onlarca kişi geçti. Kendisinin bir de bu tarafını anlatır mısınız? Nasıl bir hocaydı? Evet, o büyük sanatçı olduğu gibi iyi de bir öğretmendi. Çok nazik bir insandı. Sert bir mizacı varmış gibi görünse de bize hiçbir vakit sesini yükseltmedi. Bizde dersler şifahi olarak verilir. O bir yandan

çalar ve biz de duyduklarımızı tekrar ederiz. Bu çalışmalar hiç kolay değildir. Çok farklı usulleri hep böyle deneriz. Çok sabır gerektiren bu zamanlarda bize hep sevgiyle yaklaştı. Elbette onlarca anım var ama hayatımı değiştiren ve beni öğrenciliğe kabul ettiği günü hiç unutamam. Hayatımın çok büyük bir bölümü onunla beraber geçti. Ona çok saygı duyuyorum ve ne zaman anlatsam ağlamadan duramıyorum. Bu konuda beni affetmenizi istiyorum. Pakistanlı kimi duysak ‘Han’ soyadını taşıyor. Bu sıfat veya soyadı kimler için kullanılıyor? Bu isim kavvali müziği yapan aileler arasında kuşaktan kuşağa geçer. Kavvaliye gönül verenler de alır, tıpkı Nusret Fatih Ali Han’ın ailesi gibi. Bize de bu yüzden verdiler. Pakistan halkı da çok kullanır. Ayrıca eskiden Pakistan’da halk, sufilere ‘Han Saab’ dermiş. Yani İngilizcedeki ‘sir’ unvanı gibi. Kavvali müziği, çok önceleri Pakistan’da İslam’ı yaymak için kullanılıyordu, fakat yıllar geçtikçe eğlence ve müzikal gösteriye dönüştü. Siz bu uzaklaşmada kendinizi nerede görüyorsunuz? Öze sadık kalabildiniz mi? Evet, bu noktada haklısınız. Bir kavvalinin hassas olması gereken noktalardan biri de bu. Bu müzik köklerini manevi büyüklerden ve sufizmden alıyor. Fakat günümüzde bu işi çok muhtelif tarzlarda yapan sanatçılar oluyor. Yurtdışında verdiğimiz konserler bir nevi eğlence aracı olarak görülebilir. Fakat biz kavvali müziğinin ana hatlarını bozmadan, saf ve geleneksel tarzda icra ediyoruz. Bu yüzden dünyanın dört bir yanında konserler veriyoruz. Bence bu işe çok su katsaydık bu kadar talep olmazdı. Nusret Fatih Han’ın yeğeni Rahat Fatih, Bollywood filmlerine müzikler besteledi. Sonra da Hindistan’daki ‘Yetenek Sizsiniz’ yarışmasında jürilik yaparak işin özünden biraz uzaklaştı sanki? Kavvali sanatçısı için icra ettiği müzik onun en büyük özelliği olmalı. Tabii

Rahat Fatih de kavvali ailesine mensup. Kendisi müziğimizden uzaklaşarak farklı bir deneyim elde etmek istedi ve başardı da. Tabii bu yönelme ona Hint müziğine kaymasına ve bu mecrada ilerlemesine vesile oldu. Fakat kökeni elbette kavvalidir. Onun bu deneyimine iyi veya kötü diyemeyiz ama bir kavval tabiî ki kendi müziğini icra etmelidir. Peki size üstadınızın kendisiyle özdeşleşen işaretleri ve el hareketlerini sormak istiyorum. Özel bir anlamı var mı bunun? Siz de buna çok başvuruyorsunuz? Ben de onun gibi ellerimi kullanmayı seviyorum. Aslında bu bizim müziğin ritmine kapılıp nasıl bir heyecan hissettiğimizi gösteriyor. Nusret Fatih Han’dan önce de elbette onlarca kavval gelip geçmiş. Onların eşsiz güfteleri karşısında kimi zaman coşup kimi zaman da hüzünleniyoruz. Müzik esnasında oturduğumuz için vücudumuzla müziğe bu şekilde dahil oluyoruz. Bazen de çok coşuyoruz ama işaretlerimiz hep o güzel beste ve güftelerdeki anlamı simgeliyor. Sanırım bu da bizi öne çıkaran hususlardan biri. Bir belgeselde alkışlamanın kavvali müziğine sonradan dahil olduğunu izledim. Bunun daha çok Batılı ülkelerle temastan sonra vuku bulduğu biliniyor. Nedir gerçeği? Kavvali müziği 750 yıldır icra ediliyor. Emir Hüsrev Dehlevî, İslam’ı tebliğ etmek için Hindistan’a geldiğinde insanların taş ve tahtadan putlara taptığını görür. Onları İslam’a davet için çağırdığında kimse kendisine kulak vermez. O da dikkat çekebilmek için kavvali müziğini icra eder ve bu esnada ufak ziller çalar, alkış tutar. Bunun Batı’dan geldiğini söyleyemeyiz, zira kavvali koro halinde yıllardır söyleniyor. Batı’da konser verdiğimizde de insanlar bize alkışlarıyla eşlik edebiliyor. Bunda bir beis yok. Konserlerinizde üzerinize paralar yağmur gibi saçılıyor. İnsanların bunu yapmalarındaki asıl sebep nedir? Bu sizin için bir mü-

kafat mı? İnsanlar Pakistan’da bir sufi üstadının sözlerine vakıf olduklarında, bu söz karşısında saygı ve bağlılıklarını göstermek için en güzel hediyelerini sunmayı isterler. ‘Onun güzel sözleri karşısında ne bağışlasak ve nasıl bağışlasak azdır’ deyip önünde hürmetle eğilip hediyelerle mukabelede bulunurlar. Bu, sufilerde aynı zamanda bir gelenektir. Önceden kavvali sanatçıları bir yere gittikleri zaman hiçbir ücret almıyorlardı. Halk da onlara bu şekilde maddi yardımda bulunmuşlar ki hayatlarını idame ettirsinler. Bir de konserlerinizde müziğin tınısına kapılıp kendinden geçenler, sahnenin önünde dans edenler, başını sallayanlar var. Siz bu insanları görünce ne hissediyorsunuz? Onların kendinden geçmesi sizin iyi söylediğiniz manasına mı geliyor? Biz buna bir nevi dua diyoruz. İnsanlar kavvali dinlediklerinde sadece müziği ve sözlerini işitmekle kalmaz, kendilerini onun içine atmak isterler. Manen, zihnen ve fiziksel olarak onunla bütünleşirler. Tabii bu işin aslı, sûfilerin yüzlerce yıldır süregelen şiirlerinden bestelenmiş o eşsiz sözlerdedir. İnsanlar bu kadar güzel sözler karşısında ne yapacağını şaşırır ve kapılır bu rüzgâra. Fakat iş sadece anlamakla doğru orantılı da değildir. Mesela biz yabancı ülkelere gittiğimizde insanlar bizi anlamasa dahi bu trans haline girebiliyorlar. Bu da kavvali müziğinin manevi tarafını gösteriyor. Kadınların kavvali sanatçılarını ön sıralarda izlemesi yasak diye duymuştum. Bu doğru mu? Aslında doğru. Pakistan’da bazı özel gecelerde sufi sanatçıların katıldığı programlar sadece ve sadece erkekler için yapılır. Mahfil denilen ve sanatçıların oturduğu yerin hemen önünde kadınların bulunması sufilerin dikkatini çekebilir ve onların huşuuna zarar verebilir diye böyle bir uygulama var. Ama şimdilerde bu kural uygulanmıyor, kadınlar bizi dinleyebiliyorlar.


25 YORUM

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Mustafa Ünal

Ali Ünal

Kuşkular bitti mi?

Maya takvimi ve kıyamet

Adli Tıp ‘Zehir var, zehirlenme yok’ kayıtlar olmalı. DDK, istediği birçok belge dedi. Bir başka ifadeyle vücudunda bulunan ve bilgiye ‘imha’ edildiği için ulaşamadı. zehir bir insanı öldürecek dozda değil. DDK, resmî olarak açıklanan ölüm saatinAdli Tıp, Özal’ın nasıl öldüğü sorusuna ce- den yarım saat önce alınan kan testinin akıvap bulamadı. ‘Kalp’ten de değil’ dedi. betini öğrenemedi. O kan örneği, 3 yıl sonra Peki şimdi ne olacak? Dosya kapanacak temizlik ve elektrik kesintisi nedeniyle bomı? Savcılık açıklamasında ‘Hayır, devam zulmuş olması gerekçe gösterilerek atıldı. edecek’ dedi. Kapanmamalı da. Normal mi karşılayacağız bunu? Bir başka emare çıkmadığı sürece zehir Otopsinin neden yapılmadığı soru işakonusunda Adli Tıp’ın raporuna inan- reti... ‘Aile istemedi’ cevabı yeterli değil. Şu maktan başka seçeneğimiz yok. Ancak bu cümleler rapordan: “Şüpheli ölümlerde rapor, Turgut Özal’ın ölümündeki şüphe- otopsi yapılıp yapılmayacağı ailenin karaleri ortadan kaldırmaz. Şüphe birden çok. rına bağlı olamaz. Otopsiye savcılıkça yaBunlardan sadece zepılacak keşif ve ölü hirlenmeyle ilgili bö- O raporun sonuç bölümünden bir paragraf: muayenesi sonuçlalümü giderildi. Diğer “Merhum Turgut Özal, görevi başında vefat rına göre karar verilir. soru işaretleri ortada eden bir cumhurbaşkanıdır. Ölümü, uzun Özal’ın ölümü mevdurmaktadır. süreli devam eden ağır bir hastalık zuata aykırı olarak savBunu ben söyleneticesinde olan ve beklenen bir ölüm cılığa bildirilmemiştir.” miyorum. Devlet Dedeğildir. Ölümü ani bir ölüm şeklinde Cumhurbaşkanı ve ainetleme Kurulu ra- gerçekleşmiştir. Görevi başında ve ani şekilde lesine yönelik ‘özel poru söylüyor. Yargı ölen bir cumhurbaşkanının ölümü her zaman doktorluk’ yoktu. sürecini bu rapor baş- ‘şüpheli’ bir ölümdür.” Şüphe sadece ‘ani Köşk’te herhangi bir lattı. Aile ve yakın ar- ölümden’ mi? Değil. Kurul, çok sayıda ismin ambulans bulunmukadaşları yıllardır bilgisine başvurdu. İfadelerin çelişkilerle yordu. ‘kuşkuları’ seslendirdi dolu olduğunu gördü. Emin Çölaşan’ın durdu. Yıllarca devlet 2002’de yazdığı şu ‘kayıtsız’ kaldı. Ta ki cümlelere ne diyeceCumhurbaşkanı Abdullah Gül’e kadar... İd- ğiz: “1993 yılı Ocak ayı. Halamın oğlu o sıdiaları ciddiye alan Gül, Devlet Denetleme rada Meclis başkanı olan Hüsamettin CinKurulu’na görev verdi. DDK, devletin en doruk’la Özal’dan söz ediyoruz. Kulağıma üst düzeyde denetleme yapan birimi. şu sözleri söylüyor: Bu gidici, yakında öleO raporun sonuç bölümünden bir pa- cek. Ne gidicisi abi, o hepimizi götürür diragraf: “Merhum Turgut Özal, görevi ba- yorum. Cindoruk ısrar ediyor: Haberin şında vefat eden bir cumhurbaşkanıdır. kaynağı babadır, sadece sen bil ve ağzını sıkı Ölümü, uzun süreli devam eden ağır bir tut, önümüzdeki yaz aylarını çıkaramayahastalık neticesinde olan ve beklenen bir cak. Baba sağlamcıdır, bunu diyorsa bir bilölüm değildir. Ölümü ani bir ölüm şeklinde diği vardır.” gerçekleşmiştir. Görevi başında ve ani şeSüleyman Demirel’e ‘gidici’ dedirten o kilde ölen bir cumhurbaşkanının ölümü her bilgi nedir? İki ay önce yaptırdığı ayrıntılı zaman ‘şüpheli’ bir ölümdür.” Şüphe sa- kontrollerde kalp sağlığının iyi çıktığı resmî dece ‘ani ölümden’ mi? Değil. Kurul, çok raporlara yansımışken Demirel, Özal’ın sayıda ismin bilgisine başvurdu. İfadelerin yakında gideceği verilerini kimden ve neçelişkilerle dolu olduğunu gördü. Özal’ın reden aldı? Turgut Özal’ın ölüm sürecinde nerede ve nasıl öldüğü bile meçhul. Köşk’te DDK raporuna da yansıyan ‘hayatın normi, yolda mı, yoksa hastanede mi hayata mal akışıyla’ açıklanamayacak o kadar çok veda etti? Farklı ifadeler var. husus var ki... ‘İhmal’ veya ‘görev eksikliği’ Ailenin ölüm anında savrulması nor- deyip geçecek miyiz? Sokaktaki insanın mal. Ama Özal, sıradan bir isim değil ki... zihninde yer eden bu şüpheleri kim ayRahatsızlığından ölümüne kadar sağlam dınlatacak? m.unal@zaman.com.tr

Maya Takvimi'nin 21 Aralık 2012'de bi- viyeye hitap ettiği ve insanların çoğu avam tip, o günün Mayalarca Kıyamet'in kopma olduğu için, çok defa mücerret gerçekleri günü olarak kabûl edilmesini ciddiye almak müşahhaslaştırarak takdim eder. Bu da, mı, almamak mı gerekir? zamanla bilhassa halk nezdinde yanlış yoCiddiye almayıp reddetmek için eli- rum ve telâkkilere yol açabilir. mizdeki tek dayanak, İslâmî kaynaklarda Kıyamet, kavram olarak, dünyanın yıKıyamet, Kıyamet alâmetleri ve Kıyamet'in kılıp yeni bir âlemin, Âhiret âleminin kukopması ile ilgili hadis-i şeriflerdir. Bu- rulması manâsına gelmekle birlikte, kenunla birlikte, her şey Cenab-ı Allah'ın lime olarak, büyük hadiseler, yıkım, hercütakdirine bağlıdır ve kimse, herhangi bir gün merç, büyük fitneler için de kullanılır. Bu tür Kıyamet'in kopmayacağını da, kopacağını hadiselere tarihte en fazla ve global çapta da iddia edemez. Hattâ, kâinatın sırrını çö- zemin teşkil edeceği için Âhir Zaman, bilzemeyen, her şeyin gihassa Din'de çok önemli bir dip bir ışık dalga payere sahiptir. Yani Âhir Zaketçiğinin ölçülemez man, nihaî Kıyamet'e kadar ve kontrol edilemez Hz. Bediüzzaman'ın çok önemli iki pek çok kıyametlerin yaşahareketinden ibaret ol- tesbiti vardır: (1) “Her bâtıl mezhep nacağı bir zaman dilimidir. duğunu, dolayısıyla Bu manâda insanlık tarihi(veya akım), bir hakikat danesi kâinat şu anda üzerinde sümbüllenir; (fakat dengeyi nin, artık çok büyük kıya(T1=Zaman1) hangi bulamadığı veya koruyamadığından metlerin yaşanacağı son durumda ise, zamanın bu dâne üzerinde sapar gider.)” (2) kavşaklarından birine girölçülebilir en kısa pardiği söylenebilir. Dolayısıyla, Mecaz, zamanla ilmin elinden çasından ibaret bir cehaletin eline geçtiğinde hakikat her peygamberin ümmetini sonraki anda (T2=Za- telâkki edilir ve hurafeye kapı açar. Deccaliyet'le korkuttuğunu man2) yine aynı dunazara aldığımızda, Maya rumda olacağının asla geleneğinde bu tür rivayetileri sürülemeyeceğini ler, zamanla nihaî Kıyamet kabûl eden bilime dagibi telâkki edilmiş olabilir. yanarak da Kıyamet'in Öte yandan, gün ve zaman hemen kopmayacağı iddia edilemez. Bu gibi kavramlar, izafîdir. Dünyanın kendi etgerçekler bir yana, hikmet diyarı olan bu rafında dönüşü bir gün, güneş etrafında döâlemde Cenab-ı Allah (c.c.), genellikle hik- nüşü ayrı bir gün, güneş sisteminin hareketi meti temelinde icraatta bulunur. Hikmet de, ayrı bir gün teşkil ettiği gibi, bütün bir zahirî planda sebep–sonuç kanunu veya dünya hayatı ve Âhiret de birer gündür. Nimünasebetine yol vermiştir. Dolayısıyla, tekim Kur'ân-ı Kerim'de de bize göre bin mutlak hakikat noktasında kâinatla ilgili yıllık ve elli bin yıllık günlerden söz edilir. olarak atom fiziğinin teorileri de, realiteler İşte bu gerçeklerin Mayalar'ı zamanla yannoktasında mekanik fiziğin teorileri de göz lış bir hesaba götürmüş olması da mümardı edilemez. Konuya bu açıdan yaklaştı- kündür. ğımızda, Mayalar'ın 21 Aralık 2012 güİnsan olarak, büyük Kıyamet'i merak nünü Kıyamet günü olarak görmelerinde ederiz. Asıl merak etmemiz gereken, kendi bazı hakikatler aranabilir. kıyametimizdir. Her birimizin bu dünyadan Hz. Bediüzzaman'ın çok önemli iki tes- hususî bir dünyamız vardır ve bu dünyabiti vardır: (1) “Her bâtıl mezhep (veya mızın direği de kendi hayatımızdır. Her gün akım), bir hakikat danesi üzerinde süm- içinden çürüyen o direk, her an yıkılabilir ve büllenir; (fakat dengeyi bulamadığı veya ko- kıyametimiz kopar. Ne yazık ki nefis, ölüm ruyamadığından bu dâne üzerinde sapar gi- deyince başkasının öleceğini düşünür de, der.)” (2) Mecaz, zamanla ilmin elinden ce- kendisini ölümsüz görmek ister. Oysa hep haletin eline geçtiğinde hakikat telâkki edi- kendi kıyametimizi düşünmeli ve ona göre lir ve hurafeye kapı açar. Bir de, Din, her se- bir hayat yaşamaya çalışmalıyız.

