Issuu on Google+

-

YAŞAMA ÖZG Ü RC E BAKMAK 1

-


Eserin Ôzgiın Adı:

Enıotional Wellness: transfo rming fe.ar, ange.r, and

jea1ousy into creative energy

Telif Hakkı: ©

2008 Osho lnternational Foundation, lsviçre w"�v.osho.com/copyrights

Bu kitabın hakları Random House, lnc.'in bir iştiraki olan Hannony Books aracılığıyla alınmıştır. ©

2008

OWO Basım Yayın ve Tanıtım Hiz. San. Tic. Ltd. Şti.

Bu kitabın T iirkçe yayın haklan OWO Basım Yayın ve Tan. Hiz. San. Tic. Lıd. Şti.'ne aittir. Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar haricinde yapncının izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz. Bu kitaptaki içerik Osho'nun otuz yıllık bir zaman si'ırcsince dinleyiciler öniınde: yaptığı çeşitli canlı konuşmalardan seçilmiş bir derlemedir. Osho'nun yapmış olduğu tüm bu konuşmalar kitap olarak basılmıştır ve: a)Tlca (diğer dillerde) ses kaydı olarak ela sunulmaktadır. Se:s kayıtlan ve tüm yazılı metin arşivi online olarak www.osho.com adresindeki Osho Kütüphanesi'ndc bulunabilir.

OSHO, Osho Inıernational Foundation'un tescilli markasıdır ve Osho lnternational Foundation'un izniyle bu kitapta kullanılmıştır. Daha fazla bilgi için:

wvır\\'.osho.com/trademarks

Çeşitli dillerde sunulan bu kapsamlı wcb sitesi aracılığıyla meditasyon beldesinde online gezinti yapabilir, ulaşım bilgilerini bulabilir, kitap \'e kasetler hakkında bilgi alabilir, dünya çapındaki Osho bilgi merkezlerine ulaşabilir ve Osho'nun konuşmalarından seçmeler dinleyebilirsiniz. Osho International E-posıa: oshointernational@oshointernational.com / \\'Ww.osho.com/oshointernational

Türkçesi: Sangeet ve F Nagehan Ôztiirk Editör: Neslihan Şemsiyeci Yaıona Hazırlayan· Neslihan Şemsiyeci Kapak Tasanın: Çağla Turgul iç Tasanın: Bayram Erdoğan J (0-212) Basım: idil Maıbaacılık I (0-212)

Emint"'i Kazım Dinçol San. Sit. ISBN:

81/19

419 08 22 674 66 78

Topkapı/ISTANBUL

978-975-8817-47-4

ovvo llasım Yayın ve Tan. Hiz. San. Tic. Ltd. Şti. Yeniçamlıca Malı. Yedpa Ticaret Merkezi E Caddesi Na.

109

e-mail: kiıap@ganj.com.tr

İnternet satış: www.ganj.com.tr

Kayışdağı-lST


Korku, Öfke ve Kıskançlığı Yaratıcı Enerjiye Dönüştürmek

DUYGUSAL İYİLESME ,

Türkçesi: Sangeet ve F. Nagehan Öztürk


İCİNDEKİLER ,

KISIM

-

1

Duygularm Doğasını Anlamak

En Baştan Başlamak: Zihnin Mekaniği Bastırma ve Kontrol Duygusal Koşullandırmanın Kökenleri

11 27

Erkekler Ağlamaz, İyi Kızlar Bağırmaz Duygusal İfade Çeşitleri

67

Duygular ve Beden

93

Kafadan Kalbe Kalpten Varlığa Merkeze Geri Dönüş Yolculuğu

KISIM

-

il

111

Duygusal İyileşme İçsel Uyumunuzu Yeniden Elde Etmek

Kabulleniş ile Başla

137

Öfke, Üzüntü ve Depresyon: Aynı Ağacın Dalları

171

Kıskançlığın Kökenlerini Anlamak

205 233

Korkudan Aşka

KISIM

-

111

Uyanık Olmak Dönüşümün Anahtarı

Biraz Mesafe Yarat

257

Baskılamak Yahut Dönüştürmek: İnsan Olma Özgürlüğü

277

Düşünce, Hissetmek, Eylem: Kendi "Tipini" Anlamak

301

Bulutları İzlemek: Gözleyen ve Gözlenen

333


Dönüşüm İçin Meditasyonlar ve Uygulamalar Yazar Hakkmda OSHO Uluslararası Meditasyon Beldesi

355 394 396


DUYGUSAL İYİLESME .


KISIM I ..

Duyguların Doğasını Anlamak

Duygular sabit olamaz. Bu yüzden onlara duygu adı verilir; kelimenin İngilizcesi olem 11emotion" sözcüğünün kökeninde "motion" yani hareket fiili vardır. Onlar hare­ ket ederler; bu yüzden onlara duygu denilmektedir. Bir şeyden diğerine sürekli değişirsin. Şu anda üzgünsün,

o

arıda mutlu; şu anda öfkelisin, o anda merhametli . Şu anda sevgi dolusun, diğer bir arıda kinle dolu olursun; sabah güzel, akşam çirkindir. Ve bu böyle devam eder. Bu senin gerçek doğan olamaz çünkü tüm bu değişiklik­ lerin arkasmda onlarm hepsini bir arada tutmak için si­ cim gibi bir şeye ihtiyaç vardır. Tıpkı bir çelenkte sadece çiçekleri görüyor olman gibi bu sicimi görmezsin ama tüm çiçekleri bir arada tutan odur, aym şekilde tüm duy­ gular da çiçeklerdir. Bazen öfke çiçekleridir, bazen hüzün çiçekleridir, bazen mutluluk , bazen acı, bazen ıstırap çi­ çekleridir. Ama bunkmn hepsi çiçektir ve senin hayatın da çelenktir. Mutlaka onları bir arada tutan bir şey var­ dır; yok s a sen çoktan parçalanıp gitmiş olurdun . Bir bü­ tün olarak varlığını sürdürüyorsun; o zaman bu sicim, bu kutup yıldızı nedir? Sende sabit olan şey rıe? 9


En Bastan Baslamak ,

,

Zihnin Mekaniği

D

uyguların, hislerin, düşüncelerin - zihindeki ıvır­ zıvırların hepsi - dışarıdan yönetilir. Bütün bun­

lar bilimsel olarak da aydınlatılmıştır ama bilimsel araştırmalar olmadan da mistikler binlerce yıldır aynı şeyi, zihnini dolduran tüm bu şeylerin sana ait olmadı­ ğını, senin onların ötesinde olduğunu söylemektedir. Sen onlarla özdeşleşirsin, işte tek sorun da budur. Diyelim biri sana hakaret etti ve sen de öfkelen­ din. Sen kendinin öfkelenmeye başladığını düşünüyor­ sun ama bilimsel olarak ifade etmek gerekirse diğer in­ sanın yaptığı hakaret sadece bir uzaktan kumanda gö­ revi görüyor. Sana hakaret etmiş olan kişi senin davra­ nışını yönetiyor. Senin öfken onun ellerinde, sen bir kukla gibi davranıyorsun. Şimdi bilim adamları beynin belli merkezlerine elektrotlar yerleştirebiliyorlar ve bu neredeyse inanıl­ maz bir şey. Mistikler binlerce yıldır bundan bahsedi11


DUYGUSAL İYİLEŞME yor ama bilim beyinde tüm davranışlarını kontrol eden yüzlerce merkez olduğunu son zamanlarda keşfetti. Elektrot belli bir merkeze, örneğin öfkeye ilişkin mer­ keze yerleştirilebilir. Kimse sana hakaret etmemişken, kimse seni aşağılamıyorken, kimse sana bir şey demi­ yorken, sen sessizce, mutlu bir şekilde otururken biri uzaktan kumandanın düğmelerinden birine basar ve öfkelenirsin! Belki bunu bir şekilde mantıksal hale so­ karsın. Koridorda yürüyen bir adam görürsün ve onun sana hakaret etmiş olduğunu anımsarsın; sadece deliri­ yor olmadığın konusunda kendini teselli etmek için bir bahane bulursun. Sessizce oturuyordun... Ve herhangi bir kışkırtma olmadan aniden bu kadar öfkelendin? Aynı uzaktan kumanda seni mutlu etmekte de kullanı­ labilir. Sandalyede otururken kıkırdamaya başlarsın ve etrafına bakınırsın; eğer seni izleyen biri varsa çıl­ dırdığını düşünecektir! Kimse bir şey demedi, hiçbir şey olmadı, kimse bir muz kabuğuna basıp düşmedi, o zaman neden gülüyorsun? Ona bir bahane bulursun, kıkırdamanın nedenini gösterecek mantıklı bir temel bulmaya çalışırsın. Ama en garip olan şey şudur, aynı düğmeye tekrar basıldığında sen yine kıkırdar, yine aynı bahaneyi, aynı teselliyi, aynı açıklamayı bulursun; bu mantıklı çabası bile sana ait değildir! O sanki bir gramafon kaydı gibidir. Bu merkezlerle ilgili bilimsel araştırmaları okur­ ken aklıma öğrencilik yıllarım geldi. Üniversiteler ara­ sı bir münazarada yarışmacıydım; ülkedeki tüm üni­ versiteler bu yarışmaya katılmıştı. 12

Varanasi' deki


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK Sanskrit Üniversitesi de katılmıştı ama bu okuldan ge­ len öğrenciler doğal olarak kendilerini diğer üniversi­ telerden gelen katılımcılar yanında biraz aşağı görü­ yorlardı. Onlar eski kutsal metinleri biliyordu, Sansk­ rit şiirini, edebiyatını öğrenmişlerdi ama modern dün­ yaya ilişkin sanattan, edebiyattan, felsefe ya da man­ tıktan habersizlerdi. Ve aşağılık kompleksi gerçekten de çok tuhaf sonuçlar doğurur... Ben konuştuktan sonra sıra Sanskrit Üniversite­ si'nin temsilcisine geldi. Ve sadece izleyicileri etkile­ mek ve aşağılık kompleksini gizlemek için konuşması­ na Bertrand Russell' dan bir alıntıyla başladı; bunu ez­ berlemişti çünkü Sanskrit öğrencileri ezber konusun­ da herkesten daha yeteneklidir. Ama sahne korkusu öyle fazlaydı ki... Bertrand Russell hakkında hiçbir şey bilmiyordu, söylediği sözlerin ne anlama geldiği hak­ kında hiçbir fikri yoktu. Sanskrit edebiyatından bir alıntı yapsa çok daha iyi olacaktı çünkü o zaman ken­ disini çok daha rahat hissederdi. Konuşmanın ortasında, bir cümlenin tam orta ye­ rinde durakladı. Ve ben onun yanında oturuyordum çünkü konuşmamı yeni bitirmiştim. Bir sessizlik oldu, o terliyordu ve sadece ona yardımcı olabilmek için "Yeniden başla," dedim; çünkü yapJacak başka ne vardı ki? O takılıp kalmıştı. Ben, " Eğer devam edemi­ yorsan baştan başla; belki o zaman aklına gelir," de­ dim. O da söze tekrar başladı, "Kardeşlerim... " ve yine aynı noktada takılıp kaldı. Şimdi her şey bir şakaya 13


DUYGUSAL İYİLEŞME dönüşmüştü. Salondaki herkes "Tekrar!" diye bağırı­ yordu, çok zor bir durumda kalmıştı. Devam edemi­ yordu, orada öylece sessizce ayakta durmaya da de­ vam edemezdi, bu çok aptalca gözükürdü. O yüzden yeniden başlamak zorundaydı. Ama en baştan başlaya­ caktı, "Kardeşlerim... " On beş dakika boyunca konuşmanın sadece " Kar­ deşlerim ... " diye başlayan bölümünü tekrar tekrar din­ ledik, yine aynı noktada takılıyor, sonra yine baştan başlıyordu. Zamanı dolduğunda gelip yanıma oturdu. Bana, "Her şeyi mahvettin l" dedi. Ben, " Sana yardım etmeye çalışıyordum," diye ya­ nıtladım. "Yardım dediğin bu mu?" dedi. Ben, "Her koşulda zor bir duruma düşecektin. En azından bu şekilde sen hariç herkes eğlendi, bunu da anlayabiliyorum. Ama herkesi mutlu ettiğin için mem­ nun olmalısın! Ayrıca bu sözleri neden seçtin? Sana 'Yeniden başla' dediğimde en başından başlamana ge­ rek yoktu; Bertrand Russell'in sözünü söylemeye çalış­ maktan vazgeçebilirdin, buna ihtiyacın yoktu." Ama bilimsel araştırmaları okurken konuşma merkezinin tıpkı bir gramofon plağı gibi olduğunu, fa­ kat bir şeyin çok farklı ve özel olduğunu öğrendim. Gramofonun iğnesini plaktan çektikten sonra iğneyi tam olarak aynı noktaya geri koyabilir ve kaldığın yer­ den devam edebilirsin. Ama konuşma merkezinde iğ­ neyi alıp tekrar yerine koyduğunda merkez hemen en başa geri gitmektedir. 14


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK Eğer bu gerçekten olursa, söylediğin şeye hakim olduğunu söyleyebilir misin? Hissettiğin şeye hakim olduğunu söyleyebilir misin? Tabii ki sana elektrotlar yerleştirilmiş değil ama biyolojik olarak gerçekleşen şey tam olarak bu. Belli bir kadın tipi gördüğünde zihninin o andaki tepkisi "Ne güzel! " şeklinde olur. Bu bir uzaktan ku­ mandadan başka bir şey değildir. O kadın tıpkı bir elektroda bağlanmış bir uzaktan kumanda gibi dav­ randı ve konuşma merkezin de sadece önceden kayde­ dilmiş olan konuşmaya yöneldi: "Ne güzel! " Zihin bir mekanizmadır. O sen değilsin. O dışarı­ dan gelen şeyleri kaydeder, sonra dışarıda gelişen olaylara bu kayıtlara uygun olarak tepki verir. Bir Hintli ve bir Müslüman, bir Hıristiyan'la bir Yahudi arasındaki tek fark, onların farklı gramofon kayıtları­ na sahip olmasıdır. Ama içeride insanlık tektir. Sanı­ yor musun ki sen bir gramofon plağı çalarken... o Sanskritçe olabilir, Farsça olabilir, Arapça olabilir, ama plağı çalan makine aynıdır. Makine için çaldığı plağın İbranice ya da Sanskritçe olmasının bir farkı yoktur. Senin tüm dinlerin, tüm politik fikirlerin, kültürel tüm davranışların önceden kaydedilmiş şeylerden iba­ rettir. Ve belli durumlarda da belli kayıtlar tetiklenir. Hindistan'ın en bilge krallarından biri olan Raca Dhoj'un hayatında gerçekleşmiş güzel bir olay vardır. Raca bilge insanlarla çok ilgiliydi. Tüm hazinesi sade­ ce tek bir amaca hizmet üzere açıktı; bu amaç da ne pa15


DUYGUSAL İYİLEŞME hasına olursa olsun ülkedeki tüm bilge kişileri bir ara­ ya toplamaktı. Başkent Ujjain kentiydi ve ülkenin en ünlü adamlarından otuz tanesi Raca'nın mahiyetinde yer alıyordu. Dünyanın en büyük şairlerinden biri olan Kali­ das, Raca Dhoj'un mahiyetindeki kişilerden biriydi. Bir gün Raca'nın huzuruna çıkan bir adam, otuz dili aynı akıcılıkta ve anadili gibi konuşabildiğini söy­ ledi ve bir iddiada bulundu: "Senin mahiyetinde ülke­ nin en bilge insanlarının yer aldığını duyarak buraya bin altın getirdim. Anadilimin ne olduğunu kim bilebi­ lirse, bu altınlar onundur. Eğer bilemezse de o bana bin altın vermek zorunda." Raca'nın mahiyetinde büyük bilginler vardı ve ne yaparsan yap hiçbir dili anadilin gibi konuşamayacağı­ nı, çünkü bu dil dışındaki her dilin ancak çaba ile öğ­ renilebildiğini herkes bilir. Kişi sadece anadilini kendi­ liğinden öğrenir; aslında buna öğrenmek de denilemez. İçinde yaşadığın koşulların bütününe bağlı bir sonuç olarak onu konuşmaya başlarsın. Bu kendiliğinden olan bir şeydir. İşte bu yüzden geri kalan tüm ülkeler vatanlarına "anavatan" adını verirken onu "babavatan" olarak adlandıran Almanlar bile kendi dillerine "baba­ dil" dememişlerdir. Her dil kendi vatandaşları tarafın­ dan anadil olarak adlandırılır çünkü çocuk bunu anne­ sinden öğrenmeye başlar. Zaten evde babaların eline asla konuşma fırsatı geçmez! Konuşan her zaman an­ nedir; baba dinler. Raca Dhoj'un mahiyetindeki kişilerin çoğu bu 16


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK meydan okumayı kabul etti. Adam otuz dil biliyordu, bir parça bir dilde, bir parça öteki dilde konuşuyordu ve bu gerçekten de çok zordu! Kesinlikle bir ustaydı. Her bir dili sadece o dilin yerlilerinin konuşabileceği şekilde anadili gibi konuşuyordu. Otuz bilgin de yarış­ mayı kaybetti. Yarışma otuz gün sürmüş, her gün bir kişi yarışmış ve kaybetmişti. Onlar bir tahminde bu­ lunduklarında adam, "Hayır, bu benim anadilim de­ ğil," diyordu. Otuz birinci günde... Kral Dhoj Kalidas'a sürekli "Neden sen de yarışmıyorsun? Çünkü bir şair dili her­ kesten çok daha hassas bir şekilde, tüm detaylarıyla bi­ lir" diye soruyordu.

Ama Kalidas sessiz kaldı. Otuz

gündür olan biteni izliyor, adamın hangi dili daha ko­ lay, daha kendiliğinden, daha neşeli bir şekilde konuş­ tuğunu anlamaya çalışıyordu. Ama bir farklılık tespit etmesi mümkün olmamıştı, adam tüm dilleri tamamen aynı şekilde konuşuyordu. Otuz birinci gün Kalidas, Kral Dhoj ve tüm bilge insanlardan girişin önünde ayakta durmalarını istedi. Buraya çıkan uzun bir merdiven vardı ve adam basa­ makları çıkıyordu; son basamağa geldiğinde Kalidas onu aşağı itti. Adam aşağı doğru yuvarlanırken öfke ortaya çıktı ve bu da bağırmasına neden oldu. Kalidas, "Senin anadilin işte bu! " dedi. Çünkü öf­ keliyken hatırlayamazsın ve adam yarışmada bu takti­ ğin kullanılacağını beklemiyordu. Ve bu gerçekten de onun anadiliydi. Zihninin en derinli klerinde yer alan kayıt anadiline aitti. 17


DUYGUSAL İYİLEŞME Dünyanın her yerinde yaşamış, farklı üniversite­ lerde eğitmenlik yapmış biri olan hocalarımdan biri şöyle derdi, " Başka ülkelerde yaşarken hayatta sadece iki durumda zorlukla karşılaştım, bunlar da kavga et­ tiğim ya da aşık olduğum zamanlarda. Bu durumlarda insanın ana diline ihtiyacı vardır. Aşkını başka bir dil­ de ne kadar güzel ifade edersen et aynı şey değildir, ya­ pay gelir. Ve öfkelendiğin zaman bir başkasının dilin­ de kavga ediyorsan aynı keyfi tatman mümkün de­ ğil..." Şöyle demişti, "Kavga da aşk da çok önemli du­ rumlardır ve bunlar genellikle aynı kişide bir arada ya­ şanır! Aşık olduğun kişiyle bunu yaşarsın ve kavga et­ mek zorunda olduğun kişi de yine bu insandır." Bu profesör öğrendiğin dildeki her şeyin yapay kalacağını söylerken haklıydı; ne güzel bir şarkı söyle­ yebilirsin, ne de kendi dilinde yer alan gerçek sevgi ke­ limelerini kullanabilirsin. Her iki durumda da söyle­ diklerin sıcak olmayacak. Zihin kesinlikle dışarıdan gelen tecrübeleri kay­ deden, bunlara uygun tepki ve yanıtlar veren bir me­ kanizmadır. O sen değilsin. Ama ne yazık ki psikolog­ lar zihnin her şey olduğunu, onun ötesinde hiçbir şeyin olmadığını düşünürler. Bu da senin dışarıdan gelen iz­ lenimlerin bir koleksiyonundan başka bir şey olmadı­ ğın anlamına gelir, senin kendine ait bir ruhun yok. Ruh fikri bile dışarıdan verilmiş bir şeydir. Mistiklerin aynı görüşte olmadığı nokta işte bura­ sıdır. Onlar zihinle ilgili çağdaş bilimsel araştırmalara tamamen katılıyorlar. Ama bunlar insanın bütünselliği 18


DUYGULA RIN DOGASINI ANLAMAK konusunda doğru değil. Zihnin ötesinde dışarıdan ve­ rilmiş bir şey olmayan bir farkındalık var ve bu sadece bir fikir değil; ayrıca bugüne kadar yapılmış deneyler­ den hiçbiri beyinde farkındalığa karşılık gelen bir mer­ kez bulamadı. Meditasyon, tamamen senin zihne ait her şeyin farkına varmanı ve kendini bunlardan ayırmanı sağla­ maya yöneliktir. Zihin kızgın olduğunda bunun sade­ ce bir gramofon kaydı olduğunu fark edebilirsin. Zihin üzgün olduğunda bunun sadece bir gramofon kaydı ol­ duğunu anımsayabilirsin. Belli bir durum uzaktan ku­ mandanın düğmesine basıyor ve sen üzgün hissediyor­ sun, kızgın hissediyorsun, gergin hissediyorsun; bütün bunlar dışarıdan geliyor ve senin zihnin onlara yanıt veriyor. Ama sen izleyensin, aktör değilsin. O senin tepkin değil. Bu yüzden meditasyon sanatı farkındalığı, uyanık olmayı, bilinçli olmayı öğrenmektir. Kızgın hissediyor­ ken onu bastırma, orada olmasına izin ver. Sadece onun farkında ol. Onu senin dışında bir nesne olarak gör. Yavaşça zihinle olan özdeşleşmelerini ortadan kal­ dırmaya devam et. Sonrasında gerçek bireyselliğini, varlığını, ruhunu bulmuş olacaksın. Bu farkındalığı bulmak aydınlanmadır; sen ışık saçar bir hale gelirsin. Artık karanlıkta değilsin, aynı zamanda artık zihnin ellerinde bir kukla da değilsin. Sen bir efendisin, köle değilsin. Şimdi zihin eskiden ol­ duğu gibi otomatik olarak, otonom bir şekilde tepki veremez. Senin iznine ihtiyacı var. Eğer biri sana ha19


DUYGUSAL İYİLEŞME karet ederse ve buna öfkelenmek istemezsen, öfkelenmezsin. Gautam Buda takipçilerine şöyle derdi, "Ofkeli olmak o kadar aptalca bir şeydir ki zeki insanoğlunun bunu yapmaya devam etmesi akla sığmıyor. Biri bir şey yapıyor ve sen de kızıyorsun, öyle mi? O kişi bir şeyleri yanlış yapıyor olabilir, bir şeyleri yanlış söylü­ yor olabilir, seni aşağılamak, sana hakaret etmek için çaba gösteriyor olabilir ama bu onun özgürlüğü. Eğer tepki gösterirsen, sen bir kölesin. Eğer o kişiye, 'Bana hakaret etmek senin mutluluğun, öfkeli olmamak da benim,' diyebilirsen işte o zaman bir efendi gibi dav­ ranmış olursun." Bu efendi senin içinde bir kristal netliğinde açığa çıkmazsa, kristalleşmezse, senin bir ruhun olmaz. Sen sadece bir ses kaydısın, üstelik büyüdükçe bu kayıt ge­ nişlemeye devam edecek. Daha bilgili bir hale gelecek­ sin ve insanlar senin daha bilge olduğunu zannedecek; oysa sen sadece kitaplarla yüklenmiş bir eşeğe dönüşü­ yorsun. Bilgelik sadece tek bir şeydir; bu da birçok şeyi değil tek bir şeyi biliyor olmaktır. Bu da senin farkın­ dalığın ve onun zihinden ayrılığıdır. Bunu küçük şeylerde fark etmeyi bir dene, göre­ ceklerine şaşıracaksın. İnsanlar her gün aynı şeyleri yapmaya devam ederler. Onlar bir şeyi yapmaya karar verirler, sonra onu yapmadıkları için pişmanlık duy­ maya devam ederler, bu bir rutine dönüşür. Yaptığın hiçbir şey yeni değil. Sana karamsarlık, hüzün, endişe 20


DUYGULARI N DOGASINI ANLAMAK veren, seni yaralayan şeyler var ve sen artık bunları yapmak istemiyorsun; sanki çaresizmişsin gibi, bir şe­ kilde mekanik olarak bunları tekrar tekrar yapmayı sürdürüyorsun. Zihin ve farkındalık arasında bir ay­ rım yaratmadığın sürece çaresiz kalmaya da devam edeceksin. İşte bu ayrım bir insanın başına gelebilecek en bü­ yük devrimdir. Ve tam o andan itibaren hayatın bir kutlama hayatına dönüşür çünkü artık sana zarar ve­ recek bir şeyi yapmaya, seni üzecek bir şeyi yapmaya ihtiyacın kalmaz. Şimdi sadece seni daha mutlu yapa­ cak, seni tatmin edecek, sana huzur verecek, hayatını bir sanat eserine, bir güzelliğe dönüştürebilecek şeyle­ ri yapabilir ve böyle hareket edebilirsin. Ama bu sadece içindeki efendi uyanıksa olabilir. Şimdi o derin bir uykuda ve köle efendi rolü oynuyor. Ve bu köle senin kölen bile değil, o dış dünya tarafın­ dan yaratılmış bir şey. Dış dünyaya ait, onu ve onun kurallarını izliyor. Bütün bunlar insan hayatının tüm trajedisini oluş­ turur: Sen uyuyorsun ve dış dünya sana hakim oluyor, senin zihnini kendi ihtiyaçlarına göre yaratıyor; zihnin ise bir kukladan ibaret. Farkındalığın bir aleve dönü­ şür dönüşmez, zihnin yarattığı köleliğin tamamını ya­ kıp ortadan kaldırır. Ve özgür olmaktan, kendi kaderi­ nin efendisi olmaktan daha değerli bir mutluluk yoktur. Zihin senin arkadaşın değil. Ya zihin efendi gibi gözükmeye çalışıyor ya da onun ait olduğu yere, köle rolüne konulması gerekiyor ama o senin arkadaşın de21


DUYGUSAL İYİLEŞME ğil. Ve özgürlük için, mutluluk için, gerçek için yapılan mücadele bu dünyada değil; bu o kukla zihinle yapılan bir savaş. Bu son derece basittir. Halil Cibiran'ın çok güzel bir öyküsü var. Köylerdeki çiftçiler ekinlerini korumak için bir in­ san taklidi, bir korkuluk yapmışlar. Bu sadece bir sopa­ ya bağlı başka bir sopaymış, sanki bir haç gibiymiş. Son­ ra onun üzerine giysiler giydirmişler ve hatta başın oldu­ ğu yere de bir saksı giydirmişler. Bu sanki orada bir in­ san var gibi gösterip kuşlarla hayvanları korkutmak için yeterliymiş. Giysiler ve korkuluğun iki eli birisinin onla­ rı izlediğini düşünmelerine yol açıyormuş. Hayvanlar için bu yeterli olduğundan, çiftlikten uzak durmuşlar. Halil Cibiran şöyle diyor: Böyle bir korkuluğa bir keresinde şunu sordum, "Seni yapan çiftçinin sana ih­ tiyacı olduğunu anlıyorum. Zavallı hayvanları da anlı­ yorum, onların senin sahte olduğunu fark etmelerini sağlayacak büyük bir zekaları yok. Ama yağmurda, güneşte, yazın sıcağında, kışın soğuğunda burada ayakta durmaya devam ediyorsun; peki ne için?" Ve korkuluk şöyle yanıt verdi, "Sen benim hisset­ tiğim neşeyi bilmiyorsun. Bu hayvanları korkutuyor olmak öyle bir neşe ki yağmura, güneşe, yakıcı sıcağa, kışın soğuğuna, her şeye katlanmaya değiyor. Binlerce hayvanı korkutuyorum! Sahte olduğumu biliyorum, içimde hiçbir şey yok ama bu umurumda değil. Benim neşe kaynağım başkalarını korkutmak." Sana şunu sormak istiyorum: Tıpkı bu sahte insan gibi olmayı, içinde hiçbir şey olmamasını, birilerini 22


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK korkutmayı, birilerini mutlu etmeyi, birilerini aşağıla­ mayı, birilerinin sana saygı duymasını sağlamayı mı is­ tersin? Senin hayatın sadece başka insanlar için yaşa­ dığın bir şey mi? lHiç içeriye bakmayacak mısın? Evde birileri var mı, yolk mu? Evin efendisini aramayı istiyor musun? Efendi içeridle; belki uyuyor ama uyandırılabilir. Ve içindeki efendi bir kere uyandıktan sonra tüm ha­ yatın yeni renklere, yeni gökkuşaklarına, yeni çiçekle­ re, yeni müziğe, yeni danslara kavuşacak. İlk defa ya­ şıyor olacaksın.

Gerçekliğe açılan kapı zihinden değil kalpten geçer. Modern insaının yüzleştiği en büyük problem zih­ nin çok fazla eğit ilmiş ve kalbin tamamen ihmal edil­ miş olmasıdır; kalp sadece ihmal edilmekle kalmayıp aynı zamanda lan etlenmiştir de. Duygulara izin veril­ memiş, onlar bastırılmıştır. Hisseden insanın zayıf ol­ duğu, çocuksu olclluğu, olgun olmadığı düşünülmüştür. Hisseden insanın çağdaş olmadığı, ilkel olduğu düşü­ nülür. Duygular ve kalple ilgili o kadar çok lanet var­ dır ki kişi doğal olarak duygulardan korkar bir hale ge­ lir. İnsan duygul arı ortadan kaldırmayı öğrenmeye başlar ve kalp yavaş yavaş rota dışında kalır, kişi doğ­ rudan kafaya yönıelir. Kalp yavaş yavaş sadece kanı pompalayan, kanı temizleyen ve başka bir işe yarama­ yan bir organ haliıne gelir. 23


DUYGUSAL İYİLEŞME İnsanlık tarihinde ilk defa kalp tamamen fizyolo­ jik bir şeye indirgenmiştir; aslında o öyle bir şey değil­ dir. Kalbin fizyolojisinin ardında gerçek kalp gizlidir ama gerçek kalp fiziksel bedenin bir parçası değildir, bu yüzden bilim onu keşfedemez. Onu şairlerden, res­ samlardan, müzisyenlerden, heykeltıraşlardan öğren­ mek zorundasın. Ve en nihayetinde gizli anahtar mis­ tiklerin elindedir. Ama kendi varlığının içinde eğitim, toplum ve kültürün hiçbir şekilde kirletmediği, Hıristi­ yanlıktan, Hinduizim' den, İslam'dan tamamen bağım­ sız, modern insanoğlunun başına gelenler tarafından zehirlenmemiş, halen bakir durumda olan içsel bir oda olduğunu bir kere öğrendiğinde, kendi varlığının kay­ nağı ile ilişki kurduğunda, hayatın bir başka düzlemde yaşanmaya başlanacak. O düzlem ilahi bir düzlemdir. Zihinde yaşamak insanlara özgü bir düzlemdir, zihnin altında yaşamak ise hayvanlara ilişkin düzlemdir.

Zihnin ötesinde,

kalpte yaşamak ilahi düzlemdir. Ve biz kalp sayesinde bütünle iletişim içinde oluruz. Bu bizim bağlantımızdır. Oluşturduğum tüm meditasyonların tek bir amacı vardır: Seni kafandan dışarı ve kalbinden içeri atmak, seni bir şekilde kalbinin bataklığından dışarı çıkarıp kalbin özgürlüğüne bırakmak, senin bir şekilde sadece kafadan ibaret olmadığının farkına varmanı sağlamak. Kafa çok güzel bir mekanizmadır; onu kullan ama onun seni kullanmasına izin verme. O senin duyguları: na hizmet etmek zorunda. Düşünce bir kere duygula­ ra hizmet etmeye başladığında her şey dengelenir. Var24


DUYGULARI N DOGASINI ANLAMAK lığında büyük bir huzur ve büyük bir mutluluk yükse­ lir ve bu dışarıdan gelen bir şey değil, tamamen senin içsel kaynaklarından gelen bir şeydir. O seni doldurur, seni dönüştürür ve sadece seni etkilemekle de kalmaz; seni öyle aydınlık bir hale getirir ki seninle iletişime ge­ çen herkes bilinmeyen bir şeyin tadını bir parça ala­ caktır.

25


Bastlrma

ve

Kontrol

Duygusal Koşullandırmanın Kökenleri

H

er çocuk tüm evreni hissederek doğar, ondan ay­ rı olduğunu bilmez. Kendisini ayrı hissetmeyi biz

ona yavaş yavaş öğretiriz. Ona bir isim veririz, ona bir kimlik veririz, ona nitelikler veririz, ona hırslar veririz; onun etrafında bir kişilik yaratırız. Yavaş yavaş bu ki­ şilik yetiştirilmekle, eğitimle, dinsel öğretilerle giderek daha kalınlaşır. Ve kişilik kalınlaştıkça çocuk annesi­ nin rahminde iken ne olduğunu unutmaya başlar çün­ kü orada çocuk bir doktor ya da bir mühendis değildi. Orada bir ismi yoktu; orada varoluştan ayrı bir şey de­ ğildi. Orada annesiyle mutlak olarak bir aradaydı ve annesinin ötesinde hiçbir şey yoktu. Rahim çocuğun tüm evreniydi. Ana rahmindeki çocuk asla "Yarın ne olacak?" di­ ye endişelenmez. Onun parası, banka hesabı, herhangi bir işi yoktur. Tamamen işsizdir ve hiçbir niteliği yok­ tur. Ne zaman gece olduğunu, ne zaman gündüz oldu­ ğunu, mevsimlerin ne zaman değiştiğini bilmez; o ta27


DUYGUSAL İYİLEŞME mamen masumiyet içinde, her şeyin eskiden olduğu gi­ bi iyi olacağına derin bir güven duyarak yaşar. Eğer bugün her şey iyiyse yarın da iyi olacaktır. O bu şekil­ de "düşünmez," bu sadece kendiliğinden gelişen bir duygudur; ortada kelimeler yoktur çünkü çocuk keli­ meleri bilmez. Sadece duyguları, ruh hallerini bilir ve her zaman neşeli bir ruh hali içindedir, sevinçlidir; hiç­ bir sorumluluğun olmadığı mutlak bir özgürlük içinde­ dir. Neden her çocuk ana rahminden dışarı çıkarken annesine büyük bir acı verir? Neden her çocuk ağlaya­ rak doğar? Eğer bu önemsiz gözüken meseleler üze­ rinde derin bir şekilde düşünecek olursan onlar sana hayatın büyük sırlarını açıklayabilir. Çocuk ana rah­ minden dışarı çıkmaya direnir çünkü rahim onun evi­ dir. Takvimin ne olduğunu bilmez; dokuz ay neredey­ se sonsuzluktur; sanki ezelden beri oradaymış gibi his­ seder. Var olduğunu bildiği andan itibaren her zaman rahmin içinde olmuştur. Şimdi onun evi elinden alın­ maktadır. Dışarı fırlatılmakta, atılmaktadır, bu yüzden buna tüm gücüyle direnir. Rahme yapışıp kalır ve bu da problemdir. Annesi onun en kısa sürede doğmasını istemektedir çünkü o içeride kaldığı sürece anne daha fazla acı çekmek zorunda kalır. Ama çocuk oraya ya­ pışır ve her zaman da ağlayarak doğar; her çocuk istis­ nasız böyledir. Sadece tek bir adam, Lao Tzu'nun gülerek doğdu­ ğu söylenir. Bu mümkündür; o sıra dışı, en baştan �ti­

baren çılgın bir insandı. Bu bir ağlama zamanı oldu28


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK ğundan, tam olarak ne yapacağını bilmeden gülmüştü. Ve tüm hayatı boyunca da bu şekilde, sadece yanlış za­ manlarda yanlış şeyler yaparak kaldı. Onun hayatının garipliği bu gülüş ile başladı. Herkes çok şaşırmıştı çünkü bunu daha önce hiçbir çocuk yapmamıştı. Ama bu tek istisnadır; bir efsane de olabilir, sadece geriye dönük bir fikir de olabilir. Lao Tzu'nun tüm hayatına bakıldığında, onun hayatını yazanların bu başlangıcın başka bir insanınki ile aynı olamayacağını düşünmüş olmaları muhtemeldir; onun başlangıcı bir parça çıl­ gınca olmalıdır. O tüm hayatı boyunca çılgınlık yaptı­ ğı için hayata başlama şekli de yaşamı ile uyumlu olma­ lıdır. Belki bu sadece bir efsanedir. Ama eğer gerçek­ ten güldüyse bile tarihsel olarak bu bir kural değil istisnadır. Neden her çocuk ağlayarak doğar? Çünkü onun evi elinden gitmekte, dünyası yıkılmaktadır; aniden kendisini yabancı insanların ortasında yabancı bir dünyada bulur. Ve ağlamaya devam eder çünkü her gün özgürlüğü giderek daha da azalmakta ve sorumlu­ lukları giderek daha fazla ağırlaşmaktadır. En sonun­ da hiç özgürlüğünün kalmadığını, geride kalanların sa­ dece yapılacak görevlerden, yerine getirilecek sorum­ luluklardan ibaret olduğunu, bir yük eşeğine dönüştü­ ğünü fark eder. Bunu masum gözlerin açıklığı ile gö­ rürken ağlarsa ona kötü şeyler söylememelisin. Psikologlar gerçeği, Tanrı'yı ya da cenneti arayı­ şın aslında çocuğun ana rahmindeki tecrübelerine da­ yandığını söylemektedir. Çocuk bunları unutmamak29


DUYGUSAL İYİLEŞME tadır. Bilinçli zihninde unutmuş olsa bile o bilinçaltın­ da yankılanmaya devam eder. Hiç sorumluluğun ol­ madığı, tamamen rahatlama içinde geçen bu güzel günleri ve dünyada mümkün olan tüm özgürlükleri ye­ niden bulmaya çalışmaktadır. Onu bulan insanlar vardır. Ben bunu "aydınlan­ ma" olarak adlandırıyorum. İstediğin sözcüğü seçebi­ lirsin ama temel anlam aynı kalır. İnsan tüm evrenin tıpkı ana rahmi gibi olduğunu fark eder. Ona güvene­ bilirsin, rahatlayabilirsin, onun tadını çıkarabilirsin, şarkı söyleyebilirsin, dans edebilirsin. Ölümsüz bir ha­ yatın ve evrensel bir bilincin var. Ama insanlar rahatlamaktan korkar. İnsanlar gü­ venmekten korkar. İnsanlar gözyaşlarından korkar. insanlar sıra dışı olanın, banal olanın ötesindeki her şeyden korkar. Direnirler ve bu dirençleri ile kendi mezarlarını kazarlar, doğumdan gelen hakları olan mutlu anları ve çoşkun tecrübeleri asla yaşayamazlar, oysa tek yapmaları gereken onlara sahip çıkmaktır.

Los Angeles 'ta yaşayan bir adam bir psi­ kiyatra gider. Dosyasında adı Hymie Gold­ berg olarak gözükmekle birlikte kendisini Napolyon Bonapart olarak tanıtır. Doktor, "Evet, problem nedir? " diye sorar. "Ah, doktor, h er şey gerçekten de çok

iyi. Ordularım kuvvetli, sarayım m uh teşem. ve ülkem refah i��inde. Tek sorun karım Jo­ sepbine. " 30


DUYGULARIN DOGASI NI AN LAMAK

Doktor, "Öyle mi, " der, "peki onun soru­ nu nedir? " Adam ellerini çaresizce iki yana açarak yanıt verir, "Karım kendisini Bayan Gold­ berg zannedjyor. " Kişi sahip olduğu gerginlikler, endişeler, problem­ ler içinde kendisini kalabalıklarda kaybeder ve bir baş­ kasına dönüşür. İçinin derinliklerinde oynadığı rolün kendisi olmadığını, bir başkası olduğunu bilir ve bu onda büyük bir psikolojik ayrıma neden olur. Rolünü doğru şekilde oynayamaz çünkü onun gerçek varlığı olmadığını bilmektedir; aynı zamanda gerçek varlığını da bulamaz. Bu rolü oynamak zorundadır çünkü bu rol ona hayatını, eşini, çocuklarını, gücünü, saygınlığı­ nı, her şeyini vermektedir. Bunların hepsini riske ata­ maz, o yüzden Napolyon Bonapart rolünü oynamaya devam eder. Yavaş yavaş buna inanmaya başlar. En iyi aktörler kendi bireyselliğini unutan ve oynadığı rolüy­ le bütünleşen kişilerdir; ancak o zaman ağlaması, sev­ gisi özgün bir görünüşe bürünür; ancak o zaman söy­ lediği şeyler sadece rolün cümleleri olmaktan çıkar ve kalbinden gelmeye başlar; neredeyse gerçek gibi gö­ zükmektedir. Bir rolü oynamak zorunda kaldığında onunla derin bir şekilde birleşmek zorundasın. Ona dönüşmek zorundasın. Herkes bunun olması gerektiği şey olmadığını bi­ lerek bir rol oynuyor. Bu bir çatlak, bir huzursuzluk yaratıyor ve bu endişe rahatlamaya, güvenmeye, sev31


DUYGUSAL İYİLEŞME meye, herhangi biriyle - bir arkadaşla, bir sevgiliyle herhangi bir birleşme yaşamaya dair tüm olasılıkları yok ediyor. Sen izole bir hale geliyorsun. Sen, kendi hareketlerinle kendini sürgün ediyor, sonrasında ise acı çekiyorsun. Dünyada çekilen bu kadar acı doğal değildir; bu son derece doğal olmayan bir durumdur. İnsan birinin arada bir acı çekmesini kabul edebilir ama huzur doğal ve evrensel olmalıdır.

Gerçelı duygularım göstermek ve sa­ dece kendin olmak ııedeıı bu kadar zor ve korkutucu? Duygularını göstermek ve sadece kendin olmak zordur çünkü binlerce yıldır sana duygularını bastır­ man söylendi. Bu, insanların kolektif bilincinin bir parçası haline geldi. Binlerce yıldır sana kendin olma­

man söylendi. İsa olman, Buda olman, Krishna olman ama asla kendin olmaman söylendi. Başka biri olman söylendi. Çağlar boyunca bu sana sürekli olarak o ka­ dar ısrarcı bir şekilde öğretildi ki kanına, kemiklerine, iliğine işledi. Derin bir kendini reddediş senin bir parçan hali­ ne geldi. Tüm din adamları seni sürekli lanetledi. Sana günahkar olduğunu, günah içinde doğduğunu söyledi­ ler. Tek umudun İsa'nın ya da Krishna'nın seni kurtar­ masıdır ama konu sen olduğun sürece hiçbir umut yoktur; sen kendini kurtaramazsın, ancak bir başkası 32


DUYGULARI N DOGASINI ANLAMAK kurtarabilir. Sen lanetlendin; seni kurtarması için sa­ dece İsa'ya, Krishna'ya dua edebilirsin. Sen sadece de­ ğersiz bir şeysin, sadece tozdan ibaretsin, başka hiçbir şey değilsin. Hiçbir değerin yok, sen çirkin bir şeye, iğ­ renç bir varlığa indirgendin. İşte bu yüzden bir insanın kendi gerçek duygularını göstermesi çok zor ve korku­ tucudur. Sana ikiyüzlü olman öğretildi. İkiyüzlü olmak sana bir şeyler kazandırır ve bu kazandıkların da değerli bir şeye benzemektedir. On­ lar dürüstlüğün en iyi politika olduğunu söylerler; dik­ kat edin, en iyi "politika" diyorlar. Dürüstlük sadece bir politika haline dönüştü çünkü sana bir şeyler ka­ zandırır. Peki ya kazandırmadığı zaman ne olacak? O zaman dürüst olm amak en iyi politika olacak. Her şey neyin işe yaradığına, neyin bir şeyler kazandırdığına, neyin seni daha zengin ya da daha saygın yaptığına, neyin seni daha konforlu, daha güvenli yaşattığına, ne­ yin egonu beslediğine bağlı; işte en iyi politika bu. Bu dürüstlük olabilir, dürüst olmamak olabilir; her neyse onu bir araç olarak kullan, bir amaç olarak değil. Din de iyi bir politika haline geldi. O, öbür dünya için bir tür sigorta. Erdemli olarak, kiliseye giderek, fakirlere yardım ederek öteki dünyaya hazırlanıyor­ sun. Cennette bir banka hesabı açıyorsun, böylece ora­ ya gittiğinde büyük bir coşkuyla, dans edip arp çalan melekler tarafından karşılanacaksın. Oradaki banka hesabının büyüklüğü ne kadar erdemli işler yapmış ol­ duğunla ilgili. Din de bir iş haline geldi ve senin ger­ çekliğin de bastırılıyor. 33


DUYGUSAL İYİLEŞME Ve baskılanmış insanlara da fazlasıyla saygı duyu­ luyor. Sen onlara azizler adını veriyorsun, onlar aslın­ da gerçekten de şizofren insanlar. Onların tedaviye ve terapiye ihtiyaçları var ama sen onlara tapıyorsun 1 Yüz tane azizden biri bile gerçekten aziz olsa bu bir mucize olur. Onların doksan dokuz tanesi sadece ho­ kus-pokustan, aldatanlardan, kandıranlardan ibarettir. Ben onların seni kandırmaya çalıştıklarını da söylemi­ yorum; onlar kendilerini de kandırıyorlar. Onlar bastı­ rılmış insanlar. Hindistan'da kitlelerin saygı duyduğu çok sayıda

mabatma tanıdım. Bu kişilerle oldukça yakın ilişkile­ rim oldu ve baş başa kaldığımızda bana kalplerini açtı­ lar. Onların kalpleri sıradan insanların kalplerinden daha çirkindir. Eskiden hapishane mahkumlarına meditasyon öğ­ retiyordum ve başlangıçta mahkumların senin azizle­ rinden çok daha masum, çok daha sade, çok daha iyi insanlar olduklarını görerek şaşırmıştım. Senin azizle­ rin kurnaz ve zekidir. Senin azizlerinin sadece tek bir özelliği var ve bu da onların kendilerini bastırabiliyor olmaları. Onlar bastırmaya devam ederler ve sonra kendiliğinden bölünmüş bir hale gelirler. Bu noktadan itibaren onların iki tür hayatı olur: Bunlardan birini ön kapıda, diğerini arka kapıda yaşarlar; bu hayatlardan biri göstermeliktir ama diğerini, gerçek olanı kimseye göstermezler. Onu görmekten kendileri bile korkarlar. Ve bu senin için de böyledir, tabii daha küçük bir öl­ çekte çünkü sen bir aziz değilsin. Senin hastalığın he34


DUYGULARI N DOGASINI ANLAMAK nüz tedavi edilemeyecek aşamaya gelmiş değil, o iyileş­ tirilebilir. Henüz akut bir durumda değil, henüz kro­ nik bir seviyede de değil. Senin rahatsızlığın tıpkı bil­ diğin soğuk algınlığı gibi; kolayca ortadan kaldırılabi­ lir. Ancak herkes aslında delirmiş kişiler olan bu söz­ de azizlerin etkisi altındadır. Onlar cinsiyetlerini bas­ tırmışlardır, açgözlülüklerini bastırmışlardır, öfkeleri­ ni bastırmışlardır ve şimdi içleri kaynar durumdadır. Onların içsel yaşamları kabus gibidir. Orada hiç huzur yoktur, sessizlik de yoktur. Onların tüm gülümsemele­ ri yüzlerine yapışmış gibidir. Kutsal Hint yazıtları ne zaman bir aziz aydınlan­ maya çok yaklaşsa, tanrılar tarafından onları rahatsız etmek üzere güzel kadınların gönderildiğini anlatan öykülerle doludur. Tanrıların bu zavallı insanları ra­ hatsız etmekle neden bu kadar ilgili olduklarını henüz anlayabilmiş değilim. Dünya nimetlerinden elini eteği­ ni çekmiş biri yıllarca oruç tutuyor, kendini bastırıyor, kafasının üzerinde duruyor,

kendine işkence edi­

yor... kendinden başka kimseye bir zararı yok. Neden tanrılar onun dikkatini dağıtmaya bu kadar hevesli ol­ sun? Aslında ona yardım etmeleri gerekir! Ama onlar çıplak, güzel kadınları gönderiyorlar ve bu kadınlar da o zavallı adamın etrafında dans edip açık saçık hare­ ketler yapıyor. Doğal olarak o da bir kurban haline ge­ liyor, baştan çıkıyor ve gözden düşüyor; sanki tanrılar aydınlanmaya yaklaşan herkese karşı olurlarmış gibi. Bu gerçekten de çok saçma! Onların aslında adama 35


DUYGUSAL İYİLEŞME yardımcı olmaları gerekiyor ama yardım etmek yerine yok etmeye geliyorlar. Fakat bu öykülerin görünen dar anlamları ile an­ laşılmaması gerekir; onlar semboliktir, onlar benzet­ melerdir, onlar son derece anlamlıdır. Sigmund Freud bu öykülere rastlasaydı onlardan fazlasıyla hoşlanırdı. Bu öyküler onun için bir hazine olur, onun psikanaliz teorilerini başka hiçbir şeyin yapamayacağı şekilde desteklerdi. Kimsenin geldiği falan yok; bu bastırılmış insanlar yansıtma yapıyor. Bunlar onların arzuları, bastırılmış arzulardır; o kadar uzun süredir bastırılmışlardır ki çok güçlü bir hale gelmişlerdir, onlar gözleri açıkken bile rüya görmektedir. Hindistan'da azizlere bir kadının oturmuş olduğu yere o kalktıktan sonra belli bir süre geçmeden otur­ mamaları çünkü oranın tehlikeli titreşimlerle dolu ol­ duğu öğretilir. Bütün bunların ne kadar aptalca oldu­ ğunu görebiliyor musun? Üstelik bu kişiler insanlık öğretenler. Bu kişiler senin kendi duygularından kork­ mana neden olur çünkü sen bu duyguları kabul ede­ mezsin. Sen onları reddedersin, bu da korkuya neden olur. Duygularını kabul et. Onlarla ilgili yanlış ya da hatalı hiçbir şey yok, seninle ilgili de bir problem yok! Gereken şey bastırma ya da yıkım değil; kendi enerji­ lerin arasında bir uyum yaratma sanatını öğrenmek zo­ rundasın. Bir orkestraya dönüşmek zorundasın. Evet, eğer müzik aletlerini çalmayı bilmiyorsan sadece gü36


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK rültü çıkarır, komşularını çıldırtırsın. Ama onları çal­ ma sanatını biliyorsan güzel bir müzik, semavi bir mü­ zik yaratabilirsin. Dünyaya ötelerden bir şey getirebi­ lirsin. Yaşam da muhteşem bir müzik aletidir. Onu da çalmayı öğrenmek zorundasın. Hiçbir şeyin kesilmesi­ ne, yok edilmesine, bastırılmasına, reddedilmesine ge­ rek yok. Sana verilen varoluşun tamamı çok güzel. Eğer onu güzelce kullanmayı bilmezsen, bu sadece se­ nin yeterince yetenekli olmadığını gösterir. Biz hepi­ miz tüm hayatlarımıza çantada keklik gözüyle bakıyo­ ruz ve bu da çok yanlış. Bize verilen şey sadece ham bir fırsat. Bize hayatla ilgili olarak sadece bir potansi­

yel veriliyor, onu nasıl gerçekleştirebileceğimizi öğren­ mek zorundayız. Mümkün olan tüm kaynakların kullanılması gere­ kiyor, böylece öfkeni tutkuya dönüşecek bir şekilde kullanmayı, cinselliğini aşka dönüşecek bir şekilde kullanmayı, açgözlülüğünü paylaşmaya dönüşecek bir şekilde kullanmayı öğrenebilirsin. Sahip olduğun her enerji karşı kutbuna dönüşebilir çünkü bu karşı kutup her zaman onun içinde yer alır. Senin bedenin ruhu içeriyor, madde zihni içeri­ yor. Dünya cenneti içeriyor, toz ilahi olanı içeriyor. Onu keşfetmen gerek ve bu keşfe giden ilk adım ken­ dini kabul etmek, kendin olmaktan coşku duymaktır. Hayır, sen bir İsa olmayacaksın. Sen bir Buda ya da bir başkası olmayacaksın. Sadece kendin olmak zorun­ dasın. Varoluş karbon kopyalar istemez, o senin ben37


DUYGUSAL İYİLEŞME zersizliğini seviyor. Ve sen kendini hayata sadece ben­ zersiz bir şey olarak sunabilirsin. Bir sunum olarak ka­ bul edilebilirsin ama bu ancak benzersiz, olağanüstü bir olay olarak mümkündür. Taklit bir İsa, Krishna, Buda ya da Muhammed olmak işe yaramaz. Taklitler reddedilmeye mahkumdur. Kendin ol, özgün bir şekilde kendin ol. Kendine saygı duy. Kendini sev. Ve sonra kendi içindeki her çe­ şit enerjiyi izlemeye başla; sen uçsuz bucaksız bir ev­ rensin 1 Ve yavaş yavaş, sen daha bilinçli bir hale gel­ dikçe her şeyi doğru bir şekilde doğru yerlere koyabi­ leceksin. Şu anda baş aşağı durumdasın bu doğru ama sende yanlış olan herhangi bir şey yok. Sen bir günah­ kar değilsin; küçük bir düzenleme ile güzel bir olguya dönüşeceksin.

®

Bastınlmış olınalıtan ve ondan nasıl kurtulacağımızdan biraz dalta balıse­ debilir misiniz? Bastınlmış olmak tam olarak nedir ve eğer bastınnamak çok daha iyi bir şeyse neden bunu yapmayı sürdürüyoruz? Bastırmak, aslında yaşamamap gereken bir hayatı

yaşamaktır. Bastırmak asla yapmak istemediğin şeyle­ ri yapmaktır. Bastırmak olmadığın bir kişiye dönüş­ mektir, bastırmak kendini yok etmenin bir yoludur. Bastırmak intihar demektir; bu tabii çok yavaş bir yöntemdir ama sonucu kesinlikle ölüm olan yavaş bir 38


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK zehirlenmedir. İfade etmek hayattır; bastırmak ise inti­ hardır. Bastırılmış bir hayat yaşadığında aslında hiç de yaşamıyorsun. Hayat ifade etmek, yaratıcılık ve neşe demektir. Sen hayatı varoluşun senden istediği şekilde yaşadığında doğal şekilde yaşamış olursun. Din adamlarından korkma. İçgüdülerini dinle, be­ denini dinle, kalbini dinle, aklını dinle. Kendine dayan, kendiliğinden oluşan şey seni nereye götürüyorsa ora­ ya git, böylece asla kayıp bir durumda olmazsın. Ve doğal hayatını kendiliğinden yaşadığında bir gün Tan­ rısal olanın kapılarına mutlaka ulaşırsın. Senin doğan, içindeki tanrısallıktır. Bu doğanın çekimi, senin içindeki hayatın çekimidir. Seni zehirle­ yenleri dinleme, doğanın çekimini dinle. Evet, doğa ye­ terli değil - ondan daha yüksek bir doğa daha var ama yüksek olana ancak alçak olan sayesinde ulaşıla­ bilir. Nilüfer çamurdan yetişir. Beden aracılığıyla ruh gelişir, cinsellik aracılığıyla doğaüstü olan gelişir. Unutma, besinler aracılığıyla bilinç gelişmektedir. Doğu'da bizler "annem biralım," ifadesini kullanırız, bu, besin Tanrı'dır anlamına gelir. Besinlerin Tanrı ol­ duğunu söylemek nasıl bir iddiadır? En aşağıda olan en yukarıda olanla bağlantılıdır, en sığ olan en derin olanla bağlantılıdır. Din adamları sana aşağıda olanı bastırmayı öğre­ tiyorlar. Ve onlar son derece mantıklılar, sadece tek bir şeyi unutuyorlar; o da hayatın mantık dışı olduğu ko­ nusu. Onlar çok mantıklılar ve bu sana çekici geliyor. 39


DUYGUSAL İYİLEŞME Bu yüzden asırlardır onları dinledin ve izledin. Eğer yukarıdakine ulaşmak istiyorsan aşağıdakini dinleme­ men senin mantığına uygun geliyor. Bütün bunlar mantıklı gözüküyor. Eğer yukarı gitmek istiyorsan aşağı gitme; bu son derece akıllıca. Buradaki tek so­ run, hayatın akıllıca bir şey olmaması. Geçen gün terapi uzmanlarından biri benimle ko­ nuşuyordu. Onun grup çalışmasında bazen tüm gru­ bun hiç sebepsizce, aniden sessizleştiği anlar olduğunu söyledi. Ve bu birkaç dakikalık sessizliklerin müthiş bir güzellik taşıdığını ifade etti. Bana şöyle dedi, "Bu anlar son derece gizem dolu. Onları biz yönetmiyoruz, onlar aklımıza gelmiyor, onlar sadece bazen ortaya çıkıyor­ lar. Ama ortaya çıktıkları anda tüm grup hemen hepi­ mizden daha yüce, hepimizden daha büyük, gizemli bir şeyin varlığını hissediyor. Ve bu anlarda herkes susu­ yor." Ve onun mantıklı zihni şunu ekledi, "Belki de tüm çalışmayı sessizlik içinde yaparsam iyi olur." Eğer ara ara meydana gelen bu birkaç dakikalık sessizlikler çok güzelse neden tüm grup çalışması sessizlik içinde yapıl­ masın diye düşünmeye başlamış olmalı. Ona şöyle dedim, "İşte bak, mantıklı davranıyor­ sun ama hayat mantıklı değil. Eğer tüm süreç boyunca sessiz kalacak olursan o anlar asla ortayq, çıkmayacak." Hayatın içinde bir kutupluluk vardır. Tüm gün boyunca çok çalışır, odun keser, sonra geceleyin en de­ rin uykunu uyursun. Şimdi mantıklı bir şekilde düşün­ düğünde bu konuya matematiksel olarak yaklaşabilir­ sin. Ertesi sabah, "Tüm gün çok çalıştım ve çok yorul40


DUYGULARIN DOGASI NI ANLAMAK muştum ama yine de öyle derin bir uyku uyuyabildim. Eğer bütün gün dinlenmeyi denersem çok daha derin bir uyku uyuyabilirim," diye düşünebilirsin. Ertesi gün sadece sallanan koltuğuna uzanır, dinlenmeyi dener­ sin. İyi bir uyku çekeceğini mi zannediyorsun? Nor­ malde uyuyacağın uykuyu bile uyuyamazsın! İşte gün boyu fazla bir şey yapmayan kişilerin uykusuzluk has­ talığına tutulmalarının nedeni budur. Hayat mantıklı değildir, doğa mantıklı değildir. Doğa uykuyu tüm gün uğraşan, yazın sıcak günlerin­ de bir yerden öbürüne giderek dilenen dilencilere ve­ rir. Doğa uykuyu işçilere, taş ustalarına, odunculara verir. Onlar gün boyu çok çalışır ve yorulurlar. Bu yorgunluk onların derin bir uykuya dalmalarını sağlar. İşte bu kutupluluktur. Enerji açısından ne kadar tükenmiş durumda olursan uykuya olan ihtiyacın da o kadar artar, çünkü sadece derin uyku sayesinde daha fazla enerji kazanabilirsin. Eğer hiç çalışmazsan, bu durumda enerjiye de hiç ihtiyaç yoktur. Sana verilmiş enerjiyi bile kullanmadın, bu durumda sana daha faz­ lasının verilmesine ne gerek var? Enerji onu kullanan­ lara verilir. Şimdi bu terapi uzmanı mantıklı düşünüyordu. O, "Eğer tüm süreci sessizlik içinde yaparsam ... " diye dü­ şünüyordu. Ama o zaman bu birkaç dakikalık sessizlik anları bile yakalanamaz ve gruptaki herkes içinden ko­ nuşmaya başlar. Dışarıdan tabii ki hepsi sessiz olacak­ tır ama içeride zihinleri çılgına döner. Şimdi onlar sıkı bir şekilde çalışıyorlar, duygularını ifade ediyor, duy41


DUYGUSAL İYİLEŞME gusal boşalım yaşıyor, her şeyi açığa çıkarıyor, her şe­ yi fırlatıp atıyorlar; bu onları yoruyor. Sonra o kadar yorgun oldukları için fırlatıp atacak hiçbir şeyin kal­ madığı bir noktada o birkaç dakikalık zamanı yaşıyor­ lar. O anda, aniden, bir bağlantı oluyor; ortama sessiz­ lik çöküyor. Dinlenmek, çalışmaktan kaynaklanır. Sessizlik, ifade etmekten kaynaklanır. İşte hayat böyledir. Onun yöntemleri son derece akıldışıdır. Eğer gerçekten gü­ vencede olmak istiyorsan, güvencesiz bir hayat yaşa­ mak zorundasın. Eğer gerçekten hayatta olmak isti­ yorsan herhangi bir anda ölmeye hazır olmak zorunda­ sın. Hayatın mantıksızlığı işte budur! Eğer hakiki ola­ rak doğru olmak istiyorsan risk almak zorundasın. Bastırmak riskten kaçınmanın bir yoludur. Örneğin, sana asla öfkelenmemen gerektiği öğre­ tildi ve sen de asla öfkelenmeyen birinin son derece sevgi dolu olacağını düşünüyorsun. Hatalısın. Asla öf­ kelenmeyen biri sevmeyi asla beceremeyecektir. Onlar bir arada bulunur, onlar aynı paketten çıkar. Gerçek­ ten seven biri bazen gerçekten öfkelenir. Ama bu öfke güzeldir; o sevgiden kaynaklanır! Enerjisi sıcaktır ve bu kişinin öfkesinden kendini asla incinmiş hissetmez­ sin. Gerçekte o kişinin öfkelenmiş olmas . ından dolayı minnet duyarsın. Hiç bunu gözlemledin mi? Eğer biri­ ni seviyorsan ve bir şey yaptıysan, bu da o kişiyi ger­ çekten, samimiyetle öfkelendirdiyse, bundan dolayı minnet hissedersin çünkü o kişi seni bu öfkeyi hissede­ bilecek kadar çok seviyordur. Aksi takdirde neden bu42


DUYGULARI N DOGASINI ANLAMAK nu yapsın ki? Karşındaki kişiye öfkenin enerjisini ver­ mek istemediğinde, nezaketini korursun. Hiçbir şey vermek istemediğinde, hiç risk almak istemediğinde gülümsemeye devam edersin. Senin umurunda değil­ dir. Eğer senin çocuğun dipsiz bir uçuruma kendisini atacaksa, öfkelenmeden durabilir misin? Bağırmaz mı­ sın? Enerjin kaynamaz mı? Gülümsemeye devam mı edersin? Bu mümkün değildir! Bir öykü anlatayım: Bir gün Süleyman'ın huzuruna bir çocuk için kav­ ga eden iki kadın çıkmış. Her ikisi de çocuğun kendi­ sine ait olduğunu söylüyormuş. Durum çok zormuş. Kral ne şekilde karar vermeli? Çocuk o kadar küçük­ müş ki herhangi bir şey söyleyememiş. Süleyman bakmış ve şöyle demiş, "Yapabileceğim bir şey var; çocuğu ortadan ikiye keseceğim ve iki par­ çaya ayıracağım. Tek yol bu. Hakkaniyetli ve adil ol­ mak zorundayım. Çocuğun kadınlardan birine ya da ötekine ait olduğuna ilişkin hiçbir kanıt yok. Bu yüz­ den ben, kral olarak buna karar verdim; çocuk ortadan kesilecek ve her bir kadına yarısı verilecek." Çocuğu tutmakta olan kadın gülümsemeye devam etmiş, mutluymuş. Ama diğer kadın çılgına dönmüş, sanki kralı öldürecek gibiymiş! "Sen ne diyorsun," de­ miş, "Delirdin mi?" Öfkeden köpürüyormuş. Artık normal, sıradan bir kadın değilmiş, öfkenin vücut bul­ muş hali imiş, tutuşuyormuş! Ve sonunda şöyle demiş, " Eğer adalet buysa, ben iddiamdan vazgeçiyorum. Ço43


DUYGUSAL İYİLEŞME cuk diğer kadında kalsın. Çocuk ona ait, benim değil! " Öfkeliymiş ama gözlerinden yaşlar süzülüyormuş. Ve kral şöyle demiş, "Çocuk senin. Onu sen ala­ caksın. Diğer kadın sadece bir sahtekar, bir dolandırı­ cıdır." Sevdiğin zaman, öfkelenebilirsin. Sevdiğin za­ man, buna gücün yeter. Eğer kendini seviyorsan - ki bu hayatın olmazsa olmazlarından biridir, aksi takdir­ de hayatı kaçırırsın - asla bastırmazsın, hayatın verdi­ ği her şeyi ifade edersin. Onun neşesini, üzüntüsünü, çıkışlarını, inişlerini, gündüzlerini, gecelerini ifade edi­ yor olursun. Fakat sen sahtekar olmak üzere yetiştirildin, iki­ yüzlü olacak şekilde yetiştirildin. Öfkelendiğinde yü­ züne yapışmış bir gülümsemeyi vermeyi sürdürürsün. Öfkeden çıldırdığında bu duyguyu bastırırsın. İçinde olan şeye vefa göstermezsin. Bir gün şöyle bir şey oldu...

Joe ve onun küçük kızı Midge, lunapar­ ka gitmişti. Oraya varm adan önce yolda du­ rup sıkı bir yemek yediler. Lunaparkta sosis­ li sandviç satan b üfenin ön üne geldiklerinde ,, Midge, "Baba, ben . . . derken Joe onun sözü­ n ü kesti ve ağzına patlamış mısır tıkıştırdı. Dondurma satıcısının ön üne geldiklerin­ , de küçük Midge bir kere daha, "Baba, ben . . . , dijre haykırdı ama Joeyine onun sözün ü kes­ ti ve bu sefer, "Baba ben, baba ben ! Ne iste44


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

diğini biliyorum, dondurma, değil mi ? " Küçük kız, ''Hayır baba, " dedi, "Kus­ mak istiyorum. " Baştan beri istediği şey buydu, ama kim dinliyor­ du ki? Bastırmak, kendi doğanı dinlememek demektir. Bastırmak seni yok edecek bir düzendir.

Bir düzine dazlak Levi 's ceketleri ve tüm diğer alet-edevatları ile bir m eyhaneden içeri girerler. Barmenin yanına gidip, "On üç bar­ dak bira lütfen, " derler. Barmen, ''Ama siz sadece on iki kişisi­ niz, " diye yanıtlar. "Bak, biz on üç bardak bira istiyoruz, ta­ mam mı ? " Bun un üzerine barmen onlara içkilerini verir ve lıepsi otururlar. Bir köşede ufak te­ fek, yaşlı bir adam oturmaktadır ve dazlakla­ rın lideri onun yanına giderek, "Al babalık, sana bir bardak bira, " der. Adam, "Çok teşekkürler, çok teşekkür­ ler, çok cömertsin oğlum, " diye yanıt verir. "Onemli değil, biz sakatlara yardım et­ m e_yi severiz. " ''Ama ben sakat değilim ki. " "Eğer bir sonraki içkileri sen ısmarla­ mazsan olacaksın. " 45


DUYGUSAL İYİLEŞME İşte bastırma budur, o seni sakatlayacak bir dü­ zendir. Seni yok edecek, seni zayıflatacak bir düzen­ dir. O seni kendine düşüren bir hiledir. O senin içinde bir kargaşa yaratmanın bir yoludur ve ne zaman bir in­ san kendisi ile çatışmaya girse, tabii ki son derece za­ yıf düşer. Toplum müthiş bir oyun oynadı; herkesi kendisi ile bir çatışmaya sürükledi, bu yüzden sen sürekli ken­ dinle savaşıyorsun. Başka bir şey yapmaya enerjin yok. Bunun senin de başına geldiğini gözlemleyemiyor musun? Sürekli bir savaş hali. Toplum seni bölünmüş bir kişiliğe dönüştürdü, seni şizofren yaptı ve kafanı karıştırdı. Nehirde sürüklenen bir dal parçasına dö­ nüştün. Kim olduğunu bilmiyorsun, nereye gittiğini bilmiyorsun, burada ne yaptığını bilmiyorsun. Neden burada olduğunu hiç bilmiyorsun. Bu gerçekten de ka­ fanı karıştırdı. Ve bu kafa karışıklığı büyük liderlerin; Adolf Hitler'in, Mao Zedong'un, Josef Stalin'in doğ­ masına neden olur. Bu kafa karışıklığı Papa'yı ve bin bir türlü şeyi ortaya çıkarır. Ama sen yok olursun. İfade et. Ama unutma, ifade etmek sorumsuzluk demek değildir. Akıllıca ifade et ve kimse senin yüzün­ den zarar görmesin. Kendine zarar veremeyen biri başkalarına da zarar vermez. Kendine zarar veren kişi ise bir açıdan tehlikeli bir insandır. Eğer kendine aşık değilsen, herkese zarar verebilirsin. İşin aslına bakar­ san, zarar da vereceksin. Üzgün olduğunda, depresyonlu olduğunda etra­ fında üzgün ve depresyonlu insanlar yaratırsın. Mutlu 46


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK olduğunda mutlu bir toplum yaratmak istersin çünkü mutluluk sadece mutlu bir dünyada varolabilir. Eğer neşe içinde yaşıyorsan, herkesin neşeli olmasını ister­

sin; gerçek dindarlık budur. Kendl neşenle varoluşun tamamını kutsarsın. Ama bastırmak seni sahte bir hale getirir. Bastır­ makla öfke, cinsellik, açgözlülük ortadan kalkmaz, ha­ yır. Onlar halen oradadır, sadece etiketleri değişmiştir. Onlar bilinçaltına girerler ve oradan çalışmaya başlar­ lar. Yeraltına inerler. Ve tabii ki onlar kendilerini giz­ lediklerinde çok daha güçlüdürler. Psikanaliz hareke­ tinin tamamı bu şekilde gizlenmiş olanı yüzeye çıkar­ maya çabalamaktadır. O bir kere bilince ulaştığında ondan kurtulabilirsin.

Bir Fransız lngiltere 'de olduğu sırada arkadaşlarından biri onun buradaki bayata alışıp alışmadığını sorm uş. Adam hayatının fena gitmediğini, sadece tek bir sorun u oldu­ ğunu söylemiş. "Bir partiye gittiğim zaman ev sahibi bana pisuvarın nerede olduğun u söyle­ miyor. ''Ama Georges, b u sadece bizim lngiliz­ lere bas iffetimizden kaynaklanan bir şey. O sana bun un yerine, "Ellerinizi yıkamak ister misiniz ? " diye soracaktır. Bu da aslında aynı şey demektir. " Fransız bun u aklının bir köşesine yazmış ve gittiği bir sonraki partide gerçekten de ev 47


DUYGUSAL İYİLEŞME

sahibi,

"'İyi akşamlar Jıir.

Du Pont, ellerinizi

yıkamak ister misiniz ? " diye sorm uş. George, "Çok teşekkürler Madam, iste­ mem, " diye yanıt vermiş. "Ellerimi biraz önce ön bahçenizdeki ağaçta yıkadım. " Olan işte tam olarak budur; sadece isimler değişir. Kafan karışır, neyin ne olduğunu bilmezsin. Her şey oradadır, sadece etiketler değişir ve bu da toplumda bir tür deliliğe yol açar. Ebeveynlerin ve içinde yaşadığın toplum seni yok etti ve sen de çocuklarını yok ediyorsun. Şimdi bu bir kısır döngü haline geldi. Birinin bu döngünün dışına çıkması gerek. Eğer beni doğru şekilde anlıyorsan, benim göster­ diğim çaba seni bu kısır döngünün dışına çıkarmaya yöneliktir. Ebeveynlerine kızma; onlar bu yaptıkların­ dan daha iyisini yapamazlardı. Ama şimdi sen daha bi­ linçli ol ve aynı şeyi çocuklarına sen yapma. Onları da­ ha fazla ifade eden kişiler haline getir, onlara ifade et­ meyi daha fazla öğret. Onların daha özgün olmalarına, böylece içlerinde her ne varsa onu dışarı çıkarmalarına yardım et. Bu sayede onlar sana sonsuza kada� büyük bir minnet duyacaklar çünkü içlerinde hiç çatışma ol­ mayacak. Onlar tek parça olacaklar; parçalara ayrılmış olmayacaklar. Kafaları karışmış olmayacak, ne istedik­ lerini bilecekler. Sen tam olarak ne istediğini bildiğinde, onun için çaba gösterebilirsin. Gerçekten ne istediğini bilmedi48


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK ğin zaman onun için nasıl çaba gösterebilirsin? O du­ rumda herkes seni ele geçirir, herkes sana herhangi bir fikri aşılayabilir, sen takip etmeye başlarsın. Seni tar­ tışmada ikna edebilecek bir lider çıkagelir ve sen onun takipçisi olursun. Birçok insanı takip ettin ve onların hepsi seni yok etti. Kendi doğanı takip et. Her nesil bir sonraki nesli yok ediyor. Birileri ta­ mamen uyanık, tamamen tetikte bir hale gelmedikçe yok oluş devam edecek.

