Issuu on Google+

HAMİLELİKTE ANNE KADAR CİLDİ DE KIR ADAYI ILGAN

Kapısına gamalı haç çizilen camiye çiçekli destek

ESKİ BAŞBAKAN STOLTENBERG:

İtiraf etmeliyim ki, biraz Twitter bağımlısıyım

TENKİT MAKSADIN I AŞMASIN!

Stockholm’de kapısına bir kaç hafta önce gamalı haç çizilen camiye bu kez çiçekler ve dayanışma notu bırakıldı. G azete niz 16'DA birlik le te

Özellikle günümüz siyasilerinin Twitter’de oldukça aktif rol oynadığı görülüyor. Hatta bazı bakanlar Twitter üzerinden ‘Twitter timleri’ de oluşturuyor. 17'DE

ALLAH RAZI OLSUN KARDEŞİM!

www.zamaniskandinavya.dk

15 - 21 OCAK 2014 • YIL : 6 • SAYI : 245 • DANİMARKA 25 DKK • İSVEÇ 30 SEK • NORVEÇ 35 NKR • FİNLANDİYA 3,5 EURO

İsveç hükümeti zorunlu eğitimi 10 yıla çıkarmak istiyor İktidarda bulunan merkez sağ koalisyon hükümeti, zorunlu eğitimin süresini 9 yıldan 10 yıla bazı durumlarda ise 11 yıla kadar çıkarmayı planlıyor. 13'TE

RÜŞVET İDDİALARI AVRUPA’YI ENDİŞELENDİRDİ ‘Küresel komplo’ iddialarını inandırıcı bulmayan AB ve Avrupalı liderler, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının örtbas edilmesinden endişe ediyor. Brüksel’deki hâkim hava: Yargı ve adli kolluğa müdahale eden Türk hükümeti AB’den uzaklaşıyor! 110'DA

Aile Birleşimi’nde Tayland ve Filipinliler öne geçti

Yolsuzluğa dünyada sıfır tolerans

Danimarka İstatistik Kurumu verilerine göre geçtiğimiz yıl aile birleşimi yoluyla Danimarka’ya gelen göçmenlerin sayısında ciddi bir artış yaşandı. Adalet Bakanı Karen Haekkerup söz konusu artışın önceki yılların birikimi olduğunu söyledi. 1 2'DE

Yolsuzlukla mücadele sadece AB’nin gündeminde değil. Dünyanın yeni ekonomik güçlerinden Çin de yolsuzluğa karşı ‘sıfır tolerans’ prensibini hayata geçirdi. İran ve Uruguay’da da gündem yolsuzlukların ortaya çıkarılması. 18'DE

KAMİL SUBAŞI

4

KÜLTÜR

Ağzı olan konuşuyor

38

Saz ile değil söz ile atışıyorlar

SPOR

44

Türk teknik direktörlerin gurbet karnesi


2 İSKANDİNAVYA Aile Birleşimi’nde Tayland ve Filipinliler öne geçti

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

Danimarka İstatistik Kurumu verilerine göre geçtiğimiz yıl aile birleşimi yoluyla Danimarka’ya gelen göçmenlerin sayısında ciddi bir artış yaşandı. Adalet Bakanı Karen Haekkerup söz konusu artışın önceki yılların birikimi olduğunu söyledi. ZAMAN KOPENHAG

1yasalarını uygulayan Danimar-

Avrupa’nın en sert aile birleşimi

ka’da başta göçmen kökenliler olmak üzere yurtdışından biriyle evlenmek isteyen binlerce kişi eşini Danimarka’ya getirmekte zorlanıyor. 2001 ile 2011 yılları arasında iktidarda Liberal-Muhafazakâr hükümet tarafından hayata geçirilen sert aile birleşimi şartları önemli toplumsal sorunlara neden oldu. Binlerce genç 24 yaş kuralı yüzünden Danimarka’yı terk ederek ya İsveç’e yaşındı yada eşinin ülkesine yerleşmek zorunda kaldı. Ancak bu durum 2011 yılının Eylül ayında yapılan genel seçimlerde Sosyal Demokrat Parti, (A), Sosyalist Halk Partisi (SF) ve Radikal Parti (B) koalisyonundan oluşan sol bloğun iktidara gelmesiyle yavaş yavaş değişmeye başladı. Öncelikle Liberal-Muhafazakâr iktidar tarafından hayata geçirilen puanlama sistemini kaldıran sol blok hükümeti aile birleşimi kurallarını de yumuşattı. Neticede yurtdışından biriyle evlenen Danimarkalıların eşlerini ülkeye getirmeleri kolaylaşmış oldu. Danimarka İstatistik Kurumu tarafından geçtiğimiz hafta içerisinde yayınlanan verilere göre 2013 yılında aile birleşimi yoluyla Danimarka’ya gelenlerin oranında yüzde 50’lik bir artış yaşandı. Söz 2012 yılında 3 bin 200 kişi aile birleşimi yoluyla

Danimarka’ya gelirken bu rakam 2013 yılında 4 bin 700’e yükseldi.

Geçmiş yılların birikimi Konuyla ilgili bir açıklama yapan Adalet Bakanı Karen Haekkerup, söz konusu artışın geçmiş yıllarda yapılan başvuruların ciddi bir bölümünün 2013 yılında neticelenmesinden kaynaklandığını söyledi. Kendilerinden önce

iktidarda bulunan Liberal-Muhafazakâr hükümetin aile birleşimi politikasını eleştiren Haekkerup hayata geçirdikleri yeni kurallar sayesinde aile birleşimi için üniversite mezunu olmak gibi ‘küstah’ bir uygulamaların kaldırıldığını söyledi.

Irak ve Somali yerine Tayland ve Filipinler Danimarka İstatistik Kurumu tara-

fından yayınlanan verilerde dikkati çeken bir husus da aile birleşimi yoluyla Danimarka’ya gelenlerin milliyetinde yaşanan değişim oldu. Verilere göre 2002 yılında Danimarka’ya en fazla Irak, Somali ve Türkiye’den göçmen geliyordu. 2013 yılında ise en fazla göçmen Tayland, Türkiye ve Filipinler’den geliyor.

İsveç’te Libyalı gençler demokrasiyi futbol yoluyla öğrenecekler İsveç 2. futbol ligi takımlarından (Superettan) Östersund futbol kulübü, Libyalı gençlere futbol yoluyla demokratik değerleri öğretecek. Libya devleti, 5 yıllık proje için Östersund kulübüne 500 milyon kron verecek. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1futbolun sadece futbol olmadığını or-

İsveç’te yapılması planlanan bir proje

taya koydu. Libya devleti, 5 yıllık bir proje kapsamında Libyalı gençlerin futbol yoluyla İsveç örneğinde yaşanan demokrasiyi öğrenmeleri için Östersund futbol kulübüne 500 Milyon Kron verecek. Kaddafi sonrası ülkeyi birlik içinde tutmak için futboldan yararlanmayı planlayan Libya devleti, Östersund kulübüne 5 yıl zarfında 18-20 yaş arası 1000 Libyalı genç gönderecek. Kulüp yetkilileri tarafından seçilecek gençler İsveç’te futbol eğitimi almanın yanı sıra İngilizce olarak normal eğitimlerini de tamamlayacaklar. Yıllık bütçesi sadece 22 Milyon kron olan Östersund kulübü, Libyalı gençlere İsveç toplumunun bir aynası olması öngörülen futbol kulübü vasıtasıyla 200 yıldır savaşın ve büyük çapta yolsuzluğun yaşanmadığı İsveç’te demokrasinin nasıl işlediğini, demokratik bir şekilde organize olmayı ve demokratik değerleri öğretecek. Proje kapsamında önümüzdeki Mart

ayında Libya’dan 100 kişilik ilk kafile gelecek. Projenin başarılı olması halinde bunu takip eden her yıl 250 Libyalı gencin peyderpey ülkeye gelerek futbol ve demokrasi eğitimi alacağı ifade ediliyor. Ülkenin kuzey bölgesinde bir kasaba olan Östersund soğuk iklimi ile tanınıyor ve kayak sporları için ideal bir yer olarak kabul ediliyor. Geçtiğimiz yıl Libya’dan bir heyetin Östersund’a geldiği ve Östersund kulübünde top koşturan Kuzey Afrikalı futbolcuların ülkeye adaptasyonuna hayran kalarak söz konusu projeyi tasarladıkları bilgisi veriliyor.


3 İSKANDİNAVYA İsveç hükümeti zorunlu eğitimi 10 yıla çıkarmak istiyor

15 - 21 OCAK 2014 ZAMAN

İktidarda bulunan merkez sağ koalisyon hükümeti, zorunlu eğitimin süresini 9 yıldan 10 yıla bazı durumlarda ise 11 yıla kadar çıkarmayı planlıyor. ZAMAN STOCKHOLM

1olan zorunlu eğitim süresini okula

Hükümet hâlihazırda ülkede 9 yıl

başlama yaşını 7’den 6’ya düşürerek 10 yıla çıkarmayı planlıyor. Bu değişiklik ile liseye devam eden öğrenci sayısının artmasını hedefleyen hükümet aynı zamanda liseye devam etmek için puanı yetmeyen öğrenci-

lerin 1 yıl daha eğitim alarak toplam 11 yıllık bir eğitim sonunda liseye devam etmesinin önünü açmayı da planlıyor. Bunun yanı sıra ‘ne kadar çok tekrar yaparsan o kadar iyi öğrenirsin’ mantığıyla hükümet lise için yetersiz öğrencilerin liseye hazır hale gelebilmeleri için zorunlu yaz okulları ihdas etmeyi de düşünüyor. Gelecek Eylül ayında yapılacak genel

seçimlerde başarılı olması halinde söz konusu reformları hükümeti adına 2018 yılına kadar hayata geçirmeyi hedefleyen Eğitim Bakanı Jan Björklund öncelikle yaz okulu ve ilköğretimde ekstra 1 yıllık eğitimi hayata geçireceklerini, son olarak ilkokula başlama yaşını 6’ya düşüreceklerini ifade etti.

DURSUN ALİ ERZİNCANLI ŞİİR DİNLETİSİ

Eğitim Bakanı Jan Björklund

Helsinki metrosu, en iyi metro istasyonu seçildi Dünyanın en iyi metro istasyonlarının belirlendiği listede Helsinki metro istasyonu ilk sırada yer aldı. BBC tarafından gerçekleştirilen araştırmaya göre dünyanın en iyi 10 metro istasyonu belirlendi. Mimari olarak etkileyici olmanın yanı sıra işlevselliğe de dikkat çekildi. New York’s Grand merkez terminali ile Londra Victorian-era St. Pancras istasyonlarının da yer aldığı listede her gün 200 bin insanın kullandığı Helsinki merkez metro istasyonu liste de birinci oldu.

Çocuklar okula daha erken başlamalı

Politiken Gazetesi, Danimarka’daki çocukların, şu an olduğundan bir sene daha erken okula başlamaları halinde, 15 yaşına geldiklerinde daha iyi okuyabileceklerini ve aritmetikte daha başarılı olabileceklerini yazdı. Araştırma grubu Kraka, Danimarka’daki çocukların bir yıl erken eğitime başlaması halinde Pisa testlerinde daha büyük bir başarı elde edeceğini tahmin ettiğini açıkladı. Kraka’nın ekonomistlerinden Nicolai Kaarsen Politiken’e yaptığı açıklamada, “Yaptığımız araştırmalar, önemli olanın yalnızca derslerin kalitesinin olmadığını ortaya koydu. Bundan daha da önemlisi, çocuğun ne zaman okula başladığı ve 15 yaşına geldiğinde ne durumda olduğudur” dedi. Kaarsen, Pisa’da başarılı olan ülkelerin çoğunda okula başlama yaşının Danimarka’ya göre daha erken olduğunu ifade etti. Kraka’nın yapmış olduğu analize göre, Danimarkalı çocukların okula daha erken başlamaları halinde, Danimarka’nın bu alanda dünya genelinde 18. sıradan 4. sıraya çıkacağı tespit edildi. Liberal Parti'nin Eğitim Sözcüsü Peter Juel Jensen Politiken’e yaptığı açıklamada, “Danimarkalı gençlerin uluslararası iş dünyasında daha iyi olmalarını sağlayan tüm görüşleri almaya hazırız ”dedi. Hükümetteki Sosyal Demokrat Parti ise bu konuda iyileştirme yapmanın başka yolları olabileceğini düşünüyor.

Kermese davet alkişlar susmasin

Program:

Tarih: 25-26 Ocak 2014 Saat: 11:00 - 18:00 Dursun Ali Erzincanlı: 26 Ocak 2014 Saat: 15:00 Adres: Lørenskog hus. Festplassen 1, 1474 Lørenskog DURSUN ALİ ERZİNCANLI`nın 2. gün şiirleriyle katilacağı program da: İki gün boyunca kermes olacak ve çocuklarımız da şiir etkinlikleri ile programı renklendireceklerdir.

Organizatör:

GİRİş Z Ü C R E tS İ


4 İSKANDİNAVYA

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

Kamil Subaşı

Ağzı olan konuşuyor! Geçtiğimiz 12 Ocak Pazar günü Peyamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) dünyaya teşriflerinin 1443. yılını kutladık. Bu vesile ile bir Kutlu Doğum atmosferine daha girmiş olduk. Son iki aydır çok sıcak tartışmaların yaşandığı, müminin mümine iftiralar attığı şu günlerde O’nun (sav) yumuşatıcı, affedici ve birleştirici iklimine hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştık... İnsanlık gerçek adaleti O’nda (sav) gördü. Medine’de soylu, zengin bir kadın hırsızlık yapmıştı. Ceza uygulanmaması için Peygamberin sevdiği insanlar aracı olarak gönderildi. O ise bu konuda tavizsiz olarak, "Sizden önceki insanların bozulmalarının sebebi soylu insanlar hırsızlık yaptıklarında ceza verilmemesi; fakir ve zayıf insanlar hırsızlık yaptıklarında ceza verilmesidir." demiş ve şöyle eklemiştir: "Bunu yapan kızım Fatıma da olsa aynı şekilde cezalandırırdım." Yine bir gün O’na (sav) bir dava gelmişti ve davada anlatılanlara göre karar vermişti. Ancak haksız olan şahsın ağzının laf yapmasıyla üstün çıktığı anlaşılınca O (sav), "Siz bana karar verici olarak gelip neyi anlatırsanız ben ona göre hüküm veririm. Eğer ağzı laf yaparak bir kişi haksız olduğu halde haklı çıkarsa; Cehennemde onun karnına ateş doldurulacaktır." demiştir. Öyle bir duruma düştük ki, ağzı olan konuşuyor. Herkes az-çok politize olmuş, çok fazla aktüalite ile ilgilenir durumda. Aşırı bilgi kirliliğinden dolayı da hüküm vermekte zorlanıyor, çoğu zaman da yanlış hükümler veriliyor. Peygamberimiz’in bile (sav), "Siz bana karar verici olarak gelip neyi anlatırsanız ben ona göre hüküm veririm." diye buyurduğu yerde, bizler kendi başımıza, rasgele, başkalarını da zan altında bırakıcı hükümler veremeyiz. Bu, ne Kur’an ne de Peygamber ahlakı ile örtüşür. Allah, Hucurat suresi 6. ayette de müminlere bu şekilde emretmiyor mu: "Ey iman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz." Hal böyle iken bizler, bizlere ulaşan, duyduğumuz veya okuduğumuz haberlerden dolayı hüküm vermeden önce iyice araştırmak, bir bilene sormak durumunda değil miyiz?.. Bugün de bizlerin karşılaştığı problemlerin çözümü O’nu ve Kur’an’ı iyi tanımada, iyi anlamada ve hayatımızın her alanında uygulamada gizli... Efendimiz’in (sav) doğum günü vesilesi ile organize edilen birbirinden güzel programlar bizlerin de meselelere bakışını ve daha da bilinçlenmesini sağlıyor. Eskiden, Efendimiz (sav) adına yapılan anma programları sadece camilerde akşam ile yatsı arasında okunan mevlütlerle sınırlıydı. Şimdilerde ise dev programlar organize ediliyor. Bu programlar vesilesi ile günlük dünya koşuşturmacası içerisinde meseleden bihaber olan bir çok kişi de Efendimiz’i (sav) hatırlamış, Kutlu Doğum’u öğrenmiş oluyor zira, zaman zaman değişik vesilelerle ziyaret ettiğim ve tanıştığım insanlardan Kutlu Doğum’un ne olduğunu bilmeyen veya duymayan birçok kişi oldu. Daha da vahimi Kutlu Doğum’u öğrendiği veya bildiği halde O’na (sav) ilgisiz kalanlardı... Karikatür krizinin kaynağının Danimarka olması, Efendimiz (sav) adına Danimarka’da yapılacak programların önemini bir kat daha artırıyor. Her yıl sivil toplum kuruluşları geniş kitlelere hitap eden Kutlu Doğum programları organize

ediyor ve hepsi de bir çok yönüyle ayrıcalık taşıyordu. Efendimiz (sav) buyuruyordu ki: "Bir gün benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacak." Aslında O’nun mesajı dünyanın her tarafına bir şekilde ulaşıyordu ama çoğu zaman –medyanın da yanlış yönlendirmesi ile- olduğundan veya olması gerekenden farklı oluyordu malesef. Yaratılmış herşey gerçek değerini sadece insanlara değil tüm aleme rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz’le bulmasına rağmen, bizler Efendimiz’i (sav) kendimize ve de içinde yaşadığımız topluma doğru anlatamıyorduk. 23 yıllık peygamberlik döneminde Efendimiz’in (sav) savaşta geçen günü sadece 56 idi ve bunun çoğunluğu da savunma amaçlı katıldığı savaşlardı. O, savaş değil, merhamet peygamberiydi ama buna rağmen Batılılar, Efendimiz’i ‘savaş ve kılıç paygamberi’ olarak tanıyorsa suç başkasında değil bizdeydi; O’nu (sav) olması gerektiği gibi tanıyamadığımız ve de tanıtamadığımız için... Zaten iyi tanıyabilseydik O’nu, şimdi de şu içinde bulunduğumuz durumda olur muyduk, kavgacı üsluplarla mümin kardeşlerimize iftiralar atılır mıydı?! Olur olmadık her şeye epey de masraf yapıyoruz ama, mesele herşeyden üstün tuttuğumuzu söylediğimiz(!) Efendimiz’i (sav) veya dinimizi anlatmaya gelince birden cimri kesiliyorduk. Halbuki O (sav), her şeyin en iyisine layık değil miydi? Bir arkadaştan anlatmıştı Romanya’da yaptıkları bir kutlamayı: “Bir Kutlu Doğum zaman dilimi yaklaşıyordu ve arkadaşlarla beyin jimnastiği yapıyorduk, bu sene nasıl farklı bir şey yapalım ki, Efendimiz’in (sav) mesajını farklı kesimlere duyuralım diye. Sonra aklımıza şöyle bir fikir geldi. Günümüzde herkes öyle veya böyle bir şekilde kendisinin, çocuklarının doğum gününü kutluyor ve bunun için de bir çok eş-dostu çağırıyor. Kutlu Doğum’dan maksat Peygamberimiz’in doğum gününü kutlamak ise o zaman bizler de yaptıralım güzel, büyük bir pasta ve üzerine de yazdıralım güzelce; ‘Happy Birthday Hz. Muhammed’ diye. Bunu yayalım etrafımıza hatta okullara kadar, düzenleyelim her yerlede Kutlu Doğum Günü kutlamaları.’ O sene bu vesile ile birçok insana ulaşılmıştı.” İnsanlık, Efendimiz’i (sav), kendini bilmez bir karikatüristin çizdikleriyle değil, direk kaynağından, bizlerden tanımalı. O (sav) bir hadisinde diyor ki: “İnsanlara ikram edecek imkânınız yoksa, tatlı söz, güler yüzünüz de mi yoktur!..” Yazımızı bizlere de şefaat etmesi dileğiyle Efendimiz’e (sav) veda selamlaması ile bitirelim. İsteyen bunu okurken bulunduğu yerden gözünde, kendisinin Efendimiz’in (sav) mübarek kabrinin huzurunda olduğunu canlandırabilir: Ey peygamberlerin sonuncusu! Salat ve selam üzerine olsun. Ey takva sahiplerinin önderi! Salat ve selam üzerine olsun. Selam, sana ve bütün peygamberlere ve ehlibeytine olsun. Selam, sana ve bütün sahabelerine olsun. Selam, sana ve bütün salih kullara olsun. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, ‘O’ tektir. Ortağı da yoktur. Yine şehadet ederim ki Efendimiz, O’nun kulu ve Resulüdür… k.subasi@zamaniskandinavya.dk

İ S V E Ç ’ I O L I M P I YA T L A R D A T E M S I L E D E N B O K S Ö R Y I Ğ I T:

Spor, insanı kötü alışkanlıklardan korur İsveç’i olimpiyatlarda temsil eden Türk kökenli profesyonel boksör Anthony Yiğit, gençlere sporla uğraşmaları tavsiyesinde bulundu. FETHULLAH DİNÇER STOCKHOLM

1temsil eden ilk Türk kökenli sporcu

Geçtiğimiz yıl İsveç’i olimpiyatlarda

olma unvanını alan profesyonel boksör Anthony Yiğit gençlere, “Sporla uğraşın çünkü spor, insanı kötü alışkanlıklardan korur.” şeklinde tavsiyede bulunuyor. Aslen Adanalı olan ve İsveç’te doğup büyüyen Yiğit (22) hâlihazırda profesyonel olarak boks yapıyor ve boks hayatını Kopenhag’da sürdürüyor. Geçtiğimiz yıl olimpiyatlarda iyi performans gösterip Avrupa’nın en büyük boks menajerlik şirketlerinden Team Sauerland’a imza atan genç yetenek,  bu yılın başında ilk profesyonel müsabakasından galibiyetle ayrıldı. Şu ana kadar 8 maça çıkmayı başaran Yiğit, yoluna yenilgisiz devam ediyor. Kendisine ünlü futbolcu Zlatan İbrahimoviç’i örnek aldığını söyleyen Yiğit, bunun nedenini ise Zlatan’ın karakter olarak çok güçlü birisi, kendisi gibi bir gurbetçi ailenin çocuğu ve kendisine benzeyen yanları olması olarak açıklıyor. Hedefinde 2014’ün sonlarına

doğru Avrupa kıtasında unvan maçına çıkmak olan Yiğit, bunun için çok çalışması gerektiğini belirtiyor. İskandinavya’da da yaşayan insanımıza kendisine destek olmaları için çağrıda bulunan Yiğit, “Maçlarımı İsveç televizyon kanalı olan TV10’da canlı olarak izleyebilirsiniz” diyor ve gençlere, “Sporla uğraşın çünkü spor insanı kötü alışkanlıklardan korur.” şeklinde tavsiyede bulunuyor.  “Boksa 15 yaşında başladım ve beni spor kötü çevrelerden korudu, o yüzden spora çok değer veriyorum” şeklinde sözlerine devam eden Yiğit, “Bir sporcunun, hangi spor olursa olsun, başarılı olması için disiplinli bir hayatı olması gerekir. Bir sporcunun erken yatıp erken kalkma gibi, ne yediğine dikkat etme gibi özellikler kazanması lazım.” diye konuştu.


5 İSKANDİNAVYA

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

GENÇLERDEN ÇAĞRI:

İsveç ve Finlandiya NATO’ya katılsın

İsveç, Finlandiya, Norveç ve Estonya Gençlik Birlikleri Temsilcileri ortaklaşa yazdıkları bir makale ile kamuoyuna İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmesini istediklerini açıkladılar. İBRAHİM KAYA STOCKHOLM

1ya’nın gençleri İsveç ve Finlandiya’nın İsveç, Finlandiya, Norveç ve Eston-

NATO’ya katılmasını istiyor. 4 ülkenin gençlik birlikleri temsilcileri ortaklaşa yazdıkları ve İsveç’te Svenska Dagbladet (SvD) gazetesinde yayımlanan bir makale ile kamuoyuna İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmesini istediklerini deklare ettiler. İsveç’ten Erik Bengtzboe, Finlandiya’dan Susanna Nummikoski, Norveç’ten Paul Joakim Sandöy ve Estonya’dan Sirle Rosenfeldt adlı genç liderlerin imzasını taşıyan makalede öncelikle günümüz dünyasında son derece karmaşık ve ciddi tehditlerin olduğu ve olası saldırılarda özellikle küçük ölçekli ülkelerin kendilerini savunmada yetersiz kalacağı belirtiliyor. ‘Nordik (Kuzey) ve Baltık ülkeleri olarak birlik olmamız halinde savunmamız daha güçlü olacak.’ diye devam eden makalede bununla beraber birçok Kuzey ülkesinin hâlihazırda NATO üyesi olduğu bir ortamda ayrıca bir Kuzey ve Nordik Savunma Birliği kurmanın gereksiz ve de mümkün olmadığı değerlendirmesi yapılıyor. Dolayısıyla ülkelerimizi savunmanın yani sıra sahip olduğumuz demokrasi ve özgürlükler gibi değerlerin dünyada korunması için de aynı değerlere sahip NATO’ya üye olmak aynı zamanda bölgemizin güvenliğine de katkı sağlayacak deniliyor. Bu noktada NATO’nun Kuzey ve Baltık

ülkeleri için doğal bir ortak platform oldukları dile getirilirken tereddütleri nedeniyle yıllardır NATO’ya üye olma konusunda beklemede olan İsveç ve Finlandiya’nın bir

an önce harekete geçerek birliğe üye olması talep ediliyor. NATO’ya ilk adımı atmada İsveç ve Finlandiya’nın inisiyatif alması halinde diğer bölge ülkelerinin de bunu takip

edebileceği belirtiliyor. Makale ‘bizim için NATO’ya üye olma zamanı geldi’ şeklindeki ifadelerle son buluyor.


6 İSKANDİNAVYA NORVEÇ HABER TURU

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

Kiliselere daha çok yaşlılar gidiyor Ülkede, kiliselere olan ilgiye ilişkin ilginç bir araştırma sonucu yayınlandı. InFact isimli bir araştırma şirketinin, Dagen adında ki bir gazete için yaptığı araştırma sonucunda, ülke genelinde hizmt eden kiliselere dah çok 65 yaş üstü kesimin gittiği açıklandı. Araştırmada, Norveç Kiliseler Dereneği üyelelerine, ‘Eğer biri seni kilisiye davet ederse, o kişiye ‘evet’ cevabını verip kiliseye gidermisin?’ sorusu soruldu. Her on 65 yaş grubu üstünden 7’sinin soruya evet cevap verdiği kaydedildi. 18 ila 29 yaş altı gruptan ise yüzde 43’ünün sorulan soruya evet, yüzde 35’inin hayır, yüzde 12’sininse kararsız kaldığı ifade edildi.

Stockholm’de kapısına gamalı haç çizilen camiye çiçekli destek

Breivik katliamı mağdurlarına ‘tazminata başvurun çağrısı’ yapıldı

Aşırı sağcı cani Anders Behring Breivik’in 2011 yılında Utøya adasındaki gençlik kampına düzenlediği saldırıdan sağ kurtulan birçok gencin, devletin kendilerine hak tanıdığı tazminat için başvuruda bulunmadığı ortaya çıktı. Hükümet, Breivik saldırısından yara almadan kurtulan gençler için 300 bin, yaralananlar için ise 600 bin kronluk tazminat ödeyeceğini açıklamıştı. Yerel medyaya konuşan avukatlar, başvuru süresinin dolmasına az bir zaman kaldığına dikkat çekerek, mağdur gençlerin bir an önce başvuruda bulunmasını istedi. Aşırı sağcı Breivik, 2011 yılının Temmuz ayında İşçi Partisi Gençlik Kolları’nın düzenlediği kampı basarak toplam 69 genci acımasızca katletmiş, 58’ini de yaralamıştı. Adada 550’den fazla genç bulunuyordu.

Stockholm’de kapısına bir kaç hafta önce gamalı haç çizilen camiye bu kez çiçekler ve dayanışma notu bırakıldı. ZAMAN STOCKHOLM

1Medborgarplatsen’deki caminin ana giriş Stockholm’ün en eski camilerinden olan

kapısı geçtiğimiz hafta kimliği belirsiz kişiler tarafından çiçeklerle donatıldı. Caminin tahta ana kapısında gamalı haçların çizildiği yerlere birer çiçek buketi yerleştirildi. Ayrıca kapının önüne saksılara yerleştirilmiş rengârenk çiçekler dizildi. Çiçeklerin yanı sıra kapıya bir de el yazısı ile yazılmış destek notu bırakıldı. Notta, “Burada her nefret suçu için bir çiçek var. Size karşı yapılan her saldırı, İsveç’e karşı yapılmış saldırıdır. Biz sizinle birlikteyiz.” yazılı olduğu belirtildi. İsveç İslam Birliği Başkanı Omar Mustafa, sabah

caminin girişinde gördüğü çiçeklerin fotoğraflarını Twitter hesabında paylaştı. Mustafa, ibadet yerine düzenlenen ırkçı saldırıdan sonra destek ve dayanışmanın arttığını belirterek, “Daha önce böyle bir destek ve dayanışma yaşanmamıştı. Bu herkese büyük ders olsun.” dedi. Saldırıya uğrayan kiliseye de çiçek bırakıldı Bu arada, İsveç’te yaşayan Ortodoks Etiyopyalıların kullandıkları kiliseye de aynı şekilde çiçek buketleri bırakıldı. İsveç’te yaşayan Etiyopyalı Ortodoks göçmenlerin daha çok pazar ibadetlerini gerçekleştirdikleri kilisenin duvarlarına da önceki hafta gamalı haç figürleri çizilmiş ve ırkçılık ifadesi olarak kabul edilen figürler üzerine polis soruşturma başlatmıştı.

Sahte doktor yanlış tedavi sonucu 3 kişiyi öldürdü ZAMAN HELSINKI

1

Başkent Helsinki’de 10 yıldır sahte doktorluk yapan Esa Antero Laiho’nun (51) bugüne kadar Helsinki, Lahti, Kouvola ve Viihti şehirlerinde yıllarca sahte doktor olarak çalıştığı ve binlerce hastaya baktığı belirlendi. Sahte doktor 2006 yılında Lahti şehrinde 1 hastasını, 2011 yılında ise Helsinki de 2 hastasına uyguladığı yanlış teşhislerden dolayı öldürmekten yargılanıyor. Ayrıca 5 kişiye uyguladığı şiddetten dolayı da hakkında şikayet olduğu ifade edildi. Sahte doktor Laiho, Helsinki polisi tarafından geçtiğimiz Salı günü yakalanadı. 10 yıldır sahte doktorluk yaptığı belirlenen Esa Antero Laihoa hastalarını bilerek öldürmediğini sadece

yanlış ilaçlar verdiğini söyleyerek hakkındaki bütün suçlamaları reddediyor. Sahte doktor, diplomasını Rusya’nın San Petersburg şehrinde bir üniversiteden parayla aldığını kabul etti. Sahte diplomasıyla birkaç yıl asistan doktor olarak çalıştıktan sonra Finlandiya’da doktor olabilmesi için bütün sınavları ve testleri başarıyla geçerek doktorluğa başladığı belirlendi. 5 milyon nüfuslu Finlandiya’da, yaklaşık 25 bin diplomalı doktor bulunuyor. Bunların 500’ünden fazlasının diploması yurtdışındaki üniversitelerden alındığı biliniyor. Bu olaydan sonra, Finlandiya Sağlık ve Sosyal Bakanlığı diplomasını yurtdışından alan doktorlar hakkında detaylı bir şekilde araştırma yaparak yabancı üniversiteler ile yazışacak.

Binlerce Norveç pasaportu kayıp

Medyada yer alan bir habere göre, 30 bin pasaportun kayıp ya da çalındığı gerekçesiyle polise bildirildiği söylendi. Ancak polis, yurtdışı havalimanlarında kaç tane Norveç pasaprtunun yanlış yollarda kullanıldığı ve kaçına el konulduğu konusunda herhangi bir bilgisinin olmadığı açıklamasında bulundu.Ayrıca polis, bu tür bilgilerin kendilerine aktarılması ve kayıt edilmesi konusunda hiç kimsenin sorumluluğu olmadığını söyledi. Bazı Adalet Bakanlığı yetkilileri ise, bu tür uygulamanın yetersiz olduğunu açıklayarak, yine Bu tür suistimallerin rapor haline getirilmesinin kaçınılmaz olduğunu savundu.

Kış ayları daha erken gelebilir

Ülke genelinde son zamanların en sıcak kış ayı yaşanıyor. Metoroloji yetkilleri, Norveç’in 1937’den bu baya en sıcak kışını yaşadığını belirtti. Ayrıca uzmanlar, önümüzdeki yıllarda da ılık kış aylarının yaşanacağını, soğuk kış aylarınınsa eskiye göre daha erken geleceğini açıkladı. Diğer taraftan uzamanlar, iklim değişikliğinin endişe verici olduğunu kaydederken, bu duram ilişkin bir şeyler yapılması gerektiği uyarında bulunuyor. Konuyla ilgili yerel medyada en son haberlerede, ülkenin, Atlas Okyanus ve Norveç Denizi’nden gelen alçak basınç nedeniyle son 42 yılın en sıcak Noel’ini geçirdiği bildirilmişti. Ülke genelinde hava sıcaklığının ortalama 8 derece olduğu, 1971 Noeli’nde ortalama hava sıcaklığın 10,3 derece olduğu, 2006 yılında 7; 2010 yılında ise bu eksi 13 derece olduğu dile getirilmişti.


7 İSKANDİNAVYA

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

E S K I B A Ş B A K A N S T O LT E N B E R G :

İtiraf etmeliyim ki, biraz Twitter bağımlısıyım

Özellikle günümüz siyasilerinin Twitter’de oldukça aktif rol oynadığı görülüyor. Hatta bazı bakanlar Twitter üzerinden ‘Twitter timleri’ de oluşturuyor. ENGİN TENEKECİ OSLO

1medaya sirketleri arasında yer aldığı Twitter’ın son yılların en büyük sosyal

bir gerçek. Bügün 6 milyon internet sitesi Twitter’a bağlı olarak hizmet veriyor ve bünyesinde 2 bin işçi çalıştırıyor. Neredeyse 500 milyon kişi aktif olarak Twitter’ı kullanıyor. Halktan akademisyenlere, sanat camiasından spora, işadamlarından siyasilere kadar birçok kesim Twitter’dan faydalanıyor. Özellikle günümüz siyasilerinin Twitter’da oldukça aktif rol oynadığı görülüyor. Hatta bazı bakanlar Twitter üzerinden ‘Twitter timleri’ de oluşturuyor. Ayrıca birçok siyasilerin Twitter üzerinden tartıştığı da oluyor. Bununla birlikte siyasilerin ‘mikroblok’ olarak ta adlandırılan Twitter üzerinden yazdıkları hukuki alanda delil olduğu gibi, medya camiası içinse haber niteliği taşıyor. Yine birçok başbakan, bakan, milletvekili, belediye ve parti başkanı, Twitter’deki takipçi sayılarını artırmak için kıyasıya çalışıyor. Hatta özellikle devlet liderlerinin Twitter’a olan ilgileri, takipçi sayıları medyada haber konusu da olabiliyor. Son günlerde (eski-yeni) Norveçli liderlerin Twitter’e olan ilgisi, takipçilerinin sayısı ülke medyasını bir hayli mesgul ediyor. Ülke-

Eski başbakan kendisine meclis haberlerine dair herhangi bir bıkkınlık geldiği zaman, hemen Twitter’e yöneldiğini dile getiriyor. FOTO: ZAMAN, ENGİN TENEKECİ nin en büyük günlük gazetesi Aftenpsten’in konuyla ilgili manşetine taşıdığı haberde, gerek eski Başbakan Jens Stoltenberg’in, gerekse yeni Başbakan Erna Solberg’in ve diğer partilerin Twitter’a olan ilgilerine atıfta bulunuluyor. Hangi siyasi ve parti, Twitter’da ne kadar aktif, ne kadar takipçileri var, gibi

bilgiler grafiksel olarak veriliyor. Norveç’in eski Başbakanı Jens Stoltenberg’e göre, Twitter kendisi için hem eğlenceli hem de tehlikeli bir şey. Stoltenberg, biraz Twitter bağımlısı olduğu itirafında da bulunuyor. Eski başbakan kendisine meclis haberlerine dair herhangi bir bıkkınlık geldiği

zaman, hemen Twitter’e yöneldiğini dile getiriyor. Stoltenberg, başlangıç itibariyle kendisini takip edenlerin hepsini takip ettiğini, daha sorasında takipçi sayısı arttıkça bunun altından kalkılamayacak bir hal aldiğı için bıraktığını açıklıyor. Konuyla ilgili yapılan istatistiklere göre, 169 milletvekilinden 118’i Twitter’ı yoğun bir şekilde kullanıyor. Siyasiler arasında en fazla Twitter takipçisi olan isim eski Başbakan ve İşçi Partisi (AP) Başkanı Jens Stoltenberg. 2. sırada ise 74 bin 422 takipçi ile yeni Başbakan ve Muhafazakar Sağ Parti Başkanı Erna Solberg yer alıyor. 3. sırada ise 57 bin 174 bin takipçi ile eski Sağlık Bakanı Jonas Gahr Støre gösteriliyor. 4. sırada ise, 43 bin 573 bin takipçi ile İskandinavya’nın ilk Müslüman kökenli bakanı Hadia Tajik yer alıyor. Parti bazında Twitter kullanan milletvekilleri sayısı ise, 43’le İşçi Partisi (AP) gösteriliyor. 2. sırada ise, 31 milletvekili ile iktidardaki Muhafazakar Sağ Parti yer alıyor. 3. sırada ise, 13 milletvekili sayısı ile iktidarın küçük ortağı İlerleme Partisi (FRP) yer alıyor. 4. Sırada 9 milletvekili ile Hıristiyan Halk Partisi ( KRF), 5. sırada 9 milletvekili iler Merkez Parti (SP), 6. sırada 7 milletvekili ile Sol Parti (VP), 6. Sırada 6 milletvekili ile Sosyalist Parti (SV), 7. sırada ise 1 milletvekiliyle Çevreci Parti (MDG) yer alıyor.

