Issuu on Google+

islam Inanci Etrafinda Yerli Yorumlar •

Doc. Dr. Yener Oztürk �

-

---


islam inancı Etrafinda Yerli Yorumlar Doç. Dr. Yener

ÖZTÜRK


islam inanc覺 Etraf覺nda Yerli Yorumlar


islam inancı Etrafinda Yerli Yorumlar Doç. Dr. Yener

ÖZTÜRK


İJLAM İNANCI E'mAf'INDA YJ:!RI.J YORUMLAR Copxtight ©Işık Ak:ıdemi l�ıxınl:ın, 2008 B11 eseti11 tiiiJJJ'OJIII haklan lr•k Y'!)'IIICII1k Tic. A.Ş.j� ailliJ; Eserde;�r a/o/11/Jefill ve IUiiJJICIİII l{1k Yqymcı/ık Tic. A.Ş. '11i11 iıiımlm yo<Jiı i'(fli ollltokSJ<fll, c/ekfmllik, 11�tkn11ik,jotokopiyı dn hedın11gi bir kq)'11 sisle�JJi ile çoğniiJIJIIIJ.ri,J'!JliiJ!nllllltW IJt dcpolallllllmytJSaktlr.

Editör

Ziihdü MERCAN Görsel Yönetmen

Engin ÇİFTÇİ Kapak

İhsan

DEIV!İRHAN

Sayfa Dcizeni

Alunet KAHRA.MANOGLU ISBN 978-975-6079-H6-7 Yaı1n Numarası 76 Basım Yeri ve Yılı

Ayban Mutbaosı

Mahmutbey Mab.Devekaldırun Cad. Gelincik Sokak.No:6 Kat:3 Bagcılar/İSTANBUL Tci:(0212) 445 32 38 Pbx Fax:(0212) 445 05 63 Kasım 2008 Genel Dawrım

Göklnışağı Pazarlama ve Dağıtım

Merkez Mah. Soğuksu

Cacl. No:

31 Tck-Er İş Merkezi

Mahmutbey/İSTANBUL

Tel: (0212) 410 50 60 Faks: (0212) 445 84 64

Işık Akademi Yaı•nlan

Emniyet Mahallesi Huzur Sokak No: 5 34676 Üsküdar/İSTANBUL

Tel: (0216) 318 42 88 Faks: (0216) 318 52 20 www.akadcmiyayinlari.com


.

.

.

IÇINDEKILER ICISALTMALAR SUNUŞ .. .

...

. . . . . . ...

......

.

....

.. .......

.

. . . . . . . . . . . ....

. . . . . . . . . . . . ....

.. .

.

..

......

. .. .

.... . . . . . . . . . .

. . . ..... . . . . . . . . . . . . . . .

.

.. .

. .. . . . .

.

. .. . . . . .

... . . ... . . . . . . . .

.

..

.... . . . . . .

. . . ..

11

·· · ·· · · · · · · · · · · ·

13

..........

'KADER'LE ALAKALI GELİŞTİRİLEN YENİ YORUMLAR VE KRİTİGİ .. . . . . . . . . . . ..

................

...... . . . . . . . .

. . .. . . . .. . . . .. . . .. . . . . . . . ... ...

l. Kader Kelimesinin Lügat ve lstılah Anlamı.

. . . . . . . . . .....

.

.

. . . ....... . . . . . .......

Bir İman Esası Olarak 'Kader' Mevzı1u .. . 3. Allah'ın, Bir Şeyi Yuktumdan Önce Bilmesi Hususu ve 2.

.......... . . . . . . . .

Bunun Zorlayıcı Olup Olmaması Meselesi Sonuç . . .. . . .

.

.. . .

. . . . . ...

..

.

.. .

. . . . . . . . . . . . . . .........

.............

..

13 16

. 24

......

.. .

.

....

37

..... . . . . .. . .. . . ....... . . . . .. .. . . . .

39

........ . . . . . . .... ........ . . . . .............. . . . . . . . . . . . . . .. . . . ....... . . . . ... .............. . . . .. . . . . . . ..

39

.........

..

........

. . . . ...... . . . . . . . . . . . .

. . . . ......

. . . ....

ICADERLE İLGİLİ ÜÇ HADİS VE YORUMU Giriş .

/.

...........

.

9

... . ......

...

.

Birinci Rivayet: Kitabetin Scbkati ...... ....... . . .. . . . .. . . . . . . ..... ... . . . . . ... . . ...... 42 2. İkinci Rivayet: Hz. Musa'nın Hz. Adem ile Buluşması .... . . . ... . . . . . . . . . . . 51 3. Üçüncü Rivayet: Her Şeyin Önceden Bilinip Yazılması. . . , . . . 53 l.

..........

Sonuç

. . .

. . . . . . . . . . . .. . . . . . . . . ....

.

.

.

.

. . . . . . . . . . ..... . . . .. . . . . . . ... . . . . . . ... ...... . . ......

ŞEFAAT iNANCININ NAKLİ VE AKLİ DELİLLERİ Giriş . . . . . . . .. ............. . . . ...............

.

. . ....

........ . .. . . . .. .

. . . . . . . .... .

Şefaat Kelimesinin Lügat ve Istılah Anlamı 2. Şefaatle İlgili Ayetlerin Sınıflandırılması . l.

..

....

.

...

. . . . .. . .

. . . . . . . . . . .....

.

.. . ..

. .

. . . ....

59

.

59

. . . . .. . . . . . . . . ... . . .....

.

.

...... . . ........ ..... ......

.

. . . . .... ......

a) Putların Şefaatini/Aracılığını Reddeden ayetler

.

........

.

56

. 59 .

.......... . . . ...

. . . . . . ........... .........

61

. 61 .

b) Şefaatin Vukı1 Bulacağını Gösteren Ayetler . . .. 64 c) İnkarcılara Şefaatin Söz Konusu Olmadığını Bildiren Ayetler....... 67 .......

3.

Hadislerde Şefaat .

. ..........

.

.....

.

. . . . ........

4. Şefaatin Aklen İmkanı

.

. .

.. . .....

. . . . . . . . ... . . . . . . . . . .

.

......

............

........

.

........

73 77

5


İsLAM İN ANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

5. 6. 7.

Sübhani Adet/İlalu Kural Açısmdan Şefaatin Değerlendirilmesi 80 Şefaatin 'İnsan İçin Aneale Kendi Çalışması Vardır' İlkesiyle Telifi 84 Şefaat inancının Mü'min İnsanın Hayatına Etki si/Yansıması ........... 85 a) Arnele Muvaffalc Şuurlu Mü'minin Hayatı Açısından .. ....

...

. Değerlendirilmesi . b) Günahkar Bir Mii'minin Hayatı Açısından Değerlendirilmesi Sonuç .. .................... . ..... ..... ........... . . . . . ........

...... ... .. . . .....

85

......

85

........ ................ . . ......... ............................................. . ............ .....

86

'HASENENİN/İYİLİGİN ALLAHTAN, SEYYİENİN/KÖTÜLÜGÜN NEFİSTEN' OLDUGUNU SİLDİREN AYBTİN YORUMU 89 89 Giriş: İyilik ve Kötülük . 91 l. İyiliğin Allah'tan Kötülüğün Nefısten Olması. 95 a) Hasenenin/İyiliğin Allah'tan Olması.. . . 101 2. Seyyienin/Kötülüğün Nefisten Olması 102 a) Ceza Anlamındalci Kötülüğün Nefisten Olması b) Günah Anlamındaki Kötülüğün Nefisten Olması ....................... 105 3. İyi-Kötü Her İlci Fiilinde Allah Tarafından Var Edilmesi 109 .... ... ........

.. ............ .............. ........ . ............ ..... . ........ .........

...... ............ . . . . . .... . . . . . .

.. . ..... . ........ . ........ ....... ..........

. ... ... . .... . . . ............ ........ . . ... .

. . . . . . . ............. ......

Sonuç

.

. . . . . . . . . .. ... .. . .. ..

. ...... ............ ........... . ..

.

............ .... ...... . .......... . ... . . . .

'TEVHİD-İ HALIKIYYET' GERÇEGİ IŞIGINDA 'HURMA AGAÇLARININ AŞILANMASI' İLE İLGİLİ RİVAYETLERE .. FARICLI BİR BARIŞ Giriş: Sebepterin Sonuçlara Etkisi l. İlgili Rivayetlerin Kritiği . 2. Konuyla İlgili İki Husus ve izahı . 3. Olayın Bir Başka Açıdan Değerlendirilmesi Sonuç . . ... .. ... . ......._. ........................ ... . . . . .....

. . .. ... . ....... .......

...... . ............. .. . . ......... ...... ....... .........

ll7 124

........... ..............

..........

133

. .. . . . . .. . ............

135

.... .... ...... . ... ......

136

..... . .......

.... ....... .... .... . . . ... .. . . ... .... .... ... ........ ...... ....

BAYIR VE ŞERRİ ÖZETLEYİCİ MUHfEVASIYLA NAHL SÜRESİ 90. AYETİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ . . GİRİŞ I. Üç Pozitif Esas . a) Adl . b) İhsan

. .. . ... .. . ..... .

139

..... . . ...... ....... ...... .... . . .... ... ........ . . ...... . . ..... ....... . .. . . . . . . . ....... . ....... .

l39

......... ....... . ...... .... . . . ............ .... . . . . . .. ............ . ... ......... .

140

... . ...... ... .... .. .... . . . .. .. . . ......... ............. .... .... ......... .... . ... . .. ..... ....

... ... .... .... ... . ... . ... .................. .... .

A

117

. ...... . . . . .... ..... . . . . ...... ... ..... ............. .... .........

.......... . . . . . . . ........

c)

115

A

Ita

.......

.

... .......... . . ............ ............

.

.. ......... ...... . ......... . .. . . ....... . .. ... ......

6

. .. . .... .. . . . .........

.

.. .. . . . ...

140 144 147


İçindekiler 2. Üç Negatif Husus

.

. .........

. . .

. . .. . . . . . . . . . ... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .. ... . . . . . . . .

a) Fahşa

b)

..

..

148

.....

148 150

Münkcr

c) Bağy 3. Ayct le İlgili Olarak Gündeme Getirilen Bazı Kclarni Millahazalar

4. Pozitif ve Negatif Hususların

152 153

Sebep-Netice

Münascbcti Açısından İJişkileri

...

. .. . ..

.....

.

.

. .. . . . .. . ... . . ..

.. .

Sonuç

........

.

. . .. . .

.....

158 160

HZ. PEYGAMBER'İN (S.A.S.) YÜCE A.fll..NG VE BAZI DELİLLER IŞIGINDA 'AB ESE VE TEVELLk iFADELERİNİN MUHATABlNI

YENİDEN DÜŞÜNMEK . . . . . . .. . Giriş: 'Abese ve Tcvella.' ifadelerinin Anlamı . . . . . I. S(ıredc Geçen İlgili Fiilierin Failinin Hz. Peygamber Olup .. . .. . . Olamayacağının İmkanı. . a) Hz. Peygamber'in Yüce Ahiaal İti bariyle b) iık İlci ayeti Takip Eden Cümlenin Tabi Olduğu Gramatile ...

.........

. . . . . .....

.

...

....

...

.......

. . ...

Yapı Açısından

. . . . . .....

.

.... . . . ...... . . . .

.

.... . . . .

....

...............

....

.....

. . . ...... . . . . . . .

. . . . . . . . .. . . . . . . ...... .. .... ... . . . . ...

c) Surede Yer Alan Karlneler Açısından .. . .. Abese Sılresinde Geçen/Fiilierin Diğer S(trclerdelci d) Benzer ifadelerle Karşılaştırılması Açısından . .....

..

...

....

....

.

161

. . . . . ......

163

.

.. ..

.

.

.... ....

..

.....

.

.

165

. . . . . ...... ..

......... . . . .

. . .......

e) Hadis Kaynaklarında Geçen ifadeler Açısından 2. Y<ıpılan izahlar Işığıncia Önerdiğimiz Meal

.

..

. ...

..... . .

..

. 161

.

.

. .... . . .

.....

....

......

.

169

. 173 .

...

........ . . . . . .

175 177 186

Sonuç

187

SON iLAHİ RİSALETİN MEKAN, İNSAN, ZAMAN VE LİSAN

BOYUTLARI

(�iriş

. . . . ....... ....... . . . ..... .... . . . . . ....... . . . . ...... . . .. . . . . . . . . . . . . . . . . . ..

189

. . . . ............................... . .. . . . .. . . . . . . . . . . . . .. . . . . . . . . . . . . . . . . . . ... . . . . . . ....... . . . . . . . .

189

....... ......

Risaletin Muhtelif Boyutları l. Mekan Boyutu 2. İnsan Boyutu

.

. . ......

.. . .

.

.

.

..

.

. .

190

...

.

.

.

. . . .. . . . . ...... . . ......... . . . . . ........ ........ . ...

190

... . . ... . . . . . . . . . ... . ..... .... . .......... . . .. . .. . . . . .. . . . . . .

195

. .... ....

... . . . . . .

.

...

a) 1Gşiliği ....................................................................................... l 96 b) Ümmiliği .

.

......... .......

3. Zaınan Boyutu 4. Lisan Boyutu

..

.

.

199

. . . . . . . . .. .... . . . . . . ........ ............. ... . . .. . .... . ... .. . .

203

.

.

....... .... ....

.

...

..

..... . . . . . . .....

.

.

... ... .......

.

........

..

.

........ ....

7

.

...... ..

.

.

.

. ..... .

.. .

.

. . . . ...... . . . . . . .

, ........................................ 207


İ sLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

. . . KUR'AN VE İNANÇ HÜRRİYETİ GİRİŞ l. İnsanın Sahip Olduğu inancın İlalll İradeyle ilişkisi .. . .. 2. İnançlar Karşısında Kur'an'ın Genel Tavrı. . . . . a) Cihad Emrinin İnanç Hürriyeti Açısından Değerlendirilmesi . b) İnanç Hürriyeti Açısından İrtidat Edenlerle İlgili Öngörülen Cezanın Değerlendirilmesi . . . . ... .... . ... 3. Tarihi Süreçte Kur'an'a İnananların, İnanmayanlara Karşı ..........

............... . . . . ......

........ .......

.... . . . . . . . .. . . .... . . ............... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .. . . . . . . . . . ...........

. . . . . ........

....... . . . . ..........

.

..

..

.. ... ....

...

....

...

.....

.....

. .

.

. .

.....

Tanımış Oldukları Dim Hürriyet.................................................... ICAYNAI<ÇA

. .. . . . ........

.

..

. . . .......... .

.

........ . . . . . . . . . . . . .

8

.

.....

.....

..

....

.

.....

... . .

.

..... ..

213 213 213 217 221 227 234 239


lGSALTMALAR

age.

Adı geçen eser

agy.

Adı geçen yazar

b.

İbn

bkz.

Bakınız

c.

Cilt

çev.

Çeviren

DİA.

Türkiye Diyanct Vakfı İslam Ansiklopedisi

iA.

İsliın Ansiklopcdisi

Fak.

Fakültesi

h.

Hicd

Hz.

Hazreti

Haz.

Hazırlayan

İst.

İstanbul

Kit.

Kitabevi

ktb.

Kütüphanesi

MEB.

Milli Eğitim Bakanlığı

Nşr.

Neşreden

ö.

Ölümü

s.

Sayfa

sy.

Sayı

Thk.

Tahkik eden

9


İsLAM

İNA NCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

Tkd.

Takdim eden

ts.

Tarihsiz

vb.

Ve benzeri

vr.

Varale

ys.

Yersiz

yay.

Yayınları

10


S UNUŞ

((Biz bu J(:ur'dn'da, insanlar için her türlü misal ve öğüdü, ftırklı üsluplaı-la tellrar tekrar ifade ettik. (Ancak onların birçoğu, anlama yerine kuru tartışmayı tercih etti.) (Doğ­ rusu), İnsan, (varlıklar içinde) ecdele (tamşma ve ldfyaı·aş­ tırmaya) en diitkün o/anıdır." (Kchf, 18/54)

Ralunan ve Ralllin olan Allah'ın adıyla. 'İslam inancı

Etrafında Yerli Yorumlar' adını taşıyan bu kitab, muh­ telif makalelerden oluşmaktaqır. Farldı zamanlarda kelam! perspektiften kaleme alınmış bu yazıların tümü hakernli dergilerde yayırnlanrruştır. Bu yazılar, kısmi ilavelcrle yeniden gözden geçirilip kitap formatında bir araya getirilmiştir. Birinci yazıda, hususiyi e son dönemlerde, kader inancına yönelilc ya­ pılan itirazlar İslam'ın ana kaynaldan ışığında aydınlarıcı bir bakışla yeni­ den lcritiğe tabi nınılmuşnır. İleinci yazıda, 'kader'i konu edinen üç sahih rivayet ele alınmış ve bunların 'cebri düşüneeye kaymadan nasıl anlaşılması gerektiği' üzerinde durnlmuşnu. Üçüncü yazıda, 'ahlald hassasiyeti zayıftataeağı gerekçesiyle' son za­ manlarda dışlayıcı bir üslupla ele alınan şefaat konusu işlenmiştir. İslam'­ ın öngördüğü şefaat inancı Kur'an ve hadisler ışığında temellendirilrneye çalışılmıştır. Dördüncü yazıda, Nisa 79. ayetten hareleetle 'iyilik ve köti.Uülderin

11


İsLAM İ NANCI ETRAFıNDA YERLİ YoRUML,AR

kaynağı'na dikkat çekilmiş ve bu çerçevede insan iradesinin dalıli üzerinde dumlmuştur. Beşinci yazıda Hz. Peygamber'in (sallallalıu aleyhi ve sellem) dünyevl işlerle ilgili kanaatleri bağlamında örnek olarale sıkça gündeme getirilen bir riva­ yet üzerinde durulmuştur. Hurma ağaçlannın aşılanmasıyla ilgili olan bu olaya 'tevhld-i h:llikıyyet' açısından yaldaşılmış ve bu çerçevede Peygambe­ rimizin vermek istediği mesajın aniaşılmasına gayret sarfedilmiştir. Altıncı yazıda, bayrı ve şerri özetleyici bir muhtevaya sahip olan Nalıl Suresi

90.

ayet, sebep-netice münasebeti içinde farldı açılardan yonuna

tabi tutularak insanlık için taşıdığı özlü mesajiara dildcat çekilmiştir. Yedinci makalede, Peygamberimizin yüce ahlakını da yalandan ilgi­ lendiren 'Abese suresinin ilk ayetlerinin nasıl tercüme edilmesi gerektiği' hususu işlenilmiştir. Beş farldı açıdan mcsele derinlemesine ele alınıp yeni bir meal önerilmiştir. Sekizinci sırada yer alan malcalede, Hz. Peygamber'in (salla!lalıu aıeyhi ve sellı:m) risaletinin mekan, insan, lisan ve zaman boyutları üzerinde durni­

muş ve bu ilahi seçinlin hikmetlerine dildcat çekilıniştir. Son yazıda ise Kur'an perspektifinden 'inanç hürriyeti' konusu işlen­ miştir. Özetle ifade etmek gerekirse, Kur'an ve hadisler ışığında yapılan bu ınütcvazı çalışına ile son zamanlarda zihinleri meşgul eden bazı konular ycrıi bir üslupla izal1 edilmeye çalışılmıştır. Belli ayetler ve hadisler etrafın­ da odaklanan bu yazıların İslam kültürüne katkı sağlamasını ve oluıyucuda yararlı tesirlericra etmesini Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyoruz. Bu eserin ınizanpajında ve yeniden okunup tashih edilmesinde katkı­ larını esirgemeyen kıymetli dostlarıma ve değerli öğrencim Kasım Ertaş'a teşddcürlerimi arz ediyorum. Doç. Dr. Yener ÖZTÜRK DİYARBAKIR

2007

Dicle Ünivesitesi İlahiyar Fakiütesi IZelam Anabilim Dalı Öğretim Üyesi yenerozturk@hotmail.com- yener@d.iclc.cdu.tr

12


'

A

'

'

,

CJ<ADER!LE ALAJ(ALJ GELIŞTIRILEN YENI YORUMLAR VE IffiİTİGİı

1. Kader Kelimesinin Lügat ve Istılah Anlaım Kader, lügat te, ' ölçm e, takdir etme, biçime koyma, şek.illendirme' gibi anlamlara gelir. Arap dilinde ka-de-ra, fiili, 'hisselere ayırdı ve herkese pa­ yını bölüştürdü, güç yetirdi'

manalarma gelir. Kelime tef'ü babına nalde­

dilince kad-de-ra olur ki, o zaman anlamı, 'takdir etti, hükmetti, hükmünü geçirdi ve kazada bulundu' olur. 2 Kaderle alakalı diğer bi� kelime ise, 'kaza'dır. Kaza, kelime olara!(

'emir, hüküm ve yaratma.'_ aıilamları na gelir.3 Kaza kelimesine Kur'an'daki

kullaııımlarından hareketle, 'bir şeyin lcavlen, fiilen yahut irade planında tamamlanması, bitirilmesi' şeldinde bir tarif de getirilir. Bu cümleden ola­

"Rabbin ancak kendisine kııfluk etmenizi emr (kaza) etti." (İsra, 17/23) ayetinin, kav!l kazaya; "0, yedi semayı iki günde kaza etti (yarattı)." (Fııs­ .�ilet, 41/12) ayetinin, fiili kazaya; "O bir işi kaza (irade) ettiği zaman, o şeye sadeec 'ol' der o da oluverir." (Bakara, 2/117) ayetinin ise, iradedeki kazaya ral(,

delalet ettiği beJirtilir.4 Genel anlamda Kur'an'da kader, her şeyin bir ölçü ve nizamla tanzim edildiğini ifade eden ilahi bir program anianunda kullanılır . Bu kavram 1 Bu makale 'Ekeır Akademi Dergisibin 14. sayısında yayımlanmıştır. (Erzurum 2003). 2 İbn Manzur, Lisanu'l- Arab, Danı Sadır, Beynıt ts., VlJ, 745. Ayrıca bkz. Beyaziziide, İşani­ tu'J-Meram nıin İbarati'l-İmam, Danı'l-Kitabi'l-İsliinıt, İstanbul1949, s. 264-265. � İbn Manzur, age, XV,186. 4 Bkz., Meydant, A. el-Habenneke, el-Alddctu'/-İs/.inıiyye, 625, Daru'I-Kalem, Dımaşk 1996.

13


İsLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

mikro alemden makro aıeme kadar kainatın tümüyle ilgilidir. içinde kader kelimesinin geçtiği ayetler göz önüne alımnca bu husus açık bir şekilde görülür:

"Şüphesiz Biz her şeyi bir kader ile yaratmışızdıı-." (Kamer, 54/49), "..Her şey O'nun yanmda belli bir kader (mikdar) iledir." (Ra'd, 13/8), "Ha­ zinesi Bizim katımızda alınayan lıiçbir şey yoktur. Biz onıı ancak belli bir

kaderc göre indiririz." (Hicr, 15/21 ) , "O Allah ki, sema vatm ve arzm miUkü O'nımdur. O evlat cdinmcmiştir, ıniillcünde bir ortağı da yoktur. O her şeyi yaratıp, (her şeye) bir kadeıjplan tayin etıniştir

\.fl� �_)�" (Furkan,

25/2)

Uçsuz-bucak'>ız denecek kadar bir genişliğe sahip şu kainatta meydana gelen ince ve hassas milyarlarca hadisenin, hiçbir karışıldığa meydan ver­ meden devam edebilmesi ancak böyle bir ilahi programla izah edilebilir.

Kur'an'ın işlemiş olduğu kader konusu yalnızca eşyayla ilgili değildir.

Variıle hiyerarşisi içinde en önemli konuımı tutan insan için de söz konu­ sudur. Şimdi şu ayeti bu açıdan okwnaya çalışalım:

"Şiiphesiz ölüleri ancak Biz diriltiriz. Onların yapt1kları (her işi), bı­ raktıkları lıer eseri/izi yazanz. Ve (de Biz), Jıer şeyi apaçık bir Kitap'ta saymışızdır." (Yasin, 36/12) Bu ayetin son kısmı nda

� (: :.;..1 :ı) JS� /Ve (de Biz), her şeyi apaçılc

bi r kita pta sayrnışızd1r' denilmektedir. Hiç şüphe yok ki, ihsa kelimesiyle dile getirilen 'sayıp yazma, kaydetme' işi insanlarla alakalıdır. Zira cüm­ lenin öncesi, bizzat insanların işlemiş aldııldan fiilierin yazılmasını konu

edinmektedir. Demek oluyor ki, bu ayettc ilci ayrı yazılış söz konusu edil­

mektedir. Birincisi, imam-ı müblne (levh-i mahfôza) kaydedilip yazılan­

lardır ki, her şey orada ilınl: vücutlarıylajvarlık.larıyla kayıtlıdır. İleinci ise, teker teker vücuda gelen hadiselerin yazılıp kaydedilmesidir. Burada eşya ve hadiseler harici varlık noktasında ortaya çıkmaktadır. Bunlardan iradi olan fiilierin sorumluluğu ise, tamamen iradenin

kendisine aittir.

Çünlcü

Allah, kulll11u seçen ve seçtiiderinden sorumlu olan bir varlık olarale yarat­ mıştır. 5 5

Bu yazılışları

ifade eden diğer ayetler için bkz., En'am, 6/38; Tcvbe, 9/51; Hadid, 57/22.

14


Kaderle Aliikalı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği İşte, gerele delaleti kat'i olan bu ve benzeri ayetleri, gereks e Hz. Pey­ gamber' in (sallallahu aleyhi ve sellem) konuyla ilgili beyanlarını bir bütün olarak ele alan leelam alimlerimiz, kader kavramını teriın olarak tarifetmeye çalışımşlardır. Diğer bir ifadeyle, onlar, var olan bir şeyi sadece kelaınl bir dille tanımlamayı hedefl eınişlcrdir. Bu cümleden olarak, Maturidller açısm­ dan kader, Allall'ın talcdiridir.6 Kaza ise, O'nun bu talcdiri infaz etmesi, yani yapılacale şeyi eda etmesi ve hükmü yerine getirmesidir.7 Eş'ariler açısından ise kaza, Allah'ın ezeldeki hükmüdür. Kader ise, şartların var ohı.�ıuıdan sonra bunların birer birer meydana getirilişidir.8 Elli-i Sünnet mezhebinin iki önenlli kolu olan Mattıridiler ve Eş'arller, kaza ve kader kavramlarını, if.1de ettikleri mana bakımından birbirlerinin tersi şeklinde anlamışlardır. E.farilerin 'kaza' dediklerini Mattıridiler kader, 'kader'i de kaza olarale ele alımşlardır.l' Aradaki ihtilaf lafzi bir a.ıllaşınazlıktan ibarettir. 10 Şu halde "Kur'an'da zikredilen 'kader' ve 'takdir' kelimelerinin, Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve selleııı) vefatından sonra ortaya çıka.ı1 türlü fi­ kirler neticesinde ıstılahi bir manaya ge len 'kader' ile alakaları yokttır"1 1 şeklindeki bir iddia anlamsız ve tutarsızdır. İslam'ın temel kavraın1armı dışarıdan inceleyen birisi olarak Toshihilco İzutsu bile bunu reddetıniştir: "Allah'ın her şeyi önceden t�dir meselesi kela.ıncıların uydurması olamaz. Çünkü İslam'ın zuhnrundan önce bile hemen hemen aynı düşünce, hususi dini bir inanca sahip olanlar arasında da vardı. Hatta hanlfler çerçevesinin dışında da bu inancın varlığı göıülür."12 6

Yani, Yüce Allah bir .�cyi nasıl olacaksa öyle hilmi§ ve bildiği gibi hiiknıetmi�tir/takdir euni�tir. Allah'ın ilmi/bilmesi etkileyici (mi.icssir) değildir. Takdir, her ınahluku gii"zellik-çirkinlik, fay­ dalı-zar:u:lı olma hallerinden hangisiyle ilgili olacak.sa, hangi zaman ve mekanı ihtiva cdecekse, sevap ve günahtan kendisine ne tereuüp edecekse öylece talıdid, tayin ve tespit cunektir. 7 Daha geııi� bilgi için bkz. İzmirli, İsmail Hakkı, Yeni İ/nı-i Kclam, Ankara. 1981. s. 328-9. 8 Cürcani, Scyyid Şerif, et-Ta'rit:1t, ts., ys., s. 174. 9 Bkz., Sabuı1!, Nureddiıı, cl-Bidayc Ei Usuliddin, ys, ts. s. 77,78; Eş'ari, Ebu'l-Hasen, Kitabu'l­ Luma' ti'r-Rcdcli Ala Ehli'z-Zcyği ıre'l-Bida', Beyrur. 1952. s.46 10 insanla alftk.ılı kader bağlammda, Mtitezilc mezhebi ise, kader kelimesiııc, beyan; kazaya ise 'haber verme, bildirme' aıılaınlarıru vermiştir. Bkz. Kadt Abdulcebbar, Şcıhu'l-Usuli'l· Hamse, Mektebct-u Vehbc, ts., s. 770. 11 Bkz., Atay, Hüseyin, Kur'an'da İman E�aslan, Atay yay., Ankara 1998, s.l35. 12 İzutsu, Toshihiko, Kur'an'da Allah ve İnsaıı, (çev.: Süleyman Ateş), A.Ü.İ.F. yay. Ankara 1975, s.225.

15


İsd.M İ NANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

Basılı; biz, kader konusunda, Kur'an'a rağmen, Kur'ani yonunlar yapma hakkına sahip değiliz. Olaya gerek Kur'an'ın, gerekse Hz. Peygam­ berin (sallallahu alcyhi ve sdlem), anlamları gayet açık olan beyanları perspektifin­ den yaldaştığımızda, -onların bildirdiği haberlerin doğnıluğuna

iman etmiş

birer irısan olarak- ancak şunları ifade edebileceğimiz kanaatirıdeyiz: Şimdi­

ye kadar ne yapmış ve ne söylemiş, ne yapıruş ve nasıl davraruruşsarn, hepsi de Allah'ın ilminde ve Ana IGtap'ta ayruyla mevcuttur. Gelecekte söyleyece­ ğim ve yapacağım her şey -ben bilmesem de- yirıe Ana Kitap'ta kayıtlıdır. İrademle ne yapacalcsam, Allah sonsuz ilıniyle, geçmişimde geleceğimde olmuş ve olacak olan her şeyi bildiğirıden 'iradesiyle şunu şöyle yapacak diye' yazmış bulunmalctadır, dolayısıyla, yaptıklarım ve yapacaklarım bu ya­ zıyla çelişmez. Ancak, böyle bir yazının olması beni zorlamale için değildir, çi.inldi ben yaptığıını irademle yapıyorum, Allah da zaten irademlc ne yapa­ cağımı her şeyi ku.�atan ilm-i ezelisiyle bildiği için böyle yazıruştır.

2. Bir İman Esası Olarale 'Kader' Mevzuu Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellenı) beyanlarında gayet açık ifa­ delerle ele alınan 'kadere

iman' konusu,

Kur'an'da, açık bir şekilde iman

edilmesi gereken bir esas olarak yer almaz. Ancak unutulmamalıdır ki Kur'an'da, insanla alak:alı ezeli tespitirı varlığını bildiren birçok ayet söz konusudur:

"Ne yerde ne de kendi nefislerinizde (gerek üzülmeDize gerekse scırin­ menize sebep olacalc şekilde) meydana gelen hiçbir şey yoktur ki, Biz omz yaratmadan önce, bir kitapta olmasm. Doğrusu, bu Allah'a göre kolaydır. Bu, elinizden çıkana üziihneyesiniz ıre de Allah'm size verdiği nimetieric şıma.rmayasımz diyedir " (Hacüd, 57/22)13 . .

"Onlara de ki, 'Aliah'm bizim için ya.zdığmda.n başkası bize asla. eriş­ mez. " (Tevbe, 9/5 1)14 13 Ayetin sonunu dikkate aldığımızda bu ayette geçen 'musibct' kelimesinin ıstılah olarak değil, 'meydana gelen, ulaşan şey' anlammda lügat manasıyla kullanıidi ğını görürüz. 14 Keza bkz., En'am, 6/38; Yasin, 36/12. Hüseyin Atay, cKıır'.in'da İman E�asları' isimli eserin­ de kadere imanın, İslam'ın iman esaslarından biri olmadığım savunmuş ve de kadcrc delaleti gayet açık olan ayctlcri, son derece zorlamalı bir teville ele almışnr. Mesela, "De ki: Bize yalnız Al/alı'm yazdığı isabet eder." (Tevbe, 9/51) Syerini "Pratik hayatta muvaffakiyetsizliğe uğran-

16


Kaderle Alfikalı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği "Şüphesiz ölüleri ancak Biz diriltiriz. Onların yaptıkları (her işi), bı­ raktıkları her eseri/izi yazanz. Ve (de Biz), lıer şeyi apaçık bir Kitap'ta saymışızdır." (Yasin, 36/12) Görüldüğü üzere, Kur'an bu ayetleriyle bize, her şeyin varlık sahasına çıkmadan önce

ilm-i ilahide var olduğunu yoruma ihtiyaç bırakmayacak

bir açıklıkla anlatmaktadır. Bu başiılda alakah kısa bir girişten sonra, şimdi, kader konu<>unu 'bir iman esası' olarak kabu] etmeyenlerin ileri sürdük.leri iddialan/argümanları sıralayalım: ı. iman esaslarını bir arada bildiren ayetlerde15 'kadere iman ediniz' şeklinde açık bir beyanın buluıunaması,

2. Kaderle alakalı rivayet­

lerin, a.had haberlerden ibaret olınası (yani mürevatir olınaması), 3. Bu ri­ vayetlerin, ravilerinin gi'ıvenilir bulunmaması, 4. Buhari gibi bir kaynağın buna yer vermemesi. Birinci iddia: İman esaslarını bir arada bildiren ayetlerde 'kadere iman'ın zikredilınemesi. Acaba, ilgili ayetlerde bu hususa açıkça yer veril­ miş olmamasının bir gerekçe olarak ileri süriilüp, bundan 'dinde kadere

iman söz konusu değildir' gibi bir hükmün çıkarılabilmesi ne kadar isa­ betlidir? Meseleye dild(atlice yaldaŞıldığında bunun böyle olmadığını anlanuş olacağız. Bu çerçevede konuya ilci açıdan bal(acağız. a. Pek çok hadiste yer alan 'kadere iman' esasının Kur'an'da müsta­ kil bir şekilde ifade edilmemesinin elbetteki bir hikmeti vardır. Çünkü Al­ lah'a ve O'nun ilim, irade, kudret gibi yüce sıfatiarına iman etmek, kaza ve Icadere iman etıneyi zonınlu kılmalüadır. Bir diğer ifadeyle kadere iman, temelde 'Allah'a iman esası' içinde bulunmuş olmaktadır. Zira, "Allah'ın dı�ı zaman mii'minlcrin çalışma şevkierinin kırılınaması ve hayattan yumamaları

için bu

gibi

tdaketlerin, Allah'ın yazdığı ilahi kanunlara uygun olduğunu söyleyerek, Allah, münafıklara karşı mü'minleri avutmlL�nır."şeklindc yorumlaııuştır. (Atay, ilgili diğer ayetleri de benzer yak­

laşınılarl;ı yorumlamaktadır. (Rkz., age., s. 138-141.) Hiç şüphe yok ki, böyle bir yaklaşım , bu ayctin

lafzından ve de Kur'an'uı ilgili

diğer ayetlerinin ifade ettiği gerçeklerden kopuk bir

şekilde öne süriilıniiş ınücerrct bir iddiadır. Ayrıca, dilimizde "avutma" tabiri daha ziyade

'kandırına ve oyalarna' ınanasında kullanıldığı

15

için, Allah

zaafi çağrıştıran böyle bir ifade asla tasvip edilemez. Bkz. Bakara, 2/177,285; Nisa, 4/136.

17

(celle cc laluh) hakkında eksiklik ve


İSLAM İNANCI E'rRAI'INDA YERLİ YORUMLAR

kainatın yaratıcısı olduğuna ve ilim ve iradesiilin bütün cüz'iyyata (tek tek bütün bireylere ve onlara ait özelliklere) ve külliyyata (bütüne ve genele ilişkin hususiyederin tümüne) şamil bulunduğuna İnananlar, kaza ve ka­ dere de iman etmiŞ bulunmaktadırlar."16 Hz.

Öyle anlaşılıyor ki ilahi programı (kaderi) diline dalayanlar karşısında Peygamber (sallallahu aleyhi ve scllcm) kaza ve kader inancının vücubuna

hususi olarak dikkat çekmiştir.

Bu cümleden olmak üzere, Allah'ın ezeli ve sonsuz ilınine, sımrsız irade ve kudretine lınan etmenin kadere de lınan etme anlamına geldiğini bilen leelam alimlerimiz, kader meselesini, bazen 'Allah'a iman' başlığı al­ tında, bazen de müstaldl olarak ele almışlardır. Mesela Ebu'l-Muin en Ne sefı:, 'Tabsıratız'l-Edille'sinde iınanı beş esasa taksim etmiştir.17 Aynı ke­ laıncıınız 'el-Bahnz'l-Kelam' adlı eseriııde ise -hadislerin tasnifıni dikkate alarak- imanın altı esastan ibaret olduğunu zila:etmiştiı·.18 -

­

b. Kur'an, birçok yerde, yaratılmadan önce her şeyin bir kitapta kayıtlı olduğunu bize bildiriyor. Şimdi burada durup kendimize şu so­ ruları yöncltelim: Cenab-ı Halde'ın herhangi bir hususla alakah olarak 'bu böyledir' demesi, -netice itibariyle- 'bunun böyle olduğuna inanın' demesi, anlamına gelmez mi? Daha açık ve somut bir misaile ifade ede­ cek olursak, Allah'ın, Kitab'ında 'başınıza gelecek olan her bir şey Allah tarafmdan önceden biliıunektedir' demesi, 'başllllza gelecek olaıı her bir şeyiıı önceden Allah tarafındaıı bilinmektc olduğuna inanınız' anlamına gelmez mi? Ayrıca saha olarak kader, her ne kadar Cenab-ı Halde'ın ilmi ile tespit ve tayini demek ise de, aynı zamanda o, Allah'ın iradesi, Sem'i, Basan ve Hilaueti de vs. demektir. Zira insamn, iradesinin nazara alınarak takdir edilıniş olan kaderinde, ilim sıfatı gibi Allah'ın diğer sıfatlarımn da taal­ lulcu söz konusudur; sözgelimi, Allah'ın böyle bir tespitte bulunabilmesi için, Onun kullannın zaman boyutunda neleri yapacağını halckıyla görebi­ lecek bir Basan, neleri söyleyeceğini hakkıyla işerecek bir Sem'inin de ol16

Bilmen,

Ö Nasuhi, Muvazza/ı İlnı-i Kdanı, Bilmen yay., İstanbul ts., s294.

17 Mesela bkz., Nescfi, Tabsiı-acu'l-Edille, (thk.: Claude Selame), Dımaşk 1993, I, 522. 18

Bkz. Nesefi, ·Bahru'l-Kdam,

Mektebenı Dari'l-FerfU.r, Dımaşk 2000, s. 69.

18


Kaderle AlakaZı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği ınası gerekmektedir. .. Bundan anlıyoruz ki, kader konusu yalnızca -ilim gibi- tek bir sıfatı ilgilendiren bir durum değildir.

İkinci

iddia: Kaderle alakah rivayetlerin, ahad haberlerden ibaret

olması (yani mürevatir olmaması. Bu konuyu gündeme getirenler 'iti­ kadi konularda haber-i alıadın delil kabul edilmemesi Ehl-i Sünnetçc de kaideleştirilrniştir' demektedirler. İnanç konulannda 'haber-i vahidle­ ·rin delil olarak kullarulamayacağı' tarzında şekillenen kanaat aslında ilk dönem Sümıi kelamcılar ve muhaddisler tarafından kabul görmemiştir. Onlar daha çok hadisin sıhhati için belirli şartlar öne sürmüşler ve sahih hadislerin hususiyetlerini belirlemişlerdi. Onlara göre, hadisin bu sıhhat şartlarını taşıması yeterliydi. Mesela, gerek kclarn ilminin gerekse fıkıh ilminin babası konumundaki Ebu Hanife hazretlerin.in

el-Fıkhıı'l-Ekber

adlı metninde, -her ne kadar haber-i valildlerin itikadi konularda delil olup olamayacağı tartışılmamış olsa da- haber-i vahidlere dayanılarak miı·aç, kabir azabı, şefaat ve ru'yetullah gibi konuların hak olduğu vur­ gulanınaktadır. Son dönem itibariyle diğer görüş taraftar toplamıştır. Aneale bu dev­

rede de tersi kanaate sahip alimler az sayılmayacak kadar mevcuttur. Ni­

tekim bu konuyla alatcalı eser: telif eden bazı araştırmacılar, Elıl-i Süru1et ekolünün, Ahmed b. Hanbel ve Ebu'I-Hasen el-Eşari gibi önenili simaları­ nın bu göriişte olduğunu tespit etmişlerdir. Söz konusu bu zatlar, haber-i vahidleri itikadi konularda delil olarak kullandıldarı için, kabir azabı, sual, mizan, sırat ve şefaat gibi -mütevatir haberlerle belirlenmemiş- haber-i vahidlerle sabit olan pek çok gaybi ıneselenin mutlaka vuku bulacağı doğ­ nıltusunda hükümler vermişlerdir. Ayrıca son dönem bazı Sünni usulcüler ve kelamcılar, meşhur haber­ lerin itikadl ·konularda deW olabileceğini, zira kesin ilim ifade edeceği gö­ rüşünü benimsemişlerdir. Mesela Serahsi, "mütevatir, müstefiz ve üzerin­ de icına edilmiş süru1et, ilın-i yakin ifade etme konusw1da Kitab gibidir" diyerek meşhur haberlerin ilim ifade edeceğini 'kabul etmiştir. 19

19

Serahsi,

Usulu's-Seralısi, Elif Ofset İstanbull990, I, 366. Hadiscilerin meşlıılr diye tarif ettik­

bazı fulcaha 'nıiisteflz' olarale isimlendirir. Hadis ısalahmda 'ikiden fazla kanaldan gelen fakat mürevatir derecesine ulaşmayan hadis' anlamında kullanılır. leri hadisleri

,

19


İ sLAM İNANCı ETRAFlNDA YııRLİ YoRUMLAR

Ve yine Matur1d1 ekolünün önemli bir siması olan Ebu'l-Mu!n en­ Nesefı, Allah'ın ilim ve kudret sıfatları konusunda Mutezill kelamcıların ileri sürdükleri görüşlerin yanlış olduğunu dile getirdiği yerde "ne Ki­ tab'da ne de meşhur hadislerde onları destekleyen bir nas bulunmadığı halde, onları böyle bir yaklaşıma sevk eden hangi zaruret vardır?"20 di­ yerek meşhur hadislerin de delil olduğunu açıkça koymuş bulunmakta­ _ dırY Görüldüğü üzere, haber-.i vahidleri delil olarak kullanan, yani haber­ ler arasında bu hususta, mütevatir ve ahad ayrımı yapmayan ilimler de vardır. "Bunlar hadisin sağlam olarak Hz.Peygaınber'd.en sclleın)

(sallallahu alcyhi ve

gelmesini, yani, itimada şayaı1 yollar ve şahıslar tarafından gelmesini

esas almışlaı·dır. Ve yine bu zevata göre, hadis kritiği ilimlerinin gerektir­ diği şartlar bu rivayetlerde mevcut ise, onların ahad haberler durumunda kalması kıymetlerini düşürınez. Bu görüşü paylaşaıuar, sayı bak:ımındaı1 az olmadıkları gibi, belki de tatbikattak.i durumu, nazari olarak da en iyi ifade eden k.imselerdir."22 Bu çerçevede hatırlatılınası gereken bir diğer husus da şudur: Mustafa Sabri Efendi'nin de önen1le belirttiği üzere bu konudaki hadislerin hepsi 20

Bkz., Nesefi, TalısirMu'l·Edile,

I, 174.

Bkz., Koçkuzu, Ali Osman, 'Rivayet İlimlerinde Haber-i Vahidleıin İ'tikad ve Teşri yönlc·

ı·iııden Değeri, D.İ.B. yay., Ankara 1988, s. l 40· 1 42 . Haberlerin bilgi değeri ve kesin ilim ifade etmesinin şartları üzerinde teorik açıklamalar ilk defa MCıtezile kclamcıları tarafından

yapılıruştır. Onlar -nübüvveti kabul etmeyen ve bunu 'haberler kesin bilgi ifade etmez' ge­ rekçesine dayandıran bazı müllıiltierin iddialarını cevaplandırmak maksadıyla- haberlerin/ hadislerin bilgi değeri üzerinde durmuşlardır. Ancak onlar bu kişilere cevap vermek mak­ sadıyla hareket ettiklerinden haberlerinfhadislerin kesin bilgi ifade etmesi için belirledikleri �artlarda aşırı fikirler de ileri sürmüşlerdir. Buna bağlı olarak irikadi konularda revatir haberlerin delil olabileceğini belirtmi.�lcnlir.

ancak

mii·

Hicri dördüncü asırdan sonra MCıtczilc

gibi, çoğunluğu itibariyle son dönem Sünni kelamcıların da bu yaklaşıma rağbet ettikleri görülmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki başta ilın-i kelaının öncüsü Ebu Hanife hazretleri olmak üzere İmam Malik ve ilk dönem kelamcılarından Kerabisi ve Muhasibt gibi Sünni

kelamcılar, haber-i vahidlerin ilim ve arneli birlikte gerektirdiğini söylemişlerdir. Buna İ bn Teymiyye, İbnu'I·Kayyım d-Cevziyyc ve İbn Hazm gibi zatların da iştirak ettiğini belirtmiş olalım. (Bu konuda ayrınnlı bilgi için bkz., Ayahan Tekinq, "Bilgi K ayn ağı

22

Yeni Akademi yay., İstanbul2005.) Koçkuzu, age., s.H0-142.

20

Olanık Hadis"


Kaderle Alakatı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği ahad olsa da, kader hadisleri mana itibariyle mütevatirdirler/3 bumm için de 'ahad hadisler zan ifade eder; zanı1i deliller ise akaid ilminde delil olaral< kullanılamaz' denilemez. Zira bu hadislerin delalet ettikleri mana, kat'iyyet ifade eden ayetlerle24 te'yit edilmiştir. Kat'i deliller ile manası te'yit edilen zanni deliller de lcatiyyet ifade ederler. Üçüncü iddia: Konuyla ilgili bir başka iddia da 'ilgili rivayetlerin ravilerinin güvenilir olmadığı' şeklindedir. Bu da, mücerret bir iddiadan ibarettir; zira bu kişiler, tanınmış, güçlü hadis ricili tarafından güveni­ lidilderi belgelenmiş ravilerdir. Ancak Icaderin iman esasları içinde ola­ ınayacağını savunanlar, bu rivayetlerin senetlerinde cerh ve ta'dile maruz kalmış (mecruh) şahısların olduğunu iddia etmişlerdir. Mesela, Sayın H. Atay, bu çerçevede şöyle der: Bunlar içinde en kuvvetli görünen rivayerin

Hz. Ömer >Abdullalı b. Ömer >Yahya b. Ya'mcr > Abdullah b. Bııreyde şeklindedir ki, bu son ravi (Abdullah b. Bureydc) Ahmed.

senedi,

b. Hanbel tarafından tevsik edilınemiştir.25 Atay, bunu, İbn Hacer'in

Tehzib isimli eserine dayandırmaktadır. Ne var ki, İbn Hacer, bu ese­ rinde sadece İbn Hanbel'e atfedilen bir görüşe yer verdileten sonra, cerh ve tadil ilinllerinin İbn Bureyde'nin ( ö.l 05) güvenilir olduğunu belirten

Tala·ib sika bir ravidir' diyerek net bir şekilde

görüşlerini bir bir sıralamıştı,r.Z6 İbn Hacer kendi kanaatini ise, isimli eserinde 'üçüncü tabakadan ortaya koymuştur.27

Bu çerçevede, 'ilgili raviler, hadis ricali tarafından tevsik edilmiş (gü­ venilirlilderi tescil olunrnuş) kişiler olabilirler, ancak, tevsik konusımcia o dönem kclarn ilimlerinin görüşlerini de dikkate alınale gerekir' şeklinde bir itiraz gelebilir. Ravilerin şahsına yöndile itirazlar, Mutezilt kelamcılar tarafından ya­ pılmıştır. Bunun sebebi ise gayet açıktır: Söz konusu rivayetler, bu zeva­ tın, temellendirmeye çalıştıldarı görüşlerle ters düşmektedir. Bu cümleden 23 Mustafa Sabri, Mevkifıı'l- Ak1i vc'l-'İlnı, el-Mektebetı.ı'I-İslamiyye, ys. 1950, III, 350. 24 Bkz., En'am, 6/38; Tevbc, 9/50-51; Yasin, 36/12; Hadld, 57/22. 25 Atay, age., s.l36. İbn Hanbel'in ahad haberlerle ilgili tevsiklerine itibar etmeyen hocanuz, her ne hikmetsc, onun bu konudaki tevsikine ziyadesiyle önem vermektedir. 26 Bkz., İbn Hacer, Tehzibıı'r-Tehzib, Haydambad 1326, V,l57. 27 İbn Hacer, Takribıı'r·Tehzib, Daru'r·Re�ld, Halcb 1992, s.297.

21


İSLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YORUMLAR

olarak onlar, bu mevzuda, kaderi ispat için gelen hadisiere hiç ilti(·u gös­ termemişler, onların uydurolmuş olduklannı ileri sürerek, ravilerini yalan­ cılıkla itharn etmişlerdir.28 Hatırdan çıkarmamak gerekir ki Hz. Peygamber'den (sallaUahu alcy­

hi ve seUem) dini: ve gayr-ı dini meselelerde varid olan ve İslam teşriinde

Kur'fuı'm müfcssiri olarak ilk mülıim kaynağı teşkil eden hadisleri rivayet etmiş olan ve güvenilir olduldan, tamnmış hadis tenkitçileri tarafından tevsik edilmiş raviler, aynı zamanda kaderle ilgil i hadislerin de ravileridir­ ler. Eğer biz bu konudaki hadisleri reddetme cihetine yönelirsek, bunu ancak ravilerinin yalan söylemiş veya yalan na.ldetmiş ihtimaline binaen reddetmemiz gerekir; bu takdirde ise, sadece akaid meselerinde varid olan hadislerin değil, ibadet ve muamelat da dahil, bütün dini konularda varid olan hadislerin sı.lıhatinden de şüphe etmek gerekir ki, bu, dini tehdit eden büyük bir tehlikeyi teşkil eder.29 Dördüncü iddia: Bu konuda itiraz olarak gündeme taşınan diğer bir nokta ise, bir iınan esası olarak Icaderin Buharl'nin Sahih'i gibi muteber bir eserde yer almaınasıdır. Özellilde, onun Cibril hadisi olarak bilinen rivayeri naldederken,

Icadere iınan1a

ilgili kısma yer vermemesi gündeme

taşınınaktadır. Diğer hadis kitaplarmda hadisin konumuzia alaka.lı IGsmı

'.. İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygaınbederine, ahiret giiniine ve kadere, hayrına ve şerrine iııaıunaktır. . ''>11 Buh:lri'nin sahihiııde tahric edilen rivayet ise şöyledir: "İmaıı, Allah'a, melelderine, O'na kavuşmaya, kitaplarma, peygaınberleriııe inamnaıı; keza (öldiikten som·a) dirihneye inanınandır. '-1!1

şöyle geçer:

28 Koçyiğit, Talat, Hadisçilcrle Kcl:ımcı/ar Arasındaki Miiııakaş:ılar, T.D.V. yay., Ankara, 1989, s.l60. 29 Koçyiğit, age., s. 163. 30 Müslim, İman 1 ; Ebu Davı.ıd, Sünnet 16; İbn Mace, Mıikaddime 9. Bu rivayetlerde kaderle birlikte 'hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna' dikkat çekilir. Bu çerçevede Kur'an'da yer alan ayetlerde bu iki kelime ile daha çok maddi hayır ve �erler kastedilir. yani, lıayıı- ile -in.�aııların sebeplere usulünce tqebbii�leriııe bag-lı olarak- Allah'ın Imfettiği rızık/mal, sıhhat ve g;ılibiyet gibi hususlar; şer ınefhmnu ilc de -gerek iıısaııların imtihaı1a tabi mtulmalarıyla ilgili olarak, gerekse onların sebeplere riayetteki ihmal ve ku�urlanna karşılık olarak- Allah'ın takdir etmiş olduğu kıtlık, hastalık ve mağlubiyet gibi durumlar kast olunur. (İlgili ayetler için bkz., Yunus, 10/11; İsra, 1 7/1 1 ; Hacc, 22/11; Fussilet, 41/49-51; Mearic, 70/20.) 31 Buhari, İman 43.

22


Kaderle Alakatı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği Göıiildüğü gibi, kader i nancı bir iman esası olarak, Buhiiri'nin Sah1h'i hari ç, kütüb-i sitte dediğimiz diğer hadis kitaplarının hepsinde yer almak­

tadu·..U Ancak ununılınamalıdır ki, Icaderin varlığıyla ilgili Buha.ri'nin Sa­ lub'inde bir bölüm ve birçok rivayet mevcurnır.33 Buhad'nin, escrinde kaderin, iman esaslarından biri olduğuyla ilgili olarak tahrk edilmi� bir rivayetiıun olmaması, diğer hadis kitaplarındaki ilgili rivayerlere gölge d�ürecek bir gerekçe oluşturmaz. Böyle bir man­ tıkta ısrar edilmesi, Sahih-i Buh:lri'de yer almayan ba.�ka rivayetlerin bir değer taşımadığı anlamına gelir ki, bu da ilmilikle bağdaşmaz. Bu sadece, Buhari'nin elindeki verilerle ulaştığı şahsi bir sonuçtan ibarettir. Netice olarak, İslam'da Icadere iman etmeıun zaruretinin, iki delilden kaynaklandığını söyleyebiliriz: l . Cenab-ı Hakk'ın kayıtsız ve sınırsız olan mutlak ilim, irade ve kudret vb . sıfatlarına iman etmenin gereği,

2. Manen

mürcvatir derecesinde bulıman anlamı gayet açık hadislerin varlığı. 34 Bu itibadadır lei "Kader yoknır, diyeillerin iddiasına karşı Ehl-i Sünnet, kade­ re imanı, iınan esasları arasına koyarale işi bastırmalc iste11Uştir"35 şeklin­ deki bir yaklaşımı, malesacillll aşan mübalağalı bir ifade olarale değerlendir­ mek istiyoruz. Zira söz konusu ulema, bunu 'olmayan' bir şey üzerine bina etmemiştir ki, böyle bir iddianın halclılığı söz konusu olabilsin. Ortada f,

-ahad da olsa- delaleti gay�t açık pek çok rivayet mevcumır. Hasılı, kader konusunu dar kalıplar içine sılaştırmadan geniş bir perspektiften ele aldığımızda, iman esaslarının, kaza ve kader inancıyla/ esasıyla çevrclendiğiıU göıürüz. Çünkü yüce Yaratıcı, başta kendi varlığı­ nın

bilinip tanınm ası olmale üzere, hayat ve ötesinin (al1iretiı1) anlam ve

maksadının ne olacağllll ve de bwıuıı için indireceği öğretileri (kitapları) hangi insanlara (peygamberlere) hangi varlık (melek) vasıtasıyla göndere­ ceğini önceden takdir etmiştir. Bırnun al<sini düşünmek 'O'nun zuh(ırata göre, gelişi güzel hareket ettiğini' iddia etmek anlamına gelir ki bu gerçek­ ten izahı zor bir durumdur. 32 Kader inancını

iman esasları ara.�ında sayan

diğer rivayetler için bkz., Nesa!, İman 5; Tirmizi,

Kadeı· lO, 17; İbn Hanbel, Müsned, I, 97.

33 Bkz., Buhar!, Kader l, 6, l l . 34 Buı1, Ramazan S., Kübra'l: Yakiniyyati'I-Kevrıiyye, s . 171. Darn'I-Filcr, Beyrut 1394. 35 Bkz., Atay, age., s.l4l.

23


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

3. Allah'ın, Bir Şeyi Yuklinndan Önce Bilmesi Hususu

ve Bnnun Zorlayıcı Olup Olmaması Meselesi

Allah Teala'nın ilıninin sübuuı ve her şeyi kapsadığı aklen olduğu gibi nakille de perçinlenmiş bir meseledir. Kur'an'da bunun için pek çok delil vardır. Burada birkaçını zikredelim : «Gaybın analıtaı-ları Allah'ın yanındadır; onları O'ndan başkası bil­ mez. O karada ve denizde ne varsa bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır. " (En'am, 6/59) "Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmış tır. " (En'aın, 6/80) "O her şeyi hakkıyla bilendir. " (Bakara, 2/29) Bu ayetler bize O'nun ilminin mutlak, yani kayıtsız ve sınırsız olduğunu anlatmaktadır.

İlk iyetten de kolayca anl�ılacağı

gibi, Allah (ccllc celaluh), sa­

dece götiinenleri değil, bizim için gayb olan şeyleri de bilin ektedir. Bu ayetin son kısım ise 'her şeyin apaçık bir l<itapta olduğunu' bildirerek eşyanın varWc sahasına çıkmadan önce ilm-i ilahide var olduğuna dild<at çekmektedir. Kur'fu1-ı Kerim'in ve hadis-i şeritlerin gayet açık olan ifadelerine rağ­ men İslam düşüncesinde farklı millahazalar olu.5muştur. Mesela, İslam filo­ wfları, Allah'ın külilieri bildiği, fakat cüzileri bilmediğini ileri sürmüşlerdir. Yani, onlara göre, Allah, varlık ve eşyayı ancak -var oluş ve yok oluş neden­ leri gibi- külli sebepleriyle, bilir. Bir diğer ifadeyle, Allah, hadis varlıkları, zaman içerisindda değişen özel dumm ve pozisyonlarıyla değil de, ancak genel özellikleriyle bilir. Filowflar, buna gerekçe olarak da, zaman içerisin­ de değişikliğe maruz kalan eşyanın, Allah'ın ilminde bir değişikliğe sebep olacağını göstermişlerdir. 36 Gerçek şu ki değişen yalıuzca eşyanın kendisidir. Allah için ise de­ ğişme söz konusu değildir. O'nun için geçmiş, gelecek ve hal diye bir şey yoktur l<i, kuşatıcı ilmi için de bir değişilclik söz konusu olsun. Bütün bu mefumnlar zilıni,

zaman

mefuumuyla yoğrulınuş bizler için geçerlidir.

Allah'a gelince, o yüce Yaratıcı, sonsuz ve değişmez olan kuşatıcı ilıniyle 36 Bkz., Farabi, Ebu Nasr, Fusıisu'l-Hikem (Siy:ısct Felsefesine Dair Göriişleri), çev.: Hanefi Özcan, İzmir 1987, s.67 vd.; İbn Si na Ebu Ali, el-İşarat ve't-Teııbilıat, (Nasımddin ct.:Yusi'ııin ,

şerl"ıiyle birlikte), thk.: Süleyman Dünya, Daru'I-Maarif, Mısır 1958, IV, 717 vd.

24


Kaderle AUikalı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği geçmişi, geleceği ve hazır zamanı 'bir anı, bir noktayı' seyreder gibi göıiip bilir. Böylesine sınırsız bir ilme sahip olmayan birisinin, baş döndüren ince bir yapı ve nizarn içindeki kainatı yaratabilmesi ve de onu idare ede­ bilmesi nasıl mümkün olabilir ki ? Filowfların, Allah'ta bir değişme gerekeceği gerekçesiyle, O'nun za­ manla ilişkili olan cüz'ileri bilmesinin imkansızlığına hülanetmelerinin, dilli bir delili alınadığı gibi, onların Allah hakkında bunu ispat etmeleri de mümkün değildir.37 Allah'ın ilminin sınırsız ve sonsuzluğunu anlarnaleta güçlük çekenler­ den bazıları da, O'nun bilgisinin zaman üstü değil de, zamana bağlı bir bilgi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bugün Süreç felsefesi ve ilahiyan akı­ mına mensup bazı düşünürlere göre Tanrı, vacibi vacib, ınümkünü de mümkün olarak bilmektedir. Diğer bir ifadeyle Süreç felsefesi, Tanrının 'şimdi'yi şimdi, 'gelecek'i de, gelecek olarak bildiğini söyler. 'Gelecek', bu alcıının temsilcilerine göre, gerçeklik kazanınaınış bir 'imkanlar sahası'dır. Tanrı bu salıayı ancak mümlcünler alanı olarak bilir. Eğer Tanrı geleceği 'sanki gerçeklik kazanmış gibi bilir' dersek, bu sadece insanın ve öteki var­ lıkların değil, Tanrının bile elini kolunu bağlayan bir determinizm olur.38 Bu akımın önemli bir temsilcisi olan Hartshorn'e göre, klasik teizmin

'değişmez ilahi bilgi' aıılay'işı, bizi bir çıkınaza sürüklemiştir. Tanrının bil­ gisi -zaman içinde olup biten şeylerle ilgili olduğu için- zaman dışı ola­ maz. Diyelim ki, bir süre sonra bir şey vuku bulacaktır. Tanrı o şeyin im­ kanını (mümkün oluşuiıu) önceden bilir, ama sadece mümkün oluşunu. Çünkü, ortada olan sadece o kadarıdır; imkanını bilfıil şeymiş (gerçekleş­ miş) gibi görmek, -bilgi ile objesi arasındaki uyum açısından balaldığın37 Filozofların bu türden mülahazalaruu tashih bağlamında Ketanı :llimlerinin vermiş olduğu cevap için bkz., Gazzali, Ebu Hamid, Teh:ıfuru'l-Fdasife, (thk.: Süleyman Dünya), Daru'l­ Maarif, Kahire 1987, s.2l3 vd.; Şehristani, Ebu'l-Feth Abdulkerim, Nihayeru'l-İkdam, Kahire ts., s.232; Razi, Fahruddin, el-Erbaın f1 Usuli'd-Din, Haydarabad., 1 353, s.l38. Çağımızın düşünüderinden Fazlurral1111an da bu noktada kclarn alimleri gibi düşünmektedir. o, İbn Sina da dahil olmak üzere, filozofların bu konudaki anlayı�larının, İslam'a zıt olduğunu zira bnnun Tanrı'nın bilgisini eksik görmekle aynı anlama geldiğini söyler. (Bkz., Fazlurrahmaıı, İbn Sina, çev.: Osman Bilen, ('Klasik İslam Filozofları ve Düşünceleri' isimli kitabın içerisinde), İstan­ bul l997, s.146. 38 Aydın, Mehmet S., Din Felsefesi, Selçuk yay., Ankara 1996, s. 166.

25


İsLAM İNANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

da- bilgi değil bilgisizlik olur. Tanrı 'imkan'ı da 'gerçeklilc'i de bütünüyle bilmektedir. Bu açıdan 'tanrı her şeyi bilir'

hükmü

doğnıdur. 39 Bu husu­

su biraz daha açacak olursak: Allah geleceğe ilişl<in her şeyi biliyor,

ilahi

çünkü

ilimde mümkün olarak bulunan herhangi bir şey, gerçekleştiği

zaman, ilahl ilmin dışında gerçeldeşmiş olmuyor. Sonuçta, All ah geleceğe ilişkin her şeyi bilmiş oluyor. Gerek Batı'da gerekse İslam dünyasında bir !asım zevat, 'var olmaya­ nın bilgisi olmaz' ön kabulünden hareketle 'Allah'ın geleceği olduğu/olaca­ ğı gibi bilmesi düşünülemez' gibi bir sonuca varırlar. Bunun için de 'bilgi, aneale suje-obje ilişkisidir' cümlesine sıkiılda vurgu yaparlar. Yani bunlara­ göre, bilgi ancak, 'var olan' için söz konusu olabilir. Kanaatimizce, böy­ lesine derinleşen yanılgılarııruzın temelinde, 'var'ın ne olduğu hususu yat­ maktadır. Esasında, bizzat yaşadığımız bir realite olarak biz insanlar her bir şeyin iki varlığı olduğunu çok iyi biliriz. Biri ilmljziluıi varlığı, diğeri harici varlığı.40 Mesela, bizde, yapınale istediğimiz bir binaıuıı ortaya çık­ madan önce zilınimizde ilmi plaııda bir varlığı (projesi) vardır. Biz böyle bir 'var'a hiçbir zaman 'yok' diyemeyiz. İşte,

insan

denen sujenin hem

böyle bir 'var' ile hem de hariçte vücut giymiş nesne ( obje) ilc ilişkisi ve buna bağlı olarak oluşan bir bilgisi söz konusuduı.:. Meseleyi konumuza teşmil edecek olursak, Allah, yaratmış olduğu kainatı bildiği gibi, bu varlı­ ğı nasıl yaratacağının plaıı ve projesini de (kaderini de) öyle bilmektedir. Allah gerek zatıyla gerekse sıfatlarıyla ınütcal/aşkın yüce bir varlık ol­ duğuna göre, O'nun bilgisini yalııızca objelere (hariçte varlığı olan eşyaya) hasretmek ne derece makul bir yaldaşımdır? Sırurlı birer varlık olan biz insanlar bile, henüz realitede/valdde olmayan bir şeyi ilmi planda bilme ve tasariama imkaımıa sahibiz. Mesela, bir mimar, inşa etmek istediği bir binanın ne şekilde olacağını önceden tasariayabilme ve onu öylece bilme gücüne ve de dilediğinde onu bir kağıda dökıne imkanına sahiptir. Burada 'bizim bilmemizin Allah'la ilgisi nedir ki, böyle bir izaha gitme haldcımız olsun?' denilebilir. Bizim bilgimizin, Allah'ın bilgisiyle bir benzerliği el39 40

Aydın, age.,

s. l66.

'VücudunfVar'ın kısımlarıyla ilgili bkz., Harputi, Abdullatif, Tenkilıu'l-Kelam Fi Ak:ıid-i Eh­

li'l-İslam, (haz. : i. Özdemir - F. Karaman), T.D.V.

26

Elazığ şubesi, Elazığ 2000,

s. l 84.


Kaderle Alakalı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği bette ki söz konusu olamaz. Aneale şurası da unutulmamalıdır ki, O bize, Icülli/mutlak suatlarını anlarnarmza yardımcı olabilecek cüz'i oranlarda, nümune nev'inden birer pay/sıfat vermiştir. Biz, bize verilen bu fıtrl nu­ munelerle O'nun sahip olduğu mutlak sıfatiarın varlığı ve sınırsızlığı hak­ kında bir bilgi elde etmeye çalışırız. Sözgelimi, O (cellc cei5Julı), Bas1r bir

varlık olduğunu duyurmalc için bize diz'! bir basar (görme duyusu) ver­

miştir. Vermiştir ki, bununla O'nun Basar'ı hakkında -sınırlı da olsa- bir fıkir elde edebilelim. İşte O'nun ilim sıfatııu bu açıdan bahse konu etmek mümlcündür. İslam dünyasında Muhammed İlebal'in bu konudaki görüşleri Süreç felsefesi düşünürlerinicine oldukça yal<.ındır. İkbal'e göre, Allah, alımış bit­ miş bir yapıyı uzaktan müşahcde eden bir seyirci değildir. Böyle bir ilahi bilgi anlayışı ilc, yani, Allah'ın ilmini bir nevi yansıucı bir ayna olarale dü­ şünmekle, Allah'ın 'her şeyi olmadan önce bildiği' inancını bell<.İ konımz; ama, bunu O'nun hürriyeti pahasına yapmış oluıuz. Gelecek bir imkan­ lar sahası olaralc ilah! hayatta mevcutnır; bir gerçelder sal1ası olarale değil. Diğer bir ifadeyle, 'gelecek'in önceden varlığı, açık bir imkan olarak vardır, yoksa, şekilleri belirlenmiş bir olaylar zinciri olarak değil. Eğer bu ilcineisi olsa, yani tarih, sadece olaylar silsilesinin önceden belirlenmiş fotoğrafının tedrid olarak ortaya çıkışı_ o.la�alc mütalaa edilse, o zan1an onda ne yenili­ ğe, ne de yaratmaya yer vardır. İşte İlcbal'e göre, bütün bu yanlış düşünce ve yorumlardan kurtulmak için, gelecek'in, ilalll ilim, hikmet ve kudretle sonradan daima çizilmekte/yaratılmakta olan bir hat olduğunun düşünül­ mesi gerekmektedir.41 Görüldüğü gibi, İk.bal, kader meselesini, Allal1'ın ezeli ilmi açısından izah noktasında ciddi güçiilider içindedir. Ona göre böyle bir kabulde insan iradesinin özgürlüğünden bahsetme imkanı kalmayacaktır. Bizce İkbal tarafından, meselenin çözümüne yönelik olarale ileri sürü­ len bu düşüncelerin, Allah'ın mutlalc (kayıtsız, sınırsız) sıfatları açısından telifı mümkün gözükmemektedİr. Nitekim Mehmet Aydın'ın da belirttiği gibi, ''İkbal'in, ilim ve kudret sıfatlarını insan hürriyeti açısından yommla41 İkbal, Muhammed, İslam'da Dini Düşiiııceııin Yeniden Doğuşu, (Çev.: Ahmet Asrar), Birle­ şik yay., İstanbul ts . , s. l l l .

27


İsd M İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR ..

ması, oldukça cesaretle atılmış bir adım gibi göıiinmektedir, ne var ki, her çözüm şekli gibi İkbal'inki de beraberinde birtakım güçlükleri getirmekte­ dir. Bu güçlüklerin başında, onun görüşlerinin sınırlı bir ul{ılıiyet anlayışı­ nı getirdiğine dair iddia gelir."42

Herhangi bir insanın, tarihin herhangi bir aşamasında ortaya kayaca­ ğı bir eylemin, Allah'ın ezell/kuşaucı ilmiyle bilindiği ve bunun yazıldığı şeklindeki yaygın Sünni görüşe itiraz eden ikinci çağdaş isim ise, yine Pa­ kistanlı bir yazar olan Davud Rehberdir. O, ilahi ilmin geçtiği yaldaşık üç yüz elli ayeti, bu ilmi, nesnelerine göre gruplandıraral< tahlil etmekte ve tezini ileri sürmektedir. Mesela, Kur'an'da yirmi kez geçen "Allah her şeyi bilir" cümlesini,

ilk geçtiği

yerlerden biri olan Mücadele slıresinin yedinci

ayetinde tahlil ederken şöyle diyor: Bu son cümle, ayetin öteki cümleleri kadar tehdit ve korkutma ima etmektedir. Pasajdaki her kelime, peygam­ berin çevresindeki mü'minler ve kafider üzerinde Allah'ın onları takipte diklcatsiz olmadığı hususunda alabildiğine derin etl<i bıral<mayı amaçla­ malctadır. Allah onların ne yaptıklarını biliyor. Bu konuda (sakın) her­ hangi bir yanlış anlama olmasın. Bu pasajın (58/7) vurgusundan hareketle, Allah'a, 'her şeyi bilen' nitelemesini atfetmenin; sonra da, 'Allah, M.S.

3000

yılında herhangi bir adamın ne yapacağını bilir' demenin herhangi

haldılaştırıcı bir nedeııi var mıdır? . . . Allah'ın ilmini, kontekstlerinden ko­ parılmış 'Allalı her şeyi bilir' şeklindeki bir cümleye dayandıraral< teolojik spekülasyon yapmak, ona göre vahyin ruhundan uzaldaşmak demektir.43 D. Rehber'in ortaya atmış olduğu bu iddia için, 'sebebin hususiliği, hükrnün umumiliğine engel teşkil etmez' lcaidesini hatırlatmanın yeterli olacağı kanaatindeyiz. Ayrıca, Allah'ın, eşyayı varlık sahasına çıkmadan önce bilmiş olduğu hususu, sadece 'Allah her şeyi bilir' şeklindeki ayetlere dayandırılmıyor ki, onun itirazının haldı bir yanı bulunsun. Allah'ın ilmi­ nin kayıtsız ve sınırsız olduğunu ifade eden -yulcarıda da örneklerini ver­ diğimiz gibi- pek çok ayet mevcuttur. Bu çerçevede

İslam Düşüncesinde Kötülük Problemi isimli eserinde

42 Aydın, Din Felsefesi, 168. 43 Güler, İlhami, Allalı'ın Alılaklliği Sonmu, Ankara Okulu yay., Ankara 1998, s.l04 (Davud

Rehber, God of!ustice, s.53'ten naklen).

28


Kaderle Altikalı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği Metin Özdemir de, Süreç felsefecilerinin ve İlebal'in yaldaşımlarının etkisi altında kalaral< Kur'an'daki bir kısım ayetleri alışıimam ış bir tarzda yorum­ lamaya girmektedir. Özdemir kitabında şu ifadelere yer verir: İlahi ilmin, insanın fıilleri dalıil her şeyi kuşatmasının, düşünce ve eylem özgürlüğünü

ortadan kaldırıp kaldırmayacağı meselesine gelince, Süreç felsefecilerinin

dile getirdiği gibi, Allah'ın geleceği bir 'realiteler' sahası olarak değil de bir

:imkan lar' sahası olarak bildiğine dair Kur'an'da da önemli işaretler vardır:

"Fira vıına gidin, çiinkii o azdı. Varııı ona yııınııJak söz söyleyin. Belki dii­

şiin iir, yahut çekiniıjkorkar. (Musa ile Harun), 'ey Rabbimiz, omm bize aşm davranmasından yahut azgın/aşmasından korkarız!' dediler.

Allal1 bu­

yurdu ki, 'korkmayın, zira ben sizİ111e beraberim, işitiriın ve görürüm. " ('fa ha, 20/43-46) Gerçekten de bu ayetler, İlebal'in pek de haksız olmadığım

gösterecek kadar açık ip uçları verir. Her şeyden önce, Allah, Firavun'un sakınma ihtimalini açık bir dille vurgular. Zira O, peygamberlerine Fira­ vun'un konumunu ve psikolojik durumunu da dild<ate alaral< yumuşak söz söylemelerini tavsiye etmektedir. Ayrıca, Allah ben onun size zarar verece­ ğini 'biliyormn' demiyor. Aksine, 'ben olacakları işitir ve görürürn' diyor. Kısacası Allah onlara olan desteğini ezeli bilgisine değil, hadiselerin akışına bağlıyor. İşte tüm bunlar, Allah'ın onların tebliğleri karşısında Firavun'un nasıl bir tepki göstereceğirü, bildiğini ima etmektedir.44

bi� realite olarak değil, sadece imkan olarale

Yazarın, ayet-i leerimeleri parça parça ele aldığı göriilmektedir. Çünkü

Allalı için 'önce' ve 'sonra' diye bir şey olamaz. Şumm için olamaz, zira 'önce' ve 'sonra' mefhuı:nları 'zaman' ile alakah bir husustur. Yazarımızın da kabulde tereddüt etmeyeceği bir gerçek vardır ki, zamanın mekana bağlı olarak itibari bir varlığı söz konusudur. Bu göreceli yapısıyla zaman

bütün yönleriyle Allah tarafından kuşatılmıştır. Şu halde, Allah'ın, birkaç saat veya birkaç gün sonra Hz. Musa ve Hz. Hanm (aleyhisselam) karşısında Firavun'un ortaya kayacağı tavrı Allah'ın gerçek anlamda bir realite olarale bilemeyeceğini, ancak imkan ve ilitirnal bazında bilebileceğini ileri sürme­

nin akılla izah edilebilecek bir yaıu olabilir mi? 44

Özdemir, Metin, İslam Düşüncesinde Kötülük Problemi, Furkan yay., İstanbul 200l, s.l78179.

29


İsd.M İNANcr ETRAFINDA YERLİ YoRUM LAR

Aslında böyle bir bilme, -yani psikolojik durumu ve konumundan ha­ reketle Firavun'un ne gibi bir tavır ortaya koyacağım

iınkan bazında önce­

den lcestirmek- değil Allah'ın, o iki peygamberin de hasiret ve fırasetleriyle tahmin edebilecelderi bir hususnır. Buradaki 'belki düşüntir veya çekinir/ lcorkar' şeklinde geleceğe ait dikkat çekilen husus, Allah'ın bilip-bilmemesi açısından değil, söz konusu ilci peygamber açısındandır. Yani Allah tara­ fından ne şeki lde sonuçlanacağı kesin olarak bilinen akıbet, peygamberler tarafından o katiyette bilinmemektedir. Bunun için de adeta onlara şöyle denmektedir: Siz gidin, yumu.�alc bir üslupla tebliğinizi/uyarımzı yapın. Siz, onun bu davetiniz karşısmda düşüneceğini veya en azından kendisine yapılrruş olan bu tebliği reddetmenin korkusunu/tedirginliğini yaşadığını göreceksiniz. Diğer taraftan, ya.Zar'ın bu ayetlc ilgili olarak yaptığı böyle bir yorum, Kur'an'ın anlam bütünlüğünden kopuk parçacı bir bakıştır, çünkü, birçok ayette, Allal1'ın, olmadan evvd her şeyi açık bir kitapta tes­ pit ettiği açıkça bildirilen bir husustur. Yine Özdemir bu çerçevede delil olarale öne sürdüğü ayetlerle ilgili olarale şöyle der: Allah'ın olayları birer realite olarak sadece oluş anlarında bildiğiıle işaret eden çok daha ilginç ayetler de vardır. 45 Mesela bunlardan bir tanesi şöyledir: "Vaktiyle dönmektc olduğun ciheti şimdi sana kıble yapmamız, ancak peygambere uyanlarla ona uymayıp geri dönenleri or­ taya çıkarmamız (li na'leme) içindir. (li na'leme men yettebi'r-resUie min men yankalibu ala alabcylıi) ''�6 Görüldüğü gibi Özdemir ve onun gibi düşünenler ayette geçen 'li-na'leme' ifadesine takılmışlardır. Burada biz Kur'an araştırınacılarına düşen, böyle bir ifadeyi, yüce Yaratıcının 'kemal sıfatiada muttasıf, noksan sıfatiardan münezzeh' oluşwm tek lahza hatır­ dan çıkarmadan -Kur':ln'ın ilgili diğer ayetleriyle birlilcte- küill bir bakış açısıyla ele almaktır, yoksa atacağımız her adıın yarulgılarımızı deriılieştir­ mekten başka bir işe yaramayacaktır. Şiındi bu ayetin manasım nasıl anla­ mamız gerektiğine geçelim. Ehl-i Sünnet :llimlerinin de görüşlerini özetler mahiyette gördüğümüz, merhum Harndi Yazır'ın verdiği anlam şöyledir: "Senin vaktiyle üzerinde bulunduğun Ka'beyi kıble yapışımız başka bir şey 45 Özdemir, aynı yer. Bakara, 2/143. Keza bkz., Kehf, 18/613; Scbe', 34/21.

46

30


Kaderle Alfikalı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği için değil, ancak peygambere ittiba edecek olanları, geldiği izden geri dö­ ncı:ck olanlardan tefrik ve temyiz etmek, habls ile tayyibi ayırt edip ortaya çıkarmak ve bu suretle, her birinin hali benim gibi, siz kullarımla beraber hepimizin malumu olması içindir."47 Kısaca, bu ve benzeri ayetlerle verilmek istenen mesaj şudur: Benim bildiğimi, siziııle beraber görüp bilelim diye, biz böyle yapıyoruz. Daha 1

açık bir ifadeyle, sizi, size, sizin gözlerinizle gösterelim diye böyle imtihan cdiyomz/deniyomz. Zaten Allah'ın bildiğinin, kullar taratmdan bilinmesi

de ancak onların bir tecıiibeden/denemcden geçmesiyle olur. Nitekim bazı ayetlerde 'li na 'lemc' fiili yerine deneme, imtihandan geçirme anlamındaki 'li ıı eblııvc' ve 'li yeblııve' gibi fıiller kullanılmıştı r : "Allalı

amcl

balamından hanginizin daha giizel olduğww denemek

için hayatı ve ölümil yaraonıştır. " (Mülk, 67/2) ; «Hanginizin

amelcc

daha

giizel oldıığtmu denemek için, göleleri ve yeri altı giinde yaratan dır. " (Hud, 1 i/7)

4B

M. Özdemir, dile getirdiği düşünceleri temellendirebilınek için farklı açılardan olaya yak.laşaı'ak bir !Gsım sorular da yöneltir: Eğer her şey ilaili

iliınde

birer realite olarak şekillenmiş olsaydı, Allah'm ard arda peygaın­

berler göndererek insanoğlun'l) yönlendirmeye çalışmasııun, ya da yola gelme imicanı olmayan bir kavmi var edip, sonra yola gelıncieri için oıılara peygamberler göndermesiniı1, gelmeyince de onları helale etmesinin ne an­

laını olabilirdi? Daha da ötesi bütün bunlar ilahi ilirnde birer realite olarak bulunuyorsa, insana niçin itaat etmesi için ve yasaldardan kaçınınası için emrediliyor? Ve yine varlık şayet ilaili ilirnde birer realite olarak varsa, k..i­ raınen katibin (şerefli yazıcılar) insaıılan n için izliyor, onun her yaptığııu niçin kaydediyordu? İlahi iliınde birer realite olarak var olan şeyleriı1 tek­ rardan kayıt altına alınması, ilaili zara bir eksiklik getirmez miydi ?49 Esasında yerıiden dillendirilen bu soruların hiçbiri kaynaklarııruzda cevapsız bıralcılıruş değildir. Falcat biz yine, lGsa da olsa, bazı hususları ha­ tırlatmaıun yararlı olacağı kinaatindeyiz. 47 Yazır, age., I, 526. 48 Ayrıca bkz., Kehf, 18/7. .. 49

Ozdemir, aynı yer.

31


İSLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLİ YORUMLAR

1.

Evvela, şu hususun çok iyi bilinmesi lazımdır ki, Allah temelde

herkesi yola gelme imkanı olabilecek bir şekilde yaratmıştır. Yani herkes i haldu, halcikatİ kabul edebilecek bir fıtratta yaratmıştır. İnsanların yola gel­ memeleri sonradan kendi heva ve heveslerinin etkisiyle olmuştur. Kur'an'­ da kalbin mühürlenmesine sebep olarak insanların kendi işlemiş oldukları küfilr, ni fak ve zulüm gibi sıfatların gösterilmesiso herhalde bu hususu yeterince aydınlatıcı mahiyettedir.

2.

Allah'ın önceden iman etmeyecelclerini bilmiş olduğu insanlara

peygamber göndermesinin sebebine gelince: Bu, itiraz kapısını ka patmak içindir. Yani, insanların ahirette Allah'a karşı herhangi bir itirazlannın ol­ masını önlemele içindir . .Ayetin anlamı şöyle olur: 'Müjdeleyici ve uyarıcı olarale peygamberler (gönderdik) ki, insanların, peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın. . ' Yani iman ve itaat edenlere ahirette ecir ve sevap ile müjde vermek, inkar ve isyan edenlere ceheruıem azabı­ nı haber verip çekindirmek üzere elçiler gönderdik ki, azabı gördükleri zaman, ey Rabbim, vaktiyle bize bunları bildirseydin, hülcümlerini, şeria­ tım, kanunlarını bildiren bir peygamber gönderseydin de, bilmedilclerimi­ zi öğrenip onlara tabi olsaydık, böylece felaketler başımıza gelmeseydi ne olurdu; "bize bir elçi gönderseydin de, böyle alçak ve rezil olmadan önce,

senin ayetlerine uysaydık"

(Taha, 20/134)

diye mazeret göstermeye hakları

kalmasın. 51

3.

'Mademki her şey Allah tarafından önceden biliniyordu, o halde

melelclerin yeniden yazmasına ne gerek vardı ?' tarzındaki bir soruya ise verilecek en kısa cevap , 'O'na karşı bizim hak iddia etme haldcımızın ol­ madığı' şeklinde olacalctır. Zira O, Maliku'l-mülk'tür, mülkünde diledi­ ği şekilde tasarruf eder, dilediğini dilediği şekilde takdir eder. Şu kadar ki, meselenin bizi ilgilendiren yönüyle alakah olarak şunu zikredebiliriz: Allah, Kendi şahittiği yanında, bir de bize, bizim gibi yaratılmış birer varlık olan meleklerin şahitliğini, yani yaratılmışların yaratılmışlara şa­ hitliğini takdir buyurmuştur. Kur'an'a göre, ahirette bu şahitlik duruso

Bkz., Nisa, 4/1 5 5 ; A'raf, 7/10 1 ; Mu'min, 40/35; Yunus, 10/74. Bu konuda detaylı bilgi için b kz. , Öztürk, Yener, 5 . 1 33-160.

Kur'kı'da Kalb ve Mühürlcnmı:si,

Yazır, age., III, 130.

32

(2. baskı) Işık yay., İstanbul 2003,


Kaderle AlakaZı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği rnu, bizim uzuvlarımız için de geçerli olacaktır. Nitekim bir ayette şöyle

buyurulur: ".. Nihayet oraya vardıklarmda kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları b:ıklonda onlarm aleyhinde şahitlik ettiler. (O gün m ücrimler kendi) de­ ri/erine <niçin aleyhimize şahitlik ettiniz�' derler. Derileri: <Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu.

İlk defa sizi O yaratmıştı

ve işte O'na dön­

diiriüüyorsıınuz. Siz (bu giinahları işlerken) kıılaklanmzm, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden gizlenmiyordunuz, yaptık­ larımzdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunıız' derler." (Fussilcc, 41/20-2) 52 Şimdi Yazar'ın mantığıyla soralım: Acaba, Allah ahirette kulla­

rının ne yaptığını realite olarale bilemediği için mi, insanların uzuvlannı konuşturacaktır?

4.

Allah'ın her şeyi önceden bilmiş olmasının kabul edilmesi halinde,

melelderin tekrardan kaydının, ilahl zata bir eksildik getirebileceği itirazı­ na gelince: Böyle bir endişe, tamamıyla yazarın kendi bakış açısıyla ilgili bir problerndir. Evet, alıiret gününde meleklerin kayıtlarının ilahl tespitin karşılaştırılmasıyla, her iki kaydın da aynı olacağı görülecektir. Bizce bu durum, ilalıi zat'a elesildik getiren bir husus olmale yerine O'nun ilim ve adaletinin yüceliğinin birer şahidi olacalctır. Evvela, insanların sonradan leendi iradeleriyle işlemiş ()ldu:kları fiilierin melekler tarafından kaydedil­ miş bulunan kayıtlarının, ilahl tespide aynı olması, ilahi: ilmin yanılmaz ve şaşmaz yüce bir ilim olduğunu bize göstermiş olacaktır. İkincisi, melek­ lerin hayatları boyunca insanları takip ederek yapmış oldukları kayıtların, Allah'ın yazmış olduğu kitapta aynı olması, Allah'ın kullarına zulmetıne­ miş olduğunu göstermiş olacalctır. Bu da, insanların hür iradeleriyle ortaya koymuş oldukları hayatın, kaderi teyit ve tasdile etrtıesi demektir. Hasılı, gerek M. İkbal, gerek D. Rehber gerekse M. Özdemir, yorum­ larını Kur'an'a dayanarak yaptıidarını ileri sürmüş olsalar da, onların bu türden yorumlarının 'Kur'an'a rağmen' olduğunda şüphe yoktur.

Çünkü

ayetlerin bu konudaki ifadeleri hiçbir şüphe ve tereddüte yer vermeyecek kadar net ve berraktır. İşte birkaç örnek: ". . Yaş-kuru ne varsa hepsi bir 'Kitab-ı Mübfn' dedir. " (En'arn, 6/59) 52

Ayrıca bkz., Nur, 24/24.

33


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YE RL İ YoRUMLAR

".. Şüphesiz ki Biz, her şeyi apaçık bir Kitap'ta saymışızdır. " (Yasin, 36/12) "Gökte ve yerde göriibneyen her ne varsa hepsi bir 'Kitab-ı Miibiıı' dedir. " (Nemi, 27/75) Eşyanın varlık sahasına çıkmadan önce Allah tarafından bilinip tespit edildiğine wnumi olarale dikkat çeken bu ayetler yanında, direkt olarak, insan unsumnun söz konusu edilerek vurgu yapıldığı ayetler de vardır: "Ne yerde ne de kendi nefislerinizde (gerek iizülmenize gerekse sevin­

menize sebep olacak şekilde) meydana gelen hiçbir şey yoknır ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta olınasm. Doğrusu, bu Allah 'a göre kolaydır. Bu, elinizden çıkana iizülmeyesiniz ve de Allalı 'uı size verdiği ıJ.İınederle şımarmayasınız diycdir. . " (Hadid, 57/22) "Onlara de

ki,

'Allah 'm bizim için yazdığmdan başkası bize asla criş­

ınez. " (Tevbe, 9/5 1 )5·1 ". . Her iimmet için bir eceljsiire vardır; siireleri sona erince, bir saat bile geciktirihnczler ve öne de alıımıazlar. " (Yunus, 1 0/49) Esas itibariyle insan iradesiyle kader arasında bir zıtlık yoktur. İnsan iradesiyle kader omuz omuzadır. İnsanların işledikleri sevapiada cennete, giinahlanyla ise cehenneme gitmeleri bir vak'a ise, bunların kader dilin­ de, Cenab-ı Hak tarafından tasdik edilmesi, bir baleıma iradelerinin teyit edilmesidir. Demek insanda, hayra, sevaba ve cennete sevk eden veya ta­ mamen tersine, kötüye, giinaha, cehenneme düşmesine sebep olan bir güç var ki, ilaili talcdire esas teşkil ediyor. İşte bu giiç iradedir. Ve Allah'ın tak­

diri, bu iradenin var olmasına ve fonksiyonuna mani değildir. Sanki yüce Yaratıcı bu takdiriylejtespitiyle insana şöyle demektedir: 'Ey kulum, ben, şu zamanda, iradcni şu istilcamette kullanacağrm biliyorum. Omm için de senin hakkında bu işi o şekilde takdir ediyomm. ' Böyle bir tespit ise, ira­ deyi iptal etmek değil, onu teyit etmek, demektir.54 53 Ayrıca bkz., En'am, 6/38; Yasin, 36/12. 54 Burada insanın kaderiyle alakalı olarak ilaili ilmin ve ilahl iradenin iki ayrı tecellisi söz konusu­ dur. Birincisi, hiçbir sebep ve §arta bağlı olmaksızın baştan ve doğrudan doğruya ortaya çıktı� şeklidir. İlahi ilim ve iradenin bu tecelli şeklinde Allah'ın Cebbaı: ismi hakimdir, dolayısıyla bu irade ccbridir. Zorlayıcı olarak tecelli eden ilahi iradenin bu kısmı, insana bir sorumluluk ge­ tirmemektedir. Zaten bu yöne ait olan ilalli iradenin mazi ve istikbaldeki taalluk ve tecellilerini

34


Kaderle Aliikalı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği insanla alakah kader iki lusımdır. Birincisi, iradesinin nazara alınmadı­ ğı kısm ıdır. Buna, onun cinsiyeti, ınilliyeti, anne ve babasımn kim olacağı,

nerede doğup nerede öleceğİ gibi hususlan dahil edebiliriz. Burada ilalıl ira de doğrudan müdahildir. İ kincisi, yüce Yaratıcı'nın, ezeli ilmiyle insa­

nın cüz'i iradesini dildeare alarale tespit ettiği kaderidir.

Konw1un daha da iyi anlaşılabilınesi için, somut bir misal vermenin yararlı olacağı kanaatindeyiz. Birkaç daireli bir bina inşa etme isteğinde olduğumuzu düşünelim. Biz, proje için evvela bir ınİmara başvururuz.

