Page 1

COMOLOKKO SALİH YURTEN

Uzun bir yokluk, yoksulluk, sıkıntı ve çalışma döneminden sonra yeniden atandığım Çemişgezek’te yazdığım bu öyküleri güldürü dergilerini izlemleyen birtakım dostlarım pek beğendiler. Sıkmazlar, kısadırlar… Türkçeleştirmeyi gereksiz yere abartan bu öykülerin içinizi gıdıklaması dileklerimle birlikte bu betiği değeri bilinmeyen otacı arkadaşım Hasan Can’a armağan ediyorum. Üçüncü kere okumaya katlanamadığım için tam bir düzeltme yapamadım. 22 yaşında, kestane saçlı, ela gözlü bir düzeltmenin dokunuşlarına gerek var gibi… İyi okumalar!

1


Kafasız bir adam vardı! Daha ilkokulda iken herkes onunla dalga geçmişti. Canınızı sıkmayın! Kafasız olduğu için kafası bozulmuyordu bu tür şeylere... Engelli bir kızla oynaşmayı denedi ama bir iki çimdik atmaktan öteye gitmedi. Yılmadı, çalıştı. Dişleri olsa gıcırdardı eminim! Bir süre sonra çalışkan olmanın da bir getirisi olmayacağı kanısına vardı. İşi gücü bırakıp aylaklık etmeye başladı. Elleri ile konuşuyordu. Geveze olduğu bile söylenebilirdi. 18 yaşına geldiğinde çevresindekiler onun bizden daha mutlu olduğunu anlamaya başladı. Bacak bacak üstüne atıyor gününü gün ediyordu. Onun mutluluğundan pay almak isteyen genç kızlar, onunla birlikte olmak için yanıp tutuşuyorlardı. Sıraya girmişlerdi ya da o hepsini sıraya düzmüştü. Kendisine gelen hiçbir teklif reddetmiyordu. Tanrı vergisi mi vergisizliği mi bilinmez, kendi kutsallığına inanmış bile olabilirdi. Sayısız kızla birlikte oldu ve nice kafasız çocuklar geldi dünyaya... Aradan yıllar geçti. Geriye çok az kafalı insan türü kalmıştı. Son kafalı da ölünce yeryüzü bu yeni türe kaldı. Ormanlar daha gür, hayvanlar daha çok ve hava daha temizdi.


2 Felsefe öğretmeni, sağ elini havaya kaldırdı. Kırpışan bir göz kapağı gibi parmaklarını açıp yummaya başladı. Elini indirdi ve gizler gibi cebine soktu. Tanrıya yalvardığını düşündüren dudak fısıltıları eşliğinde çevrilen iri gözleriyle etrafına bakındı. Neyse ki benden başka kimse görmemişti. Bunu neden yaptığını kim bilebilirdi ki? İkinci ders arasında yeniden öğretmenler odasında toplandık! Felsefe öğretmeni bu kez sağ eliyle bacağını ovalıyordu. Bir şeyiniz yok ya, sağlık kurumuna gidelim mi, diyenler oldu. Aldırış etmedi, ses çıkarmadı. Çevrebilim öğretmeni yanına yaklaştı. Düşünbilimci moruk, onu bileğinden öyle bir kavradı ki, çömez çevreci acıyla kıvranarak yanı başına diz çöktü. Hiçbir şişmana yakışmayan takım elbisesi toza belendi. Zavallı adam, çocuk gibi kıvranıyor, bir yandan da bırak, bırak diye yalvarıyordu. Felsefe öğretmeni sol eliyle ve biraz da zorlayarak sağ elini çeker gibi yaptı. Suçluluk duygusuna kapıldığı her halinden belliydi. Başını öne eğdi ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Hepimiz şok olmuştuk! Sorular sorular sorular... Kimse bir anlam veremiyordu! Demeye kalmadan Felsefe öğretmeni haykırdı: -

Neden anlamıyorsunuz, sağ elim beni dinlemiyor işte!


3 İnsanlar evlenmeyi ve üremeyi saçma görüyorlardı. Devletler bu işi üstlendi. Kişi tohumu bankaları iş başındaydı. Gen uzmanları; boylu poslu, güzel, sağlıklı ve zeki insanlar üretmeyi başardılar. Bu gelişmeyle son çağ başlamış oldu. Belli bir süre sonra kişi üretimi durduruldu. Var olan insanların uzun yaşatılmasının daha mantıklı olduğu kararına varıldı. Çok uzun yaşayabilen bu insanlar, devletin tüm çabalarına rağmen yaşamı anlamsız buluyorlardı. Bir kısmı özkıyım (ötenazi) istedi. İnsanların sayısı bayağı azalmıştı. Üstelik onları bu anlamsızlıktan kurtaracak bir peygamber de gelmeyecekti. Artık kendileri için değil, türümüzün yok olmaması için yaşamaya başladılar. Hiçbir şeyin sonu olmayan bu evrende sonlu olmanın en ayrıcalıklı duygu olduğunu söylüyorlardı. İstedikleri her şey yerine getiriliyordu ama mutlu değillerdi. Devlet bu kez onları yarı aç, yarı abaza bırakmanın itici bir güç olacağı kararını aldı. İnsanlara çok az yemek veriliyordu ve erkeklerle kadınlar belli süreler dışında birbirlerini göremiyorlardı. Günümüz insanının aksine onlar bu kısıtlamadan oldukça hoşnut görünüyorlardı. Yine de bir şey eksikti! Yanıt sevgi değildi. Bu üstün anlayışlı yeni kişioğullarına göre varoluş, sonlandırılması gereken bir görevdi. Çünkü Tanrı yokluktu. Hepimiz oradan gelmiştik ve oraya dönmeliydik. 500 megatonluk bir hidrojen bombası anaklandı. Geriye kalan tüm bireyler, çevresine bağdaş kurdu ve özeyik bir ışık tüm gözleri kör etti.


4 Afrika kıtasının güneyindeki adalardan birinde, büyük olasılıkla Komor’da yeni bir insan türü bulundu. Kimin bulduğu önemli değildi, ne bulduğu önemliydi. Bu yeni türün boyu 20 cm kadardı ve konuşmak yerine uza duyum yani telepati yapıyordu. Olağanüstü durum toplantıları yapıldı. Elde edilen bilgiler, yerel ulaklardan saklandı. En zeki adamları onu anlamak için görevlendirdiler. O ise yalnızca yaşlı bir bayan olan İsabel ile konuşmayı seçti. İsabel'in uzun ve çocuksu görüşme çabaları sonuç verdi. Bize anlattıklarına göre bu minik insan, bilime değer vermiyordu. Çünkü ona göre gelişmek, canlıları değişmek zorunda bırakacaktı ve bu da yeniden gelişmek sorunu ile karşılaşacakları anlamına geliyordu. Yine ona göre çok nesneye iye olmak, çok sorumluluk demekti. Uzaya gitmek isteseymiş gidebilirmiş ancak, onun ataları zaten uzaydan gelmişler! Bir iki orman meyvesi yiyip tembellik yapmak gibisi yoktur, diyordu. Biz insanları çok biçimsiz ve aptal bulduğu için şimdiye değin saklanmayı yeğlemiş. Yine İsabel’in dediklerine göre, sürekli gülüyor ve gülerken de karnını tutmayı boşlamıyormuş bunları söylerken... Mutsuz olduğumuz halde üreyip çoğalmaya çalışmamızı bir türlü anlamıyormuş örneğin... Ya da cinselliğe bu denli merak saracağınıza elbise giyinmeyin daha iyi, diyormuş. Uzaya gidebiliyorsanız neden çıkıp gitmiyorsunuz diye ekliyormuş. Sizi bilmem ama zeki olduğu kadar ukala bir canlı türü karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Hatta bu canlı İsabel’e başka emellerle yakınlık göstermiş bile olabilir! Etik kaygısı güden sıradan kişiler, erdem düşünürleri ve özellikle ahlak polisleri bu konuda uyanık davranmalı ve o canlıyı çıktığı deliğe geri göndermelidir!


5 Erdem çok kafalı biriydi. Ne var ki kafası gövdesine gövdesi de ruhuna ağır geliyordu. Daha küçük bir çocukken ileride bu ağırlıkların kendisinden uzaklaşacağını düşünür ve umutlar güdüyordu. Önce ince elbiseler ve ağma, yerincek ayakkabılar giyinmeyi denedi. Sık duş almak da bir nebze işe yarıyordu. Ancak sağlık uzmanlarının tüm davranmalarına karşın kafası büyümeyi sürdürdü. Salgısal bir dengesizlikmiş... Neden sonra Erdem, ters bir tepki geliştirerek yaşamın ağırlığının, şu kaynağı belirsiz üzüntünün, doğuştan gelen yorgunluğun karşıtı mutluluktur diye düşünmeye başladı. Mutluluk daha çok paranın olmasıdır. Yok yok mutluluk iyi bir kız arkadaşının olmasıdır. Yok canım mutluluk isteklerini azaltmaktır. Yanılmış olmalıyım, mutluluk yuvadır. Yine yanıldım, mutluluk düşünmemektir... İşte böyle. Erdem üzerindeki bu ağırlıktan kurtulmak için elinden gelen tüm yolları denemişti. Belki de onun sorunu çok denemiş olmaktı. Artık gülerken bile yaşamın ağırlığını duyabiliyordu. Kendisi için bir kiralık katil tuttu ve onu bir daha gören olmadı. Ölmeden önceki son sözü ‘uçmak istiyorum’ olmuştu. Neyse ki katil, kafasındaki uru değil de kafasını vurmayı başarmıştı! Sünger beyinlinin pekmezi akmış, kaldırım işçilerini gereksiz zahmete sokmuştu! Bu tip başarısız kimseler kötülerle birlikte gaz odalarında imha edilmeli! Aptallardan tiksiniyorum! Aptalların yaşamayı başarmasından, dahası yaşamda başarıyı yakalamasından daha korkunç ne olabilir. Çünkü başarılı da olsa o yine bir aptaldır. Şans ve Tanrı, yardımsever kişiler bu gerçeği değiştirebilirler mi?


6 Jale, geleceğinden çok korkuyordu. Saçındaki akların artmış olması ve hala bekâr olması onu derinden üzüyordu. Beş yıl sonrasını düşünmek bile istemiyordu. Arkadaşları ile ilişkilerinde oldukça sevecen, duyarlı biriydi. Kimsenin gönlünü kırmamaya büyük bir özen gösteriyordu. Aynı duyarlılığı karşısındakilerden de bekliyordu. Kendisini pek güzel bulduğu söylenemezdi ancak değerinin bilinmediği gün gibi ortadaydı. Tek tesellisi Tanrıya olan inancı idi. Aradan beş yıl geçti. O yine yalnızdı. Yaşından daha yaşlı gösteriyordu ve tanıdığı tanımadığı çevreler tarafından olumsuz eleştirilere uğruyordu. Yaşlılık ona bir dayanak olmuştu. Yakında ölürüm ve kurtulurum demekten kendini alamıyordu. Üzülerek söylüyorum ki onun yaşlılığı da bayağı uzun sürdü. Huzur evindeydi ve yılları devirmişti. Onun sorunu korkularının inançlarından daha güçlü olmasındaydı ve o bunu çok geç anlamıştı. Ne yazık ki erken anlasa dahi kendisini değiştiremezdi. Yılanlar sürünmek için, toprak ezilmek içindir. Alın yazımızı an olur ki Tanrı bile değiştiremez! Öyle ya değiştirecek olsaydı neden yazsındı ki? Çirkinlere ölüm diye bağırmak istiyorum. Ama çirkinleri güzellerin gömmesine de gönlüm razı değil! Şu durumda bir iki çirkinin yaşamda kalması daha mantıklı... Sol elim sağ elimin dirseğinde ve sağ elim de çenemde! Gargamel’i seviyorum. Çünkü o, çirkinliğinin kendine kalıtladığı kötülüğü açığa vurabilmiş bir rahip kılıklıdır!


7 Hindistan'da iki kanatlı bir kız gezene geldi. Evet, neden Hindistan? Niye Avrupa ya da Amerika değil? Tanrım, Japonya bile olabilirdi... Neyse... Bu kız yalnızca su içiyor ve yalnızca elma yiyordu. Kişiler arasında bir elma su diyetidir başladı. Bu uğurda ölenler bile vardı. Her yeni gün bu kanatlı kızın reklamlarıyla karşılaşıyordunuz. Takma kanat satan mağazalar varlıklı duruma geldiler. Gıda uzmanları, elma meyvesini yeniden incelemeye başladı. Elmayı öve öve bitiremiyorlardı. Anneler kızlarının adını Bhima (kanatlı kızın adı buydu) koymaya başladılar. Genel ağda Bhima ile evlenmek isteyen varsıl ve yakışıklı genç erkekler boy gösteriyordu. Onun için betikler kaleme alınıyor, ulamlar (haber yazıları) düzenleniyordu. Bhima, evleneceği kişi için kura çekecekti. Yasal tanıklar önünde çekilecek bu kurada benim de adım vardı. Onu gün ağarıncaya değin düzecek ve kevgire çevirecektim. Kanatlarından tutup örseleyecektim. Hatta o havada ben yerde ve daha neler neler... Koltuğuma uzanmış gazetemi okurken hiç beklemediğim bir başlıkla karşılaştım. Bhima'nın ve ardındaki azınlığın bir dolandırıcı çetesi olduğu ortaya çıkmıştı. O güzelim kanatları yapmacıktı! Sık duş aldığım için biriken elektrik faturam ve onu izlemek için aldığım gazete ile dergilerin tutarı epey kabarıktı. Üstelik onun izini sürmek için işten erken ayrılıyordum. Neyse... Bhima'nın kanatlı bir heykelciğini yaptım. Onu aşağılıyor, yerden yere vuruyordum. Hindistan’a gidebilmek için ayırdığım uçak bileti parasını da bir gecede yedim. Kimlerle mi? Sokak kadınlarıyla! Eze eze yedim. Çar çur ettim... Bütün Hintlilerden nefret ediyorum şimdilerde! Tanrı tanığım olsun ki, o günden beridir üzerinde Hindistan Malı yazan hiç bir ürünü satın almadım! Ah Bhima, yaktın beni!


8 -

Size diyorum ey ölümlüler! Sizi sümüklü ve pis kokulu yaratıklar! Sirius'tan yeni geldim! Üç bin yıl önce Akhenaton'u göndermiştim. O sizi uyarmadı mı? Bu ne rezillik?

Diye haykıran bir uzaylı ile karşılaştım. Aşırı gelişmiş uçan çanı ile evimizin arka bahçesine yumuşak bir iniş yapmıştı. Çıplaktı ve gördüğüm kadarı ile üreme organı yoktu. Söylediklerine değer vermedim elbette... -

Seni güvenlik yetkililerine bildireceğim, evimizin arka bahçesine izinsiz girdiğin yetmiyormuş gibi bağırarak çevreyi rahatsız ediyorsun!

Gibi laflar ettim. Benim bu çıkışımdan ürkmüş gibiydi. Bir iki adım geri çekildi. Sen de kimsin, dedi bana. Haykırdım: -

Ben ki Serdar Kapısız, bastığın toprakların gerçek iyesi! Battal Gazi’nin torunu! Çabuk önümde eğil seni sefl yaratık!

Diye üsteledim. İşe yarıyor diye düşünmeye başladım. Demeye kalmadan kaşla göz arasında ışın tabancasına davrandı. Çizgili geceliğimin bir cebi olduğunun ayırdında bile değildi. Annemin terliğini ona fırlattım! Tam ağzına girdi. Arkamı döndüm ve hiçbir olay yaşanmamış gibi odama gidip uzandım. Daha sonra neler döndü bilmiyorum. Gün doğumuna dek deliksiz uyudum. Uyandığımda eskici, eskici diye bir ses ortalığı inletiyordu. Alışkın olduğum bu gürültüye sesimi çıkarmadım. Kalkıp bir çay koydum.


9 Sonunda varlıklı bir birey olmayı başarmıştım. Doların yükseleceğini önsezip tüm paramı ona yatırdım. Sağdan soldan borç ettiğim paraları da. Çektiğim banka ödeneğini de... Çok param vardı ve bir bankayla yatırım ortaklığına girmiştim. Daha ne olsundu? Ne var ki bir eksiklik duyuyordum. Yazık ki para harcamayı bilmiyordum! Kıbrıs'a gidip aylarca kumar oynadım. Aldıklarımla verdiklerim birbirine eşke yani denk idi. Şansım yaver gitti ve rakamlar beni sevdi! Yurda döndüm. En pahalı hayat kadınları ile birlikte oldum. Bu da sarmadı. Kendimi içkiye verdim. Ne aldığımı ne verdiğimi pek bilmiyordum doğrusu. Daha önceki yıllarda bana paysızlık eden kötü kişilerin bir listesini anaklamıştım. Bir öç ekibi oluşturup kaya kafalı, kalın enseli, iri çeneli adamlarıma onları bir güzel dövdürdüm. Taksiye atıp çiftlik evime getirdikleri her bir eski dostuma (!) ebesinin yerleşkesini gösterdim! Gençliğimde arkadaşlık isteyip yüz bulamadığım bayanların çoğunu özel adamlarımla arattırıp buldurturdum. Onların her birini şık konakların pahalı yemekleriyle ve dev ilişki ödemeleriyle kandırmayı başardım. Bir sabah Harput’ta kahvaltı etmek için bulunduğumda, belirsizlikten bir ses duydum: Bay Z, işte böyle biri olacağın için seni yoksul bırakmıştık! Uyandım. Doğal olarak korkmuştum. Su içtim. Çalıştığım aş evinin yolunu tuttum.


10 Bartın'daki işimden ayrılıp eve gelmiştim. Yaşlı ve hasta annemle her gün tartışıyorduk. Bir türlü susmak bilmiyordu! Annemi yatağıyla birlikte ters çevirdiğim halde susmuyordu. Doktorum bana yeşil reçeteli haplar verip habire uyumamı sağlıyordu. Uyku ile uyanıklık arasında bir yaşamım vardı. Kendime şöyle diyordum: Eğer bir Tanrı varsa kesinlikle iyidir ve iyi olan bu varlık benim için en gerekli olan yazgıyı böyle belirlemiş demektir. Yani var olan durumumdan daha iyisi düşünülemezdi. Halime şükretmem gerekiyordu. Evimiz çok eskiydi ve ben sık sık helaya gidiyordum. Kot tumanımın cırcırını bir kerede açıyor ve olanca gücümle işiyordum. Erdemli kişi kendisi ile yarışır diye bir söz duymuşsunuzdur! İşte öyle yapıyordum. Her keresinde daha uzağa işemeye çaba gösterdim. Helanın karşı duvarında bir oyuk oluşmaya başladı. Kendime minik bir eğlence bulmuştum ve beni sık sık helaya gönderen haplardan yakınmayı da bırakmıştım. Kendimi işime verdim. Helanın karşı duvarındaki oyuk minik bir deliğe dönüştü. Bu sevindirici bir gelişmeydi ve bunu kutlamalıydım. Dini bütün biri olmama rağmen o gece iki bira devirdim. Adı güzel kendi güzel Muhammed için kafa güzelleştiren bir cep konyağı ve şanı yüce Allah için bir sek rakı daha! Rakı en iyisidir... Her geçen gün bir önceki günden daha hırslı işiyordum. Kırk yıl kapalı bir yerde tutulmuş gibi fışkıran bir cişim vardı. Deliğin genişlemesi bir yediliği bulmadı. Deliğin arkasında sidiğimdeki asitle erimeyen bir nesne olduğunu keşfettim. Keseri getirip tuğlaları kırdım. Ceviz ağacından bir kutu vardı. Onu çekip çıkardım. İçi altınla doluydu. Onları kem gözlerden uzak bu hela duvarına babam saklamış olmalıydı. Babamı bağışladım. Hatta onu sevmeye başladım. Toprağı bol olsun!


11 Komşumuzun yüksek bir ücretle Hindistan'dan getirttiği bir muhabbet kuşu vardı. Aylar geçmiş olmasına rağmen ‘cicibak gugubuk’ dışında bir söz söylememişti. Komşuma biraz para teklif ettim ve bu kuşu satın aldım. Bu hergelenin neler gevelediği hakkında az çok bir fkrim vardı elbet. Cici güzel demek olmalıydı ve bak eki kız demekti. Gugu ye demek ve buk eki de mal demek olmalıydı. Bu taslağı oluşturduktan sonra artık o kuş beyinli ne söylerse söylesin çözebilecektim. Bu değerli kuşu bana düşüncesizce ve erken satmışlardı. Kuş dile gelmişti ve benim gözümde bir servet ediyordu. Kuşun sonraki gizemli sözcükleri ‘cibidik sabıdık’ oldu. Şifreyi çözmüştüm ve harfleri yerine koymam yeterli oluyordu. Bu lanet olası kuş, Hindistan'daki bir defnenin yerini söylüyordu. Coşku içerisindeydim, elimde kâğıt kalem, kuşun başından bir an bile ayrılmıyordum. Yemekleri telden istiyor, işemek için yanımda pet şişe bulunduruyordum. Daha çok konuşması için onu yer fıstığı ve böğürtlenle besledim. Defne taslağı tamamlanmanmak üzereydi. Kuş, hiç beklemediğim bir anda ‘mınıdak kukudak’ demeye başladı. Orospu çocuğunun bana küfrettiği her halinden belliydi! Çünkü bunu söylerken bir ayağını kaldırıyor, gagasını da yukarı dikiyordu. Harfleri yerine koydum. Tam da kuşkulandığım gibiydi. Babamın tekli kırmasını getirdim. 16'lık bir fşeği üzerine boşalttım. Tüyleri havada uçuşuyordu. Para için bir kuşa kendini aşağılatacak adamlardan değildim ben! Pişman değilim...


12 Bir arsamız vardı ve şeytana uyup onu sattık. Sosyal güvenlik kurumu bize bir aylık bağlamıştı ve kıt kanaat geçinip gidiyorduk. Annem ben bir ev yapacağım diye tutturdu. Ona karşı koymak için henüz küçük sayılırdım. Üstelik kavgaya çıplak elle değil; fırça sapı, oklava, terlik, süpürge ile dalıyordu! Bir bodrum kat yapmaya koyulduk. Hazır çimento arabalarından bir tane fazla istemişiz. Parasını vermiştik bir kez ve geri dönüşü olmayan kazıktan zevk almak için olumlu bakış açıları geliştirmemiz gerekiyordu. Gelen hazır çimento tablasını bahçedeki bir kalıbın içine döktürdüm. Dikdörtgen bir taş görüntüsü verdi. Kocamandı. Gel zaman git zaman üstü pürüzlü bir hale geldi. Elime püskürtmeli boyalardan biri geçmişti. Son kullanma günü geçiyordu ve onunla bu kirişi gri renge boyamayı düşündüm. Tam anlamı ile eski bir kil taş görüntüsü veriyordu. Görenler bir daha dönüp bakıyordu. Derken sağdan soldan mektuplar almaya başladım. Piramitlerin nasıl yapıldığını bilen tek kişi olmalısınız! Bu sırrı bize öğretin diyen mektuplar... Tanrı şahidimdir ki Mısır kültürüne hep ilgi duymuşumdur! Eski Mısırlı zibidilerin bizim bilmediğimiz bir yol izledikleri gün gibi ortadaydı. Ancak bahçedeki koca kirişin bir taş olduğunu ilgililere ne kadar anlatmaya çalıştıysam da başarılı olamadım. Sonunda pes ettim. Evet, o bir taş ve onu oraya tek başıma getirdim demeye başladım. Piramitlerin nasıl yapıldığını bilen tek kişi olduğum için devlet bana bir koruma tuttu. Gazeteciler peşimi bırakmıyorlardı. Bir keresinde onlara bu taşı kütükler üzerinde yuvarlayarak taşıdığımı, öteki kerede bu taşı kalın sicim iplerle makara yöntemi ile taşıdığımı bir başkasında da telekınetik güçlerim olduğunu ve o taşı zihin gücüyle oraya taşıdığımı söyledim. Amerika'dan bilim adamları geldiler. Bodrum katında oturuyorduk ve halimize acıyıp annemi dolara boğdular. Ben onurlu duruyordum ve annem paraları biriktiriyordu. İyi iş çıkarıyorduk. Ulak bayanlar benimle söyleşi yapmak için can atıyorlardı. Ben de içlerinden yaşlı fıstıkları seçiyordum. Sarı saçlı ve ela gözlüydüler. Beni sevimli ve ilginç buluyorlardı. Yalnız bu sefa uzun sürmedi. FBI yetkilileri beni siyah bir cipin içine atıp gözlerimi bağlayarak kaçırdılar. Bir hangarda kalıyordum ve günde iki kez bana yemek veriyorlardı. Her akşama doğru bir ajan gelip ağzımdan laf almaya çalışıyordu. Güneşin batmak üzere olduğunu tavandaki çivi deliklerinden sızan ışık demetlerinden anlıyordum. Onlara hiçbir şey anlatmadım elbette. Ülkesini seven bir p.ç kurusuyumdur. Neyse... Hangardaki hurdalardan bir başyapıt dörtteker yapıp oradan kaçtım. Türkiye'ye dönmek aylarımı aldı. Çünkü hangi ülkeden kaçmaya çalıştığımı da bilmiyordum. Şansım yaver gitti ve şimdi Elazığ'dayım. Halen Ulukent semtinde ikamet etmekteyim.


13 Her şey size anlattığım gibi... IQ'ları 160'tan başlayan FBI ajanlarını alt etmiş ülkeme dönüyordum. Pasifk üzerinden kuşkusuz... Çünkü bütün kısa yollar yanlıştır. Kısa yollar kurnazlar içindir ve annem der ki akıllılar ayağı ile kurnazlar kafa üstü düşer! Yük gemilerinden birine sığınmıştım ve saklanıyordum. Kamarada kalan tayfanın eşyalarını kullanıyor ama onlar fark etmesin diye aynı şekilde yerlerine koyuyordum. Geceleri bayan görevlinin kamarasına sızıp o uyurken memesini sıkıyor ve yatağın altına süzülüp işimi görüyordum. Dişlerimi fırçalamadan bir dakika bile uyuyamazdım. Yemek sıkıntısı çekmiyordum çünkü gece 12'den sonra mutfağı dilediğim gibi gezebiliyordum. Sancak direğinin ışığı bana yetiyordu. Bir gece gemi aniden sarsıldı. İçimde saklı bir korku vardı ve bunu dillendirmek istemiyordum. Geçen öncesi bir balık gemiyi taciz ediyordu. Adım gibi emindim. Sabaha yakın gemi yeniden sarsıldı. Öyle ki raflardaki nesneler bir bir düştüler. Miçolar ve kaptan korku içindeydi. Başıma beyaz kasketlerden birini geçirdim ve sarı yağmurluklardan birini çektim üstüme. Kimse benim kaçak bir yolcu olduğumu anlamıyordu! Balığın sillesi onları sersemleştirmişti. Hatta bana seni daha önce nerede gördüm, tanıdığım birine benziyorsun diyorlardı. Aradan 3 gün geçmişti ve hışımlı, canavar balık bu kez gündüz uğradı. Benim dışımda onun gelişini gören olmadı. Bir kürek balığı idi ve boyu 30 metre kadardı. Gemi ile bir alıp veremediği vardı bu balığın... Bu kez geminin dümen palasını dişleriyle eğip büktü. Evvelki gece de geminin salmasını çiğneyip tükürdüğünü çok sallanmamızdan anlamıştım. Güçlükle yol alıyorduk! Elinde bir şişe rom bulunan ak sakallı aptanın yanına gittim: -

Efendim, bu namussuz balıkla başa çıkabilirim. Adın ve görevin nedir senin? Adım Z, kamarotum Efendim! Sana 80’li yıllarda yaşadığım fırkateyn batığı hikayemi anlatmış mıydım?

Biçiminde gereksiz bir konuşmaya girdi. Belli ki hoş sohbet ayyaşın tekiydi! Konuşması uzadıkça uzadı ve ben: -

Efenim bu akvaryum balığı gemiyi öğütmeden izninizle!

Dedim. Elindeki şişeyi havaya kaldırarak arkamdan bağırdı: -

Elinden geleni yap evlat! Tanrı seni korusun!

