Page 1

Temsil, tebliğden önce gelir

DOÇ. DR. HAKAN GÜRCAN SICAKKAN:

‘Breivik katliamının faturası siyasetçilere çıkarıldı’

Bergen Üniversitesi’nde görev yapan, karşılaştırmalı siyaset konusunda postdoktora çalışmalarına imza atan Doç. Dr. Hakan Gürcan Sıcakkan Norveç siyaseti hakkında Zaman’a konuştu. 1 12. SAYFADA

Gazet eniz birlik le te

Bebeklere ilahi koruma Nurun kadın kahramanları

www.zamaniskandinavya.dk

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 • YIL : 6 • SAYI : 247 • DANİMARKA 25 DKK • İSVEÇ 30 SEK • NORVEÇ 35 NKR • FİNLANDİYA 3,5 EURO AP İSVEÇ MİLLETVEKİLİ BİLDT:

Yargı bağımsız olmalı

Türkiye dostu İsveçli Avrupa Parlamentosu (AP) Milletvekili Anna Maria Corazza Bildt, Türkiye’de yaşanan son gelişmelerin birçok kişiyi endişe sevk ettiğini söyledi. 1 10'DA

Tek çözüm boşanmak mı?

Avrupa komploya değil, icraata bakar

Avrupa’da ‘kara propaganda’ talimatını yerine getirmek için harekete geçecek büyükelçilere söylenecek ilk şey, “Bunlar Türk okulu değil, bizim okullarımız.” olacaktır. Bir adım sonrası “Türkiye iç işlerimize karışamaz.” cümlesidir ki bu diplomatik bir kriz anlamına gelir. 1 HASAN CÜCÜK / 18. SAYFADA

FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDİ, BBC'YE KONUŞTU

Paralel devlet söylemi, yolsuzluğu unutturdu 1 14. SAYFADA

MB Food fabrikasında yangın Danimarka’nın önde gelen et firmalarından biri olan MB Food’un Greve’deki fabrikası geçtiğimiz hafta çıkan yangınla tamamen kullanılamaz hale geldi. 1 HABERİ 7. SAYFADA EKREM DUMANLI

41

Şantaj mı dediniz?

Muammer Arslan’ın ölümünde soru işaretleri çok Danimarka’nın Slagelse şehrinde elinde bıçakla görevlileri tehdit ettiği gerekçesiyle polisin vurarak öldürdüğü Muamer Arslan (48) yapılan otopsinin sonunda ailesine teslim edildi. 1 2. SAYFADA KÜLTÜR

Kerim'de 38 Kur'an-ı 44 ismi geçen 25 Peygamber

Albertslund O’nun (sav) sevgisiyle coştu

Danimarka’da faaliyet gösteren DIFFI ve Ungvej Albertslund Dernekleri tarafından geçtiğimiz haftaiçi organize edilen Naat Programı büyük ilgi gördü. 1 3. SAYFADA SPOR

Aslan'ın ayağı kaydı


2 İSKANDİNAVYA Muammer Arslan’ın ölümünde soru işaretleri çok

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Danimarka’nın Slagelse şehrinde elinde bıçakla görevlileri tehdit ettiği gerekçesiyle polisin vurarak öldürdüğü Muamer Arslan (48) yapılan otopsinin sonunda ailesine teslim edildi. HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1elinde bıçakla görevlileri tehdit

Danimarka’nın Slagelse şehrinde

ettiği gerekçesiyle polisin vurarak öldürdüğü Muamer Arslan (48) yapılan otopsinin sonunda ailesine teslim edildi. Slagelse Yeni Cami’de Din Hizmetleri Müşaviri Ahmet Onay’ın kıldırdığı cenaze namazından sonra Muammer Arslan’ın naaşı toprağa verilmek üzere Isparta’nın Yalvaç ilçesine gönderildi. Polis kurşunları sonucu hayatını kaybeden Arslan’ın ölümüyle ilgili çok sayıda soru işaretleri bulunuyor. Vurulma hadisesi geçtiğinmiz hafta Slagelse’nin merkezinde bulunan The Old Irish Pub adlı barın kapıcısını bıçakla tehdit ettiği için çağrılan polisin önce sözlü ardından havaya ateş ederek uyarmasına rağmen bıçağı elinden atmayan Arslan’ın polisler tarafından kasığından vurulmasıyla gerçekleşti. Görgü tanıklarının belirttiğine göre, polisler ikna yoluna gitmeden Arslan’a seri ateş etti. Açılan ateş sonucu yere yığılan Muammer Arslan’a polisin kelepçe takmaya çalışması olayın görgü tanıkları tarafından cep telefonuyla kaydedildi. Çevreden gelen tepkiler üzerine polis kelepçe takmaktan vazgeçerken, kalp masajı yapma adına vücuduna baskı uyguladığı yine görgü tanıkları tarafından ifade edildi. Kaldırıldığı Slagelse Hastanesi’nde 16 saat süren ameliyatla kurtarılmaya çalışan Muammer Arslan, tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti. Muammer Arslan’ın acılı babası Hüseyin Arslan, oğlunun suçsuz yere vurulduğunu öne sürerken, iki polisin 7 kurşun sıktığını iddia etti. Geçtiğimiz hafta Cuma sabahı yerel saat ile

06.00’da 2 polisin evine gelerek oğlunu polisin vurduğunu bildirdiklerini belirten baba Hüseyin, oğlunu hastanede devamlı ziyaret ettiğinde kasığından yukarısının ve bağırsaklarının büyük hasar gördüğünü ve oğlunun 16 saat çeşitli ameliyatlar geçirdiğini kaydetti. Olayı görmediği için fazla yorum yapamayacağını belirten baba Hüseyin, oğlunun vurulduktan sonra hep koma halinde olduğunu ve çok kan kaybettiğini vurgularken geçtiğimiz Pazar akşamı saat 18.00’de yaşama gözlerini

kapattığı haberini aldıklarını söyledi. Öte yandan polis kurşunları sonucu aldığı yaralardan dolayı 3 gün sonra yaşamını yitiren Muammer Arslan için belediye meydanında yapılması planlanan protesto gösterisi iptal edildi. Polis aldığı bir ihbar üzerine, Nazi bir grubun karşıt gösteri yapacağı gerekçesiyle herhangi bir çatışma olayına fırsat vermemek için kentte oturan Türklerden gösteri yapma hakları olduğu halde yapmamalarını istediği belirtildi. Olaya büyük tepki duyan kentte yaşayan

Türkler, gösteriyi polisin orantısız güç kullanmasına karşın yapmak istediklerini söylerken, aileninde gösterinin şimdilik yapılmasını istemediği öne sürüldü. Polis kurşunuyla ölen Muammer Arslan’ın olayını Bağımsız Kovuşturma Savcılık Makamı (DUP) soruştururken, bir Türk’ün çektiği belirtilen 15 saniyelik bir görüntüde, Arslan’ın her iki kolunun aşağıda ve herhangi bir tehdit oluşturmadığının görüldüğü öne sürülmüştü.

Dong Energy’nin Amerikan şirketine satılmasına itiraz ediliyor HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1gy’nin hisselerinin yüzde 19’unun

Danimarka kamu şirketi Dong Ener-

Amerikan yatırım bankası Goldman Sachs’ın satılmak istenmesi tartışmalarıda beraberinde getirdi. Dong Energy’nin satışına en yüksek itiraz koalisyonun büyük ortağı Sosyal Demokratlar’dan geldi. Eski Başbakan Poul Nyrup Rasmussen, Goldman Sachs ile yapılan Dong Energy hisseleri pazarlıklarının, kötü bir zamana denk geldiği için fiyatın çok düşük olduğunu söyledi. Maliye Bakanı Bjarne Corydan ise en yüksek teklifi Goldman Sachs’ın verdiğine dikkat çekerken, Başbakan Helle Thorning – Schmidt Dong Energy’nin hisselerinin bir kısmının satışının 10 yıldır gündemde olduğunu söyledi. Eski Başbakan Poul Nyrup Rasmussen, Dong Energy’nin satışından Danimarka’nın milyarlarca kron zarar edeceğini açıklarken, söz konusu satışın Dong Energy için kötü bir zamanda yapıldığını ve durumu kötüye giden bir şirketin tüm stratejik kararlarının veto edildiği bir döneme denk geldiğini söyledi. Eski Başbakan, ”Bu satışta fikir değiştirmek tamamıyla yasal bir durumdur. Goldman

Sachs da zaten satışın Parlamento tarafından onaylanması şartını getirmiştir. Bu sebeple umarım Parlamento çok az bir süre varken bu felaketi önleyecek bir yol izlemeye karar verir.” dedi. Rasmussen, Dong Energy’nin Amerikan şirketi yerine daha düşük teklif

veren PensionDenmark’a satılmasının daha uygun olacağını, bunun da kısmen devlet kredisi ile finanse edilebileceğini sözlerine ekledi. Amerikan yatırım bankası Goldman Sachs’ın, vergi cenneti Lüksemburg’da bir iştirak şirketi bulunması kafaları karıştıran

bir başka etken oldu. Dong Energy’nin Amerikan yatırım bankasına satılmasına Sosyal Demokrat Parti grubunda itiraz seslerinin yükseldiği ifade ediliyor. Grupta yapılan görüşmede Meclis Başkanı Mogens Lykketoft’un konuyu gündeme getirip özellikle de pazarlıkların zamanlaması konusunu eleştirdiği ifade ediliyor. Şu anki plana göre Dong Energy hisselerinin satışının, 30 Ocak’ta Meclis Maliye ve Bütçe Komisyonu’nda onaylanması bekleniyor. Danimarka Halk Partisi’de yapılan açıklamada ise, satışa itiraz edilerek, komisyonda evet oyu verilmeyeceği ifade edildi. Maliye Bakanı Bjarne Corydon, Dong Energy’nin satışına yükselen itirazlar karşısında şunları söyledi: ”Sermaye artışı adına, mümkün olan en iyi teklifleri değerlendirdik. Bu sebeple hisseleri daha düşük bir fiyata satmanın sağladığı avantajın ne olduğunu bilemiyorum. Şartların yeterince adil olduğunu düşünüyorum.” Öte yandan Dong Energy’nin satışına Danimarkalılarda itiraz etti. Hisse satışını onaylayacak Meclis Maliye ve Bütçe Komisyonu’na satışın iptalini isteyen 10 bin kadar imzalı dilekçe gönderildi.


3 İSKANDİNAVYA

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Yüzlerce Peygamber sevdalısı programın gerçekleştirildiği Albertslund Muzik Teater’a akın etti. 3 saatten uzun süren program boyunca duygu dolu anlar yaşanırken programa yaklaşık 1200 kişinin katıldığı ifade edildi.

Albertslund O’nun (sav) sevgisiyle coştu

Danimarka’da faaliyet gösteren DIFFI ve Ungvej Albertslund Dernekleri tarafından geçtiğimiz haftaiçi organize edilen Naat Programı büyük ilgi gördü. ZAMAN KOPENHAG

1DIFFI ve Ungvej Albertslund DerDanimarka’da faaliyet gösteren

nekleri tarafından geçtiğimiz haftaiçi organize edilen Naat Programı büyük ilgi gördü. Kopenhag ve çevresinde yaşayan yüzlerce Peygamber sevdalısı programın gerçekleştirildiği Albertslund Muzik Teater’a akın etti. 3 saatten uzun süren program boyunca duygu dolu anlar yaşanırken programa yaklaşık 1200 kişinin katıldığı ifade edildi. Mehmet Küçükakın’ın sunuculuğunu yaptığı programda değişik yaş gruplarından 100 kadar öğrenci okudukları naatlar ve ilahilerle dinleyenlere duygu dolu dakikalar yaşattı. Programda Efendimiz’in (SAV) mübarek hadis-i şerifleri Türkçe, Kürtçe, Danca ve İngilizce olarak okundu. Naat Programı‘nda bir seminer veren İlahiyatçı-Yazar Ercan Kargılı, Efendimiz’in (SAV) hayatı ve insanlara yaklaşımıyla ilgili çarpıcı örnekler verdi. Efendimiz’in (SAV) bir sevgi insanı olduğunu belirten Kargılı, bizlerin de onu örnek almamız gerektiğini söyledi. Programda organizatörler katılımcılar için birçok sürpriz ayarlamayı ihmal etmedi. Onlardan biri hiç şüphesiz Türkiye’de Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma yarışmalarında birinciliği bulunan Trabzonlu Hafız Yakup Tellioğlu’nun Kur’an-ı Kerim tilavetiydi. Yanık sesiyle Kur’an-ı Kerim okuyan Tellioğlu salonda duygusal bir atmosferin oluşmasına neden oldu. Öte yandan programa katılan her aileye Efendimiz’i temsilen bir gül ve birer Kur’an-ı Kerim hediye edildi. Söz konusu hediyeler karşısında önce şaşıran katılımcılar daha sonra organizatörlere teşekkür etti.

Sakal-ı Şerif için sıraya girdiler 1(SAV) mübarek Sakal-ı Şerifi de ziyaProgram kapsamında Efendimiz’in

rete açıldı. Yüzlerce kişi Sakal-ı Şerifi görebilmek için sıraya girdi. Salavatlar eşliğinde Sakal-ı Şerifi gören, öpen ve yüzüne süren

insanların heyecanı görülmeye değerdi. Program öncesinde düzenlenen kermesde de Anadolu mutfağının birbirinden leziz tatları misafirlere ikram edildi.


4 İSKANDİNAVYA İsveçli bakan internet özgürlüğünün altını çizdi

İsveç Dışişleri Bakanı Bildt: “İnternet özgürlüğü, bilgi ve ifade özgürlüğü kadar önemli” İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

İsveç demiryolları şirketi SJ, yüzlerce kişiyi işten çıkarıyor İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1miz hafta açıkladığı ve dört yıl içinde 1

Devlet Demir yolları şirketi SJ, geçtiği-

1

İnternetin geleceği ile ilgili iki yıllık bir çalışma yapacak global bir komitenin başkanlığına seçilen Dışişleri Bakanı Carl Bildt: “İnternet özgürlüğü, temel bilgi ve ifade özgürlüğü kadar önemli”dedi. İyi bir internet ve düzenli bir twitter kullanıcısı olarak bilinen Dışişleri Bakanı Bildt, “Dünyanın birçok ülkesinde internet özgürlüğü, internet güvenliği ve internet yönetimi hakkında yoğun tartışmalar yapılıyor. Ve bence bu konular birbiriyle yakından bağlantılı.” dedi ve ekledi: “Bu arada açık ve esnek model özelliği sayesinde hızla gelişen ve evrilen internete de saldırılar artıyor. İnternet özgürlüğü tehdit altında” “Günümüz toplumlarında internet özgürlüğü, bilgi ve ifade özgürlüğü gibi temel hak ve hürriyetler kadar önemli.” diyen Bildt, dünya çapında internet özgürlüğünün korunmasının ehemmiyetinin altını çizdi. Diğer taraftan Bildt’in başkanlığını yapacağı ve İsviçre’nin Davos şehrinde yapılan Dünya Ekonomik Forumu’nda The Centre for International Governance Innovation (CIGI) and the Royal Institute of International Affairs (Chatham House) adlı iki kuruluş tarafından kurulması kararlaştırılan dünya çapında komitenin dünyada internetin geleceğinin nasıl olabileceği hakkında tahminler yürüten bir resmi rapor hazırlayacağı belirtiliyor. Önümüzdeki Mayıs ayında çalışmalara başlayacak komitenin siyaset, akademik ve sivil toplum dünyasından 25 uzmandan oluştuğu da edinilen bilgiler arasında bulunuyor.

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Dışişleri Bakanı Carl Bildt iyi bir internet ve düzenli bir twitter kullanıcısı olarak biliniyor.

Milyar kronluk bir tasarrufu öngören tasarruf paketi çerçevesinde şirkette 400 kişiyi işten çıkaracak. SJ’de yaşanan bu gelişme siyasetçilerden büyük tepki görürken hiç bir parti sorumluluğu üzerine almadı. Yeşiller Partisi Sözcüsü Åsa Romson bunun mevcut tren trafiği kaosunu kötüleştireceğini bildirirken “bu ayni zamanda hükümetin raylı ulaşım politikasının iflas ettiği anlamına geliyor.” diye konuştu. SJ İşletme Müdürü Crister Fritzson, tasarruf paketini “bu sektörde artan bir rekabet var ve biz de gelirlerimize göre oldukça yüksek olan giderlerimizi bu rekabet koşullarına uygun hale getirmeliyiz. “ seklinde savundu. SJ’den yapılan bir açıklamada ise gelişen teknoloji ile birlikte müşterilerin bilet alımını genellikle internetten gerçekleştirdiğini, bu nedenle ülke çapında 17 bilet satış ofisini kapatma kararı alındığı belirtildi. SJ ayrıca söz konusu isten çıkarmalar nedeniyle tren seferlerinde bir aksama yaşanmayacağının da altını çizdi. SJ hâlihazırda ülke çapında yaklaşık 4 bin kişiye istihdam sağlıyor. Şirket bir sure önce gelecek planlaması içinde yüksek hızlı trenlere 3,5 Milyar kron yatırım yapacağını kamuoyuna duyurmuştu.

Öğrencilerin yüzde 25’i yeterince Norveçce bilmiyor Oslo’da eğitim gören 57 bin 801 öğrenciden 14 bin 204’ünün yeterli dil bilgisine sahip değil. Belediye, 2017 yılına kadar kreşlerdeki dil faaliyetlerine toplam 61 milyon kron bütçe ayırdı. İSMAİL YASİR ÖZKAN OSLO

1öğrencilerinin Norveççelerinin zayıf Başkent Oslo’daki birçok ilkokul

olduğu bildirildi.Oslo Belediyesi Eğitim Konseyi Başkanı Anniken Hauglie, medyaya yaptığı açıklamada, Oslo’da ilkokula başlayan öğrenciler arasında Norveç diline yeterince konuşamayanların sayısının oldukça fazla olduğunu kaydetti. İlkokula başlayan öğrencilerin Norveççe diline yeterince hakim olması için, kreşlerde yeni uygulamalar başlatıldığını aktaran Hauglie, Norveç’te belirli bir süre ikamet etmiş olan çocukların, okul çağına geldiklerinde dersi takip edebilecek derecede dilbilgisine sahip olmalarını hedeflediklerini belirtti. Hauglie, 2014 yılı içerisinde kreş çalışanlarınıa çocuklara daha iyi Norveççe öğretebilmesi için kurs vereceklerini, bu kurslar için toplamda 16,5 milyon kron bütçe ayırdıklarını açıkladı. Başkan ayrıca, 3 bin kreş çalışanının bu kurslara şimdiden yazıldığını ve 2017 yılına kadar kreşlerdeki dil faaliyetlerine toplam 61 milyon kron bütçe ayırdıklarını aktardı. Haberde yer alan detaylarda, ülkede bu yıl ilköğretime başlayan 6 bin 831 öğrenciden bin 689’unun yeterli seviyede Norveçce bilmediği vurgulanıyor. Oslo’da eğitim gören öğrencilerin toplamına bakıldığında ise, 57 bin 801 öğrenciden 14 bin 204’ünün yeterli dil bilgisine sahip olmadığı görülüyor. Bu rakamlar, Oslo’da eğitim gören ilkokul öğrencilerinin yüzde 25’inin

Norveç’te bu yıl ilköğretime başlayan 6 bin 831 öğrenciden bin 689’unun yeterli seviyede Norveççe bilmediği vurgulanıyor. FOTO: ZAMAN, ENGİN TENEKECİ

dersleri takip edecek derecede Norveçce bilmediğini gösteriyor. Öğrencilerin dil seviyelerini ölçmek adına, her yıl 30 dakikalık bir seviye belirleme sınavı gerçekleştiriliyor. Bu sınavda öğrencilerin kelime hacmi, kavram oluşturma becerileri ve dilbilgisi test ediliyor. Yapılan sınavların sonucunda, dilbilgisi yetersiz bulunan öğrenciler, temel derslerin yanında özel bir dil kursuna tabi tutuluyor. Diğer taraftan, Oslo’daki okullar arasındaki farklar gözler önüne seriliyor. Bazı okullarda yeterli dil seviyesine sahip olmayan bir tane öğrenci bile bulunamazken, bazı okullardaki öğrencilerin yarısından fazlası özel Norveççe kurslarına tabi tutuluyor. İstatistiklere göre, özellikle şehrin doğu kısımlarındaki okullar dikkat çekiyor. Bu okullarda yeterli Norveççe bilmeyenlerin sayısı kimi zaman yüzde 80’nin üzerine çıktığı açıklanıyor. Daha önce ülkede sıkça ırkçı söylemleriyle gündeme gelen İlerleme Partisi’nin (Frp), göçmenlerin, Norveççe dilini öğrenmelerine ilişkin meclise süreceği yeni önergeye başta Adalet Bakanlığı olmak üzere birçok partilerden de tepki yağmıştı. Yeni önerge, Norveç’e aile birleşimi ile gelecek göçmenlerin, ülkeye gelmeden önce bulundukları ülkelerde Norveç dilini ve kültürünü öğrenmeyi öngörüyordu. Yeni yasa tasarısını incelemeye alacaklarını kaydeden Adalet Bakanlığı, önergenin uluslararası göç ve insan haklarını ihlal ettiğini duyurmuştu.


5 İSKANDİNAVYA

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Danimarka’nın değişik okullarında eğitim gören 235 öğrencinin katıldığı yarışmada 5 ve 6. sınıflar kategorisinde Nil Özel Okulu’ndan Damla Çetinalp 1. Östjyland Özel Okulu’ndan Kaan Kaya 2. ve Östjyland Özel Okulu’ndan Senanur Güler 3. oldu. 6,7 ve 8. sınıflar kategorisinde ise; Falster Yatılı Okulu’ndan Büşra Balıkçı 1. Falster Yatılı Okulu’ndan Betül Yapıcı 2. Phönix Yatılı Okulu’ndan Ertuğrul Dalman ise 3. oldu.

Türkçe Okuma Yarışması sonuçlandı

Danimarka’da faaliyet gösteren Anadolu Dil ve Kültür Merkezi tarafından organize edilen “Anadil Türkçe Okuma Yarışması” tamamlandı. ZAMAN KOPENHAG

1dolu Dil ve Kültür Merkezi tarafından Danimarka’da faaliyet gösteren Ana-

organize edilen “Anadil Türkçe Okuma Yarışması” tamamlandı. Danimarka’nın değişik okullarında eğitim gören 235 öğrencinin katıldığı yarışmada 5 ve 6. sınıflar kategorisinde Nil Özel Okulu’ndan Damla Çetinalp 1. Östjyland Özel Okulu’ndan Kaan Kaya 2. ve Östjyland Özel Okulu’ndan Senanur Güler 3. oldu. 6,7 ve 8. sınıflar kategorisinde ise; Falster Yatılı Okulu’ndan Büşra Balıkçı 1. Falster Yatılı Okulu’ndan Betül Yapıcı 2. Phönix Yatılı Okulu’ndan Ertuğrul Dalman ise 3. oldu. Yarışmada dereceye giren öğrencilere tablet bilgisayar hediye edildi. Yarışma 5,6 ve 7,8,9 olmak üzere 2 farklı

kategoride gerçekleştirildi. Yarışmada öğrenciler; kelime bilgisi, okuduğunu anlama, dilbilgisi gibi temel konularda sınava tabi tutuldu. Zaman’a konuşan Anadolu Dil ve Kültür Merkezi Genel Koordinatörü Fatih Doğan, “Bu yarışmayı düzenlemekteki amacımız çocuklarımızı anadili öğrenmeye ve konuşmaya teşvik etmek ve anadil eğitiminin kalitesini arttırmak.” dedi. Danimarka’da anadil eğitimine olan ilginin her geçen yıl biraz daha azaldığını belirten Doğan, “Anadolu Dil ve Kültür Merkezi olarak çocuklarımızın hem kendi dilleriyle hem de kültürleriyle olan bağlantılarını güçlendirmek istiyoruz.” dedi. Doğan ayrıca dereceye giren öğrencilerin bu Türkiye’deki Dil ve Kültür Olimpiyatları’nda Danimarka’yı temsil edeceklerini söyledi.

İşyerlerine, düğünlere, doğum günlerine ve her türlü özel günlere... 1250 m2’lik modern ve hijyenik mutfağımızla, 25.000 paket üretim kapasitemizle, ve 28 tecrübeli personelimizle... Anadolu’muzun, sıcak ve soğuk yemeklerini servis yapmaktan mutluluk duyarız. Eksotiske Delikatesser A/S • Industrigrenen 21, 2635 Ishøj • Tlf. +45 7023 2808 www.delikate.dk • delikate@delikate.dk • Açılış saatleri: Pazartesi-Cuma 8-17 • Cumartesi 8-13


6 İSKANDİNAVYA NORVEÇ HABER TURU

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Yangın bölgeyi harabelere çevirdi

Norveç’in Lærdal bölgesinde çıkan yangında herhangi can kaybının olmadığını söyleyen Lærdal Belediyesi yetkilileri, hasar gören 35 evden 23’ün tamamen yandığını belirtti. Hastaneye toplamda  411 kişi kaldırıldığı, 100 kişinin duman zehirlenmesinden tedavi gördüğü, bu sayıdan 310 kişininse taburca edildiği aktarıldı. Yangının çıkış nedenine ilişkin yapılan incelemeler devam ettiği ifade edilirken, yaygının ana nedeni elektrik kontağında meydana gelen bazı hatalar olarak gösteriliyor. Yangın anında çevre halkının oldukça dehşete kapıldığı ifade edildi. Başbakan Erna Solberg, yangın nedeniyle hastaneye kaldırılan kazazedeleri ziyaret etti. Solberg, yangından dolayı hasar gören evleri harabelere benzeterek, ”Bu manzarayı görmek dehşet verici bir şey.” dedi. Ayrıca Başbakan, bölgeye daha önce de uğradığını, ancak bölgenin yangından sonraki halinin önceki haline benzemediğini dile getirdi. Başbakan Solberg, yangından dolayı hasar gören evlere maddi destekte bulunacakları sözünü verdi.

Polis Akademisi mezunlarına görev verilmiyor Norveç Toplu Taşıma Kurumu (Rutern) yetkilileri rakamlarına göre, kamu taştlarına biletsiz binen yolcuların devlete verdiği yıllık zarar miktarı milyonlarca krona ulaşıyor.

Biletsiz yolcuların devlete verdiği zarar milyonlarca kron Kamu toplu taşıma araçlarına biletsiz binenlerin sayısının artışı, devlet kasasını yılda milyonlarca kron zarara uğrattığı kaydediliyor. ENGİN TENEKECİ OSLO

1şıma araçlarına biletsiz ya da halk ifadesiyle Ülke genelinde birçok kişi kamu toplu ta-

kaçak biniyor. Özellikle, Norveç Toplu Taşıma Kurumu (Rutern) yetkilileri son aylarda bu tür olayların artması konusunda son derece şikayetçi olmaya başladı. Zira, kamu taştlarına biletsiz binen yolcuların devlete verdiği yıllık zarar miktarı milyonlarca krona ulaşıyor. Örneğin, kurumun verdiği bilgilere göre, sadece 2012 yılında kaçak şekilde kamu taştlarından yararlananların devlete verdiği zarar oranının yüzde 3,5’e ulaşarak 100 milyon krona ulaştığı belirtiliyor. Kurum, kamu toplu taşıma araçlarına biletsiz binenlerin sayısını azaltmaya yönelik kolları sıvadı. İlk olarak, kamu toplu taşıt araçlarına binen yolcularının biletinin olup olmadığını kontrol eden görevlilerin sayısı artırıldı. Sivil ya da resmi üniformalı birçok görevli, kamu toplu taşıt araçlarına binen yolcularının biletinin olup olmadığını kontrol ediyor. Şayet kontrol esnasında biletsiz herhangi biri yakalandığı taktirde, o kişiye 750 krondan 900 krona kadar para cezası kesiliyor. Kontrollerle amaç, halkı bilet almaya teşvik etmek. İkinici olarak kurum, toplu taşıma araçlarına biletsiz binenlere uygulanan ceza miktarının artırılmasını tekrar gündeme getirdi. Daha önce

kurumun, en son 2012’de ceza miktarının artırılmasına ilişkin Ulaştırma Bakanlığı’na sunduğu önerge reddedilmişti. Tasarının Bakanlık’tan geri dönme nedeniyse, ceza miktarının oldukça yüksek meblada olduğu şeklinde açıklanmıştı. Bazı siyasiler, ceza miktarının artırılması meselesine olumlu bakarken, bazılarıysa karşı geliyor. Örneğin Ulaştırma-Çevre Komitesi 2. Başkanı Carl I.Hagen ceza miktarının artırılması istiyor. Ancak Kızıllar Partisi (R) Bjørnar Moxnes ise, kurumun, ceza miktarının artırılmasına ilişkin sunacağa önergeye pek sıcak bakmıyor. Ceza miktarının artırılmasının oldukça iyi bir düşünce olduğunu savunan Hagen, kamu taşıtlarından faydalananların daha çok, bilet kontrolünün olmasını ve bu esnada yakalanılması ihtimalini oldukça düşük gördüklerini dile getiriyor. Başkan, ayrıca, böyle hareket edenlerin kendileri için daha karlı bir iş olduğunu düşündüklerini belirtiyor. Yolcuların bu tip düşüncelerden sakındırılması için, ceza miktarının arttırılması gerektiğini açıklıyor. Kızıllar Partisi Başkanı Bjørnar Moxnes ise, tam aksini düşünüyor. Ona göre ceza miktarı arttırılmamalı. Çünkü ceza miktarının oranı şimdiden yüksek. Diğer taraftan Moxnes, iddialarını Ulaştırma Bakanlığı’nın, kurumun daha önce yaptığı önergeye ’hayır’ demesiyle destekleyerek, ”Zaten, daha önce bakanlık ta bu tasarıyı geri çevirmişti.” ifadelerini kullandı.

Oslo Polis Akademisi’nden mezun olan birçok polisin görev alamadığı kaydedildi. Oslo Emniyet Müdürlüğü’nün yaptığı açıklamalara göre,  2013 yılında Polis Akademisi’nden mezun olan 620 polis memurundan 132’sinin polis memurluğunda herhangi görev almadığı belirtildi. Adalet Bakanlığı,  konuyla yakından ilgilendiklerini, görev alamayan polis memurlarının sayısını tatminkar bulmadığını açıklandı. Oslo Polis Derneği yetkilileri ise,  akademiden mezun olan polislerin her ne olursa olsun herhangi bir görevde istihdam edilmeleri gerektiğini savundu.

Hastalara rekor tazminat

Ülke hastanelerinde konulan yanlış teşhislerin devlete yıllık maliyetinin milyar krona yaklaştığı kaydedildi. Sakat Hastalar -Tazminat Kurumu’nun, 2013 yılında yanlış tedavi ve teşhislerden dolayı dava açan Norveçli hastalara toplam 911 milyon Norveç Kronu tanzimat ödemek zorunda kaldığı belirtildi. Kurum yetkilileri, 2013 yılında Norveçli hastalara ödenen rakamın ülke tarihinde bir ilk olduğunu hatrılattı. Dava açan hataların sayısının 5 bin olduğu ifade edildi. Oslo Üniversite Hastanesi’nin ülke genelinde en yüklü tazminat ödeyen hastane olduğu açıklandı. Buna göre hastane 2013’te yanlış tedavi uyguladığı hastalara toplamda 106 milyon kron tazminat ödediği bildirildi.

İşverenlerin birçoğu çalışma kurallarını ihlal ediyor

Ülkede faaliyet gösteren birçok işyerinin kanunsuz iş yaptığı kaydedildi. İşyerleri Teftiş Kurulu ve Vergi Dairesi’nin ülke genelinde yaptığı incelemeler sonucunda yüzde 75 oranındaki işyerlerinin kanunlara aykırı şekilde işletildiği açıklandı. Yetkililer oranın oldukça yüksek olduğuna dikkat çekerek, işyerlerinin daha çok iş sözleşmelerinde, çalışanların çalışma ve mesai saatlerinde kanunları ihlal ettiğini belirtti. Ayrıca çalışan personellerin mesai saatlerinin kayıt altına alınmadığı da bildirildi. İşyeri sahiplerine ve çalıştırdıkları personellere yöneltilen sorular aracılığıyla hazırlanan araştırmada, yüzde 30 işyerinin çalışanlara çalışma kontratı yapmadığı ifade edildi.

Eşlerinden ayrılan babalar, çocuklarıyla daha çok vakit geçirmek istiyor

Ülke genelinde gerçekleşen ayrılıklar sonucu çocukların bakımını daha çok anneler yükleniyorken, şimdilerde ise her iki tarafın da çocukların sorumluluğunu yüklendiği kaydedildi. Araştırmacılar, 2002’ye kadar ayrılan ebeveynlerin çocuklarının bakımını daha çok annelerin gördüğünü, ancak 2002’den 2012’ye kadar olan bu oranda büyük değişikliklerin yaşandığı belirtti. Buna göre 2002’de yüzde 8’lere varan oran, 2012’ye kadar 3 kat artarak yüzde 25’lere fırladığı açıklandı.


7 İSKANDİNAVYA

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Yangınla birlikte fabrikada işletilmekte olan tonlarca et ve et ürünü de çöp oldu. Öte yandan fabrikanın sigortalı olduğu öğrenildi.

MB Food fabrikasında yangın

Danimarka’nın önde gelen et firmalarından biri olan MB Food’un Greve’deki fabrikası geçtiğimiz hafta çıkan yangınla tamamen kullanılamaz hale geldi. ZAMAN KOPENHAG

1larından biri olan MB Food’un GreDanimarka’nın önde gelen et firma-

ve’deki fabrikasında geçtiğimiz hafta yangın çıktı.Yangında herhangi bir can kaybı yaşanmazken fabrikanın üretim tesisi tamamen kullanılamaz hale geldi. Bu arada yangının havalandırma sisteminden çıktığı tahmin ediliyor. Yangının akabinde Zaman’a konuşan

MB Food ortaklarından Mustafa Muhçu, herhangi bir can kaybının yaşanmamış olması tek tesellimiz dedi. Gece saat 2:30 sularında işçilerin haber vermesi üzerine fabrikaya geldiğini belirten Muhçu, “Belki daha hızlı ve etkili bir müdahale edilseydi hasar bu kadar geniş çaplı olmayabilirdi.” dedi. Yıllardan beri Danimarka’daki helal et sektörünün tanınmış temsilcilerinden biri olan MB Food son dönemde üretim tesislerini geliştirme kararı almış ve bu kapsamda tesise ilave binalar ekletmişti. Yangında bu

yeni binalar da ciddi hasar gördü. Muhçu, “Yakında açılış yapmayı planlıyorduk. Demekki nasip değilmiş.” dedi. Yangınla birlikte fabrikada işletilmekte olan tonlarca et ve et ürünü de çöp oldu. Öte yandan fabrikanın sigortalı olduğu öğrenildi. Nitekim yangının akabinde sigorta firması da hasar tespit çalışmaları için fabrikadaydı. Danimarka’daki Türkiye kökenli işletmeler arasında önemli bir yeri bulunan MB Food bünyesinde 60 kadar işçi çalışıyor.

DATİAD’dan destek ziyareti

Yangının akabinde Danimarka Türk İşadamları Derneği (DATİAD) Başkanı Kazım Kılıç ve Genel Koordinatörü Nail Ad, MB Food’un ortaklarına geçmiş olsun ziyaretinde bulundu. Yangın neticesinde sadece MB Food’un değil aslında milli sermayenin de zarar gördüğünü belirten DATİAD Başkanı Kılıç, “Umarız yangınla birlikte oluşan hasar en kısa sürede telafi edillir.” dedi.


8 İSKANDİNAVYA Okumalıyız! Çünkü biz insanız Mehmet Akif “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Olmaz ya! Tabiî... Biri insan, biri hayvan!” der, insanla hayvanın farkını dile getirir. Bilgi, akıl ve şuur sahibi olan insan içindir. Bilgiye ulaşabilmek için öncelikle okumak gerekmektedir. Okuma duygu ve düşüncesini ise Yüce Yaratıcı sadece insana vermiştir. İnsandan gayrı diğer canlılara vermemiştir. Zaten onların da böyle bir duygu ve düşüncesi yoktur, ihtiyaç da hissetmezler.

Hayvanın okumaya ihtiyacı yoktur Dünyaya gönderilen canlılar içerisinde okumaya ihtiyacı olan tek canlı insandır. İnsandan gayrı diğer canlıların okuyarak öğrenmelerine ihtiyaç yoktur. Çünkü onlar bu dünyaya adeta ihtiyacı olan her şeyi başka bir âlemde öğrenmiş gibi, kabiliyetlerine göre, tüm bilgilerle donatılmış, mükemmel bir şekilde gönderilirler. Mesela bir hayvan dünya yaşamında, hayat şartlarını ve kanunlarını okuyarak öğrenmez; dünyaya geldiği andan itibaren iki saatte, belki de iki günde veya iki ay içerisinde hayatı tanır ve yaşamına devam eder. Hayvanın vazifesi okuyarak hayatın gayesini veya yaşamın gerçeklerini bilmek değildir. Onun vazifesi, verilmiş olan sınırlı kabiliyetlere göre hayatını yaşamaktır. Bu yüzden hayvanın okumaya ihtiyacı yoktur.

Okumaya insanın ihtiyacı vardır

fakrını anlar, şükrederek secdeye kapılır, kul olduğunu idrak eder. Yoksa hayvan gibi hiçbir mesafe kat edemeden hayatını sonlandırır.

İnsan okuyarak yetişir

İnsanlar genellikle giyim-kuşam, yiyip içme ve okumakla değişirler. Okuyarak değişme kalıcı, diğerleri ise geçicidir. İnsanlığın en büyük muallimi olan Efendimiz (sas) “Oku” emrini hakkıyla hayata geçirerek, İslam’dan önceki o cahiliye toplumunu 23 sene gibi bir zaman zarfında kölelikten efendiliğe yükseltti ve onları medeniyetin muallimleri haline getirdi. İnsan okudukça insani özellikleri kazanır ve insan olur. Hayvan okumadığı için hayvan olarak kalır. Çünkü insanla hayvan arasındaki başlıca fark, ilimdir. Dünyaya yeni gelmiş bir çocuğun neyi, nasıl okuyacağını kendisi bilemez. O anne ve babasının himmetine ve gayretine muhtaçtır. Eğer anne babası okuİnsan, mahiyet ve kabiliyet yorsa kendisi de okur, değilse…

olarak, çok geniş ve kapsamlı bir fıtrata sahip Okuma prensip haline getirilmeli olarak yaratılmıştır. Bu İnsanın hayatta heyönüyle insan kâinatı defl eri olmalıdır. Hedefve kâinattaki tecellileri siz insan yollarda takılıp hissedebilir, görebilir. kalmaya mahkûmdur. Bunun için de sürekli Hedefe varabilmek okumak gerekir. İnsan için öncelikle heyecan, okudukça gözünün moral ve azim gereklidir. önündeki perdeler bir bir Bunlardan birisi eksik olursa hedefe ulaşmak kalkar; hayatı, hayatın İnsan okuma gayesini, varlığın işleyişini güçleşir. ve öğrenme konusunda görmeye çalışır. Başta kendisine bir hedef kendini tanır “Ben kimim, koymalı ve hedefine ulaşmak içinde her türlü nereden geldim, nereye gayreti göstermelidir. gideceğim, bu dünyada taviz vermeden her vazifem nedir? gibi sorulara Hiç gün okumaya devam cevap bulur. etmeli ve bunu da bir

Hayvanın aksine insan okumak mecburiyetindedir. Çünkü insan, dünyaya hiçbir şey bilmeden adeta sıfır kilometre olarak gelir. Hayatı ve hayata dair her şeyi burada öğrenir. Bu yüzdendir ki insan, hayatta okuyup öğrenmeye her zaman muhtaçtır, zira insan yaşam için gerekli donanıma bu dünyada sahip olur. Okuyarak öğrenme insana hastır, bu da bir süreci gerektirir. Yeni doğan bir bebeğin ayağa kalkıp yürüyebilmesi ve konuşabilmesi en az iki, eğitim ve öğrenimini tamamlayabilmesi için ise en az yirmi yıla ihtiyacı vardır. Bu da yetmez, belki bir ömür gerekir. Demek ki, insanın yaratılış itibariyle bu dünyadaki vazifesi önce öğrenmek sonra da öğrendiğini hayatına tatbik etmektir.

Hayatın gayesi okumakla bilinir İnsan, mahiyet ve kabiliyet olarak, çok geniş ve kapsamlı bir fıtrata sahip olarak yaratılmıştır. Bu yönüyle insan kâinatı ve kâinattaki tecellileri hissedebilir, görebilir. Bunun için de sürekli okumak gerekir. İnsan okudukça gözünün önündeki perdeler bir bir kalkar; hayatı, hayatın gayesini, varlığın işleyişini görmeye çalışır. Başta kendini tanır “Ben kimim, nereden geldim, nereye gideceğim, bu dünyada vazifem nedir? gibi sorulara cevap bulur. İnsan okudukça biraz daha var olur; varlığı tanır, varlığa dair işleyişe şahit olur, varlığın arkasındaki asıl güç sahibini tanır; aczini ve

prensip haline getirmelidir. Değilse tabiat boşluğu kabul etmez. İnsan kendi hayatındaki boşlukları bilgiyle doldurmazsa yanlış yapar, kendini, etrafındakileri ve arkadan gelenleri tehlikenin içine atar. İnsan bu gerçeği göz önünde bulundurmalı “Eğer ben okumazsam benim çocuğum da, torunum da okumaz, sonra okumayan bir toplum haline geliriz.” endişesiyle yaşamalıdır.

Okumak için “Aziz saatler” seçilmeli “Boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz?” sorusuna, “Kitap okuyorum!” diyenler vardır. Boş zamanlarda kitap okunmaz, aksine kitap boş değil, verimli zamanlarda okunur. Her insanın önemli saatleri vardır; sabah, öğle, akşam, gece vs. Bu önemli saatler her şeye feda edilmelidir. Başka zamanlarda on saatte elde edilemeyen bir şey belki bu vakitlerde üç saatle elde edilebilir. O halde kitap okuma gibi çok önemli olan bir şey, boş zamanlara havale edilmemeli, her gün “Aziz saatler” diye tabir edebileceğimiz “Okuma saatlerimiz” olmalı, mümkünse bu okumalar toplu ve ailecek yapılmalıdır.

FİNLANDİYA HABER TURU

YORUM

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZAMAN

ABD’den ikinci el yüzlerce uçaksavar aldı Finlandiya Savunma Bakanlığı, ABD Savunma Bakanlığı ile yapacağı anlaşmaya göre, 90 milyon avro karşılığında yüzlerce ikince el uçaksavar silah alacak. Hafta içerisinde ABD Savunma Bakanlığı ile uçaksavarlar için anlaşma imzalayacaklarını belirten Finlandiya Savunma Bakanı Carl Haglund, “Gelişen teknolojiyi iyi takip etmemiz gerekiyor. Ordumuzu buna göre donatmamız lazım. Elimizde bulunan bazı silahlar kötü ve eski olduğundan dolayı yeni silahlar almak durumdaydık bu nedenle ABD’den alınan uçaksavar roketatarlar kendi klasmanının en iyisidir. Ayrıca, Finlandiya’nın ABD’den silah alması iki ülke arasındaki güven acısından da önem kazanmıştır.” dedi. Ordusunu güçlendirmek isteyen Finlandiya geçtiğimiz haftada da Hollanda’dan 100 adet ikinci el tank almıştı.

20 Ocak şehitleri Helsinki’de anıldı

20 Ocak 1990’da Sovyet güçlerinin Bakü’ye girmesi sonucu yaşanan facianın 24. yıldönümü Finlandiya, Azerbaycan Derneği’nde düzenlenen törenle anıldı. Helsinki’de Caisa Medeniyet Merkezi’nde gerçekleştirilen törende konuşma yapan Azerbaycan Derneği Kadın Başkanı Arzu Oktay, “Sovyet birliklerinin Bakü’ye girişi sonrası bölgede bugüne kadar görülmemiş kanlı olaylar yaşandı ve sivil halka karşı şiddet uygulandı. Olaylarda yüzlerce insan öldürüldü, yaralandı ve kayboldu. Kanlı olaylar sonrası bağımsızlık ve Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü mücadelesinde 133 kişi öldürüldü. Bakü’de olağanüstü hal ilan edilmesi sonucu Rus silahlı kuvvetleri şehre girdi ve herhangi bir direniş olmamasına rağmen sivil halka şiddet uygulandı. Haydar Aliyev’in yönetime geri dönmesi sonrasında ise ‘20 Ocak Olayları’ her yıl Azerbaycan’da Ulusal Yas Günü olarak kutlanmaya başladı.”diye konuştu.