Laik gazeteciliğin ruh hali ETYEN MAHçUPYAN

Devamlılık arz eden AKP iktidarı laik kesimdeki gazeteciliği ve köşe yazarlığını da zora soktu. Aslında gazeteciliğin tanımı gereği iktidara karşı bir muhalefeti ima ettiğine inanılması rahatlatıcıydı. Laik kesim iktidar analizi yapmaktan hızla vazgeçerek hükümeti iktidarla özdeşleştirdi ve AKP karşıtlığına yaslandı. Hükümetin eleştiriyi, hatta sert tepkiyi hak eden birçok karar ve tutumunun olduğu çok açık. Ama laik gazeteci kategorisinin içine düştüğü durum bunun dışında. Çünkü onlar her an için hükümetin hangi noktadan eleştirilmesi gerektiğini arayan bir ruh hali içerisine girdiler ve kaçınılmaz olarak cemaatleşmenin sesi olmayı kabullendiler. Zaman içinde, özellikle son genel seçimlerle birlikte Kürt meselesindeki tıkanmaya paralel olarak bu tür gazeteciliğin özgüveni arttı. Başbakan'ın her hafta muhafazakâr kültür ve ahlak anlayışını vurgulayan bir gündem yaratmasıyla da söz konusu gazetecilik ken-

disini rehavete kaptırdı. Doğru pozisyondan bakarak apaçık yanlış yapmakta olan bir Başbakan'ı eleştirmekten daha keyif verici ne olabilir? Ancak bu süreçte iki önemli dinamik oluştu: Laik kesim bir bütün olarak siyasetin dışına itilirken, laik kesimin gazeteciliği de mesleği yüzeysel hale getiren bir kolaycılık içinde anlama çabasını terk etti. Olaylara mesafe almak, yaşananları kendi bütünlükleri içinde kavramak, meselelere ilgili aktörlerin zihniyetinin içinden bakmaya çalışmak gibi hasletler ortadan kalktı. Başbakan'ın uçucu sözleri siyasetin kendisi haline geldi ve muhtemelen bu sayede gazetecilerin popülaritesi de epeyce arttı. Ama AKP'yi ve Türkiye'yi ‘anlamak' neredeyse bir bütün olarak gündemden düştü. Anlama çabası her zaman baktığınız aktöre bir miktar anlayışla yaklaşmanıza neden olur. Belki de laik kesimi durduran şey buydu, çünkü onlar hükümete bir nebze bile anlayışla bakıyor olma ihtimalinden fazlasıyla ürktüler. Ne var ki anlayış göstermenin söz konusu aktörün her yaptığını kabullenmek olmaması bir yana, anlama olmadan siyasî analizin anlamsız olacağı açık. Ayrıca AKP'yi anlamak ona bir miktar anlayış göstermek olsa da, bu

tutumu diğerlerinden esirgemediğimizi unutmamakta yarar var. Yani CHP'yi ve özellikle PKK'yı da ‘anlıyoruz', onları da bir miktar anlayışla karşılıyoruz. Bu durumda AKP'nin farkı iktidar olması mı? Bunun bir engel olarak görülmemesi lazım, çünkü anladığınız zaman daha gerçekçi itirazlarda bulunabilir, ‘muhalifliğinizi' daha anlamlı kılabilirsiniz. Belki de asıl mesele kimliktir… Belki de laik kesimin gazetecileri de kendilerini mağdur, yenilmiş ve ötelenmiş hissetmekteler; aslında gazetecilik kabuğu altında bir kimlik mücadelesi yürütmekteler ve söylemek istedikleri şeyler gerçekte yaşananlardan daha önemli olmakta. Çünkü eğer durum buysa, gazetecilik söylemek istediğiniz şeye malzeme aramaya dönüşür, yani gazetecilik olmaktan çıkar. Hakkaniyet adına, aynı tutumun hükümet yanlısı medya organlarında da tam tersi yönde devreye girdiğini görmezden gelmeyelim. Orada da hükümet övgüsüne hizmet eden olayların haberleştirilmesi ve diğerlerinin hasıraltı edilmesi rutin bir uygulama. Ne var ki durum simetrik değil… Çünkü gerçekten de doğru bir muhalefete ihtiyaç var ve siyasî partilerin aczi bu işlevi medyaya yüklüyor. İdeal olan İslamî duyarlılığa sahip medya

organlarının bu sorumluluğu alabilmeleri olurdu ama ideali bekleyecek durumda da değiliz. Laik kesimde hükümet yanlısı medyayı da ‘davet' edecek ciddi bir gazeteciliğe ihtiyaç var. AKP'nin sorun tanımı ve algısını dışarıda bırakmayan, onun içinden bakarak olası alternatifleri irdeleyen ve adil davranma kaygısı ile davranan bir gazetecilik, hem iktidarın kulak vermek zorunda kalacağı bir muhalif ses olabilir, hem de İslamî sivil toplumda karşılık bulur. Aksi halde sekter ve ideolojik olmanın yanında, yüzeysel, akılsız ve çoğu zaman kötü niyetli olarak algılanan bir laik medyanın işlevi kendi okuyucusunu hipnoza tabi tutmaktan öte gidemez. Bu tür bir gazeteciliğin yurtdışında alıcısı olacaktır… Yüzeysellik ancak sizden daha cahil bir okuyucu bulduğunuzda satar. Yurtiçinde ise laik kimliksel tıkanmanın hallerinden biri olarak kalır. Gazetecilik kamusal aktörlerin zihniyetinin içinden gerçek sorunlara bakmayı gerektiriyor. O aktörlerin ruh hallerini temel almaya başladığımız zaman apolitik kalmayı da baştan kabullenmiş oluruz. Dahası, bu sefer başkaları da bizim gazeteciliğimize bizim ruh halimizi hatırlayarak bakmaya başlar… e.mahcupyan@zaman.com.tr


26 YORUM

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Medyanın keşfettiği çocukluk AYŞE BOSTANCI* Tüm insanlık tarihi dikkate alındı-

1ğında çocukluk, geç zamanlarda

Geçtiğimiz yüzyılın icatlarından biri olan TV, kitle iletişim araçlarının en önemlisi olarak insanlığı yönlendirme ve tüketime özendirmede yoluna devam ederken sürece bilişim teknolojileri dahil oldu. Maksat tüketimi artırmak olunca, çocukluğun da bu amaca hizmet eden bir forma sokulması gecikmedi.

keşfedilmiş, bir yönüyle de icat edilmiş bir dönemdir. 19. yüzyıl filozof, eğitimci ve hukukçuları, dönemin değişen sosyo-kültürel ve ekonomik şartlarının da etkisiyle çocuk eğitimi ve haklarıyla ilgili yeni görüşler öne sürmüşlerdir. Tarımdan sanayi toplumuna geçiş, kadınların çalışma hayatına aktif katılımı, aile yapısındaki değişmeler, şehirlileşme gibi tüm ağır taşların yerinden oynadığı bir süreçte çocuğun dünyası da yeniden dizayn edilmiş, yeni şartlara uyumlu yeni bir çocukluk icat edilmiştir. 20. yüzyıl, çocuğun toplumun geleceğini belirleyen en önemli insan kaynağı olarak kabul edildiği, çocukluğun kitabının yeniden yazıldığı bir yüzyıldır. Bu yüzyılda iktidarlar, toplumu dizayn etmede çocukluk döneminin önemini fark ederler. Adına okul dediğimiz eğitim kurumları da iktidarların çocukları devlet için en ideal vatandaş olarak yetiştirme fikrinin bir sonucu olarak hayatımıza girer. Süreç içerisinde hâkim söylemler kendi dünya görüşlerine ve çıkarlarına uygun bilimsel veriler üretmeyi ve çocukluğu tam anlamıyla kuşatan bir çocuk eğitimi kurgulamayı da ihmal etmezler. Bu kurgunun etkileri, sadece üretildiği coğrafya ile sınırlı kalmayıp tüm dünyayı etkisi altına alır. Değişen-değiştirilen aile ve çocukluk algısı üzerinden yeni kazanç kapıları üretilmekte de gecikilmez. Okulun kurallara uyan bir birey, pazarlamacının yetişkini tüketime ikna etmede bir araç olarak eğittiği bir figür olarak çocukluk, üzerinde ciddi düşünülmesi gereken bir konudur. Geçtiğimiz yüzyılın icatlarından biri olan TV, kitle iletişim araçlarının en önemlisi olarak insanlığı yönlendirme ve tüketime özendirmede yoluna devam ederken sürece bilişim teknolojileri dahil oldu. Maksat tüketimi artırmak olunca, çocukluğun da bu amaca hizmet eden bir forma sokulması gecikmedi. Haberin, gösterinin, reklamın konusu olarak çocuğun çok kazandıran bir görsel malzeme olması medya ve reklamcıları çocuğa yöneltti. Zira çocuk bedeninin cazibesi ve masumiyeti izleyiciyi etkileme potansiyeli taşıyordu. Gelinen noktada mal satmak için reklam arası bilgilendiren, eğlendiren bir medya aracı olarak TV ve bilişim teknolojileri kendisini sınırlandıracak in-

DAĞISTAN ÇETİNKAYA

sanî erdemleri, kültürel ve ahlakî değerleri yok sayarak yoluna devam ediyor. Bu teknolojiyi üreten kurucu akıl tüketim ana hedefiyle çocuk, genç demeden insanlığa zarar vermeye devam ediyor. Yaşadığımız çağda geniş aile, yerini çekirdek aileye bıraktı. Bu yapıda çocuk sayısı azalmış, ancak aile üzerindeki etki gücü de bir o kadar artmış durumda. Pederşahi aileden veledşahi aileye evrilen süreçte çocuk, her dediği ilahi bir buyrukmuşçasına yerine getirilen küçük bir krala dönüştü. Özellikle 1980’ler sonrasında tüm dünyada aile ve çocuk eğitimindeki yaygın olarak kabul edilen görüş, kadim çocuk yetiştirme kalıplarını yok saymayı öneriyor. Bu görüşe göre ebeveynler ve çocuk eşitlenmiş, ebeveynler çocuğun yakın arkadaşı olarak kurgulanmış. Oysa unutulan bir şey var ki; çocuğun hayatı öğrenebilmek için bir arkadaşa değil, tecrübeli, güvenilir bir otoriteye, ehil bir emanetçiye ihtiyacı var. Çocuk, merak duygusu baskın, sınırdan hoşlanmayan, hazza koşup elemden kaçan, kendisine zarar ve fayda verecek olanla ilgili somut ve soyut okumalar yapmayı bilmeyen bir varlık olarak yetişkinin rehberliğine ihtiyaç duyar. Değişen ebeveynlik kalıpları, insana ve çocuğa bakış açısını da değiştirdi. Çağın hakim görüşüne uygun ebeveynlik kalıplarına dair bilgiler, araştırmalar; basılı-yazılı, görsel-işitsel medya kanalıyla kitlelere her an ulaştırılıp güncellenirken bunun kimin çıkarına olduğu, neye hizmet ettiği sorgulanmıyor. Bu süreçte ebeveynler kadim çocuk yetiştirme yöntemleriyle modern yöntemler ara-

sında sıkışmış durumda. Eskiyi tamamen reddedemeyen, yeniyi tamamen kabul edemeyen ebeveynler bir araf durumu yaşıyor. Bu arada çocuk, karşısında kendine güveni olmayan, tutarsız ve kafası karışık rol modellerle baş başa kalmış durumda. Yaşanan süreç içinde üst kimliği kurmaktan sorumlu olan ebeveynler, sorumluluklarını yerine getirmek için model alınmayı sağlayacak asgari zamanı çocuğa ayırmakta zorlanıyor. Bazı ebeveynler de çocuk eğitimi ve yetiştirme işini kurumlara devretmeyi tercih ediyor. Kurumlardan geriye kalan zamanı da ekran dolduruyor. Ebeveynlerin model olması gereken konularda modeller ekranlardan; dizilerden, reklamlardan, şov programlarından ya da sanal oyunlardan seçilir hale gelmiş, çocuklar savunmasız bırakılmış haldeler. Günümüzde çocuk, dünyaya gelmeden tüketmeye başlayan, doğumundan itibaren iyi bir tüketici olması sağlanan, aileye ve topluma maliyeti hayli fazla olan bir varlığa dönüştürülmüş halde. Yetişkinin tüketim kalıplarını sonuna kadar zorlayan pazarlamacıların yeni taktiği çocuk üzerinden yetişkini ikna etmek ve yetişkine tükettirmek olarak ifade edilebilir. Pazarlamacılar, vahşi bir tüketim refleksiyle çocuğun sosyal, zihinsel ve duygusal gelişim dönemlerine ve ihtiyaçlarına uygun hazırladıkları reklam ya da program içerikleriyle zaten veled şahi olmaya ikna edilmiş aileyi zorlar. 2 yaşından itibaren ailenin alışveriş tutumlarını etkilemeye başlayan çocuk, 3-5 yaşlarında yemek, oyuncak ve kıya-

fet seçimlerini rahatça ifade eder. Bu dönemlerde marka alışkanlıkları oluşmaya başlar. 6-12 yaşları arasında çocuk ebeveynlerin kararlarında baskın bir otorite olmuştur artık. Medya, çocuğun ailesini tüketime ikna etmesini bekler. Çocuk da tüm masumiyeti ile bunu başarır. Bu sonuçları obezite, bencillik, memnuniyetsizlik, alışveriş ve teknoloji bağımlılığı olan bir başarıdır. Reklamcı için 8 yaşına kadar olan çocuk her verileni kaydeden, sorgulamayan bir kara kutudur. 8 yaş sonrası için daha dikkatli, çabuk kanmayan, belli ölçüde eleştirel bakabilen bir çocuğa uygun reklam üretmelidir. Bunu yaparken hedeflenen yaşın duygusal ve zihinsel tepkileri hesaba katılır. Reklamda seçilen karakterler, kullanılan mizahi öğeler, müzik, ritim ve görsel efektlerle çocuğun içerikten haz alması sağlanır. Bu haz, dikkat süresini artırır ve reklamın hatırlanmasını kolaylaştırır. Reklama ait sloganın, ritim ve cıngılların hatırlanması mesajın hedefe ulaştığının göstergesidir. Çocuğa ait her türlü hassasiyet, saflık, merak, macera arayışı, hazza düşkünlük reklamcı tarafından yüce tüketim amacına uygun olarak suistimal edilir. Reklamcılar 9-12 yaş grubu için özel bir reklam stratejisi belirlemişlerdir. Bu yaş çocukları kişiliğini oluşturma yolundadır. Aynı zamanda kendine tam bir imaj belirleyemediği bir kararsızlık süreci yaşamaktadır. Reklamcı, ergenlik öncesi çocuğa ergen gibi davranmayı öğütler. Ergenlik öncesi çocuk ergenlik dönemi tüketim kalıplarıyla davranır. Kendini olduğundan büyük hissetmek ve iki dönemin arasına sıkışmak reklamcı açısından istenen durumdur. Bu yanılsamanın amacı, tüketim oranlarını artırmaktır. Araştırma sonuçları reklamcıların amacına ulaştığını, 9-11 yaş çocuklarının kendilerini ergen gibi gördüğü, çocuk olarak algılanmak istemediğini göstermektedir. Bunun psiko-sosyal ve fizyolojik etkileri (erken uyarım ve tahriklerle ergenliğe giriş) ayrıca değerlendirilmelidir. Hayatımızın her anını kuşatma iddiasında olan reklamlar yetişkine olduğu gibi çocuğa da ihtiyaçlar oluşturur. Reklam tarafından ikna edilmiş bir çocuk, aileyi bezdirinceye kadar taleplerine devam edecek bir motivasyondadır. Bu, reklamların çocuklarda ve hatta gençlerde direkt tüketmeyi körükleyecek bir altyapı ve arka planla hazırlanmasının sonucudur. * Eğitimci, yazar

KRAL VE SOYTARI


27 YORUM

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Ekrem Dumanlı

Gel de ‘Ergenekon medyası’ deme! Medya kuruluşları, Ergenekon Davası’nın ne savcısıdır, ne hâkimidir ne de avukatı. Bu kadar önemli bir davayı çarpıtmak ya da sulandırmak hem gazetecilik açısından büyük bir hatadır hem de bu ülkenin demokratik geleceği için. Silivri’de sahneye sürülen tiyatronun maksadı belli: Mahkemeleri baskı altında tutarak, yargıya şantaj yapmak. Demek istiyorlar ki, “Bu davadan ceza çıkarsa ortalık karışır, kaotik hadiseler yaşanır.” Bu mesajı verirken kaba kuvvet ve şiddete başvurmaları, bilek gücüyle hâkim ve savcıları korkutmaya teşebbüs etmeleri, jandarmayı tartaklamaları vs. ne kadar doğru bir stratejidir? Adalet, böyle dağbaşı metotlarına boyun eğer mi? Daha düne kadar “Yargılama süreci çok uzadı, tutukluluk mahkûmiyete dönüştü.” diye yeri göğü inletenler, mahkemenin son safhası gelince bir anda çılgına döndü. Aslında davayı yakından takip edenler duruşmaların ilk gününden bu yana yargı mensuplarına tehditler savrulduğunu, sistemli bir şekilde itibarsızlaştırma yoluna başvurulduğunu, “rüzgâr tersine döner” gibi laflarla edildiğini biliyor. Şimdi yeni bir aşamaya gelindi ve yargılama boyunca sürdürülen münferit tehditler, topluca yapılmaya başlandı. Binlerce insanı mahkemenin kapısına yığmak, olay çıkarıp jandarmayı dövmek gibi irrasyonel tepkiler ne hukukîdir, ne de ahlakî. Ne var ki bu çadır tiyatrosunu Silivri’ye kuranların bir mantığı var. Burada anlamsız bir stratejiye asıl mahkûm olan CHP. Halkın gözünde yine ‘darbe yanlısı parti’ durumuna düşüyor ve ‘marjinal bir partinin kuyruğuna takılmış’ imajı vererek bambaşka bir yere savruluyor. Medyanın savrulduğu yer ise çok daha vahim. Darbe yapmak için cunta kurmaktan silah ve mühimmat bulundurmaya kadar pek çok somut suçlamayla karşı karşıya olan kişi ve örgütlerin canhıraş çırpınışını anlamak kolay. Peki, aslî işi habercilik olan medya niçin aslanlar(!) gibi zanlıların yanında yer almaktadır? Ergenekon’da silah desen silah var; darbe planları desen darbe planları var; kaos oluşturacak olaylar desen, pek çok somut planlama ve hamleler var... Temel felsefesi özgürlük ve demokrasi olan bir mesleğin mensupları niçin darbecilikle, siyasî cinayetlerle suçlanan kişilerin yanında cansiparane yer alıyor? Somut suç delillerini nasıl oluyor da görmezden geliyor? Darbeler ve cuntalar konusunda sabıkası kabarık olmayan bir ülke olsak, kadim medyanın “darbeci” duruşunu anlarım. Ancak teşebbüs safhasında başarısız olanından fiilen gerçekleşenine; postmoderninden e-muhtırasına kadar bir hayli kriminal dosya ile karşı karşıyayız. Ergenekon davasındaki iddialara ‘fasa fiso’ muamelesi yapanlar, ya o devasa delil klasörlerini bilmiyor; ya da bile bile darbecilerin yanında hazır kıta görevini ifa ederek genetik yapısındaki mesai arkadaşlığının diyetini ödüyor. Silivri’deki mahkemeyi basma ve şantajla karar verilmesini engelleme çalışmalarını hangi televizyon nasıl verdi, hangi gazete nasıl sundu? Mutlaka buna bakmak gerekiyor. Araştırmacıları, o günkü gazeteleri arşivlemeye davet ediyorum. Görecekler ki kadim medya, binlerce insanı mahkemenin önüne yığarak nefret dolu sloganlar eşliğinde adaleti tehdit edenleri kutsuyor. Jandarma’ya yapılan onca saldırıdan hiç bahsetmezken, çaresiz kalan jandarmanın sıktığı biber gazından manşetler çıkarıyor. Bir manzara bu kadar mı çarpıtılır? “Adalet Tam Gaz” diye başlık atanlar jandarma erlerinin ayaklar altında süründüğünü kendi çektiği fotoğraflara baksa anlamayacak mı? Soruyu bir parça değiştirerek şöyle sorayım: Darbe ve cunta davası yerine bir başka yargılama söz konusu olsaydı ve sanıkların yakınları, aynen Silivri’de olduğu gibi, mahkemeyi tehditle sindirmeye çalışsaydı kadim medya yine sanıkların yanında

yer alır mıydı? Görünen o ki zamanın özgürlükçü ve demokratik ruhunu kavrayamadığı için irtifa kaybetmeye devam eden medyanın bir bölümü, hâlâ derin vesayetin sürmesini arzu etmekte ve ilk fırsatta şuur altı boşalmasıyla eski yandaşlarını aklayıp paklamaktadırlar; tıpkı onlarca sene yaptıkları gibi... 27 Mayıs’ı davet eden, Yassıada yargılamalarında adalet tecelli ediyor diye alkışlayan 28 Şubat’ta askerle elele ‘postmodern darbe’ tezgâhlayan medyanın genetiğinin değişmediği görülüyor. Bir daha hatırlatmak gerekiyor ki demokrasiye silahla müdahale, insanlık suçudur; yarım kalmış teşebbüsten idamlarla sonuçlanan trajediye kadar bu suça bulaşan herkes adalet karşısında hesap vermek zorundadır. Medya kuruluşları, Ergenekon Davası’nın ne savcısıdır, ne hâkimidir ne d e

avukatı. B u kadar önemli bir davayı çarpıtmak ya da sulandırmak hem gazetecilik açısından büyük bir hatadır, hem de bu ülkenin demokratik geleceği için. O tarafgir haber ve yazılar yüzünden “Ergenekon medyası” suçlamasını bertaraf etmek zorlaşıyor; çünkü şu anki manzara o suçlamayı teyit ediyor; tekzip etmiyor…

