Issuu on Google+

SUNUŞ

Ocak, 2012

Değerli Okurlarımız, Vakfımızın gelenekselleşen “Onur Ödülü Altın Madalyası” Milli Eğitim Bakanlığı Şura Salonunda gerçekleştirilen bir törenle, şef Gürer Aykal’a verildi. Siyaset dünyasından birçok kişinin katıldığı ödül töreninde; Vakfın yönetim kurulu üyesi Dr. Erdoğan Okyay, Gürer Aykal’ı tanıtan bir konuşma yaptı. Ardından, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ödülü Gürer Aykal’a takdim etti ve gece, Bilkent Senfoni Orkestrasının konseriyle sona erdi. Bu sayımızda, Vakıf başkanı Mehmet Başman’ın ve Vakıf yönetim kurulu üyesi Dr. Erdoğan Okyay’ın ödül töreninde yaptığı konuşmalara yer verdik. Ayrıca, Oğuz Özlem’in “Dame Ninette de Valoıs’in Ölümünün 10.yılı ve Ulunay”, Koray Ilgar’ın “Bir Orkestra, Oda Müziği ve Solist Olarak Viyolonsel”adlı makalesini de okuyabilirsiniz. Saygılarımla. Bahar Gökçeli Editör SCA MÜZİK VAKFI

01/01


DUYURULAR D 01/01

Ocak Ayında Ankara’daki Konserler ve Müzik Etkinlikleri Tarih

Saat

Yer

Etkinlik

05-06 PerşembeCuma

20.00

CSO

Şef: Gilbert Varga Solist: Maria Klıegel- Viyolonsel Program: A.Schnıttke -Viyolonsel Koçertosu No 1 C.Debussy- Clair du Lune M.Ravel-Daphnis ve Chloe Suit No 2

12-13 PerşembeCuma

20.00

CSO

Şef: Antonıo Pirolli Solist: İdil Biret- Piyano Program: L.Beethoven- 5. Piyano Konçertosu İmparator op.73 mi bemol majör O.Respighi- Roma Bayramları

19-20 PerşembeCuma

20.00

CSO

Şef: Marek Pijarowski Solist: Mikheal Simonyan-Keman Program: A.Dvorak-Vanda Üvertürü op.25 S.Barber-Keman konçertosu op.14 S.Rahmaninof-Senfonik Danslar op.45

23-24 Pazartesi-Salı 20.00

Bilkent Üniversitesi Konser Salonu

Şef: Gennady Rozhdestvensky Solist: İdil Biret-Victoria Postnikova-Piyano Program: B.Bartok- İki piyano için konçerto, perküsyon ve orkestra B.Britten- İskoç Balladı-W.A.MozartÜç Piyano için Konçerto, fa majör KV.242

26-27 PerşembeCuma

CSO

20.00

Şef: İbrahim Yazıcı Solist: Gülsin Onay-Piyano Program: U.C.Erkin- Senfonik Bölüm U.C.Erkin- Piyano Konçertosu U.C.Erkin- 2.Senfoni

01/02


D 01/02

01/03


VAKIFTAN HABERLER VH 01/01

5 Aralık 2011 tarihinde MEB Şura Salonu’nda gerçekleştirilen Vakıf Onur Ödülü Altın Madalya Töreni’nde Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Gürer Aykal’a ödülünün takdimi.

2011 Yılı Onur Ödülü Altın Madalya Töreni 05 Aralık 2011, MEB Şura Salonu 24’üncü “Vakıf Onur Ödülü Altın Madalyası”nın Prof. Gürer Aykal’a verilmesine dair KARAR Vakıf Yönetim Kurulu, 2011 yılı Vakıf Onur Ödülü Altın Madalyası’nın, “Dünyanın sayılı orkestralarıyla sürekli ya da konuk şef olarak yaptığı başarılı konserler, bu konserlerde çağdaş Türk bestecilerinin eserlerini çeşitli orkestraların dağarına katması, öğretmen olarak yetiştirdiği öğrenciler, ülkemizde çoksesli müziğe ve vakfımıza yaptığı olağanüstü katkılar’’ nedenleriyle Prof. Gürer Aykal’a verilmesini oybirliği ile kararlaştırılmıştır. Ankara, 24 Ekim 2011

01/04


VH 01/02

Vakıf Başkanı Mehmet A. Başman’ın Konuşması Değerli sanatsever dostlarımız, Vakfımızın 24’üncü Onur Ödülü Altın Madalya töreninde sizlerle beraber olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Malumunuz olduğu, Vakıf kurucularımızdan Cevza And anısına 1989 yılında, ihdas edilen “Vakıf Onur Ödülü Altın Madalyası” her yıl, ülkemizde çoksesli müziğe olağanüstü katkıda bulunmuş veya bulunan bir kişiye veya bir kuruma Vakfımızın da takdir, teşvik ve teşekkürlerini sunmak amacını içermektedir. Bu madalya sahibi, Adnan Saygun tarafından kurulan, onun çizdiği yolda ilerleyen ve kendini yenileyen, çok değerli müzik adamı içeren Vakfımızın Danışma Kurulu”nun, ülkemizin seçkin besteci, yorumcu, eğitimci, bilim adamları, çok sesli müziğe olağanüstü katkıda bulunan bir kişi veya kurumlar arasından önerdiği adaylardan belirlenmektedir. Aralık ayının ilk haftasında yapılan bir törenle de yılın madalyası sahibine sunulmaktadır. Bu yıl, bu yıla özgü olarak, madalya sahibi seçimini Yönetim Kurulumuz üstlenerek, bu güne kadar etik nedenlerle aday olamayan değerli Danışma Kurulu üyeleri arasından, Kurulun Başkanı ünlü Orkestra Şefi, Profesör Gürer Aykal’a, çoksesli müzik alanında gerek ülkemize ve gerek Vakfımıza yapmış ve yapmakta olduğu olağanüstü hizmetler göz önünde bulundurularak, 2011 yılı Vakıf Onur ödülü Altın Madalya’sının verilmesine oy birliği ile karar vermiştir. Yine, her yıl olduğu gibi, bu yıl da geçen yılın Altın Madalya sahibi Profesör Muammer Sun için, değerli eşi Sinemis Sun tarafından hazırlanan “Armağan Kitabını” sizlere, değerli Sanatsever dostlarımıza sunar. 2012 yılı Madalya töreninde birlikte olmak umuduyla, şahsım ve Yönetim Kurulumuz adına tüm sanatsever dostlarımıza tekrar tekrar teşekkür eder, Saygılarımızı sunarız.