O da tamamen Icendi bilgi ve inisiyatifiyle bize bu projeyi çizer. Ancak

bu mimar, bizim kendisinden -daireleriınizin bir kısım özellilderiyle il­

gili olarak- talep ettiğimiz hususları da dildeare alır, ona göre çizer. İ şte -tabir caizse- varlığımızın Mimarı yüce Yaratıcı, kaderimizin bir lusınııu, bize sormarlan doğrudan bclirlemelctedir. Diğer bir lusmını da bizim ira­ delerimize bağlı olarak belirlemektedir/çizmektedir. Burada alda şöyle bir soıu gelebilir. Biz söz konusu ınİmara dairderimizin özellilderiyle alaJcalı takbirnizi bildirmekteyiz, halbuki ezelde kaderimizi belirleyen Allah ile araınJZda böyle bir durum söz konusu değildir. Bunu şöyle cevaplayabi­ liriz: Geçmişi ve geleceği 'hal' gibi gören, 'bir nokta' gibi seyreden ezell ilıniyle55 Cenab-ı Hak, kaderimizin ilcinci lusmııu tespit ve tayin ederken, insanın tamamen bilmesi de mümkün değildir. İkincisi, ilahi iradenin, sebeplere, şartlara ve kulun iradesine bağlı olarak hükmünü yürüten tecelli §eldidir, bu yönünde mutlak bir zorlama değil, rniikellefrutma söz konusudur. Bumm içindir ki de insana irade verilı�tir. Burada ilahi irade insan iradesini takip etmektedir. Şu halde, emir ve nehiyler, hclal ve haraınlar, sevap ve cezalar, ilahl iradenin cebrt olarak tecelli ettiği nlarıda değil, kulun iradesine bağlı olarak tecelli ettiği kısırndadır. 55 istim ketamuıda czdi ilirnle, Allah'ın ilminin öncesizliği ve sınırsızlığı kastedilir. Ezeli, geçınişe uzayıp giden bir şerit gibi tnsavvm edip zamanı o şeridin ucuna eklemek ve gelecekteki olaylara o noktadan bakmak, zaman mdhumuyla yoğrulu insan zihnioin bir yanılgısı olsa gerektir. Ezel, -tabir yerindeyse- geçmişi, hali (şimdild anı) ve geleceği aynı anda gösteren en yüksek noktadaki bir aynaya benzer. Bizim için geçınİıj ve gelecek olan olaylar, ezclt (o zaman üstü/ kuşatıcı) ilim bakırnından 'şirndi'dir. Bu husum şöyle bir örnek yardımıyla açıklamak müm­ ki.indiir. Elimizde bir ayna olduğunu düşünelim. Sağ tarafırnızdaki mesafeyi geçmiş zaman, sol yaıııınızdaki mesafeyi gelecek zanıan, bulunduğıımuz yeri de şimdiki zaman farz edelim. Elirnizdeki aynayı alçaktan tutnığumuzdn sadece şimdilci zaman olarak kabul ettiğimiz küçük bir yeri gösterir, geçmiş ve gelecek zaman olarak farz ettiğimiz sağ ve sol tarafımızın ise çok az bir kısmını içine alır. Aynı aynayı, mesela bir uçakla yüksekten ruttuğunıuzda ise, içine aldığı kısımfalan genişler. Artırılan yükseklik nispetiııde git gide iki taraftaki bütün mesafeyi birden

35


İsL.A.M İNANcr ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

bizim mevcut iradelerirnizin yönelişlerini birer hususi talep/istek olarale esas almıştır. Yani, Cenab-ı Hale bizim sonradan zaman içinde ne yapaca­ ğımızı, iradelerimizi nasıl kullanacağımızı ezeli ilmiyle bilmektedir ve tak­ diriıli de buna göre yapmaktadır. Kısaca, irac.ü fii llerde takdir, irade devre dışı tutularak yapılmamıştır. Kur'in'da pek çok ftyet, eşyanın varlık sahasına çıkmadan önce (zaman şeridiı1e girmeden önce), ezeli bir ilimle tespit ve tayin edildiğiııi hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde bizlere haber vermektedir. Şayet aki­ deye ait böyle bir meseleyi Kur'an'a iman eden birer insan olarale çözmek istiyorsalc bunu onun beyanları doğrulnısunda yonımlamak mecburiyetin­ deyiz. Yani, Kur'an'a rağmen Kur'ani bir yorumdan söz edemeyiz. İnsanın, hayatında işlemiş ve işieyecek olduğu iyi veya kötü her bir fıilinin, Allal1 tarafından ezeli (zaman üs tü, kuşatıcı) ilmiyle bilinip tespit ve takdir edilmiş olması, onun iradesine rağmen değildir. Zira, insan ira­ desinin söz konusu olduğu yerde yapılan talcdirde, onun iradesinin hangi tarafa sarf edileceği Ccnab-ı Hale tarafından bilirımekte ve ona göre takdir edilmektcdir. Biz bir şeyi, Allili'ın ezelde bilmiş olması ve bu bildiğini kaydetme­ sinden (kaderden) ötiirü yapınıyoruz, bilakis, Allili yaptıklarınuzı ve yapa­ caklarımızı bildiği için yazıyor. Şayet Allili (celle celiluh), durumu vasfetrnek için değil de gereğinin yerine getirileceği bir hükün:ıle yazmış olsaydı, o zaman insan iradesiııin bir kıymeti kalmayacalctı.56 aynı anda

56

tutar. Artık bu aynanın, içine aldığı kısımlarda göriilen eşya için birbirinden önce, birbirinden sonra denilmez. Konunun anlaşılması için 'Allah'ın ilmi de böyledir' denilebilir. Kainatta, biziın zihnimize geçmiş, şimdi ve gelecek olarak yansıyan her bir hadiseyi yüce Allah, zaman üstülükte bilir. Bu itibarla, 'Allah, insanların davranışlarını önceden bilir' şeklindeki bir ifade tarzı dahi problemli bir yaldaşımdır. Zira, bizim zihnirniziı1 algısına göre 'önce' dediği­ miz şey, Allah için geçerli değildir. Yani, insanlar için söz konusu olan geçmiş, şimdi ve gelecek gibi zaman dilimleri, Allah için 'o an' hükmündedir. O zamanın kaydı altında değildir. İşte bwıun içindir ki Allah (celle ce!aluh), -bizim açımızdan gelecekte olan- cennet ve cehennemde yer alan insanların karşılıklı konuşmalarını veya görevli meleklerin onlara tevcih ettiği soruları, şimdide olmuş gibi bize açık ifadelerle haber vermektedir. Bu bağlamda Kur'm'da nazil olan pek çok ayet SÖZ kon!L�Udur ki bu da ilgililerin malumu olan bir lıusustur. Bkz., el-Karl, Ali, Şerhu Fıklıi'l-Ekber, Beyrut 1997, s.74. Keza bkz., Maturidi, Ebü Mansur, Tevhid, s.45; Nesefi, Ebu'-1-Mcln, Tasinıtu'l-Edille, I, 196. Mıitezilc de, Allah'ın ezelden beri Zatı ile alim olduğu ve her şeyi bildiği görüşündedir. Bu yönüyle onlar da, Allah'ın czclde,

36


Kaderle AUikalı Geliştirilen Yeni Yorumlar ve Kritiği Allah'ın önceden bizim yapacağunız bir şeyi bilmesi asla bir zorlama olarak düşünülmemelidir. Meselenin anlaşılınasına yardımcı olması bakı­ ınından İ. Güler'in, Cafer Sübharı.l'nin el-Kaza ve'l-I<ader isimli eserinden alcta rnuş olduğu misali verelim: Diyeliın ki, bir hoca öğrencilerini çok iyi tanıdığı için, yıl sonu imtihanında hangi öğrencisinin kaç puan alabilece­ ğini yüzde seksen-doksan oraıunda önceden bilmektedir, -ki, bu oran Al­ lah'ta yüzde yüzdür- şimdi hocanın bu sonucu önceden bilmesi, nasıl ki, 0 öğrencinin o

notu almasını etkilemiyorsa, Allah'ın ilmi de aynen böy­

IedirY Netice olarak ifade edersek, Cenab-ı Hakk, uluhiyet'inin gereği ola­

rak, önceden kullarının ileride yapacağı her şeyi bilmesi gerekir. Ve yine

mülkünde meydana getireceği ve oluşnıracağı diğer şeyleri de önceden bilmesi icap eder. Yoksa O'nun 'kainatı yoktan yaratan ve idare eden en yüce Varlık' olduğunu izah edebilmemiz mümkün olmaz. Ve yine aksi­ ni telaffuz etınek, O'nun sözünü ettiğimiz mutlak/sınırsız sıfatlarında bir noksanlığı kabul etmek anlamına geleccğinden, bu yaklaşımlarınuzı tevhid açısından bir yere oturtınamız da kolay olmaz.

SONUÇ Bu çalışma, son zamaıliarda kaderle alakah gündeme getirilen bazı yo­

rumların eleştirel bir açıdari değerlendirilmesini konu edinmektc olup şu sonuçları ihtiva etıncktedir: İmaı1 esasları, hadis-i şeriflerdeki tasrililer (açıklamalar) dikkate alın­ dığında, altı esas olarak karşınuza çıkar. Ancak, 'kadere iman'ın 'Allah'a iman' esasının içerisinde olduğıınu düşünmek kaydıyla/şartıyla, bu esas­ ların -Kur'in'da yer aldığı şekliyle- beş olarak zikredilmesi de mümkün­ dür. Yüce Yaratıcı, gerek eşyayla gerekse beşerle alakalı olsun, yaratılma­ sım murad etti��i her bir şeyi önceden ilmi planda takdir etıniştir. Bunun sonradan olacak olanları bilmesinin, insan iradesiyle çelişen bir tarafıııın olmadığını belirtmi� ­ lerdir. Bkz., Kadi Abdıılcebbar, Şcrhu Umli'l-Hamsc, s.l57 vd.

57 Güler, age. , s.l02.

37


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

aksini düşünmek O'nun zuhılrata göre, gelişi güzel hareket ettiğini iddia etmek anlamına gelir ki bu gerçekten izahı imkansız bir durum olur. Kader inancı, insandaki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Zira her işinde hikmet ve adalet bulunan yüce Yaratıcı, lcusurlarına bahaneler ara­ maması için insana bir irade vermiştir. İşte 'seçmek, istemelc, niyet ve az­ metmek' anlamlarına gelen cüz'i irade veya cüz'1 ihtiyarl, kusurunu Icadere yüldemek isteyen insanın karşısına çıkarale 'sen mesulsün' der. Özetle ifade etmek gerekirse, İslam'da 'kader inancı' vardır ama, 'ka­ dercilik' yoktur. Bu itibarla, inanan bir insanın, işlediği günahları, -me­ suliyetten ve mükellefiyerten kurtulmalc için- mahiyetini dahi bilcmediği Icadere yiildemesi ve onu bir mazeret sebebi olarak ileri sürmesi caiz olma­ dığı gibi, Icadere itimat ederek sebeplere tevessül etmeyi ve tedbir almayı terk etmesi de caiz değildir.

38


••

A

IVWERLE ILGILI UÇ HADIS VE YORUMUsD

GİRİŞ Senetlerinde

hadis

konusu ol­ bir kısım İddia şu: Bunlar, Bınevi dönemi

kriterleri açısından bir

problernin

söz

madığı kaderle alakah bazı salıili rivayetlerin, son zamanlarda gerekçelerle rcddedildiğini görmekteyiz.

siyasi otoritesinin, olumsuz icraatlarım örtınek için uydurmu.ş oldukları haberlerdir veya

'bu

riv ayetlq insamn irade hürriyetiyle telif edilemeye­

cek ifadelerdir, dolayısıyla bunların Kur'an'dan da onay alması mümkün değildir. Biz, kader mevzuwm

rilen bu

konu edinen

rivayerlerle alakah olarale gelişti­

kanaatindeyiz. Özellikle, birinci iddiayla ilgili olarale geliştirilen bu düşünceler üzerinde şarkiyatçıların yaklaşunlarımn etleili olduğunu düşünınekteyiz. 59 Elbette biz burada, Bıneviler döneminde 'Kaderle alillealı uydurulmuş hiçbir riva­ yet söz konusu değildir.' demek istemiyoruz. Bu noktada diklcat çelemek istediğimiz husus şudur: Muteber hadis kitaplarında tahrk edilmiş sahih rivayetler hususunda dikkatli olunmalı ve şu iki hususun/hülcmün birbiri­ ne karıştırılmamasına özen gösterilmelidir: I. hüküm: Siyasi otorite, so58

türden yorumların tutarlı bir tarafının olmadığı

Bu makale 'Akademik Araştıım alar.l)eı;gisı'nin

59 Mesela bkz.,

17. sayısında yayunlanrnıştır (İstanbul 2003). (Çev.: Ethem Ruhi

Watt, W. Montgomery, İslam Diişüncesinin Teşckkül Devri,

Fığlalı), Ankara 1987, s.99-107.

39


İsd.M İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

rmnluluktan kurtulma ve iktidarlarının meşmiyetini temin için bu hadis­ leri uydurmuşlardır. II. hüküm: Siyasi otoriteyi ellerinde bulunduranların bazıları, ilahi takdire dikkat çeken hadisleri istismar etmişlerdir. Bizce, birinci hüküm, senetleri bakımından problemli olan rivayetler için düşünülebilir, ancak, bunu -sahih hadisleri de içine alacak şekilde­ bütün rivayerlere teşmil etmek, tutarlı bir yaklaşım olmasa gerektir. Zira hadislerin, tiriziilde ve dilli bir sorumluluk içinde nasıl ve ne şekilde kayda geçirildiği, bunu ileri sürenlerin de maltunu olan bir durumdur. İkinci hülune gelince, bu, yalnızca Emevl dönemiyle ilgilifsınırlı olmayıp, diğer devirler için de mümkün olabilecek bir durumdur. Kelami perspektiften ele alınayı düşündüğümüz üç rivayerin yoru­ muna geçmeden önce, kaderle ilgili hadisler bağlamında Talat Koçyiğit'in 'Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar' isimli eserinde yer alan tespit ve açıldamatarını aktarmakta yarar mülahaza ediyoruz: "Bize öyle geliyor ki Hz. Peygamber'i (sallallalıu alcyhi ve scllem) 'kader meselesi' üzerinde fazlaca durmağa, onu ispata ve Müslümanların ona inatunaları gerektiğini zaman zaman hatırlatınağa sevk eden amil, İslam öncesi devirlerden itibaren, Araplar arasında devam edegclen kaderle il­ gili münalcaşalar olmuştur. Bu münakaşaların mihverini (eksenini), 'ilahi takdirin (kaderin) reddi' görüşü teşkil ediyordu. Vakıa Araplar Icadere inanıyorlardı ve hatta Kur'an'ın Arap müşrik.leri hakkında "m üşrik olan ­ lar diyecekler ki: Allah dilese idi, biz de babalarımız gibi, şirk koşmaz ve hiçbir şeyi haram JaJmazdık. " (En'anı, 6/148) ayetiyle de şehadet ettiği gibi, kadere ifrat derecede varan inançları sebebiyle, kendilerini şirklerinin me­ suliyetinden kurtarınağa çalıştıkları bile görülüyotdu. O halde Kur'an'ın şiddetle takbih ettiği (kınayıp kötülediği) bu görüş, -Hz. Peygamber'in tebliğ ve talim ettiği İslam akaidine tam bir teslimiyetle bağlanan- Müslü­ manlar için, büyük bir tehlike teşkil edemezdi. Kur'in bu konuda açıktı; hiç kimse günahının sorumluluğunu bir başkasına, hele, Allah'ın kaza ve kaderine yükleyemezdi; herkes kendisinden sorumluydu. Kıyamet günü, iyilik veya kötülüğünün hesabını Allah'a verecekti; fakat burada üzerinde önemle durulması gereken bir mesele zuhur ediyordu: Acaba Allah (celle celatuh), günahlarının mesuli�etini 'Allah dileseydi şirk koşmazdık' demek

40


Kaderle İlgili Üç Hadis ve Yorumu suretiyle Cenab-ı Hakk'a yüklemek isteyenleri burada kınamalda, -veya diğer ayetlerde herkesin kendi arnellerinin karşılığılll göreceğini bildirmiş olmakla- kaza ve kaderi nefyetmiş/reddetmiş oluyor muydu? İşte Müslü­ manları bekleyen büyük tehlike bu sual karşısında talcınacakları tavra göre tezahür edecekti. Ancak böyle bir suale verecekleri 'hayır' veya 'evet' ceva­ bı hangi esasa dayanmalıydı ? Bu bir alcide meselesiydi, bu itibarla onların şahsi düşünce ve kanaatlerinin yeni bir alcide vaz'ında rolü olmaması gere­ kirdi; çünkü bu iş, din lcumcusu olan Allah'a (cclle celaluh) ve O'nun yeryü­ zündeki Elçi'sine (sallaUahu aleyhi ve scllem) aitti."60 T. Koçyiğit, açıklamalarının devamında, nüzul döneminde ilahi tak­ dir meselesiyle ilgili olarale seslendirilen anlayışlara karşı Hz. Peygam­ ber'in (saliall alın aleyhi ve scllem) sergilemiş olduğu tavrı' ele alır. Yazar sonra bu açıklamalarına ilaveten, yapmış olduğu incelemenin kendisini şu neticeye ulaştırdığılll söyler: "Hz. Peygamber, -Müslümanların, kaderi reddeden Hristiyan toplu­ luldarla münasebetlerinin artması neticesinde aralannda başlayan müna­ kaşaları da göz önünde bulundurarak- Allah'ın, günahlarının sommlulu­ ğunu Icadere dayanarak üzerinden atmağa çalışan müşrikleri lcınamasııun 'kaderin nefyijreddi' manasına,gelınediğini açıklamış ve Müslümanları ka­ dere inanmaya davet etmiştir. Hz. Peygamber (sallallalnı aleyhi ve sellem), bu meselede Müslümanlar için en büyük tehlikenin, kadere dayanarak sommluluğu ortadan kaldı­ ran görüşten ziyade, ilahl takdiri reddeden bir görüşün yayılınası halinde ortaya çıkabileceğini anlamış ve Müslümanları böyle bir tehlikeye karşı hazırlamağa çalışmıştır. Vakıa Icaderin ispatında ifrata varan ve sorumlu­ luğu kadere yüklerneğe heveslenen b;ızı kimseler çıkmamış değildir; nite­ lcim bunların 'cebriyye' naınıyla bir mezhep teşkil ettiklerini de biliyoruz. Fakat şunu da biliyoruz ki, bu topluluk, aynı devirde ortaya çıkan ve ka­ deri taınamen reddettiği için 'kaderiyye' ismini alan diğer mezhep kadar yaygın olmamış, İslam akaidi üzerinde İcra ettiği tesir,· herilcinin icra ettiği etki derecesine hiç ulaşamaınıştır. Bu sebeple biz, haclls lcoleksiyonların60

Koçyiğit,

Talat, Hadisçileı-It: Ke/anıcılar Arasıııdaki Miinakaşalar, T.D.V.,

s.l56.

41

Ankara 1989,


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

da kaderiyyeciliğin reddini konu edinen 'bab'Jar görüyorsak bu, Hz . Pey­ gamber'in, aklde bütünlüğünü muhafaza etmek maksadıyla zaman zaman Müslümanları uyarınasmın tabii bir neticesinden başka bir şey değildir. Bu uyarma, kaderi reddeden görüşün yayılma istidadı göstermesiyle yakından ilgilidir . . . Nitekim, ölümünden daha bir asır bile geçmeden, bu mevzuda­ ki münaka.şalar şiddetlenmiş ve kaderi (ilahi mezhepler ortaya çılcınıştır . . .

"61

takdiri)

tamamıyla reddeden

Bu tespitlerin/bilgilerin ışığında, üzerinde tartışmaların yoğıınlaştığı

rivayetlerin açıldamasına geçebiliriz. Ele alınayı düşündüğümüz hadislerin üçü de muttefekun aleyh rivayetlerdir. Bu itibarla, biz burada senet kriti­ ğine girmeksizin, yalnızca muhtevanın anlaşılması İstikamerindeki yorum­ larımızı sunmaya çalışacağız.

l . Birinci Rivayet: IZitabetin Sebkati AbduJlah b. Mes'ud'dan: "Rcsulullah şöyle buyurdu: Bir kimse, an ­

nesinin karnmda kırk gün kaldıktan sonra 'alaka ' haline gelir, soııı-a ct ve kemik teşelckiil eder. Bundan sonra Allah bir melek gönderir. (Doğacak olan halckmda) bız meleğe (yazınası için) şu dört emir verilmiştir: Rızkı, eceli, aıneli, asi mi yoJcsa mtıti mi olacağı. Alla h'a kasem olsun ki, içinizden biri veya bir kimse, cehennem ehli­ nin işiııi (aınele ehli'n-nar) işler, öyle ki, cehenneme girmesine bir lmlaçhk (gibi kısa) bir mesafe kalır; ôkat 'kitap' öne geçer, cennet ehline yaraşır bir amel işler ve cennete girer.

Bir

başkası, cennet elıliniıı işini (amele elı­

li'l-cenne) işler; cennete girmesine bir kulaçhlc (gibi kısa) bir mesafe kahr; fakat 'kitap' öne geçer ve bu kimse, cehennem ehli11in arnelini işleyerele cehcmıeme girer. "62 Bu rivayede ilgili tartışmaların daha çok ikinci kısım üzerinde yoğun­ la..�tığını görmekteyiz. Ancak burada, kısa da olsa birinci bölüm de vurgu­ lanan hususlara da değinmenin yararlı olacağını düşünüyoruz: 61 Koçyiğit, age., s.l57. Bu çerçevede yapılını§ yonunlar için bkz., Beyaztzade, Kemaluddin Ahmed, İşaratu'l-Meram Min İbarati'l-İmam, Daru'l-Kirabi'l-İsiami, İstanbul 1949. s. 27462

279. BuMrl, Kader

1; Müslim, Kader l .

42


Kaderle İlgili Üç Hadis ve Yorumu i.a. Öncelikli olarak burada hatırlanınası gereken nokta şudur ki, bu hadis, vuku bulacak olan her şeyin önceden bilinip ilahi bir kitapta tespit

bildiren ayetlerin63 vurgularıyla örtüşen bir ınuhtevaya sahip­ tir.64 Bu hatırlatmadan sonra, şimdi ilgili kısmın yorumuna geçebiliriz. Burada anlaşılması ve kabullenilmesi noktasında güçlük çekilen husus,

edi ld i ğini

gönderilen meleğe, doğacak olanın kaderinde olanların yazılınasının emre­ dilmesidir.

Hatırlayacak olursak, ilmi planda tespiti yapılan takdirler bir ki­

ta pta yazılır. Kur'an'da, bu Kitab'a 'imam-ı müb1n'65 ve 'kitab-ı ınüb]n'66 gibi adlar verilir. Ayrıca Kur'an'da başımıza gelecek olan her şeyin bu k.i­ tap'ta kaydedilmiş olduğu67 ve onda yazılınaclıle bir şeyin bırakılınadığı anlatıl ır.68 Bu, 'ana/esas kitap'tır ve kendinde yazılı olan şeylerde bi r de­ ğiştirme

63

olmaz. 69

Ymıi 'kitabın sebkat etmesi' �eklindeki ifadeler yalnızca hadislerde değil, Kur'an'da da geçmek­

tedir. Bkz., Enfal, 8/68; Yunus, 1 0/19; Hud, 1 1/40, l lO; Muminftn, 23/27.

64 Nitekim, Ebu'I-Hasen el-Eşart, el-İbaııe isimli eserinde bu hadisleri Kuı0an'ın da teyid ettiğini bildirerek ilgili ayetleri bir bir zikrcder. Bkz., E�'ari, Ebu'l-Hasen, ei-İbane aıı Usuli'd-Diyane, Mcktebetu Dari'l-Ikyan, Reyrur 1981, s . l 67- 1 72.

65

66

Bkz., Yasin, 36/12. Bkz., En'am, 6/59.

67 Bkz., Tevbe, 9/5 1 ; Hadid, 57/22.

68

'

Bkz., En'am, 6/38. Bu çerçevede bir hususa temas etmemiz yararlı olacaknr. Mesela bir insan, zihııinde olan herhangi bir plan/program veya bilgiyi unuonamak için onu bir kağıda/levha­ ya dökrne lüzumu görür. Allah için ise böyle bir durum söz konusu değildir. Yani

O unut­

maz ve karı§tırmaz, dolayısıyla böyle bir kayda O'mın ilıtiyacı olmaz. Bu gerçekten hareketle 'ilm-i ilahide olan malumatın/programın Jelw-i mallfuza kaydohuunasının hikmeti ne olabilir?' şeklinde bir sonı akla gelebilic Kemalüddiıı Beyazizade, bıınun, meleklerin ınılama yönelik oldugwıu belirtir. B u mahfuz levha sayesinde melekler, methe veya zeıruııe miistehak hale

gelecek olanların hal ve mertebderine önceden muttali olmuş bulmmrlar. Görevli meleklerin insanların iradeleri ile kazanmakta olduklan fiilieri kaydetmeleri ise sonradan olur. Böylece bizzat takip ederek yaptıkları bu kaydın, levh-i malınızdaki malumatı teyit ettiklerini görürler. Bu da Allah'a olan imanlannın artmasına/derinleşmesine vesile olur. Allah'ın ilininin yanılmaz yüceliğini ve insanlara asla zulmetınediğini göıiirler; insan kendi iradesiyle zamarı şeridinde

69

neleri yapacaksa, sadece onların leviı-i mahfuza yazılm ı� olduğı.mn görürler. Bu da onların imanlarınlll derinleşmesine sebep olur. (Bkz., Beyaziz.1de, İşadcu'l-Medm, s. 279) Kelarncılan derinlemesine mc�gul eden konulardan birisi de Jelw-i ınahfi.ızda kayıtlı olan bilgi­ lerin değişip değişmeyeceği nıesclesidir. Genel o]aı·ak Maturleti mektebinin temsilcileri bıınun değişebileceğin.i, Eş'ari ekolünün müntesiplcri ise böyle bir şeyin olamayacağını söylerler. Bu farklı millahazalar daha çok 'saadet ve şekavet' meselesini konu edinen hadislerin izahı bağla­ mında olwıur. (Birincisi için bkz. Ncsefi,

Balıru'l-Kelam,

43

s. 81, Beyazizade, İşari.tıı'l-Meri.m,


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

Kclarn alimlerinin, İlahi

İlın'in mahlukatla alakatı bir ünvanı olarak

gördükleri levh-i mahfuz70, 'ana lcitap'tır.71 Melelcler tarafından bu kitap esas alınarak istinsahlar yapılmakta ve başka levhalara, defter ve kitaplara yansıtmalar olmakta, misaller çıkarılmalctadır. Başka bir ifadeyle, ana ki­ taptan alınan fıhrist halindeki nüshalar, kopyalar halinde küçük defterler­ de istiı1Sah edilir. Tabirlerin el verdiği ölçüde bir benzetme yapacak olur­ salc Nasıl ki, nüfus dairesinde bir ana kütük bultınur; bu kütükten her bir insan için -cebine koysını veya boynuna assın diye- örnek bir nüsha çılcartılır, işte bunun gibi, her iıısanın hayatı boyunca yapıp edeceği her şey 'ana Kitap'tan çoğaltılaralc boynuna asılır. Keyfiyeti bizce meçhul olan bu kitabetinjyazının mahiyet ve muhtevasının biziın tarafımızdan bilinc­ bilmesi mümkün değildir, bu mudalc anlamda Allah'ın, belli bir ölçüde ise onu yazan mclelderin malumudur. Mevzl1111uzla alakalı bu hadisi Kur'an'dan destekleyen ayet de vardır:

"Her insanın tairini (yazısmı) boynuna bağladık. Onun için layamet gii­ nünde, açıhnış olarak önüne kanacak bir kitap (yaptıklarınm kayıtlı/yazılı oldıığız bir kitap) çılcarırız."

(İsra,

17/13)72 İnsanların boyunlarına takılan bu

283. İkincisi için bkz. Raz1, Mcf.ırilm'l-Gayb, D�ru'I-Fikr Beyıut 1 990, XXXI, 202). bu iki miüıim ckol arasındili ihtilaf lafzidir. Eşaruer olaya Allah'ın asla değişmeyecek olan ilnıi/bilgisi açısmdan baktıklan için bu sonuca varmışlardır. Bu cüm­ leden olarak, onlar Kur'an'da söz konusu ecWen isba t ve malıvı (yazma/yaratma ve silıneleri), Allah'ın ilminde ve (bu il ıne göre yazılm1ş olan) takdirin bizzat içinde görürler. Bir diğer i fa­ deyle Eş'aruer, AUah'ın, 'ilm inde/takdirinde malıvı söz konu.m olanlan, sildiğini/değiştirdiği ni' dile getirirler. Maturidilere gelince, öyle anlaşılıyor ki onlar, meseleye Allah'ın -ilim, is'ad ve işka gibi- sıfat­ ları açısından değil, kulun imtihan sürecinde değişebilen sıfatlan zaviyesinden bakıyorlar. Yani Matur1dllcr, 'ki�inin, zaman şeridinde değişebilen hayat safahatının lehv-i mahfuzda bir bir hepsinin }'er alım§ olması' açısıııdan meseleye yaklaşıyor! ar. Sözgelimi dinsiz olarak yapyan bir kimse sonradan dine girebiliyor. İşte bu değişimin, keyfiyeti bizce meçhul o mahfi.lZ levhada olduğu gibi kaydedilmiştir. Bu anlamda levh-i ınahfuzda bir deği§iklik söz konusudur. Nitekim Maturidiyye mektebine ait bir metııi, bir Eşa'r1 kclarnası olarak şerheden Taftazani bu nıinval­ de bir yorum getirir. (Bkz. Taftazanl, Şerhu'l-Akaid, (Kestelli Haşiyesi ile birlikte) Salah Bilici Kitabevi, İst. tsz.,s. 164. 70 Mesela bkz., Matunıdi, Eb(ı Mansur, IGtabu'c-Tevhid, (talıkik ve takdim.: Fethııllah Huleyf, cl-Mektebctu'l-İsliıniyye, İstanbul l979, s.282. 71 Bu ifadenin karşılığı olarak Kur'an'da '.. İndehıı Ummu'l-Kitab' tabirini göıürüz. (Ra'd, 1 3/39) 72 Buradili 'dir' kelimesinin yazıyla alikah bir husus olduğunu, ayetin sonunda yer alan '.Kitabeıı menşuren ' ifadesinden anlıyoruz. s.

Ancak unutulmamalıdır ki

44


Kaderle İlgili Üç Hadis ve Yorumu !citapla, kiramen katibin meleklerinin insanlan birebir takip ederek yazdık­ Iarı kitap arasında bir fark olmayacaktır, zira boyna asılı bu bilgiler 'ana kitap'tan alınmıştır. Şimdi hadlste melek tarafından yazıl dığı haber verilen hususlar üze­ de rin duralım. Birincisi, 'rızılc' meselesi . 73 Biz insanlar, Allah'ın, bizim için raledir ettiği rızılcta, iradelerimizin dikkate alındığını pratik hayatı­ mızda bizzat tecrübe ederiz. Bununla birlikte Maliku'l-müUc olan Allah'ın di lediği kulunu dilediği şekilde ekstra bir lütufla rızıldandırması da söz Iconusudur.74 İmdi bu hadiste, ister birinci şekliyle ister ikinci şekliyle olsun, Cenab-ı Hakkın kulunun rızkıyla aıaicalı bir dunımu önceden bil­ diği hal üzere talcdiri söz konusudur ki bu ifadeler, Kur'an'ın ayetleriyle asla çelişmez. 7" Ecelimizle alakah yapılmış

olan takdirde de, durwn bundan farlclı de­

ğildir. Bu, Kur'an'da da aynen mevcuttur: "Bir canlıya ömiir verihnesi de, onun ömründen azaltılması da mıztlalca bir Kitap'ta kayıtlıdır." (Fatır 35/ll) Bu ve benzeri ayetler, insan ömrünün levh-i mallfuzda takdir edilmiş

oldu­ ğunu göstermektedir. Ancak bu ayetlerden, hiçbir zaman, insan iradesinin nazara alınmadığı sonucu çıkmaz. Sorumluluklarımızın bir �am ifade edebilmesi için, bu ınevzuda -umuma teşmil etmemek kaydıyla- şu cümlenin ralıatlıkla telaffuz edi­ lebilmesi lcanaatindeyiz: 'Allah, insarıların hayat süresini onların iradele­ riyle atmış olduğu adımları da dikkate alarak takdir etmiştir.' Buna göre, 73 Kur'an

"yery'llziindc yiiı"iiyen lıiçbir

buyu ra ra k,

carıh yoktur ki,

rızkı Allah'a ait olmasm" (Hud, 1 1 /6)

bütün varWdarın rızkıııı verenin Allah olduğıuıu ilan eder. Sünni Kelaıncılar, 'in­ sanın yediği �ey, ister helal, ister haram olsun, onun rızkıdır' demişlcrdir. Mfttezile'ye göre ise, haram, rızk değildir. Bu ihtilafın sebebi, 'rızk'uı farldı tariflerinden kaynaklanmaktadır. Ehl- i sünnet'e göre, rızk: 'canlının kendisiyle beslendii!;i §Cy' olarak tarif edilirken , bu, Mfttezilede 'kcndisisinden yararlanmanın yas ak olmadığı şey' veya 'ınalikin, mülkiyeri altında bulw1durup yediği şeydie �eklinde tarif edi lir. Ehl-i siiruıet, haram olan bir şeyin de rızk cümlesinden ol­ duğıuıu söylerken .�u noktaya önemle vurgu yapmıştır: Kul, luı·sı ve nefsani arzuları sebebiyle, rızkı hcl al olmayan yoldan arayıııca, yüce Allah da onu kendisine o yoldan verir, fakat yaıılış tercilu ve ilahi em re muhalefeti yüzünen cezalandırılır. (Bkz., Taftazarıl, Şer/ııı'/-Akaid, s.l27128; Saburu, Nureddin, d-Bidayc ti Usuliddin, ts., ys., s. 75,76.) 74 Bu hususla alikalı Kur'an'da birçok ayet vardır: "Mıılıakkak ki Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır. " Bakara 2/2 12. Ke7..a bkz., Al-i İınraı1 3/37; Nur 24/38; Şura 42/19. 75 Bkz., Hadid 57/22-23.

45


İsLAM İNANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUM LAR

kullanmış olduğu zararlı/zehirli bir madde sebebiyle, ölümüne sebebiyet veren birisi, Allah isteyip yazdığı için o şekilde ölmüş değildir, Allah eze.Ü ilıniyle (zaman üstü kuşatıcı ilmiyle), onun ne şekilde hareket edeceğini bildiği için ona o kadar ömür tayin etmiştir. Kuşak/nesil bazında, insanların ömür sürelerinin (eecllerinin) takdi­ rinde de, onların dikkat ve ihmallerinin Allah tarafından dikkate alındığını söyleyebiliriz. Dünya hayatının başlangıcında bin yıla yakm76 bir süre yaşayan in­ sanların, ömür sürelerinin gittikçe lusaldığı görülmektedir. Bu durum, insanların aunış olduğu yanlış adımlarla yakından ilgilidir. Zira insanlar leendi elleriyle tabii/naturel ortamlarını -ckolojil< dengenin bozulmasına sebep olacak şekilde- yaşanmaz hale getirınektedirler. Bu durrunu ezell/ kuşatıcı ilıniyle -bize göre- önceden bi len Allah 'onların öınürlerini, yapıp ettiklerine uygun olarak- evvell<i nesle nispe_tle kısa takdir euniştir. Bütün bunlarla birlikte, Cenab-ı Hakk'ın, herhangi bir kulunun ömür süresini, -iradesiyle aunış olduğu adımları nazara almadan- doğnıdan be­ lirlemesi de tamamıyla O'nun takdirine ait bir husustur.77 Bu noktada, O'na karşı 'hak iddia etme' hakkımız yoktur. Zira, Allah'a önceden vermiş olduğumuz bir şeyimiz söz konusu değildir ki, O'na karşı 'hak iddia eune' hakkımız bulunsun. Her ne şekilde olursa olsun, "her ümmetin bir eceli vardır, ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar, ne de bir an geri gidebilirler" (A'raf, 7/34); "Allah, eccli geldiğinde hiçbir kimse için erteleme yapmaz. " (Müııafıkun, 63/1) ayetlerinin delaletince, levh-i mahfuzdal<i kayıt açısmdan eeclin hiç­

bir şel<ilde değişmeyeceği görülmektedir.78 Kısaca, hayatımızın süresi ve 76 Mesela Kur'an'dan öğrendiğimize göre, Hz. Nuh (aleylıissdim), kavminin arasında 950 yıl kalmıştır.

77 Gerek iradesiyle hayatını yönlendirebilecek ya§ta olmayan birisinin (bir çocuğun) ölümünü,

gerekse hiçbir ihmali olmaksızlll herhangi bir �ekilde hayatını kaybeden birisinin ölümünü, ancak böyle bir takdirle izah edebiliriz. Bu türden ölümler, doğrudan ilgili şahsın kendi ka­ deriyle alakah olduğu gibi, yakı.nlarının imtihan edilmesiyle de yakından ilgilidir. Nitekim bir ayene şöyle buyrulur: ''Biz mutlaka sizi biı-az koı-ku ile biraz açlık ile yahut mallara, caniara veya iiriinlerc gelecek noksaıı/ıkla deneriz " (Bakara, 2/155). 78 Eğer gelecekte bir gün, bir insanın ömıii genlerine yapılan doğru müdahalelerle uzaulırsa, bu olay, söz konusu kişinin kaderinde tı:spit edilen sı.nırı aşrruş olduğu aıılarruna gelmez. Bunun ..

46


Kaderle İlgili Üç Hadis ve Yorı11nu ne şekilde noktalanacağı önceden, gerek imam-ı mübinde (ana kitapta) , gerekse melek tarafından, ondan istinsah edilerek yazılan hususi kitapta tespit edilmiştir. Bu bağlamda, sıla-i rahmin, ömrü uzatacağını ifade eden rivayere de açıkWc getirmemiz gerekmektedir: " Kim ki nzlanm bereketlenmesi, öm­

riiniin geri kalan Jasmmın uzaması kendisini sevindirirse, o kimse sıla-i

rahim etsiıı"79 Bu hadisic verilmek istenen mesaj, 'ömrün bereketlenmesi' şeldinde değerlcndirebileceği gibi, İmam Maturid1'nin bakış açısıyla şöyle de yorumlanabilir: Allah

(ceUe cdiluh)

ezelde o kişinin sıla-i rahim yapacağı­

nı bildiği için ömrünü uzun takdir etmiştir.

Ho

Meleğe yazması emredilen diğer iki şey ise, insanın arneli ve hayatının ne şekilde noktalanacağı ilc ilgilidir. İnsamn işleyeceği arncilerin ve netice itibariyle cennetlik mi, yoksa cehem1emlik mi olacağının önceden tespit edilerek kaydedilmesi de, ezelde, insan iradesinin nazara alınarale yapılmış olduğu bir takdirdir. Özetle ifade edecek olursale, kul iradesiyle sonradan/ zaman şeridinde 'ne yapacalcsa' gerek ana kitapta gerekse kula ait özel say­ fada/kitapta sadece o yazılmıştır. Bu rivayede alakalı olarale itirazların yoğuıılaştığı noktanın, hususiylc hadisin son losmını teşkil eden i fadeleri n olduğu görülmektedir. Biz, Hz. Peygamber'in (saUa llahu aleyhi

ve scUem) ,

bu sözleriyle umumi ol­

mayan, istisna!, bir durumu (veya dummları) d ile getirdiğini düşünmekanlamı şudur: Allah bu insanı

uzun

bir öınürle yaraunı ştır;

gen

haritasına miidaheleyi, o insa­ tıbbi imkanlar va­ sıtasıyla 200 sene yaşamı� olsa da, bu, Allah'm onun için önceden takdir ettiği yaştan ba.�ka bir �ey değildir. Allalı ezdde ne yapılacağım bildiği için u insana ona göre bir yaş takdir etmiştir. Yani, Allah'ın ilmi, sebep ve müscbbebe (sebeple ilişkili olarak meydana gelen neticeye) birden bakar. Bu husus iyi anlaşıldığı takdirde kaderle ilgili birçok soru da kendiliğinden hilledilmiş olacaktır. Mesela 'birini öldürmeye karar veren bir insan, tam öldüreceği sırada öldürmek­ ten vazgcçse, onun ecdini değiştirmiş olur ımı?' şeklindeki bir sonıya gerek kalmayacaktır. Çünkü Allah'ııı mutlak ilmi bütün z.;tm.an.lan birden içine almaktadır. Dolayısıyla o şahsın nın ömrünün uzun olarak tayin edilnıcsine vcsile kılmıştır. Kısaca, bir insan,

öldürmekten vazgeçcceği, riilmesinden vazgeçilen

Ceııab-ı Hakk'ın ilminin dışında değildir. Bu itibar.la da Allah, öldü­

şahsın ecdini son duruma göre tayin etmiştir. Şu halde, öldürmekten

vazgeçen kimsenin bununla öldürmeye niyet ettiği kimsenin ecdini uzattığı söylcnenıeyeccği gibi, öldürdüğü takdirde Allah'ın tayin ettiği ömrü kısalttığı da söylenemez.

79 Buhar!, Edcb 12; Müslim, Birr 20. 80 Mattınıd1, ICitabıı't-Tevlıid, s. 281. Keza bkz., Sabuni, cl-Bidaye fl Usuliddin, s.77.

47


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

teyiz. Zira gerek Kur'an'ın gerekse hadislerin bize verdiği mesaj, hayatının büyük kısmını iyililc, doğruluk kulvarında sürdürenierin cennete, kötülük kulvarında geçiren!erin ise cehenneme varacağı, şeldindedir. M ı Bu hadls­ te ilci nokta vurgulanınaktadır. Şimdi birinci durum için söz konusu olan

İçinizden biri veya bir kimse, ceheıınem ehlinin işini (amele ehli'n-nar) işler, öyle ki, cehemıemc girmesine bir kulaçlık (gibi kısa) bir mesafe kalır; fakat 'kitap' öne geçer, ceıınet chline yaraşır bir amel işler ve cennete girer.

ifadeyi hatırlayalım:

Burada 'insan fiilieriyle al:ikalı takdirlerin, onun iradesinin dikkate alı­ narale yapılınış bulunduğu' hususunun hatırda tutulmasırıı isteyerek, bir noktaya dild<at çekmeye çalışacağız. Biz bir insamn durum ve alubctiyle alakah bir karar verirken, bunu, onun zahirdeki pozisyonuna/durumuna bakarak yaparız, bu itibarla da biziın yamlabilmeıniz mümkündür. Ancak, geçmişi-geleceği bir 'an' gibi görüp seyreden Allah, o insanın iç/gerçek yüzünü bildiği için, akıbetinin nasıl noktalanacağı hususundaki tespitini ona göre yapar. Bu noktanın daha iyi anlaşılabilmesi içiıı somut bir misal üzerinde duralım: Kötülülderin rağbet gördüğü bir çevrede imkan ve şöhret sahibi iyi niyetli bir insan düşünelim; bu iıısan, kalben iyiliği ve iyilerin yarıın­ da olmayı arzuluyor ve de kötülüklerden vicdanen rahatsız oluyor, ancak çepeçevre kuşatılmış olduğu böyle bir çemberi de bir türlü aşmağa mu­ vaffak alamıyor. Tabir caizse, eğri ve kaygan bir zeıniııde düz yürümeye çalışıyor, bir türlü başaramıyor. Derken, günahlarıyla cehenneme müsta­ hak hale getirdiği hayatının bir noktasında, -içinde muhafaza edebildiği iyi niyetine bir mükafat olarak- doğrudan veya birisinin vesilesiyle ilahi bir lütfa/yardıına mazhar oluyor; derken vicdanından yükselen sese kulal< vermeye muvaffal< oluyor. Geri kalan ömrünü cennet ehline yaraşır bir şekilde geçirmeye çalışıyor ve böylece ebediyyen bedbaht olmaktan kur­ tuluyor. İşte, ezell ilmiyle kulunun bu halini bilen Allah, onun akıbetiyle ilgili takdirini/tespitini, buna göre yapıyor. Bu cümleden olarak diyebiliriz !ci, burada 'kitabetin/yazının öne geçmesi' şeldindeki cümle, 81

Bkz., İnfıtar, 82/13-14.

48

söz konusu kişi-


Kaderle İlgili Üç Hadis ve Yorumu nin hayatııun, Allah'm czelde bilip kaydetmiş olduğu hale uygun olarak son bulmasım ifade eden bir açıl<lamadır.H2 Bir diğer ifadeyle , bu açık­ lama, söz konusu kişinin akıbetiyle ilgili olarak 'Allah'ın ezeli/kuşatıcı il­ miylc yapmış olduğu tespitin doğruluğunun öne çıkınış/geçmiş olmasını' bildiren bir vurgudur. Meselenin hacüste dile getirilen diğer tarafına gelince : Bir başkasi, cennet ehliniıı işiııi (amele ehli'J-cenne) işler; ccmıetc girmesine bir kız­ Ja çlık (gibi kısa) bir mesafe kalır; fakat 'kitap' öne geçer ve bu kimse, ce­ hennem

elılinin amcliııi işleyerek cehenneme girer. Dikkat edilirse burada

açıkça 'mü'min' ifadesi geçmiyor, bı.ı kişi veya kişilere 'cennet ehlinin işini işler' cümlesiyle dikkat çekiliyor. Bize göre -birazdan serdedeceğiıniz delil­ den de anlaşılacağı üzere- bu ifadenin muhatapları başta münafıldar olmak üzere kalbine/kafasına i manın oturmadığı kişilerdir. Diğer bir ifadeyle bunlar, dilleriyle veya bir kısım fiilieriyle inanmış olduklarını göstermiş

olduldarı halde, vahy1 gerçekleri kalben benimsememiş, hazınedememiş kimselerdir. Hakkıyla Allah'a teslim olmamışların din ve inanç anlayışına, in­ sanların teveccühünü toplama ve menfaat duygusu gibi unsurlar hal<.iın­ dir; böylelerinin dinde sebatı ,yoktur , onları geçici olarak dirıe bağlayan husus, daha çok bu türden ınülahazalardır. Böyle birisi gerek gördüğün­

de üşenerek de olsa namaz kılmaktan, 83 kendini duyurmak/göstermek için bir kısım mall yardımlardan da geri durmaz.

84 Yani o, insanlara gö­

ri.inen şekliyle cennet ehline yaraşan arneli (amele ehli'l-cenne) işler. Öyle ki, o, dışarıdan bakıldığında kendisi için rahatlıkla, 'bu cennete chil bir kuldur' denilebilecek bir göriintü içirıdedir. Ancak, bu insan, balcarsınız

ki, bi r anda, ayıklayıcı bir iıntihanla saf değiştirmiş ve içlerinde bulundu­ ğu mü'minlere sırtını dönmüştür ve böylece ebediyyen kaybedenlerden

olmuştur.

82 Şunu da hemen burada ifade etmi§ olalım ki, kulda, Allah'ın yardımını celbetmeye davetiye

olabilecek herhangi bir niyet, iradl gayret olmasa da, Allah'ın kultuıu o duıı.ırndan sebepsiz olarak kurtarması da mümkündür; zira O Mllilcu'l-mülktiir, ıniükündc dilediği gibi tasarruf eder. 83 Bkz., Nisa, 4/142. 84 Bkz., Nisa, 4/38.

49


İsLAM İNANcı ETRAI'INDA YERLİ YoRUMLAR

Hadisteki söz konusu ifadeyi ancak bu şekilde yonımlayab iliriz. Yoksa, dosdoğru bir yolda halisane yürüyen bir kulun sırf aleyhinde yazıl­ mış olan bir yazıdan dolayı sapmış olması düşünülemez. Cenab-ı Halde'ın

kuUarını burada cebren saptırması söz konusu olmaz. Zira, O kendis ini

bize, kuUarına asla zulmetmeyen85 ve de onların küftünc razı olmayanH6 birisi olarale tanıtmaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, burada, Hz. Pey­ gamber (sallallahu aleyhi ve sellcın) sanki şöyle demektedir: İç yüzünü bilmedi­ ğiniz için, sadece zahirde ya.ptılclarma bakarale 'bu cennete ehil bir insandır' diye diişündükleriniz arasmda dolaşan öylesi kişiler vardır ki, onlarm ger­ çek yii.ziinü sadece Allah bilmektedir; bız itibarfa da Allah, böylesi insanla­ rm hayatlarının ne şekilde noktalanacağmı, sizin diişiindiiğünüzjzal111etti­ ğiniz şekliyle değil, ezelde kendi bildiği şekliyle kaydetmiştir. İlgili delil: Bu nebevi beyanla kastedilenlerin, ınünafılc nıhlu insanlar olduğunu bize bildiren önemli bir delile sallip bulunrnaktayız. Buhari'nin Sahih'inde geçtiği üzere, Hayber'de Hz. Peygamber'in

(sallallahu aleyhi ve scllem) safında savaştıktan sonra yere düşen Kuzman adlı bir münafık için etrafındalcilerin onun için 'cennetliktir' dediği bir anda Hz. Peygamber onun 'cehennemlik' olduğunu bildirmiştir. Görünürde o, Müslümanlada beraber onların davası için kavga veren birisiydi, ama, o bu savaşta i'la-i kelimetullah için bulunmuyordu, bulunuş sebebi sadece şahsı ve mensubu olduğu kabilenin itibarıydı. Bu kişi ağır bir şekilde yaralandı­ ğında ölümünün çabuldaşmasım isteyerek, kendisini, kılıcıyla öldürmüş­ tü, yani, intihar yolunu seçmişti. Bu olay üzerine Hz. Peygamber (sallallalm aleyhi ve scllem), -ele aldığımız hadisin ifadeleriyle örtüşür bir tarzda- şöyle

buyurmuştu:

"(İnsanlar arasmda) öylesi Icişi(ler) vardır ki, o, insanlara görünen şekliyle (fi ma yebdu li1111as) cennet eliline yaraşan işler yapar; halbuki o cehe1111emliklerdendir. (Yine insanlar içinde) öylesi kişi(ler) de vardır ki, insanlara görünen şekliyle, cehennemliklere ait işler yapar, halbuki o, cen­ netliklerdendir. ':ıı7 85 Bkz. Al-i İmran, 3/182; Enfal, 8/51; Hacc, 22/10; Fusssilet, 41/46;IG.f, 50/29. 86 Bkz. Zümer, 39/7." 87 Buhari, Kitabu'l-Meğazt 36.

50


Kaderle İlgili Üç Hadis ve Yorumu Dikkat edilirse burada bir münafıktan

" o,

insanlara göriinen şekhyle (H m a yebd{ı Jinna.s) �emıct ehline yaraşan işl�r yapar" şeklindclci bir cümle

. konusu olan ektedır. Işte buradan hareketle bız, burada bahis i lc s öz edilın k işinin bir müııafl.k olduğu hükmüne varıyonız. Özetle ifade edecek olursak, rivayetin bu son lasm ının muhatapları

mü nafıklar ve münafık karakterli tiplerdir. Ancak bu nebcv1 beyanla ina­

mmlara da, her zaman teyakkuzda olmaları ve alabederinden asla emin ol­ ımımaları gerektiği mesajının verildiği de unutulmamalıdır.

2. İleinci Rivayet: Hz. Musa'nın

Hz. Adem ile Buluşması

Eblı Hureyre'den rivayet edilmiştir:

"Adem (aleyhisselam) ile Aiılsa ara­ smda şöyle bir ihticac (birbirlerine karşı delil getirdilderi bir konuşma) cereyaıı etti. Musa ona 'ey Adem sen ki bizim babamızsın, bizi haybette bıraktın ve ceımetten çıkarttın' dedi. Adem de 'sen ki Allah'ın, kclamma mazhar kılıp seçtiği ve kitap verdiği Mılsa'sm. Sen, Allah'm, yaratmadan lark sene önce takdir ettiği bir şey hususwıda mı beni laıuyorsım?" (Bu olayı aletardıktan sonra) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle dedi:

Adem deliliyle Musa ya iistiin geldi. '�8 Bu rivayette, yaşadığunız ilemin dışında farklı bir alemde/boyutta karşılaşan iki peygamber arasında geçen bir muhavere/diyalog söz konusu

edi lmelctcdir. 89

Hz. Adem'in Hz. Musa'ya galebc çalması hususu selef tarafından bir hayli izah ve yoruma tabi tutulmuştur. Söylenenler maddeler halinde şöyle hülasa edilebilir : i. Hz. Adeın, Hz. Musa'nın babası olduğu için galebc Adem'e verildi. ii. Adem ile Musa ayrı şeriatların sahibidir; birine göre suç olan diğerine göre suç olmayabilir, onun için Ade m galebe çal-

88

Buhar1, Kader 1 1, Enbiya 31, Tcvhid 37. Mii.sliın'in Sahih'inde bu hadise daha rafsilatlı ifade· lerle anlatılır. Bkz., Müslim, Kader 13-15. 89 Çağm hakim kültürünün (maddeci dii§iinüıjüniin ) etkisi altında bir kısım mütereddit ve mü­ tehayyir zcvatın bu konuda zihnen çektikleri bir sıkıntı da bu kar§ıla�manın mahalli konu· sunda olmaktadır. Maalesef bugün, 'burası ııereseymi.� , nasıl bir yerınݧ' §eklinde itirazlar ileri sürülebilmcktedir. Cevap: Bu konuşma ölen herkesin diriliş gününe kadar bekletildiği berzah aleminde olabileceği gibi , bilemeyeceğimiz dalıa f.-ırklı bir boyutta da gerçekleıııni� olabilir.

51


İsLAM İNANcı ETRAFlNDA YnRLi YoRUM LA R

mıştır. i ü . Cennet teklif yeri değildir, dünya ise teklif yeridir; Hz. Adem cennette mükellef değildi, halbuki Hz. Musa dünyaya ait bir prensiple konuştu, bunun için de Hz. Adem galip kabul edildi. illi. Hz. Adem hayır ve şerrin Allah'tan olduğunu anlatmak istemiş olması hasebiyle galip sayıldı.90 Yommuyla aLikah birçok şey söylenen bu rivayette ilci nokta dildeatİ­ ınizi çelcmektedir: Birincisi, bu hadisteki ifadeleriı1 bize, -ilgili pele çok ha­ diste de vurgulandığı gibi- her şeyin, daha o şeyler olmadan önce yazılmış olduğunu vurguluyor olmasıdır. İlciılCisi, Hz. Peygamber'in ve s ellem) lam)

burada, Adem'in

(aleyhisscliın)

(sallallahu aleyhi

söyledilderiyle, Musa'nın

(alcyhisse­

söyledilderiniı1 mukayesesini yapıp ardından da Hz. Adem'in deliliyle

üstün geldiğine işaret ediyor olmasıdır. Bilindiği gibi, Icaderde iki yön vardır. BiriıKisi, her şeyin Cenab-ı Hale tarafından tespit ve takdi r edildiği cihettir lci bu, kaderiı1 Allah'a balcan yö­ nüdür. İleineisi ise, insan iradesini ilgilendiren yönüdür. Bu cümleden

olmale üzere diyebiliriz ki Hz. Musa, Hz.

Adem'in cen­

netten çıkarılması hadisesini, Icaderin 'insan iradesini ilgilendiren' yönünü esas alarak değerlendirmiş ve düşüncelerini bu açıdan ifade etmişti. Hal­ buki Hz. Adem meseleye hem Cenab-ı

Halde'ın takdiri açısından, hem de

kulun iradesi açısından balearak konuşmuştu.

91

Meseleye böyle bakması

sebebiyle de bu mevzuda Hz. Adem, Hz. Musa'ya üstün gelmişti. Dilekat edilirse, Hz. Peygamber (sallallahu Adem deliliyle Mızsa'ya üstiin

alcyhi ve sellem),

"Fe hacce Ademu Musa 1

geldl' beyanıyla Hz. Musa'nın di.işi.incesirıirı

yanlış olduğuna değil, bellci Hz. Adem'in delilinin daha kapsaml ı olduğu" na dildeat çekiyordu. Hz. Adem

(aleyhi ssehim) ,

burada, haldcındalci yazıyı hatırlatmalda iş­

lemiş olduğu zellenin vebaliılİ Icadere yüklemek istemiyordu. O sadece cennetten çıkarılma işinin gerçekleşmesinde yüce Yaratıcı'nın takdirirıiı1

Ncvevi, Sahihu Muslim bi Şcrlıi'n-Ncvcvf,

90

Bkz.,

91

XV1, 200-3. Hz. Adcm'in olayı kendi iradesi açısından da değerlendirdiğini Kur'an'dan öğren iyonız. O

D anı İhyai'[.J'ürasi'l-Arabi, Beynıt 1972,

m csclenin kendisini ilgilendiren yönünü h iç unutmuyor ve ciddi bir arzuyla hep Allah'[an

bağı§lanmasını diliyordu: "Ey Rabimiz, biz kendimize zıılmcccik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, ziyan cdcnlerdeıı oluruz." A'raf, 7/23.

52


Kaderle İlgili Üç Hadis ve Yorumu unutulmamasını Hz. Musa'ya hatırlatıyordu. Nitekim Kur'an-ı Kerim'­ de de Hz. Adem yararılınazdan önce onun yeryüzüne gönderileceğinin takdir edilmiş bir husus olduğuna dikkat çeken bir ayet vardır: "Hani Rabbin me/e/dere 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' dedi. ." (Baka­ ra,

2/30)

Topadayacak olursak: Hz.Adem'in cennetten çıkarılıp dünyaya gön­ derilmesi, ilahi takdirde var olan bir durumdu. Şu kadar ki bu işlem (tak­ dirin kazası) , işlenilen zellenin vesilesiylc gerçekleştirilmişti. Evet, Hz. Adem'in işlemiş olduğu fiili, yalıuzca onun cüz'i iradesi açısından izah etmek mümkün değildir. Çünkü bunun arkasında insanlığın yeryüzüne inişi ve buna bağlı olarak da onlara kitapların ve peygamberlerin gönderil­ mesi gibi önceden takdir edilmiş külll maksatlar söz konusudur. Eğer bu böyle kabtti edilmezse, Allah'ın -haşa- zuhurata göre gelişi güzel hareket ettiğini kabul etmemiz gerekecektir ki, O'nun halekında böyle bir şey dü­ şünemeyiz.92 Basılı, insanlığın yeryüzüne adım atması, çoğalması ve arkasından ilahi emir ve hükümlere muhatap olma gibi neticeleri ihtiva eden böyle bir fiili, ilalıi takdirden bağımsız olarak yalıuzca Hz. Adem'in cüz'1 iradesiyle işlemiş olduğu bir fiile bina eğerek izalı etmek wrdur. Bıınun içindir ki, olayı anlatan Hz. Peygamber (sallallalıu aleyhi ve sellem), Adem'in (aleylıisseb1m) delilinin ağırlığına dilekat çekmiştir.

3 . Üçüncü Rivayet: Her Şeyin Önceden Bilinip Yazılması Ali b. Ebi Talib'dcn (radıyall:ıhu anh) : ''Baki' mezarhğmda 1bir cenazede

idilc. Ncbi de (sallallahu aleyhi ve selleın) oraya geldi ve bir yere oturdu. Biz de etrafİnda bullllluyorduk. (Hz. Peygamber) elindeki biı· sapayı yere vu­ rarak başını kaldırdı ve şöyle dedi: İçinizde hiçbir kişi yoknır ki, cennet veya cehennemdeki yeri yazılmış oimasm. Topluluktan bir zat şöyle dedi: 92 Bir ezeli planın varlığı hakkında §unlar da hatırlanabilir: Tcvrat ve İncil'de yer alan Hz. Pey­ gambcr"in (sallallalıu aleyhi ve sellem) vasıfları, Hz. Ömer, Kudii�'iin anahtarlarıru alnıaya git­ tiğinde deveye binme sırasının kölesine geleceğinin önceden bilinmesi gibi hususlar, bunların Rabbimiz tarafından önceden bilindiğini ve kaydedildiğini gösterir. (Y.n.)

53


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLi YoRUMLAR

Ey Alla h'ın elçisi, (bıı durun1da da) aıneli terk etmeyelim ıni'r Resıllızllah şız cevabı verdi: Amel ediniz (bilmediğiniz kadere değil, siz, sizden iste­ nilen aıneli yapınaya balamz) Herkese, yaratıhmş olduğu şey için imkan verilmiştir. Sonra Resı11ullah şu ayederi okudu: '!Gm (varını Allah yolun­ da) harcariverir ve sakımrsa ve de hiisnayı (elinin güzel gördüğünü) tasdik ederse, Biz ona, en kolay yolu hazırlanz. Kim de cimrilik eder ve (Alla h'a karşı) ıniistağni davranır, hüsnayı yalanlarsa, Biz de onu çetin bir yola zor­ larız. " (Leyl, 5-10)93 Evvcla, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellcm) bu beyaıuyla kader açı­ sından bir gerçeği dile getiriyor: Herkesin akıbeti, Allah tarafından önce­ den bilinmektedir ve kayıt altına alınmıştır. Bu ise, gerek Kur'an'ın, gerek­ se kaderle alalcalı diğer hadislerin vurguladığı bir husustur. Bu hadisin, bize vermek istediği en önemli mesaj ise şudur: İslam'da 'kader vardır, ama 'kadercilikjfatalizın' yoktur. Zira, burada Hz. Peygam­ ber (sallallahu aleyhi ve sellem), bir taraftan 'kaderin/yazımn' varlığım önemle dile getiriyor, diğer taraftan da mü'minlere, kadere sarılarak arneli terk etmelerinin (kaderciliğin) doğru olmadığını, 'İ'ınelıl: Amel ediniz' beya­ nıyla ilitar ediyor. Söz konusu bu ifadelerinin ardından Hz. Peygaınber'in (sallallahu aleyhi ve scllem) Leyl silresinin mezkur ayetlerini okuması dikkat çekicidir. Kana­

atimizce burada verilmek istenen mesaj şuydu: Siz, ne olduğunu asla bil­ ınediğiniz yazı'ya değil, sadece, size bildirilen hususları yerine getirmeye bakımz. Ve de şundan emin olunıız ki herkese yürümekte olduğu yol ko­ laylaştırıhruştır; onun için bir in1kan verilmiştir; bu imkanı hayır (i'ta-it­ tilca-tasdik-i hüsna) çizgisinde kullanınale isteyenler cennete chil hale; şer (buhl- istiğna - tckzib-i hüsna) çizgisinde kullanmak isteyenler de, cehen­ neme ıniistehak hale gelirler. Bu rivayerle ilgili olarak akla şöyle bir soru gelebilir: Neticenin ya­ zılınış/bitmiş olması cihetiyle, bu, bizi belli bir sonuca mecbur kılıcı bir durum değil midir? Burada bir cebir söz konusu değildir. Şu kadar ki Allah tarafindan haber verilen sonuçların O'nun yanılmaz ve şaşırmaz il­ mine ters bir şekilde vuku bulması düşünülemez. Bu itibarla da, 'Allahu

93 Buhar!, Kader 4; Müslim, Kader 6-8.

54


Kaderle İlgili Üç Hadfs ve Yorumu Teala'nm, kulı.m yapacaldannı bildiği (ve b u bilme üzerine) takdir ettiği şeylerin değişmesi mümkün değildir.'94 Ancak ı.mutulmamalıdır ki bu takdir, ilahl bir leurala bağlı olarale ya­ pılmaktadır. Nitekim Allah Resfılü, Leyl suresinin ilgili ayetlerini dikkat­ lere arzetmekle, insanın akıbetiyle ilgili takdirin kendi akıl ve iradesinin tercihiyle doğrudan alikah bir durum olduğunu vurgulamıştır. Şu halde rah atlıkla diyebiliriz ki 'Allah, tercilılerini, i'ta, ittika ve tasdik-i hiisna. üze­ rine yapıp bu çizgide sebat edenlerin 'yazı'larmı bulunduldan lıa.Je uygLın olarak yazmıştır. Diğer taraftan Alla.lı, tcrcilıleriı1İ, buhl, istiğna ve tekzfb­ i h üsnadan yana yapıp omm üzerinde ısrar edenlerİlı yazı'larını da yürü­ diilderi yola uygım olara.Jc yazmıştır. 95 Bunun için de insanların, -işlerini ne meydana gelmeden önce, ne de meydana geldileten sonra kadere dayan­

dırarak- mes'uliyetten kurtulmaları mümkün değildir. Bu hadisin bize sunduğu mesajın ışığında özetle diyebiliriz ki, biz kul­ lar için esas olan, -meçhulümüz olan kadere güvenerek arneli terk etmek değil- bizden yapılması istenen arneli terk etmekten kaçınıp Allah'ın emir ve yasaldanna uymaktır. Bir diğer ifadeyle bize vacip olan, hayra koşup, günahlardan uzak durmaktır. Zira, Kader, bazılarının zaımcttiği gibi kul­ luk ve tedbiri lüzumsuz görmeyi gerektirmez. İzmirli İsmail Hakkı'nın da (ö/1946) önemle ifade ettiği. gibi, Icadere iman vaciptir, falcat onu bir delil

olarale ileri sürerek, yapılması gerekeni terk etmek caiz değildir. Bu cümle­ den olarak, bir insanın, günah işleyip sonra 'kaderim bu imiş' demesi caiz alınadığı gibi, Icadere dayanarak sebeplere tevessülü terk etmesi de caiz değildir, çünkü kaderinde ne olduğu, onun meçhulüdür.96 Bu bağlamda, Hz. Peygam ber'in (s:ıllallahu aleyhi ve seUem) Hz. Ali'ye ver­ diği cevabı hatırlatmak yerinde olacaktır: Resuluilah (sallallahu aleyhi ve scllcm), bir gün yatsı namazından sonra geceye yakın bir zamanda Hz. Ali'nin yanına varıp onu uylcuya hazırlanırken bulduğunda,

'Geceleyiıı tehcccüd namazı lalmaz mısm?' buyurmuştu. Hz. Ali (radıyallahu anh) ise, 'Ey Allah'ın Rcsı1lü, hayatımız Allah'm elindedir; dilerse verir, dilerse teslim ahr, (yani, 94 Razi, MeJatihu'I-Gayb, XXXI, 202.

95 Bu çerçevedeki bir yorum için bk;ı. Beyazizade, İşaı·atu'l-Mcram, s.286.

96 İzmirli, Yeni İlm-i Kdaııı, Ankara 1981, s.331.

55


İsLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLi YoRUMLAR

Allah bizi uyandırmayı isterse uyandırır. ) ' dedi.

Resulullah (s�allahu aleyhi ve sellem), bu cevaptan hoşlaıunadı ve elini dizine vurarak, insaıun ecdelciliği­ ne dikkat çeken Kehf suresinin 54. iyerini okudu. 97 Hz. Ömer (radıyallahu anh) devrinde meydana gelen bir olay ve buna karşı Hz. Ömer'in ortaya koyduğu tavır da, bu hususu tenvir edici mahi­ yettedir. Hırsızın birisi çalmış olduğu şeyle Hz. Ömer'in huzuruna çılcar­ tılmıştı. Kendisine niçin çaldın diye sorulunca hırsızın Halife'ye cevabı: 'Allah öyle takdir ettiği için' olmuşuı. Bunun üzerine Hz. Ömer, 'ona otuz kaınçı vurun, sonra da elini kesin' diye emretti. Elinin kesilmesine ilaveten ayrı bir ceza olarale verilen 'otuz kamçı vurulması'nın sebebi sorulunca da Ömer (radıyallahu anh) şu cevabı vermiştir: 'Hırsızlık yaptığı için eli kesilir; Allah'a karşı yalan söylediği (yani sonunluluğu Allah'ın takdirine yükledi­ ği) için de dövülür.>98 Gerek Hz. Peygamber'in (sall�llalıu alcyhi ve sellem) verdiği cevaptan ge­ rekse Hz. Ömer'in takındığı tavırdan çıkaı1 mana şudur: İşlenen günah ve sergilenen ilunaller karşısında, kaderi bir deW ve mazeret olarale ileri sür­ mek, bunların vebalini Allal1'a yüklemek olacağından, caiz değildir. Kısaca, her şeyde Allah'ın kaza ve kaderinin bir hakimiyeti vardır, aneale şu da bilinmelidir ki, kulların ihtiyar! fiilieriyle ilgili kaza ve Icaderin cereyan etmesi için, kendi arnelleri vasıta kılınınıştır.99 Bu itibarla kendi istek ve arzumuzla yaptığımız bir işi, nasıl olduğtınu asla bilmediğimiz ka­ dere isnat ettirerek kendimizi mesuliyetten uzak tutmamız, İslim'ın kader aıliayışıyla izah edilemez ve de böyle bir yaklaşımın dinin şer'! teklifleriyle bağdaşması mümkün olmaz. SONUÇ insanla alikah takdir meselesi, Kur'an'da olduğu gibi hadislerde de ele alınmıştır. Yüce Allah, insanların kaderiyle alakah gayb1 birçok ıneseleyi, hikmetinin bir tecellisi olarale bazen Kur'an lismıyla bazen de Peygamberi97

93

99

BuMd, Teheccüd:S; Tcvhid 3 1 ; Mü�lim, Miiııafikun 28.

d-Akidctü'l- İslamiyyc, Bcynıt, ts, s. 93. Bkz., Mustafa Sabri, Mcvkıfiı'l-Beşer Tahcc Sultaııi'l-Kader, Kahirc 1352, s. l24.

Sabık, Seyy.id,

56


Kaderle İlgili Üç Hadis ve Yorumu nin diliyle bizlere duyurmu.şnır. Bu noktada inanan insanların yapması gere­

ken, Allah'ın ilminin kayıtsızlığını (mutlaldığını) vurgulayan ve senetlerinde hadis kriterleri açısından problem bulunmayan bu rivayetleri anlamaya ça­ lışmak olmalıdır. Zira, bu salıili rivayetlerdeki haberlerin imkan yönünden de tartışmaya açılması, hadisler dışında Kur'an'da yer alan diğer gaybl ha­ berlere de şüpheyle bakılmasına kapılar aralar ki bımun da 'Kur'an'a iman' ;sasıyla bağdaşması mümkün olmaz. Cenab-ı Haklun ilmi bütün zamanları içine alır. Hiçbir an/zaman O'nun ilminin dışında değildir. Zaten zaman denen şey, maddenin hare­ ketinin zihinlerde oluşturduğu izafı/itibad bir varlıktan yani zihn1 bir mef­ humdan ibarettir. Şu halde O'nun itibari bir şeyin kayıtları altında bulun­ muş olabileceğini düşünmek aklen imkansızdır. O'nun ilmi mutlaktır, bu itibarla da geçmişten kıyan1ete, ondan ebedc uzanan çizgide vuku bulacalc olan h adiseleri n hepsiıli birden aynı anda bilir ve dilediğinde de bunu seç­ miş olduğu kullarına (peygamberlerine) bildirir. İslam'ın bildirdiği kader inancının insanı 'atalet ve tembelliğe götür­ düğü' şeklindeki yaklaşımlar asla tutarlı değildir. Zira bu iddialar tarihi gerçeklerle örtüşmemektedir. Doğru anlaşılması takdirde, kader inancının insanı tembelliğe değil, aksi ne,, başta tevhid şuuru olmak üzere, tevazu, cesaret ve gayret gibi güzellilclere sevk edici bir özelliğe salllp olduğu an ­ laş ılacaktı r .

57


ŞEFAAT İNANCININ NAJ(LJ VE AJ(LJ DELILLERJı oo A

A

GİRİŞ Kur'an ve hadislerde şefaat açıkça işlenen bir konu olmuştur. Aneale gerek geçmişte, gerekse bugün şefaat inancının kabulü noktasında zaman zaman farklı yorumlar yapılmalcta; bazen de onun sonradan İslam'a dahil edildiği şeldinde yaklaşımlarda bulunulmal<tadır. Şefaati kabullenmeyen.lerin düşüncelerinin temelinde,

onun, 'Kur'­

an'ın temel ilkderiyle uzlaşamayacağı mülalıazası' ile 'inanan fert ve top­ lumun ahlaki hassasiyetini olumsuz yönde etkileyeceği' gibi endişeler yer almaktadır. Bu cümleden olmale üzere biz, bir makale hacmi içerisinde bu çalış­ mamızda Kur'an ve Sünnet perspektifinden, ilgili endişeleri de dikkate almak suretiyle, konuyu yeniden temellendirmeye çalışacağız.

1 . Şefaat Kelimesinin Lügat ve Istılah Anlamı Şefaat kelimesi, Arapça'dald

şef mastanndan türetilmiştir. Şef ise, olanın zıddı ve çift'

'tek' anlamındalci 'vetr' kelimesinin zıddı olup 'tek

olınalc101 gibi manalara gelir ve 'bir insanın bir başkasından kendisi dı100 101

Bu makale 'Ekcv AkAdemi Dcrgisı'nin 23. sayısında yayunlanmı§tır (Erzwuın 2005). Bkz. İsfeharu, Rağıb, el-Müfrcdat fi Gar1bi'l-Kur'aıı, Kahraman yay., İstanbul 1986, s.386.

59


İ sLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

şındaki birine faydalı olmasını veya ondan bir zararı uzaklaştırmasını iste­ mesi'102 anlamını ifade eder. Dini bir terim olarak ise şefaat, tunumiyetle 'kıyamet gününde, ken­ dilerine izin verilenlerin, suçların bağışlanması talebinde bulunmaları'103 anianunda veya 'azabı hak etmiş mü'minlerden cehenneme girmemeleri veya cehenneme girdikten sonra çıkarılıp cenı1ete konulmaları şeklinde azabın kaldırılması'1 04 manasında kullanılır. Kur'an'dalö bazı iyetleri -belirlemiş oldukları- 'el-va'd ve'l-vaid' ilkesi doğruirosunda yorumlayan MCuezile kelamcıları ise, bu anlaıı1daki bir şe­ faati kabul etınezler. Onlar şefaatin, günahkarlar için değil, yalnızca sevap ehli ve Allah dostları için derecelerinin artırılması şeklinde olacağını ileri sürerler. 105 Mutezile kelaıı1 cılarının dar bir çerçeveden ele aldıkları şefaat inancı, bugün de bir kısım çağdaş alim tarafından reddedici bir üslup içinde yo­ rumlanmakta106 veya bu inanca İslam dini ve onun kültür çevresi dışında bir kaynak düşünülmektedir. 102 Duğaym, 1988,

Scmih,

Mevsuaw Musralahac:i İlm?l-Kelami'J-İç/amJ,

Mektebctu Lübnan, Bcyrut

I, 666.

103 Bkz. Cürcani,

Seyyid Şerif,

et-Ta'riEıt,

tsz., ysz., s.167; Taftazani, Sa'duddiıı,

Şerhu'l-AH.id,

('Kestclli Ha�iyesi' ile birlikte), Salah Bilici Kit., İstanbul tsz., s. ISO.

104 Ebu Hayyan, Muhammed

b. Yusuf,

el-Bahıu'l-Mulıit,

Daru'l-Fikr, Beyrut 1992, I, 309. İlgili

�yer ve hadislerin bütününden hareketle, şcfaatin b� ayrı tarzda olacağını geniş bir perspektiften

ele alanlar da olmuştur. AbdullatifHarpuıi bunu şöyle özetler: l. İnsanların bir an evvel hesaba

çekilmeleri için yapılan şefaat, 2. Mü'minlcrdcn bir topluluğu� hesapsız cennete girmesi için ya­ pılan şef:ıat, 3. Cennettilderin derecelerinin yükseltilmesi için yapılan şetaar, 4. Cehenneme giren mü'rninlerin orad;ı.n çıkarılması için yapılan §cfuat, 5. Cehennemde cbcdi olarak kalanlardan, ba­ zılarının azaplarının hafiflerilmesi için yapılan şefaat. Bkz., Harputi, Abdullatif,

Tenldhıı'l-Kclam

fl Akaidi Ehli'l-İslam, (Sad.: F. Karaman - İ. Özdemir), T.D.V. yayırtları Elazığ Şubesi, Elazığ

2000, s. 282-3. İbn Ebi'l-İzz ise yapılacak olan şcfaati sekiz grupta toplar. Bkz., İbn Ebi'l-'İzz, Şerlm'l-Aldi:ieri't-Talıaviyyc 229-233, ei-Mektebu'l-İsl3mt Beymt 1988. 105 Bkz. Kadl Abdulcebbar, Fadlıı'l-İ'tizal ı'e 'Tabakatu'l-Mıı'tczile, (Nşr. : Fuad Seyyid), Tunus 1 974, s.208; Zemal1şcrl, el-Kcşşaf, Dam'l-Kütübi'l-İlıniyye, Lübnan,1995, III, l l O; Avvad b. Abdullah eJ,Mu'tik, el Mu'teziletu ve Usıllulııunu'l-Hamsetu, Mektebctu'r-Rüşd, Riyad 1996, s. 219-232. Mfıtezilc'den Ebfı H3şim ei-Cübba.i (ö. 321/933) ise, günahkar mü'minler için de şefaatin caiz olduğu görüşündedir. (Bkz., Kadl Abdulcebbar, Şechıı Usılli'l-Hanısc, s. 690.) 106 Mesela bkz. Reşid Rıza, d- Vahyu'l-Muhammecü, Kahire 1988, (nşr.: ez-Zchra li'l-Alemi'il Arabi), s. 132; Fazlurrahman, Ana Konularıyla Kuc'.in, (Çev. : Alparslan), Ankara 1987, s. 95-96.

60


Şefaat İnanemın Nakl'i ve Aklf Deliller Açısından Değerlendirmesi Bu konunun sağlıklı olarak değerlendirilebilmesi bize göre, ancak şe­ faatle ilgili ayetlerin doğru bir şekilde sınıflandırılması ve ilgili itirazların kritiğinin yapılmasıyla mümkün olabilecektir.

2. Şefaatle İlgili Ayetlerin Sınıflandırılması

a) Putların Şefaatiııi/Aracılığım Reddeden ayetler Kur'an'da şefaatle ilgili olarale yer alan birçok ayet vardır ki bunlar ille ınuhatap kitle içerisinde bulunan müşrilclerin cansız, şuursuz ve alulsız, dolayısıyla işlevsiz putlar için olan beklentilerinin garipliğini dile getirir. Mesela bu hususa iki farldı ayette şöyle değinilir : "Yoksa onlar Allah'tan başka şefaatçi/er mi edimiiler. De ki: Hiçbir şeye güç yetiremez, akıl erdiremez olsalar da mı (on/an şefaatçi/aracı edi­ neceksiniz�)" (Zümer, 39/43) "Allah'ı bırakıp, kendileri için ne zarar ve ne de faydası olan şeylere tapıyorlar ve 'İşte bunlar Allall nezdinde biziın şefaatçilerimizler' diyorlar. De ki, siz Allah'a, göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz( O, oıılarm ortak tuttukları şeylerden beridir/yiicedir."(Ymıus, 10/18)

Kur'an-ı Kerim bu bağlamda putlara şu veya bu şekilde umut bağ­ lamış insanların kıyamet günü maruz kalacakları sahipsizliği ve zorlukları resmeden sahne ve tablolar da sunar. Bu sahnderle Kur'an, dünyada bir işe yaramayan putların orada da görürunez olacaklarını hatırlataralc, müş­ rikleri bu salcim inanç ve saplantılarindan vazgeçirmeye çalışır: "Anda/sun, sizi ilk dem yarattığımız gibi (ikinci defa yeniden yaratı­ hp) teker teker bize geldiniz. Size vermiş olduğumuz dünyahk nimetleri de arkanızcia bıraktınız. Hani Allah'm ortakları olduğunu zannettiğiıliz şefaatçileri de yanımzda görmüyoruz. (Şimdi) aramzdaki bağlar tamamen kopmuş ve (Allah'm ortağı olduldarım) iddia ettikleriniz kaybolup görün­ mez olmuştur. " (En'am, 6/94) Kolaylıkla anlaşılacağı üzere bu nevi ayetlerde söz konusu edilen şefa­ at, dini terminolojide ele alınan şefaat ile ilgili değil, putların ve putperest­ terin dummları ile alak.alıdır. Dolayısıyla bu ayetlerde vurgulanan şefaatin

61


İsLAM İNANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

reddinden hareketle İslam iliınierinin ezici bir çoğmılulda kabul ettiği şe­ faatin reddine gidilemez. Bu ve diğer ilgili ayetlerle sadece bir kısım in­ sanların, putlara atlettilderi mcvhmn güç ve özellilderle ilgili inanışlanrun asılsız ve yararsız bir inanç olduğu dile getirilmekte ve sonm1da tevhide vurgııda bulunulmaktadır. Esasında ilahi vahyin, başından itibaren zihiıılere yerleştirmeye çalış­ tığı en birinci mesajı tevhid ilkesi olınuştur. Btmtın için de Kur'an bu il­ keyi sürekli olarale gündeminde tutmuş ve

'Allah'a icraatmda ortak arama' anlamına gelebilecek her bir düşünceyi, tevhid ilkesini gölgeleyici bir an­ layış ve tutum olarak görüp ona karşı çok yönlü bir mücadele içinde ol­

muştur. Yunus suresi üçüncü ayette geçen sonra,

"İşi (O) idare eder " cün1lesinden

'İzni hariç (O'nun) lıiçbir şefii yoktur' (Yunus, 10/3) şeklinde bir ifade

yer alır. Bu ayette yer alan şefi' ifadesi tefsir kaynaklarııruzda şimdiye kadar genellilde bildiğimiz anlamdalci şefaat olarak değerlendirilmiştir. B ize göre bu ayet, her şeyden önce Allah'ın kainattalci idare ve tasarrufunu anlatmalc­ tadır. O zaman buradalci şefaati, öneeliidi olarak varlığın işleyişi noktasın­ da (kozmolojilc bağlamda) ele alınale daha uygun olacaletır. 1 07 'Şe-fe-a' fiili, kelime olarale 'aracı olına, araya girme, müdahale etme' gibi anlam­ lara sahiptir. Bu cümleden olarak, bu ayeti 'O'nun işine karışacale, izni dı­ şında varlığın emir ve idaresine müdal1ale edebilecek bir ortak ve nezaret edici olamaz' şeklinde yommlamamız mümkündür. Bu müllc bütünüyle O'nundur ve O'nun hükmü altındadır. Gerek varlığın melekut boyutunda bulunan melelderin, gerekse mülle boyutunda olan insanoğlunun varlığa yapmış olduğu her bir müdahale O'nun izniyle gerçekleşmektedir. Bugün bilimsel alanda gerçeldeştirilen bir kısım başarılar O'na rağmen olınuş de­ ğildir, O'nun müsaadesiyle olınaktadır. Mesela, insanımızı hayrette bıra­ kan kloıılama olayı üzerinde duralım. Kopyalama olarak da isinılendirilen bu olayın aslı şudur: Kopyalama işlemi için, kopyaların1ası planlanan can­

lının DNA'sı kullanılır.

Canlının bir hücresinde bulunan

DNA mikroskop

107 Nitekim Rağıb ci-İsfehanl, bu ayetteki �efi' kelimesinin 'ikinci birisi olmadan işi tek ba�ına tedbir eden' anlamına geldiğini belirtir. (Bkz. İsfehaııi, el-Miifrcdat, s. 386.)

62


Şefaat İnanemın Nakli ve Akll Deliller Açısından Değerlendirmesi altın a alınır ve o tiirden başka bir canlının yumurta hücresi içine yerleş­

riı·ili r. Ardından hemen şok uygulanır ve yumurta hücresinin bölünmeye

başlanması sağlanır. Bölümneye devam eden embriyo, ayru türden her­ hangi bir canlının rahmine yerleştirilir ve gelişip doğması beklenir. Dikkat e dilirse bu işlem sırasında kullanılan bütün biyolojik materyaller, hücre, hücre çekirdeği, hücre zarı, mirokondri, DNA gibi canlılığın hayati bütün r aları, hazır bir şekilde bir canlıdan alırup diğer canlıya naldedilmiştir. tpa ç Bu, canlılığın cansız m addelerden ortaya çıkması değil, canlı bir varlığın

canlı başka bir varlığa -teknolojik imkanlarm kullanılmasıyla- aktarırnın­

dan ibarettir. Aktarırndan sonra gerçekleşen sonuç, yine yüce Yaratıcının yaratmasıyla meydana gelmektedir. Burada biliın adamlarının yaptığı, ak­

tarımı yapıp yaratılacak olan neticeyi beklemekten ibarettir. Yoksa sonuç onların müdahaleleriyle ortaya çıkmış değildir, sonuç yine Allah tarafın­

dan yaratılınaktadır. 108

Bu hususu salim bir aluila değerlendirdiğiıniz zaman, 'ldonlama yo­ luyla meydana gelen bir canlının da Allah tarafından yaraulmal<ta oldu­ ğu' gerçeğini tüm çıplaklığıyla anlamış olacağız. Şöyle ki, aletarım sonra­ sı gerek vuku bulan bölüruneler, gerekse oluşan uzuvlar genetikçi bilim adamları tarafından hücre içerisine girilerek özel bir gayretle yapılıyor de­ ğildir. Zira onların müdaha.J.eden sonra sürecin sonuçlanmasını beklemek­ ten başka yapacaldan bir şeyleri yoktur. Sonuç/eser, onların sebeplere usu­ lünce teşebbüslerine bir karşılık olara!�:. yaratılınal<tadır. Allah insanlara bir yaratma gücü değil, sadece bir müçlahale halda vermiştir. Şu halde, bu ve benzeri her bir olay, Allah'ın -sebeplere usulünce müracaat eden- kulları­ nın bu dünyadaki gayretleriııe müsaade etmesi ve çalışınalarının karşılığını verınesiyle meydana gelmektedir. Ne var ki, Allah'ın bir şeye izin vermesi ve neticesini yaratınası her zaınan O'nun, o şeyden razı olduğu anl amına gelmez. Çünkü O bu dünyada kullarına, ilalll adetinin gereği olarak ço­ ğunlukla müdahale etmez. Sonımluluk kendilerine ait olmak üzere kulla­ rırun iyi veya kötü olarale ·seçtiği her bir fiili yaratır. Netice olarak diyebi­ liriz ki varlıkta O'na rağmen vulru bulmuş bir şey yoktur. Anca!<, haddini ıoa

Bkz. Mercek dergisi, Umut mat., İstanbul 2002, Sayı 7, Sayfa 6.

63


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

aşmış ve de aslını tınutmuş inkarcılarda bu, Allah'a rağmen gerçeldeşmiş bir zafer olarak telakki edildiği için, bu türden olaylar, onların inkirlarının daha da artmasına sebep olınaktadır . 109

b) Şefaatin Vu/al Bulacağmı Gösteren Ayetler Kur'an, herhangi bir konuda bir taraftan yanlış/batı! inançları yıkar­ ken diğer taraftan o konuda doğru olan ne ise onu bildirmiştir. Şefaat ko­ nusunda da Kur'an bunu yapmıştır. Bir yandan. ölçü ve sınırları belli şe­ faat iznini inanan insanların zihnine yedeştirmiş; diğer taraftan da müşrik kitlenin şefaatle ilgili anlayışlarının yanlışlığına dildcat çeloniştir. Şu halde Kur'an-ı Kerim'in müşriklerin ve ehl-i kitabın batıl aracılık telalekilerini reddeden bir kısım ifadelerinden hareketle, şefaatle ilgili ayetler için 'o günün toplumunda yerleşilc bulunan yanlış anlayışların reddiyle ilgilidir' denemez. Kur'an, isıarn öncesi Arap toplumlarında veya Ehli kitabın inançları arasında önemli yer tutan şefaat inancuu -onların kayıtsız şartsız şefaat et­ meye yetkili zannettilderi- mevhum vadıldarın veya şahısların elinden ala­ rak Allah'a teslim etmiş ve O'nun rıza ve iznine bağlamıştır. u n Bu cüm­ leden olmale üzere Kur'an-ı Kerim'de şefaatin varlığuu bildiren şu ayetler nazil olmuştur : "O'nun huzurunda, kendisine izin verdiğinden başkasının şefaati fayda vermez. . " (Scbe', 34/23) "O gün Rahman'm izin verdiği ve sözünden razı olduğunun dışmda­ kilere şefaat fayda vermez." (Talıl, 20/109) "Göklerde nice melek vardır ki onlarm şefaatler.i; ancak Allah 'm izni ile, dilediği ve razı olduğu kimselere yarar sağlar" (Nccm, 53/26) "Onlar, Allah'm rıza gösterdiğinden başkasma şefaat etmezler." (En­ biya, 21/28)1 11 109 Ö ztürk, Yener, Yeni Bir Yonnnla İsLam İnanç Esaslan, l§ık yay., İsranbul 2003, s.55. 1 1 0 Erdal, Mesut, Kur'w'd:ı Şetaat, ElifMat., Şanlıwfa 2003, s. 159. 111

Kad1 Abdulcebbar bu ayeti farklı yorwnlar. Mutezile'nin �efaati 'sevap ve cennetteki makam derecelerinin arnnlması' anlamında değcrlendirmi§ olması hasebiyle, o, bu ayette söz konusu

edilen §efaatin, Allah'ın rızasına kaVU§ffiU§ olan cennetteki mü'miııler için söz konusu olduğu-

64


Şefaat İnanemın Nakil ve Aklf Deliller Açısından Değerlendirmesi Kur'an-ı Kerim'in kullanmış olduğu bu ifadelerden de anJamaktayız Jci kendilerine şefaat salahiyeri tanınacak kişilerin şefaati sııursız bir ölçü­ de değildir. 1 1 2 Bütün şefaatler, Allah'ın izni ve razı olduğu sınır içinde olacaktır. Şcfaatle ilgili Kur'an ayetlerine ve hadis rivayetlerine bir bütün ola­ rak baktığımızda, onun her insan ve her suç için söz konusu olmadığını görürüz. Mesela Kur'an'da inkarcı zatimierin şefaatten mahrum bırakı­ lacağı açıkça ifade cdilir.113 Bunun gibi, bir ayette 'biiyük bir zulüm' 1 1"1 olarak ele alınan şirkin115 ve nifakın da affın kapsamı dışında kaldığıı ı6 vurgulanır. Bu bağlamda ele alııunası gereken bir nokta da 'affına vesile olunan herkesin her günahı mutlaka affedilecektir' diye bir iddiada bulunulması­ nın isabetli olamayacağı hususudur. Diğer bir ifadeyle, 'kim kime şefaat nu savunur. (Rkz. Kadi Abdulcebbar, Fadlıı'l-İ'ciza.l, 208.) Ne var ki ilgili iyerlerin öncesi ve sonrası dikkatle incelendiğinde göri.ilecekrir ki bu ifadeler, hesap günündeki haşir ahvalini anla· tan bir kontelesr içinde geçmektedir. Dolayısıyla bu iyetlerin, Mutezile'nin tezini desteklediğini ileri sürmek makul değildir. ı ı Nitelilin Hz. Peygamber de (sallallahu aleyhi ve sellem), ahirette, kendisine şefaat için belli bir .mur tayin edildiğini bildirir. ( B kz. Buhari, Tefsir-u sure (2) l, Tcı,hid 66; Müslim, İman 84). Demek oluyor ki, Hz. Peygamber d� dahil olmak iizere ahirette kendilerine şefaat etme izni verilenierin yapacağı şefaat, kimlere ve ne ölçüde olacağı bir takdire bağlanmıştır. Eğer bu şe­ kilde bir sınırlama olmasa, bazı kimseler ill<jiiyü ka<jırıp ilahi merhametten fazla merhan1et ileri sürebilir, böylece hem Allal1'a karşı su-i edepte bulunmu� hem de şefaat iznini dengesiz olarak kullanabilirler. Söz konusu kişiler sınırsız bir şefaat selahiyetiyle, cehennem azabının dehşeti karşısında, hislerinin/şefkatlerinin kabarmasıyla kafir-ınünafik herkesin cennete girmesini talep edebilirler. Bu ise bir bakıma milyarlarca ınü'miniıı hukukuna tecavüz demektir. Bkz. (:;afır, 40/18. 1 14 Bkz. Lukman, 3 1 /13. ı ı s Bkz. Nisi, 4/48. Bu çerçevede Tirmizi'nin Sünen'inde geçen şu rivayeri hatırlatmak yararlı olacaktır: "Benim şcEıatim, Allalı'a şirk koşmaksızm ölenler içiııdir." Bkz. Tirmizi, Silaru'l­ Kıyame 13. 1 16 Bkz. Hadid, 57/15. Bile bile inkar eden bir kafır, işlediği küfriiyle ta işin başında bu hususi lütfun/ralımetin dışında kalmıştır. Zira inkarcı, evrende O'na ait bütün güzellikleri, nizarnları ve hikmetleri yok sayıp talık.ir ettiğinden büyük bir suç işlemiş olmaktadır. Hayatının her daki­ kasını böylesine bir suçla karalanuş insanlara merhamet etmek, merhamet adına saygısızlık olsa gerektir. Böyle bir muamele milyarlarca mü'minin hukulruna bir tecavüz olarak da değerlendi­ rilebilir. Şöyle ki, dünyada Allal1 için haramlardan sakınan, belalin idrak.i içinde yaşayan ve hak için her tür kiilfete kadanan bir şahsın fedakarlıkları, bu dunımda, inkarcı bir şahsın tavırlarıyla aynı karşılığı görmüş olacağından sonuç olarak bir değer ifade etmiş olmayacaktır.

ı

ı ıJ

65


İsLAM İNANcı ETRAFıNDA YERLİ YoRUM LAR

ederse muhakkak kabul görür' diye bir şey söz konusu olamaz. Bütün iş­ lerde olduğu gibi burada da Allah'ın meşieti ve hak olan hükmü esastır. Nitekim Sebe' suresinde geçen bir ayette, kıyamet gününde inanan kalp­ lerden korkunun kaldırılmas.1.1un ardından şefaat için iznin çıktığına ve bu esnada şefaat edecek olanlarla, kendilerine şefaat edilecek olanlarm karşı­ lıklı konuşmalarma işaret edilerek şöyle denir: "Allah'ın huzurunda, ken­ disinin izin verdiği kimselerden başkasmın şefaati fayda vermez. Nihayet onların kalplerinden korku gideriliııce, (şefaat beldeyenler) 'Rabbimiz ne buyurdu' derler. Onlar (kendilerine şefaat izni 'Terilenler) da, 'hak olanı

Dildcat edilirse, bu ayettc, şefaat konusunda kendilerine izin verilerıler, Allah'ın 'hale olanı bu­ yurduğunu/hükmettiğini' dile getirmektedirler ki, bu da bize, orada hale olan neyse onun tecelli edeceğini gösterir. buyurdu' derler. O, yücedir, büyiiktür. " (Sebe', 34/23)

Hadis külliyatında da bu hususu desteldeyici rivayetler vardır. Bu­ harl'nin Sahih'inde yer alan rivayetlerde Hz. Peygamber (sallallahu alcyhi ve selleın), mahşerde, yeryüzündeki hayatı boyunca kendi taraftarları içinde gördüğü bazı kimselerin beraatmı talep edeceği, ancak bunun gerçek­ leşmeyeceğini bildirir: "Ben sizin havuz başına varan ilk öncünüzüm. Yemin olsun ki orada sizden bir kısım adamlar kaldırılıp bana göste­ rilirler. Ben onlara vermek iizere elimi ıızatacağım anda onlar benden uzaldaştırılırlar. Beri 'Rabbim, onlar benim aslıabımdıi' derim. Bwmn üzerine yüce Allah 'Sen, onlaı·m senden sonra neler yaptıklanm bilmez­ sin' buyurur." 11 7

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, şefaatin varlığını kabul etmek, bize, hiçbir şekilde onun yanlış bir şekilde değerlendirilmesi imkanını verme­ mektedir. Nitekim İmam Gazzal:i:, doğru olmayan bir şekilde şefaate bel bağlamamu yanlışlığııu bir örnele yardımıyla J öyle açıldar: "Mü'min bir insanın, şefaat edileceği ümidiyle, dinin kurallarına uymayı terk edip günahlara dalması, bir hastanın, alecabasından olan başarılı ve müşfık bir hekime itiınad ederek, net'>inin arzuladığı her zararlı şeyi yemeye dalınasına benzer. Bu bir cehalettir; zira, bir tabibin çaba ve mehareti bir kısım hastalıkların izalesine yarar sağiasa da, her hastalık/durum için m Buhar!,

Fiten ı.

66


Şefaat İnanemın Nakit ve Akl'i Deliller Açısından Değerlendirmesi bu söylenemez. Çabanın faydası ancak müdahale edilebilecek durum ve hastabidar için geçerlidir. Bu nedenle kişinin, sırf tıbba itimad ederek kendini koruma işini terk etmesi caiz değildir . . İşte Peygamberler ve salih kişilerin, yakın ve uzak olanlara yapacaldan şefaati bu şekilde anla­ mak gerekir. Bu, başka değil, kati surette böyledir. Şefaatin bu şekilde idrale edilip anlaşılması, endişe ve sakınma duygusunu ortadan kaldır­

, ınaz. "1 ls

c) İnkarcılara Şefaatin Söz Konusu Olmadığım Bildıren Ayeder Konuyla ilgili ayetleri dikkatle incelediğimizde bu çerçevede Kur'­ an'da yer alan ifadelerin iki şekilde geçtiğini görmekteyiz: Birincisi, sadece

inkarcıların dummlarının söz konusu edilip onlar için asla bir yardunın/ şefaatin olamayacağmm bildirilmesi; ikincisi, şefaatten mahrum kalacak olanların (inkarcıların) halinin, inananlara da gösterilerek bildirilmesi. a. Yalnızca inkarcıların durumlannın söz konusu edilerek onlar için asla bir yardunı n/şefaatin olamayacağının bildirilmesi: Bu minvalde Kur'an'da yer alan ayetler, Ehl-i kitaptan Kur'an'ın vah­ yini inkar edenlerin akıbetierinin söz konusu edildiği yerlerde gündeme getirilir. Bununla o insanların bu tasarrufun dışında kaldığına dikkat çeki­ lir. Şimdi bu hususn üç ayet ile ele alacağız.

Birinci Örnek: ".. Ve öyle bir giinden de sakının ki o gün hiç kimse başkasımn yerine bir şey öçleyemez, kimseden şefaat kabul edilmez, hiç kimseden fidye kabul edilmez, hem onlara yardım da edilmez. " (Bakara, 2/48)

Bu ayetin öncesine bakıldığında görülecektir ki burada söz konusu edilen İsrail Oğulları, Hz. Peygamber'i (sallallahn aleyhi

ve

selleın) ve O'nun

tebliğinde yer alan hususları dikkate almayan, inkarcı Yahudilerdir. Nite­ kim ayetin başında şöyle buyrulur: "Ey İsrailoğulları, size ihsan ettiğim nimetimi ve (bununla) sizi(n atalarımzı) diğer insanlara iistiin kıldığı­ mı. hatırlaym . . " (Bakara, 2/47) Ayrıca bu ayetin sibalunda, onların inkarcı dünyalarını resmeden şu hususlara da yer verilir: "Ey İsrailoğulları, ha118

Gazzaü, Ebı''ı Hamid, İlıya u Ulwni'd-Din, el-Mcktebetu'I-Asriyye, Beyrut 1992, III, 482.