"Doğal" olmaktan bahsediyorsunuz; ama insan doğasının kendi kendisini ifade etmesine izin verilmesi halinde problemin kendisini oluşturacağı doğru değil mi? Eğer inandığımız din­ ler tarafından konulmuş kurallar gibi kurallanmız ve davranış kalıplanmız hiç olmasaydı duygularımız ve dürtülerimiz bizim başımızı her zaman derde sokmazlar mıydı? Anlaşılması gereken ilk şey, bu zamana kadar in­ sanlığın bir lanet altında yaşadığı ve bu lanetin de bi­ zim kendi doğamıza asla güvenmemize izin verilmemiş olduğudur. Bize her zaman söylenen şey, "Eğer kendi doğana güvenecek olursan hata edersin," cümlesidir. Güvensizlik, sınırlama ve kontrol; asla kendi hislerine uygun olarak hareket etme. Bize insan doğasının bir 49


DUYGUSAL İYİLEŞME şekilde temelde kötü olduğu söylenmiştir. Bu aptalca­ dır, çok saçma ve zehirleyici bir şeydir. İnsan doğası şeytani değildir, insan doğası ilahidir. Eğer kötülük or­ taya çıktıysa bu, sınırlamalar yüzünden olmuştur. Şim­ di bunları sana açıklayayım. Hayvanların asla birbirlerine savaş açtığını göre­ mezsin. Tabii ki aralarında bazen kavgalar olur ama bunlar bireysel kavgalardır; Doğu'nun tüm kargaları­ nın Batı'nın tüm kargalarıyla dövüştüğü ya da Hindis­ tan'ın tüm köpeklerinin Pakistanlı köpeklerle karşı karşıya geldiği dünya savaşları değildir. Köpekler de, kargalar da o kadar aptal yaratıklar değillerdir. Evet, bazen dövüşürler ve bunda yanlış bir şey de yoktur. Eğer özgürlüklerine müdahale edilirse dövüşürler ama bu dövüş bireyseldir. Bir dünya savaşı değildir. Şimdi sen ne yaptın? İnsanlığı bastırdın ve birey­ lerin zaman zaman aslında doğal bir şey olan öfke duy­ malarına izin vermedin. Bundan ortaya çıkacak nihai sonuç herkesin öfkesini toplamaya devam etmesi, öf­ kesini bastırmaya devam etmesi ve sonunda herkesin bir dünya savaşının patlak vermesine yol açacak kadar zehir dolu bir hale gelmesidir. Her on yılda bir büyük bir savaş çıkması gerekiyor. Peki, bu savaşlardan kim sorumlu? Senin sözde azizlerin ve ahlakçıların, iyi ni­ yetli ama başarısız kişiler, senin doğal olmana hiçbir zaman izin vermemiş olan kişiler. Hiç başka köpekleri öldüren köpekler gördün mü? Evet, onlar bazen dövüşürler ama bu sadece kav50


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK gadan ibarettir. Kendi cinsini öldüren tek hayvan in­ sandır. Kargalar diğer kargaları öldürmek için savaşlar organize etmezler, aslanlar diğer aslanları öldürmezler. Kendi cinsini öldüren tek hayvan cinsi insandır. İnsa­ noğluna ne oldu? Diğer hayvanların altına mı düştü? O halde sorumlu olan kim ? Hayvanlarda eksik olan tek bir şey var ve bu da onların azizlere ve ahlakçılara, Hıristiyanlara, Hindulara ve Müslümanlara sahip ol­ mamaları. Onların tapınakları, camileri, İncilleri ve kutsal metinleri yok, hepsi bu. Aradaki tek fark, bu­ dur. Dünyada halen kimse onların zihinlerini ahlakçı­ lık ile zehirlemediği, kimse onları ahlak konusunda eğitmediği için çağlar boyunca hiç cinayet nedir bilme­ den yaşamış b irkaç ilkel topluluk var. Onlar doğal in­ sanlar. Sen doğal olduğunda uyumlu bir şekilde işlev gösterirsin. Bazen öfkelenirsin ama bu doğaldır; üste­ lik de anlık olarak gerçekleşir. Asla öfkelenmeyen ve öfkesini kontrol etmeyi sür­ düren biri son derece tehlikelidir. Ona karşı çok dik­ katli ol; o seni öldürebilir. Eğer kocan hiç öfkelenmi­ yorsa, onu polise şikayet et l Bazen öfkelenen bir koca sadece doğal bir insandır, ondan korkmaya gerek yok­ tur. Hiç öfkelenmeyen bir koca bir gün aniden üzerine atlayıp senin boğazına sarılacaktır; bunu sanki aklı başka bir şeyin kontrolündeymiş gibi yapacaktır. Ka­ tiller her zaman mahkemelerde, "Suçu işledik ama ak­ lımız başımızda değildi, " diye ifade vermektedir. Onla­ rın aklını kim kontrol ediyordu? Onların kendi bilin51


DUYGUSAL İYİLEŞME çaltları, bastırılmış olan bilinçaltları patlamıştır. Basit bir gerçeğin farkında mısın? Eğer güzel bir dişi köpeğin fotoğrafını bulup bir köpeğin önüne koya­ cak olursan, köpek onunla hiç ilgilenmez. Köpekler eğ­ lence düşkünü çapkınlar değildir. Bu onların dişi kö­ pekleri sevmediğini g��stermez, aksine çok severler ama bir fotoğrafla, pornografiyle ilgilenmezler. Por­ nografiyi yaratmak için azizler gerekiyor. Önce cinsel içgüdüyü, doğal içgüdüyü bastırmalı, insanlara onun yanlış ve kötü bir şey olduğunu söylemelisin. Cinsel iç­ güdüyü bastırdığında bastırılmış olan içgüdü kendisini dışa vuracak alanlar bulur. Şimdi gidip yoldan geçen güzel kadınlara bakmak çok zordur. O halde ne yapmalı? Kendini bir odaya ki­ litleyip Playboy dergisine bakabilirsin. Bu daha gü­ venli; kimsenin bunu bilmesi gerekmiyor. Playboy der­ gisini İncil'in içine saklayabilirsin ve sanki İncil oku­ yormuş gibi yapabilirsin. Sadece insanoğlu pornografiktir. Başka hiçbir hayvan pornografik değildir. Bunlar basit gerçekler­ dir. Peki, insanı kim pornografik bir hale getirdi ? İlkel insanlar pornografi ile ilgilenmez; bu halen böyledir. Kadınlar çıplaktır ve etrafta çıplak olarak, korkusuzca dolaşırlar. O halde ne tür bir medeniyette yaşadığını söylüyorsun ? Bir kadın sokakta kalçasına bir çimdik yemeden, kendisine insanlık dışı bir şekilde davranıl­ madan yürüyemez. Bir kadın gece kendi başına dola­ şamaz, medeniyet dediğin bu mu? İnsanlar basitçe gü52


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK nün yirmi dört saati boyunca cinselliğe kafayı takmış durumdadır. Bu saplantıyı insanlara kim verdi? Hayvanların cinsel tarafları vardır ama bu konuda saplantılı değil­ lerdir, onlar doğaldır. Cinsellik bir saplantı haline gel­ diğinde o sapkın biçimler almaya başlar ve bu sapkın biçimlerin kökleri ahlakçılar ve onların öğretilerinde yatmaktadır. Sözde inançlı kişiler asla insan doğasına güven­ memiştir. Onlar güvenden bahsederler ama hayata as­ la güvenmemişlerdir. Onlar kurallara, kanunlara gü­ venir; sevgiye asla güvenmez. Tanrı' dan bahsederler ama bu sadece boş bir konuşmadır. Onlar polise, mah­ kemelere güvenirler. Onlar cehennem ateşine güvenir­ ler. Onlar korku yaratmaya, açgözlülük yaratmaya gü­ venirler. Eğer sen azizlere yakışan bir hayat sürüyor­ san, iyi ve ahlaklıysan, cennete ve onun tüm nimetleri­ ne sahip olursun. Ya da, eğer sen ahlaklı değilsen, o za­ man cehennem ateşinde yanarsın; hem de ebediyen, bunu unutma, sonsuza kadar yanarsın. Bütün bunların kökleri korku ve açgözlülüğe dayanır. Bu kişiler insan zihnini korku ve açgözlülük ile idare ediyorlar. Ben sana ve senin doğana güveniyorum. Ben hay­ van doğasına güveniyorum. Eğer doğanın kendi yo­ lunda gitmesine izin verilirse, evet bazen biraz öfke olacaktır ve bazen de sesler yükselebilir ama bunda yanlış bir şey yoktur. Bu insancıl bir şeydir ve güzel­ dir. Ama hiç savaş olmayacaktır. Psikologlar tüm silahların p enise benzediğini söy53


DUYGUSAL İYİLEŞME ler. Bir kadının bedenine giremediğin için, bir başkası­ nın bedenine kılıçla girersin. Bu kılıç penisle ilgili bir semboldür. Bir kadını sevmek güzeldir ama bir başka­ sının bedenine kılıçla girmek çirkindir. Ama işler bu şekilde gidiyor. Kurallar ve prensiplerle yaşadın da ne oldu? Bu­ gün insanlığın ne halde olduğuna bak. Burası nevroz­ lu bir dünya, dev bir tımarhanedir. Senin prensiplerin­ den, idealizminden, mükemmeliyetçiliğinden, ahlakçı­ lığından çıkan sonuç budur. Tüm emirlerinin sonucun­ da bu oldu; tüm dünya nevrozlu bir kamp alanına, bü­ yük bir tımarhaneye dönüştü. Ve sen halen cehennem ateşinden korkuyor ve buna rağmen halen devam edi­ yorsun. İşte bu kısır döngüdür. Bu tıpkı bir insanı oruç tutmaya sevk ettiğinde onun tabii ki aç bir hale gelmesine ve saplantılı bir şe­ kilde yiyecek aramaya başlamasına benziyor. Sonra sen onun yiyeceklere karşı saplantılı bir hale geldiğini görüp onu zincire vuruyorsun çünkü aksi takdirde bi­ rinin mutfağına zorla gireceğinden korkuyorsun. Sen onu zincire vurdun çünkü bunu yapmazsan onun teh­ like yaratacağını söylüyorsun; birilerinin mutfağına saldırabilir. Ona güvenilmez, bu yüzden onu zincire vuruyorsun ve ona zorla oruç tutturmaya devam edi­ yorsun. Ve sonra ondan giderek daha fazla korkuyor­ sun çünkü o deliriyor. İşte bu bir kısır döngü ! Bu adam daha en başta neden yiyeceklere karşı saplantılı bir hale geldi ? Senin ona zorla oruç tutturmak istemen bu hastalığı yarattı. 54


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK Oruç tutmak doğal değildir. Evet, bu bazen hay­ vanlarda görülür ama onlar oruç tutmaya "inanmaz­ lar," oruçla ilgili bir felsefeleri yoktur. Bu bazen olur. Bir gün bir köpek kendisini hasta hisseder ve bir şey yemez. Bu doğaldır. O yemez çünkü yemek istemez. Kendi duygusu ile hareket eder; bir kuralı takip ediyor değildir. Kimse ona oruç tutmayı öğretmemiştir. İşin gerçeği gidip ot yer ve kusar; otlar onun kusmasına yardımcı olur ve böylece midesindekileri çıkarır. Kim­ se ona öğretmemiştir. Yemek istediğinde yer; yemek istemediğinde yemez. İşte ben gerçek hayat diye buna derim. Bazen canın yemek istemiyorsa, yeme; ben oruç tutmaya karşı değilim, ben oruç tutmanın felsefesine karşıyım. Her pazar günü oruç tutmayı bir kural hali­ ne getirme. Bu aptalcadır çünkü her pazar günü canı­ nın bir şey yemek istemeyeceğini nereden bileceksin? Bazen bir cuma günü canın bir şey yemek istemeyebi­ lir. O zaman ne yapacaksın? Kendini yemek yemeye zorlayacaksın çünkü o gün günlerden cuma. Canın yemek istediğinde, ye. Yemek istemediğin­ de yeme. Kendi duygularına göre hareket et ve böyle­ ce yavaş yavaş kendi doğanla uyum içine gireceksin. Bana göre kendi doğanla aynı frekansta olmak inançlı olmak demek. Benim inanç tanımım doğa ile aynı frekansta olmak. Hint dilindeki dlıarma sözcüğü­ nün anlamı da bu; o "doğa" anlamına geliyor. Doğana güven ve ona saygısızlık etme. Ama sana doğana aykırı hareket etmen öğretildi, 55


DUYGUSAL İYİLEŞME

böylece yaşamış olan herkes hayatına dindarlığın me­ zarlığa ait olduğunu, onun negatif bir şey olduğunu düşünerek başlıyor. Erkekler ve kadınların kutsal bir yerde el ele tutuşması mı? Bu tehlikeli bir şeydir. Biz erkeklere güvenemeyiz, kadınlara da güvenemeyiz. Bu tehlikeli bir şey, ateşle oynamak gibi bir şey. Kişinin sı­ nırlamalar oluşturması, insanların ve onların ifadeleri­ nin etrafında Çin Seddi örmesi gerekiyor. Hayır, ben doğaya güveniyorum. Senin yasalarına güvenmiyorum. Senin yasaların tüm insanlığı bozdu . Artık yete r ! Eski, kokuşmuş dinlerin tamamen gömül­ mesi, tamamen yeni, hayatı onaylayan, kanunlara değil sevgiye dayalı, disipline değil doğaya dayalı, mükem­ melliğe değil bütünlüğe dayalı, düşünmeye değil his­ setmeye dayalı bir dindarlığın kavramının ortaya çık­ ması için zaman geldi. Kalp hükmeden olmak zorunda, ondan sonra her şey kendi kendine yerine oturacaktır. Eğer doğaya güvenebilirsen yavaş yavaş sessiz, mutlu, neşeli, kutlayan bir insan haline gelirsin çünkü doğa sürekli kutlamaktadır. Doğa kutlamaktır. Tüm çevrene bak. Hiç senin azizlerine benzeyen bir çiçek gördün mü? Hiç senin azizlerine benzeyen bir gökku­ şağı gördün mü? Ya da bir bulut, öten bir kuş, nehir­ de yansıyan ışık ya da yıldızlar ? Dünya kutluyor. Dünya üzüntülü bir yer değil, dünya bir şarkı, çok gü­ zel bir şarkı ve dans devam ediyor. Bu dansın bir parçası ol ve doğana güven. Eğer doğana güvenirsen yavaş yavaş kozmik doğaya yakın bir hale geleceksin. Tek yol bu. Sen kozmik doğanın 56


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

bir parçasısın ve kendine güvendiğinde içindeki koz­ mik tarafa da güvenmiş oluyorsun. Yol buradan geçi­ yor. Bu küçük ipucunu izleyerek hedefin özüne ulaşa­ bilirsin. Kendine güvenerek hayatın kendisine de gü­ veniyorsun. Kendine güvenmezsen seni buraya getiren varoluşa da güvenmiyor olursun. Hayatında her zaman çiçekler ve çiçekler olacağı­ nı söylemiyorum. Hayır, dikenler de var ama onlar da iyi. Ve hayatının her zaman tatlı olacağını da söylemi­ yorum. Çoğu zaman çok acı olacak ama bu hayatın bü­ yüme şekli; o diyalektik şekilde büyüyor. Her zaman iyi olacağını söylemiyorum. Bazen çok kötü olacaksın, ama tek bir şeyden eminim: Kötü olduğunda gerçek­ ten, sahtelik olmaksızın kötü olacaksın iyi olduğunda da sahici bir şekilde iyi olacaksın. İnsanlar sana güve­ nebilecek, sana yaslanabilecek. Öfkeli olduğunda di­ ğer insanlar senin öfkenin sahte olmadığına, soğuk ol­ madığına, onun sıcak ve canlı olduğuna güvenebilecek. Ve sevdiğin zaman diğer insanlar senin sevginin canlı ve sıcak olduğuna inanabilecek. Unutma, öfkeli olamayan biri seven biri de ola­ maz. Güller sadece dikenlerle büyüyebilir. Bazı anlar­ da ateşli bir şekilde öfkeli olamazsan, ateşli bir şekilde aşık da olamazsın çünkü sıcak olamazsın, donmuş ola­ rak kalırsın. Ve eğer öfkeni çok fazla bastırırsan, her zaman aşka doğru hareket etmekten korkarsın çünkü ne olacağını kim bilebilir ki? Bir adam bana gelip sevişirken derin bir orgazm yaşayamadığını söyledi. Son derece sağlıklı, genç bir 57


DUYGUSAL İYİLEŞME

erkekti; sorunu ne olabilirdi ki? Orgazmı yaşayamıyor ya da en iyi ihtimalle bölgesel bir orgazm yaşıyor, his­ . settikleri tüm bedenine yayılmıyordu. Ve bu şekilde bölgesel bir orgazmın çok da bir önemi yoktur. Or­ gazm bütün olduğunda ve varlığının her bir zerresi ye­ ni hayatla birlikte attığında, kendini tazelenmiş, yeni­ lenmiş hissederken bir anlığına bütünün, seni çevrele­ yen muhteşem yaratıcılığın bir parçası olursun. Kendi­ ni kaybedersin. Artık bir ego değilsin, sen erirsin. Ar­ tık sınırların olmaz. Ona öfkesi ile ilgili sorular sordum. Bana, "Ama neden öfkeden bahsediyorsunuz, benim sorunum sev­ gi ile ilgili. Derin bir şekilde sevemiyorum, " diye yanıt verdi. Ben, "Sevgiyi bir kenara bırak. Önce öfkeyi dü­ şünmek zorundayız çünkü eğer derin bir şekilde seve­ miyorsan bu senin derin bir şekilde öfkelenemediğin anlamına gelir, " diye yanıtladım. Şaşırmıştı ama gerçe­ ğin bu olduğu da ortaya çıktı. Çok dindar bir ailede büyümüştü ve ona küçüklüğünden beri her zaman as­ la öfkelenmemesi ve öfkesini kontrol etmesi söylenmiş­ ti. Kontrolü öğrenmişti. Bu işte o kadar başarılı bir ha­ le gelmişti ki neyi kontrol ettiğini bile bilmiyordu. Ger­

çekten de bir kontrol ediciye dönüşmüştü, üstelik bu o kadar fazlaydı ki kontrol bilinçaltı bir hale gelmişti. Çok kontrollü bir insandı. Herkes ona saygı duyuyor­ du; toplumda her yerde başarılı olabilirdi. O bir başa­ rıydı ama içsel yaşamında bir başarısızlıktı. Sevemi­ yordu bile. Ona şöyle dedim, "İşe öfkelenerek başla, çünkü 58


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

benim anladığım şu ki sen o rgazmında bir doruğa ulaş­ tığında ona izin veremiyorsun çünkü eğer izin verirsen onunla birlikte önceden bastırmış olduğun öfkeye de izin vereceğinden korkuyorsun. " Bana, "Ne diyorsunuz ? " diye yanıt verdi. "Her za­ man rüyalarımda kadınımı öldürdüğümü görüyorum. Onunla sevişirken onu öldürdüğümü, boğduğumu görüyorum . Ve eğer kontrolü kaybedersem onu boğ­ ma ve öldürme isteğime engel olamayacağımdan kor­ kuyorum, " diye yanıt verdi. Öfke onun içinde büyük bir güce dönüşmüştü. Kontrol edememekten çok korkuyordu, nasıl sevebilir­ di? Bu olanaksızdır. Ve eğer sevgiyi kaçırırsan hayat­ ta değerli olan her şeyi de yitirirsin. Bu baskılayıcı toplum, bu baskılayıcı medeniyet seni tamamen başarısızlığa uğrattı. Yine de sen bunun farkında değilsin. Güzel bir öykü duymuştum:

Kruşçev, Sovyetler Birliği 'n de önemli bir pozisyonda olduğu günlerde sık sık Sta­ lin 'in kendisine bir soytarı ya da şaklaban m uamelesi yaptığın dan, kendisine "Gopak dansını yapmasını emrettiğinden, " bahseder­ di. Ve Kruşçev, "Ben de dans ederdim, " diye itirafta b ulunurdu. Bun u söylediğinde kala­ balığın içinden biri mutlaka, "Neden onun se­ ni bir aptal yerine koymasına izin verirdin ? " diye haykırırdı. Ve Kruşçev, "Kim b u soruyu 59


DUYGUSAL İYİLEŞME

sordu ? Çabuk ayağa kalksın, diye buyurur­ 11

du. Doğal olarak kimse yanıt vermezdi ve uygun bir sü;e durakladıktan sonra Kruşçev, "İşte yoldaşlarım, dans etmemin nedeni buy­ du, diye konuşmasını bitirirdi. 11

Sadece Stalin'in seni öldüreceğinden korktuğun için. Stalin ölümdür ve senin din adamların de öyle, onlar hayatın değil ölümün temsilcileri. Senin din adamların ölümle bir komplo kurdular ve hayatı sakat­ ladılar. Senin din adamların Tanrı'dan bahsediyor ama Şeytan'la ortaklık etmiş gibi gözüküyorlar. Bu büyük bir komplo ve onlar insan zihninin tamamını yok etti­ ler. Onlar seni duygularından ayırdılar; onlar kafana takılıp kalmanı sağladılar. Şimdi ise nasıl hissedeceğini bilmiyorsun. İşte bu yüzden duygularına güvenemi­ yorsun ve her zaman birinin sana ne yapman gerekti­ ğini söylemesine ihtiyaç duyuyorsun. Çocukluğunda ebeveynlerin sana bir şeyleri yap­ manı ve bir şeyleri yapmamanı söyleyip durdu. Sonra okulda, buna öğretmenin devam etti, üniversitede ise profesör. Sonra toplum, politikacı, lider, patron oldu. Her yerde sana ne yapman ve ne yapmaman gerektiği söyleniyor. Ve sen her zaman sana hükmedecek birini arıyorsun, böylece bağımlı biri olabilirsin, çünkü ken­ di kalbinden, kendi varlığından nasıl emir alacağını bilmiyorsun . Her zaman dışarıdaki bir otoriteye ba­ ğımlısın. 60


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

Bu çirkin, bu berbat ve olmaması gereken bir şeydir. İnsanlar bana gelip söyle diyor, "Osho, bize tam olarak ne yapmamız gerektiğini söyle . " Ama sen neden kendi kalbini dinleyemiyorsun? Hayat, içinde dolup taşıyor. Kaynak orada, içindedir. İçeri gir. Sana içeri nasıl gireceğini söyleyebilirim, içeri girmeni sağlaya­ cak araçları öğretebilirim ama emirlerini oradan al. İn­ cil, gerçek kitap, gerçek bilgi senin içindedir. Komut­ ları oradan al ve onları en içteki özünden almaya baş­ ladığında özgür ve mutlu olursun . Özgür bir insan mutludur, özgür olmayan biri asla mutlu olamaz. Sen köle olmak için doğmadın.

Eğer duygulanmın, ömegın öjkeınin içine ginneye başlarsam, tüm bede­ nim kontrolsüz bir şekilde titreıneye başlıyor: Keııdimi bir tür duygusal spastik gibi Jıissediyorıun, Jıcr yerim titıiyorl Bu bana bir sorunmuş gibi gelmiyor ama eınin değilim. Hayır, bu bir problem değil. Bu iyi bir şey. Aslın­ da herkesin bu şekilde davranması gerekir. Eğer be­ den bastırılmazsa bu onun doğal hareket etme şeklidir. Zihin duyguyla dolu olduğunda, beden mutlaka ona yanıt vermelidir; duygu beden hareketi ile paralel olmalıdır. Eğer duygu orada iken beden onunla birlik­ te hareket etmiyorsa, bu bedenin kesin bir şekilde bas­ tırılıyor olduğu anlamına gelir. Ama beden zaten yüz61


DUYGUSAL İYİLEŞME

lerce yıldır bastırılıyor. İnsanlara bedenlerini hareket ettirmeden sevişmeleri, sanki tüm beden hareketsiz bir şeymiş ve aşk sadece bölgesel bir işmiş gibi sevişmele­ ri öğretildi. Kadınlara hareketsiz, sanki bir ölü gibi durmaları öğretildi çünkü kadın hareket etmeye baş­ larsa erkek bundan korkacaktır. Bu korku yüzünden erkek sevişirken kadını sessiz kalmaya zorlar. Aksi takdirde kadın coşkulu, neredey­ se delice bir hareket içine girecek, neredeyse çJdıracak gibi olacaktır. Zıplayacak ve dans edecek, bir cümbüş yaratarak tüm komşuların bunu öğrenmesini sağlaya­ caktır ! Adam bundan korkar. Asıl korku, komşularla ilgili korkudan çok daha derindir. Bu korku şudur, eğer kadın gerçekten hare­ ket ederse onu hiçbir erkek tatmin edemez; hiçbir er­ kek çünkü erkeğin enerjisinin doğal olarak bir sınırı vardır. Bir adam sadece bir orgazm olabilir ama kadın­ lar altı, dokuz, on iki orgazmı peş peşe yaşayabilir. Bu yüzden bir erkek herhangi bir kadınla neredeyse ikti­ darsız bir hale gelecektir. Her erkek, ne kadar güçlü olursa olsun, eğer kadın hareket etmeye başlarsa her zaman iktidarsız olacaktır. Yüzlerce yıl boyunca kadınlar orgazmı tamamen unuttular. Bazı kültürlerde bu sözcük bile ortadan ta­ mamen kayboldu. Sadece son on yılda bu kelime tek­ rar ortaya çıktı. Orgazm sözcüğünün çevrilemediği diller var. Bu sözcüğü Hint diline çevirmek mümkün değil çünkü ona paralel olabilecek bir kelime yok. Be­ denin nasıl sakatlandığını bir düşün ! 62


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

Korku hissettiğinde bedenin titremesi gerekir. Bu tıpkı rüzgar estiğinde yaprakların titremesi gibidir. Korku estiğinde, bedenin titremesi gerekir. Bedenin duygu ile birlikte hareket etmesi onun doğal bir fonk­ siyonudur. İngilizce'de duygunun karşılığı olan "emo­ tion" kelimesi hareket (motion) sözcüğünden gelmek­ tedir. Duygunun bir heden hareketi ile eşleşmesi gere­ kir, aksi takdirde o duygu olmaz. İşte bu yüzden bu, duyguyu kontrol etmenin hile­ li bir yoludur; eğer bedeni kontrol edersen duygu da kontrol edilmiş olur. Örneğin eğer gözyaşların gözleri­ ne dolduysa ve sen onları gözlerine gelmemeleri konu­ sunda zorlarsan, bu hareketin bizzat k�ndisi ile ağla­ manın kaybolduğunu görürsün. William James 'in duygularla ilgili bir teorisi mev­ cuttur. Bu çok ünlü bir teoridir, adı da James-Lange teorisidir. Normalde biz bir insanın korktuğunu ve o yüzden korku içinde kaçtığını düşünürüz. J ames ve Lange durumun bunun tam tersi olduğu hipotezini öne sürmektedir: Bir insanın kaçması korku hissetmesinin nedenidir. Teoriye göre eğer kaçmaktan vazgeçersek korku ortadan kalkacaktır; koşmazsan korkunun ani­ den yok olduğunu göreceksin. Bu teori bir açıdan doğ­ ru, yüzde elli doğru çünkü beden ve zihnin her biri yüzde elli pay alır, onlar birbirini dengeler. Seviştiğin zaman zihnin bir fantezi yaratır ve bedenin hareket et­ meye başlar. Eğer hem zihin hem de beden doğal şekil­ de çalışıyorsa onlar bir arada işlev gösterecektir. Eğer beden bir şekilde sakatlandıysa onlar birlikte çalışma63


DUYGUSAL İYİLEŞME

yacaklardır. Bu yüzden ister korku hissediyor ol, ister sevgi, is­ ter öfke, beden onunla birlikte hareket etmek zorunda­ dır. Her duygu bedenin bir hareketine karşılık gelmek zorundadır. Ve bu doğal bir işlevdir, bu yüzden bunu bir problem olarak algılama. Onun keyfini sür, ona izin ver . . . en ufak bir şekilde bastırmaya kalkma. Örne­ ğin eğer ellerin titriyorsa ve zihnin ona durmasını, bu­ nun iyi görünmediğini, senin bir korkak olduğunu ve bu yüzden titrediğini söylüyorsa, eğer titremeyi dur­ duracak olursan kendini doğal olmayan bir ş eye zorlu­ yorsun demektir. İşte bu yüzden benim önerim şu, bununla işbirliği yap, böylece yavaş yavaş bedenin her duyguya karşılık gelen belli belirsiz ve zarif bir harekete sahip olacak. Sevişirken tamamen çJgınca hareket et. Aşk bölgesel bir şey olmamalı, o sadece cinsel organların dahil oldu­ ğu bir şey değil, senin tamamının işin içinde olman ge­ rekiyor. Sadece cinsel bir orgazm yaşamamalısın, ruh­ sal bir orgazma ihtiyacın var. Senin bütün olarak hare­ kete geçmen, bütün olarak çılgınca coşkulu bir halde olman, bir zirveye ulaşman ve gevşemen gerek. Aslın­ da eğer gerçekten sevişiyorsan bir tür delilik yaşar, ne­ reye gittiğinin, neler olup bittiğinin farkına varmazsın. Sanki uyuşturulmuş, ilaç almışsın gibi hissedersin. Var olan en güçlü ilaç aşktır. Buradaki tek fark kimyanın içsel olmasıdır; onun dışında o bir uyuşturu­ cudur. Eğer gerçekten de sevişirken çılgınca davranır­ san sonrasında derin bir uykuya dalarsın, bu erişebile64


DUYGULA RIN DOGASINI ANLAMAK

cegın en derin uykudur, sanki ölü gibi olursun; tüm zihnin durur. Ve sonra bilince geri döndüğünde yeni­ den doğduğunu hissedersin. Her sevişmenin bir çarmıha geriliş ve bir yeniden doğuş olması gerekir. Böylece olay o kadar tatmin edi­ ci bir hale gelir ki onu günlük olarak tekrarlamaya ge­ rek kalmaz. Sevişme adını verdikleri şeyi sürekli tek­ rarlayan insanlar bunu, asla tatmin olmadıkları için ya­ parlar. Hindistan'da cinsellik ile ilgili en eski yazıt olan Vatsyayana'nın Kama Sutra'sı eğer gerçekten çılgınca sevişirsen bunu yılda bir kere yapmanın yeterli oldu­ ğunu söyler ! Modern zihinler için bunu yılda bir kere yapmak fikri neredeyse imkansız gözükmektedir. Ve bu kişiler herhangi bir şekilde bastırmakta olan insan­ lar da değildir. Vatsyayana dünyadaki ilk seksolog, cinselliğe meditasyonu getiren ilk kişi, onun en derin merkezlerinin farkına varan ilk insandır. O haklıdır. Eğer iş gerçekten de uçlara giderse yılda bir kere nere­ deyse yeterlidir. O seni o kadar derin bir şekilde tat­ min edecektir ki etkisi aylarca sürecektir. Bu yüzden bunu bir probleme dönüştürme. Sade­ ce doğal ol ve her şeyin olmasına izin ver.

65


Erkekler Ağlamaz, İ yi Kızlar Bağırmaz Duygusal i fade Çeşitleri

S

evgi, merhamet, sempati, iyi yüreklilik; bütün bu yüce niteliklerin hepsinde kadınsı bir taraf vardır.

Bir de erkeksi özellikler vardır, bunlar savaşçılara ait, cesaretle ilgili özelliklerdir. Bunlar sert niteliklerdir, kişinin çelik gibi olması gerekir. Çünkü erkeklerin özellikleri savaşla gelişir, kadınların özellikleri ise evde kocaları ve çocukları ile geliştiği için kadın tamamen farklı bir dünyada yaşar. Erkekler sürekli savaşarak yaşadılar, üç bin yıl içinde dünya üzerinde beş bin sa­ vaş yaşandı; sanki öldürmek onların tek uğraşlarıymış gibi. Dünya iki kısım halinde yaşadı. Erkek kendi dün­ yasını yaparken kadın gölgede yaşadı ve bu gölgede kendi dünyasını yarattı. Bu çok talihsiz bir durumdur çünkü bir erkeğin ya da bir kadının bütün olabilmesi, tam olabilmesi için tüm öz elliklere bir arada sahip ol­ ması gerekir. Hem kadınların hem de erkeklerin bir 67


DUYGUSAL İYİLEŞME

gül yaprağı kadar yumuşak ve bir kılıç kadar sert ol­ maları gerekir, bunlara bir arada sahip olmaları gere­ kir, böylece durum ve fırsatlar neyi emrediyorsa ona yanıt verebilirler. Eğer koşullar senin bir kılıç olmanı gerektirirse hazırsın; eğer durum senin sadece bir gül yaprağı olmanı gerektiriyorsa buna da hazırsın. Sade­ ce gül yaprağı ve kılıç arasında değil, tüm özellikler arasında gidip gelebilme esnekliği senin hayatını daha zengin yapacak. Kadın ve erkek aynı bütünün parçalarıdır; onların dünyalarının da tek olması, tüm nitelikleri herhangi bir ayrım olmaksızın paylaşmaları gerekir. Hiçbir özelli­ ğin kadınsı ya da erkeksi olarak damgalanmaması ge­ rekir. Birini "erkeksi" yaptığında o kişi hayatındaki muhteşem şeyleri yitirir. Yaşam suyunu kaybeder, ba­ yat, katı, neredeyse ölü gibi bir hale gelir. Nasıl sert olunacağını, nasıl bir asi olunacağını tamamen unutan bir kadın ise köle olmaya mahkumdur çünkü sadece yumuşak niteliklere sahiptir. Güller kılıçlar olmadan savaşamaz, ezilir, öldürülür ve yok edilirler. Bütün bir insan henüz doğmadı. Erkekler ve ka­ dınlar var oldu ama onlar insan değillerdi. Benim tüm yaklaşımım bütün insanı kadınların güzel özellikleri­ nin ve erkeklerin cesur, isyankar, maceracı nitelikleri ile birlikte dünyaya getirmek üzerine kurulu. Ve tüm bu özellikler tek bir bütünün parçaları olmalı. Ama biz en başta çocuklarımızı eğitmeye başlarız. Küçük bir erkek çocuk oyuncak bebeklerle oynamak 68


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

isterse, onu hemen durdururuz, "Kendinden utan, sen bir oğlansın, sen bir erkeksin, kız gibi olma, " deriz. Ve eğer bir kız çocuk bir ağaca tırmanmaya kalkarsa onu hemen durdururuz : "Bu hanımlara yakışacak bir şey değil, ağaçlara çıkmak oğlanların işi. Çabuk aşağı in ! " Daha en baştan başlayarak erkeklerle kadınları ayrı gruplara böleriz. Her ikisi de acı çeker çünkü bir ağa­ ca tırmanmanın kendine has bir neşesi vardır, hiçbir kadının bunu kaçırmaması gerekir. Rüzgar eserken, güneşin altında, kuşlar öterken bir ağacın en tepesinde olmak. . . eğer hiç orada olmadıysan bir şeyleri kaçırmış­ sın demektir. Ve bu sadece bir kız olduğun için mi? Çok garip . . . Macera dolu olmak, dağlara tırmanmak, okyanuslarda yüzmek sırf sen bir kız olduğun için en­ gellenmemeli çünkü bunlardaki heyecan ruhani bir şeydir. Bir erkek çocuk ağlamak istediğinde engellenme­ meli. Ama o engellenir, gözyaşlarını akıtamaz; gözyaş­ ları sadece kızlar içindir: "Sen bir erkeksin, erkek gibi davran ! " Ama gözyaşları çok güzel bir deneyimdir . Derin üzüntü ya da büyük bir sevinç halinde, bir şey­ ler taşarken gözyaşları bunu ifade eder. Ve eğer göz­ yaşları bastırılırsa aynı zamanda onların ifade edecek­ leri şey, derin üzüntü ya da büyük mutluluk da bastı­ rılır. Erkeklere ve kadınlara aynı gözyaşı bezleri veril­ miştir, büyüklükleri de aynıdır. Ama eğer sen bir er­ keksen ve ağlıyorsan herkes seni küçümser, "bir kadın gibi davrandığını" söyler. Sen şöyle demelisin, "Ne yapabilirim? Bana göz69


DUYGUSAL İYİLEŞME

yaşı bezlerini doğanın kendisi verdi. Kadın gibi davra­ nan doğa. Bu benim sorumluluğum değil, ben sadece kendi doğamı yaşıyorum. Gözyaşları benim hakkım. " Her niteliğin herkese açık olması gerekir. Belli özelliklere sahip olmak üzere yetiştirilen ve bu yüzden sevme yetisine sahip olmayan erkekler var­ dır: "Senin katı olman gerek, senin rekabetçi olman ge­ rek. Duygularını göstermeyeceksin, duygusal olma­ man şart." Şimdi duygusal olmayan, hassas olmayan, hissetmesine izin verilmeyen bir adamın sevmesini na­ sıl beklersin? Ve o sevgiyi elden kaçırdığında da haya­ tı perişan bir hal alır. Ve aynı şey her iki tarafta da ger­ çekleşiyor. Ben bütün ayırımların ortadan kalkmasını istiyo­ rum. Erkek ya da kadın herkesin bir insan için doğal olarak mümkün olan her şeye sahip olmasına izin ve­ rilmeli. Böylece daha zengin insanlardan oluşan daha zengin bir dünyaya sahip olabiliriz.

Bir erkek düşünür, bir kadın hisseder ve hisset­ mek mantık dışıdır. Bir erkek için hayal etmek zordur ama bir kadın herhangi bir şeyi çok kolayca hayal ede­ bilir. Onun işlev merkezi hissetme, duygular, sezişler­ dir; onun gözleri düşlerle doludur. Bu düşler şiirde, dramda yararlı olabilir ama gerçeğe giden yolda bir işe yaramadıkları gibi, tam tersine büyük engeller oluştu­ rurlar. 70


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

Gerçek senin hayal gücün değildir, senin hisset­ tiklerin değildir. Gerçek senin varlığındır. Ama bir kadın hayal gücü tarafından çok kolay ik­ na edilebilir; bu onun hatası değildir, onun doğası böy­ ledir. Erkekler ve kadınlar arasında bazı farklılıklar vardır. Erkekler temel olarak kuşkucu, her şeyden şüphelenen, güvensiz kişilerdir; bu yüzden bilimsel araştırmalara daha yatkındırlar. Bir kadın için bilimsel çalışmalar yapan biri olmak daha zordur. Ama hayal gücü söz konusu olduğunda, ona izin verilecek olursa - ki yüzlerce yıldır izin verilmemektedir - hiçbir res­ sam onunla yarışamaz, hiçbir şair onunla yarışamaz, hiçbir müzisyen ondan daha yukarılara erişemez, hiç­ bir dansçı onun yanına yaklaşamaz. Güzel bir gezegen yaratma konusunda müthiş bir destek olacaktır. Dün­ yayı şarkılarla, danslarla ve sevgiyle doldurabilir. Ama ne yazık ki erkek kadına kendi başına ayak­ ta durma ve hayata katkıda bulunma özgürlüğünü ver­ memiştir. İnsanlığın yarısının katkıda bulunması en­ gellenmektedir. Ben bunun korku yüzünden yapıldığını düşünü­ yorum. Erkek kadının hayal gücünden korkuyor. Kor­ kuyor çünkü kadına yaratıcı olma özgürlüğü bir kere tanındığında erkek onunla rekabet edemeyecek. Onun üstünlük duygusu, egosu tehlike altında. Üstünlüğü­ nün yok edilecek olması, tüm muhteşem şairlerinin cü­ celer gibi ve tüm büyük ressamlarının amatörler gibi görünecek olması korkusu yüzünden kadınların eğitil­ mesine izin vermemek, onlara kendi duygularını ve 71


DUYGUSAL İYİLEŞME

kalbini ifade etme fırsatı vermemek en iyisi. Ama nihai gerçek söz konusu olduğu sürece erke­ ğin problemi onun mantığı, kadınınki ise duygularıdır. Bunların her ikisi de aydınlanmaya karşı engel oluştu­ rur. Erkeğin mantığından vazgeçmesi, kadının hissiya­ tından vazgeçmesi şarttır. Erkeğin uzaklığı mantıktan, zihinden kaynaklanır; kadınınki ise duygu, kalp yü­ zündendir ama her ikisi de aynı derecede uzaktır. Er­ keğin mantığını, kadının ise duygularını bir kenara bı­ rakması gerekir. Her ikisinin de yollarını tıkayan şey­ lerden vazgeçmesi şarttır.

Aydınlanmadan önce erkekler ve ka­ dmlar arasında iletişim kurulabilece­ ğiııe dair bir umut var mı? Kanın muhakemeye oldukça karşı. Benim muhakeme ile ilgili tüm çabalamnı "rasyonel hale sokma" olara1ı adlan­ dınyor: Muhakeme nedir, rasyonel hale sokma nedir? Arada bir fark yok mu? Senin problemini anlayabiliyorum. Muhakeme, mantıklı düşünme erkeksidir, duygular ise kadınsıdır; erkek ve kadın arasındaki, karı ve koca arasındaki ile­ tişimde zorluklar yaşanmasının nedeni de budur. On­ lar her zaman birbirlerine bağırırlar ama mesaj asla di­ ğerine ulaşmaz çünkü onların bir şeyleri anlama yön­ temleri birbirinden tamamen farklıdır . 72


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

Aslında yöntemlerin farklı olması onların birbirle­ ri ile ilgilenmelerinin, birbirlerini çekici bulmalarının nedenidir. Onlar zıt kutuplardır, tıpkı elektrikteki ne­ gatif ve pozitif yükler gibidir. Onlar birbirlerini çeker­ ler. A m :=ı. zıt oldukları için iletişim kurmak oldukça zor, neredeyse olanaksızdır. Erkek her zaman kafasından konuşur, kadın ise her zaman kalbinden konuşur. Bunlar iki farklı dildir, sanki sen Çince, ben Almanca konuşuyormuşum gibi­ dir ve arada iletişim yoktur.

Bir karı-koca kavgası sırasında adam, "Kavga etmeyelim hayatım, bunu mantıklı bir şekilde tartışalım, ,, der. Öfkeli kadın, "Hayır, " diye yanıt verir, "Ne zaman bir şeyi mantıklı bir şekilde tartış­ sak ben kaybediyorum ! " Eğer kadın kaybetmeye hazırsa ancak o zaman mantıklı, akla uygun bir şekilde konuşabilir. Ve her kadın kazanmanın yolunun mantıklı bir tartışma olma­ dığını bilir. Yenilecektir çünkü erkek zihni mantıklı düşünme konusunda uzmandır. O yüzden mantıklı ol­ mak yerine ağlamaya başlar; o z aman sen yenilirsin. Sen o kadını seviyorsun ve o da ağlıyor . . . şimdi onunla tartışmanın anlamı ne ? S en, "Tamam, sen haklısın, " dersin. Kadın gözyaşlarının çok daha fazla işe yaradı­ ğını öğrenmiştir. Ve bu neyin doğru olduğu değil, ki­ min kazanacağı meselesidir. 73


DUYGUSAL İYİLEŞME

Eğer gerçekten kadınınla iletişim kurmak istiyor­ san ya da bir kadın erkeğiyle iletişim kurmak istiyorsa bunun tek yolu lıer ikisinin de mantık ve duygulardan uzaklaşmasıdır. Her ikisinin de meditasyona yönelme­ si gerekir. Meditasyon ne mantık, ne de duygudur; on­ ların ötesindedir, kutupluluğun ötesine gider. Aşkın­ dır. Meditasyon seni mantıklı düşünmenin ve duygula­ rın ötesine götürür; ne kafa, ne de kalptir. Ve erkekle kadın arasındaki tek birleşme olanağı, tek iletişim ola­ nağı meditasyondur. Aksi takdirde herhangi bir ihti­ mal yoktur. Kadın senin mantıklı düşünmene rasyonel hale sokma diyor. Peki, kadın hissetmeye başladığında sen buna ne ad veriyorsun ? Sen ona aşırı duygusallık di­ yorsun. Bunlar lanetleyici sözler. Rasyonel hale sokma lanetleyen bir söz cüktür, aynı şekilde bir kadının his­ lerine "aşırı duygusallık" adını verdiğinde bu da lanet­ leyen bir ifade olur. Ama sen kendi içinde kendini hak­ lı hissedersin, kadın da öyle hisseder. Bunlar sadece farklı düşünme şekilleridir. Kimse yanlış ya da doğru değildir çünkü tüm düşünme şekilleri yanlıştır ! Doğru olan, hiç düşüncenin olmadığı bir durumdur. Hiç duy­ gunun olmadığı bir durumdur. Bu yüzden sen bir kadını derin bir şekilde sevdi­ ğin zaman ve o kadın seni derin bir şekilde sevdiğinde bir birleşme olur çünkü bu aşkın içinde meditasyon vardır. Ama senin genellikle aşk diye adlandırdığın şey gelip geçicidir. Sen onu sonsuza dek tutacak kapasite74


DUYGULARIN DOGASI NI ANLAMAK

ye henüz sahip değilsin, o yüzden balayı kısa bir süre sonra sona erer. Aşık olduğun ilk zamanlarda her şey iyi gider. İkiniz de birbirinizle aynı kanıdasınızdır, as­ la bir tartışma olmaz; birbirinize karşı çok anlayışlı, çok merhametli, çok sempatiksinizdir l Ama balayı bit­ tiğinde küçük şeyler. . . bahsetmeye utanacağınız kadar küçük şeyler ortaya çıkar. Neredeyse her gün bir çift beni görmeye geliyor. Kavga etmiş ve ayrılığın eşiğine gelmiş oluyorlar ve ben onlara, "Sorun nedir ? " diye soruyorum. Ve erkek kadına, "Sen söyle, " diyor, kadının yanıtı ise, " Hayır, sen söyle, " şeklinde oluyor. Aslına ikisi de utanıyorlar çünkü sorun çok küçük, sözünü etmeye değmeyecek bir şey. Sadece küçük bir şey; belki de kavga kadın bir elbise almak istediğinde adam onun renginden hoşlan­ madığı için "Sen bu elbiseyi giyecek olursan seninle hiçbir yere gitmem l " demesinden çıkmış oluyor . Her ikisi için de ne kadar aptalca bir durum, ama bu bü­ yük bir tartışmayı tetikleyebiliyor. Sonrasında onlar başka konuları, daha önemli konuları da kavgaya da­ hil ediyorlar ve tüm farklılıkları hemen ortaya çıkıyor. Bıçaklar çekiliyor çünkü onlar pireyi deve yapmış du­ rumdalar. Ve birbirlerini lanetlemeyi sürdürüyorlar: "Sen haksızsın; senin mantıklı düşünme diye ortaya koyduğun her şey sadece rasyonel hale sokmadan iba­ ret." Ben burada senin mantıklı düşünme şeklinin ta­ mamının muhakeme olduğunu söylemiyorum; onun yüzde doksan dokuzu rasyonel hale sokmadır. Ve ka75


DUYGUSAL İYİLEŞME

dınların tüm duygularının duygu olduğunu da söyle­ m iyorum; bunların da yüzde doksan dokuzu aşırı duy­ gusallıktır. İster kadın ister erkeğe ait olsun, z ihin hi­ lelerle doludur. Zihin son derece kurnazdır.

Elli yaşındaki bir adamın otuz yaşında bir karısı vardı. Bu evlilik onların ait olduğu toplumsal çevrede bir çalkantıya yol açmıştı. Biriyeni evli olan adama karısıyla aralarında­ ki yaş farkı kon usunda ne düşündüğün ü sor­ duğunda, adam şöyle yanıt verdi, "Bu çok da kötü bir şey değil. O bana baktığında kendi­ sini on yaş ihtiyar hissediyor, ben ona baktı­ ğımda ise kendimi on yaş genç hissediyorum. Yani aslında ikimiz de kırk yaşındayız! " İşte bu rasyonel hale sokmadır. Rasyonel hale sokma b ir şeyleri gizleme yoludur. Bu çok zekice bir yöntemdir. Neredeyse her şeyi mantıklı hale sokabilir ve bunun mantıklı düşünme şekli olduğunu söyleyebi­ lirsin. Ama değildir. Mantıklı düşünmenin nesnel ol­ ması, senin açından bir önyargı içermemesi gerekir. Bir keresinde bir adam bana gelmişti. Çok sayıda kitap yazmış olan biriydi ve bir üniversitede paranor­ mal ya da parapsikolojik araştırmalar ile ilgili bölümün başkanıydı. Bana gelip, "Ben yeniden dünyaya gelme­ nin bilimsel bir gerçek olduğunu ispatlamaya çalışıyo­ rum, " dedi. 76


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

Ona şöyle yanıt verdim, "Onu ispatlayana kadar onunla ilgili bir şey söyleme çünkü bu bir önyargı ol­ duğunu gösterir. Sen bunun bilimsel bir gerçek oldu­ ğunu zaten kabul etmişsin, şimdi ihtiyaç duyduğun tek şey onu ispatlamak. Bu nesnel ya da bilimsel olmak de­ mek değil. Bu mantıklı olmak da değil. İçinin derinlik­ lerinde sen bir Hintlisin ve bu teoriyi kabul ediyorsun; eğer bir Müslüman olsaydın yeniden dünyaya gelme diye bir şey olmadığını bilimsel olarak ispatlamaya ça­ lışırdın. Ne Hintli, ne de Müslüman zihni bir bilim adamı değildir. Müslüman yeniden dünyaya gelmeye inanmaz, bu yüzden bu inancını bilimin yardımıyla is­ patlamaya çalışır. Sen kendi inancını bilim yardımıyla ispatlamaya çalışıyorsun. Buna mantıklı hale sokma denir . " Saf mantığa sahip bir insanın inançları, önyargıla­ rı, ön bir fikri yoktur. O sorgulamaya hiçbir yargısı, hiçbir sonucu olmadan başlar. Sorgulama sonucu be­ lirleyecektir. Sonuca karar veren şey sorgulamadır. Eğer içinde bir şeyi ispatlamaya yönelik olarak gizlen­ miş bir arzu varsa, onu ispatlayacaksın ama onun bi­ limsel nesnelliğini yok edersin. Bu artık mantık değil, rasyonel hale sokmadır. Aynı durum duygu için de geçerlidir. Duygu bir saflıktır, aşırı duygusallık ise bir aldatmadır. Sen bir hile öğrendin. Kadın eğer ağlayacak olursa tartışmanın kazanan tarafı olacağını bilir. Bazen gözyaşları akmaz bile çünkü ağlamak kolayca yönlendirilebilen bir şey değildir. Ama o gözyaşlarını akıtmaya çalışır, rol ya77


DUYGUSAL İYİLEŞME

par, öyleymiş gibi davranır. Bunlar sahte gözyaşları­ dır. Onlar kadının gözlerinden akıyor olsa bile sahte­ dir çünkü onlar aslında durum nedeniyle oluşmamıştır, onlar zorla getirilmiştir. Aşırı duygusallık, duyguların yaratılması ve kur­ nazca idare edilmesidir. Mantık başka bir şeydir; ras­ yonel hale sokma mantığın idare edilmesidir, tıpkı aşı­ rı duygusallığın duyguların idare edilmesi demek oldu­ ğu gibi. Eğer mantıklıysan, gerçekten mantıklıysan bir bilim adamı olursun. Eğer gerçekten duygusalsan şair olursun. Bunlar güzel şeylerdir. Ama halen gerçek bir diyalog kurulması mümkün olmayacaktır; sadece daha kolay olacaktır. Rasyonel hale sokma ve aşırı duygu­ sallık söz konusu olduğunda diyalog çok zordur ama mantık ve duygu ile o kadar zor değildir; yine de so­ runlar olacaktır ama şefkat ve birbirinizi anlama çaba­ sı da olacaktır. Mantıklı düşünen adam kadının bakış açısını mantıklı bir şekilde anlamaya çalışacaktır; ka­ dın ise adamın bakış açısını anlamaya çalışacaktır, ta­ bii ki duygusal olarak ama aynı zamanda şefkatle. Ilk adım tüm rasyonel hale sokmalardan ve aşırı. duygusallıkların tamamından vazgeçmektir. İkinci adım ise mantık ve duyguyu da bırakmaktır. Bunun sonrasında o coşkunluk ve meditasyon durumunda birleşme mümkün olacaktır. Ve bu birleşme dua dolu­ dur, bu birleşmede "sen" dediğin zaman karşında ka­ dın değil, sadece Tanrısallık olur; erkek değil, sadece Tanrısallık vardır.

78


DUYGULARIN DOÖASI NI ANLAMAK

Bir terapi uzmanı bana bir keresinde zihne olduğu kadar duygularımıza da takılıp kalabileceğimizi ve bu duygulardan da vazgeçilmesi ya da onların ötesine geçilmesi gerektiğini söyle­ mişti. Ben bunu sık sık düşünüyorum

1

çünkü duygularım genellikle hayatımda bana kılavuzluk eden şeyler ve ay­ nca ben her şeyi oldukça yoğun bir şekilde hissediyorum. Lütfen yorum yapar mısınız? Senin tüm hareketlerin üç merkezden gelir: Kafa,

kalp ve varoluş. Kafa bunlar içinde en yapay olandır. o her şey üzerinde düşünmek zorundadır; aşık olsan

bile kafan onun üzerine düşünür, gerçekten aşık olup olmadığını sorgular. Ve eğer yanıtın evet olduğuna, se­ nin aşık olmuş gibi durduğuna karar verirse kafa diğer insana gidip, "Sana aşık olduğumu düşünüyorum, " di­ yecektir. Ama düşünme işin temelinde yatan şeydir. Erkeklerin çoğu kafaları ile hareket eder. Onun da yararlı kullanım alanları vardır; tüm bilimler, tüm teknolojiler, tüm nükleer silahlar da aynı kafa tarafın­ dan yaratılmıştır, kafa yakın bir zamanda küresel bir intiharın sebebi de olabilir. Kadın ise kalbiyle hareket eder. "Seni sevdiğimi düşünüyorum, " diyemez. Bu in­ sanlık tarihinde duyulmuş bir şey değildir ! O basit ve sade bir şekilde "Seni seviyorum , " der, düşünmenin burada herhangi bir rolü yoktur. Kalp kendisi için ye79


DUYGUSAL İYİLEŞME

terlidir; onun kafadan herhangi bir yardım almasına gerek yoktur. Bir kişi kafa ile kalp arasında seçim yapmak zo­ runda kalırsa kalbi seçmelidir, çünkü hayattaki güzel değerlerin tamamı kalbe aittir. Kafa iyi bir teknisyen, iyi bir mekanikçidir ama sadece bir mekanik uzmanı, bir teknisyen, bir bilim adamı olarak hayatını mutlu bir şekilde yaşayamazsın. Kafa neşe, mutluluk, sessizlik, masumiyet, güzellik, aşk konusunda, hayatı güzelleşti­ ren şeyler konusunda herhangi bir kapasiteye sahip değildir; bu kapasiteye sahip olan kalptir. Ama terapistin sana söylediği şey yanlış değil. Tıpkı insanların düşüncelerine takılıp kaldığı gibi kal­ bine takılıp kalabilirsin, duygularına da öyle. Ama bel­ ki de terapist de kalpten daha derin bir merkez oldu­ ğunun farkında değildi, bu merkez de varoluştur. Va­ roluş kalbin tüm niteliklerine sahip olmanın yanında daha fazla özelliğe, daha fazla zenginliğe, daha fazla hazineye sahiptir. Mutluluk, sessizlik, sükunet, merke­ ze dönük olmak, derinlere kök salmış olmak, hassasi­ yet, farkındalık . . . varoluşun Tanrısallığına doğru kesin bir kavrayış . Önce kafanı kalbine indir. Ama burada durma; bu sadece bir gecelik bir konaklama, orası bir kervansa­

ray. Orada biraz dinlenebilirsin ama asıl hedefin orası değil. Kalbinden varlığa doğru in. İşte bu meditasyo­ nun sırrıdır, ister kafada ister kalpte, nerede olursan ol fark etmez; meditasyon seni kafadan ya da kalpten varlığa getirir. Meditasyon senin kendi varlığının mer80


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

kezine giden bir yoldur ve buraya takJıp kalma gibi bir sorunun yoktur. Sen zaten o' sun. Kim nereye takı­ lıp kalacak? Bunlar iki farklı şey değil, sadece sensin; sen ve senin mutlak ihtişamın. Ama soruyu soran bir kadın ve doğal olarak da korkuyor, duyguları onun hayattaki kılavuzu ve her şeyi çok yoğun bir şekilde hissediyor. Ama kalpten varlığa ulaşmak kafadan ulaşmaktan daha kolaydır. Sana kılavuzluk edeni kaybetmeyeceksin; aslında ona hiç ihtiyacın olmayacak. Işıkla, açıklıkla dopdolu ola­ caksın . . . Kılavuzluğa körlerin ihtiyacı vardır. Sıradan gözlerinin göremediği şeyleri bile görmeni sağlayacak yeni gözlerin olacak. Ve kalbin bile yaşayamadığt yeni deneyimleri hissedebileceksin. O yüzden endişelenecek bir şey yok. Senin aklına takılan şey tamamen doğal bir endişe, duyguların senin kılavuzun olduğunu ve yoğun bir şekilde hissettiğin için onlardan vazgeçersen sana kimin kılavuzluk ede­ ceğini düşünüyorsun . O zaman her şeyi nasıl yoğun bir şekilde hissedeceksin? Sen içinde rehberliğe ihti­ yaç duyulmayan, orada senin kılavuz olduğun ve yo­ ğunluğunun bütünleştiği, yüzde yüze ulaştığı daha de­ rin bir merkez olduğunu bilmiyorsun. Ve yoğunluğun sadece kalbinde hissettiğin şeylerle ilgili değil, aydın­ lanmanın, uyanışın evrensel deneyimleri ile ilgili ola­ cak. Sen kaybeden biri olmayacaksın; bu konuda endi­ şelenmene gerek yok. Ama bir kadın, sonuçta bir kadındır.

81


DUYGUSAL İYİLEŞME

Bir grup kadının entelektüel farkındalığı

artırmaya karar verdiğini duymuştum. Artık eşlerinden, çocuklarından ya da damatların­ dan değil, sadece politikadan ve sosyal sorun­ lardan, Polonya 'dan, El Salvador 'dan, Afga­ nistan 'dan, bom balardan söz edeceklerdi. Sonra biri, 70.zıl Çin 'e ne dersiniz ? ,, diye sor­ du. Sarab, 'Ben Çin porselenine bayılırım ! " diye yanıt verdi, "Özellikle de güzel beyaz bir masa örtüsü üzerinde. " Kadının kendine has bir hissetme, düşünme ve bir şeylere bakma şekli vardır. Duygularından nasıl vaz­ geçeceğini düşünüp endişeleniyorsun. Onlardan vaz­ geçmen gerekmiyor. Sadece meditasyon sanatını öğ­ ren, böylece onlar tıpkı kuru yaprakların ağaçlardan düşmesi gibi kendileri yok olacak. Rüzgar sert bir şe­ kilde estiğinde . . . daha dün verandamda oturuyordum, rüzgar oldukça sert esiyordu ve kuru yapraklar yağ­ mur gibi iniyorlardı. Meditasyon senin içinde derinleştiğinde düşünce ve duygularının hepsi ortadan kaybolmaya başlar. Me­ ditasyon seni dalgaların olmadığı sessiz bir havuza dö­ nüştürür; o kadar durgundur ki aynaya benzemekte­ dir; yüzünü görebilirsin. Ve o senin zekandan ya da duygularından hiçbir şey alıp götürmez; aksine her şe­ yin daha sahici, daha gerçek, daha bütünsel, daha saf gözükmesini sağlar. Aşk en yüksek zirvesine ulaşır82


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

ken, zeka da kendi en yüksek zirvesine ulaşır. Varlığını bilmek ve kendi varlığında odaklanmak, hayatın anlamını bulmuş olmak demektir. Bu gezege­ ne gelme amacını bulmuşsun demektir. Varoluşun :tıi­ yeti senin tarafından anlaşılır.

Kız arkadaşıma göre ben kendimi çok fazla izole ediyorum ve ona yeterince enerji vermiyorum. Ben kendimin da­ ha çok sakin ve sessiz bir tip olduğu­ mu gerçekten hissediyorum, en azın­ dan ilişkim haricinde! Ama kendi merkezimde hem nefret heın aşktan oluşan çok güçlü duygulara sahibim. Sakin ve sessiz olmak senin yolun; kendini her­ hangi bir harekete zorlama; bu senin kendi doğana ay­ kırı hareket etmen demektir. Kişinin her zaman ke ndi varoluşunu, kendi kalbini dinlemesi gerekir. Çok aktif, dışa dönük biri olabilirsin ama bu her zaman senin için bir eziyet olacak, asla seni tatmin etmeyecektir. Senin erkeksi türde bir zihnin yok, senin son derece kadınsı bir enerjin var. Senin doğan kendisini aktiflikle değil pasiflikle ifade ediyor. Her türlü aktivite senin için ya­ kıcı, yıkıcı olacaktır. O yüzden sadece temel gereklilik­ lerin yapılması gerekir. Senin sakin, aklı başında ve merkezinde kalman gerekiyor. Etrafta ne kadar az varsa bu senin için o kadar iyi. Duygular iki çeşittir; aktif duygular ancak büyük 83


DUYGUSAL İYİLEŞME

miktarda hareketle tatmin edilebilir, pasif duygular ise hareketle tatmin edilemez, onları sadece olaylar tatmin edebilir. Muhteşem bir sevgili olamazsın, sadece aşkın mükemmel bir alıcısı olabilirsin. Bu sana bir armağan olacak; onu sen yaratamazsın, onu sen '"yapamazsın . " Sadece olmasına izin verebilirsin. Senin yapabileceğin tek hareket bir şeylerin olmasına izin vermektir ama sen hayata aktif bir açıdan yaklaşamazsın. Beklemen gerek. Hayat gelip kapını çalana kadar bekle . Senin hayatın aramaktan, aktif bir arama faaliye­ tinden, yoğun bir arzudan, yoğun bir istekten oluşma­ yacak, senin hayatın tıpkı bir kadın gibi beklemekten ibaret olacak. Bir kadın asla aşkta inisiyatifi ele almaz. Bunu erkeğinden bekler. "Seni seviyorum" bile demez, bunu erkeğin söylemesini bekler. Sonra kabul eder ya da etmez ama asla ilk hareketi kendisi yapmaz. Ve bir kadının ilk adımı attığı durumlarda o her zaman erkek­ si tipe daha yakın demektir ve bu yüzden de kadınsı türde bir erkeğe ihtiyacı vardır. Ve hiç unutma, ben erkek ve kadından bahsetti­ ğimde sadece fizyolojik yönden bahsetmiyorum, bu son derece yapay bir şey. İnsanlar en derindeki özle­ rinde birbirlerinden farklılaşırlar. Birçok erkek kadın­ sı ve birçok kadın da erkeksidir, biz bunu anlayamadı­ ğımız için de karmaşa ortaya çıkar. Örneğin, eğer gerçek bir kadınla karşılaşırsan "gerçek kadın" derken hem fizyolojik, hem de içsel ola­ rak kadın olan birini kastediyorum - o seni tatmin et­ meyecek çünkü bu senin için neredeyse eşcinsel bir 84


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

ilişki olacak. Senin çok aktif, neredeyse erkek gibi bir kadına ihtiyacın var. Ancak o zaman o kadın için derin bir aşk hissedeceksin. Kız arkadaşın senin için işte bu­ nu yapıyor; bu yüzden sen onun sana hayat getirdiğini hissediyorsun çünkü o sana ihmal edilmiş yönünü ka­ zandırıyor. O senin olamadığın aktifliği sana veriyor; seni tamamlıyor. Bu yüzden yapman gereken ilk şey, gerçeğe ya da hayata karşı aktif yaklaşımlar sergilemeyi düşünme­ mek. Senin pasif kalman gerekiyor; pasif ama uyanık. Pasif olup uyuşturulmuş gibi davranmanı, pasif olup uyuklamanı söylemiyorum. Hayır, pasif ve uyanık ol­ manı, hiçbir yere gitmeden, hiçbir şey yapmadan, sa­ dece olan biten her şeyi izlemeni, her şeye izin verme­ ni ve izlemeni söylüyorum. Bu farkındalık senin tek aktiviten olmalı. yapman gereken ikinci şey, aşık olsan bile her­ hangi bir "çaba" göstermemen. Çünkü bu erkeğin zih­ nindeki doğal eğilimdir; ne zaman bir erkek aşık olsa kadına ne kadar aktif, ne kadar agresif, ne kadar er­ keksi olduğunu göstermek ister. Eğer bunu yapacak olursan doğana karşı çıkıyor ve kadını aldatıyor olur­ sun; o bununla asla mutlu olamaz. Senin kendin olman gerekiyor. Ancak o zaman derin ve yakın ilişkiler kur­ mak mümkün olur. Tatmin edici olan tek şey doğrulardır. Bu yüzden karar kız arkadaşına kalmış. Bir keşişe aşık olmuş, ne yapacak? Senin aslında bir manastırda olman gereki­ yor ama dünyadasın ve o seni yakalamış ! 85


DUYGUSAL İYİLEŞME

Sadece nasılsan öyle kal. Sahte davranışların hep­ si er ya da geç ortaya çıkar. Sadece rahatla ve kendin ol çünkü insanlar sahte duruşları değil, gerçekleri se­ ver. Boş hareketler yapma. Bu senin hayatın için iyi olacak, içsel huzurun için iyi olacak, senin büyümen için iyi olacak. Ve bu karşındaki kişinin seni anlaması ve vereceği kararla ilgili olarak da iyi olacak.

i@

İlıtiyaçlanını ifade edemiyorum, bunu hiçbir zaman başaramadım. Ben on­ lan göYgü kurallanyla, mantıklı hale sokmak ve genellemelerle kapatmaya çalışıyorum. Ne hissettiğimi söyleme­ ye çalıştığımda bu çok sa1ıte oluyoY! Duygular ifade edilemez. Eğer sadece kafanda ya­

şıyorsan özgün olduğunu hissedeceksin çünkü kafa kendisini kolayca ifade edebilir. Tüm ifade yöntemleri kafa tarafından icat edilmiştir; onlar kafanın konuşma yöntemleridir. Ama sen bir şeyler hissetm eye başladı­ ğında kendini gerçek olmayan, sahte bir şey gibi his­ setme problemin ortaya çıkar çünkü ifade edebildiğin şeylerin hiçbiri senin hissettiğin şey olmayacaktır, his­ settiğin şey ise ifade edilemez. Bunlar sahte değil, sadece duyguların ifade edile­ meyeceğini anlaman gerekiyor. İfadelerin tamamı duy­ gular söz konusu olduğunda son derece yetersizdir. Bu yüzden buna üzülmeye, bu konuda endişelen86


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

meye gerek yok. Sadece duyguların düşünceler gibi ifade edilemeye ceğini hatırla. Dil düşünceler tarafın­ dan, düşünceler için yaratılmıştır, bu yüzden düşünce­ ler için son derece yeterlidir. Duygular ise tamamen bambaşka bir dünyadır. Sadece duyguların yeterli bir şekilde ifade edilemeyeceğini ve endişe edecek bir şey olmadığını anımsa. Bu senin sahici olmadığın anlamına gelmez. Uzun yıllardır ilk defa duyguları hissediyorsun, bu da prob­ leme yol açıyor. Sen sahici davranmıyor değilsin, bü­ tün bunlar sadece çok uzun süre kafada kalmış oldu­ ğun için gerçekleşiyor. İlk defa kalp açılıyor, senin di­ lini hiç bilmediğin yeni bir dünya açılıyor, bu yüzden bu dünyada kendini neredeyse eğitimsiz, cahil hissedi­ yorsun. Bu herkesin başına gelir çünkü eğitimin tama­ mı kafadadır. Kalp açıldığında sen aniden kendini ca­ hil hissedersin. Yavaş yavaş kalp kendi yolunu bulur. Kalp asla kafa kadar yeterli olmayacaktır, asla onun kadar açık ve yetenekli olmayacaktır. Hiçbir za­ man o kadar verimli de olmayacaktır ama kendi yolla­ rını bulacaktır. İşte bir insanı böyle seversin; sadece eli­ ni tutarsın çünkü ne söylersen söyle bu o kadar aptalca olacaktır ki sen onu beden dilinle anlatmaya çalışırsın. Ya da o kişiye sarılırsın. Şunu söylemeye çalışıyorsun, " Ben onu söyleyemiyorum; sadece ona dönüşebilirim." Sarılmak bir var olma türüdür. Ya da ağlarsın ve göz­ lerinden yaşlar akar, o kadar mutlulukla dolusundur ki kelimeler yetersizdir. Ya da dans eder, bir şarkı söyler­ sin . . . Ama bunların hepsi dolaylı yöntemlerdir. 87


DUYGUSAL İYİLEŞME

Hepsi yavaş yavaş ortaya çıkacak, endişe etme. Sadece yeni bir dili, yeni grameri, yeni bir konuşma şeklini öğrenmen gerekiyor . Bunun için yapabileceğin bir şey yok. Sadece onun daha derinlerine girmen, da­ ha aptal bir duruma düşmen gerekiyor, hepsi bu. Akıl sana giderek daha aptallaştığını söyleyecek ama senin biraz daha delirmen gerekiyor l Ve kalp kendi yöntem­ lerini bulacak; onlar kafanın yöntemlerinden tamamen farklı. Şu anda kalbin ilk defa açılıyor, o yüzden bu fark­ lılığı hissedeceksin. Kafan gelişmiş, zeki, yetenekli; kalbin ise tamamen yeni. Bu ikilik yüzünden kendini sahte hissediyorsun ama değilsin ! Sadece kalbinin ve onun duygularının tadını çı­ kar. Daha çok bedeninde ol ve bedenin aracılığıyla, hareketler aracılığıyla konuş. Küçük şeyler son derece büyük bir ifade gücüne sahip değil midir? Kadınına bir şeyler söyleyemesen de ona bir çiçek verebilirsin. Ya da sadece ona bakma şeklin, ondan etkilenme şeklin, gözlerindeki ışıltı yeterlidir. Kadınlar bu konuları he­ men fark ederler. İşin aslına bakarsan, eğer çok konu­ şacak olursan onların hepsi saçmalıktır. Bir kadın se­ nin ne söylediğini görmez, senin ne hissettiğini görür. Bu da sorunlardan biridir; adam "Ne güzel şeyler söy­ lüyorum, ne kadar sevecen davranıyorum, müthiş cümleler kuruyorum, " diye düşünürken kadın buna al­ dırış bile etmemektedir ! Kadın senin ne zaman içten bir şekilde konuşmadığını bilir. Bazen sessiz kalırsın ve kadın bunu anlar. Ona bakışın, onun elini tutman 88


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

ya da sessizce, tek kelime etmeden oturman bir şeyler anlatır. Kadın halen sezgiseldir. O halen erkekten daha doğal, daha vahşidir; bu onun güzelliğidir. Ve insanlı­ ğın en azından yarısı halen vahşi, medeniyetsiz olduğu için halen insanlık için umut var. İnsanlığın diğer yarı­ sının da yeniden bu medeniyetsizliğe geri döneceğine, yeniden kültürsüz olacağına dair umut var.

.M, "!ı'

Dalıa hassas duygulan ortaya çıkar­ ma ve ifade etıne konusundaki kaduı­ sı istek bir tür cesaret içeriyor mu? Ziltnin maceracı ve bilimsel niteliklerine 1wrşuı kalbin cesareti ve aklı ile ilgili dalıa fazla şey söyleyebilir misiniz? Kalbin yolu güzel ama tehlikelidir. Zihnin yolu sı­

radan ama güvenlidir. Erkek hayata dair en güvenli ve en kısa yolu seç­ ti. Kadın duyguların, hislerin, ruh hallerinin en güzel, ama en zorlu, en tehlikeli yolunu seçti. Ve şimdiye ka­ dar dünyaya erkekler hükmettiğinden kadınlar çok acı çekti. Kadın erkeklerin yarattığı topluma uyum sağla­ yamamıştır çünkü bu toplum akıl ve mantığa uygun yaratılmıştır. Kadın kalbe dair bir dünya ister ama erkek tara­ fından yaratılmış olan toplumda kalbin yeri yoktur. Erkeklerin daha duygu dolu olmayı öğrenmeleri gere89


DUYGUSAL İYİLEŞME

kiyor çünkü mantık tüm insanlığı evrensel bir intihara doğru sürükledi. Mantık doğanın uyumunu, ekolojiyi yok etti. Mantık bize güzel makineler verdi ama güzel insanlığı yok etti. Her şeyde biraz daha kalp olmasına ihtiyaç var. Bana soracak olursan, kalpten en içsel varlığına giden yol zihinden giden yoldan daha kısadır. Eğer dı­ şarı doğru gidiyorsan en kısa yol zihindendir, bunun için kalp çok uzun bir yoldur. Eğer içeri doğru gidi­ yorsan her şey tersine döner; kalp varoluşa giden kes­ tirme yoldur, zihin ise düşünebileceğin yolların en uzu­ nudur. İşte bu yüzden ben tamamen sevgiden yanayım, çünkü seni sevgiden meditasyona götürmek, seni ha­ yatın sonsuzluğuna götürmek, seni Tanrısallığa götür­ mek çok kolaydır; kafadan götürmek ise çok zordur. Kişinin önce kalbine gelmesi gerekir ancak oradan va­ roluşa doğru ilerleyebilir. Benim sevgi üzerinde bu kadar durmam basit bir ruhsal nedene dayanıyor. Kadın kalpten hemen hare­ ket edebilir . . .ve erkek de kalbe herhangi bir güçlük ol­ maksızın ilerleyebilir. O sadece yanlış bir şekilde eği­ tilmiş durumda; bu sadece bir şartlanma. Ona katı ol­ ması, güçlü olması, erkeksi olması söylenir ve bütün bunlar sadece saçmalık. Hiçbir erkek ağlayıp üzüntü­ sünün ya da mutluluğunun gözyaşları ile akmasına izin vermez çünkü ona çocukluğundan beri gözyaşlarının kadınlar için olduğu, kızlara has bir şey olduğu söylen­ miştir. Erkekler asla ağlayıp gözyaşı dökmez. 90


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

Ama bu gözyaşlarının amacı nedir? Onlara ihti­ yaç var ! Onlar son derece önemli bir lisan. Hiçbir şey söyleyemediğin ama gözyaşlarının her şeyi anlattığı anlar vardır. O kadar mutluluk dolu olursun ki gözle­ rinden yaş gelir. Gözyaşları her zaman taşkın duygula­ rın sembolüdür. O kadar üzgünsündür ki kelimeler onu taşıyamaz; sana gözyaşları yardımcı olur. Kadınla­ rın erkeklere göre daha az delirmelerinin nedenlerin­ den biri de budur çünkü onlar her an ağlamaya, göz­ yaşı dökmeye ve bir şeyleri fırlatmaya hazırdır; onlar her gün geçici olarak delirirler. Erkek biriktirmeye de­ vam eder ve bir gün patlayıverir, hem de toptan ! Ka­ dınlar ise perakende olarak delirir ve bunu her gün parça parça tüketmek daha akıllıca bir yoldur. Neden biriktiresin ki? Erkekler kadınlara göre daha fazla intihar eder­ ler. Bu biraz gariptir; kadınlar erkeklere göre intihar etme konusundan daha fazla balısederler ama buna çok az kalkışırlar. Erkekler neredeyse hiçbir zaman in­ tihardan bahsetmezler ama aslında buna daha fazla, neredeyse iki kat daha çok teşebbüs ederler. Erkek bastırmaya devam eder, sahte bir ifadeyi takınmaya devam eder. Ve her şeyin bir limiti vardır; sonunda ar­ tık devam edemediği ve her şeyin parçalandığı bir nok­ taya gelir. Erkeklere daha kalp dolu olmalarının öğretilmesi gerekiyor çünkü kalp varoluşa giden yolu açar. Kalbi es geçemezsin . Kadın daha iyi bir durumda; kalpten varoluşa doğrudan gidebilir. Ama erkekler kadınlarda91


DUYGUSAL İYİLEŞME

ki bu müthiş özelliğin farkına varmak yerine kadınları lanetliyor. Belki bunun bir nedeni var; belki onlar ka­ dınlardaki bir üstünlüğün, sevginin üstünlüğünün far­ kına varmış durumda. Hiçbir mantık sevgiden daha yüce olamaz, hiçbir zihin de kalpten daha yüce olamaz. Ama zihin son de­ rece öldürücü olabilir; zihin son derece şiddet dolu ola­ bilir; zaten zihnin yüzlerce yıldır yaptığı da bu. Erkek­ ler kadınları dövüyor, kadınları bastırıyor, kadınları lanetliyor. Ve bunun sonucunda da erkekler kendi bi­ linçlerini yükseltmekten mahrum kalıyorlar. Onlar ay­ nı zamanda yukarı doğru hareket etme sanatını da öğ­ rene bilirlerdi; onlar da aynı yolda hareket edebilirler­ di. Bu yüzden ben her zaman kadınların özgürleşmesi­ nin aynı zamanda erkeklerin de özgürleşmesi olduğu­ nu söylüyorum. Hatta bu durum erkeklerin daha da

çok özgürleşmesini sağlar. Evet, kadınlar sevgiye daha çok sahip . . . ama onla­ rın aynı zamanda işin öteki yüzünden de haberdar ol­ maları gerekiyor. Zihnin erkeksi tarafı mantıklıdır, ka­ dınsı tarafı ise mantıksızdır; bu tehlikeli bir şey değil; düzeltilebilir bir şey. Bu yüzden kalbin yolu güzel ama tehlikelidir. Aşkın öteki yüzü nefrettir, aşkın öteki yü­ zü kıskançlıktır. O yüzden eğer bir kadın nefret ve kıs­ kançlığa yakalanırsa, aşkın tüm güzelliği ölür ve onun ellerinde sadece zehir kalır. Kendisini ve etrafındaki herkesi zehirler. Kişinin sevebilmesi için daha uyanık olması gere­ kir çünkü çok yakınlarda olan nefret çukuruna düşebi92


DUYGULARI N DOGASI NI ANLAMAK

lir. Aşkın her zirvesi nefretin karanlık vadisine çok ya­ kındır, zirvenin etrafını her taraftan sarmıştır, bu yüz­ den sen onun içine kolayca düşebilirsin. Belki de bir­ çok kadının sevmemeye karar vermesinin nedeni bu­ dur. Belki erkeklerin kafada yaşamaya ve kalbi unut­ maya karar vermelerinin nedeni budur . . . çünkü kalp çok hassastır. Acıyı çok kolay hisseder, içinde bulun­ duğu ruh durumu tıpkı hava gibi değişebilir. Sevme sanatını gerçekten isteyen birinin tüm bun­ ları akılda tutması ve aşkı bu kin ve kıskançlık çukur­ larına düşmekten koruması gerekir. Aksi halde varolu­ şa gitmek imkansızdır; oraya kafadan gitmeye çalış­ maktan bile daha olanaksızdır. Kadının kıskançlıktan, kinden vazgeçmesi gereki­ yor. Erkeğin mantığı bırakması ve biraz daha sevecen olması gerekiyor. Mantık kullanılabilir o yararlı bir şeydir. Bilimsel çalışmalarda yararlıdır, ama insan iliş­ kilerinde değildir. Mantığın tek yol haline gelmemesi için, onun sadece kullanılan ve sonra bir kenara kaldı­ rılan bir araç olabilmesi için erkeğin dikkatli olması ge­ rekiyor. Kadının kıskançlık, öfke, kin çukurlarına düş­ memeye dikkat etmesi, bunların onun en kıymetli ha­ zinesi olan sevgiyi yok edeceğinin farkında olması ge­ rekiyor. Ve her ikisinin de daha derin bir şekilde sev­ meleri gerekiyor. Ne kadar derine giderlerse varoluşa o kadar daha yakın olacaklar. Varoluş o kadar uzak değil. O sevginin, mutlak bir şekilde saf olan, karşılıksız sevginin en derin parça­ sı. Bu sevgi son derece uyanık, farkında, bilinçlidir, 93


anında büyük bir devrime dönüşür; varoluşun en deri­ nindeki tapınağının kapılarını açar. Ve senin en derin merkezine ulaşman demek, hayatın sana verebileceği her şeye, her şeyin özüne, tüm güzelliklere, tüm neşe­ ye, tüm kutsamalara sahip olman demektir.

94


D uyg ular ve Beden

B

edenin sadece fiziksel bir şey değil. Bastırılmış şey­ ler senin kaslarına, vücut yapına çok sayıda şey so­

kar. Eğer öfkeyi bastırırsan zehir bedenine girer. Kas­ larına nüfuz eder, kanına işler. Eğer sadece zihinsel bir olay olmayan bir şeyi bastırırsan, bu aynı zamanda fi­ zikseldir de çünkü sen aslında bölünmüş değilsin. Sen beden "ve" zihin değilsin, b edenzihinsin, psik ? soma­ tiksin. Her ikisi birdensin. Bu yüzden bedenine yapı­ lan her şey zihnini etkiler, zihnini etkileyen her şey de bedenini etkiler. Beden ve zihin aynı varlığın iki yönü­ dür. Örneğin sinirlendiğin zaman b edenine ne olur? Öfkelendiğinde kanına belli zehirler karışır. Bu zehir­ ler olmadan öfkelenecek kadar delirmen mümkün de­ ğildir. Bedeninde bazı salgı bezleri var ve bunlar belli kimyasalları salgılar. Bütün bu anlattıklarım sadece bir felsefe değil, bilimsel gerçeklerdir. Kanın zehirlenir. Bu yüzden öfkelendiğin zaman normalde yapamadığın şeyleri yapabilirsin. Öfkeli olduğun için büyük bir ka­ yayı ite bilirsin; normalde bunu yapamazsın. Sonrasın­ da o büyük kayayı ittiğine ya da fırlattığına ya da kal95


DUYGUSAL İYİLEŞME

dırdığına bile inanamazsın. Yeniden normale döndü­ ğünde onu tekrar kaldırman mümkün olmaz çünkü ar­ tık aynı durumda değilsin. O anda belli kimyasallar kanında dolaşıyordu; sen alarm durumundaydın; bü­ tün enerjin faaliyete geçmişti. Ama bir hayvan öfkelendiğinde sadece öfkelenir. Onunla ilgili bir ahlaka ya da bir öğretiye sahip değil­ dir; sadece öfkelenir ve bu öfke ortaya çıkar. Sen de öfkelendiğinde herhangi bir hayvana benzer bir şekil­ de sinirlenirsin ama ortada toplum, ahlak, kurallar ve binlerce diğer şey vardır. Sen öfkeyi geri bastırmak zo­ runda kalırsın . Öfkeli olmadığını göstermek zorunda kalırsın, yüzüne bir gülümseme yapıştırırsın. Sen bir gülümseme yaratırsın ve öfkeyi aşağı bastırırsın. Bede­ nine ne olur? Beden kavga etmeye ya da tehlikeden kaçmaya, onunla yüzleşmeye ya da ondan kaçınmaya hazırdı. Beden bir şey yapmaya hazırdı; öfke basitçe bir şey yapmaya hazır olmaktır. Beden şiddet göstere­ cekti, saldırgan olacaktı. Eğer sert ve saldırgan olabilseydin, enerji serbest kalacaktı. Ama olamazsın çünkü bu uygunsuzdur, bu yüzden onu bastırırsın. Peki, o zaman saldırgan olma­ ya hazırlanmış tüm o kaslara ne olacak? Onlar sakat bir hale gelir. Enerji onları saldırgan olmaya iter, sen de onları saldırgan olmamaya doğru itersin. Bir çatış­ ma oluşur. Senin kaslarında, kanında, beden dokula­ rında çatışma yaşanır. Onlar bir şeyi ifade etmeye ha­ zırdı ve sen onları ifade etmemeye zorluyorsun. Onu bastırıyorsun. Sonra da bedenin sakat bir hale geliyor. 96


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

Bu her duygu ile ilgili olarak olabilir ve gün be gün, yıllarca devam eder. Sonra tüm bedenin sakat bir hale gelir. Tüm sinirlerin sakatlanır; onlar artık akmaz, canlı değillerdir. Zehirlenmiş ve karmakarışık bir hale gelmiş, ölmüşlerdir. Onlar doğal değildir. Herhangi bir hayvana bak ve onun bedeninin ne kadar zarif olduğunu gör. İnsan bedenine ne olur? Ne­ den o kadar zarif değildir? Her hayvan zariftir; insan bedeni neden değil, ona ne oldu? Sen ona bir şey yap­ tın. Onu ezdin ve onun akışındaki doğal kendiliğin­ denlik kayboldu. Durağan bir hale geldi. Bedenin her parçasında zehir var. Bedeninin her kasında bastırıl­ mış öfke, bastırılmış cinsellik, bastırılmış açgözlülük, kıskançlık, kin var. Her şey orada bastırılıyor. Senin bedenin gerçekten de hastalıklı durumda. Psikologlar senin bedeninin etrafında bir zırh ya­ rattığını ve bu zırhın problem olduğunu söylerler. Eğer öfkelendiğinde tam ifadeye izin verirsen, ne ya­ parsın ? Öfkelendiğinde dişlerini sıkmaya başlarsın, tırnaklarınla ve ellerinle bir şeyler yapmak istersin çünkü senin hayvansal mirasının bu durumla başa çık­ ma yöntemi budur. Ellerinle bir şeyler yapmak, bir şeyleri parçalamak istiyorsun. Eğer hiçbir şey yapmaz­ san parmakların sakatlanır; zarafetini, güzelliğini yiti­ rir. Onlar canlı organlar olmaz. Ve zehir oradadır, o yüzden biriyle el sıkıştığında aslında orada herhangi bir dokunuş, bir hayat yoktur çünkü ellerin ölüdür. Bunu hissedebilirsin. Küçük bir çocuğun eline do­ kun; belli belirsiz bir farklılık vardır. Eğer çocuk sana 97


DUYGUSAL İYİLEŞME

elini vermek istemiyorsa o zaman sorun yoktur, elini çeker. Sana ölü bir el vermez, sadece geri çeker. Ama sana elini vermek istiyorsa o zaman sanki eli senin elin­ le birleşiyormuş gibi hissedersin. Sıcaklık, akış, sanki çocuğun tamamı senin eline gelmiş gibidir. Bu doku­ nuşla çocuk ifade edilebilecek tüm sevgiyi aktarmış olur. Ama aynı çocuk büyüdüğünde sanki eli ölü bir araçmış gibi el sıkacaktır. Kendini ona vermeyecek, onunla birlikte akmayacaktır. Bunun olma nedeni en­ gellemelerdir. Öfke engellenmiştir ve gerçekten de elin sevgiyi ifade edecek şekilde canlanmadan önce üzün­ tülerden, öfkenin derin bir ifadesinden geçmek zorun­ dadır. Eğer öfke serbest bırakılmazsa bu öfke senin enerjini bloke eder ve sevgi akamaz. Sadece ellerin değil tüm bedenin engellenmiştir. Bu yüzden birini kucaklayabilirsin, birini göğsüne yas­ layabilirsin ama bu birini kalbine yakın tutmanla aynı şey değildir. Bunlar iki ayrı şeydir. Birini göğsüne yas­ layabilirsin, bu fiziksel bir olaydır. Ama eğer kalbinin etrafında bir zırh, duygularla ilgili bir engelleme varsa o kişi her zaman ne kadar uzaksa o mesafede kalır, herhangi bir yakınlık söz konusu olmaz. Ama eğer ger­

çekten birini yakınına alırsan ve hiç zırh yoksa o kişiy­ le aranda hiç duvar yoksa o zaman kalbin eriyerek di­ ğer kişinin kalbine karışır. Bir araya gelme, birleşme söz konusu olur. Bedenin yeniden alıcı bir hale geldiğinde ve hiç engel olmadığında, etrafında hiç zehir olmadığında her 98


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

zaman belli belirsiz bir mutluluk duygusunun çevreni sardığını hissedeceksin. Her ne yapıyorsan ya da yap­ mıyorsan, bedenin etrafında her zaman hafif bir mut­ luluk titreşimi olacaktır. Gerçekten de mutluluk sade­ ce bedeninin bir senfoni uyumunda olduğunu, senin bedeninin müzikal bir ritm olduğunu gösterir, başka bir şey değildir. Neşe zevk değildir, zevk başka bir şeyden elde edilmesi gereken bir şeydir. Neşe sadece kendin olmak, canlı, tamamen hayatta olmaktır. Bede­ nin etrafındaki ve içindeki hafif bir müzik duygusu; iş­ te mutluluk budur. Bedenin aktığında, nehre benzer bir akış olduğunda neşe dolu olursun.

Kendimi öjkeli ya da üziintülü ya da endişeli hissettiğim zaman midemde ya da güneş sinir ağında fiziksel bir şey hissettiğimi faYk ettim. Bazen eğeY çok üzgünsem bu duygu o kadaY kuv­ vetli oluyoY ki uyku uyumakta zorla­ nıyoruın ya da canım yemek yeme isteıniyor. Bundan bahsedebilir misi­ niz? Herkes midesinde çok fazla saçmalık taşıyor çün­ kü bedende bir şeyleri bastırabileceğin tek boşluk bu­ rası. Başka bir boşluk yok. Eğer bir şeyi bastırmak is­ tiyorsan onu midede bastırmak zorundasın . Ağlamak . istiyorsun - karın ölmüş, sevgilin ölmüş, arkadaşın öl­ müş - ama dışarıdan iyi gözükmeyeceği için yapını99


DUYGUSAL İYİLEŞME

yorsun. Yitirdiğin biri için ağlaman seni zayıf göstere­ ceği için onu bastırıyorsun. Ağlama duygunu nereye koyacaksın ? Doğal olarak onu midende bastırman ge­ rekiyor. Bedende bu işe uygun, bir şeyleri depolayabi­ leceğin tek boşluk orası. Eğer midede bastırırsan . . . ki herkes çok sayıda duyguyu, sevgiyle, cinsellikle, öfkeyle, üzüntüyle, ağ­ lamakla ya da gülmekle ilgili duyguları bastırmaktadır. İçten gelerek bir kahkaha atamazsın, bu dışarıdan ka­ ba gözüken bir harekettir; birçok kültürde içten, yük­ sek bir kahkaha atmak senin kültürsüz biri olduğun anlamına gelir. Bu yüzden her şeyi bastırırsın. Ve bu bastırma yüzünden derin nefes alamazsın, sığ nefesler almak zorundasın. Eğer derin nefes alacak olursan bastırmadan oluşan yaralar enerjilerini ortaya çıkarır. Korkuyorsun. Herkes midesine doğru nefes almaktan korkuyor. Yeni doğan her çocuk karnına doğru nefes alır. Uyuyan bir çocuğa bak: göğüs değil karın yukarı ve aşağı doğru inip çıkar. Hiçbir çocuk göğüsten nefes al­ maz; karından nefes alır. Onlar tamamen özgürdür, hiçbir şey bastırılmamıştır. Midelerinde bastırılmış bir şey yoktur ve bu boşluk bedende bir güzelliğe sahiptir. Midede çok fazla şey bastırıldığında beden alt ve üst olmak üzere iki parçaya ayrılır. O zaman sen artık tek değil iki olursun. Alttaki kısım atılmış olan kısım­ dır. Birlik kaybolur, varlığına ikilik girmiş olur. Artık güzel olamazsın, zarif olamazsın. Sen bir değil iki be­ den taşıyorsun ve ikisi arasında her zaman bir boşluk 100


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

olacak. Güzel bir şekilde yürüyemezsin, bir şekilde ba­ caklarını taşıman gerekir. Aslında bedenin tek olsa ba­ cakların seni taşıyacaktır. Ama bedenin ikiye bölündü­ ğü zaman sen bacaklarını taşımak zorundasın. Bedeni­ ni tıpkı bir yük gibi sürüklemek zorundasın. Güzel bir yürüyüş yapamazsın, yüzmekten keyif alamazsın, hızlı ve zevkli bir koşu yapamazsın çünkü beden t ek değil­ dir. Tüm bu hareketleri yapabilmen ve onlardan keyif alabilmen için bedenin birleşmesi gerekir. Yeniden bir­ lik oluşturulması gerekir; midenin tamamen temizlen­ mesi gerekir. Midenin temizlenmesi için çok derin nefesler alın­ ması gerekir çünkü derin bir şekilde nefes alıp verdi­ ğinde mide taşıdığı her şeyi atar. Nefes verirken mide kendisini serbest bırakır. Derin nefes almanın önemi burada yatmaktadır. Nefes vermeye daha çok önem verilmesi gerekir, böylece midenin gereksiz yere taşıdı­ ğı her şey serbest kalır. Ve mide içeride duyguları taşımıyorken eğer ka­ bızlık çekiyorsan bu sorun aniden ortadan kalkacaktır. Duyguları midende bastırdığında kabızlık olur çünkü mide hareket serbestisine sahip değildir. Sen onu derin bir şekilde kontrol ediyorsun; onun serbest kalmasına izin vermiyorsun. O yüzden eğer duygular bastırılırsa, kabızlık olacaktır. Kabızlık fiziksel olmaktan çok ruh­ sal bir hastalıktır; kabızlık bedenden çok zihne aittir. Ama unutma, ben zihinle bedeni ikiye ayırmıyo­ rum. Onlar aynı olayın iki yönüdür. Zihin ve beden iki ayrı şey değildir; senin bedenin psikosomatik bir olay101


DUYGUSAL İYİLEŞME

dır. Zihin bedenin en belirsiz parçasıdır ve beden de zihnin en kaba, büyük parçasıdır. Ve onlar birbirlerini etkiler ve paralel bir şekilde hareket ederler. Eğer zi­ hinde bir şeyleri b astırıyorsan, beden bastırmaya doğ­ ru bir yolculuğa başlayacaktır. Eğer zihin her şeyi ser­ best bırakırsa, beden de her şeyi serbest bırakır. İşte bu yüzden ben geliştirdiğim meditasyonlarda duygusal boşalma üzerinde çok fazla duruyorum. Duygusal bo­ şalma bir temizlik sürecidir.

