Issuu on Google+

SUNUŞ

Şubat, 2012

Değerli Okurlarımız, Şehrimizde, soğukların kendini iyiden iyiye hissettirmesiyle birlikte; beklenen kar da sonunda geldi. Müzik; bu kötü hava koşullarına rağmen devam ediyor ve CSO, önemli bir solisti konuk ediyor sahnesine… Dünyanın en büyüleyici Paganini yorumcularından biri olarak kabul edilen Mario Hossen’ın, 23-24 Şubat’ta vereceği konseri kaçırmayın! Bu sayımızda, Koray Ilgar’ın “Bir Klasik ve Romantik Dönem Bestecisi midir Ludwig Van Beethoven?” ve Cenk Güray’ın “İki Kenti Birleştiren Sesler” adlı makalesini okuyabilirsiniz. Saygılarımla, Bahar Gökçeli Editör SCA MÜZİK VAKFI

02/01


DUYURULAR D 02/01

ÖNEMLİ DUYURU

MÜZİK DOSYASI ELEKTRONİK ORTAMDA DEĞERLİ MÜZİK DOSYASI OKURLARI Daha önce de ilan edildiği üzere, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nın aylık Müzik Dosyası’na, Ocak 2011 tarihinden bu yana elektronik ortamda, Vakfımızın web sitesinden de (www.andmuzikvakfi.com) ulaşılabilmektedir. Bunun yanı sıra, Müzik Dosyası, basılı olarak çok sayıda adrese gönderilmekteydi. Bundan sonra da bu dosyayı, hem elektronik ortamda hem de basılı olarak yayımlanmayı sürdüreceğiz. Ancak çevresel endişelerle kâğıt kullanımı ve posta giderlerini sınırlandırmak için, ÖNÜMÜZDEKİ AYLARDAN BAŞLAMAK ÜZERE, BASILI YAYINIMIZ, SADECE, BU YÖNDEKİ TALEBİNİ VAKFIMIZA İLETENLERE POSTAYLA GÖNDERİLECEKTİR. Müzik Dosyası’nın basılı olarak adreslerine gönderilmesini isteyenlerin, Şubat ayı sonuna kadar, Gerekli durumlarda adreslerini de güncelleyerek, telefon, mektup, e-posta ya da fax ile SCAMV sekreteryasına bilgi vermelerini özellikle rica ederiz. Telefon 0312 427 08 55 / 11-12 Fax 0312 467 31 59 E-Mail info@andmuzikvakfi.com

02/02


D 02/02

Ankara’da Bize Duyurulan Konserler ve Müzik Etkinlikleri Tarih

Saat

Yer

Etkinlik

02-03 PerşembeCuma

20.00

CSO

Şef: Rengim Gökmen Solist: Stefan Dhor- korno Program: R.Strauss- 2. Korno Konçertosu A.Bruckner-3.Senfoni

09-10 PerşembeCuma

20.00

CSO

Şef: Raoul Grüneis Solist:Ethem Emre Tamer- keman Mannfred BellmanObua Irısh Rath-flüt Program: G.Telemann- Senfoni Re Majör J.S.Bach-Keman-Obua Konçertosu A.Vivaldi- Obua ve Keman- Obua Konçertoları J.A.Hasse- Senfoni Sol Majör

11 Cumartesi

20.00

CSO

Şef: Misak Baghbourdarain Solist: Efe Baltacıgil-çello Program: N.Rimsky Korsakov- Mayıs Gecesi Uvertürü Tchaıkovsky- Bir Rokoko teması üzerine çeşitlemeler Op.33 S.Rachmaninov-Vocalise Tchaıkovsky- Romeo ve Juliet Uvertürü

16-17 PerşembeCuma

20.00

Bilkent Üniversitesi Konser Salonu

Şef: Marek Pijarowski Solist:Antoni Meneses-çello Program: C.Webern- Euryante Uvertürü R.Schubert- Çello konçertosu A.Scrıabın- 3.Senfoni Op. 43

18 Cumartesi

20.00

CSO

23-24 PerşembeCuma

20.00

CSO

Şef: Artun Hoınıc Solist: Sahsa Rozhdestvensky-keman Program: M.Mussorgsky “Night on bald mountain” A.Glazunov- Keman konçertosu la minör Op.82 D.Shostakovich- 1.Senfoni Fa minör Op.10

25 Cumartesi

20.00

CSO

Şef: İbrahim Yazıcı Solist: Gülsin Onay-piyano Program: U.C.Erkin- Senfonik Bölüm U.C.Erkin- Piyano Konçertosu U.C.Erkin- 2.Senfoni

Şef: Ion Marin Solist: Hayreddin Hoca- çello Program: R.Schumann- Viyolonsel Konçertosu la minör Op.129 R.Strauss- Zerdüşt böyle dedi Op.30

02/03


VAKIFTAN HABERLER VH 02/01

Özel SEVDA-CENAP AND MÜZİK KURSU Kayıtlarımız devam ediyor… Çello / Çocuk Korosu Flüt / Gitar / Kadınlar Korosu Keman / Orff / Piyano Solfej / Şan ORFF YÖNTEMİ İLE MÜZİK EĞİTİMİ • Vücut dilini kullanarak ezgili ve ezgisiz vurmalı çalgılarla, müziksel işitme, ritim ve algılama duygularının gelişimini sağlamak. • Duyduğu müziğe ritim ve hareketle eşlik edebilmek, orff çalgılarıyla müziği sevdirerek yaratıcılıklarını geliştirmek. • Aynı anada birden fazla duyuyu çalıştırarak beyin ve ilgili organlar arasındaki koordinasyonu sağlamak • Sesini doğru kullanabilmesi ve özgüven duygusu içinde kendisini en iyi şekilde ifade edebilmesini sağlamak amacıyla SevdaCenap And Müzik Vakfı bünyesinde müzikle tanışma çalışmaları yapılmaktadır. Yaş Grubu 4 – 6 Yaş Çalışma Günü ve Saati Çarşamba, 17:00 Ücret 100.00TL

02/04


VH 02/02

Teşekkür Vakıf olarak her zaman evinizde atıl durumda olan müzik enstrümanları, band makineleri, pikap, daktilo gibi müzelik parçaların alımına devam ediyoruz. Vakıf yönetim kurul üyemiz Prof.Dr. Ömer Bozkurt 1 adet CD çalarını Vakfımıza bağışladı. Bugüne dek bize güvenerek piyanosunu, elektronik piyanosunu, dairesini, devre mülkünü, notalarını, plaklarını, band makinesini, daktilosunu, pikapkaset çalar ve akordeonunu bağışlayan tüm hayırseverlere teşekkür ederiz..