Devlet televizyonunda Türk kahvesi tanıtıldı

Finlandiya Devlet televizyonu Yle TV, Türk kahvesinin tanıtımını yaptı. Ülkenin en çok izlenen televizyon kanalı olarak bilinen Yle TV, Türk kahvesinin tadını ve özelliklerini anlatan kısa bir belgesel yayımladı. İstanbul’un Eyüp semtinde tarihi mekanlar ve Pierre Loti’de de gerçekleştirilen çekimler ile Türk kahvesinin nasıl yapıldığı anlatıldı. Finlilerin Türkiye hayranı oldukları belirtilirken bu gibi lezzetlerin de görülmesi tadılması gerektiği belirtildi.

Finlandiya, 105 Suriyeli mülteci daha alacak

Finlandiya bulunan Helsinki, Espoo, Vantaa ve Kauniaisten bölge belediyeleri kendi aralarında 105 mülteciyi kabul edeceklerini açıkladı. Helsinki Belediye Başkanı Jussi Pajunen, gelecek Suriyeli mültecilere yer ayarlanması gerektiğini ve bunun içinde belediyeler olarak kendi aramızda görüşüp ona göre mültecileri en yakın zamanda kabul edeceklerini dile getirdi.

Türkçe konuşarak, psikoloğumla rahat bir iletişim içerisinde sorunlarıma çözüm arıyorum diyenler, doktorundan sevkini alarak, Psikolog Merkezi Sinnesfrid`e beklenmektedirler.

MALMÖ KENTİNDE BİR İLK YAŞANIYOR!

MALMÖ DE TÜRK PSİKOLOGU!.

REHABİLİTASYON garantisi çerçevesinde çalışan merkezde, türk psikoloğu tarafından sunulan hizmetler, devlet tarafından karşılanmaktadır!

Sinnesfrid Psikolog

Psikolog Merkezi Sinnesfrid, özel gelecek olanlara da hizmet vermektedir!

Merkezi NOT : RANDEVU VE KABUL SÜRESİ EN FAZLA 1 HAFTADIR! Adres: V.Kanalgatan 1, 21141 Malmö/İSVEÇ İletişim: 00 46 707 50 96 30 – 00 46 706 15 66 65

www.sinnesfri.se

zhana@sinnesfri.se - efe@sinnesfri.se `ˆÌi` ܈̅ ˜vˆÝ *  `ˆÌœÀÀ ‡ vÀi Àii i vœÀ ˜œ˜‡VVœ““iÀVˆ> ÕÃi° / Ài“œÛi ̅ˆÃ ˜œÌˆVi] ۈÈÌ\ /œ ÜÜÜ°ˆVi˜ˆ°Vœ“É՘œVŽ°…Ì“


İsveç’te hükümet zoraki evliliklere karşı savaş açtı. Önümüzdeki yaza kadar yürürlüğe girmesi beklenen yasaya göre bir genci isteği dışında evlilik yapmaya zorlayanlar 4 yıla kadar hapis cezasına çarptırılabilecek. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1dın örgütleri ve parlamenterin Pek çok sivil toplum örgütü, ka-

namus cinayetleri ve çocuk evliliklerine karşı yasaların sıkılaştırılmasını istediği İsveç’te merkez sağ koalisyon hükümeti zoraki evliliklerin önünü kesmek için harekete geçti. Bu amaç doğrultusunda hükümetin hazırladığı ceza yasası teklifine göre bir gencin anne ve babası veya yakınları tarafından zorla evlendirilmesi yasadışı bir davranış olarak kabul ediliyor ve sorumlular hakkında 4 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Yasa teklifinde aynı zamanda zoraki evliliğe yardım edenlerin veya teşvik edenlerin de cezalandırılması mümkün hale getiriliyor. Yasa teklifini ilk olarak kamuo-

yuna açıklayan Adalet Bakanı Beatrice Ask, “bu teklif etkili olacağına inandığımız önemli bir yasa olacak. Bu yasa ile sadece zoraki evliliklerin önüne geçmek istemiyoruz, bununla beraber bu genç insanların evlilikleriyle ilgili kararları kendilerinin alabileceklerini bilmelerini istiyoruz.” diye konuştu. Bakan Ask, söz konusu yasanın önümüzdeki yaza kadar yürürlüğe gireceğini de sözlerine ekledi. Diğer taraftan yeni yasa ile İsveç dışında yapılan zoraki evliliklerinde cezalandırılmasının önü açılıyor. Cezai müeyyidelerden kaçmak için bazı zoraki evliliklerin yurtdışında gerçekleştirildiğini göz önüne alan hükümet yeni yasada İsveç dışında gerçekleştirilen zoraki evliliklerin de herhangi bir şarta bağlı olmaksızın burada cezalandırılmasının önünü açtı.

İSVEÇ HABER TURU

9 İSKANDİNAVYA Hükümet zoraki evliliklere karşı

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

İsveç’te Sırp asıllı mafya babası öldürüldü Stockholm’ün güneyindeki, Ulvsunda bölgesinde Sırp asıllı mafya babası Mille Markovic (52), uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü. İsveç basınında yer alana bilgilere göre, arabasını evinin önüne park ettiği sırada, Mille Markovic’in yanına yaklaşan 2 kişinin silahla ateş ettiği bildirildi. Kafasına 4 kurşun isabet eden Markoviç, olay yerinde öldüğü belirtildi. Görgü tanıkları polise verdikleri ifadede katil zanlılarının beyaz bir Japon arabası ile olay yerinden hızla kaçtığını kaydetti.

İsveç’in aile içi şiddet sembolü haline gelen Şahindal törenle anıldı

İsveç’te babası tarafından namus cinayetine kurban edilen Fadime Şahindal’ın bugün ölümünün on ikinci yılı nedeni ile tüm ülkede törenler yapıldı. 12. Ölüm yıldönümünde, İsveç’in değişik birimlerinde, töre ve namustan adına şiddet gösterilerle protesto edildi. Anma etkinlikleri çerçevesinde kadınlara yönelik şiddetin nedenleri ve boyutlarının tartışıldığı panel, konferans ve seminerler düzenlendi. Fadime Şahindal, 12 Eylül’den sonra siyasi mülteci olarak Kahramanmaraş’tan İsveç’e giden bir ailenin kızı. Çok sayıda Maraşlının yaşadığı Uppsala’ya yerleşen, İsveç’te büyüyen Fadime için sonun başlangıcı, ailesinin onu amcasının oğluyla evlendirmek istemesi oldu. İsveçli bir sevgilisi olan Fadime bunu reddetti. Sevgilisinden ayrılması için kendisini tehdit eden babası Rahmi Şahindal ve ağabeylerini İsveç polisine şikâyet etti. Sevgilisi bir trafik kazasında ölünce, evi terk edip saklanmaya başladı. İsveç hükümeti Fadime’ye başka bir kimlik

vermeyi teklif etti, ama Fadime bunu kabul etmedi. Hazırlayacağı tez için altı aylığına Kenya’ya gitmesi gerekiyordu. Gitmeden önce annesi ve kızkardeşine veda etmek üzere evine uğradı. Tam o sırada eve gelen babası tarafından üç kurşunla öldürüldü. 21 Ocak 2002 günü öldüğünde 26 yaşındaydı.

Stockholm’de cinsel saldırıların cezasız kalması protesto edildi

İsveç’te son bir yıl içinde tecavüz ve cinsel şiddet suçlarından yakalanan zanlıların, ceza almadan mahkeme tarafından serbest bırakılmaları, Stockholm’de düzenlenen mitingle protesto edildi. İnternet ortamında organize olan İsveç’teki kadın derneklerinin mensupları, Stockholm’de bir araya gelerek ülkede işlenen cinsel şiddet içerikli suçlara ve tecavüzlere daha ağır cezalar verilmesi gerektiğini dile getirmek amacıyla miting düzenledi. İsveçli sivil toplum kuruluşları ile yazar ve politikacıların da katıldığı mitingde daha çok kadınların yer aldığı görüldü. Stockholm Medborgarplatsen’deki miting, son bir yıl içinde çok sayıda tecavüz zanlısının serbest kaldığına işaret edilerek, bunun önüne geçmek için yasal düzenleme yapılması istendi. Mitinge katılanlar, çocuklarına, torunlarına güvenli bir ülke bırakmak ve onlara doğru ile yanlışı öğretmek istediklerini kaydetti.

İsveç’in ham çelik üretimi arttı

İsveç’in ham çelik üretimi 2013 yılında yüzde 1,8 arttı. İsveç Çelik Üreticileri Birliği (Jernkontoret) tarafından açıklanan verilere göre, ham çelik üretimi geçen yılın tamamında 4,40 milyon ton ham çelik üretimi gerçekleştirdi.


10 İSKANDİNAVYA A P İ S V E Ç M I L L E T V E K I L I B I L D T:

Yargı bağımsız olmalı Türkiye dostu İsveçli Avrupa Parlamentosu (AP) Milletvekili Anna Maria Corazza Bildt, Türkiye’de yaşanan son gelişmelerin birçok kişiyi endişe sevk ettiğini söyledi. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1Grubunun üyesi olan İsveçli AP Milletvekili Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye Dostları

gerekse internette bu özgürlük esas olmalı.” dedi TBMM’deki görüşülmekte olan internet yasa teklifinin de bu özgürlüğü kısıtlamaması gerektiğine değindi. Avrupa’dan Suriye’ye savaşa giden göçmen çocukları konusunda soruları da cevaplandıran Bildt, “İsveç vatandaşı olan herkesin seyahat özgürlüğü var, dolayısıyla kimin nereye gideceğine karışamayız ancak kim Suriye’de ne yapıyor, kiminle beraber mücadele ediyor bunun ilgili sahip olduğumuz bilgileri çocukları için endişelenen aileler ile paylaşabiliriz.” dedi. Bildt, polisin ve istihbarat teşkilatının gençlerin radikal terör akımlarına kapılmamaları için elinden gelen gayreti gösterdiğini de sözlerine ekledi. Son olarak Türkiye’nin AB’ye girmesini desteklediğini vurgulayan Bildt, “Türkiye son on yılda çok güzel gelişmeler gösterdi, bir süre önce yeni bir fasıl açıldı. Türk vatandaşlarına vize kolaylığı getiriliyor, bu yolda ilerlenmeli.” şeklinde sözlerini bitirdi. İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt ile evli olan Anna Maria Corazza Bildt, AP’ye 2009 yılında seçildi.

Anna Maria Corazza Bildt, Türkiye’de yargı sisteminin bağımsız ve tarafsız olmasının öneminin altını çizdi. Zaman’a konuşan Maria Corazza Bildt, “Türkiye’de yaşanan son gelişmeler birçok kişi tarafından endişe ile izleniyor. Yargı sisteminin bağımsız ve tarafsız olması önemli bir kırmızı çizgi, yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı teminat altına alınmalı.” dedi. Bildt, Türk Parlamentosu’nda görüşülen HSYK’yı adalet bakanının ve dolayısıyla hükümetin kontrolüne veren yasa teklifinin doğru olmadığının altını çizdi ve “Bu, Kopenhag kriterlerine aykırı, demokrasiye aykırı. Demokratik ülkelerde savcılar, hakimler hükümetten bağımsız olmalı ve bu demokrasinin temelidir. ” ifadelerini kullandı. Söz konusu yasa teklifinin yargı tarafsızlığını ve bağımsızlığını tehlikeye atacak şekilde kanunlaşmasının Türkiye’nin AB sürecini olumsuz etkileyeceğini net bir biçimde dikkat çeken Bildt, “Ancak inanıyorum ki bu sorunu karşılıklı güvenle ve diyalog halinde kalarak çözeriz.” dedi. Türk hükümetinin 17 Aralık operasyonundan sonra binlerce polisi ve çok sayıda savcının yerlerinin değiştirdiğini ve buna gerekçe olarak Gülen hareketinin bu kurumlara sızması şeklinde bir açıklama getirdiğine değinen Bildt, “ Yine de birçok kişi hükümetin bu kurumlara neden bu denli ağır bir şekilde müdahale ettiğini anlayamadı ve endişelendi. Söz konusu soruşturmanın bağımsız bir şekilde sürdürülmesi önemli olan, ancak bu şekilde tam olarak ne olduğunu bilebiliriz.” seklinde konuştu. Türkiye’nin sorunlarını çözmek için yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunun altını çizen Bildt, “Türkiye’de Avrupa standartları doğrultusunda demokratik prensipleri ihtiva eden anayasal reformların yapılması önemli.” şeklinde görüş belirtti. Türkiye’de basın özgürlüğü konusunu da gündeme getiren Bildt, “Türkiye’de ifade özgürlüğünün önü açılmalı ve bu AP İsveç Milletvekili Bildt, Türkiye’de yaşanan son gelişmelerin birçok yolda ilerlenmeli. Gerek yazılı basında kişiyi endişe sevk ettiğini söyledi.

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

E-sigara da zararlı ZAMAN KOPENHAG

1rak üretilen elektronik sigaraNormal sigaraya alternatif ola-

lerinden kaynaklanıyordu. Glostrup Hastanesi’nde uzman hekim olarak çalışan ve aynı zamanda, İngiltere’de yapılan bir başka araştırmayı da destekleyen Charlotte Pisinger, sigara konusunda alınacak önlemler alanında araştırmalar yapıyor. Birçok araştırma, e- sigaraların gençleri cezbettiğini ortaya koydu. Aynı zamanda sigara içmeyenleri de cezbediyor. ADB’de yapılan araştırmayı yürüten Dr. Kelvin Choi, “Yetişkinlerin hala sigara alışkanlıklarına devam etmesi gençler için bir sorundur” diyor. Hem Kanserle Mücadele hem de Akciğer Derneği, elektronik sigaraların gençlerden başka kimseye hitap etmiyor olmasının sorunun temeli olduğunu belirtiyor. Elektronik sigaraların zararlarının henüz belli olmaması nedeniyle, bu konuda yasalarda daha büyük yaptırımların söz konusu olması gerektiğini düşünülüyor.

YURTDIŞI B

lar, gençleri eski tarz sigara içmeye yönlendiriyor. E- sigara olarak tanımlanan sigara türü, sigaraya alternatif çözüm olarak piyasaya sunulmuş, sigara içenlerin sigarayı bırakması için bir çözüm olarak düşünülmüştü. Ancak ABD’de yapılan yeni bir araştırma, bu sigara türünün tam tersi bir etkiye neden olabileceğini ortaya koydu. 'American Journal of Preventive Medicin', yaş ortalaması 24 olan 1400 genci kapsayan bir anket yayınlandı. Başta, elektronik sigarayı hiç denememiş olan kişiler bir yıl boyunca takip edildi. Ancak bir yıl sonra, katılımcıların yüzde 2,9’u elektronik sigarayı denemişti. Bu sigara türünü denemelerindeki en büyük neden klasik sigaraya göre daha az zararlı olduğunu düşünme-

İLAN T.C. YUNAK ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ (AİLE MAHKEMESİ SIFATIYLA)

ESAS NO : 2013/30 Esas DAVALI : KADRÝYE ATÝCÝ -(T.C. Kimlik No: 26636473568) KUZUBEY ve SABÝRE kýzý 25/03/1975 ÞARKIÞLA doðumlu Davacý/Davacýlar tarafýndan aleyhinize açýlan Boþanma (Evlilik Birliðinin Temelinden Sarsýlmasý Nedeni Ýle Boþanma (Çekiþmeli)) davasýnýn yapýlan yargýlamasýnda; Mahkemenizce dava dilekçesinde belirtilen adresinize duruþma gününü bildirir davetiye çýkarýlmýþ olup, adresinizden ayrýldýðýnýz gerekçesiyle tebligat yapýlamamýþtýr. Adres araþtýrmasýndan da bir netice alýnamadýðýndan dava dilekçesi ve duruþma gününün ilanen tebliðine karar verilmiþtir. Duruþma Günü: 17.03.2014günü saat: 09:00'da duruþmada bizzat hazýr bulunmanýz, veya kendinizi bir vekille temsil ettirmeniz, Aksi taktirde H.M.K.'nun 6100 sayýlý kanun uyarýnca yargýlamaya yokluðunuzda devam olunacaðý hususu, Dava Dilekçesi ve duruþma günü yerine geçerli olmak üzere ilanen teblið olunur.27/09/2013 B: 63020


11 İSKANDİNAVYA

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Norveç'te herkes O'nu okuyacak

Hz. Peygamber'in hayatını konu alan 'Herkes O'nu Okuyor' isimli okuma kampanyasının da startının verildiği programa Peygamber sevdalıları akın etti.

Programa Türkiye'den misafir sanatçı olarak katılan Dursun Ali Erzincanlı birbirinden güzel şiirler seslendirdi.

ENGİN TENEKECİ OSLO

1Gençlik Derneği'nin Lørenskog'ta

Nordlys Bayanlar Derneği ile Aurora

düzenlediği programda Peygamber (sav) sevdalıları bir araya geldi. Programa Türkiye'den misafir sanatçı olarak Dursun Ali Erzincanlı, Danimarka'dan Bahar Gazetesi Editörü Hasan Cücük ile birlikte Oslo, Drammen, Trondheim, Moss'dan da birçok misafir katıldı. Programın ana teması Hz. Peygamber'in hayatını konu alan 'Herkes O'nu Okuyor' isimli okuma kampanyası idi. Ayrıca program boyunca düzenlenen kermeste bir birinden lezzetli birçok farklı yemek, elişlemeleri ve kitaplar da satışa sunuldu. Dursun Ali Erzincanlı program konuşmasında, Hz. Peygamber'in (sav) dünyaya teşrif buyurmaya yakın dönemde vuku bulan, Kabe'yi yıkmak isteyen Ebrehe ordusunun başına gelen akibeti anlattı. Bu olayla Allah'ın kudretine, Efendiler Efendisi'nin geleceği yerin kutsiyetine dikkat çekilmek istendiğini kaydetti. Hz. Peygamber'in (sav) idrak edilmesinin mümkün olmadığına da değinen sevilen sanatçı, "Yani O'nun hakikatini anlamamız mümkün değil. Biz, daha kainatı idrak edemezken; O, Allah'ın ismi şeriflerini, sıfatlarını temsil ediyor ve O'nu insanlığa anlatıyor.'' ifadelerini kullandı. Peygamber Efendimiz'in (sav) bir model insan olarak yaşadığını söyleyen Dursun Ali Erzincanlı şöyle devam etti: "O bir beşerdir, ancak herhangi bir beşer değidir. Yakut ve elmas ta taştır, ancak herhangi bir taş değildir. Allah, O'nu tüm bir insanlığa uyarıcı ve müjdeleyici olarak göndermiştir. İnananlar hayatlarını O'na bakıp, O'na göre tanzim etmişlerdir." İnsanlar arasında en büyük acıyı, ızdırabı ve belayı peygamberlerin yaşadığını kaydeden

Erzincanlı, peygamberler arasındaysa en çok acı ve çileyi yaşayanın yine Hz. Peygamber'in kendi ifadesiyle kendisi olduğunu söyledi. Yeryüzünde kim ne yaşarsa yaşasın O'nu kendine örnek alabileceğinin altını çizen Erzincanlı, başta '52 Gün' şiiri ile birlikte bazı sevilen şiirlerini de seslendirdi. Norveç İslam Bilgilendirme Merkezi Başkanı Mehmet Veysi Sansar ise, Hz. Peygamber'in (sav) hayatını okumanın önemine değindi. O'nu tanımanın yolu O'nu bilmeye, O'nu bilmenin yolununsa okumadan geçtiğine vurguda bulundu. Gazeteci Hasan Cücük ise özetle, Zaman Gazetesi'nin tarihinden bahsetti. Zaman'ın Türkçe dilini muhafaza konusunda önemli bir hizmette bulunduğuna değinen Cücük, gazetenin çizgisinin dünden bügüne değişmediğini, yine gazetenin her zaman demokrasi, insan hakları ve hukukun yanında olduğunu ve olacağının altını çizdi.


12 İSKANDİNAVYA

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

DOÇ. DR. HAKAN GÜRCAN SICAKKAN:

‘Breivik katliamının faturası siyasetçilere çıkarıldı’

Bergen Üniversitesi’nde görev yapan, karşılaştırmalı siyaset konusunda postdoktora çalışmalarına imza atan Doç. Dr. Hakan Gürcan Sıcakkan Norveç siyaseti hakkında Zaman’a konuştu. ENGİN TENEKECİ OSLO

1sanatı, hükümetlerin idare tarzı an-

Siyaset, özetle, ülke insanı idare etme

lamlarına geliyor. Bügün, neredeyse günümüz (özellikle Avrupa) siyasetinin temelini göçmen politikaları oluşturuyor. Çünkü küreselleşen dünya, gerek farklı ülkeleri gerekse o ülkelerin bünyesinde barındırdığı ülke insanını bir araya, yan yana getirmiş durumda. Bergen Üniversitesi’nde görev yapan, karşılaştırmalı siyaset konusunda postdoktora çalışmalarına imza atan Doç. Dr. Hakan Gürcan Sıcakkan ile başta Norveç siyasetinin çok kültürlülüğe bakışını ve birçok farklı konuyu konuştuk. Sizce Norveç siyasetinin çok kültürlülüğe bakışı nasıl? Birçok ülkede olduğu gibi Norveç’te de çok kültürlülük sorunlu bir kavram. Çok kültürlülüğe bakış toplumların kendi kimliklerini nasıl algıladıkları ile igili bir olgu. Norveçlilik herşeyden önce hem ideolojik anlamda hem de somut tarihi olgu olarak bir ırk ve bir etnik orijin olarak algılanıyor. Dilleri ve kültürleri Norveççeye çok yakın olan diğer İskandinavlara karşı olan kimlik sınırını belirlemek için ise devletin coğrafi sınırları ve bu sınırlar içinde kullanılan diyalektler ve yerel kültürler devreye girmiş. Toplumsal düzeyde gözlemlediğimiz bu homojen kimlik algısı, etkin bir demokratik temsil sistemi ve uzlaşmacı siyasi kültür yoluyla Norveç siyasetine de sirayet etmiş durumda. Yurttaşlık anlayışı, kimliklerin doğadan kaynaklandığı ve toplumsal süreçlerle değişemeyeceği varsayımı üzerine kurulu. Yani natüralist bir kimlik anlayışı oldukça yaygın. Tabii bu varsayım üzerindeki uzlaşmaya katılmayan ve tarihsel algıyı değiştirmeye çalışan birçok politikacı, bilim adami, aydın ve entelektüel de var. Bu konudaki en önemli karşıt ses dünyaca ünlü Norveçli sosyal antropolog Thomas Hylland Eriksen. Yurttaşlığın hem etnik özellikler hem yerel kültürler hem de coğrafi sınırlarla belirlenen, değişmeyen bir kimlik üzerinden tanımlanmasının, Norveç siyasetinde çok kültürlülük algısı açısından hem olumlu hem de olumsuz sonuçları var. Olumludan başlayacak olursak, değiştirilemez bireysel kimlik varsayımı asimilasyon politikasını olanaksız kılıyor. Buna bağlı olan ikinci bir faktör ise Norveçlilerin kendi kolektif kültürünü ve yerel kültürlerini çok sevmesi, bireysel kimliklerin vazgeçilemez bir unsuru olarak görmesi ve yabancıları da genelde bu kimlik deneyimi vasıtasıyla anlaması. Herkesin kendi kültürünü yaşama ve yaşatma hakkı korunmalıdır görüşü bu varsayımlar nedeniyle kolaylıkla kabul görebiliyor. Bu da farklı yerel kültürlere geniş bir yaşam alanı yaratıyor; onları oldukları gibi ve birbirleriyle eşit statüde ortak kamusal alana çıkarıyor. Bu durum grup haklarına dayalı çok kültürlülüğün mümkün olması açısından ontolojik anlamda olmasa bile pratik anlamda uygun bir başlangıç noktası olarak görülebilir. Bu yaklaşım ilk olarak yerel azınlıklara 80’li yıllara kadar uygulanan zorla asimilasyon politikasından vazgeçilmesiyle ve Sami toplumuna bazı grup haklarının verilmesiyle ve kadınların, eşcinsellerin, engellilerin ve benzeri grupların saygın yurttaşlar olarak tanınmasıyla ve topluma eşit bireyler olarak

Doç. Dr. Sıcakkan, Norveç siyasetinin göçmenleri bireyler olarak değil de etnik ve dinsel gruplar olarak ele aldığını belirtti. katılmasıyla somutlaştı. Daha sonra göçmen kökenli çocuklar için anadil derslerinin ilk ve orta öğretimde kurumsallaştırılması, kamusal alanda (mahkemeler, hastaneler vb.) kamu tarafından ödenen tercümanlık hizmetleri, Norveççe kursları ve göçmenlerin daha kolay iş bulmasına yönelik özel entegrasyon programlarının sunulması ile devam etti. Fakat bir adım geriye çıkıp bütüne bakıldığında, Sami politikaları hariç, bunların gruplara özel haklar verme fikrine dayalı bir çok kültürlülük politikası olmadığını; asıl hedefin farklılıkların yarattığı bireysel düzeydeki eşitsizliklerin ve haksızlıkların kaldırılması olduğunu görüyoruz. Yani amaç aidiyete ve başka şekillerde normalin dışında olma durumuna bağlı ayrımcılığı azaltmak. Bu, grup haklarını ön planda tutan komüniteryen anlamdaki çok kültürlülükten ziyade, bireyi bağımsız bir temel unsur olarak gören ve grupların yerine bireylerin hak ve özgürlüklerine öncelik veren liberal bir cok kültürlülük politikası. Kısaca, kimlik anlayışı cemiyetçi olduğu halde çok kültürlülük politikası bireyci olan bir durumla karşı karşıyayız. Fakat madalyonun bir de öbür yüzü var. Bireysel kimlikleri önemli ölçüde belirlediği düşünülen o ideal kolektif kültür ve dışarıdan gözlenen Norveçli imajı, varsayılanın aksine, azınlıkların çoğalmasıyla değişmeye başlarsa ne olur? Norveç siyasetinin çok kültürlülüğe bakışı tam da bu noktada, yani Norveclilerin bireyler olarak varlığını tanımlayan Norveç kültürünün ve imajının korunması ve egemen olması noktasında belirleniyor.

Bu eğilim Batı dünyasının genelinde olduğu gibi 11 Eylül 2001’de ABD’de yaşanan ve onu izleyen bir dizi terör eylemi ve savaşlar nedeniyle oldukça güçlendi. Ebeveynleri göçmen olan gençlerin büyük Avrupa kentlerinde yaptıkları, yer yer şiddet de içeren eylemler zinciri, barışçı bir toplum olan ve şiddetten göreli olarak daha çok çekinen Norveç toplumunda, çok kültürlülüğün muhtemel olumsuz bir sonucu olarak algılandı. Bu algının paralelinde Oslo’daki Breivik katliamının faturası da ırkçılık yerine çok kültürlülüğe ve çok kültürlülük politikalarını hayata geçirmeye çalışan siyasetçilere çıkarıldı. Bu algıyı onulmaz kılan ve bir kültür çatışmasına dönüştüren etken, yine grup kültürü ve birey kimliği arasında olduğu yaygın olarak varsayılan determinist ilişki. Bu varsayımla azınlık gruplarının kendi içlerindeki çeşitlilik görünmez kılınırken, bireyler de ne kadar Norveçlileşmiş olduklarından bağımsız olarak azınlık gruplarına atfedilen olumsuz niteliklerin taşıyıcısı olarak algılanıyor. Daha önce ima ettiğim gibi, halkın doğru ya da yanlış olabilecek algısının etkin temsil sistemi ve uzlaşmacı siyaset kültürü yoluyla siyaset kurumlarına ve yasalara yansımasının çok kolay olduğu, seçkin karşıtı, eşitlikçi fakat çoğunlukçuluk ve çoğulculuk arasında gidip gelen bir siyasi yapıdan söz ediyorum. Bu durum ise ayrımcılığın azaltılması hedefine yönelik liberal çok kültürlülük politikasını zaman zaman pratikte uygulanamaz hale getiriyor. Kısacası azınlık kökenli bireyler tam da ayrımcılığın azalması istenen fırsat eşitliği, yasalar önünde eşitlik, hatta ifade

özgürlüğü gibi demokrasilerde çok önemli olduğu düşünülen alanlarda ayrımcılığa uğrayabiliyor. Norveç’in sığınmacı siyaseti (olumlu-olumsuz) hakkında neler söyleceksiniz? Çok kültürlülüğe olumsuz bakışın etkisi özellikle Breivik katliamından sonra sığınmacı politikalarına daha çok yansıdı. Bu konuda söylenecek çok ayrıntı olmasına rağmen şu şekilde özetlemek istiyorum: Çok kültürlülük yönündeki gelişmeyi körüklediği düşünülerek, mülteci ve sığınmacıların korunma hakları, insan hakları ve çocuk haklarını tanımlayan uluslararası anlaşmaların ve normların demokratik meşruiyeti Norveç’te yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı. Bu tartışmada ana argüman bazı uluslararası normların halk arasında kabul görmüyor olması. Bunun yanında gelişmiş refah siteminin çekiciliğine kapılarak ekonomik amaçlarla Norveç’e gelmek isteyenlerin, diğer yolların kapalı olması nedeniyle sığınmacı olarak buraya gelmeye çalışması ve bu nedenle sığınma başvurularının artıyor olması argümanları var. Bütün bunların üstüne sığınmacıların karıştığı suç faaliyetlerinin medyada orantısız yankı bulması liberal sığınmacı politikalarını tercih eden hükümetleri bile daha sıkı, hatta acımasız politikalar üretmeye yöneltti. Örneğin İşçi Partisi’nin başını çektiği önceki sol hükümet oy yitirmemek için Breivik katliamından seçime kadar olan zaman diliminde, sığınmacı haklarını bir yana bırakın, çocuk haklarını bile sistematik olarak ihlal eden bir sığınmacı politikası izledi. Sizce, bir ülkede yaşayan farklı kültürlerin problemleri sadece siyasetle mi çözülür? Bu konu hakkında neler söyleceksiniz? Öncelikle hak ve özgürlükleri belirleyen yasaların kaynağı olmaları açısından, hukuk ve siyaset olguları arasındaki ilişkiyi kısaca belirtmek gerek. Siyaset kolektif kararlar alma sürecindeki araçlardan biri. Çatışmanın ve uzlaşmanın birlikte var olduğu ve birbirlerini var ettiği, her katılımcının kendi çıkarlarını gözettiği, taleplerini karar mekanizmalarına getirdiği, her çıkarın ve talebin pazarlık konusu olabileceği bir alan. Hukuk ise siyaset oyununun kurallarının temelini oluşturan adalet, siyasi katılım, özgürlük, eşitlik, şeffaflık vb. normların ve bunları sağlamayı hedefleyen ilkelerin, kurumların, yasaların, hukuki süreçlerin bütünü. Demokratik siyasetin ve hukuk devletinin bir arada olduğu sisteme demokratik hukuk devleti deriz. Konuların çoğunluğu siyasi kurumlar tarafından ve siyaset içinde ele alınırken, temel hak ve özgürlüklere yönelik konular genelde hukuk kurumları tarafından ele alınır. Fakat bireylerin hak ve özgürlüklerini belirleyen süreçler hem hukuk devletinin hem de demokratik siyasetin aynı anda kontrolunda olduğu zaman herkesin memnun olacağı adil sonuçlar elde edilir. Hukuk devleti ve demokratik siyaset arasındaki bu olumlu ilişki, kadın haklarının tanınma süreci ile örneklendirilebilir. 1970’lere kadar yasalar önünde eşitlik ilkesinin kadınlara eşit haklar ve özgürlükler getireceği düşünülürdü. Fakat siyaset bunun hiç de böyle olmadığını, eşitlik ilkesinin bir türlü cinsiyet körlüğü olduğunu, kadınlara karşı adil olmayan koşullar yarattığını gösterdi. Eşitliğin her bağlamda adillikle eşanlamlı olmadığı, bazı konularda adil poli-


13 İSKANDİNAVYA tikalar yaratmak için kadınlara özel muamele yapılması, ayrıcalıklar verilmesi, yani eşitlik ilkesinin rafa kaldırılması gerekliliği, siyasi süreçlerde kadınların bizzat kendileri tarafından kabul ettirildi. Kısacası bazı durumlarda hukuk devletinin normlarının kimin neresini acıttığını bilebilmek için siyasete gereksinim var. Benzer durumlar azınlıklara uygulanan, farklılık körlüğü yaratan eşitlik ilkesinde de yaşanmakta; bu da adil sonuçlar elde etmek için siyasetin hukuk devletinin bazı normlarına düzeltmeler yapmasını gerektirmekte. Kültür gruplarına özel haklar ve ayrıcalıklar verilmeden çözülmesi mümkün olmayan bazı yapısal eşitsizlik ve adaletsizlik sorunları var. Grup üyelerini dezavantajlı durumdan çıkarmak amacıyla, bu tür gruplara bazı ayrıcalıklar verilebilir. Örnek olarak, işe alınmalarda kadınların, eşcinsellerin ya da azınlıkların sistematik olarak ayrımcılığa uğradığı sektörlerdeki kamu ve özel işyerlerine bu gruplardan belli bir oranda personel istihdam etme zorunluluğu getirilebilir. Azınlıklara ve onların sivil toplum örgütlerine, çoğunluk grubuna verilmeyen kültür, siyasi katılım ve beceri geliştirme fonları ayrılabilir. Bu anlamda demokratik siyaset gruplara özgü sorunların çözümüne giden yolu belirleyebilir. Fakat sanayi devriminden sonraki süreçte işçi hakları konusunda olduğu gibi gruplar arasındaki güç ve kaynak farklılıkları nedeniyle bazen siyaset yoluyla adil prensiplere varmak çok acılı bir süreç haline gelebilir; hatta mümkün olmayabilir. Bu nedenle temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmesi olasılığına karşı, siyasi gücü gerektiğinde kısıtlayacak çoğulcu önlemler hukuk sistemi içinde mutlaka olmalıdır. Bazı haklar ve özgürlükler hiçbir gerekçeyle tartışmaya açılamaz. Örnek olarak insan haklarını, ifade özgürlüğünü, kanun önünde eşitlik, siyasi katılım ve temsil haklarını ve basın özgürlüğünü verebilirim. Bir de bunları garanti altına alan kuvvetler ayrılığı, adil seçim ve temsil sistemi, basın özgürlüğü ve şeffaflık gibi temel ilkeler ve demokratik kurumlar da söz konusu sorunların çözümü yolunda olmazsa olmaz unsurlardır. Bunlar demokratik bir sistemde siyasetin pazarlık ve manipülasyon konusu değil, demokratik siyasetin başladığı noktadır. Bu anlamda, hukuk devleti siyasetteki güç ilişkilerinden kaynaklanan adaletsizlikleri önlemek için bazen siyasete düzeltmeler yapmak durumundadır. Bu konudaki başka akademik ve siyasal yaklaşımların farkında olduğumu da belirterek, gruplara özel olarak tanınan ya da tanınacak hakların, İngiltere’de olduğu gibi, bireyler tarafından bir araya gelinerek somut talepler yapıldığı zaman siyasetin konusu olması gerektiğini düşünüyorum. Fakat temel bireysel hak ve özgürlükler hukuk devletinin garantisi altında olmalı Türkiye ile Norveç siyasetinin azınlıklara bakışını karşılaştıracak olursak, iki ülke siyasetinin azınlıklara bakışı konusunda herhangi benzerlikler ve farklılıklar var mı? Önceki sorularınıza verdiğim yanıtlarda Norveç’teki genel bakışı özetlemiştim. Kimlik değiştirme politikaları, kimliğin doğallığı ve değiştirilemezliği varsayımı nedeniyle Norveç’te pek mümkün değil. Türkiye’deki durumunun birçok açıdan bunun tersi olduğunu söyleyebilirim. Öncelikle, Türkiye siyasetinde siyasi elit düzeyindeki genel yaklaşım, bireysel kimliklerin büyük ölçüde siyasal ve toplumsal süreçler yoluyla değiştirilebileceği yönünde. Türkiye’de en azından iki ana siyasi oluşumun, yani Cumhuriyetçiliğin ve İslamcılığın, Fransız modelinde olduğu gibi, tek kolektif kimlik öngören çoğunlukçu bir siyaset ve kimlik anlayışını benimsediklerini söylemek isterim. Fakat her iki akımın öne çıkarıp ortak kimlik yapmak istediği kimlik tabii ki farklı. Hem Cumhuriyetçi kanat hem de İslamcı kanat, tek kolektif kimlik yaratmak amacıyla, bireysel kimliklerin belirli doğrultularda değiştirilmesi gerektiğini savunagelmişlerdir. Kendi ideallerindeki kolektif kimlik hedefine

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Kendi ağzından Doç. Dr. Hakan Gürcan Sıcakkan: Karşılaştırmalı politika dalındaki lisans, yüksek lisans, doktora ve postdoktora çalışmalarımın Kopenhag ve Oxford Üniversitelerinde çalıştığım iki yıllık kısmı hariç tümünü Bergen Üniversitesi’nde tamamladım. Daha sonra bir süre Norveç’te çeşitli yerlerde araştırmacı akademisyen ve proje lideri olarak çalıştım. 2007-2009 yılları arasında yine Bergen’de Unifob Global adlı bir araştırma merkezinde Avrupa Çalışmaları Bölümü’nün araştırma direktörlüğünü yaptım. Aynı dönemde Bergen Üniversitesi’nin Karşılaştırmalı Politika Bölümü’nde asimilasyon yoluyla varmak için, iki taraf da somut eğitim politikaları yürürlüğe koymuş; tasavvur edilen kolektif kimliğe yakıştıramadıkları grupların kamusal alana katılımına ve kamusal alandaki görünürlüğüne sınırlamalar getirmişlerdir. Bu iki siyasi akımın Türkiye politikasının en güçlü yönlendiricileri olduğunu göz önüne alırsak, asimilasyon politikaları Türkiye’deki azınlıklara olan genel bir yaklaşımdır denebilir. Yalnız bunu söylerken her iki akımın tanımladığı ve önce dışlayıp sonra da asimile etmeye çalıştığı grupların farklı gruplar olduğunu görürüz. Cumhuriyetçi kanat için asimilasyonun hedefi öncelikle anadili Türkçe olmayan ve Müslüman kimliğini öne çıkaran dinci gruplar olurken, İslamcı kanadın asimilasyon politikalarının hedefi, seküler gruplar ve Sünni olmayan Müslüman gruplar olmuştur. Türkiye’deki üçüncü ve dördüncü etkili siyasi akımlar olan Türkçü ve Kürtçü milliyetçi hareketlerin kimlik konusuna yaklaşımları az önce sözünü ettiğim iki gruptan oldukça farklıdır ve Norveç’teki doğal kimlik yaklaşımına benzer yanları vardır. Her iki grup da kimliğe etnik lensler arkasından bakarken, doğal ve değiştirilemez olduğunu varsaydıkları Türk ve Kürt kimliklerinin varlığını kabul ederler. Bu siyasi hareketlerin liderlerinin son yıllardaki söylemlerine bakıldığında bu kabulün nasıl bir siyasi sisteme temel olacağı konusunda derin bir anlaşmazlık içinde olduklarını görüyoruz. Sizce genel anlamda Avrupa siyaseti çok kültürlülüğü benimsemiş durumda mı? Avrupa kendi içinde çok farklıklar içeren bir siyasi coğrafya. Avrupa’yı bu nedenle bir bütün olarak ele almak zor. Ama Avrupa Birliği içinde üye ülkelerin kabul ettiği ve etmediği norm ve ilkelere kısa bir bakış bize bu konuda genel bir fikir verebilir. Örneğin her üye devlet kendi vatandaşlarının kim olduğunu belirleme konusunda bağımsız. Yani AB’de yurttaşlık politikaları hala ulus devlet düzeyinde belirleniyor. Yine her ülke kendi azınlıklarının kimler olduğunu kendisi tanımlıyor. İsteyen ülkeler genel normlar açısından bakıldığında azınlık olarak tanımlanabilecek bazı grupları kendi azınlık tanımının dışında bırakarak, bu grupları Avrupa Birliği’nin yerleştirmeye çalıştığı bazı azınlık haklarından mahrum bırakabilirler. Bir de her ülke kendi yurttaşları içinden kimlerin Avrupa Vatandaşlığı hakkına sahip olabileceğini belirleme hakkına sahip. Yani bazı ülkeler kendi yurttaşlarının bazılarının AB vatandaşlığı statüsünü engelleyebiliyorlar. Bu daha çok İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi Avrupa coğrafyası dışındaki eski sömürgelerde yaşayan yurttaşlar için aktüel olan bir durum. Çok kültürlülük konusunda, birçok azınlık hakkı konusunda daha ileri olmasına rağmen, Fransa Türkiye’deki gibi asimilasyoncu, kamusal alanda tek kimlik ilkesine dayalı modele daha yakın. Almanya ve İskandinav ülkeleri daha önce anlattığım Norveç modeline daha çok benziyorlar. Bunların arasında İsveç daha ileri düzeyde bir çok kültürlülük modelini benimsemiş durumda. Hollanda gittikçe Danimarka ve

yarı zamanlı doçent olarak da çalıştım. 2009 Ağustos’undan bu yana aynı bölümde tam zamanlı doçent olarak çalışıyorum. Eserleri: Changing the Basis of Citizenship in the Modern State. Politıcal Theory and the Politics of Diversity (2005), What Happens When a Society is Diverse. Exploring Multidimensional İdentities (2006), Do Our Citizenship Requirements Impede the Protection of Political Asylum Seekers? A Comparative Analysis of European Practices (2008).