Hindistan'da biz güneş sinirağına (solar plexus: 3 . Çakra) manipura adını veririz, o tüm hislerinin, tüm duygularının merkezidir. Biz duygularımızı manipu­

ra 'da bastırmaya devam ederiz. Bu kelime "elmas" an­ lamına gelir; hayat hisler, duygular, kahkahalar, ağla­ ma, gözyaşları ve gülümsemeler sayesinde değerlidir. Hayat bütün bu şeyler sayesinde değerlidir, onlar ha­ yatın ihtişamıdır; bu yüzden üçüncü çakra, üçüncü enerji çakrası manipura, elmas çakrası olarak adlandı­ rılır. Sadece insanoğlu bu kıymetli elmasa sahip olabi­ lir. Doğal olarak hayvanlar gülemez; aynı zamanda ağ­ layamazlar da. Gözyaşları sadece insana verilmiş belli bir boyuttur. Gözyaşlarının güzelliği, kahkahanın gü­ zelliği, gözyaşlarının şiiri ve kahkahanın şiiri sadece in­ sanların sahip olabileceği şeylerdir. Diğer tüm hayvan­ larda sadece iki çakra ya da merkez vardır; bunlardan birincisi m uladbar ya da cinsellik merkezi, hayatın 1 02


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

merkezidir, diğeri ise svadbistlıan ya da hara diye ad­ landırılır ve yaşamın bedeni terk ettiği noktadır. Hay­ vanlar doğar ve ölür; bu iki olay arasında pek fazla bir şey yoktur. Eğer sen de doğuyor ve ölüyorsan, sadece bunu yapıyorsan, sen de bir hayvansın; henüz insan ol­ madın. Ve çok sayıda, milyonlarca insan sadece bu iki çakra ile varolur; asla onların ötesine geçmez. Bize duygularımızı bastırmamız öğretildi, bize hassas olmamamız öğretildi. Bize duyguların herhangi bir kazanç sağlamadığı öğretildi; pratik ol, sert ol, yu­ muşak olma, kırılgan olma, yoksa istismar edilirsin. Sert ol 1 En azından sert olduğunu göster, en azından tehlikeliymişsin gibi, yumuşak bir varlık değilmişsin gibi davran. Etrafında korku yarat. Gülme çünkü gü­ lecek olursan diğerlerinde korku uyandıramazsın. Ağ­ lama; eğer ağlarsan korkuyor olduğunu gösterirsin. İn­ sana has sınırlarını gösterme. Mükemmelmişsin gibi davran. Üçüncü çakrayı bastırırsan bir asker olursun, bir insan değil bir asker; ordu mensubu, sahte bir adam. Tantra'da bu merkezi rahatlatmak için çok fazla şey yapılır. Duyguların rahat bırakılması, serbest kalması gerekir. Kendini ağlamaklı hissettiğinde ağlamalısın, gülmek istediğinde gülmelisin. Bu bastırma saçmalığı­ nı bir kenara bırakmak zorundasın, ifade etmeyi öğ­ renmek zorundasın çünkü sadece hislerin, duyguların, hassaslığın aracılığıyla iletişimin mümkün olduğu o tit­ reşime ulaşabilirsin. Onu görmedin mi ? İ stediğin kadar konuşabilirsin 1 03


DUYGUSAL İYİLEŞME

ama hiçbir şey söylenmemiş olur ama yüzünden aşağı süzülen bir damla yaş her şeyi söyler. Bir gözyaşı çok daha fazlasını söyleyebilir. Saatlerce konuşsan da hiç­ bir işe yaramaz ama bir gözyaşı her şeyi anlatabilir. "Çok mutluyum, şu ya da bu . . . " şeklinde konuşmaya devam edebilirsin ama yüzün bunun tam tersini göste­ rebilir. Küçük bir gülüş, gerçek, sahici bir gülüş sonra­ sında artık herhangi bir şey söylemen gerekmez; bu gülüş her şeyi söyler. Arkadaşını gördüğünde yüzün aydınlanır, neşeyle parlar. Üçüncü merkezin daha fazla kullanılması gerekir. O düşünmeye karşıdır, o yüzden eğer üçüncü merke­ ze izin verirsen gergin zihnini daha kolay rahatlatabi­ lirsin. Sahici, hassas ol; daha fazla dokun, daha fazla hisset, daha fazla gül, daha fazla ağla. Ve unutma, ge­ rekenden daha fazlasını yapamazsın; abartamazsın. Gerekenden tek bir gözyaşı bile daha fazlasını döke­ mezsin, ihtiyaç duyulandan daha fazla gülemezsin. O yüzden korkma ve cimri olma.

Meditasyona başladıluan sonrn bede­ nimin ve ona karşı olan duygulanmrn fazlasıyla değiştiğini fark ettim. Yü­ rüme şelılim, yıkamrken kendime bakma şeklim, bedenimde Jıissettikle­ ıim, Jıcr şey bana o lıadar farlılı geliyor ki tanıyaınıyonmtl Beden mi zih­ ni talıip eder, yoksa zi1111im mi bede­ niınden etkileniyor? 1 04


DUYGULARI N DOGASINI ANLAMAK

İnsan bir makine değil bir organizmadır ve ikisi arasındaki farkın anlaşılması çok önemlidir. Makine­ nin parçaları vardır, organizmanın organları vardır. Parçaları ayıracak olursan hiçbir şey ölmez . Parçaları tekrar yerine koyduğunda m akine yine çalışmaya baş­ lar. Ama bir organizmada eğer organları birbirinden ayıracak olursan bir şey ölür. Onları tekrar bir araya getirebilirsin ama organizma bir daha canlanmaz. Or­ ganizma yaşayan bir bütündür; her şey birbiriyle bağ­ lantılıdır. Bedeninde ya da zihninde ya da kalbinde ya da farkındalığında sana ne olursa olsun bu tüm organiz­ madaki her şeyi değiştirecektir. Sen bir bütün olarak etkileneceksin. Organik bütüne ait organlar sadece bir araya getirilmiş parçalar değildir, daha fazlası vardır. Makine sadece parçalarının bir toplamından iba­ rettir. Organizma ise parçalarının toplamından daha fazla olan bir şeydir ve bu "daha fazla" olan kısım se­ nin her şeyinin içine giren ruhundur. Bu yüzden nere­ de olursa olsun her değişiklik tüm varlığında zillerin çalmasına neden olur. İşte bu yüzden farklı sistemler vardır. Örneğin yoga, kendini gerçekleştirme konusunda çalışan kişiler için en öne çıkan sistemdir. Ama onun neredeyse tüm işlevi bedenle, beden duruşları ile ilgilidir. Bu müthiş bir araştırmadır; onu yaratan insanlar neredeyse im­ kansız bir iş başarmışlardır. Hangi beden duruşlarında zihnin belli bir tutuma büründüğünü, kalbin belli bir 105


DUYGUSAL İYİLEŞME

ritimde attığını, farkındalığının arttığını ya da azaldığı­ nı bulmuşlardır. Tüm beden duruşlarını öyle bir şekil­ de geliştirmişlerdir ki sadece beden üzerinde çalışarak, başka hiçbir yere dokunmadan senin tüm varlığını de­ ğiştire bilirler. Ama bu uzun, sıkıcı, zorlu bir iştir çünkü beden senin varlığının tamamen bilinçaltı parçasıdır. Onu eğitmek, hele bir de doğal olmayan, tuhaf pozisyonlar almasını sağlamak çok zor bir iş olmalı. Ve yoga siste­ mini geliştiren kişiler hayatın tüm beden duruşları üze­ rinde çalışmak için, tüm içsel varlığı değiştirmek için çok kısa olduğunu fark ettiklerinden dünyada insan ömrünü uzatmayı ve böylece bu görevi bir hayat süre­ si içinde tamamlamayı düşünen ilk insanlar oldular. Mesela herkes Buda'nın oturur durumda olduğu lotus duruşunu bilir. O en ünlü duruştur. Eğer bu po­ zisyonda, omurgan tamamen dik ve tüm bedenin gev­ şemiş bir şekilde oturacak olursan yerçekiminin senin üzerinde en az etkiye sahip olduğu daha yeni bulundu. Ve seni öldüren şey de yerçekimidir; sen yerçekiminin ne kadar çok etkisinde kalırsan mezara doğru o kadar çok çekilirsin. Einstein ışık hızında giden araçlar yapa­ cak olursak bunlarda yolculuk eden kişilerin hiç yaş­ lanmayacağını söylediğinde bu konu da tamamen net­ liğe kavuşmuş oldu. Eğer o kişiler dünyadan ayrılıp el­ li yıl sonra da geri gelirlerse kendileri ile aynı dönem doğmuş herkes ölmüş olacak. Belki hayatta kalmış olan birkaç kişi varsa onlar da ölüm döşeğinde olur ama uzay yolculuğuna çıkmış olanlar yolculuğun baş106


DUYGULARIN DOGASI NI ANLAMAK

langıcında hangi yaşta iseler yine o yaşta olacaklar. Einstein ışık hızında yaşlanmanın durduğunu söy­ lüyor. Ama bu sadece bir hipotez, bunu ispatlayan bir deney hiç yapılmadı. Işık hızında gidecek bir uzay ara­ cı yapmak çok zor çünkü bu hıza erişildiğinde her şey yanıp kül olur. Bu aracın yapımında kullanabileceğin bir metal, bir malzeme yok, o yüzden denemek olanak­ sız gibi duruyor. Ama Einstein yoganın bu konuya getirdiği açıkla­ madan habersizdi. Yoga ışık hızında seyahat etmiş bir kişinin dünyaya aynı yaşta geri döneceğini söyler çün­ kü o kişi yerçekimi alanının dışına çıkmıştır; bu yüz­ den yaşlanması mümkün olmaz. Bu açıklama çok daha pratik, çok daha bilimsel gözüküyor; sadece bir hipo­ tezden ibaret değil. Yoga yapan binlerce kişi diğer in­ sanlardan çok daha uzun yaşadı. Bunu sadece

o

duruş­

ta, yerçekiminin kendilerini en az etkilediği pozisyon­ da oturarak yaptılar. Ama yoga yapan kişilerin ömür uzatma yöntemle­ ri ile ilgilenmelerinin nedeni hayatın kendisine duy­ dukları arzu değil, çok yavaş bir dönüşüm aracı seçmiş olmalarıdır; bu da bedendir. Ama insanlar aydınlan­ maya beden aracılığıyla eriştiler. Belli beden duruşları­ nı öğrenip uygulamaktan başka bir şey yapmadılar. Beden belli bir konumdayken zihin belli bir şekilde ça­ lışır. Bir pozisyonda çalışmayı durdurur, bir başka du­ ruşta fazlasıyla uyanık bir hale gelirsin, bu böyle gider. Bunu günlük hayatta da görebilirsin. Her ruh ha­ linde, her duygu, her düşüncede beden belli bir duruş 107


DUYGUSAL İYİLEŞME

alır. Eğer dikkatlice izlersen bir ilişki olduğunu görebi­ lirsin, bu öyle bir ilişkidir ki onu değiştiremezsin. Ör­ neğin benim gibi bir insanı düşün; eğer ellerimi bağla­ yacak olursan ben konuşamam ! Konuşabilmem müm­ kün olmaz, ne yapacağımı bilemez bir durumda kalı­ rım çünkü ellerimle ifadelerim arasında çok güçlü bir bağ var. Her elin beynin bir yarısı ile bağlantılı olduğunu biliyor olmalısın, sol elin sağ yarıküre ile sağ elin de sol yarıküre ile bağlantılı. Onlar senin zihninin uzantıları. O yüzden ne zaman konuşsam bunu iki çeşit araç kul­ lanarak yapıyorum: Bunlardan biri kullandığım keli­ meler, diğeri ise ellerim. Elimle yaptığım her hareket belli bir fikrin ifade edilmesini sağlıyor. Eğer ellerim bağlı olursa bir şey söylemem olanaksız olur. Bunu de­ nedim ve konuşmanın aniden çok zor bir işe dönüştü­ ğünü gördüm. Bir şey söylemek isterken başka bir şey söylüyorum. Bunun tüm nedeni ellerimle olan ritmin bozulmuş olması. En alt seviyeden en üste kadar içindeki her şey birbiri ile bağlantılı. Yoga beden üzerinde çalışıyor; bu çok uzun, meşakkatli bir süreç ve eğer bilim ona el uzatıp yardımcı olmazsa belki de hiçbir geleceği yok. Belki o zaman bir patlama olabilir. Yoga insanın geliş­ tirdiği en eski ilimlerden biri, en az beş bin yıllık bir ilim. Eğer bilim onunla el ele gitmezse o zaman yoga insandan çok fazla şey istiyor olacak. Modern insanın o kadar çok zamanı yok; daha kısa yolların bulunması gerek. 108


DUYGULARIN DOGASI NI ANLAMAK

Eğer zihin üzerinde çalışıyorsan bu bedene göre daha kısa bir yol ve işin de daha kolay çünkü zihin ko­ nusunda fazla bir şey yapmana gerek yok, sadece far­ kındalık, sadece uyanık olmak yeterli. Psikanalize ge­ rek yok; o da süreci gereksiz yere uzatan bir şey. Yo­ ga en azından bir sona erişiyor. Psikanaliz hiçbir za­ man bir sona erişmez çünkü zihin her gün yeni saçma­ lıklar yaratmaya devam eder; o çok üretken bir şeydir. Sen rüyalarını bir düzene sokmaya devam edersin, o da yeni rüyalar yaratmayı sürdürür. O kadar kurnaz­ dır ki gece rüyanda uyuduğunu ve rüya gördüğünü gö­ rebileceğin düşler yaratır. Çok karmaşık bir hale gele­ bilir. Ve tüm bu saçmalıkları analiz etmenin belki bir parça yardımı dokunabilir, biraz rahatlama sağlayabi­ lir ama sonu olmayan bir süreçtir. Zihin üzerinde gerçekten çalışan kişiler uyanık ve dikkatli bir şekilde çalışmışlar, onu gözlemlemişlerdir; sen zihni gözledikçe o yavaş yavaş sessizleşir, anlamsız sözler söylemeyi durdurur, sakin ve durgun bir hal alır. Ve zihin sakinleşip sessizleştiğinde bedenin çok şaşırtıcı değişimlerden geçmeye b aşlar; işte soru sora­ nın başına gelen şey de bu. Bedenin yeni şekillerde davrandığını göreceksin; daha önce hiç böyle davran­ mamıştı. Farklı bir şekilde yürüyor, j estler ve hareket­ ler değişti. Zihnin sessiz ve sakin bir hale geldiğinde bedenin de sessiz ve sakin bir hale gelmeye başlar; be­ dende daha önce hiç hissetmediğin belli bir sakinlik, belli bir canlılık olur. Daha önce bedenindeydin ama bundan önce hiç onunla bu kadar derin bir ilişkin ol109


mamıştı çünkü zihnin seni sürekli meşgul ediyordu. Zihnin bir engeldi, bu yüzden farkındalığın hiçbir za­ man bedeninle bir köprü kurmamıştı. Şimdi zihnin sessiz olduğuna göre, farkındalığın ilk defa beden konusunda uyanık bir hale gelir. Bu yüzden bir Buda kendi jestlerine sahiptir; yürüyüşü farklıdır, görünüşü farklıdır. Her şey farklıdır çünkü artık zihin ortada yoktur. Beden artık zihni izlemez; zi­ hin bir engel değildir. Beden artık farkındalığı, senin en derindeki özünü takip eder. Bu yüzden bedende değişimler oluşmaya başladı­ ğında onları izle ve sevin. Daha uyanık olursan daha fazla değişiklik gerçekleşecektir. Daha bilinçli olursan bedenin bile kendi bilincine sahip olmaya başlar. Ve sen daha uyanık ve daha farkında bir hale geldikçe, be­ denine karşı daha merhametli olmaya başladıkça ken­ dini daha yakın, daha samimi hissedeceksin, yeni bir arkadaşlık türü ortaya çıkacak. Şimdiye kadar bedeni­ ni sadece kullandın. Ona bir teşekkür bile etmedin; oy­ sa o sana mümkün olabilecek her şekilde hizmet edi­ yor. Bu yüzden bu iyi bir deneyim. Daha yoğun olma­ sına izin ver ve ona yardımcı ol. Bunu yapabilmenin tek yolu ise daha uyanık bir hale gelmendir.

ı 10


Kafadan Kal be Kalpten Varhğa Merkeze Geri Dönüş Yolculuğu

T

oplum senin kalp insanı olmanı istemiyor . Toplu­ mun kalplere değil kafalara ihtiyacı var. Bir keresinde Varanasi' deki bir üniversiteyi ziya­

retim sırasında o zamanların en ünlü akademisyenle­ rinden biri olan Doktor Hajari Prasad Dwivedi ile ko­ nuşuyordum . Benim konuşma yapacağım toplantıyı yöneten kişiydi ve ayn ı zamanda sanat fakültesinin ba­ şında yer alıyordu. Ona, "Neden sana kalp değil baş diyorlar, hiç düşündün mü ? " diye sordum. Bana, "Ne garip sorular soruyorsun, " diye yanıt verdi; çok yaşlı bir insandı, şimdi ölü. Bana, "Bunca yıllık ömrümde bana kimse bu soruyu sormadı, " diye yanıt verdi. Ama üzerinde düşündü; sonra şöyle yanıt verdi, "Sorunda önemli bir nokta var. Benim de örne­ ğin neden felsefe bölümünü yöneten insanlara felsefe bölümünün kalbi adını vermediklerini merak etmeme sebep oldun. Bu daha özgün, daha temel bir şey olurlll


DUYGUSAL İYİLEŞME

du ama ona da baş adını veriyorlar. " Toplum kafalar ve kalpler arasında bölünmüş du­ rumda. İşçilere bazen el işçisi adı verildiğini hiç fark ettin mi? Elleriyle çalışan zavallı insanlara, işçilere "el işçisi" diyorlar, onların üzerinde de "baş" denilen kişi­ ler var. Ama kalp tamamen kayıp durumda; kimseye "kalp" adı verilmiyor. Kalbinde bir kımıldanma hissetmen çok önemli bir durum çünkü kalbin kafandan çok daha değerli. Kafan tamamen ödünç alınmış bir şey, kendine ait hiç­ bir şeyi yok. Ama kalbin tamamen senindir. Kalbin Hı­ ristiyan ya da Hindu değil, kalbin halen var oluşa ait. Bozulmuş ya da zehirlenmiş değil. Kalbin halen öz­ günlüğünü koruyor. Kafadan kalbe yapacağın şey büyük bir kuantum sıçramasıdır. Bir adım daha sonrasında kalpten varo­ luşa geçtiğinde eve varmış olacaksın; kutsal yolculuk sona erecek. Kimse kafadan varlığa doğrudan gidemez. Onlar birbirine yabancıdır; birbirleri ile hiçbir bağlantıları yoktur. Daha tanışmıyorlar bile ! Ne senin varlığın ka­ fa ile ilgili bir şey bilir, ne de kafanın varlığa dair bir fikri vardır. Onlar aynı evde yaşayan birbirine tama­ men yabancı iki insan gibiler. Çok farklı şekillerde ça­ lıştıkları için yolları asla kesişmiyor, birbirleri ile asla karşılaşmıyorlar. Kalp köprüdür. Kalbin bir kısmı kafayı tanır, bir kısmı da varoluşu bilmektedir. Kalp yolun ortasındaki bir istasyondur. Varoluşuna doğru ilerlemeye başladı1 12


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

p, mda kalp gece konakladığın yer olacak. Kalpten varlığa ilişkin bir şeyleri görebileceksin; " ın a kafadan bunu görmen mümkün değil, o yüzden fi­ lozoflar hiçbir zaman mistiklere dönüşmezler. Şairler dö­ ı ı U şerek mistik olurlar . . . ressamlar, heykeltıraşlar, dans­ \' ılar, müzisyenler, şarkıcılar varoluşa daha yakındır. Ama kafa toplumun tamamına hükmediyor çünkü lı ufa para kazanma becerisine sahip. O çok verimli ça­

l ışan bir şey; zaten makineler her zaman daha verimli­ ı l l r . Kafan senin tüm hırslarını gerçekleştirme kapasi­

l csine sahip. Kafa senin eğitim sistemlerinle besleniyor ve

tüm enerjin kalbin etrafından dolanarak doğrudan

ıı raya gidiyor. Kalp en önemli şeydir çünkü o senin varoluşuna, Hon suz yaşam kaynağına açılan kapıdır. Dünyadaki 1 iim

üniversitelerin insanların kalbin farkına varmala­

nnı sağlamasını, onları daha estetik, daha duyarlı yap­ masını, insanların etrafımızı kuşatan her şeye, bu uç­ suz bucaksız güzelliğe, uçsuz bucaksız mutluluğa kar­ ı,ıı

daha duyarlı olmasını isterdim. Ama kalp senin bencil arzularını yerine getiremez,

i şte sorun da budur. O sana dehşetli bir aşk deneyimi, si myasal bir değişim yaşatabilir. İçindeki en iyi şeyi en Haf ve temiz şekline getirebilir. Ama para, güç, prestij yaratamaz ve bunlar da hedefler haline gelmiştir. Kafandan kalbine doğru kaymaya devam et ve sonra biraz daha büyük bir risk alıp kalpten varlığa geç. Bu senin hayatının en temelidir.

1 13


DUYGUSAL İYİLEŞME

Turgenyev'in yazdığı, Budala adında çok güzel bir öykü vardır. Bir zamanlar bir şehirde herkes tarafından yaşa­ mış en büyük aptal olmakla itham edilen bir adam ya­ şarmış. Doğal olarak sürekli zorluklarla karşılaşıyor­ muş. Ne zaman bir şey söylese insanlar gülmeye başlı­ yormuş; güzel ve doğru bir şey söylese bile . Ama bir aptal, bir budala olarak bilindiği için insanlar onun yaptığı ve söylediği her şeyin aptalca olması gerektiği­ ni düşünüyormuş. Bilgelik dolu cümleler kursa bile in­ sanlar yine de ona gülüyormuş. Adam yaşlı bir bilgeye gitmiş ve kendini öldürmek istediğini, artık yaşayamayacağını söylemiş. "Sürekli bu şekilde itham edilmek bana çok fazla geliyor; buna daha fazla dayanamayacağım. Ya bundan kurtulmanın bir yolunu bulmama yardımcı ol ya da ben kendimi öl­ düreceğim, " demiş. Yaşlı adam gülmüş. "Bu çok da b üyük bir sorun değil, " demiş, "Üzülme. Sadece tek bir şey yap ve yedi gün sonra yine beni görmeye gel; her şeye hayır deme­ ye başla. Her şeyi sorgulamaya başla. Eğer biri 'Bak, şu güneşin batışına bak, ne kadar da güzel ! ' diyecek olursa hemen, 'Güzellik bunun neresinde ? Ben her­ hangi bir güzellik göremiyorum; ispatla! Güzellik ne­ dir ki? Dünyada güzellik filan yok, bunların hepsi saç­ malık ! ' diye yanıt ver. Kanıtlar konusunda ısrarcı ol, 'Güzelliğin nerede olduğunu ispatla. Onu görmem, ona dokunmam şart. Onu bana tanımla, ' de. Eğer biri 1 14


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

ırnna 'Müzik ne kadar coşku dolu, ' diyecek olursa he­ ı ı ı cn

'Müzik ne? Coşku ne? Bunların ne demek oldu­

P;unu açıkça tanımla. Ben coşkuya inanmam, bunların l ıcpsi saçmalık, hepsi kandırmaca. Müzik de gürültü­ d e n başka bir şey değil' diye atıl. "

"Her bir şeyde bunu yap ve yedi gün sonra beni görmeye gel. Olumsuz ol, yanıt verilemeyecek sorular :mr: Güzellik nedir, aşk nedir, coşku nedir? Hayat ne­ dir, ölüm nedir, Tanrı nedir? " Yedi gün sonra budala, lı ilge kişinin yanına tekrar gelmiş, bu sefer peşinde bir­ çok insan da varmış . Başında bir taç taşıyormuş ve üzerinde güzel giysiler varmış. Yaşlı bilge "Ne oldu ? " diye sormuş. Budala şöyle yanıt vermiş, "Sanki bir mucize ol­ du ! Tüm şehir benim dünyadaki en bilge insan olduğu­ mu düşünüyor. Herkes benim büyük bir filozof, büyük bir düşünür olduğumu söylüyor. Herkesi susturdum, insanlar benden korkar oldu. Benim yanıma gelen her­ kes susuyor çünkü ne söylerlerse onu hemen bir soru­ ya dönüştürüyorum ve tamamen olumsuz biri oldum. Söylediklerin işe yaradı ! " Bilge kişi, "Senin peşinden gelen bu insanlar kim ? " diye sormuş. Budala, "Onlar benim takipçilerim; bilgeliğin ne olduğunu benden öğrenmek istiyorlar l " diye yanıtla­ mış. İşte gerçek budur. Zihin olumsuz içinde yaşar, her şeye hayır der, her şeye hayır diyerek beslenir. Zi115


DUYGUSAL İYİLEŞME

hin temelde ateisttir, negatiftir. Pozitif zihin diye bir şey yoktur. Kalp pozitiftir. Tıpkı zihnin hayır demesi gibi, kalp evet der. Tabii ki evet demek hayır demekten da­ ha iyidir çünkü kimse hayır diyerek gerçekten yaşaya­ maz. Sen ne kadar çok hayır dersen o kadar küçülür, kapalı bir hale gelirsin. Ne kadar çok hayır dersen o kadar daha az canlı bir hale gelirsin. İnsanlar senin bü­ yük bir düşünür olduğunu düşünebilirler ama aslında kuruyup ölüyorsun, yavaş yavaş kendini öldürüyorsun. Eğer aşka hayır dersen daha önceki halinden da­ ha az bir duruma gelirsin; eğer güzelliğe hayır dersen daha önceki halinden daha az bir duruma gelirsin . Ve eğer her şeye hayır demeyi sürdürecek olursan parça parça kaybolursun. En sonunda geriye son derece boş, anlamsız, herhangi bir özelliği olmayan, neşenin, dan­ sın, kutlamanın olmadığı bir hayat kalır. İşte modern zihnin başına gelen budur. Modern insan daha önce hiç söylemediği kadar çok hayır dedi. Bu yüzden bu sorular var; Hayatın anlamı nedir? Ne­ den yaşıyoruz ki? Yaşamaya devam etmenin ne anlamı var? Biz Tanrı'ya hayır dedik, sonrasına hayır dedik, insanoğlunun çağlardır uğrunda yaşadığı her şeye ha­ yır dedik. İnsanların yaşama nedeni olan değerlerin hepsinin kıymetsiz olduğunu gönlümüzün dilediği şe­ kilde ispatladık ama şimdi zorluk içindeyiz, derin bir ıstırap çekiyoruz . Hayat bizim için giderek daha ola­ naksız bir hale geldi. Yaşamaya devam etmemizin tek 1 16


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

nedeni korkaklar olmamız çünkü yaşamaya dair tüm nedenleri yok ettik. Yaşamaya devam ediyoruz çünkü kendimizi öldüremeyiz. Ölümden korkuyoruz, bu yüz­ den yaşamaya devam ediyoruz . Aşk yüzünden değil korku yüzünden yaşıyoruz. Pozitif olmak daha iyi çünkü sen ne kadar pozitif olursan kalbe doğru o kadar fazla ilerlersin. Kalp olumsuz bir dilde konuşmaz . Kalp asla, "Güzellik ne­ dir? " diye sormaz. Güzelliğin keyfini çıkarır ve bunu yaparken de onun ne olduğunu bilir. Onu tanımlaya­ maz, onu kendisi açıklayamaz çünkü bu tür bir dene­ yim açıklanabilir, ifade edilebilir bir şey değildir. Dil yeterli değildir, hiçbir sembol de işe yaramaz. Kalp aş­ kın ne olduğunu bilir ama sormaz. Zihin sadece soru­ ları, kalp ise sadece yanıtları bilir. Zihin soru sormayı sürdürür ama yanıt veremez. Bu yüzden felsefenin yanıtları yoktur, o sadece sorulardan, sorulardan ve sorulardan ibarettir. Kalbin hiç sorusu yoktur; bu hayatın gizemlerinden biridir; kalp bütün yanıtlara sahiptir. Ama zihin kalbi dinle­ mez; ikisinin arasında herhangi bir birlik, herhangi bir iletişim yoktur çünkü kalp sadece sessizliğin dilini bi­ lir. Kalp başka bir dil bilmez, başka bir dili anlamaz; zihin ise sessizlikle ilgili hiçbir şey bilmez. Zihin tama­ men şamatadan, bir aptalın anlattığı bir hikayeden ibarettir, öfke ve gürültü doludur, hiçbir şey ifade etmez. Kalp neyin önemli olduğunu bilir. Kalp yaşamın onurunu, sadece var olmanın verdiği müthiş neşeyi bi1 17


DUYGUSAL iYİLEŞME

lir. Kalp kutlama becerisine sahiptir ama asla soru sor­ maz. Bu yüzden zihin kalbin kör olduğunu düşünür. Zihin şüphelerle, kalp güvenle doludur; ikisi zıt kutup­ larda yer alır. İşte bu yüzden negatif olmaktansa pozitif olmanın daha iyi olduğu söylenir. Ama unutma: Pozitif negatif­ le bir aradadır, onlar aynı madalyonun iki yüzüdür. Ben buraya sana kalbin yöntemlerini öğretmeye gelmedim; evet onları kullanıyorum ama sadece seni zihninden dışarı çıkarmanın bir yolu olarak. Ben kalbi seni karşı kıyıya götürecek bir araç olarak, bir kayık olarak kullanıyorum. Karşıya vardıktan sonra kayığı orada bırakman gerekiyor; onu başının üzerinde taşı­ man gerekmiyor. Hedef ikiliğin ötesine geçmektir. Hedef hem hayı­ rın hem de evetin ötesine gitmek, çünkü senin evetin ancak hayır bağlamında bir anlama sahip olabilir; ha­ yırdan bağımsız olamaz. Eğer hayırdan bağımsız olur­ sa anlamı ne olacak ? Senin evetin ancak hayırla birlik­ te var olabilir, unutma; senin hayırın da yine ancak evetle var olabilir. Onlar zıt kutuplar ama belli belirsiz bir şekilde birbirlerine yardım ediyorlar. Burada bir komplo var; onlar el ele tutuşup birbirlerini destekli­ yorlar çünkü kendi başlarına var olamıyorlar. Evet, sa­ dece ve sadece hayır sayesinde bir anlam kazanıyor; hayır sadece evet sayesinde bir anlama sahip oluyor. Senin de bu komplonun ötesine geçmen, bu ikiliğin ötesine geçmen gerekiyor. Ben sana pozitif bir yaşam şeklini öğretmiyorum, 1 18


DUYGULARIN DOGASI NI ANLAMAK

negatif bir yaşam şeklini de öğretmiyorum. Ben sana olağan sınırların ötesine geçmenin yolunu öğretiyo­ rum. Tüm ikiliklerin ortadan kaldırılması gerekiyor; zihin ve kalp arasındaki, madde ile zihin arasındaki, dü şünce ile duygu arasındaki, pozitif ve negatif arasın­ daki, erkek ve kadın arasındaki, yin ve yang, gece ve gündüz, yaz ve kış, yaşam ve ölüm . . . arasındaki ikiliğin,

hepsinin ortadan kalkması gerekiyor. Bu tür ikiliklerin yok olması gerekiyor çünkü sen ikiliğin ötesindesin. Hem evet hem de hayırdan uzaklaşmaya başladı­

ğın anda esas olanı ilk kez, kısa süreliğine de olsa gör­ meye başlarsın. Bu yüzden esas olan hiçbir şekilde ifa­ de edilemez bir şey olarak kalır; hayır diyemezsin, evet d iyemezsin. Ama eğer negatif ve pozitif arasında bir seçim ya­ pacaksan, ben pozitifi seçmeni söylerim çünkü evetten N ıyrılmak hayırdan sıyrılmaktan daha kolay. Hayırın içinde fazla bir alan yok, o karanlık bir hapishane hüc­ resi. Evet daha geniş; daha açık, daha savunmasızdır. l l ayırdan uzaklaşmanın çok zor olduğunu göreceksin.

Orada fazla bir alanın yok, orada her taraftan kıstırıl­ mış durumdasın, bütün kapılar ve pencereler kapalı. l l ayır kapalı bir alandır. Negatifin içinde yaşamak bir

i nsanın yapabileceği en aptalca şey ama milyonlarca insan bunu yapıyor. Özellikle modern insan tamamen ı ı cgatifin içinde yaşıyor. Turgenyev'in öyküsünde olanları tekrarlıyor çünkü negatif içinde yaşarken ken­ d i sini çok iyi hissediyor, egosu tatmin oluyor. Ego, hayır tuğlaları ile örülmüş bir hapishane 1 19


DUYGUSAL İYİLEŞME

hücresidir; negatiflik ile beslenir. Bu yüzden eğer ne­ gatif ve pozitif arasında seçim yapman gerekirse pozi­ tifi seç böylece en azından biraz daha geniş bir açın olur; birkaç pencere ve kapı açık olur, rüzgar ve güneş ve yağmura erişebilirsin. Dışarıdaki masmavi, koca­ man gökyüzünü, yıldızları ve ayı arada bir görebilirsin. Ve bazen çiçeklerin kokusu sana gelmeye başlar, ba­ zen de sadece hayatta olmanın neşesini hissedebilirsin. Ve evetten öteye geçmek daha kolaydır. Hayırdan evete gel, buradan da öteye geç. Bu noktanın ötesi ne pozitif, ne de negatiftir; öteki taraf Tanrısallıktır, öteki taraf aydınlanmadır.

9 '

Kafa ve kalbin kanşımı olan bir şekil­ de yaşamamız hiç mümkün olacak mı yoksa bu ikisinin Jıer zaman tamamen birbirinden ayn olması mı gerekiyor? Bu yollardan birini bilinçli bir şekilde terdlı etmemiz şart mı?

Bu tamamen sana bağlı çünkü bunların ikisi de bi­ rer mekanizma. Sen ne kafa, ne de kalpsin. Kafanla ha­ reket edebilirsin, kalbinle hareket edebilirsin. Bu du­ rumda tabii ki farklı noktalara varacaksın çünkü kafa­ nın ve kalbin yönleri birbirine tamamen zıttır. Kafa sürekli, kara kara düşünür, felsefe yapar; sa­ dece kelimeleri, mantığı, delilleri bilir. Ama bu çok ve­ rimsizdir çünkü gerçeğin mantığa, kanıtlara, felsefi araştırmalara ihtiyacı yoktur. Gerçek çok basittir; onu 1 20


DUYGULARIN DOGASI NI ANLAMAK �·ok karmaşık hale getiren şey kafadır. Yüzyıllar bo­

,vu nca filozoflar kafa aracılığıyla gerçeği arayıp durdu­

lıır. Onların hiçbiri bir şey bulamadı ama büyük dü­ �!i nce sistemleri yarattılar. Bütün bu sistemleri incele­

c l i m ve herhangi bir sonuç göremedim. Kalp de bir mekanizma; kafadan farklı bir sistem. Kafaya mantıksal araç, kalbe ise duygusal araç adını verebilirsin. Kafa tüm felsefeleri, tüm teolojileri yara­

t ı r; kendini adama, dua ve duygusallık ise kalpten ge­ l i r. A m a kalp de sürekli duygular arasında dolanıp dunır.

"Duygu " kelimesi iyidir . . . Dikkatlice bakın, içinde

l ı l r eylem, bir hareket gizlidir. Bu yüzden kalp hareket rller ama kördür. Hızlı, çabuk bir şekilde hareket eder �·i.inkü beklemek için hiçbir sebep yoktur. Düşünmesi gerekmez, o yüzden her ş eyin üzerine atılır. Ama ger­ �·ck herhangi bir duygusallık içinde bulunamaz. Mantık ı ıasıl bir engelse, duygu da öyledir. Mantık içindeki er­ kektir, kalp ise içindeki kadındır. Ama gerçeğin kadın­

la ya da erkekle bir ilgisi yoktur. Gerçek senin bilincin­ d ir. Kafayı düşünürken, kalbi duygu ile titreşirken izle­ _ycbilirsin. Onların arasında bir ilişki olabilir. . . Normal koşullarda toplum kafanın efendi, kalbin ise köle olduğu bir düzenleme yapmıştır çünkü toplum Nkek zihni ve psikolojisinin yarattığı bir şeydir. Kalp k adınsıdır. Ve tıpkı erkeğin kadını köle olarak tutması gibi, kafa da kalbi köle olarak tutar. Durumu tersine �·evirebiliriz, kalp efendi, kafa köle haline gelebilir. l •:ğer ikisi arasında bir seçim yapmamız gerekirse, eğer 121


DUYGUSAL İYİLEŞME

ikisi arasında bir seçim yapmaya zorlanırsak kalbin efendi, kafanın köle olması daha iyidir. Kalbin yapamayacağı şeyler var, aynı şey kafa için de tamamen geçerli. Kafa sevemez, hissedemez, duyar­ sızdır. Kalp mantıklı, rasyonel olamaz. Tüm geçmiş boyunca bir çatışma halindeydiler. Bu çatışma sadece erkekler ve kadınlar arasındaki çekişme ve mücadele­ yi temsil etmektedir. Eğer karınla konuşuyorsan bunu bilirsin; konuşmak olanaksızdır, tartışmak olanaksız­ dır, adil bir karar vermek olanaksızdır çünkü kadın kalbi üzerinden işlev gösterir . İki şey arasında bir iliş­ ki olup olmadığına bakmaksızın birinden öbürüne at­ lar. Tartışamaz ama ağlayabilir. Mantıklı olamaz ama bağırabilir. Bir karara varırken işbirliği gösteremez . Kalp, kafanın kullandığı dili anlayamaz. İşin fizyolojisine göre farklılık çok da fazla değil, kalp ve kafa arasında sadece birkaç santimlik mesafe var. Ama varoluşsal özellikleri söz konusu olduğunda onların arasında kutuplar var. Benim yolum kalbin yolu olarak tanımlanıyor ama bu doğru değil. Kalp sana her tür hayali, yanılsamayı, tatlı rüyayı verebilir ama sana gerçeği veremez. Ger­ çek her ikisinin de ardındadır; o senin bilincindedir, o da ne kafa, ne de kalptir. Bilinç her ikisinden de ayrı bir şey olduğu için her ikisini de uyum içinde kullana­ bilir. Kafa belli alanlarda tehlikelidir çünkü gözleri var­ dır ama bacakları yoktur; sakattır. Kalp sadece belli boyutlarda işlev gösterebilir. Gözleri yoktur ama ha122


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

cakları vardır; kördür ama müthiş bir şekilde, büyük bir hızla hareket edebilir; tabii ki nereye gittiğini bil­ meden ! Dünyadaki bütün dillerde aşkın gözü kör ola­ rak adlandırılması sadece bir tesadüf değil. Kör olan şey aşk değildir, asıl kalbin gözü yoktur. Senin yaptığın meditasyon daha derin bir hale gel­ dikçe, kalp ve kafayla olan özdeşleşmen parçalanmaya başladıkça, bir üçgene dönüşüyor olduğunu görecek­ sin . Ve senin gerçekliğin içindeki üçüncü güç olan bi­ l inçtedir. Bilinç çok kolay bir şekilde yönetilebilir, çünkü kalp ve kafanın h er ikisi de ona aittir. Bir köyün dışındaki ormanda yaşayan kör bir di­ lenci ile kötürüm bir dilencinin hikayesini anlatmıştım. Onlar tabii ki birbirine rakipti, düşmandı; dilenmek de bir iş. Ama bir gün orman yanmaya başladı. Kötürüm olan dilencinin kaçma şansı yoktu çünkü kendi başına hareket edemiyordu. Yangından kurtulmak için ne yö­ ne doğru gitmesi gerektiğini biliyordu ama eğer bacak­ ların yoksa bu ne işe yarar? Kör adamın bacakları var­ dı ve hızla koşup ateşten kurtulabilirdi ama yangının henüz ulaşmadığı yerleri nasıl bulacaktı ? İkisi de ormanda, canlı canlı yanarak ölecekti. Böyle acil bir durumun içinde aralarındaki rekabeti unuttular, düşmanlıktan vazgeçtiler; hayatta kalmanın tek yolu buydu. Kör adam kötürüm olanı omuzlarına aldı ve yangından kaçmanın bir yolunu buldular. İçle­ rinden biri görüyor, diğeri ona uygun olarak hareket ediyordu. Senin içinde de buna benzer bir şey olmak zorun1 23


DUYGUSAL iYiLEŞME

da; kafanın gözleri var, kalp ise herhangi bir yöne doğ­ ru hareket etme cesaretine sahip . Bu ikisi arasında bir sentez yaratmak zorundasın. Ve üstünde iyice durmam gerekiyor ki bu sentezde kalbin efendi, kafanın ise kö­ le olarak kalınası şart. Sana kölelik edecek çok önemli bir varlığa, mantı­ ğına sahipsin. Kimse seni aptal yerine koyamaz, kandı­ ramaz ya da istismar edemez. Kalp tüm kadınsı özellik­ lere sahip: Aşk, güzellik, zarafet. Kafa uygar değil, barbar. Kalp çok daha medeni, çok daha masum. Bilinçli bir insan kafayı köle, kalbi ise efendi ola­ rak kullanır. Ve bu da bilinçli bir insanın çok kolay ya­ pabileceği bir şeydir. Bir kere kafa ya da kalple özdeş­ leşmekten vazgeçince ve onları sadece gözlemleyince, hangi niteliklerin daha yüksek olması gerektiğini, han­ gi özelliklerin hedeflenmesi gerektiğini göre bilirsin. Kafa bir köle olarak bu özellikleri getirebilir ama yön­ lendirilmesi ve yönetilmesi gerekir. Şimdi ve yüzyıllar­ dan beri bunun tam tersi oluyor: Köle efendi olmuş du­ rumda. Ve gerçek efendi çok kibar, çok nazik biri ol­ duğu için hiç karşı koymamış, esareti gönüllü bir şekil­ de kabul etmiş. Dünyadaki delilik de bunun bir sonucu. İnsanın simyasını değiştirmemiz gerekiyor. İnsanın içini tamamen yeniden düzenlememiz ge­ rekiyor, en temel devrim ise kalp değerlere karar ver­ diğinde gerçekleşecek. O savaşları seçemez, nükleer silahları tercih edemez, ölüm odaklı olamaz. Kalp yaşa­ mın özsuyudur. Kafa bir kere kalbin hizmetinde oldu1 24


DUYGULARIN DOGASI NI ANLAMAK

ğunda kalp neye karar verirse onu yapmak z orunda­ d ır. Ve kafa her şeyi yapabilme becerisine sahiptir, sa­

dece doğru şekilde yönlendirilmeye ihtiyaç var; aksi ı u kdirde çıldırır, delirir. Kafa için herhangi bir değer HÖz konusu değildir. Kafaya göre hiçbir şeyin anlamı yoktur. Kafaya göre aşk yoktur, güzellik yoktur, zara­ fet yoktur; sadece mantık vardır. Ama bu mucize ancak sen kendini her ikisiyle de özdeşleştirmekten vazgeçtiğinde mümkün olur. Dü­ ı;,ıünceleri izle çünkü onları izlediğinde ortadan kaybo1 urlar. Sonra hislerini, duygusallıkları izle; sen izlerken

onl ar da ortadan kalkar. S onrasında senin kalbin tıpkı l ı i r çocuğunki kadar masum, kafan ise Albert Einstein, 1 \ertrand Russell, Aristo gibi bir dahinin kafası kadar

muhteşem olur. Ama sorun senin anlayabileceğinden çok daha bü­ yük. Bizimki erkek egemen bir toplum; erkek oyunun 1 ii m

kurallarını yaratıyor, kadın sadece takip ediyor.

V c şartlandırma çok derinlere işlemiş durumda çünkü 111

i lyonlarca yıldır devam ediyor.

Eğer bireysel devrim gerçekleşirse ve kalp yeni­ ı

l c n tahta geçerse, ona efendi olarak hak ettiği yer ve­

dl ecek olursa, bu senin toplumsal yapının tamamım et­ ld leyecek. Bir olasılık var ama bu olasılık için temel bir lı oşulun yerine getirilmesi gerekiyor: Bu da senin daha l ı i l inçli olman, görmen, içinde olan biten her şeyi göz­ l ı · ın l eyen kişi haline gelmen. Gözlemci özdeşleşmeden .ı

ı ı ı n da kurtulur. Duyguları görebildiği için, "Ben duy­

ı-; ı ı lar değilim" cümlesi mutlak bir kesinlik kazanır. 125


DUYGUSAL İYİLEŞME

Düşünceleri görebilir; buradan çıkan temel sonuç, "Ben düşünce sürecimle aynı şey değilim, " şeklinde olacaktır. "O zaman ben kimim? " Sadece bir gözlemci, bir tanıksın, böylece içindeki zekanın en üst potansiyeline ulaşabilirsin. Bilinçli bir insan olursun. Uyumakta olan tüm dünyaya karşılık, sen uyanık olursun ve bir kere uyandıktan sonra artık sorun kalmaz. Sadece uyanmış olman her şeyi doğru yerlerine doğru harekete geçire­ cek. Kafanın tahttan indirilmesi gerekiyor, kalbin tek­ rar taç giymesi gerekiyor. Birçok insanda yaşanacak bu değişim dünyada yeni bir toplum, yeni bir insan tü­ rüne yol açacak. O kadar çok şeyi değiştirecek ki şu anda bunu hayal etmen bile olanaksız. Toplum tamamen farklı bir şekle bürünecek. Ar­ tık ölüme hizmet etmeyecek, dünyadaki tüm yaşamı sona erdirecek silahlar üretmeyecek. Hayatı daha zen­ gin bir hale getirecek, insanı daha tatmin olmuş bir ha­ le getirecek, insanın daha rahat, lüks içinde yaşaması­ nı sağlayacak enerjiler keşfedecek çünkü artık değer­ ler tamamen değişmiş olacak. Zihin yine faaliyet göste­ riyor olacak, sadece bunu artık kalbin yönetiminde ya­ pacak. Benim yolum meditasyonun yolu. Ne yazık ki dili kullanmak zorundayım, bu yüzden yolumun meditas­ yon olduğunu söylüyorum; ne kafa ne de kalp, bunlar yerine hem kalbe hem de kafaya üstün olan, gelişen bir bilinç. 126


D UYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

Dünyaya gelen yeni bir insan türü için kapıları ı ı �·acak olan anahtar bu.

9 '

Sizin düşünme, 1ıissetme ve var olma, bir sonrakine ulaşmak için birinden vazgeçme zorunluluğu üzeıine yaptı­ ğnnz koııuşmalan dinledikten sonra, içimden yükselen soru şu, "Bütün bunlar aşktan da vazgeçmem gerekti­ ği anlamına mı geliyor?" Aşk varlığm iter zaman mevcut olacak bir duygusu mudur? Hissetmek, aşk ve vamluş lıakkmda bir şeyler söyleyebilir misi­ niz?

Çok fazla şey söyleyebilirim ama önce sana şunu rııı rmak istiyorum, aşkın ne olduğunu biliyor musun ki ı ııı

un kaybolacağından korkuyorsun? İnsanlar bir şey­

lr ri n hayalini kurmaya devam ederler . . .

Mahkemelerden birinde bir dava söz konusuydu. l il i eski arkadaş birbirlerini fena halde dövmüşlerdi.

Mahkemeye çıkarıldılar. Yargıç gözlerine inanamadı. ı

>rası küçük bir kasabaydı ve herkes bu iki insanın her

1.ıı ınan birlikte olduğunu ve çok iyi dost olduklarını bi­ l iyordu. Yargıç, "Ne oldu? Kavganın çıkış nedeni ne ? " d iye sordu. Biri ötekine dönüp, "Sen söyle, " dedi. Diğeri ise " l l ayır, sen söyle, " diye yanıt verdi.

Yargıç, " İçinizden herhangi biri olayı anlatabilir. 127


DUYGUSAL İYİLEŞME

Kimin önce anlatacağının görgü kuralları ile bir ilgisi yok. Anlatın yeter." Ama kavgacıların ikisi de sessizdi. Yargıç onları hizaya getirmek için çıkıştı, "Konuşun l Yoksa ikinizi birden hapse atarım. " O zaman adamlardan biri şöyle anlatmaya başla­ dı, "Bu çok utanç verici bir durum . . . Aslında biz nehir kıyısında kumların üzerinde oturuyorduk ve arkada­ şım bir inek almayı düşündüğünü söyledi. Ben de 'Bu fikirden hemen vazgeç çünkü senin ineğin benim tarla­ ma girip tüm ekinlerimi bozabilir ve bu da arkadaşlığı­ mızın sonu olur. İneğini öldürürüm, ' dedim. " "Arkadaşım şöyle yanıtladı, 'Ne hakla böyle konu­ şuyorsun ! ister bir inek alırım, istersem on tane, buna karışamazsın. Ayrıca inek inektir, bazen senin tarlana da girebilir, o zaman ne olduğunu görürüz. Sen benim ineğimi öldürecek olursan ben de senin tüm tarlanı ate­ şe veririm ! '" Ve bu böylece devam etmiş, söylenen her cümle başka bir şeye yol açmıştı. En sonunda tarlanın sahibi olan adam parmağıyla kumların üzerine tarlanın bir resmini çizmiş ve "Bu benim tarlam. ineğin buradan içeri girsin de ne olacağını gör, " demişti. Adam şöyle devam etti, "Sayın yargıç, bu adam, parmaklarıyla benim tarlamdan içeri beş inek soktu ve bana "Ne yapacaksan yap bakalım," dedi. Sonra birbi­ rimize vurmaya başladık; ortada ne inek vardı ne de tarla. O yüzden ne ben onun ineklerini öldürebildim, ne de o benim ürünlerimi yakabildi. Bu olaydan çok utandık, o yüzden " Olanları sen anlat, " diye birbirimi128


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

ze ısrar ediyorduk." Yargıç, "Bu tamamen aptallıktan ibaret ! Adam henüz inek almamış, senin tarlan boş, henüz tohum at­ mış bile değilsin ama ikinizin de kavga yüzünden kırık­ l arı var ? "

Bana, " Zihnin ötesine geçildiğinde, duygular ve lıislerin ötesine geçildiğinde sahip olduğum aşkı da kaybedecek miyim ? " diye soruyorsun. Ona gerçekten

s;d1ip misin? Önce ineği satın al ! Ona sahip olmadığını biliyorum çünkü öyle olsay­ d ı bu soru ortaya çıkmazdı. Bu yüzden bu kadar kesin

l ı i r şekilde ona sahip olmadığını söylüyorum. Yine de sorduğun soru önemli. Insanoğlu üç katmandan oluşuyor; fizyoloji, yani lıcden; psikoloji, yani zihin; bir de varoluş, yani sonsuz l>cnlik. Aşk üç düzlemde de var olabilir ama özellikle­ ri

farklı olacaktır. Fizyoloji düzleminde, yani bedende

l ı u sadece cinselliktir. Ona aşk adını verirsin çünkü

"ıışk" kelimesi şiirsel, güzel bir şeydir ama insanların yüzde doksan dokuzu cinselliğe aşk diyor. Cinsellik bi­ yolojik, fizyolojiktir. Senin kimyan, hormonların; mad­ d i olan her şey onun içine dahildir.

Bir kadın ya da erkeğe aşık olursun. Neden bu in­ ıc a n ın

: ı İ ıı ?

sana çekici geldiğini tam olarak anlatabilir ırni­ O kişinin benliğini kesinlikle göremezsin, daha

l\ l' n di benliğini görmüş değilsin. Onun psikolojisini de p;liremezsin çünkü bir insanın zihnini okumak ko lay l ı i r iş değil. Bu durumda bulduğun şey ne? Fizyolojiin­ ı lı-. kimyanda, hormonlarında olan bir şey diğer kişinin ]_ 29


DUYGUSAL İYİLEŞME

hormonlarını, fizyolojisini, kimyasını çekici buluyor. Bu bir aşk ilişkisi değil, kimyasal bir ilişki. Şunu bir düşün: Aşık olduğun kadın bir doktora giderek cinsiyetini değiştiriyor, sakalını bıyığını uzat­ maya başlıyor; onu yine de sever misin? Kimya ve hor­ monlar dışında değişen hiçbir şey yok. Peki sahip ol­ duğun aşk nereye gitti? İnsanların sadece yüzde biri biraz daha derin bir bilgiye sahip . Şairler, ressamlar, müzisyenler, dansçı­ lar, şarkıcılar bedenlerinin ötesinde hissetmelerini sağ­ layan bir hassasiyete sahipler. Onlar zihnin güzellikle­ rini, kalbin duyarlılıklarını hissedebiliyor çünkü ken­ dileri de o düzlemde yaşıyor. Bunu temel kural olarak anımsa: Her nerede yaşı­ yorsan onun ötesini görebilmen mümkün değil. Eğer bedeninde yaşıyorsan, sadece bedeninden ibaret oldu­ ğunu düşünüyorsan sadece bir başka insanın bedenini çekici bulabilirsin. Bu aşkın fizyolojik aşamasıdır. Ama bir müzisyen, bir ressam, bir şair farklı bir düzlemde yaşar . O düşünmez, hisseder. Ve kalbinin içinde yaşa­ dığı için, bir başkasının kalbini de hissedebilir. Nor­ malde buna aşk denir. Bu nadir görülen bir şeydir. İn­ sanların sadece yüzde birinde, arada sırada görülen bir şey olduğunu söylüyorum. Neden daha fazla insan ikinci düzleme geçmiyor? Çünkü o müthiş bir güzelliğe sahip . . .ama bir sorun var. Güzel olan her şey aynı zamanda çok hassastır. Orası metal ve tellerden oluşan bir şey değil, çok kırıl­ gan bir camdan yapılmış. Bir ayna bir kere düşüp kı1 30


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

rı l dıktan sonra parçalarını bir araya getirmek olanak d ışıdır. İnsanlar işin içine fazlaca girmekten, fazla ya­ kınlaşıp aşkın hassas katmanlarına ulaşmaktan korku­ yorlar çünkü bu aşamada aşk müthiş bir güzelliğe sa­ hip olmakla birlikte aynı zamanda müthiş bir değişime de sahiptir. Duygular taş değildir, onlar gül goncaları gibidir. Plastik bir güle sahip olmak daha iyi çünkü o her zaman orada kalır ve her gün yıkadığında tekrar tazelenir. Onun üzerine biraz parfüm de sıkabilirsin. Eğer rengi solacak olursa tekrar b oyayabilirsin. Plas­ tik dünyadaki en dayanıklı malzemelerden biridir. Du­ rağan ve sabittir, bu yüzden insanlar fizyolojik aşama­ da dururlar. Yapaydır ama değişmezdir. Şairler, sanatçılar neredeyse her gün aşık olmala­ rıyla tanınırlar. Onların aşkı tıpkı bir gül goncası gibi­ dir. Aşk oradayken çok narin, çok canlıdır, rüzgarda, yağmurda, güneşte dans eder, güzelliğini ortaya koyar. Ama akşam yok olabilir, bunu engelleyecek herhangi bir şey yapamazsın. Kalbin daha derin aşkı tıpkı oda­ na girip sana tazelik, ferahlık getiren, sonra da ortadan kaybolan bir meltem gibidir. Rüzgarı avucunun içine hapsedemezsin. Çok az insan anlık bir şekilde yaşayıp dünyayı değiştirme cesaretine sahiptir. O yüzden in­ sanlar güvenebilecekleri bir şeye aşık olmaya karar vermişlerdir. Senin ne tür bir aşkı tanıdığını bilmiyorum; muh­ temelen ilk türden, belki de ikinci türdendir. Ve şimdi de eğer varlığına ulaşacak olursan aşkının başına gele­ ceklerden mi korkuyorsun? 131


DUYGUSAL İYİLEŞME

Aşk kesinlikle ortadan kaybolacak ama sen kay­ betmiş olmayacaksın. Yeni bir tür aşk ortaya çıkacak, belki de milyonlarca insan içinde bir kişide ortaya çı­ kan bir aşk. Bu aşka sadece sevgi ile dolu olmak dene­ bilir. İlk türdeki aşka cinsellik adı verilmeli. İkinci tü­ rün adı aşk olmalı. Üçüncü türün adı ise sevgi doluluk olmalı; herhangi birine yöneltilmemiş, sahiplenici ol­ mayan ve kimsenin de seni sahiplenmesine izin verme­ yen bir özellik. Bu sevgi dolu olma özelliği o kadar kökten bir devrimdir ki onun idrak edilmesi bile çok zordur. Varoluş noktasında sevgi doluluğun sadece hoş kokusuna sahipsin . Ama korkma. Endişelenmekte haklısın; senin aşk olduğunu düşündüğün şey gitmiş olacak. Ama onun yerine gelen şey çok büyük, sonsuz bir şey. Bağlanmadan sevebileceksin. Birçok insanı se­ vebileceksin çünkü bir insanı sevmek kendini mahrum bırakmaktır. Bu tek kişi sana belli bir aşk deneyimi ya­ şatabilir ama çok insanı sevmek . . . her insanın sana yeni bir duygu, yeni bir şarkı, yeni bir coşku verdiğini gö­ rüp şaşıracaksın. İşte bu yüzden evliliğe karşıyım. İnsanlar isterler­ se tüm hayatları boyunca bir arada yaşayabilirler ama bunun yasal bir zorunluluk olmaması gerek. İnsanlar hareket etmeli, aşkla ilgili mümkün olduğu kadar fazla deneyim yaşamalı. İnsanlar sahiplenici olmamalı. Sa­ hiplenici olmak aşkı yok eder. İnsanların sahiplenilme­ mesi de gerekiyor çünkü bu da aşkı yok eder. 132


DUYGULARIN DOGASINI ANLAMAK

Her insan sevilmeye değer. Tüm hayatın boyunca tek bir insana bağlı kalmana gerek yok. Dünyadaki herkesin çok sıkılmış gözükmesinin nedenlerinden biri de bu. Neden gülemiyorlar, neden dans edemiyorlar? Görünmez zincirlerle bağlanmış durumdalar; evlilik, aile, koca, karı, çocuk. Her tür görevin, sorumluluğun, özverinin yükünü taşıyorlar. Ama sen onların gülüm­ semesini ve gülmesini ve dans edip neşelenmesini mi istiyorsun? İmkansızı istiyorsun. İnsanların aşkını özgür bırak, insanları sahipleni­ ci olmayan bir hale getir. Ama bu ancak sen meditas­ yon sırasında kendi varlığını keşfedersen gerçekleşebi­ lir. Üzerinde alıştırma yapılacak bir şey değildir. Ben sana "Bu gece sadece deneme olsun diye bir başka ka­ dına ya da erkeğe git, " demiyorum. Bunu yaparak hiç­ bir şey elde etmeyeceğin gibi eşini kaybedebilirsin ve sabah kendini çok aptal hissedersin. Bu deneme ve uy­ gulama ile ilgili bir şey değil, kendi varlığını keşfet­ mekle ilgili. Varlığın keşfi ile kişisel olmayan sevgi doluluk or­ taya çıkar. O zaman sadece seversin ve o da yayılma­ ya devam eder. Önce insanlar, çok kısa bir süre sonra hayvanlar, kuşlar, ağaçlar, yıldızlar. Tüm varoluşun senin sevgilin olduğu bir gün gelir. Senin potansiyelin bu ve buna erişmeyen herkes hayatını boşa harcıyor. Evet, bazı şeyleri kaybedeceksin ama bunların herhangi bir değeri yok. O kadar fazlasını kazanacak­ sın ki kaybettiğin şeyler aklına bile gelmeyecek. 1 33


DUYGUSAL İYİLEŞME

Saf, kişiye dönük olmayan, herkesin varlığına nü­ fuz edebilen bir sevgi doluluk; işte düşünce dolu olma­ nın, sessizliğin, kendi varlığının derinliklerine dalma­ nın sonucu bu. Ben sadece seni ikna etmeye çalışıyo­ rum. Sahip olduklarını kaybetmekten korkma. Benim fonksiyonum basitçe seni adım adım fizyo­ lojiden uzaklaştırıp p sikolojiye yaklaştırmak; zihinden kalbe doğru götürmek. Sonra da kalpten varlığa doğ­ ru hareket etmeni sağlamak. Varlıktan nihai varoluşa giden kapı açılır. Onu tanımlamak mümkün değildir, sadece işaret edilebilir; tıpkı bir parmakla ayı göster­ memiz gibi. Ama endişelenme. Sadece fakirliğini, sefaletini kaybediyor olacaksın. Değerli bir şeyi yitirmeyecek­ sin.

1 34


KI SIM U ..

Duyg usal İyi leş me: İçsel Uyu m u n u zu Yen i den Elde Etmek

E nerjini forkmdalık olarak kullandığında bu varolu­ şun özüne en yakın olduğun durumdur. Düşüncen biraz daha uzaktır, dışavurumun ise daha da uzak. Dışavuru­ mundcm düşünmeye ve düşünmeden de düşünmemeye, sadece saf farkmdalığa döndüğünde kendi merkezine ve varoluşun merkezine en yokm duruma gelirsin . Duygularda, düşüncelerde, dışavurumda aynı ener­ ji va r ama o merkeze doğru değil dış çembere, çevreye doğru ilerliyor. Dış çembere ne kadar yakmsan kendin­ den de o kadar uzaksın. Adım adım geriye doğru gel. Bu kaynağa yapaca­ ğın bir yolculuk ve kaynak da senin tecrübe etmen gere­ ken tek şey...çün kü

o

sadece senin kaynağın değil, yıldız­

lcırm ve aym ve güneşin de kaynağı. O her şeyin kaynağı. Dışarı doğru ilerleyebilirsin; insanların yaptığı şey

İşte bu, kendilerinden uzağa doğru gitmek. Bu fo rkında­

lık için kullanılan enerji ile aynı, unutma, ben onun fark­ lı bir enerji olduğunu söylemiyorum ama dışa rı doğru 135


DUYGUSAL İYİLEŞME

gittiğinde senin benliğinden de uzaklaşmış oluyor. B irçok şeyi biliyor olacaksın ama kendini oslo bilmeyeceksin. Kendine yaklaşman da aynı enerjiyi kullcımr. Ve ki� şinin kendini bilmesi dünyadaki aklı başında herkes için tek hedef olmalıdır; aksi takdirde tüm dünyayı bilir ama kendinle ilgili olarak cahil kalırsın. Seçim senin.

136


Kabul lenis ile Basla ,

D

,

ünyadaki en büyük arzu içsel dönüşüme karşı du­ yulandır. Para arzusu hiçbir şey değil, daha fazla

güç, daha fazla prestij için duyulan arzunun hiçbir an­ lamı yok; en büyük arzu sözde manevi olan arzudur. Ve bir kere bu arzuyu duymaya başlarsan sonsuza ka­ dar bedbaht bir durumda kalırsın. Dönüşüm mümkün ama onu arzulamak buna yetmez. Dönüşüm ancak gevşeyip her ne ise onu kabul ederek mümkün olur. Kendini koşulsuz olarak kabullenmek dönüşümü geti­ rir. Bu olayı daha derin bir şekilde incelemek zorun­ dayız çünkü bu herkesin içinde bulunduğu durumun özünü oluşturuyor. İnsanoğlu ıstırap içinde, insanoğlu elem içinde. Bu yüzden herkes bir huzur durumuna, varoluşla bir olacağı bir duruma erişmek istiyor. İnsanoğlu kendisi­ ni yabancılaşmış, köklerinden kopmuş gibi hissediyor. Bu yüzden köklerini tekrar varoluşun derinliklerine salma, tekrar yeşerme, tekrar çiçek açma isteği duyma­ sı çok doğal. Bu birkaç şey üzerinde meditasyon yapılması ge137


DUYGUSAL İYİLEŞME

rekiyor. Öncelikle varoluşla mükemmel bir birlik sağ­ lanabilmesi için önce bilinçliliğin kendisini birleştirme­ si şart. Ve bu da ancak varoluşsal olarak gerçek olan hiçbir şeyi reddetmediğimizde mümkün olur. Anlaşıl­ ması gereken ilk şey işte bu . Korku hissediyorsun; korku var olan bir gerçek, varoluşsal bir gerçek; orada ve var l Onu reddedebilir­ sin ama onu reddettiğinde bastırıyor olursun. Onu bastırdığında kendi varlığında bir yara açılmasına ne­ den olursun. Korkaklık hissedersin; ona bakmamayı başarabilirsin ama bu bir gerçek, bir olgudur. Sadece ona bakmayarak onun yok olmasını sağlayamazsın. Bir devekuşu gibi davranıyorsun. Düşmanı gördüğün­ de, ölüm tehlikesini gördüğünde devekuşu kafasını ku­ ma gömer. Ama başını kuma gömmesi, gözlerini kapat­ ması ile düşman ortadan kaybolmaz. İşin gerçeği bu devekuşunu düşmana karşı daha savunmasız bir hale getirir. Kimseyi görmediği için ortada düşman olmadı­ ğını düşünen, düşmanı görmenin onu gerçek yaptığını düşünen devekuşu korkusundan kurtulur. Ama aslın­ da şimdi daha çok tehlike altındadır; düşman daha güçlenmiştir çünkü fark edilmemektedir. Eğer devekuşu kafasını gizlemezse bir şeyler yapı­ labilir. Ancak insanların da yaptığı bu. Korkaklığı gö­ rürsün, onu görmezden gelmeye çalışırsın fakat bu bir gerçektir l Onu göz ardı etmeye çalışarak kendi varlı­ ğının göremediğin bir parçasını yaratmış oldun. Ken­ dini parçalara böldün. Sonra bir gün içinde başka bir şey, diyelim öfke olacak ve sen içinde öfke olduğunu 1 38


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

kabul etmek istemeyeceksin. Ona bakmayı bıraktın. Sonra başka bir gün açgözlülük olacak, bu böyle de­ vam edip gidecek. Ve bakmaktan vazgeçtiğin şey ora­ da durmaya devam edecek ama sen küçülmeyi sürdü­ receksin. Varlığının daha fazla parçası senden ayrılma­ ya başlayacak; sen onlardan kendi isteğinle ayrıldın. Ve sen ne kadar parça parça bir duruma gelirsen o ka­ dar mutsuz olacaksın. Mutluluğa doğru giden ilk adım bir olmak. Mis­ tiklerin tekrar tekrar üzerinde ısrar ettikleri şey işte bu: Bir olmak tam mutluluğun kaynağı, çok olmak ise cehennemde olmak gibi. O yüzden yaşamsal olarak gerçek olan ne varsa onu kabul et. Onu inkar ederek hiçbir yere varamazsın. Onu inkar edersen problem yaratırsın ve sonra bu sorun daha karmaşık bir hale gelir. Aslında çok basitti; sen kendini korkak hissedi­ yorsun, ne olmuş? " Ben bir korkağım. " İşte bu kadar. Sadece esas konunun ne olduğunu gör ! Eğer korkak­ l ığı kabul edebilirsen çoktan cesur birine dönüşmüş­ HÜn demektir. Sadece cesur bir insan bir korkak oldu­

ğu gerçeğini kabul edebilir; hiçbir korkak bunu yapa­ maz . Çoktan dönüşüme doğru ilerlemeye başlamışsın. Bu yüzden öğrenilmesi gereken ilk şey şu, bir hakikat olarak yaşanmış herhangi bir şeyin gerçekliğinin inkar edilmemesi şart. !kincisi, bunu başarabilmek için bilinçliliğin ilk iin ce kendisini özdeşleştirdiği tüm sabit fikirlerden ııyırması gerekiyor. Eğer senin zihnin kim olduğuna 139


DUYGUSAL İYİLEŞME

ilişkin fikirlere saplanıp kalırsa, ne olduğuna dair sabit ve sürekli bir kavrama tutunup kalırsa, senin içinde onun fikirleri ile çelişecek herhangi bir gerçekliğe hiç yer olmaz. Eğer nasıl olman gerektiğine dair kesin bir fikrin varsa o zaman varoluşunun yaşamsal gerçekleri­ ni kabul edemezsin. Eğer cesur olman gerektiğine da­ ir bir fikre sahipsen, cesaretin değerli olduğunu düşü­ nüyorsan, korkaklığını kabul etmek zor olur. Eğer Bu­ da gibi merhametli, tamamen bağışlayıcı bir insan ol­ man gerektiği fikrine sahipsen öfkeni kabul edemezsin. Sorunu yaratan şey ideallerdir. Eğer herhangi bir idealin yoksa o zaman sorun da yok. Sen bir korkaksın, o zaman sen bir korkaksın, ne olmuş ! Ortada cesur olmaya dair bir ideal olmadığı için gerçeği gizlemezsin; onu reddetmezsin, onu bastır­ mazsın, onu varlığının mahzenine atarak onu görme zorunluluğundan kurtulmaya çalışmazsın. Bilinçaltına attığın her şey oradan çalışmaya de­ vam eder, sana problem çıkarmayı sürdürür. Bu içeri­ ye doğru itip bastırdığın bir hastalık gibidir. Yüzeye çıkmaya çalışıyordu ve yüzeye gelirse ortadan kaybol­ ma ihtimali de vardı. Eğer bir yara yüzeye çıkarsa bu iyi bir şeydir, iyileşmeye doğru gidiyor demektir. Çün­ kü ancak yüzeydeyken temiz hava ve güneşten yarar­ lanarak iyileşebilir. Eğer onu içeriye doğru zorlarsan, yüzeye çıkmasına izin vermezsen bir kansere dönüşür. Çok küçük bir rahatsızlık bile bastırıldığında tehlikeli bir hastalığa dönüşebilir. Hiçbir hastalığın bastırılmaması gerekiyor. Ama 140


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

eğer ideallerin varsa bastırmak da doğal bir şey. Her tür ideal buna neden olabilir. Eğer kendini cinsellikten ayrı tutmak, bekar kalmak gibi bir idealin varsa o za­ man cinsellik bir probleme dönüşür. Onu engelleye­ mezsin. Eğer böyle bir idealin yoksa o zaman cinsellik reddedilmez. Bu durumda seninle cinselliğin arasında bir ayrım da olmaz. Bu durumda birleşme gerçekleşir, birleşme de mutluluk getirir. Kendinle birleşmen tüm mutluluğun temelidir. Bu yüzden anımsaman gereken ikinci şey şu, ide­ allere sahip olma. Sadece şunu bir düşün, eğer üç göze sahip olmak gibi bir idealin varsa o zaman bir sorun ortaya çıkar çünkü sadece iki gözün var ve senin ide­ alin üç göze sahip olmazsan bir şeylerin eksik olacağı­ nı söylüyor. Bu durumda üçüncü bir gözün peşinden koşmaya başlıyorsun. Kendin için çözümü olanaksız bir problem yarattın l Asla bir çözüm bulamayacaksın. Yapabile ceğin en fazla alnının ortasına üçüncü bir göz çizmektir. Ama bu sadece bir resim, bir ikiyüzlülükten ibaret olur. İdealler insanlarda ikiyüzlülüğe neden olur. Bu­ nun tuhaflığına bir bak; insanlar ikiyüzlü olmama ide­ aline sahip ve ikiyüzlülük de ideallerden kaynaklanı­ yor. Eğer tüm idealler ortadan kalkarsa ikiyüzlülük de olmayacak. Bu durumda ikiyüzlülük nasıl var olabilir? O ideallere sahip olmanın yarattığı bir gölge . İdeal ne kadar büyükse ikiyüzlülük de o kadar büyü k olur. Hindistan' da dünyanın her yerinden daha fazla ikiyüz­ lülük var çünkü Hindistan yüzyıllardır büyük idealler141


DUYGUSAL İYİLEŞME

le yaşıyor. Tuhaf, çılgın ideallerle . . . Örneğin bir Jaina rahibi tıpkı Mahavira'nın mito­ lojik öyküleri gibi sadece arada bir yemek yiyerek ya­ şama becerisine erişene dek tatmin olmaz. Mahavi­ ra'nın on iki yıl içinde sadece toplam bir yıl yemek ye­ diği söylenir. Yani on iki gün boyunca oruç tutup son­ ra bir gün yemek yemiş, sonra yine on iki gün aç kal­ mıştır. Eğer senin idealin buysa büyük bir ıstırap için­ de olacaksın. Eğer idealin bu değilse o zaman sorun da olmayacak. Bunu iyice gör ve anla; problem ideallerden kay­ naklanır. Şimdi bir Hıristiyan rahip bu ideal yüzünden herhangi bir sıkıntı çekmez, onun oruç tutma ile ilgili bir problemi yok. Ama J aina rahibi sürekli acı çekiyor çünkü bu ideale erişemiyor; sürekli eksik kalıyor. Eğer gerçekten saf isen (Jainalar'ın fikri bu) be­ denin terlemez. İşte bir aptalca fikir daha! Bedenin terlemeye devam eder, sen de acı çekmeye devam edersin. Ne kadar çok ideale sahipsen çektiğin acı da, iki­ yüzlülüğün de o kadar fazla olacak çünkü eğer idealle­ rini gerçekleştiremezsen en azından öyleymiş gibi yap­ mak zorundasın. İşte ikiyü zlülük burada devreye giri­ yor. Eğer yaşamsal gerçekleri herhangi bir yargılama olmaksızın kabul edecek olursak dünyada ikiyüzlülük de olmaz. Her şey ne ise o dur. Eğer varoluşun "zorun­ lulukları," "gereklilikleri" ile değil öylelikleri ile yaşa­ yacak olursak ikiyüzlülük nasıl ortaya çıkabilir? Daha geçen gün biri bana şöyle sordu, "Sen iki1 42


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

yüzlü biri misin? Çünkü rahat içinde yaşıyorsun, güzel bir evin var, güzel bir araba kullanıyorsun, bir kral gi­ bi yaşıyorsun." Bu adam "ikiyüzlülük" kelimesinin ne olduğunu anlamıyor. Benim bütün öğretim, hayatı mümkün olan en güzel şekilde yaşamaya dayalı. Ben ikiyüzlü biri değilim, aslında tam olarak öğrettiğim şe­ kilde yaşıyorum. Eğer fakirlik içinde yaşamayı öğretir­ ken bir sarayda oturuyor olsaydım o zaman bu ikiyüz1 ülük olurdu. Ama ben fakirlik içinde yaşamayı öğret­

miyorum, fakirlik benim hedefim değil. Ben doğal bir şekilde yaşıyorum; rahatlık ve konfor içinde yaşamak da son derece doğal bir şey. Konfor varken o şekilde yaşamaya çalışmamak çok aptalca. Eğer yoksa, o zaten başka bir konu. Öyleyse elinde ne varsa onunla rahat bir şekilde yaşa, onun içinde konforlu bir şekilde yaşa­ manı sağla. Birçok durumda yaşadım ama her zaman rahat bir şekilde yaşadım. Öğrencilik yıllarımda üniversiteye yürüyerek gidiyordum, günde yaklaşık 7 kilometre yol yürüyordum ama bunu yapmayı çok seviyordum ! Bu yedi kilometrelik yolu her gün rahat bir şekilde, keyif alarak yürüdüm . Öğretmenlik yaparken üniversiteye bisikletle gidip geliyordum ve bu da çok hoşuma gidi­ yordu. Durum ne olursa olsun, ister bisiklete bineyim ister bir Mercedes Benz kullanayım, bunun benim için herhangi bir farkı yoktur. Ben konfor içinde yaşadım. Konfor zihinsel bir tutumdur, yaşama karşı bir yakla­ şım şeklidir. Çok fakir evlerde yaşadım. Ü niversitede öğretmenlik yapmaya başladığımda penceresi ve hava143


DUYGUSAL İYİLEŞME

!andırması olmayan tek bir odada yaşıyordum. Kirası sadece ayda yirmi rupiydi. Ama orayı seviyordum, orada yaşamak hoşuma gidiyordu, benim için hiçbir şekilde sorun yaratmıyordu . İçinde bulunduğum an neye izin veriyorsa onu sonuna kadar kullandım. O anı sonuna kadar içtim, asla pişmanlık duymadım ve asla başka bir şey arzu etmedim; eğer başka bir şey olduy­ sa ondan da keyif aldım. Bana asla ikiyüzlü biri oldu­ ğumu söyleyemezsin. Benim ikiyüzlü olmam mümkün değil çünkü ulaşmam gereken ideallerim, "zorunluluk­ larını, " "gerekliliklerim" yok. Olan tek şey "öylelikler" ve ben onların içinde yaşıyorum. Öyleyse hatırlanması gereken ikinci şey şu, ken­ dinle ilgili sabit ve kesin fikirlere sahip olma. İnsanlar nasıl olmaları gerektiği ile ilgili çok sayıda fikre sahip­ ler. Eğer cesur bir adam olma idealini taşıyorsan kor­ kak olmak çirkin bir şey olarak gözükecektir. Ama korkaklık bir gerçektir, ideal ise sadece bir idealdir, zihnin bir fantezisinden ibarettir. Fantezileri gerçekliğe kurban et, tüm ideallerden vazgeç, o zaman hayat tekrar bütünsel bir hale gelme­ ye başlar. Reddedilmiş tüm parçalar ait oldukları yere dönmeye başlar ve bastırılmış olanlar yüzeye doğru yaklaşır. İlk defa bir tür birlikte, bütün olma duygusu hissetmeye başlarsın; artık parçalanmıyorsun. Örneğin, eğer ben kendimi "nazik" bir insan ola­ rak düşünüyorsam, öfke duyguları ortaya çıktığında kendime onları fark etme ve kabul etme izni veremem. "Nazik" insanlar öfkelenmezler. O yüzden bilincimde 144


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

bir birlik oluşturabilmek için kendimin anlık, yaşamsal bir gerçeklik olduğunu görmem gerekiyor. Bazı anlar­ da öfkeliyim, bazı anlarda üzgünüm . Bazı anlarda kıs­ kancım, bazı anlarda neşe doluyum. An be an gerçek­ leşen her şey kabul ediliyor. Ancak o zaman bir olur­ sun. Ve bu birlik anlaşılması gereken en temel şeydir. Benim buradaki amacım, yapmaya çalıştığım şey tüm idealleri senden uzaklaştırmak. Sen ideallerle geli­ yorsun, senin ideallerini güçlendirmem, olmak istedi­ ğin şeye dönüşmen için seni desteklemem ve sana yar­ dımcı olmam hoşuna giderdi. Seni buraya getiren mo­ tivasyon belki de bu olabilir ama bu benim işim değil. Benim işim bunun tam tersi: Sana zaten mevcut olan şeyi kabul etmen ve fantezilerini unutman konusunda yardımcı olmak. Senin daha gerçekçi ve daha pratik biri olmanı istiyorum. Sana bu dünyada sahip olacağın kökler vermek istiyorum ama sen gökyüzüne ulaşma­ ya çalışıyorsun ve yeryüzünü tamamen unuttun. Evet, gökyüzüne ulaşmak mümkün ama sadece kökleri yeryüzünün derinliklerine uzananlar için. Eğer bir ağaç gökyüzünde yukarılara ulaşmak, bulutlarla fı­ sı ldaşmak ve rüzgarlarla oynamak istiyorsa yeryüzü­ nün giderek daha derinlerine kök salmak zorundadır. ilk iş kökleri derinlere göndermektir, ikincisi kendili­ ğinden olur. Kökler ne kadar derine giderse ağaç o ka­ dar yukarılara uzanır; başka bir şey yapmaya gerek yoktur. Benim çabam senin köklerini gerçeklik toprağının derinliklerine göndermek. Ve gerçeklik de senin aslın145


DUYGUSAL İYİLEŞME

da olduğun şey. Sonra aniden bir şeyler olmaya başla­ yacak. Sen yükselmeye başlayacaksın. Her zaman ulaşmaya çalıştığın ve asla erişemeyeceğin idealler kendi kendine gerçekleşmeye başlayacak. Eğer bir insan gerçekliği olduğu şekilde kabul edebilirse, bu kabullenişle birlikte tüm gerginlik orta­ dan kalkar. Üzüntü, endişe, çaresizlik; hepsi öylece kaybolur. Aniden ortada endişe, gerginlik, parçalılık, ayrım, şizofreni, hiçbiri kalmaz. Sonra o anda mutlu­ luk ortaya çıkar. Ve aniden aşk ortaya çıkar, sonra merhamet ortaya çıkar. Bunlar idealler değil, bunların hepsi çok doğal olaylar. İhtiyaç duyulan tek şey ideal­ leri o rtadan kaldırmak çünkü bu idealler engel işlevi görüyor. Bir insan ne kadar idealist olursa o kadar faz­ la engelleniyor demektir. Evet, korkaklık sana acı verir, korku sana acı ve­ rir, öfke sana acı verir; bunlar negatif duygulardır. Ama huzura, acı dolu olanı reddederek değil ancak onu kabul ederek ve içinde eriterek ulaşılabilir. Onu reddettikçe giderek daha da küçülürsün ve gücün de giderek azalır. Ve sürekli bir iç savaşın içinde olursun, bir elinin diğeri ile savaştığı, sadece enerjini tüketen bir iç savaş. Hatırlanması gereken çok temel şeylerden biri, sa­ dece psikolojik acı ile birleşmenin özgürleşme ve dönü­ şüme giden kapıyı açıyor olmasıdır; sadece psikolojik

acı ile birleşme. Acı veren her şeyin kabul edilmesi şarttır; onunla bir diyalog oluşturulması gerekir. O sensin. Onun ötesine geçmenin başka bir yolu yok; tek 146


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

yol onu kabul etmek ve sindirmek. Ve onun müthiş bir potansiyeli var. Öfke enerji­ dir, korku enerj idir, korkaklık da öyle. Senin başına gelen her şeyin içinde saklı büyük bir momentum, bü­ yük miktarda enerji var. Onu bir kere kabul ettikten sonra o enerji sana ait olur. Daha güçlenir, daha fazla genişlersin, daha fazla alana sahip olmaya başlarsın. O zaman daha büyük bir içsel dünyan olur. Psikolojik acı sadece acının bütünsel olarak kabul edilmesi ile ortadan kalkar. Psikolojik acı sadece sinin "acı dolu" olarak adlandırdığın bir şeyin mevcudiyeti yüzünden var olmaz. Acı senin gerçekliği yorumlama şeklinden kaynaklanır. Bunu anlamaya çalış; psikolo­ jik acı senin kendi kendine yarattığın bir şey. Acı veren şey korkaklık değil, senin korkaklığın yanlış bir şey ol­ duğuna dair fikrin, korkaklığın var olmaması gerekti­ ğine dair algın. Belli bir egoya sahipsin ve bu ego kor­ kaklığı kötüleyip duruyor. Bu kötüleme ve yorum yü­ zünden acı ortaya çıkıyor. Korkaklık

var

ve orada, o

yüzden de bir yaraya dönüşüyor. Onu kabul edemi­ yorsun, onu reddederek yok olmasını da sağlayamıyor­ sun. Reddetmek hiçbir şeyi ortadan kaldırmaz; eninde sonunda onunla başa çıkman gerekir. Tekrar tekrar ortaya çıkacak, tekrar tekrar huzurunu bozacak. Korkaklık, korku, öfke ve acı gerçeğinden kaçını­ yorsun. Kaçınma. Bir gerçekten kaçınmak acıya neden olur. Onu kendi içinde izle, büyük bir deneyim labora­ tuarı ol. Sadece gör: Korku hissediyorsun, karanlık ve sen yalnızsın, kilometrelerce mesafede kimseler yok. 147