NİĞDE ÜNİVER SİTESİ EĞİTİM FAKÜLT ESİ GÜZEL SANATL AR EĞİTİM İ BÖLÜM Ü 25-27 Nİ SAN 201 2 NİĞDE

Detaylı B il http ://sem giyi web sitesi: adresinde pozyum.nigde.edu bulabilirsi .tr/muzik niz.

02/05


JMI HABERLERİ JH 02/01

ÖZEL SEVDA – CENAP AND MÜZİK KURSUNDA SON 2 ÖĞRENCİ KONSERİ Piyano ve Çello ÖĞRETMENLER Günay Hüseynova, Akın Kumtepe 17 Aralık, Cumartesi, Saat 19:30 Katılımcı Öğrenciler (7-15 Yaş) : Nisan Demiray, Ece Naz Türkyılmaz, Gülce Erdoğan, Seher Hakiki, Alissa Lier, Pelin Burgucu, Günsu Aytekin, Bulut Bilgin Yavuz, Ece Naz Türkyılmaz, Bengisu Şişik, Begüm Orhan, Nehir Kırtaş, Defne Alkan, Gözde Gür, Gürçağ Gür, Begüm Doğan.

• Piyano ÖĞRETMEN Zeynep Balkanlı 21 Ocak, Cumartesi, Saat 19:30 Katılımcı Öğrenciler (7-15 Yaş) : Defne İpek Okur, Mira Soydemir, Ayşe Melis Ünlü, Zeynep Ertuğrul, Naci Emre Bolu, Doğa Başar, Hande Nur Güven, Asya Tuğçe Bol, Hasan Selim Yağcı

02/06


MÜZİKSEVERİN KÖŞESİ MK 02/01 İKİ KENTİ BİRLEŞTİREN KADİM MİRAS… İstanbul’dan Paris’e kahve ve kahvehane kültürü... Cenk Güray1 Giriş “Kahve kültürü” insanlık için sosyal hayatın tarihini şekillendiren önemli etkenlerden biri olarak göze çarpmaktadır. “Kahve” her ne kadar bir içecek olarak değişik kültürlere göre farklılıklar içeren bir “tadı” yansıtsa da, bu geniş tat yelpazesi aynı zamanda “sohbet” aracılığıyla insanlar arası ilişkileri güçlendiren kültürler üstü ortak bir zemini de çağrıştırmaktadır. Kahve kültürünün doğal uzantısı olan “kahvehaneler” ise bu ortak zemin üzerinde oluşan ve özel renkleri ile kentlerin özgün işitsel, görsel dokusunu oluşturmada önemli bir yer tutan yaşam alanlarını simgelemektedir. Kahve’nin tarihçesi Kahve kültürünün yayılması incelenince doğu’dan batı’ya doğru giden bir hattın göz önüne alınması gerekmektedir. Ortaçağ döneminde içenlere dayanıklılık ve zindelik verdiği düşünülen bu içecek bazı Hıristiyan ve İslam tarikatlarında ayinlerdeki sürekliliği sağlamak adına kullanılmaktaydı. Eldeki bilgilere göre kahvenin ilk vatanının Afrika kıtası olduğu düşünülmektedir; ismine de kaynaklık ettiği düşünülen Etiyopya’nın Kaffa şehrinden gelen tohumlar Ortaçağ sonlarında Güney Etiyopya’dan Yemen’e, oradan da Mekke ve Medine’ye geçmiştir. İslam dünyası için merkez teşkil eden bu şehirleri Hac mevsiminde ziyaret eden değişik Müslüman topluluklar da kahveyi kendi topraklarına taşımışlardır. Osmanlı kültürünün kahve ile buluşmasının Yavuz Sultan Selim’in Mısır’i fethettiği dönemlere (1516) dayandığı düşünülmektedir. İstanbul’da kahveye ilk kez 1517 yılında rastlanır ve buradan ordu aracılığıyla kuzeye ve batıya yayılmaya başlar. Kahvenin yaygınlaşması ise Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) olmuş, saraydan başlayan bu alışkanlık yavaş yavaş halk içinde yerleşmiş ve İstanbul kahve kültürünün önemli merkezlerinden biri haline gelmiştir. İstanbul’a gelen seyyahlar tarafından tanınan kahve, onların ve bazı Türk gezginlerin eliyle XVII. Yüzyılın ilk yarısında Venedik, Marsilya ve Londra’ya ulaştırılmıştır. XVII. Yüzyılın sonlarında Osmanlı elçisi Nüktedan Süleyman Ağa aracılığıyla Paris’te tanınmaya başlayan kahve, aynı dönemde yine Osmanlı elçisi Kara Mehmet Paşa’nın etkisiyle Viyana’da da yaygınlaşmaya başlamıştır. XVII. Yüzyılın sonlarına doğru kahve artık Hollanda ve Almanya’da dâhil olmak üzere Avrupa kıtasının büyük bir kısmında tanınmaktadır. İngiltere, Fransa, Hollanda, İspanya ve Portekiz kolonileri ve ticaret ağları aracılığıyla kahvenin tüm coğrafyalarda yaygınlaşmasında öncülük yapmışlardır. XVIII. Yüzyılda artık bir dünya içeceği haline gelen kahve, XIX. yüzyılın ortalarında ise dünya ticaretini yönlendiren en önemli ürünler arasında yerini almıştır. 1

Atılım Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü/Türkiye Tarihi Araştırmaları Merkezi.