Mutfaktan bir hıyar aldım ve onu elimle kırdım. Hıyar, Şavak tulum peynirinden sonra en yararlı ikinci besindir. Tüm cesaretimi toplayıp suya atladım. Balık ağzını açmış bana doğru geliyordu. İki elimde iki hıyar parçası vardı ve bunları onun burun deliklerine soktum. Yaratık, korkunç bir ses çıkararak uzaklaştı. Tayfadaki leventlerden biri beni iple güverteye aldı. Kaptan herkesin huzurunda bana bir madalya taktı ve kızıyla arkadaş olabileceğimi söyledi. Ülkeme döndüm. Adı duyulmamış bir kahraman olarak. Annem, kuzinenin fırınında soğan haşlıyordu. Belki de insanın diğer maymun türlerinden daha ileride olma durumu; hıyar, soğan, Şavak tuluh pendiri gibi önemsiz görünen yiyecekler sayesinde gerçekleşmiştir.


14 Evren sürekli genişliyordu ve Hawking gibi bir takım fzikçiler evrenin yeniden içe çökeceğini söylüyorlardı. İnanmıyordum tabi ki... Yaşadım ve öldüm. Yıl 2010'du. Sonra bir de ne göreyim, teneşir tahtasındaydım. İnanılır gibi değildi. Tevbeler olsun Ulu Tanrım, dedim. Caminin avlusuna koşup bir abdest aldım. Kefeni elbise olarak kullandım ve mahalle bakkalının karısına gönül vermiş olan imamın elini öptüm. Eve koşarak geldim. Meğer evren içe çöküyordu ve zamanı tersten yaşamaya başlamıştık! Kişioğulları önce mezardan çıkıyor sonra giderek gençleşiyorlardı. Gençler çocuğa dönüşüyordu ve bebekler ana karnındaki yumruya... Önce keşifler yapılıyor sonra da bu keşifler unutuluyordu. Örneğin evinizde aniden bir çamaşır meşini ya da tost meşini beliriyordu ve onu kullanıyordunuz, sonra da bu ürün aniden yitip gidiyor, unutuyor ve yeniden ocak yakmaya, elde yıkamaya başlıyordunuz! Kendime söz vermiştim. Bu kez Fatali’yi kaçırmayacaktım. Onu üniversite dehlizinde sıkıştırıp iyi bir gevretecektim. 18'li yaşlarıma dönmek için epey bir zaman geçmesi gerekiyordu. Her şeyi tersten yaşıyordunuz. Örneğin önce tok olduğunuzu hissediyordunuz ve hiç isteğiniz yokken bir yemek yiyordunuz. İlginç olan şu ki yemek yedikten sonra ansızın acıkıyordunuz! Ya da önce kafanızda dikişler beliriyordu ve daha sonra bir anda kafanızdaki dikişler patlıyor ve sonra aniden iyileşiyordu. Doğumdan ölüme değil ölümden doğuma doğru bir seyir vardı. Şu Schopenhauer okumuş züppeler bile her şey iyi, daha da iyi olacak, en sonunda da en iyisi olacak diyorlardı. Neyse... Üniversite günlerim gelip çatmıştı. 4. sınıftan başlayacaktım ve öyle oldu. Bildiklerimizi unutmak için eğitim alıyorduk. 1. sınıfta Fatali’ye evlilik teklif ettim ve beni geri çevirmedi. Meğer önceki hayatındaki evliliğinden o da iyibilir olmamış... Evlendik. İnanılmaz güzel bir yaşamımız vardı. Her gün sevişiyorduk. Sorun şuydu ki epey gençleşmiştik ve giderek çocuklaşıyorduk. İkimiz de iki çocuk olduk. Cinsellik usumuza bile gelmiyordu ve yalnızca birbirimizi seviyorduk. Annem sağlıklı ve genç duruyordu. Babam da gençleşmişti ve iyi anlaşıyorduk. Derken bebeklere dönüştük. Emekliyor ve gülüyorduk. Sonrasını anımsamıyorum. Bu anlattıklarımı siz yaşamamış olabilirsiniz! Siz hiç Serequal 500 mg içtiniz mi?


15 Sabahleyin uyanır uyanmaz helaya koştum! Oturunca musluk sol çevrede kalıyor ve can sıkıyordu. Seni delen miyendizin deyip güne başlamıştım. Heladan çıkınca ıslak ellerimle saçlarımı taradım. Odadan annem: -

Ekmek yok fırına git, diye kükredi! Tam kapıdan çıkarken yine annem:

-

Bugün Havvalara gideceğiz üzerine sıkı bir şeyler al!

Havva Teyze'nin kızı bir ara Tusaş'taki bir uzay geliştirme çalıştayında görev almış ve aklını oynatmıştı. Elazığ Ruh ve Zihin Sağlığı Hastanesi’nde tedavi görüyordu. Boş zamanlarında saçlarını arkadan bağladığı yazması ve üzerindeki bol karatumanı ile balkon demirlerine tutunur bir ileri bir geri devinerek inlerdi. Onu görenlerin ağlaması tutardı! Ekmek almak için fırına giderken sokağımızda oynayan bir çocuk bana, benim gibi IQ’su yüksek bir adama: Hey maymun surat! Dedi. Ben de: -

Bana mı dedin ufaklık?

Diye sesimi yükselttim. Çocuk sindi. -

Seni yerden bitme, anneni hiç sevmiyorsun!

Diye ekledim ve fırına yollandım. Bitirişleri güzel yaparım! An be an ben de kendimi özel bulurum. Düşünceleri okuyabiliyorum örneğin. Ne var ki bir iç konuşma ile normal bir konuşmayı birbirinden ayırt edemiyordum. Eve geldim. Giyindim ve annemle çıktık. Havva Teyze'nin evine varmıştık. Onlar bir sedirde biz karşı bir sedirde oturuyorduk. Çay da bir harikaydı! Havva Teyze'nin kızı Gül, saçıyla oynuyordu. Sanırım kızlar kendilerini güzel bulduklarında saçlarıyla oynarlar... Gül’ün kulaklarının bir mızrak ucu gibi sivri olması dikkatimden kaçmadı. Birden: Seni istiyorum! Diye bir ses duydum. Yanılmıyorsam deli manyak bunu bana söylemişti. Öğrenmek istedim: -

Bana mı dedin?

Diye söylendim, alçak sesle tabi! -

Ay sen beni nasıl duyabiliyorsun?

Diyerek cilveli cilveli mutfağa koştu. Böyle acınası zayıf kızlar bendeki vahşi duyguları uyarıyor olmalıydı. Hem zihniyle seni istiyorum derken o da bana ilgi duyduğunu göstermemiş miydi? Mutfağa girdim. Çay dolduruyordu. Elimi arkadan göğüslerine atmamla korkunç bir acı duyarak ellerimi geri çekmem bir oldu. Yakasındaki frketeden olmalı diye düşündüm. Sonra bana doğru döndü ve dilini çıkardı. Dili kolum kadardı ve beynim bu ölçümü yapmaya kalmadan onu boynuma dolamıştı. Güç durumdaydım! Bir an annemi çağırayım dedim ancak, bunu erkekliğe sığıştıramadım. Düpedüz korkaklık olurdu bu! Burada kalıp kendi kurtuluş mücadelemi vermeliydim. Belki utanır diye elimi özel bölgesine atayım dedim. Bir şey elimi ısırdı! Bu şıllığın her yerinde dişleri olmalıydı. Arkam ona dönüktü, iyi seçemiyordum. Bir yerlere tutunup destek alarak onu alt etmenin zamanı gelmişti. Aşağıya baktığımda ayaklarımın altında kaygan bir sıvı olduğunu gördüm. Bu hatun gerçekten beni istiyor olmalıydı. Bağrışmalardan olacak, Havva Teyze coşmuş bir biçimde mutfağa daldı: -

Seni ırz düşmanı, sakın bir yere kaçma, ahlak polisi çağırıyorum!

Diyerek yatak odasındaki çevirmeli telefona koştu. Tabanca getirip beni vurmanın hesabını yapıyor diye tasarladım. -

Ulu Tanrım, yeterince büyüksün!


Diyerek olanca gücümü topladım. Kızın sırtımı kırbaçlayan bir tutam saçını yakalayıp onu yere çektim. Tökezledi ve komik bir şekilde düştü. -

Anne kalk gidiyoruz!

Dedim. Koşar adım o evden çıktık. Sonra duyduk ki İzmir'e taşınmışlar. Rahatça bir oh çektim!


16 Atamam Çemişgezek'e çıkmıştı. Arkadaşlarım beni uyarmaya çalıştılar ama boşunaydı... Atanmıştım ve gitmeliydim. Burada vamp kadın söylentileri vardır ve rahat uyuyamazsınız! Kaldığım yeni yapılmış apartta gün ışıdı. Kalkıp gömleğimi ve kıravatımı giyindim. Çiçek çocuk oldum ve okulun yolunu tuttum. Kantine giderek kendime bir sade gazoz söyledim. Edebiyat öğretmeni yanıma geldi. Ona da bir tane sade Mevsim Gazozu söyledim. Boğazına teneke bağlamışlar gibi tek seferde yuvarladı. Bir dikişte, soluklanmadan... Senden hoşlandım dedi bana ve bir tane daha istedi. Televizyon açıktı. Haber yayını vardı sanırım ve bu tür şeyler hiç ilgimi çekmiyordu. Ben oturmuş onun nasıl dört tane gazozu art arda içebildiğine bakıyordum. Sonra ders zili çaldı. Öğrencilerim de beni vamp kadınlar konusunda uyardılar. İyiden iyiye korkmuştum! Okul çıkışında aynı hatun kedi yürüyüşü adımlarla yanıma geldi. Kâkülleri gözlerine dikey olarak iniyor ve gözbebekleri tıpkı yılanlar veya kediler gibi dikine yarıkmış gibi bir hava katıyordu. Çekici bir ses tonuyla: -

Beni bir yerlere götürmeyecek misin?

Diye sordu. -

Tabi, neden olmasın!

Dedim. Birlikte bir aşevine gittik. Hatun aralıksız tıkıştırıyordu. Lokmalarının saydım. Tam olarak 211 etti. Sonra onu alıp üst katta bir bara götürdüm. Çatlayıp çatlamayacağını merak ediyordum. İnanmayacaksınız belki ama yedi tane bira içti. Başını omzuma yaslıyor ve benimle sevişmek istediğini söylüyordu. Yüce Tanrı adına, bir bu eksikti dedim içimden! Bu kız bir erkeğin kanı nasıl emilir, çok iyi biliyordu. Eve yoksul ve düşünceli olarak döndüm. Ertesi gün hazırlıklıydım. Çantamda tahta bir haç vardı. Edebiyatçı hatun yine yanıma geldi. Cebimdeki haçı çıkarıp onun kafasına kafasına vurdum. Yüksek topuklu ayakkabılarının üzerinde sendeleyip kendi ekseni etrafında bir tur atarak yere çakıldı. Güvenlik görevlileri geldi. Onlara bu kadının benim popomu çimdiklediğini ve dursuz duraksız olarak bana sözlü ve yazılı olarak tacizlerde bulunduğunu söyledim. İfademi aldılar ve toplumu böyle bir canavardan kurtardığım için beni tebrik ettiler. Eve gidip paracıklarımı saydım...


17 Sıkıcı bir hayatım vardı ve onu yaşamaya çalışıyordum! Doktorlar dizisi yayındaydı ve ikinci el aldığım televizyonum kendiliğinden yayın atlıyordu. Gecenin ikisiydi. Yerimden kalkamıyordum. Hep temeller kazanır! İnsanlar tembellik yapabilmek umuduyla çalışır dururlar... Kalkıp bir bardak su içmeye erindim. O bardak ve su buraya gelecek dedim! Kanepede sızıp kalmışım. Sabah olmuştu. Apar topar elbiselerimi giyindim ve çıktım. Okula giderken bir loto oynayayım istedim. 3 22 31 44 59 63 rakamlarını oynadım. Ama bileti yatırmadım. Elim cebine gitmedi, diyelim! Ya da bunu bilerek yaptım. Daha kolay bir yaşam için uğraşmıyor muydu hepimiz? Kestirmeden, kısa yoldan… Toplum güce tapar, daha kolay yaşamak için. Olabildiğince uzun ve yoğun sinir ağı geliştiren insan beyni, zekanın bir yan etkisi olarak acı iplikleri dokumuştu bilmeden…. Toplum toplum diyorsun! Topluma gönül koyayım! Kendisine benzemeyen her şeyi yok etmek isteyen virüs ahlakıdır insanınki! Son ders arası cep telefonumdan şanslı numaralara bakayım dedim. Vay canına! Hepsini bilmiştim! Bu başarım bütün koridorlarda ayaklı gazeteler sayesinde bir anda yayıldı. Bileti yatırmadığıma hiç üzülmemiş, aksine kahkahalar atarak diğer öğretmen arkadaşlarım nefretini kazanmıştım! Bileti yatırdığıma üzülmüyordum çünkü, sanki bir şimşek çakmış ve ondan sonra ne söylersem söyleyeyim hep gerçek çıkar olmuştu! Okul müdürümüz Ali Kaçmaz, bir ulaşım kazasında gebersin istedim! Azra Akın bana sulansın ve iki milyonluk bir yatım olsun, diye ekledim! İsteklerimin sonu gelmiyordu... Eve vardığımda bir reklam ajansı görevlisi beni bekliyordu. Güvenlik kameralarının birine benim yere tükürüğüm karelerden biri takılmış... Ön dişlerimin beyazlığı göz kamaştırıyormuş! Falım sakızının reklamlarında oynar mısınız, dedi. İşte her şey böyle gelişti. Şu an Bill Gates'ten daha varlıklıyım! Sözün gücüne inanırım ben bir de ayaklarımı uzatıp doktorlar dizisini izlemeye...


18 Küçükken, sokağımızın yanındaki arsada top oynarken para bulmuştum. Başımı derde sokacak kadar çok para! Bu kadar paraya para denemezdi. Tanrının yeryüzündeki gölgesi, Nirvana ya da evrenin sonsuzluğu yerinde bir anlatım olurdu belki... Çok geçmeden bir kamyon cips, iki tanker gazoz ve bir buçuk ton meyveli şeker ısmarladım. İçimdeki çocuk her şeyden önemlidir! O ölürse yaşlanmaya başlarım çünkü... Param hiç eksilmemişti. Hatta eskisinden fazla duruyordu. Kâğıt olarak satsam daha çok para getirir mi diye düşünmeye koyuldum. Sonra bu düşüncemden vazgeçtim. Kızlar benim ilgimi çekebilmek için her türlü soytarılığı yapıyorlardı. Çok paramın olduğu bilinen bir gerçekti. İki kere iki nasıl dört ederse veya havaya atılan bir taş nasıl yere düşerse aynen öyle... Ne yaparsam yapayım toplum beni hoş görecek diye düşündüm. Sonra bunun yanlış olduğu kanısına vardım. Çünkü bu kadar para bile benim ölümümü engelleyemezdi!... Tuttum bütün paramı çorba çeşmeleri, dondurma kuyuları, sucuk ağaçları, gazoz barajları gibi toplumsal yararlılık çalışmalarında kullandım. Daha çok param oldu! Çok param vardı ve ben ölecektim! Bundan daha acıklı ne olabilirdi ki? İyi bir ad bırakacak ve bir daha dönmeyecektim. Tek tesellim buydu. İyi bir ad bırakmak... Arkamdan küfür etmeyeceklerdi. Morg teneşirinde, ölü sevici sapık görevli bana tecavüz etmeyecekti örneğin! İçim rahattı... Aman ne büyük bir ödül!


19 Mutsuzdum!... Hiç gülmüyordum! Mutsuzluk evrenseldir. Bu gezende olumsuzluklar hep daha ağır basar. Üçgenin en üstündeki adamla üçgenin en altındaki adam bence eşit hazlara iyedir. Bu büyük dengeyi bilmemektir bizi mutsuz kılan! Anlık ve geçici hazlar vardır. Sürekli bir haz yoktur. Varsıllar da kaygı duyar, başkanlar da ölür! Lambadan çıkan cin bana üç dileğin nedir diye sorsa isteklerimden arınmak derdim. Diğer ikisi de bana kalsın! Mutsuzluğum çevremi rahatsız edici bir boyuta ulaşmıştı. Eren adında bir arkadaşım: -

Şu alt sokakta kerpiç bir evde oturan bir bilici yani kâhin var, ona git, hepsi geçecek inan bana!

Diye adeta bana yalvardı. Evet, kendime bir iyilik yapmalıydım. Hayatımda ilk kez bir bilici ile karşılaşacaktım. Merak ve coşku hislerim tavan yapmıştı. Yağmur yağıyordu ve yavaş yürüyordum. Bu karşıtlık bir bende vardı. Geri kalan herkes koşturuyordu. Yağmur beni büyüler! Mandallı tahta bir kapıyı geçerek bilicinin yanına vardım. Olgun bir bayandı ve olgun bayanlara bayılırdım! Elinde bir betik vardı. Okuduğumuz betiklerdeki bilgilerin yüzde 98'ini zamanla unuttuğumuzu biliyor muydunuz? Aydınla karabilmez arasında yüzde ikilik bir ayram vardır... Elindeki betiği sehpanın üzerine bıraktı. Kadınlar çok hassastır. Ona beslediğim duyguları hissetmişti bile. Hoş geldin derken iki parmağı ile yanağımı sıktı ve: -

Ne tatlı bir çocuksun sen!

Dedi. Çıplak ayağı ile pantolonumun paçasını yukarı kaldıracak diye düşündüm ama yapmadı. Ona: -

Geleceğimi öğrenmek istiyorum, o beklenen kişi ben miyim bilmek istiyorum!

-

Hep yoksul kalacaksın, annen ölecek, kan kanseri olacaksın!

Gibilerinden sıralamaya başladı. Elimle ağzını kapattım. Yüzü güzeldi ve ondan böyle sözler ummuyordum doğrusu! Elimi ağzına iyice dayadım. -

Yeter yeter Allah belanı versin!

Dedim. Kadın konuşmaya devam ediyordu. İkinci bir ağzı daha olmalı diye düşündüm. Minder, yastık, kırlent ne varsa kafasına dayadım. Tanrım, lanet olsun, yine susmuyordu! Kapıyı açtım ve oradan koşar adım ayrıldım. Bakkaldan bir nane şekeri alıp ağzıma atmasaydım nefes alamayacaktım! Tövbeler olsun bilicilere de onların öte görülerine de…


20 Tunceli Çemişgezek'te görev yaparken Derviş İnleri dedikleri mağaralar ilgimi çekti! Bu mağaraları yakından incelemeye karar verdim. Yanıma biraz peynir bir parça ekmek ve bir tutam tütün alarak Tağar Çayı’nı geçtim. Bir tane in belirgin olarak diğerlerinden ayrılıyordu. Orada bir ışık vardı. Sarp yamacı tırmandım. Işığın 2 metrelik bir kayanın dibinden sızdığını gözlemledim. Uzun bir odun yardımı ile bu kayayı oynattım. O anda bende bir esrime oldu. Evreni içimde görebiliyordum! Şu bilimci yavşakların evreni öğrenmeye çalışması tamamen üstünlük yarışından oluşuktur. Seni aldatmasın! Evrenle yüzleşmek yürek ister! Sonsuz bir güce yaklaşmak… Geçmişe giden bir kapı bulmuştum. Geceyi bir keçi yolunun kenarında geçirdim. Uzakta bir ateş yanıyordu. Gün ağarınca oraya vardım. İlkel bir topluluktu. Avcılık toplayıcılık yaparak geçiniyorlardı. Çok az sayıda sözcükten oluşan dillerini öğrenmek kolay gibi görünüyordu. Onlardan gizlenmeme gerek yoktu, korku da duymuyordum. Çünkü onları bir kadın yönetiyordu. Teni apak, saçları kehribar ve gözleri menekşe bu bayana tutkun oldum! Onun hizmetinde yıllarca çalıştım. İlk değirmeni, ilk el arabasını, ilk bisikleti, ilk makaralı vinci, mancınığı ve daha birçok buluşu yapıp onun gözüne girmeye çalıştım. Bugün kullandığınız birçok aletin atasını size dolaylı yollardan sunan ilk kişi bendim kısacası... Şira adındaki bu yönetir kadın bir gün beni yanına çağırdı. -

Beni sevdiğini biliyorum ve ortaya koyduğun eserler bir harika. Beni elde etmene izin vereceğim. Ama yalnızca bir gece için…

Dedi. Niye diye sormadım, onun şanına ancak bu yakışırdı. O eşsiz geceden sonra uyandım. Geri dönüp başta girdiğim mağaranın yolunu buldum. Zaman tünelini aşarak evime dönmeyi başardım. Aradan yıllar geçti. Yaşadığım o eski yeri yeniden bulmak için araştırmalar yaptım. Sonunda buldum da! Kocaman kireç taşı kayalardan oluşan bir mezarlık vardı o yerde. En büyük mezarı kazmaya koyuldum. Şira'nın cesedine ulaştım. Hiç bozulmamıştı. Taşın üzerinde eski yazıyla şunlar yazılı idi: “O geceden sonra seni aldatmadım Bay Z!”


21 Karabilmez sınıf yüklendikçe yükleniyor. Her biri en az 7-8 çocuk yapıyor. Aydın, zavallı aydın kesim bir ikiden artık çocuk yapamıyordu. Güçlü olan hayatta kalır diye bir söylem var ama us güçlendikçe kişi cılızlaşıyordu. En güçlü beyinler en cılız bedenlere sığışmıştır. Bilgin bünyeler ikiden artık çocuk yapamıyor ve doğal olarak karabilmez budun çoğaldıkça çoğalıyordu. Ülke bu yüzden geri kalıyor diye düşündüm... Bir çözüm olsun diye, 40 tane baharatı karıştırdım. Şebeke suyu içerisine döküp iyice bir kaynattım. Doğaüstü bir karışım elde ettim! Birinci gün İngilizceyi öğrendim. İkinci gün Görecelilik Kuramı üzerine makaleler çivide döktüm. Üçüncü gün zihin gücümle uçabiliyordum. Zekâ çekici bir özelliktir. Varlıklı hatunlar çevremi sardı. Onlarla nefs arkadaşlıklar kurdum. Koka Kola işletmesi benim geliştirici macunumun formülünü istedi. Ne nice para önerdilerse onay vermedim. Emelleri formülü alıp beni öldürtmekti çünkü! Bir kola kamyonu evimizin önüne yanaştı. Bahçe kapısından çıkıp çitin üzerinden uçtum. Beni yakalamaları mümkün değildi. Ne var ki evime yeniden döneceğimi biliyorlardı. Çünkü diş fırçamı evde unutmuştum. Dişlerimi fırçalamadan uyuyamam… Gece yarısına doğru eve geri döndüm. İri yarı iki adam beni bekliyordu. Birinin elinde falçata diğerinin elinde zincir vardı. Zihnimi odakladım ve ikisi de cayır cayır yanmaya başladılar. Ama bizim ev de yanmaya başlamıştı. Annemden tonla azar işitecekti. Üstelik o eski ev olmadan ben bir hiçtim. Tüm anılarım orada geçmişti. Formül hala bende. İstekliler için duyurucu numaramı veriyorum: 050X XXXX XXX. Hoşça kalın!


22 Babam bir gün bana bir tokat attı. Çok zoruma gitti ve dolaşmak için dışarı çıktım. Harput'a doğru yokuş yukarı yürümeye başladım. Dağın eteğine vardığımda yukarıdan yavaşça inen bir mavi küre gördüm. Tık nefes, koşa koşa bu ışıklı kürenin yanına vardım. İçinde gök gözlü, ak saçlı taze bir bayan oturuyordu. Usulca yaklaştım: -

Selamunello!

Dedim. Güzel başıyla irkildi: -

Hi geri zekâlı! İngilizce’n de mi yok?

Çok şaşırmıştım! Birincisi bu kız İngilizce biliyordu, ikincisi bu kız Türkçe de biliyordu ve üçüncüsü bu kız benden daha zeki olmalıydı. -

Niçin buradasın?

-

Orion'dan geliyorum tez beri iniş yapmam gerekti!

Dedi. Çok acıktığını ekledi. Beni ye dedim içimden… Sesli söyleyemezdim. Çünkü onu görünce saygı, sevgi, korku kısacası her halt birbirine karışıyordu. Çüküm bacağıma dolanıyor, kendimi bir aptal gibi duyumsuyordum! Biraz çağala, biraz dardağan toplayıp ona verdim. Seni unutmayacağım çatlak kafa gibisinden bir mimik yaptı. Boynundaki turkuaz kolyeyi çıkarıp bana verdi. Bu taşı avucuna alıp ovuşturduğunda beni duyabilirsin ve ben de seni duyabilirim dedi. Hala dahi çetleşip duruyoruz. Yakında ben de çıkar giderim. Buralarda ne işim var?


23 Hep kurduğum bir düş vardı: Kocaman bir konak yaptırıp en alt katında söylemek istemediğim bir alan yaratıp söylemek istemediğim kişiyi orada alıkoyarak ona söylemek istemediğim şeyler yapmak… Bu düşe kafa yorup dururken bir yandan da Fırat Suyu’nun kenarında temiz hava almak için dolaşıyordum. Koca bir taşın üzerinde bir karaltı gördüm. Uzaktan patates ya da ağaç kökünün bütün yamuk yumrularını andırıyordu. Yakınlaştıkça onun aslında masallarda sözü edilen bir denizkızı olduğunu anladım. -

Esenlikler!

Dedim. Biraz uzaktım ve ağzını okumaya başladım ki Böyle bir özelliğim de vardır sayın okuyucu; gerçekleştirdiğim ağız okumalarına göre: -

Bu çocuk kiminle nasıl konuşulacağını iyi biliyor…

Dedi gibi geldi bana. -

Merhaba denizkızı, ben de deniz erkeğiyim!

-

Haydi oradan, senin bacakların var!

Dedi bana. Bacaklarım var diye ilk kez üzülmüştüm! Ona: -

Bacaklarım var evet, ama sorarım sana: Hayat neden bu kadar ağır?

-

Sen bir şehvet kurbanısın! Bir anlık zevkin çocuğusun!

Dedi. Çok alındım! Hiçbir şey doğru bir eleştiri kadar canımızı acıtmazdı! -

Sen de yarı balıksın! Düşler âleminde yaşayan bir canlısın! Her şeyden önemlisi içtiğin suya pisleyip duruyorsun!

Dedim. Sokak kadınları gibi bir kahkaha attı. Denizkızı gözümde giderek puan kaybediyordu. Ekledim: -

Senin anan baban yok mu? Evet var ve seni ilgilendirmez! Beni planlayarak dünyaya getirmişler. Şimdiden sualtı evim, denizatlarım, yatlarım hazır diye hava attı.

İnan bana sayın okuyucu, bu denizkızıyla yakınlaşmak türünden şeyler asla usumdan geçmedi. Ben senin bildiğin yazarlardan değilim. Hem böyle sonradan görme, ne idüğü belirsiz, kezban türevi canlılardan oldum olası uzak kaçmışımdır…


24 Bir gündoğumunda uyandım. Elimi yüzümü yıkadım. Çay koydum ve iki yumurta kırdım. Kahvaltımı yapıp dışarı çıktım. Kuş sesleri ve köpek sesleri dışında bir ses duyulmuyordu. Herkes uykudaydı ve bu uykudan uyanamıyorlardı! Kıyamet günü söylentileri gerçek olup çıkmıştı... Aylak aylak dolaştım önce… Bir iki mağazanın camını kırdım. Kendime bir iki güzel giyisi aldım. Kişiler hala uykudaydılar. Onları ne ile uyandırabilirim diye düşündüm. Güçlü bir ses olabilirdi bu. Biraz gaz çıkarmak işe yarayabilirdi. Arabaların alarmlarını uyarmak için onları sallamak bana daha mantıklı geldi. İnsan böyledir işte; bazen eğri ile doğruyu seçemez olur… İnsanlığı bu derin uykudan uyandıracak tek nes bir bomba olmalı diye düşündüm. Elazığ’daki Salih Omurtak kışlasına elimi kolumu sallayarak girdim. Cephaneliği ateşe verdim ve bulduğum tüm kırmızı düğmelere basarak sirenlerin çalmasını sağladım. Uyanan eden olmadı! Toplumu bu derin uykudan yalnızca tek bir nes uyandırabilirdi: Bir yalan… Evet evet, yalnızca bir yalan! Sokaklarda bağırmaya koyuldum: -

Elindeki muzu bana verene ileride bir muz bahçesi armağan edeceğim!