DUYGUSAL İYİLEŞME

Balta girmemiş bir ormanda kaybolmuşsun, karanlık bir gecede bir ağacın altında oturuyorsun ve aslanların kükreme sesleri duyuluyor; korku orada. Şimdi iki se­ çenek var. Bunlardan birincisi reddetmek, kendini sımsıkı kucaklamak ve böylece korku yüzünden titre­ meye başlamanı engellemek. Bu durumda korku acı veren bir şey haline gelir; oradadır ve seni acıtır ! Ken­ dine sımsıkı sarılsan bile oradadır ve acı verir. İkinci seçenek bunun keyfini çıkarmaktır. Titre, bunun bir meditasyon olmasını sağla. Bu çok doğal; aslanlar kükrüyor, gece karanlık, tehlike çok yakında ve ölüm her an gerçekleşebilir. Bunun keyfini çıkar, titremenin bir dansa dönüşmesini sağla. Onu bir kere kabul ettikten sonra titreme bir dans olur. Onunla iş­ birliği yap, sonuçları seni şaşırtacak: Eğer onunla iş­ birliği yaparsan, titremeye dön üşürsen, tüm acı orta­ dan kalkar. İşin gerçeği eğer titremene izin verirsen içinde acı yerine büyük bir enerj inin yükseldiğini göreceksin . İş­ te bedenin yapmak istediği şey tam olarak buydu. Ne­ den korku hissederken vücut titremeye başlar? Titre­ me kimyasal bir süreci tetikler, enerji salınmasına yol açar, seni savaşmaya ya da kaçmaya hazırlar. Sende büyük, ani bir enerji patlamasına yol açar; bu bir acil durum önlemidir. Titremeye başladığında ısınmaya da başlarsın. işte bu yüzden hava soğuduğunda titrersin, orta­ da korku yok, o zaman hava soğukken neden titriyor­ sun? Beden soğuk havada otomatik bir şekilde titre1 48


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

meye başlar, böylece sıcaklığını korur. Bu beden için bir tür doğal egzersizdir. İçsel dokuların soğukla yüz­ leşebilmek için ısınmaları gerekir, bu yüzden de titre­ meye başlarlar. Eğer titremeyi bastıracak olursan so­ ğuğu hissetmek acı veren bir şey haline gelecektir. Korktuğunda da olan şey tamamen budur. Beden kendisini hazırlamaya çalışır. Kana kimyasallar karı­ şır, onlar seni bir tehlike ile karşı karşıya kalacağın an için hazırlamaktadır. Belki dövüşmen, belki de koşa­ rak kaçman gerekecek. Her iki durumda da enerjiye ihtiyacın var. Korkunun güzelliğini gör, korkunun simyasal yö­ nünü gör; o sadece seni mücadeleyi kabul edebilmen için belli bir duruma hazırlıyor. Ama onu kabul etmek yerine, korkuyu anlamak yerine, onu reddetmeye baş­ lıyorsun. "Yüce bir insansın ve titriyorsun öyle mi? Hiç ölüm olmadığını unutma, ruhun ölümsüz olduğu­ nu hatırla. Ruhun ölümsüz, yine de titriyor musun? Unutma, ölüm seni yok edemez, ateş seni yakamaz, mermiler sana işlemez . Bunu unutma, titremeyi bırak, kendini kontrol altına al, " diyorsun. Bu noktada gereksiz bir çelişki yaratıyorsun. Se­ nin doğal sürecin korkmayı içeriyor ama sen korku ile çelişen, doğal olmayan fikirler ortaya atıyorsun. Doğal sürece karışacak idealler yaratıyorsun. Acı olacak çün­ kü çatışma da olacak. Ruhun ölümsüz olup olmadığı ile ilgilenme. Şim­ di, şu anda gerçek olan şey korkunun orada olması. Bu anı dinle ve bu anın seni tamamen almasına, bu anın 149


DUYGUSAL İYİLEŞME

sana tamamen sahip olmasına izin ver, o zaman acı or­ tadan kalkacak. Sonra korku sadece içinde enerj ilerin yaptığı bir dans olur. O seni hazırlar; o senin dostun, düşmanın değil. Ama senin yorumların, çıkarımların sana yanlış şeyler yapmayı sürdürür. Hisler ve kendi benliğin, korku, öfke ve kendin arasında yarattığın bu ayrım seni ikiye böler. Sen gözlemleyen ve gözlemle­ nen haline gelirsin. "Buradayım, gözlemliyorum, orta­ da bir de gözlemlenen şey, yani acı var. Ben acı deği­ lim, " dersin. İşte bu ikilik acıyı yaratan şeydir. Sen gözlemleyen değilsin, gözlemlenen de değil­ sin, sen her ikisisin. Sen hem gözlemleyen hem göz­ lemlenensin. "Korku hissediyorum," deme. Bu yanlış bir ifade şekli olur. "Korkuyorum ," deme, bu da yanlış bir ifade­ dir. Sadece, "Ben korkuyum. Şu anda, ben korku­ yum, " de. Herhangi bir ayrım yaratma. "Korku hissediyorum, " dediğinde kendini duygu­ dan ayrı tutuyorsun. Sen uzakta bir yerdesin ve duygu da etrafta bir yerde. Bu temel bir ayrılıktır. "Ben kor­ kuyum, " de ve bak; gerçekten de olan şey bu ! Korku oradayken sen korkusun. Aşkı bazen hissetmen gibi bir şey de söz konusu değildir. Aşk gerçekten oraday­ sa, sen aşksın. Ve öfke orada olduğunda, sen öfkesin. Krishnamurti, "Gözlemleyen gözlemlenendir, " sö­ zünü tekrar tekrar söylerken ifade ettiği şey tam olarak budur. Gören kişi aynı zamanda görülendir, deneyimi yaşayan deneyimin kendisidir. Özne ile nesne arasında böyle bir ayırım yaratma. Bütün ıstırabın, bütün bu 150


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

bölünmüşlüğün temel nedeni budur. Sadece var olanın seçimsiz bir farkındalığı; işte kendi varoluşunun en önemli gizemini açan nihai anahtar budur. Onun iyi olduğunu söyleme, kötü ol­ duğunu da söyleme. Bir şeyin iyi olduğunu söylediğin­ de bağlılık ortaya çıkar, çekim ortaya çıkar. Bir şeyin kötü olduğunu söylediğinde nefret ortaya çıkar. Korku korkudur, ne iyi ne de kötüdür. Değerlendirme, sade­ ce var olmasına izin ver. Oyle olmasına izin ver. Bu se­ çimsiz farkındalıkta tüm psikolojik acJar tıpkı çiğ ta­ nelerinin sabah güneşinde buharlaşıp gitmesi gibi orta­ dan kaybolur, geriye sadece saf, dokunulmamış bir alan kalır. Bu "tek"tir, Tao'dur, ona Tanrı adını da ve­ rebilirsin. Tüm acılar kaybolduğunda, sen herhangi bir şekilde bölünmüş olmaktan kurtulduğunda, gözlemle­ yen gözlemlenen haline geldiğinde geriye kalan şey iş­ te budur; bu Tanrısallığın, aydınlanmanın ya da sen ona ne isim veriyorsan onun yaşanmasıdır. Ve bu durumda benlik diye bir şey kalmaz çünkü ortada gözlemleyen/kontrol eden/yargJayan yoktur. Tek sadece an be an ortaya çıkan ve değişendir. Bazı anlar o sevinç olabilir, diğer anlarda üzüntü, merha­ met, yıkıcılık, korku, yalnızlık olabilir. Biri " Ben üzgü­ nüm, " ya da "üzüntü hissediyorum, " dememeli, "Ben üzüntüyüm, " demelidir çünkü ilk iki cümle var olan­ dan ayrı bir benlik olduğunu ifade eder. Gerçekte duy­ gunun hissedildiği bir "benlik" yok. Sadece duygunun kendisi var. Bunun üzerinde derin bir şekilde düşün: Sadece 15 1


DUYGUSAL İYİLEŞME

duygunun kendisi var. Korkuyu hisseden bir benlik yok, o varlık o anda korkunun ta kendisi. Belli bazı anlarda da korku değil. Ama sen duygunun ortaya çıktığı andan ayrı değilsin, ortada sadece duygunun kendisi var. Bu yüzden anın içinde yaşamsal olarak yükselen şeyle ilgili hiçbir şey yapılamaz. Bir şey "yapacak" kimse yok. Var olan her şey güzeldir; çirkinlik bile. Her ne olursa olsun öyledir, sen onu kabul etsen de etmesen de. Senin kabullenmen ya da reddetmen onun gerçek­ liği üzerinde herhangi bir fark yaratmaz. Her şey ney­ se odur. Eğer onu kabul edersen içinde neşe yükselir, eğer reddedersen acı hissedersin, ama gerçeklik aynı kalır. Acı, psikolojik acı hissedebilirsin; bu senin yarat­ tığın bir şey çünkü sen ortaya çıkmakta olan bir şeyi kabullenip içinde eritmedin. Gerçeği reddettin; bu red­ dedişle birlikte bir mahkum haline geldin. Gerçek öz­ gür bırakır ama sen onu reddettin; bu yüzden zincirle­ re vurulmuş durumdasın. Gerçeği reddetmeye devam ettiğin sürece daha da fazla mahkum olursun. Gerçek orada kalır. Onu reddetmen ya da kabul etmen gerçeği değiştirmez, sadece senin psikolojik ger­ çekliğini değiştirir. Ve burada iki olasJık var; ya acı ya sevinç, ya hastalık ya sağlık. Eğer reddedersen hasta­ lık, rahatsızlık olacak, çünkü varlığının bir parçasını kesip kendinden uzaklaştırmış olacaksın; üzerinde ya­ ralar açacak ve izler bırakacak. Eğer kabul edersen ne­ şe, sağlık ve bütünlük olacak. Hiçbir gerçek insanları bağlamaz, bu gerçeğin bir 1 52


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

özelliği değildir. Ama onu reddettiğinde sen reddedişin içinde kapalı, sıkışmış bir şekilde kalırsın. Bu redde­ dişle bir sakat haline gelirsin, felç olursun. Ve unutma, özgür kalma fikrinin kendisi de bir idealdir. Özgürlük bir ideal değildir, senin her kimsen öyle olduğunu kabul etmenin bir yan ürünüdür, senin gayretlerinin ve emeğinin bir hedefi değildir. Oraya büyük bir çaba ile ulaşılmaz, rahatladığında gerçekle­ şen bir şeydir. Eğer korkaklığı kabul etmezsen nasıl rahat olabilirsin ? Eğer korkunu kabul etmezsen, sev­ gini kabul etmezsen, üzüntünü kabul etmezsen nasıl rahatlamış olacaksın ? İnsanlar neden rahatlayamıyor? Onların sürekli, kronik gerginliklerinin temel nedeni nedir? Temel ne­ den budur; yüzlerce yıldır senin sahip olduğun sözde dinler sana reddetmeyi ve reddetmeyi öğretiyor. Sana vazgeçmeyi, kendini mahrum bırakmayı öğretiyor, sa­ na tamamen yanlış şeyler öğretiyor. Bunu değiştirmek z orundasın, onu değiştirmek z orundasın, ancak o za­ man Tanrı tarafından kabul edilebilir bir hale gelirsin. Onlar o kadar çok reddediş yarattılar ki sen kendin için bile kabul edilebilir değilsin, birlikte yaşadığın in­ sanların kabul edebileceği gibi değilsin, Tanrı tarafın­ dan nasıl kabul edilesin? Varoluş seni çoktan kabul etti, o yüzden burada­ sın. Aksi halde burada olmazdın. Bu benim sana vere­ ceğim temel öğreti. Varoluş seni çoktan kabul etti. Se­ nin onu kazanman gerekmedi, onu zaten hak etmiştin. Rahatla, doğanın seni yaptığı şeklin keyfini çıkar. Eğer 153


DUYGUSAL İYİLEŞME

doğa senin içine korkaklığı koyduysa, bunun bir nede­ ni olmalı. Güven ve onu kabul et. Bir korkak olmanın nesi kötü ? Korkmanın nesi kötü ? Sadece aptallar kor­ ku hissetmez, budalalar korkmaz. Eğer yoluna bir yılan çıkarsa o anda sıçrarsın. Sa­ dece budala, aptal, ahmak bir insan yılandan korkmaz. Ama akıllıysan, ne kadar akıllıysan o kadar hızlı sıçrar­ sın ! Bu da aklın bir parçası, son derece iyi bir şey. O senin hayatına yardımcı oluyor, seni koruyor. Ama insanlara aptal ideolojiler verilip duruyor ve sen ise eski kalıplarını kullanmakta direniyorsun. Be­ nim söylediklerimi dinlemiyorsun. Ben, sen her ne isen onu koşulsuz olarak kabul etmeni söylüyorum; bu ka­ bulleniş dönüşüme giden kapıdır. Ben sana dönüşebilmek için kendini kabul etmeni söylemiyorum; aksi takdirde kendini kabul etmiş ol­ mazsın, çünkü derinlerde yatan arzu dönüşüme karşı duyulandır. Sen, "Peki, eğer dönüşümü başlatacak olan şey buysa o zaman kendimi kabul ediyorum," der­ sin. Ama bu kabul etme değildir; asJ önemli olan nok­ tayı gözden kaçırıyorsun. Sen halen dönüşümü arzu ediyorsun. Eğer sana bunu garanti edersem ve sen de bu garanti yüzünden kendini kabul edersen, kabul bu­ nun neresinde? Sen kabul etmeyi bir araç olarak kul­ lanıyorsun; asıl amaç dönüşmek, özgür olmak, öz ger­ çekleşmeye, nirvanaya erişmek. Kabul bunun neresin­ de ? Kabul etmenin kayıtsız şartsız, hiçbir sebep, hiç­ bir motivasyon olmaksızın gerçekleşmesi gerekiyor. 1 54


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

Ancak o zaman seni özgürleştirebilir. Müthiş bir se­ vinç kaynağı olabilir, büyük bir özgürlüğü yanında ge­ tirebilir ama özgürlük bir sonuç olarak gelmez. Kabul etmenin kendisi özgürlüğün başka bir adıdır. Eğer gerçekten kabul ettiysen, benim kabul etme ile neyi kastettiğimi anladıysan, özgürlük orada olur; hemen ve o anda. Bu olay önce kendini kabul etmen, sonra kabul et­ me alıştırmaları yapman, sonra bir gün özgürlüğün or­ taya çıkması şeklinde gerçekleşmez. Kendini kabul et­ tiğin anda özgürlük vardır, çünkü psikolojik acı hemen ortadan kaybolur. Bunu dene. Ben deneysel bir şeyden bahsediyo­ rum. Bunu yapabilirsin, bunun bana inanıp inanma­ makla bir ilgisi yok. Korkunla savaşıp duruyorsun; onu kabul et ve ne olduğunu gör. Sadece sessizce otur ve onu kabul et, "Benim korkum var, bu durumda ben korkuyum, " de . Bu derin düşünceli halinde, sen "Ben korkuyum, " derken özgürlük aşağı inmeye başlar. Ka­ bul ediş tamamlandığında özgürlük de sana erişir.

Bazen, zihnimin karanlık tarafları ortaya çıktığında bu beni gerçekten korkutuyor. Bunların sadece parlak, aydınlık tarafların zıt kutbu olduğu­ nu kabul etmek benim için çok zor. Kendimi kirli ve suçlu ve değersiz his­ sediyormn. Bunun hakkında konuşa­ bilir misiniz? 155


DUYGUSAL İYİLEŞME

Anlaşılması gereken temel şey senin zihin olmadı­ ğın; ne aydınlık ne de karanlık. Eğer güzel tarafla öz­ deşleşecek olursan o zaman kendini çirkin taraftan ayırmak olanaksızlaşır; onlar aynı paranın iki farklı yüzüdür. Ona bütün olarak sahip olabilirsin ya da bü­ tün olarak fırlatıp atabilirsin ama bölemezsin. İnsanın tüm kaygısı güzel, parlak gözükeni seçme isteğinden kaynaklanıyor. İnsan kara bulutları arkada bırakıp gümüş, parlak kenarları seçmek istiyor. Ama gümüş kenarlar kara bulutlar olmadan var olamaz. Ka­ ra bulutlar fonu oluşturur, gümüş kenarların gözüke­ bilmesi için mutlaka var olmaları gerekir. Seçim yapmak kaygıya neden olur, seçim yapmak kendin için problem oluşturur. Seçimsiz olmak zihnin orada olması, onun bir karanlık bir de aydınlık tarafa sahip olması demektir; ne olmuş ? Bunun seninle ne il­ gisi var? Bu seni neden endişelendirsin ki? Seçmediğin anda tüm endişeler ortadan kalkar. Zihnin böyle olması gerektiğine, zihnin doğasının bu olduğuna dair büyük bir kabulleniş ortaya çıkar; ve bu senin sorunun değildir çünkü sen zihin değilsin. Eğer sen zihin olsaydın, herhangi bir problem de olmaya­ caktı. O zaman kim seçecek, kim öteye geçmeyi düşü­ necekti? Kim kabul etmeye ve kabul etmeyi anlamaya çalışacaktı? Sen ayrısın, tamamen ayrısın . Sen sadece bir ta­ nıksın, başka bir şey değilsin. Ama sen hoş olan her şeyle özdeşleşen ve hoş olmayan şeylerin onun arka156


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

sından bir gölge gibi geldiğini unutan bir gözlemci gi­ bi davranıyorsun. Hoş olan taraf senin canını sıkmı­ yor, ondan keyif alıyorsun. Sorun karşı kutup kendisi­ ni gösterdiğinde ortaya çıkıyor; o zaman parçalanıp gi­ diyorsun. Ama tüm sorunu sen başlattın . Sadece bir tanık olmak yerine özdeşleştin. Düşüşle ilgili olarak anlatı­ lan kutsal hikayelerin hepsi düzmece. Asıl düşüş tanık olmaktan bir şeyle özdeşleşen konumuna düşmek ve tanıklık durumunu kaybetmektir. Bunu sadece arada bir dene; zihnin her ne ise o ol­ masına izin ver. Unutma, sen o değilsin . Ve bu da bü­ yük bir sürprizle karşılaşmana neden olacak. Sen daha az özdeşleşen bir hale geldikçe, zihin daha güçlenmeye başlayacak; çünkü onun gücü senin özdeşleşmenden kaynaklanıyor. Senin kanını emiyor. Ama ayrı ve uzakta durmaya başladığında zihin küçülmeye başlar. Zihinle özdeşleşmeyi bir anlığına bile olsa tama­ men bıraktığın gün her şey açığa çıkar. Zihin sadece ölür; artık orada değildir. Çok dolu iken, sürekli ola­ rak, günden güne, geceden geceye, uyanıkken, uyur­ ken orada bulunurken, aniden yok olur. Etrafa bakar­ sın, her şey boşluktan, hiçlikten ibarettir. Ve zihnin ortadan kaybolmasıyla birlikte benlik de yok olur. Sonra geriye kalan sadece içinde "Ben" ol­ mayan belli nitelikte bir farkındalıktır. Ona en fazla "oluş" adı verebilirsin ama " B en-lik" diyemezsin. Onun oluşunu fark ettiğin anda evrensel bir hale gelir. Zihnin ortadan kaybolmasıyla benlik de yok olur. Ve 157


DUYGUSAL İYİLEŞME

senin için önemli olan, sana sorun çıkaran birçok ş ey de ortadan kalkar. Onları çözmeye çalışıyordun ama onlar giderek daha da karmaşık bir hale geliyordu; her şey bir problemdi, bir endişe kaynağıydı, üstelik hiç çı­ kış yolu yok gibi gözüküyordu. Sana "Kaz Dışarıda" hikayesini anımsatmak isti­ yorum. Bu öykü zihinle ve senin olurluğunla ilgili. Usta öğrencisinden bir problem üzerinde meditas­ yon yapmasını ister: Küçük bir kaz yavrusu bir şişeye konulur, besle­ nip büyütülür. Kaz giderek daha da büyür ve şişenin hepsini doldurur. Artık çok büyüktür, şişenin ağzın­ dan çıkabilmesi mümkün değildir; şişenin ağzı çok dardır. Buradaki sorun şudur, kazı öldürmeden ve şi­ şeyi de kırmadan dışarı çıkarmak zorundasın. Bu gerçekten de inanılmaz bir durum. Ne yapabi­ lirsin? Kaz çok büyük; şişeyi kırmadan onu dışarı çıka­ ramazsın, şişeyi kırmana da izin yok. Ya da onu öldü­ rerek dışarı çıkarabilirsin ama buna da izin yok. Öğrenci gün be gün bunun üzerinde meditasyon yapar, hiçbir yol bulamaz, kendi kendine o yol mu yoksa öteki mi diye düşünür ama aslında bunun hiç yolu yoktur. Yorgun, tamamen tükenmiş bir haldey­ ken aniden bir aydınlanma yaşar . . . o anda ustasının şi­ şe ve kazla ilgileniyor olamayacağını, onların başka bir şeyi temsil ettiklerini anlar. Şişe zihindir, sen ise kaz­ sın. Tanıklıkla bu mümkündür. Zihnin içinde olmaksı­ zın onunla o kadar fazla özdeşleşirsin ki kendini sanki 1 58


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

onun içindeymiş gibi hissetmeye başlarsın. Öğrenci kazın dışarıda olduğunu söylemek için ustasına koşar. Usta şöyle der, "Bunu anlamışsın. Bundan sonra da onu dışarıda tut. O asla içeride değildi. " Eğer kazla ve şişeyle uğraşmaya devam edersen bunu çözme olanağın yok. Onun başka bir şeyi temsil ediyor olduğunun, yoksa usta tarafından sana verilme­ yeceğinin anlaşılması önemli olan nokta. Başka ne ola­ bilir ki? Çünkü usta ile öğrenci arasındaki tüm işlev, olan biten her şey zihin ve farkındalık konusundadır. Farkındalık kaz dır; zihnin şişesinde .olmayan bir kaz. Ama sen onun şişede olduğuna inanıyor ve herke­ se onu nasıl dışarı çıkaracağını soruyorsun. Sana onu dışarı çıkarma konusunda teknikler sunarak yardımcı olan birçok aptal da mevcut. Onlara aptal diyorum çünkü olayı hiçbir şekilde anlamıyorlar; kaz dışarıda, zaten hiçbir zaman içeride olmamıştı, o yüzden dışarı çıkarma meselesi asla oluşmaz. Zihin sadece beyninizin ekranında, gözlerinizin önünden geçen düşüncelerin işlenmesidir. Sen bir göz­ lemcisin. Ama güzel şeylerle özdeşleşmeye başlarsın, bunlar rüşvetler gibidir. B ir kere güzel şeylere yaka­ landıktan sonra aynı zamanda çirkin şeylere de yaka­ lanmış olursun çünkü zihin ikilik olmadan var olamaz. Farkındalık ikilikle var olamaz, zihin ise ikilik ol­ madan var olamaz. Farkındalık ikili değildir, zihin ise ikilidir . O yüz­ den sadece izle. Ben sana sıradan bir çözümler paketi 159


DUYGUSAL İYİLEŞME

öğretmiyorum, ben sana çozumü veriyorum. Sadece biraz geri çekil ve izle. Kendinle zihnin arasında bir boşluk yarat. İster güzel, iyi, nefis, yakınlaşıp keyif al­ maktan hoşlanacağın bir şey olsun, ister çirkin; müm­ kün olduğu kadar uzakta dur, ona tıpkı bir filme bakı­ yormuşsun gibi bak. Ama insanlar filmlerle bile özdeş­ leşiyor . . . Sinemalarda ağlayan, gözlerinden yaşlar boşanan insanlar görüyorum; oysa olan biten hiçbir şey yok ! Sinemanın karanlık bir yer olması iyi bir şey, bu onla­ rı utanç duygusundan koruyor. Eskiden babama, " Gördün mü ? Yanında oturan adam ağlıyordu ! " diye sorardım. O da "Tüm salon ağlıyordu. O sahne . . .

"

Ama o sadece bir ekran, başka bir şey değil. Kim­ se ölmüyor, ortada bir trajedi falan yok; sadece bir fil­ min yansıtılması, sadece ekrandan geçmekte olan re­ simler var. Ve insanlar gülüyor, ağlıyor ve üç saat bo­ yunca neredeyse kendilerini kaybediyorlar. Onlar fil­ min bir parçası oluyor, karakterlerden biriyle özdeşle­ şiyor. Babam bana, " Eğer insanların tepkilerini sorgu­ larsan filmin keyfini çıkaramazsın, " derdi. Ben, " Filmin keyfini çıkarabilirim ama ağlamak istemiyorum; bunda herhangi bir keyif olduğunu dü­ şünmüyorum. Ben onu bir film olarak görebiliyorum ama onun bir parçası olmak istemiyorum. Bu insanla­ rın hepsi onun bir parçası haline dönüşüyorlar, " diye 160


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

karşılık verirdim. Dedemin yaşlı ve afyon bağımlısı bir berberi var­ dı. Bir insanın beş dakikada yapabileceği bir şeyi o iki saatte yapıyor ve sürekli olarak da konuşuyordu. Ama çocukluktan beri de arkadaşlardı. Halen dedemi ber­ ber koltuğunda otururken gözümün önüne getirebili­ yorum . . . müthiş bir konuşmacıydı. Bu afyon bağımlıla­ rının kendilerine has bir özellikleri vardır, kendileri hakkında, her gün olan bitenler hakkında durmadan bir şeyler anlatırlar, bu gerçek. Dedem sadece, "Evet, doğru, bu harika. . . " gibi yanıtlar verirdi. Bir gün ona, " Her şey için sürekli 'Evet, doğru, bu ha­ rika' deyip duruyorsun. Bazen saçma sapan, hiç alaka­ sız şeylerden bahsediyor, " dedim. Dedem ş öyle yanıt verdi, "Ne yapmaya çalışıyor­ sun? Adam bir afyon bağımlısı. " Ve berber tıraş eder­ ken ustura kullanıyordu. " Ona ne dememi istiyorsun? Adamın elinde keskin bir bıçak var ve boğazımın üze­ rinde tutuyor. Ona hayır dersem . . . beni öldürür ! Ve bunu da biliyor. Bana bazen, ' Hiç hayır demiyorsun. Sana ne anlatsam her zaman evet, her zaman harika diye yanıt veriyorsun' diyor. Ona, 'Her zaman afyo­ nun etkisinde olduğunu anlamalısın. Seninle konuş­ mak, tartışmak ya da aksi görüşte olmak mümkün de­ ğil. Boğazıma bir bıçak tutuyorsun ve söylediklerine hayır dememi mi bekliyorsun, ' diye sordum. " Dedeme, "Neden berberini değiştirmiyorsun ? " dedim. " Köyde birçok berber var, bu adam beş dakika­ lık işi iki saatte yapıyor. Bazen senin sakalının yarısını 161


DUYGUSAL İYİLEŞME

tıraş edip sonra 'Şimdi geleceğim, sen burada otur,' de­ yip gidiyor ve bir saat geri gelmiyor çünkü biriyle bir tartışmaya giriyor ve dükkanında bir müşterinin otur­ duğunu tamamen unutuyor . Sonra geri gelip, "Aman Tanrım, sen halen burada mı oturuyorsun? ' diyor . " Dedem, "Ne yapabilirim ki? " diye yanıt verdi, "Sakallarımın yarısı tıraş olmuş şekilde eve gidemem." Berbere nerede olduğunu sorduğunda adam, "Biriyle o kadar iyi bir tartışmaya girdim ki seni tamamen unuttum. Neyse ki adamın gitmesi gereken bir yer var­ dı yoksa bütün gün burada otururdun, " diye yanıt ve­ riyordu. Bazen geceleri dükkanı kapatmayı da unutuyor­ du. Sadece eve gidiyor, geçerken dükkanı kapatmayı aklına getirmiyordu. Bazen içeride bir müşteri oturup onun geri dönmesini bekliyor olabiliyordu ama adam o sırada evinde uyuyordu. B irinin müşteriye, 'Şimdi evi­ ne gidebilirsin, berber seni ancak yarın sabah görebi­ lecek. Dükkanı kapatmayı ve seni tamamen unuttu. Evinde derin bir uykuda, ' demesi gerekiyordu . Eğer müşterilerden

biri

sinirlenecek

olursa

da. . . Bazen dükkana yeni insanlar geliyor ve sinirlene­ biliyorlardı. O zaman berber, "Sakin ol. En azından bana ödeme yapmak zorunda değilsin. Sakalının sade­ ce yarısını kestim, gidebilirsin. Tartışmak istemiyo­ rum. Bana ödeme yapman gerekmiyor; ücretimin yarı­ sını bile istemiyorum," diyordu. Ama kimse yarısı tıraş edilmiş bir sakalla ya da saçlarının yarısı kesilmiş olarak çıkıp gidemez ! Sen on162


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

dan sakalını tıraş etmeni isterdin ama o kafanı tıraş et­ meye başlardı, sen farkına varıncaya kadar işin bir kıs­ mını çoktan tamamlamış olurdu. O zaman sana şöyle sorardı, "Ne istiyorsun peki? Çünkü işin çeyreğini ta­ mamladım. Eğer böyle kalsın diyorsan bırakabilirim ya da işi bitirebilirim. Ama senden herhangi bir ücret almayacağım çünkü sen saçının kesilmesini söyleme­ miştin, bu durumda bu benim hatam ve cezamı çek­ mem gerek. Senden para almayacağım. " Adam tehlikeli biriydi ! Ama dedem, "Tehlikeli ama iyi biri ve onunla o kadar özdeşleştim ki eğer ben­ den önce ölecek olursa bir başka berberin dükkanına nasıl giderim bilmiyorum. Aklım almıyor. . . tüm haya­ tım boyunca benim berberimdi. Ôzdeşliğimiz o kadar derin ki sakalımı tıraş ettirmeyi bırakabilirim ama ber­ berimi değiştiremem. Neyse ki dedem afyon bağımlısı berberden daha önce öldü. Herhangi bir şeyle özdeşleşebilirsin. İnsanlar baş­ ka insanlarla özdeşleşir ve sonra kendileri için üzüntü­ ler yaratırlar. Bir şeylerle özdeşleşir, sonra o şey kay­ bolduğunda üzüntüye kapılırlar. Özdeşleşme senin ıstırabının temelinde yatan şey. Ve her özdeşleşme zihinle özdeşleşme demek. Sadece yana çekil, zihnin geçmesine izin ver. Kısa bir süre sonra hiç sorun olmadığını görecek­ sin; kaz dışarıda. Şişeyi kırman da gerekmiyor, kazı öl­ dürmen de.

1 63


DUYGUSAL İYİLEŞME

t

Bazen problemlerimden gerçekten vazgeçmek isteyip istemediğimi, on­ larla mücadele etmek yerine onlan kabul etmeyi isteyip istemediğimi dü­ şünüyorum. Bana sanki kimliğimin biY kısmı bu mücadele ile çok fazla özdeşleşmiş gibi geliyor, ondan vaz­ geçme fikri biraz korkutucu. Bu bir gerçek; insanlar hastalıklarına tutunup ka­

lırlar, şikayetlerine tutunup kalırlar, kendilerini rahat­ sız eden her şeye tutunurlar. "Bunlar yara ve biz bun­ ların iyileşmesini istiyoruz, " deyip dururlar. Ama de­ rinlerde bir yerde bu yaraları oluşturmaya devam ederler çünkü eğer yaralar iyileşecek olursa kendileri­ nin orada olmayacağından korkarlar. Sadece insanları izle; onlar hastalıklarına tutunup kalırlar. Hastalıklarından sanki üzerinde konuşmaya değer bir şey gibi bahsederler. İnsanlar hastalıklar, ne­ gatif ruh halleri üzerine her şeyden daha fazla konu­ şurlar. Onları dinlerseniz bundan hoşlandıklarını gö­ receksiniz. Her akşam insanlar bana gelir ve ben onla­ rı dinlemek zorunda kalırım; yıllardır onları dinliyor ve yüzlerine bakıyorum. Onlar bundan hoşlanıyor ! On­ lar kendilerini kurban olarak görüyor . . . hastlalıkları, öfkeleri, kinleri, o ya da bu problemleri, açgözlülükle­ ri, hırslan. Ve sen sadece baktığında tüm bunların çıl­ gınlıktan ibaret olduğunu görürsün; çünkü insanlar bunlardan kurtulmak için yardım istiyorlar ama yüzle1 64


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

rine baktığında bundan keyif aldıklarını görüyorsun. Eğer bu sorunlar gerçekten ortadan kalkarsa, o zaman neden keyif alacaklar? Eğer tüm hastalıkları yok olur­ sa, tamamen bütün ve sağlıklı bir hale gelirlerse üze­ rinde konuşabilecekleri hiçbir şey kalmaz. İnsanlar psikiyatrlara giderler ve sonra bunun üzerinde konuşmaya devam ederler; o psikiyatra git­ tiklerini, bu hocayı gördüklerini anlatıp dururlar. Ger­ çekten de " Onların hepsi, herkes beni hayal kırıklığına uğrattı. Ben halen aynıyım, kimse beni değiştiremedi, " demek hoşlarına gider. Sanki her psikiyatrın başarısız olduğunu ispatlamak onları başarılı yapıyormuş gibi ! Hastalık hastası olan ve sürekli olarak hastalıkla­ rından bahseden bir adam olduğunu duymuştum. Ona kimse inanmıyordu çünkü mümkün olan her şekilde muayene edilmiş ama herhangi bir sorun bulunmamış­ tı . Ama her gün doktora koşarak çok kötü durumda ol­ duğunu söylüyordu. D oktor yavaş yavaş bir şeylerin farkına varmaya başladı: Adam ne işitirse, örneğin televizyonda bir ilaç reklamı gördüğünde ya da bir hastalıktan bahsedildiği­ ni duyduğunda hemen o hastalık kendisine geliyordu. Eğer bir dergide hastalıklardan biriyle ilgili bir şey okursa hemen ertesi gün doktorun muayenehanesine tamamen hasta bir şekilde gidiyordu. Ve tüm belirtile­ ri de gösteriyordu. O yüzden doktor ona şöyle dedi, "Beni sürekli olarak meşgul etme çünkü ben de senin okuduğun dergileri okuyorum ve senin izlediğin tele­ vizyon programlarını izliyorum, hemen ertesi günü ay165


DUYGUSAL İYİLEŞME

nı hastalığa yakalanmış olduğunu söyleyerek buraya geliyorsun. Adam şöyle yanıt verdi, " Sen ne diyorsun? Bu şe­ hirdeki tek doktor sen misin ? " Adam o doktora gitmeyi bıraktı ama hastalıklar konusundaki deliliğinden vazgeçmedi. Sonra bir gün öldü, tıpkı herkesin bir gün öleceği gibi. Ölmeden ön­ ce karısına mezar taşına birkaç kelime yazdırmasını vasiyet etti, bunlar halen orada yazılı. Mezar taşında büyük harflerle, "Şimdi bana inanıyor musun ? " diye yazıyor. İnsanlar ıstıraplarından çok büyük bir mutluluk hissediyorlar. Bazen ben de merak ediyorum; eğer bü­ tün bu elem, üzüntü ortadan kalkacak olursa ne yapa­ caklar? O kadar işsiz güçsüz kalacaklar ki kendilerini öldürmek dışında bir seçenekleri olmayacak. Ve benim gözlemlediğim şey şu ki onlara bir sıkıntıdan kurtul­ maları için yardımcı olursan ertesi gün başka bir şeyle karşına çıkıyorlar. Sen onların o şeyden kurtulmasına yardımcı oluyorsun ama onların elinde hazır bir tane daha var, sanki ıstıraba karşı derin bir bağlanma duru­ mu söz konusu. Onlar bundan bir şey elde ediyorlar; bu bir yatırım ve kazanç sağlıyor. Buradaki yatırım ne ? Yatırım şu, ayakkabı senin ayağına tam gelmediğinde, ayağım acıttığında var ol­ duğunu daha çok hissediyorsun. Eğer ayakkabı ayağı­ na tam gelirse, sadece rahatlıyorsun. Eğer ayakkabı tam gelirse sadece ayağı unutmakla kalmıyorsun, "Ben" de ortadan kalkıyor. Mutlu, huzurlu bir bilinçle 166


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ElMEK

herhangi bir "Ben" olması mümkün değil, olanaksız ! "Ben" sadece acı çeken bir zihinle mümkün olur; "Ben" tüm ıstıraplarımızın bir toplamından başka bir şey de­ ğildir. O yüzden eğer "Ben "den vazgeçmeye gerçekten hazırsan ancak o zaman üzüntülerin ortadan kayb olur. Yoksa yeni üzüntüler yaratmayı sürdürürsün . Sana kimse yardım edemez çünkü kendini yok eden, kendi­ ni yıkan bir yoldasın. O yüzden bir daha bana bir sorunla geldiğinde ilk önce onun çözülmesini gerçekten isteyip istemediğini içinde bir sorgula çünkü dikkat et; sana bir çözüm ve­ re bilirim. Onu çözmeyi gerçekten istiyor musun yoksa sadece üzerinde konuşmak mı istiyorsun ? Ondan bah­ setmek sana iyi gelebilir. İçine gir ve sorgula, böylece tüm üzüntülerinin sen onları desteklediğin için var olduğunu göreceksin. Senin desteğin olmadan hiçbir şey var olamaz. Çünkü sen ona enerji verdiğin için var oluyor; sen ona enerji vermezsen var olamaz. Peki seni kim enerji vermeye zorluyor? Üzgün ol­ mak için bile enerji gerekir çünkü enerji olmadan üz­ gün olamazsın. Üzüntü olayının gerçekleşebilmesi için ona enerji vermek zorundasın. O yüzden üzüntü his­ settikten sonra kendini bitmiş, tükenmiş hissedersin. Ne oldu? Depresyondayken hiçbir şey yapmıyordun, sadece üzgündün; neden kendini bitmiş, tükenmiş his­ sediyorsun ? Üzüntüden çıktığında enerji dolu olacağı­ nı zannediyordun ama öyle olmadı.

167


DUYGUSAL İYİLEŞME

U nutma, tüm negatif duygular enerji gerektirir, onlar seni tüketirler. Ve tüm pozitif duygular ve pozi­ tif tutumlar da enerji dinamosudur, onlar daha fazla enerj i yaratır, seni asla tüketmezler. Eğer mutluysan aniden tüm dünya sana enerjiyle akmaya başlar, tüm dünya seninle b irlikte güler. "Gülersen tüm dünya se­ ninle güler. Ağlarsan tek başına ağlarsın, '' sözü doğru, çok doğru. Pozitif olduğunda tüm varoluş sana daha fazlasını vermeye devam eder çünkü mutlu olduğunda tüm varoluş seninle birlikte mutlu olur. Sen bir yük değil, çiçeksin; kaya değil bir kuşsun. Tüm varoluş se­ nin için mutlu olur. Bir kaya gibi olduğunda, üzüntüden ölü gibi çö­ küp kaldığında, üzüntünü yaşadığında kimse seninle birlikte değildir. Kimse seninle birlikte olamaz. Senin­ le hayat arasında bir boşluk oluşur. Sonra ne yapıyor olursan ol sadece kendi enerji kaynağına güvenmek zorunda kalırsın. O da tükenip gidecektir. Sen enerji­ ni bitiriyorsun, kendi saçmalığın tarafından tüketili­ yorsun . Ama sen üzgün ve olumsuz olduğunda egonu da­ ha fazla hissedersin. Mutlu, neşe dolu, coşkulu oldu­ ğunda egonu hissetmezsin. Mutlu ve coşkulu olduğun­ da "Ben" ortadan kalkar. Varoluşla aranda köprü ku­ rulur, ondan ayrı olmazsın; onunla birliktesin. Üzgün, kızgın, açgözlü olduğunda, sadece kendi içinde hare­ ket edip yaralarının keyfini sürdüğünde, onlara tekrar tekrar baktığında, yaralarınla oynadığında, şehitlik mertebesine ulaşmak istediğinde seninle varoluş ara1 68


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

sında bir boşluk oluşur. Tek başına kalırsın ve orada "Ben"i hissedersin. "Ben"i hissettiğinde tüm varoluş sanki sana düşmanınmış gibi gelir. Aslında o düşmanın değil, sadece sana öyle gelir. Eğer herkesin senin düş­ manın olduğunu düşünürsen herkesin düşman olması­ nı gerektirecek şekilde davranırsın. Doğayı kabul edip onun içinde eridiğinde, onunla birlikte hareket edersin. Bütünün şarkısı senin şarkın­ dır, bütünün dansı senin dansındır. Artık ondan ayrı değilsin. "Ben varım " diye hissetmezsin, "Bütün var. Ben sadece varış ve ayrılış, olmak ya da olmamak ara­ sında gidip gelen bir dalgayım . Ben gelir ve giderim, bütün kalır. Ve ben bütün sayesinde varım, bütün be­ nimle birlikte var oluyor, " diye hissedersin. Bazen çeşitli formlara bürünür, bazen herhangi bir şekli yoktur; her ikisi de güzeldir. Bazen bir beden­ de ortaya çıkar, bazen bedenden kaybolur. Böyle ol­ mak zorundadır çünkü hayat bir ritimdir. Bazen o şe­ kilde olmak zorundasın, bazen de o şeklin uzağında. Bazen aktif ve hareketli, tıpkı bir dalga gibi olmak zo­ rundasın, bazen de derinlere inip dinlenmek, hareket­ siz olmak zorundasın. Hayat bir ritim. Ölüm düşmanın değil. O sadece ritimde olan bir değişiklik, diğerine doğru geçiş. Yakında doğacaksın; canlı, daha genç, daha taze olarak. Ölüm bir zorunlu­ luk. Sen ölümle birlikte ölüyor değilsin; sadece etrafın­ da toplanan tozların yıkanması gerekiyor. Yenilenme­ nin tek yolu bu. Sadece İsa yeniden doğmadı, varoluş­ taki her şey yeniden doğar. 1 69


DUYGUSAL İYİLEŞME

Tıpkı odamın dışındaki badem ağacının yaşlı yap­ raklarını döktükten sonra yerine yeni yaprak çıkarma­ sı gibi. İşte yöntem bu ! Eğer ağaç yaşlı yapraklarına tutunacak olursa onlar asla yenilenmez, çürüyüp gi­ derler. Neden bir çatışma yaratmalı? Eski, yeninin or­ taya çıkabilmesi için kaybolur. Yeni olanın ortaya çı­ kabilmesi için gereken alanı açar. Yeni her zaman ge­ liyor, eski de her zaman gidiyor olacak. Sen ölmezsin. Sadece yaşlı, eski yapraklar düşer, yenilerine yer açabilmek için. Sen burada ölür, orada doğarsın; burada ortadan kaybolur, orada ortaya çı­ karsın. Şekilden şekilsizliğe, şekilsizlikten şekle, be­ denden bedensizliğe, bedensizlikten bedene; hareket, duraklama; duraklama, hareket; işte ritim bu. Eğer rit­ me b akacak olursan hiçbir şey seni endişelendirmez. Güven hissedersin.

1 70


••

••

Ofke, Uzü ntü Ve Depresyon Aynı Ağac ın Dalları

N

ormalde öfke kötü bir şey değildir. Normalde öf­ ke doğal h ayatın bir parçasıdır; gelir ve gider.

Ama eğer onu bastıracak olursan o zaman bir proble­ me dönüşür. O zaman onu biriktirmeye başlarsın. On­ dan sonra o gelip giden bir şey olmaktan çıkar, senin benliğinin bir parçası olmaya başlar. Artık bu bazen öfkeli olmandan farklı bir şeye dönüşür, sen öfke için­ de kalır, sadece birinin onu kışkırtmasını beklersin. En ufak bir kışkırtmada ateş alır ve sonra "istemeden yap­ tım, " diyeceğin şeyler yaparsın. Bu " İstemeden yaptım, " ifadesini iyice bir incele. Bir şeyi istemeden nasıl yapabilirsin ? Ama ifade tama­ men doğru. Bastırılmış öfke geçici bir deliliğe dönüşür. Senin kontrolünün dışında bir şey gerçekleşir. Eğer onu kontrol edebilecek olsaydın ederdin ama aniden taşmaya başlar. Aniden senin elinde olmayan bir hale 171


DUYGUSAL İYİLEŞME

gelir, hiçbir şey yapamazsın, çaresiz hissedersin ve öf­ ke dışarı çıkar. Bu tür bir insan öfkeli olmayabilir ama öfke içinde yaşar ve hareket eder. Eğer insanlara bakacak olursan . . .yolun kenarında dur ve sadece izle, iki tür insan olduğunu göreceksin. Sadece yüzlerini izlemeye devam et. Tüm insanlık iki tür insandan oluşuyor. Bunlardan birincisi üzgün tür­ deki, çok üzgün, bir şekilde bir şeyleri sürüklüyor gibi gözüken insanlar. Diğeri kızgın türdekiler; bunların içinde çılgınlık kaynıyor, her bahanede patlamaya ha­ zır durumda. Öfke üzüntünün aktif halidir; üzüntü öfkenin ak­ tif olmayan halidir. Onlar birbirinden ayrı iki şey de­ ğildir. Kendi davranışını izle . Ne zaman üzüntülü olu­ yorsun? Sadece öfkeli olamadığın durumlarda üzgün olduğunu göreceksin. İşyerinde patronun bir şey söy­ ler ve sen öfkelenemezsin, yoksa işini kaybedersin. Öf­ kelenemezsin, gülümsemeye devam edersin. Sonra da üzgün bir duruma gelirsin. Enerjin aktif olmayan bir hale gelir. Adam işten eve gelir ve küçük, alakasız bir baha­ ne bularak karısına öfkelenir. İnsanlar öfkeden hoşla­ nırlar, ondan keyif alırlar çünkü en azından bir şey ya­ pıyor olduklarını hissederler. Üzüntü içindeyken de sana bir şey yapılıyormuş gibi hissedersin. Pasif, alıcı tarafta olursun. Sana bir şey yapılmıştır, sen çaresiz­ sindir ve karşılık verememişsindir, misilleme yapama­ mış, tepki gösterememişsindir. Öfkeliyken bir parça 1 72


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

daha iyi hissedersin. Büyük bir öfke buhranı sonrasın­ da kişi kendisini bir parça rahatlamış hisseder ve bu da ona iyi gelir. Hayattasın ! Sen de bir şeyler yapabiliyor­

sun ! Tabii ki bu şeyleri patronuna yapamıyorsun ama karına yapabilirsin. Sonra kadın çocukların eve gelmesini bekler; çün­ kü kocaya kızmak çok akıllıca değildir, adam onu bo­ şayabilir. Patron odur, kadın ona bağımlı olduğundan ona kızmak risklidir. O yüzden çocuklarını bekler. Onlar okuldan dön düğün de kadın Üzerlerine atlar ve onları cezalandırır; onların iyiliği için. Bu durumda ço­ cuklar ne yapar? Onlar da o dalarına gider ve kitapla­ rını fırlatır, yırtar ya da oyuncaklarını cezalandırır, ke­ dilerine köpeklerine zarar verirler. Onların da bir ş ey yapması gerek. Herkesin bir şey yapması gerek, yoksa insan üzgün bir hale gelir. Sokaklarda gördüğün, üzgün olan, sürekli üzgün olduğu için yüzlerinin ifadesi kalıplaşmış olan kişiler çok çaresiz, merdivenin en alt basamaklarında bulun­ dukları için öfkelenecekleri kimseyi bulamayan insan­ lardır. Bunlar üzgün insanlardır, merdivenin üst basa­ maklarında ise öfkeli insanlar bulunur. Ne kadar yu­ karı çıkarsan o kadar öfkeli insanlarla, ne kadar aşağı inersen o kadar üzgün insanlarla karşılaşırsın. Hindistan'da en alt sınıftaki dokunulmazlar adı verilen kişiler üzgün gözükür. Rahipler ise öfkelidir. Rahipler sınıfı her zaman öfkelidir, en küçük bir şeyde deliye döner. Dokunulmazlar ise sadece üzgündür çünkü onun altında öfkesini yansıtabileceği kimse yok1 73


DUYGUSAL İYİLEŞME

tur. Öfke ve üzüntü aynı bastırılmış enerjinin iki fark­ lı yüzüdür.

Sıradan öfkede herhangi bir sorun yoktur. İşin as­ lına bakarsanız öfkelenen ve bir an sonra onu tama­ men unutan kişiler gerçekten iyi insanlardır. Onların her zaman arkadaş canlısı, sevgi dolu, canlı ve merha­ metli olduklarını görebilirsin . Ama her zaman duygu­ larına tutunan, onları sürekli kontrol eden kişiler iyi insanlar değildir. Onlar her zaman senden daha üstün olduklarını göstermeye çalışırlar ama gözlerinde öfke­ yi görebilirsin. Onu yüzlerinden okuyabilir, yaptıkları tüm j estlerde; yürüyüşlerinde, konuşma tarzlarında, diğerleriyle ilişki kurma şekillerinde görebilirsin, öfke her zaman orada, kaynar durumdadır. Bu insanlar her an patlamaya hazırdır. Bunlar katiller, suç işleyenler, gerçek kötülerdir. Öfke insancıl bir şey, onda yanlış bir şey yok. Bu senin kışkırtıldığın, canlı biri olduğun için de yanıt ver­ diğin bir durumdur. Senin boyun eğmediğini, bunun kabul edebileceğin bir durum olmadığını, bunun hayır demek istediğin bir durum olduğunu gösterir. Bu bir protesto ve onda yanlış bir şey yok. Bir çocuk sana öfkelendiği zaman ona bir bak. Yüzüne bir bak ! O kadar öfkelidir ki kıpkırmızı kesil­ miştir, seni öldürecek gibi bakar. "Seninle bir daha hiç konuşmayacağım. Küstüm ! " Bir dakika sonra yine ku­ cağına oturur ve güzel güzel konuşur. Unutmuştur. 1 74


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

Öfke içinde ne söylemiş olursa olsun, onu taşımamış­ tır. Onlar zihninde bir ağırlığa dönüşmemiştir. Evet, öfke anında bir şeyler söylemiştir ama şimdi öfke orta­ dan kaybolmuş, o an geçmiştir. Ona sonsuza kadar kendisini adamaz, o anlık bir parlamadır. Ama onun içinde donup kalmaz, o akan bir olaydır. Bir dalga yükselmiş ama sonra ortadan kaybolmuştur. Onu sü­ rekli olarak taşımaya kalkmaz. Bunu ona anımsatsan bile, sadece gülecektir. "Ne saçma," diyecektir. "Hatır­ lamıyorum, gerçekten mi, " diyecektir. "Bunu gerçek­ ten söyledim mi? Mümkün değil" diyecektir. O sadece bir parlamadır. Bunun anlaşılması gerekiyor. An be an yaşayan bir insan bazen öfkeli, bazen mutlu, bazen üzgündür. Ama onları sürekli olarak taşımayacağından emin ola­ bilirsin. Çok kontrollü ve benliğinde herhangi bir duy­ gunun ortaya çıkmasına izin vermeyen bir insan tehli­ kelidir. Eğer ona hakaret edersen, öfkelenmez, içinde tutar. Yavaş yavaş o kadar çok öfke biriktirir ki sonun­ da gerçekten kötü bir şey yapar. Öfkenin anlık çıkışlarında herhangi bir s orun yoktur; o kendi içinde güzel bir şey. Sadece senin ha­ len hayatta olduğunu gösterir. Anlık çıkışlar senin ölü olmadığını, ortaya çıkan durumlara özgün bir şekilde karşılık verdiğini gösterir. Durumun öfkeyi gerektirdi­ ğini hissettiğinde, öfke oradadır. Durumun mutluluğu gerektirdiğini hissettiğinde mutluluk oradadır. Du­ rumla birlikte hareket edersin, onunla ilgili ya da ona karşı bir önyargın yoktur. Öyle bir ideolojin de yoktur. 1 75


DUYGUSAL İYİLEŞME

Ben öfkeye karşı değilim, biriktirilmiş öfkeye kar­ şıyım. Cinselliğe karşı değilim, biriktirilmiş cinselliğe karşıyım. O anın içindeki her şey iyidir, geçmişten ta­ şman her şey ise hastalıklıdır, hastalıktır.

Eskide11 buna "melankoli" deniyordu. Şimdi "depresyon" deniyor ve geliş­ miş ülkeleı-de neredeyse bir salgnı lrnstalık durumu11da. DepYesyo11u açıldaına çabalan kimyasalla psiko­ loji arnsında gidip geliyoy ama ltn şekilde gide,-ek daha fazla i11sanı üzüyor. DepYesyo11 Jtedir? Depresyo11 yamtan bir dünyaya karşı duyulan tepki, "menmuniyetsizliğinıizin kışnı­ da" hissettiğimiz bir tür kış uykusu ınu? İnsan her zaman umutla, bir geleceğin, uzaklarda­ ki bir cennetin düşüncesiyle yaşadı. Asla bugünde ya­ şamadı, onun altın çağı halen uzaklardaydı. Bu onun hevesini korumasına yardımcı oldu çünkü büyük şey­ ler daha henüz gerçekleşmemişti; tüm arzuları yerine gelecekti. Bekleyip umut etmekte her zaman büyük bir keyif söz konusuydu . Bugünü yaşarken hep acı çekti, bugünü yaşarken hep elem içindeydi ama bunların hepsi yarın gerçekle­ şecek olan düşlerin içinde unutulmuştu. Yarın her za­ man yaşam veren bir şeydi . 1 76


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

Ama durum değişti. Eski durum iyi değildi çünkü yarın fikri, yani düşlerinin gerçekleşmesi hiçbir zaman yaşanmadı. Umut ederek öldü, ölürken bile gelecek yaşamın umudunu taşıyordu ama hiçbir sevinç, hiçbir anlam yaşamadı. Ama bu katlanılabilir bir şeydi. Bütün mesele gü­ nü yaşamaktı; gün geçecekti, yarın da mutlaka gele­ cekti. İnançlı peygamberler, mesihler, kurtarıcılar in­ sanlara cennette her türlü keyfi vaat ediyorlardı. Siya­ si liderler, toplumcu ideolojiye sahip olanlar, ütopyacı­ lar da aynı şeyin sözünü veriyorlardı; cennette değil ama burada yeryüzünde, gelecekteki uzak bir noktada, toplumun radikal bir devrim yaşadığı ve yoksulluğun, hükümetlerin tamamen ortadan kalktığı, insanın tama­ men özgür olduğu ve ihtiyaç duyduğu her şeyi elde et­ tiği bir durumun. Her ikisi de temelde aynı psikolojik ihtiyacı karşı­ lıyordu. Materyalist olanlara ideolojik, siyasi ve sosyo­ lojik ütopyacılar çekici geliyordu. O kadar materyalist olmayanlar için de dini liderler çekiciydi. Ama çekim nesnesi tamamen aynıydı; hayal edebildiğin, düşleye­ bildiğin, arzu edebileceğin her şey tamamen yerine ge­ lecekti. Güç alacak bu düşler olduktan sonra mevcut üzüntüler göze çok küçük geliyordu. Dünyada heves, beklenti vardı, insanlar depresyonlu bir durumda de­ ğildi. Depresyon güncel bir olaydır ve ortaya çıkması­ nın nedeni artık yarın fikrinin olmayışıdır. Tüm siyasi ideolojiler başarısız oldu. İnsanların eşit olma ihtimali 1 77


DUYGUSAL İYİLEŞME

yok, bir gün tüm hükümetlerin ortadan kalkması olası­ lığı yok, tüm hayallerinin bir gün gerçek olması ihtima­ li yok. Bu büyük bir şok etkisi yarattı. Eş zamanlı ola­ rak da insan daha olgun bir hale geldi. Kiliseye, cami­ ye, havraya, tapınağa gidiyor olabilir ama bunlar sade­ ce toplumsal gelenek ve kurallara uygun davranışlar­ dır. Ve bu kadar karanlık ve depresyonlu bir durumda yalnız kalmak istemez, kalabalıklarla olmak istemekte­ dir. Ama temelde cennetin olmadığını, hiçbir kurtarıcı­ nın çıkıp gelmeyeceğini artık bilir. Hintliler beş bin yıl boyunca Krishna'nın geri dönmesini beklediler. Sadece bir kere geri geleceğinin sözünü vermekle kalmamış, ne zaman ıstırap, keder ol­ sa, ne zaman ahlaksızlık erdemden daha yaygın olsa, ne zaman iyi ve basit ve masum insanlar kurnaz ve iki­ yüzlü kişiler tarafından kandırılsa geri geleceğini söy­ lemişti. "Gelecek her çağda kendimi bir gerçeklik hali­ ne getireceğim," demişti. Ama beş bin yıldır onu gören olmadı. İsa geri geleceğine söz vermişti, ne zaman diye so­ rulduğunda "Çok yakında, " diye yanıt vermişti. "Çok yakında" sözcüğünü biraz esnetebilirim ama iki bin yıl değil; bu çok fazla olur. Ü züntümüzün, acımızın, kederimizin ortadan kal­ kacağı düşüncesi artık çekici gelmiyor. Bizi seven, umursayan bir Tanrı olduğu fikri artık bize bir şaka gi­ bi geliyor. Dünyaya bir bakın, sanki umursayan bir tek kişi bile yok gibi. 1 78


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

Gerçek şu ki insan her zaman yoksulluk içinde ya­ şadı. Yoksullukta güzel bir şey var: O asla umudunu yok etmez, asla düşlerine karşı gelmez, her zaman ya­ rın için heyecan duymanı sağlar. Her şeyin daha iyi olacağına inanan kişi umut doludur: " Bu karanlık dö­ nem çoktan geçmek üzere; yakında aydınlığa kavuşa­ cağız. " Ama bu durum artık değişti. Ve unutma, dep­ resyon gelişmemiş ülkelerde bir salgın hastalık değil. Fakir ülkelerde insanlar halen umut dolu; bu sadece gelişmiş ülkelerde, insanların istedikleri her şeye sahip oldukları yerlerde yaygın görülen bir şey. Artık cennet fikri işe yaramıyor, sınıfların olmadığı bir toplum fikri de öyle. Hiçbir ütopya daha iyi olmayacak. Onlar hedefe eriştiler ve hedefe erişilmiş olması da depresyonun kaynağını oluşturuyor. Artık hiç umut yok. Yarın karanlık, yarından sonraki gün daha da ka­ ranlık olacak. Onların düşlemiş olduğu her şey çok güzeldi ama bunun sonuçlarını kimse dikkate almamıştı. Şimdi düşledikleri her şeye sahipler ama bunların sonuçları­ na da katlanmak zorundalar. Bir adam fakirse onun iş­ tahı vardır. Zengin bir adamın iştahı yoktur, açlığı yoktur. Fakir ve iştahlı olmak, zengin ama iştahsız ol­ maktan daha iyidir. Bütün bu altınlar, gümüşler ve pa­ ralarla ne yapacaksın? Onları yiyemezsin. Her şeyin var ama iştahın kayboldu, seni b aştan beri mücadeleye iten açlık ve umut ortadan kalktı. Ba­ şarılı oldun ama ben sana tekrar tekrar hiçbir şeyin ba­ şarı kadar başarısız olamayacağını söyledim. Erişmek 1 79


DUYGUSAL İYİLEŞME

istediğin yere eriştin ama bunun yan sonuçlarının far­ kında değildin. Milyonlarca liran var ama uyuyamı­ yorsun. İskender Hindistan' dayken çölde çıplak bir mis­ tikle karşılaştı. "Ben Büyük İskender'im ! " dedi. Mistik, "Hayır, olamazsın" diye yanıt verdi. lskender, " Bu ne saçmalık ! " diye yanıtladı, " Bunu ben kendim söylüyorum, ordularımın her yere dağıl­ mış olduğunu da kendin görebilirsin. " Mistik, "Ordularını görebiliyorum ama kendisine 'Büyük' adını veren biri henüz büyüklüğe erişmemiştir çünkü büyüklük insanları alçakgönüllü yapar. Ve bu yüzden de tamamen bir başarısızlıktır, " dedi. lskender Aristo 'nun bir öğrencisiydi ve mantık konusunda ondan eğitim almıştı. Bütün bu mistik saç­ malıkları dinleyemezdi. " Bütün bunların hiçbirine inanmıyorum. Ben tüm dünyayı fethettim, " diye karşı­ lık verdi. Mistik sordu, "Eğer bu çölde susuz kalsaydın ve kilometrelerce mesafede de hiç su olmasaydı, ben sana bir bardak su vermeyi teklif etseydim, bunun karşılı­ ğında bana ne verirdin? " Iskender, "Sana krallığımın yarısını verirdim, " di­ ye yanıtladı. Mistik, "Yok, onu sana krallığının yarısı karşJı­ ğında satmam. Ya krallığa ya da bir bardak suya sahip olabilirsin. Ve çok susuzsun, susuzluktan ölüyorsun, herhangi bir yerden su bulma ihtimalin de yok; ne ya­ pardın? " diye karşılık verdi. 1 80


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

İskender, "Bu durumda doğal olarak sana krallı­ ğımın tamamını verirdim, " dedi. Mistik güldü; sonra söyle dedi, "O halde senin kr::ı llığının bedeli işte bu; sadece bir bardak su ! Bir de

tüm dünyayı fethettiğini mi zannediyordun? Bugün­ den sonra etrafa bir bardak suyu fethettiğini söyleme­ ye başlasan iyi olur. " İnsan en çok istediği hedeflerine eriştiği zaman onları çevreleyen birçok şey olduğunun farkına varır. Örneğin tüm hayatın b oyunca para kazanmaya çalışır, bir gün sakin bir hayatın olacağını düşlersin. Ama bu arada tüm hayatını gergin bir şekilde geçirirsin, ger­ ginlik senin uyguladığın öğreti olur; hayatının sonuna geldiğinde, istediğin paranın hepsine sahip olduğunda ise gevşeyemezsin. Tüm hayatın boyunca uyguladığın gerginlik ve keder ve endişe senin rahatlamana izin vermez. Sen kazanan değilsin, kaybedensin. İştahını kaybedersin, sağlığını bozarsın, mantığım, duyarlılığı­ m

yok edersin. Estetik duygunu kaybedersin çünkü

para kazandırmayan bu şeyler için hiç vakit yoktur. Paraların peşinden koşuyorsun; güllere bakmaya kimin vakti var, uçan kuşlara bakmaya kimin vakti var? İnsanların güzelliğine bakmaya kimin vakti var? Bütün bunlar bir gün, sen her şeye sahip olduğun za­ man rahatlamak ve keyif sürmek için erteledin. Ama her şeye sahip olduğun vakit geldiğinde sen de belli bir disipline sahip bir insan haline geldin; güllere karşı gö­ zü kör olan, güzelliğe karşı gözü kör olan, müzikten keyif alamayan, danstan anlamayan, şiirden anlama181


DUYGUSAL İYİLEŞME

yan, sadece paradan anlayan biri. Ama bu paralar sa­ na herhangi bir tatmin vermez . Depresyonun nedeni işte budur. İşte bu yüzden sadece gelişmiş ülkelerde, bu ülkelerdeki zengin sınıf­ larda görülür. Gelişmiş ülkelerde fakir insanlar da var ama onlar depresyonla ilgili bir sıkıntı yaşamazlar. Ama zengin bir adama depresyonunu ortadan kaldıra­ cak herhangi bir umut veremezsin çünkü onun her şe­ yi var, o zaten senin ona vaat edebileceğinden daha fazlasına çoktan sahip. Gerçekten acınası bir durum­ da. Sonuçları hiç düşünmedi, yan ürünleri hiç düşün­ medi, para kazanmak için tüm hayatını harcarken kay­ bedeceklerini hiç düşünmedi. Kendisini mutlu edebile­ cek her şeyi kaybedeceğini düşünmedi; çünkü bunları her zaman kenara itmişti. Hiç zamanı yoktu ve rekabet çok fazla ve sertti, onun da sert olması gerekiyordu. Sonunda kalbinin ölmüş olduğunu, hayatının anlamsız olduğunu gördü. Gelecekte değişime ilişkin herhangi bir olasılığın kalmamış olduğunu gördü çünkü daha fazla ne olabilirdi ki? Keyif, eğlence beslenmesi gereken bir şeydir. Eğ­ lenmeyi, keyif almayı bilmek belli bir disiplin, belli bir sanattır. Ve hayattaki yüce şeylerle ilişki kurmak za­ man alır. Ama paranın peşinde koşan kişi ilahi olana giden kapıyı açan her şeyi pas geçip gider ve neyi kay­ bettiğinin farkına vardığında yolun sonuna gelmiştir, önünde ölüm hariç hiçbir şey kalmamıştır. İnsan tüm hayatı boyunca ıstırap içinde yaşadı. Ona katlandı, bir şeylerin değişeceğini umut ederek 1 82


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

onu yok saydı. Şimdi onu yok sayamıyor ve onun de­ ğişeceğini de umut edemiyor çünkü yarın sadece ölüm var, başka bir şey yok. Tüm hayat boyunca toplanmış olan ve onun yok saydığı üzüntüler, yok saydığı acılar onun benliğinde patlar. Dünyanın en zengin adamı bir açıdan bakıldığın­ da dünyanın en fakir adamıdır. Zengin olmak ve aynı zamanda fakir olmamak büyük bir sanattır. Fakir olup aynı zamanda zengin olmak ise bu sanatın öbür yanı­ dır. Son derece zengin olduğunu fark edeceğiniz fakir insanlar görebilirsiniz. Onların hiçbir şeyleri yok ama zenginler. Onların zenginlikleri eşyalarda değil benlik­ lerinde, yaşadıkları çok boyutlu deneyimlerde. Ve her şeye sahip olsa bile tamamen fakir ve boş olan zengin insanlar da var. Derinlerde sadece bir mezarlık var. Bu toplumun bir depresyonu değil çünkü o zaman fa­ kiri de etkilerdi. Bu doğal bir kanun ve insanların da artık bunu öğrenmesi gerekiyor. Bu zamana kadar ih­ tiyaç yoktu çünkü her şeye sahip olma noktasına ulaş­ mış ama içlerinde tamamen karanlık ve cehaletin bu­ lunduğu insan sayısı çok fazla değildi. Hayattaki ilk şey mevcut anın içinde anlam bul­ maktır. Benliğinin temel özelliği aşk, neşe, kutlama ol­ malı. O zaman her şeyi yapabilirsin; o zaman paralar bunu yok edemez. Ama bunun yerine her şeyi bir ke­ nara bırakıp paraların peşinden koşuyorsun, paranın her şeyi satın alabileceğini düşünüyorsun. Sonra bir gün paranın hiçbir şeyi alamadığını görüyorsun; üste­ lik tüm hayatını para kazamaya adamıştın. 1 83


DUYGUSAL İYİLEŞME

İşte depresyonun nedeni bu. Ve öz ellikle Batı' da depresyon çok derin olacak. Doğu'd a zengin insanlar da oldu ama başka bir boyu­ ta daha sahip olma şansları vardı. Zenginliğe giden yol bir sona geldiğinde orada takılıp kalmadılar, yeni bir yöne doğru ilerlediler. Bu yeni yön yüzlerce yıldır mevcut olan, kullanıma hazır bir şeydi. Doğu' da fakir insanlar yetinmenin ne olduğunu öğrenmişlerdi, bu yüzden hırsların peşinden koşmaya kalkışmadılar. Ve zenginler de bir gün her şeyden vaz­ geçip gerçeği, anlamı aramaya çıkmalarının şart oldu­ ğunu anlamışlardı. Batı'da yolun sonuna gelindiğinde yol basitçe orada sona erer. Geri dönebilirsin ama ge­ riye gitmek senin depresyonuna iyi gelmez . Yeni bir yöne ihtiyacın var. Gautam Buda, Mahavira ve Doğu'daki birçok mistik zenginliğin doruğundaydı ve sonra bunun nere­ deyse bir yük olduğunu gördüler. Ölüm seni almadan önce başka bir şeyin bulunması gerekiyordu; onlar da her şeyden vazgeçecek kadar cesurdular. Onların bu vazgeçmeleri yanlış anlaşıldı. Onlar her şeyden vaz­ geçtiler çünkü para ve güç konusunda artık bir saniye bile daha fazla uğraşmak istemiyorlardı çünkü en tepe­ yi görmüşlerdi ve orada hiçbir şey yoktu. Merdivenin en üst basamağına çıkmışlar ve oradan gidecek bir yer olmadığını görmüşlerdi; o sadece hiçbir yere ulaşma­ yan bir merdivendi. Ortalarda bir yerdeysen ya da or­ tanın daha altındaysan bir umudun olur; çünkü önün­ de halen tırmanabileceğin basamaklar vardır. Ama 1 84


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

merdivenin en üst basamağında olduğun bir an gelir ve burada ya intihar ya da delilik vardır veya ikiyüzlülük. Sen de ölüm seni tüketene kadar gülümsemeye devam edersin. Ama içinin derinliklerinde hayatını boşa har­ camış olduğunu bilirsin. Doğu'da depresyon hiçbir zaman böyle bir sorun olmadı. Fakirler ellerinde olan çok az şeyden keyif al­ mayı öğrendiler, zenginler ise tüm dünyanın ayakları­ nın dibine serili olmasının hiçbir anlamı olmadığını an­ ladılar; parayı değil anlamı aramaya çıkman gerekiyor. Ve onlardan önce gelmiş insanlar vardı; binlerce yıldır insanların gerçeği aramaya çıktıklarını ve onu bulduk­ larını biliyorlardı. Çaresizlik içinde olmanın, depres­ yonda olmanın gereği yok; sadece bilinmeyen bir bo­ yuta geçmen gerekiyor. Onlar bunu hiç keşfetmemiş olabilirler ama yeni boyutu keşfetmeye başladıkça ki bu da içeriye, kendi öz benliğine doğru yapılan bir yol­ culuk anlamına geliyor, kaybettikleri her şey geri gel­ meye başladı. Batı'nın çok acil bir şekilde büyük bir meditasyon hareketine ihtiyacı var; aksi takdirde bu depresyon in­ sanları öldürecek. Ve bu insanlar yetenekli kişiler ola­ cak; çünkü onlar güce erişmiş, paraya erişmiş, istedik­ leri her şeye erişmiş olacaklar. Bunlar yetenekli insan­ lar ancak çaresizlik hissediyorlar. Bu tehlikeli bir şey olacak çünkü en yetenekli kişiler artık hayatla ilgili bir heyecan duymuyor olacaklar. Yeteneksizler bu heye­ canı duymayı sürdürüyor ama onlar güce, paraya, eği­ time ve saygınlığa erişmelerini sağlayacak yeteneklere 185


DUYGUSAL İYİLEŞME

bile sahip değiller. Yetenekleri yok o yüzden acı çeki­ yorlar, kendilerini sakatlanmış hissediyorlar. Terörist­ lere dönüşüyorlar, sadece intikam için gereksiz bir şid­ dete yöneliyorlar çünkü başka bir şey yapamazlar ama yok edebilirler. Ve zenginler neredeyse kendilerini herhangi bir ağaca asacak vaziyetteler çünkü yaşamak için bir nedenleri yok. Kalpleri uzun zaman önce at­ maktan vazgeçti. Onlar sadece birer ceset; iyi süslen­ miş, onurlandırılmış ama tamamen boş ve yararsız bi­ rer ceset. Batı gerçekten de Doğu'dan çok daha kötü bir du­ rumda; anlamayanlar için Doğu fakirliği nedeniyle Ba­ tı'dan daha kötü durumdaymış gibi gözükse de. Ama fakirlik zenginliğin başarısızlığı kadar büyük bir sorun değil; bu durumda insan gerçekten fakir bir duruma düşüyor. Sıradan bir fakir insanın düşleri ve umudu var. Ama zengin adamın hiçbir şeyi yok. Gereken şey her insana ulaşan büyük bir meditas­ yon hareketi. Ve Batı' da depresyona giren bu insanlar psikana­ liz uzmanlarına, terapi uzmanlarına ve bu şekilde ken­ dileri de depresyonda olan, hatta hastalarından daha depresyonlu durumdaki her türlü şarlatana gidiyor. Bu insanların daha depresyonlu olmaları çok doğal çünkü bütün gün depresyondan, çaresizlikten, anlam­ sızlıktan söz edildiğini duyuyorlar. Ve çok sayıda yete­ nekli insanın bu kadar kötü bir durumda olduğunu görmek onların da canlılıklarını, enerjilerini kaybetme­ lerine yol açıyor. Buna engel olamıyorlar; onların da 186


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN E LDE ETMEK

yardıma ihtiyacı var. Eğer depresyonda olmayan, hatta tam tersine, ta­ mamen neşeli insanlar olduğunu görebilirlerse belki iç­ lerinde bir umut doğabilir. Şimdi onlar her şeye sahip olabilirler ve endişe edecek bir şey de yok. Onlar me­ ditasyon yapabilirler. Ben zenginlikten ya da herhangi bir şeyden vaz­ geçmeyi öğretmiyorum. Bırak her şey olduğu gibi dur­ sun. Sadece hayatına tek bir şey daha ekle. Şimdiye kadar hayatına bir şeyleri ekleyip durdun. Şimdi ben­ liğine bir şey ekle; işte müziği yaratacak, mucizeyi ger­ çekleştirecek, sihri ortaya koyacak olan şey budur. Bu yeni bir heyecan, yeni bir gençlik, yeni bir tazelik ya­ ratacak. Bu çözümlenemez bir şey değil. Sorun büyük ama çözüm çok basit.

fa:!'

Ben zengin değilim, i htiyaç duydu­ ğum 1ıer şeye sahip de değilim. Yine de kendimi yalnız 1ıissediyornm, ka­ faın kanşıyoY, dq?Yesyona giriyorum. Böyle bir dq?Yesyon ortaya çıktığında yapabileceğim bir şey var mı? Eğer depresyonda isen öyle ol, herhangi bir şey

"yapma. " Ne yapabilirsin ki? Ne yaparsan yap onu depresyon yüzünden yapmış olacaksın, o da daha faz­ la kafa karışıklığına neden olacak. Tanrı'ya dua edebi­ lirsin ama bunu o kadar depresyonlu bir şekilde yapar1 87


DUYGUSAL İYİLEŞME

sın ki sonunda dualarınla Tanrı'yı bile depresyona so­ kabilirsin. Zavallı Tanrı'ya bu şiddeti uygulama. Senin duan bastırılmış bir dua olacak . Sen bastırılmış oldu­ ğun için, ne yaparsan yap onu depresyon takip eder. Daha fazla kafa karışıklığı, daha fazla sinir bozukluğu ortaya çıkar çünkü başarılı olamazsın. Ve başarılı ola­ madığında kendini daha depresyonlu hissedersin ve bu böyle sonsuza doğru gider. İkinci ve sonrasında üçüncü bir depresyon çem­ beri yaratmaktansa ilk depresyonda kalmak daha iyi. İlkinde kal, özgün olan daha güzel. İkincisi sahte bir şey olacak, üçüncüsü ise uzak bir yankıya benzeyecek. Bunları yaratma. Birincisi güzel. Sen depresyondasın, şu anda varoluş senin başına bu şekilde geliyor. Dep­ resyondasın, o yüzden onun içinde kal. Bekle ve izle. Uzun bir süre depresyonda kalamazsın çünkü bu dün­ yada hiçbir şey durağan değil. Bu dünya bir akıntıdan ibaret. Bu dünya senin sonsuza kadar depresyonda kalman için temel kuralını değiştiremez. Hiçbir şey sonsuza dek burada kalmaz; her şey hareket ediyor ve değişiyor. Varoluş bir nehir, senin için, sadece senin sonsuza kadar depresyonda kalman için duramaz . O hareket ediyor, çoktan hareket etti. Eğer depresyonu­ na bir bakacak olursan onun bile bir sonraki anda ay­ nı olmadığını görürsün; farklılaşmıştır, değişiyordur. Sadece izle, onunla kal ve hiçbir şey yapma. Hiçbir şey yapmamak yoluyla dönüşüm işte bu şekilde gerçekle­ şir. Depresyonu hisset, onun derin bir şekilde tadına 1 88


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

bak, onu yaşa, o senin kaderin. Sonra aniden onun or­ tadan kalktığını hissedeceksin çünkü biri depresyonun bile bastırılamayacağını kabul edebilir ! Depresyon ka­ bul etmeyen bir zihin gerektirir: "Bu iyi değil, şu iyi değil, bunun olmaması gerekir, şunun olmaması gere­ kir; bunun bu şekilde olmaması gerekir. " Her şey inkar edilir, reddedilir; kabul edilmez. " Hayır" temel yakla­ şımdır; mutluluk bile bu tür bir zihin tarafından redde­ dilebilir. Bu tür bir zihin mutluluğun içinde de redde­ decek bir şey bulur. Onunla ilgili bir şüphe hisseder­ sin. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissedersin. Mutlusun, o yüzden bir şeylerin yanlış olduğunu düşünürsün: "Sadece birkaç gün meditasyon yapıp mutlu birine mi dönüştüm ? Bu mümkün değil . " Kabul etmeyen bir zihin hiçbir şeyi "kabul etme­ yecektir." Ama yalnızlığını, depresyonunu, kafa karı­ şıklığını, üzüntünü kabul edersen şoktan dönüşüme başlamış olursun. Kabul etmek öteye geçmektir. Zemi­ ni ortadan kaldırdın, bu durumda depresyonun ayakta kalabilmesi mümkün değil. Şunu bir dene: Zihinsel durumun ne olursa olsun, onu kabul et ve durumun kendisini değiştireceği zamanı bekle. Sen hiçbir şeyi değiştirmiyorsun, zihinsel durumun kendi­ liğinden değiştiğinde ortaya çıkan güzelliği hissedebili­ yorsun. Bunun güneşin sabah doğması ve sonra akşam batması ile aynı olduğunu bilebilirsin. Sonra tekrar d o­ ğacak ve tekrar batacaktır, bu böyle devam eder. Bu­ nunla ilgili herhangi bir şey yapman gerekmez. Eğer 1 89


DUYGUSAL İYİLEŞME

zihinsel durumlarının kendi kendilerine değiştiğini his­ sedebilirsen kayıtsız bir şekilde kalab ilirsin. Kilomet­ relerce uzakta, sanki zihnin başka bir yerde gibi kala­ bilirsin . Güneş doğuyor, batıyor, depresyon geliyor, mutluluk geliyor, gidiyor ama sen onun içinde değilsin. O kendi başına gidip geliyor, durumlar geliyor, hare­ ket ediyor ve gidiyor. Kafan karışık bir durumdayken onun düzelmesi için beklemek ve herhangi bir şey yapmamak daha iyi. Bu karışıklık ortadan kalkacak, bu dünyada hiçbir şey sabit değil. Sadece derin bir sabira ihtiyacın var. Ace­ le etme. Sana sık sık anlattığım bir öyküyü aktarayım. Bu­ da bir ormanda yolculuk ediyordu. Hava çok sıcaktı, öğle saatiydi, Buda susadığını hissetti ve bu yüzden öğ­ rencisi Ananda'ya, "Geri dön. Yolda küçük bir sudan geçmiştik. Oraya geri dön ve bana biraz su getir, " de­ di. Ananda geri gitti ama akarsu çok küçüktü ve için­ den o sırada at arabaları geçiyordu. Su bulanmış, kir­ lenmişti. Dipteki tüm çamur yüzeye çıkmıştı ve su ar­ tık içilebilir durumda değildi. Bu yüzden Ananda, " Elim boş dönmek zorundayım, " diye düşündü. Geri geldi ve Buda'ya, "Su çok kirlenmiş, içilecek durumda değildi. İzin verirsen öne doğru gideyim . Buradan bir­ kaç kilometre uzakta bir ırmak olduğunu biliyorum, gidip sana oradan su getireyim, " dedi. Buda, "Hayır ! Aynı akarsuya geri dön, " dedi. Bu­ da öyle dediği için Ananda bunu yapmak zorundaydı 190


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

ama bunu oldukça isteksiz bir şekilde yaptı. Oradan su getiremeyeceğini biliyordu, zamanı boşa harcıyorlardı, kendisi de susamıştı. Ama Buda oraya gitmesini söyle­ diği için bunu yapmak zorundaydı. Yine suyun kena­ rına vardı ve yine geri gelerek, "Neden ısrar ediyor­ sun ? Su içilebilir durumda değil, " dedi. Buda, "Tekrar git, " diye yanıtladı. Buda öyle de­ diği için Ananda tekrar oraya doğru yola çıktı. Suyun kenarına tekrar ulaştığında su ilk seferinde olduğu gibi tertemiz bir hale gelmişti. Çamurlar akıp gitmiş, yapraklar temizlenmişti, su yine saf bir haldey­ di. Ananda bunun üzerine güldü, matarayı suyla dol­ durdu ve dans ederek geri döndü. Buda'nın ayakları­ nın dibine çökerek şöyle dedi, " Senin öğret�e şeklin inanılmaz. Bana büyük bir ders verdin; bana sadece sabır gerektiğini ve hiçbir şeyin kalıcı olmadığını öğ­ rettin. " Ve Buda'nın temel öğretisi d e işte budur: Hiçbir şey kalıcı değil, her şey akıp gidiyor, o yüzden neden endişe etmeli? Aynı akarsuya geri dön. Şimdiye kadar her şey değişmiş olmalı. Hiçbir şey aynı kalmaz. Sade­ ce sabırlı ol, tekrar tekrar git. Birkaç dakika sonra yap­ raklar gitmiş, çamur tekrar dibe çökmüş, su yeniden temizlenmiş olacak. Ananda ikinci kez geri döndüğünde Buda'ya, "Gitmemi ısrarla söylüyorsun ama suyu saf bir hale ge­ tirmek için bir şey yapabilir miyim ? " diye sormuştu. Buda, "Lütfen bir şey yapma, yoksa suyu daha pis bir hale getirirsin. Suya da girm e . Sadece onun dışın191


DUYGUSAL İYİLEŞME

da kal ve kenarında bekle. Suyun içine girmen bir ka­ rışıklığa neden olur. Su kendi kendine akıyor, bu yüz­ den onun akmasına izin ver, " demişti. Hiçbir şey kalıcı değil, hayat akışkan bir şey. He­ raklit aynı ırmakta iki kere yıkanamazsın demişti. Ay­ nı ırmakta iki kere yıkanamazsın çünkü sular akmaya devam etmiş, her şey değişmiştir. Akan tek şey ırmak da değil, bu arada sen de aktın. Sen de farklısın, sen de akan bir nehirsin. Hiçbir şeyin kalıcı olmadığını gör. Acele etme; herhangi bir şey yapmaya kalkışma. Sadece bekle l Hiçbir şey yapmadan bekle. Eğer bekleyebilirsen dö­ nüşüm orada olacak. Beklemenin ta kendisi bir dönü­ şüm.

