Page 1

Kurtuluşa vesile: Eza n

Mezun olan İkram'dan ZAMAN'a teşekkür

Depresyonun çocukluğuna insek

Okulun kendisinden domuz etinin tadına bakmasını istediği dönemde çok zor günler geçirdiğini ve okulu bırakmayı bile düşündüğünü belirten Korkmaz, “Başta Zaman Gazetesi olmak üzere o günlerde bana destek veren herkese çok teşekkür ediyorum.” Gazet eniz 1 HABERİ 6. SAYFADA birlik le te

Hocaefendi hem de kere Hacca gitti üç

Kainatın yarıtılışı ve sonu

www.zamaniskandinavya.dk

22 - 28 OCAK 2014 • YIL : 6 • SAYI : 246 • DANIMARKA 25 DKK • ISVEÇ 30 SEK • NORVEÇ 35 NKR • FINLANDIYA 3,5 EURO

SİYASETİN FİNANSMANI CAN YAKIYOR

Siyasi partilerin nasıl finanse edildiği her zaman tartışılageldi. Almanya’dan İspanya’ya birçok siyasetçi, hatta başbakan yasa dışı bağış soruşturmasına uğradı. AB, 2001 yılında çıkardığı kanunla çözümü formüle etti: devlet yardımının dağıtılmasında denge, tam şeffaflık ve bağımsız bir denetim... EMRE OĞUZ STOCKHOLM

‘Peygamber Yolu’ Helsinki’de büyük bir coşku ile anıldı Finlandiya’da gerçekleştirilen ‘Peygamber Yolu’ programında nebiler nebisi Hz. Muhammed’in (sav) dünyaya teşrifi coşkuyla kutlandı.

1tartışılmasa da siyasi partilerin nasıl

Yoğun gündem yüzünden bizde fazla

Yolsuzluğun çok az olduğu Danimarka’da siyasi partilerin ‘gizli bağış’ alması yasak.

1 HABERİ 14. SAYFADA

Yabancı öğrenci oranı yüzde 2’ye düştü İsveç’e yurtdışından gelen öğrenci sayısı azaldı, iş ve akademi dünyası endişeli. İsveç’te 2010 yılında üniversite eğitiminin yurtdışından gelen öğrenciler için paralı hale gelmesinden sonra yurtdışından ülkeye gelen öğrencilerin sayısında büyük düşüş yaşandı.

Nicolas Sarkozy, nakit bağış aldığı için hakkında soruşturma açılan liderlerden.

finanse edildiği sorusuna verilen cevap düzgün çalışan bir demokratik sistem açısından hayati öneme sahip. Birçok gelişmiş ülkede partilerin mali yapısı son derece sıkı bir şekilde kontrol ediliyor. Yasa dışı bağışlar ya da karanlık ilişkiler, güçlü denetim mekanizmalarını derhâl harekete geçirirken açılan soruşturmalarda temsil ettiği makama bakılmaksızın birçok politikacı yargılanıyor. İsrail’in geçen günlerde hayatını kaybeden eski başbakanı Ariel Şaron, Fransa’nın bir dönem önceki cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, Almanya’da Hıristiyan Demokrat Parti’ye 25 yıl boyunca başkanlık yapan ve Almanya’yı birleştiren adam olarak anılan Hermuth Kohl, İspanya’nın mevcut başbakanı Mariano Rajoy ve eski başbakanı José María Aznar, Japonya Başbakanı Noboru Takeshita yasa dışı bağış ve rüşvet soruşturmalarına muhatap olan isimlerden sadece

Efsane Italyan savcı Die Pietro:

bazıları… Türkiye’de ilk olarak 1965 tarihli Siyasi Partiler Kanunu’nun 74. maddesinde “parti ihtiyaçları ve parti çalışmalarında kullanılmak” üzere siyasi partilere verilen doğrudan devlet/hazine yardımı ilerleyen yıllarda defalarca değişikliğe uğradı. Önce 82 Anayasası ile yeniden düzenlendi daha sonra ise iktidara gelen değişik partilerin arzuları doğrultusunda ‘elden geçirildi’. Hâlihazırda uygulanmakta olan yüzde 7 barajı ise; AKP, CHP ve MHP dışındaki siyasi partilerin şimdilik hazine yardımı almasına müsaade etmiyor. BDP, Meclis’te grubu olmasına rağmen üyeleri seçime bağımsız girdiği için yardım alamıyor. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, önceki hafta 315,7 milyon lira tutarındaki hazine yardımının söz konusu partilere verilmesine onay verdi. Bu paranın 177 milyon 130 bin 328 lirası AK Parti’ye, 92 milyon 343 bin 259 lirası CHP’ye ve 46 milyon 233 bin 934 lirası MHP’ye ödenecek. 1 DEVAMI 34. SAYFADA

Ben de amerikan casusu olmakla suçlandım dan söz ettiren Savcı İtalya’daki Temiz Eller Operasyonu’yla adın lektaşlarıyla ortak Antonio Di Pietro, yaşadıklarını ve Türk mes me girişimleri, yanlarını Aksiyon’a anlattı. Suçlama ve engelle ERİ 16. SAYFADA kanunlarla oynamalar çok benzeşiyor. 1 HAB

1 HABERİ 14. SAYFADA

Norveç'ten eğitim kalitesi için yeni taslak 1 HABERİ 15. SAYFADA

KAMİL SUBAŞI

4

KÜLTÜR

Haşhaşlı peksimet

38

Haşhaşiliğin örtülü tarihi

SPOR

44

Hocam kaç teknik direktör yetiştirdiniz


2 İSKANDİNAVYA

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

DEHŞET VERICI IDDIA:

Göçmenleri dövmek için talim yapıyorlar

Geçmişte belirli aralıklarla değişik şehirlerde düzenledikleri toplantı ve eylemlerle kamuoyunda gerginlik oluşturan aşırı sağcıların şimdi de göçmenlere saldırmak için bir süreden beri eğitim aldıkları iddia edildi. ZAMAN KOPENHAG

1dan dünyanın en mutlu ülkesi

Yapılan birçok araştırma tarafın-

seçilen Danimarka’da aşırı sağcı terör örgütleri endişeye neden oluyor. Geçmişte belirli aralıklarla değişik şehirlerde düzenledikleri toplantı ve eylemlerle kamuoyunda gerginlik oluşturan aşırı sağcıların şimdi de göçmenlere saldırmak için bir süreden beri eğitim aldıkları iddia edildi. Geçtiğimiz hafta içerisinde Danimarka basınına yansıyan haberlerde aşırı sağcı grupların gizli bir mekanda toplandıkları ve burada dövüş sporları talimleri yaptıkları ifade edildi. Söz konusu toplantıların birinde çekilen ve video paylaşım sitesi Youtube’a koyulan bir video ise gelen tepkilerin akabinde kaldırıldı. Video’da iki aşırı sağcı özel olarak hazırlanmış bir rinkte öldüresiye kavga ederken onlarcası ırkçı söylemler eşliğinde onları izliyordu. Danimarka basınında çıkan haberlerde söz konusu kişilerin göçmenlere saldırı hazırlığında olduğu iddia edildi. Bu arada aşırı sağcıların söz konusu dövüş talimlerine bir süreden beri devam ettikleri hatta bunun için Vederfölner adında bir dernek kurdukları öğrendildi. Yapılan açıklamada Danimarka polisinin bu dernekden haberdar olduğu ve bir süre önce bütün faaliyetlerine son verildiği ifade edildi. Ancak bu aşırı sağcıları durdurmaya yetmedi. Rigtwing adı altında yeni bir dernek kuran aşırı sağcıların dövüş talimlerine devam ettiği belirtiliyor.

Avrupa’nın değişik ülkelerinde faaliyet gösteren aşırı sağcı gruplar yaz aylarında Danimarka’nın 2. büyük şehri olan Arhus’da bir araya gelmişti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Danimarka’ya geliyor Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Danimarka Kraliçesi Margrethe II’nin davetine karşılık olarak Danimarka’ya gelecek. ZAMAN KOPENHAG

1marka Kraliçesi Margrethe II’nin daveCumhurbaşkanı Abdullah Gül, Dani-

tine karşılık olarak Danimarka’ya gelecek. 17-19 Mart 2014 tarihlerinde gerçekleştirilecek ziyarette Cumhurbaşkanı Gül’e eşi Hayrünnisa Gül de eşlik edecek. Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, bu, yılda iki devlet ziyareti kabul eden Danimarka’ya Türkiye’den Cumhurbaşkanı düzeyindeki ilk resmi ziyaret olacak. Cumhurbaşkanlığı, “Bu tarihi ziyaret, iki müttefik ülke olan Türkiye ve Danimarka arasındaki dostane ilişkilerin çeşitli boyutlarıyla ele alınmasına ve bu dost ülke ile işbirliğimizin tüm alanlarda güçlendirilmesini sağlayacak imkânlar üzerinde durulmasına vesile olacaktır” açıklamasını yaptı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Danimarka Başbakanı Helle Thorning Schmidt’in geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti esnasında Çankaya Köşk’ünde bir araya gelmişti.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Danimarka Başbakanı Helle Thorning Schmidt’in geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti esnasında Çankaya Köşk’ünde bir araya gelmişti.


3 İSKANDİNAVYA

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN


4 İSKANDİNAVYA

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Kamil Subaşı

Haşhaşlı peksimet... Hakkında çok efsane söylenen sırlı örgüt 'Haşhaşiler' son günlerin en çok konuşulanı. Herkesin ağzında bir sakız gibi çiğnenip duruyor 'Haşhaşiler' diye. Şehir efsanesi gibi ağızdan ağıza, kulaktan kulağa dolaşıyor... Vakti zamanında Afyon Cezaevi’nde Bediüzzaman'ı karalamak için de 'Haşhaşi' benzetmesi yapmış Afyon savcısı ama nafile... Son günlerde de Başbakanımız’ın tekrardan Hizmet Hareketi için ortaya attığı ve belli kesimlerce hemen kapışılıp, yayılan acımasız bir benzetme, 'Haşhaşi' benzetmesi. Danimarka’nın başkenti Kopenhag’ın göbeğinde hippi diyarı olarak dünya genelinde büyük bir şöhrete sahip olan Christiania’nın halkı bile hiç bir zaman 'Haşhaşi' benzetmesine tabi tutulmamıştır Danimarka hükümeti tarafından. Kadı ki devlet Christiania’yı belli bir ücret karşılığında satmıştır oranın yerli halkına. Uyuşturucunun serbest olduğu bu hippi diyarı için bile 'Haşhaşi' tabiri kullanılmazken, kaldı ki bunlar için bile bu tabir çok ağır kaçar- nasıl olur da masum insanlara, tek dertleri kendine ve bulunduğu topluma faydalı nesiller yetiştirmek olan gönül insanlarına bu tabiri reva görebiliyorlar insan anlamayamıyor doğrusu. Anlaşılabilecek bir yanı var mı onu da sizin takdirlerinize, mantık süzgecinize, vefa duygunuza ve de vicdanınıza havale ediyorum... Farkındayım, sizleri yormaya başladı bu tür söylemler ve de haberler zira, beni de yoruyor. Ama diğer taraftan insan üzülmeden de edemiyor. Hele hele bu akla hayale gelmeyecek tarzdan iftiralar, karalamalar dostlardan gelince ayrı bir üzülüyor insan. Ama benim aldığım terbiye kim olursa olsun herkese Mevlana’nın deyimiyle 'Gel, sen de gel.', Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tabiriyle de 'Sen gelemezsen, biz geliriz.' demeyi gerektirir. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim ki, insan birisine bir iftira atarken bile azıcık tutarlı olmalı, en azından bir dayanağı olmalı. Mesela bu 'Haşhaşiler' tabiri neresinden tutarsan tut elinde kalıyor insanın. Bu tabir belki bizim yöre insanı için söylense az biraz daha tutarlı olabilirdi. En azından belki bir izah tarzı bulunabilirdi. Zira bizim yöre –ki Uşak ve çevre illerini kasdediyorum- 'haşhaş'ın bolca tüketildiği yerler. Haşhaş bizim oraların vazgeçilmezlerindendir. Sabahları sıcacık haşhaşlı 'kıvrım' ya da 'peksimet' kahvaltıda çay ile çok güzel gider. Farkındayım şu anda bayanların uzmanlık alanına giriyorum ama bilebildiğim kadarı ile biraz daha haşhaşlı mamüllerden bahsedeyim. Sarı ve siyah haşhaş vardır bizim oralarda. Siyah haşhaş daha çok kahvaltılarda ekmeğer sürülür, üzerine şeker de ekilerek çay ile güzel gider. Ayrıca 'haşhaşlı kek' de yapılır. Sarı haşhaş ise az önce de bahsetiğim 'kıvrım', 'peksimet' tarzı kahavaltı da çokça tüketilen unlu mamüllerin yapımında kullanılır. Bizzat benim tarafından test edildi, kafa sağlam, bir zararı yok yani. Ha bu açıdan bakılınca ben 'Haşhaşi' olabilirim, bizim yöre insanı da. Kasdedenler bunu mu kasdetti orasını bilemem. 'Haşhaşi Uşaklılar!', kulağa pek hoş gelmedi gibi... Geçelim biz bu mevzuları işimize bakalım. Neticede bunlar da 12 Eylüller, 28 Şubatlar gibi gelip geçici şeyler. Bugün düşünmeden konuşanlar, yarın pişman olurlar. Her gecenin sonu aydınlıktır, her zorluğun sonrası da ferahlıktır. Danimarka’da, bulunduğumuz ülkelerde neler yapıyoruz kendimize ve topluma faydalı, biz onları konuşalım. Hekimoğlu İsmail bu haftaki

‘Anlayana her şey rahmet…’ yazısında şöyle yazıyor: 'Mevcut âlemde hoşumuza gitmeyen şeyler de olsa bizim yapacağımız iş, İslamiyet’i öğrenmek, anlamak ve yaşamaktır. Asıl vazifemiz budur. “O ne dedi, bu ne yaptı, ne olacak, nasıl olacak…” derken, “Ben ne olacağım?” sorusu güme gitti… Hâlbuki gökler gürlese, şimşekler çaksa, yıldırımlar düşse anlayana hepsi rahmettir… Dolayısıyla hadiseler bizi korkutmasın, üzmesin; sevindirsin! Oh… Demek yağmur yağacak…' Evet gök gürlese, şimşekler çaksa biz 'Oh... Demek yağmur (rahmet) yağacak...' nazarıyla bakarız meseleye. Acaba kaçımız kendi kendine sordu özellikle şu son 2-3 aylık süreçte; "Gençliğimizin derdine nasıl çözüm buluruz, onlara nasıl daha iyi eğitim imkanları hazırlayabiliriz, vatana –millete faydalı hale getirebiliriz, uyuşturucu ve alkol kullanma oranı artarak çocuklarımıza kadar dayanmış, neslimizi ve diğer nesilleri nasıl bu illetten uzak tutabiliriz, çocuklarımızın bulunduğu ülkelerde 'kayıp nesil' değil 'altın nesil' olabilmeleri için neler yapabiliriz, yeni nesil gençlerimizde boşanma oranı malesef Avrupalıları geçmiş durumda, tüm dünya ülkelerinin gıpta ile baktığı aile bağlarımızı nasıl tekrar güçlendirebilir, nasıl boşanmaların önüne geçebiliriz..." diye. Sorulacak ve cevaplanacak daha çok soru var ama bizim işimiz bu da değil. Zaman iş yapma zamanı, icraat zamanı. Boş konuşma ve çok konuşma zamanı değil. Zira çok konuşma ve boş konuşma ile hiç bir mesele çözülemiyor ve çözülememiştir de bugüne kadar. Kaldı ki bunu ne güzel ifade etmişler, 'Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz...' diye. Zaman hızlı geçiyor, yarın olduğunda keşke dün imkanımız varken 'şunu da yapsaydık, şunu demeseydik, şu fırsatı iyi değerlendirseydik' dememe adına bugünü iyi değerlendirelim. Zira 'dün' geçti bir şey yapamayız; 'yarın' da henüz gelmedi, bize düşen içinde bulunduğumuz zaman dilmini en iyi şekilde değerlendirmek; kimseyi üzmeden, kalpleri kırmadan... Gazeteniz Zaman, 1’e 10 güçlenerek çıkacak kampanyadan... Son olarak gazetemizin abone kampanyası ile bitireyim. Malumunuz bir süredir Türkiye ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde olduğu gibi biz de Zaman İskandinavya olarak abone kampanyamızı sürdürüyoruz. Bu hafta itibarı ile abone kampanyamızı sonlandırıyoruz. Destek veren, yeni Zaman sevdalılarına ulaşmamıza vesile olan herkese sonsuz teşekkürlerimizi iletiyoruz. Değerli Zaman sevdalısı ablalarımız, abilerimiz her zaman ki gibi bu sene de bizleri yanlız bırakmadılar. Malesef üzülerek söylüyorum ki şu yaşanan son süreçte, bilgi kirliliğinden, kafa karışıklığından dolayı tepkisel olarak sembolik denebilecek sayıda aboneliğini sonlandıranlar oldu. Onların bu tepkisinin duygusal ve geçici olduğunu ve yakında tekrar Zaman ailesine katılacaklarını düşünüyorum. Bizim kapımız ve gönlümüz her zaman herkese açık. Fakat bazıları, özellikle şu dönemde her şeyi kendilerince bir takım ilavelerle suistimal ederek insanları yanlış bilgilendirme peşinde olduğu için, abone sayımızı da suistimal etmeyi düşünebilirler. Ama Allah’a çok şükür ki, siz değerli Zaman sevdalılarımızın da gayreti ile bu süreçten de 1’e 10 güçlenerek çıkacaktır gazeteniz Zaman... k.subasi@zamaniskandinavya.dk Twitter: @kamilsubasi

Kültür ve Tanıtma Müşaviri Hasan Sarıtepeci: “Geçtiğimiz yıl yaklaşık 420 bin Danimarkalı turist Türkiye’yi ziyaret etti. Bu yıl bu rakamı 500 bine çıkarmaya hedefliyoruz”

Danimarka turizm fuarının gözdesi Türkiye Danimarka’nın en büyük kültür ve turizm fuarı geçtiğimiz haftasonu Kopenhag’ın ünlü Bella Center Fuar Merkezi’nde gerçekleştirildi. Fuarda Türkiye en çok ilgi gören ülkelerin başında yer aldı. ZAMAN KOPENHAG

1turizm fuarı geçtiğimiz haftasonu Danimarka’nın en büyük kültür ve

Kopenhag’ın ünlü Bella Center Fuar Merkezi’nde gerçekleştirildi. Fuarda ülkemiz Kopenhag Büyükelçiliği Kültür ve Tanıtma Müşavirliği tarafından hazırlanan stant ile temsil edildi. Stantta başta Türk Hava Yolları olmak üzere Danimarkalı turistlerin büyük bir ilgi gösterdiği Antalya ve Alanya gibi Türkiye’nin ünlü turistik yerlerinden tanıtım ofisleri yer aldı. Danimarka’nın en büyük turizm fuarı olarak bilinen Ferie Fuarında 87 farklı ülkenin temsilcilikleri ve turizm müşavirlikleri ile havayolu şirketleri, seyahat acentaları, golf merkezleri ve benzeri turizm ile alaklı çok sayıda firma katılıyor.

Turizm Müşaviri Sarıtepeci: “İlgiden memnunuz” Fuarla ilgili olarak Zaman’a konuşan

Kopenhag Büyükelçiliği Kültür ve Tanıtma Müşaviri Hasan Sarıtepeci Danimarkalıların gösterdiği ilgiden memnun olduklarını söyledi. Danimarka’da her yıl ülkenin önde gelen 2 turizm fuarına da katıldıklarını söyleyen Sarıtepeci “Geçtiğimiz yıl yaklaşık 420 bin Danimarkalı turist Türkiye’yi ziyaret etti. Bu yıl bu rakamı 500 bine çıkarmaya hedefliyoruz” dedi. Danimarkalı turistlerin özellikle son yıllarda Türkiye’de spor turizmi, termal turizm, kültür turizmi gibi farklı alanlara da yönelmeye başladığını belirten Sarıtepeci, “Son iki yılın istatistiklerine baktığımızda turist sayısının hem yılın tamamına yayıldığını hem de turizm çeşidi olarak bir yayılmanın olduğunu görüyoruz. Bu çeşitlilik ülkemiz turizmi için önemli bir kazanç oluyor.” dedi. Sarıtepeci ayrıca Kültür ve Tanıtma Müşavirliği olarak 21-23 Şubat tarihlerinde Herning şehrinde düzenleneyecek turizm fualarına da katılacaklarını ve Türkiye’yi temsil edeceklerini söyledi.


5 İSKANDİNAVYA Finlandiya, Suriye için 7 milyon avro yardımda bulunacak 22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Kuveyt'te gerçekleştirilen toplantıya 69 BM ülkesi katıldı.

YAVUZ ŞAHİN HELSİNKİ

1tışmalarının yaşandığı Suriye için düSon dönemde dünyanın en kanlı ça-

zenlenen 2. Uluslararası Suriye Donörler toplantısına, 69 ülkeden temsilciler katıldı. Toplantıda konuşan Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki-moon, Suriye’deki insani krizin çözümüne destek için 6,5 milyar dolara ihtiyaç olduğunu belirtti. Kuveyt’te gerçekleştirilen toplantıya Finlandiya’nın da aralarında bulunduğu 69 BM ülkesi katıldı. Şiddetin her geçen gün arttığı ülke olarak hafızalarda yer edinen Suriye, adeta 3 yıldır iç savaşın pençesinde çırpınıyor. Her on saatte bir kişinin açlıktan dolayı hayatını yitirdiği Suriye’de, şuana kadar 150 bin insanın öldüğü tahmin ediliyor. Finlandiya gibi Avrupa’nın birçok ülkesi BM aracılığıyla savaşın mağdurlarına yardım gönderiyor. Suriye için 7 milyon avro yardımda bulunacaklarını ifade eden Finlandiya Uluslararası Kalkınma Bakanı Pekka Haavisto, “Suriye için geçtiğimiz yıl 3,5 milyon avro bağışta bulunmuştuk. Bu senenin ilk çeyreğinde ise 4,5 milyon avro bağışta bulunacağız. Eğer ekonomimizde herhangi bir aksaklık olmazsa ümit ediyoruz ki 2014 yılı içerisinde 7 milyon avro bağış yapacağız. “ diye konuştu. Suriye’de yaşanan krizin çözümüne des-

tek amaçlı olarak, ev sahibi ülke Kuveyt 500, ABD 380, İngiltere 164, Japonya 120, Norveç 75, Suudi Arabistan ve Katar 60’ar, İsveç 35, Almanya 30, Danimarka 18, İrlanda 16,3, Irak 13 milyon dolar, Finlandiya 7 Lüksemburg ise 5 milyon avro bağış yapacaklarını açıkladı. Toplantıda katılımcı devletlerin Suriye’ye insani yardım kapsamında yapmayı taahhüt

ettiği bağışların 2,4 milyar doları geçtiğini aktaran BM Genel Sekreteri Ban, Suriye’deki savaş mağdurları ile ülke dışındaki Suriyeli sığınmacılara yardımların yapılması ve Suriyeli sığınmacıların ihtiyaçlarını temin eden çevre ülkelerin yüklerinin hafifletilmesinin önemli olduğunu vurguladı. Taahhüt edilen yardımların 2014 yılı

içerisinde ödenmesini umut ettiğini ifade eden Ban, “Başta Suriye krizinden zarar görenlere yardım eden Kızılay ve Kızılhaç örgütleri olmak üzere Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, Körfez İşbirliği Konseyi, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve bağışta bulunan insani yardım kuruluşlarına da şükranlarımı sunuyorum.” dedi.


6 İSKANDİNAVYA NORVEÇ HABER TURU

22 - 28 OCAK 2014 ZAMAN

Ülke tarihinde ilk defa 5 binden fazla kişi sınır dışı edildi

Ülkede 2013’te oturum izni olamayan 5 bin 934 kişinin zoraki bir şekilde sınır dışı edildiği belirtildi. Rakımın ülke tarihinde bir ilk olduğu açıklandı. Ayrıca bu sayıdan 2 binden fazla kişinin kanunları ihlal ettiğiden dolayı sınır dışı edildiği söylendi. 2012 yılında ise toplam 5 bin kişinin gönderildiği söylendi. Polis, son 5 yıl içerisinde yurt dışı edilenlerin daha çok oturumu olmayan yabancı uyuşturcu suçluluları olduğunu açıklandı. Ayıca polis, bu tür suçluları sınır dışı etmek, ülke güvenlik birimlerinin en öncelikli görevlerinden biri olduğunu belirtti. Diğer taraftan polise, yeni yılda yurt dışı edilecek suçluluarın maliyetlerinin karşılanmasına ilişkin devlet kasasından toplam 150 milyon Norveç Kronu ayrıldığı ifade edildi. Sınır dışı edilen herhangi bir kişinin devlete maliyetinin 20 bin Norveç Kronu olduğu söylendi.

Kaçak balık avladığı iddiasıyla Rus gemisine el koydu

Ikram Korkmaz: “Çok mutluyum. Benim için zorlu bir süreç oldu ancak sonunda okulu bitirmeyi başardım.”

Mezun olan İkram'dan Zaman’a teşekkür

Okulun kendisinden domuz etinin tadına bakmasını istediği dönemde çok zor günler geçirdiğini ve okulu bırakmayı bile düşündüğünü belirten Korkmaz, “Başta Zaman Gazetesi olmak üzere o günlerde bana destek veren herkese çok teşekkür ediyorum.” ZAMAN KOPENHAG

1

KOPENHAG’A GİRİŞ ÜCRETİ ALINMAYACAK

DÜŞÜK RÜTBELİ ASKERLER GENELKURMAY BAŞKANI OLABİLECEK

Danimarka’da geçtiğimiz yıl eğitim gördüğü aşçılık okulu tarafından domuz etinin tadına bakmaya zorlanan ve bunu reddettiği için haberlere konu olan İkram Korkmaz, başarılı bir eğitim döneminin ardından okuldan Danimarka Aşçılık Okulu’nda skandal: mezun oldu. HRS aşçılık okulunun Kopenhag’daki kampüsünde gerçekleştirilen mezuniyet töreninde İkram Korkmaz’ın ailesi ve yakınları katıldı. Tören sonrasında Zaman’a konuşan Korkmaz, “Çok Zaman’a açıklamada bulunan Aşçılık ve Otelcilik Okulu öğrencilerinden İkram Korkmaz, domuz yemeyi reddettiği için okul yönetiminin kendisine baskı yaptığını söyledi. mutluyum. Benim için zorlu bir Sınıf öğretmeninin defalarca kendisinden domuzun tadına bakmasını istediğini belirten Korkmaz, “Öğretmen benden domuzun ve şarabın tadına bakmamı süreç oldu ancak sonunda okulu isteyince çok rahatsız oldum” dedi. bitirmeyi başardım.” dedi. Okulun Malmö Milletvekili kendisinden domuz etinin tadına Hillevi Larsson: bakmasını istediği dönemde çok Her şeye zor günler geçirdiğini ve okulu bırağmen rakmayı bile düşündüğünü belirten Malmö’nün Korkmaz, “Başta eşim ve Zaman geleceği parlak Norveçli Yazar Steen: Gazetesi olmak üzere o günlerde İnternet, aşırı sağcıları Malmö’de doğan ve hayatının büyük bir bir araya getiriyor bana destek veren herkese çok bölümünü Malmö’de geçiren Sosyal Zaman’a mülakat veren Norveç’in dünyaca Demokrat Parti Malmö Milletvekili ünlü yazarı Thorvald Steen, “Güvenlik teşekkür ediyorum.” dedi. Hillevi Larsson şehirde yaşanan birimleri, yabancı halkla iç içe ve bütün olumsuzluklara rağmen onlarla devamlı diyalog halinde HRS aşçılık okulunun oldukça şehrin geleceğinin parlak olduğunu olmalı.” dedi. düşündüğünü söyledi. zor bir eğitim verdiğini belirten Korkmaz, “Bazı zorlukları göze Benden sonra Ne işin var çalışanlarımın hakkının Kutlu Doğum almaktan korkmayan bütün Avrupa’da... kalmasını istemem TV 4 yaşında göçmenlere bu okula gitmelerini tavsiye ediyorum. Ben bir anlamda elimdeki bayrağı benden sonra gelecek kişilere devretmiş oldum.” dedi. karşı çıkmıştı. Zaman’ın konuyu gündeme getirmesinden sonra dönemin eğitim bakanı Christine Zaman Iskandinavya gündeme getirmişti Antorini konuya el almış ve İkram Korkmaz’a Danimarka’nın ünlü HRS Aşçılık Okulu’nda yazdığı özel mektupta okul yönetimini eleştirmiş eğitim gören Korkmaz, geçtiğimiz yıl okul yö- ve kendisinin domuz etinin tadına bakmaya netimi tarafından domuz etinin tadına bakmaya zorlanmasının Danimarka için kabul edilemez zorlanmıştı. Müslüman olduğunu dile getiren birşey olduğunu ifade etmişti. Bakan daha sonra ve domuz etinin tadına bakmasının mümkün okul yönetimiyle de iletişime geçerek sorunu olmadığını söyleyen Korkmaz, okulun bu talebine çözmüştü. Sol koalisyon hükümetinin programında yer alan Kopenhag’a araç girişinin paralı olması planı, halktan ve çevre belediyelerden gelen yoğun itiraz üzerine rafa kaldırıldı. Kopenhag’a giriş ücreti alınmayacak ancak toplu taşıma araçlarının bilet fiyatları ucuzlayacak. Faturayı ise kiralık araç kullananlar ödeyecek. 1 HABERİ 12’DE

Danimarka Savunma Bakanlığı, radikal bir karara imza atarak ülkede yayın yapan gazetelere “genelkurmay başkanı aranıyor” ilanı verdi. Liderlik vasfı olan herkesin rütbesine bakılmaksızın genelkurmay başkanı olmak için müracaat edebileceği açıklanan ilana, 24 bin kişilik orduya komutanlık yapmak isteyen 21 kişi müracaat etti. 1 HABERİ 14’DE

29 ŞUBAT - 6 MART 2012 YIL : 4 SAYI : 157 DANMARK 25 DKK | SVERIGE 30 SEK | NORGE 35 NKR | FINLAND 3,5 EURO

www.zamaniskandinavya.dk

Müslüman öğrenciler okulda domuz eti yemeye zorlanıyor 1 EMRE OĞUZ 3. SAYFADA

1 ENGİN TENEKECİ 4. SAYFADA

1 İBRAHİM KAYA 6. SAYFADA

ZAMAN’DA BU HAFTA

Fetih 1453, tarih dersinden geçti

1 24. SAYFADA

1 HABERİ 33’DE

1 KAMİL SUBAŞI 4. SAYFADA

1 16. SAYFADA

Norveç güvenlik güçleri, Norveç Denizi’nde kaçak balıkçılık yaptığı iddiasıyla Novoazovsk isimli bir Rus gemisine el koydu. Geminin 45 kişilik mürettebatı ise gözaltına aldı.Rusya resmi balık avlama kurumu Rosrıbolovstva’dan yapılan açıklamaya göre, Norveç karasularına ait bölgede balık avlama kurallarını ihlal ettiği iddiası ile gemiye el konuldu. Gemi Norveç güvenlik güçlerinin eşliğinde Tromsö limanına getirildi. Olayla ilgili inceleme yapılırken, 45 kişilik mürettebatın sağlık durumunun iyi olduğu kaydedildi. İnterfaks haber ajansına konuşan Rosrıbolovstva sözcüsü Aleksandr Savelyov, “Daha önce de Norveç güvenlik sınır güçleri, Rus gemilerine el koydu. Somut olarak neler oldu, bunu araştırmamız lazım.” şeklinde konuştu. “Arhangelski tralovıy flot” şirketine ait Rus gemisinin Murmansk limanında faaliyet gösterdiği kaydedildi. 2005 yılında da Tromsö açıklarında kaçak balık avlayan Rus balıkçı teknesi ve Norveçli güvenlik güçleri arasında kriz yaşanmıştı. Rus teknesi Norveçli 2 müfettişi alıp kaçarken, teknenin peşine Norveç donanması takılmıştı.

Ülke tarihinde ilk defa bir üniversitede kızaklı köpek arabası dersi verilecek

Alta bölgesinde eğitim veren Norveç Artist Üniversitesi, daha önce Avrupa tarihinde verilmemiş bir ders eğitimi verecek. Buna göre üniversite, 2015’te Finnmark bölgesinde gerçekleşecek kızaklı köpek yarışmasına katılmak isteyenler için ders verecek. Üniversitenin kendi internet sitesinde duyurduğu ilanda, dersin 10 kredilik olacağı, ders boyunca öğrenciler kızaklı köpek arabası hakkında bilgi edineceği duyruldu. Ayrıca öğrenciler, derste pratik yaparak kızaklı köpek arabasını sürme imkanı da bulacak. Eğitim alan öğrenciler, kendi alanında dünyanın en kuzeyinde Finnmark›ta gerçekleşecek bin kilometrelik kızaklı köpek arabası yarışmasına katılacak.

Norveç, dünyada en pahalı petrolle yine liste başı

Uluslararası Taşıma Birliği›nin (İRU) açıkladığı en son verilere göre dünyada en pahalı akaryakıtı, petrol zengini Norveç kullanıyor. Türkiye ise 4. sırada yer alıyor. Pompa tabelalarındaki en düşük fiyatlar ise Venezuela›da. Petrol yatakları barındıran bu ülkede benzinin litre fiyatı 0,80 Norveç kuruşunun kuruşun biraz üzerinde bulunuyor. Suudi Arabistan, litresi 0,79 Norveç kuruşu, Libya da 0,83 Norveç kuruşu olan kurşunsuz 95 benzin ile ucuz akaryakıta sahip ülkeler arasında yer buluyor. Dünyada en pahalı benzinin satıldığı ülkeler sıralamasında Norveç 15,21 kron Hollanda 15,26 kron, ve İtalya 14,55 kronla başta gelirken hemen ardından Türkiye 13,88 kronla yer alıyor.

Havanın aniden donması, denizdeki balıkları dondurdu

Aralık ayında neredeyse 1937’den bu yana tarihinin en sıcak Noelini geçiren Norveç’e kış geri döndü. Ülke genelinde hava sıcaklığı neredeyse eksi 10 dereceye düştü. Hatta havanın ani soğumasından dolayı balıklar dondu. Nordland bölgesinde, Lovund kıyalarında ender görülen bir olay yaşandı. Denizde, binlerce sürü halinde gezinen Sild balığı donarak can verdi an resimlendi. Köpeği ile gezintiye çıkan Ingolf Kristinsen isimli Norveçli, gördüğü manzaranın kendisini oldukça şaşırttığını dile getirdi. Kristinsen, donmuş balıkların fotoğrafları çekip, gazetelere verdiğini söyledi. Bazı deniz araştırması yetkilieri, balıkların avlanan balinalardan hızlıca kaçarken kıyıya aşırı bir şekilde yaklaştıkları için dondukları iddiasında bulundu. Daha önce de, yine Norveçli biri tarafında gölde eksi 16 derecede donarak ölen bir geyiğin resmi çekilmişti.


7 İSKANDİNAVYA

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

2 01 3’ T E 4 H A P I S H A N E K A PA N D I

İsveç’te suç sayısı artıyor ama hapishaneler boşalıyor!

İsveç’te son 10 yılda suç sayısı artmasına rağmen hapishanelerin boşalmakta olduğu belirtiliyor. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1edilen suç sayısı arttı ancak hapishaİsveç’te son yılda polis tarafından rapor

nelerde ceza çeken mahkûm sayısı azaldı. Ulusal Suçları Önleme Kurulu (Brottsförebyggande rådet – Brå) tarafından açıklanan istatistikî verilere göre ise 2004’de 1,2 milyon olan polise rapor edilen suç sayısı 2012’de 1,4 milyona ulaştı, özellikle de uyuşturucu suçları, dolandırıcılık ve gasp suçlarında gözle görülür artış yaşandı. Bu olumsuz gidişata rağmen İsveç Hapishaneler ve İnfaz Kurumu (Kriminalvården) verilerine göre son on yılda ülkede mahkûm sayısı yaklaşık 1000 kişi azalarak 4 bin 300’e düştü. Bu düşüş nedeniyle 2013’de 4 hapishane kapandı. Hatta bunu fırsat bilen Norveç, yer bulamadığı mahkûmlar için İsveç’ten hapishane kiralama talebinde bulundu. İsveç’te suç oranının artmasına rağmen hapishanelerin boşalmasının altında yatan birçok neden olduğu belirtiliyor. Öncelikli neden olarak mahkûmlara hayata yeni bir başlangıç yapma fırsatı vermek isteyen hâkimlerin mümkün oldukça mahkûmlara hapis yerine denetimli serbestlik veya toplum hizmeti cezası vermesinin tercih etmesi gösteriliyor. 2005’te yürürlüğe giren bir yasanın cezası 6 aydan az suçlar için

hâkimlere elektronik takip cezası verme yetkisi verdiği ve birçok hâkimin de bunu tercih ettiği ifade ediliyor. Bununla birlikte bu nedenin mahkûm sayısındaki hızlı düşüşü açıklamaya yetmediği, Yüksek Mahkeme’nin

(Högsta domstolen) 2011’de uyuşturucu trafiği ile ilgili suçlarda hapis dışındaki cezaları teşvik eden içtihadının da bunda rol oynamış olabileceği dile getiriliyor. Bunun yanı sıra mahkemelerin cezasını

üçte ikisini çeken mahkûmlara genellikle tahliye etmesi, devletin mahkûmlar için rehabilitasyon ve topluma yeniden kazandırma programlarına yaptığı büyük yatırımların da bunda etkili olmuş olabileceği belirtiliyor.


8 İSKANDİNAVYA Yuvada yetişen güllerdir vefa MEHMET TOY AİLE DANIŞMANI

1eder: “Vefa nedir, bilir misin? Vefa

Mevlana Hazretleri vefayı şöyle tarif

arkanda bıraktığını, giderken yaktığını yabana atmamandır. Vefa; dostluğun asaletine, bir dua sonrası verilen sözlere, hayallere ihanet katmamandır. Vefa; ötelerin sonsuz mükâfatı karşısında, cehennemi hafife almaman, ulvi güzellikleri dünyaya satmamandır.” Vefa, insanın kalbinde, gönlünde olması gereken ulvi bir borçtur. Yapılan iyilikleri unutmamak, iyiliklerin hatırı için hataları görmemektir.

Sevgiye vefa katmak Vefa sevgi eksenli bir duygudur; gönüllerde işler, sevgiyi ayakta tutar, bağlılığı artırır. Birbirlerini çok seven eşlerin sevgileri zamanla azalabilir. Çünkü sevgide karşılık bekleme vardır. Karşılık göremeyince sönebilir. Sevginin azaldığı dönemlerde vefanın devreye girmesi gerekir; girerse sevgi tekrardan canlanır. O nedenledir ki sevgi tek başına bir anlam ifade etmez; vefa ile beslenirse daim olur, değilse zamanla söner. Eşlerinin vefa ile beslenen sevgiye ihtiyaçları vardır. Vefanın olabilmesi için de kalp ve gönül dünyasının olması gerekir. Bu yönleri olmayan veya eksik olanların vefadan bahsetmesi düşünülemez. Zira vefa, biraz da maneviyat eksenlidir.

Kıymet bilmektir vefa

laşmaya sadık kalmak ahde vefadır. Ahde vefa; verilen sözün, yapılan anlaşmanın yerine getirilmesidir ve aynı zamanda bir Mü’min vasfıdır. Kur’an bu konuda şöyle der: “Onlar, ahitlerini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.” (Rad, 20). Evliliğin kutsiyetine inanmış eşler, nikâhın ne manaya geldiğini, “evet” demekle nasıl bir mesuliyetin altına girdiklerinin şuurunda olmalıdırlar. Efendimiz “Şartlarına eksiksiz uymanız gereken en önemli sözleşme, eşinizle yaptığınız nikâh sözleşmesidir.” buyurarak, konunun önemine dikkat çekmiş, ailesi için vefanın en güzel örneklerini vermiştir. Öyle ki vefatlarından sonra bile hanımlarının dost ve arkadaşlarına karşı saygılı davranmış, onları gözetmiş ve ilişkisini kesmemiştir.

Terk etmemektir vefa Vefalıların lügatinde terk etmek yoktur, hele ihanet asla! İhanet, vefa ikliminde barınamaz. Eğer barınıyorsa bu duygu yitirilmiş demektir. Eğer eşin çok şeylerden vazgeçerek, seninle hayatını birleştirme kararını almış, senin için yurdunu ve yuvasını terk etmiş, her türlü şartlarda beraber yaşamayı taahhüt etmiş ise bu, büyük bir fedakârlıktır, vefa gerekir. Bu duygudan mahrum olanlar bütün bu gayretleri bir çırpıda yok sayabilirler. Onun için vefa duygusu olmazsa olmazlardandır. Bu duygunun olmadığı bir hanede eşlerin birbirine güven duyması, hoşgörüyle davranması mümkün değildir. Dolayısıyla bu şekildeki bir anlayışla evlilik hayatının devam etmesi çok zordur.

Ulvi bir gaye uğruna hayatlarını birleştirenler, dünya ve ahiret mutluluğu adına nikâh masasında verdikleri “Iyi ve kötü günde beraberiz” sözüne sadık kalır, yapılan duaları göz ardı etmezler. Söz vermek, verdiği sözde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmak ahde vefadır. Ahde vefa; verilen sözün, yapılan anlaşmanın yerine getirilmesidir ve aynı zamanda bir Mü’min vasfıdır. Kur’an bu konuda şöyle der: “Onlar, ahitlerini yerine Üstün meziyettir vefa Vefalı olmak üstün getirenler ve verdikleri bir meziyet, vefalı eş sözü bozmayanlardır.” de büyük bir nimettir. (Rad, 20). Yıllar geçse de verilen

Vefa kadir ve kıymet bilmektir. Yaşanan olumsuzluklar karşısında pes etmemek, sonuna kadar direnmek, asla terk etmemektir. Bu da sevgi ve merhametle olur. Bu iki haslet bir gönülde birleşince vefa duygusu ortaya çıkar. Vefa duygusunu sinesinde taşıyanlar ancak kadir ve kıymet bilirler. Hz. Eyyüb’un (as) hastalığı karşısında hanımının vefasını hatırlayalım: O azize kadın onca yıl eşinin o elim hastalığı karşısında hiç yılmadı, evlilik sözleşmesinde söz verdiği birlikteliğe sadık kaldı ve vefasını onca olumsuzluğa rağmen devam ettirdi. Aslında bu sadakat, her türlü sıkıntı ve musibetler karşısında birbirlerinin yanında olması gereken eşlere ne güzel bir örnektir. İşte bu yüzdendir ki vefa duygusunu işletenler kutsal bir müessese olan yuvalarını ayakta tutar ve hanelerini cennet köşelerinden bir köşeye çevirirler.