02/07


MK 02/02

Doğu’dan ve Batı’ya ödünç bir miras: Kahvehaneler Kahve kültürünün yaşandığı özel sosyal mekânların adı olan kahvehaneler XVI. Yüzyılda önce Arabistan, İran ve Anadolu’da yaygınlaşmış, XVII. Yüzyıldan itibaren ise neredeyse bir moda haline Avrupa’da çoğalmaya başlamıştır. Böylelikle bu mekânlar kahve kültürüne dair bir aktarımın yanında doğu’nun zaman algısını Batı’ya taşımak konusunda bir işlev de yüklenmişlerdir. Saatler arasında sıkışmamış, daha esnek bir özellik taşıyan, kalıplaşmış programları uygulamak yerine düşünsel olgunlaşmaya yönelik serbest bir hareket planını ortaya döken bir zaman kavramı aslında doğu’ya yönelik geleneksel hayat algısını da simgelemektedir. Bu anlayışın billurlaştığı yerler olan kahvehaneler bu sohbet ve insan ilişkisi temelli mirası, Batı kültürüne yansıtan devinimi de içlerinde barındırmaktadır. Batı için, perde arkasında bu felsefi temeli taşıyan “mistik doğu’nun” en önemli simgelerinden biri olan kahvehaneler, her kültürde kendi geleneğini yaratmış ve hatta süreç içinde “modern batı’nın” da simgesi haline gelmiştir. Sosyal değişimlerin açık yansımalarını içerdikleri zengin kültür mirası ile aktarma gücüne sahip kahvehaneler bu yönleriyle toplumların değişik dönemlerdeki gelenekleri, kültürel tercihleri ile ilgili değerli bilgileri hafızalarında saklamaktadır. Hatta insanlardan dolayı içlerinde barındırdıkları sanat, politika, ticaret gibi unsurlar aracılığıyla “halkın otoritesini”, “yaşamsal önceliklerini ” ve “gizli gücünü” yansıtan bu ortamlar doğal olarak her dönem sosyal dönüşümlerin de öncül işaretlerini içlerinde biriktirmiştir. Bu yüzden şehirlerin kahvehanelerinin tarihi aynı zamanlarda şehirlerin sosyal tarihlerinin de önemli parçalarıdır. İşte Paris ve İstanbul kahvehanelerinin tarihsel kesişimi esasında bu düzlemde başlamaktadır. İstanbul’dan Paris’e kahve ve kahvehaneler “Filozofun biri üstelik en büyüklerindendi, Demişti ki: Kahvenin en iyi tarafı, Her duruma ve günün her saatine uymasıdır. Hakikatli bir söz. Bir bilgenin sözü !”2 Eldeki belgelere göre İstanbul’daki ilk kahvehane Tahtakale’de (1553-1554) Halepli Hakem ile Şamlı Şems tarafından açılmıştır. İbadethane ve işyerleri dışında yeni bir ortak yaşam alanı olarak öne çıkan kahvehaneler bu yönleriyle büyük rağbet görmüş ve kısa sürede yaygınlaşmıştır. Sedir ve kerevetler üzerinde oturularak sohbet edilen, meddah, karagöz gösterileri ile müzikal sunumların dinlenebildiği bu mekânlar, söz konusu geleneksel kültür üretimlerinin aktarılmasında da o dönemden beri ayrıcalıklı bir işlev yüklenmiştir. Günümüze kadar ulaşan tarihi gelenek içinde kahvenin hazırlanması ve sunulmasında neredeyse “törensel” denebilecek bir yöntem izlenmektedir. Çiğ ve çekirdek kahve önce kahve tavalarında kavrulmakta, buradan kahve soğutuculara aktarılmakta, soğuduktan sonra değirmende öğütülerek toz haline getirilip kahve kutularında saklanmaktadır. Kahve pişirmede güğüm veya cezve kullanılmakta ve telve dibe çöktükten sonra suyu, 2

Theodor Fontane, Trials and Tribulations.s.39.

02/08


MK 02/03

altın veya gümüşten fincan zarfları içindeki kulpsuz porselen fincanlara konularak ikram edilmektedir. Avrupa’daki diğer kahve pişirme gelenekleri ile yer yer benzerlikler taşıyan bu yöntem genel hatlarıyla günümüz Türkiyesi’nde de kahve hazırlanması için kullanılmaktadır. İstanbul tarihindeki kahvehaneler müdavimlerinin ait oldukları sosyal çevre, iş kolu ve ilgi alanlarına göre sınıflanmaktadır. Bu kahvehanelerin aldıkları “mahalle kahveleri, esnaf kahveleri, yeniçeri kahveleri, tulumbacı kahveleri, aşık kahveleri, semai kahveleri, meddah kahveleri, esrarkeş kahveleri” gibi isimler kahvehane kültürünün altında yatan kültürel çeşitliliği adeta belgelemektedir. Doğudaki farklı zaman ve hayat algısının sonucu olarak “kahvehane kültürü” içinde hissedilen “tasavvufi simgeler”, Yeniçeri’lerin kendini ifade ettiği dini yapılanma olan Bektaşilik’in de yoğun etkisiyle Yeniçeri kahvehanelerinden tüm kahvehanelere yayılmıştır. Kahvehanelerin iç tasarımlarında kullanılan yazılar ve icrası tercih edilen müzikal ürünlerin içerikleri böylesi bir etkiyi ayırt edilebilir hale getirmektedir. İstanbul kahvehanelerinde özellikle XIX. Yüzyılda sıklıkla icra edilen Aşık Dertli’nin meşhur koşması bu ürünlere bir örnek olarak verilebilir: “Haraba kul olduk bezm-i âlemde Dünyada olsak da olmasak da bir Düşdük çare nedir dame âlemde Azâd olsak da bir olmasak da bir ” Kahvehane kültüründe böylesi bir düşünsel temelin üzerinde yapılanan felsefi zeminin etkisi sonraki dönemlerde hissedilmiştir. Yeni düşüncelerin ortaya çıkabileceği böylesi bir serbest tartışma zemini dönem dönem toplumun değişimi arzulayan yönünü de desteklemiştir. Osmanlı’da hemen her konuda hâkim düşüncenin sorgulanabildiği ortamlar olan kahvehaneler bu özellikleri dolayısıyla hem politik yönden muhalif örgütlenmeleri içinde barındırabilmiş hem de sanat özellikle müzik ve edebiyat içindeki yeni açılımlara ev sahipliği yapabilmiştir. Bu mekânlar genç sanatçılar için geleneksel eğitim sistemi içinde ulaşılmanın zor olduğu uzmanların görüşlerinden faydalanılacak, sohbetlerine ortak olunacak, yeni fikirlerin olgunlaşmasına şahit olunabilecek eğitim ortamları olarak görev yapmış ve geleneksel sanatların aktarımına bu yönleriyle de hizmet etmişlerdir. Kahvehaneler Neyzen Tevfik, Tanburacı Osman Pehlivan gibi pek çok tarihi müzik adamını herkes için ulaşılır hale getiren mekânlar olmuşlardır. Taşıdıkları ve aktardıkları kültürel değer açısından bakınca kahvehanelerin Paris’deki işlevi İstanbul’dakinden farklı değildir. Aslında sadece Fransa’da değil Hollanda ve İngiltere’de de halka açık bir kurum olan kahvehanelerin burjuvazinin oluşum sürecini ve aristokrasi ile ruhbanlar sınıfından bağımsızlaşmasını büyük ölçüde desteklediği görülmektedir. Kahve ile ilk kez Osmanlı’lar aracılığıyla tanışan Paris’in ilk kahvehanesi, St. Germain yakınlarında 1672 yılında, Pascal isimli bir Osmanlı Ermenisi tarafından açılmıştır. İlerleyen yıllarda yaygınlaşan kahvehaneler üretken bir kültür ve tartışma ortamını bünyelerinde ortaya çıkarmış, Fransa’nın en önemli filozof ve edebiyatçılarının dünya

