Page 1


Yaktıkları Ne Varsa Orman Demişlerdi sene 1439 yahut 2018

Salvo Dergiler: Tüketilen Söz Bugünkü dergiler, devlete kapağı atıp asgari çalışmayla maaşını almaya bakan memur zihniyetindekilerce çıkarılıyor. Yani, “Dergimi çıkarayım, yazdığım yayımlansın yeter.” mantığı ile hareket ediliyor. Bunun sonucu olarak değişmeye ve gelişmeye kapalılık baş gösteriyor. Senelerdir çıkardığımız dergilerde yakındığımız hususta da bir değişiklik olmadı: Herkes, yanında bulunan her kimse; onun, kendisiyle aynı telden çalmasını talep ediyor. Sonuç itibariyle edebiyat dergiciliğinde yeni bir şey yok! Tekrara düşmenin son raddesine gelindiğini söyleyebiliriz ancak çok daha ileri gidilebileceğinden korkuyoruz. Uzun yıllardır edebiyatımızın içinde bulunduğu geçiş dönemi, gereğinden fazla uzadı. Edebiyat ve şiir havasız kaldı, boğuldu ve kokmaya başladı. Umuyoruz ki bu koku, leş kokusu değildir.

Fuarlar: Modern Tapınak Fuarlar niceliğinden bir şey eksilmeksizin düzenlenmeye devam ediyor. Okurun fuarlardan beklediği iki şey var ki tam anlamıyla sağlanamıyor. Bunlardan ilki yazarlar ile buluşma ve bunun uzantısı olarak söyleşiler/imza günleri. Diğeri ise yayınevlerinin kitaplara uyguladığı indirim miktarının tatmin ediciliği. Okur ve yazar buluşması genellikle popüler yazarlar ve yayınevlerinin satış stratejileri bağlamında parlatılmak istenen yazarlar çevresinde kısır bir döngüye girmiş durumda. Bu hususta tüm suç yayınevlerine yüklenemez, zira çok satanların dışındaki yazarlara olan ilgi malum. Söyleşiler ise benzer konular ve ezberlenmiş lafların tekrarından ileri gidemiyor, geçtiğimiz yıl da bu durum değişmedi. İndirim noktasında ise; internet alışverişine iyice alıştığımız şu yıllarda çoğumuz tek tıkla kitap fiyatlarından haberdar olabilirken çoğu yayınevinin fuar indirimlerinin tam bir fiyasko olduğunu çekinmeden söyleyebiliriz. Hele hele kimi “uyanık” yayınevleri bir taraftan indirim yaparken diğer taraftan etiket fiyatlarını arttırıyorlar ki bilinçli tüketiciler sayılabilecek kitap okurlarına karşı yapılan böyle bir uygulama, altın yumurtlayan tavuğu kesmekten başka nedir? Sonuç olarak bilinçli okur ister istemez “Fuarda incele, internetten al.” yöntemi ile kitap alıyor. Başka bir mesele olarak ise, siyasi görüşe göre yayınevi boykotu karşımıza çıkıyor. Okur A fuarına gidince çoğu yayınevine ulaşabilirken B fuarına gidince çok daha az yayıneviyle buluşabiliyor. Mevcut durumda, B fuarından yüksek başarı beklenmesi elbette ki safdilliktir.

Festivaller: Sahte Yaşantılar Hem edebiyat özelindeki hem kültür genelindeki festivallere baktığımızda adam kayırmanın geçmiş senelerdeki istikrarından bir şey kaybetmediğini görüyoruz. Festivali düzenleyen kişiler; bulunduğu mecradaki kişileri, dostlarını, dostlarının

2


bulunduğu mecradaki kişileri ve bunların tümünün çıkar zincirindeki kişileri davet ediyorlar festivallere. Hâl böyle olunca memleketimizin genel sorunlarından olan adam kayırmanın geçen seneki festivallerde de değişmediğini görüyoruz. Düzenleyen kişi bir kişiyi festivale davet ediyorsa büyük ihtimalle bir çıkarı vardır. Ne de olsa kimse kimsenin niteliğiyle ilgilenmiyor.

Ödüller: Kimin Salyası Ödüllerde de durum festivallerden farklı değil. İlaveten söylenebilecek birkaç şeyden bahsedebiliriz. İlk olarak, ödül için kişi değil de kişi için ödül seçiliyormuş gibi görünüyor kimi zaman. Ödül verilerek “şereflendirilmesi” gerekenlere bir başlık açılarak ödül veriliyor. Böyle bir ortamda ödülün, nitelikli eser üretimine bir teşvik aracı olduğundan bahsedilemez. Ödüllerin, ödül verene meşruiyet kazandırma aracı olarak karşımıza çıktığı durumlar da oluyor. Ödül, vereni bir nevi otorite hâline getiriyor. Ayrıca adına ödül verilen yazarlar da mevcut niteliklerinden daha nitelikliymiş gibi gösterilebiliyor. Son olarak, toplumsal olaylar ve siyasetin aracı olarak verilen ödüller karşımıza çıkıyor. Bunlar, elbette ki nitelik tespit eden ödüller değildir. Kısacası, bunlar bağlamımız dışında.

Kitaplar ve Yayınevleri: Şansına Ne Gelirse Kitap basımındaki ve satışındaki artış, her zaman olumlu bir durum değilse de olumsuz da olmayacağı söylenebilir. Ancak günümüzde, kültüre verilen önem sıfırlarla ölçülüyor. Bunun sonucu olarak israfa mahal veren birçok kitap basılıyor. Okurun belleğini gereksizliklerle doldurmak, yeni bir şeyler yeşertmek bir yana; gereklinin katline sebep oluyor. Hâl böyle olunca; piyasadaki çoğu kitabın okunması, okuru olumsuz etkiliyor. Bu vebale hiçbir “yazar”ın hakkı yok. Telif ödenmeyecek yazarların basımına ağırlık verilmesi ve satılmama riski az olan çevirilere öncelik tanınması; yayınevlerinin ticarethane vasfının ağır basmasının bir sonucu. Tabii ki kimseyi, satmayacak kitaplar basmaya zorlayamayız. Neticede bu iş ile geçimini sağlayan insanlar var. Ancak elinde dağıtım ve reklam gücü olan yayınevlerinin, kimi az satan nitelikli eserleri ön plana çıkarabilecek güçleri varken bu riski almaya yeltenmemesi üzücü. Bir taraftan popüler işlere devam edilirken diğer taraftan nitelikli eserler de halkın beğenisine daha aktif bir şekilde sunulabilir.

Anma Programları: Ölmeden Ölünüz Anma programları, “gömme programları”dır. Açık ve net. Hele ki bir kişi hayattayken onun adına anma programı düzenleniyorsa çaktırmadan da olsa; “Sen elden ayaktan düştün arkadaşım.” demeye getiriliyordur. Bir kişi, milletin hafızasında yaşamıyorsa; onu anma programlarıyla topluma zaten özümsetemezsiniz. Yüzeysel programlar, ancak kulvarların toplu tatmine yarayacaktır. Bunun ötesinde bir işlevin söz konusu olduğu söylenemez.

3


Şiiri Düzen Eleştiri için Angajman Kuralları Abdullah Enes Aydın 1.1. Kişiler işaret edilmez, kişilerin zihniyetleri ve besledikleri somut yahut soyut eserler işaret edilir. 1.2. İlk vaadi ise, kimseyi kırmamak yaşından hiç çıkmamaktır. 1.3. Yanlış deyip geçilmez, ya kasıtsız yıkılır ya da inşa edilir. 1.4. Çeteciliğin yaygınlığı yerine sıradanlığın bağımsızlığını tercih eder.

2.1. Uçların ve vasatın renklerine göre değil, olması gerekene göre şekil almalıdır. 2.2. Eleştiri ile ideal olan karıştırılamaz. Çünkü eleştiri, düşüncenin küçük kardeşidir. Boşluklar barındırabilir. Mükemmeliyetin temennisinden ziyade kusurun estetiğine odaklanır. 2.2.1 Mükemmeliyetin temennisinden kusurların güzelliğine kaçtığımızda; hataları değil, umudu yaşanabilecek döngü yaparız. 2.3. Bir şeye olduğu gibi yaklaşmak, değişim kapılarını kapatmakla aynıdır. Bu yüzden bir hususa, esere, özneye ve insana olabileceği gibi yaklaşmanın en tutkulu yoludur eleştiri. Denetçilik müessesi hariç.

3.1. Ahlak-insan ilişkisinde, ahlak daima tercihe değerdir.

3.2. Bir bahçenin güzelliği ve seslerin uyumu için eleştiri vardır. Sonuca vardırmayan hesaplaşmalar veya atışmalar için değil. 3.3. Polemikler uğruna kutuplara yayılmaya; eserlerin geri plana itilip sloganların ön plana çıkmasına katlanmak zorunda değiliz. 3.4. Eleştirmek, pazarda ahlak zabıtalığı yapmak değildir. Sadece pazara gelen mallara eşikler oluşturarak çürük ve kokuşmuş malı göstermektir. 3.5. Sanat meselesi ile ortam meselesini birbirinden ancak adalet ile ayırabiliriz.

4.1. Metin veya şiir tek başına önemli değildir.

4.2. Metin, ancak yorumların acımasızlığı karşısında bir otoritedir. 4.3. Değer, yapıta bağımlıdır. 4.4. Metnin tek başına bir gösterge olduğunu kabul etmek, onun yalnızca bilgiler toplamı olduğunu kabullenmektir. Oysaki metin üç tarafı çevrili soyut bir aidiyetten meydana gelir. 4.4.1. Bu aidiyetleri kendi içerisinde parçalayıp metne yapıştıramayacağımız için yorum ve metin dışı nesneciklere maruz kalırız. 4.4.2. Bütün bunların umumi ve sıkı imkânın oluşturduğu varlık zeminine eleştiri adını koyarız. 4.4.3. Eleştiri; ne tek başına metne, yoruma ve açıklamaya dayanır ne de metinden yola çıkan bir türe.

4


4.4.4. Eleştiri, düşünce ile ayniyet gösterir. 4.4.5. Eleştirme görevini, derleyici veya nakilci bir düşünme biçimi olarak ele alamayız. Çünkü hayata, mekâna, zamana, şahsa ve durumlara aynı anda değebilir. 4.4.5.1. Anlamsızlığı dahi anlamlandırmaya kalkmanın boş bir çabası da değildir. 4.4.5.2. Ad koyma yetisinin insanca mevcudiyetini işaret etmektir. 4.5. Üslup ve içerik kıymetinin öncelik sıralaması yoktur. 4.5.1. İçeriği önceleyip üslubu sonraya bırakamayız. İkisi de kendince değerlidir.

