Page 1

Vatansız renklerin şairi: Nelly Sachs Sarphan Uzunoğlu

“Ama ondan parlak bir mavi yahut bir umutlu gökkuşağı beklemeyin, o hiçbirimize bunun sözünü vermemiş bir şair.”

20. yüzyılın en acılı hikayeleri kimindi? Acı kelimesinin önüne “en” getirmenin saçmalığının elbette farkındayım; ancak aslolan şu ki 20. asır illa ki karşılaştıracaksak “en” çok da Almanya’dan yayılan bir dalgayla Yahudileri vurdu. Baskı altındaki, bıçağın şakağına dayandığı anlar, hatta ölümleri tüm dünyanın gözü önünde gerçekleşen Yahudi toplumu ise

acılarından yoğurarak yeni bir dünyanın temellerini attı. Günümüzde politik olarak milyonlarca itiraz yöneltebileceğimiz noktası olan İsrail Devleti ile eşleştirsek de Yahudiler, insanı yiyen çağda insan kalabilen sanat ve bilim eserlerinin yaratıcıları oldular. Can Yayınları’ndan çıkan Hala Gece Yarısı Bu Yıldızda kitabı vesilesiyle hikayesini anlatacağımız

Nelly Sachs ise dünden bugüne ve en önemlisi kendi dününden ölümüne dek “yarıştırılamaz” bir acıyı yazan bir şair. Savaşın kıyısında değil, orta yerinde süregelen, Stockholm’e kendisi kaçarken ailesini toplama kamplarında bırakmış olan Sachs’ın şiiri insanlığın kendisini ve ailesini uğrattığı yıkıma rağmen kararlı ve anlamlı. Herkesin anlatacak bir


hikayesi olan bu koca hayatta onun hikayesinin dönüm noktasındaki isim Nils ve Uçan Kaz’ın yazarı Selma Lagerlöf. Kendisini bir kısmımız Nobel Edebiyat Ödülü alan ilk kadın olarak tanıyoruz; kurtardığı canın yani Sachs’ın Nobel Edebiyat Ödülü’nü Samuel Agnon ile paylaşması ise 1966’yı bulacaktı. Sachs’ın hikayesi iki şeyi gösteriyor insanın insana mirası hayati de olabiliyor, edebi de. Ancak; Sachs’ın şiirinde “kurtulduğu bir ölüm”ü değil, asla “kurtulamayacağı” bir savaşı okuyoruz. Tabii, öyle keskin hatlarıyla militarist bir hayat bakışı değil bu. Bir avcının ya da avın bakışı da değil. Kocaman bir savaş alanının sessizliğindeki ıslık sesinin hüznü bu. Uzaktan gelen, kurtulduğunu düşünen bir kadının, Nazizm felaketi ve kırımında ezilmiş ailesi ve yakınları, uzakları üstüne kurduğu bir “dünyasızlığın” şiiri.

“Çocukluğun yeşil çayırlarından, mezar kokulu şimşir ağacının altına” bir şiir bu, hafiyelerin, alevlerin içinden geçtiği. Grili adamların grilerini dünyaya yaydığı ama

şiirin her şeyi netleştirdiği. Farklı bölüm ve dönemlerden şiirler içeren bu kitabın ruhundaki renk belki de Sachs’ın şiirinin anlamı. Ama ondan parlak bir mavi yahut bir umutlu gökkuşağı beklemeyin, o hiçbirimize bunun sözünü vermemiş bir şair. “Giysilerimi yıkıyorum, çokça ölmek sinmiş gömleğe.” diyebilmiş bir kadına hayat adına hangi itirazı yönelteceğiz, onun şiiriyle nasıl konuşacağız, ona bu yüzyılın ve geçen yüzyılın kitlelere söylediği yalanlara kitlelerin nasıl kandığını, ailesinin ölümünün faşizmi arzulayanlarca nasıl hazırlandığını nasıl anlatacağız? Elimizde kalan tek gerçeklik onun “gitmiş biri” olması. Hayatını kaybetmiş bir şairle ve onun ızdırap çeken ruhuyla baş başa olmamız. Aksi halde Sachs’ın şiiri 20. asrın karanlığına gömülecek bir şiir değil, tıpkı 20. asrın savaşla kendini her günümüze sindirdiği gibi biz de bu şiiri

sindirmek ve yorumlarımızla yaralamak yerine onun o berrak ve sert halini Melike Öztürk’ün çevirisine güvenerek tekrar anlamlandırmak zorundayız. Bu yazıyı bitirmek için belki de doğru olan dizeleri seçmek gerekir: “Daima, çocukların öldüğü yerlerde taş ve yıldız ve bir sürü düş vatansız kalır.”