İşyerlerine, düğünlere, doğum günlerine ve her türlü özel günlere... 1250 m2’lik modern ve hijyenik mutfağımızla, 25.000 paket üretim kapasitemizle, ve 28 tecrübeli personelimizle... Anadolu’muzun, sıcak ve soğuk yemeklerini servis yapmaktan mutluluk duyarız. Eksotiske Delikatesser A/S • Industrigrenen 21, 2635 Ishøj • Tlf. +45 7023 2808 www.delikate.dk • delikate@delikate.dk • Açılış saatleri: Pazartesi-Cuma 8-17 • Cumartesi 8-13


8 İSKANDİNAVYA Dünyada yolsuzluğa sıfır tolerans

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

Şeffaf yönetimiyle dikkat çeken Avrupa Birliği (AB), yolsuzlukla mücadelede sert önlemler alıyor. Vergi kaçırmanın cezasının adam öldürmeyle eş tutulduğu AB ülkelerinde, yolsuzluğa bulaşan kişi görevine bakılmaksızın yargı karşısına çıkarılıyor. HASAN CÜCÜK KOPENHAG

1Birliği (AB), yolsuzlukla mücadelede Şeffaf yönetimiyle dikkat çeken Avrupa

sert önlemler alıyor. Vergi kaçırmanın cezasının adam öldürmeyle eş tutulduğu AB ülkelerinde, yolsuzluğa bulaşan kişi görevine bakılmaksızın yargı karşısına çıkarılıyor. Hakkında yolsuzluk söylentileri olan politikacılar, yargıya hesap vermeden önce istifa yolunu seçiyor. Politikanın ‘hizmet’ amaçlı görüldüğü AB’de, toplum da yolsuzluklara müsamaha göstermiyor. 27 üye ülkede gerçekleştirilen Eurobarometre araştırmasında AB vatandaşlarının yüzde 74’ü yolsuzluğu en büyük problem olarak görüyor. En çok yolsuzluk yaptığına inanılanların başında siyasetçilerin gelmesinden dolayı, onlarla ilgili en küçük bir yolsuzluk iddiası bile dikkatle takip ediliyor. Yolsuzlukla mücadele sadece AB’nin gündeminde de değil. Dünyanın yeni ekonomik güçlerinden Çin de yolsuzluğa karşı ‘sıfır tolerans’ prensibini hayata geçirdi. İşte son dönemde dünyada dikkat çeken yolsuzluk operasyonları: Sarkozy’nin eski İçişleri Bakanı’na gözaltı: Fransa’da eski Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy döneminin İçişleri Bakanı Claude Gueant ve aynı dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü yapan Michel Gaudin gözaltına alındı. Gueant’ın İçişleri Bakanlığı Kabine Direktörü olduğu 2002-2004 yıllarını kapsayan soruşturmada savcılık, kamu kaynaklarının zarara uğratıldığını ve pirimlerde usulsüzlük kaydedildiğini vurguladı. Soruşturma, haziranda Fransız polisinin Gueant’ın evinde 20 bin avro peşin parayla yapılmış harcama delilleri bulması üzerine başlamıştı. Michel Gaudin ise Paris’e bağlı Nanterre’de bulunan adli polis merkezinde, yolsuzluk ve vergilerin kötüye kullanılması iddiaları ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında sorgulandı. İspanya’da iktidar partisine baskın, kralın damadı sanık: Avrupa’da en ses getiren yolsuzluk soruşturması İspanya’dakiydi. İktidardaki Halk Partisi (PP) genel merkezini basan polis 14 saat boyunca arama yaptı. Başbakan Mariano Rajoy ise mahkemelerin verdiği karara “mutlak saygı” duyduğunu belirtti ve partisine de soruşturma için gereken tüm kolaylığın gösterilmesi talimatını verdi. Polis, basılan binanın 2005-2011 yılları arasındaki tadilatında yapıldığı iddia edilen kayıt dışı ödemelere dair evrak aradı. AB Zirvesi için Brüksel’de bulunduğu sırada partisinin merkezi basılan Rajoy, kendilerinden emin olduklarını ve soruşturmanın sonucundan endişe duymadığını açıkladı. Rajoy’un sözlerini Türkiye’de birinci sayfadan veren bir gazete için Başbakan Erdoğan “Haddini bil!” çıkışını yaptı. Direkt Rajov’un şahsıyla ilgili olmayan soruşturmadaki iddialara göre PP’nin eski mali işler sorumlusu Luis Barcenas, müteahhitlerin partiye ‘bağış’ olarak verdiği milyonlarca avroyu parti liderlerinin zimmetine geçirmesine yardımcı oldu. Rajoy ve diğer üst düzey yetkililer, yolsuzluk suçlamalarını reddederken, tutuklu yargılanan Barcenas’ın alınan rüşvetlerle gizli bir fon oluşturduğu ve İsviçre bankalarında 48 milyon avro parası bulunduğu iddia ediliyor. İspanya’yı sarsan ikinci yolsuzluk soruşturmasının adresinde ise Kral Juan Carlos’un damadı İnaki Urdangarin vardı. Damat hakkında 23 yıl hapis cezası istendi. Kralın ortanca kızı Prenses Cristina ile evli olan Urdangarin ile ortağı Diego Torres için kamu

malını zimmetine geçirme, kötüye kullanma, dolandırıcılık ve evrakta sahtekârlık gibi 6 ayrı suçtan sırasıyla 23 ve 19 sene hapis cezası talep edildi. Aynı zamanda Palma Dükü

yeni ekonomik güçlerinden biri olan Çin, yolsuzlukla mücadelede sert önlemler alıyor. Martta göreve geldiğinde yolsuzlukla mücadele gündemini birinci sıraya koyan

Güvenliği Bakanı Yardımcısı Li Dongsheng oldu. Hakkında bir süredir inceleme yapılan Li, “şüpheli ciddi disiplin ihlalleri” nedeniyle görevinden alındı. Çin yönetimi

FOTOĞRAFLAR: REUTERS

4

1 FOTOĞRAFLAR: AP

6

7 olan Urdangarin’in, yöneticiliğini yaptığı Noos Enstitüsü adlı kâr amaçlı olmayan bir vakıf aracılığıyla 6 milyon avro yolsuzluk yaptığı iddia ediliyor. Mahkeme, Urdangarin adına kayıtlı 16 mülke de el koymuştu. İnaki Urdangarin, 8 Mart’ta sanık olarak hâkim karşısına çıkacak. Uruguay’da ekonomi bakanı istifa etti: Uruguay Ekonomi Bakanı Fernando Lorenzo, devlet tarafından işletilen havayolları şirketi Pluna’nın geçen seneki satış ihalesinde usulsüzlük yapmakla suçlanması sonucu istifa etti. Lorenzo, istifa kararını mahkemenin önüne bakan olarak değil, sıradan bir vatandaş olarak çıkmak için aldığını söylerken; Uruguay Devlet Başkanı Jose Mujika, siyasi yoldaşı ve yakın çalışma arkadaşının parlak bir geçmişi olmasına rağmen yargının önünü açmak için kendi isteğiyle istifa ettiğini bildirdi. Mujika, Lorenzo’nun ahlaki bir davranış sergilediğini kaydederek “Mahkemeden masumiyet kararı çıkana kadar bakan arkadaşımızla hükümetimizin ilişkileri sona ermiştir.” açıklaması yaptı. Çin yolsuzluğa savaş açtı: Dünyanın

61) Eski Romanya Başbakanı Adrian Nastase, 4 yıl hapse mahkûm edildi. 7) İngiltere’nin eski Avrupa Bakanı Denis MacShane. ve bunu önümüzdeki 10 yılda en büyük millî hedef olarak belirleyen Cumhurbaşkanı Xi Jinping, “sıfır müsamaha’” sloganıyla yolsuzlukların üzerine kararlılıkla gidiyor. Bu kararlılıkta ilk görevden alınan isim, Kamu

yolsuzlukla mücadelede amacına ulaşmak için 5 yıllık bir plan yayımladı ve buna göre rüşvet cezalarının artırılması ve yolsuzluk soruşturmalarının daha ciddi yürütülmesi istendi. Kamu Güvenliği Bakan Yardımcısı Li Dongsheng’in görevden alınmasından sonra Çin yönetimi, resmî görevlilere yeni sınırlamalar getirdi. Çin Komünist Partisi (ÇKP), topluma nüfuz etmiş yolsuzluğu engellemek amacıyla resmî görevlilerin, yasa dışı görüşme ve bağlantılara ev sahipliği yapan özel kulüplere üyeliğini ve ziyaretini yasakladı. Çinli liderler, ülkeyi ve ÇKP’yi çökertecek en büyük etkenin yolsuzluk olduğunu belirterek Çin’de hızlıca çoğalan ve görünürde toplanma ve sosyalleşme için yer sunan özel kulüpleri mercek altına aldı. ÇKP Disiplin Denetim Merkez Komisyonu, söz konusu kulüplere gidenlerin, sert cezalara maruz kalacaklarını duyurdu. Bazı parti görevlilerinin özel kulüpleri sık sık ziyaret ettiğini belirleyen komisyon, bunun parti, politik çalışma düzeni ve sosyal etik üzerinde ciddi negatif etkisi olduğunu vurguladı. Zencani’ye yolsuzluktan gözaltı: Türkiye’yi sarsan 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun kilit ismi Reza Zarrab’ın arkasındaki kişi olduğu iddia edilen İranlı ünlü iş adamı Babek Zencani ülkesinde gözaltına alındı. Gözaltına gerekçe olarak Tahran’a yönelik yaptırımlar sonucu Zencani’nin İran petrollerini karaborsada satışından elde ettiği parayı kendisine saklaması olarak gösterdi. İran’da bir grup milletvekili geçen günlerde 13,8 milyar dolarlık şahsi servetiyle ülkenin en zengin iş adamlarından biri olan Zencani hakkında yolsuzluktan soruşturma açılmasını talep etmişti. İran’ın yarı resmî Mehr Haber Ajansı, Zarrab’ın ‘Reisim’ dediği Zencani’nin büyük ihtimalle Merkez Bankası ve Petrol Bakanlığı’na olan borcunu ödememesi ve evrakta sahtecilik suçlamalarından dolayı gözaltına alındığını yazdı. Zencani’nin sattığı petrol karşılığı devlete 2 milyar avro borcu olduğu ve bunu ödemediği ifade edilmişti.


9 İSKANDİNAVYA İspanya’yı sarsan ikinci yolsuzluk soruşturmasının adresinde ise Kral Juan Carlos’un damadı İnaki Urdangarin vardı. Damat hakkında 23 yıl hapis cezası istendi. Kralın ortanca kızı Prenses Cristina ile evli olan Urdangarin ile ortağı Diego Torres için kamu malını zimmetine geçirme, kötüye kullanma, dolandırıcılık ve evrakta sahtekârlık gibi 6 ayrı suçtan sırasıyla 23 ve 19 sene hapis cezası talep edildi. Aynı zamanda Palma Dükü olan Urdangarin’in, yöneticiliğini yaptığı Noos Enstitüsü adlı kâr amaçlı olmayan bir vakıf aracılığıyla 6 milyon avro yolsuzluk yaptığı iddia ediliyor.

İSVEÇ HABER TURU

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

FOTOĞRAFLAR: DHA

2

Kendi giden 100 Volvo, İsveç yollarında test ediliyor

Volvo Car Group, halka açık yollarda kendi kendine giden otomobillerle, dünya çapındaki öncü projesini İsveç’te başlatıyor. Volvo Cars, 100 ‘kendi kendine giden’ Volvo otomobili, günlük sürüş koşullarında İsveç’in Göteborg şehri çevresindeki halka açık yollarda kullanarak, dünyanın ilk büyük ölçekli otonom sürüş projesinde öncü rol oynayacak.

18 yıl sonra tekrar görmeye başladı 3

5

Zencani’nin İran’a uygulanan petrol ambargosunu delmek için eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ın oluşturduğu imtiyazlı iş adamları heyetinde olduğu ifade ediliyor. Zencani’nin adı, Avrupa Birliği ve ABD’nin “kara listesinde” bulunuyor. Onur Air havayolu şirketinin ortağı olan Zencani’nin Türkiye’de Kont Kozmetik adlı bir şirketi de var. Ayrıca Zencani, Kont Grup bünyesinde İstanbul merkezli hava yolculuğu, petrol ve banka şirketine de sahip. İran Cumhurbaşkanı Ruhani, göreve gelir gelmez yolsuzlukların üzerine gideceğini açıklamıştı. Yunanistan’da rüşvet parası geri ödendi: Yunanistan’da Savunma Bakanlığı’nın eski Silahlanma Genel Müdür Vekili Antonis Kantas, silahlanma programları karşılığında yolsuzluk ve rüşvetten temin ettiği 9 milyon avroyu Merkez Bankası’na iade etti. Ülkede böyle bir durumla ilk defa karşılaşılırken Kantas, silah ihaleleri karşılığında aldığı toplam 16 milyon avro rüşvetin kalan kısmını da önümüzdeki günlerde geri ödeyeceğini duyurdu. Yunanistan’da 1990 ve 2000’li yıllarda 12 silahlanma ihalesine fesat kırıştırıldığı tespit edilmiş, tutuklanan Kantas’ın ifadesi sonrası en az 17 kişinin rüşvet, kara para ve yolsuzluk ile ilişkili oldukları tespit edilmişti. Aralarında iki eski savunma bakanı, bürokrat, eski hava ve kara kuvvetleri komutanları dâhil 10 üst düzey ordu mensubu ve iş adamının adının da karıştığı çok sayıda kişi, yargıya hesap verecek. Gözaltına alınanlar arasında Alman silah şirketi WEGMANN’ın Yunanistan temsilcisi Dimitris Papahristos’un da olmasıyla Almanya’da da soruşturma açılması gündeme geldi. Papahristos’un, 150 milyon avro tutarındaki topçu sistemlerinin WEGMANN’a verilmesi için Kantas’a 750 bin avro rüşvet verdiği iddia ediliyor. Alman savcılığı, konuyla ilgili inceleme başlatırken iddiaları değerlendirdikten sonra soruşturma açılıp açılmayacağına

1) İspanyol halkı yolsuzluklara tepki gösteriyor. 2) Fransa’da eski İçişleri Bakanı Claude Gueant gözaltına alındı. 3) Türkiye’deki yolsuzluk operasyonunun en önemli zanlılarından Reza Zarrab’ın arkasındaki kişi olduğu iddia edilen Babek Zencani, İran’da sorgulanıyor. 4) Uruguay Ekonomi Bakanı Fernando Lorenzo, hakkındaki iddiların ardından istifa etti. 5) Görevinden alınan Çinli Li Dongsheng. karar verecek. Eski Romanya başbakanı rüşvetten hapse girdi: Eski Romanya Başbakanı Adrian Nastase, rüşvet alma iddiasıyla yargılandığı davada 4 yıl hapse mahkûm edildi. Yüksek Temyiz Mahkemesi, 2000-2004 yıllarında başbakanlık yapan Nastase’nin, Irina Jianu adlı girişimciden 630 bin avroluk Çin menşeli inşaat malzemesi ve mobilya aldığını, karşılığında da Jianu’yu Millî Yapı Denetim Kurulu’nun başına getirdiğini tespit etti. Mahkeme, 4 yıllık mahkûmiyete ek olarak Nastase’yi, 5 yıl boyunca seçme, seçilme ve her türlü memuriyet haklarından menetti. Eski başbakanın eşi Dana Nastase de suç ortaklığı yapmaktan üç yıl tecilli hapis cezasına çarptırıldı. Nastase çifti ayrıca devlete 400 bin avro ödemeye mahkûm edildi. Mahkeme kararının siyasî olduğunu iddia eoer eski başbakan, başkent Bükreş’teki Rahova Cezaevi’ne konuldu. Rüşveti veren iş kadını da hâlen cezaevinde. Ülkede komünizm sonrası dönemde hapse giren ilk başbakan olan Nastase, bir başka yolsuzluk davasından hüküm giymiş, 9 ay cezaevinde kaldıktan sonra iyi hâlden tahliye olmuştu. İngiltere’de eski bakana sahte faturadan hapis: İngiltere’de eski Avrupa Bakanı Denis MacShane, sahte harcama beyanı vermek suçundan 6 ay hapse mahkûm edildi. Tony Blair kabinesinde üç yıl bakanlık yapan MacShane’in, 2005-2008 yıllarında ‘araştırma ve tercüme’ hizmetleri aldığına dair verdiği 19 faturanın gerçek dışı olduğu belirlendi. Söz konusu faturaların tutarı ise 13 bin sterlin (yaklaşık 44 bin 500 TL) civarında. 65 yaşındaki MacShane, 2009’da Telegraph gazetesinin ortaya çıkardığı usulsüz harcama skandalında hapis cezasına çarptırılan beşinci milletvekili oldu. Oxford mezunu MacShane, harcamalarına dair hakkında meclis soruşturması başlatılmasının ardından Kasım 2012’de milletvekilliğinden istifa etmişti.

İsveç’in Ljungby kentinde yaşayan 71 yaşındaki Ulla Sjoo, 13 yıl önce geçirdiği felç sonrası kaybettiği görme yetisine aniden geri kavuştu. Sjoo, “Birden-bire gözlerim görmeye başladı, Cennetteyim sandım.” dedi. Yılbaşı gecesi bir anda evdeki avizenin şeklini görebildiğini fark eden yaşlı kadın, “Tanıdığınız, ancak en son 13 yıl önce görebildiğiniz kişilerle karşılaşmak çok ilginç.” diyerek hislerini aktardı.

İsveç Kraliyet Ailesi’nden U dönüşü

Norveç’in 17 Mayıs’ta yapılacak 200. yıl kutlamalarına katılmayacakları açıklanan Kral ve Kraliçe’ye gelen büyük tepkiler sonucu karar değişti. Kral ve Kraliçe kutlamalara iştirak edecek. İsveç Kralı Carl Gustaf ve eşi Kraliçe Silvia, Norveç’in, anayasanın 200. yılını kutlamak için 17 Mayıs’ta düzenlenecek. Norveç anayasasının temellerinin atıldığı Eidsvoll şehrinde düzenlenecek olan ve birçok ülkeden devlet erkânının katılımının beklendigi tören davetini reddetmişti

Suriye’de kaçırılan İsveçli gazeteciler serbest bırakıldı

Suriye’de geçtiğimiz Kasım ayında kaçırılan iki İsveçli gazeteci serbest bırakıldı. Açıklamayı ilk olarak bu sabah uluslararası Kızılhaç örgütü yaptı. İsveç Dışişleri Bakanlığı tarafından da teyit edilen bilgiye göre İsveçli gazeteciler Magnus Falkehed ve Niclas Hammarstrom İsveç’in Beyrut Büyükelçiliği’ne ulaştı. Açıklamada 23 Kasım’da kaçırılan ve yaklaşık 1,5 ay sonra bırakılan iki gazetecinin sağlık durumu hakkında ise bir bilgi yer almadı. 46 günlük esaretin ardından İsveçli gazetecilerin serbest kalma haberi dün eve ulaştı. Berlin’de konuşan Dışişleri Bakanı Carl Bildt, kurtarma operasyonunun ardında sessizce yürütülen büyük bir çalışma yattığını söyledi. Amerikan sivil toplum örgütü Gazetecileri Koruma Komitesi CPJ, Suriye’de yaklaşık üç yıldır süren savaşta 63 gazetecinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Yabancı karsıtı partiden Müslümanlara çirkin iftira

Yabancı karşıtı politikalarıyla bilinen İsveç Demokratları Partisi (SverigesDemokraterna) başkan yardımcısı, Karlskrona şehri Facebook sayfasından, “Tecavüz Kur’an’ın bir metodudur, İslam’ın derin köklerinde mevcuttur.” şeklinde provokatif bir iftira mesajı yayımladı. Parti Başkanı Jimmie Åkesson’un basın danışmanı Linus Bylund iftiraya destek vererek, başkan yardımcısının yaptığı yorumun Kur’an’da mevcut olduğunu savundu. Bu skandal açıklamaya, Lund Üniversitesi İslam Çalışmaları Öğretim üyesi Profesörü Jan Hjärpe sert cevap verdi. “Kuran’da böyle bir şey yok.” diyen Hjärpe, “Aptal ve geri zekalıca bir yorum.” şeklinde konuştu.

Sol Parti 40. kongresini yaptı

Geçen seçimden bu yana kamuoyu desteğini artırma konusunda İsveç’in en başarılı partisi olarak görünen Sol Parti geçtiğimiz hafta Stockholm’de 40. kongresini yaptı. Kongrenin açılış konuşmasını yapan Parti Başkanı Jonas Sjöstedt, kongre üyelerinden önümüzdeki genel seçimlerde partinin seçilme şansını tehlikeye atacak kararlar almamalarını istedi. Sol Parti lideri Sjöstedt, partisinin önümüzdeki dönem Sosyal Demokrat Parti ve Yeşiller Partisi ile koalisyon hükümeti kurmaya sıcak baktığını ancak partisinin refah devleti politikalarından kesinlikle taviz vermeyeceklerini açıkladı. Sjöstedt, en fazla eleştiriyi ise en uç parti olarak nitelendirdiği ve her türlü maliyete rağmen özelleştirmeyi savunduğunu belirttiği Merkez Parti’ye (Centerpartiet) yöneltti.


10 İSKANDİNAVYA

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

Rüşvet iddiaları Avrupa'yı endişelendirdi ‘Küresel komplo’ iddialarını inandırıcı bulmayan AB ve Avrupalı liderler, 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasının örtbas edilmesinden endişe ediyor. Brüksel’deki hâkim hava: Yargı ve adli kolluğa müdahale eden Türk hükümeti AB’den uzaklaşıyor! EMRE OĞUZ KADİR UYSALOĞLU STOCKHOLM LONDRA

1rüşvet soruşturması dünyanın birçok

Christian Wulff

Silvio Berlusconi

ülkesinde olduğu gibi hâlihazırda üyelik müzakerelerinin devam ettiği Avrupa Birliği (AB) tarafından da yakından takip ediliyor. Soruşturmanın başlatıldığı 17 Aralık’tan bu yana yapılan çok sayıda açıklamada öne çıkan hâkim duygu; endişe. Soruşturma ile bağlantılı olarak çeşitli emniyet yetkililerinin görevden alınması, Adli Kolluk Yönetmeliği’nin bir gecede değiştirilmesi, soruşturma dosyalarının siyasi baskı ile savcıların elinden alınması, HSYK’nın yapısında planlanan değişiklikler, savcıların alenen tehdit edilmesi gibi gelişmiş demokrasilerde görülmesi mümkün olmayan olaylar akabinde yapılan açıklamalarda bu endişeyi görmemek mümkün değil. Üstelik bu seferki endişe ‘Gezi Parkı’ eylemleri sırasında dile getirilen endişeden çok daha büyük ve derin! Gezi eylemleri sırasında polisin aşırı güç kullanmasını ve Başbakan’ın toplumu kutuplaştırıcı üslubunu eleştiren AB’li yetkililer, şimdilerde güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü gibi ‘temel demokratik prensiplere’ atıfta bulunuyor ve eleştirilerini bu konularda yoğunlaştırıyorlar. 50 yıldan fazla devam eden üyelik müzakereleri boyunca ısrarla Türkiye’den talep edilen ve bazısı 2001 ile 2011 yılları arasındaki AK Parti hükümetleri tarafından hayata geçirilen demokratik reformların kaybedilmesi söz konusu çünkü. Sadece AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle’nin açıklamalarına bakılsa bile hâkim endişe anlaşılıyor. Füle ilk açıklamasını 19 Aralık’ta yaptı. Yani İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele ve Mali Şube Müdürlüğü ekipleri 3 bakanın oğullarını yolsuzluktan gözaltına aldıktan sonra... Hükümetin soruşturmayla ilişkili emniyet yetkililerini görevden almasını eleştirdi. Adli sürecin ‘bağımsız’ ve ‘tarafsız’ sürdürülme-

Jacques Chirac

Türkiye’de devam eden yolsuzluk ve

Jacques Chirac (Eski Fransa Cumhurbaşkanı), Christian Wulff (Eski Almanya Cumhurbaşkanı), Silvio Berlusconi (Eski İtalya Başbakanı) başta olmak üzere birçok tanınmış Avrupalı politikacıyı istifaya götüren süreçlerde yolsuzlukla mücadele stratejilerinin ve denetim mekanizmalarının etkilerini görmek mümkün. sine dair endişelerini dile getirdi. İlerleyen süreçte Türkiye’de hükümet soruşturmaların geleceğini tehlikeye atacak adımlar attıkça Füle, açıklamalarındaki eleştiri dozunu yükseltti. Mesela, hükümet tarafından bir gece operasyonuyla hayata geçirilmek istenen ancak daha sonra Danıştay tarafından yürürlüğü durdurulan Adli Kolluk Yönetmeliği’nin Türkiye’de ‘yargının bağımsızlığına ve çalışma kapasitesine zarar verdiğini’ net bir şekilde ifade etti. Sonraki açıklamalarında da sık sık AB üyeliğinin siyasi kriterlerine atıfta bulunarak AK Parti hükümetini ‘yolsuzluk iddialarını araştıran soruşturmaları akamete uğratacak tasarruflardan kaçınması konusunda’ uyardı. Ancak bu uyarıların ciddiye alındığını söylemek güç. Adı yolsuzluk iddialarına karışan Egemen Bağış’ın yerine AB Bakanlığı görevine getirilen Mevlüt Çavuşoğlu, AB’li yetkilileri ‘tek taraflı ve aceleci’ açıklamalarda bulunmakla suçladı. HSYK değişikliği ‘geri adım’ Türkiye’de yaşanan krizden endişe eden tek AB’li yetkili Stefan Füle değil hiç şüphesiz. Benzer açıklamaları gerek Avrupa Parlamentosu’nda gerekse Avrupa Komisyonu’nda görev yapan değişik yetkililer de dile getirdi. Onlardan biri de AB-Türkiye Karma Parlamento

Komisyonu Eşbaşkanı Helene Flautre’ydi. Türkiye’de devam eden süreci yakından takip ettiğini belirten Flautre, Başbakan Erdoğan’ın yakınlarına yönelik ağır yolsuzluk iddialarını aydınlatmak yerine soruşturmayı yürütenleri suçlamasını ‘sorumsuzluk’ olarak tanımladı. Aslında AB, 17 Aralık’ta başlayan soruşturmadan çok daha önce de Türkiye’yi ‘yolsuzluklar’ konusunda uyarmıştı. En son geçen ekimde yayımlanan Türkiye İlerleme Raporu’nda bu konunun üzerinde yoğun bir şekilde duruluyor mesela. Raporda; Yolsuzlukla Mücadele Stratejisi’nin uygulanması için kuvvetli bir siyasi iradeye ihtiyaç olduğu vurgulanıyor, milletvekillerinin yolsuzluk iddialarına karşı dokunulmazlık sınırlarının çok geniş olduğu ve Türkiye’de siyasi partilerin finansmanı konusunda sıkıntılar bulunduğu ifade ediliyor. Keza şubatın ikinci yarısında Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda görüşüldükten sonra kabul edilmesi beklenen Türkiye Raporu’nda da yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasına geniş yer verileceğini ifade etmekte fayda var. 20 Ocak’ta Brüksel’de gerçekleştirilecek AB dışişleri bakanları toplantısında da Türkiye’de yaşananların gayr-i resmî gündem olacağı gelen bilgiler

arasında. Bu çerçevede değerlendirildiğinde Erdoğan’ın 21 Ocak’ta planlanan Brüksel ziyareti daha da büyük önem kazanıyor. Brüksel’e yakın kaynaklar Avrupalı yetkililerin söz konusu ziyaret esnasında Erdoğan’a sert eleştirilerde bulunacağını ifade ediyor. Yaşanan süreçte Avrupa Birliği’ni çok rahatsız eden bir diğer konu hiç şüphesiz hükümetin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısında yapmak istediği değişiklikler. Hatırlanacağı üzere HSYK’nın mevcut yapısı AK Parti hükümeti tarafından hazırlanan anayasa paketi ile değiştirilmiş ve 12 Eylül 2010 Referandumu’yla kabul edilmişti. AB Komisyonu, Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi o dönemde Türkiye’deki muhalefet partilerinin tepkilerine rağmen söz konusu değişikliğe, dolayısıyla da hükümete destek vermekten geri durmamıştı. Bu yüzden HSYK’nın yapısının değiştirilmesi, Avrupalı yetkililer tarafından ‘Türkiye için geri adım’ olarak değerlendiriliyor.

Yolsuzluk bağımsız denetimle önleniyor Yolsuzluk ve rüşvet, Avrupalı seçmenlerin en hassas olduğu konuların başında geliyor. Geçmişte çok sayıda Avrupalı

İngilizler trafik cezasından kaçan bakanı harcadı! İngiliz basını, 17 Aralık’taki yolsuzluk operasyonu- ceki Enerji Bakanı Chris Huhne, ‘küçük’ bir suçtan nu başlangıçta, ‘Erdoğan-Gülen’ iktidar mücadele- yargılandı, bakanlıktan, milletvekilliğinden istifa etmek zorunda kaldı. Bakanı 62 gün si şeklinde gördü. Ancak operasyonun hapse attıran suç trajikomikti. 2003’te ardından emniyette yapılan toplu tashız sınırını aşan Bakan, ehliyet puanıfiyeler ve yargı bağımsızlığına gölge nı düşürmemek için cezayı eski eşinin düşürücü siyaset izlenmesi üzerine algı ehliyetine işletir. 8 yıl sonra (2011) eski değişti. Haberler ‘AK Parti hükümetinin eşi Vicky Pryce durumu bir gazeteciye yolsuzluğu örtmek için yargıya müdaitiraf eder. Olay yargıya taşınır ve Bakan hale ediyor’ şeklinde değişti. Son 15 8 ay hapse çarptırılır. Liberal Demokrat günde medyada yer alan konuyla ilgili partili Huhne’nın siyasi hayatı son buhaberlerde Türk hükümetinin ‘yargı balur. Mevcut koalisyon hükümetinden ğımsızlığına, soruşturmaya’ müdahale istifa etmek zorunda kalan bir diğer etmesi eleştirildi. 17 Aralık operasyonu bakan da Liam Fox’tu. Eski Savunma İngiltere’de yakından takip ediliyor. Zira Bakanı Fox, yakın arkadaşı Adam Werİngiliz halkı yolsuzluk, rüşvet konuların- Chris Huhne ritty’yi 18 yurtdışı gezisine götürüp, bazı topda çok hassas. Medya siyasetçilerin küçük hatalarını dahi büyütür bu ülkede. Olayın tüm lantılara dahil ettirdiğinin basına sızması üzerine detaylarını gün yüzüne çıkarır. Ortada delili varsa Ekim 2011’de istifa etti. Medya ipin ucunu bırakkimse de ‘zamanlama manidar’ yorumunda bulun- mayıp Werritty’nin söz konusu toplantılarda şirketi maz. Yoruma, zanna itibar edilmez. Mesela bir ön- adına fayda sağladığını ortaya çıkardı.

Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Ofisi, kıta genelinde yolsuzluğu önlemeye çalışıyor


11 İSKANDİNAVYA

17 Aralık operasyonu için kim, ne dedi?

AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle’nin açıklamalarına bakılsa bile hâkim endişe anlaşılıyor. Füle ilk açıklamasını 19 Aralık’ta yaptı. politikacı adı bir şekilde yolsuzluk ya da rüşvet skandalına bulaştığı için istifa etti, ettirildi. Geçen aylarda AB’nin resmî istatistik kurumu olan Eurobaremetre tarafından yapılan bir araştırmaya göre Avrupalıların yüzde 74’ü AB’nin en önemli sorununun ‘yolsuzluk’ olduğuna inanıyor. Hâl böyle olunca yolsuzluk bir türlü gündemden düşmüyor. Ancak başta İsveç, Danimarka ve Norveç gibi İskandinav ülkeleri olmak üzere Avrupa’nın birçok ülkesinde yolsuzlukla mücadele için son derece etkili eylem planları uygulanıyor. Her ülke kendi içerisinde Yolsuzlukla Mücadele Stratejisi uygularken Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Ofisi (OLAF) gibi kuruluşlar da AB genelinde yolsuzluğu önlemeye çalışıyor. Diğer taraftan bağımsız denetleme kuruluşları oldukça etkili bir şekilde çalışıyor. Jacques Chirac (Eski Fransa Cumhurbaşkanı), Christian Wulff (Eski Almanya Cumhurbaşkanı), Silvio Berlusconi (Eski İtalya Başbakanı) başta olmak üzere birçok tanınmış Avrupalı politikacıyı istifaya götüren süreçlerde yolsuzlukla mücadele stratejilerinin ve denetim mekanizmalarının etkilerini görmek mümkün. Avrupalı seçmenler yolsuzluk ve rüşvet söz konusu olunca ulusal ya da uluslararası komplo iddialarına asla itibar etmiyor. Zaten yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya kalan politikacıların komplo teorilerinin arkasına saklandığı da pek görülmüyor. Bu yönüyle bakıldığında başta Başbakan Erdoğan olmak üzere AK Partililer tarafından dile getirilen komplo iddiaları inandırıcı bulunmadığı gibi soruşturmanın örtbas edildiğine dair endişelerin de artmasına sebep oluyor.

AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Helene Flautre: “Başbakan’ın kredisini ciddi şekilde etkileyen gelişmeleri büyük bir dikkatle takip ediyorum. Yakınlarına yönelik iddiaları aydınlatma yerine soruşturmayı yürütenleri suçlaması sorumsuzluktur.” Avrupa Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle: “Polis müdürlerinin kovulması, polise soruşturmalar konusunda üstlerine bilgi verme zorunluluğu getirilmesi, soruşturmaların bağımsızlığı, verimliliği ve tarafsızlığı ile güçler ayrılığı konularında ciddi endişeler oluşturuyor.” Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten: “Bütün seviyelerde yolsuzlukla mücadele, hukukun işlemesi, gelişmesi için çok önemli. Türkiye hükümetine, hukuki sürece müdahil olmaması çağrısında bulunuyorum. Ancak yasaların gerekli bir şekilde yürüdüğünü de garanti etmeli. Anayasada belirtildiği gibi, güçler ayrılığına dikkat etmeli.” Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier: “İddiaların açıklığa kavuşturulması konusunda Türk hükümetine güvenimiz tam. Bunu sağlamak, hukuk devleti temellerine dayanan her tür politika için bir sınavdır.” Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komisyonu Başkanı Elmar Brok: “Türkiye’de yargı sadece ‘şeklen’ bağımsız!” İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt: “Bu siyasi krizde Türkiye AB’den ilham alan reformlara geri dönmelidir.” Avrupa Parlamentosu Sosyalist Grup Başkanı Hannes Swoboda: “İstifaların ardından Erdoğan’ın başı dertte. Belki de Türkiye’nin yeni bir başbakana ihtiyacı vardır: Daha az otokratik ve diyaloğa daha hazır.” AB Komisyonu Sözcüsü Olivier Bailly: “Türkiye’deki gelişmeleri kaygıyla izliyor, soruşturmaların bağımsızlığı, adalet sisteminin inandırıcılığı konusunda endişe duyuyoruz.” Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks: “HSYK’nın yetkilerini kısıtlayacak teklifler, yargının bağımsızlığı için ciddi bir geri adım olacaktır.” Avrupa Parlamentosu’nun Türk kökenli Alman milletvekili İsmail Ertuğ: “Siz örtbas edip yargının önüne bazı setler çektiğiniz zaman; bu hem Avrupa tarafından hem de size güvenmiş, oy vermiş insanlar tarafından iyi ele alınmayacaktır.”

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

Esed’in kimyasallarını imhaya yönelik ilk adım atıldı Suriye’deki kimyasal yüklü geminin geçen hafta Latakia limanından ayrıldığı kaydedildi. ENGİ TENEKECİ OSLO

1sına ilişkin Norveç Dışileri Bakanlığı Suriye’deki mevcut silahların imha-

ve Savunma Bakanlığı bazı açıklamalarda bulundu.  Dışişleri Bakanı Børge Brende, atılan bu adımın, BM ve OPCW tarafından alınan kararın uygulanması açısından da önemli bir adım olduğunu dile getirdi. Bakan, geri kalan kimyasallarında bir an önce imha edilmesinin önemine vurguda bulundu. Savunma Bakanı   Ine Eriksen Søreide ise, uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması adına, herkesin kendi üzerine düşün sorumluluğu yapması gerektiği hatırlattı. Søreide, Norveç olarak, Suriye’deki kimyasalların imhasına yönelik deniz üstünden istenilen yardımı vermekten gurur duyduklarını ifade esderek operasyonun devam etmesinden son derece menun olduklarını açıkladı. OPCW Yürütme Konseyi ve 2118  BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı ortak kararla, Suriye’nin bünyesinde barındırdığı kimyasal silahların imhası hedefleniyor. Uluslararası arenada alınan ‘sıkı bir kararla’, OPCW-AB’ye, Suriye’deki kimyasalları yok etme yetkisi verildi. Silahların imhası adına Danimarka ve Norveç’in yardımları operasyonun bir parçası olup, ilk kimyasal silahların taşınmasını Danimaraka gemisi yükleniyor. Ayrıca Danimarka nakliye gemisine Norveç, Çin ve Rus gemieri de destek veriyor. Bunula birlikte Norveç, Esed’in kimyasallarının yok edilmesi adına  OPCW’nun özel fonuna da destekte bulunuyor. Daha önce Norveç Dışişleri Bakanı Børge Brende ila Danimarka Dışişleri Bakanı Rasmus Helveg Petersen’in konuyla ilgili  basına verdiği ortak bildiride, kimyasal silahların kullanımının uluslararası barışa ve güvenliğe karşı büyük bir tehdit içerdiği aktarılmıştı. Ayrıca, Suriye’deki mevcut kimyasal silahların temizlenmesi görevinin tüm dünya ülkelerinin sorumluluğunda olduğu vurgulanmıştı.  Her iki ülkenin

Dışişleri Bakanı Børge Brende, geri kalan kimyasalların da bir an önce imha edilmesinin önemine vurguda bulundu. FOTO: ZAMAN, ENGİN TENEKECİ de şimdiden Suriye’deki kimyasalların arıtılmasına ilişkin BM ve OPCW’ye hem askeri hem de parasal destekte bulunduğu açıklanmış, Danimarka ve Norveç hükümetinin, BM’ye üye diğer ülkelere konuyla ilgili teşvikte bulunduklarına atıfta bulunulmuştu. Öte yandan, daha önce  Esed’in kimyasal silahlarının Norveç’te imhası gündeme gelmişti. Muhtemel karara bazı siyasiler karşı çıkmış, ülkeye Suriye’den imha edilmek için kimyasal silah getirilmesine dair herhangi bir neden görğlmediği vurgulanmıştı. Norveç’in daha önce kimyasal silah üretmediği, bundan dolayı kimyasal silahların imhası adına herhangi bir ilmi donanıma sahip olmadığına parmak basılmıştı.


12 İSKANDİNAVYA

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

İŞ ILANINDA SKANDAL:

Sadece ‘etnik Norveçliler’ başvurabilir İş ilanında geçen ‘etnik’ kelimesi ülkede tartışmalara neden oldu. Bazı kurumlar olaya tepki göstererek, bu tür ilanların kanunlara haykırı olduğu uyarısında bulundu. İSMAİL YASİR ÖZKAN OSLO

1yayınladığı iş ilanı, ülke gündemine Temizlikci arayan özel bir şirketinin

ırkçılık skandalı olarak nitelendirildi. Özel bir temizlikçi şirketin, Norveç Sosyal Yardım ve İşsizlik Kurumu’nun (NAV) internet sitesinde yayınlanan iş ilanında, işe başvuracak olan adayların, ‘etnik’ olarak Norveçli olmasının istenmesi, ülke genelinde tepkiye yol açtı. İlanda lanse edilen bu kriteri, ‘güvenlik gerekçesi’ olarak açıklayan şirket, ilan yazısını Norveç Sosyal Yardım ve İşsizlik Kurumu’nun yazdığını belirtti. Konuyla ilgili yerel medyaya bazı açıklamalarda bulunan şirket yetkilileri, söz konusu iş ilanıyla istihdam edilecek temizlikçinin askeri bir binada görev yapacağını ve bu yüzden güvenlik belgesi istediklerini vurguladı. Şirket yetkilileri, kurumlarında birçok farklı etnik kökenli işçi istihdam edildiğini dile getirerek konuyla ilgili sözlerine şunları ekledi: “Bu ilanla istihdam edilecek kişi, askeri bir binada görev yapacağı için güvenilir olduğundan emin olmamız gerekiyordu. Bu durumu Sosyal Yardım ve İşsizlik Kurumu’na da ifade ettim. Norveç vatandaşı olsanız bile, başka bir ülkeden geliyorsanız güvenilirliğinizi gösteren belgeleri temin etmeniz en az bir sene sürüyor.” İlanı verdiklerine pişman olduklarını ifade eden şirket yetkilileri, ‘etnik Norveçli’ ifadesini kullanmalarının yanlış olduğu itirafında bulundu. Diğer taraftan şirket, yazılan ilanın kendilerinin değil de, Norveç Sosyal Yardım ve İşsizlik Kurumu tarafından yazıldığını ifade ederek, “Aslında ilan yayınlayacaklarını bilmiyorduk. Kendi veritabanlarında kayıtlı olan herhangi birini tavsiye edeceklerini düşünüyorduk.” şeklinde konuştu. Olayın medyay taşınmasından sonra bir açıklama da Norveç Sosyal Yardım ve İşsizlik Kurumundan geldi. İlanın kaldırılacağını

İlanı verdiklerine pişman olduklarını ifade eden şirket yetkilileri, ‘etnik Norveçli’ ifadesini kullanmalarının yanlış olduğu itirafında bulundu. FOTO: ZAMAN, ENGİN TENEKECİ

söyleyen Sosyal Yardım ve İşsizlik Kurumu İş Hizmetleri Personel Müdürü Anne Lieungh, “Bunun bir hata olduğunu görüyoruz. İlan yazılarından kalite güvencemizi sağlayan ve yanlış ifadelerin kullanmasını önleyen rutinlerimizde bir aksaklık oldu.” dedi. Irkçılık içerdiği iddia edilen iş ilanına bir

tepki de, Eşitlik ve Ayrımcılık Kamu Denetçisi Sunniva Ørstavik’ten geldi. Verilen ilanın kanunlara aykırı olduğunun altını çizen Ørstavik, “İş ilanı ayrımcılık kanununa aykırı. Bu çok açık. Kanunlar, etnik köken esas alınarak ayrımcılık yapılmasını yasaklıyor ve bu ilanda etnik olarak Norveç kökenli olmayanların

başvuramayacağı vurgulanıyor.” ifadelerini kullandı. Ørstavik, konuyla ilgili sözlerini şöyle sürdürdü: “İlanda Norveç vatandaşlığı şart koşulsa sıkıntı olmazdı, fakat burada etnik köken esas alınıyor. Bu ikisi çok farklı şeyler. Böyle bir şartın koşulması için hiçbir gerekçe gösterilemez.”

BREIVIK’IN ÜVEY ANNESI:

Katliam sonrası soyadımı gizledim Üvey anne, üvey oğlu Breivik’in düzenlediği katliamın sırtında ağır bir yük olduğunu söyledi. ENGİN TENEKECİ OSLO

1günü çoğunluğu gençlerden oluşan

Başkent Oslo’da 2011 22 Temmuz

77 kişiyi acımasızca katleden aşırı sağcı Anders Behring Breivik’in Tove ismindeki üvey annesi, ilk defa yerel medyaya konuştu. Cani Breivik’in üvey annesi, Breivik’i en son katliamdan 5 ay önce 10 Mart 2011’de gördüğünü kaydetti. Breivik’in babası Jens Breivik’in 3. eşi olan üvey anne Tove, Breivik’in katliamını duyduktan hemen sonra büyük bir şok yaşadığını, olaydan maddi-manevi etkildendiğini söyledi. Üvey anne, üvey oğlu Breivik’in düzenlediği katliamın sırtında ağır bir yük olduğundan dolayı resmi soyismini toplumdan gizlediğini aktardı. Üvey anne Tove, Katil Breivik ile 4 yaşında yani 1983’ün yazında karşılaştığını dile getirdi. Tove, o dönem eşi Jens Breivik ile Norveç’in Londra Büyükelçiliği’nde çalıştığını aktardı. Ayrıca daha önce Anders Behring Breivik’in annesi Wenche Behring Breivik ve babası Jens Brevik te sıkça gündeme

Breivik’in üvey annesinin 22 Temmuz katliamından 5 ay önce çektiği resim (sağda). gelmişti. Norveçli gazeteci Marit Christensen’in caninin annesini konu alan ‘Anne’ isimli kitap kaleme aldığını duyurmuştu. Ancak, 22 Mart 2013’de ölen anne Breivik, vafatından önce hayatının kitaplaştırıl-

masına karşı çıkmış, konuyla ilgili suç duyurusunda bulunmuştu. Wenche Behring Breivik’in avukatı Hans Marius Graasvold, olayı yargıya taşımak için erken olduğunu, öncelikle kitapta bahsedilen

şeyleri okunması gerektiğini açıklamıştı. Gazeteci Marit Christensen ise, ‘’Ben bir gazeteciyım, bu yüzden toplumdaki misyonun her şeyden önce gelir.’’ diyerek, Wenche Behring Breivik hakkında yeni ve önemli bilgilere ulaştığını dile getirmişti. Wenche Behring Breivik, oğlu Breivik’in yargılanması esnasında Norveç basınına bilgi vermekten kaçınmış, ‘’Beni ve ailemi rahat bırakın.’’ demişti. Kitabı basan yayın evi yetkilileri ise, kitabın okuyucular için faydalı olacağına inandıkları için ısrarla kitabı basacaklarını duyurmuştu. Ayrıca, yine yayın evi yetkilileri, kitabın basılmasının kendileri için oldukça önemli olduğunun altını çizmiti. Breivik’in babası Jens Breivik te, oğlu hakkında bir kitap yazmak istediğini söylemişti. Jens Breivik, birçok Norveçli yayıncının kitabı yayınlamak istemediğini fakat buna sıcak bakanların da olduğunu dile getirmişti. Baba Breivik, oğlu bir yaşındayken eşinden ayrılmış ve Anders Behring Breivik’le uzun yıllar görüşmediğini aktarmıştı.


