Issuu on Google+

37

Türkiye’nin Portekiz’de iki büyükelçisi var

20

Şu an Braga’da yaşayan Beşiktaş ve İstanbul Büyükşehir’in eski teknik direktörü Carlos Carvalhal, Türkiye’nin gönüllü elçiliğini yaptığını söylüyor. Ayyıldızlı anahtarlığı elinden düşürmüyor.

840 milyon insan her gece aç uyuyor

21

Devlet bir adım önde olamaz mı? Kürt meselesinde neredeyse 30 yıldır bir ileri iki geri gidiyoruz. Bu süre zarfında ne zaman barış umutları yeşerse karabulutlar ülke gündemine çöreklendi, çözüm hep başka bir bahara ertelendi.

57 ülkede 50 bini aşkın kişiyle yapılan bir araştırma dünya genelinde açlık oranının en yüksek olduğu ülkelerin başında Sudan’ı gösterdi. Buna göre ülkede yaşayan her 5 kişiden 4’ü gece yatağına aç giriyor.

www.zamaniskandinavya.dk

12 - 18 ARALIK 2012 • YIL : 4 • SAYI : 194 • DANMARK 25 DKK • SVERIGE 30 SEK • NORGE 35 NKR • FINLAND 3,5 EURO

Türkiye’nin Oslo Büyükelçisi Kadriye Şanıvar Olgun:

Yeni kuşağın Türkiye ile bağlantıları zayıflıyor 2012 Ocak ayında göreve başlayan Türkiye’nin Oslo Büyükelçisi Kadriye Sanıvar Olgun, daha önce Litvanya ve Küba’da Türkiye büyükelçiliği görevlerini yürüttü. Zaman’a mülakat veren Büyükelçi Olgun, farklı konulara değinerek, TürkiyeNorveç turizminin de sevindirici seviyede olduğunu belirtti.

ENGİN TENEKECİ OSLO Zaman’a mülakat veren Türkiye’nin

1Oslo Büyükelçisi Kadriye Şanıvar

Olgun ile, son günlerde Norveç yerel medyasında yer alan aşirı islamcılık, iki ülke arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkiler, ülkede yaşam süren Türkiye insanının eğitim durumu, elçiliğin ileriye yönelik yapacağı faaliyetler hakkında konuştuk.

Neden bürokratlığı seçtiniz? Üniversiteyi, 1977-80 dönemlerinde okudum. O dönemler üniversitelerde çok ciddi güvenlik sorunları vardı. O zamanlar özel sektör çok zayıf ve kısıtlıydı. Daha çok aile şirketleri aktifdi. Bir de, bu kuşakta biz, ‘ülkemize ve milletimize faydamız dokunur mu’ ülküsüyle yetiştik. Belki, onun da etkisiyle bürokratlığı tercih ettiğimi düşünüyorum.

Mesleğinizin olumlu-olumsuz yanlarından bahsedermisiniz? Dışişlerinde çalışmak insanı manen tatmin eden bir iş. Çünkü ufkunuz açılıyor, dünyayı görüyorsunuz, çesitli insanları tanıyorsunuz. Mesleğim bana merak duygumu da kaybettirmiyor. Görev yaptığım her yeni ülkede, yeni birşeyler öğreniyorum, sürekli yenileniyorum. 1 DEVAMI 12. SAYFADA

IVAÏLO DITCHEV | Ayrılıkçılık, Avrupa' yı Ortaçağ' a sürüklüyor

26

Fethullah Gülen Hocaefendi:

İslam ile modernite tezat teşkil etmez 1 HABERİ 16. SAYFADA

Prespa Birlik başarılarıyla rakiplerini kıskandırıyor İsveç’e ilk yerleşen

Makedonya kökenli Türkler tarafından yaklaşık 40 yıl önce Malmö şehrinde kurulan Prespa Birlik Spor Kulübü, İsveç liglerinin son dönemdeki en başarılı takımlarından biri.

1 HABERİ 3. SAYFADA

ZA M AN ’DA BU H AF TA Ben senim, sen kimsin?

1 KAMİL SUBAŞI • 8

Canım şu habere bir bakar mısın?

1 31’DE

Temel ve Fadime gerçekte kimdir?

Prensesler bu renk olmaz!

1 24’TE

1 34’TE


2 İSKANDİNAVYA

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

DANİMARKA HABER TURU Hayat kurtaracak ilaç kartında sona yaklaşıldı laç Kurulu hastaların hangi ilaçları kullandığını kontrol et-

İmediği için, her yıl yüzlerce hasta yanlış ilaç kullanımı ne-

Nobel komitesine Amerika’da dava açıldı ZAMAN STOCKHOLM İsveç’te bulunan Nobel heyetinin, bu yılki tıp ödülünü kök hücre araştırmasına vermesinin ardından Amerika’da dava açıldı. Rongxiang Xu isimli bir kişi, Japon bilim adamı Şinya Yamanaka ile İngiliz bilim adamı John Gurdon’dan önce buluşu yaptığını savunarak bu hatanın düzeltilmesi gerektiğini belirtti. Nobel Tıp Ödülü’nü veren Karolinska Ens-

1

titüsü’ne karşı Amerika’nın Kalifornia eyaletinde dava açan Xu, Nobel’in iki bilim adamının kök hücre dalında yaptıkları buluşun “ilk olduğu” ifadesinin yanlış olduğunu, bunun kendi çalışmalarına darbe vurduğunu savundu. Xu, “Öncelikli amacım Nobel’in açıklamasını düzeltmesi.” dedi. Xu, kendi yaptığı araştırmayla 73 ülkedeki 20 milyon kişiye yardım ettiğini savundu. Nobel Komitesi tarafından yapılan açıklamada ise, daha

önce Xu ve çalışmalarını hiç duymadıkları belirtildi. 2012 yılı Nobel Tıp Ödülü sahiplerinden Gurdon, 1962’de yetişkin kurbağanın bir hücresindeki DNA’nın, hücreyi her türlü hücreye dönüştürmek için gerekli bilgiye sahip olduğunu keşfetmişti. Diğer ödül sahibi Yamanaka da 2006’da farelerin yetişkin hücrelerinin yeniden programlanabileceğini bulmuştu.

Mümin neye benzer -2 CUMA ALİ KARAMAN 2. Mümin bal arısı gibidir. İlmi gelişmelerin ışığı altında mümin ile bal arısı arasında birçok benzerliklerin varlığına şahit oluyoruz.Yapılan ilmi araştırmalar bize bal arısının birçok özelliklerinden bahsetmektedir. Şüphesiz daha pekçok özelliklerde mutlaka vardır. Fakat biz burada birkaçı üzerinde duracağız. Efendimiz (s.a.v) bal arısının önemli özelliklerinden dolayı mümini ona benzetmiştir. Zaten Kur’an’da Nahl suresi bize bu benzetmenin ne kadar doğru ve yerinde bir benzetme olduğu fikrini vermektedir. Bal arısı olmayanlar konumuzun dışındadır. Müminle bal arası arasındaki en önemli benzerlik ikisininde vahiyden beslenmiş olmalarıdır.Vahiyle beslenenler şifalı, faydalı ve temiz olan balı ortaya koyarlar.Verirken başka değil sadece bal verirler. Kısaca yedikleri bal verdikleri bal. Bakara suresinde Allah şöyle buyurur: ‘Onlar (muttakiler) kendilerine rızık olarak verdiklerimizden verirler.’ Helal ve temiz gıda ile ilgili birçok ayetler ve hadisler mevcuttur. İşte onlardan birkaç ayet meali: ‘Allah’ın size rızık olmak üzere yarattığı şeylerden helal ve temiz olarak yiyin.’ ‘Allah’ın size verdiği rızıklardan helal ve hoş olarak yiyin.’ Maide; 88, Nahl; 144, Bakara; 168-172. Evet mümin her zaman bal arısının vasıflarını taşımalı. Nedir bal arısının özellikleri? Bal arısı temiz olanı yer ve temiz olanı verir. Onun bu özelliği helal ve temizinden kazanmamıza en güzel bir örnektir. Yine bu bize verirken ve ikramda bulunurken helal ve temiz olandan vermemizi öğütlemektedir. Bal arısının ortaya koyduğu bal mesabesinde daha bir gıda ortaya konulmuş değildir. Arıların çalışmasına bakıldığı zaman müthiş bir iş taksimiyle beraber bir ni-

Müninin ağzından çıkan bal gibi tatlı ve faydalı olmalı. Sadre, sineye şifa vermeli. Çünkü Kur’an bize hikmetli ve faydalı söz söylememizi emir buyurmakta. Balın değişik çiçeklerden meydana gelmesi bize çevremizi lalezare çevirmemizi ve bir arı hassasiyeti içinde çiçeklerin dallarına konmayı bilmemizin önemli dersini vermektedir. Zaten çiçek olmazsa balda olmaz.

zam ve intizamı onlarda görürüz. Ortaya koydukları bal ve peteğin mükemmel bir ilim, hikmet ve çok ince bir sanatla yapıldığı yine balın harika şifa kaynağı olması bunlar üzerinde ayrı ayrı durulması gereken önemli konulardır. Müminin yaptığı iş mutlaka ilim, hikmet ve sanat edalı olmalı ki insanlara faydası olsun. Aslında mümin davranışlarıyla insanların ferdi ve ictima-i dertlerine bal gibi şifa veren kişidir. Mümin hikmetli iş yapandır. Arı abesle iştigal etmediği gibi Kur’an’ın ifadesiyle müminde Müminun suresinde de belirtildiği gibi lehviyat ve boş işlerle iştigal etmeyen kişidir. Müninin ağzından çıkan bal gibi tatlı ve faydalı olmalı. Sadre, sineye şifa vermeli. Çünkü Kur’an bize hikmetli ve faydalı

söz söylememizi emir buyurmakta. Balın değişik çiçeklerden meydana gelmesi bize çevremizi lalezare çevirmemizi ve bir arı hassasiyeti içinde çiçeklerin dallarına konmayı bilmemizin önemli dersini vermektedir. Zaten çiçek olmazsa balda olmaz. Efendimiz (s.a.v) bu benzetmeyle müminin ortaya koyacağı esere dikkatleri çekmektedir. Çiçek arı münasebeti ayrı önemli bir konudur. Hadiste arı çiçeklere konmakla ‘kırmaz ve bozmaz’ tabirlerinden şunu anlıyoruz: Arının çiçeklere konmasıyla tozlaşma değimiz üreme olayı meydana gelir. Böylelikle çiçekler arılardan istifade etmiş olurlar. Çiçeklerin arıları davet etmelerine gelince; bu dilden ancak ilim ve hikmet erbabı olanlar anlar. Zaten çiçekler bala dönüşerek kainatın halifesi olan insana arılar vastasıyla intikal etmiş olurlar. Arı konduğu dalı kırmaz, çiçeğin özünü bozmaz ve asla kirletmez. Ondan güzel şifalı ve faydalı, temiz balı ortaya çıkarır. Yine arılar müthiş çevrecidirler. Başa dönecek olursak. Hadiste benzetmenin birini cansız bir madenden ve ikincisini de bir canlıdan vermesi bize madde ile mana arasındaki benzeşmenin hakikatını göstermekle müminin taşıdığı vasıflar açısından, altın gibi değerli ve kıymetli, arı gibi çalışkan, bal gibi şifalı ve faydalı olması gerektiğini vurgular. Mümin aynı zamanda kırmayan, dökmeyen, bozmayan kişidir. Her zaman ıslah taraftarıdır. O tamir eden kişidir. Güzel ve temiz işler ortaya koyan ve çıkarandır. Elbette bu hadisten çıkarılacak daha başka önemli dersler vardır. Doğrusu bu konuyu en iyi altının ve arının dilinden anlayan ilim ve meslek sahipleri bilirler. Konunun geniş izahını sizin engin ve derin fikirlerinize havale ediyorum...

deniyle hayatını kaybediyor. Bu sorun için yapılan düzenlemelerin uygulanmaya başlaması ise hayli gecikti. Beş yıl önce 200 milyon kron bütçeyle çalışmasına başlanılan ve 2011 yılında tamamlanmış olması beklenen Ortak İlaç Kartı projesi, en erken bir yıl sonra tam olarak uygulamaya girecek. Yeni rakamlara göre, Orta Jylland’ta beş pratisyen hekimden yalnızca biri Ortak İlaç Kartı sistemi dahilinde çalışıyor. Ülke çapında ise bu rakamın üçte bir oranında olduğu ve uzman hekimlerde de durumun aynı olduğu ortaya konuldu. Sistemin yararlı hale gelebilmesi için tüm taraflara gerekli bilgilerin verilmesi gerekiyor. Danimarkalı Hastalar Organizasyonu’nun başkanı Lars Engberg bu gecikmeyi, “kesinlikle adaletsiz” olarak niteledi. Engberg, sağlık sektöründeki şikayetlerin yüzde 60’ının hatalı ilaç kullanımından kaynaklandığını ve binlerce Danimarkalı hastanın aynı anda 6 farklı ilaç kullanmak zorunda olduğunu dile getirdi.

İşsizlik parası alamayanlar yeni yılda artacak F sendikası üyesi 2 bin 400 kişi ocak ayında işsizlik parası

3sisteminden çıkacak. Belediye ve Bölgeleri Araştırma

Enstitüsü Çalışma Ekonomisti Jacob Arndt, işsizlik parası düzenlemesinden çıkacak olan kişilerin bu denli çok olması karşısında şaşırdığını dile getirdi. Arndt, bu kadar kişinin işsizlik parası hakkını kaybetmesi söz konusuyken, işsizlik oranında bir artış olmamasının alışılmadık bir durum olduğunu belirtti. İşsizlerin yaklaşık yüzde 30’u 3F sendikası üyesi. Bu durum ocak ayında yaklaşık 8 bin işsizin işsizlik parası hakkını kaybetmesi anlamına geliyor. Ekonomi uzmanları, süresi dolmayan işsizlerin bir kısmının çalışmaya başlayacağını söylese de, bir çok kişinin çalışmak istese bile iş bulamayacağı da ifade ediliyor. Jacob Arndt, ’İşsizlik parası dönemi sona ermeden önce iş bulabilecek kişilerin sayısının en iyi ihtimalle haftada yüzde 10-12 oranında olacağı tahmin ediliyor’ dedi.

Stres ve travma vatandaşlığa engel oluyor ravma sonrası stres bozukluğuna ya da fonksiyonlarında

Tazalmaya rastlanan göçmenler, vatandaşlık alabilmek için

birden fazla başvuru yapmak zorunda. Birlik Listesi siyasi sözcüsü Johanne Schmidt-Nielsen bu konuda, “Örneğin görme ya da işitme engelli kişilere izin verilirken, travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerin taleplerinin önce red edilmesi ve daha sonra tekrar başvurarak sınava yeniden girmeleri gerçekten garip bir durum” dedi. Parlamento Vatandaşlık Komitesi’ne 2001 nisan ve ekim ayında gönderilen iki mektup uygulamada değişiklikler olduğunu ortaya koydu. Bu mektuplarda, vatandaşlık talepleri reddedilen engelli gruplar, bakanlığın dosyalarını yeniden ele alacağı konusunda bilgilendirilmişti. Bunun için Danca kursa katılmış olmaları ve vatandaşlık sınavlarına katılmış olmaları gerekiyordu. Adalet Bakanı Morten Bödskov verdiği demeçte, “Bu prosedürler hakkında yorum yapmak istemiyorum,” dedi. Buna rağmen, hükümetin vatandaşlık ile ilgili kuralları değiştirmek istediğinin de altını çizdi. Johanne Schmidt-Nielsen, bu uygulamaya göre kaç kişiye, önce reddedilip sonra vatandaşlık verildiğini bir kaç kez sormuştu. Adalet Bakanı travma sonrası stres bozukluğu rahatsızlığı bulunan 199 kişinin vatandaşlık için başvurduğunu söylemiş, ancak bakanlığın kaç kişiyi reddettiğini açıklamamıştı.

İşsizlik korkusu eleştiriyi engelliyor alışan dört Danimarkalı’dan birinin, kötü çalışma şart-

Çlarını eleştirmekten çekindiği ortaya çıktı. Dört büyük

sendika FOA, 3F, Djöf ve FTF çalışanları arasında yapılan araştırmaya göre bunun sebebi, işsizlik ve ekonomik kriz sebebiyle işsiz kalma korkusu. Aynı anket, araştırmaya katılan beş kişiden birinin mevcut iyi ilişkisini korumak ve işini kaybetmemek için şefiyle tartışmamaya da özen gösterdiğini ortaya koydu. Çalışanlar, işyeri yönetimiyle tartışmaya girmekten kaçınıyor, bu sebeple gerçek düşüncelerini açıklayamadan çalışmaya devam ediyorlar. Aalborg Üniversitesi’nde Prof Dr Henning Jörgensen bu durumu şu şekilde açıklıyor: “Devir işverenin devri. Bu sebeple çalışanların kötü çalışma çartlarına ve şeflerinden gelen taleplere tahammül ettiğini görmek mümkün. İşsizliğin yoğun olduğu ekonomik kriz dönemlerinde, insanlar kendi düşüncelerini kendilerine saklamayı tercih ediyorlar” dedi. Ancak bu korku, büyümeye engel olarak şirketlere zarar veriyor.


3 İSKANDİNAVYA Prespa Birlik başarılarıyla rakiplerini kıskandırıyor

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

İsveç’e ilk yerleşen Makedonya kökenli Türkler tarafından yaklaşık 40 yıl önce Malmö şehrinde kurulan Prespa Birlik Spor Kulübü, İsveç liglerinin son dönemdeki en başarılı takımlarından biri. Son 3 yıldır aralıksız olarak bir üst lige çıkan Prespa Birlik, halihazırda 2. ligte top koşturuyor ve 1. lige göz kırpıyor. EMRE OĞUZ MALMÖ Yıllar evvel daha müreffeh bir ha-

İsveç-Türkiye İşadamları Derneği (STURF) Eşbaşkanı Zafer Bay, Prespa Birlik Sportif Direktörü Naser Kerimosvki’ye özel olarak hazırlattıkları bir kupayı hediye etti.

1yat arzusuyla İsveç’e göç eden

Makedonya kökenli Türkler bugün İsveç’in en etkin göçmen topluluklarından biri. Makedonya kaynaklı araştırmalara göre sayıları 15 binin üzerinde. Büyük bir kısmı Stockholm, Göteborg ve Malmö şehirlerinde yaşıyor. İsveç’in ekonomi, siyaset ve spor hayatında önemli noktalara gelmiş birçok temsilcileri bulunuyor. O temsilcilerden biri hiç şüphesiz Malmö’deki Prespa Birlik Spor Kulübü. Prespa Birlik; İsveç’e ilk yerleşen Makedonya kökenli Türkler tarafından yaklaşık 40 yıl önce kurulmuş. Kuruluş amacı gençlerin sportif faaliyetlere katılmasını teşvik etmek olduğu kadar toplumdaki birlik beraberliğe de katkıda bulunmak. Şimdilerde kulübün her işine koşturan Sportif Direktör Naser Kerimovski, kendileri için sportif başarı kadar gençlerin sosyal hayatlarına katkıda bulunmanın da önemli olduğunu söylüyor. Geçtiğimiz hafta içerisinde İsveçTürkiye İşadamları Derneği (STURF) Eşbaşkanı Zafer Bay ile birlikte kendisini kulübün Malmö’deki merkezinde ziyaret edip; İsveç’te spordan, göçmenlikten ve yeni nesil gençlerden konuştuk. Son 3 yıldır her sezon bir müthiş bir performans sergileyerek bir üst lige çıkmayı başardıklarını ifade eden Kerimovski, bu başarı kadar bu süre boyunca gençlerin suçtan ve kriminal olaylardan uzak tutulmasının da kendileri için çok önemli olduğunu ifade etti. Kendi çocuklarını da sürekli spor yapmaya teşvik ettiğini belirten Kerimovski’ye göre futbol, başta Makedonya kökenli gençler olmak üzere İsveç’te yaşayan göçmen kökenli bütün gençleri suçtan ve kriminal olaylardan uzak tutuyor. ‘‘Bizim kulübümüze gelen gençlerin kriminal olay-

lara karıştığı görülmez. Zaten spor yapan insanın o tür şeylere ayıracak ne vakti ne de enerjisi kalır’’ diyen Kerimovski, göçmen kökenli ailelere seslenerek çocuklarını herhangi bir spor dalına yönlendirmeleri tavsiyesinde bulunuyor. İsveç’te bugüne kadar göçmen kökenliler arasında çok ciddi başarılara imza atan sporcular olduğunu ifade eden Kerimovski, bununla birlikte göçmen kökenli sporcuların ciddi engellemelerle karşı karşıya kaldıklarını söylüyor. Ona göre; bazı kulüpler göçmen kö-

kenli sporcuların yükselişini engelliyor. Birçok örnek yaşamış bu anlamda. Zaten Prespa Birlik Kulübü yönetimine el atması da biraz böyle olmuş. Önü kesilen, göçmen kökenli sporcuları görünce bari onlara kendi kulübümüzde şans verelim diyerek girişmiş işe. Görünüşe bakılırsa ciddi bir başarı da elde etmişler. Son 3 yılda her yıl bir üst lige çıkmak her takıma nasip olmaz. Takım şu anda İsveç’in 2. liginde top koşturuyor. Birçok takım tarafından takip edilen önemli oyunculara sahipler.

Kulubün başarıları İsveç’te yaşayan Türkiye kökenli göçmenlerin de göğsünü kabartıyor. Prespa Birlik Spor Kulübü’nün gerçekleştirdiği başarılarla sadece Makedonya kökenli Türklerin değil Türkiye kökenli Türklerin de gurur kaynağı olduğunu söyleyen İsveç-Türkiye İşadamları Derneği (STUF) Eşbaşkanı Zafer Bay, kulüp için özel bir kupa yaptırdı. Ziyaret esnasında kupayı Sportif Direktör Naser Kerimovski’ye veren Zafer Bay, her türlü iş birliğine hazır olduklarını söyledi.

Kocatepe Camii imamı istifa etti

Danimarka’da merkez camii olarak ta bilinen Kocatepe Camii Din Görevlisi Talip Akbaş’ın görevinin ilk yılında istifa ederek Türkiye’ye geri dönmesinin ardından Kocatepe’de sular durulmuyor. ZAMAN KOPENHAG Danimarka’nın başkenti Kopenhag’daki

1Kocatepe Camiinde imamı Talip Ak-

baş’ın görevinin ilk yılında istifa ederek Türkiye’ye dönmesi cami cemaatinin büyük tepkisine neden oldu. Bir basın toplantısı düzenleyen Kocatepe Cami Derneği Yönetimi ve Kadın Kolları, imam Talip Akbaş’ın Din Hizmetleri Müşaviri Ahmet Onay’ın baskıları sonrasında Türkiye’ye geri dönmek zorunda kaldığını iddia etti. Dernek yönetimi, imamın şahsında Danimarka’nın en önemli camilerinden biri olan Kocatepe Camii’nin ve cemaatinin mağdur edildiğini ifade etti. Konuyla ilgili yaptığı açıklamada kurumlarla ilgili herhangi bir sıkıntıları olmadığını belirten Kocatepe Cami Derneği Başkanı Faik Canbaz, “Din Hizmetleri Müşaviri Ah-

İmam Talip Akbaş’ın istifasıyla Kocatepe Camii üyeleri ve cemaatine haksız bir şekilde büyük bir ceza verildiğini savunan Faik Canbaz, böyle birşeyi kabul etmelerinin mümkün olmadığını söyledi.

met Onay, kurumunun kendisine verdiği yetkiyi keyfi bir şekilde kullanarak camimizi

zor durumda bırakmıştır.” dedi. İmam Talip Akbaş’ın istifasıyla Kocatepe Camii üyeleri ve

cemaatine haksız bir şekilde büyük bir ceza verildiğini savunan Canbaz, böyle birşeyi kabul etmelerinin mümkün olmadığını söyledi. İmam Talip Akbaş’ın Türkiye’ye dönmesi Kocatepe Camii Kadın Kolları’nın da tepkisine neden oldu. Kocatepe Camii Kadın Kolları Başkanı Ayten Gültaş, yaklaşık 5 aydır kadın ve kızların camide herhangi bir eğitim alamadığını ifade etti. Din Hizmetleri Müşaviri Ahmet Onay ise konuyla ilgili resmi bir açıklama yapmadı. Bununla birlikte imam Talip Akbaş’ın Müşavirlik tarafından değil çocuklarının eğitimini ve annesinin kalp rahatsızlığını öne sürerek kendi isteğiyle Türkiye’ye dönmek istediği ve bu durumu ifade eden bir dilekçeyi bir süre önce Danimarka Din Hizmetleri Müşavirliğine vererek istifasını talep ettiği öğrenildi.


4 İSKANDİNAVYA

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Dünyanın en şeffaf ülkeleri: ZAMAN KOPENHAG Uluslararası Şeffaflık Örgütü (Transparency International) tarafından açıklanan Yolsuzluk Algılama Barometresinde (Corruption Perception Index - CPI) Danimarka dünyada yolsuzluğun en az olduğu ülke oldu. Danimarka’yı Finlandiya ve Yeni Zelanda takip etti. Geçtiğimiz yıl 61. sırada yer alan Türkiye ise; bu yıl aldığı 49 puanla 7 basamak yükselerek dünyada yolsuzluğun en az olduğu 54. ülke oldu. Uluslararası Şeffaflık Örgütü , 2012 Yolsuzluk Algılama Barometresi’ni Almanya’nın başkenti Berlin’de düzenlediği toplantıyla açıkladı. 176 ülkenin değerlendirildiği barometrede yüz üzerinden 90 puan alan Danimarka, dünyada yolsuzluğun en az olduğu ülke oldu. Danimarka ile aynı puanı alan Finlandiya listenin ikinci sırasında yer alırken, 88 puanla İsveç dördüncü, 85 puan alan Norveç ise yedinci sırada yer aldı. Yolsuzluk Algılama Barometresine göre; 2012 yılında dünyada yolsuzluğun en fazla olduğu ülke Somali. Son yıllarda sık sık; açlık, kuraklık ve iç savaş haberleriyle gündeme gelen Somali 100 üzerinden 8 puan alan Kuzey Kore ve Afganistan ile birlikte barometrenin en altında yer aldı. Kriz yolsuzluğu arttırıyor; denetim şart Dünyada yolsuzluğun az olduğu ülkelerde halkın bilgi sistemlerine rahatça ulaşabildiğinin vurgulandığı raporda bu ülkelerde kamu kuruluşlarının da güçlü bir denetime tabi tutuldukları ifade edildi. Raporda ayrıca yolsuzluğun hala dünya ekonomisi için en önemli sorunlardan biri olduğu ve 176 ülkeden üçte ikisinin 50’nin altında puan alarak yolsuzluk konusunda sınıfta kaldığı belirtiliyor. Şimdilerde ciddi bir mali krizle mücadele den Avrupa Birliği’ne üye ülkelerin durumu da raporda detaylı bir şekilde inceleniyor. “2012 yılında yolsuzluk konusunda düşük performans gösteren ülkeler arasında ciddi bir mali krizle mücadele eden Euro Bölgesi ülkeleri de yer alıyor” ifadelerinin yer aldığı raporda Euro Bölgesi üyelerinin yaşadıkları mali kriz dolayısıyla yolsuzlukla mücadeleye gerektiği kadar odaklanamadıkları belirtiliyor. Barometrenin yayınlanmasının akabinde bir açıklama yapan Dünya Şeffaflık Örgütü Başkanı Huguette Labelle, “Hükümetlerin harekete geçmelerini ve yetkiyi kötüye kullanma olaylarına karşı çok daha sert önlemler almalarını bekliyoruz” dedi.

1

Danimarka, Finlandiya ve Yeni Zelanda

176 ülkenin değerlendirildiği barometrede yüz üzerinden 90 puan alan Danimarka, dünyada yolsuzluğun en az olduğu ülke oldu. Danimarka ile aynı puanı alan Finlandiya listenin ikinci sırasında yer alırken, 88 puanla İsveç dördüncü, 85 puan alan Norveç ise yedinci sırada yer aldı.

Yolsuzluğun en az olduğu ülkeler (yüzde)

Yolsuzluğun en çok olduğu ülkeler (yüzde)

1. Danimarka 90 1. Finlandiya 90 1. Yeni Zelanda 90 4. İsveç 88 5. Singapur 87 6. İsviçre 86 7. Australya 85 7. Norveç 85 9. Kanada 84 9. Hollanda 84

165. Haiti 19 165. Venezuella 19 169. Irak 18 170. Türkmenistan 17 170. Özbekistan 17 172. Myanmar 15 173. Sudan 13 174. Afganistan 8 174. Kuzey Kore 8 174. Somali 8

Finlandiya ‘Bağımsızlık Günü’nü kutladı SALİH SEVGİCAN HELSİNKİ 1917’deki Bolşevik Devrimi sonrası 6

1Aralık 1917’de bağımsızlıklarını ilan

eden Finlandiya’da 95. bağımsızlık kutlamaları düzenlendi. Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö, Cumhurbaşkanlığı Köşkü‘nde yabancı ülke temsilcilerine ve Finlandiya’da siyaset, sanat, akademi, spor ve medyanın

önde gelen seçkin davetlilerine özel bir balo düzenledi. 95. bağımsızlık günü kutlamaları sırasında Cumhurbaşkanlığı Köşkü ve Meclis binası çevresinde sıkı güvenlik önlemleri dikkat çekti. Fin halkı 6 Aralık 1917’den sonra 1939 yılında Sovyet Rusya’ya karşı “Kış Savaşı” ve 1941’de de Almanlarla birlikte Sovyetlere karşı giriştikleri “Devam Savaşı” nda büyük mücadeleler verdiler.


6 İSKANDİNAVYA

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

NORVEÇ HABER TURU Müdürler, eğitim bakanlığından şikayetçi orveç’te yapılan bir araştırma sonucuna

Ngöre, okul müdürlerinin görevlerinin son iki

yıl içerisinde zorlaştırıldığı kaydedildi. Araştırmada çıkan bir başka veriye göreyse; her 3 okul müdüründen 2’sinin bu olaydan rahatsızlık duyduğu, eğitim bakanlığından oldukça baskı gördükleri belirtildi. Ayrıca müdürlerin, yapılan bu baskıdan dolayı, okullarda verilen pedegojik liderlik görevlerini de yerine getirememekten şikayetçi oldukları vurgulandı.Ülkenin en büyük günlük gazetesi Aftenposten’e konuşan Norveçli müdürler, eğitim bakanlığının okullara yeterince destek vermediğinden ve bakanlığın, okulları takip konusunda yetersiz kaldıklarından dert yakındı.

"Kızların okula gitmesi bir haktır, Malala'ya destek" adlı uluslararası kampanyaya destek kapsamında, Unesco'nun Paris’teki merkezindeki toplantıya Finlandiya'nın eski Cumhurbaşkanı Tarja Halonen de katıldı.

Norveç, dünyanın en güvenli hukuk devletleri arasında he World Justice Project’in yaptığı araştırma

Tsonucuna göre Norveç, dünyanın en güvenli

‘Kız Çocukları Okula Kampanyası’na Halonen’den destek

hukuk devletleri arasında yer alırken, kanun ve düzeni koruma konusunda ise oldukça yetersiz. Ülkenin, yozlaşmama ve şeffafiyet konusunda Danimarka ve İsveç’ten sonra 3. olduğu aktarıldı. Diğer taraftan Norveç’in, yasama ve yürütmeye ilişkin yaptırımlarda ise 97 ülke arasında 11. sırada yer aldığı ifade edildi.

Unesco yaptığı açıklamada, kız çocuklarının eğitimdeki mağduriyetine vurgu yaparak dünyada okula gönderilmeyen 61 milyon çocuğun çoğunluğunun kız olduğunu belirtti. "Kızların okula gitmesi bir haktır, Malala'ya destek" adlı uluslararası kampanyaya destek kapsamında, Unesco'nun Paris’teki merkezindeki toplantıya Finlandiya'nın eski Cumhurbaşkanı Tarja Halonen de katıldı. 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nde Unesco’nun Paris’teki merkezinde gerçekleştirilen toplantının açılışını Pakistan Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari ve Unesco’nun Genel

1

Başkanı Irina Bokova birlikte gerçekleştirdi. Toplantıda kız çocuklarının eğitim hakkını savunduğu için Taliban’ın öldürme teşebbüsünde bulunduğu 15 yaşındaki aktivist Malala Yusufzai’ye de özel bir ödül verildi. Ayrıca dünyanın farklı bölgelerini temsilen, Paris’in değişik okullarındaki öğrencilerin Malala Yusufzai’ye destek için okuduğu mesajlar da toplantıda gösterildi. Unesco yaptığı açıklamada, kız çocuklarının eğitimdeki mağduriye-

tine vurgu yaparak dünyada okula gönderilmeyen 61 milyon çocuğun çoğunluğunun kız olduğunu belirtti. Dünya ülkelerinin sadece yüzde 39’unda kız ve erkek çocuklarının okula gitme oranlarının eşit olduğu; kız çocuklarının eğitimlerinin önündeki başlıca engellerin çocuk yaşta evlilik, kalıplaşmış düşünceler ve eğitim kurumlarındaki ayrımcılık olduğuna değinildi. Ayrıca fakirlik ve coğrafi izolasyonun da ayrımcılığı körüklediğinin altı çizildi.

Nokia’nın merkez binası satıldı

2012 Nobel Barış Ödülü törenine 40 AB’li lider bekleniyor 012 Nobel Barış Ödülü törenine katılım için 40

2AB’li liderin 21’inden onay geldiği kaydedildi.

F O T O : N O K İA P R E SS

HALİS YILDIRIM HELSİNKİ

Onay verenlerin arasında, Fransa Başbakanı François Hollande, Belçika Başbakanı Elio Di Rupo, Almanya Başbakanı Angela Merkel, Danimarka Başbakanı Helle Thorning-Schmidt de yer alıyor. Oslo Belediye Binası’nda gerçekleşecek ödül töreni öncesi ve sonrasında yoğun güvenlik önlemlerinin alınacağı belirtildi. 2012 Nobel Barış Ödülü tören gününde, başkent Oslo ve çevresi, hava ve kara trafiğine kapatılacak, bina çevresindeki insanların üzerleri güvenlik yetkilerince aranılacak. Ayrıca ödülü, ismi henüz açıklanmayan 3 Avrupa Birliği başkanının alacağı aktarıldı. 2012 Nobel Barış Ödülü, Avrupa Birliği’nin son 60 yıldır Avrupa’da barışa katkısından dolayı AB’ye layık görülmüştü. Norveç’te yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre, halkın çogunlugunun 2012 Nobel Barış Ödülü’nün AB’ye verilmesinden menun kalmadığı belirtilmişti.

3 büyük din, radikalleşmeye karşı harekete geçti orveç’te 3 büyük din, radikalleşmeye karşı

Nbirlikte hareket edecek. Norveç Kilise Birliği,

SALİH SEVGİCAN HELSİNKİ Finlandiya’nın Espoo şehrinde bulu-

1nan ve daha önce satılığa çıkarılan

Nokia’nın merkez binası Exilion adlı gayrimenkul şirketine satıldı. Nokia CEO’su

Timo Ihamuotila ise mali kriz haberlerini yalanladı ve şu açıklamayı yaptı: “Hem Finlandiyalı hem de yabancı yatırımcılarla kapsamlı bir satış süreci geçirdik ve çıkan sonuçtan gayet memnunuz. Gayrimenkul edinmek Nokia’nın ana faaliyet alanına

girmemektedir ve iyi fırsatlar doğduğunda, faaliyet alanımızın dışında kalan bu tür işlerden çıkmayı isteriz. Doğal olarak, uzun vadede genel merkezimizde faaliyet göstermeyi sürdüreceğiz.”

Yahudi Cemaati Derneği ve Norveç İslam Konseyi’nin başkanları, güven ve anlayışa ilişkin çalışmaları tabana yaymak istediklerini belirtti. Norveç Haber Ajansı’nda (NTB) yer alan haberde, Norveç İslam Konseyi’nin Boşnak Başkanı Senaid Kobilica, projenin bir an önce hayata geçirilmesi gerektiğinin altını çizdi. Norveç Kilise Birliği’ni temsil eden Başpapaz Olav Dag Hauge ise, ‘’Her birimiz, tabana ulaşmak için çabalıyoruz. Üyelerimizi, diğer inanç gruplarıyla tanıştırıp, onlarla diyalog halinde olmaları adına teşvikte bulunmalıyız.’’ dedi.


7 İSKANDİNAVYA ATİLA ALTUNTAŞ STOCHOLM Geçtiğimiz sezon gösterdiği üstün per-

1formanstan dolayı, İsveç Futbol Fede-

rasyonu (SvFF) tarafından en iyi 3 hakem arasında gösterilen, Koray Köylüoğlu, hedefinin İsveç Süper Futbol Ligi’nde ve Şampiyonlar Ligi’nde maç yönetmek olduğunu söyledi. İsveç 2. ve 3. futbol liginde yan hakemlik, 4. ligde de orta hakemlik yapan 21 yaşındaki Koray Köylüoğlu, 60 hakemin arasından gelecek vaat eden en iyi 3 hakemden biri seçilerek, İsveç Futbol Federasyonu’nun (SvFF) hakem eğitim kampına davet edildi. Önümüzdeki sezonda 3. ligde ilk 2 maçı yönetecek olan genç hakem Koray Köylüoğlu’nun başarılı olduğu takdirde, 1. ve 2. ligde yan hakemlik, sezon boyunca 3. ligde de orta hakemlik yapacağı açıklandı. Stockholm Kraliyet Üniversitesi (KTH) Mühendislik ve Tasarım Bölümü 3. sınıf öğrencisi olan genç hakem Koray Köylüoğlu, başarısını dua etmeye borçlu olduğunu kaydetti. Konya’nın Kulu ilçesinden İsveç’e yerleşen bir ailenin çocuğu olan Koray Köylüoğlu, maçlara çıkmadan önce dua ettiğini, maçlardan sonrada şükür namazı kıldığını söyledi. İsveç Süper Futbol Ligi’nde ve Şampiyonlar Ligi’nde 30 yaşına gelmeden önce maç yöneteceğine inandığını ifade eden Köylüoğlu, “Maça çıkmadan önce hakem gözlemcisinin benim için vereceği raporu düşünmek yerine, Allah’ın benim hakkımda vereceği raporu düşünürüm. Her daim aklımda Allah’ı bulundurarak elimden geldiği kadar adaletli karar vermeye çalışırım. Bir futbolcu beni kızdırsa da, öfkelenmeden adaletli karar vermeyi çalışırım.” şeklinde konuştu. İngilizce, Türkçe ve İsveççe dilini iyi derecede konuştuğunu belirten Köylüoğlu, ileriki yıllarda uluslararası maçlarda görev aldığı takdirde, dil sorununun olmayacağını ve gerekli g��rüldüğünde Türkiye liglerinde de maç yönetebileceğini sözlerine ekledi.

Gelecek vaat eden en iyi 3 hakemden birisi:

Koray Köylüoğlu

Konya’nın Kulu ilçesinden İsveç’e yerleşen bir ailenin çocuğu olan Koray Köylüoğlu, İsveç Futbol Federasyonu (SvFF) tarafından en iyi 3 hakem arasında gösterilerek hakem eğitim kampına davet edildi.

Konya’nın Kulu ilçesinden İsveç’e yerleşen bir ailenin çocuğu olan Koray Köylüoğlu, İsveç Futbol Federasyonu (SvFF) tarafından en iyi 3 hakem arasında gösterilerek hakem eğitim kampına davet edildi.

Hamburger ve sosis büfelerinin yıkılmaması için 5 bin imza ZAMAN STOCKHOLM Yaklaşık 1,5 yıl önce çıkarılan bir imar

1yasası değişikliği nedeniyle yıkım ka-

rarı ile karşı karşıya kalan hamburger ve sosis büfelerinin yıkımını durdurmak için mücadele veren büfe sahipleri, büfe sahibi ve gazeteci Tandoğan Uysal başkanlığında Belediye İnşaat Ruhsat Kurulu Başkanı Regina Kevius’u ziyaret etti. İsveç basın mensuplarının da hazır olduğu ziyarette, Tandoğan Uysal sembolik olarak yanında getirdiği sosisli ekmek ve meyve suyunu Belediye İnşaat Ruhsat Kurulu Başkanı Kevius’a takdim etti.

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Hamburger ve sosis büfelerinin yıkılmasına karşı çıkan 5 bin kişinin imzasının bulunduğu dosyayı da Başkan Kevius’a teslim eden Uysal, hamburger ve sosis büfelerinin İsveç’in sembolü olduğunu ve yıkılmaması gerektiğini belirtti. Tepkileri anlayışla karşıladıklarını ifade eden Kevius, politikacıların yıkım kararını değiştirmek için yeni bir yasa üzerinde çalıştıklarını kaydederken, uzun bir süreçten sonra yasanın değişebileceğini söyledi. Bu arada hamburger ve sosis büfelerine ismini veren ve toptancılığını yapan Solna Korv, üyelerine mektup göndererek, yıkım kararını protesto etmeye çağırdı.