67


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

tırlaym ve düşiiniin size İhsan ettiğim nimetimi. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı abdiınİ yerine getireyim. Ve yalnız Benden korkun. Yanınızda bulunan Tevrat'ı tasdilcleyici olarak indirdi­ ğim Kur':in'a iman edin, onu inkar edenlerin ilki olmayın. Ayetlerimi az bir fiatla (dünya karşılığında) satmayın. Bana karşı gelmekten sakının. Hakla batıla karıştırmayın bile bile hakkı gizlemeyin. Hem namazı kılın, zekatı(nızı) verin, ruku edenlerle beraber siz de namaz /alın. İyiliği em­ redip kendinizi uıwtuyor mıısıınuz yoksa� Halbuki siz Tevrat'ı okuyup duruyorsunuz, artık akletmeyecek misinizr (Sizden istenilenleri yerine getirme husıısımda) sabır ( göstermek) ve namaz (kılmak suretiy) le Al­ lah'tan yardım dilcyiniz. Gerçi bu ağır/zor bir iştir, fakat içi haşyet ile dolu olanlara değil, onlar ki, Rablerine miilaki olacalclarına ve O'na dö­ neceklcriııi bilirler. " (Bakara, 2/40-46) Mu'tezili alimler bu ayetten 'şefaatin günahkar ınü'minlere fayda vermeyeceği' sonucunu çıkarırlar. 1 19 Halbuki bu ayet kafider haH.ında olması hasebiyle hitap, inicadarında ısrar edenlere mahsustur. Zira İsra­ iloğulları, kendilerinin baba ve dedeleri olan peygamberlerin, her hal ve durumda kendilerine şefaat edecelderini iddia ediyorlardı. işte ayet bunu reddediyor. 120

Burada kabul edilmeyeceği bildirilen şefaat, Hz. Peygamber'in (sallalla­

hıı aleylıi ve scllem) tebliğ ettiği dini/imanı ve o dinin gerektirdiği arnelleri red­ deden İsrail Oğulları içindir. Bu ayetlcrle onların iman ve aınelden uzak dump, sııf kendilerinden olduklarını düşündülderi geçmiş peygamberlerin şefaatine umut bağlamalarının bir işe yaramayacağı dile getirilmiş olmalc­

. .sabır ( göstermek) ve ııamaz (kılınak sııretiy) le Allah'tan yardım dileyiııiz.. " şeklindeki cümlesi de bu hususu teyit edici tadır. Nitekim ayetin

"

mahiyettedir.

İkinci Örnek: "Yaklaşan o gün hususunda onları uyar. (O gün ki) oıı/aı· dehşet içiade yutkunurlarkcn yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zalimlell? 120

Mesela bkz. Kadl Abdulccbbar, Şc:rlıu UsıW'l-Hamse, s. 689; Zemahşeri, cl-Keşşaf, I, 139. Bkz. Ebussuıld, Muhammed b. Muhammed, İrşadıı Akli's-Sel1m, Daru İhyai't.:rurasi'l-Arab!, Bcyrut tsz., I, 99; Vahieli Ebu'l-1-Iasen, el-Vedz fl Tefsfr-i Kitabi'l·Aziz, Daru'l-Kalem, Beyrut 1915, I, 1 04; Ebil i-Iayyan, c:l·Bahm'l-Mulılt, I, 309; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 345.

68


Şefaat İnanemın Nakil ve Akll Deliller Açısından Değerlendirmesi rin (o gün) ne bir dostu ne de sözii dinlenir bir şefaatçisi vardır. " (Mü'ınin,

40/1 8) Açıktır ki bu ayette söz konusu edilenler de, inkarcı zalii-nlerdir. Bu

durumu gerek Kur'an'ın

'kaiirlcr ki onlar zalimlerin ta kcndisi�dir121 şek­

lindeki ayetinden, gerekse ayetin siyak-sibakının doğrudan onblrla ilgili

olmasından anlamaktayız.

Üçüncii Örnek: ". . . Artıle şefaatçilerin şefaati onlara fayda vekrmez.'

(Müdde.�sir, 75/48) Bu iyetiyle de Kur'an, inkarcıların akıbetine dildcatl çek­

mektedir. Buradaki muhatapların inkarcılar olduğu müteakip ayetleı :de tasrih edilmektedir:

"Böyle iken onlara ne oluyor ki adeta arslandan iirkiJip

kaçan yaban eşekleri gibi Mlii bu öğiitten (Kur'an'dan) yiiz çeviriyorlar. . >.f

(Müddessir, 75/49-50)

Saduddin Taftazani,

"

'artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez

ayetinin ifade tarzı üzerinde dikkatle durur ve şu önemli açıklamada bu­ lunur: Bu cümlenin üslubu ve ifade şekli esas itibariyle şefaatin var oldu­ ğunun delilidir. Aksi halde, onların hallerini kötülemek ve içinde bulun­ dukları sıluntılı dunnnun malıiyecini ortaya koymak için 'kafırlere hiçbir şefaatçinin faydası olmaz' demenin anlamı olmazdı. Bu gibi yerlerde kul­ lanılan bu nevi ifadeler, sadece kafidere mahsus olan durumu işaretler, on­ larla beraber başkalarım da bu hükmün içine almaz. Yani burada kafirlerle ilgili hükümden 'onların dışındakiler de (mü'minler de) şefaatçiye sahip olmaz' anlamı çıkmaz."122 Nureddin es-Sabun! de aynı noktaya temas ederek şöyle der: "Eğer şefaat mü'minlere de fayda vermeyecek olsaydı,

kafideri tahsis/tefrik etmenin bir manası olmazdı ." 123

Şu halde, bu meyandaki ayetlerden de, şefaatin olamayacağı gibi bir hüküm çıkartılması makul olmaz. Çünkü burada söz konusu edilenler in­ karcılardır. b. Şefaatten mahrum kalacak olan inkarcıların hallerinin, mü'minlerin dikkatine arzedilerek bildirilmesi : Günahkar mü'minler için yapılacak olan şefaatin Kur'an'dan onay ala121 Bkz. Bakara, 2/254. 122 Taftazaııl, Şerhu'J-Ak.Ud,

s. 149.

123 Sabıın1, Maturtdiyye Akaidi, s.l65. Ayrıca bkz., İd, Adududclin, 'Aiemu'l-Kütüb, Bcyrut tsz., s. 380.

69

el-Mcvakıf ii İlmi'l-Ke/am,


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

mayacağını s:avımanların delil olarak ileri süreliilcleri daha çok şu iki ayet-i kerimedir: Birin(:i ayet: "Ey iman edenler, hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğtm ve

hiçbir şe!raatin olmadığı kıyamet giinü gelmeden önce, size rızk verdikle­ rimlzde 'n Allah yolunda infale ediniz. Kafirler ki onlar zalimlerin ta kendi­ leridirfJer. "

(Bakara,

2/25 4)

1Dikkat edilirse bu ayet 'kafirler ki onlar zalimlerin ta kendileridirler' şek:ljinde bitirilmelctedir. Ayetin sonunda kafirlerin anılmaları, hesap verme gi�!i.nünde şefaatten mahrum olacak hedef kitlenin bu grup olduğunu açılcça Tortaya koymalctadır.124 Ayrıca bu inkarcıların 'zalimı1n' sıfatıyla birlikte zilcredilmeleri de dilekat çekicidir. Çünkü onlar bu günü ve gereğini dik­ kate alınamale suretiyle kendilerine zulmetınişlerdir, yani yazıle etınişlerdir. işte bu duruma düşmemeleri için ayette mü'minlcr hesap vermeye hazır­ lıklı gelmeleri hususunda önedildi olarale uyarılmalctadırlar. 1 25 124 Bu

açıklığa rağmen Mütezile, şefaatle alikalı düşiince sistemleriyle uyuşmadığı için bu ayetin

vıırguswm ya tevil eanişler ya da görmezlikten

lerden Zemahşeri (ö.

gelmişlerdir. Mesela, son dönem Mlitezile alim- ·

538), şefaat, ancak sevap ve fazilet elilinin derecelerinin arorılmasında

olabilir, diyerek buradaki 'cl-k3.fırCıne' kelimesinin aniannnın '7.ckatı terkedenler' manasında

duğımu söyler ve zorlama olan bu tevilini Kur'an'dan Zemalışeri,

örneklerle temellendirrneye çalışır.

ol­

(Bkz.,

cl-Kcşşaf, I, 264-5 .) Bunw1 gibi, ayetin sonunda yer alan bu son cüınlenin, 'ön­

cesiyle irtibatlandırılrnasırun gerekrnediği' şeklinde görüş açıklayan Kadi AbduJcebbar için ise Fahıudin Razi �tum der: Eğer biz,

(Kafiı1er ki zalinıleriıı t.ı kendileıidir) sözünü mii�takil olarak

alır ve öncesiyle bağlamazsak, Allah kelamında tenakı.ız/çclişki olduğıırın söyle� oluruz. Zira,

zıılmu işleyen sadece ka.lirler değildir, onların dışındaki insanlardan da zalimler bulıınabilir. Ama

olm· ki, zaten öncesine bağlammuz bir Raz1, Mcfiıtilıu'/-Gayb, Daru'l-Ki.itiibi'l-İlmiyye, Tahran tsz., VI, 207.)

bu sözü öncesine bağlarsak problem de oıtadan kallcrruş 125

zorunluluktur. (Bkz.,

Şefaatin Kur'an açısından onay almasmın mümkün gözükmediğini savunan bir diğer şahıs da

Fazlurrahman'dır. O da bu ayeti deW olarak kullanır. Ancak o, ilgili böliirnün sonunda yer alan

'Kafirler ki za/inılcrin ta kendilcl"idir' cümlesini görmezden gelerek (atlayarak) ayeti alıntılar.

Ayrıca Fazlurrahrnan, garip bir şekilde şefaat inancını, geçmişte çeşitli fırkaların etki-tepki bağ­ lamında geliştirdikleri uydurma rivayerlere bağlar ve bunun sonradan Kur'an'a da sokulduğu­

Geleneğinde Sağlık ve Tıp, (Çev.: A. Bülent Baloğlu 1997, s. 35, 184) Bu çerçevede Harndi Yazır'ın yapnuş olduğu yoruma yer vermek istiyoruz: O gün bütün dost­ nu iddia eder. (Bkz., Fazlurrahmaıı, İsl.wı

- Adil Çiftçi), Ankara Okulu yay., Aııkara

lar birbirlerine düşman kesilecek, şefaat kapıları kapaııacaktır, bu felaketlerden ancak iman edip vazifesini yapan ve önceden konınan müttakiler müstesna olacaktır. Binaenaleyh böyle bir korunınayı elde eınıek ve de o felaketten uzak kalmak için mü'minlcr o gün gelmeden evvel görevlerini eda eınıeli; Allah narnma infaklar yapmalı, seve seve zekatiarım vermeli, kardeşlik bağiarım güçlendirerek ve cemiyetlerini tanzim ederek hazırlarımalı, uyumayıp uyanık bulun-

70


Şefaat İnanemın Nakil ve Aklf Deliller Açısından Değerlendirmesi Şu halde 'bu ibareler, şefaati mü'minler açısından imkansız kılmakta­ dır' denemez. Zira bu ifadelerle, inkarcıların, hesap günü içine düştükle­ ri acınacak durumun dışında kalmaları için mü'minierin de in fak gibi 126

dinin arneli esaslannın gereğini yerine getirmelerine dikka t çekilmekte­

dir. 127 Bir diğer ifadeyle, bu minvalde nazil olan ayetlerle wr geçecek olan o hesap günü için mü'minlere, 'ba.�kasımn yardımına bel bağlama­

dan , 1 28 dünyada iken elinden geldiğince hay1rlı arneller işlemesi' öğüdü verilmektedir. Bu çerçevede vurgulanması gereken bir husus da şudur: Bu ayetlerle dildeadere arz edilen tablolar, Hz. Peygamber'e (sallallahu aleyhi ve sellem) şefaat izni verilmezden öneelci haşir süreci ve hesap günüyle ilgili durumlardır. Bu zaman dilimi, insanların birbirlerini hatlilayabilecekleri bir zaman de­ ğildir. Herkes kendi akıbetinin kaygı ve telaşındadır. Nitekim Abese süre­ sinde de yaşanacak bu zor duruma dilekat çekilmiştir: "I<ulaklan sağır eden

o ses (le kıyamet giinü) geldiğinde, işte o giin kişi, kendi kardeşinden,

cbeveyninden, eş ve çocıı/darından (onlarm sı.kmtılanyla ilgileıımekten) kaçar. Çünkii o gün herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır. " (Abese, 80/33-37) Peygamberimizin de (sallallahu alcı'hi ve scllem ) , Hz. Aişe'ye, mizan ve

defterlerin dağıtılması gibi yeı;lerde lcimsenin lciınseyi hatırlayamayacağını bildirın�si bu hususu teyit etmektedir. 129

İkinci ayet: "..İman eden kullarıma söyle, kendisinde ne alışveriş ne de dostlıı.k bulunmayan bir giin gelmeden önce, namazı ikame etsinler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan açık veya gizli infakta bulunsunlar."

(İb­

rahim, 14/31) ınalıdırlar. Kafider gibi Allah'ın emirlerine ımıhalefet edip de kendilerine yazık etmemelidirler. (Yazır, age., ll, 848) 126 İkinci örnek olarak de alacağırnız İbralllrrı suresi 3 1 . iiyctte infak emrinin başında namaz da zikrcdilir. 127 Bu iyetin detaylı yorumu için bkz., Erdal, Mesut, Kur'an'da Şefaat, s.l03; Kesler, M. Fatih, "Kur'an-ı Kerim ve Hadislerde Şefaat İnaııcı", (Tasavvuf: İlmi ve Akademik Ara�tırma Dergi­ si), Ankara 2004, s . l 33-134.)

128

Bakara sCırcsi 48. ayette de dcğinildiği üzere, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve selleın) risaletini inkar eden yahudi topluluğu, alurette kurtuluşlarını kendilerinden olduklarını di.�ün­ dülderi geçmiş peygamberlerin şefaatine bağlanıaya çalışıyorlardı .

129 Bkz. Ebu Davud, Sünnet 28. (Hadis no: 4755).

71


İsLAM İNANcr ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

Bu ayetle kastedilenlerin kimler olduğu ve verilmek istenen mesajın ne olduğunun daha iyi anlaşılabilmesi için öneelci üç ayeti arz etmemiz gerekmektedir: "Allah 'm nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda kavimlerini he/ak yurdıma sürüldeyenleri görmedin mii' Onlar cehenneme gireceklerdir. O ne kötü bir karargahtır. (Onlar) insanları Allah yolundan saptırmak için O'na ortak koştu/ar/tuttular. De ki, istediğiniz gibi yaşayın, dönüşünüz ateşedir. " (İbrahim, 14/28-30) Birinci ayette olduğu gibi burada

da ayıu noktaya dildcat çekilmiş olmaktadır. Dolayısıyla inkarcıları konu edinen bu ayetten de mü'minler için şefaatin imkansızlığı gibi bir sonuç çıkarılamaz. İbn ICesir'in de tefsirinde önemle belirtmiş olduğu üzere, burada vur­ gulanan mana şudur: O gün kişiye, Allah'a kafir olarale varması durumun­ da, ne bir kimsenin dostluğu ne de şefaati/aracılığı fayda verir.'130 Zira inkarcı şahıs, kendisine önceden tanınan alışveriş yapma ve dostluk kurma imkanını değerlendirmediği için o gün bu durumdan mahrum kalacaktır. Zira o gün, inkarcının, kendisini kurtarmaya yarayacak yeni bir amel ve dostluğa fırsat bulamayacağı bir gündür. Kısaca, bu ve benzeri ayetlerde, mü'minlere, inkarcıların manız kalacaldan çaresizlik ve sahipsizlik gibi bir akıbetten konınınaları için, imanlarının gereği olan arnelleri takdim etme­ leri lüzumu hatırlatılmış olmaktadır. Esasında Kur'an'da 'fidyenin kabul edilmemesi, yardım ve şefaatin bulunmaması' şeldindel<.İ ifadeleriıl yer aldığı ayetlere dilekade baktığımız­ da, ilgili ayetin ya öncesinin ya da sonunun münafık: ve kafirlerin akıbet­ Ierinin söz konusu edildiği yerlerde geçtiğini görürüz. 131 Bazen de bu türden bir hitap doğrudan onlara yapılır. Mesela Hadid suresinde şöyle denir: "Bugün artık (ey ehl-i nifak), ne sizden ne de inkar edenlerden bedel kabul edilir. Varacağımz yer ateştir. Sizin dostunuz (size yaraşan) oradır. Orası ne kötü bir dönüş yeridir." (Hadid, 57/15 )

Kısaca, doğrudan veya dalaylı olarak bu minvalde Kur'an'da yer alan pek çok ayet söz konusudur ki, tümü, inkarcıların akıbetierinin ele alın­ dığı yerlerde zikredilmiştir. Bu da gösteriyor ki, bu ibarelerden hareketle 130 İbn Kesir,

İstanbul 1985, IV, 429. 3/91; En'arn, 6/70; Ra'd, 13/18; Müddessir, 74/48.

Tefsiru'l-Kudni'l-Azim, Kahraman yay.,

131 Mesela bkz. Al-i

İrnran,

72


Şefaat inancının Nakli ve Akli Deliller Açısından Değerlendirmesi şefaatin olamayacağı gibi bir sonuca gidilemez. Ne var ki ilgili ayetler bir bütün olarak ele alınmadığında, hususiyle bu son gruptaki iyerlerin ön­ cesine-sonrasına dikkatle bakılmadığında, şefaatin varlığını dışl�yıcı bir hükme varmak kaçınılmaz olmaktadır.

3. Hadislerde Şefaat Hadis-i şeriflerde mü'minler için yapılacak olan şefaat1e alakah olarale açık haberler vardır. Bu cümleden olarale Hz. Peygamber (sallallahu aleyh i ve

sdleın), bir hadislerinde her peygamberin leendisine has ve kabul ohman bir duasının bulunduğunu, kendisinin ise, bu duasını ahirette ümmetine

şefaat etmek için yapacağını bildirmiştir. 132 Yine bir ba..�ka rivayette Hz. Peygamber (sallallahu �leyhi ve sellcın), mahşerde insanlar ıstırap ve heyecan içinde hesaplarının görülmesi için belcleşirlerken, Allah'a dua ederek hesap ve sorgunun bir an önce yapılmasını isteyeceğini bildirmiştir. 133 Ayrıca, kendisi dışında, diğer peygamberler, melekler ve diğer salih kullara da şe­ faat için izin verileceğini haber vermiştir.

134

Başka rivayetlerde bunlara

alimler ve şehitler de ilave edilmiştir. 135 Ebu Mansur el-Maturidi (333/936), şefaatin Kur'an ve hadisierk sabit ve hakkında açık delillerin olduğu bir konu olduğunu belirtir.136 Maturl­ di lcclamcılardan Nureddin es-Sabun! (ö. 580/1184) ise, şefaat konusundaki hadislerin 'tevatüre yakın, en azından şöhret derecesinde bulunduğtına, haber-i meşhunı inkar etmenin ise bid'at olduğu'na137 dikkat çeker. Bir Eş'arl Icelamcısı olan olarak Taftazani de, şefaatle ilgili hadislerin manen mürevatir olduğunu zikreder. 138 Şefaat konusunda hadis hilliyatında yer alan pek çok rivayet mev132 Buhar!, Daavat 21; Müslim, İmaıı 86. 133 Buhar!, Tefsiı· 2; Mii.�lim, İman 84. Bu �efaat, İslam llirnlcrince umumiyede 'büyük .�efuat' anlamında şefaat-i uzma olarak isimtendiril miştir.

134 Bkz., Buhar!, Tcvhid 24.

135 Bkz., İbn Mace, Ziihd 37. Keza bkz., Ebu Davud, Cilıad 26. ı36 Manırtdi, Ebu Mansur, Kitabu't-Tevhid, (thk. : Fethullah Hulcyf), Bcynıt 1970, s. 365. 137 Sabuni, Nureddin, M.ıtııridiyye Akaidi (el·Bidaye), (Çev. : B. Topaloğlı1), D.İ.B., yay., Ankara l99l, s. l65 . 138 Taftazaııt, Şerlıu'l-AkJid, s.l49.

73


İsLAM İNA NCT ETRAFlNDA Y E RL İ YoRUM LAR

cuttur.

Biz bınılardan yalmzca ikisinin yorumu üzerinde kısaca durmaya

çalışacağız: l . Hz. Peygamber rur:

(sallallahu aleyhi ve sellcın)

bir hadisinde şöyle buyu­

"Benim şefaatiın, iiınmetimin biiyük giinah (kebair) işleyen kısmi­

nadır."139 Her şeyden evvel şu husus unutulmamalıdır ki peygamberini

insanlık için yol gösterici, hayra davet edici bir rehber olarak gönderen Allah

(cc lle celiluh),

omınla insanlara şu mesajı vermiştir:

"Fe't-tekuJiahe: Allah'ın emir ve yasaklarına muhalefet etmekten sal(lmn " 140 İşte ilgili hadisi bu gerçeğin ışığında değerlendirmemiz gerelanektedir. Bu nok­ tadan harekede diyebiliriz ki, bu hadisiyle Peygamberimiz ümınetine 'günahınız büyük de olsa endişe etmeyiniz, korkmayınız, nasıl olsa şefa­ atim var' şeklinde bir mesaj vermiş olmuyor. Burada, rahmet Peygam­ beri öncelikli olarak, -şu veya bu şekilde Icebire kapsamındaki bir kısım günahlardan kendisini alamanuş mü'minlerin- affedilıneleri için Rabbi­ sine el açıp yaJvaracağını haber vermektedir. İkinci olarak ise insanlara 'Alla h'ın rahmetinden hiçbir zaman ümit kesmemelerini'141 bildirmiş olmaktadır. Hz. Peygamber'in

(sallallahu aleyhi ve selleın)

bu ifade tarzında iki hususun

işaredendiğini söyleyebiliriz: Birincisi, 'büyük günah işleyenin, inkarla iman arası bir noktada kalacağını' öne süren Mu'tezill düşüncenin yan­ lışlığına dilekat çelcilmiş olınasıdır. İkincisi,

'benim şefaatim, ümmetimin

biiyük günah işleyeiı kısınmadır' nebevi ifadesiylc, 'mü'minlerin büyük

günahları için, ancak Allah katında en muteber, hatırı en ileri olan Hz.

139 Ebu

Davud, Sünnet 2 1 ; Tirmizi, Kıyame,

ll;

İbn Mace, Zühd

37. Ehl-i Sünnet'in maııa

yönünden mütevatir saydığı bu rivayeri Mutezili Icelarncı Kacli Abdulcebbar sahih görmez. Ayrıca o, bu haberin ahad tarikle gelmi.� olması sebebiyle

7,an

ifade ettiğini belirtir. Bununla

o, bu haberin şüphe taşıdıgı için itikadi konularda kullanılamayacagını vurgulamaya çalışır. (Bkz., Abdulcebbar,

Şerhıı Usuli'l-Hamsc, s.690) Ne var ki, Abdulcebbar aynı hassasiyetini

-sem'iyyattan olan bir l;ıaşka konuda- mesela, kabir hayatı konusmıda göstermez. Kabirde 140

141

sorgulamayı yapan meleklerle ilgili rivayetleri almakta bir beis görmez. (Bkz.,

age., s. 734) M. Fuad Abdulbaki, Mu,cemıı,l­ Müfchı:cs li ElEızi'l-Kur'ıini'l-Kedm, Dam'l-Haills, Kahirc 1988, s.965-7. Bu çerçevede Kur'an'da yer alan onlarca ayet vardır. Bkz.,

Nitekim bir ayette Allalı'ın ralımetinden ümitlerini ancak inkarcıların kestiği belirtilir. (Bkz., Yusuf,

12/87) .

Ayrıca

"Ey kendilerine yazık eden (kendi alcyhlcrine aşırı giden) kullarım,

Allah'ın rahmetinden iimidinizi kesmr:yin" buyrulur. ( Zümcr, 39/53.)

74


Şefaat İnanemın Nakli ve Aklf Deliller Açısından Değerlendirmesi Peygam ber'in (sallallahu aleylıi ve sellcm) şefaatinin söz konusu olabileceğine'

12 işaret edilmiş olması dır. 4

Büyük günah sahiplerinin de şefaate mazhar olacağını bildiren bu h adisten , Icebire sahibi mü'minlerin şefaatle doğrudan cennete alınacak­

ları gib i kesin bir anlam çıkarılması bizce isabetli olmasa gerektir. Zira başta B uhar! olmak üzere birçok kaynakta, sırat geçilirken cehenneme

düşen gün ahkar mü'minlerle ilgili olarak şu rivayere yer verilir:

"(Ce­ Jıenncmin dışında kalan mii'm inler) diyece/derdir ki, ey Rabbimiz, bu kalanlar bizim kardeşlcrimizdir. Onlar bizinıle beraber namaz kılar, oruç nıtar, her türlü iyi işlerde buluııurlardı. Allah da onlara 'haydi gidin, kalbinde bir hardal ağırlığmca iman olan her kimi bulursanız, çıkarımz' bııyııracak."143 Bu ve benzeri rivayetlerden hareketle Hz. Peygamber'in şefaatini sekiz grupta toplayan İbn Ebi'l-'İzz (ö.792/l 390), elıl-i kebair için yapılacak olan şefaati, 'cehenneme girmişlerin oradan çıkarılması' başlığı altında ele alır. 144

2.

Şefaatle ilgili olarale üzerinde durmak istediğimiz diğer bir rivayet

"Kim czanı işittiği vakit 'ey şu elo;iksiz davetİn ve kılınacalc namazın rabbi olan Alla h'ım, Mııh amm ed'e vesileyi ve fazileti ver. Onu

ise şöyledir :

142 Ö)•le anlaşılıyor ki, şefaat iin.iııin çıkmasından sonra -melekler, şehitler ve ilinuer gibi- diğer

salih kullar ise, mü'minlerin kebire kapsamına girmeyen günahlarının bağışlanması için Allalı katında şefaatçi olacaklardır. Bu da onların manevi derecelerine göre vuku bulacaktır. Dolayı­ sıyla bundan, şefaatin yalnızca, 'büyük günah işleyeniere yapılacağı; küçük günalı işleyenierin bundan mahrum kalacakları' gibi bir anlam çıkmaz. Bu noktada Allah Resulü'niin ilgili be­ yarunı, ' .. şehirlerin, ilimleriıı, meleklerin vesairenin şcfaati, Icebire kapsarnma girmeyen diğer günalllar için olacaktır, benim şcfaatim ise, büyük günah sahipleri için olacaktır' .�eklinde yo­ rumlayabiliriz. Bu çerçevede vıırgulamarnız gereken bir di�er husus da şudur: İlgili haciis-i şcrifte, Peygamberimizin büyük günah sahipleri için yapacağı şefaatiıı, 'onların doğrudan cen­ nete girmelerine vesile olacağı' anlamında bir kayıt yoktur. Dolayısıyla günah-ı kcbair sahipleri için yapılacak olan bu şefaatin, cehcımeme gitmeleri halinde oradaki azap sürelerinden indirim anlamında bir affşeklinde tecelli etmesi de pekala mümkündür. (AIIalıu e'lemu bi's-savab) 143 Bulıarl, Tevhid 66. Oldukça uzun olan bu rivayettcıı, şirke bulaşmamış mii'ıninlerin amelleri olmasa da sununda �cfaatle affedilip cennete alınacaklarım anlıyoruz. Bu aff, temelde Allah'ııı lütfudur. Ebu Mansur el-Bağdadi'ııin de dikkatle vurgulamış olduğu üzere, 'ahirette şefaatc nail olan kimse, buna istihkakıyla (kendi haklccdişiyle) değil, buna Allah'ın hususi, lüdi.ıyla/ fazlıyla ulaşnuş olacaktır.' (Bağdadl, Ebu Maıısur, Usı1liddin, Daru'l-Kiitübi'l-İimiyye, Bcyruı 1968, s.245.) 144 İbn Ebi'I-İzz, Şcrhu'l-Aktdcti't-Tahaviyye, ei-Mektebu'l-İst\ml, Beyrut 1988, s. 233.

75


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLA R

kendisine vadettiğiıı övülmüş makama (makam-ı ınahmuda) ulaştır' diye dua ederse, kıyamet giin ünde o kimseye şefaatim vacip olur. " 1 45 Bu ifadelerden şunu anlıyoruz ki Peygamberimiz, her ezandan sonra, kendisine önceden haberi verilmiş vesile makamına bilfiil mazhar olabil­ mek için bizim duada bulunrnamızı ister. Bu hadis-i şerif, Kur'an'da 'ancak Ralıman'ın izin verdikleri şefaat ederler' şeklinde yer alan ayetlerin ihsas ettiği anlamla tam olarak örtüş­ mektedir, dolayısıyla o, şefaat konusunda kendisine izin verilenlerden bi­ risidir. F. Kesler, şefaatle ilgili makalesinde bu rivayerle ilgili olarak şöyle der: "Hz. Peygamber'in (sallallahu alcyhi ve sellcm), her ezan okunu.�undan sonra, mü'minlere yapmalarım tavsiye ettiği bu dua da asıl itibariyle ona verilecek olan şefaat izninin bir nasip meselesi olduğunu, dolayısıyla onun, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve scllem) açısından bile her halillearda garanti edilmiş bir hak olmadığını ortaya koymaktadır. Çünkü N ebi kendisine ya­ pılan rabbani va'din ve onun uzantısı durumw1daki şefaat izninin gerçek­ leşmesi için, ümmetinden yüce Allah'a yalvarmalarını istemektediı:. Böyle­ ce o, affın ve affetmenin sadece Allah'a ait bir hak olduğunu bu sözleriyle bir kez daha teyit etmiştir. Dile getirdiğimiz bu gerçeklerin de ötesinde belki de o, -ehl-i kitap gibi- peygamberlerini ilahlaştıran birtalcın1 insanla­ ra işaret ederek, Müslümanları aynı hataya düşmemeleri için uyarmak iste­ miştir. Çünkü bu konuda ortaya atılan iddiaların aksine, hiçbir peygamber günah affetmeye ya da insanları günalılanndan kurtarmak için kendisini feda etmeye yetkili değildir."146 Yukarıda yer verdiğimiz hadiste dile getirilen hassasiyeti şu rivayctte de açıkça görmekteyiz:

"

. . Allah'tan benim için vesileyi isteyin. Zira vesile cennette bir makamdır ki Alla h'm ku/larından yalmz bir tanesine layıktır. Umarım ki o kişi ben olayım. İındi, her kim benim içim vesileyi isterse ona şeEıatim vacip olur."147 Ayrıca Kur'fuı'da yer alan övülmüş makam (makam-ı mahmud) iba­

resinin, müfessirlerimizin tamamına yalCllU tarafından, Hz. Peygamber'in 1 45 Buhar!, Ez.an 8; Ebu Davud, Salat 38; İbn Mace, Ezan l . 146 Kcsler, agm., s. 147. 147 Müslirn, Salil.t l l ; Ebı'ı Davud, Sa/at 36; Tirmizi, Menakıb 1; Nesal, Ezan 37.

76


Şefaat İnanemın Nakil ve Aklf Deliller Açısından Değerlendirmesi 'kıyamet günü yapacağı şcfaat' olarale yorumlandığını da belirtmiş olalım. Ayet-i kcrimedc şöyle buyurulur:

"Gecenin bir kısmında da uyanarak sana mahsus ziyade bir ibadet olmak üzere teheccüd namazı kıl. (Böylece) Rabbinin seni öviilmüş maka­ ma (makam-ı mahmuda) ıılaştıracağ1111 uınabilirsiı.J." (İsra, 1 7/79)

4. Şefaatin Alden İmkanı Yüce Yaratıcı bu aJ.emde İcraatını sebeplere bağlı olarak yürütmekte­ dir. Şüphesiz ki bu, O'nun kudsi raledir ve hikmetinin bir gereğidir. Se­ bepleri yaratan O olduğu gi bi, onları sonuçların vücuduna vesile kılan da yine O'ndan başkası değildir. İnsanlara merhamet edip onları rızıklandıran Allah'tır, ama O, ağacı ve toprak ve benzerlerini bu rahmetine vesile kıl­

mıştır. Aynı şekilde güneşi de zemin yüzünün aydınlanmasına sebep yap­

mıştır. 148 R.ızk ve ışık gibi maddi ihsanlarına böylesine sebepler yaratan

Allah'ın ınanevi ihsanlarına da bazı makbul kullarını sebep kılması, aynı şekilde makul görülınelidir. inanan insanlar -Kur'an'dan alrruş olduldarı bilgiyle- bilirler ki hi­ dayet Allah'tandır. Yine ondan aldıkları ders ile bilirler ki, bu hidayetc vesilc kılınan da öncelikl i olarale nebilerden başkası değildir. 149 Bilinen bu gerçekten hareketle biZ konuyu şu noktaya taşımak istiyoruz:

Hida­

yet, şefaatten çok daha önemli ve neticesi çok daha biiyük bir hacliseclir. Çünkü hidayete ermiş bir insanın sonunda -yolu geçici olarak cehenneme uğramış olsa bile- cennete gireceği hadis-i şeriflerde açıkça belirtilen bir husw)tur,150 ancak hidayet olmaksızın şefaatiı1 bir anlam ifade etmeye­ ceği açıletır. Bu da gösteriyor ki bir insan için hidayet şefaatten çok dal1a önemlidir. Konuya bu açıdan bakıldığında da, insanlar için hayati olan bir nimete (hidayete) vesile kılınan bir Peygamber'in

(sallallahu alcyhi ve scllcm),

iman etmiş aynı insanların belli günahlarının affına vesile kılınmasının 148 Bu

Probltmi' adlı çalışınarnı7.a bakabilirler. (Yener Kozalite Problemi, ilahiyat yay., Ankara 2004.) Mesela Kur'an'da Peygamberimi?.in �ahsında şöyle denir: "Şüplıcsiz ki sen (insaıılan) m üsta­ kim yola hidayet edersin (hidayetlerinc vcsile olurswı)" Şura., 42/52. 150 Bkz., Buhlıl, Tevlıid 66.

149

konuda detaylı bilgi isteyenler 'Koza lite

Öztürk,

77


İsLAM İNANcr ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

dinin ruhuna ters gelebilecek ve akılca garipsenecek bir tarafırun olmadığı anlaşı lacaktır. Bu çerçevede hatırlatılınası gereken bir husus da Kur'an'ın, Hz. Pey­ gamber'den (sallallalm aleyhi ve sellem) mü'minler için istiğfarı (aflarını/bağış­ lanmalarını dilemesini) istemesidir. Nitelcim Kur'an'da geçen şu ayetlerde adeta Hz. Peygamber'den (sallallahu aleyhi ve scllern), mü'minlerin aflarına taraf olması istenmektedir:

(Ey Nebi, Rabbiııden), hem kendi, hem de iman etmiş erkek ve kadınlarm günalılarının bağışlanmasım iste." (Muhammed, 47/ 1 9) 151 " .. Artık onları aftet ve oııla.r için Allah 'tan bağışlaım1a dile. " (Al-i İnıran, .

3/1 59 ) 152

Bu ayet-i leerimelerde söz konusu edilen istiğfar (günahlardan ba­ ğışlaıunanın dilenmesi) her ne kadar doğrudan ahiretteki şefaatle alakah bir vurgı.ıya sahip değilse de, bu ayetler şefaatin im..l<:anına delalet eder. 153 Zira istiğfar ve şefaat kelimeleri aynı anlamda olmasalar bile, işlevleri açı­ sından birbirlerine benzemektedirler; bu kelimelerin her ilcisi de şu veya bu şekilde 'günahların affı' meselesini konu edinmektedir. 154 Açıktır ki bu ayette Allah, Peygamber Efendimizden, mü'minlerin affa konu olabilecek kusurlarının bağışlanmasını istemelde, ona bir görev vermiş olmal<:tadır. Acaba Hz. Peygamber (sa llallahu aleyhi ve sellem) bunun gereğini burada olduğu gibi ötede yapmalda tevhid düşüncesine ayları hareket etmiş mi olacaktır? Veya bir Peygamberin, 'dünyadayken üm 151 Bu ayctte Hz. Peygamber'in affına konu edilen hususun, nübi.ivvet makamına layık bir tarıda düşünülmesi icap eder. Zira o, bizim bildiğimiz anlamda ne yapılma�ı gereken bir arneli ter­ ketmiştir ne de uzak durulması gereken bir yasağı çiğnemiştir. Biz en fazlasıyla bunu, 'onun alısenfefdal olanı bırakıp haseni işlemesi' olarak yorumlayabiliriz. Ayrıca, onıın alısen yerine hasene yönelmesi alısene bedel bilerek haseni tercih ettiği anlamına da gelmez. Zira u ictilıadi bir konuda 'en doğrusu ve uygıuıu ( ahsen) bu olsa gerektir' diye haseni t�rcih etmiştir. 152 Bunun içindir ki Peygamberimiz de ahiretteki şefaati, Allah'a yapacağı bir dua olarak ele al­ mıştır: "Her pcyg.wıberin, Allah'a yaptığı bir duası ı'ardır. Ben, bu duaım kıy.ıııı et güniindc ümmetime şef.1at etınek için saklıyorum." BuM.rl, Tevhid 3 1 ; Miidiın, İman 86. 153 Nitekim Siinni kclarncılar bu ayetleri, şefaatin imkan ı na deW olarak sunrnıı�lardır. Mesela bkz., Adudiddin d-İd, el-Mevakıffi İlıni'l-Kelam, s. 380; Sabun!, Manırldiyye Akaidi, s. l65; Tafta­ zanl, Şerhu'J-Akaid, s.l49. 154 Fatih Keslcr, a.g.m., s.l26. Ayrıca bLÇZ., Yüksel, Emnıllah, "İslam'da ŞeEıat Yetkisi" İ. Ü. İlahiyar Fak. Dergisi, Sayı:5, İstanbul 2002, s.29.

78


Şefaat İnanemın Nakli ve Akli Deliller Açısından Değerlendirmesi ınetinin bağışlanması için el açması caiz, ama ahirette bu şirktir/suçtur' ınu diyeceğiz? Buna 'evet' demek elbetteki isabetli olmayacaktır. Zira, neticede gerek burada gerekse ahirette 'dileyip affedecek olanın Allah olduğunu' bildikten sonra, böyle bir ınahzurdan söz etme gereği kalma­ yacaktır. Şayet böyle bir talep Kur'an açısından onay alamayacak bir durum o ise, zaman tevhid inancının sembolü olmuş başka bir Peygamber'in (Hz. İbrahim'in), ahirette inanan insanların aifedilmeleri için yapmış olduğu şu duayı nasıl yoruınlayacağız: "Ey Rabbimiz, (amellcrin) hesap olLmacağı o giin beni (m), ana-babaını(n) ve mü'minleri (n günalılanm) bağışla." (İb­ rahim, 1 4/41 ) Yoksa, yine 'İbrahim (aleyhissd�m) bu duasını dünyadayken yap­ mıştı' mı diyeceğiz. Acaba bu, sonuç olarak bir şeyi deği�tirir mi? Her iki dununda da Hz. İbrahim, hesap gününde inanan insanların günahlarının bağışlanmasını Allah'tan istemiş olmuyor mu? Esasında her tür 'hayır ve fazlın Allah'm elinde olduğu'nu155 vur­ gulayan ayetlerin hakikatınca hiç kimsenin ve hiçbir şeyin elinde O'nun vermediği bir hayır olamaz. Eğer O, biz inanaıı kullarına bağışlama da dahil olmak üzere herhangi bir hayrı bir başkasınm eliyle veriyorsa, tevhid inancımızın gereği olarale biz, o hayırda yine O'nun rahmetini görür ve şükrümüzü O'na yöneltiriz. Aneale böyle bir manevi hayra vesile kılınmış hayırlı şahsa/şahıslara da, yine O'nun adına, sevgi ve saygımızı gösterıneyi de ayrı bir görev biliriz. Bu cümleden olarale denilcbilir ki peygamberlere ve salih insanlara verilecek olan şefaat izni kendisini bize " . . Rahınctim her şeyi kaplamıştır." (A'raf, 7/156) 1 s6 şeklinde tanıtan yüce Allah'ın hesap sonrası tecelli edecek olan 'hususi bir ralunetinden/fazlından başka bir şey değildir. İşin esasına balcıJacalc olursa, affetmeyi murad eden ve buna izin veren Allah'ın ken­ disidir; yani, bu olay O'na rağmen değildir. Ancak O bu hususi lutfunu başta Hz. Peygamber (sallalah l u aleyhi ve scllem) alınale üzere, katında makbul diğer bir lcısım insaııların vcsilesiyle gerçelcleştirmeyi dilemiştir. Bıınunla, şefaat edecek olaııların, nezdindeki değerlerinin bütün insaıılara ilan cdil1 55 Bkz., Al-i İmraıı, 3/26; Hadid, 57/29. Ayrıca bkz., Gafir, 40/7.

1 56

79


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

mesi ve onlara bir nevi şeref ve paye verilmesi gibi bir kısım hikmetler gözetilmiştir. 1 57 A

5 . Sübhani Adet/Ilahl Kural Açısından

Şefaatin Değerlendirilmesi

Mutezile, Allah'ın vald'ine aykırı olacağı gerekçesiyle, Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği anlamdaki şefaati reddetmiştir. Mutezile büyük günahlardan (keb�irden) tevbe etmeden ölenlerin günahlarının affedilmeyecek olması sebebiyle onların cehennemde ebedi olarak kalacağını savunur. Dolayısıyla btınlar için şefaatin söz konusu olamayacağını ileri sürer.1 58 Delil olarak Mutezile'nin159 en çok öne sürdüğü şu a.yetler olınuştur: ''Hayır, kim bir kötülük eder de kötülüğü kendini kuşatırsa, işte o kimseler cehennemlilderdir. Onlar orada hıılud üzere kalacak/ardır. "

(Ra­

kara, 2/8 1 )

"Kim bir mü'minİ kasten öldiiriirse, onun cezası, htılud üzere kalacağı cehennemdir. Allah ona (bu yaptığmdan ötiirü) gazap etmiş, onu lanetle­ miş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır."

(Nisa, 4/93)

"Kim Alla h'a ve peygamberine karşı asilik eder ve (koymuş oldu­ ğu) sınırları aşarsa, Allalı onu için de hulud üzere kalacağı bir ateşe sokar (yudhil hu naren haliden fiha) ve onun için alçaltıcı bir azap vardır. " (Nisa, 4/14-) 157

Bu çerçevede yapılmış izah için bkz. 1 Dehlevi, İsmail b. Abdulğanl, Risalenı't-Tevhid, ei-Mck­ tebcru'l-Yahyaviyye, Seharcnfilr 1 974, s.84. Keza bkz., İbn Ebi'l-'İzz, Şcrhu'l-Akfdcti't-Talıa­ viyye, el-Mektcbu'l-İslfuıu Beyrut 1988, s. 239. Bu bağlamda

"Ben, kıılunııın bana (ralımc­

timc) o/an zai1Il1Illl1 yanındayım" (Buhari, Tcv/ıid 15) kudsi hadisinin ifade ettiği hakikatın

sırrınca, bir htı$ll.�Wl daha hatıriatılmasında yarar ınülahaza ediyoruz: Bu ifadeden hareketle - diyebiliriz ki Allah

(celle celaluh) orada kullarına, kulları O'nu nasıl bilip tanımışlarsa, öyle mu­

amele edecektir. Bu cümleden olmak üzere, şef.-ıati kabul eden mü'min bir kul, hesap gününde müspet arnellerinin karşılığı olarak gördüğü mükafat yaııında bir de -AIIah'ın bu hususi fazlma

olan zanııından/inancından dolayı- ayn bir lutfa mazhar olduğunu görecek, buna mukabil red­

dedenler ise ihtimal ki inanmadıkları o hu.�usi ralunetten mahrwn kalacak.lardır. Bu itibarla da

şefaati kabtıl edenlerin kaybedecek.leri, inkar edenlerin de ahirette kazanacakları bir şey olmasa gerektir.

1 58 Bu konuda Mutezile'nin ilgili argümanlaruıı bir araya toplayan çalışma için bkz., İbn Abdiilah ei-Mu'tik,

Awad,

e/-Mıı 'tcziletu ve Usı11ulıumu'I-Hamsctu,

159 Bkz., Kadi Abdulcebbar, Şcıiıu Usı.di'l-Hamse, s. 678.

80

s.219-233.


Şefaat İnanemın Nakli ve Akli Deliller Açısından Değerlendirmesi Dildcat edilirse -mdllerde verildiği gibi- ayetlerde geçen 'ha.Jidlne' ve 'ha.Jiden' gibi ibarelere, 'cbedi olarak' anlamını vermedik. Çünkü Kur'an'da bu manayı, yani sonsuz zaman müddetini ifade etmek üzere getirilen ke­ Jiıne 'ebed' tir. Rağıb el-İsfehanl'nin de belirttiği gibi, hul1ıd daha çok bir şeyin bozulma ve değişime manız kalmadan uzun zaman olduğu hal üzere devam etmesini ifade eder. 1 60 Bu hususa 'hulud bazen -sicnun muhalle­ dun (müebbet hapis) de olduğu gibi- bir yerde uzun süre kalmak mana­ s ını ifade eder' diyen Taftazani de dilekat çeker. 16 1 Eğer bu böyle olma­ saydı, o zaman Kur'an'ın, mü'min.lcrin cennette, kafirlerin de cehennem de ebcdi kalışiarım ifade etmek için 'MlidJne fiha ebeden'162 şcldindeki cümlesinde yer alan 'hilidine fıha' ibaresinden sonra, 'ebeden' kaydını düş­ mesi anlamsız olurdu. Bunun da Kur'an'ın hikmetli üslubuyla telif edilme­ 1 si mümkün olmazdı. 63 Bu çerçevede vurgulamale istediğimiz diğer bir nokta ise şudur. Kur'an ayetlerinin -her konuda olduğu gibi- bu konuda da bir bütün olarak dü­ şünülmesi lazımdır. Şu halde hultıd kelimesinin 'ebedilik' anlamına geldiği 1 60 Bkz. İsfehani, ei-Miifi-edat,

s. 220. Nitekim isfehani bu anlamı teyit için "Oıılann etı'atinda mu/ıa//cd (özellikleri ve güzellikleri dcğiştirilmeyecck olan) çocuklar hizmet ederler." (Vakıa

,

17) ayetinde geçen ımıhalledCın kelimesini delil olarak sunar. 1 6 1 Taftazani, Şerhu'l-Akaid, s. l S L Ayrıca bkz., Sabuni, Manıddiyye Akaidi, s. 164. 162 Mesela bkz., Nisa, 4/57,122,169; Maidc, 5/1 19; Tevbe, 9/22,100; Ahzab, 33/65; Cinn, 72/23. 163 İlgili ayetler bağlamında burada itiraz mahiyetinde ileri süıülcbilccek bir nokta a dikkat çek­ y mcktc yarar göıiiyoruz. Şöyle ki Cinn sCıresi 23. aycttc:, Nisa suresi 14. ayetlc benzer ifadeler taşır ve sonu 'halidlne fiha ebeden' �eklinde biter: "(Beııiın yapağım), Allah katJIJda olanı,

O'mın gönderdiklerini cebliğdir. Ara k kim Allah ve RcsıüiiJıe karşı gelirse, bilsin ki oııa, (ken­ disi gibilerle birlikte) içinde cbcdi kalacakları cehcmıenı ateşi vardır." Bu ayetin başı ve sonuna,

çok değil, biraz dikkat edilse göıülccektir ki buradaki ımıharaplar Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyili ve seUem) risaletini inkar eden ve omuı haber verdiği kıyameti alaya alan kafirlerdir. Nitekim bir sonraki ayette şöyle denir: "OnlM, son unda cclıdit edilip durdukları (azabı, kıya­

meti) gördükleri zamaıı, kim yaı·dıma obna bakımından daha güçsiiz ve sayıca daha az imiş, bileceklerdir. De ki, tehdit edildiğiniz azap yakın mıdır, yoha Rabbim onun için uzun l>ir süre mi koyaı� bilenıem.." (Cinn, 72/24-5.) Gerek Maturidi gerekse Eş'arl kclaıncılar 'Kim bir mii­ 'mini kasten öldiiıiirse, oıııın ce-.t:ası, hulıld iizere kalacağı cchcmıcmdir' ayetiyle alakah olarak

§U yorumda da bulunınuşlardır: Bir mü'minin canına bilerek kasteden kişi ancak onun kanırun

akıtılmasını hclal gören kimse olabilir ki o da kafir kişiden ba.�kası olmaz. (Bkz. Sabuni, age., s. 164; Ebu'I-Muin en-Nesefi, Tahçiratıı'l-Edillc fi Usıiliddin, (thk.: Hii�cyin Atay - Ş. Ali Düzgün), DİB., yay., Ankara 2003, II, 377; Taftazani,-Şcrhu'/-Akaid, s. 151.)

81


İsLAM İNANCI ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

kabul edilse bile durum yine değişıneyecelctir, çünkü, Kur'an'da, Allah'ın, şirkin dışında dilediği her günahı affedebileccğini bildiren, yani bu ayetle­ rin lllUtlak anlamını kayıtlayan (takyid edici) 164 başka ayetler Vardır:

"Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullanın, Allalı'ın rahmetinden iimidinizi kesmeyin. Allah bütiin günahları bağışlar. Şüphesiz Id O, bağış­ layan ve merhamet edendir. " (Zümer, 39/53) ''Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, bunwı dışında (ld gii­

nahlan) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan, büyiik bir giinalı ile (O'na) iftira etmiş olur. " (Nisa, 4/48) Görüldüğü gibi, bu ayet-i kerimeler diğer ayetlerdeki mutlak anlamı kayıt altına almıştır. Eğer bu böyle düşünülmezsc, o zaman ayetler arasın­ da bir tearuz/çelişki düşünülmesi lazım gelir. 165 Şu halde, Kur'an açısın­ dan, -ister küçük ister büyük (kebire) olsun- şirlcin dışındaki günahların Allah'ın dilernesine bağlı olarak affedilcbileccği, şüphe götürmez bir hu­ susnır. Bu ilahi affın, doğrudan olduğu gibi Hz. Peygamber'in aleyhi ve sellem)

(sallallahu

buna vesile kılınmasıyla (şefaatle) gerçekleşmesinde de ya­

dırganacak bir tarafın alınaması gerekir, çünkü sonuçta affetıneyi murad eden ve buna izin veren O'ndan başkası değildir. Mutezile, Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği anlamdalci şefaatin reddi ko­ nusunda delil olarale kullandığı ayetleri, beş ana prensiplerinden üçün­ cüsü olan 'cl-va'd ve'l-vald' bağlaınında ele alır. Allah'ın va'd ettiği sevap ve korkurtuğu ceza mutlaka gerçeldeşecektir. Yani Allah iyi işler yapanları ahirette mutlaka mülcafatlandıracak, kötülük yapanları da mutlaka cezalan­ dıracaktır, bu O'nun üzerine vaciptir. Bu itibarla da tevbe alınadan mü'­ minlerin büyük günalılan166 affedilmeyip onlar cehennemde ebedi ola­ rak kalacaldardır. Kısaca Miltezile hem adalet anlayışlan gereği167, hem 164 Burada huld kelimesine ebedilik anlanu verilmesini

baz alsak dahi manayı kayıtlayıcı bu son iyederden hareketle ancak şu anlam çıkacaktır: Büyük günah sahiplerini Allah affetıneıse, arılar ebe& cehennemdedirler . 165 Taftazani, age., s. l5l. 166 Bu durumda onlara göre bir mü'min imandan ayrılıp irnan-küAir arası bir menzileye düşmüş­ tür, yani fasık olmuştur; ona kafir denilmeyccekse de mü'min de denilmcyeccktir. 167 Mı'\tezile, ilahi adaletin gereği olarak da ehl-i kebairin ebediyen cehennemde kalınası gerektiği­ ni, dolayısıyla onlar için şefaatin söz konusu olamayacağını düşünlir. A�ıl böyle bir düşüncenin

82


Şefaat İnanemın Nakli ve Akli Deliller Açısından Değerlendirmesi de va'd ve vald konusundaki göriişleri sebebiyle, ahirette şefaatin olmaya­

168 cağını savunmuşlardır.

Şurası muhakkak ki Allah'ın dini ve kevn1 kuralları vardır ve O, gerek varhğın, gerekse beşerin nizamını beHi kurallara bağlamıştır. Mesela yüce Yaratıcı, varlığı kanunlarla (yani sebep-sonuç çizgisinde belli bir düzenli­ lik içinde) yönetmektedir. Ancak O'nun az da olsa farklı/şaz İcraatları da _vardır ki lcelamcılar bunlara 'mucize' dernişlcrdir. Bu, her şeyi belli bir dü­ zenle yürüten Allah'ın ayrı bir hikmetine dayanan istisnai bir tasarnıfudur. İşte günahkar mü'minlerin günahlarına tekabül eden cezanın karşılığının verilmesi konusunda Allah'ın ayrı bir tasarmfta bulunması da bundan farldı bir şey değildir. Allalı (cell e cda.tuh), dilerse günahkar bir mü'mine adaletiyle amelinin

karşılığı olan bir müddetle azap eder, dilerse, -doğrudan veya şefaat gibi

bir vesileyle- kısa bir süre azap ettikten sonra affedip cennetine sokar veya baştan affedip hiç azap etmeksizin lütfuyla cennetine alır. 169 Zira Allah,

insan dahil, her bir şeyin ( mülkün-ınelekluun) yegane sahibi ve mutasar­ rıfıdır, mülkünde di lediği gibi tasarnıf eder. Nasıl Jci kendisini bize "Al­ Jah 'm

yaratınasında bir değiştirme yoknır."

(Rmn, 30/30) şeklinde tanıtan

yüce Yaratıcı, devam ettirmekte olduğu sübharıl adetinin yaıunda gerçek­ leştirmiş olduğu şaz icraapyla (mucizelerle) sözüne muhalefet etmemiş oluyor, aynen öyle de ahirette taıuyacağı şefaat izniyle de sözüne (va'dine ve va1dine) muhalefet etmiş olmayacalctır. Çünkü Allah, kendisini değil, bizi bağlayıcı kurallar koymuştur. Yani, önümüze konulan leurallara O'nun adalete sığmayacağıru belirten Taftaı.aıı1 şöyle dcr: Cehennemde ebedi kalmak cezaların en biiyüğüdür, bunun için de en büyük cina}•et olan küfre karşı kılınmıştır. Böyle bir ceza ile kafir ' olmayanlar da (gürıahkar mü'ıninler de), cezalandınlırsa, cezanın suçtan fazla olması lazım gelirdi ki bu ise adalete sığmaz. (Taftazaıll, age., s. 150.) 168 Bkz. , Ka& Abdulcebbar, age., s. 134 vd. Ayrıca bkz., Altınta!j, Ramazan, "Kad1 Abdulcebba­ r'm Sem 'iyyada İlgili Bazı Görüşleri'', B ilimna me Dergisi, Sayı: IV, Kayseri 2004, s. 74-78. 169 Nesefl, Tabsiı·aru'l-Edille, IT, 379. Bu çerçevede "Benim nezdimdc söz asla degiştiri/me:i' (Tcvbe, 72); "Allah, va 'diııc asla mulıalcfet etmc:i' (Hacc, 47) şeklindeki ayetler Mutezile ta ra­ fından itiraz mahiyetinde ileri sürülmüştür. Bununla ilgili olarak Sabun1 §Öyle der: Affolunan azab ilalll tehdidin kapsamına dahil değildir. Allah'ın affı, filan günahkarın umumi tehditten tahsis/tefrik edildiğinin beyaru anlamına gelir. Tahsis ise istisna yerine geçer. Asilerden bazıları­ nın tehdidin şümulünden istisna edilmesi nasıl bir hulf sayılmazsa, tahsis ve tefrik edilmesi de hulf (va'dc muhalefet) sayılmaz. (Saburu, age., s.l64.)

83


İsLAM İNANcr ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

değil, bizim uyma mecburiyetiıniz vardır. Esasmda bu konuda Kur'an'da hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar anlaım açık ayetler vardır. Bunlar­ dan ilcisi şöyledir: "Göklerin ve yerin m iükiİ Allah'mdır.

O, dilediğini bağışlar dilediğine

azap eder. Allah çok bağışlayan çok merhanıet cdendir. " (Fetih, 48/14); "Gök­ lerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah 'mdır.

O dilediğini bağışlar, dilediğine

azap eder. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhanıetlidir. " (Al-i inu·an, 3/ 1 29) 170

6. Şefaat Olayımn 'İnsan İçin Ancak Kendi

Çalışması Vardır' İlkesiyle Telili

Burada ilk bakışta şefaate imkan/izin vermeyen bir delil olarak gö­ züken bir ayete yer vermek. istiyoruz. Necm suresinde geçen söz konusu ayette şöyle denir: "İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Çahşması da m utlak göriil(iip d)e(ğerlcndidle)cektir." (Nccm, 5 3/39) Açıktır !ci bu ayet, insan için sa'yin/amelin gerekliliğini işlemektedir. Zaten Kur'an'ın, insaıu sürelc1i olarak yönlendirdiği istilcamet de bundan başkası değildir. Bizim bu bağlamda dilçkat çekmek istediğimiz nokta şudur: Bir aye­ tin ifadesinden hareketle 'şefaat olayınm imkansızlığı' gibi kesin bir sonu­ ca gidilmemelidir. Zira Kur'an'da şefaatin varlığuu bildiren ayetler de yer almaktadır. Öyleyse konu bu ayetlerin kayıtları da dildeare alınarak bir bü­ tünlük içinde yorurnlanmalıdır. Anlamı gayet açık olan bu ayetle bize şu mesaj verilmektedir: İnsan, yapmış olduğu çalışmaların karşılığını, gerek dünyada, gerekse ahirette zayi olmaksızuı tümüyle önünde bulacaktır.

Bu ayetin mesajı doğnıdaı1 ahiret hayatı için di.i.şünüldüğünde de yine

farldı bir sonuç ortaya çıkmayacaktır. Ayetiıl anlam alanıyla ilgili olarak,

bu durumda da ancak şu kadarının denilebileceği kanaatindeyiz: 'Hesap günü, insan için aınel terazisinde yalnızca kendi sa'yi (yaptıldarı) olacaktır.' Nitekim bu hususa, Zilzal suresinin "kim zerre miktar hayır yapmışsa oııu

görür, kim de zeıre miktar şer işlemişse oııu görör " (Zilzal, 99/7-8) şeklin­ delci ayetiyle de dilekat çelcilmektedir. L?O

Bu hiLmsu dile getiren diğer :1yetler için bkz., Bakara, 2/284; Maidc, 5/18; Ankebut,29/l l.

84


Şefaat İnanemın Nakil ve Akil Deliller Açısından Değerlendirmesi Netice: Necm suresinde yer alan bu ayetin mesajı geneldir. Ahiret açısından ise sadeec 'her bir sa'ye/amele mizanda mutlaka yer verileceği' gerçeğiyle ilişkilidir. Bu itibarla bu ve diğer ilgili ayetler,

hesabın görülme­

sinden som·a vuku bıılacalc olan şefaat olayım dışlayıcı/reddedici bir anlam taşımamaktadır.

7. Şefaat İnanemın Mü'min İnsanın

Hayatına EtkisijYansıması

Şefaat inancının inanan bir insanın hayatında olumsuz bir etki oluştu­ rup oluşrurmayacağı husustuıu, biri muttaki şuurlu mü'min, diğeri inan­ dığı halde günahlardan korunamayan bir mü'min açısından ele almamız aydı nlarıcı olacal\.tır.

a) Amcle Muvaffak Şuurlu Mü'minin Hayatı Açısından Değedendirilmesi Şuurlu bir mü'min, Allah'a Allah olduğu için, O'nun bizatihi teşekkü­ rc müstahalc yegane varlık olduğunu bildiği için ibadet eder, yasaldanndan

da, O'nu, dinieniJip itaat edilmeye layıle en yüce varlık olarale gördüğü için uzalc durur. Dolayısıyla böyle bir mü'minin aınellerinin hedefinde doğru­ dan ne cehennem korkusu ne de cennet arzusu vardır. Onun perspektifin­ de Kur'an'ın ifadesiyle 'dini, halisane Allall için yaşamalı:.' vardır. Öyleyse, bu şuurcia olan bir mü'minin şahsına tcrettüp eden amelleri, şefaat inan­ cından ötürü, terk etmesi söz konusu değildir.

b) Günahkar Bir Mü'minin Hayatı Açısından Değerlendirilmesi Şefaat olayı için ortaya atılm 'insaıuarın sorumluluklarına halcl geti­ receği' şeklindeki iddiaların daha çok bu ilcinci grup bağlamında söz ko­ nusu edildiğini görmekteyiz. İyi niyetle ortaya atılmış olsa da böyle bir düşüncenin pratik hayatta etlcisini gösterdiğini söylemek mümkün gözük­ memektedİr. Şefaat inaı1eııun 'alualcl hassasiyeti zayıflatacağı' endişesini taşırnak bizce gereksizdir. Esasında böyle bir endişeye gerek olmadığını, kendimize şu soruları yöneiterek de anlayabiliriz:

l . Acaba, yaşadığı hayatta hmgi Müslüman 'nasıl olsa şefaat var'

85


İsLAM İNANcı ETRAFıNDA YERLİ YoRUMLAR

deyip, sözgelimi, hırsızlık yapmayı, zina etmeyi hafife alır, yalan, gıybet

vs.yi önemsemez?

2.

Hangi mü'ınin kendisini beldeyen bir mükellefiyeti

sııf 'şefaat var' diye terk eder? Doğrusu, müttaki bir mü'minin sahip olduğu şuur böyle bir düşünce­ ye müsaade etmez, inanemın zıddma hareket eden bir mü'minin ise, güna­

hı işlediği anda bu inanç akhmn

ucıuıdan bile geçmez.

Öyleyse problemi

başka yerlerde aramak gerekir. Bizce bunun sebebi gayet açıktır. Sorum­ luluklarının gereğini yerine getirmeyen ler veya yasaldaıunış fıilleri işleyen mü'minler, bunu, 'şuur yoksunluğu' veya manevi' beslenme yetersizligin­ dan kaynaldanan 'irade za'fı' gibi saiklerden ötürü yapmış olmaktadırlar. Bizce, ifrata düşmemele kaydıyla, bu inançtan, inanan insanların ya­ rarlandırılması bile mümkün olabilir. Şöyle ki:

I . Dinin emir ve yasaklarını çiğneme noktasında bir hayli mesafe kat etmiş, bu sebeple de kendisini, hakkında affın mümkün olamayacağı in­ sanlar içinde görüp ümitsizlik içinde yanlışlarını sürdürmeye devam et­ tirmekte olan giinal1kar bir mü'min için, temelde Allah'ın külli/kuşatıcı rahıneti özelde ise Hz. Peygamber'in (sallallahu aleylıi ve sellem) vesilesiyle lut­ fedilecek olan hususi rahmetİn (şefaatin) varlığı hatırlatılabilir. Bununla, o kişinin umudunu korwnasma ve kendini topariayıp yeniden salili arnellere dönmesine vesile olunabilir.

2.

Şefaat doğru anlaşıldığı tal<dirde, kişileri bencillikten uzak tutup bir­

biderine karşı dal1a saygılı olmaya sevkeden bir dinarnil< de olabilir. Şefaat inancı vasıtasıyla rnü'minler, ahirette kimin hangi konumda olacağını ve bu çerçevede ilahl affa kimin vesile kılınacağını önceden bilemcdikleri için 'her geceyi Kadir, her insanı Hızır bil' deyişinde olduğu gibi, birbirlerine karşı daha dikl<atli ve daha hassas olma duygu ve davranışını kazanabilirler. 1 71

SONUÇ Gerek Kur'an'da, gerekse hadis külliyatında yer alan pek çok rivayet, gerçekleşmesi ne şekilde olursa olsun, şefaat konusunda başta Hz. Pey1 7 1 Erdal, Kur'an'da Şcfaat, s. 160.

86


Şefaat inancının Nakll ve Akll Deliller Açısından Değerlendirmesi gambcr (sallallahu aleylıi ve sellem) olmak üzere diğer salih kullara luyaı n et

gü­

nünde bir iznin/yetkinin verileceğini haber vermektedir.

inkarcı lar işledikleri küfurle ta işin

baş ı nda bu hususi lütfun/rahmetİn

dışında kalmı ş lard ır . Mü'rnin insanlar için yapı lacak olan şefaatler ise, Al­

Jah'ın izni ve koyduğu ölç ü ruspetinde olacaktır. !Gm kime şefaat ederse,

muhaldcak kabul görecektir diye bir garanti söz konusu değildi r . Bütün

işlerde olduğu gibi, bunda da ilahi izin ve rıza esastır.

Bir mü'minin, sırf şefaate güvenerek kendisinden istenilen arneli/pra ­

tiği terketmesi, her şeyden önce Allah'a karşı bir s aygısızlıktı r, zira O (cclle

ceh1luh), insanların her an yardım ve rahmetine muhtaç olduğu; bu itibarla

da şükre/teşekküre yegane müstehak yüce bir V arlık'tır. Bu gerçeğin farkında olmak kaydıyla, bir mü'min, şefaat inancuu her an gönlünde hissedebileceği bir ümit

olarale taş ıyabi l i r . Bunun ötesi tef-.

rit ya da ifrata çıkar. Zira bu konuda farklı bir anlayış, yakı nı olan şefkatli bir hekime güvenerek kendisini koruma lüzumu görmeyen şahsm haline

benzer. Şu kad ar ki, kendisine düşeni yerine getiren birisinin, yardıma ih­

tiyaç duyduğu zor bir anda, kapısını çalabiieceği böyle müşfık ve hazıle bir heleimin varlığını düşünüp huzur duymaya çalışmasında da vaz ife ruhw1a

ters düşecek bir nokta olmasa g� rektir. Bir mü'minin şefaa tc bu çerçevede

yaldaşması, onda endişe ve salcmına duygusunu ortadan kaldırmaz.

87


'HASENENİN/İYİLİGİN ALLAH)TAN, SEYYİENİN/KÖTÜLÜGÜN NEFİSTEN) OLDUGUNU BILDIREN AYETIN YORUMU172 ı,./

j(

GİRİŞ : İYİLİK VE KÖTÜLÜK Genel olarak 'iyil ik' ve 'kötüli.Uc' şeklinde dilimize aktardığımız bu iki kelimenin

Kur'an'ın

ilgili ayetindeki karşılığı 'hasene' ve 'seyyic' olarale

geçer. Söz konusu bu kclimelerin' lügatte ve Kur'an'da kullanılmış olduğu anlamlara geçmeden önce 'iyi' ve 'kötü' kavramianna dair serdedilen gö­ ri.iş lcrc değinmemiz yerinde olacaktır. GenelWde 'iyi' şöyle değerlendirilir: "Kendimizi bir insan varlığı olarak tam anlanuyla gerçeldeştirmemize hiz­ met eden ve ait olduğumuz topluluk için yararlı ve değerli olan her şey. Farldı 'iyi' türlerinden söz edilebilir:

Birincisi, kendisindeki temel bir özel­

lik ve nitelikten dolayı bizatihi iyi olan şey. İkincisi, kendisi için ve kendi­ sinden dolayı değil de, doğurduğu yararlı sonuçlardan dolayı iyi. Kötü ise, 'korku ve endişe verici olan; zarar, acı ve rahatsızlık veren şey' olarale tarif

edilir."

Ayrıca bu mefhumla şu anlamlar da kastedilir: Ahlaki balamdan

iyinin karşısında yer alıp, yanlış ya da kabu1 edilemez olan şey. Mutlu1uğa, ideallere ve amaçlara u1aşmayı engelleyen durum. 173 İyi ve kötü mefhumları özellilde İslam fılozofları ve mutasavvıflar ta-

1 72 Bu makale, 'Ekev Akademi Dergislrıllı 16. sayısında yayımlanmıştır (Erzunun 2003) 1 73 Bkz., Cevizci, Ahmet, Paı:adigma Felsefe Sözlüğü, s. 523, 574, Paradigma Yay., İst. 2000. .

89


İsLAM İNANCI ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

rafındaıı ağırlıklı olarak 'hayır' ve 'şer' kelimeleri bağlamı nda değerlendi­ rilmiştir. İslam fılozoflarının tarifine göre ontolojik atılarnda iyi, yokluğa bulaşmamış olan salt varlıktır. Başka bir ifadeyle iyi, eşyanın kemalinin var olmasıdır. Bu anlamda varlık bizatilii iyidir. Buna göre kötülük ise, salt yokluktan ya da eşyanın kemalinin yolduğundan ibarettir. 1 74 Mutasav­ vıflara göre de varlık salt iyidir Ancak onun bu iyiliği aziz ve hakim olan .

Allah'a dayaıunasmdan kaynaklaıur. Yokluk ise, salt şerdir. Çünkü onun özü gereği Allah'a dayanması söz konusu değildir. 1 75 Kelamcılar ise, iyi ve kötüyü daha çok husn ve kubh çerçevesinde ele almışlardır. Bu cünıleden olaralc, onlar açısmdan iyi, dünyada beğenilme konusu veya en azından yerilmc ve ceza görmeyle ilgisi olm ayan, ahirette de sevap konusu olan fi illerdir. Kötü ise, Allah'ın rızasına uygun olmayan ve dünyada yerilme, ahirette ise cezayı gerekti ren fiillerdir. 1 76 İyi ve kötünün ahiald ve psişilc tanımları da aynı şekilde karşıtlık pren­ sibine göre tanımlanabilir. Şöyle ki, ahiald anlamda malesada uygun olan iyi, olmayan ise kötüdür. Keza, içerisinde masiahat barındıran şey iyi, mef­ sedet barındıran ise kötüdür. Psişik anlatnda ise, tabiata uygun olan iyi, ol­ mayan ise kötüdür; yin e selim tabiatın meylettiği iyi, nefret ettiği kötüdür. Bunlaı·m dışında kalan fiiller ise ne iyi ne de kötüdür.177 İyi ve kötü kavramiarına kısaca değindileten sonra hasene ve seyyie­ nin lügatte ve Kur'an'da kullanılmış olduğu aıılamlara geçebiliriz Hase­ .

ne, kelime olarak, her bir güzel söz ve yararlı arnel/iş aıılamından başka nimet, bolluk, mutluluk ve ferahlık gibi manalara gelir. 1 78 Seyyie ise, temelde kötü ve yararsız her bir söz, hareket ve işi ifade etme yanında 174 Bkz., Farabt, ec-Ta'Jikac, Dairetu'l-Maarif, Haydambad 1346, s. l l ; İbn Sina, eş-Şili, (thk., Ebu Kanvati - Satd Zeyd), ys., t� s.416. l75 Bkz.,Tahancvt, KeşşUi.ı Istılahari'l Fiiııı'in, Beyıut ts., I, 417. 1 76 Bkz., Taftazaru, Saduddin, Şerlıu'l-A.ldid, (Kestelli Şerhi'iylc birlikte), Salah Bi lici K it., İst., .•

ts., s.ll9.

177 Bkz., Özdemir, Metin, fçJam Düşüncesinde Kötülük Problemi, Fuı·kan yay., İstanbul 2001.,

s. l8. İyi ve kötü kavramları için yapılnuş olan tarifler için keza bkz., Hançerlioğlu, Orhan, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul ts., s. l61, 187. 178 Bkz., İbn Manzur, Ebu'l-Fadl, Lisaııu'I-A.rab, Danı İhyai't.:Yürasi'I-Arabi, Beynıt 1996, III, 179.

90


İyiliğin Allah 'tan Kötülüğün Nefs 'ten Olduğunu Bildiren Ayetin Yorum u darlık , kıtlık, musibet179 ve 'ikabfceza160 gibi anlamları da ihtiva eden bir keli medir.

Kur'an'da genellilde karşılıklı olarak yer alan bu iki kelimenin geniş

bi r anlamda kullaıuldığını görmekteyiz. Hasene, salih iş; bol nzık, rahat­

lık, genişlik; galibiyet ve gaıümet; rahmet ve mağfiret aıılamında; seyyie

ise , kötü iş ve davranış; kıtlık, darlık ve sıkıntı; mağlubiyet ve ceza anla­ ııı mda kullanılmıştır. 181 Rağıb cl-İsfehani, (ö.503/l l09) 'hasene' ve 'seyyie' kelimelerinin Kur'an'­ daki kullanımlarmı da dikkate alarale şöyle der: "Kur'an'da 'hasene' ile insa­ run, gerek beden, gerekse hal ve nefsiyie/ruhuyla alakah olarale sevinmesine

vesile olan her bir nirnet kastedilir. Seyyie ile ise, bu dununun tersi söz ko­ nusu ed ilir;"182 yani, insaııın gerek ruhani gerekse cismalu cephesiyle ilgili olarak üzülmesine sebep olan her bir kötiüükjmusibet söz konusu edilir. Falıruddin er-Razi: (ö.606/1209) ise, 'hasene' kelimesine daha geniş bir perspektiften bal<.arak şöyle bir yorumda bulunur: "Kendisinden istifade edilen her şey, hasenedir. Bu cümleden olaralc, eğer kendisinden istifade edilen şey dünyaya ait bir şeyse bu 'saadet' anlamında bir iyilik ve güzel­ liktir; eğer o şeyden ahirette istifade ediliyorsa, o da 'taat' anlaınında bir iyilik ve güzelliktir."183 Razi'nin bu tarifinden hareketle, insan için ne dünyada ne de ukbada yararı olmayan her bir şeyin de, seyyienin kapsaını içinde olduğunu söyleyebiliriz.

l . İyiliğin Allah'tan Kötülüğün Nefisten Olması Kur'an'da 'iyiliğin Allah'tan kötülüğün nefısten olduğmm' bildiren ayetin bir öncesinde 'iyiWe ve kötülüğün her ilcisinin de Allah'tan oldu­

ğu' vurgulaıunaktadır. Çalışmaınızın konusunu teşlcil eden ayet üzerinde sağlıklı bir değerlendirme yapabilmemiz için bu ayet üzerinde durmanuz gerekmektedir. 179 Bkz., İbn Manzur, a.g.c., VI, 417

180

ei-İsfaharıi, Rağıb, el-Müferedat, Daru Kahraman, İstanbul 1986, s. l70. Bkz., En'am, 6/160; A'raf, 7/13 1 ; Tevbe, 9/49-51; Ra'd, 13/6. 182 elİsfahani, ci-Müferedat, s.170. Keza bkz., İzutsu, Toshihiko, Kur'an'da Din1 ve AlılakJ Kav­ ramlar, (çev.: Selahattin Ayaz), Pınar yay. , İstanbul ts., s. 293. 183 er-Razi, Mefatihu'l-Gayb, Daru'l-Fikr, Beyrut 1995, V,l95. 181

91


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

Kur'an-ı Kerim, bir kısım insaniann hasene ve scyyie konusunda ileri sürdükleri iddialara yer verdikten sonra iyilik ve kötülüğün hepsinin AI­ lah'tan olduğuna dikkat çekerek şöyle der:

«Nerede olursanız olun, tahkim edihniş (m ııhkeın ve yiiksek) kaleler­ de bile bıılunsanız, ölüm gelip size yetişir. Eğer onlara bir iyilik (l1asene) dokunsa 'bıı, Allah 'taiı 'dır' derler. Başlarma bir kötiilük (seyy:ic) gelince de 'bu, senin yüziiııdendir' derler. De ki, hepsi Allah'tandır. (Bu, böyle ilc:en) onlara ne oluyor ki, bir sözü inceliğiyle (bir türlii) anlamağa yanaşınaz­ lar." ( Nisa, 4/78) Bizim için burada ayetin muhataplarının tespiti büyük bir önem ar­ zetınek:tedir. Öncesi dildcate alındığında bu ayetin, nüzul süreci bağlamın­ daki ilk muhataplarının yahuc.il münafıldar olduğu göriilür . 184 IM4 Bu ayetin evvelinde şöyle buyurulur: "İman edenler Allah yolunda savaşırlar, küfredenler ise, tağut yolunda savaşır/ar. . Kendileıi­ ne, 'ellerinizi çekiu ve dosdoğnı namaz kılm ve zekat verin' denileu kimselere bakmaz mısm� Onlara savaş f.1rz kılınınca, içlerinden bir grup hemen Allalı'tan korkar gibi -lıatta daha f.1zla

bir korku ilc- insanlardan korkınaya başladılar da 'ey Rabbimiz, saı'aşı bize niçin yazdmi

Bizi yakın bir süreye kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz

kılmasaıı)

olmaz mıydı?'

dedileı·. De ki: Dünyanın faidesi p ek azdu·; alıiret ise, ittika edenler (i/alıi prensipiere sanlıp

korunanlar) için elbette dalıa Jıayırlıdır." N isa,

4/76, 77. Bazı müfessirler ayctin sonundaki

".. Düııyaıım faidesi �k azdu·; alıiret ise, ittika edenler (ilalıJ preıısiplcre sarıhp korunan­ lar) için elbette daha hayır/ıdır.. " şekli ndeki ifadeden hareketle ınuhatapların Müslümanlar olması gerektiğini ileri sürmü�lerdir ki, siyak ve sibak bütünlüğii dikkate alındığında muha­ tapla rı n bir kısım Müslümanlar deği l ınünafıklar olduğu anla§ılacaktır. Bize göre burada bu if.-ıd derle münafıkların §U hususu dii�iinmeleri istenmektedir: Sürekli ve kedersiz bir hayat ol ması cihetiyle, uhrevi hayat dürıycvi hayattan çok daha üstündür, ancak bu hayırlı ve üstün akıbet sadece i ttika edenler için söz konusudur; öyleyse siz şimdi ey ehl-i nifak, elinizi kalben hiç isternedil!;iniz o sava§tan çelcin ve namaz ve zekat gibi sizden öncelikli olarak istenen dini veeibeleri gönüllü olarak ifa etıneğe çalışarak böyle bir hayırlı akıbcte talip olmaya bakınız. Ve yine dikkat edildiğinde bu ayetlcrdc, mü'minlerin Allalı yolunda, kafirlerin ise tiil!;l'ıt yo­ hında sava.1tıkları ifade edildikten sonra -esasen ölüm korkusuyla savaşı hiç istemedikleri halde görünürde arzulu olduklarını göstermeye çalışan- münafıkların tavı ci arına yer verildiği görülecektir. Bundan ötürü de onlara denilmek istenen kanaatirnizcc şu olmaktadır: Hele siz önce size emredilen �u namazı ve zekatı hakkıyla ifa edin sonra savaştan söz ed in. Nitekim Tevbc sl'ırcsinde Allah (celle celiluh) onların n amazı gönülsüz, zekatı da istemeyerek ifa

ettiklerini haber verir. (Bkz., Tcvbc, 9!54.) Aslında " .:r.lll .jl ; ıJI /. .. Kimselere bir bakmaz nusın? Veya ' ... Gördün mü onları?" şeldinde tercüme edebileceğimiz i fade kalıbı Kur'an'da hemen hemen hep ehJ-i kitab ve rniinafıklar için kuUanılmıştır. (Bkz., Al-i İmran, 3/23; Nisa, 4/44, 49, 51, 60; İ brah im , 14/27 ; Mücadele, 57/8, 14.)

92


iyiliğin Allah 'tan Kötülüğün Nefs 'ten Olduğunu Bildiren Ayetin Yorumu Şimdi bu tespitten sonra bu ilk ayetteki 'hasene' ve 'seyyie' ilc alakalı

olarak yapılan yonımiara geçebiliriz.

Kelam ve tefsir ilimlerinin çoğunluğuna göre bu ayette geçen hasene, bolluk, ucuzluk ve genişlik anlamında her bir ni'meti, seyyie ise, kıtlık ve sıkıntı anlamında her bir musibeti ifade etmektedir . 1 85

Bir kısım alim ise, ayetin siyak ve sibakını da dilckate alarak hasenel

jyilik ve seyienin/kötülüğün bolluk-kıtlık anlamı yanında genişlik-sıkıntı ve zafer/yardım-ınağlubiyet anlamındaki her bir nimet ve musibeti de

ihtiva ettiğini belirtir! cr. 186 S öz konusu bu kişiler hasene ve seyyienin Kur'an'da bu son anlamda da kullanıldığının delili olarale şu ayeti hatırla­

tırlar: "Onlardan öylesi de var ki, 'izin ver, beni fitneye düşiirme' der. Bile­ siniz ki zaten onlar fitneyc diişmiişlerdir. (Çıkardıldan bu Etnenin neticesi olarak) cehennem o katirieri m utlaka kıışatacaktır. Eğer sana bir lıascne (bir yardım ve gaııimet) erişirsc, bıı onları fenalaştmr. Ancak başına bir scyyie (mağlubiyet) gelirse, ' iyi ki önceden tedbirinıizi ahmşız' derler ve sevinç içinde geri dönerler. De ki: 'Alla h'ın biziın içiıı yazdığından başkası bize asla isabet etmez, O bizim ınevlaınızdır. '

·''�87

Bir üçüncü yaklaşım Razi'nin ileri sürdüğü görüştür ki, o hasene ve seyyienin genel anlamlarından hareketle bu ayetin, zikredilen anlamları ya­

nında insanın taat ve ınasiyetle�ini de kapsaclığını belirtir. 188 Razi, scbe­

bin hususi olmasının, lafzın umumiliğine zarar vermeyeceğini söyleyerek bu iki kelimenin genel bir anlamda kullanıldığını ileri sürer. 189

d-İbaııc an UsUJ.i'd·Diyane, Mektebetü Danı'I·Beyan, Bcyrut 198 1, s. 140; el-llakillant, Ebı'i llekr Mııhanuned, Kicabu't-Tcmlıfd, Müesserii Kürübi's-Seka­ fiyye, (tlık.: İmadüddin Aluned Haydar) Beynıt 1987, 1,359 ; ei-Behbchari, Aluned b. İbra·

185 Bkz., ı:I-E�'ari, Ebu'l-Hasen,

him, Şerlıu'l- Akidcci'r-Talıaı'iyye,

(thk. : Mulıaınıncd Said cl-Kahtan1) , el-Mcktcbu'I-İsH\mt,

Beyrut 1 39 1 , s.4ll ; ez-Zemah�cri, Ebu'I-Kasım Carullah, el-Keşşaf, Daru'I·Kiiti.ibi'I-İtıniyye,

Beyrııt 1995., I, 527; Kadi Abdulcebar, Tcnzilıu'l-Kur'iin Ani'/-Mediu, Danı'n-Nalıdati'I­ Hadise, Beynıt ts., s. l02.

186 Bkz., İbn Tcymiyye, Aluned b. Abdulhaliın, Kütiib ve Resail ve Pereva İbn Teymiyyc

fi'l­

Tcymiyye, (thk.: Muhammed Kasım cn-Nccdi), Beyıut 1996, VIII, l lO; et�fabcd, Muhammed b. Cerlr, Camiu'J-Beyaıı, (thk. : Mustafa Milslim Muhammed), Danı'I-Fikr, Beymt 1405,V,l73; ei-Kurtubt, Muhammed b. Mulıammed, el-Cami' li Alıka­ mi'l-Kıır'iiıı, (thk . : Ahmed Abdıılaltm), Kahire 1372, V, 284. 187 Tevbe, 9/49-51. Keza bkz., Al-i İmran, 3/120. 1 88 kz B . , cr-Razi, Mefatilıu'/-Gayb, V, 194. 189 Bkz., er-Razi, Mefatilıu'l-Gayb, V, 194-195. İbn Kayyım cl-Cevziyye Tabiinden Ebu'I-AiiAklde, Mekteberü İbn

93


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA. YERLİ YoRUMLAR

Kanaatiınizce bu ayetin bağlaını ve muhatapları dildeare alındığında

birinci grup alimierin ortaya koyduğu yaklaşım daha makul görünmek­

tedir. Zira Kur'an, bu ayetin ". . (Bu, böyle iken) onlara ne oluyor ki, bir sözü inceliğiyle (bir türlü) anlamağa yanaşmazlar. " kısmıyla, haseneyi/iyi­ liği AUah'a, seyyieyi/kötülüğü ise bir kula/peygambere bağlamanın anlayış kıtlığından kaynaklanan ınantıksız bir düşünce olduğuna;

Allah katındandır" kısmıyla da,

"De ki: Hepsi

insana gelen her bir nimet ve musibet ko­

nusunda Allah'ın insanlığı kuşatan kanuniarına dildcat çekmiştir. Şimdi çalışmamızın konusunu teşkil eden ayet-i leerimenin değer!c n­ dirilmcsine geçebiliriz. Nisa suresinin

78.

ayetinde söz konusu edilen hasene ve seyyie ke­

limeleri, müteakip ayette

( 79.

ayette)

do

�L.::.f (;_) �1 .jJ .(.::.;. do �L.::.t � ,

ıl.+� �� JS.J �_,:..J ._,.. Qı �ıi:;.jb � .jJ � "Sana gele� her biı· iyilik Al­

lah't�dır. Başına gele;; her bir lcödilül; i;;nefsindendir. Biz seni insanlara resul gönderdik; bunun şahidi olarak da Allah yeter. " (N isa, 4/79) şeldinde yeniden ele alınmaktadır. Genelde ınüfessirlerimiz bu ayettc yer alan hasene ve sc)ryie kelimele­ rinin maddi anlamda (nimet ve musibet manasında) kullanılmış olduğunu söylerler. 19° Fahnıddin Razi ise, ayeti dalıa geniş bir perspektiften ele alır ve burada geçen ilgili kelimelerin taat ve günalu da içine alacak bir anlam alanına sahip oldu�u belirtir. 191 Bu çerçevede, el-Akidetü't-Tahaviyye şarilii İbn Ebi'l-İzz de ayette yer alan hasene ve seyyie'nin öneeliidi olarale afaki/maddi bir anlamda kullanıldığını, ancak bu iki kelimeyle diğer an­ lamların da raledir olmıduğunu ifade eder.1 92 Kur'an'ın bir iyetiyle pek çok manayı muhtevi üslubu dilckate alındığında bu son görüş bize daha makul gelmektedir. Bu ayet-i leerimenin bir öncesinde

(78 .

ayette) "De ki: Hepsi Al­

lah'tan'dır" şeklinde genel bir hitap vardır. işte bu ayede verilmek istenen ye'nin de bu görii�ii benimsediğini nakleder. (Bkz.,İbn Kayyım el-Cevziyye, Muhammed b. Ebubekr, Şifau'l-Alü, dık.: Muhammed Bedruddin, Daıu'l-Fikr, Beyrut 1397, s.l60.) 190 Ö rnek olarak bkz., el-Beydavl, Tc!Siru'I-Beydavf, II, 220; el-Kurnıbi, d-Cami' li lVıkamu'I­ Kur'an, V,285; İbn Kesk, Te!Sicu'l·Kur'ani'l-Azim, I,529; et-1'aberl, Camiıı'l-Bcyan, V,l7l. 191 er-Razi, Mefiırihıı'/-Gayb, V,l92. 1 92 İbn Ebi'f.İzz, Şerhu Akı'deri't-TaM.viyye, el-Mektebu'l-İslfu.ni, Beyrut 1988, s. 365.

94


İyiliğin Allalı'tan Kötülüğün Nefs'ten Olduğunu Bildiren Ayetin

Yorımıu

umu mi mesajın yanlış aniaşılmasını ve keyfi yorumlara çeldie bilme ihti­ malini önleyici özel bir açıldama olarak Nisa stıresinin bu ayeti (79. ayeti )

gelmiştir. Şöyle ki insan nef<>inde, bir taraftan iyilik ve güzclliklere sahip çıkıp onlarla övünme, iftihar etme, hatta daha da ötesinde gunırlanıp ken­

dinden geçme duygusu, diğer taraftan da kötülüklere sahip çıkınama

hissi hakimdir. İşte bu noktada yüce Allah, Peygamberine "Sana gelen her bir iyi lil( Allah'tandır. Başına gelen her bir kötülük ise ncfsindendir. Biz seni

ins anlara resul gönderdilc; bunun şahidi olarak da Allah yeter." buyurarak

böyle bir tavrm yanlışlığ.ının bilinmesini ve bildirilmesini istemektedir.

Bu kısa girişten sonra bu ayetteki hasene ve seyyie kelimelerinin her

iki açıdan değerlendirilmesine geçebiliriz.

Bu ayetin yonrmuna başlamadan önce de bu ayctle alakah olarak dü­

şündüğümüz çerçeveyi arz etmekte fayda millahaza ediyoruz: A. Hasene­ nin/iyiliğin Allah'tan olması : 1. Nimet anlamındaki maddi/afakl iyiliğin

Allah'tan olması,

2.

Hayır ve taat anlammdak.i manev:ljen.fi.isi iyiliğin Al­

lah'tan olması. B . Seyyienin/kötülüğün nefisten olması :

1.

Ceza anlamın­

dalcİ seyyienin/kötülüğün nefisten olması, 2. Kötü amel ve günah anla­

mındaki scyyienin ncfisten olması. C. İnsanın fiilieri bağlamında, iyilik ve köriüülderin Allah tarafından yaratılması.

a) Hasenenin/İyiliğin Allah'tan Ohnası Kur'an'ın

bize verdiği önemli derslerden biri de, insana, maddi-ma­

nevi her ne güzellile/iyilik isabet ederse, onun -doğrudan veya dalaylı ola­ rak- Allah'tan olduğudur. Burada

�;.. � �ı..;;,\ ı.;

gibi bir ifade kahbındaki 'hasene' lcelimesinin,

hayır ve taat bağlamındald ilcinci bir anlamın düşünülmesille müsaade et­ meyeceği ileri sürülebilir. Buna cevaben birkaç hususu hatırlatınada yarar millahaza ediyoruz: i. Arap dilinde � ::.,. 5;. ve yardım isabet

J �� ::.,. �'j, �ı..;;,\ "Bana Allah'tan

etti" d�nilebilmektedi.r ki�

bir tevfik

bununla, taat cinsinden_ olan

arnellerde Allah'm kulunu muvaffak kılması ve yardımda bulunması kas­ tedilir. 193 193 er-Razi, Mefatihu'l-Gayb, V, 195.

Bu ayette geçen 'haserie'nin anlam çerçevesiyle ilgili olarak

95


İsLAM İ NANcr ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

ii. Gerek Nahl suresinin "Nimet olarak size ulaşan ne varsa hepsi Al­ lah'tandır . . " (Nahl, 16/53) ayetinde geçen 'nimet' kelimesinin, gerekse bu ayette geçen 'hasene' lcelimesinin, rızık anlamında olduğu gibi insanla­ rın arneli planda sergiiemiş olduldarı iyilikleriyle de ilgili her bir nimeti ifade sadedinde kulanılmış olduğunu düşünmemize bir mani olmayacağı kanaatindeyiz. Zira İbn Kayyım ei-Cevziyyenin de ifade ettiği gibi 'Al­ lah'ın kulunu bir hayır ve iyiliğe muvaffak kılması onun hakkında bir iyilikti r. '194 iii. Bu ayetin gerek muhatapları gerekse bağlaını yönüyle ikinci ayet­ ten farklılık arzeden bir boyutu vardır. Birinci ayette zikredilen hasene kelimesinin ilcinci ayetteki hasene kelimesiyle aynı anlam derinliğinde kullanıldığı ileri sürülemez, zira, birinci ayetin muhataplarımn münafılc­ lar olması hasebiyle onlar için seyyienin her ilci kısmı söz konusu olsa da hasenenin/iyiliğin yalnızca maddi boyutu söz konusu olabilir, dolayısıyla, muhatapları bakımından bu ayettelci 'hasene' lafzının 'hayır ve taat' anla­ mında da kullanıldığı söylenemez. Ancak birinci dereceden muhatabı Hz. Peygamber (sallallahu alcyhi ve scllem) olan bu ikinci ayetteki 'hasene' kelimesi için durum böyle değildir. Zira Hz. Peygamber, Allah'ın kendisini maddi­ manevi her türlü ilisanına mazhar kıldığı bir insandır. Bu itibarla bu lafzın muhtevasını yalnızca 'maddi nimet' anlamıyla sınırlı olarak değerlendire­ meyiz. Kısa bir değerlendirmeden sonra yüce Yaratıcının kullarını mazhar kıldığı afald ve enfiisi iyiiiideri şimdi her iki boyutuyla ayrı ayrı ele alabi­ liriz. bazı müfessirlerce yapılan diğer bir itiraz ise 'müşterek bir lafzm aynı anda iki anlama gel­ mesinin caiz olmayacağı' ön kabulünden hareketle, ha.�ene kelimesinin burada maddl nimet anlaınırun dışında kullaııılıruş olduğunu iddia etmenin doğru olmayacağı .�ekliııdedir. Kur'an açısından bu durumw1 her zaman böyle olduğunu söyleyemeyiz. Zira Kur'an'da bir ayette bazen müşterek bir lafız iki anlamı içine alacak şekilde kullanılır. Mesela, Al-i İınran Sılresi­

nin 26. ayeti bunun açık bir örneğini oluşturur: "De ki: Ey Allahım, mül.kün sahibi Sensin.

Sen mül.kii dilediğine verirsin, dilediğinden de çeker alu-sm. Dilediğini aziz eder, dilediğini de

zelli kılarsw. Hayır Senin elindediı·.. " Bu

:1yette altı çizili ifadclerin birincisinde maddt nimet, ikincisinde ise manevi nimet söz konusu edildiği halde, ayetin sonunda her iki nimet de 'hayır' kelimesiyle ifade edilrrıi�tir. Bu durum hasene mefhumu için de aynen geçerlidir. 194 Bkz., İbn Kayy1111 cl-Cevziyye, Şifaıı'l-A111, s. 160.

96


iyiliğin Allah ' tan Kötülüğün Nefs' ten Olduğunu Bildiren A.yetin Yorıanu 1) Maddt Nimet Anlamındaki İyiliğin Altahıtan Olması İnsanoğlunun yararlandığı bu türden her bir nimet Allah tarafından

onw1 istifadesine sunulmuş birer rızıktan başka bir şey değildir. Kur'an-ı Kerim, insan da dahil olmak üzere bütün varlıldara muhtaç oldugu rızlcı

verenin Allah olduğu gerçeğini bir ayetinde şöyle açıldar: ''Yeryüzünde yürüyen (ve) kendi rızkım taşıyamayan (yiilden cmeyen) nice canlu1111 ve

1iziıı rızk11ıızı Allah vermektedir. " (Ankcbm, 29/60) 195

Bütün canlı varlıkların harika bir surette rızıldandırılması ancak o yüce Kudret'e mahsus tu r. O nun dı ş ı nda hiçbir gücün, değil tüm canlıla­ '

rın, en küçük bir canlının dahi rızkını yaratması mümkün değildir. Çünkü

en küçük bir canlı varlığa rızık icad etmek güneşe, havaya, suya, toprağa, ,

buluta kısaca bütün bir kainata

halciın olmayı gerektirir.