01/05


VH 01/03

Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Erdoğan Okyay’ın Konuşması Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nın Değerli Dostları, Sayın İzleyiciler, Bu ödül töreninde Yönetim Kurulu adına ödül sahibini tanıtıcı konuşmayı yapma görevinin bana verilmiş olmasından büyük bir onur duyduğumu belirtiyor, konuşmama başlamadan önce iyi bir orkestra şefinin olmazsa olmazlarına, Gürer Aykal özelinde kısaca değinmek için izninizi istiyorum. Sanat felsefesi ve sosyolojisi bilim dallarının kurucuları arasında sayılan Arnold Hauser, orkestra şefi için şunları söylüyor: “Orkestra şefi, dinleyicinin gözünde yalnız teknik ve organizasyon anlamında bir lider değil, tüm orkestra topluluğu içinde, seslendirilen eserin bestecisinin kutsal ve şifreli yazısını doğru çözen ve doğru yorumlayan tek yetkin insan, karizmatik ve adetâ seçilmiş tek kişidir. Onun dans eder gibi yaptığı beden hareketleri ne kadar göze batar olsalar da; bunun tek amacının, müziği dinleyiciyle buluşturmaya, onun dinleyici tarafından içselleştirilmesine aracılık etmeye yönelik olduğu bilindiğinden hoş görülür, beğenilir ve alkışlanır. Ama şefin yönetim tarzı, tavırları bütün orkestrayı, hatta eserin bestecisini bile kenara itip, sadece kendini ön plânda tutmaya yönelik abartılı bir tavır, bir tarz ise, o zaman kabul edilmez olur ...” Burada liderlik ile ölçülülük, esere hizmet ile abartılı bencillik arasındaki karşıtlıklara dikkatinizi çekmek isterim. Çünkü, tam da bu karşıtlıklar arasında kurulan denge ve ölçülülük, Gürer Aykal’ın orkestra yönetiminde karşımıza çıkıyor. Bir başka yazar, Elias Canetti, ‘Kitle ve Erk’ adlı kitabında gene orkestra şefi için şunları yazmış: “Erk’in (iktidar gücünün), bir orkestra şefinin yönetiminden daha somut göstergesi olamaz. Onun orkestra yönetirken hareketlerindeki her ayrıntı erkin (iktidar gücünün) doğasına ışık tutacak niteliktedir. Bunun fark edilmeyişinin tek nedeni müziktir, yönetmenin seslendirdiği eserdir. Orkestra şefi, kendini müziğin birincil hizmetkârı sayar. Onunla öylesine doludur ki, hareketlerinde müzik dışı bir anlam aramak, onun aklına bile gelmez.” Şimdi bir de orkestra ile bir eseri çalışırken ve onu seslendirirken mutlak bir liderlik, otoriteye dayalı bir disiplin gereğini vurgulayan Aykal’ı dinleyelim: “ ... Şimdi orkestrada bir çalgıcı, ‘ben bunu böyle çalarım, böylesi daha güzel olur!’ diyemez mi? Diyemez! Çünkü orkestrada böyle bir demokrasi anlayışı yoktur. Ancak şefin kendi anlayışıyla oluşturduğu yorumu çalmak, seslendirmek durumundadır. Bunu şef olarak ona anlatabildiğiniz, onu bu yoruma ikna edebildiğiniz ölçüde siz kazanırsınız, dolayısıyla bütün üyeleri de eserin böyle yorumlanışına ortak edersiniz...” Gerçekten bu anlayış, orkestra üyelerinin şefe bu gönüllü bağımlılığı ve buna karşılık şefin de ikna edici liderliği, bütün büyük şefler ve iyi orkestralar için, Aykal’ın anlattığı gibidir. Bu, iyi bir orkestrada ses ve yorum bütünlüğünün olmazsa olmazıdır. Diğer yandan

01/06


VH 01/04

gene Aykal başarısının sırrını şöyle açıklıyor: “Şefin tasarladığı yorumu gerçekleştiren ve onun sesi olan orkestradır. Ben bu başarıyı, dinleyicileri selâmlarken tüm orkestranın ve tek tek katkısı olan bütün orkestra üyelerinin dinleyicilerle paylaşmasını isterim. Bazıları bu selâmlama tarzımı abartılı bulurlar. Ama bunu Almanya’da, Fransa’da, Finlandiya’da, ABD’de, nerede yapıyorsam her zaman orkestralardan sevgi görmüşümdür bu konuda. Yani başarıyı paylaşmak, mutluluğu da paylaşmak gibi bir şeydir ...” Bunlar ancak tam donanımlı ve zengin deneyimli, olgun bir şefin söyleyebileceği sözlerdir. Gürer Aykal, bugün işte böyle bir şeftir! Onun yaşam öyküsünü ayrıntılı biçimde anlatmama gerek yok sanırım. Onu burada herkes çok iyi biliyor; kendisini hem Türk toplumu, hem de - evet - pek çok ülkenin müziksever insanları yakından tanıyor. O, müzik dünyamızın ve müzik dünyasının tanınan ve sevilen bir sanatçısı, ülkemizin dünyaya sunduğu seçkin bir orkestra şefimizdir. Öyle olmasa, son haftalarda geçirdiği bir kaza nedeniyle bir komşu ülkenin küçük bir adasının küçücük hastanesinde yatarken, televizyonlarından kaza haberini duyan adalıların hastane önüne koşuşması ve pek çoğunun merakla hasta odasına kadar gelmesi mümkün olabilir miydi? Gürer Aykal’ın 1942 yılında bir Köy Enstitüsünde doğuşu başlı başına bir program, bir öngörü gibi. Köy Enstitülerinin Cumhuriyeti’, Atatürk Devrimleri’ni soluyan üretken, aydınlık ve inanç dolu havası onu daha doğumunda sarmış, kucaklamış, sanki onun yaşam yolunu çizmiştir. Donanımlı ve becerili bir müzik öğretmeni olan babası, ona küçük yaşlarda müziği sevdirmiş, temel bilgilerini kazandırmış, çalgılarla tanıştırmış. İki değerli müzik müfettişi Halil Bedi Yönetken ve Şeref Çayıroğlu, müziğe yetenekli 11 yaşındaki bu çocuğu keşfetmişler ve onu Ankara Devlet Konservatuvarına yönlendirmişler. Yıl 1953. Sonra, konservatuvarda dokuz yıl süren ve yüksek dönem diploması ile sonuçlanan keman öğrenimi, bu öğrenimin son iki yılında ikinci bir dal olarak bestecilik (kompozisyon) öğrenimine de başlayış, 1969 yılında A.Adnan Saygun’un sınıfında kompozisyon bölümünden mezun oluş ve ikinci diploma. Yani, çift dalda 16 yıl süren profesyonel bir müzikçi eğitimi, yani pek çok müzikçide bulunması mümkün olmayan düzeyde bir donanım... Bu eğitimin son altı yılında Aykal, aynı zamanda CSO’ nun kadrolu keman grubu üyesidir. 1964 yılından beri de, çok erken yitirdiğimiz balerin ve koreograf Duygu Aykal ile evlidir. Daha konservatuvarın ilk yıllarında, henüz 14 yaşındayken onda uç vermeye başlayan, şeflik isteği Aykal’ı öğrenciliği süresince rahat bırakmamış, onu okulda öğrenci orkestraları kurup yönetmeye itmişti. Belki de bu ilk denemeleri Aykal’a, orkestra şefliğinin salt müzik eğitimi ile kendiliğinden edinilebilecek bir dal, bir alan olmadığını, hatta beste yapmanın, partisyon okuyup yazmanın ve çalmanın, biraz da vuruş tekniğine hâkim olmanın bile şeflik için yeterli olmadığını göstermişti. Bu dalın; hem müzik eserine ve bestecisine, hem orkestra denen müzikçiler topluluğuna, hem de dinleyiciye dönük bilgi, beceri ve yaşantı gerektiren binbir boyutu vardı ve bunlar öğrenilip uygulanmadan iyi bir şef olmak mümkün değildi. Öyleyse Aykal bu kez üçüncü bir dalda,yaşamına en çok anlam katacağına inandığı orkestra yöneticiliği dalında eğitim görmek için yeniden ve bu kez Avrupa’nın yollarına düşecekti... Yıl 1970.