8 İSKANDİNAVYA

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Kamil Subaşı

Ben senim, sen kimsin? Geçitğimiz haftalarda Danimarka’da rağmen, bizler hala “öteki” yada “misafir” tartışılan ve hala da etkisini sürdüren bir olmaktan kurtulamadık ve hep “gidiciler” gündemdi Noel ağacı meselesi. Kokkedal gözü ile bakıldık. Halbuki bizler buralarda şehrinde yabancıların da yoğun yaşadığı gidici değil, kalıcıydık. Misafir değil ülkenin Egedalvaenge blokları yönetiminin, Noel bir parçası, yerlisiydik. Ama şimdiye kadar ağacı için para harcanmaması kararıydı istenilen düzeyde kendimiz anlatamadık. ülke gündemini oluşturan. 9 kişilik yöneti- Medyadaki negatif haberlerin de etkisiyle min 6’sını oluşturan Müslümanlardan 5’i hep ‘ötekileştik’, birbirimize ‘yabancılaştık’. Fakat şimdilerde, en azından bir nebze yapılan oylamada Noel ağacına onay vermemişti. Bu yönüyle öne çıkan ve Dani- bile olsa elimizde bu önyargıları değiştiremarka gündemini oluşturan bu mesele bilecek fırsatlar var. Elimize geçen fırsatları medya vasıtası ile tüm Danimarka’daki değerlendirip komşularımızla, iş arkadaşMüslümanları zan altında bırakmıştı. Yan- larımızla diyaloglarımızı geliştirebiliriz. Gegına körükle gitmeyi seven bir kısım odak- çen hafta bahsettiğimiz, bir yıldır yayın halar bunu bulunmaz bir fırsat olarak değer- yatında olan Opinionen gazetemize abone lendirip Müslümanlar hakkında ileri geri olarak ve de tanıdıklarımızın da abone olkonuşmaya, zihinleri bulandırmaya başla- ması noktasında teşvik ederek ‘sesiniz’in mıştı. Fırsat ellerine geçince; Müslümanla- daha gür çıkmasını sağlayabilirsiniz. Bulunduğunuz beldelerdeki işarın, Danimarkalıları üldamları, diyalog ve kültür derkede barındırmayacağınnekleri gibi sivil toplum ördan tutun da Kurban Baygütlerinin faaliyetlerine katıramı’nda aslında MüslüBize düşen, herkese kucak lıp, sizler de yapılan güzellikmanların önceleri Hıristilerin bir parçası olabilir, sesiniaçıp evrensel hoşgörü ve yanları kestiğine ve bunun zin daha geniş bir kitleye ulaşzenginliğimizi göstermek; bayramının kutladığına dövene elsiz, sövene dilsiz, masına vesile olabilirsiniz. Bu kadar bir dizi saçmalıklar dernekler vesilesi ile bir süredir gönül koyana gönülsüz ardı ardına medyada yer gündemde olan, Hz. Nuh’un olmak, ‘o’ olmak, bulmaya başlamıştı. yadigarı ‘aşûre’yi vesile kılıp benliğimizden sıyrılmak... Bununla beraber askomşularınızla, -varsa- aralında tüm Müslümanların nızdaki buzları eritebiliriz. aynı şekilde düşünmediği, Aşûre denilince çoğumuzun İslamın hoşgörü ve toleaklına tatlı gelir ama aşûre; rans dini olduğu gibi humana olarak dostluğu, kardeşsuslar medyanın yanına bile yaklaşamıyor, dar mecralarda kendimizi liği hatırlatır bizlere. Farklı farklı ürünler, anlatmaya çalışıyor, körler-sağırlar oyu- kendi lezzetlerini de muhafaza ederek aynı nunu oynuyorduk. (Tabi burada bir yıldır kazanda pişer ve bir lezzet harikası olan yayın hayatında olan Opinionen gazetemi- ‘aşûre’yi oluşturur ve daha sonra da komzin meseleleri olması gerektiği gibi haber- şulara dağıtılır. Osmanlı’dan kalma bir geleştirdiğini de belirtmem lazım.) Danimarka lenek olarak bu, yüzyıllardır hep aynı hemedyasının yabancılar –Müslümanlar- ile yecanla devam ettirilir. Bize düşen, herkese kucak açıp evrenalakalı hususlara yaklaşım şekli, şimdiye kadar alışık olduğumuz tarzdandı aslında. sel hoşgörü ve zenginliğimizi göstermek; Onlar kendilerince üzerlerine düşen vazifeyi dövene elsiz, sövene dilsiz, gönül koyana ‘hakkıyla’ yerine getiriyorlardı. ‘Kötü haber gönülsüz olmak, ‘o’ olmak, benliğimizden iyi haberdir’ mantığı ile hareket eden medya sıyrılmak... Vaktiyle iki arkadaş arasında bir küslük nerede bir kötü haber var ise üzerine balıklama atlıyor, genele mal etmeye çalışı- yaşanır. Aslında ikisi de ortaya çıkan duyordu. Sorun değil, eğer kötü haber yok ise, rumdan hoşnut değildir. Ancak olan olbu sefer de ‘çamur at izi kalsın’ mantığı dev- muştur bir kere. Sonunda biri kalkıp arkadaşının evine gider, kapısını çalar. İçerden reye giriyordu. Zaten geçen haftalarda gazetemizde bir ses yükselir; ‘Kimsin?’ Bütün cesaretini manşetten duyurduğumuz, Danimarka toplayarak cevap verir kapıya kadar gelen. Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (SFI) ‘Da- ‘Benim’ der. Bekler ki kapı ardına kadar açılnimarka medyasında İslam ve Müslüman sın. Heyhat! İçerden ne bir kelam duyulur algısı’nı tespit etmek için, Ekim – Aralık ne bir selam. Adam evine gider. Bu sefer de 2011’de 3 ay süreyle ülkenin önde gelen 4 kapısına kadar gelinen dostun yüreği sızlagazetesini mercek altına alarak yaptığı araş- maya başlar. Arkadaşını ziyaret sırası ona tırmanın sonuçları da bunu teyit eder nite- gelmiştir. O da kapıyı çalar ve “Kimsin?” solikteydi. Danimarka’daki Politiken, Jyllands rusuna muhatap olur. Cesareti kırılmıştır Posten, Ekstra Bladet ve Kristeligt Dagblad dostun. Yine de var gücüyle cevap verir, ‘Begazetelerini izleyen ekip, bu gazetelerde İs- nim’ der ve dua eder ki kapılar açılsın, içeri lam ve Müslümanlarla ilgili çıkan 304 haber, buyur edilsin. Arkadaşından sert bir cevap gelir: ‘Buyorum ve okuyucu mektuplarını incelemiş ve bir rapor hazırlamıştı. Ortaya çıkan tablo rada ikimize yer yok’. Ağır gelir bu söz; ürkütücüydü. Haberlerin yüzde 58’i olum- ümidi sarsılır temelden. Belki de artık ısrar suzdu ve yüzde 75’inde hiçbir Müslümanın etmemek, bırakıp gitmek gerekmektedir. Bir yorumuna yer verilmemişti. Söz hakkı ve- müddet öylece kalakalır kapının önünde. rilen kişiler de, ya Müslüman çevreden be- Sonra gözlerinin içi güler ve bir hamle yalirli kişilerden ya da Müslüman olmayan ku- par. Yine aynı soru: “Kimsin?” Bu sefer vefalı adam taşı gediğine koyar: “Senim!” ruluşlardan oluşuyordu. Ve kapı ardına kadar açılır... Göçün 50. yılına geldiği Avrupa’da yılHz. Mevlânâ tam bu aşamada bam telardan beri bu ve benzeri meseleler hep tartışıldı. Göçmenlere (özellikle de Müslü- line dokunur: ‘Eğer birinin kalbine girmek manlara) hep sorun gözü ile bakıldı, dış- istiyorsan onu öylesine sevmelisin ki benlanmaya çalışıldı. Aradan geçen onca yıla ve liğini bir kenara bırakıp o olmalısın’. pek çok alanda başarılar elde edilmesine k.subasi@zamaniskandinavya.dk

Yabancı karşıtı parti, 4. parti konumuna düştü İsveç’te yapılan son kamuoyu yoklamasına göre yabancı karşıtı parti olarak bilinen İsveç Demokratları Partisi’nin oylarında yüzde 3,3 oranında düşüş yaşandı. ATİLA ALTUNTAŞ STOCKHOLM İsveç İstatistik Kurumu’nun (SCB) Ka-

1sım ayında yaptığı kamuoyu araştırma

sonucuna göre yabancı karşıtı parti olarak bilinen İsveç Demokratları Partisi’nin (Sveriges Demokraterna-SD) oyları yüzde 3,3 oranında düşerek yüzde 7,9’a geriledi. Bu sonuca göre SD yeniden ülkenin 4. partisi konumuna düştü. Geçen ay yapılan kamuoyu araştırmasında yüzde 11,2 oranında rekor oy artışı ile ülkenin 3. büyük partisi konumuna yükselen yabancı karşıtı partinin oy oranının düşmesini, son dönemde medyaya yansıyan parti içi skandallara

bağlayan siyasi uzmanlar, özellikle parti sözcüsü iki milletvekilinin yabancı karşıtı ve kadınlara yönelik aşağılayıcı sözler sarf ettikleri görüntülerin basında yer alması üzerine partinin oy kaybına uğradığına dikkat çekti. Yine aynı araştırmaya göre muhalefette yer alan Sosyal Demokrat Parti, Sol Parti ve Yeşillerin oluşturduğu sol bloğun oylarını yüzde 49,1’e yükselterek, iktidar olma şansını yakaladıkları bildirilirken, hâlihazırda iktidarda bulunan sağ blok partileri Moderat Parti, Folk Parti, Merkez Parti ve Hıristiyan Demokrat Parti’nin toplam oyları ise yüzde 41,8’e geriledi.

İsrail’e bir kınama da Finlandiya’dan BİLAL DALKILIÇ HELSİNKİ Finlandiya’nın dış ilişkilerden sorumlu

1Devlet Bakanı Petri Torstila, yayınladığı

basın bildirisinde İsrail’in Finlandiya Büyükelçisi Dan Ashbel’i bakanlığa çağırarak, İsrail’in yeni yerleşim alanı ile ilgili almış olduğu kararı kınadığını söyledi. Devlet Bakanı Petri Torstila, Büyükelçi Ashbel’e İsrail’in Batı Şeria’da yeni yerleşim alanı inşa etme kararına ilişkin, Finlandiya’nın, İsrail’in bu kararlarını kınadığını ve bu kararların Finlandiya’yı derin hayal kırıklığına

uğrattığını bildirdi. Bakan Torstila, yeni yerleşim inşaatlarının uluslararası hukuka göre yasadışı olduğunu ve barış için ciddi bir engel teşkil edeceğini söyledi. Finli bakan, İsrail’in almış olduğu yeni yerleşim alanı planlarını derhal iptal etmesi çağrısında bulunarak, bu kararın gelecekte Ortadoğu’da barış planlarını tümüyle engeleyeceği konusunda ciddi endişelerinin olduğunu bildirdi. Bazı AB ülkeleri ve AB yüksek temsilcisi Catrherine Ashton da konuyla alakalı bildiri yayınlayarak, İsrail’i kınadı.


9 İSKANDİNAVYA İSVEÇ HABER TURU AB yaşlanırken, İsveç’le ilgili ilginç sonuç B İstatistik Kurumu raporuna göre, AB ülkelerinde

Aen fazla doğum yapan İrlandalı kadınlar olurken,

İrlanda’yı, Fransa ve İsveçli kadınlar takip etti. AB İstatistik Kurumu’nun rakamlarına göre İsveçli kadınlar 2012 yılında, kişi başına ortalama 2,1 çocuk doğururken, bu rakam 1999 yılında 1,5, 2011 yılında 1,9 oranında gerçekleşti. Yapılan açıklamada AB ülkeleri genelinde kadınların 2012 yılında ortalama 1,5 oranında doğum yaptığına dikkat çekilirken, kıtanın hızla yaşlanmasına rağmen doğum oranların yetersizliğine vurgu yapıldı.

Haftada bir paket çikolata mutlaka yiyin arolinska Enstitüsü’nden İsveçli bilim adamları

Közellikle erkeklerin en az haftada bir olmak üzere

çikolata yemesi gerektiğini belirtti. Haftada bir tüketilen çikolata erkeklerde kalp krizi riskini, önlerindeki 10 yıl boyunca yüzde 17 oranında azaltıyor. Araştırmacılar 37 bin erkeği araştırma kapsamında inceledi. Yaşları 49-75 arasında değişen erkek adaylar 10 yıl boyunca çeşitli analizlerden geçirildi. Beslenme, sigaraalkol kullanımı, yaşam standartları kaydedildi. Deney boyunca neredeyse 2 bin kriz vakası görüldü. Haftada bir çikolata yiyenlerde bu risk oranının daha düşük olduğu belirtildi. Ayrıca genel görüşe göre bu etki sadece ‘bitter’ çikolata sonucu olarak görülmüyor. Vakaların Yüzde 90’ında İsveçli erkeklerin sütlü çikolata tükettiği belirtildi. Çikolatada bulunan ve kalp hastalıklarına karşı vücudu koruyan flavanoidler zararlı kolesterolü düşürüyor ve kan basıncını dengeliyor.

İsveç en büyük sanayi yatırımına hazırlanıyor olvo Car Group’un İsveç merkezli güçlü, bağım-

Vsız bir otomobil üreticisi olarak geleceği, şimdi SPA

ve VEA teknolojilerine yapılan multi-milyar dolarlık bir yatırımla destekleniyor. İki projenin en önemli kısmı İsveç’te gerçekleştirilecek ve İsveç’in şimdiye kadarki en büyük sanayi yatırımlarından birini oluşturacak. Volvo Car Group Başkanı ve CEO’su Håkan Samuelsson, “2011 ile 2015 yılları arasını kapsayan yaklaşık 11 milyar Dolar’lık yatırımın neredeyse yarısı İsveç’te, yeni araç mimarisi ve motor ailesine altyapı sağlamak için harcanacak. Bu, Volvo Car Group’un küresel pazarda eşsiz bir çekiciliği olan İsveçli bir otomobil üreticisi olarak şirketin konumunu güçlendirme yönündeki kararlılığının bir kanıtıdır.” dedi.

Nobel ödülleri istatistiğinden çıkan ilginç sonuç obel Ödülü 1901 yılından beri verilmeye devem

Nederken, Nobel Ödülü alanların 795’inin erkek,

44’ünün de kadın olduğu bildirildi. İstatistiklere göre, Nobel ödülünü kimin kazandığına karar veren heyet içinde 684 erkek görev yaparken, heyet içinde sadece 87 kadın bulunuyor. Kadınların en az Nobel Ödülü aldığı alanlar arasında doğa bilimleri başta olmak üzere sırası ile ekonomi, barış ve edebiyat geliyor. 2012 yılı Nobel Ödülü’ne, fizik alanında Serge Haroche ile David J. Wineland, Kimya alanında Robert J. Lefkowitz ile Brian K. Kobilka, Tıp alanında Sir John B. Gurdon ve Shinya Yamanaka, Edebiyat alanında Mo Yan, Ekonomi alanında Alvin E. Roth ile Lloyd S. Shapley, Barış alanında ise Avrupa Birliği layık görülmüştü.

İsveç, İsrail’e sert tepki gösterdi sveç, İsrail’in yeni Yahudi yerleşim yerlerine onay

İvermesinden duyduğu endişeyi dile getirmek için İs-

rail’in Stockholm Büyükelçisi’ni Dışişleri Bakanlığı’na çağırdı. İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt, İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te yeni yerleşim bölgelerini imara açma işaretleri verdiğini ve bu girişimlerden İsveç’in son derece endişe duyduğunu bildirdi. Bildt, Dışişleri Bakanlığı’na çağrılan İsrail’in Stockholm Büyükelçisi’ne, İsveç’in bu konudaki endişelerinin iletildiğini, İsrail’in bu tutumunun protesto edildiğini kaydetti. Bildt açıklamasında, AB üyesi ülkeler ile bir araya gelerek, İsrail’in yeni girişimi konusunda görüş alışverişinde bulunabileceklerini de bildirdi.

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Binlerce kreş çalışanı grev yaptı Oslo Belediye Meclisi’nin, kreşlerde çalışan personeller adına ayrılan bütçeye kısatlama getirmesi, kreş çalışanlarını çileden çıkarttı. Belediye meclisinin yaptığı açıklamanın hemen ardından, yaklaşık 6 bin 500 kreş çalışanı grev yaptı. ENGİN TENEKECİ OSLO Oslo Belediye Meclisi’nin, kreşlerde çalışan

1personeller adına ayrılan bütçeye kısatlama

getirmesi, kreş çalışanlarını çileden çıkarttı. Bu karara göre, 2013-2016’da devlet kasasından çocuk kreşleri için ayrılan 316 milyon kron kesintiye uğrayacak. Karar, Norveç Sağ Partisi (H), Norveç Sol Parti (Venstre) ve Norveç Hıristiyan Partisi’ne (KrF) bağlı belediye meclis üyelerince verildi. Belediye meclisinin yaptığı açıklamanın hemen ardından, yaklaşık 6 bin 500 kreş çalışanı aşırı soğuğa rağmen başkent sokaklarına dökülüp, Oslo Beldiye Binası önünde grev yaptı. Kreş yetkilileri grev esnasında, devlet yetkililerinden ısrarla, ‘kreşlerimiz için yeterli kadro istiyoruz’ talebinde bulundu. Belediye yetkilileri ise konuyla ilgili yerel medyaya yaptığı açıklamada, kreşlerde görev alan kadrolarının yeterli seviyede olacağı vurgusunda bulundu. Norveç Eğitim Bakanı Kristin Halvorsen de greve destek veren isimler arasında yer aldı. Bakan Halvorsen alınan kararı eleştirerek, ‘’Oslo Belediye Meclisi Okullar Başkanı Torger Ødegård’ın, kreşlerde çalışan kadrolu personellerin, kaliteli kreşlerle olan ilişkileri konusunda herhangi bir açıklamada bulunmaması doğrusu beni oldukça şoke etti. Kreşlerin kaliteliliği için, kreşlerde yeterli personel çalıştırılmalı. Bundan dolayı, tüm aileleri ve kreş çalışanlarını destekliyorum.’’ dedi. Grevi destekleyenler arasında yer alan Oslo Eğitim Derneği yetkililerinden Aina Skjefstad Andersen ise, belediyelerin, kreşlere verilecek maddi desteğe kısıtlama getirmesini makbul bulmadığını söyleyerek, ‘’Yeter artık! Bu, kreşler için oldukça yetersiz bir bütçe.’’ şeklinde konuştu. Oslo Belediye Meclisi Okullar Başkanı Torger Ødegård ise grevle ilgili TV2’ye konuşarak, mevcut kreşlerin en iyi seviyeye çıkarılması konusunda kamuoyuna söz verdi. Diğer taraftan, daha önce herhangi bir kreşte çalışan bir kadrolu eleman, 3 tane çocuğun bakımını üstleniyorken, belediye tarafından yürürlülüğe giren bazı yeni kanunlarla bu imkan kreş çalışanlarının elinden alınıyor.

Norveç Eğitim Bakanı Kristin Halvorsen de greve destek veren isimler arasında yer aldı.

www.danimarkahaber.dk


10 İSKANDİNAVYA Büyükelçilik, '1915 Ermeni olayları' sergisi düzenleyecek

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Danimarka Kraliyet Kütüphanesi yetkilileriyle iletişime geçen Türkiye’nin Kopenhag Büyükelçiliği, 1915 Ermeni olaylarıyla ilgili Türkiye’nin bakışını yansıtan bir serginin açılmasını talep etti. ZAMAN KOPENHAG Danimarka’da Ermenistan Bü-

1yükelçiliği ile Danimarka Kraliyet

Kütüphanesi işbirliği ile açılan “Ermeni Soykırımı ve İskandinavya Tepkisi’ (Armenian Genocide and Scandinavian Response) isimli sergi Türkiye’nin tepkisine neden oldu. Danimarka Kraliyet Kütüphanesi yetkilileriyle iletişime geçen Türkiye’nin Kopenhag Büyükelçiliği, 1915 Ermeni olaylarıyla ilgili Türkiye’nin bakışını yansıtan bir serginin açılmasını talep etti. Türkiye’nin talebini kabul eden Danimarka Kraliyet Kütüphanesi’nde, aynı mekanda ve aynı şartlarda Türkiye’nin karşı sergisi açılacak. Konuyla ilgili olarak bir açıklama ya-

yınlayan Kopenhag Büyükelçisi Berki Dibek, ‘‘Danimarka’da Kraliyet Kütüphanesi’nde 6 Kasım 2012 tarihinde ‘Armenian Genocide and the Scandinavian Responce’ başlıklı bir sergi açılacağının öğrenilmesi üzerine Direktör Erland Kolding Nielsen ile bir görüşme gerçekleştirerek, konuya ilişkin değerlendirmemizi aktardım ve adı geçenle önümüzdeki dönemde, aynı mekanda, Büyükelçiliğimiz tarafından 1915 olayları konulu bir sergi açılması hususunda mutabık kaldık. Söz konusu serginin hazırlıkları sürmektedir.’’ dedi. Diğer yandan Danimarka medyasına konuşan Ermenistan’ın Kopenhag Büyükelçisi Hrachya Agha-Janyan, Kraliyet Kütüphanesin’den Türkiye tarafın-

dan açılacak sergiyi iptal etmesini istedi. Agha-Janyan, ‘‘Yetkililerin konuyu yeniden değerlendirmesini bekliyoruz. Kraliyet Kütüphanesi Türkiye’nin baskılarına boyun eğmemeli’’ dedi. Danimarka Kraliyet Kütüphanesi Müdürü Erland Kolding Nielsen ise; Türkiye’nin baskısına boyun eğdiklerine dair iddialara sert bir şekilde cevap verdi. Kütüphane olarak baskılara göre hareket etmediklerini belirten Nielsen, “Türkiye’nin Kopenhag Büyükelçiliği ile Ermeni sergisinin kaldırılmasına dair herhangi bir görüşme yapmadık. Yalnızca onlara da kendi bakış açılarından olayı yansıtma imkanı sağladık’’ dedi.

Danimarka’daki Ermenistan Elçiliği tarafından Kraliyet Kütühanesi’nde hazırlanan sözde Ermeni soykırımı sergisi tepki çekti.

Elbaek istifa etti, yeni Kültür Bakanı Jelved

Danimarka’da bulunduğu makamı kullanarak yakınlarına iltimas geçtiği iddia edilen Kültür Bakanı Uffe Elbaek görevinden istifa etti. Elbaek’in yerine Kültür Bakanlığı görevine Radikal Parti’nin tecübeli isimlerinden 69 yaşındaki Marienne Jelved getirildi. ZAMAN KOPENHAG Danimarka’da bir süreden beri devam

1eden yolsuzluk tartışması Kültür Ba-

kanlığı görevini yürüten Uffe Elbaek’in istifasıyla son buldu. Kütür Bakanlığı tarafından organize edilen programları eşinin çalıştığı kurumda gerçekleştirerek bu sayede söz konusu kuruma 180 bin kron (yaklaşık 55 bin TL) para aktarmakla suçlanan Elbaek, geçtiğimiz hafta içerisinde görevinden istifa etti. Elbaek’in yerine parlamentonun en tecrübeli isimlerinden biri olan Marienne Jelved getirildi. İlk olarak 1987 yılında milletvekili seçilen Jelved’in Kültür Bakanı olarak ilk ilgilenmesi gereken işler arasında; medya desteğiyle

ilgili yasa tasarısının düzenlenmesi, yeni müze kanunu ve yeni sanat reformu bulunuyor. Kültür Bakanlığı görevine Jelved’in getirilmesi Uffe Elbaek tarafından sevinçle karşılandı. Konuyla ilgili kısa bir açıklama yapan Elbaek,”Danimarka’daki kültürel hayat adına bakanlık adına ve eski çalışma arkadaşlarım adına çok seviniyorum. Önemli bir değişiklik oldu. Yarın görevi devrederken konuşma yapmak için sabırsızlanıyorum,” dedi. Bu arada Marienne Jelved Radikal Parti içerisinde yürüttüğü grup başkanlığı görevine, partinin Eşitlik, AB, Bilimsel Araştırma, Yenilik ve İleri Eğitimler Sözcüsü, Sofie Carsten Nielsen (37) getirildi.

Taziye Finlandiya Diyanet Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Sekreteri Danimarka'nın yeni Kültür Bakanı Marienne Jelved

Bülent Kırgız Bey'in babası

Dinçer Özer: SALİH SEVGİCAN HELSİNKİ

Finlandiya’da faaliyet gösteren Fin-

1landiya Dialog Derneği Fin toplu-

munda yaşam ve entegrasyon üzerine etkinlik düzenledi. Dernek Genel Sekreteri Zeyd Yüksel yaptığı açıklamada, ‘’Türkiye’den Fountain Dergisi’nin tanıtımı ve birlikte yaşama üzerine içerdiği konular çerçevesinde bu etkinliği gerçekleştirdik ve çok renkli görüntülere sahne oldu. Böyle bir programı düzenlemekten mutluluk duyuyoruz’’ dedi. Programda sosyoloji alanında doktora öğrencisi Dinçer Özer, Finlandiya’nın birlikte yaşam adına dünya ülkelerine güzel ve örnek model ülke olabileceğini, Mevlana felsefesinin bugünün dünyasının en büyük ihtiyacı olduğunu ve herkesle birlikte yaşanabilecek bir dünya oluşturulması gerektiğini ifade etti. Programın diğer konuşmacılarından Hatice Batu, aşure etkinliklerine atıfta bulunarak, birlikte ve kavga etmeden yaşamın, birçok güzelliği ortaya çıkartacağına inandığını belirtti.

FO T O : S AL İ H S E V G İ CAN

Mevlana felsefesi dünyamızın en büyük ihtiyacı

Nevzat Kırgız'ın Hakkın rahmetine kavuştuğunu öğrendik. Kederli ailesine ve arkadaşlarına başsağlığı dileriz. Finlandiya Zaman Gazetesi Çalışanları


12 İSKANDİNAVYA

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Türkiye’nin Oslo Büyükelçisi Kadriye Şanıvar Olgun:

Yeni yetişen kuşağın Türkiye ile bağlantıları zayıflıyor

2012 Ocak ayında göreve başlayan Türkiye’nin Oslo Büyükelçisi Kadriye Sanıvar Olgun, daha önce Litvanya ve Küba’da Türkiye büyükelçiliği görevlerini yürüttü. Zaman’a mülakat veren Büyükelçi Olgun, farklı konulara değinerek, Türkiye-Norveç turizminin de sevindirici seviyede olduğunu belirtti. BİRİNCİ SAYFADAN DEVAM

Türkiye’nin Oslo Büyükelçisi Kadriye Şanıvar Olgun, “Belki biz de tam olarak bu gençleri bir araya getirecek aktiviteler düzenleyemedik. Gençleri nasıl çekip, daha sık nasıl bir araya getirebilriz, Türkiye ile bağlarını nasıl kuvvetlendirebiliriz, bu hususlardaki sihirli formülü ben daha henüz bulamadım. Umuyorum önümüzdeki dönemlerde bu konudaki çalışmalarımızı biraz daha artıracağız.” dedi.

Bu aynı zamanda insanı zenginleştiriyor. İşte bu, mesleğimin en çok sevdiğim tarafıdır. Zaten mesleğimiz de bunu gerektiriyor. Bu öğenme sürecinin ve merakın, insanda bitmemesi lazım. Eğer bittiği zaman, insan yaşlanmaya, yeteneklerini kaybetmeye başlıyor. Mesleğimin olumsuz yönleri de var tabii ki. Örneğin çok yer değiştiriyorsunuz. Her tayinde sıfırdan yeni bir hayat kuruluyor. Ailenizden, dostlarınızdan kopuyorsunuz. Biraz köksüz bir hayat. Bu meslek, bazı arkadaşlarımız açısından bir dez avataj teşkil ediyor. Çocuklar için zor oluyor. Sıkça okul değiştiriyorlar. Eşler çalışamıyorlar. Mesleklerini feda etmeleri gerekiyor (evliler için söylüyorum). Zor; ancak her tayinde kendinizi yeniden test edip, bunu da başarabileceğinizi görüyorsunuz. Aynı zamanda bu, insanın maddi-manavi gücünü sınamasına da imkan sağlıyor. Salyongoz, kabuğunu sırtında taşıdığı gibi, ben de 30 senedir eşyalarımı bir oradan bir buraya taşıdım. Biraz göçmen kuşlar gibi oluyoruz. Norveç-Türkiye arasındaki ekonomik ve politik ilişkiler ne durumda? Bir kere iki ülkenin NATO’ya üye olması, güvenlik ve stratejik konularda bir birine çok yakın bir perspektiften bakmamıza imkan sağlıyor. Bu, iki ülkeyi bir birine yakınlaştırma adına da oldukça önemli bir unsur. İkincisi; Norveç küçük bir ülke olmasına rağmen, dünyadaki önemli sorunlara karşi son derece duyarlı. Norveç, özellikle bizim bölgemiz adına da önem taşıyan İsrail-Filistin ilişkilerinde çok önemli roller oynamış bir ülke. Barış ve uzlaştırma faaliyetlerinde çok etkin. Güzel deneyimleri ve bu konularda insan gücüne sahip. Bu yüzden, Norveç, uluslararası çatışma konularında etkin bir aktör. Türkiye’de, son dönemlerde bu konulara ilişkin iyi adımlar attı. Bölgesel olarak önemli roller oynuyor. Birleşmiş Milletler içerisinde Finlandiya ile bir uzlaştırma ve değişim grubu kurduk. Siyasi planda ise, Norveç ile, çesitli uluslararası sorunların çözümü adına bulunabilinecek konularda, bakan veya daha alt seviyede politikacılar ile de işbirliği içerisindeyiz. Her iki ülke de AB’nin dışında. AB’ye bakışımızda belli parelellikler var. Norveç, AB ülkesi olmadığı için bazı konularda daha rahat hareket edebiliyor. Özelliklede dış politika konularında AB kurallarına pek fazla bağlı değil. Bu ise, iki ülke ilişkilerine bazı esneklikler kazandırıyor. Bu bakımdan, Türkiye’nin Norveç ile siyasi ilişkileri yoğun ve iyi yönde ilerliyor. Norveç, AB’nin iç pazarına; Türkiye ise, Gümrük Bürliği’ne dahil bir ülke. Bu yüzden her iki ülke arasındaki ticaret ilişkilerinin gelişmesinde herhangi bir engel yok. Norveç, ekonomide Türkiye

potansiyelinin altında kalıyor. Çünkü pazarı küçük. Vergileri de yüksek. Bu durum, Türkiye’deki ihracatçılara pek cazip gelmiyor. Norveç’in Türkiye’ye ihracatı biraz daha fazla. Her şeye rağmen ticari ilişkilerimiz iyi ve bunun artması kanaatindeyim. Turizmi, Norveç-Türkiye ekonomik ilişkileri arasında en önemli ayak olarak görüyorum. Norveç’te herhangi bir turizm müşavirliğimiz yok. Türkiye’ye Norveç’e turist çekmek için de bir faaliyette bulunmuyoruz. Buna rağmen iki ülke arasında kendiliğinden doğal bir süreçle sürekli artış gösteren bir turizm var. Bildiğim kadarıyla 5 milyona yaklaşan Norveç nüfusunun 10’da biri her yıl Türkiye’ye tatile gidiyor. Türkiye, turizm konusunda Norveç’e sunacağı birçok farklı ve zengin şeyleri bünyesinde barındırıyor. Mesela kayak, yayla ve kültür turizmi bunlardan bazıları. Konuyla ilgili yapılan en son araştırmalarda, İsveç ve Norveçlilerin, Türkiye turizminde kıyı bölgelerden ziyade, yayla turizmini seçtiği ortaya çıktı. Norveçliler, Türkiye’nin sahip olduğu bu tur turizm dallarından

habersiz. Bu konuda biraz tanıtım yapmak lazım. Ayrıca Norveçliler, İstanbul merkezli dünyanın birçok yerinden uçuş yapıyor. Bu transit turizmini değerlendirmek çok önemli. Türk Hava Yolları’nın da iki ülke arasındaki turizim artışında büyük bir payı var. Son dönemde radikal islamcılık ülke gündemini en çok meşkul eden konular arasında. Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz? Yerel basın bu konuyu bir hayli gündeme getiriyor. Yapılan iddialarda, radikal islamcılık, ülke güvenliğini en çok tehdit eden unsurlar arasında gösteriliyor. Diğer taraftan bu söylemlere, güvenlik makamlarının yaptıkları açıklamalar da eşlik ediyor. Ancak haberlerin satır aralarına göz attığınız zaman, oldukça kısıtlı bir kesimden bahsedildiğini fark ediyorsunuz. Yani bu ülkede, göçmen grupları içersinde biraz radikal görüşlere sahip çok sınırlı sayıda insan var. Bunlardan bazıları, bir kısım Norveçli siyasilere bazı tehditler yönelttikleri için yargılanıyor. Bu yargılanmalara ise çok

önem veriliyor ve basında sıkça yer alıyor. Bu tür radikal grupların ülkedeki insanları ne kadar temsil ettikleri önemli bir sual! Benim izlenimlerime göre burada, işinde gücünde olan mütedeyyin bir grup var. Özellikle bizim Türkiye’den gelen insanımız. Radikal islamcı olarak nitelendirilen kişilerin aslında, Norveç’in oldukça liberal sığınma politikalarıyla yurt dışından sığınmacı olarak ülkeye yerleşen aşırı görüşlü ‘bazı kişiler’den müteşekkil olduğunu düşünüyorum. Yani bunlar ithal kişilerdir. Avrupa’daki genel trendlere uygun olarak Norveç’te de İslam’dan bir korku havası oluşturulmak isteniliyor. Basın, bir parça bunu körüklüyor. Suriye ve Afganistan’daki çatışmalara katılan Norveç uyruklu Müslümanların çok sınırlı sayıda olduğu anlaşılıyor. Bence, yerel basın bunu fazla büyütüyor. Norveç güvenliğine en büyük tehditin radikal islamcılıktan geldiğini duyuyorsunuz. Buna sayılarla, olaylar baktığım zaman altını dolduracak boyutta bir oluşum görmüyorum. Bunların Müslümanları temsil düzeyi çok düşük.


13 İSKANDİNAVYA Bu meseleyi, diğer Müslüman ülkelerden gelen meslektaşlarımızla da ele alıyoruz. Gözlemlerime göre, radikal islamcılık Breivik olayından sonra gündeme geldi. Breivik katliamından hemen sonra gözler Müslümanlara çevrilmiş, ülkedeki Müslüman kitle, olayın faali olarak gösterilmişti. Ancak sonradan katliamı gerçekleştirenin beyaz, Hıristiyan bir Norveçli olduğu ortaya çıkınca, bu, toplumda büyük bir tranva meydana getirmişti. Onun da etkisi olabilir. ‘Bir öteki’ meydana getirip, Norveç toplumunun Breivik olayından sonraki yaşadığı travmayı, Müslümanlara kanalize etmek gibi bir şey olabilir. Norveç’te yaşayan hiç bir Müslüman halkın, dinlerini yaşamasına bir engel yok. Devlet kiliselere yaptığı yardımı, diğer dini kuruluşlara da şağlıyor. Mescitlerini açıp, ibadetlerini yapabiliyorlar. Ayrıca buradaki Müslümanların dini konuda herhangi bir ayrımcılık yaşadıkları kanaatinde de değilim. Önümüzdeki dönemde bir Norveçli kurumla birlikte, ‘Avrupa’da ve Norveç’te İslam karşıtlığı var mıdır, varsa bu ne şekilde ortaya çıkıyor’ başlığı altında bir akademik faaliyet düzenlemeyi düşünüyor ve buna dair çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Gelecek dönemlerde Norveç’te yaşayan Türkiye insanına yönelik faaliyetlerde bulunacak mısınız? Norveç’te 16 bin civarında insanımız var. Bunların 12 bin kadarı Norveç vatandaşlığına sahip. Çünkü Norveç çifte vatandaşlığı kabul etmiyor. Vatandaşlarımız Norveç vatandaşlığı almalarına rağmen Türkiye ile bağlantıları devam ediyor. Zaman zaman konsolosluk hizmetlerimizden de yararlanabiliyorlar. Gözlemlerime göre buradaki en temel ihtiyaç; Norveç’te yetişen yeni kuşağın Türkiye ile bağlantılarının zayıflamaması. Bunun bir tehlike olabileceğini hissediyorum; dolayısıyla gençlerimizi Türkiye’ye yakınlaştıracak gayretler içerisinde olmamız gerektiğine inanıyorum. Büyükelçilik olarak gençlerimize ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Norveç’e gönderdiği yetkililer ile cami derneklerine ulaşmaya çalışıyoruz. Aynı zamanda burada bazı gönüllü sivil toplum kuruluşları da var. Onlarda bir çok aktivitelerde bulunuyor. Şuana kadar bu faaliyetlere gereken ölçüde bir talep olduğunu görmedim. Belki biz de tam olarak bu gençleri bir araya getirecek aktiviteler düzenleyemedik. Gençleri nasıl çekip, daha sık nasıl bir araya getirebilriz, Türkiye ile bağlarını nasıl kuvvetlendirebiliriz, bu hususlardaki sihirli formülü ben daha henüz bulamadım. Umuyorum önümüzdeki dönemlerde bu konudaki çalışmalarımızı biraz daha artıracağız. Bir de gençler, vatandaşlarla yaptığımız etkinliklere çok fazla katılmıyorlar. Buradaki derneklerimizin de bu konuda biraz daha gayret etmesi lazım. Çünkü vatandaşların içerisinde olan onlar. Büyükelçilik olarak biz, onlara nispeten biraz daha dışarıdayız. Derneklerin gençlere yönelik faaliyetlerini bir parça daha artırması taraftarıyım. Bu konuda zaman zaman bazı aktiviteler düzenliyorlar; ancak bu sistematik değil. Sadece bir seferlik. Bu konu hakkında da gelecek dönemlerde derneklerle daha sistemli bir çalışma programı yapmayı düşünüyorum. Bir de, Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın, Norveç’teki valilik yetkililerince verilen boşanma kararını tanımaması adına çok şikayet geliyor. Büyükelçilik olarak bu konu hakkında herhangi bir atılımınız oldu mu? Her ülkenin kendi kural ve kaideleri vardır.Türkiye kanunlarına göre, boşanmanın gerçekleşmesi için mahkeme kararı lazım. Mesela siz, Türkiye’de Kayseri Valiliği’nden boşandığınıza dair bir belge alsanız, Erzurum Nüfus Müdürlüğü bunu kabul eder mi? Yani, Türkiye’nin Norveç makamlarının verdiği boşanma belgesini kabulu için, bu belgenin Norveç’te, ‘bir mahkeme’ tarafından verilmesi lazım. Aksi taktirde bu, idare makamları kararı ile yapılırsa, pek çok insan hak kaybına uğra-

yabilir. Çünkü buraya gelen insanımızın çoğu zaman aileleri Türkiye’de yaşam sürüyor. Norveç’e gelip, tekrar evlenmeleri durumunda, Türkiye’de kalan eşin, çocukaların haklarını kim koruyacak?

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

yaşayabilir, gurbetin perişanlığını ve sıkıntısını da çekmezlerdi. Bu nedenle çocukların babalarından daha fazla eğitilmesini; bu yeni neslin, toplumda öne çıkan insanlar olmasını önemli buluyorum. Konuşmalarımda vatan-

yerlere gelebilmesi için. Para, ileri gitmenin tek ölçüsü değildir. İnsanımızın, eğitimle daha ileriye gitmesini hak ettiğini düşünüyorum. Türkiye insanı çok çalışkan. Nereye gitseler, gayretleriyle bu özelliklerini gösteriyorlar. Bunu sa-

Zaman’a mülakat veren Türkiye’nin Oslo Büyükelçisi Kadriye Şanıvar Olgun, “Bazı vatandaşlarımız, oturum alabilmek gibi diğer gerekçelerle yurt dışında hukuk dışı evlilikler yapıyorlar. Peki, bu durumda geride kalan aileyi kim koruyacak? Devlet olarak, bu ailenin haklarını bizim korumamız lazım. Bu yüzden Türk makamları, Norveç’teki valiliklerin vermiş olduğu boşanma belgesini kabul etmiyor. Bence de haklılar. Bunun kabul edilmemesi kanaatindeyim.” dedi.