Şurası bugün çok

iyi bilinmektedir ki, en küçük bir şeyin var edilebilmesi bile kainatla alaka­ dardır. Sözgelimi bir çiçeği icad edebilmek için tohuma, toprağa havaya, ,

su ya, bulutlara ve güneşe güç yetirmek ve onlara emir dinlctebilmck gere­

kir. Bu ise ancak her şeye sözü geçen ve her şeye gücü yeten yüce Yaratı­ ,

cı'ya has bir durumdur: "Ey insanlar, Allah 'm size olan nimet(ler)in.i hatırlaym; göklerden vc yerden sizi rızıldandıran Allah'tan başka bir yaratıcı mı var� (Böyle iken) nasıl oluyor da (O'na yönelmek yerine, inkara) götiiıiiliiyorsunuz/ çcvri­ liyorsunuz?" (Htır, 35/3) "Eğer

O size verdiği nzlcı kesecek olsa, kimelir sizi rızıldandıracak. . "

(Mülk, 67/21)

İnsanın gösterdiği çaba ve gayret sadece, sonucun Allah tarafindan

yaratılması için hazırlanmış şartl ardır . Rızık gerçeği -Kur'an'da da açıkça vu rgulandığı üzere- doğrudan doğruya Rezzak olan Cenab-ı Hakkın ya­

ratmasına bağlı bulunmaktadır. Burada, 'tohumu toprağa insan elcmiştir, o biçmiştir, o öğütmüştür,

o pişirmiştir' denilebilir. Ancalc, farkında olmadan her

gün

yediğim iz bir

lolcma elemekteki rolüroüzün ilahi inayet karşısında ne kadar olduğunun iyi düşünülmesi lazımdır. Zira bilinmelidir ki, o lokmanın ana kaynağı

195 Ke7..a bkz., Hud, ll/6.

97


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

olan toprağı var eden ve onu ekime müsait hale getiren Allah'tan başkası değildir. Toprağa atılan buğday tanesinin toprale altındaki gelişim süreci­ ni hazırlayan; ona çimlenme, başak verme yolunda nem, hava, bulut, ısı ve ışıktan yaradaıuna imkaıu veren yine O'dur. Sonra toprağı işleme 've ürün alma için gerekli olan aklı, düşünceyi, kas ve ketnilderi bize veren yine O'dur. Ve yine bir lokmayı ağza götürüp onun vücut için yarayışlı hale gelebilmesi için gerdili olan uzuvları var eden ve mideden pankrca­ sa uzanan çizgide vücut mekaı-ıizmasnn harekete geçiren O'ndan başkası değildir. Görülüyor ki, insan, ihtiyar1 fiilieri içinde cereyan eden İcraatla­ rında bile sürekli olarale Allah'ın iyiliklerine mazhar olan bir varlık olmak­ tadır. Bu gerçek bize Hz. İbral1İm'in (aleyhissclam) dilinden şöyle duyunılur:

''Benİ yaratan ve bana doğru yolu gösteren O'dur. Beni yediren ve içiren de O'dur. (Ve) hastalandığmJ zaman bana şifa veren de (yine) O'dur. " (Şuara, 26/78-80)

2) Hayır ve Tadt Anlamındaizi İyiliğin Allah)tan

Olması

Her bir maddi hasene doğrudan Allalı'tan olduğu gibi hayır ve taat anlamında enfusfjmanevl her bir hasene de temelde yine Allah'tan ol­ maktadır. Şöyle ki, her bir güzel amel ve davranışı, elçileri vasıtasıyla insanlara bildirip öğretmek suretiyle, kullarına btuıları sergileme imkan ve fırsatını taruyan Allah'tır. Ve yine insanların onları yapmasım emre­ den/isteyen de O'dur. İnsan için bu dununda söz konusu olan sadece kendisine yolu gösterilen ve kendisi için teşvik edilen iyiliklere iradesiyle yÖnelip işlemektir. Burada -ayetin ifadesinden hareketle- iyiliklerin gerçek anlamda kim­ den bilinmesi gerektiği hususunu izah etmeye çalışırken, asla insan irade­ sinin rolünü küçümseyici bir tavır içinde olınadığımızı ve olaınayacağırnızı belirtmek isteriz. Zira insan iradesi, iyiliğin meydaııa gelmesi konusunda yaratıcı bir özelliğe salıip olmasa da, Allah'ın, yaratmasını onun üzerine bina etmesi sebebiyle kendi çapından kat kat fazla önem arzetmektedir. Bir diğer ifadeyle, Allah'ın yaratması bizdeki bu iradeye bağlı lulındığı içindir ki, irade, apayrı bir değer ve kıyınet kazaıunal<tadır. Vurgulamaya çalıştığımız husus şudur: İnsarun, hayır ve iyiliğin

98


İyiliğin Allah 'tan Kötülüğün Nefs 'ten Olduğunu Bildiren A.yetin Yorumu meydana gelmesi hususunda Allah'a nispetle hissesi sınırlıdır.196 Çünkü insan yapmak istediği hayır ve iyiliği Allah'ın vermiş olduğu sermaye (yetenek) 197 ve güçle198 yapmış olmaktadır. Böyle olunca da kendisi­ ne ait olmayan bir sermaye ile iyilik yapan birinin iyiliğe gerçek anlamda sahip çıkması doğm olınaz. Sözgelimi, bir infakda (yardımda) bulun­ ınayı iradesiyle dileyen bir insan bu iyilik ve haynnı ancak Allah tarafın­ Jan yaratılmış olan niınetlerle yapabilmektedir. Zira insanın görünürde sahibi olduğunu zannettiği niınetlerin hepsinin gerçek sahibi Allah'tır. Onların elde edilmesi için güneşi, toprağı, suyu, tohumu ve havayı bir ılizam ve bütünlük içinde işleten Allah'tan başkası değildir. Ayrıca iyilik arzusunu insanın kalbine koyan ve yardım edeceği insanı buna muhtaç kılan ve yapılan bu iyiliği kabul ederek sevap verecek olan daı99 yine Allah'tır. Böyle olunca, herhangi bir yardımda bulunan bir insanın bu ı%

Ancak insanın hissesinin sınırlı olması, onun i�lemiş olduğu hayırların değerinin ve de alacağı mükafatların da o nispette .mıırlı olacağı anlamına gelmemektedir. Zira, Allah, insana, suurlı/

cüz't iradesini hakkıyla kullandığı takdirde hesapsız mükafana bultmacağını bildirmektedir. ı 97 Bu sermaye, Allah'ın (cellc cdaJuh) kullarına lutfetmiş olduğu göz, kulak, el, ayak gibi zahiri uzuvlar ve akıl, hafıza ve irade gibi manevi istidatlardır. İnsan kendisine verilmi� olan bu ser­ mayeyi, yanlış kullanmadığı veya atıl bırakmadığı takdirde, onunla her bir iyilik ve güzelliğe mazhar olur. Nasıl ki insan, kapatmac4ğı (açık rutnığu) gözüyle, varlığı görmesine vesile olan -Allah'ın yaratmış olduğu- ışığ.ı.mazhar oluyorsa, açık tuttuğu kalb gözüyle de -Ailah'ın öğ­

rettiği- manevi güzclliklere mazhar olur. Bu cümleden olarak diyebiliriz ki, insan, bayrı biza­ tihi var eden değildir, o, yalmzca mevcut olan hayra iradesiyle talip olan, alıp kabul eden bir pozisyondadır. 1 98 İıısanın fıillerinin, Allah tarafından gcrçekleşririlmiş olduğu, -Mıitczile ilimleri kabıli etmese de- Elıl-i sünnet alimlerinin önemle üzerinde durduğu bir humsnır. Mutezilt düşünce bunu insan hürriyetiyle telif edemediği için kabullenememişcir. Ne var ki böyle bir kabulde, insan hürriyetini ortadan kaldıran bir dumm asla söz konusu değildir. Çünkü -fiili yaratan Allah olsa da- hür iradesiyle fıilin rengini belirleyen kulıuı bizatihi kendisidir. Esasen, fıillerimizi gerçekleştirmeyi istediğimiz anda, muhtaç olduğumliZ gücün bize Allah tarafından verilmiş olması, bizlere apayrı bir duygu ve güven aşılamaktadır. Bu, aklımızia düşünüp irademizle pratiğe dökülmesini istediğimiz bir işi, kendi sınırlı varlığınuza değil de, her şeye gücü yeten yüce Yaratıcının sınırsız gücüne havale etmek demek olduğundan, insana endişe yerine güven telkin eder. Bizim açımızdan bu, öyle.�ine müjde ve huzur dolu bir düşüncedir ki, bizi yaratan rabbimiz, bizi fıllerimizle baş ba.p bırak:nıamak:la, kudret ve ilmiyle her zaman bizim yanıınız­ da olduğunu göstermiş olmaktadır. Bir mü'min için bundan daha sevindirici ne olabilir? 199 Nitekim İbnu'l-Vezir (ö. 840 h.) bu ayetteki hasene kelimesinin Allah'ın kuluna vermiş olduğu sevap anlamına geldiğini belirtir. (Bkz., İbnu'l-Vezir, Ebu Abdilialı ei-Kasımi, İs�nı'l-Hakk Ala'l-Halk, Danı'I-Kütiibi'l-İimiyye, Beyrut 1987, s.30l.)

99


İsLAM İ NANCI ETRAFıNDA YERLİ YoRuMLAR

iyilikteki hissesi irade planında yalnızca onu isteme ve ona yönelmeden ibaret olmaktadır. Birçok insan, yüce Yaratıcının kendisine vermiş olduğu yetenek ve imkanla yapmış olduğu iyitilderin temelde kimden bilinmesi gerektiği gerçeğini anlayamadığı için veya anlamak istemediği için iyiliklerin ta­ mamıyla kendisinden kaynaldandığını dü�ünerelc gurura, şımarıklığa ka­ pılır . ıoo Elmalılı M. Harndi Yazır, tef:�irinde ilgili ayetin yorumunda şöyle der: "Mutlaka ştınu iyi düşünmek lazım gelir ki, Kur'an'da, hem 'Hepsi Allah'­ tandır' hem de 'Sana gelen her bir kötülük nefsindendir . ' şeklinde zikredil­ mesi, Allah ile insan arasında önemli bir alakanın varlığına delalet eder ki, bu da 'Ben ycıyüzünde bir halife yaratacağım.' (Bakara, 2/30) ayetinde anla­ tılan 'niyabet' (naiblil</vekillilc ) ve 'Gerçekten Biz, emaııeti göldere, arza ve dağlara arz ettik. Onu taşımaktan çekindiler ve korktular. Onıı insan yük­ lendi. (AıKak bir çoğıı itibariyle) o da, (yüklendiği bız emanet lmsızsımda) çok zalim, çok cahil bulunmaktadır.' (Ahzab, 33/72) ayetinin yüce açıldama­

sında arzedilen 'emanet'201 meseleleridir. Kişi her ne zaman hareket ve 200 Pek çok insamn içine düştüğü bu yanlış miüahazaları iza/e bağlamında Kuı·';iıı başka biı· aye­

tinde şöyle dcr: "Ne yerde ne de nefıslcrinizde (gerek iiziüıneııize gerekse sevinmenize sebep olmak üzere) başınıza gelen hiçbir şey yoktur ki, Biz onu yaratmazdan önce bir kitapta bulun­ muş olmasın. Şüphesiz bu, Nlah'a göre lcolaydu. Bu, kaybetiğiııize üziilıneyes iniz ve Nlah'ın size verdi kleriyle de şırnarmayasuuz diyedir; Allah çok övünenleri sevmez." (I-ladid, 57/2223.) Parıuıtcz içindeki açıklamayı, ayctiıı .mııwıdaki ifaddcri dikkate alarak verdile Bu ayet,

Alla/ı'm temelde bizinı için hazırlamış olduğu hayu·lan iradeleıimiz/c yönelip alırken, onların kendimizden kaymklaııdığım dii.�iiııerek asla gunıra kapıhnamamızı l'tırgulamaktadır.

201 Miifessirlerin karur ekseriyeti, bu ayette geçen 'emanet' lafzırun, insanın 'sonıınlu!uğunu veya halifdiğini' ifade ettiği göri�ündedirler. Yazır, tefsirindc bu reveibe dı: yer verir, ancak bunun 'inançlık huyu' şeklinde anlaşılmasının daha muvafık olduğunu söyler. Müdlif 'Makaleler' isim­ li eserinde ise, 'eınanet'in in.�ana emaneten verilmiş olan 'akıl, ihtiyar ve şuur' gi bi kuvvcler olduğunu belirterek �öyle dcr: İnsanın bu akll ve iradi kuvvdere mazhar kı lı nması, amın bu a.Lemde doğru ve güzel amel sergileyebilmesi ve O'nun (ccUe celruuh) adına birçok tasarrufa narnzed olabilmesi içindir. Daha öz bir ifadeyle, onun bu duygulada donatılması hilafete Layık olabilmesi ve gereğini yerine getirebilmesi içindir. (Yazı r, Makaldcr, Kitabevi yay., İstanbul 1997, I, 51.) İnsanın bcnliğini olu�nıran bütün bu duyguların ona Yaratıcısı tarafından cma­ m:ten verilmiş olduğu, in.kan mümkün olmayan bir gerçektir. Zira insarun, yaratı l ı.� tan alıp ge­ tirdiği bu duyguların olu�urnunda herhangi bir dahli söz konusu değildir. Bu itibarla, insanın, benliğiııi oluşturan bu duyguların sahibini tanıyanıayıp her şeyi kendinden bilmesi yeryüzlinde üstü örtiüemeyccek en büyük cehalcttir. Ve böylesi bir cehaletin doğurduğu inkarcı bir tipin,

100


İyiliğin Allah 'tan Kötülüğün Nefs'ten Olduğunu Bildiren Ayetin Yorumu planlarını kendi hesabına yapınağa kalkışırsa naipliğini ve taşımış olduğu emaneti su-i istimal etmiş ve köti.üüğün kaynağı olmuş olur. Ve her ne zaman iradesini emanetin halcianın verilmesi ve naiblik görevinin yürütiii­ ınesi açısından harcar/kullanır, kendini Allah'ın iradesine teslim ederse o zaman da Allah'ın iyiiliderine mazhar olmuş olur."202 Özetle ifade etmek gerekirse, yüce Yaratıcı'nın verdiği akıl ve irade

tibi manevi istidatlarla; göz, kulak, el, ayak gibi zahiri uzuvlarla ve O'nun em riyle hayır işleyen bir insan da, o hayra sahip çıkamaz, haleiki anlamda 'ben yaptım' diyemez. Çünkü onu, o işi yapabilecek şekilde yaratan ve o

bayrı işlemesi için emir, imkan ve güç veren Cenab-ı Allah'tır.

2 . Seyyienin/Kötülüğün Nefisten Olması Seyyie lafzı Kur'an'da hem i nsanın kötü aıneline karşı verilen bir 'ceza' ve 'musibet' anlarnında203 hem de 'cezayı gerektiren kötü amel' karşı lı­ ğında204 kullanılmıştır. Biz bu ayette 'seyyienin' her ilci anlamının da kas­ tedildiği kanaatindeyiz.20s Seyyie kelimesinin 'ceza' veya 'musibet' anlamından hareketle, " .. Sana gelen her bir kötülük ise, nefsindendir" ayeti, 'Sana gelen her bir seyyie/ ceza senin kendi kusur veya hatan yüzündendir.' şeklinde anlaşılabilece­ ği gibi, bu lafzın 'kötii amel' anlamından hareketle bu ayetin manasııun, 'musab olduğun (maruz kaldığın) her bir seyyie/köti.i iş senin nefsinden­ dir, yani, nefsinin seni ona sürüldemesindendir' şeklinde yorumlanabilme­ si de gayet mümkündür. Bu yaldaşımıllllZ için şöyle bir itiraz gelebilir: Kur'an'da insanın iş­ lemiş olduğu fiiller için

rW

,� �

'

gibi kalıplar kullanılmaktadır,

yaşadığı zaman diliminde arzu ve isteklerine ters gelen, keyfini bozan her şeye ve herkese karşı

zulrnün her çeşidini mübah görüp onurıla 202 Yazır, Hak Dini Kıır'an Dili, IT, 1399.

203

204

karşılık vermesi kaçuıılmazdır.

3/120; A'raf, 7/1 3 1 ; Ra'd, 1 3/6; Nemi, 27/46; Rum, 30/36. 2/8 1 ; nisa, 4/85; En'am, 6/160; Yunus, 10/27; Ra'd, 1 3/22; Mu'mini'ın, 23/96; Nemi, 27/90; Kasas, 2&/54; Gafir, 40/40; Fııssilet, 41/34. Bkz., Al-i İınran, Bkz., Bakara,

� Bu görüşü paylaşan ilimler için bkz., ei-Behbehart, Alımed b. İbrahim, Şerhu'l-Akideti't-Ta­

20

hal'iyye,

(thk . : Muhammed Said el-Kahtani), ei-Mcktebu'l-İslamt, Beyrut

Kayyun ei-Ccvziyyc,

1391, s. 1 14; İbn

Şilau'l-A111, 1,160; Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, II, 1397, 1 398.

101


İ sLAM İNANCI ETRAFINDA YERLİ YoRUM LA R

dolayısıyla bu ayette 'sana (Allah'tan) gelen' anlamındaki �l..,., l

ı..

gibi bir

ifade kalıbının arkasından gelen 'seyyie' kelimcsinin, 'kötü amel' manasın­ da kullanılabileceğini düşünmek doğru olmaz. Bu, izahı güç bir husus değildir. Şöyle ki, işlenen her bir kötü amel,

insanın istek ve ısrarının karşılığı olarak -Ehl-i Sünnet ilimlerinin de vur­ guladığı üzere206- Allah tarafından gerçekleştirilıniş alınası bakımından, O'ndan gelıniş olmaktadır, ancak, sebep ve menşeinin nefıs olması hase­ biyle kötülük, insana ait olmalcta ve ona nispet edilmektedir. Seyyienin/kötülüğün her iki tüıiinün de insan nefsiyle ilişkili olarak meydana geldiğine dikkat çeken bu ayetin ifade ettiği gerçeği şimeli sıra­ sıyla ele alacağız: a)

Ceza Anlamındaki Kötülüğün Nefisten Olması

Bu başlık altında insanın işlemiş olduğu suç ve günahlar yüzünden maruz kaldığı seyyiejceza üzerinde duracağız. Kur'an sıklıkla 'kendi yaptıkları yüzünden' ve 'kendi kazandıklarıy­ la'207 ifadelerini kullanaralc gelen musibetlerin, insanın yanlış ve kusur­ larında aranması gerektiğini bildirir. Yüce Allah bu hususu bir ayetinde şöyle beyan eder: "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah (giinahlarmızın) bir çoğunu affe­ der (de onlardan ötürü bir m usibet vermez.) " (Şura, 42/30)

Bu ayete göre, insanın başına gelen her bir musibetin onun işlediği bir günaha ceza olarak geldiği anlaşılınaktadır. Şu halde insanın, başına gelen ceza cinsinden her bir musibeti kendinden bilmesi gereğinin Kur'an'ın bir emri olduğunu söyleyebiliriz. Alcsi bir düşünce insanı, daima dışanda bir suçlu aramaya sevkedecektir. Bunun içindir ki, Kur'an bize bir ölçü ver­ mektedir: Suçlu başkası değil, kendi nefsinizdir. 206 Bilindiği üzere, Ehl-i sünnet anlayışında, iyi olsun kötü olstuı, her bir fıilin gcrçekleşebilrnesi, Allah'ın yaratmasıyla izah edilir. Mesela bkz. ,el-Eşarl, cl-İb:me, s.l33; cl-Maturidl, Kitabu't­ Tevhid, s.229; 207 Bkz., Nisa, 4/62; Maidc, 5/49; En'am, 6/129; A'raf, 7/96; Tevbe, 9/95; Nahl, 16/34; Kasas, 28/47;Rurn, 30/36; Mu'min, 40/17.

102


İyiliğin Allah 'tan Kötülüğün Nefs 'ten Olduğunu Bildiren Ayetin Yorumu Ancak burada şu hususu açıklığa kavuşturm amız gerekmektedir. Acaba insanın başına gelen her bir sıkıntı ve musibet mutlaka onun işlemiş olduğu bir suç veya bir kusur ve ihmal sebebiyle midir? Buna, Kur'an'ın diğer ayetlerini de dikkate aldığımızda 'evet' diyebilmemiz isabetli gözük­ memektedİr. Zira Kur'an'da insanların bağlılıklarını ve sabırlarını ölçmek ve ibret almalarını sağlama için de birçok sıkıntı ve musibetle denendilderi rbildirilmektedir. Örnek olarak şu iki ayeti verebiliriz:

"(Ey İnananlar), yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başma gelen­ ler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi saııdınızr Sılantı ve mızsibet onlara öylesine dokunmuş ve öylesine sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki mü'minler 'Allah'ın yardımı ne zaman' diyecek hale gel­ mişlerdi. " (Bakaı·a, 2/2 1 4) 208 .

"Biz mutlaka sizi, biraz korku ilc, biraz açhk ile, yahut mala, cana veya

ürünlere gelecek noksanlılda deneriz. (Ey Nebi), sen sabredenleri miijdcle. Onlar ki başlarına bir musibet geldiğinde 'Biz Allah'a aidiz ve O'na döne­ ceğiz'. derler. " (Bakara, 2/155- 1 56) Göıii.ldüğü gibi insanın başına gelen musibetlerin bir kısmı i�lemi� ol­ dukları suç ve günahlarının cezası olarak bir lusrnı da arıların bağlılıldarını ölçmeye yönelik olarale gelmektedir. 209 Bu ikinci lusımda onların sabır ve teslimiyet duygularının geliştirilmesi ve buna bağlı olarak Allah nezdinde­ ki mevkilerinin yükselmesi söz konusudur.

'başınıza gelen her bir musibet ııefsiniz­ dendir' ayetini, 'denenmenize/test edilmenize yönelik olanı hariç, giinah ve kusıırlannızm arkasmdaıı ceza olarak gelen her bir nnısibet sizin kendi yüzünüzdendir şeklinde yonımlamamızın daha uygun olacağı kanaatin­ Bu cümleden olarale burada,

deyiz. Bu bağlamda üzerinde durulması gereken bir nokta da şudur: İnsan işlemiş olduğu her bir günahından ötürü bu dünyada mutlaka cezalandırıl­ mamaktadır. Eğer o her bir yanlış düşünce ve hareketinden dolayı cezalan­ dırılacak olsaydı, gözünü musibetten açamayan bir varlık olurdu. Nitekim 208 Keza bkz., Al-i İm ran, 3/142; Tevbe, 9/16; Mü'minun, 23/l 15; Ankebtıt, 29/2.

209

Şüphesiz ki bu ölçme, her şeyi bilen Allah'm, sonucıın ııa.�ıl olacağını görüp bilmesi için değil­ dir. Bu, insanlara kendilerini, kendi gözleriyle seyrettirmekjölçtiirtmek içindir.

103


İ sLAM İ NANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

rahmcti gazabının önünde bulunan yüce Allah, günahların çoğunu affedip

bağışladığını bi Idi rmektedir:

"Eğer Allah yaptıkları yi.iziinden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryi.iziinde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir si.ireye kadar crteliyor. Vakitleri gelince (gereğini yapar) . Şüphesiz

ki

Allah kullarım (bihakkm) görendir. " (Fatır, 35/45) İnsanın musibete maruz kalmasına sebep olan hususları Kur'an açısm­ dan üç grupta mütalaa etmek mümkündür: i. Nimetiere nankörlük etmek, ii. İnsanlara zulmetmek, iii. İlahl kurallara uymamak. i. Lutfedilen nimetiere nankörlükle karşıWç veren bir beldenin ala­ beti bir ayette şöyle resmedilir: "Allah (ibret için size) bir beldenin du­ rum unu misal verir: O belde güvenlı/h uzurlu idi; ona nzkı her yerden bol bol ge/irdi. Sonra onlar Allalı 'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allalı da onlara yaptıklarından ötiirii açlık ve korku

sıkmtısını ta ttırdı . "

(Nahl, 16/1 1 2)

ii. Zulmün -uhrevi bir cezanın sebebi olduğu gibi- d.ünyevi bir mu­ sibetin de sebebi olduğunu ise Kur'in, Hz. Musa'nın ümmetinin şahsın­ da ''. . Onları zulümleri sebebiyle yıldu·ım çarptı . .

"

(Nisa, 4/153) iyetiyle dile

getirir. iii. Kur'an'da insanın musibetc maruz kalmasına sebep olarak gös­ terilen diğer bir husus da, ilahl kuralların dikkate alınmamasıdı r. Bu ilahi kurallar gerele teşri! anlamda, gerekse televini anlan1da olsun uyul­ maması durumunda uhrevi cezayı gerektirdiği gibi dünyevi bir cezayı (musibeti) de netice verir. Mesela, Kur'in iffetle yaşama kuralını çiğ­ neyip fuhşun yayılmasını isteyenlerin her iki musi bete de maruz kala­ caklarını bildirir: "İnananlar içinde fulışun ya)'llmasını arzu edenler için dünyada da ahirette de acı bir azap vardır. Allah bilir siz bilınezsiniz. " (Nur, 24/19) 21 0

İnsanın başına gelen ımısiberler ilahl veya nebevi eınirlere sarılmada­ ki ihmal ve kusura bir ceza olarak da gelir. Uhud'da -Hz. Peygamber'in 210 Bu bağlamda, pçygamberleriııin koydugtl ölçü ve kuralları hiçe sayarak hevllarına göre bir hayat sürdürenierin daha dünyada iken birçok cezaya/ınusibcte maruz bırakıldıklarını da hatır­ lam biliriz.

104


İyil iğin Allah ' tan Kötülüğün Nefs ' ten Olduğunu Bildiren Ayetin Yorumu (saUallahu alcyhi ve sdlem) talimatlarını göz ardı ederek- zamansız bir biçimde mevzilerini terkedenlerin durumtum bıuıa örnele verebiliriz:

"(Bedir'de)

iki misJini (diişmanlarmızın) başlarına getirdiğiniz bir mıısibet (Uhııd'da)

kendi başmıza geldiği için mi 'Nerden bıı nmsibet başm1ıza geldi(' dedi­ niz. De ki, (başınıza gelen) o ( musibet) kendi kusıımnıızdandır. "

(Al-i

İınran, 3/165)

Tekvirıl emidere uymamanın insanı yüz yüze getirdiği musibct ise, Kur'in'da açıkça bildirilmesc de, bu esasında her bir insanın bizzat tecıiibe ettiği bir vakıadır. Nasıl ki, dinin prensiplerini dilekare almama, özellil<..le , uhrev1 cezanın sebebi olmaktadır, bunun gibi, Allah'ın, hayatın işleyişi ilc ilgili vaz' ettiği kanunlara ( adetullaha) uymamak da o türden dünyevi bir cezaya/mahrumiyete sebep olur. Bu noktayı bir örnek yardımıyla ele alalım: Kendisinden mahsul al­ mayı hedeflediğimiz eleili bir tarla düşünelim. Bu tarlanın baş ucunda su­ lama işi için bir depo veya su kaynağına bağl ı hazır bir ınusluk bulw1Slm ve bizim görevimiz de o musluğu açmak olsun. Biz musluğu mevsiminde açmalda neticenin hasıl olması için sadece fiili bir talep te bulunınu� oluruz. Gerisi tümüyle ilahi irade ve kudrete kalmıştır. O, yaratmayı dileme7��e bir şey meydana gelmez. Zira 'toprak su, hava gibi sebcplerin hiçbirinde kendi başlarına sonucu garanti edecek -bilgi, i rade ve güç gibi- fizikötesi bir özellik yoktur.ııı Ancak, insan, işin başında kendisinden istenen bir şartı veya şartları (şnnıt-i adiye) yerine getirmemekle, 'Allah'ın, o eseri ya­ ratmamasını' istemiş olur ki buradaki olumsuz/kötü neticenin sahibi biz­ zat insanın kendisidir.

b) Günah Anlamındaki Kötülüğün Nefisten Olması İnsan nefsi, hem iyiliklere hem de lcötülüklere meyilli birbirine zıt iki duygu yumağından müteşekkil bir yapıda yaratılmıştır. Kur'an'da

"Ona hem fıicuru (kötiiliik duygusunun tohumlanm) hem de takvayı (bunlardan korunma istidadmı) ilham edenc yemin olsun ki, onu te211

Bu konuda detaylı bilgi için bkz., Öztürk, Yener, /(ıır'aıı Perspektifinde Kozalite Problemi, İlahiyar yay., Ankara 2004, s. 65-1 l l .

105


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ Yo RU M LAR

ınizleyen iflah olmuş, kirletip örten ise, ziyana uğramıştır'>ııı beyanıyla insan fıtratının birbirine zıt bu iki eğilimine işaret edilir. 213

Akıl ve irade gibi insan nefsinin hakikatını olu�nıran birinci boyutu, temelde Yaratıcı tarafından iyiliğe programlanını�tır. Ancak nefsin öfke, haset, kin ve şehvet gibi hislerden müteşekkil ikinci boyutu insanı sürelcii

olarak kötülük yapınağa iter. İşte bu hislerin baslGSına maruz kalan bir ala!

ve iradenin artıle hayır ve iyiliğe taraftar olması söz konusu değildir. Nite­ kim Kur'an'da "Şüphesiz ki nefs kötiilüğii (aşırı bir şekilde) ister. " (Yusuf, 12/53) iyetiyle insan nefsinin bu pozisyonuna dikkat çekilir.

Kulun, -kendisini fucura çeken hisleri itibariyle bilerek veya bilmeye­ rek- insani çizgiden

aşağı düşmesi her an muhtemel olması yönüyle, omm

düşmernek için, aklını besieyecek ve iradesini güçlendirecek iman elcsenii bir dü�ünceye ve bu düşüncenin

sağlıklı temrinatları diyebileceğimiz salih

arnellere ihtiyacı söz konusudur. Aksi

takdirde, -tabir caiz ise- insan fıt­

ratında, şeytanın ateşlemesine müsait birer dinarnit gibi duran öfke214,

kin, haset ve şehvet gibi hislerin, akıl ve iradeyi etkisiz hale getirip insanı, esfel/düşük bir hayata görürmesi kaçınılmazdır. Dinin ve

sellin alclın onaylamadığı kötülükler insanla ortaya çıkmak­

tadır. Bunurıla şunu anlatmak istiyoruz: İnsan, nefsinin negatif boyutunu temsil eden duygularına teslim olarak iradesini menfi yönde kullanroadık­

ça kötülük meydana gelmez. iradesiyle kötülüklere sebep olan insanın bazen

de 'madem ki Allah

dilemedik:çe ben dileyemem, O müsaade etmedikçe ben bir kötülük yapa­ mam, öyleyse yaptıklarımda ne dahlim var ki, mes'ul ve günahkar olayım' diyerek sorurrıluluk fılcrini üzerinden atmağa çalışması söz konusudur ki, i�te bu noktada Kur'an beşere 'Sana gelen her bir seyyiejkötiilük senin nefsindendir hitabıyla seslenerek, kötülülderin insanın kendi nefsinden 212 Şems, 91/7-1 1 . Bu ayeti 'Allah insanın nefsine tuttım ve düşüncelerinin nıcur mu yoksa tak:va

nu oldu�u konusunda fıtr! kabiliyedcr yerlcştirmi§tir' şeklinde anlamak da mümkündür. Bkz., Musa Carullah, Kitabu's-Sıume, (çev. : Mehmet Görmez), Ankara Okulu yay., Ankara 1998, s.SO; Mevdudl, Tefhimu'l-Kur'an, (çev. : Hey'et), İnsan yay., İstanbul 1986, VTI,l33. 2 14 N itekim bir hadis-i �erifte 'gazap/öfke, şeywıdandııJ deııilerek, şeytanın içimizdeki fiidır duy­ gularını tal)rik eden bir varlık olduğuna dikkat çckilir.(Bkz., İbn Hanbel, Müsııcd, IV,226.) 213

106


İyiliğin Allah 'tan Kötülüğün Nefs 'ten Olduğunu Bildiren Ayetin Yorumu kaynaklandığına dikkat çeker ve dolayısıyla onun yapacaklarından sorumlu tutulacağını bildirir. Bu ayette vurgulanan 'şerrin nefisten olması' hususunu psikolojik bir açıdan değerlendirmek de mümkündür: Her şeye olumsuz tarafıyla bakan veya olaylara hep pesirnistik/karamsar bir bakış açısıyla yaldaşan bir in­ sarun, maruz kaldığı nal1oş her bir sonucun sebebinin, kendisi olduğunu .söyleyebiliriz. Şerrio nefisten olmasının ahiald açıdan temellendirilmesine gelince : Giriş !asınında da değindiğimiz üzere, ahlaki açıdan, kötülük, 'iyinin kar­ şısında yer alan, yanlış ya da kabul edilemez şey' olarak ve de 'mutluluğa, ideallere ve amaçlara ulaşmayı engelleyen durum' olarak tarif edilir. İnsan tabiatı, kendisini iyilik ve güzelliğe sevleeden duygulara salllp olduğu gibi, onu aşağı çeken duygulara da sahiptir. İşte insan, tabiatının bu ilcinci yanıyla, etik olarak her bir kötü sonuca maruz kalabilir. Onun bunlar­ dan kurtulabilmesi ancak, bu duygularını aldının kontrolünde nıtmasıyla mümkündür. Aksi talcdirde, davranışlarının problemli, işlerinin de çevre­ sinin huzur ve mutluluğunu engelleyici bir eylem halini alınası kaçınılmaz olur. Şu halde insanın istediği h�r bir iyilik ve güzelliği temelde isteyip em­ reden Allal1 olduğu halde kötülükleri isteyen ve onlara davetiye çıkaran yalıuzca insan nefsinin kendisi olmaktadır. Zira Allah kulunun kötülüğünü istemez ve ona asla zulmetmez.215 O kullarınm şükrüne/kulluğuna razı

olur, inlcar ve nankörlük türünden tavırlarına asla razı olmaz. 21 6

İnsan, Allah'm kendisine verıniş olduğu alcıl ve irade gibi bir yetene­ ği; göz, kulak, el ve ayalc gibi madcü bir sermayeyi O'nun emrinin zıddı­ na olarak kötülük ve şer istikametinde kullanan bir insan da, sorumluluğu üzerinden atmak için 'bana bu kötü işleri yapacak istidatı ve vücudu' Allah verdi, diyemez.

Çünkü

yüce Yaratıcı bu sermayeyi ona kötülük yolunda

kullanması için vermemiştir ve kulunun bu sermaye ile haram bir fıil işle­ mesine asla rızası yoktur. İnsan, yüce Yaratıcı'nın yerine getirilmesini emrettiği hayır ve amel215 2 16

Bkz., Fussilet, 41/46. Bkz., Zümer, 39/7.

107


İsd.M İNANCI ETRAPINDA YERLİ YoRUM LAR

lerden uzak dunnakla kötülüğü işlemiş olur. Diğer bir ifadeyle insan, yüce Allah'ın, uyulmasım istediği esasları ve bu esaslar üzerine kurulu mevcut aınelleri reddetmek, terketmek veya ihmal etmelde meydana gelen kötü­ lülderin bizzat sahibi olur. 'Manevi bir hayrın/iyililclcrin gerçek kaynağırun ilahi irade ve kudret, kötülüklerin ise insanın kendisi olduğu' hususunu şimdi bir örnek yardımıyla de alalım : Dinin direği olarak nitelendirilen 'namaz'da hisseınİzin ne kadar ol­ duğuna bir bakalım. Her şeyden önce namaz gibi bir hayrı emreden ve nasıl kılınacağıru peygamberi vasıtasıyla bize öğreten Allah'tır. Diğer taraf­ tan namazı lcılabileceğimiz mekanı yaratan ve dünyamızı döndürerek bize namaz vakitlerini getiren de Allah'tır. Bunların yaıunda bize namaza mü­ sait bir beden ve bu namazda okuma fiilinin gerçelcleşebilmesi için ayakta durabilecek güç veren, sonra tükrük bezlerimizin çalışmasını temin eden ve de yaratmış olduğu hava ve ses telleriyle seslendirıne olayını gerçek­ leştiren yine O'ndarı başkası dcğildir. 2 1 7 Nil1ayetinde namaz için büyük mükafatlar/sevaplar lutfeden de O'dur. Bunların hiçbirisi bize ait şeyler değildir. Bizim açımızdan geriye kalan, sadece namaz kılınaya veyahut kıl­ ınamaya karar vermektir. Şu halde bu hayrın meydana gelişinde insanın hissesine düşen onu iradesiyle istemektir. Dolayısıyla, insan, yaptığı ibadet ve herhangi bir hayırdan ötürü gumrlanıp övünmemelidir, aneale bu şerefe muvaffak ve mazhar kılındığı için Rabbine şükretmelidir. Ancak insan na­ mazı reddetmek veya terketmelde namazla ilgili bütün güzelliider ve mü­ lcafatlardan mahıum kalma gibi bir şerre/kötülüğe maruz kalır lci bundalci bütün pay insana ait olmuş olur. Bu çerçevede üzerinde durulması gereken diğer bir nokta da şudur: İnsanın kötülük ve şerdeki hissesi, iyiliklcrin meydana gelınesi hususun­ dili hissesine lcıyas edilmeyecek kadar büyük olmaktadır. Zira kötülülder ifsat ve tahrip cinsindendir. Yapmaıun zor, yılcmanın kolay olması hase­ biyle, iyililderin yapılması ve meydana getirilmesi hususunda pek kısa olan insan eli, yılcrna ve tahrip hususunda pek uzun bulunmalctadır. Sözgelimi, bir insanın, bir binanın meydana getirilmesi için mühendise, ustaya, işçiye, tahtaya, çimentoya, suya, çiviye, zamarıa ve daha birçok şeye ihtiyacı var2 17 Bu olayın yorumu için bkz., Öztürk, Kozalite Problemi, s. 103 vd.

108


İyiliğin Allah ' tan Kötülüğün Nefs ' ten Olduğunu Bildiren Ayet in Yorumu dır. Ancak, zor şartlar ve uzun zaman içinde yapınağa muvaffak olduğu o binayı yıkmak ve tahrip etmek isteyen bu kişi için sadece birkaç çlinaınitle birlikte birkaç dakika kafi gelmektedir. Göriüdüğü gibi, bir şeyin meydana getirilmesi için gereldi olan güç, zamaıı ve imkanın belki binde biriyle o şeyin yıkılıp tahrip edilmesi gayet mümkün olmaktadır. Kısaca, insan bir iyiliğin meydana gelmesinde iradesinin dışında pek Fok şeye muhtaç iken, kötülüğün meydana gelmesinde yapmalda memur olduğu bir görevi sadece terk veya ihmal etmesi bile yeterli olmaktadır. 2 1 8 B u itibadadır ki, gerçek anlamda iyiliğin faili alınası hususunda insanın hissesi sırurlı bulunduğu halde kötülük ve şerdeki rolü sınırsız denecek bir özellik arzetmektedir.

3. İyi-Kötü Her İki Fiilin de All ah

Tarafından Var Edilmesi

N isa suresinin

78.

ayetinde 'hasene' ve 'seyyie' lafzından sonra gelen

" . . De ki : Hepsi Allah'taııdır" cümlesinin, kulun fiilierini de kapsayıp kap­ sanıadığı ihtilaf konusu olmuştur. İlgili ayetin tahlilini yaparken de değindiğimiz gibi gerele tefsir gerele­ se Icelam ilimlerinin çoğunluğtı bu cevapla maddi nimet ve musibctlerin kastedildiğini belirtmişlerdir. Bununla birlikte bu ifadenin insaıun fiilierini kapsaclığını ileri sürenler de olınuştur. 2 19 Bu bağlaında Nisa suresinin bir sonraki "Sana gelen her bir iyilik Al­ lah 'tandır. Başına gelen her bir kötiiliik ise nefsindendir. Biz seni insanlara resul gönderdik; bunıın şahidi olarale da Allah yeter. " (Nisa, 4(79) ayetiyle dalıa ziyade Mutezili kelaıncılar ilgilenmişler ve bu ayeti, kulun fiilierinin yaratıcısı olduğunun bir delili olarale ileri sürmüşlerdir. Mesela, Ebu Ali el-Cübbal (ö.303/916), bu ayetin yorumuyla ilgili olarak şöyle der: İyilik, 21 8 L1san

hiçbir kuvvet harcamadan sadece terk etmek veya ihmal

etmekle de birçok tahribata

sebep olabilir. Mesela, bir an için başında bulunduğu geminin dümeninden ayrılan kişi, yapıl­

219

ınası

gereken bir işi yapmayıp

terketmekle büyük bir ınal ve can zayiarına yol açabilir.

er-Razi, Metiltilıu'l-Gayb V,l95; ei-Beyadi, Kemaluddin, İşaratu'J-Mcdnı min İbarati'l­ İmam, Daıu'I-Kitabi'I-İslaınl, İstanbul 1949, s. 310; cs-Subld, Tacudd i n Ebu Nasr, cs-Scyfu'l­ Mcşlıurfi Şerlıi Alddcti EbfMansur, (takdim ve terceme: M. Saiın Yepreın), İfav. Yay., İstanbul 2000, s. 34. Bkz.,

109


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

her ne kadar kulun kendisinin yaratmış olduğu fiillerden ise de, kul o fiile ancak Allah'ın lutfu ve kolaylaştırmasıyla ulaşmaktadır. İşte bu yönüyle "... Sana gelen her bir seyyie senin nefsiııdendir" cümlesinde ise, köti.Uüğün -yaratma dahil- her bakımdan

hasenenin AJlah'a nispeti doğru olur. AJll ah'a nispeti kesilmiştir. 220 Cübbai'nin, hususiyle

"

. . Sana gelen her bir seyyie senin ne!Sindendir"

ayetinin ifadesinden hareketle, 'kulun ihtiyar! fiilierinin yaratıcısı olduğu' teziıli temellendirmeğe kallaşması tutarlı değildir. Bu ayetin öncesindeki '

.. Sana gelen lıer bir iyilik Allah'tandır.. ' ifadesi böyle bir iddianın doğru­

luğuna izin vermez. Çünkü kulun ihtiyar! fiilierinin bir kısmı da hasenat cinsindendir. Kur'an'ın bu bağlamda takip ettiği üslup dikkatlice incelenirse, Mute­ zileılİn bu ayetle ilgili sergilcmiş olduğu yaklaşımın isabetli olmadığı gö­ rülecektir. Mesela, Al-i İmran suresinde şöyle buyurulur:

"De ki: Ey Alla1ıım, m ülkün salıibi Sensin. Sen mülkii dilediğine ve­ rirsiıı, dilediğinden de çeker alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini de zel11 lalarsm. Hayır Senİlı elindedir. Sen her şeye gücii yctensiıı. " (Al-i

İınran, 3/26) Allah

(celle celiluh),

burada altını çizdiğimiz hususların da leendisine ait

olduğunu bildirdiği halde ayetin sonunda yalruzca hayrı kendisine nispet etmiştir. Bu, vahiy dilinin takip ettiği bir üslup olup bununla, yüce Yara­ tıcı haklanda oluşabilecek yanlış mülahazalara meydan vermemek gibi bir malesat gözetilmiş olabilir. Şu halde, burada yalnızca hayrın Allah'ın kudret elinde olduğunun bildirilmesi, hayırdan başka bir şeyin O'nun elinde olmadığı anlamına gel­ memektedir. Diğer bir ifadeyle, ayetin sonunda yalnızca hayrıo zikredil­ mesi, kötülüklerin O'nun kudret ve yaratmasının dışında kaldığını göster­ memektedir. Bunun gibi, Nisa suresinin ilgili ayetinde de maddi-manevi, afak1-enfus1 her türlü kötülüğün kula nispet edilmesi, kulun işlemiş olduğu kötülüklerin Allah'ın irade ve kudretinin dışında meydana geldiğini gös­ termez. 220

Bkz., el-Beyadi, age.,

s.

310; Keza bkz., Kadi Abdulcebbar,

102.

110

Tenzilm'l-Kur'an ani'l-Met:iin, s.


İyiliğin Allah 'tan Kötülüğün Nefs 'ten Olduğunu Bildiren Ayetin Yorumu Mutezili yaldaşunın yanlışlığına lasaca değindikten sonra netice olarale diyebiliriz ki, bu ayette asıl vurgularunalc istenen 'gerek iyiiiiderin gerekse kötülüklerin sebep ve kaynağının kim olduğu' diğer bir ifadeyle 'bunların kimden bilinmesi gerektiği' hususudur. Bununla birlikte bu ayetin, 'insa­ nın sergilemiş olduğu iyilik ve kötülüklerioin, önceden Allah tarafından bilindiği ve O'nwı yaratmasıyla varWc sahasına çıktığı' gerçeğini de içine alan bir anlam derinliğine sahip olduğunu düşünmeye bir maoi olmadığı kanaatindeyiz. Çalışmamızı noktalamadan önce insanın iyi veya kötü bütün fiilieri­ nin Allalı'ın yaratmasıyla meydana geldiği hususu üzerinde durmak isti­ yoruz. Kur'an'ın 'Allah'ın her şeyin yaratıcısı' olduğunu bildiren ayetleri ve gerekse bu ilalll beyanı teyit eden bugünkü fızyoloji ilminin verileri, insa­ nın iyi veya kötü bütün fiilierinin ancak mutlalc bir kudretle meydana ge­ lebileceğini göstermektedir. Bu oluşum ve değişimler ister afakta (dışımızda) ister enfi.iste (içimiz­ de) olsun bir şey değiştirmez. Kur'an'ın bu konudaki ifadesi genel olup varlığm hem fızilc ve hem de metafizilc boyutunu kapsamalctadır. Hadiseler dünyasında insanların iradcleri' ve aınelleri ne şekilde cereyan ederse etsin yaratıcı yalnızca Allall'tır ve O'nun bu hususta hiçbir 'şerl:ki' de yoktur. Bugün tıbbın, insan mekanizmasumı çalışmasıyla ilgili olarak sun­ duğu bilgiler ışığında diyebiliriz ki, insan i radesine bağlı olarale cereyan eden en basit bir eylem ve harekette bile -onun yöneldiği eylemi/işi ter­ cih etmesi dışında- bir dalıli söz konusu değildir. İnsan rahatlıkla yapa­ bildiği yürüme, koşma, konuşma, gülme gibi vücut fonksiyonianna alış­ mış olabilir, aneale insan bir kere daha durup düşürunelidir ki, insaımı bir hareket veya eylemi için gerekli olan tüm kasları, kemikleri, hücreleri kısacası vücudundaki her türlü detay onun bilgisi dışında işlemektedir. Kolun tek bir hareketinde bile baş döndürücü bir hızla gerçeldeşen nice kimyasal ve fiziksel reaksiyonlar söz konusudur ki insan bunlardan tü­ müyle habersizdir,22 1 o yalnızca elini kaldırmak ister ve elinin kalktığı221 Bkz., İıısan Mu'cizesi, Vural yay., İstanbul 2001, s.260-264.

111


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

diyemcse de, David Hmnc da,

nı görür. Sonuçta 'yapan Yaratıcı'dır'

(ö.

1 776) en azından şu gerçeği fark etmiştir. O şöyle der: Kolumu hareket

ettirme yolundaki istemimk ondan doğan eylem arasında, -sinir ve kas­ lardaki oluşumlardan biçiınlcnrniş- uzun bir nedensel aracılar zinciri yer alır; biz sadeec ohı.�umun ilk ve son terimlerini fark

edebiliriz, yani is­

temle eylemi. Bu ilcisi arasında direkt bir nedensel bağlantı düşünürsek yanılı rız. 222 Bir fiili

meydana getirebilmek için o fı ilin bütün ayrıntılarına valaf bir

ilmc/bilgiye ve bu bilginin gerelderini yerine getirıneğe ımıktcdir mutlak bir irade ve kudretc sahip

olmak gerekmektedir. Bütün bunlar insan için

söz konusu olamayacağından, onun yaratıcılığından kansızlığı kendiliğinden (ö. 478/1 085) ifade ettiği

bahsetmenin de im­

ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede Cüveynl'nin de

gibi, insanın yapmış olduğu fiilierinin özünü bilme­

mesi, yaptıidarının Allah tarafından yaratıldığının açık bir delilidir. Yan i insan işlerinin esrarına vakıf değildir; hangi nitelik ve gerçeki iider üzere meydana geldiğini bilmez. 223 Konuşmak için de özel bir

çaba harcamayız. İstediğimiz sözcülderin

ağzırnızdan dökülmesi için, ses tellerinin hangi açıldıkta, ınesi gerektiğini, ağzımızdaki, dil imizdek.i ,

ne kadar titreş­

boğazımızdal<.i yüzlerce kastan

hangilerini, hangi sıra ilc kaç defa, ne oranda kasıp gcvşeteceğiınizi, ciğer­ lerimize kaç santimetreküp hava alıp ve boşaltınamız gerektiğiııi ne

bu havayı hangi hız ve aralıklarda

biliriz ne de farkında oluruz.

Konuşma eyleminde sadeec havayı dışarıya soluınayı ve solurken ağzımızm

belirli şe killerde hareket etmesini irade ederek bunların ke­

liınelere dökülınesini istemele insanın iradesi dahilindedir. Ancak insan ağzından çıkan bir kelimenin havada

binlerce kelimeye dönüştürlüerek

binlerce dinleyicinirı kulağına ayrı ayrı

birer kelime olarak ulaştırılma-

222

Bkz. , B. Russell, Barı Felsefesi Tarilıi, çev.: Muanuner Sencer, Say yay., İstanbul 1996, II, 449. 223 Bkz., ei-Cüveyni, İ mamu'I-Harcmeyn, el-İrşad, Daru'I·Kütübi'I-İirniyye, Bcynıt 1995, s.80. Keza bkz., ei-Bakillaııl, Kadi Ebubckr, ct:Yemhid, Daru'l-Fikri'I-Arabl, Beyrut

t� . •

s.44,45;

cn-Nesefi, Ebu'I-Bcraldt, cl-Umde fi'l-Akaid, (thk. : Temel Yqilyı.ırt), Ku bbcaltı yay., Malatya

2000, s.34.

112


İyiliğin Allah 'tan Kötülüğün Nefs 'ten Olduğunu Bildiren Ayetin Yorumu s ı tamamıyla insan iradesinin dışında olan bir gelişmedir. İnsanın hayal gücünün b ile kavramakta zorluk çektiği böyle bir oluşumu onun leend i irade ve gücünün bir eseri olarak görmek aldanmışlıktan öte bir şey ola­

maz. 224

Plan ve tasarısı yalnızca n iyet ve tercih noktasında

kalıp

bunun öte­

sindeki her şeyden h a be rs iz olan bir insanın, fiilierini leendisinin gerçek-

feştirdiğini

iddia etmek mümkün gözükmemekte ir. Doğrusu biz sadece

bize verilen bir i radeyle istiyor ve yöneliyoruz. Isternekten sonrası, bir

başkasına ama mutlaka Alim ve mutlaka Kadir, Rabman ve Rahlm olan

Bir'ine kalıyor. Bir diğer i fadeyle , o sonsuz ilim, kudret ve rahmet sahi­

binin işimizi tamamlaması için bize sebepler planında sadece isternek ve yönelmek düşüyor.

İnsan karar ve tercih noktasında hür olduğuna gö re225 neticenin

All ah tarafından yaratılması

da insana asla bir mecburiyer yüklemezY6

Zi ra insanın fiilini Allah yaratmış olsa da, fiili nin rengini iradesi yl e kulun

kendisi belirlem iş olmal<tadır.

Mutezile'ye göre insanın fiil ierini AHalı yaratmaz, kul fiilinin yaratıcı­

sıdır.227 Mutezilc'nin ilk temsilcileri insanı doğrudan fiilierinin yaratıcısı olarak isiınlendirmiyorlardı. Cj.i.vcynl'ye (ö. 478/1085) göre bunun sebebi,

ilk M u tezilileriıı, Allah'tan .başka yaratıcı kabul etmeyen ve yaratma vas­ fını Allah'tan başkasına nispet etmeyen Selefe yalun bir devrede yaşamış olmalarıdır. Ancak sonradan Ebu Ali cl-Cü bba1 (ö.303/916) insanı fiilieri­

nİlı yaratıcısı olarale isimlendirdj ve bu böyle devam etti.228 Mutezile'nin

'kul fiilinin Mlıkıdır' şcldindek.i ifadelerinden dolayı aldıleları eleştiriler yü­

zünden bu mezhebin öneml i bir ismi olan Kadi Abdulcebbar bu konuda daha çok 'muhdis/meydana getiren'229 ve 'ın(kidjicad eden'230 tabirini

----·---·-·--------

224 Rauguenaya, Ya mina,

Bilimin Ma.rifetullalı Boyutları, Kırakalem yay., İstanbul 1998, s.49. İ bn Hüınaın, el-Müsayere, Çağrı yay., İstanbtıl 1979, s.l l2-l l3. 226 Yazıcıoğlu, M:ıturidt ve NcseWye Göre İıısaıı Hiirri cti Kavrami, Ankara 1988, 59. y 227 Kadl Abdulcebbar, el-Mııhit bi't-Tckllf, thk. : es-Scyyid Azıni, Mısır ts., s. 229; ci-Ka'bl, Ebu'I­ Kasım Abdullah b. Ahmed, ci-Makaliir, dık.: Fuad Scyyid, Tu ım� 1 986.s.63. 228 el-Cüvcynl, İınaınu'l-Haremeyn, ci-İrşad, Daru'l-Küti.ibi'l-ilıniyye, Beyrut 1995, .� .79. 229 Kad! Abdukebbar, Şer/m U.mli'l-Hanıse, thk.: Abdullccrim Osman, Mcktebeti.i Vehbe, Kahi­ re 1965, s. 332. 230 Agy., el-Muhit, s. 1 12 225 Bk.z .,

113


İsLAM İNANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRU MLAR

kullanır. Bunun1a birlikte o 'hallc' lafzmın insan için de lcullanılabileceğini belirtir. 23 1 Yaratma ile ilgili ayetleri 'İslam Düşüncesinde Kötülük Problemi' isimli eserinde Ehl-i Sünnet ve Miltezile bağlamında bir değerlendirmeye tabi tutan M. Özdemir " . . Ehl-i Sünnet'in amacı Miltezile'ye koz verme­ mek, Miltezilenin amacı ise, kendilerinin 'hallc' kavramıyla yoktan var et­ meği değil, aksine ölçüp biçme ve plan1ama anlamına gelen takdiri kasdet­ tilderini göstermektir'' der. 232 Şu hususu hemen belirtmiş olalım ki, Miltezile'nin yaratmadan maksa­ dı, 'ölçüp biçme ve plan1aına' şeldinde de olsa, insan fıillerinin olu�umunu izaha bir cevap teşkil etmez. Zira -yukarıda da aydınlatmağa çalıştığınuz üzere- insan, basit gibi gelen bir kol hareleeti esnasında görülen o takdir ve plandan da habersizdir. Onun plan ve tasarısı eylemin başında yalnızca niyet ve tercih noktasında IcaJmaktadır. Buradan şuraya gelmek istiyoruz: İyi veya kötü insan fıllerinin tamamıının varlık sahasına çılcışıru, direkt bir İlaJu müdahale olmaksızın izah etmek müınlcün gözükmemelctedirY3 Burada Mutezili d�üncenin 'kulun, fiilinin mucidijmuhdisi olduğu' tezini desteldemek için ileri sürdüğü argümanlardan biri olan 'Ahsenu'l­ Halik1n' tabirine kısa da olsa değinmemiz gerekmektedir. Cenab-ı HaJc­ k'ın sair sıfatlarında olduğu gibi 'h:llikiyyet/yaratına' sıfatının da insanda tecellisi söz konusudur. Şu kadar ki, bu sıfatm insandaki yansıması --diğer sıfatıarda da olduğu gibi- külü olmayıp cüz'idir. Allah için bu sıfat 'her şeyi yoktan ve en güzel bir surette var etmeyi' ifade ederken, insan için yalnızca 'var olaıun terkip, tasvir ve teşkilini' ifade eder. Kur'an'da yüce Yaratıcı'nın icad ve İcraatındili üstünlüğü zihinlere yakıniaştırma maksadına matuf olarak 'meydana getiren/yapan' ortak paydasında, yüce Yaratıcıyla diğer 231. Agy. , Şedı u Umli'I-Hamse, s.380. 232 Özdemir, age., s.226. 233 Nitekim Fransa'nın Deseart'tan sonra en büyük filozofu olarak kabul edilen Nicolc Malebranc­ he (1638-1715) �öyle der: Tanrı, ruha ve cisınc kendi gücünden bir kısmını vererek onu 'etkin' kılmıştır denemez. O zaman Tanrının tanrılar yaratınası gerekirdi ki, bu baol bir yaldaşırndır. Nasıl gerçek din tek bir Tanrı'nın olduğunu bildiriyorsa, gerçek bir felsefe de tek bir Neden'in olduğunu öğretir. (Bkz., Gökberk, Macit, Felsefe Taril:ı.i, Rernzi IGtabevi, İstanbul l998, s. 258. Keza bkz., P. Janet - G.Seaılles, Mccalib ve Mezahib, çev.: H. Yazır, Eser N�r., İst., 1978,

s.214.

114


İyiliğin Allah ' tan Kötülüğün Nefs ' ten Olduğunu Bildiren Ayetin Yorumu yapıp-edenler arasında bir karşılaştırmaya gidilir ki, bununla, -O'nun gibi yaratma vasfına sahip başkalarının da bulunduğu değil- sadece Cenab-ı Hal<k'ın icad açısından ulaşılmaz en üstün ve en son mertebede olduğuna dil<kat çekilir. Kısaca, başından sonuna kadar tevhid gerçeğini seslendiren Kur'an'ın bu türden ifadelerinin, insanın da yaratma vasfına sahip oldu­ ğuna hiçbir surette delaleti söz konusu değildir. Zira Kur'an'da 'Hayru'r­ Razildn' gibi ifadeler de mevcuttur. Nasıl ki bu tabirden 'Allah'tan başka Razık birisinin/birilerinin olduğu' anlamı çılcarılamıyorsa, 'Ahsenu'l-Hili­

k.in' tabirinden de 'insanların da bu vasfa sahip olduğu' anlamı çıkarılamaz.

Ayrıca Kur'an'ın "Allah'tan başka bir yaratan ını

var?' (Fatır, 35/3) şeklindeki

aycti de buna müsaade etmez.

SONUÇ Gerek hasene/iyilik, gerekse seyyie/kötülük kelimeleri, Kur'an'da geniş bir anlamda kullanılmaktadır. Çalışmamızın konusunu te�kil eden Nisa stıresinin yetmiş dokuzuncu ayetinde ise, 'hasene' kelimesinin her bir maddi niınet ve iyi amel anlamında kullanılmış olduğu; seyyie kelimesinin ise, hem insanın kötü arneline karşı verilen 'ceza' anlamında, hem de 'ceza­ yı gerektiren kötü amel' karşılıgında lcullaıulmış olduğunu görmekteyiz. İnsanoğlunun sahip göründüğü her bir maddi nimet doğmdan Allah tarafından amın istifadesine sunulmu� birer rızık olduğu gibi, hayır ve taat anlaınında enfusl/manevi her bir hasene de temelde yine Allah tarafından olmaktadır. Çünllü insan yapmak istediği hayır ve iyiliği Allah'ın vermiş olduğu güç ve imkanlada yapmaktadır. iyiliği isteyen, emreden ve teşvik eden Allah olduğu halde, kötülüğü isteyen ve meydana gelmesine sebebiyet veren, insaıun bizzat kendisidir. Denilebilir ki, kulun -denenmesi maksadına yönelik olanı hariç- başına gelen her bir seyyienin (musibetin) sebebi, kendi kusur ve ilimali olduğu

gibi, kötü aıncl ve masiyet anlaınındalci her bir seyyienin sahibi de yine kendisi olmaktadır.

115


A

V •

A

V

(TEVHID-I HALIIUITET) GERÇEGI IŞIGINDA CJfURMA AGAÇLARININ AŞILANMASI) İLE ILGILI RIVAYETLERE FAR1([.1 BIR BAJ([Ş234 •

A

GİRİŞ: SEBEPLERİN SONUÇLARA ETKİSİ Hz. Peygamber (sallaUahu aleyhi ve sdlem) ta­ rafından verilmek istene n mesajın anlaşılınasına katkı sağlaması amacıyla 'sebeplerin varoluştaki etkisi' üzerinde ana hatlarıyla durmamızın yararlı olacağı kanaatindeyiz. Ele alacağınuz rivayetlerde

Kainatta hangi olaya

balulsa, başından sonuna kadar bizim anlayabile­ ceğiıniz bir ölçü, bir denge, bir iı1tizam içinde yürüdüğü görülür. Olaylar bizim 'dengeli, ölçülü' dediğimiz bir tertip içinde ilerler. Sözgelimi, tohu­ mu toprağa atarız; sonra sularız, bekleriz, filiz verir ve neticede ağaç olur veya bir taşı bırakınz, yere düşer. sebepler çizgisi (tertib-i esbab) vardır. Belli sebepler hep önce gelir. Bir diğer ifadeyle, belli sonuçlar hep belli se­ bepleri tal<İp eder. Bu her yerde ve her zaman böyledir. İşte bu her yerde ve her zamanki 'oluş', bize değişimlerin altında hükmeden nizarnı göste­ rir. Sözgelimi, bütün sebepleri hazır edip tohumu toprağa attığımızda, her zaman değil de bazen filiz verseydi, bazen de verrneseydi, burada b ir nizarndan söz edemezdik. Ya da taş bazen düşüp bazen düşmeseydi, 'yerVarlıkta bir

belli sonu çlardan

ı.H

Bu makale, Dicle Üniv. 'İlalıiyat J.'ak. Dcıgisı' cilt: 5, �ayı: 2 de yayımtanımştır (Diyarbakır 2003). '

117


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

çekimi' diye isimlendirilen bir kanun söz konusu olmazdı. Veyahut bir insaıun vücudu başka türlü, bir diğerininki başka türlü çalışıyor olsaydı, bugün elimizde tıp bilimi ve tıbbi kanunlar olmazdı. Ama şükür ki, kainat böyle değil. Her bir olay, kainatın her bir köşesinde ayıu tarzda gerçekle­ şir. Yani kainatta yeknesak bir düzenlilik ve devamlılık (istimrar) vardır, biz, kanunlan işte bu istimrara dayanarak kcşfederiz. Tabiatta olayların daima bir sebep sonuç çizgisini takip ederek vücu­ da geldiğini görmekteyiz. Etrafımıza baktığımızda gözümüze ilk çarpan bu çizgidir, olayların birbirini belli şekilde iJ;leyişidir. Yüce Yaratıcı (cellc celiluh) eşyanın tabiatını, olayların işleyişini böyle talcdir etmiştir.235 O,

adetinin gereği olarak umumiyede bu işleyişin aksini yapmıyor. Aneale bu durum, başka türlü yapamadığından değil yapmayı murad etmedi­ ğindendir. Allah'ın eşyayı bu ilemde sebeplerle belli bir rıizaın içerisinde ya­ ratması, O'nun başka türlü ve oruarsız yaratamayacağı anlamına gelmez. Cenab-ı Hak dilediği şekilde yaratabilir, zira "O dilediğini yapa(bile)ndir. " (Hud, 1 1/107)236 ama O, bu alcınde sonuçlan sebeplere bağlı bir yaratma

şeklini tercih etmiştir. Bunu kendisi böyle murad ettiği için ve hikıneti öyle gerektirdiği için yapmıştır. Bununla O (cclle ccliluh), olayların tertibin­ de güdülen maksat ve maslahatlara dikkat çekerek varlığın yaratılışındald kasd ve hikmeti anlatmıştır. Şu ayet bu hususu gayet açık bir şekilde beyan etmektedir:

"Allah odur ki gökleri, görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti,

sonra arş üzerine istiva etti (onları hakimiyeti altına aldı ve onlar üzerin­ de hükmünü yürütıneye başladı.) Ve (0), güneşi ve ayı emrinize verdi. Hepsi belli bir süreye kadar akmaktadır. (İşte) O, rabbinizle karşılaşacağı­ ı:uza yaldnen inanabilmeniz için, (her bir) işi idare eder, (ve de ikinci bir yaratıhşm imkanma delil olmak üzere, kevni) ayederini bir bir gösterir. , (Ra'd, 13/2) 235 Biz, olayların hikmetini ve onlarla hangi malesadın hedeftendiğini ancak sebep-sonuç ilişkisi içinde takip ederek anlayabiliriz. Ayrınuh bilgi için bkz., Öztürk, Yener, Kıı.r'.W Perspektifinde Kozalite Problemi, ilahiyat yay., Ankara 2004, s.56-60. 236 Ayrıca bkz., Bıırı1c, 85/16.

118


Tevhid-i Halikıyyet Gerçeği Cenab-ı Hak sebepsiz de yaratabilir; ama hikmeti icabı

O, bu dün­

yada sebepler çizgisi içinde yaratıyor. Dolayısıyla bizim bu hikmetin gerektirdiği hükme göre hareket etmemiz lazımdır. Ancak, birisi kalkıp sebepler dairesinin şartlarını iyice beliediği için 'Bir buğday başağının, toprak olmadan olgunlaşması imkansızdır, o halde Yaratıcı buğday ba­ şağını ancak böyle olgunlaştırabilir, başka türlü olgunlaştıramaz' diyepıez. Çünkü buğday başağının topraksız olgunlaşması sadece -sebepler dairesinin şartlarına uymakla yükümlü- bizler açısından imkansızdır. imkansızlık sadece bizleri bağlar, sebepleri yaratan Allah'ı değil. Buğday başağının bu dünyada toprak olmadan olgunlaşamaması, bu dünyada tercih edilen yaratılış şeklinin gereğidir. Haliyle bu tercih 'Tercih Edeni' bağlamaz. Diğer bir ifadeyle tercih edilen böyle bir yaratılışın prensip­ leri bizi bağlayıcıdır, ancak söz konusu ilkeleri vaz' eden Allah'ı kuşatıcı ve zorlayıcı değildir. Şu halde

O (celle ce!aluh), pekaLi başka

türlü de tercih

etmeye muktedirdir. Zira "Gölderin ve yerin mülkii Allah 'ındır, (O) is­ tediğini/dilediğini yaratır " (Şura, 42/49) . .

Başale örneğine tekrar dönersek, sebepler dünyasında toprak vs. ol­ madan başağın olmadığını görürüz. Ancak bundan, olgunlaşmayı ger­ çekleştitenin toprak olduğu sonucu hiçbir zaman çıkmaz. Zira ne aklı ne şuuru, ne de gücü oları:; kendileri yapılmaya muhtaç olan sebeplere yaratıcıWe vasfı verınde ciddi bir aldanıştır. Kur'an bu noktada "Şimdi söyleyin bakalım, o ektiğinizi siz mi bitiriyorsunıız, yoksa Biz miyiz bi­ tiren(" (Vakıa, 56/62-63) diyerek insanların varoluştaki rollerinin sadece

ve sadece sebeplere teşebbüsten ibaret olduğunu, bundan ötesinin bü­ tünüyle yüce Yaratıcı'ya ait olduğunu bildirir. Bu bağlamda Kur'an'da yüce Yaratıcı'ımn bir isminin de 'tohumları ve çekirdelderi açan' anla­ mında 'Faliku'l-habbi ve'n-neva' (Eıı'am, 6/95) olduğu bildirilerek, eşya­ daki istidadı (potansiyel özellikleri) inkişaf ettirenin bizzat Yaratıcı'nın olduğunun hatırlatılınası da gayet dikleat çekicidir. Ayetin ifade ettiği bu gerçekten h areketle şunu rahatlılda ifade edebiliriz ki, bir tohum veya bir ağaç, kendisine has maddi özelliklere sahip olarak yaratılmış olsa da, onların, bu maddi potansiyelleriyle ilahi tasarruftan bağımsız olarale so­ nucu meydana getirdiğini söyleyebilrnemiz mümkün değildir. Nitekim,

119


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

gerek Eş'art, gerekse Maturidl kdamcılar varlık ve olayların zorunlu bir

t

sebep-sonuç ilişkisine bağl ı olarak meydana geldiğini kabul e memişle r­ dir.237 Mutezile alimlerinin çoğunluğu da -kullara ait fıillerde illiyeri benimsememiş olsalar da- illiyerin tabiat olaylarında geçersiz olduğunu

kabul etmişlerdir. 238

Cenab-ı Hale, isim ve sıfatiamu varlıktalci düzen vasıtasıyla göstermek için varlılcla zahiri bir illiyer ilişkisi/bağı kurınuşnır. İşte, sebep ve sonucun zahirde birbirine yakın ve bitişik (ınulcarin ve ınuttasıl) gözükrnesi, sebep­ lere tesir vermek is teyenleri aldatan bir etken olmuştur. 239 Onlar sebebi, sonucun

illeti samnışlardır, oysa iletiran (beraber olma)

ayrıdır, illet (asıl

ve gerçek sebep) olmale ayrıdır. Varoluşta illet, ilahi irade ve kudrettir.

e

Zira ne top ral ta ne suda, ne havada, ne ağaçta ve ne de ışıkta bir ıneyveyi yapacalc bir bilgi, irade, ralunct ve kudret göremeyiz. Bu ileınde, sonucun (ına'lulün), sebepler olmalesızın meydana gel­ memesi, sonucun sebep tarafındaı1 meydana getirildiğini değil, sadece bu

t

beraberliğin bozu lmadiğını gös erir. Yani, bizim gördüğümüz, sadece so­ nucun sebepten sonra oluşudur, sebebin sonucu yaptığı dcğil.240 2 37 Mesela

bkz., d-Gazzali, Teha/iını'l-Felasifc, (dık.: Süleyman Dünya), Danı'l-Mearif, Kahiı·e s.239-240; ei-Hakillaııi, Ebubekr, cc:ıt:mhid, Danı'I-Fikri'l-Arabi, ts., ys., s.62; ei-Manıri­ {Ü, Ebu Maıısur, Kitabıı 't-Tevlıid, (nşr.: Fcthullah Huleyf) , ei-Mektebcnı'I-İslamiyye, İstanbul 1974, s.l SS-156. 2 38 Bkz., Wolf.�oıı, H. Au.myn, Kclanı Felscfcleri, (Çev. : Kasım Turhan), Kitabevi, İstanbul 2001, s. 440; eıı-Neşşar, Sami, İsJfim'da Felsefi Diişiinceııin Doğuşu, (Çeviren.: Osman Tunç), İnsan yay., İst., 1999, II, 247-248. 239 Sözgeli mi uzaktan baknğımızda yeryÜzü ile gökyüzü ufi.ıkta birleşiyor gibi göziiki.ir. Fakat daha yakına vardığımızda onlar arasında biiyük bir mesafe olduğunu anlarız. Aynı �ekilde, sebeple­ rin hakikatına uzaktan ba ktığunızda , yani sebeplere ve onlarm sonuçlan gibi gözliken .�eylere sorgulamaksızın baknğıınızda, sebepler sonuçlarla bitişik gibi göziikürler. Ancak Kur'fuı'ın bize yapmam ızı ögrettiği kasdl bir niyet ve ııazarla baktığımızda, yani dununu sorgı.ılayıp olurnin sorular sorarak üzerinde tcfekkür etti,ğirnizde, hakikate yak.laşmz. O zanıan görürüz ki sebepler sonuçları yaratmaktan liZaknrlar. Hem de o kadar uzaknrlar ki en büyük bir sebebin eli en küçük bir sonucun yaratılmasına yetişemcz. Gerçekten sonuçlar o kadar sanatlı ve o kadar faydalı mak­ sadar yüklüdür ki, ba�it ve aciz, sebeplcrin tümü toplansalar bile tek bir şeyi vücııda getirmeye güç yctiremezler. Hacc sCırcsindeki şu ayete kulak verelim: "Ey iıısanlar! (size) bir misal verildi; şimdi, onu dinleyin! Sizin Allalı'ın dışmda tapmakta olduğunuz varlıklar -lıcpsi bımım içiıı bir araya gelmiş olsalar dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamaz/arfyapaınazlar!.. " (Hacc, 22/73) 240 Demiı:ci, Seııal, "Determinizm Üzerine" ('Bilimin Öteki Yüzü' isimli kitabın içinde), Karaka­ lem yay., İstanbul l998, s . 75 . Nitekim nedensellik prensibini yeniden ele alan D. Hurne (ö. ts . ,

120


Tevhid-i Halikıyyet Gerçeği Yaratılış hadisesi, ilahl mesajdan kopuk olarak düşünüldüğü zaman, akıl için sebeplere yaratıcılık vasfı vermekten başka bir izah tarzı kal­ ınamaktadır.241 Yamina Bauguenaya, Bilimin Marifetullah Boyutlan isimli eserinde konuyla ilgili olarak şöyle der: Materyalist bilim adamları sonuçları sebeplerin yaptığını hiçbir zaman hiçbir surette ispat edeme­ mişlerdir, edemezler de. Kendileri de bunun farkındadırlar, nitekim bu yüzden "sebeplerin sonuçlan yapmadığı ispat edilemez, veya yapmadığı 'prensipte' ispat edilebilse de, bugüne kadar kimse bunu ispat etmedi­ ği için, 'sebebin sonucu yaptığı' tezinin doğruluğu kabul edilir" diyor­ lar. 242 Bitki örneğinıizden yararlanırsak, materyalist bilimciler güneş ışığı, su, hava, vs. gibi sebepterin besiılİn oluşumunda etken faktörler olduğunu söylerler. Bunu 'ispat' etmek için de, bir bitkiye su veya güneş ışığı ver­ meyerek bitkiılİn sararıp solduğunu, yani fotosentez yapılmadığını; do­ layısıyla besin üretilınediğini gösterirler. 'İşte' derler 'su veya güneş ışığı olmazsa besin üretilmiyor.' Bu 'olmazsa' dan hareketle 'su veya güneş ışığı besin üretir' sonucuna ula.�ırlar. Böylece tezlerini ispat etnıiş olduklarını zannederler. 243 'Dild<at edilirse, bu yaklaşım olumsuzdur. Bu, bir ispat değildir' diyen Bouguenaya, onların yarulgılarını şu çarpıcı misalle dile getirir: Bir tv ci­ hazının d�ğmesine basıldığında ekranda bir görünti.i belirir. Ne zaman düğmeye basarsak, karşımıza görüntü çıkar. Düğmeye basılmadığında ise, ciaanda hlçbir görünti.i belirmez. İ�te materyalist bilimcilerin olum­ suz yakla�ım mantığına göre, ekrandaki görüntüyü 'düğme' yapar. Bunun 1776) -yaratılrna ihtimalini telaffuz etmerni� olsa da sebeple netice arasında hiçbir zaman 'a priori' olarak bilinebilen zaruri bir münascbet görınüyordu: illet ve netice birbirinden ayrı ve farklıdır. Biz sadece hadiselerin devamlı olarak birbirlerini takip ettiğini görüyoruz, hareket ettiren kuweti değil... Alışkanlıklarımı:ı, geçmişteki hadise silsitesinin eşini, gelecekte de bekle· meye bizi sevkeder. Alı�kanlığın tesiri olmasaydı, zihnimizde ve duyularımızda kendi kendine bulunaıurı dı�ıııda vukua gelen diğer hadiselerden habersiz kalırdık. (D. Hume, İı1saıı Zihni Üzerine Bir Anışrııma, çev. : Serkan Öğdüm, İlke yay., İstanbul l998, s. 30- 1 10) 241 Yıldırım, Murat, Kozmik Perde, Çağlayan yay., İzmir, Ts., s.111. 242 Bouguenaya, Yamina, Bi.limin Marifetullah Boyutları, Karakalem yay., İstanbul l998., s.l70· 171. 243 Ay�ı yer.

121


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

ispatı ise, düğmeye basılmadığında ekranda göıüntü çıkınamasıdır. Dü­ şünmezler ki, yayın dışarıdan yapılmaktadır, görüntüyü neşreden düğme değildir. Düğme yalnızca televizyon cihazındaki düzenin bir parçasıdır. Televizyonu yapan, ekranda görüntünün belirmesi için düğmeyi kascil ola­ rak oraya yerleştirmiştir. 244 Vahyin esprisi, her şeyin (her oluşum, değişim ve dönüşümün) doğ­

''Her bir şeyin bir şe'n (faaliyet/aktivite)

rudan Allah'ın yaratmasıyla cereyan ettiği gerçeğindedir: (Zümcr, 39/62} 245 "O

yaratıcısı AHah'tır." ürmdedir." (Rahman, 55/29)

her

an

Madde ve sebeplerin çeşitli terkip ve çözülmelerde birer eleman ola­ rak kullanılmaları ve zahiri bir kısım fonksiyonların onlara isnat edilmele­ ri bahis mevzuu olsa bile, varlığın çehresinde görülen bunca masiahat ve faydaları, şuursuz atom parça veya parçacıklarında aramak, asla tutarlı bir yaklaşım değildir. Zira, sebepler de birer yaratıktır. Herhangi bir varlığın yaratılışında kullarıılan sebepler, varoluş olgusunda bir yaratıcı değil, sa­ dece ve sadece bir aracı durumundadır. Sebeplerio düzenlenişi, yeni bir varlığın ortaya çıkışı doğrudan Allah'ın eseridir:

"Gökten su indirip yeryiiziinde her güzel/hoş çiftten bitirmişizdir. İşte bu(nların hepsi) Allah'ın yaratışıdır. O'ndan başkasının ne yarattığım bana gösterin! Hayır, gösteremezler, (gerçek şu ki inkarcı) zalimler bes­ belli bir dalalet içindedirler. " (Lukman, 3 1/10- l l} "Allah gökleri ve yeri yaratan, su indirip onun ile rızık (olarak) mey­ velerjüriinler çıkarandırjyaratandır. . " (İbrahim,

14/32)

Bu son ayet bize -su-bitki örneğinde görüldüğü gibi- bitlciye hayat verenin su olmadığını, ancak mutlak bir Yaratıcı'nın bitkiye su ile hayat verdiğini/yarattığını anlatmış olmalctadır. Kur'an, materyalist kainat an­ layışına karşı 'tevhid' alternatifini sunarken hali hazırdaki gözlemlenen evrenin yaratıcısının kim olduğmıu tanımayı telilif eder. Sözgelimi, su bitkiyi tanır mı? Bitkiyle ortaya çıkan faydaları önceden düşünüp ona göre önlem alabilir mi? Kendisinden . faydalanacaklara acıyıp hazırlık 244 Aynı yer. 245 Ayrıca bkz. Gafir, 40/62

122


Tevhid-i Hfilikıyyet Gerçeği yapabilir mi? İşte Kur'an, bu noktada yönelttiği soıularla bitkiyi su ile büyüten, hem bitkiyi hem de suyu kairtat bağlamında en mükemmel bir biçimde yapan sonsuz özeliklere/sıfatlara sahip gaybl bir yaratıcının var olması gerektiğini kabul etmesi için İnsanın duygularııla ve aldına teklif­ te bulunur. 246 Kelam alimleri, Kur'in'ın, zihinlere yerleııtirmek istediği 'tevhid' ha­ kikatını izah ederleriçen konunun bu yönünü 'tevhid-i rububiyet' olarak ele almışlardır. Tevhid-i halikiyyet olarak da ifade edilen bu fiildc tevhidin anlamı ise, yaratmanın sadece Allah'a ait olduğunu kabul ederek O'nun dışındakilerin sadece acü birer sebep olduklarına inanmaktıc Buna göre O (cclle ccialuh), alemi tek başına idare eder. O'ndan başka yaratan, yaşatan ve rızık veren yoktur. O, a.Iemde dilediğini yapandır. O'nun izni olmadan hiçbir şey yolduktan varlığa çık:;unaz ve müdahele ettiğinde de zahiri sebep ve vasıraların hiçbir rolü kalmaz. 247 Netice olarak diyebiliriz ki, sebepler, merhameti ve hikmeti sonsuz yüce bir kudretin -adeta- perde arkasından nimet ve ilisanlarını takıp hayat sahiplerine uzattığı ipier/şeritler gibidirler. Bir diğer ifadeyle se­ bepler, o Hikmeti Sonsuz'a açılan pencerelerdir ki, biz bu pencerelerden O'nun fiil ve İcraadarını seyrederek O'nu tanımaya çalışırız. Veya -tabir yerindeyse- sebepler, O'nun özellilderini/sıfatlarmı gösterme vazifesini gören birer ayna gibidirler. Şu halde, her bir mevcudjsebep, kendi acz­ Ieri vasıtasıyla yüce Yaratıcı'nın kudretine, kendi bilgisizlikleri vasıtasıyla O'nun ilmine, kendi yok olmalarıyla O'nun bekasına işaret eden ayetler olup asla O'nun yaratına ve İcraatında şerik ve ortağı değillerdir. Sebepleriı1 varoluştaki rolüne kısaca değindiiçten sonra şimdi Resulul­ lah'a isnad edilen 'sebeplerin etkisi' ile birebir ilişkili rivayetleri değerlen­ dirmeye geçebiliriz. 246 Meseka bkz., Nur, 24/41-44; Nuh, 71/1 5 ; Rum, 30/50; Ankebut, 29/20; En'am, 6/46; Hacc, 22/1 8.)

247 Bkz., İbn Ebi'l-İzz, Ali b. Ali, Şerhu'/-Ak1deti't-Tahaviyye, el-Mektebu'l-İsl3.mf, Beynıt 1988., s.79; Sabık, Seyyid, ci-Akaidu'I-İslamiyye, Danı'l-Fikr, Beynıt

1997., s.59; el-Cisri, Hüseyn,

Savabu'I-Kclam fi Akaidi'l-İs/amfİç/am İtikadmda Sözün Doğrusu, (Çev.: Mustafa Zihru), Sebat bas., Konya ts., s. 48-49; Özler, Mevlüt, İslam Düşüncesinde Tevhid, Nun yay., İstan­ bul l995 ., s.58.

123


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

l . İlgili Rivayetlerin Kritiği Konuyla ilgili olarak İmam Müslim, Sahih'inde ard arda şu üç hadisi tahriç etmiştir. Anlam olarak birbirleriyle benzerlik ifade eden ilk iki hadisi mealen verecek, üzerinde önemle duracağımız sonuncu rivayeti ise met­ niyle birlikte ele alacağız: Birincisi, Müslim Kuteybe b . Said es-Sekafı ve Eb(ı Karnil el-Cahde­ ri'dcn, onlar Eb(ı Avane'den, o Simak'ten, o Musa .b. Talha'dan o da ba­ basından şöyle nakletmiştir: "Resulullah'la birlikte hurmab/darının başmda

bulunan bir lcavme

uğradım. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sdlem) (orada bulımanlara babçe­ lerinde çalışanlarla ilgili olarak) 'bunlar böyle ne yapıyorlar(' dedi. Onlar da 'erkeğin (çiçeğin)i dişinin/cine aktarmak sılretiyle aşılama yaptıklarını' söylediler. Bıınun üzerine Resulıı/lah 'bıınıın bir fayda sağlayacağını zan­ netmiyonım'

buyurdu. (Aşılamayla uğraşan kişiler) Resulullah 'm bu ha­

olduldarı işi terkettiler. Sonra (onlarm aşılamayı) terkettikleri haberi Rcsıllııllah 'a ıılaştırıbnca şöyle buyurdu: 'Bu onlara bir berini abnca yapmakta

fayda teırıin ediyorsa bunıı yapsınlar. Ben sadece bir. zanıumı (kanaatimi) ifade ettiın, beni zam11mdan dolayı ınııaheze etmeyin. Ancak size Allah adına· koımştıığumda onıı abnız/tutımıız, zira ben O'na asla yalan

isnad

etmem. '�48

İkincisi, Yine İmam Müslim Abdullah b. Rumi el-Yeman1, Abbas b. Abdi'l-Azim ei-Anberl ve Ahmed b . Ca'fer el-Ma'k.ırl'den, onlar Nadr b. Muhammed ve İkrjme ( İ bn Amrnar)'dan, o Ebu'n-Necaşl'den, o da Rafi

b. Hadic'ten şöyle rivayet etmiştir: "Nebi

Medine'ye gelmişti. (O sıralarda Medine halkı) hurma ağaçlarını ıslah ediyorlardı. (Halk bunu yapanlara) 'aşılama yapıyorlar' diyorlardı. ResUluilah onlara 'Böyle ne yapıyorsunuz.' diye so­ runca onlar 'Biz bunu (öteden beri) yapıyoruz.' dediler. Resuluilah 'Belki siz böyle yapmazsanız da netice iyi/müspet olur.' dedi . . Bunun üzerine onlar yapmakta oldukları işi bıraktılar. (Derken ertesi yıl) h urmalar ye248 Müslim,

(sallallahu aleyhi ve sellem)

Fedii.l l39. Bu ifadelerle anlam bakımından örtü�en diğer rivayetler i�in bkz., İbn

Hanbel, Müsned, I, 162; İbn Macc, Ruhun 15.

124


Tevhid-i Ha/ikıyyet Gerçeği mişlerini döktü yalwt azalttı (yani verim diiştii.) ber'e bildirdilderinde şöyle buyurdu:

'Ben

Bıı dıınıınıı Hz. Peygaın ­

bir beşeriı11. Dininizle alakalı

size bir şey bildirdiğlinde onu alınız. Ancak 'kendi göıiişüıne dayanarak/<Y' <.� iJ' size bir şey eınrettiğim zaman (şıınıı biliıliz ki ben de bir beşerim) " İmam Müslim, senette yer alan İlerime'nin rivayetle ilgili olarak 'ı..;..,. � _,ı'

;veya buna benzer bir şekilde' biçimindeki bir ifadesini de bize aktarır. 249

Biz bu iki rivayeti veya aynı minvaldeki diğer rivayetleri şu üç açıdan tercihe şayan görmemekteyiz: 1 - Söz konusu bu hadislerin rivayetinde şek ifade eden bir lasım ifade­ lerio bulunması. Hususiylc ilcinci rivayetin senedinde yer alan İla·iıne'nin 'U.....

� _,ı ;bu veya btma benzer bir şekilde' tarzındaki ifadesi, onun rivaye­

rindeki şekki göstermiş olmaktadır ki bu da bizi hadisiı1 sıhhati konusunda tereddüte sevk etmektedir. Yine bu hadisin sıhhatine halel getiren diğer bir husus da 'kendi göıiişiiınc dayanaral</c�iJ <Y', ifadesidir. Müslim'iı1 şa­ rihleriılden Nevevi, bu ifadenin İlerime'ye ait olduğuna dikkat çeker ve ule­ manın da bu ifadenin Hz. Peygaınber'e (sallallahu aleyhi ve sellem) ait olmadığı göıiişünde olduğunu, bclirtir.2�0

2-

İlk iki hadisteki ifadelerin Hz. Peygamber'in sebepler karşısındalci

bilinen tutmnuna/tavrına ters düşmesi. İlcincisi: Söz konusu diğer riva­ yetlerde

'� �lE � J:öi l.. /Bıznım (aşuım) bir fayda sağlayacağını zannet­

miyorıım' şeklinde yer alan ifadclerin, -Hz. Peygamber'in (sallallahu akyhi ve sellem) sebepler karşısındaki bilinen anlayış ve tutumuna ters düşmesi sebe­

biyle- ondan sadır olamayacağı kanaatindeyiz. Hz. Peygamber sebepleri hiçbir zaman yok saymaınıştır. Onun beyanları bir bütün olarak ele alınıp değerlendirildiğinde onun sebep­ lere riayet etmeyi bir mükellefıyet ve vazife olarak gördüğü anlaşıla­ caktır. Mesela o

"

.. Allah 'm kulları! Tedavinizi olun; zira yaşlılık hariç

Allalı'm verdiği hiçbir ·h astalık yoktur ki, onun için bir deva yaratmaınış 249 Müslirn, Fcdail l40. Keza bkz., i bn Macc, RuhUn 15. 250 cn-Ncvevi, Salıihıı Musliıri bi ŞerlıPn-Nevevl, Daru İhyai't:ı'urasi'l-Arabl, Beyrut 1972., XV,ll6. Nevevi'nin bu görüşüne Müslirn'in diger şarihleriııden olan ci-Übbi ve es-Scııusi de katılır. Bkz., İlanalu İkmali'l-Mıı'lim ve Mukemınili İkmali'l- İkınal, Daru'l-Küriibi'l-İlmiyyc, Beyıut 1994., VITI, l l2.

125


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUM LAR

olsun. "'25 1 beyanıyla tedavi konusunda sebeplere sarılmanın ufuk nok­ tasını gösteriyordu. Yine onun bulaşıcı bir hastalık olan vebayla ilgili olarak

"Bir yerde vcba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz; bulundu­ ğunuz yerde veba meydana gelirse oradan da çıkmayınız''l.sı şeklindeki ikazı da onun sebeplere ne derece bir önem artettiğini göstermektedir. Ve yine Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve scllem), -devesini kastederek 'bazen bağlar tevekkül ederim veyahut serbest bırakıp tevekk.ül ederim' diyen kişi karşısında-

"Onu bağla, sonra tcvekkül et''l53 şeklindeki mü­

dahalesi de, onda sebeplere riayet etmenin bir görev olarak acidedildiğini gösteren çarpıcı bir misaldir. Burada bir fıkir vermesi bakımından serdet­ tiğimiz bu misaller çoğaltılabilir. Peki Reswullah, ele aldığımız hadisteki 'siz (aşı) yapmamış olsanız da (hurma) olur' ifadesiyle neyi anlatmak istiyordu? O, cahiliye akıl ve mantığına karşı savaşıyordu. Şöyle ki, cahiliye devrinde çeşitli sebeplere hakiki tesir veriliyordu. Mesela hadis kitaplarında o dönem insanlarının ''yağmum bize nev'

(�y

) verdi"254 şeklinde bir inançlarının olduğu an­

latılmal<:tadır. Yani falan yıldız çıkınca bulut teşekkül eder ve o yıldız bize yağmur verir. Böyle bir anlayışa Hz. Peygan1ber'in (sallallahu aleyhi ve scllcm) tavrı gayet kesindir: ''Yıldızm

zulıııruyla yağmur geldi diyenler kafir oldu, yağmuru Allal1 verdi diyenler de mü 'min. . ''1.55 Hadisin bize anlattığından da anlaşılacağı üzere o devirde sebeplere bakiki tesir verme çok yaygındı. İşte bu anlayışı/inamşı kökünden kesip atmak ve her şeyin Allah'ın elinde olduğunu göstermek için Hz. Peygamber mesajını gayet net olarak veri­ yordu. Daha açık bir ifadeyle Resulullah, Allah'ın, umum varlığın sahibi olarak uluhiyetinde tek olduğu gibi bu varlığın terbiye ve idaresinde de icraat sahibi olarale 'tek' olduğunu vurguluyordu. Bu çerçevede hatırlatılınası gereken başka bir misal de şöyledir: Bir 25 1 İbn Mace, Tıbb 1. Keza "Her lıastalığın bir şifası vardır" şeklindeki latmak 252

hadisi de burada hatır­

yerinde olacaktır. Bkz., ei-Buhart, Tıbb 1; Müslim, Selam 69; Ebu Davud, Tıbb I ;

et.:firmizt, Tıbb 3. İbn Hanbel, Müsned I, 192.

253 et!firmizi, Kıyamc 60. 254 en-Nesat, İstiska 16; İbn Hanbel, Müsned II, 526,53 1 .

255 Aynı yerler.

126


Tevhid-i Halikıyyet Gerçeği gün bir bedevi Resulullah'ın huzuruna geldi ve "Ya Restılullah, devem

uyuzlu develerio yanına bağlandığından uyuz oldu." Bunun üzerine bu­ yurdular ki

"O uyuzlu deve, uyuzu, yanına bağlaııdığı deveden, öbürü

nereden aldı ''256 Dikkat edilirse Hz. Peygamber . .

(sallaJiahu alcylıi

ve

scllcın)

burada hastalığın sirayetini/bulaşıcılığını yok saymıyor . Hastalığın sebep­ lerini yok sayınale bir yana, omın hıfzu's-sıhha alanında yapmış olduğu vurgular bilinen gerçeklerdir. Zira ona göre sebeplerio bir varWc sebebi

�ardı, aneale sebepler 'her şey' demek değildi; sebeplere riayet bir vazife ise neticenin Allah'ın elinde olduğuna inanmak ise tevhid idi. İşte bu ince hu­

susu göstermek için Hz. Peygamber 'o uyuzlu deve uyuzu öbür deveden aldı, o kimden aldı' diyerek meseleyi devir ve teselsül zemininde, devir ve teselsülün batıl olmalarıyla noktalıyordu ve neticede "Allah" dedirtiyordu. Kısaca o ıububiyet noktasında 'tevhid'e dair zihinleri şirke karşı uyararak çok önemli bir hususa dikkat çekiyordu.

3-

Bu bağlamda üç rivayet içerisinde bizim üçüncü rivayet üzerinde

önemle dunılınası gereğini ileri sürmemizin diğer bir nedeni de sahabe ta­ balcasında Hz. Enes ve Hz. Aişe gibi ravilerin olmasıdır. Bu iki sahablı:ıin Hz. Peygamber'in

(.�allallahu alcylıi

ve sellem) beyanlarındaki inceliği kavrama

noktasında söz konusu diğer rivayetlerin senedinde bulunan sahabllerden çok daha ileride olduğu kanaat:iiıdeyiz. Şimdi bu rivayeri değerlendirmeye çalışacağız.

Üçiinciisü,

�_,....,'l' ı .:.r w':>\S . .ı.;L:Jı .J.r .) � .s.ı ı:r. � y,ı �J>. � r � ,y- � � �k> �J>. .__,.. l,ç ı:r. �_,...., ı l;.;,b. : � Y. ı Jl; .__,.. Lç. � "

l

a

� .uıl � �1

� ...

u-'I y �li y .J 4..!J l,ç. ,y- �1 y ö.J/ , ... "' .. , ... "' .. "' Gl � .W Jt; ..;.ı.:.. ı . ı .: �� 1 ·. ı -': ı � · · .:ı::. .)' JW . 0 � rr; __... ı- . c� c� .r--- ı _,.,

'

'

...

'

- ·

,.

.,..

,

01 J

,.

J.

o ..,.

·

;4 �i.;i . �:ı J� IJS ) ı .lS � ı)� ��<ıLı � JW r-f. ;j r -::-, , r- � .

ts�;

256 İbn Mace, Mukadclime 10. Keza bkz., ei-Buhad, Tıbb 25; Müslim, Selem 101; Ebu Davud, Tıbb, 24; et.:firmizt, Kader 9.

127


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

İmam Müslim Ebi'ı Belcr b. Ebi Şeybc ve Amru'n-Nakıd'den, o Esved b. Amir'den, o Hammad b. Seleme'den, o Hişam b. Urve'den, o babasın­ dan o ise Hz. Aişe ve Sabit'ten, onlar

da Enes'tcn şöyle rivayet etmiştir:

"Nebi (sallallahu alcyhi ve sclleın) aşılama yapan bir topluluğa uğradı. On­ lara � _,.l...A:; t' } jsiz bunu yapmamış olsanız da (hurma) olur' dedi. (O sene) hurmalar konzk çıkardılar (iyi bir verim almaınadı.) Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) (neden sonra) onlara (tekrar) uğradı ve 'lıurmalarmız ne dıırumdadıd' diye sordu. Onlar tiS 3 \..iS ..:....li /şöyle şöyle buyurmuşnın (biz de öyle yaptık ve sonuç böyle oldu)' dediler. (Bunun iizeı-ine Resıllııl­ lalı):

'r-5'[,.j.:. ..r"4 �ı f'l/ Siz dünyanızm işini dal1a iyi bilirsiniz' dedi. ''257

Müslim'in Salıili'inde yer verdiği üçüncü rivayeti metniyle beraber verdile Bunun sebebi, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) vermek is­ tediği mesajı bu rivayet çerçevesinde değcrlendireceğiıniz içindir. Şimdi hadisin söz konusu ifadelerindeki inceliği cümle cümle görme­ ğe çalışalım :

l_,.l...A:;

olur.'258 Biz metindeki

� } /Siz (aşılama) yapmamış olsaruz da (hurma) � fiilini "Şayet Allah alınasını dilerse/dilemiş­

se259 aşı olmadan da iyi bir netice hasıl olur'' anlamında lasaca 'olur' şeklin­

de tercüme ettilc. Yani sebepler dairesinin şartlarına uymalda yükümlü olan siz insanlar için aşısız iyi bir verim zor veya imkansız olsa da bu Allall için geçerli değildir. Başka bir ifadeyle, herhangi bir sebebin terkine bağlı olarak meydana gclen bir zorluk sadeec sizleri bağlar, sebepleri de sonucu da yok­ tan yaratan Allah'ı değil. Zira O (celle cela!uh), scbcpli veya sebepsiz

'her türiii

yaratma şeklini bileııdiı" (Yasin, 36/79) ve bınıu tercihe mulctedir olandır. Hz. Peygamberin (sallallahu alcyhi ve sellem)

� l_,.l...A:; � } /Siz (aşılama)

yapmamış olsanız da (hurma) olur." şeldindeki ifadesinden "a.� ı yapmazsa257 Müsliın, Fedail l41. Bu rivayetin ifadelerinden biraz furklı olarak tahriç edilen hadisler için bkz., İbn Hanbel, Müsned, III , 1 52; İbn Mace, Ruhun 15.