Sözünde durmaktır vefa Ulvi bir gaye uğruna hayatlarını birleştirenler, dünya ve ahiret mutluluğu adına nikâh masasında verdikleri “İyi ve kötü günde beraberiz” sözüne sadık kalır, yapılan duaları göz ardı etmezler. Söz vermek, verdiği sözde durmak, yaptığı an-

sözlerde sadık kalmak, karşılıklı vazifelerde kusur etmemek büyük bir meziyettir. Bu meziyetlere sahip olanlar evliliklerini mutlu bir şekilde yürütürler. Hayat yolunda takılıp kalmamak için daima vefa ile beslenen sevgiye ihtiyaç vardır. Yoksa yollarda takılıp kalmalar olur. Vefa duygusuyla yola çıkanlar yolda kalmazlar. Hayat yolunda karşılaştıkları badireleri beraberce göğüsleyerek aşarlar. Eşler arasında vefa ve sadakatin azaldığı ve bu yüzden birçok ailenin yıkılmayla karşı karşıya geldiği günümüzde vefaya ne kadar muhtacız. Günümüzde, vefanın yerini maalesef vefasızlık aldı. Bu yüzden olsa gerek ki vefa, bir geçmiş zaman düşüncesi ve duygusu ya da bir semt adı olarak anılır hale geldi.

FINLANDIYA HABER TURU

YORUM

22 - 28 OCAK 2014 ZAMAN

Soğuk havalardaki ölüm sayısı, trafik kazalarına oranla 10 kat daha fazla Finlandiya’da soğuk havalardan dolayı ölenlerin sayısı, trafik kazalarına oranla 10 kat daha fazla olduğu ortaya çıktı. Finlandiya’da her yıl neredeyse ölüm oranlarının yüzde 6’sı soğuk havalardan dolayı kaynaklanıyor. Soğuk havalarda hayatını kaybeden insanların sayısını trafik kazalarında ölenler ile karşılaştırınca 10 kat daha fazla olduğunu gözler önüne seriyor. Yılın en soğuk zamanlarında ülkedeki ölüm oranının en yüksek seviyeye çıktığını belirten Finlandiya Sağlık Meslek Enstitüsü Araştırma Profesörü Hannu Rintamaki, ”Yılda ortalama 50 bin insan ölüyor bunların 2 bin veya 3 bini soğuktan dolayı hayatını kaybediyor. Geçtiğimiz yıl trafik kazalarından dolayı ölen insanların sayısına baktığımızda 254 kişi olduğunu görüyoruz. Soğuklardan dolayı ölen insanların sayısının ise hiçte küçümsenmeyecek bir rakam olmadığını anlıyoruz.”diye konuştu. Soğuklarda insanların yüzü, sert havalara maruz kaldıkları için kan basıncının aniden çıktığını ifade eden Rintamaki, Bu durumun mevcut kalp dolaşımını ve kalp problemleri için büyük risk oluşturduğunu söyledi. Giyim konusunda annelerin verdiği tavsiyelere kesinlikle uyulması gerektiğini ve özellikle soğuk havalarda başlık takmanın çok önemli olduğunu vurgulayan Profesörü Hannu Rintamaki, ”Kafanızda bir şapka veya sizi koruyan her hangi bir şey varsa, dışarı çıktığınızda vücudunuz soğuk havaya yavaş, yavaş alışıyor ve direnç kazanıyor. Bundan dolayı soğuk havalarda kafamızı bir şeylerle örtmeliyiz.”dedi.

Finlandiya 100 adet ikinci el tank aldı

Finlandiya ordusu savunmasını güçlendirmek için Hollanda’dan 100 adet Leopar 2A6 isimli tank satın aldı. Finlandiya Savunma Bakanlığı, Hollanda ile imzaladığı anlaşmaya göre 100 adet ikinci el Leopar 2A6 tankını 200 milyon avro’ya satın aldı. Finlandiya 1990 ve 2005 yıllarında 2A4 ile 2A5 tanklarını da Hollanda’dan satın almıştı. Leopar 2A6 tanklarının şuan kullanılan 2A4 ve 2A5 tanklarından daha iyi olduğunu belirtildi. 2015 yılına kadar Leopar 2A6 tanklarının Finlandiya’ya teslim edileceği ifade edilirken, yeni alınan ikinci el tankların ateşleme, güvenlik, hareket ve yönetim kabiliyetlerinin diğer tanklara göre daha iyi olduğu ifade edildi. Ayrıca, Hollanda kendi ordusunda bulundurduğu araçları Finlandiya ordusuna göre güncelliyor.

Vizeye en çok Ruslar başvuruyor

Finlandiya için vize başvuruları geçen seneye oranla yüzde 13 arttı. 2007 yılından bu yana, vize başvuru sayısının iki katından fazla olduğu belirtildi. Başvuruların büyük bir çoğunluğu özellikle Ruslar tarafından olduğu ifade ediliyor. Fin büyükelçiliklerine ve yurtdışı temsilciliklerine 2012 yılına oranla geçen sene ki vize başvurularının yüzde 13 artarak 1 milyon 57 bin olduğu aktarıldı. Başvuruların yüzde 95’i Rusya’da bulunan 4 vize ofisinden gerçekleştiği açıklandı. Vize ofisleri içerisinde en fazla başvurunun ise St.Petersburg şehrinden yapıldığı vurgulandı.

Türkçe konuşarak, psikoloğumla rahat bir iletişim içerisinde sorunlarıma çözüm arıyorum diyenler, doktorundan sevkini alarak, Psikolog Merkezi Sinnesfrid`e beklenmektedirler.

MALMÖ KENTİNDE BİR İLK YAŞANIYOR!

MALMÖ DE TÜRK PSİKOLOGU!.

REHABİLİTASYON garantisi çerçevesinde çalışan merkezde, türk psikoloğu tarafından sunulan hizmetler, devlet tarafından karşılanmaktadır!

Sinnesfrid Psikolog

Psikolog Merkezi Sinnesfrid, özel gelecek olanlara da hizmet vermektedir!

Merkezi NOT : RANDEVU VE KABUL SÜRESİ EN FAZLA 1 HAFTADIR! Adres: V.Kanalgatan 1, 21141 Malmö/İSVEÇ İletişim: 00 46 707 50 96 30 – 00 46 706 15 66 65

www.sinnesfri.se

zhana@sinnesfri.se - efe@sinnesfri.se `ˆÌi` ܈̅ ˜vˆÝ *  `ˆÌœÀÀ ‡ vÀi Àii i vœÀ ˜œ˜‡VVœ““iÀVˆ> ÕÃi° / Ài“œÛi ̅ˆÃ ˜œÌˆVi] ۈÈÌ\ /œ ÜÜÜ°ˆVi˜ˆ°Vœ“É՘œVŽ°…Ì“


Finlandiya bu sene gerçekleştireceği yeni eğitim reformu için, ilk olarak zorunlu din dersi ile tartışmaya başladı. YAVUZ ŞAHİN HELSİNKİ

İsveç’te cilt kanserinde hızlı artış

İsveç Ulusal Sağlık ve Refah Kurumu tarafından açıklanan verilere ülkede en hızlı artan kanser türü cilt kanseri oldu. 2012 yılında ülkede toplam 57 bin kanser vakasının yaşandığı ve cilt kanserinin her yıl ortalama yüzde 6 oranında artarak en hızlı artan kanser türü olduğu belirtiliyor. Bununla beraber erkeklerde en fazla görülen kanser türünün prostat, kadınlarda en sık görülen kanser türünün ise meme kanseri olduğu bilgisi veriliyor. Kanser vakalarının ülkede her yıl düzenli olarak arttığına dikkat çekilirken, bunun nedenleri arasında artık insanların daha uzun yaşaması ve dolayısıyla kansere duçar olma riskinin artması, diğer yandan sağlık birimlerinin kanseri teşhis etmede eskisine göre daha mahir hale gelmesi olarak gösteriliyor.

Stockholm’de okul duvarına Nazi sembolü çizen 3 kişi yakalandı

1ceği eğitim reformu için ilk olarak din dersinin Finlandiya’nın bu sene içerisinde gerçekleştire-

müfredattaki yeri ele aldındı. Hükümet içerisinde yer alan bazı siyasetçiler din derslerinin kaldırılması gerektiğini savunurken, Hıristiyan Demokrat Partili siyasetçiler ise din dersinin ahlaki değerler için önemli olduğunu söyledi. Finlandiya Dışişleri Bakanı Erkki Tuomioja, liselerdeki din eğitimi ders saatlerinin azaltılması gerektiğini ifade ederken, bu görüşe karşı çıkan birçok siyasetçi ise din dersi saatlerinin aksine artırılması gerektiğini savundurlar. Kendi internet blogundan açıklama yapan Bakan Tuomioja, zorunlu din dersi saatlerinin azaltılması gerektiğini belirterek, “Bu dersin yerine tarih ve sosyal bilimler ders saatlerinin artırılması lazım.” diye aktardı. Bununla beraber yeni kurslar açılarak lise ve orta öğretimdeki ders saatlerinin tekrardan oluşturulması gerektiğini ifade etti. Din derslerinin azaltılması yerine daha da artırılması gerektiğini vurgulayan Hıristiyan Demokrat Partisi Parlamento Grup Başkanı Peter Östman, “Benim düşünceme göre, din eğitimi temel ahlak ve etik değerler için önemlidir. Yaşanan aile cinayetleri ve öğrencilerin okul içerisindeki şiddetli davranışlarından dolayı din derslerinin azaltılması yerine aksine artırılması gerektiğini düşünüyorum.” diye konuştu. Zorunlu din derslerin kaldırılması teklifinin

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

İSVEÇ HABER TURU

9 İSKANDİNAVYA Finlandiya zorunlu din dersini tartışıyor

Stockholm’ün Kärrtorp bölgesinde bulunan bir lisenin duvarına Nazi işaretinin sembolü gamalı haç çizen 3 kişi yakalandı. Görgü tanıklarının ihbarı ile polis tarafından yakalanan kişilerin 20-25 yaşları arasında 3 tane genç olduğu bildirildi. Gözaltına alınan gençlerin geçen ay cami kapısı ile kilise duvarına çizilen gamalı haç saldırısı ile ilgilerinin olabileceği üzerinde de araştırma yapıldığı bildirildi. Karakolda polis sorgusunun ardından şüpheli sıfatı ile serbest bırakılan gençler hakkında, incelemenin devam ettiği kaydedildi.

İsveç’in gündeminde NATO üyeliği yok Finlandiya’nın bu sene içerisinde gerçekleştireceği eğitim reformu için ilk olarak din dersinin müfredattaki yeri ele aldındı. geçmişlerini kaldırmakla aynı kategoriye gireceğini belirterek sert bir dille eleştiren Yeşiller Komite Üyesi Outi Alanko Kahiluoto, “Herşeyi google’dan öğrenemeyiz, dünya böyle çalışmıyor. Dini metinleri okuma yeteneği çok önemli ve kültürel bir bilgi parçasıdır.” diye konuştu.

İsveç Başbakanı Fredrik Reinfeldt, NATO’ya üyelik konusunun İsveç’in şu anki gündeminde bulunmadığını açıkladı. İsveç kamuoyunda NATO üyeliği konusunda desteğin arttığı yönünde çıkan haber ve tartışmalar üzerine Başbakan Reinfeldt, Saelen’de düzenlenen “Halk ve Savunma” konulu konferansta konuştu. Reinfeldt, mecliste İsveç’in NATO üyeliği konusunda milletvekilleri arasında bir destek olmadığını söyledi. İsveç’in NATO ile işbirliğini derinleştirerek sürdüreceğini kaydeden Reinfeldt, ülkesinin şu anda herhangi askeri tehdit, terör ya da siber saldırı gibi bir durumla karşı karşıya olmadığını söyledi. Reinfeldt, İsveç’in savunma gücünün 2006 yılından sonra güçlendiğini sözlerine ekledi.

İşyerlerine, düğünlere, doğum günlerine ve her türlü özel günlere... 1250 m2’lik modern ve hijyenik mutfağımızla, 25.000 paket üretim kapasitemizle, ve 28 tecrübeli personelimizle... Anadolu’muzun, sıcak ve soğuk yemeklerini servis yapmaktan mutluluk duyarız. Eksotiske Delikatesser A/S • Industrigrenen 21, 2635 Ishøj • Tlf. +45 7023 2808 www.delikate.dk • delikate@delikate.dk • Açılış saatleri: Pazartesi-Cuma 8-17 • Cumartesi 8-13


10 İSKANDİNAVYA DANİMARKA HABER TURU

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Danish Crown, 472 kişiyi işten çıkarıyor

Kesimhane zinciri Danish Crown, yapı değişikliği nedeniyle 472 kişiyi işten çıkarıyor. Firma, kendi internet sitesinden yaptığı basın açıklamasında, bu değişikliklerle birlikte daha rekabetçi bir tutum sergileyeceklerini söyledi. Danish Crown’un CEO’su Kjeld Johannesen açıklamasında: “Danimarka’nın üretim maliyetlerine odaklanırken üretim kapasitesi zorluklarını sorumlu bir şekilde çözmek amacıyla son aylarda konuya dair tüm sorunları inceledik.” dedi. Faaborg’taki Danish Crown ve Tulip’in yapısal değişikliğe gitmesi kapanması anlamına geliyor. Söz konusu değişikliler uygulanırsa 350 kişi daha bu durumdan etkilenecek. Bornholm’da ise bu gelişmelerin toplumu nasıl etkileyeceği konusuna yoğunlaşıldı. DC Pork’un CEO’su Jesper Friis açıklamasında: “Bornholm’daki üretim, etin kilosunun çok daha maliyetli olması nedeniyle uzunca bir süredir mercek altında. Ancak, hem yerel işyerlerine hem de kesim hayvanlarının ulaşım maliyetlerini mümkün olduğunca düşürmeye çalışıyoruz.” dedi.

Suç oranı düşüyor

T O P L A M S AY I L A R I 4 0 0 ’ E U L A Ş T I

İsveç’te bu yıl da kurtları avlamak yasak İsveç’te Yüksek İdari Mahkeme, hükümetin çıkardığı ve önümüzdeki şubat ayı başlaması kararlaştırılan izinli kurt avı kararını iptal etti. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1

İsveç’te kurtlar bu yıl da rahat bir nefes alacak. Doğal yasamı koruma amacıyla ancak izinli olarak yapılabilen kurt avına bu yıl da yargıdan izin çıkmadı. Yüksek İdari Mahkeme hükümetin çıkardığı ve önümüzdeki şubat ayı başlaması kararlaştırılan izinli kurt avı kararını iptal etti. Mahkemenin kararı hayvan sever dernekleri memnun ederken İsveç Avcılık Derneği’nden Bo Sköld bu duruma isyan etti.” Bu mahkemeler tarafından 3. defa iptal edilen avlanma izni. Bu karar kırsal kesimde yasayan ve neredeyse her gün kurtlarla karşılaşan İsveçliler için

tam bir kâbus.” dedi. Daha önce 2001 ve 2011 yıllarında da iptal edilen yıllık avlanma izinleri nedeniyle ülkede kurt sayısının yaklaşık 400’e ulaştığı belirtiliyor. Hükümet ise doğal hayatın korunması adına ülkede ortalama 170-270 arası kurdun yeterli olduğunu düşünüyor ve 2014 yılında 30 kurdun avlanabilmesi için Parlamento’dan söz konusu avlanma iznini geçirmişti. Bilindiği gibi daha önce de Avrupa Birliği Komisyonu da ülkede kurtların avlanmasına karşı tavır almış ve bu nedenle izinli avlanma konusunda İsveç hükümetini uyarmıştı.

2013 yılında Danimarkalılar, şiddet ve suç için hiç olmadığı kadar az endişe duydu. Metroxpress son 28 yılda, endişenin bu kadar düştüğünün hiç görülmediğini yazdı. Adalet Bakanı Karen Hækkerup bu verilerden mutlu olduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti: “Suçları azaltmayı başardık, yanlış yola sapma riski olan gençlere yol göstererek destek olmayı başardık. Bizler suçun işlenmediği bir hayat istiyoruz.” Taş atan gençler ve çetelere yönelik halen sorunlar olduğunu düşünen Bakan Hækkerup, "Bu sebeple, hükümetin yeni bir çete paketi hazırlığında olduğunu söyledi." Uzmanlar da, toplumdaki suça meyilli kişilerin sayısının düştüğünü tespit etti. Syddansk Üniversitesi’nden Kriminoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Linda Minke Kjær Metroxpress’e yaptığı açıklamada, “Şiddet ya da suça maruz kalma riskinin düşük olmasından dolayı insanların suç konusundaki endişeleri azalıyor.” dedi. Adalet Bakanı Araştırma Şefi de, “Son yıllarda çocuk ve gençler arasındaki suç oranları ciddi bir biçimde düştü. Elbette bu gelişmeler, vatandaşların endişelerinin de azalmasına neden oldu. 2013 yılında, halkın yalnızca yüzde 28,6’sı suç ve şiddet nedeniyle endişe yaşıyordu. Bu da her 5 Danimarkalıdan birinin bu yönde bir endişesi olmadığı anlamına geliyor. Karşılaştırmak gerekirse, 1980’li yıllarda ve 1990’lı yılların başında, Danimarkalıların üçte biri endişe içindeydi.” dedi.

Yabancılar çalışmalı, bakılmamalı

Sağlık turizmine ilişkin hükümet partilerinden gelen birçok açıklamanın ardından, Başbakan Parlamento’da konuyu birinci sıraya getirdi. Başbakan Helle Thorning-Schmidt, “Yabancılar Danimarka’ya öylece gelip, burada ekonomik anlamda bağımlı kalmamalılar. Yabancıların Danimarka’ya gelmekteki amacı çalışmak olmalı.” dedi. Liberal Parti Başkanı Lars Løkke Rasmussen yapılan tartışmalar esnasında, 2008 yılından 2012 yılına kadar Doğu Avrupa’dan gelenlerin sayısının İstihdam Bakanlığı’nın verilerine göre yüzde 858 arttığını ortaya koydu. Fakat buna karşılık Helle Thorning-Schmidt görülen sorunun ekonomik bir sorun olmadığını söyledi.


11 İSKANDİNAVYA

22 - 28 OCAK 2014 ZAMAN

NORVEÇ DEVLETININ YÜZDE 36 HISSESI OLAN ŞIRKETTE YOLSUZLUK

'Yolsuzluk kabul edilemez' Norveç Mali Suçlarla Mücadele Birimi, Yara International şirketini yolsuzluk yapmaktan 295 milyon kron para cezasına çarptırdı. ISMAIL YASIR ÖZKAN OSLO

1rim), kamuoyuna yaptığı açıklamada, Mali Suçlarla Mücadele Birimi (Økok-

kimyasal gübre üreticisi Yara International tarafından üç farklı ülkede yolzsuzluk yapıldığını ıspatladıklarını belirtti. Yapılan açıklamada, şirketin rüşvet yoluyla 20042009 yılları arasında Lübnan, Hindistan ve Rusya’da stratejik sözleşmelere imza attığı aktarıldı. Lübnan’da Petrol Bakanı’nın oğullarına, Hindistan’da önemli devlet görevlilerine ve Rusya’da bir işadamına verildiği iddia edilen rüşvet miktarının, toplamda 12 milyon USA Doları olduğu öne sürüldü. Mali Suçlarla Mücadele Birimi ayrıca, Yara International şirketini 295 milyon kron para cezasına

“Seni transfer etmek için tüm takımı satmam gerekir!” Portekizli yıldız Cristiano Ronaldo’nun kazandığı FIFA Ballon d’Or (Altın Top) Ödülü galası, İbrahimoviç ile Borussia Dortmund Teknik Direktörü Jürgen Klopp arasında eğlenceli diyaloglara sahne oldu. Ada basınında yer alan haberlere göre, Paris Saint Germain’in (PSG) İsveçli golcüsü Zlatan İbrahimoviç ile Klopp arasında eğlenceli bir sohbet yaşandı.Takımın önemli oyuncularından Mario Götze’yi ve golcü oyuncusu Robert Lewandowski’yi Bayern Münih’e kaptıran Jürgen Klopp’un yanına gelen İbrahimoviç, Alman teknik adama şakayla karışık Borussia Dortmund’ta oynayabileceğini söyledi. Klopp’un bu teklife gülerek, ”Seni transfer edecek bütçeyi sağlamam için tüm Dortmund takımını satmam gerekir.” cevabını vermesi, salonda gülüşmelere neden oldu. İbrahimoviç ise Klopp’un omzunu tutarak, “bedavaya da oynayabilirim” yanıtını verdi.

Isveç, ’20 Dakika’ dizisinin başrol oyuncusu Tuba Büyüküstün’ü konuşuyor

Ünlü oyuncu Tuba Büyüküstün’ün başrolünü oynadığı ‘20 Dakika’ dizisi Ortadoğu ve Arap ülkelerinin yanı sıra önceki gün ilk kez İsveç televizyonu SVT International’da yayınlanmaya başladı.Ülkenin önemli internet sitelerinden Sydsvenskan, dizi ve Tuba Büyüküstün’e övgü dolu sözler yazdı. Tuba Büyüküstün’ün gerçek bir star olduğunun altını çizen site, “O henüz 31 yaşında ama Türkiye ve Ortadoğu’nun gerçek starı. Onda gerçekten bir star kalitesi var. Çok yakında herkes İsveç’te Tuba Büyüküstün’ü konuşacak” yazdı.

ZAMAN'A ABONE OLDUNUZ MU? ŞİMDİ TABLET HEDİYELİ...

çarptırdı. Yara International Yönetim Kurulu Başkanı Bernt Reitan, suçu ve para cezasını kabul ettiklerini açıkladı. Yolsuzlukların daha önceki döneme ait olduğunu vurgulayan Reitan, yolsuzluk olaylarını gün yüzüne çıkarmak için Mali Suçlarla Mücadele Birimi’yle ortak çalıştıklarını aktardı. Cezanın ağır olduğununun altını çizen Reitan, ’’Mali Suçlarla Mücadele Birimi’nin buldukları, kendi içimizde yaptığımız araştırmalarla örtüşüyor. Bu yüzden suçumuzu ve para

cezasını kabul ediyoruz.’’ dedi. Norveç Sanayi Bakanı Monica Mæland, Yara International Yönetimi’ni olağanüstü bir toplantıya çağırdığını aktararak, ’’Bu çok ciddi bir olay. Yolsuzluk kabul edilemez. Devletin yüzde 36 hissesi olduğu bir şirkette, yolsuzluğa tahammül edilmeyeceğine şüphe yok.’’ dedi. Dönemin Yara International Genel Müdürü Thorleif Enger, 2012 yılının Mayıs ayında Mali Suçlarla Mücadele Birimi tarafından göz altına alınmış, fakat suçu ıspatlanamadığı için sebest bırakılmıştı.

Norveç Sanayi Bakanı Monica Mæland, yolsuzluk yapan şirket görevlilerini acil toplantıya çağırdı.

DURSUN ALİ ERZİNCANLI ŞİİR DİNLETİSİ

Kermese davet alkişlar susmasin

Program:

Tarih: 25-26 Ocak 2014 Saat: 11:00 - 18:00 Dursun Ali Erzincanlı: 26 Ocak 2014 Saat: 15:00 Adres: Lørenskog hus. Festplassen 1, 1474 Lørenskog DURSUN ALİ ERZİNCANLI`nın 2. gün şiirleriyle katilacağı program da: İki gün boyunca kermes olacak ve çocuklarımız da şiir etkinlikleri ile programı renklendireceklerdir.

Organizatör:

GİRİş Z Ü C R E tS İ


12 İSKANDİNAVYA

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

A V R U P A’ D A A Ş I R I S A Ğ Y Ü K S E L I Y O R

AB Komiseri Malmström: “AB’ye en büyük tehdit aşırı sağdan geliyor”

Avrupa Birliği’nin adaletten ve içişlerinden sorumlu İsveçli AB Komisyonu Komiseri Cecilia Malmström, AB için hâlihazırda en büyük tehdidin aşırı sağ olduğunu söyledi. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1Malström, birlik için en büyük tehdidin AB Komisyonu İçişleri Komiseri Cecilia

şu an şiddet yanlısı aşırı sağ akımlardan geldiğini söyledi. İsveç’in önde gelen gazetelerinden Svenska Dagbladet’te (SvD) yayınlanan bir makalesinde gerek aşırı sol gerekse aşırı sol akımların son yıllarda Avrupa içinde radikalleştiğini dikkat çeken İsveçli politikacı “Terör tehdidi organize yapılar olmaktan çıkıp kişilere ve hücre tipi yapılanmalara dönüştü. Dolayısıyla bu yapıların terör eylemlerini öngörebilmek ve önleyebilmek zorlaştı. Bu yeni duruma karşı, yeni yöntemler benimseyen terörün yeni trajediler yaşatmasına karşı yeni bir anti terör yasasına gerek var.” diye konuştu. Malmström söz konusu yeni yasa tasarısının AB ülkelerinin toplumlarını yeni tip teröre karşı koruma hedefi taşıdığının altını çizdi.

Suriye’ye savaşa giden Avrupa vatandaşları potansiyel tehlike Bununla birlikte Suriye’de devam eden

iç savaşın da AB’yi tehdit ettiğine değinen Malmström, sözlerine “Birçok AB vatandaşı Suriye savaşına ilgi gösteriyor ve bazıları da Suriye’de giderek savaşa müdahil oluyor. Bu kişilerin Avrupa’ya potansiyel olarak tehlikeli ideolojilerle dönebilirler.” şeklinde açıklama getirdi. Malmström, tüm AB ülkelerinin radikal terör hareketlerine katılan insanlara yardımcı olmak için çaba göstereceğini ve özellikle gençleri terör çevrelerinden uzak tutabilmek için AB’de teröre karşı bir bilgi merkezi kurulacağını ifade etti. Geçtiğimiz yıl Avrupa Hümanist Federasyonu tarafından yayınlanan bir rapor, Malmström’ün sözlerini teyit ediyor. Rapora göre Avrupa’da gerek aşırı sağ gerek aşırı sol radikalleşiyor. Raporda aşırı sol akımların her ne kadar medyada etkili olsa da bu etkiyi siyasi desteğe dönüştüremediğine değiniliyor. Diğer yandan aşırı sağ akımların son 10 yılda siyasi anlamda ciddi başarılar kazandığına, birçok AB ülkesinde seçimlerden ikinci, üçüncü büyük parti olarak çıktığına hatta koalisyon hükümetlerinde kilit rol oynadıklarına dikkat çekiliyor.

Finlandiya’da hastalar internet üzerinden tedavi ediliyor Nokia yeni CEO’sunu seçiyor AB’nin adaletten ve içişlerinden sorumlu İsveçli AB Komisyonu Komiseri Cecilia Malmström

T.C. KULU ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ (AİLE MAHKEMESİ SIFATIYLA) ilan

2011/54 Esas Davacý BÝLAL AÐRALI vekili tarafýndan davalý ROSA DENÝS BARRAGAN AGUOYA aleyhine açýlan Boþanma davasýnýn yapýlan yargýlamasý sýrasýnda verilen ara kararý gereðince; Þili Uyruklu ROSA DENÝS BARRAGAN AGUOVA 'nýn açýk adresi bilinmediðinden, tüm aramalara raðmen bulunamayan davalýya 25/02/2014 günü saat 09:50' de mahkememizde hazýr bulunmasý veya kendisini bir vekille temsil ettirmesi, gelmediðinde duruþma yokluðunda devam olunacaðý ve hüküm verileceði ilanýn yayýn tarihinden itibaren 7 gün sonra .teblið edilmiþ sayýlacaðý dava dilekçesi ve duruþma davetiyesi yerine kain olmak üzere duyurulur. B: 80899

İLAN KAYSERİ 1. SULH HUKUK MAHKEMESİ'NDEN Sayý: 2006/961 Esas Mahkememizde görülmekte olan Ortaklýðýn Giderilmesi davasý nedeniyle; dava konusu Kayseri Ýli, Kocasinan Ýlçesi, Sümer Mah. 3840 ada, 1 parselde kayýtlý taþýnmazýn maliklerinden olan bütün aramalara raðmen tebliðe yarar açýk adresi tespit edilemeyen Davalý TC : 61066325896 Kimlik Numaralý, Memet ve Zennure oðlu 26/11/1954 doðumlu CAHÝT BAÞEL'e ilanen tebligat yapýlmasýna karar verildiðinden, Duruþma günü olan 18/03/2014 günü, Saat:09:24'te Kayseri 1. Sulh Hukuk Mahkemesinde yapýlacak duruþmaya bizzat katýlmanýz veya kendinizi bir vekille temsil ettirmeniz, aksi halde yokluðunuzda yargýlamaya devam edilerek karar verileceði iþ bu ilanýn yayýmdan 7 gün sonra teblið edilmiþ sayýlacaðý, dava dilekçesinin tebliði yerine geçerli olmak üzere ilanen teblið olunur. B: 2224

Nokia’nın network Başkanı Rajeev Suri CEO seçimlerinde en önemli aday olarak gösteriliyor. Bir diğer aday ise şuan geçici olarak CEO’luk görevinden bulunan Timo Ihamuotilaa olduğu biliniyor. Yakında gerçekleşecek CEO seçimlerinde bu iki aday öne çıkıyor. İki güçlü adayın uzun süredir Nokia’da görev yaptıkları biliniyor. Önümüzdeki günlerde Nokia’nın telefon bölümü Microsoft’a geçeceği için adayların yeni stratejiler üretmesi gerekiyor. Nokia’nın gerçekleştireceği CEO seçimi firmanın gelecekte atacağı yeni stratejiler için önemli. Rajeev Suri’nin seçilmesi dahilinde firmanın network sisteminde daha iyi bir noktaya geleceği konuşulurken, Timo Ihamuotilaa’nın seçilmesi dahilinde ise Nokia’nın sahip olduğu patenler stratejisinde önemli bir yerde olması öngörülüyor.

Finlandiya hastalarını internet üzerinden iyileştiriliyor. Turku şehrinde bazı hastalar 3 yıldır internet üzerinden tedavi ediliyor. Webcam üzerinden gerçekleşen muayenelerde hem hastaların zaman kaybı önlenmiş oluyor hem de sıra beklemenin önüne geçiliyor. Turku belediyesi tarafından yapılan araştırmaya göre internet üzerinden yapılan muayeneler ile yılda 35 milyon avro tasarruf yapılabiliyor. Bu sayede müşteri hizmetlerinde ciddi tasarruflar yapıldığını ve özellikle sağlık sektöründe çalışan kadroların daha verimli kullanıldığı belirtiliyor. Webcam üzerinden yapılan muayenelerde hastanın hastaneye gelmesine gerek kalmadan, doktor kendi hemşiresini hastanın ayağına göndererek webcam üzerinden hemşireye verdiği talimatlarla muayeneyi gerçekleştiriyor.


14 İSKANDİNAVYA Yabancı öğrenci oranı yüzde 2’ye düştü

22 - 28 OCAK 2014 ZAMAN

İsveç’e yurtdışından gelen öğrenci sayısı azaldı, iş ve akademi dünyası endişeli. İsveç’te 2010 yılında üniversite eğitiminin yurtdışından gelen öğrenciler için paralı hale gelmesinden sonra yurtdışından ülkeye gelen öğrencilerin sayısında büyük düşüş yaşandı. FOTO: ENGİN TENEKECİ

IBRAHIM KAYA STOCKHOLM

5eğitiminin yurtdışından gelen

İsveç’te 2010 yılında üniversite

öğrenciler için paralı hale getirilmesiyle birlikte büyük oranda azalan öğrenci sayısı iş ve akademi dünyasını endişelendirdi. 2010 değişikliği sonrası ülkeye AB dışından gelen yabancı öğrenci sayısının yüzde 80 oranında azalarak 8 binden 1600’e düştüğü belirtilirken iş ve akademi dünyası hükümete soruna eğilme çağrısı yaptı. 2010 sonrası ülkeye yurtdışından gelen öğrenci sayısı toplam öğrenci sayısının yüzde 2’si düzeyine gerileyerek yüzde 5 olan AB ortalamasının altına dahi düştü. Bu durum iş dünyası ve akademik camia tarafından eleştirilirken ülkenin uluslararası rekabetle ile mücadele edebilmesi için yurt dışından daha fazla öğrenciye ihtiyaç olduğu ve yurtdışından ülkeye öğrenci çekmenin gerekliliğinin altı çiziliyor. İş ve akademi dünyasının önde gelen 5 ismi Dagens Nyheter gazetesine ortaklaşa yazdıkları bir makale ile söz konusu probleme işaret ederken hükümetten bir çözüm bulmasını talep etti. Globalleşen dünyada ülkenin yurtdışından gelen daha fazla sayıda öğrenciye ihtiyaç duyduğunun altı çizilen makalede hükümetin yurtdışından gelecek yabancı öğrencilere daha fazla sayıda burs sağlaması, öğrencilere eğitim sonrası İsveç’te iş bulabilmeleri için vize kolaylığı sağlanması, vs. taleplerde

bulunuluyor. İstatistikî bilgiler eşliğinde zenginleştirilen makalede İsveç’te üniversite eğitimi için teklif yapılan yabancı öğrencilerin burslu olması halinde yüzde 70’inin teklife olumlu cevap verdiği, burs olmaması halinde ise bu oranın yüzde 20’ye düştüğü bilgisi veriliyor. Aynı zamanda birçok AB ülkesinin ülkede eğitim görmüş

yabancı öğrencilerin ülkede iş bulabilmeleri için eğitim sonrası 6 ay-1 yıllık vizeler verdiği hatırlatılırken İsveç’te ise bir yabancı öğrencinin kalmak ve çalışmak istemesi halinde eğitimine devam ederken iş bulmak zorunda olduğuna dikkat çekiliyor. Yurtdışından gelen öğrencilerin ülkeye sağladığı ve sağlayacağı kat-

kıların bir bir anlatıldığı makalede büyük oranda uluslararası alanda faaliyet gösteren İsveçli firmaların globalleşen dünyada uluslararası öğrencilere büyük ihtiyaç duyduğu ve bundan ülkenin de büyük oranda fayda sağlayacağı vurgulanıyor.

‘Peygamber Yolu’ Helsinki’de büyük bir coşku ile anıldı YAVUZ ŞAHIN HELSİNKİ

1gamber Yolu’ programında nebiler neFinlandiya’da gerçekleştirilen ‘Pey-

bisi Hz. Muhammed’in (sav) dünyaya teşrifi coşkuyla kutlandı. Başkent Helsinki’de Stoa Kültür merkezinde Finlandiya Diyalog Derneği tarafından düzenlenen Peygamber yolu programına yüzlerce insan Hz. Muhammed’i (sav) anmak için bir araya geldi. Peygamber Yolu programına Türkiye’den ünlü ilahi sanatçısı Taha Akkor, Gazeteci Yazar İsmet Macit, Finlandiya İslam Birliği Sözcüsü Bilal Dalkılıç, Finlandiya Diyanet Derneği Başkanı Arslan Taşkın ve yüzlerce insan katıldı. İlahiyatçı Osman Şahan’ın Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başlayan program Gazeteci Yazar İsmet Macit’in Kutsal şehirler Mekke, Medine ve İslam da eğitimin önemi temalı sunumuyla devam etti. Ünlü sanatçı Taha Akkor’un seslendirdiği Güllerin efendisi ve Ay yüzlüm adlı ilahi ve ezgiler ile insanlar eğlenirken, Kültür merkezi öğrencilerinin seslendirdiği ilahilerle salonda bulunanlar arasında duygu dolu anlar yaşandı. Aynı zamanda Kuran-ı Kerim okumayı öğrenen çocuklara hediyeler takdim edildi. Mekke ve Medine’yi geçmişten günümüze resimlerle tanıtan Gazeteci Yazar İsmet Macit, “Günümüzde Avrupa da büyüyen

neslimizin belli bir kısmı maalesef kayıp bir nesil olarak yetişiyor. Neslimize ancak ve ancak eğitimle sahip çıkabiliriz. Eğitimden anladığımız mana yalnız din ilimleriyle kısıtlı olmamalıdır. Bunun yanında pozitif ilim olan fen, matematik ve kimya ilimlerini de vermemiz lazım.”dedi. İlk yapılan mescidin esasen tam bir okul üniversite ve bir ilim yuvası olduğunu vurgulayan Macit, “Peygamber efendimiz (sas) bir taraftan insanları dini olarak yetiştiriyordu

bir taraftan da onları ilmi olarak mücehes kılıyordu. Bugünkü eğitim anlayışımıza çok güzel modeldir çünkü bu anlayış 7 yaşındaki çocuk ile 70 yaşındaki adama hitap ederek bunu bize göstermiş oluyor. Efendimize ilk oku emri geldiğinde Mekke’de sadece 12 kişi okuma yazma biliyordu ama Efendimiz vefat ettiğinde ise 23 senede 120 bin sahabenin tamamı okuma yazma biliyordu. Hz. Muhammed Efendimizin (sav) yapmış olduğu eğitim hamlesiyle tabiri yerindeyse insanlığın

derecesini yükseltmiştir. Kız çocuğunu diri, diri toprağa gömen bir anlayıştan efendimizin ilimle birlikte karınca ezmeyen sahabeler yetiştirdi. Yeterince camii açtık artık camii yerine camileri eğitim haline daha fonksiyonel hala getirip onun yanında çocuklarımızı yetiştirebileceğimiz anaokulları, kolejler ve yurtlar açıp çocuklarımızı da üniversitelere yönlendirmemiz lazım.”diye konuştu. Program hakkında duygu ve düşüncelerini dile getiren Finlandiya İslam Birliği Sözcüsü Bilal Dalkılıç, ‘Peygamber Yolu’ programıyla Finlandiya’da bütün insanların bir araya gelmesinin önemli olduğunu ifaden eden Dalkılıç, “Peygamber efendimizi (sav) bu program vesilesiyle bir araya gelerek bu günü coşkuyla kutlamaları anlamlı ve önemlidir. Kendi kültürümüzden gelen ve ailemizden büyümekte olan neslimize de çok güzel örnekler sunmuş oluyoruz. Avrupa’da daha çok kenetlenip bu tür aktiviteleri yapmamız gerekiyor çünkü efendimizi tanıtma ve anlatma yönüyle bizim için hayati önem kazanıyor.”diye söyledi.


15 İSKANDİNAVYA

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

EĞITIM BAKANI ISAKSEN:

Üniversitelerin kalitesini değiştirmek için bir taslak hazırladık Bazı eğitim araştımacıları, ülkede bulunan birçok göçmenin, Norveç tarafından yurt dışında onaylanmamış üniversitelerde eğitimini tamamlamalarının, yine ülke içinde düşük maaş almalarına neden olduğunu açıklıyor. İSMAİL YASİR ÖZKAN OSLO

1yaptığı bir araştırmaya göre, yüksek

Norveç İstatistik Kurumu’nun (SSB)

eğitim alan göçmenlerin maaş ortalaması, aynı seviyede eğitimi olan etnik Norveçlilelerden daha düşük kaydedildi. Özellikle sanayi, inşaat, gayrimenkul ve perakende satış sektörlerinde farkların belirgin olduğu vurgulanan raporda, maaş farkının bazı şirketlerde ayda 15-20 bin krona kadar çıktığı belirtildi. Ayrıca raporda, özellikle sanayi sektörüne dikkat çekiyor. Kurumun, 6 bin 600 göçmenin katılımıyla gerçekleştirdiği araştırmada, 4 yıl ve üzeri yüksek eğitimi bulunan göçmenlerin, aynı eğitim seviyesindeki Norveçlilere oranla yüzde 30 daha düşük maaş aldığı vurgulandı. Bu fark, yıllık 245 bin krona tekabül ediyor. Araştırmayı organize eden Adne Cappelen, konuyla ilgili yerel medyaya bazı değerlendirmelerde bulundu. Göçmenlerin meslektaşlarından daha genç olduğunu vurgulayan Cappelen, ‘’Göçmenler, meslektaşlarından daha genç oldukları için daha az tecrübeye sahipler. Bu yüzden daha düşük maaş alıyorlar’’ dedi. Cappelen, ayrıcA, ülkede bulunan birçok göçmenin Norveç tarafından yurt dışında onaylanmamış üniversitelerde eğitimini tamamladığını, ancak bu durum bu tür öğrencilerin düşük maaşa

Milli Eğitim Bakanı Torbjørn Røe Isaksen

tabii tutulmalarına neden olduğunu bildirdi. Raporda dikkat çeken bir başka veride ise sanayi, inşaat, gayrimenkul ve perakende satış sektörlerine göçmenlerin istihdam edilmesiyle birlikte, sektörlerdeki maaş ortalamasının yaklaşık senede 60 bin kron düştüğü aktarılıyor. Binlerce göçmenin

katıldığı araştırmada ayrıca, maaş farklarının yüksek eğitimi bulunanlarda, yüksek eğitimi bulunmayanlara nazaran çok daha fazla olduğu belirtiliyor. Öte yandan, Ekonomik Kalkınma- İşbirliği Örgütü’nün (OECD) hazırladığı bir diğer raporda, Norveç’te yüksek öğrenim görmenin, maaş açısından kazancı, OECD ülkelerinin ortalamasından düşük olduğu belirtiliyor. Raporda sonuçlarına göre, Norveç’te yüksek eğitim görenler, aynı ülkedeki lise mezunlarından ortalama yüzde 28 daha fazla maaş alıyor. Bu farkın diğer OECD ülkelerinde ortalama yüzde 57 olduğu vurgulanan araştırmada, üniversite ve lise mezunlarının maaş farkının en yüksek olduğu ülke, yüzde 77 fark ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olduğu işaret ediliyor. Yüksek eğitim görmenin maaş açısından çok fazla bir kazancı olmasada, Norveçliler dünyada en çok üniversite okuyan toplumlardan birisi olarak kabul ediliyor. Norveç halkının yüzde 49’unun üniversite mezunu olduğu bildirilen OECD verilerinde, Norveç ve İrlanda’nın, Avrupa genelinde en çok üniversite mezunu bulunan ülkeler olduğuna atıfta bulunuldu. Bununla birlikte, maaş farkları yüksek olmasada, yüksek eğitim alanlar ve almayanlar arasında soyal açıdan bir fark oluşuyor. Yüksek eğitim görenler daha geç evleniyor ve daha geç çocuk sahibi oluyorlar. Araştırmacı Erling Barth ise, üniversite

mezunu olmanın maaş açısından çok kazancı olmasada, insanların yinede yüksek eğitime yöneldiklerini ifade etti. İnsanların üniversiteyi sadece daha yüksek gelir elde etmek için okumadıklarını söyleyen Barth, ‘’ Yüksek eğitim görenlerin iş bulma garantisi daha yüksek. Ayrıca iş güvenliği ve çalışma ortamı gibi diğer faktörlerde insanları üniversite okumaya teşvik ediyor’’ ifadelerini kulandı. Halkın eğitim oranının yüksek olmasını, üniversitelerin kısmen ücretsiz olmasına bağlayan Barth, üniversite mezunlarının sayısının yüksek olmasınının, toplumdaki maaş farklılıklarını düşürdüğüne de dikkat çekti. Üniversite eğitimi ile alakalı bir açıklama da Milli Eğitim Bakanlığı’ndan geldi. Bakanlık tarafından düzenlenen bir konferansta konuşan Milli Eğitim Bakanı Torbjørn Røe Isaksen, yüksek eğitim sistemini değiştirmek istediklerini söyledi. Norveç’te gereğinden fazla yüksek eğitim kuruluşunun bulunduğuna işaret eden İsaksen, ‘’Mevcut eğitim sisteminin, gelecekte ki Norveç’in bilgi ihtiyacını karşılayıp-karşılamadığını değerlendirmemiz gerekiyor ’’ şeklinde konuştu. Eğitim sistemini değiştirmek ve üniversitelerin kalitesini arttırmak için 7 maddelik bir taslak hazırladıklarını açıklayan Eğitim Bakanı, yüksek eğitim sisteminin değişikliğine ilişkin tasarayı yakın zamanda meclise sunacaklarını bildirdi

Buhranlar anaforundaki Norveç ENGİN TENEKECİ OSLO

Norveç’in bir başka iç sorunu ise; işsizlik. Yakın zamanda Norveç Çalışma ve Sosyal Yardım Kurumu’nun (NAV) açıkladığı verilere göre, kasım ayı içerisinde ülkedeki işsizlerin sayısı 68 bin 200 olarak açıklanıyordu. Yetkililer, sayının, 2013’ün Temmuz’undan bu yana artışta olduğunu kaydiyor, işsizliğin daha çok mağaza, satış ve inşaat sektörlerinde boy gösterdiğine değiniliyordu. Yine daha önce kurumun yaptığı açıklamalara göre, işsizlik parası alan yabancıların sayısının artığını, sadece 2013 Mayıs ayında bu sayının 9 bin 305 olduğu bildiriliyordu.