Diğer taraftan bazı vatandaşlarımız, oturum alabilmek gibi diğer gerekçelerle yurt dışında hukuk dışı evlilikler yapıyorlar. Peki, bu durumda geride kalan aileyi kim koruyacak? Devlet olarak, bu ailenin haklarını bizim korumamız lazım. Bu yüzden Türk makamları, Norveç’teki valiliklerin vermiş olduğu boşanma belgesini kabul etmiyor. Bence de haklılar. Bunun kabul edilmemesi kanaatindeyim. Çünkü bu, insanların özgürlük haklarıyla ilgili. Buna devlet müdahale etmemeli. Kural neyse herkes onu uygulamalı. Benim bu konuda da herhangi bir yetkim yok. Yasayla ne belirlendi ise onu yapmak lazım. Büyükelçilik olarak temel hareket noktamız, yurt dışındaki Türkiye vatandaşalrının geride bıraktığı ailelere sahip çıkmaktır. Bay-bayan-çocuk fark etmez. Bilindiği üzere halkımızın üniversite eğitimi oranı oldukça düşük. Peki, Norveç’te yaşayan genç kuşağı eğitime yönlendirmedeki en önemli faktörler nelerdir? İlk gelen kuşaklar, Norveç’e büyük sıkıntılarla gelmiş. Hayatta kalabilmek için ciddi çaba gösteriyorlar. Çocuklarının kendilerinden daha ileri gitme şansı olmayacaksa, bu çabayı göstermek anlamsız olmuyor mu? Bunu hep söylüyorum. Eğer çocuklar, eğitim düzeyinde, yaşam standartlarında ve sosyal statüde daha ileri gittikleri taktirde bu çaba bir fayda sağlıyor. Aksine, eğer bu çocuklar babalarıyla aynı noktada kalacaklar ise, bunlar Türkiye’de de

daşlarıma eğitim konusunda sürekli telkinlerde bulunuyorum. Norveç’te çok güzel imkanlar var. Norveç, yabancı ögrencilerin yüksek eğitim görebilmesi adına her türlü imkanı da sağlıyor. Göçmen ögrencilere bu konuda herhangi bir kısıtlama yok. Bunu iyi değerlendirmemiz lazım. Bazı ülkelerde bu daha zor. Oralarda görünmeyen bazı kısıtlamalar var. Büyükelçilik olarak bu konuda herhangi bir faaliyet yapmayı düşünüyor musnuz? Bu konuda büyükelçilik olarak ancak telkinde ve teşvikte bulunabiliriz. Çünkü bu ailelere bakan bir husus. Bizim bu konuda bir zorlama yapmamız mümkün değil. Norveç makamlarıyla temaslarımda, Türkiye’den göç etmiş çocukların meslek eğitimine yönlendirilmesini doğru bulmadığımızı belirtiyorum. Öte yandan böyle bir tercihin çocuklara verilebileceğini; ancak okulların bu konuda zorlayıcı olmaması gerektiğini söylüyoruz. Bir de bu konuda Norveçli yetkililere, göçmen çocukların daha fazla seçeneklere sahip olduklarını hatırlatmaları isteğinde bulunuyoruz. Ailelerde şöyle bir ‘yanlış yaklaşım’ var: “Benim çocuğum zaten ekstradan çalışarak, bir doktor, bir öğretmen kadar maaş alabiliyor. Niye bunca yıl boşuna okusun ki?” İşte bunu ben oldukça yanlış görüyorum. Bugün, Türkiye’nin her hangi bir köyünden gelipte Norveç gibi bir ülkeye ayak uydurmak, yaşamak çok zor. İlk gelen kuşaklar burada ciddi sıkıntılar çekmiş. Niye? Sırf çocuklarının daha iyi

dece fiziki güç gerektiren işler ile değil, entellektüel açıdan da aynı performansı göstermelerini diliyorum. Türkiye, uzun zaman dünya medeniyetine her konuda ışık tutmuş, zirvede yer alan bir ülke konumundaydı. Şimdiki nesil bir nevi onların torunları. Bu onların fıtratında, yapılarında var. Bunu iyi işletmek lazım. Bu millet, geçmişte, gerek sanatta, gerek fen ilimlerinde, gerekse düşünce hayatında bir çok başarılar ortaya koymuştur; dolayısıyla bu nüve, bu tohum bizim içimizde var. İşte bu kabiliyeti sadece para kazanmaya yönlendirmenin, hem Türkiye’de ki hem de Avrupa’da ki gençlerimiz için yazık olduğunu düşünüyorum. İnsanımızın yeteneklerine güvenim sonsuz. Trondheim şehrinde bu konuda bir deneyimim oldu. Orada ki hanımlarla beraber oldum. Hanımların benden en büyük ricası, babalarını ikna edip, çocuklarının üniversiteye gitmelerine yardım edip, onları bu konuda desteklemem şeklindeydi. Bu benim için en güzel şeylerden birisiydi. Bu talebi kendime oldukça yakın hissettim. Çünkü hanımlar zamanlarını evde geçirdikleri için, daha kısıtlı bir yaşantıya sahip oluyorlar. Fakat Anadolu kadını, derin ve engin ileri görüşlülüğü ile eğitimin önemini kavramış olduğunu düşünüyorum. Ve benden bunu istediler. Bu benim çok hoşuma gitti ve çok duygulandım. Önümüzdeki dönemlerde, bu konuda, ailelerin de desteğiyle daha iyi neticeler alabileceğimiz inancını taşıyorum.


14 İSKANDİNAVYA

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Ödül törenini izleyen Stockholm Büyükelçisi Zergün Korutürk, “Böyle anlamlı bir ödülün Türkiye’den bir kişiye verilmesi ülkemiz adına gurur verici” şeklinde konuştu.

Alternatif Nobel Ödülü sahibi Hayrettin Karaca:

İBRAHİM KAYA STOCKHOLM İsveç’te alternatif Nobel ödülü ola-

1rak da adlandırılan ‘Doğru Yaşam

Ödülleri’ (The Right Livelihood Award) İsveç Parlamentosu’nda düzenlenen bir törenle sahiplerine verildi. Günümüz dünyasında karşı karşıya olduğumuz en acil sorunlara uygulanabilir ve örnek oluşturacak çözümleri sunanları onurlandırmak ve desteklemek için ‘The Right Livelihood Vakfı’ tarafından verilen ödüllere bu yıl Türkiye’den Hayrettin Karaca, Afganistan’dan Sima Samar, ABD’den Gene Sharp ve İngiltere’den CAAT adlı silah ticareti karşıtı bir kuruluş layık görüldü İsveç Parlamentosu’nda gerçekleştirilen ödül töreni İsveç Parlamentosu Başkan Yardımcısı Ulf Holm tarafından yapılan açılış konuşması ile başladı. Holm, ödül törenine ev sahipliği yapmaktan dolayı duydukları memnuniyeti dile getirdi. Daha sonra kürsüye gelen ‘The Right Livelihood’ Vakfı Kurucusu Jakob von Uexkull öncelikle vakfı ve amaçlarını kısaca anlattı. 1980 yılında kurulan vakfın bu güne kadar 62 farklı ülkeden 149 kişiye ödül verdiği bilgisini veren Uexkull, dünyada yaşanan ve birbiriyle ilintili küresel krizler nedeniyle insanoğlunun kazanımlarının, gelecek planlarının ve umutlarının tehdit altında olduğuna dikkat çekti ve “Şimdi yeniden dünyayı ve ortak geleceğimizi birleştirmeye ihtiyacımız var.” şeklinde konuştu. Daha sonra ödül kazananları bir bir tanıtan ve ödüllerini takdim eden Uexkull, hayatında kirlenen hava, karmakarışık hale gelen iklim düzeni, bozulan ormanlar, vs. nedenlerle endi-

En büyük haksızlığı toprağa karşı yapıyoruz İsveç’te Alternatif Nobel Ödülü olarak da adlandırılan “Doğru Yaşam Ödülleri” İsveç Parlamentosu’nda düzenlenen törenle sahiplerine verildi. Bu yıl onur ödülüne layık görülen TEMA Vakfı Kurucu Onursal Başkanı Hayrettin Karaca’nın ödülünü torunu Kerem Brera ve TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Deniz Ataç birlikte aldı. şelenen birçok işadamı ve işkadını ile karşılaştığını ancak hayatını ülkesinin doğal yapısının bozulmaması, toprak erozyonunun önüne geçilmesi ve ormanlarının bozulmaması için mücadeleye adayana pek rastlamadığını dile getirerek Hayrettin Karaca’yı övdü. Karaca’nın Türk çevre hareketinin dedesi olarak adlandırıldığı bilgisini de veren Uexkull, Karaca’nın başarılı girişimciliğini etkin çevrecilikle kaynaştırarak doğal yaşamın korunmasını ve bunun doğru yöntemini yaşamı boyunca bitmez tükenmez bir enerji ile desteklediğinden ve savunduğundan dolayı 2012 yılı Onur Ödülü’ne layık görüldüğünü belirtti. Karaca’nın ödülünü, çetin hava şartları nedeniyle İsveç’e gelemeyen Karaca adına torunu Kerem Brera ve TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Deniz Ataç birlikte aldı. Yer yer müzik dinletileri ile katılımcılara zevkli dakikaların yaşatıldığı ödül töreninin ikinci bölümünde ise ödül sahipleri birer konuşma yaptılar. Hayrettin Karaca’nın mesajını ise onun adına Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Deniz Ataç katılımcılara okudu. Karaca mesajında, yaklaşık 40 yıl önce başarılı bir işadamı iken fabrikalarının anahtarlarını

başkalarına devrettiğini hatırlatarak, bunun nedenini, hayatını en büyük dostu olarak gördüğü verimli topraklara adamak olarak açıkladı. Karaca mesajında, şu şekilde konuştu: “Dünyanın çoğu yerini gördüm. Dünyada yaşanan zenginliğin ve fakirliğin farkına vardım. Büyük acılara ve de mutluluklara tanık oldum. Ancak dünyada en büyük haksızlığı toprağa karşı yaptığımızı gözlemledim. Toprağa yönelik tutumumuzun adaletsiz olduğunun farkına vardım.” Mesajında TEMA Vakfı’nın erozyona yönelik olarak yıllardır büyük bir mücadele yürüttüğünün belirten Karaca, bugün TEMA Vakfı’nın Türkiye’nin en büyük çevre hareketi olduğunu ancak sorunların büyüklüğü karşısında küçük kaldığına değindi. Erozyonun sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın problemi olduğunu da mesajına ekleyen Karaca, bütün katılımcılara erozyona karşı mücadele çağrısı yaptı. Karaca son olarak vakıf başkanı Uexkull’a ve jüri üyelerine yönelik olarak, “Siz beni ödüle layık görerek büyük mutluluk yaşattınız. Buna karşılık ben de size uğruna hayatımı adadığım Anadolu toprağından bir miktar gönderi-

yorum” ifadelerini kullandı. Program, ödül sahiplerinin yaptığı ve uzun süre ayakta alkışlanan konuşmalardan sonra sona erdi. Ödül töreni arasında bir değerlendirmede bulunan torun Kerem Brera, “Ödülü alırken çok duygulandım. Burada olmak çok etkileyici. Maalesef dedem burada değil. O’da burada olsaydı güzel olurdu.” dedi. TEMA Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Deniz Ataç, “Hayrettin Bey’in burada olmaması nedeniyle çok üzgünüz çünkü o buraya çok renk katardı.” dedi. “Ödül nedeniyle çok mutluyuz ve heyecanlıyız. Adeta ödül 20. yılını dolduran TEMA Vakfı’na 20. yıl hediyesi oldu.” diyerek sözlerine devam eden Ataç, “Biliyorsunuz TEMA isminin arkasında Türkiye’nin her tarafından binlerce insan var. Bu ödül bize yeni sorumluluklar ve görevler yüklüyor. Bir sivil toplum kuruluşu olarak elimizden geleni yaptık, yapacağız” şeklinde konuştu. Ödül törenini başından sonuna kadar izleyen Stockholm Büyükelçisi Zergün Korutürk, Alternatif Nobel Ödülü’nün Türkiye’den bir kişiye verilmesinin ülkemiz adına gurur verici olduğunu söyledi.


15 İSKANDİNAVYA Helsinki Kadın Birliği’nden aşure süsleme yarışması

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Helsinki Kadın Birliği’nin düzenlediği ‘’Farklı kültürlerin beraberliği ve aşure süsleme yarışması ‘’ adlı etkinlik, özlenen kardeşlik manzaralarına sahne oldu. KÜBRA ÜNAL ZAMAN Finlandiya Türk Derneği başkanlığı yapmış ve Finlandiya’da tanınmış doktorlarımızdan Hematopatolog ve Tıp Eğitimcisi Dr. Mine Eray jüri başkanı olarak kısa bir konuşma yaptı.

1

Finlandiya’dan Tatar Türklerine vefa

SALİH SEVGİCAN HELSİNKİ

1917’deki Bolşevik Devrimi

1sonrası 6 Aralık 1917’de ba-

ğımsızlıklarını ilan eden Finlandiya’da Sovyetlere karşı savaşmış ve şehit düşmüş Tatar halkı her yıl anılıyor. Fin halkı tatarları unutmuyor. 1939 yılındaki ‘Kış Savaşı’ ile 1941’de Almanlarla birlikte Sovyetlere karşı girişilen ‘Devam Savaşı’nda, Tatar Türkleri Finlilere destek vermişler. Tatar Türkleri-

nin Finlandiya ve Sovyet Rusya arasındaki savaşlarda 10 şehit verdiği belirtiliyor. Bugün, bir vefa gereği Tatar Türklerinin mezarlığında Fin devleti tarafından yaptırılmış özel bir anıt bulunuyor. 10 şehit veren Tatar Müslümanlarının savaştıkları yıllarda henüz pasaportlarının olmadığı belirtiliyor. Finlandiya saflarında savaşmış ve şehit düşmüş Müslüman Tatar Türkleri için her yıl çelenklerle anma töreni düzenleniyor.

‘’Farklı kültürlerin beraberliği ve aşure süsleme yarışması ‘’ adlı etkinlik, özlenen kardeşlik manzaralarına sahne oldu. FOTO: HALİS YILDIRIM

FO T O : H A Lİ S YI L D I RI M

2011 yılından itibaren ‘Kırk Hadis Yarışması’ ve ‘Anadolu Geceleri 1’ adlı programlara imza atan Helsinki Kadın Birliği, yine çok ses getirecek bir programa imza attı. ‘’Farklı kültürlerin beraberliği ve aşure süsleme yarışması ‘’ adl�� etkinlik, özlenen kardeşlik manzaralarına sahne oldu. Helsinki Kadın Birliği adına açılışta konuşma yapan Sosyolog ve Psikolojik Rehberlik Uzmanı Süveyda Sevgican, ‘’Fin, Türk, Kürt, Tatar, Afgan, Uygur, Kosovalı, Arap ve Rus bayanların beraberce aşure süsleme yarışmasına iştirak etmesi çok ciddi bir birlik mesajıdır. Kavga etmeden, karşılıklı anlayış ve kabulleniş içerisinde insan paydası etrafında yaşayabileceğimizi bugün gösterdik. Finlandiya, bu birlikteliklere özgürce ev sahipliği yapan bir ülke. Bu programda sahnelediğimiz ortak mesaj Finlandiya gibi demokrasiyi hazmetmiş bir ülkede oldukça manidardır. Etkinliklerimizin hızını iki katına çıkararak arttıracağız. Çünkü iyilik ve güzellikleri paylaşmada ahesterevlik yapamayız.’’ dedi. Aşure süsleme yarışmasının birincisi ise Hanife Gökçil oldu. Jüri üyeleri birbirinden güzel süslenmiş aşureleri seçerken oldukça zorlandı. Yıllarca Finlandiya Türk Derneği başkanlığı yapmış ve Finlandiya’da tanınmış doktorlarımızdan Hematopatolog ve Tıp Eğitimcisi Dr. Mine Eray jüri başkanı olarak yaptığı kısa konuşmada, ‘’Oldukça duygusal anlar yaşadım. Bir zamanlar buralarda kimseler yoktu. Şimdi ise Anadolu’dan ve dünyadan farklı renk ve kültürlerde kadınlarımız aşure süsleme yarışması düzenliyor. Artık kapıma gelip birileri aşure bırakıyor. Mutluluktan gözlerim doldu inanın. Hepinize teşekkür ediyorum.’’ dedi.


16 İSKANDİNAVYA

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Almanya'nın önde gelen gazetelerinden 1Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) Fethullah Gülen Hocaefendi:

yaklaşık bir ay sonra Fethullah Gülen Hocaefendi'yi ikinci kez sayfalarına konuk etti. Türkiye uzmanı Rainer Hermann önceki yazısında Hocaefendi ile görüşmesinin yanı sıra ABD'deki eğitim ve diyalog kurumlarını mercek altına almıştı. Hermann, bu defa Hocaefendi ile gerçekleştirdiği kapsamlı mülakat ile FAZ okurlarının karşısında çıktı. Hermann, Hocaefendi'ye Müslümanların modern dünyadaki sınavlarından, terör olaylarına, İslam'ın kadına bakışına, Ak Parti - Hizmet ilişkilerine kadar bir çok soru sordu. Mülakat, özellikle Alman kamuoyunun İslam ve Hizmet'e dair merak ettiği bir çok konuya açıklık getirmesi sebebiyle büyük bir ilgi ile karşılandı. Biz de röportajın kısaltılmış halinin Türkçe çevirisini okuyucularımıza sunuyoruz.

İslam ile modernite tezat teşkil etmez rika sanatıdır ve ona saygı en başta gelir. Allah Kuranda, "Biz insanı en güzel şekilde yarattık" buyuruyor. Eğer saygı bekliyorsanız, karşı tarafa saygıda kusur etmemeniz lazım. Ateiste karşı da böyle davranmak gerekir. Ama bazı davranışlara saygı duyulmayabilir. Bu Müslüman da olabilir, Hıristiyan, ateist, deist de olabilir. Eğer bir insan zulmediyor, kan döküyorsa, insanların hukukunu çiğniyor, yüksek ahlakı zedeliyor demektir. Eğer bir insan bir şeye karşı mücadele etmek istiyorsa bu gibi olumsuz özelliklere karşı mücadele etmelidir.

Sayın Gülen, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında barış içinde bir ortak yaşam mümkün müdür? Evet. Müslümanların ve Hıristiyanların barış içinde bir ortak yaşamın tehlikeye girmesinin sebebi her iki tarafta da marjinal grupların kendini göstermesidir. Bazı Müslümanlar İslam dininin kutsal saydığı değerlere yapılan saldırı ve karalamalara karşı reaksiyonlarını ortaya koyarken dengeyi muhafaza edemiyor, aşırıya kaçıyorlar. Halbuki bu karalama kampanyalarını yapanların asıl niyetleri, gazetelerde verdikleri demeçlerde görüldüğü gibi, Müslümanları infiale sevk etmek ve bununla İslam'ı karalamak.Bu gerçeği fark edemeyen Müslümanlar, münferit bir grubun yaptıklarından yola çıkarak bütün Batı ve Hıristiyan dünyasını İslamofobi ile suçlama yoluna gidiyor.

Demokrasi, çoğulculuk ve insan hakları gibi temel kazanımlar sadece Batı'nın icat ettikleri şeyler mi, yoksa evrensel değerler olarak kabul edilip İslami toplumlarda da uygulanabilirler mi? Demokrasi, çoğulculuk, insan hakları sadece batıda ve modern dönemlerde ortaya çıkmış değerler değildir. Demokrasinin gelişim sürecinde birçok farklı uygulamalar olmuştur. Demokrasi kavramı; 'sosyal', 'liberal', 'Hıristiyan', 'doğrudan', 'temsili' 'parlamenter' vesaire gibi farklı kavramlarla anılır. Halbuki pratikte bazen bunlardan biri diğerini demokraside kabul etmeyebilir. Şayet demokrasinin temelini teşkil eden birtakım prensiplerden bahsedilecekse, bu prensiplerin İslami değerler ve yönetime ait getirdiği prensiplerle muvafakat içerisinde olduğunu söyleyebiliriz. Meşveret, adalet, din özgürlüğü, bireylerin ve azınlıkların haklarının korunması, halkın yöneticilerinin seçilmesinde söz sahibi olması ve yöneticilerin icraatlarından mesul olması, azınlık veya çoğunluğun tahakkümüne izin verilmemesi hem İslam hem de demokrasinin kabul ettiği değer ve prensiplere misal olarak verilebilir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, İslam'ın yönetimle alakalı genel prensipleri Müslüman bir toplumda demokrasinin uygulanmasına mani olmadığı gibi, demokrasinin uygulanmasına uygun bir zemin teşkil eder.

Peygamber Muhammed'e dair bir nefret filmi İslam dünyasının bir çok ülkesinde kısmen şiddetin eşlik ettiği şekilde protestolara yol açtı. Sizce hangisi daha önemli? Düşünce özgürlüğü mü, dinlere saygı mı? Bütün dinlere karşı saygıya ihtiyacımız var. BM veya AB bu anlamda bütün kutsallara saygılı olmamızı gerektiren bir kanun çıkarabilirler mi? Ancak bu fikir hürriyetiyle bu mesele çelişir mi çelişmez mi? Bu yüzden bu bana zor gibi geliyor. Bu meseleyi en iyisi insanları iyi karakterli olacak şekilde yetiştirerek çözmek gerekiyor. Hukuki kurallar bu meseleyi çözemiyor. İntihar suikastçileri bu eylemlerini neden İslam'a dayandırıyor? Geçmişte hükümdarlar bazı zulümler, haksızlıklar yapmış, sonra da İslam'ın arkasına saklanmış. Günümüzde bunun daha vahşileri işleniyor. Bizde savaşlar din adına oluyor deniyor. Fakat ben buna ihtimal vermiyorum. Şahsi menfaatler rol oynamıştır. Din adına cinayetler işletiyorlar. Halbuki bunlar dine karşı işlenmiş cinayetlerdir. İntihar suikastçileri cennete değil cehennemin tam ortasına giderler. Din adına cinayet işlenemez, adalet, ayaklar altına alınamaz, dini zalimane gösteren işlere girişilemez. Türkiye'de İslam'ın yenileyicisi ve yeni Anadolu elitinin manevi rehberi olarak tanınıyorsunuz. İslam modern olabilir mi yoksa sadece modern dünyanın İslamlaştırılması mı söz konusu? Yenileyici ve manevi liderlikle ilgili sözlerinizi kabul etmiyorum. Tartışma götürmeyen mevzu şudur ki, modernitenin tek boyutlu bir tanımlaması yoktur. Moderniteye dair kaynaklarda akıl ve bilimin önemi, fertlerin başkalarının veya devletin iktidarından kurtulması, inanç ve düşünce özgürlüğü, insan haklarının korunması, hukukun ve demokratik yönetimin üstünlüğü gibi prensiplerden bahsedilir. Bunların hiç biri İslami değerlerle tezat teşkil etmez. Müslümanların bu prensipleri ferdi ve devletsel düzlemde hayata geçirmeleri İslam'ın modernleştirilmesi anlamına gelmez. Burada daha ziyade İslam'ın yorumlanabilir taraflarının modernitenin eseri olan ve

Medine Yahudileri ile ilgili olan ayet gibi bir çok Kur'an ayeti başkalarının hukukunu sınırlandırmıyor mu? Bazı sureler birbiriyle tezat içinde gözükse bile vahiylerin hangi vesile ile indiğine dikkatle bakmak lazımdır. Belirleyici olan surelerin genellemeci bir yaklaşımla şahıs ve gruplara değil tavır ve davranışlara yönelik olduğudur. İslam dini Hıristiyanlarla, Yahudilerle ve müşriklerle olan ilişkisini inanç farklılığı üzerine değil, onların tavır ve davranışlarına göre inşa etmiştir. Din özgürlüğünün korunması Müslümanlar kadar gayrimüslimler söz konusu olduğunda da uyulması gereken İslami bir prensiptir.

İslam'ın temel prensipleriyle çelişmeyen prensipler doğrultusunda yorumlanması söz konusudur. Diğer taraftan İslam'ın modernitenin yorumlarında ve kullanımlarında da rastlanılan her talebi tasvip ettiğinden de yola çıkamayız. Mesela insana ve kainata tamamen materyalist bir bakışla yaklaşma, laikliğin dinsizlik olarak pratiğe uygulanması, sınırsız mutlak özgürlükler veya dinin sonunun gel-

diği veya yerini akıl ve bilimin aldığı iddiası. Diğer taraftan, Müslümanların moderniteye kendi renklerini katmalarına ve belli meselelerde kendi yorumlarını geliştirmelerine ‘modernitenin islamlaştırılması' da denemez. Ateizm Avrupa'da yayılıyor. Bir Müslüman böyle bir ortamda nasıl yaşayabilir? Her insan insandır. İnsan Allah'ın en ha-

Düşüncenizde kadının rolü nedir? Kadın, fıtratına ters düşmemesi ve dini hassasiyetleri gözetmesi kaydıyla, toplumun hemen her alanında hakimlik ve devlet başkanlığı da dahil olmak üzere değişik rolleri üstlenebilir. Kadının rolü sadece evinin işleriyle meşgul olmak ve çocuk büyütüp yetiştirmekle sınırlı değildir. Bugün İslam ve kadın özellikle Batı dünyasında menfi çerçevede en çok gündeme getirilen konuların başında gelmektedir. Olumsuz görünen hususlar, yaşandığı dönemin şartları ve o zamanki devletlerin uygulamaları dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Ayrıca bazı bölge ve toplum-


17 İSKANDİNAVYA

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

larda Müslüman olmadan önceki âdet ve geleneklerin Müslüman olduktan sonra da günümüze kadar devam ettiği göz önünde bulundurulmalıdır. Bunların da İslam'a fatura edilmesi doğru olmaz. Müslümanlıkta kadının toplum içindeki rolünü ve hareket alanını daraltma asla söz konusu değildir. Maalesef, bu gerçek zamanla bazı Müslümanlar arasında dahi göz ardı edilmiş. Hareket ağınızda kadının yerinin nerede olması gerektiğini düşünüyorsunuz? Geçmişe nazaran ciddi mesafelerin kat edildiği vaki olmak birlikte gerek toplum gerekse harekette kadınların katılımı noktasında olması gereken yerde olduğumuz söylenemez. Hareketin bayan katılımcıları da insanlığa faydalı olma yolunda önemli fonksiyonlar eda ediyorlar; hemen her faaliyette erkeklerin yaptıkları gibi, ellerindeki bütün imkanları kullanıyor, hal ve tavırlarıyla başkalarına da örnek oluyorlar. Kendi eğitim ve birikimlerine göre idarecilik de dahil olmak üzere üzerlerine düşen vazifeleri yerine getiriyorlar, gerekirse, onlar da dünyanın dört bir yanına gidiyorlar. Almanya'da çok defa Türklerin uyum sağlamak istemedikleri veya uyum yaşayamadıkları, bundan dolayı da Alman toplumunun bir parçası olamadıkları söyleniyor. Uyum konusundaki tavsiyeleriniz nelerdir? Geçmişte hem Türk göçmenler hem Avrupa ülkelerine bakan sebeplerle entegrasyonda çok muvaffak olunamadı. Göçmenlere bakan yönü, onlar geldikleri topluma entegrasyonu düşünmediler, çünkü hep bir gün ülkelerine dönme niyetiyle yaşadılar, ama dönemediler. Onların bu entegre olamamasının faturasını hem kendileri hem de çocukları ödedi. Gitmiş oldukları ülkeler de aynı sebepten dolayı göçün ilk yıllarında uyumu destekleyecek programlar hazırlamadı. Onların entegrasyonuna yardımcı olabilecek eğitim başta olmak üzere siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik alanlarda yeterli imkanları sağlamadı. Bu arada göçmenlerin asıl ülkeleri de vatandaşlarına gittikleri ülkelerde yeterince ve zamanında sahip çıkmadı. Bugün her iki tarafın tavrının da değişmeye başladığını görüyoruz. Avrupa devletleri artık son yıllarda geliştirdikleri programlarla kalıcı olarak entegrasyonun önündeki engelleri bertaraf etmeye çalışıyorlar. Göçmenler de oralara da kalıcı olduklarının idrakiyle genç nesillerin eğitimine önem veriyor, ekonomik alanda girişimci ruhla hareket ediyor ve inisiyatif alıyorlar. İşte bu çerçeve de hizmet eğitim müesseseleri entegrasyona katkı maksatlı Almancayı öğretme dahil akademik, kültürel ve sosyal destek veriyorlar.Bu kurumlar yeni nesillerin gelmiş oldukları kültürü tamamen inkar etmeden topluma faydalı olacak katılımcı vatandaşlar olmaları için gayret sarf ediyorlar. Öğretinizde 'Allah Rızası' kavramının merkezi bir yeri var. Bu ne demektir? Allah'ın rızasına götüren yolları aramak son derece değerli bir iştir. Eğer bir insan buna odaklanmışsa, ona kıyasla her şey küçük ve ikinci derecede önemli hale gelir. Farz edelim bir insanlar kainatı ele geçirmiş, orada kendilerine yaşamak için mekanlar hazırlıyorlar. Bu muazzam bir hadise olurdu. Ancak hiç bir şey yoktur ki Allah rızasının önüne geçsin. Ondan daha yüksek bir şey olamaz. İnsan bunun için çaba göstermelidir. Eğer çabası buysa artık onu durduracak hiç bir sınır olmaz. Allah rızasına ulaşmak için yardıma ihtiyacı olan üniversite öğrencileri teşvik ederek insanlığa hizmet edilebilir. Eğer diyalog peşindeysek, eğitimle insanlığa hizmet eder, barış ve diyalog için köprüler kurarız. Şayet bu Allah rızası için yapılırsa gayretlerin sonu gelmez. Bu uğurda hiç çekinmeden son kuruşuna kadar her şey feda edilir.

Allah'ın rızasına götüren yolları aramak son derece değerli bir iştir. Eğer bir insan buna odaklanmışsa, ona kıyasla her şey küçük ve ikinci derecede önemli hale gelir. Farz edelim bir insanlar kainatı ele geçirmiş, orada kendilerine yaşamak için mekanlar hazırlıyorlar. Bu muazzam bir hadise olurdu. Ancak hiç bir şey yoktur ki Allah rızasının önüne geçsin.

Önyargısız hava sahası Bizler, empati kurmak yerine daha fazla savunmaya geçmek gibi bir beceri geliştirmişiz ve ne yazık ki bu engelden dolayı farklı görüşte olan kitleleri, insanları veya yazarları hiçbir zaman dinlemeye ve düşüncelerinin kaynağını keşfetmeye çalışamamışızdır. NEBİYE ÇORAP SVENDBORG ENTEGRASYON KURULU ESKİ BAŞKANI VE SVENDBORG GENçLİK DERNEğİ ESKİ BAŞKANI Yaklaşık iki hafta önce, Amerikan Genç Politik Li-

1derler Topluluğu (ACYPL), dünya çapındaki genç li-

derleri dokuz günlük başkanlık seçimi değişim programı için Washington’da misafir etti. Bu programa Danimarka, Kuzey Kore, Rusya , Mısır, Filistin, İsrail, Irak ve Türkiye gibi birçok ülkeden politik alanda kendini geliştirmiş genç liderler davet edildi. Danimarka’yı temsilen ise Svendborg Entegrasyon Kurulu eski Başkanı ve Svendborg Gençlik Derneği eski Başkanı olarak ben ve benimle beraber Kürt Gençliği Derneği Başkanı Hajar Dashti ile Bosnalı Gençler Derneği Başkanı Ismar Dedovic katıldık. Türkiye’den ise AKP ve BDP temsilcileri katıldılar. Bulunduğumuz ülkenin şehir meclisinde veya parlementosunda söz sahibi olan bizlerin, bu projeye davet edilmemizdeki amaç; öncelikle seçimleri yakından takip edip seçim kampanyalarını ve tabiki beraberinde yürütülen stratejileri öğrenmekti. Bizler hemen hemen 55’e yakın katılımcı olarak, Barack Obama, Mitt Rommey ve yüksek rütbeli eyalet temsilcileriyle görüşme fırsatını elde ettik. Onlarla politika, entegrasyon, multikültürel yaşam, sosyal hayat, seçme ve seçilme hakları, insan hakları ve bunun gibi birçok konuda fikir alışverişi yaptık. Sekize yakın farklı ülke, sekiz farklı kültür demekti ve biz yaklaşık on günlük gezi sırasında özellikle küçük gruplara ayrıldıktan sonra, bu kültür farkılılıklarını beraber vakit geçirerek yakından görme fırsatı bulduk. Mesela bir sabah otel restoranında kahvaltı sırasına dizildiğimizde hepimiz kendi kültürümüze ait kahvaltı yiyeceklerin beklentisine girmiştik. Danimarka’dan gelenler daha hafif yiyecekler arayışı içerisindeyken, İtalyan arkadaş büfedeki çeşitleri eleştirip çikolata ürünlerinin eksik olduğunu düşünüyordu. O sırada Türk katılımcı kek arayışına düşmüş ve tatlı kültürü geniş olduğu için tabağına tatlı koymakla meşguldü. Amerikan kahvaltı menüsünde ise bol yağlı ve bol şekerli yiyecek türleri vardı. İlk günden anlaşıldı ki herkes kendisiyle beraber kültürel örf ve adetlerini getirmişti ve ortama ayak uydurmakta zorlanabiliyorduk. Zamanla kültürlerarası o kadar güzel paylaşımlarda bulunduk ki, Kuzey Korelisinden Filistinlisine, Iraklısından Batı kültürü temsilcilerine kadar hepimiz, özellikle akşam yemeklerinde ortak paydalarda buluşabildik yada çeşitlilik deyip birlikteliğin lezzet gücünü gösterdik. Hepimiz ayrı ayrı yemekler sipariş ettikten sonra, türk usulü “ortaya hepsinden biraz” moduna girdik. Batılılar bile bu paylaşım kültürüne ayak uydurdu ve neşe içerisinde birbirimizin tabak sınırlarını aşarak ortak bir yemek kültürü geliştirmiş olduk. Gezinin ikinci günü Virginia Eyaleti’ne gitmek için oto-

büs turumuz başlamıştı. Otobüste ilgi çekici, heyacanlı tartışma ortamları oluyordu. Bizim grupta Kürt Gençlik Derneği Başkanı ve BDP temsilcisiyle beraber İtalyan, Güney Koreli ve Filistinlisine kadar birçok arkadaş bulunuyordu. Bu zengin katılımcı kitlesi bazıları için politik görüş farklılığından dolayı çok büyük endişe ve rahatsızlık oluşturabilecek bir kapasiteye sahipti. (Fark eden içinse, bu zengin görüş ortamında yeni görüşler keşfedilip, ufkumuzu geliştirecek adımlar atılabilirdi.) Ben, iletişim okumuş biri olarak önyargılarımdan sıyrılıp, temsilcilerle birebir konuştum ve dünyaya onların gözüyle bakmaya çalışıp onları merakla dinlemeye koyuldum. Aynı zamanda Danimarka’da doğup büyümüş biri olarak hayatımda ilk defa bir TBMM üyesiyle konuşma imkanı buldum. Ve bu fırsatı çok güzel bir şekilde değerlendirerek verimli bir fikir alışverişine girdim. Anladım ki, biz türklere senelerdir milliyetçilik ve türklük adına, gurur ve üstünlük, tıpkı kafamızı bulandırın bir eroin gibi enjekte edilmiş. Bu yüzden de yıllardır, farklı görüşte olanları dinleyip anlamaya çalışmaktan ziyade, her an “düşman saldırabilir” mantığıyla, kafamızın içinde kendi kale duvarlarımızı örüp, bunun arkasına sığınmayı en önemli görevimiz olarak görmüşüzdür. İnsanoğlu tanımadığı şeyden korkarmış. Biz de tanımaktan korktuğumuz için dinlemenin gücünü keşfedemedik. Bu yüzden de hiçbir zaman karşımızdakine hak vermesek de anlamaya çalışma zahmetine giremedik. Veya en azından “we can agree that we disagree” (yani ben şu fikrine katılıyorum, şuna katılmıyorum) gibi cümlelerle, farklı fikirlerde olduğumuzu cesurca ve nazikçebelirtemedik. En azından ortak bir paydada buluşabilmek için verimli bir iletişim becerisine sahip olamadık. Daha doğrusu olmak istemedik. Bizler, empati kurmak yerine daha fazla savunmaya geçmek gibi bir beceri geliştirmişiz ve ne yazık ki bu engelden dolayı farklı görüşte olan kitleleri, insanları veya yazarları hiçbir zaman dinlemeye ve düşüncelerinin kaynağını keşfetmeye çalışamamışızdır. Halbuki bu gizli düşünce kaynaklarını keşfedebildiğimiz taktirde, aradaki engeller ve önyargıların bir anda eriyip, anlayış ve sağduyu özelliklerimizin filizlenmeye başlayacağına inanıyorum. Bu gezi esnasında, kendi inanç normlarımızı ezmediğimiz sürece, farklı kültürden, farklı görüşten olan kişilerle düşman olup aramıza mesafe koymaktan ziyade, onların ayakkabılarını giyerek dünyaya onların gözüyle bakmayı denememiz gerektiğinin önemini anladım. Kendi kişisel gelişimimiz için ve aynı zamanda toplumsal ve devletsel alanda da hep ileride olabilmek için, ana ihtiyacımızın önyargısız ve çok taraflı iletişim becerilerinin olduğuna inanıyorum. “Dinlemesini bilenler, ülkeleri fethetmesini bilenlerden daha büyüktür” demişler. Gelin, başkalarının gönüllerini baskıcı bir tavırla değil, dinleme ve empati kabiliyetimizle feth edelim ve hep beraber önyargısız bir hava sahası geliştirelim.


18 GÜNDEM

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Doğru dergisinin 21 Temmuz sayısında ‘Özal’ı ben vurdum’ başlıklı röportajında Murat Ağırtıcı’nın iddialarına yer verilmişti. Ergenekon iddianamesi 420’nci delil klasörlerinde Murat Ağartıcı’nın, “Perinçek, polis ve MİT’i yıpratıp kargaşa çıkarmak için senaryo hazırladı ve beni kullandı” sözleri yer alıyor. Perinçek hakkında ‘faili gizlemek’ten soruşturma başlatan DGM Başsavcı Vekili Yaşar Günaydın, DevSol tarafından öldürüldü. Ağartıcı da daha sonra bir cinayete kurban gitti. DDK Raporu’ndan sonra Özal’ın naaşı üzerinde yapılan ilk incelemeler, 8. Cumhurbaşkanı’nın zehirlenerek öldürüldüğünü ortaya çıkardı. Ankara ve İstanbul Adlî Tıp kurumlarının tetkik sonuçlarına göre, Özal’a dışarıdan 4 farklı zehir verildi. Zirve Yayınevi katliamı davasının gizli tanığı İlker Çınar, Özal’ın mezarı açılmadan aylar önce savcıya Adlî Tıp’ın bulduğu zehirleri sıralamıştı. Tanık Çınar, ifadesinde ayrıca Özal’ın Ergenekon’un

İDRİS GÜRSOY 20 Ocak 1988’de Dalaman Açık Ceza-

1evi’ne nakledilen Kartal Demirağ, iki

gün sonra elini kolunu sallayarak firar etti. Aynı yıl 18 Haziran’da Atatürk Spor Salonu’ndaki kongrede tekrar ortaya çıktı. Özal’a suikast girişimini araştıran polis, Demirağ’ın cezaevinde kimlerle görüştüğü, oradan nasıl kaçtığı ve 5 ay nerelere gittiği üzerinde durdu; pek çok kişi sorgulandı ancak bir sonuç alınamadı. Ergenekon iddianamesinde Turgut Özal’a suikast girişiminin arkasındaki örgüte ışık tutacak bilgiler var. Ek klasörlerde bir itirafçı, suikastın nasıl planlandığını ve cezaevinde Kartal Demirağ’la yapılan görüşmeleri açıklıyor. Gizli tanık, Özal’ı devlet içindeki bir örgütün öldürmeye çalıştığını ileri sürüyor. Suikastla ilgili itiraflara rağmen bir soruşturma açılmadığına dikkat çekiyor. Gizli tanığa göre, Kartal Demirağ cezaevinde pek çok kez ziyaret edildi, suikast işi kendisine verildi ve cezaevi müdürüne baskılar yapılarak kaçırıldı. Yaptığımız araştırmalar Ergenekon izlerini gösterirken ortaya çıkan bu bilgilerin doğru olduğuna işaret ediyor. Özal suikastı savcısı Nusret Demiral ise, “Örgütle ilgili bilgiler gelmedi, zehirlenmesi ile ilgili iddialar o gün çıksaydı soruştururduk.” diyor. DDK’nın raporunun ardından Özal’ın mezarı ölümünden 19 yıl sonra açıldı. Ankara ve İstanbul Adlî Tıp kurumlarının yaptığı incelemelerin ilk sonuçlarına göre cesette zehir tespit edildi. Ön raporlar farklı maddelerle Özal’ın ‘tedricî’ olarak zehirlendiğini ortaya koyuyor. Nihai raporu bekleyen Ankara Cumhuriyet Savcılığı yeni bulgular ışığında soruşturmayı derinleştirecek. Ergenekon ve Zirve Yayınevi katliamı davalarındaki tanık ve itirafçıların ifadeleri de dosyaya girecek. Savcı ve emniyet siyasi şube müdürlerinin şüpheli ölümleri ile kızı kaçırılarak tehdit edilen eski Yargıtay Savcısı Uğur Tönük de gündeme gelebilir. Peki, Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğüne ve suikast planına ilişkin bilgiler neler? Ergenekon, olayın neresinde?