01/07


VH 01/05

Önce İngiltere’de iki, sonra da İtalya’da iki çok tanınmış şeflik okulu ve George Hurst, Andre Previn, Rudolf Schvvartz ve Franco Ferrera gibi büyük öğretmen -şeflerle başarılı, üst düzey ve uygulamalı bir şeflik eğitimi; sayılan bütün bu okullar ve öğretmen şefler denetiminde çıkılan konser sahneleri ve bunlara ek olarak da, öğretmem Saygun’un önerisiyle girdiği ve Rönesans ve öncesi müziklerin ses sistemini, yazısını ve zengin dağarını tanıyıp öğrendiği ‘Papalık Dinsel Müzik Enstitüsü’, bütün bu okullardan alman bazıları ‘Onur’ dereceli diplomalar... 1973 yılı sonlarında yurda dönen Aykal, tam donanımlı bir orkestra şefidir artık. Hemen ertesi yıl üstleneceği CSO ‘nun şef yardımcılığı görevi, ona önce yurdunda ve sonra da giderek uluslararası sahnelerde yoğun bir konser etkinliği olanağı sağlayacaktır. Yazar-Büyükelçi Semih Günver, bir anı kitabında Aykal’ın bu yıllarını şöyle anlatmış: “Aykal’ı, 1973 yılında Roma dönüşü Ankara’da gördüğüm zaman, ilk defa arenaya çıkmaya hazırlanan bir İspanyol torero gibi siyah kıvırcık saçlı, düzgün profilli, ince belli bir sporcu sanmıştım. Daha ilk konserinde onun parlak bir istikbale aday bir müzik yorumcusu ve yöneticisi olduğunu hissettim. Aykal, o tarihten sonra başarıdan başarıya koştu. Her yerde aranılan, alkışlanan, istenilen bir şef oldu...” Aykal’ın, CSO’yu bir sezon süresince çalıştırdığı haftaların ve orkestra ile çıktığı düzenli yurtiçi konser gezilerinin sayısı yıldan yıla artar. Kendisi de şef yardımcısı olarak aynı orkestrada görev yapan merhum Hikmet Şimşek’ le paylaştıkları yurtdışı konser gezilerinin ilki 1976’da dört konserle KKTC’ye, ikincisi de bir yıl sonra onbir konserle orta ve doğu Avrupa ülkelerine yapılır. Bu ikinci gezide Aykal altı konser yönetir, solist olarak geziye katılan Verda Erman, İdil Biret ve Ayla Erduran’a eşlik eder ve A. Adnan Saygun’un 4.senfonisiyle, Ferit Tüzün’ün ‘Çayda Çıra’ bale müziğini yönetir. Bu ayrıntıları, Aykal’ın üç yıl gibi kısa bir sürede, kendisini giderek orkestraya nasıl kabul ettirdiğini ve nasıl yoğun bir çalışma içine girdiğini belgelemek amacıyla verdim. Aynı yıl Gürer Aykal, değerli keman solistimiz Suna Kan ve eşi Faruk Güvenç’le birlikte kurarak ‘Ankara Oda Orkestrası’ adını verdikleri, hepsi değerli sanatçı yada öğretmen olan 17 kişilik yaylı çalgılar orkestrasının da sürekli şefi olur. Bu orkestra ile Aykal, 1985 yılma dek hem Türkiye’nin pek çok kentinde ve kasabasında, hem de değişik dış ülkede yönettiği konserlerle geniş dinleyici kitlelerine ulaşacak ve adım duyuracak, ününü perçinleyecektir. Aynı yıllarda Suna Kan, “Müzikçi olarak Gürer Aykal ile çalışmaktan mutluyum!” der. Vakfımız, o yıllarda orkestranın canlı konserlerinde kaydedilen eserlerden oluşan belge niteliğinde iki uzunçalar plâk yaptırarak arşivine kazandırmıştır. Aykal sonraki yıllarda, bu kez CSO ve başka orkestralarla da Suna Kan’a sık sık eşlik edecektir. 1978, Aykal’ın vekâleten Devlet Operası ve Balesi Genel Müdürlüğü’ne atandığı yıldır. O artık tanınan ve sevilen bir sanatçı, başarılı bir bürokrattır da. Ama yaklaşık iki yıl sonra bürokrasiden ayrılıp tekrar sanatına, orkestra şefliğine dönecektir. Zaten şef olarak dinleyicilerinden hiç ayrılmamıştır.

01/08


VH 01/06

1981de Atatürk’ün doğumunun 100. yıldönümü anısına düzenlenen bir konserle, pek çok sanatçıyla birlikte Aykal’a ‘Devlet Sanatçısı’ unvanı verildi. Bu sanatçılar arasında özellikle Cemal Reşid Rey’in de bulunması onu hem gururlandırmış, hem de üzmüştü. Çok beğendiği ve sevdiği bir Türk bestecisiyle aynı unvanı paylaşmaktan onur duymuş, ancak bu büyük insanın, bu kadar uzun bir gecikmeden sonra hatırlanmış olması onu çok üzmüştü. Bir yıl sonra, 1982’de CSO’nun düzenlediği ve Almanya’nın altı kentinde onbir konseri kapsayan bir dış ülke konser gezisinde, orkestrayı gene iki Türk şef değişimli olarak yönetti. Stuttgart’ta Aykal’ ın yönettiği konserden sonra, büyük bir Stuttgart gazetesinde Dieter Schorr imzasıyla çıkan eleştiri yazısında, Gürer Aykal ile ilgili şu satırlar dikkat çekiyordu: “Ernst Praetorius’tan sonra pek çok Alman orkestra şefi, Türklerin şef sopasını ellerinde tuttu. Bu arada diğer birçoklarının arasından Previn’in, Ferrera’ nın öğrencisi ve Türk şefleri arasında en zarifi olan bir Gürer Aykal (40) çıktı ortaya. Bu akşamki konserde Aykal, sahnedeki çok iyi görünümü kadar çok iyi yönetimi ile de beğeni kazandı ve orkestranın coşkuyla alkışlanmasını sağladı.” Bu değerlendirmelerden sonra, 1985’te yayımlanan Ahmet Say’m ‘Müzik Ansiklopedisi’nde, ‘Aykal, Gürer’ maddesinde şu satırları okuyoruz: “...Gürer Aykal’ın orkestra şefi olarak yeteneği yurtdışı müzik çevrelerince de onaylandı. Z&-afeti, yumuşak üslûbu ve belirgin vuruş tekniği ile Türk müzik hayatına düzey kazandırarak ülkemizde konser dinleyicisinin ilgisini arttırdı. Engin kültürü ve derin müzikalitesi, onun örnek bir sanatçı olarak değerlendirilmesine neden oldu...” Aykal’ın burada söz konusu edilen ‘belirgin vuruş tekniği’, ileriki yıllarda ‘London Times’e da konu olacak ve gazetenin yazarına; “...bu şefin vuruşuyla kimse ayak süremez!” dedirtecektir. 1986 yılı, uzun süredir artık yabancı sürekli şef olmaksızın, iki yardımcı Türk şefin iyi kötü sürdürdükleri birlikteliğin ve CSO’nun konserlerini paylaşmalarının sona erdiği yıldır. Merhum Hikmet Şimşek o yıl, ileri sürdüğü kişisel nedenlerle orkestradan kesin ayrılma kararını yönetime duyurmuş ve görevinden istifa etmiştir. Gürer Aykal bir süre daha şef yardımcısı görevini sürdürdükten sonra, 1988 yılında CSO’ nun ‘Genel Müzik Direktörlüğü ve Sürekli Şefliği’ görevine atanmıştır. Bundan sonra CSO, Aykal’la onbir yıl sürecek yoğun bir konser etkinliğine girmişti. Bu yıllar içinde onun orkestrayı çalıştırış biçimi, daha önceki yıllarda Prof. Lessing’ten de tanıdığımız eğitici ve yetiştirici yönüyle, orkestraya giderek bir başka derinlik, yeni bir profil kazandırmış, ayrıca orkestranın dağarcığını, hem batı müziği bestecilerinin Türkiye’de daha az tanınan eserleriyle, hem de başta Saygun olmak üzere Türk bestecilerinin pek çok eseriyle zenginleştirmişti. Bu yıllarda Aykal, yurt içinde kurulmuş başka orkestraları da yönetmenin yanı sıra, giderek artan bir sıklıkta çeşitli ülkelerin tanınmış orkestralardan davetler alıyor, bu orkestralarla beğenilen ve tekrarlanan konserler veriyor, bazı ünlü