Ke11di111i hiç far1ımda olmanıakla, Jıa­ yatın güzelliğini ta1ıdir etınenıe1de, kıs1ıançlık duyına1ıla, öflıelem11e1ıle ve bfrçok açıdan aptalca davmmnakla suçlamaya başladığımda bu beni dep­ resyonlu yapıyoı: Davramşlanmın ne 1ıadarfar1unda olursanı sa111ıi o 1ıadar depresyonlu bir 1ıale geliyorunı! Ken­ dini suçlanıa 1w11usuııda11 ve onun ne­ mden geldiğinden balısedebilir misi­ niz? Depresyon aynı kalmanın bir yolu, zihnin kullan­ dığı bir hiledir; enerji anlayış yerine suçlamaya doğru 192


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

hareket etmeye başlar. Ve değişim suçlama, ayıplama ile değil, anlayış aracılığıyla oluşur. O yüzden zihin son derece kurnazdır; bir gerçeği görmeye başladığın an zihin onun üzerine atlayıp onu suçlamaya başlar. Bu durumda tüm enerji suçlama için harcanmaya baş­ lar. Anlayış unutulur, bir kenara konulur, enerjin suç­ lamaya doğru aktarılır ama suçlamanın sana bir fayda­ sı olamaz. O seni depresyonlu bir hale getirebilir, seni kızdırabilir ama depresyonlu ve kızgın olarak asla de­ ğişemezsin. Aynı kalırsın ve aynı kısır döngü içinde döner durursun. Anlayış seni özgür bırakır. Bu yüzden bir gerçek­ le yüzleştiğinde onu suçlu çıkarmana gerek yok, onun­ la ilgili endişelere kapılmaya gerek yok. Gereken tek şey ona derin bir şekilde bakıp anlamak. Eğer ben bir şey söylediğimde bu seni vuracak olursa, ki benim tüm amacım bu, seni bir yerinden vurmak, o zaman onun neden sana dokunduğuna, nereye dokunduğuna ve problemin ne olduğuna bakman gerekir; onu incele­ men gerekir. Ona bakmak, onun etrafında dolaşmak ve ona her açıdan bakmak. .. Eğer suçlu gösterirsen ona bakamaz­ sın, tüm açJardan yaklaşamazsın . Onun kötü olduğu­ na çoktan karar verdin, ona bir şans bile vermeden onu yargılamış oldun. Gerçeği dinle, onun içine gir, onun üzerinde etraf­ lıca düşün, üzerinde uyu; onu ne kadar iyi gözlemleye­ bilirsen onun dışına çıkma kapasiten de o kadar fazla­ laşır. Onu anlama becerisi ve ondan kurtulma becerisi 193


DUYGUSAL İYİLEŞME

sadece aynı olayın iki farklı ismi. Eğer b en b elli bir şeyi anlayabilirsem ondan kur­ tulma, onun ötesine geçme becerisine sahip olurum. Eğer onu anlayamazsam ondan kurtulmam da müm­ kün olmaz. Bu yüzden zihin bunu herkese yapmayı sürdürür; bu sadece seninle olan bir şey değil. Hemen bir şeyin üzerine atlayıp, "Bu yanlış, bunun benim içimde olma­ ması gerekiyor. Ben değersizim, bu yanlış bir şey, şu da öyle, " diyorsun ve kendini suçluyorsun. O zaman bütün enerji suçlamaya doğru gidiyor. Benim buradaki amacım seni mümkün olduğu ka­ dar suçluluk duygusundan arınmış bir hale getirmek. Bunun özellikle seninle bir ilgisi yok, sadece zihnin ça­ lışma şekli böyle. Eğer ortada kıskançlık varsa, sahip­ lenicilik varsa, öfke varsa, zihin işte bu şekilde çalışır; az ya da çok herkesin zihni böyledir, sadece olayın de­ recesi değişir. Zihin bir mekanizmaya daha sahiptir, burada da zihin ya övgü ya suçlama ister. Asla ortada değildir. Övgü ile sen özel biri hale gelirsin ve egon tatmin olur; suçlama ile de yine özel biri hale gelirsin. Buradaki hi­ leye bir b ak l Her iki yol da seni özel biri yapıyor; ya bir azizsin, büyük bir azizsin ya da en büyük günah­ karsın ama her durumda da egon tatmin oluyor. Her durumda sen bir şey söylüyor ve özel oluyorsun. Zihin sadece sıradan olanı duymak istemez; kıs­ kançlık, öfke, ilişki ve benliğe ilişkin bu problemler sı­ radan, herkeste var. Onlar saçlara sahip olmak kadar 1 94


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

sı radan. Belki birinin daha çok, diğerinin daha az saçı var, birininki siyah ve öbürününki kızJ ama bu çok da büyük bir sorun değil. Onlar sıradan, bütün problem­ ler sıradan. Tüm günahlar ve tüm erdemler sıradan ama ego kendisini özel hiss etmek istiyor. O yüzden ya en iyi ya da en kötü olduğunu s öylüyor. Sen kendine, "Depresyonda olmaman gerek. Bu sen değilsin, bu senin imaj ın a aykırı, senin üzerinde bir leke gibi; oysa ne kadar güzel bir kızsın ! Neden dep­ resyondasın? " diyorsun . Anlamaya çalışmak yerine yargJıyor, ayıplıyorsun. Depresyon öfkenin bir şekilde negatif bir durum­ da senin içinde olduğu anlamına gelir. Depresyon

(depression) öfkenin negatif halidir. Kelimenin kendi­ si bile anlamlı, İngilizce ' deki "bastırılmış" (pressed) kelimesinden geliyor. Bir ş eyleri içinde bastırıyorsun, öfke çok fazla b astırıldığında üzüntüye dönüşür. Üzüntü öfkenin negatif bir şeklidir, kadınsı bir şekli­ dir. Eğer onun üzerindeki baskıyı kaldırırsan öfkeye dönüşür. Belli şeylere, belki çocukluğundaki bazı şey­ lere öfkelenmiş olmalısın ama onları ifade etmemişsin; bu da depresyona yol açmış . Bunu anlamaya çalış ! Buradaki sorun depresyonun çözümlenemez ol­ masıdır çünkü gerçek sorun o değil. Gerçek sorun öf­ ke; ancak sen depresyonu suçlamayı sürdürüyorsun, bu yüzden aslında gölgelerle savaşıyorsun. Önce neden depresyonda olduğuna bir bak. . .iyi­ ce, derinlemesine baktığında öfkeyi göreceksin. İçinde büyük bir öfke var; belki anneye; belki babaya, belki 195


DUYGUSAL İYİLEŞME

dünyaya, belki kendine karşı, sorun bu değil. İçeride çok öfkelisin ve çocukluğundan beri gülümseyen biri olmaya, öfkeli olmamaya çalıştın çünkü öfkeli olmak iyi bir şey değil. Sana böyle öğretildi, sen de gayet iyi öğrendin. O yüzden yüzeyde mutlu gözüküyorsun, yü­ zeyde gülümsemeye devam ediyorsun ama bütün o gü­ lümsemeler sahte . İçinde, derinlerde büyük bir öfke var. Onu ifade edemediğin için üzerinde oturuyorsun; işte depresyon bu; o yüzden de kendini baskılanmış hissediyorsun. Onun akmasına, öfkenin gelmesine izin ver. Öfke bir kere ortaya çıktıktan sonra depresyonun ortadan kalkacak . Bazen gerçek öfkeden sonra insanın kendi­ sini çok iyi, hayatta hissettiğini hiç mi gözlemlemedin? Her gün bir öfke meditasyonu yap . . . günde yirmi dakika bunun için yeterli olur. [Nasıl yapılacağını gör­ mek için 368. sayfaya bakabilirsiniz.] Üçüncü günden sonra bu alıştırma o kadar hoşuna gidecek ki onu he­ vesle beklemeye başlayacaksın . Sana büyük bir rahat­ lama duygusu verecek. . . depresyonunun ortadan kay­ bolmaya başladığını göreceksin. İlk defa gerçekten gü­ lümseyeceksin . Çünkü bu depresyonla gülümsemen mümkün değil, ancak öyleymiş gibi yapabilirsin. İnsan gülümsemeler olmadan yaşayamaz, o yüz­ den taklit etmek zorunda kalır ama taklit bir gülümse­ me çok fazla can acıtıcıdır. Seni mutlu etmez; sadece sana ne kadar mutsuz olduğunu anımsatır. Ama senin bunun farkına varman iyi bir şey. Bir şey ne zaman canını acıtsa bunun sana yararı dokunur. 1 96


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

İnsanlar o kadar hasta ki yararlı olabilecek her şey can yakıyor, bir yerlerdeki bir yaraya dokunuyor. Ama bu iyi bir şey.

Öflıe sırasında bunun farkında olmalı mümkün mü? Bu duygu o kadar güçlü ki saıılıi binlerce valtşi at koşarak ge­ liyonnuş gibi geliyor: Ben bundan gerçekten de çok yoruldum! Bana yar­ duncı olabilir misiniz?

®

Seninki en basit problem; çok fazla büyütüyor­ sun. "Sanki binlerce vahşi at koşuyormuş gibi" � bu kadar öfke seni yakıp kül ederdi ! Binlerce vahşi atı ne­ reden getiriyorsun ? N asreddin Hoca bir gün bir gemide işe girmek üzere görüşme yapıyormuş, karşısında üç tane memur varmış . Onlardan bir tanesi sormuş, "Büyük bir kasır­ ga geliyor, gelgit var, deniz kabarmış durumda, gemi batmak üzere; ne yaparsın? " Hoca yanıtlamış, "Sorun değil. Teknik olarak ne gerekiyorsa onu yaparım; gemiyi durdurur, çapa atarım. " Diğer memur sormuş, "Ama sonra deniz tekrar kabardı, gemi de batmak üzere . Ne yaparsın? " Nasreddin Hoca, "Aynı ş eyi yaparım, " demiş, " Çapayı indiririm . Her gemide çapa bulunur." Bu sefer üçüncü memur sormuş, "Peki deniz tek­ rar kabardı. . .

"

1 97


DUYGUSAL İYİLEŞME

Hoca da şöyle yanıt vermiş, "Zamanımı boşa har­ cıyorsunuz . Aynı şeyi yaparım; gemiyi sabit bir hale getirmek için bir çapa daha indiririm. " Birinci memur, "Bütün b u çapaları nereden bulu­ yorsun? " diye sormuş. N asreddin Hoca, "Bu ne tuhaf bir soru, " diye ya­ nıt vermiş. "Siz bütün o gelgitleri nereden buluyorsu­ nuz ? Onlarla aynı yerden buluyorum ! Siz dilediğiniz kadar gelgiti soruya ekleyebildiğinize göre ben de gi­ derek daha ağır çapaları denize indirebilirim. " Öfke çok küçük bir şey. Eğer sadece bekleyip iz­ leyebilirsen onun "binlerce vahşi at" olmadığını göre­ ceksin. Sadece küçük bir eşek bulabilirsen bile iyi ! Sa­ dece izle, bu durumda o yavaş yavaş ortadan kalkacak. Bir taraftan girip öteki taraftan çıkacak. Sadece ona kapılıp gitmemek için biraz dikkatli olman gerekiyor. Öfke, kıskançlık, haset, açgözlülük, rekabetçi­ lik . .. problemlerimizin hepsi çok küçük ama egomuz onları büyütüyor, onları olabilecekleri en büyük hale getiriyor. Ego bunun aksine bir şey yapamaz; onun öf­ kesinin de aynı şekilde büyük olması gerekiyor. Bu bü­ yük öfke, büyük ıstırap, büyük açgözlülük ve büyük hırsla ego da büyük bir hale geliyor. Ama sen ego değilsin, sen sadece bir izleyicisin. Sadece bir kenarda dur ve binlerce atın yanından ge­ çip gitmesine izin ver. "Bakalım ne kadar sürede geçip gidecekler. " Endişe etmeye gerek yok. Onlar vahşiler ve geldikleri gibi de gidecekler. Ama biz küçük bir eşeğe bile binme fırsatını kaçır1 98


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

mayız; hemen üzerine atlarız ! Binlerce vahşi ata ihti­ yacın yok, sadece küçük bir şeyde bile öfke ve ateş do­ lu bir hale gelirsin. Sonra bunu, ne kadar aptalca dav­ randığını düşünüp gülersin. Eğer içine girmeden, sanki bir sinemada ya da te­ levizyon ekranından görüyormuş gibi izleyebilirsen . . . Bir şeyler yanından geçip gidiyor, onları izle. Onu en­ gellemek, bastırmak, yok etmek, kılıcını çekip öldür­ mek için herhangi bir şey yapman gerekmiyor çünkü kılıcı nereden bulacaksın ? Öfkenin geldiği yerden. Bunların hepsi hayal ürünü. Sadece izle ve onun için ya da ona karşı bir şey yapma, sonuçlar seni şaşırtacak; çok büyük gözüken bir şeyin çok küçük bir şey olduğunu göreceksin. Ama abartmak bizim alışkanlığımız. Üç yaşlarında, küçük bir çocuk koşarak eve gel­ miş ve annesine, "Anne, çok büyük bir aslan kilomet­ relerdir kükreyerek peşimden koşuyor ! Ama ben bir şekilde kaçmayı başardım. Çok defa yanıma kadar yaklaştı. Tam saldıracakken ben daha hızlı koşmaya başladım, " demiş. Anne dışarı bakmış ve kuyruk sallayan, küçük bir köpek görmüş. Oğluna dönerek, "Tommy, sana mil­ yonlarca kere bu kadar abartmamam söyledim ! " de­ miş. "Milyonlarca kere" - zihnimiz abartma konusun­ da çok iyi. Küçük sorunların var ve eğer abartmayı bı­ rakıp sadece bakacak olursan kapının dışında duranın sadece küçük, zavallı bir köpek olduğunu göreceksin. 1 99


DUYGUSAL İYİLEŞME

Ve kilometrelerce koşmana da gerek yok; hayatın teh­ likede değil. Öfke sana geldiğinde seni öldürmez. Daha önce de defalarca seninleydi ve pekala hayatta kalmayı ba­ şardın. Bu daha önce yaşadığın öfkenin aynısı. Sadece yeni, daha önce yapmadığın bir şey yap. Bundan önce­ ki her seferinde onunla mücadeleye giriştin, onunla sa­ vaştın. Bunun yerine bu sefer onu sanki sana ait değil­ miş gibi, bir başkasının öfkesiymiş gibi izle. Gerçekten de büyük bir sürprizle karşı karşıya kalacaksın; sani­ yeler içinde ortadan kaybolduğunu göreceksin. Ve öf­ ke herhangi bir mücadele olmadan ortadan kayboldu­ ğunda arkasında müthiş derecede güzel ve sessiz ve sevgi dolu bir durum bırakır. Öfkeyle bir savaşa dönüşebilecek olan enerji geri­ de seninle kalmış olur. S af enerji bir keyiftir, William Blake'in dediği gibi, "Enerji bir keyiftir. " Herhangi bir adı, herhangi bir sıfatı olmaksızın sadece enerji. Ama sen asla enerjinin saf olmasına izin vermiyorsun. O ya öfke, ya nefret, ya aşk, ya açgözlülük, ya arzu olmak durumunda. Her zaman bir şeylere karışmış durumda; ona saf haliyle asla izin vermiyorsun. İçinde bir şeylerin yükseldiği her durum saf ener­ j iyi yaşayabilmek için büyük bir fırsattır. Sadece izle, eşeğin gittiğini göreceksin. Biraz toz kaldırabilir ama toz kendi kendine çöker; bunun için senin bir şey yap­ man gerekmez . Sen sadece beklersin. Bekleme ve izle­ meden başka bir yere gitme, kısa bir süre sonra kavga­ da ya da bastırmada ya da öfkede kullanılmamış saf bir 200


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

enerji tarafından kuşatıldığını fark edeceksin. Ve ener­ ji gerçekten de bir keyiftir. Bir kere bu keyfin sırrına vardığında her duygunun keyfini çıkarmaya başlaya­ caksın. Ve içinde yükselen her duygu büyük bir fırsat. Sadece izle ve benliğine bir keyif yağmuru olmasını sağla. Yavaş yavaş tüm bu duygular ortadan kalkacak; onlar artık gelmeyecek; davet edilmeden gelmeyecek. Dikkatli ya da uyanık olmak veya farkındalık veya bi­ linçlilik, hepsi tanıklık etme olayının farklı isimleridir. Anahtar kelime bu. Hepimiz ne söylendiğinin anlaşılmadığı bir du­ rumda yaşıyoruz l Kimse bilinçli değil, kimse söylenen­ leri dinlemiyor. Bu çok garip bir dünya. Eğer farkındaysan o za­ man her yerde mucizeler gerçekleşir. Ama sen mucize­ leri görmezsin çünkü nadir, çok nadir bir şekilde far­ kında olursun. Zamanın çoğunda gözlerini açık tutar, zamanın çoğunda horlamazsın. Ama bu senin uyanık olduğun anlamına gelmez. Sadece uyanıkmışsın gibi yapmaya çalıştığın anlamına gelir ama içeride çok faz­ la düşünce, çok fazla kafa karışıklığı, çok fazla vahşi at var - gözün nasıl bir şey görebilir? Bir şeyleri nasıl duyabilirsin? O yüzden gözlerin açık olsalar bile bir şey görmez . Kulakların açık olsa bile bir şey duymaz. Doğanın gözleri kulaklardan farklı yapmış olması çok değişik bir olay. Kulaklarını kapatamıyorsun ama gözlerini kapatabiliyorsun. Gözleri açıp kapatmak için 201


DUYGUSAL İYİLEŞME

gözkapakların var, peki ya kulakların? Doğa sana kü­ çük kulak kapakları vermeye kalkışmamış çünkü senin zihninle çok meşgul olacağını, bu yüzden onlara ihti­ yaç duymayacağını bilmiş. Senin kulakların her zaman sağır, hiç duymuyorsun; ya da sadece duymak istedik­ lerini duyuyorsun. Bir Pazar günü kilise ayininden sonra rahip dua sırasında yüksek sesle horlayan birinin yanına yanaş­ mış. Onu yakalamış ve "Yaptığın hiç doğru değil ! Ben vaaz verirken sen horluyordun, " demiş. Adam, "Özür dilerim, " demiş, "Bir dahaki sefere bir çaresine bakarım. " Rahip, "Bunu yapmak zorundasın çünkü uyuyan çok fazla insan var ve sen onların hepsini rahatsız edi­ yorsun. Benim vaazımı dinlememen önemli değil, de­ rin bir uykuda olan cemaatin geri kalanı için endişele­ niyorum. O kadar yüksek sesle horluyorsun ki onları uyandırabilirsin. Her Pazar aynı vaazı tekrarlıyorum, eğer onları uyanık tutmaya başlarsan benim daha faz­ la çalışmam gerekir. Her seferinde yeni vaazlar hazır­ lamam gerekir ki bu çok gereksiz ve sıkıcı bir iş. Yıl­ lardır aynı vaazı kullanıyorum, kimsenin de buna itiraz ettiği yok çünkü onu kimse dinlemiyor ." Herhangi bir kiliseye gidip uyuyan insanları göre­ bilirsin; orası uyumak, dünyevi işlerden, dünyadan ve onun gerilimlerinden uzaklaşmak için iyi bir yer. Ama ruhsal olarak bakıldığında insanlar yirmi dört saat bo­ yunca uykudalar. Ve sen uykunda öfkeyi ve açgözlülü­ ğü görüyorsun, onlar o kadar büyümüş durumdalar ki 202


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

ağlarına kolayca yakalanıyorsun. Uyanık olma sanatına sahip olan kişinin elinde al­ tın bir anahtar var demektir. Bu durumda ortamda öf­ ke ya da açgözlülük ya da cinsellik ya da şehvet veya tutku olması fark etmez . Herhangi bir hastalık olabilir, fark etmez; aynı ilaç işe yarar. Sadece izle, böylece on­ dan kurtulabilirsin. Ve onu izlerken zihin yavaş yavaş içeriksiz bir hale gelir, bir gün zihin tamamen ortadan kalkar. Ofke olmadan, korku olmadan, aşk olmadan, nefret olmadan var olamaz; bütün bunlar zihnin var ol­ ması için mutlak gerekli olan şeylerdir. İzleyerek sadece öfkeden kurtulmakla kalmazsın, zihnin bir parçasından da kurtulursun. Ve bir gün ani­ den uyanırsın, ortada zihin falan da kalmamıştır. Sen sadece bir izleyicisin, tepelerin üzerinde durup göz­ lemleyen biri. Bu en güzel an. Ancak o zaman gerçek hayatın başlamış olur.

203


Kıskançhğın Kökenlerini An lamak

S

eni kıskanç yapan şey n e ? Sahiplenme . Kökenin kendisi kıskançlık değil. Sen bir kadını seversin,

bir erkeği seversin ve sadece o kişinin belki yarın bir başkasına gidebileceği korkusuyla ona sahip olmak is­ tersin. Yarın korkusu bugününü yok eder ve bu bir kı­ sır döngüdür. Eğer yarın korkusu her günü yok ede­ cek olursa eninde sonunda o kişi kendisine başka bir eş aramaya başlar çünkü sen sinir bozucu, baş belası biri olur çıkarsın. Ve adam başka bir kadın aramaya başla­ dığında, kadın hayatına başka bir erkekle devam etti­ ğinde sen kıskanmakta haklı olduğunu düşünürsün. Aslında her şey senin kıskançlığın yüzünden ortaya çıktı. O yüzden anımsaman gereken ilk şey şu, yarının senin canını sıkmasına izin verme. Bugün yeterli l Biri seni seviyor; bugün senin için bir neşe, bir kutlama gü­ nü olsun. Bugün o kadar bütün bir şekilde aşık ol ki senin bütünlüğün ve aşkın diğer insanın senden uzak­ laşmasını engelleyecek kadar büyük olsun. Kıskançlı­ ğın o kişiyi senden uzağa iter; sadece aşkın onu senin 205


DUYGUSAL İYİLEŞME

yanında tutabilir. Diğer kişinin kıskançlığı da seni öte­ ye iter; aşkı ise seni onun yanında tutar. Yarını düşünme. Yarını düşündüğün an bugünü isteksizce, yarım bir gönülle yaşamaya başlarsın. Sade­ ce bugünü yaşa ve yarını unut, o kendi yolunu bula­ caktır. Ve tek bir şeyi unutma, yarın bugünden doğar. Eğer bugün gerçekten güzel bir deneyim, bir kutsan­ mışlık ise neden endişe duyasın ki? Bir gün sevdiğin adam, sevdiğin kadın bir başka­ sını bulabilir. Mutlu olmayı istemek son derece insani bir şey ama senin kadının bir başkasıyla mutlu. Onun seninle ya da bir başkasıyla mutlu olması herhangi bir şey ifade etmez, o mutlu. Ve eğer onu çok seviyorsan neden mutluluğunu yok edesin ki? Gerçek bir aşk, partnerin bir başkasıyla mutluy­ ken bile mutlu olur. Bu durumda; kadın bir başkasıyla beraberken ve sen halen mutlu ve halen ona minnet­ tarken ona şöyle dersin, "Sen mutlak özgürlüğe sahip­ sin; sadece tamamen mutlu ol, bu beni de mutlu eder. Kiminle mutlu olduğun önemli değil, önemli olan senin mutluluğun . " Bu durumda bence o kadın da senden uzakta fazla kalamaz, geri döner. Kim böyle bir adamı terk edebilir ki? Kıskançlığın her şeyi yok eder, sahiplenici olman her şeyi yok eder. Ondan ne kazandığının farkında ol­ man gerekiyor. Ateşte yanıyorsun, ne kadar kıskanç ve öfkeli ve kin dolu olursan diğer kişiyi kendinden o ka­ dar uzağa itersin. Bunun bir faydasının olmayacağını görmek basit bir aritmetik problem; sen korumak iste206


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

diğin şeyi yok ediyorsun. Bu sadece aptallık. Sadece basit bir gerçeği; insanların insan olduğu­ nu anlamaya çalış. Arada sırada herkes sürekli aynı in­ sanla birlikte olmaktan sıkılır. Gerçekçi ol, hayal ale­ minde yaşama. Arada sırada herkes bıkar; bu aşkının bittiği anlamına gelmez, küçük bir değişikliğe ihtiyaç duyduğunuz anlamına gelir. Bu senin sağlığın için iyi, partnerinin sağlığı için de öyle. Her ikinizin de birbiri­ nizden uzakta zaman geçirmeye ihtiyacı var. Bu neden bilinçli bir şekilde yapılmasın? "Kendimizi sıkışıp kal­ mış gibi hissediyoruz, o yü zden bir hafta birbirimizden uzaklaşıp tatil yapmaya ne dersin? Ben seni seviyo­ rum, sen beni seviyorsun; bu o kadar kesin bir şey ki korkuya yer yok. " Benim kişisel gözlemlerime göre bir günlük bir ta­ tilin ardından bile birbirinize daha derin ve daha yük­ sek bir seviyede aşık olacaksınız çünkü o zaman birbi­ rinizi ne kadar çok sevdiğinizi göreceksiniz. Birlikte yaşamaktan doğal olarak kaynaklanan üzüntüyü bile görmeyeceksiniz . Birbirinizi sahiplenmeyin. Özgürlüğü bütün bir şekilde tutun, böylece birbirinizin özel dünyasına ka­ rışmaz, diğer kişinin onuruna da saygı gösterebilirsi­ niz. Bunu bir kere tecrübe ettikten, yani arada bir ay­ rı tatillere çıktıktan ve geri geldikten sonra artık endi­ şelenmeye gerek olmaz. Senin kadının bir başka kişiy­ le yedi gün yaşadıktan sonra geri geldiğinde, sen yedi gün bir başkasıyla yaşadıktan sonra geri geldiğinde her ikiniz de yeni şeyler öğrenmiş olursunuz . Yeniden 207


DUYGUSAL İYİLEŞME

bir balayı yaşayabilirsiniz. Yeni ve taze olursunuz . Ve yeni deneyimler yaşamak her zaman iyidir, zenginleş­ tiricidir. Sadece insanın anlayışına ve z ekasına ihtiyacın var, böylece kıskançlık ortadan kalkar.

Kıskançlık kendinle, başkalarıyla ve özellikle de ilişkilerle ilgili en yaygın psikolojik bilgisizlik alanla­ rından biridir. İnsanlar aşkın ne olduğunu bildiklerini sanır; oysa bilmezler. Ve onların aşk konusundaki yan­ lış anlamaları kıskançlığa neden olur. İnsanlar "aşk" sözcüğünden bir tür monopol, bir tür sahiplenicilik an­ lamı çıkarmakta, bunu hayata dair temel bir gerçeği anlamadan yapmaktadır, bu gerçek de şudur; canlı bir varlığa sahip olduğun gün o insanı öldürmüş olursun. Hayata sahip olunamaz. Onu avucunun içine alıp sıkamazsın. Eğer onu elde etmek istiyorsan ellerini açık tutmalısın. Ama bu şey yüzlerce yıldır yanlış bir yöne gidiyor; içimize o kadar çok işledi ki aşkı kıskançlıktan ayıra­ mıyoruz. Onlar neredeyse tek bir enerji haline geldiler. Orneğin, eğer sevgilin başka bir kadına gidecek olursa kıskançlık hissedersin. Şimdi bile bu seni rahat­ sız ediyor ama eğer kıskançlık hissetmezsen başının daha büyük bir dertte olacağını sana söylemek istiyo­ rum. O zaman onu sevmediğini düşünürdün çünkü se­ versen onu kıskanman gerektiğini zannediyorsun. Aşk ve kıskançlık birbirine geçmiş durumda. 2 08


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

İşin gerçeği onlar birbirlerinden kutuplar kadar uzak. Kıskanç olabilen bir zihin sevgi dolu olamaz, bu­ nun tam tersi de geçerli: S evgi dolu olan bir zihin kıs­ kanç olamaz. Peki buradaki rahatsızlık ne? Buna sanki senin bir problemin değilmiş gibi bakman gerek, böylece uzakta durup onun tüm dokusunu görebilirsin. Kıskançlık duygusu evliliğin yan ürünüdür. Hayvanlar dünyasında, kuşlar arasında kıskanç­ lık yoktur. Arada bir aşk nesneleri üzerinde bir kavga çıkar ama kavga kıskançlıktan çok daha iyidir, kıs­ kançlık içinde kısılıp kalmaktan ve kalbini kendi elle­ rinle yakmaktan çok daha doğaldır. Evlilik icat edilmiş bir kurum, doğal değil, bu yüz­ den doğa sana evliliğe uyum sağlayabilecek bir zihin vermedi. Ama toplum sevgililer arasında bir tür yasal sözleşme olmasını gerekli görüyor çünkü aşk düşsel bir şey. Güvenilir değil; bir an burada ve bir sonraki anda da gitmiş oluyor. Önündeki dönemde, tüm gelece ğin için kendini güvende hissetmek istiyorsun. Şimdi gençsin ama ya­ kında yaşlanacaksın ve karının, kocanın sen yaşlandı­ ğında, hastalandığında yanında olmasını istiyorsun. Ama bunun için bazı tavizler vermen gerekiyor ve ne zaman taviz verilse o zaman sorun çıkmaya başlıyor. Evlilik şüphe yarattı. Koca her zaman doğan ço­ cuğun kendisinden olup olmadığından şüphelendi. Bu­ radaki sorun adamın bunu belirleyecek yöntemlere sa209


DUYGUSAL İYİLEŞME

hip olmamasıydı. Sadece anne gerçeği biliyordu. Baba emin olamadığı için kadının etrafında giderek daha fazla duvar oluşturdu; tek seçenek, tek olasılık onu in­ sanlığın geri kalanından ayırmaktı. Onu eğitmemekti çünkü eğitim insanlara kanatlar ve düşünceler verir, başkaldırma yetisi verir, bu yüzden kadınlar hiç eğitim almadı. Dinsel eğitim de almadılar çünkü din kutsal in­ sanlar yaratır ve yüzlerce yıldır erkek egemen olan bir toplumda erkek bir kadının kendisinden daha yüce ve kutsal olduğunu idrak edemez. Erkek, kadının gelişimine dair tüm olasılıkları kö­ künden kesmeye başladı. Kadın sadece çocuk üreten bir fabirikaydı. Dünyadaki hiçbir kültürde erkeğe eşit olarak kabul edilmedi. Dünyanın her yerinde kadınlar bastırıldı. Ne kadar çok bastırılırsa tüm enerjisi de o kadar acı bir hale geldi. Kendisinin hiç özgürlüğü ol­ madığı, erkek ise her tür özgürlüğe sahip olduğu için bastırılmış tüm duygular, his ve düşünceler; tüm birey­ selliği kıskanç bir olguya dönüşür. Kadın kocasının kendisini terk edeceğinden, bir başka kadın bulacağın­ dan, bir başka kadınla ilgileneceğinden sürekli korkar. Adam onu terk edebilir, kadın eğitim görmemiştir, fi­ nansal olarak kendi ayaklarının üzerinde durabilmesi mümkün değildir. Kendi başına dünyaya adım atama­ yacağı şekilde büyütülmüştür; daha en baştan itibaren ona zayıf olduğu söylenmiştir. Hintli kutsal metinler çocuklukta babanın kızı ko­ ruması gerektiğini; gençlikte kocanın kadını koruması gerektiğini; yaşlılıkta ise oğlun kadını koruması gerek210


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

tiğini söyler. Kadın çocukluktan mezara kadar korun­ malıdır. Erkek egemen topluma karşı çıkamaz; yapabi­ leceği tek şey orada olması gereken kusurları bulmak­ tır. Genellikle haksız değildir; genellikle haklı çıkar. Ne zaman bir erkek bir başka kadına aşık olsa içinde ilk kadına karşı olan bir ş ey değişir. Onlar tek­ rar iki yabancıya dönüşürler, aralarında bir köprü yoktur. Kadın sakat kalmış, köleleştirilmiş, sonra da terk edilmiştir. Tüm hayatı ıstırapla geçmiş, bu ıstırap­ tan da kıskançlık ortaya çıkmıştır. Kıskançlık zayıfların, hiçbir şey yapamayıp içten içe kaynayan, tüm dünyayı yakmak isteyen ama ağla­ yıp bağırmak ve sinirden tepinmek dışında bir şey ya­ pamayan insanların öfkesidir. Bu durum evlilik bir müze nesnesi haline gelene kadar devam eder. Evliliğe ihtiyaç yok. Belki geçmişte yararlı bir şey­ di, belki de değildi ama sadece kadınları köleleştirme­ ye yarayan bir bahaneydi. Her şey farklı bir şekilde gerçekleşebilirdi ama geçmişe uzanmanın bir anlamı yok. Doğru ya da yanlış, geçmişle ilgili iyi olan tek bir şey var, o da artık olmaması ! Şimdi ve gelecek açısından bakıldığında evlilik in­ sanın evrimi ile tamamen ilgisiz, sevdiğimiz tüm değer­ lerle, özgürlük, aşk ve neşeyle çelişen, tutarsız bir şey. Çünkü adam kadının tamamen hapsolmasını isti­ yor, onun cehennemden korkmasını, eğer kurallara uyacak olursa gideceği cenneti arzu etmesini sağlaya­ cak dini metinler yazıyor. Bu kurallar kadınlar için ge­ çerli, erkekler için değil. Şimdi kadınları bu zehirleyici 211


DUYGUSAL İYİLEŞME

kıskançlık konumunda daha fazla yaşatmanın onların psikolojik sağlıklarına aykırı olduğu açıkça anlaşıldı. Ve kadınların psikolojik sağlığı tüm insanlığın psikolo­ jik sağlığını etkiliyor. Kadının bağımsız bir birey olma­ sı şart. Evliliğin çözülmesi dünyada büyük, mutlu bir olay olacak; kimse de seni engellemiyor, eğer karını ya da kocanı seviyorsan tüm hayatınız boyunca birlikte yaşamaya devam edebilirsiniz, kimse sizi engellemiyor. Evliliğin geri çekilmesi sadece sana bireyselliğini geri verir. Artık sana kimse sahip olmaz. Sadece kocan ol­ duğu ve bunu talep etme hakkına sahip olduğu için bir adamla sevişmek zorunda değilsin . Benim görüşüme göre bir kadın bir adamla mecbur olduğu için sevişi­ yorsa bu fahişeliktir; perakende değil ama toptan ! Perakende daha iyi, senin değişim için bir şansın olur. Evliliğin bu toptan fahişeliği tehlikeli, değişim şansına sahip değilsin. Özellikle de ilk defa evlenirken sana şans verilmeli çünkü bir amatörsün. Birkaç evli­ lik en azından senin olgunlaşmana yardımcı olur; belki de doğru eşi bulmanı sağlar. Doğru eş derken "senin için yaratılmış" birinden bahsetmiyorum. Hiçbir kadın belli bir adam için yaratılmadı, hiç­ bir erkek de belli bir kadın için yaratılmış değil. Doğ­ ru eş derken kastettiğim şu, eğer birkaç ilişkiyi anla­ dıysan, eğer birkaç ilişki içinde bulunduysan ikiniz arasında nelerin üzüntülü durumlara yol açtığını, nele­ rin sevgi dolu, huzurlu, mutlu bir hayatı sağladığını anlarsın. Söz konusu olan aşk ise farklı insanlarla ya212


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

şamak, doğru bir hayat sürmek için kesinlikle şart bir eğitimdir. Öncelikle birkaç ilişki yaşayıp bunlardan mezun olmalısın. Üniversite yıllarında birkaç ilişkiden geçme­ lisin. Karar verme konusunda aceleci de olmamalısın; buna gerek yok, dünya büyük ve her birey kendine has niteliklere ve güzelliğe sahip. Bu ilişkileri yaşarken ne tür bir kadının, ne tür bir adamın sana bir arkadaş (köle ya da efendi değil) ola­ cağını fark etmeye başlayacaksın. Ve arkadaşlığın evli­ liğe ihtiyacı yok çünkü arkadaşlık çok daha yüce bir şey. Kıskançlık hissettiğinde bunun nedeni kıskançlığı bir miras olarak almış olman. Birçok şeyi değiştirmen gerekecek; ben bunları değiştirmeni söylediğim için değil sen büyük bir değişikliğe ihtiyaç olduğunu anla­ dığın için . Örneğin bir kocanın bazen başka bir kadına git­ mesi, bir kadının bazen başka bir adama gitmesi duru­ munda evliliğin yok olacağı fikri tüm dünyaya yayılmış durumda. Bu tamamen yanlış bir şey. Tam tersine, eğer tüm evliliklerde hafta sonu tatili olsaydı bu sizin ilişkinizi daha güçlü bir şekilde birbirine bağlardı; çün­ kü o zaman evliliğin özgürlüğünü tehdit etmezdi çün­ kü o zaman eşin çeşitlilik ihtiyacını anlardı. Bunlar in­ sani ihtiyaçlardır. Rahipler ve ahlakçılar ve bağnazlar öncelikle bir ideale karar verirler. Onlar güzel idealler oluşturur, sonra da seni bu ideallere zorlarlar. Onlar hepinizin 213


DUYGUSAL İYİLEŞME

idealist olmanızı ister. On bin yıldır idealizmin karan­ lık ve kasvetli gölgesinde yaşadık. Ben bir gerçekçi­ yim. Herhangi bir idealim yok. Bana göre gerçekliği anlamak ve onunla yaşamak akıllı her erkek ve k ;;ı.dm için tek doğru yol. Benim anlayışıma göre eğer evlilik bu kadar sıkı, katı değil de esnek bir şey, sadece bir arkadaşlık olsa . . . kadın sana genç, yakışıklı bir erkekle tanıştığını v e bu hafta sonu onunla birlikte olacağını söylese; "Eğer ilgi­ ni çekerse seni de onunla tanıştırabilirim, onu sen de seversin . " Eğer kocası ikiyüzlülükle değil, tamamen özgün bir insan olarak, "Senin neşen, mutluluğun be­ nim de mutluluğum . Bunun keyfini çıkar çünkü ne za­ man geri dönersen dön, taze bir aşkın keyfini sürmek seni de tazeleyecek. Taze bir aşk sana taze bir gençlik verecek. Bu hafta sen git, haftaya da benim programım var, " diyebilse . Arkadaşlık budur. Sonra eve geldiklerinde kadın nasıl bir adamla tanıştığını, onun o kadar da iyi olma­ dığını anlatabilir . . . Adam yeni tanıştığı kadından bah­ sedebilir . . . Ev senin için bir sığınak. Arada bir serbest ve özgür bir şekilde gökyüzünde uçabilirsin, sonra ge­ ri döndüğünde eşin her zaman seni orada bekliyor olur; kavga etmek için değil, maceralarını paylaşmak için. Sadece bir parça anlayış gerekiyor. Bunun ahlak­ la bir ilgisi yok, sadece biraz daha akıllı bir davranış gerekiyor. Bir kadın ya da erkek ne· kadar güzel olursa olsun 2 14


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

bunun bir süre sonra sinirlerine ağır gelmeye b aşladı­ ğını pekala biliyorsun. Aynı coğrafya, aynı topoğrafya, aynı manzara. . . İnsan zihni monotonluğa uygun şekil­ de yaratılmamış; tek eşlilik için de durum bu. Çeşitlilik istemek son derece doğal bir şey. Ve bu senin aşkına karşıt bir şey de değil. Aslında başka kadınları ne ka­ dar çok tanırsan, kendi kadınını o kadar çok takdir edersin; anlayışın derinleşecektir. Yaşadığın deneyim­ ler seni zenginleştirir. Birkaç erkek tanıdıkça kendi kocanı daha doğru bir şekilde anlamaya başlarsın. Kıs­ kançlık fikri ortadan kalkar; ikiniz de özgürsünüz ve birbirinizden bir şey gizlemiyorsunuz. Biz arkadaşlarımızla her şeyi, özellikle de güzel zamanları, aşk dolu anları, şiir dolu anları, müzik dolu anları paylaşırız. Ve bunların da paylaşılması gerekir. Bu şekilde hayatın giderek daha da zenginleşir. Birbi­ rinizle o kadar aynı frekansta olursunuz ki tüm hayatı­ nızı birlikte yaşarsınız ama evlilik yoktur. Evlilik toplumun temeli olarak kaldığı sürece kıs­ kançlık da var olmaya devam edecek. Sadece adama, tüm kalbinle, mutlak özgürlük ver. Ona bir şeyleri gizlemesine gerek olmadığını da söyle: " Bir şey gizlemek büyük bir hakaret. Bu bana güven­ mediğini gösterir. " Ve aynı şey koca için de geçerli, o da karısına şöyle diyebilir, "Sen benim kadar bağımsız­ sın. Biz mutlu olmak için birlikteyiz, daha fazla mutlu­ luğa sahip olmak için bir aradayız. Ve birbirimiz için her şeyi yapacağız ama birbirimizin gardiyanı olmaya­ cağız. " 215


DUYGUSAL İYİLEŞME

Özgürlük vermek bir sevinç kaynağı, özgürlüğe sahip olmak da öyle. Çok fazla sevince sahip olabilirsin ama sen tüm enerjiyi kedere, kıskançlığa, savaşa, sü­ rekli birbirinizi elinizin altında tutma çabasına dönüş­ türüyorsun. Ve bu çok kolay: Eğer kendini anlarsan, eşini de anlayabilirsin. Düşlerinde başka insanlar yok mu? İşin gerçeği insanın karısını ya da kocasını rüyasında gör­ mesi çok nadir görülen bir olaydır. İnsanlar asla eşleri­ ni rüyalarında görmezler çünkü onu zaten yeterince görüyorlar ! Geceleri bile, rüyalarda bile hiç özgürlük yok mu . . . ? Hayır, geceleri rüyanda komşularının karılarını, komşularının kocalarını görürsün. Bir şekilde yanlış, insan doğasına uygun olmayan bir toplum yarattığımı­ zı anlamak zorundasın. Çeşitlilik arzusu akıllı herkes için temel bir özelliktir. Ne kadar akıllıysan çeşitliliği de o kadar çok istersin; zekayla çeşitlilik arasında bir ilişki var. Bir inek tek tür otu yiyerek tatmin olabilir; tüm hayatı boyunca başka bir tür otu ağzına sürmemiş olabilir. Değişim için, yeni şeyler öğrenmek, yeni yer­ ler keşfetmek, yeni alanlara açılmak için gereken akla sahip değil. Şairler, ressamlar, dansçılar, müzisyenler, oyun­ cular; bu insanların daha sevgi dolu olduğunu göre­ ceksin ama onların sevgisi bireylere odaklanmış değil­ dir. Onlar daha sevgi doludur ama bu sevgi ilişki kur­ dukları tüm bireylere yöneliktir. Onlar akıllı insanlar, bizim yaratıcı tarafımızı temsil ediyorlar. Aptallar hiç216


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

bir şeyi değiştirmek istemez. Onlar değişimden kor­ karlar çünkü her tür değişiklik onları bir şey öğrenme­ ye zorlar. Aptallar bir şeyi bir kere öğrenmeyi ve tüm hayatları boyunca onunla kalmayı isterler. Bu bir ma­ kine olabilir, karı olabilir, koca olabilir, fark etmez . Sen tek bir kadın tanıdın, onun dırdırını biliyorsun, buna alıştın. Bazen sadece alışmakla da kalmadın, ona bağımlı bir hale de geldin . Eğer kadının aniden sana dırdır etmeyi keserse o gece uyuman mümkün olmaz; ne oldu, ters giden şey ne ? Arkadaşlarımdan biri b ana sürekli karısından şi­ kayet ediyordu; "O her z aman çok üzgün, suratı hep asık, eve girmeye çekiniyorum . . . Vaktimi kulüplerde harcıyorum ama eninde sonunda eve dönmem gereki­ yor, o z aman da o suratı görüyorum . " Ona şöyle dedim; "Sadece deneme olarak bir şey yap. O çok ciddi olduğu ve sürekli dırdır ettiği için eve gülümseyerek girdiğini hiç zannetmiyorum. " Bana, "Bunu yapabileceğimi düşünüyor musun? " diye yanıt verdi, "Onu gördüğüm anda içimde bir şey­ ler donuyor; bir de gülümseyeceğim? " Ben, "Sadece bir deneme yap, bugün bunu bir de­ ne: Güzel bir demet gül ve şehirdeki en iyi dondurma­ dan al. Eve de gülümseyerek, bir şarkı söyleyerek git l " dedim. "Bunu yapacağım ama herhangi bir farkı olacağı­ nı zannetmiyorum, " dedi. Ben, "Senin arkandan gelip gerçekten bir fark ya­ ratıp yaratmadığına bakacağım, " diye yanıt verdim. 217


DUYGUSAL İYİLEŞME

Zavallı adam gerçekten çok çabaladı. Evine doğ­ ru giderken defalarca gülmeye başladı. "Neden gülü­ yorsun? " diye sordum. "Yaptığıma gülüyorum ! " diye yanıt verdi, "Bana onu boşamamı söylemeni istiyordum ama sen bana sanki b alayına çıkıyormuşum gibi davranmamı öner­ din ! " "Sadece bunu balayı gibi düşün . . . elinden gelenin en iyisini yap, " dedim. Adam kapıyı açtı, karısı orada duruyordu. Gü­ lümsedi, sonra da kendi kendine güldü çünkü gülüm­ semek . . .kadın ise orada neredeyse taş gibi duruyordu. Adam çiçekleri ve dondurmayı kadına verdi, sonra ben içeri girdim. Kadın olup bitenlere inanamıyordu. Adam banyo­ ya girdiğinde bana, "Ne oluyor? O bana hiçbir zaman bir şey almaz, hiç gülümsemez, beni hiç dışarı çıkar­ maz, bana sevildiğimi, saygı gördüğümü hiçbir zaman hissettirmedi. Şimdi ne oluyor? " diye sordu. Ben, "Hiçbir şey, " diye yanıtladım. " İkiniz de bir şeyleri yanlış yapıyordunuz. Şimdi o dışarı çıktığında ona sıkıca sarıl. " Kadın, "Sarılmak mı? " dedi. Ben, " Ona bir kere sarıl ! Ona çok şey verdin, bir kere de sarıl. O senin kocan, birlikte yaşamaya karar vermişsiniz. Ya mutlu bir şekilde yaşayın ya da mutlu bir şekilde ayrılın. Böyle devam etmeye hiç gerek yok. .. hayat o kadar küçük ki. Neden iki insanın haya­ tını boş yere harcamalı? " diye yanıt verdim. 218


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

O sırada adam banyodan çıktı. Kadın biraz tered­ düt etti ama ben onu biraz itince adama sarıldı, adam o kadar şaşırmıştı ki yere düştü ! Kadının kendisine sa­ rılacağını hiç hayal etmemişti. Kalkmasına yardımcı oldum. "Ne oldu ? " diye sor­ dum. Bana, "Bu kadının sarılıp öpebileceğini hiç düşün­ memiştim ama yapabiliyor ! Ve gülümsediği zaman çok güzel gözüküyor. " Sevgi dolu bir şekilde birlikte yaşayan iki insan ilişkilerinin sürekli olarak gelişmesini, her mevsim ye­ ni çiçekler açmasını, daha fazla neşe üretmesini sağla­ malı. Sessizce bir arada oturmak bile yeterli. Ama bü­ tün bunlar ancak evliliğe dair bu eski fikrimizden vaz­ geçersek mümkün. Arkadaşlıktan fazlası doğal değil, eğer evlilik devlet kurumları tarafından onaylanırsa o onayın altında ezilip kalır. Aşkı kanun gücü ile yönete­ mezsin. Aşk nihai kanundur. S en sadece onun güzellikle­ rini, hazinelerini keşfetmek zorundasın. Sen insanı bu gezegendeki en yüksek bilinç ifadesi yapan tüm yüce değerleri bir papağan gibi sadece tekrar etmemelisin. Onları ilişkinde uygulamalısın. Benim gözlemim şu, eğer eşlerden biri doğru çiz­ gi üzerinde ilerlemeye başlarsa diğeri er ya da geç onu takip etmeye başlar. Her ikisi de aşka aç oldukları ama ona nasıl yaklaşacaklarını bilmedikleri için. Hiçbir üniversite aşkın bir sanat olduğunu ve ha­ yatın sana zaten verilmiş bir şey olmadığını, bunu se219


DUYGUSAL İYİLEŞME

nin en alt seviyeden başlayarak kendi kendine öğren­ men gerektiğini öğretmiyor. Ama hayatın içinde gizli her bir hazineyi kendi ellerimizle tek tek keşfetmemi­ zin gerekmesi iyi bir şey. Ve aşk varoluştaki en büyük hazinelerden biri. Ama aşk, güzellik ve gerçeği arayışımızda birbir­ lerine yoldaşlık etmek yerine insanlar zamanlarını kav­ ga ederek, kıskançlık içinde harcayıp gidiyorlar. Sadece biraz uyanık ol ve değişime kendi tarafın­ dan başla; onu öbür taraftan bekleme. Sonra diğer ta­ rafta da başlayacaktır. Ve gülümsemenin sana hiçbir maliyeti yok, sevmenin sana hiçbir maliyeti yok, mut­ luluğunu sevdiğin bir insanla paylaşmanın sana hiçbir maliyeti yok.

Bana öyle geliyor ki kıskançlık sadece romantik ilişkilerde değil, diğer in­ sanlarla girdiğimiz lıer tür iletişimde ortaya çıkıyor. Belki "haset" bunun için daha doğru bir kelime ama bu da halen birinin benim istediğim ama sahip olamadığım bir şeye sahip ol­ duğu için kızgınlık hissetmem anla­ mına geliyor. Bu tür bir kıskançlıktan bahsedebilir misiniz? Bize karşılaştırma yapmamız öğretildi, biz sürekli karşılaştırma yapmaya koşullandık. Birinin daha iyi bir evi var, bir başkasının daha güzel bir gövdesi var, 220


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

birinin daha çok parası var, bir diğerinin daha kariz­ matik bir kişiliği. Karşılaştır, kendini yanından geçti­ ğin herkesle karşılaştırmaya devam et, bütün bunların sonucu büyük bir kıskançlık olacak. Karşılaştırma için koşullandırılmış olmanın yan etkisi işte bu. Aksi takdirde, eğer karşılaştırmaktan vazgeçer­ sek, kıskançlık ortadan kalkar. O zaman sen sadece kim olduğunu, başka kimse olmadığını bilirsin, kıs­ kançlığa ihtiyaç da kalmaz. Kendini ağaçlarla karşılaş­ tırmıyor olman iyi bir şey, yoksa çok fazla kıskançlık hissederdin; neden yeşil değilsin ? Neden varoluş sana bu kadar kötü davranmış da sana çiçek açabilme yeti­ si vermemiş ? Kendini kuşlarla, nehirlerle, dağlarla karşılaştırmaman iyi bir şey; yoksa çok acı çekerdin. Sen kendini sadece diğer insanlarla karşılaştırıyorsun çünkü kendini sadece insanlarla karşılaştırmaya koşul­ landırıldın. Kendini tavus kuşları ve papağanlarla kar­ şılaştırrnıyorsun. Yoksa kıskançlığın giderek daha da büyürdü; kıskançlıkla o kadar yüklü bir hale gelirdin ki yaşaman da mümkün olmazdı. Karşılaştırma yapmak çok aptalca bir tutum çünkü her insan tek ve benzersizdir, bu yüzden de kar­ şılaştırılabilir değildir. Bir kere bu anlayış senin içine yerleştikten sonra kıskançlık ortadan kalkar. Her biri benzersizdir ve karşılaştırılabilir değildir; sen sadece kendinsin; senin gibi biri hiç olmadı ve hiç olmayacak. Ve senin bir başkası gibi olman da b eklenmiyor. Varo­ luş sadece özgün şeyler yaratır; karbon kopyalara inanmaz. 221


DUYGUSAL İYİLEŞME

Bir grup tavuk bahçede yemlendikleri sı­ rada çitin üzerinden uçan bir futbol topu ara­ larına düşmüş. Horozlardan biri topun yanı­ na gelmiş, on u incelemiş ve sonra, "Şikayet etmiyorum kızlar ama yan tarafta çıkardıkla­ rı işe bir bakın, " demiş. Yan tarafta harika şeyler oluyor. Çimenler daha yeşil, güller daha kırmızı, herkes çok mutlu gözükü­ yor; sen hariç. Sen sürekli karşılaştırıyorsun. Aynı şey başkaları için de geçerli, onlar da karşılaştırıyorlar. Belki onlar senin bahçendeki çimlerin daha yeşil oldu­ ğunu � çimler uzaktan her zaman daha yeşil gözü­ kür � senin karının daha güzel olduğunu düşünüyor­ lar. Sen ise ondan sıkılmış durumdasın, nasıl olup da bu kadınla birlikte olma tuzağına düştüğünü anlayamı­ yor, ondan nasıl kurtulacağını bilemiyorsun; komşun ise senin bu kadar güzel bir karın olduğu için kıskanç­ lık hissediyo r ! Sen de aynı nedenle onu kıskanıyor ola­ bilirsin ve o da kendi karısı hakkında aynı düşüncele­ re sahip olabilir. Herkes bir başkasını kıskanıyor. Ve bu kıskanç­ lıkla öyle bir cehennem yaratıyoruz ki hepimiz çok al­ çak insanlar haline geldik.

Yaşlı bir çiftçi sel baskının yaptığı tahri­ batı m utsuz gözlerle izliyorm uş. Komşuların­ dan biri "Hiram ! " diye bağırmış, "domuzları222


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

nın hepsini sel sürükleyip götürdü. " Çiftçi, "'Tlıompson 'un dom uzlarına ne oldu ? " diye sormuş. "'Onlar da gitti. " "Peki ya Larsen 1nkiler? " "Onlar da. " Çiftçi, "'Halı ! " diye neşelenerek hom ur­ danmış. "Düşündüğüm kadar kötü değilmiş. " Eğer herkes sefil durumdaysa bu sana kendini da­ ha iyi hissettirir. Eğer geri kalan herkes kaybediyorsa bu sana kendini daha iyi hissettirir ama geri kalan her­ kes mutlu ve başarılıysa bu acı bir tat v�recektir. Fakat neden bu başkası fikri senin kafandan içeri giriyor? Sana tekrar anımsatayım; çünkü sen kendi özünün ak­ masına izin vermedin. Kendi mutluluğunun büyümesine izin vermedin, kendi varlığının çiçek açmasına izin vermedin; o yüz­ den için boşmuş gibi hissediyorsun. Kendi içini biliyor­ sun, onların da dışını biliyorsun; bu kıskançlığa yol açıyor. Onlar senin dışını biliyor, sen kendi içini bili­ yorsun; bu da kıskançlığa yol açıyor. Kimse senin içini bilmez. Orada sen bir hiç oldu­ ğunu, değersiz olduğunu biliyorsun. Onlar da dışarı­ dan çok mutlu gözüküyor. Gülümsemeleri sahte olabi­ lir ama onların sahte olduğunu nereden bileceksin? Belki kalpleri de gülümsüyor. Sen kendi gülümseme­ nin sahte olduğunu biliyorsun çünkü senin kalbin hiç­ bir şekilde gülümsemiyor, bağırıp ağlıyor da olabilir. 223


DUYGUSAL İYİLEŞME

Sen kendi iç durumunu biliyorsun; bunu sadece sen biliyorsun, başka kimse bilmiyor. Sen geri kalan herkesin dışını biliyorsun ve tıpkı senin gibi onlar da dışlarını güzel bir hale getirmişler. Dış taraflar göster­ meliktir ve son derece aldatıcıdır. Eski bir Sufi hikayesi vardır: Adamın biri çektiği acılar yüzünden çok sefil bir durumdaymış. Her gün Tanrı'ya, "Neden ben? Herkes çok mutlu gözüküyor, neden sadece ben bu kadar acı çekiyorum ? " diye yalvarıyormuş. Bir gün, büyük bir çaresizlik içindeyken Tanrı'ya şöyle yalvarmış, "Bana herhangi birinin acılarını verebilirsin, onları kabul et­ meye hazırım. Ama benim acılarımı al, artık buna kat­ lanamıyorum." O gece çok güzel bir rüya görmüş; güzel ve son derece açıklayıcı bir rüya. Rüyasında Tanrı'nın gökyü­ zünde belirdiğini ve herkese, " Tüm acılarınızı tapınağa getirin" dediğini görmüş. Herkes kendi acılarından bıkmış durumdaymış; işin gerçeği herkes Tanrı'ya bir noktada, "Başka birinin acılarını kabul etmeye hazırım ama benimkini al; bu çok fazla, katlanılabilir bir şey değil, " diye yalvarmış. O yüzden herkes kendi acılarını çantalara doldu­ rup tapınağa getirmiş, hepsi de çok mutlu gözüküyor­ larmış. Hepsinin dualarını kabul olduğu gün gelmiş ! Bu adam da tapınağa koşmuş. Sonra Tanrı,

11

Çantalarınızı duvarların _kenarına

dizin, " demiş. Bütün çantalar dizilmiş, sonra Tanrı, "Şimdi seçebilirsiniz . Herkes istediği çantayı alabilir, " 224


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

demiş. Ve çok şaşırtıcı bir şekilde bu adam, her zaman dua eden bu adam, kimse seçmeden alabilmek için kendi çantasına doğru koşmuş l Ama onu da bir sürp­ riz b ekliyormuş çünkü geri kalan herkes, zaten kendi çantasını almaya koşmuş ve kendi sıkıntılarını tekrar seçtikleri için mutluymuş. Bu neden olmuş? Çünkü ilk defa herkes diğer in­ sanların dertlerini, sıkıntılarını görmüş; diğer insanla­ rın çantaları da kendilerininki kadar b üyükmüş, hatta daha bile büyük ! İkinci neden, insanların kendi sıkıntılarına alışkın olmasıymış . . . Tutup bir b aşkasınınkileri seçmek. . . çan­ tanın içinde ne tür acılar olduğunu kim nereden bilebi­ lir? Bununla neden uğraşsın ? En azından kendi acıla­ rını tanıyorsun ve onlara alıştın. Ve onlar da katlanıla­

bilir şeyler, yıllardır onlara katlandın, neden bilinme­ yeni seçesin ? Adamın rüyasında herkes evine mutlu bir şekilde dönmüş. Hiçbir şey değişmemiş, herkes eski acılarını geri götürüyormuş ama herkes kendi çantasını tekrar alabildiği için mutlu ve neşeliymiş, gülümsüyormuş. Ertesi sabah adam Tanrı'ya dua etmiş ve "Rüya için teşekkürler; bir daha asla senden b öyle bir şey is­ temeyeceğim. Bana verdiğin her şey b enim için iyi, be­ nim için iyi olmalı; onları o yüzden bana verdin. " Kıskançlık yüzünden sürekli acı çekiyor ve b aşka­ larına kötü davranıyorsun. Kıskançlık yüzünden sah­ teleşmeye, öyleymiş gibi yapmaya b aşladın. Sahip ol225


DUYGUSAL İYİLEŞME

madığın şeylere sahipmişsin gibi davranıyorsun, sahip

olamayacağın, senin için doğal olmayan ş eylere sahip­ mişsin gibi davranıyorsun . Giderek daha da yapay bir hale geliyorsun. Başkalarını taklit etmek, başkaları ile rekabet etmek dışında başka ne yapabilirsin ? Eğer bi­ risi bir şeye sahipse ve sen değilsen, onu elde etme ko­ nusunda doğal bir olasılığa sahip değilsen, tek yol onun ucuz bir ikamesine sahip olmak.

Jim ve Nancy Smitlı bu yaz çıktıkları Avrupa seyahatinde çok iyi vakit geçirdiler; lı er yere gittiler ve ber şeyi yaptılar. Paris, Roma. . . aklına gelen lı er yeri gördüler, her şe­ yi yaptılar. Ama eve dön üşte gümrükten geç­ mek çok utanç verici bir deneyim oldu. Güm­ rük mem urlarının kişisel eşyalara nasıl bak­ tıklarını biliyorsun. Çantalardan birini açtılar ve içinden üç peruk, ipek iç çamaşırları, par­ füm ve saç boyası çıktı . ..gerçekten de utanç vericiydi. Ve üstelik ben üz sadece Jim '.in eş­ yalarına bakabilmişlerdi ! Sadece kendi çantanın içine baktığında çok sayıda sahte, yapay, uydurma şey göreceksin; peki ne için? Neden doğal ve kendiliğinden davranamıyorsun. Bu kıskançlık yüzünden. Kıskanç insan cehennemde yaşar . Karşılaştırmak­ tan vazgeç, o zaman kıskançlık ortadan kalkar, kötü­ lük ortadan kalkar, sahtelik ortadan kalkar. 226


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

Ama ondan sadece kendi içsel hazinelerini büyüt­ meye başladığında vazgeçebilirsin; bunun başka bir yolu yok. Büyü, giderek daha özgün bir birey haline gel. Kendini sev ve varoluşun seni yarattığı şekilde kendine saygı duy, o zaman cennetin kapıları senin için açılacak. Onlar her zaman açıktı, sen sadece onla­ ra hiç bakmamıştın.

Kanından çok şüplteleniyomm, onun masum olduğıuıu bilmeme rnğmen. Şüphelerimden nasıl kurtulabilirim? İçinde gerçekten şüphelendiğin bir şey olmalı. Eğer kendine güvenemezsen karına ya da bir başkası­ na da güvenemezsin. Eğer kendinden şüphelenirsen bu şüpheyi etrafındaki insanlara da yansıtırsın. Hırsız biri herkesin hırsız olduğunu düşünür. Bu doğal bir şey, o kendini biliyor ve başkalarını da ancak kendisi gibi bilebilir. Başkaları hakkında düşündüğün şey temelde ken­ di hakkında düşündüğün şeydir. Eğer karının gözü sü­ rekli olarak senin üzerinde olmasa bir şeyler yapacağı­ nı biliyorsun. Hemen bir kadınla flört etmeye başlar­ sın; bunu biliyorsun ! İşte korkunun nedeni de bu: "Ben ofiste çalışırken, kim bilir, karım belki de komşu­ larla flört ediyor. " Sen sekreterinle ne yaşadığını gayet iyi biliyorsun; işte sorun da buradan çıkıyor. Bu yüzden, "Karımın masum olduğunu bilmeme rağmen yine de şüpheleniyorum, " diyorsun. Sen için227


DUYGUSAL İYİLEŞME

deki bir şeyleri bırakana kadar şüphe içinde kalmaya devam edeceksin. Bu karınla ilgili bir sorun değil; or­ taya çıkan tüm sorunlar aslında seninle ilgili.

Bir adam kısa bir iş seyahatine çıkm1ş ama bir türlü eve dönmemiş. Birkaç haftada bir karısına, "Eve dönemem, halen alıyorum, " yazan bir telgraf çekiyorm uş. Her telgraf bir­ birinin aynısıymış, "Eve dönemem, halen alı­ yorum, " şeklinde. Bu üç ya da dört ay kadar devam etmiş, en son unda karısı adama şu telgrafı göndermiş: "Eve dönsen iyi olur, se­ nin aldıklarını ben satıyorum ! " İşte hayatta böyle şeyler oluyor.

Daha yeni ayılmaya başlayan bir çift bir gece önce verdikleri çılgın partiden bahsedi­ yorlarmış. Adam, "Sevgilim, bu gerçekten de çok utanç verici, " demiş, "Ama dün gece kütüp­ hanede seviştiğim kişi sen miydin ? " Kadın adama düşünceli gözlerle bakmış ve şöyle sorm uş, "Saat kaç sularında ? " En temel şüphen kendinle ilgili olmalı. Sen ken­ dinden şüpheleniyorsun: Belki çok fazla şeyi bastırı­ yorsun, ne zaman biri bir şeyi bastırsa onu başkalarına da yansıtmaya başlar. Öldürme içgüdüsüne sahip olan 228


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

biri neredeyse her zaman başkalarının onu öldürmeyi düşündüğünden korkar; bu onu paranoyak bir hale getirir. Çok fazla şiddet kullanan biri her zaman kor­ kar: "Diğer insanlar o kadar şiddet düşkünü ki ben her zaman tedbirli davranmalıyım . " İnsanlar kendilerine güvenmedikleri için başka birine; karısına, arkadaşına, anne ve babasına, çocuğu­ na da güvenemez. İnsanlar kronik bir şüphe içinde ya­ şıyorlar. Ama bunun temel nedeni senin kendi temel gerçekliğini kabul edemiyor olman. Her ne isen kendini o şekilde kabul et. Bu kabul­ lenişle başkalarını da kabul edeceksin. Ve evet, bu bir olasılık; eğer sen bazen başka bir kadına ilgi duyuyor­ san hiçbir şey olanaksız değil; senin karın da başka bir adama ilgi duyabilir. Ama eğer kendini anlar ve kabul edersen karını da kabul edebilirsin. Bunu, "Bazen başka kadınlara ilgi duyuyorum, " cümlesini kabul edersen o zaman ortada yanlış hiçbir şey yok. O zaman senin karın da başka erkekleri çeki­ ci bulabilir. Ama onu kendi benliğin içinde reddeder­ sen, eğer onu kendi benliğin içinde ayıplarsan, o za­ man başkalarının varlığında da ayıplarsın. Benim azizlerle ilgili kriterim şu, bir aziz her şeyi ve herkesi bağışlayabilen kişidir çünkü kendisini bilir. Ama senin azizlerinin bağışlama kapasitesi yok. Senin azizlerin giderek daha fazla teknolojik anlamda mü­ kemmel cehennemler yaratmaya devam ediyor. Ne­ den ? Henüz kendilerini kabul edebilmiş değiller. 229


DUYGUSAL İYİLEŞME

Hikayeye göre yakışıklı bir avukat var­ mış ve elde edemeyeceği hiçbir kadın olmadı­ ğını söylüyorm uş. Bir gün ofiste çok güzel bir sekreter işe başlamış ve haftalarca her erkek on u elde etmeye çalışıp başarısız olm uş. Genç avukat eğer yeterince iyi miktarda bir para söz konusu olursa on u elde etmeyi başaracağına bahse girmiş. Bunu nasıl ispat­ layacağı sorulduğunda her şeyi yatağının altı­ na gizlediği bir kayıt cihazına kaydedeceğini söylemiş. Tüm bahisler tamamlandıktan sonra avukat kadınla randevulaşmış ve akşamın so­ n unda on u sadece apartmanına değil, yatağı­ na da getirmeyi başarmış; burada yatağın al­ tına uzanıp teybin kayıt düğmesine basmış. Birkaç dakika içinde, ün ün ü haklı çıka­ racak şekilde sekreter şiddetli bir sevişmenin ortasında kalmış ve h eyecanın doruk nokta­ sındayken yüksek sesle, "Opmeye devam et sevgilim, öpmeye devam et! " diye bağırmış. Bu sırada avukat mahkemelerde kullan­ dığı en ciddi tavrıyla yatağın altına eğilip ka­ yıt cihazına şöyle konuşm uş, "Bayanın sol göğsün ü işaret ettiği lütfen kayıtlara geçsin. " Bir avukatın zihni sürekli şüphecidir ve hep en kötüsünün olacağını varsayar. Kadın bağırırken endi­ şelenmiş olmalı: " Öpmeye devam et sevgilim, öpmeye 230


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

devam et ! " Neyi öpmeye devam et? Kayıtlar bu konu­ da herhangi bir ibareye sahip değil ve dinleyenler de bundan şüphe duyabilir. Ama herkesin zihni bu şekilde çalışır. Zihin kur­ naz, hesapçı, şüphecidir. Zihin sürekli bir güvensizlik, şüphe durumunda yaşar. Zihnin tüm iklimi şüpheden oluşur. O yüzden buradaki mesele senin karına nasıl gü­ veneceğin değil, nasıl güveneceğin meselesi. Zihin bir şüphe ikliminde yaşar, şüphe ile beslenir. Ve eğer zih­ ni ona ihtiyaç duyulmadığı zaman nasıl kapatacağını ve kalbe nasıl ineceğini bilmiyorsan nasıl güveneceğini de bilmezsin. Kalbin iklimi güvendir. Zihin güvenemez; zihin güvenme yetisine sahip değildir ve biz hepimiz kafaya takılıp kalmış durumdayız. Bu yüzden güvendiğimizi söylesek bile aslında güvenmiyoruz. Güvendiğimiz ko­ nusunda ısrar ediyoruz ama bu konudaki ısrarımız bi­ le güvenmediğimizi gösteriyor. Güvenmek istiyoruz, güveniyormuş gibi yapıyoruz, karşımızdaki kişinin bi­ zim güvendiğimize inanmasını istiyoruz ama güvenmi­ yoruz. Güven konusunda kafanın herhangi bir gücü yok. Kafa şüphe için çalışan bir mekanizma; kafa sü­ rekli bir soru işareti halinde. Toplum tarafından dışarıda bırakılan kalbe nasıl geleceğini bilmek zorundasın. Toplum sana kalbin yol­ larını öğretmez, sana sadece zihnin yollarını öğretir. O sana matematik ve mantık öğretir, bilim ve benzerleri­ ni öğretir ama bunların hepsi şüphenin beslenmiş ve 23 1


DUYGUSAL İYİLEŞME

terbiye edilmiş halleridir. Bilim şüpheden doğdu, bilim söz konusu olduğun­ da şüphe bir nimet. Ama bilim büyüdükçe insan küçül­ dü . İnsanlık ortadan kayboldu, aşk neredeyse bir mit haline geldi. Aşk artık dünya üzerinde bir gerçeklik değil. Nasıl olabilir? Kalbin kendisi atmayı bıraktı. Sevdiğin zaman bile sen sadece sevdiğini düşü­

n ürsün; o da kafadan gelir. Ve kafa aşkın yeri değil . Meditasyon yapmaya başla. Kafanın yaptığı sü­ rekli şamatayı ortadan kaldır. Yavaş yavaş zihin sessiz bir hale gelecek. Zihnin gerekmediği yerlere gir; örne­ ğin dans etmek gibi. Kendini unutarak dans et çünkü dans sırasında zihin gerekmez . Kendini bir dansın için­ de kaybedebilirsin. Kendini kaybettiğinde kalbin de yeniden çalışmaya başlar. Müziğin içinde boğul. Ve yavaşça orada kalbin ta­ mamen farklı bir dünyası olduğunu göreceksin. Ve kalbin içinde daima güven vardır. Kalp şüphe etmeyi bilmez, nasıl ki zihin güvenmeyi bilmezse kalp de şüp­ heyi bilmez .

232


Korkudan Aska ,

1

nsanların sorularındaki anlamsızlıklara bir bak: Nasıl sevilir, nasıl dans edilir, nasıl meditasyon yapılır?

Nasıl yaşanır? Saçma sorular . . . ama onlar insanın fa­ kirliğini, içsel fakirliğini gösteriyor. O her şeyi ertele­ mişti, yavaş yavaş her şeyi unuttu. Her çocuk nasıl seveceğini bilir, her çocuk nasıl dans edeceğini bilir ve her çocuk nasıl yaşanacağını bi­ lir. Her çocuk bütün bir şekilde, her şeyi hazır olarak doğar. Sadece yaşamaya başlaması gerekir. Gördün mü? Eğer sen ağlamaya başlarsan ve kü­ çük bir çocuk da seni izliyorsa, yakınına gelir. Fazla bir şey söyleyemez, seni ağlamamaya ikna edemez ama elini senin elinin üzerine koyar. O dokunuşu hissettin mi? Bir daha kimse sana öyle, bir çocuğun dokunduğu gibi dokunamaz; o nasıl dokunacağını bilir. Sonra in­ sanlar soğuk, katı bir hale gelirler. Onlar da dokunur ama ellerinden akan bir şey yoktur. Bir çocuk sana do­ kunduğu zaman onun şefkati, onun yumuşaklığı, ver­ diği mesaj . . . tüm varlığını o dokunuşa akıtır. Herkes yaşamak için ihtiyacı olan her şeyle birlik­ te doğar. Ve ne kadar çok yaşarsan hayatla ilgili o ka233


DUYGUSAL İYİLEŞME

dar becerikli bir hale gelirsin. Bu ödüldür. Ne kadar az yaşarsan, o kadar az b ecerikli birine dönüşürsün. Bu da cezadır. Araman gereken bütünlük senin içinde. Hayatını an be an izlemek ve anlık, parça parça gözüken her şeyden vazgeçmelisin. O çok h eyecan verici bir şey olabilir ama sonunda başarısız olacak. Ondan vazgeç ! Çok heyecan verici olmayan bu anlara derin bir şekil­ de bak. Ebediyet çok heyecan verici bir şey olamaz çünkü onun çok sessiz, çok huzurlu olması gerekir. Tabii ki mutluluk dolu ama heyecan verici değil. Derin bir şekilde mutluluk verici ama etrafı tamamen sessiz. Sesten çok sessizlik gibi. Bunu anlayabilmek için far­ kındalığının gelişmesi gerekir.

Korku senin zekanın bir parçası, onda yanlış bir şey yok. Korku sadece ölümün varlığını gösterir; biz insanlar burada sadece birkaç anlığına bulunuyoruz. O titreme bizim sürekli olarak burada olmayacağımızı, sonsuza dek burada olmayacağımızı, birkaç gün sonra gitmiş olacağımızı gösterir. Aslında korku yüzünden insanlar inançlı olmanın ne anlama geldiğini bu kadar derin bir şekilde araştır­ mışlardır, aksi takdirde bir anlamı olmazdı. Hiçbir hayvan inanç sahibi değildir çünkü hiçbir hayvan kor­ ku içinde yaşamaz . Hiçbir hayvan inançlı olamaz çün­ kü hiçbiri ölümün farkında değildir. İnsanlar ölümün farkında. Her an ölüm burada, seni her yerden kuşat234


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

mış durumda; her an gidebilirsin. Bu sana bir titreme verir. Neden utanıyorsun, titre ! Ama yine egon, "Ola­ maz, sen ve korku? Hayır, bu hiç sana yakışmıyor, korku ödleklere yakışan bir şey. Sen cesur bir insan­ sın, " der. Korku ödlekler için değil, ona izin ver, korkuya izin ver. Anlaşılması gereken tek bir şey var, bu da korkuya izin verip titrediğinde onu izleyip ondan keyif alman. Bu sırada onun ötesine geçiyor olacaksın. Be­ denin titrediğini göreceksin, zihnin titrediğini görecek­ sin ama içinde bir noktanın, derin bir merkezin hiç et­ kilenmeden kaldığını zaman içinde fark edeceksin. Fır­ tına geçip gidecek ama senin içinin derinlerinde bir yerde dokunulmayan bir merkez var, kasırganın mer­ kezi. Korkuya izin ver, onunla savaşma. Olan biteni iz­ le. İzlemeye devam et. Senin izleyen gözün daha fazla nüfuz edip yoğunlaştıkça, beden titriyor olacak, zihin titriyor olacak ama içinin derinliklerinde sadece bir ta­ nık olan, sadece izleyen bir bilinçlilik olacak. O doku­ nulmadan kalacak, tıpkı sudaki nilüfer çiçeği gibi. An­ cak ona eriştiğinde korkusuzluğa da erişeceksin. Ama korkusuzluk hiç korkmamak demek değil, korkusuzluk cesaret değil. O korkusuzluk senin iki ol­ duğunu anlamaktır; senin bir parçan ölür, bir parçan ise ebedidir. Ölecek olan tarafın her zaman korku için­ de kalacak, ölmeyecek, ölümsüz olan tarafın için ise korkacak bir şey yok. O zaman derin bir uyum söz ko235


DUYGUSAL İYİLEŞME

nusu. Korkuyu meditasyon için kullanabilirsin . Sahip olduğun her şeyi meditasyon için kullan, böylece ötesi­ ne geçebilirsin.