13 İSKANDİNAVYA

15 - 21 OCAK 2014 ZAMAN

O’NUN ( S.A.V ) TEŞRiFiNiN

571

4

EFENDiMiZE ( S.A.V ) Naatlar, Şiirler

Pazartesi

Program başlangıç saati: 18.00 Kermes saati : 16.30 Bibliotekstorvet 1-3 2620 Albertslund

GiRiŞ ÜCRETSiZDiR Sponsorlarımız:

iRTiBAT iÇiN : +45 41862077

Alberstlund Grillbar

ISHØJ

Organizasyon:

Diffi & Ungvej Albertslund


14 İSKANDİNAVYA

İsviçre’nin başkenti Zürih’teki bir mahkeme Danimarkalı eski futbolcu Ole Andersen tarafından hazırlanan ve içerisinde FIFA eski başkanı Sepp Platter’in hakaretamiz karikatürlerinin bulunduğu bir kitabın basılmasını yasakladı. EMRE OĞUZ HABER Danimarka’da yayınlanan YORUM Jyyland-Posten Gazetesi, 2005 yılında dünyanın değişik ülkelerindeki milyonlarca Müslüman arasında büyük bir infiale neden olan hakaret karikatürlerini yayınladıktan sonra sık sık dile getirilen kavramlardan biriydi ‘ifade özgürlüğü’. Farklı kesimlerden gelen özür taleplerine kulak tıkayan dönemin Danimarka Başbakanı -ki kendisi hali hazırda NATO Genel Sekreteridir- Anders Fogh Rasmussen, kendisiyle görüşmek isteyen 11 Müslüman büyükelçinin randevu talebini şu ifadelerle geri çevirmişti: ‘‘İfade özgürlüğünün geniş bir kapsamı vardır ve Danimarka hükümetinin basın üzerinde baskıda bulunmaya niyeti yoktur.’’ Rasmussen, benzer açıklamaları, ilerleyen dönemlerde de sık sık tekrarladı ve hakaret karikatürlerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savundu. Kriz büyüdü, hakaret karikatürleri; Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya, İtalya, Belçika, Portekiz, Bulgaristan, Macaristan, Norveç, İsveç, Yunanistan, Meksika, Hollanda, Avusturya, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Litvanya, Estonya, Amerika Birleşik Devletleri, İzlanda ve İsviçre’de çeşitli dergi ve gazeteler tarafından tekrar yayınlandı. Aradan 8 yıl geçti. Bir anlamda o köprünün altından çok sular aktı. Yukarıda da belirttiğim gibi o yıllarda Danimarka Başbakanı olan Anders Fogh Rasmussen, hakaret karikatürlerine şiddetle karşı çıkan Türkiye’nin de onayıyla NATO Genel Sekreterliği görevine getirildi. Danimarka’da iktidar değişti. Ülkenin ilk kadın Başbakanı Helle Thorning Schmidt çok daha farklı konularla gündeme geliyor şimdi. Ancak ifade özgürlüğü tartışmaları bir türlü dinmek bilmedi. Makaleler, köşe yazıları hatta kitaplar yazıldı ardı ardına. İslam’ın ifade özgürlüğü ile olan ilişkisi; çoğu İslam uzmanı olmayan hatta Arapça bile bilmeyen birçok akademisyen tarafından değişik

boyutlarıyla sorgulandı. Neticede karara varıldı: Modern batının özgürlükçü anlayışına uzak olan İslam ifade özgürlüğünü kısıtlıyor (!) Danimarka örneğinde olduğu gibi batı ise tam tersine ifade özgürlüğünü olabildiğinde geniş kapsamlı ele alıyor ve gerekirse 1,6 milyar Müslüman tarafından alemlerin efendisi kabul edilen Hz. Muhammed’e (sav) hakaret edilmesinde bir beis görmüyor/du. Bu yargının İslam’a dair olan ilk kısmının yanlış olduğunda zaten şüphe yok. Benim merak ettiğim batıya dair ikinci kısmının doğru olup olmadığı. Yani modern batının ifade özgürlüğü anlayışı hakikaten o kadar geniş mi? Önceki hafta Danimarka medyasında bu konuda bize fikir verebilecek oldukça çarpıcı bir habere rastladım. ‘‘İsviçre, Danimarka karikatürlerini yasakladı’’ başlıklı haberde kısaca şunlar ifade ediliyordu: İsviçre’nin başkenti Zürih’teki bir mahkeme Danimarkalı eski futbolcu Ole Andersen tarafından hazırlanan ve içerisinde FIFA eski başkanı Sepp Platter’in hakaretamiz karikatürlerinin bulunduğu bir kitabın basılmasını yasakladı. Mahkeme ayrıca söz konusu kitabın basılması halinde Andersen’in 10 bin İsviçre Frankı (yaklaşık 8 bin Euro) para cezasına çarptırılacağını bildirdi. İnsan bu noktada sormadan edemiyor: 2006 yılında İsviçre farklı bir rejimle mi idare ediliyordu? Nasıl oluyorda FIFA eski Başkanı Sepp Platter’e hakaret edilen kitap yasaklanabilirken İslam Peygamberi’i Hz Muhammed’e (sav) hakaret edilen karikatürler; Le Temps, Blick, Tribune de Geneve, NZZ am Sonntag, 24 Heures gibi İsviçre’nin sayılı gazete ve dergileri tarafından sayfa sayfa basılabiliyor/du? Yoksa batının ifade özgürlüğü anlayışı, karikatür krizi esnasında ‘ifade edildiği’ kadar geniş kapsamlı değil mi? Belki de birilerinin artık şapkasını önüne koyup bugüne kadar hararetle savundukları argümanları yeniden gözden geçirmesinin vakti gelmiştir… Çünkü görüldüğü üzere batı cephesinde ifade özgürlüğünün iki yüzü var.

DANİMARKA HABER TURU

İsviçre’den Danimarka’ya ifade özgürlüğünün iki yüzü

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

İsviçre’de ötenazi Danimarka’yı karıştırdı Danimarka vatandaşı 53 yaşındaki Jane Hoffmann’ın İsviçre’de ‘ötenazi’ ile hayatına son vermesi ülkede tartışmalara neden oldu. Halkın bir kesimi ALS mücadele eden Hoffmann’ın ötenazi kararının doğru olduğunu savunurken diğer bir kesimi buna karşı çıkıyor. Danimarka’da mevcut kanunlar ötenaziye müsaade etmiyor. Söz konusu tartışmalar Danimarka Parlamentosu’nun da gündemine geldi. İktidardaki Sosyal Demokrat Parti ve Sosyalist Halk Partisi ötenaziye sıcak bakmadıklarının açıkladı

İsrailli istihbaratçı Danimarka’ya geldiğine pişman oldu

Bir dizi ziyaret için geçtiğimiz hafta içerisinde Danimarka’ya gelen İsrail İstihbarat Servici Şin Bet’in eski şeflerinden Carmi Gillon ziyaretini yarıda bırakıp ülkeyi terketmek zorunda kaldı. Gillon’u ülkeden ayrılmaya Danimarka’da faaliyet gösteren ve Filistinlilere ait olduğu söylenen bir sivil toplum kuruluşunun hakkında yaptığı suç duyurusunun zorladığı belirtildi. Söz konusu suç duyurusundan sonra İsrail’in Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman’ın devreye girdiği ve Gillon’a ulaşarak Danimarka’dan ayrılmasını istediği bildirildi.

Danimarka’nın en büyük eğitim fuarı açıldı

Danimarka’nın en büyük eğitim fuarı geçtiğimiz hafta içerisinde açıldı. Başkent Kopenhag’daki Bella Center’da açılan fuarda eğitim dünyasının temsilcileri bir araya geldi. Fuara Danimarka dışından Almanya, İsveç, Norveç, İngiltere, Hollanda, İspanya, Macaristan, İsviçre, Japonya ve Singapur gibi ülkelerden eğitimciler katıldı. Fuarda modern eğitim teknikleri ve öğrenciler üzerindeki etkileri detaylı bir şekilde masaya yatırıldı.

Kraliçe davete botla katıldı, olay oldu

Danimarka Kralıçesi II. Margrethe’nin geçtiğimiz hafta düzenlenen bir davete kışlık botlarıyla katılması uzun süre konuşuldu. Bazı kesimler Kraliçe Margrethe’i davetlilere saygısızlık etmekle suçlarken, Kraliçe’nin bir süre önce ayağından operasyon geçirdiği ve rahat oldukları için bot giymeyi tercih ettiği söylendi.

Evini bira kolleksiyonuyla birlikte satışa çıkardı

Danimarka’nın Aalborg şehrinde yaşayan ve bir süre önce evini satışa çıkaran bir kişi evi satın alan kişiye uzun yıllar boyunca biriktirdiği biralardan oluşan kolleksiyonunu da hediye edeceğini açıkladı. Metroxpres Gazetesi’nin haberine göre uzun süredir yanlız yaşayan ve adının Claus Nielsen olduğu öğrenilen kişinin evini boydan boya bira kutularıyla donattığı öğrenildi. Evi satmakla görevli olan Emlak Şirketinin yetkilisi ilk daha böyle bir ev gördüğünü söyledi.


15 İSKANDİNAVYA Sevginin tartısı fedakârlıktır MEHMET TOY AİLE DANIŞMANI

1lerde yapıtaşı sayılabilecek bir kavFedakârlık ailede, eşler arası ilişki-

ramdır. Dış tehlikelerin büyüdüğü, ihtiyaçların arttığı, rekabetin boy gösterdiği, İnsanların birbirlerine daha acımasız davrandığı günümüzde fedakârlık göstermek daha da önem arz etmektedir. Fedakârlık ailede en mühim hususiyetlerin başında gelir. Baştan fedakârlığı göze almayan eşlerin evlilikleri sağlıklı yürümez. Fedakârlığın olmadığı bir ailede kıskançlık, çekememezlik gibi kötü ruhsal hastalıklar baş gösterir ki bu, evliliğin helakine sebep olur. Fedakârlık sevgi demektir. “Dünyada her şeyin bir ölçüsü, tartısı vardır. Sevginin tartısı da fedakârlıktır. Fedakârlık yapmayanın sevgisine inanılmaz.” (Abdülaziz Bekkine). Eşler arasındaki muhabbetin devamı bir yönüyle fedakârlığa bağlıdır.

Hayat bir yardımlaşmadır “Hayat mücadeledir” diye bir söz vardır. Hayat bir mücadele değil, aksine bir yardımlaşmadır. Eğer hayatta yardımlaşma değil mücadele söz konusu olsa idi güçlü zayıfın hayat hakkını elinden alırdı. Oysaki hayat sahipleri mücadele ederek değil, yardımlaşarak hayatiyetlerini devam ettirirler. Bu yardımlaşma insan vücudunda da söz konusudur: “Nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez; bir gözü bir gözünü tenkit etmez; dili kulağına itiraz etmez; kalp ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını tamamlar, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine yardım eder; yoksa o insan vücudunun hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.” (BSN). İnsan vücudundaki bu uyum ve yardımlaşma aileye de örnek olmalı. Aile bireyleri birbirlerini tamamlayıcı, birbirlerinin eksiğini giderici olmalıdır. Evet, “Hayat bir mücadele değil, yardımlaşmadır.” sözü ailede, eşler arasında bir düstur olmalıdır.

kendisine rağmen başkasını tercih etmesi, çıkarlarından vazgeçmesidir. Bu da büyük bir fazilettir. Bu üstünlük kişiyi gönüllerde daima yâd ettirir. Dostoyevski “Başkaları için kendinizi unutursanız, o zaman sizi daima hatırlayacaklardır.” der. Fedakârlık hatırlamaktır; hatırlatmak değildir. “Her zaman fedakârlığı ben yapıyorum, sen ise hiçbir şey yapmıyorsun.” demek hatırlatmaktır. Eğer ailede eşler nankör değillerse yapılanları görecek mukabelede bulunacaklardır. Eşlerden biri, fedakârlık yaptığı zaman diğeri bunu anlaması gerekir. Eğer anlamıyorsa “Ben gayret ediyor, fedakârlık gösteriyorum fakat bu bilinmiyor” demek yerine, “Bütün bu yaptıklarımı Allah(cc) görüyor.” deyip teselli olmaya çalışmak ve mükâfatını da O’ndan beklemek gerekir. Evlilikte asla beklentiye girmemek gerekir. Çünkü beklenti fedakârlığın ruhuna aykırıdır.

Fedakârlar kaybetmez, kazanır

Mevlana: “Bir mum diğer mumu tutuşturmak için Yapılan bir araştırmada ışığından hiçbir şey fedakârlığın evlilikte kaybetmez.” der. saadet ve huzurun Fedakârlık yapan kişiler başkalarına bir kaynağı olduğu şeyler verirler ama ortaya konulmuştur. hiçbir şey Araştırmada “Sevdiğim kendileri kaybetmezler, daima kişi acı çekeceğine ben kazanan taraf olurlar. acı çekmeyi yeğlerim” Nasıl ki İnsanın bir uzvu ağrıdığı zaman , “Hayatla ilgili arzu ve bütün vücut o ağrıisteklerimi sevdiğim yerle ilgilenir, kişinin arzu ve isteklerine yan bütün organlar onun feda ederim.” gibi yardımına koşarlar. ifadelere gösterdikleri Öyle de bu yardımlaşma ailede de tepkiler ölçülmüş. olması gerekir. Eşler arasında gösterilen gayretler fedakârlık gibi görünse de aslında bu, aile hayatiyetinin devam Fedakârlık karşılıklı ettirilmesi adına gegüzeldir rekli olan şatlardır. Önemli olan kaybedeni Her şeyde olduğu gibi evlilik yaşa- olmayan bir iş yapmaktır. Bu başarıldığı mında da fedakârlık güzeldir. Ancak takdirde uzun vadede eşlerden her ikisi bu fedakârlık karşılıklı olursa daha da de kazançlı çıkacaktır.” Evet, fedakârlık güzeldir. Tek taraflı gösterilen gayretler kaybetmek değil kazanmaktır, fedakâr belli bir zamana kadar devam eder. Ai- insanlar daima kazanırlar. Günümüzde lede fedakârlık her zaman karşı taraftan maalesef fedakârlıklar bitti, ayrılıklar da beklenmemelidir. Beklenirse, o müessese çoğalmaya başladı! sağlıklı işlemez, hayatiyetini uzun süre Fedakârlık mutluluk vesilesidir devam ettiremez. Evlilik kurumu, karşılıklı fedakârlık düşüncesiyle varlığını devam Yapılan bir araştırmada fedakârlığın ettirir. Hayatın zor zamanlarında eşler evlilikte saadet ve huzurun kaynağı olbirbirlerine destek verir, hayat yolunda duğu ortaya konulmuştur. Araştırmada yan yana yürürlerse evlilik hayatı güzelleşir “Sevdiğim kişi acı çekeceğine ben acı ve huzurlu bir şekilde devam eder. Yoksa çekmeyi yeğlerim” , “Hayatla ilgili arzu tek taraflı fedakârlık üzerine kurulu evlilik ve isteklerimi sevdiğim kişinin arzu ve uzun süre devam etmez; bir an gelir ve isteklerine feda ederim.” gibi ifadelere biter. Kâğıt üzerinde olmasa da, duygusal gösterdikleri tepkiler ölçülmüş. Bu ifadeanlamda biter. leri onaylayan katılımcıların evliliklerinin mutlu bir şekilde yürüdüğü görülmüştür. Fedakârlık başa kalkmamaktır Mükemmel eş arayanlar değil; mükemmel Fedakârlık, karşılık beklemeden iyilik eş olma gayretinde bulunanlar evliliklerini yapmak, başkası için yaşamaktır. Kişinin huzurlu bir şekilde yürütürler. Buda hayat

FİNLANDİYA HABER TURU

YORUM

15 - 21 OCAK 2014 ZAMAN

Finlandiya; 149 Suriyeli mülteciyi kabul etti Suriye’de devam eden iç savaşın bilançoları her geçen gün artarken, ülkelerindeki savaştan kaçmak zorunda kalan 149 Suriyeli, Finlandiya’ya mülteci olarak sığındı. Suriye’de 2011 yılından beri rejim karşıtları ile Esed güçleri arasında devam eden iç savaşta 100 binden fazla insanın öldüğü belirtilirken, zulüm gören, şiddete maruz kalan birçok insan ülkelerini terk etmek zorunda kaldı. 2014 yılının ilk günlerinde 149 Suriyeli mülteci olarak Finlandiya’ya kabul edildi. İçişleri Bakanlığından yapılan açıklamaya göre bu sene içerisinde Finlandiya, 500 Suriyeli mülteciyi almayı planlıyor.

Avrupa’nın en pahalı 3.’cü ülkesi Finlandiya oldu

Danimarka İstatistik Kurumun’un araştırmasına göre, Avrupa ülkeleri arasında Finlandiya en pahalı 3.’cü ülke oldu. Listeye göre Danimarka birinci sırada yer alırken İsveç ikinci Finlandiya ve Lüksenburg üçüncülüğü paylaştı. Araştırmalarda marketlerdeki pahalı yiyecekler ele alındı. Danimarka’daki gıdalar diğer AB ülkelerine oranla 41 sent daha yüksek olduğu belirlendi. Finlandiya ve Lüksenburg 22 sent yüksek oranla diğer AB ülkelerine göre en pahalı üçüncülüğü paylaştılar.

Havalimanlarında kontroller artırılıyor

Avrupa Birliği’nin yeni yönetmeliğine göre, havaalanlarında artık yolcular güvenlik kontrollerinde uzun kuyruklar oluşturacak. Yeni AB yönetmeliğinin yürürlüğe girmesiyle birlikte, 31 Ocaktan itibaren artık havaalanlarında yolcular uzun kuyruklar oluşturacak. Yönetmeliğe göre, sıvı bebek mamaları, sıvı ilaçlar ve özel diyet gıdaları da dahil olmak üzere artık havaalanları kontrol noktalarında bütün sıvı ürünleri sıvı tarayıcılarla analiz edilecek. El bagajlarındaki sıvı kural uygulamaları ise aynı kalacak. Buna rağmen bazı güvenlik prosedürleri nedeniyle yolcuların yine gecikmeler yaşabileceği belirtiliyor. X-ray makineleriyle bağlantılı olarak kurulacak sıvı tarayıcılarını, Helsinki Havalimanı başta olmak üzere birçok havalimanının satın aldığı bildirildi.

Rus turislerin alışverişi tax free’yi yüzde 23 arttırdı

Finlandiya’nın en büyük müşteri kitlesinin Rus turistlerin olduğu belirtilirken, turistlerin yaptıkları alışverişler sonrasında tax free’lerin geçen seneye oranla yüzde 23 arttı ifade edildi. Rus turistlerin alışveriş çılgınlığına en çok Finliler seviniyor. Özellikle yılbaşı tatillerini Finlandiya’da geçirmeye gelen Rus turistler Helsinki’deki lüks alışveriş merkezlerinden gerçekleştirdikleri alışverişler ile iş sahiplerinin de yüzünü güldürüyor. Rus turistler için fiyatların bir anlamı olmadığını vurgulayan Stockman alışveriş merkezi görevlisinin yaptığı değerlendirmeye göre, Ruslar için aranan en önemli şeyin kalite

Türkçe konuşarak, psikoloğumla rahat bir iletişim içerisinde sorunlarıma çözüm arıyorum diyenler, doktorundan sevkini alarak, Psikolog Merkezi Sinnesfrid`e beklenmektedirler.

MALMÖ KENTİNDE BİR İLK YAŞANIYOR!

MALMÖ DE TÜRK PSİKOLOGU!.

REHABİLİTASYON garantisi çerçevesinde çalışan merkezde, türk psikoloğu tarafından sunulan hizmetler, devlet tarafından karşılanmaktadır!

Sinnesfrid Psikolog

Psikolog Merkezi Sinnesfrid, özel gelecek olanlara da hizmet vermektedir!

Merkezi NOT : RANDEVU VE KABUL SÜRESİ EN FAZLA 1 HAFTADIR! Adres: V.Kanalgatan 1, 21141 Malmö/İSVEÇ İletişim: 00 46 707 50 96 30 – 00 46 706 15 66 65

www.sinnesfri.se

zhana@sinnesfri.se - efe@sinnesfri.se `ˆÌi` ܈̅ ˜vˆÝ *  `ˆÌœÀÀ ‡ vÀi Àii i vœÀ ˜œ˜‡VVœ““iÀVˆ> ÕÃi° / Ài“œÛi ̅ˆÃ ˜œÌˆVi] ۈÈÌ\ /œ ÜÜÜ°ˆVi˜ˆ°Vœ“É՘œVŽ°…Ì“


16 GÜNDEM 7 ŞUBAT'TA NE OLDU BİLİYOR MUSUNUZ? BÜLENT KORUCU

akla ziyan bir durum. Aksini ispatlayan onlarca örnek sıralayabiliriz. Fethullah Gülen’in süreç başlarken söylediği ‘sulh hayırdır, hayır sulhtadır’ sözü hükümetin elini rahatlatan, önünü açan önemli bir çıkıştır. Ulusalcı kesimlerin tepkisini göze alıp riske girerek yapılan açıklama, sürecin toplumsal desteği için önemli bir kazanımdı. Yayın organlarından bir örnek vereyim. Peş peşe yaşanan ve ağır kayıplar, şehitler verilen Silvan ve Çukurca saldırılarından sonra şahinler sesini yükseltirken Aksiyon dergisi ‘söz bitmesin’ kapağı ile çıkmıştı.

1rında sık sık atıfta bulunulan ‘7 Şubat’ Tartışma programlarında, köşe yazıla-

olayı nedir? Savcı, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı ifade vermeye çağırdı mı? Olay ‘MİT Müsteşarı ve Başbakan tutuklanacaktı’ya nasıl bağlandı. 7 Şubat'ta aslında ne oldu, nasıl bir kara propaganda malzemesi haline geldi? Bilindiği gibi 7 Şubat 2012 günü, İstanbul’da özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya’nın, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski müsteşar Emre Taner, eski müsteşar yardımcısı Afet Güneş ve iki MİT görevlisini ifade vermeye çağırdığı haberi yayıldı. Bir tuhaflık vardı, zira başsavcı ve başsavcı vekili olayı doğrulamadı. Sonradan anlaşıldı ki Savcı Sarıkaya, ilgili kişileri telefonla arayarak KCK soruşturması kapsamında ifadelerini almak istediğini bildirmişti. İki kişinin arasındaki telefon konuşması Hürriyet’in internet sitesine sızdırıldı. Ama nasıl ve kim tarafından, hâlâ bilinmiyor. 11 Şubat’taki yazısında Hürriyet’ten Ahmet Hakan da bunu soruyordu. İfade davetinin sızmasından soruşturmanın ve savcının zarar göreceğini kestirmek için müneccim olmaya gerek yok. Konunun ve muhatapların hassasiyetine uygun bir yol izlediği anlaşılan savcının sızdırması için sebep bulunmuyor. Öyleyse geriye iki alternatif kalıyor. Ya konuşmaları dinleyen üçüncü bir kişi var ya da muhataplar bilgiyi basına servis etti. Yargıya yönelik operasyonun fitilini ateşlediği düşünülürse, 7 Şubat’ın hedefinin MİT değil, bilakis yargının kendisi olduğu bile söylenebilir.

OSLO GÖRÜŞMELERİ Mİ SORUŞTURULUYORDU? Kesinlikle hayır. Böylesine net konuşuyorum çünkü: a)Ankara’da zaten Oslo görüşmeleriyle ilgili açılmış bir soruşturma yürüyordu. CHP Bolu Milletvekili Tanju Özcan’ın yaptığı ve basınla paylaştığı şikâyet dilekçesi işlemdeydi. Yine bir müşteki ve 22 ihbarcının Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurusu vardı. Hepsi birleştirilerek tek dosya haline getirilmiş ve UYAP sistemine ‘2011/1109’ numarasıyla kaydedilmişti. Aynı konuda ikinci soruşturma açılamaz. MİT Hukuk Müşavirliği de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bunu hatırlatarak dosyanın görevsizlik kararı ile Ankara’ya gönderilmesini talep etmişti. Alınan cevap çok açıktı: Biz Oslo’yu soruşturmuyoruz. b)Savcı Sarıkaya, Müsteşar Emre Taner ve iki MİT görevlisini daha ifadeye çağırmıştı. Onların Oslo görüşmesine katılmadığı düşünüldüğünde soruşturmanın Oslo ile alakalı olmadığı ortaya çıkıyordu. c)Kanunsuz suç ve ceza olmaz. Herhangi bir suçluyla görüşme, kanunlarımızda suç olarak tanımlanmamıştır. Örgüte üye olmak, üye olmadan da örgüt adına faaliyet yapmak, propaganda ve benzeri birçok suç vardır ama ‘görüşme’ yoktur. Bahse konu olan Ankara’daki soruşturma da usulüne uygun biçimde takipsizlikle neticelenmiştir. Bugünkü bazı yayınları anlayabilmek için bir anekdot anlatayım. CHP milletvekili Özcan ve diğer 23 kişinin şikayeti sebebiyle kamuya mal olan, gazetelerde yayımlanan ve MİT’in bile gündeme getirdiği soruşturma da ilerleyen zamanda istismar konusu yapıldı. Operasyonel medya, aylar sonra ‘gizli MİT dosyası’ diye 7 Şubat çağrışımı yapan haberler uydurdu.

ASIL HEDEF BAŞBAKAN ERDOĞAN MIYDI? O günleri bir daha hatırlayalım. Fidan,

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

KCK TUTUKLAMALARINI KİM YAPTIRDI?

bizzat savcı Sarıkaya tarafından telefonla çağrılıyor, gelmeyince Ankara’ya ifade vermesi için talimatla yetiniliyor. Halbuki diğer MİT görevlileri için yakalama kararı çıkarılmıştı. Fidan’ın henüz iki yılını bile tamamlamamış bir müsteşar olduğu düşünüldüğünde ayrıcalıklı uygulamanın haklılığı anlaşılır. Bu zaviyeden bakılınca bırakın Başbakan Erdoğan’ı, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın bile birinci hedef olmadığını söylemek mümkün. Kaldı ki Başbakan, hatta bakanın nasıl yargılanacağı Anayasa ile kayıt altına alınmış. Yasama dokunulmazlığı ile yürütmenin yargılanma prosedürü bilerek karıştırılıyor. Ortaya çıkan bulanık hava komplo teorileri için uygun ortam sunuyor. Kabine üyeleri, Meclis soruşturması sürecinden geçmeden vekillikleri kalktıktan sonra bile yargılanamaz. Meclis soruşturması ise anayasa değişikliği kadar zor bariyerlerle çevrili. Daha önce ‘7 Şubat efsanesi’ başlıklı yazımda şöyle özetlemiştim süreci: “Yasama dokunulmazlığı bir zırhtır ama yürütmeninki neredeyse yargılanamazlıktır. Değil herhangi bir savcının, Yargıtay başsavcısının bile yetkisi yoktur. Yüce Divan yargılamalarında dahi başsavcı, duruşma savcısından öte bir şey değildir. Hazırlık soruşturmasını bizzat Meclis yapar. Parlamento’nun yargısal bir faaliyetidir. İddianameyi soruşturma komisyonu hazırlar, Genel Kurul kabul eder. Komisyonun hangi suç için hangi ceza maddesini talep ettiğini belirtir raporu salt çoğunluk (276) ile kabul edilirse yargılama mümkün hale gelir. Onu da herhangi bir mahkeme değil, Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesi yapar. Her aşaması Meclis Genel Kurulu’nun onayına tabidir ve anayasa değişikliği ile aynı kurallar uygulanır. Gizli oy ve grup kararı yasağı vardır. Böylesine açık ve sıkı kurallara rağmen ‘Başbakan tutuklanacaktı’ demek ya art niyet veya cehalet nişanesidir.” Komplocular, senaryolarına Başbakan Erdoğan’ın sağlığı ile ilgili dramatik soslar eklemeyi de unutmuyor. Erdoğan, ameliyat masasında iken ‘7 Şubat kalkışması’nın yaşandığını ileri sürüyorlar. Başbakan Erdoğan, 26 Kasım 2011’de ameliyat oldu. Yani 7 Şubat’ta (ameliyattan 74 gün sonra) Erdoğan nekahet dönemini çoktan atlatmış ve yurtdışı seyahatler hariç tam mesaiye başlamıştı. 7 Şubat’ta parti grubunda, 8 Şubat’ta ise valiler toplantısında uzun konuşmalar yapmıştı. 11 Şubat’ta ise neredeyse ayakta tedavi deni-

lebilecek tamamlayıcı operasyonu geçirmiş, hastaneden makam arabasıyla ayrılmıştı.

OSLO GÖRÜŞMELERİ HATA MIYDI? Oslo görüşmeleri ilk sızdığı andan itibaren yoğun bir kamuoyu desteği ile karşılandı. Hatta bugün bir çözüm sürecinden bahsediyorsak o günkü cesaretlendirici tepkinin payını inkâr edemeyiz. Muhalefet liderleri içeriğine dönük eleştirilerde bulunsa da, görüşmeyi kategorik olarak yanlış bulmadı. Zaman Gazetesi de hem Başbakan Tayyip Erdoğan’ın beyanatlarını yan manşet yaparak hem de birçok yazara yazdırdığı makalelerle olumlu kamuoyu algısına katkı sundu.

OSLO NEREDEN SIZDI? Murat Karayılan başta olmak üzere PKK/ KCK sözcüleri her zamanki gibi ‘cemaat’in üstüne yıkmaya çalışsa da deliller başka bir şey söylüyor. Oslo görüşmelerinin ses kayıtları 13 Eylül 2011’de örgütün yayın organlarından DİHA tarafından “Görüşmelerin içyüzü Erdoğan’ı yakacak” başlığıyla yayınlandı. Daha sonra aynı paralelde yayın yapan Fırat Haber Ajansı başta olmak üzere örgüte yakın birçok site tarafından alıntılandı. Örgüt sitelerinde kamuya mal edilen haber üç saat yayında kaldıktan sonra kaldırıldı. DİHA, sitelerine dışarıdan müdahale edildiğini ileri sürerek kendini savundu. 09.37’den 12.38’e kadar süren ve diğer örgüt sitelerinin de iştirak ettiği ‘kolektif’ hataya dair savunma inandırıcı değildi. Sızmanın PKK’dan kaynaklandığı kesinleşti. Başbakan Erdoğan da, 26 Eylül 2012 tarihinde NTV’de katıldığı canlı yayında Oslo sızdırmasına ilişkin sorulara, ‘Bizim yaptığımız araştırmalardan PKK tarafından sızdırıldığı çıkıyor. Ev sahipliğini yapanlar tarafından böyle bir şeyin yapıldığını hissettiğimiz anda oralarda bir daha bu tür toplantıların yapılması mümkün değil.’ açıklamasında bulundu. Benzer bir tartışma İmralı Tutanakları sızdığında da yaşanmıştı. Yine hedef saptırma girişimleri olmuş, sonunda BDP sızmanın kendilerinden gerçekleştiğini kabul ederek iki görevliyi cezalandırmıştı.

CAMİA, ÇÖZÜM SÜRECİNE KARŞI MI? Bu iddiayı ispat edecek en küçük bir delil kırıntısını kimse gösteremiyor. Ayrıca bölgede yıllardır terör tehdidi altında görev yapan yüzlerce öğretmen ve hizmet gönüllüsü varken, terörün devam etmesini istemek

Buna cevabı bizzat Başbakan Erdoğan versin. Operasyonlar son sürat devam ederken Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda (23 Kasım 2011) şöyle konuşuyor Erdoğan: “Devlete paralel yapılanmalara karşı verilen mücadeleyi, teröre karşı verilen mücadeleyi, milletin huzuru, istikrarı, kardeşliği ve dayanışması adına verilen bir mücadeleyi, ‘geriye dönüş’ ya da ‘sivil dikta’ olarak adlandıranlar, nasıl büyük bir yanılgının içinde olduklarını görsünler. KCK operasyonlarını bir Başbakan olarak ben bugüne kadar destekledim ve destekliyorum. Zira milli birliğimiz, beraberliğimiz ve kardeşliğimiz için yapılan bu operasyonda işte birçok şeyler dökülüyor artık meydana. Nelerin nereden nereye nasıl taşındığı ortada. Adam kendisinin yapması gereken bir hukuk mücadelesini yürütmüyor. Bir örgüt elemanı olarak adeta çalışıp, bir örgüt elemanı olarak bu ülkenin birliğini, beraberliğini bozmanın hep gayreti içinde olmuştur. Ve buna, illegal bir yapılanmaya, illegaliteye kalkıp da bir hukuk devletinin müsaade etmesi düşünülebilir mi- Onun için de yargı gereğini yapmaktadır, yürütme de yargının verdiği bu talimatta gereğini yerine getirmektedir.” Başbakan Erdoğan defalarca buna benzer konuşmalar yaptı.

NEDEN GÜNDEMDE TUTULUYOR? İstihbarat, doğası gereği şeffaflığın en az olduğu kurum. Haliyle manipülasyona çok açık. Son kanun değişikliği ile karanlık iyice yoğunlaştı. Psikolojik Harp (PH) kadrolarının rahat barınacağı bir ortam oluştu. Onun için PH tetikçileri en çok bu puslu alanda at oynatıyor. Hiçbirimiz dosyayı bilmiyor, tahminle konuşuyoruz. Bu da onların işini kolaylaştırıyor. Karanlıkta göz kırpmak yerine dosya açıklansa gerçekten Oslo mu var, başka şeyler mi, bilsek. Soruşturmaların engellenmesi normalde şüphelilerın aklanma hakkının ihlali. O günlerde medyada yer alan ve bazı sansasyonel dramatik ölümlü saldırılarda yakalanan KCK’lıların MİT mensubu olduğu gerekçesiyle yargıdan kaçırıldığı iddiaları hâlâ zihinlerde. Rahmetli Mehmet Ali Birand’ın dehşet içindeki anlatımları kulaklarda. Keşke yargı süreci işlese ve akıllardaki şüphe izale edilseydi. Ya doğruysa sorusu zihinleri kemirmeseydi. PH tetikçilerinin buraya yüklenmelerinin bir sebebi de bizzat Başbakan Erdoğan’ın karakteri. İlişkilerinde birinci hatta tek belirleyici olarak ‘sadakat’i tercih ediyor Başbakan. Çevresindekilerin büyük hata ve günahlarını affediyor ama sadakatsizliği asla. Erdoğan’ı ikna etmenin en kolay yolu ‘ihanet’ senaryosu yazıp inandırmak. PH tetikçilerinin yaptığı da aynen bu. Bu arada işi ‘cemaat’e yıkmaya çalışanların patinaja düştüğü soruyu tekrarlayalım: “Cemaatin bu işten çıkarı ne? Yedi ay önceki seçimlerde (Haziran 2011) yeni anayasa umuduyla cansiperane çalışırlarken neden bir anda komplocu olsunlar?”


17 GÜNDEM

15 - 21 OCAK 2014 ZAMAN

ABONELERİMİZE ÖNEMLİ DUYURU Tablet Zaman’ı abone kampanyamızda verilen Denver marka mini tabletlerden almak isteyen abonelerimiz e-posta veya telefon ile abone servisimizi bilgilendirmelidir. Zaman İskandinavya Abone Servisi: abone@zamaniskandinavya.dk +45 70 20 69 70 www.zamaniskandinavya.dk


18 GÜNDEM

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

TA R İ H T E K E R R Ü R M Ü E D İ YO R ?

SALİH SARIKAYA İSTANBUL

Dini grupları fişlemek devlet geleneği mi?

1"2 bin kişilik istihbarat raporu", akıllara Burhan Kuzu'nun gündeme getirdiği

Bediüzzaman ve talebelerine yönelik il il yapılan fişlemeleri getirdi. Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu ve 28 Şubat davasına bakan mahkemeye gönderilen belgeler de fişleme tarihçesine ışık tutuyor. 2010 referandumuyla anayasal suç haline gelen ve 'İstihbarat raporu' adı altında yapılan fişlemelerin bu belgelerdekilerle birebir aynı olması "Tarih tekerrür mü ediyor?" dedirtiyor. Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun tweet’iyle gündeme gelen ve aralarında akademisyen, işadamı, gazeteci, savcı ve polislerin bulunduğu “2 bin kişilik istihbarat raporu”nun varlığı Menderes döneminde Bediüzzaman ve talebelerine yönelik il il yapılan fişlemeleri hatırlattı. Her ne kadar Başbakan bu iddiaları yalanlasa da ‘Öyleyse tasfiyeler neye göre yapılıyor?’ sorusu akıllara soru işareti bırakıyor. Sabah Gazetesi Özel İstihbarat Şefi Abdurrahman Şimşek de katıldığı bir televizyon programında “Biz Türkiye’deki bütün imamları biliyoruz. Devlet de biliyor.” diyerek 2010 referandumuyla anayasal bir suç haline gelen fişlemelerin bütün iller bazında yapıldığını itiraf etti. ‘İstihbarat raporu’ adı altında yapılan fişlemelerin geçmişteki örnekleriyle birebir aynı olması ‘Tarih tekerrür mü ediyor?’ sorusunu akla getiriyor. Geçmişteki raporlardan Üstad’ın talebelerinden Sait Özdemir, Abdulkadir Badıllı, Mustafa Sungur, Hulusi Yahyagil ve Zübeyir Gündüzalp gibi isimlerin adım adım takip edildiği anlaşılıyor.

zaman’ın talebelerine gönderdiği mektuplar ile talebelerinin mektuplarının suretleri de bulunuyor.

Bediüzzaman’a 750 dava açıldı, ‘gizli cemiyet kurmak’la suçlandı

Bediüzzaman’ın talebelerine il il fişleme Devlet arşivlerine göre Bediüzzaman Said Nursi., 1925’ten itibaren takibe alınmış. Gittiği bakkaldan, yanına gelen ziyaretçilere kadar birçok kişi tek tek fişlenmiş. Bu fişlemeler doğrultusunda da uygulamaya geçilmiş ve bu kişiler hakkında işlem yapılmış, devlet memuru olanların işine son verilmiş. Arşivlerden çıkan belgelerde valilerden de her ay düzenli olarak İçişleri Bakanlığı’na fişleme raporları gittiği anlaşılıyor. Bu raporlar üzerinden birçok kişi de tutuklanmış. Fişleme raporları, Bediüzzaman’ın vefatından yıllar sonra Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gelen evraklar arasında yer aldı. Fişlemeler Bediüzzaman ve talebelerinin Emniyet, Jandarma ve MİT tarafından adım adım takip edildiğini gösteriyor. Daha önce Habertürk TV Haber Koordinatörü Abdullah Kılıç’ın ortaya çıkardığı belgelerde Bediüzzaman ve talebelerine yönelik il il fişleme raporları yer alıyor. ‘Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ndeki ‘Cumhuriyet Arşivi’nden çıkan “Nurcuların Muhtelif Vilayetlerdeki Temsilcileri” başlıklı belgede Ankara’da Sait Özdemir ve Hüsrev Altınbaşak; Erzurum’da Mehmet Kırkıncı; Isparta’da Mustafa Sungur, Kadir Çalışkan, Ziver Gündüzalp, B. Yüksek; İstanbul’da Necip Fazıl, Cahit Türkmenoğlu; Urfa’da Abdullah Yeğin, Abdulkadir Badıllı; İzmir’de Salih Özcan, Muzaffer Arslan, Mustafa Birlik; Konya’da Sabri Halıcı; Adıyaman’da Mahmut Tanrıverdi; Diyarbakır’da Mehmet Kayalar; Gümüşhane’de Milletvekili Ekrem Koçak isimlerine yer veriliyor. Darbeleri Araştırma Komisyonu’na ulaşan belgeler arasında Bediüzzaman’ın orduya sızmaya çalıştığına dair de raporlar düzenlenmiş. Buna yönelik de Bediüzza-

man ve talebeleriyle görüşen bütün ordu mensupları tek tek kayda geçirilmiş. Bütün il valiliklerinden bu konuda kapsamlı çalışma yapmaları istenmiş. Ankara Valiliği’nin “31/5/960” tarihli yazısına karşılık “Dahiliye Vekaletine” verilen bir cevabi yazıda “Vilayetimiz dahilinde nurculuk faaliyetinden dolayı haklarında kanuni tatbikat yapılan askeri personel yoktur. Ancak nurcularla sıkı temasları görülen aşağıda adresleri yazılı askeri personellerin ise durumları sıkı bir surette takip edilmektedir.” denilerek; Abdulkadir Badıllı, Salih Özcan ve Ahmet Çelebi isimleri veriliyor.

Milletvekilleri de fişleme raporlarında ‘Nurculukla İlgili Tesbit Olunan Ordu Mensupları’ isimli bir başka listede ise Elazığ’da emekli Albay Hulusi Yahyagil, Konya’da emekli Dr. Binbaşı Sadullah Nutku, emekli Yzb. Mehmet Kayalar isimlerine yer veriliyor. Başka bir bilgi notunda da Doğu, Güneydoğu ve Batı Anadolu’da gezi yapan birinin verdiği bilgilere yer veriliyor ve şöyle deniyor: “Yaşları 17-18 arasında olan bu vaizlerin hurafelerle dolu konuşmalarını kısmen cahil, kısmen tarikatçı olan halk huşu

içinde dinlemektedir.” Isparta Valisi Mazlum Yegül tarafından ‘Dahiliye Vekaleti’ne yazılan 30/1/1959 tarihli yazıya binaen verilmiş cevabi yazıda “İsmail Hakkı Bayraktaroğlu, 30 Kasım 1958 günü şehrimize gelerek, nuroğlullarından dolayı durumu takip edilmekte olan Nuri Benli’ye ait Saray Palas otelinde bir gece kalıp, Said-i Nursi (Bediüzzaman) ve bu şahsın hizmetkarlığını yapan Mustafa Sungur, Tahir Mutlu, Kadir (Ceylan) Çalışkan, Ziver (Zübeyir) Gündüzalp ile iki defa buluşup konuştuktan sonra şehrimizden ayrıldığı tesbit edilmiştir.” ifadeleri yer alıyor. Amasya Valisi Mehmet Varinli tarafından hazırlanan 4/11/1960 tarihli raporda ilde Risale-i Nur okuyanlar tek tek adresleriyle birlikte belirtiliyor. Ankara Valiliği’nin 12/1/1960 tarihli yazıya binaen verdiği cevapta da Başvekil ile görüşmek için bir grup Said Nursi talebesinin Ankara’ya geldiği ifade ediliyor. Üç gün farklı otellerde kaldıkları belirtilen şahısların ayrıca zaman zaman bir lokantanın üzerindeki binada beşer-onar kişilik gruplarla bir araya geldikleri dile getiriliyor ve “Devlet Vekili İzzet Akçal’ı ziyaret ettikleri görülmüştür.” deniliyor. Fişleme dosyaları arasında Bediüz-

Bediüzzaman Said Nursi’ye hayatı boyunca farklı gerekçelerle 750’den fazla dava açıldı. Hakkında ‘Cumhuriyet düşmanı’, ‘Dinî rejim kurmak istiyor’, ‘Dini siyasete alet etti’, ‘Kürt ırkçısıdır’, ‘Gizli cemiyet kurdu’, “Dini istismar ediyor”, “Çevresindekileri kandırıyor” gibi iftiralar atıldı. 1958 yılında Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin avukatlığını yapmaya başlayan Avukat Bekir Berk, Bediüzzaman hakkındaki 750 davanın beraatle sonuçlanmasına vesile oldu. Bunun dışında da Bediüzzaman’ın talebelerine yönelik birçok dava açılmıştı. Darbeleri Araştırma Komisyonu’na gelen belgeler arasında ‘Nurcuların Muhtelif Vilayetlerdeki Temsilcileri’ ve ‘Nurculukla İlgili Tespit Olunan Ordu Mensupları’ isimli fişleme raporları da yer alıyor.

28 Şubat’ta öğrenci evleri bile fişlenmişti 28 Şubat davasını yürüten Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen ‘İstihbarat Raporları’nda, tarihe ‘postmodern darbe’ olarak geçen döneme dair il il yapılan fişlemeler yer alıyor. ‘İl Hadimleri’ isimli klasör içerisinde yer alan “Fethullah Gülen Cemaatinin Yurtiçi Yapılanması” başlıklı ‘GİZLİ’ ibareli belgede, il il farklı kişilerin isim, adres ve şahsi bilgilerine yer veriliyor. İsmi belirtilen kişilerle ilgili özel notlar düşülmüş. Listede kişilerin üye oldukları derneklerin isimlerine de yer veriliyor. Fişlemelerde “F. Gülen grubuna maddi destek sağlayanlar arasındadır.”, “İldeki cemaat üzerinde etkindir.” ve “Dershaneler sorumlusu” gibi ifadeler yer alıyor. ‘Öğrenci Evi’ isimli başka bir klasörde ise öğrenci evlerinin ‘Işık Evi’ adıyla il il fişlendiği görülüyor. Listelerde ev adreslerinin yanı sıra evlerde kalanların isimlerine de yer veriliyor.


