Page 1

GÖLGEM Demir Yurten


Bu betik, Cenk Çiftçi’ye adanmıştır.

2


3

ÖNSÖZ Bu kitabı okurken başta bencil olduğumu, ortada tutucu olduğumu, sonda ise çarpıtıcı olduğumu düşünebilirsiniz. Ancak ben tüm bunların dışındayım. Dürüstlük ve özgürlük benim iki kanadımdır. İçten söylemlerim hep bu doğrultudadır. Kendimden gölgeme yumuşak bir geçiş yaptım. Bitirdikten sonra bakıyorum da söz güzelliğinden uzak, söz sanatlarından çıplak, renksiz şu öz yaşam öyküm, gereksiz bir kendini acındırma kılığına bürünmüş. Sanırım söz oyunlarından çok nesnel gerçekliği, yalınlığı ve yalnızlığı benimsemiş biriyim. Bu ürgenin yazımın, 2012 kışında başlandı ve 2014 sonbaharında yazımı sonlandırıldı, diyebilirim. Demir Yurten


4

Tezlik etme, içimden gelirse hepsini anlatırım sana! Ağızda hoş tat bırakan pek fazla anım yok aslında. Sıkmak da istemem... Ne bileyim kimin Doğu’sunun Elazığ’ının Hüseynik’inde büyüdüm işte… Ya ne belledin aslanım! Ne umuyordun? Yanılmıyorsam anılarımız bizden daha uzun yaşıyor. Biz onları yaşatırken onlar bizi öldürüyor! Bizde erkek çocuğu, kız çocuklarıyla kendisi arasında kıyaslamalara girişir. Çünkü farklar belirgin değildir henüz ve erkek olmak açık ara önde olmak şeklinde bir kent miti etrafta dolanıp durmaktadır. Beni korkutan tek şey buydu. Kız gibi olmak! Kimi gün, ablamın giysilerini giyerdim çünkü… Sadece beni kaygılandırmış değil, bu salgın tüm ülkeye yayılmış, herkesi uğraştırmaya yetiyordu. Gen aktarımıyla evrilmiş, içsellikle güçlenmiştir bu tözel sayrılık. Tersi durumda, ruhsal anlamda hastalıklı olduğumu düşünebilirdin! Başkalarının eskilerini de giyinirdim. Geceleri, tutkun olduğum Türkan Şoray’ı rüyada görüp ağladığımı asla belli etmedim annemlere. İçli bir çocuktum. Eylemden yana olduğu ölçüde, izlemden gözlemden yana... Hala saklı durur o lacivert ve yeşil desenli kazağımla çektirdiğim görselim. Eşek arısı yuvalarına çomak sokmam, kedileri ve kuşları taşlamam, yine onlara tuzaklar kurmam, kertenkeleyi kuyruğundan vazgeçmeye zorlayışım, köpeklerin dövüşünü seyretmem, kepçe ve dozere hayran oluşum, kurbağa yavrularının karada ne kadar yaşayabildiğini denemek gibi şeyler… Çocuk ezerliğinin (sadizm) küçük bir yanıydı, hepsi o kadar. İlkokul üçüncü sınıfta sürekli alkol alan ve eşini döven Yalçın Hoca’nın üstüne üstlük bir de gelip her gün bizi dövmesi, öte yandan babamın annemin kafasıyla duvarın sağlamlığını sınaması, beride bir televizyonu bile olmayan o çocuk günlerimde cebimde minik bir çakı taşır, onu karnıma sokunca öleceğimi sanırdım! Ha evet, yine günlerden çocuktum. Kendimi bir pislik gibi hissediyor olmalıydım. Ölümün herkesin ömründe ancak bir kez bulabildiği çok değerli bir iksir olduğunu çok sonra anlayabilecektim. Doğrusu, sevişmeyi düşündüğüm sıklıkta ölümü de düşünmüş ve arzulamışımdır. Ama kıytırık bir ölüm değil benim düşlediğim. Bir daha hiç acı duymayacak denli yok edebilmeliydi beni! Bir başyapıt olmalıydı! Akrabalarımdan Kaygusuz, biz ona öyle derdik, beni ve mahalle arkadaşlarımı bahçemizdeki havuzun kenarına dizdi ve aletlerimizi çıkarmamızı istedi. Bize osbir denen büyülü bir şey öğretti. En zor günleri o sihirli değnekle bertaraf etmeyi başardım. Elimi seviyordum. Ortaokul yıllarında sıranın altında bu eğitime devam ettiğim de olmuştur. Kahretsin, bugün bile o dersi geçebilmiş değilim! Ha, sırası gelmişken, Bukowski şöyle diyor: “Küçük bir çocukken ellerime bakar ve gurur duyardım. Kocaman ellerim vardı. İleride büyük bir adam olacağımı düşünür, havalara uçardım. Ama şimdi onlarla ne mi yapıyorum? Hayalarımı karıştırıyorum.” Biz semt ergenleri, oyuncağımızı kendimiz yapardık. Bir türlü büyüyemiyorduk. Yukarıda anlattığım sürüp giden alıştırmalar sonucunda evrim uzmanlarının Çocuk Görünümlülük dediği niteliği kazanmıştık! Babamın fikriyle ve Marangoz Ahmet Usta’nın kayrasıyla (himmetiyle) yarım oyma namlulu William Tell okumu da unutmadım. Ok, yay, gazoz kapağından temrenler, genelde kendi üretimimizdi: “ Made in Biz!” Sevgili dostum Cenk, sen ayrı bir kitap, ayrı bir öyküsün! Birlikte, varsılların aslında göründükleri kadar mutlu olmadıklarından söz ederdik. Sen, kızlar bizi beğenmemekte paylı çünkü hiçbir konuda en iyisi değiliz, der idin. Senin bana yaptığın okları ve yayları kendim yaptım diyerek emeğini inkâr edişlerim ve kendimi ön plana çıkarışlarım hiç olmadı değil. Ah, korsan reklâmlarım benim. Alkışlarla yani dualarla ödedim borcumu gerçi. Ya da öyle sandım! Bir deniz yeli gibi ılık ve nemli, geldi geçti varlığın senin! Yel gibi görünmez, ama yadsınamaz bir konu bu… Dediğim gibi, bizim bir bahçemiz vardı. Çocukların dibinden korktuğu çamurdan havuzumuz... Sonra beton olanını yapmışızdır ayıptır söylemesi! Ve etrafında yoncalarımız... İri kelebeklerle kendini dölleyen karanfillerimiz… Yaz akşamlarında dışarı sandalye atar, o iri ve bol nakışlı kelebeklerin ışığa gelişini beklerdim. Cemal Abim, dört yapraklı bir yonca arayıp bulmuştu içlerinde. Garanti Bankası’na satarak köşe olmayı düşünüyordu. Zaten o hep bi’şeyler bulurdu. Başı da önde gezmezdi hani. Nerden bulurdu bilmem? Kader ona babasını kaybettirmiş ama, ha bire bir şeyler bulduruyordu yollarda. Üvey abim, öze en yakın üveyim… İyi bilye oynardık. Kuyu, yeni baş ve çıkıl oyunlarını… Çamur kesilince yollar, çivi oynardık. Arabaların seyrek olarak uğradığı bir düzlem seçerdik. Cendere çizip topuz ve kayış oynardık. Birdir bir ve saklambaç, çelik -çomak bunları izlerdi… Özenti ile kavga edip gözümü morarttığım olmuştur. Kendimi okul okumaya zorunlu hissedişim


5

bu noktadan kaynaklanıyor olabilir. Sizden ileridekini örnek almak akıllıcadır, en acıklı olan yeni şeyler denemektir diyen Konfiçyus reyizi anımsadım bak! Ha bir de kılıç merakım vardı. Yılların oymacısıydım sanki. Hemen her okul sonrası, kendim hazırladığım Anadolu Tarzı salça -ekmek dürüm yiyip ardından işe koyulurdum. Süslerdim kurşun kalemle. Sanatta Gerçekçilik’ten yanaydım. Bir gün evimize bir konuk geldi, ağabeyimin arkadaşı, bana: “Olta yapabilmemiz için bir parça tahta getir,” dedi. Kırdım bir kılıcımı, olta beşiği yaptım. Adam baktı, hayıflandı! O derece iyi işler çıkarırdım yani! Harput’a çıkarken sağda bir yetiştirme yurdu vardır. Annem de babam da hayattaydı. Yine de yurttaki öksüz çocuklarla oturup kalkmak, bana hoş gelirdi. Az yemeğini yemedim o yurdun. Hepsi ailesi tarafından terkedilmiş ya da istenmeyen çocuklardı. Kendime yakın bulurdum onları. Babam yaşlıydı. Pek fazla düşünce alış verişi olmamıştı aramızda. Belki de onların ekmeğini çok yedim diye erken yitirdim onu… Ama babam gibi ömründe tek bir betik okumamış ve anladığınız üzre okula hiç gitmemiş birinin çok uzun yaşamasını da istemezdim. Yaptığım tahta kılıç ve yayları üzerimde kırdığı olurdu, ama ben yine ona baba derdim. Başka şansım yoktu sanırım. Ne ilginçtir ki, babamın koyu dindar ama aşırı karanlık zihninin resmini görebilmek için aynı yaşta başka bir insanla kıyaslayacak tanıdık çevresine de iye (sahip) değildim. Şöyle bir yanılsama da yok değildi: Dindar insanlar şu an geri kalmış ve düşkün görünseler de ileride büyük bir avni ilahiye mazhar olacaklar deyu kanıp gitmişizdir. Onun anlattıkları bilim, seçimleme (demokrasi), çoğulcu yönetim (cumhuriyet) ne varsa ilahi olmayan, hep karşısında yer almama, en azından yüreğimden silmeme yol açmıştır. Beni elifba kursuna gönderir, namaz kılmadığım için azarlardı. Yitirmenin aslında bir kazanım olduğu biçimindeki yanlış bilgi, o anlarda yerleşmiş olmalıydı bende... Yetiştirme yurdunda, demir kaplar içinde pilav ve sulu yemek çıkardı, yanında bir de meyve. Ardından sahaya maça çıkardık. Ya da inançsala (ilahiyata) ilgi duyan temiz gençlerle masa tenisi oynardık. Doksanlık Dede, Ölü Baba Tuncay ve Delikanlı Remzi, sizleri de anayım kitabımda! Pilavdaki kalori değerini konuşurduk doksan dakikanın bizi yorduğu zamanlarda. O yurdun merdivenlerinde konuşan kılavuz (rehber) öğretmenin sözleri hala kulağımda: “Tepki, ancak başkaları farkına varıyorsa gerçek bir tepkidir.” Havuz dedim, çünkü bir bahçemiz vardı. Annem göz nuru oyaları Aysel Dağdelen’e satmış da almıştık o bahçeyi. Becerikli, ezgin annem! Bülbül de ne çekerse dilinden çekermiş, o biçim... Çok çekmiş kadın! Üç başlı ocağa gelin gelmiş, eşi ölünce. Açıktır ki, kimse sonradan kaybetmez. Ne gelmişse başımıza, o rezil seçim anlarımızdaki boş bulunuştan gelmiştir! Yaşamımdaki başarısızlıkların temeline şöyle bir göz atıyorum da annemin o kısır ve çarpık Türkçesi, tüm düşünsel devinimlerimin yanlış gelişmesine yol açmış! Yine de Tanrı onu başımdan eksik etmesin! Neyse... Komşumuz Nafiye Abla’nın nazarına gelip memeleri tel örgüde yırtılan keçimiz Dıkkıle’yi de hatırlıyorum. İnsan olsa, çingene sınıfına girerdi o hayvan! Yine de severdim Nafiye Halayı. Dilinden Allah düşmezdi. Sabahları bana yumurta getirirdi. Kurban kurban yerine guban guban diyerek... O yetiştirme yurdunun önündeki toprak sahanın yamacı ne yamaçtı be! Oradan yuvarlanan topu getirmek, erdem isterdi. Askeri bir özen ve düzenle oynardık bu yüzden. Bizim semt ile yurtlular, maç yapardık iki rakip olarak. Yurtluların Mikasa marka topuyla, hem de onların stadında. Deplasmanda sayılmazdık. Onları kandırdığımızı düşünürdük… Bizde deniz suyu içmek hoş görülür. Devlet malı deniz, yemeyen keriz! Tevfik Fikret’in Hanı Yağma’sını okursanız o dönemde de miri malı yemenin ayrı bir lezzeti olduğunu bilirsiniz. Ülkecek çıkamadığımız ruhsal bir çukur bu… Devlet malı sağlamdı. Yetiştirme yurdunun atık nesne saklarından az demir aşırmadık. Demirciye satıp dondurma aldık parasıyla. Demir asla zamlanmazdı, bakır da öyle. Kandırıyorlardı bizi galiba… Bir de akrabalarımızın bazılarından ve semtimizin gençlerinden öğrendiğimiz konular vardı. Onları es geçiyorum. İlk cıgarayı, Bitlis marka, Terzi Fehmi’nin dolabından aşırmıştık. Torunu sayılırdık ama, abartma lütfen! Hala o tadı yakalayamıyorum. Amma başarılıydı o ilk duman çekişler…


6

Serdar Pekmezci, en yavaşımızdı. Mahsus Bekmez derdik ona. Berber çırağıydı. Sadece pazarları boştu. Onu hiçbir Pazar unutmadık. Tutucu bir çocukluğumuz vardı. Çünkü liderimiz Cenk’ti. Anne acıyışıyla yoğrulmuş Cenk… Kara toprak utansın! Terzi Fehmi’nin perili ahşap konağı... Her yanı parmak izlerimle doludur. Avlusu ne korkunçtu! Dibi ahırdı. İneklerin gözünde perde olmadığından mı bilmem, ara sıra durduk yere ürkerdi hayvanlar. Bahçemi ateşe veren Hırsız Teko’yu o ahırda hırpalamıştık. Ve ahırın yanındaki mıcırlı tuvalette düşen Fehmi Dedemiz, bir daha iyileşemeden ayrıldı bizlerden. Toprağı yumuşak olsun. Allahlık adamdı. Tüm atalarımız gibi tava gelir bir alçakgönüllülüğü vardı. Kekti yani. İneklere verdikleri kepeği de onun saklarından aşırma yoluna giderdik. Torunu Erhan ki Eroş derim, hala arkadaşımdır. Maddi yetersizlikler yardımlaşmamıza engel olmasa, hala dostuz derdim… O sıralar anlaşılmayacak bir biçimde Uzak Doğu dövüş sanatları bağımlısıydık. Ellerimizden mınçıka veya demir çubuklar düşmezdi. Yanılmıyorsam Şov TV’de her akşam yayınlanan ninja filmlerinin ve Jackie Chan filmlerinin etkisi büyüktü. Gelişimi zihinsel olarak değil de bedensel olarak görmemiz, ilkelliğimizin en büyük delili sayılacaktı, sonradan katıldığımız okul çocuklarının gönençli havasında. Örneğin güzel kızlar bizi sığ bulduğu için yanaşmayacak, en azından biz öyle sanacağız, seçkin erkek öğrenciler de sınıf farkı gibi duran taşralığımızı konuşmaya gücü kalmamış bir tutumla yüzümüze çarpacaklardı. Hele biz, en yoksulduk! Lanet gibi bulaşmış, çıkmıyordu. Naylon elbiseler gibi terimize susamıştı. Çocuklar bile duyumsuyordu onun amansızlığını. Dolaşan kara bulutlar gibiydi üstümüzde… Bu nedenle aldığımız harçlıklarla en geç biten eğlenceyi, ay çekirdeği ve sakızı isterdik bakkal amcadan. Akide şekerini de sıkıştırayım buraya, hatrı kalmasın! Bakkal Ali, Cenk’in cici babası, ne iri adamdın sen a canım! Cenk bazen eve geç kaldığında’babam bana zina eder’ diyerek gülücük yapardı. Adamın kalıbını görsen, gülmecenin dozunu anlardın… Özal’ın yaptığı zamlardan mı nedir, sevmezdik pek Bakkal Ali’yi… Ben sonradan sevmeye başladım. Çünkü Bektaşi sofizmini iyi bilirdi. İlk aşkım Arzu, ne de tarazlı güzeldin sen! Ne çekik gözlerin vardı senin! Ön sıradaydım hemen ben. Ne zaman doğruyu bilsem sınıfta, döner sana bakardım. İlkokul beş çocuğuyken bile tutkunluk budalası bir yanım vardı. Babam bir gün “bahçeye kim gelirse bırakma,” dedi. Arzu elinde testilerle su doldurmaya geldi. Benden iri olduğu için mi bilmem onu bırakmadım çeşmeye. Parolayı söylemedi belki de. Verilen komut mu üstündü, yüreğimdeki sevgi mi? Bunu ayırt edemeyecek denli sığdık işte! Anne babayı hep dinlemek doğru değilmiş meğer… Doksanlı yıllardaki Kara Şimşek dizisi bir okuldu. Dünya bir yana o binit bir yana! En güzel oyuncaklarımızı ona benzetirdik. En iyi binek, ona en çok benzeyen binekti. Şahin adlı iki teker dizisi de bir olaydı. İki dizi de TRT’de yayınlanırdı. Dutların, dev dutların ardında oynadığımız saklambaç oyunları, geceleri üstelik! Dedikoducu annemler bile komşu kadınlarıyla bize katılırdı. Gülmeceli , paylaşımcı bireylerdik... Karamsarlık diş geçiremezdi bizlere! Derimiz de kafamız da kalındı. Olgunlaştıkça tadını yitiren meyvedir belki de insan… Bahçemizin en yukarısında, Harput’a doğru, birkaç su mağaramız vardı. Peter Pan olurduk oralarda... Ya da Atlantis’ten Gelen Adam. Gençler, o mağaraların ıssız ağzında kavga ederlerdi. Uygar kapışmalara tanık olurduk. Su tıkandığında babam işçi tutar, mağarayı daha bir oydururdu. Öç alır gibi. Kuyucunun peynir, ekmek ve çayına ortak olurdum ben. Hep otlaktım, herkese ortaktım. Ekmek elden, su gölden… Ha! Kuyucu Binali Amca, seni de anayım bari. Eşini hep döverdin. Bıyıkların cıgara sarısıydı. İnan seni de çok severdim ben. Özledim bak! Ben herkesi severdim, herkes beni sever miydi bilmezdim? Kimsenin umurunda değildim herhalde. Binali Amca! Ne kuyular vururdun sen kısa boyunla. Küreğinin de sapı kısaydı ya. İyi dönerdi kuyu içinde. 15 m’den önce suyu bulurdun, her nereye gitsen… Sen şimdi öğrenç (merak) duyarsın, böyle özel ve güzel konuları neden çivide (kaleme) alıyorum diye. Belki yaşlanınca çocuklarım bana okur, eskiyi anımsarım, olamaz mı? Bunları bir net kafeden bozuk param oldukça yazıyorum. Şifreli konuşuyorum sanma! Bazen bir bölütü (paragrafı) bir tümcede geçiyorum. Değerini bilesin emi! Bu kısmı almayaydım iyidi, çiğlik oldu belki! Nerede kalmıştık? Çocukluğumda, akşam yemeklerini çok severdim. Yemek yemeyi seviyordum! Evimize konan göçen çok olurdu. Her gelene ayrı bir sofra kurulur ve ben davet edilirdim. Konuklara konuk olurdum. Bazen


7

harçlık veren bile olurdu ama annem elimden alır, yastık altı yapardı. Hiç unutmam bir keresinde belgeli bir eskimezci (antikacı) olan babama, yazma yaldızlı kitaplar için gelen bir binbaşı, bana tam bin lira vermişti. Henüz altı sıfırlı değildi liralar. İyi paraydı! Annem hemen el koydu harçlığıma. Bayrama alınan şekerleri de iyi yerlere saklardı da, biz yine bulurduk. Arama kurtarma ekipleri kadar, ya da sicili yüz yerden delik hırsızlar denli uzman olmuştuk artık senin anlayacağın. O ceviz sandalye. Şimdi aklıma geldi. Nasıl da sağlamdı. Bir türlü kırılmazdı. Yastık savaşlarında siper olurdu bana. Yirmi yıl boyunca bizi taşıyan o sedir... Köşeye koyduğumuz küp, kap dolabımız... Evimizde bir somya vardı. Onun minderlerini ne an bozsam, annemden azar işitirdim. Ama uyurken bacaklarımın arasına bir minder koymazsam kemiklerim tokuşur, rahatsız olurdum. Sol diz kapağım hep ağrırdı gerçi. Çok cılızdım. Bazen maç yapamaz, halsizim derdim. Neredeyse lakabım olacaktı bu sözcük! Semtimizde ara sıra bazı oyunlar moda olurdu. Bir ara Cenkgiller, bir bisiklet aldılar. Çift göbek demirli ve sağlam Bisan bisikletlerden… Zincir koruması, çamurluğu tastamam. Asla binemedim ona. İnsan canından bile daha değerliydi çünkü bizim gözümüzde. Ben kim, ona binmek kim? Babamın düzgün bir geliri bile yoktu. Veresiye defterimiz kabarırdı bakkalda. Veresiye çikolata bile istemezdim, arlı bir çocuktum, derin düşünceli, nefisli… Eğlencenin veresiyesi mi olurdu? İlkokul ikide öğretmenim çocuklaşıp zırlama der ve öncesinde döverdi. Bu olgu, hep yinelenirdi. Arka sırada, Miharbi Yaba ile, ona böyle derdim, gülerdik karikatürler çiziktirip… Hocamız çağırır, ayaklarımıza basardı, kaçmayalım diye ve tokatlamaya başlardı! Yer misin, yemez misin? Ama yukarımızda oturan komşumuzun, okula gidip gelen kızlarını bana emanet etmelerini anımsadıkça hala onur duyarım. Aramızda platonik de olsa bir şeyler olmadı. Kendimi öylesine o onura kaptırmıştım yani… Okulumuz sobalıydı. Hizmetlimizin sepetli motoru vardı. Eski İje’lerden… O hizmetli yakardı sobamızı. Ben beş yaşında başlamıştım okula. E biraz zeki sayılırdım. Babam okul müdürüne tatlı ısmarlamıştı, belki ondandır. Komşumuz Sait Emmi, beni sırtında taşırdı kar yağdığı zamanlarda… O ilkbahar bahçelerinden çağalalar, erikler, dardağanlar, cevizler aşırmamız ne tatlıydı. Bazen kendi bahçemize de girerdik lütfedip. Ama arkadaşın bahçesi daha güzel olurdu. Bazen yapışkanlı ve minik binbin (milyon) dikenli, gelincik tarzı pembe çiçeklere takardım ben. Yapışkan kısımlarını özenle ayırır, tırnağımıza yapıştırır, doğal oje keyfini tadardık. Papatya falları ve evimize gelen kocakarıların baktığı kahve falları, geleceğimize ışık tutardı. Sessiz bir çocuk sayılırdım. Sakardım, beceriksizdim belki. Bakkala ekmek almak dışında göndermezlerdi beni. Annem hep bu yönümü vurgulardı. Ama dünyanın en zeki insanları, hep en sessizlerdir. Annem nereden bilecekti zavallı! Okuma ve yazması dahi yok denecek kadar azdı. İlkokul üçten terkti. Sessiz, bir o kadar kinli ve alıngan bir çocuktum. Desinlere hayatımın hiçbir döneminde önem vermedim. Bunu bir ayrıcalık olarak görmüşümdür ve övünmeye değer bulurum. Son derece yapmacık, gösteriş manyağı böyle bir toplumda, benim gibilere hatta kim olduğumuzu hatırlatan ayyaş, serseri, maço tiplere yer açılmış oluyor. Çocukken iç çamaşır giymeden üstüme çektiğim şortla fırlardım sokağa, bu aldırışsızlık yüzünden. Genelde kavgada dayak yiyen cephe ben olduğum için, kabadayı olarak geçinemedim hep. Bir insanı bir kez öldürebilirsin yalnızca ve ölebilirsin bir kez anca! İlkokul sonda benden daha zeki iki çocuk vardı dersliğimizde. Ben Sultan adlı kızın yanında otururdum. Kaç çocuğu olmuştur şimdi, kim bilir? Öğretmenimiz iyi halli aileden Ayşe’ye ilgi gösterirdi hep. Ses çıkarmazdık, bir bildiği vardır, derdik. Şimdi düşünüyorum da harbi tatlıymış Ayşe. Ama bana bir iki beden büyük sayılırdı o kız o sıra. Yanlış anlama, katıksız çocuk yüreği, suçsuz (masum) sorgulamalar işte… Naylon toplar alır, havasını azıcık indirir, supabını tekrar sabunla mühürlerdik. Uygun şişkinlikte ve daha uzun ömürlü olurdu. Hangi sabunla mı? Tabi ki yeşil sabun! Yeşil sabunla doğdum, yeşil sabunla öleceğim. Ah annem ah! Duşlukta bana döktüğün o sular neden hep kaynardı? Pazar günleri duş günüydü biz çocuklara. Banyo sobasının yakılması, tören gibiydi. Sırayla herkes girerdi. Önce beyler ve sonlarda ben. Sanki bir tek pazarları kirlenirdik. Mısır kokardık. Rafadan yumurta, yeni bir buluştu. Kant çay içmek Kont Dracula soyundan gelmekle birdi sanki. Mısırı evde patlatmayı akıl edemezdik. Bakkaldan alınan daha havalıydı elbette. Paket çocuklar için çok


8

önemlidir. Ambalaj, rant getirir. Renkli şeyler mutluluk demekti. Tatlıdan usanmazdık. Hele karpuzdan! Çay şekeri bile bayram şekerine yakın bir şeydi bizim gibilere. At gibi şeker yerdik. Diş sağlığı mı? Hak getire… Bu sıralarda aile içinde birtakım sıkıntılar yaşıyorduk. Özel sırları anlatmamak soyluluktandır. Bu konulara fazla girmeyeceğim ama, ortaokulun son sınıfını bahçemizin yukarısında yaptığımız kerpiç binada mum ışığıyla ders çalışarak okuduğumu söylemenin de pek bir dokuncası olmaz, diye düşünüyorum. Evimizin duvarlarını da saman ve çamurla sıvamıştık. Bu nedenle soba yaktığımızda samanların arasında kalmış buğdaylardan kimileri duvardan biterdi. Yolardım onları, yokluğumuzu el bilmesin! Şimdi tatlı bir anıdan başka bir şey değil. Ortaokul arkadaşlıklarımız çok sağlamdı. O günlere tekrar dönemiyorum. Gizli saklı olmazdı aramızda… Gaz lambasında ders çalışırken elimin gölgesiyle tavşan, kaz ve köpek desenleri çıkarırdım duvara. Lambanın üst deliğinden bakmak, uslu adam işi değildir, çok sıcaktır orası! Bir de eriyen mumun evin her tarafında yapış yapış olması canımı sıkardı. Bunun dışında güzel günlerdi. Okulum beş kilometre uzaktaydı. Babam her zaman yol parası vermezdi. Yaya giderdim. Dönüşte sıcak bir ekmek alır yiye yiye gelirdik Yoldaş, Mahir ve ben. Yoldaş, doktor olmuş şimdilerde. Helal olsun, bunu hak ediyordu. Üzülmezdim yokluğuma yoksulluğuma. Bir gün gelecek her şey daha güzel olacak diyordum içimden. Dönüp şöyle geçmişime bakıyorum. Fazla iyimsermişim o günlerde. Bence Hristiyanlar doğru söylüyor. Doğarken günahkârdır insan. Bu nedenle doğar doğmaz vaftiz edilmeli, yıkanmalıdır. Kimin günahını çekiyor bu çocuk diye soran olmadı. Halen daha anlam verebilmiş değilim. Adem Baba! Cennetten kovulmadın sen, bu bir tuzak olmalı. Tanrı salt iyi sayılmazdı. Gülü dikeniyle bir yaratmamış mı? Bizi sınadığını falan da düşünmüyorum. Başka bir derdi var saklı… Dil uzatıyorum sanma, her insan bunu sorgular. Bilinmeyi istedi belki, belki de bilinmemeyi sevdi. Bütün bunların dışında da olabilir. Bana sorarsan, yaradılış bir arıtma işidir. Temizlenme sürecidir. Bu yüzdendir ki hayat, hep bir şeyler alır senden! Kaybetmek daha asil duruyor bu nedenle. Ateş temizleyicidir. Esaretin Bedeli’ni izlediğimizden midir bilmem, beyaz çorap siyah ayakkabı, kara tespih, kabadayı davranışlar, lise yıllarında alımlı geliverir oldu bizlere. Okulda birinci sayılırdım. Ama ikinci sınıfta babamı kaybettim. O uzun köy gezilerinden birine çıktığını söylediler. Gerçekten öldüğünü öğrenmem birkaç ay sonra oldu. Guru (mezarı) geniş olsun. Şişman adamdı. O sıralarda Nurcu Gençlik’le yeni tanışmıştım. Öğle yemeğine çağırarak avladılar beni. Matematik dersi verilecek, diye kandırdılar. Dindeki tutuculuk, bağlılık göstereyim, doğruluktan ayrılmayayım kaygısıyla dizginlenmezse, eğitim sayesinde zeki bir canavara dönüşebilirmiş meğer. Ben bunun ayaklı göstergesiydim. Özel kanallar o sıra yeni yeni boy gösteriyordu. Açık saçık gösterimler, gülerek dedikodu yapan yarı utangaç bir semt ortamı yaratmıştı. Ben bahçemizdeki sebze serasıyla uğraşıyordum. İçinde soba yakmak, otları ayıklamak, amcamdan harçlık almak. O parayla eriyik (krem) çikolata elde etmek gibi şeyler… Çocukların kişisel gelişimini düşünmek gibi bir sıkıntıları yoktu büyüklerimizin. Karnı toksa, gerisi boştu… Ne gün iyi bir film çıksa, benim çalışmam gereken sınavım olurdu. Yazarak çalışırdım. Daha kalıcı oluyordu. Ticaret lisesine giderdim. Okulda bir tane bilgisayar bile yokken, bilgisayarlı gelir gider dersi alıyorduk. Şaka gibi! Ayakkabılarımın arkasını kırardım, vurduğu için. Ama çok da çalışkandım. Bir yanım delikanlı, bir yanım uysal ve beyefendi, Clark Kent! O okula gitmeyi ben seçmemiştim ne yazık ki… Mahallemizde örnek gösterilen bir efendi olduydum. Namazlarımı kılıyor, derslerimi aksatmıyordum. Harama bakmıyor ama aklımdan da çıkaramıyordum. Babamın ölümü sonrasında aldığımız üç kuruş sosyal güvenlik aylığı, öyle bollukluydu ki! Tamam, yılda birkaç kez et yiyorduk ama, esendik. Devlete borçlu duyumsamışımdır kendimi hep bu yüzden. Ancak bu ülkede doğmuş olmayı en büyük şanssızlıklarımdan biri saydım ve Doğu Batı arasında kalmış bir düşünce düzeneğinin bana bir kalıtı olarak yaşamaktan iğrendim çoğu kez. Bu yüzden ölmekten korkmuyordum. Benim gibi IQ’su yüksek adama yapılır mıydı bu? Ömrü aptal saldırılarla harcanmış Soljenitsin’in dediği gibi: “Bir insanın elinden her şeyi alırsanız onu özgürleştirmiş olursunuz ve bu şekilde özgürleşmiş birinin ne yapacağını kestirmeniz mümkün değildir.” Kediler gibi… Devlet yapısını güçlü kılmak ve korumak adına bireyler hep ikinci sıraya atılmıştır çünkü. Ama kayırdığı adamı da aşırı kayırır ve suyunu çıkarır. Abuk subuk ünlenmelere tanık oluruz. Hayvan haklarından ve doğaya saygıdan söz etmiyorum bile. Yine salt bu egemenlik sarhoşluğu yüzünden bilim, spor ve sanatı kulak ardı edişimizi söylemedim sayıyorum. Devletin özürsüz olması topluma bağlıdır. Severek beslediğimiz hayvanları kesip yememiz, üretim çiftliklerinde bu besilikleri dar bir alana tutsak