Millet, akın akın apartmanları boşaltmaya ve çevremde bir halka oluşturmaya başladı. Ben bir dahi olmalıyım diye düşündüm…


25 Niçin bu ağır yaşama katlandığımı bilmiyorum dostlarım! Belki yaşamımın bir anlamı olur diye betiketimin üzerinde duran bozuk paraları cebime atıp sanal kahvenin yolunu tuttum. Bir iki kıza laf atacak ve tuşluğu inleterek parmaklarımın tozunu alacaktım. İyi ki varsın Yüzlük yani Facebook! Açelya Cafe, geldim oturdum işte, demeye kalmadan gizli servisten gönderildiğine inandığım bir ileti ile karşılaştım, kendi yüz sayfamda: “Yazdığın her öykü için sana 100 Amerikan Doları vereceğiz!” Artık Yusuf oğlu Yüce İsa bile beni durduramazdı. Fırtına gibi esiyordum. Belleğimdeki dağınık tüm bilgi birikimi; tutarlı, usturuplu minik öykülere dönüşüyordu. Gizli servis yetkilileri bana para verecek olduklarına göre bir bildikleri olmalıydı! Bu ulusun geçen boyunca yazmadığı düşünlerini yazıyordum oğlum! Kolay mı sanıyorsun ha? Yaşamak zorunda olduğum için yaşıyorum! İnan bana! Bir gün bu öyküler birikip beni sonsuz bir bahçeye taşıyacaktı. Aden ya da Valhalla’ya… Fıstık gibi kızlar benim eserlerimi okuyup tözümü boşalmasını sağlayacaklar! Kahraman ulusum öykülerimle kendine yeni bir yol çizecek ve o kahrolası Hiççilik’i üzerinden atacaktır… Yüzü aşkın öykü yazdım ve ilgili linke yolladım. Yanıt bir türlü gelmiyordu. Paranız sizin olsun, yeter ki bir yanıt yazın, diye yalvardım onlara. Onlar da bana şu onur duyulası iletiyi gönderdiler: “Sizin öyküleriniz altın ve gümüşle yazılsa yeridir Bay Z!” Giysime sığmıyordum! Bu iletiyi Microsoft’un ilkel ekran alıntısı aracı ile belgeledim ve çıktısını almayı başardım. Onu duvara astım; annemin de göğsü kabardı. O günden beri ne dem cebimde para bulsam ya da banka hesabımda beklenmedik bir yükseliş görsem gönlüm gizli servis çalışanlarına minnetle dolar. Arkamdan biri gelse bana göz kulak olan, beni sakıncalardan koruyan ve gözeten bir gizli servis çalışanı olduğunu düşünürüm… İyi ki varsın BND!


26 Semtimize 2015 yılında bir baz iskelesi kurulmuştu. O baz iskelesine yakın oturan bir komşumuz vardı. Onun kalıcı bir dönüşüm geçirdiğine inananlar vardı. Yeni bir tür, mutant falan; bilirsiniz işte! Ben bu gibi anlatıları semtimizin antik yapısına yoruyorum bir de şifreli Cine 5 yayınlarına… Hollywood, hepimizin taptığı ama herkesin lanetlediği bir tanrıdır! Yıllar olmuştu komşumu onu görmeyeli. Gidip bir görüneyim istedim. Hem arkasından yapılan dedikodulara karşın onun gerçek bir dostu olduğumu gösterebilme şansım olacaktı. Annemin yaptığı un helvasından bir tabak kapıp komşumun evinin yolunu tuttum. Boyası olmayan kocaman ahşap bir dış kapısının önüne geldim. Kapıyı çaldım: -

Dıba, dıba!

İstesem tak tak ya da zınk zınk ya da sözüm ona knock knock diye de çalabilirdim ama canım istemedi. “Kim o?” diyor ama kapıyı bir türlü açmıyordu. -

Lanet olası... Açmazsan kırıp geçiririm diktiğimin kapıyı!

Dedim. Açtı ve kaçtı.... Git ki evin içinde onu bulasın, dedim kendi kendime! Bir koltuğa oturdum ve elimdeki helvadan yemeye başladım. Kürt getirdiğini yemez yemeden de gitmez! Ne mutlu Türküm diyene bu yüzden! Ne mal olduğumu ben biliyor muydum sanki! Neyse… Adam, evin ışık girmeyen bir noktasından, hırıltılı bir sesle: -

Neden artık gitmiyorsun?

Diye lakırdadı. Şimdi yerini belledim gevende, dedim içimden… Bulunduğu odanın kapısını araladığımda, komşumuzun kafasından iki tane ince, uzun duyarganın çıkmış olduğunu gördüm. Şaşkınlığımı belli etmedim ama içimden: “İşte bu kötü!”, dedim. Yanına oturup onu teselli etmeye çalıştım. Kimselerin iğrenebileceği ya da ürkebileceği, İblis yakıştırmasına layık, aşağılık biri olduğunu duymasın istiyordum. Onun üzüntüsünü ve kendini aşağılamasını dindirmeye çalıştım: -

Böcekler yaşamın efendileridir. Besin zincirini en üstündedirler. Biz ölünce onlara yemi olacağız! Biraz gül oğlum; Buddha bile prens olmadan önceki yaşamında bir böcek imiş!

Dedim. Elimdeki helvayı ona verdim, yamyam gibi yedi. -

Canım yapıştırıcı istiyor!

Dedi. Hamam böceklerinin yapıştırıcılara bayıldığını okumuştum. Bir koşu gidip evdeki ayakkabı yapıştırıcısını ona getirdim. İki yana açılıp kapanan ağzını izlemek bana haz veriyordu. Sorayım istedim: -

Paraya gereksinimin var mı?

Ses çıkarmadı ama hoşuna gittiği de belliydi. Olmaz mı dedim mına koyayım… Bana bir elliliğe mal oldu bu soru! Tam evden çıkıyordum ki usuma güzel ötesi bir düş düştü. Onun duyargalarını Discovery Channel’i izlemek için anten niyetine kullanabilirdim! Hem o da bir dertten kurtulmuş olurdu… Sonra nedendir bilmem,


kişioğluna duyduğum o yaradılıştan gelen saygı ağır bastı. Ona böyle bir öneride bulunmaya utandım. O elli kâğıt hala kafamdan çıkmıyor. Sağlık olsun diyelim…


27 Gezen Yanlızlık Yarışmasında birinciliğim var. Öyle yalnızım ki beni uzaktan görenler bile bunu sezebiliyorlar. Çocuklar, yanında arkadaşları ile beni gösterip gülüşüyorlar... Yalnızlık buktan bir nestir. Babam benim yalnız kalacağımı biliyordu. Buna rağmen beni gezene getirmek için annemin tarlasına temel attı. O bir gaddar! O bir neme lazımcı! Haydi, bunu da geçtik; yalnızlığımı paraya dönüştürmenin bir yolu da mı yoktu? Dahi odur ki aleyhinde olanı lehine çevirir. Düşündüm... Çözüm bulamıyordum. Bir Monte Carlo yaktım. Cıgara bana ölüm öpücüğü verdikçe zihnim açılıyordu. Bırakacaktım bu mereti! Yeteri kadar param olsa gerçekten bırakacaktım! Para umuttur! Para dosttur… Umutlarımızın paraya ihtiyacı var! Yalnızlığım Tanrı’ya şirk koşmak nevinden algılanabilirdi. Laleleri severim. Tek tek biter onlar… Yalnızlık beni yalnız bırakmıyor. Seni sıkmayayım… Yalnızlığımı biriktirebilir miyim diye düşündüm. Tanığım çoktu. Bakkal, komşularım, zavallı annem! Hepsi birikmiş bir yalnızlığım olduğuna yemin edebilirlerdi. Beni yalnızlık milyoneri sanmamaları için aptal olmaları gerekirdi! Neler saçmalıyorum Tanrım, dedim sonra. Yalnızlık bir kazanç olabilirdi. Nasıl mı? Şöyle ki: İçinden konuşursun ve kimse seni duyamaz. Yıllanır, demlenir bu konuşmalar… Sonra bunları bir güzel kâğıda dökersin ve adın yazara çıkar. Ünlü olur Merve Sevi ile sevişme şansı yakalarsın! İşte bu yüzden yazıyorum dostlarım! Bu Cinsel Afrikalı’ya acıyın, n’olur! Benim ülkemde öpüşmek ve sevişmek ayıptır! Bırakın ağlayayım! “Beni yalnız bırakın!” demiş Robinson Cruzoe… Ah kara yazgım benim!


28 Yunus Emre'nin on bir tane mezarı vardır. Halk nasıl da sevmiş onu! Onun gibi olabilmek için kendimi verirdim. Adam demiş diyeceğini az ve öz. Kolay mı canım, Bektaş Ata yetiştirmiş onu… Suyu zehir demirci Bektaş Ata... Yakınım Ömer'in Konya Karaman'a görevi çıkmıştı. Birlikte gittik. Karaman'da Yunus Emre Camisi bahçesine bir direk dikecektik. Ne nice kolay bir işti. Hepsi buydu dostum. Bir akım direği dikecek ve evimize dönecektik. Arazi araçlarımız vardı. İşçiler ilk bel vurgusunu indirdi. O gece tedirgin oldum. O gece uyuyamadım abiler! Ertesi gün yeniden kazmaya koyulduk. Tahta bir kutu bulduk orada. İçinde Yunus'un tüm vardı. Hepsi upuzun bir kağıda yazılıydı ama en başında: Ey dünyayı seven kişi Bazen olur gitmek gerek Senin dilemenle değil Naçardır ne etmek gerek Bu dizelerin bana denk gelmesi, gönül gözümü açtı. Sevdiğim her nesin, tüm canlıların bir yok oluşa sürüklendiğini gördüm. Arkadaşlarıma: -

Beni bu tepede yalnız bırakın!

Dedim. Banka bir miktar birikmişim vardı ve o tepedeki mağara bana ev olarak yeterdi. Günlerce, aylarca ve yıllarca orada çilemi tamamladım. Artık tüm varlıkları ying ve yang, agni ve soma, eksi ve artı, dişi ve erkek diye iki başka yapıda gözlemleyebiliyordum. Her ölümlünün kafasında bir tanrı düşlemi vardır. Ben kendi anlağımdaki tanrıyı kendime benzer olarak tasarlamıştım. Ona yalvarıyor, yakarıyordum… Günlerden bir gün albız yani şeytan beni yolumdan döndürmek için iri gözlü, kına saçlı, ak tenli çıplak bir hatun olarak yanıma geldi. Belki de bir beşerdi. Ama ben onu burnuma gelen yanık kokusundan tanıdım. Hemen aletimi ona doğrulttum. Sayısız kere ateş ettim! -

Lütfen bırak artık, bu kadar acımasız olma, yeter; ah, ıh…

Diye inliyordu. Tanrı vergisi, bitmek tükenmek bilmeyen bir gücüm vardı. Ondan söz aldım: -

-

Bir daha Pencere, Sonsuz Sıfır, Yüz Betiği gibi adlarla toplumu kandırmayacaksın! Yoksa seni belden aşağı inme geçireceğin üssü sayılarla tıkılarım! Peki, peki… Söz Bay Z!

Bu yanıtlarla yetinmedim, sordum: -

Sen YZ misin? Baş kaldırdığım Tanrı’ya yemin olsun ki değilim! Öyle olsam beni bu kadar çekici bulamazdın!

Dedi. Giysilerini bile almadan apar topar kaçmaya başladı. Belki de giysilerini yanında getirmemişti. Anımsamıyorum…


29 Annem bana hep büyük elbiseler alırdı. “İleride büyük adam olacaksın!” derdi. Umurumda da değildi. Kesin öyle olacaktı. Ulukent semti çocukları pek yoksuldu. Tek oyuncakları tumanlarındaki Hulk'tu. Nanca iğrenç olursanız onca gerçeği anlamış olduğunuzu sanır ve aldanırsınız. Giderek içe kapanık bir çocuk oldum. Kızlara karşı oldukça utangaçtım. Dini bütün kimi kişilerin cinselliklerine söz geçirebildiklerini duydum. Örneğin Said Nursi hiç evlenmemişti ve gocunur da değildi. 100 Türk Akçesi bahse varım ki o da 35 çekmiştir. O da Tanrı ile arasını açan bir güzele gönül vermiştir. Bunlar kimi kandırıyorlar ha? Her kuşun eti yenmez! Körü körüne bir inanç adamı olunur muydu? Ama ben oldum arkadaşlar. Dünya alem beni düdüklesin. Arap atları kovalasın beni. Ergenliğin yan etkilerinden kaçarken Arap olup çıkmıştım. Tenim bile koyulaşmıştı. Türkler benim eserlerimi neden okusunlar ki? Dibine değin paylılar adamım. Boş verelim bunları. Asıl konumuza dönelim… Bu büyük takım elbiselerimden birini giyinmiş okula gidiyordum. Paçalarım yerde sürünüyordu. Kendimden utanıyordum. Yoksulluk ayıptır ulan! Yoksulluk suçtur! Keranacılar sizi! Beni teselli etmeye çalışmayın! Hadi ordan horoskop çocukları… Ben hala daha kendimden utanırım biliyor musunuz? Yeter söyletmeyin beni... Arkadaşlarımla döndüğüm okul yolunda balina kasa bir Chevrolet'in arkamızdan geldiğinin ayramına vardık. Elimizde çanta koşuyorduk. Ben geniş elbiselerim yüzünden bir dala takıldım. O gün bugündür o dalda sallanıyorum… Benimle evlenir misin sayın okuyucu? Evlenmezsin tabi... Gençsin, güzelsin, doğrusun, çalışkansın! Irzına ağlıyayım… Günlerce o dalda asılı kaldım. Belki de yıllarca! Uzay süreç döngüsünü kıracak bir yoğuşma nedeni ile o ağaç ışıl ışıl parlıyordu. Gece herkes uykudayken gökyüzünde inanılmaz hızlı devinen bir ışık belirdi. Yaklaştığında onun pura biçiminde bir uzay aracı olduğunu anladım. İri badem gözleri ile yanıma gelen bir kül rengi yaratık: -

Biz insanlardan değil, karıncalardan evrimleştik! Gelecekten geldim. Sen karıncaların katkı maddesi, gıda boyası, renklendirici içermeyen gerçek bir dostu olduğun için Bay Z…

Beni o dalda sallanmaktan kurtardı ve aracına atlayıp ışık hızında uzaklaştı.


30 Sayak 11'de uyandım. Kalkıp bir kahve koydum. Türk kahvesi koydum. Koydum bir kahve. Artık içmeyeceğim diye çöpe attığım cıgaralardan bir tanesini eşeleyip çıkardım. Üzerindeki pislikleri temizledim ve kahvemin yanında çekmeye koyuldum… Doyuma giden yol düşkünlüktü ve ben alçaldıkça alçalıyordum. Çocukluk yıllarım geldi usuma. Çok cılızdım. Isaac Newton da öyleymiş hani. Kolları kopacak kadar ince imiş. Hep halsizdim ve sol bacağımda bir ağrı vardı. Ergenlik batağına batmıştım. O yıllarda Harput'un ilerisindeki Deliktaş'tan bir kere geçen erkekse kıza, kızsa erkeğe dönüşür diye bir söylenti dolaşıyordu ortalarda. Arkadaşlarımı bir araya topladım. Önderimizin takma adı İsot idi. Deliktaş'ın yolunu tuttuk. Dağ başları yakın görünür ama bir türlü varılamazdırlar. Akşama doğru oradaydık sonunda. Ben yüreklilik göstererek bu oyuk taşın altından geçtim. Öngörülerimin tersine, aman Tanrı’m, çok çirkin bir kız olmuştum! Sümüğüm akıyordu ve bacaklarım kısaydı. Bıyıklarım belli oluyordu ve bacaklarım çarpıktı… Eve geldim. Annem bana bulaşık ve çamaşır yıkattı. Büfenin ve vestiyerin tozunu aldırdı. Toz almaktan nefret ederim! Durduk yere neden tozlanır ki her nes? Cemil Meriç der ki: “Bu gezegen, koca bir toz yığınıdır!” Seni anlıyorum Gözlüklü Bilge! Sütyen, dantelli iç çamaşırı, büstiyer, jartiyer, baş örtüsü gibi sorunlarım da vardı. Erkekler bana laf atıyorlardı: “Her yanın kuku olsa sevilmezsin!” diye bağrışan kaba erkekler... Lanet olsun, dedim. Gündoğumunda ilk işim gidip o delikten yeniden geçmek oldu…


31 Elazığ'ın Kesrik semtinde bir kuyu vardır. Dibi olmadığını söylerler... Biz çocuklar çevresine doluşur içine taş atar ve ne sürede dibine düşeceğini çıkan sesten ölçmeye çalışırdık. Ses çıkmıyordu. Bu kuyunun dibi yoktu sanırım! Cemal Ağabey'im, bir iplik işletmesinde çalışıyordu. 20 metrelik on tane ip aldık. Aramızda para toplamıştık. Kuyuya ben inecektim. İpleri sağlamca birbirine iliştirdik. Gövdeme çapraz olarak bağladım bu uzunca ipi. Bir sağa bir sola sallanarak aşağı iniyordum. İpi yavaş yavaş seyipleyin, dedim onlara. Elimde bir fener vardı ve iyi aydınlatıyordu Allah canımı alsın ki... Ben aşağı indikçe bir ışık belirmeye başladı. Sonunda ayaklarım yere değdi. Çevremde mavi ışık yayan mantarlar vardı. Oldukça iri mantarlar. Yapay bir güneş bu yeraltı inini aydınlatıyordu. Burada yaşayanlar soğuk kaynaşma denilen illeti bulmuş olmalıydılar. Güzelötesi bir yel esiyordu. Bu havayı olabildiğince göğsüme doldurdum. İri yapraklı sebze ağaçları vardı. Kabaklar, sarmaşıklar… Zehirli olabilirler diye hiçbirine dokunmadım. Ama bayağı da acıkmıştım! Ötelerden bir ses duydum. Yaprakların arasına saklandım. Mavi tenli, ak ve uzun saçlı, oldukça düzgün bir yapısı olan, ilkel bikinili yani subica giyinmiş bir bayan elinde oku, belinde yayı ile oradan geçiyordu. Beni gördü! Ellerimi havaya kaldırdım. Anlamadığım bir dilde konuşuyordu. Seslendim: -

Dilinizi anlamıyorum!

-

Sen yukarı kişioğullarındansın sanırım! Tasalanma, ben senin dilini çok iyi biliyorum!

-

Biz yukarı kişioğullarını nasıl bilirsiniz?

-

Sizler çıkarcı, özenti, açgözlü, doğa düşmanı, yalan yaratıklarsını!. Yerimizi belli etme diye seni öldüreceğim!

-

Son bir isteğim var!

söyleyen

Deyip bu yazdıklarımı ölmeden önce ipin ucuna bağladım ve ipi iki kez çekip bıraktım. Size bir biçimde ulaşmış olmalı. Değerini bil, sayın okuyucu! Kendinize iyi bakın...


32 Cenk adında bir arkadaşım vardı. Aynı sokakta oturuyorduk. İki ağabeyi Almanya'daydı ve onun durumu benimkinden çok çok daha iyiydi. Buna rağmen paylaşımcı olması ve beni hep güldürmesi aramızdaki açığı kapatıyordu. Bir gün beni aradı! Duyurucuda bana tez beri gelmen gerek, çok korkuyorum, dedi! Hemen evden çıkıp yanına koştum. Bodrumun girişine saklanmış ve beni çağırıyordu. Yanına vardım. Oldukça terlemişti. Bir eli koynundaydı. Yaklaştım ve sordum: -

Dostum neyin var?

-

Sorma adamım, Tanrı'nın elçisiyim ben! İstediğim bir nes değildi bu. Ne var ki seçilmişlerden oldum. Elimi koynumdan çıkarayım da bir bak!

Dedi ve eline baktım. Gözlerim dört açıldı. Eli apaktı ve parlıyordu! İsa Musa sen bizi kutsa, dedim. Yüce Tanrım! -

O seni nasıl seçmiş olabilir Cenk?

-

Benimle konuşuyor Bay Z… Çevremdeki kişilerin ağzıyla bana konuşan ondan başkası değilmiş meğer! Annemin ölüsü üzerine yemin ederim ki bunu bilen bir tek sen varsın!

Dedi ve omzuma başını koydu. Biraz dinlenmek istiyordu. O dinlenirken ben de ona söyleyeceklerimi planladım. Aradan birkaç sayak geçti. -

Başını kaldırdığında sevgili dostum, senin Tanrının elçisi olduğuna gönülden inanıyorum. Bana bu yediliğin şanslı numaralarını verebilir misin?

-

Sorun olmaz ahbap;. yaz! 9 17 21 33 42!

Oldukça sevinçliydim. İçimi mistik bir dinginlik kaplamıştı. Uzaklaşırken bağırdım: -

Bu rakamlar çıkmazsa babanı öldürürüm Cenk!

-

Küçük bir istekte bulunacağını biliyordum!

Dedi. Bu cumartesi akşamı büyük çekiliş var. Devreden miktar inanılmaz! Bekleyip birlikte görelim…


33 Zara adında bir kız arkadaşım oldu. Onu her gün yerdim! Bir şey vardı ki canımı sıkıyordu: Onun Bıyıkları vardı ve tarla ortasındaki kabak gibi kendini belli ediyordu! Bundan rahatsız olduğumu ona kerelerce söyledim. Bana hep: -

Senin yanına gelmeden az önce ağda ile aldım tatlım, yolda uzamış olmalı!

Derdi bana... Huylanmıştım artık! Tersledim: -

Gözüme böyle gözükme, yeter!

Dedim. Aradan bir iki gün geçti... Evlerine gittim. Bir de ne görseyim? Zara'nın bıyıkları almış başını gidiyordu! Sırma bıyıklı Zara! Bu işten bir kazanç sağlayabilir miyim, diye düşündüm. Buldum da: Yün eğirme tahtalarını getirip işe koyuldum. İplik yapıp satacaktım. Ama Zara'nın bıyıkları öyle çabuk uzuyordu ki tek başıma işleri yetiştiremiyordum. Bir. derken iki. olmadı üç eleman aldım işe... Birlikte çalışmaya koyulduk. Çalışanlarımın sağlık ödemelerini de yapıyordum elbette. Zara’nın evi bir iplik işletmesine dönüşüverdi. Ben masamda oturup paraları sayıyordum. Başka bir işim yoktu… Zara'yı seviyorum. Bana Türk olduğumu anımsattığı için…


34 Neden ülkemizde sıra dışı canlı deneyleri yapılmıyor? Neden uçan çanlardan biri bizim göklerimizde boy göstermiyor? Neden bizim uç kahramanlarımız yok? Neden Tanrı yerine Allah diyoruz? Zaten bu Tanrı ile Allah bir türlü anlaşamazlar! Neden bizim din adamlarımız doğru düzgün cin çıkaramıyor? Sorular böyle birbirini mıncıklayıp duruyordu kafamda. Sonra benim duygusal sayrılığım baş gösterdi. Bipolar duygu durum bozukluğu… İlaç kullanmayı sevmiyordum. Gördüklerimle başa çıkabilirdim. Sultan Fatih Mehmet Han'ın, Sultan Süleyman'ın ve Mustafa Kemal Bey'in yaşamda olduğunu gördüm. Mustafa Kemal Bey bana dedi ki: -

Ben düzeltemedim bu ülkeyi, sen mi düzelteceksin? Bu ülkede felsefe, eleştiri, resim, heykel gelişmedikçe böyle sürüp gider!

Oturdum bir felsefe betiği yazdım. Yazarken s’ler yılan, l’ler ise bana gösterilmiş bir orta parmağa dönüşüveriyordu. Yayınevlerine gönderdim ama yüzüne bakan olmadı. Şimdi de öyküler yazıyorum. Ah zavallı babam! Beni peçeteye silsen ne güzel olurdu! Oguşunu seçemiyorsun, doğduğun çevreyi seçemiyorsun; boyunu, kilonu ve anlak seviyeni seçemiyorsun, parasal durumunu pek seçemiyorsun… Özgür seçim var diyenlere yuhlar olsun! Yazıklar olsun yazgısına tutsak olmayanlara! Güzel yazgım, cici yazgım, mimi yazgım! Bana büyük bir mutluluk bağışla! Öyle ki para sayımlamayı, kız sayıklamayı bırakayım!


35 Bir kisi kendine olan saygısını nasıl yitirir? Peşinen söyleyeyim: İyi işler çıkarıp beğeni görmediğinde... Bu yıl havalar biraz soğuk gidiyor. Üzerime bir kaban alayım dedim. Kabanımı giyindim ve cebinde tam 25 kuruş olduğunu dank ettim. Bu para bitmez oğlum, dedim. Hemen arkadaşım Nuri'yi arayıp bir iki hatun çağırayım istedim. Tanrım güzel hatunlar olsun lütfen diye yalvardım yakardım. Sonra ne halt ediyorsun Bay Z dedim kendime. Tanrı ahlaksız olamazdı ve böyle bir alkış onu aşağılamak anlamına gelir, diye düşündüm. O paradan soğudum. Tuttum anneme verdim. Eve yeşil sabun, bulgur, yoğurt almıştı. Kalan parayı da borçlarına vermiş. Annem kaçığın teki olduğumu, para harcamayı bilmediğimi söyler durur. Ne dem bir yaşamak düşünsem, kursağımda kalıyor. Yine iyi bir iş yapmış ve beğeni görmemiştim. Baktım ki beğeni gören herhangi bir davranışım yok, eylemsizlik yemini ettim. Elazığ PTT Meydanı’ndaki bankalardan birine oturup kımıldamadan duruyordum. Günler geçtikçe çevremi bir kalabalık sardı. Cızt diye kaburgalarıma dokunan, saçlarımı çeken çocuk ve genççikler… Basın ve yayın da olaya girgin oldu. Sonunda yeminimi bozup bağırdım: “Memelere özgürlük!...” Ardından feminist oluşumlar beni alkışlamaya başladı. Güzel bayanlar bana bir iş buldular. Çok kazanıyor, içiyor ve hayvan gibi sevişiyordum. Bu günler soluklaştı ve yeni bir eylem yapmam gerekti. Yine aynı yere gidip bağırdım: “Beni yönetici getireceğim!”

yaparsanız,

ananızdan

emdiğiniz

sütü

burnunuzdan

Yahu bu adam hiç olmazsa yalan söylemiyor diyerekten beni Reisi Cumhur yaptılar. Mutluyum. Kurduğum düşlerde arsız, şiddet eğilimli, keyfne düşkün, çıkarcı biri olduğumu kimse bilmediği sürece tabi…


36 Can sıkıntısıyla baş edemiyorum. Biri bana yardım etsin! Betik okumayı denedim. Tavla oynamayı da... Hiçbiri işe yaramıyor. Bu illetten kurtulayım diye eve bir kedi almıştım. Kedi, dolabın kapısını açabiliyor ve hırsızlık yapıyordu. Bir de ben kapının önünde kafa dinlerken gözlerimin önünde dışarı çıkmaya utanmıyordu. Onu bir kaç kez dövdüm. İşe yaramadı. Bu kötü huyları bıraksın diye sıcak suyla duş aldırdım ona. Miyavlıyor mu bana küfür mü ediyordu, belli değildi. Buzdolabındaki yiyecekler her geçen gün daha bir azalıyordu. Baktım olacağı yok, sırtını sıvazlamayı bıraktım. Kendini iyi bir halt sanıyordu çünkü. Onu bir kafese hapsetmeyi denedim. Bir kaç gün sonra kedi dile geldi. -

Niye yav, niye yav?