01/09


VH 01/07

orkestraların çok solistli uzun konser turnelerine tek şef olarak çağırılıyordu.. O artık, mesleğinin doruğundadır ve her yerde tanınan, aranan bir Türk orkestra şefidir. Gene o yıllarda Aykal’ı, CSO’daki görevinin yanı sıra ABD’de bir orkestranın, El Paso Symphony Orchestra’sının da daimi şefi olarak görüyoruz. 2003 yılma kadar sürecek bu görevine ek olarak kendisi, uzun yıllar Indiana ve Teksas’taki üniversitelerin şef adaylarını da yetiştirecek, bu üniversitelerin orkestralarını yönetecektir. 1992’de, gene bir Almanya turnesinde CSO, Aykal’ın yönetiminde ve solist Gülsin Onay ile ‘Kuzey Ren ve Westfalya’eyaletinin Siegen kentinde bir konser vermişti. Ertesi gün eleştirmen Almut Kriege, orkestra ve şefi için şunları yazıyordu: “...Tamamen dolu Siegerlandhalle salonundaki konuklar bu akşam olağanüstü bir orkestrayı ve solisti dinleme fırsatını buldular. Mesleğinin doruğuna ulaşanlardan birisi de 1986 yılından buyana orkestrayı yöneten Gürer Aykal’dı... Programda... Ludwig Van Beethoven’in Si bemol majör 4 nolu senfonisi de vardı. Normal olarak çok az çalman ve çok sevilmeyen bu senfoni bile, Aykal’ın fevkalâde canlı yorumu ile kusursuz bir profil ve ilginç bir müziksel anlatım kazandı... Türk Devlet Orkestrası’na verilen alkış, tanımlanamayacak kadar büyüktü ve akşamın son eseri olan Çaykovski’nin 2. Senfonisinin sonuna kadar da yoğunluğunu kaybetmedi”. 1990’lı yıllar Aykal’ın meslek yaşamı açısından iyi başlamış, ama bir dizi üzüntü ile bitmiştir. 3 Ekim 1992 günü sezonun açılış konseri Hipodromda yapılmış ve binlerce kişi, Aykal’ın yönetiminde, orkestraya eşlik eden iki devlet korosu ve seçkin solistlerle, Beethoven’in re minör 9.senfonisini büyük bir heyecan içinde dinlemişti. Ertesi yıl konser sezonu gene Hipodromda açılmıştı. Orkestra Müdürü’nün belirttiğine göre 60.000’e yakın dinleyici, Aykal’ın yönetiminde ve iki devlet korosunun eşliğinde, bu kez Cari Orffun ‘Carmina Burana’ sahne kantatını büyük bir coşku ve ilgi ile dinlemişti. Bu konserler gibi, orkestranın giderek gelenekleşen ‘Yılbaşı’, ‘Atatürk’ü Anma’, ‘İnönü’yü Anma’, ‘Bahar’ vb. dizi konserleri, büyük dinleyici kitlelerine çoksesli sanat müziğini ulaştırmayı başarmıştı. Efes, Aspendos, Hipodrom, Atatürk Kapalı Spor Salonu vb. değişik mekânlarda düzenlenen bu tür konserler ve örneğin ‘Bilkent Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nin dekanı Prof.Ersin Onay in önderliğinde düzenlenen ‘Bilkent Uluslararası Anadolu Müzik Festivali’de benzeri etkinlikler öylesine beğeniliyor, öylesine kalabalık dinleyici kitlelerini bir araya getiriyordu ki, CSO sanatçısı Ergun Özyücel bir yazısında; “Acaba sırada neresi var dersiniz? Bodrum mu, Marmaris mi, yoksa Ali Sami Yen Stadyumu mu, ne dersiniz?” diye soruyordu. 1980’li ve ‘90’lı yılların büyük bir heyecan ve özveri ile yürütülen tüm bu ‘Anadolu’yu Çoksesli Müzik İle Buluşturma Projesi’nde, değişik aktörlerin yanında Gürer Aykal’ın da etkin ve belirleyici bir rolü vardır. Her yıl düzenlenen ‘Uluslararası Ankara Müzik Festivali’ çerçevesinde de ilk yıldan itibaren Aykal görev almış ve CSO’yu defalarca yönetmiştir. 1998-’99 yılları CSO’nun sancılı yıllandır. İç çekişmeler, hizipleşmeler şikâyetler ve şefle sürtüşmeler sonucunda Gürer Aykal, uzun yıllar görev yaptığı ve adeta bütünleştiği

01��� /�� 10


VH 01/08

orkestrasına zarar verdirmemeye özen göstererek yeni kurulan Antalya Devlet Senfoni Orkestrasına naklini istedi ve bir süre bu yeni orkestrayı geliştirmek için çaba harcadı. Sonra da İstanbul’a, tam yetkili genel müzik direktörü ve sürekli şef olarak Borusan Orkestrasının başına getirildi. Böylece Aykal, sessizce CSO’dan ayrılmış oldu. Bütün enerjisi ile, sorumluluğunu aldığı yeni orkestrasını, kısa sürede Türkiyenin sayılı senfoni orkestralan arasına sokmayı başardı. ‘Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası’ bugün, Aykal’ın kendi deyişiyle “özü sözü olan bir orkestra oldu”. 2010 yılından beri Aykal, orkestranın onursal şefi ve sık sık konserlerini yönetiyor. Bu orkestranın ve kurulması için büyük çaba harcadığı ‘Borusan Kuvartet’in, Türkiye’nin tüm büyük işverenlerine ve bütün devlet dışı kuruluşlarına esin kaynağı olacağını söylüyor, bu örneği yeni oluşumların izleyeceği müjdesini veriyor. Ama Aykal’ın konser etkinliği Borusan’la sınırlı değil. O bugün de Türkiye’yi ve çeşitli ülkeleri dolaşıyor, konserler yönetiyor, üniversitelerde öğrenci yetiştiriyor. Yetişmiş, isim yapmış ve bugün orkestranın başında olan Ertuğ Korkmaz, Naci Özgüç gibi eski öğrencilerine, Orhun Orhon, Can Okan gibi genç şefler de eklendi. Onlar da giderek yerlerini buluyorlar. Aykal’ın bugün de bir dizi çok yetenekli genç öğrencisi var. Onlardan da çok umutlu , onlarla çok da mutlu . Gürer Aykal’ın vakfımızla çok sıkı bir işbirliği içinde bulunduğunu söylememe gerek var mı? Kendisi, uzun yıllar Danışma Kurulu üyesi, 1991 yılından beri de kurulun başkanı olarak vakfımızın çalışma alanlarının belirlenmesinde biçimlendirici ve yön verici bir rol oynuyor. Gürer Aykal için söylenecek,anlatılacak daha o kadar çok şey var ki !.. Ben, tüm söylemek istediklerimi tek bir cümleye sığdırıyor ve; “İYİ Kİ DOĞDUN, İYİ Kİ VARSIN!” diyorum. Vakfımızın 2011 yılı ödül sahibine, Eşine ve yetişkin Oğullarına, kısaca tüm AYKAL ailesine nice sağlıklı ve mutlu yıllar diliyorum. Saygılarımla.