HAMİLELİKTE ANNE ADAYI KADAR CİLDİ DE KIRILGAN TENKİT MAKSADINI AŞMASIN!

ALLAH RAZI OLSUN KARDEŞİM!


15 - 21 OCAK 2014

Hamilelikte anne adayı kadar cildi de kırılgan

Hamilelik süresince kadınların ciltleri de tıpkı kendileri gibi biraz daha duyarlı ve kırılgan oluyor. Vücutlarında geçici yahut kalıcı lekeler, çatlaklar, varisler ve sivilceler oluşabiliyor. Birkaç küçük uygulamayla cilt değişiklerini en aza indirmek mümkün. ZEYNEP KAÇMAZ

1monları öyle değişiyor ki, kişi kendini

Hamilelik sürecinde kadınların hor-

tanıyamıyor. Adeta yeni bir ruh ve bedene bürünüyor. Anne adayının vücudundaki bu değişim, aslında bebeğe güvenli ve büyümeye elverişli hale getiriyor. Minik yavru için gerekli olan bu durum mide bulantısı, sırt ağrısı gibi rahatsızlıklara yol açıyor. Cilt de tıpkı anne adayı gibi biraz daha duyarlı ve kırılgan oluyor. Vücudun çeşitli yerlerinde lekeler, çatlaklar, varisler, sivilceler oluşabiliyor. Tüm bu değişimlerin bazıları doğum sonrası kendiliğinden kaybolurken bazıları kalıcı hale gelebiliyor. Fakat birkaç küçük uygulamayla cilt değişiklerinin kalıcılığını en aza indirmek elinizde. Via Hospital Group Estevia Boğaziçi Tıp Merkezi Dermatolog Dr. Mehmet Rahşan’la hamilelik sürecindeki cilt değişimleri, sebepleri ve korunma yolları hakkında konuştuk.

Sivilce çıkıyor Hamilelikte özellikle ikinci aydan itibaren yükselen hormon seviyesi sebebiyle bazı anne adaylarında sivilce çıkıyor yahut önceden var olanlar daha da artıyor. Sivilceler hamilelik sonrasında kendiliğinden geçiyor. Gebelik sürecinde sivilcelerin artışını önlemek için şekerli yiyeceklerin tüketimine dikkat edilmeli. Akşamları sivilcelerin üzerine lavanta yağı sürmek, sivilce artışını önlüyor. Ancak lavanta yağı gündüz sürülmemeli. Zira güneşin etkisiyle lekelenmelere sebep verebiliyor.

Benler çoğalıyor Hamilelikte hormonların yükselmesi ile birlikte cilde renk veren hücrelerin (melanosit) uyarılmasından dolayı benlerde çoğalma, büyüme ve koyulaşma meydana gelebiliyor. Ayrıca lekeler oluşabiliyor. Benler daha çok boyun, koltuk altı, göğüs, kasık ve yüzde görülüyor. Ancak herhangi bir hastalık riski oluşturmuyor ve çoğunlukla doğumdan sonra yok oluyorlar. Lekelerin oluşmaması için anne adayının özellikle son aylarda güneşten çok iyi korunması gerekiyor. Bu süreçte içeriğinde ‘çinko’ ve ‘titonyum oksit’ bulunan güneş kremleri tercih edilmeli.

Saç seyrekleşiyor, matlaşıyor Demir eksikliği veya hormonların etkisiyle anne adayının saçlarında incelme, seyrekleşme, matlaşma ve dökülme görülebiliyor. Hamileliğin sonlanması ile birlikte hormon seviyesi normal düzeye ineceğinden bu gibi durumlar kendiliğinden geçiyor. Ancak haftada veya 15 günde bir zeytinyağı veya ceviz yağı ile saç diplerine yapılacak masajla saçların daha canlı görülmesi sağlanabilir. Gebelik sırasında kesinlikle kimyasal madde içeren ürünler kullanılmamalı. Çünkü bu ürünler, derimiz tarafından emilerek kanımıza karışıyor ve karnımızdaki bebeği etkileyebiliyor.

Varisler oluşuyor Gebeliğin özellikle son dönemlerinde bacaklardaki damarlarda genişleme (varis) meydana gelebiliyor. Çünkü büyüyen rahim, bacaklardan gelen toplardamarlara baskı yapıyor. Böylece kan bacaklarda gölleniyor ve toplardamarlar genişliyor. Bacak bölgesinde daha sık görülen varisler hareketsizlik, sabit

şekilde ayakta durmak ve uygun olmayan topuklu ayakkabı giymek gibi etmenlerden dolayı ilerleyebiliyor. Varis, hamilelerde ağrı ve ödem yapabiliyor. Varis oluşmaya başladığı andan itibaren yatarken bacakların altına yastık konulmalı. Bacaklardaki kan akışını artırmak için bacak kasları çalıştırılmalı, günde en az yarım saat yürüyüş yapılmalı. Akşamları 15-20 dakika süreyle bacakları hafif soğuk suda dinlendirmek de şikâyetlerin giderilmesinde etkili oluyor.

Cilt çatlıyor Artan hormonlar ve cildin aşırı gerilmesi sonucu ciltte çatlaklar ortaya çıkıyor. Çoğunlukla karın, kalça, göğüs, uyluk ve kollarda görülüyor. Pembe ve mor çizgi görünümüne sahipler. Doğum sonrası beyaz veya gümüş renge dönüyor, genellikle de kalıcı oluyorlar. Genç ve hamilelik sırasında aşırı kilo almış kadınlarda daha çok görülüyorlar. Ayrıca genetik yatkınlığa sahip bayanlar da çatlaklara maruz kalıyor. Çatlaklar tamamen yok edilemese de birtakım uygulamalarla ilerlemesinin önü alınabiliyor. Hamilelik süresince günde 8-10 bardak su tüketimi çatlaklara çare olabiliyor. İçilen suyun 5’te 1’i tenimiz tarafından tutuluyor. Bu su o bölgede nemi, dokunun canlı kalmasını ve ince kırışıkların yok olmasını sağlıyor. Çatlaklara karşı zeytinyağı, badem yağı, üzüm çekirdeği yağı, ayçiçek yağı gibi bitkisel yağlar da tercih edilebilir. Çünkü yağlar cildi nemlendiriyor. Ancak hamilelik sırasında ciltteki hassasiyetin artmasından dolayı nadiren de olsa bazı alerjik reaksiyonlara yol açabiliyorlar. Piyasada bulunan çatlak kremleri de cildin nemlenmesini ve elastikiyetini artırarak vücuttaki gerilmeyi azaltabiliyor. Fakat bu tür kremlerin etkili olduğuna dair kesin bir bilimsel çalışma mevcut değil. z.kacmaz@ zaman.com.tr


15 - 21 OCAK 2014

Tenkit maksadını aşmasın!

Toplum olarak kolayca birini veya bir şeyi tenkit edebiliyoruz. Fakat eleştiriye pek açık insanlar değiliz maalesef. Bu, tenkit üslubunu doğru yorumlamadığımızdan kaynaklanıyor olabilir. ZEYNEP ŞAŞMAZ

1lenmiş, tatlı uykusu bölüp namaz kılıp, Allah’a dua Şeyh Sadi-i Şirazî, çocukken gece ibadetine heves-

edermiş. Yine bir gün herkesin uyuduğu saatlerde Kur’an okurken, uyanık olan babasına: - Neden insanlar geceyi uykuyla geçiriyor, kalkıp iki rekat namaz kılmıyorlar, diye sormuş. Babası: - Uyanık kalıp başkalarını çekiştireceğine keşke sen de uyusaydın, diye Şirazî’ye çıkışmış. Bu misal, levm etme mevzusunu ve tenkit eden kimseyi (münekkid) çok iyi tahlil ediyor. Bizler bazen, başkasının hatalarını büyük, kendi hatalarımızı ise küçük görebiliyoruz. Bu da karşımızdakinin eksiğini daha çok görmemize yol açıyor. Büyüklenme duygusuyla, tenkit ettiğimiz konudan uzaklaşıyor ve o kişiyi hedef alabiliyoruz. Bu da ‘yanlış’ olduğunu düşünerek eleştirdiğimiz mevzudan daha büyük bir hatanın içine girmemize yol açıyor. Çünkü, usulünce yapılmayan tenkit maksadını aşıyor. Lügatte, “Herhangi bir insan, eser veya konunun, doğru-yanlış, eksik-fazla, güzel-çirkin yanlarını bulup göstermesi.” tanımıyla açıklanıyor eleştiri. Yani olumsuz manaların yanında olumluların da irdelenmesi bir tenkit oluyor. Fakat çoğunlukla menfi manada yapılana maruz kaldığımız için, eleştirilmeyi reddediyoruz. Daha çok sözlü ve yazılı, bazen de fiile dökülerek yapılan irdelemenin niyet ve üslubu ise sonucu belirliyor. Nitekim amacını ve haddini aşan bir iğneleme, hoş olmayan durumlara zemin hazırlayabiliyor. Muhatabımızla ilişkilerimiz zedeleniyor. Konuyu daha iyiye götüreceği yerde, kötü/telafisi güç sonuçlara yol açabiliyor. Hepimiz çevremizde tenkit eden ya da edilen birilerini görüyor, duyuyoruz. Hatta bazen biz de bunu yapabiliyor veya eleştiriye maruz kalabiliyoruz. Peki, insanlarla olan ilişkilerimize her an dokunan bu mukayese yöntemini, manalarına göre (müspet ya da menfi) dinimiz nasıl açıklıyor? Tenkitçinin ve muhatabının psikolojisinde neler ön planda yer alıyor? Celal Bayar Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdulhakim Yüce, tenkidi ‘ideal olana yürüme yolu’ olarak tasvir ediyor. Bunun için de, üslubu, metodu, şekli ve seviyesini doğru belirlemek gerekiyor. Zira menfi duyguların (hırs, kıskançlık, bencillik vs.) tesirinde yapılan eleştiri seviyesiz oluyor; müspet niyetle yapılan ise eğitici bir rol üstleniyor Prof. Yüce’ye göre. Yüce, ortaya çıkan bir yanlışlık, hata, günah, daha genel ifadeyle münker (dinî prensip ve ahlâka aykırı

olan) durum karşısında takınmamız gereken tavır için bize, “Bilmediğin şeyin ardına düşme, çünkü göz, kulak ve kalp hepsi sorumludur, mutlaka sorguya çekilecektir.” (İsra, 17/36) ayetini ufuk olarak gösteriyor. Buradan, duyup gördüğümüzle yetinmeyip, kesin bir bilgiye sahip olduğumuzda yaptığımız eleştirinin yıkıcı olmayan bir kimlik kazandığı sonucu çıkıyor. Müspet tenkit yanlışı düzeltiyor Bir kimsenin hatalarını araştırmak gibi bir görev üstlenmemiz söz konusu olamaz. Ancak İlâhiyatçı Yüce, bir mü’minin, değişik seviyelerdeki hata ve günahlar karşısında duyarsız kalamayacağını belirtiyor. Bu durumda kişinin, söz konusu olan mevzunun doğruluğunu araştırıp halis niyetle hareket etmesi gerekiyor. Çünkü müspet manada tenkit etmek ve eleştiriye açık olmak ilmî esaslardan. Buradaki üslup ise münekkidin konumuna göre değişiklik gösteriyor. Herhangi bir yanlışı zemmedebilmemiz için o konunun iyi bildiğimiz ve sorumlu olduğumuz bir husus olması gerekiyor. Levm etmenin elle, dille ya da buğz etme şeklinde yapılabildiğini ifade ediyor Abdülhakim Yüce. Temsilî bir misalle anlatırsak: “Umumun kullandığı bir araç, birisi tarafından gasp edilip zarar veriliyor. O zaman, bu aracı korumakla görevli olan kişi, yanlış yapana eliyle müdahale ederek onu cezalandırabilir. Muavin konumundaki de diliyle uyararak ne yaptığını ona fark ettirebilir. Araç sayesinde ihtiyaçlarını gideren kimse de hata sahibine mesafe koyabilir.” Bu minvalde edilen tenkit, Hak rızası adına ve hayır mülahazası taşıyor Yüce’ye göre. Ayrıca damara dokunmayan, muhatabını rencide etmeyen eleştiri de muhatabı daha kolay ikna edebiliyor. Müspet tenkit, hem çözüm odaklı yapılıyor hem de kişiler arasında bir ‘hayırhahlık’ müessesesi tesis edebiliyor. Buna karşın menfi tenkit, hissi bir tercihten kaynaklandığı için muhatabına yarar sağlamadığı gibi zarar da veriyor. Çünkü eleştiri maksadını aşıyor. “Maksadı üzüm yemek değil bağcıyı dövmek.” sözü de durumu özetliyor. Her şeyde bir olumsuzluk aramaya kitlenince, eleştirilerimiz haliyle yanlışı düzeltme mantığından uzaklaşıyor. İğneleyici sözler, tenkit edilenden uzaklaşıp şahsa yöneliyor. Yıkıcı tenkit, alışkanlık haline bile gelebiliyor. Çünkü burada nefis ön plana çıkıyor. Dr. Hasan Aydınlı, bir makalesinde eleştirinin bu yönünü toplumsal bir ‘hastalık’ olarak ifade ediyor. Nitekim rekabet, haset ve kıskançlık duyguları, kişinin sürekli karşıdakini tenkit etmesine yol açıyor. Benlik ve enaniyet duygusuyla iğnelemelerin şiddeti daha da artıyor. Aydınlı’ya göre, kişinin zarar veren eleştirilerinin temelinde ise ‘şahsî çıkarlarını koruma psikolojisi’ yatıyor.

KOPENHAG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

GÖTEBORG

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

OSLO

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

15.01.2014 16.01.2014 17.01.2014 18.01.2014 19.01.2014 20.01.2014 21.01.2014

06:09 06:08 06:08 06:07 06:06 06:05 06:04

13:55 13:56 13:58 13:59 14:01 14:02 14:04

15.01.2014 16.01.2014 17.01.2014 18.01.2014 19.01.2014 20.01.2014 21.01.2014

06:14 06:14 06:13 06:12 06:11 06:10 06:09

13:46 13:48 13:49 13:51 13:53 13:54 13:56

15.01.2014 16.01.2014 17.01.2014 18.01.2014 19.01.2014 20.01.2014 21.01.2014

06:23 06:22 06:21 06:20 06:19 06:18 06:16

13:39 13:40 13:42 13:44 13:45 13:47 13:49

ODENSE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

STOCKHOLM

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

HELSİNKİ

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

15.01.2014 16.01.2014 17.01.2014 18.01.2014 19.01.2014 20.01.2014 21.01.2014

06:18 06:17 06:16 06:15 06:14 06:13 06:13

14:05 14:06 14:08 14:09 14:11 14:12 14:14

17:45 17:47 17:49 17:51 17:53 17:55 17:57

15.01.2014 16.01.2014 17.01.2014 18.01.2014 19.01.2014 20.01.2014 21.01.2014

05:53 05:52 05:51 05:50 05:49 05:48 05:47

13:13 13:15 13:16 13:18 13:20 13:21 13:23

16:50 16:52 16:54 16:56 16:59 17:01 17:03

15.01.2014 16.01.2014 17.01.2014 18.01.2014 19.01.2014 20.01.2014 21.01.2014

06:26 06:26 06:25 06:23 06:22 06:21 06:20

13:40 13:42 13:44 13:45 13:47 13:49 13:51

AARHUS

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

DRAMMEN

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

TAMPERE

İmsak Gün. Öğl.

İkindi Akşam Yatsı

15.01.2014 16.01.2014 17.01.2014 18.01.2014 19.01.2014 20.01.2014 21.01.2014

06:19 06:19 06:18 06:17 06:16 06:15 06:14

14:02 14:03 14:05 14:06 14:08 14:09 14:11

15.01.2014 16.01.2014 17.01.2014 18.01.2014 19.01.2014 20.01.2014 21.01.2014

06:25 06:24 06:23 06:22 06:21 06:20 06:18

13:42 13:44 13:45 13:47 13:48 13:50 13:52

15.01.2014 16.01.2014 17.01.2014 18.01.2014 19.01.2014 20.01.2014 21.01.2014

06:33 06:32 06:31 06:30 06:29 06:28 06:26

13:37 13:38 13:40 13:42 13:44 13:45 13:47

08:25 08:24 08:22 08:21 08:20 08:19 08:17

08:32 08:31 08:30 08:28 08:27 08:26 08:24

08:37 08:36 08:35 08:33 08:32 08:31 08:29

12:26 12:26 12:27 12:27 12:27 12:28 12:28

12:35 12:35 12:35 12:36 12:36 12:36 12:37

12:36 12:36 12:36 12:37 12:37 12:37 12:38

16:15 16:17 16:19 16:21 16:23 16:24 16:26

16:25 16:27 16:29 16:31 16:33 16:35 16:37

16:22 16:24 16:26 16:28 16:30 16:32 16:34

17:35 17:37 17:39 17:41 17:43 17:44 17:46

17:42 17:44 17:46 17:48 17:50 17:52 17:54

08:39 08:38 08:37 08:35 08:34 08:32 08:31

08:26 08:25 08:23 08:22 08:20 08:18 08:16

09:01 08:59 08:57 08:56 08:54 08:52 08:51

12:28 12:29 12:29 12:29 12:30 12:30 12:30

12:04 12:04 12:05 12:05 12:05 12:06 12:06

12:35 12:36 12:36 12:36 12:37 12:37 12:37

16:05 16:07 16:09 16:11 16:13 16:15 16:18

15:30 15:32 15:34 15:36 15:39 15:41 15:43

15:58 16:00 16:03 16:05 16:07 16:10 16:12

17:25 17:27 17:29 17:31 17:33 17:35 17:38

17:18 17:20 17:23 17:25 17:27 17:30 17:32

09:00 12:33 08:58 12:34 08:56 12:34 08:55 12:34 08:53 12:35 08:51 12:35 08:49 12:35

09:05 12:36 09:03 12:37 09:02 12:37 09:00 12:37 08:58 12:38 08:56 12:38 08:55 12:38

09:21 12:41 09:19 12:42 09:17 12:42 09:15 12:42 09:13 12:43 09:11 12:43 09:09 12:43

15:55 15:57 15:59 16:01 16:04 16:06 16:09

15:56 15:58 16:00 16:03 16:05 16:08 16:10

15:49 15:52 15:54 15:57 15:59 16:02 16:05

17:15 17:17 17:19 17:21 17:24 17:26 17:29

17:16 17:18 17:20 17:23 17:25 17:28 17:30

17:09 17:12 17:14 17:17 17:19 17:22 17:25


15 - 21 OCAK 2014

HABER: HEMRA KÖSE PEDAGOJİK İNCELEMEDE BULUNAN: UZM. PSİKOLOG YASEMİN EYÜPOĞLU

“A

nne Allah nerede?” diye sordu küçük Mehmet. Annesi gülümseyerek “Allah’ı nerede anarsak orada oğlum.” dedi. Çocuk bu cevabı hafızasına kaydetti. Akşam babası gelir gelmez, onun kucağına atladı ve sorusunu yineledi. Babası, “Allah kalbimizde oğlum.” cevabını verdi. Çocuğun kafası karıştı. Allah kaç taneydi? Herkesin kalbinde Allah varsa neden “Allah bir.” diyorduk? Allah nasıl bir varlıktı? Bir yığın soru hücum etti Mehmet’in minik zihnine. Annesi ve babası akşam yemeğinde oğullarına, rüzgarı harekete geçiren, ölen kuşu cennete gönderen, kocaman fili de küçücük karıncayı da yaratan, bulutları tertemiz, güneşi sımsıcak yapan, annenin kalbine kek yapma isteği veren, tüm insanları çok seven Yaratıcı’nın Allah olduğunu anlattı. Oğlan, aldığı tüm cevaplardan tatmin oldu ve “O zaman Allah benim de kalbimde.” dedi. Mehmet’in ve arkadaşlarının kafasını karıştıran soruları dinledik. Anaokulu öğretmeni, eğitimci yazar Zehra Aras, miniklerin bu sorularını cevaplandırdı. h.kose@zaman.com.tr

Allah’ı neden göremiyoruz?

Allah’ın evi var mı? Varsa nerede?

Allah’ın yarattığı her şeyin bir sınırı var. Kulaklarımız bazı sesleri duyar, bazılarını duyamaz, beynimiz her şeyi algılayamaz, gözlerimiz de her şeyi göremez. Duvarın arkasındaki insanı göremeyiz mesela. Çünkü gözlerimizin bir görme sınırı var. İşte bu sınır dolayısıyla Allah’ı göremiyoruz.

Allah’ın evi yok. O her yerde. Herkesi görür, her şeyi işitir.

Peki, Allah bu sınırı kaldırırsa O’nu görebilir miyiz?

Allah kime benziyor? Allah hiç kimseye ve hiçbir şeye benzemiyor. Mesela arabayı, bilgisayarı veya telefonu icat eden kişileri düşün. O kişilerin herhangi bir yeri arabaya veya telefona benziyor mu? O insanların tuşları, tekerlekleri, pedalı, kablosu var mı? Allah da yarattığı hiçbir şeye benzemiyor.

Tabii ki görebiliriz.

Allah kız mı erkek mi? Bilgisayarlar veya arabalar kız mı erkek mi? İkisi de değil. İşte Allah da bu örneklerde olduğu gibi yarattığı şeylerin cinsiyetinde değil.

Allah’ın yalnız başına canı sıkılıyor mu? Sıkılmıyor. Çünkü can sıkıntısı insana ait bir özellik. Üstelik dünyanın her yerinde sürekli bir hareketlilik var. Örneğin güneş doğuyor, yağmur yağıyor, mevsimler değişiyor, insanlar hayvanlar doğuyor, büyüyor. Yani canlılarda sürekli bir değişim oluyor. Bütün bu şeyleri yapan Allah’tır.

Allah, aynı anda bu kadar işi nasıl yapıyor? Bizler aynı anda hem görüyor, hem duyuyor, hem koku alabiliyoruz. Veya aynı anda birkaç işi yapabiliyoruz. Rabbimiz öyle kuvvetli ve hızlı ki herşeyi aynı anda yapabilir. Çünkü O Allah...

Güçlü hafıza için çilek ve yaban mersini tüketin 1Bölümü'nden Uz. Dr. Özgül Esen Öre,

Memorial Hizmet Hastanesi Nöroloji

yaş, stres ve yanlış beslenme alışkanlıklarının hafızanın zayıflamasına neden olduğunu söyledi. Öre, "Antioksidan bakımından zengin olan yaban mersini, çilek gibi besinler hücre hasarına neden olan maddeleri vücuttan uzaklaştırarak beynin korunmasına yardımcı olmaktadır." dedi. Uz. Dr. Özgül Esen Öre, hafıza geliştirme teknikleri hakkında bilgi verdi. Öre, son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar ile hafıza geliştirmenin mümkün olduğunu; fakat bunun tek bir yönteme bağlı olmadığını söyledi. Öre, "Kişinin hafızanın sahip olduğu kapasiteyi tam anlamı ile kullanabilmesi için her şeyden önce beynin ve vücudun sağlıklı olması gerekmektedir. Yani beyinde yapısal olarak bir sorun olmaması, ayrıca hafızayı dolaylı olarak etkileyecek kronik bir hastalığın bulunmaması gerekmektedir." ifadelerini kullandı. Doğru yöntemlerle her yaşta sağlıklı bir hafızaya sahip olmanın mümkün olduğunu belirten Öre, "Bazı hastalarda meydana

vücuttan uzaklaştırarak beynin korunmasına yardımcı olmaktadır."

'DÜZENLİ UYKU VE STRES KONTROLÜ ÖĞRENMEYİ KOLAYLAŞTIRIR'

gelen hafıza kaybının, B1, B12 vitaminleri ve folik asit eksikliklerinden kaynaklandığı bilinmektedir. Anıları zihinde tutmak ve gerektiğinde ister parça parça ister bütün halinde 'geri çağırma' olarak tanımlanabilen hafıza, sanıldığı gibi yaşa bağlı olarak yavaş yavaş yok olan bir olgu değildir. Yapılan araştırmalar, doğru yöntemler kullanılarak beynin doğru bağlantıları her yaşta harekete geçirilebildiğini ortaya koymaktadır." diye

konuştu. Haftada en az 2 kez balık tüketiminin hafızayı güçlendirmekte önemli bir etken olacağını aktaran Öre, şunları kaydetti: "K vitamini bakımından zengin ıspanak, kuşkonmaz ve brokoli gibi sebzeler beyin gücünü artırarak hafızayı güçlendirdiği bilinmektedir. Antioksidan bakımından zengin olan yaban mersini, çilek gibi besinler ise hücre hasarına neden olan maddeleri

Düzenli uyku ve stres kontrolünün öğrenmeyi kolaylaştırdığını vurgulayan Öre, "Düzenli uyku, öğrenmeyi kolaylaştırmakta ve belleği güçlendirmektedir. Aşırı stres konsantrasyon bozukluğuna neden olarak hafızayı zayıflatmaktadır. Depresyon ve anksiyete durumunun ise doktor tarafından tedavi edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle düzenli ve huzurlu bir yaşam önemlidir." şeklinde konuştu. Egzersizlerle de hafızanın güçlenebileceğini söyleyen Öre, şöyle devam etti: Öğrenmek istenilen materyali inceleyin. Konuyu ana hatlarıyla belirleyin. Konuyla ilgili soru hazırlayın. Hazırlanan soruları cevap ararcasına okuyun. Okuduğunuz metindeki kavramlar ile belirli nesneler arasında ilişki kurun. Her bölümü bitirdikten sonra birkaç kere tekrar edin. Konuyu ve aşamaları tekrar hatırlayarak pekiştirin." (CİHAN)


15 - 21 OCAK 2014

Diyette doğru bilinen yanlışlar 1nesi Beslenme ve Diyet Uzmanı

Medical Park Özel Tokat Hasta-

Allah hepimizi tek tek seviyor mu? Bir annenin üç çocuğu olduğunu düşünelim. O anne hepsini ayrı ayrı sever değil mi? Hatta eşini, arkadaşlarını, hayvanları ve çiçekleri de çok sever. Birini sevmesi, diğerini sevmesine engel olmaz. Biz insanlar nasıl aynı anda birçok şeyi sevebiliyorsak Allah da yarattığı her şeyi bizim sevdiğimizden daha çok ve ayrı ayrı seviyor.

Allah bizi niye yarattı? Çok güzel sarayı olan bir kral düşünelim. Ama bu kralın sarayı çok uzakta ve hiç kimse göremiyor. Kral da bu güzelliği başkalarıyla paylaşmak istiyor, herkesi saraya davet ediyor, bir sürü ikramda bulunuyor. Davetliler bu sarayı görünce hayran kalıyor. Bu kadar cömert ve iyi bir kral olduğu için onu çok seviyor. Allah da dünyamızı yarattıktan sonra hem yarattıklarının görünmesini, bilinmesini istedi, hem de Kendisinin sevilmesini ve bilinmesini istedi. Bunun için insanı yarattı. Biz de Allah’ın bizim için yarattıklarını görüp O’na teşekkür ediyor, O’nu çok seviyoruz.

Fatma Merve Kalelioğlu, konu diyet olunca herkesten bir ses yükseldiğini ifade ederek, sağlıklı beslenme ve diyet yapma konusunda kişilerin birçok hataya düştüğünü belirtti. Kalelioğlu, yapılan hatalara ilişkin şu uyarlarda bulundu: * Yağ yakan, vücuttan yağ atan yiyecek olmadığını sadece metabolizmayı hızlandıran yiyecekler, baharatlar, bitkiler olduğunu ifade eden Kalelioğlu, "Ama vücut hızlanacak diye sürekli onları tüketmek ya da miktarı abartmak aslında kendi kendimizi kaldırmamızdan başka bir şey değil. * Üzüm diyeti, lahana diyeti, karbonhidrat diyeti, protein diyeti. Her şeyi de kararında yiyip daha mutlu ve sağlıklı olmak varken neden tek tarz besin türleri ile günlerinizi geçirip vücudunuzu yıpratmayı kabulleniyorsunuz. * Zayıflamayı ilaçlarla, bitki çayları, kürler ile başarmaya çalışıyorlar. Aslında zayıflama ilaçlarının kilo kaybında bir rolü olmuyor, aksine kişinin karaciğerinde hasara yol açıyor, kan şekerinde, tansiyonda sıkıntı oluşturuyor. İçilen bitki çayları kişide kilo kaybına yardımcı oluyor evet, ama kaybedilen kilo, su gidişi ve beraberinde hızlı geri dönüşler. Amaç zayıflamak değil, sağlıklı beslenmek olmalı ki diyette hatalara düşülmemeli" diye konuştu. * Kalelioğlu, aç kalmanın zayıflatacağı düşünüldüğünü ve kişilerin zayıflamak için aç beklediğine dikkat çekerek, "Evet belki obez bir birey kısa bir süre aç kalsa ya da çok abartı besin tüketimi yapan bir birey aç kalsa, kısa vadeli 4-5 kg verir ama sonrasında metabolizma yavaşlar ve geri kalan kilolar verilemez. Aksine yemeye başlayınca geri alım daha hızlı ve fazla da olur. * Sık beslenmek kilo verdirir diye abartılmaması lazım, az tüketim ve sık tüketmek açıkçası kişiye göre değişmeli. İdeal olarak 4-6 öğün öneririm

ama şart değil tabiki. Kişinin hamilelik durumu veya mide by-passlı durumu ya da bebek beslenmesinde bu durum 8-12'yi de bulabilir. Önemli olan sizin durumunuz ve iştah baskılayabilmenizdir. * Karbonhidrat tüketmeyin zayıflayın! Acaba öyle mi? Genelde diyetler neden bozulur, et yiyemediği, süt, yoğurt gibi protein kaynağını tüketmediniz diye diyet bozulur mu, aksine diyet yeterli karbonhidrat almadığı için kan şekerim düştü, tatlı krizim geldi gibi bahaneler ile karbonhidrat alımı ile bozulur. Yeterli alınan karbonhidrat sizin için diyeti daha yapılabilir hale getirir" şeklinde konuştu. * Genel bir yanılgının da 'spor yapıyorum zayıflıyorum, diyete gerek yok' ya da 'diyet yaparak zayıflıyorum spora gerek yok' olduğuna dikkat çeken Kalelioğlu, açıklamasına şöyle devam etti: "Amaç sağlık olunca hem fiziksel aktivite olmalı hem diyet olmalı. Ne kadar pasif olursak her zaman kilo problemi yasarsınız, ne kadar doğru beslenmeyi bilmezseniz o kadar spor yapsam da kilo problemi yaşarsınız. Yanlışlara kalmadan sağlıklı yaşam için sağlıklı beslenmeyi öğreniniz." (İHA)

Hekimoğlu İsmail

Not defterime düşenler… İnsan nefsinin avukatı olmamalıdır. Hakkın hakikatin avukatı olmalıdır. “Suç bende.” demek büyük bir fazilettir. Yalan yanlış kendini temize çıkarmak, İslam’a ihanettir. İnsan ene’sini ön planda tutup “Benim mesleğim, benim yolum, benim sözüm…” diyerek kendini övmeye kalkınca karşısındakinin gururu ayaklanır. Bu sebepten insanları tahrik etmemek lazım. Dünya kıymetli bir şey değil ki onun için münakaşa edelim… Her şeyin fani olduğunu, geçici olduğunu düşünüp, kabristanı gezmeye gitmeli. Burada yatan insanların çok büyük hedefleri vardı. Servet istiyorlardı. Mevki-makam istiyorlardı. Şöhret istiyorlardı. İşte geldiler, mezarda yatıyorlar. Üstad Bediüzzaman, “Amelinizde rıza-yı İlahi olmalı.” diyor. Ben bu cümleden şunu

Allah için yapılan işin dünyada ve ahirette bir değeri vardır amma bu niyetle yapılmayan iş ancak malayanidir. Mesela Allah kuluna makam verir, imtihan eder. O makamın hakkını verir şükrederse ne âlâ, şükretmezse berbat olur.

anlıyorum: Allah için yapılan işin dünyada ve ahirette bir değeri vardır amma bu niyetle yapılmayan iş ancak malayanidir. Mesela Allah kuluna makam verir, imtihan eder. O

makamın hakkını verir şükrederse ne âlâ, şükretmezse berbat olur. Allah insana mal mülk verir, kulunu zenginlikle imtihan eder; parayı nerede harcayacak diye. Fakirlik verir imtihan eder; ne kadar sabredecek diye. Allah ev verir, bakar kulum evinde ne yapıyor? Çocuk verir, çocuğu nasıl yetiştiriyor? İlim verir, ilmini nerede kullanıyor? Diploma verir, diplomasını İslam’a hizmette kullanıyor mu? Akıl verir, aklını nerede kullanıyor? Göz verir, gözleriyle nereye bakıyor? Midesine neler doldurdu? Elleriyle ne işler gördü? Yani görüldüğü gibi Allah verdikleriyle de vermedikleriyle de imtihan ediyor; kulum benim rızamı gözetiyor mu? Mesela konferansta gençlerden biri sordu: “Edison, lambaları yaptı, dünyayı aydınlattı. Cennete gider mi?” Ben de dedim ki: “Acaba Edison cennete gitmek istiyor muydu? Cennete

iman ile gidilir.” Efendimiz (sas) buyurmuş ki: “Besmeleyle başlanmayan her işin sonu kesiktir.” Yani Allah için yapılan iş küçük de olsa, kıymeti büyüktür. Başkası beğensin, nefsimiz beğensin diye yapılan iş büyük de olsa hakikatte bir kıymeti yoktur. Mesela imanımızın yakıldığı devirlerde o yangına bir kova su dökmeye koşuyordum. Beni hapse attılar. Amma şimdi o günleri arıyorum. Çünkü o günlerde menfaat yoktu, makam yoktu. Sadece Allah rızası vardı. Gerek mahkemelerde gerek hapishanede diyordum ki: “Kaderde hapis yatmak varsa, Allah için hapis yatmak çok iyi.” Her zaman söylerim; çilesini çekmediğimiz şey bizim değildir!.. Hırs duygusunu içimize koyan Allah’tır. Demek ki o yönden de imtihan olacağız. Hırslı olup da küçük düşmeyen kimseyi görmedim…


kursu@zaman.com.tr

BU SAYFA, M. FETHULLAH GÜLEN HOCAEFENDI’NIN SOHBET VE YAZILARI ESAS ALINARAK HAZIRLANMAKTADIR.

Evet, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün yakîni olmayan, hayatlarını zan ve tahmine bina eden insanlardan çok çekiyor ve onlar tarafından sıkıntılara maruz kalıyordu. Allah (Celle Celaluhu) da O’nun hayatının yakîne bina edildiğini, dolayısıyla kendisine ne vaad edilmişse hepsinin gerçekleşeceğini, her şeyleri havada olan o insanların bir şey yapamayacaklarını müjdeliyordu. Yine ayette geçen “îkan” kelimesinden o tür baskıların sadece inanmayanlardan değil Efendimiz’e inanan insanlardan da gelebileceğine işaret olduğu söylenebilir.

Sabret! Allah’ın Vaadi Kesindir… 1kesindir. Sakın ona (Kur’an’a) inanma-

O halde sabret! Çünkü Allah’ın vaadi

yanlar Seni paniğe düşürmesin, Seni dayanaksız bulmasın ve Seni endişelendirmesin.” (Rûm, 30/60) Ayette Cenab-ı Hak, Efendimiz’e, istedikleri mucizeyi getirse bile inanmak yerine “siz bâtıl peşindesiniz” diyen ve netice itibariyle bu gerçeği kabul etmedikleri için Allah’ın, kalplerini mühürlediği insanlara karşı sabretmesini emretmektedir. Aslında bu ifadeyi, sabır adına dayanılması gerekli olan her hususa hamletmek mümkündür. Ancak burada “Fasbir - Sabret” ifadesiyle ileriye matuf Cenab-ı Hakk’ın kendisine vadettiği şeylerin gerçekleşmesini intizar içinde sanki bir kuyunun dibine atılmış ve sizi şu kadar zaman sonra gelip çıkaracaklar denen biri gibi günleri, saatleri, dakikaları

sayması nev’inden Efendimiz’den de zamanın eziciliğine ve çıldırtıcılığına karşı sabretmesi istenmektedir. Evet, ayette gelecek adına yakîn (kesin inanç) taşımayan, hayatlarını hep zan ve tahminlere bina eden insanların davranışları karşısında Efendimiz’in endişe duymaması istenmektedir ki, bunun anlamı bu tür insanlar karşısında, sen sıradan insanlar gibi davranamazsın; onlar herhangi bir musibet karşısında bağırıp-çağırabilir; ama sen öyle yapmamalısın zaten yapmazsın. Düşmanların baskısı altında şöyle mi etsem böyle mi etsem alternatif arayışına girmemelisin girmezsin çünkü bu davranışlar hafifliktir. Hafiflik Senin semtine sokulamaz. Evet, Sen hafiflikten münezzeh ve Müberrasın. Yine el âlemin insan şahsiyetine, insan onuruna dokunabilecek olumsuz bazı sözleri vardır ki

Sen onlara tenezzül edip kullanmamalısın. Yani Senin mecburi bir yolun vardır; o da Allah’ın dinini tebliğ etmek, bu uğurda başına gelen şeylerin O’ndan geldiğini bilmek demektir ki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu tür hafifçe davranışlara, seviyesizce hallere hiçbir zaman düşmemiştir.

Rehber, Kitap ve Sünnettir Bu ifadeyi biz kendi hesabımıza almamız gerekirse, eğer yapılan bir hizmet Muhammedî ruh, Muhammedî mana etrafında örgüleniyorsa baştan çok iyi planlanmalı, her şey Kitap ve Sünnet yörüngeli olmalı ve asla yanlış iş yapılmamalı. Bütün bunlar yapıldıktan sonra da eğer bir kısım olumsuzluklarla karşı karşıya kalınırsa o zaman da bağırıp-çağırılmamalı, atf-ı cürümle başkaları karalanmamalı, niye bu böyle deyip kadere

taş atılmamalı; ağır, vakur, ciddi bir davaya kilitlenmiş bir mü’min vakarı ve ciddiyeti ile hareket edilmelidir. Evet, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün yakîni olmayan, hayatlarını zan ve tahmine bina eden insanlardan çok çekiyor ve onlar tarafından sıkıntılara maruz kalıyordu. Allah (Celle Celaluhu) da O’nun hayatının yakîne bina edildiğini, dolayısıyla kendisine ne vaad edilmişse hepsinin gerçekleşeceğini, her şeyleri havada olan o insanların bir şey yapamayacaklarını müjdeliyordu. Yine ayette geçen “îkan” kelimesinden o tür baskıların sadece inanmayanlardan değil Efendimiz’e inanan insanlardan da gelebileceğine işaret olduğu söylenebilir. Evet, o gün Müslümanlar O’na bir şey çektirmemişlerse ileride mutlaka çektireceklerdir. Zira bu ifade ile adeta Efendimiz’e,


HAFTANIN DUASI

SÖZÜN ÖZÜ

Destekleyenimiz, yardım edenimiz ve koruyup kollayanımız Sen ol! Ne olur, biz âciz ve muhtaç kullarını hüsrana uğramış zavallılar gibi eyleme, onların düştükleri acıklı durumlara maruz bırakma… Âmin.

Ancak, ister ilim adına yapılan araştırmalarda, isterse inanç ve ibadet dünyasıyla alâkalı hususlarda olsun, mârifetullah ufkuna ulaşmak nazarî akılla değil; amelî akılla mümkün olacaktır. Zira insan, inancını ancak ibadet ü taatla tabiatının bir parçası ve derinliği hâline getirebilir.

Hz. Üstad’ın bu mevzudaki içten sürekli heyecanı; Necip Fazıl’ın “bana oturup evde ağlamak düşer” demesi ve fakirin çok defa, “Allah’ım! Benim canımı al, şu insanların birbirine karşı tavrını görmeyeyim” demem bu endişedir ki sabredilmiyor, bizi aşıyor ve çok ciddi sarsıyor.

şu insanların birbirine karşı tavrını görmeyeSenin yakınlarının ve yakın arkadaşlarının bir takım problemler çıkarması Seni enHer şey kitap ve yim” demem bu endişedir ki sabredilmiyor, aşıyor ve çok ciddi sarsıyor. Mesela bir dişeye sevk edebilir ki Sen buna da hazır sünnet yörüngeli bizi arkadaşın başka birini küçük bir gıybetle olmalısın. Çünkü dâhili sarsıntı, peygamber olmalı yermesi, birinin yanlış hareketi âidiyet itibaistikrarına, peygamber iradesine menfi tesiri riyle içe dönükse bu sizin iflahınızı keser. Ben olmasa da tedbirli olunması gerekli olan hapishanede kaldığımda tehditlere maruz bir hadisedir. Nitekim bazı mülahazalar, bırakıldığımda ve firari iken “Allah’ım, canımı al, peygambere tâbi olan o çok önemli insanları bile karşı karşıya getirmiştir ki böyle bir meseleden endişe demedim. Ama bazı Müslümanların birbirlerine duymamak mümkün değildi. Ve Efendimiz (sallallahu karşı anlayışta beklenen performansı göstermemesi aleyhi ve sellem) bu mevzuda dişini sıkıp sabrederken karşısında defaatle “Allah’ım! Emanetini alabilirsin; o gün ona misal teşkil edecek başka bir olay da yoktu. efkârıyla dağınık, birbirini çekiştiren, birbirinin etini Onu ya firasetiyle, fetanetiyle seziyor veya ona onları yiyen bir toplumu görmektense etlerimi yerin altında akreplerin, yılanların yemesini tercih ederim” dedim. Allah bildiriyordu. Nitekim bugün dahi hiç terk etmediğim dualardan biri Allah’ım! Birbirimize Düşürme… de, mal-menal, evlad-ü iyal ikbal istemekten ziyade Hz. Üstad’ın bu mevzudaki içten sürekli heyecanı; “Allah’ım! Düzenimizi, birlik ve beraberliğimiz bozma, Necip Fazıl’ın “bana oturup evde ağlamak düşer” ümmet-i Muhammedi kaynaştır, birbiriyle bütünleştir demesi ve fakirin çok defa, “Allah’ım! Benim canımı al, ve onları birbirine düşürme.” duasıdır.