9

edişimiz, arıların kendileri için yaptıkları balı çalmamız, yine etlik tavuklar için erkek civcivleri katletmemiz, genleriyle oynanmış gıdaları tüketmemiz… Tüm bunlar bizi özümüzde aktöresiz kılan eylemler değil de nedir? Konu komşu da bize destek olurdu, sağ olsunlar… Sultan Abla! Senin her pişirdiğin yemeği bizimle paylaşmanı unutmadım. Yol param olmadığında annemin senden harçlık alıp geldiğini de kestirebiliyordum. O sıralarda, şimdi olduğu gibi yine bilimkurgu filmler ilgimi çekerdi. Japonlara belki de bu yüzden hayrandım. Hala aikido yapıyorum. İlk gittiğim film, bir Amerikan filmiydi ancak: Yok Edici! Meşinlere (makinelere) çok meraklıyımdır. Hele dört tekerlere! Devrim fiyaskosundan sonra milli bir düşümüz olmamış mıdır şu araba konusu? O üç yıl, lise döneminde ne iyi bir arkadaş edinebildim ne de bir kıza tutkun oldum. Eğitmenlerim her zamanki gibi benden büyük şeyler bekliyordu. Ben de her zamanki gibi onların umutlarını boşa çıkardım. Camgöz (kamera) kayıttayken rahat davranamıyorum. Birileri bizden büyük işler beklemediğinde daha başarılı olabiliriz diye düşünmüşümdür hep. İstisnalar kaideyi bozmaz lafı biraz yanlış olduğu için; “rastlantılar, temel değerleri pek az değiştirebilir,” diyeyim. Demiştim, evimizin yukarısında bahçe içi güzel bir havuz vardı. Orada yalnız çimerdim. Yalnız takılırdım. Tefekkür eder, kılı kırk yararcasına hadisi şerifler ezberlerdim. Sizin dünyanızdan ilk kopuşumdu bunlar. Allah bilmecesini sadece en zeki adamların çözmüş olduklarına ve bunu kimseye söylemediklerine inanırdım. Kendimi bu sisler perdesini aralamaya vermeliydim. Allah’tan başka hiçbir şeyi sevmemeliydim! Hiçbir kanun onun buyruklarından yukarıda oturamazdı kafamda. İnsanlar bayağı ve sıradan varlıklardı. Peygamberler yeni uç (süper) kahramanlarım olup çıkmışlardı. Atmacalar hep ilgimi çekerdi. O güzel kara gözler, avcı güzellerin işi. Bir atmacam vardı. Kağıt kutuda beslerdim. Komşumuzun kızı Çiğdem geldi baktı: “ Ne güzel gözler,” dedi. Birkaç günlük oldu zavallı. Gözleri şişti! Neyse ki benim bir yerlerim şişmedi. Ne nazar varmış kızda! Size İsot adındaki arkadaşımdan da bahsetmeliyim. Onunla Harput’un dağlarını kolaçan ederdik. Ordunun atış eğitim alanına gizlice girer, çaldığımız mermileri iple örerek süs yapardık. Ordunun çöpü, kirli çıkındı. Orada atılmış kutulanmış aşlardan tutun da giysilere dek her şeye denk gelmek olasıydı. Tren kafa Hanefi de az değildi. Çerilikten (askerlikten) yırtmıştı. Sağlam değil belgesi alaraktan. Ama gel gör ki on beş günlük çeriliğini bir süreğen (ömür) gibi anlatıyordu. Helikopterde çektirdiği fotoğrafları bile vardı. Arkadaş, on bir ay uzatmalı bir askerlik yaptım, onun gibi cafcaflı resimlerim yok. Topuğuma tüküreyim… Evimizin hemen yanında, bakkala doğru uzanan bir yokuş vardı. Ben o yokuşu koşar gibi çıkardım. Sokaktaki kadınlar, bana bakıp gülerdi. Kar yağdığı zamanlarda yeni yapılardaki demir kalıplarını bükerek kızak yapar ve kayardık o yokuşta. Yurtlular da bize eşlik ederdi. Ne keyifli olurdu yahu! Kayak yaptıktan sonra eve ne an gitsem, annem yazdan kuruttuğu biberleri kızartır önüme koyardı. Sevmediğimi kerelerce söylediğim halde. Bu nedenle yıllarca yağa kırdığım yumurtalarla geçindim. Kendim anaklardım (hazırlardım). Tek demlik çay ve sahanda yumurta. Bir de TV’de müzik açtım mı tamamdır… Ebru Gündeş hayranıydım. Ulan, paramız olmadı ki bir çalgı aleti alalım! Dedemin gazelhan olması hariç ocağımızda müziğe ilgi duyan kimse de yoktu. Annemin ustalıkla yaptığı kanaviçe ve dantelâları saymazsak sanata ilgi de bulunmuyordu yakınımda yöremde… Anam, davara da çok iyi bakar. Beslediği her hayvan, sanki onun yavrusudur. Onları kendisine bağlar, onlara ad takar, onları sever. Korktum! Çünkü bana da iyi davranıyordu. On altı yaşında Kayseri’ye kaçtım. Giderken ayrılış törenlerini sevmedim hiç. Kayseri’de Nurcuların yatılı yurdunda üniversite sınavlarına hazırlandım. Ne yalan söyleyeyim, param olmuyordu ki gezeyim. Her öğle mercimek çorbası çıkardı. Mutlu sayılırdık. Van ve Erzurum’dan güzel arkadaşlarım oldu. Hepsinin işi yolunda yürüsün! Çay içerken Erzurumluların yanına otururdum. Çaydan yana kârlı çıkardım. Dershanelerine gitmedim, kendim çalıştım ve Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Yazını bölümünü ilk sırada yazdım. Dizgeler (şiirler) yazdım... Bu kez Avusturya doğumlu bir kız içindi bunlar. Havası yeterdi! Annem kışın sobayı tutuşturayım derken onları da sobaya tıkmış. Eline sağlık, neyse ki çırak işi eserlerdi. Zaten o oyunda da masadan kaybederek kalktım yine. Daha iyilerini yazmak için bir nedenim oldu hiç değilse.


10

Paragöz bir adam mıydım? Para hırsıyla yanıp tutuşuyor olabilir miydim, ki bu gerçekten utanç verici olurdu, para her şey demek midir? Paradan daha değerli şeyler vardır, hala neler olduğunu bilmiyorum! Parası yok diye paralanmak ayıp değil midir? Birgün gelir o da olurdu! Napolyon boş konuşmuştur. Tüm bunlar yöneticilerin, varlıklıların ya da inanç adamlarının bizi uyuttuğu kelimeler miydi yoksa? Peki o halde neden cıncıklı boncuklu reklamlar, dizgilerin arasına girerdi? Konya’ya ilk gittiğim gün kapıda kaldım. Devlet yurdunda sakyalar (kayıtlar) dolmuş. Cebimde otel parası da yok. Ağladım, iyi hatırlamıyorum. Oradan geçen orta yaşlı biri beni evinde konuk etti. Bekar evi gibi bir yerdi. Gece gelen giden olmadı. Rumelili Celalettin ile daha doğrusu yapıtlarıyla ilk tanışmam o yıllarda başladı sayılır. Divanı Kebir’i okudum. Mesnevi’yi de inceledim ama pek fazla süreç ayıramadım ona. Büyük sözler etmiş, bunda kuşku yok. Ama keşke ürünlerini Türkçe verseydi. Daha çok saygı duyardım o zaman… Bir de tek bir düşünü değil birçok küçük düşünleri anlatıyor. Ulaşmaya çalıştığı bir ana düşünce yok. Gerçi, tutkulu sevgi (Aşk), biraz dağınık olmaktır diyeceksin! Ben boynu eğri miskin Yunus’a tutkunum yine de. Yesevi Ata’nın Hikmetler’ini okuyarak büyümüştür o da. Onun en ağır sofuluk düşünceleri bir iki dize ile anlatışı yok mu? Bir de çektiği acılar ona yakışıyor ağabeyciğim, gocunmamış adam. Diğer büyük sandığımız kişiler gibi Tanrı’yı bulgulamaya, Tanrıcılık oynamaya da çalışmıyor. Derince bakılırsa ah zavallı Yunus, dini övme zahmetine girmeseydin bugün kaçımız anıyor olurduk seni? Bakın ne güzel demiş: İster idim Allah’ı Buldum ise ne oldu Okuduğum Ticaret lisesi idi ve iki otobüs değişerek giderdim. Toplum güvenlik kurumunda (SSK) staj yapmaya başladım. En alt kat, belgelik… O sıralarda yuvam bana gerçek bir erkek gibi davranmaya başlamıştı. Artık yemeklerimi kendim anaklamıyordum. Lise bitince, Nurcu abilerden birinin aklımı çelmesi ile üniversite sınavına hazırlanmak için Kayseri’nin yolunu tuttum. Kayseri’de Ali Dağı’nın kenarında çok ağladım. İnanç düzeni yani din ağır bir yüktü. Çocuktan bile sorumluluk istiyordu. Daha doğmadan biçilmiş bir dondu devraldığımız inançlar ve kabuller. En eski olanlar, gebereceği yerde doğmamış çocukların yazgısını belirleyip duruyordu. Bu hakkı onlara kimler vermişti acaba? Yanıt açık: Korkularımız ve çıkarlarımız! En eski kafayla biçimlenip duruyorduk hamur gibi... Sorgulayan nerede? Kimin elidir bu yahu, yüreğimizi mıncıklayıp duran? Keranacılar sizi, yetim seviciler! Kimdi bu beynimizin suyunu emen, yaşamlarımızı çalan, mutluluğumuzu sömüren Kont silsilesi Sale? Bu boş beleş işe bir son vermenin zamanı gelmedi mi? Seni hırpaladılar Sale, sana gününü göstermeye çalıştılar. Ama dokuz canlı çıktın. Seni aşağılık bilmem ne çocuğu! Dengelemeliydim. Bu nedenle yazın bölümünü seçtim. Konya’da çok tekdüze bir hayat ve kısmen yüksek notlarla geçen ilk yıldan sonra Elâzığ Fırat Üniversitesi’ne yatay geçiş yapmayı başardım. Ailemin yanında olacaktım ve giderlerim de azalacaktı. Oxfırat Üniversitesi’nde, başarılı sayılırdım. Cümlelerim kesindi, kılıcım keskin… İyi de giyinirdim. Fatali de oradaydı, göçmen güzeli! Varsıl birini bulup nişanlandı. Aşırı temiz yürekliymiş. Yinelemeli (kronik) bir hastalığa yakalanmış gibi, sonraki on yıl onu unutamadım. Dizgeler ve bestelerle andım onu. Rastlantı olacak, o da bizim eve en yakın ilkokulda öğretmen. İki çocuğu var şimdi.’Kadın nasıl olur’un cevabıdır kendileri. Kızıl sevdası ilkin ondan bulaştı bana. Akik taşını bu yüzden sevdim. İran bağasını… Saçlarımı çarpıcı bakıra bu nedenle boyadım bir keresinde. Son sınıfta yanaştım ona, çevresindeki hayran bulutuna karşın, al defterimin arka sayfasına hakkımda bir şeyler yaz, dedim. O da şunu yazmıştı: “Kendini asla başkalarıyla kıyaslama, sen başkasın!” Bu sözü bir umut olarak görüp onunla konuşmaya yüreklilik gösteremedim. Kızıl ökçelere takılmış bıçkın delikanlı... Yine bu sözüdür ki beni kesik bir kol gibi toplumdan ayrı bırakmıştır. Suçu paydaya, yazgıya ve sürece atayım, ona bir şey olmasın. O somut bir acımaydı. Bal gibi sarı bir acıyış yayılırdı ondan. Belki de yaban kökeninden dolayı kendini buna zorunlu hissediyordu. Aşırıya vardırdığımızda kadın acımadır, erkek tutkudur. Altının ağır değerini sezmiştim. Erkek, sevebildiği oranda erkektir. Ve ne nice seversen o nice işlerin ters gider. Tanrı’nın Gözü, gökten seni izlemektedir, bilirim! Kaçıp kurtulamaz kişi. Aksilikler tutkunun kanıtıdır. Neyse, evi ayrı, yolu ayrı… En son beyaz boğazlı bir kazak ve mavi kotuyla yanımdan geçti. Yeniden gördüğümde anne olmuştu! Ben ordu görevimde bunalıp kendime kuz (zarar) verince altı ay uzatmalı bir sağlık belgesi alıp Elazığ’da ona konuk oldum. Bana ve


11

arkadaşlarıma kahvaltı anakladı (hazırladı). Çayını sakat ellerimle doldurdum. Sevgi kutsaldır. Ona saygı gösterdim. Arkadaşlarımla yapay gülüşler sergilediğimiz o konuk olma gününden epey sonra bu budala yanımı sorguladım. Beni neden ona tutkun etmişti felek? Aykırılığıma yaptırım belki… Tutku, bana görev verdi, ben de keskiyi kendime doğrulttum ve çiziği çektim! Ne iş verirse yapardım! Ah aptal kafam! Kimileri kar yağar, okul tatil olurdu. Evimizin karşısında Japon gibi çekik gözlü bir kız vardı. Çonçe! Arkadaşımın kardeşiydi. Onu bana yakıştırırlardı. En çok da ben kendime yakıştırırdım onu. Bazen camdan birbirimizi takip ederdik. Annesiyle konuştum, ağzını aradım. Benim kızım okuyacak, avukat olacak, dedi. İş anlaşıldı. Oğlum bu iş olmaz, işine bak dedim kendi kendime. Kızın okulunu bile basmıştım aslında… Cenk kardeşim de ona göz koymuş ya, onun hatırına vaz geçtim, ondan bunu öğrendiğimde. Onun da eline geçmedi gerçi, kız hala evinde oturur durur. Semtimizde toprak sahada maç yaparken ya da şınav, mekik çekerken çocuk aklı işte, sol tarafımı geliştirmeye çalıştım. Dini kaynaklarda sağa yüklenince ben dengemi kaybettim. Bir ikilem vardı. Evet, bu ikilemi daha sonraki derin düşüncelerimde, evrenin temeline kadar götürecektim. Her ne kadar her şey tek ve eşsizse de eş, benzer, karşıt ve ikiz kavramları hemen yanında yükseliyordu. Nübüvvet, velayetle bir yürüyordu. Karanlık madde ve karşıt madde (anti madde) iç içeydi. Varlığın korunumu kanunu ilgimi çekiyordu. Birleşmeden yana bir ayrılıktı bu. İki karşıtın çarpışmasından doğan bir temizlik ve eşsizlik. Bu nedenle bir kadın hem güzel hem zekiyse olgundur. Yani, hem hem tarzında düşünmelisin! Bu benim okulum. Rumelili Celalettin okulunda iki karşıtı bir arada düşünmek, bir görmek vardır. Bu insanı aşırılıklardan korur. Benim öğretimde ise iki temeli yan yana görmek vardır. Bu ise sınırları kaldırır. Sol ve sağ karşıt iki kavram değil, yardımlaşan iki kavramdır. Yani sen öyle düşündüğün için mi bunlar oluyor, yoksa bunlar olacağı için mi sen böyle düşünüyor ve duyumsuyorsun? Yanıtım şu: Her ikisi de... Terazinin iki kefesi, birbirinden bağımsız değildir. Yani sen onu seviyorsan, o da sana boş değildir. Tek çalışan hiçbir düzenek yoktur evrende. Aynı anda harekete geçen ikizler söz konusudur. Bu görüşüme bir ad bulmak gerekirse İkiz Evren Varsayımı olabilir... Adı olan her şey vardır. Varlık varsa, onunla eşdeğer bir çekime sahip karşıt madde de olmalıydı. Peki tüm bu ikizler nasıl dengede duruyor? İşte nesnelerin evrimi burada ortaya çıkıyor. Yani gezen (dünya), evren ve her şey bir evrim yaşıyor. Birbirine yanıt veren bir çark düzeneği... Uykulu düşler (rüyalar) gelecekten haber verebiliyorsa, gelecek şu an vardır. Ama henüz olgunlaşmamıştır. Hiçbir nes (şey) tam anlamıyla tiksintiye layık olamaz. Bu yaradılışa aykırıdır. Her nes Tanrı’dan geliyorsa, güzel olmalı! Bir ülkeyi ancak mutlu bir yuva sağlıklı yönetebilir. Bir erkek ve dişi arasındaki sevgi. Bunu tamamen cinsellik olarak algılarsam Freud’a pay (hak) vermiş olurum. Bu ikizlerden biri diğerinden daha baskındır dönem dönem. Bir de bu ikizlerin birinin diğerinden doğduğuna onun karşılığı kılığına büründüğü inanıyorum. Biri diğerinin arıklığa, incelmeye uğramış ucudur. Tanrı ve kişioğlu gibi... Panzehir, zehirden yapılır. Peki biri diğerinden doğan iki başka şey, bağımsız devinebilir mi? Kısmen... Uykulu düşler ve Uykuda Uyanıklık (yakaza) yani Evre, birçok peygamberin ilk vahiy aldığı kaynaktır. Ancak son dönemdeki araştırmalar, Evre sırasında kişi beyninin dilediği her gerçekliği yaratabileceğini ortaya koyuyor. Yani uykudaki uyanıklık sırasında Tanrı ile bir görüşme bile ayarlayabilirsiniz. Okul çıkışlarında teyzemlere uğrardım. Dul ve cömert kadın... Ne var ne yoksa, sofraya dökerdi. Orada yemek yemek, ayrı bir zevkti! Kendime söz vermiştim: İşe geçince teyzeme yardım edecektim. Birkaç sunudan başka, yardım edemedim. Memur kazancının böyle bereketsiz olduğunu nereden bilecektim? Teyzemin kanepesinin altında çizgi romanlar vardı. Benden on yıl önceki kuşağın birikimleri... Onları bir güzel okudum. Kedi kadın, Ten Ten, Kızıl Maske, Örümcek Adam vs… Hep bir doğaüstü yanım olsun isterdim. Malatya’daki bir şeyhle ilk tanıştığımda, ondan uçabilme yeteneğini istedim. O da bana uçmak düşlerdedir, dedi. Düşüncede yani! Sofulukta (tasavvufta) anlatılan olgun kişi, yani insanı kâmil kimdir? Güzel aktöreli (ahlaklı) olan değildi elbette. Bedensel gereksinimlerini denetleyebilen ve düzenleyebilen kişidir. Hayvanlıktan insanlığa sıçrayışın somut örneğidir. Güzel aktörenin onda atlanmış olması, cinsel ve damak tatlarının kısıtlanmış olması,olgun kişiyi bir Anka kuşu gibi, düşsel Kaf Dağı’nda yaşamaya itmiştir. Bir gün annem teyzeme bir kavanoz zeytin vermiş. Ben de teyzemlerde kahvaltı yaparken, “bu zeytin çok güzel bizimki yenilmiyor,” dedim. Teyzem de, “bu sizin zeytin, yemekleri güzel kılan ortamdır,” dedi. İyi yemek yapmayı Konya’daki öğrencilik yıllarımda öğrendim. Tava ısınmadan yağ koyma, yağı iyice kızdır sonra ne yaparsan güzel olur… Menemen, bir olaydır artık! Kendime özgü buluşlarım da var. Her yemeğe birkaç damla sirke eklemek, yumurtayı kaynar suya kırmak gibi. Yumurtayı kaynar suya kırarsanız, midenizi asla incitmez.


12

O sıralar Antalya’daki orman görevlisi ağabeyim gelirdi, birlikte alış verişe çıkardık. Kapımıza gelen her kara paltoluyu o zannederdim. Özleme bak! Onunla güvercin beslerken iyi anlaşırdık. Birlikte yaptığımız çarşı gezilerinde Minik Serçe’nin albümünü, Madonna’nın maskesini alırdım. O ağabeyim, bayağı kavgacıydı. Babam yalnızca bir kez ona kargış etti, eve sakat geldi. Hala öyle… Doğu’da yaşlıların bunamasına sık rastlanır. Bunun nedeni çocukken korku ve sopa ile terbiye edilmeleridir. Beden arıklaşınca korkular ortaya çıkıyor. Bizim aile altmışından sonraya pek kalmaz. Babam öldüğünde 63 yaşındaydı. Kan kanserinden… Yine de bir bunak gibi davranmayı başarıyordu son dönemlerinde. Kışın eşekler seyiplenirdi(salınırdı). Biz mahalle çocukları yakalar, günlerce üstüne binerdik. Sonrasında kaybolurdu o hayvan. Ya kasap işi ya kurt işi, bilemezdik… Sular kesilirdi. Elime bidon veren, suya gönderirdi. Tiksinirdim, hem üstüm ıslanır hem terliklerim çamur olurdu. Boyumun kısa kalacağından korkardım, ağırdı. Güzinenin yani kuzinenin üstünden güğüm eksik olmazdı ve o sıcak suyu pek de kullanmazlardı. Her gündoğumunda kilim silkelemek için ortalığı toplardı bizimkiler. Yerler buz gibi soğuk olurdu. Bundan da tiksinirdim! Pazar günleri ekip tamamdı. Dağa çıkardık. Harput’ta eski madeni para aramaya, dağcılık yapmaya, baharda böğürtlene ve su sızıntılarındaki yengeçleri izlemeye giderdik. Böylelikle piknik yapardık sözüm ona… Bizim evin yanında kullanılmayan bir ahır vardı. Orada buluşur ateş yakar, patates kızartırdık. Yağı ben götürürdüm. Damı kürüdüğüm zamanlarda aynı yere yığardım karı. Sonra içini oyar, kendime küçük bir buzdan (iglo) yapardım. İçinde, küçük tüple ısınırdım. Bizim kedi orada yavrulamıştı. Adı Minnoş’tu. Kediler, bakamayacaklarını düşündüklerinde yavrularını yerler. Bu tam olarak sizin ona nasıl davrandığınızla ilgilidir. Onun yemeğini az veriyorsanız, o da yavrularını yer ki yükü yerincek olsun ve yavrucaklar eziyet çekmesinler… Ulan o kadar üniversite okudum, yemekhane ve kantinde fazla vakit geçirmemişimdir. Bu hem gençliğin kavak yellerine kapılmamamdan hem de biraz cebimin delik oluşundan kaynaklanıyordu. Herkes bir manita yaptı, ben kabak gibi ortada kaldım o yıllarda. Hatta birgün Fatali yanıma gelmiş, Ayrılış Etkinliği’ne beni de çağırıyordu. Olanca güzelliği üstündeydi. Altın sarısı saçlarını örmüştü ve sırtında iki yana bırakmıştı. Gözleri Sibirya Kurdu gibi geldi bana. Yaklaşırken bir an sevgili olduğumuzu düşledim. Ancak ses tonundaki ciddiyetle o kuruntudan çıkabildim. Ben gelemeyeceğimi, çünkü işlerim olduğunu geveleyip durdum. Gerçeği sorarsanız, kutlama ücretini verecek durumum yoktu. Vurun, ölmem çünkü! Ramazan ayında bizler, yani sokak çocukları teravihleri kaçırmazdık. Caminin üst katında gülenler mi dersin, namaz sırasında bir birine el kımıldanışları çekenler mi dersin, abdestsiz namaza duranlar ya da uyuyanlar mı dersin, hepsi vardı. Çıkışta, bayram yakın ya, ağzımıza şeker atardık. Neşeli kış geceleriydi… Ben hep inilere (mucizelere) inanırdım. İniler bir türlü gerçekleşmezdi ama. Acun, hiçbir kuluna özel davranmaz. Bu yüzden bilimin nesnelliğine sığınırız. Farklı olduğuna, özel olduğuna inananlar, hep hayal kırıklığına uğrarlar bu nedenle… Bizim evde bir dönem televizyonumuz yoktu. İzlemeye komşuya giderdik. Yeter Ablam beni ders çalıştırırdı. Geçenlerde yoklamaya gittim. Sağlık görevlisiydi ve oldukça yaşlanmıştı. Çalışan kadınlar daha mı erken çöküyor ne? Bir 50 NC kamyonetimiz vardı bizim. İlkokul 1. sınıfa gidiyordum. Okul çıkışında bazen beni alırdı. Alakasız da olsa, biraz havam olurdu. Arabadaki taze ekmek kokusu, halen burnumdan gitmez… Bahçemizi sattık. Babam maden işine girdi. Nasıl olduysa, bir şekilde yutuzmayı (kaybetmeyi) başardı. Devletten kredi desteği de alamadı. Teröristler, Ağrı’daki krom ocağında kepçemizi de yakmışlardı. En azından ben o kadarını anımsıyorum. Babam dünyasını değişti. Elimde maden yasalarına göre beş para etmeyen bir senet kaldı. Hasan Basri adlı ortağı ve Alacakaya Mermer Şirketi onu dolandırmayı başarmıştı. Ha bir de babam kazıbilimci olduğundan, Elazığ Müzesi’nde künyesi birçok parçada yazılıdır, bana kalıt olarak üç damla yakut bıraktı. Son isteğine göre, onları evleneceğim bayana takacaktım. Hala takmış değilim. Bir de kum ocağımız vardı. Babam yine o ortağıyla sözlü anlaşma yapmıştı. Dolayısıyla oradan da avucumuzu yaladık. Olan oldu. Babamın bıraktığı varlıktan annemin payına düşenle bir ev yapmaya giriştik. Yaptım da. İşçi


13

olarak en çok ben çalıştım. 60 kg’a düşmüştüm. Eğitim bilimleri ödeneği için para lazımdı. Kimseden bulamadım. Tuttuk evi sattık, iyi mi? Parayı dolara çevirip bankaya attım. Dolar birden fırladı. Yıl, iki binlerin başı… Annem ne yapsa iyi? Parayı bankadan çekmiş, TL’ye çevirip akçalamış. İhlas Finans batarken parayı zorla kurtardım. Banka müdürüyle kavga ettim. Atamam Malatya’ya çıktı. Edebiyat öğretmeniydim artık! Üzerine biraz koyup anneme tekrar bir ev aldım. Kadınların ev tukusu işte… Babam maceracı adamdı. Gur (mezar) soyguncusu! Büyü ve fen yapılmış eski gömütlerde cirit atardı. Korkusuz, ama biraz saftı. Yavaş adamdı. Hayat onu yormuş olmalıydı. Köylere gider aylarca dönmezdi. Eski Ermeni gömütlerinde gur imlerini okurdu. İki kez som altını eline almış ve çeşitli nedenlerle kaybetmişti. Onda eskimezciliğin (antikacılığın) bir saplantı haline gelmesi bu nedenledir. Müze yönetirleri bile okumuşluklarına rağmen, babamı aldatabiliyorlardı. Dört tekerler ilgimi çeker demiştim. Her alanda tasarım, benim işim! Terazi burcuyum sonuçta. Sanatsal, soful ve çekici! Kararsızdır derler, yanlış! O biraz dayanıksızdır yalnızca. Süreklilik değil, yenilikten yanadır. Değişim ister, hepsi bu… O da gerek gakko! Üniversite sondayım. Mehmet ile birlikte merdivenlerden çıkıyoruz. O iyisinden içerdi. Cebimden Samsun cıgarasını çıkarınca, çok şaşırdı. Tutku, dumanla bir yürür… Kızıl saçlı kanıma girmişti. Ona açılamadım! Doğal olarak, elimde patladı çiçekler! O sıralarda, kafayı İsmi Azam’a takmıştım. Bir ismi ilahi varmış da, o isimle ne istersen kabul oluyormuş. Doğaüstülüğe ve kusursuzluğa ulaşmanın tek yoluydu benim düşünceme göre. Otuz yaşımda, şeyh bana o ismi öğrettiğinde isteyecek pek güzel bir dileğim kalmamıştı ne yazık ki! Güle misin, ağlaya mısın? Ebcet hesaplarıyla doldurmuştum belleğimi. Kuran, evrensel bir sesleniş idi! Geleceği onun içinde görebileceğime inanıyordum. Ömer Çelakıl kadar olmasa da! Aslını sorarsanız, ne amaçla bakarsanız O’nu görürsünüz! Bazen düşünmeden edemiyorum, Tanrı eğlenmek için şu evren denilen oyuncağı yaratmış bir çocuk olabilir mi? Saçma! Üniversite harcımı yatırabilmek için, eski dostumuz varsıl bir adamın bahçesinde ırgat olarak çalıştım. Yaz tatili boyunca üstelik. Erken uyanmak dışında, çalışmayı seviyordum. İnsan kazanırken yaşamayı unutmamalı. Tersi durumda, kazanımının bir anlamı olmaz. O yıllarda Kalıcı Türk Yazını’nın bir gereği olan sofuluğu araştırıyordum. Ancak sofuluk, bilgi ile değil, zevk, sezgi ve duyuşla ilintilidir. Bu nedenle o araştırmaların bana bir yararı oldu diyemeyeceğim. Malatya’ya ilk geldiğimde. Okul yönetirinin bir kişiyi meslekten nasıl soğutabileceğine tanık oldum. Alışkanlığım gereği, resmi işlere biraz geç kalırım. Adam da tutup hepsini ücretimden kesmesin mi! Neyse, bir yılım doldu. Geçici öğretmenliğimin kalkacağı sıra, arsız adam bana ne dese iyi? “Ee artık bir şeyler ısmarlarsın bana ve tüm görevlilere!” Üzerime fazla yüklendiklerinde okul yönetimine, anlak (zeka) ve sitem içeren resmi olmayan iletiler yazıyordum. İyi anlaştığım yöneticiler de olmadı değil. Yabancı dil öğretiminde gerçekten bir sorun var. Adamlar İngilizce’yi bana İngilizce ile öğretmeye çalıştı yıllar boyu. Bir halt da öğrenebilmiş değilim. Tüm İngilizcemi bir aylık kendi çalışmama borçluyum. Sözcüklerin arasına yabancı kelimeler katmak aydınlık gösterisi değildir, özentidir. Bana Türkçe ile öğret ne öğreteceksen! Elin ülkeme gelen yabancısı, Türkçe bildiği halde benimle İngilizce konuşurken sendeki bu anlamsız hayranlık neden? Artık işim vardı. Güzel de bir ev tutmuştum Malatya’da! Ama hala inançların özeline inememiştim. Rumelili Celalettin’i inceledim. Aşk, aşk diyordu ama; neye kime tutkun olacağım belli değildi. Bir eş bulamıyordum kendime örneğin. Çapkın sayılmazdım. Eş dediğin biraz özel olmalıydı. Bu yüzden seçiciydim ve bekliyordum. Aldığım para, eğlenmeye bile yetmezken, kız peşinde nasıl koşabilirdim? Okulda benimle konuşmak isteyen bir iki bayan olmadı değil, ancak öğretmen kesiminden hoşlanmıyordum. Çok dar düşündüklerine inanırım. Aldığım ücreti nasıl bir ay yetiştiririm ve bundan nasıl birikim yaparım? Tüm görevliler, gelir ve giderlerini dengeleme konusunda uzmanlaşmışlardır. Duyduk ve uyduk. Yine ilk görev yıllarımda, bir yıl evden çıkmadım. Dahası olabildiğince de odamdan… Lao Tzu’nun düşünce gezenini inceledim, hayran oldum. İnce ve içe dönük olması dışında güzel. O da ağır konuları bir iki söz bütünlüğü ile anlatmayı başarır: Kazanan kaybeder, bilen konuşmaz, söylemlerinde olduğu gibi… Gösterişsizliğin, kolaylığın, sadeliğin yüce bir nes olduğunu ondan öğrendim.