5.1. Eleştiri, yorumların sürekli hareketliliğini düzenler.

5.2. Eleştiri, düşünme sanatının eşleri bulunmayan bir temelidir. 5.3. Eleştiri, ideal metinden ziyade ideale dönük metnin nasıllığının arayışıdır. 5.4. Eleştirinin asli yükü, bir yol döşeme hareketi oluşudur. 5.4.1. Bir ucunda eser, yorum, poetika gibi cismanilikten tam sıyrılamayan anlam süreçleri olsa da diğer tarafında tamamen canlı olan şahsiyet, gerçek ve hayal bulunur. 5.4.1.1. Bu iki ucun arasını birleştirecek yegâne şey, insanın farklı yetişme biçimlerinin bulunuyor olmasıdır. 5.4.1.2. Canlılığa sahip kısmın çözülüşü, cismani alanın daha rahat kuşanılmasını sağlayacaktır. 5.4.2 Güzergâhların sınırsızlığından ziyade estetik olanı tercih edebilme yetisinin kazandırılmasıyla uğraşır. 5.5. “İki yıldızı, üçüncüsü olmadan kim tanıştıracak?” sorusunun cevabıdır eleştiri.

6.1. Fiillerimiz; anlamak, yorumlamak, geleceğe yönelmek ve tenkit etmektir. Faillerimiz ise; okur, akademi, şair ve münekkittir.

7.1. Anlama; hayatın kendisinden faydalanıyorsa, eleştiri de hayatın kendisine ne kadar güvenip emin olacağını irdeler. 7.2. Anlamaya nesnellik atfedilemeyeceği için; saptanan hususun çıkış noktasının doğruluğunun veya yanlışlığının sağlayacağı fayda zeminine göre anlama, eleştiri süzgecinden geçirilmelidir.

8.1. Eleştirinin en hâkim hususiyeti, utanmazlığı ve cüretkârlığıdır. Bu yüzden özgündür. 8.2. Eleştiri faaliyetini, gözleri istediği renge boyayan el çabukluğunun tam karşısına koyabilirsin.

9.1. Eleştirinin bilimsel yahut kurumsal bir bünyeye sahipliği, kastettiğimiz dilin

dışındadır. 9.2. Düşünceyi ve şiiri olgun kılabilme yetisini kazandıran eleştiri, oligarşik bir alanda döngüye giren eleştiriden efdaldir.

5


Her Kurşun Mermi Değildir! Hüseyin Dikmen Cumhuriyet’in başından beri kendimize gecekondular kurduk. İnşa hiçbir zaman işimize gelmedi. Bir tarafta yıkılan bir şeyler vardı ve diğer tarafta yerine yenisinin konulması gerekmekteydi. Arkada kalan bir imparatorluk vardı. Gerek sanatta gerekse siyasette önemli icraatlara beşiklik etmiş bir Osmanlı. Bu, bizim çenemizi her zaman yordu ve yormaya devam edecek. Sadece bu yüzden bile beyhude bir bahis Osmanlı bahsi. Osmanlı’nın gölgesinden kurtulmalı, babamızın öldüğünü içimize sindirip odipusluktan ya da idolleri devirip putperestlikten vazgeçmeliyiz; artık hangisiysek. Edebiyat ve düşünce özelinde “muasır nedeniyetler” seviyemizi oluşturageldik. Müsebbibi hepimizdik. Taşıma suyla değirmen dönmezken ve biz değirmeni reddetmişken, yel değirmenine özenerek diktiğimiz rüzgârgülünü yüzüne su çarparak döndürmeye çalıştık. En komiğiyse, ağlanacak şeyimizi hâl sandık. Hiçbir zaman diliminde hiçbir topluluğun iktidarları, kendileri dışında o toplulukta var olan girift yapıları sevmemişlerdir. Zira takip edilmesi ve yönlendirilmesi gereken filizlenmeler onlara her zaman fazladan yükümlülükler getirecektir. Bundan dolayı, işgüzar olanlarımız iktidarlara yaranabilmek için girift ve derinlikli oluşumları bir kenara bırakarak sığlıklar ve yüzeysellikler sergilerdiler/sergilemekteler. Böylece sığ olan, aydın ve entelektüel klasmanında pazarlandı. İktidar, sanatın iplerini elinde tutuyordu bu topraklarda. Osmanlı yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulana kadar bu böyleydi. Elbette Cumhuriyet, sanatı serbest bırakmadı; ancak iş Tanzimat Edebiyatı’nda olduğu kadar zor olmadı sonrasında. Siyasetin bir bakışıyla sözde sanat hızlı bir şekilde konumlanıyordu. Artık siyaset bir şeyleri dizginlemek için Tanzimat dönemindeki gibi bir çaba sarf etmiyordu, çünkü birileri uzuvlarına geçirdikleri ipleri getirip siyasete sunuyorlardı. Hatta bazen siyaset yorulmasın diye, kendi iplerinin ucundan yine kendileri tutuyorlardı. Hâlen böyle bir güruha sahibiz. Esasen hiçbirimiz siyasetten gözümüzü alamadık. Elimiz işte, gözümüz de uğraşta oldu hep. Hâlbuki siyasetimiz, çocuk avutur abiler! Bizse ya ona yaranmaya ya da kendimize gereksiz konumlar almaya çabaladık. Bundan dolayı fikri ve sanatı hep geriden takip ettik hatta takip etmedik dahi, hep emekledik. Aramızda gözünü biraz açabilenler oldu. Onlarsa dünyadan gördüklerinin intihalini yapmaktan geri durmadılar. Onun bunun çoktan çürümüş mallarını getirip satmaktan hayâ etmediler. Başka bir tabirle sanatta ve fikirde gerillayız. Ne düzgün bir geleneğe ne de işler bir sisteme sahibiz. Peki, ne yapılmalı? Ya amerikayı yeniden keşfetmeye ya evimizin yolunu yeniden bulmaya ya da atlantisi bulup çıkarmaya -belki de bir batığı çıkarıp atlantisleştirmeye- çalışılmalı. Oysaki küçük amerika ya da kokuşmuş hatipler olmaya çalıştık her zaman.

6


Aşılacak Hudut Kimin? Emir Gündoğdu Söz söyleme hakkının herkese verildiği ve cahilce konuşmanın ün kazandığı günlerde, ciddi bir hudut varlığından bahsetmek zor olmamalı. Medyanın yeni ve hızlı araçlarının toplumdaki her bireye; her konu hakkında söz söyleme, yorumlama veya hüküm verme imkânı vermesinden sonra, toplumda oluşan “Bir şey biliyorum.” hastalığı bir başka seviyeye geçerek “Her şeyi biliyorum.” kanısına evrilmesi; toplumu ve özünde yaşamı bir zehir gibi yozlaştırdı. Sanat, içinde barındırdığı bütün beslenme kaynaklarını sanatçıya açık olarak sunmuşken medyatik sözlerin/aforizmaların etkili olması, Türk şiirinin veya edebiyatının her alanında aynı kelimeler, aynı düşünce tarzı, aynı duygu üzerinde yoğunlaşmasını önümüze “en ve hep iyi” olarak göstermekte. Eserini bu zehir üzerinden sürdüren ve peşine belirli bir kitle sürükleyen şahısların kendilerini bir nevi “tanrı” olarak görmesi de bu durumun kaçınılmaz sonuçlardan birisi. Kırk yaş ve olgunluk sendromlarına bulaşmış kişilerin, bozulamaz zihin yapısı ve hırs kulelerini yıkmak da bu hudutların ötesine geçebileceğini göstermek de en zor işlerden birisi hâline geldi. Bastırılamayan öfke, önde tutulan Müslüman kişi profilinin sadece sembolik ve poligenik bir duruş olduğunu da göstermekte. İstediğimiz makul şahsiyetlerin doğru yerde, doğru şeyleri söylemesi. Aynı yolda olan insanların birbirlerinin kuyusunu kazarak çıkacağı yol, çıkar ve ihanet haricinde hiçbir fayda sağlanamaz. Kendi yorgunluklarını geçici bir dönem içerisinde, bireysel faydaya dönüştüren insanların ahlak ve kardeşlikten bahsetmesi kadar komik olan başka bir durum ise; bu durumdan iftira kanallarıyla sıyrılmaya çalışılması. Gelecek zaman, şu an üretmekte olan ve doğru söz söylemeye çalışan insanların olacak. Bir üst neslin, kendinden sonra gelecek nesli bilerek yahut bilmeyerek çürütme çabası da bunlara eklenebilecek başka bir örnek olarak gözümüzün önünde durmakta. Bir noktadan daha ileriye gitme zorunluluğu taşıyan diğer husus ise üretmekte olan nesil. Çarpıtmalar ve mücadeleler içinde boğularak gelen bir nesil, artık doğru bir noktaya ilerleyip bu boğulmadan kurtulmak zorunda. Medyanın köleleştirdiği atık ve geçici her bilgiyi, doğru olarak tanımlattığı neslimiz, belli bir farkındalık ortaya çıkartamadığı sürece gelen her rüzgârda savrulmaktan kaçamayacak. Durulan yer ile sınır aşmak arasındaki fark da, bugünkü durumlar içerisinde seçeceğimiz nokta da durduğumuz yerden duracağımız daha sağlam yere gitmek olmalıdır. Bunun için tekrar geriye sarmak ve ivme kazanıp tekrar ilerlemek de bunlara dâhil olabilir. Üstümüze düşeni ve aslında hiçbir hudut olmadığını anlatmak şu an için zor. Zamanın en zamansız şekilde tüketildiği dilimlerde insanlara çıkıp “Sınırınız yok, yapabilecekleriniz var.” demek; sizi ya bilgisiz ya da deli gösterebilir. Bu yüzden bir çözüm dizisi ortaya koymak gereksiz olacak. Yine de insan olmak, her durumda zihnimizi geçmiş ve gelecek arasında inşa edecektir; söylediklerimizi reddedeceğimizi kabul ederek. Çünkü kabul ettiğimiz her anlam, hududun dışını da içini de muğlaklaştırabilir.

8


Sizi Bir Yerden Çıkarıyorum! Burak Çelik Bir dönemin edebiyatla meşgul insanları, şu anı ve gelecek dönemlerdeki edebî kimliğe sahip kişileri ruhen ve şeklen etkiler. Metinlerarasılık kuramı da bu etkileşimi incelemek adına postmodernistler tarafından ortaya konmuştur. Bu sıkıcı bilgileri vermek zorundayım, çünkü çıkarcılar bu bilgileri demagog çevikliği ile aleyhlerine kullanabiliyorlar. Etkilenmek, masumluğunu yitiriyor ve çıkarcılığa dönüşüyor. Başka metinlerden ilham almak, gönderme yapmak adı altında kelime ve anlam avcılığına dönüşüyor. Üstelik bu gözümüze sokula sokula yapılıyor. Kendisini var edememişler, eser var edemediği için köklerinin geçmişte olduğunu iddia ederek yüzyıllık metinlerden çıkarlarını sağlıyorlar. Geçmişten beslenmeyi oburlukla karıştırıp önümüze kusuyorlar. Metinlerinde felsefî altyapı oluşturduklarını söyleyenler ise; edebiyata felsefe eklemleme fikrini kullanarak çeşitli filozoflardan ya da bu fikri başarabilmiş yazarlardan, kendilerinin dahi anlamadıkları düşünceleri kırparak bizleri anlamsızlığa hapsediyorlar. Çünkü felsefeyi okumaları çıkarları içindir. Gelenekçilerden bahsetmişken modernistlik pozları kesenlere değinmeden olmaz. Çünkü her fikrin çıkarcısı vardır. Modern öykü/şiir yazdıklarını söyleyenlerin yazınlarını okuduğumuzda ise şu soruyu soruyoruz: Hangi zamanın moderni? Güncellik aşağı, güncellik yukarı gezenlere ise; “Hangi güncellik?” diye sormadan duramıyoruz. Modernite ve güncellik üzerine konuşacak bir çift lafı, yazacak bir çift cümlesi olmayanların metinlerinin güncel, modern ya da postmodern olduğu iddiasıyla ortaya çıkıyorlar. Onların yaptıkları da gerçek şairlerin, öykücülerin eserlerinden kendilerine çıkar sağlamaktır. Yani güncellik kendisini güncelleyememektedir. Bu da çok tehlikeli bir duruma neden oluyor. Güncel meseleler değişirken biz on yıl önce güncel olan meseleleri hâlâ güncelmiş gibi okuyoruz. Ortada meselenin ruhu bile kalmıyor. O meselenin bayrak taşıyanları bile vazgeçmişken artık; çıkarcı zihniyet, iştahını oradan doyurmaya çalışıyor. Toplumdan yana olan gerçekçilik ise çıkarcı gerçekçilik adını aldı. Toplumla yaşamayan, toplumun ve kitlenin idrakine varamayan edebiyatçılar; hurdacı misali söyleyiş, kelime toplayarak çıkarcılık akımını oluşturuyorlar. Popülerlik adına geçmişteki ya da günümüzdeki gerçekçi yazarlardan kendilerine çıkarım yapıyorlar. Bahislerin türeyişi de böyle oluyor. Kimse yeni bir form, tür, akım, içerik, ruh ortaya koyamıyor. Edebiyat, belli başlı çok önemli(!) mahallelerde, mahalle abileri tarafından sıkıştırılmış ve fedailer tarafından bir çembere sokulmuş, dönüyor, dönüyor. Eğer o mahalleye girmek istiyorsanız -ki o mahalleye girmek isteği de çıkarcılıktan kaynaklıdır- o civardaki