Norveç’in etnik modeline doğru kaymakta. İngiltere’deki model ise, çok kültürlülüğü bir amaç olmaktan çok, bireysel hak ve özgürlükler konusundaki ayrımcılığı önlemenin bir aracı olarak görüyor. Öte yanda coğrafi ya da kurumsal anlamda özgün federal yapılar kurarak çok kültürlülüğü siyasi sisteminin temeli haline getirmiş olan İsviçre, Belçika ve Hollanda gibi devletler de var. Fakat grup farklılıklarının siyasi yapıya yansıtılması yerel gruplara sınırlandırılmış durumda. Çok kültürlülük konusunda yerel azınlıklar ve göçmen azınlıkların siyasi yapıdaki statüleri hem yasal anlamda hem de pratikte çok farklı.Kısacası yerel azınlıkların hakları ve statüleri açısından birçok Avrupa ülkesi Türkiye’nin ilerisinde. Ama, İngiltere hariç, göçmen grupların durumuna bakıldığında Avrupa ülkelerinin geçer not alabilmesi için köprünün altından daha çok su geçmesi gerekiyor. Norveç’teki göçmen kökenlilerin ülke siyasetine bakışını nasıl görüyorsunuz? Bu konuda onlara tavsiyeleriniz var mı? Herşeyden önce Norveç’te siyasetin siyasi partiler kanalıyla ve diğer birçok ülkedekinden daha etkin olan sivil toplum örgütleri yoluyla yapıldığını hatırlayalım. Yapılan araştırmalar göçmen kökenlilerin siyasi partiler ve seçim yoluyla katılımının diğer seçmen gruplarına göre çok daha düşük olduğunu gösteriyor. Sivil toplum örgütleri yoluyla katılımın da az olduğunu düşünüyorum. Genel olarak göçmenlerin siyasete bakışının Norveç siyasetinin göçmenlere bakışından doğrudan etkilendiğini düşünüyorum. Norveç siyaseti göçmenleri bireyler olarak değil etnik ve dinsel gruplar olarak ele alıyor. Katılımın az olmasına rağmen, bazı göçmen sivil toplum örgütlerinin ve cemaatlerinin kendi gruplarının tümünü temsil ettiği varsayılarak bu örgüt ve cemaatlara genelde kendi gruplarından kaynaklanmayan bir temsil ve pazarlık yetkisi veriliyor. Bu da göçmen sivil toplum liderlerini, temsil yetkisi olmamasına rağmen, devlet eliyle kendi grupları içinde güçlendirmek ve onlara grup kimliğini tanımlama fırsatı vermek anlamına gelebilir. Benim bu konudaki tavsiyem göçmen kökenlilerin her iki kanalda da katılımlarını artırması, siyasi parti kanalında kendilerini birer birey olarak benimsetmeye çalışırken sivil toplum kanalında göçmen örgüt liderlerinin ne yaptığını, grup adına neler söylediğini, grubu hangi yönde etkilemeye çalıştığını çok iyi izleyip, bu liderlerin gerçekten kendilerini devlet kurumlarına karşı temsil edip etmediğini takip etmeleri ve onları sorumlu tutmalarıdır. Breivik katliamının bir sebebini de, Norveç siyasetçilerinin ülkedeki göçmen kökenlilere karşı kendini izole etmeleri şeklinde gösteriliyor. Bu konu hakkında neler söyleyeceksiniz? Elbette bu acı terör olayının dediğiniz türden bazı yapısal ve ilişkisel nedenleri var. Fakat herşeyden önce Norveçli siyasetçilerin etki alanı dışında kalan dijitalleşme, küreselleşme ve Avrupa entegrasyonu süreçlerinin etkilerine bakmak lazım. Bu süreçlerin artırdığı mental ve fiziksel mobiliteyle olası

hale gelen yeni ulusötesi ve ulusaşırı sanal toplumsal yapılar var. Bu yapılar ve ilişkiler yalnızca ‘iyi’ gruplar tarafından kurulmuyor; bu süreçler toplum ve insan düşmanı olan kişi ve grupları da ulusaşırı ve ulusötesi ilişkiler içine sokuyor. EUROSPHERE projesinde başka araştırmlarla da desteklenen bulgularımızdan biri, Avrupa entegrasyonu sürecinde, göç ve çok kültürlülük karşıtı milliyetçi grupların diğer siyasi gruplardan daha etkin bir biçimde ulusötesi ve ulusaşırı ilişkilere girdiği, birbirlerini çeşitli şekillerde desteklediği, birbirlerinden öğrendikleri, ortak eylemler yaptıkları, ortak söylemler yaratarak yeni gerçeklikler kurguladıklarını gösteriyor. Ulusal ırkçılıklar artık, Avrupa ırkçılığı diye adlandırılabilecek ve hedefi Müslüman göçmen grupları olan bir ideolojinin ortak şemsiyesi altında toplanmaya başladı. Bunun yanında, Breivik’in yazdığı manifestonun büyük ölçüde internette bulduğu kaynaklardan kopyalama olduğunu, Norveç dahil Avrupa’nın bazı çevrelerinde var olan bu tür kurgu söylemlerden ve ilişkiler bütününden esinlendiğini biliyoruz. Bu arada şiddete nefretle bakılmasına rağmen, terör eyleminin hem öncesinde hem de sonrasında, Breivik’in söyleminin oldukça kabul gördüğünü de biliyoruz. Breivik kendi eylemini, çok kültürlülüğe izin vererek, Avrupa kültürünü yok etmek için komplo kurmuş olan İslamcılarla işbirliği yapan, vatan haini Norveçli siyasetçileri ulus adına cezalandırmak olarak görüyor. Yani Breivik gibi düşünenlerin tarafından bakıldığında, asıl katliamın ana motifi, siyasetçilerin kendilerini göçmenlerden izole etmesi değil, tam tersine onlara çok yaklaşıp işbirliği yaparak kendi uluslarına ihanet etmesi algısı. Bilindiği gibi, Breivik’in Utøya’da saldırısına uğrayan İşçi Partisi’nin gençlik kolları üyeleri arasında hatırı sayılır sayıda göçmen kökenli genç vardı. Yaşamımı yitirenler arasında Türk kökenli bir genç kız da vardı. Sizce, özellikle Batı siyasetinin/siyasilerinin çok kültürlülüğe bakışları nasıl olmalıdır? Daha önceki sorulara verdiğim yanıtlarda bu konuya kısmen değinmiştim. Grup kimliğinin tanınması ve gruba ayrıcalıklar elde edilmesini kolaylaştırıyor olsa bile, kimliklerin değişmezliği varsayımına dayalı cemiyetçi bir çok kültürlülük anlayışının sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bireylerin hak ve özgürlüklerini bir yana bırakıp, grupları ontolojik birim olarak ele alan ve grup haklarına ve bireylerin ödevlerine öncelik veren çok kültürlülük sisteminin bireyler açısından yararlarından çok sakıncalarının olduğunu düşünüyorum. Kimliği böyle tanımlayan bir çok kültürlülük anlayışının bence en önemli sakıncası, birey özgürlüğünün önünde bir engel oluşturma riskini yükseltmesi. İkinci önemli sakıncası, gruba dışarıdan olumsuz özellikler atfedildiğinde, bu özelliklerin gruba yapışıp kalma tehlikesini artırıyor olması. Hak ve özgürlüklerin taşıyıcısı ve sahibi yalnızca bireyler olabilir; gruplar değil. Kimlik ve aidiyet de bir hak ve özgürlük olduğuna göre, bireyler istediği taktirde kendi kimliklerinde grup aidiyetine önem verebilir ve bu hakkı siyasi sistem içinde talep edebilir. Bazı bireylerde grup aidiyetini istemeyebilir; birden fazla gruba ait olmak isteyebilir; ya da yepyeni bir grup oluşturup ona ait olmak isteyebilir. Bu nedenle grup sınırlarının esnek olarak tanımlandığı, bireylerin kolayca katılıp ayrılabileceği bir grup ve kimlik anlayışına dayalı çok kültürlülük, yalnızca Batı ülkelerinin değil, kendi yurttaşlarının bütünlüğünü ve özgürlüğünü ciddiye alan bütün toplumların hedefi olmalı. Adaletsizlikleri gidermek için sistematik olarak ayrımcılığa uğrayan grupların üyelerine genel eşitlik ilkesi paranteze alınarak bazı ayrıcalıklar verilebilir. Fakat bu tür pozitif ayrımcılık uygulamasının birincil hedefi, ayrımcılığa uğrayan bireylerin bu nedenle yitirilen hak ve özgürlüklerinin geri kazandırılması olmalıdır.


14 GÜNDEM

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDI, BBC'YE KONUŞTU

Paralel devlet söylemi, yolsuzluğu unutturuyor

Hocaefendi, yolsuzluk operasyonu, Hizmet hareketi, Kürt meselesi, Alevilerle ilişkiler, Mavi Marmara ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e gönderdiği mektup konularında sorulara cevap verdi. Güney Yıldız: AK Parti hükümeti Hizmet hareketiyle bağlantılı polislere ve savcılara yönelik bir tasfiye hareketi yürüttüğünü ifade ediyor. Bu sizi endişelendiriyor mu? Devlet içindeki bu tasfiyeler hareketinize ne kadar zarar veriyor? Her yanlışlık bizi rahatsız edebilir. Ama tasfiyeye tabi tuttukları, tayin ettikleri her kişi cemaatten demek doğru değil. O insanların içinde zannediyorum sosyal demokratlar var, milliyetçiler var, ulusalcılar var. Ve bir de elimizde değil, "sakın, zinhar, bize karşı sempati duymayın, bizim hizmetimizin içinde, hareketimizin içinde görünmeyin diye ilan vermek gibi bir sorumluluğumuz yok. Sempati duyabilirler. Başka zaman da ifade ettiğim gibi, şimdi bunların sağa sola savurdukları insanların binde birini tanımam. Mübalağa yapmıyorum burada, çünkü Allah bunun hesabını sorar benden. Sonradan bu ortaya da çıkabilir, bu insanlar, savcısı, hâkimi, emniyetçisi, yerlerine dönmek istedikleri zaman herhalde orijinlerini ortaya koyacaklardır. "Ben şu çizgide bir insanım, şöyle düşünüyorum" diyeceklerdir. O zaman biz utanmayacağız, belki başkaları utanacak. Burada kurunun yanında yaşın yanması gibi, Türk atasözüdür bu. Zannediyorum onlar da vicdanlarıyla böyle yüz yüze gelince, kendilerini hesaba çekeceklerdir. 'Onların hissiyatına göre, düşüncelerine göre hareket etmemek bir cinayet sayılıyor' BBC: Hizmet hareketinin yaklaşık 50 yıllık tarihinde yaşadığı en zor dönemin bu dönem olduğu fikrine katılıyor musunuz? Geçmişte Said-i Nursi'nin tek parti döneminde yaşadıklarıyla paralellik görüyor musunuz? Onların hissiyatına göre, düşüncelerine göre hareket etmemek bir cinayet sayılıyor. Bu bizim kabahatimiz olabilir. Bir de inancım o benim; bu yaşadıklarımızı Cenab-ı Allah'ın bizi cezalandırması şeklinde değerlendiriyorum. Siz Bediuzzaman'dan bahsettiniz; o bir yerde diyor ki 'Ben bunca zaman bana çektirenlerin hikmetini şimdi anlıyorum. Benim suçum Hizmeti Kur'aniyyeyi maddi manevi terakkiyatima alet etmekliğimmiş" der. Oysaki yapılan şeyler sadece Allah rızası için ihlasla yapılmalı. Ve yapılan şeyler insanlığa bir şeyler kazandırmalı. İnsanlık ondan bir şey kazanmalı. Havada uçmak, suda batmadan gitmek için insan kendisini dine diyanete verirse şayet o da yine ihlasa muhalif bir tavır ve davranış olduğundan dolayı Allah cezalandırır. Bir ayette denir ki "Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir." Dosdoğru bir yolda olduğumuzu söylediğimiz halde, adanmışların yolunda yürüdüğümüzü söylediğimiz halde tam öyle adanmışlara yakışır, yaraşır hareket etmediğimiz için Allah tokatlıyor olabilir bizi. Ama bu onların doğru yaptığı anlamına gelmez. Allah onlara da hesabını sorar bu yaptıklarının.

"Yolsuzluk olduğu muhakkak… kimsenin değiştirmeye gücü yetmez" BBC: Türkiye'deki yolsuzluk operasyonu ve bunun etrafında yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Neresinden başlayayım bilemiyorum da… Bir yolsuzluk olduğu muhakkak. Bunu herkes kabul ediyor. Eskiden avam-havas derlerdi. Halktan, okumuş insanlara, elite

kadar herkes hemen meselenin mahiyetini görüyor, biliyor. Değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez. Fakat bir rahatsızlık vardı herhalde, cemaate karşı bir rahatsızlık vardı. Bu vesile ittihaz edildi. Esas o işi yapan hâkimler ve savcılar sağa sola savruldular. O insanlar geriye dönerken herhalde orijinlerini ortaya koyarak döneceklerdir. Bunların içinde milliyetçilerden insanlar olacaktır, mesela MHP'den insanlar olduğu ortaya çıkacaktır, hâkimden, savcıdan, polisten. Ulusalcılardan insanlar olduğu ortaya çıkacaktır. Ama meseleyi biraz büyük göstermek, böyle her yere nüfuz etmiş, her yere sirayet etmiş, tamamen bunların dedikleri gibi, alternatif bir devlet gibi, paralel bir devlet gibi falan, meseleyi gösterme adına, böyle bu savurdukları insanların hepsinin aynı düşünceyi aynı duyguyu paylaştığını iddia ettiler.

'Hareketi olduğundan büyük gösteriyorlar' Biraz büyük gösterme, biraz kendi tabanlarını koparma, koparmaya çalışma, harekete karşı rahatsızlıklarını, böyle bir fırsat zuhur edince, ortaya çıkınca, değerlendirme gibi bir şey oldu zannediyorum. Belki onlar da bir gün nadim olup ağlayacaklar buna, pişmanlıklarını ifade edecekler. Daha önce de başımıza gelen şeylerden dolayı belki yüz tane insan emaille, "Ne olur hakkınızı helal edin, size karşı haksızlık yaptık" dediler. Askeri dönemlerde de oldu bu, başka yine böyle herkesi vesayetleri altına almak isteyen insanlar tarafından da oldu. Tarihi tekerrürler devr-ü daimi içinde hep olageldi bunlar, hususiyle yakın zamanda. Pişman olanlar olacak, sözlerini tashih etmeye çalışacaklar, fakat şu anda mesele bu istikamette gelişiyor. Bir de medyada da yandaş olanlar var, taraftar olanlar var, onlar

da bazı meseleleri çarpıtıyorlar.

'Türkiye'ye de kaybettiriyor' Yine ben buradaydım, Haziran fırtınası diyoruz, 1999 yılıydı, medya aynı şeyi yaptı, 7-8 sene o mahkeme devam etti, ondan sonra beraat alındı. Temyiz de tasdik etti onu. Bu konuyla alakalı burada bir akademisyen esasen bir kitap hazırladı, yazdı. Hatta benim unuttuğum yerleri bile o çok canlı olarak o kitapta ifade etti. Yani o türlü hadiseler hep olageldi. Bu da onlardan bir tanesi. Bundan sonra da yine olacağa benzer. Ama bu olan şeyler bir yönüyle Türkiye'ye de kaybettiriyor zannediyorum. Amerika Birleşik Devletleri'nin bakışına, Avrupa Parlamentosu'nun bakışına olumsuz şekilde aksedecektir bunlar. Çünkü anti-demokratik şeyler yapılıyor. Hukuka aykırı şeyler yapılıyor. Bunu hemen herkes söylüyor şimdilerde. Ama bu mesele hemen böyle çabuk düzelebilir mi? Yeniden iş rayına oturtulabilir mi? İnsaflı olmaya bağlı, fakir, ben, birazda rahatsızlığım sebebiyle bu mevzuda, müdafaa sadedinde hiçbir şey söylemedim. Hiç bir şey söylememeye de kararlıyım bu mevzuda. Belki bazı arkadaşlar sadece hukuki ifade ile tavzihler, tashihler, belki tekzipler yapıyorlar. Kendileri de işin içinde mütalaa edilenler bunu yapıyorlar ama ben o mevzuda bir fikirde bulunmadım, bir mütalaada bulunmadım. Böyle davranmaya da devam edeceğim. Evet, bir şey konuşmayacağım. BBC: Hareketinizi "paralel bir devlet" oluşturmakla suçlayan yalnızca Başbakan Erdoğan değil, başka kesimler de bu iddiaları dile getiriyor ve sizin bir çeşit talimatınız olmadıkça yolsuzluk operasyonu gibi bir operasyonun başlamayacağını söylüyorlar. Bu medyaya da düştü, kendileri de biliyorlar. 8-10 ay evvel Milli İstihbarat haber

vermiş. Milli istihbarat, Sayın Başbakan'ın emrinde çalışan bir müsteşarlık, haber vermiş. Bu araştırmalar yapılıyormuş, tespitler yapılmış, şimdiye kadar yapılageldiği şekilde onlar böyle bir operasyonda bulunmuşlar. Burada bir hususu izah edeyim ben, müsaadenizle. Bir arkadaşımız geçen gün bir şey anlattı: "Ben bir caddede gidiyordum arabayla, kırmızı ışıkta durdum sonra arkadan gelen, hızlı gelen bir polis arabası benim arabama çarptı, arkadan. Sonra geldi üzerime yürüdü benim. Ne diye durdun ben de geldim çarptım. Ben de ona dedim ki, kırmızı ışıkta durmanın kaldırıldığına dair bir kanun bilmiyordum, ben onun için durdum. Kusura bakmayın yanlış yaptık."

'Paralel devlet söylemi, yolsuzluğu unutturuyor' Böyle rüşvetler, irtikâplar, ihtilaslar, bu mevzuda adam kayırmalar, ihalelere fesat karıştırmalar bunlar şimdiye kadar hep suç sayılıyormuş. Dolayısıyla, yani kendilerine böyle bir şey verilmiş, siz başkalarının üzerine gidin bu mevzuda, bilmeyerek onlar da, biraz evvel bahsettiğim gibi, gayri mütecanis o yapı, adli yapı, emniyet yapısı, bunların üzerine gitmişler. Bilememişler yani o mevzuda bunların suç olmaktan çıkarıldığını bilememişler ve yapmışlar bu meseleyi. Bu onları rahatsız ettiğinden dolayı. Dolayısıyla sadece paralel devlet üzerinde duruldu. Yapılan esasen o mesavi diyebileceğimiz, o kötülükler diyebileceğimiz, rüşvetler, ihaleye fesat karıştırmalar, onlardan hiç bahsedilmiyor yani. Onlar, olağan bir şey gibi gösterilmeye çalışılıyor.

'Getirdikleri insanları gönderdiler, bunları da gönderirler' Benden emir almaları mümkün değil yani, Türkiye'de her yerde, her şehirde, ne-


15 GÜNDEM rede böyle bir hadise çıktıysa hemen polisin üzerine, orada savcının üzerine, hâkimin üzerine yürüdüler. Onları kaldırıp attılar, daha evvel de öyle bir şey yapmışlardı. Bunlar getirdikleri insanlar. Zannediyorum, bunlar da bir şey yapsalar, bunlar da gider, yine başkalarını getirirler. Bu açıdan, öyle bir karmaşa söz konusu zannediyorum. Benimle alakası yok bu meselenin. Başka vesilelerle de arz ettiğim gibi, ben o işi yapan insanların, operasyonlara giren insanların binde birini bile tanımıyorum. Bunu çok rahatlıkla söyleyebilirim.

'Pişmanlık duymam. Kaderi de tenkit etmem' BBC: Sıklıkla hareketinizi siyasetten uzak tutma isteğinizden söz ediyorsunuz. Son dönemde giderek siyasi tartışmaların odağı haline gelmesi sürecinde pişmanlık duyduğunuz bir durum ya da hareket oldu mu? Pişmanlık duymam. Kaderi de tenkit etmem. Onu tenkit sayılacak şeyler aklıma geldiğinde istiğfar ederim. Biraz önce söylediğim mülahazalara bağlayarak Rabbimizle münasebetimizi tam tutamadığımızdan dolayı, Allah başkalarının eliyle cezalandırıyor bizi. Hadis diye rivayet edilen bir söz var; "Zalim Allah'ın kılıcıdır. Allah onunla intikam alır sonra döner ondan da intikam alır." Pişmanlık değil ama bu vesile ile kendimizle yüzleşebiliyorsak.. Hazret-i Ömer'e nispet edilen bir söz var: "Hesap faslı gelmeden kendinizle yüzleşin, hesaplaşın." Meseleye biraz böyle bakıyorum. Bu, arkadaşlarımızın yaptıkları her şey milimi milimine doğruydu demek değil yani. BBC: AK Parti iktidarının önemli bir dönemi boyunca, bu parti ile ortak bir zemin bulup, belirli düzeylerde desteklediniz. Daha sonraki dönemde ise Kürt meselesinin çözüm süreci ve Mavi Marmara olayı dolayısıyla İsrail ile ilişkiler üzerinden ayrıştığınız ayrımlara gidildiği değerlendirmeleri yapılıyor. Hiçbir siyasi partiyle hiçbir zaman bütün bütün aynı çizgide olmadık. Hangi parti olursa olsun, yani bu MHP de olabilir, CHP de olabilir, AK Parti de olabilir, DYP de olabilir, ANAP da olabilir; bu iki parti bugün yok gibi. Bunların isabetli işlerini, yerinde işlerini desteklemek insani bir vazife gibi geldi bize hep. Nitekim referandumda ben şimdiye kadar hiçbir zaman demediğim bir şeyi dedim. Bu demokratik bir açılımdır. Demokratik bir referandumdur. Bu mevzuda herkes 'Evet' demeli.

'Demokrasi desteğime karşı kıyamet kopardılar' O hâkimler kurulu, HSYK falan, demokratik bir çerçevede bir şekil almalı. Evet, bunu burada sadece söylemedim; 20 sene evvel demokrasi geriye dönüşü olmayan bir vetiredir, süreçtir dediğimde, bugün aleyhte yazıp çizen insanlar o zaman da yine kıyamet kopardılar: "Ne demek yani, Müslümanlıkla demokrasinin ne alakası var?" diye. Sonra daha ötesini de dediler onlar. Kendileri daha ötesini dediler, her şey de olabilir dediler. Bu açıdan böyle aynı çizgiyi paylaşma demek değil. Ama onların makul bir yanları varsa, hukuk adına makul bir yanları varsa, demokratik açıdan makul yanları varsa, millet hizmet etme gibi bir yanları varsa, çevreleriyle iyi münasebet kurma adına pozitif saydığımız bir yanları varsa, bu hususlarda müşterek gibi görünebiliriz, aynı karede görünebiliriz. Oy vermenin dışında da bizim hiçbir siyasi partiyle alakamız olmadı. Böyle derken belki sempati duyan iki tane insan, kendileri istemişlerdir de iki tane insan girmiştir o partinin içine. Yoksa başka kişiler de yönlendirilebilir. O partinin omurgasını teşkil ederdi

bugün. Çok farklı sesler olabilirdi orada. Ama öyle bir arzumuz olmadı.

'Kürt meselesinde sürece biz onlardan evvel destek verdik' İkincisi bu Kürt meselesinde, o sürece biz onlardan evvel destek verdik. Yani, Fakir'in yaptığı şey sadece bir teşviktir, teşvikten ibarettir. Kendilerine bu mevzuda yazılı bir kısım dokümanlar da arz etmiştim. Yani, oraya, o bölgeye sahip çıkılması lazım. Eğitim adına sahip çıkılması lazım, sağlık adına sahip çıkılması lazım, ilahiyat adına, camilerin imamları müezzinleri adına sahip çıkılması lazım, emniyet teşkilatı adına sahip çıkılması lazım. Siz sahip çıkmazsanız, şimdiye kadar bir kısım gadre uğradı o insanlar, bu meseleyi büyüterek gelecek nesillere intikal ettirirler. Fakat iltifat edilmedi bu meselelere. Belki on küsur sene oldu, bu mevzuda biz tekliflerimizi onlardan evvel sunduk. Onlar bu mevzuda bir şey yapmayınca; fakir, bilmiyorum arkadaşların, dostların, muhiblerin, sempatizanların neler yaptığını bilmiyorum. Ama o bölgede okullar açıldı. Okuma salonları açıldı. Bir yönüyle dağa gitmenin yolu eğitimle kesilmeye çalışıldı. Bunlar yapıldı. Fakat her nedense karalama adına yine surecin aleyhinde gibi gösterdiler. Katiyyen ve katibeten. Ama, meseleye yaklaşımı

keyfiyeti farklıydı. Biz eğitimle çözelim, vifak ve ittifakı temin etmek suretiyle çözelim. Aynı zamanda fakirliği gidermekle oralarda yatırım yapmakla o meseleyi çözelim ve büyük ölçüde de oldu bu. Sadece Türkiye'nin içinde değil Kuzey Irak'ta da oldu. Bunu yaptılar. Ben gitmedim görmedim ama yapılan şeyler dillere destan denebilecek mahiyette. Onun orada hareket dedikleri camiaya karşı esasen bir iftira var. Haksız bir tecavüz var, bir saldırı var. O mevzuda da öyle düşündük, öyle olmasını isabetli gördük. Bütün dünyaya karşı Hz. Mevlana gibi, yani bir ayağımız işin merkezinde, kendi düşünce dünyamızda, mefkuremizde, gayeyi hayalimizde. Bir değer taraftan da bütün insanlığa sevgiyle açılma. Genel felsefemiz bu. Yakından fakiri tanıyanlar bilirler. Daha sonra devlet o işe sahip çıktı belki ama. Fakat Türkiye'de sağa - sola savrulmuş, atılmış, Ortodokslarla, Ermenilerle defaatle bir araya geldik. Aynı sofrada aynı çanağa kaşık çaldık, onlarla. İlk defa Cenab-ı Hakk'ın lütuf etmesiyle o kapı, arkadaşlarımız, dostlarımız taraftarlarımız tarafından açıldı.

'İsrail'i milletimize tercih etmiyoruz' Bazı meselelerde İsrail'le müşterek Orta Doğu projesi falan falan diyorlar. Belki oradaki Haham'la görüşmüşüzdür, 500. Yüzyıl Vakfı'nın Başkanı bir zamanlar Pinto idi, onunla görüşmüşüzdür. İshak Alaton var, samimi. Hareketin yurt dışında yaptığı şeyleri takdirle karşılayan, hatta burada da bazı problemlerin üzerine giden insanlar. Onlar da yaptıkları bu şeyleri biraz insanî değerlere bağlı olarak yaptılar.

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN Bu kadar münasebet, buna kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur zannediyorum. İsrail yanlısı gibi gösterme, tamamen onları kendi milletimize tercih ediyor gibi gösterme, buna dair bir şey yok. Bir insan olarak onları da kabul etme, insanlığın iftihar tablosunun yaptığı gibi kabul etme ayrı mesele.

Mavi Marmara açıklaması Ama meseleyi Mavi Marmara'ya dayandırıyorlar. Röportajdan son bir iki soru sordular bana, 'bunu nasıl görüyorsunuz?'. Ben dedim ki: "Keşke diplomasi sonuna kadar kullanılsaydı, kaba kuvvetle işin üzerine gidilmeseydi. Bunlar değişik problemlere, sosyal problemlere sebebiyet verir, komplikasyonlara sebebiyet verir." Burada mesele gazeteye nasıl manşet yaptı bilemiyorum. O Türkiye'de farklı şekilde değerlendirildi. Yani, kendi insanımızın aleyhine başkalarının yanında yerini alma gibi bir şey. Fakat bir probleme meydan vermemek için esasen öyle bir mülahaza arz ettim. Bugün de olsa yine aynı şeyi arz ederim. Diplomasi sonuna kadar kullanılmalı bence. Kan dökmeye, insanlara kıymaya, insanları cepheye sürmeye gitmemek lazım. Mülahazamdı. Herhalde o irtibatı da, o iltisaki da biraz o mülahazaya bağlıyorlar. BBC: Kürt sorunuyla ilgili belki fikirlerinizi

daha netleştirmeniz açısından bir soru daha sormak istiyorum. Kürt meselesinin çözümüyle ilgili biz daha önce harekete geçtik, okullar açtık dediniz. Fakat daha sonrasında, o günlerde buna iltifat edilmediğini söylediniz. Fakat daha sonrasında, özellikle son dört beş yılda, birincisi KCK soruşturmaları, ikincisi Oslo görüşmelerinin sızdırılması konusu, daha sonra da bu 7 Şubat'ta MİT'e yönelik yapılan operasyon, bunlar hep size mal edildi. Siz bir mülakatınızda, Kürtçe anadilin tartışılmaması gerektiğini söylediniz. Sizin özellikle karşı olduğunuz şey örgütle yapılan müzakereler konusu mu? Örgütle müzakere yapılabilir, bir beis görmüyoruz onda. Fakat devletin, itibarı onuru korunarak yapılmalı. Öyle yaparsanız yarın tarih ona, "paralel yapı budur" der. Yani onlarla görüşürseniz "paralel yapı budur" der. Bir şey diyemem ben ona, yani işte çocuk katili falan dediler, terörist dediler. Devlet de yakalarken zaten bir terörist olarak yakaladı Türkiye'ye getirttirdi. O günkü mahkemeler onu içeriye attı, bu iktidar yoktu o zaman daha evvelkiler içeriye attılar. Aleyhinde bir şeyimiz olmadı da fakat onları şu anda da aleyhte belli tavırları var. Ve Türkiye'de ki mevcut idare de zannediyorum gelecekleri adına o bölge insani ile iyi geçinme, şirin geçinme, onların gücünü de arkalarına alma adına o meseleyi de yine cemaat, camia, hareket dedikleri kesime fatura etmek için öyle bir gayret içine girdiler.

'Öcalan'la ve dağdakilerle görüşmenin karşısında değiliz' Açıktan açığa ben hiç bir şey söylemedim, fakat bir dönemde terörist ilan ettikleri, müebbet hapse mahkûm ettikleri hatta idamı söz konusu olduğu zannediyorum.

Avrupa Birliği'nin o mevzuda kati bir tavrı olduğundan dolayı böyle bir şeye gidilmedi. Hatta MHP'nin tavrı da oydu, AKP'nin tavrı da belki de oydu geldikten sonra. Fakat sonra hangi mülahazaya binaen bilemiyorum onlara şirin görünmek suretiyle bölgede, öylede de dersem suizan olabilir seçime matuf bir tavır olabilir yani. Aslında Türkiye Cumhuriyeti Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Abhazasıyla bir millet yani, Anadolu insanı diyoruz, hatta çok defa o tabiri kullanıyoruz. Birlik ve beraberlik adına, terminolojide bu da çok önemli bir şey ifade ediyor. Ne Oslo görüşmesi, ne PKK'nın adadaki insanıyla görüşme mevzuu, ne dağdakilerle görüşme mevzuu, onun karşısında olmadık. Fakir'in yine yakın zamanda bir mülakat münasebetiyle, söylediğim dediğim bir şey oldu, "Sulh esastır, anlaşma esastır" dedik. Bunlara saygı duyan insanlar da belki o toplum içinde yüzde 80'dir. Bunları istemeyen sadece dağdaki insanlardır. İran'ın tesirinde olan insanlar, Suriye'nin tesirinde olan insanlardır. Bunlar rahatsızlık duyuyor, yani Cemil Bayık rahatsızlık duyuyor, Fehman Hüseyin rahatsızlık duyuyordur. İran'daki PJAK'ın içindeki insanlar bunlardan rahatsızlık duyuyorlardır. Yani ne diye, işte onlar da aynı şeyi söylüyordur: "Asimile etmek istiyorsunuz Kürtleri." Oysaki fakir, hem dedim, hem de tavsiye ettim, fakirle görüşen insanlara hep, televizyonda Kürtçe dersi verilmesi, onlara bakan öyle bir televizyon kanalının açılması. Aynı zamanda Kürtçe'nin seçmeli bir ders olarak okullarda okutulması, üniversitelerde okutulması. Yani yapılması gerekli olan bu makul şeylerin hepsi söylendi tarafımızdan. Bunları toplasak belki bir mücellit olur. Fakat nedense, onlara karşı da, hareketi ve hizmeti böyle kötü göstermek adına, sürecin karşısında gibi hep belli bir kesimde, bir medyada öyle işlendi mesela. Bizim orada Kürt vatandaşlara karsı yaptığımız şeylerden dolayı Öcalan'ın rahatsızlığı vardı yani okuma salonlarından kültür lokallerinden dağa gitmenin önünü kesme adına, orada ki o fakir insanlara çıkma adına rahatsızlıkları vardı. Dağın da rahatsızlığı vardı, Suriye'dekilerin, PYD'nin de rahatsızlığı vardı. İran'daki PJAK'ın da rahatsızlığı vardı bu mevzuda. Dağın yolu kesilmesin istiyorlardı ve milletin, Kürt-Türk birliği ve bütünlüğü adına ve ittifakı adına yapılan şeylerden rahatsızlık duyuyorlardı. Türk milletine karşı hep böyle kin ve nefret olsun, katiyen uzlaştırıcı barıştırıcı bir şey olmasın rahatsızlığı vardı. BBC: Seçim dönemi, Türkiye'de olsanız AK Parti için ya da Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyması durumunda Erdoğan için oy kullanır mıydınız? Hayatımda şimdiye kadar bir kere oy kullanmak nasip oldu. Ya içerdeydim, ya kaçıyordum veya o haklardan mahrum edildiğim dönemdeydim, bir kere oy kullandım. O da merhum Turgut Özal İzmir'den adaylığını koymuştu milletvekilliğine. O zaman Necmettin Erbakan'ın partisinden koymuşlardı. Bir de benim Edirne'de imamlık yaptığım dönemde, oranın müftüsü olan Yaşar Tunagür önemli bir simaydı. İkisi de İzmir'den adaylıklarını koymuşlardı. Ben sadece o zaman oy kullandım. Onlar için oyumu kullandım. Sonra nasip olmadı yani. Oy kullanma aleyhinde olmadım. Kullanmama gibi bir şey yapmadım. O demokratik bir haktır. Herkesin de kullanmasını arzu ederim. Şimdi de ben o mevzuda referandum da olduğu gibi bir şey söyleme niyetinde değilim. O farklı bir şeydi. Belki bir şey desem şöyle derim, "Kim hak hukuk karsısında dik duruyorsa, sağlam ise, sağlam duruyor ise, kim demokrasiye saygılı ise, çevresi ile iyi geçiniyor ise"- eğer bir şey diyeceksem böyle derim.


16 GÜNDEM

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Kimse kusura bakm 17 Aralık’ta gerçekleşen yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ardından bir kısım medyada yer alan yalan, iftira ve çarpıtma haberlerini alt alta sıraladık. Ortaya bu manzara çıktı.

SALİH SARIKAYA - ÖZGÜR KÜÇÜK

1sürecinde medyadaki dindar28 Şubat postmodern darbe

lara yönelik karalama kampanyaları, şu günlerde daha yoğun bir biçimde Hizmet’e aleyhinde yapılıyor. 17 Aralık’taki ‘büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu’ sonrası bir kısım medyadaki yalan, iftira ve çarpıtmalar,

alt alta sıralanınca korkunç bir tablo ortaya çıkıyor. Nezaket sınırlarını aşan ifadeler hiç olmadığı kadar gazete sütunlarında kendine yer buluyor. Üstelik hakaretleri de aşan bazı ‘küfürbaz yayınlar’ı yine o gazetelerin geçmiş manşetleri yalanlıyor. Bilgileri doğrulamak için kendi arşivlerine bile bakmayan bu gazeteler yayınlarına yönelik tekzipleri de görmezden geli-

YALAN 1: Bank Asya 2 milyar dolarlık vurgun yaptı! GERÇEK: Merkez Bankası açıkladı: Döviz alımı yok.

YENIŞAFAK

YALAN 6: Hiç kimseye bilgi verilmedi! GERÇEK: Maliye, MASAK ve UYAP’a bildirildi, MİT 8 ay önce uyardı.

TAKVİM

Yolsuzluk soruşturması sonrası bazı gazeteler Bank Asya’nın operasyondan haberdar olduğunu ve piyasadaki dövizleri toplayarak 2 milyar dolarlık vurgun yaptığını iddia etti. İçişleri Bakanı Efkan Ala da TRT’de katıldığı canlı yayında isim vermeden ‘Operasyon öncesi piyasadan dolarları kim topladı

yor. Geçmişte yalan olduğu hukuken ispatlanmış iftiraları bile tekrar yayınlamakta hiçbir sakınca görmüyorlar. İftira ve çarpıtmanın organize bir şekilde artması ‘Özel bir merkezden yalan haberler mi üretilip servis ediliyor?’ sorusunu akıllara getiriyor. Medyadaki yalan haberler bir kitap olacak hacime ulaştı. Onlardan bir seçki sunmaya çalıştık.

YENIŞAFAK

biliyoruz. Elimizde belgeler var.’ dedi. Ancak Merkez Bankası, böyle bir döviz alımının asla gerçekleşmediğini açıkladı. Bank Asya da bu iddiayı kesin bir dille yalanlayarak son aylardaki döviz alımlarını gün gün paylaştı.

STAR

YALAN 2: Yolsuzluk operasyonunun hedefi HALKBANK! GERÇEK: HALKBANK’a hiçbir operasyon olmadı! YENIŞAFAK

YENIŞAFAK

SABAH

İktidara yakın gazeteler, yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasını Halkbank’a yönelik bir operasyon olarak lanse etti. Hatta bankaya yapılan operasyonla ülke sırlarının İsrail’le paylaşıldığını bile yazdılar. Ancak Halkbank, yaptığı açıklamada bunu kesin bir dille yalanlayarak bankalarının tüzel kişiliğine

TAKVIM

yönelik herhangi bir soruşturma ya da inceleme olmadığını belirtti. Bankanın açıklamasını yayınlayan gazete aynı haberin altında “Halkbank’a operasyon” iddiasını yineledi.

YALAN 3: Kayıp cihazlar emniyetin çatısında bulundu! GERÇEK: Çatıdaki cihazlar hurda çıktı.

SABAH

Önce emniyetin dinleme cihazlarının farklı illerde yasa dışı dinleme yaptığını yazdılar. Sonra cihazlar için ‘Emniyetin çatısında bulundu.’ dediler. Çatıda bulunan cihazların hurda olduğu müfettiş raporuyla ortaya çıktı.

YALAN 4: Yolsuzluk operasyonu küresel tezgâh! GERÇEK: Yolsuzluk ve rüşvet iddialarını ilk onlar yayınladı.

YENIŞAFAK

YENIŞAFAK

AKŞAM

Yeni Şafak Gazetesi, ‘Peki bu ne?’ diye manşetten verdiği haberde yolsuzluk operasyonunu ‘cemaat’in yaptığına dair gerçek dışı deliller ileri

Operasyonla ilgili bir yıldan fazla hazırlık yapılmasına rağmen hiçbir devlet kurumunun soruşturmadan haberdar olmadığı iddia edildi. Ancak soruşturmayı yürüten polisin iddiaları Mali Suçları Araştırma Kurulu’na (MASAK) bildirdiği ve operasyondan 2,5 ay önce MASAK’ın bir rapor hazırladığı ortaya çıktı. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek de, MASAK’a altın mevduat hesabı kapsamında 38 adet şüpheli işlem bildiriminde bulunulduğunu belirtti. Ayrıca 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonundan 8 ay önce MİT’in de Reza Sarraf’ın bakanlarla ilişkisi kapsamında uyarıda bulunduğu belgelendi. Soruşturma 14 ay önce şu numaralarla UYAP’a da girilmişti: 2012’ye 50690, 2012’ye 125043 ve 2012’ye 120653.

YALAN 7: Cemaat ile AB’nin gizli toplantısı. GERÇEK: Gizli denilen toplantıya bakanlar Egemen Bağış ve Fatma Şahin de katıldı.

YENIŞAFAK

sürdü. Halbuki yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasındaki Ali Ağaoğlu ve Reza Sarraf’la ilgili iddialar, medyada ilk kez Yeni Şafak ve Akşam’da yer almıştı. AKIT

YALAN 5: Gülen, altın madeni olan ülkelerde okul açıyor! GERÇEK: Dünyanın her yerinde okul var. TAKVIM

Takvim Gazetesi, manşetinden Fethullah Gülen’in sadece altın madeni olan ülkelerde okul açtığını ileri sürdü. Türk okullarının açıldığı 60 ülkede altın madeni olduğunu yazdı. Türk okullarının bulunduğu geri kalan 100 ülkeyi nedense ‘unuttu’.

Hizmet Hareketi aleyhinde birçok habere imza atan Yeni Akit, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın AB büyükelçileriyle ‘çok gizli’ bir toplantı yaptığını iddia etti. Ancak toplantıda bakanlar Egemen Bağış ve Fatma Şahin de vardı. GYV Başkanı Mustafa Yeşil, yaptığı açıklamada programa AB Dönem Başkanı’nın davetlisi olarak katıldığını belirterek haberi yalanladı.


17 GÜNDEM

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

asın HEPSİ YALAN! YALAN 8: Belgeler Zaman’a sızdırıldı! GERÇEK: İddia ettikleri belge Zaman’da hiç yayınlanmadı.

YALAN 12: TIR haberi yapan muhabir cemaatçi! GERÇEK: Haber bütün sitelerde vardı.

YALAN 15: Öz bir yılda 22 ülke gezdi! GERÇEK: Sistem tüm Öz’leri gösteriyor. Başbakan’a atıfla Zekeriya Öz’ün 22 ülke gezdiği yazıldı. Ancak THY’nin uçuş kayıtlarında sistemin THY ile uçan tüm ‘Zekeriya Öz’leri gösterdiği ortaya çıktı. Gazetelerin iddia ettiği tarihte Öz, adliyede bayramlaşma törenindeydi. Hatta gazeteler Zekeriya Öz’ün adliyedeki bayramlaşma töreni tarihinde Ağaoğlu’nun parasıyla Dubai’ye safariye çıktığını bile yazdılar. Belgelerin düzmece olduğu tarihlerin ve bilgilerin tutmadığı ortaya çıktı.

AKIT AKIT

Yeni Akit “Operasyonun ikinci ayağında Savcı Muammer Akkaş dosyayı önce emniyete daha sonra Zaman’a sızdırdı.” diye haber yaptı. Haberde “Akit şok bilgilere ulaştı” denilmesine rağmen bilgilerin doğruluğunu teyit eden herhangi bir bilgi ve belge gösterilemedi. Üstelik bu operasyonla ilgili iddia ettiği gibi Zaman’da herhangi bir haber de yer almadı.

Yeni Akit, Hatay’da savcılık kararı ile durdurulan TIR haberini yapan Radikal Gazetesi Muhabiri Fatih Yağmur’un cemaat mensubu olduğunu iddia etti. Haberi sadece Today’s Zaman ve Radikal yapmış gibi verdi. Hâlbuki haber aynı gün birçok internet sitesinde yer almıştı.

YALAN 16: KOZA’nın maden işletme ruhsatı yok! GERÇEK: Ruhsat var, kapatma mahkemeden döndü.

YALAN 13: Sarıgül ‘abi’lerin evinde! YALAN 9: Veliler dershaneden çocuklarını alıyor! GERÇEK: Fotoğraf, FEM’de sınav izdihamından.

GERÇEK: O derneğin cemaatle hiçbir bağlantısı yok.

YENI ŞAFAK

YALAN 17: Akın İpek, Gülen için malikâne yaptırdı! GERÇEK: O ev 40 yıldır İpek ailesinin. Sabah ve Takvim gazeteleri, manşetten verdikleri haberde Akın İpek’in Ankara’da Fethullah Gülen için özel bir malikâne yaptırdığını yazdı. Akın İpek ise yaptığı açıklamada bunu yalanlayarak sözkonusu arazinin 40 yıldır İpek ailesinin yaşadığı yer olduğunu belirtti.

AKIT

Yeni Akit, pes dedirtecek bir yalana daha imza atarak sürmanşetinden velilerin Hizmet Hareketi’ne yakınlığıyla bilinen okul ve dershanelerden çocuklarını aldıklarını iddia etti. Ancak delil olarak sunduğu fotoğraftaki kalabalığın Fem Dershaneleri’nin Seviye Tespit Sınavı’na akın eden öğrenciler ve aileleri olduğu ortaya çıktı.

YALAN 10: Cemaatler Gülen’e tepkili! GERÇEK: Cemaatler haberi yalanladı.

AKIT

Yeni Akit, bu kez de ‘Dinî cemaatler Gülen’e tepkili’ başlığıyla farklı kanaat önderlerinin görüşlerine yer veren uydurma bir haber yaptı. Ancak bu haberinin de yanlış olduğu ilgili kişiler tarafından anında yalanlandı. Gazete tepkiler üzerine ertesi gün “düzeltme ve özür” metni yayınlamak zorunda kaldı.

Koza grubun’a ait Çukuralan Altın Madeni’nin çevre izin ve lisans belgesi olmadığı gerekçesiyle kapatıldığı yazıldı. Koza grubu, yaptığı açıklamada bu iddiayı yalanlayarak bütün belgelerinin tam olduğunu belirtti. İl Özel İdaresi’nce alınan kapatma kararının da yürütmesi İzmir 4. İdare Mahkemesi tarafından oybirliğiyle durduruldu.

Yeni Akit, Hizmet Hareketi’nin CHP ile ittifak yaptığını öne sürdü. CHP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mustafa Sarıgül’ün hizmet evlerini ziyaret ettiğine dair bir fotoğraf yalınladı. Ancak ‘Cemaat Evi’ olarak gösterilen adresin ‘Şişli Gençlik Merkezi Derneği’ olduğu ortaya çıktı. Dernek yaptığı açıklamada Fethullah Gülen ve Hizmet hareketiyle hiçbir bağlantılarının olmadığını duyurdu.

YALAN 14: Cemaat kaset yayınlıyor! GERÇEK: Kasetleri AK Parti’li ‘troller’ yaydı.

YALAN 18: Cemaatin emniyet imamı! GERÇEK: Yalan, tazminata mahkum oldu. Takvim ve Sabah gazetelerinin ‘Cemaatin emniyet imamı’ diye verdikleri şahsın daha önce Hanefi Avcı’nın kitabında da adı geçmişti. Bu şahıs dava açmış ve bu iddiayı ortaya atanlar tazminata mahkum edilmişti. Yalan olduğu mahkemece tespit edilen bilgiler arşivlerden çıkarılarak yeniden servis edildi.