Suikast Demirağ’a verildi Ergenekon iddianamesinin ek klasörlerinde bulunan bir belgede, Kartal Demirağ’ın, Turgut Özal suikastını cezaevinde planladığı anlatılıyor. Demirağ’ın, ‘Seni yurtdışına çıkaracağız’ gibi vaatlerle ikna edildiği ileri sürülüyor. 144 No’lu Mehmet Adnan Akfırat klasöründeki bir görüşme tutanağına göre; Muhsin isimli itirafçı, Demirağ’ın Özal suikastının cezaevinde planlandığı bilgisini savcıya aktardığını söylüyor. ‘Muhsin’in ifadelerine göre, estetik cerrahiyle yüzünün değiştirileceği, askerlik işlerinin düzenleneceği, ömür boyu ailesinin korunacağı gibi vaatlerle ikna edilen Demirağ cezaevinden kaçmadan önce birçok kişiyle görüştü. Çanakkale Cumhuriyet Savcılığı’na başvuran itirafçı, şöyle diyor: “Demirağ’ın Özal’ı vurduğu gün cezaevi savcısına dedim ki, ‘Burada itirafta bulunmak isteyen bir şahıs var. Yalnız askerî istihbarata bilgi vermek istiyor. Cezaevinde iken Kartal Demirağ’la ilgili şahısların tek tek isimlerini biliyor.” Muhsin isimli itirafçının bilgilendirmesi üzerine cezaevinde kalan Cemal Kozan savcıya ifade veriyor. Kozan, ifadesinde Almanya’dan gelen Ali isimli bir şahısla Denizli’den gelen bir öğretmenin Demirağ ile görüştüğünü anlatıyor. Görüş sırasında neler konuşulduğunu ve Demirağ’ın kaçırılmasından önce cezaevi müdürüne baskılar yapıldığını açıklıyor. Özal suikastının devletle irtibatlı örgütler tarafından düzenlendiğini ileri süren Kozan, Denizlili öğretmenin Demirağ’a, ‘Seni yakında buradan çıkaracağım. Yurtdışında olacaksın’ sözünü verdiğini belirtiyor. İtirafçı Muhsin kendisinin de savcıya itiraflarda bulunduğunu; ancak verdiği ifadelere rağmen hiçbir şey yapılmadığını, aksine kendilerine baskı uygulandığını söylüyor. 18 Haziran’daki suikast girişiminin ardından başlatılan Demirağ soruşturması ve davası 5 ay gibi kısa bir sürede bitirilmişti. Po-

Davanın savcısı Nusret Demiral:

Zehir şüphesi öldüğü gün neden söylenmedi?

Özal’ın ölümünde Ergenekon izleri Ergenekon ek klasörlerinde bir itirafçı suikastın devlet içindeki bir örgüt tarafından planlandığını söylüyor. Cezaevinde Kartal Demirağ’la yapılan görüşmeleri açıklıyor. Suikast dosyasında da bu isimler tespit edilmişti. lis bu süre içinde Demirağ’ın cezaevinden nasıl kaçtığını ve suikast gününe kadar nerelere gidip kimlerle görüştüğünü araştırmıştı. İş adamı Kemal Horzum’un adamı Osman Atay’ın cezaevinde Demirağ’ı ziyaret ederek ‘Sen büyük işlerin adamısın, buralarda çürüme’ dediği iddianameye girmişti. Ergenekon ek klasörlerindeki itirafçıların verdiği bilgiler, dikkatleri yeniden Demirağ’ı azmettiren örgüte çekebilir. İtirafçının açıklamaları 1988’deki soruşturmada ortaya çıkarılan ancak üzerine gidilmeyen bilgileri teyit ediyor. Demirağ, Dalaman Cezaevi’ne 20 Ocak 1988’de getirildi, iki gün sonra elini kolunu sallayarak kaçtı. Demirağ, kendi ifadesine göre, memleketi Dazkırı’ya gitti, silah aldı. Adana’da bir süre kaldı. Hastanede, psikiyatri servisinde tedavi oldu. Suikast iddianamesinde cezaevinde Demirağ’ı ziyaret eden Osman Atay’ın Emlakbank’ı 80 milyon dolar dolandıran Kemal Horzum’un adamı olduğu iddia edilmişti. İddianameye göre, Atay, suikast öncesi Demirağ’ı cezaevinde ziyaret edip para yardımında bulunmuş; ‘Sen küçük işlerin değil, büyük işlerin adamısın; seni çıkarıp yurtdışına götüreceğiz’ demişti. Atay, Demirağ gibi sanık olmadı. İsviçre’de taksicilik yaptığı belirtilen Atay’a daha sonra Milliyet muhabiri ulaştı. Atay, hakkındaki tüm iddiaları yalanladı. “1986’da Kartal’ı cezaevinde gördüm. Elçilikte

kaydım ve adresim var; isteseler beni bir saat içinde bulurlar, hiçbir yazı gelmedi.” dedi. Atay hakkında iade başvurusunda bulunulmadı. Atay, İzmir’den ülkeye giriş yaparken fark edilerek gözaltına alındı. Savcı Demiral sorgusunu yapıp takipsizlik kararı verdi. Horzum adını ilk kez Demirağ, sorgusu sırasında gündeme getirmişti; ancak soruşturma tek sanıklı kaldı. İddianamede ‘örgüt var’ denmesine rağmen, Demirağ’ı azmettiren kişilerin ve örgütün üzerine gidilmedi. Sorularımızı cevaplayan Nusret Demiral, ayrıntıları hatırlamamakla birlikte, örgütle ilgili kendilerine bilgi ve belge gelmediğini vurguluyor.

‘Özal’ı ben vurdum’ Demirağ, cezaevine girdikten sonra da suikastla ilgili bazı gelişmeler yaşandı. 1990’da Bahadır Tamer adlı hükümlünün ihbarını değerlendiren polisin aldığı ifadenin yayınlanmasını engellemek için DGM, gazetelere baskın düzenledi. Tamer, Demirağ’la aynı koğuşta kalmış, Adalet Bakanlığı’na gönderdiği ihbar mektubunda Demirağ’ın kaçmasına yardım eden savcı ve bazı cezaevi görevlilerinin adını vermişti. Ergenekon sanığı Doğu Perinçek de 1988 yılında, Özal suikastı soruşturmasını yanlış yollara sevk ettiği ve delilleri bozduğu iddiası ile iki saat ifade verdi. Sorgu hakimi, Perinçek’in tutuklanma talebini reddetti. 2000’e

Turgut Özal’a suikast girişimini soruşturan dönemin başsavcısı Nusret Demiral, Fikret Hancılar ve Ülkü Coşkun’un kısa sürede hazırladığı iddianamede Kartal Demirağ tek sanık olarak yer aldı. ‘Örgüt var’ denilerek dosya tefrik edildi. Sorularımızı cevaplayan Demiral, örgütle ilgili daha sonra bir soruşturma açılmamasını şöyle açıklıyor: “Bize bilgi, belge gelmedi. Kişisel bir sorundu, öyle tanımlandı sonradan; ama tabii ki bir başbakana yapılan hareketin belirli bir teşvik, bir ortam içinde gelişmesi gerekebilir diye bir düşünce idi o. Onunla ilgili arkadaşlarımız o zaman araştırma yaptı. Bir gelişme olsa benim haberim olurdu.” Demiral, hazırladığı iddianamede başka suikast örneklerini vererek ‘Bu iş örgüt işi olabilir’ demişti. Bu konuda bir delile ulaşıp ulaşmadığını sorduk. “Hayır. Gelmedi. Gelseydi zaten işin üzerine düşerdik biz.” diye cevap verdi. Özal’ın zehirlenerek öldürüldüğü iddiaları için ise Demiral şu değerlendirmeyi yapıyor: ‘Rahmetli olduğu zaman bize tabii bir ölüm olarak söylendi. Bugün iddia edilen şeyleri o gün neden iddia etmedi millet? ‘Zehirlendi’ denseydi soruşturma açardık.”

TUSHAD kolu tarafından zehirlendiğini ileri sürmüştü. Deniz Uygar kod adıyla 5 Şubat 2012’de savcılığa ifade veren Çınar’ın adını verdiği zehirler, 9 ay sonraki otopside bulundu. Emekli Orgeneral Hurşit Tolon ile birlikte sanık olarak yargılanan Uzman Çavuş İlker Çınar’ın Cumhuriyet Savcısı İsmail Aksoy’a verdiği ifade şöyle: “Türkiye Ulusal Stratejiler ve Hareket Dairesi (TUSHAD) bir Ergenekon yapılanmasıdır. JİTEM de bu birime bağlıdır. Ben de TUSHAD’a bağlı çalışan Beyaz Kuvvetler’de görev yaptım. Eşref Bitlis ve Turgut Özal’a suikast yapıldığını burada öğrendim. Kalp krizine yol açacak ilaçlardan olan ve her Beyaz Kuvvet mensubunun bildiği ve bulundurduğu Polonyum 210 ve Amerikyum 241 isimli radyoaktif ilaçlar Özal’a verilmişti. Bakın 240 bile demiyorum. 241 diyorum. Bu kadar eminim. Özal, bu ilaçlar nedeniyle kalp krizinin meydana gelmesi sonucu vefat etmiştir. Bu ilaçların kanda yapılan kontrollerinde tespitinin zor olduğunu biliyorum. Ayrıca her Beyaz Kuvvet görevlisinde zihin kontrolünü sağlayan LSD isimli haplar da bulunmaktadır.” Peki, Adlî Tıp Kurumu’nun bulduğu zehirler hangileri?

Adli Tıp: Tedricen zehirlendi Adlî Tıp, Özal’ın naaşında dışarıdan veril-


19 GÜNDEM miş dört farklı toksik madde tespit etti. Zaman’da yer alan habere göre (24 Kasım), çok zehirli ve inatçı bir böcek öldürücü olan DDT (dikloro difenol trikloroethan) zehir maddesi ilk sırada yer alıyor. Tabiat ve insan vücudunda yok olmayan bu zehrin, normal sınırdan 10 kat fazlası Özal’ın naaşından çıktı. İkinci sırada seramik, pil ve akü sanayiinde kullanılan kanserojen ve toksik bir ağır metal olan kadmiyum (Cd) bulunuyor. Adlî Tıp’ın yaptığı incelemelerde ilk iki madde naaşta yüksek miktarda çıkarken dışarıdan verilen, öldürücü etkiye sahip ‘amerikyum’ ve ‘polonyum’ adlı iki ayrı radyoaktif madde de tespit edildi. Böcek zehrinin Özal’a dışarıdan sıvı ya da katı gıda maddeleriyle verildiği ifade ediliyor. Kadmiyum (Cd), vücuda alındıktan sonra kana karışıyor. Ağır metal olduğu için vücuttan atılamıyor. Kemiklerde kalsiyum yerine stoklanan kadmiyum (Cd), kemik dokularında yenilenme sürecini yavaşlatıyor ve vücuda zarar veriyor. Özal’ın vücudunda az miktarda bulunan ama dışarıdan verildiği kesin olan ‘amerikyum’ ve ‘polonyum’ ise vücutta ciddi yıkıma sebep oluyor. Kişinin günlük hayatını sekteye uğratıyor, yorgunluğa sebep oluyor. Özal soruşturmasında şüphe çeken başka gelişmeler de var. Soruşturmayı yürüten isimlerden Ankara Siyasi Şube Müdürü Yahya Kütük (2.1.1990) 39 yaşında gece yarısı evinde geçirdiği kalp krizi ile hayatını kaybetti. Kütük, Kartal Demirağ’ın memleketi Dazkırı ilçesinde kaymakamlık yapmıştı. Prof. Muammer Aksoy suikastını soruşturma çalışmalarına katılmıştı. Niyazi Adıgüzel cinayetini de takip ediyordu. Yine Özal ve Mumcu suikastı dosyalarının savcılarından Kemal Ayhan ve yerine atanan Tevfik Hancılar da kalp krizinden öldü. CHP Milletvekili Güldal Mumcu yeni çıkan kitabında (İçimden Geçen Zaman) savcıların ani ölümünün şüpheli olduğunu, otopsi yapılmadığını yazdı. Askerî Savcı Ülkü Coşkun hâkimliğe atanınca, Uğur Mumcu soruşturmasında Savcı Kemal Ayhan görevlendirildi (Nisan 1995). Ayhan, 26 Haziran’da eşi ve çocuklarının tatilde olduğu esnada evinde ölü bulundu. Kalp krizinden vefat ettiği açıklandı. Cenazesi aynı gün otopsi yapılmadan DGM Başsavcısı Nusret Demiral’ın talimatıyla defnedildi. Ayhan’ın yerine gelen Savcı Tevfik Hancılar da 27 Kasım 1997’de kalp krizinden öldü. Hancılar için de otopsi yapılmadı. Ölümünden önce (26 Kasım) muayene olan Hancılar’a doktorun, ‘Sağlığınız yerinde’ dediği belirtilmişti.

‘Özel Harp’ dedi kızı kaçırıldı Turgut Özal suikastını araştıran eski Yargıtay Savcısı Uğur Tönük, ‘Özel Harp’ iddiasını ortaya atan ilk kişiydi. Tönük, kızı kaçırılarak tehdit edildi. Soruşturmayı yarım bıraktı. Tecrübeli hukukçunun iddiasına göre Kemal Horzum bu işlerde sadece bir işçi, mutemet olabilirdi. Demirağ da sadece tetikçiydi. Her ikisinin de üstünde çok daha büyük güçler vardı. Tönük, Meclis Horzum Araştırma Komisyonu’na Demirağ’ın 74-79 arasında Ege’de artan sol hareketlere karşı bir eczacının liderliğinde kurulan kontrgerilla örgütünde eğitim gördüğünü tespit ettiklerini söyledi. Tönük, 6 Şubat 1991’de Horzum Komisyonu’na verdiği ifadede şunları söyledi: “Afyon’da eski arkadaşlarımız vardı. Onlarla konuştuk. Demirağ’ın bu kontrgerilla teşkilatının yetişmiş elemanı olduğunu tespit ettik. Ankara’ya döndüğümüzde Çetin Yetkin’le beraber Mehmet Ağar’ın yanına gittik. Dedik ki, ‘Bu adam orada halk hareketine karşı kurulan bir teşkilatın adamı. Bunu incelediniz mi? Ağar şaşırdı. Bize ‘Ağır bir sorgulama yaptık’ demekle yetindi.” Tönük, Meclis Horzum Komisyonu’na başından geçen esrarengiz hadiseyi şöyle anlattı: “Beni bir yere çağırdılar, üç kişiydiler. Adlarını bilmiyorum bu kişilerin, bankadan ayrılmamızı söylediler. Tahmin ediyorum bunlar o tarihte MİT’le ilgili adamlar olması lazım. Beni çağırıp konuşabilmeleri için o sıfata sahip olmaları lazım. Demek ki biz bazı yerlere ulaşma durumuna gelmişiz, bir tepki meydana gelmiş.”

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Haftada 2 gün oruç tut, kanserden korun! Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden Prof. Valter Longo ve ekibinin fareler üzerinde yaptığı deneylerin şaşırtıcı sonuçları açıklandı.

Güney Kaliforniya Üniversitesi'nin insanlarla yaptığı ilk klinik deneylerde, hastaların kemoterapiden önce iki gün, kemoterapiden sonra da bir gün aç kalmaya dayanıp dayanamayacakları test edildi.

BİLİM SERVİSİ Araştırmacılar, çok hızlı ilerleyen beyin tümörleri en-

1jekte edilen ve radyoterapi tedavisi yapılan fareleri 48

saati geçmeyecek şekilde defalarca aç bıraktı. Deney süresi sonunda hayatta kalan fare sayısı, sadece radyoterapi yapılıp hayatta kalmış fare sayısının iki katından fazlaydı! Prof. Longo'nun önceki çalışmaları da, kısa dönemli ‘orucun’ sağlıklı hücreleri koruduğunu, kanserli hücreleri kemoterapinin toksik etkilerine maruz bıraktığını göstermişti. 2012'nin şubat ayında, tek başına orucun bile farelerdeki birçok kanser türünü etkin biçimde tedavi ettiği açıklandı. Güney Kaliforniya Üniversitesi'ne bağlı bilim insanlarının, sonuçları Science Translational Medicine adlı akademik dergide yayımlanan deneylerinde, oruç sekiz kanser türünden beşinde tümör gelişimini ve yayılmasını yavaşlattı. Dahası da var. Tüm vücudunu kanser sarmış farelere kemoterapinin yanı sıra aç bırakıldığında (su içmelerine izin verildi), farelerin yüzde 20’si iyileşti. Kanser vücutlarına daha az yayılmış farelerin de yüzde 40’ı iyileşti. Ancak yalnızca kemoterapi ile tedavi edilen farelerin hiç biri yaşamadı. Güney Kaliforniya Üniversitesi'nin insanlarla yaptığı ilk klinik deneylerde, hastaların kemoterapiden önce iki gün, kemoterapiden sonra da bir gün aç kalmaya dayanıp dayanamayacakları test edildi. Sonuçların değerlendirilmesinden sonra, klinik çalışmaların sürebileceği belirtiliyor. Prof. Valter Longo, bu deneylere diyabet hastaları gibi risk altındakilerin ve normal ağırlıklarının yüzde onundan fazlasını kaybetmiş hastaların alınmadığını dile getiriyor. Kanser hastalarının oruca başlamadan önce onkologlarına danışması gerektiğinin altını çiziyor ve ekliyor: “Rrisklerin dengelenmesi lazım.” Prof. Longo ve Amerika'nın Ulusal Yaşlanma Enstitüsü'nden araştırmacılar, orucun etkisini anlamak amacıyla göğüs kanseri türlerinden birini detaylı olarak inceledi. Besinsiz kalan sağlıklı hücrelerin kış uykusuna benzer bir sürece girdiği, buna karşın besinsiz kalan kanser hücreleri-

nin DNA'larını parçalayan zararlı moleküllerin oluşmasıyla tahrip olduğu tespit edildi. Dünyanın en ünlü nörobilimcilerinden olan Prof. Mark Mattson, “organların işlevinin bozulması ve hastalık şeklinde kendini gösteren yaşlanmayı yavaşlatma yöntemlerinden biri, aldığımız enerjiyi azaltmak” diyor. Prof. Mattson ve meslektaşları, American Association for the Advancement of Science'ın (AAAS) şubat ayında yapılan toplantısında önemli açıklamalarda bulundu. Mattson haftada iki gün oruç tutmakla, alzaymır ve parkinson hastası olma riskinin önemli ölçüde azalacağını belirtti. Deneyler oruç tutturulan hayvanların, beyinde dejenerasyona ve felce neden olan mekanizmalara karşı korunduğunu gösteriyor. Amerika'nın Salk Enstitüsü'nden araştırmacıların mayıs ayında yayımlanan çalışmaları da çok ilginç sonuçlar ortaya koydu. Gün içinde sadece sekiz saatlik bir süre içinde beslenmelerine izin verilen fareler, serbestçe yiyen farelerden daha sağlıklı çıktı. Oysa, iki grup farenin de aldığı kalorilerin yüzde atmışı yağdan geliyordu. 100 gün sonunda serbestçe yiyen fareler şişmanladı, kolestrol ve kan şekerleri yükseldi, karaciğerleri zarar gördü. Diğer farelerde ise hiç bir sağlık problemine rastlanmadı. Araştırma ekibinden Dr. Megumi Hatori uyarıyor: “Bundan, oruç tuttuğumuz sürece çok miktarda sağlıksız besin tüketebileceğimiz anlamı çıkarılmamalı” diyor. Mayıs ayında Utah Eyaleti'nde bulunan Intermountain Tıp Merkezi de, orucun kalp damar ve diyabet hastası olma riskini azalttığını açıkladı. Orucun etkilerine dair araştırmalar yapan Intermountain Tıp Merkezi doktorlarından Benjamin Horne'a göre, gelecekte diyabet ve koroner kalp hastalığını önlemek için doktorlar reçetelere oruç tedavisi yazabilir. Araştırmalar, gün içinde yalnızca sekiz saatlik bir süre içinde beslenmelerine izin verilen farelerin, serbestçe yiyen farelerden daha sağlıklı olduğunu gösterdi. Oysa, tüm fareler aynı kaloriyi alıyor, yüksek miktarda yağ ile besleniyordu. Solda zaman kısıtlaması olmadan beslenen farelerden birinin karaciğerindeki yağ birikimi görülüyor.


20 GÜNDEM

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

840 milyon insan her gece aç uyuyor 57 ülkede 50 bini aşkın kişiyle yapılan bir araştırma dünya genelinde açlık oranının en yüksek olduğu ülkelerin başında Sudan’ı gösterdi. Buna göre ülkede yaşayan her 5 kişiden 4’ü gece yatağına aç giriyor. Uluslararası bir açlık algısı araştırmasına

1göre, dünya nüfusunun yüzde 12’sinin

'Financial Times Deutschland' dan ilginç veda SEYIT ARSLAN VİYANA Alman ekonomi basınının en büyük

1iki gazetesinden biri olan 'Financial

KÜNYE

Times Deutschland' yolun sonuna geldi. Gazete son sayısında siyah zeminli birinci sayfa ve 'Final Times' ismi ile çıktı. Çalışanların okurların önünde eğildiği bir fotoğrafta son sayıda yayımlandı. Gruner + Jahr grubu geçen ay gazetenin yayın hayatına son verileceğini ve beraberinde aynı grupta yer alan iki süreli yayının daha kapatılacağını duyurmuştu. G+J’nin yeni yönetim kurulu başkanı Julia Jaekel daha önce yaptığı bir açıklamada “dijital dönüşüme karşı çekingen davrandıklarını” dile getirerek, yıllardır ettikleri zararı telafi etme fırsatını kaçırdıklarını ima etmişti. Neoliberal ekonomi politikalarına karşı eleştirel çizgisiyle öne çıkan FTD’nin kapatılacağını öğrenen Başbakan

Angela Merkel durumu “Bunca yılın ardından bu çok kötü bir haber.” şeklinde olmuştu. Financial Times Deutschland gazetesi ekonomi konularına getirdiği farklı bakış açısıyla medya dünyasında yeni bir soluk olmayı başarmıştı.Alınan kararla birlikte FTD’de istihdam edilen 364 çalışan işsiz kaldı. Yayın hayatına 21 Şubat 2000′de başlayan “Financial Times Deutschland” yayınlandığı ilk günden bu yana zarar etmeyi sürdürüyordu. Gazetenin son iki yılda ettiği toplam zararın ise 250 milyon Euro’yu bulduğu belirtiliyor. Abone sayısı son olarak 41 bin 600′e gerileyen FTD’nin bayi satışı ise 3 bin 100′e düşmüştü. Frankfurter Allgemeinen Zeitung gazetesinin verdiği habere göre çalışanlara 40 milyon Euro tazminat ödenmesi bekleniyor.

Sahibi/Publisher: ZAMAN ApS Yönetim Kurulu Başkanı/Chief Executive Officer Vedat Oğuz Genel Yayın Müdürü Editor-in-Chief

Haber Merkezi Redaktion Center

Grafik Tasarım Sebahattin Çelebi

Kamil Subaşı k.subasi@zamaniskandinavya.dk

Hasan Cücük, Emre Oğuz, Menaf Alıcı, İbrahim Kaya, haber@zamaniskandinavya.dk

Reklam Advertising +45 71 51 43 85 reklam@zamaniskandinavya.dk

Banka bilgileri: Danske Bank: Reg nr. 3129 Kontonr. 16922552 IBAN: DK57 30000016922552 • SWIFT-BIC: DABADKKK

CVR-nr. 25065557

ÜLKE VE BÖLGE TEMSİLCİLİKLERİ • İsveç: İbrahim Kaya .......................................................................................... + 46 76 160 46 03 • Norveç: Ömer Fevzi İpek .................................................................................. + 47 21 39 54 57 • Finlandiya: Fahrettin Çalışkan .......................................................................... + 358 505 48 03 33 • Grönland, İzlanda: Mehmet Bayhan ................................................................ + 45 52783966 • Aarhus: Rasim Atakan ...................................................................................... + 45 42 78 93 64 • İstanbul: Salih Beşir .......................................................................................... + 90 5332 83 89 86

Reklam ............................reklam@zamaniskandinavya.dk ................................+45715 14 385 Haber: ..............................haber@zamaniskandinavya.dk Okur Hattı: ..................okurhatti@zamaniskandinavya.dk Abone: ..............................abone@zamaniskandinavya.dk ................................+4570206970 Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberlerin yayın hakları ZAMAN ApS’ye aittir. Yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir. ZAMAN Aps • Holsbjergvej 41 B • 2620 Albertslund • Tlf: + 45 70 20 69 70 İnternet: www.zamaniskandinavya.dk • Baskı: OTM AVISTRYK IKAST | ISSN: 1903 6892

yeterli gıdaya erişimi yok. Bu da yeryüzü genelinde 840 milyon insana karşılık geliyor. Barem Research ve global ortağı WIN/Gallup International’ın 57 ülkede 50 bini aşkın kişiyle yaptığı araştırma, bu oranın Türkiye’de ise yüzde 16,2 olduğunu ortaya koydu. Çalışmanın detaylarına bakıldığında dünya nüfusunun yüzde 3’ünün “sürekli”, yüzde 9’unun ise “zaman zaman” açlık çektiği, toplamda açlık hissi duyanların oranının da bu itibarla yüzde 12 olduğu görülüyor. Türkiye genelinde yüzde 16,2 olan “sürekli’’ veya “zaman zaman” yeterli gıda bulamayanların oranı, çalışanlar arasında yüzde 12, çalışmayanlar arasında yüzde 19,3 seviyesinde. Araştırma, Türkiye’de alt düzey statüdekilerin üçte birinden fazlasının yeterli gıdaya ulaşamadığı için açlık çektiğini gösteriyor. Yine aynı araştırmaya göre, İsrail’in uyguladığı ambargo nedeniyle uluslararası yardımın ulaştırılamadığı Gazze ve Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilerin yüzde 52’sinin yeterli gıdaya erişimi yok. Sudan’da yaşayanların ise yüzde 80’i açlık çekiyor. Ülkelerin, “çok zengin”, “zengin” ve “düşük” gelirli olarak üç gruba ayrıldığı araştırma, açlık duygusu seviyesinin, bütün gruplarda neredeyse aynı olduğunu ortaya koydu. Araştırmaya göre, 57 ülke içinde yalnızca 14 ülkede açlık duygusuna kapılanların oranı yüzde 5’in altında. Açlık duygusuna sahip kişilerin en az olduğu ülkelerin başında yüzde 1 ile kişi başına milli geliri 10 bin doların altında olan Tu-

nus geliyor. Vietnam ve Azerbaycan da düşük gelirli grupta olmalarına rağmen yüzde 4 ile açlık algısı düşük ülkeler arasında yer alıyor. Buna karşılık kişi başına milli geliri 45 bin doların üzerinde olan ABD’de yeterli gıdaya ulaşamadıklarını belirtenlerin oranı yüzde 22 seviyesinde bulunuyor. Dış Haberler Servisi


21 GÜNDEM Devlet bir adım önde olamaz mı?

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Kürt meselesinde neredeyse 30 yıldır bir ileri iki geri gidiyoruz. Bu süre zarfında ne zaman barış umutları yeşerse karabulutlar ülke gündemine çöreklendi, çözüm hep başka bir bahara ertelendi. BÜNYAMİN KÖSELİ Terörün silahla bitirilebileceğini öngören

1siyasiler, 90’lı yıllarda kontrolü tamamen

askerin eline bıraktı. Antidemokratik uygulamalar, PKK’nın harekât alanını genişletti, örgüt tarafından hep bir koz olarak kullanıldı. Devlet, adeta kendi eliyle PKK’yı besledi, ömrünü uzattı. Başbakan Erdoğan’ın Pakistan dönüşünde, yaptığı, “Silah bırakıldığı andan itibaren örgüt yöneticileri başka ülkelere gidebilir.” açıklaması bir anda herkesi umutlandırmıştı. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Erdoğan’ın sözlerini değerlendirirken şu ifadeleri kullandı: “Terörün yurtiçi ve yurtdışı boyutları var. Hepsine çok ciddi bir şekilde çalışıyoruz. Örgüt yöneticilerinin yurtdışına çıkması bir karardan çok üzerinde çalışılacak bir konu olarak önümüze geliyor.” Bu ifadelerle birlikte PKK’nın 160 civarındaki üst düzey yöneticileri için Polonya ve Beyaz Rusya alternatifleri basına yansıdı. Başbakan’ın İspanya’ya hareket etmeden önce havaalanında yaptığı, BDP’lilerin dokunulmazlığının kaldırılacağına dair açıklama ise bir anda yumuşayan havayı tersine çevirdi. BDP’li Gültan Kışanak’tan cevap gecikmedi: “Anamızdan milletvekili doğmadık, bedel ödemekten korkmayız.” İşte son bir haftada yaşanan bu trafik aslında barışın öyle kolay olmayacağını gösteriyor. Meselenin çözümüne dair yıllardır kafa yoran uzmanlara göre çok kapsamlı bir barış planı hazırlanmalı ve devlet her zaman bir adım önde hareket ederek terör örgütünün prim yapacağı ‘açık kapılar’ bırakmamalı. Peki, istismar edilen bu açık kapılar neler? Ankara’da ikamet eden bir güvenlik yetkilisi, PKK’nın bugüne kadar devletin açıklarını iyi tespit ettiğini ve bunu bir propaganda malzemesine dönüştürmekte büyük bir başarı gösterdiğini söylüyor. Örgüt, bu açıkları, yaptığı eylemleri meşrulaştırmak için kullandı ve bunu başararak toplumsal bir taban buldu. Kürt meselesinde devlet kurumlarının empati yapması gerektiğini ifade eden yetkili, “İnsan olmaktan kaynaklanan hak ve özgürlükleri kimseye çok görmemek gerek. Bu hak ve özgürlükler çerçevesinde bizim PKK’ya rağmen Kürtlerle ilgili hangi adımları atmamız gerekiyorsa bunlar atılmalı. Bir Kürt ailede dünyaya gelseydik, böyle bir kültür çevresinde yetişseydik olay ve hadiselere nasıl bakardık? Dünden bugüne Türkiye’de yaşayan bütün vatandaşlara eşit yakınlıkta, eşit uzaklıkta olsak onların hak ve özgürlüklerini gözetebilseydik bu sorunları yaşamazdık. 30-40 yıl önce bu adımlar atılsaydı PKK bugün marjinal bir sol örgütten farksız olurdu. Devletin bütün adımlarını bir strateji çerçevesinde atması gerek. Örgüt, kendi hesapları doğrultusunda netice alana kadar gitmek istediği noktaya kadar gidecek. Uluslararası dengeleri de gözetecek.” diyor.

TRT Şeş’le örgüt ters köşe olmuştu Türkiye, TRT Şeş’in açıldığı 2009 yılını, “Kürtçe kanal ülkeyi böler mi?” tartışmalarıyla geçirdi. Bizzat devlet tarafından yasaklı sayılan bir dilin artık televizyon ekranlarından yayın yapan kanalı, müzisyeni, dizi ve filmleri vardı. Devletin bu cesur adımını Kürtler büyük bir coşkuyla karşıladı, “Bugünleri de görecek miydik?” diyenler oldu. Sanatçı Şivan Perver ve Rojin kanal hakkında müspet düşüncelerini bildirdi. Ama PKK bu adımla birlikte ters köşe oldu çünkü yıllardır sürdürdüğü “Devlet dilimizi yasaklıyor” söylemi boşa düşmüştü. Örgüt ters köşe olmanın verdiği şaşkınlıkla bu kez de TRT Şeş’in programlarına çıkan Kürt sanatçıları tehdit etti.

mokratik alanın sınırlanması için hazırlanan bir tuzak olarak görüyorum. 1994 yılında biz bu tuzağı düştük, ama şimdi aynı tuzağa düşmememiz gerekir. Toplum ve medya, BDP’li siyasetçilere toleranslı davranmalı. Dokunulmazlıklar kalkar da bir savcı tutuklama kararı çıkarırsa hiç kimsenin içinden çıkamayacağı bir sürece gireriz.” diyor.

Uludere’deki belirsizlik PKK’ya prim yaptırmaya devam ediyor

‘Kuşlar bile dillerini konuşuyor biz konuşamıyoruz!’

Kürtçe için artık üniversitelerde bölümler açılıyor, ilköğretimlere seçmeli dersler koyuluyor. Devlet, Kürt dilinin ve bu dile ait kültürün gelecek nesillere aktarılması adına kalıpları geç de olsa kırmaya çalışıyor. Bunların hepsi Kürt sorununun çözümü adına devlete artı bir puan kazandırıyor. Böylelikle PKK’nın istismar ettiği noktalardan biri yok edilmiş oluyor. Abdullah Öcalan, geçmiş dönemlerde sıkça “Kuşlar bile dillerini konuşuyor biz konuşamıyoruz!” cümlesini tekrarlamaktaydı. Yazar Orhan Miroğlu’na göre Öcalan’ın bu ifadesini tamamen ‘istismar’ olarak görmek doğru değil, çünkü bir gerçeklik payı var. Özellikle 90’lı yıllarda devlet Kürt kimliğini, buna paralel olarak da Kürtçeyi yok saydı. Güneydoğu’da Kürtçe kaset dinlenmesine bile tahammül edilmiyordu. 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte Kürtler adeta bilinçli olarak dağa çıkmaya zorlanmıştı. Miroğlu, Kürtçe eğitimin önündeki engellerin kaldırılmasını önemli bir

adım olarak özetlemekle birlikte, “Yeterli öğretim kadrosunun oluşması için ciddi çalışmalar yapmak gerek.” hatırlatmasında bulunuyor.

1994 tuzağına tekrar düşmeyelim 2 Mart 1994 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde yaşananlar hâlâ hafızalardaki tazeliğini koruyor. O gün dokunulmazlıkları kaldırılan DEP’li milletvekilleri meclis çıkışında sivil polisler tarafından apar topar gözaltına alındı. Bu görüntüler dış basında da geniş yer edinmişti. DEP’lilerin cezaevine gönderilmesinden en çok da Abdullah Öcalan memnun olmuştu, çünkü Kürt sorununu uluslararası bir boyuta taşımıştı. Yazar Orhan Miroğlu, o dönemde devletin verdiği yanlış kararla bir istismar mecrasının açıldığını söylüyor. Türkiye’nin bugün aynı tehlikeyle karşı karşıya olduğunun altını çizen Miroğlu, “BDP’lilerin silahlı insanlarla kucaklaşması tabii ki vahim bir görüntü. Bu görüntüler dünyanın her yerinde eleştirilir. Ben bu yaşananları Türkiye’de de-

Geçtiğimiz yıl Uludere’de yaşanan üzücü olay belki de en çok PKK’nın elini güçlendirdi. Örgüt, 33 kurşun katliamına atıfta bulunarak tarihsel süreçte, devletin Kürtlere olan bakış açısının değişmediği tezini güçlendirdi, cenazeler üzerinden adeta gövde gösterisi yaptı. Bu çabası sonuçsuz kalmadı, bölge halkı Uludere faciasından sonra örgütün kepenk kapatma eylemlerine neredeyse firesiz bir şekilde destek verdi. Uludere olayının aydınlatılmamasının vicdanları kanatmaya devam ettiğini söyleyen Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Hüseyin Yayman, “Uludere, Kürt meselesinde psikolojik bir eşiğe dönüştü. Zaman içinde mahiyet değiştirerek simgesel bir anlam kazandı. Ankara, Uludere’nin yarattığı infiali görmüyor. PKK ise bunu bir propaganda malzemesi olarak kullanıp, sokağı mobilize ediyor. Uludere aydınlatılabilirse, bölgedeki diğer faili meçhullerin üzerindeki şal kalkabilir. Yakın gelecekte bölgede gerçekleşen tüm karanlık olayların tek tek aydınlatılacağına inanıyorum.” diyor.

Değiştirilen yer isimlerinin iadesine… Türkiye’de 1940 yılından bu yana neredeyse 30 bine yakın köy, kasaba ilçe ve ilin ismi değiştirildi. Bunların çoğu da Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bulunan yerleşim yerleriydi. Değişiklikler, 12 Eylül darbesinden sonda da bilinçli olarak devam etti. Yapılan değişikliliklerle birlikte yerleşim yerlerinin kültürel ve tarihi dokusu zedelendi. PKK, bu değişiklikler üzerinden siyaset yapmasını da iyi bildi ve Kürtlere, “Zorla değiştirilen yer isimlerinin iadesi için savaşıyoruz!” şeklinde propaganda yaptı. Hükümetin attığı demokratik adımlarla birlikte bölgedeki yer isimlerinin iadesi gündeme geldi fakat hatırı sayılır bir süre geçmesine rağmen hâlâ bu konuda net bir sonuç alınamadı.


22 DÜNYA Gazze’nin kadın polisleri

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Gazze Şeridi’nde 200 bayan polis görev yapıyor. Sadece trafik ve kapı nöbetine değil, erkek meslektaşlarına verilen bütün görevlere onlar da çıkıyor. Yapılan operasyonların öncüleri yine onlar.

Kıyafetleri rahat hareket etmeleri için esnek kumaştan yaptırılmış. Albay Nermin, diğer polislerden hiçbir farklarının olmadığını vurguluyor. Bir defasında hırsızlık yapan bir adamın evine operasyona gidilmiş. İçeriye her zamanki gibi bayan polislerden biri girmiş. Hırsız, polisi boynundan yakalayarak rehin almak istemiş.

MEHMET ALİ POYRAZ Uzun yıllar İsrail ablukası altında

1kalan Gazze’de hayat oldukça zor.

Hele güvenliği sağlayan kadınlar için daha da zor. Yakılan, yıkılan şehirde kısıtlı imkânlarla halka hizmet vermeye çalışıyorlar. İsrail’in Gazze’ye yönelik 8 gün süren hava saldırısının ardından birçok kamu binası yıkıldı. Bunlardan 16 tanesi de polise ait. Sağlam kalanlardan birinin kapısını çalıyoruz. Girişte binanın içindeki yoğunluk dikkat çekiyor. Binaları yıkılan polisler, sağlam kalan bu merkezde bir oda kapma telaşındalar. Bahçede inşaat halindeki binanın içinden Arapça “Rahat, hazır ol” sesleri yükseliyor. Bir grup bayan polis, eğitim için sınıfları olmadığı için henüz tamamlanmamış inşaatta, tuğlaların arasında talim yapıyor. Bizi Gazze Şeridi’nin kadın polislerinden sorumlu Albay Nermin Adven karşılıyor. Hepsi tesettürlü olan bayan polislere silahlı eğitim veriliyor. Konu silah ve güvenlik olunca işleri biraz zor. Dar alana sıkışmış bir milyon 750 bin kişiye hizmet vermek zorundalar. Nüfusa göre bayan polis sayısı oldukça az. Bütün Gazze Şeridi’nde 200 bayan polis görev yapıyor. Neyse ki asayiş olayı pek yaşanmıyor. Buna rağmen bayan polisler eğitimden geri durmuyor. Sadece trafik ve kapı nöbetine değil, erkek meslektaşlarına verilen bütün görevlere onlar da çıkıyor. Yapılan operasyonların öncüleri yine onlar. Olay mahallinde kapıyı onlar çalıyor. İçerideki aile mahremiyetine özen gösteriyorlar. İslami değerler ön planda tutuluyor. Türbanlarıyla görevden göreve koşturuyorlar. Kıyafetleri rahat hareket etmeleri için esnek kumaştan yaptırılmış. Albay Nermin, diğer polislerden hiçbir farklarının olmadığını vurguluyor. Bir defasında hırsızlık yapan bir adamın evine operasyona gidilmiş. İçeriye her zamanki gibi bayan polislerden biri girmiş. Hırsız, polisi boynundan yakalayarak rehin almak istemiş. Ama bayan polis,

hırsızı etkisiz hale getirerek kelepçeyi vurmuş koluna. Olay yerinde önce olmak elbette ki tehlikeli ama yıllardır savaşın içinde yaşayan Gazzeli kadınlar buna alışmış. Çocuğunu kendi elleriyle toprağa verenler, eş, anne, baba ve kardeşlerinin arkasında gözyaşı dökenler onlar. Adı konulmamış, sonu olmayan bir savaşın içinde akıp gidiyor hayatları. Türkiye’de son yıllarda artan kadına yönelik şiddet olaylarını hatırlayıp soruyoruz Nermin Hanım’a; Gazze’de benzer vakalar yaşanıyor mu diye. Nermin Hanım, esprili bir dille, “İsrail’in şiddetinin üstüne bir de koca zulmü çekilmez.” diyor. Gazze halkının kapalı bir toplum olduğunu anlatarak, bu tür olayların polise çok yansımadığını söylüyor. Polise akseden kadına yönelik şiddet vakalarını da uzlaşma yoluyla çözüyorlar. Bunun için uzman bir ekip kurulmuş. Şiddet gösteren kocaya İslam dininin kadına verdiği değer anlatılarak telkinde bulunuluyor. Eğer koca, şiddetten vazgeçmezse mahkeme yolu görünüyor. Nermin Hanım, kendi çabalarıyla bir de kadın sığınma evi kurmuş. Şiddetten vazgeçmeyen kocadan ayrılan kadın buraya yerleştirilip rehabilite ediliyor. Zaman zaman değişse de şimdilik bu evde 20 kişi kalıyor. Gazze’de kadın cinayeti pek görülmüyor. Nermin Hanım on yılda bir tane kadın cinayeti yaşandığını belirtiyor. Türkiye’ye kıyasla oldukça düşük bir rakam. Bu kadar zorluğun yanında onlar aynı zamanda bir ev hanımı. Nermin Hanım evde üniformasını çıkarınca başka bir role bürünüyor. Kocasına hizmet etmek, çocuklarıyla ilgilenmek onun en büyük zevki. İşle evi birbirine karıştırmıyor.