10


abileri taklit etmek zorundasınız. Korkmayın, onlar bunu sever. Jargonunuzu onların sözlüğünden çalmanız onların kabulüne ermek için ilk şarttır. Onlar yeni metinlerden ve taklit edilmemekten korkarlar. Edebî metinlerde gündelik deyimlerin kullanılması bazı kuramlara göre yanlıştır. Bu kurama göre edebiyat insanı, kendi deyimini oluşturmalıdır. O kuramcılar, bir de başka metinlerden deyim çıkaranları görseler; kendilerini öldürmeden duramazlar. Bir kuramdan etkilenmekle, bir kuram sonucu ortaya çıkmış eserden çıkarcılık yapmak bambaşka şeylerdir. Bu tür edebiyatçıların üretken olmak gibi bir övünç nedeni vardır. Kendi eserlerini, kuramlarını kendileri ortaya koymaya çalışan yazarlarla ise, üretememeleri ve mahalleleri olamamasıyla dalga geçiyorlar. Çıkarcılar her dergide, her yayınevinde vardır. Fakat aslında hiçbir yerdedirler. Çünkü yalnızca tek bir yerleri olmaz. Çıkar neredeyse orası yurdudur onların.

Willem de Kooning. Untitled V. 1982.

11


Altında Oturmak, Görmek ve Sinema Talha Ulukır Beyazların yöresinde nasibim kalmadı Yerlilerin topraklarına karşı suç işledim Zorbaların arasında tehlikeli bir nifak Uyrukların arasında uygunsuz biriyim.1

Yunan mitolojisindeki tanrı Helios, güneşin efendisi olmakla birlikte hakikatin de sahibiydi, çünkü olan biten her şeyi görürdü. Olan biten her şeyi görmek, hakikate sahip olmaya eş değerdir aynı zamanda. Helios’un hakikate sahipliği de buradan gelmektedir. Güneşten, yeryüzüne inen güneş ışınları da Helios’un dökülen parçaları olmuştur ve mitolojiye göre insanlar, bunun altında durarak hakikatten pay almışlardır. Yani bugün İngilizce “understanding” dediğimiz kavramı parçaladığımızda ortaya çıkan alt(under) ve durmak(stand) kelimeleri, hiç de anlamsız bir birleşim değildir. M. Heidegger, aslı Grekçe olan “theoria” kavramını incelerken bu kavramın “temaşa” anlamına geldiğini söylemektedir. Temaşa kavramını ise günümüzdeki oyun veya tiyatro kavramları ile tasvir edebiliriz. Yani Heidegger’e göre; pratik bir amaç gütmeyen, teorik bilgi edinme ile oyun/görme/gösterme arasında bir ilişki vardır. John Berger, görmenin konuşmaktan önce geldiğini söyler ve bir çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir diye ekler. Sadece bu bağlamda değil, bizim bu dünyada nerede durduğumuzu kavramamız da görme ile olur. Güneşin doğuşu ve batışını görürüz, etrafımızdaki dağları ve denizleri görürüz, yapıları ve yıkımları görürüz. Bunlar ile fiziksel anlamda; insanların bakışlarını görürüz ve bizlere davranış biçimlerini görürüz. Böylelikle ruhsal anlamda nerede durduğumuzu kavrarız. Düşüncelerimiz ve inançlarımız görüşümüzü doğrudan etkiler. Göz konusu nesnenin, bize yararlı veya zararlı olma ihtimalleri; düşüncelerimizde neyin olup olmadığı ile ilgilidir. Buraya kadar değinilen üç meselenin bağlantısı kurulduğunda, görme yetisinin insanın düşünceleri ile şekillendiğini anlarız. Bilgi edinmenin de görme/gösterme ile ilgili bir şey olduğunu ve son olarak durduğumuz yerin bilgi edinişimize etkisini anlarız. Yani durduğumuz yer, gözün alabildiği alana bağlı olarak bize hakikatten nasiplenme imkânı tanıyor. Rönesans ile ortaya çıkan perspektif anlayışı sayesinde, geçmişi ve geçmiştekileri algılayışımız değişmiştir. Aslında, o döneme ait olmayan bir anlayış ile geçmişe bakarak anakronik bir yaklaşım sergiliyoruzdur. Bunun yanında, yine perspektif anlayışı ile insanın bulunduğu nokta da değişmiştir. Perspektif, tek bir gözü (izleyeni) tüm nesnelerin anlamlandırıldığı bir noktaya getirmiştir. Görünenler dünyası daha öncesinde evrenin tanrıya göre düzenlendiği bir biçimdeyken, bunun yerini insan almıştır. İnsanı tanrıdan ayıran asli şey ise aynı anda birden fazla mekânda bulunamayışıdır. Fotoğraf makinesinin icadı gibi bir teknolojik gelişme, perspektif anlayışı ile daha sert bir karşılaşmaya neden olmuştur. Fotoğraf karesi içerisindeki şeylerden ibaret olan görüşümüz; insanın kendi gözünün aldığı ile sınırlı bir “görünen düzlemi”nden çıkıp fotoğraf sanatçısının takdirine

12


bırakılmıştır artık. Bu durumda insanın üçüncü bir kişi olmak mecburiyeti doğmuştur. Pavel Florenski, Tersten Perspektif kitabında Rönesans ile ortaya çıkan merkezî perspektiften bahsederken onun bir ehlileştirme aracı olduğunu söylemektedir. Florenski’ye göre, merkezî perspektif ile dünya karşıdan bakılabilir ve denetlenebilir bir mekâna dönüşmüştür. Aslında bu sözlerinde çok da haksız değildir. Çünkü o dönemin düşünsel yapısı da birçok alanda, insan merkezli bir tasavvur ortaya koymaya çalışıyordu. Sanat da bundan kurtulamayacaktı elbette. “Camera Obscura”, büyük bir platform içerisinde tek bir delik bırakılarak ve bu deliğin de dışarıdan ışıklandırılışı ile dış mekândaki görüntüyü iç mekâna aktaran cihaz, Descartes’e göre dış dünyanın perspektifsel oluşunu kanıtlamaktadır. Perspektifsel bakışa ve “Camera Obscura”yı kendine destek sayan Descartes’in aksine Florenski, bu bakışın öznellikten ve kişisellikten uzak bir bakış olduğu iddiasındadır. Kameralı Adam isimli, devinim içeren görüntüler bütünün sahibi olan Vertov’un 1923’te yazdığı bir metinde tam da Kameralı Adam’dan ne anlamamız gerektiği açıklanmaktadır: “...Bir gözüm ben. Mekanik bir göz. Ben, makine, size ancak benim görebileceğim bir dünyayı açıyorum. Kendimi bugün de, bundan sonra da insana özgü o hareketsizlikten kurtarıyorum...” Ve, “...Zaman ve yer sınırlamalarında kurtulmuşum; evrenin her bir noktasını, bütün noktalarını, nerede olmalarını istiyorsam ona göre düzenliyorum. Benim yolum, dünyanın yepyeni bir biçimde algılanmasına giden yoldur. Böylece size bilinmeyen bir dünyayı açıyorum...” Kameralı Adam, neyi isterse onu gösterme ehliyetini elinde bulunduran kişidir; sinemanın ilk yıllarından beri böyledir. Kamera akışı içerisinde görebildiğimiz yerlerdir sadece hakikate dair bilgimiz. Durduğumuz yer Kameralı Adam’ın yeridir. Sinema, insana bırakılan alanın en az olduğu sanatlardan biridir. Bir resimde veya fotoğrafta anlık bir görüntü görürüz fakat sonrası ve öncesi bizim tahayyülümüze bağlıdır. Bir müziğin hissettirdiği duygu herkeste farklıdır, herkesin hayal dünyasında farklı bir anın arka planında çalmaktadır. Bunun gibi örnekler çeşitlendirilebilir ama sinemanın durduğu yer, az önce açıklandığı gibi kalmaya devam eder. Bir çember var: İnsanlar kendi bulundukları noktaya göre belirli filmleri seyrediyorlar. Seyredilen filmler izleyene kendi duvarları içerisinde ve kendi tercihlerine göre bir sunum yapıyor. İnsan izlediği filmde kamera nasıl konum alıyorsa ona göre yaşananları algılıyor ve ona göre davranışları biçimleniyor. Böylece, davranışları izlediğine göre şekillenen insan bu davranışlarına göre tekrar bir film seçiyor ve bu çemberden hiçbir zaman çıkılmıyor. Teknik, sadece teknik midir yahut o kadar masum değil midir? “Teknoloji, hayatını devam ettirebilecek bir medeniyet üretiyor.”2değil mi?

1) Özel, İsmet.(2014). Erbain. “Mataramda Tuzlu Su”. İstanbul: TİYO Yayınları. 2) Özel, İsmet.(1995). Üç Mesele. “Ön Söz”. İstanbul: Şule Yayınları.