YALAN 19: Operasyonun hedefinde imam hatipler var! GERÇEK: O okulun parası Kalkınma Bakanlığı’ndan.

AKIT

17 Aralık operasyonunun ardından Hizmet Hareketi’ne türlü iddialarda bulunan Yeni Akit “Cemaat, Almanya kökenli ‘sapkın eğilimli’ bir vakıf ile çalıştay düzenledi’ dedi. Ancak bahsettiği vakfın Camiayla hiçbir ilgisi yoktu. Bununla da yetinmeyen gazete, sosyal medyada AK Parti’li olduğunu iddia eden troller tarafından yayıldığı tespit edilen bel altı montajlarla ilgili de ‘cemaatin internet sitelerinde yayınlandı’ dedi.

STAR

Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın evinde ayakkabı kutuları içerisinde bulunan 4,5 milyon doların ‘Balkan Üniversitesi’ne yardım için olduğu yazıldı. Üniversite yalanladı. Bu defa Çorum Osmancık İHL’sinin yapılacağı iddia edildi. Fakat okul binası için Kalkınma Bakanlığı tarafından bütçe ayrıldığı ve İl Özel İdaresi tarafından 2013-189059 kamu ihale kurumu kayıt numarası ile ihaleye açıldığı ortaya çıktı.

YALAN 20: Operasyon ekonomiyi çökertti! YALAN 11: Cemaat profesörlüğünü engelledi, işsiz kaldı! GERÇEK: İşsiz kalmadı, Peygamber’e hakaretten soruşturma geçirdi. Prof. Dr. Mehmet Azimli’nin ‘İlim Yayma Cemiyeti’nin kurucusu olduğu için cemaat tarafından engellendiği ve işsiz kaldığı iddia edildi. Ancak Azimli’nin tek bir gün bile işsiz kalmadan başka bir üniversitede göreve başladığı ortaya çıktı. ‘Efendimiz’e hakaret ettiği iddiasıyla’ soruşturma geçirdiği ve Profesorlüğü’nün 3 yıl ertelendiği belirlendi.

İlim Yayma Cemiyeti Diyarbakır Şube Başkanı Mustafa Sarıbıyık da haberdeki iddiaları yalanlayarak “Prof. Dr. Mehmet Azimli kurucumuz değildir. Ayrıca bu sebeple üniversitede gadre uğradığı doğru değildir. Biz konuyla ilgili Yeni Şafak Gazetesi’ne tekzip gönderdik.” dedi.

GERÇEK: Bizzat Başbakan yalanladı. Operasyonların hedefinin ekonomi olduğu ve soruşturmadan dolayı ekonominin çöktüğü yazıldı. Ancak Merkez Bankası Başkanı iddiaların kara propagandadan ibaret olduğunu söyledi. Başbakan Erdoğan da Brüksel seyahati öncesi yaptığı açıklamada faiz ve dövizdeki artışların 17 Aralık operasyonuyla ilgisinin bulunmadığını belirtti. Yeni Şafak ve Star Gazeteleri de 16 Aralık’ta faiz ve dövizlerin çok fazla yükseldiğini yazmışlardı.


18 GÜNDEM Avrupa komploya değil, icraata bakar 29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Avrupa’da ‘kara propaganda’ talimatını yerine getirmek için harekete geçecek büyükelçilere söylenecek ilk şey, “Bunlar Türk okulu değil, bizim okullarımız.” olacaktır. Bir adım sonrası “Türkiye iç işlerimize karışamaz.” cümlesidir ki bu diplomatik bir kriz anlamına gelir.

Avrupa, komplo teorilerine rağbet etmediğini Erdoğan’ın Brüksel ziyaretinde de gösterdi.

HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1sonra Danimarka’da. Mevkidaşı Helle Mart 2013… Başbakan Erdoğan, 7,5 yıl

Thorning- Schmidt tarafından onuruna verilecek yemeğin davetlileri olarak bekleme salonundayız. Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı’yı, Danimarka tarihinin en uzun süreli bakanlık yapmış ismi olan Meclis Başkan Yardımcısı Bertel Haarder’le tanıştırıyorum. Zaman hakkında olumlu cümleler kullanan Liberal Partili Haarder, Ekrem Bey’e “Ne kadar kalacaksınız?” diye sorup şunları söylüyor: “Burada 1993’te Türk müteşebbislerce açılan çok başarılı bir özel okul var. Ben başarılarını yakından takip ediyorum. Danimarka toplumuna çok olumlu katkı sağlıyorlar. Mutlaka görmenizi isterim.” Haarder’in bahsettiği Özel HAY Okulu’nu AB Parlamento Başkanları Konferansı’na katılmak için Kopenhag’a gelen dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç da ziyaret ediyor, övgü dolu sözler sarf ettikten sonra okulun müdürü Mehmet Kolukısa’ya TBMM gümüş tabağı ve madalyasını veriyordu: “Bu gümüş tabağı okulunuzun en güzel yerine koyacaksınız. Bunun anlamı halkın temsilcisi olan Meclis arkanızda demektir.”

Avrupa’da ‘Türk okulu’ yok Ne değişti bilinmez ama Erdoğan, geçen günlerde büyükelçilere yaptığı konuşmada, yurtdışında ülkemizi en güzel şekilde temsil eden okullar hakkında ‘kara propaganda’ talimatı verdi. Erdoğan, “Bu örgütün gerçek yüzünün artık yurtdışında mutlaka anlatılması, deşifre edilmesi lazım. Türkiye’deki yapılanması, faaliyetleri, hırs ve arzuları net bir şekilde ortaya çıkan, tehlikenin boyutları artık aşikâr hâle gelen bu örgütün muhataplarımız tarafından daha iyi bilinmesi önem arz ediyor.” diyordu. İlk düğmeyi doğru ilikleme adına öncelikle iki konunun altını çizmek gerekiyor. Birincisi; Avrupa’da özel okul geleneği yüz yılları deviren bir geçmişe sahip. Yani Avrupalılar, özel okul kavramıyla, ilk defa Türk kökenlilerin açtığı okullarla tanışmadı. İkincisi; Avrupa’nın hiçbir ülkesinde Türk okulu bulunmuyor. Türk müteşebbisler tarafından açılan ve bulunduğu ülkenin kanun ve mevzuatına uygun olarak eğitim veren özel okullar bulunuyor. Avrupalılar, niyet okuma konusunda Türkiye’den oldukça geri oldukları için, kanun ve kuralları baz alıyorlar. Devletin koyduğu şartları yerine getiren kişi ve kurumlar özel

okul açıyor. Türkiye’nin aksine Avrupa’nın birçok ülkesinde özel okullar teşvik edilir ve devlet tarafından maddi yardım görür. Mesela, Danimarka’da özel okulların giderinin yüzde 75’ini devlet karşılıyor. Devlet, verdiği her kuruşun veriliş amacına uygun olarak harcanmasını sıkı şekilde takip eder. Kurallara uymayan okullara devlet yardımı kesilir. Usulsüz kullanılan yardımlar ise geri alınır. Her şeyin bu kadar sıkı takip edildiği bu ülkeler moda tabirle ‘muz cumhuriyeti’ değildir. Bulunduğu ülkenin mevzuatına göre faaliyet gösteren bu okullar ‘Türk okulu’ olarak tanımlanamaz. Türk müteşebbisler tarafından açılması, okulu Türk müessesi yapmaz. Zaten bu insanların çoğunluğu bulunduğu ülkenin vatandaşı konumunda. Olmasa bile o ülkede yıllardır yaşayanlardır. Başbakan Erdoğan’ın ‘kara propaganda’ talimatını yerine getirmek için harekete geçen büyükelçilere söylenecek ilk şey, “Bu okullar Türk okulu değil, bizim ülkemizin özel okulları.” olacaktır. Bir adım sonrası “Türkiye bizim iç işlerimize karışamaz.” cümlesidir ki bu diplomatik bir kriz anlamına gelmektedir. Bağımsız hiçbir ülke, bir başka ülkenin kendi iç işlerine karışmasına asla müsaade etmez. Danimarka örneğinden hareket edersek, okulların 21 yıllık bir mazisi var. Yani Başbakan Erdoğan göreve gelmeden yıllar önce bu okullar faaliyete geçti. 28 Şubat sürecinde benzer girişimler olmasına karşılık, yetkililer ‘kara propaganda’ya göre değil, kanun ve kurallar çerçevesinde hareket ettiler.

Komplo teorilerinin Avrupa’da alıcısı pek olmaz. Sadece marjinal çevreler komplo teorilerinin ipine sarılır. Büyük çoğunluk için geçer akçe deliller ve gerçeklerdir. Özellikle İslam ve Müslüman karşıtı partiler komplo teorileri ile toplumu etkilemeye çalıştılar. Bu partilere göre, birkaç nesil sonra ülkede nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar oluşturacak, bazı ülkelerde Müslüman başbakan görmek sıradan olacaktı. Bu komplonun alıcısı marjinal çevreler oldu. Bu partiler ‘aşırı sağ veya marjinal parti’ olarak tescillendi. Toplumun desteğini alamayan bu partiler, son yıllarda komplo teorilerini bir kenara bırakarak sosyal ve toplumsal konulara ağırlık vererek oy toplama stratejisini benimsediler. Avrupa’nın komplo teorilerine rağbet etmediğini Başbakan Erdoğan’ın Brüksel ziyaretinde de gördük. Türkiye sınırları içinde dile getirdiği “dış güçler, darbe, paralel yapı ve HSYK’nın yapısı” gibi konuları Brüksel’de Avrupa Birliği (AB) yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde ısrarla dile getirmekten uzak durdu. Avrupa basını bu çelişkiyi “Erdoğan Brüksel’de farklı, Türkiye’de farklı” tespitiyle veriyordu. Avrupa Konseyi Başkanı Rompuy, AB Komisyonu Başkanı Barroso ve Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Martin Schulz, bir araya geldikleri Başbakan Erdoğan’ı uyarırken; üç başkan da Erdoğan’ın bütün sorunların hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve yargının bağımsızlığı çerçevesinde ele alınacağı konusunda kendilerine teminat verdiğini duyurdu. Ortak basın toplantısında, Türkiye’de dile getirdiği konulara girmeyen

Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç’ın ziyaret ettiği Danimarka’daki Özel HAY Okulu.

Erdoğan, AB yetkilileri karşısında dile getiremediklerini gurbetçilere söylüyordu. Önce Belçika’ya İşgücü Göçünün 50. Yıldönümü Sempozyumu, ardından da TÜMSİAD 2. Genel İstişare Kurulu’na katılan Erdoğan’ın her iki toplantıdaki konuşmaları, Türkiye’deki açıklamalarının tekrarı gibiydi. “Biz Türkiye Cumhuriyeti devletinin dışında bir paralel devlete, bir ananas cumhuriyetine müsaade etmeyeceğiz. Paralel devlet kurmaya çalışanları saf dışı etmek durumundayız.” ifadelerini kullanırken, salondaki gurbetçilerin ‘paralel devlet’ açıklamaları esnasında ‘yuh’ çekmesi hafızalarda kalıyordu. Sadece AB yetkilileri değil, Belçikalılar da ‘komplo teorileri’ ve ‘paralel yapıya’ pirim vermediğini gösteriyordu. Belçika’ya İşgücü Göçünün 50. Yıldönümü Sempozyumu’na Türk müteşebbislerin kurduğu Yıldızlar Okulu’nun (Ecole Des Etoiles) müdiresi Arzu Pehlivan rol model olarak davet ediliyordu. Hem de bu konuda Türkiye tarafından gelen baskılara rağmen... Belçika eğitim sisteminden kaynaklanan problemlerden dolayı Türk asıllı öğrencilerin başarı seviyesinin düşük olduğunu belirten Brüksel Üniversitesi sosyoloji hocası Dirk Jacobs, problemin çözümünde Türk müteşebbislerin açtığı okulları örnek veriyordu. Jacobs, “Bu okullar öğrencilerine fırsat eşitliği ve mevcut eğitim sistemindeki problemlere cevap vermek istiyor.” cümlelerini, başta Erdoğan, salondaki herkese ifade ediyordu. Sonuç olarak, komplo teorilerinin kabul görmediği Avrupa’da, özel okullara yönelik kara propaganda tutmayacaktır. Bu okullar hem bulundukları ülkenin kanunlarına göre eğitim veriyorlar hem de ülkeye ciddi katkı sağlıyorlar. Avrupa’da göçmenler denince akla gelen entegrasyon, dil sorunu, eğitim ve kriminal suç konularında bu okullar üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor. Ülkelerine bu denli katkı sağlayan eğitim yuvalarını hiçbir Avrupa ülkesi ‘sözde komplo teorileri’ ile denetlemez. Zaten gerekli denetimi Türkiye’nin demesine gerek kalmadan kendisi yapıyor. Danimarka Liberal Parti Milletvekili Sören Pind, ziyaret ettiği Özel HAY Okulu hakkında şu tarihî sözleri söylüyor: “Ben okulunuzu sadece eğitimde çok başarılı olduğu için ziyaret etmedim. Asıl ziyaret sebebim, sizden mezun olan hiçbir öğrencinin kriminal suç işlememesi.” Kara propaganda emri verilirken keşke tüm bu gerçekler bilinseydi. İşin sonunda büyükelçiler ‘istenmeyen adam’ bile ilan edilebilir. Tabii devlet aklı galip gelir de emri yerine getirmezlerse sorun yok.


Temsil, tebliğden önce gelir

Bebeklere ilahi koruma Nurun kadın kahramanları

Tek çözüm boşanmak mı?


29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014

irel n Dem Şükra

Fitnat Gü ngör

alışkan Şükran Ç

Nurun kadın kahramanları HATİCE TUBA ÇETİNKAYA

1ihbar etmiş, kimi öksüz ve yetim, Kimini oğlu ‘Nurcu’ diye yaftalayıp

Bediüzzaman’a hizmet etmiş. Kimi de çeyizindeki yaldızlı kumaşları, Risale-i Nurlara cilt yapmış. Nur hizmetinin ağabeyleri olur da ablaları olmaz mı? Nur’da şefkat esas olmasından, hanımlar o cihette ileridir ve Nurlara ciddî yapışıyorlar. Ben ‘kardeşlerim’ dediğim zaman, hanım hemşirelerimi kardeşler içinde kast ederim. Bütün mektuplarımda onlar dahi muhataplarımdır.” Emirdağ Lahikası’nda böyle söylüyor Bediüzzaman Said Nursî. Nur talebeleri deyince aklımıza genelde Üstad’ın mektuplarında hitap ettiği ağabeylerin isimleri geliyor. Oysa Nur’un bir de Bediüzzaman’ın ‘ahiret hemşirelerim’ dediği kadın kahramanları; anneleri, kızları var. Kimi eşi kimi babası kimi evladı vasıtasıyla Üstad’ı tanımış ve ona talebe olmuş. Ömrünü İslam’a hizmete adayan bu mübarek ve örnek kadınlardan birkaçını burada analım istedik biz de.

Kendi oğlu tarafından ihbar edilen Fitnat Anne Fitnat Güngör, 20 yaşında kocasını ahirete uğurlar, bir daha evlenmez. Ispartalı Fitnat Anne’nin Risale-i Nur’a talebe olması evini Bediüzzaman’a kiralamasıyla başlar. Fitnat Anne, evini Bediüzzaman’a kiralanmadan bir hafta önce rüyasında Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) merkad-i şerifini (yattığı yeri) görmüştü. Dindarlara türlü zulümlerin edildiği o dönemde, insanlar Üstad’a ve talebelerine ev kiralamaktan korkuyordu. Fakat bu cesur kadın, rüyanın da etkisiyle hiç düşünmeden evini vermişti ona. Evinin üst katında Said Nursî Hazretleri, alt katında kendisi kalan Fitnat Hanım, Üstad’a ara sıra yemek götürü-

yordu. Zilinde hâlâ ‘Bediüzzaman Said Nursî’ yazan ve Üstad’ın vefat edeceği Şanlıurfa’ya gidene kadar 7 yıl ikamet ettiği bu hane, günümüzde bir müze gibi ziyaret ediliyor. Sadece eviyle değil şahsî çırpınışlarıyla da Nurun hizmetkârlarından olan Fitnat Anne, 27 Mayıs’ta kendi oğlu tarafından ‘Nurculuk propagandası yaptığı’ gerekçesiyle ihbar ediliyor. Isparta Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan bu cevval kadın, müdafaaları neticesinde beraat ediyor.

‘Şükran benim kerimemdir’ Emirdağ’da dünyaya gelir Şükran Çalışkan. Bediüzzaman ilçeye yerleştiğinde 6 yaşındadır. 7 yaşına geldiğinde annesini, 9 yaşında da annesinin vefatını bir türlü kabullenemeyen ablasını kaybeder. Daha o yaştayken Üstad’a her gün yemek götüren Şükran Anne’ye, ziyaretlerinden birinde kimin kızı olduğunu sorar Said Nursî Hazretleri. “Abdullah Çalışkan’ın kızıyım efendim.” cevabını alır. Annesinin adını sorar, annesinin adıyla birlikte onu kaybettiğini söyler küçük kız. Sonra yine soru-cevap şeklinde dört kardeş olduklarını ancak ablasının da vefatıyla üç kardeş kaldıklarını anlatır. “Çok mu üzüldün?” diye sorunca Üstad, minik

Şükran “Evet.” der. Ardından Üstad Hazretleri, kabristana gittiğini, vefatından dolayı annesine kızan ablasını validesiyle barıştırdığını anlatır. Bunu duyunca gözyaşlarına boğulan Şükran Anne, Bediüzzaman “Ağlamak yok!” dedikçe “Tamam efendim.” der ama daha çok ağlar. Üstad parmaklarıyla gözyaşlarını siler Şükran Çalışkan’ın. Talihsiz kadın, 14 yaşına geldiğinde, bu kez babasını kaybeder. Bunun üzerine Bediüzzaman, babalarının onun yerine vefat ettiğini ve artık Abdullah Çalışkan’ın ailesine kendisi bakacağını söyler. 16’sında amcaoğluyla evlenen Şükran Anne’nin düğün yemeğini de yine “Şükran benim kerimemdir (kız evlat).” diyen Üstad hazırlatır.

Gelinlik çeyiziyle Risale-i Nur ciltleyen Ulviye Anne Bediüzzaman, Risale-i Nur’ların yazılmasına, okunmasına ve çoğaltılmasına çok önem verirdi. Kadın-erkek, çoluk-çocuk evlerinde yasaklara rağmen mum ışığında Risale yazımına devam eden bir sürü yiğit vardı. Hanımlar, estetik konusunda daha hassas olmalı ki, Kastamonu’daki Nur talebelerinden Ulviye Anne, Nur’ların içi gibi dışı da güzel olsun diye gelinlik çeyizinden kumaşlarla süsler ciltleri. Üstad Hazretleri bu vakayı Kastamonu Lahikası’nda şöyle anlatır: “Hem latif, hem güzel, zarif bir hâdiseyi söyleyeceğim: Bu memlekette Risâle-i Nur’a erkeklerden ziyade fedakârane yapışan ihtiyare hanımlar ve ihtiyare hükmünde masume genç hanımlar, eski zaman sırmalı ve yaldızlı gelinlik cihazatının içinde kıymetdar parçaları Risâle-i Nur’un eczalarının cildleri üstüne çekip, bütün Risâleler altun yaldız ile cildlemiş gibi bir tarza girdi. Risâle-i Nur’un manen güzelliğine ve Husrev ve Tahirî ve Ali’lerin ve Hasan Âtıf ve Âsım gibi kardeşlerimizin yaldızlı yazılarının cemaline, cildi üstünde de şirin bir güzellik daha ilâve ettiler.”

Üstad’ın hapse düşen avukatı Bekir Berk’in annesinin mektubu Sevgili oğlum Bekir, Gözlerinden öper. Allah’tan uzun ömür ihsan etmesini dilerim. On gün kadar senin durumunu çocuklar söylemediler. Fethi’den mektup alınca hadiseye vakıf oldum. Namaz kılarken götürmüşler diye duyunca bilsen ne kadar sevindim! Zira ben seni bu ruhla büyütmüştüm. Allah’ın ipine sarılan necat bulur, evladım. Demek kaderde bunlar da varmış, ne yapalım. Allah elbette her şeyi iyi edecek. Belki hakikatleri senden öğrenecekler var; bunlar birer vesiledir. Sütüm sana helâl olsun. Yolun da açık olsun. Eğer müsaaden olursa ziyaretine geleceğim. Telefonla haber sal. Çok şükür, rahatsız değilim. Seni de merak etmiyorum. Çünkü ben seni Allah’a vermişim, O’na havale etmişim. Mareşal Çakmak hadisesinde nasıl metin idiysen, şimdi de ondan yüz derece metin olmanı istiyorum. Dâvân haktır ve Allah doğruların yardımcısıdır. Ben hepinize dua ediyorum. Elemin zevali lezzet olduğunu unutma. Tekrar selam ile gözlerinden öperim. Annen Fatma Berk


29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014

varlığın dili

Savunması sağlam bir mekân:

Rahim “Sizi basbayağı bir sudan yaratmadık mı? Sonra onu, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.” (Mürselât Sûresi, 20) “Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması sağlam bir karar yerine yerleştirdik.” (Mü’minûn Sûresi, 12) İnsanın yaratılışı ile ilgili yukarıdaki ayetler, embriyoloji alanına ait temel bilgiler içerir. Ayetlerdeki rahim bölgesini tarif eden “savunması sağlam bir karar yeri” ifadesi ise, günümüz tıp bilgisi ile daha iyi anlaşılan, önemli bir özelliğe işaret eder. (Doğrusunu Allah bilir.) Sperm ve yumurta hücrelerinin birleşmesi ile oluşan zigottan, trilyonlarca hücrenin uyum içinde çalıştığı, tam bir insan olana kadarki süreç anne rahminde geçer. Embriyonun 9 aylık bir sürede gelişimini tamamladığı bu yer -rahim- ayette de bildirildiği gibi ‘savunması sağlam’ bir mekândır. Ayetlerdeki ‘savunması sağlam’ olarak çevrilen ‘mekiynin’ ifadesi, “sarsılmaz, sağ-

lam, muhkem, güçlü, yerinden ayrılmayan, sağlamca yerine yerleşmiş” gibi anlamlar içerir. ‘Kararin’ kelimesi ise “yerleşme mekânı, kalma, sabitlik, sağlamlık, duraklama yeri” gibi manalara gelir. Bu kelimeler rahmin sağlam, korunaklı bir mekân olduğunu çok hikmetli bir şekilde tarif eder.

Yalıtılmış bir oda gibi Dış etkenlere, ışığa, sese karşı yalıtım sağlayan anne rahmi, öncelikle bebeği her türlü darbe ve baskıdan korur. Pelvis boşluğunda yer alan rahim, bu bölgenin kalın ve güçlü kemiklerle çevrelenmiş olmasından ötürü oldukça korunaklıdır. Rahim bölgesi, hamilelik sonuna kadar bebeğin ağırlığını taşımasını sağlayan, dışta güçlü kas duvarları, içte de ‘endometrium’ denilen katmanla kaplıdır. Bu güçlü kaslardan oluşan yapı, bebeğin büyümesi ve gelişimi için son derece elverişli bir yapıya sahiptir. Hamilelik döneminde bölgedeki kemikleri birbirine bağlayan bağlar

da kalınlaşır ve uzar. Sağlam pelvis kemikleri ile rahmin üst kısmına yapışık halde olan bağlar, rahme sağlam ve sabit yapı kazandırır. Embriyo; gelişimi sırasında ihtiyacı olan ısı, su, oksijen ve beslenme kaynağına da sahip. Anne rahmi, hamilelik döneminde, sağlamlığını artıracak çok sayıda değişikliğe uğrar. İçerdiği kas, bağ ve elastik dokularla birlikte kan damarları ve sinirler de miktar olarak artış gösterir. Böylece rahmin zarar görmeden ağırlığının 20 katına çıkması, kapasitesinin bin kat artması mümkün olur. Rahme destek veren fallop tüpleri, yumurtalıklar ve diğer bağ dokuları da tümüyle genişleyerek, esneklik kazanır. Rahmin

değişim süreci, embriyo yüzlerce kat büyüyüp sağlıklı bir bebek olduktan sonra da devam eder. Bu sefer bebeğin rahimden sağlıklı bir şekilde çıkmasına imkân sağlayacak şekilde yapısı değişir. Kur’an’da ‘embriyoloji’ alanı ile ilgili verilen bilgilerin tümü, günümüz tıbbı ile tam bir uyum içindedir. Her biri ileri teknoloji düzeyi neticesinde ortaya çıkan bu bilgiler, Kur’an’ın tüm ilimlerin sahibi, her şeyin Yaratıcısı Yüce Rabb’imizin vahyi olduğunun en açık kanıtlarındandır. Yüzyıllar öncesinden bilim dünyasına ışık tutacak bilgilerle dolu Kur’an-ı Kerim’de insana şöyle bildirilir: “Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.” (Câsiye Sûresi, 4)

KOPENHAG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

GÖTEBORG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

OSLO

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

29.01.2014 30.01.2014 31.01.2014 01.02.2014 02.02.2014 03.02.2014 04.02.2014

05:55 05:53 05:52 05:50 05:49 05:47 05:46

14:16 14:18 14:20 14:21 14:23 14:25 14:26

29.01.2014 30.01.2014 31.01.2014 01.02.2014 02.02.2014 03.02.2014 04.02.2014

05:58 05:57 05:55 05:54 05:52 05:50 05:49

14:09 14:11 14:13 14:15 14:17 14:18 14:20

29.01.2014 30.01.2014 31.01.2014 01.02.2014 02.02.2014 03.02.2014 04.02.2014

06:05 06:03 06:01 06:00 05:58 05:56 05:54

14:03 14:05 14:07 14:09 14:11 14:13 14:15

ODENSE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

STOCKHOLM

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

HELSİNKİ

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

29.01.2014 30.01.2014 31.01.2014 01.02.2014 02.02.2014 03.02.2014 04.02.2014

06:03 06:02 06:00 05:59 05:57 05:56 05:54

14:27 14:28 14:30 14:31 14:33 14:35 14:36

18:13 18:15 18:17 18:19 18:21 18:23 18:26

29.01.2014 30.01.2014 31.01.2014 01.02.2014 02.02.2014 03.02.2014 04.02.2014

05:35 05:34 05:32 05:30 05:29 05:27 05:25

13:37 13:39 13:41 13:43 13:45 13:47 13:49

29.01.2014 30.01.2014 31.01.2014 01.02.2014 02.02.2014 03.02.2014 04.02.2014

06:08 06:07 06:05 06:03 06:01 05:59 05:57

14:05 14:07 14:09 14:11 14:13 14:15 14:17

AARHUS

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

DRAMMEN

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

TAMPERE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

29.01.2014 30.01.2014 31.01.2014 01.02.2014 02.02.2014 03.02.2014 04.02.2014

06:05 06:03 06:02 06:00 05:59 05:57 05:55

14:24 14:26 14:27 14:29 14:31 14:32 14:34

29.01.2014 30.01.2014 31.01.2014 01.02.2014 02.02.2014 03.02.2014 04.02.2014

06:07 06:05 06:04 06:02 06:00 05:58 05:56

14:06 14:08 14:10 14:12 14:14 14:16 14:18

29.01.2014 30.01.2014 31.01.2014 01.02.2014 02.02.2014 03.02.2014 04.02.2014

06:14 06:12 06:10 06:08 06:06 06:04 06:02

14:03 14:05 14:07 14:09 14:11 14:13 14:15

08:04 12:30 08:03 12:30 08:01 12:30 07:59 12:30 07:57 12:30 07:55 12:31 07:53 12:31

08:12 12:39 08:10 12:39 08:08 12:39 08:07 12:39 08:05 12:39 08:03 12:39 08:01 12:39

08:16 12:39 08:14 12:40 08:13 12:40 08:11 12:40 08:09 12:40 08:07 12:40 08:05 12:40

16:43 16:45 16:47 16:49 16:51 16:53 16:56

16:53 16:55 16:57 16:59 17:01 17:03 17:06

16:50 16:52 16:55 16:57 16:59 17:01 17:03

18:03 18:05 18:07 18:09 18:11 18:13 18:16

18:10 18:12 18:15 18:17 18:19 18:21 18:23

08:16 12:32 08:14 12:32 08:12 12:32 08:10 12:33 08:08 12:33 08:06 12:33 08:04 12:33

08:01 07:59 07:56 07:54 07:52 07:50 07:47

08:34 08:32 08:30 08:28 08:25 08:23 08:21

12:08 12:08 12:08 12:08 12:09 12:09 12:09

12:39 12:39 12:40 12:40 12:40 12:40 12:40

16:36 16:38 16:40 16:43 16:45 16:47 16:50

16:03 16:05 16:08 16:10 16:13 16:15 16:18

16:32 16:34 16:37 16:39 16:42 16:45 16:47

17:56 17:58 18:00 18:03 18:05 18:07 18:10

17:23 17:25 17:28 17:30 17:33 17:35 17:38

17:52 17:54 17:57 17:59 18:02 18:05 18:07

08:33 08:31 08:29 08:26 08:24 08:22 08:19

08:38 08:36 08:33 08:31 08:29 08:26 08:24

12:37 12:37 12:37 12:37 12:38 12:38 12:38

12:40 12:40 12:41 12:41 12:41 12:41 12:41

08:51 12:45 08:49 12:45 08:46 12:45 08:44 12:45 08:41 12:46 08:38 12:46 08:36 12:46

16:29 16:31 16:34 16:36 16:39 16:42 16:44

16:30 16:33 16:36 16:38 16:41 16:44 16:46

16:27 16:29 16:32 16:35 16:38 16:41 16:44

17:49 17:51 17:54 17:56 17:59 18:02 18:04

17:50 17:53 17:56 17:58 18:01 18:04 18:06

17:47 17:49 17:52 17:55 17:58 18:01 18:04


29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014

Uykuda benden habersiz neler oluyor? ZEYNEP KAÇMAZ

“D

eli yatarım, gözümü açtığımda yorgan da yastık da başka yerdedir.” Çoğumuz bu cümleyi sıklıkla kullanır yahut duyarız. Bu sözlerle, uyurken çok hareketli olduğumuzu itiraf ederiz. Ancak biri, bizim uyurken konuştuğumuzu, dişlerimizi gıcırdattığımızı, kısaca yaptığımız bütün bilinçsiz davranışları söylese inanmaz, genelde inkâr ederiz. Yanımızdakiler bu durumumuzu ispat etmek için belge gösteremese de maalesef bazılarımız uyku esnasında hareket bozuklukları sergileyebiliyor. Bunların bır kısmı nörolojik sebeplerden kaynaklansa da çoğunluğu psikolojik kökenli. Biz de uyku sürecinde en sık görülen hareket bozukluklarını ele alıp tedavi yöntemlerini araştırdık. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Nöroloji Uzmanı Dr. Meltem Hale Alpsan Gökmen bu hususta bize yardımcı oldu. z.kacmaz@zaman.com.tr

Tırtılın sonu pırpır… 13 bölümden oluşan upuzun renkli bir gövdemiz var. Bilmem duymayanınız var mı, büyüdüğümüzde kelebek oluruz biz. Kelebek olma zamanımız geldiğinde pupa ya da krizalit adı verilen bir kozaya gireriz. Bu kozada birkaç gün kaldıktan sonra ıslak kanatları olan bir kelebeğe dönüşürüz. 1-2 saat sonra da normal bir kelebek oluruz. Hayata geldiğimiz ilk günlerde iştahımız öyle açıktır ki! Etrafta kemirilmemiş dut yaprağı bırakmayız. Hatta kelebek olana kadar ilk ağırlığımızın 10 bin katına ulaşırız. Bakmayın öyle ufak tefek

durduğumuza! Vücudumuzda 2 bin civarında kas var. İçimizdeki bazı yetenekli arkadaşlarımız özel sesler çıkararak karıncalarla iletişim kurar. Tehlike anında bu sesler sayesinde karıncalardan yardım alır. Onların bu yardımı karşılıksız kalır mı? Biz de vücudumuzdan çıkardığımız bir sıvı ile karıncaları besler, onlarla kardeş kardeş geçiniriz. Bu dostluğumuz size örnek olsun diyeyim, satırlarıma burada son vereyim… Hoşçakalın.

UYKUDA KONUŞMA: Aşırı yorgunluk, yoğun stres, kullanılan ilaçlar, ateş ve psikiyatrik hastalıklar uykuda konuşmaya sebebiyet verebiliyor. Çocuklar, gün içerisinde yaşadıkları bazı olaylar (arkadaşlarıyla kavga vs.) sonucunda bazen stresli olarak uyuyabiliyor ve derin uyku yani rüyasız uyku sırasında konuşuyorlar. Konuşmaları da o gün yaşadıklarıyla ilgili oluyor. Yetişkinler ise rüya döneminde konuşuyor. Bu sebeple konuşmaları, günlük yaşantılarındaki olaylar üzerine değil, rüyalarında gördükleriyle alakalı oluyor. Uykuda konuşma, genellikle 30 saniyeden az sürüyor. Bu durum bazılarında gece boyunca birçok kez tekrarlanabiliyor. İnsan, konuştuğunun farkında olmuyor. Genellikle kısık sesle mırıldanıyor, bazen de birisiyle sohbet eder gibi konuşabiliyor.


29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014

GECE KÂBUSLARI Kâbus görmek, stresli durumlarda ortaya çıkan bir reaksiyon. Kâbus sırasında kişi, yoğun bir korkuya kapılıyor, kalp ritmi hızlanıyor. Bazen de terliyor yahut ağlayıp bağırabiliyor. Psikiyatristlere göre kişi, kabus görerek yaşadığı travmatik olayları aşmaya çalışıyor. Ancak bu kâbuslar sık görülüyor yahut içerikleri aynı ise doktora başvurulmalı. Çünkü ‘kâbus bozukluğu’ ya da ‘uyku anksiyete bozukluğu’ gibi durumlar söz konusu olabiliyor. İlaç veya terapi yöntemleriyle uyku düzeni sağlanabiliyor. Kişinin kendisi de uykuya dalmadan önce bitkisel içeceklerle daha rahat uyuyabiliyor.

UYURGEZERLİK: Uyurgezer olan biri, uyurken ayağa kalkıyor, gözleri anlamsız anlamsız bakıyor, evin içinde dolaşıyor, kapıları veya ışıkları açıp kapayabiliyor. Sabah olunca da gece ne yaptığını hatırlamıyor. Uyurgezerlik, kimi zaman aynı gece birkaç kez görülebileceği gibi bazen de birkaç gecede bir yaşanıyor. Genellikle uykuya daldıktan hemen sonra ortaya çıkıyor. Bu evre kişinin rüya görmediği, derin uyku evresidir ve kaslar yürümeye imkân verecek şekildedir. Bu uyku davranış bozukluğunda, düzensiz uyku saatleri, stres, ateşli hastalıklar gibi faktörler etkili. Ancak genetik özelliğe de sahip. Genellikle 3-7 yaş arası çocuklar ve uykusuzluk çeken kişilerde daha fazla uyurgezerlik görülüyor. Ara sıra ve zararsız olan uyurgezerlik bir sorun teşkil etmiyor. Ancak çok sık olursa, tehlikeli davranışlar veya yaralanmalar başladıysa doktora başvurulmalı. Genellikle çocuklarda görülen uyurgezerlik, beyin olgunlaşmasını tamamladığı için yetişkinlikte kendiliğinden ortadan kayboluyor. Yetişkinlerde de uyku düzeni sağlandığında bu durum tedavi gerektirmeden genellikle geçiyor. Ayrıca uyumadan önce kitap okumak, bulmaca çözmek, ılık bir duş almak, gevşetici hafif egzersizler yapmak veya stresle mücadele etmek de uyurgezerliğin önlenmesine katkı sağlıyor. Çocukta uyurgezerlik problemi varsa çocuğu endişelendiren, stresli görünmesine yol açan husus hakkında konuşulabilir. Diğer taraftan uyurgezerler, uyandırılmamalı, yavaşça yatağına doğru yönlendirilmeli. Uyandırmak gerekiyorsa da seslenilmeli, asla sarsılmamalı.

Fatih Sultan Mehmed Han’ın Türbesi İstanbul’un fethiyle bin yıllık Bizans İmparatorluğu’na son veren Fatih Sultan Mehmed Han, yedinci Osmanlı padişahı. Çağ açıp çağ kapatan büyük Fatih, iki defa tahta geçen üç padişahtan biri. İlk olarak 12 yaşında tahta geçmiş ise de bir yıl kadar sonra yerini tekrar babasına bıraktı. Babası Sultan İkinci Murad’ın 1451 yılında ölümü üzerine 19 yaşında iken tekrar padişah oldu. 1453 Mayıs ayının 29. günü İstanbul’u alarak, 1000 yıl kadar süren Orta Çağ’a son verdi. İslâm’ın doğuşundan beri devam eden bir hülyayı gerçekleştirerek Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) müjdelediği ‘İstanbul fatihi kumandan’ rütbesine erişti. Fetihten hemen sonra Ayasofya Kilisesi’ni camiye çevirerek bir minare yaptırdı. Fatih Camii, Yedikule Camii, Kireç İskelesi Camii, Şehremini Camii

ve Rumelihisarı, Fatih’in Türklere bıraktığı yadigârların en kıymetlilerinden.

On köşeli türbe 31 yıldan fazla hükümdarlık yaparak irili ufaklı 17 devleti hâkimiyeti altına aldı. 1481 yılında 300 bin kişilik muazzam bir ordunun başında Doğu seferine çıkarken Gebze yakınlarında vefat etti. Türbesi, Fatih Camii’nin avlusunda, kıble duvarının önünde. Bugünkü yapı, 1766 depreminden sonra harap olan ilk türbe yerine Sultan Üçüncü Mustafa tarafından yaptırıldı. On köşeli bir plâna göre yapılan türbenin üzerini tek kubbe örtüyor. Giriş kısmında, kapı üstündeki oldukça geniş saçağı taşıyan iki sütunlu bir sundurması var. Türbede sadece Fatih Sultan Mehmed’in gümüş parmaklık içindeki büyük sandukası yer alıyor.

Muhayrık (ra) Medîne-i Münevvere’de Muhayrık isminde ilim, fazîlet ve servet sahibi bir Yahûdî vardı. Resûlullâh Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), semavî kitaplarda bildirilen âhir zaman peygamberi olduğuna inanmış idi. Fakat birdenbire dindaşlarından ayrılıp da Müslüman olduğunu açıklayamıyordu. Uhud Harbi günü Yahûdî reîslerinin yanına gidip, “Semavî kitaplara göre bugün Uhud’da cenk ve cihâd eden zatın Âhir Zaman Nebisi olduğunda şüphe yoktur. Ona yardım etmek üzerimize farzdır.” deyince onlar, “Bugün cumartesi günüdür. Biz bir işe yapışamayız. Muharebeye nasıl gidelim?” demişler. Muhayrık, “Onun dini cumartesi hükmünü kaldırdı. Kalkınız gidelim, o Nebiyy-i Zîşân’a yardım edelim.” demişse de dinlememişler. O da

dayanamayıp kılıcını yanına almış ve akrabalarından birisine, “Eğer bugün öldürülürsem, bütün mallarım Muhammed’indir. O, onlar hakkında, Allah’ın kendisine bildirdiği şekilde, dilediğini yapar.” diyerek vasiyet etti ve Müslüman olduğunu ilân ederek Uhud’a, Peygamberimiz’in huzuruna geldi. “Ya Resûlallah! Eğer ben şehit olursam bütün mallarımı cihad işlerine sarf et.” diye vasiyet etti. Sonra merdâne cenk ederek şehîd olup cennete gitti. İşte onun hakkında Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), “Muhayrık Yahûdî milletinin en hayırlısıdır.” buyurdu ve ondan kalan yedi hurma bahçesini teslim alıp vakfetti. Peygamberimiz Aleyhisselâm’ın Medine’deki vakıfları umûmiyetle Muhayrık’ın mallarındandır.

Hekimoğlu İsmail

Yağmurun şükrünü eda ettik mi? Bediüzzaman Hazretleri, Emirdağ Lahikası’nda buyurmuş ki: “Denizin dibindeki balıklar dahi günahkâr ve zalimlerden şekva ediyorlar ki, ‘onların yüzünden yağmur kesilir, hatta bizim de nafakamız azalır.’ derler. Bu zamanlarda öyle günahlar, zulümler oluyor ki, rahmet istemeye yüzümüz kalmıyor…” Mesela Mısır’da kuraklık olunca Niyazi Mısrî’yi yağmur duasına davet etmişler. O da yağmur duasına çıkmamış; kalkmış, bulunduğu şehirden başka bir şehre gitmiş. Sonra dönüp gelince sormuşlar: “Neden yağmur duasına çıkmadınız?” Cevaben demiş ki: “Rahmet, rahmete layık olanların üzerine yağar. Herhalde bu şehirde bir günahkâr var ki yağmur yağmıyor. Acaba o günahkâr ben miyim diye kalkıp gittim…” Bu kış beklenen yağmurlar yağmıyor.

Yağmurun yağmamasıyla Allah, “Bana yalvarın!” diyor. “Dua edin…” Yağmur yağar veya yağmaz amma dua, imanın alametidir. Dua eden bilir ki, “Benim bu duamı bir duyan var.” Her hadisede Allah’ın nizamını, hâkimiyetini görmek lazım... Kitab-ı kâinatı okumak lazım. “Nasıl olsa kış geliyor, yağmur yağar…” İşte yağmadı. Akla gelecek ilk şey, Allah! Yağan yağmurlar durmasaydı her şey çürüyüp gidecekti. Yağmurlar damla damla değil de oluktan boşanırcasına yağsaydı, her şeyi seller götürecekti. Hiç yağmur yağmasaydı ne büyük felaket… Göklerin dizginini elinde tutan Rabb’imiz, yağmurdaki üç felaketten bizi koruyup, yağmuru rahmet olarak gönderiyor. Amma bu kış yağmurlar az… İlim adamlarının pek çoğu bir halka, bir de yağmura bakmış; “Ey Rabb’imiz, affedici,

bağışlayıcı Sensin. Sensin başımıza taş değil de rahmet yağdıran.” demişler. Şükür, nimeti artırır. Şükürsüzlük de nimeti azaltır. Yağmur bol bol yağdığında acaba şükrettik mi? Bakınız, göklerde uçakla gezen insan, canlı bir yaprak dahi yapamıyor. Suyu yaratmak, buharları belli bir yerde tutmak, onu susuzların imdadına sevk etmek, sadece ve sadece Rezzak-ı Kerim’in işidir. Tuzlu denizlerden çıkan tuzsuz buharlar, gökyüzünü pamuk tarlasına çevirir. Bunlardan yağmur yağar, kar yağar, dolu yağar… Bunların hepsi birer mucizedir. Tabii her şey görene; köre ne? Yani düşünüyorum da, bir arkadaş ucuzundan bir kalem hediye etse mahcubiyetimizden iki kat oluyoruz. Teşekkür üstüne teşekkür… Amma bir de o kalemi alıp, “Aman bu da ne…” deyip, bir kenara atsak,

bir daha ne o arkadaş gelir, ne de hediye getirir. Galiba biz yağmura böyle davrandık… Allah bize çok yağmurlar yağdırdı; şükrettik mi? Mesela yağmuru seyredip, “Hey Rabb’im! Bu ne kudret! Denizleri göklere çıkaran, bulutları yerlere indiren, kara toprağı renk renk, desen desen dirilten, bostanları kazan yapıp, bize çeşit çeşit yemekler pişiren Sensin. Sen ki bizi bizden fazla düşünensin. Koruyup gözetensin. Şu yağmurun damlaları adedince şükürler olsun…” dedik mi? Üstad “Şükr-ü mutlak!” diyor. Yani her nimeti doğrudan doğruya dest-i kudretin yadigârı ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetin hediyesi bilmek… Allah yağmurları kesti. Biz de döndük “Allah!” dedik. O neylerse güzel eyler…


kursu@

BU SAYFA, M.