Olacak şey değil Atmosfer çok kirlenince, zihinlerin berrak kalması da, kalplerin duru olması da zorlaşıyor. Oysa bu ülkede hiçbir zaman saffet-i kalbiyeye duyulan ihtiyaç bu günkü kadar elzem hale gelmemişti. Bir sürü yalanyanlış bilgi

dolaşıma sokuluyor her gün. Kirliliği yoğunlaştırmak için yapılan bilgi bombardımanından etkilenmeyenler bile kimi zaman radyoaktif tesirler altında kalarak suizan kapılarının eşiğinde buluyor kendini. Son yalan rüzgârı Sözcü Gazetesi üzerinden estirilmeye çalışılıyor. Kırk sene düşünseniz aklınıza gelmeyecek bir dedikodu yayıyor bazı çevreler ve maalesef temiz zihinlerde bile iz bırakabiliyor kara propaganda. Neymiş? Güya Sözcü Gazetesi’ni “cemaat” çıkarıyormuş. İlk duyduğumda “Pes vallahi! Bunu kim uydurmuşsa ya çok hince ya da çok cince bir şeye yeltenmiş.” demiştim. Meğer yanılmışım. İlmine, irfanına, iz’anına ve insafına güven duyduğum bazı gazeteci dostlarımda bile iz bırakıp geçmiş bu iddia. Ciddi ciddi inanıp bunu konuşanlar var. Demek dostlarını, arkadaşlarını hiç tanımamışlar. Üzücü bir durum. Elde ne var ki böyle bir yanılgıya kapılsın insanlar? Güya iddia o ki bahsi geçen gazetenin sahibinin oğlu cemaatten bazı kişilerle arkadaşlık etmiş vaktiyle. Öyle bir şey söz konusu olsa bile (ki öyle bir bilgiyi teyit etmiyor hiç kimse), bundan yola çıkıp marjinal yayınlar yapan bir gazeteyi bile “cemaat”ten saymak doğru mu? Kesinlikle hayır! Çünkü “cemaat” dediğiniz kitle toplumun hemen her kesimiyle diyaloğu olan dinamik bir yapı. Özünde kavga olmadığı için herkesin kapısını rahatlıkla çalabilen, her zümreyle irtibat kurabilen bir kitleden bahsediyoruz. O kitleye uğrayıp geçmiş herkese “cemaat” etiketi yapıştırırsanız, bu ülkenin neredeyse tamamına böyle bir yakıştırma yapmak zorunda kalırsınız. ‘Gazetede yazı yazdın onlardansın, gençken onlardan biriyle arkadaş oldun onlardansın, ticaret yaparken onlardan birine dokundun onlardansın, çocuğun şu okullara gitmiş onlardansın…’ Sonu var mı bunun? Vaktiyle Taraf Gazetesi için de benzer iddialar ortaya atıldı. Yalan iddialarini ispat edemeyenler son çare, “Taraf’ın dağıtımını Zaman yapıyor.” gibi bariz bir bilgi yanlışını kamuoyuna sundu. ‘Muhabirliğe filan gazetede başladığına göre’ ya da ‘falan gazetede yazarlık yaptığına göre’ diye başlayan cümlelerin hiçbir anlamı yok. “Cemaat”e başvuru dilekçesiyle girilmez, istifa dilekçesiyle çıkılmaz; gönüllülük esasına göre gelen gelir giden gider. O yüzden camianın en temel vasfı sivil, bağımsız bir sosyal gerçekliğe dayanmasıdır. Bu gerçeği atlayarak yapılan yakıştırmalar hem dostluğu zedeler hem de yanlış bir çıkarıma dayandığı için size güvenen insanları hatalı bir sahile savurur. Gerek yok ki...


kursu@zaman.com.tr

BU SAY FA, M. FET HUL LAH GÜ LEN HO CA EFEN DI’NIN SOH BET VE YA ZI LA RI ESAS ALI NA RAK HAZIRLANMAKTADIR.

Kadının gerçek değeri İslâm’da kadın, aynen erkek gibi cemiyetin bir parçası olarak kabul edilir. Birçok noktada onun da görüşü alınır ve kendisiyle istişare edilir. Bunun pratikte en güzel örneğini yine Fahr-i Kâinat Efendimiz’de görürüz. O ki, vahiy ile müeyyet Nebiler Sultanı’dır. Önüne gelen bütün problemlerin çözümü doğrudan doğruya Arş-ı Âzam’dan halledilmiş ve çözemediği hiçbir problem, halledemediği hiçbir mesele kalmamıştır. Evet, üst üste yığılmış müşküller, problemler çözüm bekliyor. Yağdan kıl çeker gibi müşkülleri çözüveren O Fahr-i Kâinat Efendimiz mübarek nazarıyla bir kere bakıverse, yani şahs-ı mânevînin teşekkülü ile o büyük mana ve ruhtan istimdat edenler arz-ı dîdâr ediverse, insanlığın içinde bulunduğu bütün müşküller âdeta kendi kendine çözülüverecek ve yollar gidip düzlüğe erecektir. İşte Fahr-i Kâinat Efendimiz budur. B u nunla beraber O, çok defa hanımlarıyla oturur, bir arkadaş gibi onlarla bazı meselelerin müzakeresini yapardı. Vahiy ile müeyyet olan O zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir şeye ihtiyacı yoktu ama ümmetine bir şey öğretmek istiyordu: Kadın, o güne kadar olduğundan çok farklı bir yere oturtulacaktı ve işte O, bu önemli vazifeyi bilfiil temsil ediyor ve gösteriyordu. Hudeybiye antlaşması Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, herkes öldüren bir gerginlik içine girmişti. Bu arada Allah Resûlü, kendisiyle umreye gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabe, acaba verilen kararda bir

değişiklik olur mu diye, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Resûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Ancak, sahabedeki o ümitli bekleyiş tavrı değişmedi. Aslında bu ağırdan alma, Allah Resûlü’ne karşı asla bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı ve bu mülâhaza ile Hudeybiye antlaşması’ndaki şartlarda bir değişiklik beklentisi içinde bulunuyorlardı. İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve hanımı Ümmü Seleme Validemizle istişarede bulundu. Bu ufku geniş kadın, istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti. Çünkü o da biliyordu ki Allah Resûlü onun diyeceklerine muhtaç değildi. Ne ki, Allah Resûlü böyle bir istişare ile bize içtimaî bir ders veriyordu. Validemiz, Allah Resûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Yâ Resûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez sana itaat edeceklerdir.” Allah Resûlü de zaten böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. O daha birkaç kurban kesmişti ki, sahabe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı. Şimdi acaba hangimiz, kadınlara bu denli değer veriyoruz? Bir aile reisi olarak kaç kişi aile hayatında hanımıyla istişareye yer vermektedir? İslâm’ın kadını esir ettiğini söyleyenlerin kulakları çınlasın! Acaba O Zât’ın asırlar evvel yapıp ortaya koyduğu bu harika icraatın, aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen onda birini yapabiliyorlar mı?

Bir Bütünün Yarısı Kadın haklarını müdafaa edenlerin düşüncelerinde bile kadın hâlâ ikinci dereceden bir varlık olmaktan

kur-

tulmuş değildir. Oysa biz, kadına bir vâhidin yarısı nazarıyla bakıyoruz. O, öyle bir bütünün parçasıdır ki, diğer parçanın işe yaraması için onun mevcudiyeti şarttır. Öyle ki, bu parçalardan her biri, diğerinin gerçek değerini bulması bakımından önemli bir esastır. Elverir ki, Allah’ın (celle celâluhu) vaz’ettiği ölçülere riayet edilsin ve denge için yaratılan bir şey dengenin aleyhinde istismar edilmesin... Ayrıca, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hareketleriyle kadınlara karşı lütufkâr davrandığı gibi, sözleriyle de hep bu şekilde davranmayı teşvik etmiştir. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyururlar: “Mü’minlerin iman bakımından en kusursuzu, ahlâkı en güzel olanıdır. Ahlâkı en güzel olanınız da, kadınlarınıza en güzel davrananınızdır.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 15) Evet, ahlâk ile insan öyle ulaşılmaz zirveleri tutar, öyle insanî semalara yükselir ki, hiçbir ibadetle o makamları elde etmek mümkün değildir. Görülüyor ki kadınlık, O’nun nurlu beyanlarıyla kendi şeref ve haysiyetini garanti altına almış; o güne kadar ayaklar altında çiğnenen, hor ve hakir bir varlık olarak görülen o, dünya ve ukbâ saltanatını elde etmiştir. Allah (celle celâluhû) mucizbeyan fermanında kadın-erkek tefrik etmeden, “Kasem olsun ki, insanı ahsen-i takvîme mazhar yarattık.” (Tîn Sûresi, 95/4) demektedir.. Evet, insan, kadını ve erkeğiyle kâinatın bir fihristi olarak yaratılmıştır. Yine Allah (celle celâluhû) “Biz âdemoğullarını tekrim ettik (şerefli kıldık)” (İsrâ, 17/70) buyuruyor. Kadın-erkek, beyazsiyah herkes Allah’ın bu kasemi altında öyle muallâ bir pâyeye sahiptir ki, artık bunun ötesinde insanlar tarafından verilecek bütün pâyeler buna nispeten çok düşük ve çok sönük kalır.

ÖZETLE 1-) İslâm’da kadın, aynen erkek gibi cemiyetin bir parçası olarak kabul edilir. Birçok noktada onun da görüşü alınır ve kendisiyle istişare edilir. 2-) Kadın, öyle bir bütünün parçasıdır ki, bu parçalardan her biri, diğerinin gerçek değerini bulması bakımından önemli bir yer teşkil eder. 3-) Kadınlık, Efendimiz’in nurlu beyanlarıyla, o güne kadar ayaklar altında çiğnenen kendi şeref ve haysiyetini garanti altına almıştır.


HAFTANIN DUASI

SÖZÜN ÖZÜ

Yâ İlâhenâ ve Yâ Rabbenâ! Sen’den zahirimizi tertemiz hale getirmeni ve batınımızı da nuranilerin içleri gibi tenvîr buyurmanı diliyoruz. Bizim yanımızda ol, aleyhimizde olma… İşlerimizi yoluna koy… Sevip hoşnut olmadığın ne kadar kötü haslet ve ne kadar çirkin davranış varsa onların hepsiyle bizim aramızı doğu-batı arası kadar uzak tut. Âmin.

ler.

Bediüzzaman Hazretleri bir yerde hizmet edenlerin teminat altında olduklarını söy-

Burada hizmet erlerinden maksat, kendilerinden bekleneni yerine getirenlerdir. Bu işin asgarî şartı, insan duygu ve düşüncesinin hep Allah’a ve Resûlü’ne hizmet etrafında dönüp durmasıdır. Zaten bu genel düşünce korunduktan sonra, onun hayata yansıması gayet kolay olacaktır. Aksi hâlde, teminat altında olmayı beklemek bence hayaldir.

Ana gibi yâr olmaz Sahabi, Allah Resûlü’nün huzuruna geliyor ve soruyor: “Benim iyiliğime en lâyık olan kimdir?” Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Annen!” cevabını veriyor. O, bu sorusunu üç kere tekrar ediyor ve hepsinde aynı cevabı alıyor. Dördüncüde ise Allah Resûlü, “Baban!” buyuruyordu. (Buhârî, Edeb, 2) Kadın o dönemde o kadar yüceliyordu ki, Hz. Ebû Bekir, Resûl-i Ekrem’in zevcelerinden biri olan kendi öz kızı Âişe’ye “Anam” diye hitap ediyordu. Efendimiz de, “Cennet, anaların ayaklarının altındadır.” (Nesâî, Cihad, 6) buyuruyordu. Evet, seni yetiştiren ananın ayağının altına yüzünü sürebilir ve onu hoşnut edebilirsen, rahmetinden ümit edilir ki, Allah o yüze Cehennem’i göstermez. Evden ayrılırken ve eve döndüğünde, ananın buruşmuş ayaklarına dudaklarını sür, duasını almaya çalış ki, fert, cemiyet ve millet olarak mutlu olmanın yolu bundan geçer. Ana deyip geçme; yerinde o seni sırtında taşır; an olur ve dem gelir, silah kullanmasını da bilir; gerekirse silahını omuzuna alır ve Palandöken’e tırmanıverir. Kurt Paşa’nın

ordularının bozulduğu yerde, Rus ordularına karşı savaşır; ırz, namus ve evlâdını korumasını da bilir. Siz, kaideler üzerinde âbideler yaparsınız. Sizin o âbideleriniz, onun ayağının altında toz bile olamaz. İslâm, ananın âbidesini kurbet zirvelerinde çoktan kurmuştur. İslâm sayesinde ana o kadar yükseltilmiştir ki, sadece Allah’a karşı eğilmesi gereken baş, bir de ananın ayakları için eğilmiş ve “Cennet, anaların ayakları altındadır.” (Nesâî, Cihad, 6) denilmiştir. Arş, Cennet’in tavanıdır. Ananın ayağı ise, Cennet’in üst katındadır; zira fâniler arasında en muazzez varlıktır ana. O, yeryüzünde dolaşırken gökteki bir baştır ve bütün başlar onun ayaklarının altındadır. Onun pabucunun tozu, gözlere sürme kadar aziz ve ayaklarına sürülen yüzler, Arş eşiğindeki başlar kadar yücedir. Ana inleyen bir varlıktır. Bütün bir hayat boyu inleyen ve sızlayan... Onun analığı evlâtla kaimdir; “Anam!” diyen bir evlâtla.. evlât olmayınca ana ana değildir. Bilmem ki, anaya “Anam!” demeyen evlâda ne demeli?

Anne Anne inleyen bir ney, anne hicrandan yumak, Gözleri buğulu, nemli ve her zaman zâr zâr.. Kaderidir annenin ocaklar gibi yanmak, Hep hüzünle eser onun ikliminde rüzgâr.

Nûru öteden pırıl pırıl sîmân, Ukbâ derinlikleriyle büyülü; Tülleniyor hülyalarımda her an, Ölümsüz ruhunun bembeyaz tülü. Bir yâd-ı cemilsin, kabrin sîneler, Hep hazan yaşadın; ölüm baharın.. Duayla gerilmiş bütün gönüller, Sen’in arkandaki vefâdarların...

Kuşlar gibi titrer hep o ay yüzlü nevhayâl, Simasında sürekli yarınlar endişesi.. M. Fethullah Gülen Her mevsim ayrı bir ızdırap, ayrı bir melâl; Nağmeleri tıpkı hasret-iştiyak bestesi...

Abdullah Aymaz

Camdan duvarlar da kalmadı İtalya’nın Como şehrindeki Hanımefendi vardı. Branca, “Bu haALBA Diyalog Derneği’nin yeme- nımefendinin beşi çocuğu var. Bir ğinde Monsignor Angelo Riva iki ki- tane de Etiyopya’dan kimsesiz çotaptan bahsetti. Birincisi: İl Mure Di cuğu evlatlık aldı. Ayrıca evinde bir Vetro (Cami Duvar). buçuk sene üç çocuklu Faslı bir kaBu kitabın editörleri, Brunetto dını misafir etti. Üçüncü çocuğunun Salvaranî ve Paolo Naso… 2009’da doğumu için hastane işleriyle uğneşredilen bu kitap İtalya’daki çok raştı.” dedi. Hanımefendi “Faslı hakültürlülüğün geniş bir panora- nımın sekiz yaşındaki kızı ekmek ması… Kitapta, İtalya’da sosyal bi- yapmasını biliyordu, benim kızıma limler sahasında isimleri ön planda da öğretti.” dedi… olan ayrı profesörün görüşleri var. Aynı masada sağ tarafımda Genel fikir olarak altını çizdikleri Como Diyesezi Caritas Başkanı Rohusus; artık yaşadığımız bu dö- berto Bernasconi ve öğretmen eşi nemde İtalya coğrafyasında mevcut vardı. Roberto, insanların semavî çok kültürlü dinî yapıların, birbirle- ölçülerden uzaklaşmasından bilrini görmezden gelebilecek bir tarzda hassa nikâhsız beraberliklerden çok yaşama lüksünün olrahatsız. Bu durumadığı gerçeği… Birmun insanlık için Como Emniyet Müdürü Dr. birlerini görüp tanıma büyük bir felâket olMichelangelo Barbato, ve tanışma fırsatı varduğunu söylüyor ve ken, çamdan duvar- konuşmasında ALBA Derneği’nin cidden çok üzülütüzüğünü incelediğini ve ları bir türlü aşamama yor. Eşi, din derslefaaliyetlerini takip ettiğini bu rinde Türk çocuklasıkıntısı… çeşit güzel faaliyetlerin çok İkinci kitap: “Un rının boş kaldıklafaydalı olduğunu ifade etti. Cantiere Senza Prorını söylüyor. Bun“Sözlerime son verirken, getto” (Projesiz Bir lara bir çare bulmaŞantiye)… 2012’de ALBA’nın hedeflerinden biri olan, mızı istiyor. Tabii neşredilen bu kitabın temiz, sabırlı ve eğitim durumu bunun için bizim yüksek bir gençlik arzu etmiş Dışişleri temsilcileeditörleri ise: Paolo Naso, Stefano Allievi olduğunu ve bunun için çalıştığını rimize, Diyanet teşbildirmek isterim.” dedi ve Alberto Melloni… kilatımıza büyük Bu da, muhtelif akagörevler düşüyor. demik disiplinlerden Çünkü, her öğretgelen ve farklı dinlere mensup araş- men derse giremiyor. Önce İtalyan tırmacıların, günümüz İtalya’sını dinî makamlar tarafından, mevzuatın ve sosyolojik yönlerden ele aldıkları kolaylaştırılması sonra öğretmen tabir kitap… Bu kitap, artık birbirleriyle yininin yapılması icap ediyor. tanışmış olan ve artık nisbeten birMasamızda bir de 13 sene Kabirlerini bilen farklı dinî realitelerin merun’da kalmış Giusto Della Valle İtalya çerçevesinde bütün bu tanı- isimli bir rahip vardı. O da Roberto şıklıkların nereye ve nasıl taşımak is- gibi dertli bir insan. “Sekiz bin kişitediklerine henüz karar veremez ka- lik bir bölgede görevliyim, senede rışık bir durum arz ettiğinin altını çiz- evlilik nikâhı için tek bir müracaat mekte. Cam duvarlar da yıkılmış ve oldu. Belediyedeki durum da öyle ortada bir şantiye de var. Ama yeni imiş. Nikâh için gelenler de uzun zabina nasıl olacak henüz karar verile- man nikâhsız beraberlikten sonra memiş… Monsignor Angelo Riva, geliyorlar. Bu işin sonu ne olacak? bu kitaplar üzerinden hareketle iyi Afrika bile çok hızlı bozuluyor. Filmyönde ortak adımlar atılması için bu ler ve diziler insanlığı mahvediyor. diyalog köprülerinin üzerinde Eskiden nikâhsız beraberlikten çocuk durdu… yapan kızlar toplum tarafından redComo Emniyet Müdürü Dr. dedilirdi. Şimdi normal görülüyor. Michelangelo Barbato, konuşma- Afrika’da alkol tüketimi çok hızlı sında ALBA Derneği’nin tüzüğünü ilerliyor. Kendi âdetlerince bazan bir incelediğini ve faaliyetlerini takip et- eğlence ve seremoni olarak aynı tiğini bu çeşit güzel faaliyetlerin çok kaptan bira içiyorlar. Bu da kolera faydalı olduğunu ifade etti. “Sözle- salgınına sebep oldu. Ama hâlâ bir rime son verirken, ALBA’nın hedef- yasak getirmediler ve müdahale etlerinden biri olan, temiz, sabırlı ve mediler. Ben de valiye şikâyete giteğitim durumu yüksek bir gençlik tim. Baktım, bahçede onlar da arkaarzu etmiş olduğunu ve bunun için daşları ile toplanmışlar aynı sereçalıştığını bildirmek isterim.” dedi. moniyi yapıyor, aynı bardaktan topKonuşmalardan sonra masalara luca bira içiyorlar. Ne diyeceğimi geçildi. Bizim masada Prof. Dr. Paolo şaşırdım ve dönüp gittim.” diyor. Branca ve yanında İletişim Fakültesi ALBA Derneği’ni çok takdir ediHocası Prof. Dr. Chiara Giaccardi yor…


30 AİLEM Diyetisyenler, acilen psikoloji eğitimi almalı

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

ASLIHAN KÖŞEKOĞLU

Başta obezite olmak üzere yeme bo-

1zukluklarından kaynaklanan hastalıkla-

Zaza Yurtsever yeme bozukluklarının tedavisi üzerine çalışan bir psikolog. Geçtiğimiz aylarda çalışmalarını Korkma Ye! adıyla kitaplaştıran Yurtsever’e göre kilo sorunu fizyolojik değil tamamen duygusal bir problem! Arka planında ise yemekle ilişkimizin bozulması var.