13


Şiirde Anlam Hüseyin Dikmen Şiirde zırvalama bir furya oldu çıktı. “Şiir, anlam için değildir.” fikri o kadar hoşa gitti ki, anlamı geri plana atan yahut tamamen göz ardı eden şiirler yazılır oldu. Bunun sebebi, bir önceki yüzyılda şiirin salt anlam için yazıldığı fikrini yıkma çabalarının muvaffak olmasıyla başlayıp devam eden süreçtir. Öyle ki şiirin anlam için olmadığı fikri, neredeyse “Şiir, anlamsız olan şeydir.” hâline gelinceye kadar evrildi. Bir şiirden bir şey anlamadığı için o şiiri beğenmediğini söyleyen eleştirmenler, son dönem edebiyat tarihinden bu yana hakir görülegeldiler ve bu örnekler yeni gelenlerin bilinçaltını meşgul etmeye devam ediyor. Anlam, günümüzde o kadar unutulmuş ki bir şiirden bir şey anlaşılıp anlaşılmadığını zikretmeye dahi ihtiyaç duyulmuyor. Şiirler anlamdan başka imkânlardan faydalanılarak yazılıyor sözde. Ancak anlamı geri plana atan bir şiirin tam anlamıyla bir şiir olduğundan söz edilebilmesi mümkün değil. Elbette şiir bir şeyleri doğrudan anlatmak, aktarmak amacıyla var olmaz. Ancak onu ayakta tutacak olan iskelet de anlamdan başkası değildir. Anlamsız şiir omurgasızdır. Oysa gördüğüm kadarıyla bugün, anlamsız şiire yönelim en üst seviyede. Öyle ki bir şiir ne kadar anlamsızsa o kadar gözde oluyor. Bunun sebebi ise, şiir bilgisi ve görgüsündeki eksikliktir. Şiiri okuyan kişi; o şiirde bulunan göstergeleri, metaforları, söz oyunlarını, ahengi vs. tespit etmiyor yahut edemiyor ve şiirde anlamsızlık gibi bir kriteri kullanıyor. Şöyle ki; bir şiir anlamsızsa o şiirin çağını yakalamış olduğu, şiirin imkânlarından faydalanmakta olduğu gibi çarpık bir düşünce karşımıza çıkıyor. Diğer taraftan kişinin okuduğu şiir hakkında hiçbir fikri yoksa ve o şiirde bir anlam da yoksa olumsuz eleştiriden kaçınıyor. Çünkü şiir hakkında, anlamsızlığı baz alarak olumsuz bir eleştiri sunmak riskli bir iş olarak ortaya çıkıyor. “Eğer şiirde benim kavrayamadığım bir nokta varsa, olumsuz eleştiri ile pot kırabilirim.” düşüncesine sahip olan şair veya eleştirmen de bu riski almaktan kaçınarak anlamsız şiiri övme eğiliminde oluyor. Kısaca; anlamı sezilemeyen şiir, anlamı sezilebilen şiirden bir adım daha önde sayılıyor. Tabii ki bu şiir istisna olarak diğerinden daha nitelikli bir şiir olabilir. Fakat burada yanlış olan nokta bir şeyin eksikliğinin diğer şeylerin varlığına işaret gibi algılanması. Kimi dergilerin şiir seçme yolu da kavranamayan -aslında kavranabilecek bir şeye de sahip olmayan- şiiri nitelikli şiir saymaktır. Bazıları bir şiirin niteliği hakkında fikir sahibi olunabilmesi için aynı şairin farklı şiirlerine ve poetik metinlerine ihtiyaç duyulacağını savunur. Elbette ki şair çerçevesinde bir incelemede bulunulacaksa bu gereklidir. Fakat böyle bir durum söz konusu olmayacaksa, yalnızca bir şiirin kavranabilmesi için aynı kişinin başka eserlerine muhtaç olunmaması gerekir. Kanımca, başka eser arayışının temelinde de anlamsız şiirin bir zırva mı yoksa bir şiir mi olduğu ayrımını yapma amacı vardır. Şiiri okuyan kişi o şiirden gerekli çıkarımda bulunamadığından -ki bunun temel sebebi şiirin anlam denen

14


omurgadan yoksun olmasıdır- aynı şairin başka şiir ve yazılarına ihtiyaç duymaktadır. Eğer ki şairin dişe dokunur poetik metinleri varsa anlaşılacaktır ki şairin şiiri zırvalık değil de şiirdir. Oysa bu durum şiirden anlaşılabilmelidir. Her bir şiir ilk bakışta gerekli etkiyi oluşturabilmelidir. Eğer diğer şiir ve yazılara ihtiyaç duyuluyorsa bilinmelidir ki ya şiiri okuyan kişi bu işten yeterince anlamıyordur ya da o şiir zayıf bir şiirdir. Şiirin, bu toplumda yer edinmiş bir ifade şekli olduğunu söylüyorsak Türkiye’de anlamdan ari bir şiirin, dünyadaki aksi eğilimlere rağmen, şiir niteliğini haiz olduğundan bahsedemeyiz. Şiir elbette ki sezdiren, hissettiren, gösteren, çarpandır. Bunların hepsini bir arada tutabilmesi için ise anlatan olmalıdır. Mananın ayakta tutmadığı bir şiir, neye yaslanırsa yaslansın; günü geldiğinde devrilmeye mahkûm olacaktır.

Pieter Brueghel the Elder. Deutsch: Triumph des Todes(Detay). 1562.

15


Aklı Tıkayan Balgam Abdullah Enes Aydın Nasıl ki insanın hâlini tek başına tanımlayamıyoruz, insanın gerçeği kuşatması veya gerçeğin insanı kapsaması arasındaki farkı da tek başına alımlayamayız. Gerçeği değişmeyen ve kalıplar içinde yer alan bir insan meselesi olarak görmek, değişim kaygısını ve varlık koşullarını dondurmamız anlamına gelir. Bu yüzden gerçeği bir hayat meselesi ve inançlar tepkimesi olarak anlamamız, gerçeğe hangi dil ile yaklaştığımızı önümüze serecek. Gerçeği tanımlamak için sınırları olmayan çokça sıfat kullanabiliriz. Gerçeğin acı, akli ve çıplak oluşu, yalana karşı duruşu değildir bizi ilgilendiren. Dünyaya doğan herkesin bu duygusallığa bir şekilde temas ediyor oluşundan sonrasınadır ilgimiz. Sonrasında; gerçeğin kapsadığı insan ile gerçeği kuşatan insan arasındaki duruş çeşitliliği, bize gerçekliklerin beslediği şeylerin şahsiyet meselesi ile tasallutunu ortaya koyacak. Gerçek adlı oyunun sağlam ve bir o kadar kuru temsilcisi olan şairlerin söylenmesi, bizi gerçeğin temasının öncesine ve sonrasına ulaştıracak. Gerçek ve hayal mekânının oyunlarına dâhil olan şairin yaşam, anlatım(yaratım) ve kalım fiilleri; aklı tıkayan kocaman bir balgam oluşturur. Maddi olanın manevi olanı sürekli etkilediği gerçekliğinin bir göstergesidir bu. Aklı şaşmaz bir aygıt görmenin hüsranıyla yaşlanıyoruz. Haklı olarak, nereye varacağımızı kestiremiyoruz. İç içe geçen parçaları bozunca tekrar bir bütün oluşturacağı zannındayız. Akıl, kalp, zihin, ruh ve daha bir sürü adlandırmalar ile mutlak bir tamama ermenin keyfini yaşayacağımızı umuyoruz. Oysaki çırpındıkça söze çarpıyor ve bunun korkunç bir şey olmadığına inanıyoruz. Sözü söyleyen açısından öyle mi? Aslında bir söylenceyi ve bilmeceyi bulmaya çalışıyoruz. Tecrübe ile zamanı kendimize akıttığımızda bizi karşılıyor bu gerçek. Şimdilik, gerçeğin bahsindeyiz. Biri düşman veya dost olacaksa bunu gerçek üzerinden irademiz altına almaya çalışıyoruz. Bu ise yaramazlıktan başka bir şey değil. Bir kayanın anlamı ne olabilir ki söylencenin içerisinde? Aklın dengeli kullanımı; bir kayanın sana varlık, anlam ve selamet duygularını yüklendiğini söylemez. Çünkü bir şeyin dengeli kullanımı, seni gerçeğin donukluğu ve aynılığından başka bir şeye yönlendirmeyecek. Dengenin güzelliğe kapı aralamadığı ender yüceliklerdendir akıl. Aklını tıkayan balgamı oradan söküp atmadıkça; bilimcilikten ve bilgicilikten öteye geçemeyecek, tanrıcılık gösterisinden inancın zevkine varmayacaksın. Çünkü gerçeğe aklının dengelenmesi görevini yüklüyorsun. Acıkmanın doğallığı kadar tabii olan balgamı söküp atmak için dışarıdan gıdalara ihtiyaç duyuyorsun. Gerçeğin maddeliğinin senin ruhunu yozlaştıracağını, ruhunun derinliğinin ise gerçeği es geçeceğini biliyorsun. Bunu dengelemeyeceğini hissettiğin ilk anda, çocukluğuna dönmüşçesine bir heyecanla gerçeğe aklını köle ediyorsun. Ama aklının en gür hayallerini ve kalbini diri tutabileceğini yine es geçiyorsun. Böylece aklını tıkayan gerçeğe karşı savunmasız kalıyorsun. Niçin bir şeylerin altının deşilmesi gerekiyor? Çünkü şairin dilinde ve aklında bulundurduğu en büyük gizem bu: Aklı tıkayan balgamı söktürmek için dış gıdaları değil de iç gıdaları anlatması yahut hatırlatması.