1merkezi Dubai’de bulunan Legatum Forbes Dergisi, 2013 Kasımı’nda

Enstitüsü uzmanları tarafından hazırlanan dünyanın en mutlu ve en mutsuz ülkelerinin listesini yayımlamıştı. Buna göre dergi, dünyanın 142 ülkesinin bulunduğu listede, Norveç’i ‘en mutlu’ ülke ilan ediyordu. Ayrıca daha önce yapılan birçok araştırmalarda yine Norveç dünyanın en zengin ve en yaşanılır ülkeleri arasında gösteriliyordu. Acaba petrol, doğalgaz ve balıkçı zengini Norveç halkı, gerçekten de çok mu mutlu? Ülkede artan işsizlik oranı, insanların yaşadığı psikolojik sorunlar, ebeveynlerin alkol problemleri, hırsızlık ve uyuşturucu olaylarının artışı Norveç halkının hiç te mutlu olmadığını gösteriyor. Gerek yukarıdaki gelişmelere ilişkin yapılan araştırma sonuçları, gerekse birinci ağızdan devlet yetkililerin yaptığı açıklamalar, ülkenin yaşadığı iç sıkıntıları somut bir şekilde resmediyor. Hatta Başbakan Erna Solberg, 2014 yılına girerken yaptığı geleneksel yeni yıl konuşmasında, ülke insanının yaşadığı psikolojik rahatsızlıkların, ülkenin en büyük problemlerinden biri olduğunun altını çiziyordu. Bu önemli meselenin kendisini oldukça düşündürdüğünü, Norveç halkının neredeyse yarısının bu tür hastalıktan etkilendiğine atıfta bulunuyordu. Ayrıca hükümet olarak yeni yılda psikoljik sağlık hizmetleri konusunda yeni çalışmalarda bulunacaklarını hatırlatıyordu. Özellikle aşırı sağcı Breivik’in 2011’in 22 Temmuz’unda düzenlediği çifte katliam,

Alkol, en büyük sorunlardan birisi ülkenin uluslararası arenadaki imajını bir hayli zedeliyordu. Katil Breivik, ilk olarak yaklaşık 2 ton ağırlığındaki bomba yüklü arabayı oldukça rahat bir şekilde başbakanlık binalarının önüne park edip patlatıyor, 8 kişinin ölümüne birçok kişinin yaralanmasına neden oluyordu. Ayrıca, patlama sonrası başbakanlık binaları ve çevresi ciddi hasar görüyordu. Olay yerinden hızlıca uzaklaşan aşırı sağcı çok kültürlülük düşmanı Breivik, dönemin iktidarki İşçi Partisi Gençlik Kolları’nın Ütöya adasında düzenlediği kampı basıyor, çoğunluğu gençlerden oluşan 69 kişiyi acımasızca katlediyor, 58’ini de ağır yaralıyordu. Adada 550’den fazla genç bulunuyordu. Olay sonrası bazı bakan ve üst düzey polis yetkilileri istifa etmek zorunda kalıyordu. İşsizlik oranı devamlı yükselişte

Ülkenin belki de en çok buhranlar yaşadığı bir başka sorunu ise; alkol. Oslo Ekonomi araştırma şirketinin, alkol kullananların devlete verdiği maddi zararlara ilişkin hazırladığı rapor sonucunda, ülkede alkol kullananlar devlet kasasını her yıl milyarlarca kron zarara uğratığına parmak basıyordu. Raporu değerlendiren yetkililer, alkol tüketen bireylerin çalışamadığını, çalışamadıklarından dolayı devletten hastalık parası aldığını belirtiyordu. Diğer tarftan alkol kullanan ebeveynler maddi zararla beraber, çocuklarının yetişimi konusunda da olumsuz etkilerde bulunuyor. Raporda, en az her 10 yetişkin Norveçliden 1’inin alkolden dolayı bazı rahatsızlıklar geçirdiği aktarılıyordu. Aile doktorlarının ise günde en az 2 alkol problemli hastayı muayene ettiği bilgisi veriliyordu. Ülke genelinde ilaç tedavisi görenlerin sayısını daha çok, alkol problemlilerin oluşturduğunu

belirten Norveçli uzmanlar, alkolün, birey ve toplumun üzerindeki olumsuz etkisinin kırıldığı takdirde, ülkenin toplum ve aile hayatına büyük katkılar sağlayacağına parmak basıyordu.

Artan hırsızlık olayları Norveç polisinin 2014 Ocak ayında yayımladığı bilgilere göre, 2013 yılında ülke genelinde toplam bin 200 soygun olayı gerçekleştiği, bu oranın 693’ün başkent Oslo’da yaşandığını açıklıyordu. Hırsızların hedeflerinde daha çok ev ve hafta sonları alkol satışı yapılan yerler olduğu vurgusu yapılyordu. 2012 yılında toplam 25 bin 107 Norveçlinin evine hırsız girdiği, hırsızların daha çok Orta Avrupa kökenli olup, çoğunuluğunun suç çetelerinden oluştuğuna atıfta bulunuluyordu. Ayrıca Norveç polisi oranın 2012’den itibaren 16,3 arttığını açıklıyordu. Polisin verdiği genel bilgilere göre, 2013 yılında ülke genelinde 269 bin 719 suç ihbarının yapıldığı söyleniyor, 119 bin 605 suç ihlalinin yüzde 37,3’ünün çözüldüğü ifade ediliyordu. Diğer taraftan 2012’de hırsızlık olaylarından sonra açılan tazminat davası miktarının da 390 milyon Norveç Kronu olduğunun altı çiziliyordu. Daha önce yerel medyada yer alan haberlerde, Oslo halkı, son zamanlarda sayıları artan yankesicilerden şikayetçi olmuş ve polis, bu tür problemlerin çözümü konusunda efor sarf edecek özel timler oluşturacağını duyurmuştu. Konuyla ilgili yerel medyada yer alan haberlerde, ülke polisinin sorunun çözümü adına diğer ülke güvenlik teşkilatlarıyla da işbirliğine geçeceği ifade edilmişti.


16 GÜNDEM

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Ben de amerikan casusu olmakla suçlandım İtalya’daki Temiz Eller Operasyonu’yla adından söz ettiren Savcı Antonio Di Pietro, yaşadıklarını ve Türk meslektaşlarıyla ortak yanlarını Aksiyon’a anlattı. Suçlama ve engelleme girişimleri, kanunlarla oynamalar çok benzeşiyor.

HASAN FATİH TÜRK ROMA

1yolsuzluk operasyonu bakan seviye-

7 Aralık’ta başlayan büyük rüşvet ve

sindeki siyasetçileri de içine aldığı için akıllara İtalya’daki Temiz Eller Operasyonu’nu getirmişti. Ardından operasyonu yürüten yargı ve emniyet mensuplarına gösterilen tavırda da benzerlik vardı. Dolayısıyla İtalya, şu an Türkiye’de yaşanmakta olan devlet krizini 20 yıl önce yaşamıştı. İtalya’daki kriz yargıçların lehine sonuçlandı. Türkiye’dekiyse aşılmaya çalışılıyor. Biz İtalya’da kriz sürecinde neler yaşandığını, sorunun nasıl çözüldüğünü operasyonun savcısı Antonio Di Pietro’ya sorduk. Ayrıca Türkiye’deki yolsuzluk iddiaları üzerine açılan soruşturmalar ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısında gerçekleştirilmesi öngörülen değişiklikler hakkındaki görüşlerini aldık. Pietro, emniyet mensupları ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesinin tamamen soruşturmayı engellemek üzere atılmış adımlar olduğunu ifade ediyor. Yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak uygulamalardan kaçınılması gerektiğini vurguluyor. Türk meslektaşlarına da soruşturmaya başladığında ablasının kendisine söylediği sözü hatırlatıyor: “Vazifeni yap ve sonuçlarına katlan!” Di Pietro, 1992 yılında, siyaset dünyası ile iş dünyası arasındaki kirli ilişkiler ve yolsuzluklara karşı Milano savcıları öncülüğünde operasyon başlatmıştı. Tarihe Temiz

Eller ismiyle geçen operasyonla siyaset, iş dünyası, adliye ve polisteki kirlenmelere karşı mücadele veren Di Pietro, halkın desteğini hep arkasında buldu. O dönemde aralarında başbakan ve bazı bakanların da bulunduğu 300’ün üzerinde siyasetçi, iş adamı, polis ve hâkimi mahkûm ettirdi. 1994’te Silvio Berlusconi’nin başbakan olmasıyla birçok engelle karşılaştı. Bunun üzerine siyasete girmeye karar verdi ve Değerler İtalyası Partisi’ni kurdu. Hâlen parti başkanı olarak siyaset arenasında boy gösteriyor. -Türkiye’de 17 Aralık’ta büyük bir yolsuzluk operasyonu başladı. Ardından 3 bakan istifa etti, biri görevden alındı. Fakat savcılara yönelik de baskılar oldu. Siz de Temiz Eller Operasyonu’nu başlattığınızda zorluklarla karşılaştınız mı? Sizin görevinize devam etmenizi sağlayan etkenler nelerdi? Türk yargısı tarafından yapılan yolsuzluk soruşturmalarını hem umut dolu başlangıcında hem de şu anki endişeli sürecinde takip ettim. Günbegün neler olduğunu ve maalesef neler olacağını gördükçe kendi durumuma benzettim. Omuzlarımda ve bedenimde yaşadıklarımı tekrar yaşamaktayım. Kız kardeşimin, Temiz Eller Operasyonu’na başladığımda ve bana karşı suçlamalar başlatıldığında söylediği şu sözlerini çok iyi hatırlıyorum: ‘Vazifeni yap ve sonuçlarına katlan!’ Bu vesileyle ben de Türk savcılarına, yargıçlarına sesleniyorum: ‘Bağımsızlığınızı talep edin. Bu Türkiye’nin güçler ayrılığına,

yargının bağımsızlığına doğru attığı en önemli adımdır.’ Bundan vazgeçmek, en son yapılan kanun tasarısında olduğu gibi adaleti Adalet Bakanlığı’na bağımlı hâle getirmektir. Başbakan Erdoğan’ın hazırladığı kanun tasarısında ‘İtalyan Erdoğan’ın (Başbakan Berlusconi’yi kastediyor) yaptığı birçok kanun tasarısını görmekteyim. Tek fark, en azından Erdoğan Türkiye’yi uluslararası alanda yükseltti. Bizim ‘İtalyan Erdoğan’ ülkemizi uluslararası alanda aşağıladı. -Verdiği tepkiler bakımından Türk hükümeti ile İtalyan hükümeti arasında benzerlikler var mı? Bu kapsamda Türk yargısı ne tür sonuçlara katlanmak zorunda kalabilir? Yargıç ve savcıların suçlanmaya başlaması, izole edilmesi, hakarete uğraması, soruşturmanın siyasi nedenlerden dolayı yapıldığının ileri sürülmesi, Türkiye’de olanların ABD’nin gizli ajanları tarafından yönetildiğinin söylenmesine kadar… Bana da tüm bu suçlamalarda bulundular. Yargının bağımsızlığı demokratik bir ülkenin olmazsa olmazıdır. İktidarda olanların kendini savunma hakkı vardır elbette; ama bu savunma yasaya uygun hareket edildiğini göstererek olmalıdır, yasaya uyulması ge 7 Aralık’ta başlayan büyük rüşvet ve yolsuzluk operasyonu bakan seviyesindeki siyasetçileri de içine aldığı için akıllara İtalya’daki Temiz Eller Operasyonu’nu getirmişti. Ardından operasyonu yürüten yargı ve emniyet mensuplarına gösterilen

tavırda da benzerlik vardı. Dolayısıyla İtalya, şu an Türkiye’de yaşanmakta olan devlet krizini 20 yıl önce yaşamıştı. İtalya’daki kriz yargıçların lehine sonuçlandı. Türkiye’dekiyse aşılmaya çalışılıyor. Biz İtalya’da kriz sürecinde neler yaşandığını, sorunun nasıl çözüldüğünü operasyonun savcısı Antonio Di Pietro’ya sorduk. Ayrıca Türkiye’deki yolsuzluk iddiaları üzerine açılan soruşturmalar ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısında gerçekleştirilmesi öngörülen değişiklikler hakkındaki görüşlerini aldık. Pietro, emniyet mensupları ve savcıların görev yerlerinin değiştirilmesinin tamamen soruşturmayı engellemek üzere atılmış adımlar olduğunu ifade ediyor. Yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak uygulamalardan kaçınılması gerektiğini vurguluyor. Türk meslektaşlarına da soruşturmaya başladığında ablasının kendisine söylediği sözü hatırlatıyor: “Vazifeni yap ve sonuçlarına katlan!” Di Pietro, 1992 yılında, siyaset dünyası ile iş dünyası arasındaki kirli ilişkiler ve yolsuzluklara karşı Milano savcıları öncülüğünde operasyon başlatmıştı. Tarihe Temiz Eller ismiyle geçen operasyonla siyaset, iş dünyası, adliye ve polisteki kirlenmelere karşı mücadele veren Di Pietro, halkın desteğini hep arkasında buldu. O dönemde aralarında başbakan ve bazı bakanların da bulunduğu 300’ün üzerinde siyasetçi, iş adamı, polis ve hâkimi mahkûm ettirdi. 1994’te Silvio Berlusconi’nin baş-


17 GÜNDEM bakan olmasıyla birçok engelle karşılaştı. Bunun üzerine siyasete girmeye karar verdi ve Değerler İtalyası Partisi’ni kurdu. Hâlen parti başkanı olarak siyaset arenasında boy gösteriyor. -Türkiye’de 17 Aralık’ta büyük bir yolsuzluk operasyonu başladı. Ardından 3 bakan istifa etti, biri görevden alındı. Fakat savcılara yönelik de baskılar oldu. Siz de Temiz Eller Operasyonu’nu başlattığınızda zorluklarla karşılaştınız mı? Sizin görevinize devam etmenizi sağlayan etkenler nelerdi? Türk yargısı tarafından yapılan yolsuzluk soruşturmalarını hem umut dolu başlangıcında hem de şu anki endişeli sürecinde takip ettim. Günbegün neler olduğunu ve maalesef neler olacağını gördükçe kendi durumuma benzettim. Omuzlarımda ve bedenimde yaşadıklarımı tekrar yaşamaktayım. Kız kardeşimin, Temiz Eller Operasyonu’na başladığımda ve bana karşı suçlamalar başlatıldığında söylediği şu sözlerini çok iyi hatırlıyorum: ‘Vazifeni yap ve sonuçlarına katlan!’ Bu vesileyle ben de Türk savcılarına, yargıçlarına sesleniyorum: ‘Bağımsızlığınızı talep edin. Bu Türkiye’nin güçler ayrılığına, yargının bağımsızlığına doğru attığı en önemli adımdır.’ Bundan vazgeçmek, en son yapılan kanun tasarısında olduğu gibi adaleti Adalet Bakanlığı’na bağımlı hâle getirmektir. Başbakan Erdoğan’ın hazırladığı kanun tasarısında ‘İtalyan Erdoğan’ın (Başbakan Berlusconi’yi kastediyor) yaptığı birçok kanun tasarısını görmekteyim. Tek fark, en azından Erdoğan Türkiye’yi uluslararası alanda yükseltti. Bizim ‘İtalyan Erdoğan’ ülkemizi uluslararası alanda aşağıladı. -Verdiği tepkiler bakımından Türk hükümeti ile İtalyan hükümeti arasında benzerlikler var mı? Bu kapsamda Türk yargısı ne tür sonuçlara katlanmak zorunda kalabilir? Yargıç ve savcıların suçlanmaya başlaması, izole edilmesi, hakarete uğraması, soruşturmanın siyasi nedenlerden dolayı yapıldığının ileri sürülmesi, Türkiye’de olanların ABD’nin gizli ajanları tarafından yönetildiğinin söylenmesine kadar… Bana da tüm bu suçlamalarda bulundular. Yargının bağımsızlığı demokratik bir ülkenin olmazsa olmazıdır. İktidarda olanların kendini savunma hakkı vardır elbette; ama bu savunma yasaya uygun hareket edildiğini göstererek olmalıdır, yasaya uyulması gerektiğini söyleyenleri suçlayarak değil. Ben bu yüzden vazifesini yapmaya çalışan Türk yargısının yanındayım. Türkiye’de şu an gerçekleşen başka bir sistem ile demokrasiye bir darbe riski var, o da bilgiyi tıkamaktır. -Basına yönelik de baskı var mıydı? İtalya’da Temiz Eller Soruşturması’nın başlarında kamuoyunda daha iyi bir ülke umudu doğmuştu. Olaylar hakkında bilgilendirmesi gereken bağımsız gazeteciler izole edildi, engellendi, suçlandı, cezalandırıldı ve sansürlendi. Ve Türkiye’de de birçok gazeteci dövüldü, hapishaneye atıldı, bugün bile yakalanan (kovuşturulan) gazeteciler mevcut. İtalya’da Türkiye’dekine benzer bir bilgilendirmeyen basın sistemi var; öyle ki güç için bilgilendirme yapılıyor. Görevini yapanları suçluyor, yargı görevini siyasi bir çatışmaya atıyor. Böylelikle Türk kamuoyu da hakikatin nerede olduğuna dair bir şüpheyle parçalanıyor. Görevini yapan hâkim ile gücü elinde olanı aynı kefeye koyuyor. İtalya’da olduğu gibi bekçi ile hırsız arasındaki uygun ve gerekli savaşı, rakip taraflar arasında bir savaşa dönüştürüyor. Sonucunda yargı zarar görüyor, kamuoyunun güvenini kaybediyor. Şu anki Türk hükümetinin de yaptığı aynen budur. -Yargıçlar açısından meseleye bakılırsa… Bana göre Türk yargısı İtalyan yargısının aynası gibi. İtalya’da sisler olduğu gibi Türkiye’de de olacak. Temiz Eller Operasyonu’nun öyle savcıları oldu ki, kendini öne koyarak -gördüğünüz gibi- sonuçlarına katlandı. Ve Türkiye’de de görevini yaptığı için yalnızlaştırılmış, engellenmiş savcılar var. Ve şimdi

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Yolsuzluk operasyonunun odağında bakanlara da rüşvet dağıttığı iddia edilen İranlı Rıza Sarraf bulunuyor.

de bir kanun tasarısı onu yürütme organına bağımlı hâle getirmek istiyor. Sanki kontrol edilen kontrol edeni seçiyor ve atıyor gibi. -Birçok polis de görevlerinden alınarak başka şehirlere ve görevlere tayin edildi. Bu yer değiştirmeler soruşturmalara ne derece etki eder? Problemi iki yönüyle ele almak isterim. İlk yönüyle kamuoyuna, basına ve Türkiye’deki hukuk devletine bir şikâyette bulunmak isterim. Olayları, dokümanları, belgeleri bilenleri başka yere göndermekten, soruşturmadan çekmekten, görevden almaktan daha kötü bir şey yok. Kamuya karşı olan suçlar farklıdır, soygun, cinayet gibi bireye karşı işlenen suçtan bahsetmiyoruz. Bir cinayette ceset, soygunda zorlanmış kasa vardır. Kamuya karşı işlenen bir suçta bütün belgeler resmiyette düzgündür; ihale var, ihalenin ödemesi, kamu görevlisinin tutanağı… Sadece yazılı olmayan nedenlerden dolayı o belgelerin hazırlandığını bilmek olayı ortaya çıkarabilir. Yani sadece soruşturmayı başından beri takip eden kişi derin bir bilgiye sahip olur. -Temiz Eller Operasyonu’nun kapsamı da epey genişti sanırım… Temiz Eller, 3 milyon sayfalık soruşturmadan oluşmaktaydı. ‘Türk Di Pietrosu’nu (savcıları kastediyor) değiştirmek veya bir emniyet mensubunu değiştirmek trafik polisini bir kavşaktan diğerine göndermek gibi değildir. 3 milyon sayfa metinden habersiz olan birisini başa koymak demektir o. Onca sayfayı o oluşturmadı, neden bahsettiğini bilmiyor. Bu yer değiştirmeler soruşturmaya müthiş zarar veriyor. Soruşturmaları durdurmak, engellemek, souşturmaların önüne geçmek amacıyla yapılıyor ki, olaylar gün yüzüne çıkmasın. Yasal ve teknik yönden yer değiştirmeleri, atamaları emredenler yüksek suçlu zihinlerdir. İkinci yönü ise, aslında İtalya’da da kısmen mevcut olan parlamentoda yaptığım ve Türkiye’de olmasını temenni ettiğim, adli polis teşkilatının direkt savcıya bağlı olması teklifi. Hukuk devletinde polisler iki gruba ayrılmalı: İçişleri bakanlığına bağlı önleyici polis ve suçla savaşan bastırıcı polis. Bu ikinci kısım içişleri bakanlığına bağlı olmamalı, cumhuriyet savcılığına bağlı olmalı. Sadece yargıyla işbirliği yapan adli polisin yürütmeden bağımsızlığı sayesinde şeffaf ve bağımsız bir soruşturma garantisi verilebilir. Yoksa Türkiye’deki gibi en son kısıtlayıcı emirler polisler tarafından yerine getirilmez. -Bir savcı veya emniyet müdürü bakan veya önemli mevkideki bir bürokratın yolsuzluk yaptığına dair deliller elde ettiğinde bunu baş-

bakana, bakanlara bildirmekle görevli midir? Demokratik bir devletin hukuk devleti olabilmesi için Montesquieu’nun öğrettiği güçler ayrılığının net ve açık olması gerekmektedir. Eğer üç güçten biri yargıysa, bir suç duyurusunda bulunulduğu vakit bunun olup olmadığını denetleme görevini yürütme organının yapmaması gerekiyor. Yani tanım gereği, yargıçlar ya da onların yardımcıları tarafından yürütme organının uyarılması veya önceden haberdar edilmesi hukuk devletine göre bir anlamsızlık ifade eder. Çünkü o soruşturmalar basit bir soyguna bakabileceği gibi kamu idaresine karşı işlenmiş suç da teşkil edebilir ki, bu da yönetim organını ilgilendiriyor. Bu yüzden suç teşkil eden olaylar yargı organına duyurulmalıdır. Ta ki, bu otorite -delil kirliliğini engellemek ya da yargıçların resmî eylemleri ihmal etmemesi için- yürütme organına hangi bildirgelerde bulunulması gerektiğini değerlendirebilsin. Yargı organlarının soruşturmaları herkese karşı, mesleği ne olursa olsun, yapabilme yetkilerinin olması lazım. -Yargı otoritesinin siyaset adamlarına karşı soruşturmayı başlatmak ve onları yargılamak için hangi yetkileri mevcuttur? Siyaset mensubu olmak, kanun dışı olmak demek değildir. Hiç şüphe yok ki, kamu yararı için, adli yetkililerin kesinlikle siyasi bir hedeflerinin olmaması, o ya da bu bakana, siyaset mensubuna karşı bir tavır içinde olmaması gerekir. Bu yüzden İtalya’da, Temiz Eller Operasyonu’ndan sonra bir yenilik başlatıldı. Daha önce, bir bakanı soruşturmak için parlamentonun izni gerekmekteydi. Hükümet parlamenter bir çoğunluğa dayandığı için izin hiç çıkmıyordu. İzinsiz soruşturma başlatılamayınca delil bulunamazdı. Peki, savcının soruşturma yetkisi yoksa somut deliller nasıl elde edilecek? Yani kendi kuyruğunu ısıran bir köpek gibi… -Siz yürüttüğünüz soruşturmada ne tür deliller bulmuştunuz? Temiz Eller Operasyonu’nda, çok özel bir araştırma tekniğiyle yadsınamaz deliller bulup bu engeli aşabildik. Para dolu kutular bulundu, suçunu itiraf eden suç ortaklarına ulaşıldı. Polis ve hırsız arasında süren ebedî mücadelede hırsız önce kaçtığı için yener; ama bazen bekçi daha hızlı koşar çünkü delil bulabilir. Temiz Eller’den sonra, Cernobio’daki meşhur tartışmada bizim önerimiz üzerine bulunan çözüm şu şekildeydi. Hükümet mensubunu yargılamak için bunun siyasi nedenlerden olmadığına dair gerçek bir denetim gerekmektedir. Ancak bu denetim parlamento ya da hükümet tarafından yapılmamalı, tam aksine yargı organı tarafından yapılmalı ki bunun adı da Bakanlar

Mahkemesi’dir. Temiz Eller sonrası Bakanlar Mahkemesi’nin hâkimlerden oluşması kararlaştırıldı, görevleri ise hükümet mensubunun o suçu işleyip işlemediğini araştırmak olarak belirlendi. Böylelikle denetimin parlamento ve hükümet üyelerinin birbirlerinin ellerini yıkadıkları kurum içinde değil, tarafsız bir organ olan yargı tarafından yapılır hâle gelmesi sağlandı. Umut ederim ki Türkiye’de de hükümet mensuplarının soruşturulabilmesi ve soruşturmanın siyasi değil sırf adli amaç güttüğünü denetleme görevi sadece HSYK tarafından atanan yargı kurumlarından oluşan ‘Bakanlar Mahkemesi’nce yapılır. Bu bağlamda HSYK’nın yargının özyönetim iç organı olarak kalmasını temenni ediyorum. -Türkiye’deki tartışmalarda İtalya’da HSYK’yı parlamentonun seçtiği yönünde konuşmalar yapılıyor. Bu yolsuzluk soruşturmalarının gündemde olduğu bir süreçte HSYK’nın yapısını ve yetkilerini değiştirmek ne kadar sağlıklı olur? Dıştan bir izleyici olarak Türk hükümetini ya da bürokrat ve iş adamlarını kapsayan yasal işlemleri okuyabildiğim kadarıyla maalesef soruşturma hasar görmüş durumda. Bunun sebebi şimdiden siyaset ve yargı arasında bir çatışmadan bahsedilmesi ve böylelikle bizim ülkemizde olduğu gibi kamuoyunun dikkatinin tamamen başka yöne çevrilmesi. Peki, İtalya’da yaşanan ve şu sıralarda Türkiye’de biraz yaşanmakta olan aykırılık nedir? İtalya’da, kitaplarda çalıştığımız klasik tecrübeye göre bize öğretilen, kanunu ihlal eden şahıs yakalandığı zaman iki türlü davranır; ya adalete dayanır ve gerçekleri itiraf ederek hasarları azaltmaya çalışır, yani yargı sisteminin içinde kendini savunur ve minimum seviyede sonuçlarına katlanır. Mesela Sicilya bölgesinin eski başkanı Cuffaro, mafyaya yardım ve yataklıktan 7 seneye mahkûm edildi ve şu an hapiste. Eğer gazetelere bakarsanız yanlış yaptığını söylediği bir röportajı var. ‘Beni hapishaneye atın. Bu sırada hukuktan mezun olurum’ diyor. Bu saygı gören bir savunma şeklidir. Okulda bize öğretilen adaleti karşılamak için farklı şekiller ya adalete dayanmak ya da kaçmaktır. Örneğin arkadaşımız Craxi, Tunus’a gitti ve sürgünde olduğunu söyledi; ama biraz hukuk okuyan biri bilir ki sürgün ile kaçak arasında büyük bir fark var. Sürgün kendi içine kapanmak isteyen kişinin kişisel tercihidir, kaçak ise tutuklanmamak için kaçar. İtalya’da soruşturmayı durduran, incelemeleri bloke eden ve seneler boyu kamuoyunu yanlışa yönlendiren B (Berlusconi) faktörü oldu ve bana göre siz de E faktörü demelisiniz. Bu kendi davranışlarını haklı çıkarmak için kanunlar yapmak üzere


18 GÜNDEM kurumlara girmek demektir. İtalya’da bütün bu seneler boyunca yanlış bilgilendirmenin dayatılmasıyla basını kontrol ederek cezasızlığı temin eden veya delillerin değerlendirilmesini imkânsız kılan, davaları zaman aşımından dolayı düşüren anlamsız kanunlar çıkarmak mümkün oldu. Ve B faktörü suçlular için üçüncü bir yol oldu. -Türkiye’deki müdahaleye gelirsek… Sizin sorduğunuz sorunun dışına çıkmadım. Yani Türkiye’de yapılan soruşturmanın nasıl sonuçlanacağını düşünüyorsunuz? Ve maalesef ben size sürecin zarar görmüş olduğunu söyledim. Çünkü E faktörünün, Erdoğan hükümetinin ortaya koyduğu tepki, B hükümetinin zamanında yaptığının fotokopisi gibi geliyor bana. Yani ‘leggi ad hoc (duruma münhasır kanunlar)’, HSYK hakkında kanunlar, emniyet güçlerinin yerlerinin değiştirilmesi yahut savcı-hâkim-emniyet müdürünün suçlanması. Ve henüz olmadıysa, sizinki gibi bağımsız basının karşısında, soruşturmayı sürdüren savcılar arasında kötülerin ve suiistimal edenlerin olduğu söylenecek. Ve bende de olduğu gibi suç ona kalacak. Burada konuşurken, Temiz Eller Soruşturması’nı yaptığım için, onurumu savunmak uğruna şimdiye kadar 350 dava geçirmiş biri olarak söylüyorum. Yapılan düzenleme eğer kanun olursa bu bir ölüm vuruşu olur. Bu yüzden kamuoyundan bir tepki konulmasını bekliyorum. Ayrıca Türk meslektaşlarımla, yargıçlarla, bağımsız basınla beraber bir kamuyu bilgilendirme konferansı yapmak için Türkiye’ye gelmek isterim. -İtalya’da HSYK nasıl çalışıyor? Parlamento ve adalet bakanı HSYK’nın çalışmalarında ne kadar etkin? İtalya’da CSM’nin (HSYK) de içinde bu kurumun prestijine layık olmayan davranışlar, tedbirler, kişiler var. Bütün olarak bakıldığında bu zamana kadar kararların çoğunlukla alınması ilkesi tutuldu ve CSM’nin çoğunluğu profesyonel hâkim olduğundan geri dönüşü olmayan zararlar tamamlanamadı. İtalya’da CSM’nin başkanlığını cumhurbaşkanı yapıyor ve bu da tarafsızlığın garantörü oluyor. Çünkü cumhurbaşkanı parlamento tarafından seçiliyor, bu açıdan bağımsız olması gerekiyor. Ama operatif rol CSM’nin başkan yardımcısına ait ki bu da parlamento tarafından seçiliyor. Ve bu kurumun ikiyüzlülüğünü gösteriyor. Benim şahsi fikrim, tecrübeme dayanarak, kontrol organları hiçbir şekilde kontrol edilenler tarafından atanmamalı ya da seçilmemeli. -Bunun dışında problem yok mu? İtalya’da sadece bu küçük anomali var. Küçük çünkü çoğunluk yargı sistemi içinde oluşuyor. Ama başka daha ciddi anomaliler de var. En ciddisi kamuoyu bilgilendirme sistemi. Kamu bilgilendirmesi RAI’nin (devlet televizyonu) elinde ve partiler tarafından seçilip parlamento tarafından atanan bir yönetim kurulunca yönetiliyor. Parlamento organı olan parlamenter gözetim komitesi tarafından da denetleniyor. Çocuklar bile anlar ki demokrasinin temelinde bağımsız bilgi var. Yönetim kurulu partiler tarafından seçilen ve denetim kurulunun bir parlamenter organı olması, hırsıza hâkimini seçtirmekle eşdeğerdir. Bu bizim ülkemizin en ciddi anomalisidir. Umarım Türkiye’de böyle bir şey yoktur. İtalya’da eskiden beri var olan bağımsız bir şekilde yönetilmeyen kamu basınına, siyaset yapan birinin elinde bulunan tekelci özel basın da eklendi. Bir zaman kamu basını ve özel basın aynı kişinin elinde kaldı. Ama İtalya’da yolunda olmayan sadece bu değildi; bilginin bu şekilde kontrolü, yargı kurumunun içinde parlamenterler tarafından seçilen kişiler olması yanlıştır. Ve şu an bile İtalya’da seçim kanunu seçmene aday seçmeye hak vermiyor. Seçmen bir sembol seçerek eve adayı götürüyor. Çoğu kez bu şekilde parlamentoya yargıdan kaçırılmak istenen kişiler götürüldü. Ve bu daha ciddi bir anomali. -Darbe davalarından yargılanıp mahkûm olan

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

HSYK, daha önce Ergenekon ve darbe davalarını yürüten son olarak yolsuzluk soruşturmaları açan İstanbul savcılarını tasfiye etti.

suçlular yolsuzluk soruşturmasını başlatan aynı savcı hakkında suç duyurusunda bulundu. Bu konuyla ilgili neler söylersiniz? Görüşümü sizin iyi niyetle söylediğiniz sözlere dayanarak söylüyorum. Bu basında mesajın belirsizliğini gösteriyor. Eski Di Pietro buna “Darbe kelimesinin Türk savcıların yaptığı soruşturmalarla ne alakası var?” derdi. Türkiye’de savcılar darbe yapmıyor. Basit bir şekilde suçluyu, para çalan kişileri, yolsuzluk yapanları yargılıyor. Yani savcıların yaptığı darbe değil, sadece devlete yapılan bir hizmet. Basında verilen mesaja göre, yani Erdoğan’ın söylemine göre, olan şeylerin suçlusu bu soruşturmaları yapanlar, çünkü mevcut hükümeti değiştirmek istiyorlar. Yanıltıcı bir mesaj ama muhtemeldir ki vicdanları karıştırabilir. Çünkü hukuk devletinde, demokraside, suçlanan kişi eğer suçsuzsa hâkime koşar, gerekçelerini açıklamak ve suçsuzluğunu ispatlamak, olayların nasıl lanse edildiğini

göstermek ister. Eğer ki mazeretlerini göstermeyi geri çevirirse, bunun neden olduğunu kendimize sormamız gerekir. Bu açıklayıcı argümanlarının olmadığındandır. Türkiye’de bir darbe gerçekleştiğine inanmıyorum. Ama yargı faaliyetini durdurmak için hükümet işlevini suiistimal edenler var. -Yolsuzluk soruşturmasına odaklanmak yerine devlete içeriden ve dışarıdan gizli düşmanların operasyonlar yaptığını öne sürüp soruşturmaları gündemden düşürmek hukukun işleyişini tıkar mı? İlk cumhuriyetten ya da ilk krallıktan bu yana liderlerin başvurduğu bir şeyi ifade etmek isterim. Bizi yabancı güçlerin bu ülkenin hükümetinden kurtulmak için yargı faaliyetini yönlendirmek ve kullanmak için müdahale ettiğine inandırmaya çalışıyorlar. Ben suçlandım, birçok kez yargılandım. Temiz Eller Operasyonu’nu başlatan gizli ajanların adamı olarak, yabancıların hizmetinde, Amerikan gizli ajanı olarak,

KGB’nin ajanı olarak, Vatikan mensubu vb. başta olmak üzere birçoğuyla suçlandım. Ve sanki bugün sorulmuş gibi hatırlamaktayım sorgulandığımda sorulan ‘Siz Amerika’nın gizli ajanı mısınız?’ sorusunu. Bana yapılan bu suçlamaların yanında -ki Wikipedia’ya girerseniz görürüsünüz- ben İtalyancayı bile konuşamıyor olarak tanımlanıyorum. Peki, bu Amerikalılarla hangi dilde konuştum? İngilizce bir kelime dahi bilmiyorum. İşin esprisi bir yana tabii. Türk halkına ve Türk kamuoyuna yapacağım çağrı ‘Yabancı bir gücün olduğuna inandırmaya çalışan aldatmacanın sizi etkilemesine izin vermeyin.’ Olayları açığa çıkarmak için tek bir savcı yeter. Umarım Türkiye’de görevini yerine getirenler İtalya’daki meslektaşlarının sonuyla karşılaşmaz. Burada Falcone, Borsellino ve daha pek çok yargıç ya da polis görevlerini yerine getirmelerini canlarıyla ödedi. Maalesef gördüğümüz gibi durum Türkiye’de de bu yönde.


Kurtuluşa vesile: Ezan Depresyonun çocukluğuna insek Hocaefendi hem de üç kere Hacca gitti

Kainatın yarıtılışı ve sonu


22 - 28 OCAK 2014 ELIF ORDUKAYA

1maya çalışan annesine “Ben bunu Montunun bozuk fermuarını kapat-

giymem, ya içinde kalırsam?” dedi yedi yaşındaki Rana. Annesi “Kalmazsın Ranacım, hem kalırsan fermuarı keseriz n’olucak.” diye cevap verdi. Bu kez de “Ya beni de kesersen!” diye ağlamaya başladı Rana. Betül iki buçuk yaşında. Annesiyle babası onu babaannesine bırakarak on günlüğüne umreye gitti. Döndüklerinde Betül, anne-babasının kucağına gitme-

meye, onları istememeye başladı. Arkadaşlarıyla çok iyi anlaşan 1 0 yaşındaki Ke- rem oyunlara katılmamaya başladı. Artık derslere de katılmıyordu. Evde de sürekli televizyon izler olmuştu... Psikolojik danışman odasında ebevey-

nlerin anlattığı onlarca hikayeden yalnızca birkaçı bunlar. Çocukların ailesi, yaşı, cinsiyeti ve çevresi farklı olsa da ortak yanları ‘depresyon’. Hayretle karışık “Çocuklar da mı depresyona giriyor?” sorumuzun cevabını uzmanlar “Elbette” diye yanıtlıyor. Hatta çocuklar savunma mekanizmaları daha zayıf olduğundan dış etkenlere daha açıklar. Büyükler yaşadıkları olaylar sonrasında,

resyon, çocuğun kişilik ve sosyal gelişimini doğrudan etkiliyor. Psikolojik Danışman Didem Ertaş, çocukların yaş grubuna göre depresyon sebep ve belirtilerinin de farklılık göster-

çocuklar ise ruhsal ve fiziksel ihtiyaçları karşılanmadığında depresyona giriyor. Ebeveynlerin bunu fark etmeleri için uyanık olmaları gerekiyor. Çünkü dep-

Çocuklarda depresyon belirtileri Sese ve dokunmaya aşırı duyarlılık ya da duyarsızlık. Oyun oynamada isteksizlik. Kolay ve sık ağlama. Uyku ve beslenme problemleri, kusma. Sindirim sistemi problemleri. Süreklilik gösteren huzursuzluk. Bağımlılığın artması, annesiz/babasız olamama. Olumsuz düşünme. Sürekli şikayetçi olma, itiraz etme. Kronik iç sıkıntısı. Kızgınlık, tepkisellik, kolay öfkelenme. Kronik üzüntü ve korku. Kolayca incinme, ağlama ve değersizlik duyguları. Düşük benlik algısı. Uyku bozuklukları (yalnız yatamama ve gece korkuları gibi). Yavaş konuşma ve hareketlerde yavaşlık. Aşırı hareketlilik. Psikolojik kökenli baş, mide, kol ve bacak ağrıları, kabızlık, ishal gibi şikâyetler. Intihar düşünceleri ve denemeleri (ergenlik dönemine göre daha az görülüyor). Dikkat dağınıklığı, konsantrasyon sorunu, isteksizlik. Okul başarısında düşme. Bir odadan diğerine gidememe. Parmak emme. Arkadaşlık kuramama. Özgüven sorunu, beceriksizlik. Sık hastalanma. Tik oluşması. Gece işemesi, kaka kaçırma. Aşırı hayal kurma, kıskançlık, takıntılı düşünce ve davranışlar.