Neden

b o zuldu peki bu ilişki? İnsanlar duygusal nedenlerden dolayı yemek yiyor. Öfke, suçluluk, kendini gerçekleştire-

Bazı insanlarda aksi de olabiliyor. Mutluluktan da iştahı açılabiliyor. Bu söylediğinizi tam olarak nasıl algılayalım? Mevzu zaten bir kere duygusallığa bağlı hale gelmişse sizi oraya götüren duygunun aslında ne olduğu çok önemli değil. Diğerlerinde olduğu gibi bir kere bağımlı olduktan sonra kendinizi iyi hissettiğinizde de yemek yiyorsunuz. Buradaki mevzu fiziksel açlık hissettiğimizde yemek yememiz gerekirken o dengenin bozulmuş olması.

Fizyolojik değil, tamamen duygusal! ‘Kilolardan kalıcı kurtulmak için diyetisyene değil, psikoloğa gidin’ diyorsunuz. Bunu nasıl yorumlayalım? Kalıcı olması için mi psikolojik destek şart? Burada sorun insanların bazı duygusal meseleleri halledebilmek için yemeyi kullanıyor olmaları. Bu durumda sorunu yaşayan insanın psikolojik destek alması gerekiyor. Ama bu bazen yanlış anlaşılıyor. Sanki ben insanlara diyetisyene gitmeyi yasaklıyormuşum gibi. Türkiye’deki algı böyle ama Almanya’da daha farklı. Orada ‘bize eğitim verebilir misin?’ diye geliyorlar. Göz ardı edilen ne? Birileri zayıf, birileri kilolu, birileri uzun yaratılmışsak bunun bir anlamı var. Herkesi böyle tek tip insan yapamazsınız. Bu çeşitliliğe doğanın ihtiyacı var. Doğada en önemli şey çeşitliliktir. Kişinin annesi, babası, teyzesi vs. şişmansa onun da kilolu olma ihtimali yüksek. Onu ille de zayıflatmaya kalkışırsanız doğaya karşı bir mücadeleye girersiniz. Biraz acımasız olmadı mı, her insan zayıf olmak ister. Belki fizyolojik olarak zorlayacak ama başa-

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

19.12.2012 20.12.2012 21.12.2012 22.12.2012 23.12.2012 24.12.2012 25.12.2012

6 10 6 11 6 11 6 12 6 12 6 13 6 13

13 29 13 29 13 30 13 30 13 31 13 32 13 32

ODENSE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

STOCKHOLM

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

19.12.2012 20.12.2012 21.12.2012 22.12.2012 23.12.2012 24.12.2012 25.12.2012

6 18 6 19 6 20 6 20 6 20 6 21 6 21

13 39 13 40 13 40 13 41 13 41 13 42 13 43

17 15 17 15 17 16 17 16 17 17 17 17 17 18

19.12.2012 20.12.2012 21.12.2012 22.12.2012 23.12.2012 24.12.2012 25.12.2012

5 56 5 56 5 57 5 58 5 58 5 58 5 59

12 45 12 46 12 46 12 47 12 47 12 48 12 49

AARHUS

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

DRAMMEN

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

19.12.2012 20.12.2012 21.12.2012 22.12.2012 23.12.2012 24.12.2012 25.12.2012

6 21 6 21 6 22 6 22 6 23 6 23 6 24

13 36 13 36 13 37 13 37 13 38 13 39 13 39

19.12.2012 20.12.2012 21.12.2012 22.12.2012 23.12.2012 24.12.2012 25.12.2012

6 28 6 29 6 29 6 30 6 30 6 31 6 31

13 14 13 14 13 15 13 15 13 16 13 17 13 17

8 31 8 32 8 32 8 33 8 33 8 34 8 34

8 38 8 39 8 39 8 40 8 40 8 40 8 41

8 44 8 44 8 45 8 46 8 46 8 46 8 47

12 14 12 14 12 15 12 15 12 16 12 16 12 17

12 23 12 23 12 24 12 24 12 25 12 25 12 26

12 23 12 24 12 24 12 25 12 25 12 26 12 26

15 44 15 45 15 45 15 46 15 46 15 47 15 48

15 55 15 55 15 56 15 56 15 57 15 57 15 58

15 51 15 51 15 52 15 52 15 53 15 53 15 54

17 04 17 05 17 05 17 06 17 06 17 07 17 08

17 11 17 11 17 12 17 12 17 13 17 13 17 14

İSVEç

KOPENHAG

NORVEç

DANİMARKA

Kilo fizyolojik değil psikolojik bir sorun ise bu kadar beslenme reçetesini çöpe mi atmalı? Kilo sorunu olanların neredeyse hepsi çok yüksek düzeyde kontrol uyguladıkları için sonuç bu oluyor. Yemek yemek, uyumak bunlar bilinçaltı şeyler. Yeme endüstrisi yılda 30 milyar dolar yatırıyor

meme ya da sosyal ilişkilerdeki problemler olabilir. Kişiler de bu duygularını yemek yiyerek bir şekilde dengeliyor. Ama zayıflamaya yönelik bir istek, bir stres kaynağı olumsuz yeme nedeni olabilir.

racak… Burada anlatmak istediğim yemeyle bozulan ilişki. Genetiğimiz az gıdaya göre programlanmış. 21. yy.’daki kadar bolluk hiçbir zaman yaşanmadığı için DNA kodlarımız hep kıtlık algısında. Günümüzde bir de hareket yok. Çok fazla yiyecek var. Çevre şartları da başlı başına kilo almaya müsait. Burada kalkıp ‘herkesin şöyle olması gerekiyor’ dersek bir kere doğaya karşı gelmiş oluyoruz. Bu mantalite doğru olsaydı Amerika, Avrupa gibi bu problemi çok daha öncesinden fark etmiş toplumlar bu baskıyla çoktan zayıflaşmış olurdu. Bu problem Türkiye’de daha yeni. Bu kadar fazla diyetin olması bir yerde insanı harekete geçirmesi lazım. Başarılı bir sistemse neden yüzlercesi var? Çözüm insanların normal yemek yemeye geçmesinde. Takıntı haline getirdiğinizde büyük bir toplumsal felaketle karşı karşıyasınız. Ne gibi? Mesela şimdi yeni bir hastalık türü çıktı ortaya: Pregnoiexia. Kadınların hamilelikteki kilo rekabeti. ‘Bak hamile kaldım ama hiç kilo almadım’ mevzusu. Bu durum Türkiye’de biraz daha fazla. Türkiye’de fazla olmasının altında yatan psikolojik sebepler ne? Genelleştirme yapmak çok zor. Her bireyin dinamiği farklı. Biri belki gençliğinde şişmandı onun takıntısı, diğerinin belki bir yakınıyla olan rekabeti. Ne gibi riskleri olabilir peki zamanla? 1945’te Hollanda’da açlık çeken bir şehirde doğan çocuklara bakıldığında obezite oranı yüksek. Anneler aç kaldığında çocuğun anne karnında metabolizması düşüyor. Dolayısıyla pregnoiexia olan annelerin çocuklarının obez olma ihtimali var. Aslında ille de herkes zayıf olsun algısı bir sonraki neslin şişman olarak temellerini atıyor. Zayıflatmak gibi bir iddiası yok, bu zihniyetten çıkmamız lazım.

GÖTEBURG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

OSLO

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

19.12.2012 20.12.2012 21.12.2012 22.12.2012 23.12.2012 24.12.2012 25.12.2012

6 17 6 17 6 18 6 18 6 19 6 19 6 19

13 20 13 20 13 20 13 21 13 22 13 22 13 23

19.12.2012 20.12.2012 21.12.2012 22.12.2012 23.12.2012 24.12.2012 25.12.2012

6 26 6 27 6 27 6 28 6 28 6 29 6 29

13 11 13 11 13 12 13 12 13 13 13 13 13 14

HELSİNKİ

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

19.12.2012 20.12.2012 21.12.2012 22.12.2012 23.12.2012 24.12.2012 25.12.2012

6 30 6 31 6 31 6 32 6 32 6 33 6 33

13 12 13 13 13 13 13 14 13 14 13 15 13 15

TAMPERE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

19.12.2012 20.12.2012 21.12.2012 22.12.2012 23.12.2012 24.12.2012 25.12.2012

6 38 6 39 6 39 6 40 6 40 6 40 6 41

13 08 13 08 13 09 13 09 13 10 13 10 13 11

8 48 8 49 8 49 8 50 8 50 8 50 8 51

8 37 8 38 8 39 8 39 8 39 8 40 8 40

9 13 9 13 9 14 9 14 9 15 9 15 9 15

Bulunduğunuz şehrin namaz vakitleri için: http://www.zaman.com.tr/namaz.do

12 16 12 17 12 17 12 18 12 18 12 19 12 19

11 52 11 52 11 53 11 53 11 54 11 54 11 55

12 23 12 24 12 24 12 25 12 25 12 26 12 26

15 32 15 32 15 33 15 33 15 34 15 34 15 35

14 54 14 55 14 55 14 56 14 56 14 57 14 58

15 22 15 22 15 22 15 23 15 24 15 24 15 25

16 52 16 52 16 53 16 53 16 54 16 54 16 55

16 14 16 15 16 15 16 16 16 16 16 17 16 18

16 42 16 42 16 42 16 43 16 44 16 44 16 45

9 12 9 12 9 13 9 14 9 14 9 14 9 14

9 18 9 18 9 19 9 19 9 20 9 20 9 20

9 36 9 37 9 38 9 38 9 39 9 39 9 39

12 21 12 22 12 22 12 23 12 23 12 23 12 24

12 24 12 25 12 25 12 26 12 26 12 27 12 27

12 29 12 30 12 30 12 31 12 31 12 31 12 32

15 18 15 18 15 19 15 19 15 20 15 20 15 21

15 19 15 19 15 19 15 20 15 21 15 21 15 22

15 09 15 10 15 10 15 10 15 11 15 12 15 13

16 38 16 38 16 39 16 39 16 40 16 40 16 41

16 39 16 39 16 39 16 40 16 41 16 41 16 42

16 29 16 30 16 30 16 30 16 31 16 32 16 33

NAMAZ VAKİTLERİ

reklama. Kendimizi ona karşı gerçekten korumalıyız. Sağlıklı beslenmek o anlamda önemli. Ancak sağlıklı beslenme bozukluğuna bu kadar takanlar da bu sefer ortoreksiya denen başka bir hastalığa yakalanıyor ve hiçbir şey yiyemez hale geliyor. Bu yüzden mi psikolojik nedenlere dikkat edilmeli diyorsunuz? Ben şöyle diyorum: Birincisi, temel konunun kilo olmadığını düşünüyorum. Mesele, insanların yemekle olan ilişkisinin bozulmuş olması. Bu bir zayıflama kitabı tabii ki. Şöyle diyelim: Bir düzlem düşünelim, bir ucunda anoreksiya var, diğer ucunda obezite. İkisi de aynı, 24 saat yemek düşünüyor. Tek fark biri yiyor, diğeri yemiyor.

FİNLANDİYA

rın günümüzün en büyük problemi olduğu bir gerçek. Bundan beş-on sene öncesine kadar Avrupa ve Amerika’dan örneklendirdiğimiz bu durumu maalesef ülkemizde de belirgin bir şekilde gözlemliyoruz artık. Değişen yaşam koşulları, artan imkânların da etkisiyle daha rahat yaşıyor, dilediğimizi yiyor, biraz da düzenli yaşam tarzından gitgide uzaklaşıyoruz. Durum bu olunca toplumda kilo sorunu yaşayanların sayısı artıyor, devreye beslenme reçeteleri, diyet listeleri, her fırsatta kapısını aşındırdığımız doktorlar giriyor. Buradan bakınca son yıllarda gitgide büyüyen beslenme ve diyet sektörünün nasıl oluştuğu da biraz daha netlik kazanıyor. Psikolog Zaza Yurtsever ile görüşmemiz esnasında anlıyoruz ki meselenin önemli bir boyutuna pek dikkat etmiyoruz. Kilo vermeye, sürekli zayıf kalmaya çalışırken psikolojimizi aslında pek de hesaba katmıyoruz. Ya da sorunun psikolojik bir tespit ve tedaviyle de çözülebileceğini... Zira Avrupa’nın en önemli psikoloji kürsülerinden Mallburg Phillips’te bu alanda eğitim alan, 15 yıldır yeme bozukluklarının tedavisi üzerine çalışan Zaza Yurtsever çalışmaları neticesinde bu konuda son derece emin konuşuyor. “İnsanlar bedensel açlıktan değil, duygusal nedenlerle yemek yiyor. Kilo fizyolojik değil psikolojik bir sorun.” Berlin’de kurucusu olduğu Vata Akademi ve Nişantaşı’ndaki danışma merkezi arasında mekik dokuyan Yurtsever geçtiğimiz aylarda çalışmalarını ‘Korkma Ye!’ adıyla kitaplaştırdı. Ona göre sağlıklı beslenmeyle diyet arasında pek bir fark yok. Beslenmenin beyne bu kadar yansıtılmasının problemli olduğu görüşünde. Bu anlamda kilo probleminin diyetisyenle değil psikologlarla çözülmesi gerektiğini düşünüyor. Ya da ‘diyetisyenler acilen psikolojik eğitimden geçmeli’ diyor. Temel sorun ise şu: “İnsanların yemekle olan ilişkisinin bozulmuş olması. Bunun takıntı haline getirilip sürekli zayıf olmaya çalışılması büyük bir toplumsal felaketle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.”


31 AİLEM REYHAN GÜL Affetmek zordur. Hatta bazen im-

1kânsız görünür… Hele kalp kırıl-

İnsan hata yapmaya meyilli yaratıldığından kendisinin de günün birinde affedilmesi gereken hatalar yapması muhtemel. Bu hataların bazıları yaratanına karşı da olabilir.

mış, haksızlık, hayal kırıklığı ve büyük bir zulme uğramışsak… Böyle durumlarda en kolayıdır darılmak, kin gütmek ve ‘Seni asla affetmeyeceğim’ demek. Oysa affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırdığımızın, ruhumuzu ağır yükler taşımaya mahkûm ettiğimizin ne kadar farkındayız? Yaşananların unutulması kırgınlıkların tamiri için zamana ihtiyaç var. Ancak imkânsız değil, olmamalı da. Zira affederek ruhsal ve fiziksel anlamda en büyük iyiliği kendimize yapmış oluyoruz. Çoğumuz bu gerçeği bilmesine rağmen başaramıyor affedici olmayı. Kimisi gururuna yenik düşüyor, kimi affederek kendine onca kötülük yapmış kişiyi ödüllendireceğini düşünüyor, kimi de bunu bir ‘yenilgi’ olarak görüyor. İlahiyatçılar ve psikologlar ise affetmeyi kişinin fiziksel ve ruhsal yüklerinden kurtulması, özgürleş-

mesi ve derinleşmesi adına büyük bir avantaj olacağı konusunda hemfikir. Dahası affetmediğimiz sürece karşımızdakini değil asıl kendimizi cezalandırmış bir süre sonra nefret dolu bir yaşam denizinde boğulma tehlikesinin altını çiziyorlar.

Affetmek lütuf değil, haddini bilmektir! İnsan hata yapmaya meyilli yaratıldığından kendisinin de günün birinde affedilmesi gereken hatalar yapması muhtemel. Bu hataların bazıları yaratanına karşı da olabilir. İnsan Rabb’ine

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Affet ki affedilesin

Hayal kırıklığına uğradığımızda ya da canımız yandığında ‘Bir daha asla affetmem. Hakkımı helal etmiyorum. Bana bunu nasıl yapar? Ondan nefret ediyorum’ cümlelerini çok sık kullanırız. Oysa Rahmet Peygamberi’nin hayatı, affedici olma konusunda emsal teşkil ediyor. İlahiyatçılar affetmeyi İlahî ahlakın bir derinliği olarak nitelerken psikologlar ise geçmişin olumsuz duygu yükünden kurtulmanın ön şartı olduğunu söylüyor. karşı bile hatalar yapabiliyor ve ihlâslı bir tevbe ile bağışlanacağına dair onlarca ayetle müjdeleniyorsa, başkalarının yaptığı hatalara karşı müsamahalı olması gerekmiyor mu? Doç. Dr. Ekrem Demirli, Peygamber Efendimiz’in hayatına değinerek açıklıyor bu konuyu. “Hz. Peygamber Allah tarafından ‘âlemlere rahmet’ diye tavsif edilmiştir. Yani Hz. Peygamber’in bizzat varlığı bir rahmet ve lütuftur. Tevbe Sûresi’nde Rahim ve Rauf diye isimlendirildi. Hz. Peygamber sürekli olarak rahmet sıfatıyla nitelenmiştir. Dolayısıyla onun hayatı başından sonuna merhamet misalleriyle doludur.” diyen Demirli, Rahmet Peygamberi’nin (sas) hayatında intikam, lanet ve beddua olmadığının altını çiziyor. Efendiler Efendisi’nin hayatı boyunca çok istisnai olarak beddua ettiği durumlar olduğunu ifade ediyor. Ekrem Demirli, “Bu rahmet en çok insanları doğru yola davet ederken ortaya çıkar. Hz. Peygamber’in bize öğrettiği düstur şudur: ‘İnsanlara karşı merhametli olun ki Allah da size merhamet etsin.’ Bunu başka hususlar için de geçerli sayabiliriz. İnsanların eksikliklerini görmemek, bağışlayıcı olmak, insanlara karşı hayırhah olmak, hayrı tavsiye etmek, dinin temel ilkeleridir. Asr Sûresi bir Müslüman’ın insanlarla ilişkisinin genel çerçevesini belirler. Müslüman ‘hayrı ve sabrı tavsiye eden’ kişidir, hayrı ve sabrı tavsiye etmek ise insanların iyiliğini istemek, on-

lara karşı merhametli olmak demektir. Affetmek bu genel çerçeve içerisinde ele alınmalıdır.” diye konuşuyor. Hz. Peygamber’in hayatının affetmenin misalleriyle dolu olduğunu vurguluyor ve “Mesela Mekke’yi fethederken kendisini yurdundan çıkartan insanların hiçbirinden hak talebinde bulunmadı. Taif’e gittiğinde kendisini taşlayanlara ‘hidayet’ duası yaptı. ‘İman ve İslâm geçmiş günahları siler’ ilkesiyle İslâm’a yaklaşan herkesi bağışladı ve geçmişi unuttu. Bize de affetmeyi öğretti.” diyor. “Affetmek İslâm’da Allah ve insan ilişkisinin temel ilkesidir. İnsan günah-

kârdır ve eksiktir, buna mukabil Allah bağışlayandır. Allah’ın isimlerinin önemli bir kısmı günahları affetmek, bağışlamak, silmek ile ilgilidir.” söylüyor Ekrem Demirli ve insanın gerçek manada ahlaklı olmasının, Allah ahlakına sahip olmasının Allah’a benzemeye çalışmasıyla mümkün olabileceğine dikkat çekiyor. Doç. Dr. Demirli, konuyu şu şekilde açıklıyor: “Yani Allah nasıl affederse insan da öyle affedici olarak Allah’a benzemek ister. Affediciliği, Allah’ın bir vasfı olarak görmek lazım. Affeden Allah’tır, insan ise Allah’a tabi olarak ve O’nun ahlakını taklit ederek affeder. Çünkü varlıkta hak sahibi olan mülkün sahibi de olan Allah’tır. İnsan gerçekte hak sahibi değildir. Bizim affedici olmamız esas itibarıyla bir lütuf değil, haddimizi bilmek demektir. Bu bakımdan İs-

lâm bize üzerimizdeki insanların haklarını hatırlatır, fakat bu hak meselesini fazla abartmamak lazım. ‘Kul hakkı’ tabiri kendi içinde çelişkilidir. Çünkü kul aslında köle demektir ve kölenin hakkı sınırlıdır. Hak Allah’a aittir ve Allah bize kendisini affedici olarak tanıtmaktadır.”