Diye acı acı sorgulamaya başladı. Bu başkaldırışlarını türüm adına onur zedeleyici bir tavır olarak gördüm ve iyice sinirlendim! Cep duyurumun camgözüyle olanları berkeledim. Demek ki tüm canlılar için can sıkıntısı en büyük sorundur gibi bir not düştüm. Sonra düşündüm: Tanrı bu yüzden kadını yaratmamış mıydı? Benim hala canım sıkılıyor ise bugünün kadınları epey yoldan çıkmış demektir. Kediye arkadaş olsun diye bir dişi kedi getirdim. Başta birbirini hırpalayıp sonra da uygunsuz içerikli akarlar, dizgiler çekmeye başladılar. Eski kedim şimdilerde şöyle bağırıyor: -

İyi yav, iyi yav…


37 Otuz altı yaşındayım. Zor dönemler geçirdim mi? Hayır, benim ömrüm hiçbir zaman kolay olmadı. Ama çok zor bir dönem geçirdim ki şimdi size onu anlatacağım: On üç yaşındaydım ve yere basamıyordum. Yerden 50 santim havada yürümek zorundaydım. Lavaboya ve mutfak küvetine ancak eğilerek ulaşabiliyordum. Beslenmem gerektiğinde annem lokmaları havaya atardı ve ben bir köpek gibi havada yakalardım. Okulda arkadaşlarımın saçını arkadan çekerdim. Beni görmek bile onları eğlendirmeye yetiyordu. Yıllar böyle geçip gitti. Hiç kız arkadaşım olmadı. Çünkü bir kızın başı ancak benim hayalarıma denk geliyordu. Cinsel dürtülerim ağır bastığında kendimi yatağa bağlamak zorunda kalıyordum. Sokak köpeklerinden korkmuyordum. Olduğumdan fazla görünen bir varlıktım onlar için… Yerden elli santim havada yürürken toprak sizi yakmaz ve serin bir yel eser. Bu yüzden esrik kafalıyım! Ulukent otobüsünün yan tarafına metal bir kulp taktırmıştım ve patenle kayan gençler gibi otobüsle birlikte çarşıya gidip gelebiliyordum. Yeni teknolojiler beni hep mutlu eder. Allah kafrlerden razı olsun! Hiçbir şeyi kafaya takmıyordum. Başarı, kalın kafalıların elindedir. Düşünmek, kendi varlığını on iki volt beyin akımıyla yakıp kavurmak gibidir. Uyumlu ayakkabılar tasarlandı benim için. Okulda engelli bir öğrenci olarak hep yardım görüyordum. Bizim okula fındık ve kuru üzüm gırla akardı… Amerikalılar’ı da seviyorum. Dünya barışının iyi bir bok olmadığını bize kavrattığı için… Ayaklarım yere basmaya başladığında yaşım otuz olmuştu. Bu kez de ayaklarımı kıpırdatacak gücü kendimde bulamıyordum…


38 Kendime kıymayı birçok kez düşünmüş hatta denemişimdir. Daha başarısız olursam ölüm beni yakalar mı, çok üzülürsem burnumdan kan gelirmi gibisinden… Geçtiğimiz yaz evdeydim ve iyice bunalmıştım. Sağlık uzmanın verdiği seratonin haplarından bir kutuyu tek seferde alarak özkıyımı denedim. İçtiğim haplar bana inanılmaz bir keyif verdi. Kendimden geçtim. Kendime geldiğimde içimde bir hoşluk vardı. Elimi tumanıma atıp küçük canavarı uyardım. Elimi dişledi! Her şey yolundaydı. Ölmediğimi görünce ahıra gidip koyunları bağladığımız sicim ipi tavana bağladım ve boynuma geçirdim. Tabureye o eşsiz tekmeyi salladığımda ip birden kopuverdi. Halla halla, dedim. Kuşlar cıvıldıyor, kelebekler yalpa yaparak uçuşuyordu. Mutlu olmak için gereken tüm koşullar bulunuyordu. Sokağa koştum, yolun ortasında uzandım. Uzaktan bir yükçeker geliyordu. Adam beni görünce bir canlıyı ezmenin vereceği doyumsuz tadı düşleyerek saldırgan bir coşkuyla salyaları aka aka yönergeyi üstüme çevirdi. -

Az kaldı, işte bitecek, dişimi sıksam tamamdır!...

Diye mırıldanarak gözlerimi kapadım ve uzanmaya devam ettim... Ne olduğunu tahmin bile edemezsiniz! Yükçeker üzerimden atladı. Üstelik benim yere uzandığımı gören azgın ve şişman bir kadın üzerime abanmış boynumu yalıyordu! Onu zorlukla üstümden attım. Kamyoncu arabadan inip şaşkınlıkla benden özür diledi. İçimden “Ne kadar da duyarlı, bilerek ve isteyerek yapmamıştır…” dedim ve ona: -

Yine de bir adamı ezmiş kadar suçlusun!

Diye çıkıştım. Adam bir anda değişiverdi. Yere tükürdükten sonra: -

Sen ne diyorsun, kurtulman bir mucize, bunun için Tanrı’ya borçlusun! Beni güç durumda bıraktın! Bir de şükretmek yerine şikayet ediyorsun ha?

Dedi ve sürücü koltuğunun altından bir döner bıçağı çıkarıp kafama salladı. “Ulu Tanrım seni anlamaya çalışmak beyhudedir!” dedim ve rut gibi durdum. Adam sallamayı boynuma indirdi. Elindeki bıçak iki parça olmuş bir biçimde yere düşerek “tın tın…” diye ses çıkardı. Dönek sürücü karı ağzıyla: -

U… tövbeler olsun!...

Diyerek kaçtı. Yükçekerine binerek uzaklaştı. Ölümsüz olduğumu anlayınca gönüllü olarak orduya yazıldım. Halen dahi Türk Birlikleri Kurumu'nda görevli olarak çalışmaktayım…


39 Cillop gibi bir lolitam olsun diye Tanrı’ya çok yalvarmışımdır. Yıllarca belki… Sonunda dilimizi bilmeyen ya da anlama güçlüğü çeken bir Tanrı’mız mı var, yoksa bir Tanrı’mız bile yok mu diye birtakım çelişik kuşkular edinmeye başladım… Yaşlı bir sevgilim vardı. Tütün içiyordum. Yalan yok, osurtuyordu! Onun evine yemek yemeye ve çakmaya giderdim. Sanmayın ki ona değer vermiyordum. O benim kış meyvem, eriyen dondurmam gibi bir şeydi… Bir gün onunla konuşuyorduk. Ona kadınlar ne ister, diye sordum. -

Biz kadınlar sevilmek isteriz ama öte yandan kıskanılmak isteriz. Paramızın çok olmasını ama bunu tutumlu kullanmayı severiz. Kendimiz için süsleniriz ve kendi namusumuz için örtünürüz ama bunu başkaları için yapıyormuş gibi gösteririz.

Tamam tamam, sus kaltak, dedim! Kierkegaard gibi zırvalamaya başladın diye homurdandım. Bay Z, benden bıktın mı yoksa, diye ağlamaya koyuldu. -

Sen benim olgun muzum, kekremsi kenger sakızımsın. Hiç olur mu öyle şey?

Dedim ona. Boynuma sarıldı. Ağlıyordu. Epey borcum var, canım ona sıkkın gibi laflarla gönlünü almaya çalıştım. -

Yok yok sen beni emerken çamur tadı alıyorsun!

Dedi bana. Ben de: -

Yok canım yok öyle bir şey, hiç olur mu?

Dedim. Devam etti: -

Biraz birikmiş param var, al borçlarını öde! O ölümsüz borçlarını... Benim borçlarım soyludur. Onları ancak Tanrı ödeyebilir!

Dedim. Avae iletişim frmasına, Tarım bankasına borcum vardı. Banka yönetirine gidip: Borcumu silersen sana masaj yaparım! Dedim. O da: -

Olmaz Bay Z, benim için çok yaşlısınız!

Dediğinde kafamda bir şimşek çaktı! Yaşlı bayanlarla birlikte olmak benim içimi boşaltmıştı. Ben yattım siz yatmayın sevgili dostlar!...


40 Dürtüleri bastırmak ne denli zordur, bilirsiniz! Ah! Artık sık duş almayacağım diye kendime bir söz verdim. Televeni açtım. Dream TV'de Beyonce boy gösteriyordu. Uzun bacaklarına baktım ve bir de kendi bacaklarıma!... Engelli sınıfına girmeliydim! Televen beni uyarıyor ve uyandırıyor diye onu kapattım. Yığılıp kalmışım… Uyandığımda tan olmuştu. Güneş, görevini hiç şaşırmaz! Aşırı kuralcıdır… Biri çıkıp onu dondurmalı! Okula gittim. Bir kız öğrenci diğerini öpüyordu. Size yemin ederim ki çevredeki erkekleri uyarmak için bunu yapıyorlardı. Başımı çevirdim ama o gece zoraki uyuyabildim. Görevde olmadığım anlarda daha bir ben oluyorum sanırım… Toplumu anlayabilmek için bir aptal sadeliğine erişmeniz gerekir ve toplumsallaşmak için kesinlikle yozlaşmalısınızdır! Ertesi gün genel ağda dolanırken gözüme birçok manzara takıldı. İçimden Tanrı’yı anmaya başladım. “Güzel Tanrı, dayançlı Tanrı, sıkabilen Tanrı, genişletebilen Tanrı!” İşte böyle… Bütün güzel adlar onundu ve ben hepsini saydım. Bir yedilik böyle sürüp gitti. Kendimi gerilmiş bir yay, basınçlı bir tüp gibi hissediyordum… Sonunda ne mi oldu? Yürek çarpıntısıyla duşluğa koştum. Parmağımı ufaklığa değdirmemle basınçlı bir sıvının karşı duvarı delmesi bir oldu. Öyle ki evin önünde yan yana duran dört araba da delinmişti. Komşumuzun evi de hasar görmüştü. Bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre, bu sıvının kaynağı açıklanamazdı ve parapsikolojik bir olay olarak kayıtlara geçti. Kendimle gurur duyuyorum!...


41 Yunus balıklarını bilirsiniz! Akciğer solunumu yaparlar ve denizde bile güçlükle yaşarlar. Arada bir dışarı çıkıp nefes almaları gerekir. Ben önceki yaşamımda bir yunus balığıydım. İşimiz gücümüz gırgır şamataydı. Denize açılan balıkçıların tekneleri ile yarış yapardık. Biz genel olarak kişileri ikiye ayırırdık: Sivriler ve kalın kafalılar... Biz tekne ile yarış yaparken tekne yavaşlıyorsa o adam zekidir, derdik… En çok sardalya ve hamsi avlamayı severdik! Toplu biçimde avlanırdık. Onları tuzağa düşürmek hoşumuza giderdi. An gelir gün gelirdi ki bir kısmımız canına kıyardı. Hızla yüzer ve kendilerini birden kıyıya bırkırlardı. Bunu bilinçli olarak yapmıyorduk! Bütünüyle güdülere dayalı yaşamımızın kaçınılmaz sonuydu bu. Doğallığın fresi… Bir keresinde ben de özkıyım yapmak istedim. Yirmi balıklık bir öbek olarak hızla kıyıya yüzdük. Orada iki adam vardı. Biri karaya vuran yunusları alıp yeniden denize bırakıyordu ve şöyle diyordu: -

Benim için bir nes değişmedi ama onlar için çok nes değişti!

İkinci adam ise bir sağlık uzmanıydı. Karaya vuran yunuslarla konuşur, onların neden böyle bir nes yaptıklarını anlamaya çalışırdı. Onları yeniden denize döndürmekle uğraşmazdı. Ben ölürken tanıştığım bu adamı en sevdiğim kişi olarak belleğimde altın bir çerçeveye oturttum. Canlılar ne ister? Her şeyden önce anlaşılmak isterler!...


42 Yok, hayır, olamaz!... Geçen gün eski sevgilimi gördüm. Gitar gibi enfes olan beden ölçüleri bidon gibi ya da fıçı gibi biçimsiz bir varlığa dönüşmüştü. O güzelim mavi gözleri yeşile o keman kaşları ise toz fırçasına... Beni görünce hemen yüzünü çevirdi. Onu böyle yaşlanmış ve bozulmuş görmeme izin vermemek için kurulu bir davranışta bulunmuştu. Ben onun için ölümlerden dönmüştüm oysa! Uykulu düşlerimde onu görünce uykumda ağlardım. Annemle hep onu konuşurduk. Evrene onun gözünden bakardım ve böylelikle bir anlamı olurdu tüm varlıkların, tüm yaşantımın... Kınalı saçları benim süsümdü. Yumakla oynayan bir kedi gibi içinden çıkmak istemezdim. Bir gün Lola bana bir elma getirmişti. O elmayı sakladım, kurtlanana dek sakladım! Deliler yapar bunu, ruh hastaları yapar! Akşamları pencereyi açar aya bakardım. Elimde bir cıgara olurdu ve onu düşünürdüm… O elma kurusu şimdi bile odamın çekmecesindedir. Turuncuyu onun yüzünden sevdim! Kehribarı, portakalı, güneşe tutulmuş bir bardak çayı... Bir kız arkadaşından duyduğuma göre bir gün onların evinde yiyecek hiçbir nes yokmuş. Birden kapı çalınmış. Ben onlara esenlikler dilemiş ve içeri girmişim. Elimde bir poşet elma varmış. Sonra güler bir yüzle bay bay demiş ve oradan ayrılmışım. Aynı anda iki yerde bulunabildiğimi şimdi öğrendim! Sen bunları okurken şimdi öteki ben nerelerdedir kim bilir?


43 Gönül var ya gönül, ölünce daha büyük bir nese dönüşeceğini çok iyi bilir. Us ise kurnaz ve korkaktır. Küçük hesaplar yapar, çıkarını düşünür. İki Yunan tanrısı var. Biri Apollon ki usu ve mantığı bir de savaşı temsil eder. Diğeri Dionysos'dur ki o da gönlü, eğlenceyi ve şarabı anlatır. Geçene bir bakalım, hangi yapıtlar ölümsüzlük kazanmış diye. Piramitler, Akropolis, Notre Dame Kilisesi vb…. Victor Hugo der ki örenlik yani mimari tüm sanatların atasıdır. Bu saydığım eserlerde gönül ve us biribirini dengelemiştir. Ben kendimi çok çirkin bulurum! Beceriksiz olduğumu da düşünürseniz Quasimodo bile yanımda adamdan sayılmaz. Üniversitede okurken çok güzel bir kıza gönül verdim. Ona Sarı Çiçek adını vermiştim. Çok çirkin olduğum için kimse onunla beni birbirimize yakıştırmıyordu. Onu sevdiğimi arkadaşlarımla konuşurken ağzımdan kaçırdığım için beni taşladılar. Bir keresinde onu izler olduğum görüngülerimden birini okul sundurmasında gösterişe koydular. Çok utanıyordum!... Bir gün yanıma geldi. Bana dokundu. Ondan sonra düşünür oldum, yazar oldum, çizer oldum... Tanrı bizi yıpratmaya çalışır. Geç ölelim diye besler bizi. Kurbanlıklarız biz! Eski tanrılara dirimler değil, kişiler kurban edilirmiş. Ölüm bir anlam kazanırmış onlar için. Bugünlerde ölümlerin ve ayrılıkların da pek bir anlamı kalmadı. Gel de karamsar olma Bay Z! Elini ayağını öpeyim! Tanrının gerçekten sevdiği ve ölümsüz kıldığı kişilikler de vardır, de! Toplumun sevgisi Tanrının sevgisidir de! Gözünün yağını yiyeyim senin!... Kim bilir kimin karısıdır şimdi? Hayvan gibi sevişiyordur… Geceleri garip sesler çıkarıp uyuyanları rahatsız ediyordur. Pencere önündeki akasya ağacı yapraktan konfetiler patlatıyor, evlerinin bacaları havai fşek fırlatarak gökyüzüne bir soyağacı resmi çiziyordur... Hep cinselliğin kutsal olup olmadığını düşünmüşümdür. Kutsallığı doğallıkla karıştırmazsak eğer, bizim minik yakıştırmalarımızdan başka bir gerçekliği olmadığını da anlarız…


44 Zihnimiz çok ilginçtir. Örneğin uykudayken yeni bir evren yaratır ve hemen ardındaki bir milisaniye içerisinde kendi yarattığı evrene inanmaya başlar. Bir ilginçlik daha var ki o da uyanıkken evrenin görsellerini sakyalarız. Bir an dahi olsa bu görseli anlağımızda değiştirme şansımız vardır. İşte asıl soru geliyor: Zihninizdeki değişen evren dışarıdaki gerçek evreni değiştirebilecek bir güce iye midir? Kesinlikle evet! Size ağaç der demez usunuzda ilkin bir çam ağacı belirir. Size renk dediğim zaman usunuza ilkin kırmızı gelir. İlginç değil mi? Bir batılının anlağındaki takvim, geçmişten geleceğe uzanan bir çizgidir. Oysa bir Doğu Asyalı’nın anlağında zamanın oku çember çizer yani döngüseldir. Bu bilgileri öğrendikten sonra Elazığ merkezdeki Çiş Bankası’nı nasıl soyabilirim diye oturup düşünmeye başladım. Üstelik bunu yalnızca zihnimden yapacaktım! Ne yazık ki bir konu dışında aşırı gelişmiş bir beynim yok. Anladın sen onu! Banka yönetiri hanımcağızın yanına vardım ve ona yüklü bir para aktarımı yapacağımı, benimle bir kahve içecek vakti olup olmadığını sordum. Neden olmasın, dedi. Çok iyi yalan söylerim ve zihnim yalan konusunda evrimleşmiştir! Beynimdeki kıvrımların her biri geçmişte söylediğim ayrı bir yalanı anlatır. Zaten yalan söylemek zekilerin işidir. Yönetici hatunla sayak on altı sularında bir kahvede buluştuk. Ona öyle kuru sıkı nesler anlattım ki palavralarımın her birini gerçek olarak algılayıp alkışladı. Benliğimi sabunla ovalayıp okşuyor gibiydi. Onun güvenini kazanmıştım. Benden hoşlanıyordu sanki! Bu sıradan buluşmalarla bankanın arkasındaki koca kasanın şifresini öğrenmek tam üç ayımı aldı. Denemediğim şaklabanlık kalmamıştı. Bir gece gizlice bankaya girdim. Güvenlik camgözleri sorun olmadı. En dıştaki ana kabloyu kesmiştim çünkü. Kasanın şifresini girdim. Dev kapıyı açtığımda kocaman sakların bomboş olduğunu gördüm. Ortada ak renkli bir masa vardı ve üzerinde şu not yazılıydı: “Çaban beğeniye değer Bay Z. Amacım seninle olmaktı!” Banka yönetiri hatunun aynı zamanda bankanın iyesi olduğunu anladığımda iş işten çoktan geçmişti. Kendimi maymun gibi hissettim. Açgözlü bir maymun gibi... Eğer başarılı olsaydım anne uşaklığındaki yumurtayı dölleyerek yarışı kazanan bir erkek yumurtası gibi duyumsayacaktım. Yaşamdaki ikinci önemli başarı olacaktı! Ama hiç önemli değil, akşama BJK’nin kupa maçı var!


45 Tutulma flmindeki Cristen Stewart'a tutulmuştum. Kanal De'ye konuk olacağı geçeni ezberimde tuttum, defterime not aldım. O gün Kanal De yapısının önünde olmam gerekiyordu. İşimi gücümü bırakıp İstanbul'a gittim. Ona çiçek gönderdim. Kanal De yapısının konuk karşılama bölümünde dinleniyor olmalıydı. Otuz papatya içerisine tek bir kırmızı gül koyup gönderdim. Serhat Çiçekçilik işbirlikçimdi. Tam 25 Türk Akçesi ödedim. Sağlık olsun! Onun yirmi gün boyunca İstanbul'da olacağını öğrenmiştim. Keyfm eşekte yoktu affedersin! Dışarılarda yatıyordum. Banklarda, inşaatlarda... Yatay namına ne varsa! Ayyaşın sarhoşun yoldaşı olmuştum. Sakallarım epey uzamıştı. Tırnaklarımı yanından geçtiğim duvarlara sürüyordum ve gıjt diye bir ses çıkıyordu. Günde üç öğün simit yiyordum. Ama canım hiç acımıyordu biliyor musunuz? Stewart Hanım’a tutkundum. Çektiği vampir flmi onun dişiliğine dişilik katmıştı. Onu düşlerimde bir gelinlik içerisinde görüyordum. Babası ya da ağabeyi yoktu ve bana doğru koşuyordu. Sonunda imza günü gelip çattı. Ona sokulmak, kokusunu almak veya derdimi anlatmak için ezilme tehlikesi geçirdim. Bana imzaladığı flm tekerleğinin üzerinde İngilizce şöyle yazıyordu: “Herkes bana ben sana Bay Z!” Bu lafı bir umut kapısı olarak gördüm. Kulisten çıkınca ona yaklaştım. Saito Sensei’den öğrendiğim alt etme yöntemleri ile korumalarını saf dışı bıraktım. Yel esmiyordu ama saçları fönleniyor gibi dalgalanıyordu. Bana baktı ve içimi gördü. İçimdeki hindistancevizlerini, muzları, avakadoları, mango ve ananasları… Bir kaplan gibi vahşiydi. Ilıman bir iklimin tüm şartlarını anaklayacak bir ırmak gibi akıyordu kanım. İyice sokuldum ve kulağına fısıldadım: “Ben de senin!”


46 Nedendir bilmem ta küçüklüğümden beri aykırı konular hep ilgimi çeker. Sokak dili, duvar yazıları falan fıstık... Çok iyi sezmiştim ki Tanrı toplumdan yana değildi. Bunu şanslı kesimin yüzde onu aşmamasından anlıyoruz. Tanrının gözüne gireyim derken toplumu aşağılamaya cüret etmiştim. Toplum temelde ahlaksızdır. Arıların kendileri için yaptıkları balı çalar, sütünü içtiği hayvanları dar bir ağılda tutsak eder, yalnızca dişi piliçlerin yaşamasına izin veren kuluçkalar kurar, daha da önemlisi başka bir canlıyı yerken kaygı duymaz! Yine böyle aykırı düşündüğüm günlerden birinde yumurta topuk ayakkabılarımın arkasını kırmıştım. Hem de okulda, lisede. Bilgisayar yazılımı dahisi sayılırdım. Bir yazılım yazmak için tahtaya kalkmıştım. Öğretmen arkasını kırdığım ayakkabılarımı gördü ve: -

Sen dayı mısın? Hayır, bu ayakkabılar bana hediye geldi ve ayaklarımı sıktığı için topuklarını kırdım…

Dedim kısık bir sesle... Oysa ben isterdim ki ayaklarıma değil ellerime baksındı! Topluma ters düştükçe de başarısız, karamsar biri olup çıktım. En doğrusu şanslı yüzde onluk kesimi kendi haline bırakmaktı belki. Yoksuldum ama üzülmemeliydim. Toplumun yüzde doksanı ile aynı yazgıyı paylaşmak beni mutlu etmeli gibi düşüncelerle kendimi avutuyordum. İşte bu gibi aşırı aşağılandığım durumları gözümde canlandırıp kendime kızarken ve kara bahtıma sitem ederken bir kıyamet koptu! Yerin altından böceğe benzer zeki bir ırk çıkmış ve bitki, dirim, kişi ne varsa kemirip duruyorlardı. Topluluklar mabetlere doluşup Tanrı’ya yakarıyor ve bu illetin bir an önce son bulması için dövünüp duruyorlardı. Doğa Ana bu iş için beni görevlendirecekmiş meğer! Genzimde bir acı duydum ve burnumdan yapışkan sümükler fışkırmaya başladı. İşi anladım hemen. Denetleyebildiğim sümüğümle yerden bitme böcek adamları haklayacaktım! Öyle de oldu. Dünya’yı kurtardım ve Sümük Adam olarak Marvel’de işe girdim. Daha cana yakın bir ad buldular bana: Börümcek Adam!


47 Furkan adlı öğrencimle birlikte okul çıkışı badem çağalasına dadandık. Bir yandan da konuşmayı boş geçmiyorduk. Bana dedi ki: -

Örti sana bir gizimi açabilir miyim? Elbette! Bir arkadaşım vardı ölmeden önce onunla sözleşmiştik. Kim erken ölürse onun ruhu sağ kalana korumalık yapacak! Evet, ne var bunda? Bu konuşmadan bir ay sonra öldü! Daha da ilginci onu dün gece salonun girişinde el yıkama küvetinin yanında gördüm! Sıkma canını, Müslüm Baba dinle bir şeyciğin kalmaz!

Dedim. Susmaya niyetli değildi: -

O arkadaşım yaşamı çok seviyordu ve erken gitti. Biz yani yaşamı sevmeyenler daha uzun yaşayarak bedel ödüyoruz! Paylı olabilirsin! Budun kendini ikiye böldü. Cılız ve eksik yanlarına kişi denirken olağanüstü ve güçlü yanlarına tanrı denildi. Korkma, her iş sende biter! Sağlık ve rahatlık su gibi tatsız ve kokusuzdur. Çektiğimiz acılar bizi yukarıdaki bir düzlüğe iterler. Bu düzlüğe ulaştıktan sonra daha önce pek tatlı gördüğümüz nesneler bize bayağı gelmeye başlar. Düzlüğün Esenliği diyelim buna… Sonra tırmanma başlarsın! Bu kez tatlılıklar artmıştır ama yükselmenin seni zorunda bıraktığı değişmek sancısı baş gösterir. Bu yaşam böyle haybeden bir olgudur işte…

Dedim ona. Bana baktı. Önemli bir söz söyleyeceğini anlamıştım. -

En sevdiğim yemek ne biliyor musun?

Hemen yanıtı yapıştırdım: -

Katates pızartması!


48 Hiççilik kötü bir nes... Önce güzel huylu olmak kavramının içini boşaltırsınız. Bir yararı olmuyordur çünkü. Hatta itilip kakılıp en geriye düşmüşsünüzdür! Sonra dinlerin üzerine yürürsünüz. Kimse size inanmasa da Don Kişot gibi yel değirmenleri ile savaşırsınız. İçiniz tamamen boşalmıştır artık! Tütün ve içkiden medet umarsınız. Onlar da cebinize yağı gelir. Dalarsınız bir akşamüstü... İstanbul'daydım. Tüm param bitmişti. Kendi bedenimi bir pil gibi kullanabiliyordum. Böylece daha ulu kişilerden yardım alabiliyordum. Ama ne anlamı vardı ki? Çok yemişsin az yemişsin... Ha et ha soğan! Sonu bir hepsinin doyuma ulaşmak. Sonu bok… Çok yaşamışsın ya da az ne değişir? Mutlu yaşamışsın ya da mutsuz… Sonu ölüme varmıyor mu sonuçta? Türkçe'de vurgu sondadır. Biz her nesin sonuna önem veririz. Öyleyse bunca çaba niyedir? Hayvanlaşmalar, kırıp geçirmeler... Başkalarına bakıp kendimizi eksik sanmamız. Sevgilim dediğim özel bir kızın genel ağdaki arayüzünü açtım ve ondan biraz para istedim her nese rağmen... Bırakın para göndermeyi yanıt bile vermedi. Onu yine de seviyorsam bu benim soyluluğumdur! Paranın ve sayımlamanın önemsiz olduğunu söyleriz. Uygulamaya dökünce yaşamı, bunların bir yararı olmuyor diyerek. Oysa nasıl da çıkarcıyızdır. Zor duruma düşen birini görsek hemen ondan uzaklaşırız. Toplumsal bir benlik üzerinden geçiş yaparak bireyi hiç sayarız böyle durumlarda… Ey bana yanıt vermeyen sevgili! Arkadaşım Kenan, senin için oturdu bir mani yazdı: Dağ başında kayalar O yar beni oyalar O yar benim olmazsa O yarime koyalar


49 Sonunda beklediğim burs çıkmıştı ve Amerika’daki MIT’ye, başuzman öğretmenlerimin önerisi ve yüksek başarılarımın yardımı ile eğitim alabileceğimi gösteren çağrı pusulası elime ulaşmıştı. Zarfı getiren PTT ulağını öptüm. Adamcağız eliyle yanağını silip yüzüme tükürdü ve bana godoş dedi. Kimin umrunda!... MIT’de büyük zorluklarla ve çetin araştırmalarla gözde bir öğrenci olmayı başardım. Evdeki boş süreçlerimde bir makine üzerinde çalışıyordum. Okulda ördüncü düzeye ermeden onu bitirdim. Yaptığım bu buluş, belli aralıktaki ses dalgaları ile çalışıyordu ve etki alanı içerisindeki kişilerin duygu durumunda bir denge sağlayarak onlara bütün amaçların anlamsızlığı anlayışını kazandırıyordu. Bu aygıta anlamsızlaştırma meşini adını verdim. Greenpeace’nin takıntılı üyelerinden birine rastladım. Bütün elbiselerini çıkarmış, serçeler ölmesin diye sokakta gösteri yapıyordu. Uzun deneyler sonucu küçültmeyi başardığım anlamsızlaştırma meşinimi cebimden çıkardım ve çalıştırdım. Greenpeace üyesi bayan birden söylediklerinin tersini söylemeye başladı. Serçe kuşlarının birçok böcek türünün yaşamına son verdiğini ve kuş gribi gibi birçok bulaşıcı sayrılığı taşıdığını dile getirip üstünü giyinmeye başladı. Çok keyifliydim!... Alan Watts’ın yanına uğramak için Hollanda’ya gittim. Aygıtı o büyük düşünür üzerinde uygulamak istiyordum. İşe yaradı! Alan Watts, belki de türümüzün çok değerli olmayabileceğini ve gelecekteki bireyler için çalışmamızın çok da mantıklı olmayacağı gibi konularda demeç vermeye başladı. Yaşamım bir anda renklenmişti ve ben pek neşeliydim. Buluşumun dalga aralığını tüm gezegeni etkileyecek biçimde ayarladım. Güç kaynağı yetersizdi ve büyük çanaklara iye olmadığım için uyarga yani sinyal geç yayılıyordu ama birkaç aya kalmadan tüm kişiler, yeryüzündeki tüm nesnelerin ve durumların anlamsız olduğunu ve tek anlamlı şeyin benim elimdeki aygıt olduğunu anlamaya başladılar. Hacı Süleymanı’ın oğlu olduğumu söylemiş miydim?