02/09


MK 02/04

kültürünü etkileyen görüş ve ürünlerinin ortaya çıkmasında öncül bir rol üstlenmişlerdir. Bu öncül rol pek çok dünya devleti gibi Osmanlı’yı da etkilemiştir. Özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde Fransa ile kültürel etkileşimin artması ve Paris’in örnek alınan bir sanat ve kültür şehri olarak önem kazanması, Türk fikir adamları ve sanatçıları için bu kenti ve kahvehanelerini sanat ile siyasetteki son gelişmelerin teşhis edilebileceği cazibe merkezleri haline getirmiştir. Dolayısıyla, Fransa için XVII. Yüzyıldan itibaren “mistik” bir cazibe merkezi olan İstanbul’dan kahvehaneler aracılığıyla Paris’e taşınan kültür yaklaşık 200 sene sonra bu defa Osmanlı içim “modern” bir cazibe merkezi olan Paris’ten İstanbul’a aktarılmıştır. Yıllarca İstanbul’da yaşamış Fransız yazar Pierre Loti (1850-1923) ise mistizm ve modernizm rüzgârlarıyla iki yöne salınan İstanbul’u bu ikilemler arasında derinlikle teşhis etme şansı bulmuş bir düşünür olarak iki kültürün ortaklığı adına son derece yüksek bir değer taşımaktadır. Adının verildiği Eyüp’teki bir kahvehane adeta bu kırılgan düşünüre adanan alçakgönüllü bir saygı anıtı gibidir. Öte yandan aralarında Ahmet Haşim, Cenap Şahabettin, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar, Atilla İlhan, Nedim Gürsel, Enis Batur gibi edebiyatçılar, Abidin Dino, Komet gibi ressamlar, Cemal Reşit Rey gibi müzisyenlerin bulunduğu pek çok isim de adeta İstanbul ve Paris kahvehanelerinin tarihi ortaklığının Türk Sanatı’na düşen yansımalarını günümüze taşımaktadır. Bu yüzden kahvehaneler bu iki kadim şehrin, birbirlerine dair hatıralarını saklayan en eski sırdaşlar olarak göze çarpmaktadır: “Alphonse Karr der ki:”Şairler taşrada doğar, Paris’te ölürler”. Şairler böyle olüyorlardı fakat Paris’in şiirini bir defa idrak etmiş olanlar da artık ondan ayrılamıyorlar; talebe gençlik aleminden çıkmamak için tahsilini uzatır, imtihanlarını geciktirir, mahsus yerinde sayardı. Tahsilini bitirenlerin gözleri dolar, içlerini üzüntünün en fecisi sarar, hayata veda eder gibi Paris’i terk ederlerdi”3 “Sanırım ki Eyüp’de bir Pierre Loti kahvehanesi mutlaka bulunacak ve İstanbul’da bir veya birkaç turizm idaresi bulundukça bu kahvehane ile alakadar olacaklardır”4 İstanbul kahvehaneleri ve müzik Topluma ait ortak kültürel kimliğin en önemli parçalarından biri olan geleneksel müzikler, kahvehaneler aracılığıyla İstanbul’un kent kimliği oluşumunun da önemli bir unsuru haline gelmişlerdir. Bu noktada bazı kahvehane türleri ve içerdikleri geleneksel sanat ürünleri diğerlerine oranla öne çıkmaktadır. Örneğin, İstanbul’un çok katmanlı müzik kültürünün, Anadolu’dan İstanbul’u ziyaret eden “aşıkların” getirdiği yöresel etkilerle sürekli beslenebileceği bir zemini oluşturabilme özellikleri “aşık kahvelerini” İstanbul’daki müziğin ana damarlarından biri haline getirmiştir. XX. Yüzyılın başlarına kadar gücünü kaybetmeden yaşayan “aşık kahvehaneleri”, çeşitli müzik geleneklerinin ortaklaşa paylaşıldığı, Bayburtlu Zihni, Erzurumlu Emrah, Seyrani, Gevheri, Dertli gibi Anadolu aşıklarının destan, mani, koşmaları ile Enderunlu Vasıf gibi Divan şairlerinin şiirleri 3 4

Aziz İstanbul, Yahya Kemal Beyatlı, s.138. İstanbul ve Pierre Loti, Abdülhak Şinasi Hisar, s.177.

02��� /�� 10


MK 02/05

ve bunlardan bestelenmiş eserlerin doğal bir birliktelikle beraber sunulduğu mekanlar olarak ortak toplumsal kültüre hizmet etmiştir. Tanburi Cemil Bey gibi Anadolu’daki geleneksel müzik kültürünün seyrini değiştiren bir ustanın bu kültürü bütüncül bir şekilde tanıyabilmek için yararlandığı ana kaynağın aşık kahvehaneleri olması, bu mekanların müzik aktarımı adına önemini daha da açık şekilde betimleyecektir. Bu aktarımın gücü öylesinde fazladır ki, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru benzer “kahvehaneler” “Amane kahvesi” adıyla Yunanistan’da da hızla ortaya çıkmaya başlamış ve özellikle 1923 mübadelesi sonrası bu mekânlar mübadillerin Anadolu’ya dair hatıralarını taşıyan “Rebetiko” müziğinin tohumlarını olgunlaştırmıştır. “ Kentin hamamında bir harem yüzer, Araplar nöbet tutar, götürürler herkesi Ali Paşa’ya”5 Yüzlerce yıldır adeta topluma tutulan bir ayna işlevi gören gölge oyunu “Karagöz’ün” en önemli sergilenme merkezlerinden biri de değişik türdeki kahvehanelerdir. Hem gerçek dünyada hem de şimdiki zamanda hareket eden tipleri ve masallardan ziyade gerçek hayata ait sıradan insanlardan oluşan başrol oyuncuları ile Osmanlı-Türk edebiyatında özel bir yeri olan Karagöz, doğal olarak bu sıradan insanların yaşamına eşlik eden müzik geleneğini de zaman içinde aktarmaktadır. Kahvehanelerde sunulan sosyal ortam sadece Karagöz’ün değil, meddah ve diğer geleneksel tiyatro ürünlerinin yanlarında taşıdıkları müzik kültürlerinin aktarılmasında da çok önemli bir rol oynamıştır. Bu yüzden Bektaşi Nefesleri, kanto, kasap havası, sirto, türkü gibi pek çok geleneksel müzik türünün aktarımında bu geleneksel tiyatro ürünlerinin sergilendiği kahvehanelerin ciddi bir payı olduğu söylenebilir. Özellikle müzikle ilgili incelenmesi gereken özel bir tür olan semai kahvehaneleri veya çalgılı kahvehaneler yukarıda bahsedilen tüm müzikal ürünlerden örneklerin icra edildiği mekânlar olarak dikkat çekmektedir. XIX. Yüzyılda yaygınlaşmaya başlayan bu tür kahvehaneler sadece Ramazan ayı boyunca açık tutulmakta ve dış mimarisinden, iç mekân tasarımına, sunulan müzik icralarından, sergilenen dans ve tiyatro gösterilerine kadar büyük bir çeşitlilik ve özeni yansıtmaktadır. İlk dönemlerinde halk ozanlarının sunumları, fasıl icraları, meddah, karagöz gösterileri ve “muamma” çözümleri ile renklenen bu mekânlar, XIX. Yüzyılın sonlarına doğru Batı müziği örneklerinin sunulmaya başlanmasıyla adeta müzik kültüründeki yoğun değişimin habercisi olmuşlardır. İstanbul’un kültür ve eğlence yaşamını yaklaşık bir yüzyıl boyunca renklendiren bu kahvehaneler 1914 yılı itibariyle tarihe karışmışlar ve içinde barındırdıkları gelenekleri az da olsa kalan diğer kahvehane türlerine miras bırakmışlardır. Paris kahveleri ve müzik Paris kahveleri de aynı Osmanlı kahveleri gibi halkın müziğinin gelenek içinde yaşayan, aktarılarak değişen, değişirken aktarılan kısmını yansıtmaktadır. Müzik üzerinde 5