258 Müslim'in üçüncü rivayerindeki bu dimlenin İbn Hanbel'in Müsned'inde eı....ı 1� r-l,l şek­

linde, İbn Mace'nin Sünen'iııde ise � 1� r-1 ,ı şeklinde ayıu anlanu ifade eden benzeri bir cümleyle geçtiğini burada hatırlatıruş olalım. (Bkz., İbn Hanbel, Mü�ııed, 1,192; İbn Mace,

Ruhun 15. 259 Bkz., Hasen ei-Attir, Haşiyetu'l-Attaı: a la. Cem'i'l-Cevami', Daru'I-Kütiibi'I-İimiyye, Beyrut ts., ll, 155. Ayrıca Bu yaklaşınu destekleyici açıklamalar için bkz., Debbağ, Abdulaziz, Kir:a­ bu'l-İbdz, (Tre.: Abdullah Arığ-Muhammed Yenice), İstanbul 1976, s.86-88.

128


Tevhid-i Halikıyyet Gerçeği n ız daha iyi olur" tarzında bir anlam çıkarmak onu anlamamak olur. Hem bir Peygamber, bir kavmin -öteden beri yapageldiği ve yaramu bizzat tec­ rübe ettiği- uygulamasını terk etmelerini gerektirecek şekilde bir tavsiyede neden bulunmuş olsun ki? Böyle bir tavsiyeyi hangi masiahat veya maksa­ da binaen yapmış olsun ki? Şu halde bu nebevl ifadeyle verilmek istenen mesajın iyi düşünülme­ si lazımdır. Bizce, Hz. Peygamber'in onlara -biraz önce de değindiğimiz gibi- tevhld-i rububiyct bağlaınında vermek istediği mesaj şuydu: Sonu­ cu ( iyi bir verimi), sizin başvurduğunuz sebep (aşılama) değil, böyle bir sebebe riayetinizin karşılığı olarale Allah yaratmaktadır. Bu itibarla, eğer O dilerse, başvurduğunuz sebep olmadan da, iyi bir netice mümkün olur. Bu hususu şimdi biraz daha yakından ele alınaya çalışalım. Gerçekten ne aşının ne de ağacın ilahl tasarruftan bağımsız olarak sonucu (hurınayı) meydana getirebilmeleri mümkün değildir. Çünkü onlarda sonucu oluş­ turabilecek ne bir bilgi ve irade ne de bir güç vardır. Şu halde, eşyanın kendi kapasitelerini a.�an bir şekilde, görevlerini şuurlu bir şekilde yapıyor gözükmelcri, onların, her şeyi en ince teferruatıyla bilen bir lli.ın-i Mutla­ k'ın ve de her şeyi anında yerine getirmeye gücü yeten bir Kadir-i Mutla­ k'ın emri altında iş göriiyor qlduldarını gösterir. Bunun alesini düşünmek alcıila zıtlaşmak anlamına gelir. Keza, bu noktada farldı bir iddia, şuursuz varlıklara, aşkın özellikler ve mutlak nitelikler vermek anlamına da gelir ki, bu ise bizi doğrudan tevhid düşüncesinin anti-tezi şirke götüriir. Resuluilah burada sadece su, toprak ve hava gibi aşının da varoluş olgusunda bir yaratıcı değil, çeşitli terkip ve çözülınelerde Yüce Yaratıcı tarafından zalllide kullamlan birer malzemeden ibaret olduğuna dikkat çe­ kerek sonucu belirleyen ve yaratan gücün sadece ve sadece mutlak kudret sahibi Allah olduğunu hatırlatıyordu. Diğer bir ifadeyle o

(sallallahu alcyhi ve

scllcm), zahiri bir kısım fonksiyonların kendilerine isnad edilmeleri hasebiy­

le sebeplerde sonucu belirleyen bir güç, bir tesir vehmedilmemesine dikkat çekerek, 'ortaya çıkan her türlü sonucun tamamen Allah'ın eseri olduğu gerçeğini' zihinlere yerleştirmeyi hedefliyordu. Bu cümleden olarak, 'Bunun (aşmın) bir fayda sağlayacağını zannet­ miyorum'; 'Bu onlara bir fayda verecekse yapsınlar'; 'Ben zannımı belirt-

129


İsLAM İNANCI ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

tim, beni zannundaıı dolayı kıııamayın' 'Ben sizin gibi bir beşerim. Bir zanda bulundum, zaııda hem isabet hem de hata Fardn·' şeklindeki -Re­ sulullah'm sebepler karşısındaki tavrıyla örtüşmeyen ifadelerle tahriç edi­ len- diğer rivayetlerin, "Hz. Peygamber'in

(sallallahu aleyh.i ve sellem)

'tevhid-i

halikıyyet' gerçeği ile alak:alı vermek istediği bir derse o günkü ufuklarıyla intikal edemeyen bir kısım 'ravlnin, hadisin anlaşılması niyetine matuf ola­ rak kendilerince yapmış oldukları yorumlaınalardan ibaret ifadeler" oldu­ ğunu söyleyebiliriz. Biz, burada onların, bilerek Hz. Peygamber'in sözüne ilavede bu­ lwıup bir değişildiğe gittiklerini de iddia etmiyomz. Demek istediğimiz şudur: Allah Resulünün, 'sebeplerde haiciki tesir yoktur, gerçek miiessir Allah'tır' şeklinde anlaşılması lazım gelen sözünü, ilk başta 'aşılamayı bı­ rakabilirsiniz' şeklinde algılayan söz konusu zevatın, olumsuz manzara karşısında Resülullah'ın komumına hale! gelebileceği endişesiyle böyle bir yorumlamaya girmiş olmaları mümkündür. Nitekim Müslim'in ilcinci ri­ vayetinde

<Jcendi görüşitme dayanaı·akj<.liJ ı:r' şeklinde yer alan ifade, ger­

çekte Hz. Peygamber' e

(sallallahu alcyhi ve scllem)

ait olmayıp İkrime'nin kendi

yorumundan ibarettir. Şu halde İlerime'nin kendince hissettiği bir lüzum­ dan ötürü yapmış olduğu bir yorumu diğer ravilerin de yapıruş olabileceği ve sonradan bu ifadelerin hadisin metninden zannedilerek rivayet edilmesi pekala miimkündür.260 Bu ciimle, bahis konusu edildiği yerlerde umumiyede yanlış ola­ rak tercüme edilmiştir. Mesela Müslim'in Nevevi şerhinin tercümesinde "Bunu yapmazsanız dal1a iyi olur."261 şeldinde bir çeviri yapılmıştır ki böyle bir tercüme ne ibarenin zahirine ne de Hz. Peygamber'in aleyhi ve sellcm)

260 Bununla

(sallallahu

vermek istediği mesaja uygun düşmekteilir.

birlikte diğer rivayetlerde geçen 'bunun (aşırun) bir fayda sağlayacağım zamıetmi­

yorum' �eklindeki bir ifadeye, 'Allah'tan ba�ka �ya üzerinde hakiki bir rnücssir yoknır' külli

kaidcsi çerçevesinde "bu aşılamanın neticeyi değiştireceğine kani değilim/zannetmiyonım"

261

şelclinde bir anlam da verebiliriz. (bkz., cs-Serıusi, a.g.e., VIII,

l ll)

Bkz., Davudoğlu, Ahmed, Salıih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Ncş., İstaııbul l983., X, 6105. Keza İbn Macc'nin sünenindeki bu hadis Haydar Hatiboğlu tarafından da benzer bir .,ekilde tercüme dilmiştir: "Bunu yapmasalardı (kanımca meyvesi) iyi olurdu" (Bkz., Hatiboğ" lu, Haydar, Siiııen-i İbn Mace Tercemesi ve Şcrhi, Kahraman yay., İstanbul l992., VII, 6.)

130


Tevhid-i Hiililcıyyet Gerçeği Cahiliye döneminde -yağmurun yağmasının bir yıldıza bağlanmasın­ da görüldüğü gibi- aşılama da, sanki hurmanın meydana gelmesi için tek illet/sebep gibiydi. İşte Hz. Peygamber söz konusu beyaruyla batı! bir an­ layışı yerinden söküp attı ve sebeplerin sadece Allah'ın izzet ve azametinin önünde birer perdeden ibaret olduğunu onlara anlattı. Burada akla 'Bu insanlar neticede sahabi idiler, dolayısıyla onları böyle bir şeyle irtibatlandırmak ne derece doğrudur?' şeklinde bir soru gelebi­ lir. Hemen ifade etmiş olalım ki, Müslim'in tahriç ettiği ilcinci hadisten de anlaşılacağı üzere bu hadise, Resulullah'ın Medine'ye gelişinin hemen akabinde meydana gelmişti. Yani o gün Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve seUem) muhatabı olarale hurmalıklarının başında bulunan söz konusu bu topluluk İslam'la yeni tanışmış kişilerdi. Dolayısıyla onların öteden beri içinde bulunduldan cahil! bir toplumun telaklcilerinden bir anda knrnılma­ ları veya arınmaları mümkün değildi. Nitelcim onlar verilen tevhid gerçeği ile alakah bu mesajı tam kavrayamamışlardı. Söz konusu bu kişiler verilen mesajı tam algılayamamış olacaldar ki, hangi stilde aşı yapıyorlarsa onu bıralcıyorlar, yani Resulullah'ın ifadesin­ den aşıyı terk etme anlamını çıkarıyorlar. Netice olarak mevsim sonunda iyi bir verim alınamıyor. Had�sin metninde bn durum � 0 cümle­ siyle anlatılır. Burada vurgulanması gereken nokta şudur: Onlar gerçekte Hz. Peygamber'in bir tavsiyesini yerine getirdikleri için verim alamamış değillerdir. Bilalcis onlar Reswullah'ın tevhid-i rububiyet gerçeğiyle alaka­ lı vurgulamak istediği bir hususu, kendilerince 'bırakma' şeklinde aniayıp aşılamayı terk ettikleri için iyi bir verim alamamışlardır. O sene ağaçların hurma vermemesini aşılamanın ilimaliyle izah ede­ bileceğimiz gibi direkt olarak 'o sene Allah'ın muradının öyle olduğu' şek­ linde de açıldayabiliriz ki buna hiçbir şey ınani değildir. Zira O ne dilerse o olur. Nitekim bazen sebepler planında yapılması gerekenler t�m olarak uygulanır ama yine de bir netice alınamaz. Mesela, zeytin bazı seneler olur bazen de olmaz. Müslim'in rivayetini kaldığımız yerden şimdi tekrar takip edelim. " .. Hz. Peygambeı- (sallallahu aleyhi ve sellem) (neden sonra) onlara (tekrar) uğ­ radı ve 'b urmalarmız ne durumdadır�' diye sordu. Onlar 4.lS' J llS' ..:...[; /Siz

131


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

şöyle şöyle buyımmıştımuz (biz de öyle yaptık ve sonuç bu oldu) ' dedi­ ler. . " Hadisin bu kısmından da anlaşılacağı üzere onlar Hz. Peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) ne demek istediğini anlayamamışlardır. Böyle bir

anlamı onların 'şöyle şöyle buyurdun .. ' ifadelerinden yakalıyoruz. Bu cüm­ leden olarak diyebiliriz ki, onlar o zamana kadar yapmış oldukları aşılama işini terk etmekle Hz. Peygamber'e (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı itaatlerini ortaya koymuş olduldarını düşünmekteydiler; ancak sonuç da ortadaydı, bu itibarla onlar sonucw1 ortaya koyduğu manzaradan hareketle evvelki uygulamalarına dönmelerine yerliden bir iznin çıkmasını belder gibiydiler. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) sonradan yine aynı mantık çizgisiyle karşısına çıkan bu insanların hallerinden onların Kur':lıı'i bir mantık ve vicdan! bir tecrübeyle kazanacakları 'tevhid-i rubu­ biyet' gerçeğini idrak edebilmeleri için valctin henüZ erken olduğunu gö­ rünce, eski uygulaınalarına teşvik edici bir ü�lup içinde onlara 'dünyanızı n iyi bildiğiniz bu işine devam ediniz' anlamında

f�.:ı r4 �� f'l/ Siz dünya­

mzın işini daha iyi bilirsiniz' şeklinde bir mukabelede bulunmuştur.

Bu cümleyle alikalı olarale hatıriatılması gereken diğer bir nokta da şudur: Biz bu cümledeki

�� f'' ifadesi için 'siz benden daha iyi bilirsiıliz'

olarak değil de 'siz daha iyi bilirsiniz. . ' şeklinde bir terdirneyi uygw1 gör­ dille. Zira bu cüınlede 'benden' anlamına gelen ..;-- ifadesi kullanılmamıştır. Ancak

�1 fıili, isın-i tafdil kalıbında olması ellietiyle bir karşılaştırma ya­

pılmasını gerektirmektedir. B izim bu noktada tercih ettiğimiz anlam şöy­

ledir: 'Siz, (dininize ait bir gerçeğe/işe nis�etle) dünyanızın işini daha iyi bilınektes iniz. '262 Nitekim dünyaianna ait bir iş olan aşılamayı başarıyla uygulayan bahis konusu bu zevatın, Hz. Peygamber'in tevhid-i hilikıyet gerçeği ile doğrudan alakab mesajını o günlcü ufuklarıyla kavramaya henüz müsait olmadıkları görülmektedir. Bu cümleden olarak diyebiliriz ki bu hadiste geçmeyen ..;-- ifadesinin 'takdir!' olarak kullanıldığım farz ederek 'siz benden daha iyi bilirsiniz' şek­ lindeki bir tercüme makul değildir. Zira -başından beri izah etıneğe çalış262 Tacuddin es-Subki Cem'u'l-Cevami' isimli eserinde böyle bir tevcihc yer verir. (Bkz., Hasen ci-Attar, Ha.Jİyctu'l-Atclr Ala Şcrlıi Cem'i'l-Cevami', Daru'I-Kütübi'I-İlmiyye, Bcyrut ts., II, 156.)

132


Tevhid-i Halikıyyet Gerçeği tığımız gibi- burada Hz. Peygamber'in (sallallahu alcyhi ve sdlem) içine düştü­ ğü isabetsiz bir durum söz konusu değildir ki, onlara karşı yanılgısını dile getirir mahiyette böyle bir özür mukabdesi olmuş olsun. Burada ikinci ihtimal üzerinden, yani <yani, siz aşılama işini benden daha iyi bilirsiniz' �eklindeki bir tercüme üzerinden hareket edilse dahi bundan Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellcm) 'kendi kanaatİyle yanlı� bJ yönlendirmede bulunduğu' şeldinde bir anlam yine çıkarılamaz. Çünkü Hz. Peygamber'in onlara ilk olarak söylemiş olduğu, I_,L...i.; � ) cüm­ lesinden ibarettir ki bunun anlamı, yukarıda da üzerinde önemle duruldu­ ğu üzere, '(Allah dilerse) siz aşılama yapmamış olsaruz da (hurma) olur' demek olup asla 'bu işi yapmazsanız daha iyi olur' �eklindeki bir manaya gelmemektedir.

"�

Bu ınevzuyla alakalı olarak 'Sünnet ve Hadisin Anlaşılınası ve Yo­ nunlaıımasmda Metodoloji Sorunu' isimli eserinde Mehmet Görmez, bu türden bir yorumun zorlama olduğunu belirttikten sonra Müslim'in ikin­ ci rivayetinde geçen ifadelerden hareketle "aslında bu hadiste bazılarının anlamale istediği gibi din-dünya ayırımı yoktur, hadiste geçen din, vahiy manasında kullanılmıştır, nitekim onun karşısında da 'rey' kelimesine baş­ vurulmuştur"263 �eklinde bir genellerneye gitmektedir. Ne var ki, yaza­ ruruzın üzerine düşüncesini bina ettiği 'rey' kelimesi, İlerime isimli raviye aittir. Gerek Nevevi gerekse Müslim'in diğer şarihleri bu kelimenin Hz. Peygambere (sallallahu aleyhi ve scllcın) ait olmadığında, ulemarun ittifak etti­ ğini belirtmektedirler.264

2. Konuyla İlgili İki Husus ve İzahı Birincisi: Mademki ResUluilah onların durumu kavrayamadıklarını gördü, o halde neden onların yanlış anlamalarını orada hemen tashih et­ medi? 263 Görmez, Mehmet, Sünnet ve Hadis'in Anlaşılması ve Yorumlanmasında Mctodoloji Sonuıu, T.D.V., yay., Ankara 1992., s.292. 264 Bkz., en·Ncvevi, Sahihu Muslim bi Şcr/ıi'n-Nevevf, Daru İhyai't.:r'urasi'l-Arabi, Bcyrut 1972.,

XV,ll6; el-Übbi ve es-Senusi, İlemalu İkmali'l·Mıı'lim ve Mukemınili İkmali'l- İkmal, Daru'l­ Kütübi'l-İlıniyye, Beyrut 1994., VIII, 1 12.

133


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERL İ YoRUMLAR

Bu noktada Hz. Peygamber'in 'insanları seviyelerine ve ufiıldarına göre muhatap alan' özelliğini hatırlatarak deriz ki, Hz. Peyg�ber, o in­

sanlara vicdan.l bir tecrübe ve zamanla kazanacaldarı tevhid-i rububiyete ait ince ve derin bir gerçeği hemen açmayı uygıın bulmayıp zamana yay­ mayı yeğlemiştir. Başka bir ifadeyle henüz belli bir seviyeye gelmemiş akıl ve vicdaniara zamansız bir hitapta bulunmanuştır. Bu hususu tarihten başka bir misalle de açıldığa kavuşturmamız mümkündür. Hudeybiye'de müşriklerle yapılan musalahayı içine sindire­ meyip Mekke'ye ne pahasına olursa olsun girilmesini isteyen Hz. Ömer'in (radıyallahu anh) heyecan dolu çıkışları karşısında ve onun 'Sen Allah'ın Re­

sulü değil misin?', 'Bizler Müslüman, onlar müşrilc değiller mi?' veya 'Biz­ ler hak üzere, onlar batıl üzere olan insanlar değiller mi?' şeldindeki bütün sorularına Hz. Peygamber (sallallahu alcyhi ve scllcm) 'evet' kelimesinden başka bir cevap vermemişti. Yani Reswullah, -o

günkü

durumu itibariyle bu

:1nın büyük bir fethin başlangıcı olacağını sezemeyen- Hz. Ömer'e (radıyal­ lalıu anh) bu antlaşmanın Müslümanlar için ne büyük tarihi bir fırsat ve bir fetih vesilesi olduğunu tek bir kelimeyle anlatmamıştı.265 O (sallallahu aleylıi ve scUcm) bu gerçeği onun bizzat kendisinin yaşayıp kendisinin görmesi için

ta.bil bir sürece bırakmıştı. Nitekim netice de öyle olmuştu. İkincisi : ''Hz. Peygamber'in dünyev1 bir işte zaııda bulunup yanılması onun için bir nakise değildir" düşüncesinden hareketle ve de "Onun (sal­ lallalıu aleyhi ve scllem) Meldce'de neş'et etmiş olması cihetiyle ticareti bilmiş

olduğu ancak Medine'de yaygın olan ziraat işlerinin yabancısı olduğu, dolayısıyla böyle bir yanılgının gayet normal sayılması gerektiği"266 üze­ rinde durulması.

Hz. Peygamber

(sallallahu aleyhi ve scllcm) bu işin yabancısı olabilir. Biz

zaten O'nun, ne her şeyi bilmesi gerektiği, ne de her şeyi bilememenin O'nun, için bir nakise olacağı iddiasındayız. Ancak risilet gibi büyük bir misyonun temsilcisi olan Hz. Muh ammed'in (sallallalw aleyhi ve sellem) yaban265 Bkz., İbn Hişam, cs-Siretu'n-Nebeviyyc, (thk.: Muhammed Said), Daru'l-Fikr, Beyrut 1994., III,252. Keza bkz. , el-Buhar!, Şurlıt 15; Müslim, Cihad 94.

266 Azimli, Mehmet, Halifeliğin Kurumsallaşması, Selçuk Üniv. Sosyal Bilimler Enstitiisü. (Basıl­ marnı� doktora tezi), Konya 1999., s.126.

134


Tevhid-i Halikıyyet Gerçeği cısı olduğu, bilmediği ( ! ) bir konuda 'aşılamarun bir faydasının olacağım zannetmiyorum, dolayısıyla bunu bırakabilirsiniz' türünden bir beyanda

bulunmasınlll O'nun, adına bir nak.ise oluşturabileceğinin ciddi bir şekilde düşünülmesi gerektiği kanaatindeyiz. Zira tarihen çok iyi bilinmektedir ki, o gün Hz. Peygamber'in çevresinde eksilc ve açık arama kastıyla onu sürekli takibe alan gerek ehl-i kitap'tan gerekse ehl-i küfur ve nifaktan ha­ sıınları vardı ve maksatları yalnızca onun temsil ettiği misyona gölge dü­ şürmek idi. Acaba böyle bir ortamda Hz. Muhammed (sallallahu aleı•hi ve sellem) gibi basiret ve ufuk sahibi bir insanın bilmediği bir sahada-kendisine olan gü­ verıi sarsahilecek ve davasına

halel getirebilecek bir tarzda- saıf-ı beyanda

bulunması malilll müdür? Bizce bu makul değildir. Esasen bunun böyle olamayacağım kendi nefislerirnizde de test edebilmemiz mümkündür. Diyelim ki, içimizden herhangi birimiz, bizim için çok önemli olan bir misyonu temsil ve ispat için bir yere varmış bulunuyoruz ve dildeader de olduğu gibi biziın üzerimizde odaldanrnış bir durumda. Acaba böyle bir ortamda ne olduğunu bilmediğimiz bir uygularnayla alakah olarale 'Bunun bir fayda temin edeceğini zamıetmiyorum, yapmayabilirsiniz de veya yap­ mazsatuz daha iyi olur' şeldind� insanlara bir tavsiycde bulunmayı, biz kendirniz düşünür müyüz? Hiç şüphesiz, içimizden buna cevap- olarak ge­ lecek ses 'hayır.' olacaktır. Öyleyse sıradan/normal bir insan olarak kendi açımızdan bile uygtın bulmadığımız böyle bir tavsiyeye( ! ), ·mantık ve ze­ kasının parialdığı dost-dii�maıı herkes tarafındaıı kabul edilmiş bir insan neden başvursun ki?

3 . Olayın Bir Başka Açıdan Değerlendirilmesi Hz. Peygamber

(sallallahu alc}'hi ve sellem),

ziraat veya zanaat gibi dünyev1

sahayla ilgili olarale insanların hayatlarının her noktasına doğrudan doğ­ ruya teşri malesadıyla katılıp karışmamıştır. Şayet karışıp her şeyi talim etseydi, gerek o dönemin insanları gerekse biz bu emidere de diğer teşri! emirler gibi uymak zorunda kalacaktık. Sözgeliıni, her şeyi bilen Allah, vahiy yoluyla peygamberine bildire­ ceği bir usulle kullarının tarım alanında bire yüz alabilmelerini sağlayan

135


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

bir yol göstercbilirdi. Ancak Allah peygamberleri vasıtasıyla beşeri böyle bir yola mecbur etmemiştir. Zira O (celle cehi.luh), beşere eşyaya müdahale hakkını vermiştir. Ona verilen bu müdahale hakkı aslında onun iradesinin varlık sebebi ve yüce Yaratan'a halife olmasının bir neticesidir. Bu tespitierin ışığında şu noktaya gelmek istiyoruz: Di.inyevi işlerde de Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve scllem) müdahil olması, beşeri ilgi ve bilgi kaynaklarının kuruması ve onların tecrübl' birikimlerinin heba olup gitmesi anlanuna gelecektir ki, bu, beşerin fıtratındaki istidatları inkişaf ettirme malesadıyla gelen Zat'ın fıtratla zıtlaşması anlamına gelmesi de­ mektir. Şu halde, o gün Hz. Peygamber'in ağaçlarll11 aşılayan insanlara yap­ mış olduğu müdahalenin, -bizim şimdiye kadar kendimizi teslime mecbur ettiğimiz- dünyevi boyuta ait bir müdahaleden öte daha farklı bir şey ol­ ması gereğinin üzerinde durulmalıdır. Bize göre bu, bilerek veya bilmeye­ rek sebeplerio neticenin meydana gelmesinde 'tek illet' gibi telakki edildiği bir ortamda 'tevhid-i hilikıyyet' açısından zihinlerin şirlce karşı uyarılma­ sından ba..�ka bir şey değildir. Basılı; buraya kadar arz etmeye çalıştığımız böyle bir değerlendirme, ilk anda "Hz. Peygamber'i (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğundan fazla yücelt­ me veya onu kurtarma cehd ve gayreti" gibi görülüp bir zorlamaya gitti­ ğimiz ileri sürülebilir. Ancak biz, şimdiye kadar farklı bir açıdan değerlen­ dirilmesi hiç düşünrumemiş hatta gerek bile görülmemiş söz konusu bu nebevi beyanın -Hz. Peygamber'in gönderiliş hikmeti ve donarunu dikka­ te alınarak- yeniden bir daha gözden geçirilmesini öneriyoruz.

SONUÇ Her şeyi yaratan Allah'tır ve hiçbir şey O'nun sonsuz ilim, irade ve kudretinden hariç değildir. Kainatta sebepler ve sonuçlar olarak görünen eşya bütünüyle Allah'ın eseridir, zira sebeplerio kabiliyeri ile sebep olduk­ ları sonuçtaki mükemmelliğin, birbirinden sonsuz derece uzak olduldarı görülmektedir. Kur'an açısından sebeplere riayet etmek bir vazife; neticenin Allah 1 36


Tevhid-i Hfilikıyyet Gerçeği elinde olduğuna inanmak ise, 'tevhid' aleidesinin bir gereğidir. B u cüm­ leden olarak denilebilir ki -şartlarına uymakla yükümlü olduğumuz- se­ bepleri reddetmek düşünce adına bir sapma olduğu gibi, her şeyi

onlara

vererek 'sebepsiz bir şey olmaz' iddiasıyla sebeplerin arkasındaki Sonsuz Kudreti görmezlikten gelmek de 'tevhid' adına ayrı bir sapmadır.

Şu halde

ne sebepler yok sayılıp, bu alemin nizarru inkar edilmeli; ne de sebeplecin variıtını kabul ederken onlarda sonucu belirleyen bir güç, bir tesir vehıne­ dilmelidir. Sebeplere hakiki tesir veren cahiliye dönemi insanlarında ve o döne­

min telakkilerinden tamamen arınamamış ilk dönem Müslümanların bir kısmının zihninde aşılama, adeta hurmanın meydana gelmesinde 'olmazsa olmaz' bir sebep olarale telalcki ediliyordu. İşte Hz. Peygamber (sallallalıu

aleyhi ve sdlenı} böyle bir yarulgıya dilekat çekmek için 'şayet Allah dilerse/ dilemişse aşı olmadan da netice hasıJ olur' anlamında 'siz ( aşılama) yap­ mamış olsanız da (hurma) olur' buyıırmu.�tu. Bu ikazıyla o, sebep ve vası­ taların sonucu belirleyen bir güç ve tesirlerinin olmadığına dild<at çekiyor­ du. Diğer bir ifadeyle o, zahirde sebeplerle ilişkili olarak cereyan eden her şeyin Allah'm emir, irade ve kudretiyle varlık sahasına çı.letığını zihinlerc yerleştirmeyi hedefliyordu. Esasında Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellc:rn) 'aşı.lamamn bir fay­ dası yoknır veya onu bırakabilirsiniz' türünden bir tavsiyesi olmarruştı. Ancak onun 'sebeplerde hakiki tesir yoktur, neticeyi yaratan yalmz Al­ lah'tır' şeklinde özetleyebileceğiıniz söz konusu mesajını kavrama ufkunu yakalayamamış yeni Müslüman olmuş bir kısım zevat bunu, aşılamamu yapılmasına lüzum olmadığı şeklinde aniayıp o sene ne şekilde aşı yapı­ yorlar ise onu terketmişlerdir. Daha sonra Hz. Peygamber onların tevhid akidesinin bu ince ve önemli gerçeğini anlayabilmeleri için val<tin henüz erken olduğunu görüp onları yeni bir teşvilde önceden yapageldikleri iş­ lerine yöneltmiştir. Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi

ve

scllcm) sebepleri gözetmeyi bir mü­

keJlefiyet olarak addeden tutum ve tavrından hareketle, onun bilmediği ve emin olmadığı bir konuda sırf zannına ciayanarale insanları yönlendirme­ yeccği kanaatindeyiz. Zira bir peygamberin, bir kavmin öteden beri yapa 1 37


İsLAM İNANCI ET.RAFINDA YERLİ YoRUMLAR

gelmiş olduğu ve yararım bizzat tecıiibe ettiği bir uygulamayı terketmele­ rini gerektirecek bir şekilde bir tavsiyede bulunabileceğini düşünmek, ne onun fetaneriyle ne de gönderiliş hikmetiyle telif edilebilir. Ayrıca onu n kendisine ve temsil ettiği misyona olan güveni zedeleyebilccelc ve davası­ na hale! getirebilecek bir tarzda sarf-ı beyanda bulmunası da söz konusu olamaz. Netice olarak -Müslim'in Sahih'inde tahric ettiği Hz. Enes'den gelen rivayeri esas alarak- diyebiliriz ki, Hz. Peygamber, bu beyanıyla 'sonucu belirleyen güç ve tesirin sebeplerde değil, Allah'ta olduğuna' dildcat çek­ miştir. Bunun dışındaki diğer varyantlar ise, kanaatimizce, Hz. Peygam­ ber'in (saUallahu

alcyhi ve sellem)

'tevhid-i halikıyet' gerçeği ile alakalı vermek

istediği bir derse o günkü ufuldarıyla intikaJ edemeyen bir kısım ravinin -hadisin anlaşılması niyetine matuf olarak- kendilerince yapmış olduldarı yorum.lamaJardan ibaret ifadelerdir.

138


HAYIR VE ŞERRİ ÖZETLEYİCİ MUHTEVASITLA NAHL SURESI 90. AYETININ DUŞUNDURDUiaERI267 A

A

• •

• •

• •

••

� GİRİŞ İnsan, yaratılmışlar içinde en üst noktaya çıkmaya don anım lı bir var­ lıktır. Ancak, o, bu potansiyeliyle birlikte mal1İyetindeki Icin, nefret, haset ve başkaldırma gibi özellilderiyle temsil ettiği çizginin altına her an düş­ ıneye de müsait bir varlıktır. İşte yarattığı insaıun bu yönünü en iyi bilen Allah, lütuf ve merhametiılİn bir sonucu olarale ona yol göstermiştir; onu kendi aklıyla ba.� başa bırakmarlliştır. Zira gerçekleri arayan iı1san aklı, gerek cismaırl dürtülerin, gerekse içinde bulunduğu çevrenin (h:ikim kül­ türün) baslusı altında iyi olanı kötü, kötü olaıu da iyi olaı·ak adlandırma­ ya açık bir pozisyondadır. Bu itibadadır ki yüce Yaratıcı hayrı şerden26K ayırt edebilecek bir yapıda yarattığı insana ayrıca peygamberler vasıtasıyla iyilik ve kötülüklerin listesini vermiştir. Allah'ın insan aklına en son ve en kapsamlı hitabı olan Kuran'da bu liste detaylarıyla sunulmuştur. Muhtelif sürelerde belli münasebetlerle ve sıldılcla yer alaı1 bu prensipler Nahl

90.

ayette özetleyici bir muhtevayla

verilmiştir. İlgili ayet şöyledir:

''Mulıakkak ki Allah adli, ihsam ve yalanlara vermeyi emredet, {ah267 268

Bu makale, 'Ekev Akademi Dergisi'nin 22. sayısında yayımlanmışnr (Erzurum 2005).

İnsanların düşünce ve tavırları bağlamında Kur'an dilinde hayır, Allah'ın yapılmasından razı olup insanlara tınrettiği hususları, şer ise yüce Yaratıcı'nın hoşnut olmayıp yasakladığı davra­ nışları ifade eder ki bwuarda beşerin hem dünyevi hem de uhrevl maslahatı gözctilmiştir.

139


İsL.A.. M İNANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

şayı, münkeri ve bağyi ise yasaklar, (işte O ) diişünüp tııtası111z diye size (böyle) öğüt verir. " (Nahl, 16/90)269 Bu ayetle alikah olarale gündeme getirilen kelami mülahazalara geç­

meden önce, bir makale çerçevesinde bu ilahi beyanda yer alan altı kelime­ nin içeriği ve birbirleriyle olan münasebetleri üzerinde dunnale istiyoruz.

l . Üç Pozitif Esas Bütün ıslahatçıların idealinde olan güçlü ve erdeml i bir toplumu mey­ dana getirmenin temel ta.şlarıru/sütunlarını içinde barındıran bu ayetin po­ zitif esaslarını sırasıyla adi, ihsan ve ita oluşturmaktadır: a) Adl Masdar anlamı itibariyle 'i'tidal ve istilcamet üzere olınalc, ölçü ve den­ geyi gözetınek, her şeye haldeını vermek ve meyletmek' gibi anlamları 270 ihtiva eden adi, dini terminolojide, 'her bir hususta ifrat ve tefrit arası orta bir yol nıtınalc' anlamnu271 ifade eder. Kur'an'da 'adi' ifadesiyle yer alan bu kelime, dilimizde dal1a çok 'adalet' şeklindeki mastarıyla kullanılır. İfrat ve tefritten uzalc düşünce ve hareket şeklinin ifadesi olan adlin/ adaletin gerçekleşmesi 'hakk'a bağlıdır. 272 'Haldc'ın273 dayanağı/kaynağı 269 Bu :i.yı:tin açıklamalı mcalini, yapacağımız izahların ışığında çalı�ınanuzın sonunda vereceğiz. Sal1abe içinde ilmi derinliğiyle temayüz etmiş bulunan Abdullah İbn Mes'ıid'un bu ayetle ilgili olarak şöyle dediği rivayet edilir: 'Kur'an'da hayır ve �erri topt:ın ifade eden ayet, bu ayettir.' Bkz. Taberi, İbn Cerir, Camiıı'J-Beyan, Danı'l-Fikr, Beyrut 1995, VIIT, 213. Bu ayetten bir önceki ayet (89. ayet), İbn Mesıid'un tespitini tasdik edici bir i.f.1deye sahiptir: '�.Sana bu kitabı /ıcr şeyi açıklayan ve Miisliimarılaı-a. yol gösterici (lıüda), r.ılınıct ve miijdc olarak iııdirdik. " Nahl, 16/89 Kısa , falçar özctleyici bir muhteva ve anlam derinliğine sahip olan bu ilahl beyan, geçmişte Halife Ömer b. Abdilaziz'in de (ö.101) üzerinde hassasiyetle durduğu bir ayet olmuştur. O, Cuma lımbelerini müteakiben bu aycrin okunmasına vesile olmuşnır. Daha sonra bu ayctin her hutbe sanımda okunrnası adet haline gelnıiştir. Bkz. İbnu'I-Esir, İzzüddin, d-Kamil fi'c­ Taı-1h, (çev. : Yunus Apaydın), Bahar yay., İstanbul l986, V, 43. 270 Bkz. İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, Dam İlıyai't!furasi'l-Arabl (renkli), Beymt 1996, IX, 83-85. 271 Cürcani, Seyyid Şerif, Kitabıı't-Tariilit, ts., ys., s. l 47. 272 Bkz. A'raf, 7/159, 181. 273 Lügatte 'hakk' kelimesi için, 'gerçek, doğnı, sıdk, vaki' gibi anlarnlar verilir ve zıddırun batı! olduğu belirtilir. Istılahta ise bu kelime için şu tarifiere yer verilir: l. Hak, hükrnün vakıa (mevcut ve var olana) mutabakatıdır, mukabili batıldır. 2. Hak, inkarı caiz/mürnkiin olmayan sabitedir. (Bkz. Cürcaıll, Kitabu't-Tariilic, s. 89.)

140


Hayır ve Şerri Özetleyici Muhtevasıyla Nahl 90. Ayetin Yorumu ise, Kuran'a göre varlığın sahibi ve ter biyec İsİ olan Allah'tan başkası de­ ğildir: "De ki,

hak/gerçek Rabbinizdendir."

(Kehf, 1 8/29)

Bu gerçeği selim mantığın leuralları içinde ele aldığımızda da aynı

İnsam giizel bir Javaında var eden kim ise, omm dengeli ve uywnlu bir hayat tarzı içinde hareket ölçülerini tesis edebile­ cek de ancak o olabilir. N i tekim Şura suresindeki bir ayette, kendisinden noktaya varmış olacağız:

görevinin icrası istenen Peygamberin adl sıfatıru kazanabilmesi, bu konu­ da insanların keyfi istek ve arzularını hesaba katmal(stzın 'ilahi emirlerin gösterdiği istilcamet üzere olması' şartına bağl anmış tır : ". . Da ıretini yap ve

emrolunduğun gibi istikaınet iizere ol. Oıılarm heveslerine uyma ve de ki: Ben Allalı'ın indirdiği kitaba iman ettim ve (onıuıla) aranızda adaleti ger­ çekleştiımekle emrolıındum. '>ı74 Kur'an'da sıkiılda yer alan adi kavramının arılam sahası nın düşünceden ,

fiile geniş bir dairede değerlendirilmeye tabi tutulması gerektiği lcanaatinde­ yiz.275 Nitekim bu ayetteki adi kelimesini böyle bir perspektiften ele alan

Adl, gerek itikadi, gerek arneli gerek­ se alılaki her bir konuda orta yol (istikamet) iizeı·e olmaktır. 276 Şimdi bu bazı müfessirlerimiz şöyle demişlerdir:

özlü cümleyle anlatılmal( istenilenleri kısaca açıldamaya çalışalım: Ru iki tarifın oıtak noktası, hakkın belli bir esasa dayanmış olmasıdır. Ve yine bu tariflerde bir 'vakl'deil söz ediliyor ki, bu ise, verilen hiikıniin ancak ona uyma.� ı onunla mutabık olması halinde hak olacağını ve gerçeği if.1de edeceğini gösterir. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, insan denen varlığa uygun hükmü ancak onu var eden verebilir ki, o da yiice Yaratıcı'dan başkası olamaz. Zira, kendi varlığının bile gerçek sahibi olm ayan ve de her an nefsani hazlan ve özel hayatının etkisi altında bulunan insarun, fmatına ımıtabık ve muvafık ölçiiieri (hak olaru) sağlıldı bir biçimde belirleyebilmesi mümkün gö7.ükmemektedir. Bu ancak, onu var eden, bu itibarla onu kendisinden daha iyi bilen birisi tarafından belirlenebilir. 274 Şlıra, 42/15. Atll veya istikamet hayatıııııı gerçekleşebilmesinin, elçiler vasıtasıyla verilen öl­ çülere bağlı olduğunu bildiren, anlamı gayet açık ba�ka i\.yetler de mevcuttur. Mesela, adalet anlanunı ifade eden 'kıst' kelimesinin lcullaruldığı bir ayette ise şörle denir: "I<asem olsım ki, Biz elçilcı·imizi açık delillerle gönderdik ve insaniann adaleti (kıstı) yerine getirmeleri için be· rd/ıeı·inde kitabı ve ölçiiyii (mizanı) indirdik. " (Hadid, 5 7/25) 275 Ne var ki adi veya ad;ılet denilince umumiyerle zihinlerde ilk uyanan, 'gelir dağılımı veya nasb/ atama gibi konularda hakkan iyet ölçüleriyle hareket etme' olmaktadır. Halbuki bu sadece adlin arneli boyutuyla alakah bir yönünü teşkil eder. 276 Beydavi, Kadl Na.�iruddin, Enıraru't-Tenzil ve Esraı-u't·Te'ı11, Danı'l-Kütübi'I-İimiyye, Beynıt 1988, I, 555. Keza bkz., Ebu's-Sut:ıd, Muhammed, İrşadu Akli's·Selim, Daru İhyai't-Turasi'I­ Arabi, Beynıt t�. , V, 136. ,

141


İsLAM İNANCı ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

a.

İtikadi açıdan adl:

Uluhiyet konusunda İstikametİn ifadesi olan

tevhid inancına sarılmak, bu mevzuda inkar veya şirk mülahazalarına düş­ memek. Nitekim, İbn

Abbas'a dayandırılan

bir rivayette, onun 'adl'in ba­

şının tevhid-i ilah olduğunu söylediği belirtilir.277 b. Ameli açıdan

adl:

Bu hususu iki ayn yönden ele almak mümkün­

dür. Birinci olarak, ameli açıdan adli, 'dünya-ahiret ve ceset-mh arasındaki ölçünün/dengenin gözetilerek hareket edilmesi' şeklinde yommlayabiliriz. Kur'an-ı Kerim'in

"Allah'ın sana verdikleriyle ahiret yurduııu iste; ama

dünyadan da nasibini ımutma . ."

(Kasas, 58/77) ayeti, dünya-ahiret dengesi­

nin gözerilmesini emreder. Ceset-mh arasındaki dengenin gözetilmesi için ise Hz. Peygamber'in (saliallalın alcyhi ve sellcm)

"

. . (ımutına ki) senin iizcriııde

cesedininjbedeniniıı de hakkı vardır'278 şeklindeki beyanını örnek olarak zikredilebiliriz. Bu ayetin yorumu münasebetiyle 'ameller hususunda gözetilmesi ge­ reken adi' ilc ilgili olara!< bazı ınüfessirlerimiz şöyle dcmişlerdir: Herhangi dünyev! bir bahaneyle/gerekçeyle ne kulluğu terketmek ne de ruhbanlılc anlayışı içinde ahiret için dünyayı terk etmek.279 Şu halde bu noktada

halk (yaratılmış dünya ve hemcimlerimiz içinde Hakk'la beraber olmaktır. Burada bir hususa daha

adlin/istikaınetin gerektirdiği, olan insanlar)

açıklık getirmemiz yararlı olacaktır. B ilindiği üzere, Hz. Peygamber'in zühde vurguda bulıman ifadeleri vardır. Hadis kriterleri açısından bir çoğu problemsiz olan bu rivayetlerin, 'dünyanın fiilen terkedilınesi olarak değil, kalben terkedilınesi' anlamında değerlendirilmesi gerekir. Arneli adliı1 diğer

yönüyle değerlendirilinesine

geliılce: Bu, daha çok

icrası emredilen vecibelerin yerine getirilme keyfiyetiyle alakalıdır ki bunu 'eda edilmesi istenen veeibeleri umursan1azlık ve aşırılıklara düşmeksizin itidalin temsilcisi olarak yerine getirmek' şeklinde tarif etmek mümkün­ dür. Kur'an'da, ümmet-i Muhammed'in bu n iteliği haiz bir toplum oldu­

ğu

şöyle ifadelendirilir:

"Sizi işte böyle ümmet-i vasat (orta yolun teın-

277 Bkz., Taberi, Camiu'/-Beyaıı, Vlli, 213. İtikadt açıdan adli, 'bu a.yetle alakalı olarak gündeme

getirilen kclaınl mülaha7.alar' ba.<jlığı altında yeniden ele alacağız. Buhari, Savm 55; Müslim, Sıyam 182. 279 Bkz. Beydavt, age., I, 555; Alfısi', age, VIII, 320. 278

142


Hayır ve Şerri Özetleyici Muhtevasıyla Nahl 90. Ayetin Yorumu silcisi bir ümmet) kıldık ki (diğeı) insanlar iizcrine şalıitler (halcemliğine başvıınılacalc, örnele alınacak kimseler) olasuuz. . '>ıso Bugün adi/adalet denince daha çok 'ictimai adalet' meihumu i.izerin­ de durulmaktadır. Aneale ununılınamalıdır ki ictimai adalet, dinin, inanç temelleri üzerinde ibadet ve muamelatıyla bir bütün olarak yaşanmasının sonucundan başka bir şey değildir. c. Alılald

açıdan adl: Yüce Yaratıcının insan fıtratına ycrleştirdiği duyguları ifratkar veya tefritkar açılımlardan uzalc tutarale istikaınct çizgisi­ ne çelanele Bu cümleden olmak i.izere, bir insanın, potansiyel olarale salıip kılındığı aldetme duygusunu, demogoji taşkınlığına veya hiçbir şeye ' kafa yormaına tefritine düşmeksizin yerinde ve yeterince (hikmet) çizgisinde; mevcut gazap/öfke duygusunu saldırganlık veya korkaklığa dönüştürmele­ sizin 'cesaret/şccaat' ekseninde; sınır tanımaz bir taşkınlığa veya köreltil­ meye açık bulunan şehevi duygusunu meşru daireyle yerinmenin ifadesi olan 'iffet' yörüngesinde işletmesi gerekir. Bu örnelder çoğaltılabilir. Sey­ yid Şerif Cürcani, 280

Şerlıu 'l-Mevakıfisimli escrinde insan fıtratında var olan

Bak:ıra, 2/143. İsliim, gerek ib.ıdet, gere!' muamelat gerekse cezai müeyyideleri (ukubatı) ilgi­ lendiren konu lard a hep itidali salık vermiştir. İnsa n , Allah'a lcul lukta derinlqme yoltmda farz­ ların dı§ında ifa etmek istediği n:ifileleri gücünün nispctine göre uhdesine/üzeriııe alınalıdır; altından kalkamayacağı ve -t,rücit yetmeyeceğinden- devam ettiremeycceği nafile ibadetlcre talip olmamalıdır. Çünkü böyle ibaderlerin nc:: fse ağır gelmesinden ötürü terkedilmesi söz ko­ nusu olabilecektir ki, bu da o şahısta terkten gelen bir kısım sıkıntıların oltt�masına sebebiyet verecektir. Rwıwı için bir insan ilinin her konuda tavsiye ettiği iridal esprisi içinde, faF.t ibadet­ leri huşu ve radile dikkat ederek, nafileleri ise gücünün yettiği bir devamlılıkla eda etmelidir. Hz. Peygamberin (.�allallahu aleyhi ve seUem) şu hadisi de bu hususu aydııılatıcı malıiyettedir: "Allalı nezdinde amelledn en sevim/isi, az da olsa siiı-elcli olamdır." (Bkz. Buhar!, İman 32 ; Müslim, Mü�afirln 216; Ebtı Davud, Tatavvu 27; Nesai, Kıyarnu'l-Leyl, 19) Kur'an'da itidale uyulması bağlamında, gerek insamn iktisadi hayatıyla ve gerekse ceza! müey­ yidelerin uygulanılması konusuyla ali\kalı olarak verilen örnekler vardır: "Onlar harcama yap­ tıklarmda, ne israfne de cimrilik eder/cr; ikisi arasmda orta bir yol tııraı:Jar." (Furkaıı, 25/67); "Kim zuhnen öldürülmiişsc Biz oıuın l'elisiııe (kısas içüı) bir sa/a/ıiyet ı'eımişizdir. (Ancak bu

veli) katilde (losası:a) ilel'İ gitmesin." (İs ra, 1 7/33) İsliim çeşitli ictirnai ve ticari muamelelerde de herkesin, sahip olduğı.ı hakları elde edebilmesi için adaletin gözetilmesine vurguda bulunm. Dahası, İsliın herkese, -ahlaki, ictimal, iktisadi, kanımİ veya siyasİ olsun- tüm haklarının hakettiği ölçüde veri lmes ini emreder. Böylece o, zihiıılerc yerleştirmeye çalıştığı bu türden bir adalet anlayışıyla, sosyal bünyede aşırılıklardan uzak, dengeli ve uyumlu bir hayat tarzun yerleştirmeye çalışır: "Ey imaıı edenler, Allalı için hakkı ayakta tutan adaleti gözeten şalıider olun .." (Ma ide, 5/8)

143


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

bu duygulada ilgili olarak bir değerlendi rme yaptıktan sonra, adlin/ada­ letin gerçekleşmesinin 'hikmet-şecaat-iffet' üçlüsi.inün birlikteliğine bağlı olduğunu belirtir.281 Adljistikamet adına, Yaratanın ve O'nun yetkili kıldığı görevlilerin (peygamberlerin) belirlediği çerçevenin ötesinde bir kısım zorlayıcı un­ surlar ortaya koymak ve pratikte de bunları uygulamaya çalışmak şer'! sı­ nırların dışına taşmak demektir ki bu Kur'an dilinde 'haddi aşmak' veya 'zulüm' olarak adlandırılır .282

b) İlısan Lügat anlamı itibariyle ihsan kelimesi iki şekilde kullanılır. Birincisi 'ahsenehu' şeklinde olup bir şeyi güzel yapmak anlamına gelir. Diğeri ise, 'ahsene ileyhi' biçiminde olup birisine iyilik etmek manasını ifade eder.283 Dilimizde ihsan daha çok bu ilcinci anlamıyla bilinmektedir. Ancak bu ayet her iki manayı da içine almaktadır.284 Temelde 'hasen/güzel olanı yapmak' anlamına gelen bu kelimeye ıs­ tılah olarak çeşitli anlamlar yülclenmiştir. Müfessirlerimizin bir kısmı ilgili ayetteki bu ifadeyi, farz olan vccibclere ilaveten yapılanlar anlamında 'nedb veya nevafıl' şelclinde yorumlamışlardır. 285 Bizce böyle bir yonun yanlış olmasa da kapalı ve eksik kalmaktadır. Nitekim bu inceliğin farkında olan Muhammed Alus1 (ö. 1854) şöyle der: "Buradaki ihsan, arnelierin (iş ve iba­ detlerin) layıkıyla yerine getirilmesidir ki, bu da arnellerio hem kemmiyet (nicelilc) hem de keyfıyct (nitelik) yönüyle ilgilidir."286 Şimdi bu iki yö­ nüyle ihsan ınefhumunu ele alalım:

l . Kişinin üzerine farz· olarak belirlenmemiş (vacibattan/feraizden 281 Bkz. Cürcani, Şerhıı'l-Meı'akıl; (Siyalkucl haşiyesiyle birlikte) Matbauı's-Scade, Mısır ts . , VI,

130. Keza bkz., İbııu'l-Arabl, Ebu Bckr, Kammıı't-Tcvn, Daru'l-Garbi'l-İsl:lml, Bcyrut 1990, s. l52. 282 Bkz. Bakara, 2/229. 28 3 Daha geniş bilgi için bkz. İsfchan!, d-Müfredat, s.170-17l. 284 Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser yay., İstanbul l976, V, 3 1 17. 28 5 Mesela bkz. Zemah�cri, Mahmud b. Ömer, el-Keşşaf, Danı'l-Kütübi'I-İlmiyye, Beyrut 1995, II, 605; Ncsefi, Ebu'l-Berekat, Tefsiru'n-Nescfi, Kahraman yay., İstanbul l994, II, 697. 286 Alusi, Mahmud, Ruhu'J-Mcanl, Daru'l-Fikr, Beyrut 1997, VIII, 3 2 1 . Bu görüşü paylaşan diğer bir kişi de Ebu's-Suı'ıd'dur. Bkz., İrşadu Akli's-Selim, V, 136.

144


Hayır ve Şerri Özetleyici Muhtevasıyla Nahl 90. Ayetin Yorumu olmayan) iş ve ibadetlerinin ihsan şuuruyla olan alakasını şöyle izah ede­ biliriz: Mesela, inanan bir şahsın ramazan orucu dışında tutmaya çalıştığı oruçları doğnıdan onun ilisan duygusuyla ilgilidir. Çünkü o burada böyle bir şeyi mecbur tunılınadığı, zorlanmadığı halde yapmalctadır. Bu, onun, lütfu ve inayeti sonsuz olan Rabbe karşı bir vefa duygusu içinde gönlün­ den gelen bir karşılığın (ihsanın) ifadesidir. Nitekim, gece boyu ayaldarı

j

şi inceye kadar Allah'a teveccühte bulunan Hz. Peygamber'c (sallallahu aleyhi ve selleın) 'Niçin böyle yapıyorsun ya Resullclah, Allah senin geçmiş gelecek

günahlarını affetmiştir.' diyen Aişe'ye o, "Ben (rabbim:) çokça şiikreden

bir kul olmayayım mı."287 şeldinde karşılık vermiştir. B u durumu başka bir örnelde de ele alabiliriz: Toplumu oluşturan fertler arasında huzur ve dengenin sağlanması hikmetine yönelik olara!< adi ölçüleri içinde belli bir

ınil<tarı (zekat görevini) farz olarale tayin eden din, 'hayırda israf yoktuı> anlayışıyla, insanları süreiili olara!< ilisan kuşağında (daha fazla hayır anla­ yışı içinde) hareket etmeye teşvik etmiştir.

2.

Yapılan iş ve ibadetler çerçevesinde ilisan kelimesinin keyfiyer yö­

nünden ifade ettiği anlama gelince: Bunu, 'kişinin ister Allah'a, ister kendi hemcinsine karşı isterse diğer canlı varWdara karşı yerine getirmesi gere­ ken vazifelerini hasen (güzel) bir surette yapması' şeldinde ifade edebiliriz. Bu cümleden olmal< üzere insanın sergileyebileceği ihsaııı üç kısımda ele alabiliriz: a.

Allah'a karşı ihsanı: Bu anlamdaki ihsanı, Hz. Peygaınbcr

alcyhi ve scllem)

'ihsan, Allah'ı

(sallallahu

görüyor gibi O'na kulluk yapınandıınss şek­

linde dile getirmiştir ki, bu 'sonsuz kerem, kemal ve azanıet sahibi yüce Allah'a karşı insanın kulluğunu O'nu görüyormuşcasına en güzel bir su­ rette yapması' gerektiğini ifade eder. b.

Hemcinslerine (insanlara) karşı ihsanı: Kişinin hemcinslerine karşı

olan ihsaııı, daima onların dünyevi-uhrevi mutluluk ve huzuruna yaraya­ cak şekilde hareket etmesidir. Kur'an, insanın kendisi dışındal<ilerle ilişki­ lerinin huzur ve ahenk içinde yi.irümesini sağlayacak bir temel/esas olarak belirlediği adalet prensibi üzerine ihsan şuurunu da yerleştirmeyi hedefle287 Buh:iri, 288 Buhar!,

Teheccüd 6; Tefsir-u stlre

Müslirn, Münafıkin 79. (31) 2; Müslirn, İın:ın 57.

145


İs,_A.M İNANcı ETRAFıNDA YERLi YoRUMLAR

miştir. Böylece o, ifrat ve tefritten uzak kesin ve şaşmaz ölçülerinin yanı­ na inceliği ve letafeti de lcoymuşuır. Sözgelimi, adaletin tesisi için infakı emreden İslam, aynı zamanda bu görevin insanlan rencide etmeksizin ve miruıet altında bıralanalcsızın yerine getirilmesini de istemiştir. 289 Ve yine ilgili prensibiyle katil konusunda ölenin velisine misliyle mukabelc hakkını getiren bu din, müsamaha etmek isteyen herkesin önüne kapılan açıle tutmuştur; adlin de ötesine geçmek ve böylece ictimai yaraları teda­ vi etmek ve fazilet kazanınale isteyenlerin önüne engeller dikmemiş tir. 290 Nitekim ilısanı bu açıdan ele alan Ragıb el-İsfehani 'İ hsan, iyiliğe fazlasıy­ la, kötülüğe ise daha azıyla karşılık vermektir' der.291 Ebu'l-A'la el-Mevdôd1 bu ayetteki ilisan kavramının muhtevasına 'cö­ mertlik, höşgörü, af, merhametli olına, nazile olma, bencil olınama' gibi anlamların da dahil olduğunu belirttikten sonra, ihsan kavramını adalet kavramı ile biriliete şöyle ele alır: "Adalet sağlıklı ve dengeli bir toplumun temeli ise, ilisan onun mükemmele erişmesidir. Bir taraftan adalet toplu­ mu hakların çiğnenınesi ve zulümden komrken, diğer taraftan ihsan, top­ lumu zevkli yaşamaya değer bir hale sokar .. İ hsan şuurunun oluşmadığı bir toplumda, sevgi, şükran, cömertlik, fedakarlık, samirniyet ve müsama­ ha gibi hayatı zevkli/yaşanır kılan yüce değerlerin oluşmasını sağlayan in­ sani nitellider oluşamaz."292 c. Diğer canlı varhklara karşı ihsaıu: Bunu, 'insanın onlarla ilgili olarak yerine getirmesi gereldi olan bir görevi ilısan ruhuyla yapması' şeklinde yorumlayabiliriz. Mesela, kişinin mülkiyerindeki bir hayvanı, hayatını devam ettirecek kadar doyurması onun için bir görevdir, öte· si yle (daha güzeliyle) ona muamelede bulunması ise bir ilısandır. Bunun gibi insanın bir hayvanın kesim işini ona eziyet vermeksizin gcrçeldeş· tirmeye çalışma gayreti de, otıa karşı sergilenmesi gereken ilısan ruhuyla ilgili bir durumdur. Nitekim baş tarafı umum varlıkla, son kısmı ise hay289 Bkz. Bakara, 2/262, 264. 290 Bu açıdan .�u iyeti örnek olarak zikredebiliriz:

"Eğer ceza vcrccckscniz, size yapılannı misliyle

ceza verin. Ama (bıuıu istemeyip) sabrederseniz , elbette bu (tavır) sabredenler içiıı da/ıa ha­ yırlıdır." Nahl, 16/126. 291 İsfehani, Rağıb, cJ-Müfrcdar, Kahraman yay., İstanbul 1986, s. 17l. 292 Mevdudi, Ebu'l-A'la, Tcfhimu'l-Kıu·'an, İnsan yay., İstanbul 1986, III, 48-49.

146


Hayır ve Şerri Özetleyici Muhtevasıyla Nahl 90. Ayetin Yorumu vanata karşı gösterilmesi gereken dilekat ve itina ile ilgili olan bir hadiste şö yle denir:

"Allah her şey hususunda ihsanla muameleyi yazdı (emretti.) Binae11aleyh, (meşm olan) bir kat/i gerçekleştirdiğİnizde onu güzelce (ilısanla) yerine getiriniz. Keza, kestiğiniz bir hayvanın kesimini giizelce (ihsanla) yapmız; sizden biri önce bıçağUJl bilesin, sonra keseceği hayvanın yamna

VJrS111. ''.!93 Özetle ifade edecek olursak, ilisan mefhumunun anlamı son derece geniştir. Bu ayette yer alan ilisan ile emir, insaıun ilişkili yaşadığı her bir

canlı varlıktan leendi hemcinsine, ondan Rabbiyle olan münasebetlerine kadar her bir muamele ve görevi içine alır. c)

ki

İdeal bir toplum inşa etmek için

Kur'an'ın

üçüncü pozitif esas olarale

dikkatierimize arzettiği hususlardan birisi de ita'd.ır. Kelime olarale 'ver­ mek' anlamına gelen !ta, Kur'an dilinde 'ihtiyaç sahibi kişilerin il1tiyaçla­ rını gidermek için yapıla11 yardım' manasında kullanılır. Burada i'ta'nın, ihsanın özel bir uygulaması olarak zikredildiği görülmektedir. Kur'an'ın 'zi'l"kurba' ifadesiyle yakıniara yardımı özellikle zileretme­ sinin sebebi, onların bu konuda öncelikli olarak düşünülmesine dikkat çekmek içindir.

Şu halde bundan, 'İmkan salıiplerinin

yardımlarını sadece

yakınlarına yapması gerekir.' gibi bir anlam çıkarılamaz. Bu yardımlaşma akrabalık taassubuna dayalı bir yardımlaşma alınayıp merkezden muhite doğru genişleyen bir dayaıuşmad.ır. Bizce bu tarz bir ifade şeklinde şöyle bir incelilc de söz konusudur. Dilc­ kat edilirse, bu ayette hayrı özetleyen üç kelin1enin sonuncusu olarale doğru­ dan, 'vermek' amamına gelen ita kelimesi kullanılmaktad.ır. Farklı anlamlara açık bu kelimenin herhangi bir kayda bağlı olmaksızın mutlak olarak zikre­ dilmesinden hareketle, 'bu emrin muhtevasına sadece zekat vermek gibi bir anlamın değil, ayıu zamanda ihtiyaç halinde, nafaka vermek, ödünç vermek ve borç vermek gibi manaların da dallli olduğunu düşünebiliriz. 293 Müslim, Sayd 57; Ebô. Davud, Edahi l l ; Tirmizi, Diyat 14.

147


İ sLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRuMLAR

Yerine getirilmesi emredilen her bir verme/yardım türü, gerele akra­

balık bağı bulunan insanlar arasında gerekse, toplumun diğer fertleri ara­

sında gönül birliğinin ohışumuna sebepler açısından katkı sağlayabilecek en etkili yollardan birisidir. Bunun içindir ki Kur'an bu hususa çeşitli ınii­

nasebetlerle vurgııda bulunarak önem ve lüzumuna dikkat çeker. Ye rin e

getirilmesi emredilen bu görevin, kalplerdeki negatif duyguları silip onun

yerine sevgi ve şefk:ate dayalı bir dayanışmanın vcsilelerinden birisi olarak

fonlesiyon icra etmekte olduğu bilinen bir gerçektir. Zira ltajverme, vereni

gurur ve lcibirden, ona muhtaç durumda bulunanı (verileni) ise, haset ve nefret gibi olumsuz duygulardan temizlemektedir. Dikkatle baktığımızda ard arda zikredilen bu üç kavramın birbir­ leriyle irtibatlı olduldarı göıiilecektir. Şöyle !ci, gerek düşünce gerekse

arneli planda her bir 'güzellik sergileme'nin adı olan ihsan duygusunun

gelişebilmesi, ancak, temeli ölçü ve istikamete dayalı 'adi' zemininde mümkün olabilir. Bunun gibi, yardımlaşma ve vefa duygusunun somut ve üstün bir örneği olan 'Id' da ancak adl zem ininde gelişen 'ihsan' şuuru

içinde varlık bulabilir.

2. Üç Negatif Husus Ayet-i leerimenin ilcinci kısmı, gerek fert gerekse toplum hayatını tah­ rip edici tavırları/fıileri üç kelimeyle dildeatierimize arzeder. Şimdi btmları sırasıyla ele alalım:

a) Falışa Lügatte fıil olarak 'aşırı gitmek, çirkin olmale ve haddi aşmak' gibi an­ lamlara gelen294 bu kelime Ragıb el-İsfehani'ye göre Kur'an dilinde 'söz

ve fıildelci çirlcinliğin büyüldüğü'nü ifade için kullanılır. 295 Fahşa'yı 'feva­ hiş' (f:lhiş olanlar) kelimesi ile açıklayan Zcmahşerl'ye göre ise bu kelime,

'Allah'ın koyduğu hududu/sınırı aşan'296 anlamına gelir. Cürcanl ise Tari294 Abdulkadir er-Razi, Mıılıtarıı's-Sıhah, Danı'I-Kitabi'I-Arabi, Hcyrut 1967, s. 492. 295 İsfchani, el-Müfi·edat, s.562; Firuzabadi, Mccduddin, cl-Kamusıı'I-Mulıit, Danı'l-C.-eyl, Beynıt ts., ll, 293. 296 Zcmah.şeri, el-Keşşaf, ll, 605.

148


Hayır ve Şerri Özetleyici Muhtevasıyla Nahl 90. A.yetin Yorumu fat'ında bu kelime için şöyle der: "Fahşa, tab-ı seliınİn kendisinden kaçın­ dığı ve ald-ı ınüstakimin kendisini noksan bulduğu şeydir."297 Falışi'nın anlam alanıyla ilgili olarale yapılan bu tarifierin ortak noktasının, 'gerek söz gerekse fıil bazında alstın haddi aşan her türlü taşkuılılc' olduğunu göıü­ rüz . Nitekim bu kelime bizim dilimizde de kullanılır. Sözgeliınİ biz 'falıiş fiaf veya 'falıiş hata' gibi nitelemelerde bulunuruz. Açıktır ki, bununla biz söz konusu noktalardalci aşırılığa diU:at çelemiş olmalctayız. Kur'an'da bu kelime ' . .fahişeten'298 şekliyle de geçer ki, buralarda doğmdan zina fiilinin faluş özelliğini niteleyici bir sıfat olarale kullanılır. Zaten ilgili iyerlerin kontelcstine dikkatle balcıldığında bu ifadeyle zina anlarnındaki fuhşun kastedildiği açıkça görülür. Ancak, üzerinde durdu­ ğumuz bu ayetteki 'el-fahşa' kelimesi için böyle bir lcontekst söz konusu değildir. Bu itibarla, burada mutlak bir ifade olarale gelen fahşiııın ınuh­ tevasına, kelimeılİn lügat anlamı içerisine girebilecek diğer faruş söz ve ti.­ illerin de dallll edilmesi gerekir. Bunun gibi, Ara'f suresinin "De ki: Allah falışayı emretmez . . . Rabbim adaleti cmretmiştir." (A'raf, 7/28) şeldindeki ayetinde yer alan fahşa kelimesi de, adl kelimesinin mukabili/zıddı bir an­ lamda kullarulmıştır. Bu da bize bu kelimenin anlam alanın yalnızca zinay­ la sınırlı olmadığını göstermektedir. Bu ayette geçen fahşa kelimesinin karşılığı klasik tefsirlcrimizde genelde 'zina' anlamındalci 'fuhu.f keliınesiyle lcarşılamnaya çalışılır. Tabiatıyla zina­ ya balcan yönüyle böyle bir yaklaşım doğrudur, çünkü zina fiili de, Tabata­ bai'nin de el-Mizan'ında belirttiği gibi, ırz/namus sınırlarının ihlali anlamına gelmiş olması balcımmdan o da bir taşkınlılc çeşididir; haddi aşmayı ve a.�ırı gitmeyi (fahişliği) ifade eder.299 Ne var ki, insanm fahşası (falllş tavırları) içerisinde en yıkıcı olanı zina fiili olsa da o yalnlZca bmmnla sııurlı değildir, zira fahşanm gerek itilcadi, gerek ahlaki gerekse arneli boyutta tezal1ürleri söz konusudur. Nitclcim Mevdudi, zina gibi, hale ve sınırlarm ihlalinin söz konusu olduğu lursızlık, soygnn ve iftira/kazif gibi diğer bir kısım fiilierin 297 Cürcani, ct-Taıifllt, s . l 65. 298 Bkz., Al-i İmran, 3/135; Nisa, 4/15, 19, 22; A'raf, 7/80; İsra, 17/32.

299Tabataba1, Muhammed b. Huseyn, d-Mizan fl Tefsiri'l-Kur'an, Matbuanı İsmailiyyan, İran 1972, XII , 233.

149


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

de bu kavramın içerisine girdiğini300 söyler. Zira, söz konusu bu fıillerin hepsinde başkalarının hak ve sınırlarına tecavüz söz konusudur.

b) Münker İnkar kelimesinin ism-i mef'ulü olan miinkcr, lügat olarak 'tanınma­ yan, yadırganan' anlamına gelir. 30 1 Nitekim, bu kelimeyle ilgili olarak Tehanevi, 'münk:er, maruf'un zıddı olup 'şaz' anlamında kullanılan bir ke­ limedir' der. 302 Kur'an'da genellilde 'iyi olarale bilinen, kabul gören' anlamındaki marufkeliınesin zıddı olarale kullanılan303 münker kelimesi için çeşitli yo­ mmlar getirilmiştir. Mesela Fahruddin Razi bu kelimenin anlam içeriğini geniş bir perspektiften ele alarak, millikerin hem Allah'ı inkar anlamına, hem de herhangi bir din ve adette biliıuneyen (yer almayan) bir şey/fıil manasma gelebileceğini belirtmiştir.304 Diğer bir kısım yarumcular da, münkeri belli bir açıdan ele alarale, onu 'işleyenlerin yadırgamnasına sebep olan davranışlar' olarak görmüşlerdir. 305 Ayrıca münkeri 'aldın yadırga­ dığı/garipsediği şey' olarak değerlendirenler de olmuştur. 306 Ragıb el-İs­ fehan1 ise münk:er için 'çirkinliğine/kötülüğüne sahih akılların hükmettiği fıiller' veya 'çirkin veya güzel görülmesi konusunda aklın tevakkuf etmesiy­ le (susup durmasıyla) şer-i şerifın çirkinliğine hükmettiği fıiller' şeklinde bir tarifte bulunur.307 Nelerin münker tavırlar olduğu hususuna cevap olarale ise, tefsirle­ rimizde mücerred yonunların dışında çok açık ifadeler bulaınaınaktayız. 300 Mevdudi, age., III, 49. 301 Firuzabadi, age., II, 154.

302

Tehanevi, Muhammed Ali b. Ali, Kcşşafu Istılahati�-Fünfuı, Kahraman yay., İstanbnl 1983,

II, 1393. 303 Mesela bkz. Al-i İmran, 3/104, 1 10, 1 14; A'raf, 7/157; Tevbe, 9/67; 71, 1 12; Hac, 22;4 1. 304 Razi, Metatihu'l-Gayb, Daıu'I-Kiitübi'l-İlmiyye, Beyıut 2000, XX, 82. Keza bkz., Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, V, 3118. 305 Bkz. mesela, Beydavi, Envaru't-Tcrızll, I, 555; Ah'ısi, Ruhu 'l-Meant, VIII, 321; Bkz., Ebu's­ Suud, İqadu Akli's-Selim, V, 136. 306 Bkz. Zcmah§crl, ci-Keşpf, II, 605; Ncscfi, Ebulbcrakat, Tefsiru'ıı-Ncscfi, Karaman yay., İst., 1994, II, 697. 307 Bkz. İsfchani, cl-Müfredat, s.770.

150


Hayır ve Şerri Özetleyici Muhtevasıyla Nahl 90. Ayetin Yorumu Ancak Kur'an'da bu sorumuzun cevabıru bulmaya yardımcı olabilecek ipuç­ ları mevcuttur. Mesela Araf suresinin bir ayetinde, Nahl suresindeki ayetin sıralamasına (fahşa-münker-bağy) benzer bir diziliş söz konusudur:

''De ki: Rabbim ancak açık ve gizli fevahiş'i (aşırılıldarı), isın'i (güna­ hı) ve bağy'i (haksız istek ve arzu peşiııde olmayı ) . . . yasaklar. " (A'raf� 7/33) Dildcat edilirse bu ayette münkcrin karşılığı olabilecek şekilde kul­ lanılan kelime dilimize 'günah' olarak tercüme ettiğimiz 'el-ism' kelime­ sidir. İsfeharu'ye göre bu kelime 'kişiyi sevaptanjhayırdan geri bıralcan işler'i ifade sadedinde kullanılır. 308 Cürcani ise 'ism' kelimesini 'şer' an ve tab'an kendisinden kaçırulması gerekenler'309 olduğunu belirtir. Bu tariflerden anl ıyomz ki, ism veya münker, gerek selim fıtratın gerekse dinin reddettiği her bir

kötii söz ve kötü fiili içine alan bir içeriğc sa­ 'Onlar miiııker bir söz söyliiyorlar. ' ve 'Onlar işledilderi m iiııkerden nehyetmiyorlardı ' (Maide,

hiptir. 3io Nitekim Kur'an-ı Kerim (Mücadele, 58/2)

5/79) cümleleriyle gerek sözlü gerekse fıili münker çeşitlerine işaret etmiş

olmaktadır.

Burada, 'müııkerin fahşadan farkınm ne olduğu?' gibi bir som alda ge­ lebilir. Bu ayet-i k:erimede fahşa ve münker şeklinde bir ayrıma giden Kur'­ an, diğer birçok ayetinde ise olumsuz hususların hepsiılİ doğrudan 'müııkcr' kelimesi altında toplar. Bundan da anlaşılıyor ki, 'her fahşa aynı zamanda bir münl<:erdir'31 1 , şu kadar ki, müııker söz ve tavırlar içerisillde başkaları­ nın hak ve hukukunu ihlal edici olanları burada 'fahş�.' gibi farldı bir isimle

zikredilerek bu kısmm -toplumun huzur ve birlikteliğiııi etkileyici- tehlike­ lerine ayrıca dikkat çekilmiştir. 312 Bu cümleden olmak üzere Ebu Hayyan (ö. 654) ise şöyle bir ayrıma gider. Fahşa, dünyada haddi (şer'1 müeyyideyi)

ahirette ise cezayı gerektiren söz ve fiillerdir. Münker ttıtwn. ve fıillere ge­ lince bunlar içiıı dünyada ceza! bir müeyyide söz konusu olmayıp yalnızca 308 İsfehant, el-Müfrcda.t, s. 9. 309 Cürcan1, ct-Ta 'rif.ıt, s. 9. 310

Selim fıtratlarda rahatsızlıklarajhuzursuzluklara sebep lıcr bir söz ve bir tavrı içine alması yö­

nüyle münker, 'evrensel doğru ve güzelliklerin tersine sergilenen tavırlar' olarak da tarif edile­ bilir.

311 Tabatabai, ei-Mtz:ın, XII, 233. 312 Bkz. Tabataba1, aynı yer.

151


İsLAM İNANCI ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

ahirette sonımlululc ve cezayı gerektiren söz ve fıllerdir.313 Doğrusu, Taba­ tabai ve Eblı Hayyan'ın yaklaşımları bize de makul gelmektedir.

c) Bağy Bağy, kök anlamı itibariyle 'taleb etmek, bir şeyin peşinde olmak' an­ lamlarına gelir. 314 Şu kadar ki, bağy normal bir talepten ziyade -ister hayra isterse şerre doğru olsun- insanuı normalin üstündeki aşırı talebini ifade eder. Bu da iki lcısımdır. Birincisi , adi sınırından

ihsan'a doğrudur ki,

bu övgüye layık bir taleptir. İkincisi, hak olandan batıla doğrudur ki bu ise zemme müstahalctır. 315 Şüphesiz ki bu ayette söz konusu edilen bağy, yasaklanıruş kısmıyla il­ gili olup, kişinin, bir kısım nef.,anl sailclerle rahatsızWc duyduğu kişi/kişiler hakkında olumsuz arzular/talepler içine girmesini ifade eder. Bir diğer ifa­ deyle bu türden bir bağy, kişinin doğrudan fiili zulüm, i'tida ve nığyarunı ifade etmekten ziyade, onun bu fiiller için hazır durumda bulunduğu ha­ leri belirtir. Nitekim Zemahşeri bu kelimeye 'Zuliimle

isteği/talebi)'316

(maksada) ızzamna

anlamını verir. Bu türden olumsuz duygular içinde bu­

lunanların zulme yönelmeleri kaçınılmaz olacaktır. İşte negatif anlamdaki bağyin kişiyi/toplumları sürüklemiş olduğu böyle bir sonuç itibariyledir ki umumiyetle tefsirleriınizde bu kelimenin anlamı doğnıdan 'azgınlık veya zulüm' olarale verilmiştir. Sonuç olarak denilebilir ki pozitif esaslarda birbirini netice verme halinin burada da geçerliliğiılİ koruduğu kanaatiııdeyiz. Fahşa, münkerin münker de bağyİn kaynağıdır. Şöyle ki, insanın ölçüsüzlükten kaynaklanan haddi aşkın tavır ve fiilieri (fahşa), zamanla onda münker olarak isimlen­ dirdiğiıniz diğer kötülüklerin hayat bulmasına zemin oluşnmır. İnsan fıt­ ratında evrensel doğru ve güzellikterin aleyhine olarak hükmünü İcra eden bu kötü düşünce ve fiiller (münker) ise, nihayetinde insanı, sonu zulme varan haksız talep ve arzulara (bağye) götürür.

3 1 3 Ebü Hayyan, Muhammed b. Yusuf, el-Balını>J-Muhir, Daru'I-Fikr, Lübnan 1992, VI, Keza bkz., Alusi, Ruhıı'/-Mcani, VIII, 321 .

586.

314 Bkz. Firuz.-lbadi, el-Kamusu'l-Mııhit, IV, 305; Abdulkadir cr-Razi, Muhtaru's-Sıhah, s . 59. 315 İsfehaıll, c/-Müti:edat, s. 72. 316 Zemahşeri, el-Kcşşaf, IT, 605. Keza bkz., Nescfi, Te!Siru,n-Nesefi, II, 697.

152


Hayır ve Şerri Özetleyici Muhtevasıyla Nahl 90. Ayetin Yorumu Bu izahlar ışığında ayetin açıldamalı ınealini şu şekilde verebiliriz: "Şüphesiz ki Allah, düşünce ve fiilde istikaınet içinde olmayı (adli), gerek yerine getirilmesi istenen veeibeleri güzel bir surette ifa etmeyi, ge­ rekse, bu görevlerin ötesinde güzellik ve iyilik sergilemeyi (ihsanı) ve bu şuurun somut ve iistiin bir örneği olarak yakınlardan başlamak suretiyle ihtiyaç sahiplerine vermeyi

( ltayı)

emrediyor; ahlaki sınırları/ölçii/eri aşan

tavır ve adımları (fahşayı), elinin ve selim fitratııı tanımadığı her türlü kö­

tiilük ve fenahğı (miinkeri) ve de haksız talep ve zıılmü (bağyi) yasaklıyor. O düşünüp nıtasınız diye size böyle öğüt veriyor. " A

3 . Ayetle ligili Olarale Gündeme Getirilen

Bazı Kelam:l Mülahazalar

l . Adi kelimesiyle ilgili olarak: Bu ayette geçen adl kavramı üzerinde

bazı kelaıncılar kclaınl açıdan yorumlar getirmişlerdir. Şüphesiz ki bunlar içerisinde en dikkat çekeni bir Eş'ar1 leelamcısı olan Fahruddin Razl'dir. O, Allah'ın adli emretmesini itikad:i konular bağlamında ifrat ve tefritten uzak orta yolun gözetilmesi olarak ele alır ve görüşlerini maddeler halinde şöyle sıralar:

l. Kainatın herhangi bir ilahının olmadığını, yani onun başıboş sa­

hipsiz olduğunu söylemek 'ta'tl:l'dir (inkardır) , bir ilahtan daha fazlasını kabul etmek ise şirktir ki, dinde her iki durum da kınanmıştır. Adi ise, her

halükarda tek bir ilahın varlığını kabul etmektir ki, bu insanın 'Allah'tan başka ilah yoktur demesidir.

2.

Bunun gibi, ilahın varlığı bağlamında onun bir şey olmadığını ileri

sürmek de bir ta'clldir. 'O cisimdir, cevherdir, uzuvlardan müteşekkildir ve bir mekandadır' demek ise bir teşbihtir. Adl ise, cisim ve cevher olmaktan, uzuvlan ve parçalan bulunmaktan, bir mekanda bulunmaktan münezzeh olmak şartıyla mevcut ve hakiki bir ilahın bulwıduğunu söylemektir.

3.

İlah, 'iüm ve kudret sıfatı olmayan bir varlıktır' demek, onun sı­

fatlarını yok saymak demek olacağından bir ta'tlldir; onun sonradan mey­ dana gelmiş ve değişen sıfatları haiz olduğunu söylemek ise katıksız bir teşbihtir. Adi ise, onun, hadis olmayan, değişmeyen sıfatları olduğunu

153


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YORUMLAR

kabul etmekle beraber, :Uemin ilahının, alim, Icadır ve hayy vb. olduğunu söylemektir.

4.

Ktılun kudreti ve iradesinin olmadığını söylemek katıksız cebir­

dir; onun, fiilierini gerçekleştirme konusunda müstakil ( bağımsız) oldu­ ğunu söylemek ise mahza kudret ( kendi kendisini idareye sahip mutlak bir kudrete sahip olduğunu iddia etmek) demektir. Bu ikisi de mezmum (kınanması gereken) anlayıştır. Adi ise, kulun fiilini Allah'ın Icendisinde yaratmış olduğu (yani eylem anında vermiş olduğu) güçle yaptığını bil­ mektir. 5. Allah'ın, kulunu yapmış olduğu günahlardan ötürü sorumlu tutma­ yacağını ileri sürmek, büyük bir umursamazhl< (müsahcle) tır. O'nun ken­ c.i isini bilip kabul eden kulunu günahı sebebiyle ceheımemde ebedl bıraka­ cağıru söylemek ise, son derece katı ve sert (ifratkar) bir tutumdur. Adi ise, 'lailahe illellah' deyip de manasma o şekilde inanan herkesin cehenı1emden çıkacağını kabul etmektir. 317 İtikad hususundaki adlin/itidalin nazarı dikkate alınınasıyla i lgili ola­ rak vermiş olduğu bu örneklerle Razı, ağırhlclı olarak Ehl-i süımet ke­ lamcılarının yaklaşınllarına terdirnan olımış bulunmaktadır. Razı, burada dikkat edilirse, özelllide bir ve ikinci maddelerde ilah hald<ında inkar, şirk ve teşbih gibi derin yanılgılara düşen Muattıla, Müşebbihe ve Mücessi­ me gibi çeşitli anlayış ve fırkalara318 göndermede bulunur. Razı üçüncü maddedeki vurgusuyla, sıfatiarın nefyini benimseyen Cehmiyye ve Mu­ tezileye; dördüncü maddede ise hususiyle 'fiillerin oluştunu' konusunda Mıltezilenin izal1larının adl ile telif edilemeyeceğine işaret etmiş olmal<ta­ dır. 319 Son maddede ise, arnelierin imanla münasebeti konusıında gevşek bir tavır sergileyen bir kısım mürcii anlayışların ve de bu noktada onların 31 7 Razi, Mefadhu'l-Gayb, XX, 82. Keza bkz., Beydavl, Envaru't-Tenzil, I, 554. 3 1 8 Bu fırkalar ve görüşleri hakkında geni� bir bilgi için bkz., Şclıristan1, Abdulkerim, d-Mi/d ve'n-Nihal, Beyrut 1994, I, 75-80, (Tercümesi, Dinler ve Mezhepler Tarihi, 83-105, Yeni Aka­ demi Y., İst. 2006); İıfan, Abdulhaınld, İslam'da İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, (çev.: Sairn Yeprenı), Marifet yay., İstanbul l994, s. 222-225.

319 Şu kadar ki Mı."ıtezile ilgili konularda, ad.l ve tevhid di.i§üncesini gerçek anlarnda kendilerinin temsil ettiğini savunmuş ve bırnun için de kendilerini 'adi ve tevhid ehli' olarak isirnlendirmeyi beniınsemişlcrdi r.

154


Hayır ve Şerri Özetleyici Muhtevasıyla Nahl 90. A.yetin Yorumu zıt kutbunda bulunan katı bir kısım harici fırkaların yanılgılarına dikkat çekmektedir.

2. Miinkcr lee/imesiyle ilgili olarak: Bu ayette geçen münker keli­ mesiyle ilgili olarale yapılan yonuruarda da kelami balcış açılarının öne çıktığını görüyoruz. İtikadl konularda Ehl-i sünnet kelamcılarının çoğun­ luğunun yaldaşımını öne çıkaran müfessirlerde ayetteki münker kelimesi genellilde 'dinde ve herhangi bir adette kabul görmeyen, reddedilen anla­ yış ve fıiller'320 olarale tarifıni bulurken Mutezill anlayışta bu kelime için daha çok alda vurgu yapılır. Mesela meşhur müfessirlerimizden Zeınahşeri (ö.538), münker için 'aldın yadırgadığı/reddettiği şeylermı anlamında 'ma tunkirulm'l-ızkılf ifadesini kullanır, Hatırlanacağı üzere, kclarn ilminin 'husw1-lcubuh' meselesiyle doğ­ rudan alakah olan bu konuda Eş'ari kelamcılar iyilik ve güzelikle ilgili hükmün şer'! olduğunu savunurlarken322, vahye ihtiyacı inkar etmek­ sizin Mutezill kelamcılar ise husun ve kubhun alcliliğini benimsemişler­ dir. 323 Bu konuda daha itidalli orta bir yol diyebileceğimiz yaldaşımı Ebu Mansur el-Maturidl (ö. 333) ve onu takip edenlerin sergilediğini söy­ leyebiliriz. Maturidl'ye göre, insanın varlık ve olaylara dair bilgisi arttıkça ve bunları akll talliillere tabi tuttukça hüsün ve kubuh konusunda daha isabetli sonuçlara ulaşması mümkündür. Ancak bu, her aklın vahiyden bağımsız olarak bütün ayrıntılarıyla fıillere ait hüsün ve kubhu bilebi­ leceği anlamına gelmez, zira aklın değerler konusundaki bilgi kapasite­ si sınırlı olup bu sınırın ötesiıli bilmek vahiy ile müınkündür.324 Aynı zamanda bir Eş'arl kclarncısı olan Gazzall'nin akıl ve nakil konusunda yaldaşımı da oldukça dikkat çekicidir. Ona göre Allah'ı, peygamberi ve dini bilip tasdik etmemizi mümkün kılan akıl küçümsenemez. Eğer akıl 320 Bkz. Razi:, age., XX, 82. 321

322

Bkz. Zcmah§eri, d-Keşşaf, Il, 605. Bkz. Eşa'd, Ebu'l-Hasen, Kitabu'l-Luma', s.7l ; Cüveyru, İ mabu'l-Haremeyn, d-A./ddenı'n­ Nizamiyye, ('Akaidc dair İki Risalc' içinde), İfav yay., İstanbul ts. , s.36-37.

323 Bkz. Abdulcebbar, el-Kadi, Şerhu

Usılli'I-Hamse, s.564.

324 Bkz. Maturidi, Ebu Mansur, Kitabu't-Tevhid, (dık. ve tkd.: Fethullah Huleyf), el-Mektebctu'l­

İslamiyye, İstanbul, s. 223-4. Bu ekolün diğer önemli bir temsilcisi olan Ncscfi'nin görüşleri için bkz., Nesefi, Ebu'l-Muin, Tabsiratu'I-Edille,

(dık.:

155

Claude Salame), Dımaşk 1993, I, 457-458.


İsLAM İNANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUMI.AR

değersiz ve güvenilmez bir vasıra olarak kabul edilirse onun sayesinde bilinen hususların da değersiz olınası gerekir, bu ise imkansızdır.

O aklı

göze, nakli de güneş ışığına benzeterek, ışık alınayınca gözün, göz bn­ lnnmayınca da ışığın varlığının yeterli olmayacağını ifade etmiştir. Böy­ lece Gazzali, dini hüküm ve prensipierin aııcak nalde bağlı olarak vacip olacağını belirtmiştir. 325 İlgili yaklaşımları bir noktada birleştirerek diyebiliriz ki, münker, selim fıtratın/aldın hoş karşılaınadığı her türlü fenalığı içine alır ki din de onları hoş karşılaınaz ve bunun için yasaklar. Ama bazı zaınaıılar olur ki, insan fıtratı yolunu yitirir ve neyin fıtrata uygun olduğunu, neyin uygun olmadığını kcstiremez. Ancak hak din olduğu gibi kalır ve fıtratın sap­ mayan temsilcisi olarak görevini İcra eder. Dinin buradaki fonksiyonu vazgeçilmezdir. Zira, akıl bir şeyin kötü olduğunu aniasa da çeşitli nefsa­ ni sailder ve hakim kültürün baskısı altında onun kötü olduğunu telaffuz edemeyebilir, bunun için de güvenilirliğinden emin olunan bir otoritenin son sözü söylemesi gerekir ki, o da dindir.

3. 'Kötülüklerin yaratılması' konusuyla ilgili olarak: Bu ayetteki ifade biçiminin Mutezile'nin göriişlerini desteklediğini ileri süren B ağ­ dat Ekolü Mutezili kelaıncılardan Ka'bi'nin (ö.3 19/93I ) bu ayetin Allalı 'ın

zıılm ü ve kötüliiğü yaratmadığına birkaç yönden delalet ettiğini ileri süre­ rek şu iddialarda bulunur. Razi'nin tefsirinde yer verilen Ka'bi'ye ait yalc­ laşımlardan burada sadeec ikisini zikredeceğiz:

1.

Nasıl olur da, Allah, kullarda yaratmış olduğu şeyden onları nch­

yeder. Keza Allah, kullarım, onlarda meydaııa getirmeyi dilediği şeyden nasıl nehyeder? Eğer durunı onların (ehl-i sünnet'in) dediği gibi olsaydı, o zaınan sanki Allah, 'Alla h

size, sizde yarattığı şeyin aksini yapınamzı cmreder ve sizde yarattığı birtakım fiillerden sizi nehyeder' demiş olurdu.

Bunun ise aklın bedalıetiyle batıl olduğu malumdur.

2.

Bu ayettc Allah Teala, adaleti, ihsaıu ve idyı emrederek, fahşayı,

O bu şeyleri emrettiği halde, on­ ların gereğini kendisi yapmasaydı, o zaınaıı kendisi "Siz, insanlara iyiliği emredersiniz de kendinizi unutur musunuzt' (Bakara, 2/44) ve de "Ey iman münkeri ve bağyi yasaklamıştır. Şimdi

325 Bkz. Gazzali, Ebu Hamid, el-İktisad fi'l-İ'tikad, banı'l-Kütübi'I-İlıniyye Beyrut 1988, s. 4.

156


Hayır ve Şerri Özetleyici M""htevasıyla Nah/ 90. Ayetin Yorumu edenler yapmayacağıııız şeyleri ıliçin söylersiniz� Yapmayacağ1111zı söyle­ meniz, Allah katıııda biiyük bir nefretle karşıiamr." (Saff, 61/2-3) ayetlerinin şümulüne girmiş olurdu.m Razi, Ka'bi'den aktarmış olduğu bu iddialara, -gerek bunların gü­ rültü ve kavga cinsinden yaklaşımlar olduğunu düşünmesi, gerekse daha önceden üzerinde sıklıkla durulmuş konular olınası gerekçesiyle- cevap

_fralc bir şey söylerriez. O, sadece, kullardan sadır olan bu türden kötülük­

o

lerin yaratılmasına sebep olan insandaki i radenin kullanılış biçimine dikkat çekmekle iktifa eder. 327 Ka'bi'nin görüşlerinin kritiğine geçmeden biz burada bir hususu ha­ rırlatmakta yarar göıüyoruz. Mıltezile, Allah'ı teı1Zih düşüncesiyle, kötü­ lüklerin icadını (var edilmesini) Allah'a dayandırmayı uygun görmez. Ne var ki, Ehl-i sünnet kelamcıları kötülükleri Allah'a bu şekilde asla isnat etmezler. Onlar sadece, kulun iradesinin yönelmiş olduğu yönde fiilinin yokluktan varWc sahasına çıkarılmasını kastederler. Daha açık ifadeyle bu anlayışa göre, fıilin rengini ( iyi veya kötü olarale is.i.mlend.irilmes.i.ni) irad1 yönd işiyle kul belirlemi.� olur, ancak o eylemi yokluktan varlığa çıkaran yüce Yaratıcıdan başkası olamaz; çünlcii her bir fiilin oluşuımı çok ince bilgi ve hesapları gerektirmektedir. Şöyle ki, insan, ontik anlamda -ister iyi isterse kötü bir fıil olsun- yaptıidarının özünü, iç

yüzünü bilmemekte­

dir; hangi nitelik ve gerçeklikler üzerine meydana geldiğinin farkında bile değildir. Bu ise, onun eylemlerinin bunları bilen bir güç tarafından varhl< sahasına çıkarıldığını göstermektedir. 3 28 Özetleyecek olursak bu anlayışa göre, insan, 'isteyen, sebep olan' anlamında ıniisebbib fail; Allah ise ontilc arılarnda fiilieri gerçeldeştiren Yaratıcı faifdir. Ka'b:l'nin ileri sürdüklerine gelince: Birinci olarak, o, Allah'ın nehyet­ tiği kötülükleri yaratmasının düşünülemeyeceğ.i.ni iddia ediyor, zira bu ona göre aklın bedalıetiyle çelişınele anlamına gelecektir. Biz, Ka'bi'nin bakış 326

Razi, age., XX, 85.

327 Aym yer. 32R

Bu açıdan yap ılan değerlendirmeler için bkz. Cüvcyııt, İınamu'l-Haremeyn, Kitabıı 'I-İrşii.d, Daru'l-Kütübi'l-İimiyyc, Beyrut 1995, s. SO; Bakillani, Kadi Ebubekr, Kitabu't-Tenıhid, Da­ nı'l-Fikri'l-Arabl, Beyrııt ts., s.44,45; Nescfı, Ebu'l-Berald.t, el-Umde ti'l-Akaid, (thk.: T. Ye§ilyurt), Kubbealtı yay., Malatya 2000, s.34.

157


İsLAM İNANcı ETRAFlNDA YERLi YoRUMLAR

açısındaki farldılık ile varmış olduğu böyle bir sonucun nıtarlı bir tarafın ın olmadığını düşünmekteyiz. Zira, kötü/şer olan, onun yaratılması değil,

onun insan iradesiyle talep edilip salıipleııihnesidir (kesbidir.) İleinci olarak, Kabi'nin 'Allah'ın nehyettiği/yasaldadığı şeyleri yarat­ masını düşünmenin, O'nun kendisine ters düşmesi anlamına geleceğini iddia etmesidir ki, bu da özü itibariyle birinci İtirazındaki iddiasından farklı bir şey değildir. Yasakladığı köttUüldere, insan iradesini yönlendi ren; zorlayan Allah değildir ki, böyle bir İtirazın haklılığı iddia edilebilsin. Zira Ehl-i sünnet kelamcılarının anlayışına göre, yüce Yaratıcı, bu a.temde yap­ mış olduğu imtihan gereği kullarının gerek hayır gerekse şer isimli arzu ve taleplerini onların iradeleri istikametinde düşünceden fiile çıkarmaktadır ki, bunun Allah'ın hikmet ve adaletine ters düşebilecek olumsuz bir yanı­ nın olduğunu iddia etmek tutarlı olmasa gerektir.

4. Pozitif ve Negatif Hususların Sebep-Netice Münasebeti Açısından İlişkileri ilk üçü hayrı diğer üçü de şerri özetleyici bir muhtevaya sahip bu aye­ tin, söz konusu altı kelimesinin sıralanmasında hikmetli bir dizilişin yer al­ dığını görmekteyiz. Hatırlayacak olursalc, emredilenler kısmında sırasıyla

adi, ihsan ve !ta bulunmaktadır. Nehyedilenler tarafında ise yine sırasıyla

fahşa, münker ve bağy söz konusu edilmektedir. Bize öyle geliyor ki, bu ayette fahşa, adlin; münker ihsanın; bağy ise lta'ıun mukabili olarak yer al­

maktadır. Daha açık bir dille ifade edecek olursak bu ayet bize şunu bildir­ mektedir: Fahşa adlsizlikten, ınünker ihsansızlıktan, bağy ise ltasızlıktan kaynaklanmaktadır. Buna göre, adlin olduğu bir toplumda fahşa, ihsanın hayat sürdüğü bir yerde münker, itanın işler olduğu bir çevrede bağy ken­ disine yer bulamayacaktır. Mesela, adl ınefhumuyla alaJcalı olmak üzere, meselenin bu boyutuna dikkat çeken bir ayette şöyle denir: "(Resı1lüm)

Sana vahyedilen kitabı oku ve namaz

kıl. Şüphe yok ki namaz (insanı)

fahşadan ve müııkerden nehyedeıjalıkor." (Ankebut, 29;45) Arneli planda farz olan kısmıyla namaz, yerine getirilmesi gerekenler (vacibat) içerisinde bu­ lunması itibariyle adi kavramının içeriğine dahildir. Diğer taraftan, Allah'ı görüyor gibi yerine getirilenjeda edilen bir namaz ise ilisan mefuumunun

158


Hayır ve Şerri Özetleyici Muhtevasıyla Nahl 90. Ayetin Yorumu içeriğine dahildir. İşte Kur'an adi ve ihsan muhtevasına sahip böyle bir na­ mazın, insaıu fahşa ve münkerden alıkoyacağım bildirmcktedir. Bu ayetin baş tarafı ise bize, insanı fahşa ve münkerden alıkoyacak adl ve ihsan gibi lastas ve güzeliiiderin varlığı, vahyedilen kitabı okuyup özümserneye bağlı bulunduğunu işaret etmektedir. Bunun yapılmadığı yerde, insan -tabir yerindeyse- şeytanın manyetik alanı/izleri üzerinde dolaşıyor demektir.