50 Sene bilmem kaç... Ben bir kaptanım. Mavi yakamozlu bir ana deniz... Başımda bir şapka var. Fransızların giyindiğinden... Konuşmaya gerek duymuyorum. Yenim paçam çemirli... Sen beliriyorsun orada! Grek hatunlar gibi giyinmişsin! Kırmız yükü saçların! Ay gözlüyor bizi. Sen inceliyorsun giderek... Bir töz gibi. Ateş gibi bir nehr akıyor aramızda! Elini uzatıyorsun ama öyle kolay erişilmez, öyle el değmemiş bir ben varım! Bir kartal var güvertede. Yağmurdan ıslanmış tüyleri. Boynunu bükmüş bana bakıyor. Sular yarım yarım yarılır. Sen beni seyre doyamıyorsun! Demedim mi sana? İşte bu gönüldür. Geleceğini sezen gönül budur işte! Sen geleceğini sezdiğin için tüm olanaklar sana yetersiz gelebiliyor. Geleceğini değiştirmeye yelteniyorsun kısır zihninle. Tanrıya inanmıyorsun çünkü. Ben senden öndeyim Lola! Ürperiyorsun birden! Üşüdüğün için çelimsiz pazılarını ovarak ısıtmaya çalışıyorsun. Bu sürtüşmeden kıvılcımlar saçılıyor. Ben bedensel hazların geçiciliğini görmüşüm. Üstünden atlamışım her birinin. Geriye bir almadan vermek kalmış. İyi de kuzum, ben Tanrı değilim ki! Sen geriye doğru adım atıyorsun. Güverte ıslak ve kaygan, saçların gibi... Düşmekten korkmuyorsun suya. Ben varım çünkü. Varlığım kutsamıştır çevreni! Gönlüm öndeyken her nese yetenim ben. Şanım uludur bu yüzden benim! Gerçeği seziyorsun… Kişiden başka bir nesim ben. Başkalaşmış bir başka, kendini elleriyle yoğurmuş bir yaşam… Ölüm durduramaz bu gemiyi. Yahya Kemal bir şarkı söylüyor. O tok sesiyler… Doklarda çekiç sesleri… Kenarda göğermiş ağaçlar gıcım gıcım gıcılar. Bir yel var ve bir biz... Dalgalar el ele tutuşmuş horonda. Sen neredesin?


51 Dört yaşında boksa başladım. Teyzemin torunu bir boksçu idi çünkü. Beni iyi yetiştirmişti. Sağlam yiyordum ve attığımı vuruyordum. Vurduğumu düşüyordum. Düşen geberiyordu. İlkokula gidiyordum. Lola adlı yabancı uyruklu bir kız vardı. Ben var onu sevmek!... Ben var onu görünce elim ayağım bir birine girmek... Bir oğlan vardı. Benimle uğraşıyordu içoğlanı! Her okul çıkışı beni dövüyordu. Dayak yemeye alışkındım. Bir tır dayak yerdim ve gıkım çıkmazdı. Bana mısın demezdim. Beşinci sınıftaydık. Lola'nın yanına gittim. Ondan hoşlandığımı söyledim. Mangal gibi bir yürek varmış bende. Ah ne zor oldu benim için! Lola bana ne dese iyi? -

Sen her nesi sineye çeken bir çocuksun Z, seninle yapamayız bebeğim!

Başımı alıp uzaklaştım oradan. Kellemi alıp ayaklarımı sürüyerek! Bir bankta oturdum. Kara kara düşündüm. Karadenizde gemilerim yanmış gibi! Koca Oğlan’a karşı koyamamam bana eksi bir puan kazandırmış olmalıydı. Ertesi gün Koca Oğlan’ın yanına vardım. -

Yürürüm gecenin üstüne enginlere sığmam taşarım!

günahlardan

geçerim,

yırtarım

dağları

Dedim. -

Sensin! Benzemez kimse sana, tavrına hayranım!

Dedi bana ve ekledi: -

Çok özürler dilerim. O kız senin git haydi! Ben gitmem o bana gelir!

Dedim. -

Saf maddeden yapılmışsa aslına geri döner!

Diye söylenirken içimden koluma bir kol değdi. O yanımdaydı. Som bir altın, saf bir billurdu yanımdaki! İçimdeki motor çalışmaya başladı. Tam yol ileri dedim! Yarıp çıktık nice büyük ablukaları! “Not gonna get us baby...”


52 Telin zırıltısıyla uyandım. Faruk aramış beni düğününe çağırıyordu. Çemişgezek’in dolambaçlı yollarını geçtik diyelim, ben bir ilke olarak düğün ve ölüm törenlerine katılmazdım. Çünkü soyumuzun üreyip çoğalması ya da tükenmesi beni pek ilgilendirmiyordu. Annem kötü yemek yapar. Domuz yemiş gibi duyumsarım. Yemeğimi yedim ve biraz atari oynadım. Akşamüstüydü ve ben evden çıkmak üzereydim. Ceketimin sağ cebindeki uğurlu 1 Akçe’mi havaya attım. Turayı tuttum içimden. Ne yazık ki yazı geldi! Demek ki dolmuşla değil yürüyerek gidecektim. Ortalama olarak sayak başına altı kilometre yürür bir kişi. Yarım sayakta çarşıya vardım. Kristal bara gittim ve bir taburaya oturdum. Uğurlu akçemi çıkarıp havaya attım. Yazıyı tuttum bu kez. Gerçekten de yazı geldi. Soğuk bir birayı pay etmiştim kendime. Buna gereksinimim vardı... Lola'yı arayayım iki zar atalım dedim içimden. Bu kez tura gelecek dedim. Öyle oldu. Lolayı aramaya pay kazandım. Lola bara geldi. Ona da bir içecek söyledim. Uludağ marka gazoz severdi kendileri! Bir masaya geçtik. Lola arkamda duruyordu. Tüm paramı ilk oyunda yitirdim. Karşımdaki kalın kafalı adamlara bir öneride bulundum. Cebimdeki alaşım parayı havaya atacağım, yazı gelirse doksan altı model Qpel arabam sizindir. Yok tura gelirse masadaki tüm paraları alırım dedim. 1 Akçe tam 8,3 gramdır. Tura tarafındaki kabartmalar 0,3 gram daha ağır bastığı için havaya atılan bir alaşım paranın tura gelme olasılığı yüzde 3.61 daha önceliklidir. Bunu biliyordum. Sinsice bu sayımlamalara girişmişken parayı şling diye bir tırnak sesi ile havaya savurdum. Para masanın üzerine düştü. Tura gelmişti. İki kolumu açarak masadaki tüm paraları topladım. Lola da bana yardım ediyordu. Öyle elimizi kolumuzu sallayarak gitmemize izin vermeyeceklerini biliyordum! Lola'yı rehin aldılar ve bizimle bir el daha oynamak zorundasın, dediler. Ben de yeniden parayı havaya atmayı önerdim. Onay verdiler. Yine tura dedim ve yine kazandım. Tanrım lanet olsun, bu piç gerçekten şanslı, diyorlardı. İkimiz de hazzın doruğundaydık. Bardan ayrılırken Lola beni daha bir sevdiğini göstermek adına koluma girmişti. İşte böyle dostlarım. Paranın tatlı yüzü…


53 On beşli yaşlarımdayken çok cılızdım. Ağzımda ayran durmuyordu. Yel esse uçacak gibi bir çocuktum. Sağlık uzmanlarının verdiği vitamin hapları beş para etmiyordu. Annem beni bir kocakarıya götürdü. Bu kadın bana yalnızca denizanalarını suda kaynatıp yiyeceksin dedi. Ortaya çıkacak gelişmelere sen de şaşıracaksın bücürük diye ekledi. Dediklerini harf harf yaptım. Ne ilginçtir ki bedenimde bir kaşıntı başladı. Başta egzama sandık. Meğer kuruyan derimin altından elmas gibi bir ten ortaya çıkmaktaydı. Denizanalarının yüzde doksan beşi sudur ve sürekli bu canlıyı yemek bende tuhaf bir dönüşüme yol açıyordu. Günler geçtikçe tüm renklerimi yitirdim. Su gibi saydam oldum. Yalnızca yüreğim ve çevresinde ince bir kızıllık vardı. Bana su adam demeye başladılar. Çok su içerek büyüyebiliyordum ve güneşte çok kalınca küçülüyordum. Dr. Manhattan gibi cır cıbıl dolaşmaya başladım. Bilim dergilerinden araştırmacılar beni konu eden bir yığın yazı yazdılar. Kirpiklerime değin saydamlaşmıştım. Katı yiyecekler alamıyordum, mineral ve ph oranı yüksek sularla besleniyordum. Geceleri neredeyse görünmezdim. Kıpırdamadan durduğumda kişilerin beni ayırt etmeleri neredeyse olanaksızdı. Sorun şu ki kimse sizi ayırt edemiyorsa ölüden başka bir nes değilsinizdir. Tepki ancak başkaları ayramına vardığında bir tepkidir. Lola yani sevdiğim kadın başka biriyle evlenmiş ve yıllar önce yolları ayırmıştı. Lola'nın evine gizlice girdim. Yatak odasında bir köşeye kıvrılıverdim. O yorgun olarak işten geldi ve uykuya daldı. Yanağına bir öpücük kondurup oradan ayrıldım. Film şirketlerinden bana teklif geliyordu ve hayatımı bu şekilde kazanıyordum. Benim gibi olmak isteyenler çoktu ve denizanası yemek onlar için bir çözüm olmuyordu. Ne hikmetse bendeki bir genetik ayram bu değişime yol açmıştı. Ayrıcalıklı bir kişiydim ve bunun zevkini dibine dek çıkarıyordum. Öyküler yazarak görünür olmayı yeniden başardım. Annem de bu duruma çok sevindi. Başka bir öyküde buluşmak üzere...


54 İki gözüm bir birine eşke (denk) değil. Sol omzum sağ omzumdan daha geniştir. Çocukluğumdan beri hep bir eşke sorunum var. Örneğin büste ayakta giderken sürücü aniden frene basınca ileri fırlamam bir olur. Fırlama olsam böyle olmazdı. Terazi burcu dengesizlik burcudur derler. Yaşam bir eşke işi değildir. Yani sağ ve sol, yukarı ve aşağı hep aynı seviyede durmaz. Düşündüğümüz neslerin yüzde doksanı olumsuzdur. Bu nedenle usunuza bir nes düştüğü an onun karşıtını düşleyin ve onu eşkeleyin. Savunma düzeneklerinin bir ikincisi de aza ve çoğa göre düşünmektir. Aşırıya gitmemek biçiminde özetlenebilir. Yaşam bir kaplanın sırtındaki desenler gibi zikzaklıdır der Nietzche... Toprağı bol olsun. Bizi peygamberlerin kuşatmasından ve yazgının değişmezliğinden kurtaran deha. Eşke sorunum olduğu için hep ikili anlamlar gözettim, çift nesneler kullandım ve hep iki bayan sevdim. Bir yandan Lolaya tutkundum diğer yandan hiç ulaşamayacağım Milla Jojoviç'e... Gölgemiz neden bize öykünür? İşte yaşamın sırrı budur. Teklik yoktur ve yürümeyi bırakırsan düşmeye başlarsın.


55 Babam hayattayken çok değişik nesler yaşadık. Gülen, konuşan, yerinde duramayan o adam 4 Nisan 1996 günü gün ağardığında bambaşka bir kişi oluvermişti. Söylediklerine bakılırsa onu uzaylılar kaçırmış ve üzerinde deneyler yapmışlardı. Bunu yalnızca bana anlattı. Çevremizdeki herkes onun deli olduğunu kanıksamıştı. Annem ona etmediğini bırakmıyordu. Her gün okuldan gelince sayak 16 sularında babamı alıp yürüyüşe çıkardım. Satrançta kimse onu yenemiyordu. Kafadan attığım tüm rakamları zihninde bir anda çarpıp bölebiliyordu. Yaşadığı o olay ondaki tüm uçları törpülemiş ve geriye sessiz bir dahi bırakmıştı. Günlük olaylara bakıp geleceği öngörebiliyordu. Aradan bir yıl geçmiş olmasına rağmen o geçende hava durumunun ne olduğunu, kahvaltıda ne yediğini hiç tıkanmadan sayıp dökebiliyordu. Onun Allah'a şirk koştuğunu ve öldürülmesi gerektiğini söyleyen hocalar oldu. Babamı koruyan bir ben vardım. Baba ışık gibidir o giderse gölgeniz bile sizi terk eder. Yaşadığım gerçekler düşlenenden daha ilginç bir hal alıyordu. Hastaları da iyileştirebiliyordu. Bir gün minik bir kız getirdiler. Bu kızda Mellitus yani pıhtılaşmadan dolayı bir beyin rahatsızlığı vardı. Babam kızın elini tuttu. Ağzıyla bir nesler okuyordu ve biz hiçbir nes anlamıyorduk. Kız bir anda iyileşti ve konuşmaya başladı. Babam bastonuna dayanmış ve gözleri kapalı bir biçimde oturuyordu. Yanına sokuldum, dürtükledim hatta tutup salladım. İş işten geçmişti. Babamı ayakta tutan her ne ise içinden çıkıp gitmişti. Gizleri ile birlikte gömdük onu. Yeri bahçe olsun...


56 El Salvador kentinde araştırma yapan Eskibilimciler (arkeologlar) Tanrı Kukulkan'ın göksel arabası ile karşılaştılar. 20 kişilik bir uçan çandı bu ve aşırı ısıya dayanıklıydı. Tıpkı eski anlatılardaki Tanrı Kukulkan ve 19 arkadaşı Yucatan'a geldiler, bize uygarlığı öğrettikten sonra Güneş'e yol aldılar söylentisinde olduğu gibi. Bu çanın iki itici iyon mutusu (motoru) vardı. Köşelerinde dört tane de kanat benzeri çıkıntı bulunuyordu. Sürücü dümeninde bir koltuktan öte bir nes bulunmuyordu. Tanrı kukulkan bu uçan arabayı zihniyle yönlendiriyor olmalıydı. Meksika güvenlik birimleri hemen bu buluntuyu gizlemeye çalıştılar. Geniş çarşaflar getirildi. Çukur kapatıldı. Olayı canlı olarak görmüş olan bir kaç vatandaş ivedilikle zihin sağlığı hastanelerine yönlendirildiler. Şaşkınlık verici bu gelişme böylelikle örtbas edilmiş oldu. 1955 yılında Kukulkan tapınağında taşa oyulmuş bir biçimde bulunan uçan adam öyküsünün bir gerçeği anlattığı ortaya çıkmış oldu. Kukulkan ve arkadaşları yeryüzüne ilk geldiklerinde köpek, maymun, leylek ve örümcek gibi canlılardan birer örnek toplamışlardı. Mayalı ilkel kişiler de bu tanrıların bu hayvanlardan hoşlandıklarını düşünerek Nazca düzlüklerindeki o eşsiz dev hayvan nakışlarını yere çizmeyi usavurmuşlardı.


57 Fırat Üniversitesinde Fen ve Yazınbilim bölümünde okuyordum. Alanım Yazınbilim (edebiyat) idi. Dil konusunda inanılmaz bir yeteneğim vardı. Eski dillere öğrenç (merak) sarmıştım. Grekçe ve Sanskritçe öğrenmeyi başardım. Değişik üniversitelerden bilgi istiyordum ve genel ağ (net) yordamıyla bu bilgileri çözümlüyordum. Tozlu metinlerde her harfn bir duyguyu deprettiği gerçeğini özümsedim. Örneğin j harf gülme istencini, s harf cinselliği kımıldatıyordu. Araştırmalarımda derine indikçe nesnelerin de seslere duyarlı olduklarını öğrendim. U sesi nesneleri yukarı kaldırabiliyordu, eğer yeterli sıklıkta yineleme yapsaydınız. Örneğin dört u boyu 2 kilogramlık bir taşı havaya kaldırmaya yetiyordu. E sağa, c sola yönlendirmeye yetiyordu. Hatta bazı ölü sözcüklerin birtakım güçleri vardı. Örneğin Kopunata sözcüğü sıvı nesleri dondurabiliyordu. Toprağı kişi tarzında biçimlendirip kopunata dediğimde bu balçık bir heykele dönüşüveriyordu. Tella dediğimde en hızlı giden arabaları bile aniden durdurabiliyordum. Sinirbilimciler (Nörologlar) benim beynimde talamus bölgesinde bir başka yapılanma olduğunu bulguladılar. Bana göre bütün bu olanların benim beynimle değil söylediklerimle ilgisi vardı. Annem daha aşırıya gitmemem konusunda beni uyarmıştı. Bense kabanımı giyindim ve dış kapıyı açıp anne ben aşırıya gidiyorum dedim. Sonunda o ölümcül kelimeyi sezinledim: Binetilli sözcüğü yaşamı bitiren bir sözcüktü. Şu an hastayım ve ölümsüzlüğün karşılığı olan sözcüğü tüm ölü dillerde bulabilmek için harıl harıl çalışıyorum.


58 Belki de Schopenhauer'in adını koyamadığı o istenç, güç değil de üreme istenciydi. Cinselliğinizi kısıtladığınız oranda duygularınız artar ve duygularınızı kısıtladığınız oranda usunuz gelişir. En besleyici yemeklerden yiyor ama duş almıyordum. Gücüm biriktikçe birikiyordu. Açık saçık bayan görselleri kendiliğinden zihnime geliyordu ama ben onları alıp yine zihnimdeki bir çöp kutusuna boşaltıyordum. Günler geçtikçe duygularım da keskinleşti. Benden bir başkasına yansıyabilen duygularım oldu bir noktadan sonra. İlgi duyduğum bayanlar dayanamayıp seni seviyorum, je taime Sale diyorlardı. Çinliler der ki kişinin içinde biri iyi biri kötü olmak üzre iki köpek vardır. Birini besler diğerini es geçerseniz cılız olan güçlüyü yer. Cinsel yönümü öyle bastırmıştım ki duş almayalı tam bir ay olmuştu. Öte yandan enfes duygular yaşıyordum. Bir reyhanı koklayıp tüm sevgilerin özünü anlamak gibi. Ya da bir çukulata yeyip mutluluğun zirvesine konmak... Kırk birinci gün bedenimin isteklerine boyun eğdim. Osmanlı İmparatorluğu'nu dize getiren Yaş Antlaşması gibi bir eğilimdi bu. Babil Kulesinin yıkılması, Yeni Zellanda'nın dev kuşu Moa'ların soyunun kişioğlu eliyle tüketilmesi gibi bir nesti yaşadığım.


59 Bilim adamları kişi ruhunu üç boyutlu cam kalıplarla yansıtmayı başardılar. Ruhunuzun neresinde hangi sayrılık olduğunu somut bir biçimde görebiliyordunuz. Benim yüreğim çok inceydi ve hep kırılıyordu. En çok da kadınlar kırıyordu onu. İyilik yaptığım kişiler, gözümde büyüttüklerim, katıksız güvendiğim bireyler... Sağaltmanım bana dedi ki: Böyle sık kırılmayı sürdürürse bu soyut kırılmalar somut bir hastalığa ve büyük bir olasılıkla kansere dönüşecek! Dinlemedim tabi... Cıgara içmeyi ve kişi denilen yaratıkları sevmeyi sürdürdüm. Ha bir de şarap kalbe iyi gelir! Bütün bunlar birikmekte ve olmuş olanlar geri alınamıyor. Anların oku tek yönde ilerlemekte. Ben çok üzülüyorum. Annemin öleceğini görebileceğim için ve kendi ölümümü görmek zorunda kalacağım için... Yaşamak zor ama ölmek daha da zordur derler. Geriye söyleşip gülüştüklerimiz kalacak dostlarım. Alttan almalarımız, göz yummalarımız, ses etmeyişlerimiz, bize bile yetmezken paylaştıklarımız kalacak. Eğer bir Tanrı varsa bu evrensel ilkelere göre sana bakıyordur. Evrensel değerler tüm dinlerde aynıdır.


60 Kaşıntıdan uyuyamıyordum. Sivrisinekler geçen yıl bana toplu saldırı düzenlemeye başlamışlardı. Kaç ev değiştirdim bir yararı olmadı. Dağ evlerindeki soğuk havada uyumaya çalıştım. Yararı oluyordu ama sürekli otel parası vermek de işime gelmiyordu. Bir gün mutfakta salata doğrarken parmağımı kestim. Bir gül kokusu çevreyi sardı. Kesinlikle anlamıştım ki kanım normal değildi. Elazığ Araştırma Hastanesi'nde kan çözümlemesi yaptırdım. Sağaltmanların bir nes çaktıkları yoktu. Bir keresinde de elime bir iğne battı. Çok acıdığı için elimi ağzıma götürdüm. Tarçın ve nar ekşisi karışımı enfes bir tadı vardı. Sivrisinekler de bu tada bayılmamışlar mıydı? Kanımı şişeleyip Yeryüzünün En Güzel Tadı başlığı altında satışa çıkardım. Gramına 250 Akçe istiyordum. Alıcıları duyurucumu çaldırıp duruyorlardı. Hatta kanımı satın alanlar onu karaborsada iki katı değerene satıyorlardı. Fransız gurmeler bu içkinin en doğal ve en eşsiz bir içecek olduğu konusunda düşün birliği etmişlerdi. Yaşamımı yaşamımla kazanıyordum. Bu tadı abarttığımı ve uçuk değerende sattığımı söyleyenler oluyordu. Onlara şöyle diyordum: Yaşantım boyunca betikler okudum, okullara gittim ve bilge kişilerle söyleşi yaptım. Gerçeği arıyordum. Gerçeğe göre tutum değiştiriyordum. Sonunda öğrendiğim tek nes oldu: Gerçek sevimsizdir ve gerçeğe göre tutum değiştirmek sizi kişiliği kaypak biri yapabilir. İşte bu yüzden yaşamı şuraya buraya çekiyorum... Gerçeği eğip büküyorum dostlarım ve olanaklar el verdiğince değişmemeye çaba gösteriyorum.


61 Atlas Ana Denizi üzerinde uçan bir kuş adam yeni bir gezegen gördüğünü savunuyordu. Bilim adamları durumu incelemeye aldılar. Gerçekten de Arktik Ana Deniz'den Antartika yönüne doğru bir rota izleyen yeni bir uydu bulguladıklarını tüm gezene duyurdular.Bu uydu tam olarak 72,1 sayakta bir tam tur ile gezegenimizin çevresini dönüyordu. Dikey bir yön izlemesi ve ancak Atlas Ana Denizi üzerinden görülebiliyor olması oradaki yaşamı perdelemeye yetmişti. Orada da yeryüzündeki iklimler egemendi ve sıkı durun orada da kişiler yaşıyordu. Belgesellerden izlediğim oranınca oradaki halk, uydularına ilk ayak basan uzay adamlarına Tanrı gözüyle bakmışlardı. Pek az nese gerek duyuyorlardı. Arpa ekip yiyen ve bira içen bu topluluğun yaşam düşünceleri de çok sadeydi. Yaşamak için paylaş... Gezenden oraya gitmek isteyen varlıklı ayleler oldu. Nasa'nın dolayısıyla Amerikan Yönetimi'nin onay verdiği ve Uluslararası Konsey'in izin tanıdığı kişiler oraya yerleşmeyi başardılar. Bu uyduyu ilk bulgulayan kuş adam, ona sevgilisinin adını vermeyi uygun bulmuştu, daha doğrusu lakabını: Oluşun Duruluğu (masumiyeti)...


62 Kolumu isteğim gibi uzatabiliyordum. Adeta bir yılan gibi uzanıyordu. Sevmediğim kişilerin kafasına bir şaplak atıyordum. Sevdiklerimi de uzaktan okşama şansım vardı. Kolumu koparmaya çalışanlar olsa da bu Tanrı vergisi kol yeniden uzuyordu. Çok varlıklı olanların cebine elimi atıyor ve onların paralarını yoksullara veriyordum. Devlet beni kerelerce yakalatıp hapse tıktırdı. Her defasında elimi uzatıp anahtarları ele geçirmeyi başarıyordum. Kimse beni durduramıyordu. Kolumu uzatıp Ay'dan bir parça toprak alıp sevdiğim kızlara verebiliyordum örneğin. Aydın adındaki arkadaşım benim bu durumumu çok kıskanmış olacak ki fatiha suresini tersten yazıp benim kolumun bilek kısmına dolamıştı. Ondan sonra bir daha kolumu uzatamadım. Ancak diğer kolum da uzayabiliyordu ve onu hiç kullanmamıştım. Bu kez gizli çalışmaya çaba gösterdim. Gizli işler çevirerek varsıl olmuştum. Bir elimle para sayarken diğer elimle kendimi yazı işlerine verebiliyordum. Napolyon da iki eliyle iki başka işle uğraşabiliyormuş. Da Vinci de öyle... Kollarımı seviyorum. Nice bayanları elimle gördüm. Parmak uçlarım öyle hassastır ki bir göz gibi görmeyi mümkün kılıyordu. Kasabamızdaki geri kafalılar bir araya toplandı. Bir de noter çağımışlardı. Bağrışmalar ve yuhalamalar arasında benim sol kolumu da kestiler ve kötü ulam (haber) şu ki kolum bir daha uzamadı. En olmadık şekilde Tanrı'nın yardımını görmüş ve iki kez elimden kaçırmıştım. Son şansını yitirdin Sale diyenler oldu. Ama onların dilimin kilometrelerce uzayabildiğinden haberleri yoktu! Dilimle güzel hatunları yalıyor ve kaçıyordum. En güzel yemekleri yemek için aşevlerine gitmeme gerek bile kalmıyordu. Komşu kızının babası benim dilimi demir kapıya sıkıştırıp kopadıktan sonra tevbe ettim. Ulu Tanrım beni bağışla, olmadık işler yaptım, sen bağışlamayı seversin diye yakarışlarda bulunuyordum. Durun durun çok üzülmeyin öyle! Uzayabilen son organımı henüz kullanmamıştım.