23 DÜNYA Mursi, aldığı kararları iptal etti DIŞ HABERLER Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin tartışmalara neden olan anayasal düzenlemeler çerçevesinde aldığı kararları iptal ettiği bildirildi. Mursi'nin daveti üzerine, 54'ten fazla parti temsilcisi ve Mısır'ın önde gelen isimlerinin katıldığı diyalog toplantısı 11 saatlik bir görüşmenin ardından sona erdi. Toplantının ardından basın mensuplarının karşısına çıkan Mısır Anayasa Hazırlık Komisyonu üyesi Muhammed Selim el-Avva, ''Mısır Cumhurbaşkanı, anayasal düzenlemeler çerçevesinde aldığı kararları iptal etti ve yeni anayasal kararlar alındı'' dedi. Yeni anayasal kararların ilk maddesi, 22 Kasım'da alınan kararların iptaliyle başlıyor, ikinci madde ise 25 Ocak 2011 ile 30 Haziran 2012 tarihleri arasında göstericilerin ölümüne sebebiyet veren kişiler hakkında beraat kararı alınmış olsa ya da temyize başvurmuş olsa dahi yeni delillerin ortaya çıkması halinde yargılanmalarına yeniden başlanacağını içeriyor. Üçüncü madde ise şöyle: 15 Aralık'ta yapılacak referandumda anayasa taslağı kabul edilmezse, yeni bir

1

komisyon oluşturmak için en az 3 ay içinde seçim yapılacak, belirlenen komisyon da işini en fazla 6 ay içinde bitirecek. Cumhurbaşkanı, anayasayı onayladıktan sonra seçmenleri 30 gün içinde referanduma çağırabilecek. Dördüncü maddede, anayasal

düzenlemeler çerçevesinde alınan yeni kararların hiç bir kurum tarafından yargıya taşınamayacağına yer verilirken, beşinci madde ise anayasal düzenlemeler çerçevesinde alınan kararların resmi gazetede yayımlanmasının ardından uygulanabileceğini içeriyor.

Esed’den firarlarla eriyen orduya ‘intihar’ emri SERKAN SAĞLAM Zaman’ın muhalif kaynaklar-

1dan aldığı bilgilere göre Suri-

ye’de her geçen gün güç kaybeden Beşşar Esed, askerlerinden, abluka altındaki üslerden çıkarak ölümüne savaşmalarını istiyor. Emre uymayan birlikler ise hava kuvvetleri tarafından bombalanmaya başladı bile. Suriye’de 22 aydır devam eden iç savaş sona doğru yaklaşıyor. Muhalifler, başkent Şam’ın 15 kilometre kuzeyinde kontrolü sağladı. Şam Havaalanı’nın 2 kilometre etrafında muhaliflerle Esed güçleri arasında çatışmalar yaşanıyor. Beşşar Esed rejimi, muhaliflerin kontrol ettikleri bölgelerde kalan askerî birliklere kışlalardan çıkarak muhaliflere karşı savaşmalarını emrediyor. Birlik komutanları ise etrafı muhalif askerlerce sarılan birliklerden çıkmalarının intihar olacağını söyleyerek çıkmayı reddediyor. Esed’e bağlı savaş uçakları ise gözdağı vermek için Halep’te emri uygulamayı reddeden askerî üslerin civarlarını bombalamaya başladı. Uçakların, İdlib’e bağlı Duveyli bölgesinde bulunan Hava Savunma ve Radar Birliği’ni bombaladığı bildirildi. Bölgedeki muhalif komutanlar, savaş uçaklarının, birlikteki uçaklara karşı etkili gelişmiş silahların kendi ellerine geçmemesi için kendi birliklerini bom-

baladığını, onlarca askerin de saldırıda öldüğünü öne sürdü. Telsizlerden birliklere gelen emirleri dinleyen muhalif komutanlara göre, bu durum Esed rejiminin artık tamamen köşeye sıkıştığının kanıtı. Muhalifler, ele geçirdikleri bölgelerdeki büyük askerî kışlaları da kontrol altında tutuyor. Kışlaların etrafına mayın ve ağır silahlı muhalif askerler yerleştiriliyor. Muhaliflerin yoğun oldukları bölgelerde kalan askerî kışlaların komutanlarıyla temas kuran Suriye ordusundan ayrılarak muhaliflere katılan subaylar, silah kullanmamaları karşılığında kendilerine saldırılmayacağını belirtiyor. Esed sonrası dönemde can güvenliklerinin de korunacağı taahhüt ediliyor. Kışlalarda bulunan askerlerden ailelerinin yanına dönmek isteyenlere de

güvenli geçiş sağlanacağı garanti ediliyor. Ancak daha önce muhaliflere karşı silahlı operasyonlarda bulunan bazı birlikler, ölüm-kalım savaşında infaz edilme korkusu nedeniyle teslim olmayı reddediyor. Özgür Suriye Ordusu ile Esed birlikleri arasındaki çatışmalar devam ederken ordudan firarlar da artıyor. Muhalif komutanlara göre ordudan günlük en az 200 kişi firar ediyor. Binlerce asker de firar etmek için fırsat bekliyor. Firar ve kayıplarla Suriye ordusu 600 binden 280 bine kadar düştü. Bu nedenle kayıplarını telafi etmek isteyen Esed yönetimi, mezhepçi duygularla hareket eden Şebbiha milislerini orduya komutan ve asker olarak alıyor. Muhaberat ve Şebbiha milislerinin sayısının ordudan daha fazla olduğu belirtiliyor.

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Joost Lagendijk

Tüm Türkler Kemalist mi? Birkaç hafta önce bir Türk arkadaşımla öğle yemeği yiyordum, kendisi en iyi şekilde bu ülkedeki yeni seçkinlerin tipik örneği diye nitelenebilir: Dindar, iyi eğitimli, kendinden emin, kültürel açıdan muhafazakâr ama ekonomik açıdan liberal. Hep AKP’ye oy vermiş ama sohbetimiz sırasında partinin politikaları ve Başbakan’ın davranışlarından giderek artan rahatsızlığını dile getirdi. Kendisinden bir izah istediğimde, bana ‘‘Unutma, biz Türkler, hepimiz alttan alta Kemalist’iz.’’ dedi. Şaşkın şaşkın bakınca, ne demek istediğine açıklık getirdi. On yıllardır Cumhuriyet’in kurucusunun ilkelerine dayalı eğitimden geçtikten sonra, kendilerini asla Kemalizm ile tanımlamayıp büyük ihtimalle muhafazakâr diye niteleyen Türkler bile, toplum ve siyasete yönelik belli bir anlayışa yakalanıyor. Bu anlayışa göre otoriter eğilimli liderler ilerleme ve gelişmenin ön şartı kabul ediliyor. Arkadaşım, son dönemde AKP liderlerinin sergilediği patronluk taslayan tavırlardan hiç hazzetmese de, bu hallerine hiç şaşmamış. Ona göre, 80 yıllık beyin yıkamadan sonra olup olacağı bu. Geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın Muhteşem Yüzyıl dizisini kınamasına yönelik İhsan Dağı’nın isabetli eleştirisini okurken, aklıma arkadaşım geldi. Dağı’ya göre, “Hastalık Kemalistlerden muhafazakârlara geçmiş gibi: Halkın yapması gereken tercihleri onlar yapıyor. (…) Kemalistler demokrasiyi sevmezdi. Halkın hükümete ‘doğru’ insanları getirmeyeceğinden korkarlardı, elbette ‘doğru’ insanlar Kemalistlerin kendisiydi. Şimdi de muhafazakârlar ‘tercih özgürlüğünü’ sevmiyor, zira halkın ‘doğru ahlakî değerleri’ seçmeyeceğinden korkuyor, dolayısıyla ahlakı –kendi savundukları ahlakı- vazediyorlar.’’ Dağı, devlet aygıtını kullanarak yeni bir toplum yaratma Erdoğan ve Mursi’nin hem eğilimi aleyhinde düşündükselefleri hem de ideolojik lerini güçlü ve ikna edici şekarşıtları olan Atatürk ve Nasır kilde söylüyor. Bu ‘toplum gibi hareket etmeye mühendisliği’ girişimlerini meyletmelerinin bir tesadüf kabul edilemez buluyor, olmadığı, uzun zamandır çünkü demokrasi değil otosistemleşmiş siyasî kültürlerin riter hükümet biçimi doğusonucu olduğu konusunda Dağlı, ruyor. Cook ve arkadaşımla hemfikirim. Benzer bir savı, bu hafta Amerikan Dış İlişkiler Konseyi’nden Steven A. Cook ortaya koydu. Tek farkla ki, Cook Türkiye’den değil, Mısır’dan bahsediyordu. Cumhurbaşkanı Mursi’nin kendisine her türlü yargı kontrolünün üzerinde mutlak yetki bahşetme ve Müslüman Kardeşler’in (MK) tahakkümünde hazırlanan yeni anayasa taslağını alelacele referanduma götürme kararı üzerine Mısır siyasetinin kilitlenmesine izah getirmeye çalışıyordu. Cook’a göre ‘‘1952’de iktidara gelip Cemal Abdül Nasır, Enver Sedat, Hüsnü Mübarek’i üreten Hür Subaylar gibi, MK de, Yale Üniversitesi antropoloğu James Scott’un tabiriyle ‘yüksek modernist’. (…) Kendilerini, Mısır’ı yeniden inşa etmeye tek başına ehil öncü kuvvet sanıyorlar ve bunun sonu gözükmeyen bir modernleşme seferberliği gerektirdiğini fark ediyorlar.’’ Scott’un bakış açısından, ‘yüksek modernizm’, insan yaşamlarının nasıl düzenleneceğini yerel halktan daha iyi bildiklerini tahayyül eden yetkililerin dayattığı elitist bir ideoloji. Bu modernleştiriciler laik de olabilir dinci de. Cook, MK’nin siyasî gündemini ilerletmek için dini kullandığını düşünüyor. Selefi Mübarek gibi Mursi’nin de, halkın kendisiyle partisine farklı düşünenleri kaale almadan yönetme yetkisi verdiğine inanmasından korkuyor. Görünüşte radikal biçimde farklı arka plan ve ideolojileri olan siyasî aktörlerin eylemleri ve tutumları için ortak kökenler bulmaya yönelik tüm bu çabaları okumak ilginç oluyor. Lakin ele alınan her toplumun derin, yapısal karakteristiklerinin kişisel tercihler ya da değişen şartlardan bağımsız standart politikalar üretmesine yönelik tarihin statik bir yorumuyla kalakalma tehlikesi de var. Erdoğan ve Mursi’nin hem selefleri hem de ideolojik karşıtları olan Atatürk ve Nasır gibi hareket etmeye meyletmelerinin bir tesadüf olmadığı, uzun zamandır sistemleşmiş siyasî kültürlerin sonucu olduğu konusunda Dağlı, Cook ve arkadaşımla hemfikirim. Aynı zamanda toplumların gelişebileceğine, geçmiş hatalarından ders çıkarabileceğine ve derinlere kök salmış uygulamaları değiştirebileceğine inanıyorum. Pek çok Türk’ün artık oturmuş, kemikleşmiş Kemalist refleksleri var kesinlikle. Bu kötü alışkanlıklardan kurtulmak için en az bir neslin geçmesi gerekecek. Mısır’da muhtemelen iki neslin… j.lagendijk@zaman.com.tr


24KÜLTÜR SEVİNÇ ÖZARSLAN Pratik zekâsı ve hazır cevaplılığıyla

1Karadeniz insanını temsil eden

Bazı duyarlı Karadenizliler, o günlerden bu yana imajı bozulan Temel’e sahip çıkma derdindeler. 1996’da ‘Karadeniz Fıkraları Ajansı’nı kuran Hikmet Aksoy, o isimlerden biri. Aksoy, sırf bu amaçla 8 fıkra kitabı derledi. Karadeniz’de hayat zaten fıkra gibi aktığı için arkadaşlarının da yardımıyla bildiği, duyduğu 2 bin 200 fıkrayı bir araya getirdi.

‘Temel, Fadime, Dursun, İdris’ gibi karakterler, belden aşağı espri yaparak eğlence anlayışı üretenlerin maskarası oldu. Geçen hafta gösterime giren, kaba komedi tarzındaki “Moskova’nın Şifresi: Temel” filmini, bir buçuk saat vakit ayırıp izledik. Filmde yaklaşık 50 kez küfür edildi. Bir buçuk saat gibi kısa bir zamanda bu kadar küfür duymak insanın yaratılış ayarlarını bozuyor. Geçen sene ilki yapılan ve 686 bin kişinin izlediği “Sümela’nın Şifresi: Temel” filminde de benzer yoğunlukta küfür vardı. Küfrün yer aldığı ilk film elbette bunlar değil. Evde, sokakta, televizyonda, işyerinde, otobüste hayatımızın her alanında maalesef küfürle karşılaşabiliyoruz. Ancak duyarlı Karadenizliler, ‘küfürbaz ve belden aşağı konuşan Temel’e oldukça karşı. Sesler genellikle Trabzon’dan yükseliyor. Kimi tepkisini açıkça dile getirirken, kimi memleketlerine yeni yeni set kurmaya başlayan sinema ve televizyon dünyasının güzide isimlerini kırmamak için eleştirilerini dengeli bir üslupla dillendiriyor. Aslında bu tepkiler yeni değil. Önce fıkralarla başladı. 1998 yılında Sabah gazetesinin Trabzon’un Arsin ilçesindeki baskı tesisleri sırf bu nedenle kurşunlanmıştı. O zamanlar gazetenin yazarı olan Selahattin Duman, köşesinde müstehcen bir Karadeniz fıkrasına yer verince Sabah’ın Trabzon’da satılmaması için kampanyalar bile düzenlenmişti. Bir diğer olay ise 2006’da yaşandı ki, bu daha vahim. Trabzon Valiliği ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü, her fırsatta Karadeniz’in incisi diye lanse ettikleri şehirleri için milyarlar harcayıp bir kitap bastırdılar. Kitapta öyle bir fıkra var ki, şehirde olay çıkmasına neden oldu. Bir süre kitabın kapağı bantlandı. Sonra da toplatılıp yeniden basıldı. Bazı duyarlı Karadenizliler, o günlerden bu yana imajı bozulan Temel’e sahip çıkma derdindeler. 1996’da ‘Karadeniz Fıkraları Ajansı’nı kuran Hikmet Aksoy, o isimlerden biri. Aksoy, sırf bu amaçla 8 fıkra kitabı derledi. Karadeniz’de hayat zaten fıkra gibi aktığı için arkadaşlarının da yardımıyla bildiği, duyduğu 2 bin 200 fıkrayı bir araya getirdi. Sonradan üretilen ve komiklik olsun diye cinsellik katılan fıkraları içlerinden temizledi. Temel, canlı, fıkır fıkır, neşeli bir tip olduğu için her ortama yakıştırılıyor. Kimi Ay’a çıkartıyor, kimi orada burada Fransızlarla, Almanlarla karşılaştırıp on takla attırıyor. Aksoy, bu tarz fıkralara da öfkeli: “Temel’le ilgili fıkraların tümü yaşamın içinden gelir. Siz Temel’i Amerika’ya götürüp kovboy yapamazsınız. Hayır kardeşim, ben bu fıkralara karşıyım. Bu kadar da uydurma olmaz.” Sinema filmlerinde ya da dizilerde yer alan Karadenizli tipler de doğal olarak bu fıkralardan etkilenerek oluşturuluyor. Hatta fıkralarla bire bir aynı sahneler çekiliyor. Adamı zorla kimlik bunalımına sokuyorlar işte.

Fadime çalışkandır, Temel keskin zekalı Heyamola Yayınları’nın sahibi Ömer

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Temel ile Fadime gerçekte kimdir?

Karadenizliler, geçen hafta gösterime giren bol küfürlü, ‘Moskova’nın Şifresi: Temel’ gibi filmlere karşı. Aslında bu yeni bir tepki değil. Temel, bozulan imajını 1990’lardan beri toparlamaya çalışıyor. Asan, yayımladığı kitaplarla, yozlaştırılan Karadeniz insanının kimliğine sahip çıkmaya çalışıyor. 2006’da yayımladığı ‘Temel Kimdir’, ‘Fadime Kimdir’ adlı kitaplar gerçekte Temel ve Fadime’nin kimliğine dair önemli bir çalışma. Yaşanmış hikâyelerden yola çıkılarak her iki karakteri anlatıyor. Kitaba göre Temel ve Fadime’nin belli başlı özellikleri şöyle: “Temel, pratiktir. Hazır cevaplığı ve keskin zekâsıyla girdiği her ortamda hemen kendini belli eder. Deli dolu konuşur. Kendine güveni tamdır. Karadenizlilerde zaten bir özgüven patlaması vardır. Saftır ama kesinlikle salak değildir. Merttir, dürüsttür, çalışkandır. Vatanını milletini seven bir kimliktir. Fadime ise erkeğine bağlıdır, dürüsttür, çalışkandır, çoluğunu çocuğunu sever. Hakkını savunur. Yeri gelince çok eğlencelidir. Ne kadar zorluklarla karşılaşsa da yüzünden gülümsemesi, dilinden esprisi eksik olmaz. Avuç kadar yerlerde karalahanasını, mısırını yetiştirip toprağına sahip çıkar. Her ikisi de hamsi, balık avlayarak, hayatlarını tehlikeye atarak yaşamını sürdürür. Dağın yamaçlarına tutunarak

hayata sarılırlar.” Kimliğimize ve dinimize ters söylemleri kabul etmiyorum Hikmet Aksoy (Karadeniz Fıkraları Ajansı kurucusu):“Sümela’nın Şifresi ya da Moskova’nın Şifresi gibi filmlerde Karadenizli kimliğine ve dini inançlarımıza ters düşen kimi söylemler var. Ben bu söylemleri kabullenemiyorum. Kabul de etmiyorum. Küfürlü ya da cinsel içerikli konuşmalar, iki arkadaş arasında oluyordur, yoktur desem yalan olur ama fıkralar toplumun kabul ettiği ve herkesin dilinden düşürmediği anlatımlardır. Herkese bunları yayamazsınız. Filmlere konu olması da aynı şeydir. Temel’in şifresi, Moskova’nın şifresi bunlar uyduruk şeyler. Mizah adına yapılabilecek çok daha güzellikler var. Karadeniz insanının ne kadar hoş sohbet olduğunu hatta yeri geldiğinde kendi kendini eleştirdiğini, kendisiyle aynanın karşısında dalga geçtiğini herkes bilir. Aile yaşamını, cinsel kimliğini sokak ortasında pespaye şekilde sergilemez. Sağduyulu Trabzonlular bu ve benzeri dizi ve filmlere karşı. Beğenmedik-

lerini ifade ediyorlar. Çok sıradan mizah anlayışı var çünkü.”

Uydurma Temel fıkralarıyla kültürümüz yozlaştırılıyor Ömer Asan (Heyamola Yayınları’nın sahibi, Trabzonlu):Kültürel yozlaşmanın had safhada olduğu son 30 yıl incelendiğinde, Türkiye’de -şivelerinden anlaşılacağı gibi- Doğu Karadenizlilerin bu pastadan daha çok pay aldığına şahit oluruz. Bu süreç televizyonun toplum yaşamına aktif olarak girmesiyle başlamıştır. İşte yozlaştırılan, aşağılanan, eğlencelik olarak görülen, dizilerde ikinci-üçüncü sınıf roller biçilen ortalama bir Doğu Karadenizli yurttaş tipi Temel, bozuk bir Türkçeyle konuşan, geveze, olabildiğince gülünç, aptal, kültürsüz, zayıf ve kaba karakterler, yanı sıra cahil müteahhitler, hamsi kokan, silaha ve uçkuruna düşkün serseriler, kendileri gibi düşünmeyenleri linç etmeye hazır paranoyak tipler, futbol fanatikleri... Görüyoruz ki bu kervana sinema filmleri de eklendi. Halk kültürlerinin yok oluşuna son yüzyılda şahit olmuştuk; ancak bir halkın kimliğini (uydurma Laz, Temel fıkraları üzerinden) ayaklar altına almaya kimsenin hakkı yok.

Trabzon insanı bu tarz yaklaşımları sevmiyor Adnan Taç (Karikatürcüler Derneği Trabzon Temsilcisi):“Bizim gündelik hayatta fıkra tadındaki diyaloglarımızı kullanmaya çalışan sinema ya da dizi oyuncuları tam karşılığını veremiyor, bozuyor. Bozması bir tarafa çirkinleştiğini de düşünüyorum. Yozlaştırıyorlar da. Trabzon insanı bu tarz yaklaşımları sevmiyor aslında. Karadenizli Temel elbette böyle biri değil. Pratik zekâsıyla ve hazır cevaplığıyla bilinir. Nasrettin Hoca gibi yaşamış bir efsane değildir ama Karadeniz insanının genlerini ve özelliklerini taşıyan bir tipolojidir. Karadeniz insanı gittiği yerde kendi ekolünü üretir ve lider olur. Bunu bir tarafa yazın. Saftır ama salak değildir. O saflığa kendisi bürünür. Bir tavırdır, duruştur. Karşısındaki insanın düşüncelerini, olaylara yaklaşım şeklini anlamak yönünde bir saflık sergiler. Temel’i bu hale düşürmelerinin v e müstehcenliği işin içine sokmalarının nedeni biraz da ticari. Vaaz verirken küfreden hoca tipi elbette abartılı. Toplum içinde o kadar küfürlü konuşulmaz. Bunlar hoş değil. Trabzonlular bu anlamda filmi pek tasvip etmedi. Ama Karadeniz insanı kendisini anlatan fıkralara bile gülecek kadar hoşgörülüdür.


25 YORUM

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Ahmet Turan Alkan

Ali Bulaç

Ecdâdı attan indirmesek...

Melikler Suriye’ye girecek mi?

Bugüne kadar Türk sineması onlarca ta- bir halkla ilişkiler çalışması imdadına yetirihi film yaptı. Hatırlanması gereken ilk ör- şip kalkındırıyor diziyi! Bu açıdan bisiklet dinek 1951’de, yönetmen Aydın Arakon’un namolarını hatırlatıyor bu dizi bana; tekerçektiği “İstanbul’un Fethi” idi, ertesi yıl “Kı- leği dedikodu ve eleştiriler çeviriyor, enerzıltuğ-Cengiz Han”la devam eden tarihi si- jiyi ise yapımcılar sağlıyor. Kekâ! nema merakı, 60’lı yılların ortalarında CüUygun gördüğü zaman aralıklarıyla neyt Arkın gibi sıradışı bir jönün çıkışıyla diziyi acı acı eleştirmesi, Başbakan’ın bügürleşti. külmez muhaliflerini de sonunda çileden Mütevazı imkânlarla kotarılan bu film- çıkardı. Dünkü Taraf gazetesinde “araştırleri, bütün eksikleri hamaset mâcunuyla ka- macı” gazeteciliğin en galîz örneklerinden patan bir masumiyetle seyretmiştik, şimdi birini okuduk; Ertan Altan, “Ecdadımız o filmlerde buruk bir komedi tadı buluyo- Attan İnince...” başlığı altında, -meselâ ruz; öyle ki, günün hangi saatinde olursa ol- aile büyüklerinin yanında yüksek sesle sun, nerede bir Kara okumaktan arlanacaMurat veya Battal Ga- Evet, dizide tarihi gerçekler biraz esnetiliyor, ğını tahmin ettiğimzi’nin Oğlu serisinden bazen yayvanlaştırılıp abartılıyor ama biz bu bir yazı kaleme aldı. yerli film görsek kapYazının başında, “Tameseleleri dizinin ilk yayın günlerinde tırıp gidiveriyoruz. konuşmamış mıydık: Bu bir dizi, ticari bir rih kitapları, ecdadıYakın zamanlarda mızın at sırtında olürün, belgesel olmak iddiası yok. eli-yüzü düzelmeye Beğenmeyen seyretmez veya oturup daha madığı zamanlarda, başlayan tarihi filmler Muhteşem Yüzyıl dizigerçek olanını yapar. de yapıldı ama eğri sinde asla göremeyeoturup doğru konuşaceğimiz türden faalilım, şimdiye kadar bu mevzuda çekilen bü- yetler içinde olduğunu anlatıyor” denilse de tün filmleri üst üste koysak, tesir itibariyle bu saygıdeğer araştırma (!) aslında bir kibir Muhteşem Yüzyıl etmiyor. Evvela, tel- taba dayanıyordu ve eğer hislerim beni yaevizyon seyircisi bu diziye bayıldı ve ona iz- nıltmıyorsa, bu kitap bugünlerde yeni bir lenme rekorları bahşetti; sâniyen Orta- baskı daha yaparak okuyucusuyla bir kere doğu ve Balkanlar’da da sevilip seyrediliyor. daha bütünleşecektir; ne hayırhah bir Sanat değeri açısından entellerimizin burun in’ikas! kıvırdığı Türk dizileri, yurtdışında en çok itiTaraf gazetesi, bir süre öncesine kabar gören Türk ürünlerinin başında geliyor. dar kendisine kızanların bile saygı duyduğu, Bir yanlışlık var ama kimde (Ben biliyorum emek ve fedâkârlıkla inşâ edilmiş haklı itive söylemem!) barını tüketiyor. Başyazarı ile Başbakan Evet, dizide tarihi gerçekler biraz es- arasındaki çekişme, Başbakan’a bir miktar netiliyor, bazen yayvanlaştırılıp abartılıyor tazminat parası ve önemli ölçüde seçmen ama biz bu meseleleri dizinin ilk yayın gün- desteği kazandırırken Taraf’tan çok şey lerinde konuşmamış mıydık: Bu bir dizi, ti- götürüyor. Sözkonusu yazıda alenen farcari bir ürün, belgesel olmak iddiası yok. Be- kedilen, “Ooh gördün mü, Osmanlılar da ğenmeyen seyretmez veya oturup daha ahlâksızın tekiymiş!” kostaklanması, kontgerçek olanını yapar. Nitekim TRT de aynı rolsüz öfkenin ne kadar tahripkâr olabildimâhiyette bir dizi yaptırdı ama Muhteşem ğini hatırlatıyor. Başyazar ise aynı gün kaYüzyıl’a rakib olamadı. Bu arada tarihi ger- leme aldığı başmakalesinde adı geçen çeklere uymak konusunda daha iddialı bir “Araştırma”ya cömert atıflarda bulunarak Fetih 1453 filmini unutmayalım; salon re- günün keyfini çıkarıyor. Osmanlı’da cinsî korları kırdı, iyi de para kazandı ama etkisi sapmalar üzerinden sürdürülen bir lâf düpörsüdü gitti. Muhteşem Yüzyıl dizisi ise ellosu. Tatsız, gereksiz ve düşkün. bizzat Başbakan’ın hışmını tekrar be tekrar Bizim oralarda “Birbirinden yüzü kara celbetmek suretiyle gündemin ilk sıra- yavrularım” diye bir söz vardır; o kadar! sında; ne zaman tavsar gibi olsa, bedavadan t.alkan@zaman.com.tr

2003’te Irak’ı işgal eden Amerikan ve İn- yor. (Yeni Şafak, 28 Kasım 2012), İslam megiliz kuvvetleri ile bunlara katılan diğer deniyetinin gözde şehirlerinden Şam ve Haülke askerlerinin yaptıkları katliam ve yı- lep’te tarihi eserler, bina ve yapılar büyük bir kımlar BM’nin “soykırım tanımı”na tama- yara almış bulunuyorlar. men uygun. Bildik kavim ve din müntesiplerinin Bu tespit OpEdNews’ten Sherwood milattan öncesine dayanan bir olayın intiRoss’un analizinde yer alıyor. ABD ve İn- kamını almak üzere Irak’ı enkaza çevirdikgiltere’nin 1990-2012 yılları arasında birlikte ten, yüz binlerce kadını dul ve milyonlarca gerçekleştirdikleri eylemler neticesinde 3,3 çocuğu öksüz ve yetim bıraktıktan sonra, milyon Iraklının öldüğü belirtilmiş. ABD’li şimdi bir başka olayın hesabını görmek Illinois Üniversitesi’nde uluslararası hukuk üzere Suriye’ye yöneliyorlar. ABD, Suprofesörü olan Francis Boyle, bunun özel- riye’ye askerî işgal sinyallerini veriyor. İsrail likle altını çiziyor. Maariv Gazetesi’ne göre, “ABD ve İngiltere’nin Amerika çok uluslu bir koaIrak’ta yaptıkları lisyon oluşturuyor ve bu BM’nin soykırım tanıkoalisyonun içinde İngiltere, mına tamamen uyu- Sorun Esed değil, er veya geç Baas Ürdün, Türkiye ve İsrail de yor. Bu tanım bir top- rejimi gidecek, bu baskıcı rejimin var. (Rotahaber, 6 Aralık luluğun hayat şartla- dünyada yeri kalmadı. Maharet o idi 2012) Kısaca melikler bir rını kasıtlı olarak azal- ki, Suriye’yi bu hale düşürmeden kere daha bir Müslüman ültarak bu topluluğun kesine girecek, “orayı ifsad değişimi yönetmekti. yok olmasına sebebiyet edecek ve azizlerini zelil hale vermek”. BM’nin nasıl getirecekler”dir. (28/Neml, ikiyüzlü bir organizas34)” yon olduğunu belirten Irak ve Suriye’nin bu Boyle, Bush’u işlemiş olduğu suçlardan do- hale gelmesinde hepimizin sorumluluğu layı mahkemeye vermiş birisi. 3,3 milyon ra- var. Arapların, Türklerin, İranlıların ve Kürtkamına sadece ABD’nin doğrudan bomba- lerin. Esed’in halkını katlettiğini söylüyoruz, lamaları değil aynı zamanda ülkeye uygu- Adana’dan kalkan uçaklar Irak’ı bombalaladıkları ambargolar da sebebiyet vermiş rıyla yerle bir ederken katledilen Iraklılar akbulunuyor. Özellikle Bush ve Blair yöneti- lımıza gelmedi. Şimdi Suriye’de aynı katminde 1,4 milyon Iraklı 2003 yılındaki iş- liam tekrarlanıyor, başarımızı kanlı iç savaşı galde öldürüldü. (Barış Tarımcıoğlu, Hari- örgütleme performansımızla ölçüyor, “bacihaber.com) Afganistan ve Irak’ı hallaç şarısızlığımız”ın Esed’in hâlâ gitmemesi pamuğu gibi atan Amerika ve İngiltere ile olduğunu söylüyoruz. Sorun Esed değil, er destekçilerinin şimdi el attıkları ülke Suriye. veya geç Baas rejimi gidecek, bu baskıcı reMart 2011’den bu yana devam eden iç sa- jimin dünyada yeri kalmadı. Maharet o idi vaşta 2 milyon 900 bin kadar ev, okul, ki, Suriye’yi bu hale düşürmeden değişimi cami, kilise ve tarihi yapının yanı sıra birçok yönetmekti. Baas bir baskı rejimidir, doğru, yerleşim yeri tank ve uçaklardan atılan ama birlikte hareket ettiğimiz Katar Şeyhi bombalarla harap oldu. Los Angeles Ti- “Yasemin” adlı şiirinden dolayı şair Mumes’ın haberine göre 40 bin insanın öldüğü, hammed ibn el Dib el A’cemi’yi müebbet bir o kadarının tutuklandığı ve 3,5 milyon hapse mahkûm ederken bizler çıkıp “Ey kişinin de iç ve dış mülteci konumuna düş- Kral, n’apıyorsun?” diye soramıyor, Bahtüğü 21 aylık iç savaşın maddi faturası ise 60 reyn’deki sivil katliamları görmüyoruz bile. milyar doları geçmiş durumda. Muhalefet İsrail gazetesinin iddia ettiği gibi Türkiye, saflarında yer alan Suriye İnsan Hakları Ku- Suriye’yi darmadağın edecek “melikler orrumu’nun geçen ayki verilerine göre yıkılan dusu”nda yer alır mı? İhtimal vermiyorum, bina sayısı içinde zarar gören baraj, yol, temenni de etmiyorum. a.bulac@zaman.com.tr santral, köprü gibi temel yapılar bulunmu-

Tutarsızlığın rasyoneli ETYEN MAHÇUPYAN

Hükümet, tutarsız ve çelişkili adımlar atarak kendine has bir siyasî strateji oluşturmakta maharet kazandı. Görünen o ki toplum da buna alıştı. Tutarsızlıklar kanıksanıyor ve sanki siyasetin ‘çerezi' muamelesi görüyor. Laik aydınlardan gelen itirazlar henüz derinliği olan bir analize imkân vermeden başka bir gündemin peşinden koşmak durumunda kalınıyor. Başbakan ise bu süreçte bir paratoner işlevi görmekte... Böylece hem mücadele sürüyor ve seçmen kitlesi tahkim ediliyor hem de hedeflenen oyu olumsuz etkileyeceği varsayılan alanlarda reform adımları atılmaya devam ediliyor. Kürt meselesinde BDP'li parlamenterlerin dokunulmazlığı konusu doğal olarak ön plana çıktı. Aslında siyasî açıdan bakıldığında, bazı BDP'lilerin ayarlanmış bir mizansenle kırsalda PKK'lı bir grupla karşılaşıp kucaklaşmalarının ‘hatırlanmasına' hiç gerek

yoktu. BDP'nin bu tür bir tahrik eylemini tekrarlayacağına dair bir emare gözükmüyordu. Ama olayın tekrarlanmamasının garantisi de yoktu. Öte yandan hükümetin söz konusu tahriki sineye çekmiş, karşılığını verememiş olmasının milliyetçi cenahta bir bedelinin olması da beklenebilirdi. Başbakan'ın algı ve hassasiyetinin yönettiği siyaset dengelerinin sonucu olarak dokunulmazlık konusu da bir anda piyasaya sürülmüş oldu. Tersten bakıldığında bu tutumun da bizatihi bir tahrik ima ettiği ve BDP'yi ayrılıkçılıkla barışçı siyaset arasında sıkıştırmayı amaçladığı görülüyor. Öte yandan böyle bir gerilim ortamından herhangi bir çözüme giden yol üretilebilmesi çok kuşkuluydu. Nitekim tüm fezlekelerin kapsanması ile meseleyi zamana yayan bir orta yola girilmiş oldu. Belki de başta yargının tutukluluk kararı almamasına dayanan bir ‘ara çözüm' düşünülmüştü. Ne var ki vesayet sisteminin temel ayaklarından biri olan yargının Kürt meselesini bloke etme ihtimali hiç de az değildi. Bu çatışma atmosferi gündemi esir alırken, AKP Meclis alt komisyonunda muhalefetin itirazına rağmen mahkemelerde sanıkların pratikte istedikleri dilde savunma yapabileceklerini kabul etti. Daha önceki yazılımda yer

alan ‘meramını anlatabilecek ölçüde Türkçe' bilip bilmeme ibaresi tasarıdan çıktı. Buna ek olarak Terörle Mücadele Kanunu kapsamında yargılananlar aleyhine var olan ayrımcı bir uygulama da ortadan kaldırıldı. Eski tasarı metninde cezanın infazı hastalık ve hamilelik gibi belirli koşullarda ertelenmekte ama bu imkân TMK'dan yargılananlara tanınmamaktaydı. Oysa tasarının son halinde bu koşul da kaldırıldı… Diğer bir deyişle hükümet olması gereken yönde adım atmayı sürdürüyor. Reform hızının yavaş olduğunu öne sürebiliriz ama Başbakan'ın tek adam halleri bizi aldatmasın, çünkü bu reformların AKP içinde bile kabulünü sağlamak pek kolay değil. Nitekim Adalet Bakanlığı'nın hazırladığı 4. yargı reform paketinin bazı maddeleri, özellikle KCK tutuklularının salıverilmesine yol açacağı itirazıyla bizzat bazı bakanlar tarafından engellendi. Bütün bunlar olurken Başbakan bir gazeteci sorusuna epeyce ilginç bir yanıt vermekten de çekinmedi… PKK'ya yönelik ‘silah bıraksınlar' çağrısı sorulduğunda önce “Silahların susması değil, bırakılması. Susma diye bir şey olmaz.” diyen Erdoğan sonrasını şöyle getirdi: “Kandil'de duruyorsa dursun orada. Eylem olursa aynı şekilde operasyonlarımız sürer.” Bu değerlendirme ateşkesin anlamlı bir

adım olarak görüleceğinin habercisi, hükümetin çözüme açık bakışının bir yansıması. Anlaşılan o ki, Başbakan hem çok yönlü siyasî dengeleri kollamaya hem de kendi partisindeki iç dengeleri elden kaçırmamaya çalışıyor. Herhalde kimse herhangi bir siyasî partiden kendi iktidarını tehlikeye atacak bir idealizm bekleyemez. AKP'nin hedefi de kendisine risk oluşturmayacak bir zamanlama içerisinde, toplumsal dengeleri koruyan bir reform gerçekleştirmek. Bu arada AB ile mesafenin açıldığını, muhalefetin iktidardan daha tutucu olduğunu da akılda tutmakta yarar var. Tablo bununla da sınırlı değil: AKP'nin vesayet sistemiyle çatışması devam ediyor ve güvenlik bürokrasisi üzerinde hakimiyet kurmak için en az on yıla daha ihtiyaç var. Çünkü mesele bürokrasinin bir direnç siyaseti geliştirmesinin ve hükümeti oyuna düşürme yeteneğinin kalmadığı bir noktaya gelinebilmesi. Bu ise AKP'nin en temel hedefinin ne olduğuna işaret ediyor: İktidarın sürekliliği. Seçim kazanmak yetmiyor, art arda bütün seçimlerin kazanılması gerekiyor. Bu ise zamana yayılan farklı koalisyonların kollanmasına yol açıyor. Tek bir seçim kaybı veya ani oy düşüşü bile siyaseti geçmişte kaldığı sanılan bir noktaya geri götürebilir çünkü…


26 YORUM

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Ayrılıkçılık, Avrupa’yı Ortaçağ’a sürüklüyor IVAÏLO DITCHEV Son 20 yılda Avrupa'da gelişen

1ayrılıkçılığı anlamak için şu aşağı-

Zenginlerin en yoksulların ağırlığından kurtulmasını ne engelleyebilir? Anımsayalım, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığında, Balkanlar yıllar süren bir krize girmişti. 19. yüzyıl boyunca Yunan ekonomisi, tıpkı şimdi olduğu gibi, büyük uluslararası bankaların boyunduruğu altında kalmıştı.

daki simülasyona dikkatinizi vermenizi öneriyorum. Bulgaristan başkenti Sofya'ya hedef olarak ulusal birlikten kopmayı seçmiş bir fikir ortaya atalım. Bunun için kentin sonradan kuzeyden gelen binlerce masum Hıristiyan'ın katlinden sorumlu işgalcilerin eline düşmüş olduğunu ve Kelt kökenlerini kanıtlayan ünlü tarihçiler bulalım. Tarih geniştir, konuları hiç bitmez! Sofya'nın ekonomik açıdan daha geri olan ülke genelinden bağımsızlaşması otomatik olarak yurttaşlarının refah düzeyini –şu anda Avrupa ortalamasının yüzde 37'siyken yüzde 70'e ulaşacaktır, hatta Çingene mahallelerinin dışlanmasıyla Avrupa ortalaması tutturulmasıyla- artıracaktır. Geriye kalan, başkentimizi "Balkanlar'ın Lüksemburg"u ilan etmek. Kolay iş! Aynı şekilde Münih kenti de Alman “boyunduruğundan”, Londra İngiliz boyunduruğundan kurtarılabilir. Bu durumda yurttaşların geliri AB ortalamasının birinci durumda yüzde 300'ü, ikinci durumda yüzde 600'ü olacaktır. Zenginlerin en yoksulların ağırlığından kurtulmasını ne engelleyebilir? Anımsayalım, Osmanlı İmparatorluğu yıkıldığında, Balkanlar yıllar süren bir krize girmişti. 19. yüzyıl boyunca Yunan ekonomisi, tıpkı şimdi olduğu gibi, büyük uluslararası bankaların boyunduruğu altında kalmıştı. AvusturyaMacaristan İmparatorluğu'nun yıkıntılarından küçük bir tarım ülkesi Avusturya çıkmıştı. Görkemli dönemlerinde ise bu ülkeler merkezî bir devlet tarafından yönetilen -hammadde ve sanayinin ürünlerini de tüketen işgücü kaynağı oluşturan- geniş topraklara sahiplerdi. Bu değiş tokuşlar yüksek dozda dayanışma istiyordu: Zenginler gelirlerinin bir bölümünü gelecekteki çalışanlarına, yol yapımına, ülke topraklarının güvenliğine sarf ediyorlardı. Tüm bunlar bugün artık konuşulmuyor: Eğer Sofya bağımsızlığını ilan ederse bu tür sıkıntılarla uğraşmayacak. Ekonomi artık küresel, güvenlik ise NATO tarafından sağlanıyor. Domateslerimizi Plovdiv'den [Filibe] alacağımıza İzmir'den alırız; Vidin'den tramvay kondüktörü arayacağımıza Yeni Delhili Hintlileri çalıştırırız. Kimlik inşası, bir fantezi de olsa kuşkusuz önemli. Ancak işlevi daha