B� durumda insan, zaaf anlarını/boşluklarını fırsat bilen şeytanın kendisi­ ni falışa ve münkere doğru tetildemesine açık demektir:

.. Kim şeytanın

"

adımlarma ittiba ederse (bihnclidir ki, o sadece) fahşa ve miinkeri emre­ der. " (Nur, 24/21) Kısa bir tespitten sonra şinıdi, pozitif esasların hükmünü icra etme­ ınesiyle negatif hususların nasıl

hayat bulduğu hususuna geçebiliriz:

l . Gerek düşünce gerekse pratik alanda sağlıklı ve dengeli bir top­ lumu n temelini tesis edecek leriter ve pratilderin adı olan adlin olmadığı yerde itilcadi, arneli ve ahlaki haddi aşkın ölçi.isüzlülder (fahşa) Icendiliğin­ den ortaya çıkar. Bu adeta, ışığın olmadığı yerde karanlığın kendiliğinden varlık bulması gibidir.

2.

Böyle bir ilişki i hsan ve münker arasında da söz konusudur. Vefa

ve sadakat

duygusu içerisinde, farz olarak emr edilenlerin ötesinde güzel­

lik sergilemenin adı olan ihsanın kaybolduğu bir fert veya toplumda, kötü düşünce ve hareketlerin adı olan münkerin boy atıp gelişmesi kaçınılmaz olur. Şöyle ki, ihsanın somut örneklerinden olan cömertlilc, hoşgörü, ne­ zaket, affetme gibi incelikierin hülanünü İcra edemediği bir toplumda, on­ ların yerini cimrilik, tahammülsüzlük, kabalık ve aCımasızlık gibi -hiçbir din ve toplumda arzu edilmeyen- münkeratın insanlığı etleisi altına alması zor olmaz.

3.

Maddi açıdan belli bir imkana sahip bir kişinin yakınlarından baş­

lama!< suretiyle insanlara rardım elini uzatmaya (lta'ya) yanaşmaması ise şüphesiz !ci bir taraftan onun kendi içindeki olumsuz duyguların hareket­ lenmesine, hem de çevresindeki muhtaç insanların onun servetine karşı neticesi zulme varabilecek menfı duygu ve düşünceler ( bağy) beslemesi­ ne sebebiyet verir.

Evvela, bu durumun kişinin kendisini nasıl bir sonuca

götürdüğünü ele alalım: Düşünce dünyaianna cimriliğin halcim olduğu

159


İsLAM İNANcı ETRAFlNDA YE.RLİ YoRUMLAR

insanlar, yalnızca servet artırmanın hesabını yaparlar, ama bu malda baş­ lcalarımn da halilinın olduğunu bir türlü düşünmezler, daha doğrusu dü­ şünmek bile istemezler. Zamanla bu tipler kendilerine lutfedilen imkanlar karşısında şımarıp azarlar329 ve neticede güçlerinin yettiği her şeyde halç­

larının bultınduğu inancına kapılırlar. İra'sızlığın kişinin dış dünyasında sebep olacağı yansımalarma gelince: Açıktır ki, varlıklı insanların, ihtiyaç sahiplerine yapmış olacağı yardımlar, onlardan sevgi ve hürmet olarak kendilerine döner. Bu yapılmadığı takdirde, fakir insanlarda -yakınları dahi olsa- varlıklı insanların servetlerine karşı haset ve hazımsızlık gibi duygularından kaynaklanan göz dikmeler oluşur. Uyanmış bu düşmanlik hisleri ise sonunda o toplumu soygun ve saldırgınlıkların hükmünü icra ettiği bir alana çevirir. Gerek geçmişte gerekse günümüzde bu emrin ih­

malinin

bir neticesi olarak vulm bulan her bir olay gösteriyor

ki

bir top­

lumda hal<sız ve olwnsuz istekterin ortadan kalkabilmesi, ancak, Kur'an'ın

önemle üzerinde durduğu !ta/infalc. emrinin hassasiyetle yerine getirilme­ siyle mümkün olabilecektir.

SONUÇ Bu makalede, insanlık için pozitif ve negatif alu önemli hususu içeren Nahl. 90. ayet üzerinde durulınu.�tur. Gerek ferdin, gerekse toplum haya­ tının güvenliğini garanti altına alacak ilgili emir ve yasaldarın itil<ad!, arneli ve ahiakl yansırnalarına dil<kat çekilmiştir. Klıır'an, ilahl emir ve yasakları özetleyici bu iyetiyle bir taraftan den­ geli ve sağlıklı bir toplumun ·dayanağrm teşkil eden adl, ihsan ve ita gibi, üç önemli esası bildirmiş, diğer taraftan hem bireyin hem de toplum ha­ yauıun huzur ve emniyetini ihlal eden

fahşa, münker ve bağy gibi tehlikeli

adımları göstermiştir.

329 Kur':in insaoğlumın manız kalabileceği bu olumsuz durumu "doğrusu, insan kendini kendine yeterli görerek azar'' ( Alak, 8-9) ayeriyle dikkat çeker.

160


• •

A

HZ. PEYGAMBER!IN (SA. S.) YUCE AHLAJ(] VE BAZI DELİLLER IŞIGINDA !ABESE VE TEVELLA) IFADELERININ MUHATABINI YENİDEN D ÜŞÜNMEI030 11

GİRİŞ: 'ABESE VE TEVELLA' iFADELERİNİN ANLAMI Bu iki fıilin failinin kime ait olması gerektiği konusunu tartışmaya aç­ madan önce burada onların anlamları ile ilgili olarak ldasik lügatlerimizde yer alan açıklamaJan aktarmak'istiyoruz. Abese: Bu fıil için lügatte, umumiyetle

yüz

ekşitme331 anlamı verilir.

Bıınun yanında bir şeyden ötürü duyulan 'derin üzüntti ve lcızgmlığın yüze aksctmesi'332 anlamı da verilir. Rağıb d-İsfehani ise bu çerçevede ilgili fıilin mastan olan 'ublıs' için 'göğsün/için daralmasından meydana gelen yüz ckşimesi/asılması' anlamını verir. 333 Bu fıilin dilimizdeki karşılığı ile ilgili olarak Asıın Efendi'nin Kamus Şerhinde ise şu açıklamalara yer ve­ rilir: Mastan 'abs' ve 'ubus' olarak gelen bu kelime, geçişsiz kullanımıyla 330 Bu makale, Dicle Üniv. 'İlalıiyat Fak. Dergisi' cilt: 5, sayı: 1' de yayımlannuşnr (Diyarbakır 2003).

331 Bkz., Cevhcrl, İsmail b. Hammad, es-Sılıah, (thk. : A el-Attar), Daru'l-İlm li'l-Melayin, Bcyrut

1984, III, 945; İbn Manzur, Ebu'l-Fadl, Lisanu'l-Arab, (Renkli baskı), Daru't-Turasi'l-Arabi, Beyrut 1985, IX, 20. 332 Bkz., İbn Paris, Ebu'l-Huseyn Ahmed, Mu'cemu Mck$.yisi'l-Lüğa (thk. : Abdussclam Muham­ med Harun), Danı'l-Ceyl, Beyrut tsz., IV, 211 333 İsfehanl, Rağıb, el-Miifrcdat, Kahraman yay., İstanbul-1986, s.480.

161


İsLAM İNANCI ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

'huzursuzluktan yüzün el<Şimesi ve buıuşması' anlamını ifade eder. Geçişli (müteadd!) olarak kullanıldığında ise, 'yüz ekşitmek, surat asma!<, kaş çat­ malc' gibi anlamlara geliı·.334 i ki

Tevella: Yüz çevirmek ve sırtı dömnek ınanalarına·m gelen bu fıil, anlamda kullanılmaktadır. B irincisi, cismen (fiziki olarak) bir taraftan

başka bir tarafa yönelmek, diğeri , söze kulale verıneyi ve em re uymayı terk

etmek. 336 İkinci anlamıyla bu fıil Kur'an'da onlarca ayette geçerkenm, birinci anlamı itibariyle birkaç ayette yer alır.m Bazen de bu fıil, az da olsa her iki anlarru içine alabilecek şekilde kullanılır. 339 İlgili

fıillerin anlamlarıyla alakah olarak yapmış olduğumuz özlü bir

açıklamadan sonra burada Abese suresinin konunun bütünlüğüyle irtibatlı gördüğümüz ilk 23 ayetine orjinal metniyle birlil<te yer vermek istiyoruz:

)�._,1 (J) )";. ;j_j 4�� t;j (T) �ÇI �"� 0l Q j_Ji,J � �1 � �j 6) ı.S ·� .ai j �t 0 U':;: ·. ı .; ' �; �:,; ' d 0 ı.S).iıı

(0 � � �t (� � ).j 0 � !ı.,� .; d,J (0 )";. �):,; ® �� � .;.. ® �j� .,G .;J ® �:,s-1 �ı -% 0-: ® �)St ı; 5L:,.j�l � @ :.J; ��� @ �� lŞ�� @ :� ;;ı;t ri ® �.M j_� . ll ri ® �.):ili � � � ® ;j);. �� �i 34o@ �;t ı; � L:J -% @ �)-;i ;G ��� ri @ �;it If

tl-

,..

/

...

334 Bkz., Asım Efemü, Kaınus TeJ"ceıııcsi, Bahı·iye mat., İstanbul 1 305, IV, 954.

.

335 Bkz , Cevhert, age., VI, 2529; İbn Manzur, age., XV, 407. 336 İsfehani, age., s. 838.

337 Bkz., M. Fuad Abdulbakt, el-Mu'cemu'l-Müfehre.ç, Daru'I-Hailis, Kahire 1987, s. 932-3. 338 Bkz., Bakara, 2/205; Tevbe, 9/92; Taha, 20/60. 339 Bkz.,.A'raf, 7/79, 93; Yusuf, 12/84.

340 Yapacağımız izahlar ışığında ilerleyen sayfalarda bu ayetler için uygun gördi.iğliınüz meali ver­ ıneye çalı�acağız. Şimdilik ilgili kısımlar için Diyanet İ�lcri Ba.�kanlığınca hazırlanan meildeki tercliıncyi arzediyoruz: 1-2. Yanına kör bir kimse geldi diye (Peygamber) yüzünü asıp çevirdi. 3. Ne bilirsin, belki de o annacak; 4. Yahut öğüt alacakn da bu öğüt kendisine fayda vere­ cekti. 5-6. Aına sen, kendisini öğütten ıniistağni gören kimseyi karşma alıp ilgileniyorsun. 7.

162


Hz. Peygamber' in (s.a.s.) Yüce Ahlt'ikı ve Abese-Tevella Kelimeleri l . Silrede Geçen İlgili Fiilierin Failinin

Olup Olamayacağımn İmkanı

Hz. Peygamber

Yüzünü ekşitip sırtını çeviren kimdir? Dünden bugüne bu ayetle ilgili olarak yapılan yonımiann büyük çoğunluğtına göre, bu ifadelerle Hz. Pey­ gamber rullah

(ö.

(sallallalıu aleylıi ve seUem)

kastedilıniştir.34ı Bw1w1la birlikte Musa Ca­

1949) ve M. Huseyn etTabataba1 (ii. 1981) gibi kişiler, bu ilci ifadeyle

J:astcdilenin Hz. Peygan1ber olınadığını/olamayacağını ısrarla savunmuşlar­

dır. Bu ilci zata göre de bu fıillerle lcibir ve istiğna içinde inkarında direnen, Kureyş'in önde gelen müşriklcrinden birisine dikkat çclcilmektedir. Mw;a Canılialı

IGtabıı's-Siiıuıe isimli eserinde bu çerçevede şöyle der:

En yakın ilitimal, gaib zamirin, lcinayeli olarak malı ve nesebi ile bö­ bürlenen, hale ve hidaycttcn kendisini müstağni gören mütekebbir adama raci olmasıdır;

17.

ayette "Kahrolası insan! Ne inkarCidll'' ifadeleri de

buna delalet etmektedir. Zira şefkat ve merhamet Peygamberi'nin a!cyh.i ve sellem)

(saHaUahu

yüzü daima mütebessimdi. Hiç kimse O'nun güleç yüzünde

asılclık görmemiştir. 342 Musa Carullah, Abdullal1 İbn Üınıni Mektum'la bağlantılı olarale Abese suresinin nüzul sebebini ise şöyle değerlendirir: Hz. Peygamber

(sallallahu aleyhi ve seUem),

kabilderin ileri gelenlerine yö­

neldi, kabilenin büyüğünün hidayetini kabilenin kendi hidayeti için yeter­

li gördiL

A'ma (Abdtıllah b. Ümmi Mektum) ile az bir süre ilgilenmedi.

Zira onu tanıyordu ve hayırlı bir lcimse olduğunu biliyordu; sohbet şere­ fıne nail olması için birkaç saniye bekletiverdi. İşte Hz. Peygamber'in

(sal-

Arınmak istememesinden sana ne? 8- 1 0. Sen, Allah'tan korkup sana koFrak gelen kimseye aldınnıyorsun. l l . Dikkat et; bu Kur'an bir öğüttür. 12. Dileyen onu öğüt kabul eder.

13- 14.

O, kutsal kılınmış, yüceltilm i§, arınını.� sahifdcr üzeri ndedir. 15-16. İyi kimseler, saygıdeğer el­ çilerin eliyle yazılmıştır. 1 7. Canı çıksın o insanın, o ne nankördür!

18. Allah onu hangi şeyden

yaratmış� 1 9. Onu meniden yaratıp merhaldcrdeıı geçirerek ona şekil vermiş; 20. Soıu-a, yolu

ona kolaylaştırnuştır. 21. Sonra onu öldüıiir ve kabre koyar. 22. Soıu-a,

tekrar d.iriltir.23. Hayır;

dilediğ i zaman onu

All ah'ın kendisine buyurduğıuıu hala yeri ne getirmem.iştir. (Diğer

meallerde de hemen hemen aynı anlamlar verildiği için biz burada bir örnekle yctindik.)

34ı Mi.ifcssidcrimizin

bu konuyla ilgili görüşlerini 'hadis kaynaklarında geçen ifadeler açısından'

adlı başlık altında de alacağız.

34-2 Carullah, Musa, Kitabu's-Sunne, s. 42.

(çev.: Mehmet Görmez), Ankara Okulu yay., Ankara

163

1998,


İsLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

lallalıu aleyhi ve sellem)

bu davranışı (onu kısa bir süre için de olsa bekletıniş

olması), başlı başına bir slırenin inmesine sebep olmuştur.343

Kendi ifadelerinden anlaşıldığı üzere, Canıllah'a göre bu sürenin ni.l­

zulüne sebep olan husus, Hz. Peygamber'in kısa bir süre için de olsa İbn Ümmi Mektum'u beldctmiş olmasıdır, yoksa, iddia edildiği gibi, Hz. Pey­ gamber'in ona yüzünü ekşitip sırtını döıunesi değildir. Çünkü bu iki sıfat da müşrik kişiyle ilgilidir. Aneale M. Carullah, düşünceleri istikametinde bir meal önermemiştir. Biz, ilgili açıldamalarından hareketle onun ille iki ayetle ilgili olarak şöyle bir çcviriye taraftar olduğunu tahmin ediyoruz:

'O müşrik kişi, -Peygamber'i dinlemek üzere- yanına gelen a'ma'dan duy­

duğu rahatsızWe sebebiyle yüzünü ekşitip sırtını dönüp gitti.'344 Hüseyn et-l'abataba1 de, Carullah gibi, sfırenin ilgili iki ifadesiyle kastedilenin, ken­ disini Peygamber'c ve hidayete ınıılıtaç görmeyen müşrilderin önde gelen­

lerinden birisi olduğunu önemle vurgular ve buna sfırede, "hayır, şüphesiz

ki

o

(Kur'an sadece gerçekleri) hatırlatan bir öğüttür. Ondan ancak İstc­

yen/dileyen öğüt alu'' şeklinde yer alan iyerlerin delalet ettiğini söyler. Ay­ nca o, bu ifadelerin Hz. Peygamber'e

(sal.lallalıu aleyhi

ve

sellem)

atfedilmesinin

onun yüce ahlakıyla da telif edilemeyecek bir dumm olduğunu belirtir. 345 'Abese' ve 'tevclla' ifadeleriyle ilgili olarak farklı bir yaklaşım ortaya koyan kişilerin görüşleri özet olarak bundan ibarettir. Biz, bu iyerlerin yo343 A.g.e, s. 42.

Jj; ;lj �J� t.;) ..s)�ı cümlesinin anlamıyla da ilgili bir meal önermerni§tir. Bize göre, bu ayet: konunu; anla­

344 Bu iki ayet gibi, Carullah, surede 3. ve 4. ayet olarak yeı· alan � )� )

�ılınası için hayati bir öneme sahiptir.

345 Bkz., Tabatabai, Muhammed Huseyn,

d-Mizan fJ Tı:fçiri'l-Kıu�fiıı, Müesse.�erü İsmailiyyan, İran 1972, XX, 199-202. Tabatabai, tefsirinde SU.renirı 've ma yudrike . . . ?' şeklinde başlayan ayeti üzerinde duıur, ancak, o bwm farklı bir şekilde ele alır. Bu ayetin muhatabını Hz. Pey­

gamber olarak görmez, o, buradaki muhatabın da 'abese' ve 'tevdla' ifadeleriyle kendisine dikkat çekilen mii.�rik ki�i olduğunu söyler. Bundan başka müfessirimiz surede '(Sen ki) (hida­ yete) ihtiyaç hissetmeyene yöneliyorsun . . . Haşyct/saygı içinde koşup sana gdcııle ise meşgul

obnuyorsun' şeklinde yer alan ayetlerin muhatabının da Hz. Peygamber olmadığını savunur. Tabatabai'nin bu iki iyeti bu şekilde değerlendirmesi, açıktır ki metnin bütünlüğüne ters dü�­ mektedir. İlgili pasajın bağlarnma dikkatle bakıldığında bu son iki ayetteki muhatabın Hz. Peygamber olduğu rahatlıkla anlaşılabilecek bir hususnır. Öyle görünüyor ki, Şii düşüneeye hllim olan 'imametin masumiyeti' görü§ü, burada ınüfessirimi7..in üzerinde etkisini ziyadesiyle hissettirmektedir.

164


Hz. Peygamber 'in (s.a.s.) Yüce Ahlakı ve Abese-Tevellii Kelimeleri ruınu bağlamında gerek Musa Carullah'ın, gerekse -bir kısmı hariç olmak şaruyla- Tabatabal'nin yaklaşunını birkaç yönden daha isabetli bulmakta­ yız. Şimdi, bu yaklaşımı neden daha isabetli gördüğümüzün gerekçelerini beş farklı açıdan ele alıp değerlendirrneğe çalışacağız:

l. Hz. Peygan1ber'in (sallallalıu aleyhi ve sellem) yüce ahlak:ı açısından, 2.

İU( iki ayeti takip eden cümlenin tabi olduğu gramatİk kural açısından, 3. Sılrede yer alan bazı karineler açısından,

4.

B u sôrede geçen fıillerin diğer

surelerdeki berızer ifadelerle karşılaştırılınasıyla elde edilen veriler açısın­ dan,

5.

Hadis kaynaklarında geçen ifadeler açısından.

a) Hz. Peygamber'in Yüce Ahiala İtibariyle Biz bu başlık altında, söz konusu ifadelerin Hz. Peygamber'in yüce ahlakı içinde bir yere oturtulmasının güçlüklerini ifade sadedinde bazı ayetlere yer vereceğiz. Ayrıca bu çerçevede hadis kaynaklarında geçen bazı örnekleri de arzetmeye çalışacağız. a. Kur'an'da -Hz. Peygamber'in yüce ahlakı ve onun, kendisine ina­ nıp teslim olmuşlara karşı nasıl bir tavır sergilernesi gerektiğiyle ilgili ola­ rak- yer alan bazı ayetler:

1. "Sen yüce bir ahlak iizerindesin"

(Kalem, 68/4) Bu ayet, 'Alak sılresini

müteakiben nazil olan Kalem sılresinin bir ayeti olması itibariyle, Abese suresinden önce nazil olmuş bulunmaktadır. Tefsir kaynaklarınm bu nokta üzerinde ittifak ettiğini görmekteyiz. Bu bize Hz. Peygamber'in (sallallahu

aleyhi ve sellcm) nübüvvet için Allah tarafından yüce bir aluilla donatıldığını göstermektedir. Bu 'yüce ahlak' gerçeğinden hareketle, 'abese' ve 'tevella' fiilierinin sahibi olarak Hz. Peygamberi göstereniere şunu sorabilir miyiz: Acaba, kendisine gözleri görmeyen biri olarak istekle koşup gelen bir ki­ şiye karşı 'surat asıp sırt çevirme' gibi bir tavrı onun yüce ahlak.ıyla nasıl telif edebiliriz?

2. "Sana ittiba etmiş mii'minlere (şefkat) kanatlarını indir." (Şuara, Hz. Peygamber'in muhataplarına karşı, hu­

26/215) Kur'an'ın bu ayeti de,

susiyle, Allah'a iman edip teslim olmuş insanlara karşı surat asıp yüz çe­ virmesine asla izin vermeyen bir anlam derinliğine sahiptir. Bu çerçevede burada hatırlatılınası gereken bir ayet de Hıcr suresinde geçer:

165

"Salan

oıı-


İsLAM İNANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

lardan bazılarma yararlanmaları için verdiğimiz dünyalığa balana. (Bakıp da bunlarla onlarm vaı1ıldarma bir değer biçme.) Ve (iman etmiyorlar diye) de onlara iizülme. Sen (merhamet) kanatlanm mii 'minlere indir. ''346

Mekld olan bu surderin her iki ayeti de bize, Hz. Peygamber'in (sallaUahn aleyhi ve sdlem) Allah tarafından hazırlandığıru/korunduğunu göstermekte­ dir. Tefsir kaynaklarınuzda da zikredildiği üzere, zaman zaman Kureyş'in ileri gelenleri, Allah Restılü'ne gelerek şöyle bir tekiifte bulurunuşlardır: Senin yanında bultman şu insanlarla aynı mecliste oturamayız. Ya bize hususi bir gün ayır, ya da biz geldiğimiz de onları yanından uzaldaştu·.347 Bunun üzerine şu ayet o anda nazil olmuş ve ona böyle bir şeyi asla dü­ şünmemesi gerektiğini bildirmişti: "Sakm, sabah akşam (seninle beraber) Allah'ın rızasından başl<a bir şey istemeyenleri yanından uzaklaştırma. Onların (fakirleri yanmdan uzaklaştırmam isteyenlerin) hesabmdan sana, seııin hesabmdan da onlara bir sorumluluk yoktur ki onları kovup da zul­ medenlerden olasın. ''.148 346 Hicr,

Bu ayet-i kerimelerio taşıdığı ifadeler de, bir

15/88. Mli�riklerin, 'Sen bunları yarundan ayır, biz geldiğimiz zaman seninle hususi

görüşelim' şeklindeki tekliflerine Hz. Peygamber'in iltifat etmesinin mümkün olamayacağını garanti eden diğer bir ayet de Kclıf S\Jresinde geçer:

"Sabah akşam, Rablerinin rızasını dileye­ rek, O'na yalvaranlarla beraber sebat ct. Diinya hayatının güzdliklaini isteyerek, gözlerini o kimsdcrdeıı ayırma ve kalbini bizi anmaktan gafil kıldığmıız, lıevasına rabi olmuş ve işi-gücü aşırılık olan kimseye boyım eğme." (Kehf, 1 8/28) Dikkat edilirse bu ayettc Hz. Peygamber böyle bir şeyi düşünmüş ve bundan dolayı da Allah tarafından 'bu düşüncenden hemen vazgeç' şeklinde bir uyarı almış değildir. Bizce bu ifadeler şu şekilde anlaşılmalıdır: Yüce Allah, ta baştan, Peygamberine müşrilclcrin bu türden isteklerini kale almaksızın, kendisine gönülden iııaıınıışlarla beraber, önceden olduğu gibi yine ayru sabırla, yoluna devarn etmesi gerektiğini bildirmiştir. ayet bu şekilde düşünülmediği takdirde, o zaman ortaya 'dünya hayatının zinet­ lerine/nimetlerinc kavuşabilınek için, gözlerini, kendisiıle candan bağWardan çevirip (haşa) Allah'tan gafil, taşkın kişilerin istekleriıle boyun eğıneyi düşünmüş ve bu sebeple uyarılmış bir peygamber' portresi çıkacaktır ki bu, ald-ı selimin kabul edebileceği bir şey değildir.

347 Mesela bkz., İbn Kesir, TefSiru'l-KıııJ.1ııi'l-Azfm, III, 254. 348 En'am, 6/52. Bu ayet, bazı tefsirlerde iddia edildiği gibi, Hz. Peygamber Kureyş büyüklerinin isteklerine uyarak bu mü'minleri yanından çıkarmak istemi� de bunun üzerine iruniş değildir.

Ahmed IY. HanbePin naklettiği rivayere baktığunızda, Hz. Peygamber herhangi bir karar ver­ meden bu ayet nazil olmııştur. (Bkz., İbn Hanbel,

Müsned, I, 420) Bu da onun isabetli olan

davramşı bir an önce seçmesine vcsile olmu�tur. İbn Hanbel'in rivayetinin dışında bu ayetlerin niizııl sebebiyle ilgili olarak tefsirlerinıizde yer alan başka rivayet de söz konusudur. Bu nakilde

Hz. Peygamber'in Kureyş'lileriıı isteklerini kabul ettiği 4Icnir. Ancak Hafız İbn Kcsir, tefSirinde,

bunun garib bir hadis olduğunu belirtir ve de bu rivayette isimleri geçen şaluslarla ilgili olarak tutarsız bilgilerin yer aldığuu söyler. (Bkz., İbn Kesir,

166

Tefsiru'l·Kur'ani'l-Azfm, III , 255)


Hz. Peygamber 'in (s.a.s.) Yüce Ahliikı ve Abese-Tevellii Kelimeleri mü�rik için, Hz. Peygamber'in (sall�llahu

aleylıi ve seUem),

kendisinden yarar­

laıunak için saygı ve istelde koşup gelen bir kişiye yüz ekşitip sırtını dön­ mesine müsaade etmeyeceğini göstermektedir.

3. "Kasem olsun, size içiıw..den öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sılantıya düşmeniz ona çok ağır gelir; o, sİzİn (ve diğer tiim) mii'minlcrin iistiine lursla titreyen şefkat ve merhamet sahibi birisidir. "

(Tevbe, 9/1 27)

IHz. Peygamber'in inanan insanların yarar ve kurtuluşu için sergiiemiş ol­ duğu gayreti/hırsı ve de onlar adına içinde taşımış olduğu merhamet ve şefkatİn boyutunu dile getirmesi balamından bu ayet her türlü yommun üzerinde bir açıldığa sahiptir. Bu ayetin perspektifinden diyeceğiıniz şudur Ayrıc�, Kur'a n'da H7.. Peygambere

hitabeıı, bu konuda 'onlara ( mü� riklere) boyun eğıne . .' ko­ nuda bir selahiyetinin olamayac�ğı hususuntın ınüşriklerc de dekiare edilmesi SÖ7. konus ml ur . Bu dekiare ile ıni.i.Fiklerin 'biz seninle olduğumıızda bu insanlar orada olmasm' şeklindeki veya 'onları (o fakir mü'miıılcri)

yarun da n kovma. .' şeklinde nazil olan :iyetl crle, onun bu

taleplerinden vazgeçmel eri anlatılmı.� tır; böylesine kesin bir emirden sonra artık Peygamber'in

f.1 rkl ı bir tu tum sergileyemeyeceği, dolayısıyla bu kon uda ısraı·cı olmamalan gerek tiği onlara bildiı-iim i�tir. Kısaca, bu aye tlerdek i ifadelerle, müşriklcriıı yer.�iz tale pleriılİ reddetme konu­ sunda Hz. Peygamber'in eli/pozisyonu güçlendirilmişrir. Esasında inkarcılaı·ın ileri gelenleri ni n bu tü rden isteklerine birçok peygamber mulıatap olmuş­ tur. Ancak onların bu türden talepleri peygamberler taı·�findan asla dikkate almınarruşnr. Me­ sela, Hz. Nuh'un kavmi kendisine "sana SCI'iyc/eı-i düşük kimsekr rabi olup dururken, biz sana iman edeı· miyiz lıiç" dediğindc; onun cevabı gayet net olınu§nı: " . . Bcıı mii'minleri koı'lıp ıızaklaştmıcak (taı·dedccek) değilim.'' (Şuara, 26/l l l-4. Keza bkz., Hud, 1 1/29.) Hiç §iiphe yok ki Hz. Nuh (aleyhissehim) ve Hz. Hud (aleyhisselam), kendilerine getirilen böyl e bir teklifi tereddüt göstermeksi1.in nasıl reddetmişlerse, Hz. Peygamber de aynen öyle reddetmݧrir. Bu konuda farldı düşünce b eya n ında bulımanların iddialarını teıneUeııdirme sadedinde akılla­ nna ilk gelen genelde İsra slıresiııin 74. iiyeti olmaktadır. Rivayetkrc göre, Sakif kabiles i Hz. Peygamber'den İstam'ı kabul etmelerinin bedeli olarak., ba.z.ı veeibelerden muaftutulma gibi i m­ tiyaz istiyorlardı. İ.ojte bu ol ay üzerine şu ayet in ın iş ri : "Şayet Biz seni tespit ecnıeseydik (kalbiııi hakikare sabitlemescydik), az da n/sa onlara meyledcbilinüıı" (İsra, 17/74). Ununılmamalıdır ki bu iiyet 'far7.-ı muhal' çerçevesi ve prtı içinde ifade olunıml1jtur. Bu itibarta burada veri lmek istenen mesajın şöyle anlaşılımsı gerektiği kanaatiııdeyiz: 'Ey Nebi, Biz seni ta ba§tan hakikatİlı içine tespit etmeseydik, sen kendiı1 olarak azda olsa onların bir kısım tekliflerine meyledcbilir­ d.in, zira sen onların hidayetiııe çok h ırslısın . Ne vaı· ki Biz sana bütün duygulannda istikamet ve ölçü verdik, böylece seni muhtemel ifrat ve tefritten konıımış olduk; yani sen tarafınm.dan, baştan öyle sağlanı bir hakikat zeminine oturtulınuşsun (tespit olunmuşsun) ki, senin bulımdu­ ğun yerde artık bir zemin çökmesiı1den bahsetmek mümkün değildir.' Hasılı, 'az meylederdin' demek 'meylcttin' anlarnma gelmez. Miiınkünü vaki kılacak hiçbir hadise yokken, Hz. Pcygam-. ber'dc böyle bir zaaf araınak, sathl bir düşünceyle vanlnuş olan bir sonuç olup makul değildir . Zira ayet, meseleyi, 'şayet (lcv Iii) . . .' çerçevesi/şartı içinde ele almaktadır.

167


İsLAM İNANCI ETRAPINDA YERLİ YoRUMLAR

ki, Kur'fu:ı'ın, bir yerde mü'minlcre karşı 'rauf' ve 'rahlm' olarak tamttığı bir Nebi'yi başka bir yerde 'ab(ıs' olarale z.ikretmesi onun hikmetl.i üslubu açısından makul gözükmemektedİr. Bu bağlamda şu ayeti de hatırlatma­ mızda yarar görüyoruz:

''Allah 'tan bir rahmet ile sen onlara yumuşak dav­ ra.ndm, şayet sen kıncı/kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafmdan dağılıp gidcı1erdi. " (Al-i İmran, 3/159) b. Hz. Peygamber'in yüce ahlakını göstermesi baiGIDından hadis kay­

naldarında yer alan bazı tablolar:

ı . Bir gün Allah Resulü mescitte oturuyordu. içeriye bir bedevi gir­

mişti. ihtimal, ona bir şeyler sorup öğrenecekti; falcat bu adam gitti ve mescidin bir tarafına idrar etmeye durdu. Tab.iatıyla, bir mabedin/mesci­ din içine, hem de bir Peygamber'in huzurunda bevleden bu kişi, orada­ kilerin öfke ve müdahalesine sebep olmuştu. Ne var ki engin bir hilim ve anlayış salıibi Hz. Peygamber o kişiye yüzünü ekşitınediği gibi, oradalcile­ re

"onu bıralan ve idrarını kestirmcyin" demişti. Sonra da "gidin bir kova

su getirip idrarının üzerine dökünüz" buyurmuştu. 349 2. Yine Allah Resfılü'nün mal taksiminde bulunduğu bir sırada Zü'l­

Huveysira adında birisi ona hitaben lcüstahça bir üslupla, 'adil ol, ey Mu­ hanımedf demişti. Bir insanı derinden sarsabitecek böylesine bir kaba davranış karşısında Hz. Ömer daha fazla dayanamaz ve 'bırak şu müna­ fığm başını alayım ya Resulellah' der. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve scl­ lem), Ömer'i (radıyallahu anlı) ve onun gibi düşünenleri teskin ettikten sonra

adama döner ve sadece şunu dcr: " Yazık,

eğer ben de adil olmazsam, başka

kim adil olabilir kit"350 Görüldüğü gibi, o, böyle bir tablo karşısında bile edeb ve ııezaketinden asla ayrılm ıyor ve yüzünü ekşitmiyordu.

3. Bir başka gün, Hz. Peygamber, mescitte arkadaşlarıyla sohbet etmiş ve tam hücresine çelcilrnek üzere iken bir bedevi -boynunda iz bı­ rakacak şekilde- onun cübbesini arkadan çekerek 'ey Muhammed hakla­ mı ver; iki devemi de yükle. Bunları ne kendi malından, ne de babanın

malından veriyor değilsin" diyordu. Hz. Peygambere

(sallallahu aleyhi ve sel­

lem) karşı sergilenen bu rencide edici davranış karşısında orada bulunanla-

349 Bkz., Buhar!, Vudu', 58; Müslim, Tahare 98. 350 Bkz., Buhart, Edeb 95; Müslim, Zekar 142.

168


Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Yüce Ahliikı ve Abese-Tevellii Kelimeleri rın canı sıkılıp sinirlenmişlerdi. Hz. Peygamber ise, "bu adama istediğini verin" buyurarak arkadaşlarını yatıştırmıştı. Hz. Peygamber yine orada da ne acı bir söz ne de ekşi bir yüzle ona mukabelcde bulunmamıştı. 351 Kur'an'daki ifadeler ve hadis kaynaklarındaki tablolardan hareketle sonuç olarak diyebiliriz ki, insanların kaba tavır ve münasebetsiz davranış­ ıarına bile surat asmayıp onlara engin müsarnaha ve nczaketiyle mukabe-

jede

bulunan yüce ahlak sahibi bir Pcygamber'in, kendisinden bir şeyler

dinlemek için saygıyla meclisine koşarak gelen bir mü'mine -üstelik a'ma olması ellietiyle şefteate/anlayışa ziyadesiyle muhtaç ve müstahak birisinc­

yüz ekşitip sırtmı çevirmesi mümkün gözülcmemektedir. Bir beşer ohnası

sebebiyle Hz. Peygamlx:r'in (sallallahu aleylıi

v�

sellem), maruz kaldığı acı ve

olumsuz ınanzaralar karşısında, tabiatıyla, yüzünde hüzün ye ızdırap eksik olmamıştır, ancak o, kendisine samirniyetle yönelmiş hiçbir şahsa surat asıp sırtını dönmemiştir.

b) İlk İld ayeti Taldp Eden Ciimlenin T.?bi Olduğu Gramatik Yapı Açısmdan Bu başlık altında stırenin 3. ve 4. ayetini dilbilgisi kuralları ve anlam bütünlüğü açısmdan değerlendireceğiz. Biz, burada surenin

<.>j�1 ��:; _;$-� ) J� iJ �� �.J ayetleriyle ilgili *

olarak, son derece basit, ancak şimdiye kadar gözden kaçmış önemli bir hu­ susa dilekat çekmek istiyoruz. Şöyle ki bu ayette geçen (.$_)� fıili,

.

'

) <S fıilinin

muzarisi olup, 'bildirmek, haber vermek' gibi anlamlara gelir. Müteaddl bir fıil olması sebebiyle de en az iki meful alır.

0�1 fY. � !11.);1 �.:;

(Din

giiniiniin ne oldıığunıı sana bildiren nedir? (İnfitar, 82/17) ayetinde görül­ düğü gibi. Dilekat edilirse 'edd' fıili burada iki meful almıştır. Birincisi

'sana' anlamındaki .il zamiridir. Diğeri ise cümle halindeki ..:r-�1 fY. � ifade­ sidir. Tabiatıyla bu nahv1 zorunluluk, üzerinde durduğumuz ayet için de

geçerlidir. Yani bu ayette de ise

� zamiri yine birinci mcfuldür. İleinci meful

(.5j�1 �;:.:� )� ) ):;. iJ ��.l; �.:; cümlesidir. İzallllla çalıştığımız *

bu zorunluluktan hareketle bu ayet bize göre şöyle tercüme edilmelidir: 351 Ebu Davud, Edeb l; N esai, Kasame 24.

169


İsd.M İNANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

"(Ey Nebi), onun belki arınacağmı/temizleneceğiııi yahut alacağı öğüdün kendisine biı· yarar sağlayacağını sana nejla"m bildirdi?" (Abese, kim

80/3) N ite­

Kad1 Beyzavl, bu ayetle alakalı olarak kabul edilen görüşü aktardık­

tan sonra, ilcinci bir tevcihin imkanından bahseder. Bu tevcihe göre, t;_J

,..}� j;J ..!.4�� ayetinin, 'lealle' kelimesinde geçen zamir, 'kafır

'

olup Hz. Peygamber'e (sallallahu aleı•hi ve sellem)

o

kişiye raci

şu mesaj verilir: 'Ey Nebi,

kafırin kendini İslam ilc anndıracağını veya senden alacağı öğütten ya­

rarlanacağını umınaktasın/beldemektesin. Umup beldedi ğin bu sonucun gerçekkşebileceğini sana ne/kim bildirdi? (ve ma yudrilce . . ?)352 Şarih

Şeyhzade, Beyzav:i'nin bu ilcinci tevc ihindelci 'ma yudrike? ' kalıbının "Ja

yııdrike şey'ım" anlamında 've klle. . ' şeklinde yer

olduğunu belirtir.m Beyzav!'nin tefsirinde

alan bu tevcil1 hariç, tef'>irlerimizde -edra fiili için

düşünülmesi gereken ilcinci mefiılün dildcate alınınasıyla yapılmış- başka bir yorum

göremiyonız.

Acaba, aynı zamanda birer dil uzmanı olan müfessirlerimiz bu husu­ su gözetmeksizin zorlamalı farldı bir tercihe neden başvurmuşlardır? Bizce bumm sebebi, onların 'abese ve tevella' Peygamber

fiilieriyle kastedilen kişinin 'Hz.

olduğu' ihtimalini, alesini düşünmeyecek şekilde bbullenmiş

olınalarıdır.354 Böyle bir ön kabul ise, onları bu cümlenin anlamıyla ilgi­

li olarale zorlamalı terci.imelere sevketmiş tir ; ilci mcf'lıli.iyle birlikte tek bir

dimle olarale düşünütüp tercüme edilmesi gereken ayeti, zorunlu olarak ilci ayrı cümle şeldinde ele alımşlardır. Buna bağlı olarak -İbn Ümmi Mclmıın

kastedilerek- ayete, 'Ne bilirsin, bellci de o arınacak, da

yahut öğüt alacaktı

bu öğüt kendisine fayda verecekti.' veya 'Onun halini sana kim bildir-

352 el-lleyzavi, el-Kadt, 1991, IV, 524.

Env:ıru't·Tcnztl ('H:ışiyetii ŞcyhzadC'

kenarıııd a), Hakikat Kit., İstanbul

353 Aynı yer. 354

Öyle göriinüyor ki müfes.�irlcrimizin bu konudaki kanaatlerini pekiştiren .�u iki husus olmak­

tadır: l. Sılrenin devanunda birbiri ardınca gelen şu ayetler: "(Ey Nebi) sen, saygıyla sana

İmam Malik'in Muvatta'sında, gerekse Tirmizi'nin Siiııeıı'inde, 'Abese ve revella (ile başlayan bu sılre) İbn Ümmi Mekrum hakkında nazil oldu' şeklinde geçen cümle. Biz bu iki hu.�usun nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair el�tirel de­ ğerlendirmeınizi, "Hadis kaynaklanııda geçen i fadelerin, tefsir kitaplarında anlatılan bilgilerle karşılaştırılmasıyla ulaşılan veriler itibariyle' başlığı altında yapacağız. koşarak geleni bekleciyorsun." 2. Gerele

170


Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Yüce Ahlakı ve Abese-Tevella Kelimeleri dil Belki de o temizlenecek . . . ' şeklinde anlamlar vermişlerdir. 355 Biz, bu ayetin bu şekilde tercüme edilmesinin isabetli olamayacağım, bir sonraki 's1ırede yer alan bazı karineler açısından' adlı başlık altında ayrı bir açıdan yeniden ele alacağız. Surenin, 3. ve 4. ayetleriyle ilgili durum açıklılc kazandıktan sonra

j_;:;

şimdi ilk ilci ayete tekrar geri dönelim. Burada �� � �.ı_,;. .:.ı\ � aye­ 'tiyle ilgili iki ihtimal söz konusudur: l. Gerek 'abese' ve 'tevalla' fıil1erinin tahtında müstetir iki gaib zamir, gerekse 'de' fiiline bitişik � zamiri Hz. Peygambere (sallallahıı aleyhi ve scllem) racidir. 2. İlgili zamirler, müstağni/lci­ birli müşrik kişiye racidir. Şimdi sırasıyla bu ihtimaller üzerinde duralırn. Birinci ihtimali dikkate aldığımızda ayetin anlamı şöyle olacalctır: "Yanına a'ma (biri) geldi diye (Peygamber) yüzünü asıp sırtım döndü." Türkçe meaiJerde de tercih edi­ len böyle bir çeviri, -surenin 3. ve 4. ayetlerinin gramatile yapısı açısından anlamını dikkate aldığımızda- geçerliliğini yitirmiş olmaktadır. Diğer ta­ raftan bu şekil bir tercümede, surenin muhatabının Hz. Peygamber (sa!lal· lahu aleyhi ve sdlem)

olduğu husum unutulmuş bulunmaktadır. Burada demek

istediğimiz şudur ki, madem ki bu sôre, İbn Ümmi Mektum'dan ötürü Hz. Peygamber'in (sa!lallahu alcyhl ve sdlem) dildeatİnİ çekmek için indirilmiştir, o zaınan ilk ayetlerde de Hz. Peygamber'in -ğaib sigasıyla değil de- doğ­ rudan muhatap alınmış olması gerekmez miydi? Yani, iddia edildiği gibi, eğer, yüz ekşitip sırt çeviren Hz. Peygamber ise, o zaman ifadenin 'Ey Nebi, sana bir a'ma geldi diye yüzünü eleşitcin ve sırtını çevirdin . . . ' şeldin355 Biiyle bir tevcilue 've ma yudrike?' cümlesindeki edra fiilinin mePi'tlü ınahzuf olarak dü�i.inül­ mektedir. Buna göre cümlenin anlarru şöyledir: 'Ey N ebi, gelen a'manııı dunımunu/alubetiııi sana ne bildirdi? Ne bilirsin belki de o annacak . . . . . ' Muhyiddin Derviş, İ'nibu'J.Kııı-'iııi'l-Kcı1nı

adlı tef:� irinde, bu elimlenin her iki ihtimal açısmdan da irabıııı yapmaktadır. Hatta o irabında

önceliği bizim tercih ettiğimiz tevcihc (yani edra fiilinin iki ınefulüylc birlikte dü§ünülıncsini vermektedir. Ancak, buna rağmen o da yorumların ı genel kabul istikanle· tinde yapmaktadır. Şu kadar ki M. Dcrvi�, -ilgili aycderin tefsirinin sonwıda- Şerif Murteza'­ nın 'yüz asıp sırt çevirmek Hz. Peygambeı�in dü�manlarına karşı bile göstcrınediği s ıfa tlardır, nerde kaldı ki o bu tavırları dinini öğrenmek için gelen birisine karşı sergileıniş olsıın' cümlesini hatırlatmak suretiyle 'yüzünü asan ve sırtını çevirenin' mü�rik kişi olabileceği ihtimaline kapıyı açık tutmuş görünmektedir. (Ayrıntılı bilgi için bkz., Derviş, Mulıyiddin, İ'rabıı'l-Kur'fini'l­ Kerim, Daru İbn Kesir, Dım�kjBcyrut 1994, X, 375-377.) gerekli kı l an tevcihe)

171


İ sLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

de başlaması gerekmez miydi? Kur'an'ın hikmetli ve müblrı üslubuyla da örtüşen böylesi değil midir? Bu noktada ilgili sorularımıza cevap mahiye­ tinde birisi şöyle diyebilir: 'Kur'an'ın böyle gaibden muhataba geçişi (ilti­ fatı) vardır.' Bizce Kur'an'da zaınan zaman görülen bu türden bir geçişin/ iltifatın burada da söz konusu olduğunu düşünmek makul değildir. Çünkü bunun için hikmctli ve matlup bir manaıun olması gerekir, bu olmadıkça Kur'an gaipten muhataba iltifat etmez. İkinci ihtimali dikkate aldığımızda ise, ilk iki ayetin anlamı şöyle ola­

caktır: "O (kibirli müşril() , yaıuna a'ma (biri) geldi diye yüzünü astı ve sırtını dönüp gitti." Gerek Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve scUem) yüce ahlakı, gerekse bazı delil ve karineler açısından birinci ihtimalden daha isa­ betli bulduğumuz böyle bir tercüme ile ilgili olaral( burada birkaç nokta­ ya değiıunek istiyoruz. Açıktır ki a'ma'run, müşrik kişinin yaruna gelmesi ondan istifade etmek için değildir, zira İbn Ümmi Mektum, Peygambe­ r'ini dinlemek için o meclise gelmiştir. Nitekim bu husus surenin "sana

saygıyla koşarak 1raı·aııa gelince. . " iyetiyle tasrih edilmiştir. Burada önem­ le hatırlatmak istediğimiz nokta şudur. Abdullah İbn Ümmi Mekttun söz konusu meclise geldiğinde Hz. Peygamber o sırada müşril<.lerin büyükle­ rinden birisiyle ilcili olarak görüşmektedir. 356 Öyle anlaşılıyor ki, kibri­ ne yenik düşen bu inkarcı, maddi imkan ve konumu itibariyle fakir ve de a'ma olan İbn Ümıni Mekttım'un yanında bulumnasından rahatsız olmuş­ ttı. Zira o, kendi düşünce dünyasına göre, büyük ve çok önemli birisiydi, yanına (bulunduğu meclise) sıradan/fakir insanlar gelmei11eliydi.357 İşte o kibirli inkarcı bu durumu bir gurur meselesi yapıp surat asnıış ve soma da sırtım dönüp oradan ayrılmıştır. Bu cümleden olmak üzere diyebiliriz ki bu sürede Allah (ccUe cclaluh), önce ilk iki ayetle hadiseyi bizzat yaşayan Hz. Peygambere (saUallahu aleyhi ve scllem), o gün müşrilc kişinin sergilemiş olduğu tavrı hatırlatarale başlıyor,

sonra ona hitaben "(Ey Nebi), onım belki armacağını veya alacağı

öğiidiin

kendisine bir yarar sağlayacağmı sana ne/kim bildirdi�" buyuruyor. İlk dört 356 Bkz., Muvatta, Tefsiru'l·Kw�an, 8; Tirmizi, Tcfsiru surc (80), 1. 357 Biz, böyle bir sonucu -yukarıda da değinildiği üzere- o dönemdeki Kurcyş'in ileri gelenlcriniıı, Hz. Peygambere göti.irmüş olduklan tekliflerden çıkarıyoruz. (Bkz., İbn Kesir, age., III, 254)

172


Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Yüce Ahlakı ve Abese-Tevella Kelimeleri ayetle birlikte tablo bir bütün olarak ele alındığında ise, Allah (ccllc cdiluh), Peygamber'ine (sallallahu alcyhi ve scllcm), -onu inkarcı kişi üzerindeki tsrarından vazgeçirmeye yönelik olarak- şu mesajı veriyor: (Ey Nebi, sen de bizzat gördün ki) o, kibirli inkarcı yanına a'ma biri geldi diye rahatsız olup surat astı ve sonra da sırtını dönüp gitti. Şimdi bunu görüp bilınene rağmen, o kişinin hidayeti hususunda ümidini korwnaya değer, sana, şimdi veya önce­ den bildirilmiş bir şey mi var ki onun üzerinde böyle ısrar ediyorstm? Ümit­ lenip358 onda ısrar etmene gerele yoktur, çünlcü o, sana tabi alınaya ihtiyaç hisetmeyen bir tavır içindedir. Nitekim bu iyerlerin hemen ardu1dan Hz. Peygamber'e hitaben,

LSL' j ..;...;t <..$':;:_:.\ _; �� "(O istiğna gösterenc gelin­

ce, sen ona yöneliyorsun)"359 denilerek bu hususa dilekat çekilir. Bu ayeti takip eden bir sonraki ayette ise, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve .�cilcm),

-lcibrine takılıp kalan ınüşrik karşısında- vazife endi�e ve hassasiyetiyle bir

sılcmtı duymasına gerek olmadığını vurgulamak üzere

J� 01 � ı;.J (Onun

arınmaınasmdan sana ait bir sommluluk yoknırY611 denilir.

L� Sızrede Yer Alan Kaı1neler Açısmdan l.

LS)�I �;�.:; )� ) J� j_j ��.1; !;.J ayetincieki zamirierin İbn *

Ümm-i Mektum'a raci olduğunun ileri sürülebilmesinin şu noktadan mi.i.�tağrıi ınü§rikin bazı sözleri Hz. Peygamber'in ümitlenınesine sebep olmuş olabilir. Nitekim Muvatta ve Tirmizi'nin Süncn'inde, Allah ResCılü ile bu şahıs arasında geçen şu d iyaloğa yer verilir: " . . Nebt (sallallahu aleylıi ve selleın), ondan dönüp diğerine (mü�rik adama) yönelerele şöyle diyor: 'Ey fiüanın babası, bu sana söylcd.ik!erin1de bir zuarjınalızur (be's) gii ıiiyor mtL�tm? O, ( kendileri için) kan (akıtılan putların) hakkı için hayır' dedi.." (Bkz., Muvatta, Tef.�inı'l-Kuı>aıı, 8; Tirmizi, Tefsinı sfıre (80), l.) Ru plus Hz. Peygamber'in ilgili sorusuna 'haırır' d iyord u ama, iman etmeye bir türlü yaııa�nuyordu.

358 Söz konusu

,

359 Abese, 80/5. Bu ayctte geçen .} _;2.ı cümlesinin anlam içeriği üzerinde durınamız yararlı ola­ caktır. Bu itade

için şu anla ın l;r söz konusu olabilir: l. Hz. Peygambcr'e tabi ohnayı gunınına

yedireıneınesi sebebiyle hidayete ihtiyaç lıissetıneyen, 2. İman ettiği takdirde, sıradan insan­ larla aynı konuındajsafta olm ayı hazınedeıneycccğini di.i.�ünüp hidayete ihtiyaç lıissetıneyen. Bizce, burada her iki ihtimal de söz konusudur. 360 Abese, 80/7. Meallerin bir çoğımda, mesela Diyanet ݧlcri Başkanlığı'na ait ınealde bu ayete "aımnıak istememesinden saı:ıa ne?' �eklinde bir anlam l'erilınektedir. Peygamberin gönderiliş hikmcti ve surenin bütünü dikkate alındığmda böyle bir çevirinin tutarl ı olamayacağı kolaylıkla anla.� ılnuş olacaktır. Böylesi bir anlam, bir Pcygan1bcr'in yiildeıımiş olduğu m i syonla da örti.iş­ ınez, çünkü, bir Peygamber'in en önemli işi, insanların arınmasına çalışınak.tır.

173


İsLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLA R

d a malnil olamayacağı görülmektedir. Şöyle k i ; Bu zatla alakalı olarak

� .:;;..J � !ı .L; _; d.J (Sana (kalbi) haşyetjsaygı içinde koşarale varana

..

gelince ) denilmektedir.

Bu ayetten açıkça anlaşılmaktadır ki, a'ma olarak kendisine atıfta bulunuları bu zat, Hz. Peygamber'in

(saUallahu aleyhi ve scllem)

sohbetine ar­

zulu/istekli birisidir. Bunu � ifadesinden anlıyoruz. Keza, bu kişi aynı zamanda içinde haşyetin/saygırun hal<im olduğu birisidir. Bunu da

.;� cümlesinden anlamış kendisine

_:;.;,.:;

oluyoruz. Bu ise şu anlama gelir: A'ma kişi,

ı.S)�ı (öğüt/mesaj ) nın fayda verdiği birisidir. Bu itibarla a'ın;1

kişi düşünülerek,

"nerden bilirsin, belki de o annacak veya dinlediği öğiit kendisine fayda edecektir" şeklinde verilecek olan bir meal tutarlılığını yi­ tirmiş olacaktır. Tefs irlerimizde de yer aldığı şekliyle, burada birisi itiraz mahiyetinde şöyle diyebilir: 'Bu, iman etmiş zatın ( a'manın) dinine ait diğer hususları da öğrenerek daha derin bir arınma ve yararlanmayı ifade eder.' Bizce böyle bir yaklaşun da asla problemi çözücü bir özellik arz etmez. Zira bu tür bir yaklaşımdan hareketle yapılacak olan bir tercüme, Hz. Peygamber'in İbn Ümm-i Mektum'a zikranın/öğüdün fayda edip etmcyeceği konusunda sanki şüphesi varmış da Allah da ona 'bu konu­ da şüphen olmamalıydı, ona hemen öğüt vermeliydin' demiştir, gibi bir tabioyu karşımıza çıkarır. Bu ise vakıaya ters düşen bir durum olur, zira, bu zat gerek ilk Müslümanlardan olması, gerekse Hz. Hatice'nin dayısı

oğlu olınası361 cihetiyle, Hz. Peygamber tarafından yakından tanınma imkanı olan bir sahabiydi. Yani Neb!'nin yabancı olduğu birisi değildi; yakınında olması hasebiyle hakkında şüphe taşındamayacak bir kişi ko­ numundaydı.

2. Yezzekka fiilinin 3. ayetten sonra 7. ayette tekrarlanması da bizim için bu noktada önemli bir ipucu olmaktadır. Bu fiil ilk olarale surenin baş

tarafında )_;;. ii �.)� c; ayetinde geçmektedir. İkinci geçtiği yer ise t;;.J )j_ �f , ;ı:i;;: ayetidir., Bu ilcinci ayetteki yezeldd fiiliyle kastedilen kişinin

müşrik adam olduğu hususu şüphe götürmez bir açıklığa sahiptir. Bu da bir karine olarale bize, tekrarlanan bu fiille aynı kişi üzerinde durolmuş

alına ihtimalinin yüksek bir olasılık olduğmıu gö..c;termektedir. Zira bir 361

Bkz.,

İbn Hacer,

eJ-İçabc,

II, 523.

174


Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Yüce Ahlfikı ve Abese-Tevellfi Kelimeleri pasajda aynı fiille, iki farldı insanın (yani hem saygı içinde Peygamber'e koşu p gelen bir mü'miniıı, hem de inkarında direnen müstağni bir müşri­ kin) kastcdilmesi, Kur'an'ın hikmetli üslubuyla örtöşebilecek bir yaklaşım olma özelliğine sahip görürunemektedir. Hasılı, suren.in kontekstine biraz dikkatlice balctığımızda, Kur'an'ın yezzekkl fiilliyle aynı kişi üzerinde dur­ duğunu rahatlıkla anlaıruş olacağız.

d) Abese Suresinde Geçen Fiillerin Diğer Surelerdeki Benzer İfadelerle Karşılaştınlması Açısmdan. Bu başlık altında ise biz önce Müddessir suresinin

18-25 .

ayetlerini ele

alarak üç hususa dikkatleri çekrneğe çalışacağız.

® _,:ı.; u;S ji � G� _>j; � � @ )i_; � �� �ı� ıi;. �ı� J� rr? r' _r<J - ��� (""'. :. - - � : · ı - - - ;1 · � ®- - , - - - - � @ '-V ..r.""'"'"" .J _r. (""' �.J u-:-" (""' '�:' �... rQ ..J""" � -iı j · ; � ı ıi;. �ı @ t .fY� ... .. ":" _JJ • "

.

l . Dikkat edilirse, Müddessir suresinde bir muannid inkarcı için kul­ lanılan fiilierin hepsi Abese sfıresinde aynıyla veya müradifiyle yer almıştır. Şimdi, Müddessir suresinde geçen fiilierin karşısına Abese Sllresinde geçen fiilieri yazarale karşılaştıralıın:

;,Cı) (.S:;:�.ı - ;,;1 J_,;_, - �j � � Bu tablo bize, ilci ayrı suredc ayın anlama gelen fıillerlc söz konusu edilen zatın aynı kişi olduğunu veya aynı karaleterde iki ayrı lcişinin olduğu­ nu göstermektedir. Burada hangi şıkkın daha doğru olabileceği hususunda kesin bir şey söyleyememelde birlikte, kaı1aatiıniz, ayın kişiden bahsedilmiş olmasıdır. Bu cümleden olmak üzere biz şinıdi yerleşik kanaari savunanlara şu soruyu yöneltmek istiyoruz: Yüzünü ekşitti/surat astı anlaınındalci 'abese' tabirini Kur'an, bir yerde inatçı bir kafir için kullanırken diğer yerde nasıl olur da Hz. Pcygaınber (sallallahıı alcyhi ve sellcm) için kullanılır? Tevella fiili için de durum bundan çok farklı değildir. Kur'an-ı Kerim bu fiili Hz. Musa'mn (alcyhissehim) sunduğu mesajları reddeden Fir'avurı ve erkanının durumlarını ifade için kullanır;

175

"5J.;:.:,. jt :r:-ı..:. J�.J

i� ):;;


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUM LAR

/Firavun erkanıyla birlikte yi.iz çevirip 'o bir silıirbaz veya mecmındıır' demişti." (Zariyat, 5 1/39) Gerçi bu fiil sadece Firavun için kullanılmamıştır, ancak, Kur'an'ın bu üslup içerisindeki yaklaşımı hep Firavun karakterliler için olmuştur.362 Kur'an nasıl olur da birbiri ardınca böyle iki fıille, Hz. Peygamber'i anlatıruş olur ve bu fiilleri ona isnat eder? Ve yine nasıl olur da Kur'an-ı Haldm, dine/imana karşı direnen inkarcıları nitelediği sıfatlar­ la dinin temsilcisi bir Peygaınber'i vasfedcr? Burada itiraz mahiyetinde yine birisi şöyle diyebilir: 'Kur'an, Hz. Pey­ gamber'in olumlu olan iki şeyden birini bırakıp diğerine geçmesini revella fiiliyle ifade etmiştir.' Bu yalclaşım bizce isabetli değildir. Zira bu fıil Kur'­ an'da daha çok 'vahyi gerçekiere ve onu tebl iğ edene kalben sırt çevirme' anlamında kullanılmıştır.363 Musa Carullah, bu surede geçen 'tevella' fii­ liyle ilgili olarak şöyle der: Arap dili edebiyatıyla uğraşaıı biri şöyle diyebilir; Kur'an-ı Kerim Hz. Peygamber'in davranışını müzavece364 üslubu gereği 'tevella' ola­ rak nitelendirmiş olabilir. Mesela, "her kötülüğün cezası kendisi gibi bir kötülüktür" ayetinde görüldüğü gibi. Buna göre, mütekebbirin azgınlığı, revelli'ni n (hakilcatten yüz çevirmenin, haktan lcaçmaııın) en büyüğüdür. Bize göre, hikmetli ve matlub bir mana olmadıkça müzavece üslubu ile bir şey ifade etmek doğm değildir. ("Her kötülüğün cezası kendisi gibi bir kötülüktiir'' ayetinde böyle bir mana gözetilıniştir. Zira, hak ve meşm olan cezanın kötülük olarak isimlcndirilmesi, affın daha faziletli olmasına delalet etmek içindir. 'Affetıneniz takvaya daha yakındır' (Maidc, 5) ayetinde değinildiği gibi.) 365 2. Diğer taraftan bu ilci sılre arasında, karşılaştırılması gereken bir 362 Bkz., Bakara, 2/205; Taha, 20/48; Necm, 53/33; Mearic, 70/17; Üa§iye, 88/23; Leyl, 92/16; Alak, 96/13.

363 Tevella fiili burada ilk anlamıyla da ele alınnuş olsa, bu, yine Hz. Peygambere yakı§an bir

durıun olmayacaktır. Yani bu fıil dsmcn bir sırt çevirme (oradan ayrılıp gitme) , şeklinde dü­ şünülse bile, bu, savunulan yonunun haklılığıru destekleyici bir delil olmaz. Çünkü böyle bir yaklaşım, Peygamberin 'görevden kaçması' gibi bir anlanu akla getirir ki bu da onun görev sorumluluğuyla telif edilemez. 364 Müzavecc, bir şeye cevap verirken aynı kelime ve cümleleri (ayru dil ve i.islubu).kullarunaktır. (Çev.) 365 Carullah, Kicabu��-Sıume, s. 43.

176


Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Yüce Ahlfikı ve Abese-Tevella Kelimeleri başka nokta daha söz konusudur. O da her iki st1rede de söz konusu edilen şahsın lanete/kahrolmaya müstehalc bir insan olarak taıutılmasıdır. Şöyle ki, Müddessir suresinde sözü edilen inkarcı şahsa

� F cümlesiyle değinil­

dikten sonra ardından onun 'bu ancak yapılagelen bir sihirdir; bu, ancak

bir beşcr kavlidiı� sözleriyle vahy1 gerçekleri inkar ettiğine vurgucia bulu­ nulınaktadır. Abese sflresinde ise, bu iki husus doğrudan bir cümlcde dile getirilinektedir ki o da şu ayettir:

�)S\ t; �1...::.:.� 1

j:i (Kahrolası İnsan! Ne inkarcıdır. ) �

ki, her ilci surede d

Bu da gösteriyor

söz konusu edilen şalus, aynı inkarcı lcişi veya aynı

karakterde ilci ayrı inkarcı şahıstır. Bu çerçevede şu ayrıntıyı da hatıriat­ makta yarar mülahaza ediyoruz: Kur'an'da bu üslupta ("lrutile. .jlcahrola­

sı. . " şeklinde) geçen ifade kalıpları dört yerde suudı olarak geçmektedir. Bunlardan ilusi 'kutile'J-harrasılrı'366 ve 'lrutile ash'lbu'l-uhdıld'dur367 lci, doğrudan bir topluluğu söz konusu eder. Diğer ikisi ise, üzerinde durma­ ya çalıştığımız Müddessir ve Abese sflresinde geçer !ci buralarda muhatap çoğul değil telcildir. Buradan şu noktaya gelmek istiyoruz: Abese s{ıresin­ de "lcııtile. ./kahrolası. . " şcldinde geçen ifadenin telcil olarak benzeri sadece Müddessir slıresinde geçmektedir.

3. Kur'an'ın, revelli fiilini, inkarcıların durwmmu yansıtan ifadeler­ le birlikte zileretmesi de bize onu � bu üsluptalci anlaı'n içeriğiyle ilgili bir

! ? 36RJ)J '-:"'.iS

! ))j ._r:;. cümlesinde görülen bu birlikte 36yJ)J ;;\ Şeklinde gelen ayetlerde de gÖrÜl­

fılcir vermiş o makta ır. Mese a,

zilerediliş

Ve

mektedir. Dilekat edilirse tevella fiili bu gibi yerlerde 'vahy1 gerçekiere ve onu tebliğ edene sırt çeviren' anlamında kullanılmalctadır.

e) Hadis Kaynaklarmda Geçen İradeler Açısmdan B u surenin nüzlı l sebebi ile alakalı olarak tefsir kaynaklarında anlatı­ lanlan şöylece özetleyebiliriz: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Utbe b. Rabia, Ebu Cehil ve Ubeyy b. Halef gibi Kureyş'in ileri gelenleriy-

366 Bkz. Zaciyat, 5 1/10.

367 Bkz. Bunk, 85/4. 368 Bkz., Taha, 20/48; Kıyame,

75/32; Alak, 96/13.

369 Bkz. Mcaric, 70/17.

177


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLi YoRUM LAR

le

otu rmuş, onlara din! tebliğ ediyordu. O, tam mevzuya yoğunlaşmış,

onlara bir şeyler anlatıyordu ki, gözleri görmeyen Abdullah İbn Ünuni Mektum isimli bir zat

içeriye girdi ve Allah Res(ılü'ne 'ya Resılleilah beni irşad et' dedi . O, bu sözü birkaç kere tekrar edince Hz. Peygam b er (sallal­

lahu alcyhi ve sell e m)

sözünün kesilmesinden rahatsız o larak yüzünü döndü ve

biraz evvel kon uş makta olduğu ınevzuya devam etti. Hz. Peygamber'in bu

tutumu

onun uyarılınasma sebep oldu.370 Tetsir kaynaklarında anlatılanla­

rın hülasası bundan ibarettir. Bazı tefsi.r.lerde, Hz.

Peygamber'in bu hadi­

seden sonra İbn Üm mi Mektum'u gördüğünde ona ilcramlarda bulunarak 'merhaba ey Rabbimin beni kendisi sebebiyle itab ettiği kişi' dediğine de yer verilir .371 Bu hadiseyi, muteber hadis kitaplan içinde sadece İmam

Malik'in

Mızvatta 'ı ve Tirmizi'nin

Siin en'inde görmekteyiz. Onların tahriçlerinde de olay J?u şekil de sunulmamıştır. Ş imeli bir ımıkayesc imkanı vermesi için bu iki hadis kitabındaki rivayerlere yer verelim. ilişam b. Urve'nin baba­ sına isnad edilerek Mııvatta'da yer alan rivayet şöyledir: Abese ve tevella, a'm a İbn Ümmi Mektum hakkında nazil oldu. O, (bir gün) Peygamber'e

(sallallahu aleyhi ve scllem)

gelerek 'ya Muhammed, sana

yakı n olabileceğim bir yeri işaret buyur da orada oturayım ( istedn1ni )' dedi. O sırada Nebi'nin

(sallallahu aleyhi ve sellem),

yüiderinden birisi vardı. Nebl (sallallahu alcylıi diğerine

yanında müşrilderin bii­

ve scllem) ,

ondan dönüp (i'raz)

(mü§rik adama) yönelerele (ikbal) şöyle diyor: 'Ey fulanın babası,

bu sana söyledilderimde bir zarar/mahzur (be's) görüyor musun? O, (ken­

dileri için) kan (akıtılan p utların ) haldcı için hayır' dedi. İşte bunun üzerine bu sılre nazil oldu.372 Tirmizi'nin Sünen ' inde

hariç

tahriç ettiği rivayetteki ifadeler de bir cümlesi

olmale üze re hemen hemen aynıdır. Şu kadar ki, Tirmizi'nin rivaye-

370 Bkz., Tabert, İbn Ccrir, Caıniu'l-Beyan, Danı'l-Fikr, Beyrut, 1995, XV, 66; Kurtubi, Ebu Ab­

dillah, el-Cami', Daru'l-Klitübi'l-ilmiyye, Beyrut 1993, XIX, 138; Beyzavi, ei-Kadt, Em'am't­ Tenzil ('Haşiyccü Şeyhzade' kenarında), Hakikat Kit., İstanbul 199 1 , IV, 523-4; İbn Kesir, Tc[çiro'l-Kur'am'l-Azlnı, Kahraman yay., İstanbul 1985, VIII, 288;

Dini Kur'iirı Dili, Eser Kitab., İstanbul 1978, VIII, 5570-2.

37 1 Mesela bkz., Kurnıbt, age., XIX, 138; Beyzavi, age., IV, 523. 372 Muvatta, Tcfsiro'l-Kur'an 8. 178

Yazır, M. Ha ındi, Hak


Hz. Peygamber' in (s.a.s.) Yüce Ahlfikı ve Abese-Tevellfi Kelimeleri cindeki senedin ba.�ında Hz. Aişe bulunur. Şimdi Tirmizi'nin 'garib-hasen bir hadis' olarak nitelediği rivayetine bakalım: Abese ve tevclla, a'ma İbn

Ümmi Mektum hakkında nazil oldu. (Bu

kişi) Res(dullah'a (sallallahu aleyhi ve seUem) gelerek 'ya Resulellah, beni irşad ct' dedi. O sırada Res(ı..lullah'ın (saUallahu alcyhi ve seUeın), yanında müşriklerin büyüklerinden birisi vardı . Resulullah (sallaUahıı aleyhi ve seUem), ondan dönüp ( i'rp) diğerine (ınüşrik adama) yönelerele (ikbal) şöyle diyor: 'Sana söyle­ dikleriinde (aleyhine olabilecek) bir zararjmahzur (be's) göriiyor musun? O, 'hayır' dedi. 373 İlk bakışta, tefsir kaynaklarında geçen bilgilerin, bu iki hadis kitabında geçenlerle birkaç yönden farldılık arzettiğini görmekteyiz. Bmıları mad­ deler halinde sıralamale gerekirse : l . Mevcut hadis rivayetlerinde yalnızca 'Resll.hillah (sallallahıı aleyhi ve seUeın) , ondan dönüp (yu'ridu ) diğerine yöne­ lerele (yukbilu) şöyle diyor (du. )' denilir . Ancak tefsir kaynaldarında, a'ma kişinin Hz. Peygamber'in sözünü kesmcsiyle N ebi'nin (sallallahu aleyhi ve sd­ leın) bundan rahatsızlık duyduğu (kerihe kat'a kelaınihi) ' gibi bir cümleye

hep vurguda bulunulur.

2.

Yine tefsirlerimiziı1 birçoğunda 'İbn Ümmi

Mcktum'un, sözünü birkaç kere devam ettirdiği' belirtilirken, söz konusu hadis rivayetlerinde böyle bir ifade görülmez.

3.

Bu iki rivayette, Hz. Pey­

gamber'in (sallallalıu aleyhi ve seUem) 'merhaba ey Rabbimin beni kendisi sebe­ biyle itab ettiği kişi' şeklinde bir ifade yer almazken tefsirlerin bazısında bu ifadelere de yer verilir. 4. Son olarak bu mukayese içerisinde hatı rlatmamız gereken bir diğer önemli nokta da şudur: Tef'>ir kaynaklarında, bu sürenin

Hz. Peygamber'in a'ma'ya yüzünü ekşitip sırtını dönmesi sebebiyle nazil olduğu belirtilirken, gerek İmam Malik'in Muvatta'ında, gerekse Tirmizi­ 'nin Sünen'iı1de bu kesiılliği ortaya koyacak bir ifadeyc rastlamlmaz. Her iki hadisin baş kısmında geçen cümlf şundan ibarettir: Abese ve tevel!a (ile başlayan bu sfıre) İbn Ümmi Mekttun hakkında nazil oldu. Biziın, farklılıkları sayıp dölcmemizin sebebi, müfessirleriıniziı1 iyi niyetle yapmış oldukları yonunların hadis rivayetlerindeki mevcut ifadelerle birebir örtüş­ mediğini göstermek içindir. Burada denilebilir ki 'hadislerle tefsir metinlerini karşılaştırma isabet373 Tirmizi, TelSir-u sı/re (80) l .

179


İ sLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

li bir yaklaşım değildir.' Bizce bunda bir mahzur düşünülınemelidir. Zira müfessirlcrimizin pele çoğu varmış olduldarı sonuru/yorumu ilgili riva­ yerlere dayandırarak yapmışlardır.374 Bu da söz konusu rivayetlerin yeni­ den değerlendirilmesi lüzumunu ortaya koymaktadır. Burada vurgulamak istediğimiz, onların ilgili hadis rivayetlerini zilerederek yapmış oldukları yonunların, o rivayetlerde yer alan ifadelerin maksaclım aşan bir yorum olmuştur. Şimdi bu açıdan ilgili rivayetlerdeki ifadclere bir göz atalım. Şurası gayet açıktır ki iki rivayette de surenin sebeb-i nüzulünün İbn Ümmi Mektum olduğu vurgulanmıştır. Özellikle bu rivayetlerde geçen şu iki cümle dikkat çekmektedir. Birincisi : Resuluilah (sallaUahu aleylıi ve sellem), ondan dönüp (yu'ridu) diğerine yönelerele (yukbilu) şöyle diyor (du.) Di­ ğeri, 'Abese ve revella (ile başlayan bu süre) İbn Üıruni Mektum hakkında nazil oldu.' a. Birinci cümleyle ilgili olarak: l . Diklcat edilirse İmam Malik'in Muvatta'ında 'beni irşad et veya bana A/Jah'ın sana öğrettiklerinden öğret' gibi bir elimle geçmemektedir. Bu rivayette 'istcdninP fiili geçer. istedna fiil olarak, 'birisinden, yalmun­ da olmayı talep etmek'375 anlamına gelir. Bu cümleden olarak 'istednlni'

şeklinde rivayette yer alan ifadeyi biz, 'beni, sana yakm owrabileceğiın bir yere a/dır/istef veya 'bana yalanmda atııra bileceğim bir yeri işaret bııyııı' olarak tercüme ettik. 376 Esasında bu zat, a'ma olduğtma göre, geldiği mecliste onun böyle bir talepte bulunması daha makul göıiinmektedir. Muvatta'da geçen cümleyi bize tercih ettirici nokta şudur: Hz. Peygaınber'i ille tanıyanlardan birisi olması ve de eşi vesilesiyle ona yakınlığı bulunan bir sahabi olarak İbn Ümmi Mektum, tebliğde/ir-

374 Bu çerçevede A.

Nedim Scrinsu'nun önemli bulduğumuz şu açıklamasma yer vermek istiyo­ ruz: Nüzlıl ortamına ait bu rivayctlcr, ayetin anla�ılması çabası sürecin de manasının kapsamına giren rey ve iccihad ile misal getirmeye imkan veren habcrlcrdir. Rivayetlerin sigaları l'e üshıp­ larından da anla�ılacağı üzere rav1, nüzlıl asrında vuldı bulınu.� bir olaya ya da kendi döncm­ leri nde meydana gelen bir hadiseye anlamı uygun dü.�en bir ayeti, kendi yargısı/reyi ilc alaka kurarak naklctmişcir. (Bkz., Scriıısu, A. Nedim, Kur'an 'm Anlaşilinasında Esbab-ı Niizıllün Rolü, Şule yay., İstanbul l994, s. 129. 375 Bkz., İ bn Manzur, Lisanu'l-Arab, IV, 419. 376 Nitekim bu kelimenin izahı sadedinde Muhammed Fuad Abdulbaki de dipnota bu anlamı dü�mü�tür. ( Bkz., cl-Mııvatta, Darıı'l-Hadls, Kahire tsz., I, 180)".

1 80


Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Yüce Ahlakı ve Abese-Tevella Kelimeleri şadda bulunan bir Peygamber'in konuşmasını dağıtıp 'ya Resulcilalı beni

irşad et' demesi bize çok da makul gelmemektedir. Çünkü Kur'an-ı Kerim, birçok iyetiyle, Müslümanlara Peygamber'in huzunında takınılması ge­ reken adabı talim etmişti; onun yanına ne zaman girilecek, yanında ne kadar oturulacak ve ses tonu nasıl ayarlanacak gibi hususlar inananlara bizz.:'lt All ah tarafından öğretiliyordu377, dolayısıyla ilklerden olan bir sa­ habl'niJım bunlardan habersiz olması düşünülemez. Bu itibarla bu nok­ tada a'ma bir sahabi için en uygun olabilecek talep, geldiği mecliste Pey­ gamber'den daha iyi istifade edebilmek için yakında oturabiieceği bir yeri talep etmesidir. Burada itiraz mahiyetinde şöyle diyenler çıkabilir: 'O son tahtilde gözü görmeyen bir kişiydi, dolayısıyla bir kısım ineeliideri gözet­ mesi ondan bcldenmemelidir.' Bu neviden bir itiraz da tutarlı olamaz, zira 377 Bkz., Ahzab, 33/53; Nur, 24/58; Hucurat, 49/2-3. �76 Abdullah ibn Ümmi Mcknun, bu aye tterin yorumu münasebetiyle kendisinden sıklıkla söz edilen birisi ol m lL�tu r. Ancak kendisini tarllliığırruzı zaımettigimiz bu salıabi hakkında bilgile­ riıniz, daha çok kafamızda -�ekillcııdirdigiıniz dii.�üncclcrc dayanm•ıktadır. Bu vesileyle biz kısa da olsa burada Abdullah İbn Ümmi Mektum'u tanıtmaya çalışacağız. Gerek İbn Sa'tl, ct-Ta­ bakatu'l-Kübra isimli eserinde, gerekse İbn Hacer cl-İsabc fi Tcınyi;;; i's-Sahabc:, ad lı lcitabında onurıla ilgili bütün rivayetleri tuplaıııı�lardır. Birçok rivayetin yer aldığı bu iki eserden ha re ket­ le onunla ilgili bilgileri �iiyle özetleyebiliriz: 1 . 'Kurey.� kabilcsine mensup bulunan AbduUah İbn Mektuın Mckke dönenıi ilk Mü�lümanlarındandır, 2. İbn Hacde göre bu sahabi, Hz. Hadice'nin dayısmın oğludur, 3. Hz. PeygambeıJdcıı önce Medine'ye hicret etmiştir; İsUın'ı öğrctnı clt için Mus'ab b. Uıneyı'dcn sonra Medine'ye hicn:r eden ikinci ki.�i olımışnır (Bedir'­ den sonra hicret ettiğini b i ldiren bir rivayet ol sa da öncelikli olarak kabul edilen görüş biriı1Ci ­ sidir), 3. Hz. Bilal'in yaıunda ınüczzinlilc yapaıı lillji(lir, 4. Hz. Peygamber, Mediııe döneminde birçok gazvede onu yerine vekil olarak bırakmı�tır. (Her iki es erde de '13 kez' ifadesinin yer aldığını bi ldi ren bir rivayer vardır.), 5 . Kadisiye'de sava.�a iştirak ctıni.�tir. İbn Sa'd' göre Medi­ . ne'ye döndükten sonra, İbn Hacer'e göre ise orada vef-ıt etmiştir. (Ayrıntılı bilg i için bkz., İbn İ Sa'd, ct-Tabakaw'l-Kiibra, IV, 205; bn Hacer, d-İsabc, Il, 523.) Şimdi, bu bilgilerin ı.�ığıııda bu zat ile ilgili olarak şu sorumuza cevab verilmesiıli talep edeceğiz: Koım� ına kta olaıı iki insanın sözünü kesıneyi sıradan insanlaı·ın bile çoğu, edep dışı bir durum olaralt giiıiip dikkat etnıeye çalı�ırlarkcn nasıl olur da, Peygaınber'i yakından taruyaıı ve ona erken bir dönemde inıan etnıiş İbn Ümıni Meknım gibi bir sahabi dini anlatan bir Peygaınber'iıı sözünü kesip 'Bana, Allah'ın s ana öğrettiklerinden öğret, beni irşad et' gibi sözlerle müdahalede bulwıur? Doğrusu, gözlerin görnıeıncsi, ne kulakların i�itmcsine ve ne de aklın kendis iıı�len beklenilen makul tavrı segilemesine engel tc.�kil eder. Nitekiın, -yukarıda da hatıriatmış bulunduğı.uıuz üzere- İrnaın Malik'in Muvatia'da yer alan rivaycttc, İbn Ümnıi Mektum'a atfedilen bu türden bir cümleye yer verilmez. Orada bu zata isnad edilen sadece şudur: "Ya Muhammed, beııi, sana yakın onırabileccğiın bir yere aldır/ister (istedııini)."

181


İSLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YORUM LAR

gözün gönnemesi, incelilclerin/hassasiyetin yokluğunu veya zayıflığıru ge­ rektirmez, bilakis bu insanların bu türden duygularının daha da gelişm iş

olduğu bilinen bir valuadır. Buna bağlı olarale hatırlatınada yarar gördüğii­ müz bir diğer nokta da şudur. Bu sahabi, özelliği ve idare istidadı olan biri olmalıdır ki Hz. Peygamber (sallallahu aleyili ve sellem) sonradan onu Medi ne'­

de kendi yerine birçok kere vekil bıralunayı uygun görmü.ştür. 379

Bu rivayede ilgili olarak özetle ifade etmek gerekirse : Muvatta'da Ümıni Mclcnun Hz. Peygamber'in yanına geldi ve

geçen cümlelerden 'İbn

ondan talep ettiği bir şeyle sözünü kesti, N ebi de, onun, sözünü kesmesin­ den ötürü yüzünü ekşitip sırtını döndü' gibi bir anlam çıkarılamaz. Bizce böyle bir anlam ta baştan abese ve tcvella fıillerinin Hz. Peygamber'e raci olduğu ön kabullinden hareketle, yapılınış bulunan bağımlı yoıuınlardan ibarettir.

Çünkü

bu rivayette de Hz. Peygamber'in

yüzünü elcşittiğine ve

ondan rahatsız olduğuna dair açık bir ifade mevcut değildir.

2. Bu konuyla i lgili olarak Tirmizi'nin scncd açısından zayıf bulunan rivayeri de esas alınsa, iddia edilen yorumlar için yine açık bir delil bulu­ namayacaktır. Burada da, biz, en fazlasıyla şu kadarının denebileceği ka­ naatindeyiz: 'Hz. Peygamber (salla Uahu aleyhi ve scllcın ) gelip yalunında oturan a'ma ile ilgilenemedcn konuşmakta olduğu kişiye dönüp onu irşada devam etti .' Zira, -Musa Camilah'ın da önemle vurguladığı üzere- Hz. Peygam­ ber (sallallahu alcyhi ve sellem) onu tanıyor ve onun hayırlı birisi olduğunu bili­

yordu.380 Yani, b u konuda onun kendisirtİ anlayışla karşılayabilecek. birisi olduğu hususunda bir endişe duymuyordu. Şayet bu mevzuda bir endişe 379 Yine itiraz mahiyetinde burada şöyle diyenler çıkabilir: 'Sava§amayacak olan birisi olması hase­ biyle o gün omuı Medine'de vckil bırakılması gayet doğal bir hadiscydi.' Bizce bu yaklaşırnın belli bir haklılığı söz konusu olsa da tümüyle tutarlı olduğu söylenemez. Çünkü, her a'ma bir Peygamber'in yerine vckil olarak bırakılamaz, omın bu vekaleti götürebilecek bir kısım özellik­

lere sahip olması gerekir. Kaldı ki, bu zat savaşıisteyen ve bmıun da hakkından gelen birisidir. Nitekim, İbn Ümmi Mcktum Kadisiyc'de savaşa katılııuş ve şehit olmuştur. (Bkz., İbn Hacer, d-İ.çabe, II, 523.) Bu çerçevede hanrlatılmasuıda yarar gördüğümüz diğer bir nokta şudur: Hz. Peygamber çıktığı gazveterde yerine sadece a'ına veya benzeri özre sahip kişileri bırakma­ mıştır. O, Hz. Ali gibi istidatlı ve çok iyi sava.�çı birisini de böyle bir amaçla yerine vekil tayin etıni§tir.

Zira bu sahabe, İbn Hacer'in de el-İsabe-Sinele belirtmiş ol­ duğu üzere, Hz. Peygamber'in ilk eşinin (Hz. Hatice'nin) dayısı oğluydu ve de İslam'a ilk girenlerdendi. Ayrıntılı bilgi için Bkz. İbn Hacer, el-jsabe, II, 523·24.

38° Carullah, Kitabıı's-Sünnc, s. 42.

182


Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Yiice Ahlfikı ve Abese-Tevella Kelimeleri taşımış olsaydı, şefkat edilmeye ziyadesiyle muhtaç olan İbn Üınm i Mek­ nun'a, müşrik zatla konuşması bitineeye kadar kendis4ıi biraz beklemesini

ona söylerdi. Netice olarak, bu rivayetten de 'Peygamber yüzünü ekşitip sıruıu döndü' şeklinde bir anlam çıkarılamaz. Vurgulamağa çalıştığımız hususu özetle ifade edecek olursak: İlgili iki rivayetin ifadelerinden ha­ reketle, 'Hz. Peygamber (sallallahu aleyh i ve scllem), sözünü kesen İbn Ümmi

Mektwn'd n rahatsız olmuşttır' gibi bir sonuca gidemeyiz. Hz. Peygam­ j ber'in (sallallahu aleyhi ve sellenı) burada a'ına'dan müşrilc olan kişiye yönelişi­ nin sebebi, omın, içinde o kişi için taşıdığı ümidin sevkiyle konuyu so­

ğuunadan, kaldığı yerden tebliğine devam etme arzusundan başka bir şey değildir. Nitekim ilk iki ayetin ardından gelen şu ayet Hz. Peygamber'in

o kişiye yönelik içinde taşımakta/koruınaleta olduğu ümidine işaret etmek­ tedir:

"(Ey Nebi), onun belki annacağım yahut alacağı öğiidiin kendisine

bir yarar sağlayacağım S<UJa kim bildinW " (Abese, 80/3) b. İkinci cümleyle ilgili olarak: İlgili ikinci cümleyi tekrar hatırlayacak olursalc 'Abese ve tcvella (ile başlayan bu st'ıre) İbn Ümmi Mektuın haldeında nazil oldu. Evet, bu cümle gayet açık bir şekilde, surenin nüzul sebebinin İbn Ümıni Mektum oldu­ ğunu bildirmektedir. Aneale bunu nasıl aplamalıyız? Biz bu sebebi, -su­ renin başındaki 'abese' ve tevella' fiilieriyle kastedilenin Hz. Peygamber olduğu ön kabulünden hareketle- 'Hz. Peygamber'in, ona surat asıp sırt çevirmesi' olarak anlamıyoruz. Bizim, gerek Hz. Peygamber'in yüce/kerim

ahlakından, gerekse s(ırenin i lgili pasajının anlam bütünlüğü ve gramatile yapısından3H1 edindiğimiz fikirden hareketle kanaatİmiz şudur: Hz. Peygamber'in ınüşrik muhatabı üzerindeki ısrarı, -sözünden ve atmosferinden nasiplenınek için yanına istelde/koşarak gelen- İbn Ümmi Mektuın'un bir süre beiderilmesine yol açmıştı. İşte bu durum su.renin in­

in_ Icendi

mesine sebep olmuştu. 382 Açıkur ki bu sureyle Hz. Peygamber'

331 Bu iki hu�usu çalışmamızda 382

1 . ve 2. iki başlıkl:ır altında ele alacağız. Hz. Peygamber, diğer insanlar için olduğu gibi, Kureyş'iıı ileri gelenlerini de kazanmak, onla­ rın kalplerini İslam'a ısındırmak için çaba saıfeuneyteydi, zira bu, omm risaletinin gerektirdiği bir görevdi. O bu kutlu görevini -gerek engin şefkatinin sevkiyle, gerekse onlardan birisinin Müslüman olmasıyla onlara bağlı kişilerin de topluca iman edebilecekleri ümidiyle- kendisini tüketireesine yerine getirmeye çalışıyordu. Nitekim Allah (ccllc celaluh), rat'ıf ve rahlm olarak

183


İsLAM İNANCI ETRAFlN DA YERLİ YoRUMLAR

s eviyesinden dilekati çekilmişti; a'ma kişinin beldetilmesine rıza göster­ meyen All ah tarafından uyarılınıştı. Ancak, bu uyarı, -inkarında direnen kişinin durumunu anlatan 'abese' ve 'tevella' ifadeleriyle değil- şu ayetler­

"(Sen ld ey Nebi,) (hidayete) ihtiyaç hissetmeyenc yöneli­ yorsıuı . . . Haşyet/saygı içinde koşup sana geienle ise meşgul olmuyoı:mn. " le yapılnuştı :

(Abese, 80/5 - J O)

Bu ayetlcrle bir taraftan Hz. Peygarnber'e

(saUallahu aleylıi ve sellem),

lll­

dayete ihtiyaç h issetrncyip inatla direnen birisi üzerinde artıle ısrar etrne­ rnesi 383, diğer taraftan da kendisine koşarale geleni bu tip i nkarcılardan ötürü bekletmernesi mesajı veriliyordu. Böylece Hz. Peygaınber'e aleyhi

ve

(saUaUahu

sc:lleın) bu noktada takip etmesi gereken alısen bir yol (ilahl rızaya

daha uygun bir yol) gösteriliyordu. Bu bağlaında bir hususa daha açıldık getirmemiz yararlı olacaktır. Hz. Peygaınber'in, Kureyş'in önde gelen bir şahsı üzerinde tsrarcı olması, onu, ibn

Ümüın-i Mekturn'dan daha üstün

tuttuğu için değildi. Hz. Peygamber'in düşüncesinde ağırlığını hissettiren husus ihtimal ki şuydu: Zahiri sebepler açısından Ebıl Cehil, Ebı1 Leheb, ııitclendirdiği Peygam berinin bu

diğergaınlığının

boyunuııı şu ifadelerle

dikkatierimize

arz

şeyler yiizünden scııin canııım sıkıldığını biliyoruz. " ( Hicr, 1 5/97); "OHlar irruın ecım)'odar diye neredeyse, üzüntüden kendini yiyip tiiketeceksin. "(Şuara, 26/3) ; "Onlar bıı söze (Kıır'an'a) iman etmiyorlar diye, aı·kaJarınd;uı neredeyse kendim harab ede­

eder: "Onlarm söylediği

ceksin. " (Kehf, 1 8/6) Esasında Hz. Peygam ber'in ümmeti iizeı�ndcki ısrarı onun merhamet

ve vefasını göstermiş olması bakımından talcdire pyan bir

Camilah

bu noktad an hareketle, 'bu

bilakis övülınüştür' dcr.

suredc

dumm

olmaktadır. Nitekim MtL�a

zaıınedildiği gibi, Hz. Peygamber kınarunaınış;

(Carullah, age, s. 42) Şu kadar ki Allah (celle celaluh), ondan Jıidayete

ihtiyaç hissetmeyenler üzerinde ısrarcı olma mas ının

diişiincesiııdeıı vazgeçernesini ondan açıkça

bir yar3l' sağlaınayacağını dolayısıyla bu istemiştir. Bu hususu Abese surc:sinin muhtevasın­

da gördüğümiiz gibi, diğer birçok ayctte de açıkça görüıi.iz:

"Sana dii.yen yalmzca tebliğdir. " sadece lıatıı-lat/öğiit ver. Sen onlar üzerinde bir zorlarıcı değilsin. (Ancak) sırt çel'irip inkar edenlere (şıuıu lıaru·/at ki bÖ)11clerine) Allalı biiyiik bir azap­ (Al·i

İınran,

3/20); "(Ey Nebi,)seıı

la kaı·şılık verecektir." (Gaşiye, 88/21-24)

Bu noktaya Musa Girullah önemle vurguda bulunur. Hkz., Carullal1,

383 Allah

Rcsulü'nün

bu ısrarı ııı ,

Kitabıı's-Sümıe 43-44.

sı"rrcııin şu ayeti açık hale getirmc:kredir: ,s.J...;.i j ..:..;t

._,i:..:.ı .Y ı;\

(O is tiğna gösterene (lıidayete ihtiyaç hissetmeyene) geliııce, seıı ona yöııeliyor.5wı). Eln;alılı Harndi Yazır, ayette geçen 'tesadda' fiilinin anlanuyla ilgili olarak şunları kaydeder: Bu fiil,

ya

'saded'den, yahut 'sada'dan olabilir. Evvelkinde 'sen onun sadedinde oluyorsun, yani ona ve tevecciih gösterip onwı irşad ve ıslahına uğraşıyorsun' demek olu r. İkincisinde ise

ikbal

'sen ondan bir sadaj.�c.� bekliyorstm -dağdan, taştan sesin yaıısımasını beklemek gibi- sesinin ondan

yansımasını gözetiyorstın' demek olur.

(Yazır, Hak Diııi Kur'an

1 84

Dili, Vill , 5 5 76.)


Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Yüce Ahlfikı ve Abese-Tevellfi Kelimeleri Utbe b. Rabia veya Velid b. Muğire gibi birisinin inanması halinde, bütün bir Mckkc halkının iman etmesi muhtemeldi. O, bu mülahaza ile onların iman etmeleri için ısrarcı olmuştur. İşte bu noktada, Abese suresi'nin in­ zaliyle ona, ilgili muhatabın üzerinde daha fazla durmaması gerektiği bil­ dirilmiştir. Bizee bu çerçevede hatırlatılınası gereken bir diğer önemli nokta da şu<.fur: Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellenı), 'Acaba görevimi hakiayla ifa edebildim mi?' türünden bir endişe taşımış olmalı ki "( Sen ki ey Nebi,) (hidayete) ihtiyaç hissetmeyene yöneliyorswJ" ayetinin ardından, "onun arınmamasından ötürü, senin bir için sorumluluk yoktur:

J� �� ,;1:i� �.) "

cümlesine yer verilmiştir. B u ayetle, onun bu konuda ınüsterih olması ge­

rektiği ifade olunmu..�tur. Ayrıca, bu ayetlerle, böylesi ınuannid inkarcıları ısrarla imana teşvik etmenin zaman ve güç kaybı olacağına da işaret edi­ lerek risalet ve tebliğ heyecanının sadeec bunlara has lalııımaması isten­ miştir. Bu olayı yorumlayan müfessirlerimizin hiç şüphesiz ki en birinci kay­ nakları hadis rivayetleri olmuştur. Nitekim müfessirlerimizin birçoğu bu rivayeri ilgili yerlerde zikretmişlcrdir. Aneale üzülerek belirtelim ki Hz. Peygamber'in tutum ve davranışlarıyla ilgili ayetleri büyük bir dikkatle tefsir etmeye çalışan müfessiderimiz bu olayla ilgili olarale aynı hassasiyeti ortaya koymaınışlardır.384 Dahası, müfessirlerimiz hadislerdeki ifadelerin anlam sahasım aşan izahiara girişrnişlerdir. Bizee bunun sebebi, gerek Mu384 Göriilen o ki bu olayla ilgili olarak erken dönem müfessirlerimizin yorumlannı, sonrakiler taru�maya açma lüzıunu görmeden olduğu gibi aktarmışlardır. Buna, erken dönem yonuncu­ lannın şöhretlerinin arkadan gelenler üzerinde bırakmış olduğu etki ve hüsn-ii zaruun sebep olduğu söylenebilir. Nitekim bu bağlamda 'İbn Ebi Hatim (ii. 327/939) Tefsiri ' örneği Ü7.e­ rinde bir literatür incelemesi yapan M. Akif Koç �tınları if.ıde eder: İbn Ebi H a tim 'in tefsi­ rindc doğrudan kendi göıiişlerine ya da tercihlerine hemen hemen hiç rastlanmaz. O, yalnız­ ca kendinden öneelci tefsir ivayetlerini derlemeyi gaye edinmİ.<j, btında da ba.�arılı olmu�tur. Hatta onun, kendisini, görüş beyan etmemek için zorladığı bile söylenebilir. Bu duıı.unda, onun, Kur'an Tef.�iri konusunda kendisi için belirlediği ilkelere sadık kaldığını söylemeliyiz. Ancak meşhur bir ınüfessirin tefsiri elimizde olduğu halde ona ait Kur'an yorumlarına ya da en azından rivayetler arasındaki tercihlerine vakıf olamayışımız do�al olmasa gerektir. İbn Ebi Hatim'in ilkelerine bağlılığı konu.�unda başarılı bı.ıltınması, onun· tefsir anlayışmın tümüyle onaylanmasmı gerektirmcmclidir. (Koç, M. Akif, İsnad Verileri Çerçevesinde Erken Dönem Tefsir Faaliyetleri, Kitabiyat yay., Ankara 2003, s. 157.)