14

Askerden sonra, yeniden Malatya’ya döndüm. Cebimde param yoktu. Göreve başladım. Bunalımda sayılırdım. En büyük ağabeyim kızını kaybetmişti. Gidemedim. Geçenlerde abim öldü gidemedim. Devlet görevlisi olmanın bir de böyle bir yanı var. Belki de gitmek istemedim. Sonuçta yıllardır görüşmüyoruz. Deprenemiyordum. Hep olumsuz düşünmeye başlamıştım artık! Doğrusu, olumlu pek bir nes olduğu da yoktu! Şunu düşünüyorum: Hiçbirimiz hayat, ölüm, aile, çevre, şanslılık payı gibi en önemli şeyleri seçme hakkına iye değiliz. Ve en değerli şeyler, çalışmaya veya anlak (zeka) yeteneğine bağlı değil. Kısmet değişmiyorsa peki insanlar neden iyi ve doğruyu seçer? İyiliğim kime dokunur? Borç para verip kerelerce parasız kaldım. İyilik bu değildi. Demirciler çarşısına gidip eşsiz ve sanatsal kılıçlar yapmak da iyilik değildi. Saf düşünceye ulaşırsanız görürsünüz ki, eşyalar tümeldir. İyilik ve kötülük tamamen göreceli sayılmamalıdır. Asıl kötülük, bütünlüğü ve birliği bozan şeylerdedir. Yani, soyutu somut gibi düşünmeni istiyorum. Öyleyse sevgi, maddenin en ince en saf boyutudur. İngilizce “Tanrı sevgidir,” demeleri boş değil. Maddenin bu ilkörnek (orijin) hali, bütün nesnelere söz geçirebilir. Ne yazık ki onu tam yönlendiremiyorsunuz. O kendi yolunu sürer. Evrenle uyum içinde bulunmaktan söz ediyorum. Peki hiç düşündünüz mü, neden düşkünlük, yoksulluk, yokluk ve çile bütün inanç düzeneklerinde Tanrı’ya yakın olmak anlamına gelir? Aslında bu bir yanılgıdır. İstekleri azaltmakla ilintilidir tamam ama, sadece geniş düşünenler, düşkünler sayılmaz. Düşkünlük yani fakr içerisinde, geniş bir tevekkül ve akışına bırakış var. Ancak erdemli bir insan geniş görüşüyle bunu başarabilir. Seven kişi arıklaşır, eneze olur. Çünkü gücünün tamamını sevdiği nesneye harcar. Beyin, en çok güç tüketen organdır. Kalp dediğimiz kavram, iç beyin yani otonom sinir düzeneğidir aslında. Yani bizler yaşayarak, maddeyi sevgi biçemine yaklaştırmış bulunuyoruz. Güven, sevgiden önce gelmez. Sevmediğiniz birine güvenemezsiniz. Dostu için sevgiliyi incitmek, çocuğu annesine değil de komşusuna bırakmaya benzer. Dost ve sevgili, ikisi de birbirinden bağımsız yaşatabileceğimiz değerlerdir. Yaşamın amacıdır belki sevgi. Tüm maddeler bu imrenilen biçemi kazanmaya çalışır. Her çaba sevilmeye yönelik... Kusursuz biri olmaktansa sevilen biri olmayı yeğlerim. Çünkü sevdiğimiz kişinin kusurunu görmek istemeyiz. Bu da onu fazlasıyla özürsüz yapar. Ancak başka nesneleri kendinin bir parçası olduğunu onaylayacak bütünlük bazındaki yaradılış genişliğine ulaştığında, beyin gücüyle nesnelere söz geçirebilirsin. Yani Rumi’nin dediği gibi, fare deliğinden bakarak Tanrı’yı göremezsin ve anlayamazsın. Gerçi onu görmek için temelli soyutlanmalısın. Sonunda sarımsı, saydam bir dolgu su ile kara bir duman göreceksin! Bu kara dumanın devinip durduğu ve tıpkı içinde yıldızların parıldadığı kara gökler gibi parıltılı olduğunu söyleyebilirim. Evrenin ışık hızı önünde boyun eğmesi ve bu hızın değişmemesi ama kütle çekiminden etkilenebilmesi gibi durumlar hep bu bilmediğimiz Kara Duman’ın etkisidir. Onun eylemsel Tanrı olduğunu düşünüyorum. Durağan bir boyutu da var. Ona da Saydam Tin dedim. Ne sıkıcı günlerdi… Kime ve neye aittim ben? Kendime bir yol edinemedim. Mahzuni Şerif’in dediği gibi, bir kantarda tartamadım ben beni, olmaz olsun atamadım ben beni, bir sürüye katamadım ben beni… Malatya Kiğılı Camii altında, çay ocağında oturuyordum sürekli... Yanıma biri geldi ve falanca şeyhin yanına gideceksin, boy temizliği yapmış gibi temizleneceksin, dedi. Gitmek istemediğimi döne döne söylediğim halde, sert bir seslenişle buyrumunu yineledi. Onu ben görüyordum, yanımdaki arkadaşlarım ayırdına bile varmamışlardı. Aa doğru ya, atmaca saldırırsa serçeyi daha güçlü yapardı. Cepheye çeri gönderirsek devlet madalyamız daha bir parıldardı. Şeyhi ilk gördüğümde, saygıdeğer biri olduğunu anlamıştım. İldeki en kötü adamları çevresine toplamıştı. Sanki ilin sağaltmanı gibiydi. Beni görür görmez sayrılığımı anladı. Tanrı’yı bilimsel olarak değil duyuşsal olarak yaşayabilmem için, bana anışı önerdi. Söz değerliydi. Yaradılış sözle başlamıştı. Ol demişti, olmuştuk. Sözdeki Yaratıcılık Kuramı’mıza sık sık değinmeye çalışacağız. Anış yani zikir deyip geçme, düşünceden daha değerlidir çoğu kez. Kişi, sevdiğini anar...

Göz bebeklerim irileşmeye başladı. Görünmeyenleri görüyor, duyulmayanları duyuyordum! Topraktaki et, kemik çıtırtılarını bile… An değilse de ortamın pek bir önemi kalmamıştı. En korktuğum şeylerden biri kendimle karşılaşmaktı! Duyurucu ortancası (telefon santrali) gibi olmuştum! O sıralar evleneceğim kişiyi merak ediyordum. Şeyhe bazı konuları sormaya utandım. Düzenli bir hayatım da yoktu. Giyim ve beslenme zordu. Anışları sürdürüyordum ancak, yıllardır çektiğim sıkıntılara mana erlerinden kulak veren olmamıştı. Ben kendi savlarımı orta-


15

ya koyuyordum. Yolumu açıyordum yani. Liseli bebeler bilmez bunu! Kısacası şeyhle de çelişiyordum. O tutsak gibiydi. Herkes ondan bir şeyler istiyordu. Belayı hüner sayan aptal softalardandım. Ancak belli bir zaman sonra olumsuzluklar daha olmadan, onları al içeri ediyordum. Çekiyordum kısacası. Sağlık merkezinde tözbilim(parapsikoloji) danışmanından aylarca yardım aldım. Yeni bir sayfa açmak adına… Biraz başka biri olduğumu biliyordum. Ama bu ölçüde değil! Her gittiğim okulda göze batıyordum. Ses çıkarmadığımdan mı bilmem alaylı bir tavır, peşimi bırakmıyordu. O hayın tutkulardan kıvılcım gibi sıçrayan sert bakışlar ve sert gülüşler… Benim de sürçmelerim olmuyor değildi. İlgili görünen bir iki kız öğrencimle senli benli konuşmalarım olmuştur. Okul yönetiri ve danışman öğretmenlerin, öğrenci iyelerini bana karşı kışkırttıkları, daha da ileri giderek ahlak şubeye beni şikayet ettikleri de olmuştur. Dahası, benim bu yüzden madem yapmadan söyleniyor, yapayım da söylesinler gibi bir yozlaşmaya yönelmiş tutumlar sergilediğim de görülmüştür. Kimse beni anlayamamış ve benden böyle şeyler beklememiştir. Suçu yönetim buyurucularıma, topluma atmışımdır. Kendime kızmamış, tersine insanların gerçek yüzünü gördükçe onların daha kötü davranışlara layık bulunduğunu kavrayan Sait Faik gibi, karamsarlığa yenik düşmüşümdür. Neyse, tözsel yükselişim sırasında ki, onu da ağzıma gözüme bulaştırdım, en hayran olduğum temel, Saydam Töz idi, bal gibi ağma sarı ve daha çok saydam bir sıvı idi ve tüm evreni kucaklıyordu. Durağan ve olumlayıcıydı. Ona bir ruh demek haksızlık olur. İnsana Tanrı demek gibi olurdu bu. Onu gördüğümde, önce gözümdeki saydam tabakanın eridiğini sandım. Büyüklerimin uyarısıyla daha sonra onun çok başka bir canlı biçemi olduğunu anladım. Tanrı’nın durağan boyutuydu! O günlerde, Eczacı Aziz ile tanıştım. Söyleşileri hoştu. Yanına giderdim, dizgeler okurduk. Neyzen Tevfik’ten, Şah İsmail’den ve başka sofu ehlinden dizgeler okurduk. Geceleri tütün sarar, söylenirdik. Kahpeliğinden utanmıyordu hayat, konuştuklarımıza aldırmıyordu bile! Çocukken Mavi Ay dizisinin ve Parlıament Sinema Topluluğu’nun müziğini oldukça güzel bulurdum. Bir yandan da gitarla uğraşıyordum. Kursa bir iki hafta gittim. Yedi temeli öğrendikten sonra gerisini genel ağdan hallettim. Barış Akarsu’yu sevdik, o da hemen öldü. Bir Emre Aydın kaldı elimizde! O adamı seviyorum. Benden para istemiyor! Onu ilk dinlediğimde bir dosttan yakınlık, düşsel bir sevgiliden karşılık görmüş gibi olmuştum. Kökenimizi soran olursa Sezenciyiz! Sezen kısa, Sokrat çirkin; ama ikisi de yok edilemez! İyi bir insandım. Kimseye bir kuz (zarar) vermişliğim yoktu. Yine de talihim yaver gitmiyordu. Ululardan beklentim çoktu. İnanmak, ummaktır. Aziz yardımıyla yardım edeceği günü bekliyordum Tanrı’nın… Ama işlerimin olumsuz gidişinden anlıyordum, o türe peşinde değildi. Denge peşindeydi. Denge eşitlikten farklıdır. Kazanan daha kazanıyordu. Yağmur denize yağıyordu. O sıra en iyi avcı, en acımasız olandı. Bana öyle geliyordu. Oysa en iyi avcı, dayançlı avcı olmalıydı. Kuşların şeyhi baykuş gibi. Avın ayağına gelsin artık! Mutlu olamayacağını bildiği halde deneyen bir çehreyle kala kaldım. Dengelemek pay duygusundan ayrıcadır. Çoktan alıp aza vermek, ezileni başa koymak, bizim anladığımız yüzeysel türedir. Tüm olumsuzluklar, orantısızlıktan yani aşırılıktan çıkmaktadır. Onca yaşadım ve bir o denli düşündüm. Geceleri uyumadım sayılır. Bol vaktim oldu. Ne anladığımı soruyordum kendime. Bir güzele bir bardak çay verirken gözlerine baktım ve orada kayboldum. Yaşadığım en güzel an buydu belki. Onunla tanışmamı anlatacağım. Başka da bir mal varlığım yok elimde… Biz ocakça, Elazığ’da Alevi mahallesinde oturuyorduk. Çok iyi anlaşırdık onlarla. Gömme ve aşure yapmalarına, paylaşımlarına biterdim. Cenk ile de aram çok iyiydi. O şakacı arkadaşımın bir gün bile somurttuğunu veya beni karamsarlığa ittiğini görmedim. Bir ulaşım kazasında kaybettim onu. Munzur Suyu’ndan gelirken, araba suya gömülmüştü. Buz gibi sulara… Alnı taşa değmiş, beyin kanamasından oracıkta gitmişti. Güneşin batışını izleme fırsatı bile verilmemişti kendisine. Yanıma getirdiler soğuk bedenini, ağırlığı olmayan bir şey uçup gitmişti içinden. Tözünü alkışlar ile esenliyorum (selamlıyorum) çoğu an. Kalk yerine zıpla demeyi, valleji billeji lo diye yalandan yemin etmeyi ve daha birçok gülmeceyi ondan öğrenmiştim. Benim adım barış anlamına geliyordu. O benim karşı bakkalım, evreni anlamlandırmaya yardımcı olan ölçütümdü. Dostlardan ayrılık zordur. Güzel bir Arap atasözü şöyle der: Dostlardan ayrılık olmasaydı, ölüm yol bulamazdı ki gelip ruhumuzu alsın!


16

Cenk’in ölümüne aralıksız sayaklarca (saatlerce) ağladım. Kardeşimden öteydi, kan yitirdim, bir parçamı kaybettim sanki. Yeri de hala dolmuş değil, dolacağını da sanmam… Öğrencilerim dağınıklığıma bir anlam veremiyordu. Saçlarımı bile taramıyordum. Geniş elbiseler giyinip abdestli dolaşıyordum. Çok inançlı biriyim sanma, haramlar elime geçmiyordu, uğraşmıyordum belki, temel kanılarım beni koruyor olmalıydı. Görünmeyen bir el pataklıyordu beni. Kimin tavuğuna kış demiştim? Bilmeden gurlukta(mezarlıkta) dolaşmış, uluları tedirgin etmiştim! Uykulu düşler üzerinde duruyordum bir ara. Yüksek bir anlayışta ve boyutta rüyalar görüyordum. Gerçek uykulu düşler bellekte kalır zaten. Bir de çoğunu tersine yorumlamayı unutmamalı. Çünkü töz ve beden, aynı kökten yükselen iki karşıt ikizdir. Uykulu düşler, umut kapımdı. Bir şeyler olacaktı ama olmuyordu. Kendini olduğun gibi onayladığında yürümeye başlarsın. Kendini onaylamak, ayakta durmak gibidir. Önce onu öğrenmeli kişi. Fatali benden çok şey çalmıştı. Kaplumbağanın kabuğu gibi sırtımdan inmiyordu. O bal, lokum, akik, altın karışımı bir yaratıktı. Onu o yapan, acıyış dolusu oluşuydu. Dışlamadan ve kırmadan onaran bir yapısı vardı. Buralı gibi durmuyordu. Doğu’nun doğasına aykırıydı. Turistler gibi iyi davrandık ona tüm bölüm… Döviz filan verdiği yoktu, kına saçlarına ve çakır gözlerine izler olmuştuk. Sigara içiyordu. Neden içiyorsun, diye sordum ona. “Sıkıntılarım vardı, o yüzden başladım ama, sigara sıkıntılarımın daha da artmasına yol açtı,” dedi. Denize düştüm, yılana sarıldım anlamında yani. Bu yanıtın üzerine ben de sigaraya başladım. Kaldım mı demişti yolda bir gün, Hindistan’ın denizlerinde… Eski Türk Yazını başuzmanı (profesörü) ile aram çok iyiydi. Ona güzel ötesi bir bitirme savı (bitirme tezi) anaklayıp (hazırlayıp) vermiştim. Yüksek öğrenimi neden mi yarıda bıraktım? Tıkandım her halde. Usumun midesi kaldırmıyordu artık. Bazı şeyleri yaşamaya gereksinim duyuyordum. Dil sınavını da geçmiştim oysa. Annem rahatsızdı, sofraya oturmuyordu. Dört gün yemek yememişti odamdan çıktığımda! Hemen tözbilim uzmanına götürdüm. İki kez de ameliyata almışlardı farklı hastalıklardan… Şu an demir gibi çok şükür. Hiçbir şeyin tek bir yanıtı yoktur Lulu! Sevgilime böyle derdim hep… Devlet görevini pek sevmedim, neden mi? Yaptırım var, ödül yok. Okullar tutsakevlerine benziyor. Foucault’un dediği gibi, bir Büyük Kapatılma... Rus toplumbiliminin artığı gibi duran yönetmelikler ve kısır bir yaşam. Eşeğin kuyruğu gibi uzayıp kısalmayan bir kazanç. Yine de bin kez sağolsun bana bu işi verenler. Öyle tembelleşmişim ki sormayın. Özel alanda iş yapabileceğime olan inancımı tümden yitirmiş bulunuyorum. Öte yandan görünmez eller var. Kurtlar sofrası, kurtçuk kaynıyor. Gizli servisler dürüst ve yararlı olmak yerine kurnaz olmayı seçmişti bir kere. Neylersin! Dürüst olmak yararlı olmaktan daha önemlidir. Çünkü doğa(llık)dan daha yararlı olamazsınız. Gerçek şu ki, gizli servislerin bulduğu yenilikler, ancak 100 yıl sonra halkla paylaşılmaktadır. Örneğin 1915’te KGB’nin büyük bir gizlilikle Azerbaycan, Gobustan’da uzaylı varlığına yönelik kanıtlar bulunduğu konusunda, daha yeni yeni bilgilendirilmiş bulunuyoruz. Hatta böylelikle Eskimez Uzaylı Kuramı (Antic Alliens) ortaya atılmış durumda. Herkes o şehirde başarısız yaşantımın nedenini öğrenmek istiyor ve ardından bir tekme de onlar vuruyordu. Yakınlarım iki de bir bana onca yıldır çalışıyorsun, hiçbir şeyin yok, bunca zamandır ne yaptın diyorlar. Ben de onlara hayatta kaldım, diyorum. Evet, bu büyük bir başarıydı benim açımdan. Bir arkadaşım beni yanına çağırdı. Bana bankadan ödünç çektirdi. Üç gün sonra vereceğim, hep yanında olacağım dedi. Hala verecek! Başka bir varlıklı arkadaşım ek iş yaptığımı gördü. Yanıma gel oğlum, daha çok veririm hem bu denli yorulmazsın dedi. On beş gün yanında çalıştım. Bana kapıyı gösterdi. Beş kuruş da alamadım. Şunu unutma, halini öğrenmek isteyenler sana bir düzen hazırlamaktadır. Seni daha iyi tanımak için soruyorlar. Sağlam bir tuzak için… Karamsar olma diyorsun sevgilim! Gözlerin kara, saçların, kaş ve kirpiklerin… Bu söz sana yakışıyor mu? Karanlığı güce dönüştürmeliyim. Dalgası olmayan umutsuzluk denizinde avcı bir ahtapot gibi beklemeliyim. Diplerde büyük ve derin… Çay ocaklarında büyük ekranda film izlemek ayrı bir zevkti benim için. Beyaz perde kültürüm iyidir. Günlük konuşmalarıma replikler karışır ara sıra… Umursamaz Amerikan tavırlarım, sırp tetikçiler gibi en kötüye hazırlıklı oluşum, İskandinavlar gibi durgunluğum, İngiliz öğrenç duyum, Fransız duygusallığım hep bu yüzden…


17

Müzik konusunda, ülkemde son zamanlara değin sözler önemliydi. Çalgı aleti aralığımız geniş değildi. Tekno müziğin sadece remix şeklini alabiliyorduk. Her şeye karşın, güzel yapıtlar çıkabiliyor. Şarkıda müziğe dikkat etmeli, dizgede de söze… Müzik dinletisinde aşırı söz aramak güzel bir kıza abartılı makyaj yapmaya benzer. Sözü dizerlere (şairlere) bırakmalı. Müzikler, toplumların uygarlık basamağından haber veriyor. Arabistan arabesk, Türkiye arabesk rap dinliyor. Neden acaba? Son yıllarda hiç yazın okumadığımı söylemeliyim. Okumak, belleği sözcük ve hecelere böler. Yüreğimizin tümel anlayışını zedeleriz. Ama bilmezlikten yana da değilim. Vazgeçmek soylucadır ama kazandıktan sonra… Bağışlamak güzeldir ama güçlüyken! Bağışlamak zorundayız hep. Tersi durumda iki yandaki de kuz (zarar) görür. Böyle bir ahmaklığı kim ister ki? Şuna inanırım: Bir insan güzel yüreğiyle iyi bir yeri pay ediyorsa, orada olacaktır bir gün kesinlikle. Bu nedenle dayancım var. Bu nedenle her fırsata atlamıyorum... Evrende Değişim Kanunu’ndan dolayı kara günlerinde eylemsiz kalırsan, yitirecek bir şeyin yoksa ve sen beklemeyi biliyorsan, ille bir şeyler olur. Acı çekmen için, arada tatlıyı tattırmak adına da olsa bir şeyler olur merak etme! Sofular buna rıza lokması derler. Birilerine anlatsam inanmazlar. Seri katil gibi susmamı emreden bir baht peşimdeydi. Dışarıdan iyi görünüyordum. Ama içi beni yakıyordu. İyi işlerim kayaların altından gelir gibi uzun sürüyordu. Morg tahtasında yaşayan ama, tamamı felç bir gövde gibiydim. Yaşadığımı kanıtlayacak bir nes gösteremiyordum. Binlerce kez öldüm. Kırıldığı halde çalışan tek şeymiş insan yüreği… Ey yaşam, el ver de yorulduğumu anlatayım. Soluklanayım gönlümce… Ölümü istediğimi belli etmeme olanak yok mu? Yıkımların da bir tadı vardır. Ansızın gerçekleşen olumsuzluklar ne kötüdür. Algılamaya, anlamaya ve anlatmaya yer bırakmazlar. Oysa yaşlanmanın da sayrılığın da ölümün de bir tadı olmalı. İnsanların yaşlanması ve ölmesi sebeplerden ötürüdür. Anak (zaman) tek suçlu değildir. Saçlarımdaki akları yalnızlığıma, özlemlerime yüklüyorum. Sen suçsuzsun ey an! Seni affediyorum. Sana diş geçirilmez… Dostlarım, acıdığımdan kıyamadığım dostlarım! İyi benim. Ben iyi olmasam siz iyi olmazdınız. Yamuk yapmadım sizlere, neden sessizleri oynuyorsunuz? Sofuluğa giriştiğimi söylemiştim. Ölmeden evvel ölmek vardır bu yolda. Bir gece ansızın yüreğiniz çarpmaya başlar. Korku doludur. Günahlarınıza yanarsınız. “Cehennem de ölüm gibi gerçekse ayva,” dersiniz. Lanetlenme korkusu, ölüm korkusu, kabir azabı korkusu, son gün (kıyamet) korkusu. Sakın derin düşünme! İnanç düzenekleri bize bunları verdi işte. Gün doğmaz o gece, ruhanilerin sureti ve tesellisi yanınızdadır o gece. Zam birincisi domates olup çıkmışsındır. Aniden ortaya çıkıp bizi şaşırtmada üstlerine yoktur inanç liderlerinin. Ne büyük adamlarmış bunlar, gözlerim yaşarıyor doğrusu! Evrenin kıçına bile el atabiliyorlar. Çocuklara yük yükleyebiliyor, sinekten yağ çıkarabiliyorlarmış. Bayanlar, erkeklerden daha erken olgunlaşır. Evet ama, neden bu çağın genç kızları iyi erkekten anlamıyor? Ağır başlı, işinde gücünde olanlar, soğuk ve ağır kalıyor. Para, adamın yürüyüşünü bile değiştirir, yeryüzündeki Tanrı olduğu da söylenir… Kesin bir gün yaparım derken, ömrümün yarısı geçmiş oldu. Bazı nesleri hiç yaşamamış, bazı neslerin de sadece kokusunu alabilmiştim. Tüm bunlara karşın, sayıbilimsel (matematiksel) bir gerçek var ortada. Geleceğini düşünenler ömrünün ikinci yarısında mutlu olurlar. Daha her şey bitmiş sayılmaz. Baksana, yazıtlar çivide almaya başladım bile… Kötü evlerde oturmak hoşuma gidiyordu sanki. Küçük yerlerin daha bolluklu olduğuna inanmışımdır hep. Nem oranı yüksek evlerin de kişiyi hasta ettiğine inanırım. Ahşap rutubetlenince, töz sağlığını tehdit eder. Evin iyisi tuvaletinden banyosundan ve mutfağından bellidir. Bu üçlü erinç kaynağı olmalı… Arkadaşlarım beni zorla çıkarırlardı adeta kötü evlerden. Üniversiteden arkadaşım Kenan’a giderdim. Elim boş giderdim. Onun dolabı hep dolu olurdu. Karnımı doyururdum. Yazınsal söyleşiler eylerdik, dizgelerime gülmekten kırılır ve hayran olurlardı. Gülmeceli yazardım çünkü…


18

Üniversitede ırkçı oluşum içerisine girmiş, belletmenlerle içli dışlı olmayı başarmış arkadaşlarım da vardı. Ara sıra onlara sokulur, kendimi onaylatmaya çalışırdım. Kullandığımız sözcükler aynı ama, anlamları başkaydı sanki. Benim nüktelerime gülünmezdi ve ciddiyetim ağır kaçardı. Para sıkıntısından bahsettiklerinde onları en iyi anlayan bendim oysa. Onların yokluktan yakındığı olurdu, ben gülerdim, hatta eğlenceli bulurdum. Çünkü yoksul olmak dünyanın en büyük kesimi ile aynı hisleri paylaşmaktı. Yeryüzünün efendisi olmaktı bir anlamda. Bütün eylemlerimizin boş olduğunu ne zaman anlayacağız? Hepsi balon bebeğim, hepsi balon! Varlıklı ile yoksul arasında bir özenme ve kendini üstün görme dışında pek de bir ayram (fark) yok. Bana sonu olan bir şey gösterin, yazmayı bırakayım! Tersine ören gözetmişler bu gezegeni kurarken. En bol anlarımız olanaklarımızın kısıtlı olduğu anlardır. Buradan anla gerisini. İçsellikte ilerlerseniz, odaksal ve model insan konumuna gelirsiniz. Bir sorumluluk sırtınıza biner. Kendinize göre değil başkalarına göre davranırsınız. Çünkü odakta olmak, tüm çemberin çapını ilgilendirmek demektir. Sorumlulukları çok, tatları azdır. Yönetilen olmak hep daha kolaydır. Sakın yükseklerden uçucu olma! Dizgiler (filmler), şarkılar hep o odak kişiyi anlatırlar. Ancak o, bunları düşünüp onur duymaktan uzak bir boyuttadır. Victor Hugo, dizgeleri (şiirleri) ören sanatından kopan sevimli yavrular olarak görürken Hegel, dizgenin diğer sanatları kuşattığını söyler. Leonardo ise görsel çizmenin dizge yazmaktan daha üstün olduğunu dile getirir. Sevgi, tüm duyguları kuşatır. Odak kişi de tüm bireyleri kuşatmıştır. Tüm canlılarda görülen sağa eğilim de onun izidir. Beyin konusunu epey araştırdım. İçerisinde karanlık madde bile var. Da Vinci’nin ve Voltaire’in iç beyinde mercimek büyüklüğünde ve kozalağa benzeyen epifiz bezi dolayındaki ilginç bulgularına pek değinmeyeceğim ancak, bu organcığın salgıladığı melatonin’in uykuyu ve mutluluk oranını dengelediği, yine bu organcığın salgıladığı DMT sıvısının kişide varlığın birliği düşüncesini artırdığını söylemekte yarar görüyorum. Rastladığım güzel tümcelerden biri şöyle diyor: Beynimiz onu anlayabileceğimiz düzeyde sade olsaydı, biz yine onu anlamayacak kadar aptal olurduk (Jostein Gaarder)! İnsan beyni iki yarım küredir. Her on yılda bir görev değişimi olur. Yanılmıyorsam bayanlar daha çok sağ lobun arka kısmını kullanıyorlar. Duyusal alanımız burasıdır. Nefis yani bedenin istek bölümü, yani aç bölümü, ön lobdur. Gönül ve nefis kişinin sol yanındadır. İkisinden gelen istekleri genellikle birbirine karıştırırız. Us sağ yanımızda ve tektir. Yusuf Peygamber’in gördüğü yedi sıska ve yedi şişman inek, gerçekte ondur bunu unutma! İsa’nın yaşadığı yıllarda Esseni okulundan Simon’un Filistin topraklarını kapsayan Yahudiye Valisi Herod Archelaus’un uykulu düşünde gördüğü cılız on başak ve semiz on başak yorumu da buna benzerdir (Bkz. Robert Chaney). Gelirbilimciler (ekonomistler) bu dediğime hak verirler. İyi on yıl, kötü on yılı izler… Elazığ’daki evimizdeyken, çoğu kez lambayı söndürür, sokak lambalarıyla aydınlanan buzlu yollara bakardık annemle. Sobanın açık ağzı, tavanı çiçeklerdi. Yarınımız belirsizdi. Bu yarın korkusu bizi daha mutlu ve yaşamın değerbilir kölesi yapıyordu. Savaşlar kötüdür. Karşı durmalıyız. Eğer kaçınılmazsa, savaş dönemlerinde yöntemsel (teknik) gelişmeler olur ve insanlar hayatın, güzelliklerin önemini daha iyi kavrarlar… Konya’da öğrenci iken bir keresinde, trenle dönmeyi koydum kafama. “Oğlum, kara trene binme, posta treni Hacı Emmi’yi bile görse durur” dediler, aldırmadım. Yolda tünellerden geçince farklı iklimlerle karşılaşmak çok hoştu. Çalarlar korkusundan yüklüğümü ayaklarımın arasına almıştım. Yirmi dört sayakta zor geldim Elazığ’ın garına. Bir de elbiselerim, mazot isi idi… Trendeki kötü ayak yolunu anlatmıyorum bile! Bu demir ağlar başka bir ülkede olacak, böyle bakımsız bırakacaklar, olası değil! Ben çocukken, mahallemizdeki kadınlar, eğer inekleri çok süt verirse süt dolu kovayı ahırdan göstere göstere getirirken üzerine birkaç çörek otu atarlardı. Nazar değmesin diye. Güzel yüzündeki ben, aynen öyle sevgilim! Dudakların kanlı portakal dilimi… Yaratıcı ne kadar da dayanç dolu! 4.5 milyar yıllık bir süreçte ortaya çıkmış bir gezegende, bir ekmeğin değeri, buğday yetiştirmekten çok daha aşrıktır. Keşke onu görebilsek de esenlikler dilesek. Tüm dinlerin temelinde en büyük dilek, Tanrı’yı görebilmektir. Oysa bu gözler ve bu us, onu tam kavrayamaz. Yüreğinde temelli onun sevgisi dolu bir kişiyi görmek olasıdır ancak. Görmek deyip geçme! Görmek, inanmaktır. Görmek yaşam nedenimizdir belki de… Yalnız iki kez konuşmaya fırsat bulduğum şeyhimin elini öpmeye gitmiştim. İçimden dedim ki, ben beni çok denedim, bir de sen beni dene! Yer gök ayağının altındaydı. Her nesneye söz geçirebiliyordu. Her soruya bir