Her şeye rağmen affetmeli mi? Peki, her durumda koşulsuz şartsız affetmek mi gerekir? Canına, malına ve hatta ırzına halel getirecek derecede büyük yıkımlar ve zararlar geldiğinde bile mi? İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Reşat Öngören,

Efendimiz’in (sas) hayatından kesitler vererek cevaplıyor soruyu: “Uhud Savaşı’nda Hz. Hamza şehit edilmekle bırakılmayıp vücudu parçalanınca Peygamber Efendimiz çok üzülmüş ve amcasının intikamını kat kat fazlasıyla alacağına yemin etmişti. Bunun üzerine gelen ayette ‘Eğer ceza verecekseniz size yapılan işkencenin misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.’ (Nahl, 126) şeklinde uyarıldı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz yeminine kefaret verdi ve intikamdan vazgeçti.” Reşat Öngören, bu konuda bir başka örneği ise Hz. Aişe’ye iftira atılması hadisesinden veriyor: “Olayın faillerinden birisinin de Hz. Ebu Bekir’in maddi yardımlarda bulunduğu kişilerden Mistah olduğu ortaya çıkmıştı. Ebu Bekir bunun üzerine Mistah’a yardımı kesti. Ancak gelen ayette, ona yakışanın böyle davranmaması olduğu belirtilmekteydi: ‘Sizden fazilet ve servet sahibi olanlar, akrabalarına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesin. Allah’ın sizi yarlıgamasını sevmez misiniz? Allah çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir.’ (Nur, 24/22). Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, ‘Vallahi ben, Allah’ın beni yarlıgamasını elbette arzu ederim. Vallahi ben, artık bunu ondan hiçbir zaman kesmem.’ dedi ve Mistah’a yapmakta olduğu yardıma devam etti.” Bu örneklere göre haksızlığa ve zulme maruz kalanların misliyle mukabelede bulunma hakkı olduğunu söyleyen Reşat Öngören, “Ancak affetmek/edebilmek kişiye yüksek dereceler kazandıracak, Allah tarafından bağışlanmasına vesile olacaktır.” diyor.

Affetmek, kendimize verdiğimiz bir armağandır! VAHDETTİN YAŞAR (Uzman Psikolojik Danışman): Bazı insanlar affetmemek için direnirler. Çünkü insanların yaptığı hataların onları teşvik etmesine ihtiyaç duyarlar. Bazıları da yapılan hataların gerçekten çok korkunç olduğunu düşündükleri

için affetmeye karşı koyarlar… Oysa, birinin bize yaptıklarını affetmek, içerlemenin, gücenmenin, kızgınlıkların yarattığı ruhsal ve fiziksel yüklerden kurtulmak için kendimize verdiğimiz bir armağandır. Gerçekçi olmayan istekler. Örneğin, geçmişi değiştirmek istemek,

şu an ne yapabileceğinizi bilmiyor olmak, kendimizi zorluklarla baş edebilen bir kahraman gibi görmek yerine, kurban olarak görmek, bazen de bizi üzen, bize yanlış yapan kişi kendini affettirmesini bilmeyebilir. Bu durum da affetmeyi zorlaştırır.

Her şeye rağmen affetmek gerek

İnancımıza, kutsallarımıza, ailemize, aile bireylerimize yapılan hataları, yanlışları affetmek insana zor gelecektir. Ama her şeye rağmen ayet ve hadislerde affetmek ve affedici olmak tavsiye edilmiştir.


32 AİLEM Annesi öldü, yüz kişi ‘beğen’di!

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

HEMRA KÖSE Yakınını kaybeden pek çok kişi,

1üzüntüsünü sosyal paylaşım site-

lerindeki duvarında ifade ediyor. Kimisi bu ileti için ‘beğen’e tıklıyor, kimisi de ayrılık ve özlem temalı şarkılar paylaşarak arkadaşını teselli etmeye çalışıyor. Dijital ortamdan çağrıldıkları cenazeye ‘katılamayanlar’ ise aynı mecradan başsağlığı diliyor. Mutluluğumuzu da kederimizi de defter sayfalarıyla değil, sosyal medyadaki duvarımızda paylaşıyoruz. Her türlü organizasyonu internet üzerinden hallediyoruz. Evleneceksek davetiyemizin bir kopyasını sayfaya yükleyip etkinlik oluşturuyoruz. Nikâhın nerede, ne zaman olacağını yazdıktan sonra bir tıkla davet edeceğimiz arkadaşlara ulaşıyoruz. Nikâha gelmeyi düşünenler ‘Katıl’a tıklıyor, gelemeyecek olanlar mazeret bildirdikten sonra mutluluk temennilerini iletiyor. Zarfın üzerine “X Bey/Hanım ve ailesi” yazmak da yok, “Davetiyeyi nasıl ulaştıracağım.” diye düşünmek de. İnternet bağlantı ücreti hariç hiçbir masrafa girmeden davetiyelerimizi dağıtıyoruz! Artık sadece düğün dernek organizasyonlarını değil cenaze işlerini de sosyal medya üzerinden duyuruyoruz: “Falan komşumuzun/arkadaşımızın cenazesi ikindi namazına müteakiben mahalle camiinden kalkacaktır.” gibi... Buraya kadar anlattıklarımız sosyal mecranın zararlı olduğuna işaret etmiyor elbette. Ancak yakınını kaybedenlerin üzüntüsünü Twitter/Facebook’ta paylaştığında verilen tuhaf tepkiler, “Bazı değerlerimiz yok mu oluyor?” sorusunu akla getiriyor. Örneğin annesini kaybeden Elif, “Canım annem seni kaybedeli 10 gün oldu, hâlâ inanamıyorum. Her an odamın kapısı açılacak da gelecekmişsin gibi hissediyorum. Keşke gelebilsen...” şeklinde bir ileti paylaşıyor. Bu ifadeler ilk dakikada yedi ‘beğeni’ alıyor! (Malumunuz Facebook’ta yazdığınız iletinin altında ‘beğen, beğenmekten vazgeç, yorum yap, paylaş’ seçenekleri bulunuyor.) Ve alt alta yorumlar sıralanıyor: “Yeni mi vefat etti? Haberim olmadı.”, “Şimdi öğrendim canım, çok üzüldüm.”, “Çok mahcubum başsağlığına gelemedim, Allah sabır versin.”, “Zaman anneni unutturmasa da yaranı iyileştirecek, başın sağolsun.”, “Hâlâ şoktayım, yattığı yer nurla dolsun.”, “İnanasım gelmiyor ya, son kez göremedim tüh...” Başsağlığı dileklerini sanal ortamda kabul eden Elif, bir süre sonra annesinin fotoğrafını profiline ekliyor. Bu defa resmin altına; “Çok güzel bir tablo ama ne yazık ki artık resimlerde kaldı.”, “Gün geliyor resimlere bakmak yetmiyor ama sabrını veriyor Mevlâ’m.”, “Elden bir şey gelmiyor. Ben annemi kaybedeli 16 sene oldu, unutulmaz, unutamazsın.” şeklinde yorumlar yapılıyor. İşin ilginç tarafı ‘Her An Özlüyorum’ adındaki türküyü, ‘Şimdi Uzaklardasın’ şarkısını Elif’e gönderip onu teselli etmeye çalışan var! Annesini kaybedeli 10 gün olan bir tanıdığınızı şarkı ya da türküyle teselli eder misiniz? Yahut “Tüh son kez göremedim.” deyip hayıflanır mısınız? Anne acısı yaşayan biriyle yüz yüze geldiğimizde böylesi tuhaf tepkilerle onu teskin etmeye çalışmayız tabii ki. Fakat başsağlığı dileği sosyal medya üzerinden iletiliyorsa bu tip teselliler de haliyle normal karşılanıyor. Sosyal medya uzmanı İsmail Hakkı

Polat bu dönüşüm süreciyle ilgili ilginç bir yaklaşım sergiliyor. Polat’ın ifadesiyle böylesi taziyeler 20. yüzyıl kalıplarına göre normal değil, ancak 21. yüzyılda yeni normallerimiz bunlar. Yeni medya düzeni ve iletişim şekli iç içe geçtiği için bu dönüşümler de olağan. Ayrıca sosyal medya artık bizim en önemli yaşam alanımız. Doğal olarak fiziksel dünyamızda var olan her şeyi o alana taşıyoruz. Polat, burada üç önemli unsurdan bahsediyor: Etkileşim, zaman-mekân sınırsızlığı ve dijitalleşme. Dijitalleşme, sanal kimlik oluşturup bunu ete kemiğe büründürme sürecimizi, etkileşim ise oluşan yeni kimlik üzerinden çevremizdekilerle iletişime geçmemizi ifade ediyor. İş öyle bir boyuta varıyor ki anne-babalar doğmamış çocuklarına hesap açıp çe-

Yaşarken kullandığımız iletişim duvarı bu kez bir yas duvarına dönüşüyor. “Sevgili Banu seni küçücükken tanıdım, aradan yıllar geçti. Facebook sayesinde hem annenle hem seninle yeniden merhabalaştık. Canımızı çok yaktın. Artık seni göremesek de sen hep bizimlesin.”, “Mekânın cennet olsun.”, “Bu güzel insanı kaybetmiş olan ailesi için başsağlığı diliyorum.” nevinden iletiler paylaşılıyor. İşte burada Polat’ın bahsettiği üçüncü unsur yani zaman-mekân sınırsızlığı karşımıza çıkıyor. Çünkü kişinin cenazesine gidemediğimizde ya da başsağlığı dileyecek kimse bulamadığımızda içimizi ummana değil de sosyal medyaya dökme şansımız var. Mevtanın mezarına çiçek koyar gibi duvarında çeşitli yazı/resimler göndererek kendimizi rahatlatmamız pekala

dünyanın diğer ucundaki torunlarıyla kameralı görüşme yapıyor. Düğün veya cenazeye sanal ortamda katılmayı kesinlikle reddetse de teknolojinin pek çok nimetinden faydalanmayı o da ihmal etmiyor. Sosyal medya uzmanı Polat, 40 yıl sonra bu yaşadıklarımıza Hüseyin amca gibi tepki verenlerin de olmayacağını düşünüyor. Zira ona göre dijital bir jenerasyon yetişiyor. Bu nesil, internetten cenazeye katılmayı, taziyede bulunmayı olağan algılıyor. Dolayısıyla bu kişiler, toplumsal/kültürel anlamda yaşadığımız belli başlı dönüşümleri kendi çocuklarına normal değerler gibi aksettirecek. Bu durum kaçınılmaz. Polat, bunu güzel bir örnekle anlatıyor: “Benim babamla olan ilişkim, babamın dedemle

şitli paylaşımlarda bulunuyor. Bebek doğduğunda kutlama duvarı oluşturuluyor, sonrasında bu duvara “İlk dişim çıktı, artık mamaları daha rahat yiyebilirim.”, “Annem bana yeni tulum aldı, çok cici.” vb. ifadeler yazılarak, bir nevi sanal günlük oluşturuluyor. Tabii son dönemde iyice yaygınlaşan bloglar aracılığıyla kendilerine özel günlük oluşturanlarımız da yok değil. Kişiler ilgi alanlarına göre bloglarında sevdiği fotoğrafları, videoları, yazıları, yemek tariflerini, haber, şiir, öykü ya da çeşitli konulardaki fikir/eleştirilerini paylaşıyor. Kimisi, bloglarını sadece kendine özel oluştururken (kamuya kapalı) kimisi de herkesin girip incelemesine imkan tanıyor. Benzer şekilde birçok kişi de sanal forumlar aracılığıyla fikirlerini ifade ediyor. İsmail Hakkı Polat, hayatımıza bu denli nüfuz eden sosyal medyanın yaşarken değil, vefatımızdan sonra da işlevini sürdürdüğüne dikkat çekiyor. Zira hayatımız sona erdiğinde sanal dünyadaki kimliğimiz yaşamaya devam ediyor.

mümkün.

diyaloğuna benzemiyor. Aynı şekilde kızımla olan münasebetim de babamla olan ilişkimden bambaşka boyutta.” 19. ile 20. yüzyıl arasındaki kuşak evriminin kültürel kopmayı beraberinde getireceğine inanan Polat’a göre bilgi, iletişim ve medya üçgeninde oluşan ağlar bunun en büyük etkeni. Nitekim alternatif yaşam alanı olan sosyal medyada oluşan değerler, fiziksel dünyamızı dönüştürüyor. Bu dönüşümü iyi algılayamadığımız için kendi değerlerimizi oraya aktarmakta gecikiyoruz. ‘Dijital yerli’ dediğimiz yeni nesil, sosyal medyanın hâkimi ve onların hayatı artık ‘online/offline’ üzerine kurulu. Kimimiz bu tabloyu ‘hayattan kopmak’ şeklinde tabir etse de onlar ‘hayata bağlanmak’ olarak görüyor. Hal böyle olunca bir dönem arkadaşlarımızın hatıra defterine yazdığımız klişe ifade şimdilerde, “Sevgili Facebook, bana kalbin kadar temiz bu duvarı ayırdığın için çok teşekkür ederim.” formatına dönüşüyor!

‘DİJİTAL BİR JENERASYON YETİŞİYOR’ İçinde bulunduğumuz dijital medya çağında yurtdışındaki bir düğünü ya da cenazeyi internet üzerinden seyredebiliyoruz. Hatta sanal ortamda kabir ziyareti bile yapabiliyoruz. Örneğin Tunceli’nin Akpazar Belediyesi, gurbetteki hemşehrileri için web sitesinde ‘Sanal Mezarlık Ziyareti’ bölümü açan kurumlardan sadece biri. Çeşitli nedenlerle ilçeye gelemeyen Akpazarlılar, buradan ölmüş yakınlarını ziyaret edebiliyor. Yakınlarının isimlerini tıklayınca belediye tarafından çekilen fotoğraflarla mezar taşlarını yakından görüp Kur’an/duasını okuyabiliyor. Dede-ninemize bir gün bunların olacağını anlatsak güler geçerdi herhalde. Ama artık yaşı bir hayli ilerlemiş olanlar da internetin rüzgârına kapılabiliyor. Eskiden memleketteki akrabalarıyla konuşmak için bakkalın telefonunu kullanan Hüseyin Kara, bugün

ARALARINDA med ya mensuplarıyla modern çağ filozoflarının da bulunduğu hatırı sayılır bir gözlemci tayfası Şirince ile Bugarach’a konuşlanmış durumda. çevirmenler Fransız medyasına fazla itibar etmediğinden Şirince mahreçli haberlerle yetiniyoruz. Diyorlar ki, Hz. İsa 21 Aralık’ta Şirince’ye gelecekmiş.


33 AİLEM

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

AhmetŞahin

İbrahim Ethem’den gençlere günaha girme şartları

Karbonatı sakın yabana atmayın! NEŞE KUTLUTAŞ Karbonat yalnız pasta için mi? Elbette ki hayır! Mut-

1fağınızda bulunan bir paket karbonatın o kadar çok

işlevi var ki bir dahaki mutfak alışverişinizde en az birkaç paket daha almanız gerekebilir. Kesme tahtalarınızı dezenfekte edin Literatüre kesme tahtası olarak geçen plastik, ahşap ya da camdan mamul kesme platformlarınızı dezenfekte etmek çok önemlidir. Bunu yapmak için birer yemek kaşığı karbonat, su ve tuza ihtiyacınız olacak. Karbonat, su ve tuzu bir kapta karıştırarak macun haline getirin. Kesme tahtanızı bu macunla güzelce ovduktan sonra kaynar suyla iyice durulayın. Hepsi bu. Lezzetli ve güzel omlet için Her üç yumurtaya yarım çay kaşığı hesabıyla ekleyeceğiniz karbonat, omletinizin çok daha hafif, çok daha kabarık ve çok daha şık gözükmesini sağlayacaktır. Kuru fasulyeyi seviyor ama yemeye korkuyor musunuz? Pişirmeden bir gece önce ıslatacağınız kuru fasulyelerin suyuna minicik bir tutam karbonat atın. Pişirirken de, hem minicik bir tutam karbonat hem de bir tutam kimyon ekleyin içine. Böylelikle gaz yapma derdinden kurtulmuş olarak afiyetle yiyebilirsiniz kuru fasulyenizi. Bulaşık makinenize deterjanı kendiniz yapın Formülümüz şu: Eczaneden bir miktar boraks alın. Sonra da mutfağınızda bulunan karbonat ve borakstan ikişer çorba kaşığını karıştırın. Bulaşık makineniz için deter-

janınızı hazırlanmış demektir. Güle güle kullanın. Bir de sıvı bulaşık deterjanı var Mutfak tezgâhın üzerinde biriken ufak tefek bulaşıkları çoğu zaman elimizle yıkarız. Her Zaman kullandığımız bir litre sıvı bulaşık deterjanının içine iki yemek kaşığı karbonat koyarsanız, yağ çözme etkisini kat kat artırmış olursunuz. Sebze ve meyveleri mikroplardan arındırın Sebze ve meyveleri dezenfekte için birkaç damla sirkeli suda yarım saat kadar bekletmeyi hepimiz biliriz. Bir başka yol da karbonatlı suda bekletmek. Yiyecekleri, içine üç çorba kaşığı karbonat koyduğumuz suylu yıkamak da en az birincisi kadar işe yarayacaktır. Buzdolabı temizliğinde karbonat Buzdolabınızın içi zamanla koku yapmaya başlar. Hele bir de dökülüp saçılan gıdalar camların üzerinde kurumuşsa iyice can sıkıcı hale gelir. Ama kolayı var; bulaşık süngerini ıslatın ve üzerine bolca karbonat serpin. Karbonatlı sünger, buzdolabını hem kolayca temizleyecek hem de bakterilerden arındıracaktır. Ardından yine pamuklu bir ıslak bezle sildiğinizde buzdolabı temizliğiniz tamamlanmış olacaktır. En son olarak kötü kokuları çekmesi için buzdolabının bir köşesine, bir cam kâsede karbonat koyun. Döşemelere sinen kokuları yok edin Kumaş döşemeler her zaman sigara gibi kötü kokuları içlerine çeker. Temizlemek için bu yüzeylere bolca karbonat serpin, üç saat kadar öylece beklesin. Sonra da elektrik süpürgesi ile karbonatı alın. Kokudan eser kalmayacaktır.