Abdullah Aymaz

Hesap verenlerin peşinden Her şeyleri şeffaf, her zaman hesap veren ve vermeye hazır olanlardan bir misal olarak Bediüzzaman Hazretleri, “Ne ile yaşıyorsun?” diye soranlara şöyle diyor: “Şu altı aydır otuz altı ekmekten ibaret bir KİLE BUĞDAY bana kâfi geldi. Daha varmış bitmemiş. Ne miktar kifayet edecek bilmiyorum.” (Daha sonra yazılan haşiyede – Bir sene devam etti – deniliyor.) (...) “Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisat ve rahmet-i İlâhiye bana kâfi geldi.” “İşte, şu numuneler gibi çok şeyler var ve bereket-i İlâhiyenin çok cihetleri var. Bu köy (Barla) halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz. Belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medar olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hâlis dostlarıma ihsandır; veya hizmet-i Kur’âniyeye bir ikramdır; veya iktisadın bereketli bir menfaatidir; veyahut ‘Yâ Rahîm, yâ Rahîm’ ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet, hazin mırmırlarını dikkatle dinlesen, ‘Yâ Rahîm, yâ Rahîm’ çektiklerini anlarsın.” “Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta yumurta makinesi gibi, pek az fâsılayla (ara vererek) her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum, ‘Böyle olur mu?’ dedim. Dediler: ‘Belki bir ihsan-ı İlâhîdir.’ Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazan’da bu mübarek hali bir ikram-ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.” (On Altıncı Mektup, Dördüncü Nokta) Bundan iki sene önce Amerika’dan Afrika asıllı Müslümanlardan bir grup, Türkiye’ye geliyorlar. Kayseri’de Yunus Hocamızla karşılaşıyorlar. Ona Hizmet’i ve Hocaefendi’yi soruyorlar. O da, Erzurum’da öğrencilik yıllarından başlayan Hizmet ve Hocaefendi hakkında bildiklerini anlatıyor... Dikkatle ve hayranlıkla dinliyorlar. Sonunda şöyle bir soru soruyorlar: “Sen anlaşılan epeyce zamandan beri, ta başından itibaren Hizmet’i de Hocaefendi’nin ailesini de yakından tanıyorsun. Peki, ilk tanıdığın günlerde Hocaefendi’nin kardeşlerinin maddî durumları nasıldı, şimdi nasıl? Yani daha zengin mi?” Bu soru karşısında Yunus hocamız gülümsüyor ve onlara şunları söylüyor: “İlk tanıdığım zamanlar, Hocaefendi’nin kardeşlerinin babadan kalma bir matbaaları vardı. Onun sahibi idiler, eski olmasına rağmen bir şeyler basıp geçinip gidiyorlardı. Şimdi yine matbaada çalışıyorlar ama işçi olarak... hatta geçenlerde Hocaefendi’nin kardeşi Salih ağabeyle karşılaştık, ‘Nasılsınız?’ diye sordum. Haline şükrettikten sonra dedi ki: ‘Ağabeyim, bizim bu halde kalmamız ve asla zengin olmamamız için dua ediyor. Az unutsa da biraz dünyalığımız olsa.’ Bu latifeden anladım ki kardeşleri, akrabaları ve yakınları için Hocaefendi’nin arzusu bu.” Yunus Hocamızın bu sözlerinden sonra onlar: “Tam aradığımız hizmet şekli! Biz bu hizmete iltihak edelim...” diyorlar. Onlara daha sonra böyle bir iltihaka gerek olmadığı, herkesin birbirine fikrî yardım ve desteklerinin olabileceğini ama iltihaka gerek kalmadan herkesin kendi hizmet şekliyle devam etmesinin daha iyi ve daha hayırlı olabileceği ifade ediliyor... Ahsen-i takvimde yaratılan insan fıtratı kimin peşinden gideceğini biliyor. Zaten akıl için yol bir değil mi?


Çocuk 15Yeni - 21Bahar OCAK 2014 15 Faaliyet

KÂĞIT HELVA

Ahmet Şahin

1

2

3

4

Malzemeler: 1

5

2

İnanmış insanlardan beklenen karşılıklı sevgi, saygı ve dua.. İslami ölçüleri önemsemeyen kimseler, toplum içinde her türlü itici ve ayırıcı tavrı tercih edebilirler. Bir kesimi başka bir kesim aleyhine tahrik edecek sözler söyleyip yazılar yazarak cepheler oluşturmaya çalışabilirler. Ancak İslam’ın emirlerini önemseyen Müslümanlar, toplumu cepheleştirecek tavır ve üsluba asla yönelemezler, itici ve incitici söz ve davranışları tercih edemezler. Kardeşlerini kırıp dökmeyi göze alamazlar. Çünkü Müslüman’ın yüce Rehber’i; ‘Birlikte rahmet, ayrılıkta ise azap vardır!’ ikazında bulunmuştur. Bu tarihi ikazı bilmezlikten, duymazlıktan gelemez inanmış insanlar. Bu sebeple Müslüman, ayırıcı değil hep birleştirici olur, itici değil çekici olur. Toplumu kucaklaştıran, kaynaştıran olmayı inancının ihmal edilmez bir gereği olarak bilir. Zira örnek aldığı yüce Peygamber’i, iticiliği değil çekiciliği, uzaklaş‘Rabb’im beni, annemi, tırıcılığı değil kucaklaştırıcılığı talim babamı ve tüm ve tavsiye buyurmuş, kendisi de hep birleştirici ve kucaklaştırıcı örnekler mümin kardeşlerimi vermiştir ümmetine. affeyle!’ diye dua Nitekim Efendimiz’in (sas) etmekteyiz. Namazdaki birleştirici ve kucaklaştırıcı tavırlarını bu duamızı, namaz anlatan sahabe diyor ki: dışındaki hayatımızda -Resulullah (sas) Hazretleri da günahsız ağızlarla çevresine öylesine birleştirici bir karşılıklı tekrarlamak, tebessümle muhatap olurdu ki, kendisiyle bir defa görüşen adam birbirine dua eden daha ayrılmak istemez, Allah kardeşler topluluğu Resulü beni herkesten çok seviyor haline gelmek duygusuna girerdi! demektir. -’Müminin mümine karşı en güzel ikramı tebessümüdür.’ buyurarak da, hep birleştirici kucaklaştırıcı bir tebessümle muhatap olmayı tavsiye ederdi ümmetine. Bir gün, ‘Allahü Teâlâ’ya günahsız dille duâ edin!’ buyurmuştu. -’Günahsız dilimiz yoktur ki? Nasıl günahsız dille dua edeceğiz?’ diye sormaları üzerine şu kucaklaştırıcı müjdeyi verdi: -Sizin diliniz kendiniz hakkında günahlıdır, ama kardeşleriniz hakkında günahlı değildir! Öyle olunca siz kardeşleriniz hakkında günahsız olan dilinizle dua edin, onlar da sizin hakkınızda günahsız olan dilleriyle dua etsinler. Böylece günahsız ağızlarla birbirine makbul dualar yapan örnek kardeşler topluluğunu oluşturmuş olursunuz. Zaten namazlarımızdaki Tahiyyat’tan sonra okuduğumuz ‘Rabbena atina..’ duasında, ‘Rabb’im beni, annemi, babamı ve tüm mümin kardeşlerimi affeyle!’ diye dua etmekteyiz. Namazdaki bu duamızı, namaz dışındaki hayatımızda da günahsız ağızlarla karşılıklı tekrarlamak, birbirine dua eden kardeşler topluluğu haline gelmek demektir. Bunun için çevremizdeki insanların kalbini, gönlünü kazanacak bir sevgi saygı içinde muhatap olmamız gerekir ki, onlar günahsız dilleriyle yapacakları duâlarına bizleri layık görsünler. Hatta sadece içlerinden ‘Allah razı olsun!’ deseler makbul dua olarak yetip de artar bile bize. Çünkü her müminin hayatının hedefidir Allah’ın rızası. Siz çevrenizi memnun ediyor, memnun ettiğiniz insanlardan da böyle ‘Allah razı olsun’ duaları alabiliyorsanız ne mutlu size. Allah rızasından daha büyük bir kazanç söz konusu olur mu bir mümin için? Ancak böyle günahsız dille yapılacak duayı önemsemez de çevremizi memnun edecek saygılı bir tavır ve anlayış içinde olmazsak, elbette günahsız dille yapılacak bunca dualardan mahrum kalırız, kimse bizim için gönülden ‘Allah razı olsun, saygılı bir kardeşimiz’ deme gereği duymaz. Bu durumda kazancımız hiç yok, kaybımız ise pek çok olur. -Fatebiru ya ülil ebsar! Düşünün ey basiret sahipleri!

3 4 5

Şişeden kuş yemliği yapalım

Maket bıçağı Tahta kaşık Pet şişe İplik İri bulgur

S

evgili arkadaşlarım, üst komşumuz Aysel teyzenin mahallede hayvan sevgisini bilmeyen yok. Ancak bu sevgi bazen çevresindekileri rahatsız edebiliyor. Mutfak camının önüne sürekli bulgur koyuyor ve kuşlar da oraya konup bulgurları yiyor. Ancak konan kuşlar bizim mutfak mermerimizin önüne hem pisliyor hem de bulgurların bir kısmı bizim camın mermerine düşüyor. Bende çevremizi rahatsız etmeden kuşları besleyebileceğimizi göstermek için Aysel teyzeye bir kuş yemliği yapıp hediye ettim. Sizlerde bu soğuk günlerde kuşları beslemek istiyorsanız, çevreci kuş yemliklerinden yapabilirsiniz, hoşça kalın.

Önce pet şişeyi iki yanından tahta kaşığınızın sapının girebileceği genişlikte işaretleyin. İşaretlerken bir tarafı diğerinden daha uzun olsun. Maket bıçağı ile düzgünce kesin ve kaşığın sapını deliklerden geçirin.

HAZIRLAYAN: SEÇİL İLGÜN ANGÜN NGÜN s.angun@zaman.com.tr

Buğdayı şişenin içerisine doldurun ve kapağını kapatın. İp ile düzgünce bağlayın ve bir ağaç veya dışarıda uygun olan bir yere sabitleyin, kolay gelsin.

14 OCAK 2014 SALI

Varlığın dili

Canlı pusulalar Araştırmacılar, birçok hayvanın vücudunda, biyolojik pusulaların olduğunu ortaya çıkardı. Meselâ; göçmen kuşlarının kafa yapısında, demir açısından zengin bir metal olan manyetit bulunur. Bunun sayesinde dünyanın manyetik alanından istifade ederek yönlerini bulurlar. Bulutlu bir günde bile yönlerini şaşırmazlar. Fakat başlarına kuvvetli bir mıknatıs bağlanınca, bulutlu günde güvercinler yollarını tamamen kaybederler.

Çünkü takılan mıknatısın meydana getirdiği yapay alan, zayıf olan tabiî manyetik alanı değiştirir. Manyetik alanı idrak edebilen hayvanların tespiti günden güne artmaktadır. Güvercinler, bakteriler, arılar, yunus balıkları, köpek balıkları bunların başlıcalarıdır. Posta güvercinleri 100 km hızla hiç durmaksızın 15 saat uçarak 1.500 km’lik yolu kat edebilirler. Bu hayvanlar, yollarını hiç şaşırmazlar.


15 - 21 OCAK 2014

! m i ş e d r a k n u s l o razı ‘Allah senden razı olsun’ temennisi, gündelik yaşamda en sık sarf ettiğimiz kelimelerin başında geliyor. Sadece üç kelimeden oluşan ve dilimizden neredeyse düşürmediğimiz bu duayı ayet ve hadisler ışığında masaya yatırmaya çalıştık. VEYSEL ENGİ

1duğumuz yaşamı yönlendirip şekilKelimeler hayatla iç içe. İçinde bulun-

lendiriyorlar. Günlük hayatta kullandığımız sözler; kültürümüzü, edeb ve ahlâkımızı gösteriyor. Büyüklerimiz buradan hareketle Kur’an ve hadisler ışığında derin anlam yüklü sözleri konuşmalarımıza yerleştirmişler. “Allah razı olsun.” cümlesi, bu güzel ifade ve dualardan sadece birisi. Belki üç kelimelik bir cümle, fakat bu üç kelimeden heybetli ve geniş kapsamlı bir dua çıkıyor ortaya. “Allah razı olsun.”, “Allah senden hoşnut olsun, seni sevsin.” anlamına geliyor. Mahiyetinde gizli anlamlar barındıran bu duanın İslamiyet’te nasıl bir makama sahip olduğunu İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Karataş ile konuştuk. Karataş, ‘rıza’nın bir memnuniyet ifadesi, bir makam olduğunu, Allah’ın kulunu sevmesi, kulun da Allah’ın hükmüne razı olması anlamını ifade ettiğini anlatıyor. Rıza’nın Allah ile kul arasında karşılıklı meydana gelen bir husus olduğunu belirten Karataş, “Allah kulundan razı olursa, kul da Allah’tan razı olur. Kul Allah’tan razı olursa, Allah da kulundan razı olur. Bu anlamı ifade eden birçok âyet vardır.” diyor. ‘Radıya,

terda, raditum, yerda, teradev, teradın, rızan, dualarında, “Allah’ım! Gazabından rızana rıdvan, mardiyyen, mardıyyeh, merdâtın’ gibi sığınırım.” (Tirmizi, Dua, 77) buyurarak, türevleriyle rıza kelimesinin Kur’an’da 50’ye Allah’ın razı olmasının önemini gösteriyor. yakın yerde zikredildiğini paylaşıyor bizimle Ayrıca Resûlullah’ın da mü’minlerden razı Karataş. Ancak bu ayetlerin bir kısmında olması oldukça mühim. Prof. Dr. Mustafa KaAllah’ın razı olduğu ameller sayılırken, diğer rataş, Allah ve Resûlü’nün rızasından sonra bir kısmında da Yaradan’ın razı olmadığı ana-baba rızasını kazanmak için çalışmak vasıflar veya kişiler bildiriliyor. Cenab-ı gerektiğinin altını çiziyor. Allah Teala’nın, Hakk’ın razı oldukları arasında canını ve Peygamber’inden ve ashabından razı oldumalını Allah yolunda feda edenler, namaz ğunu, onların da Allah’tan razı olduklarını, kılıp, zekât verenler, haccedenler, müminlerden de razı olduğunu ihsan edenler, haşyet içinde ve yine onların da Allah’tan razı olanlar, vs. ifade buyuruluyor. “Allah onlar-dan olduklarını haber verdiğini ifade razı oldu, onlar eden Karataş, şu ayet-i kerimeyi Allah’ın razı olmadıkları arasında ise küfür üzere olanlar, ahirete da Allah’tan razı hatırlatıyor bize: “Onların Rab’leri iman etmeyenler gibi şirk ve kü- oldular.” (Maide katındaki mükâfatları, zemininden akan, içinde devamlı olafürde olanlar zikrediliyor. Bunun 5/119; Mücadele ırmaklar yanında Cenab-ı Mevla rızasının rak kalacakları Adn cennetleridir. 58/22; Fecr karşılığı olarak Kur’an’da ödüller Allah kendilerinden razı, onlar 89/28; Beyyine da Rab’lerinden razı olmuşlardır. de vaat ediyor: “Allah, mü’min 98/8) erkeklere ve mü’min kadınlara, Bu söylenenler hep Rabb’inden içinde ebedî kalmak üzere altınkorkan (O’na saygı gösterenler) içindir. (Beyyine, 98/8) dan ırmaklar akan cennetler ve Mutmain (Tatmin olmuş, doyuma Adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etti. Allah’ın rızası ise hepsinden büyüktür. İşte ulaşmış) bir imana, kalbe sahip olanlara da büyük kurtuluş da budur.” (Tevbe Sûresi, Kur’an’da şöyle hitap edildiğini belirtiyor Ka9/72) rataş: “Ey mutmain nefis sahibi, sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabb’ine dön. ‘GAZABINDAN RIZANA SIĞINIRIM’ (Seçkin) kulların arasına katıl ve cennetime Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) gir.” (Fecr, 89/27-30)

Dinimizce rıza makamı, insanın kemal yolunda ulaşabileceği en yüksek derecelerden sayılıyor. Nefis terbiyesi sürecinde en zayıfından en kıymetlisine göre yapılan sıralamada ‘nefs-i râzıye’ en yüksek makamlardan biri. Prof. Dr. Mustafa Karataş, insan nefisinin basamaklarını şu şekilde açıklıyor: “Kur’an’dan hareketle nefis mertebeleri; 1. Emmare/kötülüğü emreden 2. Levvame/ kınayan 3. Mülheme/ilham gelen 4. Mutmainne/imanı tam 5. Râdıye/Allah’tan razı 6. Mardıyye/Allah kendisinden razı 7. Kâmile/ kemale ermiş nefis şeklinde derecelendirilmiştir. Görüldüğü gibi râdıye ve mardıye, insanın kemalinin son basamaklarıdır.” “Allah râzı olsun.” diye dua etmek ya da dua almak hiç de azımsanamayacak kadar anlamlı. Sonucu ise her şeye bedel bir temenni ifadesi. Çünkü kulların rızası, Allah’ın rızasını celbeder, kazandırır. Kulun duası ve hüsn-i şahadeti, Allah katında muteber ve makbuldür. “Allah razı olsun.” diye dua almak veya bir kardeşine dua etmek de en güzel hediye, ikram ve dualardan biri. Bu duayı alabilmek ve bu makama erebilmek için güzel işler yapmak, insanlar arasında sevilmek gerekir. Kişi yüzüne karşı, gıyabında ya da ölümünden sonra “Allah râzı olsun.” dedirtecek işler yapmalı, mümin kardeşinden de bu duayı esirgememeli.


15 - 21 OCAK 2014

40

BULMACA BU Hazrlayan: Ali Topdağ a.topdag@zaman.com.tr

ÇAPRAZ KU ÇARPIMLI SUDOKU

İÇ İÇE KARELER

•Her satr, her sütun ve kaln çizgilerle belirlenmiş 6 kutuluk bölgeye 1’den 6’ya kadar olan rakamlar birer kere yazarak diyagram doldurun. • Oklarn yönünde bulunan köşelerden komşu olan iki kutudaki saylarn çarpm üzerinde verilmiştir.

Aşağdaki simetrik şekil iç içe geçmiş karelerden oluşturulmuştur. Acaba bu şekilde toplam kaç tane kare var?

ÇAPRAZ ÇARPIMLI SUDOKU

3 5 3 10

3

2 6

•Aşağdaki her fişte üçer harf var vardr. •Ortadaki fiş, soldaki ve sağdaki fişlerle ayr ayr kullanlarak iki ayr kelime oluşturmaktadr. •Şimdi size ortadaki fişi oluşturan harfleri bulmak düşüyor… HAS

İNA

DİK

MER

HAY

GIN

YÜK

ÇUK

CAM

UKA

1

6

30 2 5

5

4

3

6

1

2

2 15 6

3

1

4

5

2

5

3

4

6 6 1

3

1

4

2

6

5

4

5

6

1 10

2

3

3

4

FİŞLERLE KELİME OLUŞTURMA

24

FİŞLERLE KELİME E OLUŞTURMA

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMLERİ

YEZ

DAN

TEL

MAH

ŞER

BET

BEN

ZİN

CİR

YÜK

SEK

SEN

MAN

İSA

BET

İÇİÇE KARELER

BASİT TOPLAMA A •1 ve 2 saylarn aşağdaki diyagramlara yerleştirin. •Her satr ve sütundaki saylarn toplam 7 olmal. •Kenarlardan komşu olan kutularda ayn saylar olmamal. •Baz kutular boş kalabilir. •Alt say bizden, hadi kolay gelsin…

2 2

11 TANE KARE VARDIR

BASİT TOPLAMA

2 2 2 2

1 2 1 2 1

2 1 2 2

1

2 1 2 1

2 1 2

2 2 1 2

2

2 1 2 1

1

2

2 1 2


14 OCAK 2014 SALI

Yeni Bahar Çocuk

08-09 Bulmacalar

14 OCAK 2014 SALI

15 - 21 OCAK 2014

ÇÖZMECE


15 - 21 OCAK 2014

Mescidin kıble duvarı önündeki cenaze mekânı, kemerli yapısıyla dikkat çekiyor (ÜSTTE solda). cenaze namazının içerideki cemaatle kılınabilmesi için bu mekânın Mihrab-ı Osmanî yanından mescide açılan bir kapıs�� da var (Üstte sağda). Bab-ı Baki ile Babü’n-Nisa arasındaki alçak duvarla çevrili mekân ise asr-ı saadetteki cenaze musallasının yeri (yanda).

Nasip olmaz mı sultanım, haremgâhında can vermek? AHMET DOĞRU

1lardan yüz kişiye baliğ olan bir ceHiçbir cenaze yoktur ki Müslüman-

maat namazını kılıp ona şefaat dilesinler de kendilerine o kimse hakkında şefaate izin verilmesin.” Şefii’l-Müznibîn Efendimiz (aleyhi’s-salât ü ve’s-selâm), hadis-i şeriflerinde böyle buyuruyor. Bir başka rivayette ise bu rakam, “Allah’a ortak koşmayan kırk kişi” olarak ifade ediliyor. Bugün Medine-i Tahire’de vefat edip, O Hazret’in haremgâhında namazı kılınanlar için, yüz değil yüz binler, belki milyonu aşkın Müslüman dua ediyor. En önemlisi de o şahıs, Allah Resûlü’nün şefaatgâhına iltica ediyor. “Medine’de ölmeye muktedir olan orada ölsün. Zira ben orada ölene şefaat ederim.” müjdesine sığınıyor. Ne bahtiyarlık… Medine’de vefat eden Müslümanların cenazeleri, yıkanıp kefenlendikten sonra,

Mescid-i Nebevî’nin kıble duvarı önüne inşa edilen koridor şeklindeki cenaze mahalline getiriliyor. Musalla taşı vazifesi gören tekerlekli sedyelere yerleştiriliyor. Bu mahal, Mihrab-ı Osmânî’nin sol tarafındaki geniş bir kapıdan mescide de açılıyor. Vakit namazı bittikten sonra mihrabın yanındaki kapı aralanıyor ve imam efendi tabutun önüne geçiyor, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) âşığı yüz binlerle birlikte cenazenin yahut cenazelerin namazını kılıyor. Ardından merhumun naaşı, avluya açılan kapıdan, sûra üfürülüp kabirlerden kalkılacağı güne kadar Peygamber komşusu olacağı Cennet-i Baki’nin yolunu tutuyor.

Peygamber zamanından kalma musalla Asr-ı Saadet’te, Resûl-i Ekrem (aleyhi’s-salât ü ve’s-selâm), Medine’de vefat eden ashabının olduğu yere gider namazını kıldırırdı. Sonraları, Zat-i Seniyyeleri başka

yerlere gitmek için zahmet çekmesin diye mescidin doğu tarafında hurma ağaçları arasında bir yer cenaze musallası edinildi. Peygamber Efendimiz, istisnai olarak mescid içinde de namaz kıldırdı; Süheyl b. Beyda ile kardeşinin cenaze namazları gibi… Hazreti Ebubekir ile Hazreti Ömer’in namazları da Minber-i Saadet önünde kılındı. Aşere-i Mübeşşere’den Sa’d b. Vakkas irtihal ettiğinde Hazreti Aişe (r.anha) Validemiz, kendisi de odasından duyabilsin diye namazının mescid dahilinde kılınmasını istedi. Buna itiraz edenlere ise Süheyl b. Beyda’nın namazını örnek gösterdi. Bundan sonra cenaze namazlarının mescidde kılınması âdet haline geldi. Ömer b. Abdülaziz, Medine valisi iken cenazenin ayaklarının Kabr-i Saadet’e doğru uzatılmasının hürmetsizlik olacağı cihetiyle, namazların içeride kılınmasını yasakladı. Mescidin doğu tarafında musalla olarak kullanılan arsayı sahiplerinden aldı, ağaçlarını kestirdi ve sadece bu hizmete

tahsis etti. Asr-ı Saadet’ten kalan bu cenaze musallası, bugün Mescid-i Nebevi’nin Baki kabristanına bakan kapısının yanı başında duvarla çevrili alandır. Aradan zaman geçtikçe cenaze namazları yine mescid içinde Mihrab-ı Osmânî yanında kılınmaya başladı. Bununla birlikte tabut, şefaat talebi için Muvacehe-i Saadet’e götürülüyor, Efendimiz’in (aleyhisselâm), Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer’in (r.anhümâ) mübarek yüzleri hizasından geçiriliyordu. Bu şekilde şefaat talebi Hazreti Hasan’dan (ra) kalmıştı. Hazreti Hasan, vefat ettiğinde şanlı dedesinin yanına defnedilmesini, bu mümkün olmazsa kabri önünde bir miktar durdurulduktan sonra Cennet-i Baki’ye götürülmesini, kardeşi Hazreti Hüseyin’e (ra) vasiyet etmişti. Günümüzde ise mescidin kıble duvarı önüne yapılan koridor ve buraya açılan kapı sayesinde cenaze, mescidin dışında bulundurulurken namaz içeride kılınıyor.


31 GÜNDEM Niçin ihaleleri hep ‘Ahtapot' alıyor? İzmir Liman İşletmeleri’ne düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 23 kişiden 14’ü tutuklanmıştı.

1yönelik düzenlenen ve ‘İmbat’ adı ve-

İzmir Liman İşletmesi Müdürlüğü’ne

KÜNYE

rilen operasyonun, 2010 yılının Ağustos ayında valiliğe gelen bir ihbar mektubuyla başladığı ortaya çıktı. Taraf gazetesinde dün yayımlanan ‘İmbat’ı başlatan Ahtapot’ başlıklı habere göre, ihbar mektubunu ihaleleri kaybeden H.D. adlı bir firma sahibi yazdı. H.D., mektubunda 1997-2004 arasında kendi firmasının kazandığı ihaleleri son yıllarda ağırlıklı olarak ‘Ahtapot’ isimli şirketin kazandığını anlattı. İhaleleleri kaybetmesinin sebebi olarak ‘adres yanlış yazılmış’ gibi basit gerekçeler gösterildiğini ifade etti. Liman ihalelerindeki rüşvet ve yolsuzluk iddialarını kapsayan operasyonu, tüm evraklarını teslim etmesine rağmen ihaleleri kazanamayan bir firma sahibinin yaptığı ihbar başlattı. Limanların hizmet ihalelerini yıllardır kazanan işadamları arasında yer alan H.D., 2010 yazından itibaren ihaleleri Ahtapot isimli firmaya kaptırmaya başladı. Bunun üzerine, İzmir Valiliği’ne giden H.D. isimli işadamı, yazılı ve sözlü olarak liman ihalelerinde dönen dolapları en ince ayrıntısına kadar anlattı. İşadamı H.D., yaklaşık 10 yıldır gemilerle limana gelen malların yükleme ve boşaltma hizmetini verdiğini, bu amaçla makine ithal edip İzmir Limanı’na kurduğunu, limanda kurulan rüşvet çarkı sebebiyle yönetimin istemediği firmaların değişik mazeretlerle elendiği ve ihaleyi kazanacak firmaların isteklerine göre özel şartname hazırlandığını iddia etti. İhbarcı işadamı, son yıllarda bu ihaleleri ağırlıklı olarak Ahtapot isimli firmanın kazandığını öne sürdü. Mektupta, ihaleleri kaybetmesi üzerine TCDD’nin liman işletmesi yetkilileri ile görüştüğünü ifade eden işadamı, yetkililerin her ihale sonrasında

farklı gerekçeler ortaya attığını kaydetti. H.D., bir ihaleden adresini yanlış yazdığı için bir başka ihaleden de, dosyanın üzerine ‘İzmir Limanı’ yazmadığı için elendiğini kaydetti. H.D., ihbar mektubunda ihalelerle ilgili ilginç ayrıntılar da anlattı. İzmir Limanı için yapılan bir ihalede, kazanan firmadan çift teklif alındığını öne sürdü. Teklif alma işlemi 15.00 itibarıyla tamamlanırken, ihaleyi kazanan firmadan 16.30’da yeni teklif alındı ve ihaleyi bu firma kazandı. Diğer firmaların teklifleri ise ismin yanlış yazılması, dosyanın eksik olması gibi gerekçelerle elendi. İhbarcı H.D. şikâyetlerini önce İzmir Valiliği’ne yaptı. Valilik, ihbar mektubunu İzmir İl Emniyet Müdürlüğü’ne gönderdi. Emniyet müdürlüğü de, 2011 başında H.D. isimli işadamının ifadesini alarak, suçladığı kişiler hakkında teknik takip başlattı.

YILDIRIM’IN BACANAĞI BÖYLE SERBEST KALDI İzmir’deki rüşvet operasyonunun mahkeme sürecinde ilginç bir olay yaşandı. Önceki gün adliyeye sevk edilen 14 zanlı, nöbetçi 7. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından tutuklandı. Önceki gün teslim olan eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın bacanağı C.H. ise operasyonun ardından sorumlu şube müdürlerinin tamamının görevden alındığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü binasından saat 19.00 sularında çıkarıldı. Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) sisteminin kapanmasının ardından 19.30 sularında İzmir Adliyesi’ne götürüldü. C.H., 14 kişi hakkında tutuklama kararı veren 7. Sulh Ceza Mahkemesi yerine, başka bir nöbetçi mahkemeye çıkarıldı. Mahkeme, C.H.’yi, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı. CİHAN

Sahibi/Publisher: Moving Media ApS Yönetim Kurulu Başkanı/Chief Executive Officer Vedat Oğuz Genel Yayın Müdürü Editor-in-Chief Kamil Subaşı k.subasi@zamaniskandinavya.dk

Haber Merkezi Redaktion Center Hasan Cücük, Emre Oğuz, Menaf Alıcı, İbrahim Kaya, Engin Tenekeci, Yavuz Şahin haber@zamaniskandinavya.dk

Banka bilgileri: Danske Bank: Reg nr. 3129 Kontonr. 16922552 IBAN: DK57 30000016922552 • SWIFT-BIC: DABADKKK

Grafik Tasarım Sebahattin Çelebi Reklam / Advertising +45 71 51 43 85 reklam@zamaniskandinavya.dk

CVR-nr. 25065557

ÜLKE VE BÖLGE TEMSİLCİLİKLERİ • İsveç: İbrahim Kaya .......................................................................................... + 46 76 160 46 03 • Norveç: Ömer Fevzi İpek ................................................................................... + 47 21 39 54 57 • Finlandiya: Fahrettin Çalışkan .......................................................................... + 358 46 63 44 686 • Grönland, İzlanda: Mehmet Bayhan.................................................................. + 45 52783966 • Aarhus: Rasim Atakan ....................................................................................... + 45 42 78 93 64 • İstanbul: Salih Beşir........................................................................................... + 90 5332 83 89 86

Reklam .....................reklam@zamaniskandinavya.dk ................................ +45715 14 385 Haber: ........................ haber@zamaniskandinavya.dk Okur Hattı: ...........okurhatti@zamaniskandinavya.dk Abone: .......................abone@zamaniskandinavya.dk............................ +4570206970 Gazetemizde yayınlanan yazı ve haberlerin yayın hakları Moving Media ApS’ye aittir. Yazı ve haberler referans gösterilerek kullanılabilir. Yayınlanan reklamların içeriğinden gazetemiz sorumlu değildir.

Moving Media ApS • Holsbjergvej 41 B • 2620 Albertslund • Tlf: + 45 70 20 69 70 İnternet: www.zamaniskandinavya.dk • Baskı: OTM AVISTRYK IKAST | ISSN: 1903 6892

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

A. Halit Aslan

Hizmet, Erdoğan ve ABD Başbakan Recep Tayyip Erdoğan AK cünün tezahürü olarak alkışlayan Erdoğan Parti kurulduktan beş ay sonra 2002 yılı ba- hükümeti, bugün yolsuzluk gündemini şında Genel Başkan sıfatıyla Washington’a saptırmak için akla ziyan komplo teorilegelmiş, basına açık ve kapalı toplantılara rinden medet umuyor. Eski Türkiye’nin katılmıştı. muktedirleri gibi, vatanseverliği kendi ABD’nin önde gelen Türkiye ve Orta- tekeline almak istiyor. Oysa kısa vadede doğu uzmanlarıyla görüşmüştü. Ziyareti bazı saf zihinleri bulandırsalar da, sonuçta Zaman adına ben takip etmiştim. Arşive asıl darbeyi kendi inandırıcılıklarına vurabaktım, düşünce kuruluşu Stratejik ve caklar. 150’ye yakın ülkedeki okullarında Uluslararası Etütler Merkezi’ndeki (CSIS) bayrağımızı dalgalandıran, Anadolu, Türk konuşmasıyla ilgili 29 Ocak tarihli haberime ve İslam değerlerini başarıyla temsil eden, şöyle başlık atmışım: “Erdoğan: Türk-Ame- Türkiye’nin tanıtımına muazzam katkılarda bulunan bir sosyal hareketin vatanseverliği rikan ittifakını güçlendireceğiz.” Erdoğan’ın Kasım 2002 genel seçimleri su götürmez. İsteyen Türk büyükelçiliköncesinde, ‘neo-conlar’ ve İsrail lobisi de lerine sorsun: Bu hareketin yurtdışında dâhil Amerikalıların hoşuna giden makul Türkiye’ye zarar veren herhangi bir faaliyeti ve reformcu bir vizyonla Washington’a olmuş mu? arz-ı endam etmesi, karşıtlarınca “icazet” HOCAEFENDİ NİYE AMERİKA’DA? alma çabası olarak yorumlanmıştı. Bu tür yakışıksız ithamlara Zaman camiasından Türkiye dâhil hiçbir devletten maddi itibar eden olmadı. Erdoğan ve partisinin beklentisi olmayan bağımsız Hizmet camisiyasetin meşru unsuru olan uluslararası asını dış güçlerin oyuncağı gibi göstermek açılımları tenkide tabi tutulmadı. Çoğu- isteyenler, sıkça “Fethullah Gülen niye Amerika’da?” sorusunu muzun gözünde Erdoğan, şiir Özellikle 17 Aralık tedavüle sokuyor. Oysa okuduğu için hapse atılmış yiğit rüşvet ve yolsuzluk Amerika Hocaefendi için bir Anadolu ‘siyah’ıydı. Ülkeyi operasyonundan bu sürgün hayatı yaşadığı bir yönetmek en az ‘beyaz’lar kadar onun da hakkıydı. yana Hizmet Hareketi de çilehaneden ibaret. Gezip Erdoğan o Washington Erdoğan ve yakın ekibinin tozmuyor. Amerikan hüküziyaretinde dönemin Kanal açık ve gizlice yaptığı met yetkilileriyle görüşmü7 temsilcisi Zahid Akman’ın yor. Hatta Bush yönetimi evinde özel bir dost sohbetine bu tür karalamalardan ‘neo-con’ kumpasıyla de katılmıştı. Sağ olsun Zahid fazlaca nasibini alıyor. oturum iznini engellemek Ağabey, beni de o meclise isteyince bu izni mahkeme davet etmişti. Hatta ilk soruyu kararıyla alabilmişti. “Türkiye’de iyiye giden ne var?” diye ben Hocaefendi’nin aidiyetini sorgulayansordum. Tereddütsüz “AK Parti” cevabını lar onu ya tanımıyor ya da tüm dertleri verdi. Haklıydı. Nitekim yılsonunda partisi karalamak. Onun kadar Türkiye sevdalısı tek başına iktidar olacaktı. O sohbetteki insan bulmak çok zordur. Zaten uzatmalı arkadaşların birçoğu da ileride Türkiye’de gurbeti de, bu sevdasından. Dönerse ülkeyi etkin pozisyonlara gelecekti. Amerika’da istikrarsızlaştırıcı provokasyonlar yapılabiyaşadılar ya da eğitim gördüler diye Tür- leceği endişesiyle vatan hasretini 15 yıldır kiye’ye sadakatlerini sorgulamak tabii ki kalbine gömüyor. Hocaefendi’yle misafir olduğu vakıf binasında The Atlantic dergisi aklımızın ucundan bile geçmedi. için röportaj yapan Jamie Tarabay, geçen ERDOĞAN’IN TUTUMU NEDEN hafta NPR radyosunda yaşam alanının ne DEĞİŞTİ? kadar “mütevazı” olduğunu anlatıyordu. Zaman içinde o mütevazı, halkını ku- İktidar yanlısı bir operasyon gazetesi ise caklayan, dış dünyayla barışık, diklenmeyen aynı mekânı Gülen’in “malikhane”si Erdoğan gitti. Meydanlardan ABD dâhil olarak tasvir etmişti. Türkiye’ye dönse, bu tüm devletlere ve halklara adeta nizamat çilekeş insana çamur atmak ve taciz etmek vermeye çalışan bir Erdoğan geldi. Milli için daha neler yapabileceklerini varın siz Görüş gömleğini çıkarmış yenilikçi imajıyla tahmin edin. Hizmet’i sevenler, uluslararası ilişkiBatı’da sempati toplayan AB rotalı eski Erdoğan’ın yerini, her büyük siyasi krizi lerde gerilim ve çatışmaya öteden beri Batı güdümlü iç düşmanlara bağlayarak sıcak bakmaz. Bu bağlamda, ABD’yle giderek marjinalleşen bir figür aldı. Bunda Türkiye arasında da ciddi sorunlar çıkması Başbakan’la kendi partisi arasında bile tercih edilmez. Zira hırçınlıklar Türkiye’nin duvarlar ören oligarşik danışman çetesinin, bölgesel ve global profilini yükseltmesine hoşlarına gitmeyenleri Amerikan ve İsrail engel olabilir. Haddizatında, siyasetçilerin uzantılı gibi takdim etmesinin de etkisi popülist öfke nöbetleri bir yana, Türkiye büyük. Cumhuriyeti devletinin kadim dış politika Özellikle 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk geleneği de aynı prensiplere dayalıdır. O operasyonundan bu yana Hizmet Hareketi halde, Türkiye’nin tek global sivil hareketide Erdoğan ve yakın ekibinin açık ve gizlice nin ABD dahil tüm dünya ülkeleriyle yapıcı yaptığı bu tür karalamalardan fazlaca nasi- ilişkiler kurmak istemesinden daha doğal ve bini alıyor. İktidar güdümlü gazete, televiz- meşru ne olabilir? Fethullah Gülen Hocaefendi ve yon ve sosyal medya marifetiyle, Fethullah Gülen Hocaefendi ve gönüldaşları ABD Hizmet’e “Amerikan uşağı” türü iftiralar ile birlikte hükümete komplo kurmakla atanlar, Başbakan Erdoğan ve yakın arkasuçlanıyor. AK Parti’deki azımsanmayacak daşlarının eski söylemlerine, eylemlerine, sayıdaki Amerika geçmişli figürler ise, ya özgeçmişlerine ve bağlantılarına baksalar propagandanın parçası ya ikraren sükût acaba biraz insafa gelirler mi? Yoksa ediyor ya da bu zihniyeti değiştirmekten vicdanları öfke ve nefretten tamamen acizler. körleşmiş mi? Allah aşkı, Türkiye sevdası Daha dün Hizmet camiasının sadece ve insanlık sevgisiyle hareket eden bu ABD değil tüm dünyayla kurmaya çalıştığı insanlara yapılanlar reva mıdır? dostane bağları Türkiye’nin yumuşak güh.aslan@zaman.com.tr


32 GÜNDEM

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

İran sancısı

Arap Baharı ‘tehdidini’ Suriye ön cephesinde frenleyip nükleer krizini yumuşatan İran, iç tehditleri bertaraf edebilmiş değil. Rejim iç basıncı azaltmak için ABD’ye el uzatsa da ekonomik ve sosyal sorunlara çare bulamıyor. Mollaların ‘İran Baharı’nı ne kadar öteleyebileceği merak konusu.