01��� /�� 11


VH 01/09

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın Konuşması Sayın önceki Cumhurbaşkanım ve sayın değerli hanımefendi, hanımefendiler ve beyefendiler değerli konuklar, değerli sanatçı arkadaşlarım, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı bu yıl bizi yine etkinlikli bir şölenle buluşturuyor. Geçen yıl sevgili Muammer Sun hocamızla ilgili böyle bir törende hep birlikteydik. Şimdide çok değerli müzik insanı ülkemizin gerçekten ülke dışında da çok büyük övünç kaynaklarından biri olan Sayın Gürer Aykal’la ilgili bir toplantıda bizi buluşturdular; çok teşekkür ederim. Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nın Ankara’mızın kültür yaşamına gerçekten katkıları unutulmaz. Bizde karınca kararınca elimizden geldiği kadar belki hak ettiği ölçülerin biraz altında ama destek olmaya çalışıyoruz. Sayın Aykal’la birlikte bu sahneyi paylaşmak gerçekten benim için büyük bir şans ve büyük bir onur. Bende biraz önce Sayın Günver’in o güzel satırlarda anlattığı Aykal’ı öyle hatırlıyorum gerçekten: saçında bir tek beyaz tel bulunmayan… zamanında sahneye inanılmaz yakıştığı şimdide yakışıyor tabii, ama inanılmaz yakıştığı o gençlik günlerinden bu yana dikkatle izledim, her zaman bir coşkuyla sevinçle ve ülke dışındaki başarılarıyla ülkem adına büyük bir iftiharla izledim. Bundan sonraki yaşamında da nice güzellikler diliyorum kendisine ve izin verirseniz eğer onunda sevineceği birkaç haberi de sizlerle paylaşmak istiyorum: Çoksesli müziğin ülkemize halkımıza sevdirmek konusunda yıllardan bu yana süren bazı çabalarımız var ama galiba bunlar oldukça sınırlı çabalar ben son yıllarda baktığımızda Türkiye’yi biraz kamu olarak kategorize ettiğimizi düşünüyorum. Türkiye’nin büyük bir bölümüne çoksesli müziği götürme konusunda turneler dışında bir gayret içinde olmadığımız biraz da üzüntülü ve şaşkınlıkla gördüm. 6 senfoni orkestramız var devlet adına, ama Ankara’nın doğusunda yok. İki yıl kadar önce Samsun’da bir Devlet Opera Balesi açtık. Çok büyük bir ilgi ile izleniyor şu anda; ama önümüzdeki hedeflerden birisi bir-iki yıl içinde mutlaka, belki bu 2012 yılı içersinde Ankara’nın doğusunda bir senfoni orkestrası mutlaka kurmaktır; bunu yapmaya çalışacağız ve bunu başaracağımıza inanıyorum. Başka bir şey daha daha yaptık: Bu yıl ilk defa bir müzik adamı uzun bir aradan sonra Güzel Sanatlar Genel Müdürü oldu. Sayın Aykal’ın değerli arkadaşlarından Sayın Erol Erdinç Güzel Sanatlar Genel Müdürümüz oldu. Onunda gayretiyle birlikte bizim bestecilerimizin daha çok seslendirileceği yeni topluluklar kurmaya çalışıyoruz ve bunlardan bir tanesini İzmir’de kurduk. “Anadolu Filarmoni Orkestrası” adıyla daha çok Türk bestecilerini seslendirecek olan bizim melodilerimizi çoksesli müzik aracıyla halka sevdirecek olan bir girişim başlattık. Bunun ilk adımı İzmir’de atıldı ama Anadolu’da devamı bulunacak. Bir başka son büyük hayalimizde 90’lı yılların ortasında Ankara’da yeni senfoni binasının temeli atılmıştı biliyorsunuz ve ne yazık ki uzun yıllardır böyle kalıyordu, şimdi inşallah, gerçekleştiremezsek çok üzülürüm, ama büyük bir gayretle gerçekleştirmeye çalışacağız. Cumhuriyetin 90. yılında 2013 yılının 29 Ekim’inde inşallah yeni senfoni binamızda bir konser yapacağız ve Sayın Aykal’da bu konseri yönetecek. Hepinizi saygı ile selamlıyorum ve bir kez daha kutluyorum.

01��� /�� 12


JMI HABERLERİ JH 01/01

JMI 2011 Yılı Etkinlikleri 03 Kasım 2011, Etnik ve Deneysel Jazz Trio Yer: Manhattan, 03 Kasım 2011, Bir Barış Dinletisi Yer: Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi, 23 Ekim 2011, Cumhuriyet Korosu Yer: Anıtpark, 27 Haziran 2011, ODTÜ İlkyar Vakfı 2011 Yaz Kampı Yer: ODTÜ Vişnelik Tesisi, 19 Haziran 2011, Özel Sevda Cenap And Müzik Kursu Yıl Sonu Konseri Yer: CSO, 15 Haziran 2011, Akyurt Çocuk Korosu Yer: Akyurt Belediyesi Kültür Merkezi Konferans Salonu, 12 Haziran 2011, Türkü Dostları Yer: Behice Eren Çocuk ve Gençlik Merkezi, Kızılay (Sakarya), 28 Mayıs 2011, JM Ankara Çocuk Korosu Yer:Leyla Gencer Sahnesi, 28 Mayıs 2011, Akyurt Çocuk Korosu Yer: Leyla Gencer Sahnesi, 07 Mayıs 2011, Öğrenci Konseri Yer: SCA Müzik Kursu, 07 Mayıs 2011, JM Ankara Çocuk Korosu Yer: Çağdaş Sanatlar Galerisi Fuaye, 07 Mayıs 2011 SCAMV Türkü Dostları Yer: Çağdaş Sanatlar Galerisi Fuaye, 06 Mayıs 2011, Aşure Konser Dizisi Yer: Alman Kültür Merkezi, 05 Mayıs 2011, Türkü Dostları Yer: Hamamönü, 03 Mayıs 2011, Aşure Konser Dizisi, Yer: Alman Kültür Merkezi, 02 Mayıs 2011, Aşure Konser Dizisi Yer: Alman Kültür Merkezi, 02 Mayıs 2011, Türkü Dostları Yer: Hamamönü

01��� /�� 13


JH 01/02

09 Nisan 2011, Sevda-Cenap And Müzik Vakfı JM Ankara Çocuk Korosu Yer: Mersin Kültür Merkezi, 29 Nisan 2011, Daisy Jopling Grubu (Popüler Klasik)Yer: MEB Şura Salonu, 27 Nisan 2011, Hacettepe Senfoni Orkestrası (Senfonik Müzik)Yer: MEB Şura Salonu, 27 Nisan 2011, Türkü Dostları Yer: Behice Eren Çocuk ve Gençlik Merkezi, 23 Nisan 2011, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve 1000 Çocuk Korosu KonseriYer: Çankaya Belediyesi Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu, 23 Nisan 2011, Türkü Dostları Yer: Yenimahalle Belediyesi 50. Yıl Toplantı Salonu,18 Nisan 2011, Hasan Gökçe Yorgun (Keman Resitali) Yer: Çağdaş Sanatlar Galerisi, 16 Nisan 2011, NY Gypsy All-Stars (Etno – Caz)Yer: MEB Şura Salonu, 15 Nisan 2011, Minozil Brass ( Popüler Klasik) Yer: MEB Şura Salonu, 15 Nisan 2011, Öğrenci Konseri Yer: SCA Müzik Vakfı, 14 Nisan 2011, MozART (Kabare Klasik) Yer: MEB Şura Salonu, 09 Nisan 2011, 13. Nevit Kodallı Çoksesli Korolar Şenliği Yer: Mersin Kültür Merkezi, 07 Nisan 2011, Pianodrum (Klasik)Yer: MEB Şura Salonu, 30 Mart 2011, SCA Müzik Vakfı Öğrenci Konseri Yer: SCA Müzik Kursu, 21 Mart 2011, SCA Müzik Vakfı Öğrenci Konseri Yer: SCA Müzik Kursu, 17 Şubat 2011, SCA Müzik Vakfı Öğrenci Konseri Yer: SCA Müzik Kursu, 23 Ocak 2011, Czerny Yarışması Yer: SCA Müzik Kursu.