Kıyamet kopacakmış anne, doğru mu? ZEYNEP HAŞLAK, KEVSER KULAKSIZ İSTANBUL Maya takvimine göre 21 Aralık’ta kıyametin kopa-

1cağı iddiası son günlerde sosyal medya başta olmak

üzere yazılı ve görsel medyada da en çok konuşulan konulardan biri oldu. Kıyamet senaryoları, farkında olmasak da en çok çocukları etkiliyor. Peki, çocuğunuz “Anne kıyamet mi kopacak?” diye sorarsa ne cevap vereceksiniz? Kıyamet senaryoları, Şirince ilçesinin kıyametten muaf tutulması söylentileri ve dünyanın yok olacağı büyük–küçük herkesin gündemine girdi. Çocuklar, haber programlarından ya da büyüklerin konuşmalarından duydukları ölüm, kıyamet, cennet ve cehennem gibi konuları merak ederek sorular sorabiliyor. Psikolog Yasemin Eyüpoğlu, çocuklardan gelen sorularda her konuda olduğu gibi öncelikle yaş grubuna ve gelişim seyrine uygun cevaplar vermek gerektiğini söylüyor. Örneğin okulöncesi dönem çocuklarının kıyametten ziyade ölüm, cennet ve doğum gibi sorular sorduğunu kaydeden Eyüpoğlu, bu tür sorularda çocuğun algısının daha somutlaştırılmış cevaplara hazır olduğunu belirtiyor. Gündemi meşgul etmesi ve çokça konuşulması sebebiyle çocukların ‘Kıyamet ne demek?’ diye sorabileceğini aktaran psikolog, “Cevabın kısa ve onların seviyesine uygun

olması adına her şeyin bir sonu olduğu söylenebilir. Mesela ‘güneş batar, sonbahar biter veya çiçekler solar ve ölürler’ gibi birkaç örnekle anlatılabilir.” diyor. Çocuklara yönelik hazırladığı din eğitimi kitaplarıyla tanınan ilahiyatçı Profesör Mehmet Emin Ay da, “Küçük yaştaki çocuklara, kıyametle ilgili detay bilgiler ve ahiret âleminde karşılaşılacak olaylar ile cehennem ahvali hakkında uzun uzadıya bilgiler vermeye gerek yoktur. Cennetin iyi, güzel ve Allah’ın nimetleriyle dolu, rahat ve huzur içinde yaşanabilecek bir yer, cehennemin ise kötü insanların gidecekleri ve cezaların çekildiği bir yer olduğunu bilmeleri yeterlidir.” ifadelerini kullanıyor. Fatih Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Durmuş Ali Karamanlı ise kıyametle ilgili şu hadisi hatırlatıyor: “Cebrail (as) Hz. Peygamber’e ‘Kıyamet ne zaman?’ diye sorar. Efendimiz de bu soru hakkında ‘Kendisine sorulan kişi sorandan daha bilgili değildir.’ diyerek, kıyametin vaktini Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini haber vermiştir. Bir zat Efendimiz’e gelerek ‘Kıyamet ne zaman kopacak?’ diye sorar. Efendimiz (sas) ise, ‘Kıyametin ne zaman kopacağı değil de sen onun için ne hazırladın?’ diye sorar. Yani asıl sorulması gereken şey kıyametin vakti değil, onun için ne hazırlandığıdır. Kıyamet aslında yeni bir dünyanın kurulması anlamına geliyor.”

Halk arasında İbrahim Etem diye söylenen İbrahim’in babası Ethem, Belh sultanıydı. Sultan babasının yerine geçerek Belh hükümdarı olmuştu İbrahim. Bir gün bir meçhul adamın teklifsizce sarayına girip kapının yanına oturduğunu görüp “Burası han değil, ne işin var burada?” diye çıkışınca meçhul adamın düşündüren cevaplarıyla karşılaştı. - Senden evvel burada baban Etem vardı, ondan önce de öteki hükümdar oturuyordu. Ondan önce de bir başkası vardı. Bunların hepsi de burada bir müddet kalıp gittiler, şimdi de bir müddet kalma sırası sana geldi. Söyler misin burası yolcuların bir müddet dinlenip de gittiği han değil de nedir? Meçhul adam, “İşte benim istirahat müddetim de bitti, ben de gidiyorum.” diyerek çıkıp gözlerden kayboldu. Belh hükümdarı İbrahim Etem, Hızır diye kabul ettiği bu meçhul zatın uyarısından sonra artık sarayını da, tahtını da terk ederek kendini tümüyle İslami hizmete verir. İmam-ı Azam gibi büyüklerden ders alarak kendini iyice yetiştirir, gençleri de yetiştirmeye başlar. İşte bu sırada gelen gencin biri İbrahim Etem’e sorularını şöyle sorar: – Nefsim beni günaha girmeye zorluyor, nefsime nasıl karşılık vereceğimi bilemiyorum, ne tavsiye edersiniz bana? der. İbrahim Etem de kendine mahsus üslubuyla cevap verip açıklama yaparak der ki: – Önce günaha girmenin şartlarını hatırlat nefsine. Günaha girme şartlarını yerine getirebilirse günaha girebileceğini söyle, der. Genç heyecanlanır. - Günaha girmenin şartları da mı var? Öyle ise o şartları söyle de hemen yerine getireyim, der. İbrahim Etem de anlatır günaha girmek için yerine getirilmesi gereken üç şartı. - Birincisi der, içinde günaha girme duygusu başlayınca kendisine karşı günah işleyeceğin Zat’ın mülkünden dışarıya çık, günahı orada işle! Sonra geri dönüp gel!.. - Bu mümkün mü, der genç. Her yer O’nun mülküdür. Mülkü olmayan yer yoktur ki, oraya gideyim de günahı orada işleyip döneyim!.. - Öyle ise der İbrahim, hem mülkünde oturacaksın hem de mülkün sahibine karşı gelmekten utanmayacaksın; senin gibi civanmert bir gence yakışır mı böyle saygısızlık?.. - Genç, sen ikinci şartı söyle, der. Onun mülkünün dışına çıkmam mümkün değildir. İbrahim Etem de ikinci şartı anlatır: - Öyle ise der, kendisine karşı günah işleyeceğin zatın verdiği rızkı da yememeye karar ver, ondan sonra ona isyana niyetlen!.. Genç, düşünmeye başlar: – Bu da mümkün değil der. Ben Allah’ın verdiği rızkı yemeden yaşayamam ki? – Öyleyse der İbrahim Etem, hem mülkünde oturacaksın, hem verdiği rızkı yiyeceksin hem de O’na karşı günah işlemekten utanmayacaksın, buna akıllı, insaflı civanmert bir gencin vicdanı razı olur mu? – Olmaz, der genç. Sen üçüncü şartı söyle de bir de ona bakalım. İbrahim Etem de günah işlemenin üçüncü şartını söyler: – İçinde günah arzusu kıpırdayınca hemen O’nun görmediği gizli bir yere git, günahı görmediği gizli bir yerde işle. Sonra geriye dönüp gel!.. – Genç, bu şartta der, öteki şartlar gibi imkânsız. O’nun görmediği bir yer var mı ki gidip günahı orada gizlice işleyeyim de sonra dönüp geleyim?.. İbrahim Etem de sözlerini şöyle bağlar: – Öyle ise der, benim civanmert evladım, hem mülkünde oturacaksın, hem verdiği rızkı yiyeceksin hem de görmediği gizli bir yer bulamayacaksın, yine de ona karşı günah işlemeyi göze alacaksın, imanlı, insaflı, civanmert bir gence yakışır mı böylesine isyan ve itaatsizlik? Genç, daha fazla dayanamaz, iki elini birden kaldırarak bağırmaya başlar: – Teslim oldum ey İbrahim teslim! der. Bundan sonra nefsim beni günaha zorlayınca haykırarak diyeceğim ki: - Ey nankör nefis, utanmıyor musun, mülkünde oturduğun, verdiği rızkı yediğin, görmediği gizli bir yeri bulamadığın Zat’a karşı açıkça, alenen isyan bayrağı çekip de nankörce günah işlemeye? – Ne dersiniz? Gencin bu şartları bizim için de geçerli mi? Biz de Allah’ın mülkünde oturuyor, verdiği rızkı yiyor, günah için görmediği gizli bir yer bulamıyor muyuz? Öyle ise biz de bu genç gibi içimizden gelen bir feryatla bizi günaha zorlayan nefsimize, “utanmıyor musun” diye itiraz ederek üzerimizdeki baskısını yok etmeye çalışmalı mıyız?


34 AİLEM MERVE TUNçEL Hemen hepimizin yolu bir ya da

1birkaç kez hastaneye düşmüştür.

Mutsuzluk, şükürsüzlükle de yakından ilgili. Zira sağlığımızdan tutun da sevdiklerimize hatta mal mülkümüze kadar sahip olduğumuz şeylerin değerini kaybetmeden anlayıp şükrünü eda edenlerin sayısı azalıyor gitgide.

O anki ıstırabınızdan bir an olsun sıyrılıp diğer hastaları gözlemlerseniz o ana dek fark edemediklerinizi görebilirsiniz. Her şeyden habersiz koridorlarda koşturup duran çocuklar, -hastaların yüzündeki o gergin ifade… Mutluluk, doktorların iki dudağının arasında onlar için. Peki, gerçekte mutluluk bu kadar kolay mı bizler için? Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yaptığı son araştırmaya bakılırsa pek değil. Zira, Türkiye’nin yüzde 40’ı mutsuz. Konunun uzmanları bu oranı abartılı bulmuyor, hatta onlara göre az bile. Mutsuzluğun temelindeyse elindekilerle yetinmeyi bilmeyip sürekli daha iyi imkânlara ulaşma çabası ve sevgi eksikliği var.

Maddiyatta aşağıya, maneviyatta yukarıya bakmak… Mutsuzluk, şükürsüzlükle de yakından ilgili. Zira sağlığımızdan tutun da sevdiklerimize hatta mal mülkümüze kadar sahip olduğumuz şeylerin değerini kaybetmeden anlayıp şükrünü eda edenlerin sayısı azalıyor gitgide. Celal Bayar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görevli Prof. Dr. Abdülhakim Yüce’ye göre mutluluğun temel kuralı sağlam bir Allah ve ahiret inancı, bunları koruyup besleyecek bir ibadet hayatı. Bu konuda tasavvuf ehline kulak vermekte fayda var: “Ne kazandığına sevin, ne kaybettiğine üzül; mal elin kiridir, uğraşırsan kazanırsın, uğraşmazsan kazanmazsın. Maddî meselelerde kendinden aşağıdakine, manevî meselelerde kendinden yukarıdakine bak, dünyanın sıkıntılarına karşı sabırlı ol.” Bu ifadeler aslında nimet-şükür dengesinin de formülü Yüce’ye göre.

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Mutsuzluk mu şükürsüzlük mü?

Mutsuzların sayısı gitgide artıyor, haline şükreden neredeyse yok gibi. Peki, gerçekten kötü şartlarda mı yaşıyoruz, yoksa gözümüz hep başkasının mutluluğunda olduğundan elimizdekilerin kıymetini mi bilmiyoruz? ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) ifadeleri de şükrün mutlulukla ilişkisine bir örnek. Zira hep elimizde olmayan için dövünüp onun peşinde koşmak yerine kendimize bir mümine yakışır, ulvi hedefler koymalıyız. Allah’ın emir ve yasaklarına uymak nasıl ki dünya ve ahiret saadetinin anahtarıysa, bunun tersi de derin bir mutsuzluk sebebi. Ayşenur Bayraktar (Psikolog-Aile

terapisti): “Ailenin mutsuzluğu toplumun mutsuzluk algısının bir temsili. Ailelerin mutluluk ya da mutsuzluklarından önce bir toplumda ‘sağlıklı’ ve ‘normal’ aile tanımlarının yapılması önemli. Burada kastedilen aile özelliklerine baktığımızda iletişimin açık, belirgin, doğrudan, içten olduğu, bireysel sorumlulukların olduğu, çocukların da hesaba katıldığı, pozitif yaklaşımla her iki tarafın da dahil edildiği, değişime açık bir

yapı göze çarpıyor. Bu ‘sağlıklı’ aile tanımının dışında kalan sağlıklı olmayan aile yapılarında ‘mutsuzluk’ olağan bir durum. Ve sağlıklı olmayan aile yapılarında ‘sağlıksız’ çocuklar yetişmesi de muhtemel. Aile yaşantılarındaki problemlere çözüm aramak için, aile terapisine gelen çiftlerde ‘mutsuzluk’ tanımlarının birbirinden farklı olduğunu görüyoruz.”

Mutsuz anneler, mutsuz nesiller yetiştiriyor Mehtap Kayaoğlu (Psikolog): “Türkiye’de mutsuzluk her kesimde yükselmeye başladı. Hatta Dünya Sağlık Örgütü’nün geçen aylarda yaptığı bir araştırmada öfke ve mutsuzluk potansiyeli en yüksek ülke çıkmıştık. Türk insanı neden böyle? O nesli yetiştirenler daha çok anneler, onların da çoğu depresyonda. Bu yüzden öncelikle kadını mutlu etmek gerektiği kanaatindeyim. Kadınlar erkeklerle aralarında sağlıklı bir iletişim olmadığından böyle. Bu durum çocukları da etkiliyor, zira intihar yaşı 8’e kadar düşmüş durumda. Bunun nedeniyse ya çocuğu fazla önemsememek ya da tam tersi aşırı ilgi göstermek. Toplumun genelinde bu mutsuzluğun maddiyattan değil, sevgi ve iletişim eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum.”

Mutlak mutluluk bu dünyada yaşarken aranmamalı

Mutluluğumuzu başkalarınınkiyle kıyaslıyoruz

Bir de mutlak mutluluğun bu dünyada olmadığını bilmek gerekiyor. “İşte onlar iman edip gönülleri Allah’ı zikretmekle, O’nu anmakla huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur. Ne mutlu iman edip de yararlı işler yapanlara! Eninde sonunda dönüp gidilecek güzel yurt onların olacaktır.” (Ra’d, 13/28-29) ayeti, bu dünyada bir mümini nelerin mutlu edebileceğini özetliyor adeta. Dicle Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Abdülkerim Ünalan’a göre ayette geçen “Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artıracağım. Şayet nankörlük

Nil Mutluer (Sosyolog): “Mutluluk referanslarımız genellikle kendimizi başkalarıyla kıyaslamakla ve orta sınıf hayat tarzına ulaşma tahayyüllerimizle şekilleniyor. Neleri tüketeceğimiz, nasıl yaşayacağımız medya ve ana akım söylemler tarafından belirleniyor. Bu hal de ister istemez meta, tüketim etrafında mutluluk aramaya yöneltiyor bizleri. Üstelik, toplumdaki saygı ve ayrımcılığı belirleyen noktalardan biri de bu sınıfsallık olunca yoksun ancak mutlu olmak zor bir durum haline geliyor. Bir de, insanlar kendilerini güvende hissetmiyorlar.”

Hekimoğlu İsmail

Allah, fiilî duayı kabul eder!.. Büyük işlerde muvaffak olan insanların hayatını incelediğimde gördüm ki, bu büyük başarıları, tesadüfen veya kendiliğinden değil, bir gaye uğruna ısrarla çalışmaları neticesinde gerçekleşmiştir. O zaman inandım ki Allah fiilî duaları kabul eder. Sebepleri yaratan Allah olduğuna göre, sebeplere müracaat etmek de ibadettir; çünkü fiilî duadır. Allah, insanı üstün kabiliyetlerle yaratmıştır. Mesela bir doktor arkadaşım demişti ki: “Şu işaret ve başparmağım olmasaydı diplomam işe yaramazdı. Ameliyatta bütün işi şu iki parmakla yapıyoruz.” Düşündüm ki, Allah yalnızca iki

parmağımıza bile ne büyük kabiliyetler yüklemiş. Artık gerisi düşünülsün… Annem derdi ki: “Evladım, her işine Besmele’yle başla ki işlerin rast gitsin.” Ben de annemin sözünü uyguladım. Fakat işlerim rast gitmedi. Acaba bunda bir yanlışlık mı var, diyerek bir âlime gittim. O âlim dedi ki: “Eğer Besmele çekmekle işlerimiz rast gitseydi, o zaman okula, tahsile, çalışmaya ne gerek vardı? Bir Besmele çekerdik, her şey önümüze gelirdi. Hâlbuki Allah insana üstün kabiliyetler vermiştir. Bunları kullanmak zorundayız. Sen elinden gelen gayreti göster, Besmele’ni de öyle çek.” Sonra Peygamberimiz’in hayatını okudum.

Baktım ki, O’nun hayatı mücadeleyle geçmiş. Savaşa gidileceği zaman ok talimleri, mızrak talimleri yaptırmış, şehrin etrafına hendekler kazdırmış; zırh giyinmiş. Yani, “ben dua ederim, düşman mağlup olur” dememiş. Peygamberimiz’in hayatı okunursa, fiilî duaya ne kadar yer verdiği anlaşılır. Kalkınan, ilerleyen pek çok kişiyle tanıştım. Bu kişiler bende “Başarının onda dokuzu ter, biri kabiliyettir.” diye düşünmeme sebep oldu. Cisimlerin en küçüğü atomda bile sayısız kanun ve formül bulunuyor. Yani kâinatta kendiliğinden, tesadüfen oluş diye bir şey yoktur. Kur’anı Kerim’de buyrulmuş ki: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 39) Bu ayette fiilî dua emrediliyor adeta... Mesela Nuh (as) gemicilikte, Musa (as) asası

ile su çıkardığı için sondajda, İsa (as) tıpta, Yusuf (as) saatin icadında, Davut (as) demiri hamur gibi yoğurmakta, Hz. Muhammed (sas) en yüksek ahlakı ortaya koymakta birer mucit durumundadır. Böylece insanlarla ilgili faydalı işlerin bütünü, peygamberlerden sünnet olarak bize intikal etmiştir. Bu sebeple İslam’a uygun her iş, İslamî ölçülerle en azından sünnettir. Müslümanlar yıllar yılı bu mucize ayetlerini tarihî birer olay olarak düşünmüş ve kendilerine mesaj veren yönünü keşfedememişler. Hâlbuki Kur’an’daki tarihî hadiselerin her devrin insanına mesajı vardır. Bir işi çok iyi bilen, doğru ve çalışkan olan, muvaffak olur. Bir de ibadetine devam ederse maddî-manevî kanatlarıyla uçarak cennete gider inşallah...