Bir yanında Ceylan Önkol, uzağında bir yerde Nelly Sachs ve adı konmadık bir Filistinli çocuğun ölüme çoktan uzandığı bu dünyada ölümü ve savaşı vatansız kılmak adına Sachs’a ve şiirine çok ihtiyacımız var.


Gerilla Art mümkünken niçin T.C. Kültür Bakanlığı parası? Oğuzcan Önver

Babamın Sesi’ni [Dengê Bavê Min] Beyoğlu Sineması’nda, yönetmenlerinden Orhan Eskiköy’ün katılımıyla gerçekleşen bir gösterimde izledim.

Film çok temposuz. Politik söylemi yumuşak. Sinematografik olarak da vasat altı bir film.

Film sonrasında yönetmenle kısa bir soru-cevap yapıldı. Ve bu soru-cevap sonrasında yönetmeni dolaylı olarak da filmialkışlayanlar oldu. Bu liberal Cihangir insanlarına bir şey demektense en azından iyi bir film yapmak için çabalayan yönetBabamın Sesi’ni [Dengê Bavê Min] Beyoğlu Sineması’nda, yönetmenlerinden Orhan Eskiköy’ün katılımıyla

gerçekleşen bir gösterimde izledim.

Film çok temposuz. Politik söylemi yumuşak. Sinematografik olarak da vasat altı bir film.

Film sonrasında yönetmenle kısa bir soru-cevap yapıldı. Ve bu soru-cevap sonrasında yönetmeni dolaylı olarak da filmialkışlayanlar oldu. Bu liberal Cihangir insanlarına bir şey demektense en azından iyi bir film yapmak için çabalayan yönetmenlere bazı hatırlatmalar yapmak daha yararlı olacaktır.

Şimdi bir kere film kötü. Konu politik gibi görünse de anlatım çok yumuşak olduğu için ”politiklik” gidiyor. Ama sol ve Kürt cenah bu filme destek veriyor, beğeniyor, hakkında olumlu bir sürü şey yazıp çiziyor. Böyle mi olmalı? Maraş katliamı, Kürtçe ve sahte bir politik söylem var diye sanatsal olarak zayıf bir filmi sahiplenmeliyiz? Ayrıntıya girmeden en önemli soruları soruyorum: T.C. Kültür Bakanlığı Kürtlere film yapsın diye


niçin para verir?

IKSV ve Avrupa fonları bu tarz bir filme niçin katkı sağlar?

Mümtaz’er Türköne’ye jenerikte ne tarz bir teşekkür edilir?

Bu tarz bir yolla Kürt hareketine dair bi film yapılır mı?

Filmin uzlaşmacı dilinden [politik olarak], başarısız kamera açılarından [ki bunun sorumlusunun mekanların belli olması ve bunun yönetmenlerin yaratıcılığını kısıtlaması olduğunu düşünüyorum] ve senaryodan [belgesele kayan, seyircinin hayal gücünü küçümseyen kurmaca olanaklarından yoksun] bahsetmek istemiyorum. Daha genel şeyler söyleyeceğim.

Doğu sinemasının en büyük sorunu, yönetmenlerinin Avrupa jürisine yaranmak istemesi. Örnek: İran ve Türkiye. Festivaller insan dışıdır. Ödüller insansızdır. İyi bir yönetmen, Avrupa’dan ödül alayım, festivallere gideyim diye ülkesini oryantalist tavırlarla teşhir etmez. Bunu daha ziyade İran sinemasında görüy-

oruz. Türkiye’de ise sert ve devrimci filmler yapılmıyor, yapılamıyor, bu gidişle yapılamayacak. Bir filmin yapım sürecindeki para toplama etiği hakkında kimse özellikle de ”solcular” düşünmezse diğerleri hiç düşünmez. Biz de bu tarz ”light” filmlerle ancak kendimizi kandırırız, bir güzel gazımızı alırlar. Adorno boşuna: [Burjuvazi hoşgörülüdür...insanları oldukları gibi sever, çünkü onların olabileceklerinden nefret eder.] demiyor. Daha önce ”Gelecek Uzun Sürer” hakkında yazdığım benzer bir yazı sonrası ne sekterliğim kaldı ne Stalinciliğim… bir sürü olumsuz şey söylendi. Yazdıklarım ciddiye alınmadı ve yaklaşık bi yıl sonra benzer bi vak’a ile karşı karşıyayız.-


Simmel, Kracauer ve Benjamin’in Eserlerinde Modernlik Teorileri Halil Türkden

David Frisby’nin 1985-86 yıllarında ilk çıktığında büyük bir yankı uyandıran Modernlik Fragmanları (Fragments of Modernity) kitabı Metis Yayınları aracılığıyla okuyucularla ve akademi dünyasıyla buluştu.