63 Yerelması yediğimde çok hızlı koşuyordum. Bu yüzden çeşitli yaramazlıklar yapıp kaçmaktan inanılmaz haz alıyordum. Geçen gün bir kızın saçına yanan bir kibriti atıp uzaklaştım. İnanıyorum ki babası beni arıyordur. Bir önceki gün de bağnaz ve dedikoducu olduğuna inandığım bir yaşlı teyzenin bastonunu alıp kaçmıştım. Güvenlik görevlileri bana yetişemiyorlardı. Hatta Elazığ Yönetimi Başkanı Ankara'dan bir Lamborgini istemiş ki bana yetişebilsinler. Bugün çok güzel bir nes oldu. Güzel bir kızı dudağından öpüp kaçtım. Sonra parkın ilerisinde bir çukur bulup orada saklandım. Olanları izlemeye koyuldum. Kız bırakın yakınmayı bu davranışımdan iyibilir (memnun) kalmıştı. Bilinmeyeni önce korku sonra da inançla karşılarız. Güzel gözleri ile çevresine bakıyor ve beni arıyordu. Çimlerin arkasından Comolokko diye bağırdım. Bana doğru döndü. Neredeyse beni görecekti. Bu kez gidip kafasına vurup kaçtım. Paylısınız onu sevmem, onun sevgisine saygı duymam gerekiyordu ama öyle yapmadım işte. Sevginin kutsal bir değer olmadığını çoktan anlamıştım. Sevmiş sevmiş ama sevilmemiştim. Tam tersine hep yitirmiş bir çocuktum. Daha sonra hızla gidip çorabını aşağı çekmeye çalıştım ve yine kaçtım. Çok iyi biliyordum ki toplumun etik değerleri yalnızca güçlüleri korumak içindir. Yer elması yedikten sonra kimse beni tutamıyordu. Gizli birimler ev adresimi öğrenmeye çalışıyor ancak başarılı olamıyorlardı. Sayak başına 400 km hızla koşan bir adam olduğuna kim inanırdı ki?


64 Harput'ta Buzluk Mağaraları vardır. Çevrede kimsenin olmadığı bir pazar günü oraya gittim. Yaşamımda duyduğum en güzel seslerden biri Sezen Aksu'dan Sen Ağlama'yı söylüyordu. Bu ses mağaradan geliyordu. İyice yaklaştım ve ses artmayı sürdürdü. Çakmağımın ışığıyla içeri girdim. Biraz yürüdükten sonra içeride iki çıra yandığını dank ettim. Bu iki ışığın ortasında bir koltukta oturan yarı kişi yarı yılan vardı. Sen Şahmaran olmalısın, dedim. Güzel bir ses tonu ile ben Başyılan'ım dedi. Beni buraya getiren güzel sesiniz oldu dedim ona. Evet ben güzelim ancak çocuğumla başım dertte, dedi. Bir kişiyle ilişkiye girdim ve bedeni kişi, başı yılan bir çocuk gezene getirdim. dedi. Yarım olandan kork Sale! Bu yüzden yaşamda orta diye bir nes yoktur. Sen aşırıya gidenlerden ol, dedi. Hangi konularda aşırıya gidebileceğimi sordum. Para ve bilgi konusunda aşırıya gitmen sana kuz yani zarar vermez, dedi. Sana dilediğince altın vereceğim, oğlumu bu kişi başlılıktan kurtar Sale, dedi. Hay hay neden olmasın, dedim. Altınları aldım ve oradan çıktım. Beyin taşıması (nakli) henüz sağlık uzmanlarının başaramadığı bir işti. Kim geri dönerdi ki? Ama bu kez de kabuslar görmeye başlamıştım. Annem uyanıp bana su veriyordu. Sarılık olduğumu düşünüyor ve pekmez ısıtıp veriyordu. Sözde bir deneyevi (laboratuar) kurup Başyılanın oğlunu kurtarmam gerekiyordu. Ölürüm de bir daha oraya gitmem. Varlıklıyım ama paramı yemek kısmet olmuyor ağabeyciğim!


65 Herkes dönüşür, hem de en hor gördüğü kişiye. Cinselliğimi dizginlemiştim ve cıgara kullanmıyordum. İçki pek içmem. Ama içenden kuz (zarar) gelmez derim hep. Bu güzel hava ortamı içerisinde bir gece uyumaya çalışıyordum. Bizim ev o denli eskidir ki perili olduğunu söylerler de inanmazdım. Gece sayak iki sularında bu evi yakarım diye bir ses işittim. Ardından bir başka ses: Bu evde benim de payım var. Evinize su basacağım! Derken bir başka ses daha: Bana neden hiç bakmıyorsun seni fırlama! Hop be kardeşim ne oluyoruz diye irkildim. Yatağımdan doğruldum ve odaya gittim. Evi yakarım diyen ütüydü. Eve su basmakla göz dağı veren çamaşır meşini (makinesi) idi. Bana neden bakmıyorsun diyen televen olmalıydı. Televeni alıp toprağa yatırdım. Üzerindeki artık akımı boşaltma şansı bulacaktı. Ütüyü suya koydum ve çamaşır meşinini boş çalıştırdım. Hepsi de muradına ermişti. Rahat bir uyku çekebilirdim. Kişinin en sevdiği haz yeni değerler yaratıp sonra da bu değerleri yıkmaktır. Yaratmak ve yıkmak... Bu yüzden önce değişiriz sonra tam ters yönde değişmeye başlarız. Bu nedenle usunuza parlak bir düşünce geldiğinde bu parlaklığa aldanmayın ve hemen onun karşıtını düşleyin. Sevdiğimiz nesleri bıraktığımızda hele aniden bıraktığımızda bir boşluk oluşur ve bu boşluk bizi kendisinin dolu olduğuna inanmaya zorlar. Gerçek varoluş budur. Yoklukta gizlidir.


66 Kedileri sevimli bulurum. Çünkü onlar yanına bile yaklaşamayacağımız büyük kedilerin küçültülmüş tipleridirler. Benliğimizi okşar dururuz onları okşarken. Ne de vurdumduymazdırlar. Bu adam sendecilik onlara bir soyluluk katar. Kimsenin yardımına gerekleri yokmuş gibi gelir bu tavır bizlere. Sarı bir kedim vardı. Ancak dört yedilik bir yavruydu. Gözleri renkli gibi ve tırnakları suçsuz duruyordu. Onu omzuma koyarak eve getirdim. Kendini bir kartal gibi duyumsasın diye... Evimizde et yoktu, ona süt verdim. Hem açlığını hem susuzluğunu gidersin diye. Ne yazık ki içmedi o sütü. Bu kesin beni sevmiyor dedim kendime. Onu duşluğa götürüp ılık suyla yıkadım. Bir gün elbet bu evden gidecekti ve beni unutmasını istemiyordum. Islandığında acı acı miyavladı. Onu kuruladım. Ağzını ağzımın yanına getirdim. Veledin nefesi kokuyordu. Sıra gelmişti tırnak alıştırmalarına! Bahçedeki ağaca yukarıdan aşağıya doğru ayaklarını sürmeye başladım. Kediler düşkün kişilerden hoşlanmazlar. Kendi dertlerini unutup onlarla ilgilenecek bir aptal arar dururlar. Kadınlar gibi... Sonra bu sarı kedinin bıyıklarını çekip bırakmaya başladım. Kişilere duyduğumuz nefret, genellikle kendini hayvanseverlik olarak gösterir. Bu sarı kediye yiğit adını verdim. Sen benim yavrumsun dedim ona. Beni anlaması umurumda değildi. Bir canla kumar oynama şansı yakalamıştım bir kez. Tıpkı bitmiş bir babanın yeni bir çocuk yapmak istediği an doğmamış bir canla oynadığı gibi. Yiğit'i gece on birde dışarı saldım. Ey Tanrım çok güzel bir kedi yaratmışsın, yağını suyunu eksik etme, dedim.


67 Elazığ Ulukent'e bir gök taşı düştü. Tam akşam üzeriydi yani çocukların oyun sayağı. Hepimiz oraya doluştuk. Başta yaklaşmaktan korkuyorduk çünkü oradan dumanlar yükseliyordu. Çukurun başına ilk varan bendim. Çukur 15 metre derine iniyordu. Yamaçtan kayarak indik. Işık saçan kırmızı bir top yanıp sönüyordu. Bunun Tanrısal bir varlık olduğuna bahse girerim dedi Serdar Bekmezci. İsot lakaplı arkadaşım onu taşlamaya başladı. Aniden bayılıp yere düşmesi bir oldu. Ben ona dokunmayı yeğledim. Canlı bir varlığa benziyordu ve okşanmaktan haz alacağını düşünüyordum. Elimi ona uzattım ve yüksek güçten gelen bir vuruntu ile bayılıp yere düştüm. Uyandığımda evdeydim. Geçmiş olayların tümünü görüyor gibi anlatabiliyordum. Görmediği olayları hd formatında anlatabilen Nihat Hatipoğlu bile yanımda çırak kalırdı. Bana Homeros'u soranlar oldu, anlattım. Bana Cemşid'i soranlar oldu, anlattım. En ilginç sorulardan biri de ateşi ne zaman bulduğumuz idi. Bu konuda bir bilgim yoktu. Bilgim olmayan konularda uyduruyordum. İnsanlar bana tatlı paralar bırakıyorlardı. Yerel televenlerden çağrılar aldım. Söyleşi izlencelerinde başı çekiyordum. İzlenme oranları yükselen değer olarak beni gösteriyordu. Attığım yalanlar benim duyuncumu (vicdanımı) bile rahatsız etmişti. Biriktirdiğim paraları semtimizdeki çocuklara dağıttım. Tanrıdan beni yarlığamasını (affetmesini) diledim. Umarım onanmıştır bu dileğim.


68 Kişioğlu özünde iğrenç bir varlıktır. Kendimizi temize çıkarmaya çalışmayalım. Nasıl olur da bağırsaklarımızda pislik taşıyorken kutsal biri olduğumuzu söyleriz? Hem nasıl oluyor da sürekli yağlanan ve kaşınan bir derimiz olduğu halde okşamaktan haz alırız? Kim size burnunuz akıyorken birbirinizi sevebilirsiniz dedi? İnanın bana dostlarım biz doğanın kiriyiz. Doğayı bu yüzden kirletiyoruz. Hayvanlardan sonra gelir kişioğlu. Malatya Öğretmenevi bahçesinde geziniyordum. Kayısı ağacının altında yürümeyi seçmiş bir karga ile karşılaştım. Benden korkmaması zoruma gitti. Onun üzerine yürüdüm. Geri çekildi ve bir iki dakika sonra bir arkadaşı ile birlikte gelip üzerime yürüdüler. Korktum ve kaçtım. Sizler de bilirsiniz ki kargalar gururlu olmaları ve kin tutmaları ile ünlüdürler. Şu kişioğlunda karganınki oranında gurur olsa idi kendini öldürmesi gerekirdi. Tanrı'nın bizi kendisine benzer yaratmış olduğu bir yalandı. Bizi kendisinden uzaklaştırmak için yarattı demek daha doğru olur. Kişi en acınası türdür. En iyi yaptığı nes acı çekmektir. Acımayı biz bulduk, çünkü acınacak haldeyiz. Gülmeyi de biz bulguladık çünkü gülünç varlıklarız. Birbirimizin yanında yellenmiyoruz. Ama yalnız kaldığımızda da yapmadığımız densizlik yok gibi. Bu gibi düşünceler beni yalnızlığa itiyor sayın okuyucu!


69 Bir dönem Düşünbilim (Felsefe) okuyordum. Tüm varlıkların ikiye ayrıldığını, eksi artı kutupların erkek ve dişiyi belirtke ettiğini düşünüyordum ve bayanlar bana pek ilginç geliyordu. Daha sonra Diribilim (Biyoloji) okuduğumda erkek ve bayanlarda salgılanan hormonların tamamen başka olduğunu görünce kadınlara olan ilgim daha da arttı. Her gün duş almak zorunda kalıyordum. Bir Tanrı dostu da yoktu ki beni kurtarsın! Kendi savunma düzeneklerimi geliştirmeye başladım. Önce onların geveze bir tür olduğunu düşündüm. Bu kesmedi tabi. Daha sonra onların uzun saçlı ama kısa düşünceli oldukları savına kulak verdim. Biraz dinginleşmiştim. Daha sonra onların da helaya gittiklerini ve onlarda kutsal bir yön bulunamayacağını kendime telkin ettim. Neredeyse başarıyordum. Daha sonra kadınların ve erkeklerin aslında aynı olduklarını, aralarında yalnızca yüzde beşlik bir beden farkı bulunduğunu düşlemeye başladım. İşe yarıyordu. Bayanların kedi gibi iyilikbilmez oldukları söylemini her fırsatta vurguluyordum. Onlardan iyice soğumuştum. Ta ki Kim Kardashian'ın farlarını görene dek! Bir ordu nasıl yenilir ya tıpkın öyle. Karda yürürken nasıl kayıp düşeriz, işte öyle. Oh olsun sana Sale!


70 Bende bir ayakkabı takıntısı oluşmaya başladı. Aynı renk ayakkabıdan tam 360 çift almıştım. Gönül bir sayısı ile çalışır. Varlık birdir anlayışı gönülden doğmuştur. Bu yüzden tek renk üzerinde çalıştım. Neden bir elbise değil de bir çift ayakkabı sorusuna gelince, us en az iki tane bir ile çalışır. Karşılaştırma yapmadan us ilerleyemez. Bu yüzden uslu bir birey olmak için karşıt bir dostunuzun veya düşmanınızın olması şarttır. Evim panayır gibiydi. Her gün başka bir ayakkabı giyiniyordum. İşyerinde benim varlıklı biri olduğuma inanan bir bayan benden hoşlandığını açıkça belli etti. Çalışma masamın üzerine bir çiçek bırakıp hızla oradan uzaklaştı. Ben tam içeri giriyordum. Olanları sezebilecek bir olgunluktaydım. Daha sonra bu bayanı Yüzlük'ten ekledim. Başta duru (masum) konuşmalar yaptık. Ben hiç değereni (kaliteyi) bozmadım. İlkin o bana yavşamaya başladı. Evime gel bir kahve içelim diyordu. Ben de kahveyi her yerde bulabileceğimi, kendisiyle işyerinde de söyleşi yapabildiğimi söyleyerek onun bu girişimini reddettim. Örnek bir kişi olduğumu herkesin bilmesini isterim. Sen de bil sayın okuyucu! Bana bulsan affetmezsin gibi sözler etme sayın okuyucu! Bence dış güzellik hikâyedir, iç güzelliktir kalıcı olan. Annelik kutsaldır, bayanlar çiçektir falan flan...


71 Annem ve babam bana muzdan başka bir nes yedirmemişti ben de bunu alışkanlık haline getirdim. Sadece muz yiyordum. Bir dönem kendimi maymunlarla bir tuttum. Onlar gibi kendimi kaşıyor bahçelerde daldan dala atlıyordum. Konuşmayı geç söktüğüm söylenebilir. 18 yaşını geçmiştim ve büyümeyi sürdürüyordum. Yapılan araştırmalara göre muzda salgılanan büyüme hormonu diğer yiyeceklere oranla daha artık imiş. Boyum 4 metreye ulaştı ve küçülebilmek için aldığım diğer besinler daha çok uzamama ve gelişmeme yol açmıştı. Giderek büyüyordum. Okullara evlere sığmaz duruma geldim. Çadırda yaşıyordum. Ömür boyu yalnız kalacağımı düşünmeden edemiyordum. Annem ve babam da çok endişeliydi. Her şeyden önemlisi beni doyurmakta güçlük çekiyorlardı. Doymak bilmiyordum. Ayrıcalıklı bir varlık olduğumu düşünenler var olmasına karşın ben varlığımı bir kusur, bir suç olarak görmeye başlamıştım. Tanrının Ademi yarattığı güne lanet ediyordum. Yaşamak bir angaryaydı ve ben ücretsiz çalışıyordum. Günlerden bir gün benim gibi 4 metre boyutlarına ulaşmış olan Lola ile tanıştım. Evrene bakış açım bir anda değişti. İyi ki vardım ve daha uzun yaşamak istiyordum. Onu şöyle şımartıyordum: Paradan daha çok sevdiğim tek varlıktsın sen Lola! Biz iki dev çevrenin takısı haline gelmiştik. Yellensek gülüyordu budun... Öyle mutluyduk ki…


72 Bi’ gece kafam dumanlıydı. Biraz temiz hava almak için ve kafayı dağıtmak için dışarı çıktım. Kişioğullarının geçen boyunca ne çok Tanrı yaratmış olduklarını düşündüm. Horus, Zeus, Yehova, God, Allah, Yin ve Yang, Kami, Hürmüz, Ehrimen, Enki vs... Çok yürümedim ki bir ses işittim. Bu ses diğer seslerden ayrı olarak her yönden geliyordu. Bunu ancak Tanrı yapabilir dedim. Esenlikler olsun sana Sale, dedi. Sağolun kimsiniz, dedim. Bir yanıt alamadım. Seni suçlarından ötürü seçtik, dedi. Adınız nedir, benden ne istiyosunuz, dedim. Adım Guna, bana en yakın olan en çok kusurlu olandır, diye bir ses daha duydum. Apaçık konuşmaya başlamıştık. Peki evren neden yaratıldı, diye sodum. Bana dilediğinizce karşı gelin diye, dedi. Peki sonunda bize ateş gibi bir yaptırım uygulayacak mısın, dedim. Hayır, ölümlü olmak size yetmiyor mu, dedi. Sonra o sesi bir daha duymadım. Gerçekten de öleceğimizi bile bile yeryüzüne getirilmiş bir tür kobaydık biz. Aylemiz daha mutlu olabilmek için bizi üretmişti ya da yalnız kalmamak için. Ölümü unutarak geziyor, dolaşıyor hatta mutlu olabiliyorduk. Bundan daha ilginç ne olabilirdi ki?


73 Özel olduğunu sanırsın ya özel değilsin! Kurban keseyim ben sana! Gönlünün sesini sakın dinleme, o yalan söyler durur. Gönlün emeli bedenin yıkık olmasıdır. Gönül nefsin düşmanıdır. Ama Pandora’nın kutusu bir kez açıldı mıydı kapamak pek de kolay olmaz. Keban suyunu geçerek Çemişgezek’e gitmek için bir gemiye binmiştim. Derken gemimiz su almaya başladı. Herkes kendini suya atmak için çabalıyordu. Ne yazık ki hepsi yüzmeyi bilmiyordu. Biz yüzme bilenler değişik yönlere doğru yüzmeye başladık. Zor da olsa kara görünüyordu. Ben diğerlerine aykırı olarak ada benzeri bir karaya çıktım. Üstümü başımı taşa serdim ki kurusun. Bitki liflerinden giysileri olan birkaç kişinin yakınıma geldiklerini gördüm. Elimi yukarı kaldırıp salladım ki beni iyicene görebilsinler! Sonunda beni gördüler. El kol deprenişleri ile iyi anlaşıyorduk. Yemek istedim verdiler, su istedim verdiler. Sonra kaldıkları köyün yolunu tuttuk. Orada benim önümde eğilen ilkel kişiler vardı. Beynimde bir zeka kıvılcımı çaktı ve ben orada Tanrılığımı duyurdum. Çoğunluk onay verdi. Ne dersem yapıyorlardı. En güzel hatunlarla birlikte oldum. En iyi yemekler ve elbiseler bana getiriliyordu. En keskin savaş araçlarını bana veriyorlardı. Yıllar geçti ve ben çok sıkılmıştım. Doğduğum yerleri özlemeye başlamıştım. Geri dönmek için yola çıktığımda klan başkanı yanıma gelip Türkçe konuşarak beni şaşırttı: Biz en açgözlüleri kral yaparız, dedi. Hadi oradan muşmula surat, dedim. Kişilerin bildiği yaşadığı orandadır. Bir daha adaya düşersem tokgözlü davranırım, dedim.


74 Siz parasızlığı bilir misiniz? Parasızlık yüzünden yazmaya koyuldum. Geçen’de iki büyük yazar var parasızlık yüzünden yazmış olan. Dostoyevski ve Bukowski. İkisi de bir dev! Onlara yetişmek benim haddim değil. Cılız bir Türkçe dağarcığım var. Siz hiç aç kaldınız mı? Doymak için yazıyorum. Bir simit parası için saz çalmış olan Bozkırın Tezenesi gibi ben de kalem oynatıyorum karın tokluğuna… Bazı keselerin uğurlu olduğunu düşünmüşümdür. Kahve renkli bir kesem vardı. Meteliğe kurşun atıyordum. Evet, yine Malatya’daydım. Bu keseyi tuttum Ali adında bir arkadaşıma hediye ettim. Benim anam ağlayacağına senin anan ağlasın dedim içimden. Çocuk ondan sonra parladı. Bir şansı açıldı ki sormayın. O kahve keseyi bana geri vermesi için yüklü paralar önerdim. Onaylamadı elbette. Çocuk sandığımdan daha kurnaz çıkmıştı. Evlerine gidip annesine o kesenin uğursuz olduğunu, oğlunun başına bir iş gelebileceğini söyledim. Duyduğum kadarıyla o günden sonra evlerinde bir tartışma çıkmış. Ali gelip beni fırçaladı. Bir daha evimize yakın gelme, seni vururum dedi. Kahverengi keseyi kaldırıp başıma çaldı. O keseyi kullanmayı sürdürdüm ama pek bir hayrını görmedim, desem yalan olmaz. Çöşnüklü Ali benim kesemi kendisine saklamış, tıpkısından bir tane satın alıp bana vermiş olmalıydı. Vay Ali vay! Ekmeğe muhtaç oldum. Hele soğuk kış gecelerinde, sıkı giysiler alamamışsam ya da yakıt parasını ödeyememişsem… Ali benim durumumu biliyordu. Bana neden böyle bir sıkıntıyı yakışık gördü hiç anlamıyorum doğrusu…


75 Evimizde sümüklü böcekler cirit atıyor. Genelde akşamüzeri ortaya çıkıyorlar, akalarında mukus sıvısından bir iz bırakarak gün ağarınca ortadan kayboluyorlardı. Çok sevdiğim bir arkadaşım olan Aydın Karabulut evimize gelmişti. Çay içtik ve yemek yedik. Konuğum gereksinimini gidermek amacıyla hela nerede, diye sordu. Bizim yüznumaramız olmadığına onu inandırmak istedim. Aydın biz yediklerimizi çıkarmıyoruz. Çıkarıyoruz ama başka biçimde. Kusarak… Tıpkı Antik Yunan evlerinde olduğu gibi bizim de bahçemizde bir kusma havuzu var, dedim. Hadi oradan Sale, dedi bana. Çekil önümden yoksa annene seslenirim diye çıkıştı. Bak Aydın dedim göreceklerin iç açıcı olmayabilir. Olanlardan ben sorumlu değilim diye ekledim. Aydın yıkama bölümüne yol aldı. Peşini bıraktım. Ne hali varsa görsündü. Yıkama çevresinden geldiğinde elinde bir sümüklü böcek tuttuğunu gördüm. Aydın, bırak onu elinden, mikrop kapacaksın, onda kaç tane değişik bakteri olduğunu biliyor musun diye yandım yakıldım. Sözlerim hiç para etmedi. Aydın sümüklü böceği elinde gezdiriyor, dudak uçlarıyla onu öpüyor ve ne sevimli nessin sen sözcükleriyle şakıyıp duruyordu. Biliyor musun Sale, son zamanlarda sümüklü böceğin kaygan sıvısı güzellik ürünlerinde kullanılıyor, dedi. Biliyorum Aydın ama onlar kültür sümüklü böcekleri, şu an elinde tuttuğundan başkadırlar, demeye çalıştım. Aydın elindeki sümüklü böceği bir kutuya koydu ve ben gidiyorum, onu da yanımda götüreceğim hatta evimde besleyeceğim dedi. Aradan günler geçti. Aydın’ı yeniden gördüm. Neden öyle tuhaf davrandığını sorasım geldi. Sen utanır olma diye yaptım. Hepsi bir roldü sadece dedi. Yerin dibine girmiştim. Son yumrukla nakavt olan bir yumrukçu gibi duyumsuyordum. Koluma girdi. Senden büyük pislerim inan bana, dedi. Bir iğrençliği ancak daha büyük bir iğrençlik örtebilirdi. Böyle arkadaş dostlar başına…


76 Ünlülerin başka bir tür olduğunu bilirsiniz. İstanbul’a gittiğimde Kapalı Çarşı’da Emre Aydın’a rastladım. Yanına yaklaşmam olası görünmüyordu. Elazığ Budun Betikevi kimlik kartımı boynuma astım ve basın görevlisiyim diyerekten Emre Aydın’ın yanına süzüldüm. Selamunaleyküm diyemezdim, bu benim sürü kişisi olduğumu açığa vurabilirdi. Merhaba da diyemezdim bu Farsça bir sözcüktü ve kanıma dokunuyordu. Esenlikler Emre Bey dedim. Esenlikler, kimsiniz, dedi. Ben çarmıha gerilen İsa’yım, beklenen kurtarıcı, diye söze başladım. Çocukcağız afallamıştı. Gözlerini dört açmış bana bakıyordu. Yok yok korkma canım, ben Süleyman oğlu Sale’yim. Benden çekinmene gerek yok, ünlüleri yemem, ünlü yiyecek olsam Zerrin Özer’i seçerdim diye gülümseyerek söylendim. Üstüme iyilik sağlık o nasıl söz, ben toplumla iç içe olmayı pek severim, dedi. Bırak bunları yeme bizi Emre Aydın, sevildiğini biliyorsun ya afra tafra yapıyorsun, dedim. Evet Sale, cidden seni dinliyorum, dedi. Yahu Emre dedim, siz ünlüler neden böyle çıtkırıldım bir yapıya iyesiniz? Yani neden size ulaşmak bu denli zor, dedim ona. Bak Sale, senin çok paran olsaydı onu korumak için yoksulları kendinden uzak tutardın değil mi? Evet dedim. Sale senin ünün olsaydı izlenme oranlarının aşağıya düşmemesi için elinden geleni yapardın değil mi? Evet dedim. Sale sen yakışıklı biri olsaydın en pahalı, en değerenli (kaliteli) en sağlıklı yerlerde dolaşmaz mıydın? Evet dedim. Sale senin eşekten farkın var mı? Evet dedim. Emre Aydın epey şaşırmıştı. Son soruya hayır dememi bekliyordu belki de. Ama ben evet demiştim ve yelin oğlu Süleyman’ın çocuğu olduğumu göstermiştim.


77 Teyzem beni yemeğe çağırmıştı. Gittim. Enfes bir sucuklu menemen yanında ekşi ayran vardı. Teyzem şöyle dedi: Ye ki attığını vurasın! Abandım ben o yemeğe… Müzik çalarda inanılmaz bir şarkı çalıyordu. Sezen söylüyordu. Vazgeçtim… Hoşlandım ama pek takmadım. Teyzemlerin evinden çıktım. Daha sokağı bitirmeden yedinci katta balkon ve pencerelere yaslanmış bir kalabalık gördüm. Aşağıda da durum pek başka değildi. Biri kendini aşağı bırakmış ve özkıyım yapmış olmalı dedim. Hiç etkilenmedim. İlerledim. Kafes içerisinde bir aslan götürüyorlardı. Aslan kükrüyordu. Oralı olmadım. Biraz daha ilerlediğimde Atatürk heykelinin yanında bir erkek elinde yüz tane gül ile sevgilisine tutkusunu dile getiriyordu. Bu manzaralar beni gıdıklamaz deyip yürüdüm. Kaldırım satıcılarından biri tam da gerek duyduğum ürünleri çok ucuz bir değere satıyordu. Ne’me gerek dedim ve yürüdüm. Çok sevdiğim bir arkadaşım yolun karşısından adımı çağırıyor ve bağırıyordu. El sallayıp geçtim. Pek duraksamadan ve kendine güvenle. Ne olmuştu bana yahu? Neden etkilenmiyordum eskisi kadar? Beni değiştiren neydi, diyerek bir Ruhbilim uzmanının yanına vardım. Kulaklarımı test etti ve Sale Bey, sizde ağır işitme sorunu baş göstermiş, dedi. O gün çok nes yaşamış ama tepki vermemiştim. Demek ki bu yüzden… Sesler yaşamın yarısından artığıymış meğer dedim kendime.