Ā

M

Þ

A

ÜG

DF

N

T

P

K

R

E

R

F

P

E

B

R

L

K

O

E

ĀT F S Z A A D I

C

Þ

SY

M

T

AV

E

I A A I P Y H V K T U DT

KZ

G

L

K

T N

E O

LL

I

E

R

DE

KN

M þ

ü

S

D

ON

LR

EF

AE VJ I Ö

Ç

R

R

N

þ

J

6

G 2

R1

F

Ö

F

Ö

C

E R

E A

R J

E Þ

I L

N

Ý

Z

R

Ð

N

L

U

S

T

U

L

U

B

A

H

Y

þ

P

Z

EE FA ĀO þ þ

O

GZ

G

Ð

D

A

H

P

F

L

A

A

R

Ç

þ

V

P

MA Ç A

A Ü Y M H N U A þ B T A Y B P A R H Ý M þ Y E O D R F A Ü Y M H N U A þ B T H M A L Þ T C T M H J K L þ F V þ T U F P R N B K E þ H M A L Þ T C T M H J R K G Ý H C T U N A R N E C P U U G G S N K Ü H N N C R K G Ý H C T U N A R B B T A AK Mþ ER Ü E YÝ ED A þ A A V U A Z E Ý E B T A M E Ü Ý D þ A U V E J Z FN DA D IA DR RA RH L K M S T M R V Z E V J F D D I R A H K S K C H F KD ÜE ÞR Y Ý RF AR NK Z I Ý N P R Ü R R K H K Ü Þ Y F R K I N U Ö N V ED NA LM ÝK NG AO Ý E U Ç A U E B G A Ð M E E U L N O E L N U L Þ Ý MG Ç O N E K Ç AU R I Y L I G N A C M L Z S N L I Ç R S I I Y U L L I þ G R N B A H C NM J L B U V S U Y B þ N E B Ö R L F O N B K U H V F S A U R Y E B P þ O N E E AB O G S S A ü A N A K N RANKEBUT, AAþaðýdaki Ý kelimeleri O Gtablonun S içineSserpiþtirdik. A üBunlarýAbulabilir N misiniz? A K N BAKđRE, CENAZE, ÇAVDAR, DEĒđRMEN, ERZAK, FESLEĒEN, GAVUR, HASET, đSTđKAMET,

M E E A N U R R Ý G G Ð Ý D T A A H H P T F NL

R

S E H K J D K Ā D U C S R T S U þ L Ý U A B Y H R Y UP

Ā

E

EĀ LL SÝ

Ý

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz? KARANLIK, LAMEL, MđHRAP, NEML, EHVEN, OPERA, ÖRSELEMEK, PđYES, RAMBO, SEMBOL, TERFđ, UZUN, MAT, BULUTSU, CANGIL, ÇAKMAK, DECCAL, FđRMA, GILGAMIď, HÜRREM, đHMAL,ďAHđT, KONYA, Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz? ÜLKE, VđRAJ, YAKUT, ZÜRđH. AKBER, NESRđN, OBRUK, ÖZGÜVEN, PASTEL, RAHAT, SAĒANAK, ďUHUT, TEKLđF, UNSUR, ÜRDÜN, ASTđGMAT, BULUTSU, CANGIL, ÇAKMAK, DECCAL, EHVEN, FđRMA, GILGAMIď, HÜRREM, đHMAL, KONYA, VAďAK, YđRMđ, ZEVAT. LđMNđ, MAKBER, NESRđN, OBRUK, ÖZGÜVEN, PASTEL, RAHAT, SAĒANAK, ďUHUT, TEKLđF, UNSUR, ÜRDÜN, VAďAK, YđRMđ, ZEVAT.

Ý

þ

E

A

F

R

O

U

A

L

D

K

Ā

Þ T B Ü T A NI E N üþ

þ

77

N

Z N K D A R D M R Ð B K A Ü H Þ T N E R H Z N A ü R T Y8

A

Ü

I

66

Z E M A K F U D G D þ I D E A M R H E M F A7 R L M O Ð B KM ÜE ÞS N R Z A R Y

D 88

44 55

3

3

2

2

1

1

6

Z

Bulmaca

SOLDAN SAĀA 1) Damardan hipertonik eriyik (serum) verilerek yapılan tedavi. 2)SOLDAN Çalıýtırılan, bakılan bir ýeSAĀA iýletilen, 1) Damardan hipertonik r.ay din@za man.com.tr yin verdiþi sonuç veya bu sonucun nieriyik (serum) verilerek yapılan tedaSOLDAN SAĀAverim.– 1) Taht Bir ýehri, hükümdarın celiþi, mahsul, çoþul eki. 3) vi. 2) Çalıýtırılan, iýletilen, bakılan birbaýýe11 man.com.tr 12 Refik Aydýn 10 r.aydin@za oturduþu ýehir, hükümet merkezi, Tunus’un plaka iýareti.– Olgun, ince, anyin verdiþi sonuç veya bu sonucun niAnkara Sanayi kısa yazılayıýlıkent.– kimse.– ûlaç, çare.Odası’nın 4) Çevresi yol-3) celiþi, mahsul, verim.– Bir çoþul eki. lıýı. 2) Padiýah, ýehzade ve paýaların sa5 6 7 8 9 10 11 12 larla belirlenmiý olan arsa ve böyle bir Tunus’un plaka iýareti.– Olgun, ince, anraya alınan karavaýlar arasından seçtik5 6 7 8 9 10 11 12 arsayılayıýlı yapılar topluluþu.– Çökimse.– ûlaç,Teniste çare. 4)topa Çevresi yollerikaplayan kadın, ikbal.– vurmakzümlemeli, tahlilaraç. edici, tahlilî. Mayalarla belirlenmiý olan arsa Kafkasyalı ve5)böyle bir ta kullanılan 3) Güney bir lı hamurdan tandırda piýirilerek halk bu halktan olan kimse.– yapıMevki, arsayıveya kaplayan yapılar topluluþu.– Çölan ve yapıldıþı yere göre de-4) mansıp.– Romanya’nın plaka zümlemeli, tahlil edici, büyüklüþü tahlilî. iýareti. 5) Mayasaþlamak için herhangi alanþiýenGeçim ekmektandırda türü.– Toprakbiraltına lı ince hamurdan piýirilerek yapıda çalıýma, Geliýigüzel, gömülerek saklanmıý para veya deþerlanyapılan ve yapıldıþı yeremeslek.– göre büyüklüþü dedurmadan 5) yalaz.– Yıkık,Toprak viran.– Bina. li ýeyler, 6) Alev, Beþenilþiýengömü. ince yazarak. ekmek türü.– altına 6) Anlayıý, anlama yeteneþi.– Bir kavmin, söylemeyen bir iý veya öneri karýısında gömülerek saklanmıý para veya deþerbaýkanı veya yapılı.– onun vekili. nen kabilenin bir söz. 7) Narin, ince Mate-7) li ýeyler, gömü. 6) Alev, yalaz.– BeþenilGüç, etki veya beceri bakımından alıýılmatikte sabit sayı.öneri 8) Tıp dilinde söylekanmeyen bir bir iý veya karýısında mıýın üzerinde olan (kimse).– Besinlerin, sız.– dokular Bir bir duygunun, hayalin ve güzellinen söz. 7) Narin, ince yapılı.– Mateiçinde yanarak vücudun sıcaklık þin ifade edilmesi baývurumatikte sabitsaþlama birmaksadıyla sayı. 8) Tıp dilinde kanve enerjisini deþerlerini göstelan usullerin tamamı. YUKARIDAN AþAĀIYA sız.– Bir duygunun, hayalin ve güzelliren ölçü. 8) Fiyat yaftası.– Ahırdaki güb1) ûki reyi veyaifade ikiden fazlaiçin sayının toplamının þin edilmesi maksadıyla baývurudıýarı atmak kullanılan kapaklı toplanan sayıların adedine bölünmesiylan usullerin tamamı. YUKARIDAN AþAĀIYA veya kapaksız delik, pencere. YUKARIDAN AþAĀIYA Konusu polisin ilgilendiþi 1) ûkiedilen veya1) ikiden sayının le elde (sayı),fazla vasatî. 2) toplamının ûnsanalantalarda olansayıların (olay, roman, filmbölünmesiyvb.).yürü2) Adtoplanan adedine ýıyacak biçimde yapılmıý, kürekle ları aynıedilen olanlardan biri.–2)Kiýi, ýahıs, le elde (sayı),her vasatî. ûnsan tafert. 3) Bir mevsim.– Himaye eden, yürükoruýıyacak biçimde yapılmıý, kürekle

r.ay din@za man.com.tr

1

1 2

2 3

3 4

4

Bulmaca Refik Aydýn Bulmaca Refik Aydýn 1 2 3 4 5 6 7 8 9

7

E

T

Þþ

DZ

UH Ý K K U E T A E R

M

5

A V I

4

AÇ ME G M þ F T N S A A LD VS A N E N Ö N R Ü V M E M Rþ O G S N 3 RÞ NN I Ç Ç I E þ M P F GN RA LE VU þ G U K A Y F R F M H R K U O 4

R

E

F

ZP

þA

3

K E E A L Rþ ZM LE

2

Ç RRI ASþ ÖEP A Gþ Z RZ I E Ç U A E EG D BMP F AZ L ÖA Þ ZG N U þ 5 R U S S E Dþ ÖZ O A IA Ö TE Z KMU UH M Z ÇA N ZK Ö AFE G DB M D M A

B

Ý

Ð

Z

K

Ý

N O TI U VL F

I

D

R

U

Z

1

K E L þ M E

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

2

3

4

5

6

7

8

9

10 11 12

8 R9 10 A 11K 12E

T

L AÿA RĀN A ÿ PM K Aÿ HM

ABD LÿA NOH ARÿ

ÿ

=

;

I

=

8

7DA;8KJ"Ĕ87AđH;"Ĕ9;D7P;"Ĕw7L:7H"Ĕ:;ĒđHC;D"Ĕ;HP7A"Ĕ<;IB;Ē;D"Ĕ=7LKH"Ĕ>7I;J"ĔđIJđA7C;J"Ĕ A7H7DB?A"ĔB7C;B"ĔCđ>H7F"ĔD;CB"ĔEF;H7"ĔzHI;B;C;A"ĔFđO;I"ĔH7C8E"ĔI;C8EB"Ĕď7>đJ"ĔJ;H<đ"ĔKPKD"Ĕ {BA;"ĔLđH7@"ĔO7AKJ"ĔP{Hđ>$

I7DA;8KJ"Ĕ87AđH;"Ĕ9;D7P;"Ĕw7L:7H"Ĕ:;ĒđHC;D"Ĕ;HP7A"Ĕ<;IB;Ē;D"Ĕ=7LKH"Ĕ>7I;J"ĔđIJđA7C;J"Ĕ I = E B ? = 8 I < G F < 8 A7H7DB?A"ĔB7C;B"ĔCđ>H7F"ĔD;CB"ĔEF;H7"ĔzHI;B;C;A"ĔFđO;I"ĔH7C8E"ĔI;C8EB"Ĕď7>đJ"ĔJ;H<đ"ĔKPKD"Ĕ {BA;"ĔLđH7@"ĔO7AKJ"ĔP{Hđ>$ 8 X [Xb`b\c`d\c\i`kXYcfele`û`e\j\ig` k`i[`b%9lecXi YlcXY`c`id`j`e`q6

C7H@đD7B"ĔDđ<7A"ĔEIC7D"ĔzP={D"ĔF7HJđA{B"ĔH7<đD;ĔI;C8EB"Ĕď7HP"ĔJđ<{I"ĔKH=7D"Ĕ{DB{"ĔL7Pđ<;"Ĕ 8 X [Xb`b\c`d\c\i`kXYcfele`û`e\j\ig` k`i[`b%9lecXi YlcXY`c`id`j`e`q6 O7A?D"ĔPđ=EJ$

A

8

9

I

D

Q

?

9

F

x

L

>

K

=

{

x

F

E

>

QI CB B< 8D P < @ C I <J J I E {

Q = G B I < I = G B I ; I = P = | I  E < F9 8C @ F P  K K  >< @ F üE x8 E <C K8 :9 I; BI <> D8 <P CI << JK IE {> F L { E I | M D < D I F J  I: ED <9 9| CQ FQ < KC > @ I üE x < >I K L B 8 P = I = D ? I B L F= L< {  EE I9 |þ Mü Dx <> DF I8 F{ J x EL < ; G Q 8 > þ I 8 { 8 Q @ KJ LA BM 8; PE =8 I: =Q DE ?| I> BQ L{ FK Q E { < 9 F 8 K B L L J ; <þ ;F GJ Q< 8M >9 þJ IM 8@ {F 8I QL @ < x F C F 9 D < J L > þ ; 8 I < QE EJ {; <G 9< F8 8L Kþ B< L= Lþ JQ ;8 {M Q= BQ 8 D þ; PI I9 =8 B? C K P <Q ?? EE ü L C F 9 D < J L > þ ; 8 I < =

E 98 K E B< Pü 8< x C I J < <K =  Ā| þI I 8 Q B 8 ; I 9 8 ? K < ? E ü K J ?? AB AB ?; =: :I < J C þ >  I 8 PP IK

 9 K E < ü < C J < = Ā þ > 8 L I DL <@ E I þ > > PK J 8 8 ?D KK EC D J ? A B ; : I J þ  8 P I L E G ? E 9 | Q þ > | 9 < | þ G 8 P 9 G 8 I ?  D þ P < D < E I  >  K 8 ? K E D x MF BC CB C þ <= =M <þ C K < L B = = G9 IB EE G 8 P 9 G 8 I ?  D þ P < F | 8 I 8 I P þ 8 E  B þ þ  þ E < : G L L > > J E B | ML BE C< þ{ =9 ME þ KJ L8 =M G8 I< EK 9< I 9 8 B þ I < P < 8 8 M 8 þQ Eþ <C :A G< L; L? >I >C JD E: BD |I ?: 8 < Q E 8 I 8 ; I I C D K I= 9A 8B B| þI IL <I Pþ <F 8 8G M 88 Q { A : = ; < I  I 8 E Q  G 8Ā <I QA EM 8þ I9 8| ; I9 IJ CJ DF KG DL

 { M ; 8 D B E 8  L 8 < A  :8 =Q ;F <E I8 M I8 8B E< QD  < GL IC CL 8D D < C F C L  D x E B

 { MI ;? 8E DA BC EI 8=  F LE 88 <B 9 xD JG C; Q x <J þ@ QL DC I þ 8 I= 9þ ?E E< C 8 D < C F C L  D x E B 8 I I 8 X [Xb`b\c`d\c\i`kXYcfele`û`e\j\ig` k`i[`b%9lecXi YlcXY`c`id`j`e`q6 = E B ? = 8 I < G F < x J C x J @ L C þ I 9 ? E A 7887IB;H"Ĕ8;H8;H"Ĕ9đ87Bđ"Ĕw7OA7H7"Ĕ:;DđP7J?"Ĕ;<;B;A"Ĕ=7OH;J"Ĕ>7CIđ"ĔđHI7BđO;"ĔA7L7DEP"ĔB;PP;J"Ĕ

þ:

BG <B CI þ < D I < = G8 MB @I

B < C þ D <  8 M @

B < C þ D <  8 M @

P T MA TEY K 866 ÿEÿ ZTY Aÿÿ NLK ÿE NK TA KH Tÿ A E 77 YY AE MM AE NK KZ AA LM OA RN ÿ E 88 EE TN ÿE KK E TZ ÿ TY EA MR E E K T

755 SYB

A MBR A ÿ AKL PAA ML B RÿB ONA A A ÇBN AE LTNA ÿ AKK KA Lÿ B EPA M F T

533 LSK AE ZĀH 44 ÿÿA ĀZ 6 D

> K <F K

Q

1

YZ ÿ T MA AH KT A M A S OR O 1 PLR AA E F L E K S O L O J ÿ 422 Oÿÿ DĀ KR EL TEZ M B Aÿ LSÇ I A KR L A ARD KAA A

31

1 2D 3A 4 L 5 I 6 K7 O

tirilen P Aveya Y kendi ÿ T kendini A H yöneten T A (alet) S O 2

tülen deniz teknesi. 3) Manganezin sembolü.– Kötü iýte yardım edenler, yanında bulunanlar, yardakçılar. 4) Evin bölümletülen deniz teknesi. 3) Manganezin semrinden biri.– 5) Saç veya sabolü.– Kötü iýteBüyük, yardımulu. edenler, yanında yan, kesme koruyucu. 4) Sahiplik Vilayet.– manası Yayvan, veren çukalı iýi.– bulunanlar, yardakçılar. 4) Evin bölümlekurca kap. 5) Binek hayvanlarının kıllarıbir ön ek. Güvenilir.– tane, eýsiz. rinden biri.–6)temizleme.– Büyük, ulu. Bir 5)BirSaç sa-6) 7) nı, derisini soruveya ýekli. (yuKaynar suda kabuþu ile az piýirilmiý kalı kesme antik iýi.– Sahiplik veren Samsun’da bir kale. manası 7) Her türlü kamurta). 8) En kısa zaman parçası.– El bir ön ek. 6) Güvenilir.– Bir tane, eýsiz. 7) bın üstünü örtmeye veya bir deliþi kapa- ile dokunarak bir ýeye el ile (yudokunKaynar sudaduyma, kabuþu piýirilmiý 8)azOyuncunun sahmaya yarayan nesne.ile ma. Üç katlı bir tür balık aþı.sırasınmurta). 8) En kısa zaman parçası.– El10) ileûletneye9)çıkacaþı sırada ya da oyun ken ýeylerden ısı veya elektriþin geçmeda, korkuya kapılması, rolünü dokunarak duyma, bir ýeye el ile unutmadokunsi. Buþday tanesinin olgunlaýmıý sı.–11)9) Elbisede (Müzikte) ma. Üç katlıtakım. bir tür9)balık aþı. 10)Sevimûlet- içi, li veýeylerden cana yakın birdilde biçimde (çalınmak). özü, habbe.– Eski ayak. 12) Çizgileken ısı veya elektriþin geçme10)11) Bir renk.– Yaþ dokusu tümörü.birbirleri11) içi, Yelrin, yüzeylerin, katı cisimlerin si. Buþday tanesinin olgunlaýmıý kenlilerde, dik ýekilde tuttune rastladıkları vedilde kesiýtikleri özü, habbe.–ana Eskidireþe ayak. 12) yer. Çizgilerulan ve yelkenkatı germeye yarayan aþaç.– rin, yüzeylerin, cisimlerin birbirleri2 12) 3 Mekanik 4 5 6 yollarla 7 8 hareket 9 10 11 et12 Bir1nota. ne rastladıkları ve kesiýtikleri yer. 1

35 BULMACA 19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN


19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

36BULMACA

Bir mezhep imamı

2

Hayal ürünü

Bir baþlaç Sinemada gündüz gösterimi Zoralım Doktorluk

Tekdüze

Umma

Satrançta yenilgi

Akdeniz bitkisi

Hazine malı

7

Doþuma yardımcı kadın

Teknik

Fiyat

Bir tür pamuk

ûridyumun remzi

Bir kimya terimi

ûlham

Hemen hemen

Bir yeryüzü ýekli Tosun, boþa

Hareket bilimi

Tarihte bir ûslam devleti

Tedavi etme

Budun, insan topluluþu

Manda yavrusu

ûnleyen

Kanunsuzluk

ûki ýeyden oluýan

1

19 BULMACA

Elekten geçirme

ûnsanın yaratılıý özelliþi

Resimdeki antik kent Asker ýapkası

5

Sol resimdeki

ûstanbul’da bir semt

ûstanbul’un bir ilçesi

Baýbakanın eýi

Tekkinezi

Erkek adı

Kızılderili silahı

Osmanlı’nın Avrupa topraþı Kuzu sesi

Ekonomide para ýiýkinliþi

Bir harfin okunuýu Suçu baþıýlama

8

6

2

5

6

2

3

8

Kalsiyumun remzi

4

SUDOKU BULMACA 3

3

2

5

7

8

6

6 2 8

1

9

5

4

8

3

7

4

3 1 5 6 8 4 9 7 2

8 2 4 7 5 9 3 1 6

5 6 1 9 7 3 2 4 8

9 8 2 1 4 5 7 6 3

1 4 3 8 2 7 6 5 9

2 5 6 4 9 1 8 3 7

ûlin yöneticisi

7 9 8 5 3 6 4 2 1

Ölüm meleþi

3

Tellürün remzi

4 3 7 2 6 8 1 9 5

DÜNKÜ SUDOKU ÇÖZÜMÜ

7

6 7 9 3 1 2 5 8 4

2

Ahır

Sultan Süleyman’ın lakabı

Tablodaki tramlý kalýn çizgilerle belirlenmiþ 3’e 3’lük karelere, 1’den 9’a kadar rakamlarý birer kez kullanarak yerleþtirin. Öyle yerleþtirme yapmalýsýnýz ki, bütün 3 lükleri doldurduðunuzda tablonun bütün kutularý yukarýdan aþaðýya ve soldan saða 1’den 9’a kadar rakamlardan birer kez kullanýlmýþ olsun.