Kitap Georg Simmel, Siegfried Kracauer ve Walter Benjamin’in metinlerindeki modernlik temasını nasıl ve neden tartıştıklarını irdeliyor. Bu üç yazarın çalışmalarının dışındaki modernlik tartışmaları da Frisby’nin gözünden kaçmıyor. Kitap kendi içinde modernlik, Simmel, Kracauer ve Benjamin olmak üzere dört

bölüme ayrılsa da; okuyucu her bölümde de bu üç isim ve genel modernlik külliyatı çerçevesinde iç içe geçmiş bir modernlik dersine giriyor. Frisby’nin özellikle Simmel ve Benjamin üzerine olan çalışmaları ve sosyolog kimliğinin de katkısıyla kitabın

akademik anlamda oldukça önemli bir kaynak olacağı söylenebilir. Zira, Frisby sadece modernlik tanımlarını tartışmıyor; kitapta tartışılan en önemli konulardan biri de metodoloji. Modernlik araştırmalarındaki yöntembilim tartışmaları kitabın akademik anlamdaki en önemli çıktılarından biri.


19. yüzyılın sonlarında sosyolojinin müstakil bir disiplin haline gelmesiyle ortaya çıkan tartışmaları ve metinleri algılayabilmek adına modernliğin bir ürünü olan sosyal dünyayı analiz edebilmenin yollarını iyi anlamak gerekir. Modernlik Fragmanları, modernlik kavramı üzerine düşünen ve çalışan herkesi Marx’tan Baudelaire’e, Simmel’den Weber’e, Nietzsche’den Benjamin’e kadar uzanan geniş bir sokağa getiriyor. İki arkadaş ve bir öğretmen

Frisby, en istikrarlı modernlik karşıtlarından biri olan Max Weber’in modernliği algılayışına ve getirdiği açıklamaların yetersizliğine de dokunmadan edemiyor. Frisby’e göre, Ferdinand Tönnies, Emile Durkheim ve Georg Simmel gibi 19.yüzyılın sonlarında yetişen sosyologların metinlerindeki modernlik temasının geç anlaşılmasının en önemli nedenlerinden biri Weber’in modernlik tartışmalarına gereğinden fazla yoğunlaşılması olmuştur.

Frisby, 1980’li yıllarda Tom Bottomore ile birlikte Simmel üzerine yoğunlaşmışlar ve Simmel’in Para Felsefesi kitabını yeniden gündeme getirmişlerdi. O kitapta, Simmel’in para ekonomisinin ortaya çıkardığı problemlere yaklaşımının Karl Marx’ın çoğu metniyle benzerlik gösterdiği gözlenebilir. Fakat farklılıklar da aşikârdır ve Frisby’nin Simmel metinlerinde her zaman kendine yer bulmuştur.

Frisby, Simmel’in parayı odak noktasına alışını önce “çağının ruhunun bütünlüğünü kendi para analizinden çıkartmaktan başka bir şey yapmamakla”, sonra da “onun Para Felsefesi’nde kayıp olan şey para ilişkilerinin tarihsel sosyolojisidir” ifadeleriyle eleştirmiştir. Modernlik Fragmanları’nda, Simmel’in Para Felsefesi üzerine çok kapsamlı tespitler bulunuyor. Bunun yanı sıra, Simmel’in modern zamanlardaki şehir yaşamını ve şehrin toplumsala olan etkisini ele aldığı Metropol ve Zihinsel Yaşam adlı çalışması da Frisby’nin

görüş alanında duruyor.

Kitapta Benjamin’in yakın arkadaşı, Simmel’in ise öğrencisi olan Siegfried Kracauer’in çalışmaları üzerine de tespitler bulunuyor. Kracauer’in 2011 yılında yine Metis çevirisiyle karşımıza çıkan Kitle Süsü seçkisinin de Kracauer’in çalışmaları için nasıl bir hareket noktası oluşturduğunu görebiliriz.