16


Şiir her ne kadar gerçekten ve onun sıfatlarından yararlansa da asli görevi, gerçeğin üzerini dil ve anlam olarak örtmesi ve başka dünyaların olduğunu sezdirmesidir. Bu yüzden gerçekle bağlantısı, şairinin duruşu ile eşdeğer olabilir çağında. Çapının kapsadığı her duygu, şiir sayesinde gerçeğin tekelinden kurtulsa da çıkış noktası, ortaklığa götürebilecek olan yine salt gerçektir. Çünkü hayallerin de oluşumunda mekânsal, eşyasal ve zamansal gerçekler yatar. Yani hayal, gerçeğin tasarımından öteye gidemez. Fakat bu hayal, gerçeğin tam karşısına konulmuş bir tat değildir. Aksine, gerçeklikten bağımsız davranamayan ve gerçeğin bilincine sürekli muhtaç duyan bir hayaller zinciridir. Şairin seçimleri ile gerçek ve hayal arasında kurulan oyunu anlamlandırabiliriz. Şair kapitale itiraz edebilir veya onu kale almayabilir. Fakat şiirine yüklediği anlam, kapital mülkiyetine en büyük itiraz olsa bile, yaşadığı çağın bir gerçekliği olan bu durum, şairin hayallerini tasarlayacaktır. Çünkü hayaller, gerçeklerin tasarımlarından seçilerek aklımızda saklanır. Bundandır, şairin dile getirdiği sesin yeni bir dünyada yankılanması. Bir şair, saygınlığını en çok buradan üzerine yakışır hâle getirebilir. Çünkü bir duruş meşgalesidir, gerçeği kuşatıyor olması. Şaire saygınlık isnat edişin tekelleşen bir şey olmadığını, üstünlük basitliğine kapılmadığın müddetçe görebilirsin. Çünkü saygınlığı üstünlük biçimlerinden değil, şairin yaptığı seçimlerden doğan yeni yahut tekrar hudutlardan oluşur. Bir ayrıcalık atfetmeye ne kadar ihtiyaç duyarız? Savunduklarından mı, çağından mı, temsilinden mi? Hayır. Ayrıcalığı ergenliğinden ve gerginliğinden de değildir. Yalnızca, kendine has olan polenleri kendi içinde tutabilmesindendir. Diğer insanlardan tek farkı ise, gerçeğin onu kuşatarak kendisine köle etmesinin önüne geçerek hayallerinin tasarımına yeni diller kazandırabiliyor oluşudur. Bu temas anında şairin meselesi ise hazır bulunmaktır. Hayalin ve düşüncenin zamanı geldiğinde hazır bulunmak. Bir bakıma kendini yeşerteceği zaman için yetiştirmek. Bu şimdi de olabilir, gelecekte de. Çünkü iyi şiir, çığır açan demek değildir her an. Çığır açmaktan daha önemli olan estetik, söz, usul mecralarının eşiğinin belirlenmesidir çağa bırakılacak. Çünkü söz, her tehlikeyle karşılaştı, görüntülenme hariç. Eğer ki görüntü, sözü küçümseme yoluna saparsa; çığır ve iyi şiirden önce, konuşmak üzerine bir daha düşünülmeli. Bir şiirin değer görebilmesinin kaynağı, yeni bir şey ortaya koymuş olması değildir hususi olarak. Gerçekliğin nasıl yorumlandığına da bağlı değildir. Asıl önemi olan, gerçeği hangi lezzet ölçüsünde karşısındakine sunduğudur. Şiirin hukuku, gerçeğe uygunluğu veya onu yanlışlaması ile ölçülemez elbet. Gerçeklerden nasıl bahsettiği de değildir. Gerçeğin anlamlarına hayalleri lezzetince, isimlerin çokluğuna rağmen insanın içinde yer aldığı kader çizgisine değmesidir. Yoksa bir geleneği kırıp yerine başka bir gelenek koyuyor olması, o eseri vasıflandırabilir sadece. Çünkü şairin şimdilerdeki meşruluğunu sarsan gerçekliktir bu. Türk şairinin yaramazlıkları ise, çiçeği gübreyle değil de tohumla açıklayabilme iradesine sahip olduğu için mazur görülebilir. Şairin hem ruhu hem de aklı ile mevcudiyetini ortaya koyuşu ise, kulağını tıkadığı gürültüleri hayalin dışına itebilmesinde yatar. Yani bilincini dile bağlayan uçucu aygıtları tarihsel bir levhaya bağlayışıdır. Varlık mesabesinin ve hayal oyunculuğunun maliyetidir bütün bu ilişkiler. Hayal, gerçek, oyun, saygınlık ve iyi şiir. Gerçek ile güncel aynı kaba koyulamaz. Zamanı sıkıştırabildiğin peteğe, yani mekâna, acımasızca her türlü sıcaklıkta dokunabilmesidir şairi gerçekliğin yongasına sıkıştırmayan. Çünkü zaman, hafızayı anlamlandırdığı anda; şiirin insandaki mekân arzusu onu kendine çekmeye niyetlenir. Gerçeklerin çözümüne katkı sağlayabilecek esas ise, konuşan varlığın

17


kökeninin söz sayesinde; zihninin, hafızasının ve bakışının gevşeme ve durulmasıyla bilinç kazanmasıdır. Böylece yüzeyi hareketlendirmeden önce derine doğal olarak değebilirsin. Yer altının tekdüzeliğinden yer üstünün görgüsüne kaçabilirsin. Ta ki kendi kendini titreştirebilen sözden boğulmadıkça. Çünkü anlamları yüklenen bu söz, günceli sana gerçekmiş gibi gösterip yanılgılar fısıldayabilir. Gerçeğin sabit oluşu günceldir. Gerçeğin insan anlatısında değişim ve hareket esasına dayandığı ise aşikârdır. Bu yüzden hafızanın güncelliği, gerçeğin konumuna mesafesini belirleyecektir. Şiiri söylenmeler arasında egemen kılan tek başına metin değildir. Bir söylemin incelenmesinden ötedir şairin sorguladığı gerçeklik ve silkelediği hayal. Orada; dil, gerçek, hayal, şahsiyet, temsil ve şair vardır. İyi şiir, şairi ve okuru arasında güvenilir bir iletişim aracıdır. Dilin gençliği, hayalin yalınlığı, şahsiyetin köklü oluşu, gerçeğin kuşatılması ve temsilin bayağı dışılığıdır şairi varlık zemininde yücelten. Böylece insana açılan şiirin gerçeklik tarafından sınanması gerçekleştirilmiş olur. Sınanmış şiirin ise sesin kopyasına ve yankılanmasına ihtiyacı yoktur. Çünkü tecrübe intihalini imkânsız kılmıştır. Şahsiyet, bizi bir öznenin maksadına götürür. Bu götürme işlemini ise gerçeklik ve hayal mümkün kılar. Dil, daima gerçeklerin ve gerçeklikten tasarlanan hayallerin ötesindedir. Kurtarıcılığına inandığın ne varsa, dilin bu öteliğinden kaynaklanır. Güzelliğin baskın gelme ihtimali, yaşamaktan değil de arzuların estetiğinden doğar. Ki bu imkân, dilinin seni ele geçirmesine de kapı aralar. Akıl, dilin seni eli geçirmesiyle tıkanır. Bu tıkanılıklığı ise dilinin hayallerine doğru yaslanabilmesiyle idrak edersin. Dolaşımı engelleyen en ufak pürüz; gerçeklik bunalımını sezdirse de bu tıkanıklığı tedavi etmek yerine ondan belli devamlılıklar içerisinde beslenmeyi tercih etmek, aklın dengesizce kullanımıdır.

René Magritte. The Meaning of Night. 1927.

18


Şaire Düşen: Gerçeği Gerçek Kılmak Şaire düşenin nefeslere bağlı olan sözcüklerin sadece akla gelebilecek oluşunu öldürmesidir. Dil üzerine yeni felsefeler inşa etmekten ziyade gerçeğin şişen yahut sert karnından besleniyor oluşu; -mış gibi yapmaktan kurtulup umumi bir hâlin temsilinde yer alabilmesidir. Bu yüzden şairin bir hayalin geçmişinde, öncesinde boğulmasına gerek yoktur. Sadece hayallerinin bir ağaç olduğunu sana hissettirmesi yeterlidir. Bu his yüzeysel olan değil, içten içe sezebildiğindir. Örtüye ihtiyaç olmadan hayalleri sayesinde gerçeği örtebileceğini bilir şair. Hayallerin öncesinden sonrasına köprüler inşa edebileceği gibi hayallerini gizli de tutabilir. Gerçek ile hayal arasında mutlak bir kırıklık olmayacağı için şair, binlerce kere öldürülmüş kelimeleri yeniden doğuma hazırlar. Yani eve dönmek yerine evden kaçarak hayaline yenilebilir. İşte orada tam bir kırıklık değil, kırılmayı yaşar. Taşıdığı yük ile sunduğu temsil arasındaki boğulmadır bu. Çünkü olumlu olarak kabul gören şeyleri büyüterek bir anlatıya dönüştürmesi, onun sürekliliğini bizatihi şairden savuşturacaktır. İlk dünyasından bir daha o dünyaya dönmemek üzere kırılmaksızın bu oyunun üzerinde yaşar. Hiçbir betimlemenin mutlak olamayışı; dilin mükemmeliyetler üzerinden değil, gizlilikler üzerine kurulduğunu söyler. Bu gizlilikleri barındıran ise şairin zihnidir. Bunu sana nasıl açacağı ise şairin süreç içerisinde gerçekle kurduğu temasın sonucunda sonrasına neler aktardığıdır. Fakat gerçeğin aktarımcısı değildir. Çünkü şairin maksadı, gerçeğin taklidi yahut dönüşümü değildir. Kendinden bahsetmenin artık “kendin olmak” istememek anlamına gelişinde yer alır şairin gerçekliği bozması. Gerçekle ilişiğini kesmemesinin nedeni ise, şairin yaşantısından ötürü anlatması değil, anlattığını yaşanacak bir melekeye dönüştürmesidir. Şiir, yaratımın veya anlatımın tamlığına dayanıyor gibi dursa da kökeni şairin inanç ve bilgi arasında hangisini adlandıracağına karar vermesindedir. Çünkü hatları belirsiz bir şeyi istediğince oynayabilir ve bunu saçmalıklar olarak adlandırabilirsin. İkamet ettiği şiire her gün yeniden dönebileceği inancından ötürü yaşantısının bir parçasını sana şiirler adı altında dertop eder. Rahatlıkla dağıtabilmesi de derleyebilmesi de bundandır. Sivil kalışı yahut yasal oluşu arasındaki tercihi, gerçeğin bu tehlikesine dayanır. Hangi gerçeğin içine doğduysa; orada alev alev değil, için için yanabileceği bir hayali yakalar. Buna güncel muhalefet, alkışlanma da dâhildir. Gerçekler üzerinden yanlış sonuçlar çıkarmanın adı olan yanılgı, bizi öngörülemezliğe sürükler. Ki bu hayali suçlayıcı ve savunucu bir unsur yapar. Ya gerçeğin üstünü örteceğiz ya da yanılgılar ile hayali temaşa edeceğiz. Çünkü hayal dahi insanın kendi ürettiği malzemelerden düzülmez. Tanrıyı en iyi taklit edebilmenin savaşını verirken yanılgıya düşmenin doğallığı, şaire yeniden gerçeğin tasarımına imkân sağlar. Bu, bir büyüklüğün nişanıdır oysa. Hayaller ile tembel fanteziler arasındaki ince çizgidir bu yanılgıya sahip güzergâh. Çünkü gerçeklik durağan değil, hareketlidir. Çünkü gerçeği gerçek kılmak, değişimi getirendir. Aklı tıkayan, gerçek adındaki bu balgama akil oldukça sahip olacağımızdan; bu balgamı söküp atmak için gerçeği kuşatabilirsek, bizi kapsayan bir anlamdan başkası olamaz. Tanrıdan başka hiçbir şeyi yüceltmeyen saf bir yüceltme alanına geçiş yapabilirsek, aklımızı tıkayan balgamın özünden tiksinebiliriz.