HAFTANIN DUASI

SÖZÜN ÖZÜ

Hakkı-hakîkati, selim ve sâlim aklı ve apaçık beyanı her zaman yol arkadaşlarımız eyle.. ulu katındaki ulvî sırların perdesini bizim için de aralayıver.. ne olur, gözlerimizin nuru muhlis ve muhlas kullarına gösterdiğin güzellikleri bize de göster… rahmet hazinelerini bizim için de aç, aç ve bizi bırakma başkalarına muhtaç! Âmin.

Bu farklılığı bir tasannu şeklinde yorumlamak, yanlış; yanlış olduğu kadar da bu tavrın gerekliliğini anlayamama demektir. Özellikle İslâm’a hizmetle alâkalı işlerde bulunanlar vakar ve ciddiyetlerini muhafaza etmelidirler. Aksi takdirde hesabı verilemeyecek yanlışlıklara düşülebilir.

Abdullah Aymaz

Gurbetteki öğretmenler

tebliğden önde gelir Olumlu ve müspet davranışların, temsil mevkiinde bulunan insanlar tarafından ortaya konulması, o işin müessiriyeti açısından çok önemlidir. Yani bir insan namazı anlatıyorsa öyle bir namaz kılmalı ki, dışarıdan ona bakanlar, “Bu zatın hiçbir şeyi olmasa, sadece şu namazı, onun hak çizgide olduğunu gösterir.” demelidirler. Tabiî o, namazını öyle kılması gerektiği için öyle kılacak, öyle desinler diye değil. Öyle ki onu böyle bir namazda görenler tam inanmasalar da onun bu namazının büyüsüyle inanmalıdırlar. Evet, temsilde hep önde yürümek gerektir. İnsanlar için “üsve-i hasene” olan Nebiler Serveri, başına gelen türlü türlü belâ ve musibetlere karşı takındığı tavrında, tebliğinin yanında temsilde de en iyi ve kusursuz bir örnekti. Meselâ bir defasında O (sallallâhu aleyhi ve sellem) istirahate çekildiği bir gece, sabaha kadar dönüp durmuş ama bir türlü uyuyamamıştı. Evet, sağına soluna dönüyor, “uf”layıp duruyor ve âdeta ızdıraptan iki büklüm oluyordu. Sabah olunca hanımı O’na (aleyhi ekmelüttehâyâ) sordu: “Yâ Resûlallah, bu gece rahatsız mıydınız? Çok ızdırap çektiniz.” Allah Resûlü’nün cevabı şu oldu: “Yatağımı hazırlarken, yere düşmüş bir hurma buldum. Onu ağzıma koydum. Fakat sonra aklıma geldi ki, bizim evde bazen sadaka ve zekât hurmaları da bulunuyor. Ya bu hurma, onlardan idiyse! İşte sabaha kadar bunu düşündüm, bunun ızdırabıyla sağa sola dönüp durdum ve bir türlü gözüme uyku girmedi.” (Ahmed İbn Hanbel)

O (sav), Fevkalâde Hassastı Evet, sadaka ve zekât O’na haramdı. Ancak bu hurma, kendine ait hediye hurmalardan da olabilirdi. Hatta bu ihtimal, diğer ihtimalden daha kuvvetliydi. Çünkü O’nun hanesinde, sadaka veya zekât malları kat’iyen gecelemezdi, geldiği gibi dağıtılırdı. Şimdi şüphenin böyle en küçüğüne karşı bu ölçüde hassas davranan ve hayatını hep bu hassasiyet içinde sürdüren birinin, kesin haram olan bir işe yanaşması mümkün müdür? Evet, O, en küçük şüpheli bir şeyle dahi ruh dünyasını kirletmeme mevzuunda fevkalâde hassastı. O, bir başka sefer mihrapta namaza duracağı esnada –O’na canlar kurban!– aklına birden bir şey geliyor ve hemen kendi hücrelerine çekiliyorlar. Hücre-i saadetlerine soluk soluğa giriyor; yapacağını yapıyor sonra da namaz için tekrar geriye dönüyor. Daha sonra durumu şöyle izah ediyor: “Ben namaza dururken evde fakirler için dağıtılacak bir şey vardı. Onu dağıtmadan namaza durursam kalbimi meşgul edeceğinden korktum. Sonra eve gidip Âişe’ye onu hemen verilecek yerlere vermesini söyledim. (Belli bir

sorumluluktan sıyrılarak gelip öylece namaza durmayı arzu ettim.)” (Buhârî) Evet, herhangi biri Efendimiz’in sadece cömertliğine, infak mevzuundaki hassasiyetine ve dünya karşısındaki tavrına baksa kendi kendine, “Bu Zât’ın hiçbir şeyi alınmasa bile şu tavrı ve duruşu alınabilir!” diyecektir. Efendimiz’in haccını ve orucunu da bu çerçevede ele alıp aynı değerlendirmeyi yapmak mümkündür. Meselâ, oruç konusunda kendileri visal yapıyor fakat başka birisi visal yapmaya kalkınca ona dayanamayacağını söylüyordu. O, kendine has konsantrasyonu ile o durumu atlatıyor ve Allah’ın kendisini yedirip içirdiğinden bahsediyordu. Aslında Efendimiz o konsantrasyonun ve o câzibedâr güzelliklerin engin iklimi içinde cismaniyete ve bedene ait şeyleri âdeta duymaz hâle geliyordu. Bunlar O’nun için ne olacak ki! Günümüzde Uzakdoğu toplumlarında bahis mevzuu olan, bir kısım ruhî terbiye ile belli ölçüde aç ve susuz durulabiliyor. Ne var ki Allah Resûlü bunu bir ibadet neşvesi içinde yaşıyordu ki, bütün bunlar Allah’ın her şeyin en mükemmelini ortaya koymada O’nu örnek yarattığını göstermektedir. Evet, Allah (celle celâluhu), ölüm gelip çatıncaya kadar O’nun sürekli kullukta bulunmasını istiyordu ve öyle de oldu.

Musibetlere Karşı Temsil Duruşu Nebiler Serveri’nin temsil gücü ve duruşu, başına gelen belâ ve musibetlerde de en bariz bir şekilde kendini gösterirdi. Evet, Allah Resûlü çok defa belâların en büyüğüne maruz kalıyordu; kalıyordu zira bu, ilâhî ahlâk ve ilâhî âdetin bir neticesiydi. O, “İnsanların belâya en çok dûçâr olanları, nebiler (Bazı rivayetlerde nebilerden sonra salihler, bazı zayıf rivayetlerde ise nebilerden sonra evliya denmektedir) daha sonra da derecesine göre başkaları gelir.” (Tirmizî) buyurarak işte bu hakikati dile getirir. Bu demektir ki insan, ne kadar zirvede ise o kadar çok musibete maruz kalır. Soğuk, kar, fırtına ve tipi ilk defa zirveleri tuttuğu gibi, sıkıntı ve ızdıraplar da en başta zirve insanları vurur. Eğer belâ bir yerden kalkmamaya karar vermişse, bu zirve insanların karar kıldığı yerden kalkmaz ve dolayısıyla bu yüce kâmetlerin bir yanında sürekli kış yaşanır durur. Zirveye yakın olan yerler ise onlar da değişik mevsimlerde hem o kardan, hem doludan, hem de dumandan nasiplerini alırlar. Önce konuyu böyle anlamak gerekir; gerekir, zira bu İlâhî bir âdettir. Çünkü öyle olmasa, önlerindeki temsil konumunda bulunan bu zatlara gözünü dikip bakan kimselerin, “Maşaallah keyfi yerinde!” gibi sözler söylemeleri de ihtimal dâhilindedir.

Söz verdiğim üzere, Hayrettin Hoca’mızın yazdığı şiirin yer aldığı, 23 Kasım 2008 tarihinde Zaman’da yayımlanan “24 Kasım Öğretmenler Günü” başlıklı yazımı aynen köşeme alıyorum: Öğretmenler Günü’nde elbette bütün öğretmenleri, öğretmenlerimizi, Anadolu’nun gülen yüzünü dünyaya tanıtan, yüz akımız, eğitime adanmış, fedakâr, cefakâr eğitim gönüllülerini hatırlamamız gerekir. Onlar hayat cevherimizin ve saf güzelliğin temsilcisi masum Sadece Romanya’ya evlatlarımızın ruh mimarları gidip de olan hârika sanatkârlardır. Onlar dönmeyen eğitim mermere sûret vermeye çalışan gönüllülerimizden pek heykeltıraş veya altına, elmasa çok ismi bir yazımızda şekil vermeye gayret eden sanatkârlardan çok daha mühim saymıştık. Yine de ustalarımızdır. biz hemen aklımıza Prof. Dr. Hayrettin Karagelen Yâsin Çalkım, man Hoca’mızın, Avustralya’da Abdullah Güven bulunduğu zaman orada karşılaştığı Türk okullarının öğret(ki daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz menlerinin şahsında gurbetteki bütün öğretmenlerimiz için gibi bu Abdullah yazdığı şiiri, Öğretmenler Günü Yâsin’in kabrine gitmiş münasebetiyle takdim ediyorum ve şehitlik mesajını Öğretmen dervişler çağdaş dervişler almıştı. Kılıçsız cihaddır yaptığı işler Melekler tebrikekoşup gelmişler Allah yolu deyip koşan dervişler *** Allah’ın nurunu taşımak için Birer ampul gibi ışımak için Muhtacın başını kaşımak için Dumanlı dağları aşan dervişler *** Allah rızasını önceye alan Karaya, denize, havaya dalan Her gittiği yerde bir rehber olan Bir hizmet aşkıylacoşan dervişler *** Şehiddir ölenler, gazi yaşayan Yapıp ettikleri övgüye şayan Küçükleri seven büyüğü sayan Hak ediyor şeref ve şan dervişler *** Ne vatan hasreti ne evlat ne eş Bütün insanları bilmişler kardeş Aydınlık kaynağı bir cömert güneş İbadette daim, her an dervişler *** Allah’ın nurunu söner mi sandın Mümini yolundan döner mi sandın Bâtıl gelip hakkı yener mi sandın Allah’ın nuruyla bakan dervişler Avustralya, 24 Nisan 2002 Sadece Romanya’ya gidip de dönmeyen eğitim gönüllülerimizden pek çok ismi bir yazımızda saymıştık. Yine de biz hemen aklımıza gelen Yâsin Çalkım, Abdullah Güven (ki daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi bu Abdullah Yâsin’in kabrine gitmiş ve şehitlik mesajını almıştı. Onun için Yâsin’in mezarının yanına gömüldü), Adem Tatlı, Erkan Çağıl, Ali Aytekin, Mustafa Doğan, Bilal Kaya, Ramazan Güner, Hüseyin Demirtaş, Cengiz Taştan, Erdal Kirman, Ubeyde Türkyılmaz ve hatırlayamadığımız merhumlara, şehitlere Cenab-ı Erhamürrâhimin’den rahmetler diliyoruz.


Çocuk 29 OCAKYeni - 4Bahar ŞUBAT 2014 15 Faaliyet

1

KÂĞIT HELVA

Ahmet Şahin

2

3 4

Malzemeler: 1 2

Korkulması gereken en büyük hak, kul hakkıdır! Soru: Camide namazı kıldıktan sonra avluya çıkıyor, bekleyen cenazenin namazına iştirak ediyoruz. Ancak biz cenaze namazını kıldıktan sonra ötelerde bekleyen bir kısım insanlar, omuza alınıp götürülen cenazeyi alkışlıyor, bir bakıma cenazeyi alkışla gönderiyorlar. Sanki cenazenin gidişine seviniyor da alkış tutuyorlar gibi geliyor bize. Biz de bu gibi tavırlardan sıkılıyoruz adeta. Bu konularda bilgi verebilir misiniz? Ölülerimize karşı son görevlerimizi yerine getirirken nelere dikkat etmeli, nasıl bir saygı ve hürmet içinde cenazelerimizi takip etmeli, onlara ait görevlerimizi nasıl eksiksiz yerine getirmiş olmalıyız? Cevap: Ölen insan her türlü hayra muhtaç hale gelmiş demektir. Arkasından gönderilecek en küçük sevaba bile ihtiyacı vardır artık. Bundan dolayı en başta cenaze namazına iştirak etmek, hem komşuluk hakkını yerine getirmek olur, hem de son yolculuğunda gereken vefa ve saygımızı göstermiş sayılırız. Ancak cenazeye arkasından alkış tutmak, sloganlarla taşkınlıklar yaparak göndermek sevap getiren amellerden sayılmaz. Çünkü İslam’da cenaze alkışlamak diye sevap getiren bir amel yoktur. Cenazeyi arkasından takip edenler, tekbir dahi almadan, Ancak üç gün geçtiği halde derin bir tefekkürle takip etmeleri gerekir, diye uyarılar tekrar tekrar taziyede var kitaplarımızda. bulunmak, ailenin ölüm Çünkü cenazeyi görenlerin acısını tazelemek gibi bir tam bir tefekküre dalmaları gerahatsızlığa da sebep olur. rekiyor. Önünde giden cenaze Bu sebeple taziye için üç dahi düşündüremiyorsa bu insanı, hangi ibretli olay dügün müddet konmuştur. şündürecektir bu gafil adamı? Sadece uzakta olanların Ayrıca cenazeyi definden mazeretleri sebebiyle üç sonra geçen üç gün, taziye günden sonra da taziyede günüdür. Cenaze sahibi ister bulunabilecekleri ifade bir mescidde, isterse evinin münasip olan bir yerinde edilmiştir. taziyeleri kabul edip eş dostla üzüntüsünü paylaşır, merhuma dualar eder, sevaplar gönderirler. Ancak üç gün geçtiği halde tekrar tekrar taziyede bulunmak, ailenin ölüm acısını tazelemek gibi bir rahatsızlığa da sebep olur. Bu sebeple taziye için üç gün müddet konmuştur. Sadece uzakta olanların mazeretleri sebebiyle üç günden sonra da taziyede bulunabilecekleri ifade edilmiştir. Bu taziye günlerinde merhum için yapılacak en önemli hizmet ve himmet, borçlarının bulunup bulunmadığını araştırıp tespit etmek olmalıdır. Üzerinde kul hakkı varsa geç kalmadan ödeyerek büyük vebalden kurtarmak gerekmektedir. Çünkü kul hakkı başka haklara benzememektedir. Ölen insan şehid de olsa kul hakkını ödemedikten sonra şehitlik makamına erişememektedir! Bu sebeple mirasçılar, cenazenin kimlere borcu varsa, kimin hakkı üzerinde kalmışsa sorup öğrenerek hak sahipleriyle mutlaka helalleşmeyi sağlamalıdırlar. Ölmüşlerimizin üzerinde kalan kul hakları, o kadar önemlidir ki, Efendimiz (sas) Hazretleri cenazenin borcu olup olmadığını soruyor, borcu var denirse kendisi namazını kıldırmıyordu. Bunu öğrenen cemaat ise heyecanlanarak hemen aralarında topladıkları yardımlarıyla merhumun borçlarını orada ödüyor, bundan sonra Efendimiz namazını kıldırıyordu. Böylece cenazeyi, kul hakkı yükünden kurtararak borçsuz şekilde gitmesini sağlıyorlardı o günkü cenaze cemaati. Bundan dolayı, taziye günleri geçmeden merhumun mirasçılarına düşen en acil hizmet, ölen yakınlarını kul hakkı yükünden kurtarmak olduğu ifade edilmiştir. Zira kul hakkıyla gidenlerin vardığı yerde rahat etmeleri mümkün değildir. Önce kazandığı tüm sevaplarını verecek hak sahiplerine. Yetişmezse hak sahibinin tüm günahlarını yüklenecek, böylece hadisin ifadesiyle (Allah korusun) tam bir müflis durumuna düşecektir orada. İşte taziye günlerinde kul hakkının bu öneminin unutulmaması gerekmektedir. Şayet, ölülerini kabir azabından kurtaran vefalı dirilerden olmak istiyorsa bu mirasçı tabii?

5

3 4 5

Kâğıttan yumurtalık yapalım

Rulo kâğıt Makas Yapıştırıcı Haşlanmış yumurta Değişik renklerde fon kâğıdı

S

evgili arkadaşlarım bu hafta nasılsınız? Duydum ki aranızda yumurta sevmeyen arkadaşlarım varmış üzüldüm, o ne faydalı ne besleyici bir yiyecektir halbuki. Neyse ben de yumurtayı sevimli göstermek, sırf sevmeyen arkadaşlarıma yedirebilmek için çiçek yumurtalık yaptım. Yalnız bu yumurtalığı sadece yapmak olmaz bir de kullanmak gerekir. Bu yüzden yaptığınız zaman kullanmayı da unutmayın olur mu? En azından yumurtayı seven arkadaşlarınıza yapıp hediye edin, hoşça kalın.

Önce tuvalet kâğıdı rulosunu yeşil renk fon kâğıdı ile kaplayın. Ardından kahverengi kâğıdı şekildeki gibi kesip rulonun alt kısmına yapıştırın.

HAZIRLAYAN: SEÇİL İLGÜN ANGÜN s.angun@zaman.com.tr g @zaman.com.tr

Uzun yeşil şeritleri uzun yaprak şeklinde kesip yeşil rulonun yanlarına yapıştırın. Turuncu ve sarı renkli fon kâğıdını su damlası biçiminde kesip, yeşil rulo kâğıdının uç kısmına içeriden bir sarı bir turuncu olarak yapıştırın.

Tatil pilanınız benden! Çalışkan arkadaşlarım benim! İyisiyle kötüsüyle bir dönem daha bitti. Şimdi tatil zamanı! Eminim hepiniz yıldızlarla dolu karnelerinizi aldınız, tatilin keyfini çıkarıyorsunuz. Ne yalan söyleyeyim ben biraz tembelleştim tatilde. Sonra “Bu iş böyle olmaz” deyip, günlüğüme sarıldım. Neden mi? Çünkü gezmek istediğim yerleri günlüğüme bir bir not etmiştim. Bundan iyi fırsat mı olur, hemen açıp baktım. Günlüğe en çok Yerebatan Sarnıcı’nı görmek istediğimi yazmışım. Eskiden insanlar suyu yerin altına yaptıkları depolarda saklarmış. Bunlara da “sarnıç” denirmiş. İstanbul’daki en büyük kapalı sarnıç da Yerebatan Sarnıcı’ymış. Uzun uzun yıllar önce Bizans İmparatoru Justinyen sarayının su ihtiyacını karşılamak için yaptırmış burayı. O kadar merak ediyorum ki. Yıllardır o yapı nasıl yıkılmadan öylece duruyor? Hem arkadaşlarım içinin çok farklı olduğunu, karanlık olduğu için ışıklandırıldığını, sütunların çok güzel göründüğünü anlatıyor. En iyisi gidip canlı canlı görmek dostlarım. Hem Sultanahmet’e kadar gitmişken Topkapı Sarayı’nı da gezeriz. Karnımız acıkınca Eminönü’ne yürür balık ekmek yeriz. Ohh! Valla canım çekti. Hadi o zaman. Şimdi bu keyifli gezi için anne-babalarımızı ikna etme zamanı….

28 OCAK 2014 SALI


29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014


29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014

40

BULMACA BU Hazrlayan: Ali Topdağ a.topdag@zaman.com.tr

BEŞ TOPLAMLI SUDOKU

İÇ İÇE KARELER

•Her satr, her sütun ve kaln çizgilerle belirlenmiş 6 kutuluk bölgeye 1’den 6’ya kadar olan rakamlar birer kere yazarak diyagram doldurun. • Birleştirilmiş iki hücredeki saynn toplam 5’tir.

Aşağdaki simetrik şekil iç içe geçmiş karelerden oluşturulmuştur. Acaba bu şekilde toplam kaç tane kare var?

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMLERİ

ÇAPRAZ ÇARPIMLI SUDOKU

6 4 5

1

3

15 4 2

5

4

6

1

2

3

2 8 6

6

5

3

4

1

2

5

3

1 18 4

4

5

3

6

1

2

3

2

1

4 10

5

6

6

5

FİŞLERLE KELİME OLUŞTURMA

3

FİŞLERLE KELİME E OLUŞTURMA •Aşağdaki her fişte üçer harf var vardr. •Ortadaki fiş, soldaki ve sağdaki fişlerle ayr ayr kullanlarak iki ayr kelime oluşturmaktadr. •Şimdi size ortadaki fişi oluşturan harfleri bulmak düşüyor… ŞAH

MET

ULU

ATA

VAT

DAL

DES

KER

MUH

CAP

FAT

İHA

NET

JAM

BON

CUK

LİT

YUM

RUK

NUM

ARA

FAT

PER

GEL

GİT

İÇİÇE KARELER

BASİT TOPLAMA A •1 ve 2 saylarn aşağdaki diyagramlara yerleştirin. •Her satr ve sütundaki saylarn toplam 7 olmal. •Kenarlardan komşu olan kutularda ayn saylar olmamal. •Baz kutular boş kalabilir. •Alt say bizden, hadi kolay gelsin…

2 2

2 2

2

17 TANE KARE VARDIR

BASİT TOPLAMA 2 1 2

2

2 2 1 2

2 1 2

2 2

1 2

2

2

2 1 2

2 2

2 2 1 2

2 2 1


28 OCAK 2014 SALI

Yeni Bahar Çocuk

08-09 Bulmacalar

28 OCAK 2014 SALI

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014

ÇÖZMECE


29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014

Tek çözüm boşanmak mı? Son yıllarda görülen kısa süreli evlilikler ve boşanma gerekçeleri “Bir yastıkta kocamak hayallerde mi kaldı?” sorusunu akla getiriyor.

BetülSedat çiftinin hikayesi, uzmanların tespitine canlı bir örnek gibi. Evliliklerinin ilk yılını huzurlu geçiren genç çift, Sedat’ın iflasıyla dağılmış. Yığınla borcun altına giren Sedat, kendisini alkole vermiş. Bir evin bir kızı olan Betül, bu süreçte çok sıkıntı çekmiş. Ancak eşinin bugünleri atlatacağını ümit etmiş. HEMRA KÖSE

1sancılı bir nişanlılık sürecinden sonra Metin ve Leyla evlilik kararı vermiş,

evlenmişlerdi. Onlara göre sevgileri her şeyin üstesinden gelmeye muktedirdi ve evlenince her şey düzelecekti. Ancak öyle olmadı! Balayının üçüncü günü şiddetli bir kavga ettiler. Leyla sinir krizi geçirdi, üstünü başını parçaladı. Sebep neydi? Genç kadına göre problem Metin’in annesi idi. Ne nişanda-düğünde ne de ev eşyalarının seçiminde gençlerin değil, kayınvalidenin istediği olmuştu. Valide Hanım düğünde de pek mutlu değildi. Hatta takı töreninden sonra gelin odasında küçük bir arbede çıkmıştı. Görümce takıları almak istemiş, Leyla vermemişti. Metin’in takıları annesine teslim etmesiyle tartışma son bulmuş, düğün bir şekilde devam etmişti. Balayının üçüncü gününde kayınvalideden gelen telefon üzerine genç çift, kavgaya tutuşmuştu yine! Bu tartışma diğerlerinden farklıydı. Sonunda Metin eşyalarını toplarken buldu kendisini. Çift, ilk uçakla balayından döndü. Genç adam uçaktan iner inmez ailesinin evine gideceğini söyledi. Leyla’ya da babasının evine gitmesini tembihledi. Genç kız, “Babamın evine gitmek için evlenmedim. Lütfen evimize gidelim.” diye yalvarsa da üç günlük kocasını ikna edemedi. Leyla yeni evinde günlerce eşini bekledi. Bir hafta sonra kapıyı çalan Metin, “Senin yüzünden defalarca annemi ağlattım. Bitti bu iş!” dedi ve bir an evvel boşanmak istediğini söyledi. Şok yaşayan genç kız, boşanmayı aklının ucundan bile geçirmemişti. Delikanlı ise kararlıydı. Nitekim iki hafta sonra boşanma davası açtı. Üç gün evli kalan çiftin davası hala sürüyor. Medyatik çiftlerin üç beş ay süren evliliklerine ve şok boşanma (!) haberlerine aşinayız. Gelin görün ki kısa süreli evlilikler sadece magazin dünyasında cereyan etmiyor. Komşunuz, eşiniz dostunuz, akrabanız… Boşanmanın ünlüsü ünsüzü yok. Çevrenize bir göz atın; boşanmış/boşanmayı düşünen niceleri var değil mi? Son yıllarda görülen kısa süreli evlilikler ve boşanma gerekçeleri “Bir yastıkta kocamak hayallerde mi kaldı?” sorusunu akla getiriyor.

İMTİHANSIZ EVLİLİK YOK Aldatma, şiddetli geçimsizlik, maddi yetersizlik gibi nedenlerle yuvasını dağıtanlara

bir nebze alışığız. Ancak Yargıtay’dan çıkan emsal kararlara göre tükürmekde boşanma gerekçesi! Ağız ve beden kokusu için tedavi olmamak, alay etmek, eşini sevmediğini söylemek, ilgisizlik, evden kovmak, eşini başkalarıyla kıyaslamak da bu gerekçelerden birkaç tanesi. Tabii bu haklar hiçbir yuvanın bir anda yıkılmasını meşru kılmıyor. Zira birçok çiftin evlilik konusunda ciddi imtihanlardan geçtiğini söylememiz mümkün. Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan da evlilikte çileli dönemlerin

liğin Allah’ın emri, Peygamber’in sünneti olduğunu hatırlatarak söze başlıyor. Yazarın ifadesiyle Allah, aile müessesini kurdu ve evlenmemizi istedi. Allah Resulü de evlilik hayatıyla bizlere örnek oldu. Rabbimizi razı, Efendimiz’i hoşnut etmek için evleniyor, evlilik sayesinde ahiret boyutlu kazanımlar elde ediyoruz. Bu kutlu yuva iffetimizi korumamıza yardımcı oluyor, maddi-manevi paylaşımlara vesile oluyor, arkamızdan hayır dua edecek nesiller bırakmamızı sağlıyor. Bu güzelliklere erişmek için de karşılaştı-

Fatih Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nalan Linda Fraim, boşanmanın kolay görünen bir çözüm yolu olduğunu söyleyerek konuyu farklı bir açıdan ele alıyor. kaçınılmaz olduğunu vurguluyor. Ona göre, bu dönemler sağlıklı bir biçimde aşılırsa evlilik bağı güçlenir. Eğer evlilik bağları zayıflamışsa her şey çatışma sebebi olur. Eşler, bir engelle karşılaştıklarında “Bu evliliği götüremiyorum.” yerine “Bu engeli nasıl aşarım?” diye düşünürse sorunlar kangren olmaktan çıkar. Öyle ki her problemin bir çözüm yolu vardır veya bulunabilir. Fatih Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nalan Linda Fraim, boşanmanın kolay görünen bir çözüm yolu olduğunu söyleyerek konuyu farklı bir açıdan ele alıyor. Fraim’in ifadesiyle bir evliliği yürütmek emek istiyor. Tek tarafın emek harcamasıyla da olmuyor. Eşler, eşit düzeyde çaba gösterirse yapıcı ve olumlu sonuç elde edebilir. Aksi halde evlilik çıkmaza girer, sonuç hüsran olur. Evliliğin bir ekip işi olduğunu hatırlatan Fraim sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kadın evliliklerinde problem olduğunu söylüyor, erkek sorunun kaynağının kadın olduğunu öne sürüyor. Kadın danışmanlık hizmeti almayı teklif ediyor, erkek ‘benim danışmanda ne işim var, sen git’ diyor. Oysa birçok evlilik, çiftlerin birlikte hareket etmesiyle kurtarılıyor.”

EVLİLİK İBADETTİR İlahiyatçı-yazar Cemil Tokpınar, evli-

ğımız imtihanlara sabretmemiz gerekiyor. Dalgasız deniz olmayacağı gibi imtihansız evlilik de yok. Tokpınar, evliliğe ibadet nazarıyla bakılması gerektiğini söylüyor. “Ailesinin rızkını kazanmak için çalışan bir erkeğin çalışması cihad meydanlarındaki mücahidin savaşı gibidir.”, “Kişinin harcadığı en hayırlı para ailesine harcadığıdır.”, “Çocuğuna yedirdiğin senin için sadakadır, zevcene yedirdiğin senin için sadakadır.” hadislerine işaret ediyor. Yazar, Efendimiz’in bu beyanlarının birer slogan değil, emir olduğunu dile getiriyor.

ALLAH’IN EN HOŞLANMADIĞI HELAL Tokpınar’a göre cüzi ihtiyarımızı kullanıp elimizden geleni yaptıktan sonra ‘Hayır, Allah’ın seçtiğindedir’ prensibince O’na (celle celaluhu) havale olacağız. “Eğer Allah üç milyar insanın içinden o kişiyi benim için seçmişse bunda bir hikmet vardır.” diyeceğiz. Belki bu yuvayı kurtarmak namına çektiğimiz sıkıntılar bize cennetin kapılarını açacak. Dolayısıyla “Ahretimin kurtulması için ayağıma gönderilen bu pasları cennet hesabına gollere çevirebilir miyim?” diye düşüneceğiz, sabredeceğiz. Unutmayalım ki sabretmek, boyun bükmek anlamına gelmiyor. Aksine bir nevi sonuca varma stratejisi… İlahiyatçı-yazar Tokpınar, “Allah’ın en hoşlanmadığı helal, boşanmadır.” hadisini

nazara veriyor. “Şartlar yerine geliyorsa o boşanma helaldir ancak şartları yerine gelmeyen boşanma haramdır.” diyen Tokpınar sözlerini şu çarpıcı ifadelerle sürdürüyor: “Eğer kişi, dinen sabredeceği yerde sabretmiyorsa, anlayışlı olması gereken yerde anlayışlı davranmıyorsa, görevlerini yerine getirebileceği halde yerine getirmiyorsa, bencil davranıyorsa o boşanma haramdır. Ahir zamanda bu kadar kolay şartlarda bu kadar varlık içinde o acılara sabırla yaklaşmazsak mahşer gününde Allah’a ne diyeceğiz? Allah bolluk içinde yedin, içtin, yattın. Bir de gittin eşini boşadın derse? Verecek cevabı olan varsa buyursun boşansın!”

BOŞANMA EŞİĞİNE GELEN EVLİLİK KURTARILABİLİR Betül-Sedat çiftinin hikayesi, uzmanların tespitine canlı bir örnek gibi. Evliliklerinin ilk yılını huzurlu geçiren genç çift, Sedat’ın iflasıyla dağılmış. Yığınla borcun altına giren Sedat, kendisini alkole vermiş. Bir evin bir kızı olan Betül, bu süreçte çok sıkıntı çekmiş. Ancak eşinin bugünleri atlatacağını ümit etmiş. Dua silahını kuşanmış, teheccüdü ve hacet namazını hiç bırakmamış. Rabbi’nin kapısını çala çala muradını almış. Zira Sedat, bir müddet sonra alkolü bırakmış, işine dört elle sarılmış. Genç adam şimdi eşine müteşekkir: “Başkası olsa o haldeki bir adamı terk ederdi. Eşim ise gözyaşlarını duasına katık etti. Onun duası ve manevi desteği sayesinde girdaptan çıktım. Çok şükür evlilik bağımız daha da güçlendi.” Betül de boşanmayı düşünenleri duaya, sabra ve mücadeleye davet ediyor. Cemil Tokpınar, “Boşanmaktan başka çözüm kalmadı.” diyen birçok çiftin yuvalarını kurtardığını anlatıyor. Okuduğu kitapla, dinlediği seminerle, gittiği danışmanla fikrini değiştiren niceleri olmuş. Maddi çabanın yanı sıra manevi emekten de söz eden Tokpınar, yuvalarımız üstündeki nazar için ayetü’l kürsi, felak-nas okumamızı öneriyor. Büyü furyasından etkilenmemek için şefkatli, ağzı dualı, uzman hocalara danışmamızı tavsiye ediyor. Eğer sorunlar çözülmüyorsa tefriciye, ashab-ı bedir, cevşen gibi dualara tutunmamızı, hacet namazı kılmamızı, sadaka ve kurbanla Allah’ın rahmet kapısını çalmamızı salık veriyor. Zira Allah için imkânsız ve zor yok. Bir bakmışsınız o kış havası gitmiş, yerine cennetasa bahar havası gelmiş.


31 GÜNDEM Hayatımızı değiştirecek 5 yenilik

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZAMAN

DENİZ ERGÜREL

alacak. Şehir, içinde yaşamanız için size yardım edecek: Bilişsel sistemlere bağlı akıllı telefonlar bir şehrin sakinleri için dijital anahtar görevi üstlenecek. Bu sayede insanlar şehirlerinde olan biten her şeyi anında öğrenebilecek. İnsanların anlık verileri ve online tercihleri ile sürekli olarak şekillenen sistemler, aradığımıza ulaşmak için bize yardımcı olacak.

1neklerimizi artıracak, daha iyi kararlar Yeni tür bilgisayar sistemleri yete-

KÜNYE

vermemize yardımcı olacak ve dünyamızı daha iyi tanımamız için bize yol gösterecek. Son yıllarda teknoloji dünyasının en gözde konusu “nesnelerin interneti”. Giderek ucuzlayan sensörler ve çipler sayesinde etrafımızdaki tüm nesneler internete bağlanıp, birbirleriyle iletişim kurabilecek. Böylece hep hayalini kurduğumuz sürücüsüz araba gibi teknolojiler günlük hayatımızın bir parçası olacak. İşte bu konseptten yola çıkan IBM, her sene yayınladığı 5 yıllık teknoloji öngörüsü raporu 5’te 5’te (IBM 5-in-5) etrafımızdaki nesnelerin sürekli olarak öğrendiği daha akıllı bir gelecek hayal ediyor. Sınıflar öğrencileri tanıyacak: Geleceğin sınıfları, eğitim hayatları boyunca derse giren her bir öğrenciyi tanıyacak ve yeteneklerine göre onlara özel bir müfredat sunacak. Eğitim kurumlarının hızla dijitalleşmesiyle birlikte hem öğrencilerin öğrenme biçimleri daha iyi anlaşılacak, hem de test puanları, ödev sonuçları gibi veriler daha uzun süreli analiz edilerek öğrencilerin bireysel gelişimine yardımcı olacak. Öğrencilerin nasıl öğrendiğini anlayan sistemler sayesinde eğitim müfredatı kişiye özel hale getirilecek. Yerel satış mağazaları interneti geçecek: Her ne kadar internet alışveriş siteleri bizim için büyük kolaylıklar sağlasa da farklı alışveriş deneyimleri sunan yerel mağazalardan alışveriş yapmak önümüzdeki yıllarda daha popüler hale gelecek. Online alışverişin imkanlarını, fiziksel satışın avantajlarıyla birleştiren işletmeler yaygınlaşacak. Satın aldığı ürüne hemen ulaşmak isteyen tüketiciler nedeniyle, yerel olmak çok daha önemli hale gelecek. Doktorlar sağlığınızı korumak için DNA’nızı kullanacak: Tedavi için DNA testi yaptırmak bugün pek tercih edilen bir yöntem değil ama hızla gelişen bulut bilişim ve bilişsel sistemler sayesinde önümüzdeki 5 yıl içerisinde temel tedavi yöntemlerinden birisi olacak. Kanser ve kalp krizi gibi hastalıklara karşı kişisel DNA yapısına uygun tedavi yöntemleri geliştirilebilecek. Dijital korumanız olacak: Her gün giderek artan sayıda dijital servis kullanı-

Battlefield 4 müthiş bir savaş simülasyonu Dünyaca ünlü oyun şirketi Electronic Arts’ın, İsveç’teki DICE stüdyosunun geliştirdiği Battlefield 4, müthiş bir savaş simülasyon oyunu. Konu savaş olduğu için haliyle oyundaki şiddetin dozu yüksek, oyuna başlar başlamaz kendinizi sanki savaş meydanında hissediyorsunuz. Fakat bu şiddete aldanmayın, çünkü grafikler o kadar etkileyici ki, oynadıktan sonra askere katılmak yerine bir oyun yazılımcısı olmayı daha çok isteyebilirsiniz. 2020 yıllarında geçen oyun, dünyada ABD ve Rusya gerginliği sürerken Çin Halk Cumhuriyeti’nin de savaşın eşiğine gelmesini konu ediniyor. Azerbaycan’da başlayan hikaye Şanghay, Singapur ve Süveyş Kanalı’na kadar uzanıyor. Oyunda onlarca farklı silahın yanında, hücumbot, helikopter ve zırhlı cip gibi askeri araçları kullanabiliyorsunuz. Oyunun hem tekli hem de çoklu oyuncu versiyonu var. 17 yaş ve üstü için uygun olan bu simülasyon, ABD’nin en çok satılan oyun listelerinin başında geliyor. Ayrıca ülkenin imajını bozduğu gerekçesiyle Çin Halk Cumhuriyeti’nde yasaklandığını da not edelim. Eğer savaş oyunlarına meraklıysanız Battlefield 4’ten vazgeçemeyeceksiniz.

4K televizyonlar yaygınlaşıyor

yoruz. Hayatımızda büyük öneme sahip olan bu servislerin güvenliğini sağlamak için sadece şifre yeterli olmayacak, herkes bir dijital koruyucu tarafından korunacak.

Sahibi/Publisher: Moving Media ApS Yönetim Kurulu Başkanı/Chief Executive Officer Vedat Oğuz Genel Yayın Müdürü Editor-in-Chief Kamil Subaşı k.subasi@zamaniskandinavya.dk

Haber Merkezi Redaktion Center Hasan Cücük, Emre Oğuz, Menaf Alıcı, İbrahim Kaya, Engin Tenekeci, Yavuz Şahin haber@zamaniskandinavya.dk

Banka bilgileri: Danske Bank: Reg nr. 3129 Kontonr. 16922552 IBAN: DK57 30000016922552 • SWIFT-BIC: DABADKKK

Grafik Tasarım Sebahattin Çelebi Reklam / Advertising +45 71 51 43 85 reklam@zamaniskandinavya.dk

CVR-nr. 25065557

ÜLKE VE BÖLGE TEMSİLCİLİKLERİ • İsveç: İbrahim Kaya .......................................................................................... + 46 76 160 46 03 • Norveç: Ömer Fevzi İpek ................................................................................... + 47 47 23 03 91 • Finlandiya: Fahrettin Çalışkan ......................................................................... + 358 46 63 44 686 • Grönland, İzlanda: Mehmet Bayhan ................................................................. + 45 52783966 • Aarhus: Rasim Atakan ...................................................................................... + 45 42 20 66 16 • İstanbul: Salih Beşir .......................................................................................... + 90 5332 83 89 86

Reklam ....................reklam@zamaniskandinavya.dk ............................... +45715 14 385 Haber: ....................... haber@zamaniskandinavya.dk Okur Hattı: ...........okurhatti@zamaniskandinavya.dk Abone: ......................abone@zamaniskandinavya.dk........................... +4570206970 Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberlerin yayın hakları Moving Media ApS’ye aittir. Yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir.

Moving Media ApS • Holsbjergvej 41 B • 2620 Albertslund • Tlf: + 45 70 20 69 70 İnternet: www.zamaniskandinavya.dk • Baskı: OTM AVISTRYK IKAST | ISSN: 1903 6892

Dijital koruyucular kullandığımız servisleri, uygulamaları, cihazları ve ürettiğimiz verileri koruyacak, anormal bir durum karşısında bizi uyaracak. Kimlik hırsızlığına karşı önlem

HD’den dört kat daha kaliteli görüntü sunan 4K teknolojisini yaygınlaştırmayı amaçlayan Sony, 49 inçten 85 inçe ulaşan dokuz yeni televizyon modelini piyasaya sürüyor. 2014 model televizyonlarda çeşitli içerikleri 4K’ya yükselten X-Reality PRO görüntü motoru, geniş renk gamlı TRILUMINOS ekran ve Sony’nin detaylı ton geçişi sunan X-tended Dynamic Range PRO gibi üstün teknolojiler var.

Bank Asya'dan dev hamle 1tirak satışı ile sermaye yeterlik rasyosu Bank Asya sermaye artışı ve A101 iş-

en güçlü 5 banka arasında yer alacak. Türkiye’nin 10. özel büyük bankası olan Bank Asya, sermayesini 900 milyon TL’den 1 milyar 200 milyon TL’ye çıkarmak için A101'deki (Yeni Mağazacılık A.Ş.) hisselerinin yüzde 18’ine tekabül eden payını satma kararı aldı. Sermaye artırımının tamamı olan 300 Milyon TL nakit olarak ödenecek. Halen 281 şube, 5 bin 100 çalışan, yaklaşık 1000 ATM ile 4,5 milyona yakın müşteriye hizmet veren Türkiye’nin en büyük katılım bankası Bank Asya, sermaye artırımı ve iştirak satışına ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada, Sermaye Yeterliliği Standart Rasyosu (SYSR) yaklaşık yüzde 15 ile yasal sınır olan yüzde 8’in ve BDDK tarafından öngörülen yüzde 12 ihtiyatlı oranının üzerinde olan Bankanın sermayesine güç katarak, sektörün sermaye yeterliliği en yüksek ilk 5 bankası arasında yer almak, Türkiye ekonomisine, Türk Mali Sistemine ve de Bank Asya’ya olan güvenini göstermek, Reel sektöre verdiği desteği artırarak sürdürmek, Orta - Uzun vadeli stratejik hedeflerine daha güçlü bir sermaye yapısı ile ulaşmak, Uluslararası piyasalarda oluşabilecek risklere

karşı proaktif bir yaklaşımla hazırlıklı olmak üzere tamamı nakit olarak karşılanmak suretiyle sermaye artırımına gitme ve (A101) Yeni Mağazacılık A.Ş.’de sahibi olduğu hisselerinden yüzde 18 oranındaki kısmını satma kararı verildiği ifade edildi.

A101’İN YÜZDE 18’i KISMI SATILDI Türkiye’nin 81 ilinde 2 bin 800 mağazasıyla ikinci en büyük hard discount markası olan A101, 2008 yılında kuruldu. 2013 yılsonu itibariyle 104 Milyon TL sermayesi bulunan şirketin yüzde 21,84’ü Bank Asya’ya ait. Banka, yurtiçi ve yurtdışı birçok yatırımcı grubun uzun süredir ilgi gösterdiği, ülkemizin gözde şirketlerinden A101’in yüzde 18’lik kısmını birden fazla yatırımcı grubuna 298 Milyon TL bedelle satışını gerçekleştirdi.

SERMAYE YETERLİLİK RASYOSU EN GÜÇLÜ 5. BANKA Bank Asya’nın sermaye artışı ve iştirak satışı sonrasında konuşan Bank Asya Genel Müdürü Ahmet Beyaz şunları söyledi: “1.3 milyon mevduat müşterimizin teveccühüne bankamızın ortakları da 300 milyon TL’lik sermaye artırımıyla destek verme kararı aldılar. CİHAN


32 GÜNDEM Paralel devlet iddiaları gerçekçi değil, kanıt lazım

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

HIZIR İLYAS YILDIRIM RİZE

“Türkiye’de bizim 4 tane kırmızı çizgimiz var. Tek devlet, tek bayrak, tek vatan, tek millet diyoruz. Bu topraklarda tek devletin yanında hiçbir zaman paralel diye bir yapı söz konusu değildir.” ifadesini kullandı. Bununla birlikte devletin yönetim şeması içerisinde bazı kişilerin paralel uygulamalar içine girdiğini söyleyenlerin olduğunu belirterek şöyle devam etti: “Bunların da paralel devlet şeklinde değerlendirilmesinin çok gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Böyle bir şey olamaz çünkü tek devlet var. Paralel uygulamalara gidildiği iddiaları var. Bunların kanıt ve belgelerle ortaya çıkması lazım. Öyle bir saptama olursa onu da hep birlikte göreceğiz.” Yazıcı, MİT’e ait TIR’larla ilgili soruya ise “İstihbarat teşkilatımıza ait o araçlarla ilgili usulüne uygun bilgilendirme yapılmışsa, müdahale hukuk dışıdır. Sözünü ettiğimiz somut olayda bu enformasyon olmuş mu bilmiyorum.” cevabını verdi.