ÇOCUKLARDA DEPRESYON SEBEPLERI 1- Anne-babanın birinin veya her ikisinin ölümü 2- Çocuğun anne/babadan uzun süre ayrı kalması 3- Anne/babanın uzun süren fiziksel, ruhsal hastalık süreçleri 4- Anne, baba ve diğer yetişkinlerin reddedici, cezalandırıcı tutumları 5- Boşanma 6- Çocuğun kronik bir hastalığının olması veya uzun süren hastalık süreci, ameliyat, protez kullanımı vb. sağlıkla ilgili sorunlar 7- Kardeşler arasındaki sorunlar, kıyaslamalar, yeni bir kardeşin doğumu 8- Ev ve okul değiştirme, göç gibi çevre değişiklikleri 9- Okul ve öğrenme sorunları 10- Öğretmen, arkadaş tutumları 11- Çocuğa anne/babası tarafından yeterli ilgi, sevgi ve şefkatin gösterilmediği, engellendiği durumlar, sürekli küsme davranışı 12- Fiziksel ve duygusal şiddet, dayak, hakaret, cinsel istismar vb. travmatik yaşantılar 13- Aile içi şiddet, alkolizm 14- Ekonomik sorunlar, maddî/manevî yoksunluklar, barınma, ısınma sorunları 15- Ani olarak beklenmedik zamanda meydana gelen deprem, yangın, sel, kaza gibi yaşamı tehdit eden olaylar

diğini söylüyor. Örneğin bebeğin temel bakımını yapan kişiyle (anne veya bakıcı) ilişkilerin bozulması veya onun yitirilmesi bebeklerde depresyonun temel sebebi. Bebekliğinden itibaren ihtiyaçları karşılanmayan çocuklarda daha kolay depresyon gelişiyor. Bebekler yaklaşık 6 aydan sonra bağlandıkları kişiden ayrılmaya tepki gösteriyor. Kısa süreli ayrılıklarda çocuk kendini toparlarken uzun süreli ayrılıklarda etkiler daha derinleşiyor. Oyun çağı yani 6-12 yaş çocuğunda depresyon sebebi genelikle çevresel etkenler. Psikolojik Danışman Didem Ertaş, kardeş doğumu, kardeşler arası ilişkinin

bozuk olması, anne-babanın anlaşamaması, dayak, duygusal şiddet, cinsel istismar, aileden ya da yaşıtlarından birinin ölümü, ayrılık-boşanma, okulda kötü davranılma, okul değişikliği veya taşınmayı oyun çağı çocuğunda depresyon sebepleri olarak sıralıyor. Ayrıca kalıtsal y a t kınlık ve ailede depresyon tedavisi gören kişilerin varlığı da çocukta depresyon görülme ihtimalini artırıyor. Çocuklar, özellikle küçük yaşlarda ve ergenlik döneminde, kendilerini, duygularını, düşüncelerini konuşarak sözel olarak iyi ifade edemiyor. Bu durum ise onların iç dünyalarında yaşadıkları fırtınaları, sorunları, mutsuzlukları ve kaygıları anlamamızı engelliyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, her mutsuz görünen çocuğun ciddi anlamda depresyonda olduğunu düşünmemek. Eğer mutsuzluk hali süreklilik gösteriyorsa, çocuğun içinde bulunduğu ruh hali günlük hayattaki işlevselliğini etkiliyorsa, bu durumlar çocukta depresyon olma ihtimalini kuvvetlendiriyor. Depresyon yaşayan çocuk, daha mutsuz ve içe dönük, okul-arkadaş ilişkilerinde ve gündelik yaşamda isteksiz olabiliyor. Öğrenme sorunları, başarısızlık, davranış sorunları gösterebiliyor. Yine de teşhisi aile değil uzmanlar koyuyor. Çocukların duygu, düşünce, algılama sistemleri yetişkinlerden farklı özelliklere sahip olduğundan mutsuzluk, kaygı, kıskançlık gibi olumsuz duygular onların davranışlarına yansıyor. Yetişkinlerin çocuğu yeterince iyi dinlememesi, duygularını anlayamaması ya da ilgi, sevgi, şefkat eksikliği/aşırı fazlalığı çocuğun daha çok olumsuz davranışlara yönelmesine, kendisini bu şekilde ifade etmesine sebep oluyor.

DUYGULARINI IFADE ETMESINE OLANAK SAĞLAMALI Çocuklarla ilgili her durumda olduğu gibi bu rahatsızlıkta da en büyük sorumluluk anne-babaya düşüyor. Didem Ertaş, anne-babaların, bebeklikten itibaren çocuklarını tanımaya çalışmaları, gelişme dönemlerine uygun olarak değişen duygusal, sosyal, fiziksel ihtiyaçlarını, okul, öğretmen, arkadaş ilişkilerini dikkate almaları, bireysel ve kendi aralarındaki sorunları yansıtmamaya ve bu sorunların çözümünde çocukları kullanmamaya özen göstermeleri gerektiğini özellikle vurguluyor. Öğretmenle işbirliği içinde olmak, çocuğun öğrenme ve başarı durumundan haberdar olmak, onları konuşmaya, anlatmaya teşvik etmek, duygularını ifade etmesine olanak sağlamak sorunların ortaya çıkmasını ya da kolaylıkla çözümlenmesini sağlıyor. Aksi takdirde erişkin dönemde küçükken tedavi edilmeyen depresyonlar ileride kronikleşiyor. Ortaya; hayat boyu mutsuz, hiçbir şeyden memnun olmayan, özgüveni zayıf, sürekli başına bir şey gelecekmiş gibi telaşlı/tedirgin, çevre ile ilişkileri bozuk, aile içi şiddet göstermeye meyilli, eşi ile iyi anlaşamayan ve mutsuzluğunu çocuklarına da yansıtan/bulaştıran bireyler çıkıyor.


22 - 28 OCAK 2014

Kâinatın yaratılışı ve sonu

HÜSEYIN GÜLTEKIN

1sonucunda şunu açık ve net bir şekilde

Bilim, tamamen bağımsız araştırmaları

söyler; kâinat dediğimiz bu devasa yapı, asla ezelden beri var olan bir gerçeklik değildir. Sonradan meydana gelmiştir. Ve daha ilginç olanı, yapılan teorik hesaplamalara göre kâinat, o büyük patlamadan (bilim buna ‘big bang’; biz ise ‘yaratılış’ diyoruz) önce sıfır hacme ve sonsuz bir yoğunluğa sahipti (bu ifade, yokluğun bilimsel izahıdır). Bu mesele, -her ne kadar bazıları tarafından inatla görmezlikten gelinse de- Kur’an-ı Kerim’de açıkça yer alır. Cenab-ı Hak, En’âm Sûresi 101. ayet-i kerimede şöyle buyurur: “O, gökleri ve yeri örnekleri yokken Yaratan’dır. O’nun bir eşi olmadığı hâlde, nasıl bir çocuğu olabilir? Hâlbuki her şeyi O yarattı. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi 117. ayette ise “O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece ‘Ol’ der, o da hemen oluverir.” buyurur. Ayet-i kerimelere dikkatle bakıldığı zaman, kâinatın ezelden beridir var olmadığı, sonradan ve yoktan yaratıldığı açıkça ifade edilir. Ayrıca dikkat çekilen diğer bir husus da yine, bilimin sonsuz yoğunluk olarak ifade ettiği, yani kâinatı oluşturan bütün maddelerin (Kur’an-ı Kerim, ‘göklerle yer’ diyor) ilk başlarda bir arada bulunması. Bu konuya, Enbiyâ Sûresi 30. ayette işaret edilir: “İnkâr edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?” Şimdi sormak lazım; acaba, 14 asır evvel, çölde yaşayan, bütün dünyası kum, deve ve çadırdan ibaret olan o zamanın insanlarına bu hakikatleri kim bildirebilirdi? Gökyüzü hakkındaki bilgisi, sadece çıplak gözle yapılan birtakım gözlemlere dayanan bir kişi, -hâşâ- kendi aklıyla yukarıdaki ayetleri nasıl söyleyebilsin? Bu ayetleri bir insanın, bin 400 sene önce söylemesinin -kelimenin tam anlamıyla- imkânı yoktur. Bir diğer husus da aslında bu ayet-i kerimelerin, o dönem insanlarından daha çok günümüze hitap ediyor olması. Zira o dönem insanları, her ne kadar Cenab-ı

Hakk’tan gelen bir ayet olması hasebiyle içeriğine iman etmişlerse de hakikatini anlamaları çok zordur. Kur’an-ı Kerim’in mucizevî yönlerinden birisi de işte budur; yani her dönem insanlarına taptaze haberler sunması. Öyle ayetler var ki bunların hakikatine ancak zamanla erişilmiştir. Günümüzde, bilimin verileriyle birlikte yukarıdaki ayetlerin hakikatine ulaşabiliyoruz. Ancak öyle ayetler de vardır ki –Allah bilir ama- hakikatleri çok sonraları tam olarak anlaşılabilecektir. Kur’an’da, kâinatın yaratılışıyla ilgili ele alınan konulardan birisi de onun belli bir ömürle yaratılmış olması. Bir zamanlar kimi insanlar maddenin ezelden beri var olduğunu düşünüyor ve bir Yaratıcı fikrine sıcak bakmıyorlardı. Kur’an, kâinatın sonradan yaratıldığını açıkça söylemesine rağmen yine de inanmak istemiyorlardı. Ne zaman ki bilimsel veriler de kâinatın sonradan meydana geldiğini söylemeye başladı o zaman mecburen kabullenmek zorunda kaldılar bunu. İşte bugün aynı şekilde, kimi insanlar bu düzenin böyle gidip duracağını düşünmektedir. Oysa Kur’an, açıkça, bu düzenin bir ömrü olduğunu bildiriyor. Yani bu yaratılış, belli bir ömür takdiriyle olmuştur. Rum Sûresi 8. ayetinde şöyle denilir: “Kendi kendilerine, Allah’ın, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve takdir edilmiş bir süre için yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların birçoğu, Rabb’ilerine kavuşmayı gerçekten inkâr etmektedirler.” Bunun bilimsel verilerle izahı zordur. Açıklaması yapıldığı zaman da zaten iş işten geçmiş demektir. Bu sebeple ayet ve hadislerde kıyametin ansızın kopacağı üzerinde durulur. Yani inanmayan yine kıyamet saati gelene kadar inanmayacaktır. İnsanlar, dünya üzerine gelmekte olan göktaşlarından, çarpışma ihtimali olan gezegenlerden söz edecekler ancak tıpkı üzerlerine bela getiren bulutlar hakkında –peygamberlerinin açıkça uyarmasına rağmen- “Ekinlerimize yağmur getiren bulutlardır.” diye iddia eden Hûd kavmi gibi, dünyanın ömrünü bitirecek belki bir göktaşına son ana kadar inanmak istemeyecekler. Ancak Yaradan, kıyameti kopardığı zaman da tevbe kapısı çoktan kapanmış olacaktır.

KOPENHAG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

GÖTEBORG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

OSLO

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

22.01.2014 23.01.2014 24.01.2014 25.01.2014 26.01.2014 27.01.2014 28.01.2014

06:03 08:16 12:28 06:02 08:14 12:28 06:01 08:13 12:29 06:00 08:11 12:29 05:59 08:10 12:29 05:57 08:08 12:29 05:56 08:06 12:30

14:05 14:07 14:08 14:10 14:12 14:13 14:15

22.01.2014 23.01.2014 24.01.2014 25.01.2014 26.01.2014 27.01.2014 28.01.2014

06:08 08:29 12:30 06:06 08:27 12:31 06:05 08:26 12:31 06:04 08:24 12:31 06:03 08:22 12:31 06:01 08:20 12:32 06:00 08:18 12:32

13:57 13:59 14:01 14:03 14:04 14:06 14:08

22.01.2014 23.01.2014 24.01.2014 25.01.2014 26.01.2014 27.01.2014 28.01.2014

06:15 08:48 12:35 06:14 08:46 12:36 06:12 08:44 12:36 06:11 08:42 12:36 06:10 08:40 12:36 06:08 08:37 12:37 06:06 08:35 12:37

13:51 13:52 13:54 13:56 13:58 14:00 14:02

ODENSE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

STOCKHOLM

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

HELSİNKİ

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

22.01.2014 23.01.2014 24.01.2014 25.01.2014 26.01.2014 27.01.2014 28.01.2014

06:12 08:23 12:37 06:10 08:22 12:37 06:09 08:20 12:37 06:08 08:19 12:38 06:07 08:17 12:38 06:06 08:15 12:38 06:05 08:14 12:38

14:15 14:17 14:18 14:20 14:22 14:23 14:25

22.01.2014 23.01.2014 24.01.2014 25.01.2014 26.01.2014 27.01.2014 28.01.2014

05:45 08:15 12:06 05:44 08:13 12:07 05:43 08:11 12:07 05:41 08:09 12:07 05:40 08:07 12:07 05:38 08:05 12:08 05:37 08:03 12:08

13:25 13:26 13:28 13:30 13:32 13:34 13:35

22.01.2014 23.01.2014 24.01.2014 25.01.2014 26.01.2014 27.01.2014 28.01.2014

06:19 06:17 06:16 06:15 06:13 06:12 06:10

13:52 13:54 13:56 13:58 14:00 14:02 14:03

AARHUS

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

DRAMMEN

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

TAMPERE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

22.01.2014 23.01.2014 24.01.2014 25.01.2014 26.01.2014 27.01.2014 28.01.2014

06:13 08:28 12:38 06:12 08:26 12:38 06:11 08:25 12:38 06:10 08:23 12:39 06:09 08:21 12:39 06:07 08:20 12:39 06:06 08:18 12:39

14:13 14:14 14:16 14:17 14:19 14:21 14:22

22.01.2014 23.01.2014 24.01.2014 25.01.2014 26.01.2014 27.01.2014 28.01.2014

06:17 08:49 12:38 06:16 08:47 12:38 06:15 08:45 12:38 06:13 08:43 12:38 06:12 08:41 12:39 06:10 08:39 12:39 06:09 08:37 12:39

13:54 13:55 13:57 13:59 14:01 14:03 14:05

22.01.2014 23.01.2014 24.01.2014 25.01.2014 26.01.2014 27.01.2014 28.01.2014

06:25 09:07 12:43 06:24 09:05 12:44 06:22 09:03 12:44 06:21 09:01 12:44 06:19 08:58 12:44 06:17 08:56 12:45 06:16 08:54 12:45

13:49 13:51 13:53 13:55 13:57 13:59 14:01

16:28 16:30 16:32 16:35 16:37 16:39 16:41

16:39 16:41 16:43 16:45 16:47 16:49 16:51

16:36 16:38 16:40 16:42 16:44 16:46 16:48

17:48 17:50 17:52 17:55 17:57 17:59 18:01

17:59 18:01 18:03 18:05 18:07 18:09 18:11

17:56 17:58 18:00 18:02 18:04 18:06 18:08

16:20 16:22 16:24 16:26 16:29 16:31 16:33

15:46 15:48 15:51 15:53 15:55 15:58 16:00

16:14 16:17 16:19 16:22 16:24 16:27 16:29

17:40 17:42 17:44 17:46 17:49 17:51 17:53

17:06 17:08 17:11 17:13 17:15 17:18 17:20

17:34 17:37 17:39 17:42 17:44 17:47 17:49

08:53 12:39 08:51 12:39 08:49 12:39 08:47 12:39 08:45 12:40 08:42 12:40 08:40 12:40

16:11 16:13 16:16 16:18 16:21 16:23 16:26

16:12 16:15 16:17 16:20 16:23 16:25 16:28

16:07 16:10 16:13 16:15 16:18 16:21 16:24

17:31 17:33 17:36 17:38 17:41 17:43 17:46

17:32 17:35 17:37 17:40 17:43 17:45 17:48

17:27 17:30 17:33 17:35 17:38 17:41 17:44


n a y a r a u y Su adam:

SEVIM ŞENTÜRK

1

Bazı insanların şehir seçmeleri olağandır; ama bazı şehirler de insanlarını seçer. Mesela 17. yüzyılın ateşîn çehrelerinden Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi böyle bir şahıstır. Kim mi bu ismi uzun kişi? Hemen söyleyelim, Osmanlı’nın en zor dönemlerinde şeyhülislamlık yapmış, sarayla, padişahla fikirleri yüzünden ters düşmüş bir âlim. A. Hamdi Tanpınar, onun için “Deli İbrahim’in hal’i ve katli esnasında o kadar zalim davranan ve saltanatın ilk yıllarında IV. Mehmed’i bütün vezirleri arasında azarlamaktan çekinmeyen bu acayip ruhlu âlim, ikbali seven, fakat onu, haşin mizacı yüzünden bir türlü elinde tutamayan bu zeki, zarif, kibar fakat geçimsiz adam, Bursa’nın hayatına oldukça garip bir şekilde girer.” ifadelerini kullanır ki, giriş cümlemizde de belirttiğimiz gibi, şehir bu hocayı seçmiş olur. Maceralı hayatı, 1592 senesinde Bursa’da başlar Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi’nin. Bazı kaynaklar İstanbul diye yazsa da bu doğru değildir. Köklü bir ulema ailesi olan Karaçelebizâdelere mensuptur. Babası Hüsameddin Efendi, Rumeli Kazaskerliği de yapmış bir devletlidir. Abdülaziz Efendi altı yaşındayken pederi vefat eder. Şair ağabeyi Mehmed Efendi’nin yanında yetişir. İleride doğru bildiğini her ortamda söyleyecek olmasında küçük yaşlarda yaşadığı yalnızlığın büyük payı vardır. Bu arada ‘Tacü’t Tevarih’in yazarı Hoca Sadeddin’in oğlu Mehmed Efendi’nin kızı ile evlenir. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın ‘Orta derecede ilmî kudretli’ diye nitelendirdiği Şeyhülislam Sun’ullah Efendi’den de ders görür. Çeşitli medreselerde müderrislik yapan Abdülaziz Efendi, 1623 senesinde İstanbul’da Hâkâniyye-i Vefâ Medresesi’ne tayin olunur. Onun ilk muhalefeti 15. Osmanlı padişahı I. Mustafa zamanında gerçekleşir. 1623’te ciddî bir ulema tepkisi olan Fatih Camii olayına katılır ve mimlenir.

Bursa’da Molla Hüsrev Medresesi’ne gönderilir. Tahta II. Osman’ın ardından IV. Murad’ın geçmesi üzerine affedilerek tekrar dersaadete avdet eder. Süleymaniye Medresesi’ne atanan Abdülaziz Efendi, 1624 senesinde Yenişehir Kadılığı’na tayin edilir. İki yıl sonra da Osmanlı’da prestijli bir makam olan Mekke kadısı olur. Görev süresi bittiğinde önce Edirne Kadılığı’na, 1634’te de İstanbul Kadılığı’na tayin edilir. Hikâyenin en hareketli yerleri de bu zamanda gerçekleşir zaten… Sert bir mizaca sahip olan IV. Murad, Abdülaziz Efendi’nin bir kayığa bindirilip Adalar civarında denize atılmasını emreder. Sebep şudur: Sultan, Lehistan seferi nedeniyle ordusuyla birlikte Edirne’dedir. Bu sırada İstanbul’da yağ darlığı baş gösterir. İyi bir ekonomiye sahip olmayan Osmanlı için bu tip menfi hadiseler, istikrara ket vurmaya yeter sebeplerdendir. Söz konusu hadisenin çıkış nedeni, kadının narh (temel ihtiyaç

e d â z i b e araçel ziz Abdüla Efendi

maddeleri için resmî makamlarca belirlenen ve her yerde geçerli olan fiyat) hususunda gösterdiği sert tutuma bağlanır. İşte padişah bundan ötürü Abdülaziz Efendi’nin derhal öldürülmesini ister. Ama Sadrazam Bayram Paşa’nın araya girmesi sonucu son anda kurtulur ve Kıbrıs’a sürülür. Burada bir buçuk yıl kalan Abdülaziz Efendi, bir şekilde tekrar İstanbul’a gelir. Ancak IV. Murad vefat edene kadar resmî hiçbir görev alamaz. I. İbrahim’in tahttan indirilmesi olayına dahli olan Abdülaziz Efendi, IV. Mehmed’i bir rivayete göre sağ kolundan tutarak tahtın yanına getirir. Sultan İbrahim, hal sahnesini şaşkınlıkla seyrediyordur. Hatta itiraz dahi eder; bu karşı çıkışlara Efendi’nin ağır hakaretlerle mukabelede bulunduğu söylenir. IV. Mehmed’le arası iyi olduğu için, tabii yazdığı el-Kâfi kitabının da tesiriyle şeyhülislam olur. Debdebeli hayatı bundan sonra da aziller ve iltifatlarla devam eder. Son durağı doğduğu yer Bursa olur. Burada

Bursa, Ulu Camii

ömrünün son altı yılını geçirir.

Müftü çeşmelerinin mimarı Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi, yaşadığı siyasî hadiselerin yanı sıra edebî ve tarihî eserleriyle de nam salar. Ama onun asıl şöhreti Osmanlı’nın dibacesinde ‘suyu arayan adam’ olmasıyla vuku bulur. Ulu Cami’nin iki tarafına birer sofa -burası Setbaşı’nda şehrin kalabalığına rağmen münzevi bir yerdir- bina eyler. Yine Uludağ eteğinden Bursa’ya iki saat mesafede Gümgüm mesiresinden şehre müftü suyu ismiyle meşhur olan suyu getirir. Bursa’ya bir kısmı kitabeli, çinilerle süslü kırk kadar çeşme yaptırır. Onun suyu bu kadar yana yakıla aramasının arkasında, İstanbul’daki ateşin etrafını sarmasının nedeni var mıdır bilinmez; ama o bizim için de ‘şiiri hayatına sindirmiş ince ve zarif ruhlu rüya adamların ön safında’ yer alıyordur. Abdülaziz Efendi’nin hâlâ hafızalarda yer almasının sebebi, onun ‘çılgın ve müsrif; fakat bir âşık gibi güzelliğinin şuuruna erdiği şehre su seslerinden çelenkler, avizeler hediye etmesidir’ desek yeridir. Hikayenin son sözü, tabii ki siyasî entrikanın ortasından romantik bir kahraman çıkaran Tanpınar’ın olsun: “Zavallı Aziz Efendi! Şimdi onu Bursa sokaklarında, arkasında Bursa vakıflarında çalışan mimar, kalfa ve su yolcularının teşkil ettiği küçük bir kalabalıkla dolaşır ve bu iki yüz çeşmenin yerlerini bir bir işaret ederken görüyor gibiyim. Şüphesiz ara sıra başını kaldırıyor, açık Bursa havasından billur renkli kavislerin birbirini katedeceğini, büyük toplanış noktalarını ve hepsinin birden bu şehrin semasında yapacağı ahenkli âlemi düşünerek bir orkestra şefinin ve bir iç âlem mimarının gururuyla gülümsüyordu.”


22 - 28 OCAK 2014

ZEYNEP KAÇMAZ

Kurtuluşa vesile:

Abbasi halifelerinden Harun Reşid’in hanımı Zübeyde Hatun saliha bir kadındı. Mekke-i Mükerreme’den Arafat’a kadar su kanalları döşetti, o mukaddes beldeyi çeşmelerle donattı. Ayrıca han, hamam, imarethane ve şifahane gibi daha pek çok hayır müessesesi yaptırdı, hayatı hasenat peşinde geçti. Vefat ettikten sonra, birisi onu rüyasında gördü ve dedi ki: “Dünyada Allah için bu kadar büyük hayırlar yaptın, kim bilir Hak Teâlâ sana cennette ne yüksek bir makam bahşetti?” Zübeyde Hatun şöyle cevap verdi: “Rabbim gerçekten yüce bir makam ihsan eyledi; fakat bu yüce makamı yaptırmış olduğum hayır müesseseleri sebebiyle vermedi. Bir gün, bulunduğum mecliste ilahiler okunuyor, kasideler söyleniyordu. Sâzendelerin sazlarına vurdukları bir sırada minarelerden Ezan-ı Muhammedî’nin yükseldiğini duymuştum. Hemen ‘Susun, ezanı dinleyelim!’ deyip oradaki herkesi susturmuştum. Sorgu-sual anında, amellerim birer birer sayılıp döküldü. Bana denildi ki: ‘Seni ezana karşı göstermiş olduğun o saygından dolayı bağışladık.’” Ezana saygı gibi zahiren küçük bir hayır, Zübeyde Hatun’a ve bilmediğimiz nice insanların kurtuluşuna vesile oldu ve olacaktır. Her gün tekerrür ettiğinden kulaklar ona alışmış olsa, akıl ona karşı bir kanıtsama hissetse de ezan nasıl dinlenir? Namaza çağıran bu sese saygı nasıl gösterilir? Beş vakit namaz, Mekke döneminin 9. yılında farz kılındı ancak Müslümanlar, namazlarını ezan okumadan ve kimsenin göremeyeceği yerlerde kılıyorlardı. Çünkü Mekke’de eziyet görüyorlardı. Medine’ye hicret ettikten sonra artık, rahatlıkla ibadetlerini ifâ ediyorlardı. Namaza da “Es-salâh es-salâh (Namaza namaza)” veya “Es-salâtü câmlatün (Namaz toplayıcıdır, namaz için toplanın)” şeklinde birbirlerini davet ediyorlardı. Fakat bu şekildeki çağrı

yeterli olmuyor, uzakta oturanlar bu sesi duymadıkları için namaza yetişemiyorlardı. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), namaza çağırmak için nasıl bir yöntem kullanılması gerektiği hususunda sahâbelerle istişare etti. Birçok teklif sunuldu ancak Resûlullah, bunların hiçbirini kabul etmedi. İstişareden birkaç gün sonra sahabelerden Abdullah bin Zeyd’e rüyasında ezan öğretilir. Allah Resûlü (sas) “İnşallah bu hak rüyadır.” buyurur. Böylece ezan, namaza davette usûl olarak kabul edilir. Öte yandan İslam âlimlerine göre, Maide Sûresi’nin 58. ayeti, ezanın sırf rüya ile değil, Kur’an-ı Kerim’in nassı ile sabit olduğunu belirtiyor. Bu ayette “O kâfirleri de dost edinmeyiniz ki namaza çağırdığınız zaman o ezan veya namazı eğlence ve oyun yerine tutar, alay ederler.” buyuruluyor. Bu ayet ezanın dayanağı olduğu gibi ezanla alay edip hafife almanın küfür olduğuna da delalet ediyor.

Ezana en büyük saygı, davetine icabet etmek Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ezanın ilâ-yı kelimetullah olduğunu belirtiyor. Bediüzzaman Hazretleri “Ezan imanın esasını günde beş defa dünyaya ilân ediyor. İslâmin şeâiridir. Bu şeâir, farzlar kadar ehemmiyetlidir.” buyuruyor. İmam Nevevi Hazretleri de ezanın dört hikmeti ihtiva ettiğini belirtiyor. Bunlar; ‘şeairi izhar’ (İslam’ın nişanı), ‘Kelime-i Tevhid’, ‘namazın vaktini bildirme’ ve ‘cemaate davet’tir. Bunlara özellikle şeairi izhara sahip çıkmak ve saygı göstermek, Kur’ân-ı Kerim’in bize bir emridir: “Kim Allah’ın şearini tazim ederse, şüphe yok ki bu kalplerin takvasındandır.” Saygıya öncelikle ezanın ilk kelimesi olan “Allah…” lafzını duyar duymaz kendimizi toparlamayla başlayabiliriz. Yatar vaziyette isek kalkmak, televizyonu kapatmak, konuşuyorsak susmak uygun davranışlardır. Hattâ Kur’ân-ı Kerim okuyorsak, okuma bırakılıp ezan dinlenmeli. Ezan esnasında gönül diliyle de dua edilmeli. Zira hadis-i şerifte, “Şu beş şey için semanın kapıları açılır; Kur’an okunduğu an, düşmanla karşılaşıldığı an, yağmur yağdığı an, mazlum dua ettiği an ve ezan okunduğu an.” buyuruluyor. Öte yandan en büyük saygı ezanın davetine icabet etmek, yani namaz kılmaktır.

Hekimoğlu İsmail

Anlayana her şey rahmet… Bir şeyh efendi müritlerini imtihan etmiş. Sormuş ki, “Kaderi yazan sen olsaydın ne yapardın?” Müritlerden biri cevap vermiş; “Gayrimüslimleri yok ederdim.” Öbürü demiş ki, “Âlimleri himaye ederdim.” Diğeri demiş ki, “Müslümanların kalkınmasını temin ederdim.” Sıra diğer talebeye gelmiş, demiş ki, “Efendim her şey merkez-i maksudundadır. Değiştirilecek, ilave edilecek, eksiltecek, düzeltecek hiçbir şey yoktur!” Bu şahıs imtihanı kazanmış. İsmi de Merkez Efendi olmuş… Dikkat edilirse, diğerleri Allah’ı beğenmemişler ki, haşa, onun noksan işlerini tamamlamaya niyet etmişler. Bu hal, Allah’ı tenkittir. Her şeye nizam veren, o nizamı ettiren Allah’tır. Hayatı istediği gibi tanzim ve tertip eder. Öyleyse Allah’ın işine karışmayalım, kaderi tenkit etmeyelim. Mesela bende 50 senedir ülser

Dikkat ettim; Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurlarda, talebeleriyle yazışmalarında imanı kurtarmanın üzerinde durmuştur. Çünkü iman hem nurdur, hem kuvvettir.

var. Onunla arkadaş olduk. Canım sıkıldığı zamanlarda ülser nüksediyor. Sonra diyorum ki, perişaniyetinden müteessir olduğumuz ve düzeltemediğimiz şu dünya, bir Kadir-i Rahim’in mülküdür. Mülkü sahibine teslim et, cefasını değil, sefasını çek… Dikkat ettim; Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nurlarda, talebeleriyle yazışmalarında imanı kurtarmanın üzerinde durmuştur. Çünkü iman hem nurdur, hem kuvvettir.

Hakiki imanı elde eden adam kâinata meydan okur!.. Hakiki imanı elde eden şahıs, rüzgârın önündeki yaprak gibi oradan oraya savrulmaz. Mevcut âlemde hoşumuza gitmeyen şeyler de olsa bizim yapacağımız iş, İslamiyet’i öğrenmek, anlamak ve yaşamaktır. Asıl vazifemiz budur. “O ne dedi, bu ne yaptı, ne olacak, nasıl olacak…” derken, “Ben ne olacağım?” sorusu güme gitti… Hâlbuki gökler gürlese, şimşekler çaksa, yıldırımlar düşse anlayana hepsi rahmettir… Dolayısıyla hadiseler bizi korkutmasın, üzmesin; sevindirsin! Oh… Demek yağmur yağacak… İnsan, külli nizamı görebilse, külli nizam içinde kendi yerini ve vazifesini tayin etse strese düşmez. Kendini, kâinatı ve Allah’ı gereği kadar bilmeyen, haddini aşan, strese girer. Mesela on ciltlik İslam tarihini oku-

duğumda, savaştaki Müslümanların şehit olmadan evvel aldıkları mızrak darbesi karşısında, “Çok şükür kurtuldum.” dediklerine şahit oldum. Sahabe, başına gelen en büyük felaketi, Allah’ın rahmeti olarak kabul ediyor. Demek ki hadiseler, bizim yorumlarımıza göre değişebiliyor. Allah’ın yarattıklarında kötülük yoktur. İnsanın yaptığı işlerde kötülük olabilir. Mesela Erzincan’a gittiğimde, Terzi Baba Mezarlığı’nı ziyaret etmek istedim. Benim ecdadım orada. Gidince birçok arkadaşımın ismini mezar taşlarında okudum. Bazıları, İslamiyet’i öğrenmeden, anlamadan, yaşamadan gittiler. Çok üzüldüm… O zaman dedim ki, “Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu işler pek çoktur.” İşte şu arkadaşlar rüzgârın önünde düşmüş sonbahar yaprağı gibi oradan oraya savrulup gittiler… Müslüman, kalan ömrünün kıymetini bilmeli… Bizler İslam gemisinde mürettebatız. Vazifemiz İslam’ı yaşamaktır. Kaptan gemiyi yürütüyor…


kur­su@za­man.com.tr

BU SAY­FA, M. FET­HUL­LAH GÜ­LEN HO­CA­EFEN­DI’NIN SOH­BET VE YA­ZI­LA­RI ESAS ALI­NA­RAK HAZIRLANMAKTADIR.

İnsan, tefekkürle mükelleftir Afâk, ufkun; enfüs de nefsin çoğuludur. Ufuk, bize göre, dağların zirveleri, güneşin doğup battığı yerlerdir. Diğer bir tabirle, zeminin, semanın etekleriyle birleştiği yere âfâk denir. Dolayısıyla da bu sahadaki bir tefekküre âfâkî tefekkür diyoruz ki bununla kastedilen, insanın dışındaki bütün dünya ve kâinatlardır. Enfüs ise nefsin çoğulu olup, insanın mana ve maddesi demektir Ayrıca insanın özüne ve onun içinde şeytanın yaptıklarını yapana da nefis denir. Bir manada o; şehvet, gazap, hiddet, öfke, hırs, kapris ve inat gibi çeşitli duyguların bir araya gelmesiyle oluşan mekanizmanın başında bir santral memuru gibidir. İhtimal şeytan, onun vasıtasıyla, bizimle ruhumuzla münasebet kurup, değişik tesvilatta bulunur ve bize zarar vermek için bazen şehveti ve gazabı bazen de inat ve

kini kullanır; hatta yerinde, vahyin ışığıyla aydınlanmamış ve terbiye görmemiş azgın aklı kullanır ve bunlarla da bizlere zarar verir. Nefsin bir diğer yorumu da mahiyet-i insaniyedir. Bu, “Kendi kendinizi öldürmeyiniz.” (Nisa, 4/29) ile anlatılan nefistir, yani insanın zatıdır. Nefsin korunması usûl-ü hamseden (hukuken, korunması gereken beş temel prensip) biridir. Burada kastedilen şey de işte budur ve bu sahadaki tefekküre enfüsî (nefisle alakalı) tefekkür denmektedir.

Âfâkî ve Enfüsî Tefekkür Evet, insan, böyle iki çeşit tefekkürle mükelleftir. Kur’an’da bu iki tefekkür çok defa yan yana anlatılır. Mesela, bir ayette O, “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, düşünen insanlar için elbette birçok dersler

vardır.” der. (Âl-i İmrân, 3/190) Keza, “O kâfirler bakıp da düşünmezler mi deve nasıl yaratılmış? Gök nasıl kurulup uçsuz bucaksız yükseltilmiş? Dağlar nasıl da yeri tutup, dengeleyen direkler halinde dikilmiş. Yeryüzü nasıl yayılıp hayata elverişli kılınmış?” (Gâşiye, 88/17-20) diyerek, insanları böyle kapsamlı bir tefekküre yöneltir. Benzeri ayetler çoğu zaman, “Hâlâ düşünmüyorlar mı? Hâlâ akıllarını kullanmıyorlar mı?” şeklinde de ifade edilir. Kur’an’da çok defa âfâkî tefekküre davetten sonra insan, hemen enfüsi tefekküre yönlendirilir ve onun elinden, ayağından, renginden, dilinden, lehçesinden, uzuvlarından sözedilir. Böylece o, âfâkî tefekkürün hemen arkasından enfüsi tefekküre geçer. Geniş dairede kâinat kitabındaki tefekkürü müteakip, zihnimiz dağılmasın diye daha

küçük mikyasta karşımıza koyduğu küçük bir kitap sayılan kâinat kitabının fihristi insanın iç dünyasında bizi mütalâaya sevk eder. Mesela, “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde düşünen insanlar için elbette birçok ibretler ve dersler vardır.” (Âl-i İmrân, 3/190) dedikten sonra hemen “Ey büyük Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın…” ifadesiyle devam eder ki, bu, bütünüyle bir âfâkî tefekkürdür. Bazen de “Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır.” deyiverir. (Zâriyât, 51/21) Görüldüğü gibi burada Cenab-ı Hak, semaları nazara verip Allah’ın vaad ve vaîdlerinin oradan geleceğini, her şeyin oradan başladığını, insanların başına kıyametlerin oradan kopacağını söyledikten sonra hemen arkasından; “Nefislerinizde de basiretinizi açıp derinleşmek, im’ân-ı nazar


HAFTANIN DUASI

SÖZÜN ÖZÜ

Kalplerimizi ve ruhlarımızı marifet nurlarınla ışıklandır… Bizi en sevdiğin işlerde kullan... Hem bizim, hem de kadın-erkek bütün kardeşlerimizin hallerini en güzel hale tebdil eyle ve bizi yolların en doğrusuna, nimetlerin de en güzeline eriştir!

Kur’an’ı, sürekli kendine nazil oluyor gibi okumak, Hz. Muhammed (sav)’i tanımak.. Kur’an’ı tanımak uğrunda ısrarla çalışmalara devam etmek, saffet, samimiyet ve ihlâsı hiç elden bırakmamak, esbab-ı nüzul, usul-i tefsir gibi ilimleri bilmek, İlâhî vâridata açık bir sîneye sahip olmak…

Abdullah Aymaz

Hocaefendi, hem de üç kere hacca gitti

etmek istemiyor musunuz hâlâ?” denilmektedir ki bu da âfâkî ve enfüsî tefekkürün ne kadar iç içe olduğunu gösterir. Tekrar edelim biz, kâinatın geniş kitabı hakkında düşünmeye âfâki tefekkür diyoruz. Fiziğin, kimyanın, astronominin ışığı altında, onların açtığı yolda, Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine, O’nun Zât, Sıfât ve Esmâsının delillerine, hatta daha da derinleşerek, sıfatlar ufkuna, dahası onun Zât’ını görme ve bilme arzusuna girer, sonra yine döner kendi nefsimizde düşüncelere dalarız. Mesela gözlerimizi ele alalım; onları daha yakından gördüğümüz için tümsekliğini, adesesini, merceğini, kısacası onun her yanını tefekkür ederiz. Güneşle gözümüz arasındaki münasebeti görmek için ışık dalgalarının görmeye müsait olmasını, insanın ancak milyonda beş-altı görebilecek mahiyette yaratılmasını düşünür ve bu müktesebatla daha uzaklara doğru okumaya hazır hale geliriz. Öyle ki artık bu temaşa, elimize verilen bir kitapta hakikatleri takip gibi bir şey olur.

Sonra ellerimize bakarız, gökteki yıldızlara âfâkî tefekkür adına baktığımız gibi, enfüsî tefekkür için de parmaklarımız, onların mafsalları, parmak arasındaki kuvvet dengesi, ellerimizin belli parçalardan meydana gelmesi ve azamî tasarruf prensibiyle beş parmak tek bir el ayasıyla pek çok şeyler yapar durumda bulunması, bununla zevk alınacak şeylerden zevk ve lezzet alması, gerektiğinde hasımlarımıza karşı bir müdafaa aleti halini alması…vs. Evet, işte bütün bunları görüp düşündüğümüzde, “Allah bir alet yapmış ama onunla bin işi birden gördürüyor.” deriz. Böyle bin çeşit işi yaptırtmak için, bütün insanlar, şu andaki teknik imkânlarıyla seferber olsalar yine de aynı başarıyı yakalamazlar. Yakalasalar bile çok komik ve estetik derinlikten mahrum, sevimsiz bir şey yapabilirler. İşte enfüste/içimizde bu şekilde düşündüğümüz zaman, “Seni yaratan Allah mukaddes ve müberrâdır.” demekten kendimizi alamayız. Bunun gibi, ayağınızı, midenizi, kalbinizi ve tek tek bütün azalarınızı düşünün bunların her biri muhtevalı bir kitap gibi bize neler ve neler anlatır…

İftira ve karalamaların ardı arkası kesilmiyor. Şimdi de tutturmuşlar M.Fethullah Gülen Hocaefendi “Bu nasıl hoca, hiç hacca gitmedi” diye insanların kafalarını karıştırıyorlar. Üç defa hacca gitti. Zaten 1968 yılında gittiği ilk haccını, seneler önce “Küçük Dünyam” isimli hayatını anlattığı kitapta teferruatlı beyan ediyor. Biz de o zaman İzmir imam-hatip ve ilahiyatta öğrenci yetiştirme yurdunda öğrenci idik. Bütün öğrenciler buna şahittir. Prof. Dr. İbrahim Kâfidönmez, Prof. Dr. İbrahim Çalışkan gibi arkadaşlarımız da çok iyi bilirler… Hocaefendi, bu meseleyi şöyle anlatıyor: 1968 yılıydı. Şimdi ismini hatırlayamayacağım talebiri bana ‘Hocam hacca “Kestanepazarı’ndaki belerden gitmeyi düşünmüyor musunuz?” talebelere hep dedi. Yarama öyle bir tuz basmıştı farklı baktım. ki, dayanılacak gibi değildi. ‘Ben kim, oralar kim?’ dedim ve ağİslam âlemine ait layarak sınıfı terk ettim. Müdür büyük kurtuluşun odasında başımı masaya dayadım hiç olmazsa bir ve duygularımı masanın camına bölümünü onların döktüm. Zaten camın altında temsil ettiğine Ravza-i Tâhire’ye ait çeşitli resimler inanıyordum. Hacca bulunuyordu. Ben de hicranımı giderken onların isim doğrudan oraya anlatıyordum. “Aradan kaç saat geçti bilmilistelerini yanımda yorum. Bildiğim ve hatırladığım, götürmüştüm. gözyaşlarımın bir türlü dinmek bilmeyişiydi. (…) Hemen telefona koştum. Karşımda hakikaten Lütfi Doğan (O zaman Diyanet İşleri başkanı yardımcısı idi.) vardı ve o tatlı ve munis sesiyle bana hitaben şöyle diyordu: “Arkadaşlarla kararlaştırdık. Bu sene hacıların durumunu kontrol için Diyanet adına üç kişiyi hacca göndereceğiz. Biri Denizli Müftüsü İbrahim Değirmenci, ikincisi Eskişehir Müftüsü Ahmet Baltacı, üçüncüsü de siz.” O sene Diyanet adına hacca gitme işi ilk defa oluyordu. Kendimi bir ara rüyada zannettim. Biraz evvelki hicranım neydi, şimdi neler oluyordu. (…) “Gittiğim bu ilk hac, benim için çok bereketli oldu. Tabii ki, Cenab-ı Hakk’ın rızası ölçüsünü bilemem. Fakat iç âlemim itibarıyla bu hacdan çok istifade ettim. “Efendimiz’den başlayarak sırasıyla Râşit Halifeler için umre yaptım. (…) “Kâbe’yi ve Ravza-i Tâhire’yi ilk gördüğümde öyle bir ruh haline büründüm ki, tarifi mümkün değildir… (…) “Kestanepazarı’ndaki talebelere hep farklı baktım. İslam âlemine ait büyük kurtuluşun hiç olmazsa bir bölümünü onların temsil ettiğine inanıyordum. Hacca giderken onların isim listelerini yanımda götürmüştüm. Hepsine orada teker teker dua ettim. Ayrıca tanıdığım birçok kimseye de dua ettim.” Bu, yaşanmış bir gerçek. Diyanet’e sorsanız bile bugünlerde cevap almanız çok zor olabilir. Çünkü müstakil değil; siyasetin tasallutu altında... Hiç olmazsa Bosna’da olduğu gibi Diyanet İşleri başkanı durumunda olan Reisü’l-Ulemâ orada bakanlar üstü bir konuma sahiptir. Dini bayramlarda cumhurbaşkanının yanında oturur. Bizimki böyle olmayıp bir bakanın altında bulunduğundan, üstündeki siyasileri rahatsız edecek bir şeyi söyleyemez... Yüzde yüz bildiği mübâhele ile bedduayı bile, -aradaki farkın ne olduğunu- bir türlü halka anlatamaz. Anlatsa makamından olur. Emir gelir, camilerde siyasilerin arzu ettiği hutbeler okunur. Okunmazsa başkan da cami imamları da başlarına geleceği bilir. Onların, bu durumdan kurtarılması gerekir. Hür olmazlarsa, başkalarının hakkı hukuku çiğnenmiş ve din siyasete alet edilmiş olur. Dini bu duruma düşürmeyelim.