MESUT ÇEVİKALP

1geçti. Büyük kırılmalar, iç savaşlar, 2013 Ortadoğu özelinde epey sancılı

sınırı aşan çatışmalar yaşandı. Birçok ülke mevzi, nüfuz kaybetti, sosyal-ekonomik krizlere girdi. Fakat 2013’ü ‘kazananlar kulübünde’ tamamlayanlar da oldu. İran o ülkelerden biriydi. Kısmen Suriye de eklenebilir listeye. Zira Şam’daki Esed rejimi küresel karşı duruşa rağmen hâlâ ayakta. Benzer durum Irak’ta da söz konusu. Ülke kan revan içinde olsa da Şii Başbakan Nuri el Maliki görevinin başında. Fotoğrafın geneline bakıldığında 3 Temmuz darbesiyle Mısır’da sahneye geri dönen vesayetin Ortadoğu’daki kapalı rejimlere kazandırdığı görülüyor. Önce Mısır, ardından Tunus’ta Arap Baharı rüzgârının tersine dönmesi rejim krizlerinin sürdüğü İran, Irak, Suriye yönetimlerine can suyu oldu. Rüzgârın ters dönmesinde Tahranlı Mollaların büyük çabası var. Süreç nasıl sonuçlanır bilinmez ama kısa vadede kazandılar… Söz konusu kazanımda aslan payı İran diplomasisinindi. Küresel gelişmeleri iyi okuyup lehlerine çevirmek için tam saha pres uyguladılar. Batı yakasının küresel mali krizle, doğu cephesinin doğal afetlerle, orta dünyanın da Arap Baharı ‘ateşiyle’ boğuşmasından faydalandılar. Oluşan boşluktan istifade edip, sahaya indirdikleri Devrim Muhafızları ve Hizbullah örgütü üzerinden

İran’a doğru ilerleyen Arap Baharı dalgasını Suriye ön cephesinde frenlediler. Aynı minvalde ‘Şii Hilali’nin kilit taşları konumundaki ‘Şam’ ve ‘Bağdat’ iktidarlarının devrilmesini önlediler. Bu noktadan bakıldığında Arap Baharı süreciyle Ortadoğu’da yerinden oynayan taşları kendi hedeflerine göre döşediler. Arap Baharı’ndan kârlı çıkan tek ülke belki de İran oldu! Ama kazanım iç hasarı onarmaya yetmedi. Tahran’da hava güllük gülistanlık değildi! Diplomasi bir anlamda ‘parayı veren düdüğü çalar’ felsefesiyle işliyor. İran rejimi Şii Hilali’ni korumak için milis gücünü kullanmanın yanında ciddi para harcadı. Neredeyse yıl boyunca Suriye’ye para akıttı. Sınır ötesindeki silahlı güçlerini donattı, besledi. Sadece yakın çevrede değil, Yemen’den Somali’ye, Mısır’dan Afganistan’a kadar geniş bir coğrafyada örtülü operasyonlar yürüttü. Yüksek maliyetli operasyonlar ekonominin dibe vurmasına yol açtı. Küresel ambargolar önce özel sektörü, ardından kamu teşekküllerini iflasın eşiğine getirdi. İran Riyali iki yıl zarfında yüzde 60-65 oranında değer kaybetti. Dahası ambargo altındaki halk ilaç, gıda kıtlığı çekmeye başladı. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın ülkenin tüm imkânlarını Devrim Muhafızlarına, Besic Milislerine ve gizli örgütlere yönlendirmesi halktaki rejim karşıtı tansiyonu artırdı. Mollalar patlama noktasına gelen halkı rahatlatmak, rejim hasarını onarmak için ray

değiştirme kararı aldı… Vitrin değiştirme operasyonunun ilk kurbanı Ahmedinejad oldu. Rejim hasarının onarımı ‘ılımlı’ muhafaza-kâr Hasan Ruhani’ye havale edildi. Haziran ayındaki seçimleri dinî lider Ayetullah Ali Hamaney’in örtülü desteğiyle kazanan Ruhani ayağının tozuyla Batı’ya pas attı: “Batı’ya karşı nükleer faaliyetler konusunda daha şeffaf olacağız… Sorunu diplomasi masasında çözmek istiyoruz…” Benzer sıcak mesajları BM Genel Kurul toplantısında da sürdürdü. Amerikalılarla konuşmaktan çekinmediğini gösterdi. Başkanlığını savaşsız, özellikle de İran’a müdahale etmeden kapatmak gayretinde olan Barack Obama İran’dan uzanan eli havada bırakmadı. Taraflar önce gizlice, sonra açıktan bir araya geldi. 22 Kasım’da da nükleer krizini yönetmeye matuf ön anlaşma imzalandı. Gelinen noktada süreç nihai anlaşmaya erişemese de İran’a ciddi bir rahatlama sağladı. Zira İran’a nükleer programında yapacağı kısıtlama karşılığında Batı bankalarında tutulan 7 milyar doları verildi. Ambargolarda gevşeme sağlandı. Daha da önemlisi nükleer çalışmalarına kısmi onay alan İran, muhtemel İsrail-ABD askerî müdahalesinden sıyrıldı. Günün sonunda Mollalar masada da kazanmıştı… Küresel platformda çizilen pembe tablo kısa zamanda karardı. ABD’nin İran’a karşı uyguladığı yeni yaptırımları bahane eden rejim, süreci askıya aldığını duyurdu. Bunda

sınır ötesinde yaşananlardan çok ülke içinde başlayan tartışmalar etkili oldu. Muhafazakâr cenah ‘Büyük Şeytan Amerika’yla el sıkışan Ruhani’yi ‘satılmış’ ilan etti. Devrim Muhafızları da Batı’yla yakınlaşma sürecinde ‘gizli oluşumların’ tasfiye edilmesine müsaade etmeyeceğini gösterdi. Ruhani projesiyle halkta sağlanan kısmi ‘gaz boşalımını’ yeterli bulan Hamaney süreci şimdilik durdurdu. Ancak ülkenin rayları hâlâ ABD yönünde. Buna karşın rejim aynı rejim, dışa kapalı… Ruhani ne kadar ‘ılımlı’? Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Danışmanı, İran uzmanı Arif Keskin, rejimin Ruhani’yi bir proje kapsamında vitrine çıkardığını düşünüyor. Ahmedinejad döneminde rejimin bütünlüğünün bozulduğunu, ekonominin kötüleştiğini, ülkenin dış politikada yalnızlaştığını gören Mollaların daha zor duruma düşmemek için içeride daha geniş kitlelere hitap eden, dışarıda diyaloğa açık olan Ruhani’yi ülkenin başına getirdiklerini vurguluyor: “Bundan dolayı seçimlerde bazı geleneksel muhafazakârlar da Ruhani’ye destek verdi. Ali Hamaney iktidara gelmesine imkân tanıdı. Burada hedeflenen Ahmedinejad döneminde artan etnik, siyasî ve ekonomik sorunları yönetilebilir bir noktaya çekmek. Dolayısıyla İran rejimi hem içeride hem dışarıda yumuşamayı bir çıkış yolu olarak gördü.” Bu noktada öne çıkan soru şu: Ruhani döneminde İran ne kadar dışa açılacak, ne


33 GÜNDEM kadar şeffaflaşacak? Arif Keskin, rejimin yeni dönemde de kapalı sistemini koruyacağını düşünüyor. Bugün itibariyle İran’ın demokratik bir devlet olmadığının altını çiziyor: “İran, sâdece siyasî alanı değil, toplumsal hayatı da düzenleyen, dizginleyen, dönüştürmek ve yönetmek isteyen bir devlet. İran toplumu ekonomik sorunlardan dinî ve etnik azınlık haklarına varıncaya kadar geniş yelpazedeki önemli sorunlarla karşı karşıya. İran bu fay hatları üzerinde yürüyor. 1979’dan günümüze kadar da bu sorunların hiçbirine sağlıklı çözüm bulmuş değil. Eğer Ruhani yerinde Ahmedinejad zihniyetinde biri cumhurbaşkanı olsaydı içeri ve dışarıdaki sorunlar sebebiyle ülke büyük bir krize sürüklenecekti. Rejim açılımı bu krizi önlemek için başlattı.”

Rejimin ‘ger-gevşet’ stratejisi İran siyasî tarihine bakıldığında rejimin varlığını korumak amacıyla dönem dönem ‘ger-gevşet’ taktiğini kullandığı görülüyor. Özü itibariyle İran ideolojik devlet olsa da yeri geldiğinde pragmatist, esnek davranabiliyor. Rejimin bekası için, savunduğunun dışında bir yol izleyebiliyor. Örneğin İran-Irak Savaşı’nda (1980-1988), 2001 Afganistan işgali döneminde, 2003 Irak işgali sırasında ABD’ye yardımcı olup, ‘İslam Cumhuriyeti’ adına bakmadan gayrimüslim safta yer tutmuştu. Keza 1997’de iktidar ülkedeki bütün Avrupalı diplomatları ülkeyi terk etmek zorunda bırakmıştı. Ancak hemen sonrasında başlayan Muhammed Hatemi iktidarında Avrupa ile ilişkiler yeniden raya sokulup, diplomatlar Tahran’a davet edilmişti. Ger-gevşet stratejisinin son örneği Mısır’da yaşandı. Mollalar, Mısır’da önce iktidara yürüyen İhvan’a yaklaştı. Muhamed Mursi cumhurbaşkanlığına çıkınca safı sıkı tutup, ülkelerinde ağırladılar. Ancak İhvan’ın kaybedeceğini görünce hızla geri çekilip, gelmekte olan darbeyi seyre daldılar. Yani İran ideolojik devlet olsa da ideolojik-sert akılla hareket etmiyor. Önceliği rejimi koruma olduğu için sahada, masada gereken esnekliği gösteriyor. Zamana, konjonktüre bağlı olarak içeride ve dışarıda farklı siyasî adımlar atabiliyor. Bu noktada tarihten miras ‘takiyye’ kültürü siyasîlerin hareket kabiliyetini genişletiyor. Dolayısıyla bir yıl önce, Ahmedinejad döneminde ‘Büyük Şeytan’ diye hitap edilen ABD ile rejimin bekası için masaya oturup el sıkışılabiliyor. Bugünkü tabloya bir de bu açıdan bakmakta fayda var. Peki, Ruhani döneminde İran dünyaya açılır mı? ‘Ilımlı muhafazakâr’ olarak anılan Hasan Ruhani ‘Rafsancani ekolü’nden geliyor. Haşimi Rafsancani ılımlı sağın önde gelen temsilcisiydi. Bu kanat devrim sürecinin bittiği, yapılanma sürecine geçilmesi gerektiği fikrinde. Bu bağlamda Devrim Muhafızları gibi devrime has yapıların zayıflatılıp ülkede Batı sisteminin kurulması gerektiği tezini savunuyor. Ülkenin şeffaflaşması için Batı ile ilişkilere ağırlık verilmesinden yana. Ruhani’nin iktidardaki 100. gününü değerlendirdiği konuşmasına bakıldığında,

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN bu siyasî duruşun kodları görülüyor. Ruhani o konuşmasında, ABD ile nükleer konusunda yapılan anlaşmayı bir koridor olarak kullanmaya çalışacağını hissettiriyor. Ülkeyi dışa açmayı deneyeceğini, şeffaflaştırmaya çalışacağını belirtiyor. Ancak ‘Devrim Muhafızları’ gibi sistem dışı aktörlerin varlığı sürdükçe bu açılımı sağlayamayacağının farkında. Ülkedeki ekonomik sıkıntıların, yolsuzluk ve çürümüşlüğün bir sebebi de bu devrim sürecinin hediyesi olan vesayetçi yapılar. Dolayısıyla Ruhani kolaya talip değil! ORSAM Danışmanı Keskin, Ruhani’nin yerleşik vesayeti kolayca aşamayacağını söylüyor. Ona göre Ruhani vesayetin açtığı alanda, çizdiği sınırlarda hareket edebilecek: “Ruhani diplomattır, hukukçudur, molladır. Aynı zamanda iyi bir istihbaratçıdır. İran Millî Güvenlik Yüksek Konseyi kurulduğunda üyeydi. Bu konsey İran’ın istihbarat, savunma ve dış politika gibi önemli konularının üst merkezidir. Ruhani orada genel sekreterlik yaptı. Dünden bugüne Konsey’in üyesi oldu. İran rejiminin karakutularından. Dolayısıyla İran’ın sorunlarını, çatışma alanlarını, fay hatlarını iyi biliyor. İran rejiminin bunları çözmediği müddetçe çok fazla yaşayamayacağının da farkında. Rejimin iç, yapısal sorunlarını görüyor. Ruhani bu sorunları çözmeyi vadediyor. Gençlere iş vadetti, daha fazla özgürlük vadetti, gazetecilere, sanatçılara özgürlük ortamı vadetti. Rejimin karakutusu olan Ruhani belki ideal lider değil. Mevcutların iyisiydi. Ülkeyi ne kadar dışa açabileceği, vesayeti ne kadar zayıflatacağı, rejimin buna ne kadar müsaade edeceği hâlâ net değil. Bugünkü adımlara baktığımızda rejimin çizdiği sınırlar içinde hareket ettiği görülüyor.” Diğer taraftan Ruhani İran’ı Batı’ya, dünyaya açmaya çalışsa da bunu mevcut sistemle-rejimle yapabilmesi pek mümkün görünmüyor. Zira ‘Batı-Amerikan’ düşmanlığı rejimin iç ve dış politikada kullandığı ana unsurlardan biri. Dolayısıyla, Tahran, Batı ile ilişkilerde köklü değişimlerin yaşanabilmesi için Ortadoğu, İsrail, Filistin politikalarını değiştirmeli. Özünde Amerikan, Batı karşıtı olan devrim vesayetini temizlemeli, kayıt dışı yapıları (Besic gibi) tasfiye etmeli. Yani İran’ın Batı’ya, dünyaya açılması için önce vesayetçi rejimini değiştirmesi gerekiyor. Hâliyle bu çok da kolay değil. Rejim, dönemsel Batı yakınlaşmasıyla nükleer krizi ile ağırlaşan ambargolarda kısmi kazanım elde etmeye çabalıyor. Washington yönetiminin savaş yerine diplomasi masasına yönelmesinden faydalanmaya çalışıyor. Bununla birlikte rejim, Amerika ile haddinden fazla yakınlaşmanın baskı altında tutulan İran halkındaki demokratik talepleri artıracağının farkında. Batı tarafının, nükleer müzakereleri bittikten sonra Tahran’dan demokratikleşme adımları talep etmemesini düşünmek safdillik olur.

El Kaide’ye karşı İran İran açısından masada bir seçenek daha var: Hem dışa açılıp hem de vesayet sistemini korumak. İlk bakışta bu çok mümkün görünmüyor. Ama söz konusu ülke

Ülke Künyesi

Başkent: Tahran Milliyet: İran halkı Yönetim biçimi: İslam Cumhuriyeti (Teokratik Cumhuriyet) Cumhuriyet ilanı: 1 Nisan 1979 (Humeyni Devrimi) Dinî Lider: Ayetullah Ali Hamaney Cumhurbaşkanı: Hasan Ruhani Resmî dil: Farsça Etnik gruplar: Farslar (yüzde 61), Azeriler (yüzde 17), Kürtler (yüzde 10), Türkler (yüzde 3), Araplar (yüzde 2), diğer (yüzde 7). Nüfus: 77 milyon (2013) İş Gücü: 27 milyon kişi Yüzölçümü: 1.648.195 km² (Ortadoğu’da 2. büyük ülke) Para birimi: İran Riyali GSYİH: 830.700 milyar dolar Kişi başı gelir: 6359 dolar İhracat: 67 milyar dolar (2012), 144 milyar dolar (2011) İhracat ürünleri: Petrol ve petrol ürünleri (yüzde 80), meyve, fındık, halı İhracat ortakları-2012: Çin (yüzde 22), Hindistan (yüzde 12), Türkiye (yüzde 10), Güney Kore (yüzde 8) İthalat: 70 milyar dolar (2012), 78 milyar dolar (2011) İthalat ürünleri: Endüstriyel yedek parçalar, makine, teknik parça İthalat ortakları-2012: BAE (yüzde 33), Çin (yüzde 14),

Abdulhamit Bilici

İsrail üzerinden itibarsızlaştırma operasyonu Ülkemizde bir insanı veya bir toplumsal kesimi karalamak ve itibarsızlaştırmak isterseniz, bunun en kolay ve ucuz yollarından biri o kişiyi ya da grubu dış güçlerin özellikle de İsrail’in hesabına çalışmakla suçlamaktır. Çünkü ister sağcı, ister solcu, ister dindar, ister laik olsun, toplumumuzun hemfikir olduğu az sayıdaki konudan biri, Filistin davasına verilen destek ve ABD ile İsrail’e karşı duyulan antipatidir. En son bir üniversitemizin, Türkiye’deki dış politika algısı üzerine yaptığı araştırma sonucu ortada. Bu ankete göre Türkiye için tehdit olarak algılanan ülkelerin başında yüzde 42 ile Amerika ve yüzde 37 ile İsrail geliyor. Dolayısıyla itibarsızlaştırmak için bir psikolojik operasyon yapmak istediğiniz kişi ya da grubu ABD ve İsrail güdümünde göstermek en kestirme yol. Bir de hedefiniz, özellikle bir toplumsal grubu dindar ve muhafazakâr kesim içinde yalnızlaştırmak, şeytanlaştırmak ise bundan daha iyi yafta bulunamaz. Dünden beri, toplumda suni düşmanlıklar oluşturarak siyaset mühendisliği

yapmayı meslek edinmiş derin yapıların, bu yöntemi nasıl maharetle kullandığı biliniyor. Bu amaçla haber ve köşe yazıları üzerinden insanları itham etmek, soru işaretleri oluşturmak, yalan haberler üretmek hiç zor değil. Böyle bir algı oluşturmak için şayet sağlam bir belge yoksa sahtesinin üretilmesi, uydurulması da bu sık başvurulan yöntemlerden biri. Psikolojik harp taktikleri içinde buna ‘kara propaganda’ deniyor. Yani bir kişi veya grupla ilgili aslı olmayan bir suçlama atıp bunu her türlü iletişim ağları üzerinden yaymak. Beyaz propagandanın aksine, kara propagandanın malzemesi yalan haber, iftira, çarpıtma, entrika ve benzeri araçlardır. Kara propaganda, var olmayan bir olay ya da olgu topluma var imiş gibi yansıtmaya çalışmaktadır. 2009’da AK Parti ve Cemaati imha etmek amacıyla kozmik odalarda hazırlanan, önce “kâğıt parçası” denilerek inkâr edilen ama sonra aslı ortaya çıktığı için hazırlayanların mahkûm olduğu ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’ bunun en tipik örneklerinden biri. Bu belgenin “Kara Pro-

paganda Faaliyetleri” başlıklı bölümünün 4. maddesi aynen şöyle: “İhbara dayalı ev baskınları yaptırılarak, buralarda silah ve mühimmatın yanı sıra FG’ciler ile irtibat kurulması istenen oluşumlara (Yahudilik, CIA, Mossad, Moon Tarikatı, Humeyni; vb...) ait objelerin aynı ortamda bulunması sağlanacaktır.” Aynı belgede yer alan taktiklerden biri de “Fethullah Gülencilerin ABD güdümünde hareket ettikleri” iddiasının yayılması idi. Camiayı; Alevilere, Kürtlere, TSK’ya düşman göstermek ve İslam’ın orijinalini bozmakla yaftalamak da öneriler arasında yer alıyor. Geçen hafta, İstanbul’daki rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun yerli taşeronlara havale edilmiş bir Amerikan komplosu olduğu algısı oluşturmayı hedefleyen ve 4 gazetede aynı gün manşet olarak kullanılan yalan haberin anatomisini “ABD elçisi neden kovulmadı?” başlıklı yazıda ele almaya çalışmıştım. http://www.zaman.com.tr/ abdulhamit-bilici/abd-elcisi-neden-kovulmadi_2190565.html Özellikle 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk

operasyonuyla başlayan tartışmada dikkatleri başka tarafa çekmek için kullanılan yaftalardan biri de aynen 2009’daki imha planında denildiği gibi, Hizmet’i İsrail yanlısı göstermek. Bunun için kullanılan en elverişli argüman, Mavi Marmara’da yaşanan katliamdan sonra her zaman müspet hareket yöntemini tavsiye eden Fethullah Gülen Hocaefendi’nin izlenen yönteme dair birkaç kelimelik eleştirisi. Türklerin de içinde bulunduğu ABD’deki bir sivil toplum kuruluşunun, onlarca ülkedeki felaketin yanı sıra İsrail’deki yangına (2010) gönderdiği küçük bir insani yardım bile kullanılmak istendi ama Başbakan Erdoğan’ın aynı yangına yardım için yangın söndürme uçakları gönderdiği anlaşılınca bu malzeme elde kaldı. Sonraki yazıda sırf Mavi Marmara trajedisinin ardından Hocaefendi’nin söylediği bir iki cümleden hareketle, camiayı İsrail işbirlikçisi diye yaftalamanın ne yaman çelişki olduğunu ele alalım. a.bilici@zaman.com.tr


34GÜNDEM

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

Doç. Dr. Mahmut Akpınar*:

BATI, İRAN’I ÖNE ÇIKARIRKEN TÜRKİYE’Yİ DİBE İTİYOR!

İran olunca işletilme şansı doğuyor. Son dönemde küresel medyaya yansıyan bazı haberler Batı’nın da geçiş döneminde bu duruma sıcak bakabileceğini hissettiriyor. Yeri geldiğinde kolayca ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ diyebilen Batı, daha önce tehdit olarak algıladığı İran’la daha büyük ve tehlikeli yeni düşman karşısında işbirliğine gidebilir. Yani Batı, Asya’dan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya sıçrayan El Kaide tehdidine karşı İran’la iş tutabilir. Bu durumda Tahran’daki Mollalar rejimini değiştirmeden bölgedeki varlığını güçlendirebilir. Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Akif Okur, bu üçüncü seçeneği mümkün görüyor. İran’ın Selefî ve El Kaideci unsurlara savaşıyormuş gibi davranıp, Batı ile ilişkisini koruyabileceğini söylüyor: “El Kaide düşmanlığı paydasında İran Batı’yla yakınlaşabilir. Böylece Türkiye’nin bölge denklemindeki ağırlığını azaltabilir. Türkiye, İran’daki iktidar rekabetini, toplumsal ayrışmayı görerek hareket etmeli. Kendisi için ideal saydığı ‘gelecekteki’ İran senaryosunu çıkarıp, etkileyebildiği dinamikleri ona göre yönlendirmeli. İran da büyük bir yol ayrımına doğru ilerliyor. Eğer Ruhani, Batı’yla anlaşabilirse askerî, vesayetçi yapıyı zayıflatma yoluna gidecek. Aksi hâlde ekonomisini, hükümetini Batı’yla ilişkilerinin yeni sistematiğine göre uyarlayamaz. Yeni aktörler parlarken, bazı eski aktörler zayıflamak durumunda kalacak. Ama İran, hem Batı ile iş tutup hem de Hizbullah, Devrim Muhafızları gibi örtülü yapıları korursa, bizi bugünkünden daha çok sıkıntıya sokabilir.” Bu noktada akıllara “ABD Türkiye yerine İran’ı tercih edebilir mi?” sorusu geliyor. Okur’un verdiği cevap Türkiye açısından pek olumlu sayılmaz. Türkiye’ye açılan bazı alanların kapanabileceğini İran’ın önünde ise yeni oyun sahası açılabileceğini kaydeden Okur şöyle devam ediyor: “ABD, Ortadoğu’ya baktığında radikal Selefî gruplar ve Kaide ile çatışmaya İran’dan daha iştahlı bir aktör görmüyor. Üstelik ABD’de bir çevre,

İran’ın Washington’la işbirliğinin Suudi Arabistan gibi müttefikleri ABD’ye daha sıkı bağlayacağını düşünüyor. Bunlara göre; Suudiler bir müddet kızsalar da kapı kapı dolaşsalar da ABD’den daha iyi bir müttefik bulamayınca Washington’un çizdiği yeni sınırları kabul edecek.” Dünya sistemine açılan İran mı iyi yoksa kapalı-vesayet rejiminin devam ettiği İran mı? Türkiye açısından bu sorunun cevabı stratejik değere sahip! Mevcut İran, küresel sistemin dışındaki konumunu sürdürmek için belli güvenlik mekanizmaları, ilişkileri inşa etmiş durumda. İyi işleyen istihbaratı var. Geliştirmeye çalıştığı askerî teknolojisi var. Kendi sınırlarının dışında, bir kısım örgütler üzerinden (Hizbullah gibi) vekâlet savaşları yapabiliyor. Türkiye ise İran’ın tersine uluslararası sisteme tam entegre olmuş bir ülke, ahlaki diplomasiyi savunuyor. Mevcut konumun Türkiye’ye kazandırdıkları olduğu gibi getirdiği sınırlamalar da var. Nitekim Suriye iç savaşı sırasında İran’la yüz yüze gelince güçlü ve zayıf yanlar görüldü. Suriye’de İran karşısında arzu ettiği sonucu alamadı Ankara. Ortadoğu uzmanı Okur, Türkiye’nin özellikle bu süreçte çok sıkı biçimde İran üzerinde çalışması gerektiğini vurguluyor. İran mevcut vesayet yapısıyla ABD ile iş tutmayı başarırsa ortaya çıkacak yeni denklemin Türkiye’nin yararına olmayacağını ifade ediyor: “Batı’yla iletişime giren İran örtülü enstrümanlarını bırakmak zorunda kalırsa, bu Türkiye için olumlu sonuçlar doğurur. Aksi halde Türkiye’yi olumsuz etkileyebilir. Ankara bu negatif etkiyi azaltmaya çalışmalı. İran’la ilişkilerde sınırlı da olsa dönüştürücü bir etki potansiyelimiz var. Ticari ilişkilerimiz, temas ettiğimiz elitler bu etkinin başlıca taşıyıcıları. Arzu ettiğimiz İran’ı hatırda tutarak ilişkileri sürdürmeliyiz.” Keskin gibi Okur da rejimin, ABD-İran işbirliğinin sınırlarını hassas çizgilerle belirlemeye, Batı ile iş tutarken halkın demokratikleşme-Batılılaşma taleplerini

“İran rejimi, Batı ile yaşadığı gerilimli ilişki hâlini yönetemez duruma geldi. Ekonomi, siyaset ve toplum üzerinde ciddi baskı oluşturan ambargolardan kurtulmak istiyor. Görece ılımlı Hasan Ruhani bundan dolayı iktidara çıkarıldı. Ancak Batı’nın İran’dan uzanan bu eli nasıl, neden tuttuğu da önemli. Batı’nın da İran yönetimi, İran halkı ve Ortadoğu’ya dönük kendi planları söz konusu. Batı her hâlükârda karşısında reform yapmış, daha demokratik, dünyayla entegre olmuş bir İran görmek ister. İkincisi, Batı reform ve beklentiler üzerinden İran’da da Arap Baharı’na benzer bir dönüşümü tetikleyebilir. Bir diğer seçeneği de rejimin temel özelliklerine çok dokunmadan, bazı küçük adımlarla İran’da ekonomik-siyasî açıdan yumuşak bir geçişe kapı aralayabilir. Bu seçenek İran’ın Ortadoğu’da daha güçlü, istikrarlı olmasını sağlar. Bu yolla İran, ‘Batı’nın mezhep odaklı İslam dünyasını ayrıştırma projesi’nin başaktörüne dönüştürülebilir. Ben bu ihtimali daha güçlü buluyorum. Zira Batı İran’ı İslam dünyasında Şii eksenin aktörü olarak öne çıkarıyor. Ona bu doğrultuda alan açıyor. Ambargodan kurtulmuş, ekonomisini güçlendirmiş, demokratik bazı adımlarla toplumdaki huzursuzlukları gidermiş İran son yıllarda Ortadoğu’da kazandığı nüfuz alanını meşrulaştırır. Daha sağlam bir zemine oturur. Bu yeni durumda İran’ın eli bölgesel rekabette güçlenir. Bölgede İran’ı Türkiye’ye karşı avantajlı hâle getirir. Dolayısıyla İran’ın Batı’yla sıkı ilişkilere girmesi Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerini zayıflatır, sorunlarını artırır. Batı İran’ı şuurlu olarak öne çıkarırken Türkiye’yi dibe itiyor!” (*) Ortadoğu Uzmanı, Turgut Özal Üniversitesi Öğretim Üyesi

kabartmamaya çalışacağını öngörüyor. Zira İran’ın Batı’yla temasa geçmesi, içerideki insan hakları eleştirilerinin daha açık hâle gelmesine kapı aralayacak. Hâlihazırda İran’da derin etnik sorunlar var. Tabanda hızlı bir sekülerleşme söz konusu. Batı’yla yakınlaşma mezhep taassubunun yavaş yavaş erimesine kapı aralayabilir. Etnik bilinç, hak talepleri yükselebilir. Muhalif yapının derinleşerek güçlenmesi kuvvetle muhtemel. Rejim de gidişatı hesaplıyor olmalı ki nükleer denetim anlaşması sürecini ağırdan alıyor. Küresel medyaya sızan haberler tarafların geçen şubattan bu yana süren görüşmelerde sadece nükleer meselesini ele almadığını, küresel-bölgesel bazı konuları tartıştığını yansıtıyor. Ancak ne ‘müttefik’ denilen ABD ne de ‘dost-kardeş’ bilinen İran görüşmelerin içeriğini Türkiye’ye açtı. Hatta başından bu yana Türkiye’yi müzakere sürecinin dışında bıraktılar. Söz konusu durum, taraflar arasındaki yakınlaşmanın Türkiye’ye dönük reaksiyonları olabileceğini hissettiriyor. Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu Dekanı Prof. Dr. Vali Nasr, ABD-İran yakınlaşmasının Türkiye için hem fırsat hem de riski beraberinde getirdiğini düşünüyor. İran asıllı Vali Nasr, Amerika’da İslam konusunda otorite kabul edilen ünlü İranlı filozof Seyit Hüseyin Nasr’ın oğlu. Başkan Barack Obama’nın Ortadoğu, İran ve Afganistan meselelerinde fikrini sorduğu isimlerden biri. 29 Aralık’ta The New York Times’ta yayımlanan ‘İran Türkiye’nin Yeni Müttefiki mi?’ başlıklı makalesinde Ankara’ya İran’ın avukatı gibi davranmaması uyarısında bulunuyor!

Batı ile flört, rejimi kurtarmaz “İran Batı ile nükleer konusunda uzun vadeli bir anlaşmaya varsa bile Sünni Arap dünyasından sıcak bir karşılama beklememeli. Bölge genişleyen mezhepsel ayrılıkla bölünürken Pers Körfezi monarşileri Tahran’ın bölgesel ihtiraslarından daha fazla huzursuz olacak. Bu hâl Türkiye’yi İran


35 GÜNDEM için anahtar bir partner hâline getirecek. Yaptırımlar gevşetilirse İran ekonomisi daha da büyüyecek. Amerikan etkisi bölgede inişte iken, İsrail ile Arap monarşileri İran’a muhalefette birleşirken Türk-İran işbirliği Batı için hoş karşılanabilir. Türkiye’nin ekonomik bağları İran’ın ticari gelişimine güç verirken bu durum Tahran’daki ılımlıların siyasî pozisyonunu konsolide etmesine yardımcı olabilir. Gerçek kazanımlar ise Türkiye ile yakın ilişkiler milis ve radikal güçlerin ittifakının zemin kaybetmesiyle başlayacak. Ancak Türkiye’nin böylesi geniş bir bölgesel rolü oynayabilmesi için öncelikle Batı’yı güvenilir bir NATO müttefiki olarak kalacağına inandırmalı. Türkiye İran’ın avukatı olmadığını, İran’ın dış politikasını değiştirmeye, nükleerde kalıcı bir anlaşmanın tesisine çalıştığını göstermesi gerekecek.” Üst düzey bir Türk yetkiliye, Ankara’nın ABD-İran yakınlaşmasını nasıl algıladığını soruyoruz. Washington-Tahran hattındaki somut yakınlaşmanın Suriye’deki Esed rejimi ile kimyasal silahlarının imhası konusunda yapılan anlaşmadan sonra başladığını aktarıyor. Arap Baharı’nı istediği yöne çeviremeyen ve Ortadoğu’da El Kaide tehdidiyle yüzleşen ABD-Avrupa ekseninin İran üzerinden bölgeyi şekillendirmeye çalıştığını vurguluyor: “Ulusal çıkarlar söz konusu olunca ABD İran’la iş tutmaktan çekinmez. Saddam sonrası Irak’ta Tahran’a alan açan Washington yönetimiydi. Keza Suriye’de Esed rejiminin devam etmesine imkân tanıyarak Şii eksenini güçlendirenler de onlar. Suriye’de beliren El Kaide tehdidini, bu tehdide karşı gibi duran İran’ı güçlendirerek aşmayı düşünüyor olabilirler. Diğer taraftan Şii İran’a alan açmak Batı’nın hazzetmediği Sünni iktidarların zayıflaması anlamına gelecek. İslam dünyasının karışmasına kapı aralayacak. Kısacası, Batı, çıkarları doğrultusunda İran ile dönemsel işbirliğine gidebilir. Bu durumda Türkiye’nin bölgesel nüfuzu ve çıkarları etkilenebilir.” Ancak bu geçici flört de rejimi kurtarmayabilir. Zira sosyal-ekonomik veriler ülkenin uçuruma doğru sürüklendiğini gösteriyor. İşsizliğin yüzde 15, enflasyonun yüzde 35 seviyelerine tırmandığı, son iki yılda parası yüzde 60-65 oranında değer kaybeden İran’da halk patlama noktasına geldi. Özel sektörün yanında kamu teşekkülleri can çekişen, nitelikli ilaç ve gıda kıtlığının yaşandığı ülkede kitleler sokağa çıkmak için ortam kolluyor.

Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani (arkada soldan ikinci) 1979’daki devrim sonrasında dinî lider Ayetullah Humeyni (önde) ile birlikte…

‘İrangate II’ rejimin sonu olabilir! Uluslararası ilişkiler uzmanı Fikret Ertan, öngörülenin aksine küresel yaptırımların İran’ın belini büktüğüne işaret ediyor. Yaptırımlar dolayısıyla petrol satamayan rejimin ekonomik sıkışıklığını aşmak için Batı ile masaya oturduğunu vurguluyor: “İran ekonomisi ciddi sıkıntılar içinde. Yalnızca ambargo söz konusu değil; ekonomi de zaten kötü yönetiliyor. Özellikle Ahmedinejad döneminde büyük ekonomik hatalar yapıldı. Bunu Ruhani de dile getirdi zaten. Yolsuzlukların

Cumhurbaşkanı seçilen Hasan Ruhani (sağda), selefi Mahmud Ahmedinejad ile birlikte dinî lider Ayetullah Ali Hamaney’in (ortada) makamında.

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

devasa boyutlara ulaştığı iddia ediliyor. Artan ekonomik sıkıntılar, rejim karşıtı muhalif cephede de muhakkak yansıma bulacak. Bu yüzden, bastırılan muhalif hareketlerin bu defa ekonomik gerekçelerle ortaya çıkması muhtemel. Önemli sosyolojik trendler var. Büyük baskı uygulandığı için şimdilik sokağa yansımıyor. Ancak, önümüzdeki dönemde mevcut durumun devam etmesi hâlinde muhalefetin de sesini yeniden yükseltmesi mümkün. Belki o zaman İran’da da Arap Baharı’na benzer bir ‘Bahar’ yaşanabilir.” Ertan, adı yolsuzluklara karışan Besic bağlantılı Babek Zencani’nin gözaltına alınıp, hakkında soruşturma başlatılmasının Ruhani’nin itibarını muhafaza etme hamlesi olarak görüyor. Soruşturma sürecinin eksiksiz yürümesi durumunda Tahran yönetiminin ikinci bir ‘İrangate’ skandalıyla karşı karşıya kalabileceğini belirtiyor: “Çünkü bu iş İran rejiminin üst katmanlarına ulaşabilir. Muhtemel ki İran’da Babek Zencani gibi kayıt dışı başka yapılar da var. Bu yapılar bazı gizli ticari kanalları doğruluyor. Bu kanallar İran petrollerini yurtdışında kayıt dışı satıp elde ettikleri parayı ülkeye taşıyor. Bu kanal çarkının –bir kısmı Türkiye’de deşifre olduğu gibi– rüşvet ve yolsuzluklarla çalıştığı görülüyor. İran halkına ait petrol gelirlerinin bir kısmının yağmalandığı anlaşılıyor. Bu da ulaştığı alanları, makamları çürütüyor. Ambargoyu delme yönündeki bu ticaretin Devrim Muhafızları’nın istek ve bilgisi ile yapıldığı ifade ediliyor. Dolayısıyla rejimin en muteber gücünün zarar görmemesi için yargı süreci bir noktada tıkanabilir. Ancak tıkanmayıp devam ederse 1986’da ABD-İran arasında silah satışı üzerinden yaşanan yolsuzluğun (İrangate) deşifre olması gibi rejime büyük zarar verebilir. Ayrıca İran’daki bu soruşturmanın Türkiye ile ilintili olduğu da aşikâr. Zencani Türkiye’de de faaliyet göstermiş. Bundan dolayı İran’ın Türkiye’deki yargı sürecine dâhil olması beklenebilir. Aksi hâlde meselenin tüm boyutu ortaya çıkarılamayabilir.” Arif Keskin, rejimin etnik sorunları, mezhep sorunlarını 1979’dan bu yana kaba kuvvetle bastırma çabasının ters tepmeye başladığına değiniyor: “Mayıs 2006 Tebriz’de patlak veren başkaldırı, 2009’da Tahran’da ortaya çıkan ‘Yeşil Hareketi’ gibi yeni bir isyan dalgasının zemini oluşuyor. Rejim bu toplumsal isyandan korkuyor. Zira rejimin kendisi de sağlam, güvenilir yolda ilerlemediğinin farkında!” Gelinen noktada, İran rejimi Arap Baharı ‘tehdidini’ Suriye ön cephesinde frenleyip, nükleer krizini imza attığı ön anlaşma ile yumuşatsa da iç tehditler bertaraf edilebilmiş değil. Aksine ekonomik-sosyal sorunlar her geçen gün daha da derinleşiyor. Rejimin içeride basıncı azaltmak için ABD’ye el uzatması durumun ne denli ciddi olduğunu gösteriyor. Arap Baharı’nı zararsız atlatan Mollaların ‘İran Baharı’nı daha fazla ötelemeyeceği görülüyor.


36DÜNYA KÜRESEL GÜÇLER TÜRKİYE’Yİ İRAN’LA DENGELİYOR

15 - 21 OCAK 2014 ZAMAN

Ortadoğu coğrafyasında tarihten bugüne ulaşan kanlı mezhep çatışmalarının bir ucu İran’a uzanıyor. ‘Acemler’ bölgede kendi çıkarlarına gördükleri savaş, çatışma ve gerilimleri körüklüyor. Doç. Dr. Şadi Aydın, Şii jeopolitiğinin kodlarını anlattı.

MESUT ÇEVİKALP

1mezhep ve tarihî mekânlar dış politiSöz konusu Ortadoğu olunca din,

Sasani haritasıdır. Yani İran’ın tarihsel nüfuz alanı. -Buna rağmen Şii Jeopolitiğini bölgede etkili kullanabiliyor! İran halkının üst kimliği mezheptir. Mezhep milliyetçiliği Fars milliyetçiliğinin önünde. Ülkede yaşayan, nüfusları yaklaşık 30 milyonu bulan Azerilerin de etnik kimlik-

Aslında Farslar İran’da azınlık. Yaklaşık 75 milyonluk İran’da Azeri Türklerinin nüfusu 30 milyonu buluyor. Maku’dan (Tebriz) İran’a giren birisi Tahran’a kadar Farsça bilmeden işlerini görebilir, ihtiyaçlarını karşılayabilir. Ülkede Azeriler dışında önemli oranda Kürt, Beluçi, Türkmen ve Arap nüfus mevcut. Ancak hem Farslar hem de Azeriler

kanın parçası, hatta enstrümanı oluyor! Geçmişte olduğu gibi bugün de bölgede yaşanan çatışmaların, kurulan ittifakların bir yönü dine, mezheplere dayanıyor. Din jeopolitiği bu dar coğrafyada öne çıkmak isteyen aktörler nazarında güçlü bir manivela konumunda. SiORTADOĞU SÜNNİ-Şİİ yasete alet edilen din-mezhep üzerinden ekonomik, siyasî, Dünya genelinde yaşayan Müslümanların yaklaşık yüzde 85’i Sünni. askerî kanallar açılabiliyor. Din Geriye kalan yüzde 15’lik kısmı ise Şii. yeri geldiğinde ilgili ülkelere sınır ötesinde nüfuz, harekât alanı sağlıyor. Örtülü operasyonlara zemin oluşturuyor. Bundan ötürü Ortadoğu iktidarları sınır ötesinde din, mezhep motiflerini her daim kullanıyor. Coğrafyada din jeopolitiğini etkili kullanan ülkelerin başında İran geliyor. Rejiminin dış politika ayaklarından birini Şiilik oluşturuyor. Şiilik Tahran’a AzerbaySeçilen can’dan Somali’ye, Malezya’dan ülkelerdeki Şii oranı Bosna’ya kadar çok geniş bir coğrafyaya nüfuz etme imkânı Doç. Dr. Şadi Aydın sağlıyor. Ortadoğu’da Şiilik üzerinden oluşturduğu ‘Hilal’ ona ciddi bir üstünlük sağlıyor. Rejimin son dönemde daha da etkili kullandığı din jeopolitiğini ORTADOĞU ÜLKELERİNDE SÜNNİ-Şİİ ORANI Mevlana Üniversitesi, Mevlana Sosyal Araştırmalar Merkezi Bahreyn Mısır İran Irak Ürdün 9 Müdürü Doç. Dr. Şadi Aydın’la 2 34 30 konuştuk. Aydın, Türkiye’de Şii 90 70 jeopolitiğini çalışan sayılı isim90 63 92 lerden biri. Lübnan Katar S.Arabistan Suriye Türkiye -İran rejimi din, mezhep ve kutsal mekânları dış politikada 14 5 36 22 15 nasıl kullanıyor? 74 85 13 İran, İslam öncesi geniş 86 95 kültürü, İslam sonrası topraklarında kurulan Türk devletlerin Sünni Şii Diğer KAYNAK: PEW, PUBLİC LİFE, CIA WORLD FACTBOOK bıraktığı kültür zenginliğini kullanıyor. 16’ıncı yüzyılda Batı’nın ekonomik, siyasî yardımlarıyla başlattığı ülkeyi ‘Şiileştirme’ adımı dinî leri mezhebin gerisinde duruyor. Düne kadar arasında İranlılık düşüncesi, kimliği her türlü jeopolitiğini kimlikleştirdi. 16’ncı asırdan bölgede Filistin’in en güçlü destekçisi İran’dı. fikrin üstünde tutuluyor. bu yana Şiiliğin (imamet) merkezi olma Türkiye buradan rol çaldı. İran’ın Filistin -İran, Amerikan işgali sonrasında Irak’ı Şii Hiiddiasını sürdürdü. Acemler, Şii mezhebinin konusunda gösterdiği hassasiyet Çeçenislali’ne dâhil etmek için büyük çaba harcadı. Şii imamlarından İmam Rıza’nın Meşhed’de tan, Keşmir ve Türkistan’da bulunmuyor. siyasetçi Nuri El Maliki’nin başbakan oluşuyla bulunan türbesini ve İmam Rıza’nın kız Çünkü İran tüm dünya Müslümanlarının ülkenin yönü İran’a çevrildi. İran-Irak ilişkilekardeşi Hz. Masume’nin Kum’da bulunan ilgili olduğu Filistin konusunda hassasiyet rinde Şiilik nasıl bir yer tutuyor? türbesini İran Şiiliği’nin merkezi hâline göstererek ucuz siyaset yapıyor. Ehl-i Beyt imamlarının çoğunun Irak’ta getirdi. Irak, Suriye ve Lübnan’da bulunan -‘Şii Hilali’ rejimin bu ‘Makyavelist’ siyaset bulunması bu ülkeyi İran açısından anlamlı Şiilere ait kutsal mekânları tamir ederek kılıyor. İran Şii uleması Necef’te bulunan yapısının bir ürünü o zaman… halk nezdinde nüfuz sahibi oldu. Bu coğrafŞunu unutmamak gerekir; ‘Şii Hila- medreselere tahsil için gittiklerinde sadece yada din, mezhep ve kutsal mekânları dış li’nin ucu Türkiye topraklarına uzanıyor. kendi fikir ve mezhep anlayışlarını oraya politikada kullanamayan tek ülke herhâlde Ardahan’a, Hatay’a temas ediyor. Şii Hilali intikal ettirmekle kalmayıp, orada İran için Türkiye. inanç ve maneviyat üzerine de işlemiyor. geniş bir nüfuz alanı oluşturdu. Irak Baas -İran’ın din-mezhep endeksli diplomasisi ül- Ancak rejim bu ekseni ayakta tutabilmek için rejiminin Şii medreselere düşmanlık besleyip maddi yardımda bulunmadığı zamanlarda, manevi değerleri suiistimal ediyor. keye, bölgeye nasıl dönüyor? Coğrafyada mezhebi kullanarak diplo-İran Anayasası’nın 11. maddesi ‘İran İslam hatta daha önceki Şah Pehlevi Hanedanı masi yürüten tek ülke İran. Bu konuda çok Cumhuriyeti’ne Müslüman ümmetinin uhuv- zamanında dahi Tahran buralara maddi kabiliyetli. Zemin de müsait. Türkiye, Irak, vetini, ittihadını artırma, haklarını koruma yardımda bulunuyordu. Suriye, Lübnan, Arabistan’da hatırı sayılır vazifesi’ verirken rejimin Keşmir, Karabağ -Şiiliğin ana merkezi neresi? Şii altyapısı bulunuyor. İran bu ülkelerde ve Çeçenistan krizlerinde gayri müslimlerin Geçmişte elbette Necef’ti, Irak’tı. Ancak çok faal… safında yer almasını nasıl açıklıyorsunuz? yıllar içinde İran çeşitli adımlarla Şii dünyası-İran’ın dinî jeopolitiği hangi temellere daDış politikasını reel-politik ve Şii mez- nın merkezini Kum’a taşıdı. Bugün dünyada yanıyor? hebi üzerine kurmuş olan İran’dan başka bir kabul gören merkez Kum şehri, yani İran. Aslında çok sağlam temellere dayan- tutum, tavır beklemek safdillik olur! -İran Ortadoğu’da dinî jeopolitiği üzerinden mıyor. Zira Şiiliğin gerçek merkezi Irak’tır. nüfuz artırırken Suudi Arabistan gibi düşman-O zaman İran özünde ‘İslam’ı, Şiiliği kullanan İran’ın dinî jeopolitik hattı İslam öncesi lar da oluşturdu. Bu gerilim İslam dünyasını pragmatik Fars ulus devleti’!

nasıl etkiliyor? İran ile Arabistan arasındaki rekabet bir Şii-Vehhabi mücadelesinden ziyade bir Arap ve Fars mücadelesi. İran’ın unutmayan hafızasında 14 asır önceki mağlubiyet vardır. Sasanilerin Hz. Ömer orduları karşısında dağıldığı tabloyu hatırlayın. Ayrıca İran’ın Suudi Arabistan’da bulunan Şiileri desteklediği gerçek olmakla birlikte İran içinde bulunan yaklaşık 10 milyon kişilik nüfusa sahip Sünni cemaatin bazı kesimlerinin Arabistan’dan yardım aldığı iddiası Sünni cemaate uygulanan baskıya zemin oluşturuyor. İran ile Arabistan arasındaki rekabet çok yakında yakınlaşmaya dönüşürse şaşırmayın! -Nasıl? Geçmişte bunun örnekleri yaşandı. 18 yıl önce iktidarda bulunan İran’ın pragmatist cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani döneminde rejim Arabistan ile hiç olmadığı kadar yakın ilişkiler kurdu. Muhammed Hatemi zamanında korunan bu yakın ilişki Ahmedinejad hükümetinin radikal mezhep görüşleri nedeniyle bozuldu. Şimdiki Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Haşimi Rafsancani’nin elinde yetişti. Rafsancani, bir gazeteye verdiği röportajda Suudi Arabistan’a gitmeye hazır olduğunu söyledi. Çünkü Suriye meselesinin uzaması her iki ülkenin de zararına. -Peki, küresel güçler Ortadoğu’da seçim yapmak durumunda olsa Şii İran’ı mı, Sünni Türkiye’ye mi tercih eder? Zamana, konjonktüre göre değişir. Küresel güçler son dönemde insan hakları, demokrasi ve iktisadi bakımdan hayli öne çıkan Türkiye’yi tıpkı tarihte olduğu gibi İran ile balans etmek isteyebilir. İran dışında da Türkiye’yi bölgede dengeleyecek başka bir ülke bulunmuyor. -Batı geçmişte İslam dünyasını zayıflatmak için Şiiliği, İran’ı kullandı mı? Batılılar, 16’ncı asrın başında bir Sünni tarikat olan Erdebil Tekkesi’ni türlü faaliyetlerle Şiileştirdi. Tekke üzerinden Safevileri etkilerine aldılar. Sonra İran kanlı bir şekilde Şiileştirildi. Acemlerin tek başına yapabilecekleri bir iş değildi bu. Ardından Şii İran İslam dünyasını bölen, ayrıştıran bir siyaset izledi. Osmanlı’nın Hindistan ve Orta Asya irtibatlarını kopardı. Tek başına yürütmedi elbette bu süreçleri. Bugün hâlâ Türkiye’nin Hindistan, Afganistan, Pakistan ve Orta Asya ile iktisadi, ticari ve kültürel bağları aradaki İran sebebiyle kopuktur. Bugün gördüğümüz Ortadoğu manzarasında Suriye ve Irak’taki çatışmaların temelinde hep bu mezhebî siyaset bulunuyor. -İran Şiilik üzerinden Türkiye’de faaliyet gösterebiliyor mu? İran siyaseti dış politikasında mezhep konusunu mutlaka kullanır. Türkiye onun için bir istisna teşkil etmez. Nasıl olduğunu yakın zamanlarda gazetelerde okuduk!