19

yanıtı vardı. Suyun kaynağına bağdaş kurduğu belliydi. Kendisine yapılan töresizliklere bile gözlerini kapayıp burnundan aniden çıkardığı hava ile soluması dışında bir tepki vermezdi. Binbin (milyon) kez ölmüş ve hala ölüyordu. Dünyasını değişenler onlar işte, ölüm onlar için bir son değil, bir yer değiştirmek sadece. Ona asla iyi bir öğrenci olamadım ve olamayacağım. Benim arkamdan kötü sözler demiş olsa bile. Baba yorgun çünkü…Yunus Emre der ki: “Her şeyden iyicesi bir gönüle girmektir.” Ben o gönlü buldum ama giremedim, diyelim. O da yorgundu. Ben, bir kadının bile gönlüne giremezken hem de... Peki neden vardım, neden gelmiştim bu yokluk yurduna, yanıtını hala bilmiyorum. Boşluk dolduran, kalabalık gösteren tahta kişi kalıpları gibi duyumsuyordum… Kaybettikçe ve vaz geçtikçe varlığın özüne yakınlaşırız, bunu biliyordum ama her şey de yitirilmez ki böyle! Yıldızlar yitince, güneş çıkar. Bir şaşım (sürpriz) olmuyordu hayatımda! Kötü şaşımlar da ara vermiyordu. Bir süre ağzımı bozdum. Küfürler ediyordum varlığı kanıtlanmamış nesnelere. Kader, felek, kişiselleşmiş gezenim… Hepsi ağzının payını alıyordu benden. Beni kim yarattıysa ona gücenmiştim. Bu kadar iyi bir bedenim ve bu kadar kötü bir yaşamım olduğu için… Çarşıda dolanıyordum arada bir… Gelir giderim (muhasebem) kötü ama, alışverişim eşsizdir. İyi pazarlık yaparım. Yorgunluktan başka kazancım olmadan eve dönerdim çoğu kez. Tükenişim, tükenişlerimin başlangıcıydı, kesinlikle acılarımın sonu değildi. Kışın güzelliğinden geçtim, ısınma derdinden tüm yoksullar adına kışı taşlar oldum. Kara kış demeleri boş değilmiş. Kışın zorluğunu evsizlerden ve sokak köpeklerinden sormalısınız! Hiç durmadan ciyaklayan yavru bir kediden… Albıza yani şeytana uydum, bir iş yeri açtım. Dört ay anca ayakta durabildi. Dolduramadım bile içini. Ne derler bilirsiniz: Müşteri her zaman yok olanı ister. Yok çekiyordum. Yanlış yerde kurmuştum tezgahımı, zararı sineye çektim… Yalnızlık ve parasal sıkıntılarla beraber üç ay içinde şakaklarımı aklar bastı. Öyle bir yazıktım ki! Bir daha asla çocuğum olmayabilir. Olgun olduğuma inanıyorum artık. Bu sayaktan sonra yaşam beni üzemez. Ondan bir beklentim yok çünkü… Gösterir vermez cinsinden, gönül bağı duyduğum kızlar oldu. Biri bana ilgi gösterirken beni şaşırtacakmış gibi bir diğeri de baş gösteriyor, sonra ikisi de benden vazgeçiyordu. Aslanlardan öğrenmiştim: Gözünü tek avından ayırma! Harput’ta az dolaşmadım çocukluğumda. Yerin altında onlarca ermişi var. Hepsi bir döneme ışık tutmuş. Bununla birlikte hepsi de bilge. Onların yakarması da mı değmez adama! Her gidişimde, hala daha yoklarım o uluları. Mustafa Kazım Nurani Baba’nın yardımını gördüğüme inanırım. Malatya’da uykusuz gecelerimde ya da akşamları gurluğa (mezarlığa) giderdim. Genellikle küçük bir çocuk gelir benden sadaka isterdi. Korkardım, hep mi bana denk gelirdi bu çocuk? Birbirimize yakınız. Kentler kurmuşuz. Dilimiz güzel. Anlatıyoruz da… Ama kimsenin bir diğerini anladığına inanmıyorum. Herkes halimi soruyordu ama, ünlemleyen (dikkat eden) eden yoktu. Keyfimi soran çoktu, yüreğime öğrenç duyan olmuyordu. Oysa mutluluk, direkt kalple ilintili bir kavramdır. Kafanın rahatlığıyla… Kafan esenken, bolluklu olur kazancın! Ve Tanrı’dan, doğumdan gelen neslerin önemini kavrıyordum. O söz dinlemeyen genç tutkular… Onları birer birer ellerimle öldürdüm, dünyadan vazgeçmek, öte gezeni düşünmek adına. Hiç düşünemedim, bu gezen, öte gezenin tohumuydu. Burada mutlu olmayan orada mı olacaktı? Tanrım, yerin üstünde bana sahip çıkmazken, yerin altında mı iyelik edeceksin? Akımlı (elektrikli) sobayla ısınıyorum. Bilindik sobada ısınmayı unuttum sayılır. Yorganın altına yarı girip çıtırtıları dinlemek. Kaynayan suyun iniltisi, sobanın hemen önüne yığmışsan odunları, kaygısızsın… Üzerinde kestane, nohut ve mısır da yapabilirsin. Sobanın tadı başkadır. Bir ara, tütün içmeyi denedim. İyisinden anlıyordum, güzel de sarıyordum ama iki kez dışında iyi tütün bulamadım. Katkı maddesi yoktu, tatlıdan sonra bile yakıyordum. Bırakmam çok söylendi, ama kendime iyi davranmak için bir koşul bulamıyordum. Diretenimdir, inadımdır üstelik! Devlet kurumlarındaki iki yüzlülüğe başka yerde pek az rastlarsınız. Okuldaki arkadaşlarımla hep yapay gülüş ve kalıplaşmış hatır soruşlar içinde olurduk. Bir çayın gelir giderini yapan görev bilinci işte. Asla büyük düşün-


20

mezler. Aslında bencil ve cimri olmak zorundadırlar biraz. İçlerinde çok iyi olanlar da var, hepsinin ahını almayayım. Araba tutkumdan söz etmiştim. Özel bir hastanenin önünde duran, çivit mavisi, binek bir araba vardı. Geceleri ezogelin içmeye çıkınca, gider ona bakardım. Elime bir şey geçmedi belki ama, bakmak eşyanın özünü aşırmaktır! Geçenlerde, bir kız öğrencim yanıma geldi. Biraz gevelemeden ve yüzük armağanından sonra bana şunu söyledi: “Umursamazlığın öğrencimi tetikliyor.” Dallas gibi bir okuldu. Gerçekte bilmiyordu, yaşayan bir canlıcıktım yalnızca. Bakıyor ama, görmüyordum. Birçok şeyi duymuyordum bile. Merak da etmiyordum. Yenilmişliğimi kanıksamıştım. Son iki yıldır televizyon bile izlemiyorum. Antenim iyi çekmiyordu, gece kuşağında ne an açsam aynı dizilerin tekrarı vardı. Televizyonum aniden kanal değiştirmeye başladı kendi kendine. Neler oluyor, dedim! Ekran gitti ve kulak tırmalayan bir cızırtı başladı, fişi çektim ve bir daha takmadım! Geçen yaz, iki teker (motorsiklet) almıştım. Araba sürdükten sonra iki tekere bindiyseniz kaza kaçınılmazdır. Şimdiden geçmiş olsun. İki tekerli şeytan işi derler, bilirsin… Ancak, bu iki tekeri seviyordum Harley tarzındaydı ve çok güçlüydü. Tutaçları (frenleri) sorunluydu. Yassı tutaç (disk fren) aniden kızağa alabiliyordu beni. Her beyaz gömlek giyindiğimde kaza yapardım. Bereket versin ki gecikmiş sevgilim bana kırmızı bir tane gömlek hediye etti. O gece benim için çok özeldi. Kızıl ata binmiş Salih Peygamber gibiydim. Kırmızılarım bir alevdi, ciğer yakıyordu. Böyle deyip geçeyim, bu kez bir şey anlamasan da olur… Soğuk günlerde ve köye görevlendirmeyle gittiğim soğuk otobüslerde, şunu fark ettim: Camlar sağlamdı. Soğuk, camın arasından değil, soğuk olan cam yüzeyinden geliyordu. Çift camların değerini bildim. Yakında arabalarda yandaki camlar da ısıtmalı olursa şaşırmayın. Hem neden kontağı çevirir çevirmez bir fön meşini devinime geçmiyor ki? Motorun ısınmasını bekliyoruz onca? Arkadaşlarım genellikle kahvede oyuna otururlardı. Ben de yanlarında çaya eşlik ederdim. Yancılık yapardım. Sezgilerim güçlüdür. Döviz kurlarında hiç zarar etmedim. Okeyi de pis oynarım… Ama yenildiğimde eleştiriler acı oluyordu. Yan masada oynasak bile çaylar sende kalır, diyorlardı taş atmakla ünlü Akçadağlı arkadaşlarım… Hayvanlar hissizdir sanmayın, tepki vermezler. Acı, beynin üst uzantılarıyla ilgilidir. Ancak beynin kendisi acı duymaz. Uzun süredir, bana karşı bir şeyler hisseden bir kız, bugün yine aynı yerde özel arabasına bindi ve dönüp dönüp baktı bana, utandım bakamadım ona. Donuktum, hava da soğuktu. Eğildim, ayakkabı iplerimi bağlıyor gibi yaptım... Mevsimlik mallardan mı, pazar araştırmasından mı daha kazançlı bir alışveriş yaparsın? Tabi ki pazar araştırmasından. Geçen yıl alım satıma eğilim göstermiştim. Herkesi benim gibi dürüst belliyorum ya! Dilin kemiği yok demek, yalan sakıncasızmış meğer. Çok söz verenler oldu, el verenler olmadı, batırdım. İyi çalışırım ama. Çalışmayı severim. Ayağım uğurludur bu arada… Bir bayan bana ilgi duyduğunda ki, hala bakirim, onun en önce ne kadar sevebildiğine bakarım. Bacakları, gözleri ve burnu da önemlidir. Erkeğin bilekleri güçlü olmalı, kadının da bacakları… Sebzeler bedenin alt kısmını düzene koyar. Et, vücudun üst kısmını güçlendirir… Çocukken, teyzemin oğlu Efe Abim ile birlikte eylembilim (fizik) denklemleri üzerinde durur ve varsayımlar ortaya atardık. Benim de bir varsayımım vardı, ışık hızına ulaşmak için: Uzayda birbirine bağlı parçaların sırayla ateşlenmesi ile bu olura yakın görünüyordu. Çünkü her bölüm ateşlendiğinde ve bir diğeri fırlatılıp bırakıldığında hız iki katına çıkıyordu. Kuzenim Abdullah’ın varsayımı şuydu: Güneş ışığı merceklerle yoğunlaştırılırsa su bulmada kullanılabilirdi. Tübitak bu varsayımı bir yerlerden bulgulamıştı daha sonraları. Al, bir tane daha: Yer altında, havası alınmış silindir tüp yapılardaki bir demirli (tren), normalden iki kat daha hızlı yolculuk edebilir… Kar yağdığında dolunay da varsa, her yer ne kadar da aydınlıktır. O manzara, beni büyüler. Hava da soğuk sayılmaz o sırada… Yaşamak için yemek yemeye zorunlu bireyleriz ve yedikçe hücrelerimiz eskiyor, soludukça hem… Birkaç yaşamım daha olsa yine sevgiye harcardım… Gençliğimi elimde tutamamam ne kötü…


21

Sanırım karanlıktan hoşlanıyorum. Sobayı gece tam yakar ve karanlıkta saatlerce otururum. Yanıma su veya kola alıp sigara yakarım. Düşüncelere karışmam, içimden gelip geçerler. Erinç verir bana. Gittiğim büyük kahvelerde de en kuytu karanlık yerlerde dolaşırım. Öğrencilerim, ben onlarla aynı mahalledeyken gece uyumadığımı gözlemlemişler. Düşüncelerini yüzlerine söylediğim olmuştur. Vampir olduğumu düşünüyorlarmış. Çocuklar, efsanelere inanmak ister. Geçen nesli geçmek için kuvvet verir bu anlatılar onlara… Bilime öğrenç duyarım. Bilimkurgu dizgileri kaçırmam. Düzenekli bir kolaylık görsem, hemen incelerim. İki tekerimin ufak aksaklıklarına kendim bakarım. Ama en büyük bilgi, kendini tanımaktır. Yanılmıyorsam bu yapıtta onu yapıyorum. Kendimi tanıyor ve tanıtıyorum. Yaşamak, kendimizi keşfetmek değil midir? Sayılar konusunda beceriksiz sayılırım. Gelir giderden pek anlamam. Burcumun özelliklerini taşıyorum. Terazi erkeği böyledir. Duyarlı, hesapsız ve dürüst. Kolay basılır tuşlardaki beş rakamını ve dolambaçlı, derin hem de güzel olduğu için sekiz rakamını çok severim. Malatya’da bir deliyi durdurup sordum. Dokuz kutsallardandır, dedi. Ben, yine beş derim... Burnumda belli belirsiz bir kırmızı benek vardı. Sol tarafı da ettiğim kavgalarda kapanmış olmalıydı. Özel sağlık evinde ameliyata alındım. İki sayak süren işlemden sonra ilk işim çay içmek oldu. Ayakta yarı çıplak önlükle durup çay içtiğimi gören sağaltman, ne sağlam adamsın, dedi. Ama yatıştırıcının etkisi birazdan geçecek ve burnumun kesiğinden hiç duymadığım bir acı tadacaktım. Bir sağlıkçı üst üste iğne vuruyordu ama, damarı bir türlü bulamıyordu, kolum bayağı şişti … Dayançlı adamımdır. Kolay kolay kavga etmem. Genelde vuramam acımasızca. Ama sopa gereklidir. Belki de kendi kendimizi dövmek için beden eğitimi yapıyoruz. Ayak topuna pek ilgi duymuyorum son zamanlarda. Mantıktan çok, güç ve yeğinlik içeriyor bence. Ancak şu da bir gerçek ki, ayak topu, bir nebze savaşlardaki karşılaşmaların yerini tutuyor ve az da olsa ulusların öfkesini sınırlıyor... Dövmeler, takılar ve alacalı saçlar çok ilgimi çeker. Sağ koluma bir ölüm meleği çizdirmeyi düşünüyordum. Latin tarz... Gümüş küpem, yüzüğüm de var. Nazar boncuklarının cam olanlarına hastayım. Gümüş bilekliğim koptu, ben de onu hızla geçen ve koparan sırt çantasının iyesine armağan ettim. Duyurucum aylarca çalmaz. Abarttım ama, çalmaz işte! Gazetede hep son sayfaları okurum. Sanat hoş ulamlarını bir de. Araba reklamlarına bayılırım. Bazen kokulu puro alır yakarım. Böyle işte… Dinlediğim müziklerde keman sesinin arka fonda çalınmasına bayılıyorum. Sevdiğim kişinin de sesi kemanı andırıyor. Ona tapıyorum. Soyumu tükenmekten kurtaracak gibi… Meyvelerden tatlı mandalinayı ve her yoksul gibi muzu severim. Renklerden turkuaz mavisi gözdemdir. Mavi umuttur. Açık bir göktür, serin ve dingin bir denizi andırır… Sevgilim, pembe ve kırmızıdan yana ol sen! Mavi giyersen karayı unutma! Birbirini tamamlarlar bunlar… Başkalarından bir şey istemek tarzım değil. Beceremem de, geveler dururum. İstediğim ve gerek duyduğum anlarda da kimse bir nes vermez. Aç kaldığım ve dışarıda yattığım olmuştur, dostlarıma güveneyim derken… Dost, cebindekidir adamım! Ama gerçekten sevdiğim birinin bana bir şeyler ısmarlaması çok hoşuma gider, ben de ondan esirgemem çünkü… Ayırdında mısın? Son dönemlerde erkek ve kızlar arasındaki ayram, giderek azalıyor. Yaşam biçiminden ve gezen (dünya) görüşünden söz ediyorum. Türkler alpti hani? Dinler de erkek ve kızı bir tutmaz. Ayrı yönlerden ele alınması önerilir bu konunun. Şimdilerde, kızı da erkeği de anneler büyütüyor. Erkek çocuklar, babadan ne alabiliyor ki? Tamam şunu onaylıyorum, kızın tatlılığı babadan, erkeğin yumuşak huyu anadan gelir ama baba nesiyle örnek oluyor, o noktada kafam karışıyor doğrusu… Ülkemdeki kadınların içi ve dışı bakımsızdır, ama beğenilmek isterler. Eski Türk örflerini incelerseniz, aykırı bir durum içerisinde olduğumuzu anlarsınız. Osmanlı hayranı sayılmam. Öksüz yeniçeriler, iğdiş edilmiş saray oğlanları, kardeş kıyımını, hatta çocuklarının kıyımını onayan sultanlar, araştırma yapmadan yıldızlara bakıp geleceği gören saray uleması pek de ilgimi çekmiyor. Osmanlı’nın Doğu topraklarını gözden çıkarmış olması, Türkçe’ye önem vermemesi ve bilimi unutması da caba! Daha eski Türklerden söz ediyorumdur. Aynanın arkasına baktığımızda Türklerin geçenbilim (tarih) boyunca devlet yapısını güçlendirmekle uğraştığını ve bu uğurda aydınlarını telef ettiklerini görüyoruz. Yani biz güce tapıyorduk. Doğruya yani paya (hakka) tapsaydık aydınlarımızın kötü sonlarına göz yummazdık! Namık Kemal, Magosa zindanların-


22

da soğuktan inlerken, padişah sarayına ısınma peteği taktırıyordu. Ne ilginçtir ki öldüğünde sinini mermerle kaplatacak kadar da yufka yürekliydi. Tüm bu söylediklerime karşılık olarak kuş evleri, askıda ekmek, Ahi örgütlenmesindeki açımlık payı (siftah) konusunda yekdiğerini seçimleme, Daruşşafaka gibi Osmanlı atalarımı saygı ile yad edecek birçok nedenim de bulunmaktadır. Cenk bana şöyle bir fıkra anlatmıştı: Yeniçeriler savaşa gidiyorlarmış, Allah Allah Allah Allah diye… Sonra yenilmişler ve demişler ki, halla halla! Erkeksi bayanlar beni benden alır. Bir bayanın erkeğe benzemesiyle erkeksi olması tamamen başka şeylerdir. Şeyh Galib, gazellerinin birinde’meşrebi ferzane sahibi rez duhteri’nden bahseder. Çekicilik, sert kımıldanışlarda gizlidir. O, bunu başarıyor. Konuşması bile sert ve ağzını kasıyor, gamzeler ortada. Ölürüm ha… Küçükken suya giderken yolun her iki yanında boy veren iğdeler ve onların çıldırtıcı güzellikteki kokusu aklımı alırdı. Güzel bayanları hoş saçlarıyla hurma veya söğüt dalına benzetirim hep bu yüzden… Kısayol (pratik) bir anlağım olduğu söylenebilir. Çözüm bulmakta üstüme yoktur. Eğer bir otacı olsaydım, yaşlanmayı durdurabilirdim. Peki diyeceksin ki, sözbilimci oldun da ne yaptın? Sevgi sözcüğünün en üstün olduğunu bulguladım ve bu doğrultuda oturaklı dizgeler (şiirler) kaleme aldım. Okumadıysan ben ne yapayım? Çevrem, benden daha üstün şeyler bekliyordu oysa… İşte bir tanesi geliyor: Söylenmeyecek sözler içimdeki Kilitli kutularda bir gizem Savaş ortasında bir çocuk yüzü Namlu içinde bir gül Ameliyatla alsan içimden Bir bilsen beni çok seveceksin Bir bilsen Arada, çevreme sorarım. Eğitimci olmasam ne olurdum, diye. Ayaküstü Gösteri yapardınız diyorlar. Nüktelemeyi iyi beceririm. Yine de kendime güveniyorum sayılmaz. Anılarımın bazı çopur sahneleri, beni durgunlaştırıyor. Bir de çok gülmek iyi değildir anlayışı var ülkemde. Bence, alay ve dalga kötüdür, çok gülmek değil… Çoğu arkadaşım, babasıyla arkadaş gibidir. Ben de annemle. İlkokuldan terk eğitim durumu varken, sözü dinlenir biriyse şimdi, onu iyi eğittim demektir. Kırkından sonra pek az değişir insan. Babam öldükten sonra onun kolu kanadı oldum. Ama sıkıştığımda hala dahi ondan parasal destek alıyorum. Kendimden utanmalıyım mı dersin? Ama kuzum, kişioğlu hep çocuktur… Yaşantımda babamı örnek alıyor muyum, hayır. Havluyla yüzümü silerken ve giysilerimi çabuk kirletirken, gömleğin düğmelerini çözmeden çıkarırken ona benziyorum sadece. Cömertliğim veya para tutmamam da ona benzemiş diyebilirim. Banker Castelli, adamım benim! Şalvar giyerdi. Göbekli idi. İnsanları çabuk kırabiliyordu. Hiç de incelik iyesi sayılmazdı. Söylevi ve anlağı alkışa değerdi. Toprağı yumuşak olsun… Öğrencilik hayatım boyunca beni en etkileyen hocam, Cemal Darcan idi, geçenlerde kaybettik onu. Üzgünüm… Temiz giyinir ve kibar konuşurdu. Konuşmalarıyla her zaman bizi şaşırtmayı başarırdı. Sizde olur mu bilmem. Bazan, saniyelik bir süre içinde kendimi ruhen cennet bir ortamda bulur ve geri gelirim. Buna tasavvufta zevk veya cezbe derler. Hep öyle olsam… Öyle şeyler yaşadım ki, beni gözetleyen bir Tanrı varsa sessiz kalmayacaktır, derdim. Gençlik tezliği sözlerime alınma. Yaşadığım birçok olumsuzluğu size anlatmadım burada.Tanrım, neden ben, neden ben, diyordum. O da: Neden olmasın, diyor olmalıydı. İşlediğim günahları, yaptığım ayıpları, kötü sözleri, beni aldatışlarını da… Yapıcı olmaya çalışıyorum, lütfen anla! Yeni bir defter aldığımda, günce yazmaya yönelir, birkaç gün yazar ve bırakırdım. Kanımızda yok be kardeşim, yaşantımızı yazmak! Ne eğreti dahi olsa bir düşlem (felsefe) yapıtımız var, ne sağlam geçenbilim (tarih) eserimiz ne de adam akıllı bir öz yaşam öyküsü yazmışlığımız… Bunu bilerek yapmışız. Geçmişi değiştirebilmek adına.


23

Bilime değil kişilere bağımlı olmak daha güzel duruyordu üstümüzde. Ama bu sefer de bilimin nesnelliğinden yararlanamıyorduk. Yanlış bilgilerin yanlış güdülenme ve yanlış düşlere neden olduğunu da unutmuştuk. Geçmiş ayıklığımız, pay (hak) kavramını, pay anlayışımızı, pay algımızı kendi ellerimizle bozabiliyorduk. Bir yenilik yaptığıma inanıyorum bu betikle. Ne yönetici bir yaşamın ne de ünlenmiş birinin öz yaşam öyküsü bu. Benim yaşamım ve benim gölgem. Yeniden kendime dönüyorum. Yeni giysi almışsam onu güzel taşırım. Gösterici (manken) edası vardır bende, biraz da büyüleyici olduğumu düşünebilirsin… Dalga olasılığı ya da çok küçüklerin kuramının düşlemi, yani Kuantum Felsefesi, ilgimi çekti. Biraz araştırdım. Şuna inanıyorum, istemek ve inanmak her nese gücü yeter sayılır. Yani, madde algılarımızla bağıntılıdır. Herkesin tıpkı algılamasından gerçekler doğuyor. Toplumsal onaylamalar, yüzeysel ve çoğu kez sıkıcıdır. Ama bu genel onaylar, zevklerimizi etkiler. Dışlanmış olsan, istediğin ölçüde başarılı olsan, ne anlamı olur ki? İnsanların rızası, Tanrı’nın rızasıdır… Değişik olmaya çalışmıyorum ama, toplum ne yapıyorsa tıpkısını yapmak da bana göre sayılmaz. Kalıcı bir nes bırakmak zorundayım. Bana verilenlerin payı için… Ne an uğraşmak için istek duysam, boşa çalıştığımı anlamışımdır sonunda! Tembelliğimi başarısız hamlelere mi yoksa yanlış an yanlış yer deyimine mi borçluyum sence? Eşek değilim ki hep çalışayım, biraz da şans olacak adamda yav! Bana öğretilen bilgiler de, iyi dilekler de pek yarar göstermedi. Süreğenimin ilk yarısındaki yıllar boyu... Oyaladığı halde, umuttan yana aç bırakmaz gizli isteklerim. Şu var ki dilimi tutmayı öğrendim. Gelecek bir kulaktır. Dilimiz onun kıvrımlarında dolaşır, ona yön verir. Yani rahat etmek istiyorsan, ağzını ve düşüncelerini temiz tut! Küçükken kedi ve köpek beslerdim. Kara Mılle adında bir kedim vardı, kapkaraydı. Ocakça öyle şeyler yaşıyorduk ki, kara kedinin uğursuzluğundan kim korkardı ki? Köpeğimin adı Cimi idi. Evime gelen konukları kendi evlerine kadar yolculardı. Ne akıllı dirliktin (hayvandın) sen! Senin ruhundan özür diliyorum Cimi! Sana ayran ekmek verdiğim için ve seni başka bir eve armağan verdiğim için… Sen Kara Mılle, az dayağımı yemedin ve elimi de az beşliklemedin. Ölü isen üzülme, yavrularına bakan birileri çıkar kesin! Bir gün yine Malatya’nın soğuk evlerinin birindeyim. Gaz sobam var sadece, ısınamıyorum. Okulda sıkıntılı durumlar var. Herkes atını itini nallamış benle uğraşıyor yine. O günlerde uykulu düşümde bir gül bahçesi ve şarkı söyleyen bir adam gördüm. Çok şükür o okuldan kurtuldum, uykuda gül bahçesi ayrılık anlamına geliyormuş. Onlara kızmamalıyım, adam oluyordum işte! Böylece şu aşağılanması gereken nefsim yani bu iğrenç bedenim temizleniyor daha bir ölümsüz oluyordum. Bireylerin iyi olması için bunu yapıyorlar dersen, sana bu gezenin neden bu halde olduğunu sorarım ben de. Doğa ölüyor. İnsanlar kendi özgür eğilimleri dışında kullanılıyorlar. Buna göz yumamayız! İyilikte uç olmak yerine Genele Yayılan İyiliği seçerek tüm başların eşit yol almasını sağlamak daha doğru bir düşünce değil mi? Bilmek acıların anasıdır. Bilmek istemiyorum. Duyumsamak istiyorum. Dokunmak, tatmak istiyorum belki. Neden herkes bana ne yapmam gerektiğini söylüyor? Doğal seyri izlememe engel oluyorlar? Biliyorsan suçlusun ağabeyciğim! Polis seni tanık olarak kullanır! Bilirsen sorumlu tutulursun, inanç düzeneklerinde olduğu gibi... Demek ki her nes gibi bilginin de artık olanı veya gereksiz olanı var. Üst beyinden uzaklaştıkça, düşüncelere takılmamaya başlarız. Kendiliğinden (otonom) sinir ağımızı azıcık daha kullanmayı başarırız. Kendilik davranışlarımız gelişir. Müzik kulağımız da öyle. Ezber kıpırdanışları kıvırmaya başlarız. Bilinçaltı yani öz benimiz ortaya çıkmaya yüz gösterir. Akarsu gibi olmalısın, düşünmenin çözüm olmadığını bilmeli, takılmamalısın… Okuldan çıkınca, ek iş yapardım. Bir aşevinde çalışırken biri geldi. Sen ömründe bir şeye sahip olmamışsın hoca, ben çok varlıklıyım. Al, şu araba senin olsun ama üç buçuk milyar verirsen yok demem, dedi. Elim kırılaydı o adamla alış veriş etmeyeydim. Otuz beş binimden oldum. Sorarsan, sana yararı oluyor muydu bu çalışmaların, hayır derim. Başkalarına çok yararı oldu ama, yine de iyibilir (memnun) olmuşum. Kişi, ancak başkaları için yaşadığında yaşadığını duyar bence… Yine böyle kebapçılardan birinde çalışırken, onu gördüm. Kendimden geçtim. Koku söylentisi gerçekmiş. Hemen kolları sıvadım bir ayda iki yüz dizge çivide aldım. Onun da içi yanmış meğer. Devrilmeyesice… Dünden istekliymiş! Şu an konuşuyorum onunla. Çok mutluyum! Sevdiğim için ilk kez sayrıl olup yataklara düşmüştüm!