DAĞISTAN ÇETİNKAYA

çok iktidar ve ekonomik kaynaklar için bir vasıta olmaktan ibaret. Katalonya eski bir tarihe, kültüre ve kendine ait dile sahip. Ancak burada bile bağımsızlık taraftarlarının en ciddi argümanı bölgelerinin belirgin bir biçimde İspanya'nın geri kalanından daha zengin olmasıdır: Ayrılıkçılar, başkaları için ödeme yapmak istememeleri sayesinde seçmenlerin sempatisini kazan-

maktalar. Teröre başvurmaktan çekinmeyen Bask ayrılıkçılar ise davalarında çok daha da kararlılar. Ancak onların bağımsızlığı bence daha uzakta çünkü Katalanlara göre daha yoksullar. Durum iki yıl içinde bağımsızlık için referanduma hazırlanan İskoçlar için de aşağı yukarı aynı. Orada da eski bir tarih, kültürel farklılıklar ve Britanya emperyalizminin olumsuz etkileri, kısaca

ayrılıkçı bir hareket için dayanılacak bir kimlik cephanesi var. Yine de, bu bağımsızlık açlığı, eğer Kuzey Denizi'nde İskoçya'yı ikinci bir Norveç yapacak petrol kaynakları bulunmasaydı, aynı düzeyde olacak mıydı? İskoçya ile karşılaştırıldığında İrlanda milliyetçiliği daha eski ve daha kanlı bir tarihe sahip. Buna rağmen Kuzey İrlandalıların çoğunluğu bağımsızlığa karşı olduklarını hep vurguluyorlar. Belçikalı Flamanlar da 1970'li yıllarda Valonların yoksullaşmasından ötürü ayrılmak istiyorlar. Belki de -Kral, bira ve futbol- dışında bu küçük sempatik ülkenin hâlâ varlığını sürdürmesinin nedeni bu iki grubun paylaşamadığı Brüksel kentidir. Yoksa ayrılma süreci şu anda bile öyle ileri bir noktada ki, tanıdığım birçok Belçikalı, yakın bir gelecekte ülkelerinin yok olacağını düşünüyor. Korsika milliyetçiliği belki diğerlerinden daha yaygaracı ama hedeflediği sonuca ulaşması daha zor çünkü her yaz "Fransız"ların villalarının yakıldığı bu adanın Fransa'nın cömert sübvansiyonlarından ve diğer avantajlarından vazgeçme ihtimali düşük. Nasıl oldu da Batı Avrupa da Doğu Avrupa gibi ayrılıkçılık tuzağına düştü? Acaba bunun nedenini AB'nin sorumsuz bölgeselcilik politikasında mı aramalı? Bu politikanın amacı, Brüksel'in çıkarı için ulus devletleri zayıflatmaktı. Bu hedef suya düştü çünkü süreç içinde devletler zayıflamış olsa da Brüksel daha da fazla zayıfladı. Bence ülke topraklarının parçalanmasının asıl nedeni ivedi ekonomik kârı tek ve evrensel kriter haline getiren yeni-muhafazakâr düşüncedir. Bu şekilde bir ülke, bir bölge hatta bir kent kendini bir şirket gibi görerek küresel pazar içinde şirketler gibi ve aynı bencillikle hareket edebiliyor. Bu sürecin görünen yüzü daha saldırgan hatta faşizan olan kimlik söylemindeki sertleşmedir. Britanyalılar gitgide daha fazla Avrupa karşıtı olmaktalar, Almanlar da Yunanlıların sorumsuz hareketlerinin bedelini ödemek istemiyorlar. Yeni milliyetçilik, savunmacı ve simgelerin çok ötesinde, bu yeni milliyetçilik küçük bir zengin grubunun şatolarının duvarlarının gerisine çekilip ötekileri kendi kaderlerine bırakmak isteğinin ifadesi. Ortaçağ'a hoş geldiniz! Bulgaristan'da yayımlanan 24 Chasa Gazetesi, 3 Aralık 2012

KRAL VE SOYTARI


27 YORUM

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Ekrem Dumanlı

Daha özgür bir Türkiye için YÖK yasasını düşünmek/tartışmak sadece üniversitelerin geleceğini konuşmak değil; aynı zamanda ülkemizin bilim, sanat, fikir hayatının istikbalini mercek altına almak demektir. Umarız düzenlenen ‘Ortak Akıl Toplantısı’ ülkemizin tefekkür burcunda yeni bir bayrak olacaktır. Hızlı değişimler baş dönmesine sebep olabilir. Mesafe alıyorum derken bir anda boşluğa düşme ihtimali de var çünkü. Ani yükselişler illüzyonlara da neden olabilir, halüsinasyonlara da. Ayakları yere basmayan her değişimi sancılı günler bekliyor. Mesela değişimin içindeki aktörler coşkun bir hayale esir düşebilir. Dışarıdan denge bozmak isteyenler, değişim süreçlerini baltalamak için pohpohlayarak dibe vurdurmayı sağlayabilir. Değişimin sigortası ortak akıl, ortak vicdandır. Bir uçtan bir uca savrulmamak için insanların/kitlelerin bir araya gelmesi, kafa kafaya vermesi ve önyargısız düşüncelerle yarınları planlaması gerekiyor. Karşıt düşünceden ürkenler, değişimi sağlıklı yönetemez. Önemli olan, farklı düşünceleri samimiyetle değerlendirmek ve onu Türkiye'nin dinamizmine vesile kılmaktır. Zaman'ın Ortak Akıl Toplantıları, en hayati konuları en uç noktalarda tartışmaya açıyor. Hatırlanacağı üzere daha önce finans krizi üzerine çok önemli bir toplantı yapılmış ve kaostan çıkış yolları somut öneriler eşliğinde tartışılmıştı. Kürt sorunu üzerine yapılan ortak akıl toplantısı sadece bir yazı dizisi olarak yayınlanmadı; ayrıca kitap haline getirilip kamuoyuna arz edildi. En etkin ortak akıl toplantılarımızdan biri hiç şüphesiz Türk Ticaret Kanunu taslağı üzerine yapıldı. İyi ki de yapıldı o toplantı. Kanun Meclis'e gelmeden yasadan doğrudan etkilenecek kitleler kendilerini ifade etti. O toplantının konuğu olan Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı ve ekibi, çok güzel bir icraata imza attı ve paydaşlardan gelen tenkit ve teklifleri dikkate aldı. O dikkat sayesinde ticaret hayatımızı yanlış bir noktaya taşıyacak bazı düzenlemeler dikkatle tekrar ele alındı. Değişiklikler ve düzenlemeler yapıldı. Cumartesi günü çok hayatî bir toplantı daha yapıldı gazetemizde. Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya'nın konuk olduğu toplantıya üniversitelerin mütevelli heyet başkanları, rektörleri ve akademisyenler katıldı. Sivil toplum kuruluşlarını temsil eden katılımcılar da ortak akıl platformundaydı. YÖK yasası üzerine hazırlanan taslağı en ince ayrıntısına kadar incelemiş çok üst düzey katılımcılar, bu ülkenin en temel meselelerinden birinin nasıl seviyeli bir şekilde tartışılabileceğini de ispat etti. Herkes tespitlerini özgürce ifade ederken; hep yapıcı olmayı, olumlu gelişmelere öncülük yapmayı hedefledi. Ve ortaya bir Zaman Ortak Akıl Toplantıları klasiği çıktı. Tenkitler, teklifler, tespitler... Herkes YÖK yasa teklifine ayrı bir pencereden baktı. Her pencereden görülen manzaranın ayrı bir gerçekliği vardı kuşkusuz. Asıl önemli olan, farklı perspektiflerden görülen parçaları bir araya getirip fotoğrafın tamamını resmedebilmek. YÖK yasa teklifi üzerine yapılan beyin fırtınası, ufuk açıcı bir manzara sunuyor bize. Bu hayatî konuyu değişimin dinamikleri içinde değerlendiren toplantımızı siz değerli okurlarımızla paylaşıyoruz. Yazı dizisi

halinde okuyacağınız ‘YÖK Kanunu Değişirken... Nasıl Bir Üniversite?' başlığıyla sunulan toplantı tutanakları kitap haline de getirilecek ve ilgili bütün kurumlarla paylaşılacak. YÖK yasasını düşünmek/tartışmak sadece üniversitelerin geleceğini konuşmak değil; aynı zamanda ülkemizin bilim, sanat, fikir hayatının istikbalini mercek altına almak demektir. Umarız bu ‘Ortak Akıl Toplantısı' ülkemizin tefekkür burcunda yeni bir bayrak olacaktır.

Ergenekon’da sona yaklaşırken Ergenekon davası sona doğru yaklaştıkça Ergenekonsever güçler sulandırma, bulandırma, çarpıtma faaliyetine hız verdi. Daha düne kadar “Dava çok uzadı!” ya da “Dava uzadı ve tutukluluk cezaya dönüştü.” diyenler şimdilerde bir telaş içinde. Basın toplantısı yapıyorlar, ekranlarda arz-ı endam ediyorlar ve ısrarla “Dava aceleye getiriliyor.” diyorlar. Oysa Ergenekon davasının somut delillerini ifade eden dosyalarda yüzlerce belge bulunuyor. Bu arada Ergenekon davasına gölge düşürmek için vaktiyle piyasaya sürdükleri ama sonuç alamadıkları kara propagandaya sığınmayı da unutmuyorlar. Mesela Tuncay Güney üzerinden 50 kez gündeme getirilmiş ve cevabı defalarca verilmiş bayat bir yakıştırmayı tekrar gündeme getirerek Fethullah Gülen Hocaefendi’yi suçlamaya yelteniyorlar. Kıvırmaya hiç gerek yok. Şimdi adalet huzurunda hesap verme zamanı… Dava süreciyle birlikte anamuhalefet partisinin Ergenekon’la çetin sınavı devam ediyor. CHP’deki savrulmuşluk bir türlü karardîde olamıyor. Parti, bir yandan demokratik refleksler ortaya koyuyor, bir yandan da “darbeci” algısının değişmesi konusunda adım at(a)mıyor. Daha geçen hafta “eski Maocu” bir gruba “siz ne zaman Atatürkçü oldunuz; Apo’cu değil miydiniz?” diyordu; şimdi o ekiple el ele verdi, Silivri’yi yol etti. CHP’nin “Eski Maocu ve Apo’cu” karanlık bir grupla ne işi olabilir ki!


kursu@zaman.com.tr

BU SAY FA, M. FET HUL LAH GÜ LEN HO CA EFEN DI’NIN SOH BET VE YA ZI LA RI ESAS ALI NA RAK HAZIRLANMAKTADIR.

Meleklerin pervane olduğu insanlar Kişinin amelinin keyfiyet ve durumuna göre meleklerin tahşidatı artar. Bu hususa işaret eden pek çok hadis-i şerif vardır. Bu hadislerde özetle şöyle denilmektedir: “Namazda ilk safta duranların, saflarını sık ve düzgün tutanların ve namazdan sonra tesbihatlarını huşû içinde Allah’a takdim edenlerin, seherlerde kalkıp Allah karşısında el pençe divan duranların etrafında melekler pervaz ederler.” Seherler ki, o vakitlerde Cenab-ı Hakk, rahmetiyle dünya semasına nüzul buyurur. “Yok mu tevbe eden tevbesini kabul edeyim?” (Buhari, Tevhid, 35) diyerek rahmetinin enginliğini vicdanlara duyurur. Âlem gaflet içinde ve döşek üzerinde geceyi ve ömrünü tüketirken, sen değişik ağırlıkların altından sıyrılarak, her şeyin üstesinden gelmeye çalış ve her zaman Rabb’inin karşısında el pençe divan dur. Kur’an, “Yanlarını yataklardan uzaklaştırır, korkarak ve umarak Rabbilerine dua ederler..” (Secde, 32/16) diyor ve teheccüd namazı kılanları tebrik ve tebcil ediyor.

hıçkıra hıçkıra ağladığını görür. Ona niçin ağladığını sorar. Aldığı cevap onu da ağlatır. Zira Hz. Hanzala, özet olarak şöyle demektedir: “Yâ Eba Bekir, Hanzala münafık oldu. Zira ben, Resûl-i Ekrem’in yanında bulunduğum andaki hali, evime döndüğümde bulamıyorum. Allah Resûlü’nün huzurunda bütünüyle iman kesiliyor, ayrılınca ise o hali kaybediyorum. Bana, bu bir nifak alameti gibi geliyor. Ve onun için de ağlıyorum.” Hz. Ebu Bekir bunları duyunca o da ağlamaya başlar. “Vallahi” der, ‘aynı hal bende de var.’ Beraberce Allah Resulü’ne giderler. Her ikisi de ağlamaktadır. Efendimiz onlara niçin ağladıklarını sorar. Onlar da durumu olduğu gibi Allah Resulü’ne aktarırlar. Bunun üzerine Efendimiz, mea-

İlim Yolcusunun Talihi

Berzah Azabından Kurtuluş Kat’iyyen bil ki, berzah azabından kurtulmanın bir tek yolu vardır; o da geceyi ihya etmektir. Şayet ölüm ötesi hayatına nur saçmak, ayağın herhangi bir yere takılmadan, kösteklenmeden dümdüz sırat-ı müstakim erbabı olarak burada ve ötede yürümek istiyorsan, gecenin kara zülüfleri üzerine nurlar saçarak hiç olmazsa iki rekât namaz kılmalısın. Teheccüd vakti, meleklerin nüzul ettiği an olması itibarıyla çok önemlidir. Teheccüd kılan insanın arkasında melekler saf saf olur durur ve onun rikkat kazanmış his dünyasına ilham esintileri üflerler. İnsan, her anını nurlu yaşamaya alışmalıdır. Nurlu anlar, insanların meleklerle, ruhânilerle sarmaşdolaş olduğu anlar ve zamanlardır. Böyle anlarda, insanın sağınasoluna bölük bölük melek ve rûhânîler iner ve onu çepeçevre kuşatırlar. Hatta o insan basacak yer bulamaz: Adımını nereye ve hangi noktaya atsa mutlaka bir melek kanadı ona eşlik eder. Nifaklarından endişe duyarak Allah Resûlü’nün yanına gelen iki şanlı sahabiye Efendimiz’in söyledikleri, bu hakikate parmak basması bakımından oldukça önemlidir. Vak’a şöyle cereyan eder: Hz. Ebu Bekir, Hz. Hanzala’nın

len onlara şu cevabı verir: “Eğer her zaman benim yanımda bulunduğunuz hali muhafaza etseydiniz, Allah’a yemin ederim, melekler gelir sizinle musafaha ederlerdi. Siz çarşıdapazarda hep onlarla içli-dışlı olurdunuz. Ama Yâ Hanzala! Bu işin esası şudur: Bir müddet Rabbe kulluk, bir müddet de dünya için çalışma.. ve dünya için çalışırken de Rabb’i unutmama..’ (Müslim, Tevbe 12,13) İşte bütün mesele burada. Huzurda, Rabb’e kulluğun hakkını verme.. çarşıda-pazarda ve evde de onlara ait hakları gözetme.. Hiçbir zaman istikameti terk etmeme ve daima Cenab-ı Hakk’ın murakabesi altında bulunduğu şuuruyla hareket etmeye çalışma. Böyle davranılırsa kalb, rikkat ve inceliğini korur. Kalb, rikkatini muhafaza ettiği sürece de, melekler gelir, o insana musafaha etmeye durur. Ne var ki, kalbe rikkat kazandırma ve bu rikkati koruma da ancak geceleri ihya ile olur. Gecelerini ihya edemeyenlerin kalb rikkatini muhafaza etmeleri çok zordur.

ÖZETLE: 1- Teheccüd namazı kılan insanın arkasında melekler saf saf olur durur ve onun rikkat kazanmış his dünyasına ilham esintileri üflerler. 2- Kalbe rikkat kazandırma ancak geceleri ihya ile olur. Gecelerini ihya edemeyenlerin kalb rikkatini muhafaza etmeleri çok zordur. 3- İlim öğrenme yoluna girene Allah, Cennet’e giden yolu kolaylaştırır. Melekler de kanatlarını ilim talibinin ayakları altına sererler.

Meleklerle insanlar arasındaki irtibatı anlatan hadislerden biri de şudur: “Kim ilim yoluna sülûk ederse, Allah ona Cennet’e giden yolu kolaylaştırır. Melekler işittikleri şeylerden hoşnut oldukları için kanatlarını ilim talibinin ayakları altına sererler.” (Tirmizi, İlim 19) Nasıl olur bu? Melekler, ilim yolcularının gelip geçecekleri yollara nasıl kanatlarını sererler? Keyfiyeti bizce meçhul, fakat bilinen bir gerçek var ki o da, sayıları çok az olan bu seçkinler, meleklerce koruma altındadırlar. Çünkü onlar nebîlerin vârisleridir. ‘Allah seni koruyacaktır’ hakikati onlar hakkında da böyle tecellî etmektedir. Allah ve Resûlü, onlardan hoşnut ve razıdır. Böyle olunca da melekler onlardan hoşnut ve razı olmak durumundadır. Bu durum melekler için ayrı bir haz ve ruhani bir zevk kaynağıdır. Meleklerin insanlara olan bu ta’zimi, sırf Allah içindir. Bu sebeple de onlar yaptıkları bu hizmeti döndüklerinde, Rabbilerine bir armağan, bir hediye gibi takdim ederler. Melekleri, ilim ehline hizmet etmeye sevk eden sırra gelince: Meleklerde sonsuz denecek ölçüde bir ilim ve irfan aşkı vardır. Allah’ı bilmek, O’nu tanımak ve O’nun marifetine ermek, meleklerin yaradılış gayesi ve biricik hedefleridir. Buna vesile oldukları için de onlar, ilim erbabına hep hizmet etmek isterler.


HAFTANIN DUASI

SÖZÜN ÖZÜ

Rabb’imiz! Yüce katından öyle bir rida ile biz muhtaç ve müştak kullarını giydir ki, şeytanların ve hep kötülüğü emredip duran nefs-i emmarenin zararlarından emin olabilelim! Maddî-manevî hastalıklarımıza şifa ihsan et.. sinelerimizi paklaştır, gönüllerimizi pür nur eyle.. halimizi salaha erdir; hem öyle erdir ki, içimizde sadece sâlih düşünceler kalsın ve kalblerimiz fâsit bütün mülahazalardan sıyrılsın!..

Ben yaklaşık 20 yaşımdan beri bir kısım insanlardan sürekli çekiyorum. Takipler, mahkemeler, hapishaneler,... vs. Bu süre içinde bunlardan dolayı ağladığımı hiç hatırlamıyorum ama dost daire içindeki arkadaşlarımızdan, dostlarımızdan ve iyilik ettiğimiz kimselerin muamelelerinden dolayı çok ağladım. Hatta onlardan ağladığım kadar, Allah rızası için ağlayabilseydim, o gözyaşları milletin cennete gitmesine bile yeterdi.

İbretli bir rüya Abdullah b. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Herkes gelir Allah Resûlü’ne rüyasını anlatır, O (sallallahu aleyhi vesellem) da tabir buyururdu. Ben de hep, ‘keşke bir rüya da ben görsem de gelip Allah Resûlü’ne anlatsam’ diye içimden geçirirdim. Bir gün bir rüya gördüm. Tanımadığım bazı kişiler beni ellerimden tutup zorla bir istikamete doğru sürüklüyorlardı. Beni bu halde sürükleye sürükleye derince bir çukurun yanına kadar getirdiler. Çukur alev alev kaynıyordu. Bana buranın Cehennem olduğunu söylediler. Onlar beni orada tutuyorlardı. Ben de kan revan içinde tir tir titriyordum ki ‘Buraya atılmayacaksın. Senin için tasa ve endişe yoktur’ dediler.” (Evet, bu rüyayı gören Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’tı. Bu, her yönüyle babasıyla atbaşı giden nadide bir insandı.. Düşünün ki, babasından sonra onu, hem de o günün insanları, başlarında halife görmek istiyorlardı. Eğer Hz. Ömer, bizzat buna mani olup ‘Bir evden bir kurban yeter’ demeseydi, belki de ümmet onu halife seçecekti. O, hem bir ilim okyanusu hem de takva ve zühdün zirvesinde bir insandı... İşte bu rüyayı o görüyordu.)

Işı İçimdeki Ezan Sesi Elimde ışığın, dilimde sözün, Bir ezan sesisin her an içimde. Nakış nakış hayâlimde gül yüzün, Sana düşmüş hep sevilmek seçimde...

Sonra sözlerine şöyle devam etti: “Ben gördüğüm bu rüyayı ablam Hafsa’ya anlattım. O da Efendimiz’e intikal ettirmiş. Allah Resûlü rüyayı dinledikten sonra şöyle buyurmuşlar: ‘İbn-i Ömer ne güzel insandır. Keşke bir de teheccüd kılsaydı!” (Buhari, Teheccüd, 2) Zira Cehennem şeklinde onun nazarına arz edilen, berzah azabına ait bir tablodur. O tablo ile gösterilen belaya maruz kalmamanın tek yolu ise gecenin teheccüdle aydınlatılmasıdır. İbn-i Ömer diyor ki: “Ben Allah Resûlü’nden bunu duyduktan sonra artık bir defa bile teheccüdü terk etmedim.” Aynı hassasiyet ifadesini Hz. Ali’den de duyuyoruz. O, şöyle buyuruyor: “Ben Resûl-i Ekrem’den önemli bir dua ile alakalı fermanı duyduktan sonra onu okumayı hiç mi hiç bırakmadım. Bunu duyan yardımcısı soruyor: ‘Sıffîn gecesinde de mi?’ Hz. Ali cevap veriyor: Evet, o gece de terk etmedim.” Mevlânâ İkbal şöyle diyor: “Allah’a hamd ederim ki onbeş-yirmi sene İngiltere’nin o loş, karanlık, isli ve pis havası altında kalmama rağmen bir tek gece bile teheccüdümü terk etmedim.”

Bütün varlık Yaradan’ın güftesi, Peygamberlik bu mânânın bestesi; Mesajların ötelerin saf sesi, Çağlar durur Ulu Furkan içinde. Hep kevserler içtik bülbül dilinden, Hep safâlar gördük kutlu elinden; Geçmez gönül Sen gibi emelinden, Var mı bir başka nebi bu biçimde. Gel gürle, nâyın hep sızlayıp dursun.! Kalbim sözlerinin sesiyle vursun; İsterse bütün düşmanlar kudursun, Hutben okundukça Çin’deMaçin’de... M. Fethullah Gülen

Abdullah Aymaz

İğne ile değil, saç kılı ile... Venedik’teki Milad Diyalog Kül- Bey, İtalyan meslektaşı senatör Pietro tür Derneği’nin yemeğinden bir gün Paolo Amato Bey’in de aynı zasonra derneğin başkanı Ali Rıza manda İnter takımındaki konuMüderrisoğlu ile OASİS Vakfı’na mundan da söz edip sözünü bitirirgittik. ken Senatör Paolo kürsüye geldi ve Uluslararası OASİS Vakfı’nın çı- Hakan Şükür’e ‘Bu iş gol atmaya kardığı aynı isimdeki derginin di- benzemez.’ dedi ve ayrılmamasını rektörü Martino Diez ile bir gün rica edip kendi konuşmasını yaptı. önceden randevulaştığımız üzere Sonra da kendisine İtalyan Senatogörüşecektik. OASİS dergisi İtal- su’nun plaket hediyesini takdim etti. yanca, Fransızca, İspanyolca, İngi- Gerçekten bir Türkiye dostu olan lizce, Arapça ve Urduca olmak üzere Paolo, ALBA Derneği Başkanı Fatih altı dilde neşrediliyor. Daha önce Çamlıca ve arkadaşları ile çok saM.Fethullah Gülen Hocaefendi ile mimi ve sıkı irtibatı var. Konuşmaeğitime dair görüşleri hakkında ge- sında “Türkiye’nin realitesi bizim niş bir röportaj yapmış ve yayımla- için gerçekten ufuk ve yol açıcı olmışlardı. Martino, Arapça biliyor. muştur.” dedi… Şimdi de Venedik’te Hahambaşı Milad Derneği’nin açGiuseppe Laras tığı Türkçe kurslarına da bir konuşma Como’da daha önce devam ediyor. Bizi yaparak Tevrat’ın Türkçe kelimeler ve üniversite öğrencileriyle Çıkış Kitabı’nda cümleler söyleyerek beraber iki saat görüşme bahsedilen Habilkarşıladı. Güleç yüzlü yaptığımız Prof. Dr. Ferrari Kabil olayını ancana yakın birisi… lattı. Kabil’in “Ben de yemekte vardı. İslam ondan Dergilerinin merkezini sorumlu gezdirdi. Tanıtımdan ve laiklik üzerine uzman değilim, ben onun sonra odasında, Tür- olan ve kitapları bulunan hâmisi değilim.” kiye’de temeli atılan Ferrari, Prof. Dr. Paolo sözlerine temas eğitim ve diyalog hizters taraBranca’nın arkadaşı… ederek, metlerinin tâ başlanfından örnekle, gıcından itibaren geaslında kendimilişmelerle ilgili sorular zin dışındakilersordular. Bu meseleden de sorumlu nin gerçekten sabır isteyen “ince ve olmamız gerektiğinin anlatıldığını uzun bir yol” olduğunu anlatmaya söyledi. çalıştım. Sonra da önümüze konulan Prof. Dr. Paolo Branca, “Ben şeref defterine: “Bu mesele, ‘İğne ile Türk olmadığım halde ALBA Derkuyu kazmaya benzer’ diyoruz. Ama neği’nin mensubu olmakla iftihar aslında iğne ile değil, saç kılı ile bile ediyorum, çok mutluyum. Bakınız kuyu kazmaya benzese de yine ya- biz bu kadar insanı, hem de çok depılması gerekir. Çünkü bu kazılacak ğerli şahsiyetleri bir araya getiremikuyudan barış âb-ı hayatı çıkacaktır. yoruz. Ama bu Türk arkadaşlar heHızır’ın bulup içtiği ölmezlik suyu pimizi bir araya getirdiler. Azlar ama gibi… İnsanlık da bu barış âb-ı ha- çoklardan çok iş yapıyorlar. Bunların yatı ile huzur içinde varlığını devam arasında olmaktan kendimi bahtiyar ettirecektir.” diye yazdım. addediyorum.” dedi. Paolo Branca, Aynı gün Milano’ya geçtik. ALBA’nın danışma kurulunda… Çünkü orada da ALBA Diyalog Der- Sözlerine son verirken “Ben otuz seneği’nin yemeği vardı. Türkiye-İtalya nedir kendimi bu işlere verdim ama Parlamenterler Dostluk Derneği Türklerle şu anda bulunduğum dutemsilcisi olarak Hakan Şükür de bu rum için ‘Bu günleri gördüm ya, şüyemeğe katıldı. Güzel bir konuşma kürler olsun Rabb’ime’ diyorum.” yaptı. Daha önce Milano’da bulun- dedi. duğu ve İnter takımında oynadığı Como’da daha önce üniversite için zaten tanınıyor. Kendisine karşı öğrencileriyle beraber iki saat göbir sevgi seli vardı. Herkesi, bilhassa rüşme yaptığımız Prof. Dr. Ferrari de Milano Belediye Başkanı’nı Türki- yemekte vardı. İslam ve laiklik üzeye’ye davet etti. Yemekte bulunan ve rine uzman olan ve kitapları bulunan daha sonra İtalyanca bir konuşma Ferrari, Prof. Dr. Paolo Branca’nın aryapan Büyükelçimiz Hakkı Akil kadaşı… Bey’e hem de kendisi gibi GalatasaYemekte TRT-Türk’ten Dündar raylı olması itibarıyla takdirkâr söz- Keşaplı ile de görüştük. Hakan Şüler söyledi. (İşin garibi biraz sonra kür’le röportaj yaptı. Yirmi beş seGalatasaray’ın Mancherster United nedir İtalya’da bulunduğunu, ALBA ile yaptığı maçtaki galibiyet haberi Derneği mensuplarının faaliyetlegeldi. Salon alkışa boğuldu.) Hakan rini çok takdir ettiğini söyledi…


30 AİLEM Türk işi feraceler geliyor

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

KEZBAN KARAGÖZ

Feracelere, tesettür giyimin sokak mo-

1dası dersek yanılmış olmayız. Zira ha-

yatımıza giriş hikâyesi biraz bunu doğruluyor. Özellikle Fatih, Eyüp gibi semtlerden yayılmaya başladı alışkanlık. Hanımlar yakın bir yere markete giderken, komşusuna uğramak için evden çıkarken, çocuğunu okuldan alırken feracelerini alıp hızlıca hazırlanmaya başladılar. Feracelerin sağladığı pratikliğin aslında şık olduğunu, sayıları giderek artan Arap turistler vesilesiyle anladık. Ferace böylece hızla tesettürlü kadınların dolaplarında özel günler için de kullanılacak kıyafetlerin arasına girdi. Yaz mevsiminde ise onları bir kez daha keşfettik. Özellikle tatil valizi hazırlarken feraceler hemen yanı başımızdaydı. Bir ferace, birkaç tane fazladan kıyafet almaktan kurtarıyordu bizi. Havuz ve deniz çıkışında haşemaların üstüne de giydik onları ve çok rahat ettik. Artık tatillerin yegane parçası olmayı hak ettiler. Hayatımızda giderek daha çok yer edinen feraceleri genellikle hac umre malzemesi satan mağazalardan edindik. Fakat feracelere olan bu ilgi, tesettür giyime yönelik tasarımlar yapan markaların gözünden kaçmadı. Özellikle bu yıl birçok marka özel ferace koleksiyonları hazırladı. Kış sonu umre sezonu olduğu için koleksiyonlar kış için hazırlandı ama yazın da devam edecek.

Feraceler sokakta duyurdu önce sesini, şimdi vitrinlerin gözdesi oldu. Hem kışın hem de gelecek yaz vitrinlerde bol bol ferace tasarımları göreceğiz.

Taşlı değil sade tasarımlar hazırlandı

leksiyonu için çok farklı ferace modelleri üzerinde çalışılıyor. Hanımların hem evlerinde, hem dışarıda hem de umre döneminde kullanabilecekleri alışılmış renklerin dışında bej, vizon, pudra tonlarının kullanılacağı tarzlar düşünülüyor. Genç hanımlarla yeni örtünenlerin beğenerek giyebilecekleri tunik ve spor tarzın yanında elbise görünümündeki feraceler önümüzdeki yaz koleksiyonlarında olacak. Online mağazalarda en çok talep edilen kıyafet Feraceler sadece caddelerde değil, online mağazaların da yüzünü güldürdü. Güldürmeye de devam ediyor. Konuyla ilgili yenimoda.com’daki yetkililerden bilgiler aldık. Feracenin potansiyelinin farkına satışlardaki

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

12.12.2012 13.12.2012 14.12.2012 15.12.2012 16.12.2012 17.12.2012 18.12.2012

6 05 6 06 6 07 6 07 6 08 6 09 6 10

13 28 13 28 13 28 13 28 13 28 13 28 13 29

ODENSE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

STOCKHOLM

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

12.12.2012 13.12.2012 14.12.2012 15.12.2012 16.12.2012 17.12.2012 18.12.2012

6 13 6 14 6 15 6 16 6 16 6 17 6 18

13 38 13 38 13 38 13 38 13 38 13 39 13 39

17 14 17 14 17 14 17 14 17 14 17 14 17 15

12.12.2012 13.12.2012 14.12.2012 15.12.2012 16.12.2012 17.12.2012 18.12.2012

5 50 5 51 5 52 5 53 5 54 5 55 5 55

12 44 12 44 12 44 12 45 12 45 12 45 12 45

AARHUS

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

DRAMMEN

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

12.12.2012 13.12.2012 14.12.2012 15.12.2012 16.12.2012 17.12.2012 18.12.2012

6 15 6 16 6 17 6 18 6 19 6 19 6 20

13 35 13 35 13 35 13 35 13 35 13 35 13 36

12.12.2012 13.12.2012 14.12.2012 15.12.2012 16.12.2012 17.12.2012 18.12.2012

6 22 6 23 6 24 6 25 6 26 6 27 6 27

13 13 13 13 13 13 13 13 13 13 13 13 13 14

8 32 8 33 8 34 8 35 8 36 8 36 8 37

8 38 8 39 8 40 8 41 8 42 8 42 8 43

12 10 12 11 12 11 12 12 12 12 12 13 12 13

12 19 12 20 12 20 12 21 12 21 12 22 12 22

12 20 12 21 12 21 12 21 12 22 12 22 12 23

15 44 15 44 15 44 15 44 15 44 15 44 15 44

15 54 15 54 15 54 15 54 15 54 15 54 15 55

15 50 15 50 15 50 15 50 15 50 15 50 15 50

17 04 17 04 17 04 17 04 17 04 17 04 17 04

17 10 17 10 17 10 17 10 17 10 17 10 17 10

GÖTEBURG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

OSLO

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

12.12.2012 13.12.2012 14.12.2012 15.12.2012 16.12.2012 17.12.2012 18.12.2012

6 11 6 12 6 13 6 14 6 14 6 15 6 16

13 18 13 18 13 18 13 19 13 19 13 19 13 19

12.12.2012 13.12.2012 14.12.2012 15.12.2012 16.12.2012 17.12.2012 18.12.2012

6 21 6 22 6 22 6 23 6 24 6 25 6 26

13 10 13 10 13 10 13 10 13 10 13 10 13 10

HELSİNKİ

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

12.12.2012 13.12.2012 14.12.2012 15.12.2012 16.12.2012 17.12.2012 18.12.2012

6 24 6 25 6 26 6 27 6 28 6 29 6 29

13 11 13 11 13 11 13 11 13 12 13 12 13 12

TAMPERE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

12.12.2012 13.12.2012 14.12.2012 15.12.2012 16.12.2012 17.12.2012 18.12.2012

6 32 6 33 6 34 6 35 6 36 6 37 6 37

13 07 13 07 13 07 13 07 13 07 13 07 13 07

8 41 8 43 8 44 8 45 8 46 8 46 8 47

8 30 8 32 8 33 8 34 8 35 8 36 8 37

9 05 9 07 9 08 9 09 9 10 9 11 9 12

Bulunduğunuz şehrin namaz vakitleri için: http://www.zaman.com.tr/namaz.do

12 13 12 13 12 14 12 14 12 15 12 15 12 16

11 49 11 49 11 50 11 50 11 50 11 51 11 51

12 20 12 20 12 21 12 21 12 22 12 22 12 23

15 32 15 32 15 31 15 31 15 31 15 31 15 32

14 55 14 54 14 54 14 54 14 54 14 54 14 54

15 22 15 22 15 22 15 21 15 21 15 21 15 22

16 52 16 52 16 51 16 51 16 51 16 51 16 52

16 15 16 14 16 14 16 14 16 14 16 14 16 14

16 42 16 42 16 42 16 41 16 41 16 41 16 42

FİNLANDİYA

8 25 8 26 8 27 8 28 8 29 8 30 8 30

İSVEÇ

KOPENHAG

ivme ile vardıklarını söyleyen yetkililer, özellikle yaz aylarında çok fazla ferace satıldığını belirtiyor. En çok tercih edilenleri ise Medine ipeğinden, ön kısmı taşlı-işlemeli modeller oluyor. Siyah tabii ki en çok tercih edilen renk ama gri antresit ve bej gibi renkler de satılıyor. Satışın illere göre dağılımına gelirsek: Üç büyük ili çıkarınca en çok Antalya, Adana, Diyarbakır gibi güney kesimlerde yoğunlaşma var. Bunların içinde Antalya başı çekiyor. Bu da feracenin yaz/sıcak iklim giysisi olduğunu doğruluyor. Şu ana kadar Yenimoda’da yaklaşık 12 kez ferace kampanyası düzenlenmiş; Ferace kampanya sayısının sıklığından da anlaşılacağı üzere online mağazalar feracelere olan ilgiden oldukça memnun. 9 05 9 06 9 07 9 08 9 09 9 10 9 11

9 10 9 12 9 13 9 14 9 15 9 16 9 17

9 29 9 30 9 31 9 33 9 34 9 35 9 36

12 18 12 18 12 19 12 19 12 20 12 20 12 21

12 21 12 21 12 22 12 22 12 23 12 23 12 24

12 26 12 26 12 27 12 27 12 28 12 28 12 29

15 18 15 18 15 18 15 18 15 18 15 18 15 18

15 19 15 19 15 19 15 18 15 18 15 18 15 19

15 10 15 10 15 09 15 09 15 09 15 09 15 09

16 38 16 38 16 38 16 38 16 38 16 38 16 38

16 39 16 39 16 39 16 38 16 38 16 38 16 39

16 30 16 30 16 29 16 29 16 29 16 29 16 29

NAMAZ VAKİTLERİ

sında giymek isteyenlere yönelik dantellerle yorumlanmış. Feracenin sadece siyah renkte olduğu algısına karşıt, farklı renk seçenekleri görmek isteyenler için krem rengiyle kombinlenmiş bir model de yine Dersaadet koleksiyonunda yer alıyor. Tasarım sürecinin nasıl geliştiği hakkında Kayra yetkililerinden bilgi aldım. Tasarım ekibi öncelikle feracenin kullanım alanlarını tespit etmiş. Kullanıcıların yaş grubu ve diğer bazı detaylar sonucunda markanın ferace stilini oluşturmuşlar. Setrms de iki sezondur ferace koleksiyonuna ağırlık vermeye başladı. Özellikle bu kış “Gardrop” koleksiyonunda siyah ve lacivert ağırlıklı feraceler üretilmiş. Aksesuar olarak sade ama şık duran taşlar kullanılmış. Yaz ko-

NORVEÇ

DANİMARKA

Daha evvel de ferace tasarımı hazırlayan Tekbir Giyim, bu sezon çıtayı oldukça yükseltip daha geniş bir koleksiyon yapmış. Berceste adını verdikleri koleksiyonda 50 farklı model yer alıyor. Berceste koleksiyonunu diğer ferace koleksiyonlarından ayıran en önemli fark renkleri. Normalde siyah olarak bildiğimiz feraceler bu koleksiyonda; tütün, yeşil, bordo, lacivert, kahve, vizon, bakır, açık kahve olarak da yer alıyor. İpek tuşeli akışkan, dökümlü kumaşların kullanıldığı koleksiyon, kalite olarak yurtdışında üretilenlerden farklı. Modellerde de büyük farklar var. Önemli bir nokta ise Ortadoğu’daki modellerin daha çok işlemeli, abartılı yani abiye formatında olması. Türkiye’de modeller günlük hayatta kullanıma daha müsait. Kayra Giyim de daha evvel 3-4 model hazırlayıp feraceyi koleksiyonlarına dahil eden markalardan. Bu sezon bu sayı 15’e kadar çıkmış. Kayra, insanların gerek tatilde, gerek umrede gerekse kına-düğün gibi davetlerde ortaya çıkan şık model arayışına tasarımlarıyla cevap veriyor. Kayra, sade tarzın yanı sıra hareketlilik isteyenlere pelerinli ferace ile tek ürünle aslında iki ayrı model sunarak kadınlara kolaylık sunuyor. Yarasa kollu feraceler, bir elbise hava-


31 AİLEM

Canım şu habere bir bakar mısın!

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

GÜLİZAR BAKİ elevizyonda yayınlanan ve çok izlenen bir şarkı yarışması... Genç yarışmacı sahnede. Kendinden emin şarkısını söyledikten sonra yüksek özgüven ve samimiyetinin etkisiyle gayet rahat iletişim kuruyor; “Senin döneceğini biliyordum, senin için bahse girdim, sen, sen…” Jüriyle aşırı rahat, senli benli konuşması ve hatta laubaliliğe varan tavırları, programın yapımcı ve sunucusu Acun Ilıcalı’yı rahatsız ediyor. Söze giriyor ve “Yeni tanışılan birisine sen diye hitap edilmez.” diyor. Yarışmacı kız jüriye dönüyor ve “Tamam o zaman, siz nasılsınız?” karşılığını veriyor. Yani laubali haline devam ediyor. Böyle karşılıklı atışmanın neticesinde Ilıcalı, “Bu dakikadan sonra sana nezaketi ben öğretemem ve yarışmada buna müsaade edemem. Sonrası için de kapı açmış olurum.” diyerek, yarışmacıyı diskalifiye ediyor. Medyaya “Acun, yarışmacıyı kovdu” şeklinde yansıyan bu olay, aslında toplumsal bir yaraya dikkat çekiyor.