19


Nitelik ve Nicelik Üzerine Hüseyin Dikmen Nitelik ve nicelik, zevk ve yetkinliğin ölçeklerindendir. Herhangi bir şeyin niteliği hakkında fikir ne kadar azsa; niceliğinin göz boyaması, tercihleri o derecede şekillendirecektir. Bu hâl, zevk ve yetkinliğin azlık yahut yokluğundan kaynaklanabileceği gibi; yeterince var olduğu hâlde kullanılmamasının tercih edilmiş olmasından da kaynaklanabilir. “Kitap yüklü eşek”likten tutun da azı çok göstererek beslenen kibir ile bu kibrin, çok olanın az imiş gibi yaftalanması suretiyle gölgelemesi felaketine kadar birçok olumsuzluk; nitelik ve nicelik dengesinin tutturulamamasından kaynaklanır. “Ucuz mal alacak kadar zengin olmamak.” diye bir söz vardır. Zannediyorum ki bu sözün tek muhatabı ticaretin tarafı olan kişi değildir. Buradaki zenginliği “sarf edilebilir bir bolluğa sahip olma” olarak genellersek, bu sözü hayatın çoğu alanında uygulayabiliriz. Söz gelimi; tarlasının tamamına para getirmeyen bir şey ekmek yerine ufak bir kısmına para getirecek bir şey eken adam bu söze dâhildir, aynı şekilde beş saatte anlatması söylenen dersi verimli bir şekilde üç saatte anlatan öğretmen de bu sözün etki alanında olacaktır. Niceliğin, niteliği her geçen gün gölgelediği zamanda yaşıyoruz. Anlayışsız zenginler, yetkin fakirlerin yerini almakta hiç vakit kaybetmiyor. Maalesef ki insanlar sağlam olanı göremediği her alanda çok olanı tercih ediyorlar. Her sene onlarca dergide eser yayımlayan bir kişiye verilen kıymet, bu yüzdendir ki, senede birkaç kez; kimi zamansa hiç eser yayımlamayan kişiye gösterilen kıymetten fazla oluyor. Burada, çok eser verenin niteliksiz olduğu genellemesi yapmıyorum. Yalnızca şunu belirtmek istiyorum: İnsanın göründüğü kadar var olduğu bu çağda, bizi özümüze döndürmesi gereken edebiyatın; göründüğü kadar var olmak hâlinden ari olması gerektiği kanaatindeyim. Senede birkaç eser verenler, gördüğüm kadarıyla daha özenli ve nitelikli eser veriyorlar. Oysaki her ay birkaç yerde görünen kişiler “Karalasam eserdir.” fikrinin kibrinden kurtulamıyorlar. Bu kişiler okuru aldatmakla kalmıyor, saydam olması gereken varlıklarıyla asıl varlığa değer kişileri gölgelemek vebali altına giriyorlar. Şunu söyleyebiliriz ki üretmedeki aşırılık zor bir iş değildir. Yalnızca ahlaki bir genişlemenin yaşanması, nicelik sağlamak için yeterlidir. Bu iddialı cümleyi sarf etmemin sebebi var. Hemfikirizdir ki herkesin bir sermayesi vardır ve bunu parça parça sunar. Bu sermayeyi arttırmak ise çaba ve mesai ister. Kısa sürede üretim sıklığı ya içerikten kısmakla ya da papağanlıkla sağlanabilir. İki yol da okura sunulması gerekenin sunulmaması sonucuna ulaştırır bizi. Yani karşınızdaki kişi ya laf kalabalığına boğarak enayi; ya da benzer şeyleri tekrar tekrar önünüze getirerek salak yerine koyuyor sizi. Hitabetin sık olmasının başka çıkar yolu yok mudur? Elbette vardır. Ancak burada genel bir gözlemden bahsediyorum, bireysel incelemeler mutlaka daha sağlıklı olacaktır.

20


Edebiyat ortamındaki nitelik-nicelik çatışmasının olumsuzluğuyla karşılaştığımız bir diğer mecra da sosyal medya. Kişilerin, özellikle de gençler için söylüyorum, edebiyat ortamında belirginleşmenin yolu nitelikli eser vermek olmalıydı. Oysaki nicelik bunun önüne çoktan geçti. Hatta bununla da kalmadı, eser niceliği yerini salt niceliğe bıraktı. Nedir bu salt nicelik? Sosyal medyada edebî görünürlüğü boyutunda edebî varlık kazanma uğraşı. Diğer kişilerin aklında eseri ile değil de beğeni ve yorumlarıyla, “Şöyle de birisi vardı.” denilesi bir varlık kazanmak. Bir nevi reklam diyebiliriz. Meseleyi daha uzun bir şekilde, örnekleriyle irdeleyebilirdim ancak durumdan birazcık dahi muzdarip olan birisi için bu kadarı güzel bir işaret mahiyetinde. Son olarak: Balon şişireceğinize ağaç dikin be kardeşim!

Francisco de Goya. The Third of May 1808. 1814.

21


Aynalar Söyledi Bana Sena Çınar Ve sorduk: İnsanın sınıflandırılması uzun süreçler alan ve sürekliliğe sahip bir eylemdir. Türlü sınıflandırılmalara maruz kalan bu varlığı, iki soru ile hangi aynada kendisine baktığını anlayabiliriz. “Kimim ben?” sorusu ile “Niye ben?” sorusu. Çünkü sorular sormadığımızdan ötürü helak olmaya yaklaşıyoruz. “Kimim ben?” sorusu değil, “Niye ben?” sorusu hayatın içinde başını alıp gitmiştir. Her iki sorunun da öznesi aynı iken, değişen soru öbeği ile muhatabının ve karşılaştığı eşyaların farklılaştığını görürüz. İlk soruyu insan kendine yöneltirken, ikinci soruyu inanç anlamında tanrıya yöneltir. İnsan varlığını/oluşunu sorgulamak ve bunun üzerinden ruh haritaları çıkarmak yerine daha çok tanrıya hesap sorar. Çünkü ulaşılmaz olanla işimiz, kafa doldurur mahiyettedir. Uzak olana sataşmak her zaman daha kolay gelir. Her zaman gözlerimizi en uzak ufuklara dikmek yerine biraz daha makul olup işe kendimizden/en yakından, en mümkün varlıktan başlamış olsak “Niye ben?” kadar bayağı olan bir soruyu sormayacağız. Ki zavallılık burada kendini gösterir; ulaşılmaz olanın yüceliği unutulur ve kendisi ile tanrı arasında bir mesafe olduğu zannına kapılır. Çünkü budalalık, doğuma engeldir. “Kimim?” sorusunu soran insan, tanrı ile daha dostane bir ilişki kurar; keşfeder, çözüme bakar, birçok şeyi anlamlandırma imkânını yakalar. “Niye?”ciler ise, sızlanmadan ve gocunmadan ötürü hiçbir yere ulaşamaz. Sızlanan, kendisine sürekli acıyan ve kendisini sürekli acındıran insan, birtakım şeyleri dert etmiştir. Evet, dert etmiştir ancak dertlenmemiştir. En çok da günahlarını önemsemiştir. Günahlarının sorumluluğunu üstlenip “benim” dememiş, ben olmayana yüklemiştir. Ben olmayan ne varsa; tanrıya, hayata ve insanlara. Yaşı fazla almadığımız zamanlarda dahi sorduğumuz o “Ben kimim?” sorusunun, tecrübeler zincirine eklenerek ve çirkinleşerek “Niye ben?”e dönüşmesi yaş ile alakalı değildir elbet. Günahlar yaşa ve vakte bağlı değildir. Dünyaya bağımlılıkla alakalıdır. Dünya diyorum, çünkü başka bir havadan soluklanmadık. Günahların, dünyanın neresinde olursa olsun “insan olmak” ya da “insan olmamak” ile alakalı olduğunu kavrayamıyoruz bir türlü. İçerliyoruz helal olmayan ne varsa. Yaşamak için zorunlu, fazlası zehirli. Mücadeleyi her bıraktığımızda, yeise her kapıldığımızda bir günahın daha içinden konuşmaya başlarız. Sabırsızlığın kalabilen sonunda, ölümü her unutuşumuzda ve dahasında.

22


Açlığın, savruluşun, kayıtsız kalışın, doyumsuzluğun, bakıp görmemenin, duyup sessizleşmenin, sevmemenin, sevilmemenin ve içindeki huzursuzluğun ya da boşluğun sebebi; kendinle karşılaşmamış oluşundur. Aynada bile. Sorunun yanlışlığına yahut cevabın belirsizliğine anlamlar yükleyebiliriz. Fakat asli olan, sorunun tercihlere ve kararlara dayalı olduğunu unutmamamızdır. Böylece, kendimizi kandıracak cevaplar aramak yerine, gerekli olan imkânı ararız. “Niye ben?” cevabı muğlak ve boşluğa fırlatılan bir sorudur. “Kimim ben?” ise insana içinde simaların bulunduğu hazineler sunar.

Ve vazgeçmedik: “Kimim?” sorusu sayesinde insan artık yola koyulmuş, süreçle ve durağanlıkla karşılaşmış olur. Bu kişi, ancak hâlinde bu soruyu sezdiren başka insanla karşılaşınca kimsesiz olmadığını bilebilir. Ayrıca bu kişi, sorulanın soru olmadığını da hatırlatabilir. “Sen kimsin?” dercesine bir soruyu ancak sizin dışınızdakiler ve sizinle aynı şeyi arayan ya da aynı derdi paylaşan sorabilir. Bu sebeple aynı yolda olduğunuz insanlar, aynada gördüğünüz rüyanın devamı için gürültüden vazgeçerler. İnsanın tek başına yolculuk yapmasıyla iki insanın bir yolculuğa çıkması arasındaki fark. İnsanın sırtını ve gövdesini tutabilecek insanların olması; yalnızlaşmanın erişkin olması demektir. Hatta paylaşımın, aktarımın, istişarenin büyüsünün sürekliliği demektir. Yani, soyutlanma sınırlarının yanı başınızdakilerle seçilebilmesidir. Kaçırılanların gösterilmesine, uçup gidenlerin farkına varılmasına yardımcı olan sizin dışınızdakilerdir. Demekten çekinmeyiz şunu: İnsanın en büyük hatırlatıcı ve uyarıcısı Tanrı ise, diğeri yalınayak da olsa yol arkadaşıdır. Bu insanlar, hayatın içinde ve dünyanızın içinde yaşayacağınız yanılgılara ve karmaşıklıklara mağlup olmanıza engel olacaktır. Yenilseniz dahi itiraf etmeye ihtiyacınız kalmayacaktır. Soruların aynılığı, cevabın ağız değil kalp birlikteliğini getirir. Yakalanan her hikâye kuru kuru kalmadıkça; diğer insanların hayatlarına, düşüncelerine, hayallerine ve ruhuna da dokunmanın zevkine erişebilirsiniz. Göz ardı edemeyeceğimiz, yitiremeyeceğimiz ve ticarileştiremeyeceğimiz şeydir hissiyat. Ulaşılmasına engel tanımayan şey ise her boyutuyla samimiyet. Dahi şu sorular. İnsan kalmak için duyguları diri tutulmalı ve insanın oyalandığı şu dünyada bahanelerin suratsızlığına ve sahteliğin yanlışlığına inanmamalı. Hele ki şu çağda, robotlaşan insandan, robotu yapan insandan ve robottan; ruha sığınmalıyız. Çünkü o çocuksu sorular, vazgeçerek yetişkin olanlardan bizleri beri tutuyor. Bir soruyu yitirmemek pahasına, vazgeçmediğimiz şeylerden pişman değiliz.

23


Durmak veyahut İlerlemek Abdullah Enes Aydın Başkalarının hayatını yaşayan başkaları olmamak adına.