Frisby, bir bakıma Simmel, Kracauer ve Benjamin’den oluşan bir üçgende köşe kapmaca oynatıyor. Bunu yaparken de, bu üç ismin toplumdan dışlanan ve akademinin kıyısında köşesinde kalan isimler olarak olduğunu anımsatıyor. Kitabın hemen hemen her sayfasında üç karakterin de toplumdan dışlanmış birer sosyal bilimci olarak kendi toplumlarına nasıl birer yabancı olarak baktıklarını görebiliriz. Tesadüfi Fragmanlar

“Modernliğin toplumsal boyutlarını araştırmaya yönelik bu üç girişim, Weber'in –modern Batı toplumlarını önceki toplum biçimlerinden ve diğer uygarlıklardan


ayıran şeyin tanımı addedilen – modernlik analizine çok az şey borçluysa, o zaman bu girişimlerin araştırdığı modernlik ne tür bir şeydir?” sorusunu sorarak yazar da kendi hareket noktasını belirliyor. İşte tam bu noktadan hareketle, bu üç yazarın araştırmalarının ve modernlik metinlerinin ayırt edici kısımlarını sunmaya başlıyor: “Simmel, Kracauer ve Benjamin, hepsi kendine özgü usullerle, kapitalizmin yükselişiyle temeli atılan toplumsal ve tarihsel varoluşa ilişkin yeni algı ve deneyim tarzlarıyla ilgilenmiştir.” Bu üç ismin modernlik metinlerinde görülen ve ayırt edici olan en önemli nokta bir bütün olarak toplum analizine başvurmamalarıdır. Frisby’e göre de, onların analizlerinin, yirminci yüzyıl sosyolojisinde basmakalıp hale gelmiş olan modernleşme teorileriyle pek bir ortak yanı yoktur. Yazar bu tespiti yaparken de Simmel’in tartışmalarının “gerçekliğin rastlantısal fragmanları” üzerinden başladığını hatırlatıyor.

Bu isimlerin modernlik analizlerinde toplumsal

Walter Benjamin

kurum ve sistemlerden ziyade gerçekliğin anlık parıldamaları ve yazarın ifadesiyle “şipşak resimleri” (Momentbilder) daha önemlidir.

Buna rağmen Kracauer Kitle Süsü kitabında, Simmel ise kendi modernlik tartışmalarının temeli olarak görülebilecek olan Paranın Felsefesi adlı kitabında toplumsal bütünlüğü tamamen dışlamadıklarını belirtirler.

Kitabın genelinde modernlik anlamında dopdolu bir kaynakçanın olduğu göze çarpıyor. Bunu yaparken Benjamin’in veya Kracauer’in kimlerden nasıl etkilendiklerini, hangi yönleriyle Weber’den veya Marx’tan ayrıldıklarını, hangi yönleriyle Frankfurt Enstitüsü’ne dâhil olamadıklarını, hangi yönleriyle çağdaş modernlik

analizlerine karşı alternatif bir duruş sergilediklerini ve işin ‘nasıl’ı konusunda metodolojik eleştirilerini eklemeyi de ihmal etmiyor.

Okuyucu kitabı bitirdiğinde modernlik anlamında dolu bir külliyatı elinde tuttuğunu da hissedebilir, bu üç Alman yazar hakkında derin bir biyografi cildini bitirdiğini de düşünebilir. Son olarak Frisby, her bölümün başında ve içinde üç ismin birbirleri hakkındaki ve hatırdan çıkmayacak ifadelerine yer veriyor. Bunlardan birinde dostu Kracauer’i “Devrim gününün şafağında erkenci bir paçavracı” olarak tanımlayan Benjamin hakkındaki en iyi tespitlerden biri yine arkadaşından geliyor: Benjamin dünyayı rüyasından uyandırmak istiyor.”


Ağaoğlu’nun bir gün ardından ise medya yeni bir gündemle baş başa. Güvenilir konutlar ve İstanbul‘un “deprem

Depremle Korkutup Ağaoğlu’na Razı Etmek Sarphan Uzunoğlu

Tüm gazetelerde boy boy Ağaoğlu var. O artık hayatımızın vazgeçilmez bir parçası. Ne Sabancı gibi sempatikliğe oynuyor ne de Koç gibi bir elitizm derdi var; konut ve iş yerlerinin değil özgüveninin reklamını yapan bu adam medya dünyasında Sinan Çetin neyse muhtemelen emlak dünyasında bunu temsil ediyor. İç içe geçen ilişkiler ağında, iflaslardan çıkışlara, golf sopalarından parçalanan yatlara onun dünyası bize büyük geliyor.