185


İsLAM İNANCI ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

vatta'da gerekse Tirmizi'nin Sünen'indeki 'Abese ve revelli '(ile başlayan bu stıre) İ bn Ünuni Meknun halcianda nazil oldu' cümlesinde yatmalctadu·. Yukarıda da üzerinde özenle durduğumuz üzere, bu cümle arıları 'abese' ve 'tevella' ifadelerinin Hz. Peygambere (sallallahu alcyhi ve sdlcm) raci olacağı kanaatine scvketmiştir. Diğer taraftan onlar " (Sen ki ey Nebi, hidayetc) ihtiyaç lıissetıneycne yöneliyorsun . . Sana saygıyla koşarak geleııle ise meş­ gul olmuyorsım" ayetlerini de bu kanaatlerini pekiştiren bir delil olarale algılamışlardır. 'Abese' ve tevella' ifadeleriyle kastedilenin başka birisinin olabileceği ihtimaline karşı kapıları kapayan müfessirlerimiz, sonunda, -hadislerde olmamasına rağmen- zihinlerindeki tabloda beliren boşlukları doldurmaya çalışnuşlardır.

2. Yapılan izahlar Işığıncia Önerdiğimiz Meil 1 -2. (Ey Nebi, sen de gördün ki), o (kibirli adam), yanma a'ma (biri) geldi diye rahatsız olup surat astı ve (sonra) sırtım döniip gitti. 3-4. (Üınitleııip iizerinde ısrarla durduğun o inlcarcııım) belki arma­ cağım yahut alacağı öğiidiin kendisine bir yarar sağlayacağını sana nejkiın bildirdi� 5-7. (Sen ki ey Nebi, hidayetejirşada) ihtiyaç hissetmeycne (ısrarla) yöneliyorsıın. (Bihniş ol ki artık) onım arınmamasmdan sana ait bir so­ nımlulızk yoknır. 8-10. (Kalbi) haşyetjsaygı içiı1de koşup sana gelenle ise, (kendini o iıılcarcıya odaklamandan ötürii) meşgul olmuyorsıın. l l - 16. Hayır, hayır; o ayetler (sadece gerçelderi) hatırlatıcı bir öğüt kaynağıdır. Aı-tık isteyen/dileyen ondan öğiit aln. O ayetler ki, yiikseltil­ ıniş temiz sahifclerde çok değerli elçilerin elleriyle yazılmiştır. 17-23. Kahrolası o insan, ne de inkarcıdır. (Yaratan) onu ne (tür bir şey)den yaratınış, (hiç diişümnez mi?) O (Yaratan ki) onıı(n aslını) bir nutfedenjspermadan yarattı. Sonra (geçeceği merhaleleri) takdir edip ona yolwıu kolaylaştırdı. En sanımda (ise) öldiirüp (verdiği hayatı geri alıp) kabre koyacaletır. Sonra dilediği vakitte onu diriltecektir. Hayır, hayır; (başmdan sonuna bütün hayatı O'nun kudret elinde şekil/cnmekte olan o) insan, (Yaratan'm) emrettiğiııi hala yapmadı. 186


Hz. Peygamber'in (s.a.s.) Yüce AhMkı ve Abese-Tevellfi Kelimeleri SONUÇ Makalemizde, izahına çalıştığımız bu konuyu özedememiz gerekir­ se: B u surede Hz. Peygamber'in (sallallahu aıeyhi ve scllcın) Allahu TdH tara­ fından dikkatinİn çekildiği açıktır. Ancak, bu duruma sebep olan husus,

iddia edildiği gibi, onun, bulunduğu meclise kendisinden yararlanmak için gelen a'maya (Abdullah İbn Ünuni Melctum'a) karşı, sergilemiş olduğu zannedilen Ilir yüz ekşitme ve sırt çevirme değildir. Çalışmamızda da ayrıntılı olarale durduğumuz üzere, bu tavırları ser­ gileyen kişinin, kibrine yenilc düşmüş müstağni müşrilderden birisinin olması güçlü bir ihtimal olarak gözükmektedir. Gerele Kur'an'da gerekse muteber hadis kitaplarında bu sıfatların Hz. Peygambcr'e (sallallahu aleyhi ve sellem) atfedilmesini haldı kılacalc açık bir delil mevcut değildir.

Bize göre, Abese süresinin nazil olmasına sebep olan husus, Hz. Pey­ gamber'in sonuç almak istediği kibirli mi.işrilc üzerinde ısrarCI ohnası ve de buna bağlı olarak istemeksizin İbn Ümıni Mektum'u

beklctmiş olması­

dır. Nitekim bu durum "(Sen ki ey Nebi) istiğna gösterene yöncliyosun. .

Sana saygıyla koşarak gelenle ise, meşgul olmuyorsıın" ayetleriyle tasrih

edilmiştir. Aksi bir düşünce, ne Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve selleın) yüce ah­ lalcıyla örtüşür ne de sılrenin 3. ayetinin nahiv kuralları açısından izalum

ımıkul /alar.

Bu iki önemli husus yanında başka delil ve karineler de söz

konusudur ki bw1lar da, bu iki ifadenin Hz. Peygamber'e atfedilmesinin

isabetli bir tevcih olamayacağını gösterirler.

Yeni bir değerlendirmeye tabi tuttuğumuz bu çalışınarnızla biz, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) yüce alllakıyla örtüşmeyen bir tefsirin isabetli olamayacağı üzerinde durdulc. Bu vesileyle, araştırınacı ve alcademisyen dostlanmızdan, gerek geçmişte gerekse bugün, yerleşik kanaatİ savunanların görüşlerinin, -birkaç açıdan ortaya koymaya çalıştı­ ğımız- bu tevcihten daha kesin olmadığı hususunu dikkate alınalarını ve de baştan her iki tevcihe düşünce adabı gereği eşit seviyede bakmalarını bekliyoruz.

1 87


A

SON ILAHI RISALETIN MEI� INS� ZA.Lı1AN VE LİSAN BOYUTLARJ3ss

GİRİŞ Kur'an'ın mucize oluşunun, önemli yönlerinden birisi de onun derin içerikli veciz ifadelere sahip oluşudur. İşte bu kaz gerçeğinin yansıdığı ayetlerden birisi de En'am suresinin şu ayetidir : '<Allah risaJetini kime ve­ receğiııi pek iyi bilir. " (En'aın 6/124)386 Bu ilahi beyanda yer alan 4 edatının mekan ve zaman keyfıyetini de içine alan bir anlam alanına387 sahip olması özelliğinden hareketle biz, ayette söz konusu edilen risaletin, insani boyutu yanında yer ve zaman gibi diğer yönleri itibariyle de değerlendirilebileceğini düşünmekteyiz. Bu cümleden olmak üzere, ayetin geniş bir açıdan anl amının 'Allah risaletini

kime,

nerede ve ne zaman vereceğini en iyi bilir.' şeklinde de alınmasının

yanlış olmayacağı kanaatindeyiz. Şüphesiz ki mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur.

Bu itibarla bu konuda takdir ve söz yalnızca Allah'a aittir. Biz baştan bu 385 Bu makale, Dicle Üıtiv. 'İialıiyat Fakültesi DergisP cilt: 7, sayı: 2'de yayımlanmıştır (Diyarba­ kır 2005) ,..-, ' } � � 4� 386 Kur'in'da <.::.IL:..,ı. � � tlı-1 .ıı1 şeklinde yer alan bu �yetteki 'alem u kelimesi için, Türkçe meillerde 'daha iyi bilen, en iyi bilen, yegane bilen' gibi anlamiann da verilmiş olduğunu belirtmiş olalım. 3 87 Bkz. İbn Manzur, LisAnu'l·Arab, Daıu İhyai't:Yurasi'l-Arabi (Renkli baskı), Beyıut 1996, m, 411.

1 89


İ s LAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

gerçeğin farlanda olarak, ilgili ayetin ışığında, son ilalll risilet için seçilen yer, insan, zaman ve dilin hangi hilanetlere dayalı olduğunu irdcleıneye çalışacağız. Dört başlık altında ele alınayı planladığımız konunun ilgili boyutları­ nı, yalnızca İslam'ın zuhur ettiği dönem açısından değerlendireceğiz.

RİSALETİN MUHTELİF BOYUTLARI l . Mekan Boyuru En'arn suresinde yer alan söz konusu ayetin ifadesinden hareleetle ra­ hatlıkJa telaffuz edebiliriz ki son ve evrensel bir mesaj olan Muhammedi risalet için Arap yanınadasının seçilişi, belli bir hikmet ve gayeye dayan­ maktadır. Nitekim Eblı Mansur el-Maturi:di:, (ö. 333/944), ilgili ayetin tefsi­ rinde, Allah'ın, risaleti ehil olmayan birisine vermeyeceği gibi, bu risaleti müsait alınayan yere de tahsis etmeyeceğini belirtir. 388 Biz konunun bu boyutuna beş ayrı açıdan balrmaya çalışacağız:

l.

Öncelikli olarak bu mekan evrensel İslam mesajının sunulması için

stratejik bir konuma sahiptir. Zira bu bölge o gün için Sasani ve Roma imparatorluğu gibi iki büyük dünya devletine açık bir yerdedir.389 Ayrı­ ca Arap yarımadası Asya kıtasının bir parçası olmakla beraber, Mrika ve Avrupa kıralarına da yakın bir mevlcidedir. İşte Mekke ve Medine stra­ tejilc olarale bu şartlara tümüyle sahip bir yerdi.390 Nitekim bu bölgede 388 Bkz. Maturidl, Ebıi Mansur, Tc'viM.tu Ehli's-Sıuıne, (thk.: Fatıma Yusuf ei-Haynıi), Miiesse­

setu'r-Risale, Beyrııt 2004, II, 272. ve Sasanller'in o günün iki hakim gücü olduğunu görmekteyiz. N itekiın Kur'an'daki Rum suresi de bu hakim güçlere yer vermektedir. (Bkz. Rwn, 1-5). Hz. Peygamberin doğu­ muna tekabul eden yıllarda Sasan1 imparatorluğu, Yemen'de belli bir süre haklıniyet kurmu.� ve daha sonra da yer yer onları Mekke'lilerin aleyhine tahrik ctmi§ti. İşte Mckke'yi tahrip etme düşüncesiyle gelen Fil ordusu, Sasanilerin tahrikleri sonucu hazu"lannuş ve Mekke'ye saldırmı§ · tı. Ne var ki Allah'ın o beldeyi emin kılması sebebiyle herhangi bir zarar verememişlerdi. (Bkz. Fil, l-9). İlgili olay için bkz. İbrahim Hasan, İsl3ı.n Tarihi (Tarihu'l-İsl:imi's-Siyasl ve'd-Diıı ve's-Sekaii ve'l-İctimaf), çev.: İ. Yiğit - S. Gümüş, Kayıhan yay., İst. 1987, I, 69-72. 390 Bemard Lcwis, bu hususa önemle dikkat çeker ve şöyle der: Mekke, güneyde Ycmen'e, kuzey­ de Ak.deniz'e, doğuda Basra körfczinc, batıda Kızıldeniz !imam Cidde'ye ve Afrika istikame­ tinde deniz yoluna giden· ulaşım hatlarının kesişme noktasında elverişli bir ıncvkidedir. Bkz.

389 Roma

190


Son İlahi Risaletin Mekaıı, İnsan, Zaman ve Lisan Boyutları risaletin temsilcileri, kısa bir zaman sonra hemen iki büyük medeniyet ve lcültürle k<ır§ılaşmış ve onlar vesilesiyle birçok milletlerle münasebete geç­ miştir. Kısa bir zamanda bir ucuyla Avnıpa kapılarına diğeri i le de Asya bölgelerine ulaşarak evrensel çizgide ve en seri şekilde misyonunu eda ct­ miştir. M. Said Ramazan el-Buu'nin ifadeleriyle, Arap Yarımadası, çeşitli

milletierin tapı ortasında yer alması sebebiyle, davet işini yüriitıneye son derece elverişliydi ve bu coğrafi dunun, koın§U devlet ve milletler arasın­

da İslam davetinin kolayca yayılmaya başlamasının başlıca sebeplerinden biriydi; İslam'ın ilk yıllarında ve dört halife döneminde, risaletin yayılış

scyrine bir göz atıldığında bunun doğnıluğu bariz bir şekilde anlaşılacak­ tır.39ı

2. En mühim mesajla gelen bu risalctin böyle bir yerde zuhummın avantaj ına şu açıdan da bakılması mümkündür. Arap yarımadası kavurucu bir çöl ildimine salıiptir. Dolayısıyla o coğrafYaıun çetin ve zorlu şartları­ na alışmı§ ve o şekilde büyümüş olan ille İslam mücalıitleri hemen hemen girdikleri her savaşı kazanmış ve muzaffer olmuşlardı. Sözgelimi, o gün sal1abl topluluğunun, Roma imparatorluluğunun desteldediği Gasssan hristiyanlarına karşı yapmış olduğu392 Tebulcseferi için, farklı bir bölgede yetişmiş insanlar kalkışmış olsalardı, mtmtemclen çölün o kavumcu atınos­ ferinde böyle bir sefere kolay kolay muvaff:-ık olamazlardı . Çünkü Arap ya­ rrmadası, onlardan başkası için sarp ve korku verici idi. Arıcak buralar bu bölgenin insanı için böyle değildi. Zira onlar yürüyüşlin meşakkatlerine ve a§ırı çöl sıcaldıldarına tahammül edebilecek bir şekilde yetişiyorlardı.

3.

Mekke'nin o gün bölgenin ticaret merkezi olması da, sonradan or­

taya çıleacale olan risalete uygun bir zemin teşkil ediyordu. Arazisi, susuz ve ekinsiz bir salıra olduğu için Mekke halkı diğer Araplardan farldı olarale ticaretre iledeyip üstünlük kazanmışlardı. Bu coğrafYayı tarihteki siyasi, Lewis, Bernard, Tarihte Araplar, (Çev. :

H. Dursun Yıldız), Anka yay. İstanbul 2000,

s.

49.

Ayrıca konunun bu boyutunını geniş bir açıdan tahlili için bkz. Harnidullah, Mulıanuned,

İsJam Peygamberi, (çev. : Mehmet Yazgan), Beyan yay. İstaııbul 2004, s.35-38.

391 B url, M. Said Ramazan, Fıkhıı's-Sireti'ıı-Nebeviyyc 49, Danı'I-Fikri'I-Muasır, Bcyrut 1991. · 392 Bkz. İbn Kayyım, Muhammed b. Ebi Bekr, Zadu'l-Mdd fi Hedyi Hayri'l-İbad, Beyrut 1973,

!)I, 2.

191


İsLAM İ NANCI ETRAFıNDA YERLİ YoRUMLAR

dini, ticarl: ve kültürel açıdan derinlemesine ele alan İbrahim Hasan bu konuda bize şu bilgileri verir: "Kureyş'in ticaret kervanları, bütün Araplar arasında meşhurdu. Çünkü Kurcyş, Arapların mukaddes olaral< bildilderi Kabe'nin müreveili­ leri ve Mekke'nin sakinleri idiler. Dolayısıyla kervanları Kureyş Suresi'nde de beyan edildiği gibi, saldırılardan emin olarale her yöne korkusuzca sefer düzenlerdi. Bu kafıleler, önceden Sebe' kervanlarının yaptığı gibi, yarım a­ dayı enine ve boyuna katettiler. Gazze, Beytu'l-Makdis ve Dımaşk'a gitti­ ler. Kızıldeniz'i geçerek Habeşistan'a ulaştılar. Mekke'den yaklaşık kırk mil uzaklıkta olan Cidde limanı, Mekke-Habeşistan ticaretini sağlayan ara is­ tasyon vazifesini görüyordu. Ticaret malları Cidde'den, -Bahreyn'de bulu­ nan- Katif şehrine taşınır, buradan da İran körtezinden çıkarılan incilerle beraber . kayıklada Fırat deltasına nakledilirdi. Kureyş bu ticari seyahatleri sayesinde, maddi yararların yarunda, ehemmiyetli ölçüde başka yararlar da elde etti. Ticaretic meşguliyederi bağlamında, Suriye, Habcşistan, Mısır ve diğer ülkelere sık sık gidip gelmeleri, Rıım ve Fars gibi eski medeniyet sahibi toplululdarla ilişkileri, onların siyasi, ictiınai ve edebi yanlarını öğ­ renmeye imkan verdi."393 Bu da sonradan onlarla münasebete geçecek bir toplwn için çok önemli bir durumdu. Özetle ifade edecek olursak, gerek kuzeye, gerekse güneye doğru tica­ ret kervanları düzenlemeye oldukça müsait bir yerde bulunan Mekke, her taraftan taeirierin sıklıkla geldiği bir ticaret merkeziydi. Bu itibarla buranın insanları, ticaret konusunda bir hayli bilgi ve tecrübeye sahip olmuşlardı. İşte Mekkelilerin ticari işlerdeki becerileri ve buna �ağlı olarak geliştirdik­

leri ilişkiler onlara, komşu millet ve devletlerin sosyal ve kültürel yapılarını yakından taruma imkanı vermişti. Bu da daha sonra dinleri adına onlarla münasebet kurabilmek için önemli bir avantajdı. Bu açıdan risaletin Mek­ ke'den zuhur etmesi son derece önemlidir.

4. Mekke ve Medine, mevcut milletierin kültür ve anlayışlarının işga­ line maruz kalmamıştı. Her ne kadar faal bir ticaret merkezi olatak canlılı� ğıru sürdürüyor idiyse de burası, ağacı ve yeşili az olan bir yerdi. Petrol ve 393 İbrahim Hasan, age., I, 85. Ayrıca bkz. Lewis, Tarihte Araplar, s. 49-50; Mantran, Robert, İs· lam'ın

Yayıhş Tarihi, (Çev.: İ. Kayaoğlu), Ankara Üniv.. İlahiyar Fak. yay. Ankara 1981, s. 66.


Son İlahi Risaletin Mekan, İnsan, Zaman ve Lisan Boyutları diğer cevherler de henüz bilinmiyordu. Bu yönüyle buralar işgal için pek cazibesi olan yerler değildi ve o gün için büyük devletlerin oralarda gözle­ ri yoktu . Bunun için bu belde, genellikle başka devletlerin sömürüsünden emi n kalrnıştı.394 Zaman zaman bu yerlere de o günün büyük güçleri tara­ fından umumi valiler tayin edilmiştP95 ama onlar için buralarda ne kaza­ rıılacak ne de kaybedecek bir şey vardı. Bu

�}ibarladır �ci söz l�o�usu mille?e�in lcültürl�ri bur�ara girip dü­

_ _ _ şüncelerı melezleştırememıştı. Bu da Islam'a, kendi saf akidesını, diğer medeniyet ve ki.Utürlerin istilasından uzak tutarak dünyanın dört bucağına yayma fırsatını vermişti. 3% İşte yabancı kültür ve anlayışların istilasından korunmuş böyle bir yerde Muhammed! risalet, -adeta- yatağını bulan bir su gibi alemaya başlamıştı. Burada konunun şu boyunma da değinmelcte yarar görüyoruz. O gün için burası "putpcrestliğin hala en geçerli bir din olduğu"397 bir bölge olsa bile buradaki insanların içine düştüğü manevi hastalıldarının tedavi edilebilme imkanının diğer toplurnlara nispetle dal1a kolay olduğu söyle­ nebilir. Meselcnin bu yönüyle ilgili olarak Ebu'I-Hasen Nedv:l şöyle der: "O dönemde gerek Rumlar, İranlılar gerekse Hiı1dliler, sahip oldukları pariale medeniyetleri, bilgi birikimleri, büyüleyici edebiyatları ve geniş fel­ sefeleriyle gururlanıyorlardı. Bu yönüyle de onların çözümü kolay olma­ yan fikri ve psikolojik kompleksleri vardı. Halbuki Arapların göni.U levha­ larında basit yazılar vardı; yılcanıp yok edilmesi ve yerlerine yeni nakışlarm işlenmesi kolaydı. "398

394 Hicaz bölgesi, çok eski asırlardan

beri, istiklalini korwnuştur. Tarihçi İ. Hasan bu çerçevede bize §U bilgileri verir: İran kisralarından Kiriş ve Kumbiz ve diğerlerinin, toplumlardan ço· ğunun istiklaline son verdikleri dönemde dahi Hicaz bölgesi istiklalini korudu, fatih hallar buraya dokunmadı. Hicaz, Makedonyalı İskender zamarnnda da istiklalini muhafaza etmişti. Üstelik Araplar, İran kisrası Dara'run üzerine saldırıya geçtiği sırada İskender'e karşı koymuş­ lardı. Bkz. İ. Hasan, age., s.63-4. 395 Detaylı bilgi için bkz. Doğıışt-.ın Giiııümiize Büyük İslam Tarilıi, (Heyet), Çağ yay. İst. 1992, I, 1 17·126.

396 Bkz. But1, Fıklıu's·Sircti'n-Ncbeviyye, s. 48.

397 Hodgson, Marshall G. S., İslam'ın Serüveni, (Çev.: Komisyon), İz yay. İstanbul l993, s. 96. 398 Nedvi, Ebu'l-Hasen, Kalırnet Peygamberi (cs-Sirctu'n-Nebeviyye), Çev.: Abdulkerim Özaydın, İz yay. İst. 1996, s. 21. Ayrıca bkz., Ahmet Cevdet, Kısas-ı Enbiya, (Haz.: Mahir İz), Kültür ve Turizm Bakanlığı yay. Aııkara 1985, I, 47.

1 93


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

M. Ramazan el-Butl de 'Fılchu's-Sireti'n-Nebeviyye' adlı eserinde bu noktaya temas ederek şöyle der: Arapların tabiat ve mizaçları, henüz bir potada erimemiş ham maddeye daha çok benziyordu. Ayrıca iffet ve in­ til<:am duygusu, cömertlik ve sözünde durma ve mertlil<: gibi insani dav­ ranışlara doğru ciddi yönelişler gözüküyordu. Ama ne var ki onlar o dö­ nemde kendilerine, doğru yolu gösterecek bilgiden mahrum idiler. Basit bir cehaletin karanlığı içinde yaşıyorlardı. Bundan ötürü de insani değer­ lere varan yoldan sapmaları, üzerlerinde hükmünü İcra ediyordu; öyle ki, kendilerince iffet ve şereflerini korumak maksadıyla kız çoculdarını öldü­

rüyorlar, cömert görünmek için zaruri mallar1111 telef ediyorlar, intikam ve

yiğitlik duygularının etkisiyle aralarında çıkan savaşlarda, her tarafı yakıp yıkıyorlardı. 399 Hasılı bu insanlar, karmaşık fıkirle rin, lüks hayatın ve şehirliliğin do­ ğurduğu zorlu hastalıklardan uzak olmaları400 yönüyle tedaviye daha yat­ kın dunımdaydılar. 5. Konunun mekan boyutuyla alikah olarak bu bölgenin kalbi değerin­ de olan Ka'be gerçeğini ve Hz. İbrahim'in duasını da burada zikredebiliriz. Yüce Allah bu bölgede bulıman Kabe'yi insanlar için bir emniyet ve toplan­ ma yeri yapmıştır. Yine dilli vecibelerin yerine getirilmesi ve ibadet edilmesi için Allah, Kabe'yi insanlara talısis ettiği ilk bina kılmıştır.401 Ayrıca Allah, bu vadide Ccddu'l-Enbiya (Peygamberler babası) İbrahim'in İsl arn/tevh id

çağrıs ına imkan tanımış ve bize onun şu uzwı duasını alctarmıştır:

«Hani bir zaman İbrahim, İsmail ile birlikte Beytullah'ın temelleri­

ni yiikseltiyor ve şöyle dua ediyorlardı: Ey Rabbimiz, bizden bunu kabul buyur; şüphesiz sen işitensin, bilcnsin. Ey Rabbimiz, bizi sana boyun eğenlerden ktl, nesiimizden sana itaat eden bir iimmet çıkar. . age., s. 46. B u durum, Batılı tarihçi Philip K . Bitti'nin de dikkatinden kaçmayan bir husustur. O şöyle der: İsiarn'ın başlangıç senelerindeki hadkulade ve hemen hiçbir benzeri bulunmayan açılıp çiçeklenmesi, hiç de kiiçümsenmeyecek bir ölçüde, işte bu bedevi Araplarda gizli kalmış fitrl güçler sayesinde olmuştur. Hitti, Philip K., Siyasi ve Kiiltürcl İslam Tarihi, (Çev.: Salih Tuğ), Boğaziçi yay. İstanbul l980, I, 53. 400 Nedvl, age., s.23; Hitti, age., I, 53. 401 Kur'an-ı Kerim'de bunun için şöyle denir: "Şüphesiz alemler için çok feyizli ve hidayct kaynağı olmak iizcre yapıla.ıı ilk ev elbette Mekke'de alandır'� Al-i İmran, 3/96 . Ayrıca bkz. İbrahim 14/35-37.

399 Buti,

1 94


Son İlahf Risaletin Mekan, İnsan, Zaman ve Lisan Boyu.tları Ey Rabbimiz, onlara, içlerinden seniıı ayetleriılİ kendileriııe okuya­ cak, onlara kitap ve hilaneti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder " (Bakara, 2/127- 129) . .

Ayet-i kerimelerden de rahatlıkla anlaşılacağı üzere, Hz. İbrahim ve oğlu İsmail (aleyhimesselam), burada kendi nes illerinden bir peygamber ve üm­ metin çıkarılmasını istiyorlar ve Allah'a dua ve niyazda bulunuyorlardı.

<jı'benin

merkezinde l

İşte

bulunduğu bir beldeden Hz. Muhammed'in (sallalla­

hu aleyhi ve scllem) peygamber olarak. gönderilmesi, Hz. İbrahim ve İsmail'in

-Kabe'nin duvarlarını yükseltirken- yapmış oldukları duarun Allah katında kabul olması demekti.402 Ayrıca Hz. P eygamber (sallnllahu alcyhi ve scllcın)

İbrahim'in duası, İsa'nın ınuşttısu ve anneınİn riiyasıyım."403

"Ben

buyurmuştur

.

Netice olarak den i le bili r ki Arap yarunad.asırun coğrafi mevldi, onu, dünyaya yayılacak yeni evrensel bir risaletin merkezi olmaya layıle kılıyor­ du.

2. Insan Boyutu Şüphesiz ki risaletin, şartlarmın nelerden ibaret olduğunu en iyi bilen her şeyin yaratıcısı olan Allah'tır.404 Manırtdt bir leelarncı olan Nureddin 402 Nedvt, age., s. 29. Bu :iyctlc kasredilen ki�iıı.in Peygamberimiz olduğu hususunda miifessirleri­ miz bir şüphenin olamayacağını belirtmişlerdir. Çünkü burada duayı yapanlar, Hz. İbrahim'le Hz. İsmail'cür. Kurcyş bu ikisinin soyundan gelmiştir. Onların dışındakilere gelince bunlar, Hz. İ brahim e nisper ecülse de asla İsınail'e nispet edilmemekrecür. Araplardan ise peı•gamber olarak yalnızca Hz. Muhammed (sallallahu alcyhi ve sellcm) gelmiştir. Ayrıca bu duayı Hz. İbrahim, Mekke ve etrafında bulıman ııesli için Mekke'de yapmıştır. Allah, onlardan sonra Mekke ve çevresinde onlara ise sadece Hz. Muhaınıned'i peygamber olarak gönderın�tir. Bkz. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser yay. İstanbul 1979, I, 140. 403 İbn Hanbel, Müsned, III, 338. 4114 Bkz. Zemahşcri, d-Keşşaf, Danı'l-Kütübi'I-İlmiyye, Beymr 1995, II, 63; Razi age., VTI, 186. Marurtdt de 'Allah risaletiııi, onu zayi edecek kişiye vermez' diyerek bu görüşe iştirak eder. Bkz. '

Marudc:ü, Tevilatu Elıli's-Süımc, II, 272.

Fahreddin er-Razi, konunun bu boyutuyla ilgili (çelarni ihril:ıfl.an tefsirindc şöyle özetler: "Bil ki İı1Sanlar bu mesdede ihtilafa dilijmüşlerdir. Bazıları, 'nefıslcr, malıiyetleriııin biitiinü baleımından e§it ve denktirler. Binaenaleyh, risalet ma kamının şu insana değil de bu insana verilmesi Allalı'ın bir §Crcflencürmesi, ihsarıı, fazlı ve kerenıidir' derken; bazıları da 'bilakis nefisler mahiyetleri ve cevherleri bakıııundan farldı farldıdırlar, dolayısıyla onların bir kısrru diğerlerine nispetle daha hayırlıdır, daha müııcvvercür; insanın ruhu bu birinci kısımdaıı olmadığı sürece, o, vahyi ve risaleti kabule elveri§li olmaz' demişlerdir." (Razi, age., VTI, 185·6.) ilisalet konusunda, elçiliğe ,

, -1

195


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

es-Sabun!

(ö. 580/1184) ,

En'am suresindeki ilgili ayeti405 delil getirerek şöyle

der: "Bir peygamberin kendisine has bazı sıfatlarının bulunması ge reklidir.

O, bu sıfatlar sayesinde yüce Allah ile kulları · arasında elçilik katini kazanmış olur."406 Allah

(celle cellluh) ,

risalet rahmetini istediğine vermektedir.407 Onu

nerede ve kime tahsis edeceğini en iyi bilen Allah med'i

yapma liya­

(sallallahu alcyhi ve sellem)

(celle celaluh),

Hz. Muham­

de evrensel risalet i çin bir elçi olarak seçmiş ve

bu seçme işinde kimseye danışmamıştır. Son ve daimi olan risaletin zuhuruna en

uygtın

bir mekanda dünyaya

gelen Hz. Muhanuned'in taşımış olduğu özellikler de, onu risalete layık kılan önemli bir husustur.

çilişinin

hikmetlerini

iki

Onun

Allah tarafından

risalet

vazifesi

için se­

açıdan ele almaya çalacağız: I. IGşiliği, 2. Üm­

mlliği.

a) Kişiliği Denilebilir ki Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) çocukluk, genç­ lik ve olgtınluk dönemlerinin hepsi peygamberliğinin adeta basamaldan ve ınerdivenleri mahiyetindeydi. Hz. Muhanuned

(sallallahu aleyhi ve sellem) ,

peygamberlik öncesinde de te-

liyakat ve ilahi takdiri birlikte ele alarak diyebiliriz ki 'bu makam, kalben ve zihnen arınmış kim­ selere, Allah'ın, Kendi takdir ve dilemesiyle verdiği bir vazife ve lutfetriği bir nimettir. Kelam ekallerinin tartışmalarında bu konuda öne çıkan, daha çok

risalet rahmetinin Allah üzeri·

ne vacip olup olmayacağı hususudur. Si.innt kelamcılar Allah için vücubu kabul etmezler. Mesela bkz., Nesefi, Ebu'l-Muİn, Tabsiratu'l-Edille, (Thk.: H. Atay. Ş. Düzgün), D.İ.B. yay. Ankara 2003, II, 28; Taftazani, Sa'duddin, Şerlıu'l-Akaid ('Kestelli Şerhi' ile birlikte), Salalı Bilici Kit.

İst.

tsz., s. 164. Şu kadar ki Maturldi kelamalar konuya Eş'art kelamcılardan biraz daha farklı bir

açılım getirirler. Nitekim Eş'ar! bir kelamcı olan Taftazan!, 'Şerhu'l·Ak;ı.id' adlı eserinde Manı­ ddilerin yaklaşımıru �öyle ifade eder: Peygamber gönderilmesini, hikmetin hükmü icap ettirir, çünkü bunda insanlar için masiahatlar ve menfaatlar vardır. Bkz. Taftazan!, age., s. 164) Mıltezilc ise 'Allah'm insanlara en güzel ve faydalı olanı (aslah olaru) yararması vaciptir' �ek­ lindeki prensiplerinden hareketle btmu bir gereklilik olarak görür. (Bkz. Kadİ Abdulcebbar,

el-Mıığnf, Kahice 1965, XV, 19. Ayrıca bkz. Şerhıı Usuli'l-Hamse, Mektebetu Vehbe, Kahire 1965, s. 5 18-522.) 405 "Allalı risaletini kime (nerede, ne zaman ve nasıl vereceğini) en iyi biliı·." En'am, 6/124. 406 Sabunt, Nureddin, Matw1diyc Akaidi (el-Bidayc), Çev.: B. Topaloğlu, D.İ.B. yay. Ankara 1991, s. 1 14. 407 Bkz. Al-i İrnran 3/73-74; Hacc , 22/75.

1 96


Son İlahf Risaletin Mekan, İnsan,. Zaman ve Lisan Boyutları vazu, şefkat, cömertlik ve dürüstlük gibi güzel olan insani hasletlere sahip birisiydi. Nitekim risaletin gerektirdiği sıfatlar açısından konuya dikkat çeken Nureddin Sabunt şöyle dcr: Peygamberi risalcte layık kılan sıfatıar­ dan biri 'asrında yaşayan insanların en akıllısı olması', diğeri 'en güzel ah­ laka sahip bulunınasıdır'.408 Birçok açıdan dild(atleri üzerinde toplamış olan Hz. Muhammed,

ğpyla zihinlerde yer etmişti. Bumm içindir ki 'emniyet ve

özellikle doğrulu

güven veren insan' demek olan 'emm' sıfatı, isminin ayrılmaz bir parçası olmuştu. Çünkü o hayatında yalan söylememişti. Hususiylc onun bu yanı, sonradan insanların onun peygamberliğini tasdike hazırlayıcı birer mukad­ dime özelliği taşımalttaydı. Nitekim o peygamberliğinin ba.�langıcında, Ebu

"Şu dağın arkasından bir ordu, size hiicum etmek iizere geliyor dersem, bana inanır mısuıızi"' Herkes bir ağızdan 'Evet inanmz, senin yalan söylediğini lıiç duymadık.' demişlerdi. Bu cevabı verenler arasında onun düşmanları Kubeys tepesine çıkmış ve etrafını çeviren insanlara şöyle seslerunişti:

arasında yer alan Eblı· Leheb de vardı.409 Hz. Peygamber !cm),

(sallallahu aleyhi ve sel·

tebliğ vazifesinin başında yalana tenezzül etmeyen birisi olduğu gerçe­

ğini, -bizzat kendi ağızlarından- onlara onaylatmıştı. Açıktır ki bu adımıyla Hz. Muhammed

(sallallahu aleyhi ve scllem),

gerek o

günün

insanlarına, gerekse

arkadan gelecek olan diğer insanlara şunu düşündürtıneyi hedefliyordu: Hayatının en küçük bir meselesinde bile yalana tenezzül etineyen bir insan nasıl olur da böyle büyük ve ulvi bir meselede yalan söyleyebilirdi? Onun peygamberlik öncesi kişilik ve hayatı, sonradan birilerinin 'o şahsi nüfuzunu artırmak veya maddi menfaat temin etmek için peygam­ ber olduğunu söylüyor' türünden iddialara imkan tanımayacal( bir sadelik ve doğruluğa sahipti.410 Zira, kendisine vahiy gelmeden önce kırk yıl gibi 408 Sabuni, age., s. 1 14.

409 Bkz. Buhar!, TelSir-i Sı1re ( l l l ) 410

1; Müslim, İman 355.

Esasında bu htı.�us bütün peygamberler için geçerlidir. Ne var ki peygamberleri -mevki ve konumlarını koruma gibi- bir kısım nefsanİ mülahazalarla baııtarı kabul etmemeyi hedeflemiş hasım ki�iler, böyle bir iddiayı ortaya atmaktan geri durmamışlardır. Nitekim Kur'an bu çerçe­ vede Hz. Nulı'un şahsında gündeme getirilen bir itirazı bize şöyle naldeder: "Omuı kavminden

ileri gelen (bir kısım) inkarcılar 'bu, sizin gibi İnsandan başka bir şey değil, (böyleyken) size üstünlük (şahs; nüfuz) kınmak istiyor' dediler. (Bir de): Allah (bize bir mesaj ulaşormayı) di­ lt::seydi, böyle siziıı gibi birini göndermezefi (herhalde); mutlaka mdaike indirirdi. (Hem) biz J

1 97


İsd.M İNANCI ETRAFlNDA YERLi YoRUMLAR

uzun denebilecek bir zaman dilimini Meld<e'lilerin içinde geçirmişti. Dola­ yısıyla onlar, onun hayatının ne şekilde geçtiğini çok iyi biliyorlardı. Hatta o Mekke dışına çıktığı seyahatlerde bile yalnız değildi. Nitekim bu durnın şu ayet-i kerimede açıkça dile getirilir: "De ki: Eğer Allalı dilescydi, ben Kur'an'ı size okuyamazdıın ve hiçbir surede de size onu bildirmezdi. Bilirsiniz ki ben bımdan önce biı· ömür boyu içinizde yaşadım. Böylesi hiçbir iddiada bulunmadım. Bıııııı düşiine­ ıniyor musunıızr (Yunus, 10/16) Bu gerçeğe rağmen risaletin ilk muhatab kitlesi içinde yer alan müşrik topluluk, Hz. Muhammed'in risaletine itiraz etmişlerdi. Şayet insanlardan bir peygamber gönderilecekse bu, o ve onun gibi kişilerden olmamalıydı. Mevki ve servetçe daha parlak insanlar arasından bu seçim olmalıydı. Ni­ tekim o dönemde bazı kimseler -Velid b. Muğirc ve Urve b. Mesud es­ Sekafı gibi- kendilerince takdir ettiideri zatları bu işe daha münasip görü­ yorlardı. Onların bu iki zat haldandaki millahazaları Kur'an'da bir ayctte şöyle anlatılır: "On/ar, 'Kııı·'an şu iki biiyil/c insana inseydi ya' demişlerdi. " 4 (Zuhruf, 43/3 1 ) 1 1

Kur'an onların b u anlayışına bir ayet sonra ş u karşılığı vermektedir: "Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar� Halbuki onların dünyada­ ki maişederini dahi aralarında taksim eden Biz'iz. " (Zuhruf, 43/32) Ebtı Man­ sur el-Maturldi, ayetin yonunu sadedinde şunu der: "Rızıklarll1ln/maişet­ lerinin takdir ve tedbiri (taksimi) dahi kendilerine bırakılmamış olanların, risalet gibi bir rahmecin tal<simi konusunda bir hakka sahip olamayacaldan evleviyetle anlaşılacal< bir duruındur."4'2 evvelki babaluımızdaıı böyle bir şey işitmiş de değiliz. Bıı cinnet geçiı·en insandan başka biri değil, onu bir süre daha bekleyin (iş aydınlanacak ve bunun bö)'lc olduğunu aıı/ayacaksıznız)' dediler. " Mu'minıln, 23/ 24-25. 41 1 Fahnıddin cr-Razi En'aın sw·esi 124. ayetini yorumlarken §öyle der: Nübüvvetin bir kişiye verilebilmesi için gerekli olan asgari şey onwı bile, zulüm, hainlik ve hascd gibi kötii huylardan

uzak olmasıdır. Nitekim bu ayctin baş tarafmda yer alan "Onlara bir ayet geldiği zaman, 'Allah peygamberlerine verilcu/erin aynısı bize de verilmedikçe iman etmeyeceğiz " (En'am, 124-) sözü, onların bu mezmum sıfatlarııı ta içinde olduğunu göstermektedir. Bunun için de bu sıfatlarla muttasıf iken o mii§riklere risaletin verileceği nasıl dii.�ünülebilir? Razi, Mefatihu'l­ Gayb, VII, 186. 412 Ma turidi, Tevililru Elıli's-Sunne, IV, 4-32. ..

1 98


Son İlahi Risaletin Mekan, İnsan, Zaman ve Lisan Boyutları Kuran, risaletin tahsisi konusunda olumsuz ve hazımsız bir tavır ta­ kınanların, Hz. Peygamber'i bilerek küçük görmüş olduldarından büyük bir cürüm işlemiş olduklarına dikkat çeker ve onların bu tahkirlerinden ötürü Allah nezdinde küçüldcrdcn daha küçük olmaya mahkum edilecek­ lerini bildirir:

"Düzenbazlıldarı sebebiyle (risalet hususunda) cürüm işleyenlere, Allah tarafmdan (dünylda) bir zillet ve ( ahirette de) şiddetli bir azap do­ kunacaktır. " (En'arn, 6/124) Sebebi hususi de olsa, şüphesiz ki bu ayetin hükmü umumidir. Do­ layısıyla onun risalctine karşı vefatından sonra olumsuz tavır takınanların da Allah'tan göreceği ımıkabele farldı olmayacaktır. Onun, sırf Arap ya­ rımadası içinden ve Arap kavminden bir ferd oluşunu hazm edememen in sıkıntısı içinde, 'Hz. Muhammed (sallallahıı aleyhi ve scllcın) belli bir milletin büyüğü ve peygamberidir, ancak, diğer milletlerin de başka önder ve bü­ yükleri vardır' şeklinde, Muhammed! risaletin evrensell iğinin reddini he­ defleyici sözler, bizce temelde yukarıda zikredilen inkar mantığından farklı olmasa gerektir. Kısaca, O'nun risaletin tebliğ ve temsilciliğine liyakatı, hemen her de­ virde insaflı kişilerin kabulde tereddüt göstermedİğİ bir husus olmuştur. Ayrıca onun geleceğine dair geçmiş kitaplarda da -değişime uğrarnalarına rağmen- bir hayli işaretler bulunmuştur.413

b) Ümmiliği Allah'ın, risalet için üroıni bir Zat'ı seçişinin de yine bir hilemete da­ yandığını söyleyebiliriz.

İlaili hikmet,

onun nübüvvetinden insanlar şiip­

heye düşmesin, davetinin hakkaniyeti konusunda kimsenin kalbinde şüphe tohumları filizlenmesin diye, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellcm) okuma-yazma bilmeyen bir ümml olmas1111 gerektirmiştir.414 Nitekim bu hikrnete bir ayette işaret edilir:

"(Ey Muhammed!) Sen bımdan önce bir kitap olmmuyordım, (şimdi 413 Hüscyn Cisri bu ipretlcri lOO'e kadar çıkarır. Bkz. Cisri, Hüseyin, Mektebetu Bcdr, İstanbul l989, s. 28-42. 414 Bkz. Buı:l, Fıkhu 's-Streti'ıı-Nebcviye, s.39.

1 99

cr-Risaletu'l-Hanıidiyye,


İsLAM İNANcr ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

de) dinle onu yazmıyorsun. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlar­ dı. " (Ankc:but, 29/48)

Bu ayet de göstermiş oluyor ki, Hz. Muhammed (sa.llalla!ıu alcyhi ve sel­ lc:m), peygamberlikten önce ümmi olduğu gibi peygamberlikten sonra da ürnrrı.l kalmaya devam etmiştir.

Allah, okuma yazma bilmeyen ümmller topluluğuna, oktıma ve yaz­ ması olmayan, dolayısıyla herhangi bir kitaptan aktıyamayacak olan ürnm.l bir peygamber göndermiştir. Dilciler, ümml olanı okuma ve yazmayı bil­ meyen ve bu hal üzere kalan insan415 olarale ifade ederler. Kur'an hiçbir şüpheye mahal bıralcmayacak şekilde Hz. Peygamber'in aktıma-yazması olmayan anlamında416 ümmi bir peygamber olduğunu belirtir. Mesela, bir ayette şöyle denir: "De

ki: Ey insanlar, ben sizin hepinize Allalı tarafindan gönderilen bir elçiyim. O ki gölderin ve yerin hakimiyeti O'na aittir; O'ndan başka ilah yoktur, hayatı veren de alan da O'dur. Gelin öyleyse, siz de Allah'a ve O'nun bütün kelimelerinc/sözlerine iman eden o ümm1 peygamber olan ResUlüne iman edip tabi olunuz ki doğru yolu bulasınız. " (A'raf, 7/158)

Şia'nın dışında, onun ümmlliği, İslam ümmetince ittifakla kabul edil­ miş bir husustur. Şia, ilim sıfatı ile çeliştiği için peygamberin ümml olu­ şrum reddeder. Onlara göre, ümm.l diye hitap edilişi, onun, 'ürnınü'l-kura' olan Melcke'den oluşu sebebiyledir.417 Hz. Peygamber'in (sa.lla.llahu aleyhi

ve:

sellem)

ümmiliğinin, o günkü düş-

415 Bkz. İbn Manzur, Lisanu'I-'Arab, I, 220. Firuzabadi, Besairadlı eserinde bu kelimenin Kur'an da şu anlamlar için kullaruldıgım belirtir: l. Daha önce kendilerine herhangi bir kitap gönde­ rilmemi§ olan Araplar için (Cıuna, 62/2); 2. Tevratl bilmeyen yahudiler için (Bakara, 2/78); 3. Hz. Peygamber için (A'raf, 7/157). (Bkz. Firuz:1b:1di, Mecduddin, Besair, Mekteberu'I-İl­ ıniyye, Beyrut tsz., IT, 159.) Ayrıca, Mekke'nin vasfedild.iği 'ümınü'l-kucl' isminden hareketle, üınınt kelimesinin, 'Mekkeli' arılarmnda olduğu belirtilir. Bkz. Yazır, Hak Dini, IV, 2297. 416 Hz. Peygamber'in ümrııl o!U§U elbette ki onun bir �ey bilmeyen bir insan olduğu arılanuna gelmemektedir. Çünkü o, peygamberliğe mazhar kılınmı§ bir insan olması cihetiyle bu maka­ mın ayrılmaz bir vasfi olarak kabul edilen feti!net sıfatına sahip bir insandır. Bu donanuroyla o, okuma ve yazmaya il1tiyaç duymaksızın, ya§adığı hayatm ve tebliğ ettiği dinin kurallarını bilen ve bildiren birisidir. 417 Bkz. Saffar, Muhammed b. Ha.�an, Bes;Üru'd-Deredti'I-Kübra f1 Fedaili Ali Muhammed, Kum 1374, s. 246.

200


Son İlahi Risaletin Mekan, İnsan, Zaman ve Lisan Boyutları manları tarafından da bilinen bir husus olduğunu yine Kur'an'dan öğre­ n.iyomz. Onlar, Hz. Muhammed'e çeşitli iftiralarda bulunmakta bir beis görmüyorlardı. Ancak ona bu konuda belli bir yerden okuyup da yazdı diyemiyorlardı. Furkan suresindeki şu ayet bu hususu aydınlarıcı mahi­ yettedir: "İnkar edenler: Bu (ayetler) onun ııydıırdıığu bir yalan olup bıı husus da başjaları da kendisine yardımcı olmuşlardır' diye iddia ettiler. Onlar böylece yalan söyleyip (kendilerine) zulnJettiler. Yine onlar dediler ki '(bu ayetler), onım başkasma yazdırtıp da kendisine sabah-akşam okumnakta olan, Öncekilere ait masalJardır. " (Furkan, 25/4-6)

Bu ayetten de açıkça anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamber'e (sallallahu a!eyhi çeşitli isnatda bulunanlar, 'başkasına yazdırttı' diyorlardı, 'o yazdı' diyemiyorlardı. Çünkü onlar da biliyorlardı ki bu kişi ümınldir. Böyle bi­ risine 'kendisi yazdı' iddiasında bulunmaları, kendilerini açıkça haksız bir konuma düşürmek demekti. ve sellcm)

Esasında yüce Yaratıcı, elçi olarak seçtiği kulunun okuma yazma bil­ mediğini insanlara, ilk vahiy sırasında bildirmiş olmaktadır. Sahih hadis kaynaklarında da yer alınış olduğu üzere, Hz. Peygamber (sallallalıu aleyhi ve scllem) üç sefer 'oku' emriyle muhatap olmuştur. O da her seferinde 'Ma ene bi-H.riin: Ben okıunası olan birisi değilim'418 demiştir. Bu olayla Yüce Allah kulunun bu dummunu insanlığa dekiere ettikten sonra onu vahye mazhar talımştır. Burada hatırlatılınası gereken bir nokta da şudur. Gerek sahabi, ge­ rekse sonraki nesiller tarafından -saç ve hırkası gibi- ondan arkaya kalan en küçük batıralara dahi, ehemmiyctle özen gösterilmiş ve günümüze kadar ulaştırılmıştır. Murtaza Mutahhad'nin de önemle hatırlattığı üzere, şayet onun yazmış olduğu bir yazı olsaydı, o mutlaka saldanır ve günü­ müze kadar gelirdi.419 Ne var ki bilinen bu gerçekiere rağmen, Robert Mantran gibi bir kısım Batılı tarihçi ve Alfred Guillauıne ve Leblois gibi bazı şarkiyatçılar 418 Bkz. BuMri, Kitabu Bed'i'l-Vahy 3; Müslim

İman 252; İbn Hanbel, Müsned, VI, 2 3 2- 3. Mutahhaı·i, en-Ncbiyyıı'l- Ummiy,yıı (Arapçaya çeviren: Muhammed Ali et-Tcshi.ı:i), N�r: Tcbliğanı'l-İsl:1rr:ll, İran ts., s.20 vd. ,

419 M.

201


İsLAM İNANCI ETRAFıNDA YERLİ YoRUM LAR

Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve selleın) ümmi oluşu konusunda şüphe uyandırmaya çalışnuşlardır.420 Bu çerçevede önccWdi olarak gündeme getirilen husus, Hudeybiye andaşmasında vuku bulan şu hadisedir. Bu olay rivayetlerde şöyle yer alır:

O gün

Hz. Peygamber müşrik.lerin elçisi­

nin isteği üzeriıle metinde geçen 'Resulullah' kelimesiıli silip yerine 'Mu­ h amme d b. Abdillah' ibaresinin yazılmasını istemiştir. Belgeyi yazan Hz.

Ali, bunu silmemektc direnince, bir rivayette, kendisi kalemi alarak, silin­ mesi istenilen yeri sormuş ve onu silerek yerine 'Muhammed b. Abdillah' yazmıştır.421 Diğer bir rivayette ise, bir şey sormadan kalemi alıp bu işi gerçekleştirmiştir. 422 Açıktır ki okuma yazma bilmeyen bir insanın, bir veya iki kelimeyi yazması onun ümmiliğini ortadan kaldırmaz. Bazı harfleri düzgün yazma­ sı da bunun gibidir. Günümüzde bile oluuna yazma bilmemesine rağmen, bazı kelimeleri aleuyabilen birkaç kelime de olsa yazabilen, hatta imzasını atabilen birçok iı1san vardır. Kaldı ki Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sd­ leın) fctanet sahibi son derece zeki bir insandır, bu kadarlık bir şeyi yazması

gayet normal görülmelidir. Bu çerçevede,

İ. Fenni Ertuğrul'un da temas ettiği üzere, yabancı mil­

elliflerden bazıları ise Hz. Peygamber'in ümmlliğini bildiklerinden, onun, Yahudilerden ve Hristiyanlardan işittiği şeyleri ağızdan belleyip Kur'an'a dereettiğini iddia ederler . .423 Nitekim Rudi Paret şöyle der: (Hz. ) Mu­ hammed'in, tebliğinin tarihsel içeriğiıu, özellilde de Kitab-ı Mukaddes kıs­ salarını bütün ayrıntılarına varıncaya kadar, açıkça çağda.� ı bilirkişilerden öğrenmiş olmasına rağmen, bu konuda doğrudan Allah tarafından bilgi­ lendirildiğine kaıu olması bize olağanüstü gelmektedir.424 420 Mesela Robert Mantran 'Dini pratikleri ve kültüıünden anlaşılan o ki, o, okuyup-yazmayı bili­

yordu' dcr. Bkz. Mantran, İslam'm Yayiliş Tarilıi, s. 68. Ayrıca bkz. Alfred Guillaume, İslam, Pelkan Books, 1964, s. 56-57; Lcblois, Le Koran et La Biblc Hcbraique, Paris Feisbaçher, 1887, s. 34. (Abdulaziz Hatip, Kur'an ve Hz. Peygamber Aleyhiııdeki iddialara Cevaplar, İstanbul l 997, s. 62-65'den naklen.) 421 Bkz. Buhari, Cizye 19; Müslim, Cihad 92. 422 Bkz. Buhfu-1, Sulh 6;Ebu Davud, Cihad 106; İbn Hanbel, Miimed, IV, 298. 423 Enugrul, İsmail Fenru, Hakikat Nızrları, İstanbul l949, s. 25 . 424 Paret, Rudi, Kıır'an Üzerirıe Makaleler, (çev. : Ömer Özsoy), Bilgi Vakfı yay., Ankara 1995, s. 70. 202


Son İlahf Risaletin Mekan, İnsan, Zaman ve Lisan Boyutları Bu bağlamda vurgulamak istediğimiz son bir nokta ise şudur. O iimm1 olduğu gibi, istisnaları hariç, onun ümmeti de ümmidir. Bu husu­ sa, hem ayet-i kerimclerde425 hem de çeşitli rivayetlerde dikkat çekildiğini görüyoruz. Nitelcim Hz. Peygamber, (sallallahu aleyhi ve sellenı) "Biz

ümm] bir ümmetiz, yazı ve hesap işlerini fazla bilmeyiZ'426; "Ben ümm] bir millete gönderildim. "427 demiştir. Biz!f, Hz. Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellcm) peygamber olarak gön­ derildiği toplumun komşu milletiere nispetle ümml: bir toplum olması da, bu ilalll hilemetin tamamlayıcılığı içinde düşüni.ilebir. Zira ümml: Araplar bu sebeple komşu medeniyetlerinden etlcilenmediler, onların birçok yönden tevhid inancına ters düşen felsefeleriyle ilişki kuramadılar. Böylece onlar, önceden şuur altlarında düşüncelerini şekillendirip direnmelerine sebep ola­ cal<. bir önyargıya sahip olmadılar. Bunun ise, risalctle gelen mesaj ve değer­ lerin daha kolay kabul görmesi noktasında ne denli bir öneme sahip oldu­ ğu açılttır. Ahmet Cevdet Paşa, konumm bu boyutuna şu ifadesiyle d.ild<.at çeker: Hz. Muhammed'in o vaktin hükmünce, ümmi Arapların arasından çıkması, işin gösterdiği lüzum ve Allah'ın bir hikmetiydi.428 Özetle diyebiliriz !ci insanlar, Hz. Peygamber'i, gerek yaşadığı ortam­ dala gerekse çevresindeki uygarlıkların kültürüne ve eslci semavl kitaplar­ daki bilgilere vakıf olmuş bir kişi olarale tanısalardı bu durum bazı mu­ hatapların kalplerinde şüphe doğurabilirdi.

Çünkü,

bu konuda zihinlere

şüphe atmayı kendileri için görev addedenler, i lgili toplumların dini ve fel­ sefi tecıiibelerinin, İslam risaletinin ortaya çılcaran arniller olduğunu daha kolay iddia edebilirlerdi .

3 . Zaman Boyutu İnsanlığın M. VI. asrın başlarında Muhammed! risaletle tanıştırılma­ sının da yine belli bir lüzum ve hilemete dayandığını söyleyebiliriz. .Biz burada risaletin zaman boyutunu iki açıdan ele almaya çalışacağız. l . Bu 425 Bkz. Bakara, 2/78; Al-i İmran, 3/20; Cum'a, 62/2. Bkz. Buhari, Sıyam 13; Müsli m , Sıyam 15, Nesa!, Sıyam 17; Dariml, Sal'nı 4.

426

427 Tirmizi, Kur'an 9; İbn Hanbel, Müsned, V, 132.

428

Ahmet Cevdet, Kısas-ı Enbiya I, 47.

203


İsL.A.M İN ANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

dönemin, yeni bir risalete şiddetle ihtiyaç duyması' açısından, 2. 'Beşerin, zaman olarak artık tek bir öğreticiden ders alabilecek bir olgunluğa ulaş­ mış olması' açısından. Birincisi: Yeni bir risalete duyulan ihtiyacın boyutunu daha iyi an­ layabilmek için Hz. Muhammed'in peygaınberlikle görevlenciirildiği dö­ nemde insanların içinde bulunduğu dini ve ahlaki yapının tespit edilmesi gerekir. Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderildiği dönem, gerek komşu millet ve devletler gerekse Arap yarunadası açısından karanlık bir devreydi. Mesela bunlardan İran bölgesi, birbiriyle çatışan çeşitli dilli ve felsefi problemierin boy attığı bir alandı. Ayrıca burada, insanların suda, ateşte ortak olduklan gibi, bütün mallarda ve kadınlarda da ortak olduğu­ nu savunan, mübah gören 'mazdekçilik' haldmdi.429 Diğer taraftaı1 Bi­ zans İran'dan geri kalmıyordu. Aşırı vergi ve rüşvetle gelen iktisadi zulüm baş göstermiş430 ve aWalci yaşayış çöküntüye uğramıştı. Hindistan böl­ gesi de milarn altıncı asrın başlarında bu ictinlal ve aWalci çöküntüden na­ sibini almıştı . 431 Arap yarımadası halkının da inandıldarı ve sın1Slkı sarıldıldan bir lasıın gelenelderi ve edebiyatları bir kenara bırakılırsa, ahlaki yönleri za­ yıftı. Kumar iyice yayılmıştı. İçki ve fuhuş da yaygındı. Eğlence partileri tertip cderlerdi. Zulüm ve baskı yapar, insanların haleleını inkar ederlerdi. Genelde bütün yarımadanın özelde Meldce halkının içinde bulunduğu va­ ziyeti Mekke'li Cafer b. Ebi Talib, Habeşistan meliki Nceaşi'nin huzunın­ da şöyle anlatıyordu: "Ey hükümdar! Biz bir cahiliye kavmiydik, putlara tapar, leş yerdik. Fuhuş yapar, sıla-i rahmi terk eder ve yakınlarımızı unu­ turduk. İçinlizdeki güçlüler zayıfların hakkını yerdi."432 Nitekim Kur'an da, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellcm) gönderildiği bölgedeki döne­ mi, 'ateşten bir çulcurun kenan' olarak taı·if eder: ". . Siz bir a teş çukurunun 429 Bu konuda geni§ bilgi içi bkz., Şehristarıl, el-Milcl ve'n-Nihal, Beyrut 1994, II ,176-185; (Tercümesi, Dinler ve Mezhepler Tarihi, 238-240, Yeni Akademi Y., İst. 2006). 430 Bkz. Bemard Lewis, age., s.7l -72. 43 1 Bkz. S. Maqbul A!uncd, "Hindistan" md., DİA., İstanbul 1998, XXVIII, 74. 432 İbıı Hişam, es-Sirctu'n-Nebcviyye, ('er-Ravdu'l-Unf şerhi ile birlikte), Daru İhyai't.:furasi'J. Arabi, Beyıut 2000, III, ıso. 204


Son İlahi Risaletin Mekan, İnsan, Zaman ve Lisan Boyutları tam kenarmda iken, oradan sizi O kııttarnuştı .. " (Al·i İınran, 3/103)

Denilebi­

lir ki, tabiatlarındaki yiğitlik ve mertlik hasletlerine rağmen putperestlik­ te, hurafe ve vehimlcre bağlılıkta çok aşırı gitmişlerdi ve Hz. İbrahim'in tevhid düşüncesinden uzaklaşıruşlardı. İşte Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderildiği günlerde Mekke ve çevresi kendisini uyaracalc yeni bir risalete ihtiyaç duyuyordu. Bu itibadadır ki Kur'an bu konuda şöyle bu­ yurur:

".. Iiilanetli Kur'an'a kasem olsım ki sen, elçilerdcnsin . . Sen, ataları (yaşadıkları yolım akıbetinden yalan bir zamanda) uyarılmamış, bu yüz­ den gaflet içinde kalmış olan bir kavmi uyarman için gönderildin." (Yasin, 36/3-6)

Gerek Kur'an'ın bu vurguları ndan, gerekse tarihin lcaydettiği ilgili bil­ gilerden de kolayca anlaşılacağı üzere, bu dönem, insanlığın ıslaha şiddetle ihtiyaç duyduğu bir dönemdi. Nitekim İslamiyer'e ve onun Peygamberi­ ne yönelttiği haksız ithamlarıyla tanınan meşhur yazarlardan Sir William Muir bile bu gerçeği itiraf etmek zorunda kalarale şöyle demiştir: "Belki de toplumu ıslah etme ümitsizliği, hiçbir dönemde onun çağındalci kadar şiddetli değildi. "433 Sosyal hayat açıkça bir çözüm beklemekteydi. Bu ise aneale ilalll vahyin rchberliğiyle, yani din vasıtasıyla gcrçekleşebilirdi. O

gün

için semavl din

olarale Yahudililc ve Hristiyanlık vardı, ancalc, bu dinlerin müntesiplerinin içinde bulunduğu durum buna imlcan tanımıyordu. Tarihçi İbrahim Hasan, bu dinlerin o günkü tarihsel durumlarını bize şu ifadeleriyle alctarır: 'Bu devrede HristiyanWc birbirine muhalif fırlcalara bölünmüş haldeydi. Yalıu­ dilik de, dindeki hakimiyetini muhafaza etmek için, Arapları leendi içlerine almayan seçilmiş bir topluluğun dini durumundaydı. Diğer taraftan tevhid anlayışı da Mccusilikten alınma zıt unsurlar sebebiyle giderek zayıflaınıştı. İşte gerek Yahudilerin, gerekse Hristiyanların

dini

görüş ve inanışları ba­

kımından gelmiş bulunduğu durum, ıslah edici yeni bir risaletin gelişi için zernin hazırlamıştı. Bu risaletin sahibi Hz. Muhammed idi.'434

433 Muir, S. William, Life ofMohamct, London 1856, I, 236. 33'den naklen). 434 İ. Hasan, age., I, 98. 205

(Nedvi, Ralımet Peygamberi,

s.


İsLAM İNANCr ETRAFıNDA YERLİ YoRUMLAR

Çağdaş müfessirlerimizdcn M . Harndi Yazır, Hz. Peygamber'in lalıu alcyb.i ve

sellem) risaletle görcvlendirilme zamanım, Asr suresinde

na kasem olsun ki insan, bir kayıp içindedir. . " (Asr, 103/I-2)

(sallal­

"Zama­

şeklinde geçen

ilk iki a.yetle ilişkili olarak ele alır ve muhtelif ihtimaller üzerinde durur. Kısmen sadeleştirerek . alıntıladığımız yorumlarının birinde şunları kayde­ der: "Bu asr, peygamberlerin sonuncusu olan Allah Resulü'nün ilk gön­

derilmiş olduğu zaman ki, her tarafta dinler çığınndan çıkmış, nübüvvet,

fazilet, hak ve adalet, marifetullah ışıkları sönmüş; dünyayı cehalet, inkar ve şirk karaniıldan ile zulüm, azgınhk, fesat, şer ve zarar kaplamıştı, işte böyle bir zamanda, bir leyle-i kadirde 'Rabbinin riyle nübüvvet ışığı doğmuştu

. .

adıyla okıı.' (Atak, 96/1) em­

''

435

Kısaca, ahiald çözülmeler ve dini kavgalar hangi kerteye geldiğinde bu yeni dinirisalet zuhur edecek onu da en iyi bilen Allah'tır.

İkincisi: İnsanlığın bilgi, şuur ve eğitim bakımından yükseltilmesi için önce­

ki risaletlerin, Muhammed! risalet için bir grizgah mahiyetinde olduğunu ifade edebiliriz. Çünkü bu risaletler, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sel· leın) risaletiyle son bulmuştur.

Risalet seyrincieki tedricililc ve terakld süreci Muhammed! risalette karar kılıp kemale ulaşmıştır. Risaletlerin, Muh ammedl risaletle son bul­ duğunu ifade eden en kuvvetli delil ise şu ayet-i kerimedir :

" . . (0) Allah'm Resıüü ve peygamberlerin de sonııncusudur."

(Ahzab,

33/40)

Hz. Muhammed'in risaletinin son ve kamil bir risalet olduğunu ifade eden pek çok hacüs içinde şu hadisi zikretmekle yetineceğiz:

"Benim dununumla benden önceki peygamberlerin durumu, şu ada­ muı durumu gibidir; o bir ev inşa etmiş, onu iyi ve giizel de yapmış, ancak evin bir köşesinde bir kerpiçlik bir boş yer kalmıştır. . Derken insanlar o evin etrafmda döniip dolaşmaya başlarlar ve ona hayranlık duyarlar. Ve 'şu boşluğa da kerpiç konulsaydı ya' derler. . İşte, o kerpiç benim; ben 'H<lte­ mu'n-Nebiyyfn 'im."436 435 Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IX, 6074-5.

436 Buhar!, Menakıb 8.

206


Son İlahi Risaletin Mekan, İnsan, Zaman ve Lisan Boyutları Son risalet olma vak.'asını zihinlere yaklaştırmak ve böylece Allah'ın, Hz. Muhammed'le (saliallalın aleyhi ve sclleın) peygamberler silsilesini sona er­ dirip dini kemale erdirmiş olduğu hususunu anlatmak üzere verilen bu ör­ nekte, kerpiç öyle bir konumdadır ki, onun, yerine konulmaması halinde ev kemale/mükemmelliğine ulaşmış olmamaktadır. İlk insan ve ilk peygamberden itibaren her nübüvvet hareketi, -tev­ hid, h1şr, kulluk ve adalet gibi- temel konularda ortak bir yol takip etmiş­ tir. Bu hareket, fi.ırlıata ait meselelerde de, zaman, umumi şartlar ve insan­ lığın ulaşabildiği seviyeye bağlı bir irşad ve rehberlikle yoltma devam etmiş ve beşeri sürekli olarak yüksek hedeflere taşımaya çalışmıştır. Denilebilir ki, yüz binleri bulan peygamberleı437 eliyle, insanlık, din ve hayatın bir kısım gerçeklikleri konusunda belli bir seviye kazanmıştır. Bir diğer ifadeyle, beşer, öneelci risaletler ile tek bir öğreticiden ders alabi­ lecek bir konuma ulaşmıştır; Hz. Muhammed'in ı:nazhar olduğu Kur'an, insanlığa son mesaj ve son çağrı olmı.ı..ştur. En son gelen bu ilahi risalet, bütün dinlerde aynı olan değişmez muhkem esasları hatırlatmanın yanm­ da, ictihada açık ftimattaki emirleriyle de mütealcip zamanların ihtiyacını karşılama vaadiyle gelmiş ve böylece dini düşünce kemale erdirilmiştir. Hz. Peygamberin (sallallahu alcyhi ·ve scllem) evrensel risaletiyle, evvelki risaletlerin hülasası ve insanlığa sunulacak olan mesajların esası bir araya getirilmiştir. Böylece o, tesisi gereldi meseleleri tesis ettiğinden ötürü bir miiessis; tahrif edilmiş hususların halcikatını yeniden ortaya koymakla bir

ınusahlıilı,

tecdidi gerektiren şeyleri tecdit etmekle de bir müceddit ol­

muştur. Bu yüzden

O

(sallallahu alcyhi ve selleın) , en sondur. İnsanlık O'nunla

din ve akidede ve yol ve yöntemde hayati bütün ünitelerin ana başlıklarına ulaşmıştır ve artık yeni bir risalete ihtiyaç kalmaınıştır. .

4. Lisan Boyutu Kur'an'ın nüzulü çağında Arabistan toplumu, Arap lisartının bütün inceliklerine vakıf, kendilerine has bir meziyet olmak üzere, fasih ve beliğ bir halde bulunuyorlardı. Söyledikleri nutuldar, manzumeler !isan bala-

437 Bkz. İbn Hanbel, Miimed, V, 226. 207


İsLAM İNANcr ETRAFıNDA YERLİ YoRUMLAR

ınından pek parlak şeylerdi. İşte Kur'an, basit beyanların bile edebi açıdan birer sanat harilcası haline geldiği böyle bir dönemde nüzule başlamıştı. Kur'an, değişilc yerlerinde vahyin Arapça lisanla inditilişine pek çok iyetiyle önemle vurguda bulunur.438 Vahiy için seçilen lisanın o günkü durumunu Kur'an � .:t� 'Bi-arabiyyin miib1n: Açık/net bir Arapça ile' (Nahl, 16/103)43'� ifadesiyl dÜe getirir. Hususiyle Zümer suresinde geçen

{

c� ı.?.� ;.i �/ �i): Pürüzsüz/eğri tarali olmayan bir Arapça ile' ifadesi bu dummu aydınlatıcı mahiyettedir. Bu vurgu ayette şöyle geçer:

"Kasem olsun ki, Biz bu Kıu·'an'da insanlara öğüt ahnaları için her misali verdik. Eğri tarali olmayan/p iirüzsiiz Arapça bir Kur'an (indirdik)

ki korunsun/ar."

(Zümcr, 39/27-28)

Kur'an'ın nazil olduğu devre, Arap dilinin zirveye ulaştığı bir dönem olarak görülmüştür. O dönemde dil belagat yönüyle onıraklaşmış ve bir vahdete ulaşmıştır.440 İşte Kur'an yeni bir risaletle gelirken böylesine edebi zenginliğe sahip bir dille geliyordu . İzzet Derveze, 'Arapçanın, Kur'­ an'ın inciirildiği devrede yüksek bir seviye ve estetik kazandığına ve o es­ nada Arap yarımadasında dil birliği ve ortaklığının yaygınlaştığına' dikkat çektikten sonra, bu dımıma etki eden faktörleri şöyle açıklar: "Bir dilin, birbirinden uzalc bölgelerde birbirinden alabildiğine farlclı çevrelerde genel-geçer ortak bir dil haline dönüşebilmesi, sağlılclı bir di­ yalog ve sürelcli bir ilişki alınadan gerçekleşmez. Bu da uzun bir zaman ister. İşte bu diyalog ve ilişki risalet öncesinden başlayan gelişmenin et­ kisiyle yavaş yavaş güçlen iyor ve sağlıklı bir zemine oturuyordu. Buna o dönemde vuku bulan bazı olaylar ve onların yerleşmiş gelenelderi katkı sağlıyordu. Bu müşterek tavır ve birliktelik, Habeşlilerin önce Yemen'i sonra Hicaz'ı işgal etinelerine bir tepki olarak ortaya çıkmıştı. Söz konu­ su birleşmeye, işgalden sonra yarımadanın dört bir yanına Irak'a, Şam'a düzenlenen ticari seferleri ve haram aylarda yürürlüğe giren barış ortam­ larında çeşitli yörelerden insanların Kabe'ye ve hacca yönelınesi ve böyle438 Bkz. Yusuf, 12/2; Fussilet, 41/3; Taha, 20/113; Ahk:li', 46/12. 439 Ayrıca bkz. Şuara, 26/195.

440 Bu konuda deraylı bilgi için bkz. M. Sadık er-Rafıl, Taıihu Adabi'l-'Arab, I, 97; Zeydan, Cord, Tarihu Lüğati'l-'Arabiyye, Daru'l-Hilal, tsz. ysz.,I, 78.

208


Son İlahi Risaletin Mekan, İnsan, Zaman ve Lisan Boyutları ce Arapların hacc ve Beyuı'l-Harem ile olan bağlarımn kuvvetlerunesine sebep olmuşuı."44ı Konuyu söz konusu toplumun gelenekleri bağlamında ele alan İbra­ him Hasan ise şöyle der: "Mekke -daha önce de değinildiği üzere- Hicaz bölgesinde ticari ve edebi hareketin merkezi idi. Çeşitli ziyaret ve pana­ yır günlerinde alçak vaha ve yüksek yayfalarda yaşayan Araplar Mekke'ye

gelir, içtiınai ö rj ve adetlerini birbirlerine nakleder, kahramanlık şiirle­ ri inşat ederler ve soylarının şerefi, mizaçlarının yüceliğinden balıister açarlardı .Bütün bu edebi ve içtimai yansımalar, çocuklarının da kalbine bu yönde arzular ekiyordu. Bundan ötüıüdür ki İsJam öncesi dönem­ de Arabistan yanınadasında öğretimin yaygın olmayışı, bu asırcia edebi hareketin kalkınmasına engel olmamıştır. Arap şiirinin tamamı kafiyeli idi. Ancak kafiye sadece şiire mahsus değildi. Dini işlerle, tehlikeli du­ rumları dile getirici haberieric ilgili metinler de böyleydi, hatta hekim­ lerin hikmetli sözleri ve kahinlik taslayanların Icehanedi sözleri de, şiirin dar kalıplarına uymalc zorunda olmayan ibareleri de kafıyeli idi. Adeta şiir kavmin karaleterini yansıtan bir durum olmuştu . . Öyle ki, edebiyat bilineyen bir Arap bile, belli kaside ve şiir kıtalarıru ezberler ve arıların nazmi ölçülerini bozmadan mükemmel bir şekilde muhafaza ederek baş­ kalarına naldederdi. "442 Alunet Cevdet Paşa, Arap diliılİn risalet öncesi gelmiş/yaşamış olduğu parlak ve yüksek seviyesinden hareketle şunu der: "Calıiliyye zamanında Arapların edebiyatça bu kadar ilerlemderi, dildcat edilecek ve ibret alına­ cak bir iştir. Belki de Arap diliılİn o derece bir yülcsekliğe gelmesi, Allah tarafından bu lisanla bir kitap indirilcceğine işaret idi."443

441 Deıveze, İzzet, Kırr'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayarı, (çev. : Mehmet Yolcu) , Yöncliş yay., İstanbul

1989, I, 5 1 .

Derveze, bu bağlaında önemli bulduğumuz jU hu�usa da dikkat çeker:

Kur'an'da Arapça olmaya,n veya Kureyj lehçesi dışındaki bir kısım yabancı kökenli kelimelerin olduğunu reddetmiyoruz. Ancak gerçekliğinde şüphe etmediğimiz bir şey daha var ki o da,

dışarıdan gelen bu Arapçala§mı§ kcliıneler/kavramlar, İsliın'dan önce Arap dilinin bir parçası

durumuna gelecek ölçüde Arapçalaşmıştır. (Derveze, age.,

I, 50.)

442 Bkz. İ. Hasan, age., I, 89-91. 443 A. Cevdet, Kısas-ı Enbiya, I, 48. Batılı Philip K. Hitti'nin şu sözleri de dikkat çekicidir: "Edebi sanatlara karşı belki de hiçbir millet bu kadar heyecanlı

takdir tezahürlerine sahip değildir ve

hiçbir halk zilimesi yazılı ya!mt sözlü hitap yoluyla onlar kadar tahrik edilemez: Hemen hemen , .J

209


İ sLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

M. Hamidullah da 'İslam Peygamberi' adlı eserinde son ilahi risaletin Arapça ile ilgili boyutuna şu ifadeleriyle dikkat çeker: "Ailah'ın mesajını aletarına aracı olarak Arapça'nın tercih edilmesinin kendine özgü yararları vardı: Başka hiçbir dil, sahip olduğu ahenk ve kendisine has sözcük yapı­ sı, çekim kuralları, ses bilgisi vs. bakımından onunla karşılaştırılamaz. Bu, aynı zamanda en küçük aydınlarıcı bilgileri bile göz ardı etmeksizin yo­ ğunlaştırılmış bir dildir: Zamirierin yanı sıra, fıiller de erkek ve dişi olmak üzere, iki cinsi birbirinden ayırmaktadır. Sözeille dağarcığındaki inanılmaz zenginlikle ve kelimelerin farklı durumlara göre çok esnek bir biçimde çekim eki alabilmesi, Arapçaya her türlü düşünceyi ve ince farkları hayran olunacak bir zerafetle ifade etme imkanı sağlamaktadır. İnsanı şaşırtan bir özelliği de Arapça'ıun yüzyıllar boyunca değişime ihtiyaç duymaınış ol­ masıdır. 1 500 yıl öncesinin düz yazı ve şiiri, ne dilbilgisi ne kelime hazi­ nesi ne de imla bakımından çağdaş Arap nesri ve şiirinden farklı değildir. Tunus, Şam, Kahire ya da Bağdat'tan yapılan bir radyo yayınının dili, Hz. Muhanuned'in (sallallahu alcyhi ve sellem), kendi dönemindeki insanlara hitap ettigi dille aynıdır. Şiir için de durum aynıdır. Hz. Peygamber'in (sallalla­ hu alcyhi ve selleın) öğrettikleri ilk muhatapları için olduğu kadar günümüz­

de Arapça konuşanlar için de açılc ve anlaşılır şeylerdir. Bereket versin bu konuyla ilgili asıl metinler günümüze kadar saldanabilıniştir. Kur'an gibi kutsal bir kitap için, kendisinden sonra Allah tarafından yeni peygan1ber­ ler ve yeni vahiylerin gönderilmeyeceği, ilaili vahye dayanan bir öğreti için istilaarsız bir dilin seçilmesi hiç de uygun olmazdı."444 Biz bu çerçevede vahiy dilinin Arapça oluşuyla ilgili bir noktaya daha dikkat çekmekte yarar görüyoruz. İnen ayetleri taşıyan dil, artık 'Kur'an

dili' olmu.şnır Bu dil, onu kullanan açısından erişilmez bir özellik kazan.

hiçbir dil, onu kullananların şuurları üzerinde Arapça kadar, mukavemet edilemeyen bir tesir kudretine sahip değildir .. İslam bu tarz bir dili ve bu dilin sahibi olanların ruhi özelli[9erini, ram manasıyla semcrelcndirmiştir. Bundan dolayı Kın'an'ın terkibi ve icazlarla dolu üslubunu Müslümanlar, dinlerinin hak din olduğu hususunda kı.ivvetli bir delil olarak ileri sürmü�lerdir. İslam'ın muvaffak ve muzaffer olması bir dereceye kadar d.iliıı zaferi, daha doğrusu bir kitabın, yani Kur'an'ın bir zaferiydi." Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültüre! İslanı Tarihi, s. 137. 444 Hamidullah, İslam Peygamberi, s. 39. 210


Son İlahf Risaletin Mekan, İnsan, Zaman ve Lisan Boyutları mı�tır.445 Çünkü bu dili, bütün incelik ve sırlarıyla yerinde kullanan 'her şeyin yaratıcısı' ve 'her şeyi yegane bilen' Allah'tır. Bizce Kur'an'ın i'caz ve belagatı yönüyle, nazil olduğu günden bu yana, muarızlarını bir benzerini yapmaya çağırması446 ve adeasından bunu imkansız olduğtmu vurgulaması'447 hususunu bu çerçevede değer­ lendirmek gerekir. Dilin ljlllaıucısının yüce Yaratıcı olması sebebiyledir ki Kur'an, getir­ diği esaslarla, sıradan herhangi bir bedevinin anlayışıru gözetirken, ede­ biyat ve şürde dahi sayılan ve ufku olabildiğince geniş bir edip, bir şairi de ihmal etmemiştir. Ve yine bu sebepledir ki, bir kelamcı, hukukçu, dilci veya bir idareci, müracaat ettiğinde, kendi sahasına ait incelilcleri rahatlılda onda bulabilıniştir. Oysaki bir lcelam, hukuk veya edebiyat dili bir birinden farlclı şeylerdir. Ne var ki Kur'an bunlara ayıu anda, inceliklerine varıncaya kadar hem de kaide ve prensiplerine hale! getirmeden dilekat göstermiştir. Gerek kelaın, hukuk, gerekse edebiyat ve tarih elealleri ve bwıların mü­ dakkilc temsilcileri Kur'an'ı birer kaynak kabul edip pek çok eser meydaı1a getirmişlerdir.

445 Normal, sıradan birisinin Türk dilini kullanmasıyla, sözgelimi, Fuzull veya Yahya Kemal veya Necip Fazı! gibi sözfdil ustalarından birinin kullanımı arasmda büyük farklar vardır. Dil ay­ nıdır, belki kelimeler de aynıdır. Ama onu kullanan farklı olunca sözdelci derinlik ve etlci de o nispette farklıla!jmaktadır. Özetle diycceğimiz şu !ci, Kur'an'ın dili Arapçadır ancak onu kulla­ nan Allah'tır. Bu itibarla Kur'an'ın benzerinin ortaya konması imkansızdır. 446 Bkz. Bakara, 2/23. 447 Bkz. İsra, 17/88. 211


A

••

IWR!AN VE INANÇ HURRIYETJ44s

� GİRİŞ Bu makalede, Kur'an açısından, insanla alakalı inanç hürriyeti iki ayrı başlık altında incelenecektir. B irinci olaralc, insanın sahip olduğu düşünce ve inancın ilah! iradeyle ilişkisi üzerinde durulacaktır. İkinci olarak, cihad ve mürtcde karşı öngörülen hükınün 'İnanç Hürriyeti' bağlaınında değer­ lendirilmesi yapılacaktır.

l . İnsanın Salıip Olduğu İnaneni İlahi İradeyle ilişkisi İnsanm, inanç ve davranışla:rında hi.i'r mü, yoksa mecbur mu olduğu konusu hemen hemen her devirde inanan insanların zihinlerini meşgul eden bir mevzu olmuştur. Bizce bu hususun her asırda sıkça tartışılmasının muhtelif sebeple­ rinden biri de, konu ile ilgili Kur'an'daki ifadelerin/delillerin çeşitliliğidir. Öyleyse bizim de, insanda çeşitli şekillerde tezahür eden inanç ve davra­ nışların değerlendirilınesi konusunda -ilahi alandan insaill alana geçişin sahası ve sınırlarınlll belirlenınesi olarale da ifade edilmesi mümkün oları­ böyle bir problemi di.�fuıürken ve tartışırken bütüncül bir: baluşla hareket etmemiz gerekmektedir. Çünkü Kur'in kendi bütünlüğü içerisinde değer­ lendirilmediği takdirde her,z;arnarı için çok farklı değerlendirmelerin orta­ ya çıkması kaçınılmaz olmalctadır. Kur'an'a geniş bir açıdan baloldığında onda, insanın irade hürriyetini 448 Bu makale, Dicle Üniv. 'İ/ahiyat J<aki.iltcsi Dcrgis[ c.7, s.l'de yayımlaruruşor (Diyarbakır 2005).

213


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

yok sayıcı herhangi bir ifadenin olmadığı göriUecektir.449 İlk baluşta, bazı iyederin anlamlarının birbiriyle örtüşmediği zannedilebilir ancak durum böyle değildir. Çünkü Kur'an'da birbiriyle çelişiyormuş gibi göıi'ınen ayetlerin vurgu alanları birbirinden tümüyle farklıdır. Şöyle ki bir kısım ayetler, meselenin sadece insan iradesini ilgilendiren yönüne, ona terettüp eden yanına dilekat çeker ki, bu ifadelerde ilaW iradeyi görmezlikten gelme gibi bir durum söz konusu değildir. Diğer taraftan konuyla ilgili olarak Kur'an'da yer alan bir lusım ayetler de vardır ki bunlar da, imkan açısın­ dan ilaW iradenin mutlaldığına ve onun önünde hiçbir engelin bulunma­ dığına450 vurgucia bulunur ki buralarda da insan iradesini yok sayıcı veya onun fonksiyonsuzluğunu ima edici bir sonuctın çıkarılması yine tutarlı değildir. Kur':in,

ilahl iradenin insanı inanç ve tavırlarında hür bıraktığını dile

getiren çok açık ifadelere sahiptir. Mesela, iki ayette şöyle buyurulur:

" (Ey Nebi onlara) de ki, gerçek, Rabbinizdendir. Dileyen iman, dile-

449 Bu husus İslam kclamcılarının da üzerinde önemle durduğu bir konu olmuştur.

Gerek Miı­ tezile, gerekse Matuddiyye ckolü insanın hür bir iradeye sahip olduğunu vurgularruşlardır. Eş'arl düşünce de, cebre düşmernek ve insanın sorumluluğunu ternellendirebilrnck için 'kes b' nazariyesi üzerinde durmuştur, ancak Eş'ariyye, tarih! süreçte yaklaşımlarının kapalı olduğu gerekçesiyle eliştirilmiştir. Bu konuda toplu bilgi için bkz. Wolfson, H. Austryn, Kclanı Pc/­ sefe/eri, (çev.: Kasım Turhan), Kitabevi yay, İstanbul 2001, s. 460-550; Yeprern, M . Saim, İrade Hürriyeti ve İmam Maturidf, İfav yay. İstanbul 1984, s.l6l-368; Özler, Mevlüt, İslAm Düşüncesinde Tevhid, Nıln yay, İstanbul l975, s. 2228-278; Macit, Nadirn, Eylem Değişim İlişkisinin Teo/ojik Yorumu, Etüt yay. Samsun 2000, s.27-l69, 450 Mesela Kur'an'da bir ayette şöyle denir: "Alla/ı dileseydi, onu (o işi) yapamaz/ardı" (En'am, 6/137). Kolaylıkla anlaş ılacağı üzere burada ilah! iradenin önünde biçbir engel olmadığı hususu vurgulanmaktadır. Bu bağlamda zikredilmesi gereken bir diğer ayet de şudur: "Alem/erin ı·abbi olan Allah dilemcyince siz dileyemezsiniZ' (Tekvir, 81/29). Bu ayetten de -insanın ihtiyarında hür olmadığım çağrıştıncı- farklı bir sonucun çıkarılması makul olmaz. İnsan iradesinin ilahl me.şierle birlikte söz konusu edildiği bu ayet iki açıdan ele alınabilir: ı. Sadece sizin dilemenizle bir iş tamarn olmaz/meydana gelmez, ona ilahi iradenin izin ve imkan tanıması da gerekir. 2. Siz ancak ilah! iradenin size vermiş oldugu kabiliyerle ve belirlemiş olduğu alanda dileyebilirsiniz. Bu ikinci yaklaşırndan hareketle diyebiliriz ki insan, Allah'ın dilemesi sınırları içinde olmadıkça bir şeyi dileyemcz. Bir diğer ifadeyle, insanın dilemc.�i, All ah'ııı dilernesinden bağımsız değildir; Allah insanın iki yoldan bidsini, hidayet veya dalalet yolunu seçmesini dilemiştir. İnsan birinci yolu (hidayet yolunu) dilediğinde ilahi iradenin çerçevesi dahilinde dilemiş olduğu gibi, dalalet yolunu seçtiğinde de yine ilahi dilernenin çerçevesi içinde dilemiş olur. (İkinci yorum için bkz. Sabık. Seyyid, c/-Aldidu'l-İslamiyyc, Daru'I-Fikr, Buyrut 1988, S. 105-6.)

2 14


Kur'an ve İnanç Hürriyeti yen de inkar etsin " (Kehf, 18/29) ; " Şüphesiz Biz insana doğru yolu göster­ dik. İster şiücredici, isterse nankör olsun " (İnsan, 76/3)45 ı ..

..

Kur'in, içinde bulundukları inanç ve tavırları Allah'ın dilemesinejtak:­ dirine isnad eden müşrik bir topluluğun anlayışını reddettiği bir ayetinde ise şöyle der:

"Müşrikler diyecekler ki 'Allah dileseydi, ne biz şirk koşardıle ne de atalarimız. Hiçbir şeyi de haram kıhnazdık. Onlardan öncekiler de bu şe­ kilde (gerçekleri) yalaııladılar ve sanımda azabımızı tattılar. (Ey Nebi on­ lara) de ki, )ranımzda bize çılcar(ıp açıklay)acağımz bir bilgi mi var? Siz bir zaııııa tabi olmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz ve sadece yalan söylü­ yorsunuz. ' (Yine onlara) de ki, (hakikati gösterecek o) son derece açık ve sağlam olan delil, Allah'mdır (sizin ileri sürdiiğiinüz değil). Eğer dilemiş olsaydı, elbette hepinizi hidayete erdirirdi. " (En'am, 6/148-9)452 Bu ayet-i kerimede söz konusu kişilerin şahsında, insanlara önemli mesajların verilmiş olduğunu görmekteyiz. Bunları maddeler halinde sı­ ralamak gerekirse;

l. Öncelikli olarak bu ayette, yaşayageldilderi şirk inancııu Allah'ın iradesine bağlamak isteyen müşrilder .reddedilip kınanmaktadırlar. Çünkü bu insanlar, Allah katında zulüm olarale görülen453 şirlderini haklı gös45ı Allah'ın, tarihte dini ve ahiald hiçbir sınırı/kuralı tammak istemeyen bazı toplulukları, gerek bu hayat boyutunda gerekse ölüm soması hayatta, sürınetuUalıın gerektirdiği şekilde cezalan­ dırması, 'Allah'ın insanları inanç ve inkar konusunda serbest bıı·akmış olması' gerçeğine ters dü§en bir husus değildir. Çünkü Kur'an bir taraftan insanların seçimlerinde hür olduklarııu bildirirken, diğer taraftan ilgili tercihlere teretti.ip eden mükafat ve ceza şeklindeki ilahi rnü­ eyyideyi de hemen hatırlatma yolw1a gider. Nitekim her iki ayetin S011W1da da Allalı'ı inkar etmenin bir nankörlük ve zulüm olduğu bildirilir ve bu yolu tercih edenleri beldeyen acı akıbet kendilerine hatırlatılır. Ayrıca Kur'an, yüce Yaratıcı'nın insanların inanıp inanrnarnalarına bir ihtiyacııun olmadığım da dikkat çeker: "Eğer inkar ederseniz (bilesiniz ki) Allah (sizin inanma­ mza) asla muhtaç değildir. (Bununla beraber) O kullarıımı İnkaıma razı olmaz. Eğer (inanıp) şükredcrseniz O bwıdan hoşınır olur. " Zürner, 39/7. Ayetin sonunda yer alan kaydı Zeınahşeri (ö. 538) §Öyle açıklar: Allah'ın, insanların inkarlarına razı olmayıp iman edip şükrettnelerini istemesinin nedeni, onların sulh ve selamet içerisinde yaşarnalarlill isternesinden dolayıdır. Ze­ rnah:ıeri, Ebu']-Kasım Caıı.ıllah Mahmud b. Ömer, el-Kcşşh; Daru'l-Kütübü'l-İlmiyye, Beyrut 1995, III, 389.

452 Ayrıca bkz. Nahi, 16/9. 453 Bkz. Lukrnan, 31/13.

215


İ sLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLi YoRUM LAR

terrnek için, konuyu, Allah'ın iradesine/takdirine dayandırarak şu noktaya getirmek istemişlerdir: 'Bizim şirk koşmamız vs. tavırlarımız Allah'ın di­ lemesi sonucudur; çünkü eğer Allah böyle dilernemiş olsaydı, biz hiçbir zaman bu durumda olınazdık, bunları, Allah'ın iradesiyle uygunluk içinde yaptığımızdan, demek ki yaptıklarımız doğrudur.' Aneale Kur'an 'Onlar­ dan öncekiler de bu şekilde (gerçelderi) yalanladılar' ifadesiyle onların yan­ lış bir düşünce ve haksız bir savunma içinde oldukları bildirmiştir.454 2. Ayet-i Icerimenin devamında '. . (Ey Nebi onlara), yanınızda bize çılcar(ıp açıklay)acağmız bir bilgi mi var?'dc. (Şunu da onlara söyle) : Siz bir zaı11ıa tabi olmaletan başka bir şey yapmıyorsunuz ve sadece yalan söy­ liiyorsıuıuz" mealinde yer alan ciimlelerle ise şu gerçeğe vurgucia bulunul­ muştur: Onların ileri sürdüğü özür, bilgiye değil, zan ve tahmine daya­ lıdır. Allah'ın meşieti ile ilgili deli leri/iddiaları mesnetten yoksun geçersiz bir iddiadır.

3.

Ayrıca bu konuda gerçeği ortaya koyan üsriin delilin Allah'ın bil­

dirdilderinde olup zan ve. tekziple hareket eden müşriklerin iddialanııda bulunmadığı bildirilınektedir: '(Onlara) de ki, (lıakikati gösterecek o) son derece açık ve sağlam olan delil, Allah'mdır (siziıı ileri sürdiiğiiniiz değil). ' Çünkü Allah insanı yaratan bu itibarla da onu en iyi bilendir. Dolayısıy­ la insan ve onun düşünceleriyle ilgili konularda en doğru olanı bildirecek olan söz/delil de ancak Allah'a ait alandır. 4. ilgili ayetin baş kısmında söz konusu kişilerin 'Allalı dileseydi, ne biz şirk koşardık ne de a talarunız. " tarzındaki itirazlarına, ayetin sonunda 'Eğer (Allah) dilemiş olsaydı, elbette hepinizi hidayete erdirirdi.' şeklin­ de bir cevap verilmiştir. Bizce burada söz konusu zilıniyete dalaylı olarale şöyle bir mesaj verilınektedir: Siz, 'Allalı dilemiş olsaydı, elbette herke­ si hidayete erdirirdi.' demiş olsaydınız, doğru söylemiş olurdunuz aneale 'Allah dilemiş olsaydı, biz şirk koşmazdık.' demekresiniz ki, bu iddiaları­ nızda samimi ve tutarlı değilsiniz; çünkü siz, size bildirilen vahy1 inancı

seçme niyetinde değilsiniz.

454 Bu ayetle alaJcalı olarak mütekellim müfessirlerimizin kelaml açıdan yapmış olduklan açıklamalar için bkz. Mamridi, Te'vil�cu Ehli's-Swıne, (thk. Fatıma Y. d-Hayınl), Beyrut 2004, II, 188; Zemahıjeri, el-KeşşH, II, 74; Razi, McEitilıu'l-Gayb, Daru'I-Fikr, Beyru t 1994, VII, 238-9. 216


Kur 'an ve İnanç Hürriyeti 5. Bu ayetin son kısmıyla verilmek istenen diğer bir mesaj da şudur: Elbetteki Allah dileseydi, kullarının şirkine cebren mani olur veya orıları günaha meyletmeyecek bir özelliktc yaratırdı. Ancak O, bunu dilememiş­ tir, insanları hem günaha hem de sevaba açık bir kabiliyette yaratmayı dileyip onlara irade vermiştir. Eğer Allah dilese, kuldaki kötühile yapma özelliğini ondan alır ve böylece -melekler gibi- bütün insanlar hidayete ermiş <jurlardı.455 Bu durumda ise, insanlar irade ve ihtiyarları ellerinden alınmış varlıklar olurdu. Böylece onların imtihan olunma hikmeti ortadan kalkar45 6 ve dünyaya gönderilişlerindeki malesat oluşmazdı. Özetle diyebiliriz ki İlahi irade, -sonuçları kendisine ait olmak üzere­ insanın hangi inancı/yolu seçeceği konusunda onu serbest bıralcmıştır. Bu açıdan bir zorlama söz konusu değildir. İnsan kendisi için hangi yolu seçmişse, Allah o yolu ona açmıştır. Bir diğer ifadeyle, ona iman veya in­ kardan dilediğini tercih etme imkan ve izni vermiştir. Ancak bu, Allah'ın inkarı onayladığı, razı olduğu anlamına gelmemektedir.

2. İnançlar Karşısında Kur'an'ın Genel Tavrı Kur'an, inanç konusunda baslu ve dayatmayı reddeder. Çünkü, din ve inanç, vicdan ve hür düşüneeye bağlıdır. Bir başka ifadeyle, inanç ve dü­ şünce, fıtri ve vicdan.l bir durum olduklarından bunlara sınır getirilemez. Kur'an'ın sunduğu dini anlayışın ruhunda zorlama yoknır. Belirlen­ miş esasların/hususların duyurulması ve doğru bir şekilde acılaşılması ama­ cına yönelik olarak 'muhatabı iluıa ve aydınlatma, izah etme' gibi bir görev söz konusudur. Kur'an'ın ifadesiyle, gerçeklerin tczldri (dile getirilmesi/ haurlatılması) bahis mevzudur.457 Bu çerçevede böyle bir görevin yerine getirilmesi için gösterilen çaba ve gayretlerio 'başkalarının inanç hürriyeti­ ne müdahale' şeklinde değerlendirilmesi maktıl değildir. 455 Bu

bağlamda Kur'an başka bir ayetinde şöyle buyurur: "Rabbiıı eğer dileseydi, dünyada ne

kadar insaıı varsa hepsi iman ederdi .. " Yunus,

10/99.