Çiftetelli, Artemis, 1935, Gail Holst, Rebetiko.

02��� /�� 11


MK 02/06

özelleşmiş “kafe şantan” ismiyle anılan kahvelerin ilkleri XVIII. Yüzyılın ilk yarısında açılmıştır. Bu yapılar sonraki dönemlerde konser kafelerine dönüşmüş ve müzik, dans, akrobasi, kabare, tiyatro gibi pek çok sanat dalının sergilenmesine imkan tanımıştır. Çok kültürlülük bakımından İstanbul ile önemli benzerlikler taşıyan Paris’in kahveleri bu özellikleri sebebiyle pek çok ilginç birleşime de ev sahipliği yapmışlardır. Örneğin Django Reinhardt adlı bir Fransız Çingenesi’nin, kahvehanelerde keman çalarak başlayan müzik yaşamı özgün Avrupa Cazı’nı ortaya çıkaran anıt bir müzisyenin hikâyesinin de ilk satırlarını oluşturmaktadır. Babasının kahvehanelerdeki dans gösterilerine sesiyle eşlik eden küçük bir kaldırımı serçesinin Fransa’nın sesi “Edith Piaf ’a” dönüşmesinin hikâyesini de yine en iyi Paris kahvehaneleri hatırlamaktadır. Bunların yanında Eugenie Buffet, Yvette Guilbert ve Aristide Bruant gibi özgün sanatçıların özel gösterileri de bu mekanlara sayısız zenginlik katmıştır. Dolayısıyla aynı İstanbul kahvehaneleri gibi Paris kahvehaneleri de halkın ihtiyaç duyduğu tüm müzik tarzlarından işaretler taşıdığı gibi halkın değişime dönük yüzünü de hafızalarında geleceğe taşımaktadır. İki kentin kahvehanelerden yarına kalan Fransa’da ve Avrupa’nın büyük kesiminde kesintiye uğramadan, dönemlere dayalı doğal değişim ve dönüşümlerle aktarılmaya devam eden kahvehane kültürü, Türkiye’de özellikle Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e geçiş döneminde bazı önemli değişimler geçirmişlerdir. Osmanlı Dönemi’nin çeşitli kahvehaneleri yerlerini sosyal değişim gereği kıraathaneler, çay evi, kahve evi gibi başka ortak mekânlara bırakmışlar, işlevlerinin ve aktardıkları kültürel ürünlerin bir kısmını bu dönemde kaybetmişlerdir. Geleneksel aktarım mekanizmalarını kaybeden kimi sanat ürünü eğer akademik eğitim programlarında de yer almıyorsa unutulma tehlikesiyle karşı karşıya gelmektedir. Bu sanat ürünlerinin güncel imkânlar ve şartlar doğrultusunda ait olduğu ortamlarda yeniden dolaşıma girebilmesi son derece önemli bir kültür mirasının hatırlanmasını sağlayacaktır. Böylelikle hem İstanbul’un geçmişten geleceğe uzanan kent kültürünün tarihsel kökleri ile bağları güçlenecek hem de Paris gibi ortak bir insanlık mirasını taşıdığı şehirler ile de gelecekteki ilişkilerini pekişecektir. Şüphesiz ki dünya kültür mirasına ait bu tarihi ortaklıklar gelecekteki ilişkilerin de temellerini atacaktır. KAYNAKÇA – Batur E., “Kediler Krallara Bakabilir”, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1990. – Beyatlı Y.K., “Aziz İstanbul”, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul, 2008. – Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul. – Eroğlu N., “Fransa’da Türk Mevsimi Etkinlikleri Tanıtım Metni”, Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Korosu, Bursa, 2009. – Evliya Çelebi, “Seyahatname” (çeviri S.A.Kahraman, Y.Dağlı), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006.

02��� /�� 12


MK 02/07

– Fontane T, “Trials and Tribulations”, (Harvard Classics Shelf of Fiction-US, 1917), 2004. – Heise U. , “Kahve ve kahvehane”, Dost yayınları, Ankara, 2001. – Hisar A.Ş., “Boğaziçi Mehtapları”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2006. – Hisar A.Ş., “İstanbul ve Pierre Loti”, Baha Matbaası, İstanbul, 1958. – Hisar A.Ş., “Kitaplar ve Muharrirler II-Edebiyat Üzerine Makaleler”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2009. – Holst G. , “Rebetiko”, Pan Yayıncılık, İstanbul, 1993. – Kaygılı O.C., “İstanbul’da Semai Kahveleri ve Meydan Şairleri”, Merkez Kitaplar, İstanbul, 2007. – Koçu R.E., “İstanbul Tulumbacıları”, Doğan Kitap, İstanbul, 2005. – Tanpınar A.H. “Edebiyat Üzerine Makaleler”, MEB Yayınları, Ankara, 1969. – Tanpınar A.H., “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2001. – Tanpınar A.H., “Üç Şehir”, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002. – Tanpınar A.H., “Yaşadığım Gibi”, Dergah Yayınları, İstanbul, 1970.