Çocuk 22Yeni - 28Bahar OCAK 2014 15 Faaliyet

1

KÂĞIT HELVA

Ahmet Şahin

2

Malzemeler: 1

İnanmış insanlar başa gelen musibetlere nasıl bakar? Sahabeden bir zat, “Ya Resulallah! Bana öyle bir anlayış ve amel haber ver ki onu tam olarak uygulayınca Cennet’e girmeye layık hale gelmiş olayım.” der. Efendimiz (sas) Hazretleri şöyle açıklar sahibini Cennet’e layık hale getirecek amel ve anlayışı: - Sen kul olarak kendine düşen her türlü tedbirini alıp görevini yaptıktan sonra, Allah’ın senin hakkındaki takdirine razı olur da şikâyet etmezsen, Cennet’e layık anlayış ve ahlak içinde oldun demektir. Yeter ki, kendine düşen tedbirini vaktinde al, ihmal etme; sonra da Allah’ın sana layık gördüğü takdiri ne ise ona razı ol, şikâyetçi olma! Lokman Hekim, müminin maruz kaldığı musibetlerin mümine sağladığı faydasını şöyle bir misalle anlatır: - Nasıl bir madenin kıymetlisi ateşe verilince üzerindeki pası dökülüp altından öz cevheri çıkarsa, Allah’ın sevdiği kulları da maruz kaldıkları musibetleri sabırla karşılayarak günah paslarından arınır, Allah’ın saf ve tertemiz kulları haline gelirler. Bu konuda en nihai tarif ve tespit yine Efendimiz (sas) Hazretleri’nden gelir. Buyurur ki: - Hayret edilir müminin hakSahabeden bir zat kındaki takdirlere karşı teslimiyet ve cahiliye devrinde tevekküllü haline. Çünkü ona üzücü tanıdığı bir kadınla bir musibet gelse sabreder kazanır; karşılaşır yolda. Bir sevindirici bir nimet gelse şükreder müddet konuştuktan yine kazanır! Mümin budur işte. Musibet sonra kadın yoluna gelirse sabreder kazanır, nimete devam edip gider, şükreder yine kazanır. ama o başını çevirerek gelirse Bundan dolayı maneviyat bükadına arkasından yükleri, başa gelen sıkıntıları ikiye bakmaya devam eder. ayırarak derler ki: - Kulun başına gelen musibetler İşte bu bakış sırasında bazen makamının yükselmesi için önünde görmediği bir gelmiş olur. Bazen de işlemiş olduğu çukura kayan ayağı yanlışın cezasını çekmesi için gelmiş sakatlanır. Sonra olur. Her iki hal de kulun lehinedir. Resulullah’ın (sas) Makamının yükselmesi için huzuruna vardığında geliyorsa kul, sabreder, makamını durumu aynen anlatır. yükseltir. Yaptığı bir yanlışın cezası olarak geliyorsa yine sabreder, cezasını dünyada çeker ahirete tertemiz gitmesine sebep olur. Her iki halde de inanmış insan yine kazanır. Bu önemli konu şöyle bir misalle de açıklanır irşad eserlerinde. Sahabeden bir zat cahiliye devrinde tanıdığı bir kadınla karşılaşır yolda. Bir müddet konuştuktan sonra kadın yoluna devam edip gider, ama o başını çevirerek kadına arkasından bakmaya devam eder. İşte bu bakış sırasında önünde görmediği bir çukura kayan ayağı sakatlanır. Sonra Resulullah’ın (sas) huzuruna vardığında durumu aynen anlatır. Efendimiz’in açıklaması şöyle olur: - Allah, bir kulunu severse hatasının cezasını dünyada peşin olarak verir; böylece kul burada cezasını çektiğinden ahiretini kurtarmış olur. Evet, maruz kaldığı musibetleri böyle sabır ve şükür içinde karşılayan müminler kolay kolay yıkılmaz, hep ayakta dururlar. Düşünürler ki, dünyevi musibetlerin hiçbiri ebedi ve kalıcı değildir. Sabredersem bir gün bu musibet gider, ama sevabı bana kalır, ahiretimi kurtarmış olurum. Asıl musibet, dini aşk ve şevkime gelen musibettir. Çünkü din yaşama aşk ve şevkime gelen musibette hiçbir kazanç yoktur, tümüyle kayıptır. Öyle ise maruz kalınan musibetlerde dini aşk ve şevkimiz asla zayıflamamalı, maneviyatla olan bağımız daha güçlenip artmalı ki yine biz kazanmış olalım. Nitekim büyük alim Sehl bin Abdullah Hazretleri’ne gelen bir adam der ki: -Ben sabah namazına camiye gelince evime giren hırsız sandıktaki altınlarımı çalmış, çok üzgünüm. - “Üzülme, der, bu senin dünyana gelen musibettir. Ya kafana şeytan girip vesvese ve şüpheler vererek imanını çalsaydı da, dinî hayatını yaşama aşk ve şevkini kaybetseydin ne olurdu halin? Unutma der, öbür dünyaya altınsız gitmenin hiçbir zararı yoktur, ama (Allah korusun) İslam’ı yaşama aşk ve şevkini kaybederek gitmenin ise hiçbir teselli tarafı yoktur! Sabret, İslam’ı yaşama aşk ve şevkini koru, maruz kaldığın musibeti hakkında hayra çevir. Yine sen kazan!

2

Değişik renklerde ve boyutlarda kare el işi kâğıdı Makas

Kâğıttan kar tanesi yapalım

S

evgili arkadaşlarım, bu yıl İstanbul’a çok az kar yağdığından odama el yapımı renkli kağıtlardan kar taneleri yapıp astım. Gerçeğinin yanına bile yaklaşamaz ama olsun, ben de bu bahane ile odama yeni bir süs eklemiş oldum. Yapması çok kolay temizlemesi biraz zahmetli olan bu faaliyeti çok sevdim. Çünkü sonucun nasıl çıkacağını önceden kestiremiyorsunuz ve kâğıdı açıp baktığınızda size “Ayyy!” dedirtiyor. Sizler de odanızın tüllerini bu şekilde rengarenk süsleyebilirsizin, hoşça kalın.

Önce kâğıdı üçgen olacak şekilde katlayın. Daha sonra şekildeki gibi uç kısımlarını üst üste katlayın.

HAZIRLAYAN: SEÇİL İLGÜN ANGÜN s.angun@zaman.com.tr

Katladığınız kâğıdın üst kısmını çizili olan yerden kesin ve düzgün bir üçgen elde edin. Kesmek istediğiniz yerleri kalem ile çizip önceden belirtebilirsiniz. Makas ile dikkatlice kesip kâğıdı açın ve odanızın perdesine iğne ile sabitleyin, kolay gelsin.

Çocukları, küçük yaşta zekâ oyunlarıyla tanıştırın TUBA KAYA AYDOĞAN İSTANBUL

1sinde oyunun önemi büyüktür. Özellikle zekâ Çocukların zekâ gelişimi ve kendini ifade etme-

oyunları, çocuklara zihinsel deneyim sunduğu gibi gerçek hayata da hazırlıyor. Akıl oyunlarında çocuklar yanlışlarından ve yenilgilerinden çok şey öğreniyor. Zira çocuğun kazandığında sevinmesi güzeldir fakat yenilgi kadar öğretici değildir. Çocukların birçoğu ya çizgi film karşısında çok fazla zaman geçiriyor yahut zihinsel gelişimine hiçbir katkı sağlamayan oyuncaklarla günü bitiriyor. Bilgisayar başında çeşitli oyunların müptelası olan yeni nesil çocuklar, satrançtan habersiz büyüyor. Uzmanlar, ailelere oyun ve oyuncak alırken çocukları zihinsel açıdan etkin kılacak, düşünmeye yöneltecek ve mümkünse bir başkasıyla etkileşime girebilecekleri oyunlar almalarını öneriyor. Akıl Oyunları Akademisi’nin kurucusu Uzman Psikolog Mücahit Gültekin, çocukların öğrenme iştahıyla dünyaya geldiklerini belirterek, bunu yanlış tutumlarla söndürmemek gerektiğini vurguluyor. Oyunun zekâ gelişimindeki önemini de şu sözleriyle anlatıyor: “Burada özellikle ‘akıl oyunları’ olarak bilinen

21 OCAK 2014 SALI

ve çocuklarımızın bilişsel gelişimine yönelik hazırlanmış oyunlardan bahsetmemiz gerekir. Dünyanın mühendislik ve yönetimde gelişmiş ülkelerinin akıl oyunlarına büyük önem verdiğini ve çok küçük yaşlarda çocukları akıl oyunlarıyla tanıştırdıklarını görüyoruz. Bu oyunlar çocuklarımız için zihinsel deneyim fırsatı sunuyor. Aslında çocuklar bu oyunlar vasıtasıyla gerçek yaşama hazırlanıyor.” Gültekin, çocukların artık çok erken yaşta televizyonla tanışarak pasif bir hale büründüklerini dile getirerek, “Çocuk aktif olmak ister; tutmak, vurmak, atmak, sallamak ister. Daha bir yaşına girmemiş bir çocuk, elindeki kaşığı tencereye vurarak çıkardığı sesi dinler. Halıya vurduğunda çıkardığı sesle tencereye vurduğunda çıkardığı sesin farklı olduğunu öğrenir. Ama maalesef çocuklarımızın öğrenme iştahını kendi ellerimizle söndürüyoruz.” diyor. Akıl oyunlarının çocuklar arasında iletişimi ve paylaşımı da geliştirdiğini ifade eden Gültekin, oyunların çocuklara doğal bir ortam sunduğunu söylüyor. Eğlendiren oyuncak grubunun, çocukları pasif konuma ittiğine dikkat çeken psikolog, çocuğun kendi oyununu kendi kurduğu geleneksel oyun türünün öğretici olduğunu belirtiyor.


22 - 28 OCAK 2014

Risale-i Nurlarda ışıldayan İlahî isimler Üstad Hazretleri, Nur külliyatında ele aldığı bir konuyu Rabbimizin herhangi bir ismine bağlamada fevkalade hassasiyetli davranıyor. ENGIN TENEKECI

doğrudan Allah’ın (cc) Celalî isimlerden olan ‘Celil, Aziz’ gibi kutsi isimlere bağlar. Ayrıca, gerek Ene ve Zerre bahsinde gerekse Haşir ve Ayet-ül Kübra risalelerine başvurulduğunda, yine inanan gönüllere Nur saçan o İlahi isimlerin parıltıları görülecektir. Said Nursi’nin Ayet-ül Kübra risalesinde de aynı anda birden fazla bazı Cemalî isimlere başvurduğunu okuyoruz. Üstad Hazretleri, bizlere bir nevi gökyüzünde bir balık gibi yüzen yıldızlar âleminden başlayarak, kanımızdaki alyuvarlara kadar fikri seyahat yaptırdığı bu eserin bazı yerlerinde hayvan ve kuş türlerinin ‘O Allah ki birdir’ dediklerini ifade eder. Hayvanatın hep beraber halî ve sözlü olarak bu kelimeyi zikrederek yeryüzünü bir zikirhaneye çevirdiklerini açıklar. Hayvanların her birinin birer Rabbani kaside, birer Subhani kelime, anlamlı birer Rahmani harf hükmünde Sanatkar’larının (İlahi) vasıflarını dile getirdiklerini ve O’nu hamd ve sena ettiklerini söyler. Yine hayvan ve kuşların tüm duygularının, hislerinin, cihazlarının, organlarının kısacası her şeylerinin; vezinli, kafiyeli, mükemmel sözler olduğuna parmak basar. Üstad sözlerine şöyle devam eder: “Onlar, bunlarla Hallak ve Rezzaklarına şükür ve vahdaniyetine şehadet getirdiklerine kat’î delalet eden üç muazzam ve muhit hakikatları müşahede etti...” Bediüzzaman Hz.’nin bu bahiste Cemalî isimlerden olan Hallak ve Rezzak isimlerini zikrettiği görülüyor. 7Üstad Hazretleri’nin Nurlarda, zaman zaman aynı anda hem Celalî hem de Cemalî isimlere başvurduğu da oluyor. Arapça te’lif ettiği, ‘Risale-i Nur’un fidanlığı’ olarak nitelendirdiği, daha sonra küçük kardeşi Abdülmecid Nursî’nin Türkçeye tercüme ettiği Mesnevi-i Nuriye adlı kitabında bunu görmek mümkün. Örneğin, ey insan! hitabıyla başladığı bir yerde, güneşin azametiyle beraber insanlara bağlı olduğunu, yine insanların hanelerine nur saçtığını açıklar. Diğer taraftan güneşin ısısı ile insanların yeryüzündeki (bağ, bahçe, tarla) yiyeceklerini (meyve, sebze, tahıl) pişirdiğini belirtir: “Sizin öyle Azîm, Rahîm bir Mâlikiniz var ki, bu şems onun bir lâmbası olup misafirhanesinde sâkin misafirlerini ziyalandırıyor.” Dikkat edildiği takdirde Üstad burada Celalî isimlerden Azîm, Cemalî isimlerdense Rahîm’e başvuruyor. Çünkü güneşi nazara verdiği aynı anda insanlardan da bahsediyor. Yani güneş makro (afakî) âleme, insansa mikro (enfüsî) âleme bakıyor.

1her anında olduğu gibi Risale-i Nur Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatının

külliyatında da Kur’anî ve Nebevî ahlâkı kendine rehber edindiği görülüyor. Üstad’ın, Nurların kalbi mesabesindeki Esma-i Hüsna’yı ele alışının ve onları İlahi isimlere dayandırırken takip ettiği usûlün Kur’anî olduğu bir gerçek. İlâhî beyanda “En güzel isimler Allah’ındır.” diye buyruluyor. Hazreti Malik’in İlahi isimleri (Rahman, Rahim, Kerim) tüm inananların tek ışık kaynağı olagelmiştir. Eşya ve hadiselerin arka planı esmanın hakikatleriyle anlam bulmuştur. Ayrıca inanan gönüller, Kur’an’ın Efendiler Efendisi’ne tafsilen talim buyurduğu İlahi isimlere müracaat edegelmişlerdir. Sahabe efendilerimizden tabiine, tebe-i tabiinden selef-i salihine kadar tüm Hakk dostları, akıl ve kalb kovalarını İlahi esmanın sınırsız, sırlı ummanlarına daldırarak ümmetin dünyevi-uhrevi hayatlarının kurtuluşu adına birçok eserler ortaya koymuşlardır. İmam Rabbani Hazretleri’nin Mektubat’ı, Gazali Hazretleri’nin İhya-i Ulumiddin’i, Hz. Mevlânâ’nın Mesnevi’si, Bediüzzaman Hazretleri’nin Risale-i Nur külliyatı bu kabil eserlerden. Bediüzzaman Hazretleri’nin, diğer hakikat ehli gibi bir nevi Kur’an ve hadislerin tefsirini yaptığı Risale-i Nur külliyatında, İlahi isimleri (Esma-i Hüsna) fevkalade yerinde kullandığı görülüyor. Ayrıca Üstad’ın tüm eserlerinde, Kur’anî ve Nebevî ahlak gereği, topyekûn tüm eşya ve hadiseleri Cenab-ı Hakk’ın isimlerine bağlamanın yanında, kendisini tamamen bu kutsi kaynaklara teslim ettiği görülüyor. Hatta bazı eserlerinde, İlahi lütuf olarak kendisinin Rahim ve Hakim isimlerine mazhar olduğunu dile getiriyor. Bununla birlikte Nurlarda, İlahi isimleri harika bir tarzda te’vil ve tefsir ediyor. Kainattaki her ilmin İlahi bir isme baktığını açıklıyor. Her şeyden, Allah’ı (cc) isim ve sıfatlarıyla tanıma anlamına gelen marifetullaha bir kapı aralıyor. Onun bu vasfı, Bediüzzaman’ın neredeyse tüm eserlerinde açık şekilde görülüyor. Sözler’den Lem’alar’a, Mektubat’tan Lahikalar’a, Muhakemat’tan Şualar’a kadar tüm kitaplarında hep bu metodu izliyor. Ele aldığı bir konuyu Rabbimizin herhangi bir ismine bağlamada fevkalade hassasiyetli davranıyor. Örneğin âfâka, makro âlemlere, kudrete, hakimiyete bakan konularda Celalî isimlere; enfüsi, şahsi veyahut mikro plana bakan konulardaysa Cemalî isimlere başvurduğu görülüyor.

Muhataba göre hitap

Zikirhaneye dönüşen bir yeryüzü Üstad Hazretleri, Yirminci Mektup’un Birinci Makamı’nın Altıncı Kelimesi’nde hususi manada ölüm bahsine değinir. Ölümün Allah (cc)’tan geldiğini, onun, insan için hayat vazifesinden bir terhis olduğunu yazar. Ölümle insanın hizmet külfetinden azad edildiğini, fani hayattan ebedi hayata intikalinin gerçekleştiğini söyler. Yine ölümün insan ve cin için birçok müjdeler barındırdığını nazara verir. Örneğin, onun idam, hiçlik, yokluk ve mutlak ayrılık gibi anlamlara gelmediğini, ‘belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından’ bir terhis, mekân değişikliği olduğunu; ebedi saadet tarafına, asli vatana (âhiret alemine) bir sevkiyat olduğunu açıklar.

Bediüzzaman Hazretleri’nin, diğer hakikat ehli gibi bir nevi Kur’an ve hadislerin tefsirini yaptığı Risale-i Nur külliyatında, Ilahi isimleri (Esma-i Hüsna) fevkalade yerinde kullandığı görülüyor. Said Nursi Hazretleri’nin dış dünyada cereyan eden olaylara değindiği Yirmi Dördüncü Söz’ün Birinci Dal’ında, denizden ve depremlerden bahseder. Zaten, özellikle, gece boyunca öfkeli bir şekilde kabararak deniz kenarındaki kayalıklara sert şekilde vurarak ses çıkaran denizi gördüğümüzde

aklımıza hemen Cenab-ı Hakk’ın celadeti, haşmeti gelir. Hele bir de zemin sallandığında Allah’ın (cc) kudret ve azametinden adeta titreriz. İşte Bediüzzaman, bu sözde fırtınalı denizi, sallanan yeri konuşturur ve onların, ‘Ya Celil, ya Aziz, ya Cebbar’ dediklerini ifade eder. Bu cümlede ise meseleyi

Aslında Üstad’ın uyguladığı bu metot, yazının da başında hatırlatıldığı üzere Kur’anî bir ahlâktır. Zira yine Said Nursi Hazretleri’nin eserlerinde sıkça değindiği gibi Kur’an’da İlahi bir tenezzülat var. Yani Yaratan, kelam sıfatından gelen Kur’an vasıtasıyla, kişiyle bir nevi seviyesine göre konuşuyor. Dikkat edildiği takdirde yüce Furkan’da da Celalî ve Cemalî isimler kendini gösterir. Örneğin, Allah, Celalî ya da Vahidî tecellilerinden olan gök ve yeri nazara verdiği aynı anda, Cemalî veyahut Ehadî tecellilerinden olan insanların dillerinden, sineğin kanadından, insanın spermden yaratıldığını hatırlatır. Çünkü afakî yani hariçteki Celalî tecelliyi her akıl kavrayamayabilir. O yüzden fikirler dağılabilir. Bundan dolayı Allah kullarına merhamet ve şefkat edip, akıllarını dağıtmamak için Cemalî tecellisini de nazara veriyor.


22 - 28 OCAK 2014

40

BULMACA BU Hazrlayan: Ali Topdağ a.topdag@zaman.com.tr

ÇAPRAZ KU ÇARPIMLI SUDOKU

İÇ İÇE KARELER

•Her satr, her sütun ve kaln çizgilerle belirlenmiş 6 kutuluk bölgeye 1’den 6’ya kadar olan rakamlar birer kere yazarak diyagram doldurun. • Oklarn yönünde bulunan köşelerden komşu olan iki kutudaki saylarn çarpm üzerinde verilmiştir.

Aşağdaki simetrik şekil iç içe geçmiş karelerden oluşturulmuştur. Acaba bu şekilde toplam kaç tane kare var?

ÇAPRAZ ÇARPIMLI SUDOKU

3

15 6 8 6

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMLERİ

18 5

4

3

5

1

2

6

1

6

3

2

4

5

2 3 6

5

6

4

1

4

2

5

3

3 10 1

3

2

1

6

5

4

5

1

4

3 24

6

2

FİŞLERLE KELİME OLUŞTURMA

4 10

FİŞLERLE KELİME E OLUŞTURMA •Aşağdaki her fişte üçer harf var vardr. •Ortadaki fiş, soldaki ve sağdaki fişlerle ayr ayr kullanlarak iki ayr kelime oluşturmaktadr. •Şimdi size ortadaki fişi oluşturan harfleri bulmak düşüyor… FAT

NET

JAM

CUK

LİT

RUK

HAS

RET

İNA

DİK

KAT

MER

HAY

DAR

GIN

YÜK

SEL

ÇUK

CAM

BAZ

UKA

İÇİÇE KARELER

BASİT TOPLAMA A •1 ve 2 saylarn aşağdaki diyagramlara yerleştirin. •Her satr ve sütundaki saylarn toplam 7 olmal. •Kenarlardan komşu olan kutularda ayn saylar olmamal. •Baz kutular boş kalabilir. •Alt say bizden, hadi kolay gelsin…

2 2

18 TANE KARE VARDIR

BASİT TOPLAMA 2

NUM PER

2

FAT GİT

2

2 2

2 2

1

1 2

2 2 1 2

2 2

2 2 1 2 1 1

2

2 1

2 1 2

1 2 1

2

1 2


21 OCAK 2014 SALI

Yeni Bahar Çocuk

08-09 Bulmacalar

21 OCAK 2014 SALI

22 - 28 OCAK 2014

ÇÖZMECE


22 - 28 OCAK 2014

? ı m k ı f a n ü m , i m n i m Mü’ HATİCE TUBA ÇETİNKAYA

1yalan söyler, söz verince sözünden

Münafığın alameti üçtür: Konuşunca

cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder.” Efendiler Efendisi (aleyhisselatu vesselam) böyle buyuruyor bir hadis-i şerifte. Böylece mü’minle münafığı birbirinden ayıran sınırları gösteriyor biz ümmetine. Hepimiz Müslüman’ız elhamdülillah, kalbimiz temiz! Kimsenin tavuğuna ‘kışt’ demeyiz, yaratılanı Yaratan’dan ötürü severiz… Bunlar Müslüman vasıfları tabii ama acaba fark etmeden üzerimizde münafıklık alametleri bulunduruyor muyuz? ‘Beyaz yalanlar’ımız var mı ya da sıkışınca verdiğimiz sözü unuttuğumuz vaki mi? Bu soruların cevabını bulabilmek için yukarıdaki hadiste geçen münafıklık belirtilerini inceleyelim istedik. Yalanın beyazı-siyahı olur mu? Yalan söylemek, insanı sürekli olarak daha fazla yalana itiyor. Kurduğumuz yalanı örtmek ve güçlendirmek için başka bir yalan, onun ardından bir başkası derken ruh dünyamızda doğru ve doğruluk namına pek bir şey kalmayabilir –maazallah-. Hele önemsemediğimiz, yalandan saymadığımız beyaz yalanlar, zamanla bir çığ gibi büyüyerek kalplerimizi siyaha boyayabilir. Mesela, evladımıza “Ellerini yıkamazsan öcü gelir, seni korkutur.” deyip çocuk ellerini yıkamayınca öcüyle karşılaşmadığında, ‘beyaz yalan’ımızı devam ettirmek için başka bir yalana daha ihtiyacımız olacak. Oysa biz onun iyiliği için yalan söylemiştik(!) Doğruyu söylemeyi karakter haline getirdiğimizde de farkında olmadan yalan kıskacına yakalanabiliriz. Fethullah Gülen Hocaefendi bu konudaki hassas dengeyi şu örnekle ifade ediyor: “Diyelim ki saat dokuza üç dakika var. O esnada birisi size saatin kaç olduğunu sordu. Siz de ‘Saat dokuz’ dediniz, işte bu bir yalandır. İşin doğrusu o esnada saatiniz kaçı gösteriyorsa onu aynen ifade etmektir.” Bununla birlikte, güzel işler ya da davranışlar bile olsa, bir şeyi abartmak da ‘zımnî’

(gizli, kapalı) yalana giriyor. Örneğin, birinin teheccüt kıldığını nazara verip insanları özendirmek için, “Filan şahıs bütün geceyi ibadetle geçirmiş.” demek, kapalı bir yalana kapı aralıyor.

Geleceğine söz veren adamı 3 gün bekler Ödev ya da işimizi söz verdiğimiz zamanda teslim edememekten alın, arkadaşımızla veya tanımadığımız biriyle olan randevumuza geç kalmaya kadar yaşadıklarımızı bir gözden geçirelim. Mü’min; ‘sözüne güvenilir, emin olunan’ demekken aynı zamanda sözünde durmamazlık edemez.

Çünkü biz Kainatın Efendisi’ni (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek alıyoruz. Allah Resûlü, bir keresinde Abdullah bin Ebî’lAmsâ ile ticaret yapar ve bu zat kendisine “Gelmemi bekle.” der. İki Cihan Serveri, verdiği sözü unutan Abdullah’ı orada tam 3 gün bekler. Abdullah olanları hatırlayıp üç gün sonra oraya geldiğinde Peygamberimiz sadece, “Üç günden beri oturmuş, seni beklemekteyim.” der. ‘Muhammedü’l-Emîn’, verdiği sözü ne pahasına olursa olsun tutmak demek çünkü. Sadece Resûl-i Ekrem’in değil, ecdadımızın da sözüne sadık olmada çarpıcı hatıraları var. Mesela istiklal şairimiz Mehmet Akif

Mü’min ve münafığın özellikleri İmam-ı Gazâlî, ‘Kalplerin Keşfi’ adlı eserinde münafıklığı anlatırken, mü’min ve münafığın karşılaştırıldığı şu hadisten bahseder: “Mü’minin gözü namazda, oruçta olur. Münafığın gözü ise –hayvanlarda olduğu gibi- yemekte, içmekte, ibadet ve namazdan uzak durmakta olur. Mü’min eli vardıkça sadaka verir. Allah’tan günahlarının affedilmesini diler. Münafık ise, ihtiras ve boş kuruntular peşindedir. Mü’minin Allah’tan başka hiç kimsede umudu olmaz. Münafık ise, Allah’tan başka herkese umut bağlar. Mü’min dini yerine malını feda eder. Münafık ise malı uğruna dinini satar. Mü’min Allah’tan başka hiç kimseden korkmaz. Münafık ise, Allah’tan başka herkesten çekinir. Mü’min iyilik işlemekle birlikte ağlar. Münafık ise kötülük işlediği halde güler. Mü’min yalnızlıktan ve kendi başına kalmaktan hoşlanır. Münafık ise girişkenlikten ve kalabalıktan hoşlanır. Mü’min tohum eker, (yapıcı ve üreticidir), kargaşalıktan hoşlanmaz. Münafık ise yıkıcıdır, bununla birlikte emeksiz ürün peşindedir. Mü’min dinin prensiplerine uygun bir idare uğruna emir verir ve yasaklar koyar, düzelticidir. Münafık ise baş olma ihtirası uğruna emirler verir ve yasaklar koyar, yıkıcıdır. Daha doğrusu kötülüğü emrederken iyiliği ve doğruluğu yasaklar.”

Ersoy, bir arkadaşıyla buluşmak için sözleşir. Ancak o gün o kadar yağmur yağar ki arkadaşı Akif’in hava muhalefetinden dolayı gelemeyeceğini düşünür ve komşuya kadar gider. O evde olmadığı sırada Akif, sırılsıklam bir halde arkadaşının evine ulaşır. Kapıyı açan hizmetçi, ev sahibinin evde olmadığını söyleyip Akif’in içeri girmesi için ısrar eder. Ancak kendisi sözüne sadakat göstermesine karşılık lakayt davranan arkadaşına alınan Akif, arkadaşına sadece selam söyleyip geri döner.

Üzerimizdeki emanetlerin farkında mıyız? Bize emanet edilen bir kitabın sayfalarını çevirirken bile dikkatli davranırız. Ödünç bir eşyayı da aynı şekilde zarar gelmemesi için ihtimamla sakınırız. Ama çoğu kez vücudumuzun da bize bir emanet olduğunu unutuyoruz. Gözümüzü sürekli bilgisayar ya da televizyona bakarak yorarken, aslında emaneti gerektiği gibi kullanmamış olmuyor muyuz? Veya sigara içenler yavaş yavaş ölmeyi tercih ederken ciğerlerinin emanet olduğunu hatırlıyor mu? Hatta Allah’ın bize bahşettiği akıl ve iradeyi kullanırken bazen asıl amacı şaşırabiliyoruz. Rabb’imiz bize Kur’an-ı Kerim’de, emanet olarak verdiği nimetlerini nasıl ve hangi yolda kullanmamız gerektiğini tıpkı bir kullanma kılavuzunda olduğu gibi açık ve net anlatıyor. Emanete hıyanet eden insanların zalim olduğunu, İlahî Kelâm’daki “Biz emaneti göklere, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar. Zira sorumluluğundan korktular, ama onu insan yüklendi. İnsan (bu emanetin hakkını gözetmediğinden) cidden çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab Sûresi, 72) ayetiyle beyan ediyor. Emanetin bu yönüyle birlikte sosyal hayatımızı etkileyecek bir boyutu da var. Herhangi bir konuda sorumluluk alıp, bunu yerine getirmediğimiz takdirde emanet olan konumumuza hıyanet etmiş sayılıyoruz. Bu yüzden altından kalkamayacağımız bir işi baştan kabul etmememiz gerekiyor. Şayet bu sorumluluğu veren kişi, eğer ehline ver-


31 GÜNDEM

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Büyükelçilerin yeni görevi AHMET KURUCAN

1ve hiç arkasını kesmediği bir zaman Savrulmaların savrulmaları takip ettiği

diliminde yaşıyoruz. Şanslıyız diyemem ama tarihî günlere şahitlik ediyoruz. Tarih bunun adını ne olarak koyar şimdiden kestirmek zor. Soğuk Savaş dönemindeki kutuplaşmaları hatırlatan ve bilgi kirliliği, kara propaganda ile algı üretimi ve yönetiminin hakim olduğu hatta devlet imkânlarıyla camiaya adeta linç ameliyesinin yapıldığı zeminde, bu sürece doğru isim koymak gerçekten zor. Ama sonuca isim koymak çok kolay. Bugünler elbet geçecek ve ak ile kara koyun bütün çıplaklığı ile gün yüzüne çıkacak. Hakikat bir kez daha zuhur edecek. Zulüm elbet bir gün sona erecek. Yalan istese de istemese de tahtını sıdka terk edecek ve isim o zaman konulacak. Yeter ki sabretmesini bilelim. Hamdolsun ne dinimizden, ne değer ve ilkelerimizden ne de bunlara bağlı yaşadığımız hayatta yaptıklarımızdan şüphemiz var. Abdestimiz var ve namaz kılmaya devam ediyoruz.

KÜNYE

İnsanlık tarihinde kırılma!

Sahibi/Publisher: Moving Media ApS Yönetim Kurulu Başkanı/Chief Executive Officer Vedat Oğuz Genel Yayın Müdürü Editor-in-Chief Kamil Subaşı k.subasi@zamaniskandinavya.dk

Banka bilgileri: Danske Bank: Reg nr. 3129 Kontonr. 16922552 IBAN: DK57 30000016922552 • SWIFT-BIC: DABADKKK

CVR-nr. 25065557

ÜLKE VE BÖLGE TEMSİLCİLİKLERİ • İsveç: İbrahim Kaya .......................................................................................... + 46 76 160 46 03 • Norveç: Ömer Fevzi İpek ................................................................................... + 47 21 39 54 57 • Finlandiya: Fahrettin Çalışkan .......................................................................... + 358 46 63 44 686 • Grönland, İzlanda: Mehmet Bayhan.................................................................. + 45 52783966 • Aarhus: Rasim Atakan ....................................................................................... + 45 42 78 93 64 • İstanbul: Salih Beşir........................................................................................... + 90 5332 83 89 86

Reklam .....................reklam@zamaniskandinavya.dk ................................ +45715 14 385 Haber: ........................ haber@zamaniskandinavya.dk Okur Hattı: ...........okurhatti@zamaniskandinavya.dk Abone: .......................abone@zamaniskandinavya.dk............................ +4570206970 Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberlerin yayın hakları Moving Media ApS’ye aittir. Yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir.

Moving Media ApS • Holsbjergvej 41 B • 2620 Albertslund • Tlf: + 45 70 20 69 70 İnternet: www.zamaniskandinavya.dk • Baskı: OTM AVISTRYK IKAST | ISSN: 1903 6892

“İnsanlık tarihinde çok çeşitli kırılma dönemleri olmuştu.” demişti Hocaefendi, dershane kapatma tartışmaları başladığında ve ardından ilave etti: “Böyle bir dönemden geçiyoruz.” Çok şaşırmıştım. Yaptığı teşbihte kullandığı ana unsur “İnsanlık tarihi” ve söz konusu olan ülkemizin eğitim sistemi ile alâkalı bir mesele. Benzer bir şaşırmayı da 12 Haziran 2011 seçimlerinden yaklaşık 7-8 ay sonrasında yaşamıştım. O zaman da “Bizim 28 Şubat’ımız yeni başlıyor.” demişti. Hangi bilgi, hangi sezgi, hangi ufuk ile bunu söylemişti ama cemaatin seçimlerde AK Parti yanlısı tutumundan dolayı “cemaat siyasallaştı” denildiği dönemde bu sözlerin sarf edilmesine şaşırmamak elde değildi. Yaşadığımız günlere bakınca yukarıdaki tespitlerde zaman bir kez daha Hocaefendi’yi haklı çıkardı ve inanıyorum yakın gelecekte sıdkın kizbe galebesiyle aynı manzarayı bir daha yaşayacağız. Haşhaşi benzetmesine değineceğim. Önce hatırlatma; aynen şöyle dedi Sayın Başbakan: “Büyük Selçuklu Devleti’nde Haşhaşiler denilen gözü dönmüş gizli bir örgütün devlet bünyesini nasıl esir almaya çalıştığını, gerektiğinde düşmanlarla nasıl işbirliğine gittiğini, asırlar önce millet olarak yaşadık ve gördük.” İdris Naim Şahin’in dediği gibi niyetleri, hedefleri belli olmayan oligarşik bir azınlık mı Sayın Başbakan’ı yönlendiriyor yoksa bizatihi kendi duygu, düşünce ve inancıyla mı bunları söylüyor bilemem ama bu benzetme, gerçekten sözün bittiği bir yer. Türk halkının yüzde 50’sinin oyunu almış, yüzde 100’ünün başbakanıyım diye balkon konuşması yapmış bir liderin şimdiye kadar kullandığı “ötekileştirici” dilde kullandığı “çete, örgüt, karanlık odak, ihanet, hain, in” ve benzeri uzayıp giden listedeki her bir söz için kaç defa sözün bittiği yer dedim ama yanılmışım. Umarım bu defa yanılmam ve bir daha sözün bittiği yer demem. Zira bundan öte benim aklıma gelen bir tek şey var; tekfir, muhataba kafir denilmesi. İnşallah onu demez veya dedirtmezler. Fakat imanımı, aklımı ve mantığımı değil de hissiyatımı konuşturayım; eğer bu da denirse hiç şaşırmayacağım. Sayın Başbakan’ın bir siyasetçi olarak ilahiyat dili kullanıp kullanmayacağı kendi tercihidir ama yaptığı bu teşbihte ilahiyatın ötesinde siyaset tarihi bilgisine de ihtiyaç vardır. 60’lı yılların ikinci yarısında İzmir’de lokal olarak başlayıp dünyanın dört bir yanına dağılan, insanlık ve Müslümanlık adına Allah’ın rızasından başka hiçbir talepleri olmadan hizmet götüren insanları tarihin en karanlık katil çetesine, suikast örgütüne benzetme tek kelime ile yakışıksız ve yanlış bir değerlendirmedir. Sadece Hizmet’e gönül verenler değil, olaylara

dışarıdan bakan hatta “yiyin birbirinizi” diye ellerini ovuşturan insanlara bile “bu kadar da olmaz ki, insaf” dedirten bir benzetmedir bu. Kimseye İslâm tarihi dersi verme gibi bir niyetim yok. Zaten konuşmanın hemen akabinde haber portalları, gazeteler, televizyonlar Haşhaşileri bütün özellikleri ile anlattı. Bunları okuyan ve izleyen insanlar da Hizmet ile mukayeseler yapıp bir kanaate ulaştı. Ben yakın ve uzak çevremden gördüğüm kadarıyla söyleyeyim; kamu vicdanı her zamankinden daha fazla yaralanmıştır Sayın Başbakan’ın bu teşbihi ile! Söz konusu yara ahirette kul hakkı ekseninde karşılaşmaya vabeste. Dünyada ise belki kabil-i iltiyamdır belki de değildir, onu zaman gösterecek. Siyasî sonuçları olurmuş. Bana sorarsanız hiç önemli değil siyasî sonuçları. Ne olacak üç kuruşluk dünya için, değmez. Zira bir mümin için ahiret dünyadan önce gelir. “Dünya, ahiretin tarlasıdır” Efendimiz’in (sas) beyanına göre. Herkes burada ektiğini biçer öte tarafta. “Sırat dünyada geçilir” sözü bu bağlamda enfes bir tespittir. Allah’a ve ahirete inanan, hesaba-kitaba, cennet ve cehenneme iman eden birisi Haşhaşi benzetmesini yapmadan önce elbette düşünmüştür bunları.

Siyaset tarihimizde bir ilk Tam yazımı bitirdim, Sayın Başbakan’ın büyükelçilerle yaptığı toplantıdaki sözleri düştü internete. İnanamadım, “Canlı verdi televizyonlar.” dedi birlikte çalıştığımız arkadaşım. Açtım dinledim. 17 Aralık süreci, komplosu, darbesi vb. artık kulaklarımızı sağır eden beyanlardı ilk duyduklarım ama arkasından gelen cümlelere ne demeli. Büyükelçilere görev veriliyor; görev yaptıkları ülkelerdeki yetkili mercilere gidin anlatın bu yapıyı diyor. Anlaşılan o ki tavan-taban ayrımı da artık bir kenara atılmış. Yurtiçi-yurtdışı bir sepete konulmuş. Başka türlü anlamak mümkün değil bu beyanatı. Nitekim bir haber portalı “160 ülkede okulu olan cemaate kötü haber” manşetiyle duyurdu konuşmayı. Büyükelçiler bu görevi yapar-yapmaz, muhatapları dinler ya da dinlemez, kaale alır veya almaz bilemem ama bu konuşmanın ve sosyal bilimcilerin tespitleriyle “Türkiye’nin yüzde yüz yerli ve tek ihraç malı” olan ülkemizin yüz akı yurtdışındaki eğitim kurumlarına alınan bu hasmâne tavrın siyaset tarihimize bir ilk olarak gireceği kesin. Yukarıda dediğim gibi ahirete bakan veçhesiyle mutlaka düşünülmüş, Allah’a veya muhataplarına nasıl cevap verileceği hesaplanmıştır! Bütün bu olan bitenleri 28 Şubat’ı aşan manşetlerle piyasaya duyuran, Hocaefendi’yi mafya lideri gibi gösteren, yazısının başlığına “Hasan Sabbah bile solda sıfır kalır” diyen insanlara Kur’an’dan mülhem, “ağızlarından çıkan bu, ya kalplerinde gizledikleri” diyorum. İnsaf değil insafsızlık bile kapılarında dilencilik yapar böylelerinin ve eli boş döner, hiç şüpheniz olmasın. Ne yapalım, Hocaefendi’nin yıllar önce dediği gibi ‘bize de çekmek düştü’. Öyleyse kahrı-lütfu bir bilmenin itminanına ermiş gönüller olarak bir kez daha Erzurumlu İbrahim Hakkı diliyle “Nâçâr kalacak yerde/ Nâgâh açar ol perde/Dermân olur her derde/ Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler” deyip dilimizde Hz. Yakup’un (as) duasıyla Allah’a yönelelim dostlar: “Sıkıntımı, keder ve hüznümü başkasına değil sadece Allah’a arz ediyorum.” Bir hatırlatma; bu duanın söylendiği zemin ve arkadan cereyan eden hadiseleri Yusuf Sûresi’nden bir daha okuyun isterseniz. Sahi, bir zamanlar “İslâm insanı” tavsifleriyle candan-içten muhabbetler yapan, altından oluklar içinde iç dünyasını yansıtan, fıkıh alanındaki yeterlilikleri ile duayen lakabını alan hocalarımızın müspet veya menfi görüşleri yok mu bu Haşhaşi benzetmesi ve büyükelçilere verilen yeni görev konularında?