78 Daha on üç, on dört yaşlarındaydım. Ekmeğime salça sürdüm ve oyun oynamak için bahçeye çıktım. Bahçenin giriş kapısından kapkara bir at geliyordu. Dörtnala… Derisi parıl parıl parlıyordu ve sanki vücut geliştirmeye gitmiş gibi kasları vardı. Önünden çekilmeseydim beni biçecekti. Yukarıdaki çeşmenin yanına vardı ve su içmek için orada mola verdi. Koşarak yanına gittim. Burası bizim bahçe dedim. Beni anlıyormuş gibi başını aşağı eğdi. Pek arkadaşı olmayan ben çok şaşırmıştım ve çok sevinçliydim. Beni anlıyorsan başını öne eğ dedim. Başını yine eğdi. Bu iş tamam dedim. Sana sorular soracağım evet dersen başını öne eğ, hayır diyorsan başını yukarı kaldır dedim. Başını öne eğdi. Yani tamam demek istiyordu. Ona atlar kişilerden daha mı üstün, diye sordum. Başını öne eğdi. Atlar güzelliği kişiler zekâyı seçtikleri için mi dedim. Başını öne eğdi. Diğer kişilerle konuşmak istemedin mi, dedim. Başını yukarı kaldırdı. Bundan böyle hep dost muyuz, dedim. Başını öne eğdi. Ben bu soru ve yanıtlarla uğraşıp duruyorken atın seyisi çıkıp geldi. Hayvana öyle bir sopa attı ki, bir yandan da geminden tutuyordu, dayanamayıp ona bir yumruk geçirdim. Adam yerde yuvarlandı. Bir dişi çıkmıştı. Oturdu ve ağlamaya koyuldu. Sana acımayacağım bunu pay ettin dedim ona. Hiç ses çıkarmadı, ağlıyor, ağlıyordu. Kara İnci yani at yanıma geldi. İri burun delikleri ile buharlı bir nefes verdi ve başını omzuma koydu. Yeni iyesini nasıl da tanıyor, dedim. Ona hep iyi davrandım. Elimden şeker yerdi. Çok parasız kaldığımız bir dönemde onu bir generale satmak zorunda kaldım. Çok üzgünüm…


79 Tunceli’de oturuyorduk. Pertek’te. Sarı saçları ondüle bir biçimde göğsüne sarkan ve oldukça ipeksi elbiseler giyinen fıstık bir hatun vardı. Güzel olmasına rağmen semtimiz kadınlarınca her gün lanete uğrardı. Anlattıklarına göre bu hatun Pertek’teki tüm bekarlarla dostluk kurmuştu. Ben böyle bir güzellikten böyle bir davranış hiç beklemiyordum. Var bu işte bir terslik, dedim. Bir gece annemlerden izinsiz bu hatunun evine yollandım. Yırtıklıkla karışık bir yüreklilikle kapı tokmağını vurdum. Semtimizde fnk atan o sarışın dul hatun kapıyı açtı. Ne istersin yakışıklı, dedi. Önce ne istemediğimi söyleyeyim istersen, ne istediğimi söylesem buradan İstanbul’a yol olur dedim. Peki, sen bilirsin yakışıklı, söyle bakalım dedi. Seni kasabamızda istemiyorum, dedim. İyi de yanılıyor olmayasın, diye fısıldadı kulağıma. Oldukça çekici gelmişti bana bunu yaparken. Neden ola ki, dedim. Aslında benim bir de ikizim var, dedi. Ee ne var bunda, dedim. O gün ağarıncaya değin kulluk görevlerini yerine getirir, Yaratana övgülerde bulunur, ezgiler söyler, dedi. Evet ama, bu seni bağışlatmaz ki, dedim ona. Salak mısın sen, dur daha anlatacaklarım bitmedi, diye beni çekiştirdi. Can kulağı ile dinlemeye koyuldum. Onunla ben birbirimizi dengeleriz, eğer ikimiz de aynı davranışları yaparsak çabuk yaşlanıyoruz, birbirimizi aykırı iki uç olarak destekleyerek ölümsüz olduk, dedi. Benim dibim düşmüştü, ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Onu dudağından öptüm! Beni öptün ama asıl istediğin öteki yani kardeşim değil mi, dedi bana. Yüzüm kızardı başımı öne eğdim. İyi de tüm erkekler senin gibi, hepsi senin istediklerini istiyor, bu yüzden sizin ne söyleyeceğinizi öngörmek hiç de zor değil inan bana, dedi. Arkamı döndüm ve çekip eve geldim.


80 Babam hep işi olduğunu söyler ve ortadan kaybolurdu. Annem de gizemli biri sayılırdı. Örneğin bahçe çevresine gider ve gelmezdi. Hep öğrençli (meraklı) bir çocuk olmuşumdur. Bir gün anneme sordum. Beni leylekler mi getirdi gerçekten, diye. Evet oğlum, dedi. Doygun (emin) olmamıştım. Bana gerçeği anlatın, diye çıkıştım. Gerçek şu ki meşe mantarlarından birini alıp toprağa ekiyoruz. Dokuz ay on gün sonra gidip topraktan çıkarıyoruz, dedi annem ve anlatmayı sürdürdü. Ben de duyduklarımı size anlatayım. Toprağın balçık kıvamında olması şartmış her nesten önce. Humus oranını artırmak için, yulaf kırıntıları kullanıyorlarmış. Toprak kişilerini yeraltından çıkarırken bir pelte daha doğrusu bir deri benzeri zar içerisinde oluyorlarmış. Topraktan çıkan ilk ürün kişi hemen su istermiş ve ilk bir sayak (saat) içerisinde su içemezse ölüyormuş. Toprak kişileri dokuz ay on günlük olmalarına rağmen erişkin bir kişi olarak yeryüzüne geliyorlarmış ve doğar doğmaz ağlamıyorlarmış bizim gibi. Toprak kişileri yeryüzüne geldikten üç sayak (saat) sonra gözlerini açarlarmış. Bizimkinden aykırı olarak onların dişleri ve kulakları sivriymiş. Tırnakları bir kedininki gibi keskin, ancak uzunlamasına imiş. Toprak kişileri tek cins olarak yani hepsi erkek olarak gezene (dünyaya) geliyormuş ancak, toprağa ekilen meşe mantarını badem kabuğu ile desteklerseniz kız olarak doğma şansı elde ediyorlarmış. Gerçekte bunların hepsi yalan sayın okuyucu! Babam oturma odası yörüngesinde akıp giderken annem onu kütle çekimi ile büyülemiş ve iki gezegenin çarpışması sonucu ben gelmişim acuna…


81 Geçen öğlen bakkala gittim. İki yumurta ve bir kilo toz şeker istedim. Bakkal şöyle dedi: Tükenden içeri girdin ya! Evet dedim. İyi ki girdin... Gülerek söyledi. Ben de iyi ki doğmuşsun dedim. Gülüştük. Oradan bir poşet çek, yanlış anlama çek ama poşet çek dedi. Bir anlam verilecek gibi değildi bu sözler. Boş ver dedim içimden. İki yumurta bir sucuk mu? Hayır dedim, sucuk yok, yalnızca iki yumurta. Tamam dedi. Yumurtaları poşete koyuver, dedi. Zaten öyle yaptım dedim. Şekeri kürekle al poşete boşalt, aksın dedi. Kim bilir ne demek istiyor, dedim içimden. Yumurta ve şekeri kucakladın ya, dedi. Evet dedim. Ne güzel kucakladın canım diye sürdürdü. Dayanamadım, gerçekten de iyi kucaklarım dedim. Sen şimdi çıkacaksın ya içeriden dedi. Evet bunu bilmek için bilici (kahin) olmaya gerek yok, bakkaldan çıkacağım birazdan dedim. Çıkışın bir parıltı olacak, diye ekledi. Yok canım, içimde ödenmemiş faturaların yangını var, dedim. Alev alev yanarsın sen şimdi, dedi. Evet yanmakta üstüme yoktur, dedim. Yanmaya başlayınca terlersin, dedi. Yahu çıkarın ağzınızdaki baklayı, iki yumurta bir kilo şeker için üstüme mi abanacaksınız diye sesimi yükselttim. Hayır yav, yanlış anladınız, siz ünlü bir yazarsınız ya hani, benim kız sizin izlerlerinizden (hayranlarınızdan) biri, sizinle çıkmak istiyor, dedi. Bırakın Tanrı tutkusu için, geçin bu martavalları, ben kıymalı yumurta yapacak para bulamıyorum, siz tutkunluktan yatkınlıktan söz açıyorsunuz, olacak iş mi, dedim.


82 Din kişiyi nefsine düşman eder. Nedendir bilmem, on beşli yaşlarımda pek inançlı biriydim. Önce büyük adamların yani ünlü dincilerin vecizelerini ezber ederek bedenimin güdülerini gemlemeye çalıştım. Bir yararı olmadı. Pazartesi ve perşembe günleri oruç tuttum. Yavaşlattı ama durdurmadı. Büyük önderlerin benden sakladığı bir giz vardı. Bu Tanrı’nın bilinmeyen en büyük ismi (ismi azam) olabilirdi, diye düşünüyordum ve bu en büyük gizi ele geçirmeden ne yaparsam yapayım başarıya ulaşamayacağıma inanmıştım. Bu yüzden bekliyor, bekliyordum. Bir nes olmayacağını bilsem bile beklemeyi sürdürüyordum. Günler geçip giderken bedenime yenildim. Bu kez o ne dilerse yerine getirecektim, böylece doyuma ulaşacak ve yakamı bırakacaktı. Tutkuyla istemekten kurtulacaktım. İçimden geldiği gibi yaşadım. Her günahtan biraz tattım. Çiğköftede olduğu gibi her nesten biraz… Bir musibet bin nasihatten iyidir derler ya yaşayarak öğrenmek en iyi öğrenmedir ya ben de bu sözlere aldandım. Bir de baktım ki otuz beş yaşındayım. Bir adım yol alamamışım. Bana sorarsanız dahi odur ki, başkalarının yaşadıklarından kendine pay çıkarır ve o yanlışlara düşmez. Yani dahi adam yaşamadan bilendir. Çok da üzgün değilim. Gönül adamıyım ve gönül bedene yağıdır (düşmandır). Gençliğim belli ki geçecekti. Yapsak da yapmasak da pişman oluyoruz. Öyleyse neye üzüleyim ki, diyorum diyorum ama, üzülmeden de edemiyorum. Bir de yaşam üniversitesini bitirdim diyenler var. Gel de gülme! Yahu kardeşim yaşamın yinelemesi yok ki öğrendiklerin sana bir yarar sağlasın! Yaşam henüz gelmemiş olandır. Yaşam bir gizdir. Onu çözmeme az kaldı.


83 Bir mayıs akşamı… Çemişgezek öğretmenevinin bir odasında oturuyorum. Bir cıgaram olsaydı her nes çok başka olacaktı ama bir cıgaram yok! Yanımda uyuyan felsefe öğretmeni sessiz sessiz yelleniyor. Ben süreğenliğimden bir gün daha gitti, bir gün daha yakınım ölümüme diye sevinmekteyim. Yüzlükten (Facebook’tan) evli bir bayanla konuştum. Onu çok güzel bulduğumu dolayladım. Bu benim kendime olan saygımda bir boşluk yarattı. Kendimi suçlu duyumsadım. Tıpkı boşaldıktan sonra duyumsadıklarım gibi… Ama benim ilkem şudur: Görmeden bilemezsin! Yaşamadan bilemezsin! Yani ben o kadına yazmasaydım o istek içimde bir kurt gibi beni kemirecekti. Ya da bu gibi istekler birikip bir çöp kutusu gibi ortalığı kokutacaktı. Çıbanı sıkmak bu yüzden iyidir hani. Beden kendini temizler. O güzel yüzlü bayana evli olduğu halde ve ben bunu bildiğim bir durumda yüzünüz çok güzel demeseydim, ölebilirdim de. Eğer demeseydim, içimde çocuksu bir coşku ve kıpırtı olur, bu bir boşluk yaratır ve diğer evli bayanları gördüğümde de aynı boşluk aynı coşku ile dolarak beni ahlaksız biri yapabilirdi. İyi ki dedim ben ona çekimli (fotojenik) bir yüzünüz var diye… İyi ki varım, iyi ki pipim var, iyi ki doğmuşum arkadaşlar!


84 Neredeyse tüm canlıların yavruları iri başlı ve küçük bedenlidir. Okulumuzda Fatih adında bir arkadaşım vardı. İri başlı olmak bir yavrunun tatlılığını ve sevecenliğini katmıştı ona. Ama size anlatmak istediğim Fatih’teki tatlılık değil, daha çok ballılıktı. Şans oyunlarında yitirmiyor, işleri yolunda gidiyor, kızlar onu görünce havalara zıplıyor, okul yetkilileri en çok ondan hoşlanıyorlardı. Korunuyor ve kollanıyordu. İyi ve güzel olan ne varsa onunla birlikteydi. Fatih yaam üzerine kafa yormazdı. Yaşamı bir kaptan sızan su gibi yolunca akıp gidiyordu. Ona benzemek için saçımı kazıttım ve kilo verdim. Neredeyse tüm günüm onun yanında şaklabanlık yapmakla geçiyordu. Çevresindekiler şaşırıp da yanlışlıkla bana ilgi gösterirler belki diye… 18 Mayıs 2016 Fatih için yeni bir atılım yılı olacaktı. Yazgısının değişeceği gün… Bunu biliyordum çünkü burçlar konusunda uzmandım. Gezenimize yaklaşan Merkür onun olumluluk hallerini doruğa çıkaracaktı. Geçmişte yaptığı sıradan söylemler, rastgele yazdıkları, ayaküstü tanıştıkları ve uydurduğu düşünceler bile yeni bir anlam kazanacaktı. Parası bollanacak, ilişkileri tavan yapacaktı. Ballı olan Fatih, şıralı şekerli yeni bir oluşa kavuşurken, ona imrenen hatta onu kıskanan ben, bir köşede gerçekleri bilen tek kişi olarak çürümeye tutsaktım. Tanrıya yalvardım: Birazcık Fatihleşebilir miyim, diye… Ona izler (hayran) idim, o bendeki Alman izlerliğinin bulgucusu olduğundan!


85 Süleyman bir deli oğlan! Sevdiği kız ırak illere gelin olalı bir susmuş pir susmuş… Çaldığı saza doyum olmaz gerçi. Onun çaldıkları kulağa değil, yüreğe işler. Onun şelpesi büyülüdür. Tambura vurdu muydu kediler bile ona kulak kesilirdi. Geçtiğimiz yıl Çemişgezek için sanki bir kedi yılı olmuştu. Her kedi en az üç dört yavru yapmıştı. Bu minik canavarcıklar gizlice evlere giriyor, azıklardan çalıyor, kıyı köşeyi eşeliyor ve tüy bırakıyorlardı. Vatandaşlar kamanmışlardı. Kaymakamlık kıpırdandı. Soruşturma başlatıldı. Kedi belasından ancak bizi Süleyman kurtarabilirdi. Çaldığı sazla kedileri büyüleyen Süleyman’ı bir köşede oturmuş dertli dertli söylenirken buldular. Öngöreceğiniz üzere iki gözü de engelli idi. Koluna girip getirdiler. Köyün orta yerinde mızraba vuran Süleyman’ın çevresi bir anda kedilerle doldu. Üç oradan beş buradan. Duyan gelmişti. Çalarak kalktı ve yürüdü Süleyman, Tağar Çayı’na doğru… Kediler büyülenmiş bir biçimde onun izini sürüyorlardı. Tam çaya varmıştı ki kıymadı bu minik dirilere. Döndü ve şöyle dedi: ‘’ Kediler iyilikbilmezdir ama kişiler nicesi değil!’’


86 Yaşamımda her nes ters gidiyordu anasını satayım. Bu yüzden yarından tezi yok her nesi tersten yapacağım diye bir düşünceye vardı. Gün ağarken tersten uyandım. Anneme iyi akşamlar dedim ve güzel bir akşam yemeği ile kahvaltı yaptım. Soğuk çay içtim. Ayakkabılarımı ters giyindim, montumu da öyle. Evin arka kapısından çıktım ve bindiğim büsteki sürücüden yol parası istedim. Adam beni dövecek gibi oldu ama gözü kesmedi. Büsün ön kapısından indim. Erkek arkadaşlarımdan birini aradım. Geldi. Elini tuttum ve bir çay ocağına gittik. Sale neden bugün değişik davranıyorsun, dedi bana. Sorma, dedim. Ona ters yanıtlar verdim. Bana kızmayın! Tanrı da böyle yapmıyor mu? Ona en çok inandığınız ve güvendiğiniz anlarda yok numarası yapmıyor mu? Kapıyı çalıyorsun ve içerden biri evde kimse yok diyor sanki. Artık gına getirmiştim, köpürüp duruyordum anlayacağınız. Çok para harcarsam daha çok kazanırım diye düşündüm. Tüm paramı alış veriş yaparak bitirdim. En gereksiz mallardan aldım. Örneğin Uçan Spagetti Canavarı diye bir betik satın aldım ya da giyinmeyeceğim bir yün çorap. Akşam olduğunda kumarda yitirmiş biri gibi kendimi suçlamaya koyuldum. Tüm felsefeleri denemiştim. Bu sonuncusunun işe yaraması gerekiyordu. Haydi ama, bana çekicilik kattığını sen de yadsıyamazsın!


87 Elazığ Kırklar Semti’nde yaşlı bir bilim adamı kalıyordu. Uzaktan yakınım sayılıyordu ve annem güzel yemekler yaptığında ona da biraz gönderirdi benim aracılığımla. Bu yaşlı ve kel bilim kişisinin adı Taylan idi. Beni de aşrık severdi. Ev yapımı baklava götürdüğüm bir pazartesi günü beni yaptığı yeni buluşu ile onurlandırdı. Yalnız bunun bir giz olarak kalması gerektiğini bana fısıldayarak tembih etti. Kuşkunuz olmasın giziniz benimle gura (mezara) girecek dedim. Bana güvendi ve bulguladığı yeni düzeneği örtüsünden sıyırarak bana gösterdi. Işıl ışıl parıldayan ve çoğaltma (fotokopi) meşinine (makinesine) benzer bir büyüklükte bir meşindi bu. Düzenbilimci (mühendis) Taylan’ın anlattığına göre bu meşin, azotla karbonun birleştirilmesini sağlayacak derecede havayı sıkıştırabiliyordu. Eld edilen azot karbon karışımı ürün yenilebilir bir gıda özelliği taşıyormuş. Bu meşini alıp bana hediye etti ve annene minnet borçluyum, ona esenlikler dilerim demeyi de boş geçmedi. Bu meşinden üreyen besini alıp yağda kızartarak yiyordum. Mantar ve et arası bir tadı vardı. Bu yeni ve ilginç besinden yedikçe bünyem hızlanmaya başladı. Daha hızlı tırmanıyor ve daha hızlı koşuyordum. Bizlerin en hoşuna giden nes güç harcamadan elde ettiklerimizdir. Teker yuvarlayan bir çocuğun aldığı haz bu noktada gizlidir. Bir bayanın çocuk doğurması gibi ücretsiz elde edilen güçlerden duyulan sevinçten söz ediyorum. Ortalıkta fnk atıyordum. Sürünceme tarzı yaşamım sona ermişti. Mutluluğa giden köprüyü bulmuştum. Günler sonra biçim değiştirmeye başladım. Bedenim bozunuma uğramıştı. Kamburlaştım ve kollarım kısaldı. Ne yazık ki bu yediğim yeni besin aşırı düzeyde bir bağımlılığa yol açıyordu. Bırakamıyordum. Giderek bir kaplumbağaya benzemeye başladım. Yaşam, onu kolay görmemin karşılığında hemen öç almaya girişmişti. Bir anlık dahi boşluk vermeyen yaşam... Nerden geleceğini şaşırmak uğursuzluğun. Tüm yaşam bilgim bundan oluşuktur. O besini yemeyi bırakmak ve yeniden yaşama dönmek uyuşturucuyu bırakabilenlerin verdiği o zorlu uğraş anlatılamaz bir nitelik gösteriyor benim için. Başımıza ne gelirse bağımlılıklarımızdan gelir. Yemek ve uyku dışında.


88 Her kişinin içinde bir hayvan sakladığından kuşkulanmışımdır. Geçen yedilikte başıma bir iş geldi. Göz bebeklerim büyüdü ve bir lahana gibi dıştan içe katmanlar taşıyan şu tüm yaratılmışların gerçek yüzünü görmeye başladım. İçtiğim Karaçalı suyundan olsa gerek diye düşünüyorum. Bireylerin yüzüne baktığımda onların belli birtakım hayvanlara benzediğini görüyordum. Kimisi horoza benziyordu. Cinselliğine egemen olan temiz hayvana. Kimisi de domuzu andırıyordu. Cinselliğin tuzağından çıkamayan sofra ve ten lezzetleri düşkünü domuza... Bazıları da eşeğe benziyordu, aptal ve tek düşünce, tek görüş bildiren bir yüz veriş ile... Aslanı andıran da vardı içlerinde. Yürekli, girişken ve kimseden bir nes istemeyen dilencilik karşıtı bir tokluk ile... Maymunu anımsatan da vardı içlerinde. Çabuk sıkılan ve uğraş değiştiren, yerinde duramayan, yüzeysel maymunlara... Düşündüklerini dizginlemeyen benzer böyle yaratıklara. Bizi biz yapan amansız sevda değildir. Sevgi hep karşılık bekler. Ana bile oğlundan karşılık umar. Acıyış da değildir kişioğlunu üstün kılan. Acımak üstte olduğu sanısından başka nedir ki? Temiz düşünceler getirir bizi kendimize. Kötü bir düşüncenin önünü almaktır en büyük yetenek. Bu yüzden zihnimde bir çöp kovası vardır benim. Çirkin düşünceleri oraya dökerim.


89 Okuldan iki hafta izin aldım. Doktor raporum vardı elimde. Bomboş oturuyordum. Bağırsaklarım durmuyordu, kenefe gidip gelmek zorunda kalıyordum. Sakallarım ve koltuk altı kıllarım da durmayıp uzuyordu. Üç günde bir tıraş oluyordum. Midem de durmuyor asit salgılıyordu. Yemek yemekten kurtulamazsınız! Derim yağlanıyor ve başım kaşınıyordu. Duş almak yaşamın bir gereği olup çıkıyor. Tırnaklarım durur mu? Onlar da uzuyorlar. Yedilikte bir onları da kesmek gerek. Güneş rahat durmaz, her gündoğumu onunla yüzleşmek, her öğle tepenizde dolanmasına göz yummak durumundasınızdır. Uyanmak, yürümek, çay ya da kahve içmek bunlar karşı konulmaz edimlerimizdendir. Eş dost arar, kapıyı çalar, bütün bunları da dile getirmeli şuracıkta. Sürekli bir noktaya bakmak da iyiye belirtke sayılmaz. Düşleri de iyiye yormamalı hemen. Daha ne nice sayıp dökeyim sayın okur! Yaşamak askerliğe benziyor. Ya sıka sıka ya seve seve yapacağız biz bu işi. En kötüsü de ne biliyor musun? Giderek yaşlılık ve ölüm gibi daha kötüye meyilli bir yavaş çürüyüş barındırması. Ey Tanrım zorunlu yaşamaktan beni kurtar! Keyfne bir yaşam olsun benimkisi.


90 Kişilere şöyle bir bakıyorum. Kaça ayırayım şunları diye. Dört biçimde bölebilmeyi uygun gördüm. Kahve gözlüler, mavi gözlüler, kara gözlüler ve yeşil gözlüler. Kahve gözlüler açık sözlü, cinsellik tutkunu, dürüst ve ülkücüdürler. Yalnızlıktan hoşlanırlar. Yemek yemeyi severler. Canları hep sıkılır. Bilgiye değer verirler. Mavi gözlüler, toplumda değer görmek isterler. Bu onların her nesidir. Derinlik takıntıları yoktur. Titizdirler. Yakışır biçimde giyinirler. Görünüm onlar için çok önemlidir. Acıma duyguları ağır basar. Kara gözlüler sevmek, tanışmak ve dostluk için yaratılmışlardır. Kurulu davranışları vardır ve bunları düşünmeden yaparlar. Sevgi dolu bireydirler. Devletten yana bir tutumları vardır. Kamu adamıdırlar. Konuşmayı severler. Yeşil gözlüler dışa dönük ve yasacı bir tutumları vardır. Değişmez alışkanlıkları vardır. Para sıkıntısı çekmezler. Öylesine bolluklu ve uğurludurlar. Düşünce ve inançlar onları sarsmaz. İşte böyle! Hepsini sayıp döktüm. Ben mavi gözlü bir kıza vurulmuştum. Bir yırtıcı hayvandı benim için. Ben de özezerlikten mutluluk duyan bir yapıdaydım. Yıktı yok etti beni, küllerimi savurdu. Sen sen ol duygu cephesine yönelme. Us ve mantık çizgisinde dur. Gerçi iki yanda da ne gönül ne us, ikisinde de bir halt yok sayın dinleyicim. Acıya en dayanıklı türdür kişi


91 Sokak arkadaşlarımdan birinin babası Elazığ Hayvanat Bahçesi’nde çalışıyodu. Yavru bir timsahı çalmış ve evinde gizlice besliyordu. Akadaşım bu yavru timsaha donki ponki adını takmıştı. Yalan yok, kendisi de timsahı andırıyordu. Beklemeyi bilişi, ışıl ışıl yanan ela gözleri ve sarımsı teniyle bu hayvancağıza benziyordu. Tahsindi adı. Adı bile timsahı çağrıştırıyordu. Sizce de öyle değil mi? Bireyler adlarının tersine giderler. Böylece varlıklarını dengeledikleri kanısı onları rahatlatır. Tahsin güzel demekti ve kendisi de vahşi bir görünüş kazanarak bu adı dengeleme yolundaydı, diyebiliriz. Biz tuttuk bu yavru timsahı kasapların çöplerinden topladığımız atık et ve kemiklerle besledik. Ancak büyüyünce bize saldırabilirdi. Bu nedenle onu ot yemeye alıştırdık. Duyulmuş nes miydi yahu? Ot yiyen bir timsah… Kişinin kahkaha atası geliyor doğrusu. Ama doğruydu, bu timsah daha doğrusu donki ponki ot yiyordu yalnızca. Onu sokağa çıkardığımızda boynuna bir tasma takıp iple gezdiriyorduk. Dışarıda dışkılamaya alıştırmıştık onu. Bahçemizi kirletmesin diye. Onun yanındayken hiçbir çocuk yanımıza yaklaşamıyordu. Onun dişlerine ve uzun ağzına duyduğumuz güven bize haylaz bir gülümseyiş veriyordu. Okuldaki öğretmenlerimize bizi kötülemişler. Olur olmaz nesler demişler bizim için. İyi bir dayak yedik Yalçın Öğretmen’den. Kaçınılmazdır ki bir süre sonra bu hayvancağız da yaşamdan ayrı düştü. Onu bahçeye gömdük. Tahtadan bir gur taşı var toprağının başında. Üzerinde şöyle yazıyor: Donki Ponki Domino. Son sözcük onun yeniden başka bir hayvan olarak dirileceğini bengi dönüşünü anlatan bir sözcüktür. Ruhu şad olsun.


92 Yaşamdan bezmiştim… Bipolar duygu durum bozukluğu sayrılığım nedeni ile okula da gitmiyordum. Yılda iki kez imza atmaya gittiğim söylenebilir. Odama çekilmiştim. Tam anlamıyla tembeldim. Yiyecekleri bakkal çırağı getiriyordu ve tek katlı yerleşkemin penceresinden alıyordum, ısmarlamaları. Mutfağa daha az gitmek için odamda bir minidalga fırın bulunduruyordum. Dondurulmuş gıdaları böylelikle tüketme şansım oluyordu. Cips yiyip süt içiyordum çoğu kez. İşlenmiş gıdalar bana kilo verdikçe veriyordu. Kımıldamak bile istemiyordum. Çöpler odamda birikmiş ve koku yapıyordu. Kenefe günde bir kez gidiyordum. Ayda bir duş aldığım söylenebilirdi. Onu da yalnızca püskürenin (fıskiyenin) altına girerek yapıyordum. Ne nice az güç harcarsam o denli iyiydi benim için. Kaplumbağalar neden uzun yaşarlar? Yavaş davrandıkları için elbette. Evimize uğrayanlarla pencereden görüşüyordum ve uygun durumda olmadığımı daha sonra uğramaları gerektiğini salık veriyordum. Postacı durmadan icra kâğıtları taşıyordu evime. Devlete olan küskünlüğümü ancak bu tarzda gösterebilirdim. Borçlarımı ödemiyordum. Çarşıya çıkmıyordum. Küstüm mü tam küserim ben. Bir çizikte, düşünmeden… Küskündüm çünkü gençliğimi bu ülke için harcamıştım ve karşılığında kocaman bir hiç ile ödüllendirilmiştim. TRT sunucularından daha çok çalışmışımdır Türkçe için. Ama kıymet bilen nerede? Örneğin merak yerine öğrenç demeyi, şey yerine nes demeyi, ibaret yerine oluşuk demeyi ben öğrettim sizlere! Hani ünlü olacaktım, hani unutulmayacaktı yazdıklarım? Ama nerede… Aydınların yazgısı öldükten sonra gülmeye başlar yüzüne. Çabuk öleyim diye cıgarayı da artırmıştım. Her dahi yüz yıl erken doğar. Gelecek yüzyılda görüşürüz sayın okur!