{fj

Salıip olduğum en güçlü duygu ölüme karşı duyduğum nefret. Onu öldürüp tamamen oı·tadan 1ıaldınna1ı istiyomm! Ölümden nefret etmek yaşamdan nefret etmek

demektir. Onlar birbirinden ayrı şeyler değil ve ayrıla­ mazlar da. Ölüm ve yaşam bir arada var olur, onları ayırmanın hiçbir yolu yoktur. Bu ayırım sadece zihin­ de bir soyutlamadan ibarettir, tamamen yanlıştır. Ya­ şam ölümü içerir, ölüm yaşamı içerir. Onlar zıt kutup­ lardır ama birbirini tamamlar. Ölüm yaşamın doruk noktasıdır. Eğer ölümden nefret ediyorsan hayatı nasıl sevebilirsin ? Ve bu büyük bir yanlış anlaşılma konusu; hayatı sevdiğini düşünen insanlar ölümden her zaman nefret eder, ölümden nef­ ret ederek de yaşayamaz bir hale gelirler. Yaşama be­ cerisi, hayatı azami derecede yaşama becerisi sadece sen ölmeye hazır olduğunda, ölmeye en hazır olduğun durumda mümkündür. Bu her zaman birbiriyle oran­ tılı bir konu. Eğer orta karar bir şekilde yaşarsan orta karar bir şekilde ölürsün. Eğer yoğun, bütün, tehlikeli bir şekilde yaşarsan derin bir orgazm halin de ölürsün. Ölüm doruk noktasıdır, hayat zirveye ölümle ulaşır. Aşk aracılığıyla tanıdığın orgazm duygusu ölümde ya236


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

şanan orgazmla karşılaştırılabilir değildir. Hayatın tüm neşesi ölümün getirdiği neşe yanında sönük kalır. Ölüm tam olarak nedir? Ölüm senin içindeki sah­ te varlığın, egonun yok olmasıdır. Ölüm aşkta da daha küçük bir ölçekte, kısmi olarak gerçekleşir, aşkın gü­ zelliği de buradan gelir. Bir an için ölür, bir an için or­ tadan kaybolursun. Bir an için artık var olmazsın, bü­ tün sana sahip olur. Sen bir parça olarak kaybolur, bü­ tünle aynı ritmin içine girersin. Okyanusta bir dalga olarak var olmazsın, okyanusun kendisi olarak var olursun. İşte bu yüzden orgazmla ilgili tüm deneyimler sonsuz deneyimlerdir. Aynı şey derin uykuda da olur; ego ortadan kalkar, zihin artık işlemez, özgün neşe du­ rumu tekrarlanır. Ama onlar ölümle karşJaştırılamaz bile. Onlar kısmi şeylerdir. Uyku çok küçük bir ölüm­ dür, her sabah yeniden uyanırsın. Yine de eğer derin bir şekilde uyumuşsan neşen gün boyu devam eder; kalbinin derinliklerinde belli bir sükunet duygusu var olur. İyi uyuduğun günlerde farklı yaşarsın. Eğer iyi uyuyamamışsan günün kötü geçer. Hiç sebepsiz ken­ dini keyifsiz, asabi hissedersin. Küçük şeyler büyük rahatsızlıklara dönüşür. Sen kızgınsın; belli birine de­ ğil, sadece kızgınsın. Enerjin olması gereken yerde de­ ğil, başka yerlerde. Kendini köklerinden sökülüp atıl­ mış gibi hissediyorsun. Ölüm büyük bir uyku. Hayatın tüm karmaşa­ sı. . .yetmiş, seksen, doksan yıllık kargaşa ve hayatın tüm ıstırapları, tüm heyecanları, tüm meşguliyetleri ve 237


DUYGUSAL İYİLEŞME

tüm endişeleri tamamen ortadan kalkar, artık olmaz­ lar. Sen varoluşun özgün tekliğine geri dönersin. Yer­ yüzünün bir parçası olursun. Bedenin yeıyüzünde kaybolur, nefesin havada kaybolur, ateşin güneşe, su­ yun okyanuslara geri döner, içsel gökyüzün dışsal gök­ yüzü ile buluşur. Ölüm budur. İnsan ölümden nasıl nefret edebilir? Bir yanlış anlama halinde olmalısın. Ölümün düş­ man olduğunu düşünüyor olmalısın. Ölüm düşman de­ ğil, ölüm en iyi arkadaşın. Ölümün güler yüzle karşı­ lanması, onun sevgi dolu bir kalple beklenmesi gerek. Eğer ölümün düşman olduğunu düşünürsen ölürsün; herkes ölmek zorunda, senin düşünmen herhangi bir fark yaratmaz ama üzüntü içinde ölürsün çünkü dire­ niyor, savaşıyor olacaksın. Direnç halinde, savaşırken ölümün, yalnızca ölümün sana getirebileceği tüm neşe­ yi de yok etmiş olursun. Büyük bir coşku kaynağı ola­ bilecek ölüm sadece bir ıstıraba dönüşür. Ve bir şeyler çok fazla acı verdiğinde bu insanın bilincini kaybetmesine yol açar. Katlanılabilecek belli bir limit var, bir insan daha fazlasına katlanamaz. Bu yüzden insanların yüzde doksan dokuzu bilincini kay­ betmiş bir şekilde ölür. Onlar mücadele eder, sonuna kadar savaşır. Ve daha fazla savaşmanın mümkün ol­ madığı bir noktaya geldiklerinde - tüm enerjilerini or­ taya koymuşlardır - bir tür baygınlık içine girerler. Bilinçli olmayan bir şekilde ölürler. Bilinçli olmayan şekilde ölmek büyük bir felaket­ tir çünkü ne olup bittiğini h atırlamayacaksın. Ölümün 238


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

ilahi olana açılan bir kapı olduğunu anımsamayacak­ sın. Kapıdan geçeceksin ama bunu bir sedyenin üze­ rinde, bilinçsiz bir şekilde yapacaksın. Büyük bir fırsa­ tı yine kaçırdın. İşte bu yüzden geçmiş yaşamlarımızı unutmaya devam ederiz. Eğer bilinçli bir şekilde ölecek olursan unutmayacaksın çünkü herhangi bir boşluk olmaya­ cak, sadece süreklilik olacak. Geçmiş yaşamını anımsa­ yacaksın ve onu anımsamanın büyük bir önemi var. eğer geçmiş yaşamını anımsarsan bir daha aynı hatala­ rı yapmazsın. Yoksa bir kısır döngüde dönüp durur­ sun, aynı çember dönüp durur. Yine aynı hırslara ka­ pılır, yine aynı aptallıkları yaparsın çünkü onları ilk defa yapıyor olduğunu düşünürsün. Onları milyonlar­ ca kere yaptın ama öldüğün her seferinde bilinçsiz ol­ duğun için bir boşluk oluştu. Geçmişinle arandaki bağ­ lantı koptu. Hayatın tekrar en baştan başlamış oldu. İşte bu yüzden evrimleşip bir budaya dönüşemi­ yorsun. Evrim için geçmişin sürekli olarak farkında olunması, böylece aynı h atalardan kaçınılması gerekir. Yavaş yavaş hatalar ortadan kalkar. Yavaş yavaş bu kısır döngünün farkına varırsın . Yavaş yavaş ondan kurtulma becerisine sahip olmaya başlarsın . Eğer bilinçsiz bir şekilde ölürsen bilinçsiz bir şe­ kilde doğarsın; çünkü ölüm kapının bir tarafı, doğum ise diğer tarafıdır. Kapının bir yanında " Olüm ," diğer yanında "Doğum" yazar. O giriş ve çıkıştır; ikisi de ay­ nı kapıdır. İşte bu yüzden doğar ama bunu hatırlamazsın. 239


DUYG U SAL İYİLEŞME

Ana rahminde geçirdiğin o dokuz ayı anımsamazsın, doğum kanalından geçişini anımsamazsın, çektiğin sı­ kıntıları anımsamazsın, doğumda yaşadığın travmayı anımsamazsın. İşte bu doğum travması seni etkilemeye devam eder, tüm hayatın bu travmanın etkisi altında kalır. Bu travmanın anlaşılması gerekiyor ama onu an­ lamanın tek yolu anımsamak. Peki onu nasıl anımsa­ malı? Ölümden o kadar çok korkuyorsun, doğumdan o kadar çok korkuyorsun ki işte bu korku senin onun içine girmeni engelliyor. "Sahip olduğum en güçlü duygu ölüme karşı duy­ duğum nefret, " diyorsun. Sen yaşamdan nefret ediyor­ sun. Yaşamı sev, o zaman ölüme karşı doğal bir sevgi de ortaya çıkar çünkü ölümü getiren şey yaşamdır. Ölüm yaşama karşı değildir, ölüm hayatın bir tohum­ da içerdiği her şeyin çiçek açmasıdır. Ölüm durduk ye­ re ortaya çıkmaz; o senin içinde büyür, senin çiçek aç­ tığın haldir. Gerçek bir insanın ölümünü hiç gördün mü? Bu gerçekten nadir görülen bir şeydir ama eğer gördüysen ölümün bir insanı ne kadar güzelleştirdiğini görüp şa­ şırırsın. Daha önce hiç o kadar güzel olmamıştır; ne çocukluğunda çünkü o zaman cahildir, ne gençliğinde çünkü o zaman da tutkuları fazla ateşlidir. Ama ölüm geldiğinde her şey rahatlar. Çocukluğun aptallıkları artık yoktur, gençliğin çılgınlığı da öyle . Yaşlılığın ge­ tirdiği ıstıraplar, yaşlılığın getirdiği hastalık ve kısıtla­ malar da artık yoktur. Kişi bedeninden kurtulur. En 240


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

derin özünden büyük bir neşe yükselerek her yere ya­ yılır. Ölen gerçek bir insanın gözlerinde bu dünyadan olmayan bir ateş vardır. Ve yüzünde öteye ait bir ihti­ şamı görebilirsin. Ve sessizliği, kendisine verilen tüm hayata karşı ve kendisine karşı o kadar cömert olan va­ roluş için duyduğu derin minnet ve kabullenişle, yavaş yavaş ölüme doğru kayan bir insanın mücadelesiz, di­ rençsiz sessizliğini hissedebilirsin. Kişinin etrafını bir minnet duygusu sarar. Onun etrafında tamamen farklı bir alan olduğunu görebilirsin. O bir insanın ölmesi gerektiği gibi ölecek­ tir. Ve o kadar büyük bir özgürlüğü serbest bırakacak­ tır ki onun yakınında olanlar bu özgürlükle sarhoş ola­ cak, aktarılacaktır. Doğu'da bu her zaman önemli bir noktadır; ne za­ man bir usta ölse binlerce, bazen milyonlarca insan bu büyük olayı izlemek için toplanır. Sadece civarlarda, yakınlarda olmak, ortaya çıkan nihai özü görebilmek, adamın söyleyeceği son şarkıyı duyabilmek, beden ve ruh ayrıldığında ortaya çıkacak ışığı görebilmek için. Bu baş döndürücü bir şey, büyük bir aydınlanmadır. Bilim adamları artık atom bölündüğü zaman bu ayrımdan büyük bir enerjinin açığa çıktığını biliyor. Beden ve ruh ayrıldığında çok daha büyük bir enerji ortaya çıkar. Onlar milyonlarca yaşamdır bir aradalar; aniden onların ayrılacağı bir zaman gelir. Bu ayırımda büyük bir enerji açığa çıkar. Bu enerji salınımı onun üzerinde yükselmek isteyenler için büyük bir gelgite 24 1


DUYGUSAL İYİLEŞME

dönüşür. O insanlar büyük coşkusal deneyimler yaşar. Ölümden nefret etme. Ve biliyorum, ölümden nef­ ret eden tek insan soruyu soran kişi değil, neredeyse herkes böyle hissediyor çünkü bize çok yanlış bir fel­ sefe öğretildi. Bize ölümün hayata karşı olduğu öğretil­ di; oysa öyle değil. Bize ölümün gelip hayatı yok ettiği söylendi. Bu tamamen saçmalıktan ibaret. Ölüm gelir ve yaşamı doldurur. Eğer senin hayatın güzel geçtiyse, ölüm onu en so n n oktaya kadar güzelleştirir. Eğer senin hayatın aşk dolu bir hayat olmuşsa ölüm sana aşkın en uç deneyi­ mini yaşatır. Eğer hayatın meditasyonla dolu olmuşsa ölüm sana nihai bilinci getirir. Ölüm sadece bir şeyleri çoğaltır; tabii eğer hayatın yanlış bir hayat olmuşsa ölüm onu da çoğaltacaktır. Ölüm dev bir büyüteçtir. Eğer sadece öfke içinde yaşamışsan ölürken sadece içindeki cehennemi, içindeki ateşi görürsün. Eğer kin dolu bir şekilde yaşadıysan ölüm kini büyütür. Ölüm ne yapabilir? Olüm büyütür, yansıtır ama her şeyin so­ rumlusu sensin. Ölüm sadece yansıtan bir olaydır. Ölümden nefret etme. Yoksa ölümü kaçırırsın, hayatı da öyle . "Sahip olduğum e n güçlü duygu ölüme karşı duy­ duğum nefret, " diyorsun. En güçlü duygunu gereksiz bir şekilde harcıyorsun. Hayatı sev. Asla negatif olma, olumsuzluklar seni hiçbir yere götürmez . Karanlıktan nefret etme, ışığı sev. Bütün enerjini sevmeye harca, sonuçları seni şa­ şırtacak, sana büyük bir sürpriz olacak. Eğer ışığı se242


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

versen bir gün aniden karanlığın da ışığın bir evresi, ışığın dinlenme safhası olduğunu anlayacaksın. Sana geçmişte sözde azizlerinin defalarca söyledi­ ği gibi dünyadan nefret etme. Hayatı sev, bu dünyayı sev çünkü sevgin toplam yoğunluğuna eriştiği zaman tanrısallığı şimdi ve burada bulacaksın. O gizlenmiş durumda. O ağaçlarda, dağlarda, nehirlerde, insanlar­ da gizli; karında, kocanda, çocuklarında. Eğer hayat­ tan nefret edersen, dünyadan nefret edersen ve ondan kaçarsan, tanrısallıktan da kaçmış olursun. Hayatı onayla, enerjilerinin pozitif olana odaklan­ masını sağla. Negatif yaşam şekli değil; kimse negatif içinde yaşayamaz. Negatif durumda insanlar sadece kendilerini öldürmeye kalkışırlar. Bütün negatifler in­ tihar eğilimlidir. Sadece onaylama, toptan bir onayla­ ma seni gerçekliğe getirir. Sen, "Sahip olduğum en güçlü duygu ölüme karşı duyduğum nefret. Onu öldürüp ortadan kaldırmak is­ tiyorum, " diyorsun. Bunu yapamazsın. Bunu kimse yapamaz, müm­ kün değil; hiçbir şeyin doğasında böyle bir şey yok. Doğduğun gün ölümün mutlak bir kesinlik haline gel­ di. Şimdi ondan kaçınmak mümkün değil. Ölüm ancak sen doğumu ortadan kaldırırsan yok olur. Sen çoktan öldün ! Doğduğun gün, öldün; çünkü doğumla birlikte ölüm belirlenmiş olur. Eğer gerçekten tekrar ölmek is­ temiyorsan o zaman tekrar doğmamam sağlayacak bir şeyler yapmak zorundasın. Doğu'nun tüm yaklaşımı bunun üzerine kurulu; 243


DUYGUSAL İYİLEŞME

nasıl yeniden doğulmaz, onu bulmaya çalışıyor . Tekrar doğmanı engellemenin yolları var. Eğer arzu ortadan kalkarsa yeniden dünyaya gelmiyor olursun. Seni be­ dene getiren şey arzu, senin bedenine yapışıp kalmanı sağlayan şey de arzu. Bir beden yok olur, arzu bir baş­ ka beden yaratır, bu böyle sürüp gider. Arzuyu yok e dersen doğuma ihtiyacın kalmaz. Eğer doğum orta­ dan kalkarsa ölüm de kendi kendine ortadan kalkar. O zaman hayat sonsuz olur; doğum ve ölüm olmaz. Bu en büyük ilaçtır; doğumun olmaması, ölümün olmaması ilacı. Doğu'nun tüm yaklaşımının, Doğu'nun tüm farkındalığının, Doğu'nun tüm anlayışının tadı budur. Ama unutma, ölümle savaşamazsın. Doğumu ortadan kaldırırsan ölüm de ortadan kalkar. Ama biz normalde doğumu severiz, hayatı severiz, o yüzden ölümden nefret ederiz, olan biten işte bu. Şimdi bir im­ kansızlığın içine doğru giriyorsun ve kendi kendini çıl­ dırtıyorsun. "Onu öldürmek istiyorum ! " diyorsun. Eğer ölü­ mü gerçekten öldürmek istiyorsan onu kabul et. Onu bütünüyle kabul et; bu kabul edişle ölüm ortadan kal­ kar. Aslında sen hiç ölmediğin için sadece ego ölür. Eğer sen ölümü bütünüyle kabul edebilirsen egondan kendi kendine vazgeçmiş olursun. O zaman ölümün yapabileceği hiçbir şey kalmaz; sen onun işini kendi kendine yapmış oldun. Olum senden ne alabilir? Para­ nı alabilir, karını alabilir, kocanı alabilir, senden ilişki­ lerini, dünyayı alabilir. Bunlara bağlanıp kalma. Ölü­ mün senden alabileceği başka ne kaldı? Senin egonu, 244


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

öz kimliğini alabilir. "Ben ayrı bir varlık olarak varım" fikrini alabilir. Onu yok edebilirsin. Meditasyon tamamen buna dayalı. O "Ben bu egoyu yok edeceğim, ona tutunup kalmayacağım, " şeklinde bilinçli, gönüllü bir karar. Eğer egoya tutunup kalmazsan geriye ne kalır? Sen çoktan öldün. Ve çoktan ölmüş olan kişiler ölümü ye­ ner ve bolluk içinde bir hayata erişir.

Ne zaman birine karşı güçlü biY çe­ kim hissetsem ve gerçekten aşık olu­ yor olabileceğimi düşünsem korku or­ taya çr1uyoı: Başka biY insan beni açıkça çekici bulduğu zaman da böyle oluyor, o yüzden bunun sadece redde­ dilme korkusu olduğunu zannetıniyonun. Bu dalta çolı yabancı, varoluşsal biY korku gibi. Bunun ne olduğunu anlamama yardımcı olabilir misiniz? Aşk her zaman insanları tedirgin eder ve bunun da nedenleri var. O bilinç dışından gelir ama senin tüm becerilerin bilinçtedir, tüm yeteneklerin, tüm bilgin de öyle . Aşk bilinç dışından gelir, bu yüzden sen onunla nasıl baş edeceğini, onunla ne yapacağını bilemezsin, her şey çok fazladır. Bilinç dışı bilinçten dokuz kat daha büyüktür, o yüzden bilinç dışından gelen her şey ezici bir büyüklü­ ğe sahip olur. Bu yüzden insanlar duygulardan, hisler245


DUYGUSAL İYİLEŞME

den korkar. Onları engellemeye çalışır, onların karma­ şa yaratacağından korkar; duygular karmaşa yaratır evet ama kaos güzeldir ! Düzene ihtiyaç yok, karmaşaya da. Düzen gerek­ tiğinde düzeni kullan, bilinçli zihni kullan; kaos gerek­ tiğinde bilinçaltını kullan ve karmaşanın ortaya çıkma­ sına izin ver. Bütün bir insan, her ikisini birden kulla­ nabilen bütünsel bir insan bilincin bilinçaltına müda­ hale etmesine izin vermeyen kişidir, aynı şekilde bilin­ çaltının da bilince müdahale etmesine izin vermez . Ör­ neğin, eğer matematikle uğraşıyorsan bunu bilinçten yapabilirsin. Ama aşk böyle değil, şiir böyle değil, on­ lar bilinçaltından gelir. Bu yüzden bilincini bir kenara koymak zorundasın. Bir şeylere tutunmaya çalışan zihindir çünkü kor­ kar. Çok büyük bir şey geliyormuş gibi hissediyor, sanki deniz kabarıyor gibi; hayatta kalabilecek mi? Ondan kaçınmaya çalışır, ondan uzak durmaya çalışır; kaçmak, bir yerlere saklanmak ister. Ama bu doğru değildir. Bu yüzden insanlar sıkıcı ve ölü bir hale gelir­ ler. Hayatın tüm baharları bilinçaltında. Bilinç sadece faydalı, kullanışlı bir yer, o bir araç ama hayatın neşe­ si, kutlaması değil. Bilinç yaşayabilmek için iyi ama ya­ şam için değil. Yaşanı bilinçaltından, bilinmeyenden gelir ve bilinmeyen de her zaman korkutucudur. Buna izin ver. Benim buradaki tüm çabam bu, se­ nin bilinçaltına izin vermene yardımcı olmak. Ve bir kere onun keyfini sürmeye başladığında tüm tedirgin­ liklerin ortadan kalkacak. Onu kontrol etmene gerek 246


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

yok; insanın yirmi dört saat boyunca bir şeyleri yönet­ mesine gerek yok. Bir zamanlar Çin imparatorlarından biri yüce bir Zen ustasını görmeye gitmiş. Zen ustası yerlerde yu­ varlanarak gülüyormuş, öğrencileri de öyle; usta bir fıkra anlatmış olmalı. İmparator utanmış. Gözlerine inanamıyormuş çünkü bu davranış hiç de görgüye uy­ gun değilmiş. Kendisini bir şeyler söylemekten alıko­ yamamış. Ustaya, "Bu çok görgüsüzce ! Senin gibi bir adamdan beklenmeyen bir şey, burada biraz terbiye gerekiyor. Sen yerlerde yuvarlanıp delirmiş gibi gülü­ yorsun. " U sta imparatora bakmış. İmparator bir yay taşı­ yormuş, o zamanlar imparatorlar savaşçı insanlar ol­ dukları için ok ve yay taşıyorlarmış. Usta şöyle demiş, "Bana şunu söyle: Bu yayı her zaman gergin mi tutu­ yorsun, yoksa arada gevşemesine izin veriyor musun ? " İmparator, " Eğer yayı sürekli gerecek olursam es­ nekliğini kaybeder, o zaman hiçbir işe yaramaz. Onu gevşek bırakmak gerek, o z aman ona ihtiyacımız oldu­ ğunda yeterince esnek olur, " demiş. Bunun üzerine us­ ta cevap vermiş, "işte benim yaptığım da bu." İnsanların rahatlaması, fazlasıyla rahatlaması ge­ reken zamanlar var, o kadar gevşemeliler ki herhangi bir formalite kalmamalı. Aşk işte böyle bir rahatlık. Ki­ şinin yirmi dört saat boyunca direksiyonda olması ge­ rekmiyor. Çalışırken bilinçli zihinde ol; uyanık, hesap­ layıcı ol. Zeki ol, becerikli ol, verimli ol. Ama bu haya­ tın sadece kullanışlı, işe yarar kısmı. İşyerinden çıktık247


DUYGUSAL İYİLEŞME

tan sonra rahatla ve bilinçaltının seni kaplamasına izin ver; onun sana sahip olmasını sağla ve vahşileş. Yoksa bu bir kısırdöngü olur. Sen tedirgin hisse­ der, enerjiyi bastırırsın. Sen enerjiyi bastırdığında bu bastırılmış enerji senin içinde daha fazla titremeye ne­ den olur, böylece sen daha tedirgin hisseder, daha faz­ la enerjiyi bastırırsın, bu böyle devam eder. Ne kadar çok bastırırsan kendini o kadar tedirgin hissedersin; ne kadar tedirgin hissedersen o kadar bastırırsın. Bu kısır döngünün dışına çıkman, onu kırman gerekiyor. Sade­ ce sıçra.

if

@

Suçlululı duygusu ve korlm arasuıda­ lıi iliş1ıi lıakkmda bir şeyler söyleyebilir misiniz? Bazen iJıisini birbirinden ayınnakta zorlamyonım. Korku doğaldır, suçluluk ise din adamlarının ica­

dıdır. Suçluluk duygusunu insanlar yarattı. Korku za­ ten içinde var olan ve çok temel bir şey. Korku olma­ dan hayatta kalman mümkün değil. Korku normal. Korku yüzünden elini ateşe sokmazsın. Korku yüzün­ den bulunduğun ülkede trafik nereden akıyorsa ora­ dan gidersin, sağ ya da sol. Korku yüzünden hapisha­ neye düşmekten kaçınırsm. Kamyon şoförü korna çal­ dığında korku yüzünden yoldan kaçarsın. Eğer bir çocuğun hiç korkusu yoksa yaşama ola­ sılığı da yoktur. Onun korkusu hayatını koruyan bir tedbir. Ama bu doğal kendini koruma eğilimi yüzün248


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

den . . . gerçi bunda yanlış bir şey yok, kendini koruma hakkına sahipsin. Koruman gereken çok değerli bir hayatın var, korku da sadece bu konuda sana yardım­ cı oluyor. Korku zekadır. Sadece aptallar korkmaz, ahmaklar korkmaz, o yüzden sen bu insanları koru­ mak zorundasın, yoksa kendilerini yakar, binalardan aşağı atlar, yüzme bilmeden denize girerler - her şeyi yapabilirler. Korku zekadır; önüne bir yılan çıkarsa onun yo­ lundan çekilirsin . Bu ödleklik değil, akıllı olmaktır. Ama bu doğal olayın iki muhtemel sonucu var. Korku normal dışı, patolojik bir hale gelebilir. O zaman kork­ mana hiç gerek olmayan şeylerden de korkmaya baş­ larsın; gerçi normal dışı korkun için bile çeşitli daya­ naklar geliştirebilirsin. Örneğin, bir insan evin içine girmekten korkuyor olabilir. Mantıksal olarak onun yanlış olduğunu ispat­ layamazsın. Sana, "Evin başıma yıkılmayacağını kim garanti edebilir ? " diye sorabilir. Evlerin yıkılabildiğini biliyoruz, bu durumda o ev de yıkılabilir. İnsanlar yı­ kılan evlerin altında kalarak ölüyor. Kimse bu evin yı­ kılmayacağına dair mutlak bir garanti veremez; bir deprem olabilir, her şey mümkün. Başka bir adam tren kazaları yüzünden seyahat etmekten korkar. Başka bi­ ri korktuğu için arabaya binemez çünkü arabalar kaza yapabilir. Bir başkası uçaklardan korkar. Eğer bu şe­ kilde korkan biri haline gelirsen bu akıllıca bir şey ol­ maz. O zaman yataktan da korkman gerek çünkü in­ sanların neredeyse yüzde doksan yedisi yataklarında 249


DUYGUSAL İYİLEŞME

ölür; yani bulunabileceğin en tehlikeli yer ! Mantıksal olarak senin yatağından mümkün olduğu kadar uzak durman, ona hiç yaklaşmaman gerek. Ama bu senin yaşamını olanaksız bir hale getirir. Korku anormal bir hale gelebilir, bu durumda bir patolojiye dönüşür. Bu olasılık yüzünden korku din adamları tarafından kullanılır, politikacılar tarafından kullanılır, baskılayıcı her tür insan tarafından kullanı­ lır. Onlar bunu patolojik bir hale getirdiler, b öylece se­ ni kandırmak kolay bir hale geldi. Rahipler senin ce­ hennemden korkmanı sağlıyor. Kutsal metinlere bir bak, bütün o işkenceleri ne kadar büyük bir neşe ve zevkle tarif ediyorlar ! Adolf Hitler onları okumuş ol­ malı; cehennemi tarif eden bu yazılardan büyük ölçü­ de ilham almış . Kendisi toplama kamplarını ve her tür canavarlığı icat edecek kadar yaratıcı bir deha değildi. Bu fikirleri kutsal metinlerden bulmuş olmalı; onlar zaten mevcuttu, rahipler bu işi çoktan becermişlerdi. O sadece rahiplerin vaaz olarak söyledikleri şeyleri uy­ guladı. O gerçekten de inançlı bir insandı ! Rahipler sadece insanlara ölümden sonra kendilerini bekleyen cehennemden bahsettiler. Hitler, "O kadar beklemeye ne gerek var ? " dedi, "Burada bir cehennem yaratayım, böylece nasıl bir şey olduğunu herkes görsün . " Din adamları insanın içindeki korku güdüsünün istismar edilebileceğini çok erken zamanlarda fark et­ tiler. İnsan o kadar korkabilir ki rahibin ayaklarına ka­ panıp "Bizi kurtar ! Bizi sadece sen kurtarabilirsin, " di­ yebilir. Ve rahip de ancak onu takip ederlerse onları 250


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

kurtarabileceğini söyler. Eğer rahibin tarif ettiği şeyle­ ri yaparlarsa onları kurtaracaktır. Ve insanlar korku yüzünden her tür aptallığı, her tür hurafeyi takip edi­ yorlar. Politikacılar da insanların fazlasıyla korkutulabi­ leceğini fark ettiler. Eğer onları korkutursan, onlara hükmedebilirsin. Bu korku yüzünden uluslar var. Hintliler Pakistanlılardan korkuyor, Pakistanlılar Hintlilerden korkuyor, dünyanın her yerinde bu böy­ le. Bu çok aptalca ! Biz birbirimizden korkuyoruz ve bu korku yüzünden politikacılar önemli bir hale geli­ yor. Politikacılar bizi burada, bu dünyada koruyacağı­ nı söylüyor, rahipler ise öbür dünyada. Ve onlar bu komploları bir arada hazırlıyorlar. Suçluluk duygusunu yaratan şey korku ama kor­ kunun kendisi değil. Korku suçluluk duygusunu ra­ hipler ve politikacılar aracılığıyla yaratır. Rahipler ve politikacılar senin içinde bir patoloji, bir titreme yara­ tır. Ve insanoğlu çok narin ve hassas bir şey olduğun­ dan doğal olarak korkar. Sonra ona söylediğin her şe­ yi yaptırabilirsin; onun aptalca olduğunu gayet iyi bi­ lir, derinlerde bir yerde bunların tamamen saçmalık ol­ duğunu gayet iyi bilir ama kim bilir . . ? İnsan korku .

yüzünden sadece kendisini korumak için her şeyi yap­ maya zorlanabilir. Senin içinde yaratılan patoloji doğal olmadığı için senin doğan ona isyan eder. O zaman sen arada bir bu doğal olmayan korkuya karşı çıkan doğal bir şey yaptığında suçluluk duygusu ortaya çıkar. Suçluluk hissetmen senin zihninde yaşamın nasıl 251


DUYGUSAL İYİLEŞME

olması gerektiğine, nelerin yapılması gerektiğine dair doğal olmayan bir düşünceye sahip olduğun anlamına gelir. Sonra bir gün kendini doğayı izler ve doğal ola­ nı yaparken bulursun, taşıdığın ideolojiyle ters düşer­ sin. İdeolojiye ters düştüğün için suçluluk duygusu or­ taya çıkar ve utanırsın. Kendini aşağılık, değersiz his­ sedersin. Ama insanlara doğal olmayan fikirler vererek on­ ları dönüştürebilirsin. Bu yüzden rahipler insanları kö­ tüye kullanmak için burada ama onları dönüştürmeyi beceremediler. Onlar seni dönüştürme konusuyla da ilgili değiller, tüm olay seni köle olarak tutmaya devam etmek üzerine kurulu. Onlar senin içinde bir vicdan yarattı. Senin vicdanın aslında senin vicdanın değil, o dinler tarafından yaratılmış bir şey. Onlar, " Bu yanlış," diyor. Varlığının en derin özünde bununla ilgili yanlış hiçbir şey olmadığını biliyor olabilirsin ama onlar bu­ nun yanlış olduğunu söyler ve çocukluktan itibaren se­ ni hipnotize etmeyi sürdürürler. Hipnoz derinlere gi­ der, senin içinin derinliklerine işler ve senin varlığının bir parçası olur. Seni engeller. Sana seksin yanlış olduğunu söylediler ama seks o kadar doğal bir olgu ki ona karşı bir çekim hissedersin. Ve bir kadını ya da erkeği çekici bulmanın hiçbir yan­ lış tarafı yoktur. Bu doğanın bir parçası. Ama senin vicdanın, "Bu yanlış, " der. Bu yüzden sen kendini en­ gellersin. Bir yarın o kişiye doğru gider ve diğer yarın seni geri çeker. Herhangi bir karar veremezsin; her za­ man bölünmüş durumdasın. Eğer o kadın ya da adam252


DUYGUSAL İYİLEŞME: İÇSEL UYUMUNUZU YENİDEN ELDE ETMEK

la gitmeye karar verirsen vicdanın sana işkence yapar: " Günah işledin . " Eğer gitmezsen doğan sana işkence yapar: "Beni açlıktan öldürüyorsun ! " Şimdi iki şeyin arasında kaldın. Ne yaparsan yap acı çekeceksin ve ne kadar çok acı çekersen tavsiyelerini dinlemek için ra­ hiplere o kadar çok gideceksin. Ne kadar çok acı çe­ kersen kurtuluşu o kadar çok arayacaksın. Bertrand Russell bir insana, bu sözde vicdan ve ahlaktan tamamen doğal bir şekilde özgür olma fırsatı verilirse ve onun bütünsel, doğal bir insan olmasına, akıllı, anlayışlı, hayatını bir başkasının tavsiyelerine göre değil kendi ışığına göre yaşayan biri olmasına izin verilirse bu sözde dinlerin dünya üzerinden yok olaca­ ğını söylerken kesinlikle haklıydı. B en ona tamamen katılıyorum. Bu sözde dinler kesinlikle ortadan kalkar. Eğer insanlar acı çekmezse kurtuluşun yollarını da aramaz. Ama Bertrand Russell inancın kendisinin de yok olacağını söylüyor. Burada kendisine katılmıyorum. Sözde dinler yok olacak, bun­ lar ortadan kalkmış olacağı için de dünyada ilk defa hakiki bir dindarlığın ortaya çıkma fırsatı doğacak. Hı­ ristiyanlar olmayacak, Hindular olmayacak, Müslü­ manlar olmayacak; sadece o zaman yeni bir dindarlık türü dünyaya yayılabilir. İnsanlar kendi bilinçlerine göre yaşıyor olacak. Suçluluk duygusu, pişmanlık ol­ mayacak çünkü bunlar insanları asla değiştirmez. İn­ sanlar aynı kalır; sadece dış görünüşlerini, biçimlerini değiştirirler. Temel olarak suçluluk duygusuyla, korkuyla, cennetle, cehennemle hiçbir şey değişmez. 253


DUYGUSAL İYİLEŞME

Bütün bu fikirler tamame n başarısız oldu. Biz çok yan­ lış bir dünyada yaşadık, yanlış bir durum yarattık . İn­ sanlar ancak yüzeysel olarak değişmeye devam eder; Hindu Hıristiyan olur, Hıristiyan Hindu ama hiçbir şey değişmez. Her şey aynı kalır.

Tövbe etmiş bir fahişe bir Cumartesi ak­ şamı köşe başında Protestan bir yardım gru­ bu olan Kurtuluş Ordusu ile birlikte şehadet getiriyor, kon uşmasını büyük bir davula in­ dirdiği tokmaklarla vurguluyormuş: "Ben eskiden bir günahkardım ! " diye bağırmış (bom !) "Eskiden kötü bir kadın­ dım ! (bom !) Eskiden içerdim ! (bom !) Ku­ mar oynardım ! (bom !) Fahişelik yapardım ! (bom ! bom !) Eskiden Cumartesi geceleri çı­ kar, ortalığı dağıtırdım ! (bom ! bom ! bom !) Şimdi Cumartesi geceleri ne yapıyorum ? Bu köşe başında durup bu lanet olası davulu ça­ lıyorum ! "

254


Uya n ı k Olmak: Dön üşü m ü n Ana htarı

Düşüncelerinle olan özdeşleşmelerini kaldı rma k, duygukırmla olan özdeşleşmelerini kald ırmaktan daha

kolaydı r çünkü düşünceler d a ha yapaydır. Duygularm!a

olan özdeşleşmelerin biraz daha zordur çünkü onlar da­ ha derindir ve onlar senin biyolojinin, senin kimyanın,

senin hormonkırmm içi nd e daha çok kökleşmiştir. Düşün­ celer sadece uçuşan bulutlardır. Onlar senin kimyanda, biyolojinde, fizyolojinde, hormon!armda kökleşmemiştir; onlar öylesine uçuşan köksüz bulutlardır. Fakat duygula­ rın kökleri vardır bu yüzden onların köklerini sökmek zordur. Görecelilik kuramı h akkında uyanık h a l e g e lme k kolaydır; öfkene, aşkına, hırsına, açgözlülüğüne tanık ol­ mak zordur. Sebep onların daha çok bedende kökleşmiş olma s ıd ı r. Ancak tanıklık son derece keskin bir kı lıçtır: O düşünceleri, duyguları, hisleri tek bir hamlede keser. Ve sen onu meditasyonunda derine indikçe tecrübenle bile� ceksin. Beden, d uyg u lar, düşünceler çok uzaklarda bırcı­ kılmıştır... sadeı::e tanıklık kalır. Senin hakiki doğan budur. 255


Biraz Mesafe Yarat

E

ğer meditasyon yapabilirsen, eğer zihnin ve varlı­ ğın arasında biraz mesafe yaratabilirsen, eğer sen

zihnin olmadığını hisseder ve anlar ve tecrübe edebilir­ sen senin içinde muazzam bir devrim gerçekleşir. Eğer sen zihnin değilsen o zaman sen kıskançlığın olamaz­ sın, sen hüznün olamazsın, öfken olamazsın. O zaman sen sadece kendinle ilişkisiz bir şekilde oradasındır; onlara hiç enerj i vermezsin. Onlar gerçek­ ten senin kanında yaşamakta olan parazitlerdir. Çün­ kü sen zihninle özdeşleşmişsindir. Meditasyon zihinle özdeşleşmenin kalkması demektir. O basit bir metottur, sadece birkaç insanın yapa­ bileceği karmaşık bir şey değildir. Herhangi bir za­ man, herhangi bir an sessizce otur ve izle. Gözlerini kapat ve neler oluyor izle. Sadece bir izleyici ol. Ne iyi­ dir, ne kötüdür, şu olmalıdır, bu olmamalıdır diye yar­ gılama . . . Yargı yok, sen basitçe bir izleyicisin. Saf uyanıklık haline erişmek biraz zaman alır. Ve sen saf bir izleyici olduğun an zihnin ortadan kalkmış olması seni şaşırtacaktır. 257


DUYGUSAL İYİLEŞME

Bir orantı vardır: Şayet sen yüzde bir izleyici isen o zaman yüzde doksan dokuz zihindir. Eğer sen yüzde on izleyici isen o zaman yüzde doksan zihindir. Şayet sen yüzde doksan izleyiciysen o zaman zihnin sadece yüzde onu kalmıştır. Eğer sen yüzde yüz bir izleyici isen o zaman zihin yoktur � hüzün yoktur, öfke yoktur, kıskançlık yok­ tur - sadece bir netlik, bir sessizlik, bir rahmet vardır.

Kişi bedenini izleyerek başlamalıdır: Yürürken, otururken, yatmaya giderken, yerken. Kişi en katı olandan başlamalıdır çünkü o daha kolaydır. Ve sonra­ sında kişi daha çok maharet isteyen tecrübelere geçe­ bilir. Kişi düşünceleri izleyerek başlamalıdır ve kişi dü­ şünceleri izlemekte bir uzman haline geldiğinde duy­ guları izlemeye başlamalıdır. Duygularını izleyebildi­ ğini hissettikten sonra, o zaman duygularından daha da incelikli olan daha belirsiz olan ruh hallerini izleme­ ye başlayabilirsin. İzlemenin mucizesi, sen bedeni izlerken senin izle­ yicinin güçlenmesidir; düşüncelerini izlerken senin iz­ leyicin güçleniyor, sen duyguları izlerken izleyici daha da güçleniyor. Sen ruh hallerini izlerken izleyici o ka­ dar güçleniyor ki o kendi başına kalabilir; kendi ken­ dine izleyebilir, tıpkı karanlıktaki bir kandilin sadece çevresindeki her şeyi aydınlatması değil kendisini de aydınlatması gibidir. İzleyiciyi kendi saflığının içinde bulmak manevi258


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

yatın en büyük kazançlarından birisidir çünkü sende­ ki izleyici senin ruhunun ta kendisidir; senin içindeki izleyici senin ölümsüzlüğündür. Ancak tek bir an için bile "Ben ona sahibim" asla deme çünkü o an senin ka­ çırdığın andır. İzlemek sonsuz bir süreçtir; sen her zaman derin­ leşirsin ve daha da derinleşmeye devam edersin. Fakat sen asla "Ona sahibim" diyebileceğin bir sona erişmez­ sin. Aslında ne kadar derine inersen sonsuz, herhangi bir başlangıcı ve sonu olmayan bir sürecin içine girmiş olduğunu daha çok fark edersin. Ancak insanlar sadece diğerlerini izliyor; onlar as­ la kendilerini izlemeyi umursamazlar. Herkes diğer ki­ şinin ne yaptığım, diğer kişinin ne giydiğini, nasJ gö­ ründüğünü izliyor; bu izlemenin en yüzeysel halidir. Herkes izliyor, o senin hayatına tanıtılması gereken yeni bir şey değildir. O sadece derinleştirilmelidir, baş­ kalarından uzaklaştırılmalı ve senin kendi içsel duygu­ larına, düşüncelerine, ruh hallerine - ve sonuç olarak da izleyicinin kendisine - yönlendirilmelidir.

Bir Yah udi, trende bir rahibin karşısında oturuyordu. "Söyleyin s�n peder, niçin ya­ kanızı ters takıyorsunuz? " diye sordu. "Çünkü ben bir pederim " diye yanıtladı rahip. "Ben de bir pederim ve ben yakamı bu şekilde takmıyorum " dedi Yalı udi. 259


DUYGUSAL İYİLEŞME

"Ha, " dedi rahip, "ama ben binlercesinin pederiyim. " "O zaman belki de tersten giymeniz ge­ reken şey pantolon un uzdur " diye yanıtladı Yah udi. İnsanlar başka herkes hakkında son derece uya­ nıktır. Sen diğer insanların komik eylemlerine kolay­ lıkla güle bilirsin. Ama hiç kendin için güldün mü? Sen hiç kendini komik bir şey yaparken yakaladın mı? Ha­ yır. Sen kendini bütünüyle izlenmemiş halde tutarsın, senin tüm gözlemin diğerlerine yönelir ve bunun hiçbir faydası yoktur. Bu gözleme enerjisini kendi varlığına dönüştür­ mek için kullan. O sana o kadar çok saadet ve o kadar çok rahmet getirir ki bu kadarını hayal bile edemezsin. Basit bir işlem ama bir kez onu kendi üzerinde kullan­ maya başladığında o bir meditasyona dönüşür. Kişi herhangi bir şeyden meditasyon yapabilir. Seni kendine götüren herhangi bir şey meditasyondur. Ve senin kendi meditasyonunu bulman son derece önemlidir çünkü bu buluş içinde sen muazzam bir ke­ yif bulacaksın. Ve o sana dayatılan birtakım ayinler değil kendi buluşun olduğu için onun derinine inmeyi seveceksin. Onun derinine indikçe daha çok mutlu his­ sedeceksin: Huzurlu, daha sessiz, daha çok bir arada, daha zarif, daha vakur. Hepiniz izlemeyi biliyorsunuz, bu yüzden onu öğ­ renmek diye bir mesele yoktur. O sadece izleme nesne260


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

sini değiştirmekle ilgili bir meseledir. Onu yaklaştır. Bedenini izle ve şaşıracaksın. Elimi izlemeden hareket ettirebilirim ve elimi izleyerek hareket ettirebilirim. Sen farkı göremeyeceksin ama farkı ben hissedebili­ rim. Ben onu dikkatli bir şekilde hareket ettirdiğimde onda bir güzellik ve zarafet, bir huzur ve bir sessizlik vardır. Her adımını izleyerek yürüyebilirsin; o sana yürüyüşün bir egzersiz olarak sunabileceği tüm fayda­ ları sağlar, üstüne muazzam, basit bir meditasyonun faydalarını da sunacaktır. Bodhgaya'da Gautam Buda'nın aydınlanmış oldu­ ğu tapınak iki şeyin anısına yapJmıştır: Birincisi Bu­ da'nın altında oturmuş olduğu bodhi ağacıdır ve ağa­ cın tam yanında yavaş yürüyüş yapmak için küçük taş­ lar vardır. O, oturarak m editasyon yapıyordu ve o, oturuşun çok fazla olduğunu hissettiğinde - beden için biraz egzersize ihtiyaç vardı - bu taşların üzerin­ de yürürdü. Onun yürüyüş meditasyonu buydu. Bodhgaya' da bir meditasyon kampı yaparken bu tapınağa gittim. Tibet'ten, Japonya'dan, Çin'den Bu­ dist lamalar gördüm. Onların hepsi ağaca saygılarını sunuyorlardı. Ve Buda' nın kilometrelerce ve kilomet­ relerce üzerinde yürümüş olduğu bu taşlara saygı gös­ teren tek bir kişi görmedim. Onlara, "Bu doğru değil, bu taşları unutmamalısınız. Onlara Gautam Buda'nın ayakları milyonlarca kez değmiştir" dedim. Fakat ben niçin onların taşlara hiç dikkat etmediğini biliyorum. Çünkü onlar Buda'nın senin bedeninin her eylemini -yürüyüş, oturma, yatma - izlemen gerektiğini vur261


DUYGUSAL İYİLEŞME

guladığını unutmuşlardır. Tek bir anın bilinçsizce geç­ mesine izin vermemelisin. Uyanık olmak senin bilinci­ ni keskinleştirecektir. Dindarlığın özü budur; onun dı­ şındaki her şey sadece laftır. Ve şayet sen izlemeyi ba­ şarabilirsen başka hiçbir şeye gerek yoktur. Benim buradaki çabam yolculuğu mümkün oldu­ ğunca basitleştirmektir. Tüm dinler tam zıddını yap­ mışlardır, onlar her şeyi çok karmaşıklaştırmıştır; o ka­ dar karmaşıktır ki insanlar onu asla denememişlerdir. Örneğin Budist kutsal metinlerinde bir Budist rahibin izlemesi gereken otuz üç bin prensip vardır; onları ha­ tırlamak bile imkansızdır ! Otuz üç bin rakamının ta kendisi seni çileden çıkartmaya yeterlidir: "İşim bitti ! Tüm hayatım mahvoldu ve alt üst oldu . " Sana uyan, sana hitap eden sadece tek bir prensip bul ve bu yeter­ lidir.

Sıklıkla kendimi son derece dramatik ve acı dolu rult halinde buluyorum. Ama arada bir Jıeııdimi etrafta asık, son derece asılı bir suratla ve "Ben ha.şansız biriyim" düşünceleri içeri­ sinde dolaşırken buluyorum. Ve sonra ansızın içimdeıı arada bir kalıkaha halinde patlayan ve mutlak bir mııtlululı halinde hissettiren dayamlnıaz bir 1nkırdama geliyor: Bu o kadar güç­ lü Jıi dramatik ruh halime artılı tutu­ namaz oluyonmı! Sizin izleyici ola262


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

rak adlandırdığınız şeyle bunun bir alakası var mıdır? Kesinlikle izleyici ile senin içinde yükselen kahka­ ha arasında bir ilişki vardır çünkü izleyici sadece diğer insanların aptallıklarını değil kişinin kendi aptallıkları­ nı da görebilir. İzleyici senin dramatik ruh hallerini görebilir. iz­ leyici araya girmeden önce sen dramatik ruh halin ile özdeşleşmiştin, onun sadece bir dramatik ruh hali ol­ duğunu unutmuştun . İnsanları sadece izle. Herkes bir rol olan bir yüz taşıyor. İçerde birtakım diyalogları tekrar ediyor, ha­ zırlıyor. Geç kaldığı için karısına ne söyleyecek. . . ve o gayet iyi bilir ki tüm yaşamı boyunca tek bir kez bile onu kandıramamıştır ama o yine de aynı aptallığı yap­ maya devam eder. Eğer izleyici araya girerse, eğer ansızın sen tanık olmayı hatırlarsan kendine bu kadar aptal olduğun için gülmeye başlayacaksın. Her gün bir daha asla aynı çu­ kura düşmemeye karar vererek her gün ayn ı çukura düşmeye devam edersin. Ancak çukura yaklaştığında, çukurun içine düşmenin heyecanı, cazib esi o kadar bü­ yüktür ki sen tüm kararlarını unutursun. Kendini, "Sa­ dece bir kez daha; yarından itibaren kendime vermiş olduğum sözü tutacağım" diye kandırırsın . Fakat bu o kadar çok kez olmuştur ki ve sen onu tüm yaşamın bo­ yunca izleyicinin yapmakta olduğu eylemlerin komik­ liğini görmesine izin vermediğin sürece yapacaksın. 263


DUYGUSAL İYİLEŞME

Ve muhakkak derin bir ilişki vardır. S en izledikçe niçin bu kadar ciddi bir suratın olduğu hakkında gül­ meye başlayacaksın. Aslında sana bakan herhangi bir kimse dahi yoktur; rahatlayabilirsin. Ve sana bakıyor bile olsalar ciddi bir surat çok güzel değildir. Keyifli bir yüz, ışıltılı, gülücüklerle dolu bir yüz belki de sahip olmaya değerdir. Eğer bir aktör olacaksan o zaman en azından iyi bir rol seç . Herkes öylesine çirkin rolleri seçmiştir ki; onların yüzleri donuk ve üzgündür, onların titreşimi bir cese­ dinki gibidir. Yine de onlar herkesin onları sevmesini, onlara saygı göstermesini isterler. Köpekler bile onla­ ra havlamaz, onlar bile tahammül gösterir; onlar bak­ mazlar, onlar sadece "Bırakalım o, ıstırabının içinde gitsin" derler. Köpeklerin kendi temel ideolojileri var­ dır; onlar üniforma giyen insanlara - polis, postacı ­ havlarlar, onlar kesinlikle üniformalılara karşıdırlar. Onlar kesinlikle çok asi insanlardır. Tüm ordu, tüm tugay geçiyor ve insanların tümü aynı üniformalı? Kö­ pekler protesto etmenin cazibesine dayanamazlar. An­ cak sen asık suratınla geçtiğinde köpek bile protesto etmez. Ancak sen kendini görebilirsen, kendine güle­ ceksin, "Niçin böyle bir yüz taşıyorsun? " ve şaşıra­ caksın, eğer sen gerçekten izlersen köpek de sana gü­ lüyordur. Belki bu gerçeği fark etmişsindir. Bir dahaki sefer tüm kalbinle kahkaha attığında çok temel bir gerçeği görmeye çalış: Sen gülerken izlemek en kolay şeydir çünkü gülmek ciddi bir eylem değildir ve o doğaldır. 264


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Kahkaha sende dingin bir atmosfer yaratır. Şayet se­ nin kahkahan gerçekten tam ise zihin durur: "Bırak önce bu aptal gülsün. " Bunlar senin izleyiciyi çok ko­ laylıkla davet edebileceğin anlardır. S ırf senin gülümsemeni desteklemek için . . . ve gü­ lerken izlemeyi unutma.

Hayvanı Tahmin Et oyun u için birinci sınıf öğrencileri öğretmenin etrafında toplan­ dı. Öğretmenin kaldırdığı ilk resim bir kediy­ di. "Evet, çocuklar, " dedi canlı bir şekilde, "bunun ne olduğunu bana kim söyleyebilir? " "Ben biliyorum, ben biliyorum ! O bir kedi " diye bağırdı bir oğlan. "Çok iyi Eddy. Şimdi kim bu hayvana ne dendiğini biliyor ?" "Bu bir köpek " diye söze girdi aynı ço­ cuk. "Ylne doğru. Peki ya bu hayvan ? " diye bir geyiğin (deer) resmini tutarak sordu. Sınıfin üstüne bir sessizlik çöktü. Bir ya da iki dakika sonra öğretmen, "Size bir ipucu vereceğim çocuklar dinleyin, o annenizin ba­ banıza seslendiğine benzer bir şeydir (dear­ tatlım) " dedi. "Biliyorum ! Biliyorum ! " diye bağırdı Eddy. "O azgın bir piç ! "

265


DUYGUSAL İYİLEŞME

Bir denizci çıplak bir adada karaya vurm uştu ve yerlilerle dostluk kurarak -öylesine iyi bir dostluk ki aslında şef bir gün ona gece eğlensin diye kızını sun­ m uştu - hayatta kalmayı başarmıştı. Gecenin ilerle­ yen saatlerinde sevişirlerken şefin kızı sürekli olarak "Oga, boga ! Oga boga ! diye bağırdı. Kendini beğen­ miş denizci bunun yerlilerin bir şey muazzam iken memn uniyetini ifade ediş şekli olduğun u varsaydı. Birkaç gün sonra şef denizciyi bir golf oyun u oy­ namaya davet etti. flk vuruşunda şef topu bir deliğe soktu. Yeni söz dağarcığını istekli bir şekilde denizci, heyecanla "Oga boga ! Oga boga ! " diye bağırdı. Şef şaşkın bir yüz ifadesiyle bakarak etrafında döndü ve "Yanlış delik diyerek ne demek istiyorsun ? " dedi

@

266

Sevgi ve tudm, yoğunlu1ı ve 1ıaki1d ol­ malı Jıaldmıda lwnuştuğuınıızda içim­ de ılık bfr kabullenme ışığı Jıissediyo­ nmı. Bazı zaınaıılaı- lıendi zirvelerimde temas lmı-duğuın gibi onun 1ıallika­ ti11i lıissediyomın. Ancalı siz izlemelı, mesafeli olmalı, ayn dımnalıtan bahsettiğinizde içimde soğulı bfr lwrlıu ve ca11sızlılı Jıissediyornm. Bu pamdolı­ su lıavmyamıyornın. Nasıl aşık olabi­ liıiın ve mesafeli lıalabilirim? Nasıl lıeııdimi güzel bfr manzammn içi11de lıaybedebilir ve ayn dumbiliıim?


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Sizin bahsettiğiniz cennet ve ce­ hemıem, esrime ve ıstırap amsında çaresizce salımp dunnanuı hayatım için bfr geı-çel: olduğunu kabul ediyo­ rum. Bu çaresizliğin tatminsiz ve acı verici olduğunu anlıyorum. Fal:at bu­ nun alternatifi soğuk, mesafeli bir ay­ nlık ise, o zaman kendi cennet ve ce­ Jıennemimi kendi neşe ve hüznümü lwrumal: ve izlemeyi bütünüyle unut­ mak dalıa iyi diye hissediyorum. Hayatta anlaşılması gereken en önemli şey, haya­ tın bir paradoks olduğudur; hayat paradoksal olmak aracılığıyla var olur. Hayat mantıksal değildir, o para­ doksaldır. O yaşamla ölüm arasında var olur, o gece ve gündüz arasında var olur, o aşk ve nefret arasında var olur, o erkek ve kadın arasında var olur. O pozitif elektrik ve negatif elektrik arasında var olur, o ying ve yang arasında, Shiva ve Shakti arasında var olur. Sa­ dece etrafa bak, içeri bak, dışarı bak ve paradoksu her yerde bulacaksın. Hayat mantıksal olsaydı o zaman hiçbir paradoks olmazdı. Ancak hayat mantıklı değildir ve olamaz da. Sadece aşkın var olduğu ve nefretin hiç olmadığı bir dünyayı düşün. O zaman aşk mümkün olmayacaktı; o nefretle birlikte kaybolacaktır. Sadece karanlığın oldu­ ğu ve hiç ışığın olmadığı ya da sadece ışığın olduğu ve karanlığın olmadığı bir dünyayı düşün .. .imkansızdır. 267


DUYGUSAL İYİLEŞME

Sadece doğumun olduğu ve ölümün olmadığı; son de­ rece mantıklı olurdu ama son derece de sıkıcı olurdu. Hayat mantıksal değil diyalektiktir. O kutuplar arasındaki bir harekettir. Bu kutupsallıklar gerçekte zıtmış gibi gözükseler de zıt değillerdir; onlar aynı za­ manda tamamlayıcıdır. Aşk ve nefret iki ayrı şey değil­ dir, o aslında tek bir şeydir: Aşknefret. O tek bir şey­ dir: Doğumölüm; o tek bir şeydir: Gecegündüz; o tek bir şeydir: Erkekkadın. O Himalayalar'ın vadileri ve zirveleri gibidir. Zirveler vadiler olmadan var olamaz ve vadiler zirvesiz var olamazlar; onlar birliktedir. Ve bu paradoks her düzlemde, her yerde bulunacaktır. Şimdi sen diyorsun ki, " Kendi cennet ve cehenne­ mimi, kendi neşe ve hüznümü korumak ve aydınlan­ mayı bütünüyle unutmak daha iyi ." Ben sen soğuk, ay­ rı kalmış bir hayat seç demiyorum. Ben tutkulu bir aşk, serin bir mesafeliliğin paradoks olduğunu söylü­ yorum. Ölüm ve yaşam, aşk ve nefret arasındaki para­ doksun aynısıdır; o aynı paradokstur. Yalnızca tutku­ lu bir şekilde kendini kaptıran bir kişi, soğuk ve mesa­ feli olmanın ne olduğunu bilir. Şaşıracaksın çünkü sa­ na şimdiye kadar tam zıttı söylenmiştir. Sana Buda'nın soğuk, mesafeli, çok uzak olduğu söylenmiştir. Dünyevi kimsenin tutkulu ve uhrevi kişi­ nin tutkusuz olduğu, dünyevi insanın sıcak bir hayat ve keşişin manastıra gidip soğuk bir hayat yaşadığı söylenmiştir. Dünyevi insan sadece kutbun bir kısmını tanır. Onun ıstırabı budur. O sadece ateşi bilir; o bir 268


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜM Ü N ANAHTAR!

Buda olmanın yatıştırıcı serinliğini bilmez. Ve keşiş sa­ dece soğukluğu bilir, o coşkuyu, esrimeyi, heyecanı, ateşli bir tutku içerisinde olmanın muazzam kutlaması­ nı bilmez. Ateşli tutkunun ne olduğunu bilen Yunanlı Zorba vardır ve sadece serin sessizliği bilen bizim Buda'ya ilişkin fikrimiz -benim ona Buda fikri dediğime dik­ kat et - vardır. Bölünmeyi biz yarattık ve bu bölünme yüzünden dünyevi insan zengin değildir çünkü o sade­ ce yarımdır. Dindar insan da bütün değildir ve bütün olmadan o asla kutsal olamaz, o sadece kutbun diğer ucunu tanır. Her ikisi de mutsuzdur. Çarşıya git ve gör, manastıra git ve gör. Manastır­ da muazzam bir mutsuzluk, donukluk, cansızlık bula­ caksın. Ve rahiplerin gözlerinde aptallıktan başka bir şey göremeyeceksin. Çünkü sen sadece tek bir kutup­ ta yaşadığında keskinliği yitirirsin, çeşitliliği yitirirsin, zenginliği yitirirsin. Benim olaylara bakış tarzım bir seçim yapmak zo­ runluluğunun olmadığı şeklindedir. Seçimsiz kal ve sen kutupların oyununu göreceksin. Yelpazenin her iki ucu da senindir ve her iki ucu da yaşanmalıdır. Evet, sen derinlemesine, yoğun bir şekilde, hakikaten tutkulu olmalısın; tıpkı serin, sessiz, dingin olmak zo­ runda olduğun gibi. Aşık olmalısın ve meditasyon yap­ malısın. Meditasyon ve aşk b ölünmemelidir, onlar va­ di ve zirvenin bir arada olması gibi olmalıdır. Doruğun güzellikleri vardır: Güneşli zirve ve bakire kar ve sa­ bah olduğunda her şey altındır ve dolunaydan her yer 269


DUYGUSAL İYİLEŞME

gümüştür. Ve havanın saflığı ve yıldızların yakınlığı; neredeyse onların kulağına fısıldayabilirsin . Fakat va­ di de güzeldir: Karanlık ve onun kadifemsi dokusu, ka­ ranlık ve onun sonsuzluğu, karanlık ve onun gizemi ve ağaçların gölgesi ve akan suyun sesi. Her ikisi de gü­ zeldir. Ben sana seçmeyi değil her ikisini de kabul etme­ yi öğretiyorum. Ve ikisi birbirine yardım edecektir ve giderek daha da çok keskinleşecektir. Bir tarafta Yu­ nanlı Zorba vardır diğer tarafta Gautam Buda: Ben sa­ na Zorba-Buda olmayı öğretiyorum. Bu yüzden zorba­ lar bana karşıdır çünkü onlar Buda'yı düşünemezler. Materyalistler bana karşıdır çünkü niçin ben dindarlı­ ğı araya sokuyorum diye soruyorlar. Ve sözde dindar insanlar bana karşıdır çünkü nasıl ben aşkı dindar bir kişinin hayatına getiriyorum diye soruyorlar. Ben be­ den ve onun zevkleri hakkında konuşmaya nasıl cesa­ ret edebilirmişim. Her ikisi de bana öfkelidir çünkü ben yolun seksten süper bilince doğru olduğunu söylü­ yorum. Birisi sekste durmak ister ve diğeri seks hak­ kında konuşmamak ama sadece süper bilinç hakkında konuşmak ister. Ancak ben yaşamı tüm yelpazenin içinde kabul ediyorum, ben yaşamı bütünüyle kabul e diyorum. Sen sadece bütünüyle kabul ettiğinde kabul e debilirsin; eğer bir şeyi reddedersen bunun anlamı se­ nin yaşamın kendisinden, varoluşun kendisinden daha akıllı olmaya çalışman demektir. Varoluş hiçbir şeyi reddetmemiştir. Senin mabatmaların yaşamın kendi­ sinden daha akıllı olmaya çalışıyorlar. 2 70


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Hayat kutupsal zıtlıklar içerisinde var olur ve gü­ zellikle var olur. Eğer seversen kısa süre sonra - sev­ ginin içinden - tek başına kalmak için muazzam bir arzu yükseldiği için şaşıracaksın. Her aşık bunu hisse­ der. Ve eğer bunu hissetmemişsen o zaman sevmemiş­ sindir, o zaman senin aşkın ılıktır; o gerçekten tutkulu değildir. Şayet o, tutkulu olmuşsa çok büyük bir tek başına kalma arzusu ortaya çıkacaktır. Aşk çok tutku­ lu olduğunda o seni yorduğu, tükettiği için, seni boşalt­ tığı için kişi kendi alanına sahip olmak, içine dönmek, kendi içine düşmek ister. Ve kendini boşaltmak güzel­ dir. Ancak o zaman sen beslenmeye ihtiyaç duyduğu­ nu hissetmeye başlarsın. Ve sen nereden besleneceksin ? Basitçe içine dö­ nersin, içine doğru kaçarsın, dünyaya gözlerini kapa­ tırsın ve basitçe herkesi unutursun . . . Bu içe doğru olan anların içerisinde enerjin birikir; sen yeniden dolu his­ sedersin. Ve o zaman da çok dolu olursun ve bu çok dolu olmanın içerisinden taşmak ortaya çıkar ve sen enerjini paylaşmaya hazır olan, senin şarkını paylaş­ maya hazır olan, seninle dans etmeye hazır olan birisi­ ni aramak ve bulmak zorunda kalırsın . Tek başınalığın içerisinden bir arada olmak için çok büyük bir arzu yükselir. Ritim budur. Ben sana soğu demiyorum, mesafeli olmayı seç ve hayattan kop demiyorum. Ben sana bunlar aynı şeyin iki yüzüdür diyorum. Şayet sen hayatını onun çok bo­ yutluluğu - madde olarak, ruh olarak, beden olarak, can olarak, aşk olarak, meditasyon olarak, dışa doğru 271


DUYGUSAL İYİLEŞME

bir keşif ve içe doğru bir yolculuk olarak - içerisinde yaşamak istersen, eğer hayatı bütünlüğü içerisinde, alı­ nan nefes ve verilen nefes olarak yaşamak istersen seç­ meye ihtiyacın yok. Seçim yaparsan öleceksin. Bu yüzden çarşıda ve manastırların her ikisinde de ölü insanlar bulacaksın. Birkaçı sadece nefes ver­ meyi seçmiştir ve birkaçı sadece nefes almayı seçmiş­ tir. Nefesin her ikisine ihtiyacı vardır; sen derin bir şe­ kilde nefes verdiğinde ve bu nefes veriş sayesinde de­ rin bir nefes alış gerçekleştiğinde ve sen derin bir şekil­ de nefes aldığında, bu nefes alış sayesinde derin bir ne­ fes veriş gerçekleştiğinde nefes mükemmel bir çembe­ re dönüşür. Ve unutma: Eğer senin nefes verişin derin değilse, nefes alışın derin olamaz. Şayet senin nefes alışın zayıf­ sa nefes verişin de zayıf olacaktır. Onlar birbirlerini dengelemeyi sürdürürler. Ne kadar derinlemesine dı.: şarı gidersen, o kadar derinlemesine içeri gireceksin ve tersi. Ben bu birliği öğretiyorum. Endişelenmene gerek yok. Fakat sen endişeleni­ yorsun çünkü bazen ben aşkı öğretiyorum ve bu seni iyi hissettiriyor . . . Ama sana şunu söyleyeyim, sana kar­ şı açık sözlü olayım, sen henüz gerçekten aşkı tanıma­ mışsın. Sen aşkı tanımış olsaydın diğer kutbu da anla­ mış olurdun. Senin kendi tecrübenden aşkın çok büyük bir tek başına kalma ihtiyacı yarattığını anlamış olurdun. Ve tek başınalık büyük bir birlikte olma ihtiyacı yaratır. Bu herkese öğretilmesi gereken bir hakikattir. Aşıklar 272


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

bunu bilmez, bu yüzden onlar tek başına kalmak iste­ diklerinde suçluluk hissederler. Ve bir kişi tek başına olmak istediğinde diğeri reddedilmiş hisseder. Bu bü­ yük bir yanlış anlamadır. Eğer koca, " Bu gece beni yalnız bırak" derse karısı reddedilmiş hisseder, kızgın­ lık hisseder. Sanki ona artık ihtiyaç yokmuş gibi gelir. Durum bu değildir; onlar her şeyi yanlış anlıyorlar. Ve bir gün karısı, "Beni yalnız bırak, " derse kocası çok incinir; onun erkek egosu çok incinmiştir. Sevgiline, "Birkaç günlüğüne yalnız kalmak isti­ yorum. Tek başıma birkaç haftalığına dağlara gitmek istiyorum" dediğin an, diğeri anlayamaz. Çünkü onla­ ra hiçbir zaman aşkın tek başına kalma arzusu yarattı­ ğı temel gerçeği söylenmemiştir. Ve şayet sen tek başınalığın içine girmezsen senin aşkın düzleşecektir. O giderek sahte bir şeye dönüşe­ cektir; o tüm hakikatini kaybedecektir. Hayatı kendi bütünlüğü içerisinde kabul et. Ateş­ li tutku içinde olmak iyidir ve serin şefkatin içinde ol­ mak da iyidir. Her ikisinin de senin kanatların olması­ na izin ver. Bir kanadı kopartma, aksi takdirde hiçbir zaman bu sonsuz uçuşa - tek başınalıktan tek başına­ lığa olan uçuş - katılamayacaksın. Plotinus'un adlandırdığı şey budur: Bireyin ev­ rensel ruha olan uçuşu. Her iki kanada da ihtiyacın olacak. B en sana aşkı öğretiyorum, ben sana meditasyonu öğretiyorum ve ben sana her ikisinin muazzam sente273


DUYGUSAL İYİLEŞME

zini öğretiyorum. Ve sentezi senin yaratman gerekmi­ yor. S entez doğaldır; senin sadece araya girmemen ge­ rekir. Kendi tecrübelerini izle ve söylediğim şey geçer­ liliğini kanıtlayacaktır çünkü ben burada bir ideoloji­ den bahsetmiyorum, ben burada basitçe gerçeklerden bahsediyorum.

Üniforması madalyalarla dolu bir Rus kahraman, cesurca hizmetlerde bulunduğu Finlandiya sınırındaki görevinden dönmüştü. Aylardır karakışın ortasında dağlardaydı. Bu onun bir yıl içerisinde kullandığı ilk izniydi. On u görmeye bir muhabir geldi. Gözle­ rindeki ışıltıyla m ubabir sordu, "Söyleyin Yüzbaşı Ivan Petrovicb, karınızdan bir tam yıl ayrı kaldıktan sonra yaptığınız ikinci şey ne oldu ? " Ivan biç çekinmeksizin, "/kinci şey mi ? Yaptığım ikinci şey kayaklarımı çıkartmaktı ,, dedi. Eğer dağlarda çok uzun süre kalırsan ilk önce na­ sıl kayaklarını çıkarasın?

Bir gemi altı aydır denizde kaldıktan sonra limana yanaşıyordu. Kasabanın kadın­ ları kocalarını karşılamak için rıh tıma inmiş­ lerdi. Geminin baş kısmındaki demire yaslan­ mış olan kocasına "ô. Y! Ö. Y! ,, diye bağırıp 274


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

el sallayan bir kadın vardı. Kocası da "Ö. S! Ô. S! " diye bağırıyordu. "Ö. Y! Ö. Y! " "Ö. S! Ö. S ! " Yanında duran bir kişi dön üp kadına sordu: "Nedir şu 'Ö. Y! Ö. Y! ' meselesi ? " " 'Önce Yem ek 'yemeliyiz diyorum " diye yanıtladı.

275


Baskılamak Yahut Dön ü stürmek ,

İ nsan Olma Özg ürlüğü

1

nsan enerjilerini baskılayabilen -yahut dönüştürebilen - yegane varlıktır. Başka hiçbir varlık bunu

yapamaz. Baskılamak ve dönüştürmek insanın kendisi hakkında yapabileceği bir şey anlamındaki aynı olgu­ nun iki yüzü olarak var olur. Ağaçlar vardır, hayvanlar vardır, kuşlar vardır ama onlar kendi varlıkları ile ilgili hiçbir şey yapamaz­ lar; onlar onun parçasıdır. Onlar onun dışında dura­ mazlar, onlar "yapan" olamazlar. Onlar kendi enerjile­ riyle öylesine bütünleşmişlerdir ki kendilerini ayıra­ mazlar. İnsan bir şeyler yapabilir. O kendisi hakkında bir şey yapabilir. O kendisini bir mesafeden izleyebilir; o kendi enerjilerine sanki onlar kendisinden ayrıymış gi­ bi bakabilir. Ve o zaman o ya onları bastırabilir yahut onları dönüştürebilir. BaskJamak demek, mevcut olan belirli enerjileri 277


DUYGUSAL iYiLEŞME

kendi varlıklarına izin vermeden, onların kendilerini ortaya koymasına izin vermeden gizlemeye çalışmak­ tır. Dönüştürmek demek, e nerjileri değiştirmek, onları yeni b oyutlara yönlendirmek demektir. Kontrol kaybedileceği için korku vardır ve kont­ rol kaybedildiğinde sen hiçbir şey yapamazsın. Ben ye­ ni bir kontrol - tanıklık eden benliğin kontrolünü ­ öğretiyorum. Maniple edici zihnin kontrolünü değil, tanık olan benliğin kontrolünü . Bu kontrolün mümkün olan en yüksek biçimidir ve bu kontrol o kadar doğal­ dır ki sen asla kontrol ettiğini hissetmezsin. O, tanık­ lıkla kendiliğinden gerçekleşen türden bir kontroldür. Eğer sen baskılamayı takip edersen, sözde insan­ lardan birisi haline geleceksin: Sahte, yüzeysel, içinde sığ, sadece kukla gibi, hakiki olmayan, gerçekdışı. Eğer bastırmayı izlemeyip zevki takip edersen hayvan­ lar gibi olacaksın: Sözde medeni insanlar, güzel daha güzel ama sadece hayvan. Gelişme olasılığının, insan potansiyelinin farkında olmadan,

bilinçli, uyanık ol­

madan. Şayet enerjiyi dönüştürürsen o zaman ilahi olur­ sun. Ve unutma ben ilahi derken onun içindeki her iki şey de ima edilir. Varlığının tüm güzelliği ile vahşi hay­ van oradadır. Bu vahşi hayvan reddedilmez ve dışlan­ maz, o oradadır; daha zengindir çünkü o daha uyanık­ tır. Dolayısıyla tüm vahşilik ve onun güzelliği orada­ dır. Ve tüm medeniyetin dayatmaya çalıştığı şey orada­ dır ama zorlanmadan, kendiliğinden. Bir kez enerji dö­ nüştürüldüğünde doğa ve tanrısallık senin içinde bulu278


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

şur; güzelliği ile doğa, bütün zarafetiyle tanrısallık. Bilge olmanın anlamı budur. Bir bilge doğanın ve ilahi olanın buluşmasıdır, bedenin ve ruhun bir buluş­ masıdır. Aşağıda olan ve yukarda olanın bir buluşma­ sıdır, yeryüzünün ve gökyüzünün bir buluşmasıdır.

Öflıe gibi duygulan ne bastınnamız ne de kendimizi onlara kaptffınamız, pasif bir şekilde uyamk ve meditasyon halinde 1ıahnamız gerelıtiğini söylü­ yorsunuz. Bastınnaktan ya da kaptır­ maktan kaçınmak için bir tür içsel ça­ baya i htiyaç olduğu açıktır. Fakat o zaman bu da bir tür bastırnıa değil midir? Hayır ! O bir çabadır ama "Bir tür bastırma değil­ dir . " Her çaba bastırma değildir. Üç çeşit çaba vardır. Birincisi ifade etmenin için­ deki çabadır; sen öfkeni ifade ettiğinde bir çaba vardır. Sonra sen onu bastırdığında ikinci tür çaba vardır. İfa­ de ettiğinde sen ne yapıyorsun, sen enerjini kişiye, nes­ neye doğru dışa zorluyorsun. Enerjini dışarı atıyorsun. Ve h edef diğeridir. Enerji diğerine yönelir; bu senin ta­ rafından sarf edilen bir çabadır. Bastırdığında sen enerjiyi orijinal kaynağa, kendi kalbine çekersin. Sen onu geriye zorlarsın; bu bir çabadır ama yön farklıdır. ifade etmede o senden uzaklaşır, bastırmada o sana ge­ ri döner. 279


DUYGUSAL İYİLEŞME

Üçüncü seçenek - uyanıklık, pasif uyanıklık ­ de bir çabadır ama b oyut farklıdır. Enerji yukarı doğ­ ru yönelir. Başlangıçta o bir çabadır. Ben pasif bir şe­ kilde uyanık ol dediğimde, başlangıçta pasifliğin bile bir çaba olması kaçınılmazdır. Sadece yavaş yavaş sen ona daha çok alıştığında o bir çaba olmayacaktır. Ve o bir çaba olmadığında, daha da çok pasif hale gelir. Ve ne kadar pasifse o kadar çekim gücü vardır. Fakat başlangıçta her şey bir çaba olacaktır, bu yüzden sözcüklerin kurbanı olma. O sorunlar yaratır. Mistikler her zaman için çabasızlık hakkında konuş­ muştur; onlar hiçbir çaba sarf etmeyin der. Ancak baş­ langıçta bu bile bir çaba olacaktır. Biz "Çabasız ol" derken sadece çabayı zorlama demek istiyoruz. Onun farkmdalık aracılığıyla gelmesine izin ver. Eğer onu zorlarsan gerginleşeceksin. Eğer gerginleşirsen öfke enerj isi yukarı yönelip dönüştürülemez. Gerginlik ya­ taydır; sadece gergin olmayan bir zihin yüksekte olabi­ lir, bir bulut gibi uçabilir. Hiçbir çaba olmaksızın dolanan bulutlara bak; ay­ nı şekilde tıpkı dolaşmakta olan bir bulut gibi sadece tanıklığını getir. Başlangıçta bu bir çaba olacaktır ama unutma ki bu çabasızlık haline dönüşecektir. Sen uya­ nıklığı güçlendiriyor ve onun giderek daha çok ve da­ ha çok olmasına destek oluyorsun. Bu zordur çünkü zorluğu dil yaratır. Eğer sana rahatlamam söylersem ne yapacaksın? Bir tür gayret sarf edeceksin. Ancak o zaman ben sana onu bir çaba haline sokma derim. Çünkü herhangi bir gayret sarf 280


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

edersen bu gerginlik yaratacaktır ve sen rahatlayama­ yacaksın. Sana basitçe rahatla diyorum. O zaman sen kaybolursun ve bana, " O halde ne demek istiyorsu­ nuz ? Eğer bir gayret sarf etmeyeceksem ne yapmam gerekiyor? " diye sorman kaçınılmaz olacaktır. Senin herhangi bir şey yapman gerekmiyor. Fakat başlangıçta bu bir şey yapmama bir şey yapmak gibi görünecektir. Bu yüzden ben, "Tamam ! Biraz çaba sarf et ama unutma ki çabanın geride bırakılması gere­ kiyor. Onu sadece başlangıçtaki bir aperatif olarak kullan. Bir şey yapmamayı anlayamazsın; sadece sen yapmayı anlayabilirsin. Bu yüzden yapmanın ve eyle­ min dilini kullan ama çabayı sadece bir başlangıç ola­ rak kullan. Ve unutma ki onu ne kadar erken geride bırakırsan o kadar iyidir" diyeceğim.

Nasreddin Hoca çok yaşlanmıştı, uyku­ suzluk hastalığının kurbanı haline gelmişti, uyuyamıyordu. Her şey denenmişti -sıcak banyolar, haplar, sakinleştiriciler, şuruplar­ ama hiçbir şeyin herhangi bir faydası olma­ mıştı. Ve ailenin tüm ü rahatsızlanmıştı çünkü hoca uyuyamadığından evdeki kimsenin de uyumasına izin vermiyordu. Tüm gece herkes için bir kabusa dön üşm üştü. Hocanın uyuması için herhangi bir yön­ temi, herhangi bir ilacı çaresizce aramışlardı. Çünkü tüm aile delirmek üzereydi. En so­ n unda bir hipnozcu getirdiler. Aile yaşlı ho281


DUYGUSAL İYİLEŞME

caya son derece mutlu bir şekilde gelip, '11.r­ tık endişelenmene gerek yok baba, bu muci­ zevf bir adam o, birkaç dakika içinde uyku yaratıyor. O bu işin büyüsünü biliyor, bu yüzden endişelenme. Artık korkuya yer yok. Ve sen uyuya bileceksin " dediler. Hipnozcu Nasreddin Hocaya zincire bağlı bir saat gösterdi ve "Sadece birazcık inanç mucize yaratacak. Bana birazcık gü­ venmene ihtiyaç var. Sadece gü ven bana. Ve sen küçük bir bebek gibi derin bir uykuya da­ lacaksın . Bu saate bak " dedi. O saati sağa sola sallamaya başladı. Nas­ reddin Hoca ona baktı ve hipnozcu, "Sağ sol, sağ sol gözlerin yoruluyor, yoruluyor, yoru­ luyor. Uykuya dalıyorsun, dalıyorsun, dalı­ yorsun " dedi. Herkes neşeli, m utluydu. Hoca 'nın göz­ leri kapandı, başı aşağıya düştü ve uykuya dalan küçük bir bebek gibi görün üyordu. Son derece ritmik bir nefes geldi. Hipnozcu ücretini aldı ve endişelenmemelerini, artık ra­ hatsız olmayacaklarını göstermek için parma­ ğını dudaklarının üstüne koydu. Sonra o, ses­ sizce çıktı. Adam dışarı çıktığı an Hoca bir gözünü açtı ve "Şu deli! Hala gitmedi mi ? " dedi.

282


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

O gevşemek için çaba sarf ediyordu. Bu yüzden de o, "bir bebek gibi" gevşedi. Ritmik bir şekilde nefes almaya başlamıştı ve gözlerini kapatmıştı ama bunların hepsi bir çabaydı. O hipnozcuya yardımcı oluyordu. O hipnozcuya yardım ettiğini düşünmüştü. Ancak bu onun tarafından sarf e dilmiş bir gayretti, bu yüzden hiçbir şey o lmadı. Hiçbir şey olamazdı; o uyanıktı . Şa­ yet o sadece pasif olmuş olabilseydi, şayet o basitçe söylenmiş olanı duymuş, gösterilmiş olana bakabilsey­ di uyku gerçekleşmiş olurdu. Onun tarafından hiçbir çabaya gerek yoktu; sadece pasif bir kabul gerekiyor­ du. Ancak senin zihnini bu pasif kabule getirmek için bile senin çabaya ihtiyacın olacak. Bu yüzden çabadan korkma. Çabayla başla ve sa­ dece çabanın ötesine geçmen gerektiğini hatırla. Sade­ ce sen ötesine geçtiğinde pasif olacaksın ve bu pasif farkındalık mucize getirecek. Pasif farkındalıkla zihin artık mevcut değildir. İlk kez senin varlığının içsel merkezi açığa çıkmıştır ve bunun bir sebebi vardır. Çaba, dünyada bir şey yap­ mak için gereklidir. Şayet sen dış dünyada bir şey yap­ mak istersen çabaya gereksinim vardır. Ancak eğer sen içerde bir şey yapmak istersen hiçbir çabaya gerek yoktur. Sadece rahatlamaya ihtiyaç vardır. Nasıl ki dışsal dünyada bir şey yapmak sanat ise, orada sanat bir şey yapmamaktır. Anahtar pasif farkındalıktır. Ancak sen dil yüzün­ den rahatsız olma. Çabayla başla. Sadece onu geride bırakmak zorunda olduğunu aklında tut ve onu bırak283


DUYGUSAL İYİLEŞME

maya devam et. Bırakmak dahi bir çaba olacaktır ama her şeyin gittiği bir an olacaktır. O zaman sen orada­ sın, basitçe, bir şey yapmadan oradasın; sadece orada, varsın. Bu " olma" aydınlanma derken kastedilen şey­ dir ve bilinmeye değer, sahip olmaya değer olan tek şey sana bu hal içindeyken olur.

Negatif zilıinsel içeriği göz ardı edin ve onlara enerji venneyin de demişti­ niz. Bastırmadan ve dolayısıyla birta­ knn şeyleri bilinçaltına geri koyma­ nın tuzağına düşmeden göz ardı etmenin bıça1ı sırtı ııo1ıtasında kahnalı çolı zor geliyor. Lütfen bu ilıisi arasın­ dalıi ayrıntı nasıl yapacağımı söyleye­ bilir misiniz?

i:fö

S en onu zaten biliyorsun, sorduğun soru ayrımı içeriyor. Ne zaman göz ardı ettiğini ve ne zaman bas­ tırdığını gayet iyi biliyorsun. Göz ardı etmek demek basitçe ona hiç dikkat etmemektir. Bir şey oradadır; bırak orada kalsın. Ne olursa olsun, o kalsa da gitse de sen umursamazsın. Senin hiçbir yargın yoktur. Sen basitçe onun orada olduğunu kabul etmişsindir ve onun orada olup olmaması seni alakadar eden bir şey değildir. Bastırmada sen aktif bir rol alıyorsun. Sen bu enerjiyle güreşiyorsun, onu bilinçaltına zorla itiyorsun. Sen onu başka hiçbir yerde görmemeye çalışıyorsun. 284


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Onun artık orada olmadığını bilmek istiyorsun. Örneğin öfke oradadır; sadece sessizce otur ve öf­ kenin orada olduğunu izle. Bırak orada kalsın. Orada ne kadar kalabilir? Onun ölümsüz, ebedi bir şey oldu­ ğunu mu düşünüyorsun? Nasıl geldiyse öyle gidecek­ tir. Sen basitçe bekle. Onla ilgili, onun yanında ya da ona karşı herhangi bir şey yapma. Şayet onun için bir şey yaparsan onu ifade ediyorsundur ve sen onu ifade ettiğinde kendini bir karmaşanın içine sokuyorsun çünkü diğer kimse bir meditasyoncu olmayabilir; bü­ yük ihtimalle olmayacaktır. O da daha büyük bir öfke ile tepki gösterecektir. Şimdi sen kısa bir döngünün içindesin. Sen öfkelisin, diğerini öfkelendirdin . Ve iki­ niz de birbirinize karşı giderek daha çok öfkelenmeye devam ediyorsunuz . Er ya da geç senin öfken katı bir nefret ve hiddet kayasına dönüşecektir. Ve sen bu kı­ sır döngünün içine doğru yol alırken bilincini yitiriyor­ sun. Daha sonradan pişman olacağın bir şey yapabilir­ sin. öldürebilirsin, cinayet işleyebilirsin ya da en azın­ dan teşebbüs edebilirsin. Ve hikayenin sonunda; "Asla birisini öldüre bileceğimi düşünmezdim l " diye hayrete düşeceksin. Fakat enerj iyi sen yarattın ve enerji her şe­ yi yapabilir. Enerji nötrdür. O yaratabilir, o yok ede­ bilir; o senin evini aydınlatabilir ya da o, senin evini ateşe verebilir. Göz ardı etmek demek sen onunla ilgili hiçbir şey yapmıyorsun demektir. Öfke oradadır. Sadece öfkenin orada olduğunu fark et, tıpkı dışarıda bir ağacın oldu­ ğunu gördüğün gibi. Bunun için bir şey yapmak zo285


DUYGUSAL İYİLEŞME

runda mısın? Bir bulut gökyüzünde dolanıyor, bunun­ la ilgili bir şey yapman gerekiyor mu? Öfkede zihninin ekranında hareket eden bir buluttur. Bu yüzden izle; bırak dolaşsın. Ve bu iki ucu keskin bir bıçak olmakla alakalı bir şey değildir. Küçük şeyleri büyük ş eylere dönüştürme . B u çok küçük bir şey v e çok basit bir şekilde yapılabi­ lir; sadece onun orada olduğunu kabul etmek zorunda­ sın . Onu kaldırmaya çalışma, onunla ilgili bir eylemde bulunmaya çalışma ve öfkeli oldu ğun için utanma. Utandığında bile eylemde bulunmaya başlamışsındır; bir şey yapmayan birisi olamaz mısın? Üzüntü oradadır, öfke oradadır. Sadece izle. Ve bir sürprize hazır ol; şayet izleyebilirsen ve senin izle­ men kirlenmemişse, saf ise - gerçekten hiçbir şey yap­ mıyorsan basitçe bakıyorsan - öfke yavaş yavaş geçip gidecektir. Hüzün kaybolacaktır ve sen muazzam bir temizlikteki bilinç ile kalacaksın. Sen öncesinde bu ka­ dar temiz değildin çünkü öfke olasılığı oradaydı. Şim­ di olasılık gerçek olmuştur. Ve olasılık öfke ile birlikte gitmiştir. Sen çok daha temizsin. Sen o kadar da sessiz, o kadar huzurlu değildin; artık öylesin. Hüzün birta­ kım enerjileri çekiyordu; o senin derin bir mutluluk hissi yaşamana izin vermezdi, o senin bilincini bulandı­ rırdı. Ofke, hüzün ve tüm diğer negatif duygular senin enerjini tüketiyor. Onlar oradadır çünkü sen onları bastırmışsındır. Ve onlar bastırılmış olduğu için onla­ rın dışarı çıkmasına izin vermiyorsun. Sen kapıları ka­ patmışsın ve onları bodruma koymuşsun; onlar kaça286


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

mıyor. Onlar kaçmak istese bile onların dışarı çıkması­ na izin vermeyeceksin. Ve onlar senin tüm yaşamını mahvedecek gece olduğunda onlar karabasana, kötü rüyalara dönüşecek. Gündüz vakti onlar senin eylem­ lerini etkileyecek. Ve her zaman için bazı duyguların kontrol etmek için fazla büyüyebilmesi olasılık dahilindedir. Sen bas­ tırmaktasın ve bastırmaktasın ve bastırmaktasın ve bu­ lut giderek büyüyor. Onu artık kontrol edemeyeceğin bir nokta gelir. O zaman, dünyanın bir şey yapmak olarak göreceği bir şey olur, ancak bilenler görebilirler ki onu sen yapmıyorsundur; sen büyük, etkileyici bir gücün altındasındır. Sen bir robot gibi davranıyorsun; sen çaresizsin. Sen cinayet işliyorsun, sen tecavüz ediyorsun, çir­ kin bir şey yapıyorsun; ancak aslında sen yapmıyor­ sun. Artık seni bir şeyler yapmaya zorlayacak kadar çok güçlü hale gelmiş olan tüm bu malzemeleri sen toplamışsındır: Sana rağmen, bir şeyler sana karşıdır. Onu yaparken bile sen onun doğru olmadığını biliyor­ sun. Biliyorsun ki, "Bunu yapmamam gerekiyor. Niçin bunu yapıyorum ? " Ama yine de yapacaksın. Dünyadaki pek çok davadaki pek çok katil dürüst bir şekilde cinayet işlemediklerini söylemişlerdir. An­ cak mahkeme buna inanamaz, hukuk buna inanamaz. Ben inanabilirim fakat mahkeme ve kanunların hepsi ilkeldir, onlar olgunlaşmamıştır. Onlar henüz psikolo­ jiye dayanmamaktadırlar. Onlar basitçe toplumun inti­ kamıdırlar: Onları güzel laflarla süsle ama gerçekte o 287


DUYG U SAL İYİLEŞME

adamın yapmış olduğu şeyin aynısından başka bir şey değildir. O cinayet işlemiştir ve toplum da şimdi onu öldürmek istemektedir. O tek başınaydı, oysa toplu­ mun yasası, mahkemesi, polisi, hapishanesi vardır. Ve bu işlem, "Biz adamı öldürmüyoruz, biz basitçe suçu önlemeye çalışıyoruz" diye kendisine kanıtlayabilmek için uzun törensel süreçlerden geçer. Ancak bu gerçek değildir. Şayet suçu önlemek istiyorsan, o zaman senin ka­ nunların daha çok psikolojiye, psikanalize, meditasyo­ na dayanmalıdır. O zaman sen hiçbir bireyin, hiçbir zaman herhangi yanlış bir ş ey yapmamış olduğunu an­ layabilirsin. Toplumdur yanlış olan çünkü o insanlara bastırmayı öğretir ve onlar bastırdığında, bastırdıkları şeyin taşmaya başladığı ve onların çaresiz kaldığı bir nokta gelir. Onlar kurbandır. Senin tüm suçluların kurbandır ve senin yargıçların ve din adamların ve po­ litikacıların suçludur. Ancak bu asırlardır sürmekte­ dir, bu yüzden de kabul edilmiştir. Hiçbir şey yapma, sadece göz ardı et . . .ve bu zor değildir, o çok basit bir olgudur. Mesela odanda bir sandalye var. Onu görmezden gelemez misin ? Onunla ilgili bir şey yapmak zorunda mısın? Onun hakkında bir şey yapmana gerek yoktur . Sadece zihninin içinde­ kilere belli bir mesafeden, sadece " Bu öfke, bu hüzün, bu keder, bu kaygı, bu endişe" vesaire diye görebilece­ ğin kadar uzaklıktan bak. Bırak onlar orada olsun. "U murumda değil. Ne onun için, ne de ona karşı hiç­ bir şey yapmayacağım . " Ve onlar kaybolmaya başlar. 288


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Şayet basit bi:- şeyi, bu şeylerin kaybolmasına izin vermeyi öğrenebilirsen, son derece net bir bilincin ola­ cak: Vizyonun o kadar nüfuz edici, kavrayışların o ka­ dar uzağa erişebilir hale gelecek ki, bu sadece senin bi­ reyselliğini değiştirmekle kalmayacak, içerde bastırıl­ mış olan şeylerin yü zeye çıkmasına da izin verecektir. Bastırmadığını gördüğünde, bir şeyler dışarıya doğru yönelmeye başlayacaktır. Onlar dünyanın içine çık­ mak isteyeceklerdir. Kimse senin bodrumunda, karan­ lıkta yaşamak istemez ! Senin bir şeylerin dışarı çıkma­ sına izin verdiğini gördüğünde, onlar geceleyin senin uyumanı beklemeye gerek duymayacak, dışarı çıkma­ ya başlayacaklardır. Onların senin varlığının bodru­ mundan yukarı gelip bilincinden dışarıya doğru yönel­ diğini göreceksin. Yavaş yavaş bilinçaltın boşalacak. Ve mucize de, büyü de budur: Bilinçaltı boşaldı­ ğında, bilinç ve bilinçaltı arasındaki duvar yıkılır. Onun hepsi bilinç haline gelir. Önce zihninin onda bi­ ri bilinçtir; artık on parçanın hepsine bir arada bilinçli olarak sahipsin. Sen on kat daha bilinçlisin. Ve süreç daha da derine inebilir; o kolektif bilinçaltını da ser­ best bırakabilir. Anahtar aynıdır. O kozmik bilinçaltı­ nı serbest bırakabilir. Ve sen bilincinin altındaki tüm bilinçsiz kısımları temizleyebilirsen, öylesine güzel bir bilince sahip olacaksın ki süperbilincin içine girmek bir kuşun kanatlanması kadar kolay olacaktır. O senin açık gökyüzündür. Sen sadece aşırı yük­ lüydün . . . o kadar çok ağırlık vardı ki uçamadın. Artık hiç ağırlık yoktur. O kadar hafifsin ki yerçekimi zihnin 289


DUYGUSAL İYİLEŞME

üzerindeki kuvvetini yitirir; sen süperbilince, kolektif bilince, kozmik bilince uçabilirsin. Tanrısallık senin ellerinin altındadır. Sadece bilin­ çaltına girmeye zorlamakta olduğun şeytanları serbest bırakman gerekiyor. Bu şeytanları serbest bırak ve Tanrısallık senin ellerinin altındadır. Ve her ikisi de birlikte gerçekleşebilir. Aşağıdaki kısımlar temizlen­ dikçe, üst kısımlar da sana açılır. Unutma, yine söylü­ yorum, bu basit bir işlemdir.