01��� /�� 14


MÜZİKSEVERİN KÖŞESİ MK 01/01

Bir Orkestra, Oda Müziği ve Solist Çalgısı Olarak Viyolonsel Koray Ilgar Bugüne kadar çeşitli müzik otoriteleri ve müzik tarihçilerinin yazdıkları eserlerinde de belirttikleri üzere, Avrupa müziğinde Rönesans ve özellikle de Barok dönem, sanatın diğer tüm alanlarında olduğu gibi, müzikte de köklü ve önemli yenilikleri, gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Söz konusu bu iki dönem, müzik sanatını bütünüyle etkisine aldığı gibi, çalgı yapım alanını da büyük ölçüde etkilemiştir. 18. yüzyıldan günümüze kadar gelen ve varlığını halen de devam ettiren klasik senfoni orkestrasının en önemli unsuru sayılabilecek olan keman ailesi çalgılarının ilk ciddi tasarım ve gelişim çalışmalarının temeli, Rönesans çağındaki çalgı yapımcıları tarafından başlatılmış, söz konusu bu çalışmalar Barok dönemde yaşayan diğer çalgı yapımcıları tarafından da en son ve mükemmel biçimi ile yapısına kavuşturulmuştur. Böylelikle, keman ailesine mensup çalgılar, 17, 18 ve 19. yüzyılların Andrea Amati, Antonio Stradivari, Matteo Goffriller, Guiseppe Guarneri, Jacob Stainer, Matthias Klotz, David Tecchler, Nicholas Lupot ve Jean Baptiste Vuillaume gibi ünlü İtalyan, Alman ve Fransız luthiyelerinin büyük emekleri ile çalgı yapımına yönelik büyük çaplı ve önemli buluşları sayesinde son şekillerini almışlardır. Gerek biçim, gerekse ses ve malzeme kalitesi ile yaklaşık 400 yıllık uzun bir döneme damgasını vuran Avrupa yapımı Keman ailesi çalgıları, var oldukları zaman dilimi içerisindeki çalgı yapım sanatı ve teknolojisini köklü bir biçimde etkileyip değiştirdikleri gibi, aynı etkiyi yine müzik sanatının belki de en önemli ve ciddi alanı olan bestecilik üzerinde de göstermiştir. Geç Rönesans, Barok, Klasik, Romantik ve Çağdaş dönem bestecilerinden birçokları, yaylı çalgılar ailesindeki tüm çalgılar için süit, partita, sonat, trio, kuartet ve konçerto gibi ciddi müzik formlarındaki ünlü ve unutulmaz başyapıtlarını bestelerken; Barok, Klasik ve Romantik dönemin Avrupalı usta luthiyeleri tarafından büyük bir titizlik, yaratıcılık ve mükemmellik anlayışı içinde yapılmış olan keman, viyola, viyolonsel ve kontrabas gibi çalgılarının kazandıkları yeni ve güçlü tını kalitesinden, sahip oldukları ses alanının genişliğinden ve teknik anlamda ustalık gerektiren icrası güç pasajların çalınmasına olanak sağlayan geniş ve zengin teknik özelliklerinden önemli ölçüde etkilenmişler ve bu çalgılar için yazdıkları en önemli solo ve tutti eserlerini, söz konusu bu çalgıların sahip oldukları üstün özellikleri de dikkate alarak vermişlerdir. Keman başta olmak üzere, Avrupa müzik sanatının son dönemlerinde yaşamış ve Batı müziği literatürüne çok önemli ve ölümsüz başyapıtlar miras bırakmış olan birçok ünlü besteciyi etkileyen, ikincil öneme sahip yaylı çalgı da Viyolonsel olmuştur. İtalyan ve Almanların Violoncello, İngilizlerin de Violincello şeklinde telaffuz ettikleri Viyolonsel sözcüğü Türkçe’ye, Fransızların Violoncelle diye adlandırdıkları ve “ara keman, orta keman” anlamına gelen sözcükten geçmiştir. Gerçekten de kullanıldığı bütün solo, oda müziği ve orkestral eserlerde dengeleyici ve destekleyici ara çalgı özelliğine sahip olan Viyolonsel, yaylı çalgılar grubunun kemandan sonra gelen ikinci en önemli üyesidir. Biçim olarak klasik kemanın aynısıdır, ancak boyut ve hacim olarak ondan çok daha büyüktür.