T

Canım, kuşum, şekerim… İletişim dilinde samimiyetle laubaliliği birbirine karıştırıyoruz. Böyle olmasa farklı kurumlarda çalışan iki insan iş için yaptıkları yazışmada birbirine “canım, kuşum, şekerim” diye niye hitap etsin? Çoğu üniversite öğrencisi, nasıl dilekçe yazacağını bilmiyor mesela? Bir üst makama nasıl hitap edeceğini kestiremiyor. Bu yüzden kurum ve işyerleri çalışanlarına eğitim veriyor. Çünkü insanlar bey, hanım veya siz gibi unvan ve zamirleri kullanmaz oldu. Dahası kullanması gerektiğinin bilincinde değil. İş gereği yazıştığı birisine “şeker” diye hitap eden kişi uyarılınca şunu diyebiliyor mesela: “Ne yani şeker değil misin, acı mısın?” İmaj ve iletişim danışmanı Özlem Çakır, “Canım, tatlım gibi ifadeler kullanmak son derece laubalidir.” diyor. Birçok şirkette iletişim ve görgü kuralları eğitimi veren Çakır diyor ki: “Adab-ı muaşeret kurallarını bilen ve uygulayanlar kadar bilmeyenler ve bilip umursamamazlıktan gelip uygulamayanlar var.” 14 yıldır bu eğitimleri veren Çakır’a göre terbiye aileden başlıyor. Aileler adab-ı muaşeret kurallarını daha küçük yaşlardan itibaren öğretmeliler. Çünkü aile terbiyesi almamış biri, sosyal çevresinden, okuldan ve çalışma

hayatında kişisel gelişim eğitimlerinden öğrenerek kendini geliştirse bile bunları içselleştirmesi zor. Dolayısıyla nezaket göstermelik oluyor.

Alışkanlık dilde başlar sonra davranışa yerleşir Davranış Bilimleri Enstitüsü’nden Uzman Psikolog Müberra Yılmaz Şahin, iletişimde temel kural olan tanımadığımız bir kişiye “siz” diye seslenilmesinin artık göz ardı edildiğini söylüyor. Mesela toplu taşıma araçlarında veya mağazada birine seslenirken ya da başka bir ortamda birinden yardım istenilirken “sen” diliyle sesleniliyor. Şahin, bu tespiti yaptıktan sonra şunları söylüyor: “Elbette, hiç kimseye özel hayatında nasıl iletişim kurması gerektiğini söylemek niyetinde değiliz. Fakat tedirgin edici nokta şudur: Bir alışkanlık önce dilde başlar, sonra davranışa yerleşir. Bu nedenle, laubali bir üslup veya çok fazla sen dili kullanmak, iş hayatında kullandığımız iletişim tarzına da yansıyabilir. Böyle ifadeler kullanmak özel hayatımızda kabul görse de şirket ilişkilerinde samimiyetin ve mesafenin dozunu ayarlayamadığımız anlamına gelebilir.” Müberra Şahin, konuşurken hataya düştüğümüz bir başka noktanın da emir kipi kullanmak olduğunu söylüyor ve ekliyor; “Ne var ki, özellikle işyerinde bir istekte bulunurken aslında rica ettiğimizi unutmamak gerek. ‘Ver’ yerine ‘Verir misin?’ veya ‘Verebilir misin?’ demekle ‘Rica ederim’ sözünün resmiliğini yumuşatırız.”

“Rol model olduğumuzun bilinciyle ‘siz’ diyoruz” Ekranlarda pek görmediğimiz bir iletişim dili kullanan Samanyolu Haber Televizyonu’nun spikeri Asım Yıldırım, nezaketli iletişim dilinin unutulmaya başladığından dem vuruyor. Yıldırım, nezaket dilinin unutulmasını sınav odaklı eğitime ve medyaya bağlıyor. Bu yüzden de iş ortamında çok samimi olmalarına rağmen ekrana çıkınca medyanın sorumluluk bilinciyle hareket ettiklerini vurgulaayarak birbirine bey-hanım diye hitap ettiklerini söylüyor.. Yıldırım, “Bu aynı zamanda toplumun içinde bulunduğu laubaliliğin giderilmesi adına atılmış bir adımdır. Yani sorumluluğumuzun farkındayız. Bu durum konuklarımızın sözlerini de mümkün olduğu kadar kesmeme veya en uygun yerde kesme ile de ortaya konuluyor.” diyor.

Yerli yersiz ‘Canım, abicim, ablacım, şekerim, tatlım, sen’ derken samimiyeti mi abartıyoruz, ya da yapmacık olduğumuzun farkında mı değiliz? Mağazadaki tezgâhtar da, kurumsal bir şirketteki çalışan da, okuldaki öğrenci de iletişimde nezaket kurallarını unuttu. Herkes herkesin canı, tatlısı, ablası, abisi oldu. ‘Hanımefendi’ ve ‘beyefendi’ler eskilerde kaldı.

Yahu hacı, hani bay bay? Müberra Şahin (Uzman PsikologDavranış Bilimleri Enstitüsü): “Kelimelerin yuvarlanması veya farklı telaffuz edilmesi (bi, yo, vb. gibi), hitap ederken belirli terimlerin çok sık tekrar edilmesi, cümle başlarında veya sonlarında gereksiz ifadeler kullanılması (yahu, hani, hacı, hocam, bye bye, tamam mı? vb. gibi), İngilizce veya Fransızca kelimelerin kullanılması artık sıklıkla karşılaştığımız bir durum. Sosyal hayatımızda sorun yaratmayabilir, fakat iş hayatında iletişimi sabote ediyor. Ciddiyetsiz ve özensiz görünmemize neden oluyor.” Özlem Çakır (İletişim ve imaj danışmanı): “Tanımadığımız ya da ilk kez karşılaştığımız, bizden yaşça büyük, mevki sahibi, iş hayatında üstümüz konumundaki herkese siz demek zorundayız. Akranlarımızla ya da samimi olmadığımız yaşça bizden küçük olanlara ilk isimleri ile hitap edip siz diyebiliriz. Örneğin; “Sami siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?” gibi. İnsanların sosyal medyada takip ettikleri ve tanımadıkları iş güç sahibi insanlara ve ünlülere hiçbir şekilde sen diye hitap etmesi doğru değildir. Resmî makamlarla olan yazışmalarda üst kademeye arz edilirken yaşıtlarımızdan rica edilir ya da bilgilerine sunulur.”

Bu kadar rahatlık karşıdakini rahatsız eder Prof. Dr. Orhan Okay: “Toplum içinde kurallı yaşamak biraz da rahatını bozmak demektir. Günümüz insanı konuşmasında da, davranışlarında da son derece rahat olmak istiyor. Bu kadar rahatın karşısındakini rahatsız edeceğini düşünmüyor veya aldırmıyor. Bunların biraz da televizyon yoluyla yaygınlaştığını anlıyorum. Pek çok ekranda birbirlerine senli-benli hitap edenleri, itişip kakışarak konuştuklarını, oturma tarzlarında büyük bir lâubalilikle ayakkabısının tabanını seyircinin suratına uzattıklarını görüyoruz. Şüphesiz bu kuralların hepsi katı ve mutlak değildir. Toplumdaki gelişmeye paralel olarak bunların zamanla değişeceğini kabul etmek gerekir. Batı dünyasıyla sıkı temaslarımızdan beri farklı görgü kuralları da hayatımıza girdi. Ancak en kötüsü kuralsızlıktır. Birçok hususta olduğu gibi bunda da ailelere, eğitimcilere iş düşüyor.”


32 AİLEM Dijital kimliğinizi geliştirin

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

İnternet herkese açık bir alan ve hafızası oldukça geniş. Eğer kendinizi doğru tanıtan bir dijital kimlik oluşturursanız bu hem kariyerinize hem de ilişkilerinize yardımcı olur. DENİZ ERGÜREL ‘İnsanlar kıyafetleriyle karşılanır,

1fikirleriyle uğurlanır’ demişler. Gü-

nümüzde internetin yaygınlaşmasıyla birlikte bu artık ‘insanlar Google’da karşılanır, fikirleriyle uğurlanır’ olarak değişmiş durumda. İster iş görüşmesi yaptığınız insan kaynakları uzmanı olsun, isterse yeni bir arkadaş artık herkes birbirinin adını internette aratıp hakkında bir fikir sahibi olmaya çalışıyor. Arama sonuçlarında verdiğimiz ilk intiba ilişkilerimizin niteliğini yakından etkiliyor. Eğer hareketli bir sosyal çevreye sahipseniz yeni tanıştığınız insanların adınızı mutlaka internette arattığına emin olabilirsiniz. Bu nedenle tıpkı kıyafetlerimize özen gösterdiğimiz gibi internetteki dijital kimliğimize de özen göstermemiz artık bir zorunluluk. İnternetteki dijital kimliğinizin nasıl olduğunu merak ediyorsanız ilk yapmanız gereken kendinizi Google’da aratmak. Bunun için mümkünse her gün kullandığınızdan farklı ve Google hesabınıza girmediğiniz bir cihaz kullanın. Çünkü Google kullanım alışkanlıklarınıza göre size özel sonuçlar çıkarabilir ve bu da sizin için yanıltıcı olur. Arama sonuçlarında karşınıza çıkan sayfalara ve resimlere dikkatle bakın. Eğer çıkan sonuçlar sizi doğru bir şekilde yansıtıyorsa sorun yok. Ama eğer yıllar önce yaptığınız bir yorum, yüklediğiniz bir resim veya yazdığınız bir yazı hakkınızda yanlış imaj veriyorsa bu içeriklerin arama sonuçlarından kaldırılmasını talep etmek mümkün. Bunun için http://bit.ly/TvaNPD adresinden ‘bir sayfayı veya siteyi Google araçlarından kaldırma’ veya http://bit.ly/TvbeJM adresinden ‘bir resmi Google arama sonuçlarından kaldırma’ talebi yapabilirsiniz. Tabii Google’ın bu özelliği sadece sonuçların arama motorunda gözükmesini engellemek içindir. Talebiniz Google tarafından kabul edilmiş olsa bile içerik tamamen internetten kaldırılmış olmaz. Sosyal medya hesaplarınızdaki içerikler de dijital kimliğiniz için önemlidir. Bu hesaplarınızda paylaştığınız içerikler arama sonuçlarında gözükebilir, bu nedenle yaptığınız paylaşımların herkese açık olduğunu unutmamalısınız. Eğer aramalarda sizi diğerlerinden farklı kılacak bir sonuca ulaşamıyorsanız bu internetteki dijital kimliğinizin zayıf olduğunu gösterir. Dijital kimliğinizi geliştirmek için uzmanlaştığınız alanla ilgili bir blog, bir web sitesi veya bir sosyal medya hesabı açabilirsiniz. Böylece zamanla oluşturacağınız içerikler arama sonuçlarında üst sıralarda gözükecektir. Unutmayın ki internet herkese açık bir alandır ve hafızası oldukça gelişmiştir. Eğer kendinizi doğru tanıtan bir dijital kimlik oluşturabilirseniz bu hem kariyerinize hem de ilişkilerinize yardımcı olur.

SONY’NİN YENİ ÜRÜNLERİ Sony İstanbul’da yaptığı bir etkinlikte Windows 8 işletim sistemli ve dokunmatik ekran özellikli ürünlerini tanıttı. Dokunmatik tablet ve ultrabook Vaio Duo 11:Hareketli kızak modülü sayesinde tek bir hareketle tablet veya ultra-

Sosyal medya hesaplarınızdaki içerikler de dijital kimliğiniz için önemlidir. Bu hesaplarınızda paylaştığınız içerikler arama sonuçlarında gözükebilir, bu nedenle yaptığınız paylaşımların herkese açık olduğunu unutmamalısınız. Eğer aramalarda sizi diğerlerinden farklı kılacak bir sonuca ulaşamıyorsanız bu internetteki dijital kimliğinizin zayıf olduğunu gösterir.

book olan Vaio Duo 11 bu senenin yeniliklerinden. İnce ve hafif bir tasarıma sahip olan bu cihaz sadece 1.25 kilogram ağırlığında. Intel Core i5 1.7 GHz işlemcinin kullanıldığı cihazda dijital bir kalem yardımıyla ekran üzerinde el yazısıyla not almak da mümkün. 11.6 inç genişliğindeki ekranın çözünürlüğü 1920x1080. Tablet ve ultrabook karışımı olan bu yeni cihaz, yaklaşık bir metreden düşmeye karşı dayanıklı bir malzemeden üretilmiş. All-in-One PC Vaio L24:24 inç ekran genişliğine sahip olan Vaio L24, Intel Core i7 2.4 GHz işlemciye, 8 GB hafızaya, 2 TB sabit diske ve gözlüksüz 3 boyutlu görüntü izleme özelliğine sahip. Oldukça hoş bir tasarıma sahip olan bu cihaz özellikle ev kullanımı için geliştiril-

Haftanın uygulamaları Haftanın iPhone uygulaması: Beamr iPhone ile çektiğiniz fotoğrafları bir dergi kapağı gibi tasarlayıp Facebook veya Twitter üzerinden paylaşabileceğiniz bu eğlenceli iPhone uygulaması ücretsiz. http://bit.ly/VftfPn Haftanın Android uygulaması: Pixlr Basit araçların yanında oldukça gelişmiş 600’den fazla görüntü efektine sahip bu uygulama ile fotoğraflarınıza kolayca şekil verebiliyorsunuz. Filtre uygulama, çerçeve oluşturma, boyut ayarlama gibi özelliklere sahip olan bu Android uygulaması ücretsiz. http://bit.ly/VftFW0

miş. Dokunmatik ultrabook Vaio T13:13.3 ekran genişliğine sahip olan bu ultrabook dokunmatik ekran özelliğine sahip. Sadece 1.66 kilogram ağırlığındaki bu cihazda Intel Core i5 1.7 GHz işlemci kullanılıyor. Uzun batarya süresine sahip olan Vai T13 ayrıca alüminyum alaşımlı kasası ile de dikkat çekiyor. Taşınabilir masaüstü Vaio Tab 20:Dokunmatik 20 inç ekrana sahip olan bu cihaz istenildiği zaman katlanıp bir tablet olarak kullanılmak üzere tasarlanmış. Yaklaşık 5 kilogramlık ağırlığı seyahatler için ideal değil ama ev veya ofis kullanımlarında işinize yarayabilir. Intel Core i3 1.8 GHz işlemciye sahip bu cihazın 750 GB sabit disk kapasitesi var. Ekran çözünürlüğü ise 1600x900


33 AİLEM Kur’an’ın cemaatindenim! SÜLEYMAN SARGIN İnsanın kendini tanıması çok zor bir me-

1sele.

Sokrates’in mektebinin kapısında “Kendini bil.” ifadesinin yazılı olduğu söylenir. Bütün tasavvuf mekteplerinde “Nefsini bilen Rabb’ini bilir.” ifadesi merkezî bir yer tutar. İnsanın kendini tanıması, bu tanımanın rehberliğinde Rabb’isine teveccüh edip kullukta bulunması Allah’la münasebetimiz açısından olmazsa olmaz bir esastır. Bu böyledir ama bir de meselenin bütün insanlığı ilgilendiren tarafı vardır; irşad ve tebliğ! Veya bir başka ifadesiyle “emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker” vazifesi. Bizler, bugün farzlar üstü farz mesabesinde olan bu vazifeyle mükellefiz. O halde herkes derecesine ve seviyesine göre irşad ve tebliğ yapabilir, ilmi ve kültürü nisbetinde hak ve hakikatleri anlatabilir. Arapça bilmemek, ilahiyat tahsili almamak irşad ve tebliğ yapmamak için mazeret değildir. Cenab-ı Hak her birimizi bu esaslarla mükellef kıldığına göre bu, yapılabilecek bir vazifedir ve teklif-i mâlâyutâk (götürülemeyecek bir yük) değildir. Âl-i İmran Sûresi 104. ayet-i celîlesinde “Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun.” buyurulur. Burada hitap bütün mü’minleredir. Demek ki her birerlerimiz bu çağrının muhataplarıyız. Bunu sahibinden bir emir telakki edip bütün hizmet hayatımızı buna göre planlamalı ve adımlarımızı ona göre atmalıyız.

Her devirde yol göstericilere ihtiyaç var Peki, bu iş nasıl yapılır? Allah’ın emrettiği irşad ve tebliğ vazifesi, hakkıyla nasıl eda edilir, diye soracak olursak cevabını Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinde buluruz. Zira Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her meselede bizim için yol gösterici bir rehberdir. Biz O’nun bendeleri ve kabul buyururlarsa ümmetiyiz. Bizim için Rabb’imize kul, Efendimiz’e ümmet olmak kadar şerefli bir paye yoktur. Binaenaleyh O’ndan bize gelen her fermanı rahmet yeli ile gelen yağmurlar gibi kabul edip gönül yamaçlarımızı sulamak durumundayız. Aklımızın ermediği, firasetimizin, kiyasetimizin yaya kaldığı her yerde aklı kül olan hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam)’ın ziya-ı sermedîsi altında meselelerimize çözüm ararız/aramalıyız. Nebiler Sultanı (aleyhi ekmelü’t-tehâya), ümmetinin her devirde yol göstericilere ihtiyacı olacağını ifade ederek her yüz senede bir insanları toparlayacak, onları Kur’an ve Sünnet’in cennetâsâ atmosferi içinde çekecek mürşidlerin geleceğinden bahsetmiştir. Efendimiz’den sonra her devirde İslâm’ı o asrın idrakine söyleten mürşidler gelmiştir. Felaketler ve helaketler asrı olarak bilinen bu dönemi de Rabb-i Rahîm’imiz boş bırakmamıştır. Bu mürşidler yazdıkları eserlerle iman ve Kur’an hakikatlerinin insanların kalplerinde muhkem kaleler gibi yerleşmesine vesile olmuşlardır. Onları takip edenler de her tarafta harıl harıl kurslar, yurtlar ve mektepler açarak, milletimizin ve insanlığın maneviyatına ve irfanına hizmet etmektedirler. Hayatın bütün ünitelerine renk katmak, oralarda hayat emareleri oluşturmak, yoklukta varlık cilvesi göstermek maksadıyla ölesiye gayret ve mücahedede bulunmaktadırlar. Öyle ise, dine hizmet azmindeki her fert, böyle dünyalık hiçbir hesabı olmayan, makam, mevki, şöhret, para gibi kirli oyuncaklar vaat etmeyen halis hizmetlerde vazife almayı hayatın gayesi bilmelidir. Bu vazifeyi yapmak için de illa ki bize tebliğ edilmiş bir görevin olması gerekmiyor. Bu iş bizim hayatımızın gayesi ve fıtratımızın neticesi olmalıdır. Vazifemiz,

ağustos böceği gibi, şu dünya ağacı üzerinde kaldığımız müddetçe, çatlayıncaya kadar Rabb’imizin adına bülbül olmak ve hep O’nu terennüm etmektir. Bu işi bu şekilde yapmak, sonra da gerisine karışmamak bir kulluk edebidir.

Sadece ‘Hak’ demeli Ayrıca, herhangi bir insanı Rabb’iyle buluşturma azmi içine girmiş bir kimse, şöyleböyle yolunu yöntemini tayin etmiş insanlarla meşgul olmamalıdır. Onun yerine mütereddit, mütehayyir ve bir manada çamuru misk u amber diye yüzüne gözüne süren insanların elinden tutarak onlara ışık göstermelidir. Ayrıca, siyasî-gayri siyasî herhangi bir kliğe mensubiyet içinde hareket etmemeli, hakikat-i Ahmediye (aleyhissalatü vesselam)’ın kudsî dairesi içinde bulunan bir fert olarak sadece

“Hak” demelidir. Her türlü taassubu elinin tersiyle itmelidir. Kendisine “Sen nesin?” diye sorulduğunda da şöyle cevap vermelidir: “Ben Allah’ın kullarındanım.

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Hazreti Muhammed ümmetindenim. Hazreti Halîlu’rRahmân milletindenim. Kur’an’ın cemaatindenim. Mahiyetim itibarıyla hiçbir kıymetim, rengim ve şeklim yoktur. Ben sadece bir reşhayım ve ancak O’ndan gelen şuâlarla bir mahiyet kazanırım. Sonra da buharlaşırım, insaniyet semasına yükselir ve oradan da katreler halinde aşağıya doğru akmaya çalışırım. İşte ben buyum ve bu halimle hizmet etmeye çalışıyorum.” Her insan nasıl ve ne şekilde hizmet edeceğini bihakkın bilemeyebilir. Bu sebeple de bu işi iyi bilen rehberleri dinlemek, çeşitli girizgâhlarda ve kavşaklarda durup “hizmet budur” diyenlere kulak vermek önemlidir. s.sargin@zaman.com.tr


34 AİLEM Prensesler bu renk olmaz!

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Son yıllarda çizgi filmler çocuklarda davranış bozukluğuna sebebiyet veriyor gerekçesiyle pedagoglarca çok eleştirildi. Peki bunun yanı sıra birçok çizgi filmin siyasî mesajlar taşıdığını da söylesek ve çocuklarınızın her şeyden habersiz o siyasî kodlarla hayata başladığını…

Dünyanın birçok yerindeki ebeveynler ve eğitimciler, çizgi filmlerin ve animasyonların çocuklar için en uygun şekilde hazırlanacağı varsayımından ötürü maalesef gafil avlanabiliyor. Çünkü çizgi filmlerin ne bugünü ne de tarihçesi pek de düşünüldüğü gibi masum değil.

büyük bir hayal kırıklığına neden oldu. Çünkü hikâyedeki prenses siyahî dahi olsa, ona uygun seçilmiş olan prens beyaz bir karakterdi. Verilen en güçlü tepkilerden biri de, “Ülkeyi siyahî bir lider yönetiyorken, Disney için prenslerin hâlâ siyahî olması mümkün değil” şeklindeydi. Çocukların çok sevdiği ‘Tom ve Jerry’de ırkçılık ne geziyor?’ diye düşünmeyin. Çizgi filmin “Fare Cuma” adlı bölümü, Afrikalılar yamyam topluluklardan oluşuyor fikrini çocuklara empoze ediyor düşüncesiyle birçok ülkede yasaklandı. İkilinin bu bölümü Amerika’da dahi yasaklanmışken Türkiye’de sansürlenmemesi düşündürücü.

SEVDE TUBA OKÇU David üç küçük kızına da prense-

1sim diye hitap ediyordu fakat gü-

nün birinde ortanca kızı “bana prensesim deme” diye babasına çıkışmıştı. Babası nedenini sorduğunda ise minik siyahi kız, kolunu uzatıp “prensesler bu renk olmaz” deyivermişti. David bütün hayatını üç kızının Amerikan toplumundaki azınlıklara karşı olan önyargıdan en az etkilenecekleri şekilde yaşamak üzere kurmuştu. Bu tatsız olaydan sonra çocuklarının hayatlarına daha büyük bir dikkatle bakmaya başladı. Ve maalesef küçük kızlarının algısından uzak tutmaya çalıştığı ırkçı mesajların her yerde olduğu gerçekliğiyle karşılaştı. Disney’in Barbie bebekleri andıran beyaz tenli, renkli gözlü prensesleri ve onların resimlerinin basılı olduğu çantalar, kıyafetler, oyuncaklar küçük kızlarının bütün dünyasını doldurmuştu. Daha sonrasında çocukların izlediği çizgi filmleri ve animasyonları takip etmeye başladı. Ekranda görünen sevimli ve parıltılı çizgilerin, çocuklarının dünyasına taşıdığı açık ve gizli mesajlar karşısında yaşadığı şaşkınlık ve öfke haklı bir tepkiydi. Dünyanın birçok yerindeki ebeveynler ve eğitimciler, çizgi filmlerin ve animasyonların çocuklar için en uygun şekilde hazırlanacağı varsayımından ötürü maalesef gafil avlanabiliyor. Çünkü çizgi filmlerin ne bugünü ne de tarihçesi pek de düşünüldüğü gibi masum değil. Walt Disney ve Warner Brothers gibi büyük Amerikan yapım şirketlerinin ırkçı ve oryantalist bakış açısına sahip çizgileri 1930’lardan beri dünya çocuklarının evlerine giriyor. Amerika’da yaşayan azınlık çocuklarının yahut başka ülkelerdeki çocukların kimlik özelliklerini hiçbir şekilde dikkate almayan yapımlar bütün dünyaya pazarlanıyor. Bir başka deyişle, farklı etnik kökenlerden gelen çocuklar, Amerikan oryantalizmi ve Amerikan toplumunda yer tutmuş ırkçı öğelere maruz kalıyor-

Aladdin’in oryantalist lambası

lar. Önemli olan diğer bir husus ise bu çizgi filmler aracılığıyla farklı kültürlerin Amerikan çocuklarına yanlış şekilde tanıtılıyor olması. 1950’lerden önceki yapılan çizgi dizilerde Amerikan milliyetçiliği ve ırkçı mesajlar direkt olarak verilirken, 1980’lerden sonra bu durum değişiyor. Yani artık Bugs Bunny gibi Amerikan askerî üniforması giyen yahut Donald Duck gibi Nazileştirilen çizgi kahramanlar görmüyoruz. Fakat bu sefer de minik izleyiciler sevdikleri çizgi kahramanların gizli mesajlarına maruz kalıyorlar. Disney ise bu konuda en çok eleştirilen yapım şirketi. Amerikan yerlisi prensesi Pocahontas dev firmanın tartışılan karakterleri arasında. Emperyalist kolonilerin Amerika kıtasını işgali sırasında yerlilere karşı yapılan soykırım, tarihin en acı trajedilerinden biri. Fakat çizgi filmde Pocahontas’la işgalci John Smith arasında geçen aşk hikâyesi tarihi bir gerçekliğin romantizmle örtülmesi olarak görülüyor. Kısacası hem Amerikan hem dünya çocukları Batılıların Amerika işgalini gerçeklikten uzak, romantik bir üslupla öğrenmiş oluyorlar.

Disney Pixar ortak yapımı olan ‘Bir Böceğin Yaşamı’ filmi Meksikalılara karşı güdülen önyargı ve ırkçı tutumun adeta çizgi film formatına indirgenmiş hali. Çizgi film, çekirgelerin karınca kolonisinin yiyeceklerini zorla alması konusu üzerine kurulu. Fakat bu hikâye La Fontaine’in tembel cırcır böceği ile çalışkan karınca sembollerini işlediği hikâyeden çok daha farklı. Çekirgelerin gittikleri bar sahnesi tipik bir Meksika barı olarak resmedilirken, fonda Meksika müzikleri çalıyor. Kısacası kötülükle dolu çekirgelerin Meksikalı çeteler olduğu mesajı küçük çocuklara ince bir şekilde verilmiş oluyor. Disney’in yapıtlarına bakarak bu tip eleştirileri çoğaltmak mümkün. Fakat son yıllarda yapılan sert eleştiriler Disney üzerinde büyük baskı oluşturmaya başladı. 2000’lerden sonraki yapıtlarında ırk ayrımcılığına sebebiyet vermeyecek senaryolar ve kahramanlar üretmeye çalışsa da tenkitler azalmış değil. Obama’nın iktidara gelişinden sonra Disney ilk kez 2009’da siyahî bir prensesin hikâyesine portföyünde yer açtı. Buna rağmen film gösterime girdikten sonra

Binbir Gece Masalları’ndan uyarlanan Disney’in Aladdin çizgi filmi maalesef Batı oryantalizmine ait unsurlarla dolu. Aladdin, muhafızlardan kaçtığı sahnede bir evin içine düşer ve etrafını tüllerle dans eden kadınlar sarar. Yine Yasemin karakterinin kıyafetleri ve yaşam şekli Batılıların Doğu toplumlarındaki kadınları resmettiği şekle uygun. Çıplaklık ve cinsellik ön planda. Filmin başında ise bir satıcı mallarını satmaya çalışır ve hepsinin çok iyi çalıştığını iddia eder fakat eline aldığı her şey bir anda bozulur. Burada da doğu toplumlarındaki satıcılara güvenilmeyeceği mesajı küçük çocukların dimağına erken yaşta yerleştiriliyor.

Sofia dünyanın neresindensin? Son günlerde gözler yine Disney’in üzerinde. 2013 için Sofia adında Latin kökenli bir prenses oluşturulduğu firma yetkilileri tarafından duyurulmuştu. Merakla beklenen karakter açık ten rengi ve mavi gözlerinin Latin özelliklerini taşımaması sebebiyle kusurlu bulundu. Bu durum üzerine geri adım atmak zorunda kalan Disney, Sofia karakterinin Latin değil melez bir karakter olduğunu açıkladı.

Hekimoğlu İsmail

Sungur Ağabey’in yanında bulduğum huzur... Mustafa Sungur Ağabey’le Süleymaniye, Kirazlı Mescit sokak’taki dershanede tanıştım. Orada ders yapardı. Tavrı, durumu, çektikleriyle onun farklı bir manevi hali vardı. Peygamberimiz (sas) buyurmuş ki: “Ümmetimin âlimleri İsrail peygamberleri mesabesindedir.” İslamiyet, âlimlerle bugüne kadar gelmiş, âlimlerle kıyamete kadar devam edecektir. Sungur Ağabey de bu âlimlerden biridir… Köy enstitüsü mezunudur. Köy enstitülerinin hedefi şuydu: Gençlere hem pozitif bilgiler vermek hem de sanat öğretmek. Enstitüler eğer bu programa sadık kalsaydı, Türkiye’nin kalkınmasında önemli rol oynayacaktı amma eğitimin karma olması ve pozitivizm adına Allah’ı inkâr dersleri verilmesi sebebiyle halk, köy enstitülerinin aleyhine döndü. Yıllar sonra

Sungur Ağabey, Üstad’la beraber, okuduğu köy enstitüsünün önünden geçerken, “Sungur, bu mekteplerde okuduklarını yarın İslam’a hizmette kullanacaksın. O zaman bu seyyiatlar hasenata tebdil edilmiş olacak.” demişti. Gerçekten de Sungur Ağabey hem eskiye hem yeniye hâkim bir şahıstı. Üstad kendisine, “Seni dünyaya vermeyeceğim!” demişti. Sungur Ağabey diplomasını, öğretmenliğini, makamını bu yolda feda etti. Fakir yaşayan başka biriydi. Çok zengin olabilirdi. Bu cihetle de muhterem yengemiz Emine Sungur Hanım’ı da tebrik ederim. O da sabretti, sadakatini esirgemedi. Risale-i Nurlara olan bağlılığını bir gün gevşetmedi. Normal bir hanım böyle bir hayata dayanamaz. Fakat yengemiz üstün bir hanım. “Karşımda bir yangın var;

içinde evladım yanıyor!”, diyen Üstad’ın hemşiresiydi. Sungur Ağabey, Üstad’ın peşinde hapishaneden hapishaneye, sürgünden sürgüne koşarken, muhtereme yengemiz dikiş dikip satarak çoluk çocuğuna bakmış, Üstad Bediüzzaman bunun üzerine, “Sungur, senin hizmetine ailen de ortak.” buyurmuştur. Sungur Ağabey’e yardım eden herkes, onun ibadetlerinden payını aldı... Sungur Ağabey’i en son geçtiğimiz sene Doğancılar’daki dershanede ziyaret ettim… Bir zamanlar natürizme, materyalizme karşı çıkıp küfrün belini kıran bu ağabey, tekerlekli sandalyede derse gelmişti. Fırıncı Ağabey’in dediği gibi, karşımda “mücessem bir nur” vardı. Yani Nur’un cisim haline gelmiş şekli, ayaklı Risalei Nur… Elini öpmek istedim, amma öptürmedi. Birlikte ders dinledik. Dersten sonra dedi ki: “Üstad buyurdu ki, beni Risale-i Nur’un satır aralarında bulabilirsiniz.” O zaman anladım ki,

Bediüzzaman’ı anlamak isteyen Risale-i Nur’ları okumalı. Şimdi Sungur Ağabey’le birlikte gittiğimiz dersleri hatırlıyorum… Ders yapmasa, konuşmasa bile onun duruşu ders gibiydi. “Ağabey, çok iyi oldu geldiniz. Ne olur yine gelin.” diyorlardı. Ben de, “Sungur Ağabey konuşmadı, ders yapmadı amma arkadaşlar yine istiyorlar.” diye düşünüyordum. Sonra anladım ki Sungur Ağabey’in yanında gezerken acayip bir huzur buluyordum, içim rahat ediyordu. Onu görmek bile yetiyordu… Kolay mı? Üstad’ın yanında yıllarca kalmış, görmüş, ondan ders almış. Hep onunla yaşıyor… Mehmet Kırkıncı Hocamın buyurduğu gibi, “Onların Üstad’a verdiği bir bardak suyu, bütün ömrümde yaptığım hizmetlerin ecrine değişmem!” Onlar böylesi insanlardı… Allah rahmet eylesin…


A

Y

üL

SG

R

N

P

I

E P

Ý

H

A

N

U

Ý

B

þ

Ü

Ý

T

Z

N R Ý G Ý A R H Ý

G

þ

T M

Y

H

A

G

þ

S

T

A

Ç L RS

Ý

G

M B

R

A

þ

F

U

S

E

C R ES Lþ

R

S

Ý S H H K J J K HD F C

C

L

Ü

H Y

A

N

Y

Ā

B

T E

M

M

RA

R

TF

þ

ZH

E

N O

T

Ç

ÝY

U

ÞĀ

G

HN

Ü

M

L

YR

Üþ

þ

Ç

R

TU

RG

UT 8

LEZZET, MARJđNAL, NđFAK, OSMAN, ÖZGÜN, RAFđNE SEMBOL, ďARZ, TđFÜS, URGAN, ÜNLÜ, EBUT, BAKđRE, CENAZE, ÇAVDAR, DEĒđRMEN, ERZAK,PARTđKÜL, FESLEĒEN, GAVUR, HASET, đSTđKAMET, Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz? VAZđFE, YAKIN, ZđGOT. K, LAMEL, MđHRAP, NEML, OPERA, ÖRSELEMEK, PđYES, RAMBO, SEMBOL, ďAHđT, TERFđ, UZUN, ANKEBUT, BAKđRE, CENAZE, ÇAVDAR, DEĒđRMEN, ERZAK, FESLEĒEN, GAVUR, HASET, đSTđKAMET, ÜLKE, VđRAJ, YAKUT, ZÜRđH. KARANLIK, LAMEL, MđHRAP, NEML, OPERA, ÖRSELEMEK, PđYES, RAMBO, SEMBOL, ďAHđT, TERFđ, UZUN, ÜLKE, VđRAJ, YAKUT, ZÜRđH.

P A Y B P A R H Ý M þ Y E O L þ F V þ T U F P R N B O L K L E F E L E K F B K N V K L þ F V þ T U F P R N B E Ü C A P R U A UR GY Gþ SA NN ÐK KÜ þ H þ Ð þ N E C P U U G G S N K Ü H A U K N þ E R Ö EB YN EÐ A S AA VV AA E Z T E R B A K þ R E Y E A A V A Z Z Z N þ A L R J AE DD RH R LL MM C T MM R C A E Z N A R A D R R L M T M þ OZ Ý Ý PP Ð R A Ö F F D J E K R Ü Ý R RU AR N J C F D E R Ý R A N Z Ý P R BU SA S E O B P U V Ā D R A J MV Kþ NB AÜ ÝÝ Þ Ö V D A M K AN KA EÝ MU EA UE LB M Þ E A L Z O O LN UA ÞV M Ç N K A U L M A R M H E N L J O L L RU F Þ OM NÇ AN KK ÐA L Ç S I U L þ R B H N J M Ç P S D L Z Ç E S þ I Z U ML Rþ AR FB þ H NN EJ F N K H F A R E P O E A Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz? Rkelimeleri R BERBER, F NiçineKÇAYKARA, H DENđZATI, FBunlarý A bulabilir RGAYRET, EHAMSđ,PđRSALđYE, O KAVANOZ, E A EFELEK, Aþaðýdaki ABBASÝLER, tablonunCđBALđ, serpiþtirdik. misiniz?