38 KÜLTÜR Saz ile değil söz ile atışıyorlar

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

SAMET ALTINTAŞ İSTANBUL

1geleneğini Burç FM’deki ‘Babacanlar’ Bekir Salim ve Rasim Köroğlu, âşıklık

programıyla radyoya taşıyan iki ozan. Doğaçlama olarak sadece söz ile atışan iki arkadaş, onar dakikalık performanslarıyla dinleyenleri mest ediyor. Burç FM’de ana haberden önce ve sonra iki arkadaşın birbirleriyle atışmasını duydunuz mu hiç? ‘Babacanlar’ programını duyanlar bu onar dakikalık performanslara şapka çıkarıyor. Bekir Salim ve Rasim Köroğlu, âşıklık geleneğini radyoya taşıyan ve birbirlerine laf yetiştirmede söz ustası olmuş iki şair. Malum bu gelenek iki yoldan yapılıyor; ya saz ile ya söz ile… Gerek Salim’in, gerek Köroğlu’nun hayatlarına göz attığımızda her ikisinin de şiir ve halk edebiyatına olan tutkularını görüyoruz. Bekir Salim, 50 yaşında, emekli subay, Erzurumlu… Altı yaşından beri resim, şiir ve musikî ile beraber imiş. “Subaylığı hobi olarak yaptım desem mübalağa olmaz.” diyen Salim, ABD’de 30 metreye 4 metre boyutunda literatüre giren Mostar resmi olduğunu söylüyor. Yani profesyonel olarak ekmek yediği alan resim… 1997’de emekli olan Salim, Ankara’da sanat evi açmış. Ama başkente küsüp, İstanbul’a taşınmış. Şu an B Sanat Evi adında Libadiye ve Eyüp’te sanatını icra ettiği yerleri söz konusu… Resimle ilgili son bilgi: Bekir Salim, TBMM Kültür Sanat heyetine seçildiğini ifade ediyor. Rasim Köroğlu ise 60 yaşında, emekli sınıf öğretmeni, Eskişehirli… 25 yıllık muallimlik hayatına 2000 yılında veda etmiş. “Şiiri türkülerden tanıdım. Bin türküyü ezbere bilirdim, oradan şiire geçiş yaptım. Âşık edebiyatıyla yakından ilgilendim. Geleneği incelemeye çalıştım.” diye başlıyor söze. Köroğlu, Ankara-Ulus’ta 1970-75 yılları arasında Âşıklar Matbaası olduğunu, kendisinin de orada sürekli bulunduğunu anlatıyor. Peki, kimler mi gelirmiş bu özel yere? Ce-

BURÇ FM'DE FARKLI BİR PROGRAM

vabı Köroğlu veriyor: “Reyhanî’den tutun Mahsunî’ye, oradan Hüseyin Çırakman’a kadar... Kul Ahmetlerin uğrak yeriydi. Ben de cumartesi ve çarşamba günleri sohbetlerini dinlerdim. O dönemde trende ayakta Eskişehir’den âşıkları dinlemek için geliyordum. Bu atmosferin içinde yetiştim.” Köroğlu’nun tek derdi ustalık-çıraklık ilişkisinin yok olmaya yüz tutması. “Ne benim ne Bekir’in çırağı var. Bizim tarzımızda gelmiyor maalesef. Saz daha kolay, çünkü çalarken düşünmeye fırsatın oluyor. Ama biz direkt sözle atışıyoruz.” diyor. Bekir Salim de Reyhanî’den el aldığını anlatıyor. Küçüklüğünden beri nerede âşıklar şöleni varsa kendisinin orada olduğunu söylüyor. İkilinin birbirleriyle tesadüf etmeleri ise 1990’ların başına, Ankara’ya gidiyor.

‘Her gördüğünüzü şair mi sanıyorsunuz?’ Söz Bekir Salim’de: “Feyzi Halıcı Üs-

tad’ın öncülüğünde bir araya geliyorduk. Cemal Safi gibi pirler vardı. Bir gün baktım Eskişehir’den adam gelmiş, bana sahneden meydan okuyor. Dağdan gelmiş, bağdakini kovuyor yani. Baktım ki bu benim hiciv âlemindeki tahtımı sarsacak, doğal olarak rahatsız oldum ilk gelişinden.” Salim, hiciv şairi olarak nam salmış biri. Köroğlu da aynı tarzda şiirler okuyan bir başka ozan. Şimdi sıra Köroğlu’nda, bakın o gün neler olmuş: “Orada Yavuz Bildik diye bir başka dostumuz daha vardı. Feyzi Hoca, ‘Eskişehir’de taşlama şairi var.’ demiş bunlara. Bunlar da ‘Her gördüğünüzü şair mi sanıyorsunuz?’ diye konuşmuşlar. Sahneye çıktım ve ‘Birisi Yavuz’muş birisi Salim/Kendini fazlaca şişirdi bunlar/Fırsatı bulunca olurlar zalim/Kabuklu yarayı kaşırdı bunlar/Beden yara alır, ağız bağırır/Korkaklar susar da yağız bağırır/ Bekir’e vurdukça Yavuz bağırır/Nöbeti, sırayı şaşırdı bunlar.’ dedim.” Köroğlu, on kıta do-

ğaçlamayla tabir-i caizse yerden yere vurmuş onları. Daha sonra Bekir Salim sahneye çıkıp, eleştirilere cevap vermiş. “Birbirimizin kalbini fethettik. O günden bugüne 20 senedir atışıyoruz. Dışarı çıktıktan sonra da sarmaş dolaş oluyoruz. Estetik bir didişme bizimkisi, şiirle didişiyoruz.” diye konuşuyor Bekir Salim. Âşıklar arasında epey tutulan ikiliye, televizyonlar program yapma teklifinde bulunmuş ama Salim’in de dediği gibi onlardan teatral bir performans istemişler; haliyle ekranlarda yapamamışlar… Köroğlu, Samanyolu, TRT gibi kanallarda çıktıklarını ancak radyonun daha iyi bir iş olduğunu düşünüyor. Köroğlu’nun bir de itirazı var, “Sazla söylenen hal de kılık değiştirecek. Âşıklık gelenekten kopuyor, neon ışıklar altında yapılıyor çünkü. Bizim farkımız; hem kalem şairiyiz hem de âşıklık geleneği içinde yer alıyoruz.” Bu arada meraklısına not: Program, Burç FM’de hafta içi her gün 17.55’te.

Dursun Çavuş'a vizyon şoku 1'Dursun Çavuş' isimli sinema filminin 10 Ocak'ta vizyona girmesi beklenen

gösterim tarihi, ülkedeki siyasi olaylar nedeniyle 14 Mart'a ertelendi. Yapımcılığını Ali Avcı'nın, yönetmenliğini Ali Engin'in üstlendiği, başrollerinde Turan Özdemir, Perihan Savaş, Sinan Bengier, Umut Oğuz, Burçin Abdullah ve Oğuzhan Yıldız'ın yer aldığı 'bir seçim komedisi' sloganıyla çekilen 'Dursun Çavuş' isimli sinema filmi daha önce açıklanan 10 Ocak yerine 14 Mart'ta izleyicisi ile buluşacak. Yapımcı Ali Avcı, vizyona girmelerine sayılı günler kala alınan bu kararın ardından konuyla ilgili bir açıklama yaparak "Ülkemizin hızla değişen siyasi gündeminin filmimizi olumsuz etkileyebilmesi olasılığından dolayı böyle bir karar aldık." dedi. Avcı, filmi merakla bekleyen sinemaseverleri üzecek bu kararı dağıtımcı şirketin önerilerini dikkate alarak verdiklerinin altını çizerek, "Filmimizin siyasi gündemin karmaşasından olumsuz etkilenebileceği yönünde bizlere bildirilen önerileri dikkate alarak, dağıtımcı şirketimiz ile masaya oturduk. Kendileri de bu yoğun gündem arasında 'bir seçim komedisi' sloganıyla duyurulan filmimizin herhangi bir siyasi kanada yakın olacak içerikte bulunmamasına rağmen sıkıntıya yol açabileceği yönündeki telkinlerini bizlerle paylaşınca filmimizin Mart ayı vizyon takvimine ertelenmesine

karar verdik." diye konuştu. Öte yandan, daha önce 8 Ocak'ta Cemal Reşit Rey kongre merkezinde gerçekleştiri-

leceği duyurulan filmin galasının ile 12 Mart 2014 tarihine alındığını da belirten Avcı, Türk sinemasındaki vizyon yoğunluğunun

da bu kararı alırken dikkate alındığı ifade etti. (CİHAN)


39YORUM

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

Joost Lagendijk

A. Turan Alkan

Koyun, kurt, Ömer!

Mısır: Yeni anayasa, eski usul baskı

“Kaçınılmaz hata”, yargı kararına geçti. kendisiyle ilgili kısmına bakıyor. Eleştiriler, askeri yargı mantığıyla ilgili Öyleyse en azından bir hata var demektir. Nedir o hata? Devletin meşrû silahlı güçleri değil: Böyle önemli bir karar, siyasi otoritetarafından, üç-dört saat düşünüp taşındıktan den bağımsız ve habersiz icra edilemeyecesonra 34 sivil vatandaşın öldürülmesi! ğine göre 34 kişinin ölümünden “Kaçınılmaz Kararda operasyonun başından nihaye- hata” ile de olsa sorumlu tutulacak bir mercî tine kadar askeri mantığın nasıl işlediğini, daha olması lâzım değil midir? O mercî siyâsî kişilerdir, yürütmedir, hangi safhalardan geçildiğini, nerelerde tereddüd edildiğini okuyabiliyoruz; görmedi- hükûmettir. Askeri yargının “oldu bir hata; ğimiz tek şey sivil mantığın bu operasyonun gitmeyelim üstüne” tarzındaki kararı hükûneresinde olduğu... meti kapsamıyor ve kapsayamaz, o suali Askeri mahkeme ancak askerî olmayan yargı Roboski, milli hudutların asker kişilerin eylemlerini soracak. Askeri olmayan dışında. Hudut ötesi konu edebilir, bu doğru. yargı çoktaan ellerini Öyleyse, “Ölenler sivil, yıkayıp kurulamış bile. askeri harekâtların karar öldürenler hata ile olsa bile Bana göre “Kaçımekanizması farklı; nitekim asker; bu davânın askeri nılmaz hata” bizatihi mahkeme, nihai kararın mahkemede ne işi var?” budur; siviliyle askeriyle Genelkurmay başkanı diye sormamız gerekmez Roboski dramında yargıtarafından verildiğini belirterek nın tutumu hatalı; üstelik mi? askeri yargının kapsam Gerekmez. öyle sıradan kaçınılmaz O yol kapanmış ama filan değil, bal gibi kaçısınırında duraklıyor çoktan. Kısa hikâyesi şöyle: nılabilir bir hata! Önce TBMM İnsan Hakla34 kaçakçının öldürını İnceleme Komisyonu rülmesini kaçınılmaz araştırıyor hadiseyi ve raporunda kasıt hataya bağlamak, emri icra eden askeri olmadığını karara bağlıyor ve yargıya havale personeli kurtarabilir de operasyonun siediyor. Diyarbakır C. Başsavcılığı, kendine yasi sorumluluğu hâlâ ortada. En azından, gönderilen dosyaya hakkında Haziran “Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu/ 2013’te görevsizlik kararı verip dosyayı askeri Gelir de adl-i İlâhi Ömer’den sorar onu!” yargıya gönderiyor. mısrâlarıyla İslâmi edebiyata giren efsâne İşte o meşhur “Kaçınılmaz hata” kararı böyle gerektirir; öyle zannediyorum ki askeri mahkemeye ait. Kararın Askeri Yargı- şiirdeki hadiseye bizim mahkemeler bakmış tay’da temyizi mümkün ama, iç hukuk yolu olsaydı, “Kurdun hatâsı yok, koyunun da hatâsı yok; Ömer hepten hatasız; bu olsa olsa fiilen tüketilmiş gibi görünüyor. Ee, sivilin kabahati yok, askerin kabahati kaçınılmaz bir hatadır” deyip dosyayı dürüp yok, yürütmenin kabahati yok. “Kabahat büker ve Kenar-ı Dicle’ye atardı. Hangi mahkeme neye hükmederse ölende” diyecekler, ayıp olur diye söylemihükmetsin; mazlumların ve mâsumların yorlar herhalde. Roboski, milli hudutların dışında. Hudut âhını külleyip ind-i İlâhi’de kimse ortadan ötesi askeri harekâtların karar mekanizması kaldıramaz ve bu iş “Yolsuzluk iddiaları farklı; nitekim mahkeme, nihai kararın Beytülmâl’i ilgilendirmiyor; öyle olsaydı çok Genelkurmay başkanı tarafından verildiğini fena yapardık” tarzındaki laga-lugalarla belirterek askeri yargının kapsam sınırında kamuoyunu kandırmaya benzemez. Kul duraklıyor. Bu karar asker kişileri ilgilendi- hakkıdır; ateşte yanmaz, suya batmaz. Ben kaçınılmaz hata kavramıyla gönlünü riyor ve zaten sanık listesinden böyle olduğunu anlıyoruz: Bir kurmay albay, iki tuğ, bir ferahlatanların yerinde olsam, bu hesâbı, kor, bir de tümgeneral. Askeri mantık, olayın öteki dünyaya bırakmazdım!

Birbirleriyle çekişen siyasilerin Türklerden esirgediği şeyi bu hafta Mısırlıların yapmasına izin verilecek: Yeni anayasa için oy verecekler. Ama şu sıralar Mısır’dan gelen tek iyi haber bu ve olumlu bir gelişme gibi gözükse de, aslında anayasa referandumu, çevreleyen sorunlu bağlam nedeniyle derin endişelerle lekelenmiş bir ortamda gerçekleşiyor. Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’ndan Michele Dunne, Mısır’daki son durumu betimlerken, uluslararası gözlemcilere bu kusurlu ve gayri demokratik sürece meşruiyet bahşetmemeleri çağrısı eşliğinde çekinceleri özetliyor: “Yaygın huzursuzluk, (Mısır’ın en büyük siyasi grubu) Müslüman Kardeşler’in kısa süre önce terör örgütü ilan edilmesi, laik muhaliflere yönelik artan baskı, anayasa taslağının askere çok geniş yetkiler vermesi, taslağın hazırlanması sürecinden İslamcıların büyük oranda dışlanması, taslağın referandumdan geçmesine karşı kampanya yürütenlere pratikte hiçbir özgürlüğün tanınmaması.” Referandum öncesi işlerin ne kadar kötü gittiğini görmek için Dunne’ın parmak bastığı noktaların üzerinden bir geçelim. Önce bizzat anayasa taslağı: Uluslararası analistler, 2012 anayasasına kıyasla insan haklarının korunmasında ilerleme kaydedilmesini memnuniyetle karşıladı ama aynı zamanda uygulamanın her türlü yoruma açık bırakılmasından ötürü bu hakların nasıl hayata geçirileceğinin tümüyle belirsiz olduğu uyarısını yaptı. Metnin eleştirel değerlendirmesini yapan Dunne ile meslektaşı Nathan J. Brown, şu sıralar yargının, ordu ve polisin tüm muhalifleri demir yumrukla ezmesini destekleme alışkanlığından hareketle şüphelerini dile getirdi. Eleştirilerinin temel noktasında, yeni anayasanın baş kazananlarının, “Mursi’yi devirmek için güç birliği yapan devlet kurumları”, bilhassa da ordu olması yatıyor. Brown ile Dunne, “2011 öncesindeki devlette kurumlara liderlik edenler, hâlihazırdaki Müslüman Kardeşler karşıtı, asker yanlısı popüler ortamda, Mübarek döneminde keyfini sürdükleri yetkileri geri alma, hatta genişletme fırsatını gördü” sonucuna varıyor, kaçınılmaz olarak. Şu sıra nüfusun geniş kesimlerine hâkim olan ruh halinin bu tasviri pek çok yerel ve yabancı gözlemci tarafından doğrulanıyor.

Müslüman Kardeşler’e karşı yoğun ve şiddetli bir kampanya sonrası hareketin liderlerinin çoğu hapse atıldı, diğerleri güvenli evlerde saklanıyor ve örgütü yeraltında yeniden inşa etmeye gayret ediyor. Referandumun boykot edilmesi çağrısı yapıyorlar ama hâlihazırdaki şartlarda bunun halk oylaması üzerinde kayda değer bir etkisinin olacağı şüpheli. Üstelik peşlerine düşülen ve tehdit edilenler sadece İslamcılar değil. Mısırlıları referanduma katılma ve ‘evet’ oyu atmaya ikna çabası çerçevesinde tüm kamusal protestolar yasaklandı ya da bastırıldı ve laik ‘hayır’ kampanyasının liderleri tutuklandı. Geçen hafta ‘hayır’ oyu talep eden işaretler postalayan kişiler bile polis tarafından gözaltına alındı. 2011’de Mübarek’in geniş halk kesimlerinin desteğiyle devrilmesine giden süreçten şaşırtıcı ve son derece endişe verici fark, bugünlerde kendilerinden menkul liberallerin çoğunun bu artan otoriterliği ve insan hakları ihlallerini umursamaması. Kaos, ekonomik umutsuzluk ve Müslüman Kardeşler’in çuvallamalarıyla geçen üç yıldan sonra, en azından şimdilik, Mısır’ın istikrarı sağlayabilecek bir sisteme razı gelmeye mecbur olduğu çıkarımını yapmışlar. Bu, tüm yetkiyi elinde toplayan ordunun hâkimiyetine girmek anlamına gelse bile. Seçmenlerin anayasa taslağını onaylayacağından kimsenin şüphesi yok. Tek soru, Mısır’ın liderlerinin, 2012’de Müslüman Kardeşler’in hazırladığı anayasa için oy kullanan yüzde 32’den daha fazla insanın sandığa gitmesini sağlayarak meşruiyetlerini güçlendirmeyi başarıp başaramayacağı. Bunu becerseler bile, Mısır’daki bölünme ve gerilim ortadan kalkmayacak. Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nden Anthony Dworkin’in dile getirdiği üzere: “Mısır’da, Müslüman Kardeşler’e siyasi rol sunmadan ve sorumlu muhalefet, eleştirel basın ve sivil toplum için siyasi alan açmadan, demokratik ve mutabakata dayalı bir siyasi sistem inşa edilemez. Yönetimi ellerinde tutan seçkinlerin içindeki ‘yok edici’ denen fraksiyonun, Müslüman Kardeşler’in kökünü kurutabileceğine inanıp inanmadığını zaman gösterecek. Ama çoğu gözlemci bunun başarısızlığa mahkûm bir girişim olduğundan ve sadece daha fazla karışıklık yaratacağından emin.”

İdeal durum ve siyaset

hale edilmesini de ima edebilir mi? Amacımızın tarafsız ve bağımsız bir yargı olduğu açık… Ne var ki kuvvetler ayrılığı ancak yargının bağımsızlığını garanti edebiliyor, tarafsızlığını değil. Dolayısıyla eğer gerçekten de hukuk devleti olmak istiyorsanız, önce şuna cevap bulmanız lazım: Yargının tarafsızlığını nasıl sağlayacağız? Hayatı durdurup, sanki bir oyun oynuyormuş gibi fiktif bir ‘sıfır noktası' yaratılmasını önererek mi? Liberaller tam da bunu öneriyorlar. Meşhur kuramcıları John Rawls, bir toplumsal sözleşme yaratılmadan önce tarafların, yani aslında tüm vatandaşların, birlikte bir ‘sıfır noktası' yaratmasını öngörüyor. Buna göre insanlar kimin iktidar olacağından bağımsız olarak, iktidarla toplum veya yürütme ile yargı arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğinde anlaşabilirler. Bu durum gerçekten yaşanamasa bile, sanki yaşanabilirmiş gibi düşündüğünüzde ideal hukuk devleti normlarına yakın tercihlerde bulunmanız beklenir. Bu da söz konusu ‘idealin' aynı zamanda doğru olduğunu ortaya koyar. Bu bakışın pek orijinal olmadığını, liberal iktisat kuramında fiyatın belirlenmesinde de ‘tatonman' denen ve benzer biçimde hayatın durup tüm alıcı ve satıcıların fiyat teklifi yapmalarına dayanan bir hayali süreç olduğunu ekleyelim. Ama kuramın belirli

bir çekiciliği var… Eğer herkes iktidarla muhtemel ilişkisinden sıyrılarak meseleye bakarsa hukuk devleti kavramına daha kolay yaklaşabiliyorsunuz. Ancak ortada temel bir handikap da var… Hayatın hiçbir zaman bir sıfır noktası yok. Var olan insanlarla ve onların geçmişleriyle işe başlıyorsunuz. Kısacası hukuk devletini her zaman ve her toplumda zaten bir iktidar kavgası sürerken kurmak durumundasınız. Yargının kurucu iktidarın parçası olduğu, bir ideolojik bakışın ve onun uzantısı olan rejimin koruyucusu olarak tasarlandığı bir toplumda, sadece yürütmenin sınırlandırılması sayesinde hukuk devletine ulaşılacağını savunmak gülünç olur. Rejimin dönüşme sürecinde boşalan yargı kadrolarının gökten paraşütle inmiş ‘sıfır noktasında' kişilerle doldurulmadığı da açıktır. Bu kadroların iktidar kavramıyla ve imkânlarıyla ilişkisinin yargının niteliğini belirlediği de herhalde açık olmalıdır. Dolayısıyla bugün hem yürütmenin hem de yargının sınırlandırılması gerektiği gerçeği ile karşı karşıyayız. Bunun tek yolu ise siyaset ve toplumun iradesi. O nedenle hükümeti hukuk devleti normlarına davet etmek isteyenlerin önce toplumsal algıya ve siyasete hak ettiği değeri vermesi gerekiyor.

ETYEN MAHÇUPYAN Hukuk devleti ve bağımsız yargıya en önemli kuramsal destek muhakkak ki liberalizmde bulunacaktır. Her bireyin gerçekliği kendi deneyimi üzerinden algıladığı, dolayısıyla bireylerin gerçeklik bilgisinin mukayese edilemediği bir dünya, kaçınılmaz olarak hiyerarşiyi reddeden ve her bireyin karar mekanizmasında eşit konumda olmasını gerektiren de bir dünyadır. O nedenle herkes seçimlerde tek bir oya sahiptir, parti kurmak serbesttir ve iktidarlar seçimle gidip gelirler. İktidarların ellerindeki gücü kötüye kullanma ihtimaline karşı geliştirilen kuvvetler ayrılığı da giderek yargının bağımsızlığını olmazsa olmaz kılan bir ‘hukuk devleti' anlayışına yol açmıştır. Buradan liberalizmin çağımıza yön veren temel ideoloji olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Ama ortada garip bir durum da var… Liberal demokrasiyi ve hukuk devletini benimsemiş ülkelerde bile liberal partiler fazla toplumsal destek bulamıyorlar. Hele Batı'nın

merkezinden biraz uzaklaşıp, farklı tarihsel süreçlere sahip ülkelere baktığınızda liberalizmin ancak marjinal bir akım olduğunu görüyorsunuz. Bunun bir nedeni liberalizmin önerdiği kurumsal yapının belirli bir coğrafyanın, yani Batı dünyasının kendine özgü tarihsel gelişimi içinde ortaya çıkmasıdır. Liberalizm zaten var olan kurumsal oluşuma teorik bir kılıf giydirmiş ama aynı tarihe sahip olmayan ülkelerde sadece bir ‘ideal' önermek durumunda kalmıştır. Ancak daha önemlisi liberalizm zaten bir idealin vazedilmesinden öteye hiçbir zaman geçememiş, var olan durumun analizi açısından anlamlı bir katkı yapmakta zorlanmıştır. Örneğin bugün kendilerine ‘liberal' diyen birçok kişi Türkiye'nin bir hukuk devleti olması, yürütmenin yargıya karışmaması, yargı bağımsızlığının esas olması gerektiğini savunuyor. Bunlara kimsenin itiraz etmesi mümkün değil. Gerçekten de ‘ideal' durum bu… Ama karşımızda şöyle bir soru var: Acaba yürütmenin yargıya müdahale etmemesi ‘hukuk devleti' olmak için yeterli mi? Yargının niteliğinin hukuk devleti olmak açısından hiç mi rolü yok? Yargının niteliği hukuk devleti olabilmek için yargıya müda-

e.mahcupyan@zaman.com.tr


40YORUM

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

DinÎ Grupları Bekleyen Tehlike DOÇ. DR. İHSAN YILMAZ FATIH ÜNİVERSİTESI

1ganlarında giderek artan bir şekilde, Özellikle son 2 yıldır, bazı medya or-

dünyanın dört bir yanında eğitim, diyalog ve yardım faaliyetleri ile mefkûremizi ve evrensel insanlık değerlerimizi bayraklaştıran gönüllüler hareketi Hizmet’in devletin içinde hukuka aykırı bir yapılanmaya girmiş bir örgüt, çete, cunta olduğunu iddia eden yazılar çıkıyor. Perinçek’in dergilerinde pek çok polis listesi ile birlikte yayımlanan ve doğruluğu delillerle ispatlanamamış bu iftiraları, bugünlerde dindar ve muhafazakâr medya organlarının yayıyor olması üzüntü vericidir. Daha da üzüntü verici olanı ise etkin bazı siyasetçilerin, bu iftiraları sanki gerçekmiş gibi değişik tonlarda vurgulamaları ve bunların üzerlerine devletin tüm gücü ile gidileceğini beyan etmeleridir. Ürkütücü olan ise bazı danışmanların devlet geleneğinden bahsederek, devletin uygun gördüğü kişileri “ürpertici” usullerle yok ettiğini açık açık sosyal medyada yazmaları, bazı fıkıh profesörlerinin devlete itaat etmeyen cemaatleri tasfiye edilmesi elzem “dırar mescid”lerine benzetmeleri, devletin menfaati için bazı kişi ve gruplara haksızlık yapılmasının ehven-i şer olduğunu açıkça savunmalarıdır. Tüm bu gelişmeler üzerine, Fethullah Gülen Hocaefendi, hem Başbakan Tansu Çiller zamanında hem de 2005’te AK Parti hükümetleri döneminde farklı şekillerde çıkarılmak istenen ve inanç gruplarını silahsız terör örgütü kapsamına sokabilecek yasalara itiraz ettiği gibi, Hizmet’in yasa dışı örgüt olarak gösterilmesine de itiraz etti ve eskinin menhus TCK 163. maddesini kamuoyuna hatırlattı. Yıllarca, savcılar, kâh 163’ü kâh günümüzde hâlâ geçerli olan şapka kanununu ve tekke ve zaviyeleri yasaklayan devrim kanunlarını gerekçe göstererek sokaklardan, camilerden, mescit ve dergâhlardan adam topladılar. Evlerinde dinî kitap okuyanlar ya da bir dergâhta zikir çekenler bile bu madde ile cezalandırıldılar ve hapis yattılar. Bunların yarın olmayacağının hiçbir garantisi yok. Merhum Turgut Özal zamanında, cemaatler ve dindarlar artık demokrasiden geri dönüş olmayacağını düşünüyorlardı. Ancak 28 Şubat bir silindir gibi hepimizin üzerinden geçti ve olan masum insanlara, gece yarısı baskınlarında saçından çekilip itilip kakılan vakıf ve derneklere emanet kız çocuklarına oldu. Devletin ceberutluğu devam ettikçe ve bu kanunlar hâlâ yerinde kaldıkça bu tip manzaralar sadece dindara

DAĞISTAN ÇETİNKAYA

alerjili idareler zamanında değil, belli dindar grupları vizyon ve projelerinin önünde birer sorun olarak, “baği” olarak, “dırar”cı olarak görmesi muhtemel dindar idareciler zamanında da yaşanabilir. Nasıl ki Hocaefendi, eskiden bu itirazları yapıyorken devletin iktidarına ortak olmaya ya da siyasetçiliğe kalkışmamıştı ve sadece vatandaşlık görevini yerine getirmişti, bugün de benzer şekilde hakkı ve hukuku savunuyor ve kamuoyunu ikaz ediyor. Nasıl ki, zamanın kendini haklı çıkardığı önceki ikazlarını kimse tehdit olarak algılamamıştı, bugün de tüm cemaat ve inanç gruplarını ikaz ediyor olması basit bir demagojiye kurban edilip tehdit olarak lanse edilemez. Ülkede, bürokratlar hariç, herkesin her konuda, şiddeti ve nefreti teşvik etmedikçe, siyaset, devlet idaresi, bütçe yapımı, yasama ve hatta yargı dâhil, her konuda doğru ya da yanlış fikrini beyan etme hakkı ve özgürlüğü vardır, hem Hocaefendi hem de Hizmet gönüllülerinin hakkı ve özgürlüğü vardır. Bu haklarını kullanmaları için ne parti kurmaları gereklidir ne de dinî kimlikleri bu haklarını kullanmalarına engeldir. Ülkeyi dindar siyasetçiler değil, velayeti müsellem zatlar yönetiyor olsalardı bile bu hakları yine olurdu. Hizmet gibi hukuka aykırı zerre işi olmamış hareketler ve gruplar, sırf eleştiri haklarını kullandıkları için yasa dışı örgüt ilan edilirlerse, Hizmet, verilen kurbanların sadece ilki olacaktır. Kendini sevenlerinin medyası olan, yüz binlerce seveni ile Hizmet bile bundan kaçamadı ise diğer grupların kaderinin idarecilerin, savcıların, polislerin, jandarmanın iki dudağı arasında kalacağını anlamak için tarihimize bakmamız yeter ve artar. Maalesef tarihimize bakıldığında devletin ve idarecilerin her zaman adil ve hukuka uygun davranabildiklerini söylemek zordur. Devletin menfaatleri adına Efendimiz’in (sas) mübarek torunu aleyhinde bile fetvalar üretilebilmiş ve Kerbela’ya bile sözde hukukî bir zemin bulunmuştur. Sırf devlet görevini kabul etmediler diye İmam-ı Azam, İmam Ahmed bin Hanbel gibi binlerce seveni olan büyük mezhep liderleri bile devlet yöneticileri elinde türlü eziyetlere maruz kalmışlar, hatta hapis yatmışlardır. Allah’ın rızasından başka maksat gütmediği yüzyıllardır müsellem, gönüller sultanı Mevlânâ bile sırf fikirleri ve sosyal faaliyetlerinden dolayı Moğol ajanı olmakla, iktidara göz dikmekle ve hatta kâfir olmakla suçlanmıştır. Ulemanın bugünkü anlamı ile fiilî olarak anayasal fren ve denge rolü oynayamadığı zamanlarda, askerî gücü elinde tutan bazı idareciler keyfî yönetimlere yönelmişler, yaptıklarını tecviz

edecek fetvaları ise bağımsızlıklarını yok edip birer memurları haline dönüştürdükleri bazı âlimlerden, hiçbir zorluk çekmeden almışlardır. Dindarların, “en kötü devlet, anarşi ve kaostan iyidir” diyen Sünni-Hanefi geleneğini teoride olmasa da uygulamada yanlış yorumlayıp, devleti adeta kutsal görmekten ve ona körü körüne itaat eder olmaktan kurtulmaları şarttır. Kaos ve anarşi elbette çok kötüdür ancak onun alternatifi kötü ve keyfî idare ve buna sessiz kalınması değildir. Devlet, aynen para gibi, lazımdır ancak mecburen katlanılması ya da kullanılması gereken bir araçtır. İnsan olmanın şartı nefs-i emmareye sahip olmaktır ancak bu, nefs-i emmareyi kutsallaştırmaz. Aksine, nefs-i emmare, bizi esfel-i safiline sürüklemesi yerine insan-ı kâmilliğe yükseltmesi için her an çok sıkı kontrol ve gözetim altında tutulması gereken bir varlıktır. Aynı şekilde devlet de insanların, toplumların mutlu ve müreffeh yaşaması için birer araçtır. Bozulan araç tamir edilir, “kutsaldır dokunulmaz, itiraz edilmez, sadece itaat edilir” denmez. Devlet, sadece günümüzdeki cari genel hukuk kaide ve prensipleri açısından değil, İslam hukuku açısından da, bireyin canını, aklını, malını, dinini, ailesini korumakla mükelleftir. Bunun da günümüzde mevcut olan en iyi şeklini, ürettikleri teknoloji, ilaçları ve hatta keşfettikleri kalp ameliyatlarını her gün kullandığımız Batılı ülkelerin bulduğu acı ve açık bir gerçektir. Müslümanlar daha iyisini uygulamaları ile ortaya koyana kadar da bu tespit bir aşağılık kompleksinin ya da oryantalizmin değil acı bir gerçekliğin ifadesi olarak kalacaktır. Zaten, İslam ülkelerinin hal-i pür melali, bu tespitin en yüksek sesli şahididir. Eğer Cenab-ı Allah’ın bile “dileyen iman eder, dileyen küfürde kalır” diyerek serbest bıraktığı insan aklı, hür iradesi, eleştiri hakkı, aklının yatmadığını kabul etmeme hakkı kişinin elinden alınıyorsa orada arızalı bir devletten söz etmek gerekir. Kaldı ki iman etme gibi çok temel bir konudan değil devleti ve siyaseti ilgilendiren daha basit konular olan yolların yapılması, vergilerin toplanması, harcanması, ordunun hazır edilmesi, polisin yetkileri, eğitimin dili, seçimin şekli gibi dünyevî hususlarda insanların, dindarların, hocaların, vaizlerin, vakıfların, dinî grupların, STK’ların, şirketlerin söz hakkı olmasına demokratlar değil sadece laikçi Kemalistler itiraz eder. Ayrıca, belli bir inanca, inanç yorumuna, hizmet grubuna, dinî cemaate ya da tarikata gönül vermiş insanların, aynen bütün demokratik ülkelerde olduğu gibi, bürokraside olmaları, ilintili oldukları grupların siyasete

girdikleri, devlet iktidarına ortak oldukları, devlet içinde devlet oldukları anlamına gelmez. Hukuka aykırı iş yapanın, her kim olursa olsun, delilleri ile yargıya verilmesi gerekirken, ispata muhtaç soyut ithamlarla koskoca camiaların yasa dışı örgüt gibi lanse edilmesi suçtur. Bürokraside seveni ve gönül vereni bulunan sadece Hizmet camiası değildir. Bugün, farklı görüşlere sahip dindar gruplara gönül veren pek çok bürokratın devlette görev yaptığı, hatta bazı bakanlıklarda bazılarının etkin olduğu bir sır değildir ve bu bir suç da değildir. Devlette, Milli Görüşçü, “AK Partici”, Menzil ehli, Süleyman Efendi’ye gönül vermiş, İskendarpaşa dergâhından, Aziz Mahmud Hüdai Vakfı’nın misyonuna inanmış, İsmailağa ile gönül bağı olan bürokratlar, zabıtalar, polisler, savcılar elbette vardır. Bugün Hizmet, sırf bürokraside sevenleri var diye devlete sızmış örgüt muamelesi görürse, yarın da bu mezkûr grupların aynı muameleye maruz kalmayacağının bir garantisi yoktur. Dindar bir memur dışarıda arkadaşları ile sohbete gidemez mi, dergâhta beraber bulunamaz mı, vakıflara ve derneklere gönüllü yardım edemez mi? Bunlar asla örgüt ya da paralel yapı sayılamaz. Asıl kriter, bu kişilerin kime ve neye gönül verdikleri, nerede bir araya geldikleri değil, burada hukuka aykırı bir iş yapıp yapmadıkları, amirlerinden başkasından emir alıp almadıkları, suç işleyip işlemedikleridir. Buna da dedikodu, algı üretimi, psikolojik harp operasyonu ve aynı yalanın her gün tekrarlanması ile değil somut deliller ile yargı karar verecektir; medyaya yansıyan somut deliller üzerinden de elbette maşeri vicdanın da bir kanaati oluşacaktır. Hz. Ömer’e “yanlış yaparsan seni doğrulturuz” diyenlerin, gördüğü yanlışa anında ses çıkaran Ebu Zer’lerin, Hz. Ömer’e giydiği elbisenin kumaşını nereden bulduğunun hesabını soranların, ümmetin en önemli vazifesi olan “emr-i bil ma’ruf nehy-i anil münker”i (iyiliği teşvik etmek, kötülükten sakındırmak) sadece camide değil sosyal ve de siyasal alanda yapan ulema ve diğerlerinin mirası bugün demokratik çerçevede fikir özgürlüğü, eleştiri özgürlüğü, inanç ve kanaat önderlerinin varlığı, sivil toplum, bağımsız ve hukuku yapan siyasetçi de dahil herkese hesap sorabilen yargı, bir kör kuruşun hesabını soran çok etkin ve hakkı ile iş yapabilen denetleme kurumları ve tüm bunları kamuoyu adına takip edip sorgulayan hür ve bağımsız medyada tecelli ettiği çok açıktır. Dindarlardan beklenen, bu kutlu mirasa ve emanete, kimseye boyun eğmeden sahip çıkmalarıdır.