32 GÜNDEM CİNAYETLE PKK’DA ÖCALAN EGEMENLİĞİ SAĞLANDI 22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Ocak 2013’te Paris’te işlenen PKK’lı üç kadın cinayetini derinlemesine araştıran Kürt siyasetçi ve yazar Yaşar Karadoğan da yeni çıkan iddiaları önemsiyor. HAŞİM SÖYLEMEZ

1rülmesi olayına dair çalışmalar yapan

ve iz süren isimlerden biri eski Kürt siyasetçi ve gazeteci Yaşar Karadoğan. Londra’da yaşayan Karadoğan’a son gelişmeleri sorduk. Elde ettiği bilgileri ve analizlerini aktaran Karadoğan’a göre, cinayet devlet ile PKK’nın ortak eylemiydi. -Sizce cinayetlerin arkasında kimler var? Cinayetin ‘PKK ve devlet işbirliğiyle işlendiği’ yönünde bir kanı var Kürtler arasında. Cinayetten sonra KCK ve PKK tarafından yapılan ilk açıklamalarda ‘Türk Gladyosu’ işaret edildi. Daha sonra bu söylemler terk edildi. Öcalan ‘Cinayeti beni buraya getirenler işledi’ diyerek ABD, İsrail vs. ülkeleri gündeme getirdi, katliamla ilgili karartma faaliyetine bir çerçeve kazandırdı. Kardeşi Mehmet Öcalan vasıtasıyla Kürtleri sabırlı ve sakin olmaya çağırdıktan sonra ‘Bu sorunun büyük sorumluluğu Fransa’ya aittir’ dedi. Öcalan’ın bu açıklamasından önce AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin Karabük’te yaptığı açıklamada; ‘Önümüzdeki günlerde korkum Almanya’da da buna benzer birtakım olaylarla karşılaşılabilir’ dedi. Türkiye basını bunun izini sürmedi nedense. -Başka ne gibi ayrıntılar vardı? Kürtlerin sabrı sınandı. Öcalan’ın PKK’ya ne kadar hâkim olduğu merak ediliyordu ve cenazelerin olaysız kaldırılmasıyla bunun cevabı alındı. Bu cinayetlerden önce Yücel Halis gibi pek de PKK çizgisine uygun olmayan, PKK’nın orta kademe yöneticilerine nokta operasyonlar yapıldı. PKK bunları sessizce, bir iki paragraflık açıklamalarla geçiştirdi. Bu cinayetle PKK içinde, Öcalan’ın egemenliği sağlandı. Ayrıca devletin ‘Öcalan’ın güç biriktirmesi için’ nasıl dört koldan çalıştığı ibretle görüldü. Muhtemelen bu cinayetlerle PKK çevresinde kümelenmiş bir kısım Kürt Alevi’ye de mesaj verildi. -Niye Sakine Cansız? Sakine Cansız 12 Eylül’de Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ndeki vahşetten ayakta kalarak kurtulmuştu. Daha sonra Bekaa’da Öcalan tarafından uygulamaya alındı. Cansız gibi ‘önder’ konumunda olanlar ‘özeleştirilerini’ vererek Öcalan’a biat ettiklerini Serxwebun gazetesinden duyurdu. Cansız daha sonra PKK kitlesi karşısında Öcalan’ın ağır hakaret ve suçlamalarına maruz kalıyor. Cansız hiçleştirildikten sonra Almanya’ya geliyor, orada siyasi iltica başvurusu kabul edilmiyor. Ama belli ki Cansız’ın seçilmesinin çeşitli sebepleri var. Öcalan için tehdit oluşturabileceğinden hareket edilmiş olabilir. Nitekim katliam sonrasında Öcalan’ın egemenliğinin ulaştığı seviyeye bakıldığında bu daha iyi görülüyor. -Başka sebepler yok mu? Sakine Cansız iddia edildiği üzere Aralık 2012’de MİT ile görüştü mü? Cansız’da Öcalan ile yapılan istişareler hakkında herhangi bir mektup var mıydı? Ortadaki bilgi ve delil karartması dikkate alındığında PKK işbirliğiyle yapılmış bir operasyon olduğu kanısı oluşuyor. PKK her zaman olduğu gibi bu katliamı da siyasete ve ticarete tahvil etmekte bayağı başarılı oldu. Basında yayımlanan MİT belgesi ve katil zanlısı Ömer Güney’in Türkiye’ye gidiş gelişleri nedeniyle Türkiye’nin açıklama yapması gerekiyor. Yeni Özgür Politika Gazetesi’nde açıkla-

Yaşar Karadoğan

Sakine Cansız ve iki arkadaşının öldü-

maları yayımlanan ve Devrimci Karargâh davasında MİT ajanı olduğu anlaşılan Murat Şahin, Ömer Güney’in resmini Ankara’da kendisine, birim sorumlusu ‘Teyze’ kod adlı MİT sorumlusu tarafından gösterildiğini iddia etti. Katliamdan bir yıl sonra PKK haber ajansı ANF, Ömer Güney ile iki MİT görevlisine ait ses kayıtlarını açıkladı. -PKK bu işin neresinde? PKK’nın cevaplamak zorunda olduğu sorular daha fazla. Türkiye basını Ömer

Güney’in İstanbul ve Ankara’ya yaptığı yolculuklarda PKK’lılarla buluştuğunu da yazdı. Ama PKK’dan bu konuda da bir yalanlama gelmedi. Murat Karayılan, Ömer Güney ile ilgilerinin olmadığını öne sürdü. Daha da önemlisi şu: Güney PKK’ya nasıl sızdı? Kimlerin referansı ile geldi? Kendisi ile birlikte gözaltına alınan Muşlu Y.A.nın belirttiğine göre Güney, Kasım 2011’de Villiers –le-Bel PKK dernek üyesi oluyor. Katliamdan 1,5 ay önce ise Y.A.nın kaldığı eve taşınıyor. L’Express Gazetesi’nde yayımlanan haberde Ömer Güney’in katliamdan bir gece evvel PKK derneğinde üye listesini fotoğrafladığı ifade edildi. Kendisinde derneğin yedek anahtarları olduğu yazıldı. Ömer Güney’in Sakine Cansız’dan sorumlu olduğu anlaşılıyor. Sadece Cansız’a değil, PKK’ya da çok yakın. Güney gibi üç hilalli yüzük takan biri PKK derneğinde nasıl böyle itibarlı olabiliyor? -Bu normal mi? Sakine Cansız’ın kardeşi Metin Cansız 9 Ocak 2014’te Hürriyet’e çok daha vahim bilgiler veriyor: Sakine son zamanlarda çevresine korktuğunu söylüyor. 2011’de PKK Gençlik Konferansı Hollanda’da yapıldı. Leyla Şaylemez, Güney ile bu konferansa katılıyor. Burada tutuklanıp serbest bırakılıyorlar. Biz Güney’in, ‘PKK-Abdullah Öcalan benim düşmanım’ dediğini de biliyoruz. Metin Cansız’ın bildiklerini herhâlde PKK da biliyordur ama Güney hakkında bir önlem almıyor. Metin Cansız da ‘PKK ve Apo düşmanı’ olduğunu Hollanda polisine beyan eden Güney konusunda ablasını uyarmıyor. Cinayet sonrası Facebook üzerinden Metin Cansız’a bazı sorular sordum. Bunlardan biri, ablasının kaybolan bir ajandası veya çantası olup olmadığıydı. Metin bana cevap vermedi ama Hürriyet’e ‘Çantası yok. Pasaport, kimlik olan çanta da yok. Silah da yok.’ demiş.

-Fransa çok rahat sanki... Katliamdan birkaç ay sonra Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner ile Londra’da bir konferansta konuştum. O katliamın Fransa ile bir ilgisi olmadığını, aşırıların (Ülkücüler) işi olabileceğini iddia ediyordu. PKK basınında yayımlanan ses kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla Ömer Güney sadece Sakine Cansız’ın yakınında değil, PKK’nın tüm üst düzey görevlilerine yakın birisi. Onun iddiasına göre Nedim Seven ormanda ihtiyacını giderirken arkasında bulunuyor, istediği an onu öldürebilir. Güney’e avukat olarak tanınan Anne Sophie Laguens de ilginç bir isim. Böyle bir dava için fazla tecrübesiz. KCK önce ‘Türk Gladyosu’ dedi, sonra bu söylemini değiştirdi. Mustafa Karasu da ‘Fransa katliamı kimin yaptığını biliyor’ dedi ama katliamın PKK boyutuna ilişkin bir şey söylemedi. -Eğer Türkiye’nin herhangi bir biriminin bu katliamda rolü yoksa kimler niçin bu katliamı yaptı? Hükümet ve Başbakan vs. ‘çözüm sürecine karşı olanlar, Türkiye’nin bölgesel güç olmasına karşı çıkanlar’ izahatı getiriyor. Ahmet Türk ve PKK çevresinin verdiği cevap da daha sonra üç aşağı beş yukarı bu noktaya geldi. Katliamların ilişkilendirildiği nokta ‘çözüm süreci’. Fransa-Türkiye arasındaki bir bilek güreşinde bu 3 kadının hedef seçilmiş olabileceğine ilişkin bir zihin egzersizi yok. PKK’nın Avrupa yöneticilerine bir mesaj verilmiş olabilir mi? Bu da sorgulanmıyor. -Ortaya çıkan belge ve ses kayıtlarının anlamı var mı? Ortadaki deliller ve olguları değerlendirdiğimde bu katliamın Öcalan’ın egemenliğinin baki kılınması ve PKK yöneticilerine mesaj vermek için derin devlet ve PKK tarafından planlanan ortak bir operasyon olduğunu düşünüyorum.


33 GÜNDEM PARİS’İN ORTASINDA ‘LİLİ MARLEEN’ CİNAYETİ

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Sakine Cansız ve arkadaşlarının öldürülmesine dair ilginç ayrıntılar ortaya çıkıyor. Son iddia infazın ortak yapım olduğu yönünde. Operasyonun kod adı ise ‘Lili Marleen’miş. HAŞİM SÖYLEMEZ

1ve Leyla Şaylemez’in Paris’te öldü-

PKK’lı Sakine Cansız, Fidan Doğan

rülmesiyle ilgili ilginç iddialar gündeme geliyor. Geçen hafta cinayetin sorumlusu olarak tutuklu bulunan Ömer Güney’e ait olduğu iddia edilen bir ses kaydı yayımlandı. Güney, kayıtta iki kişi ile konuşuyor ve cinayet öncesini anlatıyor. Gizemli sesler ise Ömer’e taktik ve emir veriyor. Bir MİT belgesi olduğu iddia edilen metin ortaya çıkmıştı. Belgede Güney’e MİT tarafından PKK kurucularından Sakine Cansız’a suikast düzenlemesi için 6 bin avro verildiği ileri sürülüyor. Belgede MİT Daire Başkanı ile üç yetkilinin imzası bulunuyor. ‘GİZLİ’ ibareli ‘arz notu’ başlıklı belge 18.11.2012 tarihini taşıyor. Bu tarih, Güney’in cinayetten sonraki Türkiye ziyareti ile çakışıyor. Her iki iddia MİT ve Adalet Bakanlığı tarafından yalanlandı. BDP ise Meclis’e soru önergesi vermekle yetindi. Aslında cinayetlere dair ilginç bulgular ve ayrıntılar mevcut. Ancak Ömer Güney’in tek suçlu olarak yakalanmış olması bütün bağlantıları rafa kaldırdı. Ses kaydının Güney’e ait olduğunu BDP yetkilileri de teyit ediyor. Kayıtta konuşan iki şahsın ise MİT görevlileri U.K. ve O.Y. olduğu ileri sürülüyor. İki MİT mensubunun, görev bölgesi Avrupa, ilgilendikleri alan ise PKK. Bu kişilerin ismi KCK-MİT bağlantılı operasyonda da geçmişti. Hatta O.Y. dinlemelere takılmış ve örgüt elemanı diye Atatürk Havaalanı’nda yakalanmıştı. O.Y. sorgulanmak üzere Emniyet’e götürülürken, MİT mensubu olduğunu söylüyor, ardından savcı tarafından serbest bırakılıyor. İki MİT mensubunun faaliyetleri bununla bitmiyor. İddialara göre, U.K. ve O.Y. 2010 yılında PKK’nın Avrupa’daki durumuna

dair raporlar hazırlayıp merkeze sundu. Raporlar örgütün yapılanması, faaliyetleri ve bağlantıları hakkında bilgiler içeriyordu. Örgütün Avrupa’daki önemli isimlerinin listesi ve son durumlarına dair kişisel bilgilere de yer verildi. Raporda 30 kişinin adı geçiyor. Bunun için hazırlanan planın kod adı da ‘Lili Marleen’. II. Dünya Savaşı’nda ünlenen Alman şarkısının adı, bir operasyon kodu olarak seçilmişti. Şarkının gerçek isminin ‘Lambanın altındaki kız’ olması, operasyonun hedefinin bir kadın olma ihtimalini akla getiriyor. Ekibin Eylül 2011’de hazırladığı raporda da ‘Bazı örgüt yöneticilerinin

yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi olumlu etki sağlar’ deniyor. Aynı dönemlerde Murat Karayılan’ın İran tarafından yakalandığı konusu MİT tarafından merkeze rapor edilmişti. Fakat daha sonra ‘yanlış bilgi’ diye düzeltme gereği duyuldu. Bu sırada medyaya pek yansımayan diğer bir iddia Adem Uzun’un Avrupa’dan Türkiye getirileceği yönündeydi. Hatta daha sonra buna Rıza Altun eklense de yakalanan veya Türkiye’ye getirilen olmadı. Bu listede Sakine Cansız adı 19’uncu sırada yer alıyordu. PKK da aynı dönemlerde Cansız için iyi şeyler düşünmüyor. Cansız daha çok PKK’da Rıza Altun ve Mustafa Karasu eliyle

ötekileştirilip etkisizleştirilmek isteniyordu. Çünkü Cansız, Altun’un örgüte yakışmadığını, paraları şahsi çıkarları için harcadığını sürekli dile getiren biriydi. Hatta Altun’un davaya ihanet ettiği, yargılanıp ceza alması gerektiği fikrini savunuyordu. Cansız benzer eleştirileri Mustafa Karasu için de yapıyordu. Onun, bazı açıklamalarının yersiz olduğunu, örgüte kayıplar getireceğini söylüyordu. Bu kişileri ajan olmakla suçlayan Cansız ikilinin Ergenekon ile bağlantılı olduğunu söylüyordu. Karasu’nun Diyarbakır Cezaevi döneminde arkadaşlarına ihanet etiğini ve derinlerle çalıştığını da belirtiyordu. Ergenekon süreciyle bu konuları sık dile getirmeye başlayan Sakine Cansız’a ilk tepki 2010’da Karasu’dan geldi. Karasu, Cansız’ın hezeyanlar içinde olduğunu söylüyordu. Cansız’ın Oslo sürecine katılmaması için devreye girmişti. Onun yerine kadın olarak Nuriye Kesbir katılmıştı. Karasu, Cansız’a Ekim 2012’de sert ve tehdit dolu bir mesaj gönderdi: “Çok konuşmasın, işini yapsın. Yoksa Ahmet Kaya’nın yanında kendine güzel bir yer belirlesin. Devrim şehidimiz olur. Biz onun için Lili Türküsünü söyleriz. Sakine Yoldaş...” MİT’in ‘Lili Marleen’ kodu ile Mustafa Karasu’nun ‘Lili Türküsü’ bir rastlantı mı yoksa bilinçli bir tercih mi? Bu sorunun cevabını vermek zor. İddiaya göre, Sakine Cansız, Oslo görüşmelerinin perde arkasını kendi çabalarıyla öğrenmişti. Dolayısıyla Cansız örgüt için bir tehdit oluşturabilirdi. Zaten, onunla irtibatlı olan Dewran isimli bir şahsın cinayette kapıları açan kişi olabileceği üzerinde duruluyor. Lakin Dewran’ın İranlı olması dışında kimliği ile ilgili ayrıntılar pek bilinmiyor. Dewran, Mustafa Karasu tarafından Avrupa’ya gönderilmiş ve burada Rıza Altun’un referansıyla kalmıştı. Karasu ile sürekli irtibat hâlindeydi. Son buluşma Kasım 2012’de Kandil’de gerçekleşmişti.

Abdulhamit Bilici

Barış elçisi “haşhaşiler”! Gönüllülerin yurtdışındaki eğitim ve kültür hizmetleri, Anadolu insanının dünyaya açılmasıyla başlayan 20 yıllık bir olay. Halkımızın candan desteği ve ideolojisi ne olursa olsun şimdiye kadar ülkemizi yönetenlerin katkısıyla var olan bir Türkiye mucizesi. 1990’ların başında Rahmetli Özal cesaretlendirmiş; gittiği her yerde ülkemiz ile dünya arasında gönül köprüleri kuran bu fedakâr insanlara kefil olmuştu. Yine Cumhurbaşkanı Demirel, bu gayretleri desteklemiş, muhataplarına tavsiye mektupları yazmıştı. Rahmetli Ecevit, derin yapıların MGK’da Hizmet’i imha çabalarına cesurca karşı çıkmıştı. Yurt dışında Türk okullarını ziyaret etmekle kalmamış, 2000 yılındaki Davos’a giderken Başbakanlıkça hazırlanan tanıtım broşüründe STK olarak tanımlanan 154 Türk okulunun dünyanın dört bir yanındaki hizmetlerine yer vermişti. Cumhurbaşkanı Gül’ün, Başbakan Erdoğan ve AK Partili bakanların bu kurumlara yaptığı ziyaretlere eşlik edip, övücü konuşmalarını dinlediğim için, “çete, örgüt,

virüs, haşhaşi” gibi yaftalar ile nasıl hayal kırıklığı yaşıyorsam, yabancı muhatapların da 180 derecelik bu değişimi tuhaf karşılayacağına şüphe yok. Bülent Arınç, TBMM Başkanı sıfatıyla eğitim hizmetlerinin zirvesi olan Türkçe Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmış ve konuşmasıyla benim gibi törene katılan herkesi ağlatmıştı. Bu gönüllüleri destekleyen herkese ve hizmetlere vesile olan F.Gülen Hocaefendi’ye teşekkür eden Arınç, duygularını şöyle paylaşmıştı: “Mozambik’ten Şili’ye bu güzel eğitim kurumlarını o ülkelere kazandıran milletime teşekkür ediyorum. ODTÜ, Bilkent, Boğaziçi mezunu, 21-22 yaşında, yüzüne bakmaya doyamadığımız gencecik kızlarımız Moğolistan’ı bile yakın görüyor. Çuvaş, Vietnam ve Japonya’ya gidiyorlar. Bu öğretmenlerin bir sözü ile bitiriyorum konuşmamı. Çok uzak yerdeki pırıl pırıl genç kız. ‘Ne yapıyorsunuz?’ ‘Öğretmenim efendim’ ‘Nerden mezunsunuz?’ ‘ODTÜ’ ‘Ne zaman geldiniz?’ ‘2 yıl önce’ ‘Ailenizi özlemediniz mi? Ne zaman dönmeyi düşünüyorsunuz?’ Ve cevap: ‘Ben

buraya dönmek için gelmedim.’ Hepinizi o gençleri alkışlamaya davet ediyorum. Milyonlarca insan bizi gözyaşıyla izliyor. Ama birisi var ki, hüzünlü gurbette televizyon başında bizi izliyor. O güzel insana milletim adına teşekkür borcum var. Hüzünlü gurbet bir an önce bitsin, vuslat gerçekleşsin.” Milletin maddi manevi katkısıyla yeşeren bu hizmetlerden, bugüne kadar sadece devlet içindeki derin çeteler ve Doğu Perinçek’in İşçi Partisi gibi akımlar rahatsız oldu. Onlar, iftira dosyalarını dünyadaki dostlarına servis etmekten, medya üzerinden kampanya yapmaktan hiç bıkmadılar. Ama geçen 20 yılda muhataplar hizmetleri tanıdı, ispiyoncuların kötü niyetini ve iddialarının temelsizliğini görüp ikna oldular. Gönüllülere, şeref madalyaları verdi; birçok ülkede devlet başkanları bile çocuklarını bu okullara emanet ettiler. Gerçek buyken, ne olduysa 17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan hemen sonra Erdoğan, 160’dan fazla ülkede insanlığa hizmet eden gönüllüleri “çete, örgüt, haşhaşi” diye yaftalayarak camianın gönlünü kırmaya başladı. Büyükelçilere hitaben “Örgütün yurtdışında mutlaka anlatılması, deşifre edilmesi gereki-

yor” sözleriyle de bu düşmanlığı yurtdışına taşıma niyetini gösterdi. Erdoğan’ın düne kadar ailesiyle birlikte Türkçe Olimpiyatları’ndan TUSKON’a pek çok faaliyetine katılarak övdüğü camianın, bugün karalanması yönünde talimat vermesi çok tuhaf. Bu tavır, İşçi Partisi hariç, 20 yıldır devleti yöneten makul çizgiye de Türkiye’nin çıkarlarına da ters. Zira sadece TUSKON, şimdiye kadar 40 bin Türk işadamını 140 ülkeden 30 bin girişimciyle buluşturarak 30 milyar dolar ticarete öncülük etti. Ayrıca yedi kıtada dil, din ve ırkı farklı yüz binlerce parlak beyin, bu hizmetler sayesinde ülkemizi, dilimizi ve değerlerimizi tanıyarak birer gönüllü elçimiz olmuşken, bu insanları ve onlara hizmet götürenleri büyükelçilerimize karalatmak, hiç Türkiye’nin çıkarına olur mu? Üstelik bir yandan büyükelçilere, “yurtdışında vatandaşlarımıza her hususta yardımcı olun” derken, diğer yandan her biri gönüllü elçi gibi çalışan suçsuz insanlar aleyhine çalışmalarını istemek, hak hukuku geçtik, ne kadar milli ve insani bir tavır ve ne derece akıl karıdır? a.bilici@zaman.com.tr


34GÜNDEM Siyasetin finansmanı can yakıyor

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Siyasi partilerin nasıl finanse edildiği her zaman tartışılageldi. Almanya’dan İspanya’ya birçok siyasetçi, hatta başbakan yasa dışı bağış soruşturmasına uğradı. AB, 2001 yılında çıkardığı kanunla çözümü formüle etti: devlet yardımının dağıtılmasında denge, tam şeffaflık ve bağımsız bir denetim... BIRINCI SAYFADAN DEVAM Elbette ülkemizdeki siyasi partilerin tek gelir kaynağı hazine yardımı değil. Şu andaki mevcut yapının 2001 yılından bu yana iktidarda olan AK Parti hükümetlerinin eseri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Örneğin son olarak 1 Temmuz 2012’de Türk Ticaret Kanunu’nda bir değişiklik yapan AK Parti firmaların da siyasi partilere bağışta bulunmasının önünü açtı. Bu tarihe kadar, birçok AB ülkesinde olduğu gibi sadece özel kişiler özel hesaplarından partilere bağışta bulunabiliyordu. Söz konusu değişiklik Türkiye’nin yoğun gündemi arasında uzun sürmese de önemli tartışmalara sebep oldu. Zira, kanun değişikliği bir anlamda siyasi partilerin ticari firmalar tarafından yönlendirilebilir olmasının da önünü açıyordu. Türkiye’de siyasi partilerin finansmanı hâlâ tartışmalı bir konu. Bağışlar ve bağışçılar net bir şekilde bilinmediği gibi siyasi partiler ile özel firmalar arasındaki ilişkiler de tartışmalara neden oluyor. Özellikle ‘bağımsız denetim mekanizmalarının’ bulunmayışı ciddi bir eksiklik olarak göze çarpıyor. Geçmiş yıllarda benzer tartışmaların yaşandığı AB’de siyasi partilerin maliyesi çeşitli denetim mekanizmaları tarafından yakından takip ediliyor. 2001 yılında siyasi partilerin finansmanı konusunda bir kanun çıkaran Avrupa Konseyi özetle; yapılacak kamu yatırımları ve özel yardımlar arasında bir denge bulunması, devlet yardımlarının partilere dağıtılmasında bir hakkaniyetin olması, özel bağışların son derece sıkı bir denetime tâbi tutulması, hesaplarda tam bir şeffaflık ve bağımsız bir denetim mekanizmasının oluşturulması gibi şartlar getirildi. Avrupa Birliği bünyesinde faaliyet gösteren “Yolsuzluklarla Mücadele Grubu” GRECO’ya göre Türkiye’de siyasi partilerin finansmanı konusunda ‘ciddi sıkıntılar’ bulunuyor. En son 23 Mart 2012’de Türkiye’de siyasi partilerin finansmanıyla ilgili kapsamlı bir rapor yayımlayan GRECO, Türkiye’ye siyasi partilerin finansmanı üzerindeki denetimlerin artırılması tavsiyesinde bulunmuştu. Partilerin finansmanıyla ilgili ihlallerin ve yolsuzlukların soruşturulması ve kolluk kuvvetleriyle daha yakın işbirliği de dâhil olmak üzere “siyasetin finansmanının proaktif bir şekilde denetlenmesi” çağrısında bulunan GRECO ayrıca Türkiye’de siyasi partilerin denetiminin sınırlı olduğunu ve partilerin kendileri tarafından sağlanan bilgilerin ötesine geçmediğini vurgulamıştı. Peki, bu meselenin altından dünyanın başka ülkelerinde nasıl kalkılıyor? Siyasi partilerin finansı nasıl hallediliyor, ne gibi tedbirler var? Almanya: Her yıl rapor veriyorlar Almanya, tarihinde çeşitli kereler siyasi partilere yapılan yasa dışı bağış skandallarıyla sarsıldı. Söz konusu skandallar denetim mekanizmalarının güçlendirilmesine ve siyasi partilerin finansmanıyla ilgili kanunların sıkılaştırılmasına sebep oldu. Hâlihazırda Almanya Siyasi Partiler Kanunu’nun 18. maddesine göre bir partinin devlet yardımından yararlanma hakkı elde edebilmesi için son genel seçimlerde ya da Avrupa Parlamentosu seçimlerinde geçerli oyların

yüzde 0,5’ini veya eyalet parlamentosu seçimlerinde geçerli oyların yüzde 1’ini almış olması gerekiyor. Devlet yardımına hak kazanan partiler son seçimde elde ettikleri ilk 5 milyon oyunun her biri için 0,85 avro, 5 milyonun üzerindeki her bir oy için ise 0,70 avro yardım alıyor. Ayrıca partiye bağış yapan kişi başına da yılda 0,38 avro ilave

geçiyordu. Uzun süre suçlamaları reddeden Kohl, ısrarlı kamuoyu baskısından sonra bazı firmalardan yasa dışı yollarla bağış aldığını itiraf etmişti. Kohl 25 yıl boyunca Hristiyan Demokrat Parti’nin (CDU) başkanlığını yapmıştı ve Almanya’yı birleştiren adam olarak biliniyordu. Yaşanan bu skandalların akabinde Al-

Almanya’da siyasi partiler her yıl topladıkları bağışlarla ilgili Federal Meclis’e rapor vermek zorundalar. Söz konusu raporların meclise sunulmadan önce yetkili bir denetçi tarafından onaylanması gerekiyor. Bu raporlarda partilerin bütün gelirleri detaylı bir şekilde açıklanırken 10 bin avronun üzerindeki bütün bağışların da ifade edilmesi şart.

FOTOĞRAF: REUTERS

Yasa dışı bağışlar 1980’li yılların başında Almanya ekonomi bakanını istifaya mecbur bırakmış, 1999 yılında da Başbakan Helmut Kohl’a zor anlar yaşatmıştı.

1955 yılından beri iktidarda olan Japonya Demokrat Partisi’ni rüşvet ve yolsuzluklar bitirdi.

yardım söz konusu. Siyasi partilerin özel kişi ya da kurumlardan topladıkları yardımlar ise Almanya’da sık sık tartışmalara neden oluyor. Almanya siyasi tarihinin en önemli yasa dışı bağış skandallarından biri 80’li yılların başında yaşandı. Flick Holding isimli bir şirketin bazı siyasi partilere yasa dışı yollarla bağış yaptığının ortaya çıkmasıyla patlak veren skandal sonrasında birçok milletvekili sorgulandı ve dönemin ekonomi bakanı Otto Graf Lambsdorff, istifa etmek zorunda kaldı. 1999 yılında ise bu sefer eski Başbakan Hermuth Kohl’un adı yasa dışı bağış skandalında

manya’da siyasi partilerin özel şirketlerle olan ilişkileri çok daha sıkı bir şekilde kontrol edilmeye başlandı. Ancak buna rağmen benzer iddialar günümüzde de gündeme gelmeye devam ediyor. Son olarak Merkel’in başında bulunduğu Hristiyan Demokrat Parti’nin, otomobillerin karbon salımı konusundaki ağır yasaların AB genelinde geciktirilmesi karşılığında otomobil devi BMW’nin sahipleri ve aile üyelerinden 690 bin avro yakın bağış kabul ettiği iddia edilmişti. Hıristiyan Demokrat Parti yönetimi BMW’den alınan bağışı kabul ederken bu bağışın söz konusu yasalarla bağlantısının olmadığını iddia etti.

Fransa: Tüzel kişilerden bağış almak yasak Fransa’da siyasi partilere yardım konusunda hararetli tartışmalar yaşandı. Siyasi yozlaşma tartışmalarının ayyuka çıktığı 1995 yılında çıkarılan bir yasa ile siyasi partilerin her türlü tüzel kişiden yardım alması yasaklandı. Zira bu tür yardımların kontrol edilmesi neredeyse imkânsız hâle gelmişti. Bazı siyasi partiler yardım aldıkları tüzel kişilerin talepleri doğrultusunda politika üretir hâle gelmişti. Bunun yerine sadece devlet yardımının getirilmesi hedeflendi. Elbette devlet yardımı da son derece sıkı bir şekilde kontrol edilecekti. Yine de siyasi partilerin finansmanı konusundaki sıkıntılar hâlâ giderilebilmiş değil. Zira sık sık yasa dışı bağış ve rüşvet iddiaları tartışmalara neden oluyor. Fransa’da hâlihazırda her yıl partilere dağıtılacak devlet yardımı bütçe içerisinde ifade ediliyor. Bir partinin devlet yardımı alabilmesi için en az 50 seçim bölgesinde aday çıkarmış olması ve son milletvekili seçimlerinde geçerli oyların en az yüzde 1’ini almış olması gerekiyor. Bunun dışında yeni kurulan partiler ise en az 10 bin gerçek kişiden bağış toplayabilirse devlet yardımı almaya hak kazanıyor. Almanya gibi Fransa’da da siyasetçiler ve siyasi partiler zaman zaman yasa dışı bağış


35 GÜNDEM almakla suçlandı. Bunlardan en önemlisi hiç şüphesiz Fransa’nın eski cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy. 2007 ile 2012 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapan Sarkozy’nin 2007 yılındaki seçim kampanyası öncesinde L’Oreal’in sahibinden 150 bin avro nakit bağış aldığı iddia edilmişti. Söz konusu iddialar yargıya taşınmış, açılan soruşturma sonrasında Sarkozy’nin yargılanmasına gerek görülmemişti. Fran-sa’da partilerin finansmanının kontrolü Anayasa Konseyi (Conseil Constitutionnel) tarafından yapılıyor. Portekiz: Asgari ücrete endeksli devlet yardımı Portekiz’de siyasi partilere yardım konusunda dünyanın geri kalanından farklı bir sistem kullanılıyor. Partilere yapılacak yardımın miktarı partinin en son genel seçimlerde elde ettiği oy oranının aylık asgari ücretin 1/225’i ile çarpılmasıyla bulunuyor. Portekizliler bu sayede siyasi partilere yapılacak yardımın

oranını o partiler tarafından belirlenecek olan asgari ücretle ilişkilendirmiş durumda. Daha fazla devlet yardımı isteyen parti asgari ücreti artırmak zorunda kalıyor. Devletin yapacağı toplam seçim yardımı genel ve yerel seçimlerde 2500, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 1250, bölgesel seçimlerde ise 250 asgari ücret olarak belirlenmiş durumda. Devlet yardımının yüzde 20’si seçime katılan partiler arasında eşit olarak dağıtılırken geriye kalan yüzde 80 partilerin aldığı oy oranına göre paylaştırılıyor. Bir partinin devlet yardımı alabilmesi için en az kayıtlı seçmenin yüzde 0,6’sına tekabül eden 50.000 oy alması gerekiyor. Portekiz’de partilerin mali yapısı Portekiz Anayasa Mahkemesi tarafından denetleniyor. Mahkeme bünyesinde söz konusu denetimi yapmakla görevli EFPC (Entidade das Contas e Financiamentos Políticos) adı verilen özel bir birim bulunuyor. Partilerin yıllık hesapları ve seçim dönemlerindeki kampanya hesapları bu birim tarafından kayıt altına alınır ve internette yayımlanır. Danimarka: Gizli bağış almak yasak Dünyada yolsuzluğun en az olduğu ülkelerin başında bulunan Danimarka’da siyasi partilere yapılan bütün bağışlar şeffaf bir şekilde kamuoyu ile paylaşılmak zorunda.

Partilerin ‘gizli bağış’ adı altında kişi ya da kurumlardan bağış alması mümkün değil. Buna rağmen hâlihazırda iktidarda bulunan Sosyal Demokrat Parti, partilerin finansmanıyla ilgili yasanın daha da sertleştirilmesini istiyor. Konu en son Birleşmiş Milletler Dünya Yolsuzluk Endeksi’nin açıklanmasının akabinde gündeme gelmiş ve Başbakan Helle Thorning Schmidt, “yolsuzluk endeksinde Danimarka’nın pozisyonunu korumak istiyorsak siyasi partilerin finansmanı konusundaki kanunu geliştirmeliyiz.” demişti. Danimarka’da siyasi partilerin üyelerinden aldıkları aidatlar, devlet yardımları ve özel kişi ya da kurumlardan alınan bağışlar olmak üzere 3 temel gelir kaynağı bulunuyor. Ülkede işçi sendikaları oldukça güçlü durumda. Şu an iktidarda bulunan Sosyal Demokrat Parti genellikle bu işçi sendikalarından destek alırken, muhalefetteki Liberal Parti’nin de zengin iş adamları tarafından desteklendiği söylenebilir. 20 bin krondan fazla bağış yapan bütün bağışçıların açıklanması kanunen zorunlu. Devlet yardımı partiler arasında son derece hakkaniyetli bir şekilde dağıtılıyor. Öyle ki son genel seçimlerde 1000 oy alan siyasi partiler bile devlet yardımı alabiliyor. 2009 yılındaki seçimler akabinde partilere aldıkları oy başına 27,50 Danimarka Kronu (4 avro) kadar devlet yardımı verildi. Japonya: Yasa dışı bağış 55 yıllık iktidarı bitirdi Japonya Demokrat Partisi’nin 2009 ile 2012 yılları arasındaki 3 yıllık kısa yönetimi sayılmazsa 1955 yılından bu yana iktidarda bulunan Liberal Demokrat Parti 1980 ve 1990’lı yıllarda çeşitli kereler yasa dışı bağış ve rüşvet suçlamalarıyla karşı karşıya kaldı. 1988-89 yıllarında iş adamı Hiromasa Ezoe’nin, Kosmos isimli bir firmasının 1986 yılında kamuya arz edilmesinden önce aralarında önemli politikacıların da bulunduğu birçok kişiye yasa dışı yollarla hisse verdiği ortaya çıkmıştı. Kamuya arzın gerçekleşmesinden sonra firmanın hisseleri büyük bir artış göstermiş ve hisselere sahip olanlar çok büyük paralar kazanmıştı. Soruşturmada dönemin başbakanı Noboru Takeshita, eski Başbakan Yasuhiro Nakasone, Meclis Başkanı Takao Fujinami’nin yanı sıra Japon Parlamentosu’nun alt kanadı olan Diet’de görev yapan 30’dan fazla milletvekilinin iş adamı Ezoe ile çıkar ilişkisine girdiği ortaya çıkmıştı. Adı geçen politikacıların tamamı istifa etmek zorunda kalırken Takeshita hükümeti de düşmüştü. Yaşanan bu acı tecrübenin akabinde Japonya 1990 yılında siyasi partilerin finansmanı konusundaki düzenlemeleri elden geçirdi ve denetimleri artırdı. Yasa dışı yollarla para aldığı tespit edilen politikacılar için herhangi bir devlet kurumunda çalışmasının yasaklanması gibi ağır cezalar öngörüldü. Hatta seçim sisteminin değiştirilmesi bile tartışıldı. Ancak bu hamle, o yıllarda iktidarda bulunan Liberal Demokrat Parti’nin kendini temizlemesine yetmedi. 1955 yılından bu yana iktidarda bulunan Liberal Demokrat Parti büyük bir yara aldı ve 1993 yılındaki seçimleri kaybederek iktidarı Morihiro Hosokawa’nın liderliğindeki Demokrat Parti’ye bırakmak zorunda kaldı. Japonya’da siyasi partilerin özel kişi ve kuruluşlarla ilişkileri oldukça sınırlı bir şekilde devam ediyor. Partilerin giderlerinin neredeyse tamamı devlet kontrolünde olan kamu yardımlarından sağlanıyor. Siyasilerin medya sahipleriyle ilişkileri de katı kurallarla kontrol ediliyor. Hiçbir siyasi partinin ya da politikacının para karşılığında bir radyo ya da televizyon programını kullanması mümkün değildir. Siyasi partiler ancak seçim zamanlarında ve sadece devlet televizyonu NHK’de belirli sürelerde yayın yapma hakkına sahip. İspanya: Yasa dışı bağış baş ağrıtıyor Siyasi tarihinin en derin yolsuzluk

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Yolsuzluğun çok az olduğu Danimarka’da siyasi partilerin ‘gizli bağış’ alması yasak.

Nicolas Sarkozy, nakit bağış aldığı için hakkında soruşturma açılan liderlerden. soruşturmalarından birinin yürütüldüğü İspanya’da siyasi partilerin özel kişi ve kurumlarla ilişkileri tartışılıyor. Baltasar Garzon tarafından 2009 yılında başlatılan Ünlü ‘Gürtel’ yolsuzluk soruşturmasının arkasında da siyasi partilerin aldığı yasa dışı bağışlar yatıyor. Temel iddia 2011 yılında yeniden iktidara gelen Halk Partisi’nin, Valencia yöneticilerinin rüşvet karşılığı bazı iş adamlarına ve firmalara özel izinler verdiği yönünde. Devam eden bir diğer soruşturmada ise Halk Partisi’nin uzun yıllardan beri saymanlığını yapan Luis Barcenas’ın aralarında hâlihazırda başbakan olan Mariano Rajoy, eski Başbakan Jose Maria Aznar, IMF’nin eski başkanı Rodrigo Roto gibi üst düzey yöneticilere 1990 ile 2008 yılları arasında düzenli olarak kayıt dışı ödemeler yaptığına dair iddialar inceleniyor. Önceki hafta İspanyol polisi söz konusu iddiaları araştırmak için iktidarda bulunan Halk Partisi’nin merkez binasında arama yaptı. Söz konusu suçlamalara muhatap olan İspanya Başbakanı Mariano Rajoy’un soruşturmaya destek verdiğini ifade etmekte fayda var. İspanya’da siyasi partilerin finansmanıyla ilgili kanun en son 2007 yılında yeniden düzenlendi. Tribunal de Cuentas adı verilen resmî bir muhasebe kurumu partilerin mali durumunu denetlemekle görevli. Bu kurum zaman zaman partilere mali sorunlar nedeniyle ceza verse de üyelerinin siyasi partiler tarafından atanıyor olması ‘bağımsızlık’ ve ‘tarafsızlık’ tartışmalarına neden oluyor. Avrupa Konseyi geçmişte İspanya’yı partilerin finansmanı konusunda uyaran açıklamalar yapmıştı. ABD: Her şey kayıt altında İki partili sistemin dünyadaki en önemli temsilcilerinden biri olan Amerika’da siyasi partilerin finansal durumları son derece güçlü denetim mekanizmaları tarafından kontrol ediliyor. Seçim kampanyalarının finansını düzenleyen yasa 1867 yılına kadar uzanıyor. Son olarak 2002 yılında yeniden

düzenlendi. Başkanlık seçimlerinde devletin mali desteği son derece sınırlı. Adaylar kampanyalarının finansmanını da üstlenmek durumunda. Bu da doğal olarak partileri etkili bağış kampanyaları yapmak zorunda bırakıyor. Partilerin tüm gelirinin nasıl elde edildiği, bağışı kimlerin yaptığı tek tek isim, iş, adres gibi kişisel bilgileri ile muhakkak kayıt altına alınıyor. Bu kayıtlar kamuoyunun bilgisine açık. Zaten özellikle seçim dönemlerinde halkın büyük bir bölümü bu kayıtları yakından takip eder. Özellikle zengin iş adamlarının ve ünlü sanatçıların hangi partiye bağışta bulunacağı büyük bir merak konusudur. Mesela son seçimlerde ünlü oyuncu George Clooney’in Demokrat Parti’nin adayı Barack Obama için 12 milyon dolar bağış topladığı diğer taraftan Clint Easwood’un Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Mitt Romney’e destek olduğu herkes tarafından biliniyor. Siyasi partilere yapılacak bağışlar sıkı kurallar tarafından sınırlanmış durumda. İster şahsi ister şirket tarafından yapılacak olsun her bağışın belirli limitleri var. Bağış ödemelerinin nakit olarak elden alınması yasak ve sadece kişisel hesaplardan çek veya kredi kartı ile yapılabilir. Şirket hesabından bağış yapmak suç olarak kabul ediliyor. Limit aşımlarında ise fazla olan miktar geri iade ediliyor. Amerika’da kişisel bağışlar dışında Siyasi Faaliyet Komitesi (Political Action Committee PAC) adı verilen belirli politik konulara ve o konular için çalışan adaylara destek amacıyla kurulan gruplar vasıtasıyla da siyasi partilere bağış yapılabiliyor. Federal seçimlerde bir kişinin yapabileceği maksimum bağış miktarı 2400 dolar iken PAC aracılığıyla yapılan bağışlarda bu miktar 5 bine kadar çıkabiliyor. Bu arada Amerika’da diğer bağışlar gibi siyasi partilere yapılan bağışların da vergiden muaf olmadığını hatırlatmakta fayda var. Bu yönüyle değerlendirildiğinde bağışı yapanın bunun karşılığında direkt bir ticari bir avantajı da yok.


36DÜNYA

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Abdülhamit Bilici

ABD elçisi neden kovulmadı?

Beşşar Esed’in görevi bırakma niyeti yok FARUK AKKAN MOSKOVA

1rüşmeleri öncesi Rusya’dan gelen parlamenterlerle 22 Ocak’ta yapılacak Cenevre-2 uluslararası gö-

görüşen Suriye lideri Beşşar Esed, kendi isteği ile iktidarı bırakmak istemediğini, buna ancak Suriye halkının sandıkta karar verebileceğini söyledi. Interfax’ta yer alan habere göre Esed, “Eğer biz teslim olma niyetinde olsaydık, baştan bunu yapardık. Biz vatanımızı korumak için burada duruyoruz. Bu konu tartışmaların dışında. Seçimlere kimin katılacağına sadece Suriye halkı karar verebilir.” dedi. Ancak Suriye devlet televizyonu, İnterfax’ın haberini yalanlayarak Esed’in sözlerinin ‘doğru aktarılmadığını’ savundu. İnterfax’ın haberine göre, gelecek seçimlerde muhalefeti kendisi ile rekabet etmeye davet eden Suriye lideri, “Onlar Suriye topraklarının yüzde 70’ini kontrol ettiklerini iddia ediyor. Öyleyse neden seçimlere katılıp, halkın yüzde 70’inin desteğini almak istemiyorlar? Muhalif liderlerden hiçbiri şimdiye kadar gelecek seçimlere katılarak açık bir rekabet içinde olacağını söylemedi.” ifadelerini kullandı. Suriye sorununun çözümünde yaklaşımı nedeni ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e teşekkür eden Esed, “Batı’da Putin genelde diktatör ve çar olarak niteleniyor. Eğer o Suriye konusundaki pozisyonunu korumasa idi, demokratik olarak nitelenecekti. Ancak o zaman terörizm tüm ülkemize yayılacaktı.” iddiasında bulundu.