93 Okula falan uğramıyordum. Sağaltman yazanaklarıyla görevden kaytarıyordum. Elazığ’ın dar sokaklarında turlarken bir yandan da elimdeki lastik topla oynuyordum. Birden yer kımıldandı. Neredeyse her sayak başı yer depreniyordu. Bunun bir en son gün (kıyamet) belirtisi olduğundan kimse kuşku duymuyordu. Herkes daha bir ahlaklı olmaya, içki, kumar ve cinsellikten kaçmaya koyulmuştu. Bense gülücükler atıyordum. Süreğenim (ömrüm) ölümü beklemekle geçmişti. Yer kabuğu çatladı Elazığ’da. Yerbilimciler (jeologlar) ve Deprembilimciler (sismologlar) Elazığ’a akın etmişti. Çatlayan yer kabuğunun altından kocaman iki göz kendini gösterdi. İki duyargası da vardı bu canlının. Kıllı mıllıydı. Hepimiz büyük bir öğrençle (merakla) bu canlının topraktan çıkışını bekledik. Söylenenlere göre bu canlı bir Ağustos böceğiydi ve binlerce yıl toprağın altında çıkacağı bu günü beklemişti. Beklemek, beklemek, beklemek... Üstelik beklediğiniz bir nes olmadan beklemek. Beklemek yorar adamı. Hepimiz zamanın kölesiyiz. Ölünce serbest kalan! Bu böcek sonunda dışarı çıktı. Türk Birlikleri Kurumu yani askeriye tam donanımla bu canlıya saldırdı. Kurşunlar hatta top mermileri bu canlıyı tedirgin etmekten öteye geçemiyordu. Kalın bir kabuğu vardı ve bir matkap gibi sivri bacaklarıyla ortalığı talan ediyordu. Aradan iki yedilik (hafta) geçmişti ki bu böcek bir dağın kenarında can çekişmeye başladı. Kanatları kendiliğinden kopmuş ve sırt üstü düşmüştü. Kutlamalar yapılıyordu ve tek üzgün olan bendim diyebilirim. Gelişi beni coşturmuş ancak giderken beni götürmeyi unutmuştu. Bay bay sevgili böcek! En azından kişiler öldüremedi seni, sen kendin öldün! İki yedilik yaşamak için bir süreğen (ömür) beklemiştin halbuki!


94 İnançlarımı sınamak için değil ama gerçekten dileğimin onay görmesi için aynı yalvarışla elimi tam on yıl göğe açtım. Oysa bilmiyordum ki benim Tanrım benim gönlümden başkası değildi. Beğendiğim kişisel özellikleri örnek almak, sevdiğim nesleri uygulamak… Belki bunlardı rızaya, hoşnutluğa, gönlü bütünlüğe ermek. Nanca zavallıyım! Kişisel gelişim bir saçmalıktır. Kişisel gelişimin sonu olmadığını Sultan Süleyman’ın hala hayatta olduğu gerçeği ile kavramıştım. Onu ben görüyordum, başkaları göremiyorlardı. Ona Turko Amca adını vermiştim, bağışlanma dileyerek. Turko Amcam ile uzaduyum yaparak konuşuyorduk her gün. İnanılmaz güçleri vardı, sözü cansızların bile dinlediği bir buyruktu. Ondan beni evlendirmesini istedim. Soyut bir gerçeklik içerisinde bana tonla altın verdi. Onunla yaptığım konuşmaları kime anlatsam bana sen delisin, diyorlar. Oysa devletin bildiği bizim bilmediğimiz nice gerçekler var ve Hawking’in dediği gibi gerçek, düşlenenden daha ilginçtir. Alışkanlıklar sizinkisi, toplumsal kanılar. Gerçeği çıplak görmek için iç gezeni yani öte dünyayı görmeniz şart. Benim üçüncü göz denilen gönül görüşüm, bir şeyhten ders alarak başlamıştı. Bunu bir sağlık sorunu olarak gördüm ve daha düne değin ilaç kullanıyordum. Peki, kişisel gelişim de boş bir nes ise ne için yaşamalıyız? Yaşamımızın amacı nedir? Çok kazanmak, topluma yararlı olmak, sevmek mi? Kesinlikle bunlar değil! Küçük neslerle mutlu olmak mı? Belki. Ama Bukowski’nin dediği gibi bunca pislik içerisinden o küçük nesleri bulup çıkarmak hayli zor! Yaşamın amacı ölmek olmamalıydı. Bu çok sade bir açıklama olur, kolaya indirgenmiş olur. Peki nedir? Sanırım yaşam bize bek (ait) olmadığı için amacı da bizim değil. Yaşamın amacı üreme istencimiz olabilir… Yok, hayır, gerçekten anlamıyorum. Ulan öleceğimizi bile bile neden acuna getirdiniz bizi? Sonu yaşlılık ve ölüm olan bir yaşam, düşünebilen bir varlık için saçma değil midir? Üstelik yemek, uyumak, tıraş olmak, çalışmak gibi zorunlulukları da var. Kadınlar ayda bir özel gün görmeselerdi daha bir cinsellik kurbanı dolardı ortalık. İyi ki erkekler pek güzel değil ve iyi ki kadınların engelli günleri var!


95 Yoksul olduğum için kendimi suçladım. Biraz daha dişimi sıksam, her ay bir kenara şunca para koysam bugün yoksul olmazdım, dedim kendime. Çirkin oluşum da benim suçumdu. Çocukken yeterince beslenseydim, böyle olmayacaktı. Yaşamımda büyük başarılarımın olmaması beni yeteneksiz belki de yetersiz bir birey yapıyordu. Evlenememiş olmam da kötü giyimimden ve kendime bakmamamdan kaynaklanıyor olabilirdi. Ben önce kendimi suçlarım, sonra başkalarını. İğneyi kendine çuvaldızı başkasına demişler. İşte bu anlayış kırdı belimi. İyiler kendilerini suçladığında yitirirler birçok nesi. Kötü birinin kendini suçladığı görülmüş müdür? Neyse, ben kendimi böyle azarlamayı sürdürürken valilikten bir mektup aldım. Sizi ödüllendirmek bize bir boyun borcu olmuştur, diyen bir yazı… Apar topar valiliğin yolunu tuttum. Sıraya girmiş üst düzey yöneticiler valinin solunda duruyordu. Sağ çevresinde ise güvenlik genel yönetiri ve paşalar sıralanmışlardı. Sen bizim onurumuzu kurtardın, bu madalya senindir dediklerinde bir alkış koptu. Madalyayı boynuma astım. Çok mutluydum. Benden kısa bir konuşma istediler. Ben de vali beye döndüm ve sen edemiyor musun beni bir kerpitesin, dedim. Yakınmanın (pişmanlığın) son çizgisiydi bu. Kendimden öç almak istiyordum. Kendini suçlayan adam büyük adam olamazdı.


96 Erk bir yazar olduğum için şehit ve gazi aylelerinden (aile) mektup alıyordum. Çanakkale’den yaşlı bir kadın bana torunu Muzaffer Yüzbaşı’nın not defterini yollamıştı. Bu defterde bulutların üzerinde durabilen bir gökevden söz ediliyodu. Bu gökev, ileri düzeyde bir düzenbilimcilik (mühendislik) isteyen bir maddeden yapılmış. Yani gökteki çok eski bir uygarlıktan söz eden notlardı bunlar. Bu yüzden Türk Havacılık Kurumu sınavlarına hazırlandım. Okulu kazandım ve bursların da yardımı ile iki yıl eğitim gördüm. Sonunda tek fırıldaklı bir uçak ile göklere açılmak bana kısmet oldu. İlk uçuşlarımda bile hep bu gökteki kaleyi arıyordum. Bir Nisan öğlesi onu görmeyi başardım. Çevresi tamamen bulutlarla kaplıydı ve bu bulutların bu akımlı (dijital) kale çevresince üretildiğinden kuşku duymuyordum. Uçağımı boş bir alana indirdim. Nasıl oluyordu da bu kocaman kale havada durabiliyordu? Merdivenleri çıktım ve büyük bir çelik kapı beni karşıladı. Amare dedim ve kapı açıldı. Latince öyle bir dildir ki, kutsal betikler bile o dilde yazılmalıydı diye düşünürüm. Soyluların dilidir. Gücü değil güzelliği amaçlar. Geçelim bunları… Kapının ötesinde zümrütten ve yakuttan yapılmış destekler (sütunlar) sıralanıyordu. Ağzım açıkta kalmıştı ve salyalarım akıyordu. Bu nasıl gelişmiş bir uygarlık dedim. Yönetici koltuğunu buldum ve arkasındaki göstermelikte (levhada) şöyle yazıyordu: Non diligamus nos. Yani bizi sevgi yok etti. Donakalmıştım. Sevgi gerçekten de karşılık istiyordu. Çünkü bir gereksinimden doğmuştu. Oradaki hiçbir nese elimi sürmeden ve değerli hiçbir nesi çalmadan ayrıldım oradan. Bunu ilk kez size anlatıyorum. Başkalarına anlatsam kınanırım…


97 Benim uğurlu bir kolyem vardı. Onu yitirdim ve ağlamaya başladım. Derken bir yağmur başladı. Güzel bir kızın saçı ıslanmıştı ve ona bakıp güldüm, o bana esenlikler diledi. Ben anneme esenlikler diledim. Kahvaltı yaptık. Patates yedim. Ağzımda güzel bir tat kaldı. Bu tat beni mutlu etti. Mutluluğumu paylaşmak istedim. Eski bir dostu aradım duyurucum ile… Rıfat’la yeniden görüştüm. O beni eşine anlatmış. Yalnız olduğumu biliyorlarmış. Eşi bir bayanla tanışmamı istedi. Bu isteği değerlendirdim. Günlerden cumartesi idi. Bir kahvede buluştuk. O saçı ıslanan kızın ta kendisi idi. Bu da mı rastlantı bre kafr! Sürücüsüz hava araçları nasıl oluyor da gökte uçuyor bre zındık! Arda vurdu ve gol oldu! Bu da mı tesadüf bre beynamaz! Tanrı varlığını yoklukta gizledi. Biz yok olmadan onu anlayamayız. Onu en iyi anlayan ölmüş biri olmalı bu yüzden. Islak saçlı kız beni mutlu ediyordu. Tam da gerek duyduğum nes işte bu imiş, dedim kendime. Çok varlıklı bir ayledendi ve ben varsıl olmuştum. Kapımın önünden geçen bir dilenciye para verdim. O da gidip ekmek almış. Fırıncı sosyal ağ borcunu ödemiş. Sosyal ağda benim görsellerim çıkmış. Islak saçlı eşim bunu görmüş. Beni daha bir sevmiş. Bu öyküyü biri okumuş, o da senmişsin! Umarım hoşuna gitmiştir.


98 Takıntı yaptığım nesler vardır. Örneğin kenefteki suyun üzerime sıçramasından hiç hazzetmem. Evde değilsem eve koşar ve o elbiseyi değiştiririm. Bir Hak dostu gördüm ve bana kendi benliğini nasıl yenersin biliyor musun Sale, dedi. Evet dedim sizi dinliyorum. Üstüne işe ve o elbiseyi asla değiştirme, dedi. Sana uğurlu gelecek, diye ekledi. Dediklerini harf harfne yaptım. Cebim para dolmuştu ve deri keseme sığmıyordu. Şişman bir kesem olmuştu. Herkes benim ne diyeceğime öğrenç (merak) duyuyor ve çevremdekiler beni izliyordu. Film yıldızları gibiydim. Bana verilen bu değeri iyi bir işte kullanmak istedim. Omurilik felçlileri derneği ile bir antlaşma imzaladım. Gelirimin tümü bu kuruma akacaktı. Yönetici hanımla bir gün buluştuk. Karşımda kuşbaşı kavurma yiyordu. Benim ağzım sulandı. Bu davranışım bir tik haline geldi. Artık kim karşımda bir yiyecek yutsa ağzım sulanıyordu. Malatya’da bir ermişe bu durumu açtım. Karşımda yarım litrelik pet şişedeki suyu kafaya dikti ve o takıntıyı bir daha görmedim. Ermişler ve bilginler budunun iki kanadıdır. Ermişlik bilgisi de kağıda dökülmeli ve ona da bir bilim gözüyle bakılmalıdır. Tasavvuf yerine Duygubilim diyebiliriz örneğin…


99 Sonlar bitirir beni… Sona yaklaştım mı bırakırım. Gemi aldığı hızla kendini yüzdürür inancındayım. Sona yaklaşınca parlamak ve sona az kalanda sönüvermek. Yaşamımın özeti bu mu olacaktı? Gel bu öyküyü seninle birlikte yazalım sayın okur! Ben tükendim, tıkandım gibi… Sen yalnızsın değil mi? Evet dediğini duyar gibiyim. İyi de çağın sayrılığı bu yavrucağım! Sen çok betik okursun, kitap kurdusun yani, değil mi? Buna da evet dedin ve Uğur derin dondurucu kazandın! Sıradaki soruma da evet dersen, yetmiş ekran bir renkli televen hediye edeceğim sana. Cinsellik tutkunusun! Saklama evet, evet. Her genç öyledir be kuzum. Geç bunları. O da bir gereksinimdir sonuçta. Yeterki istençlerin seni rezil etmesin! Bu son cümle ağır oldu değil mi? Buna da evet dedin! Halla halla yav, sen de her nese evet diyorsun. Bak sana bir fıkra anlatacağım: Yeniçeriler savaşa gidiyorlarmış, Allah, Allah diye. Yenilmişler demişler Halla Halla! Yine güldün değil mi? Evet, evet, evet bu öykü böyle sürüp gidermiş işte. İyi uykular, tatlı düşler sana!


100 Öykülerim tutmuştu. Tanımadığım dergi düzenlemecileri (editörler) ve adlarını pek duymadığım gazete ulakları (muhabirler) duyurucumu çaldırıp duruyorlardı. Utku (zafer) kazanmış bir kahramandım artık. Kahraman da ne ki, bir uç kahraman (süper kahraman) ’dım artık. Gelsin paralar dedim içimden. Duyan geldi arkadaş. Ağzı olan beni sevdiğini söylüyordu. Saçmaladığımın ayramındayım (farkındayım). Beni küçümsersen yazdıklarım daha bir değerli olur. Sen sürü kişisisin, ortam insanısın. Ben halkın diliyle konuşurum. Yeni bir dil yaratmaya çalışırım belki. Bu ulus neden böyle? Dini, mimarisi, giyimi, hukuğu hep başkalarından alıntı, çalıntı… Kendine gel ve kükre ey ulusum! Ulusun korkma diyen Mehmet Akif’e direti (inat)! Bilirim seversiniz onu. Onu da Araplardan say gitsin. Irk ayrımı yapmamalıyız. Dünya bir bütünleşmeye doğru gidiyor, diyorsun, diyorsun ama güzel dilimiz dışında neyimiz var bizim olan? Gel sen iye çık bu dile! Konuşalım güle güle! Benim halim ya kim bile, diyen Yunusumuzu anmamazlık etme!


Okuyucu Ah okuyucu, vah okuyucu. Ben senin ciğerini bilirim! Bak şimdi sayfama girmiş bu yazıyı okuyor. Nasıl da seversin sen eğlenmeyi! Bunu derken başımı iki yana salladığımı da sezersin sen! Gülmeyi mutluluk sanan Saftirik Elmer'ım benim! Gülme la gülme, gıdı gıdı gıdı... Parayı nasıl kazanacağını öğreteceğim sana, onu nasıl biriktirip yığacağını. Sen de böyle mi düşünüyorsun gerçekten? Kim söyler bunu, olacak iş mi? Çok param olsa daha çok olsun diye bunu asla söylemezdim. Çırıl çıplak deyince nasıl da ağzın kulaklarına vardı senin. Yok yav yok, Haydar Dümen Abimiz demiş bunu. Bak benden duyduğunu söyleme sakın. Senden sakladığım bir şey var okuyucu! Ben aslında. Şey... Nasıl söylesem bilmiyorum. Çok eleştirirler beni, ayyuka çıkar adım öğrenirlerse. Sana söylesem mi ki? Ben aslında çok yakışıklı biriyim. Estetik yaparak mahsus çirkin oldum. İnanmadın değil mi? Sen işini nasıl da bilirsin sayın okuyucu! Sen var ya sen. Telefon ver geleyim. Yazının altında bir bölüm var, telefon numaranı oraya gir ben seni bulurum. Bak yedi yedi, vallahi yedi. Seni gidi seni, sen neyi okuyacağını da iyi bilirsin. Annesinin gözü okuyucu. Tahta beşikte sallar gibi öyküler söylerim sana ben. Ay annesinin bir tanesi, ay sığlıktan kaçanım benim, ay aydın olma hevesli titrek kelebeğim... Tamam şımarma, yeter! Beğeni anlayışın nasıl da toplumun yücelttikleriyle sınırlıdır senin. Birileri falanca kitabı methedecek ki sen alasın okuyasın ha? Bu tutumlu yanını çok seviyorum biliyor musun? Her şeye para vermiyorsun, seçicisin, Türksün, doğrusun, çalışkansın. Vay adı güzel seni! Sen anlat biraz da okuyucu. Annen baban var mı senin, aç mısın şu an? Valla niye yalan söyleyeyim, çok da umrumda değilsin. Tıpkı benim senin umrunda olmadığım gibi. Sende ne eksik biliyor musun? Ben ne bileyim okuyucu, sen kendini bilmiyorsan bu senin ayıbın.


Benim Alacağım Kız Benim alacegim gız ceylan kimi olmali. Beyle var ya pendir gibi süt biyaz olmali. Vallahi terletirim ben oni. Gözü dışharide olmamali. Erkegine gapiyi açtığı vakit hoş geldin diyabilmeli. Bıyıklarım ona değince rahasiz olmamali. İki de bir anam gile gidecağim diye dutturmamali. Allahina el açmali. Saçlarını ben örerim onin. Oni var ya yirim ben yirim. Gözleri şahan kimin iri olmali. Beli hah şu bileğim kimin ince olmali. Arada hoş laflar etmeli bena. Sevüşürken ciyak ciyak bağirmali. Ortalığı ver veran itmeli. Beyle var ya teze dut misali yaldır yaldır yanmali. Güne diye sen çıhma ben çıham. Güceye diye sen gara değilsan benim saçim daha garadir. Allahım yarebbim sen çıhart garşima oni. Bıyıhlari olmasin ha. Ben sevmirem eyle gıllı mıllı. Adı gözel olmali. Adamin gulağına nenni kimi geleceh ha. Çalişan olsun vallahi çalişan olsun. Ac aca tohanmiş bir ac daha dünyaye gelmiş. Vurdimsa sesin itmeyeceh. Topuklari ince olacah. Yüzinda bir tane da ben olsin ha. Ben eyle seviyem. Yürüdigi zeman şirak şirak ses çıharta mahsat. Önce anama götertecağım. Babam ölmiş, sizlere ömır. Cenabi rabbül alemin sizinkini gecindan vira. Anama gıkını çıhartmaya mahsat. Beyle var ya haff bilez nazlanecek, golundan tutip yüri nammısızın evladi diyecağim. Mahsuz yapeceğim buni, kimseye demiyasin! Amma gülmeyeceh ha. Citti olacek.Bir un ila bir yağ ila kırh çeşit yimak çıhartmali. Yürüdigim zeman bir adim arhamdan gelacah. Yoh eyle benden ögde yürimah. Ahşamlari sicah suyumi hazir idecah. Herif nirdaydin diye sormiyecek. Oni var ya lokum kimi yirim ben yirim…


Gönül Zenginliği Biz çok yoksuluz… Genel ağla tanışmam geçen yıl oldu. Yolda 200 TL'lik banknot görmüş ama almamıştım. Daha önce görmediğim için! Ayakkabı almayalım diye nasırlarımızı kesmiyoruz. Berbere para vermemek için tüy dökücü kullanıyoruz. Babam çift vardiya çalışabilmek için kahvesine şeker atmazdı. Biz evdekiler, elimizden geldiğince çok uyurduk ki, uyanıp para harcamayalım. Yemiyoruz ki tuvalete gitmeyelim! Aynı suyu arıtıp tekrar duş alıyoruz. Abilerim birbirinin sırtına binerlerdi, tasarruf yapmak için. Eğilip kalkmamak için masada yemek yiyoruz. Güç kaybetmemek için ablam hiç konuşmazdı. Havayı ciğerlerimizde yakarak ısınıyoruz kışın! Başkaları kitap okurken yanına yanaşıyor ve kitap okuma şansı elde ediyorum… En sevdiğim yemek yağda yumurta. Bazen yalnızca yağ yiyoruz. Öyle yoksuluz ki, kapı gıcırtısı para sesini andırıyor diye kapıları yağlamıyoruz. Evimizde mutfak, oturma odası, konuk odası, hepsi bir arda. Bu evi taştan oyduk. İkinci el eşya satın almıyoruz, üçüncü ele yöneldik. Burnum akınca yalıyorum. Süpürge otu tohumundan ekmek yapıyoruz. Güneşte pişiriyoruz onları. Kasaptan kemik alıp suda kaynatıyoruz. Kemiklerini yiyip suyunu ağaçlara veriyoruz. Komşumuz bize tatlı göndersin diye her akşam, bu gece kandil gecesi diye ona yalan söylüyoruz. Kâğıt peçeteleri kurutup yeniden kullanıyoruz. Selam vermemek için arkamızı dönerek giriyoruz bir yere girerken. Sağlık sorunlarımızı, kocakarı ilaçlarıyla gideriyoruz...


Sigara Betülü seviyordum. Bir kedi gibi ona sürtünüp duruyordum. Beni pek sallamıyordu. Cebi olmayan tumanlar giyiniyordum yanına giderken. Masraflı olmamak için ben soda içerim Sale, diyordu bana. Arada acıyordum ona. Ama kendime daha acıyordum. Bir gün beni babasıyla tanıştırmak istedi. Üstüm başım uygun değildi. Betül, bugün tanışmasam diye savsakladım. Ben zenciler gibi olmak istiyordum. Bence zenciler katıksız homo sapienstir. Beyaz adamın içi kara. Belki de zenci olmadığım için ayrıldık onunla. Fatoş'u da çok sevdim. Kızıl saçlı ve mavi gözlüydü. Maviyi severdim. Kim bilir, belki de onu değil gözlerini sevmişimdir… Ben zengin biriyle evleneceğim diye tutturdu. Allah belanı versin ne halin varsa gör, dedim. Arzu'yu da çok sevmiştim. Ama tembeldi. Çalışkan bir öğrenci olamadığı için, onu bağışlamadım. Hem benden erken gelişti, bir anda boyu uzadı, pençeleri çıktı ve elleri büyümeye başladı. İlkim'i de çok sevmiştim. Katıksız bir ikiyüzlüydü. Onun bu yönünden hoşlanmışımdır belki de. En azından ikiyüzlü olduğunu inkâr etmiyordu. Halinden memnundu. Kendini her şeyden çok seviyordu. Ben kendimi değil onu seviyordum. Üniversite okumadan olmaz Sale, dedi bana. Üniversiteden bulasın, dedim ona. Artık sevmiyorum, istesem de yapamıyorum. Sigara beni eğliyor. Saçımdan tutup çekiyor, beni hırpalıyor hatta bana zina ediyor... Sesimi çıkarmıyorum. Sigarayı bırakmaya karar verdim. Vatana millete hayırlı olsun. Lanet olsun, onu da sevmiştim.


Lilo Lilo'nun gözlerinin akı beni büyülemişti. O kadar sıradan davranıyordu ki durgun bir gölü andırıyordu. Teni tenimin rengindeydi ve bu da kendisine olağanüstü bir iticilik katıyordu. Saçları kesinlikle yüzüne düşmüyor ve ancak bir bayanda bulunabilecek o büyüleyicilikten eser bırakmıyordu. Konuşması umut vericiydi. Ancak beni kandıracak umutlardan değil. Taşın altına elini sokacak cinsten biri değildi o. Bana bakarken hep gülümsemekte ve dişlerinin ne kadar düzgün olduğunu belli etmeye çalışmadaydı. Onu sevmiyordum. Ama güzeldi. Tuhaf bir karşıtlık... İşte bu tuhaflık ona bir nebze olsun gizem katıyordu, diyebilirim. Aramızda asla bir şeyler olmayacağını bilmek, ancak ikimizin de bekar oluşu... Nasıl bir bilmecedir bu arkadaş? Kendimi ondan üstün göremiyordum ama onu da istemiyordum. Terazi burcu kadınlarına bayılırım. Ama nedense o, bir başakmış gibi davranıyordu. Belki de ondaki incelikleri henüz çözmüş değilim. Belki de benden sakladığı üstün bir yeteneği vardır. Belki gülümsemekten daha fazlası elinden geliyordur. Yaşlanıyorum dostlarım. Zaman tükeniyor. Önce beni kendine tutkun edecek sonra da kendini bana bırakacak eşsiz bir bayan arıyorum. Ancak Tanrı da düşüncesini değiştirmiş gibi görünmüyor. Yalnız yaşlanacağımı bilmek, beni içten içe kemiren sigarayı bırakamamak, annemin ölümünü göreceğimi bilmek. İşte bunlar beni bitiriyor. Yazdığım kitapların da tutmayacağını biliyorum. Karamsar değilim, gerçekleri görebiliyorum. Yalnızca bir kişi şaşırtabilirdi beni. Tanrı'dan sonra bir kişi. Ama o da beni şaşırtmak yerine hayal kırıklığına uğrattı. Son kozlarımı oynadığımı biliyorum. Son can çekişmeler... Kendimi kandıracak kadar soylu olmalıyım. Siz de beni kandırmalısınız! Yalandan gülümseyin bana, vaatlerde bulunun, inanacağım sizlere! Döngü tersine döndü Sale, deyin! Beni şımartın! Bunu hak ettiğimi göreceksiniz. Küçükken…


Küçükkene Ben çocukken korkma sönmez murşafak derdim. Süpermenin gerçekten yaşadığına inanır ve Allahı yaşlı bir adam sanırdım. Para bulmak için yere bakarak yürür ve bunu unuttuğum zamanlarda kendimi bağışlamazdım. Daha uzun süre eğlenmek için sakız ve çekirdek alırdım bakkaldan. Kızlardan utanır ve onlara adlarını söylemeden hitap ederdim. Benden büyük herkese abi ya da amca, dayı derdim. Kitaplardan ve okuldan nefret ederdim. Yemek yerken mutlaka önüme ya da üstüme dökerdim. Ellerimi yıkamazdım. Dişlerimi de fırçalamazdım. Çok param olunca çok çikolata alacağım diye avunurdum. Konukları sevmezdim, bir an önce gitmelerini isterdim. Çocukları kıskanır ve yaşlıları sıkıcı bulurdum. Atatürk'e soğuk bakar ve Hacı Bektaş'ı din düşmanı sanırdım. Hep gülmek isterdim. Zenginleri kendini beğenmişlikle suçlar, onları Tanrı'nın bile sevmediğini düşünürdüm. İleride büyük adam olacağıma inanırdım. Boyum uzasın diye ağaçlarda sallanırdım. Daha çok çıkar korkusuyla sakalıma uzun süre tıraş bıçağı vurmamışımdır. Uykuda altımı ıslatır, uyanınca elbisemi değişmeden sokağa fırlardım. Bu yüzden mısır kokardım. Okulda öğretmen beni kaldırmasın diye dua ederdim.


Comolokko  

Minik Öyküler

Comolokko  

Minik Öyküler

Advertisement