Benliğin cfcudisi olmakla kontrol arasrndaki ilişki nedir?

Onlar karşıttır. Benliğin efendisi olmakta ben­ lik yoktur; o tam benliksizliktir. Efendilik oradadır an­ cak efendilik yapılacak bir b enlik yoktur; efendilik edi­ lecek, efendi olunacak hiçbir şey yoktur, sadece saf bi­ linçlilik vardır. Bu saflığın içerisinde sen bütünün par­ çasısındır; bu saflığın içinde sen Tanrısallığın kendisi­ sindir. Ama benlik yoktur. Biz, "kendinin-efendisi olmak" dediğimizd� yanlış bir dil kullanıyoruz. Ama yapılacak bir şey yoktur çün­ kü bu yükseltilerde dilin tümü yanlıştır; bu bolluk an­ larında hiçbir sözcük uygun değildir. Kontrolde benlik vardır; kontrolde her yerden daha çok benlik vardır. Kontrolsüz insanlarda bu kadar benlik, bu kadar ego yoktur; nasıl olsun? O zaafını bilir. 290


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Bu yüzdendir ki sen sözde azizlerinin günahkar­ lardan daha egoist olduğu gibi bir olguyla karşı karşı­ ya kalacaksın. Günahkarlar daha insanidir, daha alçak gönüllüdür. Azizler kontrolleri yüzünden neredeyse insanlık dışıdırlar: Onlar içgüdülerini kontrol edebil­ dikleri, uzun oruçlar tutabildikleri, tüm hayatları bo­ yunca cinsellikten yoksun kalabildikleri için kendileri­ nin insan-üstü olduklarını zannederler. Onlar günlerce tek bir an dahi uyumaksızın uyanık kalabilirler. Onla­ rın beden üzerinde, zihin üzerinde çok büyük bir kont­ rolleri olduğu için bu doğal olarak onlara çok büyük bir ego sağlar. Bu onların " Ben özel birisiyim" fikrini besler. Günahkar daha alçak gönüllüdür. Öyle olmak zo­ rundadır; o hiçbir şeyi kontrol edemeyeceğini bilir. Of­ ke geldiğinde öfkelenir. Sevgi geldiğinde sevecen hale dönüşür. Hüzün geldiğinde hüzünlenir. Onun duygu­ ları üzerinde hiç kontrolü yoktur. Acıktığında yiyecek bulmak için herhangi bir şey yapmaya hazırdır; çal­ mak zorunda kalsa bile bunu yapacaktır. O mümkün olan her yolu bulacaktır. Ünlü bir Sufi öyküsü: Nasreddin Hoca ve iki ev­ liya Mekke'ye hacca gitmişlerdi. Bir köyden geçiyor­ lardı, bu onların yolculuğunun son aşamasıydı. Parala­ rı neredeyse bitmişti; sadece çok az para kalmıştı. Hel­ va satın aldılar fakat o, üçü için yeterli değildi ve onlar ise çok açtı. Ne yapmalı? Ve onlar bölmek istemiyor­ lardı. Çünkü kimseyi doyurmayacaktı. Bunun üzerine herkes kendisi hakkında böbürlenmeye başladı. "Va291


DUYGUSAL İYİLEŞME

roluş için ben daha önemliyim, bu yüzden benim haya­ tımın kurtarılması gerekiyor." İlk evliya, " Ben oruç tutmaktayım çok uzun yıllardır ibadet etmekteyim; bu­ rada olan herkesten daha dindar ve kutsalım ve Allah benim kurtarılmamı istiyor, bu yüzden helva bana ve­ rilmelidir" dedi. İkinci evliya, "Evet, biliyorum . Sen büyük bir münzevisin ama ben çok büyük bir hocayım. Ben bü­ tün kutsal metinleri okudum, tüm yaşamımı bilginin hizmetine adadım. Dünyanın oruç tutabilen insanlara ihtiyacı yok. Sen ne yapabilirsin ? Sadece oruç tutabi­ lirsin. Cennette oruç tutabilirsin. Dünyanın bilgiye ih­ tiyacı var. Dünya o kadar cahil ki benden yoksun kal­ maya katlanamaz. Helva bana verilmeli" dedi. Nasreddin Hoca, "Be n bir münzevi değilim, bu yüzden kendimi kontrol ettiğimi hiç iddia edemem. Ben çok bilgili bir insan da değilim, böyle olduğumu da iddia edemem. Ben sıradan bir günahkarım. Ve duyduğuma göre Allah her zaman günahkarlara mer­ hametlidir. Helva bana aittir. Herhangi bir sonuca varamadılar. Sonunda üçü de helvayı yemeden uyum aya karar verdiler: "Bıraka­ lım Allah karar versin. Allah tarafından kime en iyi rü­ ya verilirse sabahleyin bu rüyaya göre karar verelim. " Sabahleyin evliya, "Artık benimle kimse yarışa­ maz, artık bu kesin. Helvayı bana verin çünkü rüyada Allah'ın ayağını öptüm. Bu bir insanın umut edebilece­ ği nihai şeydir; bundan daha büyük bir tecrübe olabi­ lir mi ? " dedi. 292


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Hoca, bilgili adam kahkaha attı, " Bu da bir şey mi? Çünkü Allah beni kucakladı ve beni öptü. Sen onun ayaklarını mı öptün. O beni öptü ve bana sarıldı. Helva nerde ? O benimdir" dedi. Nasreddin Hoca'ya b aktılar ve "Sen ne rüya gör­ dün ? " diye sordular. Hoca, "Ben zavallı bir günahkarım, benim rüyam son derece sıradandı, o kadar sıradan ki anlatmaya bi­ le değmez. Ama siz ısrar ettiğiniz için ve ben bunu ka­ bul etmiş olduğum için anlatacağım. Rüyamda Allah gözüktü ve 'Seni aptal ! Sen ne yapıyorsun? Helvayı ye ! ' dedi. Ve onun emrine nasıl karşı çıkabilirdim. Bu nedenle hiç helva kalmadı, onu yedim" dedi. Kendini kontrol etmek sana en zor fark edilen egoyu sağlar. Kendini kontrol etmekte başka her şey­ de olduğundan daha çok "kendin" vardır. Ancak ken­ dinin efendisi olmak bütünüyle farklı bir olgudur. Onun içinde hiç benlik yoktur. Kontrol öğrenilmiştir; çok büyük bir çabayla onu yönetmek zorundasın. O çok uzun bir mücadeledir, o zaman sen ona erişirsin. Efendi olmak öğrenilmiş bir şey değildir, o üretilmiş bir şey değildir. Efendi olmak anlayıştan başka bir şey değildir, o kontrol falan değildir. Örneğin sen öfkeyi kontrol edebilirsin, onu bastı­ rabilirsin, üzerinde oturabilirsin. Hiç kimse senin ne yaptığını bilmeyecek ve b öyle bir durumda herhangi birisi kızmış olurdu, sen son derece sakin ve serinkan­ lı ve derli toplu kaldığın için takdir edileceksin. Ancak sen biliyorsun ki tüm bu sükunet ve serinkanlılık yü293


DUYGUSAL İYİLEŞME

zeydeydi ve derinlerde sen kaynıyordun. En derinde ateş vardı ama sen onu bilinçaltında b astırdın, onu bi­ linçaltının derinlerine gitmeye zorladın ve onun üzeri­ ne bir volkan gibi oturdun. Ve hala onun üzerinde otu­ ruyorsun. Kontrol insanı bastırma insanıdır. O bastırmaya devam eder ve o bastırmaya devam ettiği için yanlış olan tüm şeyleri biriktirmeye devam eder. Onun tüm yaşamı bir çöplüğe döner. Er ya da geç ve geç olmak­ tansa erken olacaktır, volkan infilak eder. Çünkü içer­ de tutabileceğin belirli bir sınır vardır. Öfkeyi bastırır­ sın, seksi bastırırsın, her türlü arzuyu, özlemi bastırır­ sın. Ne kadar süre bastırmaya devam edebilirsin. Sen sadece bu kadar taşıyabilirsin, ondan sonra kontrol edebileceğinden daha fazlası olur. O patlar. Senin sözde azizlerin, kendini kontrol eden adam­ lar kolaylıkla kışkırtılabilir. Sadece b irazcık kazı ve şa­ şıracaksın. Hayvan ansızın ortaya çıkar. Onların aziz­ liği çok yüzeyseldir; kendileri içinde onlar bir şekilde idare ettikleri pek çok şeytan taşımaktadır. Ve onların yaşamı ıstırapla doludur çünkü o, sürekli çatışma ha­ lindeki bir hayattır. Onlar nevrozlu insanlardır ve on­ lar deliliğin sınırındadırlar, her zaman sınırdadırlar. Herhangi küçücük bir şey bardağı taşıran son damla olur. Onlar benim görüşüme göre dindar değildirler. Hakikaten dindar kişi hiçbir şeyi kontrol etmez, hiçbir şeyi bastırmaz. Eğer sen hakikaten dindar bir kişiysen kontrol etmeye değil anlamaya çalışırsın. Da­ ha çok meditasyon halinde olursun, öfkeni, cinselliğini, 294


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

hırsını, kıskançlığını, sahiplenmeciliğini izlersin. Seni çevrelemiş olan tüm bu zehirli şeyleri izlersin, sadece izle, öfkene ne olduğunu anlamaya çalış ve bu anlayı ­ şın kendisinin içerisinde onu aşarsın. Bir tanığa dönü­ şürsün ve bu tanıklığın içerisinde öfke sanki güneş doğmuş ve karlar erimeye başlamış gibi erir. Anlayış belirli bir sıcaklık sağlar; o senin içindeki bir gündoğumudur ve senin etrafındaki buz erimeye başlar. Bu senin içindeki bir alev gibidir ve karanlık kaybolmaya başlar. Anlayış sahibi, meditasyon insanı bir kontrol insa­ nı değildir, tam tersidir, o bir izleyicidir. Ve eğer sen izlemek istersen kesinlikle yargısız olmak zorundasın. Kontrol eden insan bir yargıçtır, sürekli olarak kötü­ ler: "Bu yanlıştır ! " sürekli olarak karar verir: "Bu iyi­ dir, bu kötüdür, bu cennete götürür, bu cehenneme götürür. " O devamlı olarak yargılar, kötüler, takdir eder, seçer. Kontrol insanı seçimlerin içinde yaşar ve anlayışın insanı seçimsizliğin içinde yaşar. Seçimsiz farkındalıktır gerçek dönüşümü sağla­ yan. Ve hiçbir şey bastırılmadığı için hiçbir ego ortaya çıkmaz . Hiçbir "ben " ortaya çıkmaz. Ve anlayış öznel, içsel bir olgu olduğu için onu hiç kimse bilmez. Onu senin dışında kimse göremez. Ve ego dışardan, diğer insanlardan, senin hakkında neler söylediklerinden kaynaklanır. Onlar sen zekisin derler, onlar sen son derece ulvisin derler, sen çok dindarsın derler. Ve do­ ğal olarak se n harika hissedersin. Ego dışardan gelir, o başkaları tarafından sana verilir. Elbette onlar senin 295


DUYGUSAL İYİLEŞME

yanında bir şey söylerler. Ve onlar senin arkandan başka bir şey, tam tersini söylerler. Sigmund Freud, şayet yirmi dört saat için yeryü­ zündeki herkes sadece gerçeği ve yalnızca gerçeği söy­ lemeye karar verirse tüm dostlukların kaybolacağını söylerdi. Tüm aşk ilişkileri kaybolacaktır, tüm evlilik­ lerin sifonu çekilecektir. İnsanlığın tümünün sadece yirmi dört saatliğine, başka bir şey değil yalnızca haki­ kati uygulayacağına karar verilseydi. . . Bir misafir ka­ pını çaldığında, "!çeri gel, hoş geldin seni bekliyor­ dum. Seni görmeyeli ne kadar uzun zaman olmuş. Ne kadar uzun süre üzülmüşüm, nerelerdeydin? Kalbim heyecanla titriyor" demeyeceksin. Hissettiğin hakikati söyleyeceksin. "Bu orospu çocuğu yine gelmiş ! Şimdi bu piçten nasıl kurtulmalı? " diyeceksin. Derindeki bu­ dur, kontrol ettiğin şey budur. O kişinin arkasından başka birisine bunu söyleyeceksin. Kendini izle. İnsanların yüzüne ne söylüyorsun ve arkalarından ne diyorsun ? Bir kişinin arkasından söy­ lediğin şey, onların yüzüne söylediğin şeyden çok daha hakikidir, duygularına daha yakındır. Fakat ego insan­ ların sana söylediği şeylere dayanır. Ve o çok kırılgan­ dır: O kadar kırılgandır ki her egonun üzerinde "Kırı­ lacak eşya" yazar.

Pieracki, bir Polonyalı, Odum bir siyah adam ve Alvarez bir Meksikalı işsizlerdi ve birlikte yaşıyorlardı. Pieracki bir akşam eve geldi ve bir iş bulduğun u ilan etti. "Hey mil296


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Jet, beni altıda uyandırın " dedi. "Altı buçuk gibi işte olmam gerekiyor. Pieracki uyurken Odum, Alvarez 'e, "O beyaz olduğu için iş buldu. Biz iş bulamıyo­ ruz çünkü ben siyahım ve sen de kah verengi­ sin " dedi. Bun un üzerine geceleyin Pierac­ ki 'nin üzerini tamamen ayakkabı boyası ile boyadılar ve on u geç kaldırıp böylelikle işe zamanında varması için acele ettirme planını yaptılar. Pieracki sabah işe vardığında, ustabaşı "Sen kimsin ? " dedi. "Siz beni dün işe aldınız, ,, diye yanıtladı. "Saat altıda burada olmamı söylediniz. ,, "Ben beyaz bir adamı işe aldım; sen siyahsın ! " "Değilim ! " "Evet öylesin ! Git ve aynaya bak ! " Polonyalı, aynaya koştu, kendisine baktı. ''.'Aman Tanrım ! Yanlış adamı uyandırmış­ lar! " diye çığlık attı. Senin egon aynalara bağlıdır. Ve her ilişki bir ay­ na gibi işler. Tanıştığın her insan bir ayna gibi iş görür. Ve bu ego seni kontrol etmeye devam eder. Ve hepsinden önce niçin kontrol eder? Toplum kontrolü takdir ettiği için eğer kontrol edersen toplum sana daha da çok ego vereceği için o kontrol eder. Eğer sen toplumun fikirlerini, onun ahlakını, onun püriten297


DUYGUSAL İYİLEŞME

liğini, onun kutsallık fikirlerini takip edersen o seni gi­ derek daha çok takdir eder. Giderek daha çok insan sana saygı gösterir, egon giderek yükselir ve yükselir, yükseklerde uçar. Fakat unutma, ego asla sana herhangi bir dönü­ şüm sağlamaz . Ego sende gerçekleşmekte olan en bi­ linçsiz şeydir; o seni giderek daha çok bilinçsiz hale so­ kar. Ve egosu ile yaşayan kişi nerdeyse onunla sarhoş olmuştur. O kendini kaybetmiştir.

Fernando evleniyordu. Büyük bir evlilik yemeği vardı ve şarap su gibi aktı. Fernando, güzel karısını bulamayana kadar lıer şey yo­ lundaydı. Kon uklarının arasına baktığında arkadaşı Louis 'in de kayıp olduğun u fark et­ ti. Fernando evi aramaya başladı. Gelin odasına baktı ve Louis 'in karısı ile seviştiğini keşfetti. Fernando kapıyı yavaşça kapattı. Ve yavaş yavaş kon uklarının yanına aşağı kata indi. "'Şabuk ol! Şabuk ! Herkej gelip baksın f " diye bağırdı. "Luişş, o kadar şarlıoş ki kendi­ şini ben şanıyoor. " Ego seni neredeyse sarhoş gibi bir halde tutar. Sen kim olduğunu bilmiyorsun çünkü sen başkalarının senin hakkında söylediği şeylere inanıyorsun. Ve sen diğerlerinin kim olduğunu bilmiyorsun çünkü sen baş298


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

kalarının diğerleri hakkında söylediklerine inanıyor­ sun. Yaşadığımız bu dünya, hayal ürünüdür, yanılsa­ madır. Uyan, daha bilinçli ol. Bilinçli hale gelerek, sen kendi varlığının efendisi olacaksın. Efendilik benlik nedir bilmez ve efendilik nedir bilmez. Bu senin için tam olarak netleşsin. Burada benim öğretim kendini kontrol etmek, kendini disipline sokmak değildir. Be­ nim öğretim kendini fark etmek, kendini dönüştür­ mektir. Ben senin gökyüzü kadar engin hale gelmeni isterim. Çünkü gerçekte sen busun.

299


Düşünce, H issetmek, Ey lem Kendi "Ti p ini" Anlamak

D

üşünceler bir meşguliyettir. Çok fazla düşü ncede olan insanlar özel bir tür dünyanın içinde kalırlar.

Onların kendi düşünceleri ve rüyaları ve yansıtmaları ve arzularından oluşma bir dünyaları vardır. Onlar oraya- buraya koşuşturup dururlar ama ağaçlara, çi­ çeklere, yeşilliklere, kuşlara, insanlara, çocuklara bak­ mazlar; onlar hiçbir şey görmezler. Çok eski ama son derece önemli bir fıkra duymuştum:

Michelangelo ünlü Sistine Şapel'inin ta­ vanında çalışmaktaydı. Yedi yıl boyun ca yüksek şantiye iskelesinde, sırtüstü b ütün gün yatıp tavan üzerinde çalışmıştı. Pek çok kez öğleden sonraları kilisede başka kimse yokken, kör ve yaşlı bir kadının gelip dua et­ tiğini fark etmişti. Birisi on u buraya getirip burada bırakırdı ve o saatlerce oturup dua 301


DUYGUSAL İYİLEŞME

ederdi. Bir gün sıcak bir öğleden sonra, Miclı e­ langelo 'nun canı çalışmak istemedi ve iskele­ de oturup aşağıya baktı. Sadece bu yaşlı ka­ dın oradaydı ve kilisenin geri kalanı boştu. Ve o her zamanki duasını ediyordu ve gözle­ rinden yaşlar akıyordu . . . Michelangelo şaka­ cı bir anındaydı. "Ben !sa Mesih im. Ne istiyorsun ? Sade­ ce bana söyle ve ben onu yerine getireceğim " diye aşağıya doğru bağırdı. Kadının ne istedi­ ğini söylemesini bekliyordu. Ancak kör göz­ leriyle, yüzün ü yukarı kaldırdı ve "Sen sesini kes ! Ben seninle kon uşm uyorum, annenle kon uşuyorum ! " dedi. Bu meşguliyettir. İsa Mesih kimin umurunda? Sen belirli bir düşüncede ya da belirli bir düşünce sü­ recinin içindeyken kapalı hale gelirsin. Sadece o ka­ darlık bir tünel açık kalır. Sen bu tünelde hareket edersin ve senin düşünce tünelinin hakikatle hiçbir il­ gisi yoktur. O senin düşüncendir, sadece senin zihnin­ deki bir titreşim, bir kıpırtıdır. Bu yüzden şayet sen çok fazla düşüncelerinin içinde isen hakikati bilemez­ sin denir. Her türden meditasyon tek bir şeyin varlığına da­ yanır ve bu da düşüncelerin olmamasıdır. Ve nasıl ki zihinde düşünceler varsa, kalpte de duygular vardır. Şayet bilmek ortaya çıksın istiyorsan düşünceler git302


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

melidir ve şayet kalbinden sevecenlik yükselmesini is­ tiyorsan o zaman duygularının ve aşırı hassasiyetinin gitmesi gerekir. İnsanlar düşüncelerin gitmek zorunda olduğu ve o zaman zekanın saf olacağını kabul etmeye hazırdır fakat onlar ikinci şey - duygularının ve sözde hassasi­ yetinin gitmesinden sonra kalbinin saf olacağı - üze­ rinde hiç düşünmemişlerdir. Pek çok insan hassasiye­ tin hissetmek olduğunu zanneder; düşünceler zeka de­ ğildir ve aşırı hassasiyet sevgi değildir. Ve sadece iki yol vardır. Tüm mistikler iki yoldan bahseder: Bilmenin, ze­ kanın yolu ve duyguların, aşkın yolu. Ancak her ikisi­ nin de ayn ı temel şeye ihtiyacı vardır. Eğer zeka aracı­ lığıyla arıyorsan o zaman düşünmeyi bırak böylelikle zeka engellenmeden çalışabilir. Ve şayet sen aşkın yo­ lu aracılığıyla çalışıyorsan, o zaman duygusallığı, has­ sasiyeti bırak. Böylelikle aşk engellenmeden işleyebi­ lir. Sen ya kalp aracılığıyla, kalbin aynasıyla hakikati göreceksin ya da onu z ekanın aynası aracılığıyla göre­ ceksin. Her ikisi de son derece iyidir; ne seçersen seç yahut ne hissedersen hisset seninle daha çok uyumlu­ dur. Kalbin yolu dişi yoldur. Ve zekanın, meditasyo­ nun, bilmenin yolu erkeksi yoldur. Fakat bir şeyi anımsa: Sen biyolojik olarak bir erkek olabilirsin ama psikolojik olarak bir erkek olmayabilirsin. Sen kendi içine psikolojik olarak bakmak zorundasın. Fizyoloji karar verici değildir, psikoloji öyledir. Pek çok kadın 303


DUYGUSAL İYİLEŞME

bilme aracılığıyla bulacaktır ve pek çok erkek sevnı ı· aracılığıyla bulacaktır. Bu nedenle fizyolojik olarak bir erkek bedenim• sahip olduğun için bilgi yolunun senin yolun olduğu fikrine kapılma, hayır. Bir erkek hem erkektir ve hem kadındır. Ve bir kadın hem kadındır hem erkektir. Pelc çok şekillerde bu iki nokta buluşur. Tek fark vurguda­ dır. Ve şayet sen bir yönde bir erkeksen bunu telafi et­ mek için diğer başka bir yönde kadınsı olacaksın. Eğer bir şekilde bir kadınsan bunu telafi etmek için diğer bir şekilde bir erkek olacaksın. Çünkü toplam bütünlük mutlak dengede olmak zorundadır. Onların hepsi mut­ lak bir şekilde dengelenmiş o lmalıdır. Bu nedenle ken­ di içine bir bak. Kim olduğunu bul. Sana ne heyecan veriyor, bilmek mi sevmek mi? Seni kendinden geçiren şey ne? Bilmek mi sevmek mi? Varlığına' hangisi bir şarkı verir. Şimdi Albert Einstein, aşk yolundan gidemez; onun coşkusu zekasıdır. Ve sen varoluşa sadece kendi coşkunu sunabilirsin, başka bir şeyi değil. Sunmak, ye­ gane sunuş budur; ağaçların çiçeklerini sunamazsın, sadece kendi çiçeklerini sunabilirsin. Einstein kesinlik­ le güzel bir zeka olarak çiçek açmıştır; onun varoluşa sunması gereken çiçek budur. Onun çiçeği budur; onun kendi ağacında bu çiçek açmıştır. Bir Chaitanya ya da bir İsa değişik türden insanlardır. Onların kalp­ leri açılmıştır, onlar aşkta çiçek açmışlardır. Onlar kendi çiçeklerini sunabilirler. Sen yalnızca kendi çiçe­ ğini sunabilirsin. Ve çiçek açmak için tüm engelleri 304


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

kaldırmak zorunda kalacaksın. Gerçek bir zeka düşüncelerin herhangi bir meşgu­ liyetinden özgürleşmiştir. Bu yüzden tüm büyük bilim insanları bir şey keşfettiklerinde düşünürken değil dü­ şünce durduğunda ve bir boşluk, bir aralık olduğunda keşfetmişlerdir. Bu boşluğun içinde kavrayış vardı: Bir şimşek gibi sezgisel flaş. Düşünce durduğunda senin düşünmen saftır. Bu paradoksal gibi gelecektir. Düşünce durduğunda -tek­ rar edeyim - senin düşünmen saftır, gerçeği yansıtma kapasiten saftır. Duygular kaybolduğunda, hassasiyet kaybolduğunda senin enerjin saftır. Düşünce durduğunda senin düşünmen saftır. Bu paradoksal gibi gelecektir. Düşünce durduğunda tekrar edeyim - senin düşünmen saftır, gerçeği yansıt­ ma kapasiten saftır. Duygular kaybolduğunda, hassa­ siyet kaybolduğunda senin enerjin saftır. Her arayan bunu bulmalıdır. Senin için bazen ka­ rar vermesi çok zor bile olsa. Yüzde kırk dokuz kadın­ sı ve yüzde elli bir erkeksi yahut tersi olan çok uç va­ kalar vardır ve kim olduklarına karar vermek çok zor­ dur. Sabahleyin oran yüzde kırk dokuz erkek, yüzde elli bir kadın olabilir; akşam olduğunda oran değişebi­ lir. Sen bir akışsın. Sabah sevgi yolunda olduğuna ka­ rar verebilirsin ve akşam ise bilme yolunda olduğuna karar verirsin. Bazen de olan şey şudur: Sen yüzeyde bir şeysin­ dir ve potansiyel olarak ise başka şey. Bazen adam s on derece erkeksi görünür ve içinin derinliklerindeyse 305


DUYGUSAL İYİLEŞME

son derece yumuşak bir kalbi vardır. Belki de yumu­ şak kalp yüzünden etrafında kuvvetten, saldırganlık­ tan bir zırh yaratmıştır. Çünkü o kendi yumuşaklığın­ dan korkuyor. O, bu yumuşaklığın kendisini çok kırıl­ gan yapacağından, şayet kalbini açarsa sömürüleceğin­ den ve herkes tarafından aldatılacağından, bu rekabet­ çi dünyada kendine bir yer bulamayacağından korkar. Yumuşaklığından korktuğu için kapanmıştır, kalbinin etrafına Çin Seddi'ni koymuştur. Yumuşak ve kırılgan hissettiği oranda saldırgan hale gelmiştir. Bu yüzden şayet kendisi hakkında yüzeysel anlamda düşünürse çok sert bir adam, savaşçı bir tip, son derece hesapçı birisi olduğunu zanneder. O kendi zırhı yüzünden yanlış yönlendirilmiştir, o kendi yanılsaması tarafından yanıltılmıştır. O bu yanılsamayı başkaları için yarat­ mıştı; ancak bir şeyin anlaşılması gerekir ki o da şudur: Başkaları için bir kuyu kazdığında, nihayetinde

o

ku­

yuya sen kendin düşersin. Yahut, çok kadınsı -yumuşak, zarif, seçkin ­ görünen birisi olabilir ve derinde o çok tehlikeli bir adamdır, bir Hitler ya da bir Benito Mussolini yahut bir Cengiz Han'dır. Bu da mümkündür, bu da olur. Bir kimse kendi saldırganlığından ve şiddetinden çok korktuğunda kendisi etrafında bir yumuşaklık yaratır, aksi takdirde kimse onunla ilişki kurmaz. Kimsenin onunla ilişki kurmayacağından korkar, bu yüzden de son derece kibar hale gelir, görgü kurallarını öğrenir, o her zaman insanların önünde eğiliyor, her zaman gü­ lümsüyor. Böylelikle hiç kimse onun bir zehir gibi, bir 306


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

hançer gibi taşıdığı şiddeti göremez. Şayet bir hançe­ rin varsa, onu saklamak zorundasındır aksi takdirde seninle kim ilişki kuracak? Onu açık açık taşıyamaz­ sın, onu bir yerde saklaman gerek. Ve onu bir kez bir yere sakladığında, yavaş yavaş sen kendin de onu unu­ tursun. Ustanın işlevlerinden birisi senin gerçek potansi­ yeline bakmana yardım etmektir çünkü budur b elirle­ yici olan; zırhın değil, karakterin değil, yüzeyde görü­ nen kişi değil, varlığının en derin özündeki sendir. Va­ roluş olarak sen, seni yarattın, toplum olarak yahut kendin olarak sen, seni yaratmadın. Sadece bu nokta­ dan bir şeyler gelişmeye başlar. Hala zırhını koruyarak kendin üzerinde çalışmaya başlarsan, asla gelişemeyeceksin çünkü zırh gelişemez, o ölü bir şeydir. Sadece s enin varlığın gelişebilir. Yapı­ lar gelişemez, onlar canlı değildir. Sadece senin içinde­ ki yaşam - doğadan gelen yaşam armağanı - gelişebi­ lir. Ve meditasyon iki şekilde gerçekleşebilir. Birisin­ de tüm hareketler kaybolur; o zaman sen bir Buda gi­ bi, tamamen hareketsiz, bir heykel gibi oturursun. Tüm hareket kaybolduğunda, hareket eden kaybolur çünkü hareket eden hareket olmaksızın var olamaz . O zaman meditasyon vardır. Yahut, ikincisinde, dans edersin. S en dans eder­ sin, dans edersin ve dans edersin ve öylesine kendin­ den geçtiğin, enerjinin öylesine uç noktalara hareket ettiği bir an gelir ki, o hareketin içinde bir kaya gibi 307


DUYGUSAL İYİLEŞME

olan ego var olamaz. Bir kasırgaya dönüşür. Kaya kay­ bolur ve sadece dans vardır. Hareket oradadır ama ha­ reket eden artık orada değildir. Yine, meditasyon ger­ çekleşmiştir. Aşkın yolunu takip edenler için dans mükemmel uyacaktır. Bilmenin yolunu takip edenler, onlar için Buda gibi, hareketsiz oturmak yardımcı olacaktır.

Farklı tipler hakkında bir şeyler daha söyleyebilir rnisiııiz? Pek çok insan duygusal ve entelektüel arasında gi­ dip geliyor gibi; dolayısıyla Jlişi han­ gi tipe ait olduğuna soıı ta11Iilde nasıl karar verebilir?

Bu zordur. Psikoloji üç temel işlevi tanır. Birinci­ si entelektüeldir yahut bilişseldir. İkincisi duygusaldır yahut hissidir ve üçüncüsüyse aktiftir. " Entelektüel" demek, hakiki dürtüsü bilmek olan kişi anlamına gelir. O bilmek uğruna hayatını ortaya koyabilir. Zehir üze­ rine çalışan birisi ne olacağını bilebilmek için zehir içe­ bilir. Bizim aklımız bunu almaz. O aptal gibi görünür çünkü ölecektir ! Şayet öleceksen bir şeyi bilmenin an­ lamı nedir? Bu bilgiyle ne yapacaksın ? Ancak o zaman entelektüel tip bilmeyi yaşamanın üzerine, hayatın üzerine yerleştirir. Bilmek onun için hayattır, bilme­ mek onun için ölümdür. Bilmek onun aşkıdır; bilme­ mek sadece gereksiz olmaktır. 308


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Bir Sokrates, bir Buda, bir Nietzsche, onlar var­ lığın ne olduğunu, kim olduğumuzu bilme arayışında­ dır; onlar için temel budur. Sokrates anlaşılamamış bir hayat yaşanmaya değmez der. Hayat nedir bilmiyor­ san, o zaman o anlamsızdır. Bizim için bu anlamlı gö­ rünmeyebilir, bu ifade pek de anlamlı görünmeyebilir çünkü biz yaşamaya devam ederiz ve hayatın ne oldu­ ğunu bilmeye ihtiyaç duymayız. Ancak bu bilmek için yaşayan tiptir. Bilgi onun aşkıdır. Bu tip felsefeyi ya­ ratmıştır. Felsefe bilgi aşkı demektir, bilmektir. İkinci tip hissidir, hissetmektir. Bu tip için bilgi, kişi onu hissetmediği sürece anlamsızdır. Kişi sadece onu hissettiğinde bir şey onlar için anlamlı hale gelir; kişi hissetmek zorundadır ! Hissetmek daha derindeki bir merkezdedir, kalptir. Bilmek entelekt aracılığıyla­ dır. Şairler - ressamlar, dansçılar, müzisyenler - bu hissetme kategorisindedir. Bilmek yeterli değildir. O sadece kurudur, kalpsizdir, onun kalbi yoktur. Onem­ li olan hissetmektir ! Dolayısıyla entelektüel tip bir çi­ çeği, ne olduğunu bilmek uğruna parçalara ayırabilir ama bir şair onu parçalayamaz. Onu sevebilir ve aşk nasıl bir çiçeği parçalasın? Onu hissedebilir ve bilir ki gerçek bilmek sadece hissetmektir. Bu durumda belki bilim insanı çiçek hakkında da­ ha çok şey bilebilir ama yine de şair asla bilim insanı­ nın daha çok bildiğine ikna olmaz. Bir şair kendisinin daha çok bildiğini ve daha derinlemesine bildiğini bilir. Bir bilim insanı sadece aşinadır, şair kalpten kalbe bi­ lir, o çiçek ile kalpten kalbe konuşur. O, çiçeği parça309


DUYGUSAL İYİLEŞME

lamamıştır, onun kimyasının ne olduğunu bilmez. O is­ mini bile, bu çiçek hangi türe aittir bilmeyebilir ama "Ben ruhunun ta kendisini biliyorum" der. Bir Zen ressamı, Hui- Hai'ya Çin İmparatoru sa­ rayı için bazı çiçek resimleri yapmasını emretmişti. Hui-Hai "O zaman çiçeklerle yaşamak zorunda kala­ cağım" dedi. Fakat imparator, " Buna gerek yok. Benim bah­ çemde her çiçekten var. Git ve resmet ! " dedi. Hui-Hai dedi ki: "Çiçekleri hissetmezsem nasıl resmedebilirim? Ruhu tanımak zorundayım . Ve göz­ lerle ruh nasıl tanınabilir ve ellerle ruha nasıl dokunu­ labilir? Bu yüzden onlarla çok yakın olarak yaşamak zorundayım. Bazen kapalı gözlerle, sadece onların ya­ nında oturarak, iletişim kuran esintiyi öylece hissede­ rek, sadece gelen kokuları hissederek, onlarla sessiz bir birliktelik içinde olabilirim. Bazen çiçek sadece bir tomurcuktur, bazen çiçek açar. Bazen çiçek gençtir ve ruh hali farklıdır ve bazen de çiçek yaşlanır ve ölüm yakınlarda dolanır. Ve bazen çiçek mutludur ve kutla­ ma halindedir ve bazen de çiçek üzgündür. Bu neden­ le nasıl sadece gidip resim yapayım ? Çiçeklerle yaşa­ mak zorunda kalacağım. Ve doğan her çiçek bir gün ölecektir; tüm hayat hikayesini bilmek zorundayım, bir çiçeğin doğumundan ölümüne onunla birlikte yaşamak zorundayım ve onu pek çok ruh hallerinde hissetmeli­ yim. "Karanlık varken onun nasıl hissettiğini ve sabah3 10


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

leyin, güneş geldiğinde nasıl hissettiğini ve nasıl, bir kuş uçtuğunda ve kuş şarkı söylediğinde, o zaman çi­ çeğin nasıl hissettiğini bilmem gerekiyor. Fırtınanın rüzgarı geldiğinde nasıl ve her şey sessiz olduğunda nasıl . . . Onu kendi varlılığının çeşitliliğinde -yakı­ nen - bir arkadaş olarak, bir katılımcı olarak, bir tanık olarak, bir aşık olarak tanımalıyım . Onunla ilişki kur­ malıyım ! Sadece o zaman onu resmedebilirim ve o za­ man da söz veremem çünkü çiçek öylesine engin oldu­ ğunu gösterebilir ki, onu resmedebilmek için kapasi­ tem yetmeyebilir. Bu yüzden söz veremem, sadece de­ neyebilirim. " Altı ay geçti v e İmparator sabırsızlandı. " Bu Hui­ Hai nerede ? Hala çiçeklerle birlikte olmaya mı çalışı­ yor ?. " de d"ı. Bahçıvan, " Onu rahatsız edemeyiz. O bahçeyle o kadar yakınlık kurdu ki bazen tam yanından geçiyoruz ve adamın orada olduğunu hissedemiyoruz: O bir ağaç haline dönüştü ! O sürekli derin derin düşünüyor" de­ di. Altı ay geçmişti. İmparator Hui-Hai'ye gitti ve "Ne yapıyorsun? Ne zaman resim yapacaksın ? " diye sordu. Hui-Hai "Beni rahatsız etmeyin . Şayet resim ya­ pacaksam, resmi bütünüyle unutmak zorundayım. Bu yüzden bana yeniden hatırlatmayın ve beni rahatsız et­ meyin ! Eğer birtakım amaçlar olursa nasıl çiçeklerle yakın bir ilişki kurabilirim? Şayet ben, sadece resim yapmak zorunda olduğum için yakınlık kurmaya çalı311


DUYGUSAL İYİLEŞME

şan bir ressam olarak burada olursam nasıl yakınlık mümkün olsun? Ne saçmalık ! Burada hiçbir iş anlaş­ ması mümkün değildir; ve yeniden gelmeyin. Doğru zaman geldiğinde ben kendim size geleceğim ama söz veremem. Doğru zaman gelebilir de gelmeyebilir de" dedi. İmparator üç yıl bekledi. O zaman Hui-Hai geldi. Krali,yet makamına geldi ve İmparator ona b aktı. "Ar­ tık resim yapma. . . çünkü sen tıpkı bir çiçeğe dönüş­ müşsün. Ben senin içinde görmüş olduğun tüm çiçek­ leri görüyorum ! Gözlerinde, hareketlerinde, mimikle­ rinde sen tam bir çiçeğe dönüşmüşsün" dedi. Hui- Hai "Ben sadece resim yapamayacağımı söy­ lemek için gelmiştim çünkü artık resim yapmayı düşü­ nen adam mevcut değil" dedi. Bu farklı bir yoldur, hissederek bilen hissi tiptir. Entelekt tip için ise hissedebilmek için dahi bilmek ön­ ce gelir. O önce bilir ve sadece o zaman o hissedebilir. Onun hisleri de bilgi aracılığıyla gelir. Sonra üçüncü tip, aktif vardır; yaratıcı bir tiptir. O bilerek yahut hissederek kalamaz, o yaratmak zo­ rundadır. O sadece yaratarak bilebilir. Bir şeyi yarat­ madığı sürece, onu bilemez. Sadece bir yaratıcı olarak bir bilen haline gelebilir. Ü çüncü tip eylemin içinde yaşar. Şimdi, "eylem" derken n e demek istiyorum ? Pek çok boyut mümkün­ dür ama üçüncü tip her zaman eylem merkezlidir. Ha­ yatın ne anlama geldiğini yahut ne olduğunu sormaya312


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

caktır, o "Hayat ne yapmak içindir? Ne işi içindir? Ne yaratmalı? " diye soracaktır. Şayet yaratabiliyorsa, o zaman o rahattır. Onun yaratımları değişebilir. O bir insan yaratıcısı olabilir, o bir toplum yaratıcısı olabilir, o bir resim yaratıcısı olabilir; ancak yaratıcılık orada­ dır. Örneğin, şu Hui-Hai: O bir aktif tip değildi, bu yüzden hissedişin içinde kendisini tamamen eritti. O bir aktif tip olsaydı resmi yapmış olurdu. Yalnızca re­ sim yapmak ile tatmin olmuş olurdu. Dolayısıyla bun­ lar işleyişin üç tipidir. Anlaşılması gereken pek çok şey vardır. Birincisi, Buda ve Nietzsche'nin her ikisinin de ilk tipe ait olduklarını söyledim; fakat Buda doğru biçim­ de aittir, Nietzsche ise yanlış bir şekilde aittir. Eğer bir entelektüel tip gerçekten gelişirse, o zaman o bir Buda haline gelir. Ancak, eğer o yanlış yolda ilerlemeye de­ vam ederse, eğer o çıldırırsa ve esas noktayı kaçırırsa, o zaman o bir Nietzsche olacaktır, delirecektir. Bilmek aracılığıyla o ermiş bir ruha sahip olamayacaktır, bil­ mek aracılığıyla delirmiş bir hale gelecektir. Bilerek derin bir güven duygusuna erişmeyecektir. Şüpheler, şüpheler, şüpheler yaratmaya devam edecektir ve ni­ hayetinde kendi şüphelerinin tuzağına düşecek, sadece delirecektir. Buda ve Nietzsche aynı tipe aittirler ama onlar iki ayrı uçturlar. Nietzsche bir Buda haline gelebilir ve Buda bir Nietzsche haline gelebilir. Eğer bir Buda yanlış yola saparsa delirecektir. Şayet bir Nietzsche doğru yoldan giderse, aydınlanmış bir ruh olacaktır. 3 13


DUYGUSAL İYİLEŞME

Hisseden tip için Hintli mistik Meera ve Marqu iH de Sade isimlerini vereceğim. Meera doğru türden his seden tiptir. Şayet hissetme doğru yönde giderse, o ila hi olanın aşkına dönüşür; ancak yanlış giderse, o za· man o cinsel sapık halini alır. De Sade Meera ile ayn ı tipe aittir ama onun hissetme enerjileri yanlış bir şekil­ de ilerler ve o zaman o sadece sapık bir adama, yalnız­ ca anormal bir deliye dönüşür. Eğer hisseden tip yanlış giderse, o bir cinsi sapığa dönüşür. Şayet entelektüel tip yanlış giderse, o şüphe­ ci bir deliye dönüşür. Ve üçüncüsü eylem tipidir: Hitler ve Gandhi'nin her ikisi de üçüncü tiptir. Şayet o doğru giderse Gan­ di vardır. Eğer yanlış giderse o zaman Hitler. Her iki­ si de eyleme aittir. Onlar bir şey yapmadan yaşaya­ mazlar. Ancak yapmak sadece delilik olabilir ve Hitler de bir delidir. O yapıyordu ama onun yapması yok edi­ ci hale dönüştü. Eğer aktif tip doğru giderse, o zaman o yaratıcıdır; yanlış ise o zaman o, yok edici hale dönü­ şür. Üç temel, saf tip bunlardır. Ancak hiç kimse saf bir tip değildir, zorluk da budur. Bunlar sadece kate­ gorilerdir; hiç kimse saf bir tür değildir, herkes karış­ mıştır, tüm bu üç tür de herkeste vardır. Bu yüzden, gerçekte senin hangi tipe ait olduğunla alakalı bir me­ sele değildir bu; esas soru sende hangi tipin baskın ol­ duğudur. Sırf sana izah etmek için o bölünebilir ama hiç kimse saf bir tip değildir, olamaz çünkü her üçü de senin içindedir. Şayet üçü de bir dengedeyse, o zaman 3 14


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

sen ahenge sahipsindir; eğer üçü de dengesizse, o za­ man çıldırırsın, delirirsin. Karar vermedeki zorluk bu­ dur. Bu nedenle hangisinin baskın olduğuna karar ver; senin tipin odur. Hangisinin baskın olduğuna nasıl karar vermeli? Hangi türe ait olduğumu yahut hangi tip benim için önemli, benim için temel olduğunu nasıl bilmeli? Her üçü de orada olacaktır ama birisi ikincil olacaktır. O halde anımsanması gereken iki kriter vardır. Bir, eğer sen bilen bir tipsen, o zaman senin tecrübelerinin hep­ si basitçe bilerek başlayacaktır, asla başka bir şeyle de­ ğil. Örneğin, bir bilen tip birisine aşık olursa, ilk gö­ rüşte aşık olamaz . Olamaz ! Bu imkansızdır; önce bil­ mek, alışmak zorundadır ve bu uzun bir süreç olacak­ tır. Karar sadece uzun bir bilme süreci ile gelebilir. Bu yüzden bu tipteki bir kişi her zaman pek çok fırsatı ka­ çıracaktır çünkü tek bir ana gereksinim vardı ve bu tip bir anda karar veremez. Ve bu yüzden de bu tip asla aktif değildir. Olamaz çünkü o sonuca varana kadar, an geçmiştir. O düşünüyorken, an geçiyordur. O bir sonuca varana kadar, sonuç anlamsızlaşır. Sonuç al­ mak için gereken an mevcutken o bunu yapamadı. Bu yüzden o gerçekten aktif olamaz. Ve bu, düşünebilen­ lerin aktif olamaması ve aktif olabilenlerin de düşüne­ memesi dünyadaki felaketlerden birisidir. Bu temel fe­ laketlerden birisidir ama bu böyledir. Ve her zaman anımsa, bilen tipte çok az insan var­ dır. Oran çok küçüktür, en iyi ihtimalle yüzde iki ya da üçtür. Onlara göre her şey bilmekle başlar. Ancak on3 15


DUYGUSAL İYİLEŞME

dan sonra hissetmek izler ve sonra da eylem. Bu tip i ı ı sıralaması b u olacaktır: Bilmek, hissetmek, eylem . ( ) ıskalayacaktır ama tersini de yapamaz. O her zamıı ı ı düşünecektir. Hatırlanacak ikinci şey, bilen tipin bilmekle başla yacağı, bilmeden asla sonuca varmayacağı ve olumlu ve olumsuz şeylerin her ikisi de bilinmeden herhangi bir görüşe sahip olmayacağıdır. Bu tip bir bilim insanı olacaUtır. Bu tip kesinlikle tarafsız bir filozof, bilim in­ sanı, gözlemci haline gelebilir. Bu nedenle, her durumdaki tepkin yahut eylemin ne olursa olsun, onun nerede başladığını bul. Başlangıç n oktası hakim olanı belirleyecektir. Duyguya ait olan kişi önce hissetmekle başlayacaktır ve sonra tüm se­ bepleri toplayacaktır. Sebepler ikincil olacaktır, o önce hissetmeye başlayacaktır. O seni görür ve onun kalbi senin iyi ya da kötü olduğuna karar verir. Bu karar bir hissediş kararıdır. O seni tanımıyor ama ilk görüşte kararını verecektir. O senin iyi ya da kötü olduğunu hissedecektir ve ondan sonra zaten öncesinde kararını vermiş olduğu şey ile ilgili sebepler biriktirmeye de­ vam e decektir. Hisseden tip önce karar verir. Sonra mantık izler, sonra rasyonel hale sokar. Bu nedenle kendi içine bak: Bir kişiyi görür görmez onun iyi, kötü, sevecen, sevgi­ siz olduğuna ikna mı oluyorsun? Ondan sonra kendi hislerinle ilgili kendi kendini ikna etmeye mi çalışıyor­ sun ? " Evet, haklıydım, o iyi ve sebepleri de bunlar. Bunu başından beri biliyordum ve şimdi fark ediyo316


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

rum ki haklıymışım. Başkalarıyla konuştum. Artık onun iyi olduğunu söyleyebilirim" diye önceden karar mı veriyorsun ? Ama sonuç önceden gelir:

"

O iyidir.

Dolayısıyla hisseden tipte mantığın kıyaslaması tersten işler. Önce sonuç gelir, sonra da süreç. Mantık­ lı tipte sonuç asla önce gelmez. Önce süreç sonra da en sonunda sonuç. Bu yüzden kendinle ilgili olanı bulmaya devam et. Senin karar alma yolların nedir? Aktif tipte eylem ön­ cedir. O eylem anında karar verir, sonra hissetmeye başlar, en sonunda da sebepler oluşturur. Gandi'nin aktif bir tip olduğunu söyledim. O ön­ ce karar verir; bu yüzden o şöyle diyecektir, " Bu be­ nim kararım değildir, Tanrı bende karar kıldı." Eylem ona o kadar ansızın, hiçbir süreç olmadan gelir ki nasıl "Ben karar verdim" diyebilsin. Düşünen tip her zaman için "Ben karar verdim" diyecektir. Hisseden bir tip her zaman için "Ben böyle hissediyorum" diyecektir. Fakat aktif bir tip - bir Muhammed, bir Gandi - on­ lar her zaman, "Ben ne hissettim, ne de düşündüm bu karar bana gelmiştir" diyecektir. Nereden? Hiçbir yer­ den l Eğer o Tanrı'ya inanmıyorsa "Hiçbir yerden l Bu karar benim içimde kabardı. Nereden olduğunu bilmi­ yorum" diyecektir. Eğer o, Tanrı'ya inanıyorsa, o zaman Tanrı karar verici haline dönüşür. O zaman her şeyi Tanrı başlatır ve Gandi kendisine düşen kısmı yapmaya devam eder. Gandi, "Hata yaptım ama bu karar benim değildi diye­ bilir. O, "Mesaj ı doğru anlamamış olabilirim, doğru bir 31 7


DUYGUSAL iYİLEŞME

şekilde takip etmemiş olabilirim, gitmem gerektiği lla dar ileri gitmemiş olabilirim ama karar Tanrı'nınd ı Ben sadece onun ardına düşmek zorundaydım, tesl i ı ı ı olmak ve takip etmek zorundaydım" diyebilir. M ı ı hammed için Gandi için yol budur. Hitler'in yanlış bir tip olduğunu söyl emiştim faka t o da bu tarz konuşur. O da "Bu konuşan Adolf Hitler değil, bu tarihin ruhudur. Bu tüm Arian zihnidir ! Be nim aracılığımla konuşan bir ırkın zihnidir" der. Ve gerçekten Hitler'i duymuş olanların hissettiği şey ko­ nuşurken onun Adolf Hitler olmadığıdır. Sanki o daha büyük bir kuvvetin bir aracı gibiydi. Aktif insan her zaman böyle görünür. O öylesine ansızın eylemde bulunur ki onun kararları aldığını, onun düşündüğünü söyleyemezsin. Hayır, o eylemde bulunur ! Ve eylem öylesine kendiliğinden olur ki o ey­ lemin nereden geldiğini hayal edemez. O Tanrı' dan ge­ lebilir ya da şeytandan gelebilir ama başka bir yerden gelir. Ve sonra Hitler ve Gandi'nin her ikisi de bunun­ la ilgili sebepler bulmaya devam ederler. Ancak önce karar vereceklerdir. Sonuç olarak üç tip bunlardır. Eğer önce sana ey­ lem gelirse ve sonra hissiyat ve sonra düşünce, o za­ man sen baskın karakteristiğini belirleyebilirsin ve bu baskın karakteristiği belirlemek, çok belirlemek çok faydalıdır. O zaman sen doğrudan ilerlemeye başlaya­ bilirsin. Aksi halde senin ilerlemen her zaman zig-zag­ lar halinde olacaktır. Sen hangi tip olduğunu bilmedi­ ğinde sana uygun olmayan yönlere ve boyutlara gerek318


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

ııizce devam edeceksin. Sen tipini bildiğinde, kendinle ilgili ne yapılabileceğini nasıl yapılacağını, nereden başlanacağını bilirsin. İlk fark edilmesi gereken şey önce ve ikinci olarak neyin geldiğidir. Ve ikincisi çok garip gelebilir. Örne­ ğin aktif tip tam zıddını kolaylıkla yapabilir. Yani ko­ laylıkla gevşeyebilir. Gandi'nin rahatlaması mucizevi­ dir, o herhangi bir yerde rahatlayabilir. Dolayısıyla bu çok paradoksal görünür. İnsan aktif tipin son derece gergin rahatlayamayacak kadar çok gergin olması ge­ rektiğini düşünebilir. Ama durum bu değildir. Sadece aktif bir tip bu kadar kolay rahatlayabilir. Düşünen bir tip kolaylıkla rahatlayamaz, hisseden bir tip rahatla­ mayı daha da zor bulacaktır ama aktif birisi çok kolay­ lıkla rahatlayabilir. Dolayısıyla ikinci kriter, hangi tipe ait isen onun zıddına kolaylıkla geçebileceğindir. Diğer bir deyişle şayet sen zıt tarafa geçebiliyorsan bu senin baskın tipi­ nin bir göstergesidir. Eğer sen çok kolay gevşeyebili­ yorsan, sen aktif tipe aitsin. Eğer sen düşünmemeye, düşüncenin olmamasına çok kolaylıkla girebilirsen, o zaman sen düşünen tipe aitsindir. Hissetmemeye çok kolaylıkla girebiliyorsan, sen hisseden tipe aitsin . Bu garip görünür çünkü biz, " Hisseden bir tip; nasıl olur da o hissetmemenin içine girebilir? Düşünen bir tip nasıl düşünmemenin içine girebilir? Aktif bir tip, nasıl olur da eylemsizliğin içine girebilir. Ancak bu sadece paradoksal görünür ama değildir. Zıtların bir­ birine ait olduğu, iki ucun birbirine ait olduğu temel 319


DUYGUSAL İYİLEŞME

kanunlardan birisidir. Tıpkı büyük bir duvar saatinin tokmağının solda en uç noktaya kadar gitmesi, sonra da sağa doğru hareket etmesi gibi. O sağa doğru gider­ ken sola gitmek için gereken gücü topluyordur. Sola giderken, sağa gitmeye hazırlanıyordur. Bu yüzden zıt olan kolaydır. Unutma, eğer kolayca rahatlayabiliyorsan, aktif tipe aitsin. Eğer kolaylıkla meditasyon yapabiliyorsan, düşünen tipe aitsin. Bu yüzden Buda meditasyona çok kolay girebilir ve bu yüzden Gandi kolaylıkla gevşeye­ bilir. Ne zaman vakit bulsa Gandi uyurdu. Uyku onun için o kadar kolaydı. Bir Buda düşünmemenin içine girebilir, bir Sok­ rates düşünmemenin içine kolaylıkla girebilir. Normal­ de bu tuhaf gelir. Bu kadar çok düşünen birisi nasıl düşünceyi dağıtabilir? Nasıl olur da düşünmemenin içine girebilir? Buda'nm tüm mesajı düşünmemedir ve o bir düşünen tiptir. Onda o kadar çok düşünce vardır ki, gerçekten o hala güncel kalmıştır. Yirmi beş asır geçmiştir ve Buda hala çağdaş zihne aittir. Başka hiç kimse Buda kadar çağdaş zihne ait olmamıştır. Günü­ müzün düşünürlerinden birisi dahi Buda'nın zamanı­ nın geçtiğini söyleyemez. O çok düşünmüştür, zamanı­ nın asırlarca önündedir ve hala caziptir . Dolayısıyla nerde olursa olsun bir düşünür için Buda'nın bir cazi­ besi vardır çünkü o en saf tiptir. Ancak onun mesajı "Düşünmemenin içine girin"dir. Derinlemesine düşün­ müş olan kişiler her zaman düşünmemenin içerisine gir demişlerdir. 320


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Ve hisseden tip hissetmemenin içine girebilir. Ör­ neğin Meera bir hisseden tiptir; Chaitanya bir hisse­ den tiptir. Onların hisleri

o

kadar büyüktür ki sadece

birkaç insana yahut birkaç şeye karşı sevgi dolu olarak sınırlı kalamazlar. Onlar tüm dünyayı sevmek zorun­ dadırlar. Onların tipi budur. Onlar sınırlı sevgiyle tat­ min olmazlar. Sevgi sınırsız olmalıdır, o sonsuz olana doğru yayılmalıdır. Bir gün Chaitanya bir öğretmene gitti. O da ken­ di başına aydınlanmıştı; onun ismi tüm Bengal'de bili­ niyordu. O bir Vedanta öğretmenine gitti ve öğretme­ nin ayaklarına kapandı. Öğretmen şaşırıp kalmıştı çünkü o Chaitanya'ya büyük saygı duyuyordu. "Niçin bana geldin ? Benden ne istiyorsun? Sen kendin de er­ mişsin. Sana hiçbir şey öğretemem" dedi. Chaitanya, "Ben artık vairagya, bağlanmamaya yönelmek istiyo­ rum. Ben hislerden oluşan bir hayat yaşadım ve artık hissetmemenin içine girme k istiyorum. Bunun için ba­ na yardım et" dedi. Hisseden bir tip bağlanmamanın içine girebilir ve Chaitanya bu yönde ilerlemiştir. Ramakrishna, hisse­ den tipti ve sonunda o, Vedanta'ya yöneldi. Tüm yaşa­ mı boyunca o ana Tanrıça Kali'ye kendisini adamıştı. Ve sonra o e n sonunda Vedanta öğretmeni Totopu­ ri'nin bir müridi oldu ve hissetmemenin dünyasına adım attı. Pek çok insan Totopuri'ye "Nasıl olur da bu Ramakrishna'yı inisiye edersin? O hisseden bir tip ! Onun için aşk yegane şeydir. O dua edebilir, ibadet edebilir, dans e debilir, kendinden geçebilir. O bağlan32 1


DUYGUSAL İYİLEŞME

mamaya yönelemez, o hislerin ötesindeki dünyalara g i · demez " demiştir. Totopuri, "Bu yüzden o yapabilir ve onu kab u l edeceğim. Siz yapamazsınız, o yapacaktır" dedi. Dolayısıyla ikinci kriter senin zıt kutba yönelip yö_nelememendir. Başlangıcın ne olduğunu anla ve sonra hareketin zıt kutba doğru olup olmadığını anla. Bu iki şey vardır. Ve kendi içinde sürekli olarak araş­ tır. Yirmi bir gün boyunca sürekli olarak bu iki şeyi not et. tlk önce bir duruma nasıl tepki veriyorsun başlangıç, tohum, çıkış nedir? - ve sonra hangi zıt kutba kolaylıkla yönelebiliyorsun? Düşünmemeye mi? Hissetmemeye mi? Eylemsizliğe mi? Ve yirmi bir gün içinde kendi tipini - elbette ki baskın olanını - anla­ yabilir hale geleceksin. Diğer ikisi tıpkı gölgeler gibi orada olacaktır çün­ kü saf tipler hiçbir zaman var olmaz. Olamazlar. Her üçü de senin içindedir; sadece bir tanesi diğerlerinden daha önemlidir. Ve bir kez tipinin ne olduğunu bilirsen yolun çok kolay ve yumuşak hale dönüşür. O zaman enerjini boşa harcamazsın. O zaman sen sana ait olma­ yan yollarda enerjini gereksizce dağıtmazsın. Aksi takdirde sen pek çok şey yapmaya devam edebilirsin ve sadece kafa karışıklığı yaratacaksın, sa­ dece bir parçalanma yaratacaksın. Kendi doğana uy­ gun olarak başarısız olmak dahi iyidir çünkü bu başa­ rısızlık bile seni zenginleştirecektir. Sen onun aracılı­ ğıyla olgunlaşacaksın, onun aracılığıyla çok şey bile­ ceksin, onun aracılığıyla çoğalacaksın. Bu yüzden şa322


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

yet kişinin kendi tipine göreyse başarısızlık dahi iyidir. Hangi tipe ait olduğunu ya da hangi tipin baskın olduğunu bul. O zaman bu tipe göre çalışmaya b aşla. O zaman bu çalışma kolay olacaktır.

Her tipteki insan için hangi meditas­ yon tekniklerinin ya da yaklaşımları­ nın uygun olduğu hakkında bilgi vere­ bilir misiniz? Ben kendimi daha çok bir "kalp" ya da "hisseden" tip olarak hissediyorum ama emi1ı değilim. Kalbin farklı türden bir iletişimi vardır. O bir enerji iletişimidir. Dünyadaki pek çok azizin buna sa­ hip olduğu söylenir. Assisi'li Aziz Francis en meşhuru­ dur. Bu artık bilimsel bir gerçek haline dönüşmüştür; dünyanın pek çok yerinden çok sayıda araştırmacı bit­ kilerin çok derin, insanlardan daha derin bir duyarlılı­ ğa sahip olduğunu söylüyor. Çünkü insan duyarlılığı zihin, entelekt tarafından bozulur. insan nasıl hissede­ ceğini bütünüyle unutmuştur; " Hissediyorum" dediği zaman bile aslında o, hissettiğini düşünür. insanlar bana gelir ve "Biz birbirimize aşığız" der­ ler. Eğer, "Gerçekten aşık mısınız ? " diye ısrar edersen omuzlarını sallayıp "Aslında aşık olduğumuzu düşünü­ yoruz" derler. Hissediş doğrudan değildir, o kafa üze­ rinden gelir. Ve hissediş doğrudan değil, kafa aracılı­ ğıyla geldiğinde o, kafa karıştırıcıdır, o kalpten kaba­ rıp gelmez. 323


DUYGUSAL İYİLEŞME

İyimser araştırmacılar sadece kuşların değil, bitki­ lerin ve sadece b itkilerin değil m etallerin dahi duyarlı­ lığa sahip olduğunu öğrenmişlerdir. Onlar hisseder ve onlar muazzam bir şekilde hisseder. Onlar belki senin yakalayamayacağın mesajlar verir fakat bilim insanları onların vermiş olduğu mesajları fark edebilecek araç­ lar yaratmışlardır. Eğer onlar korkuyorsa titremeye başlarlar. Sen titremeyi göremeyebilirsin. O çok zor fark edilir. Hiç esen rüzgar olmasa bile algılayıcılar, bitkinin içerde son derece titremekte olduğunu göste­ rir. Onlar mutlu olduğunda, esrime halinde oldukla­ rında, araçlar bitkilerin mutlu olduğunu gösterir. Acı çektiklerinde, korktuklarında, öfke, nefretle doldukla­ rmda her türden duyguları artık algılanabilir. insana son derece derin bir şey olmuştur: Bir ya­ ra, bir kaza, o duygularıyla olan temasını kaybetmiştir. Eğer yeterince uzun bir süre ağaçlarla, kuşlarla, hay­ vanlarla konuşursan

- ve şayet aptal gibi hissetmez­

sen çünkü zihin araya girecek ve bunun aptalca oldu­ ğunu söyleyecek - eğer zihni dinlemezsen onu devre dışı bırakıp doğrudan temas kurarsan muazzam bir enerji hissi sana açılacaktır. Sen bütünüyle yeni türden bir varlık haline geleceksin. Sen asla bu şekilde olma­ sının mümkün olabileceğini bilmiyordun. Duyarlı hale geleceksin; acıya ve zevke duyarlı. insanlar bu yüzden hissetme işlerini durdurmuş­ lardır: Sen zevke duyarlı hale geldiğinde aynı zaman­ da acıya da duyarlı olursun. Ne kadar mutlu hissede­ bilirsen o kadar da mutsuz hissedebilirsin. 324


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

İnsanın çok mutsuz olabileceği korkusu seni ka­ patmıştır, insan zihninin engeller yaratmasına yardım etmiştir. ,Bu yüzden sen hissedemezsin. Sen hissede­ mediğinde, koridorlar kapalıdır. Sen mutsuz olamaz­ sın ve sen mutlu da olamazsın. Ama bunu dene; bu bir tür duadır çünkü o kalp­ ten kalbedir. Önce insanlarla dene; kendi çocuğunla sessizce otur ve duygulara izin ver. Zihni araya sokma. Karınla ya da arkadaşınla ya da kocanla karanlık bir odada el ele hiçbir şey yapmadan sadece birbirinizi hissetmeye çalışarak oturun . Başlangıçta bu zor ola­ caktır. Ama yavaş yavaş içinde farklı bir şekilde çalı­ şan bir mekanizmaya sahip olacaksın ve hissetmeye başlayacaksın. Bazı insanlar, çok kolaylıkla kalplerini yeniden açabilirler. Bu onlarda ölü değildir. Diğerleri için zor olabilir. Bazıları beden merkezlidir, bazıları kalp mer­ kezlidir, bazıları kafa merkezlidir. Kalp merkezli olan­ lar bu türden duyguları çok kolaylıkla yeniden canlan­ dırabilirler. Kafa merkezli insanlar için herhangi bir şey his­ setmek çok zor olacaktır. Onlar için dua yoktur. Ga­ utam Buda ve aşağı yukarı aynı zamanlarda yaşamış olan Jain mistik Mahavira kafa merkezli insanlardır. Bu yüzden dua onların öğretilerinin bir parçası değil­ dir. Onlar mantıksal olarak, entelektüel olarak çok iyi eğitilmiş z eki insanlardır. Onlar meditasyonu geliştir­ diler. Ama onlar dua hakkında bir şey söylemediler. 325


DUYGUSAL İYİLEŞME

Jainizim'de duaya benzer bir şey yoktur; olamaz. O lslam'da vardır: Muhammed kalp merkezli bir insan­ dır, onun farklı türden bir niteliği vardır. O Hıristiyan­ lıkta vardır: İsa kalp merkezli bir insandır. O Hindu­ zimde vardır ama Budizm'de ya da Jainizmde yoktur. Bu yaklaşımlarda duaya benzer bir şey yoktur. Ve bazı insanlar beden merkezlidir. Onlar potan­ siyel hedonistlerdir. Onlar için dua yoktur, meditasyon 1

yoktur, sadece bedenin zevki vardır. Onların mutlu olmak için temel yolu, var olmak için temel yolu budur. Bu yüzden sen kalp merkezli b irisiysen - eğer düşünmekten çok hissediyorsan, eğer müzik sana de­ rin bir titreşim veriyorsa, eğer şiir sana dokunuyorsa, eğer güzellik seni çevreliyorsa ve sen hissedebiliyor­ san - o zaman senin için dua yaklaşımı daha uygun­ dur. O zaman kuşlarla ve ağaçlarla ve gökyüzüyle ko­ nuşmaya başla. Fakat bunu zihinsel bir şey yapma, kalpten kalbe olsun. İlişki kur. Bu yüzden kalp insanları Tanrı'yı bir baba olarak ya da bir sevgili olarak, çok derinden ilişkili oldukları bir enerji olarak düşünürler. Kafa merkezli insanlar her zaman gülerler: Sen ne saçmalıklardan bahsedi­ yorsun. Tanrı, baba mıdır? O zaman anne nerede ? Onlar her zaman bununla dalga geçerler çünkü onlar anlayamaz. Onlar için Tanrı hakikattir. Kalp insanları için Tanrı sevgidir. Ve beden insanları için dünya Tan­ rı' dır: Paraları, evleri, arabaları, iktidarları, prestijleri ya da saygınlıkları. Beden merkezli bir kimsenin farklı türden bir 326


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

yaklaşıma ihtiyacı vardır. Aslında son zamanlarda Ba­ tı'da ö zellikle Amerika'da beden merkezli insan için yeni türden bir çalışma ortaya çıkmıştır. Bu çalışma beden duyarlJığına dayanır. Yeni tür bir ruhsallık doğmaktadır. Geçmişte iki tür ruhsal yaklaşım olmuştur: Medi­ tasyon merkezli ve dua merkezli. Ruhsallıkta hiçbir za­ man beden merkezli bir yaklaşım olmamıştır. Beden merkezli insanlar olmuştur ama onlar her zaman için din yoktur demişlerdir. Çünkü onlar duayı reddetmiş­ tir, meditasyonu reddetmiştir. Bunlar hedonistler, epi­ kürcüdür, Tanrı yoktur diyen ateistlerdir. Tanrı yok­ tur diyen, sadece bu bedene ve bu hayata sahip oldu­ ğunu söyleyen ateistlerdir. Ancak onlar hiçbir zaman, bir din yaratmamışlardır. Fakat artık hayatın en derin­ deki özüne doğru ilerlemekte olan yeni bir yaklaşım b eden merkezli insanları kendine çekmektedir. Ve bu güzeldir çünkü bu insanların farklı türden bir metoda ihtiyaçları vardır. Onların bedenlerinin dini bir şekilde iş görmesine izin veren bir yaklaşıma ihtiyaçları vardır. Bu insanlar için Tantra son derece faydalı ola­ bilir. Dua ve meditasyon yardımcı olmayacaktır. Fakat bedenden de kişinin en derindeki özüne doğru bir yol olmalıdır. Bu yüzden eğer beden merkezliysen moralini boz­ ma; beden aracılığıyla erişebileceğin yollar vardır çün­ kü beden de doğaya ve varoluşa aittir. Eğer sen kalp merkezli olduğunu hissediyorsan o zaman duayı, sa­ natsal ifadeyi ve yaklaşımları dene. Eğer entelekt mer327


DUYGUSAL İYİLEŞME

kezli olduğunu hissediyorsan o zaman meditasyonu dene .

Çağdaş insanlar için yeni tür medi­ tasyonlar geliştirdiniz. Ne tür insan­ lar sizin ıneditasyonlannızı faydalı bulacaktır? Benim meditasyonlanm bir yönden farklıdır. Ben her üç tip tarafından kullanılabilecek metotlar geliştir­ meye çalıştım. Bedenin çoğu, kalbin çoğu, entelektin çoğu onun içinde kullanılır. Üçü de bir arada birleşti­ rilmiştir ve onlar farklı insanlarda farklı şekillerde iş görür. Beden merkezli kişi metotları hemen sever; fa­ kat o aktif kısımları sever ve o gelip beni görür ve " Ha­ rika, aktif kısımlar harika ama sessizce durmam gerek­ tiğinde o zaman hiçbir şey yoktu" der. O meditasyon­ lar ile son derece sağlıklı hisseder; o bedende daha çok kökleşmiş hisseder. Kalp merkezli kişi için, duygusal boşalımın olduğu kısım daha önemlidir; kalp serbest bırakılır, ağırlıklardan kurtulur. Ve o, yeni bir şekilde iş görmeye başlar . Ve bir üçüncü tip, zekaya ait olan tip gelir. O sadece oturma ya da sessizce durma, medi­ tasyon olduğu kısmı beğenir. Beden, kalp, zihin; benim tüm meditasyonlarım aynı şekilde ilerler. Onlar bedenden başlar, kalp ile ilerler, zihne ulaşır ve oradan da ötesine geçer. Beden aracılığıyla sen varoluşla ilişki kurarsın. Denize gidebilirsin ve onun içinde yüzmekten zevk 328


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

alırsın. Fakat o zaman hislerin içerısıne girmeksizin, düşünmeksizin sadece "bedensel" bir beden halini alır­ sın . Kumsalda yere uzan ve bırak beden kumu, serinli­ ğini, dokusunu hissetsin. Koş - daha yeni "Koşmanın Zen'i'' isimli güzel bir kitap okuyordum - bu beden merkezli insanlar içindir. Yazar sadece koşarak meditasyona gerek ol­ madığını, sadece koşarken meditasyonun gerçekleşti­ ğini keşfetmiştir. O mutlaka beden merkezli olmalı. Hiç kimse meditasyonun koşarak mümkün olduğunu bugüne kadar hiç düşünmemiştir. Fakat biliyorum, koşmaktan ben de çok hoşlanıyordum. Şayet koşmaya devam edersen, eğer hızlı koşarsan düşünmek durur çünkü sen çok hızlı koşarken düşüncenin sürmesi ola­ sı değildir. Düşünmek için rahat bir koltuk gereklidir, bu yüzden biz düşünürlere "koltuk filozofları" deriz. Onlar bir koltukta otururlar ve rahatlarlar, beden ta­ mamen rahatlamıştır, o zaman tüm enerji zihne yöne­ lir. Koşuyorsan, o zaman tüm enerji bedene hareket eder, zihnin düşünmesi için imkan yoktur. Ve sen hız­ lı koştuğunda derin nefes alırsın, nefesini derinlemesi­ ne verirsin, sen sadece beden haline gelirsin. Senin bir bedenden başka bir şey olmadığın bir an gelir. O an sen evrenle bir hale gelirsin çünkü bir bölünme yoktur. Hava akışı sana geçmiştir ve bedenin tek hale gelmiş­ tir. Derin bir ritim gerçekleşir. Bu yüzden oyunlar ve atletizm her zaman insanla­ ra çekici gelmiştir. Ve bu yüzden çocuklar dans etme329


DUYGUSAL İYİLEŞME

yi, koşmayı, zıplamayı bu kadar sever; onlar bedendir­ ler ! Zihin henüz gelişmemiştir. Şayet sen beden tipi olduğunu hissediyorsan, o zaman koşmak senin için çok güzel olabilir: Her gün altı ya da yedi kilometre koş ve bunu bir meditasyona dönüştür. O seni bütünüyle dönüştürecektir. Fakat kendinin kalp merkezli bir kişi olduğunu hissediyorsan o zaman kuşlarla konuş, onlarla payla­ şım yapmaya çalış . İzle ! Sadece bekle, derin bir güven ile sessizce oturarak ve sana gelmeleri gerektiğini ka­ bul ederek bekle ve onlar birer birer gelmeye başlaya­ caklardır. Yavaş yavaş onlar senin omzuna oturacak­ tır. Onları kabul et. Ağaçlarla, taşlarla konuş ama onun kalpten, duygusal konuşmalar olmasına izin ver. Bağır ve ağla ve kahkaha at. Gözyaşları sözcüklerden daha çok ibadetle dolu olabilir çünkü onlar kalbin de­ rinliklerinden gelir. Sözlere dökmeye gerek yoktur; sa­ dece hisset. Sanki onunla bir oluyormuşsun gibi ağacı kucakla ve onu hisset. Ve kısa süre sonra özsuyunun sadece ağaçlarda akmayıp senin de içinde akmaya baş­ ladığını hissedeceksin. Kalbin sadece senin içinde at­ mıyor; ağacın derinlerinde bir karşılık vardır. İnsanın bunu hissetmesi için onu yapması gerekir. Ancak kendinin üçüncü tip olduğunu hissedersen eğer, o zaman meditasyon sana göredir. Koşmanın fay­ dası olmayacaktır. O zaman Buda gibi sessizce, bir şey yapmadan oturman gerekecektir. Öylesine derin bir şekilde oturacaksın ki düşünmek bile eylem gibi gelir ve sen onu bırakırsın. Birkaç gün düşünceler devam 330


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

edecektir ama sen, sadece ona karşı yahut onun tara­ fında bir yargı olmaksızın onları izlemeye devam eder­ sen, seni ziyaret etmeyi durdururlar. Yavaş yavaş du­ rurlar, b oşluklar gelir, aralıklar oluşur. Bu aralıklarda sen kendi varlığının ipuçlarını tecrübe edersin. Bu ipuçları bedenden alınabilir, kalpten alınabilir, onlar kafadan alınabilir. Tüm bu olasılıklar mevcuttur çünkü varlığın üçünün de içindedir ve aynı zamanda üçünün de ötesindedir.

331


Bulutlan izlemek Gözley en ve Gözlenen

Y

argılama çünkü yargılamaya başladığın an izleme­ yi unutursun. Ve sebebi şudur ki sen - " Bu iyi bir

düşünce" diye � yargılamaya başladığın an, bu kadar­ lık bir alanda sen izlemiyordun. Sen düşünmeye başla­ dın, işin içine girdin. Yolun kenarında durup trafiği seyrederek mesafeli kalamadın. Değer biçerek, kıymet vererek, kötüleyerek bir katılımcı haline gelme; zihninden geçen şeylerle ilgili hiçbir tavır alınmamalıdır. Düşüncelerini gökyüzün­ den geçen bulutlar gibi izlemelisin. Bulutlar hakkında yargıda bulunmazsın; bu siyah bulut kötü, şu beyaz bulut bir ermiş gibi diye. Bulutlar buluttur, onlar ne iyidir ne kötüdür. Düşünceler de öyledir; sadece küçük bir dalga zihninden geçiyor. Yargılamadan izle ve sen büyük bir sürpriz yaşayacaksın. İzlemen yerleştikçe düşünceler giderek azalacaktır. Oran tam olarak aynıdır: Şayet sen tanıklığına yüzde elli yerleştiysen, o zaman düşün celerinin yüzde ellisi kaybolacaktır. Eğer tanıklığın 333


DUYGUSAL İYİLEŞME

yüzde altmış yerleştiyse, o zaman sadece düşünceleri­ nin yüzde kırkı orada olacaktır. Sen yüzde doksan do­ kuz saf bir tanık olduğunda, sadece arada bir yalnız bir düşünce olacaktır; yüzde bir caddeden geçiyordur, ak­ si takdirde trafik bitmiştir. Akşam saati trafiği artık yoktur. Sen yüzde yüz yargısız, sadece bir tanık olduğun­ da bunun anlamı senin sadece bir aynaya dönüşmüş ol­ duğundur çünkü ayna hiçbir yargıda bulunmaz. Çir­ kin bir kadın ona bakar, aynanın bir yargısı yoktur. Güzel bir kadın aynaya bakar, hiçbir fark yaratmaz. Kimse ona bakmaz ve ayna birisi onda yansıdığı za­ manki kadar saftır. Ne yansıtma onu karıştırır ne de yansıtmamak. Tanıklık bir aynaya dönüşür. Bu meditasyondaki büyük bir kazanımdır. O z aman sen yolun yarısını geç­ mişsindir ve bu en zor kısımdı. Artık sen sırrı biliyor­ sun ve aynı sır sadece farklı nesnelere uygulanmalıdır. Düşüncelerden, duyguların, hislerin, ruh halleri­ nin daha zor fark edilen tecrübelerine yönelmen gere­ kir. Zihinden kalbe, aynı koşulla: Yargısız, sadece ta­ nıklıkla. Ve sana sahip olan duygularının, hislerinin ve ruh hallerinin dağılmaya başlaması sürpriz olacaktır. Şimdi, sen üzüldüğünde gerçekten üzüleceksin, üzün­ tü tarafından ele geçirileceksin. Öfkelendiğinde, bu parçalı bir şey olmayacaktır. Sen öfkeyle dalacaksın; varlığının her zerresi öfkeyle titremektedir. Kalbi izlemekle artık hiçbir şeyin seni ele geçirme­ diğini tecrübe edeceksin. Üzüntü gelir ve gider, sen 334


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

üzülmezsin; mutluluk gelir ve gider, sen mutlu da ol­ mazsın. Kalbinin daha derindeki katmanlarında hare­ ket eden şey ne olursa olsun seni hiç etkilemez. İlk kez sen efendiliği tadarsın. Sen artık herhangi bir duygu­ nun, herhangi bir hissin şuraya-buraya itilip kakabile­ ceği, herhangi birisinin saçma sapan herhangi bir şey için rahatsız edebileceği bir köle değilsin.