24

Takım elbise giymeyi pek sevmiyorum. İnce kazak altına, kot veya koyu pamuklu ya da keten tuman… Varsıl olursam Japon hakaması giyerim veya bizim kültürümüze uygun bir Harput şalvarı diyorum ama… Bir de şu arabaların kapısının dışa doğru açılması beni üzüyor. O kadar tasarbilimci (mühendis) üzerinde çalışıyor ama arabalar elli yıl öncesiyle bire bir. Ne yaman çelişki yav! Tasarımcıların aldığı para haram kardeşim. Çizerliğim iyi olsa araba çiziktirirdim. Çocuktum, büyüklerimle birlikte, Diyarbakır’da Çermik şifalı sularına gitmiştik. Ayakta zor duruyor olmalıydım. Annem beni kadınlar hamamına götürdü. O günden beri yaradılışı izler olmuşum. On beş yaşımdayken, ayaklarım çok kokuyordu. Çorapsız top koştururdum çünkü. Elazığ’ın güneyindeki şifalı sulara gittik. O suyla yaptığım çamurla ayaklarımı sıvazladım ve kokudan eser kalmadı. Bir keresinde de bir doktor annemi neşterle ameliyat etti. Anestezi yapıldı tabi. Bıçak parası denen lanet bir şey var ya bizde, otacı adam bana dedi ki, gönlünden ne koparsa ver! Ben de otuz akçe verdim. Adam içinden kötü sözler etmiştir eminim… Akımlı araçlar elimden kurtulmaz. Tamam, kabul ediyorum, sayak onarımında pek iyi sayılmam ama, demir telleri akımla sertleştirme buluşunu ilk saptayan ben olabilirim, her ne ki kanıtlayamasam da… Özgün düşünler, aynı anda birkaç yerde belirir. Bir anda iki kişi benzer buluşlar yapabilir... Söküklerimi de kendim dikerim. Elimden bir uçan kurtulur, bir de kaçan… Anamın açtığı apak yufka ekmekler ve yumuşacık su börekleri aklıma geldi. Pirinç pilavı ve sütlaç hep gözdemdir ama, kuru fasulye ve soğan ikilisini, Elazığ’ın sırınını ve peynirli ekmeğini anmalıyım burada. İçli köftemiz de gözdedir ama, Harput köftesi gibi hatırı yoktur bende. Olsa da yesek! Arkadaşımla otobüste giderken durduk yere şom ağzını açıp dedi ki: Bir deli sana vursa ne yaparsın? Hiçbir şey yapmam kardeşim, sonuçta deli değil mi, dedim. O gün bir deli bana saldırdı, beni tekme tokat dövdü. Verdiğim söz usuma düştü. Sözümde durdum. Bizde söz erliktir ağam! Yav bu anamın çektiğini kimse çekmemiştir. Sen kalk sekiz üvey çocuğun üstüne gel, onları besle, büyüt. Onlar da kalksın seni dövsün, bir daha arayıp sormasın. E, iyliğin ödülü kötülüktür. Ne bilsin zavallı. Yine bugün para istedim anamdan. Kendimden utanmalıyım bu kez! Semtimizde akımlar olurdu. Duyarga demirinden üflemeli atacak yapmak, dardağan için, taş savaşları ve hırsızlık yapmak... Üzgünüm, bir keresinde arkadaşlarım tablacıyı konuşturuyordu ben de elimi attım ve bir oyun bilgisayarı çaldım. Neyse ki bozuk olanını almışım... Çay dedin mi, inançlı olacak hemşerim. İçtikten sonra ayak yoluna koşmayacaksın. Ya, öyle! Temiz ellerde temiz yönelimlerle verilen yiyecek ve içecekler ayak yoluna gitmez, ışık olur yukarı çıkar. Salep, okulumuzun önünde gezici olarak satılığından beri listemin baş ucunda yer alıyor. Tarçına ve meyan köküne de düşkünüm. Yok kolada şu varmış, bu varmış, bana ne! Horozun dediğini yaparım. Çay tutkunuyum arkadaş! Eski dizerlik geleneğindeki şarap, haza olmuş çay! Renginden midir, bilmem. Onsuz kahvaltı yapamam. İyi de demlerim ha! İki şekerli içerim. Bir de hep kaynar olacak suyu, azcık boğaz yakacak kirvem… Çarşıda, boş boş dolaştığım günlerden birindeydim. Yolda gitarcı arkadaşlarımdan Muhammet’e rastladım. Yanında manitası vardı. Bozuntuya vermedim. Abi ayaklarına yattım. Havası olsun garibimin, onun verdiği eski çekyatın üstünde yatıyordum. Sıcak yaz günlerinde serinleten fırıldağımı da o verdiydi. Helal olsun, gözü tok arkadaşımın. Şöyle sağda solda bir ek iş bulayım, dedim. Demez olaydım! Yokluğun başka adı yoktur. Altı yok, üstü yok işte! Yumuşak yüzlüyüm ondan mı? Kim bir şey istese yok diyemiyorum arkadaş! Gel deseler, gitmem gerek. Ölümcül kapışma yapacağız deseler, yine kaçmam giderim. Erdemin kendisi olmuşum Saçlarımı çok değişik bir tarzda kestiriyorum. Yanları ve enseyi üçe vuruyor, üstü uzatıyorum. Samuraylar gibi bağlayacağım. Samuraylar, enselerinden kılıç vuruntusu almamak için uzatır ve bağlarlarmış saçlarını. Ben de LULU’ya benzemek için öyle yapıyorum. Erkek dediğin, yanındakine ayak uyduracak biraz. Gerçi bir kez bile onunla yan yana gelmedik ama! Çarpıcı bakıra boyadım saçlarımı!


25

Düş gücüm, bayağı kas yapmıştır! Yani kimi anlar eşsiz tablolar çıkarabiliyorum. Ayrıntıları çokça usumda tutamıyorum ama, genel olarak fırçam iyidir. Gözlemlerimden değil, yaratıcılığımdan fırlıyor düşlerim. Gül yoksa gül suyu, neylersin! Karşılıklı konuşmalarda pek de iyi sayılmam. Uzun ve sıkıntı dolu yıllarımda, az konuşmanın değerini iyi bildim. Bu yüzden… Yazarken daha iyi dile getiriyorum kendimi herhalde. Zaten güzel sözden daha kalıcı bir şey yok ki bu gezende. Kendimle dertleşmek, içimden konuşmak... Eski sahneleri anımsayıp gülümsemek... Yalnızlığıma biçim vermişim, onu süslemişim anlaşılan. Sonsuzluk, en büyük dileğimizdir diyenler olmuş. Ben de diyorum ki güzel bir nesnede yok olmak… Yokluğun bir daha ayıltmayan içkisinde, buz gibi erimek. Kaygıdan kederden kurtulmak. Öyle bir yok olmak ki nerede yok olduğunu bile anımsamamak. Topraktan geldik, yeniden toprak olmak... Cennet sizin olsun dostlarım! Küçük bir çocukken, şöyle bir düş kurardım: Yağmur ormanlarındayım. En sevdiğim hava, yel değmemiş yağmurlu havadır. Sözümü dinleyen köpeklerim var, amansız çelikten iki yüzü keskin bıçağım ve üstüne şeker ekilmiş taş ekmeğim... Ahşap evim, büyük bir ağacın üstünde. Bıçağımı bir sopaya takıp avlanıyorum. Balık da avlıyorum nehirde kimi… Üstün kişilerin en büyük yağısı, karamsarlıktır. Çağın hastalığı olan can sıkıntısı da çok yiyip harcayamamaktan kaynaklanıyor bence. Girdiler ve çıktılar dengeli olmalı. Yediğini yakmalısın! Us, geleceği kuşatamaz. Kısır kalır, seni karamsarlığa sürükler. Çünkü zeki olan kişi, bu arada iyidir de. Bir yerlerde acımaya gelip yenileceğini iyi bilir. AVM’ye gidip çay içiyorum. Küçük satıcıları bitiren toplu alışveriş çarşısı! Kapıdan girer girmez seçkin tabaka ayağına yatan binlerce kişiyle karşılaşıyorsunuz. Papara izlencelerinde gördüklerini yeniden canlandırmak için oradalar sanki. Ben yaralı bir bülbülüm oracıkta bile, sevgilimi anıyorum! Donuk ve üzüntülü suratımla oturur en iyisinden bir harman çayı isterim. Küçük kızlar, büyük kadınlar gibi davranmak istiyor. Kasap, yemek hazırlıyor. Berberler, güzellik ürünleri satıyor. Bakkal, duyurucu(telefon) hattı pazarlıyor. Ülkemde kimse, olduğu gibi olmak istemiyor. Kendimizi sevmiyoruz, barışık değiliz biz bizimle. Geçenimizi ve ekinimizi (kültürümüzü) bırakmaya, unutmaya çalışıyoruz. Para vermediğimiz beleş şeyler, hoşumuza gitmiyor. Devletçek dışa bağımlıyız ve izler olmuşuz Batı’ya. İlle de Batılı ve pahalı olacak! Lira kelimesi bile Livres’ten bozma. Ak akça dururken hem de. Kelimelerinin arasına birkaç İngilizce de serpiştiriverdin miydi, senden ekinlisi yok! Paran varsa dolara yatır kardeş. Dolar düşerse Türk parası değerleniyor demektir. Senin yitirimini unutturacak bir sevinçtir bu. Dolar yükselirse sen kazandın demektir. Ülken de buna sevinmeli! Okeyi iyi oynarım. Bazen taşı çekmeden öngörürüm. Çıkmış taşlara bakıp hesap yapmam. Erkek tavlasında iki yıl yüksek öğrenim yaptım. Zar tutmayı da bilirim, ama tutmam. Yenildiğim de olur. Güzel oynarım kısacası… Sürücü olmak, çocukluğumdan beri düşümdür. Ha, çok arabam oldu. Ancak, iyi sürücü olmak başka bir şeydir. Sokak ağzını iyi bilmek, işinde özür etmemek, alıcının iyibilir olması, arabayla kanka olmak, ona ad takmak ve sınırlarını zorlamak… Ad verdiğimiz nesneyi sınırlandırmış ve o varlığın gelişim yollarını kapamış oluruz. Bilinçli gözlemlerin Nicem Kuramı Düşlemine (Kuantum Felsefesi) göre nesneleri değiştirmesi, gözlem yüzünden değil şartlanılmış gözlem yüzündendir. Ben seni tanıdım diyen birinden uzaklaş! Çünkü o Kişi Bilmecesi’ni çözdüğünü sanmıştır! Anlamaya çalışmak yerine, çözmeyi denemiştir. Ordu görevimde bile, üst ranza bana düşerdi. Belim ağrıyordu, ama yine de eğitimden kaçmazdım. Yapı işlerinde ağır kaldırırken omurlarımdan biri kaymıştı. Şimdi, yerini aldı esenlikler olsun ki! Kimse çaldırmazdı beni o günlerde. Çay içmediğim gün, yüzbaşı bile yanıma yaklaşamazdı, hiçbir iş yapmazdım. Duşlukta az anak (vakit) geçirmeyi yurt görevimde öğrendim. Özgürlüğün ne oranda değerli olduğunu ve her bireyin canının değer biçilmez olduğunu da orada öğrettiler. Ulular ocağı demeleri boş değil. Bulaşıcı hastalıkların hiçbiri ordu kurumları içerisinde yol bulamaz. Korunan bir yerdir orası!


26

Şu an konuştuğum biri olduğunu biliyorsunuz artık. Lulu!… Onu size pek anlatmak istemiyorum aslında. Onu çok kıskanıyorum. Ona bakan bir erkeğe bile tahammül edemiyorum. Kara bir elmas, altmış kiloluk siyahi bir yakut adeta. Bir oturuşta yerim onu, ekmeksiz hem de… Kanı şeker gibi geliyor bana. Tatlılığını babasından almış. Annesi de Osmanlı kadın. Kardeşiyle de aram iyi sayılır. Otogara bir askeri götürüyordum. Onu ilk orada gördüm. Ne temiz bir kadın ne güzel bir yüz dedim, kaderime küfretmeye başladım. Yolda bir sigara yaktım. Erkekler ağlamaz, şarkısını söylüyordum. Sesim güzeldir. Size bir gerçeği itiraf etmeliyim. Ona ulaşacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Ona asla elim yetişmez diyordum. Şu an onunla konuşma fırsatı buldum. Ne kadar değerli olduğunu belli etmemeliyim. O, çalıştığım yere gelirdi. Nargile ve çay verirken fırsat buldukça bakardım, güzel yüzüne… Benimle aynı burç. O bana yukarıdan bir yağmur gibi geliyor, her yerime masaj yapıyor onu görmek. Onu kaybetmeye, elim varmıyor. Tartışıyoruz arada. Onu yeniden yoğurmalıyım. Yontmalıyım biraz. Beni bu düşkünlüğümden kurtar! Bazen o da bana bakmaya yüreklilik gösteremiyor, elimi öpecekmiş gibi çekingen bir duruş var onda. Giderken vedalaşamadım. Ne yazık… İnsan sevdiğine böyle mi yanar… Yalnız olduğumda biri beni gözetliyormuş gibi duyumsuyorum! Kalabalıklar içerisinde herkesin gözü bendeymiş gibi geliyor! İşlerim yoldunda gittiğinde kendimi çok özel buluyorum ancak, işler ters gitmeye başladığında, diğerleri gibiyim diyerek avunuyorum! Pay etmeyeceğim denli güzel bir kız ile aramda ortak yönler bulmaya çalışıyorum! O beni sevse başka bayanlara yöneleceğimde kuşku yok! Evli bayanlar daha mı ilgimi çekiyor ne? Duygulanmak hoşuma gidiyor, öte yandan duygularımdan kurtularak sağlıklı düşünmeye çalışıyorum! Sağlıklıyım ama param olsa da bir duygu otacısına görünsem diyorum. Havası yeter be!... Yoksulluğu bilerek seçmişim de birgün varsıl olacakmışım sanki!... Tüten, ağzımda emzik gibi... Yalnız kaldığımda çok ayıp işlere girişiyorum. Düşlerim de kural dışı ve erdem altı... Çok çabuk unuttuğum halde, sürekli okuyup duruyorum. Beni kazıklayan adamlara içimden küfürler edip karşıma çıktıklarında onlara ince ve güler yüzlü davranıyorum! Çarşı çarşı diye tutturmama karşın doğa ile özdeş bir yaşam istiyorum! Dirimleri çok önemsediğimi söyledikten sonra ekmeğimi kemiren fareyi, balığımı çalan kediyi hırpalamak istiyorum! Savaşlar olmasın diyorum ama kişi sayısının da azalmasını istiyorum. Tanrı'ya bana üstün güçler versin diye yönelmişim! Ölsem de kurtulsam iniltilerinden sonra tatlı yemeyi seviyorum, yaşamak güzel nes be kardeşim, diyebiliyorum! Uzaylıların var olmasını bir istiyor bir istemiyorum! Güneş'i üşüdüğümde önemsiyorum! Yapacak işlerim varsa geceden tiksiniyorum! Beni eğlendirmeyecekse arkadaşlarımın canı cehenneme! Bana yardım etmeyeceklerse yakınlarımın ne anlamı var? Başarısız olduğumda ülkemi suçluyorum ama beni çok da denetlemesin, gözetlemesin istiyorum! Küçük ayrıntıları görmeye, minik mutluluklarla yetinmeye çalışayım diyorum ama Lamborghini ve deniz kıyısı evlerden de elim olmuyor! Sade bir yaşam isterken renkler başımı döndürüyor! Sevgi ve acıma ile beslediğim büyüttüğüm canlıyı kesip yiyorum! Soluk almakta güçlük çekiyorum ama bindiğim iki tekeri gazlamayı seviyorum! Doğruyu ve gerçeği sezebiliyorum ama gönlüm kulağa hoş gelen yalanlardan yana! Tam bir şeyleri yoluna koyacağım gibi. Derken başka bir konu patlak veriyor. Yitirmek üzerine kurulu, yitirmeye güdümlü bu yaşamı ben seçmedim. Anlımda gülünç ve kötü bir tabela yazıyor olmalı. Gelen yalıyor, giden yalıyor. Dur diyemiyorum. Kendimi savunmanın anlamsızlığı içerisindeyim. Hadi sevgilim, el ver bana. Sen istersen yaparsın! Fakat hiçbir şey karamsarlıktan daha kötü olamaz. Şansının olmadığını iyiden iyiye kabul edersen aynı haftanın içinde birden fazla kazalar, eşyalarında arızalar, işinde terslikler görebilirsin benim gibi… Eskiden iki kolumu sırtımda birleştirebiliyordum. Bacaklarım da yarım çap açılabiliyordu. Kaskatı olmuşum şimdilerde. Masa başı işler, çok yemek ve az hareket. Ölüm böyle yaklaşıyor insana. Son zamanlarda yaşlanma ve ölümü serbest oksijen parçacıklarına bağlayanlar oldu. Yalan bence. Her hücrenin bölünme ve yenilenme sınırı var. Yaşlanma bununla ilgili. Saçlarımda birkaç beyaz var. Yarın karanlık. Umut ver bana ey okuyucu, iyi dileklerin benimle olsun! Balıklar aptaldır. Balık tutmayı seviyorum. Kendimi zeki hissediyor olmalıyım. Bir de onları avlarken canı yanmaz, acıyı hissedecek kadar akılları yok diye düşünüyorum. Zaten ağızları kırkırdak dokudur. İyi bir arabam ve durumum olsa, ülkemin her bölgesini gezerim. Dağ evimiz var aslında. Oraya gitmeye korkuyorum. Örümcekler ve yılanlar bir yeriyle gülüyor insana. Örümcek fobimden söz edebiliriz. Küçükken tavuklar olur olmaz yerlerde yumurtladığından dolayı, oralara benim gibi bir bücürü sokarlardı. Çeşit çeşit örümceklerle karşılaşırdım orada. Yılan ve köpekten bile o kadar korkmuyorum. Dedeler gibi tane tane yürüyen iskelet vücutlar…


27

Eski zamanlarda ve eski evimizde, ahırda yılan var, dediler. Tekli kırmayı aldım, koştum bir keresinde. Yılan, damın cisirlerinde yükseklik korkusunu tatmin ediyor olmalıydı. O bana baktı, ben ona. Güzel bakıyordu kıyamadım. Dedim ya yufka yürekli sayılırım… Kendimle meşgul olduğum zamanlarda, elim burnuma gider. Aynaya baksam, yüzümdeki akne ve sivilcelerle uğraşırım. Sakal traşı olduğumda, hep bir kısmını unuturum. Elbiselerimin yakası çabuk kirlenir. Ayakkabılarım da fazla dayanıyor sayılmaz. Öyle bir hayatım var ki, ne dayanabilir? Ağır işlere el atarım bazen. Kirli Harry gibi pis işlere. Karada bile zor yaşıyorken hem de. Beklemek iyi yaptığım işler arasında. Ancak, ondan nefret ediyorum. Bekleyişleri bekletelim artık, hayat beklemez! İnsan ne garip bir varlık! Başı köküdür. Kökünü almış ayakları üzerinde duruyor. Hem de iki ayak üzerinde dengede durabiliyor ve bu arada çalışıyor, küfür ediyor, seviyor hem de eğleniyor. Asıl acı olan ne biliyor musun, kazanmak için birbirimizi ezmek zorunda oluşumuz! Bizi güdüp duranların gözünden bakılırsa: Ölümle korkutuyorsun yaşamı seviyor, peynir veriyorsun klavyeye basıyor, ekmek gösteriyorsun ağzı sulanıyor! Bir insana değil de bir kobaya bakan biri vardır o gözlerde. Bir bayanın yüzündeki gamzeler, pek ilgimi çeker. Ne tatlı gelir bana. Gülen bir güzel yüz! Yaradılışın anlamı bu, görmektir işte. Güzelliklere farkındalık… Saçlarını iki yandan bağlayınca da tatlı olur onlar. 15 sonrasını severdim. Benden geçti bu Karacaoğlan geleneği. 30 -40 arası da hiç fena görünmüyor. Onlar olmasa, hayat berbat olurdu. Biraz yalancılar, ama olsun… Geçimi dar biriyim. Kaynanam beni daha yeni yeni seviyor belki de. Para tutamam. Sabun kir tutmaz, derler. Yemeyi ve gezmeyi severim. Bir şeyler yapmalıyım, ölümsüz bir şeyler. İnsanlık adına! Vaktim daralıyor. Saatler düşman! Yaşanmamışlıklarım var! Sinir oluyorum durduk yere! Bu çark sistemini kim kurduysa, bir yerine girsin! Hiç mi sürpriz olmaz bir insanın hayatında? Bataklık canavarı gibi olduğum yerde mi yaşayıp öleceğim? Biri bana neden şükrettiğimizi öğretsin! Can verdin peki başka ne verdin? Yüz şey istedin yaptım, bir şey istedim neden yapmadın, neden? Sevgiye açlığımı ancak sana anlatabilirim. Ben Yakup Sultan gibi ancak sana açılabilirim! Affedersin, arada bir, ıssız yerlerde bunları bağırmalıyım! Yolunu buldukça bakım ve onarım kentine (sanayiye) arkadaşımın dolaplarını onarmaya giderdim. Benden düşünce aldığı olurdu. Varlıklı olanlara pek yanaşma, semer vurmayacakları eşeğe yem vermezler ve daha cimridirler. Onun arabalarını sürerdim. Aynaları hep kontrol ederim. Yanındaki rahatsız olmuyor ve uyuyabiliyorsa iyi sürücüsün demektir. Devindiğini veya durduğunu ya da vites değiştirdiğini ayırt etmemeli biniciler… Denetmen, okulumuza geldi. Neden bağcıklı ayakkabı giyindiğimi, saç uzattığımı falan sordu. Başka biri olduğumu açıklamaya çalıştım. Kendimi yüksek anlaklı ve özel görüyordum. Peki öğrencileri aşağılamak ne demek oluyordu? Pay ediyorlardı bence! Not kıramıyorum, dövemiyorum. Bırak da dilimle döveyim onları! Şaka yaptığımın ayramındalar aslında. Ence (süper) geri zekâlılar diyorum, gülüyorlar… Pek fazla öğrenç duyduğum nes yoktur doğada. Üzgünüm, o güzellikleri görebilmek için, her şeyden önce duygu durumum yerinde olmalı! Bilgisayar bile, yalnızca bir ve sıfırla çalışıyor. Ben olasılıksızlığın ardına düşmüşüm. Olağanüstü güçlerimiz olsun istiyorum. Egemen olalım artık! Başka gezegenlerde bize uzaylı desinler! Ama şunu bilin ki, her ölen ölmüş değildir. Ölüler, işimize çok karışıyorlar. Bilimin hala bilmediği birçok nes var… Duşlukta anak geçirek ne hikmetse şimdilerde bana iyi geliyor. Boy kabı (küvet) ve püsküre (fıskiye) de olmalı. Müzik mi, kesinlikle! Olmasa da ıslıkla bir şeyler yapmalısın. Güzel kokulu temizleyicilerin olmalı. Soda içmelisin orada. Hamam eğlencesi yani… Oturaklarda bir türlü düzgün oturamıyorum. Kıçım eziliyor sanki! Ayaklarımı uzatmam ve üst üste atmam gerek. Yatarken bir elimle yastığı kucaklarım. Kapıyı ayağımla kaparım. Evin içinde bol tumanlar giyinmek hoşuma gider…


28

Esinti (moda), temelsiz değildir. Kişi gözü başka anlarda, bazı nesneleri daha güzel algılar. Ya da adı duyulmamış biri var da ondan yayılıyor bu çılgın düşünceler... Bu yıl, ağaran (beyaz) esiyor. Geçen yıl, leylak moruydu. Önümüzdeki yıl, karanın yılı olacak bence! Sanat adamı, geleceği öngörür ve şimdiden anaklanır (hazırlanır). O, birkaç yıl ileride yaşar. Toplum onu bugün değilse de yarın anlayacaktır. Geri kalmış ülkeler savunmaya para verir, çok gelişmiş olanlar da sanata… Birileriyle tanışıyorum, onu o denli içselleştiriyorum, benimsiyorum ki... Tutkun oluyorum, izler oluyorum. Değişmesin diyorum. Bir de bakıyorum ki, elde edemeden elden gitmiş, el olmuş. Kendime kızıyorum! Neden yanlış seçimler yapıyorsun, diye. Kimseyle uğraşmasam da, geride bunaltıcı bir yaşam var, biliyorum… Uçmak (cennet) sözünden anladığın nedir senin? Yani birileri yanarken sen mutlu mu olacaksın? Uçmak, sevdiklerinin yanında olmaktır. Kişicilim ben. İnsanlar neredeyse orada olmak isterim. Uçmak beklentilerle doludur, sen bugünü yaşamaya bak! Ateşi severim, alev kızılı saçlarım olsun isterdim ve mavi gözlerim, alev mavisi! Alev temizleyicidir. Tutkunun alevleri beni kirlerimden arındırdı. Bu yüzden katıksız bir kişiyim! Latin ekinini aşırı cinsel buluyor Müslüman alimler... Çıplak heykeller falan… Kardeşim, sen öyle bir ekin koyabildin mi ortaya? O derin düşleme ve sanata anca bir puttur deyip geçersin sen! Oysa bilmezsin ki dört duvarına secde ettiğin Kâbe, yeryüzündeki en büyük puttur! Geçmişe dönüp bakıyorum ne yaratmış atalarımız, bize ne bırakmışlar diye? Dede Korkut betiği ve üç beş gökbilimsel ya da denizci taslağından başka bir nes yok! Bir Baş Sağaltman Sina’ya bile iyelik edememişiz! Hem cinselliği yadsıdığımız ölçüde varoluş nedenimizi görmezden gelmiş olmuyor muyuz? Herkes payına düşenden iyibilir! Birileri ölürken yaşam sürüp gidiyor. Şu kısa süreğende bile tadımızda değiliz, özgür değiliz. Yaşam değerli. Sonu olan bir nes nasıl böyle değerli olur? Ölümden sonraki yaşam, bu yaşamı değerli kılıyor olmalı. Oysa Tanrı’yı iyibilir etmek olağan değildir. Umarım bu sözüm yanlıştır. O, sevdiğini de nedensiz sever. Sevgi nedensizdir… Annem ya da babam, güzel bir çocuk ver, onunla ilgileneceğiz, yurda ulusa kutlu olsun demediler mi acaba! Onlar sevişirken kazara ben olmuş olmalıyım! Umarsızlığımdan utanıyorum, bu ilenilir şanstan da! Bırakın da bazı şeyler anlamsız, nedensiz kalsın! Anlamadığın her nesi bir biçimde yontarak o küçük kafanda bir yere oturtacaksın yani! Özgürlüğün de canına okuyorsun sen! Kişioğulları kimi an beni şaşırtıyor. Uslu işi olmayan bir nes var onlarda. Geleceğimizden umutluyum. Özünde iyi bu varlık, yine mutlu olmanın bir yolunu bulacak, dürüst ve eşit yönetecek. Uçmak (Cennet) nedir biliyor musun? Geleceğimizdir! Boşaltacağımız çoğu alanın tarıma elverişli ve yeşile bürünmüş hali. Kişioğlunun doğasına büyüdükçe şaşakaldım! İyilik yaparsın, daha aşrısını bekler. Kırk gün sırtında taşı bir gün indir, neden taşıdın demez, neden indirdin der. Seversin, o başkasını sever. Kafayı sana takmışsa, dayak yemeden gitmez. Birilerinin sırtına basarak bir yerlere gelmeye çalışır bu canlı. İyiliği unutur da kötülüğü asla! İlgi gösterirsin küser. Esenlikteyken bile, daha esen olmak ister. Gereksinimi yokken savurmaya girer, yardım edeyim demez. Tanrım, sen bağışlasan da ben bağışlamam bunları… Dışında kalan her nesneyi yalnızca kendine benzeterek sevebilen bu dirliği (canlıyı) kim sever ki? Sadece bilgisizler sevebilir, yüzlük (maske) tutkunları sevebilir anca! Bekliyorum, gelmiyor gelmesi gereken. Canım üzüm gibi sıkılıyor. Benim yaşamımda asla güzel bir şey olmayacak mı? Sevdiğim hiçbir nes benim olmayacak mı? Hesaplarım asla oturmayacak mı? Açıkta mı kalacak hep ayaklarım? Beklemediğim olumsuzluklara gebe bir yazgım var! Sevgilim şöyle diyordu: Bizden olmaz. Bize yakışmaz birliktelik. Tutkuya değil özleme yakışığız, diyordum ben de. Bir aptalmışım gibi her gün aynı dersi tekrar ediyordu. Vurguluyordu her sayak başında. Elimden bir şey gelmiyordu. Dardakine, zordakine yardım eden kimsem, neden görünmüyorsun, neden sesin çıkmıyor, nerelerdesin? En yardıma gerek duyan benim inan, acıyışın varsa yetiş! Çerezlerden fıstığı, dondurmalardan sadeyi, etin içinden kemiğin iliğini sevdim. Seni sevdim çekik gözlü! En sıradan olarak, çimleri sevdim. Baharda bulutlu havaları, tütünün kokusunu, bebek kokusunu sevdim. Bu gezende bunları sevdim. Ağladım, ama ağladığımdan utanarak! Sevdim ama, kaş göz arasında. İlendim ben ağlarken mutlu olanlara! Günahsız Yusuf’un bir öksüz ağlarken et pişiren babasıyla gülüştüğü söylenir. Beni neden anlamı-


29

yorsun? Daha çok kazanmak, daha anlaklı (zeki) olmak. Tek derdin bu senin! Altta kalma sen, tek düşündüğün bu! Aşağılık herifin tekisin çünkü! İstediğin gibi biri olsaydım, bu kez başka biri gibi olmamı isteyecektin! Yıllardır kahvaltı yerine açma ve çay yuvarlıyorum. Sen yanımda olsan bir gündoğumunda. Benden erken uyanmış, çay koymuşsun, patates kızartması yapmışsın, az biber salçalı. Beni öperek uyandırıyorsun. Oh, ne güzel olurdu bu! Ayrancıyımdır. Sıcak yaz aylarında ayran vazgeçilmezimdir. Yanında bir de tevek sarması olacak şöyle. Domatesli, soğanlı, maydanozlu, sarımsaklı bir salata, salamura tarzı yani of, of... Ömrümde iki kez çok parasız kaldım. Biri üniversite dörtte idi. On gün beş parasız dolandım. Biri de bu yıl. Dört gün aç kaldım. Neler gördük neler göreceğiz? Varlık içinde yokluk tattım bu yıl. İki bin on bir, seni sevmedim! Git de bir kurtulalım, derin bir soluk alalım, seni ezer (sadist) köpek balığı! İki bin beşi de karalıyorum bakışlarınızın önünde. Çok emek verilen kısır bir yıldır o. Alçaktır ve öldürücü, yaşamıma diş geçiren o yıl! Sayın hâkim bey! Sevgilime acıdım. Kendime acıdım belki. El uzattım ona. Dizgeler yazdım, besteler yaptım. Neden yaranamıyorum hala? Gereği düşünüldü, yaz oğlum! Daha çılgınca şeyler yapmalıyız! Sevgilim, seni nasıl aldatabilirim ki? Neyi sevmişsem sana benzediği için inan! Yanından kovulduğum o günü anımsıyorsundur. Yalnız kaldığım zamanlarda, sana benzeyen oyuncu kadın var ya, onun dizisini izliyorum. Gözlerin parçasını mırıldanıyordum gitarda. Beni bağışla, o acıyış dolu bağrına yasla başımı. Eve dönmek gibi olurdu bu… Sevgim seni giderek güzelleştiriyor. Tenin daha diri bir pembe, gözlerin ışıl ışıl! Daha olumlu bakıyorsun yaşama. Acı kendine! Bu güzellikleri pay ediyorsun sen! İyi bir yüreğin olmasa seni sevmezdim, et peşindeyim sanma! Ağustos böceği öykünün sonunda albüm çıkarıp varlıklı olmuştu yanılmıyorsam. Bu sıralar, bir işevinde bir iki bestemi seslendirip arabulucuya (ajansa) gitmem lazım. Bırak onlar senin arkandan gelsin, istemekle olmaz. Kimi nesler beklemekle olur. Demlenmesi gerekiyor sanırım… Kafam bozuk olduğu an, işlerim yarım kalıyor böyle işte. Yitik sevincim, neredesin? Babamı yitirdikten sonra, çok bunalmış ve teyzemle Mersin çevresine gitmiştik. O en yüksek yapının aşağısında, kedi balığı avlamaya giderdim. Su korkunçtur! Önünde kimse duramaz ve hiçbir nes! Dalgalar ansızın büyürdü, geri çekilirdim. Orada olta yapan bir adama yardım ederdim. Değişik düğümler atmayı öğrendim ondan… Kayseri’de bulunduğum anlarda en sevdiğim, Erciyes’i gözlemlemekti. Büyük ve yalnızdı, benim gibi. Beni kendine çekiyordu. Gerçeküstü bir iklim vardı onda! Başı ağaran (beyaz) papaklı Erciyes! Kucağına bakmayı çok özledim! Konya’da duygusuz ve sessizdim. Allaattin Kavşağı dışında pek bir nes ilgimi çekmezdi. Akşam toplanır arkadaşlarla inanca dayalı söyleşiler yapardık. İnanç düzenleri çözümsüzdür. Ne hallederdik bilmem. Malatya’da sofuluk okulunda, kendime özgü öğretiler geliştirdiğimi söylemiştim. Onlardan birini sizlere anlatacağım. Sofulukta elif harfinin yüceltilmesinin çok da doğru olmadığını anladım. Besmelenin her harfi, ayrı bir anlam içerir. İlk harfi, en temel harftir bence. Bence B harfi, dişil özellikler taşır. Elif’e secde etmiştir. B harfi Hz. Fatma’nın öyküsüdür. Onca yoksulluğuna ve çileye rağmen, Saygıdeğer Ali’nin önünde boyun eğen, saçını süpürge eden o kutsalı anlatır. İnsanlık üzerinde oyunlar oynayan babasıyla kocasının arasını bulan da odur. Aynı zamanda B harfinin ebcedi değeri ikidir. Varlığın birliği doğrudur. Bu ikimsi bir tekliktir. Evrenin temelinde biri diğerinden doğan iki şey var. Esir ve eter denilen karanlık madde yani Kara Duman ve Saydam Töz. Biri diğerine baskındır elbet. Madem böyle bir ikiz durum var. Sen biri iki düşün. Hem öyle hem böyledir de. Bu söylediklerim hem doğrudur hem de eksik. En tam, tamcı olmayandır. Hem inanmalı hem de kuşku duymalısın. Yeni bir nes olduğunu onayla ama, eskileri andırdığını da yabana atma! Hem ötekini hem de bu gezeni bir arada gör. Ahireti bu dünyada, Tanrı’yı gönlünde ara! Çünkü o hem seninledir hem de her yerde, hem de hiçbir yerde… Bugün tulum peyniri ve üç çay ile kahvaltı yaptım çay ocağında. Pek zevk alamadım. Suçu ne peynire ne ekmeğe ne de çaya attım. Şunu biliyordum çünkü, kişi her keresinde zevk alamayabilir. Belki her şeyi doğru yapı-