01��� /�� 15


MK 01/02

Boyun ve omzun arasına sıkıştırılarak tutulan ve bu şekilde çalınan kemanın aksine Viyolonsel, bir sandalyeye oturmak suretiyle iki bacak arasına dikey konumda sıkıştırılarak ve teknesinin alt kısmından uzanan ve adına pik denilen metal bir çubuk yardımıyla zemine dayandırılarak çalınır. Viyolonsel de keman gibi dört telli bir çalgıdır ve telleri de tizden peste doğru La, Re, Sol, ve Do seslerine ayarlanarak tam beşli aralıklarla akort edilir. Viyolonsel, tellerine sürtülen uzun bir yay aracılığıyla ses verir. Büyük bir tekneye ve uzun bir tuşeye sahip olan Viyolonsel’in yaklaşık 4,5 oktav genişliğinde bir ses alanı vardır. Viyolonselin yapım aşamasında genel olarak göğüs kısmı ve tellerinin üzerine gerildiği köprüsü için Ladin ağacı, Sırt kısmı ve sapı için Akçaağaç, burguları, tuşesi ve kuyruğu için Abanoz ağacı, yan kenarlıkları için de Gül ağacı kullanılır. Viyolonsel yayının ahşap aksamı Gül ağacından, kılları ise atkuyruğundan yapılır. Telleri ise krom ya da çelik kaplamalar kullanılarak imal edilir. İri cüssesi ve sade yapısıyla ilk bakışta kolaylıkla çalınabilirmiş izlenimini veren bu büyük keman, aslında hiç de sanıldığı gibi kolay ve rahatlıkla icra edilen bir çalgı değildir. Aksine, çalması son derece zor olan ve oldukça güç gerektiren çetrefilli bir çalgıdır. Kemana göre boyutu çok daha büyük olduğu için, doğal olarak tellerinin uzunluğu ve yüksekliği de kemanınkilerden daha fazladır ve tel baskıları da kemanınki gibi yumuşak değil, aksine çok serttir. Viyolonselin tellerini kontrol eden sol el gibi, yayını kontrol eden sağ elin de çok idmanlı ve güçlü olması gerekir. Bunların yanı sıra, Viyolonsel’den kaliteli ve temiz bir tını çıkartmak için de sol el ve sağ el tekniğinin çok sağlam ve iyi olması gerekir. Sağlam ve ileri bir icra tekniğine sahip olmadan Viyolonsel’den iyi ses çıkarmak çok zor ve neredeyse olanaksızdır. İyi ve kaliteli bir Viyolonsel icrası için de bu çalgıya her gün bıkıp usanmadan saatlerce çalışmak ve emek harcamak lazımdır. Çünkü bu çalgı, yapısı ve özellikleri gereği bunu adeta zorunlu kılar. Tüm boş tellerde yay çekme, sol el parmak alıştırmaları, sağ el yay alıştırmaları, gamlar, tek ve çift sesli etütler ve daha bunlar gibi birçok teknik ve müzikal unsur, günlük standart Viyolonsel çalışmalarının olmazsa olmazlarındandır. Bu zorunlu teknik çalışmaları uygulamaksızın iyi ve yetkin bir Viyolonsel icracısı olmak çok zordur. Aksi takdirde başarısızlık ve yenilgi kaçınılmazdır. Güzel, asil ve çekici olduğu kadar zor ve uğraştırıcı bir çalgı olan Viyolonsel, diğer tüm Keman ailesi çalgıları gibi son derece hassastır ve icrasında gerçekten büyük bir titizlik gerektirir. Çok ciddi bir solistik çalgı olduğu için de kesinlikle hata affetmez. Ciddiyetsiz ve düzensiz çalışılmaya karşı asla müsamaha göstermez. Bir ömür boyunca sürecek olan, bitmek tükenmek bilmeyen bir emek, sabır, sevgi, ilgi, dikkat ve çalışma ister. Yoğun bir beden gücü gerektirdiği kadar, yoğun bir de beyin gücü gerektirir. Hedef ve meslek olarak kendisine Viyolonsel solistliğini seçen müzisyen adayı, tüm benliğini ve tüm yaşantısını büyük bir tutkuyla resmen Viyolonsel’e adamalıdır ve bu onun için bir tür yaşam amacı olmalıdır. Viyolonsel’de solist ve virtüöz olmak için bu çalgıya en erken 4-5, en geç de 9-10 gibi çok erken yaşlarda başlamak ve işinde çok iyi olan, ciddi, bilgili, deneyimli ve yetkin bir eğitmen tarafından yetiştirilmek de zorunludur. Viyolonsele 12-16 gibi çok geç sayılan yaş aralıklarında başlamasına rağmen çok iyi birer icracı haline gelmiş olan sanatçılar da bulunmaktadır. Ancak bu tür kişiler azınlıktadır ve genellikle de özel, istisnai bir yeteneğe sahiptirler. İyi bir Viyolonselci olmak için çok sıkı ve düzenli çalışmanın yanı sıra, güçlü bir psikolojiye, dayanıklı bir bünyeye ve sağlam bir de vücut yapısına gereksinim vardır. Ayrıca

01��� /�� 16


MK 01/03

bu çalgıyı iyi bir şekilde icra edebilmek için belirli düzeyde bir yeteneğe, fiziksel yatkınlığa ve iyi bir müzik kulağına sahip olmak da şarttır. Sonuçta, bu niteliklere ve şartlara sahip olmaksızın ciddi ve profesyonel seviyede Viyolonsel icra etmenin pek bir anlamı, önemi ve yararı da yoktur. Tenor ses özelliklerine sahip bir çalgı olan Viyolonsel, soprano bir çalgı olan kemandan tınısal olarak çok daha pest, gür, dolgun ve derin bir tını verir ve belki de birçok müzisyen ve müzikolog tarafından dile getirilen “insan sesine en yakın olan çalgı” ünvanını da bu niteliklerine borçludur. Mozart, Beethoven, Schubert, Schumann, Brahms ve Dvorak gibi birçok ünlü besteci, Viyolonsel’in bu özelliği çeşitli formlarda bestelemiş oldukları çoğu orkestral yapıtlarındaki en güzel ve etkileyici ezgiler ile pasajları haklı olarak Viyolonsel’e vermişlerdir. Viyolonsel’in söz konusu bu üstün ve kullanışlı tınısal özelliği, onu oda müziği ve senfonik orkestra çalgısı olmasının yanında çok ciddi ve önemli bir de solistik çalgı konumuna yükseltmiştir. Genel itibariyle tenor bir çalgı olmasına karşın, kendine özgü geniş ses perdesinde hem alto, hem soprano, hem de bariton ve bas tınıları barındırdığı için Viyolonsel’i daha çok solo bir çalgı olarak düşünmek ve onu bu şekilde değerlendirmek daha doğru ve mantıklı bir yaklaşım olacaktır. Çünkü kendine özgü ses özellikleri, Viyolonsel’i, müziksel bir olguyu ifade etmede kullanılan ve çoklu bir çalgı grubu içerisinde yer alan sıradan bir katılımcıdan çok, onu etkin bir konuma sahip olan hitap ve etkileme gücü son derece yüksek bir “anlatıcı” düzeyine yükseltmiştir. Viyolonsel’in müziksel anlamda ifade edilebilecek tüm duyguları en güzel ve etkileyici şekilde dile getirebilmesi nedeniyle, kendisi için bestelenmiş tüm müzikal eserlerde haklı olarak olay ve duyguları dinleyiciye doğrudan aktaran bir de tanıktır aynı zamanda. Bir bakıma o güzel sesiyle hayat verdiği ezgilerin bestecisinin de sesi ve simgesi olma görevini üstlenir çoğu zaman. Genel karakteri itibariyle aslında çok içli ve hüzünlü bir çalgıdır Viyolonsel. Ancak diğer yandan da güçlü, otoriter, dolgun ve parlak bir tınıya da sahiptir. Tıpkı keman gibi dinleyenleri kimi zaman hüzünlendirip ağlatır, kimi zaman da neşelendirip coşturur. Her türlü duyguyu en iyi ve en güzel şekilde, büyük bir içtenlik ve saflıkla ifade edebilen ender çalgılardan birisidir. İşte sahip olduğu tüm bu üstün özellikleri, Viyolonsel’i üyesi olduğu Keman ailesi içinde çok özel ve istisnai bir çalgı haline getirmiştir. Klasik Batı müziği literatüründe pek çok ünlü besteci, Viyolonsel için birçok kaliteli ve güzel eserler bestelemişler ve besteledikleri bu eserlerle de hem bu çalgının teknik ve müzikal icra gücünü, kapasitesini büyük ölçüde genişletip geliştirmişler, hem de besteci olarak müziksel yaratıcılıkları sayesinde adlarını müzik tarihine altın harflerle yazdırmışlardır. Barok, Klasik, Romantik ve Çağdaş müzik repertuarlarına damgasını vurmuş birçok efsanevi ve unutulmaz Viyolonsel müziği bulunmaktadır. Bu bestecilere ve eserlerine: J.S. Bach’ın solo Viyolonsel için yazdığı 6 adet süiti; Antonio Vivaldi’nin 27 adet konçertosu; Benedetto Marcello’nun sonat ve konçertoları; Leonardo Leo ile John Garth’ın 6 adet konçertosu; Joseph Haydn’ın 4 adet konçertosu;Luigi Boccherini’nin pek çok sonat ve konçertoları; Ludwig van Beethoven’ın 6 adet sonatı;Antonin Kraft’ın sonat ve konçertoları; Robert Schumann, Camille Saint-Saens, Antonin Dvorak, Edouard Lalo ve Edward Elgar’ın meşhur konçertoları;Johannes Brahms’ın 2 adet sonatı ile meşhur ikili konçertosu;Pyotr İlyiç Çaykovski’nin ünlü Rokoko teması ve varyasyonları;