1Yazıcı, yolsuzluk operasyonu sonrası Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati

gündeme gelen paralel devlet iddiasını çok gerçekçi bulmadığını belirtti. Devlet şeması içinde bazı kişilerin paralel uygulamalara girdiklerini söyleyenlerin olduğunu ifade eden Yazıcı, bu iddiaların somut şekilde ispat edilmesi gerektiğini vurguladı. Yolsuzluk operasyonu sonrası ortaya atılan paralel devlet iddialarını gerçekçi bulmadığını belirten Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı, “Paralel uygulamalara gidildiği iddiaları var. Bunların kanıt ve belgelerle ortaya çıkması lazım.” dedi. Rize’deki AK Parti binasında gazetecilerle bir araya gelen Bakan Yazıcı, yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında bir çatışma yaşandığı iddiasını abartılı bulduğunu söyledi. Paralel devlet tartışmasıyla ilgili bir soru üzerine

MHP ADANA MILLETVEKILI SEYFETTIN YILMAZ

“Kendinizi kurtarmak için ‘Allah’ diyenleri çete ilan ettiniz”

Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı bir gazetecinin MİT’e ait TIR’larda taşınan materyaller ve savcının tutumu konusundaki sorusuna ise, “İstihbarat görevi yapan kişiler ihtiyaç duyduğu materyalleri, hava, kara, demiryolu araçlarıyla taşıyabilir, taşıtabilir. İstihbarat teşkilatımıza ait o araçlarla ilgili usulüne uygun olarak bilgilendirme yapılmışsa, müdahale hukuk dışıdır. Sözünü ettiğimiz somut olayda bu enformasyon olmuş mu bilmiyorum.” dedi. Yazıcı, HSYK’da yapılmak istenen değişikliklerin ise erkler arasındaki ayrılığa fren koyma olmadığını anlattı. Yazıcı, “Kurumun daha demokratik uygulaması açısından siz yanlış uygulamalara giderseniz hesap vermek durumunda olan siyasi kadrolar gerekli yetkilerini kullanmak suretiyle önlemleri alır. Bu daha büyük hastalıklara yol açacak sorunları önleyici anlamda biraz da koruyucu hekimlik gibidir.” ifadelerini kullandı.

TUSKON’DAN ANANAS AÇIKLAMASI

Esef verici iddiaları iade ediyoruz

HABİB GÜLER ANKARA

1maz, AK Partililerin kendilerini kurtarMHP Adana Milletvekili Seyfettin Yıl-

mak için kıbleye dönenleri ‘çete’ ilan edecek hale geldiğini söyledi. HSYK kanun teklifi görüşmelerinde söz alan Seyfettin Yılmaz, hükümetin camiaya karşı kullandığı ‘haşhaşi’ ifadesine tepki gösterdi. Yılmaz, “Elinizi vicdanınıza koyun, 11 yıldır beraber yürüdüğünüz insanlara ‘çete’ diyorsunuz, ‘inlerine gireceğiz’ diyorsunuz, ‘Haşhaşiler’ diyorsunuz. 3 bin polisi değiştirdiniz. Onun günahının altından nasıl kalkacaksın?” diye konuştu. Yılmaz, konuşmasının başında önce Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ve AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in camiaya yönelik övgü dolu sözlerini okudu. Ardından şu ifadeleri kullandı: “Yazıktır, günahtır; o insanların alnı secdeye değiyor. Dün övdüğünüz, dün Türkçe Olimpiyatları’na gitmek için sıraya girdiğiniz… Dün dershanelerini övdüğünüz, dün ‘Dünyanın 167 ülkesinde Türkiye’yi tanıtıyor’ diye övdüğünüz bu insanlara bugün niye ‘hain’ diyorsunuz biliyor musunuz? Çok açık. Çünkü 17 Aralık ve 25 Aralık şunu gösterdi: Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğuyla karşı karşıyasınız. Başbakan biliyordu ki bu işin içerisinde kendisi var, oğlu var, bakanlar var, belediye başkanları var, haram yiyenler var, haramzadeler var! Evet, kendinizi kurtarmak için yönü kıbleye dönen, ‘Allah’ diyenleri bile çete ilan edecek hâle geldiniz. Allah şahit ki mahkeme-i kübra var. O gariban insanların, o ‘Allah’ diyen insanların duası var ya, sizi öyle bir hâle getirecek ki bugünlerinizi mumla arayacaksınız, mumla!”

EKONOMİ SERVİSİ

1KON, Uganda’daki petrol rafinerisi 54 bin işadamı üyesi bulunan TUS-

için Türk şirketleri lehine lobi yapılmasının başka mecralara çekilmek istenmesine tepki gösterdi. Uganda Fahri Konsolosu olan Genel Sekreter Mustafa Günay’ın Hocaefendi ile görüşmesinde geçen ananas hediyesine atıfta bulunulan açıklamada, “Hediyeleşmenin alaya alınmasını, arkasında başka şeyler varmış imasıyla lanse edilmesini reddediyor ve iddia sahiplerine iade ediyoruz.” denildi. Uganda’da ihale edilecek petrol rafinerisi için Türk şirketleri lehine lobi yapılırken, ‘ananas’ meyvesi kelimesine başka anlamlar yüklenerek alaycı ifadeler kullanılmasına, TUSKON yazılı bir açıklama ile cevap verdi. Açıklamada, “Uganda’nın İstanbul Fahri Konsolosu da olan Genel Sekreterimiz Dr. Mustafa Günay’ın, TUSKON üyesi olan veya olmayan Türk işadamlarının Uganda’da ticaret ve yatırım yapmaları için yürüttüğü faaliyetler görevlerinin gereğidir. Uganda’da ihale edilecek petrol rafinerisi işini Türk şirketlerinin alması için yaptığı çalışmanın takdir edileceği yerde, başka mecralara çekilerek eleştirilmesinden esef duyuyoruz.”

denildi. Konfederasyon, bu konuyla ilgili yasal girişimde bulunduğunu da vurguladı. Fethullah Gülen Hocaefendi ile Mustafa Günay arasında geçen yasadışı telefon dinlemesi kaydında, Günay petrol rafinerisi için yaptıkları lobicilik faaliyetinden ve ayrıca bu ülkede yetişen ve bu ülkeden gelen hediye ananas meyvesinden söz ediyordu. Ancak Hizmet Hareketi’ni karalama kampanyası çerçevesinde ananas kelimesine ilgisiz anlamlar yüklenerek bu konuda alayıcı ifadeler kullanıldı. Açıklamada, TUSKON’un dünya ticaret köprüleri ile Türk iş dünyasını dünya işadamlarıyla buluşturduğu, düzenlediği zirvelerle 8 yılda 30 milyar dolarlık iş bağlantısına vesile olduğu, ihracat yurtdışı yatırımlara destek verdiği hatırlatıldı. TUSKON’un Türkiye’nin önde gelen işadamlarına Afrika ülkelerindeki çalışmalarında destek olmasının son derece doğal olduğu belirtilerek, “Yapılan çalışmaların eleştirilmesi ve karalama kampanyasına dönüştürülmesi mi yoksa alkışlanması mı gerektiğini kamuoyunun vicdanına sunuyoruz.” denildi. Açıklamada şunlara yer verildi: “İnsanımızın eğitim yoluyla dünyaya açılmasını teşvik ettiği gibi işadamlarımızın da farklı

coğrafyalarda ticaret ve yatırım yapmasını tavsiye eden Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ile Genel Sekreterimiz Dr. Mustafa Günay’ın bu konularda görüşme yapmasının farklı yönlere çekilmesini; bu görüşmenin hukuka aykırı ve yasa dışı bir şekilde dinlenmesini ve görüşmelerin içeriğinin bazı basın yayın organları ve sosyal medyaya servis edilerek kişilerin iftira ve itibarsızlaştırma kampanyasına maruz bırakılmasını kınıyoruz.” Hediyeleşmenin Anadolu insanının karakteristik özelliği olduğu belirtilen açıklamada, “Uganda’da yetişen lezzetli ve dünyaca meşhur ananas meyvesinin zaman zaman iş dünyası, protokol ve medya mensuplarına hediye edildiği aktarıldı. Muhatapları da mektup yazma inceliği göstererek teşekkür etmişlerdir. Bunların alaya alınmasını ve arkasında başka şeyler varmış iması ile topluma lanse edilmesini reddediyor ve iddia sahiplerine iade ediyoruz.” ifadeleri yer aldı. Birlik duygularını pekiştiren muharrem iftarı programına Türkiye’nin büyük şirketlerinin sponsorluk desteğinde bulunmalarına vesile olmayı da TUSKON’un önemsediği vurgulandı.


33 GÜNDEM KCK fişlemeleri MİT’e mi verdi?

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Görevden almalar ve yer değiştirmeler sürerken ilginç bir iddia ortaya atıldı: “KCK, fişlediği kişilerin listesini MİT ile paylaşıyor.” Daha önce Karayılan ve Bayık tarafından dile getirilen raporlarla 3 binden fazla kişinin fişlendiği öne sürülüyor. HAŞIM SÖYLEMEZ

1bir dönemden geçiyor. Zaman zaman Türkiye, tartışmalı, bir o kadar da zor

da terör örgütünün referans alınıyor olması hayli ‘manidar’. BDP çevresindeki siyasiler ise “Biz hep paralel devleti söylüyorduk” diyerek KCK’ya meşruluk kazandırma derdinde. Bu tartışmalar yaşanırken gündeme fişlemeler geldi. “Elimizde Fethullah Gülen ile ilgili belgeler vardı. Çağrı yaptık. Hakkını yemeyeyim, Ahmet Altan temas kurdu. Ardından AKP ile zıtlaştı. Gelmedi. Bunun üzerine bizimkilere verdik. Bu belgelerde her ilde devleti yöneten komiteleri var. Perspektif veren, devleti yöneten. Bir ilde her şeyi tartışıyorlar. Bazılarında fişleme benzeri notlar var. AKP ile cemaatin arası bozulduktan sonra bu sistemde bir değişiklik olmuş olabilir. İki yıldır farklıdır diye tahmin ediyorum. Bu tutanaklarda kendileriyle ilgili MİT’in yaptığı araştırmalar da var.” Bu sözler Murat Karayılan’a ait. 27 Nisan 2013’te birkaç gazetede birden yayımlanan ifadeler dönemin KCK Yürütme Konseyi Başkanı Karayılan’ı sıkıntıya sokmuştu. Örgüt medyasına yaptırılan haberlerle bu ifadelerin etkisi kırılmaya ve kamuoyu yönlendirilmeye çalışılmıştı. Karayılan, ilk kez 2011 Kasım’ının ilk haftasında örgütün yayın organı ANF’ye verdiği demeçte belgelerden söz etmişti. KCK Yürütme Konseyi üyesi olan şimdiki başkan Cemil Bayık da, 4 Mayıs 2012’de ANF’ye yaptığı açıklamada şöyle diyordu: “Gülen Cemaati’nin ayrı bir istihbarat örgütü var. Diğer alanlarda olduğu gibi istihbarat alanında da alternatif bir devlet gibi çalışmaktadır. Bunun belgeleri Kürt özgürlük hareketinin elindedir.” Baki Gül ise, 29 Nisan 2013’te ANF’de yazdığı ‘Fethullah Gülen belgeleri elimizde’ başlıklı yazısıyla başka ilginç ayrıntılar verdi:

“Gerçekleştirilen fiiller söz konusu. Belgeler incelendiğinde ‘paralel devlet’in nasıl örgütlendirildiği ortaya çıkıyor. Toplantılara kimlerin katıldığı, hangi misyonla şimdi emniyet, savcı-hâkim, yazar, STK temsilcileri olduğu ortaya çıkacaktır.” Gül ‘Bu belgelerde asker-AKP arasındaki gerilim ve Dolmabahçe görüşmelerinin sırrı’nın da yer aldığını ileri sürmüştü. Paralel devlet nitelemesini ilk defa PKK/ KCK kaynaklarının kullandığı biliniyor. KCK’nın bölgede kendisine düşman olarak

gördüğü ve sakıncalı listesine aldığı bazı kişilere ait bilgileri, bu süreçte MİT ile paylaştığı iddiası gündemde. Listenin yeni İçişleri Bakanı Efkan Ala’ya ulaştırıldığı da ileri sürülüyor. KCK’nın, Doğu ve Güneydo-ğu’da son bir yılda 3 binden fazla kişiye dair kayıt topladığı ileri sürülüyor. ‘Cemaatçi’ olarak sınıflandırılan kişilere dair bilgilerin kayıt altına alındığı belirtiliyor. Bu kişiler; siyasiler, polisler, eğitimciler, Diyanet görevlileri, doktorlar, akademisyenler, savcılar, hâkim-

ler, esnaf ve kanaat önderleri olarak tasnif ediliyor. Aslında KCK’nın fişlemelere çok yabancı olmadığı, Hakkâri’de şehit edilen imam Aziz Tan’a ait bilgilerden anlaşılıyor. Tan ile ilgili bütün bilgileri toplayan örgüt, imamın eve giriş-çıkış saatlerini ve kimlerle görüştüğüne kadar istihbarat çalışması yapmıştı. Fişleme listesinde bölgede faaliyet yürüten değişik cemaatlere mensup kişiler de bulunuyor. Örneğin Dicle Üniversitesi’nde bir akdemiysen şöyle fişlenmiş: “X şahıs, erkek, iki çocuk babası, devrimci gençleri sevmez, F cemaatinden değil ama bir çocuğu dershanelerine gidiyor. ‘O…’ cemaatine mensup bu şahıs öğrencilerle çok ilgileniyor, onlarla çay içip konuşmalar yapıyor. Rektörle arası iyi.” En çarpıcı örnek ise geçen hafta görev yeri değiştirilen bir ilin Millî Eğitim Müdürü’nün de KCK listesinde olması. Bu arada dernek ve vakıflar da fişlenmiş. KCK’nın fişlemelerini, PKK’dan ayrılan Hamid K. doğruluyor. Hamid’e göre örgütün bilgi toplama ağı çok iyi: “KCK/PKK yıllardır fişleme yapıyor. Bunu daha önce Ergenekon yanlılarıyla paylaşıyordu. Kim nerede ne yapıyor bilinir. Tabii bu kişiler sıradan insanlar değil. Kendileri açısından sakıncalı gördükleri kişilere dair bilgiler toplanır. Bu bilgiler sürekli güncellenir. Bilgilerin geçmişte bazı devlet yetkililerine bir şeylere karşılık verildiğini biliyorum. Bu sistem hâlen devam ediyor. İki defa bilgi takasında ben vardım.”

Abdulhamit Bilici

Suriye politikasındaki yanlışlar! Türkiye’nin Suriye politikasındaki doğruları ele aldığım bir önceki yazıdan sonra, insanları işkence ile öldüren Baas rejiminin korkunç yüzünü bir kez daha gösteren binlerce fotoğraf ve savaş suçu delili ortaya çıktı. Bu vahşetin failleri dünyada ve ahirette en ağır cezayı bulurlar inşallah. İşkence fotoğrafları ne kadar vahim olsa da şehirleri Scud füzeleri, tanker bombaları ve savaş uçaklarıyla bombalayıp 100 binden fazla insanı katleden Baas’ın zulmü, ilave delile ihtiyaç bırakmayacak kadar açık. Muhalefetteki bazı grupların insanlık dışı eylemleri de herkesin malumu. Krizi seyreden Güvenlik Konseyi’nin, İran gibi rejimi destekleyen ülkelerin ve meşru muhalefete adam gibi destek vermeyen müttefiklerin politikaları ortada. Ama bunlar, Türkiye’nin siyasetindeki yanlışları ortadan kaldırmıyor. Yanlışlar listesinin başında vahim öngörü hataları geliyor. En önce, Türkiye’nin Baas’ı barışçı değişime ikna edebileceği öngörüsü boş çıktı. 8 ay umutla sürdürülen çaba, Esed’le kişisel ilişkilere fazla kredi veren Ankara için hayal kırıklığıyla sonuç-

landı; rejime zaman kazandırdı. Rejimle köprüleri attıktan sonra, bu kez de Baas’ın kısa sürede devrileceği öngörüsü tutmadı. Kriz öncesi dünyada Suriye ile çok yakın ilişkiye sahip olduğumuz için Ankara’nın öngörüsüne başkaları da güvendi. Yanılgının faturası mahcubiyetle sınırlı kalmadı. Derin tarihî bağlarımıza atıfla bölgeyi başkalarından iyi bildiğimiz tezi de darbe yedi. Esed’le iyi günlerde geliştirdiğimiz duygusal ilişkiyi, ikna çabası sonuçsuz kalınca yine çok duygusal ve sert bir tepkiyle kopardık. Hâlbuki taraflarla daha mesafeli ilişki kurulabilse çözüm için arabulucu olabilir; Suriye halkına, bölgeye ve ülkemize en iyi hizmeti etmiş olabilirdik. Muhalefeti açıktan destekleyen Ankara, Batılı müttefiklerin izleyeceği tutumu da öngöremedi. Kendi gücüyle asla yapamayacağı rejimi devirme misyonunda müttefikler farklı öncelikleri öne çıkarıp, ipe un serince ortada kaldık. Böyle olunca başkalarına güvenerek muhalefeti cesaretlendiren ve “yeni Hama katliamlarına izin verilme-

yeceği” gibi aşırı özgüvenli vaatler yerine getirilemediği oranda Suriye muhalefeti ve bölge nezdinde kredimiz eridi. İran ve Rusya’nın Baas’a bu kadar sahip çıkacağını da maalesef düşünemedik. Suriye siyaseti, iktidar ve muhalefetin temel ilkelerde uzlaştığı; ilgili devlet kurumlarının katkı ve eşgüdümüyle şekillenen bir Türkiye politikası haline getirilemediği gibi, izlenen siyasetin doğruluğuna sadece kamuoyu değil, çoğu Ak Partili vekil bile ikna edilemedi. Toplumun yeterince bilgi sahibi olup desteklediği, ortak akıl ürünü bir politikadan çok, istihbarat servisine emanet edilmiş ve geleceği öngörülemeyen bir yaklaşım söz konusuydu. Suriye muhalefetindeki silahlı grupların desteklenmesine ise kamuoyu daha soğuktu. (Kadir Has Üniversitesi’nin son anketinde bu politikaya destek yüzde 5) Ayrıca mezhepsel boyutu olan Suriye krizinin, içeride mezhepsel fay hattını tetikleme riski öngörülemedi. Silahlı muhalefete topraklarımızda izin vermek, kamuoyunun desteğini zayıflatıp sınır illerde tepkiye yol açtığı gibi, dış politikamızda bugüne kadar olmayan “yabancı bir ülkede rejim değiştirmek için silahlı muhalefete topraklarında destek

verme” gibi riskli bir yola girildi. Üstelik bu işte öyle acemi ve altyapı bakımından yetersizdik ki, Baas’tan ülkemize sığınan Albay Harmuş’u ‘milli’ istihbaratımızdan birileri parayla Esed’e sattı. Uçağımızın düşürülmesi, sınırımızı geçip gelen mermiler ve Reyhanlı saldırısı ile Suriye sorunu, iç güvenlik meselesine dönüştü. Meşru muhalefet zayıflayıp, radikal güçler öne çıktıkça Suriye, Afganistan’a; ülkemiz ise Pakistan’a benzetilmeye başlandı. Uluslararası medyanın sürekli işlediği Türkiye’nin silahlı gruplarla ilişkisi, Mayıs 2013’teki Erdoğan-Obama zirvesinde konuşulduğu gibi, eylül ayında BM Zirvesi için New York’a giden Cumhurbaşkanı Gül’e de sıklıkla soruldu. Sonuçta, silahlı güçleriyle Esed'e destek veren İran, makul ve yapıcı bir aktör olarak görülürken, Türkiye, Suriye’deki terör gruplarını desteklemek ve sınırdan geçişlere göz yummakla suçlanıyor. Sınırın diğer tarafında El Kaide kontrolünden, az ötede PKK’nın kurduğu otonomiden söz ediliyor. Yani mesele, herkesin uzaklaşmaya çalıştığı bu kaotik ortama ne taşıdığı belli olmayan MİT tırlarının durdurulmasından çok daha karmaşık ve sıkıntılı.


34GÜNDEM BİR ‘MUHABERAT DEVLETİ’NİN ANATOMİSİ

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Suriye’de 11 bin sivilin işkenceyle katledildiğini gösteren 55 bin karelik vahşet fotoğrafları ‘muhaberat devletleri’nin vatandaşına gaddarlıkta sınır tanımadığını bir kez daha ortaya koydu.

Eli kanlı Esed ailesi Suriye’yi 44 yıldır gaddarlığıyla nam salan gizli servis El Muhaberat ile yönetiyor.

MESUT ÇEVİKALP

1nin sistemli katliamları bir kez daha Söz tükendi. Sabır da… Suriye rejimi-

belgelendi. CNN’in gündeme taşıdığı fotoğraflar (20 Ocak) Esed rejiminin muhalifleri sistemli işkencelerle öldürdüğünü tescil etti. Fotoğraflar kurbanların ölüm derecesinde aç bırakıldığını, işkence edilerek ve boğularak öldürüldüğünü ortaya koydu. Kısa zamanda tüm dünyaya yayılan görüntüler eli kanlı Esed rejimini bir kez daha gündeme taşıdı. 21 Ağustos’taki kimyasal katliam yeniden hatırlandı. Rejime karşı küresel öfke kasırgaları esti. Rejimin son demlerini yaşadığı ilan edildi… Çünkü bu kez katliam faili meçhul değildi. Belgeleri ve fotoğrafları bizzat sistemli öldürmelerde görev alan bir askerî polis vermişti. ‘Sezar’ kod adı verilen şahıs, rejimin askerî hastanelerde görevlendirdiği fotoğrafçılardan biriydi. Cezaevleri ve sorgu birimlerinde işkenceyle öldürülen muhaliflerin cesetlerini fotoğraflıyordu. 13 yıl boyunca orduda görev alan Sezar, 2011-2013 arasında tam 11 bin kurbanı fotoğrafladı. Vicdanı el vermeyince de görüntüleri muhalifler üzerinden yurtdışına gönderdi. Tam 2 yıl boyunca çektiği 55 bin kareyi parça parça muhaliflere verdi. Geçen ağustosta önce ailesi ardından kendisi çıktı yurtdışına. Sezar’ın güvenli bir ülkeye yerleşmesinin ardından Katar desteğiyle İngiltere’de kurulan hukuk bürosu araştırmaya son noktayı koyup dünyaya duyurdu. Alanında uzman savcılar, adli tıp ve anatomi uzmanları 26 bin kadar fotoğrafı tek tek inceledi. Kurbanların ölüm sebeplerini tespit ettiler. 31 sayfalık raporda Esed rejiminin savaş ve insanlık suçu işlediği kaydedildi. Araştırma bürosu, raporun Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sunulacağını duyurdu. Peki, ne değişti? Hiç! Batı başkentleri kan donduran fotoğraflar sonrası Esed rejimini kınamakla yetindi. Diplomatik çözüm için İsviçre’de toplanan Cenevre II Konferansı

daha bir hareketli geçti. ABD, BM, AB durumun kabul edilemez olduğunu deklare etti. Ancak tüm bunlar sahadaki durumu değiştirmedi! Küresel öfke uluslararası askerî müdahaleye kapı aralamaya yetmedi. Beşşar Esed fırsattan istifade görevini bırakmak niyetinde olmadığını duyurdu! Rejimin elle tutulacak yeri kalmasa da lideri ayaktaydı! 10 binlerce Suriyeli sivilin dehşetli işkenceler altında can verdiğini gösteren kareler ‘muhaberat devleti’ oluşumunu tartışmaya açtı. ‘Muhaberat devleti’nin kendi vatandaşını nasıl düşman addettiği ve nasıl göz kırpmadan katlettiği sorgulandı. Biz de uzmanlarla, Suriye örneği üzerinden bir ‘muhaberat devleti’nin anatomisini çizmeye çalıştık…

Sınırsız istihbarat! Güçlü istihbarat birimi üzerinden devleti, ülkeyi yönetme şekli yeni değil. Suriye’den önce benzer yönetim şekli Sovyetler Birliği, Doğu Bloku ülkeleri, Irak ve Mısır gibi birçok ülkede görüldü. Baas tipi partilerin iktidara geldiği ülkelerin hemen hepsinde istihbarat birimleri haddinden fazla güçlüydü. Dahası bu istihbarat servisleri, aynen Suriye’deki El Muhaberat gibi iç tehdide, kendi vatandaşına karşı kodlandı. Batılı demokrasiler istihbarat birimlerini çeşitlendirip birbiriyle ve kanunlarla dengelerken baskıcı rejimler tek elde toplayıp yasaların üstünde bir mevkiye oturttu. Adı, yapısı, kabiliyeti ülkeden ülkeye farklılık arz etse de Suriye, İran, Kuzey Kore gibi kapalı rejimlerin hemen hepsinde istihbarat birimleri yasama ve yargı denetiminden kaçırıldı. Yasa dışı bir zeminde çalıştırıldı. Zira muhaberat devletlerinin, kapalı rejimlerin bekası buna bağlıydı. Yeri geldiğinde ‘iç tehditlerin’ anında bertaraf edilmesi yasalara, mahkemelere bırakılamazdı! ‘Muhaberat’, Arap dünyasında istihbarat teşkilatları için kullanılan genel bir isim. ‘Haber alma teşkilatı’ anlamına geliyor. İsim açısından Batılı örneklerinden farkı yok. Merkezî İstihbarat Teşkilatı (CIA) gibi…

Ama fonksiyon açısından demokratik ülke servislerinden oldukça farklı. Özellikle Suriye, Mısır gibi devletlerde muhaberat birimleri ‘şüphe’ ile çalışır. Hemen her şeyden ve herkesten duyulan bir şüphedir bu. Hatta herkes, istihbaratçılar bile potansiyel suçlu olarak görülür, izlenir, en ufak bir hatada bile rejim düşmanı ilan edilebilir. İktidar da ‘ajan’, ‘hain’, ‘dış güç’, ‘komplo’ gibi söylemlerle sürekli ‘şüphe’ güdüsünü zinde tutar. Yine bu tür rejimlerde istihbarat birimlerinde lidere yakın isimler görevlendirilir. Atamalar mezhebe, etnik kökene göre şekillenir. İktidarla istihbarat iç içe geçer. Bu yüzden üst düzey sivil ve askerî bürokratlar ile istihbarat bürokratlarının akrabalık ilişkileri bulunur. Çoğu zaman da bu bürokratik birimler arasında bir geçişkenlik sağlanır. Mesela uzun yıllar askerî bürokraside çalışan üst düzey bir yetkilinin sonradan istihbaratın başına geçmesi veya uzun yıllar istihbarat birimlerinde çalışan bir bürokratın daha sonra kabineye girmesi şaşırtıcı olmaz. Suriye ve İran örneğindeki gibi kapalı rejimlerde istihbarat birimleri hayatın her alanında faaliyet gösterir. Ekonomiden turizme, finanstan medyaya, hatta yerel yönetimlere kadar… Kapalı rejimlerde iktidarlar halkın, ferdin yerine aldığı kararları direkt rejime bağlı çalışan istihbarat üzerinden uygular. Yani istihbaratı toplumu yönlendirme, yönetme aracına dönüştürür. Bundan ötürü bu birimlere halka dair her türlü bilgiyi edinme, arşivleme imkânı tanınır. Telefon dinlemelerini, banka hesaplarını, tapu işlemlerini, yurtdışı ve yurtiçi seyahatlerini mahkeme kararları olmaksızın izler. İktidardan aldığı güçle polis, asker ve yargı birimlerine meydan okuyabilir. Rejime karşı tehdit olarak algıladığı kişileri, vakıf ve sivil toplum kuruluşlarını kolayca hedefe koyabilir. Kendine bağlı medyada aleyhlerinde kara propaganda yürütüp iltisaklı mahkemelerde yargılar. Hiçbir hak hukuk gözetmeksizin hain ilan ettiği şahısları gizli hücrelerinde işkenceye tabi tutabilir. Bundan

ötürü bu tür ülkelerde hapis aynı zamanda sistemli işkence, ölüm anlamına gelir! Bitip tükenmek bilmeyen zulüm anlamına gelir! Neticede halk dinlendiğini, izlendiğini düşünür. Devlete karşı açık vermemek için azami hassasiyet gösterir. Kısaca ceberut devlet karşısında siner!

Bütçe ile istihdam her yıl artar! Zirve Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Alper Y. Dede, ‘muhaberat devletleri’nde istihbarat birimlerinin rejimin bekası için gerekli gördüğünde her türlü operasyonu, tutuklamayı, sorgulamayı, hatta işkenceyi yapabildiğini, durumun ortaya çıkması hâlinde de hiçbir cezai işlem uygulanmadığını anlatıyor. Bu tür devletlerde istihbarat birimlerine büyük bütçeler ayrıldığını, Batı’daki örneklerle kıyaslanmayacak ölçüde istihdam sağlandığını vurguluyor: “Kapalı rejimlerde istihbarat birimleri devasa yapılardır. Halk potansiyel düşman görüldüğü için istihbarat birimleri neredeyse sokak sokak örgütlenir. Dolayısıyla devasa bütçeler harcanır. Sosyalist Suriye devleti, elindeki devasa ekonomik rantın bir bölümünü istihbaratın önde gelenlerine verir. Resmî, yarı resmî ekonomik faaliyetleri teşvik eder. Muhaberat mensuplarına yüksek maaş, iyi imkânlar sağlar. Dokunulmazlık da cabası…” ‘Muhaberat devletleri’nde olmazsa olmazlardan biri de istihbaratın bile takip esasına göre kurgulanması. Farklı birimler birbirini izler. Burada asıl amaç rejimin dolayısıyla lider ve ailesinin bekasıdır. Bu tür rejimlerin bir diğer özelliği halka korku salmaları. İstihbaratın herkesi dinlediği, her şeyi izlediği, içeri alınanlara uygulanan işkenceler kulaktan kulağa yayılır. Bir iki olaya şahit olan halk korkudan siner. Rejimin istediği de budur zaten. İstihbarat devletlerinin bir diğer olmazsa olmazı da katı-sert particilik. Ekseriyetle bu tarz ülkelerde tek parti iktidarları görülüyor. Sırtını iktidara/mutlak otoriteye dayayan


35 GÜNDEM parti, arzu ettiği ideolojiyi tabana zorla empoze ediyor. Bir bakıma parti ‘devlet’ konumuna çıkarılıyor. Bu da büyük ölçüde keyfilik anlamına geliyor. Gerek servetin bölüşümü gerekse de kimin nasıl muamele göreceği hukuka göre değil, parti tercihlerine göre şekilleniyor. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Cenap Çakmak, muhaberat devletlerinin resmî ideolojilerini tek parti üzerinden savunduklarını ifade ediyor: “Kuzey Kore’de ‘Komünist Parti’, Suriye’de ‘Baas’, İran’da da ‘Velayet-i Fakih’ yapısı bu duruma örnek verilebilir. Parti sadakati retorik olarak yüceltilir. Geniş halk kitlelerine karşı tutumun bir ölçüsü olarak kullanılır. Devrim merkezi bir yere oturtulur ve arzu edilmeyen muhalif tutumlar ‘ihanet’ olarak değerlendirilir.” İpek Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gökhan Bacık da ‘muhaberat/istihbarat devleti’ kavramının Suriye ve Kuzey Kore rejimlerini birebir tanımladığını düşünüyor. Özellikle Suriye’de rejimin bürokrasiyi, devleti, toplumu çok parçalı istihbarat birimleri üzerinden kontrol edip yönettiğini vurguluyor: “Suriye’de ‘muhaberat devleti’nin temeli 1970’lerin ortasında atıldı. Zamanla da konsolide edildi. İşi tek istihbarata yüklemeyip farklı adlar altında yenileri devreye sokuldu. Zaman içinde toplumun tüm noktalarına nüfuz etti. Siyasallaştı. Soğuk Savaş döneminde Polonya’da yaşandığı gibi kardeş kardeşe ihbar ettirildi. Sonuçta Baas Partisi’nin, Esed ailesinin demir eli, kudreti oldu… Gelinen noktada rejimi ayakta tutan ekseriyetle Esed ailesi ve Nusayrilerden müteşekkil El Muhaberat. Aralarında bir nevi kader birliği var. Biri düşerse diğerinin düşmesi de kaçınılmaz zira!” Suriye’de istihbarat teşkilatlarının kökeni Fransız sömürge yönetimine kadar uzanıyor. Ancak bugünkü manada El Muhaberat, Baas Partisi’nin iktidara geldiği 1963’te kuruldu. 7 yıl sonra iktidara gelen Hafız Esed mevcut istihbaratı güçlendirmenin yanında hava kuvvetleri içinde, kendine bağlı, Nusayrilerden oluşan yeni bir yapı daha kurdu. Hava kuvvetlerine yönelmesinde uzun yıllar burada görev yapması etkili oldu. Hâlihazırda Suriye askerî istihbaratı ile hava kuvvetleri istihbaratı, El Muhaberat’tan bağımsız olarak faaliyette. El Muhaberat’ta olduğu gibi askerî birimlerin başına da ekseriyetle Nusayriler atanıyor. Özellikle Esed ailesiyle kan bağı bulunan isimler tercih ediliyor. Mesela, 20052009 arasında askerî istihbarat şefi, sonradan savunma bakanı olan Asıf Şevket, Beşşar

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN yargı önünde hesap verir.”

Lideri istihbaratçılar yanıltır

Kapalı rejimle yönetilen İran’da istihbarat faaliyetleri müstakil bir bakanlık üzerinden yürütülüyor. Esed’in kayınbiraderiydi. Ortadoğu uzmanı Yrd. Doç. Dr. Dede de Hafız Esed’in azınlık rejimini ayakta tutup ülkeyi yönetebilmek için El Muhaberat’ı güçlendirdiğini söylüyor: “Esed ailesiyle istihbarat teşkilatları iç içe geçmiş durumda. Son yarım asırda rejimin, liderin, ailenin bekası demokrasi dışı uygulamalarla, yani istihbarat faaliyetleriyle sağlandı. Keza Hüsnü Mübarek’in Mısır’ı 30 yıl boyunca demir yumrukla yönetebilmesinin ardında istihbarat servisinin sadakati yatıyor. Yapısı ve kullandığı yöntemler açısından Mısır muhaberatı Suriye muhaberatına çok benziyor. Orada da halka devamlı surette ‘aleyhimizde bulunursanız size her istediğimizi yapabiliriz’ mesajı verilir.” Esasen ortaya çıkan 55 bin karelik ‘işkence-infaz’ albümü El Muhaberat’ın ne denli gaddar olduğunu ortaya koydu. Keza 21 Ağustos’ta Şam’ın Guta Mahallesi’nde yaşayan 1500 sivili rejim talimatıyla kimyasal silahla katleden de hava kuvvetleri istihbaratıydı. Suriyeli muhalif kaynaklar, en az 50 bin tutukludan haber alınamadığını belirtiyor. Birçoğunu El Muhaberat alıp gizli sorgu hücrelerine götürmüş. El Muhaberat’ın gözaltına aldığını serbest bıraktığı pek vaki değil. Sebepsiz yere 20 yıl hapiste tutulup ağır hastalığa yakalanınca ‘elimizde ölmesin’ düşüncesiyle serbest bırakılanlar sayılmazsa tabii. Ülkede 3 yıldır yaşanan iç savaş ortamında bugüne kadar yaklaşık 160 bin günahsız sivilin hayatını kaybettiği ortada. Binlerce yaralı, milyonlarca mülteci de cabası. Söz konusu zulmün başaktörü Esed rejimi

adına El Muhaberat ve türevleri. Ekranlarda dönen vahşet fotoğrafları bunun en güçlü delili.

Demokrasiler Muhaberat’a kayabilir! Bu noktada şu saptamayı yapmakta fayda var: Her güçlü istihbarat, muhaberat devletine kapı aralamaz! Yani bu tür rejimleri istihbarat birimleri kendi başlarına kurmaz. Önlerinde bir lider, parti bulunur. İstihbarat birimleri liderliğin istediği, yönlendirdiği ölçüde gaddarlaşır. Zira yönetim imkân sağlamazsa istihbarat birimleri kanun dışına çıkamaz, başına buyruk davranamaz, adam öldüremez. ABD, İsrail gibi iç hukuk bariyerlerini aşmayan, kendi vatandaşını düşman addetmeyen devasa istihbarat örgütlerine sahip ülkeler de var. Bu tür örneklerde söz konusu birimler ekseriyetle dış tehdidi hedefe koyuyor. Muhaberat devleti içinse büyük tehdit kendi vatandaşları! İsrail uzmanı Kerim Balcı, sınır ötesinde ülke menfaatleri çerçevesinde her türlü operasyona imza atan İsrail gizli servisi MOSSAD’ın ülke içinde kanun ve yönetmelikler çerçevesinde çalıştığını ifade ediyor. Balcı, görevi kötüye kullanan İsrailli ajanların yargılanmaktan sıyrılamadığını vurguluyor: “Suriye’deki El Muhaberat’ın yakın komşu 2-3 ülke dışında dış istihbarat faaliyeti yok. Aynı durum Mısır istihbaratı için de söz konusu. Ancak İsrail ve ABD örneklerinde istihbarat birimleri ekseriyetle dış tehdide odaklanır. Ajanlar kanun dışı hareket edemez. General David Petraeus örneğinde olduğu gibi CIA başkanı da olsa

Doç. Dr. Bacık da oturmuş demokrasilerin, istihbarat birimlerini, sınırları net hatlarla çizilmiş kanun-yönetmeliklerle çalıştırdığını doğruluyor: “Burada ilkelerden bahsetmek lazım. Bir kere istihbarat örgütünün temel dikkat ettiği nokta dış dünya olmalı. İçeride bir grup ile uğraşmaya başlayınca sorunlar başlar. İçerisi de önemli ancak bu çok hassas kurgulanmalı. Öte yandan istihbarat kurumlarını abartmamak lazım. Bunlar zamanla iyice güvenlikçi hâle gelirler. Uluslararası ilişkileri de çok iyi okuyamaz hâle gelebilirler. Sanılanın aksine istihbarat kurumlarının bölgesel gelişmeler konusunda çuvallama oranı çok yüksektir. Mesela CIA’nın Arap Baharı konusunda ‘Vay be!’ dedirtecek ön alıcı, isabetli tahminlerini duyduk mu?” Gökhan Bacık’a oturmuş devletlerin sonradan ‘muhaberat devletine’ dönüşme ihtimalini soruyoruz. Tarihten verdiği örneklerle iktidara gelen gücün isteği doğrultusunda devletlerin muhaberat devletine kayabildiğini vurguluyor: “Almanya ile komünist devrimlerden sonraki pek çok Balkan ülkesi buna örnek. Yunanistan’da da bu zaman zaman ciddi etkisini gösterdi. Şunu iyi ifade etmek lazım; istihbarat faydalı ve zaruri bir kurum. Ancak bunun sistem içinde nasıl kurgulandığı önemli. Bu kurguda sorun varsa hata olur. Siyasi liderlere en çok hata yaptırma gücü olan kurumlar istihbarat birimleridir. Mesela ordular şeffaftır. Biz komutanları biliyoruz. O nedenle her yapılana sorumluluk olarak ortaktırlar. Ancak bir ülkede istihbaratın dört numarası kimdir bilinmez. O nedenle istihbarat kurumlarının fiilî korunağı yüksektir. Bu gibi durumlarda en iyi çözüm; her kurulda bir karşı görüş takipçisi istihdam etmek. Her kurumda ‘mükemmel’ denilen fikri eleştirecek insanlara ihtiyaç var. Ortadoğu lineer toplumlar hâline geldi. Bir fikir var, bu doğru, herkes uysun!” Türkiye’de zaman zaman ‘İranlaşma’, ‘Suriyeleşme’ korkusu yaşandı. Ancak Türk toplumu her seferinde sandık manivelasıyla iktidarların marjinalleşmesine mâni oldu. Tarihten bugüne sağduyulu siyasiler Meclis’e ipotek konulmasına imkân vermedi. Mesela 2007’de patlak veren ‘Türkiye Cezayir olur mu?’ tartışmalarının önünü rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, Tokat’ta sarf ettiği (27 Mayıs) bir çift sözle kesmişti: “Türkiye, İran olmaz, Cezayir de olmaz. Suriye yapılmasına da biz müsaade etmeyeceğiz!”