İnsan, zorundalıkları yerine arzularıyla yaşamaya ve hareket etmeye daha kolay alışır. Bunun ne anlama geldiğinin ise süreç dâhilinde farkına varamaz. Çünkü bir olay, gerçeğe sırtını dayadıktan sonra onun bir olay olabileceğinin farkına varır. Ya şikâyet eder ya da tamah eder. Bu aralıkta ise, kendisi veya yabancı için bir izleğin peşine usulen takılır. Durmak veyahut ilerlemek. Gerilemek, ihtimallerin arasından ve insan bilincinden çıkartılmıştır. Çünkü insan; mekânı ve bulunduğu katı, mevkii kaybetmemek uğruna arzularını ön plana sürer. Arzu etmek, elde etmekten daha tat vericidir. O arzuların, onu bir yerden bir yere planladığı süre içerisinde götüreceğine inanır. Duygusal kimliği öne çıkarır. Zamanın ağırlığının ve mekânın aidiyetinin değişmesini ise istemez. Aksine; usulün ve biçimin az da olsa canlanması yeterli gelir. Ya duracak ve kendisine ait olanları hissetmenin güvenini yakalayacak ya da ilerlemek isteyecek. Yani belirsizliklere ve yabancılıklara yaklaşacak, sonucu algılarına göre maddi olarak belirlemenin tekdüzeliğini yaşayacak. Oysaki kişi, “durma”nın gelişigüzel dikey bir şekle bürünme olmadığını bilir. Çünkü “durma”nın içerisine aldığı duyguların ruhun odalarındaki köşeleri kapladığını görmek ve rüzgârın da bir duruş olgusu olduğunu tecrübe etmek; kale resimlerine özenmek yerine kalede yaşamak içindir. Ne menem şeydir ki, zıtlıklarıyla çarpışmak arzusuyla yaşayan insanın tırmanmaktan usanmadığı ve gerçekliğin dokunabileceğimiz son cansız olduğu fark edemediği bir hayattayız. Çünkü durağan olmanın pek bir karşılığı olmadığını düşünürüz. Ağacı hissetmiyor oluşumuz ve ondaki sakinliğin üzerini kapatıyor oluşumuzdur belki, bunun sebebi. Çünkü durağanlık hikâyesinin bir ağaç vesilesiyle hayatımıza iştirak etmesini sağlayabiliriz. Bir ağaç. Durağanlığın can acıtıcı olduğunu, insanı kesinlikten uzak tutacağını ve cevapsız bırakacağını biliriz. Fakat ilerlersek aşılmaz dağları aşacağımızı ve sonuca bir anda kavuşabileceğimizi düşünürüz. Hâlbuki pastayı büyütmek için çabalamak, pastanın Simurg’un ağzında olduğunu unutmamızdandır. Durmak, sürecin güzelliğini ve zevkini yaşatır. İlerlemek ise, sonucun geçiciliğini ve girişilen imtihanın zorbalığını yaşatır. İnanca bağlı durmak daima ruhta gizliyken, hıza bağımlı ilerleme daima açıkta çıplaktır. Tercihen “durmak”ı beğenebiliriz. Beceremediğimiz için ve ilerleyici olmak daha yabani olduğundan bize ve sağ kalmaya daha yakın gelir. Ama hayatın anlamı dahi şifası, hareket hâlinde ve yürüyüş hâlinde olmaksa; burada yaya olmanın satın alınamaz bir şey olduğunu görmeliyiz. Görmeliyiz, çünkü en kallavi hareket biçimidir durmak. Mücadeleci olabilmenin diğer adıdır. Belki resmini çizemeyiz fakat hikâyesinden büyülenebiliriz. Çünkü meselemiz, çağın çağlayan pisliklerine ve dünyanın hayat adı altında dayatmalarına karşın; hâlâ iyiye ve kötüye inanıyorum diyebilmektir. Ruhun verdiği her soluğun yerinde bir umut taşımasına ısınmanın ilk basamağıdır burası. Hem zamanı hem de mekânı hareket hâlinde kucaklar. Bilgiyle ilişkinin seni bilge, şiirle ilişkinin seni şair yapmayacağı fakat duruşunun senin insan yapacağı zaman.

24


Şayet bir hikâyenin önem atfettiğine inanıyorsan; sana doğru bırakacağım şu parçaların da değerine inanıyorum. Kuru kuru devam etmez, ne içinin ne de dışının seni insana eriştirdiği şu yaşam. Ağzımdan dökülenler, savsaklamaktan korkmayanlar için bir yavaşlama inisiyatifidir. Çoğunluğun çoğunluk olarak kalacağını bilmeme rağmen, “Müslüman olmak”ın şahsiyet meselesi olduğuna inanmaktır bu. Ne tek bir hümanist cümle bunu değiştirebilir ne de senin acıların diğer insanların kabını doldurabilir. Çünkü bir suyun üzerinden geçmek zorundayız. Suya bastıkça birtakım taşlar suya gömülecek ve başka kimsenin geçemeyeceği bir suyolu kalacak. Ama biz biliyoruz ki su varsa, taş da vardır orada. Yani inandığımız şey; duracağız ve ilerlemeci olmayacağız, akacağız ama suyu bulandırmayacağız. Hangi toplumsal yasanın geçerliliği, bir insanın kendisine duyacağı saygıya hükmedebilir? Bundandır insanın tarihsel bir olgu olmayışı. Çünkü tanrıdan ötürü şereflidir insan.

Durulanmış İnsana Rağmen Hız Hız, duyuları sistematik uyuşturmanın adıdır. Hız; insanı dakikalaştırır, keskinleştirir, buharlaştırır. Hızın en kaba etkisidir kuvvetten düşürmek. Hız aracılığıyla herhangi bir sonuca pek tabii ulaşabiliriz. Fakat sağlamlığına ve sıkılığına ulaşamayız. Hız, yeni araçların zorbalığını ve yıkıcılığını; insanların gözünden ilerleme mitosuyla sakladı. Hayati bir tedavi sağladığına inandırarak. Hızı artırabiliyor olman, zorba olan imkânlara dair hayranlığını katlanmasını sağlar. Eşya çoğaldıkça, görüntünün ve sanrının hızı artar. Bu hız arttıkça, üremenin azalışı ve nüfusların doğum kontrolüne bile muhtaç oluşu; araçların büyüklüğü altında tamamen ezildiğimizi gösterir. Lafazanlık olarak görüyoruz; kaybettiklerimizin yerine bir şeyler koymayı ve buna özgürlük demeyi. Oysa hızın görünüşüne bayılan herkesin sağlam bir bakıma ihtiyacı vardır ki bu çıkarcı kalışları, gür tohumlar yerine korku ekmelerindendir. Boyun eğme yeteneğine göre sınıflandırılırsın. Hatta tehlikenin boyutuna göre yaşarsın: ya yavaş ya hızlı. Hızın statükosuna rağmen duruşu, karmakarışıklık yerine yalınlığı, pısırıklık yerine cüretkârlığı tercih etmek; bütün tüketim endüstrilerinin karşısındadır. Ne zaman ki hıza şartlanmaz, iradeni kendi varlık koşullarına göre şekillendirirsen; o zaman geçim derdine yoğunlaşarak karşılığında ruhunu maaş adı altında almak isteyenlere verebilecek karşılığın bulunur. Toplumdaki hızınız, sizin sınıfınızı belirleyecek. Bunu bilmenizin kaypaklığı, hazdan ötürü savsaklayacağınızı unutmanızı sağlıyor. Yüksek hız, “daha iyi” putçuluğuna soyunduracak seni. Daha iyi demeye devam ederken, ömrünün iyi tarafı yalnızca ölüm olacak. Çünkü yüksek hızı elde edebilişin, kendi namusundan ne kadar ödediğine bağlıdır. Hıza düşkünlük, senin denetimini kolaylaştırır. Oysaki yavaşlatma tekelleşmeyi engeller, yabancıyı olması gereken yere koymanı sağlar. Hızın medya ile insanlara anlar hâlinde çokça ulaşıyor olması ise, ruhunun tekelleşmeye başladığını söyler. Mızmızlanmak ise, hıza duyulan itibarı artırdığı için aynı hırsın ürünüdür. Nerede pinekler, buyurgan ve körleştirici şey? Hıza tapan ilerlemeci zihniyette. Biz bir şehre ilerlemeyiz, oraya varırız veya ulaşırız. Çünkü ilerlemek süreci baltalar, yalın olan mesafeyi ve güzergâhı karışıklaştırır. Durmaya varmak ise sürecin zatıdır ve hareketin tekrarlanabilecek, değişebilecek sonucudur. Hız ve iman tamamen ters

25


tasavvura sahiptir. İman, ya vardır ya yoktur. Hız, her zaman vardır. İman artıp azalmaz, sadece kuvvet derecesinde değişiklik olabilir. Hız ise artıp azalır, kuvvet derecesindeki değişiklik yoktur. Bu yüzden; iman bir duruşa vesileyken, hız kaypaklığa iter. Bilginin ve kaynaklarının tahakkümü nedeniyle ayrışırız, imanın sadeliği sayesinde birleşiriz. O yüzden, şeffaflığı merkezden uzaklaştırdığımızda ayrılığa, yorgunluğu üzerimize çektiğimizde birleşmeye ihtiyaç duyarız. Durunca, sükûnete kavuşurken özlemi hatırlayacağız. Yavaşlayacağız, kaybetmemek uğruna bir inancı, bir insanı. Bağışıklık kazanacağız üzerimize gelen her tehlikeye. Çünkü melezleşmek, senin kendini yaşıyor olabilmenin önüne geçecek. Direncini durmadan sarsan şey, hızlıca ulaşabiliyor olman ve doğana ayrıksı duran bilgi yığını.

Winslow Homer. Song of The Lark. 1826.