01��� /�� 17


MK 01/04

Richard Strauss’un senfonik şiiri Don Quixote ile piyano eşlikli sonatı;Zoltan Kodaly’ın solo ve piyano eşlikli sonatları; Francis Poulenc ve Claude Debussy’nin meşhur sonatları; Dmitri Şostakoviç’in iki konçertosu ve piyano eşlikli sonatı; Ernest Bloch’un senfonik şiiri Schelomo; Benjamin Britten’ın Viyolonsel Senfonisi; Henr Dutilleux, Paul Hindemith ve Witold Lutoslawski’nin konçertoları ile Sergey Prokofyef ’in senfonik konçertant’ı örnek verilebilir. Bununla birlikte, 20. yüzyıl çağdaş Türk bestecileri de Viyolonsele solistik bir çalgı olarak oldukça önem vermişlerdir: Hasan Ferid Alnar’ın konçertosu; Ahmed Adnan Saygun’un konçertosu, piyano eşlikli sonatı ve solo partitası; Necil Kazım Akses’in orkestra eşlikli poem ve İdil adlı eserleri çağdaş Türk müziği literatürünün en kaliteli ve seçkin Viyolonsel eserlerindendir. 19. ve 20. yüzyıl ile günümüzde, sahip oldukları üstün yetenekleri ve kaliteli icraatlarıyla birlikte Batı müziği Viyolonsel repertuarı ile icra sanatına büyük ve önemli birçok katkı ve hizmette bulunmuş olan ünlü ve efsanevi virtüöz çellistler arasında ise, Auguste Franchomme, Adrien-François Servais, Karl Davidov, David Popper, Alfredo Piatti, Aleksandr Barjanski, Pablo Casals, Gaspar Cassado, Enrico Mainardi, Emmanuel Feuermann, Gregor Piatigorski, Maurice Maréchal, Rudolf Matz, Pierre Fournier, André Navarra, Paul Tortelier, Leonard Rose, William Pleeth, Janos Starker, Mstislav Rostropoviç, Daniil Şafran, Anner Bylsma, Jacquelinedu Pré, Nathaniel Rosen, Natalia Gutman, Mischa Maisky, Heinrich Schiff, Miklos Perenyi, Yo-Yo Ma, Antonio Meneses, Truls Mork, Julian Lloyd Webber, Mats Lindström, Lluis Claret ve Steven Isserlis örnek olarak gösterilebilir. Viyolonsel, Klasik Batı Müziği dışında, caz, pop ve çeşitli etnik müzik icralarında da rahatlıkla kullanılabilen çok yönlü bir çalgıdır. Her türlü müziğe uyum sağlayan üstün ses tınısı ve zengin teknik olanakları, onu bir Batı müziği çalgısı olduğu kadar, evrensel müzik çalgısı düzeyine de yükseltmiştir. Viyolonsel sahip olduğu tüm bu özellik ve nitelikleri sayesinde birçok çalgıdan farklı bir yerde durur. Türkiye’de Klasik Batı Müziği icrasının dışında, Klasik Türk Sanat Müziği icralarında da rahatlıkla kullanılan bu çalgı, kendine özgü üstün müzikal ve teknik özellikleriyle birlikte geleneksel Türk müziğine bambaşka bir renk katarak onu daha da güzelleştirip zenginleştirmektedir. Viyolonsel, Klasik Batı Müziği’ndeki etkinliğini ve saygınlığı, farklı birçok müzik türünde de başarıyla göstermiş ve bir yaylı çalgı olarak sahip olduğu gücünü müzik sanatının her alanında kusursuz bir şekilde kendisini seven müzikseverlere hakkıyla kanıtlamıştır.

01��� /�� 18


VAKIFTAN HABERLER VH 01/01

Teşekkür Vakıf olarak her zaman evinizde atıl durumda olan müzik enstrümanları, band makineleri, pikap, daktilo gibi müzelik parçaların alımına devam ediyoruz. Festival takipçimiz ve koltuk bağışçımız olan Yaman Örs 1 adet Pikap-Kaset Çalar ve 1 adet Radyo Vakfımıza bağışladı. Bugüne dek bize güvenerek piyanosunu, elektronik piyanosunu, dairesini, devre mülkünü, notalarını, plaklarını, band makinesini, daktilosunu ve akordeonunu bağışlayan tüm hayırseverlere teşekkür ederiz..

CAKA, SİİRT OCAK 2012 DE FAALİYETE GEÇİYOR CİHAT AŞKIN ve KÜÇÜK ARKADAŞLARI PROJESİ Vizyon ve misyonuna uygun olarak uzun vadede yurdun tüm köşesindeki yetenekli ve istekli çocuklarımıza ulaşmayı hedeflemektedir. Bununla beraber, eğitim politikaları ve uygulamalarının sağlıklı yürümesi açısından bu süreci kademeli olarak planlamaktadır. 8-11 Aralık 2011 tarihleri arasında İstanbul'u ziyaret eden Siirt CAKA yetkilileri Kurtalan Halk Eğitim Merkezi'nde eğitim faaliyetlerinin başlatılacağını ve ilk aşamada yasları 6-8 arasında değişen 10 keman öğrencisinin eğitim alacağını belirttiler. Cihat Aşkın'ın uluslararası alanda takdir görmeye başlayan bu eğitim projesi kısa zamanda meyvelerini vererek Siirtli çocukların ve anne babaların ilgisini çekeceğini belirten Kurtalan Milli Eğitim Müdürü Ercan Metin, keman öğretmeni Sevcan Vardar ve İdari koordinatör Umut Alatekin, Aşkın’ın Mart ayında Siirt'e gelerek projede Siirtli çocuklarla birlikte konser vereceğini de müjdelediler. Ayrıntılı bilgi: CAKA Genel Müdürü Yrd. Doc. Dr. Atilla Coşkun Toksoy

actoksoy@gmail.com

01��� /�� 19


VH 01/02

Karnında Güneş Olan Adam Muammer Sun Sinemis Adige Sun Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları Cumhuriyet Türkiyesi’nin çok değerli ressamlarından biri olan Orhan Peker, Muammer Sun’a “Karnında güneş olan adam” dermiş... Bu şiirli söyleyiş kitabımın adı olsun istedim. Sevda - Cenap And Müzik Vakfı 2010 Onur Ödülü Altın Madalyası ile ödüllendirilen Muammer Sun’a Armağan olan bu kitap, Sun’un yaşam öyküsünü ve O’nun yaşamı çerçevesinde oluşan müzikle ilgili olayları içeriyor. Daha da önemlisi, bu kitap, Atatürk Türkiyesi’nin ideallerini gerçekleştirme yolunda, bir aydının verdiği mücadelenin öyküsüdür. Bu yaşamın bilinmesini istedim. Sun, besteleriyle, yazılarıyla, kendine özgü düşünceleriyle, çağdaş Türk toplumunun oluşumuna yönelik olarak yaptığı işlerle, ödünsüz davranışlarıyla, örnek bir yaşam sergilemiştir. Bu yaşamın, aynı ideallere sahip kişilere güç vereceğine inanıyorum. Ben sadece, tarihe not düşmek ve örnek alınabilecek bu yaşamın öyküsün��, ilgilenenlere ulaştırmak istedim.

PhD Sinemis Adige Sun

01��� /�� 20


Ocak 2012