Zaman Gazetesi’nin ilk günden beri üstlendiği önemli misyonlardan biri, psikolojik operasyon maksatlı yalan haberleri deşifre etmekti. Dindar camianın medyada çok zayıf olduğu yıllarda, bu toplum kesimini yalan haberlerle karalamak kötü bir alışkanlıktı. O günlerdeki cılız cüssesine rağmen Zaman, kötü niyetli odakların bu alışkanlığına hep itiraz etti. Meşrep, ekolüne bakmadan kime çamur atılsa, araştırıp işin aslını ortaya koymak muhabirlerin önemli işiydi. Sonunda bu haberler “Yalan Haber Dosyası” adıyla kitaplaştırıldı. Yalan haberlerden biri, meşhur vaiz Timurtaş Hoca’yı hedef almıştı. Cumhuriyet ve Güneş gazeteleri “kara ses” dedikleri Timurtaş Uçar’ın Yeni Cami’deki vaazında laikliğe dil uzattığını yazmıştı. Oysa kısa bir araştırma, Timurtaş Hoca’nın Yeni Cami’de konuşmadığını, hatta 7 yıldır vaizlik yapmadığını gösterdi. 3 bilirkişi raporu da konuşmanın Timurtaş Hoca’ya ait olmadığını tespit etmişti. Bu çaba sayesinde Nurcu, Süleymancı, ilahiyatçı, imam hatipli, İskender Paşa veya İsmail Ağa mensubu birçok insanın mağduriyetine engel olunmuştu. Dün irtica diye yaftalanan kesimlerin, bugün benzer şekilde Hizmet Hareketi’ni öcüleştirme kampanyasına sessiz kalması hatta bazılarının daha ileri giderek buna odun taşıması, imha için fetva verenler, insanda buruk bir tat bıraksa da Zaman’ın duruşu bugün de aynı. Dershanelerin kapatılmasına itiraz eden Zaman, 28 Şubat’ta imam hatip ve Kur’an kurslarının kapatılmasına, AK Parti’nin kapatılmasına karşı çıkmıştı. Hizmet’in terör örgütü gibi göste-

rildiği, ABD, İsrail ajanı gibi iftiraların havada uçuştuğu bu kampanyanın öncekilerden farkı, kimi muhafazakâr kesim sözcülerince yürütülmesi. Dün Oda TV ve Aydınlık’ın yaptığını şimdi bazı muhafazakâr medya üstlenmiş durumda. Yöntem ise 2009 tarihli, Dursun Çiçek tarafından hazırlanan İrticayla Mücadele Eylem Planı’yla aynı. Orada da camiaya ait kurumlara silah koyup terör örgütü muamelesi yapılması; ABD, İsrail, CIA, Mossad ile irtibatlandıracak deliller üretilmesi ve böylece dindar kesimlerden dışlanması planlanmıştı. Bugün olanlar da farklı değil. PKK ile bile müzakere yapılırken, rüşvet ve yolsuzluk skandalını unutturacak şekilde, camiayı Türkiye için en büyük tehdit gibi gösterme seferberliğinde dün derin devlet ve vesayetçi medyanın aklına gelmeyecek yalanlara başvurulması ibretlik. Örnek çok ama biri diplomatik skandala da yol açtığı için önemli. Malum komplo teorisine göre son yolsuzluk operasyonu, Türkiye’nin İran’la ticaretinden rahatsız olan ABD ve İsrail’in içerideki işbirlikçileriyle iktidara karşı bir darbe girişimi. Durmadan tekrar edilen bu iddiaya toplumu inandırmak için 3-4 gazetede birden ABD Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone’nin şu sözlerinin yer almasından daha iyi belge olamazdı: 17 Aralık’ta operasyonun hemen ardından AB büyükelçileriyle bir araya geldiği söylenen Ricciardone, “Halkbank’ın İran’la ilişkilerinin kesilmesini istedik. Dinlemediler. Bir imparatorluğun çöküşünü izliyorsunuz.” demişti. Bu çapta haberi ‘istihbarat servisi’ imzasıyla

isimsiz yayımlayan gazetelerden biri, operasyonu itiraf eden ABD elçisine ‘çek git’ diyor ve Dışişleri’nin de uyaracağını yazıyordu. Haber yayımlanır yayımlanmaz Büyükelçi tarafından yalanlandı: “Böyle bir toplantı yapılmadığı gibi, haberdeki iddiaların tümü tamamen yalan ve iftiradır.” Ardından AK Parti’den Hüseyin Çelik bu beyanı doğru kabul ettiklerini açıkladı. “ABD Büyükelçisi’nin açıklamasını yeterli buluyoruz.” diyen Dışişleri ise ülkeden kovmak veya nota vermek bir yana elçinin Bakanlığa çağrılmasının bile söz konusu olmadığını duyurdu. Bunlara rağmen Başbakan Erdoğan, sanki haber gerçekmiş gibi mitinglerde ABD elçisini kastederek “Sizleri ülkemizde tutmak zorunda değiliz.” gibi mesajlar vermeyi sürdürdü. Böyle esip gürlerken, ABD Dışişleri yazılı açıklamasında şöyle diyordu: “Türk hükümeti, Amerikan yetkililerine yönelik bu tarz yanlış suçlamalara itibar etmedikleri konusunda bizi temin etti.” Anlaşılan ABD’ye ‘ciddiye almayın’ denilen ve özel oluşturulmuş operasyonel biriminin ilk işi olduğu söylenen bu haberin asıl amacı, bir yandan yolsuzluk skandalının hükümete karşı dış darbe olduğu imajı vermek, diğer yandan halkın gözünde camiayı ABD maşası gibi göstermek. Devletin ve toplumsal grupların kredisiyle bu denli oynamak gerçekten korkunç. Zira operasyonun arkasında idiyse ABD elçisi şimdiye çoktan kovulmuş ya da en azından bir nota verilmiş olurdu. Büyükelçi duruyor. Ne nota verildi, ne Dışişleri’ne çağrıldı! a.bilici@zaman.com.tr


37 DÜNYA

22 - 28 OCAK 2014 ZAMAN

Pakistan’da askerî konvoya saldırı FATIH ÇAPAR ISLAMABAD

1bağlı Bannu şehrinde askeri konvoya

Pakistan’ın Hayber Paktunya eyaletine

yönelik düzenlenen bombalı saldırıda en az 22 kişi öldü, 38 kişi de yaralandı. Pakistan Talibanı olarak bilinen Tahrik-i Taliban Pakistan’ın (TTP) üstlendiği saldırı, askeri konvoyun geçişi sırasında yola döşenen uzaktan kumandalı bombanın patlatılması ile gerçekleştirildi. 25-30 civarında askeri aracın bulunduğu konvoya düzenlenen saldırı sonucu ölenlerden 4’ünün sivil, 18’inin asker olduğu bildirildi. Birçok kanlı saldırının yaşandığı Bannu şehrinde, Nisan 2012’de şehrin merkezi hapishanesine saldırı düzenlenmiş ve 384 mahkûm kaçmıştı.

Kabil’de intihar saldırısı: 13’ü yabancı 21 ölü

Le Monde: Erdoğan, 10 yıllık başarılarını mahvediyor Ünlü Fransız gazetesi Le Monde, Türkiye ekonomisinin kötüleştiğini ve büyük müttefik ABD’nin endişeli olduğunu kaydetti.

1Recep Tayyip Erdoğan’ın son 10 yılda Fransız Le Monde gazetesi, Başbakan

elde ettiği bütün başarıları yıktığını iddia etti. Gazetenin başyazısını Türkiye’deki siyasi krize ayıran Le Monde, “Erdoğan, 10 yıllık sağlam bilançosunu mahvediyor. Türkiye 10 yılda milli gelir oranını 3 kat artırmış ve gelişen ülkeler arasındaki en parlak örneklerden birisi olmuştu. Ordunun siyasete süreklilik arz eden müdaha-

lelerine son verdi. Türk hükümeti nihayet Kürt azınlıkla çatışmaya bir çözüm arıyor. Ayrıca, AB’yle yakınlaşmayı da başardı. Bunların hepsi Erdoğan’ın hanesine yazılması gereken olumlu gelişmeler.” ifadelerini kullandı. Ancak, Erdoğan’ın uzun süre iktidarda olmanın sarhoşluğuyla bütün bu başarıları tehlikeye attığını iddia eden Le Monde, ekonominin kötüleştiğini ve büyük müttefik ABD’nin endişeli olduğunu

kaydetti. Erdoğan’ın yolsuzluk soruşturmasını örtmek için çabaladığını iddia eden Le Monde’un başyazısında, “Erdoğan en küçük zorlukta bile iç ve dış düşmanların kendisine komplo düzenlediğini söylüyor.” ifadeleri yer aldı. Başyazının sonunda, “Eski bir futbolcu olarak Erdoğan en güzel kariyerlerin sonsuza dek uzatılmayan kariyerler olduğunu bilmelidir.” ifadeleri yer aldı. CİHAN

HALIL AZERMI KABİL

1büyükelçiliğinin de bulunduğu cadde Afganistan’ın başkenti Kabil’de Türk

üzerindeki bir restorana yapılan terör saldırısında 21 kişi hayatını kaybetti. Daha çok yabancıların tercih ettiği bir Lübnan restoranını hedef alan saldırıda, ölenler arasında dört BM görevlisi ve Uluslararası Para Fonu IMF’nin ülkedeki en üst düzey temsilcisinin de bulunduğu açıklandı. Yabancı diplomatlar, gazeteciler ve işadamları için popüler bir mekân olan restoranın girişinde bir intihar bombacısının kendisini patlatmasının ardından silahlı kişiler, içeriye girerek akşam yemeği yiyenlere ateş açtı. Afgan polisi, ölenlerden 13’ünün yabancı olduğunu ve bunların ABD, İngiltere, Kanada, Rusya, Danimarka, Lübnan ve Pakistan vatandaşları olduklarını bildirdi. Saldırıyı üstlenen Taliban, hafta başında ABD’nin insansız hava araçlarıyla gerçekleştirdiği bir operasyonda sekiz sivilin ölmesine misillemede bulunduğunu duyurdu.


38 KÜLTÜR Haşhaşiliğin örtülü tarihi

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

MUSTAFA ARMAĞAN

1bir suikastçılığa indirgemek onu fazla

Hasan Sabbah’ın eylemlerini kiralık

küçümsemek olur. Zira Şiî âlimiydi, öğretisi vardı ve koskoca İmam Gazali’nin bu öğretiyi çürütmek için ciddiyetle bir risale kaleme aldığını bilmezsek daha çok havanda su döveriz.

Haşhaşiler kimlerdi ve gerçekte ne yapmak istemişlerdi? Bu sırlı örgüt ve kanlı suikastları hakkında o kadar çok efsane imal edilmiştir ki, tarihin dokusuna kadar sızmış bulunan masalları hakikatinden ayırt etmek kolay değildir. Hele ki ülkemiz gibi tarihin temel bilgilerine aç bırakılmış bir ülkede hiç kolay değildir. Yok Hasan Sabbah haşhaş (esrar) içirdiği fedailere ‘kartal yuvası’ Alamut Kalesi içinde cins cins meyveler ve güzel bakirelerin bulunduğu yalancı bir cennet kurmuş da, yok bu gençlerin beyinleri yıkandıktan sonra birilerini öldürmeye gönderilip efendileri uğruna öldürülürlerse yine ona döneceklermiş de, işleri güçleri muzırlıkmış da… Bunlar Haşhaşiliği kötülemek üzere çıkarılmış ama epeyce yaygın efsaneler. Bunların bir de bilimsel kılıklıları var. Silvestre de Sacy ve Hammer gibi allâmeler kitaplarında öyle hayalî bir Haşhaşilik resmi çizmişlerdir ki, insan şaşırmaktadır. Peki bu muteber tarihçiler neden böyle bir yola başvurmuşlar? En verimli çağında kaybettiğimiz İslâm tarihçisi Marshall Hodgson’a göre 1818 yılındaki yayınlarında Hammer olsun, de Sacy olsun o günlerde Avrupa’yı çalkalamakta olan Fransız Devrimi’ne karşı polemik yapan ve Haşhaşi liderlerini kötü gösteren suçlamalara ‘kasten’ inanıyorlardı. Düzenden yana olan muhafazakâr tarihçiler, toplumdan yükselen tepkiler ve halk hareketlerini Haşhaşilikle özdeşleştirip, onu, mevcut ‘devrimci’lere karşı silah olarak kullanıyorlardı. Araştırmaları bu güncel yorumun etkisindeydi. (İslam’ın Serüveni, İz: 1993, s. 60-63) Bernard Lewis’e göre bu yaklaşım hiç de yeni değildir Avrupa’da. Daha 1332 yılında, Fransa Kralı VI. Philip’in Kutsal Beldeleri geri almaya karar verdiği bir sırada Brocardus isimli bir Alman papaz, Kral’a rehber olsun diye bir risale kaleme almış, tehlikelere dikkat çekmişti. Şöyle yazıyordu: “Haşhaşiler diye bir grup var ki, bilhassa lanetlenmeli ve kendisinden sakınılmalıdır. Kendilerini satarlar, gözlerini kan bürümüştür ve karşılığı ödendiğinde masum bir insanı dahi gözleri kapalı öldürürler. Şeytan misali (…) kendilerini melek gibi gösterirler…” Böylece Batı’da masalları aratmayacak bir Haşhaşiler efsanesi doğmuş, işin ilginç tarafı, Çin’e gidip gitmediği bile tartışma konusu olan Marco Polo’nun hayalinden uydurdukları, hakikatin birebir kopyası olarak kabul edilmiştir. Üstelik İslâm âleminde ve üstelik günümüzde bile. Efsane bir kere yapıştı mı tarihin yakasına, kene yanında halt etmiştir.

Marco Polo’dan masallar Bakın Marco Polo neler söylemiş Hasan Sabbah’ın fedaileri hakkında (B. Lewis’ten kısaltarak): “Vadinin içini envai türlü meyvelerin yetiştiği, eşi benzeri görülmemiş güzellikte bir bahçeye çevirmiştir. İçerisine görkemli saraylar ve köşkler inşa ettirmiştir. Kanallardan şarap, süt ve bal akmaktadır. Dünya güzeli kadınların ve genç kızların ellerindeki çalgılardan en hoş tınılar, dudaklarından en hoş şarkılar dökülür, dans figürleri, izleyeni büyüler. Şeyhin gayesi, tebaasını öbür dünyada bir cennetin olmadığına inandırmaktır. Şeyh bir hükümdarın katlini isteyeceği vakit gence şöyle diyordu: ‘Git ve şunu öldür. Ölürsen seni cennete almaları için melekle-

rimi göndereceğim...” Tabii ki böyle bir şey yoktu. Nitekim Alamut Kalesi’nde yapılan arkeolojik araştırmalar, görkemli denilebilecek bir tek saray kalıntısı olduğunu göstermekte. Lakin bir kere masallarla döllenen efsane bulutu sağanağa devam ediyor, günümüze dahi… O zaman gerçek ne? Öncelikle şunu söyleyelim: Haşhaşiler veya Hasan Sabbah’ın fedaileri diye bilinen topluluk, tarihte görülmüş ilk “terörist” örgüttür (Lewis). Bu, şu anlama gelir: Bir inançları ve ideolojileri vardı ve bu uğurda önce ikna, sonra baskı, bunlar da kâr etmeyince engel olan emir, vezir, hükümdar kimse onu ortadan kaldırmayı hedefliyorlardı. Öyle zannedildiği gibi sırf muzırlık olsun diye canlı bomba gibi suikast timleri yetiştirip görevlendirmiyorlardı.

Selçukluların yaymaya kararlı oldukları Sünniliğin, Şiîliğin bir kolu olan kendi Nizari İsmailî akidelerine yaşayacak ve hatta nefes alacak yer bırakmayacağına inanıyor ve bu dalgayı engellemek için inançlarını yaymaya, yeni elemanlar ve emirler, hatta vezirler ve sultanlar bulmaya ve buna engel olacak Sünni alim ve yöneticilere güçlerini kabul ettirmek için var güçleriyle çalışıyorlardı. Haşhaşiler gerçek İsmailî imameti ihya etmeyi hedefliyorlardı ve bu maksatla Alamut Kalesi’ni karargâh tutmuş, bilinçli olarak yetiştirdikleri dâîleri engel olarak gördükleri liderlerin üzerine salmışlardı. Hatta Sünni İslâm nizamını çökertme uğruna kimliklerini gizleyerek harekete geçen bu katiller, önemli kurbanların adlarının kaydedildiği bir “şeref defteri” bile tutarlarmış. Sünni İslâm dünyasının medar-ı iftiharı olan Nizamülmülk gibi bilge bir yöneticiyi bile gözlerini kırpmadan öldürmüşlerdi ki o, medrese sistemini biraz da halkın Haşhaşiler gibi rafızî (sapık) inançlara kapılmalarına mani olması ve Sünni inanç ve fıkhın sistemleştirilebilmesi maksadıyla kurmuştu.

Neden suikast? Hasan Sabbah’ın eylemlerini kiralık bir suikastçiliğe indirgemek onu fazla küçümsemek olur. Zira bir Şiî âlimiydi, bir öğretisi vardı ve koskoca İmam Gazali’nin bu öğretiyi çürütmek için ciddiyetle bir risale kaleme aldığını bilmezsek daha çok havanda su döveriz. (İlim adamı olma yolundayken Haşhaşî olmasını sağlayan mürşidin adı Emire Zerrab’dır.)

Hodgson’ın dediği gibi tarihte suikastları ilk icad eden Hasan Sabbah değildi. Suikast zaten geçerli bir silahtı o devirde ama Haşhaşiler bu silahı, bürokrasinin kurumsallaşmadığı, henüz şahsî inisiyatiflerle yürütüldüğü bir dünyada kendilerine özel bir zarar veren veya davadan dönen alim veya yöneticilere yönelik planlı olarak kullandıkları için farklıydılar. İlginçtir, sıradan insanların kanını dökmekten kaçınıyorlardı. Ve suikastlar güçlerini göstermek maksadıyla halk içinde ve çarpıcı bir biçimde gerçekleştiriliyordu. Ne ki, suikastların sayısı arttıkça korkup kendilerine yaklaşacağını ümit ettikleri halk, tam tersine onlardan uzaklaştı. Böylece toplumsal desteği kaybettiler. Belli kalelerde mahsur kaldılar. Nihayet Alamut Kalesi dahil İran’daki yapılanmalarının belini kırmak Moğol hükümdarı Hülagü’ye, Suriye’deki melanetlerine son vermek ise Memluk Sultanı Baybars’a nasip olacaktır. Son sözü bu konuda müstakil bir kitap yazmış bulunan (Kapı: 2007) Bernard Lewis’e bırakalım: “Haşişilerin tarihte bir eşi bulunmamaktadır. Nihai hedefleri Sünni İslâm’ın önünü kesip yok etmekti. Ancak mevcut düzeni yıkamamışlar, en ufak bir şehri dahi ellerinde tutamamışlardır.” Hodgson’ın dediği gibi Haşhaşilik Sünni İslâm’ı gözden düşürmeye çalışırken tam tersine Şiî muhalefetini gözden düşürmek ve ılımlı insanların Sünni topluma sadakatlerini garanti etmiş oldular. Meydan okumalarıyla Gazalî’nin fikir sentezinin oluşmasına katkıları ise “el-Munkız”dan okunabilir. Tabii tersinden…


39YORUM

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Joost Lagendijk

Mümtaz'er Türköne

İslâmcıların koyduğu son nokta

Brüksel’de restleşme

Son noktayı zaten İslâmcılar koydu. Politikacısı devlet rantı üzerinden bir soygun düzeni kurdu. Bu yolla sağladığı ekonomik güçle âleme nizam verdi. Müteşebbisi servetine servetler kattı. Devletle birlikte dönüp duran paranın bir kısmı hayır işlerine ayrıldığı için Parti’nin Fetva Emini şer’î cevazı yetiştirdi. Eli kalem tutan entelektüelleri de bugün ortaya dökülüp-saçılan yolsuzlukların üstünü örtmek için hayalî canavarlar icat edip onlara saldırırken, zor edindikleri itibarlarını tüketiyorlar. İslâmcılık, -Mısır’da olduğu gibi- zalim-laik zorbaların baskıları altında değil, yolsuzluk çarkları arasında eğilip-bükülüyor. Her şeye rağmen İslâmcılığın çileli, meşakkatli geçmişi bu şaşaalı ama hazin sonu hak etmemişti. Dindarlık, sadece iktidar rekabetinin ve bu rekabetin sakladığı-gizlediği insanlık tarihi kadar eski basit çıkar hesaplarının kılıfı olarak kullanılmış. Devlet eliyle “dindar nesiller yetiştirmek”, devlet rantını dindarane şekilde dağıtmadan olmazdı. Servete servet katmak için alın size bahane. Din eğitimini devlet tekelinde tutmaktaki ısrar, devlet rantını kontrol etmek içinmiş. Tarihî misyonunu tamamlamış imam-hatip modelini, genel eğitim modeli olarak yeniden inşa etmek, devletin ekonomik iktidarını sınırsızca ve keyfince kullanmanın gerekçesi olmuş. Başbakan mevcut dinî cemaatlerin din eğitimi modeline, ekonomik araçlarına hükmettiği devletin tekelinde bir model ile alternatif oluşturdu. Hayır-hasenat fonlarının sadece bu devlet tekelindeki din eğitimine hasredilmesi bu yüzden şaşırtıcı değil. Başbakan devletin hem parasını hem de eğitimdeki tekelini kullanarak “kendi cemaati”ni oluşturmaya girişmiş. Gülen Cemaati ile son olaylara kadar üstü örtülü şekilde süren bir çatışmaya girmesinin sebebi, işte bu tekel oluşturma niyeti imiş. Hükümet-Cemaat çatışması, aslında AK Parti’ye özgü, kaynağı Millî Görüş’ün şer’î referanslarına uzanan bir din anlayışını ve örgütlenme modelini hakim kılma teşebbüsünden çıktı. Ama bu çatışma özgün

bir dindarlık biçimine veya din anlayışına dayanmıyor. Devletin rant dağıtma ağının etrafında kümelenen iktidar seçkinleri bu dindarlığı kendi siyasî ve ekonomik çıkarlarının bir ideolojik kılıfı olarak kullandılar. Bu dindarlık türü, devlet katında iktidara yakın sermayedarların tekelleşme eğilimine uygun düştü. Devlet rantı ile edinilen zenginlik hem siyaseti hem de hayır-hasenat işlerini besliyor ve oligarşim çekirdek bu işi çevirebildiği ölçüde birkaç kişi elinde deveran eden bir nimete dönüşüyordu. Devlet rantı üzerinden imam-hatip odaklı hayır hasenat işleri resmî İslâm’a, savaş açtığı Cemaat ise sivil İslâm’a tekabül ederken, her iki kesimin sermayedarlarının da aynı eksende ayrışması normal addedilmeli. Devlet rantı, devlet tekelinde din eğitimi, maslahata şer’î kılıf bulan rüsûm uleması veya parti fetva eminleri, bu fiili destek ve meşruiyetle denetimsiz ve rakipsiz hale gelen iktidar ile oluşan çekim gücü, durumu özetliyor. Bu olağanüstü çekim gücü evrende her şeyi içine alıp yok eden kara deliklere benziyor. Gün geliyor, içindekileri kusar gibi ortalığa saçıyor. Bugün yolsuzluk soruşturmaları, dar bir siyaset ve sermaye eliti ile hayır-hasenat işleri üzerinden geniş kitlelerle bağ kuran saadet düzenini, kara deliğin patlaması gibi ortalığa döktü saçtı. Üstü örtülemez durumda olması bu yüzden. Dün “Dar’ül Harp” fetvaları ile oturduğu evin elektriğini kaçak kullanan, vergiye haram gözüyle bakan İslamcılar, bugün devlet rantının küçük bir kısmıyla cami veya mektep yaptırarak edindikleri büyük servetlerin helal olduğuna fetva alıyorlar. Bireysel çıkara şer’î kılıf uyduran görgüsüzlük, bugün devlet rantı ile finanse edilen, fetvalarla beslenen ihtişamlı medya organlarınca bile örtülemiyor. İhtişam, servet, güç ve bunlara kaçınılmaz biçimde eşlik eden yolsuzluk; gariban ve muhterem İslamcıların bugün dünyaya savaş açtıkları ve içinde debelendikleri umutsuz çukuru tasvir etmek için yeterli olmalı. Son noktayı koyanlar İslâmcılar, başkaları değil. m.turkone@zaman.com.tr

Başbakan Erdoğan, bu hafta Brüksel’de bitenleri eleştirel bakışla gözlemlemek onlaAvrupa’nın üç ana kurumunun başkanlarıyla rın hakkı, hatta yükümlülüğü. Üstüne üstlük, bir araya geldiğinde neler olacak? hükümetin, HSYK’yı, yolsuzluk soruşturmaZiyaret, bir süre önce, müzakerelerde larını başlattığı için haşlamasının hemen aryeni başlık açılması ve vize anlaşması dından boyunduruğuna alması, Brüksel’deki imzalanmasıyla Türkiye-AB ilişkilerinde muhataplarını, Erdoğan’ın postu kurtarmak yeniden kazanılan ivmeyi taçlandırmak üzere için yargıyı manipüle etmeye çalıştığına iyice planlanmıştı. O sırada Türk hükümeti, AB’ye ikna edecek. Nihai sonuç: Erdoğan’ın kişisel karşı ara sıra öfke patlamalarına rağmen, itibarı ölümcül darbe yer ve Türkiye’nin AB 2014’ü, üyelik sürecine yeniden siyasi yatırım üyeliği sürecini hızlandırmaya yönelik her yapma yılına dönüştürme kararı vermiş görü- türlü plan rafa kalkar. Eve döndüğünde, AKP lideri, yaklaşan seçimlerde elini nüyordu. Sonra 17 Aralık geldi. güçlendireceğini bilerek, Türkiye’yi, Yolsuzluk skandalı ve dahası, AB’nin küstahlığının ve husumetinin hükümetin buna haşin ve tarAB liderleri, kurbanı olarak resmeder. tışmalı tepkisi, ziyareti tümüyle bugünlerde İkinci senaryoya gelirsek, Erdofarklı bir karaktere büründürdü. Ankara’da pek Bence iki ayrı senaryoya hazırlıklı ğan, derdini anlatır, ama yabancı popüler olan olmalıyız, her ne kadar ikisi de yatırımlarla lira tepetaklakken ve komplo teorilerinin komşularında kargaşa hakimken, aynı kesin sonucu verecek olsa da. İlkinde, kavgacı bir Erdoğan, tek kelimesine bile Türkiye’nin tecrite değil ortağa inanmıyor. Avrupalı muhataplarına nutuk ihtiyacı olduğu, dolayısıyla AB ile atıp, onları hükümete karşı darbe kavgaya tutuşmanın şu an ihtiyaç planlarının ciddiyetine ve polis duyduğu son şey olduğu çıkarımını ile yargıda acilen ve gözünün yaşına bakma- daha önceden yapmıştır. Erdoğan, Avrupa dan temizliğe gitme ihtiyacına ikna etmeye Komisyonu ile Avrupa Parlamentosu’nun çalışır. Gidişat bu yönde olursa, AKP lideri, ne diyeceğini bilir: Yargı sistemindeki eleştirileri kaale almaya yanaşmayacaktır değişiklikler güçlerin ayrılığı ilkesini ihlal ve AB temsilcilerine, temelde, çenelerini etmemeli ve yolsuzluk suçlamalarına şeffaf kapayıp Türkiye’nin iç düşmanlarıyla başa ve tarafsız biçimde karşılık verilmeli. İlk talep çıkma hakkına saygı göstermeleri mesajını için çıkar yol, halihazırdaki tasarının Meclis’te verecektir. Mütemadiyen eleştirel görüş bil- oylanmasını erteleyip muhalefetle tekrar madirilmesine gerçekten kızarsa, muhtemelen, saya oturmayı ve Venedik Komisyonu’nun geçen hafta hükümetin Hâkimler ve Savcılar önerdiği üzere uluslararası standartlar ile Yüksek Kurulu’nu (HSYK) yeniden yapı- anayasaya uygunluğu tümüyle incelenip landırma planına yönelik saldırılara verdiği tasdik edilmeden yasanın kabul edilmemekarşılığı tekrarlayacaktır: AB üyesi ülkelerde sini, hele hele uygulanmamasını vaat etmek de benzer oluşumlar var. Dolayısıyla Türkiye olabilir. Ancak asıl önemlisi, Başbakan’ın her şeye kusur bulan bazı profesörlerin çifte yolsuzluk soruşturmalarının ilerletilmesi standart dayatmasını kabul etmiyor. Bu kadar gereğine vereceği tepki olacaktır. Buradaki pervasız ve zıtlaşmacı bir yaklaşımın hoş sorun, Erdoğan ne Avrupa’nın baskısı altında karşılanmaması ve nahoş sonuçlar vermesi U dönüşü yapacak biri ne de Brüksel’deki elbette sürpriz olmaz. tenkitçilerinin en azından bazısını tatmin AB liderleri, bugünlerde Ankara’da pek edebilecek muğlak vaatlerde bulunmak tarzı. popüler olan komplo teorilerinin tek kelimeDürüst olmak gerekirse, bu noktada sine bile inanmıyor. Başbakan açısından daha bir kaçış yolu düşünemiyorum ve bu bizi da kötüsü, Türkiye’nin egemenliği ve diğer kaçınılmaz olarak ilk senaryonun sonucuna Avrupa ülkelerinin yargı sistemlerine yaptığı götürüyor. göndermeler hiçbirinde iz bırakmıyor. Zira çok iyi biliyorlar ki, aday ülke Türkiye’de olan j.lagendijk@zaman.com.tr

gelmeyeceğim. Zahid Kotku Hazretleri’ni ziyaret etme şansım oldu, Esad Hoca’nın vaazlarını dinledim, hizmetlerine dua ettim. Allah gani gani rahmet eylesin. İsmailağa cemaatinin mübarek lideri Mahmut Hocaefendi’nin sağlığı, afiyeti için dua ediyorum. Erbakan Hoca çok sevdiğim bir liderdi, yiğit adamdı. Din ve ümmet idealine hayatı boyunca en ufak bir halel getirmedi. Bu davaya hizmeti asla unutulamaz. Fethullah Hocaefendi de bu kutlu yolculuğa kervanı ile katılmış muhterem bir zat. Bugünlerde gözlerini husumet bürümemiş insanlar hariç, her vicdan sahibi Türkiye’de ve dünyada öncülük ettiği hizmetleri görür. Muhammed Raşid Erol Efendi, Sami Efendi, Muzaffer Ozak Efendi, daha eskilerden Gönenli Mehmet Efendi, Süleyman Tunahan Hazretleri, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve burada isimlerini sayamayacağım nice zat. Herkesi kendi içtihadında, meşreb ve mesleğinde tabii karşılayalım. Hepsi birer ırmak gibidirler, büyük bir nehre dökülürler. Bu, İslam’ın kutlu nehridir. Bu nehir kıyamete kadar ümmetin denizine ab-ı hayat taşıyacaktır. Tabii ki, bu zatlar masum değildir. Her biri kendi semasında bir yıldız gibidir, hep-

sinin yol göstericisi “bütün âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah’ın elçisi”dir. Masum olmamaları hata ve yanlışlık yapabilecekleri anlamına gelir. Hata ve yanlışlıkları da “zelle” değildir. Efendimiz (sas), “hata ve unutkanlık sonucu amelleri” tolere etmiştir. Mesele o ki, hatanın farkına varılması durumunda hemen terk etmektir. Türkiye, İslam âleminin en önemli sac ayaklarından biridir. Bu ayak kırılırsa İslam âlemi büyük zarar görür. AK Parti-cemaat geriliminde gönüller kırıldı, dil ve üslup sertleşti, hak ve hukuk çiğnendi, kardeşlik zedelendi. Birbirimizi “şeytan”, mutlak kötülük, nefret objesi görmeye başladık. Birtakım adamlarımız devşirildi. Entelektüellerimiz, akademisyenlerimiz orman vasfını kaybetmiş arazi gibi çölleşti. Bu gidiş herkese büyük zararlar verecek. Elinde savaş baltası olanların attığı naralar ortalığı kapladı, makul sesler giderek kısılıyor. Pratikler değil inançlar, akideler saldırıya maruz kalıyor. Bölge ateş çemberinde, biz de mahallemizi ateşe veriyoruz. Bu kavga asla “Nurcu-Milli Görüşçü”, “radikal-ılımlı” kavgası değil. Bugün iktidar tarafında yer almış gibi görünenler, dün Süleymancılara, Nurculara, Milli

SULH VE SALAH ALİ BULAÇ Vazomuz kırıldı. Yüz senelik emeğin ürünüydü. Hammaddesinde göz nurumuz, acılarımız, yenilgilerimiz, kaybettiğimiz toprakların hasreti, düş kırıklıklarımız ve elbette umutlarımız vardı. İslam ahlakıyla terbiye edemediğimiz iktidar hırsıyla vazoyu yere fırlattık, kırıldı. Şimdi dağılan her bir parçası keskin bir bıçak gibi bir yanımıza batıyor. El bacak, kol kafa yara bere içinde. En keskin parça, ümmetin kalbine batıyor. İktidar ateştir, ona destursuz yaklaşanı yakar. Destur değişmez İlahi hükümleridir. Onları bir kenara ittiğiniz zaman iktidar ateşi yüreğinizi yangına çevirir. Bugünlere çok zor geldik. Bir Müslüman ve bir miktar sosyolojiyle meşgul olmuş insan olarak kendime ahdim var: Türkiye’de cemaat ve tarikatların liderlerine azami saygı göstereceğim, cemaatlerinin başında görevlerini ifa etmeleri için dua edeceğim, fakat hata ve yanlışlıklarını da görmezlikten

Görüşçülere de karşıydı. Osmanlı-modern karışım olan devletin, devlet içindeki sert çekirdeğin bir kere daha kendini restore ettiğini düşünüyorum. Olan 1960, 1972, 1980, 1997’nin devamı ve tekrarıdır. Yukarıda işaret ettiğim yüzyıllık mücadeleye ve bu mücadelede yer alanlara “kumpas” kuruluyor. Toplumsal piramidin orta tabakasında yer alan “hacıyatmazlar, hortumcular” ve en tepe noktada konuşlanmış bulunan “şeytanlar” alt tabakadaki “masum kitleleri” manipüle ediyorlar, çatıştırarak iktidarlarını restore ediyorlar. Bu, sıra ile sarı inek, beyaz inek ve siyah inek hikâyesidir. Gelin sıra siyah ineğe gelmeden aklımızı başımıza alalım. Herkes, Anadolu’nun en ücra köşesinde yaşayan her sorumlu mü’min, ateşin üzerine bir bardak su dökmeye çalışsın; sabrı, kardeşliği öne çıkarsın; diyalog, sulh ve salahı seslendirsin. a.bulac@ zaman.com.tr ÖNEMLİ NOT: Benim ne Facebook ne Twitter hesabım var. Benim adıma Twitter’da yazılıp çizilenlerle hiçbir alakam yoktur.


40YORUM

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Allah’a saygı imtihanından geçiyoruz Yüce kâmetlerin imtihanı hiç bitmedi

SÜLEYMAN SARGIN İnanan için imtihan mukadder. İmtihanın şiddeti ve sarsıcılığı da ona maruz kalanın imanı ve Allah'la irtibatıyla doğru orantılı. Ne kadar derinse münasebet, imtihan o derece ağır oluyor. Bundandır ki, “Belanın en şiddetlisi Enbiya'ya gelir, sonra derecelerine göre diğer inananlara…” buyuruyor Nebiler Sultanı! “Arifin gönlün Hüdâ gamgîn eder şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâ, azâd eylemez” demiş bir gönül insanı. Gönüldeki gamı makbul bende olmanın alameti saymış. İmtihan olunmamayı azap kabul etmiş. Ve tarih boyunca insanlığa yol gösterenler hep imtihan potalarında çelikleşen iradeler olmuş. Hem insanlığın hem de Peygamberliğin babası Hz. Âdem cenneti yitirme imtihanına maruz kaldı. Kaybettiği visalin ve maruz kaldığı firakın imtihanı yüreğini yakarken O, kaderi hiç sorgulamadan derin bir muhasebe ve kalbden bir teveccühle “Rabb'imiz, biz nefsimize zulmettik. Eğer Sen bizi yarlığayıp merhamet buyurmazsan bütün bütün kaybedenlerden oluruz!” diye inlemişti. İmtihan, kaderi sorgulayan bir unsur olmaktan çıkmış, teveccühün, duanın, kalbden yakarışın vesilesi olmuştu. Dokuz yüz elli senelik ömründe evladı ve karısı tarafından bile anlaşılmayan Nuh Peygamber'in (as) imtihanı bir tufan gibi hayatının her anını sarmıştı. Davetine icabet etmeyen kavminin aşağılama, tahkir ve tezyiflerine evladının kabaran sularda kaybolup gitmesi imtihanı da eklenince o da hiçbir sorgulamaya girmeden Rabbisine kalbi bir teveccühle, “Eğer beni affetmez, bana merhamet etmezsen her şeyi kaybedenlerden olurum…” demiş, içini dökmüştü. Peygamberlerin en büyüklerinden Hz. İbrahim (as), imtihana programlı bir hayat yaşadı. O'nun hayatı her ilmiğinde ayrı bir ızdırabın dokunduğu çileden bir örgü gibiydi. Nemrutlarla yaka-paça olmak, onların zulümlerine, iftiralarına, işkencelerine, yalanlarına, komplolarına maruz kalmak tahammülü zor bir imtihandı. Ateş koridorlarında dolaşmak, o ateşe canhıraş bir şekilde odun taşıyanları görmekse ayrı bir imtihandı. İmtihanlar hiç peşini bırakmadı o büyük peygamberin. Eşini ve henüz bebek olan evladını neresi olduğunu bilmediği, kuş uçmaz kervan geçmez, içinde ot bitmez bir araziye terk edip arkasına bakmadan dönmek… Yıllar sonra kavuştuğu evladını koklayıp bağrına basarken, “Hadi onu kurban et!” emrine muhatap olmak… Ve zahiren akılla çatışmalı, izahı kabil olmayan bu imtihanların hiçbirine itiraz etmeden tam bir teslimiyet ve Allah'a saygıyla katlanmak… Neticesinde ise evladıyla birlikte Allah evinin yeniden

DAĞISTAN ÇETİNKAYA

inşasına mazhar olmak… Yeryüzünün bu ilk evini kaidelerine oturtunca da evladıyla birlikte el açıp, “Ey bizim Kerîm Rabb'imiz! Yaptığımız bu işi kabul buyur! Bizi yalnız Sana teslim olan Müslüman kıl; soyumuzdan da yalnız Sana teslimiyet gösteren Müslüman bir ümmet yetiştir. Bize ibadet etme yollarını göster ve tevbelerimizi kabul buyur!” diyerek bir beyaz dilekçe arz etmek… Sıkıntı ve imtihanlarla örülü bu hayatı baştan aşağıya dualarla gergef gergef işlenmiş emsalsiz bir dantelâ haline getirmek…

Sana tam bir kul olarak canımı al Hz. Yakub (as) evlatlarıyla imtihan oldu. Yusuf'una duyduğu hasretten gözlerine ak düştü. Bir ömür boyu ah u enîn edip ağladı. “Tasamı ve üzüntümü sadece Allah'a arz ediyorum” dedi, inledi durdu. Hz. Yusuf daha çocukken kardeşlerinin kıskançlığına ve ihanetine maruz kaldı. Kendini hasetten ve düşmanlıktan kararmış bir kuyunun dibinde buldu. İmtihan bununla sınırlı değildi; iffetin insanlık tarihindeki mümessili, iffetsizlik iftirasına uğradı. Peşi sıra önüne çıkan zindan, O'nu sultanlığa taşıyan bir mektep oldu. Çocukken gördüğü o tatlı rüyanın ikliminde kardeşleri ve anne-babasıyla buluşurken O yine Rabbisine teveccühte ve sadece iyi bir kul olmanın derdindeydi: “Ey Rabb'im, Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve

beni hayırlı ve dürüst (salih) insanlar arasına dâhil eyle!” Ve Efendimiz… Müstakilen bir başka yazıda ele almak niyetindeyiz ama altmış üç senenin hemen her gününün imtihanla dolu olduğu o hayattan sadece bir örnek vermek, O'na olan vefanın gereği… Yaklaşık üç sene süren açlık, hastalık ve çile dolu bir boykotun ardından ruhunun ufkuna yürüyen hayat arkadaşı Hz. Hatice ve sebepler planında yitirilen büyük destek Ebû Talip… Hüzün senesi denmişti o seneye… Allah Resûlü (aleyhi ekmelü't-tehâya) belki dinlerler ümidiyle Taif'e gitti. Tanıdığı, bildiği insanlar vardı orada. Hüznünü, yalnızlığını dağıtmaktı maksadı. Ama bütün kapılar yüzüne kapandı. Kapanmakla kalmadı, Taif sokaklarında ne kadar serseri, çapulcu yeniyetme varsa saldırdılar Rahmet Peygamberi'nin üstüne. Taşlar yağmur gibi yağarken, mübarek vücudundan akan kanlar ayaklarına kadar inmişti. Bir ağacın gölgesinde ellerini açtı. Şikâyet değildi maksadı. Bunca yaşadığı imtihanın arkasındaki hikmeti öğrenmek istiyordu. Allah'a saygının, takdire rızanın, tevekkülün, teslimin, tefvizin ve sika'nın ifadesi bir dua döküldü mübarek dudaklarından: “… Eğer Senin gazabın bana değilse, bu çektiklerimi hiç umursamam. Yeter ki Sen bana darılma ve beni terk etme!”