hafızası” sorgulanıyor. Ağaoğlu asıl reklamı dün mü yaptı bugün mü yaptı tartışılır; ancak köyden kente göç politikalarıyla yemlenen müteahhitler korosu bugün de toplu konutlarla servetlerine servet katmanın derdindeler. Reklamlarda Ağaoğlu’nun “kendine has” yakışıklılığıyla bizi sarsan yüzünü gördüğümüz ortada, ancak hemen altında beliriveren logolar bize çok daha net şeyler söylüyorlar. Neoliberalizmin kent anlayışı bu, bu hükümetin bizim için yapacağı yeni kent bundan ibaret. Şehrin merkezi olmayan kısımlarına konumlanan bu yeni kentler; akışkan nüfusu engellemekle kalmıyor, oluşturdukları sınıfsal kampüslerle birlikte kentin tam ortasında sınıfsal farklılıkların vesikası olarak duruyorlar. Zaten bu kentsel dönüşüm süreci, yalnızca devlet eliyle gerçekleşmiyor. Değeri artan arazi ve bölgelere süren “akın” orada uzun süredir yaşayan


yurttaşı kovmaya kadar varıyor.

Aslına bakılırsa, Avcılar‘da yaşadığımız “trans bireylerin yaşadığı apartmana saldırı” olayları da bunun güzel bir örneği. Geçmişte kimsenin yüzüne bakmadığı araziler, devletin ve yerel yönetimlerin politikalarıyla değerli hale getirilirken, neoliberalizmin kamusal alan tahayyülünü gerçekleştirmek “gönüllü muhafazakarlar”a olduğu kadar Ağaoğlu gibi gönüllü girişimcilere de kalıyor.

Aynı Ağaoğlu’nun geçen yıl tam da bugünlerde katıldığı Tarafsız Bölge’de söylediklerini hatırlayalım:

2000′li yıllardan önce inşaa edilen neredeyse tüm binaların kötü malzemeyle inşaa edildiğini anlatan Ağaoğlu, 1998′den önce İstanbul’da inşaa edilen binaların çoğunun Van depreminde yerle bir olan binalardan daha kötü olduğunu iddia etti.

Ağaoğlu’na göre 2000’li yıllardan önce yapılan tüm inşaatlarda deniz kumu kullanıldı. Üstelik sadece

beton değil demir de kötü kaliteydi.

Ağaoğlu ile ilgili olarak ihmal yahut kasıttan herhangi bir soruşturma açıldı mı bilmiyoruz, en azından internet kayıtlarında böyle bir şeye rastlamak zor. Ancak devletin böyle bir itirafta bulunmuş bir insana Toplu Konut konusunda yardım destek ve proje sağladığını, alan açtığını biliyoruz. Sanıyoruz ki bu bile tek başına Ağaoğlu’nun meşruiyetini sorgulamak için bize yeterli kredi sağlar.

Kredi demişken, Türkiye‘deki “taşınamazlar” üzerine kurgulanan ekonomik yapının çözülmesine ne kadar kaldığını da tartışmak şart. Türkiye’de ABD’deki türde bir Mortgage krizi ekonomik çemberin türü nedeniyle yaşanamayabilir; ancak bireylerin ekonomileri bazında işlerin çok ciddi cezalara ve yaptırımlara varan bir ekonomik krize ulaşmaması pek mümkün gözükmüyor.

Yakın zaman içerisinde AVM’lerde ve konutlarda yaşanan bu sayıca artışın, bilgi toplumunun zamanla

kendisini yenileyememesi sonucu ve mevcut siyasal durumun savaşla başbaşalığı göz önüne alındığında bir krize dönüşmesi olası.

Felaket kapitalizminin yeni stratejisinin bu kadar proaktif olması belki de bundan. Öyle ya, İstanbul mevcut ekonomik sistemin kalbi ve buradaki fiziki yapının yıkılması, “kurtarılamayacak” bir bilgi toplumu krizi yaratır, üstelik Ağaoğlu gibi kapitalistler, “yıkılmış bir İstanbul” üzerinden yeterince kar edemezler. Devletin ve Ağaoğlu’nun can sağlığınızı düşündüğüne iman etmekte serbestsiniz; ama tercihen şüphenin kıvrak yollarında ısrar edin.

Aşağıdan (Prova Baskısı)  

Aşağıdan dijital fikir kolektifi prova baskısı

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you