KRAL VE SOYTARI


41 YORUM

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

Ekrem Dumanlı

Ne kaybedildiğini ah bir bilseniz Önce bir fıkra: Adamın biri iki kolunu da beline hilal gibi dayamış yürüyor. Dalgın, hayaller içinde... Bu durum genç bir delikanlının dikkatini çekiyor, adamı takip ediyor. Nereye gitse aynı hâlde. Adam otobüse biniyor ama pozisyonunu değiştirmiyor. Genç, nihayet merak içinde yaklaşıp soruyor: “Abi kollarını neden böyle tutuyorsun?” Adam derin bir uykudan uyanmışçasına sağ koluna bakıyor ve hayretini şu kelimelere döküveriyor: “Yahu bu karpuz ne zaman düştü koltuğumun altından?” Bir de sol koluna bakıyor ve şöyle diyor: “Eee? Kol kola yürüdüğüm dostlar nerede?” Türkiye’nin son birkaç yıllık serencamesi aynen yukarıdaki fıkra gibidir. Koltuğumuzun altından düşen nimetler ve kaybedilen dostlar... Üç beş yıl geriye gidin lütfen. Türkiye, sadece kendi bölgesinde değil, yeryüzünde parlayan bir yıldız görüntüsü veriyordu. O ışıltının sebepleri vardı kuşkusuz: Temel insan haklarının genişletilmesi, demokratik standartların yükseltilmesi, evrensel hukuk çıtasının ülke ufkuna yayılması, hür teşebbüsün içerden ve dışardan garanti altına alınması... Türkiye’yi büyük bir devlet olmaya namzet kılan bu tür süreçlerdi. Sosyal hayatın her kesiminde demokratik bir ittifak vardı. Hatta öteden beri ‘Milli Görüş gömleği’nden çekinen ve tereddüt geçiren en uç noktadaki kitleler bile demokrasi yürüyüşüne katılmıştı. Ne var ki 2010’dan bu yana çok belirgin bir şekilde toplumun neredeyse bütün kesimleri ile bir kavgaya tutuşuldu. Azarlamalar, küçümsemeler, dışlamalar, ötekileştirmeler… ‘Milli Görüş gömleğini’ çıkarmaya gerek yoktu. Önemli olan, gömleğin üzerine yeni giysiler giymekti. Her yeni kostüm bedene oturdukça dışardan katılmalar oldu ve Türkiye her alanda mesafe kat etti. Heyhat! Tarihî tekerrürlerin ibret dolu levhaları bir kez daha karşımıza çıktı ve sırtını millete dayamak ya da kutsanmış devletin bir parçası olmak arasında pek hazin bir sınav yaşandı. Ve maalesef devlet gücünün getirdiği hükümranlık en uzaktan en yakına kadar herkesi tedirgin etti. Zor zamanda var gücüyle destek çıkanlar bile gelinen noktada endişe duymaya başladı. Liberaller, demokratlar, solcular, sağcılar, Aleviler, etnik gruplar, tarikatlar, cemaatler, sivil toplum kuruluşları… Hepsi de ülkemizin içe kapanan ve güce tapınan bir çizgiye savrulmasından korktu. Herkesi kucaklayan, herkesin temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almaya çalışan ilk dönem özlenmeye başladı. Anayasa başta olmak üzere hiçbir temel reform yapılamadı, Türkiye içine kapandı, hatta parti içinde bile çelik çekirdekler oluştu... Sıkıntılar sadece ülke içinde yaşansaydı Türkiye kendi iç dinamizmiyle, sabır ve tahammül gücüyle bu zorlukların üstesinden gelirdi. Maalesef Avrupa Birliği’nden (AB) kopuş Türkiye’yi radikal bir noktaya savurdu. AB üyesi bazı ülkelerin de suçu büyük bu savrulmada. Suriye için yapılan diplomatik hesaplar hem büyük bir hayal kırıklığına dönüştü, hem de Türkiye’nin başına büyük gaileler açtı. “Üç gün, bilemedin, beş gün içinde

devrilir...” diye bakılan Beşşar Esed üç senedir yüz bini aşkın insanı katletti, iki milyondan fazla insanı yurdundan yuvasından ederek muhacir hale getirdi. Üstelik Rusya, İran ve Çin ile diplomatik ilişkilerini bir baraja dönüştürdü ve Türkiye’nin karizmasını defalarca çizdi. Esed gitmedikçe atılan her adım karşı adımlarla bertaraf edildi ve acziyet gizlenemez hale geldi. Mısır’da da yanlış yapıldı. Elimizde olmayan imkanlar varmışçasına, uluslararası etkinliğimiz sınırsızmışçasına üst perdeden seslendirilen tavır Türkiye’yi yalnızlaştırdı, içine kapanmaya mecbur etti. Türkiye bu badireleri aşabilir mi? Elbette aşar. Yeter ki ortak akla, ortak vicdana yeniden başvursun. Herkesi kucaklayan, her farklı fikre değer veren, her eleştiriden hikmet devşiren o ilk zamanlardaki dinamizme dönsün. Demokratik çoğulculuk, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi değerler bugünkü iktidarı büyük kitlelere sevdirmiş, dünyaya da örnek hale getirmişti. Şimdi herkes o günleri de özlüyor, o

Devlet hizmetinde çalışan insanların kültürel kimliğinden hareketle ya da ideolojilerini bahane ederek böyle yaftalamaları kabul edilebilir değil. İnsanlar Alevi’dir, Sünni’dir, cemaate sempati duyar, tarikata katılır, sağcı olur, solcu olur... Önemli olan işyerine girdiğinde amirlerinin verdiği işi doğru yapmasıdır. Görevini ihmal ederse kanuni süreç bellidir; inceleme yapılır, soruşturma açılır... Sen şu görüşe sempati duyuyormuşsun diye insanları fişlerseniz anayasal suç işlemiş, insanlara zulmetmiş olursunuz. 28 Şubatçıların yaptığı zulüm de tastamam bu idi. Bugün benzer bir metodun kullanılması asla kabul edilemez. Bir kişi devlet hiyerarşisini aşıyor, başka yerlerden talimat alıyorsa bunu ispat eder ceza verirsiniz. Somut bir delil olmaksızın atılan her adım cadı avıdır ve tarih bunun hesabını mutlaka sorar. Çok ilginç; paralel devlet diye suçlamalar yapanları dinlediğinizde yeni bir paralel devlet projesi ile karşı karşıya kaldığınızı anlıyorsunuz. Bu resmen parti devletidir. Aynen tek parti yönetiminde

tanrılaştırılması ile girilen yolun korkunç hatalara sebep olacağı söyleniyordu. Ne var ki tevhid akidesine yürekten inanan insanlar bu başkalaşmaya ihtimal vermiyordu. Buyrun, manzara ortada. Entelektüel birikimi ile hep takdir toplamış Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bile “devlet geleneğimiz” olduğunu “devlet için evlatların bile feda edildiğini” ballandıra ballandıra anlatıyor. Hiç kimse çıkıp da sorgulamıyor: Değerli hocam ne diyorsunuz Allah aşkına! Günlerdir evlatların feda edilmesini, kardeş katlini, ‘ürpertici devlet refleksi’ni konuşuyoruz. Bu devlet geleneği kutsaması ile demokrasinin ne tür bir ilişkisi var, derin ve kirli devletten tevarüs alınan kriterler mi devreye girdi, diye sormak gerekiyor. Modern dünyada devlet, geçirdiği değişim ve tecrübe sürecinin tabii sonucu olarak paydaşlarla yönetilen bir mekanizmadır. Halk vergi verir, devletten güvenlik, adalet ve hizmet ister. Sadece talep etmez, denetler, eleştirir, alternatifler sunar, yönetime katkıda bulunur. Devleti Tanrı, insanları da onun kulları gibi görürseniz İslam’ın devlet anlayışına da modern devlet tecrübesine de ters düşersiniz. Devletin sahibi millettir; milletin her bir ferdi, sadece oy vererek değil, yönetimin her aşamasına (kanunlar çerçevesinde) dahil olarak devletten hesap sorar. Sivil toplum da bunun içindir, medya da, yargı da. Hatta devletin kendi iç mekanizmaları da (ombudsmanlık gibi, Sayıştay gibi) devleti denetler ki tekebbür ve orantısız güç olmasın. Daha ötesi devlete uluslararası kurum ve kuruluşlar da (AB gibi, AİHM gibi) çekidüzen verir. Ve siz o kontrol sistemini kabul etmek suretiyle şeffaf ve demokratik bir ülke unvanını kazanırsınız. Hal böyleyken “Allah’a şirk, devlete şerik koşulmaz” denmez. Daha da ötesi, devlet soyut bir kavram, bir aygıttır. Dolayısıyla bu aygıtın kutsanması, aslında onu kullananların dokunulmaz kılınmasıdır. Son sözü bin yıl önce Müslüman Türk devlet geleneğinin teorisyeni olan Nizamü’l Mülk’e verelim en iyisi: “Küfür ile belki amma, zulüm ile abad olmaz devlet.”

Gel de kahrolma... günlerdeki özgürlükçü ve kucaklayıcı Başbakan Erdoğan’ı da. Demokratik standartları yükseltmek, hukuku eşit yurttaşların güvencesi halinde yaşatmak, burnunun ucunu bile görmeyen içerdeki goygoycuların dar çerçevesiyle değil, çağları aşan ufuk ötesi bir perspektifle meselelere yeniden yaklaşmak gerekiyor. Aksine tercih edilen yol sürdürülemez, dünyaca kabul edilemez, toplumca benimsenemez. Sonra bir gün kolunuzdaki karpuzların tek tek düşüp kırıldığını, kol kola yürüdüğümüz dostlarımızın tek tek ayrıldığını görür hüzne boğulursunuz. Ve maalesef o hüzün sadece bir partiye, bir camiaya, bir ideolojiye, bir kitleye münhasır kalmaz, güzelim Türkiye zarar görür…

‘Paralel devlet’e de hayır, ‘Parti devleti’ne de Birileri sabahtan akşama tezvirat yaparak “paralel devlet”ten bahsediyor.

olduğu gibi her şeyi partiye havale etmek, il ve ilçe teşkilatları, kadın ve gençlik kollarının karar mekanizmasında etkin rol oynamasını sağlamak, bir çeşit parti devleti özlemini çağrıştırıyor. Konuşmalardan çıkan sonuç bu! Eminim AK Parti tabanı da İsmet Paşa zamanından kalma 1940’ların parti devlet modeline razı olmaz, olmayacaktır. Türkiye’nin ne paralel devlete, ne de parti devletine ihtiyacı var. Alelacele uydurulmuş kavramların istikbale yansıyan mahzurlarını anlamak için ‘Aynştayn’ olmaya gerek yok. Türkiye’nin daha çok demokrasiye, daha çok özgürlüğe ihtiyacı var; gerisi palavra…

Devlet tağut mu, mabud mu? Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, tarihe geçecek skandal bir cümle kullandı. “Allah şirk, devlet şerik kabul etmez.” deyiverdi. Hem ayıp hem yanlış. Aylardır bu endişe dile getiriliyor, devletin

Bazı dost ve kardeş medyada yer alan ifadelere bakınca gerçekten büyük üzüntü duyuyorsunuz. Sosyal medyadaki ne idüğü belirsiz saldırılardan bahsetmiyorum; gazetelere yansıyan, editör eli değmiş evrak-ı perişandaki vahşi tarzı kastediyorum. Bir arkadaşıma rica ettim; uzun zamandan beri devam eden bu hakaretamiz; hatta bazen küfürbaz gazeteciliği derlemeye başladı. Yalan haberleri de. İftira dolu bilgileri de. Alt alta yazınca karşıma korkunç bir tablo çıkıyor ve bizim gazete çok beyefendi kalıyor. Kalsın n’apalım. Sarf edilen sözler tarihe geçecek, birileri bir gün mutlaka çok utanacak; hatta belki de helalleşmeden öbür aleme kalacak yalan ve iftiranın hesabı kendilerinden sorulacak. İtiraf etmek zorundayım ki 28 Şubat’ta da, 27 Nisan’da da, Ergenekon’da da hiç bu kadar nezaket dışı ifadeler görmemiştik. Adamlar bizimkilerden daha beyefendi çıktı. Gel de kahrolma!


15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

42BULMACA

Allah’n bir ismi Gözü açk

Krmz renkli toprak

Galyumun remzi Aktörün yaptğ 5

Lantann sembolü Lüks gezinti teknesi Ismarlama

Yakşkl genç kişi

Bir harfin okunuşu

Eyvah, yazk manasna

Bağrma

Tartşmal toplant, panel

19 BULMACA

4

Uygun bulma, onama Edirne’nin bir ilçesi

Oburlar

Bir haberin ağzdan ağza yaylmas, söylenti

Hazýrlayan: YALÇIN SABRÝOÐLU

Sinemamzn tonton amcas Tokat’n bir ilçesi

Tuvalet Duyma organ

Dizi, sra Yahudi takkesi

Zayf ve kuru kimse Parlama

Övme Halk dilinde köpek

Denizin kabarmas Bir tür giysi

Faiz

Kalclk, ölmezlik Danşkl dövüş

Askeri yöneten kumandan, bey

Saysal, say bakmndan Duygu

Yaz yağmuru Elbisenin bir ksm

Yüzyl Şu anki tarih

Ad

İçi doldurulmuş kilim Sergen

Konya’da bir baraj

Gelenek

Bir meyve

Ses, ahenk

1

Gemi barnağ

Kuran’da bir sure ismi

Bir renk

İstanbul’da bir semt

3

Bir bağlaç Şaka

Emirler

1

2

İç giysisi dolab

Metal olmayan Azerbaycanl

Þ ÝF RE K E LÝ ME:

Bir, yalnz Eşit

Dost, arkadaş

4

Tutu Satrançta bir taş

Harap, ykk Ağz sk

Bir bağlaç Kanun koyma işi

5

3

Aygt, cihaz Bir bayan giysisi

Bir bayan ismi

6

Resimdeki Platinin remzi atn tarihi ad Normalden büyük olan Şerbet Ceylan Uydurma söz

İçten bağllk

İnce, kibar

Ülkemizin ksa yazlş Müzikte durak işareti

Bir Amerika ülkesi

Yön, doğrultu

Yer fstğ Bir ses sanatçs (...Akbayram)

7

Çözümleyici

Muğla’nn bir ilçesi

Lityumun remzi

Bir bağlaç

Çok ksa zaman

Tütün rengi

Ün, nam

Bir bask tekniği

Büyük tepsi

Bir nota

2

Brezilyal dünyann en ünlü futbolcusu

Ünlü bir aktörümüz (...Işk)

Özen, ihtimam

y.sab rioglu@za man.com.tr

Halk dilinde ksaca ağabey

3 7 6 9 8 2 1 5 4 5 4 8 6 1 7 2 3 9 9 1 2 4 3 5 7 8 6

6 9 4 3 7 8 5 1 2 2 8 5 1 4 6 9 7 3 1 3 7 2 5 9 4 6 8

8 6 9 5 2 1 3 4 7 7 5 3 8 9 4 6 2 1 4 2 1 7 6 3 8 9 5

Tablodaki tramlý kalýn çizgilerle belirlenmiþ 3’e 3’lük karelere, 1’den 9’a kadar rakamlarý birer kez kullanarak yerleþtirin. Öyle yerleþtirme yapmalýsýnýz ki, bütün 3 lükle ri dol dur du ðu nuz da tablonun bütün kutularý yukarýdan aþaðýya ve soldan saða 1’den 9’a kadar rakamlardan birer kez kullanýlmýþ olsun.

Dere ile rmak arasndaki akarsu

Doğurgan

Eski bir müzik aleti Nikelin sembolü Geçinmek için gerekli olan şeyler

Vantilatör

SUDOKU BULMACA

4

7

8

3

9

2

1

1

8

2

5 2

6

1

5

1

2

4

3

8

9

6

7

4

7

8

3

5

2

6

6

8 4

6

3

7

8

2

9 5

7 9

3 Resimdeki antn bulunduğu bir boğaz ilimiz

8

1

2

Akrabalar

6

Saat kadran

7

BULMACALARIN CEVAPLARI 43’NCÜ SAYFADA


A G E Ý V N O E N E R T NU İ A N

Z K K R Ç G Ç Z Ý R S O K EÐ Uİ L

J RE L Ü K O R Ç P İ Z Z SE ÐR R

L E İ L Yİ Ü F R A R C İM U Ð Ü R M E RB UE N İ İ T BT EA TP Ð U

Z S E EM Z E Ü K L R E G İ Y K E A ZN K E V A E G H L T Ð Ý KS EL Ç J Ü E S Ý D SU T S S İ DP A D N

K E E AÝ İ T R B Ü O EN U E İ R A Z VA UZ D A L B AR UF B L M T

C VP A R Ý C U B S S E E ZÝ RZ R

Ü IZ S U P Ý D R K C U U SÜ ÝR L

Ğ I E R Z Z A U D K D P CU ÜE Y 3

52 63 4 7

K U

B

VC

V

E

AO

A

GZ

U

G

V

UN

U

PZ

G

P

N

AA

A

ZA

B

Z

ÝY

Ü

Ý

GK

R

ÝA

G

L

Ý

GD

E G

ÝU

E Ý

ZY

U Z

Ç

İ

Ö

E

ÜA

ZP

O

TR

K

LM

Ü

Z

L

E

L

T

RU

OS

M

A

KZ

R

RK

O

Ü

ÐN

A

K

ÇN

R

Z

Ç

Ð

Ç

ÞA

E

Ü

Þ

AR

K

Þ

L B MÞ Ü A Z O E C

ZK

A

E

L M

A

Z

ÞE

ÐM

M

Z

RK

M

Ü

ZZ

ÞL

A

Ð

IA

R

Ð

ÞG

Ý

FN

Þ

I

D

ÜA Ð Y

Ç

F

AT

Þ

Ş

YO

Z

L

ÞA

A

Ü

ŞP

U

Y

Þ

Ü

Z

Ç

O

SO

ÐÜ

R

P

S

RV

EZ

I

A

R

HJ

Ş

Ý

T

AL

M C

A

Ç

ÞE

A

EK

M

Z

FB

M

AU

A

ZE

Ð

E

Ç

ÇC

R

Z

Ü

ÜP

T

TN

Ç

S

RY

G

KM

Ü

RA

U

Ý

ÖA

R

Z

ÐH

R

R

Z

ÖH

Ç

A

TR

Ð

M

TU

E

B

U

T

Z

O

N

V

Ü

Ç

O

G

USKUMRU, ÜZÜM, VİRMAN, YELKEN, ZEKAT.

Ç

A

Ç

Ð

Aþaðýdaki kelimeleri tablonun içine serpiþtirdik. Bunlarý bulabilir misiniz?

Ü

T

ARKADAÞ, BULDAN, CUNDA, ÇAMAŞIR, DEMEÇ, ENDER, FÝRMA, GÜEÞ, HÖRGÜÇ, ÝSMAİL, ALMANYA, BEDEL, CİNNET, ÇAMUKA, DRAMA, ESATİR, GAZEL, HOLLANDA, ÝSPARİ, KRONÝK, KARTON, LUGER, MUSKA, NESİBE, OLGUN, ÖZLEME, POSTA, RUTUBET, SABAH, ÞAÞIRMAK, LÝRET, MORAL, NÝHALE, ORTANCA, ÖZERK, PÝYAZ, RASATHANE, ÞANZUMAN, TRUVA, UCUBE, UZLAŞI, ÜZEYİR, VERNİK,SAFRA, YUKARI, ZENNE. TÜRKİYE,

RAþaðýdaki I kelimeleri Ş kelimeleri A tablonun M A içine Ç serpiþtirdik. Ü Bunlarý S Bunlarý U bulabilir Zmisiniz? Ç E Aþaðýdaki tablonun misiniz? içine serpiþtirdik. bulabilir

Z

ÇT OPU Z AE ÜÝN NÇA Ç ZH V ÐT ÜRA ÇTS OGA GÝR ARO ÇAK ÐBV T

ON

UÇ V EE Ð DM E DE HOR S OÜ Þ ÇD F VÝ AM C GAA TZA KCÝ

ZE UEA E NA DNN DEE OKR OPÖ Ç LE VDR MRM ANS ZRT CUM HRA U

B DAO RÝA NÇE RZR UUN R İJ Z KR E EM NAS NAT E ÇG K ÜL PAD LM

ÖN

EH

TO

T A Oİ

L MAÖ AİP İ LA LKM KIP I ZL Z NL NRÜ RKE KEO E ÐM ÐÝN Ý SM S M

AA A DA DRÜ REK E LZ L EA E HÖ HSE SAT ADE DNN NUN UCİ CÜC Ü Ý MOH ORA RTL TEE EÞO ÞAY ALÜ LRJ RDF D KL K ZH Z ÐR ÐJN J M

BN

R

8

7

5 8 6

2

41

A

8

7

6

5

4

1

3

R

1

2

1

1

I

D K İ N S L O R E Ð A U Y A J DR N Ü MM T Ü RY L Z Y R E U V G N B Ü R L E E U Ç

P V L E L R A N M İ A K 1

2

2

AŞAĞIYA Lübnan’n güneyinde, olan bir şehir. Suriye ve İsrail’e1) snr 3 snr bir şehir. 4 Suriye ve İsrail’e 2) Yaplmas, yerine getirilmesiolan gerekli Yaplmas, yerine getirilmesi gerekli5 olan iş 2) veya davranş, vazife, vecibe.– olan iş veya davranş, vazife, vecibe.– 6 En kalnEnerkek 3) sesi. Bir geyik kalnsesi. erkek 3) Bir geyik 7 türü.– Tutulmas gerekengereken yol, çkar türü.– Tutulmas yol, çkar 8 yol, çözüm yolu. 4)yolu. Müstahkem yer.– yer.– yol, çözüm 4) Müstahkem

K

C

P

U

A D

L

A

N

A

M

A M N A

T

E HM A

L

L

E

E

�� �� ��

L

E

Z

A

T

E

L

E

�� �� �� �� �� �� ��

��

��

��

��

�

��

�� ��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� �� ��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

�

��

��

��

��

��

�� ��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

�

��

�� ��

��

�

��

��

��

��

��

�

��

��

�� ��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

��

�� �� �

�� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��� �� �� �� �� �� �� �� �

�� �� �

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

���������������������������������������������������������������������������� �������������������������������������������������������������������������������������������� ������������������������������������������������������������������������������������������� �� �� �� ��������������������������������������������������������������������������������������� �� �� �� �� �� ���������������� �� �� �� �� �� ������������������������������������������������������������������������������������������� ���������������������

� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� ���� ����� ���� ���� ����� ���� ���� ���� ���� � �� �� �� � �� ��� �� �� ������������������������������������������������������������������������������ �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

�� �� �� �� �� � �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �

�� �� �� �� �� �� ������ ������� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ �� �� ��

�� �� �� �� �� �� ������ ������ ������ ������ ������ ����� ������ ����� ������ ������ ������ �� �� �� �� �� ����� �� �� ����� ����� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ �� �� ��

��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

�� �� �� �� �� �� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ �� �� ��

�� �� �� �� �� �� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ �� ���� ������ ������ ������ �� �� ��

�� �� �� �� �� �� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ����� ������ �� �� ��

��

�� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

�� �� ���� �� �� �� �� �� ���� �� � �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

�� �� �� �� �� �� ������ ����� ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ ������ �� �� ��

�� �� �� �� �� �� ������ ������ ������ ������ ������ �� ��� ������ �� ���� �������� ���� �� ���� ��

�� �� �� �� �� � �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

��

��

�� �� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� ���� �� �� ���� ���� �� �� ��

� � � İ � � � � � �

�� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� ���� �� �� �� �� �� �� �� �� ��

�

A

M

� � � İ � � � � � �

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �

L N

E

A

M

MZ AE K

�� �� �� �� ��

�� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �� �

�� �� �� �� �

�� ��

R

A N

D A M

M

I A P C A I Y P A AM Y A S M İ M S İ M A Ş MA H Ş A AN HE A N E

A

8 K RA AM K

7

T

C U

R P 5 6

A

� � � İ � � � � � �

C A

R

A A

K

T

L

A N O M TA AT A

3

A S N E T T R A İ İ A L V E RV E İ T N T A A B A H N A T M A A K İ A LT E V İ

4

A

L

1

2

B

N O

A

Dünkü bulmacalarn çözümleri Dünkü bulmacalarn çözümleri

Dünkü bulmacalarn çözümleri

Bulmaca

Bulmaca

2

dükkân.– Çiftçilikte, toprağ işleyerek madenlerin erime derecesi farkndan ürüne ortak olan kimse, ortakç. 3) yararlanarak bunlar birbirinden 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 Zirkonyumun sembolü.– İlahî âlem.– ayrma işlemi.– Evcil bir hayvan türü. SOLDAN4)SAĞA Beynin sinir sisteçehre. 5) Sanat eserlerinin veya Rüzgâr. Ad, 1)şan, ün.– ve Bele dolayarak 5)Yüz, Uzak.– Masallardaki dağ. 6) Derhal, minin gelişmesi, morfolojisi,  zyoherhangi bir maln sergilendiği salon. çabucak, gecikmeden. 7) Genel olarak, Refik Aydýn r.aydin@zaman.com.tr toka ile tutturulan, kumaş, deri veya lojisi ve biyokimyasnn incelenmesi. 6) Bir hep. yerde8)oturma, 7) Ceket metalden yaplan bel bağ.– Bir nota. bütün, Doğrusu,eğleşme. doğrusunu 2) Fiyat, paha, değer.– Allah (cc) velilealtna giyilen kolsuz ve ksa giysi.– 5) Alt çenenin oynak yeri.– Yumurta, isterseniz, esasen.– Eski dilde su. 9) SOLDAN SAĞAolağanüstü 1) Beynin vehal, sinir siste- Helyumun Yüz,sembolü. çehre. 5)8) Sanat eserlerinin rindenyeşilbiber zuhur eden Snr, veya soğan, ve domatesle Tabii olmayan yumru.– BirNispet.– spor dalnda minin gelişmesi, morfolojisi, zyoherhangi bir maln sergilendiği salon. r.ay din@za man.com.tr Refik Aydýn harikulade hal. 3) Çoğu doğuştan, uç, son. 9) İslamiyet’ten önce Kâbe’de bir yemek. 6) Karda yürürken derecelerin üstünü. 10) lojisi ve biyokimyasnn incelenmesi.erişilmiş 6) Bir yerde en oturma, eğleşme. 7) Ceket 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 yaplan tende bulunan ufak, renkli leke(cc) velilebulunanaltna büyük putlardan biri.– batmamak için ayakkablara taklan Tren–tramvay yolu.– Bankaya para 2) Fiyat, paha,koyu değer.– Allah giyilen kolsuz ve ksa giysi.– veya kabart.– Yanlş kelime veya söz.– Savaştan sağ olarak dönen kimse. 10) Snr, olağanüstü Helyumun sembolü. 8) Nispet.– ayaklk.–rinden Tesbih,zuhur sigaraeden ağzlğ vb.nin hal, yatran kimse. 11) Bolluk, gürlük, Lityumun sembolü. 4) Evcil olmayan Kemiklerin toparlak ucu.– Renksiz veya harikulade hal. 3) Çoğu son.feyezan. 9) İslamiyet’ten kullanlan, siyah veyadoğuştan, sütlü 12) Lale önce Kâbe’de ongunluk,uç,feyiz, 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 yapmnda 12 tende bulunan ufak, koyu renkli lekebeyaz, sar, bulunan büyük putlardan biri.– hayvanlar vurma veya yakalama gri renklerde olabilen, kahve renginde Hindistan cevizi kökü.veya söz.– çeşitleri ve yetiştirilmesini anlatan eser. veyaEski kabart.– Yanlş kelime Savaştan sağ olarak kullanlan dönen kimse. 10) işi.– Etek.– dilde kap. 5) Bir ilkyaz sondaz, dolgu vb. alanlarda 7) İran’daLityumun bir şehir.–sembolü. Bilgisayar4)verilerini Evcil olmayan Kemiklerin toparlak ucu.– Renksiz veya meyvesi.– Askerî bir tphatlar fakültesi ve bir 1mineral. hekimlik 2 3 411)5 Genellikle 6 7 8 9 10 11 12 telefon hatt vb. iletişim hayvanlar vurma veya yakalama beyaz, sar, gri renklerde olabilen, 1 N hastane. 6) Allah (cc)’a karş kulluk ve fotoğrafçlkta kullanlan, Ö sondaz, R O B dolgu İ Y vb. O Lalanlarda OhayvanJ İ kullanlan işi.– Etek.– Eski dilde kap. 5) Bir ilkyaz üzerinden gönderen elektronik araç. 2 E D E R K E R A M E hekimlik T vazifesini yerine getirme, taat.– İpek. kkrdak11)vb.Genellikle dokularndan meyvesi.– Askerî bir tp fakültesi ve larn kemik, bir mineral. 8) Su düzeyindeki sra kayalar.– İki ülke 3 B bitkisel E ve N fotoğrafçlkta G A L A T L İ hayvanhastane. 6) Allahiyi(cc)’a karş kulluk veya kullanlan, 7) Bir işten elde edilen sonuç, fayda, yosunlardan elde edilen değeri.getirme, YUKARIDAN parasnnvazifesini karşlklyerine 4 A V larnD kemik, A M E N B A B taat.– İpek. kkrdak vb. dokularndan avantaj.– Altn, gümüş, mücevher vb. saydam, renksiz, kokusuz bir madde. AŞAĞIYA 1)7) İstanbul’da biredilen semt. 2) Bir işten iyi sonuç, fayda, 5 T edilen Ç İ bitkisel L E Kyosunlardan A T elde A değerli eşya yğn,elde büyük servet. 8) 12) –denveya başlayarak, –denGberi. avantaj.– Altn, durum gümüş,vb. mücevher vb.6 İ B saydam, Yaş, meslek, toplumsal A D E renksiz, T H kokusuz A R İ bir R madde. 1848’dedeğerli İzmir’de kurulan fabrikada eşya yğn, büyük servet. 8) 7 Y 1 A 212) 6 H 7 A 8 Z 9 –den R 3–den A 4 R5başlayarak, İ10 N 11 beri. E 12 bakmndan birbirine eşitYUKARIDAN olanlardan üretilen1848’de ilk yerli kâğt. İzmir’de kurulan fabrikada 8 1 E S S E E T RR İ İ C A E V D R İ E T T N N 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 her biri.– Berilyumun sembolü. 3) AŞAĞIYAüretilen 1) Lübnan’n güneyinde, ilk yerli kâğt. YUKARIDAN

2

43BULMACA 15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN


44 SPOR

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

FOTOĞRAF: AP

@Hamburg’u çalıştıran Özcan Arkoç (sağda)

FOTOĞRAF: AP

Fatih Terim, Fiorentina’dan Milan’a geçti.

Önceki hafta Bundesliga ekiplerinden Hannover 96 ile anlaşan Tayfun Korkut

Şenol Güneş, uzun süre FC Seul’ü çalıştırdı.

TÜRK TEKNİK DİREKTÖRLERİN GURBET KARNESİ

Türk teknik direktörler, son birkaç aydır arka arkaya yurtdışına gitmeye başladı. Özellikle Tayfun Korkut’un Bundesliga’da Hannover’in başına geçmesi hepimizi gururlandırdı. Bugüne kadar ülkemizi yurtdışında temsil eden teknik direktörlere mercek tuttuk. BEHRAM KILIÇ

1yeşil sahalara bir daha adım atmam ‘Futbolculuğum sona erdikten sonra

diyordum. Ama şu an teknik direktörüm.’ Futbola veda eden birçok spor adamından bu sözü duyduk. İçlerinde futbola veda etmeden teknik direktör olmayı düşünenlerin olduğu da bir gerçek. Her yıl onlarca futbolcu jübile yapıyor. Ve her yıl onlarcası teknik direktör diploması alıyor. Hâliyle ülkemizde ciddi oranda antrenör fazlalığı var. Birkaç yıl öncesine ait bir istatistiğe göre Türkiye’de 11 bin 89 futbol antrenörü vardı. Profesyonel liglerde ise 164 takım. 52 takımın yer aldığı 2 Lig’de A lisanslı antrenörler görev yaparken, bu belgeye sahip antrenör sayısı ise Türkiye’de toplam 2 bin 794 kişiydi. Hâl böyle olunca teknik direktörlerimizin kendilerine başka kapılar araması kaçınılmazdı. Belki de dünyaya futbolcu ihraç eden Brezilya gibi bizim de dünyaya teknik direktör ihraç etmemiz gerekiyordu. Ama böyle bir şey bugüne kadar hiç yaşanmadı. Yılın son günlerinde ise bu yönde birkaç iyi haber geldi. Genç teknik direktörlerimizden Tayfun Korkut, Almanya’nın Hannover 96 takımı ile anlaştı. Güvenç Kurtar, Azerbaycan takımlarından Revan Bakü ile kontrat imzaladı. Umm Salal ile anlaşan Bülent Uygun, Katar’ın yolunu tuttu. Hannover 96 ile 30 Haziran 2016’ya kadar sözleşme imzalayan Korkut, 1978’de Hamburg’u çalıştıran Özcan Arkoç’tan sonra Bundesliga’da görev yapan ikinci Türk hoca. “Hayattaki fırsatları kullanmak lazım. Bunu da en iyi şekilde değerlendirmek istiyorum.” diyen Korkut’tan takımı ilk 10 içerisinde tut-

ması bekleniyor. Almanya doğumlu Korkut, kariyeri boyunca değişik ülkelerde yaşama ve oynama imkânı buldu. İspanya’da yıllarca ter döktü. 2011’de bir süre Stuttgart’ın 19 yaş altı takımını çalıştırdı. A Millî Takım’da

Abdullah Avcı’nın yardımcılığını yaptı. 3 dil biliyor. Korkut; cesareti ve hedefi olan, reaksiyon gösteren değil, hareketli ve sahada dayanışma içinde olan bir takım hedefliyor. Alman Millî Takımı Teknik Direktörü Joahim

Löw de 39 yaşındaki Korkut’a yeni görevinde destek verdi. Bundesliga’da takım çalıştıran ilk Türk, 8 sezon Hamburg forması giyen Özcan Arkoç’tu. 1977-78 sezonunda Hamburg teknik direktörlüğüne getirilen Arkoç; Beşiktaş, F.Bahçe, Austria Wien ve Hamburg’da kalecilik yaptı. Futbolu bıraktıktan sonra yine Hamburg’da antrenör yardımcılığına başladı. 1977’de Avrupa Kupa Galipleri Kupası şampiyonu oldular. 1978’de Hamburg’un hocasıydı. Burada 10 ay görevde kalan 38 yaşındaki Arkoç’un talebeleri arasında Kevin Keegan, Manfred Kaltz, Felix Magath gibi oyuncular vardı. Yurtdışında takım çalıştıran Türk teknik direktör deyince akla ilk gelen isimlerden biri hiç kuşkusuz Mustafa Denizli. Halen Azerbaycan’da Hazar Lankaran’ın teknik direktörlüğünü yapan Denizli, Almanya’da bir, İran’da iki takım çalıştırdı. 1988-89 sezonunda G.Saray’a Avrupa’da yarı final oynatan Denizli’nin bir sonraki takımı Alman 2. Ligi’ndeki Alemannia Aachen’dı. Ligde 10 haftadır galip gelemeyen Aachen’ın başında ilk maçına 30 Eylül 1989’da çıkan Denizli, ilk dört maçını kazandı. Ancak daha sonra büyük bir düşüşe geçti, taraftarın protestosuna maruz kalan Denizli, Aachen ile sezonu tamamlayamadan yollarını ayırdı. Mustafa Denizli, Aachen’dayken 7 galibiyet, 2 beraberlik ve 8 mağlubiyet gördü.

Denizli üçüncü ülkesinde

Rasim Kara, uzun süre Azerbaycan’da çalıştı.

Denizli’nin ikinci ülkesi İran oldu. 200405 sezonunun ikinci yarısında Pas ile sözleşme imzalayan Denizli, ligde 11. sırada yer alan takımını sezon sonunda 6. sıraya kadar


45 SPOR

15 - 21 OCAK 2014 ZA­MAN

Daha önce Almanya ve İran’da takım çalıştıran M. Denizli’nin üçüncü ülkesi Azerbaycan.

Hannover 96 ile 30 Haziran 2016’ya kadar sözleşme imzalayan Korkut, 1978’de Hamburg’u çalıştıran Özcan Arkoç’tan sonra Bundesliga’da görev yapan ikinci Türk hoca. “Hayattaki fırsatları kullanmak lazım. Bunu da en iyi şekilde değerlendirmek istiyorum.” diyen Korkut’tan takımı ilk 10 içerisinde tutması bekleniyor. taşıdı. 2005-06 sezonunun tamamlanmasına 5 hafta kala yönetimle anlaşamadığını belirtip görevi bıraktığını açıkladı. Ancak daha sonra tekrar aynı takıma geri döndü. Ligin son haftasına liderin bir puan gerisinde giren Pas, şampiyonluk yarışındaki rakibi İstiklal’in son maçını kazanmasıyla ligi ikinci bitirdi. Denizli, Ağustos 2006’da bir başka İran takımı Persepolis’le anlaştı. Tecrübeli teknik adam, Persepolis’i lig üçüncüsü yaptıktan sonra tekrar Türkiye’ye döndü. Denizli, 2011’de 3. İran seferine çıktı. Persepolis’le 24 Aralık 2011’de 1,5 yıllık sözleşme imzaladı. Takımı ligi 12. bitirdi. Persepolis, Asya Şampiyonlar Ligi’nden de elenince Denizli, 21 Haziran 2012’de görevinden istifa etti. Denizli’nin yurtdışı serüveni devam ediyor. Tecrübeli çalıştırıcı bu sezon Azerbaycan Ligi’nde oynadığı 15 karşılaşmada 15 puan toplayan ve 10 takımlı ligde 8. sırada bulunan Hazar Lankaran’la 1,5 yıllık sözleşme imzaladı. Yardımcılığını ise Oğuz Çetin yapıyor. Azeri takımını Denizli’den önce John Benjamin Toscack çalıştırıyordu. Azerbaycan, Türk teknik adamlar için yeni bir iş kapısı değil. Rasim Kara, Azerbaycan’da 2005’te Hazar Lankaran’ı çalıştırdı. Takımı ligde ikinci oldu. 2006’da Karabağ’ın başına geçti. Ardından tekrar Lankaran’a döndü. Kara’nın ilk yurtdışı deneyimi ise Kanada’nın Ottowa Wizards takımıydı. 2001’de bu takıma Kanada şampiyonluğu yaşatmıştı. G.Saray’ın efsane oyuncularından Bülent Korkmaz ise 2009-2010 sezonunda Azerbaycan’ın FK Bakü takımını çalıştırdı. Korkmaz, Bakü’nün başında 21 maça çıktıktan sonra görevinden ayrıldı. Geçen hafta ise Güvenç Kurtar, Revan Bakü ile anlaştı. Revan Bakü 9 puanla ligde 9. sırada yer alıyor. Kurtar’ın

bu takımın başına geçmesi de oldukça ilginç olmuş. TRT 3’te yayımlanan bir programda söyledikleri Azeri yetkililerin ilgisini çekmiş. Ve sonrasında da hocayla temasa geçilerek anlaşma imzalanmış.

Ertuğral’ın tercihi Afrika Yurtdışında en fazla çalışan hocalardan biri de hiç kuşkusuz Muhsin Ertuğral. Onun tercih ettiği kıta Afrika. Ertuğral hâlen bu kıtanın futbolda gelişen ülkelerinden Güney Afrika Süper Ligi takımlarından Ajax Cape Town’u çalıştırıyor. Futbolu bıraktıktan sonra Almanya’da yaşayan Ertuğral, burada teknik direktörlük kursuna gitti. Marcello Lippi’nin gözlemciliğini yaptı. 1995’te o zamanki adıyla Zaire olan Demokratik Kongo’nun başına getirildi. 1999’da Güney Afrika takımlarından Kaizer Chiefs’in başına geçti. Özellikle 2000-01 sezonu Kaiser Chiefs tarihinin en başarılı sezonu oldu. 4 ay içinde 4 büyük kupa kazandı. Bu kupalardan biri Afrika Kupa Galipleri Kupası’ydı. Bu performansı ile 2001’de “En İyi Afrika Takımı” seçildi. 2003’te Güney Afrika’da Santos Football Club’a geçti. 2003-04 sezonunda ise Tunus’a geçip Club Africain’i çalıştırdı, ancak başarılı olamadı. 2005’te ise Mısır takımı Ismaily’nin başındaydı. 2006-07 sezonunda Ajax Cape Town’un hocasıydı. Sonraki sezon ise Kaiser Chiefs’in. 2009’da yeniden Ajax Cape Town’a döndü. Afrika’da çok başarılı olan Ertuğral halen bu takımı çalıştırıyor. Futbolda söz sahibi olmak isteyen Katar’da da teknik direktörümüz var. 2 ay önce Bülent Uygun, Katar takımı Umm Salal’ın başına geçti. Uygun’dan önce ligde hiç kazanamayan Salal, yeni teknik direktörüyle çıktığı ilk karşılaşmadan galibiyetle

Menajer Bayram Dağdeviren:

DIL YOK, VIZYON YOK, DANIŞMAN YOK Hocaların bu konuda bir isteğinin olmadığını düşünüyorum. Yurtdışına açılma hazırlığı yok. Burada alıştıkları bir ortam var ve bir şekilde gidiyor. Bunu değiştirmek istemiyorlar. Çoğu hocamızın dil öğrenme, bir yerlerde maç takip etme gayreti yok. Oysa bu yönlerini geliştirseler yurtdışında çok iyi iş yapacak hocalarımız var. Süper Lig’in marka değerinin düşük olması, yurtdışında ligimizin izlenmemesi de onların önünü kesiyor. Uluslararası arenada bizim takımlarımızın sadece Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi maçları takip ediliyor. Oraya katılan takımlarımızın başında da daha çok yabancı hocalar var. Önemli sorunlardan biri de hocalarımızın bir danışman ya da menajerle çalışmaması. Hocalar şöyle düşünüyor: Yurtdışından birileri gelsin bizi bulsun. Ama bu böyle olmuyor. Sizi birilerinin yurtdışında anlatması lazım. Bir menajerle, bir danışmanla çalışmaları gerektiğinin farkında değiller. Geçmişte Mustafa Denizli ve Ersun Yanal’ı Brezilya’da birkaç takıma önerdik. Önerirken Millî Takım’ı referans gösterdik. Zira oralarda Gençlerbirliği’ni, Eskişehirspor’u, Çaykur Rize’yi kimse tanımıyor. Bu sene Hikmet Karaman’ı Malmö’ye tavsiye ettik. Ciddi ciddi düşündüler ama transfer gerçekleşmedi. Bir sonraki teknik direktör arayışında ise Karaman’ın varlığından haberdar olacaklar. Brezilya’da fazla yabancı hoca yok. Onlar şöyle düşünüyorlar: Yabancı hocalar bizim lige uyum sağlayamıyor. Ama yurtdışına çok hoca gönderiyorlar. Bizim de bunu yapmamız lazım.

ayrıldı. 2,5 yıllık sözleşme imzalayan Uygun, Katar’da spor diplomasisi yürüterek âdeta bir spor elçisi gibi çalışacağını söylüyor. Şüphesiz yabancı diyarlara açılan Türk

teknik direktörler içerisinde en dikkat çeken isim Fatih Terim. 2000 yılında G.Saray ile UEFA Kupası’nı kazanan Terim, sezon biter bitmez İtalya’nın yolunu tuttu. İtalya’da ilk Türk teknik direktör olmayı başaran Terim’in takımı Fiorentina’ydı. Terim bu takımı İtalya Kupası’nda finale çıkarttı. Milan’ı 4-0 mağlup etti. Bir ara takımı ligde 3. sıraya kadar çıkarttı. 23 maçta 10 galibiyet 9 beraberliği vardı. Sezon sonuna doğru yönetimle anlaşamadığı için kendi isteği ile istifa etti. Ama onun bu başarısı İtalya’da büyük yankı uyandırdı. Sezon sonu Milan’ın teklifini kabul ederek bu takımın başına geçti. Milan ile ligde 9 maça çıktı. 4 galibiyet, 3 beraberlik, 2 yenilgi sonrasında kulüp 4 Kasım 2001’de görevine son verdi. Milan tarihinde görevine en erken son verilen teknik direktör oldu. Yurtdışı deneyimi yaşayan başarılı teknik direktörlerimizden biri de Şenol Güneş. Türkiye’ye 2002’de dünya üçüncülüğü yaşatan Güneş, şampiyonanın düzenlendiği Güney Kore’nin kendisine gösterdiği sevgiyi karşılıksız bırakmadı. 2007’de bu ülkenin FC Seul takımıyla anlaştı. Güneş, Seul’e ligde final oynattı. Finalde Suwon’a 2-1 ve 1-1’lik skorlarla kaybetti. Takımının başında toplam 110 maça çıkan Güneş, FC Seul’u 2009’da ise Asya Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkartma başarısı gösterdi. Görüldüğü gibi Türk hocalar genelde Doğu ülkelerinden, gelişmemiş liglerden davet alıyorlar. Bu liglerden biri de Türkmenistan. Bir zamanlar G.Saray ve F.Bahçe’de top koşturan Semih Yuvakuran, 2012-13 sezonunda Türkmenistan Ligi takımlarından Balkan’ı çalıştırdı ve takımı şampiyonluğa taşıdı. Yuvakuran bu ülkede takım çalıştıran ilk yabancıydı.


46 SPOR

15 - 21 OCAK 2014 ZA足MAN



Zaman245 eg