26


Toprağa Yaklaşmış Toplumun Heyulası: İlerleme İlerleme tutkunluğu, hiç kimsenin hedefe ulaşamadığı bir yarışın mahkûmluğudur. İlerledikçe, prosedürler ve pasaportlar ile uğraşırsın. Ne yolun tadı ne de hareketin meşakkati sana bağlıdır. Çağ günahlarının manzarası, daha iyi ilerleme ve her şeyin mülkiyetine göz kırpma hırsıdır. Temcit pilavı gibi ortaya koyulan yeni modeller, yoksulluğu ve dirençsizliği yeniler. Bu yüzden temel değerin “daha iyi” değil, “iyi” olması gerekir. Çünkü gökten gelmeyen her yeninin daha iyi olduğu zannıyla yaşarlar. İlerleme, alışkanlığı ve bırakmacılığı içerir. Oysa insan, tercih ettiği ezber ve tekrarlar ile yeşerir. İlerlemecilik ise, sınırları aşmamızı ve ötenin imasıyla yaşamamızı ister. İlerlemecilik, yarını geciktirir sürekli. Biz ise, sürekliliğini bugünü dün yaparak hissederiz. İlerleme adı altında insanın önüne tarih dışı kutuplar koyulur. Ne geçmişi hazmedebilir ne de geleceği sezebilir. İnsanlığın ilerleme duygusu içinde hüviyet kazanmadığının kabulü ile dindirebiliriz bize ait olmayan bir şeyi savunmamayı. İlerleyecek, büyüyecek ve gelişecek. Bu, kalıcı bir cinnettir. Çünkü insan, yaşlandıkça emekleme dönemine yeniden döner. İlerlemenin, seni ve sana ait olanları silebilecek olmasından hiç mi korkmazsın? Yoksa yine kendini kandırma yöntemlerinden birisi olarak bununla yaşamaya hayranlık duyarsın? Bunu ne bilmek ile ne de arkanı dayadığın yeşilcilik ile çözebilirsin. Çünkü bir şeyden arınmak namına arındığından fazlasını harcamana gerek yoktur. Tükettiğin o eşyalar arındırıcı olarak bile pislik kokuyor. Büyümeyi insana has kılarak, bağımlılık sahasının dışına çıkartmak zorundayız. Büyümenin son sınırı ise, insan tahammülünün ve temennisinin yok oluş sınırıdır. İnsansan eğer, sınırsız ihtiyaçlar silsilesi yaratmana gerek yoktur. Tüketmeye ve eşyayı çoğaltmaya meyilli olabilirsin. Bir o kadar bunu engellemeye de. Ama bu ihtiyaçlarını temel sınırlar hâline getirme, erişkinlik duygusunu bastıramasan bile. Mesela, otomobil asli ihtiyaç değildir. İhtiyacın dışındakiler, seni kendi önem verdiklerinin kölesi yapacak. Bilgi kölesi, ruhban kölesi, hız kölesi, hedefler kölesi. Bir şeyden yararlanmak, insan ve eşya arasındaki güç paylaşımının bağlantısını oluşturur. Fakat kişilerin fiilen eşyaya kendisini köle etmesi, ilk önce Allah’a sonra insanlara ihanettir. İnsanları maddi şeyleri elde etmeye yöneltenlerin adalete ve insafa ihtiyacı yoktur. İleriyi güzelmiş gibi gösterenler ile maddi şeylere yöneltenler aynı hizbin üyesidir. Ne de olsa paketlenmiş hedefler ve isteklerin ülkesindeyiz. Beklentiler karşılandıkça terazinin kollarını dengelemek adına zehirler koyuluyor. Kurdukları arzular sistemi, ölçülü ve sürekli değilken; insana ölçü olsun diye yeni sınırlar tanımlıyorlar. Sofuca ikiyüzlülük. Bu yüzden normal kalamayız ve pısırık pısırık iş yapamayız. Sonrasında, istikrar adı altında ilerleyen siyasetten değil; duruşun olduğu şiirden rüyalar görürüz. Eleştirel ilişkilere dayanan bir toplum ve kuşakları, endüstriyel ilerlemeciliğe itirazı kuvvetlendirirken yalın sınırlar oluşturabilir. Plancılığı, anlamsızlığı ve muhafazakârlığı değil; sürekliliği, canlılığı ve öngörülemezliği şan olarak görebiliriz. Çünkü yanıp kül olan ruhları hak edecek hiçbir şey yapmadın; tüketmekten ve yılgınlığından başka. Doyumsuzluğun, senin üzerinde bulunan faydadan daha hızlı büyüyor olmasına ise iyimser kalamayız. Oysaki haddini bilmez, uydurma bilmecelere cevap arıyoruz. Gösteriş ve ileride yer kapma düşkünü olduğumuzu daha çok ima etmek için. Hâlbuki göze gelen suyun yüksekliği değil, suyun girdabıdır.

27


Durmaya Ramak Kala Duruş; bir değeri koruma duygusuyla kendi başına başındakiler sayesinde bir şeyleri becerme arzusunun çatışmasını doğurur. Fakat kaybettiğimiz bir şeye sürekli özlem duyarak gideremeyiz aklının çatışmadan korkaklığını. Ormanın orta yerinde, şarkılar söyleyen bir ev arıyoruz. Durmak, dünyada somut olarak içli veya dışlı olmadığımız bir şeye karşı tutkuyla yoğrulabilmektir. Azmanlaşmaktan sakinliğe dönüş hayali bile, umudun tekrarına yöneltiyor beni. Ne araçlarımızın ne de usulümüzün kuklası olacağız. Hikâyeleşen insan ile sermayeleşen insan arasında tercihimizi yapmak zamanındayız. Sahteliği, bayağılığı bastırmamanın pürüz olmadığı bir dünya, ne ruh ne de dil aşılar sana. Eğer ki kendi mevcudiyetinden beziyorsan, cemiyeti ve insanları hatırla. Çünkü bildiğin diller, simalarda yaşar. İnsan ise, denge adına aşarak yaşar. Dengeleyemediği ne varsa, uçlarda yaşamayı kendisine doğruymuşçasına kabul ettirir. Fakat âşık daima bey oturmaz. Seni dürten başkalıklara dikkat et. Orada güce karşı aşırı arzu olduğunu göreceksin. Mesela değişim. Değişmenin anlatısı insanı takip eder ama dünya, anlam olarak değişmeden durur insanın önünde. Doğum, trajedinin uzamasını sağlar. Boğum ise, oyundan ani çıkıştır. Mesela oyundayız. Bildiğimiz ciddiyete tekrar tekrar sahip olmak zorundayız. Gençlik döneminin belirsizlikleri ve kalpazanlıklarıdır seni diri tutan. Çünkü kolay vazgeçmemek yani yetişkin olmaktan beri durmak, ciddiyete ve çocuksu uyanıklığa dairdir. Buradaki duruşu getirecek oyunsuz tek güç, gerçeğin acılı kullanımına karşı tahammül edebilme yeteneğindir. Muhabbet ve kanaat esasına dayanır idarenin ve doğal düzenin üstünlüğü. Bunu es geçen herhangi bir fiilin, soluduğun havayı değiştirmek istediğine inanabilirsin. Çünkü teorik olarak kurulabilen ve yıkılabilen çatı unsurlar, denizin köpürmesinden daha önemli değildir. Şimdilerde kararlaştırmamız gereken, neyin üretileceğinden ziyade neyin üretilmeyeceğine karar vermek. Ki bu karar, üretmekten daha efdaldir. Yani ilerlemecilik kıyafeti altından ferdî hayatımızın bile tacizine ses mi çıkarmayacağız yoksa inanç gerekirliği olarak durmayı mı yeğleyeceğiz? İhtimallerde yaşayan bizler, eğer ki birilerinin çıkarlarına yahut büyüklenmelerine göz dikersek; düşmanlık kaygısıyla boğuşacak ve teslimiyet denilen fıtrî mizacı çöpe atmayı tercih edeceğiz. Bu tercih kolay olduğu için çokça hoşumuza gidecek. Sürekli ve güçlü bir itiraz için ruhbanlara da ihtiyacımız yok. Yalnızca, uzlaşmayacağız ve çatışmaktan zevk alana kadar uykudan ve uyuşukluktan feragat edeceğiz. Çünkü basitlikler içinde bir şeyleri ters çevirebilmenin güzelliğidir, özü gür olabilmek. Ayakta kalmaya dair bütün meşakkatimiz, ölüme sahih yaklaşmak içindir. İlk önce ben, sonra biz ve sonra kim varsa hariçte; mahvolmasın diye. Yahut mahvolacaksak da en güzelinden olalım diye.

28


Çelik Çomak Burak Çelik Kehanet sahibi değilim, kâhinleri sevmem. Gelecekten haber vermeyeceğim. Şimdiden bahsedeceğim, ya da hangi zaman dilimindeysek. Kitaplarda okuduğumuz, filmlerde gördüğümüz distopik hikâyeler ilgimizi çekiyor, özellikle son zamanlarda çokça akına uğruyor. Çünkü vahşi olanı, algılarımızda yaratılan ütopyadan izlemeyi seviyoruz. Savaşlar, yoksulluk, açlık ve bunlara dâhil her şey bizim için dış dünyada olup bitiyor. Haberimiz olduğunu sanıyoruz fakat en ufak fikrimiz yok. Bu yüzden, mutlu edilen kitle, ilerleyen zamanlarda nasıl mutsuz edileceğini merak ediyor. Bu, bizim için bir fantezi. Fakat bu fantezi mutluluğa, konfora, simülasyona daha çok sarılmamıza neden oluyor. Teknoloji bağımlılığı, insanın yalnızlaşması gibi konularla oyalamayacağım sizi. Çünkü durum daha ciddi. Hâlihazırda içinde bulunduğumuz distopyanın farkında değiliz. Kâhinlere sürekli kulak vererek gaipten sesler duymak yeteneğine erişirken, görme yeteneğimizi kaybettik. Distopyamızı kendimiz kurduk. Hiçbir distopya yazarı bize gelecekten haber vermiyor. O hikâyelerdeki diktatörler, zalim yönetim biçimleri ve dahi olağanüstülükler bir anda çıkmayacak. Şu anda da mevcut, yalnızca, sertliği, yumuşaklaşan zihnimize çok fazla etki edemiyor. “Bir kısım insan yalnızca üretirken, bir kısım insan yalnızca tüketiyor.” cümlesini distopya metinlerinin dışında görsek bayağı ve klişe buluruz. Neden? Niçin distopik bir romanda okuduğumuzda ya da filmde gördüğümüzde bizi büyülüyor? Çünkü eğer bu bir bilgiyse; rahatsız edicidir, kaçılması gereklidir. Eğer hayal ürünüyse yalnızca fantastiktir ve gereğinden fazla gerçekçi olmadıkça sıkıntı yoktur, kaçmayınız. Belirsizlik içerisindeyiz. Bu, bir distopyanın göz ardı edilen özelliklerinden bir tanesi. Belirsizlik. Aslında herkes biliyor, konuşacak şeyleri var. Belirsiz birkaç cümle, belirsiz bakışlar. Kesinlik diye bir şey yok. Semboller kalmadı. Bayraklar, devrimler, sloganlar yalnızca popülist harakiri. Binalar, tapınaklar, ormanlar, şehirler yalnızca belirsiz mekânlar. Sembolsüzlük, sembolümüz oldu. Belirsizlik bizim davamız. Planlarımızın aslını göremiyorum. Toplumlar bir şey olmaktan uzaklaştı ve bir şey gibi olmaya başladılar. Kıyamet senaryoları kurulurken kıyametin başlangıcını geçtiğimizi göremeyiz, çünkü yalnızca duymak istiyoruz. Görmek dediğimiz eylem de artık sanal. Ütopyamız sonsuz, kıyamete inansak da sonsuzluğa imanımız gizli hep içimizde. Her zaman bir deux ex machina gökte ya da yerde bizi bekliyor. Mekânımız, zamanımız elimizden alındı. Hatta mekânsızlığımız ve zamansızlığımız da. Teknoloji bu işin küçük bir kısmı. Teknolojiye saldırmak ya da ondan umut beklemek yine bir distopya özelliği. Peki, ne yapmalıyız? Yeri geldiğinde okumayı bırakmalıyız, yaşamayı öğrenmeliyiz. Yeri geldiğinde yaşamayı bırakmalıyız, okumalıyız. Cana yakın da, ketum da durmak bir işe yaramaz. İnsanca durmalıyız. Yıkımın da, inşanın da insana ait olduğunu iyice bilmeliyiz. Yıkmak da inşa etmek kadar önemli olabilir.

30


Yayın Kurulu Abdullah Enes Aydın Hüseyin Dikmen Emir Gündoğdu

a a a

Sena Çınar Talha Ulukır Burak Çelik

İletişim salvodergi@gmail.com salvodergi.wordpress.com issuu.com/salvodergi

a a a

twitter.com/salvodergi facebook.com/salvodergi insatgram.com/salvodergi

Salvo 1: Korku Tehlikesi: goo.gl/KrLM7N

Salvo Eleştiri ve Düşünce Dergisi 2. Sayı: Yavaşlatma Reaksiyonu  
Salvo Eleştiri ve Düşünce Dergisi 2. Sayı: Yavaşlatma Reaksiyonu  

Abdullah Enes Aydın, Sena Çınar, Hüseyin Dikmen, Emir Gündoğdu, Talha Ulukır ve Burak Çelik dil birliği ile hazırlanan Salvo'nun Nisan 2018'...

Advertisement