Öz, can

Kayıp, ziyan

Dinsel

Bir nehrimiz

Bir bayan adı

Bir kıý sebzesi

7

Eski bir müzik aleti

Eski bir bayan oyuncu (... Köksal)

6

Bilim, teknik

4

A V I

5

Aþabey

4

ûsmin bir hali

3

Yalı hecesi

Atın ayakkabısı

ûlgili

2

Bir nota

1

Rüzgar

Çavuý kuýu

Muz aþacı

Hazýrlayan: YALÇIN SABRÝOÐLU Bir ilimiz

Hür

Fiyat yaftası

... den baýlayarak

Allah’a kulluk

Çocuk kurbanı

Batıllar

Hitit

Dünyanın uydusu

Ege yiþidi

ûhtimal

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

K E L þ M E

Rize ilçesi

Anlatım

Kur’an’da bir sure

Mantık

Tümör

Merhem

Kısaca Türk Malı

Uygar

Aydın ilçesi

Sembolü Ti olan

Olta ipi

Bir nota

Erkek adı

Emare, iýaret

Ana temel

Ahlak

Yardım

Büro

Caddelere kurulur

Mübarek bir ýehir

6

Bir süs köpeþi cinsi

Filmlerin saklandıþı yer

y.sab rioglu@za man.com.tr

Bir deyim (... öpmek)

Hasır kaplı cam ýiýe

12. harfimiz

BULMACALARIN CEVAPLARI SAYFA 35’TE


37 SPOR

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

ZEKİ çOL Fenerbahçe, bu sezon

1deplasmanda en iyi orga-

nize olduğu, en dirençli, en disiplinli futbolu oynadı. İyi mücadele etti. Yardımlaşması, takım savunması, oynama iştahı, ligdeki diğer dış saha maçlarında yaşanmayan ölçüde iyiydi. Oyunu hiç bırakmadı. Bekir’in iyi pozisyon alamaması sonucu ters bir vuruşla topu kendi ağlarına göndermesiyle yenik duruma düştü. Çabuk toparlandı. Hemen reaksiyon gösterip beraberliği yakaladı. Selçuk’un mükemmel frikik golüyle ikinci kez skorda avantajı rakibe kaptırdı. Yine kopmadı. Aksine, hele de ikinci yarı oyunun önemli bir bölümünü rakip alanda oynadı. Ama yine de kaybetti. Bir bakıma hücumdaki etkisizliğinin bedelini ödedi. Duran toplardan yenen iki golle bu önemli derbiyi puansız kapattı. İlginç olan şu; bu Fenerbahçe’nin sekizinci deplasmanı. Ve bu takımın bu sekiz deplasmanda kaybettiği puan toplamı 16. Bir an için derbi gündeminin dışına çıkayım. Şu an düşme hattında duran Elazığspor ile Akhisarspor’un deplasman puanları kaç biliyor musunuz? Onlar da 8. Fenerbahçe’nin geride bıraktığı takımlar 7’şer puanla Sivasspor, Kayserispor, 5’er puanlı Orduspor, Gaziantepspor ve 3 puanlı Mersin İdman Yurdu. Yani bu deplasman oyunlarında sorun büyük. Sadece kendi çöplüğünde ötmekle şampiyonluk yarışında bir yere varmak mümkün değil. Tekrar derbiye döneyim. İki takımın da öncelikli hedefi kaybetmemekti. Fenerbahçe savunmasının hemen önüne Mehmet Topal’ı koydu. Diğer maçların aksine neredeyse hiç öne çıkarmadı. Düşünce doğruydu. Çünkü ortadan etkili geldiği bilinen Galatasaray, Fenerbahçe’nin o bölgedeki kilidini bir türlü açamadı. Deneyimi ve klasıyla takımının liderliğini üstlenen Meireles, iki yönlü oynayarak Fenerbahçe’ye önemli katkı yaptı. İkinci sarı kartı görüp 82. dakikada takımını on kişi bırakması, hele böylesi kritik bir maçta onun deneyimine yakışmayan hataydı. Fenerbahçe arka alanda da iyi organize oldu. İkinci yarıda risk aldığı bölümlerde iki pozisyon verdi. Onun dışında güçlü Galatasaray hücumcuları karşısında beklenenin de ötesinde bir performans sergiledi. Önde Sow, Galatasaray savunmasını sürekli hırpaladı. Yeterli desteği bulamadı. Kuyt belli bölümde yararlıydı. Sahada büyük bir taktik mücadele vardı. Fatih Terim, skor avantajıyla çıkılan ikinci yarıda savunmayı ön plana aldı. Ani çıkışlarla pozisyon aradı. Galatasaray yalnızca bu maçı ve üç puanı kazanmadı. Beşiktaş ile Antalyaspor’un 2’şer, Trabzonspor’un 3 puan yitirdiği haftada bir bakıma büyük ikramiye kazandı. Oyun anlamında Fenerbahçe’ye belirgin bir üstünlüğü sağlayamadı. Ama onun kadrosunda Selçuk gibi bir vuruş ustası vardı. Skorda ibrenin Galatasaray’a dönüşünü de zaten ayakta alkışlanacak ustalığıyla Selçuk sağladı.

Ustalık farkı 2-1

Kural budur: Ev sahibi kazanır Galatasaray evinde bile sıkıntı yaşadığı

1ezeli rakibi karşısında bu kez taraftarını

çok mutlu eden bir galibiyetle zirvedeki yerini korudu... Maç öncesi tribün şovu muhteşemdi. Bu karşılaşmalar güzel birşeyler görmekten fazla umudu kalmayan futbolseverlerin Galatasaraylı olanları bunu gurur ve mutlulukla izledi. Aralık ortasında bulu- Ahmet nabilecek en iyi hava koşulÇakır ları da gecenin bir başka güzel yanıydı. Karşılaşma öncesi kadro açısından merak edilen tek nokta Emre Çolak-Amrabat

tercihiydi. Terim tercihini Faslı oyuncudan yana koyarak bu maçı istiyorum mesajını çok açık ve anlaşılır biçimde verdi. Ancak ilerdeki üçlünün oynama becerisinin düşüklüğü pek çok maçta olduğu gibi yine Cim Bom’un en büyük sorunuydu. Galatasaray taraftarının da muhteşem desteğiyle maça ağırlığını çabuk koydu. Elbette ki Umut’un 30 metreden vuruşundan gol beklenmiyordu ama Haimit’in direk talihsizliği yine de birşeyleri haber verir gibiydi. Nitekim Riera’nın neredeyse santradan kullandığı müthiş serbest atışta Bekir topu kendi ağlarına gönderme talihsizliği yaşadı. Sarı Kırmızılı takımın bu zorlu karşılaşmada yaşadığı tek sıkıntı yine pozisyon yokken gol

yemesi oldu. Bu gol hem tribünleri susturdu hem takımın durmasına yol açtı. Fakat bu gece öyle bir gece değildi ve Cim Bom illa ki kazanacaktı. Bu isteği en çok sahaya koyan adamlardan olan Selçuk, 6 metreye gelen barajı aşırıp ağlara gönderirken gecenin sonunu haber verir gibiydi. Oyunun gidişi Terim’in ikinci yarıya Amrabat’la başlamayacağını düşündürüyordu ama öyle olmadı. Onun yerine nasıl oynamaları gerektiğini öğretmiş gibiydi ilerideki üç adamına. Yine de sürekli top kayıpları ve kişisel verimsizliğin öteki ayrıntıları sorun olacak boyuttaydı. Amrabat biraz oyunda görünmeye başlayınca Terim, Umut-Yekta değişikliğiyle

soruna çözüm getirmeye çalıştı. Oyunun tamamında Fenerbahçe daha iyi pas yapıyormuş gibi görünse de önemli durumlarda gerekeni yapmayı bilen Galatasaray’dı. Tek korkulacak durum olarak yine pozisyon yokken gol yeme endişesiydi. Rakibinin oynuyormuş gibi yapmasına izin veren Cim Bom etkili çıkışlarla gole yakın taraftı. Özellikle Meireles’in ikinci sarıda atılmasının ardından bulunan pozisyonlar farkın açılmasını sağlayacak düzeydeydi ama bu maçı sadece kazanmak bile Galatasaraylılar için dünyalara değerdi. Onlar da Arena’dan bu mutluluk içinde ayrıldılar...


38 SPOR Euro 2020 için Fransız oyunu

19 - 25 ARALIK 2012 ZAMAN

Euro 2016’yı çok az farkla Fransa’ya kaptıran Türkiye’nin Euro 2020’ye ev sahipliği yapmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Fakat UEFA’nın Fransız başkanı Platini, çeşitli bahanelerle 2020’yi 13 farklı ülkede düzenlemek istiyor. HASAN CÜCÜK KOPENHAG “Değişik ülkelerde düzenlenecek bir

1Avrupa Şampiyonası, turvuvanın ru-

hunu öldürür.” Bu sözler, Türkiye’nin en ciddi aday ülke olarak ön plana çıktığı 2020 Avrupa Şampiyonası’nın 12-13 ülkede yapılmasını öneren UEFA Başkanı Michel Platini’ye karşı söylendi. Söyleyen isim sıradan biri değil: FIFA Genel Sekreteri Jerome Valcke… Platini’nin vatandaşı olan Valckle, birçok Avrupa ülkesinin ’devrim niteliğinde’ diyerek sahiplendiği fikrin asla Dünya Kupası için düşünülmeyeceğini ifade etti. Türkiye’nin bitmeyen sevdalarının başında olimpiyatlara ev sahipliği geliyor. Bu sevdadan vazgeçmeyen Türkiye, hedeflerine Avrupa Şampiyonası’nı da ekledi. Euro 2016 için son ikiye kalan Türkiye, bir oy farkla ev sahipliğini Platini’nin ülkesi Fransa’ya kaptırdı. Türkiye’nin yeni hedefi Euro 2020 olurken, diğer adaylar Gürcistan ve Galler-İskoçya-İrlanda ortaklığıydı. Aday listesine bakıldığında Türkiye kesin favori olarak ön plana çıkıyordu. Avrupa’nın büyük bölümü ekonomik krizle uğraşırken, ‘Kriz bizi teğet geçti’ diyen Başbakan Erdoğan, Euro 2020 için devletin tüm garantileri verdiğini ifade ediyordu. Artık her şey, adımızın UEFA tarafından resmen

UEFA İcra Komitesi üyeleri Başkan: Michel Platini (Fransa)

Başkan yardımcıları: Şenes Erzik (Türkiye), Geoffrey Thompson (İngiltere), Angel María Villar Llona (İspanya), Marios N. Lefkaritis (Kıbrıs Rum Kesimi), Giancarlo Abete (İtalya) Üyeler: Sergey Fursenko (Rusya), Peter Gilliéron (İsviçre), Allan Hansen (Danimarka), Frantisek Laurinec (Slovakya), Avraham Luzon (İsrail), Borislav Mihaylov (Bulgaristan) , Mircea Sandu (Romanya), Grigoriy Surkis (Ukrayna), Michel van Praag (Hollanda), Theo Zwanziger (Almanya), Karen Espelund (Norveç) Onursal Başkan: Lennart Johansson (İsveç ) Genel Sekreter: Gianni Infantino (İtalya)

Avrupa Şampiyonası’na ev sahipliği yapan ülkeler 1960: Fransa 1964: İspanya 1968: İtalya 1972: Belçika 1976: Yugoslovya 1980: İtalya 1984: Fransa 1988: Batı Almanya 1992: İsveç 1996: İngiltere 2000: Belçika-Hollanda 2004: Portekiz 2008: Avusturya-İsviçre 2012: Polonya-Ukrayna 2016: Fransa

açıklanmasına kalmıştı. Platini, Euro 2020’nin 12-13 değişik ülkede yapılmasının ilk işaret fişeğini Euro 2012 finali öncesi Kiev’de düzenlediği basın toplantısında vermişti. “Bu sadece bir düşünce. Henüz hiçbir şey netleşmedi.” diyen Platini, 2020’nin şampiyonanın 60. yılı olduğunu, değişik ülkelerde yapılmasıyla kutlamanın tüm Avrupa

çapında olacağını ifade ediyordu. Aslında Platini’nin zamanlaması mükemmeldi. Euro 2012’ye Polonya ve Ukrayna ev sahipliği yapmıştı. Katılan ülkelerin en büyük şikayeti, takımların maçlar için çok uzak şehirlere gitmek zorunda kaldığıydı. Polonya’nın Gdansk şehriyle Ukrayna’nın Donetsk kenti arasındaki mesafenin 1800 kilometre olması hem taraftar hem de takımlar için problem olmuştu. Uzaklığın yanı sıra özellikle Ukrayna’da yaşanan sıkıntılardan da faydalanan Platini, Euro 2020’nin 12-13 ülkede düzenleneceğini kamuoyuna açıklayarak tepkinin en yüksek olduğu noktada ‘çılgın fikrin’ benimsenmesini sağladı. 2020’de hem olimpiyatlara hem Avrupa Şampiyonası’na talip olan Türkiye’nin tercihini bire indirmemesi de Platini’nin işini kolaylaştırdı. Zira hem Uluslararası Olimpiyat Komitesi hem de UEFA, bir ülkenin aynı yıl iki büyük uluslararası organizasyona ev sahipliği yapmasına sıcak bakmıyordu. Platini’nin Euro 2012 finali öncesinde ‘Sadece düşünce’ diye açıkladığı bu proje geçtiğimiz hafta gerçeğe dönüştü. UEFA İcra Komitesi, 7 Aralık’ta Lozan’da yaptığı toplantıda Euro 2020’nin 13 değişik ülkede yapılmasına karar verdi. UEFA Başkanı Michel Platini’nin ‘firkir babası’ olduğu düşünceye yönetim kurulu üyelerinden sadece Şenes Erzik ‘hayır’ derken, diğer üyelerin tamamı destek verdi. Platini’nin ‘çılgın fikrine’ destek toplamak için ortaya koyduğu argümanlardan biri, 2020’nin Avrupa Şampiyonası’nın 60. yılına denk gelmesi ve bu özel yılın Avrupa çapında kutlanmasıydı. Oysa bu tarihin 60. yıla denk geldiğini bilmek için matematik zekâsına sahip olmak gerekmiyordu! UEFA çok önceden böyle bir düşüncesinin olduğunu beyan edip bu konuyu tartışmaya açabilirdi. “Halkı şampiyonaya değil, şampiyonayı

Türkiye hariç herkes destekliyor Platini’nin 2020 Avrupa Şampiyonası’nı 13 farklı ülkede düzenleme fikri Türkiye dışında 52 ülke tarafından destekleniyor. Almanya Futbol Federasyonu Genel Sekreteri Helmut Sandrock, ülke olarak Türkiye’nin adaylığını destekleme kararı aldıklarını ancak Platini’nin fikrinin kendileri içinde cazip olduğunu açıkladı. Zaman’ın sorularını cevaplayan UEFA İcra Komitesi Üyesi ve Danimarka Futbol Federasyonu Başkanı Allan Hansen de ülke olarak Platini’nin fikrine tam destek verdiklerini söyledi. Hansen, Euro 2020 ile ilgili nihai kararın Mayıs 2013’te verileceğini belirterek tıpkı Platini’nin ortaya koyduğu argümanları sıraladı. Israrlı sorularımız karşısında “Bu konuda açıklama yetkisi UEFA’da.” diyen Hansen, “Kararda, kesinlikle Türkiye’nin en ciddi aday olmasının etkisi yok. Şampiyonanın 60. yılı dolayısıyla organizasyonun tüm Avrupa çapında yapılmasını amaçlıyor.” ifadelerini kullandı. Platini’ye destek verenlerden biri de İngiltere Futbol Federasyonu Başkanı David Bernstein oldu. Bernstein, yarı final ve final maçlarına Wembley Stadı’nın ev sahipliği yapması için çalışacaklarını söyledi.

halka götürüyoruz.” diyen Platini, bunun gerekçesi olarak ekonomik krizi gösteriyordu. Platini, Euro 2012 için Ukrayna’ya 60 İspanyol ve 70 Fransız taraftarın geldiğini iddia ediyordu. Gerekçesi uzaklık ve ekonomik şartlardı. Ekonomik krizin Avrupa’yı etkilediği bir

gerçek; ancak daha 2020’ye 7 yıl varken ve 7 yıl sonra ekonomik durumun nasıl olacağı belli olmazken Platini’nin bu sebebi ortaya sürmesi hiç de mantıklı gelmiyordu. Şampiyonanın 13 değişik ülkede düzenlenmesinin bir defaya mahsus olması, en ciddi adayın Türkiye olmasından dolayı ister istemez ‘yine mi bir çifte standart var’ düşüncesi akıllara gelmiyor değil. Platini ayrıca, Avrupa Şampiyonası’nın ülkelere büyük maddi yük getirdiğini, ülkelerin 10 yeni stat inşa etmesi gerektiğini söylüyordu. Oysa Türkiye bu konuda devlet garantisi veriyordu. Platini adeta, Türkiye’yi Türk hükümetinden daha çok düşünüyordu. UEFA Başkanı’nın bu gerekçesi de oldukça zayıftı. Ülkeler kendi istekleriyle aday oluyordu. Zorla hiçbir ülkeye şampiyona verilmediği gibi, uzun adaylık sürecinde her şey en ince ayrıntısına kadar inceleniyordu. Şampiyonanın 13 değişik ülkede ‘sadece bir kez’ yapılacak olması, taraftarın ve ülke ekonomilerinin düşünüldüğü fikrini yerle bir ediyordu. Türkiye muhtemelen Euro 2024’e de aday olacak. Coğrafi mesafeler de değişmeyecek. UEFA nasıl bir karar verecek bakalım.

Türkiye’nin gönlü alınacak ama… Euro 2016’dan itibaren Avrupa Şampiyonası’nda takım sayısı 24’e çıkacak. UEFA’ya üye 53 ülkenin neredeyse yarısı şampiyonada kupa için mücadele edecek. Euro 2020’nin grup ve çeyrek final maçları 12 değişik ülkede oynanacak. Yarı finaller ve final 13. ülkede gerçekleştirilecek. Bu ülkeler henüz net değil. Bu konuda Alman Bild gazetesi, 12 ülkenin tespitinde FIFA sıralamasının dikkate alınacağını yazdı. Yarı final ve final maçları için İstanbul’un adı öne çıkıyor. Böylece Türkiye’nin gönlünün alınabileceği düşünülüyor. Bu yolla ileride muhtemel bir Euro 2024 adaylığının önü de pekâlâ kapatılabilir.


    '$1ú0$5.$1,1(1%h<h.(102'(51      (1+ú-(1,.(1+(6$3/,087)$ø,





 

 











 





s



DljkX]X|jk•e  TLF 20462808



6(59ú6ú0ú=(1$=.úûú/ú. .ú6ú%$û,.5

 



s

   







(9/(5(úû<(5/(5,1('høh1/(5( <(0(.6(59ú6ú<$3,/,5

s



  

  

ÿÿYiX_`dBêcêƒ YiX_`dBêcêƒ TLF 60646744

<<bjfk`jb;\c`bXk\jj\i8&J›@e[ljki`^i\e\e)()-*,@j_µa›nnn% bjfk`jb;\c`bXk\jj\i8&J›@e[ljki`^i\e\e)()-*,@j_µa›nnn%[\c`bXk\% \c`bXk\%[b›.')*)/'/ b›.')*)/'/


ZAMAN DK 195  

Danimarka ZAMAN 195

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you