Y

N

D

E

6

4

3

2

EE

K

ü

U

O

R

N

G

G1

Ö

A

N Þ A B R T A N K E Y ü AE

J

E

Ç

N

YE

N

Ö

O

þ Aü ZRT AE

A

E

F Z Z K M A þ D Y R R B F A KH L T

T

O

Ð

VF 7

G

T

N

D FN

Y

Ð

L O B M E S U G Eþ A N D S R D B P AE HA TU Eþ H

I

S

A

R

F

Z N Ö E B O A VT I K OU RU US ED B þ M O E S S E UV GB þS D A R E F

O

I

R

TÇ 5

F

TL C O R Þ K T E G M IE

K

Z R NUA ÜSÖ GAD ZZÖ ÖI U

Y

L

RR

Ö S EE J DB V PO D Z AN A TA G KC þ

EB

Z

SK

AD VR I F

3

Ç

Þ

þ

EP

R

2

A V I

Þ RT O G IS üN Ç M A Y R E T N M RE KM RU OO S H E L Ý R N E KÇ U ÖF AM ZH RI

ÐE

G

PK K E R M E E R L F

KE E R L F þ PM KE

1

RR NÜ E V B M L E O A B D R G U Ö N R Ü V Ý C Y M F B RÜ FZ M Z P F TZ E UA Þ KG N A þ B Y Rþ F Aü R

Ü

Ö N ÝN L K OA

N

O

FR

ZC

T

T

R

K

P

K E L þ M E

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

88

77

66

55

4

4

3

3

2

2

1

1

2 2

1 1

3

3

Bulmaca

5 6

SOLDAN SAĀA 1) Taht ýehri, hükümdarın oturduþu ýehir, hükümet merkezi, baýkent.– Ankara Sanayi Odası’nın kısa yazıSOLDAN SAĀA 1) Taht ýehri, hükümdarın r.ay din@za man.com.tr lıýı. 2) Padiýah, ýehzade ve paýaların saoturduþu ýehir, hükümet merkezi, baýSOLDAN SAĀA 1) Ayaklarda, bedenin tüm raya alınan karavaýlar arasından seçtikkent.– Ankaraorganlarına Sanayi Odası’nın kısa yazı11 man.com.tr 12 Refik Aydýn 10r.aydin@za bölgelerine, ve sistemlerileri kadın, ikbal.– ýehzade Teniste topa vurmaklıýı. karýılık 2) Padiýah, paýaların sane gelen refleksvenoktalarına ta kullanılan araç. 3) Güney Kafkasyalı birel rayaparmaklarla alınan karavaýlar arasından seçtikuygulanan ovma ve ma5 6 7 8 9 10 11 12 halk ve veyakadın, bu halktan kimse.– Mevki, leri ikbal.– Teniste topabenzer vurmaksajla tedavi tekniþi.olan 2) Leyleþe bir 5 6 7 8 9 10 11 12 mansıp.– Romanya’nın plaka iýareti. 4) ta kullanılan araç. 3)Trafi Güney Kafkasyalı bir kuý, Mısır turnası.– k polisleri tarafınGeçim için herhangi bir Mevki, alanhalksaþlamak veya bu halktan olanhızını kimse.– dan kullanılan, taýıtların saptamaya da yapılan çalıýma, meslek.– Geliýigüzel, yarayan 3) Yaþı alınmıý mansıp.–aygıt. Romanya’nın plakasütten iýareti.veya 4) durmadan yazarak. viran.– yoþurttan yapılan5) peynir.– Peygamber Geçim saþlamak içinYıkık, herhangi birBina. alanEfendimiz (sas)’in müezzininin adı.– Bar6) Anlayıý, anlama yeteneþi.– kavmin, da yapılan çalıýma, meslek.–BirGeliýigüzel, yumun sembolü. 4) ûsim.– Yazılı olanBina. ýey, kabilenin baýkanı veya onun vekili. 7) durmadan yazarak. 5) Yıkık, viran.– mektup.– Kıbrıs’ta bir liman ýehri. alıýılGüç,kitap, veya beceri bakımından 6)etki Anlayıý, anlama yeteneþi.– Bir kavmin, ûnsanoþlunun ve topmıýın5)kabilenin üzerinde olanteknik, (kimse).– Besinlerin, baýkanı veyaekonomik onun vekili. 7) lumsal alanlardaki iletiýiminde kullandıdokular içinde yanarak vücudun sıcaklık Güç, etki veya beceri bakımından alıýılþı ve bilimin dayanaþı olan bilginin özelve enerjisini saþlama deþerlerini göstemıýınelektronik üzerinde olan (kimse).– Besinlerin, likle makineler aracılıþıyla düren ölçü. 8) Fiyat yaftası.– Ahırdaki gübdokular içinde yanarak vücudun sıcaklık zenli ve akla uygun bir biçimde iýlenmereyi sive dıýarı atmak için kullanılan kapaklı enerjisini saþlama deþerlerini göstebilimi, enformatik.– ‘Da, de’ manasına veyabir kapaksız delik, pencere. YUKARIDAN ren ölçü. 8) Fiyat yaftası.– Ahırdaki gübsöz. 6) Saþlıþı yerinde olma durumu, AþAĀIYA Konusu polisin ilgilendiþi alanreyi1)dıýarı atmak içinsemt. kullanılan esenlik.– ûzmir’de bir 7) Aý,kapaklı taam.– lardaYakınma olankapaksız (olay, filmyoluyla vb.). 2)ýimdiAdveya delik, pencere. YUKARIDAN veyaroman, hafifseme ki zaman. 8) Alt çenenin oynak Bir AþAĀIYA 1) Konusu polisin ilgilendiþi alanları aynı olanlardan her biri.– Kiýi,yeri.– ýahıs, kiýiyi görmeye gitme. larda olan (olay, roman, vb.).koru2)YUKAAdfert. yeri 3) Birveya mevsim.– Himayefilm eden, RIDAN AþAĀIYA 1) Yüksek dereceli devlet ları aynı olanlardan her biri.– Kiýi, ýahıs, erkânı padiýaha hedifert. 3)tarafından Bir mevsim.– Himayesunulan eden, koru-

r.ay din@za man.com.tr

4

4

Bulmaca Refik Aydýn Bulmaca Refik Aydýn 1 2 3 4 5 6 7 8 9

4

E

F

L

E

K

S

O

L

O

J

ÿ

ET R TA Aÿ D FKA E R R B ÿZA N F ÿ B ĀL ÿ Aÿ L MMA E L L D BA TAH A ÿ

F

A R E T

B < C þ D <  8 M @

J

E

<

7887IB;H"Ĕ8;H8;H"Ĕ9đ87Bđ"Ĕw7OA7H7"Ĕ:;DđP7J?"Ĕ;<;B;A"Ĕ=7OH;J"Ĕ>7CIđ"ĔđHI7BđO;"ĔA7L7DEP"ĔB;PP;J"Ĕ C7H@đD7B"ĔDđ<7A"ĔEIC7D"ĔzP={D"ĔF7HJđA{B"ĔH7<đD;ĔI;C8EB"Ĕď7HP"ĔJđ<{I"ĔKH=7D"Ĕ{DB{"ĔL7Pđ<;"Ĕ O7A?D"ĔPđ=EJ$

D G ; Q < þ Q D I 8 = þ E < 7887IB;H"Ĕ8;H8;H"Ĕ9đ87Bđ"Ĕw7OA7H7"Ĕ:;DđP7J?"Ĕ;<;B;A"Ĕ=7OH;J"Ĕ>7CIđ"ĔđHI7BđO;"ĔA7L7DEP"ĔB;PP;J"Ĕ C7H@đD7B"ĔDđ<7A"ĔEIC7D"ĔzP={D"ĔF7HJđA{B"ĔH7<đD;ĔI;C8EB"��ď7HP"ĔJđ<{I"ĔKH=7D"Ĕ{DB{"ĔL7Pđ<;"Ĕ O7A?D"ĔPđ=EJ$ 8 X [Xb`b\c`d\c\i`kXYcfele`û`e\j\ig` k`i[`b%9lecXi YlcXY`c`id`j`e`q6

B7C8Hđ"ĔC;D:;H;I"ĔD;Pđ>"ĔECB;J"ĔzP:;CđH"ĔF;>BđL7D"ĔH7:ED"ĔI7<A7D"Ĕď7:?HL7D"ĔJ?HD7A"ĔK<KA"Ĕ 8 X [Xb`b\c`d\c\i`kXYcfele`û`e\j\ig` k`i[`b%9lecXi YlcXY`c`id`j`e`q6 {DB;C"ĔL7HEď"ĔO7AKJ"ĔP{H7<7$



C

L

{

:

<



E

þ

I

K

I

L

M

F

K

L

I

>

CF ?8 <@ GP = K M J <@ FP E K 8

K F > þ Q C B 8 P @ I J  E A E E8 C< 8 9 D ; {I C>  8 F P < I8 <A K{ E |= F PE =< F8 8C @ G P< KI < <E FI EC 8  : D 9 | Q Q < C  I E < E8 C? 8C 99 ;= IF >; 8< PE I@ <ü Kx EF >> = <  E 9 þ ü x > F 8 { x I :E Dþ 9Q |8 Q< Q; <; C=  F IM E{ <L IĀ J A M ; E 8 : Q E | > Q { =| <M D EQ 9A þE üA xJ >Q F< 8; {þ x 8 L@ þ F J < M 9 J M @ F I L < JQ AI MA ;D E< 8E :þ Q; EG |< >M Q8 {? K > E J ; G < 8 L þ < = þ Q 8 þ F; J8 <D MG 9E JI MB @ 8 FC II L@ <I F? =E Q8 D þ P I = B C P Q ? E B = 8 J 9 9 F B K 8 < I E J ; G < 8 L þ < = þ Q 8 M EC 8P I 8 B P D8 Lx A I E < ; K: ; |J

 | I = Q D þ P I = B C P Q ? E L > ?D B A >? L= 8: M< @ C I >K I> A PK  K E 8 I 8 B P 8 x I < K  | I K E L8 @8 8 L L þ x C> C P E J 9 8| DI K< C>  ? B A ? = : < C > I  P K  9 < = þ E G ? E 9 B| 8Q Bþ ? > F |: 9L <F |J L @ 8 L þ  > P J 8 D K C I I 8 FL CI B C ;< x= 8< >C 9 < þ BQ = 9P BC E G ? E 9 | Q þ > | 9 < | þ F > | I > < E P E < ; E A { | 8 I 8 I P þ 8 E  B þ þ F C B C < = < C < B = 9 B E 8 D M J Q > M E B J A ; Q I L E < { 9 E  J 8 M 8 < K |B 8C IC 8þ I8 PA þ < 8= EG B BF þ ; þ < I Q þ C A < ; ? I C D : D I L8 EJ < {< 9 EK { J; 8; MM 8< <9 K9 < K = A B | I L I þ F  G  8 QE þQ C: AJ <K ;I ?L I  C8 DD :L D= IL : B Ā I A M þ 9 |  9 J J F G =I AI B8 |B I8 L; I< þ = Fþ  C G? E 8A {I

@ 8= QE E F E 8 M 8 B < D < L Ā I A M þ 9B |  I 9G JM J> F< G8 LQ LK D I ? E A C I = F E 8 B

 8 Q; F< ED 8E M8 8M BI <@ D; <8 LĀ C @ D G 8 X [Xb`b\c`d\c\i`kXYcfele`û`e\j\ig` k`i[`b%9lecXi YlcXY`c`id`j`e`q6 ; Q < þ Q D I 8 = þ E L7BF;H;D"Ĕ87CO7"Ĕ9đDD;J"Ĕw7B?DJ?"Ĕ:7B=7"Ĕ;@:;H>7"Ĕ<;:7A7H"Ĕ={H=;D"Ĕ>đ::;J"ĔđIH7<"ĔAEDJHEB"Ĕ D I ? E A C I = F E 8 B 

þ=

B> <þ CQ þ C D B < 8 P8 M@ @I



AM K A ÿN NE E Y E M ÿ N

RYA AAT ZAR AYE T T

B TAT OFA Y Y A A AHA M ÿN E E AD LM

B < C þ D <  8 M @

T ÿ E M TZ 75 5 BY L ÿE ÿ LMM ÿ Eÿ Ā K 86 6 ÿE ÿ YNY ÿ EO L KT ÿ K SZ Eÿ H 7 7 YY E E MLE E K K Z MA 8 E T A M ÿ N Z ÿ Y 8 E N E K

4 4 Aÿ ÿ DYD ÿ B LS E Eÿ T BK ÿ A K TH 6

53 3 KB H Eÿ E ĀLR

42 2 ÿAA BDB ÿ A S BN

M |E 8 P

K

R

ÿ1 1 2B2 3 ÿ3 4 S4 5 5 6 6R7 7A8 8D9 910 A 1011R 1112 12 Z 31 1 RK C EEE FĀM L A E B L A J M ÿB ÿ A A K Tÿ S LO AAL Z O

2

yan, koruyucu. 4) Vilayet.– Yayvan, çukurca kap. 5) Binek hayvanlarının kıllarını, temizleme.– soru ýekli. yan,derisini koruyucu. 4) Vilayet.–BirYayvan, çu- 6) Samsun’da kale. 7) Herkıllarıtürlü kakurca kap. 5)antik Binekbir hayvanlarının yeler. 2) Sonsuz olarak,veya sonsuzluþa kadar. bın üstünü örtmeye bir deliþi kapanı, derisini temizleme.– Biralmaya soru ýekli. 6) 3) Prizden elektrik akımı yarayan 8) Oyuncunun sahmaya yarayan nesne. Samsun’da antik bir kale. 7) Her türlü kaaraç.– Parça. 4) Lesotho’nun plaka iýareneye çıkacaþı sırada ya da oyun sırasınbın örtmeye veyabacaþın bir deliþibirleýtiþi kapati.– üstünü Elle kolun, ayakla da, korkuya kapılması, 8) Oyuncunun sahmaya yarayan nesne. bölüm. 5) Bebek yataþı. 6) rolünü Tehlikeli,unutmaendisı.– Elbisede takım. Sevimneye çıkacaþı oyun sırasınKorkusuz, endiýe veren, aþır,sırada vahim.ya9)7)da(Müzikte) lida, vekorkuya cana bir manası biçimde (çalınmak). kapılması, rolünüveren unutmaýesiz, emin.–yakın Sahiplik bir ön 10) renk.–takım. Yaþ dokusu tümörü. 11) Yelek.Bir 8) Mihrak.– ûyi dilek, azarlama, ýaýma sı.– Elbisede 9) (Müzikte) Sevimkenlilerde, ana direþe dik ýekilde tuttuve sevinç bildirmede kullanılan bir söz. 9) li ve cana yakın bir biçimde (çalınmak). Parlak kırmızı renkte deþerli bir taý.– Bir rulan yelken germeye yarayan aþaç.– 10) Bir ve renk.– Yaþ dokusu tümörü. 11) Yeltür nota. zekâ oyunu. 10) Müstahkem yer.– Za- etBir 12) yollarla kenlilerde, anaMekanik direþe dik ýekildehareket tuttutürreye verilen bir kendini baýkayarayan ad.yöneten 11) Bir ýeyin tirilen kendi (alet) rulan veveya yelken germeye aþaç.– gerçek gizlenerek ilerihareket sürülenetuyBir nota.sebebi 12) Mekanik yollarla 1 2 sebep. 3 4 12)5 Einstein’ın 6 7 8 ünlü 9 10 11 12 durma teorisi. tirilen veya kendi kendini yöneten (alet) 1

35 BULMACA 12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN


12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

36BULMACA

Güz mevsimi

Bir spor adamı (Yılmaz ...)

Gökyüzü rengi

Köydeki ortak iý

Kart

Kötü, fena

19 BULMACA

Bir deyim

Bir tür aþaç

Hazýrlayan: YALÇIN SABRÝOÐLU Orhan Pamuk’un bir eseri Asker yemeþi

Arının yaptıþı

Hz. ûbrahim’in eýi

Çok bilgili

Bir nota

Çok önemli

ûstenilen vasfı taýıyan

3

Bir ýair (... Özdenören)

Dinin yasakladıþı

Seciye

Mısır’ın eski yöneticileri

A V I

2

Bir deve cinsi

Dönemeç

1

Remiz

Bir ilimiz

1

Namaz bölümü

Kale duvarı

ûýaret

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

Saat kadranı

Büyü

Hastalıþı belirleme iýlemi

2

Satrançta bir taý

Kur’an’la ilgili

Bayan adı

ûstemsiz tekrarlayan hareket Afrika’da bir çöl

Taç yaprak

8. harf

Bir peygamber

Uygunluk, ahenk

Bir sahabi (... ûbnül As) Avuç içi

Buyruk

Sermaye

ûlave, yama

K E L þ M E

Diyet

Süslü bançe çardaþı

4

Bir baþlaç

Resimdeki Muþla ilçesi

6

3

5

7

2

4

7

1

7

2

6

7

2

8

3

7

9

2

SUDOKU BULMACA 3

5 6 8 4 9

9

7 9 8

1

Bir baþlaç

6

Bir Hak dostu (Veysel ...)

2

Bir içecek

4

ûri bir kuý, hayvan

Engel

6

Tablodaki tramlý kalýn çizgilerle belirlenmiþ 3’e 3’lük karelere, 1’den 9’a kadar rakamlarý birer kez kullanarak yerleþtirin. Öyle yerleþtirme yapmalýsýnýz ki, bütün 3 lükle ri dol dur du ðu nuz da tablonun bütün kutularý yukarýdan aþaðýya ve soldan saða 1’den 9’a kadar rakamlardan birer kez kullanýlmýþ olsun.

8 9 1 3 5 6 4 7 2 5 4 3 9 7 2 8 6 1 2 6 7 4 1 8 9 5 3

4 2 9 8 3 7 6 1 5 3 5 6 1 4 9 7 2 8 7 1 8 6 2 5 3 4 9

Ulaýtırma bakanı (... Yıldırım)

Polanyalı

9 7 2 5 8 4 1 3 6 6 3 5 7 9 1 2 8 4 1 8 4 2 6 3 5 9 7

Kapsama

Yün örtü

Bir tür kumaý Bir tür kumaý

Padiýah, hükümdar

Birine iyilikte bulunan kimse

Pak

Otelin giriý yeri

Bir teknik adam (... Bulak)

Sodyumun remzi

Bir deniz taýıtı

Van’ın bir ilçesi

Paranın bir yüzü

ûkinci derece

Bir nota

Eski bir bakan (Zekeriya ...)

Faiz

3

Manevi kuvvet

Su

Raket

Ayıplama ifadesi

Bir sayı

Genelge

Bir tarafa eþme

Bir gıda

Yama

Ay

Yeýil abanoz

Bir barajımız

4

Mevzu

Macar prensi

Piston

Yürürlükte olan

Kötü, çirkin

Resesif

Diýi cin

Bir gün adı

Bilim

Süreç

Kur’an’da bir sure

Bir Fransız yazar

ûzmir ilçesi

5

6

Bir deyim

5

Kur’an’ın ilk emri

Bir devlat adamı ve ýair

y.sab rioglu@za man.com.tr

Belirti

Olefin sınıfından bir gaz

Cömert

BULMACALARIN CEVAPLARI SAYFA 35’TE


37 SPOR Türkiye’nin Portekiz’de iki büyükelçisi var

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Şu an Braga’da yaşayan Beşiktaş ve İstanbul Büyükşehir’in eski teknik direktörü Carlos Carvalhal, Türkiye’nin gönüllü elçiliğini yaptığını söylüyor. Ay-yıldızlı anahtarlığı elinden düşürmüyor. HASAN CÜCÜK BRAGA Braga Stadı’nın önünde arabasından inip gülen yüzüyle Türkçe “Merhaba, hoş geldiniz” diyen Beşiktaş ve İstanbul Büyükşehir Belediyespor’un eski teknik direktörü Carlos Carvalhal’ın elindeki ay-yıldızlı anahtarlık gözümüze takılıyor. Ülkemizden binlerce kilometre uzakta Türkiye sevdalısı birini görmenin mutluluğuyla samimi bir şekilde kucaklaşıyoruz. Ayaküstü sohbetten sonra daha rahat konuşmak için şehir merkezine hareket ediyoruz. Carvalhal’in Braga’nın ‘öz evladı’ olduğunu, caddedeki herkesin selam vermesinden anlıyoruz. Yüzünden tebessüm eksik olmayan Carvalhal, fotoğraf çekirme isteklerini geri çevirmiyor. Yoğun ilgi karşısında “Bakmayın burada böyle olduğuna, Porto’da beni kimse tanımaz!” diyor mütevazı bir şekilde. Portekiz’e has sert olmayan kahvelerin gelmesiyle sohbetimiz derinleşiyor. İstanbul’da bir buçuk yıl kalmasına rağmen ülkemizi çok sevmiş Portekizli teknik adam. “Keşke buradan yazlık almasaydım. Çok para verdim ve senede sadece 10 gün kalıyorum. Şimdiki aklım olsa kesinlikle Türkiye’den yazlık alırdım.” diyen Carvalhal, sözü Avrupa’nın Türkiye hakkındaki önyargısına getiriyor. Ona göre, bir Avrupalı için Türkiye demek, batıyla ilgisi olmayan bir Ortadoğu ülkesi demek. “Bu önyargıyı yıkmak için büyük uğraş veriyorum.” diye başlıyor ve devam ediyor: “Türkiye’nin Portekiz’de iki büyükelçisi var. Biri devletin atadığı resmi büyükelçi, diğeri de ben. Türkiye’nin doğru tanıtılması için her fırsatı değerlendiriyorum. Çıktığım televizyon programlarında ve gazetelere verdiğim demeçlerde ‘Siz yanlış tanıyorsunuz’ deyip gerçek Türkiye’yi anlatıyorum. Sevindiğim nokta ise Türkiye’ye gidenlerin kafalarındaki ön yargılı imaj yerle bir oluyor.” Carvalhal’e, “Çok kısa süre kalmanıza rağmen sizi Türkiye’ye bağlayan ne?” diye soruyoruz. “Türkler inanılmaz sıcak. Avrupa’nın soğuk yüzünü Türklerde görmüyorsunuz. Bir de Türkiye’yi sevmek istiyorsanız, önyargısız gitmelisiniz. Kafanızda bir Türkiye imajı oluşturup giderseniz sevemezsiniz. Sizin sıcak kanlı tavrınız bana Türkiye’yi sevdirdi.” Bu cevaptan sonra, İstanbul’u özleyip özlemediğini merak ediyoruz. Önce tebessüm edip söze başlıyor: “Özleyecek kadar ayrı kalmıyorum. Daha geçen hafta İstanbul’daydım, haftaya tekrar gidiyorum. Özlem oluşmadan gidiyorum.” Türk yemeklerine hayran olduğunu da ifade eden Carvalhal, özellikle çorbalarımızı beğendiğini söylüyor: “Çorbalar nefis. Kebaplarla da aram iyi. Tatlı olarak bir numaram ise sütlaç.” Carvalhal, Türkiye’ye gitmeden önce Porto’da bulunan Portekiz-Türk Dostluk Derneği’nden 6 ay Türkçe dersleri almıştı. Dernekle yakın bir diyalog kuran Portekizli teknik adam, Türkçe’yi unutmamak ve geliştirmek için sürekli derneği ziyaret ediyor. Derneğin yetkililerini ailesinin bir ferdi olarak gören Carvalhal, “Türkiye’yi burada çok iyi temsil edi-

1

yorlar.” diyor. Carvalhal, ülkemizden ayrılmasına rağmen Türkiye Süper Ligi’ni yakından takip ediyor. Özellikle de Beşiktaş’ı... Kovulmasına rağmen asla bir kırgınlık taşımıyor. Şartların bu noktaya getirdiğini belirtiyor. Takımın bu yılki performansını çok olumlu buluyor. Takım üzerinde baskı olmamasının sonuca olumlu yansıdığını belirten Carvalhal, “Beşiktaş, baskı açısından geçen yıla göre çok rahat. Oyuncular daha rahat olunca sonuca olumlu yansıyor. Açıkçası ben bu kadar başarılı bir performans ortaya koyacaklarını sanmıyordum.” diyor. Konu vatandaşı Quaresma’ya geldiğinde cümleler ağzından ölçülüp tartılarak dökülüyor: “Quaresma’nın teknik direktörle değil, kulüple sorunları var. İnşallah sorun ocak ayında çözülür. Quaresma çok yetenekli bir isim.” Ligin devre arasına yaklaştığımız şu günlerde şampiyon adayları net bir şekilde ortaya çıkmış değil. Carvalhal’in favorisini soruyoruz ama duygusal bir

tahmin yapmamasını istediğimizde gülümseyerek şu cevabı veriyor: “Avrupa maçlarından dolayı Galatasaray ve Fenerbahçe’nin 2. yarıda zorlanacağını düşünüyorum. Beşiktaş aynı performansı sürdürürse zirvede tutunur. Bunu başaracağına inanıyorum. Aynı durum Antalyaspor için geçerli olmaz. Sonuçta şampiyonluk yarışı yine üç İstanbul takımı arasında geçer ve ligin ikinci yarısında yarışta kopmalar başlar.”

Türkiye dünyanın en başarılı 5 ülkesinden biri olur Türk Milli Takımı’nın 2014 Dünya Kupası elemelerindeki başarısız garafikle ilgili de çarpıcı bir yorum yapıyor: “Milli Takım neden başarısız diye eleştiriyorsunuz; ama Türk takımları Avrupa’da çok mu başarılı? Milli Takım hangi oyunculardan oluşuyor?” Benzer durumun Portekiz’de de yaşandığını hatırlatan Carvalhal, şu önerilerde bulunuyor: “Türkiye’de sistemin en tepeden başlayıp en alt kademeye kadar değişmesi la-

zım. Federasyonun altyapı sorununa çözüm bulması lazım. 8 yabancı oyuncu Türkiye için kesinlikle çok fazla. Yabancı sayısını azaltıp altyapıdan gelen yetenekli Türk oyunculara fırsat vermek lazım. Portekiz bunu başardı. Futbola başlayan çocuklar 7 yaşından itibaren lig usülü oynuyor. Türkler futbolda bu kadar yetenekliyken bunu değerlendiremiyor. Kulüpler günü kurtarmanın peşinde. Arada bir gelen başarıyla yetiniliyor. Sistem kurulmuş olsa iddia ediyorum Türkiye dünyanın en başarılı 5 ülkesinden biri olur.” Portekiz Avrupa kupalarına 6 takımla devam ederken Türkiye’nin sadece iki takımının kalmasının her şeyi ifade ettiğini belirten Carvalhal, “Arada hem nüfus hem de potansiyel farkı var ama Portekiz daha başarılıysa demek ki Türkler bazı şeyleri eksik yapıyor.” diyerek dışarıdan bakan bir gözle önemli bir tespitte bulunuyor. Avrupa’da altyapı denince akla ilk Barcelona geliyor. Takımın iskeletini oluşturan oyuncuların tamamı Barcelona’nın altyapı akademesi La Masia kökenli. Ancak Carvalhal, Barcelona yerine Alman Milli Takımı’nı örnek veriyor: “Mathias Sammer, tam 8 yıldır Alman Milli Takımı’nın altyapısından sorumlu olarak çalışıyor. Ülkeyi karış karış dolaşıp yeni yetenekler keşfetti. Şu an çok genç ve gelecekte büyük başarılara imza atacak bir Alman Milli Takımı var. Sanıyor musunuz ki Mesut Özil’ler, Toni Kroos’lar birden ortaya çıktı. Bu örneklere bakıp iyi şeylerin aynısı yapmak lazım.” Carvalhal, Portekiz’in genç milli takımlar düzeyinde Avrupa ve dünya şampiyonlukları yaşadığının altını çizerek önemli bir tespitte daha bulunuyor: “Bu oyuncular yaşları gelince Portekiz Milli Takımı’nın iskeletini oluşturdu. Türklerin bu konuda büyük eksikliği var. Yetenek disiplinle birleşmeyince futbolda devamlılık olmuyor. Profesyonel olmak demek sadece A takımda oynamak demek değil. Gerçek manada profesyonel olup kendini geliştirmek gerekir. Bu konuda Türk oyuncuların büyük eksiği var.” Kendi felsefesinden de bahseden Carvalhal, oyun sisteminin ‘disiplin’ ve ‘cesur olma’ üzerine kurulduğunu ifade ediyor. Sistem olarak 4-4-2yi benimsediğini ancak oyuncu yapısına göre değişiklik yapabileceğini söylüyor. 47 yaşına bastığı doğum gününü pastayla kutlayan Galatasaray taraftarlarına teşekkür eden Carvalhal, şaka yollu takılmayı ihmal etmiyor: “Türkiye’de olsa böyle bir kutlama olmaz ama Avrupa’ya çıkınca Türkler için takım rengi önemli olmuyor!” Şu an Portekiz’de sahip olduğu spor mağazalarıyla ilgilenen teknik adam, değişik ülkelerden teklifler aldığını ancak sezon sonuna kadar takım çalıştırmayı düşünmediğini söylüyor. Türkiye’den bir teklif alıp almadığıyla ilgili sorumuza “Henüz yeni bir hoca kovulmadı!” diyor ve ekliyor: “İnşallah kimse işinden olmaz. Ama teklif gelen yerler arasında Türkiye yok.”

Carvalhal, Türkiye'ye gitmeden önce Türkçe dersleri aldığı Portekiz Türk Dostluk Derneği'ni sık sık ziyaret ediyor. Dernek üyeleri için 'Türkiye'yi çok iyi temsil ediyorlar' diyen Carvalhal, Türk çayı hasretini derneği ziyaretinde gideriyor.


38 SPOR

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

Sakat olsa röveşata yapamazdı

Milyonlarca liranın döndüğü futbolda profesyonel spor hekimliği önemli hâle geldi. Gençlerbirliği’nin spor hekimi Savaş Kudaş ile sporcu sakatlıklarını konuştuk. Kudaş; Musa Sow ve İsmail Köybaşı’yla ilgili de önemli açıklamalar yaptı.

BEHREM KILIÇ Bugüne kadar bir kulübün, başka bir ku-

1lübün doktoruna transfer teklifinde bu-

lunduğunu duydunuz mu? Geçen yıl Trabzonspor, Gençlerbirliği’nin doktoru Savaş Kudaş’ı renklerine bağlamak için çabaladı. Ancak şartlarda anlaşılamadığı için bu transfer gerçekleşmedi. Kudaş, 2003’ten beri başkent ekibinde spor hekimliği yapıyor. Mesleğinde hayli deneyimli. Sağlık Bakanlığı’nda Sporcu Sağlığı Merkezi’ni kuran kişi o. Spor hekimliğini tavsiye üzerine tercih etti. Savaş Kudaş ile, gerçekleşmeyen transferinden ziyade sporcu sakatlıkları hakkında konuştuk. Son günlerde çok konuşulan Beşiktaşlı İsmail Köybaşı ve F.Bahçeli Musa Sow’un sakatlıklarını da ona sorduk. -İsterseniz şu an güncel olan Beşiktaşlı İsmail Köybaşı’nın sakatlığıyla başlayalım. Bağları tekrar koptu. Doktoru eleştirildi. Sizce doktoru hatalı mı? İsmail’in durumunu tam bilmiyorum. Sanırım ön çapraz bağlarını koparmış. 5 buçuk ay sonra da tekrar sahalara dönmüş. Sonra yine sakatlanmış. 5 buçuk ay az bir süre değil. Böyle bir hasta 5-7 ayda döner. 3 buçuk ay sonra dönse hatadır derim. Belli testleri yap-

mışlardır. Kuvvet, denge gibi... Yoksa döndürmezlerdi.

göz yumuyorsak ve ayrıldıktan sonra bunları deşifre ediyorsak bu bana pek etik gelmiyor.

-Fenerbahçeli Musa Sow hakkında ne diyeceksiniz? Sow, eski doktorunun sakat olarak transfer edildiğini söylemesinden sonra her maçta gol atıyor. Musa Sow’unki aslında spekülatif bir durum. Profesyonel hastaların yüzde 80-90’ının MR’ları, dizleri normal insanlara göre bozuktur. MR görüntüleri normal değildir. Vücudun toparlayacağından çok daha üstün bir performans sergiliyorlar. Çekilen MR’da problem olabilir. Birçok sıkıntı çıkabilir. Ama bu oyuncular yine oynayabilirler. Profesyonel liglerde tarama yapılsın, yüzde 70’inin dizinde sorun çıkar. Ben Musa Sow’un birkaç maçını izledim. Her topa giriyor. Ciddi bir cerrahi sorunu olduğunu düşünmüyorum. Röveşata yapıyor. Ciddi sakatlığı olan oyuncu röveşata yapamaz.

-Spor hekimliği branşı konusunda Türkiye’nin dünyadaki yeri nedir? Türkiye’deki spor hekimliği aslında 1940’larda bazı girişimlerle başladı. Ancak zaman zaman yavaşlamayla beraber son 20 yılda oldukça ilerleme kaydetti. Yıllar önce tedavi için sporcularımız yurtdışına giderken artık yurtdışından gelen hastaların tedavisi ülkemizde yapılmaya başladı. -Her kulüp spor hekimleriyle mi çalışıyor? 10 yıl önce lig takımlarında pratisyen arkadaşlar, genel cerrah, ortopedist, aile hekimi çalışırken şu an Süper Lig kulüplerinde yaklaşık 5-6 spor hekimi çalışmakta. Spor hekimi sayısı arttıkça bu oranın da artacağı kanaatindeyim.

-Sow’un doktorunun açıklamaları futbolcunun moralini bozacak cinstendi. Siz bu tür açıklamaları etik buluyor musunuz? Eğer bir sporcuda yapılan muayene ve tetkiklerde bir sorun saptarsak bunu mutlaka kulüp idarecileri ve teknik ekiple paylaşıyoruz. Hekim olarak kulüpte çalışırken bazı şeylere

-Ortopedi doktorlarıyla ayrıldığınız noktalar nelerdir? Genelde spor hekimliğinin, ortopedi veya fizik tedavinin alt branşı olduğu düşünülse de farklı eğitim almaktayız. İhtisasımız içinde 10 ay ortopedi rotasyonu, 6 ay fizik tedavi rotasyonu ve 6 ay da kardiyoloji rotasyonu var. Bun-

larla beraber bizim saha ve performans testlerimiz var. Bunları teknik ekibe rapor hâlinde sunuyoruz. Bu bahsettiğim konular spor hekimliğine has konular. Pratikte de biz sporcuyla çalıştığımız, antrenmanını izlediğimiz için yaklaşımımız çok farklı. Cerrahlar genelde olaylara cerrahi boyutta bakarken bizim için cerrahi en uzak noktadır. Ve cerrahiye gidene kadar alternatif tüm tedavileri deneriz. -Futbolcular genelde hangi tür sakatlıkları yaşıyor? Diz ve ayak bileği yaralanmalarını sıklıkla görüyoruz. Bunun yanında kas sakatlıkları da az değil. -Her sakatlığın belli bir tedavi süresi var mıdır? Kişiye göre tedavi süreleri değişir mi? Tabii ki her sakatlığın kendine has özellikleri vardır. Ve bu özellikler kasın iyileşme sürecini belirler. Bunun yanında sporcunun kas yapısı, esnekliği, dayanıklılığı ve kuvveti de sakatlığın ne kadar süreceği konusunda bize ipucu verir. Sürenin belirlenmesinde diğer bir faktör sporcunun psikolojik durumudur. Tüm bunlar göz önüne alındığında deneyimli bir kulüp doktoru sakatlığın süresi hakkında yorum yapar.


39 SPOR

12 - 18 ARALIK 2012 ZAMAN

geldi ve ‘çok ağrım var, antrenmana çıkamam’ dedi. Muayene sonucu bir şey olmadığını gördüm. Oyuncu yanındaki arkadaşına dönerek ‘doktor yine anladı, yutmadı’ diyerek güldü ve çıktı.

-Sporcular uygun gördüğünüz tedavi programına sadık kalıyor mu? Tabii bunlar karşılıklı güven meselesi. Eğer sporcu size güveniyorsa tedavi programına sadık çalışıyor.

-Sporcular, doktorların kendilerine daha fazla istirahat vermeleri için onlara ricada bulunuyorlar mı? Bizde sakat oyuncu zaten diğerinden daha fazla çalışır. Mutlaka en az 2 saatlik tedavi süreci vardır. Ve fizyoterapistler eşliğinde yaptığı salon çalışması normal antrenmandan daha yorucudur. Bu yüzden kimse sakatlar grubuna katılmak istemez. Ancak deneyimlerimden şunu söyleyebilirim: İsteksiz sporcuyu antrenmana zorlarsanız gerçekten sakatlanma ihtimali artıyor. Bu yüzden teknik ekiple görüşüp o oyuncuyu dinlendirmek daha iyi oluyor.

-Sakatlık sonrası bir oyuncunun psikolojik hazırlığının önemi nedir? Sakatlık sonrası spora dönüşte psikolojik destek önemli. Tüm tedaviler bittikten sonra mutlaka bu safhayı geçmek lazım. Psikolojik destek, sporcunun en güvenli ve yaralanma riskini minimumda tutacak şekilde spora dönüşünü sağlıyor.

-Kulüp doktorları zaman zaman futbolcu ve kulübü koruma adına futbolcunun sakatlığı ile ilgili yalan yanlış beyan veriyor mu? Zaman zaman gazetelerden okuyoruz ‘futbolcunun sakatlığı 6 hafta sürecek’ diye. Ancak 3 hafta sonra aynı sporcuyu sahada görüyoruz. Böyle bir şey yok. Fizyolojik olarak böyle bir iyileşme olamaz. Çünkü kimsede sihirli değnek yok. Bu durumda iki şey geliyor akla. Ya teşhis ve süre yanlış ya da birileri kendini lanse etmek için doğru söylemiyor. -Yani kulüp doktorları kendilerini garanti altına almak için 3 haftada geçecek sakatlığı 6 hafta diye mi lanse ediyorlar? Bu durumlarla karşılaştığım oldu. Tabii bazı hekim arkadaşların işi çok iyi bilmemesi, yönetim ve teknik direktör baskısı böyle şeyler yaptırabiliyor. Arkadaşlar da kendini garantiye almak istiyor. Bu yüzden süreyi normalden 1-2 hafta fazla söyleyebiliyorlar. 6 haftayı en fazla 10 gün aşağı çekebiliriz, o kadar. -Transfer edilen oyuncuların sağlık taramaları ciddiyetle yapılıyor mu? Son yıllarda sağlık taramaları oldukça ciddi yapılıyor. Ancak bu taramalar genellikle transfer günü veya sonrasında oluyor. Gençlerbirliği’nde ise oyuncuyu transfer etmeden tüm sağlık kontrollerini yapıyor, hatta geçmiş sakatlıklarını araştırıyoruz.

-‘Filan futbolcu iğneyle sahaya çıkacak’ deniyor. İğne ile sahaya çıkmak ne demektir? İğneyle tedavi, çok sıkıntılı bir durum yahut ciddi bir zorlanma olmadığında kullanılan bir yöntem. Bu tür sakatlıklarda ya lokal anestezi ya da enjeksiyon kullanarak oyuncuyu hazır hâle getirirsiniz. Böylelikle biraz daha uzun sürecek sakatlık bir-iki gün içinde toparlanır. İğneyle tedavi, gerçekten oynayamayacak oyuncuyu oynatmak değil, sporcunun ağrılarını azaltıp oynamasını sağlamaktır. Mesela futbolcunun parmağında kırık var. Parmağı tamamen uyuşturup maç oynamasını sağlayabiliriz. -Ciddi sakatlıklarda genelde yurtdışına gidiliyor. Bayern Münih’in doktoru çok ünlü. Ona gidilmesini doğru buluyor musunuz? Evet, Bayern Münih’in doktoru uzun yıllardır sporcu sağlığı konusunda çalışmış ve alternatif tedavileri bilen bir hekim. Sadece ülkemizden değil, tüm dünyadan sporcular ona gidiyor. Bir şeyler öğrenebilir miyim diye ben de birkaç kez kontak kurdum. Yaptığı tedavileri izleyerek o tedavileri kullanmaya başladım. Sayesinde proloterapi

ve hücre iyileşmesini hızlandıran metotları öğrendim.

Sakatlık numarası yapanlar oluyor -Doktor hatası yüzünden sporcu sakatlıklarının daha uzun sürdüğü yönündeki eleştiriler için neler söyleyeceksiniz? Maalesef böyle durumlarla karşılaşıyoruz. Benim hekimlikte ana prensibim ‘Doğru tanı koyamazsanız, doğru tedavi edemezsiniz’ cümlesinde saklı. Bazen hekim arkadaşlar tanıda yanılıp sporcunun spora erken dönmesine sebep olabilmekte. Bazen de yanlış tedaviler sporcuyu uzun süren sakatlık periyoduna sokabilmekte. -Futbolcular zaman zaman ‘sakat numarası’ yapıyorlar mı? Tabii dönem dönem böyle şeylerle karşılaşıyoruz. Özellikle sporcunun yorgun veya isteksiz olduğu zamanlarda sporcu terimiyle ‘sakata yatmak’ söz konusu. Ama uzun yıllardır sporcuyla çalışınca kim sakat kim numara yapıyor anlıyorsunuz. Hatta geçen hafta sporculardan biri arka adalesini tutarak

-Son dönemler adını sıkça duyduğumuz kök hücre tedavisi nedir? Gerçekten işe yarıyor mu? Aslında spor medyasında kök hücre tedavisi olarak bahsedilen “PRP Tedavisi” trombositten zengin plazma tedavisidir. Yapılan çalışmalarda kas yırtıklarında olumlu etkileri olduğu saptanmıştır; ancak mucizevi bir tedavi yöntemi değildir. Yani 5 haftalık tedaviyi 2 haftaya çekmez, en fazla 4 haftada iyileştirir. Hakkında hâlâ çalışmalar yapılmakta olan bir tedavi yöntemi. -Oyuncular doping konusunda yeterince bilinçli mi? Eğer ciddi testler yapılsa, Türkiye’de doping kullanan oyunculara rastlayabilir miyiz? Ülkemizde futbolda çok ciddi kontroller yapılıyor. Son dönemlerde dopingli sporcu çıkmıyor. TFF Dopingle Mücadele Kurulu iyi çalışıyor. Kulüp doktorları da doping konusunda çok deneyimli. -Yerli ve yabancı sporcular arasında sağlıklı beslenme, yaşama gibi konularda bir fark var mı? Avrupa’da oynamış sporcular kendilerine daha fazla özen gösteriyor.

Sigara, alkol ve gazlı içeceklerden uzak durulmalı -Sigara içen oyunculara çok rastlıyoruz. Sigara performans sporu yapan sporculara ne kadar zararlı? Aynı şekilde alkol alan oyuncular da var… Sigara ve alkolün performansı olumsuz etkilediği saptanmış. Özellikle sigara performans oyuncusunda oldukça zararlı. Aynı şekilde aşırı yüklenme yapmış vücuda alınan alkol karaciğerde toksik maddelere dönüşerek hücre zararına ve sakatlık riskine yol açıyor. Bu konuda sporcuların bir kısmı bilinçli olmasına rağmen büyük kısmı maalesef bilinçli değil. -Bir futbolcunun dinlenmesi nasıl olmalı? Futbolcuların beslenmesine dair neler söylemek istersiniz? Kola, çay, nescafe zararlı mı mesela... Vücudunu maksimal bir eforla yoran bir futbolcunun dinlenme periyodu çok önemli. İyi bir beslenmenin ardından yorgun vücudun dinlenmesi, hem sakatlanma riskini azaltır hem de performansı artırır. Bu bağlamda sporcunun dinlenme esnasında TV ve bilgisayar karşısında zaman geçirmemesi, bunun yerine müzik dinleyerek rahatlaması iyi olacaktır. Özellikle yatmadan önce çay, kahve gibi uyarıcı özelliği olan içeceklerden uzak durulmalı. Vücudun temel ihtiyacı sudur ve su tüketimi mutlaka sağlanmalı. İçilen gazlı içecekler hem mideyi şişirerek rahatsızlığa hem de kilo artışına sebep olur. -Oyuncuların özel hayatlarındaki dalgalanmalar sahadaki performanslarını ne derece etkiliyor? Gece hayatı futbolcunun mesleğine erken veda etmesine sebep olur. Özellikle genç arkadaşlara şunu söylemek istiyorum. Profesyonellik mukavele ile olmaz, eğer profesyonel oyuncu olacaksanız hayatınızın her aşamasını profesyonel yaşamak zorundasınız. Avrupa’da 36-37, hatta 40 yaşına kadar elit düzeyde futbol oynayan sporcuların bizden tek farkı profesyonel spor yaşam biçimidir. -Futbolcular sporu bıraktıktan sonra aşırı kilo alıyor. Onlara neler tavsiye edersiniz? Sporu bıraktıktan sonra beslenmelerini eski alışkanlıklarına göre devam ettiriyorlar. Ancak yaktıkları enerji antrenman zamanındakinin dörtte birine iniyor. Bu da hızlı kilo almaya neden oluyor. -Teknik heyetin antrenman programlarına bir müdahaleniz oluyor mu? Eskiden teknik ekip genellikle her şeyi planlar ve uygulamaya koyardı. Ancak son yıllarda ekip anlayışının oturması, planlamalarda sağlık ekiplerinin de müdahale etmesini sağladı ki doğrusu da bu zaten. Biz son 5 yıldır teknik ekiple fikir alışverişinde bulunuyoruz

10 yıl önce lig takımlarında pratisyen arkadaşlar, genel cerrah, ortopedist, aile hekimi çalışırken şu an Süper Lig kulüplerinde yaklaşık 5-6 spor hekimi çalışmakta. Spor hekimi sayısı arttıkça bu oranın da artacağı kanaatindeyim.


    '$1ú0$5.$1,1(1%h<h.(102'(51 (1+ú-(1,.(1+(6$3/,087)$ø,     





 

 











 





s



DljkX]X|jk•e  TLF 20462808



6(59ú6ú0ú=(1$=.úûú/ú. .ú6ú%$û,.5

 



s

   







(9/(5(úû<(5/(5,1('høh1/(5( <(0(.6(59ú6ú<$3,/,5

s



  

  

ÿÿYiX_`dBêcêƒ YiX_`dBêcêƒ TLF 60646744

<bjfk`jb;\c`bXk\jj\i8&J›@e[ljki`^i\e\e)()-*,@j_µa›nnn%[\c`bXk\% \c`bXk\%[bb›.')*)/'/ ›.')*)/'/ <bjfk`jb;\c`bXk\jj\i8&J›@e[ljki`^i\e\e)()-*,@j_µa›nnn%


ZAMAN DK 194