02��� /�� 13


MK 02/08

BİR KLASİK VEYA ROMANTİK DÖNEM BESTECİSİ MİDİR LUDWIG VAN BEETHOVEN? Koray ILGAR 18. yüzyılı 19. yüzyıla bağlayan günlerde müzik tarihi, Ludwig van Beethoven’ın güçlü sesiyle büyük bir uyanışa geçmiştir. Beethoven Klasik dönemin mirasını Romantik dönemin kuşaklarına aktaran bestecidir. Klasik dönem müziği Beethoven ile hem doruk noktasına ulaşmış, hem de Romantizm olarak adlandırılan yeni bir döneme doğru değişim geçirmeye başlamıştır. Bazı tarihçiler Beethoven’ı Klasik döneme, bazıları da besteciyi Romantik dönemin başlangıç evresine dâhil etmişlerdir. Bir diğer tarihçi kesimi ise onu her iki dönemi birbirinden ayrılan büyük bir simde olarak görmüştür. Beethoven’ı Klasik veya Romantik şeklinde ele almak yerine kendine özgü bir dönemin bestecisi olarak değerlendirenler de olmuştur. Bu son görüşle birlikte Beethoven Çağı olarak adlandırılan bu evre, bestecinin 1790 yılından itibaren yazmaya başladığı ilk eserlerinden, ölümünün 3 yıl sonrası olan 1830 yılına kadar sürmüştür. Beethoven’ın gençlik yıllarında meydana gelen 1789 Fransız Devrimi ve bu halk hareketinin ortaya çıkardığı yeni boyutlar Avrupa’yı etkilemiştir. Bir önceki dönem olan Klasik Çağ’a göre toplumsal değerler değişmeye başlamıştır. Kendi ülkesinde ve diğer ülkelerde değişen güçler her sanatçının olduğu gibi Beethoven’ın eserlerini de etkilemiştir. Bu dönemde sanatçı kisvesi toplum içinde yeni bir kimlik elde etmiştir. Artık halkın hizmetçisi olmaktan çıkarak halın sesini duyuran bir kahraman haline gelmiştir. Beethoven, tarihin akışını kendi duygularını da katmak suretiyle müziğinde işlemeye başlamıştır. Örneğin; besteci, başlangıç yıllarında Napoleon Bonaparte’a olan hayranlığının da etkisiyle 3. Senfoni’sine Bonaparte adını vermiş, ancak daha sonra Napoleon’un diktatörlüğe doğru gitmesi nedeniyle esef duyarak, senfoninin birinci sayfasındaki ithaf ettiği sunuşu kaldırmış ve yerine başka bir isim koymuştur; “Eroica Kahramanlık Senfonisi: Büyük bir adamın anısına”. Ayrıca, 1815 yılında gerçekleşen Waterloo Savaşı’ndan etkilenerek ‘Wellington’ın Zaferi’ adını vermiş olduğu müziği besteleyerek savaşın sesini duyurmuştur. Beethoven’ın müziği, kendinden önce gelen hiçbir bestecide bulunmayan ruhsal dünyasındaki özel duygularının dolaysız olarak dışavurumunun izlenimini verir. Romantik dönem bestecisinin kişisel duygularını ve içinde yaşadığı dönemin etkilerini müziği ile dile getirmesi, Romantik akıma kapı açmıştır. Romantik besteci, eserin biçiminden ziyade içeriğindeki özgünlüğe önem vermiştir. Söz konusu bu özgünlük de öznel olduğu sürece romantiktir (İlyasoğlu, 1999: 70-71). Antik Yunan filozofu Sokrates’in, “Müzik kurallarındaki değişiklik toplumu yöneten kuralların değişmesine bağlıdır” şeklinde bir sözü vardır. Romantizm Sokrates’in bu görüşünü doğrulamıştır. 14 Temmuz 1789 tarihinde Basteille Kalesi’nin düşüşü, dünya tarihi açısından bir dönüm noktası olduğu kadar, müzik tarihinde de yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülebilir. Ludwig van Beethoven, değişimlerin yaşandığı bir çağda dünyaya gelmiştir. Fransız ve Amerikan devrimleri ve ardından Napoleon Bonaparte’ın işgal ettiği Avrupa ülkelerinin duygu ve düşünce yapısı, Beethoven’ın müziğini önemli

02��� /�� 14


MK 02/09

ölçüde etkilemiştir. Ancak diğer taraftan Beethoven’ın 18.yüzyıl Klasik dönem insanı olduğu da göz ardı edilmemelidir. Müzik hayatına Klasik dönemin düzeni içinde atılmış olması, bestecinin sanatsal gelişimine hız vermesine neden olmuştur. Beethoven yaratışından gelen kişisel özellikleri nedeniyle, bu soğuk sistemin baskılarına ses çıkarmayan bir sanatçı olmamıştır. Bestecinin yoğun çabalarının sonucunda, klasik formlar, özellikle Sonat formu, kendi başlarına birer amaç olmaktan çıkarak, bestecinin düşünce sistemini geliştiren birer ortam haline gelmişlerdir. Beethoven, bestelemiş olduğu ilk eserlerinden itibaren, kendisine örnek olarak seçtiği Haydn ve Mozart’ın bir taklitçisi olmamıştır. Yazdığı bu ilk müzikleri bile, bestecinin kişiliğini ortaya koyma amacından kendisini uzaklaştırmak istemesine ve bir yazı ustalığına sahip olma amacını gözetmesine rağmen, zaman zaman önceli olmayan bir tavrın belirtilerini barındırmaktadır. Yine de Beethoven’ın bu eserlerinde, müziksel yaratıcılığının daha ileriki dönemlerinde ortaya çıkan damgası tam anlamıyla görülemez. Bu noktada görülen şey, bestecinin daha çok kendisine ulaştırılmış değerleri kullanmakla yetinmeye gayret etmiş olmasıdır. Beethoven olgunluk yıllarında, gençlik döneminde yazdığı eserleri küçümseyerek “besteleme sanatını daha sonra öğrendiğini” ifade etmiştir (Mimaroğlu 2009: 83-84). Beethoven’ı etkilemiş olan gerçek düşünce Fransız Devrimi olmuştur. Bestecinin Goethe ve Schiller gibi aydınlarla olan ilişkileri, Bonn’da bulunduğu yıllar sırasında sahip olduğu birikim ve Aydınlanma hareketini destekleyen insanların etkileri, Beethoven’ın düşünsel dünyasının gelişimini güçlendirmiştir. Ancak bestecinin Fransız Devrimi sonrasında hayal kırıklığına uğradı ve ortaya çıkan gerici rüzgârın bestecinin umutlarını zayıflattığı da gerçektir. Bu dönemde Avrupa’da gelişmekte olan Romantik akım edebiyat, felsefe ve müzik alanlarında yankı bulmuştur. Beethoven’ın başlıca esin kaynağı da bu romantik düşünce akımı olmuştur. Tüm bunlara zorluklar içinde geçen çocukluğu ve hayatı boyunca peşini bırakmayan sağlık sorunları da eklendiğinde, bestecinin yararlandığı kaynakların oldukça zengin olduğu görülmektedir. Bu nedenle, Beethoven’dan sade, kolay ve anlaşılabilir bir müziksel anlatım tarzı beklemek doğru olmaz. Besteci, baştan beri bu karmaşık ruh halini yazdığı müziklerinde dinleyiciye hissettirmiştir. Klasik dönem müziğinin etkisinde olduğu yıllarda bestelemiş olduğu yapıtlarında bile, onu diğer Klasik dönem bestecilerinden ayıran değişik yapısı derhal kendisini belli eder. Haydn ve Mozart’ın eserlerinde yer yer çok yakın benzerlikler görülmektedir. Hangi eserin hangi besteciye ait olduğunun anlaşılması zordur. Ancak Beethoven’ın müziksel karakteri Haydn ve Mozart’ınkinden çok farklıdır. Bu nedenle Beethoven kendine özgü bir karakteri olan özel bir bestecidir. Ona ithaf edilen “müziğin filozofu” sözüne layık görülmüş olması da bu yüzdendir. Besteci, eserlerinde insanlığın sorunlarını, tutkularını, özgürlük düşlemlerini, çelişkilerini ve mücadelelerini dile getirmiş ve bu öğeleri müzik sanatının tüm olanaklarıyla bütünleştirerek işlemiştir. İster küçük bir çalgı müziği, isterse de büyük bir senfoni olsun, Beethoven için yazmış olduğu her müzik insanı anlatır. Bu nedenle de halkın anlayabileceği türden sade ezgiler bulmuş ve bulduğu bu ezgileri basitleştirmeksizin, eserlerinde derinlemesine işlemiştir. Gerilim ve çatışmalar içinde geçen armonik bir yapı ortaya koymuş ve müziğinde diyalektik öğeleri canlı bir biçimde işlemiştir (Kaygısız, 2004, s.193-194-197).