36DÜNYA

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Cenevre’de Esed kazandı dünya kaybetti Suriye’de 160 bin sivilin canına mal olan iç savaş karşısında Esed rejiminin gitmesini isteyen devletler ağırlıkta olsa da elini taşın altına koyan yok. Bu durum Cenevre II Konferansı’nda bir kez daha tescillendi. SERVET YANATMA MONTRÖ, CENEVRE

1umudu olması beklenen Cenevre II

Suriye’deki insanlık dramına çözüm

Konferansı, aylar süren tartışmaların ardından nihayet geçen hafta Montrö’de gerçekleşti. Esed rejimi ile Suriyeli muhalifler, uluslararası temsilcilerin katılımıyla ilk kez bir masada buluştu. Rejim ve muhalifler Cenevre’de BM’nin kolaylaştırıcı rolünde müzakereleri sürdürecek. Peki, müzakerelerin neticesi ne olur? Görüşmeler Esed’in katliamlarını sona erdirir mi? Konferans sonunda sohbet ettiğimiz bir Türk yetkilinin bu soruya verdiği cevap aslında tüm meseleyi özetliyor: “Geçen dönemlerde rejim ile muhalifler arasında ciddi çatışmalar yaşandı. Muhalifler sahada önemli askerî kazanımlar elde etti. Esed gerçekten zor durumdaydı. Ancak bu hâldeyken bile diplomatik çözüme yanaşmadı. Şimdi alanda durum lehineyken ve rejime karşı bir müeyyide ihtimali yokken neden tavır değiştirsin?” Montrö’ye 39 ülkenin katılması, konferanstan somut netice çıkmayacağının işaretiydi. Akşama kadar konuşmalar sürdü; fakat ortak bir bildiri metni bile çıkmadı. Konuşmalar pozisyonların tekrarlanmasından ibaret kaldı. Esed rejiminin işlediği katliamları gösteren fotoğraf ve görüntülerin hiçbir etkisi olmadı. Rusya ve Çin haricindeki uluslararası toplum katliamları kınayıp ‘Geçiş hükümeti kurulmalı ve Esed gitmeli’ noktasında birleşti. Konferans bir söz düellosu şeklinde geçti. Rejimin temsilcileri muhalifleri terörist olarak suçladı. Suriye Dışişleri Bakanı Muallim, “Erdoğan hükümeti ‘teröristlere’ ev sahipliği yapmasa bunlar yaşanmazdı.” diyerek açıktan Türkiye’yi suçladı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun buna cevabı sert oldu: “Suriye’de asıl teröristlerin kimler olduğunu hepimiz biliyoruz. Kendi halkına karşı bu kadar iğrenç suçlar işleyen utanmazlara karşı bir cevap vermeyi bile düşünmüyorum.” Tüm katılımcılar Suriye’de bir geçiş hükü-

meti kurulması ve ardından özgür seçimlerin yapılması gerektiğinde birleşiyor. Referans alınan 2012’deki Cenevre Mutabakatı bunu öngörüyor. Ancak mutabakatın okunmasında derin bir görüş ayrılığı yaşanıyor. Rusya ve Çin haricindekiler bunun Esed’siz bir geçiş hükümeti olduğunu savunuyor: “Suriye’nin geleceğinde Esed’e yer yok.” Özellikle Rusya ise buna karşı çıkıyor. Konferans sonunda basının karşısına çıkan Suriye’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimî Temsilcisi Caferi, “Biz de mutabakatın uygulanmasını istiyoruz.” deyince gazeteciler “Doğru mu duyduk?” diye birbirine sorma ihtiyacı hissetti. Caferi, mutabakatın Suriye’den ‘teröristlerin’ temizlenmesini öngördüğünü ve tüm unsurlarıyla uygulanması gerektiği fikrini savundu. İki taraf da mutabakata sarılıyor; ancak en temel konuda ciddi bir muallaklık söz konusu. Artık bu mutabakatın sorgulanma vakti geldi de geçiyor bile. ABD Dışişleri John Kerry’nin konferans sonundaki değerlendirmesi müzakerelerin seyri konusunda ipucu verdi: “Savaşları sona erdirmek için yapılan müzakereler çok çetrefillidir. Bu işler kolay olmaz. Bazen çok uzun zaman alır.” Öncelikle müzakerelerin ucunun açık olduğunu ve belirli bir takvime bağlanmadığını vurgulamalı. Bu yüzden uzun zaman alacağı muhakkak. Görüşmelerde rejimin temsilcilerinin temel amacı Esed’in iktidarda kalmasını sağlamak. Muhaliflerin amacı ise Esed’i iktidardan uzaklaştırmak. Bu kadar keskin görüş ayrılığının müzakerelerle çözümünün gerçekçi olup olmadığını

zaman gösterecek. Türkiye daha Montrö’ye gelmeden muhtemel bir anlaşmanın gerçek anlamda hayata geçirilebilmesi için üç önemli parametre ortaya koydu: Takvim, BM mevcudiyeti ve müeyyidesi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, anlaşma sağlanması hâlinde bunun denetim ve gözetimi için alana BM mevcudiyetinin girmesi gerektiğini vurguluyor. Aksi durumda mutabakatın uygulanması gerçekçi olmayacak. Ankara, pozisyonunu şöyle özetliyor: “Sürecin ucu açık olmamalı ve bir takvime bağlanmalı. Esed’in yönetimi bırakacağı net olarak ortaya konmalı. Esed tüm yetkilerini devretmeli. Geçiş yönetimi tam yetkiye sahip olmalı. Eli kana bulaşmış rejim mensupları da geçiş yönetiminde yer almamalı. Geçiş hükümeti 2014’teki başkanlık ile meclis seçimlerini düzenlemeli.” Ancak Beşşar Esed, yönetimi devretmek yerine haziran ayında yapılması öngörülen seçimlere katılmak istiyor. İktidar devri konusundaki çağrılara da, “Seçimle geldim, seçimle giderim.” cevabını veriyor. Türk yetkililer ‘background’ bilgilendirmelerde, sohbetlerde Esed rejiminin hayatını İran ve Rusya’ya borçlu olduğunu açıkça söylüyor. İran’ın gönderdiği savaşçıları, Rusya’nın yolladığı silahları detaylı şekilde anlatıyor. Dışişleri Bakanı Davutoğlu bundan sonra ne olacağının Esed rejimine destek veren Rusya ve İran’ın tavrına bağlı olduğunu söylüyor. Peki, İran ve Rusya yakın dönemde politika değiştirir mi? İran ile Batı dünyasının nükleer konusunda anlaşmaya varması ve

Tahran’ın Batı ile yakınlaşma çabası dolayısıyla Esed’e desteği keseceği algısı oluşsa da sahadaki durumun değişmeyeceği ortada. BM, Montrö’ye başta İran’ı da davet etti; ancak Esed’siz geçiş öngören Cenevre Mutabakatı’na bağlılığını taahhüt etmesini istedi. Tahran bunun bir ön şart olduğunu belirterek olumsuz cevap verdi. BM de daveti geri çekti. Bu, İran’ın rejime desteğini sürdüreceğinin açık işareti. Davos’a giden İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de ‘özgür ve adil’ seçimlerin Suriye için en iyi çözüm olacağını söyleyerek Esed rejiminin arkasında durdu. Geçen haftalarda Suriye konusunda ortak mesajlar veren İran’ın tavrı Davutoğlu başta olmak üzere Türk yetkilileri hayal kırıklığına uğrattı. İki ülkenin bakanları geçen günlerde Suriye konusunda neredeyse aynı tarafta gibi konuşuyordu. Ancak iki ülkenin Suriye’de iki keskin taraf olduğu bir kez daha görüldü. Dışişleri yetkilileri Cenevre müzakerelerinin Esed’e zaman kazandıracağına dikkat çekiyor. Ancak bunu değiştirme imkânı Türkiye’nin elinde görünmüyor. Başta ABD, Batılı ülkeler ‘Esed gitsin’ diyor ancak bunun gerçekleşmesi için elini taşın altına koyan yok. Muhalifler de buna tepkili; kızgın; ancak elleri bağlı. Bir detay aslında çok şey anlatıyor. Adı her ne kadar II. Cenevre Konferansı olsa da zirve buraya 100 km mesafedeki Montrö’de gerçekleşti. Sebebi ise aynı tarihlerde Cenevre’de düzenlenen uluslararası lüks saat fuarından dolayı otellerde yer bulunamaması. Bu, Batı dünyasının Suriye’ye bakışını iyi özetleyen bir örnek...


Yaknda

www.irmaktv.com.tr • D Smart Kanal 91 • Tivibu Kanal 130 • Teledünya Kanal 115 • Digitürk Kanal 65 • Frekans 12729 Horizontal 5/6 Symbol Rate: 30.000

facebook.com/irmaktv

twitter.com/irmaktv

youtube.com/irmaktv


38 KÜLTÜR Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen 29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

25 PEYGAMBER

KEVSER KULAKSIZ İSTANBUL

1hidayet yolunda tutmak ve doğruya Allahü Teâlâ, rahmeti gereği kullarını

sevk etmek için her dönemde, her mekâna peygamber göndermiş. Bu İlahi tatbikat son Peygamber Hz. Muhammed’in (sas) gönderilmesine kadar sürdü. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Âdem’den (as) Hz. Muhammed’e (sas) kadar 25 peygamberin ismi zikrediliyor. Peki bu 25 peygamberi ne kadar tanıyoruz? İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (as) ile başlayan insanlık tarihi, onun ardından gelen diğer peygamberle devam etmiş. Allahü Teâlâ, akıl ve iradenin yanında insanı göz-kulak gibi dış duyular, sezgi ve feraset gibi iç duyularla donatmış. Bu nimet imkânlarının yanı sıra peygamberler gönderip kitaplar indirerek insanı desteklemiş. Peygamberler, Allah’ın hikmeti, adaleti, rahmeti ve bereketinin gereği olarak insanlığa hidayet rehberleri ve dünya hayatında yol kılavuzları olarak gönderilmiş. Kur’an-ı Kerim’de, gönderilen peygamberlerin sayısı konusunda kesin bir bilgi verilmiyor. Bu çerçevede âyetlerde önemle vurgulanan husus, her millete, her bölgeye bir uyarıcının gönderildiği. Allahü Teâlâ, Mü’min Suresi’nde “And olsun ki senden önce de biz peygamberler gönderdik. Onlardan bir kısmının hikâyesini sana anlattık bir kısmınınkini ise anlatmadık.” mealindeki âyette bütün peygamberleri bize bildirmediğini beyan ediyor. Teftazani Şerhu’l Akaid kitabında 124 bin veya 224 bin rakamlarının, kesinlik düzeyine sahip olmadığı gibi inanç haline getirilmesinin de uygun bulunmadığını bildiriyor. Peygamberlerin sayısı konusunda bildiğimiz en kesin rakam, Kur’an’da isimleri zikredilen peygamberler. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Âdem’den (as) Hz. Muhammed’e (sas) kadar 25 peygamberin adı zikrediliyor. Bunların 18’i En’am Suresi’nin 83-86. ayetlerinde, diğerleri ise çeşitli surelerde geçiyor: Âl-i İmran 33, Araf 65, Hud 61, 84, Enbiya 85 ve Ahzab 40. âyet-i kerimelerde beyan ediliyor. Bu sayıya peygamberliği konusunda ihtilaf edilen Hz. Lokman ve Hz. Zülkarneyn, Hz. Yuşa, Hz. Hızır gibi isimler dâhil değil. Bu isimlerin peygamber mi yoksa veli mi oldukları konusunda ihtilaf edilmiş. 1. Hz Âdem (as): Allahü Teâlâ, ilk insan Hz. Âdem’i topraktan yarattığı için ‘edîmü’l-ard’ denildi. Hz. Âdem’le aynı nefisten benzer bir varlık olarak eşi Havva yaratıldı. Hz. Âdem ve Havva’nın doğan çocuklarıyla nesiller artmaya başladı. İlk ve en büyük sorun, oğulları Kabil ile Habil arasında meydana gelen kıskançlık ve bunun sonucunda kardeşi Habil’i öldürmesi. Hz. Âdem’in çocukları olan insanlar sayıları az ama sorunları büyüktü. Bu yüzden Allah onlara Hz. Adem’i peygamber olarak görevlendirdi. Hz. Âdem’e 10 sahife indirildi. 2. Hz. İdris (as): Hz. Âdem’in torunu. Onun dönemindeki temel sorun, dürüstlüğün kalmaması. Bu yüzden doğruluk sıfatları öne çıkarılarak görevlendirilmiş. Hz. İdris, sıddık özelliğinin yanı sıra sabırlı olmasıyla da övülmüş. Astronomi ve matematikle ilk uğraşan, terzi olarak bilinen, ölçü ve tartı aletlerini ilk defa kullanan, ilk yazı yazanın olduğu rivayet ediliyor. Kendisine 30 sahife indirildi. 3. Hz. Nuh (as): Hz. Nuh’un meskeni Irak’ta idi. Varlıklı bir kavimle uzun ve çetin bir imtihanı oldu. Allah, Hz. Nuh’a ağaç dikmesini emretti ve kırk yılda yetişen ağaç, gemi yapımında kullanıldı. Gemi tamamlandığında Allah, ailesini, inananları ve her canlıdan bir çifti

gemiye almasını emretti. Kırk gün süren yağmurun ardından seller yeryüzünde taşmadık yer bırakmadı. Hz. Nuh ve gemidekiler dışında yeryüzünde bulunanların hepsi tufanda boğulup helak oldu. Nuh’un gemisi, altı ay su üzerinde dünyanın her tarafını dolaşarak Cudi Dağı’nın eteğine yanaştı. Tufandan sonra dünya adeta yeniden kuruldu. Bu yüzden Hz. Nuh’a ikinci Âdem deniliyor. 4. Hz. Hud (as): İrem şehrinde, yüksek binalar inşa etme yarışına giren Âd kavmine gönderildi. Tufandan sonra gönderilen peygamberlerin ilklerinden. Ad kavmi, bugün Yemen’de Hadramevt’in kuzeyine denk düşen bir bölgede yaşamaktaydı. Hz. Hud (as) zühd, takva ve ibadet ehli idi. Cömert ve şefkatliydi, yoksullara bol bol sadaka verirdi. 5. Hz. Salih (as): İsa (as) gibi yalın ayak yürür, ayakkabı giymezdi. Dağ ve yüksek kayaları oyarak inşa ettikleri görkemli evlerle ünlü Semud kavmine gönderildi. Kavim, Hz. Salih’in devesini öldürdü, imtihanı kaybedip helak oldu. 6. Hz. İbrahim (as): Babası Âzer, Harran halkındandı. İbrahim (as), ayak izlerine varıncaya kadar Efendimiz’e insanların en çok benzeyeniydi. Babil hükümdarı Nemrut tarafından ateşe atılmış, ateş kendisini yakmamıştı. Hz. İbrahim’in ilk çocuğu Hacer validemizden İsmail, Sare validemizden ikinci çocuğu İshak dünyaya geldi. Oğlu Hz. İsmail (as) ile Kâbe’yi inşa etti. Kurban ibadeti Hz. İbrahim’den öğrenildi. Kendisine 10 sahife indirildi. Allah’ın dostu olarak anılır. 7. Hz. Lût (as): Hz. İbrahim’in kardeşinin oğludur. Lut’un (as) peygamber olarak gönderildiği Ashabü’l- Mü’tefike kavmi, gayr-i meşru fiil işliyorlardı. Lut (as), Allah tarafından kendilerine yüksek meziyetler, hüküm ve ilim verilen peygamberlerden. Allah, O’nu küfür ve ahlâksızlıkları destan olan Sodom ve diğer dört şehir halkına peygamber olarak gönderdi. Lut (as) onların içinde yaklaşık yirmi dokuz yıl kaldı. Lut (as) vefat edinceye kadar Şam-Filistin toprağında amcası İbrahim (as) ile oturdu. 8. Hz. İsmail (as): Hz. İbrahim’in Hacer’den doğma oğlu. Çobanlık yaptı ve babası Hz. İbrahim (as) ile Kâbe’yi inşa etti. Hacla ilgili pek çok merasim ve kurban kesme konularında Hz. İbrahim (as) ile birlikte insanlara örnek oldu. Hz. Muhammed (as) onun soyundan geliyor. Hz. İsmail, 137 yaşında iken Mekke’de vefat etti ve naaşı annesi Hacer’in kabrinin yanına defnedildi.

9. Hz. İshak (as): Hz. İbrahim’in ilk eşi Sare’den doğma oğlu. İsrailoğulları soyunun başlangıcını temsil ediyor. Suretçe, babası İbrahim’e (as) benzerdi. Yaşlanınca gözleri görmez oldu. İshak (as), babası Hz. İbrahim’in vefatından sonra Şam’da peygamberlikle vazifelendirildi. Rivayete göre İshak (as) ile annesi Hz. Sare, Şam’dan Mekke’ye gelip hac ettiler. 10. Hz. Yakup (as): Hz. İshak’ın oğlu. Evlat acısı ve ihanetiyle imtihan edildi. Oğlu Hz. Yusuf’un (as) acısıyla gözleri kapandı, ona kavuşmasıyla yeniden açıldı. Mısır’a gitmeden önce Filistin civarında peygamberlik yaptı. 11. Hz. Yusuf (as): Suretçe Âdem’i (as) andırırdı. Hz. Yakup’un 12 oğlundan en çok sevdiği çocuğudur. Kardeşleri kendisini kıskanmış ve kuyuya atmışlardı. Rüya yorumlama yeteneği ve bilgisi sayesinde Mısır’a yönetici oldu. Kur’an’da toplu olarak baştan sona anlatılan tek kıssa Yusuf suresidir. Bu kıssa Kur’an’da ‘kıssaların güzeli’ olarak nitelendirilir. 12. Hz. Eyyub (as): Hz. Eyyub’un (as) annesi, Lut’un (as) kızı idi. Babası, Hz. İbrahim’e iman edenlerdendi. Davud’a (as) göre Eyyub (as), insanların en halimi, en sabırlısı ve öfkelerini en çok yeneni idi. Yoksul bulundurmadıkça yemek yemezdi. Çok ağır bir hastalık geçirmiş, sabrıyla sembol olmuştur. 13. Hz. Zülkifl (as): Hz. Eyyub’un (as) oğlu Zülkifl (as), Şam’da oturdu. Sabreden, Allah’ın rahmetine ulaşan ve salihlerden olduğu bildirilen peygamberlerdendi. 14. Hz. Şuayb (as): Kavmini, güzel ve yüksek sözlerle uyarmaya çalıştığı için ve hitabet yeteneğinden dolayı ‘Peygamberlerin Hatibi’ olarak anılırdı. Ölçü ve tartıda hile yapan Medyen ve Eyke halkına gönderildi. Hz. Şuayb’in kızlarından biriyle Hz. Musa evlenmiştir. 15. Hz. Yunus (as): Allah, Kur’an-ı Kerim’de, onu balık sahibi diyerek anar. İlyas’tan (as) sonra peygamber olarak gönderildi. Yunus (as) otuz üç yıl kavmini, Allah’a iman ve ibadete davet ettiği halde kendisine iki kişiden başka iman eden olmadı. İman edenlerden biri Rubil, diğeri Tenuh idi. 16. Hz. Musa (as): Kur’an’da ismi ve mücadelesinden en çok bahsedilen peygamber. Sağ elinde nübüvvet beni vardı. İsrailoğullarına peygamber olarak gönderildi ve ilahi beyanlardan Tevrat indirildi. İsrailoğulları onun önderliğinde Mısır’dan çıktı. 17. Hz. Harun (as): Kardeşi Musa’dan (as) bir yaş büyüktü.

Onun yardımcısı olarak görevlendirilmişti. Hz. Musa, Medyen’den Mısır’a dönünce Harun’a Allah’ın buyruklarını iletmiş, o da bunları kabul ederek Hz. Musa’ya yardımcı olmuştu. Güzel konuşması ve hitabet yeteneği, en güçlü özelliğiydi. 18. Hz. İlyas (as): Baalbek’te yaşayan İsrailoğullarına peygamber olarak gönderildi. Hz. Musa’nın hizmetini yürüten Yuşa b. Nun’un torunudur. Kavmi onu yalanladığı için sünnetullah gereği helak oldu. Kur’an’da salih kimseler ve peygamberler arasında zikredilir. 19. Elyesa (as): Hz. İlyas’ın amcasının oğlu olduğu söylenir. Elyesa (as) ömrünün sonuna kadar İsrailoğullarının arasında kalıp, onları Allah’a davet etti. İlyas ve Elyesa (as) Lübnan sınırları içinde bulunan Baalbek kentinde yaşamış ve orada vefat etmişlerdi. 20. Davud (as): Gür sesli, güzel huylu, temiz kalpli ve çok anlayışlıydı. Sesi o kadar güzeldi ki dağlar ve kuşlar kendisine eşlik ederdi. Önceleri Tâlût’un ordusunda bir asker olarak savaşmış, daha sonra Allah’ın kendisine verdiği peygamberlik ve hükümdarlıkla İsrailoğullarına kral olmuştu. Demirciydi. Kendisine İlahi beyanlardan Zebur verilmişti. 21. Hz. Süleyman (as): Hz. Davud’un oğlu. Soyu Hz. İbrahim’e dayanır. Babası Hz. Davud’un vefatından sonra kendisine krallıkla birlikte peygamberlik verildi. Süleyman (as) krallık ve kadılıkta babasından üstündü. Babası ise Allah’a ibadette oğlundan daha ileriydi. Bütün canlılarla konuşabilme yeteneğine sahipti. İnsanların yanı sıra kuşlar, rüzgârlar ve cinler ona hizmet etmek üzere tahsis edilmişti. 22. Hz. Zekeriyya (as): Hazreti Süleyman’ın (as) soyundan. Marangozlukla geçiniyordu. Yahudiler arasında ibadet, bilgi ve görgüsüyle temayüz etmişti. İsrailoğullarının peygamberi ve danışmanıydı. Kudüs’te Hz. Meryem’in himayesini üstlenmiş, ona koruyuculuk yapmıştı. İsrailoğulları tarafından ağaçla birlikte kesilerek şehit edildi. 23. Hz. Yahya (as): Hz. Zekeriyya’nın (as) oğludur. Zekeriyya (as) Allah’a dua edip kendisinin ve Hz. Yakup neslinin ilim ve sünnetini sürdürecek varis istediğinde Allah, ona bir çocuk vermeyi müjdeledi. Küçük yaşta hikmet sahibi olan Hz. Yahya’ya nübüvvet görevi verilmişti. O da babası Hz. Zekeriyya gibi Yahudilerce öldürülen bir peygamberdi. Hazreti İsa’nın (as) müjdecisidir. 24. Hz. İsa (as): Babasız olarak doğdu. Beşikteyken konuşmuş, ölüleri diriltmiş, hastaları ve körleri iyileştirmişti. Onun doğduğu sene miladi takvimin başlangıcı kabul edilir. Otuz yaşındayken Hz. İsa’ya vahiy geldi ve İncil nazil oldu. İsa (as) zamanında tıp ilmi üstündü. İsa (as) ölüleri diriltiyor, doktorların iyileştiremediği ağır hastaları iyileştiriyordu. 25. Hz. Muhammed (sas): Hz. Peygamber’in soyu Hz. İsmail kanalıyla Hz. İbrahim’e dayanır. Kureyş kabilesindendir. Hz. Peygamber, fil vakasından 50 gün sonra Rebiülevvel ayının 12 Pazartesi günü dünyaya geldi (20 Nisan 571). 40 yaşındayken peygamberlik verildi. O’na ilk inananlar kadınlardan eşi Hz. Hatice, gençlerden amcasının oğlu Hz. Ali, azatlısı Hz. Zeyd, erkeklerden en yakını Hz. Ebu Bekir idi. Bütün insanlığa gönderilen son peygamber olduğu için Hatemü’l Enbiya denmiştir. Son İlahi beyan olan Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed’e (sas) indirildi.


39YORUM

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Joost Lagendijk

Mümtaz'er Türköne

Hukuk yerine racon keserek ülke yönetmek mümkün mü? Yargının bütünüyle kilitlenmesine rağmen, işlerin kötüye gittiği Başbakan'ın sesini yükseltmesinden, vurgularını derinleştirmesinden belli. TÜSİAD Başkanı Yılmaz'ın "Hukukun dışına çıkılan, şirketlere cezalarla baskı kurulan ülkelere yabancı sermaye gelmez." sözleri üzerine Başbakan'ın çektiği ayarı, bir polemik yerine olup-bitenlerin bir özeti olarak yorumlamalıyız. Başbakan, TÜSİAD Başkanı'nı önce ihanetle suçluyor sonra alenen tehdit ediyor: "Bunu dediğin andan itibaren... hangi yüzle yatırımlarında başta Başbakan olmak üzere herhangi bir işini görme yoluna gideceksin? ...O zaman cevabını alacaksın.” Her sıradan vatandaş gibi benim kaybedecek bir şeyim yok; ama TÜSİAD üyesi zenginlerin alacağı cevap, yüreklerine korku salacak cinsten olmalı. Yine de zengin işadamlarının, külhanî üslupla Başbakan tarafından uluorta tehdit edildiği bir ülkede hiçbirimizin temel hakları güvence altında olamaz. Koskoca devlet cihazı elinde. Yargı, bütün mekanizmaları ile iptal edilmiş durumda. Hakkımızı hukukumuzu araması gereken savcılar, kendilerini gadre uğramaktan kurtaramıyor. Sabah Gazetesi şecaat arz eden merd-i kıptî üslubuyla, Hükümet'in kol-kanat gerdiği kanunsuzluğu ortaya döküyor. Dünkü nüshasında "Adliye'de bir skandal daha" başlığıyla verilen haberde, savcının operasyon emrinin, emniyet tarafından 'delillerin yetersiz' olması yüzünden yerine getirilmediğini yazıyor. Bahsedilen 16 Ocak tarihli İtfaiye Müdürlüğü'nü hedef alan yolsuzluk operasyonu. Alın size memlekette hukuk kalmadığının somut kanıtı: Emniyet, savcının emirlerine uymak yerine delil kritiği yapıyor. Hükümet'in hallaç pamuğu gibi attığı polislerden arta kalanlar, bir soruşturmanın delillerini değerlendiriyor ve yüksek yargı mercii edasıyla yeterli bulmayıp işleme koymuyor. Bu saatten sonra kimi kimden ne ile koruyacaksınız? Hukuk işlemiyor; zamanın birden yavaşlaması veya durması gibi geçici bir durumla karşı karşıyayız. Hükümet'in herhangi bir anayasa veya kanun maddesine istinat etmeden uyguladığı fiilî bir olağanüstü durum var. Başbakan'ın TÜSİAD'ı tehdit ederken kullandığı sert üslup,

hukuk kurallarının yerini eski zamanların külhanî raconlarının aldığını gösteriyor. Elinde otuzüçlük tesbih, omuzdan sarkan kruvaze ceket, topuğuna basılmış ayakkabılar ve yan tarafa yatmış fesiyle, Refii Cevat'ın Sayılı Fırtınalar'da tasvir ettiği kabadayıları gözünüzün önüne getirin. Durum böyle devam ettiğine göre, hepimiz müştereken halının altına süpürülen toz dağının patlayacağı ana odaklanabiliriz. Kalıcı olması imkânsız geçici bir durum bu. Evet "Muz Cumhuriyeti" değiliz. Üstelik politikada kesilen raconun da bir usulünün, adabının olması lâzım. Usul ve adab ortadan kalktığına göre durum vahim. Çıkartacağımız tek netice, bu kadar kanunsuzluğun, ancak suçun cesametiyle mütenasip olma ihtimali. 17 Aralık'tan beri ne oluyor? Yargı bütünüyle kilitlenerek Hükümet'i hedef alan bir yolsuzluk soruşturmasının yürütülmesi engelleniyor. Ne kadar engellenebilir? İtfaiye müdürlüğündeki yolsuzluk soruşturması engellendi diyelim? Kazandıkları zaman içinde yangın çıkışı olmadan ruhsat verilen binalara merdiven mi inşa edecekler? Ettiler diyelim, kaçını gizli saklı yapmayı başaracaklar? Toz dağının üzerindeki halı, boydan boya çekildi. Başbakan karizmasını, arkasındaki halk desteğini kullanarak; ilan ettiği düşmanlar ve vatan hainleri ile dikkatleri başka yere çekerek bu pisliği gizlemeye çalışıyor. Yürütme ile yargı arasında ilan edilmiş savaş, aslında tek taraflı olarak Hükümet'in yolsuzlukların üzerini kapatmak için hukuku durdurmasından ibaret. AK Parti ile Cemaat arasında ilan edilen kavga, yine Hükümet'in bir günah keçisi icat ederek, yolsuzluk batağından sıyrılma çabasından başka bir şey değil. İsteyen bu eşitsiz ve dengesiz karşılaşmalarda istediği kadar tarafsız kalmayı tercih edebilir. Bu tarafsızlığın bile, hükmün gecikmesine rıza göstermek dışında bir anlamı kalmayacak. Geçmişte kalan siyasî kavgaların gösterdiği üzere "vatana ihanet" tutacak bir dalı kalmayan tarafın son çaresi olarak devreye giriyor. Demek ki sınıra dayandık. Hukuk bitti, yargı iptal oldu. Racon keserek bir memleket ne kadar yönetilebilir?

Hüsnü kuruntu ve kendini kandırma Başbakan Erdoğan, Avrupa’nın üç ana kurumunun başkanları ve Avrupa Parlamentosu’nun bir dizi üyesiyle Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecini ele almaya yönelik zamanı çoktan gelmiş de geçmiş Brüksel ziyaretini geçen hafta gerçekleştirdi. İki tarafın basın toplantılarında yaptığı açıklamalar ve AKP yanlısı medyanın haberlerine dayanarak, kolaylıkla, her şeyin yolunda gittiği izlenimine kapılabilirsiniz. Beklenenin tersine, Erdoğan sakinliğini korudu ve AB’nin kuralları ile standartlarına saygı göstermeyi vaat etti. AB liderleri, bazı dikenli konulara temas etti, ama bunu çok genel ifadelerle yaparken Türkiye-AB ilişkilerinin önemini vurguladı. Lakin Türkiye dışındaki basında çıkan yorumları okuduğunuzda ve görüşmelere katılan AB yetkilileri, Avrupa parlamenterleriyle konuştuğunuzda, ne Türkiye ne de AB için olumlu gözüken tümüyle farklı bir resim ortaya çıkıyor. Önce Erdoğan ve Türk medyasındaki papağanları tarafından kuvvetle dayatılan algıya gelelim. Yani Başbakan’ın Türk devletindeki “paralel yapının” varlığına ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu (HSYK) yeniden organize etme ihtiyacına Avrupalı siyasileri ikna ettiği iddiasına. Son derece açık ve net konuşacağım: Bu, hüsnü kuruntu ile kendini kandırma arasında bir yerlerde duran bir propaganda çalışması. Erdoğan’ın polis ve yargıdaki temizlik faaliyetlerine mazeret göstereceği bir darbe hikayesiyle geleceğini, Brüksel’deki muhatapları önceden biliyordu. Avrupa’daki farklı yargı sistemlerine dair kendilerine nutuk atmasını da bekliyorlardı. Hepsi de Erdoğan’ın performansını kibarca dinledi ve önceden hazırladıkları karşı savlarını ortaya koydu. Ardından, kimilerinin yolsuzluk suçlamalarının gerisindeki etkiler ve zamanlamayla ilgili bazı şüpheleri bulunsa da, hep birlikte yargının şeffaf ve tarafsız işlemesi ile yolsuzluk soruşturmalarının tamamlanması gereğinin önemini vurguladılar. Hiç kimse, binlerce polis ile yüzlerce savcının yerinin değiştirilmesini onaylama işareti vermedi ve Başbakan’a HSYK’yı Adalet Bakanlığı’na bağlama planının AB’de kabul

gören bir uygulama olduğunu söylemedi. Tam tersine, hem Avrupalı siyasiler hem de analistler, Türkiye’de olan bitenlerden son derece endişeli. Bürokraside ‘hain ve darbe planlayıcısı’ diye etiketlenen kişilere karşı yoğun operasyon yürütülmesini, Türkiye’nin geriye gitmesinin ve yargının bağımsızlığıyla ilgili Avrupa kriterlerini yerine getirene dek gidecek daha çok yolu olmasının yeni bir kanıtı olarak görüyorlar. Diğer yandan Brüksel’deki tartışmalar, aynı zamanda, Türkiye’deki gelişmeler üzerinde AB’nin etkisinin ne kadar sınırlı olduğunu gösterdi. Evet, Avrupa Komisyonu, Türk hükümetine HSYK yasa tasarısıyla ilgili ayrıntılı değişiklik önerilerini sundu ve muhtemelen bazıları kaale alınacak. Yine de nihai sonuç Avrupa’nın koşullarına uymayacak. Daha da kötüsü, AB’nin yolsuzluk soruşturmalarının adil biçimde devam ettirilmesi talebi, büyük ihtimalle, hiçbir şekilde karşılanmayacak. Sorun, Türkiye’nin tavsiyelerini kaale almamaya devam etmesi halinde AB’nin B planının bulunmaması ve Türk hükümetinin bunun tümüyle farkında olması. Birtakım Türkiye karşıtı Avrupa Parlamentosu üyeleri hariç, Brüksel’de Türkiye ile müzakereleri askıya almayı ciddi ciddi düşünen kimse yok. Üye devletler, Türkiye’nin AB üyeliğinden yana olmayanlar bile, tekneyi batırmak istemiyor ve istikrarsız bölgesinde Türkiye’nin rolünü takdir ediyor. Avrupa Komisyonu’na Türkiye’yi sürekli eleştiren ama fişi çekmeyi de tavsiye etmeyen ‘kötü polis’ rolü biçilmiş durumda. Bu açmaz, büyük ihtimalle, kötü politikaların şimdi ve gelecekte Türk hükümetinin yanına kâr kalacağı bir duruma yol açacak. Türkiye’nin AB üyeliğinin bir destekçisi olarak, bu beni huzursuz edici ve ikircikli bir hisle baş başa bırakıyor: Müzakerelerin devam etmesinden mutluyum ama aynı zamanda Türkiye’nin üye olacaksa şu ya da bu şekilde onarılması gereken hatalar yapmasını engellemeye AB’nin ne muktedir ne de istekli olduğunu gözlemlemekten üzüntü duyuyorum. J.lagendijk@zaman.com.tr

Kamudan iş almak bizzarrure “usulsüzlük” yapmayı gerektirir. Zira tayin ve tespit edilen usule harfi harfine riayet edip ihale alıp bitirmek neredeyse imkânsızdır. Devlet mevzuatı öylesine ayarlamış ki en dürüst işadamı bile ister istemez küçük ölçekte de olsa “usulsüzlük” yapmak zorunda kalır, aksi halde ne iş alabilir ne aldığı işi bitirebilir. Devlet bunu kasti yapar. Çünkü suç işleyenin dosyası olur, rafta tutulur, zamanı gelince indirilir. Kamu üzerinden olan “yolsuzluklar”ın çoğu “usulsüzlük” üzerinden olur. Dolayısıyla “Canım, bunda ne var, aptalca hazırlanmış mevzuatın bir miktar dışına çıkıp işimize bakalım” dediğiniz anda “yolsuzluk” yapmış, tuzağa düşmüş olur; dosyanıza zamanı gelince kullanılmak üzere bilgi-belge koydurmuş olursunuz. 1994-2014 derken aradan 20 sene geçti. “Büyük ve hayırlı faaliyetler için büyük malî kaynaklara ihtiyacımız var” fetvasınca kamuya bağlanan cemaatler, dernekler vakıflar ve örgütler, safiyetlerini kaybedip kirlendiler, dinamizmlerini kaybettiler, usulsüzlüklere bulaştılar. Bu arada helal-haram kaynak demeden çeşitli imkânlara sahip oldular, onlara araziler, binalar tahsis edildi, ihaleler

verildi; ama STK olmaktan çıktılar SDK oldular. Neticede cemaatlerin, dernek ve vakıfların ne beşerî-sosyal dinamizmleri kaldı, ne entelektüel bir hamle yapabildiler. Sadece büyüdüler, büyüdüler, hormonal olarak şiştiler, obez oldular. İktidar narkozuyla uyuştular. Kaynak kesilir diye kaygılanıyorlar. Hâlâ “sivil” olduklarını zannedip “destek bildirileri” yayınlıyorlar. Devlet “sınırı aştıkları”nı düşünüp topunu yeniden tehdit değerlendirmesine almaya koyuldu. Ve fakat temel bir hakikati unuttular: İslam davasının paraya, hele kamudan yardım ve bağışa ihtiyacı yok. Bu dava “söz, ahlak ve adalet arayışı davası”dır. Ben “önce Hizmet, sonra AK Parti, en sonda diğerleri hedefte” derken, kendilerini aktüel havaya kaptıranlar, 27 Mayıs ve 12 Eylül’de “Kemalist-Atatürkçü”, 28 Şubat’ta “ulusalcı-sol” ve şimdi “yeşil muhafazakâr” kimlik edinmiş olan o heyulanın yeni bir kaba girip yeni bir renge bürünmekte olduğunu göremiyorlar, kontrollerinde olduğunu vehmediyorlar. İnşallah yanılıyorum!

Kamudan cemaatlere bağış ALİ BULAÇ 1996 yılında birer kamu kuruluşu olan belediyelerden ihale alan işadamlarının çeşitli cemaat, vakıf ve derneklere bağış yapıp yapmaları konusu gündeme gelmişti. Hakim görüşe göre ihale alan bir işadamı gösterilen bir yere yüzde 10 bağış yapabilir, “zor faktörü” kullanılmayacaksa bunda bir sakınca yok. Çünkü gelişip daha yaygın ve etkin hizmet yapabilmek için finansa ihtiyaç vardı, işadamlarının bağışta bulunması faaliyetleri daha hızlandırır. O günden bu yana şu dört noktadan bu tür “bağış”ın doğru olmayacağını düşünüyorum: 1) Yüzde 10 bağış yapan bir müteahhit bunun birkaç katını çıkarmak ister. Ya malzeme üzerinden maliyeti düşürür veya işi pahalıya satar ki bunun zararı eninde sonunda kamuya çıkar. “Kamu” dediğimiz şemsiyenin altında envai türlü din, inanç, felsefi ve siyasi görüşe mensup topluluklar

vardır. Bu toplulukların bir cemaatin yararına olmak üzere dolaylı yollardan zarara uğramaları hak ihlalidir. 2) Karakterleri itibarıyla “sivil” olan İslamî cemaatler dünyevî beklentisi olmayan hayırsever insanların yardımları, bağışları (infak, zekât, kurban derisi vs.) ile var olmuşlardır. Bu onların manevî bereketi ve sosyal dinamizmlerini oluşturmuştur. Dinî hareketlerin enerjisi Allah rızasına dönük ihlaslı faaliyetleridir. Cemaat, tarikat ve derneklerin dolaylı yollardan da olsa “kamu kaynakları”na bağlanmaları a) Dinamizmlerini sona erdirir, b) Onları farkında olmaksızın kamuya bağlı-bağımlı hale getirir. Bu da bugüne kadar tamamen devletin dışında kendi kendilerine var olan kişilik profillerini “STK (Sivil Toplum Kuruluşu)” olmaktan çıkarır, “SDK (Sivil Devlet Kuruluşu)” yapar. 3) Cemaatlerin sınırlı düzeylerde “kamu”ya bağlanmaları “devlet”in arzu ettiği bir şeydir. Böylelikle bu toplumsal oluşumlar “hükümet dışı, özerk ve gönüllü” vasıfları sona erdiğinden “sarı sendikalar” misali “görüntüleri özerk” tüzel kişilikleri “yarı resmi hüviyet” kazanmış olurlar. 4) Daha önemlisi devlet suç işletir.

a.bulac@zaman.com.tr


40YORUM Binlerce Dreyfus ve Emile Zola ABDULLAH YAVUZ ALTUN

1yonundan bu yana bürokraside baş17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operas-

latılan “cadı avı” binlerce kişiyi etkilemiş durumda. Kamuoyuna değişik araçlarla her gün pompalanan nefret uyandırıcı ve ötekileştirici söylem, bir kasırgaya dönüşüp bütün işaretleri tek bir “camia” üzerinde tutmaya çalışıyor. Hiçbir somut delil yokken, binlerce insan zan altında tutuluyor. “Algı” hükümetten medyaya, oradan farklı kulvarlara akıp dururken, Dreyfus’un kaderini paylaşan “olağan şüpheliler”, bir Emile Zola’nın çıkmasını bekliyorlardır belki de. Hikâye malum. Meşhur Fransız yazar Zola, Alfred Dreyfus isimli bir askerin, haksız yere suçlanması ve casusluktan hüküm giymesi karşısında, bir gazetede, Fransız Devlet Başkanı’na hitaben bir mektup kaleme alır. “Suçluyorum…” (J’accuse…) diye başladığı uzunca yazıda, Dreyfus’u entrikalarla mahkûm ettiren kişileri ve suçlarını sıralar. Yalan örgüsünün ilmeklerini tek tek çözerken, şöyle der: “Paris’te gerçek karşı konulmaz bir hızda yürüyordu...” Dreyfus 1894’te, Prusya’yla ilgili bir casusluk hadisesi üzerine tutuklanır. Fransa, 1870’lerdeki Prusya savaşının kaybını bir türlü atlatamamış, Savaş Bakanlığı özellikle casusluk hadiselerine karşı hassas hâle gelmiştir. Dreyfus, o sıralarda bütün öfke ve nefretin yöneltileceği en elverişli figür olarak belirir birilerinin zihninde. Yahudi’dir, Avrupa’da anti-Semitizm rüzgârı esmektedir, ailesi savaştan sonra Prusya topraklarına katılacak bir yerden gelmektedir… Nihayet 15 Ekim 1894’te, halka kapalı bir duruşmayla Dreyfus, vatana ihanetten hüküm giyer. Halk önünde rütbeleri sökülür, Şeytan’ın Adası’nda sürgüne yollanır. Hikâye burada bitmez. 1896’da Fransız askerî istihbaratına yeni atanan şef Yarbay Picquart, gerçek suçluyu ortaya çıkaracak bir bilgiye ulaşır ve soruşturmayı derinleştirmek ister. Fakat Savaş Bakanlığı devreye girer ve Yarbay Picquart, Tunus’a tayin edilir. Bir kişinin hakkını iade etmektense, devletin itibarını korumak daha önemli görülmüştür. Ancak bilgiler basına sızar. Gazetelerde Dreyfus davası tartışılmaya, anti-Semitizm’e karşı tavır alınmaya başlanır. Birçok gazeteci, yazar, düşünür bir şeyler söylemiştir ama hiçbiri Emile Zola’nın “Suçluyorum…” başlıklı mektubu kadar meşhur olmamıştır.

DAĞISTAN ÇETİNKAYA

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

13 Ocak 1898’de Paris’in küçük gazetelerinden L’Aurore’da (Şafak), yayımlanan mektubun başlarında şunları yazar Zola: “Konuşmak görevimdir, suç ortağı olmak istemiyorum. Yoksa gecelerim, uzakta, işlemediği bir suçtan ötürü işkencelerin en korkuncunu çeken suçsuz bir insanın görüntüsünden kurtulamaz.” Zola, Dreyfus’u sürgün edilmeye götüren sürecin arkasında “entrikacı” diye nitelediği Yarbay Paty de Clam’in olduğunu vurgular. Paty de Clam, sahte belge düzenleyerek ve bütün işaretlerin Dreyfus’u gösterdiği konusunda üstlerini ikna ederek, bu haksızlığı tertiplemiştir. İddianameyi inceleyen Zola, orada hukukî hiçbir delil olmadığını söyler: “Dreyfus’un birçok dil bilmesi suçtur. Evinde hiçbir tehlikeli belgenin bulunmamış olması suçtur. Ara sıra doğduğu ülkeye gitmesi suçtur. Çalışkan olması, öğrenme kaygısı içinde olması da suçtur. Coşkulanması da suçtur. Coşkulanmaması da suçtur…” Dreyfus davasında geri adım atmak istemeyen Fransız Savaş Bakanlığı, halkı ikna etmek için ellerinde bazı belgeler olduğunu da söylemektedir. Bunu, Zola’nın şu satırlarından anlıyoruz: “Umutsuz bir inatla, hüküm giydirmeyi haklı göstermek için, bugün gizli, ezici bir belgenin varlığı ortaya atılıyor. Bu belge tüm yapılanları haklı çıkarıyormuş ama gösterilemezmiş! Bu bilinemez ve görünemez belgenin önünde bizim boyun eğmemiz gerekiyor demek! Bu belgeyi reddediyorum, tüm gücümle reddediyorum!” Son olarak, Emile Zola, Savaş Bakanlığı’na güven duyulması beklentisi karşısında şunları dile getirir: “Belki de yarın başımıza efendi kesilecek olan kılıç! Bu kılıcın kabzasını bağnazca öpmek mi? Asla!” Zola, bu makaleden ötürü yargılanacak, bir süre Paris dışında yaşamak zorunda kalacaktır. Aradan geçen bunca zamanda “Dreyfus” ismi, belirli çıkarlar ya da önyargılar sebebiyle adaletin yerine getirilemediği durumlar için sıkça başvurulan bir metafora dönüştü. Ama hepsinden önemlisi, kurumsal adaletsizliğin, devlet aygıtlarının “hakikati çarpıtma gücünün” kamuoyunu nasıl yanıltabileceğine dair mühim bir örnek olarak hafızalara kazındı. 1894’te Dreyfus’un rütbelerinin sökülüşünü coşkuyla izleyen halk, 1899’da onun hapisten çıkarılışını gördü. Hatta 1. Dünya Savaşı’nda Fransız Ordusu’nda görev aldı. Emile Zola örneği ise hâlâ, aydınların, toplumsal adaleti zedeleyen durumlarda öne çıkarak yetkilileri ve halkı uyarma görevi olduğunu söylüyor.

KRAL VE SOYTARI


41 YORUM

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Ekrem Dumanlı

ŞANTAJ MI DEDİNİZ? ‘Paralel yapı’ adı verilen palavra üzerinden hayalî suçlamalar devam ediyor. Ortada somut bir gerekçe olmamasına rağmen söylemin dozu arttıkça artıyor. O kadar ki bir Başbakan’a en yakın bakanlarından biri dayanamayıp “İnandırıcı bulmuyorum...” diyor. Aslında genel hissiyat da bu. Ne var ki birileri dünyanın en barışçı hareketine hâlâ çete, haşhaşi gibi ithamlarda bulunuyor, gönülleri kırıyor, vicdanları yaralıyor. Yolsuzluk, rüşvet gibi somut suçlamaların içeriği ile ilgili tek bir kelam etmezken ‘Hizmet’e karşı ağza alınmayacak laflar sarf ediliyor. “Casusluk”tan, “ajanlık”tan bahsediliyor ve arş-ı Rahman’ı titretecek kadar ağır ifadeler kullanılıyor. Geçen hafta mesnetsiz yakıştırmalara bir yenisi daha eklendi: Şantaj ve tehdit. Vicdansızlığın gelip dayandığı sınıra bakar mısınız? Kimin kime şantaj yaptığı ortada. Mahkemeye intikal etmiş delilleri görmezden gelerek illegal yollardan elde edilmiş telekulak üretimleri üzerinden meydanlarda konuşmak açık bir tehdit sayılmaz mı? İnsanlar demez mi “İllegal dinlemeleri referans alarak kamuoyunu bu kadar yönlendiriyorsanız yasal dinlemelerle oluşan delilleri niçin yok sayıyorsunuz?” Neymiş? Telefonda birisi ananas demiş. Ananas bir şifreymiş. Hodri meydan; ne şifresiymiş çık ispat et. Sen önce bir evde 7 çelik kasa niçin bulunur, hangi akla binaen bir ayakkabı kutusunda 4,5 milyon dolar çıkar vs; onları anlat... İnternet siteleri bazı konuşmaları yayınlıyor. Lüks villalar yapma uğruna arazilerin imarı değiştiriliyor, hukuksuzluğa karşı çıkan valiler sürgüne gönderiliyor. O vahim konuşmaların tek satırını bu gazeteye girmiyoruz. Ama illegal yollardan temin edilmiş ve nasıl elde edildiği ortaya çıktığında hesabı verilemeyecek arşiv tapelerle kara propaganda yapılıyor. E adama sormazlar mı “Hocaefendi ile konuşmak, onunla izlenim paylaşmak, ona danışmak ne zamandan beri suç oldu?” Daha ötesi: “Madem Hocaefendi ile konuşmak suç kabul ediliyor, Başbakan, Cumhurbaşkanı, bakanlar bu telefonlarla konuşmadı mı?” Daha bitmedi: Montajlama kayıtları elinde tutan kişiler, kurumlar, bırakın telefonu, yüz yüze görüşme yapmadı mı? Telefonla konuşmak, danışmak suç ise, yüz yüze görüşmek katmerli bir suç değil midir? Telekulakçıların düştüğü bu hal onları hukuk karşısında baş sanık yapmayacak mı? Kimin kime şantaj yaptığını anlamak için medya dünyasına kulak vermeniz yeterli. Goygoycular kapı kapı dolaşıyor, tutuklanacak insanlardan bahsediyor.