30

yorsun ama, bazen zevk duymayabilirsin. Her gün duygu durumun iyi olacak diye bir şey yok. Peki, neden böyle? Nedenini kimse bilemez. Evrensel bir dönüşüm içerisindeyiz! Aynı şartlar, her zaman aynı sonucu vermeyebilir. Ülkeler içerisinde rahatına en düşkün Amerika, süse en düşkün Fransa, giyim zevki en gelişmiş İtalya, soylu ve ekini en sağlam Japonya, bu arada gençleri şu an yozlaşıyor; en kolaya kaçan Çin, en sağlamcı ve düzenekli anlağa iye Almanya, en acıyış dolu İskandinavya, en düşkün, en tutkun Hindistan, en çabuk uyum sağlayabilen Türkiye! Gezegenimizin taslağına baktığım zaman, Afrika’yı kalbe Asya’yı göğse, Avusturya kıtasını karaciğere ve Yeni Dünya’yı akciğerlere benzetiyorum. Denizlerin dibini öğrenmek istiyor, kutuplarda yürümek istiyorum. Hava tabakasının en üstünden evrene bakmayı düşlüyorum… Satranç oynarken, birkaç hamle sonrasını öngöremiyorum. Sayısalım çok iyi değil, mantığımı beğenirim. Doğu ülkeleri sözel düşünür. Müzikte bile anlamlı sözler arar. Kalp padişah, akıl vezirdir, derler. Eğer böyleyse Doğulu bireylerin ufku daha geniştir. Zaten us tek yönüyle kavrar nesneleri, gönül ise tümüyle duyar ve kuşatır, töz ise neredeyse bitişiktir. Her ülke kendisinde olmayan şeyin ardına düşmelidir. Doğu toplumlarında duygusal anlak yeterince var. Buna halkın tutku öyküleri tanıktır. Batı toplumlarında da yeterince sayısal anlak var. Örenlik sanatı buna tanıktır. Demek ki bir geçiş gerekiyor. Bireysel anlamda şunu söyleyebilirim: Duygu olmadan hayatın tadı yoktur ancak, duygularına göre davrananların varacağı yer yakınmadır. Gezenin en uslu kişisinin bile beyin soğanı duygularla doludur bu söylemlerime karşın. Yürüyüşümün asil olduğunu söylerler. Bende bir yükseklik olmasa başımda yıldırımlar dolaşmazdı, der Finten… Alışım iyi değil, verişim iyi. İstemem kolay kolay kimseden bir nes. Kimsenin ayıbını da yüzüne vurmam. İyilik cılızlığa pek de benziyor değil mi! Güzel giysileri ve uzun süren hoş kokuları severim. Yalnızlığa alıştım sayılır. Sevgiye açım, hem de çok! Cılız, yoksul ve başarısız kişiler, iyi olmak zorundadır. Başka umarları yoktur. Tersi durumda, sevgideki paylarından olurlar… Öğrenciyken, hep baştan başlardım çalışmaya ve son konuları gözden kaçırırdım. Bölümümü seksene yakın bir basamakla bitirdim. Düşün, ne oranda oksijen yakmışlığım var! Bir ve ikide o kadar çok çalışmışım ki, son sınıflarda çalışmama pek de gerek kalmamış. Günde bir yapıtı okuyup bitiriyordum. Oysa ocağım, bir lokma ekmekle de doyuyordu. Bir an önce işe geçersem tüm sorunlarım sona erecek sanıyordum. Umduğumun tam tersi oldu. O kadar ibadet ettim sayılır. Kime yaranabildim? Oysa Tanrı gereksinimsizdir. Bir bölü iki olasılık var. Seni ya seviyor ya da sevmiyor. Sen sorumluluk burcusun! Hep koşan ama, neden koştuğunu bilmeyen bir atsın! Kendin için koş bu kez! Yorulunca kulvar değiştir! Bir gün durdum ve düşündüm. Elimde tözbilim konulu bir betik vardı, seminer verecektim. Kendi kendime dedim ki, okuyarak çok varlıklı veya çok mutlu olan biri var mı? Yanıt hayırdı! O gün annemle konuştum ve yüksek öğrenimimi sonuna geldiğim halde bıraktım. Ardındaki 12 yıl betiklere elimi bile sürmedim. Johannes Gutenberg’in verdiği yüreklilik olmasaydı Martin Luther’in ortaya çıkmaya utanacağını henüz bilmiyor olmalıydım. Yani gerçekçi olmak gerek. İnsan nasıl kazanır biliyor musun? Çenesiyle! Evet, çok ilginç değil mi? Konuşmalarını ünlemle (dikkatle) yaparsan kazanırsın. Yani, konuşurken yutuzmaya kapı açma, karşı koy! Söz en güçlü varlıktır. Birileri seni izliyormuş gibi değil de mutlu olduğun gibi yaşa! Doğru, evrenin ortasında yıldızlardan yapılı kocaman bir göz var, bizi izleyen biri var ama, onun mengenesinden biraz kurtul! Bir de gerçekçi alkışlar (dualar) etmelisin. Kendin için alkış ettiğin oranda, başkaları için de alkış et! Kendin için yaptığın alkış boş beklentiler içine sokabilir seni! Boyundan büyük nesler istediğin için, basamakları atladığın için... Ben otuzuma geldim ve şöyle dedim: En büyük yatırım, bireye yapılan yatırımdır. Keşke, gençliğimi tek bir kişiye harcasaydım. En azından bir geri dönüşü olurdu bana. Olmasa bile iyilik etmiş olurdum. İyi biriyim diyebilirdim gönül içetenliğiyle. Ben esen olmasam da o kişi esen olurdu... Sana geri dönmeyecekse bir şey verme! İstenmeden iylik yapma! Kötü bir olgu gerçekleştiği an, herkes şöyle diyor: Kendin ettin kendin buldun! Neden iyi şeyler yaptığımda onlara göre davranayım ki? Sonuçta yalnızım demek ki...


31

Her gün okula geç kalırım. Son anların adamıyım. Gecikmeleri ve aksaklıkları hesaba katmam. Okul yönetimiyle kanlı bıçaklı oluruz hep. Kapım çalınırsa, kolay kolay açmam. Bugün hiç abartmıyorum, biri benim kapımı tam iki sayak çaldı. Sonunda elbiselerimi giyinip açtım. Adam incelikli bir dille, dün de açmadınız, neden diye sordu. Ona dedim ki, bu kapıyı herkes kendisi için çalıyor, kimse benim için çalmaz. Yöneticilerim ne an beni odasına çağırmışsa, uyarı veya kınama için... Kutlarız, şu konuda çok iyisin, dediklerini duymadım. Öfkelenince veya korkunca daha sakıncalı olurum. Korkunç bir sorun varsa, ondan daha büyük bir sorun çıkarırım. Lekeyi çıkaramayacağımı anlarsam, giyeceği boyarım. Buna pire için yorgan yakmak da diyebilirsin... En anlaklıların yoludur bu. Nikola Tesla’dan (1856 -1943, Hırvatistan) kaptım. Gelgitleri (rezonansları) arttırarak her durumun üstesinden gelebilirsin. Usuma gelmişken Edison’un Tesla’ya, Platon’un Aristo’ya yaptığı hırsızlama paysızlıkları geçenbilimciler asla unutmayacaklar. Edison, devlet desteği alırken, asıl beyin olan Tesla, çıldırışa itiliyordu. Emeği değiştirilen Milankoviç, seni de ekleyeyim, arkamdan ağlama sonra! Sevgilimle ağır ağır konuşarak yol alıyoruz. Ben bu yöntemi çok kullanır ve hep başarılı olurum. Eğer sen kımıldamazsan, yani dayançla beklersen, isteklerinden doğan şaşkınlık, işlerine karışamaz. Tanrı da sana yardım eder. Yani hiçbir şey olmuyorsa biraz bekle, güzel şeyler olacaktır. Sen kımıltısız durursan, bir şeyler kendini devinmek zorunda duyumsar çünkü... Size biraz simya ve kimyadan söz edeceğim. Son yirmi yıldır ara ara da olsa, zihinimi uğraştıran bir şey var. Evli çiftler uzun bir süreçte birbirine benziyor. Çünkü boşalma sırasında hücre yıkımı ve yeniden toparlanma uyarımı olur. (Not: Erkeklik sıvısı dişildir, dişilik sıvısı erildir. Bu yüzden kadın erkeklik sıvısını kendine çeker. Bu yüzden ten uyumundan çok Gen Uyumu ileri sürülebilir bir gerçekliktir. Ne de olsa xy kromozomu yalnızca erkekte var. Yani asıl dişil dna’lar erkekten geliyor.) Demek ki sen, sana uğurlu gelen, işini yoluna koyan kişi ile tepkimeye girmelisin! Sevmek bile bir ilişkidir. Sevgi maddenin en katıksız yayılımıdır. Tüm elementlerin ulaşmak istedikleri bir genişlik... Evren genişleyecek, demek ki içe çökmekten çok uzak bir yayılımda ilerliyor. Kişilerin ayarı değişiktir. Bakırdan altın yapmak eğitimcilerin işi. Güzel sözlerle kırmadan onarmalısın! Sevdiğimiz nesleri yapmaya devam ettikçe hep aynı kişi olarak kalırız. Sevmediğimiz ve umursamadığımız neslerdir gerçek gerek duyduklarımız. Bukowski şöyle der: “Herkes dönüşür, hem de en istemediği kişiye…” Bunun nedeni belki de olumsuzlukların yüzdesinin daha aşrık ve artık olmasıdır, ne dersiniz? Kahverengi ile maviyi, yeşil ile karayı yakıştırırım. Bunlar birbirinin zıddı değil, karşılığıdır. Biri diğerine susamıştır. Göz renklerine göre bireyleri ayırarak sıradanlık gösterdiğimi düşünme! Kaşlar, saç rengi ve ten rengi, tam olarak gözlerle uyum içerisindedir. Ben kahve gözlüyüm. Mavi gözlü elime geçmiyor, kara gözlü bayanlar bana uygun olmayabilir. Yeşil gözlüleri de pek dürüst bulmam. Bakalım kısmetimiz kim? Bana sorarsan evrimin sonudur kahve gözler. Çünkü mavi yeşile, yeşil kahveye döner. Kahve arınmıştır çünkü. Kara göz aslında koyu yeşildir, belki kara gökler de koyu yeşildir... Kişioğullarının geçenine bakınız hep kumral erkeklerin ve esmer kadınların beğenilir olduklarını görürsünüz. Beden eğitimi yaparım. Yaptığım deprenişlerde, en önemli olgunun doğru anda soluk alıp vermek olduğunu gördüm. Japon savaş yöntemlerini biraz bilirim. Gücün sürekliliğinden yanayım. Çok iri bir beden hoşuma gitmiyor. İri bir beden, kumrallara yakışıyor. Esmer, ince demektir... Kimi kez, şeyhin dizinin dibindeki öğrenceden ayrıldığımızda hiç konuşmazdık, korkudan bacaklarımız titrerdi. Aynı adam, öğrencileri sayısınca başka konuda ama aynı anda konuşmuştu çünkü... Biz bilmezdik o söylediği için mi bazı olaylar oluyor, yoksa bazı olayların olacağını bildiği için mi o söylüyor? Uyku, ne güzelsin sen! Özgürlükten bile değerlisin! Uyuyan herkes özgürdür. Güneş gibi yoksul varsıl ayırt etmiyorsun, herkesi iyibilir kılıyorsun sen… Alnımda keriz mi yazıyor? Nereden biliyorlar zararsız biri olduğumu? Bir öğretmenin üzerine bu kadar da gelinmez. Kişide yabanıl ve saldırgan bir yan olduğunu düşünmüşümdür hep. Hangi kaburgan cılızsa, oraya saldırıyor bunlar. Güçlü olan, ilginç bir biçimde paylı çıkıyor. Tamam, er geç eşke yerini bulacaktır ama, bana olan olduktan sonra neyleyim...


32

Dinginim (terapi) amacıyla balık ya da kuş besleyen arkadaşlarım var. Dokunamadığım hayvanı ne yapayım! Dirim dediğin kedi gibi sana sürecek şerrini. Acıkınca caz yapacak. Köpek gibi, kızdığın an, başını önüne eğecek biraz! Orta Çağ Macaristan’ında kan emicilerle veya dirilen ölülerle ilgili bazı valilik kayıtları var ama size kan olayından bu yüzden değil de soyluluğu betimlemek amacıyla söz edeceğim. Kanında olanın yürüyüşünden bellidir. Genlerinde vardır kimi yetenekler... Duruşundan anlarsınız. Her duruma atlamayışından… Her ne değin göksel inançlar söz üzerine kurulmuşsa da, sözde kısır bir döngü olduğunu sezersiniz. Çünkü hiçbir söz diğerinden bağımsız değildir ve tek bir anlam taşımaz. Birçok anlam taşır. Bu nedenle sözcükler, Heidegger’in de demeye çalıştığı gibi, salt iyi bir gezen kurmak için yeterli değildir. Düşler ve görseller buna daha yakın görünüyor. Açıkçası en ilkel diller, görsel anlak üzerine kurulmuştur. O çağlardaki bireylerin daha mutlu olduklarını sezinleyebiliyorum. Yönelim ve duygular, sözden daha keskindir... Kaldı ki söz, varlığın birliğini böler. Kardanadam kelimesi, kardan yapılan adamı tam anlatmaz. Hoş kelimesi, ne kadar hoş olduğunu belli etmez. Söz, düşten geridedir. Söz, sizi sınırlandırır. Sözlerinize ünlemle yaklaşın! Neden -yönelim -ses -sözcük tarzında içten dışa bir sıralama yaparsak önce nelerin geldiğini daha net görürüz. Uzaktan veya yakından gördüğümüz bir kişinin duruşundan etkileniriz. Mimikleri ve tutumları, kokusu, giyimi, saç kesimi vs. Ve ona yürekten tutkun olabiliriz. Yani her nes söz değildir. Sözden çok, yönelim, davranış ve görünüş daha önemlidir. Varsayımlar ortaya atarken ve adlar takarken her nes başka başka görünse de varlık ve onun yansımalarını barındıran bilinçaltı tüm bireylerde birdir. Düşünce de varlığın birliğine aykırıdır. Bu nedenle bütünselliği ancak gönül kavramıyla açıklarız. Bir dirliği anlamak, doğadaki coşkuyu duymak... Değişim sancılıdır. Yaratılışın içerisindeki tüm acılar değişimdendir. Ancak durağanlığa karşın değişim, daha güzeldir... Ciğer ve pekmez, yüreklilik verir. Bal güç, şeker direnç verir. Çay, sindirimi kolaylaştırır. Bunlardan hoşlanıyorum evet! Bu akşam ciğer artı kuyruk yedim örneğin... Bugün yine okula geç kaldım. Bir yığın tantana! Fırçalar, azarlar… Bunu pay edecek tuzakları neden kurarım kendime hiç bilmem. Hangi duyunç sancısı ile yargılıyorum kendimi? Olumsuzlukları bu denli çekecek hangi element var bende? Üzerimde mi taşıyorum? Oynamaya oynuyorum bu oyunu. Ama bu dizginin metnini ben yazmış olamam! Bugün arabulucu işletme (ajans) ile görüştüm. Sesini duyurmak ne denli zormuş! Yaşam düşlemimi yeniden gözden geçirmeliyim. Adamlar, yazdıklarımı ve bestelediklerimi gördüler. İyi, güzel ancak, biz yapım işletmesi değiliz, elimizden bir nes gelmez, deyip gönderdiler... Sevgilim, bana tam güvenmiyordu. Eğer biri sizden birtakım kanıtlar ortaya koymanızı istiyorsa, size tam güvenmiyor demektir. Eğer hala ondan vazgeçemediyseniz, bu gerçek bir sevgidir. Ben de ona bir güvenebilsem... Beni anladığı kesin. Galiba o da çıkar yol bulamıyor. Oynak yani dans, çok özel bir sanattır. Erkeklerin yapmasından haz duymam. Ama erkeklere yakışan oynak çeşitleri de var kuşkusuz. Oynağın özel bulduğum yanı şu, sözcüklerle bile anlatılmayan bazı oluş ve duyuşları beden diline dökebilmesi. Yıllarca, eşsiz ve özürsüz olabilmek için iyi kişilikleri örnek aldım. Binlerce düşünsel devinimden döndüm. Daha sonra, özgün olabilmek için başkaca olmaya çaba gösterdim. Kendimi işledim. Kişi, kendini sınar bu gezende. Şimdilerde ise çok şeyi unutmak istiyorum. Umursamazlıktan bir tuzak yaptım. Onu bekliyorum... Her ne anlatsam bu yazıda kısa düşüyor. Dallanıp budaklanmıyor. Yanlış bir yazıta mı başladım yoksa? Neden söylemek istediklerimi incelikleriyle sıralayamıyorum. Belki de okuyanlar çok anlaklı. Evet, bir kişinin okuması uğruna yazdım belki. Umarım buna değersin sen! Şimdi gitmeliyim. Bir iki nes atıştıracağım. Her zamanki gibi döner dürüm, çorba falan... Dediğim gibi, bunları bir net kafeden fırsat buldukça karalıyorum. Dar bir süreçte ve ödeme karşılığında. Daha güzel gelişmeler olsun diye bekleyeceğim. Yapılacak en iyi nes, beklemek sanırım... Yeri gelmişken, herkesin öğrenç duyduğu öğretmenlik gelirinin dökümünü yapayım: Kira, ulaşım gideri, mutfak tutarı, giyim, kırtasiye giderleri, sigara sağlığa ters… Peki ya eğlence?


33

Kaplumbağa, tavşanı geçiyordu. Tiye aldığın bir nes, seni geride bırakır. Ben, bu durumu çok yaşadım. Önem vermediğim şeylere, sonradan imreni ile baktım. Süreğenimde şu sıralar gerileme var, ilerleme yok. Bir kere de başkaları utansın beni dalgaya aldıklarından ötürü! Belki de başkaları gülüp geçmese, değerim anlaşılmazdı... Sevgilimi yitiriyorum gibi... Yaşar’ın dediği gibi, saf maddeden yapılmışsa aslına dönecektir. Daha ümit kesmiş de değilim. Suya düşürdüğüm bir nesne gibi, uzaklaştığını görüyorum ama onunla birlikte dalamam, uzaklaşmasına göz yumuyorum. Duyumsuyorum ama dokunamıyorum. Konuşmaya fırsat bulamasam da bunu anlayabiliyorum. Sevgilim, neden böylesin? Ulaşamayınca pay etmediğini düşünüyorsun. Bak geldim, sunu oldum sana. Başını çevirme benden, güzel başını! Onca kurallara ve sivrilmiş davranışlara karşın, hala paysızlıklar yaşıyorsak, kendimizi kandırmıyor muyuz, sorarım size? Sevgilim, ağırdan almama bakma! Seni kolayca elde etmek hoşuma mı gider sanıyorsun? Senden vazgeçmek yöneliminde de değilim. Bunu paylamıyorsun sen! Kendime bu kötülüğü yapmak istemiyorum. Beni buna zorlama n’olur! Tutkuyla isterim. Utangacımdır. Elde edene kadar, dayançla beklerim. Geç olur, genelde isteklerim... Elde edince de pek bir anlamı kalmaz. Coşkum tükenince gelir, iyi mi? İyimserliğimi yitiriyorum. Ya çok erken istiyorum ya da çok geç kalıyorum. Demiştim, sayısal belleğim iyi sayılmaz... Onunla aramızda bir sorun var. Görünmez bir duvar gibi... O, her nesi akışına bırakalım, dedi. Sonra da beni bırakmaya yelteniyor. Onurluyumdur, beni bırakırsa dönmeyeceğim. Ama kişi böyledir işte. Her işini abartır. Tadında bırakmaz. Sıkıca kavrar ve öldürür ya da elini tam açar, kaçırır... Senin bir yığın oyuncakların var. Ağzın da iyi laf yapıyor. Yalanlarınla topluyorsun eli. Eşin, dostun bir ocağın var. Peki benim neye canım nasıl sıkılıyor kim bilir? Hiç öğrenmek istedin mi? Albızı bile yakan bir alev vardır! Melekler, hep mutlu sayılmaz. Yaptığım iyilikler olmalı. Beni bu durumdan kurtarmak için bir yerlerde saklı iyiliklerim... Karma da mı yalan? Hiç mi olumlu bir yanım yok? Neden bu bilinçli eleştiriler? Beni tanıyan da yakınır olmuş, tanımayan da. Ya da işlerine nasıl gelirse öyle konuşuyorlar... Gönül bağlamında yaşamaya çalışırken, amaç kavramından uzak durmuştum. Düşünceyi tetikleyen istekler ve zorunluluklardır. Bunlardan uzak duruyordum. Ancak, bu kadar başıboş olacağım, usumdan geçmezdi. Gelecek, öngörülemeyendir. Açlık romanı yazarının yaşadıklarını yaşıyorum sanki! Ben, hep olmam gereken yerdeydim. Sen, neden çağırdığımda yoktun? Birini gerçekten sevmişsem beni bıraktığı yerde kalırım. İyesi onaylamadan yer değiştiremeyen beyinsiz eşyalar gibi. Diretir biri olduğum da söylenebilir. Belki bu yüzden ayrılmıyorum bu kentten. Önümde diz çöktürmeliyim onu. Hatta, bir süre dizlerinin üstünde kalmalı. Kimileyin kendime yaptırım uyguluyorum Bağlandığım nes, bana göre davranmıyor. En iyisi bağlanmamak herhalde. Uğruna savaştığın bir nes yoksa, birey olduğunun ayramına varamazsın. Bu yüzden diretiyorum, ayak sürüyor, mızıkçılık yapıyorum... En iyi yaşayanlar, az düşünenlerdir. Yanılmıyorsam bilmek gibi düşünmek de sorun çıkarıyor... Aptallık ezeli bir beladır demiş İsa! Herkesin bu sözden birazcık paydası var sanırım. Kendimi aptal gördüğüm şeyler, daha çok yapmadıklarım mı acaba? Sanmıyorum. Yapamadıklarım demek daha doğru. Ama öcümü hep alırım, sen canını sıkma! Sana söyleyecek bir söz bulamıyorum ey benliğim! Kendi ellerinle erdem adına kendini boğdun. Buna şartladın kendini. Daha korkunç olan işte bu! Yazınlardan uzak durduğumu söylemiştim. Romanlar yalan, dizgeler abartı, araştırmalar sonuçsuz geliyordu bana. Kişi, an olur böyle olur. Haz kavramını yitirir. Amaçsızca yaşar. Gereksinim duyduğu halde, yemekten içmekten kesilir... Öyle sanıyorum ki yaşamın amacı haz değildir. Leonardo şöyle demiş: “Nerede bir haz varsa ardından bir sıkıntı baş gösterir.” Ona katılıyorum. Tüm öğretilerde hazların terk edilmesi, böylelikle Tanrı’ya yakınlık sağlanacağı yazılıdır. Hazlar anlıktır ve geçicidir. Dirim gücü ve yaşama sevinci ancak geçici hazların bırakılması ile elde edilebilir, diye düşünüyorum.


34

Çocukların zevk duyduğu şeylere bakıyorum da, az güç vererek çok iş yaptıkları oyunları daha bir seviyorlar. Oyuncaklar da böyle. Onlara maketler yerine gerçeğini verirseniz, mutluluk değil kıvanç duyarlar. Kazanımlar, bizi durağanlaştırır. Değerli taşlar ağırdır. Her adam, taşıyamaz her nesi... Oramı buramı yontuyorum onay görmek adına. Eğiliyorum düşkünlerin önünde. Gülümsüyorum, elimi ovuşturuyorum. Çünkü beni olduğum gibi evetleyen birini bulamıyorum. Beni ben olduğum için seven... Kimileyin çok sivri olduğumu düşünüyorum. Bazen de aptal duyumsarım. Kendimi kötü hissettiğim durumlar, hep bile bile altta kaldığım, acıyarak yenildiğim, sessiz kaldığım, yüzsüzlük etmediğim anlardır. Bir nes, ya benim olsun ya da hiç olmasın görüşü bitirir seni! Nefret, doğaya aykırı. En kötü oluşların bile bir görevi var. Özürsüzcü ya da tamcı olmak yutuzdurur sana! İşine gelmeyince kesip atmak vb. Dostum veya yakınım yok demek, ben gerçekçi biriyim demek sayılmaz. Yaşamı zorluklarına rağmen yaşıyorsun demek de değildir bu. Yanında çalıştığım bir adam, hem bana yol verdi hem de para vermedi. Hani bilirsin, bazen insan kötülük yapar hem de üste çıkar. Hem kel hem fodul hem suçlu hem güçlü... Sanki beni ne nice aşağılarsa, onca haklı çıkacak zavallı! Peh, pes! Demek ki paylılık, güçlü olmaktır. Hepimize acıyorum! Tzu der ki: “Başta nasılsan sonda da öyle ol.” Der ama, sadeleşmiş gönüller bunu becerebilir ancak. Bu dirençtir, seçimci olmaktır, dayanıklı olmak... Her babayiğidin işi değil! İstemediğin bir konuda devamlılık gösterebilir misin? Olası değil. Demek ki, sevdiğin işlerle uğraşmalısın. Sevgi, azımsanacak bir güç değildir. İnan bana, olanakların da olsa ve süreğenin dahi olsa, yine de tam mutlu olamazdın. Sen mutluluğu oluşturan binlerce parçayı bir arada istiyorsun ve bir arada düşünüyorsun. Hepsini birden! Direkt mutluluğa yüzünü çevirirsen, o daha kolaydır. Ayaklarının altında hemen. İçinde bulunduğun durum, belki de olman gereken durumdur. Şimdi mutlu olmazsan, elde edeceğin kazanımları beklersen, inan ki onlar seni geçici mutlu edebilirler. Dışardaki mutluluğu arıyorsun sen, ben içindeki dinginliği bulmandan söz ediyorum... Öfke ve kin, bunlar gerekli olmasa verilmezdi. Şimdiki yasaların bizi bunlardan arındırmaya çalıştığını biliyorsun. Evine giren hırsıza bile vurma payın yok. Peki öfke ve tiksinti işe yaramıyor mu hiç? Bu duygular gerekli olmasa, Yaratıcı bize vermezdi. Yasalar hem herkesi eşit görmeli hem de aydın kesimi kayırmalı. Bilenle bilmeyen bir olmamalı. İyi bir kişinin bu duyguları boş değildir. Ordu görevimden döndüğümde bir süre Harput’ta parasız kaldım. Annemden aldığım beş akçeyle yedilik tütünümü zor alıyordum. Arkadaşlarım durumumu görüyordu. Bir tanesi bile, al kardeş işini görürsün, demedi. Yine de topuğumda bir şey çıkmış görünmüyor. Hala mı bilmez kişi paranın ağırlığını? O sıralar iyyakenabüdü derken aklıma Susam Sokağı geliyordu. Bu yıl iki teker kullanırken bir bot almıştım. İtalyan işi. Dibi kauçuk. İyi mal! Alım gücümüz artıyor ama gereksinimlerimiz de öyle. Çoklu ortamın bazı zorunlulukları vardır. Ben okula kötü bir giysi ile gidemem. Kentli olmak tutarlı bir iş. Et ve sebze değerleri her geçen gün yükselmede. Köylü gerçekten ulusun efendisi mi olmaya başladı ne? Sıkıntılı bir dönem geçirdim. Tözbilim uzmanından yardım aldığım dönemden bahsediyorum. Görevim bile çıkmaza girdi. Okulum, benden çalışabilir belgesi istedi, hem de tam donanımlı devlet hastahanesinden kurul raporu! Gittim, görüşmeye girdim. Dil sürçmesiyle, ağzımdan bir söz kaçıracak olsam bile, o belgeyi alamazdım. Neyse, düzgün konuşarak o işi de hallettim. Ancak, o sıkıntılı dönemde hiç konuşmamak ve gülmemekten yana tavrımın izleri kaldı. Ocağım, aylarca gülemediğime tanık oldu. Susmak ve o göğsümdeki ağırlık! Anlatamam... Şu anda da kendimi savunmak için bile, zor konuşuyorum. Ağırbaşlı tavrım, o günlerden kalma... Hangi konuda yetenekliyim kim bilir? Sesimin iyi olduğunu, iyi dizge dizdiğimi ve güzel giyindiğimi söyleyenler çıkıyor arada... Payına düşme olayı, tamamen başkadır. Ne çalışmaya ne de yeteneğe bakıyor... Kollarım ve bacaklarım kıllı, saçlarım kıvırcık. Bu durum, kılıkbilim uzmanlarına göre, acıma ve anlağın göstergesi. Kendime bakıyorum diyemeyeceğim, çekiciliğimi temiz yüreğime borçluyum sanırım...