Ve o gün bugündür yüce kâmetlerin imtihanı hiç bitmedi. Ama mademki tek bir yaprak bile O'nun (cc) izni ve iradesi olmadan kımıldamaz; mademki savaşta ok atan Nebiler Sultanı'na “O oku atan Sen değildin; onu Allah attı” denilerek her şeyin O'nun kudreti ve meşieti dairesinde cereyan ettiği hatırlatılıyor, öyleyse ne gam! O (cc) her şeyi görüyor, her şeyi biliyor ve her şeye nigehbân… İmtihan şiddetli olunca, sarsıntı da şiddetli oluyor. Ahzab Sûresi'nde Hendek fırtınasını yaşayan müminlerin bazılarının -belki de münafıklardı- korkudan Allah hakkında türlü zanlara girdiklerinden bahsedilir. Nefsin, insi ve cinnî şeytanların, münafıkların, korkakların hiç durmadan vesvese fısıldadıkları, fitne yaydıkları zamanlardır imtihan zamanları. Onlara pabuç bırakmamak, Allah'a dayanıp sa'ye sarılmak ve neticede hikmete râm olmaktır mü'minliğin şiarı. “Böyle zamanlarda kendi takdirlerimiz ölçü olamaz.” diyor Muhterem Hocaefendi ve devam ediyor: “Kendi takdirlerimizi O'nun takdirlerinin önüne geçirmek haddimiz değildir.” Allah'ın “imhâlini” sorgulamak manasına gelebilecek iç itirazlarda bulunmak, kaderi tenkid olarak anlaşılabilecek zanlara girmek de mü'mine yakışmaz. Zira mü'min bilir ki, imtihan olmadan ubûdiyet köprüsünden geçilmez. “İnsanlığa hizmet düşüncesini taşıyan herkes, vazifesinin kudsî, seferin uzun, yolların da yokuş olduğunu hiç hatırdan çıkarmamalıdır. Bu yolda, çeşitli şirretliklerle karşılaşacağını; her köşe başında ölümle burun buruna geleceğini, bir canî, bir serseri gibi hakarete uğratılacağını, hatta çok defa insanca yaşama haklarından mahrum bırakılacağını bilip bu kudsîler yoluna öyle baş koymalıdır.” ifadeleri tam otuz sene önce kaleme alınmış bir başyazıdan… “Her işte hikmeti vardır ve abes fiil işlemez Allah” diyorsak eğer, bize düşen cereyan eden hadiselerin hikmetini kavramaya çalışmak ve her durumda, şair Nesîmî gibi: “Bir cefâkeş âşıkem ey yâr Senden dönmezem / Hançer ile yüreğimi yar, Senden dönmezem…” ifadeleriyle O'na (cc) saygımızı seslendirmektir. Bu elbette bir şey yapmamak manasına gelmez. Kur'an'ın irşadıyla aktif sabrı, namazı ve duayı İlahi inayete bir dilekçe gibi sunmak, yirmi dört saate kırk sekiz saatlik bir gayreti sığdırmak gerekiyor. Sonrasında ise hiçbir sorgulamaya girmeden, vazifenin sadece gayret olduğunu, neticenin de O'nun meşietine ait olduğunu bir an bile hatırdan çıkarmamak… Evet, hepimiz Allah'a saygı imtihanından geçiyoruz…

KRAL VE SOYTARI


41 YORUM

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Ekrem Dumanlı

O KADAR DA DEĞİL ARTIK Hiç bu kadar karmakarışık bir zaman diliminden geçmedik. Yalan, iftira, tezvirat kol geziyor. Gıybeti meslek edindi birileri. Yalandan medet umanlar günü kurtarıyor belki; ancak, ya geride bırakılan izler? Toplumun her kesiminde açılan derin yaralar? Husumetin bile bir ölçüsü vardır; olmalıdır. Heyhat! Değer yargıları zedelendi, kıymet hükümleri örselendi. Bir insan (ya da bir kitle), bir anda alkış tufanına tutulurken, bir saniye gibi kısa bir süre içinde yerin dibine batırılabiliyor. Dolayısıyla ne insaf kalıyor ortada ne iz’an. Dengeler altüst olup tartılar bozulunca, insanlar hakkında kesilip biçilen hükümler “kahraman” ile “hain” yakıştırmaları arasında gidip geliyor. Topluca yapılan ve ilkel törenleri andıran kutsama ya da aforoz etmek ameliyesi, hem büyük haksızlıklara neden oluyor; hem de toplumsal barışı tehdit ediyor. “Halkı kin ve düşmanlığa sevk etme” diye bir suçun varlığı, hukukun sosyal barışı temin etme gayretidir. Nefret suçunun evrensel hukuktaki yeri ayrımcılığı, ötekileştirmeyi, şeytanlaştırmayı önlemek içindir ve acı tecrübelere dayanır... Bu yazı, meselenin sosyolojik ve ahlakî yanı üzerine. Görünen o ki sağlam bir kriter olmayınca insanları karalamak, aşağılamak, ötekileştirmek çok daha kolay yapılabilmekte. Ben merkezli ölçülerin insanları ve kitleleri bir o yana bir bu yana nasıl savurduğunu anlamak için birkaç örneğe bakmak kafi. AK Parti hükümetinde yaklaşık 6 sene Kültür Bakanlığı yapmış Ertuğrul Günay daha düne kadar el üstünde tutulan bir insandı. Hükümetin bazı icraatlerını içi yanarak eleştirince istifa etmek zorunda kaldı. Ve o saatten sonra kendisine söylenmedik ağır söz bırakılmadı. İdris Naim Şahin Bey, Başbakan Erdoğan’ın kader ve dava arkadaşı. Yıllarca beraber emek verdi partiye. Kamuoyu Şahin’in bazı huzursuzluklarının olduğunu “yolsuzluk ve rüşvet soruşturması” sonrasında öğrendi. “Niyetlerinden emin olunmayan bürokratik ve politik dar bir oligarşik kadro”dan şikâyet ederek istifa etti. Daha düne kadar başköşede müstesna bir yere sahip olan eski İçişleri Bakanı neredeyse ihanetle suçlandı. Başbakan Erdoğan’ın kader arkadaşlarından biri olan eski TOKİ Başkanı ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, kendisine istifa metni imzalatılmak istendiğini ileri sürerek çok ağır eleştiriler yaptı ve partisinden istifa etti. Hatta bütün icraatlarını “Başbakan’ın talimatıyla yaptığını” söyleyerek hem milletvekilliğinden hem bakanlıktan ayrıldı. Arkasından söylenen söz (hele anında sosyal medyaya yansıyan haliyle) sokak kavgalarında bile söylenmeyecek kadar yerlerde sürünüyordu. Hakan Şükür de öyle. Türkiye’nin yurtdışında en bilinen markası eski gol kralı, bazı uygulamaları tenkit ederek partisinden istifa edince, ağza alınmayacak sözler, yazılmayacak yazılar ortaya çıktı. Tersi de söz konusu! AK Parti’ye ya da Başbakan Erdoğan’a karşı çok ağır sözler söylemiş insanlar, iki adım öne atılıp Başbakan ve partiye övgüler düzmeye başlayınca akan sular duruveriyor,

alkış seslerinden yer gök çınlıyor. Misali çok. Sadece kısa hatırlatmalar. “Yolsuzluğun içerisine batmış bu hükümeti ... oyun dışı bırakacağız” ve “İşleri güçleri milletin dinini istismar etmek.” (29 Mart 2009) diyen Süleyman Soylu, AK Parti’ye dehalet edince her şey birden bambaşka bir hal alıyor. Süleyman Bey “Tayyip Erdoğan Türkiye’nin ilelebet ezeli ve ebedi başkanıdır.” diyebiliyor. Gerisi alkış tufanı! Numan Kurtulmuş “AKP’liler Harun olmaya geldiler ama

şimdilerde sakil övgüler içinde kendine bir alan açmış kalemleri mi ararsınız… Sözü uzatmaya gerek yok. İnsanları överken de onlara söverken de ölçüler şaşmış durumda. Destekliyorsanız sizden iyisi yok, eleştiriyorsanız ihanet ile başlayan onlarca yafta alnınıza yapıştırılmak üzere hazır bekletiliyor. Hal böyle olunca ölçüsüz sözler sarf ediliyor, o sözler tabana doğru indikçe çatışmalar ve zulümlere zemin hazırlanıyor. İnsanlar bir partiyi destekler,

yoldan çıkıp Karun oldular.” demişti. İsyan etti bu benzetmeye AK Partililer. Ama Numan Bey daha ağır laflar söyledi. “Biz AKP gibi Firavunlaşmayacağız. Bizim hırsımız olmayacak…”, “Erdoğan gibi Amerika’nın ve İsrail’in vagonu olmayacağız...” dedi. O günkü tepkilere bakınca Sayın Kurtulmuş’un ebediyen aforoz edileceğini(!) düşünmüştüm. Ama şimdi Numan Bey, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve her gittiği yerde alkışlanıyor, takdirle karşılanıyor. Medya kısmına hiç girmek istemiyorum; çünkü oradaki örnekleri gazete sütunlarına sığdırmak imkânsız. Kürt açılımını eleştirdi diye işten atılıp sonra âkil adam olanı, yolsuzluklardan bahsettiği için dışlanıp yolsuzluk soruşturması ortaya çıktığında kendini kalkan gibi kullandıranı mı ararsınız; parti kapatma davasında kapatma tezini sonuna kadar savunan hatta kışkırtan yazarların daha sonra sıkı partici olanını mı ararsınız; vaktiyle demedik söz bırakmayan ama

sonra desteğini çekebilir; ya da karşıdır sonra yanında yer alabilir. Bazen de desteğine genel manada devam eder ama bazı konuları eleştirebilir. Bu sadece siyasetin değil, hayatın bir gerçeğidir. Asıl önemli olan, sosyal barışın kitlelere yansıtılması, çoğulcu demokrasinin genel siyaset ahlakı haline getirilmesi ve yapıcı eleştirilerden yararlanarak bu ülkeye doğru bir rota çizilebilmesidir. Fanatik ve keskin söylemler hem toplumsal bir çatırdamaya neden olur; hem de siyasetin meşruiyetine halel getirir. Ve gerçekten ülkeye yazık edilmiş olur…

Denmemiş söz bu kadar kırıcı oluyorsa, ya ağır ithamlar?.. Televizyon programlarına pek katılmıyorum. Gerdikçe geriyor beni. Yanlış bir şey söylerim de insanları üzerim diye endişe de duyuyorum. Buna rağmen arkadaşların teşviki ya da ısrarı söz konusu olunca birikmiş mevzular hakkında bir şey söylemek sorumluluğundan da ka-

çamıyorum. Yine öyle oldu. S Haber’de Metin Yıkar’a misafir oldum. Vicdanî kanaatlere tercüman olmaya gayret ettim. Son dönemde Fethullah Gülen Hocaefendi’ye karşı yapılan haksızlıkları, Camia’ya söylenen ve hiçbir vicdanın kabul edemeyeceği ithamları dile getirmeye çabaladım. Aslında burukluğu ifade etmekte aciz kaldığımı düşünüyorum. Üzüntü o kadar büyük ki! İnsanlar, her gün sarf edilen “çete”, “in”, “paralel yapı” gibi laflardan fevkalade kırgın, dargın. Bu kadar ağır sözleri hak etmiyor bu güzel insanlar. Hele son söylenen “Haşhaşiler” lafı, tıpkı diğer temelsiz iftiralar gibi, hem tarihî gerçeklere uymuyor, hem de bahse konu edilen o güzide topluluğa atılmış bir çamur gibi duruyor. O çamur bu topluluğu kirletemez; bundan emin olun. Zira bu “camia”nın illegal hiçbir işe bulaşmadığı, bulaşmayacağı yüzlerce, binlerce testten geçerek perçinlenmiştir. “Haşhaşiler” lafının yanlışlığını anlatırken tarihin kes-yapıştır mantığıyla bugüne taşınamayacağını söyledim. Siyasî merkezde bulunanların bazen sosyal merkezdeki dinamizmden rahatsız olabileceğini, bunun tarih boyunca sıkıntılara yol açtığını ve açabileceğini ifade ederek umera ile ulema arasında goygoycu bir zümrenin kimi zaman laf taşıyacağını, fitne çıkaracağını örneklerle arz ettim. Bu örneklerden biri de Yezid idi. Yezid’in goygoycular tarafından doldurula doldurula büyük bir suça itildiğini, Kerbela’ya kadar yaptıklarının heba olduğunu anlattım. Maksadım goygoycular; yani kraldan çok kralcılık yapıp kardeşi kardeşe kırdıranlar. Gel gör ki kardeşliğin Kerbela’lar yaşamaması dileğiyle verdiğim bir örneği “Başbakan’a Yezid dedi” diye sundu birileri. Gel de üzülme. Ben hiç kimseye Yezid demedim. Hedefim goygoycuların çıkardığı ve sürekli harladığı fitne ateşi. İşte tam da bu söylediğim davranış biçimi (goygoyculuk) hükmünü icra etti ve söylenmemiş sözler üzerinden tevil ve tefsirlere başvurarak bir imaj çalışmasına başladılar. Goygoyculuk dediğimiz şey tam da budur! Tabii bu arada olan, iki arada bir derede kalan masum kitlelere oluyor. İşte o masum kitlenin hüznü beni üzüntüye sevk etti. Demek ki söylenmemiş bir söz bile ne kadar kırıcı olabiliyor. Ya söylenmiş laflar? Çete, in, maşa, örgüt... Ve hepsinden acısı “Haşhaşiler”. Bu kadar ah almaya gerek var mı Allah aşkına!

Bakın Başbakan neler demiş “Siz, arkanıza karanlık güç odaklarını almadınız. Siz arkanıza mafyayı, çeteleri, cuntaları almadınız. Siz, arkanıza Galata bankerlerini almadınız. Siz arkanıza hazineyi, siz arkanıza kamu bankalarının kaynaklarını almadınız. Siz ideolojiyle yürümediniz. Siz dayatmalara, baskılara, engellere boyun eğmediniz. Siz arkanıza sadece ve sadece milleti aldınız. Siz, arkanıza milleti aldığınız için, milletle yürüdüğünüz için büyüksünüz ve bu ülkeyi büyütüyorsunuz.” TUSKON 4. OLAĞAN GENEL KURUL TOPLANTISI, MART 2012


22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

42BULMACA

8

Msra Allah’ bilme öğretisi

7 5

9

4

Denizin kabarmas Övme

3

4

Bir tür süsleme tarz

Ksaca gram Bir gaz İsyankar

Kadn, hanm Bir erkek ismi

Sol resimdeki (Süleyman...) Şark sözü tekrar Güzel koku Gök bilimi Yerler, arzlar

Hayvani bir gda

Kimyada kobaltn remzi

Vedia

Hususi

Güldürü

İncelik, kibarlk

3

Göza açk, kurnaz

Duvarc aleti

Tembih sözü

Rahatlama nidas

Abide

Demirin sembolü

Muhteva

Örtü

Bir aktör (Hadi...) Bir aktör (Süleyman ...)

7

Bir halk müziği çalgs

Ekin biçme zaman

Yergi ile ilgili Bir erkek ad

Beyaz

Tayin

Düşmanlk

Mantk

Bir nida

Araçlarda durdurma düzeneği İyiden iyiye

Manda yavrusu

Dişi deve

6

Birdenbire

5

Şiddetli su baskn

4

Tayland’n trafik remzi

Sodyumun remzi

Filmlerin saklandğ yer Fazla, aşr

Kanunsuzluk, normsuzluk Akl

2

Anlam

7

Vefat eden ünlü sanatç (...Ertaş) Hitam, bitiş

Uyluk kemiği

ABD’de bir eyalet Bir yönetmen (Mustafa...)

Kayak

Yldrm savar

Bir yüzey ölçüsü birimi

GeHane nişlik

Hizip Bir göz rengi

Korkusuzluk

3

Usul gereği

Ticarette akşkanlk

2

Damarda dolaşan

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

Bir nota

6

Bir bağlaç

Ufuklar

Yabanc

Sembolü I olan element

Kolay kandrlan Yoğurttan yaplan içecek

Orta mektep

1

Ylankavi namlu oluğu

Yerme

Kurallara uygun

19 BULMACA

Otlak Tufan peygamberi

1

1

SUDOKU BULMACA 7 7

2

6

3

3

6

6

5

8 9

4 8

Teneşir, musalla taş

4 1 3 6 7 2 5 9 8 7 6 2 9 5 8 4 1 3 8 9 5 1 4 3 2 7 6

1 7 9 3 6 4 8 2 5 5 3 4 8 2 1 9 6 7 2 8 6 5 9 7 3 4 1

6 5 1 2 3 9 7 8 4 3 2 7 4 8 6 1 5 9 9 4 8 7 1 5 6 3 2

DÜNKÜ SUDOKU ÇÖZÜMÜ

1

8

6

2

8

5

9

3

9

7

4 4

1 9

Mihrak Hal, tavr

Gelir getiren mülk Volga’nn bir kolu

Tablodaki tramlý kalýn çizgilerle belirlenmiþ 3’e 3’lük karelere, 1’den 9’a kadar rakamlarý birer kez kullanarak yerleþtirin. Öyle yerleþtirme yapmalýsýnýz ki, bütün 3 lükleri doldurduðunuzda tablonun bütün kutularý yukarýdan aþaðýya ve soldan saða 1’den 9’a kadar rakamlardan birer kez kullanýlmýþ olsun.

7

Hazýrlayan: YALÇIN SABRÝOÐLU

Göğüs Üst resimdeki eski futbolcu

FB’nin kurucusu Kahinin yaptğ

4

Ünlü bir hikayecimiz (Ömer...)

Ksaca numara Göstermelik

Ok torbas Bir tür böcek

Bir harfin okunuşu

Yersiz kuruntu

Eski dilde su

Somali’nin trafik remzi

y.sab rioglu@za man.com.tr

Etkili, dokunakl

Keder, hüzün

Krşehir ilinin bir ilçesi

Kuramlar

5

BULMACALARIN CEVAPLARI 43’NCÜ SAYFADA


R

İ

L

Ü

RR

H

E

R

NG

O

ÝA

N

HH

M

Ý

N

H

AH

M

LA

A

L

EM

L

İ

PD

Ö

KO

E

P

ÝF

Ü

ÝD

P

ÝY

O

F

L

D

A

A

YZ

A

ÞÜ

Y

L

ÇZ

A

LE

Z

US

N

M

ZJ

Ü

Z

E

UU

S

ÐK

C

P

UF

J

Y

İC

R

U

CP

K

UD

Ý

L M N Z E E VM J E

AS

D E E J İ R İ Ç Ý N

NT

E R R Ý C Ü LN E A

EG

L Ü Ö EŞ D CÜ B H

RL

L D E BE Ý KN U T

ÖD

T Ý R UR C EÖ Ç A

EB

O C M B Ç A CA N S

RO

N MN B Z A A Ü M HP R K

V

İ

R

M

A

N

O

A

P

L

F

E

P

D

Z

T

E

N

AUSKUMRU, H ÜZÜM, T VİRMAN, A SYELKEN, A ZEKAT. R

O

K

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz?

U

V

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz? ARDİYE, BETON, FİDYE, GALİZ, N O Aþaðýdaki V ANOFEL, İ kelimeleri L CÝÐER, C ÇAKRA, K içineDERGAH, Eserpiþtirdik. C ETÝLEN, PBunlarý Y bulabilir A HAYBER, H İ tablonun misiniz? ÝSTANBUL, KREDÝ, LÝKRA, ÖNLEM, PELÝT, RADYO, SEMAZEN, ÞERBET, ALMANYA, BEDEL,MAHÞER, CİNNET, NAKKAŞ, ÇAMUKA,ORTAK, DRAMA, ESATİR, GAZEL, HOLLANDA, ÝSPARİ, KRONÝK, LÝRET, MORAL, NÝHALE, ÖZERK,VEZNE, PÝYAZ, YEMEK, RASATHANE, SAFRA, ÞANZUMAN, TÜRKİYE, TENKİT,ORTANCA, UÐULTU, ÜZÜM, ZARGANA.

J E R AM T P F Ç E E A A Z İ MÜU Ç E M UN Z OV İ T Ü UZ

E TR Ç Ý M Ş A Z AÖ Ü O

RO

R MA SE Ý A A A S T E N MT A Ý PÝ YD M RA A

N J A R M MU S Z T N G A L Ş DK BM OL L U B N A T S Ý G Ý R

AN

ÜAA

H NP A R MS UK Z N NÜ AR ŞL KK MA LG NT K Y J Ö Z L F T G R M T T

O

ÜÝ EĞ OK MO NK M P GA RM EP KL L OLÞ CÖ T EN A İ B Þ A Z A Y Ý O A İ B Þ A O C E Z A Y Ý P F H E P K R P S İ K İ N A Ü E RE L U KO AC GA TP

L

LD HE

S

İU

J

Ü E

T

PA

O

C

P

ST

Ç

JG

L

T

N

AY A AA A ÜC ÜKM KZK Z AA A ÖU ÖEE ETG TK E ERN NFN NM İ

A

İ

ÇÜ

H

LS

A

Y

AK

N

İK

E

HA

K

NE NCK C OŞ OZO Z NM NZR Z AA AAÜ AYÞ YCK KÝA AED DPU UÞY

R

Z

M

EO

M

E

Ğ

Z

İ

RN

P

ME

C

STZ

ÜLE

YÜZ

A

K

R

PZ

O

Ý

DT Dİ A İ SU S OA OEJ E AD A YÝ YJR J R G RPÜ ÜUM MEÜ ÜDY

A

İE

KO

RB

Ç

T

İÜ UĞ L R Ç

Ü

ÝE

T

N

N

R

ĞÇ

A

AR

AR AT

M

MK TE

A

AB ND

L

K

ZR

ACÝ

Y

BY

Þ F KÝ KAN LN U RGO İ ÝN TEC LB L NM E ÇÜ ROY L CÇ ÜM

E

E N

CES

Ü

ÜG

D

EFA

G

VZ

N

SÜ ÝIT AAR V

E

A EN LC P EM A RU Z LV J ÜA L FR E KN Z LR SR İ KOT

R

AT

M K

K

KC P

F

Ç

V

PN L AÝ G ZL RJT ALA Z EH A ZE VSY ÜEN NM K YTE

İ

Ý

ÇL

ZU

M

LÜT İ EA MYS EİL

Ð

RP

AD

R

LO GU

L

ÇYK RE E GE

O

FN İ Ç

P

8

7

6

85

8

7

6

5

4

3

2

63 74

1

1

52

41

3

2

1

1

�� �� �� �� �� �� �

�� �� �� �� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

�� ��

��

��

��

��

�� ��

��

�

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�

��

��

��

�� ��

��� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

�� ��

�� �

�� �� ��

���������������������

�� �� �� �� ��

� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� ��

�� �� �� �� �� ��� �� �� �� �� �� �� �� �

�� �� ��

�� �� �� ��

�� �����������������������������������������������k. ��� �� �� ������������������������������������������������������������������������������ �� �� �� Bunlarý �� bulabilir �� ��misiniz?�� �� �� �������������������İ�������������������������İ�������������������������İ����������������� �������������������������������������������������������������������������İ������������������ ����������������������������������������������������������������������İ������������������� ����������İ������������������������������������������������������������������������������İ��� �� �� �� �� �� �İ�������������������� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

���� ���� �� �� ���� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � ��

��

���� ���� ���� ����� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ � ���� �� �� ��

� � ���� �� �� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ �� �� ��

�� ��� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ����� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� ��

��

�� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ��� ���� ���� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� ���� ���� ���� ��� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� � �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� � �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� ���� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� ���� ��� ���� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � ��

��

��

�� �� �� ���� ���� ���� ���� ��� ���� ���� ���� ���� �� �� ����

� � � İ � � � � � �

�� �� �� �� �� ��� ��� �� � ��İ İ�� �� � �� � ��� ���

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�� �

� � � İ � � � � � �

Dünkü bulmacalarn çözümleri Dünkü bulmacalarn çözümleri

Dünkü bulmacalarn çözümleri

Bulmaca

Bulmaca

dalda verilen ödül.– Oyun, temsil, piyes, yere iletme, taşma. 5) Yerel, mahallî.– tiyatro. 2) Scak ülkelerde yetişen, İtalya’da bir nehir. 6) Asiller, soylular. 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 kerestesinden yararlanlan birçok 7) Çok dikkat ve özenle davranan veya ağacn ortak ad ve bu ağacn sert, böyle davranlmasn isteyen (kimse), SOLDAN SAĞA 1) Belli bir konuyu Kuveyt’in plaka işareti.– Şekeri, örüt ağr ve siyah renkli tahtas.– Korunumüşkülpesent. 8) Bir emek sonucunda görüşmek için toplanan bir kurulun şeker olarak ayrlmş olan şuruptan Refik Aydýn r.aydin@zaman.com.tr lacak, arkasna, altna veya içine ortaya konulan yapt.–içeren Bir kahveüyelerine ödenen para. 2) Baharat geri kalan ve %ürün, 50 şeker girerek saklanlacak yer. 3)kimse Alçalma, Rus4)yapm bir savaş müzik veya güzel kokular satan veya renklitürü. koyu9)sv. Bir alaşmdaki düşkünlük.– Aralarnda herhangi bir uçağ.– İzmir’in bir plaka ilçesi. 10) SubaySOLDAN SAĞA toprağ 1) Belli bir konuyu Kuveyt’in işareti.– Şekeri, örüt dükkân.– Çiftçilikte, işleyerek madenlerin erime derecesi farkndan görüşmek için toplanan bir şekergöstermek olarak olan şuruptan r.ay din@za man.com.tr bakmdan ilgiolan veyakimse, benzerlik bulunan rütbeyi için üniformaRefik Aydýn ürüne ortak ortakç. 3) ku- rulunlarda yararlanarak bunlarayrlmş birbirinden üyelerine ödenen para. 2) Baharat larn omuzlarna geri kalan ve %işaretli 50 şeker içeren kahvetamam, grup. 4) Sakin, taklan parça, 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 şeylerin Zirkonyumun sembolü.– İlahî âlem.– işlemi.–koyu Evcil bir 4)hayvan türü. veya güzel kokular satan kimse veya ayrma renkli sv. Bir alaşmdaki tenha.– Seyrek, azÇiftçilikte, bulunur.– Romanya omuzluk. 11) Haysiyet,erime onur.– MatemaRüzgâr.dükkân.– 4) Ad, şan, ün.– Beletoprağ dolayarak 5) Uzak.–madenlerin Masallardaki dağ.derecesi 6) Derhal, işleyerek farkndan paras. Hzl yüzmek için ayağa tikte sabit bir say. 12) Ödünç olarak, toka ile5)ürüne tutturulan, kumaş, deri veya çabucak, gecikmeden. 7) Genel olarak, ortak olan kimse, ortakç. 3) yararlanarak bunlar birbirinden 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 geçirilen 12 Zirkonyumun İlahî âlem.–iğreti araç.– Dokuma tezgâhnda ayrma işlemi.– Evcil bir hayvan türü. olarak. metalden yaplan belsembolü.– bağ.– Bir nota. bütün, hep. 8) Doğrusu, doğrusunu Rüzgâr. 4)veya Ad,yeri.– şan, ün.– Bele dolayarak 5) Uzak.– Masallardaki dağ.9)6) Derhal, tarağ tutan ağaç metal parça. 5) Alt çenenin oynak Yumurta, isterseniz, esasen.– Eski dilde su. 1 2 çabucak, 3 4 5 gecikmeden. 6 7 8 9 10 7) 11Genel 12 toka ile tutturulan, kumaş, deri veya olarak, 6)soğan, Kosova’da tarihî bir şehir.– Ege yeşilbiber ve domatesle Tabii olmayan yumru.– Bir spor dalnda K K hep. I H 8) U Doğrusu, Z U R doğrusunu L metalden yaplan bel bağ.– Bir nota. 1 H A bütün, Denizi’nde Yunanistan’a bağlyeri.– büyükYumurta, erişilmiş yaplan5)birAlt yemek. 6) oynak Karda yürürken derecelerin en üstünü. 10)A su. 9) 2 A K isterseniz, çenenin T A R esasen.– M A R Eski A Bdilde bir ada. 7) Bilecik’in bir ilçesi.– Peru’nun batmamak içinyeşilbiber ayakkablara taklan Tren–tramvay yolu.– soğan, ve domatesle yumru.– Bir dalnda 3 Z R TabiiLolmayan A H UBankaya T Y para E spor L yaplan birsigara yemek. 6) Karda yürürkenyatran 10) ayaklk.– Tesbih, vb.nin kimse. plaka işareti. 8) Ağrlk veağzlğ uzunluk 4 N A erişilmiş M K11)derecelerin EBolluk, M E gürlük, R en Rüstünü. E batmamak için ayakkablara taklan Tren–tramvay yolu.– Bankaya para yapmnda siyah veya sütlü LaleE N ongunluk, feyezan. 5 E N E feyiz, ölçüleri için kullanlan, kabul edilmiş yasal ölçü K M E N 12) E M ayaklk.– Hindistan yatran kimse. 11) Bolluk, gürlük, 6 D L yetiştirilmesini E K E N Kanlatan U K Aeser. kahve renginde ceviziağzlğ kökü. vb.ninçeşitleri ve modeli.– AlşverişTesbih, anndasigara ödenen yapmnda kullanlan, siyah veya sütlü7 12) Lale ongunluk, feyiz,Mfeyezan. A B A D A N O D E M 7) İran’da bir şehir.– Bilgisayar verilerini para. YUKARIDAN AŞAĞIYA 1) Tunceli’nin kahve renginde Hindistan cevizi kökü. 1 2çeşitleri ve 6yetiştirilmesini anlatan eser. 3 4 5 7 8 9 10 11 12 8 R E S İ F P A R İ T E telefon hatlar bir ilçesi.7)hatt 2)İran’da Birvb. türiletişim ksaşehir.– namlulu top.– verilerini bir Bilgisayar 1 N Ö R 1 O 2 B 3 İ 4 Y 5 O 6 L 7 O 8 J 9 İ 10 11 12 üzerinden gönderen elektronik araç. telefon hatt vb. iletişim hatlar 2 E D 1 E N R Ö R K O E B R İ A YM OE LT O J İ üzerinden gönderen elektronik 8) Su düzeyindeki sra kayalar.– İki ülke araç. 3 B E 2 N E D G E A R L A K T E RL A İ M E T 8) Su düzeyindeki kayalar.– İki ülke değeri.sra YUKARIDAN parasnn karşlkl L İ 4 A V 3 B D E A NM E G N A L B AA TB parasnn karşlkl değeri. YUKARIDAN 4 A V D A M E N B A B AŞAĞIYA 1) İstanbul’da bir semt. 2) 5 T Ç İ L E K G A T A AŞAĞIYA 1) İstanbul’da bir semt. 2) 5 Yaş, meslek, toplumsal durum durum vb. vb. 6 İ B 6 A Tİ D B E AÇ T Dİ EL H ET A K R H İ AGR AR Tİ AR Yaş, meslek, toplumsal bakmndan birbirine eşit olanlardan bakmndan birbirine eşit olanlardan 7 Y A 7 R Y A A R R AH R A Z H İ AN ZE İ N E 8 E S 8 E E R S İ E C R E İ D C İ E T D İN T N her biri.– sembolü. 3) herBerilyumun biri.– Berilyumun sembolü. 3)

43BULMACA 22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN


44 SPOR

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

Hocam kaç teknik direktör yetiştirdiniz?

Antalya’daki TSYD Semineri’nde Türk sporunun yıllardır dile getirilen sorunları bir kez daha tartışıldı. Erzik, Mancini, Bilic gibi isimlerin olduğu seminerin assolisti Terim’di. Seminere damgasını vuran ise Mancini’nin sözü oldu. BEHRAM KILIÇ

1ligin devre arasında Antalya’da dü-

Türkiye Spor Yazarları Derne-ği’nin

zenlediği Türk Sporunun Zirvesi seminerindeyiz. TSYD, 51 yıldır seminerler düzenliyor. Çeyrek asırdan beri bu seminerlere fırsat buldukça katılıyoruz. Seminerlerde bir yılın muhasebesi yapılıyor. Türk sporuna yön veren insanlar spor yazarlarının karşısına çıkıyor. Sıkıntılar, beklentiler paylaşılıyor. Sorunlar karşılıklı ele alınıyor. Bu yılki seminerde de birbirinden önemli konuklar vardı. İlk günün sabahı ‘sporda şiddet son bulacak mı?’ oturumunun ağır konuğu UEFA 1. Asbaşkanı Şenes Erzik’ti. Son 10 yıldır ‘şiddet’ bu seminerlerin gündeminden düşmüyor. İnsan âdeta ‘dejavu’ yaşıyor. Avrupa’dan örnekler veriliyor. Öneriler havada uçuşuyor ama şiddet salonları-

mızdan, statlarımızdan eksik olmuyor bir türlü. 6222 sayılı yasayı uygulayan yok. E-bilete geçilmesi burada da konuşuldu. Sanki e-bilete geçilince stadyumlardaki tüm sorunlar ortadan kalkacak gibi bir hava estirildi. Bu sezon başında bütün statlarda uygulanacağı dile getirilen sistem 14 Nisan’a kadar uzatıldı. Ağır konuk Şenes Erzik neredeyse hiçbir şey söylemedi. ‘Eğitim şart’ nakaratını tekrarladı. Tüm salon anlaşmışçasına kendisine şike ile ilgili tek soru sormadı. Mesela UEFA’nın F.Bahçe ve Beşiktaş’a verdiği cezalara hiç değinilmedi. Futbol Federasyonu 1. Başkanvekili Ufuk Özerten de konuklar arasındaydı. O da bu konulara hiç girmedi. Özerten, “Avrupa’da sahalara girenlere ceza veriliyor, bizde verilmiyor.” nakaratını tekrarladı. Aynı Özerten, Avrupa’da F.Bahçe ve Beşiktaş’a ceza verildiğini ama bizzat kendisinin görev aldığı federasyonun bu takımlara bir ceza

vermediğini unutmuş gibiydi. Özerten ve Erzik’i dinleyince bu ülkede daha çok şiddet, şike konuşuruz izlenimine kapıldım. Can sıkıcı ve tekrardan öteye gidemeyen oturumdan sonra Galatarasay’dan Roberto Mancini, Beşiktaş’tan Slaven Bilic, Kasımpaşa’dan Şota Arvaledze ve

Antalya’da yeni titriyle karşımıza çıkan Türkiye Futbol Direktörü Fatih Terim’e soruldu başlıktaki soru. Hocanın beklemediği yerden gelen soruya, “Sergen’i, Hamza’yı yetişdirdim” cevabı kimseyi tatmin etmedi.

Sivasspor’dan Roberto Carlos’un katıldığı “Yabancıların gözüyle Türk futbolu” konulu bölüme geçildi. 4 hocayı bir araya getirmeyi başaran TSYD yönetimini kutlamak gerekir. Basının en çok ilgi gösterdiği isim Mancini oldu. İtalyan hocanın 6 saat sonra Ajax ile hazırlık maçı vardı. Bu yüzden önce söz aldı. “Türkiye, Avrupa’nın en iyi 4-5 liginden birine sahip değil, ama bu kötü bir anlama gelmiyor.” ifadelerini kullandı. Mancini, Türkiye’de, stat ve sahaların altyapı eksikliğinden dem vurdu. Avrupa’da ligimizin takip edilmediğini söyledi. Sık sık dile getirdiğimiz ‘Avrupa’nın en önemli liglerinden biriyiz, marka değerimiz şöyle iyi’ gibi propagandaları yerle bir etti. Onun ‘Türk antrenörü ve futbolcusu da Avrupa ayarında olma noktasında kendisini geliştirmeli’ sözleri büyük yankı buldu. Aslında gerçeği söylüyordu ama biz bunu duymak istemiyorduk. Tepki verdik. Bir gün sonra


45 SPOR

Terim’e şikâyet ettik Mancini’yi. Terim ona katılmadığını söyledi. Sonra Sergen Yalçın kendi üslubuyla onu eleştirdi: İşine baksın. Mancini işine bakıyordu ama onun gözünden burası nasıl görünüyor merak eden bizdik. O da gözlemlerini aktarıyordu. Küçük bir istatistik bilgisi verelim: Avrupa’da oynayan oyuncu sayımız 1, Avrupa’da takım çalıştıran teknik direktör sayımız da 1. Mancini de bize bunu söylüyordu. Şu soruyu da sorarak fikrini pekiştiriyordu: Arda niye İspanya’da futbolunun üzerine koydu? Bu soruya birisi çıkıp tatmin edici cevap verse! Arda ‘Futbolu İspanya’da öğreniyorum’ demişti 1,5 sene önce Aksiyon’a. Kimseden de itiraz gelmemişti buna. Roberto Carlos’a, Dünya Kupası’nda Fransa filelerine gönderdiği unutulmaz frikik golünü nasıl attığı soruldu. Belki de 100. kez bu soruya aynı cevabı verdi ‘Bilmiyorum’. Şota, Mancini’den daha uyanıktı. Eksiklik-

Roberto Mancini

22 - 28 OCAK 2014 ZA­MAN

lerimizi ‘biz’ diyerek söyledi. ‘Biz’ deyince de kimse ona darılmadı, gücenmedi. Şu sözler Şota’ya ait: “Biz Türkiye’de sabırlı değiliz. Hemen istiyoruz; ama o zaman olmuyor. Eğitim ve altyapı zaman alır. 10-12 yıl sonra azimli çalışmaların meyvesini alacağız.”. Slaven Bilic ise önce duymak istediklerimizi dillendirdi, “Uluslararası medyada Türk futboluna büyük ilgi var.” diyerek. Hırvat hoca duymak istemediklerimizi ise zekice araya serpiştirdi, “Biz 5 milyonuz, siz ise 75 milyon. Biz Dünya Kupası’ndayız, siz yoksunuz.” Panelde Şota ile Bilic arasında ilginç bir diyalog da yaşandı. Bilic biten derbi maçlardan bahsediyordu. F.Bahçe, G.Saray ve Trabzon’u saydı. Şota, Kasımpaşa’yı da derbi maçlar kategorisine koyması için ona serzenişte bulununca Bilic, “O maç daha bitmedi.” şeklinde cevap verdi. İlginç olan bu diyalogdan iki gün sonra Futbol Federasyonu’nun maçla ilgili tekrar kararı vermesiydi.

Slaven Bilic

Antalya’da hakemlerimiz de boy gösterdi. Son yıllarda Cüneyt Çakır, Fırat Aydınus ve Bülent Yıldırım sürekli konuşmacı olarak seminere davet ediliyordu. Bu yıl aralarına Hüseyin Göçek, Halis Özkahya, Barış Şimşek gibi isimler katıldı. 2 yıldır görevde olan MHK Başkanı Zekeriya Alp’ın ‘hakem camiasını tanıdım’ açıklaması âdeta bir itiraftı. Panelde söz alan hakemler de aynı şeyleri tekrarladı: Çok eleştiriliyoruz. Seminerin ikinci gününde renkli isimler vardı. Samet Aybaba ve Yılmaz Vural her zamanki gibi Türk futbolunun sorunlarına parmak bastı. Aslında sorunun fotoğrafıydılar. Yılmaz Vural’ı düşünün. Bugüne kadar 22 takım çalıştırmış. Normal bir futbol ülkesinde bu mümkün mü? Bu bile Türk futbolundaki çarpıklığın, istikrarsızlığın, iş bilmezliğin göstergesi. Vural, Türk futbolunu iş adamlarının yönetmemesini istiyordu. Ama hemen şu soru önem kazanıyor: Var mı Türk futbolunu yönetecek futboldan gelen bir isim? Aklıma Hakan Şükür, Şenol Güneş geliyor ama yüzlerce futbol takımı var bu ülkede. Spor Yazarı Atilla Gökçe, “Çalan başkanı kurtarmak uğruna sportif vicdan yok olmuştur. Cesareti olan aynaya baksın.” gibi çıkışlar yaptı. Şu an boşta olan Yılmaz Vural 2 gün boyunca semineri takip etti. Otelde bir ara karşılaştığı Roberto Carlos’un önünü kesti: ‘Sen benim idolümsün ama senin takım çalıştırmak için belgen yok’ diyerek sitem etti. Gülümseyen Carlos, ona ‘burası Türkiye’ dercesine baktı. Son günün assolisti Fatih Terim’di. Artık yeni titriyle karşımızdaydı: “Türkiye futbol direktörü”. ‘Normal bir teknik direktörlüğü kabul edemezdim’ diye başladı konuşmasına. Oysa ‘3-4 maçlığına A Millî Takım’la anlaştım’ diyordu G.Saray’ın hocası olduğu günlerde. Nitekim Sporx’den Tahir Kum buna benzer bir soru sordu. Hoca tatmin edici cevap vermekte zorlandı. Terim’e zor zorular bununla bitmedi. Bir gazeteci ‘Hocam kaç teknik direktör yetiştirdiniz?’ diye soru yöneltti? Terim’in ağzından şu kelimeler döküldü: “Bakın hocalara, Oğuz,

Mehmet, Metin, Sergen benim futbolcumdu. Hamza, Hamza var. Hamzaoğlu”. Terim’e soru beklemediği yerden gelmişti. 2,5 yıldır Akhisar’da destan yazan ama 3-4 maçtır Terim’le birlikte olan Hamza hocayı Terim’in yetiştirdiğini öğrendik! Terim’in hiç yardımcılığını yapmayan Sergen Yalçın da onun yetiştirdiği teknik direktör oluverdi. Bir düşünürden alıntı yaparak ‘Hep aynı şeyi yayıp farklı bir sonuç beklemek aptallıktır’ dedi Terim. ‘Aydınlanma dönemindeyiz, şimdi Reform ve Rönesans hatta artık devrim zamanıdır’ dedi. Bu yoldaki silahı ise sabır ve azimdi. ‘Pansuman yapmayı sevmiyorum’ sözleri de ona aitti. Yıllardır dillere pelesenk olmuş, altyapı, yeniden yapılanma nakaratına da girdi Terim. Sonra ‘Okullara futbol topunu sokmaya çalışacağız’ demez mi? Bu konuyu bir de ondan dinleyecektik. 2006 senesiydi. Dönemin Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ile Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy ortak bir protokol imzaladı: Okullara futbol topunu sokacağız. O günden beri hâlâ şu meşin yuvarlağı okullara sokamadık. Terim, ‘Türkiye’de teknik direktörleri eğiten eğiticileri de eğiteceğiz’ dedi. Bu çok önemliydi hoca için. Mancini de aynı şeyi söylüyordu başka kelimeler kullanarak ama o İtalyan’dı. Antalya’daki seminerin sonunda şu hisse kapıldık: Türk sporunun kaliteli, iş bilen, profesyonel, günü değil geleceği düşünen yöneticilere ihtiyacı var. Havanda su döven, yıllardır aynı sözleri tekrarlayan, doldurdukları koltukların hakkını vermeyen yöneticilerin Türk sporundan ayıklanmasının zamanı geldi de geçiyor. Medyaya da bir çift sözümüz var: Tuttuğu takımın fanatiği olmayan, doğruları yazan, asparagas habere savaş açan, patronun menfaatlerine değil, sporun geleceğine hizmet eden gazeteci topluluğuna ihtiyaç var. Hürriyet Spor Müdürü Mehmet Arslan’ın şu sözü de akıllarda kaldı: Yaptığımız haberlerde gücün korkusunu yaşıyoruz.


ABONELERİMİZE ÖNEMLİ DUYURU Tablet Zaman’ı abone kampanyamızda verilen Denver marka mini tabletlerden almak isteyen abonelerimiz e-posta veya telefon ile abone servisimizi bilgilendirmelidir. Zaman İskandinavya Abone Servisi: abone@zamaniskandinavya.dk +45 70 20 69 70 www.zamaniskandinavya.dk Not: Tablet almak isteyen abonelerimiz 1.500 dkk Tablet istemeyen abonelerimiz 1.000 dkk ödeyecekler.

M. Fethullah Gülen

Dostlarınla el ele gez Kararır, Sen’i duyup S Sen, mor, pembe ren Sen, o ışıktan iklimin

Gözlerim yolunu sîne Hayâlin ağarırken ruh Gönlümde belirdin d Gözlerim yolunu sîne

Ey Neb


UNGVEJDK AARHUS

Zaman246 eg  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you