PANORAMA Başbakan’ın son gezisi birçok gazetede genişçe yer buldu. Tek kale oynanan maçta Başbakan yine, maalesef, demediğini bırakmamış. İki konu merak ediliyor: 1- “Hayır hasenatı tavsiye suç mu?” diye sunulan ilginç metin, nedense, sadece bir gazetede yer aldı. Oysa o ilginç bölümde iş dünyasından devlet gücüyle para alındığı anlatılıyor. Bu iyi bir uygulamaysa diğer gazeteler neden görmedi? 2- Bir internet sitesindeki iddiaya göre Başbakan, “Paralel devletin yargısının, bürokrasisinin ve medyasının yargılanacağını göreceksiniz.” demiş ama daha sonra rica edilip bu bölüm röportajdan çıkarılmış. Bu iddia yalanlanmadı. Başbakanlık bunu yalanlamadıkça yürütmenin yargıya emir verdiği, suç uydurup insanları zanlı hale getirdiğine dair şüpheler pekişmez mi? Başbakan Erdoğan ısrarla nefret söylemine devam ediyor. Başbakan sıfatı taşıyan bir insan bu kadar hakaretamiz bir üslup kullanamaz. Geçen hafta da ‘alim müsveddeleri’ gibi yakışıksız lafları yuvarlayarak sarf etti. Kimi kastettiğini açıkça söyleyemiyor ama yandaşlarının yaptığı gönderme, ilmi ile maruf insanları işaret ettiğini gösteriyor. Çok ayıp, çok yazık! İnsanları aşağılayarak ülke yönetilmez. Bu keskin üslup iki büyük

Bir liste yapıldığını, o listenin Başbakan’a arz edildiğini anlatan nevzuhur yazar/ çizer takımı, 28 Şubatçıların bile yeltenemediği andıçlarla sahada dolaşıyor. Korkutma, sindirme, yıldırma faaliyetleri hiçbir dönemde bu kadar yerlerde sürünmedi. Kimin şantaj ve tehdit yoluyla kamuoyu oluşturduğunu bir gün ciltler dolusu kitaplar anlatacak. İşinden atılan gazeteciler için kim kime emir verdi, hangi medya grupları, hangi şaibeli işlemlerle ele geçirildi, hangi gazete ve televizyonlara hükümet komiseri gibi kişiler atandı ve medya nasıl kontrol altına alındı; bunlar asla unutulmayacak ve bir gün her şey isim isim, saat saat nakledilecek. Sadece medya mı? Daha birkaç gün önce bir açıklama yaptı diye Başbakan, TÜSİAD’ı bizzat tehdit etti. “Hangi yüzle bizimle işini görmeye geleceksin?” ne demek? “Böyle giderse yabancı sermaye gelmez” uyarısında bulunduğu için “vatan haini” gibi çok ağır bir suçlamayla bağırıp çağırmanın manası nedir? Tehdit sadece TÜSİAD ile sınırlı değil ki! Aykırı bir fikir söyleyen herkesin kapısına vergi memuru göndermek hangi adalet sisteminin yaptırım gücüdür? İnsanları

ve kanunları zorlayarak bazı şirketleri batırma planı yapmayı 28 Şubat’ın meczupları bile düşünmemişti! Şantaj ve tehdit maalesef, devlet zırhının içine tüneyerek yapılıyor. Goygoycular güç sarhoşu olmuş, yaptıkları işe de gazetecilik diyor. Telefonlar açılıyor insanlara “sizi de alacaklar” deniyor, listelerden bahsediliyor, mesnetsiz ithamlarla korku devleti inşa edilmeye çalışılıyor. Allah büyük. Bir gün sular durulur ve bir bardak suda fırtına koparan ufuksuzlar tarih huzurunda hesap verir. O gün mahcup olmak istemeyenler kendilerine fısıldanan cadı masalına değil, vicdanların sesine kulak versinler.

Bu sorulara cevap verilmedikçe... Aylardır cevap bekleyen onlarca soru var ve muhatapları derin bir sessizlik içinde. Başka şeyler konuşuyorlar, hatta pek çok konuyu kuru gürültüye boğarak somut gerçeklerin üzerini örtüyorlar. Oysa şüpheler orada duruyor ve duracak. Mesela “Bir savcı üç polisle Hizmet’i terör örgütü ve çete kapsamına sokarız; bitiririz.” şeklinde ifade edilen bir cümle gazetelere yansıdı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı da 11 maddelik bildiride bu konuyu tekrar gündeme getirdi. Aylardır bu soruya sorumlu bir adam çıkıp da “Hayır; öyle bir şey söylenmedi.” diyemedi. Bugün sıkça söylenen bazı sözler o iddiayı ne kadar da teyit ediyor!.. Fişleme belgeleri yayınlandı. Her düşüncenin ve her cemaatin fişlendiği belgelerle ortaya çıktı. Bu iddiayı çürüte-

tahribata sebep verir. 1- Yandaşlarınızı radikalleştirerek insanları şiddete davet edersiniz. 2- Mağdur ettiğiniz insanların bir bölümünün sabrı taşar, onlar da ağır laflarla cevap verir. Mesela bir densiz de kalkıp ‘adam müsveddesi’ gibi yakışıksız bir laf ederse katmerli bir ayıp yapılmış olmaz mı? Bu kadar kin, sahibine zarar verir; kim olursan ol... Dilim varmıyor aslında; ama uzun zamandır süregiden bir yanlışı tarih huzurunda dile getirmeye de mecbur ve mükellefiz. Diyanet İşleri Başkanlığı tarih boyunca birleştirici, bütünleştirici bir fonksiyon için çırpınıyor kanaatine sebep olmuşken son dönemde parti uzantısı gibi duruyor. İktidar sahiplerinin ayrıştırıcı, fitne sokucu, ötekileştirici, şeytanlaştırıcı söylemi Diyanet toplantılarına da sirayet etmeye başladı. Memleket ‘paralel devlet’ palavralarıyla ‘parti devleti’ olmaya doğru sürüklenirken bazı kurumlar ve kişilerin iki adım ötede, sakin ve sağduyulu kalması gerekiyor. Diyanet de öyle bir kurum. ‘Parti Diyaneti’ olamayacağına göre nefret söylemi suçunun yanında yer almamak gerekir. Partiler gelir gider, Diyanet gibi kurumlar herkesi (Aleviler dahil) kucaklayacak bir atmosfer için çaba sarf etmeli.

cek somut bir açıklama hâlâ yapılamadı. Üstelik emniyet ve yargıdan başlayıp TRT’ye kadar uzanan korkunç cadı avı, binlerce insanın fişlendiğine dair kuşkuyu teyit etti. 17 Aralık soruşturmasından 8 ay önce MİT’in, Reza Zarrab ile ilgili bir rapor yazdığı ve Başbakan’ı uyardığına dair bir belge neşroldu. Hatta MİT’in “Bu ortaya çıkarsa size zarar verir.” demesini eleştirenler, MİT’in böyle bir görevinin olmadığını söyleyenler çıktı. Ne Başbakanlık ne MİT böyle bir raporun olmadığını söyleyemedi. İnsanlar ister istemez sormaz mı: Madem MİT sizi Reza ile bakanların netameli ilişkisini rapor etti ve uyardı, niçin dava açılmasına bu kadar tepki gösteriyorsunuz? Sadece MİT de değil, iktidar emriyle her gün havada on takla atıp yüz yalan uyduranlardan iki gazete, Reza Zarrab’ı manşet yapmış ve burada dönen karanlık çarkı deşifre etmiş; neden bu sıkıntılı ilişkiye bir son vermediniz? Konu yargıya taşınınca, sağır sultanların bile duyup sıradan vatandaşın bîhaber kaldığı konuları sanki 17 Aralık sabahı öğrenmiş gibi davrandınız? Ne sorular durduk yerde buharlaşır; ne kuşkular kendi kendine silinir gider. Etrafı velveleye boğarak, insanlara hakaret ederek, kitleleri itibarsızlaştırarak zaman kazanmak, asıl fotoğrafı unutturmak mümkün; ama toz duman ortadan kalkınca geriye cevapsız sorular kalır ve toplum vicdanı “E hadi artık sadede gel!” deyiverir. O zaman ne yalanın bir anlamı kalır ne iftiranın...


29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

42BULMACA

Lüzum, icap Etkileyici

Baryumun sembolü Lutesyumun remzi Gelirler

Kayp

19 BULMACA

Bir terzi terimi Üst resimdeki (...Terziyan)

Hazýrlayan: YALÇIN SABRÝOÐLU

Bozuk para, sikke Kaldraç

Minik, küçük

Mal varlğ Derin yuvarlak çukur

3

Osmanl’da kullanlmş eski bir başlk

Bitki bilimi

Ylmaz Güney’in bir filmi Acayip

Bir tür balk Omurilik iltipab Sürüm değeri

Ara bulucu

Demiryolu

Üvey baba

Töre

Zorla

Shhat, esenlik

Bursa’da bir göl Arnk, temiz

Başlca içecek

Dans

Ahenk

Bilgiçlik taslayan Yükleme durumu

Bir yazar (Oliver...) Bir ilimiz

G.Antep’te bir medrese

Göç, taşnma Kanuni

Hava basnc birimi Davete uyma

5

Çini hecesi

Temiz

Köy kahyas

Tantaln sembolü

Bayat olmayan

Bir harfin okunuşu

Bir deri hastalğ

Üzücü

7

İslam’n bir şart

Bir et yemeği

Cinsiyet

Sermaye veya bilye

Söylev

Bir halife

Belirti, nişan

İstanbul’da bir müze

Mekansz İtalya’da rmak

5

6

Deniz taşt Bir Cem Ylmaz filmi Atlmş halde olan

4

Akll

Şrnak ilinin bir ilçesi

3

Sanma

İlan

Geveze

4

Boş, syrlmş, çplak Bir eski uygarlk

Küme, yğn

İki gözle görme arzas Ksaca otomobil

Bir et yemeği

Tekirdağ ilçesi

Kare desenli kumaş Doktorluk

7

Hile, kapan

Yuva ykan bir haram

2

Jüpiter’in bir uydusu

Fiyat yaftas

1

Bir tür turşu pancar

Sodyumun remzi Mübarek bir gece

Elazğ’n bir ilçesi

Bir üzüm türü Geçinme paras

Hayrat

Bir Arap harfi Uluslararas Yardm çağrs

Silisyumun remzi Bir bağlaç

6

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

İtina

Yalanc cennet

y.sab rioglu@za man.com.tr

Od

Ksaca milimetre

Ana, anne

2

Tamamlama

3

Bir say

1

8

6

9

2

4

5

1

3

8

4

8

5

4

6

7

DÜNKÜ SUDOKU ÇÖZÜMÜ

4 6 8 3 7 2 1 5 9 2 7 1 8 5 9 4 3 6 9 3 5 1 6 4 2 7 8

1 4 2 9 8 3 5 6 7 7 8 9 5 1 6 3 2 4 3 5 6 4 2 7 9 8 1

6 1 7 2 4 5 8 9 3 5 9 4 7 3 8 6 1 2 8 2 3 6 9 1 7 4 5

Uzun olmayan

Doku teli

Söz, lakrd

Ünlü bir arabesk sanatçmz (Ferdi...)

Karşk renkli

2

6

7

7

SUDOKU BULMACA

3

5

7

4

1

Bir bölgemiz

5

9

4

3

2

1

8

Jamaika’nn trafik remzi Ksaca berilyum

Bir erkek ad

Tablodaki tramlý kalýn çizgilerle belirlenmiþ 3’e 3’lük karelere, 1’den 9’a kadar rakamlarý birer kez kullanarak yerleþtirin. Öyle yerleþtirme yapmalýsýnýz ki, bütün 3 lükleri doldurduðunuzda tablonun bütün kutularý yukarýdan aþaðýya ve soldan saða 1’den 9’a kadar rakamlardan birer kez kullanýlmýþ olsun.

Allah’n evi, Müslümann kblesi Temel

1

Fiiller

BULMACALARIN CEVAPLARI 43’NCÜ SAYFADA


Ö U K K T K Z E S U A G L R N T ZR Y E

Ç

N

E

Ð G U N M P O EU Ç

Ç

Y

L

U

S

E

A

2

A

E

Z

E

E

3

M N A E E L R V CA HN V K ĞZ ÝR L M

U

G

U R

E

5

A

J

D

E

B

K

Ü

Ç

E

Y

Z

S

Þ

A

K

Ý

P

6

U

2

1

Ý

N

U

G

Ý

E

C

B

Ý

Ü

U

D

E

T

Ý

Ý

P

L

A

Y

Ç

L

U

A

U

Ð

E

Ý

D

İ

C

M

K

A

U

E

G

K

R

F

M

G

A

H

H

A

M

K

Ý

Þ

Z

Ý FY

O

K

L

Þ

T

N

G

R

E

AL A AFE ETE ÝGU NRO KMC ÖTA LTP A

P

K

U

Y

Þ

G

R

C

E

OR

A

ÝR

Ü

AE

P

ÇN

Z

U

V

E

İ

M

E

Ç

İ

C

Ş

N

C

E

Ü

Ş

R

N

E

B

Ö

R

E

A

B

Ý

T

E

Ş

D

T

A

Ö

Ş P

A

B

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz? ARDİYE, ANOFEL, BETON, CÝÐER, ÇAKRA, DERGAH, ETÝLEN, FİDYE, GALİZ, HAYBER,

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz? Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz? APRON, BAHAMA, CAMÝ, ÇORBA, DÝRGEN, GÖREV, HASAN, ÝDDİA, KESTEL, ARDİYE, ANOFEL, BETON, CÝÐER,ENLEM, ÇAKRA,FENER, DERGAH, ETÝLEN, FİDYE, GALİZ, HAYBER, ULÝRÝK, Z V M Ç N Ü N Ö A Ý D Ö MÜNİR, NUSRET, ORMAN, OFANS, ÖZELLİK, PALYATİF, RAHİP, SÝRKE, ÞANS, TABÝR, ÝSTANBUL, KREDÝ, LÝKRA, MAHÞER, NAKKAŞ, ORTAK, ÖNLEM, PELÝT, RADYO, SEMAZEN,P ÞERBET, TENKİT, UÐULTU,VEFÝYAT, ÜZÜM, VEZNE, UYMAK, ÜŞENME, YELEME,YEMEK, ZEKAT.ZARGANA.

U

M

M

E

Z

U

K

LG

P F L D E L L T O Ý A Ç B K İ L L E Z Ö Ç Ö K Ý C V

Ý

Z

Ö

T M

A

ES

G

DT

ÜL

FN LA

T U PB

NZ AL T F S T Ý G GR Ý M RT RT EA N ZK LGY UMJ BJ Ö H O K Ö G İ M E J A

NZ İ

Ğ KK E O ÜK T L E Þ A T G N N G Ü R Ç E Y K EH K P İ İ A E E U O C A

K

EF KHE YAK JS P AÖİ

Ğ

GD J E AR F G Ý A E H Ý H H A K M E K Ö Ý D Þ M Z A U

R

Ý Y EA BC L M RK RA R U J E G G R K Þ R G F U M T Y

A

Y

Ý

C

U

LÝ R NRG EGP JPU SUE ÞED FDÜ Ü

T

G

S

RE ENK KÝ Ş ŞS O EOM ÜMR ÝRA RAÜ KÜÞ AÞC ÝCÝ DÝ E ZEP İ PÞ

NT TAA AUU U DA JAJ YJ D ÝDÝ

İ

Ü

A

DT S U K D N Ý O L R Ç P A A Ý

K

O

DÜ T K T Ü G G G E Ö Ý A A L L O U T C

ÜR NT HE Ý N AK Dİ R T E N K

O

AK HE EO Ý Ý

T

L

8

7 8

7

6

5

3

2

1

1

6

1

R

E

S

İ

F

� � � İ � � � � � �

8

P

A

��

�

��

��

��

��

��

��

�

��

��

İ

�� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� ��

�� ��

��

��

T

��

��

��

��

��

�

��

��

E

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

�� �� ��

��

��

��

��� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

�� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �

��

����������������������������������������������������������������������������������������� ���������������������

�� �� ��

�� �� �� �

�

�� ���������������������������������������������������������������������������� ��� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� � ���İ��������������������������������������������������İ��������İ���������������������������� ��������������������Ş���������������������������������������������������İ����������������� �� �� �� �������������������İ�������������������������İ�������������������������İ����������������� �� �������������������������������������������������k. �� �� �� �� �� �� Bunlarý �� ��bulabilir ��misiniz? ����������������������

�� ���� ���� ���� ������ ������������� ����� ������ ������ ������ ������ ������ ����� ���� �� �� �

�

�� ���� ���� ���� ��� ���� ��� ���� ��� ���� ���� ���� ��� ���� ��

�� ��

�� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ��

��

�� ���� ���� ��� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ���� �� �� ��

�� ����� ���� ���� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ����� ������ ������ ���� �� �� ��

� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ��� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ����� ����� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ���� �� �� ��

��

�� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ��

��

�� ���� ��� ��� ������ ������ ������ ������ ����� ������ ������ ������ ������ ������ ���� �� �� �� �� ���� ��� ���� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ���� �� � ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ��� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� ���� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� ���� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� �

� � � İ � � � � � �

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

R

� � � İ � � � � � �

��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

Dünkü bulmacalarn çözümleri Dünkü bulmacalarn çözümleri

bir ilçesi. 2) Bir tür ksa namlulu top.–

Dünkü bulmacalarn çözümleri

Bulmaca

Bulmaca

olmayan

yulaf vb. ekinlerin tanelerini taşyan yandan yaplmş yarm konçlu lapçn.– klçkl baş. 2) Belirli bir nicelikteki para Peygamber Efendimiz (sas)’i övmek 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 için, bir bankann yükümlülüğü altnda, için yazlmş şiir. 6) Kur’an– Kerim’i üçüncü kişi 1)yararna birmucidi başka olan usulüne göre ve tecvitle okuma. sahip7) SOLDANbirSAĞA Dinamitin Zevk, arkadaşlk vb. amaçlarla bankada veya aracsnda açtrlan Bask says. 8) Hasta, marîz.– Bir bilim adamnn vasiyeti gereği zik, lenilen evcil hayvan. 3) Arnn yaptğ Refik Aydýn r.aydin@zaman.com.tr hesap, Arjantin’in plaka bağlaç. 9) Bağşlama.– kimya,güven tp yayazs.– da zyoloji, edebiyat ve tatl yiyecek.– Mzrap,Dünya, tezene,yeryüzü. çalgç. işareti. 3) Niyobyumun sembolü.– İlim.– 10) Allah (cc)’tan başka her 11) bir barşa hizmet olmak üzere toplam beş 4) Genişlik.– Bir yerden alpşey. başka Varlk, servet. 4) Yaplar dş etkilerden Doğu Anadolu’da bir nehir.– Erzurum dalda verilen ödül.– Oyun, temsil, piyes, yere iletme, taşma. 5) Yerel, mahallî.– SOLDAN SAĞA 1) Dinamitin mucidi olan Zevk, arkadaşlk vb. amaçlarla korumak amacyla üzerlerine yaplan yöresine has halk oyunu. Ruhlar, sahiptiyatro.bilim 2) Scak ülkelerde yetişen, İtalya’da birbir nehir. Asiller,12) soylular. adamnn vasiyeti gereği zik, lenilen evcil6)hayvan. 3) Arnn yaptğ 2 3 4 5 6 7Refik 8 Aydýn 9 10 r.ay 11din@za 12man.com.tr çoğu kiremit kapl bölüm.– Aydn’n yaratldktan sonra, bezmi elestte kerestesinden yararlanlan birçokedebiyat ve 7) Çok dikkat ve özenle davranan veyaçalgç. kimya, tp ya da zyoloji, tatl yiyecek.– Mzrap, tezene, birağacn ilçesi.barşa 5) Mahkeme sonuç belgesi.– sizin Rabb’iniz değil ortak ad ve bu ağacn sert,toplam Allah’n böyle ‘Ben davranlmasn isteyen (kimse), hizmet olmak üzere beş 4) Genişlik.– Bir yerden alp başka bir ordubozan. Toplardamar miyim?’ sorusuna verdikleri verilentahtas.– ödül.– Oyun, temsil, piyes, yere iletme, 5) Yerel, mahallî.– ağr ve dalda siyahgenişlemesi, renkli Korunumüşkülpesent. 8)ruhlarn Birtaşma. emek sonucunda tiyatro. 2)altna Scakveya ülkelerde yetişen, ‘evet’ İtalya’daürün, bir nehir. 6) Asiller, 6) At eğitimi ve bu eğitimin yapldğ cevab. lacak, arkasna, içine ortaya konulan yapt.– Bir soylular. 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 kerestesinden yararlanlan birçok 7) Çok dikkat ve özenle davranan veya yer.– Bağş, ihsan. 7) Hukuki girerek saklanlacak yer. 3) konularda Alçalma, yapm bir savaş müzik türü. 9)5Rus 1 2 böyle 3 4 davranlmasn 6 7 8 9 10isteyen 11 12 (kimse), ağacn ortak ad ve bu ağacn sert, vatandaşlarn para mukabili haklarn düşkünlük.– Aralarnda herhangi birKorunu-1uçağ.– İzmir’in bir ilçesi. 10) ağr ve siyah renkli tahtas.– BirASubayemek N O müşkülpesent. B E L T E8) M Ş A sonucunda bakmdan ilgi veya benzerlik bulunan larda rütbeyi göstermek için üniformakoruyan hukukçu.– Daha çok çobanlacak, arkasna, altna veya içine 2 A B ortaya A N Okonulan Z S ürün, İ P yapt.– E R Bir şeylerin tamam, grup. 4) Sakin, girerek saklanlacak 3) Alçalma, 3larn bir müzik larn çaldğ, yumuşak sesli, üyer. emeli Z Üomuzlarna L Ktürü. Ataklan T9) Rus E işaretli Gyapm O Rparça, İ savaş Aralarnda herhangi bir4omuzluk. uçağ.– İzmir’inonur.– bir ilçesi. 10) Subayaz bulunur.– Romanya 11) birtenha.– çalg. düşkünlük.– 8)Seyrek, Meşe ağac ve bu ağacn I S N Haysiyet, A D İ R L MatemaE Y ilgi veya larda rütbeyi göstermek için üniformaparas. bakmdan 5)Büyük Hzl yüzmek için benzerlik ayağa bulunan5tikte M sabit P bir A say. L E 12) T Ödünç T E olarak, F E meyvesi.– zoka. YUKARIDAN şeylerin tamam, grup. 4) Sakin, larn omuzlarna taklan işaretli parça, 6iğreti İ Polarak. E K G İ R İ T T geçirilen araç.–Seyrek, Dokuma tezgâhnda AŞAĞIYA 1)tenha.– Elverişsiz hal, engel, güçlük.Romanya az bulunur.– omuzluk. 11) Haysiyet, onur.– Matema7 Y E N İ P A Z A R P E tarağ tutan ağaç veya metal parça. 2) Baht açklğ, mevkiye paras.yüksek 5) Hzl bir yüzmek için ayağa 1 2tikte 3 sabit 4 5 bir 6 say. 7 8 12) 9 Ödünç 10 11 12olarak, A L olarak. O N P E Ş İ N 6) Kosova’da tarihî birZirkonyumun şehir.– Egetezgâhnda8 1E T iğreti geçirilen araç.– Dokuma erişme.– Bir bağlaç. 3) H A K K I H U Z U R L tarağ tutan ağaçbağl veyabüyük metal parça. 2 Denizi’nde Yunanistan’a A K T 1 A 2 R 3 4M 5 A 6 R 7 A 8B 9A 10 11 12 tarihî bir şehir.– Ege bir ada.6)7)Kosova’da Bilecik’in bir ilçesi.– Peru’nun L 3 Z R 1 H L A A K H K U I T H U Y ZE UL R Denizi’nde Yunanistan’a bağl plaka işareti. 8) Ağrlk ve uzunluk büyük 4 N A 2 M A K K T E AM R E R M AR RE A B A bir ada. 7) Bilecik’in bir ilçesi.– Peru’nun 3 Z R L A H U T Y E L 5 E N E K ölçüleriplaka için kabul edilmiş yasalveölçü M E N E M E N işareti. 8) Ağrlk uzunluk 4 N A M K E M E R R E modeli.–ölçüleri Alşveriş ödenenyasal ölçü 6 D 5 L E E N K E E KN MK EU NK EA M E N içinannda kabul edilmiş 7 A B 6 A D D A L N E KM E O ND E KM U K A para. YUKARIDAN AŞAĞIYAannda 1) Tunceli’nin modeli.– Alşveriş ödenen 8 para. AŞAĞIYAtop.– 1) Tunceli’nin R E 7 S A İ B F A DP AA NR İ MT OE D E M bir ilçesi. 2) BirYUKARIDAN tür ksa namlulu

veya bilye

4

7

85

Vİ AU 3 Ç Z Ğ 6 TKE Jİ L U 74

S

U

Z

YNN GRU ZAG RNÝ NOE ÜFC MET

FM AT AK E B R UNN AMO ETF

L

M

B

A V I N E S Ü

Ð

4

KB BD DB T Z PE F O A A O S T T Ö P Ü Y C U S Ð G U

M

B

A

BE Z Y NN T Z G AHN FER ÝYA

T

AB CDM M RÜ U ÐY EVÇ UAÞ TRÝ

H U Ç T UL ÐT DA UH Ý C NÖM ÝÝ U LOV ST A YAR

YN AÝ O

Y

ĞK ÐÇ FL NS R Ð M Ý AE ŞV RA AE E T A S

V

EL ÝL Rİ MM

K

1

GA EG Ý R ÖA Z E N D A 3 OV VB ŞK EU P A S Ý U 41 P O L R R Ð M Ý V K E N D A K E S T E L Ý R O Ð E D O Ü O U Ð D U T Z G E B R Ç Z Ğ 52

N P E E R P İ N

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

43BULMACA 29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN


44 SPOR

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

İki takım futbolcuları, zaman zaman sert müdahalelerde bulunsalar da birbirlerinden özür dilemeyi ihmal etmedi. FOTOĞRAF: DHA, AHMET HAMDI ÇIÇEK

İki takım da maça etkili başlayamazken, Galatasaray hücum organizasyonlarında çoğalamadı. Sonradan oyuna giren Amrabat’ın mücadeleye katkı sağlama çabası sonuçsuz kaldı. Zemin ise ilerleyen dakikalarda iyice ağırlaştı.

ASLAN’IN AYAĞI KAYDI Sezonun ikinci yarısına Fenerbahçe ile arasındaki 8 puanlık farkı kapatıp şampiyon olma parolası ile çıkan Galatasaray, sağanak yağış altında oynadığı ilk maçta Gaziantepspor’a takıldı. Sergen Yalçın’ın talebeleri, Sarı-Kırmızılı ekibe geçit vermedi. Golsüz biten karşılaşmada Cim Bom, sahadan 1 puanla ayrılarak, lidere farkı artırma şansı tanıdı. MESUT YILDIRIM GAZIANTEP Galatasaray, ikinci yarının ilk maçında Gaziantepspor deplasmanına çıktı. Sezon açılışını rakibini 2-1 yenerek yapan Aslan, aynı başarıyı gösteremedi: 0-0. Parolayı ‘dördüncü yıldız’ olarak koyan Sarı-Kırmızılılar, öncelikle lider Fenerbahçe’yle aradaki 8 puanlık farkı kapatma peşine düşmüştü. Cim Bom, devre arası hazırlıklarına; kupa maçları, transferlerdeki belirsizlikler ve Bruma ile Aydın’ın sakatlıkları yüzünden tam olarak kafa yoramadı. Neredeyse her karşılaşmada karşımıza farklı bir 11’le çıkan Teknik Direktör Roberto Mancini, dün de sürpriz yapmadı! Yabancı transferlerin lisans sorunu yüzünden yeni futbolcularından yararlanamayan İtalyan hoca, gelen yerlilere de maç başında yer vermedi. İlk yarının son haftalarında göreve gelen

MAÇIN öZETi

Sergen Yalçın’dan sonra çıkışa geçen güney temsilcisi karşısında Aslan’ın işi zordu. Ancak işi baştan sıkı tutmak isteyen Galatasaray, mutlak puanlara muhtaçtı. Hızlı başlayan konuk, 4. dakikada Melo’nun 25 metreden yolladığı şutla ilk denemesini yaptı. Kaleci Karcemarskas enfes kurtardı. Drogba’yla ileride tehlikeli olmak isteyen Cim Bom, bu futbolcuya yardım gelmemesi yüzünden oldukça zorlanmaya başladı. Melo’nun savunmadaki hamleleri takım arkadaşlarının açığını kapatıyordu. Orta sahaya bir adam daha koyarak üstünlüğü alan Sergen Yalçın, rakibin bütün iletişimini kesti. Can çekişen Sarı-Kırmızılıların imdadına önce

Muslera, ardından hakemin devre düdüğü yetişti. İkinci 45 dakikanın ilk 10 dakikasında Antep oynadı, Galatasaray seyretti. Ağırlaşan zemin nedeniyle futbolcular ayakta kalmakta zorlandı. Mancini, beşinci kez sistem değişikliği yapsa da talebeleri hiçbirinde ayak uyduramadı. İbrahim Akın, ev sahibi adına kaçırdıkça, hocası Sergen Yalçın ‘ah şimdi ben olacaktım’ hayıflanmalarıyla kulübeyi dövüyordu. Bitime yakın yapılan oyuncu değişiklikleri iki takım adına sadece zaman geçirme olarak fayda sağladı! 90 dakikanın sonunda Galatasaray, puanlarla birlikte birçok hayalini Gaziantep’te bıraktı.

GAZIANTEP 0 G.SARAY 0 GAZIANTEPSPOR: Karcemarskas 7, Şenol Can 7, Binya 6, Mustafa Durak 6, Medunjanin 6, Turgut Doğan 8 (Dk. 85 Ekrem Dağ ?), İbrahim Akın 6 (Dk. 78 Birol ?), Kemal Tokak 6, Serdar Özbayraktar 5, Stankevicius 6, Cenk Tosun 5 GALATASARAY: Muslera 7, Eboue 5 (Dk. 78 Ceyhun ?), Hakan Balta 6, Semih Kaya 8, Emre Çolak 5 (Dk. 56 Amrabat 3), Sabri 5, Melo 7, Selçuk İnan 6, Umut Bulut 3 (Dk. 64 Salih Dursun 5), Sneijder 6, Drogba 5 SARI KARTLAR:Cenk Tosun HAKEMLER: İlker Meral 7, Cem Satman 7, Hakan Yemişken 7 STAT: Kamil Ocak


45 SPOR

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

DAHA GÜÇLÜ GELIYORUZ

Ligin ilk yarısında gösterdiği başarılı performansla zirveye çıkan Fenerbahçe, Konyaspor maçıyla ikinci devreye başlıyor. Sarı-Lacivertli ekipte Teknik Direktör Ersun Yanal, sezon öncesi durumlarından daha iyi ve güçlü olduklarını ifade etti. Tecrübeli hoca, zorlu sürece hazır girdiklerini söyledi.

Torku Konyaspor maçının hazırlıklarını tamamlayan Fenerbahçe’de idman öncesi adeta şıklık yarışı vardı. Teknik heyet ve futbolcular, Sarı-Lacivertli takımın giyim sponsoru olan Kiğılı’nın katalog çekimine katıldı. FOTOĞRAF: FENERBAHCE. ORG’DAN ALINMIŞTIR

1yarıya Torku Konyaspor maçıyla baş-

Süper Lig’in lideri Fenerbahçe, ikinci

lıyor. Sarı-Lacivertliler, sezonun ilk haftasında 2-0 öne geçmesine rağmen 3-2 yenildiği rakibini Şükrü Saracoğlu Stadı’nda ağırlıyor. Kanarya, seyircisinin de desteğiyle farklı galibiyet hedefliyor. Teknik heyet ile futbolcular, Yargıtay’ın şike cezasını onamasının ardından yeniden yargılama olmazsa 26 ay daha hapis yatması gereken Başkan Aziz Yıldırım’a 3 puan sözü verdi. Teknik Direktör Ersun Yanal da ikinci yarıya ilk devreden daha güçlü şekilde gireceklerini düşünüyor. Antalya kampının verimli geçtiğini belirten deneyimli hoca, “Ekibimle birlikte ilk yarının fotoğrafını çektik. İyi yaptığımız şeyleri gördük, bunları geliştirdik. Eksiklerimizi tespit edip onları da süratle tamamlamaya çalıştık. Zorlu maçlara hazırız. Futbolcularım artık sahaya çıkmak için sabırsızlanıyor. Şampiyonluk yürüyüşümüze kaldığımız yerden devam

maçın analizi

edeceğiz.” dedi. Ersun Yanal, taraftara da ilginç şekilde seslendi: “Şampiyonluk yolunda Fenerbahçe’nin en büyük gücü taraftarıdır. Maç kadrosunu yaparken, önce 12. adamı ardından diğer oyuncuları tahtaya yazıyorum. Bu sezon her maça tam kadro çıkmak istiyoruz. Tıpkı futbolcularım gibi taraftarımızın da her maçta ‘forma giymesini’ bekliyorum. Futbol deyimiyle; kesinlikle sakatlık, kırmızı kart, ceza vs. istemiyorum. Şampiyonluk yolunda hepinize ihtiyacım var. Maçları hep birlikte kazanacağız, birlikte şampiyon olacağız ve kupayı hep birlikte kaldıracağız.” Öte yandan Fenerbahçe’nin resmi internet sitesinde “19. şampiyonluk için hazır mısınız?” başlıklı bir yazı yayınlandı ve taraftarlar, kötü tezahürat konusunda uyarıldı. Futbol Disiplin Talimatnamesi’ndeki değişiklik hatırlatılırken, sahanın kapanmaması için herkesin dikkatli davranması talep edildi.

Ersun Yanal, orta sahaya kafa yoruyor Fenerbahçe Teknik Direktörü Ersun Yanal, Konyaspor önünde orta saha tercihi yapmakta zorlandı. Mehmet Topal, Cristian ile Meireles’e şans tanıması beklenen tecrübeli çalıştırıcının, sadece Topal ve Cristian’ı oynatıp Kuyt, Emenike, Sow ile Webo’ya da aynı anda forma verebileceği belirtildi. Sakatlıktan kurtuMUHTEMEL KADROLAR FENERBAHÇE: Volkan, Gökhan, Bruno Alves, Egemen, Caner, Mehmet Topal, Meireles, Cristian, Kuyt, Emenike, Sow TORKU KONYASPOR: İtanje, Tolga, Selim Ay, Ergün Teber, Mehmet Uslu, Ali Çamdalı, Ömer Ali, Recep, Şenol, Erdal, Hleb SAAT: 20.00 STAT: Şükrü Saracoğlu HAKEM: Ali Palabıyık YAYIN: Lig TV CANLI ANLATIM: zaman.com.tr

Ali Aydın

Meral, otoriter kimliğini iyi kullandı Karşılaşmanın hakemi İlker Meral, Gaziantep’teki zorlu mücadelenin üstesinden geldi. 1Meral, özellikle futbolcuların itiraz edebileceği ya da birbirleriyle temas edip maçı zora sokabileceği anlardaki etkili müdahalesi ve otoriter kimliğini sahaya yansıtınca oyuncuları

maça döndürdü. 34. dakikada Gaziantepspor ceza alanı içinde Eboue-Şenol Can mücadelesi, Galatasaraylı futbolcunun yerde kalmasıyla sonuçlandı. Bu pozisyonda Şenol Can, daha önde geçip Eboue’yi arkasında bıraktığı anda topa müdahale etti. Dolayısıyla Meral’in verdiği karar doğruydu. Cenk Tosun’un rakip ceza alanı içinde kendisini yere atarak penaltı beklentisini doğru bir yorumla sarı kartla cezalandırdı. Bu noktada bir şeyin altını çizmek lazım. Son haftalarda (bundan sonra telafisi olmayan haftalar gelecek) bütün takımlardaki önemli futbolcular hakemleri etki altına almaya yöneldiler. Hakemler böylesine durumlarda yanılabilir. Özellikle ev sahibi takımlardaki futbolcuların kurmak istediği baskıya dikkat etmek ve dik durmak zorunda kalacaklarını bilmeleri gerekir. Yardımcı hakemler Cem Satman ve Hakan Yemişken, başarılı günündeydi. ALI­AY­DIN@ZA­MAN.COM.TR

Maçın adamı

Turgut, G.Saray defansını yordu Gaziantepspor’un forvet elemanlarından Turgut Doğan Şahin, G.Saray savunmasını yıpratan isimdi. Özellikle ilk yarıda sol taraftan getirdiği toplarla etkili olan 25 yaşındaki futbolcu, arkadaşlarını birçok kez gol pozisyonuna soktu.

Hayal kırıklığı

Umut, şansını kullanamadı Galatasaray’ın tecrübeli golcüsü Umut Bulut, Burak Yılmaz’ın cezalı olduğu haftada ilk onbirde şans buldu. Ancak Sarı-Kırmızılı oyuncu, beklenenin aksine gol yollarında yetersiz kalınca Roberto Mancini tarafından oyundan alındı.


46 SPOR

29 OCAK - 4 ŞUBAT 2014 ZA­MAN

Trabzonspor deplasmanından 1 puanla dönen Beşiktaş, Erciyesspor maçının hazırlıklarına başladı. Transferdeki sessizliğini bozamayan Siyah-Beyazlı yönetimin ise İbrahim Toraman’ın affı için Slaven Bilic’in kapısını çalacağı belirtiliyor. FOTOĞRAF: BJK.COM.TR

KARTAL, TORAMAN’A AFFI KONUŞUYOR Devre arası transfer döneminde savunma hattına takviye yapmak isteyen Beşiktaş yönetimi, ikinci yarının başlamasına rağmen bu isteğini henüz gerçekleştiremedi. Stoper konusunda somut bir adım atamayan yönetimin, kadro dışı bırakılan İbrahim Toraman’ın affedilmesi için Slaven Bilic’le görüşeceği bildirildi.

1dakikalarda atılan golle 1 puan çıkar-

verilmesi gerektiğini belirtiyor. Trabzonspor maçı sonrasında başkan ve yöneticiler, özellikle dile getirdikleri mayı başaran Beşiktaş’ta gözler yeniden af konusunu Teknik Direktör Slaven transfere çevrildi. Devre arasında defansa Bilic ve Futbol Genel Direktörü Önder takviye yapmayı planlayan ancak bir türlü Özen’e bir kez daha açıp, tecrübeli sonuca gidemeyen Siyah-Beyazlı yönetim, futbolcunun takıma kazandırılmasını kadro dışı bırakılan İbrahim Toraman’ın isteyecekler. Ümraniye Tesisleri’nde affedilmesi için kolları sıvadı. Zira yönetim, tek başına çalışmalarını sürdüren İbTürkiye’nin en iyi stoperlerinden biri olan Toraman’ın teknik heyet tarafından hâlâ rahim Toraman ise kadro dışı kaldığı affedilmemesinin maddi ve manevi olarak İBRAHİM TORAMAN sürede gelen tekliflerin hepsini redtakıma zarar verdiğini düşünüyor. Takım detmiş ve futbolu Beşiktaş’ta bırakarkadaşı ile kavga etmiş bir futbolcuya verilen mak istediğini söylemişti. ceza süresinin 4 ayı geçmesinin doğru olmadığını Bu arada Beşiktaş yöneticisi Ahmet Kavalcı, Trabsavunan yöneticilerin, Toraman için artık af kararı zonspor karşısında kötü oynamalarına rağmen alınan Trabzonspor deplasmanından son

1 puandan memnun olduklarını söyledi. Transfer çalışmaları hakkında da bilgi veren Kavalcı, “Devre arası transfer yapmak her zaman zordur. Ama biz takıma gerekli takviyeleri gerçekleştirmek için kararlıyız. En iyisini bulmaya çalışıyoruz. Transfer etmek için transfer yapmayacağız. 5 Şubat’a kadar transfer etme zamanı vardır, onu bekleyeceğiz.” şeklinde konuştu. Öte yandan Beşiktaş, ligin 19. haftasında kendi evinde oynayacağı Kayseri Erciyesspor maçının hazırlıklarına başladı. İdmana ülkesinde artroskopi olan Tomas Sivok ve izinli olan Tolga Zengin katılmadı. Trabzonspor maçında sakatlanarak oyundan çıkan Necip Uysal’ın ise sol arka adalesinde ödem olduğu tespit edildiği ve tedavisine başlandığı bildirildi. SPOR SERVİSİ

Trabzonspor, kaçan galibiyete yanıyor 11-1 berabere kalan Trabzonspor’da buruk sevinç yaşanıyor.

Süper Lig’in 18. haftasında sahasında ağırladığı Beşiktaş ile

Teknik Direktör Mustafa Akçay, Beşiktaş karşısında aldıkları beraberliğin küçümsenmemesi gerektiğini belirterek, “Beşiktaş maçında üç puan alsaydık belki havamız değişecekti. Belki daha fazla motivasyon kazanacaktık ancak kendi evimizde kaybetmemenin verdiği moral ile bundan sonra yolumuza devam edeceğiz.” dedi. Tecrübeli teknik adam, tribünlerin tamamen dolu olmasının mutluluk verici olduğunu da vurgulayarak, “Seyircimizin tepkisi, sonuçta kendisine yapılan bir haksızlığa karşı dik duruştur.” ifadelerini kullandı. Transfer çalışmalarının gecikmesiyle ilgili de konuşan Akçay, “Sonuçta gelecek olanlar profesyonel oyuncular. Bu adamların zekâları, yete-

nekleri ve algıları, refleks göstermeleri bizden çok daha ileride. Bu saatten sonra gelecek olan transferin bize uyum sağlama sürecinin kısa olacağını düşünüyorum. Çünkü öyle bir grubumuz var ki, onu kısa sürede kabul edip içine sindirebilir.” açıklamasını yaptı. Öte yandan Trabzonspor’da 5 sezondur forma giyen Brezilyalı orta saha oyuncusu Alanzinho, dün takıma veda etti. Kendisine kulüp bulamayan Sambacı, dün sabah yapılan antrenmana gelerek takım arkadaşları ve teknik heyetle vedalaştı. Takım arkadaşları tarafından omuzlara alınan Alanzinho’ya kaptan Onur ise kemençe hediye etti. Duygusal anlar yaşayan Brezilyalı futbolcu da, “Burası benim ailem gibiydi. Ben artık bu kulübün bir taraftarıyım. Trabzon’u ve sizleri çok özleyeceğim.” diye konuştu. SPOR SERVİSİ


zdiğin tepelerde... Sen’i anmazsam dünyâ, nklerle ruhumu saran hülyâ.. nle en tatlı rüyâ,

emdeki tepelerde... humda perde perde, de daldım kaldığım yerde; emdeki tepelerde,

bi

GEÇMİŞ OLSUN Danimarka’nın önde gelen Türk müteşebbis firmalarından ’un üretim merkezinde büyük hasara yol açan yangını üzüntüyle öğrendik.

Bilal Bıyık ve Mustafa Muhçu Beyler nezdinde tüm çalışanlarına geçmiş olsun dileriz. Bu acı olayda tesellimiz sadece maddi kaybın olmasıdır. Can kaybının olmamasıyla teselli olurken, başarılı firmanın bu süreci kısa zamanda atlatarak ticari hayatta kaldığı yerden devam etmesini temenni ederiz.


Zaman247 eg