35

Kol düğmelerimi hep yitiririm. Boyun bağımı kısa yoldan kolayca bağlarım ve pek sevmem. Çoraplarım genelde ağarandı, ta ki bu yıla değin. Gümüş yüzük takmayı da seviyorum. Sağ elimin tırnakları uzundur, gitar çalarken gerek duyuyorum… Gerilmiş bir zembereğe döndüğüm anlarda, ayağım çıplaksa ovalarım ya da tırnaklarımı kemiririm. Sert bir biçimde soluk alır verir, yine de durgun konuşurum. Göğsümde yine bir ağırlık var. Başkalarından anlayış beklemek aptallıktır. Kişioğulları birbirine sınırlı yardım edebilir. Gerçek yardım doğuştan gelendir ya da Tanrı’dan gelendir. Karşındaki kesinlikle seni düşünmez, senin ne tepki vereceğini düşünür... Kendimi boşlukta hissettiğim anlarda, herhangi bir kazanımım yoksa eğer, yapılacak en iyi nesi yaparım. Giderlerimi kısayım diyorum. Bu usluca işi pek de başaramıyorum. Şu ya bu konuda sürekçi ve ısrarlıyım diyemeyeceğim. Kişiler, kazanımları için can veriyor. Ben neden bu denli umursamazım, bilmiyorum... Birine bir nesne vermeden ve almadan onu tanıyamazsınız. Sözleri tatlı geliyorsa o bir aldatıcıdır. İnanın bana! İşleriniz yolunda gitmiyorsa, hayın bir yürek, kıskanç bir kafa, taş gibi yolunuza oturmuştur... Tüm nesneler çift davranış gösteriyor, her nes başka bir nesle dengeli. İki gözün var ama başka iki göze, iki kulağa gerek duyuyorsun yine. Tek yüreğin var çünkü... Birini beğendiğinde o ve sen arasında usavarımsal tutarlılıklar, ortak noktalar, yazgısal zorundalıklar ararsın ve bulursun da! Bu kez doğru kişiyi bunlarla değil, bedenimle buldum diyeceğim ama, deneme sürecinde sayılırım daha. Onu kokusundan bildim, o tatlı yasından, acısından tanıdı içim... Bazı kısa düşünceli kişiler beller ki, yedi milyar kişi var ve gezenimiz giderek küçülüyor. Onlar, Tanrı’ya inanç gösteremeyenlerdir. Görmemişler, ne yapsın zavallılar! Oysa bu gezegenin içerisinde yedi tane gezegen daha var. Tek varın yüzlerce var olması, Birin Çokluğu… Hem de hiç kımıldamadan. Perdeler var gözümüzde. Tanrı cömerttir korkma! Kellelerin sayısından korkup karamsar olma! Her nes vardı ama, hiçbir nes olması gerektiği gibi değildi yaşamımda. Ancak, mutluluğun yetinmekte gizli olduğunu öğrenmiştim. Günü gününe yaşamazsanız kimi nesleri, o size bir özlem olur. Daha sonra sıkıntı yaratır sizde. Bazı nesleri anlayışla karşılamak gerek. Yanlış yapmadan doğruyu bulamazsınız. Alım satım, yutuzarak öğrenilir... Herkes tektir gerçekte. Dışa dönük olduğun ölçüde birey olduğunun bilincine varırsın, bunu unutma. Taşıyabileceğinden aşrık yük yüklemezler deriz ama, kişioğlunun da taşıyamayacağı yük yok gibi. Çok çalıştıktan sonra dinlenmeye başlarsanız, yeniden çalışmak için kendinizi anakbaşında (hazır) göremezsiniz. Buna Dinlenme Tembelliği denir. İçsel Yolculukta çalışanlar, ansızın mola verdiklerinde, geçici bir bollukla karşılaşırlar. Bu sizi aldatmasın! Gene eskisi gibi olur. Bu sıralar reklamlarda, “başarının gizi evde mutlu olmaktır,” diyordu biri... İşin özünde mutlu olmak, başarının ta kendisidir. Hayattan umulan mutlu olmak ve başkalarını mutlu etmek… Bizimkiler, ev içi yerine dışarıda daha ünlemle davranır. Şu an, tüm dünyada kapalı bir yaşam, toplumdan kaçış, komşuluğun ve yakınlıkların ölümü gibi bir sayrılık silsilesi dolaşıyor. Şunu bilmek gerekir ki, kişiler, evin daha önemli olduğunu anladılar. Sana en yakın olan en değerlidir, bunu unutma! Toplumlar ve o toplumdaki bireyler, evdeki sorunları çözerek yeniden kişi ilişkilerinde ustalaşmaya başlayacaklardır. Toplum, büyüklüğü oranında yavaş işleyen bir dirliktir. En iyi ezgi, daha önceden duymuş gibi olduğumuz ezgidir. En iyi surat, daha önceden görmüş gibi olduğumuzdur. En iyi tutku, istemsiz gelişendir. En iyi öğretmen, çivit kullanmaz. En iyi yönetici, budundan biri gibi davranır ve en iyi durumun, kendini iyi görmediğin durumundur… Kimseler sana kötü davrandığında veya seni anlamadığında bir yolunu bulup onlarla iletişime geçmen senin için daha yararlıdır. Ben tam tersini yapıyorum. Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma! Yalnızlıktan boş övünmeler, yalan gelişimler, düşsel mutluluklar doğar! Tanrının cömertliği ucuz nesnelerdedir. Ucuz ama, temiz neslerde. Tat azdadır. Erinç süreklilikte… Gerçekleşmeyince, daha tutkuyla istersin. İşin özünde, dileğin bolluktur. Bolluk da isteği iter. En iyisi, var günde de yok günde de kişiliğini değiştirmemen bence. Ergin (mistik) bir yoldur bu. Harbi yoldur ama.


36

Kişioğlu, başta göğe taş atar ama, yavaş yavaş boyun büker sonradan. Kıskandığı nesneyi dizginleyemeyeceğini anlayınca ona hayran olur. Kötülük yaparsan, bu yavru sana daha bağlanır, sendeki gizli iyiliği saptamak adına. Çünkü tüm varlık özünde iyidir. Büyük olan güzeldir. Çünkü en büyük olan Tanrı, iyidir. Bir ara, demirciler çarşısında kılıç yapmaya uğraştığımı söylemiştim. Kılıç gibi, kılıcın sapı ve kını da önemlidir. Çelikler istediğim gibi olmuyordu. Araba yayından, tren rayından yaptığım kılıçlardan pek iyibilir (memnun) sayılmazdım. Eğmeçleri güzel çıkarıyorduk. Çok keskin bir kılıcı, taşımak bile sakıncalıdır. Japon ekinine bayılıyorum! Keslere (insanlara) bakar mısınız, ne denli oburlar! Ne nice boş süreğenleri var! Kahveler ve net siteler hep dolu! Ne nice de kısa bir gençlikleri bulunuyor. Devletler, toptan katılımın sağlanabileceği ülküler geliştirmeli… Şöyle dön bir bak, yaşamındaki en büyük yanlışlarına! Baştan yanlış seçmişsin. Yanlışı baştan yapmışsın, değil mi!? Bundan sonra ünlemle davran, ayağını sakınarak bas! Yenileceğin bir oyunu kesin kes oynama! Saygı sözcüğünü altın bir bilezik gibi kolunda taşı. O sana uğur ve bolluk getirecektir. Sevgilimle konuşurken, aramızda en çok ünlem içeren nesi uzun uzun düşündüm. Onunla da yanlış başlamıştık çünkü. Onu koruyan kollayan iyi biri belli ki yanında vardı. Bana gerek yoktu, ta en baştan. En çok ilgimi çeken nes, aramızdaki güven sorunuydu. Bir de çağın geçmesi kuşkusuz. Çağ, benden çok nes çaldı. Onları bir daha geri alamam ne yazık ki! Öcümü ancak şöyle alabilirim çağdan, hiçbir nesi kafama takmayacağım ve günümü gün edeceğim! Bu acımasız ve bencil kişiler arasında, ya sırtını sağlam bir yerlere dayarsın ya da kendinden ödün vermezsin, başka seçeneğin yok. İlkelerin olmalı ve en önce sen saygı duymalısın o ilkelere. Seninle dalga geçmelerine onay verme, kendi elinle kendini aşağı düşürecek işler de yapma! Tanrı’ya ya da yazgına ya da bir başkasına güvenerek iş yapılmaz. Gücüne göre ayağını uzatmalısın. İçinde bulunduğun zorluğu ve umarsızlığı iyice anlarsan, sana görünmeyen bir elden yardım yetişecektir… Kimseden bir nes isteyemem. Tarzım değil. Buna payım olduğunu düşünemem. Biriyle aram bozuksa, o kesinlikle yanlış biridir. Biri bana yanaşmadan sakın ola ki ona yanaşmam. Ama bu çağda yırtık ve arsız kimseler senden usunu, yüreğini, süreğenini isteyeceklerdir. Ayık ol, başkalarına değerine göre davran! Bir de tanımadığın kişilere abi, abla, dayı, amca seslenişlerini bırakmalısın! Bekliyordum, beklediğim nesnenin ne olduğunu kestiremeden… Düşlerimi, umutlarımı bekliyordum. Gençliğimi inanca dayalı konular üzerinde düşünmeye adamıştım. Oysa ortada kesin bir durum da yoktu! Ne nice iyilik yaparsam yapayım öteki gezen garanti değildi. Beni anlayacak bir eş, güzel bir iş, evet bunları bekliyorum sanırım şimdilerde. En sevmediğim nes, beklemekti ve ben buna zorunlu buldum kendimi. Yalnızlık karım gibi, onu bir türlü boşayamıyorum. Ama ne yazık ki, bir nesi çok isterseniz, onu en son elde edersiniz. Önceden bu gecikmeyi sezmişsinizdir de o yüzden çok istemişsinizdir belki... Diretirimdir. Hele birine sırt çevirmişsem! Ya da bir ezikliğe uğramışsam. Ama can olana diretemem. Tok gözlülük edemem ona. Beni gerçekten seven birine bu paysızlık olurdu, tabi beni gerçekten seven biri olsaydı… Kişioğlu neden iyilik bilmezdir? Gelelim bu konuya. Kimselerin sıkıntıları hiç bitmez. Yok olunca, işte o an sıkıntılar biterdi belki. Ancak yokluğu istemek doğaya aykırıdır. Özkıyıma (intihara) sürükleyen bir dürtüdür bu. Çünkü yokluk yok. Her nesne bir nesle dolu… Sen sanma ki göksel inanç düzenekleri içerisinde oyunlar yok. Öz numaralar ve yarı dürüst ama acımasız kıvırmalar, din adamlarındadır. Çünkü ya çağa ayak uydurursun ya da oyunda yutuzursun. Her olay, bir oyundur. Senin de bir kurgun olmalı! Budistlerin hep yitirmesinin ana nedeni, düşünceden boylu boyunca arınmaya çalışmaları ve seçim yapmadan birliğe ulaşma çabalarıdır. Yönetim bilimi yani siyasetten tiksiniyorum. Yalansız yönerme olmaz gibi. Yönetici, adı üstünde, durumları yönetmeli, kıvırmamalı. Hoşgörü iyesi olmalı, ört bas etmeli kimi nesleri. Gerektiğinde komuta edebilmeli. Ciğerli olmalı yani. Ancak ne yazık ki gerçek iyilik gözümüze puslu görünür, kaftanı yamalıdır gerçeğin…


37

Kadınlar, erkeklere göre daha uslu davranışlar sergileyebiliyorlar. Bunun nedeni usavarımın kadına, yürekliliğin erkeğe yakışmasıdır. Tutkunun erkeğe, acıyışın kadına yakışması gibi. Kadınlar daha ussu oldukları için yönetimleri ılımlıdır. Düzenlemeleri de öyle. Olağandır ki, hiçbir alanda kadın erkeğe yetişemez. Çünkü parça, hiçbir dönemde bütünün yerini tutamaz. Kadın, erkeğin sol kaburgası, yani parçasıdır, derler. Demek ki, cılızlıktan incelik ve güzellik doğuyor. Bir madde incelik gösterdiğinde güzelleşmeye başlar. Sofulca ve sanatsal bir tavır alır. Sonbahar yapraklarını görmüyor musun? Yaşamımdaki şansızlığımdan ve eni konu ıssızlığımdan anlıyorum ki, ileride çok beğenileceğim. Şu ileri de bir gelse bari! Eğer birini çok seviyorsanız, onun sizi sevmediğinden güvenir olun! Herşey karşıtıyla dengededir. Ve denkliğin bir yanındaki, diğerinden doğar… Sen, sevdiğin biri için günah işleyebilir misin? Sen içkiye inanmıyorsun, ben bazı geceler uykumda içerim. Sen kişiye inanmıyorsun, Tanrı’nın kulu sevmesine de inanmazsın sen! Ona kin tutulmaz, ondan yüz çevrilmez. Tanrım, sevdiğin şeylerin başı için bana katından bir yetenek ver. Bu da benim şanım olsun… Her elementin ayrı bir gücü olduğuna inanırım. Yakuttaki kroma değinmek istiyorum. Kırmızısını kromdan alır bu taş, inanabiliyor musunuz? Demiri de saymalıyım bu arada. Batşeva’ya tutkun olan Davut’tan dolayıdır bu baygınlığım belki de… Gençliğim geçti belki, ama en büyük işleri yapanların olgunluk döneminde olduğunu unutuyorsun! Özünde anlatmak istediklerimi daha duymadın! Yukarıda beni bekleyen Tanrı ekmeğine hala ulaşabilmiş değilim! Kendimi okuyup bitirmiş sayılmam daha. Belki de kendi kendimi şaşırtacak özelliklerim vardır! Kim bilir… Bilerek yanlış yaparız. Yanlış bir nes, ilk başta tatlı gelir, sonradan mutsuzluğa dönüşür. Teoman şöyle diyor, bir şey olacağı da yok ama insan bekliyor, bekliyor işte! Yaptığımız yanlışlar da olmasa yaşamımızda hiçbir şey olmayacakmış gibi… Değerli kişiler neden hep yoksuldur ve neden olanaksızlıkların beşliğindedir? İtilmiş, kovulmuştur onlar, bilir misin? Değerlerinin ayırdında olup tembellik gösterdikleri için belki. Çünkü krallar çalışmaz, yol gösterirler. Bulgular, düşler, öngörü ve ötegörü (kehanet) yaparlar. Budun, onlardan yalın bir çalışma bekliyorsa boşuna bekler. Yaşam neden tersliklerle doludur, artık biliyorsun. Karşıtların korkunç dengesi işte! Dahi odur ki, karşısında olan işleri yanına çekebilsin. Dahi odur ki, kolay ama düşünülemeyeni bulsun. Kolaylıklar gösteren yöntembilimler (teknolojiler), gerçekte yaşamımızdaki can sıkıntısını arttırır. Doğru yol, kolay yol değil, kısa olan yoldur. Bu ikisini birbiriyle karıştırıyoruz sanırım. Cılız bireyler, kolaya kaçar, bir de kendini uyanık gören aldatıcılar… Yıldızlar ilgimi çekiyor, evet. Ne ara onlara gezmeye gideceğiz? Ay’da bir nes yok diyorlar. Onun o güzel yüzü kaç dizge yazdırdı dizerlere, kaç kişinin yolunu aydınlattı biliyor musun? Donuk nesnelerin de bir canı olmalı, sizi kınıyorum! Türk dizerlerden Ahmet Haşim’i ve Ahmet Arif’i pek beğeniyorum. Birinin üstü kapalı anlatımına, ötekinin de ünlemleri kullanışına biterim! Türk olmadıklarını söyleyemeyiz. İkisi de Türkçe’ye ve Türkiye’ye tutku ile bağlıydılar. Neden yazdıklarım böyle kısa düşüyor biliyor musun? Benim söylediklerim yenidir, ilktir, o yüzden. Kişioğlu, yakıcıdır. Yediklerini yakar. Güzeller, içimizi yakar. Sinirlenince ortalığı yakarız. Okur okur sonra, hepsi boşmuş diye sobada yakarız. Aydınlanma, işte bu yakış ve yanıştır. Umarsızlığın tutsaklığında, bitmeyen bir varlık olmanın getirisi olan o kaynağı duymak… Seni diğer keslerden ayıran bir özellik var. İçine dalıp onu bulanlara ne mutlu! Ona genellikle adınla ulaşırsın. Adlar ve sanlar, varlıkların özüne bile etki eder … Kişioğlunun yüzü kutsaldır. Korkunçtur da. Yaratıcının biçimi üzre yaratılmadığımız sözüne bir nebze pay verdim bak. Olasıdır ki bu nedenle korku filmlerinin temelini yüz hatları oluşturur. Aslanın yüzü, bizimkine nasıl da yakın değil mi? Biri size tatlı laf etti mi, nasıl da açılır kapılar! Gönül kapısı açıldı mı, öbür sunular peşinden gelir. Beden kapısı açıldı mı, yokluk kapının hemen önündedir. Sayrılık, sayrılığı çağırır. Fransızlar’ın dediği gibi, geldi mi üst üste gelir! Tüm bunlara karşın, bizi arkadan ve alttan besleyen bir Tanrısallıktan söz edebilirim. Sayısız olasılık arasından ayakta durmamız bile övgüye değer…


38

Sevgilim benim uğurumdur, işim yolunda gider. O benim bolluğumdur, beni darda koymaz. Tözü benim uşağımdır, bana bakar. O bana yakın, çünkü beni anlayan ve pay eden odur. O benim içime işler, yanılgılarımı bilir, onlara engel olur. Onun kutsallığı Tanrı gibi bana yakın oluşu ve içime uzanışı, ekmek ve su denli temiz oluşundan kaynaklanıyor. Göğün yedi katman oluşundan ne anlıyorsun? Ben, yaradılışın basamak basamak gerçekleştiğine inanıyorum. Yani, var olacak gelecek, çok önceden yavaş yavaş olgunlaşıyor. Buna Varoluşun Katmanları diyelim. Çünkü geçmiş de hemencecik yok olmuyor. Ona geri dönemesek de bugünü düne borçluyuz. Adam soyu, beynini çok aşırı kullanırsa dalga özelliğini sezmeye başlar. Uzadeğimsel (telekınetik) gerçeklerden söz ediyorum. Varlık, birkaç sıralı boyutta sarmal bir döngü ile var olmayı sürdürmektedir ve biz bu sıralı sarma döngünün yalnızca bir boyutunda bilinçli olarak varız. Ancak bilinçaltına inerseniz tüm boyutlarda var olduğunuzu duyumsayacaksınızdır. Belki de karadeliklere çöken eksi parçacıklar öyle bir ısı ile sıkışıyor ki, odağında genişlemeye ve çıkmaya eğilimli yeni bir artı yapı oluşturarak birleşip patlıyor… Eğer böyle ise evrenin Büyük Patlama sırasında neden içe çökmediği çok anlamlıdır. Belki de tüm varlık, evrenin toplamından büzüşmüş ve madde biçeminde patlamış bir ısıdır. Tıpkı ışığın cam üçgenden yedi renk olarak çıktığı gibi. Sevgi, ayrılıktan doğmaktadır. Tanrı’nın yolunu süren kişi, hep gölgede kalmış, hor görülmüş bir yolda yürür. Bu nedenle göze batmaz. Tutunamayanlar bu yolda yürümüştür. Madde ve karşıt maddenin birbirine yakın olarak ansızın ortaya çıktığı ve yeniden birleşerek yok olduğu varsayımı da evrenin kendini parçacıklı bir sevgi ile açıklama çabasıdır. Peki ya Tanrısal parçacıklar yerine göre madde ve karşıt madde olabiliyorsa? Cern deneylerinde bile tam gözlemlenemeyen bu Tanrısal parçacıkların tartışmasını bir sonraki kuşağa bırakıyoruz. Maddenin hem parçacık hem de dalga eğilimi gösterebilmesinin özlü nedeni açıktır. Çünkü çok yerde Saydam Töz olarak dillendirdiğim saydam, çok ince bir sıvı evrenimizi kuşatmıştır ve dalga etkilerinin gerçek nedeni odur. Çok ince bir sıvının içerisindeki devinimler, hem bireysel hem de içerisinde bulundukları dalgalı sıvı bütünü ile açıklanabilir. Einstein, uzayın bir çarşaf gibi değil de bir sıvı gibi gerildiğini söylemek istiyordu. Sıvıların yüzey gerilimleri olduğu gibi, sıvı içerisindeki cisimlerin basınçtan kaynaklanan bir çekim etkileri de bulunmaktadır. Dere sularındaki saman çöpleri birbirini nasıl da çeker ve nasıl da birbirine kenetlenir, hiç görmediniz mi? Yine dalgaların taşıdığı çakıl taşları, sahil boyunca sıralanmış değil midir? Neden bu dönemde birincil yakınlar birbirine yağı görünüyor? Nedeni şu, birey acır ve yardım edemeyince, zorba olmayı dener. Sevemeyince, tiksinmek için neden arar. Bu şekilde kendini bir nebze paylı görmeye çalışır. Yani, varsıl ve yoksul arasındaki uçurum arttıkça, zenginler paylaşmamak için tiksintiyi, yoksullar da beceremedikleri için zorbalığı denediler… Komşuluk bağları da buna benzer bir biçimde koptu. Ne gideyim ne gelsinler! Ne yerim ne ısmarlarım gibisinden… Kişi soyunda en sevdiğim özellikler, annelerdeki ve büyüklerdeki acıyış, temiz ve güçlü erkeklerdeki sağlam duruş, dirliklerdeki koşulsuz boyun eğme ve konuşmamaları ve erkek dirliklerin daha süslü olmaları… Kişinin süsü içinde olmalı. Çünkü kişi soyunda, dirliklerin tersine kadınlar daha süslüdür. Demek ki adamın yaratılışı ve gelişimi diğer canlılardan başkadır. Hegelce konuşmak gerekirse kişi, doğadan gelmiş ama doğaya aykırı olup çıkmıştır. Dirlikler yani hayvanlar yeteneklerle, kişiler ülkülerle doğar. Her çocuk, büyüklerinin yapamadıklarını yapabilme özlemi ile gözünü açmıştır sanki. Tüm tözel sayrılıkların altında, yanlış ve gereğinden büyük ülküler vardır. Her kişiye ayrı bir görev biçildiğine inanıyorum… Tözel Öngörü diye ortaya attığım yeni bir kavram var. Benim düşünceme göre, evren bir danışıklı dövüş silsilesidir. Yani insan bazında ele alırsak, bir kişi olaylar daha başına gelmeden seçimini yapmış ve onay vermiştir. Dolayısı ile geleceğin yakın kesiti şu an tözsel evrende vardır. Eğer bu düşünce doğru ise, sen şu an bulunduğun kötü durumu daha önceden kendin seçimledin demektir. Üzülme, bir bildiğin olmalı! Öyle ise sorunsal (problem) çözme yöntemini değiştir. Sorunsala değil, içinde bulunduğun olumsuz durumun getirilerine odaklan. Yani, bunu bilerek seçtiğine göre, büyük bir getirisi de olmalıdır. Sopa değil ama korku, uçmaktan çıkmadır. Kişi, en kötü huylarından bile korku yüzünden vazgeçebilir! Tözsel iyileştirmelerde, korku dozunda olaraktan kullanılabilmeli. Küçüktüm, dişim ağrıyordu, diş uzmanını elinde kıs-


39

kaçla görünce bir daha ağrımadı. Korkudan daha güçlü tek duygu vardır ki, temel davranı noktamızdır: Sevgi! Güven, sevginin saksısıdır. Cinsellik, sevginin en uzak dallarından biri olabilir sadece. Bilim adamları diribilim (biyolojiyi) tözbilimden üstte tutarak bilgisizlik gösterdiler. Sıkıntı değil, sağlık bilimlerinin gelişmesi, belki de buna bağlı. Eninde sonunda duygusallık para edecek ve tözbilim, sağlık olgularının zirvesine oturacaktır! Uykulu düşleri tersten yorumlamak en doğrusu bence. Peki ters olgular bize neden gösteriliyor ve neden ters? Çünkü bedene aykırı olan, zihne yararlıdır. Çünkü kişinin başı köküdür ve bu yönüyle ağaçların doğasına ve dahası evrene terstir. Uykulu düşler, umut verir. Tözel kavrayıştan dolayı çoğu nes, uykulu düşlerle başlar ve biter… Kar yağdığında ağaçlar ne güzel, hele güneş açmışsa o anda ve sıkıntınız yoksa, pek de güzel olur. Yağmur yağdığında ıslanmadan ve üşümeden yürüyorsanız o da güzeldir. Sobada çıtırdayan ağaçların sesi de kötü sayılmaz… Dirliklerin çok da us iyesi oldukları söylenemez, neredeyse bütün olarak duygusal ve sezgisel olarak davranırlar. Ancak kişioğlunun ağır yükü onlara da bulaşır. Tözel kavrayışıyla onu eğitir. Evime bir fare girmişti, ona acıdım, oyuğunun önüne maydanoz falan bıraktım. Gece gelip yüzümü yalıyordu, o fındık faresi! Bizim kültürümüzde masallar pek çeşitli olağanüstülükler barındırmaz. Bilimkurgu ve düşsel yazınımız da pek gelişmemiştir. Bunu biraz düşündüm ve şu sonuca vardım. Ülkemde başına buyruk ormanlar yok, deniz ekininden çok, karasal bir ekin var. Dağlar, yiğitlik öykülerine gebedir... Okuldan, saat 12.00 dolayında çıkıyorum. Aylığım, o cılız aylığım bana yetmiyor. Çünkü kahve gözlülerin değil kara gözlülerin çoğunlukta bulunduğu Malatya’nın çekimli alanındayım. Ek iş bulmam gerekiyor. Öğrencilerim, daha doğrusu eski öğrencilerim bile, gelir bakımından benden daha iyi durumda. Bir tanesi gelip çalışın yanımda öğretmenim, dedi. Böyle bir durumu evetleyemezdim. Öğretmenlik hep vermek, karşılıksız vermek demekti ve tıpkı bakımdan almadan vermek demekti. Bu yüzden hiçbir öğrenci öğretmenine yetişemez. Bu yüzden hiçbir oğul, babasını geçemezdi… Yaşamın veya başarının ya da mutluluğun tek ve erişilmez bir gizemi olduğunu düşünüyorsan, aldanıyorsun. Binlerce devinimden geçtim ve yüzlerce düşünceyi denedim. Her oluş, bir payda yani kısmettir. Yeryüzüne geldik bir kere, bahtımıza ne çıkarsa artık… Bir kişi içsel anlamda büyüdükçe ve soyut beden olarak genişlendikçe, çevresinde Burgaç Gülü oluşturur. Acıdıklarının hastalıklarını kendine çekebilme özelliğine sahiptir o kişi. Bu nedenle ermişlerin çok acıyış dolu olması ve her şeyi üstüne alması pek doğru değildir. Onlar, tutkulu çerilerdir. Birgün büyük bir zatın yanı başındaydım, bana bakarak su içti ve derimdeki kaşıntıyı bir daha görmedim. Onlar, içinde her nesin yitip gittiği bir denizdirler. Sofuluk, baharat yolunu sürer ve Anadolu Erenleri’nin göğsünde belirsizlik kazanır. Bir kişinin tözü kendisinden onlarca veya yüzlerce yıl önce oluşmuş olabilir. İnanç kaynaklarında bu süre, beri yani ezel olarak dile getiriliyor. Çünkü kişiliğimiz daha küçük bir çocukken, tözbilimcilere göre yedi yaşına değin, çoğunlukla biçimlenmiş olur. Özlem ve hayallerin gelişimi, toplumla bir yürür. Küçük bir çocuk, ayırdında olmadan yetiştiği çevreye göre kalıp almıştır. İçinden o koku gelir… Varsıl olmak istiyorsanız, yarınınızı görmeli ve paraya egemen olabilmelisiniz. Para bir kuştur, bir yel esmesiyle gelir ve avcunuzu açarsanız uçar gider. Parayı elde tutmak demek, ödemeleri geciktirmek, alacakları öne almak demektir. Annem, kimileyin paramız olduğu halde birtakım borçlarımızı ödemezdi. Şimdi anlıyorum… Ama parayı elde tutmak, başkalarının payına düşeni geciktirmek anlamına gelmemeli! Kar yağmıştı. Evden çıktım ve az ileride ne idüğü belirsiz bir yontu (heykel) ile karşılaştım. Hiçbir konusu yok, varsa da belli değil. Seni yapan yonarı bilmem ne edeyim, dedim! Çağcıl sonrası (postmodern) yapıtlardaki bu anlamsızlık ve kapalılık beni deli ediyor. Oysa, sanat odur ki karşısında bilen de bilmeyen de düğme iliklesin, büyülesin biraz… Örenlik yontudan, çizerlik de dizgeden daha kalıcıdır ve ekinsel etkileri daha aşrıktır. Bir ulusu uyandırmak istiyorsanız, ören sanatına ve yontu sanatına destek olunuz!