02/15


MK 02/10

Beethoven gerek sanatçı kişiliği, gerekse felsefe ve edebiyat alanlarındaki beğenileriyle devrimci bir bestecidir. Ancak onun söz konusu devrimcilik anlayışı, hayranı olduğu 1789 Fransız Devrimi’ne yöneliktir. Beethoven Schiller ve Bonaparte hayranıdır, ancak bununla birlikte Klasik sanat anlayışının unsurlarından da vazgeçmemiştir. Patetik Sonat (1799), Kreutzer Sonat (1803), Appassionata Sonat (1807) ve Eroica Senfonisi (1803-1804) gibi en dokunaklı, en duygusal ve en dışavurumcu eserlerinde bile bölümlerin sıralanışını değiştirmemiş, tonal anlatım için gerekli olan ilişkileri gölgelememiş, tam aksine, çeşitli kısımların çatkı dengesine ve ezgisel gelişimindeki geleneksel ilişkilere saygı duymuştur. Fakat yine de, Beethoven bir noktadan sonra bir yol ayrımına gelmiştir. 11. ve 12. Yaylı Dörtlü’lerinin arasında – ki Beethoven’ın 1810 ve 1824 yılları arasında yazdığı bu iki eseri uzun bir zaman süresini kapsar – devrimci bir niteliğe sahip olan müzikal yazısı daha da belirgin bir hale gelmiştir. Beethoven yaşlandıkça, duygusal olarak sakinleştikçe ve ruhunun iç çatışmaları ilginç bir biçimde yerini kadere razı olmaya bıraktıkça klasik formlar bölünmüştür. Besteci, Op.106 ve Op.110 eser numaralı sonatlarında, duygusal olarak büyük bir sükûnete ulaşmış ve anlatım dilinde de köklü bir devrim yaratmıştır (Claudon, 2006, s.270-271). Beethoven çağdaşlarının çoğu için Romantik bir besteciydi. Goethe’nin Beethoven hakkındaki görüş ve düşünceleri çekimser olsa bile, Bettina Brentano ve kardeşi Clemens, Berlioz ve Hoffmann için bestecinin değeri çok büyüktü. Hugo, William Shakespeare adlı eserinde Beethoven’ın müziğin peygamberi olduğundan, George Sand ise Bir Gezginin Mektupları adlı eserinde bestecinin şiirsel yönünden söz eder. Diğer taraftan, Schubert, Schumann ve Wagner, Beethoven’a olan hayranlıklarını ifade etmişlerdir. Bestecinin en önemli niteliklerinden birisi, dış olayları eserlerine yansıtmasının tam bir romantik davranış olmasıdır. Appassionata ve Ölümsüz Sevgiliye Mektup adlı eserlerinin arasında bir bağ vardır. Bu noktada, bestecinin söylevine ait bir takım unsurlar ortaya çıkmaktadır. 2. ve 3. Senfoni’lerindeki yeni ve savaşçı ritimlerle Missa Solemnis’teki bakır nefesli çalgılarla trampet tremololarının sergiledikleri orkestrasyon detayları ve bunlara ek olarak, bütünsel anlamda değerlendirildiğinde Beethoven’ın müzikal anlatım tarzını kendi istediği kalıba oturtması ve kendine özgü bir form oluşturma endişesi gibi eylemleri, 12. Yaylı Dörtlü’den sonra bestelediği dörtlülerinde, son 10 piyano sonatında ve 9. Senfoni gibi son dönem yapıtlarında göze çarpmaktadır (Claudon, 2006, s.271). Beethoven’ın özellikle tüm-sanatçı olma ve sanatı aracılığıyla bütün evreni ve duyguları dile getirme konusunda göstermiş olduğu iradesi dikkat çekicidir. Berlioz’unki gibi belli bir konu üzerine yazılmış bir eserden çok, Beethoven’ın yakınlarının belirttiği üzere, her eserinin kendi içinde gizli bir konusunun oluşu, belki bir başlıkla adlandırılmamış olsa da kesin bir konunun ekseninde her şeyin birbiriyle ilişkili olduğu, ritimlerin nabzında, temaların vurgularında ve gelişmenin sıralanış düzeninde hissedilmektedir. Bu bakımdan değerlendirildiğinde, Beethoven’ın Coriolan, Egmont ve Leonore üvertürleri gibi eserleri, bestecinin en romantik eserleri olabilir. Ancak bunların dışında bir başlığı olmayan ve her şeye rağmen içinde bir takım olayların yaşandığı 5. ve 7. Senfoni gibi eserleri de romantik olarak sayılmalıdır. Her şeyden önce kendi özünü ortaya koyması ve daima Ego’suna başvurması ile bir sanatçı ve insan olarak Beethoven Romantizm’in öncülerinden biri