456 Nitekim Kur'an'da yer alan bir ayet bu noktaya dikkatlerimizi çeker:

"Eğer Allah di/eseydi he­

pinizi (ayııı iııaııç c:cratinda) tek biı· ümmet yapardı. Fakat O size verdikleriyle (vermiş olduğu maddt-manevi imkanlarla) sizi imtilıan etmek için ( böyle yapmadı.)" Maide,

457 Bkz.

5/48.

Gaşiyc, 88/21-22. Ayrıca bu Hz. Peygamber'in şahsında diğer bütÜn mübelliğlere de

Kur'an'ın yüklediği bir görevdir. Bkz. Al-i

İmran, 3/104.

217


İsLAM İNANCI ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

Kur'an, tebliğini wr kullanma üzerine değil, güzellikle ikna temeli üzerine oturtmuştur. Esasında Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e (salavatul­ lahi aleyhim) uzanan vahiy tarihi, aslında bir ikna tarihidir. Gönderilen her resul ve nebi, insanları hak ve hakikare ulaşurmak için çok kere bir yal­ varış ve yakarış psikolojisi sergileyen birer ikna muallimidir. Peygamber ve vahiy böyle olunca, vahyin bize anlattığı Allah asla wrlayan değil, 'En Büyük İkna Eden' olur. Kur'an'ı dilekade takip edenler görürler ki, pey­ gamberlerin vazifesi, wrlamak değil; uyarmak, yol göstermek dolayısıyla ikna etmektir.458 Gerek dinin, gerekse insanın tabiatı, iknaya dayalı bir süreci gerekli kılar. Din görülür göriilmez hemen içine girilebilecek bir bina değildir, çünkü onun özünü 'gayba iman' oluştumr. Diğer taraftan insan fıtratı da görmezden gelinemez; insan tabiatı yeni bir düşüncenin/dinin kabullenil­ mesi noktasında, önce çekiıune sonra ısınma, nihayetinde benimseme gibi bir tepki verir. İşte din bu safhaları dilekare alarak ikna yolunu seçmek du­ nunundadır.459 Zaten yüce Allah da peygamberinden ikna yoltınu/meto­ drum kullanmasım isteyerek şöyle buyurmuştur: "(İnsanları) Rabbinin yolıuıa, hikmet/e, güzel öğütle çağır. Ve (de) onlara (karşı) en giizel tarzda (fıkri) mücadele verin."

(Nahl, 16/125) 460

İkna iman kavrammın özünde yer alır. İlcna sonucu elde cdilmeyip de zorla ve basluyla sağlanmak istenen itilcad/inanç, iman sayılmaz. Çünkü İslam'a göre iman, temelinde marifct ve muhabbetin bulunduğu irade 458 Aydm, Mehmet S., "Hoşgörüniin Dini Temelleri" (İçi Kritik Bakış' adlı kitabın içinde), Haz.: Melunet Gündem, İyi Adam yay. İstanbu1 2000, s.l73.

459 Aydın, "agm"s. İ 74.

460 Bu ayette geçen 've ddil/ıwn .. ' ifadesine, 'fikri mücadele' anlamnun dnha uygun dü.şecegi ka­ naatindeyiz. Mesela, Ankebur stıresinde geçen bir aycttc hakikatin anlatılması konusunda clı..l-i kitaba kaqı böyle bir mücadelenin verilmesi istendikten sonra, mü'minlere, onlara karşı nasıl bir fikri mücadele verilmesi (onlara karşı nasıl konu.�ulması) gerektiği öğrctilir: "Zulnıedeııleri hariç, ehl-i kitap ile en güzel olan tarzın dışında mücadele etmeyin. (Onlara) deyin ki 'Biz hem bize iııdirilen kitaba hem de size indirilen kitaba iman ettik. Bizim i/alıımızla sizin ilalııruz biı·­

cliJ'. Ve biz ( o aym olaıı) i/aha teslim olnıuşıız. " Ankebur, 29/46. Görüldüğü gibi ayette mü'­

minlerden istenen, 'onlara ve Müslümanlara indirilcnin temelde aynı olduğu ve aynı maksatla

aynı kaynaktan geldiği' gerçeğinin o insanlara hatırianiması Olm\Jitur. Bu nedenle de inat ve ısrarlarının mantıki bir tarafının olmadığının' ytıın\Jiak bir üslupla dile getirilmesi isteıuniştir.

218


Kur'an ve İnanç Hürriyeti hürriyetine dayanan bir 'tasdik'tir.461 Nitekim bu açıdan din, 'insanları kendi ihtiyarlarıyla, bizzat hayra sevkcden/yönlendiren ilalıl kurallar mec­ muu' olarale tarif edilmiştir. 462 Esasında Kur'an'da doğrudan wrlama anlamını ifade eden 'icbar' ke­ liınesi yerine 'ilcrah' kelimesinin kullanılması da dilekat çekicidir. Kur'an'­ da bu ikincisi kullanılarak

"Dinde ikrah yoktur''

(Bakara,

2/256) denilmiştir.

İlcrah keliı:iesi, inancın oluşumu noktasında derin bir psikolojik gerçeğe işaret etmektedir. İlcrah kavramını n köleünü oluşturan 'kerh/kürh' kelime­ si, 'rıza ve muhabbetin hilafına delalet eden'463 bir kelime olup hoşnut­ suzluğu ve rızasızlığı dile getirmektedir.

Şu halde, her alanda,

özellikle inanç noktasında zorlama, ikna ve mu­

habbetle bağlanıp teslim olmayı değil, ilcrahı yani tiksinmeyi, nefreti, kız­ gınlığı doğurur ki bwliarla, kalbin/zihnin huzur ve sükununa vesile olan imanın barışık olması dii�ünülemez. Kaldı ki Kur'an'ın bizden talep ettiği iman gaybe imandır. Hiç kimse böyle bir ilcrah ile gayba imana iletilemez. Aksi bir uygulama Kur'an'ın ruhuna aykırı düşer. Çünkü Kur'an prensip olarale kimseye zor kullanarale tehditle din kabul ettirmeyi hedef almaz. Onun hedef ve malesadı kişilerin inançlarını, iradeleri doğrultusunda bir marifet/bilgi temeline oturtmaktır. Bunu gerçeldeştirirken de bilgi aletar­ ma ve yol gösterme misyonunu üstlenen kimselere, muhataplarına karşı tehdid ya da zor kullanma haldu taıumaz. Bu konu Kur'an'da birçok ayetle açıldığa kavuşturulan bir husus olmuştur:

"(Ey Nebi, sen gcrçelderi) ha­

tırlat, çünkü sen ancak bir hatırlatıcı/dile getiricisin, onlarm üzeriı1de bir zorba değilsin. " (Gaşiyc, 88/21-22)

461 Tasdik kalpte bir kesb ve ihtiyar (iraeli bir gayret) neticesi meydana gelir. Kclamcı Abdulkahir

(ö.429/1037), 'el-Fark Beyne'l-F11·ak' adlı eserinde imanın aslırun, marifete dayalı bir tasdik olduğu hususuııda Ehl-i Sünnet'in ittifak içinde olduğunu söyler. Bu mcvzııdaki ihtilafın, uzuvlarla ortaya konan taat ve dilin ikrarırun da iman olarak isiınlendirilip isimlen­ dirilemeyeceği hususunda olduğunu belirtir. Bağdacli, el-Fark Beyne'/-Fırak, Daru'l-Kütiibi'l­ İiıniye, Beyrut tsz., s. 273. Ayrıca bu konuda detaylı bir bilgi için bkz. Kılavuz, Saiın, İman­ Kiifıir Su11rı, Marifat yay. İstanbul l996, s. 26-69. 462 Bilmen, Ö. Nasuhl, Muvazzah İ/m-i KeUm, Bilmen yay., İstanbul tsz., s. 42. 463 İbn Faris, Ebu Huseyn, Mu'cenıu Mek:J.yisi'l-Luğa, (thk: A. Muhammed Harun), Bcyrut tsz., V, 172. Ayrıca bkz., İbn Manzur, Lisanu'l-Arab, XII, 80. el-Bağdadi

219


İsLAM İNANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUM LAR

Kur'an'da "Rabbin (şayet) dileseydi yeryüzündekilerin hepsi iman ederdi. O halde sen mi insanları inanmalan için zorlayacaksııı�" (Yunus, 10/99) mealinde yer alan ayet de, Allah'ın, bütün insanların homojen ayru kalıptan çıkmasını, birbirlerine bcnzemesini dilernediğini göstermektedir. Bir diğer ifadeyle bu ayet, Allah'm, -hangi insan topluluğunun diğerle­ rinden daha iyi olduğunun ortaya çıkması için- ontolojik farklılığa iınkan tanıdığını bize öğretmektedir. Din, zorla kabul edilebilecek veya zorla kabul ettirilebilecek bir şey değildir. Dinde her şeyden önce iman esastır. İman ise, iıısanın kendi seçi­ mine bağlı vicdani bir karardır. Hiçbir ikralı teşebbüsü buna tesir edemez, dolayısıyla insan ancak içinden geliyorsa, zihni ve gönlü buna yatkınsa iman edebilir. Aksi takdirde, zor kullanma, mecbur kılma gibi dr'ş etkenie­ rin tesiri ile gerçekleşmesi istenilen iman, İslam'ın hedeflediği gerçek iman değildir. Böyle bir dummcia 'inkar'ın yerini 'nifak' alır. Yani, inkarcı bi­ risinin sıkıştırılarak dini kabııle zorlanması, onu münafıkça bir tavır içine itmelcten başka bir sonuç doğurmaz. ifade edilmeden hiçbir insanın inandığı değerleri tespit etmek de mümkün olmaz.464 Ayrıca sıkıştırmaya dayalı bir metodun sonucu olarak gerçek mü'min yerine yapay iman salubi bireylerin ortaya çıkınası kaçınıl­ maz olur. Bunun da iman toplumunun lehine olduğu söylenemez. 465 Özetle ifade edecek olursak: Kur'an'ın mhtında ve özünde zorlama yoktur. O, insanların seçimini esas alır ve bütün muamelelerini bu esas üzerine kurar. Seçiminin uhrevi sonucunu kendisine hatırlatmak suretiyle, hangi iııancı tercih edeceği konusunda muhatabını serbest bırakır. Zaten onun sommluluğunun büyüklüğü de bundan dolayıdır. Giriş malıiyerindeki bir açıklamadan sonra şimdi cihad ve dinden dö­ nenlerin dummuyla ilgili hükümlerin yonımuna geçebiliriz. 464 Arslan, Ömer, Kur'an ve Hoşgörii, ilahiyat yay. Ankara 2005, s. 138. 465 Bundan da- öte Kur'an, Müslüman toplum için hiçbir yararı olmayacak olan uzak durulmasıru

tavırlardan da

ister. Bu cümleden olarak Kuran, batı! olarak gösterdiği inanışiara ve bu

inanışların ilahiarına bile uygunsuzca söz söylerunesini yasaklaınıştır. Çünkü saygısızlık bazen daha büyük bir saygısızlığa sebep olabilmektedir: "(Ey mü'minler), onlarm Allah'nın başka

yalvardıklarma sövüp saymaym ki, onlar da bilgisizçe/diişiiııcesizce lıadlerini aşıp Allalı'a söı'Üp saymasınlar. " En'am, 6/108.

220


Kur'an ve İnanç Hürriyeti a) Cihad Emrinin İnanç Hürriyeti Açısmdan Değerlendirilmesi Kur'an, savaş gerçeğini doğrudan asli bir görev olarak değil, arızi ve kaçırulınaz bir durw:n olarak kabul etmiş ve onu neticesi itibariyle hayırla­ ra yol açacak bir disiplin haline getirmiştir. İslam hukuk metodolojisinin hüsün-kubuh bahsinde hasen, hasen li aynihi (bizzat güzel) ve hascn li ğayrihi (neticesi itibariyle/dolayısıyla güzel) olınA üzere ikiye ayrılmıştır. Savaşlar bu tasnifte hasen li ğayrihi kısmına dahil edilmiştir. Çünkü savaşlar, insanların öldürülmesi, beldele­ rin harap edilmesi gibi fiiliere sebebiyet verdiğinden bizatihi güzel olan bir görev/hareket değildir. Fakat başta din/inarıç hürriyeti olınak üzere, can, mal ve akıl güvenliği gibi zaruriyat kapsamına giren hususların korunması­ na vesile olması (müsait bir zemin hazırlaması) sebebiyle savaşlar, güzellik vasfını kazanmıştır. Buna göre savaş anlamındalci cihad, başka bir surette koruruna ve savunına imkanı kalmamış mukaddes bir halekı ve kamuya ait bir varlığı muhafaza ve himaye için meşru kılınmıştır.466 Kur'an'ın cihad emri/ilkesi, din ve vicdan hürriyetini tanımayarı ve kısıtlayan bir prensip veya İslam'ı zor kullanaralc benimsetine arneliyesi olarak göriilemez. Kur'an'ın emrettiği cihad, yüce Yaratıcı'nın varlığını ve birliğini ifade eden tevhid halcikatinin aniatılmasım ve yayılmasını engel­ leyen şartların ortadan kaldırılınası çabasıdır. Bir diğer ifadeyle Kur'an'ın öngördüğü cil1ad, insanlığa ilahi mesajı ulaştırma, onların da hal< ve haki­ katle tamşmasına imkarı hazırlama gayretidir. İslami öğretide inlcar tek başına savaş sebebi sayılınamış, alesine sa­ vaşın meşruiyeti için İslam'a ve Müslümanlara karşı hasmane ilişlciler ve fiili tecavüz ölçü alınmıştır. Nitekim savaşa izin veren ille ayet bu gerekçe üzerine nazil olınuştur: "Kendilerine savaş açılan mii'minlere, savaşmaları için izin verildi. Çünkü onlar zulme maruz kaldılar. . " (Hacc, 22/39)

M. Pickthall'ın ifadesiyle Hz. Muhammed

(sallallahu alcyhi

ve

sellem),

466 Bkz. Bilmen, Ö. Nasuhl, Hukuk-u İsJamiyyc ve LçtJJahat-ı Fıkhıryc Karnusu , İstanbul tsz. IV, 356-357. Ayrıca bkz. Kasaııl, Alauddin, Bedaiu's-Sanai' fi Tertibi'ş-Şcrai',

100.

221

Beynıt

1986, VII,


İs L A M İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUM LAR

"başka yollarla kontrol edilemeyen zalimce hareketleri önlemele amacıyla son çare olarale savaşın kullanılabileceğini göstermiştir."467 Yoksa huku­ ka riayet eden, sulh/barış dairesinde yaşamaya çalışan, düşünce ve inanç hürriyetini ihlal etmeyen insanlara karşı savaşa kalkışılması, dinin kabul ve tavsiye ettiği bir esas değildir. Nitekim "Eğer onlar sıılha meylederlersej

yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Alah'a itimad et. Çünkü O (her şeyi hakkıyla) işiten ve biJendir. " (Enfal, 8/61 ) mealindeki ayet-i kerimesi bu gerçeği yete­ rince aydınlatıcı rnahiyettedir. Denilebilir ki irade ve inanç hürriyeti, İslam'ın arnacı ve sınırlan belli cihad emriyle yerleşmiştir. Kur'an bu emriyle, insanları zorla İslarn'a solc­ mayı değil, baslacı anlayış ve uygularnalann zorlamalarını hertaraf etmeyi amaçlamıştır. Böylece onlara, İslam'ı kendi arzu ve iradeleriyle tercih ede­ bilecekleri bir zemin hazırlamıştır.

M. Harnidullah, 'İslam'a Giriş' adlı eserinde "inançlar şüphesiz

ki

kişiscldir; buna rağmen, insanlık: tarilli hayvanların bile utanç duyacağı, dehşet ve şiddet dolu din savaşiarına sahne olmuştur." diyerek bu konu­ da İsl:lln'ın temel illcesini, Kur'an'ın 'Dinde zorlama yoktur.' rnealindeki ayetinin ortaya koyduğunu söyler.468 Ancak bu ayetten, 'farklı inançtaki insanlara bu dinin tebliğ edilmemesi gerektiği' gibi bir anlam da çıkarıla­ maz. Bu, Kur'an'ın mantığına ters bir durumdur. Çi.inkü Kur'an pek çok iyetiyle rnüntesiplerinden elinin tebliğ ve temsil edilmesini ister. Ancak bu 'tebliğinjduyurmarun' zorlamaya gidilmeksizin, hikmet ve güzel öğütle yapılmasını emreder. Bu ise, Harnidullal1'ın ifadcsiyle, diğerlerine yol gös­ terme ve bilgisiz kaldıkları noktalarda onları aydınlatma çabasından ibaret olan bir eylemdir, hatta bir fedakarlıktır.469 İsl:lln'ın cihadjsavaş felsefesi gerçek bir sebebe ve savaş sonrası karşı tarafı İslam'a wrlamama esasına dayanır. Bu süreçte yapılan davet ise wrlama olmayıp sadece bir teldiften ibarettir. M. Hamidullah, konumın bu boyutuyla alikalı olarak bize şu açıklamada bulunur: "Eğer savaş ilahi kanun tarafından ernredilmiş gerçek bir sebep (dava) için değilse, İsl:lln'467 Kahraman, Kemal, Muhanuned M. Piahall, İz yay. İstanbul l994, s. 113. 468 Hamidullah, İslMrl'a Giriş, s. 75.

469 Aynı yer.

222


Kur'an ve İnanç Hürriyeti da her türlü sava.� yasaktır. Hz. Peygamber'in

(sallallahu alcylıi ve scllem)

hayatı

sadece üç türlü savaşı göz önünde bulundurur: Savunmacı, cezalandırıcı ve önleyici savaş. Nitekim Bizans topraklarında Müslüman bir elçinin öl­ dürülmesi sebebiyle, Bizans imparatoru Heraldiyus'a gönderdiği meşhur mektubunda Hz. Peygamber, üç alternatif teklif ediyor: 'İslam'ı kabul et,

. . aksi takdirde cizye vergisini öde, . . eğer teb'an İsl3ın 'a girmek ya da cizye ödemek isterlerse, arılar ile İslam arasmdaki işlere m üdahale etme.' İşte

ciı.

İslam'

kendisinden daha büyük otoritenin olmadığı Hz. Muhamme d

(sallallahu aleylıi ve .�cllem)

tarafından sürdürülen mücadelenin gayesi, dünyada

vicdan ve inanç özgürlüğü yerleştirmekti . Müslümanların cihadı budur. Bunun dışında her savaş, gayr-ı meşrudur. İnsanları İslam'a girmeye zor­ lamak maksadıyla bir savaş başlatmak kesinlikle söz konusu değildir. Zira bizzat dinin kendisi, bunun dine aykırı olduğunu ilan etmektedir."470 Bu kısa bir girişten sonra, şimdi Kur'an'da savaşla ilgili olarak yer alan ayetlere bakalım. Kur'an'ın savaşla ilgili emirleri, ilk bakışta 'insanları

wrla dine solcup Müslüman yapmak gibi bir amaca yöneille olduğu' izle­ nimini verebilir. Ancak dikkat edildiğinde durumun böyle olmadığı gö­

rülecektir. İlk olarak Bakara suresinde birbiri ardınca gelen şu dört ayeti inceleyelim : "Size karşı savaşanlada,

Allah yoliında savaşuı. Salan aşırı gitmeyin.

Çüıılcii Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları (size karşı savaşanları) yakala­ d.ığınız yerde öldüdin. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke'den), siz de onları Çıkarın. Fitne (bas/a ve işkence), adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar siziııle savaşmadılcça, Mescid-i Haram'da siz de onlarla savaşmayın Eğer onlar oı·ada size savaş açar/arsa, dcrhal onları öldürün. Kafirlerin cezası işte böyledir. Eğer onlar savaştan vazgeçederse (biliniz ki) Allalı çok affedici­ dir, çok merhametlidir. Fitnc (baskı ve işkence), tamamen yok olwıcaya ve din Allah için (uygulanır) oluncaya kadar onlarla savaşm. Eğer fitneden (baskı ve işkenceden) vazgeçerlerse, zızlmedenler hariç kimseye diişmanhk yoktur. " (Bakara, 2/190-193) 471 470 Hamidullah, age, s. 241-242. 471 Kanaatimizce ilgili ayetleriii "Erne (baskı ve işkence), ramamen yok olııncaya ı'e din Allalı içi­

n(uygıılamr) olımcaya kadar onlarla savaşın. Eğer littıeden (baskı ve işkenceden) vazgeçerlerse, zulmedenler hariç kimseye diişmanhk yoktur" mealindeki bu son kısmı, Hz. Peygamber'in

22 3


İSLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YORUMLAR

Öneeliidi olarale burada vurgulanması gerekli olan husus bizce şudur: Birbiri ardınca gelen bu ayetler, belli şartlar içerisinde vaki olan fıil1 bir savaşla ilgilidir, dolayısıyla ilgili ayetlerde yer alan mesajların her dumm­ dalzamanda mutlaka devaın ettirilmesi gereken bir emir olarak yomm­ lanması isabetli olmaz. İkincisi, bu insanlarla (müşriklerle) savaş emrinin temelinde, onların kafır/inkarcı oltL�ları değil, saldırıları ve İslam düşünce­ sine hayat halekı tanımayışlarındaki ısrarları bulunmalctadır. Zaten ayetler, kendi bağlaını içinde dikkatlice ele alındığında bu husus kolayca anlaşılmış olacaktır. Tefsir kaynaldarımızın bir kısmında 'fitne' kelimesi 'şirk ve küfiir' olarale yorumlanınale suretiyle söz konusu ayetlere, farkında olunmadan, Kur'an'ın 'dinde zorlama olamayacağı' şeklindeki ilkesiyle örtüşmeyecek anlamlar yük.lenilmiştir. Mesela, gerek Bakara sılresinin I 92. ayetinde, gerekse 193. ayetinde geçen

fitne kelimesi,

genellilde 'şirk veya küfur' ola­

rak yommlanmıştır ki bu yaklaşımın isabetli olduğu söylenemez. Zira bu takdirde, 192. ayetle, 'şirk ve küfur yok oluncaya kadar savaşılması' emre­ dilrniş olacaktır. Halbuki Kur'an, Hz. Peygamber'in

(sal!allahu aleyhi ve sellem)

ne kadar çaba harcarsa harcasın, insanların çoğunun iman etmeyeceğini,472 savaşla ilgili sözlerinin nasıl anla.�ılması gerektiğini de bize bildirmiş olmaktadır. Mesela bir hadis şöyledir: "Allalı'tan başka ilah olmadığına, benim O'muı Res(1Jü olduğuna şahitlik edip, namaziarım kılıp zekatlarını verinceye kadar onlara karşı saı'aşmakla emrolwıdum. Bıuıu yap­ tıklamıda, İslam 'ın lıakkı (olan kısmı) hariç canlarına ve m ailarına dolruıımanı a engel olmuş oluı-lar.· (İç yüzleriyle ilgili olarak) lıesapları ise Allalı'a aittir." Buhar!, İman 17. Bu had!sin, kanaatimizce, yukarıdaki kıtal ayetleri paralelinde ele alınınası gerekiL Bu cümleden olarak diyebiliriz ki, Kur'an'da fiili bi r durumdan hareketle konulan hükümler gibi, bu ve benzeri nebevi beyanlarla da aynı belirlemeler yapılmaktadır. Bu ifadc�iyle Hz. Peygamber, bulundu­ ğu tarilıi ortamdaki fitneci (baskıcı ve işkencecil kabilelerin, vicdanlar üzerindeki baskılarını ortadan kaldırıp onları kendi özgür tercihleriyle başbaşa bırakınakla emrolundııjp.uıu bildirmiş olmaktadır. Bir diğer ifadeyle O (sallallahu aleyhi ve sellem), insanlara yüce Yaratıcı'nın ve Rcswü'nün birliğini korkmadan ifade(ıkrar edebilecekleri bir ortarnı ve bu ikrarın pratikteki yansımaları olan namaz ve zekat gibi emirleri özgürce icra edebilecekleri bir zemini hazırla­ mak için zorba/baskıcı topluluklarla sava.�makla emrolunduğunu dile getirmiş olmaktadır. Bu bağlamda farklı bir yonun, 'Hz. Peygamber'in iman·ettirmek için insanlarla savaşmakla cmro­ lunduğu' gibi bir sonucu ortaya çıkarır ki bıuıwı da Kuran'ın temel ilkeleriyle tclifı güçlcşir. Çünkü Kur'an peygamber'in asli görevinin zorlama değil, tebliğ/duyurma olduğunu bildir­ mektedir. Bkz. Maide, 5/99; Nahl, 16/35; Nur, 24/54; Aııkebut, 29/18; Yasin, 36/17. 472 Bkz. Yusuf, 12/103. 224


Kur'an ve İnanç Hürriyeti Allah'ın rahmetine mazhar olan ların dışında insanların ayrı dinlerde ol­ maya devarn cdecekleri.ni473 açıkça ifade etmiş olmaktadır. Söz konusu fitneııin şirk ve lcüfur di ye yommlanınası hal inde, Müslümanlara gerçclc­ leştiremcyecelderi bir iş (şirki ve küfıii tümüyle ortadan kaldırma işi) em­ redilıniş olur. O ys a Kur'an, Allah'ın insana ancak gücünün yettiği kadar sommlululc yüldediği.ni474 bildirmelctedir.475

BtJ ayctlerin yanında Tevbe suresinde "Miişrilderi bulduğunuz yerde öldürün." (Tevbe, 9/5) şeklinde geçen ayete de Jasaca değiıunelctc yarar gö­ rüyomz. Bu ayet, surenin ilk dört ayetinde açıkça belirtildiği i.izere, ken­ dileriyle yapılan anlaşmalara riayet etmeyen müşrilderlc alakalıdır. Dola­ yısıyla bu d�ırum , her türlü anlaşma im kanının ortadan kalktığı ve artık bütün ilişkilerin kesilip savaş durumu nun ortaya çıktığı örnekler için söz konusudur. Çünkü bir öneelci ayette "Ancak kendileriyle antlaşma yaptı­ ğmız ıniişriklerden, size hiçbir şeyi eksik bırakınayan ''e sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çılanayanlar bımım (bu lıiilanün) dışındadır. " (Tevbe, 9/4) buyurulınaktadır. Ayrıca s1ırenin 6. ayetinde savaş sırasında sı­ ğınma/lconınma ( eman) talebinde bulunan ıni�rilderin de savaşm dışı nda tutulması emredilmektedir: "Eğer müşrildcrden biri senden sığıııına hakla (eman) isterse ona güvence ver (koru), ta ki Allah 'ııı kdammı dinlesin/ 473 Bkz. Hud, 1 1/1 18.

474 Bkz. Bakara, 2/286. 475 Bu

çerçevede yapılrru� yorum için bkz. Altıııta§, Ha..lil,

İslam'da Din

Hiin-iyctinin Temelle·

ri, DİB. ya)'. Ankara 2000, s . 62. İnsanın gi.iç )'etirilemeyecek bir şe)'le sorumlu tunılınası, kclarn alimlerinin üzerinde önemle: durduğu bir konu olmtı§nır. Her konuda olduğu gibi bu

konuda da selef aliınlcri,

Allah'ın insan la ra güçleri

ölçüsünde sonuninluk yüklediğini söyleyip

tartışmaya girmemişlerdir. Halcf ise, bunun caiz olup olmadığı hususunda yonun yapnuştır.

cümleden olm a k üzere, Matur!di ve Mutezili ekol bmm caiz görmemiştir. Bkz. Sabuııi, (çev. : B. Topaloğlu), DİR. yay. Ankara 1991, s. 1 4 1 - 143; BeyaZızade, İşadtu'I-Medm, Daru'L-Kitabi'l-İslami İstanbul 1949, s. 248; Kaili Abdulcebbar, Şr:r/ıu Bu

Maturidiyyc Akaidi, Uçı1/i'L·Hamsc,

(thk.: Alıdulkerim Osman), Mcktcbetiı Vehbe, Kah.ire

1965,

s.

5 1 0-514.

caiz görmeleri ise �u cihetledir. Eş'arilcr de temelde diğer ckol· lcrle hemfıkirdirler. Bu konuda Eş'ari bir kelaıncı olan Taftazanl şunları söyler: İster, iki zıt şeyin bir araya getirilmesi gibi aslında imkansız olan bir şey olsun, isterse, cisim yaratmak gibi aslında mümkün olan ama insanın imkanı haricinde bulunan bir şey olsun, bunlarla All ah in­ sanı mükellef tutmaz. Allalı'ın, ezen ilmiyle a ksini bilmi§ olduğu vuktıa gelmesi in:ı.kansız olan bir .�eyle, insanı, gücü dahilinde olma.�ı sebebiyle mükellef tutına.�ında ise ihtilaf yoktur. Bkz. Taftazani, Şeıiıu'l·Akaid, (Kcstelli şerhi ile birlikte) Salah Bilici Kir. İst. tsz. , s. 123 vd. E§'arilcr'in 'teklifi mala yııtak'ı

225


İsLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUM LAR

düşiinsiin. Sonra (Müslümaııhğı beııimsemezse), onu kendisini güvende göreceği yere ızlaştır. " (Tcvbe, 9/6) Bu ayetler gayet açık bir şekilde gösteriyor ki söz konusu kişilere sırf müşri.k/inkarcı oldukları için savaş açılmamıştır. Son iki ayctin vurgula­ rında bunu açıkça görebiliyoruz.

Çünkii bu

a.yetler' antlaşmasına sadık ve

eman dileyen müşriklerin öldürülmemelerini emretmektedir. Mümtehine suresinde geçen şu ayet de, şirk/inkar inancı içinde bu­ lunan müşrildere karşı konulması gereken tavrın, onların farklı bir inanç taşımaları sebebiyle değil, inananlara zulüm ve işkence uygulamalarından ötürü olduğunU bildirir:

"Din(iniz)deıı ötiirii sizinle savaşmayaıı, sizi yerinizden-yıırdımıız­ daıı etmeyen (o inkarcı kimse)lere, Allah, sizi iyilik yapmaktan, adil dav­ raıımaktan menetmez. Çünkü Allah adil davrananları (muksitleri) sever. " (Aııkebut, 29/46)

Hukuld anlamdalci savaşın illeti, Müslüman olmayanlarm zorla dine dahil edilmesi değildir. Kur'an'ın bu emriyle, din ve vicdan özgürlüğü­ nün sağlanması, kişinin vicdanı ile Allah arasındaki engellerin kaldırılması hedeflenmiştir. Denilebilir ki Kur'an'ın öngördüğü

cihad, zulmedenlerin

ellerindeki kılıncı onlardan almak için farz !alınmıştır. Esasında mantık ve muhalcemenin kurallarına kapalı yaşayan zulmedenlere karşı anladıkları dille konuşulınası, selim alclın gereği olarak değerlendirilmelidir. Kur'an'ın

"(İçleriııde) zulmedenleri hariç, ehl-i kitap ile en güzel olan tarzm dışında mücadele etmeyin " (Ankebut, 29/46) mealincieki ayeti bizce bu htLmsu ay­ dınlatıcı mahiyettedir. ..

İslam'ın cihada izin vermesini ya da bazı durumlarda emretmiş olma­ sını maddeler halinde özetleyecek olursak:

l . Müdataa:

İslam, bir millet veya ferdin, kendi varlığım tehdit eden

onu yok etmeye, öldürmeye çalışan mukabil güce karşı, nefıs müdafaasını, karşı koymayı meşru kılmıştır, hatta bazı durumlarda emretmiştir.

2. Zulmü durdurmak:

İslim'da, mazlumun, mağdurun, sithipsiz ve

garibin imdadına koşmak için harp meşru kılınmıştır.

3. İrşad hürriyeti:

İslam, hak ve halcikatİ neşretme hürriyetinin biri­

leri tarafından engellenmesi dunummda, o hürriyeti kornınale ve sağlama 226


Kur'an ve İnanç Hürriyeti almak için savaşa izin vermiştir. Yani İslam, hak ve hakikati ncşretmck için değil, hak ve hakikati neşrctme hürriyeti engelleniyorsa onun için muhare­ be yapılmasına izin vermiştir. b)

İnanç Hiirriyeti Açısmdan İrtidat Edeıılede İlgili Öngörülen Cezanın Değedendirilmesi

İIJidat, serbest irade ve temyiz gücüne sahip Müslüman birisinin İslam ile ilgisini sona erdirmesi anlamına gelir. Bu işin sahibine ise mürted denir. Fıkh1 mezhepler, prensip olarak -şüphelerinin

giderilmesi

için ken­

disine tanınan belli bir süreden sonra- mürtedin öldürülmesi gerektiği ko­ nusunda birleşmişlerdir.

Malik1, Şafii ve

Hanbeli mezhepleri

ayrımı yapmazken, Hanef'ıler savaşmayan mürted yip

bir

kadın-erkek

kadının öldüıiilme­

hapsedilmesi gerektiğini savunurlar.476 IGasik İslam hukuk

ekolleri

içinde H·anefi ekolü, irtidat

ölümle cezalandırılmalarının illetini, 'İslam

edenlerin

toplumuna karşı aldıkları veya

alacaldan potansiyel düşmanlığın cezalandırılması, bertaraf edilmesi' ola­ rak görme

eğilimindedirlcr.

Mesela, İbn Hümam (ii. 861/1456) bu hususu

net olarak ifade edenlerden birisidir. O, mürtede verilen ölüm cezasının,

onun

muharib oluşundaki şerri defetmeye yönelik olduğunu belirtir ve

bunun onun inkarının karşılığı olmadığmı açılcça dile getirir ve şunu ilave eder: Çünkü Al lah

katında lcüfrün cezası mürtede verilecek dünyevl ceza­

dan daha ağırdır. 477 Bunun gibi bazı Hanefi faklhler de bu konuyu 'kitabus's-siyerjcihad' bölümü içinde 'isyancılarırı hükmü' konusunun ardından 'mürtedlerin hükmü' adı

altında

müstakil olarak incelemişlerdir. 478 Hanefi mez­

hebinin zamanımızdaki takipçilerinden biri olarak

Ö. Nasuhi Bilmen,

'Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fılchiyye Kaınusu' adlı kapsamlı ese476 Bkz. Maverdi, Ebu'l-Haseıı, el-Ahkanıu's-Sııltaniyyc, (çev. : Ali Şafak), Bedir yay. İstanbul 1976, s. 63-66; Bilmen, Ö, Nasuht, Hukuk-ı İç/amiyyc ve Iseılahat-ı Fıkhiyye Kamıısıı, V, 530; Udeh, Abdulkadir, Mukayeseli İslam Hukuku ve Beşeri Hukuk, (çev.: Ali Şafak), Rehber yay İstanbul 1990, lV, 370-380. 477 İbn Hümam, Kernaluddin, Fethu'l-Kadfr, Daru'I-Fikr, Bcyrut 1988, VI, 72. 478 Mesela bkz. Kuduı1, e/-Mıı/ıtasar, ('ci-Lübab' ilc birlikte), Dcrsaidet kit. İstanbul tsz., IV, 148-154. 227


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

rinde irtidat bahsini ve buna terettüp �den cezayı klasik çizgide ele alıp hikmetlerini anlattıktan sonra şöyle dcr:

"

. .Maahaza (bununla birlikte)

mürtedin kati edilmesi, cemiyet-i İslamiyeye karşı muharip olması itiba­

riyledir. "479

Diğer taraftan Şafii mezhebine mensup birisi olarak İmam Maverdi'­ nin (ö. 450/1058) bu konuyu 'hadler' !asınında değil de 'dahili huzuru temin

için iç isyanlara kumandanların tayini' başlığı altında480 incelemesi de dikkat çekicidir. Esasen mürtedin öldürülme illetiyle ilgili olarak açıkça te­ laffuz edilcmemiş olan bu hususa hadisçiterin de dolaylı olarak iştirak et­ tikleri söylenebilir. Nitekim Buharl:, dinden çıkanların öldürülmesiyle ilgili

rivayeti, Sahih'inin cihad bahsinde ele almıştır. 48 1

Şimdi kısa bir ön bilgiden sonra, mürted için öngörülen cezanın, salt dinden dönmeye verilmiş bir ceza olup olmadığını Kur'an ayetleri ve ilgili hadis rivayetleri bağlamında ele alnıaya çalışalım. Kur'an'da irtidatla ilgili pek çok ayet bulunmasına rağmen, irtidat edenlerin öldürülmesi gerektiğini bildiren bir ayet bulunmamaktadır. ilgi­

li

ayetlerin bir kısmında, islam'dan çıkıp inlcar içinde ölenlerin yaptıidan

arnelierin boşa gideceği ve Icendilerinin ebed1 cehennemde kalacağı bildi­ rilmiştir.482 Bir lasmında ise yine imandan sonra inkara girenierin elinıj kötü akıbetieri haber verilerek, onlara bir daha Allah'ın hidayeti nasip

ct­

meyeceği ve de böylelerinin. üzerinde Allah'ın ve meleklerin ve bütün in­

sanların lanerlerinin olduğu dile getirilmiştir. 48 3

Kısaca, ilgili ayetlerin hiçbirinde Kur'an'da, küfür ya da şirke geri dönenlere (mürtedlere) ölüm cezasının uygulanması gibi bir hüküm söz konusu edilmemiştir. Kur'an'ın bu konudaki vurguları, 'dinden dönüp 479 Bilmen, ag�., IV, 1 1 . 480 Bkz., Ma�'erdi, age., s.63.

481

482

Bkz. Buh�rt, Cihad 149.

2/217. Bu ayettc "Sizden lıcr kim dininden döner l'e kaiiı- olarak ölikse. . " cüm­ lesinin ifade edi l iş biçimi de dikkat çekicidir. Şöyle ki bu ayet 'sizden her kim dininden döner ve kafır olarak öldürülürse .. " şeklinde geçın�yip 'sizden her kim dininden döner ve kafir olarak ölürse. .' şeklinde ifade ediliyor. Bu da, -fiili veya sözlü bir saldırganlığm olmaması şartıy­ la- elinden dönen kişinin inkarcı/mürted olarak da olsa ya.� anııru devam ettirme hakkına sahip olduğuna işare t eder. 483 Bkz. Al-i İnıran, 3/86-90. Bkz. Bakara,

228


Kur'an ve İnanç Hürriyeti inkar içinde ölen kimselerin yapmış olduldarı arnellerio gerele dünyada gerekse ahirette boşa çıkmış olacağı' etrafında yoğunlaşınalctadır. Bu ise, nihai tahtilde ınürtede verilmiş en büyük cezadır, çünkü arncilerin boşa/ hiçe çıkarılmış olması onun ebedi olarale cehennemde kalmasını gerek­ tirmektedir. Kur'an'da irtidat kelimesinin zilcredilmediği, konuyla ilgili olan başka ayetleı; dc vardır. Mesela bir ayette şöyle denilir: "Onlar ki iman ettikten sonra inkar ettiler. Sonra tekrar iman edip sonra inkar ettiler. Sonra da in­ karlaruu artırdılar. . İşte onları Allah ne aifeder ne de doğru yola çıkarır." (Nisa, 4/137) Bir sonraki ayetten de anlaşılmış olacağı üzere, bunlar, güya

Müslüman olduğunu söyleyip ilcide bir putperestliğe dönen münafık:lar­ dır. Tevbe ettil<::ten sonra imanda bir türlü sebat gösteremeyen bu insanlar irtidatı alışkanlık haline getirmiş bulunuyorlardı. Dild<::atlerimizi çeken bu ayette, ilgili insanların birden fazla dine giriş ve çıkışları söz konusu ediliyor ve bunun da onların inançsızlıldarını ar­ tırdığı söyleniyor ama öldürülmelerine dair bir şey söylenıniyor. Şayet -iddia edildiği gibi- kişi, sırf dinden dönmüş olması sebebiyle öldürülmüş olsaydı, dinden ilk dönmüş olduğu sırada onlarm öldürülmeleri gerekmez miydi ? Burada üzerirl<:le durulması gereken bir diğer husus da şudur: Eğer bu dinen gerekli idiyse, peygamberin ilk irtidatta bu emri yerine getirmesi icap etmez miydi ? Kanaatimizce sonradan irılcar etmiş (mürted) birisinin, hiç inanma­ mış olan (aslen kafir) birisiyle Kur'in'ın

"Dinde zorlama yoktur."

(Bakara,

2/256) emrinin şumulüne birlikte girmesine bir engel söz konusu olmama­

lıdır. Ancak bunun, Müslümanlar için karşıt bir cephe oluşturma ve dirıi yıkma mücadelesi içine girmemeleri şartıyla geçerli olduğunu da belirtıne­ miz gerekir. Bu dummu teyit edici bir delil olarale Reşid Rıza şu ayeti zikreder:

".. 0 halde onlar sizden uzak durur sizinle savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse, Allah size onlara saldırmak için bir yol (yetki/ruhsat) verme­ miştir. . Ancak onlar sizden uzak durmaz ve size barış teklif etmez ellerini sizden çekmezlerse yakaladığmız yerde öldürün. " (Nisa, 4/90-91 ) Reşid Rıza bu hükme, ayette söz konusu edilenlerin, 'daha önce Müslüman iken veya

229


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

kendilerini Müslüman olarak ilan eden kişiler iken sonradan irtidat etmiş olanlar' kabulünden hareketle varnuştır.484 Mürtedle ilgili ayetlere değindikten sonra şimdi hadis kaynaldarında yer alan ifadelere geçebiliriz. Bu bağlamda sıklıkla gündeme getirilen rivayet

"Lailalıe deyip, beniın Allalı'm Rcsulü olduğuma şehadet eden bir Miislümanm kanı ancak şii üç şeyden dolayı helal olur: 'Muhsan' olan kimse­ nin zina etmesi, adam öldürmek ve dini terk etmek, İslam toplumundan ay­ rıhnak. ''!85 Diğer bir rivayet ise şöyledir : "Diııini değiştireni öldürüıı. "486 şöyledir:

Bu hadislerin ifadelerinin mutlak olduğu ön kabulünden hareketle, her halükarda İslam inancını terk eden kişinin ( mürtedin) cezasının ölüm olduğu ileri süriilemez. Çünkü meselenin f:'lrklı şekilde yorumlanmasına imkan veren rivayetler de vardır. Mesela, Nesal'nin Sünen'inde geçen şu rivayeti konunun aydınlattiması açısından oldukça önemli bulmalctayız:

"Bir Müsliiınaı111J kanı ancak iiç hasJetten dolayı mübah olur: Zina eden muhsan; recınedilir. Biriııi kasden katleden adam; öldiiriilür. İslam'­ dan çıkıp da Allalı ve Rcswü'n e haıp açan adam; ya öldürülür, ya asılır ya da sürgün edilir. '"87 Dilekatlerden kaçan bu rivayet, kanaatimizce meseleyi aydınlatıcı ma­ hiyettedir. Zira bu hadiste mürtede, 'ölüm, asılına veya sürgün edilme' gibi üç farklı cezadan birinin verilebileceği belirtilmiştir. Bu da ceza verme konumunda olan otoritenin yetkisine ait bir durumdur.Bu rivayetten açık­ ça anlaşılan şudur ki, Allal1 ve Resule (meşru düzene) karşı, savaşanların 484 Bkz. Rqid Rıza, Tefsinı'J.!(ur'Jııi'l·Haktm (Tefsinı'L-Menar), Daru'I-Marife, Beyrut 1993, V, 327-328. Bu ayctin nüzulü ile ilgili olarak Harndi Yazır da aynı paralelde şunları zikrcdcr: Hasan ve Mücal1id'den rivayet oiW1dugtına göre, bir kavim, Medine'ı•e gelip izhar-ı İslam ettikten bir müddet sonra Medine'den sıkıldıldaruu bahane ederek badiyeye çıkmak için ResuluUah'tan izin istemişler ve ınerhale merhalc gi;iç ederek gitmişler ve niliayet müşriklere iltihak etmişlerdi. Miis­ lümanlar da bunların Müslüman olup olmadığı hususW1da ve harp nokta.�ında haklarında ne muamele: yapılması lazım geldiği konusW1da ilitilaf etmişlerdi. Bu sebeple bu ayetler nazil olmuş­ tu. Yazır, Hak Dini Kur'an Dili , II, 1412. Bu ayetin nüzııl sebebiyle ilgili detaylı bilgi için bkz. İbn'u'l-Arabt, Ebfıbekr, A/ıkamu'/-Kur'an, Daru'l-Marife, Beyrut tsz, I, 468-9. 485 Buh:iı1, Diyat 6; Mü�lim, Kasame 25. 486 Buh:irt, Kirabu'/-Cihad 149. 487 Nesai, Muharebe l l . Ebi! Davud da geçen rivayette ise 'irtidat' yerine 'savaş açma'ya yer verilir ve aynı eczalar zikredilir. Bkz. Ebi! Davud, Hudud i.

230


Kur'an ve İnanç Hürriyeti suçuna karşı Hz. Peygamber'in (sallallahu alcyhi ve sellcın) ceza verme maka­ mında olanlara önerdiği üç alternatifli bir cezalandırma şeklidir. Bu da gösteriyor ki bu durum, halin gerektirdiği idarl/siyasi bir karardır.188 Esasında Kur'fuı, -irtidat edenleri açıkça zileretmiş olmasa da- 'Allah ve Resulü'ne savaş açanlara karşı' üst başlığı altında bu türden başkaldırılar için idari mekanizmanın nasıl davranınası gerektiğine dair bir düzenleme­ ye de gitmiştir: 1 "Allalı'a ve ResCılii'n e karşı savaşan ve yeryiizünde {esat çıkarmaya ça­ Jışaııların cezası, ya öldiirülmeleı-i, ya asıhnalan, yahut ellerinin \TC ayakla­ rnun çapı·azlaına kesilmesi veya siirgiin edilmeleridir. " (Maidc, 5/33) Gerek yukarıda zileretmiş olduğumuz hadisin, gerekse bu ayetin ifade­ sinden anla.�ılan o ki, mürted ölümle cezalandırılacaksa btmtın şartı meşru düzene karşı yapmış olduğu başkaldırıdır. Bizce, diğer rivayetlerdeki ifa­ delerden de farklı bir sonuca gidilmesi isabetli olmaz. 'Diııini değiştireni öldiirüniiz.' hadisinin, gerekse mürtedi 'kaıu helal kişiler' içinde gösteren hadisin o günkü şartların dikkate alınarale değerlendirilmesi gerekir. Yani ilgili rivayetlerin mutlak hüküm ifade edecek biçimde söylenmiş olması ihtimali bizce zayıftır. Çünkü bu dönem, İsl;lın toplumunun kurulına sü­ reciııi yaşadığı bir dönemdi. Ve de iman etmişlerie inkar edenlerin cephesi kesiıı/net hatlarla birbirinden ayrılmış durumdaydı. Bu itibarla İslfun'dan ayrılanlar (irtidat edenler) doğrudan karşı/düşınan cepheye ilcihale ediyor­ lar ve doğrudan fiili mücadeleye girişiliyorlardı Yani, ne burası ne de orası gibi orta bir yerde durmuyorlardı. Kanaatinıizce diğer rivayerlere de bu açıdan bakılırsa, Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) 'Diniııi değiştire­ ılİ öldüriinüz.' ifadesiılİn anlamı daha kolay anlaşılacaktır. Bu bağlamda, 'konuyla ilgili ayetler, rivayetler ve farklı uygulamalar toptan bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda mürtedle ilgili cezanın bir hadd cezası olmayıp, buna tazir cezası özellilderiniıı halcim olduğunu so­ nucu çıkar' diyen Sahip Beroje "İslam Hukukunda İrtidat Cezasına Yeııi Bir Yaldaşım" adlı makalesinde şu değerlendirmede bulunur: 488 Hadislerle sabit olan mürterlin öldürülmesi cezasırun, o günkü şartların gcrektirdigi siya.�t-idari bir ceza

olduğu şeklinde bir değerlendirmede bulunanlar için bkz. Bardakoğlu,

DİA, VTI, 473.

231

Ali, "Ceza'�


İsLAM İ NANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

Basit bir karşılaştırmayla, irtidatın hem suç hem de ceza yönüyle önemli bazı noktalarda diğer hadlerden ayrıldığım görmek zor değildir. Her şeyden önce haddi gerektiren suçlarda somut bir suç fiili (hareket/ eylem) vardır ve ceza bu fiili meydana getirdiği tahribata/zararlara karşılık verilir. Oysa irtidat kişinin iç ileminde yaptığı bir muhasebe sonucu inanç değiştirme olayıdır. Bu ise, sadece fikir ve düşünce planında gerçekleşen bir olgudur. Ortada fıil ve hareket gerektiren bir durum olmadığından, kişi sırf dinden dömneklc, somut bir tahribat ve zarar meydana getirmiş olmaz. Bu açıdan mürted İslam nizarnı ve Müslümanlar aleyhine fıili bir saldırı veya faaliyetin içerisine girmediği müddetçe irtidat salt olarak bir fikir ve kanaat değiştirme olarale kalacalctır. Eğer sırf din değiştirdi, diye mürted cezalandırılacak olursa, bu durumda bir insan, sırf fikir ve kanaa­ tİnden dolayı cezalandırılmış olacaktır.489 Şu halde 'ınücerred dinden dönmenin ölümü gerektiren bir suç ol­ duğu' ileri sürülemez. Çünkü

'dileyen İman etsin dileyen de inkar etsin'

diyerek kimseyi cebren Müslüman olmaya zorlamayan bir kitap/din, Müs­ lüman olduktan sonra kendi isteğiyle tekrar İslam'dan çıkınaya veye eski dinine dönmesine de karışmaz. Şu şartla ki dinden çıkan/ayrılan bu kişi meşru düzenin dayandığı din in hürmetine/izzetinc ve Müslümanların hu­

dinden çıkana değil, dine karşı çıkana karışır.490

kukuna saldırıya geçmiş olmasın. Kısaca, İslam, dıktan sonra fıili veya sözlü olarale

ayrıl­

Bu itibadadır lci ridde/irtidat, modern hukuk sistemlerindeki sosyal düzeni değiştirmeye veya tahrip etmeye lcallcışınalc suçunun İslam hulcu­ lcundalci karşılığı olarale değerlcndirilmiştir.491 Muhammed Ha 489 Berojc,

Sahip,

"İslam Hukukunda

Dergisi, Ankara 2004, Sayı: 4,

490 Yaşar Yiğit,

s.

İrtidat Ceza.mıa Yeni Bir

Yaklaşım" İslami

�idullah

Araştırmalar

3 1 9.

konuyla ilgili bir makalesinde şu tespitlerine yer verir:

1. Dinden çıkma ile dine

karşı çıkma arasında fark vardır, 2. Mürtede uygulanan ölüm cezası had değil, tazirdir ve bu

itibarla da ilgili ceza yetkili mercün takdirine bırakılmıştir. Yiğit, Yaşar, "İrtidat Suç na Bakış'' İsliıniyat Dergis i, Ank. 1999, Sayı: 2,

ve

Cezası­

s. 135. Müıtedin öldürülmesi anayasal nizarnı

ilgilendiren bir suç olması sebebiyle olsa gerektir ki kelarncı Ebu Mansur el-Bağda& (ö. 329)

şöyle dcr: Mürted revbeden kaçınırsa, kendisine gerekli olan ölüm cezasını devler başkanı infaz eder. Halktan önüne gelen bu görevi yerine getiremez. Bağda&, Ebu Mansur, Din, Daıu'l-Kürübi'l-İlmiyye, Beyrut 1968, s. 340.

491 Ebu

Zehra,

ei-Ukılbe, Mısır tsz., s. 155, Udeh, age., II, 232

Kit.ı.bıı Uçı1Ji'd­

237; Bilmen, age., IV, 15. Bu çer-


Kur'an ve İnanç Hürriyeti ise, İslami hilldı rnet şeklinin esasları dilli olduğundan, irtidatın hem din1 hem de siyası bir isyan olduğunu belirtir. 4n Bu noktadan hareketle Hz. Ebubekir dönemindeki ridde olaylarını in­ celemek isabetli olacaktır. Bilindiği üzere, önceden İslam'ı kabul eden bazı Arap kabileleri Hz. Peygamber

(sallaUahu aleyhi ve sellem)

zamanında vermiş

oldukları zekatı vermeyeceklerini bildirdiler. Onların, merkezi otoriteye karşı bjşkaldırı niteliğincieki bu tavrı, daha sonra umumiyede 'dind�n dön­ milij olduldarı' şeklinde yorumlanmıştır. Halbuki bu esnada Hz. ümer'le çevede Abdulkadir Udeh şunları der: Bugün birçok devletler, sosyal

nizaını,

en ağır cezalar

koymakla korumıL�, kurulu nizama kaı-şı çıkanlara; zayıflaonaya veya yıkmaya çalışanlara bu cezanın verilmesini öngörmil§tür. Anayasal düzeni korumak için bugünkü kanunların koydu­

ğu cezaların ilki idam cezası, yaııi ölümdür. Modern hukuk sistemleri bugün sosyal nizarnı ihlal

suçunu, İslam hukukunun kendi içtimal nizamın korumak için koyduğu cezanın aynısı bir ceza ile cezalandırır.

(Aym yer.)

Özede ifade edilecek olursa: İslam'ın mürted için öngörmüş olduğu ölüm cezası tamamen şu

iki hustL�a bağlıdır: l. Dalla önce yapılıruş akde karşı küçümseyici ve yıkıcı muhalif tavırlar

sergilemek,

2. Sisternin muhafazasını sağlamak. Çünkü devlet belli bir sistemle idare edilir.

Her ferdi n hevesi esas alınacak olıuıursa, devlet idaresinden söz etmek mümkün olmaz. Bmmıı için de bütün Müslümanların hakkını koruma bakımından, İslam sözlü veya fiili saldırı pozis­ yonuna geçmiş mürtedc hayat hakkı taııımamıştır. Meseleyi ba.�it bir misaile de izalı edebiliriz: Sözgelimi, hiç kimseyi kendisine kayıt yaptırma mevzuwıda wrlamayaıı bir okul, kendi istek ve iradesiyle kaydını yaptıranı da elbette kendi haline bırakınayacaktır. Öğrencisini olumlu

hareket ve gayretlerinden dolayı nıükafatlandınrken, meııfı tavır ve tutumlan se bebiyle de

cezalaııdıracaknr. Derslerini tümüyle askıya alıp, yönetmelik ve kuralları hiçe sayaıı öğrencisi­

n i n ise, okul hayatına son verir. Böyle bir karar, söz konusu bu öğrenciye karşı bir haksızlığın ifadesi olmadığı gibi, dil§ünce ve irade özgürlüğüne sınır koymak da değildir. Bu, tcdrisatın

devaını ve diğer

tüm öğrencilerin hukukunu korumaya yöneliktir. Devlet İdaresi, s. 139. İrtidat edenlerin (İs!am'ı terk edenlerin) psiko·

492 Harnidullah, İsl;lm'da

lojik yapıları üzerinde durmakta yarar görüyoruz. Bu insanların tavırları, Müslüman toplum içinde yapyan diğer gayr-ı miislim şaluslar gibi olmamıştır. Genellikle bu kişiler, dururnlaı·ını mazur gösterme ve kendilerini top1W11 vicdanında temize çıkanna psikozuyla sonraki hayat­ laımı, fiili veya sözlü olarak, ayrılmış oldukları dinin aleyhine vakfetmiıjkrdir. Bu, adeta onlar için kaçırulmaz bir sonuç olmaktadır. Bu çerçevede bir htL�usa dalıa değinmektc yarar görüyoruz: Son ilalıi risaletin ünvanı olan

İslam'ı bilip tanıdıktan sonra reddedip inkara düşen kişinin durwnu, diğer inkarcıların duru­ mundan farklı olmaktadır. Şöyle ki onlar bir peygamberi inkar etseler, diğerlerine inanabilirler. Bunu da bilmcseler, f.1Zilcte vesile olabilecek bazı seeiyeleri bulwıabilir. Fakat bir Müslüman, en son ve daveti evrensel olan Hz. Muhammed'i inkar edip zincirinden/halkasından çıkmalda, başka hiçbir peygamberi, hatta Allall'ı dalıi tanımaz hale gelir. Çünkü o bütün peygamberleri, Allall'ı ve güzellikleri onunla taııınuştır. Bunun içindir ki eskiden beri her dinden İslamiyer'e girmeler olmasına rağmen, hiçbir MüSlüman hakiki yahudi ve hristiyan olmamıştır.

233


İ sLAM İ NANCI ETRAFINDA YERLi YoRUMLAR

Hz. Ebubekir arasında cereyan eden konuşmalara bakılırsa493 bunun bi­ linen anlamıyla bir din değiştirme olduğunu söylemek güçleşir. Zira söz konusu çevre kabilelerio bir kısmı, İsL1m'ı yeterince anlaınamış ve içlerine sindireınemiş olduldarından494, gelişen olayların tesirinde hareket eden gnıplardı. Bazıları da Hz. Peygamber'in (sallallalıu aleyhi ve sellem) vefatından sonra kabile asabiyeti ile hareket edip Hz. Ebubelcü-'e başta zekat olmak üzere bir kısım konularda itaat etmeyi reddeden kabilelerdi.495 Ne şekilde olursa olsun, ilk dönemlerde İslam'ın tebliğ ve yayılışına engel olan müş­ rildere ve değişik din mensuplarına karşı tavizsiz bir uygulamanın izlenme­ si ve bu bağlamda onlara karşı kararlı yaptırımların uygulanması, bir yö­ nüyle İslam toplum ve otoritesinin sağlaıunası, bir yönüyle de yarımadada siyasi birliğin kumiabilmesi için zonmlu idari ve siyasi tedbirlerdi. Şu halde ilk halife Hz. Ebubekr'in ( radıyallahu anh) dinden dönüp devle­ te zekat vermeyerek baş kaldıranlara karşı savaşması, o insanlara din ve vic­ dan hi.irriyeti tanııunadığı şeldinde değil de, o dönemde söz konusu hare­ ketlerin, siyasi isyana ve kamu düzenini ihlale dönüşmiiş olmasıyla, temeli dine dayalı toplumsal birliği koruma çabası olarak değerlendirilınelidir.

3 . Tarilll Süreçte Kur'an'a İnananların, İnanmayanlara Karşı Tanımış Oldukları Dini Hürriyet Kur'an'ın mübclliği ve temsilcisi Hz. Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve -özellilde Mekke devrinde- karşı taraftan istediği şeylerin başında, 'kendisine ve diğer Müslümanlara, inançlarını ve düşüncelerini serbestçe açıldaına ve yaşama hürriyeti' geliyordu. Bu talebin o dönemde ne çetin bir mukabele gördüğü ise açıktır. Bunu Kur'an bize şu ayetleriyle şöyle ifade eder: sellem),

493 Bkz. Maverdi, age., s.66. 494 Nitekim Medine döneminde bazı

bedevi Arap kabilelerinin bu dummu na

de dikkat çekilmişıir: "Bedevi Araplar,

'inandık' dediler.

Hucurat suresin­

De ki ' inanmadınız, yalnızca 'teslim

olduk' dcyiniz. Çünkü henüz inıan kalbinize girmiş/otwmuş değildir. . " Hucurat, 49/14.

495 Broje,

"agm" s. 314. İtaatı reddetmenin yanında merkezi idarcye başkaldıranlar da olrnu�nır.

Tarihçi Belazmi (ö.279/892), Gaf.'ltan kabilesinin bnnun için Müslümanlarm üzerine yürüdü­ ğünden bahseder. Bkz. Belazuri, Futuhu'l-Bııldaıı, (çev. : Mustafa Fayda), Kültür Bakanlığı

yay. Ankara 2002, s. 138 vd.

234


Kur'an ve İnanç Hürriyeti ''Ayetleriıniz açık açık kendilerine okımduğıı (arz edildiği) zaman o inkarcılarm yiizlerindeki hoşnutsıızlıığıı anlarsm. Öyle ki onlar, neredeyse kendilerine ayetlerlinizi okuyaniara saidıracak olurlar. " (Nisa, 4/125) "(Bir de o) inkarcılar, (insanlara) : 'Galip gelebilmeniz için (okundu­ ğımda) bu Kur'an 'ı dinlemeyin ve ona karşı yaygara koparın (onun başka­ lan tarafmdan dinlenihnesini engelleyiı1) ' dediler. " (Fussi let, 41/26)496 Bu pıuamelelere maruz kalan Mü.slümanlar, insanların düşünce ve inançlarına olan anlayışlı tununlaruu gücü ellerinde bultmdurduk.ları za­ manlarda dahi değiştirmcmişlerdir. Melckc fethi sonrasında Hz. Peygam­ ber'in

(sallallahu aleyhi ve scllenı) ,

kendisine her türlü baskıyı reva görenlere

karşı sergiiemiş olduğu müşfik tavır bunun en çarpıcı örneklerinden birisi olsa gerektir. Dinin halcim olduğu dönemlerde Mü.slümanlar, Kur'an'ın emrine ve Hz. Peygamber'in uygulamalarına uygun olarak, din hürriyeti­ ne saygılı davranmışlardır. Müslüman olmayanlar bu ülkelerde hürriyet ve emniyet içinde ya.�amışlardır. Zaman zan1an inanç hürriyetine aykırı dav­ ranışlar da olmuşsa da şüphesiz ki bunlar Kur'an'ın bu konudaki mesajmı özümseyememiş mutaassıp kişilere ait uygulamalar yüzündendir. İslam devletinin teşekkül döneminde, İslam Peygamberi'nin hu aleylıi ve sellcm)

(saUalla­

başka dinde olanların inançlarına nasıl davrandığına dair

tarihi vesikalar vardır. Resulullah'ın

(saUallahu aleyhi ve selleın),

piskoposlar ile

diğer Necranlı Hristiyan ahaliye hitaben gönderdiği bir mektubu M. Ha­ midullah 'cl- Vesaiku's-Siyasiyye' adlı eserinde bize şöyle naklcder: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla! Allah'ın elçisi Muham­ med' den piskopos Ebu'l-Harise, Nceran'ın diğer piskoposlarına, onların papazlarına, onların yolundan gidenlere ve onların keşişlerine: Az ya da çok, ellerinin altında bulunan her şey, kiliseleri ve manasnrlan kendilerine aittir. Allah'ın ve Resulü'nün ziınmeti de aynı şekilde onların üzerindedir. Hiçbir piskopos, piskoposluk göreviııi yaptığı yerden, hiçbir keşiş kendi manasrınndan ve hiçbir papaz da kendi kilisesinden alırup bir başka yere 496 Bu itibarladır ki Hz. Peygamber, tercihleriıli zorbalıktan yana kullanan mܧriklerin ağır saldırı­

ları, psikolojik ve iktisadi baskıları karşısında ashabından, önce bir kısmı olmak üzere iki grup

halinde daha toleranslı bir idarenin hllirn olduğu Habeşistan'a göndermiştir. Sonra da kendisi

geride kalan Müslümanların tamamına yakın bir kısmı ilc Medine'ye göç etmek zorunda kal­ mıştır.

235


İsı.A.M İNANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

gönderilmeyecek.tir. Onların ne hak ve hukuku ne de atışageldikleri öıf ve adederi bir değişikliğe tabi tutulacaktır. Samimi davranıp kendilerine düşen görevleri yerine getirdilderi sürece, Allah'ın ve Res(ılü'nün zimmeti bunlar üzerine olacaktır. Ne kendileri zulme uğrayacaldar, ne de kendileri başkalarına zulmedeceklerdir:m M. Hamidullah sonra İbn Sa'd'dan nak­ len şu bilgiyi de ilave eder: Nceran heyeti ResUluilah ile barış görüşmele­ rini tamamladıktan sonra ülkesine döndü; ama çok geçmeden başkanları ve akıpleri (piskopos ya da naib) tekrar Medine'ye gelerek, Resl'ılullah'ın huzurunda, İslam'ı kabu1 ettilderini açıldadılar. Peygamberimiz de onları Eba Eyyub el-Ensari'nin evine yerleştirdi.498 Hz. Peygamber'den

bu bağlamda sadır olan şu sözler de onun farldı inanç mensupianna karşı nasıl bakılması gerektiği­ ni ortaya koymaktadır: "Kim zimmf birine eziyet ederse, ben onım has­ mıyım. Ben kimin hasmı isem, kıyamet günü onunla hesaplaşırım. '>199; "Kim bir zimmiye zina iftirasında bulunursa, ona kıyamet günü ateşten kamçılarla had ııygulamr. '�00 (sallallahu alcyhi ve sellem)

Kur'ini düsturlar sebebiyle tarih boyu Müslümanlar, fethettikleri yer­ lerde yerli ahatiyi İslam'ı kabule zorlamamışlardır. Öyle ki meşhur İngiliz yazarı Arnold Toynbee İslam'ın bu yönüne dikkat çektikten sonra şu iti­ rafta bu1unur: "Asya'ya Araplar ve Türkler yerine Batı Hristiyanlan hakim olsaydı, bugün Yunan Kilisesinden hiçbir iz kalmazdı. Ve bu kafirlerin (yazar Müslümanları kasdetmektedir Y .Ö.) orada Hnstiyanlığa gösterdiği müsamahayı bunlar Müslümanlığa göstermezlerdi."501 Bu müsamaha anlayışının sonraki dönemlerde de aynen devam etti­ riidiğini görmekteyiz. Sultan II. Mehmed'in İstanbu1'u fethettikten sonra, İstanbu1'da yaşayan Hristiyanlara tam bir din ve fikir hürriyeti tanıması, bunun en güzel örneklerinden birisidir. Sultan Fatih, daha fethin ikinci günü, saklanan halkın ortaya çıkmasını istemiş ve sonrasında onların başta 497 Hamidullah, İs/8m Peygamberi, s. 520. 498

Aynı yer.

499 Münavi,

Feyzıı'l-Kadir, Daru'I-Fikr, Beyrut tsz., VI, 19.

500 Taberani, Mucemıı'l-Kebir, XXII, 57. 501 Toynbee, Arnold, s.

285.

Taıilıçi Açısından Din, (çev.: İbrahim Canan), Kayıhan yay. İstanbul 1978,

236


Kur'an ve İnanç Hürriyeti din hürriyeti olmak üzere ınal ve canlarının teminat altında olduğunu bil­ diren fermanlar çıkartmıştır. Ortodokslar, Ermeniler ve Yahudiler dini liderlerini seçerek tam bir din hürriyeti içinde hayatlarını sürdürdüler. Tarihçi Yılmaz Öztuna şöyle der: "Fatih'in bu davramşı vicdan ve fıkir hürriyeti tarihinin en mühim safhalarından biridir. O devirdc İspanya'da Katalik olmayanlar ve bu arada on binlerce Müslüman ateşte yalulıyordu. Avl)ıpa Fatih'in toleransı seviyesine ancak XX. Asra doğru gelcbilmiş­ tir."soı

Din hürriyeti batı dünyasında çok sonra elde edilebilmiştir. Asırlar­ ca, farklı inanç salıipleri zulüm görmüşlerdir. Kendi inançları dışındaki­ lere saygılı olmayan Avrupa ülkelerinde asırlar boyu engizisyon işkence­ leri, Katolik.lcrle Protestanlar arasında devam eden kanlı savaşlar, inanç hürriyetiııin o dönemde bu ülkelerde bulunmadığının delilleridir. Necati

Öner, Waltcr Harnet'ın 'Di11 ve Vicdan Hiil'riyeti adlı eserinden bize şu bilgileri alctarır: "İnanç hiirriycti Avmpa'ya ancak 1830'da Fransız şartı ile bir gedik açarak girnıiştir. Fransa'da inanç hürriyetine bu tarihe kadar değer vermeyen Roma Katolik Devlet Kilisesinin hertaraf edilmesiyle, 5. maddeyle tahdicle (sııurlandırılınaya) uğramaksızın dini kanaatlerde eşitlik devletin anayasa politikasının temeli haline getirildi. . 1831 tarihli Belçika Anayasası'nda ibadet hürriyeti ve aleılİ icrası garanti edilmiştir. 1 850 tari­ lıinde bir değişiklikle Prnsya Anayasası'nda da dini inanç hürriyeti temel hak olarale kabul edildi." Bunlar da gösteriyor ki Avrupa'da din hürriyeti ancak 19.asrın ilcinci yarısında başlayabilmiştir.

503

M. HamiduJlah 'İslam'da Devlet İdaresi ad.Jı eserinde farklı bir inan­ ca/cline tabi olanların (gayr-ı müsliınlerin) Müsli..i.ınan toplmn içerisinde nasıl bir muamele/mukabele gördüklerini şöyle özetler: İslam kanunu, Müslüman teba ile gayr-ı ınüslim teba arasında mühim farklar göstermiştir. Öyle ki birçok hususta ikinciler karlı çıkmışlardır. Onlar, kadın erkek bütün Müslümanların vernıiş oldukları vergiden (ze502 Öznına,

Yılmaz, Türkiye Tarihi, Hayat yay. İstanbul 1964, lll, 209. Hürriycti, Vadi yay. Ankara 1995, s. 95. Bu konnda detaylı bilgi için bkz. Armağan, Servet, Anayasa Hııkukımda Tenıel Haklar ve Hürri)'et/er, Harran Üniv. yay. , Şanlıurf.1 1 996, s.43 vd.

503 Öner, Necati, İıısa.rı

237


İsLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

kattan) muaftırlar. Bnndan başka onlar askere de aJınmadıldarı halde, bütün Müslümanlar mecburi askerlik hizmetine tabi idiler. Onlar bir nevi ınuhtariyetten de faydaJanırlardı; davaJan kendi hususi kurallarına göre, kendi dindaşları tarafından göri.ilürdü. Canları ve ınalları Müslüman teb'a­ nınki gibi İslam devleti tarafından korunurdu. Bütün bnnlara mukabil on­ lardan istenen şey, istisnaları ile, sadece adam başına 1 2-48 dirhem vergi (cizye) vermeleri idi. O da cizye vermeye yalnızca erkekler mecburdular. Zengin olmayan sakat ve hastadan, manastırdaJ�i ral1iplerden, işi ve mes­ leği olmayan ihtiyar ve delilerinden cizye alınmazdı.504 Kısaca ifade etmemiz gerekirse, Kur'an kültüıiinün hal� oldu­ ğu idare ve toplumlarda, -münferit vakalar hariç- herkes dilediği inancı seçme ve örgütlenme haldcına sahip olınuş�r. Farldı din ve siyasi görüş sahiplerinden sadece umumi asayişe itaat ctınelcri ve onlar için göriile n hizmetler karşılığında imkanları oranında vergi verıneleri istenmiştir. .

504 Hamidullah, Muhaıruned,

199-200.

İsl:lm'da Devlet İdaresi, (Çev. : Kemal Kuşçu), İstanbul 1963, s .

238


I<AYNAI(ÇA

� Ahmet Cevdet, Kısas-ı Enbiya, (Haz. : M. İz), Kültür ve Turizm Bakanlığı yay. Ankara 1985. Altıntaş, Ramazan, "Kadi Abdulcebba.r'm Seın 'iyya tla İlgili Bazı Göriişle­ ri", Biliınname Dergisi, Sayı : IV, 2004/1, Kayseri 2004. Alusl, Mahmud, Rıılnı'l-Meani, Dam'l-Filcr, Beyrut 1 997. Armağan, Servet, Anayasa Hulçızkunda Temel Haklar ve Hürriyet/er, Harran Üniv. yay., Şanlıurfa 1996. Asım Efendi, Kamus Terceınesi, Bahriye mat., İstanbul 1305. Atay, Hüseyin, Kur'an 'da İm an Esasları, Atay yay., Anlcara 1998. Avvad b. Abdullah, el Mıı'teziletu ve 'Us(ılııhwnu'l-Hamsetu, Mektebetu­ 'r-Riişd, Riyad 1996. Aydın, Mehmet S., Din Felsefesi, Selçuk yay., Ankara 1996. Aydın, Mehmet S., "Hoşgörüııün Dini Temelleri" (İçi Kritik Bakış' adlı kitabın içinde), (Haz.: Mehmet Gündem), İyi Adam yay. İstanbul 2000. Bağdadl, Ebu Mansur, Usuliddin, Daru'l-Kütübi'l-İlıniyye, Beyrut 1968. Bakillan.l, Ebtı Beter Muhammed, Kitabız't-Temhid, Müessesetü Kütübi's­ Sekafiyye, (thk. : İmadüddin Ahmed Haydar) Beyrut 1987. Bakillanl, Ebubekr, et-Temhid, Dam'I-Filcri'l-Arabl, ts., ys. Bauguenaya, Yamina, Bilimin Marifetullah Boyutları, Karakalem yay., İs­ tanbul 1 998. Behbehari, Ahmed b. İbrahim, Şerhu 'l-Akideti't-Tahaviyye, (thk. : Mu­ hammed Said el-Kahtaru), el-Mektebu'l-İslaml, Beynıt 1391. Belazuri, Futuhu'l-Buldan, (çev. : Mustafa Fayda) , Kültür Bakanlığı yay. Ankara 2002.

239


İ sLAM İN A N C I ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

Beyazizade, Kemaluddin, İşaratu'l-Meram min İbarati'l- İmam, Danı'l­ Kitabi'l-İsliınt, İstanbul 1949. Beroje, Sahip, ''İslam Hukııkımda İrtidat Cezasına Yeni Bir Yaklaşım" İs ­ lami Araştırınalar Dergisi, Ankara 2004. Beydavl, Kadi Nasiruddin, Envanı't-Tenz11 ve Esranı't-Te'vil, Danı'l-Kü­ tübi'l -İimiyye, Beyrut 1988. Beydavi, Kadi, Envarıı't-Tenzil ('Haşiyeti.i Şeylızadc' kenarında), Hakikat Kit., İstanbul 199 1 . Bilmen, Ö Nasuhl, Muvazzalı İlm-i Kelaın, Bilmen yay., İstanbul ts. - Hukuk-ız İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhıyye Karnusu , İstanbul tsz. Buô, M. Said Ramazan, Fıkhız's-Sfreti'n-Ncbeviyyc, Daru'l-Fikri'I-Mua­ sır, Beyrut 1 99 1 Carullah, Musa, Kitabız's-Sw111e, (çev. : Mehmet Görmez), Ankara Okulu yay., Ankara 1998. Cevhcr!, İsmail b. Hammad, es-SıhalJ, (thlc. : A. el-Attar) , Daru'l-İlm· li'l­ Melayin, Beyrut 1984. Cevizci, Al11nct, Paradigına Felsefe Sözlüğü, Paı-adigma yay., İstanbul 2000.

Cisr!, Hüseyin, Savabu 1-Kelaın, (çev. : Mustafa Zihn i Efendi), Tebliğ yay., Konya, ts. -; er-Risaletu'l-Haınldiyyc, Mektebetu Bedr, İstanbul 1989. Cürcani, Seyyid Şerif, Kitabıı't-Tarifat, ts., ys. -; Şerhu'I-Mevakıf, (Siyalkutl haşiyesiyle birlikte) Matbatu's-Seade, Mısır ts. Cüveyni, İmamu'I-Haremeyn, el-Alcidetu'n-Nizamiyye, ('Akaide dair İki Risalc' içinde), İfav yay., İstanbul ts. -; el-İrşad, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beynıt 1 995. Davudoğlu, Ahmed, Sahib-i Müslim Tercüme ve Şcrlıi, Sönmez Neş., İs­ tanbul l983. Debbağ, Abdulaziz, Kitabu'l-İbdz, (Tre. : Abdullah Arığ-Muhammed Ye­ nice), İstanbul l976. Dehlevl, İsmail b. Abdulğani, Risaletız't-Tevhld, el-Mcktebetu'l-Yahyaviy­ ye, Seharenffır 1974. Derveze, İzzet, Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in Hayatı, (çev. : Mehmet Yolcu) , Yöneliş yay., İstanbul l989. 240


Kaynakça İ'rabu'l-Kıırani'J-Keı1m,

Derviş, Muhyiddin,

Dam İbn Kesir, Dıınaşk/

Beyrut 1 994. Duğaym, Semih, Mevsılatu Mııstalahati İlmi'l-Kelami'l-İslami, Mektebetu Lübnan, Beyrut 1988. Ebu Hanife,

el-Fıkhu'l-Ekber,

('Akaid Risaleleri' adlı eserin içinde), Haz.:

Ali Nar, Beyan yay., İstanbul 1 998. Ebu j!ayyan, Muhammed b. Yusuf,

cl-Balıru'l-Muhft,

Daıu'l-Fikr, Bey­

rut 1 992. Ebu's-Suud, Muhammed,

İrşadu Akli's-Selfm, Daru İhyai't-Turasi'l-Arabi,

Beyrut ts.

el-Ukılbe, Mısır tsz. Erdal, Mesut, Kur'an'da Şefaat, Elif Mat., Şanlıurfa 2003. Ertuğrul, İsmail Fenni, Hakikat Nurları, İstanbul 1 949. Eş'ari, Ebu'l-Hasen, Kitabu'l-Luma' f?r-Reddi Ala Ehli'z-Zeyği Ve'l­ Bida', Beymt. 1952. Eş'ari, Ebu'l-Hasen, cl-İbane an Usılli 'd-Diyane, Mektebetu Dari'l-Beyan, Ebu Zehra,

Beyrut 1981.

-;Kitabu'l-Luma',

(Nşr. : Rıchard J. McCarthy), el-Matbaatu'l-Katoliki­

ye, Beymt 195 3 .

Farabi,

Ebu Nasr,

Fusılsıı'l-Hikein

(Siyaset Felsefesine D ai r Görüşleri),

(Çev. : H. Özcan), İzmir 1987. -; et-Ta'likat, Fazlurrahman,

Dairetu'l-Maarif, Haydarabad 1346. "İbn Sina", (Çev. : Osman Bilen), ('IUasik İsl:im Filozoflan

ve Düşünceleri' isimli kitabın içerisinde), İstanbul 1 997

Konızlarıyla Kur':ln, (Çev. : Alparslan Açıkgenç), Ankara 1 987. -; İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıp, (Çev. : A. Bülent Baloğlu - Adil -;Ana

Çiftçi) , Ankara Okulu yay., Ankara 1 997.

el-Kamusu'l-Mızhit, Danı'l-Ceyl, Beyrut ts . el-İktisad fi'l-İ'tikad, Danı'l-Kiitübi'l-İlmiyye

Firuzabadl, Mecduddin, Gazzaü, Ebu Harnid,

Bey­

nıt 1988.

-;İhya- u Ulumiddin, el-Mektebetu'l-Asriyye, Beyrut 1992. Gazzaü, Ebu Hamid, Tehafuiu'l-Felasife, thlc. : Süleyman Dünya,

Danı'l­

Maarif, Kahire 1 987.

-; Tehafutu'l-Felasife, (thk.:

Süleyman Dünya), Danı'l-Mcarif, Kahire ts.

24 1


İSLAM İNANCI ETRAFlNDA YERLİ YORUM LAR

Gökberk, Macit, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1998. Görmez, Melunet, Sünnet ıre Hadis'in Anlaşılması ''e Yonımlanmasmda Metodoloji Sonmu, T.D.V., yay., Ankara 1992. Güler, İlhami, Allah'm Ahlakiliği Sorııııu, Ankara Okulu yay., Ankara 1998. Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, (çev. : Mehmet Yazgan), Beyan yay. İst. 2004. Hançerlioğlu, Orhan, Felsefe Sözliiğü, Remzi Kitabevi, İstanbul ts .. Harput1, Abdullatif, Tenldlıu'l-Kelam Fi Akaid-i Ehli'l-İslam, (haz. : İ. Öz­ demir - F. Karaman), T.D.V. Elazığ şubesi, Elazığ 2000. Hasen el-Attar, Haşiyetu'l-Atdr ala Cem'i'l-Cevami', Daru'l-Kütübi'I-İl­ miyye, Beyrut ts. Hatiboğlu, Sünen-i İbn Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman yay., İstan­ bul 1992. Hume, David, İnsan Zihııi Üzerine Bir Araştırma, (çev. : Serkan Öğdüm), İlke yay. , İstanbul 1 998. Hodgson, Marshall G. S., İslam'm Serüveni, (Çev. : Komisyon), İz yay. İstanbul 1993. İbn Ebi'l-'İzz, Şerhu'l-Alddeti't-Tahaviyye, el-Mektebu'l-İslim1 Beyrut 1988. İbn Paris, Ebu'l-Huseyn Ahmed, Mu'cemu Mekayisi'l-Liiğa (thk. : Abdusselam Muhammed Harun), Daru'l-Ciyl, Beyrut ts. İbn Hacer, Takribu't-Tehzib, Daru'r-Reşid, Haleb 1992. ; Tehzibu't-Tehzib, Haydarabad 1326. -; el-İsabe fi Temyizi's- Sahabe, Daru'l-İhyai'tTürasi'l-Arabi, Beyrut 1328. İbn Hişam, es-Siretu'n-Nebeviyye, (thk. : Muhammed Said), Dam'l-Fikr, Beyrut 1994. İbn Hümam, el-Müsayere, Çağrı yay., İstanbu1 1 979. İbn Kayyım el-Cevziyye, Muhammed b. Ebubekr, ŞiEıu'l-AHJ, (thk. : M. Bedmddin), Dam'l- Fikr, Beymt ts. İbn Kesir, Tefsim'l-Kur'ani'l-Azim, Kahraman yay., İstanbul 1985. İbn Marızur, Ebu'l-Fadl, Lisanu'l-Arab, (Renkli basla), Daru't-Turasi'l­ Arabi, Beymt 1985. -

242


Kaynakça İbn Manzur, Lisanu'l- Arab, Daru Sadır, Beyıut ts. İbn Sa'd, et-Tabak:atu'l-Kübra, Daru Sadır, Beymt ts. İbn Sina, Ebu Ali, el-İşarat ve't-Tenbihat, (Nasimddin et.:Yusi'nin şerhiyle birlikte ) , thlc. : Süleyman Dünya, Daru'l-Maarif, Mısır

1958.

İbn Sina, eş-Şifa, (thk., Ebu Kanvad - Said Zeyd) , ys., ts. İbn Teymiyye, Ahmed b. AbdulhaJim, Kütüb l'C Resail ve Feteva İbn

Tiymiyye fi'l-Akide, Melctebeti.i (dık. : Muhammed Kasım en-Necdl), Beyrut 1996. İbnu'l-Arabi, Eblı Bekr, Kaınmu't-Tevil, Daru'l-Garbi'l-İstaınl, Beyrut

1990. İbnu'l-Esir, İzzüddin, el-Kamil fi't-Tarih, (çev. : Yunus Apaydın), Bahar yay., İstanbul

1 986.

İbn Hişam, es-Siretı.ı'n -Nebeviyye, ('er-Ravdıı'l- Unf şerhi ile birlikte) , Daru İhyai't:furasi'l-Arabl, Beymt

2000.

İbn Kayyım, Muhammed b. Ebi Belcr, Zadıı'l-Mdd fi Hedyi Hayri'l­ İbad, Beyrut

1973.

İbnu'l-Vezlr, Eblı AbdillaJ1 el-Kasrml, İsaru'l-Hakk, Dam'l-Kütübi'l-İl­ miyye, Beymt 1987. İbrahim Hasan, islam Tarihi (Tarihıı'l-İslami's-Siyasi ve'd-Din ve's-Sckafi ve'l-İctiınai), Çev. : İ. Yiğit - S. Gümüş, Kayıhan yay., İst. 1987

İd, Adududdin,

el-Mevakıffi İlıni'l-Kelam, 'Alemu'l-Ki.itüb, Beymt ts. İkbal, Muhammed, İslam'da Dini Diişünceniıı Yeniden Doğuşu, çev. : Ahmet Asrar, Birleşik yay., İstanbul ts .

İnsan Mu'cizcsi, Vural yay., İstanbul 200 1 . İrfan, Abdul11arrıld, İslam'da İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları, (çev. : Saim Yeprem) , Marifet yay., İstanbul

1994.

İsfeharu, Rağıb, el-Müfredat fi Garibi'l-Kur'an, Kahraman yay., İstarıbul

1 986.

İzmirli, İsmail Hakkı, Yeni İlın-i Kelam, Aııkara.

198 1 .

İzutsu, Toshihiko, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar, (Çev. : Selahattin Ayaz) , Pınar yay, İst. ts. -; Kur'anda Allah ve İnsan, çev . : Süleymarı Ateş, A.Ü.İ.F. yay. Arıkara

1975. Ka'bi, Ebu'I-Kasım Abdullah b. Ahmed, el-Mak.alat, (thk. : Fuad Seyyid), Tunus

1986. 243


İsLAM İNANCI ETRAFINDA YERLİ YoRUMLAR

Kadl Abdulccbar, Tenzihu'l-Iüır':ln Ani'l-Metain, Daru'n-Nahdati'l-Ha­ dise, Betrut ts . -el-Muh1t bi't-Teklif; thk. : es-Seyyid Azmi, Mısır ts. -; Fadlu 'l-İ'tizal ve Tabaldw'l-Mu'tezile,

(Nşr . . Fuad Seyyid), Tunus

1974. Mcktebet-u Vehbe, ts. Kahraman, Kemal, Muhammed M. Pictlıall, İz yay. İstanbul 1994.

-; Şerhu'l- Usııli'l-Hamse,

Kirl, Ali, Şerhu Fıldıi'l-Ekber, Beynıt 1997. Kasarn, Alauddin, Bedaiız's-Sanai' fl Tertibi'ş-Şerai', Beyrut 1986. Kesler, M. Fatih, "Kur'aıı-t Kerim ve Hadislerde Şefaat İııancı", (Tasav­ vuf: İlmi ve Akademik Araştırma Dergisi), Aııkara 2004.

Koç, M. Akif, İsnad Verileri Çerçevesinde Erken Dönem Tefsir Faaliyet­ Kitabiyar yay., Ank. 2003. Koçlcuzu, Ali Osman, 'Rivayet İlimleı·iııde Haber-i Valıidleriıı İ'tikad ve leri,

Teşri yönlerinden Değeri, Diyanet İşleri Bşk. yay., Ankara 1988. Koçyiğit, Talat, Hadisçilerle Kelamcılar Arasındaki Münakaşalar, T.D.V yay., Aııkara, 1989.

Kurtubi, Muhammed b. Muhammed, el-Cami' Ii Ahkami'l-Kıu·'an, (tlık. : A: Abdulalim), Kalıire 1 372. Lcw.is , Bernard, Tarihte Araplar, (Çev. : H. Dursun Yıldız), Anka yay. İs­ tanbul 2000 M. Fuad Abdulbalci, Mu'ccmıı'l-Miifehres li Elfazi'l-Kur'aııi'f-Ker1m, Da­ ru'l-Hadis, Kalıire 1988. Maturidi, Ebu Mansur, Kitabtı't-Tevhid, (tahlcik ve takdim: Fethullah Hu­ lehf, el-Mektebetu'l-İslamiyye, İstanbul l979. -; Te'vilatu Elıli's-Sıume,

Risalc, Beyrut 2004.

(tlık. : Fatıına Yusuf el-Haymi), Müessesetu'r­

Mehmet Aziml.i, Halifeliğin Kurt11lsl allaşması, Selçuk Üniv. Sos. Bil. Ens. (Basılmamış doktora tezi), Konya 1999. Mercek dergisi, Umut mat., İstanbul 2002, Sayı 7. Meydan!, A. el-Habenneke, cl-Alddetu'l�İslamiyye, Dani'l-Kalem, Dı­ maşk 1996. Muhasibi, Haris b. Esed, er-Riaye li Hııkukillah, Daru Kütübü'l-İlmiyye, Beyrut ts. 244


Kaynakça l<itabıı's-Swmc, (çev. : Mehmet Görmez) , Ankara Okulu 1998. Mustafa Sabri, Mevlafıı 'l-Beşer Tahte Sııltani'l-Kader, Kahire 1352. -; Mevlciliı'l- Akli ve'l-'İlm, el-Mektebenı'I-İslamiyye, ys. 1950. Münavi, Muhammed Abdurrauf, Feyzu'/- Kadi'r, Da m'l- Fikr, Beyrut ts . Mutahhar!, Murtaza, en-Nebiyyu ' 1-Ummijyız, (Arapçaya çeviren : MuMusa Carullah,

yay., Ankara

hırn med Ali et-Teshir!) , Nşr: Tebliğanı'l- İslami, İ ran ts . Mutta1d , Ali, Kenzıı'l- Ummal, Müessesetü'r-Risale, Beyrut 1994.

Nedvi, Ebu'l-Hasen, Rahmet Peygamberi -es-Siretıı'n-Nebeviyye, (Çev. : Abdulkerim Özaydın), İz yay. İst. 1 996. Nesefi, Ebu'l-Berakat, yay., Malatya

el-Umdc fi'l-Akaid, (thk. :

T. Yeşilyurt) , Kubbealtı

2000.

Ncsefi, Ebu'I-Berekat,

Tefslrıı 'n-Nesefi,

Kahraman yay. ,

İstanbul l994.

Nesefi, Ebu'I-Muin, Tabsiranı'l-Edille, (thk. : Claude Salame) , Dımaşk

1 993. -; Tabsiratıı'l-Edille fi Usuliddin, (thk. : Hüseyin Atay - Ş. Ali Düzgün), D İ B . , yay., Ankara 2003 . -; Bahnı'l-KelA.ın, (thk. : M. Salif Farfur), Mektebetu Dari'I-Farfur, Dı­ maşk 2000. Neşşar, Sami, İslarn'da Felsefi Düşüncenin Doğuşu, (Çeviren. : Osman Tunç), İnsan yay., İst. , 1999. NevGVı, Salıihu Muslim bi Şerhi'n-Nevev� Daru İhyai't.:Yürasi'l-Arabl, Beyrut 1972. Öner, Necati, İnsan Hiirriyeti, Vadi yay Ankara 1995. Özdemir, Metin, İ'>lam Düşüncesinde Kötülük Problemi, Furkan yay., İstanbul 2001 . Özler, Mcvlüt, İsJA.ın Diişiincesinde Tevhid, N un yay, İ stanbul 1975. Öznma, Yılmaz, Tiirlciye Tarihi, Hayat yay. İstanbul l964. Öztürk, Yener, Kıır'.Uı Perspektifinde Kozalite Problemi, ilahiyat yay., Ankara 2004. -; Yeni Bir Yommla İsl.Un İnanç Esasları, Işık yay., İ stanbul 2003. P. Janet - G.Seaılles, Metalib ve Mezahib, (çev. : E. M.H. Yazır), Eser Nşr., İst., 1978. Razi, Abdullcadir, Mııl1taru's-Sıhah, Dam'l-Kitabi'l-Arab1, Beyrut 1967. Razi, Fahruddin, el-Erbaın fi Usııh''d-Din, Haydarabad, 1353. 24 5


İsLAM İNANcı ETRAFlNDA YERLİ YoRUMLAR

-; Mefatihu'l- Gayb,

Danı'l-Kütübi'l-İlmiyye, Tahran ts . Reşid Rıza, el- Vahyu'l-Muhammedi, (Nşr. : ez-Zehra li'l-Alemi'il Arabt), Kahire 1988. Russell, B . Batı Felsefesi Tarihi, (çev. : Muammer Sencer), Say yay., İstanbul 1996. Sabık, Seyyid, cl-Akidetü'l- İslamiyye, Beyrut, ts. Saburu, Nureddin, cl-Bidayc fi Usııliddin, ts., ys . Saffar, Muhammed b. Hasan, Besairıı'd-Derecati'l-Kübn1 fi Fedaili Ali

Mıılıammed, Kmn 1374. Serinsu, A. Nedim, Kıır'an'ııı Anlaşılmasında Esba.b-ı Niizulün Rolü, Şule yay., İstanbul 1994. Sezen, Yümni, Tarilıi Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi, Veli yay., İst. 1984. Subkl, Tacuddin, es-Seyfu'l-Meşhur fi Şerhi Akideti Ebi Mansur, (tkd ve tre. : M. Saim Yeprem) , İFAV yay., İstanbul 2000.

Şehristanl, Abdulkerim, el-Milel ve'n -Nihal, Müessesetü'l-Kütübi's-Seka­ fıyye, Beynıt 1994. Terc. :Dinler ve Mezhepler Tarihi, Yeni Akademi Y., İst. 2006. -;Nihayetu'l-İkdam, Kahire ts.

Tabatabai, Muhammed b. Huseyn, ei-Mizan fi Tefsiri'l-Kur'an, Matbuatu İsınailiyyan, İran 1 972. Tabbara, Aflf, Ruhız'd-Dini'l-İslami, Dam'I-İlın li'l-Melayln, B eynıt 1977. Tabed, İbn Cerlr, Camiıı'l-Beyan, Daru'l-Fikr, Beynıt 1 995 . Taftazani:, Sa'duddi n, Şerhu 'l-Aka.id, ( 'Kes telli Haşiyesi' ile birlikte), Salalı Bilici Kit., İstanbul ts. Tehanevl, Keşşafu IstılalJati'J FiiııUı:ı, Beyrut ts. Toynbee, Arnold, Tarilıçi Açısıııdan Din, (çev. : İbralıim Canan), Kayıhan yay. İstanbul l978. Übb1-Senfls1, İlanalu İkmali'l-Mu'lim ve Mukeınmili İkmali'l- İlanal, Da­ ru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut 1994. Ülken, H. Ziya, İslam Düşünccsiııe Giriş, İstanbul ts. Watt, W. Montgomery, İslam Düşüncesinin Tcşekkül Devri, (Çev. : Ethem Ruhi Fığlalı), Ankara 1987. 246


Kaynakça Wolfson, H. Austryn, Keiam Felscfeleri, (çev. : Kasım Turhan), Kitabevi, İstanbul 200 l . Yazıcıoğlu, Maturidi ve Ncsefl'ye Göre İnsan Hürriyeti Kavramı, Ankara 1988. Yazır, Hak Diııi Kur'an Dili, Eser yay., İstanbul 1 976. Yeprem, M. Saim, İrade Hürriycti ve İmam Matııddi, İfav yay. İstanbul 1984. Yıldırım, Murat, Kazınilc Peı·de, Çağlayan yay., İzmir ts. Zemahşcrl, Ebu'I-Kasım Carullah, el-Keşşaf, Daru'l-Kütübi'l-İlmiyye, Beyrut 1995. Zeydan, Cord, Tarihu Lüğati'l-'Arabiyyc, Daru'I-Hilal, ts. ys.

247


Kur'an ve hadisler ışığında yapılan bu mütevazı çalışma ile, belli ayetler ve hadisler etrafında odaklanan ve son zamanlarda zihinleri meşgul eden bazı konular, yeni bir üslupla izah edilmeye çalışılmıştır. Eserde yer alan konular, kader inanı­ şımız, şefaat anlayışımız veya Kur'an açısından inanç hürriyeti gibi temel mese­ lelerle ilgilidir. Mesela, son dönemlerde, kader inancına yönelik yapılan itirazlar, islam'ın ana kaynakları ışığında aydınlotı­ cı bir bakışla yeniden kritiğe tabi tutul­ muştur. Kaderi konu edinen üç sahih rivayet ele alınmış ve bunların 'cebri düşüneeye kaymadan nasıl anlaşılması gerektiği' üzerinde durulmuştur. 'Ahlaki hassasiyeti zayıflotacağı gerek­ çesiyle' son zamanlarda dışlayıcı bir üs­ lupla ele alınan şefaat konusu ilgili ayetler ve hadisler ışığında derinlemesine incelenmiştir. Bu cümleden olarak Hz. Peygamber'in (sallallahu aleyhi ve sellem) hurma ağaçlarının aşılanmasıyla ilaili hadislerine de 'tevhid-i halikıyyet'

m

����;]���i���:��::::\U\��\ U\ \ 1\ \ Ul��\�l

070 yakından ilgilendiren ve O'nu 'itab' 070 400502 028

değerlendirilen 'Abese sOresinin ilk ayL-------­ rinin nasıl tercüme edilmesi gerektiği'

hususu da eserde yer alan makalelerden birinin konusudur. ISBN 978-975-6079-86-7

l ll lllllll ll ll l l l l l l l

9 789756 079867