40

Hala bilimkurgu ve düşsel filmlere ilgi duyuyorum. Çocukluğumda okuduğum çizgi romanların etkisi bu. Çocuklar hep büyüyeceklerini, hep güçleneceklerini ve güzelleşeceklerini sanırlar. Oysa otuz yaş sınırında bedensel gelişim durur. Bir iniş başlar. Kişi yaşlandıkça usu tazelenir. Yitirilen bir nes varsa kazanımlar da olmuştur. Çıplak gözle görülmese bile… Teleskobu, suyu mercek görevinde kullanarak yapmayı düşünen olmuş mudur acaba? Neden tek bir duvarı tam bir pencere yapmıyoruz? Lego tarzında beton kalıplardan depreme dayanıklı yapılar kurulamaz mı? Töz bilimi, hala ergenliğe erişmemiş minik bireylerin binlercesini sormacaya tutarak, daha bozulmamış olan o kişiliklerden Tanrı’nın adamın yaratılışına gizlediği şeyleri gösteren bir töz taslağı çıkarmalıdır kesinlikle! Çocukluğumda ve ilk gençliğimde hep ben değil de başkası olmak istedim. Örnek aldığım tipler oldu. Hep bir boşluk vardı içimde yine de. Kendimi sevemiyordum. Mutsuzdum demek ki... Bu nedenle tat duyumu yitirdim. Bana benzeyeni değil de karşıtım olan nesleri seviyordum. Ta ki İbni Arabi’nin Füsus’unda, “kadına duyulan özlem, kendi yitik parçanı yerine koyma çabandır,” anlamındaki tümceyi okuyana dek… İbni Arabi’yi övenler çoktur. Özellikle düşlerin uyku ve uyanıklık arasında bir köprü ve ara gezen olduğunu bulgulaması batılı araştırmacıların oldukça ilgisini çekiyor. Ancak size daha ilginç bir buluşumu açıklayayım: Aslında düşler ve gerçekler birbirinin karşıtıdır! İbni Arabi’yi beğeniyorum. O kıskanılan bir erişilmezdir. İnançları duyuşsal olarak en iyi anlayan us. Otuz, kırk yılda, yedi yüze yakın eser vermiş bir deha. Düşsel ve gerçek arasındaki tözsel varlık dengesini açıklayan isim. Batıdan doğan güneş. Asla tek görüşlü değil. Hep iyimser... Düş ve gerçeği barıştıran bir ara biçem. Onu öve öve bitiremem! Doğu gezeni, onun gittiği sezgi ile anlağı birleştirme yolundan ayrılmasaydı, Batı’nınkini gölgede bırakacak çok çeşitli bir bilimsel kımıldanış gerçekleşecekti. Ancak, bazı görüşlerinin dine aykırı oluşu nedeni ile dışlanmıştır kendileri. Çünkü aslı Brahmanizm’e dayanan (DÖ 800) varlığın birliği görüşü, içerisinde günah ve sevabın göreceli olduğu anlayışını taşır. Bu da din kurucularının hoşuna gitmez. Nanca da kendi içimden konuşuyorum… Kimselerimi, her anı çevrimlerimde hoş görüp kendi kendime gülümsemelerim ne de çok… Herkesi kendisi gibi sanan safım benim! Bu kafayla daha çekeceğin sıkıntı çok, dedim kendi kendime. Daha acımasız ve daha yırtık olursam bu yaşamda bir şansım olabilir mi, ne dersin? Konuşmalarında net olmak, en çıkar yol gibi görünüyor şu durumda… Bilim adamlarının yerine mankenleri baş tacı yaparsanız, sanat yerine modayı baş köşeye oturtursanız, gönül adamları yerine akılcı din adamlarınız başat olursa, beden eğitiminde altyapı okullarınız yoksa, basınınız yanlı davranıyorsa hala uygarlıkta çok geridesiniz demektir. Gençlere yazık ve bize yazık! Televizyonu ne vakit açsam, bu geri kalmışlık belirgeleriyle karşılaşıyorum… Öğrenciyken şöyle diyordum. Bir işim olursa dolabımdan patates kızartmasını ve bilgisayarımdan film tekerleklerini eksik etmeyeceğim! Kapsamsız hedefler, mutlu bir düş verir ama mutlu bir yaşam veremez. Çok yönlü olmalısınız. Küçük hedeflere büyük hedeflerden daha iyi ve daha kolaydır erişilmesi… Tatlıyı severim, aldığım kiloları verdim sayılır. Yorgunluğa birebir iyi gelir tatlı. Yedikten sonra, kaçınılmaz olarak su içerim. Çay alırsam ardından, az şekerli olmalı tabi, olağanüstü olur! En sevdiğim tatlı sütlaç. Buda, bir incir ağacının altında günlerce hiç kalkmadan oturdu, küçük bir kızın getirdiği sütlacı yedikten sonra aydınlandı. İslamcı dangalakların uydurduğu gibi peygamber falan da değildi. Bilmek, bilmemekten iyidir! Cemil Meriç (1916 – 1987, Hatay), onun ölümü hakkında yalan söylüyor. Domuz yerken ölmüşmüş, hatta tıkınıyorken… Buda’nın bileklerini kesip ormandaki gebe bir kaplana kanını içirerek öldüğü aktarılır diğer bir söylencede. Usuma düşmüşken, Cemil Meriç’in en kayda değer cümlesi şu: “Doğu yükselince Batı’yı, Batı yükselince Doğu’yu suçlar her nedense!” Üniversite yıllarında tanıştığım Serkan adında bir arkadaşım Batı Edebiyatı dersi nedeniyle zorunlu olarak okuduğum Yunan destanını elimde gördü. Kafası çalışmadığından veya yükünü başkalarına yükleme çabasından ya da çamur at izi kalsın cinsinden, tüm Yunan eserlerini okumuşum gibi davranıyordu bana. Hatta bu yüzden beni o düşlem (felsefe) ile yargılıyor, kendi düşünce dünyasında aşağılıyordu. Ona dedim ki, Yunan düşlemi, Yunanlılardan çıkmıştır, benim bunda suçum ne? Yine de Yunan ekinini fazla utandırıcı olması dışında kutlamak gerek. Bre adam, sen dindar oldun da ne yaptın? İyilik cami ve çeşme yapmaktan mı ibarettir? Tanrıyı anmak, onu


41

düşünmekten üstündür. Düzgün bir kişi olmak, inançlı bir kişi olmaktan önce gelir. İnanç, arıklaşır erdem arıklaşmaz. Kendi yanlış dürtülerini başkasına mal etme! Kimileyin, alet kullanmadan beste yapmaya çalışırım. Şöyle düşünenler çoktur: Kalıplaşmış sözler ve akılda kalıcı bir müzik, kilit bu. Bu iş öyle göründüğü gibi kolay bir iş değildir. Sade ama anlamlı sözler söylemeli, kalıplaşmış söylemleri kendine yontmalısın... Tanrım, bir yuva mutluluğundan ne nice de uzağım. Kuşlar kadar olamadım, sadece bacası tüten bir evdi tüm istediğim. Evrensel düşünlerle uğraşmak değil! Bırak kediyi, bir eşeğim bile yok! Kendimi epeydir bırakmıştım. Saçlarımı bile taramıyordum. Ta ki Lulu, onları arkadan bağlamayı bana öğretene dek… Kimi kişi vardır, övüldükçe sizi ele geçirmeye çalışır, şımardıkça şımarır. Kimi kişi de övüldükçe, özürsüzleşmeye özen gösterir. İkisi de pek doğru sayılmaz. Ben övgüye pek gelemiyorum, elim ayağım birbirine dolaşır övülürken. En doğrusu, kimsecikleri yüzlerine karşı övmemek ve yermemektir. Onları donuk bir eda ile kutlamak veya uyarmak, en doğrusudur anlayışındayım... Merhametten maraz doğar, ne güzel bir söz! İyliğin karşılığı kötülüktür. Yürekli olan, yalnız olduğunu bilmenin daha kazançlı olduğunu bilir. Us iyesi olan dost edinir. Ben ne yürekli olabildim ne de us iyesi! Her şey çıkar ile başlar. Çıkarlar, bu yönüyle yararlıdır. Önemli olan süregelen karşılıklı anlayıştır. Hep ilk adımı atan ben oldum, karşılığını alamayınca, boşa yoruldum çoğu kez! Birini anlamak sevgiyi doğurur... Eski öteberiyi saklama özelliğim pek yoktur. Pek fazla resim çektirmem. Günlük tutuyor da değilim. Her nesi oluruna bırakmışım. İyi yönelimlerimden yitiriyorum hep. Değerli kişilerin sayısı azdır. Bulunca kaçırmamalı. İnsanda şöyle bir yön var: Kendini esenlikte ve güvende duyduğu dönemde, sevdiklerini unutabiliyor ve tembelleşebiliyor. Oysa, sen onların sayesinde böyle rahattasın! Sevdiklerinin ayıbını ört, onlara biraz katlanman yeni dostlar arayışına girişmenden iyidir! Usta olduğun işlere bak, yeni işler ardında koşma! Bildiğin ayranı bilmediğin yoğurda değişme! Pirince giderken darıdan olma! Özürsüzlük arayışım var. Eskiden kalma... Öğrenç (merak) doluyum. Çoğu nesi aynı anda istediğimden mi bilinmez, işe kalkışınca pek şanslı sayılmam. Zevkim çok iyidir. Arkadaşlarım, giysi almaya beni götürürler. Onların vitrinlerini de tasarlarım. İyi ayakkabıdan da anladığım söylenebilir. Yazgı işte, ne diyeceksin! Aslanların süreğeni, yatmakla geçiyor. Bozuk para gibi harcanıyorum. Yapmak istediğim çok nes var ama olanaklarım çok kısıtlı. Örneğin ilk evimin mimarisi, şu an kafamda ancak, daha bir eşim bile yok... Çalı yalazında çay pişirmek, yağmurlu havada, bir ilkbahar gününde dağ evinde olmak... Kişi, bu tür şeylerle mutlu olmalı. Balık tutmak örneğin... Ben, bu tür görevlere hep varım arkadaşlar! Çevrem, bu yönden iyi. Arada toparlanır, mangal yaparız... Kimileyin, Malatya Belediyesi’ne bek (ait) hamama giderim. Geçmişi olan bir yapı... Oldukça geniş. Türk Hamamı, temizlenmekten ayrı bir olaydır. Eskiden hamam çıkışında, gördükleri güzellere tutkun olan dizer sayısı hiç de az değildir. Orada göbek taşına uzanırım, buhar odası, havuzu ve terleme odası da var. Sıcak su sınırsız... Birine güvenirsin. O da oyuna doymaz bir çocuktur belki. Yıkar kalelerini. Çamurdan sanır, hamurdan sayar seni. İşleri açılmıştır gayrı. Huy edinmiş, gözü doymaz. Dışı süslü şeylerin çoğu kez içi boştur. Hiçbir nes, göründüğü gibi değildir, inan bana! Ben de göründüğüm gibi sayılmam. Yufka yürekli şu genç adamın içinde bambaşka biri var. Can çekişen bir yanı var onun. Kurallara da uydum, kimseyi de incitmedim, hayvanları bile... Peki neden böyle aldanmaya ve ezilmeye doymuyorum ben? Aşırı doğrudan doğan yanlışlarım var. Demek ki, geç olsa da dünya görüşümü değiştirme anıdır şimdi. Sağlam basmalı ve önümü görmeliyim artık! Hiçbir zaman geç değildir, derler... Yerlerde buz var. Aralık’tayız, hava oldukça soğuk! Ellerim ceplerimde seyrettiğim için, düşüşlerim fenadır. Kendilik davranışlarıma (reflekslerime) güveniyorum, bir de yukarıdakine... Kahvelere giriyorum ısınmak için. Çingene sobaları pul pul. Çay da içimi ısıtıyor. Seyrek olarak hastalanırım zaten. Çoğunlukla üzgün olduğumda düşer bedenimin direnci. Bugün bir öğrencim, “dışınız genç ama yüreğiniz yaşlı,” dedi. Ses etmedim, paylı olabilir...


42

Ezginin sesini sonuna vererek araba kullananlara şaşakalırım. O tarz bir dinleti olmaz, o anca gürültü olur. Dinginlikten yanayım. Bocaladıkça battığım o kötü on yılı geride bıraktım sayılır. Yorgun savaşçıyım ne de olsa. Asla unutmam, iyiliği de kötülüğü de. Bir çay alıp kaldırımda turluyorum. Temiz havayı içime çekip geçmişimi ciğerlerimden atmaya çalışıyorum. Onur duyacağım veya unutmak istemediğim pek fazla anım da yok. İnsanlar beni anlamadıklarında, onlardan uzaklaşırım, yabanileşmek hoşuma gider. Bu yaştan sonra karşıma beni anlayan bir bayan çıkacak mı? Zor... Bedenimin alt kısmı daha tüylü. Kaşlarıma hiç dokunmadığım halde aldırmışım gibi dururlar. Burnum, doğulu burnu. Ağzım küçük sayılır ve bacaklarım pek de uzun değil, yine de iyi koşarım. Hepsi iyi çalışıyor bu saydıklarımın... Son dönemlerde, tepki vermeyi de bıraktım. Görüş de bildirmiyorum. Ne kadar da umursamazsın, diyenler var. İnsanların bazı numaraları ve dalavereleri bana çok ilkel geliyor. Ardından gelen Tanrı tokadını görecek göz yok onlarda. Annem der ki: “Akıllılar ayağıyla, uyanıklar kafa üstü düşer!” Onları aklımla dövüyorum. Çok konuşan aptaldır, boş konuşur durur... Çok alıngan olmamdan ve yatışım (teselli) kabul etmez birçok hüznüm olduğundan dolayı, hep bir arayış içerisindeydim. İnançlarda böyle bir yatışım bulayım dedim, derman arar iken derde duş oldum! En doğrusu nedir, biliyor musun? Yıkık bir beden ve yanık gözlerle duman gibi salına salına geçip gitmektir bu dünyadan. Baba, Cennet senin olsun, ben toprağı özledim! Hamurumu inkar etmem, cennetten kovulmadım mı zaten. Toprağın bağrından kopardılar beni. Bir anlık zevk uğruna hem de. Her oğul, babasının yapamadıklarını yapmak için gelir dünyaya. Ben babamın yaptıklarını bile yapamadım. Salih kör talih deme! Salih gör talih de, nanelensin içim... Yaşamın amacı, yaşamın kendisidir. Yaşamın anlamı, hayatta kalmaktır. Gününde yaşayamadığın nesleri yerine yeniden koyman olası değildir. Doyumsuz olduğun anlarda, kendini sınırlamayı bilirsen ve sevdiklerin uğruna çalışmayı uykuya ve tembelliğe yeğlersen, adam sınıfına girebilirsin. Ha, bir de gerçek bir erkeksen, sözünü yabana atma! Söze büyük değer veririm ben. At yularından, yiğit sözünden çekilir, demişler. Bununla birlikte, kimi an sözümü de yerim. Bu beni yalancı biri yapmaz. Zarara rıza göstermek hoş bir şey değil. Sayılar ve notalar konuştuğunda söze susmak düşer bazen. Üçünü birleştirirseniz ortaya çekici bir kadın çıkacaktır. Geçen yıl, giyinebileceğim bir palto bile alamadım üstüme. Bu yıl, en babası var çok şükür! Eskidi bile, yakında bir garibanın omzuna atarım. Başımda bir papak vardı, yine geçen sene. Kişi genç yaşta, ayağını yün çoraba, başını kara papağa alıştırırsa, yanlış etmiş olur. Olgun görünmek adına, kendini çıt kırıldımlığa verir. Güzel giyinmek, şandandır. Düzgün yürümek ise soyluluktan... Delikanlılar, kaçınılmaz olarak yara alır ve baş kaldıranlar sonunda tutsak olur, sevenler kesinlikle acı çeker, malının değerini bilmeyenler, onu er geç yitirirler. Durum böyle iken, neden zarara bile bile razı oluyorsun? Sana bir anlayış verildi! En büyük savunma aracını bırakmış, çocukça isteklerin ardına düşüyorsun. Gerçi gönül adamlarına usluluk azaptır, aldanıştır, ağır gelir onlara... Kazanmak ızdıraptır onlar için. Onlar, kertenkele gibi alev yalımlarının içinde yaşamayı severler. En temiz nes, oddur çünkü... Bu yıl, kazaklarımı halam verdi. Saçlarımı pek taramam ve kemer, boyun bağı olayını sevmem. Sık sık tarz değiştirdiğimden ve her şeyi karşıtıyla kavradığımdan, beni çelişkili bir birey sayabilirsin. Bir kişiyi tanımak öyle zordur ki. Bu nedenle kötü sanı, İslam inancında alçak bir iş olarak görülmüştür. Uyku sorunum olduğundan söz etmiştim. Gündüzleyin, beş -altı sayak uyku bana yetiyor. Havalar iyice soğudu. Oturduğum ev, dışarıdan daha soğuk. Hiç iyi bir evde oturmak payda olmadı bana. Ya da, sıradan yapıları beğenmiyorum. İşime uzak düşüyor oturduğum yerleşke şu sıra... Pek bir yere deprendiğim yok ama, eğer gidersem, elim boş gitmemeye çalışırım. Atadan babadan kalan pek bir varlığım yok. Ardı olmayanın önü olmazmış, derler. Tümcenin gelişinden anlamalıydım. Yani, gideceğim yerler tükendi. Bu saatten sonra her şey istediğim gibi olsa n’olur ki? Ölüm varsa, her nes düzmece… O kötü günlerden biri daha. Askerdeyken, hayatta kalmanın ne kadar değerli olduğunu iyi öğrenmiştim. Yaşamayı seviyorum. Ama her üzüntümde, içimde ölen biri var sanki. Sevgilimle yolları ayırdık. Bırak beni anlamayı, konuşmayı bile beceremiyor doğru düzgün. Elin malı kıymetli. Ben hep ucuza sattım kendimi. Kayda değer her-


43

hangi bir özelliğim de yok gerçi. Dilim de olmasa, kargalar gözümü oyar. Ama ben şöyle biriyim, bir işi tam öğrenince, en iyi olur çıkarım. Ah, tam zirvede bırakmasam! Günler içerisinden en sevdiğim cumartesi! En sevmediklerim de pazar ve cuma günleri. Pazartesi nasıl başlarsanız öyle gidermiş yediliğiniz. Aylardan en sevdiğim yok. Benim için çok anlamlı olan bir ay olmadı. Doğduğum ay belki. Ekim yani... Yıllardan en sevdiğim daha gelmemiş olan yıllar. Gelenlerden pek bir hayır görmedim. Yine de şükretmem gerek diyeceksin, sen de haklısın... Eskiden, daha karamsardım. Üniversitedeki belletmenler bile bu durumdan yakınır oluyorlardı. Ee tabi, arayıp da bana bir türlü ulaşamamalarını da söylemeliyim. Böyle de şaşılası bir durum var ortada. Bazen arar da ulaşamazlar açık cep duyuruma. Ya da uyduruyorlar, belki de aramamışlardır. Şimdi, eskiye göre daha umutluyum. Yaşamak, şu an daha kolay geliyor bana. Geleceğimi güvence altına almış mıyım? Hayır! Altı yumuşak ve yerincek ayakkabılar ve ince giyisiler hoşuma gider. Hepsini dışarıda temizlettirip ütületiyorum çünkü. Benim için yaşamak zor. Neden yanıma birini almıyorum, diye öğrenç duyanlar var. Kedi beslerim, kişilerden daha az iyilik bilmezdir! Boyun bağını okuldan çıkınca, yolda söküyorum. Saçlarım biraz uzun sayılır. Yani tam bir devlet görevlisi olduğum söylenemez. Ben göründüğümden artık bir varlığım. Adım öğretmen, soyadım belirsiz... Eskisi kadar kar yağmıyor buralara. Bir kez yağıyor ve yerden kalkmak bilmiyor. Yani baraj yani set etkisiyle ılıman ve karasal arası bir iklim yaşıyorum yıllardır. Bu benim tinimde nasıl bir etki bırakır acaba? Ortalık olmak gibi bir durum bu. Hiçbir konuda tam ve yetkin sayılmam. İşlerimin yarım kalması da cabası! Ben bir şeylerden ödün vermedikçe, diğer kişilerle sağlıklı ilişkiler kuramıyorum. Ama bu kez, yalnız kalma pahasına da olsa, bile bile veya gönül kırmamak için aldanışa gelmeyeceğim. Güvercinler, parçalana parçalana atmacaya dönüşürler... Benim bir sözbilimci olduğumu bildikleri halde, bazı arkadaşlarım yine de laf sokmaya uğraşmasalar bari. Çoğu kez altta kalırım. Bunu bilerek yaparım. Sözlerim daha keskin olur. Anneme ne zaman ağır konuşsam, hastalanır. Sözüm çok güçlüdür. Az konuştuğum ve doğru konuştuğum için. Ha, bir de çok derinden geliyor... Ben bu kafayla ne bir sevgili bulabilirim ne de zengin olup bir eğlence ortamı yakalayabilirim. Çok da gururluyumdur. Artık biri bir nesne verdiğinde veya bunu dile getirdiğinde, ezber olarak yok çekiyorum. Seni kırmayayım, kurtulayım bu batıl anlayışlarımdan. İyi, güzel de bu kafayla bu kafayı değiştiremem değil mi? Kent ortancası, dağdaki okuluma göre oldukça havasız kalıyor. Okulun yanındaki kira evimde iken, birkaç sayak uyku bana yetiyordu. Bu arada son bir ayda saçlarımdaki aklar da iki, üç katına çıktı. Haberim olmadan beni çok üzen birtakım kabullerim, vazgeçişlerim olabilir mi sence?


44


45

BİRAZ DA GÜLELİM Kış, 2013 Kurucaşile’de rahat duramayıp kaymakamı üst yetkilililerine yakındığım için, bu kez Bartın Ulus’a zorunlu atama yapıldım. Burada birlik algım iyice gelişti ve olaylar arasında çağrışım yapmakta aşırıya gittiğim için gizli servislerin beni izledikleri kuşkusuna kapıldım. Ancak bunları size anlatamayacağım. Bartın’da Yüksel, Fikret gibi iyi dostlarım oldu. Ulus ilçesi görevimde şu minik güldürüyü kaleme aldım: Japonya’da 2011 yılındaki tsunami sırasında halkını kurtaramayan Japon yönetici intihar etmiş. Bizimkiler seçimleri kazanamadıklarında intihar ediyorlar. Bir arkadaşım 2004 yılında Maldivler’e tatile gitmişti. Tsunami olacağını biliyordum, çünkü denizden sesler geliyor, adeta adama ana avrat küfür ediyordu, dedi. Bizim insanımız kanunlardan tiksinti duyar ama, özgürlük yanlısı da değildir. Birileri ço demezse gitmez yani. Betik okumayı da sevmez ama her konuda bir savı vardır. Gazete okumayı sevmez gazete okuyanın gazetesini okumayı sever. Eğer ücretsizse seminere katılır ve çıktığında artık o gezegeni kurtaracak bir adam olmuştur. Hepimize uğurlu olsun! Öğrencilerime zorla kitap okutturuyorum. Sebebini sorduklarında çünkü gözlerimiz var diyorum yeterli olmuyor tabi… Kalbe, dalağa, böbreklere ve karaciğere iyi gelir diyorum, gülüyorlar. Betikler net ağına göre daha güvenilirdir. Ayrı bir koku vardır onlarda. Geçen Necmi ile Ulus kütüphanesine gittik. Kitabı geri getirmek için 8 Ocak’a kadar süreniz var, dediler. Necmi’ye döndüm ve bugün ayın kaçı, geriye doğru saymaya başla dedim. Orada kitap gibi bir kız vardı. Ama bana pek yüz vermemişti. Yolda bana yaşımı sordu Necmi. Benim de canım sıkkındı. Bilmiyorum saymayı bıraktım, dedim. Çarşamba akşamları halk eğitimin düzenlediği İngilizce kursuna katılıyorum. Yabancı dilim pekiyi değil. En arkada oturduğum halde hoca beni işaret ettiği anda dönüp arkama bakıyorum. Yine geçenlerde bir öğrencim benden izin almadan sürekli araya giriyor, olmadık şeyler söylüyordu. Ona döndüm ve aşırı gelişmiş bir orangutansın dedim. O da kader utansın, dedi. O bilindik derslerin birinde, tembel bir öğrencim baş ağrısından yakındı. Ona beynini hiç kullanmadığın için başın ağrıyor olabilir mi, dedim. Güldü herhalde, hatırlamıyorum. Face ve Twitter hesaplarımı kapadım. Çok fazla arkadaşlık isteği geliyordu, ben de hangisi ile konuşacağımı şaşırıyordum. Bu yüzden hiçbirine yanıt vermiyordum. Kızlar ağlıyorlardı. Biliyorsunuz işte elektronik cihazları ıslatmak istemezsiniz. Biri face’deki duvarıma işemiş, öylece çekip gitmişti. Profil resmim hakkında bunu görmek istemiyorum diyenler bile vardı. Biliyorsunuz ülkemizde cinsellik çok ayıptır. Hatta cinsiyetinizi önemle vurgulamak bile savcılık tarafından kovuşturulmanıza neden olabilir. Adamın biri kaza geçirmiş dersem sakın aklınıza kümes hayvanı olan kaz gelmesin. Trafik kazasını kastediyorumdur. Evrim konusu inançlarımıza aykırıdır. Ama Türk erkekleri üçüncü bacağın evrimini bir hayli merak ediyor. Aralık 2013’te Orhan Pamuk’un Yunanistan’da bir yazın ödülü aldığını duymuşsunuzdur. Konuşmasında Türkiye’de ifade özgürlüğü olmadığından yakınmış. İyi de sayın Orhan Pamuk, erkeksen gel o sözleri burada söyle bakalım! Geçen gün bir öğrencim henüz vakit varken zil çaldı dedi. Ben de emin misin, zilin ruhu olabilir mi, diye karşılık verdim. Sanayiye gittiğimde ustaların bir yeri yaparken diğer bir yeri söktüklerini gördüm. Ama sorun yok yakında sanayiye tekrar gidip öteki arabam nerde diye soracağım. Okulumuzun önündeki yol delik deşik. Kevgir gibi. Ulus Belediyesi ile görüştüm ama bir değişiklik olmadı. Yanılmıyorsam bu çukurlar Antik Ulus tarihinden izler taşıyor ve kültür miraslarını koruma kapsamına alınmış olmalı.


46

Okul müdürümüz o kadar iyi biri ki, geçenlerde okulumuzun önünde duran Melo ismindeki köpeği okula kayıt ettirmiş. Hatta bakıcısı Erkan hocamıza sordum: “Melo öğrencilerle iç içe büyüdü, o kendini insan sanıyor,” dedi. Okulumuzun kaloriferlerini yakmak oldukça güç olduğundan hiç söndürülmediğini biliyor muydunuz? Cavat Bey’i cumartesi günü okula giderken gördüm. Abi nereye, dedim. Kalorifer sönmesin beslemeye gidiyorum dedi. Okulumuzun yurdu çok eski bir binadır. Hatta çoğu kez elektrik kesildiği için mum yakıyorlar. Duvarlardaki izlere bakarsanız öğrencilerimizin resim sanatına ne kadar ilgi duyduklarını anlarsınız. Bizim alışık olduğumuz öğretmen tipi Tanrı gibidir. Her şeyi bilmesi lazımdır. Bilmiyorum demeyi rezil olmak sayar ve asla gururuna yediremez. Hatta öğrenciler kendi aralarında zekâlarını öğretmeni güç durumda bırakmakla doğru orantılı olarak hesaplıyor. Oysa bu tür bir öğretmenin papağandan ne farkı vardır? Annem bana hep büyük elbiseler alır ve seneye de giyersin derdi. Bu yüzden büyük adam olmayı kafama koymuştum. Bakın öğretman olmuşum, daha ne olsun? Süperman, Spıderman gibi bir şey işte! İngilizce derslerinde neden zorlandığımızı biliyorum. Çünkü biz Türkçe’yi de bilmiyoruz. Aslında ihtiyaç duymuyoruz. Tamamen farklı bir iletişim sistemimiz var: Ha, sielan, yallah, halla halla gibi… Dünya sözcüğü Arapça kökenlidir ve deni, alçak sözcüğünün dişi çekimidir. Yani üzerinde yaşadığımız Yerküre’ye alçak diyerek baştan yitirmiş oluyoruz. Çünkü Yerküre’nin de bir yaşamı ve bilinci olabilir. 2014’ün ilk perşembe günü halk eğitime bağlı bir İngilizce kursumuzda, Fikret Hoca ders veriyordu. Kursa gelen bayanlar pasta, börek yapıp getiriyorlardı. Ben: Fikret Hocam hemşerim Özcan Bey derse hiç katılmıyor. Yemek yemeye geliyor sanırım. Özcan: Ben bir İngiliz gibi yemek yemek için geliyorum. Kursa yaşlı iki erkek öğretmen de geliyordu. Hocaya döndüm ve dedim: ― Acaba öbür dünyada sorgu sual İngilizce mi yapılıyor? Kurs çıkışında, hemen karşıdaki öğrenci yurdunda düzenlenen Oyunculuk etkinliğine kaymakam beylerin de geldiğini gördük. Polis ve sivil polis korumalar, müdürler ve belediye çalışanları etrafında bir hale oluşturuyordu. Ama asıl can sıkıcı olan, bu saydığım kişilerin arabaları girişe park etmiş olmalarıydı. Hiçbirimiz gidip müdür veya kaymakama veya belediye başkanına arabanızı çekin diyemezdik elbette. Zorunda kalarak oyunu biraz izledik. Kaldı ki arabaların hepsi modelliydi. Gözümüzü versek alamazdık bu marka arabaları. Oyundaki anneanne rolündeki kız titreme tavırlarını öyle abartmıştı ki robot mu yutmuş acaba demeden edemedim. Tam güzel sunucu söz alacaktı ki elektrikler gitti. Oradan bir Ses: “Tam Ortadoğu’nun hâkimi ve dünyanın süper gücü olacaktık ki elektrikler gitti.” Başka bir Ses: “Hevesimiz kursağımızda kaldı.” Beynimde kalan son elektrik kıvılcımlarıyla güzel sunucuyu düşünüyordum. O kesinlikle kafadan bacaklı familyasındandı. Bütün evsizliğimi ve yoksulluğumu altında ateş yakıp unutabileceğim bir duruşu vardı. Ben, Erkan Acar ve Fikret Korkusuz, madem arabaları çıkaramıyoruz, bari Ulus Çarşısı’na gidip bir salep içelim dedik. Yolda ülke değerlendirmesi yaptık. Ben: “Kaymakamın adında kaymak var arkadaşlar, etrafında sineklerin olması normal.” Fikret: “Avrupa’da okul müdürleri öğretmenler arasından seçilmez, ilçenin oy birliği ile atanır.” Ben: “Aslında bizim temelde bir eğrilik var. Batı’da böyle dar otoparkı olan bir okul yapmazlar. Yapan miyendize hesap sorarlar.”


47

Fikret Korkusuz: “Bir Avrupalı duyarlıdır. Elinde bir çöp bile varsa onu mutlaka çöp kutusuna atar.” Erkan Acar: “Biz çocukken her köşe başında bir çöp kutusu yoktu ki. Doğal olarak çevreyi kirlettiğimizi de düşünmezdik.” Ben: “Adamların egzozuna muz koymak veya motor kapağını açıp kül şeker dökmek çözüm olabilir. Bir filmde görmüştüm.” Erkan Acar: “Kaputu bile açamayız.” Pastaneye zor vardık. Hava soğuktu. Isıran, dişleyen, havlayan uyuz bir soğuk vardı. Üstelik bu işyerinde salebe su katıyorlardı. Saleplerimizi içip geri döndük. Erkan Acar geçen gün arabasıyla domuza çarptığını ve kırılan tamponla ezilen kapıyı gösterdi. Fikret Korkusuz, “eski kırıkları da domuza mal et, kaza raporunda belirt! Kasko yapar, canını sıkma,” dedi. Ben: “Abi domuza koy derken… “dedim. Güldük… Erkan Acar: “Fikret sana kalsa parayı git domuzdan al diyeceksin!” Fikret Korkusuz: “Geçen yıl benim arabada hasar vardı. Fotoğraflarını çekip Otoşel’e başvurdum. Adamlar boyayı dökmeden yüzde kaç oranında tamir edeceklerini dahi bildiriyorlar. “ Erkan Acar: “Ben de Otokoç sevisine bayılıyorum. Adamlar bu işi gerçekten biliyorlar.” Tarık Hoca: “Ben de sanayideki Yılmaz Usta’ya bayılıyorum!” Derken bize oldukça kaba ve pürüzlü macun çekilmiş çamurluğu gösterdi. Bu sırada Kaymakam ve belediye başkanı beyler oyun salonundan çıkıyorlardı. Ben: “Aman çekilin, ezerler bizi, anlamaz bunlar!” Ertesi gün derse başladık. Ahmet adlı öğrencim bana “adamın son iki harfisiniz” dedi. Ben de ona ananın son iki harfisin dedim. Yine bir ders esnasında Pink Floyd’un The Wall isimli şarkısını açtım. Müdür bey soracak olursa daha iyi süt veriyorlar diyeceğimi de ekledim. Sınav sırasında bir öğrencim sıranın altındaki eliyle bir şeyler karıştırıyordu. Ona döndüm ve seni Anayasanın 31. Maddesi’nden dava ederim dedim!


48

YILLAR SONRA Ah Lulu, meğer sen de satarmışsın beni, seni düşünmek… Ben kendi kendime dönüşlülük yapıyordum. Zincirlerimden başka kaybedecek bir şeyim yoktu. Bildiğim doğrular yetmiyordu. Belki de bu yüzden insanlar bilmek yerine inanmayı seçerler. Aydınlanmak için kendimi yaktım! Yanlış kişiye iyilik, kötülük denektir. Öyle bir hayat yaşadım ki katlanmayı göze aldığım olumsuzluklar bile istediğim gibi olmadı!

Profile for Demir Yurten

Gölgem  

Gölgem  

Advertisement