02��� /�� 16


MK 02/11

olmuştur. Ancak bestecinin 18. Yüzyıl ile 19. Yüzyıl arasında, Klasisizm ile Romantizm’in birleştiği bir dönüm noktası oluşu, onun tam olarak sözü edilen her iki sanatsal akıma dâhil edilmesini de engellemektedir (Claudon, 2006, s.271). Beethoven’ın gerçekçi tavrı, kendisini birçok şekilde belli etmiştir. Bunlardan birisi de bestecinin ezgi ve temalarındaki insani hayal gücüdür. Bu, onun yaşadığı dönemdeki toplumsal hayatın bir ürünüdür. Diğeri ise, Beethoven’ın müziksel gelişiminin yeni aşamasıdır. Görkemli bir toplu enstrüman olan senfonik orkestranın ve halkın konser salonunun imkanlarından faydalanma konusundaki hüneridir. Beethoven’ın büyük senfonik yapıtlarında her şey dinleyiciye hitap eder, açık ve cesur bir şekilde dile getirilir ve tüm bunların duyulması istenir. Kontrpuan daima kulağa açık bir şekilde gelir ve dramatik olarak kusursuzdur. Armonik yönelmeler ve uyumsuz tınılar, Beethoven’ın kendisinden sonra gelen bazı bestecilerin yaptığı gibi bir sistem ve değer katına yükseltilememiştir. Psikolojik anlamda tam olarak kişiliğini bulmuştur. Bunların ifade ettikleri acı, endişe, gerilim veya fantastik komedya, her defasında gerçeklik olgusunun yeni bir seviyedeki kabulü ile sonuca varır. Beethoven’ın gerçekçiliğinin en önemli yanı, müziğinin oluşumuna baştan sona devinim, dramatik eylem, çatışma ve gerçek hayatta karar verme dışında hiçbir şeyin kılavuzluk etmemiş olmasıdır. Besteci bu değerleri, yaşadığı çağın toplumsal çatışmalarını anlayan, bunların uğrunda mücadele eden ve hayata bilginin ışığını tutmuş bir insan olarak ele almıştır (Finkelstein, 2000, s.58-59). Beethoven’in kendine özgü yaratıcılığı onu romantik akımın unsurlarına şaşılacak derecede yakınlaştırmıştır. Besteci kendisinden sonra gelen romantik besteciler tarafından da romantik olarak değerlendirilmiştir. Beethoven müziğinin temalarını kendi iç dünyasının derinliklerinden bulup yaratıyor ve kendi iç çatışmalarıyla uyumsuzluklarını dile getiriyordu. Bunun sonucu olarak da bestelediği müzikleri sert atılımlar, duraksamalar ve inatçı senkoplar ile örülmüştür. Ancak besteci, iç dünyasında yaşadığı karmaşayı ortaya koyarken romantik duygulanımı ve düşselliği tercih etmemiştir. Beethoven’ın sanatı bir güce, bir belirginliğe, bir özgürlüğe ulaşmak ve nihai barışı elde etmek amacıyla sürekli bir çabalama içinde geçmiş ve kendisinden önce gelen hiçbir besteci de onun bu özelliğine sahip olamamıştır. Bu nedenle besteci kendisine söz geçirmiş ve kendi kendisinin efendisi olmuştur. Beethoven bu karalı tavrıyla gerçek bir klasik olmuştur. Kendi içinde yaşadığı duygusal iniş çıkışları bütün insanlığın yaşadığı duygusal iniş çıkışlar olarak değerlendirmiş, bireysel olanı evrensel kılmış ve böylelikle gelip geçici ve özdışı olanı da özün zirvesine ulaştıracak olan yolu bulmuştur (Sachs, 1965, s.204). “Haydn klasisizmini geliştiren Beethoven için romantizme temel hazırladığı söylenmiştir. Bu değerlendirme, bir yönüyle doğru olabilir: Beethoven’in duyguyu vurgulayan zengin anlatımı ilk başta romantizme yakınlık göstermektedir. Ancak unutulmamalıdır ki, romantizm genel çizgileriyle sanatçının kendisini duygularına bırakması, duyguların belirlediği esin yollarını izlemesi demektir. Aslında gelmiş geçmiş tüm bestecilerin romantik yönleri olduğu söylenebilir. Müziğin şarkıyla başladığı ilkel dönemden başlayarak, ortaçağ dinsel müziğinin, Rönesans müziğinin, Gesualdo ve Monteverdi’nin, Bach’ın ve özellikle Pergolesi’nin, çocuk saflığıyla Mozart’ın, düşünebileceğimiz tüm sanatçı ve müzikçilerin

02��� /�� 17


MK 02/12

romantik tarafı vardır. Duygusallığın renkleri, şu ya da bu biçimde romantik öğeler olarak yaratıcılıkla kaynaşmıştır. Başka türlü de olamazdı: Duygusal anlatıma bütünüyle sırtını çevirmiş bir sanatçı düşünülemez. Beethoven da bu yönüyle görkemli bir tablo sunar. Oysa bu tablo, Romantizmin temeli olan ezgi’nin egemen renkleriyle yapılmamıştır. Beethoven’in müzik kavrayışının özü, yapısal öğelerin (en küçük bir ayrıntının bile) özenle yerleştirildiği, ölçülüp biçildiği, yeniden ele alınıp biçimlendiği bütünsel yapıya ulaşma çabasıdır. Beethoven’de form, ezgisel akışa yön veren bir şema değildir. Dikkatle yapılandırılması gereken bir bütün’dür. Kuralları da klasik sonat formu ile belirlenir. Sonat formu, klasik müzikte başlıca amaçlardandır. Oysa 19. yüzyılın romantizminde böyle bir form kaygısı yoktur ve esas olan ezgidir. “Bu bakımdan Beethoven’in iç yapısı kadar biçimi de klasiktir.” (Say,1995, s.320-321). KAYNAKÇA – CLAUDON, Francis. Romantizm Sanat Ansiklopedisi, (Çev. Özdemir İnce – İlhan Usmanbaş), İstanbul: Remzi Kitabevi A.Ş., 2006 (Dördüncü Basım). – FINKELSTEIN, Sidney. Müzik Neyi Anlatır, (1952), (Çev. M. Halim Spatar), Kaynak Yayınları, İstanbul: Analiz Basım Yayın, 2000 (Üçüncü Basım). – İLYASOĞLU, Evin. Zaman İçinde Müzik: Başlangıcından Günümüze Örneklerle Batı Müziğinin Evrimi, İstanbul: Yapı Kredi Yayıncılık, 1999 (Beşinci Baskı). – KAYGISIZ, Mehmet. Müzik Tarihi: Başlangıcından Günümüze Müziğin Evrimi, İstanbul: Kaynak Yayınları, 2004 (İkinci Basım). – MİMAROĞLU, İlhan. Müzik Tarihi, İstanbul: Varlık Yayınları, 2009 (Dokuzuncu Basım). – SACHS, Kurt. Kısa Dünya Musikisi Tarihi, (Çev. İlhan Usmanbaş, İstanbul: Milli Eğitim Yayınevi, 1965 (İkinci Basım). – SAY, Ahmet. Müzik Tarihi, Ankara: Müzik Ansiklopedisi Yayınları, 1995 (Birinci Basım).

02��� /�� 18


Şubat 2012