Geçip gitmekte olan ruhsal hallerin bulutlannı izlemekten bahsediyorsu­ nuz ama aynı zamanda bütün olmalı, her ne olursa olsun bütünüyle içine ginnekten de bahsediyorsunuz. Ben öflıe, hüzün, kıskançlık, vs. buluılan­ nı izlemeyi seviyorum. Ancalı mutlu­ luk yahut neşe ortaya çıktığında ise onlarla özdeşleşmek ve bütünüyle onlann içine girip onlan ifade etmek is­ terdim. Her ruh halini izlemeli miyim yoksa her ruh halinin içine bütünüyle ginneli miyim? Lütfen yorumlayabilir misiniz? Hiç kimse bu ikisini bir araya getiremez. Birisini seçmek zorundasın. Benim önerim her şeyi eşit mesa­ feden, eşit uzaklıktan izlemendir. Hüzün, öfke, kıs­ kançlık, mutluluk, neşe, sevgi; hepsine mesafeli dur ve sadece izlemenin içerisinde bütün ol. Senin izlemen bütün olmalıdır. İzlemenle özdeşle335


DUYGUSAL İYİLEŞME

şebilirsin çünkü senin doğan budur, sen busun. Onun­ la özdeşleşmemek söz konusu değildir; bunu denesen bile başaramazsın. Senin içkin doğan basitçe bir tanık­ tır. Tek bir farkındalık niteliği senin tüm varlığını oluş­ turur. Bu yüzden her şeyi sanki bir bulut geçiyormuş gibi izle. Senin yaşadığın zorluğu anlayabiliyorum. Sen sevgiyle özdeşleşmek istiyorsun, mutlulukla özdeşleş­ mek istiyorsun ve üzüntüyle özdeşleşmemek istiyor­ sun. Istırapla özdeşleşmemek istiyorsun. Fakat bu tür­ den bir seçime varoluş tarafından izin verilmez. Eğer sen gerçekten zihin ve onun tüm tecrübelerinin - hü­ zün ve neşe, öfke ve huzur, aşk ve nefret; tüm bu iki­ lemlerin - ötesine geçmek istersen, hepsini eşit olarak izlemen gerekir, seçemezsin. Şayet seçersen, izlemek istediğin bu şeyleri de izleyemezsin. Bu yüzden ilk şey sadece bir izleyici olmaktır. Başlangıçta çok tatlı, çok güzel şeyleri izlemek zor olacaktır . . .çünkü izlemek bir bulut gibi geçip giden tüm tecrübelerden bir miktar uzaklaştıracaktır. Tutu­ namazsın. Bu ana kadar senin yapmakta olduğun şey buydu:

İyi

olduğunu zannettiğin şeylere tutunmak ve

çirkin ve mutsuzluk verici olduğunu zannettiklerinden uzak durmak. Ancak sen sadece kendinden bir karma­ şa yaratmış oldun. En iyi yol bütünüyle bir izleyici olmaktır. Şayet bunu zor bulursan bunun bir alternatifi vardır. Ancak alternatif daha da zordur, o bundan daha da zordur; ve o da hareket eden her hareketle özdeşleşmektir. Eğer 336


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

ıstırap varsa, o zaman bütünüyle ıstırap dolu hale gel, o zaman geride hiçbir şey bırakma, sadece onunla so­ nuna kadar git. Eğer öfkeliysen, o zaman öfke ol ve o sana ne aptallık önerirse onu yap . Şayet deli bir bulut geçerse, delir. Ama o zaman hiçbir şeyi kaçırma. Sana ne gelirse gelsin, o anın içinde bütünüyle onunla ol ve gittiğindeyse gitmiştir. Bu da seni özgürleştirecektir ama bu daha zor bir yoldur. Şayet gerçekten tehlikeli bir şeyle oynamak is­ tersen, her şeyle özdeşleşebilirsin. O zaman hiçbir ay­ rım gözetme, bu özdeşleşmek için iyidir ve bu özdeş­ leşmek için kötüdür deme. O zaman sorun yoktur; hiç­ bir ayrım olmaksızın özdeşleş ve bir hafta içinde onun­ la işin bitecektir. Sadece bir hafta yetecektir çünkü pek çok şey geçiyor. O kadar yorulacaksın, o kadar tü­ keneceksin ki. Eğer hayatta kalırsan yeniden buluşa­ cağız . . . ve eğer hayatta kalamazsan, hoşça kal ! Ancak bu zor bir yoldur. Hiç kimsenin hayatta kaldığını duymadım. Ve sen zihnine ne tür şeylerin geldiğini gayet iyi biliyorsun. Bazen havlamak istiyor­ sun; o zaman onu yap, bir köpek gibi havla ve bırak dünya ne düşünürse düşünsün. Sen kendi yolunu seç­ mişsin, sen özgürleşeceksin . . . b elki bütünüyle özgür; aydınlanma ve b edenden özgürleşme bir arada gele­ cektir ! Ama bu biraz tehlikelidir. İnsanlar seni önlemeye çalışabilir çünkü kimse senin aklına ne türden bir şey geleceğini bilemez. Ken­ di insanların - arkadaşların, ailen, karın, kocan - se­ ni engellemeye çalışabilir. Dünyanın her tarafında 337


DUYGUSAL İYİLEŞME

aileleri tarafından tımarhaneye kapatılmış çok sayıda in­ san vardır. Çünkü .onlar bunun, onları korumanın yega­ ne yolu olduğunu hissetmiştir. Ve bu her yerde olur. Benim köyümdeki en zengin ailenin evin bodru­ muna tüm hayatı boyunca kilitlemiş olduğu bir kişi vardı. Herkes bu kişiye bir şey olduğunu biliyordu çünkü ansızın ortadan kaybolmuştu. Ancak o kadar çok yıl geçmişti ki yavaş yavaş insanlar unutmuştu. Ben şans eseri onu tanışmıştım çünkü öğrencilerimden birisi zincirli tutulan bu adamın oğluydu . Benim kö­ yümden olduğu için sıklıkla beni görmeye gelirdi ve bir gün ben ona bunu sordum. " Ben babanı hiç görme­ dim" dedim. Çok hüzünlendi ve "Size yalan söyleyemem ama babamın başına gelen şey kalbimde öylesine büyük bir ağırlığa sahip ki. Ailem köyün en zengini olduğundan babama yaptıklarını kimsenin bilmesini istemiyorlar. Onu dövüyorlar; neredeyse vahşi bir hayvan gibi onu kafese koymuşlar. O bağırıyor, çığlık atıyor, ağlıyor ama kimse dinlemiyor, kimse yanına gitmiyor. Bodru­ mun kapağından aşağıya yemek bırakılıyor ona. İhti­ yaç duyduğu her şey yukarıdan aşağıya bırakılıyor; hiç kimse ona bakmak istemiyor" dedi. "iyi ama, " dedim, "ne yapmış ki ? " " Ozel bir şey yok, o sadece deliydi. O normal ol­ mayan şeyler yapardı" dedi. Örneğin çarşıya çıplak gi­ debilirdi. Şimdi, bunun bir zararı yoktur . . . o kimseye hiçbir zarar vermemişti, sadece çarşıda çıplak yürü­ müştü ama bu ailenin onu kilitlemesi için yeterliydi. Ve 3 38


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

onu giderek daha da çok delirttiler. Bunun bir faydası olmayacaktı, bu bir tedavi değildi, bir terapi değildi. Bu nedenle şayet tüm fikirlerinle özdeşleşirsen, o zaman, uygulamaya geçmeden evvel -her ne kadar onlarla tümüyle, hiç seçim olmaksızın özdeşleşirsen tüm bu duygulardan özgürleşmen mümkün olsa da ­ insanlar bunun hakkında ne düşünecek, sana nasıl davranacaklar düşünmelisin. İster seçimsiz olarak özdeşleşme, istersen de se­ çimsiz olarak özdeşleş. Esas olan seçimsizliktir. Fakat ilk yoldan gidersen daha güvenli sularda olacaksın. Se­ çimsiz bir izleyici ol. Bir şeyi iyi olarak seçme ve başka bir şeyi de kötü deyip fırlatıp atma. Hiçbir şey iyi de­ ğildir, hiçbir şey kötü değildir; sadece tanıklık iyidir ve tanık olmamak kötüdür.

,, "Doktor, dedi ev hanımı, "size kocam yüzünden geldim. Biz neredeyse yirmi beş yıl­ dan fazla süredir evliyiz. O iyi, mutlu, tatmin olm uş ve kendisini bana adamış bir koca ol­ muştur ama size baş ağnsı nedeniyle geldiğin­ den beridir, başka bir adam oldu. Artık eve hiç gelmiyor, beni hiç dışarı çıkartmıyor, ne bana herhangi bir şey alıyor ne de bana para veri­ yor. Kahretsin, bana hiç bakmıyor bile. Sizin tedaviniz onun kişiliğini bütünüyle değiştirdi. " "Tedavi mi ? " dedi doktor. "Yaptığım tek şey ona bir çift gözlük alması için reçete yaz­ maktı. " 339


DUYGUSAL İYİLEŞME

Sadece bir çift gözlük tüm kişiliğinde, bütün dav­ ranışlarında keskin değişiklikler yapabilir. Ve bu göz­ lükleri değiştirmek gibi küçük bir değişiklik olmaya­ caktır. Şayet her şeyle özdeşleşmeye başlarsan her açı­ dan zorluklar içerisinde olacaksın. Daha güvenli yolu seçmek daha iyidir; tüm uyanmış insanlar bu yolu seç­ miştir. O hiç istisnasız en akıllıca yoldur.

Zihinsel açıklık ve Jıafijlik anlann­ dan sonra bazen bana öyle geliyor ki vahşi duygular, kıskançlık, öflıeli his­ setmek ve benzeri gibi eski dostlanm, lıöşede yeniden şanslanııı denemek için bekliyonnuşçasına, eskisinden dalıa güçlü bir şekilde geri dönecekmiş gibi geliyor. Bir şey söyleyebilir misiniz? Bir şey söyleyebilirim ama bu vahşi duygular ve kıskançlık ve öfke yine de köşede seni bekliyor olacak. Sadece bir şey söyleyerek onlar kaybolmayacak. Çün­ kü bilmeden sen onları besliyorsun. Bilmeden, senin onlardan özgürleşme arzun son derece yüzeyseldir. Benim sürekli olarak vurguladığım şeyi yapmı­ yorsun, sen tam tersini yapıyorsun. Sen karanlıkla sa­ vaşıyorsun ve sen içeriye ışık getirmiyorsun. İstediğin kadar karanlıkla savaşmaya devam edip durabilirsin ama zafer kazanamayacaksın. Bu, sen karanlıktan da340


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

ha zayıfsın anlamına gelmiyor, bu basitçe senin yaptı­ ğın şeyin karanlık üzerinde hiç etkisi yok anlamına ge­ liyor. Karanlık sadece bir yokluktur, ona doğrudan hiç­ bir şey yapamazsın. Sadece içeriye ışık getir. Ve sen içeri ışık getirdiğinde karanlık kapılardan dışarıya ko­ şarak çıkmayacaktır. Karanlık sadece bir yokluktur; ışık gelir ve artık yokluk söz konusu değildir. Karanlık bir yere gitmez, onun kendine ait bir varlığı yoktur. Sorunu okuyacağım: "Zihinsel açıklık ve hafiflik anlarından sonra bazen bana öyle geliyor ki vahşi duy­ gular, kıskançlık, öfkeli hissetmek ve benzeri gibi eski dostlarım, köşede yeniden şanslarını denemek için bekliyormuşçasına, eskisinden daha güçlü bir şekilde geri dönecekmiş gibi geliyor. " Senin zihinsel açıklığın ve hafifliğin sadece anlık­ tır. Eğer içeriye bir anlığına ışık getirirsen ve sonra kandili üflersen karanlık yeniden geri dönecektir; o köşede beklemiyor, sadece sen yeniden ışık yokluğu yaratmışsındır. Bilinç fenerin sürekli olarak yanıyor olmalıdır; o zaman hiç karanlık olmayacaktır. Senin bu çok tehlikeli olduğunu zannettiğin duy­ gular neredeyse acizdir. Şiddet vardır çünkü sen sevgi için var olan potansiyelini geliştirmemişsin; o sevginin yokluğudur. Ve insanlar aptalca şeyler yapıp duruyor­ lar. Onlar şiddeti b astırarak, şiddet karşıtı olmaya ça­ lışıyorlar, şiddet karşıtı olmak için muazzam bir gayret sarf ediyorlar. Fakat hiç kimsenin şiddet karşıtı olma­ sına gerek yoktur. Sen yanlış yönde hareket ediyor34 1


DUYGUSAL iYİLEŞME

sun. Şiddet negatif bir şeydir ve sen şiddeti yok etme­ ye çalışıyorsun ve şiddet karşıtı hale gelmek istiyorsun. Ben şiddeti unutmam söylerdim. O sevginin yokluğu­ dur; daha sevecen ol. Şiddeti bastırmak için ve şiddet karşıtı hale gelmek için kullandığın enerjiyi aşık olma­ nın içine akıt. Mahavira ve Gautam Buda'nın ikisinin de şiddet­ sizlikten bahsetmiş olmaları talihsizliktir. Onların ya­ şadıkları zorluğu anlayabiliyorum . Onların zorluğu "aşk" dendiğinde insanların biyolojik aşkı anlamasıdır; bu yanlış anlamadan kaçınmak için onlar negatif bir terim olan "şiddetsizliği" kullanmışlardır. Ancak bu şiddetin pozitif bir şey ve şiddetsizliğin ise negatif bir şey olduğu fikrini destekler. Aslında şiddet negatif bir şeydir ve aşk da pozitif şeydir. Ancak onlar "aşk" söz­ cüğünü kullanmaktan korkmuşlardır ve onların "aşk" sözcüğünün insanların zihninde sıradan aşk fikrini ya­ ratacağına olan korkuları yüzünden, talihsiz bir söz­ cük olan şiddetsizliği kullanmışlardır. Ve yirmi beş asırdır bu şiddetsizlik uygulanmıştır. Ancak sen bu in­ sanların çoğunun büzüşmüş ve cansız olduğunu göre­ ceksin. Onların zekası çiçek açmamış gibidir, onların bilinci çiçek açmamış gibi görünür. Sadece yanlış bir sözcüğü kullanmış olma hatası binlerce insanda yirmi beş asırlık muazzam bir eziyet yaratmıştır. Senin bilmeni istiyorum ki p ozitif olan şey sevgi­ dir ve sevgi b iyolojik aşk anlamına gelmiyor. Ve bunu sen de anlarsın: Sen anneni seversin, erkek kardeşini seversin, arkadaşını seversin ve bunda biyolojiye yer 342


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

yoktur. Bunlar biyolojik olmayan sevginin mevcut olan sıradan tecrübeleridir. Sen bir gülü seversin; her­ hangi bir biyoloji var mıdır? Güzel bir ay manzarasını seversin, müziği seversin, şiiri seversin, heykeli sever­ sin; herhangi bir biyoloji var mıdır? Ben, sırf sana sev­ ginin çok, p ek çok boyutu olduğunu gösterebilmek için bu örnekleri sıradan hayatın içinden veriyorum. Bu yüzden sadece zihinsel netlik ve hafiflik anla­ rına sahip olmaktansa, daha sevecen ol; ağaçlara seve­ cen ol, çiçeklere sevecen ol, müziğe sevecen ol, insan­ lara sevecen ol. Bırak her türden sevgi yaşamını zen­ ginleştirsin ve şiddet kaybolacaktır. Bir sevgi insanı hiç kimseyi incitemez . Sevgi incitemez ve saldırgan olamaz. Vahşi duygular, onların enerjisi sevgiye dönüştü­ rülmediği sürece kaybolmayacaktır. Ve hakiki sevgi kıskançlık nedir bilmez . Kıskançlığın takip ettiği her­ hangi bir sevgi kesinlikle hakiki aşk değildir, o biyolo­ jik bir içgüdüdür. Sen yükseğe doğru çıktıkça - bedenden zihne, kalpten varlığa - tüm bu çiğ duygular kaybolur. Var­ lıktan varlığa gerçekleşen aşk kıskançlık nedir bilmez . Ve böyle bir aşkı nasıl bulacaksın ? O senin sessizliğinin, huzurunun, içsel esenliğinin, saadetinin ışıltısıdır. S en o kadar mutlusun ki onu pay­ laşmak istersin; bu paylaşım aşktır. Aşk bir dilenci de­ ğildir. O asla, "bana aşk ver" demez . Aşk her zaman bir imparatordur, o sadece vermeyi bilir. O asla karşı­ lığında bir şey beklemez yahut hayal etmez. 343


DUYGUSAL İYİLEŞME

Daha çok meditasyon halinde ol, varlığının daha fazla bilincinde ol. Bırak senin içsel dünyan daha ses­ siz olsun ve sevgi senin aracılığınla aksın. İnsanlar tüm bu sorunlara sahiptir. Sorunlar fark­ lıdır - şiddet, kıskançlık, keder, kaygı - ancak bunla­ rın hepsi için ilaç tektir ve o da meditasyondur. Ve sana hatırlatmam gerekir ki ilaç (medicine) sözcüğü ile meditasyon (meditation) sözcüğü aynı kökten gelir. İlaç senin bedenini iyileştiren bir şey de­ mektir ve meditasyon ise ruhunu iyileştiren bir şey de­ mektir. Meditasyon sadece senin en derindeki hastalı­ ğın için bir ilaç olduğundan meditasyondur.

Vazelin satan bir adam bir hafta önce ka­ sabadaki çok sayıda evi dolaşıp insanlardan ürünün zekice kullanım alanlarını bulmaları­ nı isteyerek num uneler bırakmıştı. Şimdi ay­ nı evleri dolaşarak insanlara Vazelin için ne­ ler bulduklarını soruyordu. ilk evdeki şehirli ve varlıklı adam, "Ben on u tıbbi amaçlar için kullandım. Çocukları­ mın dizleri ya da dirseklerinde sıyrıklar oldu­ ğunda, on u üstüne sürdüm " dedi. İkinci evdeki adam, "Ben onu, bisikleti­ min yah ut çim biçm e makinemin rulmanları­ nı yağlamak gibi mekanik sebeplerle kullan­ dım " dedi. Üçüncü evdeki, pasaklı, tıraşsız, işçi sını­ fından olan adam, "Ben on u cinsel amaçlarla 3 44


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

kullandım ,, dedi. Şok olm uş bir ses tonuyla satıcı adam sordu, "Ne demek istiyorsunuz ? " "Aslında, ,, dedi pasaklı adam, "çocukları dışarıda tutmak için yatak odamın kapı kolu­ na ondan bir avuç dolusun u koydum " dedi. Aynı şeyi farklı insanlara verebilirsin ve onlar kendi bilinçlerine göre farklı kullanımlarla ortaya çıka­ caktır. Ancak, eğer onlar bilinçliyse sadece tek bir kul­ lanım bulacaklardır.

Japonya 'daki misyoner bir adam çok büyük bir ustaya, Nan-ln e elinde bir İncil ile gitmişti. İsa 'nın güzel ifadelerini, özellikle de Dağdaki Vaaz 'ı duyduğunda Nan-ln 'in Hı­ ristiyanlığı seçeceğinden emindi. Misyon er büyük bir sevgi ile kabul edil­ di ve, "Ben buraya kutsal kitabımla geldim ve size birkaç cümle okumak istiyorum . . . belki de onlar tüm hayatınızı değiştirecektir " dedi. Nan-ln, "Biraz geç geldin çünkü ben bü­ tün üyle değiştim, dönüşüm gerçekleşti. Ama yine de çok uzun bir yoldan geldin; en azın­ dan birkaç cümle okuyabilirsin " dedi. Bun un üzerine misyoner okumaya başla­ dı ve ikiya da üç cümle sonra Nan-In "Bu ka­ darı yeter. Bu cümleleri her kim yazmışsa ge­ lecekteki bir yaşamda bir buda olacak " dedi. 345


DUYGUSAL İYİLEŞME

Misyoner şok olm uştu; bu adam, "Bu adam potansiyele sahip, bir buda olacak ? ! " diyor. Nan-In 'e "Ama O Tanrı 'nın yegane oğludur " dedi. Nan-In güldü ve "Mesele de bu. On u bir buda olmaktan alıkoyan şey de bu. Böyle saç­ ma fikirleri bırakmadığı sürece, on un tüm po­ tansiyeli çiçek açmayacaktır. On un çok güzel fikirleri var ama bun un yanı sıra aptalca fikir, leri de var. Tanrı yoktur, dolayısıyla yegane oğul olması da söz kon usu değildir. Gelecek­ teki hayatlarından birinde, endişelenme, bun­ lardan vazgeçecektir. Göründüğü kadarıyla zeki bir adam ve aptalca fikirlerinden çok ıs­ tırap çekmiş. Çarmıha gerilmiş; bu yeterli ce­ zadır. Ama sen onun aptalca iddialarına takıl­ mamalısın " dedi. Misyoner, "Ancak İsa 'nın Tanrı 'nın ye­ gane oğlu olması, dünyayı yaratan bir Tanrı olduğu ve Isa 'nın bir bakireden doğduğu bi­ zim dinimizin temellerini oluşturur" dedi. Nan-In güldü ve "Bu zavallı adam, şayet bu küçük kurgusal şeyleri bıraksaymış çok­ tan bir buda olmuştu. Eğer on u biryerde bu­ lursan buraya getir ve ben onu hizaya soka­ rım. On u çarmıha germeye gerek yoktu; onun ihtiyacı olan tek şey birisinin ona medi­ tasyon un gizemlerini tanıtmasıymış " dedi.

346


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Meditasyon belki de tüm problemlerimizin may­ muncuk anahtarıdır. Tek başına problemlerle savaş­ mak hayatlar sürecektir ve yine de sen onların cende­ resinden kurtulamayacaksın. Onlar hemen köşede du­ rup şansının dönmesini bekliyor ve doğal olarak eğer çok fazla beklerlerse mümkün olduğunca büyük bir in­ tikam alacaklardır. Meditasyon senin saldırganlığına doğrudan hiçbir şey yapmaz, kıskançlığına, nefretine hiçbir şey yap­ maz. O, basitçe senin evine ışık sokmandır ve karanlık kaybolur.

Öfkeyi, kalp ve hayal kınklıklannı zaman zaman izleyebildiğimi gör­ düm, ancak 1ıer zaman için, onu fark etmeden ve izlemeden evvel beni bir gülme ele geçiriyor. Lütfen bize tamk­ lığuı bu yönüyle ilgili konuşur musunuz? Gülmek bir yönüyle hakikidir. Öfke, hayal kırık­ lığı, endişe ve hüznün hepsi negatiftir ve asla bütün de­ ğildir. Sen bütünüyle üzgün olamazsın, mümkün değil­ dir bu. Hiçbir negatif duygu bütün olamaz çünkü o ne­ gatiftir. Bütünlüğün pozitifliğe ihtiyacı vardır. Gülmek pozitif bir olgudur ve bu yüzden de hakikidir. Gülme­ nin farkında olmak iki sebepten biraz zordur. Birinci­ si, o ansızın gelir. Aslında sen sadece o geldiğinde onun 347


DUYGUSAL İYİLEŞME

farkına varırsın. İngiltere'de doğmadıysa . . . orada asla ansızın gelmez. Bir İngiliz'e bir fıkra anlatırsan iki ke­ re güldüğünü söylerler; ilki sırf kibar olmak için. O ne­ den güldüğünü anlamaz ama sen bir fıkra anlattığ��n için gülmesi beklenir ve seni incitmek istemediğinden güler. Ve sonra da gecenin ortasında fıkrayı anladığın­ da . . . o zaman gerçekten güler. Farklı ırklar farklı davranır. Almanlar sadece bir kez, herkesin güldüğünü gördüklerinde gülerler. On­ lar tek başına kalmamak için katılır çünkü aksi takdir­ de diğer insanlar onların anlamadığını zannedecekler­ dir. Ve onlar asla kimseye ne demek istendiğini sorma­ yacaktır çünkü bu cehaleti görünür kılar. Bir adam uzun yıllar boyunca benimle birlikteydi - ancak her gün birilerine " Neler oluyor? Niçin insanlar gülüyor­ du ? " diye sorardı - ve o da sırf dışarıda kalmamak için gülüyordu ama hiçbir zaman bir fıkrayı anlamayı başa­ ramadı. Almanlar aşırı ciddidir ama bu ciddiyet yüzün­ den onlar anlayamazlar. Eğer bir Yahudi'ye bir fıkra anlatırsan gülmeye­ cektir ama onun yerine, "Bu eski bir fıkradır ve üstü­ ne üstlük sen onu yanlış anlatıyorsun" diyecektir. On­ lar fıkralar konusunda en profesyonel insanlardır. Ya­ hudi kökenli olmayan çok az fıkra vardır. Bu yüzden asla bir Yahudi'y e fıkra anlatma çünkü kesinlikle sana "Bu çok eskidir; beni bununla rahatsız etme. İkincisi, sen onu yanlış anlatıyorsun. Önce fıkra anlatmayı öğ­ ren; bu bir sanattır" diyecektir. Ama gülmeyecektir. Gülme bir yıldırımın geldiği gibi doğallıkla . . . ansı348


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

zın gelir. Bir fıkranın, herhangi basit bir fıkranın tüm mekanizması budur. Niçin o insanları güldürür? Bu­ nun psikolojisi nedir? O sende belirli bir enerji inşa e der; zihnin fıkrayı dinledikçe belirli bir şekilde düşün­ m eye başlar ve sen yumruğun ineceği yeri, nasıl bite­ ceğini bilmek için h eyecanlanmaya başlarsın. Sen mantıklı bir şekilde biteceğini beklersin - çünkü zihin mantık dışındaki hiçbir şeyi idare edemez - ve fıkra ise mantıklı değildir. Sonuçta fıkranın sonu geldiğinde o kadar mantıksız ve komiktir ama o derece de uygun­ dur . . . tutmakta olduğun, sonu bekleyen e nerji ansızın bir kahkahayla patlar. Fıkranın büyük yahut küçük ol­ masının önemi yoktur, psikoloji aynıdır.

Küçük bir kilise okulunda öğretmenin güzel bir heykeli vardı ve bir soruya doğru cevabı veren kızya da erkeğe ödül olarak ve­ recekti. Bir saatlik dersten sonra tek bir soru soracaktı ve doğru cevabı veren kim olursa heykeli alacaktı. Bir saatliğine öğretmen oğlanlarla kızla­ ra İsa Mesih 1e, onun öyküleri, felsefesi, çar­ mıha gerilişi, onun dini, dünyada en çok ta­ kipçisi olması hakkında konuştu: Her şey bir saatlik derse sıkıştırılmıştı. Sonrasında sordu, "Bilmek istiyorum, dünyadaki en büyük in­ san kimdir? " Küçük bir Amerikalı çocuk ayağa kalktı ve "Abraham Lincoln " dedi. 349


DUYGUSAL İYİLEŞME

Öğretmen, "Bu iyiydi ama yeterli değil. Otur" dedi. Öğretmen yeniden, "Dünyadaki en bü­ yük insan kimdir? " diye sorduğunda, Hintli küçük bir kız parmak kaldırdı. "Mahatma Gandi " diye yanıtladı. Öğretmen son derece büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Tam bir saatlik gayreti "Bu iyi ama hala yeterince iyi değil" dedi. Sonra, çok küçük bir oğlan çılgınca elini sallamaya başladı. Öğretmen, "Evet, sen ba­ na dünyadaki en büyük insanı söyle " dedi. Çocuk, "Hiç ş üphesiz . . . İsa Mesih " dedi. Öğretmenin aklı karışmıştı çünkü oğlan bir Yah udiydi. ôdülü o kazanmıştı ve herkes ayrJırken çocuğu kenara çekti ve sordu: "Sen bir Yah udi değil misin ? " "Evet, ben bir Yah udijim " dedi. "O zaman niçin lsa dedin ? " "Kalbimin en derininde onun Musa ol­ duğunu biliyorum ama iş iştir! " dedi. Tüm fıkralar mantıksal olarak senin beklemediğin bir dönüşe sahiptir. O zaman inşa etmekte olduğun enerji kahkahanın içinde patlar. Başlangıçta kahkahanın farkında olmak zordur ama imkansız değildir. O pozitif bir olgu olduğundan bu biraz daha çok zaman alacaktır ama kendini çok da zorlama; aksi halde kahkahayı kaçıracaksın ! Sorun 350


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

budur. Eğer farkında kalmak için çok fazla çaba sarf edersen, kahkahayı kaçıracaksın. Sadece rahatlamış olarak kal ve kahkaha, tıpkı bir okyanusun dalgasının geldiği gibi, geldiğinde sessizce onu izle. Ancak izleye­ ninin kahkahayı rahatsız etmesine izin verme. Her iki­ sine de izin verilmelidir. Gülmek güzel bir şeydir, onun bırakılmaması ge­ rekir. Ancak o hiçbir zaman bu şekilde öğretilmemiş­ tir. İsa Mesih'in yahut Gautam Buda'nın veya Sokra­ tes'in gülen bir resmi sende yoktur; onların hepsi son derece ciddidir. Bana göre ciddiyet bir hastalıktır. Espri anlayışı seni daha insani, daha alçakgönüllü ya­ par. Bana göre espri anlayışı dindarlığın olmazsa ol­ maz parçalarından birisidir. Bütünüyle kahkaha ata­ mayan dindar bir kimse, tam anlamıyla dindar değil­ dir; hala bir şey eksiktir. Bu yüzden neredeyse bıçak sırtında yürümen gerekecek. Kahkahaya bütünüyle izin verilmelidir. Bu nedenle önce kahkahaya özen göster, kahka­ haya bütünüyle izin verilsin. Ve izle. Belki başlangıçta z or olacaktır; önce gülme gelecektir ve sonra ansızın sen farkında olacaksın . Bir zararı yok. Yavaş yavaş aradaki boşluk azalacak. Sadece zamana ihtiyaç var ve sonrasında sen mükemmel bir şekilde farkında ve bü­ tünüyle kahkahanın içinde olabileceksin. Ama bu hakiki bir olgudur. Unutmamalısın ki hiç­ bir hayvan gülmez, hiçbir kuş gülmez . . . sadece insan ve o zaman bile sadece zeki insanlar. Bir durumun ko­ mikliğini ansızın görebilmek zekanın bir parçasıdır. Ve 35 1


DUYGUSAL İYİLEŞME

etrafta çok fazla komik durum vardır. Hayatın tümü komiktir; sadece senin espri anlayışını keskinleştirmen gerekir. Bu yüzden yavaşça ilerlemeyi aklından çıkartma, hiç acelesi yoktur ve kahkahan bozulmamalıdır. Far­ kında olunan bütün bir kahkaha muazzam bir başarı­ dır. Diğer şeyler - hüzün, hayal kırıklığı, mutsuz­ luk - bunlar sadece değersiz şeylerdir, onların fırlatı­ lıp atılması gerekir. Onlara çok dikkat etmene gerek yoktur. Onlara çok özen gösterme, sadece bütünüyle farkında ol ve bırak kaybolsunlar. Ancak kahkahanın korunması gerekir. Gautam Buda'nın ve İsa Mesih'in ve Sokrates 'in neden gülmediğini hatırla; onlar unuttu, onlar kahka­ haya negatif duygulara olduğu gibi muamele yaptı. Onlar farkındalıkta o kadar ısrarcıydılar ki kahkaha dahi kayboldu. Kahkaha son derece ince bir şeydir ve çok değerlidir. Hüzün, keder ve acılar farkındahkla birlikte kayboldukça, onlar farkındalığın içinde daha çok kökleşti ve korunması gereken başka bir şey daha olduğunu bütünüyle unutmuştu: Ve bu da kahkahay­ dı. Benim hissettiğim kadarıyla İsa gülebilmiş olsaydı Hıristiyanlık ispatladığı kadar büyük bir felaket ol­ mazdı. Şayet Gautam Buda gülebilmiş olsaydı, ondan sonra gelen milyonlarca Budist rahip bu kadar üzgün, bu kadar cansız, bu kadar donuk ve tatsız olmazdı. Budizm tüm Asya'ya yayıldı tüm Asya'yı soluklaştırdı. 352


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Budizm'in rahiplerin kıyafetleri ıçın soluk bir renk seçmiş olması tesadüfi değildir çünkü solukluk ölümün rengidir. Sonbahar geldiğinde ve ağaçlar çıp­ laklaştığında, yaprakları soluklaşır ve dökülmeye baş­ lar ve sadece dallar vardır. Solukluk bir insanın öldü­ ğü zaman yüzünün soluk hale gelmesi gibidir. O ölü­ yor; ölüm süreci çoktan başlamıştır ve birkaç dakika sonra ölmüş olacaktır. Aslında bizler ve ağaçlar farklı değiliz; bizler aynı şekilde davranırız. Budizm tüm Asya'yı hüzünlendirmiştir. Kaynağı Hindistan olan fıkralar arayıp duruyorum ve tek bir tane bile bulamadım. Ciddi insanlar . . . her zaman Tan­ rı ve cennet ve ceh ennem ve reenkarnasyon ve karma felsefesi hakkında konuşuyorlar. Fıkra hiçbir yere uy­ muyor ! Ben toplumda konuşmalar yapmaya başladı­ ğımda - meditasyon hakkında konuşuyordum - bir fıkra anlatırdım. Arada bir, bir Jaina rahip yahut bir Budist rahip, Hindu vaiz gelip bana, "Meditasyon hak­ kında çok güzel konuşuyordun ama niçin araya şu fık­ rayı koydun? O her şeyi mahvetti. İnsanlar gülmeye başladı. Onlar tam ciddileşmeye başlıyorlardı ve sen tüm çabanı boşa çıkarttın. Onları ciddileştirmek için yarım saat bir şey yaptın ve sonra bir fıkra anlattın ve her şeyi mahvettin ! Niçin şu dünyada fıkra anlatıyor­ sun ki? Buda asla fıkra anlatmadı, Krishna asla fıkra anlatmadı. Ben ne Buda'yım ne de Krishna'yım ve ciddiyetle de ilgilenmiyorum. Aslında onlar ciddileştikleri için ben bu fıkrayı araya koymak zorunda kaldım. Ben 353


DUYGUSAL İYİLEŞME

kimsenin ciddileşmesini istemiyorum, ben herkesiıı oyuncu olmasını istiyorum. Ve hayat giderek kahkaha­ ya ciddiyetten daha çok yaklaşmalıdır.

3 54


Dön üşüm İçin Meditas yonlar ve Uygulamalar İngilizce Editörü'nün Notu: Oslıo lıangi me­ ditasyon tekniği yalı ut uygulaması olursa ol­ sun, üç gün tecrübe etmenizi ve sizde bir şey yerine oturuyor m u görmenizi önerir. Şayet sizde lıerlıangi bir değişim olduğun u lıisset­

miyorsanız yalı ut teknik sizin tipinize uyma­ mış gibi geliyorsa, o zaman diğerini deneyin. Çoğunlukla, baştan kendimizi net bir şekilde anlayamayız ve bir uygulama ya da meditas­ yon zilıin için cazip olabilir ama bizim için çok da yararlı olmayabilir. Yalı ut, bizler bir teknik ya da uygulamayı t;crübe etmekten kaçınmak için lıer türden man tıki açıklamayı araya sokabiliriz, özellikle de çok da yardım­ cı olmayanları. Bu bölümdeki tüm metotlar olası deney­ ler olarak sun ulm uştur; onları oyuncu bir şe­ kilde denemek ve sizin için neyin doğru oldu­ ğun u keşfetm ek size kalmıştır. 355


DUYGUSAL İYİLEŞME

Bu kitabın ana metninde dolaylı olarak verilen tüm referanslar Oslw Aktif Meditas­ yonlarıdır: Oslw 'n un özellikle, hızlı bir ritim­ de, stresli bir ortamda yaşayan çağdaş kadın ve erkekler için geliştirmiş olduğu teknikler­ dir. Bu meditasyonlar bireylerin - bizleri meditasyondan alıkoyan - duygusal ve fizik­ sel engellerinin ve gerginliklerinin çözülmesi ve onların farkında olmaları için bilimsel ola­ rak tasarlanmıştır. Bu tekniklerin en temel dört tanesi, her teknikle ve daha fazlasının nerede öğrenilebi­ leceği ile ilgili bilgiler bu bölüm ün son unda yer almıştır. Osho aşağıda geliştirmiş olduğu meditasyon tekniklerini anlamak için şunları söylüyor:

B

enim tekniklerim temelde duygusal boşalımla baş­ lar. Gizli kalmış her şey serbest bırakılmalıdır.

Bastırmaya devam etmemen gerekiyor; onun yerine ifade etmeyi bir yol olarak seç . Kendini kötüleme. Ol­ duğun şeyi kabul et çünkü kötülemek bölünme yara­ tır . . . Bu paradoksal görünebilir ama nevrozunu bastır­ maya çalışanlar giderek daha çok nevrozlu hale gelir­ ken, onu sürekli olarak dışa vuranlar onu dışarı atar­ lar. Dolayısıyla bilinçli olarak delirmediğin sürece, as­ la akıllı olamayacaksın. R. D. Laing haklıdır. O Ba156


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

tı'daki en duyarlı insanlardan birisidir. Der ki "Delir­ mek için kendine izin ver. " Sen delisin, bu nedenle onun hakkında bir şeyler yapılması şarttır. Söylediğim şey onun bilincinde olmandır. Eski gelenekler ne der? Onlar, "Bastır onu; onun dışarı çıkmasına izin verme, aksi takdirde delireceksin" der. Ben onun dışarı çık­ masına izin ver, bu akıl sağlığına doğru giden yegane yoldur. On u serbest bırak ! O z ehirli hale gelecektir. Onu dışarı at, onu sisteminden bütünüyle kaldır. Ah­ laki olan ifade etmektir. Ve bu duygusal boşalımı yapa­ bilmek için, ona son derece sistematik, metodolojik bir yaklaşıma - bilinçli delilik - sahip olman gerekir. İki şey yapmak durumundasın: Yaptığın şeyin bi­ lincinde olarak kal ve sonra da bir şeyi bastırma. Di­ siplin budur ve bu öğrenilmelidir: Bilinçli ve baskıla­ mayan; tam tersine bilinçli ve ifade edici olan.

İzlemenin ABC'si Farkında hale gelmekte üç zorluk vardır. Bunlar her arayanın anlaması için son derece elzem şeylerdir. Aslında herkes farkında olur ama eylem bittiğinde. Sen öfkeliydin; karma tokat attın yahut kocana yastık fırlattın. Sonrasında ateş söndüğünde, o an geçtiğinde farkına vardın. Ama artık bu anlamsızdır, artık hiçbir şey yapılamaz . Yapılmış olan bir şey tersine çevrile­ mez, artık çok geçtir. 35 7


DUYGUSAL İYİLEŞME

Hatırlanması gereken şeyler vardır. Birincisi ey· lem gerçekleşirken farkında olmaktır. Farkında olmak isteyen kişi için ilk zorluk budur: Eylemin kendisinin içinde farkında olmak. Öfke senin içindeki bir duman gibi oradadır. Onun tüm bu dumanının altında farkın­ da olmak ilk zorluktur ama imkansız değildir. Sadece birazcık çaba ve sen onu yakalayabileceksin. Başlan­ gıçta sen öfke gittikten sonra ve her şey yatıştıktan sonra farkında olduğunu göreceksin; on beş dakika sonra farkında olacaksın . Çabala, beş dakika sonra farkında olacaksın. Biraz daha gayret sarf et ve nere­ deyse anında, sadece bir dakika sonra, farkında hale geleceksin. Biraz daha çabala ve sen tam öfke buharla­ şırken farkında olacaksın. Biraz daha dene ve tam onun ortasında farkında hale geleceksin. Ve ilk adım budur; eylemin içinde farkında olmak. Sonra da, artık daha derin sulara girdiğin için da­ ha da zor olan ikinci adım . İkinci adım ya da ikinci zor­ luk, eylemden önce; eylem henüz gerçekleşmemiş ol­ duğunda ama hala sendeki bir düşünce olduğunda ha­ tırlamaktır. O henüz gerçekleşmemiştir ama zihninde­ ki bir düşünce haline gelmiştir. O potansiyel olarak oradadır, bir tohum olarak oradadır; o her an eyleme dönüşebilir. Artık senin biraz daha zor ayırt edilen bir farkın­ dalığa ihtiyacın olacaktır. Eylem kabadır; sen birisine vurursun. Sen vururken farkına varırsın ama vurma fikri daha zor fark edilir. Zihinde binlerce düşünce ge­ çip gitmeye devam e diyor; onların kim farkına varı358


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

yor? Onlar sürekli devam ediyor, trafik devam ediyor ve bu fikirlerin çoğunluğu asla eyleme dönüşmez. " Gü­ nah " ile "suç" arasındaki fark budur. Bir suç kimi fikir­ lerin eyleme dönüşmesidir. Hiçbir mahkeme bir dü­ şünce için seni cezalandıramaz. Sen birisini öldürmeyi düşünebilirsin ama hiçbir kanun seni bunun için ceza­ landıramaz. Bu fikrin tadını çıkartabilirsin, onun haya­ lini kurabilirsin ama sen eyleme geçmediğin sürece, sen bir şey yapmadığın ve düşünce gerçekliğe dönüş­ mediği sürece hiçbir kanuna tabi değildir. Sadece o za­ man bir suç halini alır. Ancak din kanundan daha de­ rine iner. O, sen onu düşündüğünde, bu çoktan bir gü­ nahtır der. Senin onu gerçekleştirmiş olman ya da ol­ maman fark etmez; sen içsel dünyanda bir cinayet işle­ mişsindir ve onun tarafından etkilenmişsindir, sen onun tarafından kirletilmişsindir, sen onun tarafından lekelenmiş sindir. İkinci zor şey, düşünce sende ortaya çıkarken ya­ kalamaktır. Bu yapılabilir ama o sadece sen ilk engeli aştığında yapılabilir çünkü düşünceler eylemler gibi katı değildir. Ancak yine de o anlaşılabilecek kadar ka­ tıdır; sadece onu biraz pratik etmen gereklidir. Sessiz­ ce oturarak, sadece düşüncelerini izle. Bir düşüncenin nüanslarını gör; o nasıl ortaya çıkıyor, nasıl bir şekil alıyor, nasıl kalıyor, sabit duruyor ve sonrasında seni terk ediyor. O bir konuk olarak gelir ve zamanı geldi­ ğinde seni terk eder. Ve pek çok düşünceler gelir ve gi­ der; sen düşüncelerin gelip gittiği bir ev sahibisin. Sa­ dece izle. 359


DUYGUSAL İYİLEŞME

En başından zor düşüncelerle başlamaya çalışma, basit düşünceleri dene . Bu, onu daha kolaylaştıracak­ tır çünkü işlem aynıdır. Sadece bahçede otur, gözleri­ ni kapat ve hangi düşünce geçiyorsa gör ve onlar her zaman geçiyorlardır. Komşudaki köpek bağırır ve an­ sızın sende bir düşünce süreci başlar. Sen hemen ço­ cukluğunda sahip olduğun bir köpeği ve onu ne kadar çok sevdiğini ve sonra köpeğin öldüğünü ve ne kadar büyük acı çektiğini hatırlarsın. O zaman ölüm fikri ge­ lir ve köpek unutulur ve annenin ölümü anımsanır . . . ve anne fikriyle beraber birden babanı hatırlarsın . . . ve bu şeyler böyle devam eder durur. Ve her şeyi senin bah­ çende oturduğunun dahi farkında olmayan, kendisini meşgul etmek için havlamaktan başka bir şey bilmeyen aptal bir köpek tetiklemiştir. O senin farkında değildi, o özellikle senin için havlamamıştı ama zincir tetiklen­ mişti. Bu basit zincirleri izle ve o sonra yavaş yavaş bun­ ları duyguların içinde olduğu şeylerde dene. Sen öfke­ lisin, sen açgözlüsün, sen kıskançsın; öylece kendini bir düşüncenin ortasında yakalayıver. Bu ikinci adım­ dır. Ve üçüncüsü de nihayetinde bir eylemle sonuçla­ nan bu süreci yakalamaktır çünkü o öncesinde bir dü­ şünceye dönüşür. Bu en zorudur; şu an sen bunu ta­ hayyül bile edemezsin. Herhangi bir şey bir düşünce­ ye dönüşmeden evvel, o bir duygudur. Üç şey şunlardır: Hisler önce gelir, sonra düşün­ ce gelir, sonrasında eylem gelir. Sen her düşüncenin 360


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

belirli bir duygu tarafından üretildiğinin farkında bile olmayabilirsin. Eğer his orada değilse düşünce gelme­ yecektir. His düşüncede gerçekleştirilmiş olur, düşün­ ce eylemde gerçekleştirilmiş olur. Artık neredeyse imkansız bir şeyi - belirli bir his­ si yakalamayı - yapman gerekir. Bazen gözlemleme­ din mi? Niçin biraz rahatsız hissettiğini gerçekten bil­ miyorsun; sebep olarak tanımlanabilecek gerçek bir düşünce yoktur ama sen rahatsız hissedersin. Bir şey yerin altında hazırlanıyor, bir duygu güç topluyor. Ba­ zen üzgün hissedersin. Üzgün hissetmek için bir neden yoktur ve onu kışkırtacak bir düşünce yoktur; hala üzüntü genel bir duygu olarak oradadır. Bu, bir duygu toprağın üzerine çıkmaya çalışıyor, duygunun tohumu yapraklarını dışarıya, toprağa gönderiyor demektir. Şayet sen bir düşüncenin farkına varabilirsen, er ya da geç hissin ince nüanslarının da farkına varabile­ ceksin demektir. Bunlar üç zorluktur. Ve eğer sen bu üç şeyi yapabilirsen, ansızın sen varlığının en derinde­ ki özüne düşeceksin. Eylem varlıktan en uzakta olandır, sonra düşünce gelir, sonra da hissetmek. Ve hissetmenin arkasında, hissetmenin tam arkasında saklı olan senin varlığındır. Bu varlık evrenseldir. Bu varlık tüm meditasyoncula­ rın hedefidir. Ve bu üç engelin geçilmesi gerekir. Bu engeller varlık merkezinin etrafındaki ortak merkezli üç çember gibidir. Meşgul olmadığın bir yer ve zaman bul. Meditas361


DUYGUSAL İYİLEŞME

yon tamamen bununla alakalıdır. Her gün sessizce bir şey yap madan oturacağın, hiçbir işle meşgul olmadı­ ğın, içerden ne geçerse sadece izlediğin en azından bir saat zaman bul. Başlangıçta içindeki şeylere baktığın­ da çok hüzünleneceksin. Karanlıktan başka bir şey hissetmeyeceksin ve çirkin şeyler ve her çeşit kara de­ likler görünecek. Keder hissedeceksin, hiç mutluluk yok. Ama eğer ısrar edersen, korursan, tüm bu acıların kaybolduğu ve tüm kederlerin ardında esrimenin oldu­ ğu bir gün gelir.

Küçük şeylerle başla ve anlayacaksın. Sabah yü­ rüyüşüne çıktığında, yürüyüşün tadını çıkart; ağaçlar­ daki güneş ışınları ve kuşlar ve bulutlar ve rüzgar. Keyfini çıkart ve yine de sen bir ayna olduğunu anım­ sa; sen bulutları ve ağaçları ve kuşları ve insanları yan­ sıtıyorsun . Bir sabah yürüyüşe çık ve yine de o olma­ dığını hatırla. Sen bir yürüyüşçü değil bir izleyicisin. Ve yavaş yavaş sen onun tadına varacaksın; o bir tat­ tır, yavaşça gelir. Ve o dünyadaki en hassas şeydir; onu acele ederek elde edemezsin. Sabıra ihtiyaç vardır. Ye, yiyeceğin tadına bak ve yine de sen bir izleyi­ ci olduğunu hatırla. Başlangıçta bu sende bazı sorun­ lar yaratacaktır çünkü sen bu iki şeyi bir arada yapma­ mıştın. Başlangıçta, biliyorum, eğer izlemeye başlarsan yemeyi durdurmak isteyeceksin yahut yemeye başlar­ san izlemeyi unutacaksın.

362


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Bilincimiz tek yönlüdür - tam şu an, olduğu haliy­ le - sadece hedefe doğru gider. Ancak o iki yönlü hale gelebilir: O yiyebilir ve yine de izleyebilir. Sen merke­ zinde yerleşmiş olarak kalabilirsin ve etrafındaki fırtına­ yı izleyebilirsin; kasırganın merkezi haline gelebilirsin.

Korkuyu Dönüştürmek Korkunun kendine has bir güzelliği . . . bir zarafeti, kendi hassasiyeti vardır. Aslında o çok zor fark e dilen bir canlılıktır. Dünya negatiftir ama hissetmek kendi içinde son derece pozitiftir. Sadece canlı süreçler kor­ kabilir; ölü bir şeyin korkusu yoktur. Korkmak canlı olmanın bir parçasıdır, hassas olmanın parçasıdır, kı­ rılgan olmanın bir parçasıdır. Bu nedenle korkuya izin ver. Onunla titre, bırak o senin temellerini sallasın ve derin bir çalkalanma tecrübesi olarak ondan keyif al. Korkuyla ilgili herhangi bir tavır takınma . . . aslın­ da ona korku da deme . Ona korku dediğin an bir tavır almışsındır. Sen onu çoktan kötülemişsindir; onun yan­ lış olduğunu, orada olmaması gerektiğini çoktan söyle­ mişsindir. Sen çoktan savunmadasın, çoktan kaçıyor, uzaklaşıyorsun. Çok zor fark edilen bir şekilde kendini ondan kopartmışsın. Bu yüzden ona korku deme. Bu en elzem şeylerden birisidir; her şeye isimler vermeyi bırak. Sadece onun verdiği hissi, nasıl olduğunu izle. Ona izin ver ve ona bir etiket yapıştırma; cahil kal. 363


DUYGUSAL İYİLEŞME

Cahillik muazzam bir meditasyon halidir. Cahil olma konusunda ısrarcı ol ve zihnin hükmetmesine izin verme. Zihnin dili ve sözleri, etiket ve kategorileri kul­ lanmasına izin verme çünkü bu bütün bir sürece sahip­ tir. Bir şey bir diğeriyle bağlantılıdır ve bu böyle sürer gider. Sadece, basitçe bak; ona korku deme.

Titremeye İzin Ver Kork ve titre; bu güzeldir. Bir köşede saklan, bir yorganın altına gir ve titre. Bir hayvan korktuğunda ne yapacaksa onu yap . Bir çocuk korkmuşsa ne yapar? Bağıracaktır. Yahut ilkel bir kabile insanı, ne yapacak­ tır? Sadece ilkel insanlar korku tarafından ele geçirilir­ lerse tüm tüylerinin diken diken olacağını bilir. Mede­ ni insanlar bu tecrübeyi unutmuşlardır; o sadece bir metafora dönüşmüştür. Biz onun sadece bir deyiş ol­ duğunu ve hakikaten doğru olmadığını zannederiz. Ancak bu gerçekten olur. Eğer korkunun seni ele geçirmesine izin verirsen, tüylerin diken diken olur. O zaman sen ilk defa korku­ nun ne kadar güzel bir şey olduğunu bileceksin. Bu karmaşada, bu kasırgada hala senin içinde hiçbir şekil­ de dokunulmadan kalmış bir noktanın olduğunu öğre­ neceksin. Ve eğer korku bunlara dokunamazsa, o za­ man ölüm de ona dokunamaz . Onu kesinlikle aşan kü­ çük bir merkez ile her yerde karanlık ve korku var. 364


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Sen aşkın olmaya çalıştığından değil; sen basitçe korkunun seni ele geçirmesine izin verirsin ama hemen tezadın farkına varırsın, hareketsiz noktanın farkına varırsın. Korku kişinin kendi varlığına giriş yaptığı ka­ pılardan birisidir.

Yapmaktan Korktuğun Şeyi Yap Ne zaman biraz korku olursa her zaman ondau kaçmaman gerektiğini anımsa çünkü onu çözmenin yolu bu değildir. Onun içine gir. Eğer karanlık gece­ den korkuyorsan, karanlığın içine git çünkü onu hal­ letmenin yegane yolu odur. Korkuyu aşmanın yegane yolu budur. Gecenin içine gir; bundan daha önemli şey yoktur. Bekle, orada tek başına otur ve bırak gece işini yapsın. Eğer korkuyorsan, titre. Bırak titreme orada ol­ sun ama geceye " Ne yapmak istiyorsan yap. Ben bura­ dayım " de. Birkaç dakika sonra her şeyin yerli yerine oturduğunu göreceksin. Karanlık artık karanlık değil­ dir, o ışıltılı bir hale gelmiştir. Ondan keyif alacaksın. Ona -kadifemsi karanlığa, enginliğine, onun müziği­ ne - dokunabilirsin. Ondan zevk alabileceksin ve "Böylesi güzel bir tecrübeden korkmakla ne büyük ap­ tallık etmişim" diyeceksin. Ne zaman korku varsa, ondan asla kaçma. Aksi takdirde bu bir engel haline gelecektir ve varlığın asla 365


DUYGUSAL İYİLEŞME

bu boyutta gelişemeyecektir. Aslında, korkudan ipuç­ ları al. Bunlar senin seyahat etmen gereken yönlerdir. Korku basitçe bir meydan okumadır. O seni "Gel ! " di­ ye çağırıyor. Hayatında pek çok korku dolu haller ola­ caktır. Meydan okumayı kabul et ve onun içine gir. Asla kaçma ve asla bir korkak olma. O zaman bir gün, her korkunun ardına gizlenmiş bir hazine bulacaksın. Sen bu şekilde çok boyutlu hale gelirsin. Ve aklından çıkartma ki canlı olan her şey sana korku verecektir. Ölü şeyler sana korku vermez çün­ kü onlarda bir meydan okuma yoktur.

Gevşe ve İzle Ne zaman korkmuş olursan, sadece gevşe. Korku­ nun orada olduğu gerçeğini kabul et ama onunla ilgili herhangi bir şey yapma. Onu görmezden gel; ona hiç dikkatini verme. Bedeni izle. Onda hiçbir gerginlik olmamalı. Şa­ yet bedende herhangi bir gerginlik olmazsa, korku otomatik olarak kaybolur. Korku bedende belirli bir gerginlik hali yaratır, böylelikle sen onun içinde kökle­ nirsin. Eğer beden gevşekse, korkunun kaybolması ka­ çınılmazdır. Rahat bir kimse korkmaz. Sen rahat bir insanı korkutamazsın. Korku gelse bile, o bir dalga gi­ bi gelecek ve gidecektir, o köklerini salamayacaktır. Ve korkunun dalgalar gibi gelip gitmesi ve senin 366


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

onlar tarafından dokunulmadan kalıyor olman güzel­ dir. O sende köklendiğinde ve senin içinde büyümeye başladığında bu kanserli bir büyümedir. O zaman o se­ nin içsel organizmanı sakatlar. Bu yüzden ne zaman korkarsan, bakılması gere­ ken tek şey b edenin gergin olmamasıdır. Yere yat ve rahatla - rahatlama korkunun panzehiridir - ve o ge­ lip gidecektir. Sen basitçe izle. Bu izleme ilgi ile olmamalıdır; kayıtsızcadır. Kişi sadece onun tamam olduğunu kabul eder. Gündüz sı­ caktır; ne yapabilirsin? Beden terliyor, kişi bunun için­ den geçmelidir. Akşam yaklaşıyor ve serin bir rüzgar esiyor. Bu nedenle sadece izle onu ve gevşe. Bir kez onun püf noktasını anladığında - ve onu kısa sürede anlayacaksın - rahatlarsan korkunun sana tutunamayacağını göreceksin.

Ölerek Uykuya Dal Geceleyin uyumaya başlamadan evvel, sadece beş dakikalığına yatağında yatarken ölmekte olduğunu hissetmeye başla . . . her gece. Bir hafta içerisinde bu hissin içine girebileceksin ve ondan keyif alacaksın. Bedenden ne kadar çok gerginliğin kaybolacağı seni şaşırtacak. Bırak tüm ben ölsün, ölürken uykuya dal ve sabah olduğunda çok taze ve enerjiyle dolu hissede­ ceksin. Enerj i ahenkle akıyor olacak. 367


DUYGUSAL İYİLEŞME

ÖFKEY İ DÖNÜŞTÜRMEK Unutma ki öfkenin içine enerj iyi biz akıtıyoruz; sadece o zaman o canlı hale gelir. Onun kendine ait bir enerjisi yoktur; o senin işbirliğine muhtaçtır. İzlemede bu işbirliği kırılır; sen artık onu desteklemiyorsun. O birkaç anlığına, birkaç dakikalığına orada olacaktır ve sonra gidecektir. Sende hiç kök bulamayarak, senin karışmadığını anlayarak, senin çok uzaklarda, tepeler­ deki bir gözcü olduğunu anlayarak o dağılacaktır, o kaybolacaktır. Ve bu kayboluş güzeldir. Bu kayboluş muazzam bir tecrübedir. Ofkenin kaybolduğunu görünce büyük bir süku­ net -fırtına sonrası sessizliği - yükselir. Her öfke yükseldiğinde eğer izleyebilirsen, daha önce hiç tanı­ mamış olduğun bir dinginliğin içine düşmek seni şaşır­ tacaktır. O kadar derin bir meditasyonun içine düşe­ ceksin ki . . . öfke kaybolduğunda sen kendini son dere­ ce taze, son derece genç, son derece masum görecek­ sin. O zaman öfkeye bile minnettar olacaksın; ona kız­ mayacaksın . Çünkü o sana içinde yaşayabileceğin ye­ ni, güzel bir alan, içinden geçilecek tamamıyla yepyeni bir tecrübe vermiştir. Sen onu kullanmışsındır, sen on­ dan bir sıçrama taşı yapmışsındır. Negatif duyguların yaratıcı kullanımı budur.

368


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Ölerek Uykuya Dal Öfkelendiğinde, birisine karşı öfkelenmene gerek yoktur; sadece öfkelen. Bunun bir m editasyon olması­ na izin ver. Odayı kapat, kendi başına otur ve bırak öf­ ke gelebildiği kadar gelsin. Eğer içinden vurmak gelir­ se, bir mindere vur . . . Canın ne yapmak istiyorsa yap; miden asla karşı çıkmayacaktır. Eğer minderi öldürmek istersen, bir bı­ çak al ve öldür onu. Bunun muazzam faydası olur. Kimse bir yastığın ne kadar yararlı olabileceğini hayal bile edemez . Onu döv, ısır, fırlat at. Eğer özellikle bi­ risine karşıysa öfke, yastığın üstüne adını yaz yahut bir resmini üzerine yapıştır. Öfkeni meditasyondaki bütün bir eylem yap ve neler oluyor gör. Onun tüm bedeninden geldiğini gö­ receksin. Eğer ona izin verirsen bedenindeki her hüc­ re onun içinde olacaktır. Her gözenek, bedenin her hücresi saldırganlaşacaktır. Tüm bedenin çıldırmış bir durumda olacaktır. O çıldıracaktır ama ona izin ver ve hiçbir şeyi sakınma. Komik, aptal gibi hissedeceksin ama öfke komik­ tir; bununla ilgili bir şey yapamazsın. Bu nedenle bırak olsun ve onu bir enerj i olgusu olarak kabul et. O bir enerj i olgusudur. Eğer kimseye zarar vermiyorsan on369


DUYGUSAL İYİLEŞME

da yanlış bir şey yoktur. Bunu denediğinde göreceksin ki birisine zarar vermekle ilgili herhangi bir fikrin ya­ vaş yavaş kaybolduğunu göreceksin. Bunu günlük bir uygulama haline getirebilirsin; her sabah sadece yirmi dakika. Sonra bütün gün ne oluyor izle. Daha sakin ola­ caksın çünkü öfke haline gelebilecek enerji atılmıştır; z ehir haline gelecek olan enerji sistemden atılmıştır. Bunu en azından iki hafta yap ve bir hafta sonra du­ rum ne olursa olsun öfkenin gelmediğini görüp şaşıra­ caksın.

Omuzlanm Rahatlatmak Odana kapan ve deliye döndüğün bir öfke tecrü­ besini aklına getir. Hatırla ve gözünde yeniden can­ landır. Bu senin için kolay olacaktır: Onu yeniden canlandırmak, onu yeniden yapmak, yeniden yaşa­ mak . Onu sadece hatırlama, onu yeniden yaşa. Birisi­ nin sana h akaret ettiğini ve ne söylendiğini ve bu kişi­ ye nasıl tepki verdiğini hatırla. Tepkiyi yeniden ver, onu yeniden oyna. Senin zihnin sadece bir kaset kaydetme cihazıdır ve bu olay tıpkı beynindeki bir kayıt cihazına konul­ muş gibi olduğu sırayla kaydedilmiştir. Aynı hislere sa­ hip olabilirsin yine. Gözlerin kan çanağına dönecek, bedenin titremeye başlayacak ve ateşlenecek, her şey 3 70


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

yeniden yaşanacak. Bu yüzden sadece hatırlamakla kalma, onu yeniden yaşa. Tecrübeyi yeniden hissetme­ ye başla ve zihin fikrin ne olduğunu anlayacaktır. Olay sana geri gelecektir ve sen onu yeniden yaşayacaksın. Ancak onu yeniden yaşarken, rahatsız olmadan kal. Geçmişten başla; bu kolaydır çünkü bu artık bir oyundur, gerçek durum orada değildir. Ve eğer sen bunu yapabilir hale gelirsen, o zaman öfke durumu gerçekten mevcut olduğunda, gerçek bir durumda da onu yapabileceksin. Geçmişteki bir şeyi yeniden can­ landırmanın sana çok faydası olacaktır. Herkesin zihninde yaraları vardır; iyileşmemiş ya­ ralar vardır. Eğer sen onları yeniden canlandırırsan onların ağırlığından kurtulacaksın. Eğer sen geçmişe gidebilir ve henüz tamamlanmamış bir şeyi bitirirsen, geçmişin ağırlığından özgürleşirsin. Zihnin daha çok tazelenir; tozlar atılmış olur. Bu tamamlanmamış şey zihinde bir bulutun dolaş­ ması gibi dolanır. O senin olduğun her şeyi ve yap­ makta olduğun her şeyi etkiler. Bu bulut dağıtılmak zorundadır. Zamanın izinden geri dön ve tamamlan­ mamış kalan arzuları geri getir ve seni hala inciten ya­ raları yeniden yaşa. Onlar iyileşecektir. Sen daha bü­ tün olacaksın ve bunun aracılığıyla sen rahatsız edici bir durumda nasıl rahatsız olmadan kalabileceğinin püf noktasını öğrenmiş olacaksın.

371


DUYGUSAL İYİLEŞME

Üç Kez Not Etmek Budizm'de üç kez not etmek olarak adlandırdıkla­ rı belirli bir yöntem vardır. Eğer bir problem ortaya çı­ karsa � örneğin, eğer birisi ansızın kıskançlık yahut açgözlülük ya da öfke hissederse � onun orada oldu­ ğunu üç kez not etmesi gerekir. Eğer öfke varsa, mürit içinden üç kez "Öfke . . . Öfke . . . Öfke" demelidir. Sa­ dece onu bütünüyle not etmek ve bu sayede bilinci yi­ tirmemek için, hepsi bu. Sonra o ne yapmak istiyorsa yapmaya devam edebilir. O öfkeyle hiçbir şey yapmaz, basitçe onu üç kez not eder. Bu son derece güzeldir. Not aldığın rahatsız e dici şeyin farkına varırsın ve o gitmiştir. O seni ele geçire­ mez çünkü bu sadece sen bilinçsizken olur. Bu "üç kez not almak" seni içinde o kadar farkında yapar ki sen öfkeden ayrılırsın. Sen onu nesneleştirirsin çünkü o oradadır ve sen buradasın. Ve Buda müritlerine bunu her şeyde yapmalarını söylemiştir.

Bir Çocuk Gibi Koşmak Sabah yolda koşmaya başla. Bir kilometre ile baş­ la ve sonra iki kilometre ve sonunda da en az beş kilo­ metreye kadar gel. Koşarken tüm bedeni kullan. Deli 372


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

gömleği giymiş gibi koşma. Küçük bir çocuk gibi, tüm bedeni - elleri ve ayakları - kullan ve koş. Derinden ve karından nefes al. Sonra serin bir ağacın altında otur, dinlen, terle ve bırak serin esinti gelsin; huzurlu hisset. Bu çok derinden yardımcı olacaktır. Kas sistemi gevşek olmalı. Eğer yüzmekten hoş­ lanıyorsan, yüzmeye de gidebilirsin. Bunun faydası olacaktır. Ancak bu mümkün olduğunca bütün olarak yapılmalıdır. Bütünüyle içine girebileceğin herhangi bir şey faydalı olacaktır. Bu öfke yahut diğer herhangi bir duyguyla alakalı bir şey değildir. Mesele herhangi bir şeyin içine bütünüyle girmektir; o zaman sen öfke­ nin ve sevginin de içine girebileceksin. Bir şeyin içine bütünüyle nasıl girileceğini bilen birisi her şeyin içine bütünüyle girebilir; onun ne olduğu önemli değildir. Ve öfkeyle doğrudan çalışmak zordur çünkü o de­ rin bir şekilde bastırılmış olabilir. Bu nedenle dolaylı olarak çalış. Koşmak çoğu korku ve çoğu öfkenin bu­ harlaşmasına yardımcı olacaktır. Uzun süre koşarken ve derinden nefes alırken, zihin işlemesini durdurur ve beden kontrolü alır. Bir ağacın altında terleyerek, se­ rin esintinin tadını çıkartarak otururken düşünceler yoktur. Sen sadece titreşmekte olan bir bedensin, can­ lı bir bedensin - tıpkı bir hayvan gibi - bütün ile uyumlu bir organizmasın. Birkaç hafta içinde bazı şeylerin çok derine indi­ ğini hissedeceksin. Bir kez öfke rahatladığında, gitti­ ğinde, özgürleşeceksin.

3 73


DUYGUSAL İYİLEŞME

Kaynak Olduğunu Anımsa Birisi sana hakaret etti; hemen öfke patlar, sen alev alırsın. Ofke sana hakaret etmiş olan kişiye doğru akıyor. Sen bu öfkenin hepsini şimdi diğerinin üzerine yansıtacaksın. O hiçbir şey yapmamıştır. O sana haka­ ret etmişse, ne yapmıştır? O sadece sana iğne batırmış­ tır, o senin öfkenin ortaya çıkmasına yardım etmiştir; ancak öfke senindir. Kaynak diğeri değildir, kaynak her zaman senin içindedir. Diğeri kaynağa vuruyor ama şayet senin içinde öfke olmasaydı, o ortaya çıkamazdı. Eğer bir budaya vurursan, sadece merhamet dışarıya çıkacaktır çünkü sadece orada merhamet vardır. Öfke ortaya çık­ mayacaktır çünkü öfke yoktur. Eğer kurumuş bir ku­ yuya bir kova atarsan, dışarıya hiçbir ş ey çıkmaz. Su dolu bir kuyuya bir kova atarsın ve dışarıya su çıkar ama su kuyudandır. Kova sadece onu dışarı çıkartma­ ya yardım eder. Dolayısıyla sana hakaret eden birisi sadece senin içine bir kova atıyor ve sonra da kova öf­ keyle nefretle yahut içindeki ateşle dolu olarak çıkıyor. Kaynak sensin hatırla. Bu teknik için, başkalarının üzerine yansıttığın her şeyin kaynağı olduğunu hatırla. Karşı olduğun ya­ hut tercih ettiğin bir ruh hali olduğunda hemen içeri dön ve bu nefretin geldiği yerdeki kaynağa git. Orada 3 74


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

merkezlen; nesneye yönelme. Birisi sana kendi öfkenin farkında olman için bir şans tanımıştır; ona teşekkür et hemen ve onu unut. Gözlerini kapa, içine dön ve şim­ di bu sevgi yahut bu öfkenin nereden geldiğine bak. N e reden? İçeri gir, içeri yönel. Kaynağı orada bula­ caksın çünkü öfke senin kaynağından geliyor. Nefret ya da sevgi yahut herhangi bir şey senin kaynağından geliyor. Ve sen öfkeli ya da sevgi ya da nefret dolu olduğun an kaynağa gitmek kolaydır çün­ kü o zaman sen sıcaksın. O zaman içeri yönelmek ko­ laydır. Kablo sıcaktır ve sen onu içeri alabilirsin, bu sı­ caklıkla içeriye doğru yönelebilirsin. Ve içerde serin bir noktaya eriştiğinde, ansızın farklı bir b oyutu, önünde açılan yeni bir dünyayı fark edeceksin. Öfkeyi kullan, nefreti kullan, sevgiyi içeri girmek için kullan. En büyün Zen ustalarından birisi olan Lin Chi an­ latırdı " Ben gençken teknecilikle büyülenmiştim. Kü­ çük bir teknem vardı ve göle tek başıma giderdim. Sa­ atler boyunca orada kalırdım. Bir seferinde kapalı göz­ lerle, güzel bir gecede teknemde meditasyon yapıyor­ dum. Sonra akıntıyla birlikte seyreden bir tekne gelip b enim tekneme çarptı. Gözlerim kapalıydı ve ben de 'Birisi teknesiyle burada ve benim tekneme çarptı' di­ ye düşündüm. Öfke kabardı. Gözlerimi açtım ve bu öf­ keyle adama bir şey söyleyecektim, sonra fark ettim ki tekne boştu ! O z aman öfkemin yöneleceği hiçbir yol yoktu. Onu kime ifade edecektim? Tekne boştu, o sa­ dece aşağıya doğru kendiliğinden gidiyordu ve gelip benim tekneme çarptı. Bu yüzden yapılacak hiçbir şey 3 75


DUYGUSAL İYİLEŞME

yoktu. Öfkeyi boş bir tekneye yansıtmak diye bir ola­ sılık yoktu. " Sonra Lin Chi şöyle diyor: " Gözlerimi kapadım. Ofke oradaydı; ancak dışarı gidecek bir yol bulamadı­ ğından, gözlerimi kapadım ve öylesine öfke ile birlikte geriye doğru seyre daldım. Ve bu boş tekne benim uyanışım haline geldi. Kendi içimde o sessiz gecede bir noktaya vardım. Boş tekne benim ustamdı. Ve şimdi birisi gelip bana hakaret ederse gülüyorum ve 'Tekne de boş' diyorum. Gözlerimi kapıyorum ve içime yöne­ liyorum . "

HÜZNÜ VE DEPRESYONU DÖNÜŞTÜRMEK İçsel Gülümsemeyi Bul Mutlu olduğunda, bir şey yapmaya başla: Ne za­ man oturursan ve yapacak bir şeyin yoksa, alt çeneni sadece gevşet ve ağzını hafifçe aç . Ağzından nefes al­ maya başla ama derin derin değil. Sadece bırak beden nefes alsın, böylelikle o sığ olacaktır ve giderek daha da sığlaşacaktır. Ve sen nefesin çok sığlaştığını ve ağ­ zının açık ve çenenin gevşek olduğunu hissettiğinde, tüm bedenin son derece rahatlamış hissedecektir. O an, gülümsemeye başla, sadece yüzünde değil tüm içsel varlığının her tarafıyla. Ve bunu yapabilecek376


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

sin. O dudaklarına gelen bir gülümseme değildir, o sa­ dece içerde yayılan varoluşsal bir gülümsemedir. Bu gece onu dene ve onun ne olduğunu anlaya­ caksın çünkü bu anlatılamaz. Yüzünde, dudaklarınla gülümsemene gerek yok. Fakat, göbekten gülümsü­ yorsan; göbek gülüyordur. Ve o bir gülümsemedir, kahkaha değil, bu nedenle o çok yumuşak, hassas, kı­ rılgandır: Sanki küçük bir gül göbekte açılıyor ve hoş kokular tüm bedene yayılıyor gibidir. Bir kez bu gülüşün ne olduğunu tanımışsan yir­ mi dört saat boyunca mutlu kalabilirsin. Ve sen ne za­ man bu mutluluğu kaçırdığını hissedersen, sadece göz­ lerini kapat ve bu gülümsemeyi yeniden yakala ve gü­ lümseme yeniden orada olacaktır. Ve gündüz vakti ca­ nının istediği kadar onu yakalayabilirsin. O her zaman oradadır.

Önce Bir Şeye Karar Ver Hayatı boyunca mutlu - hiç kimse onu mutsuz görmemiştir - kalmış, her zaman kahkaha atan, kahka­ ha olan, tüm varlığı bir kutlama kokan bir Sufi mistiği. Yaşlandığında, ölmek üzereydi - ölüm döşeğinde ve hala keyifli, delicesine kahkahalar atar haldeydi ­ bir müridi sordu, "Aklımızı karıştırıyorsunuz. Hala gü­ lüyorsunuz; bunu nasıl beceriyorsunuz ? " 377


DUYGUSAL İYİLEŞME

Yaşlı adam, "Bu basit. Ustama sordum; genç bir adam olarak ustama gittim. Sadece on yedi yaşınday­ dım ve daha o yaşımda bile mutsuzdum ve ustamsa yaşlıydı, yetmiş yaşındaydı ve bir ağacın altında oturu­ yordu, hiçbir sebep yokken gülüyordu. Orada başka kimse yoktu, hiçbir şey olmadı, kimse bir fıkra yahut başka bir şey anlatmadı ve o ise göbeğini tutarak öyle­ ce gülüyordu. Ona, 'Sizin neyiniz var? Delirdiniz mi ne oldu' diye sordum. Bana 'Bir gün ben de senin gibi üzgündüm. O za­ man aklıma dank etti ki bu b enim seçimim, bu benim hayatım' dedi. O günden beri, her sabah uyandığımda karar verdiğim şey . . . gözlerimi açmadan evvel kendi­ me 'Abdullah, "' - ismi buydu - '"ne istiyorsun? Acı? Saadet? Bugün neyi seçeceksin ? Ve her zaman ben sa­ adeti seçiyorum" dedi.

Kah kaha Atmak/Topraklanmak/ Dans Etmek Sadece sessizce otururken, varlığının e n derininde bir kıkırdama yarat, sanki tüm bedenin kıkırdıyormuş, gülüyormuş gibi. Gülmekle birlikte sallanmaya başla; bırak göbekten bedeninin tümüne yayılsın: Eller gülü­ yor, ayaklar gülüyor. Onun içine delicesine gir. Yirmi dakika gülmeyi yap. Eğer yüksek sesle, gürültülü şe­ kilde gelirse izin ver. Eğer sessizce gelirse o zaman ba3 78


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

zen sessizce, bazen de gürültülü yap ama yirmi dakika­ yı gülerek geçir. Sonra toprağın yahut yerin üzerine yat; yüzün yere bakar şekilde yere yayıl. Eğer hava sı­ caksa ve sen bahçende toprağa değerek yapabilirsen bu çok daha iyi olacaktır. Toprakla temas kur, tüm be­ den orada toprağın üzerinde yatıyor ve yerin anne ve senin de çocuk olduğunu hisset. Bu hislerin içinde kay­ bol. Yirmi dakika kahkaha, sonra yirmi dakika top­ rakla derin temas. Toprakla birlikte nefes al, yeryü­ züyle bir hisset. Biz topraktan geliriz ve bir gün yine ona döneceğiz. Bu yirmi dakika enerji ile dolduktan sonra -toprak sana o kadar çok enerji verecektir ki dansında farklı bir nitelik olacaktır - yirmi dakika dans et. Herhangi bir müzik olur, sadece müziği koy ve dans et. Eğer zorsa, dışarısı soğuksa yahut dışarıda özel bir alanın yoksa, o zaman bunu kendi odanda da yapa­ bilirsin. Eğer mümkünse dışarıda yap . Eğer soğuksa kendini bir battaniyeye sar. Araçlar ve yöntemler bul ama ona devam et ve altı ila sekiz ayda kendiliğinden muazzam değişiklerin gerçekleştiğini göreceksin.

Mümkün Olduğunca Negatif Ol Kırk dakika sadece negatif ol; olabildiğince nega­ tif. Kapıları kapat, odanın etrafına minderler koy. Te379


DUYGUSAL İYİLEŞME

lefonu fişten çek ve herkese bir saatliğine rahatsız edil­ mek istemediğini söyle. Odanın kapısına bir saatliğine tamamen yalnız bırakılman gerektiğini söyleyen bir not as. Her şeyi mümkün olduğunca loş hale getir. Kasvetli bir müzik koy ve ölmüş gibi hisset. Orada otur ve negatif hisset. " Hayır"ı bir mantra gibi tekrar et. Geçmişten sahneler - son derece donuk ve cansız old uğun, intihar etmek istediğin ve hayatın hiç tadının olmadığı zamanları - hayal et ve onları abart. Tüm du­ rumu etrafında yarat. Zihnin seni yolundan saptıra­ caktır. "Ne yapıyorsun Gece çok güzel ve dolunay var ! " diyecektir. Ona isterse sonra geri gelebileceğini ama şimdilik zamanını bütünüyle negatifliğe adadığını söyle. Ağla, gözyaşı dök, bağır, çığlık at, küfret, canın ne isterse onu yap ama bir şeyi anımsa: Mutlu olma. Hiçbir mutluluğa izin verme. Eğer kendini yakalarsan, hemen kendine bir tokat at ! Kendini negatifliğe geri getir ve minderleri onlarla kavga ederek, zıplayarak dövmeye başla. İğrenç ol! Ve sen b u kırk dakika bo­ yunca negatif olmayı çok zor bulacaksın . Zihnin temel kanunlarından birisi budur: Hangi negatif şeyi yap­ mak istersen iste, şayet onu bilinçli olarak yapmak is­ tersen yapamazsın. Ama sen onu yap ve sen onu bilinç­ li olarak yaptığında, bir ayrılık hissedeceksin. Sen onu yapıyorsun ama hala sen bir tanıksın; sen onun içinde kaybolmadın. Bir mesafe ortaya çıkar ve bu mesafe çok güzeldir. Kırk dakikadan sonra ansızın negatifliğin içinden dışarıya sıçra. Minderleri fırlat, ışıkları aç, güzel bir 380


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN A NAHTAR!

müzik koy ve yirmi dakika dans et. Sadece "Evet ! Evet l Evet ! " de; bu senin mantran olsun. V e sonrasın­ da güzel bir duş al. Bu tüm negatifliğin köklerini sö­ kecektir ve o sana evet demenin yeni bir tadını tattıra­ caktır.

Zıt Kutba Yöne l Eğer öfkeli idiysen, o zaman alışkanlığı kırmak için tam tersi olacak bir şey yap. Sadece bu da değil; bir alışkanlığı kırdığında enerji açığa çıkar. Eğer bu enerjiyi kullanmazsan, alışkanlık yine zihin tarafından oluşturulmak zorundadır; aksi takdirde enerji nereye gidecek? Bu yüzden her zaman zıt kutba yönel. Eğer üzgün olduysan, mutlu olmaya çalış. Bu zor­ dur çünkü eski yol en az dirence sahip olandır - o da­ ha kolaydır - ve mutlu olmak için sen bir çaba sarf edeceksin. Sürekli olarak zihnin ölü mekanik alışkan­ lıklarıyla bir savaş vereceksin. Bu yüzden onu yeniden koşullamak zorunda kalacaksın. Yani sen mutlu ol­ maktan yeni bir alışkanlık yaratırsın. Yeni bir alışkan­ lık - mutlu olmak - yaratılmadığı sürece, eski alış­ kanlığın devam etmesi kaçınılmazdır çünkü enerjinin birtakım çıkış yoluna ihtiyacı vardır. Sen hiçbir çıkış yolu olmadan öylece kalamazsın. Öleceksin, boğula­ caksın. Eğer senin enerjin sevgiye dönüşmüyorsa, o ekşir, acılaşır; öfke, hüzün haline gelir. Sorun hüzünde 381


DUYGUSAL İYİLEŞME

değildir; ne de öfkede yahut mutsuzluktadır. Sorun es­ ki oluğun içine düşmemektir. Bu nedenle biraz daha bilinçli olarak yaşa. Ve sen kendini eski alışkanlığın içine girerken bulduğunda hemen tam zıddını yap; tek bir an bile bekleme. Bir kez işin püf noktasını bildiğinde bu kolaydır. Bir şeye alı­ şıyorsun . . . hemen bir şey yap ! Herhangi bir şey olur. Yürüyüşe çık, dans etmeye başla. Bırak dans başlangıçta biraz hüzünlü olsun, hmm ? Oyle olması kaçınılmazdır, sen üzgünsün, nasıl hemen mutlu olasın? Dansa üzüntüyle başla ve dans hüznün yönünü değiştirecektir. Sen hüznün içine daha önce hiç olmayan yeni bir şey getirmişsindir. Sen daha önce hiç mutsuz ve üzgünken dans etmemiştin, bu ne­ denle de zihni şaşırtacaksın. Zihin kendini kaybedecek - ne yapmalı? - çünkü zihin sadece eski ile işleyebilir. Yeni herhangi bir şey ve zihin basitçe işlevsizleşir . . . Herkes yavaş yavaş bir uzmana dönüşür; hüzün­ de uzman, mutsuzlukta uzman, öfkede uzman . O za­ man sen uzmanlığını kaybetmekten korkarsın çünkü sen o kadar maharetli hale geldin ki. Üzgün hissederken dans et yahut git ve duşun al­ tında dur ve üzüntünün bedeninden vücut ısısı kaybo­ lurken kaybolup gittiğini gör. Üzerine yağmakta olan suyla birlikte, üzüntünün tıpkı terin ve pisliğin beden­ den uzaklaştığı gibi uzaklaştığını hisset. Ve ne oluyor gör.

382


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

KISKANÇLIGI DÖNÜŞTÜRMEK Eğer kıskançlıktan muzdaripsen, sadece onun na­ sıl sende ortaya çıktığına bak; seni nasıl yakalıyor, se­ ni nasıl çevreliyor, sarıyor, sana nasıl hükmetmeye ça­ lışıyor. Seni nasıl ta en başından beri gitmek istemedi­ ğin yollara sürüklüyor, sonunda nasıl sende büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor, senin enerjini nasıl yok edi­ yor, enerjini dağıtıyor ve seni son derece negatif, sıkın­ tılı, engellenmiş halde terk ediyor. Sadece bunun gerçekliğini - kötülemeden, takdir etmeden, lehinde yahut aleyhinde bir yargıda bulun­ madan - anla. Sadece onunla yapacağın hiçbir şey yokmuş gibi, mesafeli, uzaktan izle. İzlemede son dere­ ce bilimsel ol. Dünyaya yapılan en önemli bilimsel katkılardan birisi yargısız gözlemdir. Bir bilim insanı deney yaptı­ ğında basitçe hiçbir yargı, hiçbir sonuç olmaksızın de­ neyi yapar. Şayet onun aklında herhangi bir sonuç olursa bunun anlamı onun bir bilim insanı olmadığıdır; onun sonucu deneyi etkileyecektir. İçsel dünyanda bir bilim insanı ol. Zihnin senin la­ boratuarın olsun ve izle; kötülemeden, unutma. "füs­ kançlık kötü" deme. Kim bilir? "Ofke kötü" deme. füm bilir? Evet, duymuştun, sana söylenmişti ama bu başkalarının sana söylediği şeydir, bu senin tecrüben değildir. Sen çok varoluşsal, deneysel olmalısın; senin 383


DUYGUSAL İYİLEŞME

deneyin bunu kanıtlamadığı sürece hiçbir şeye evet ya da hayır dememelisin. Sen son derece yargısız olmak zorundasın. Ve sonrasında kıskançlığı izlemek bir mu­ cizedir. Sen basitçe hiçbir karar olmadan, sadece onun ne olduğunu tam olarak görmek için ilerle. Bu kıskançlık nedir? Adına kıskançlık denen bu enerji nedir? Ve onu bir gülü izler gibi izle; sadece onun içine bak. Bir so­ nuç olmadığında senin gözlerin nettir. Netlik sadece hiçbir sonuca sahip olmayanlar tarafından elde edilir. İzle, içine bak ve şeffaf hale gel ve onun aptallık oldu­ ğunu bilebileceksin. Ve onun aptallığını bildiğinde, o kendiliğinden düşer. Onu bırakmana gerek yoktur.

Seksi İzlemek Seksin içine gir; onda yanlış hiçbir şey yok ama bir izleyici olarak kal. Bedenin tüm hareketlerine bak; içeri ve dışarı akan enerjiyi izle, enerjinin aşağıya doğ­ ru akışını izle; orgazmı izle, ne oluyor; iki beden nasıl bir ritimle hareket ediyor. Kalp atışını izle; giderek da­ ha da hızlanır, neredeyse çıldırdığı bir an gelir. Bede­ nin sıcaklığını izle; kan daha çok dolanır. Nefes alış ve­ rişi izle; çıldırıyor ve kaotik hale geliyor. İsteğe bağlı olmanın sınırına gelinen ve her şeyin istemsiz hale gel­ diği anı izle. Geri dönebileceğin ama o noktadan sonra 384


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

geri dönüşün olmadığı anı izle. Beden o kadar otoma­ tikleşir ki tüm kontrol kaybolur. Boşalmanın bir an ön­ cesinde sen kontrolü kaybedersin ve b eden kontrolü devralır. Bunu izle: İstemli süreç, istemsiz süreç. S enin kontrole sahip olduğun ve geri dönebileceğin, dönüşün mümkün olduğu an ve geri dönemeyeceğin, dönüşün imkansız olduğu an; artık beden bütünüyle kontrolü devralmıştır, artık kontrol sende değildir. Her şeyi izle ve milyonlarca şey vardır orada. Her şey çok karma­ şıktır ve hiçbir şey seks kadar karmaşık değildir çünkü tüm bedenzihin işin içindedir; sadece tanıklık içinde değildir, sadece tek bir şey her zaman dışarıda kalır. Tanık bir yabancıdır. Bizzat kendi doğasının yü­ zünden o asla içerden birisi olamaz. Bu tanığı bul ve o zaman sen tepenin zirvesinde duruyorsundur ve her şey vadide olur ve seni ilgilendirmez. Sen basitçe gö­ rürsün; seni niye ilgilendirsin? Bu sanki başka birisi­ nin başına geliyordur.

Şehvetten Aşka Ne zaman cinsel arzunun yükseldiğini hisseder­ sen üç olasılık vardır. Birincisi ona teslim olmak; bu en sıradan olandır, bunu herkes yapıyor. ikincisi onu bas­ tırmak, onu aşağıya itmektir, onu hayatının bodrumu­ na atmaktır ve böylelikle o senin bilincinin dışına, bi385


DUYGUSAL İYİLEŞME

linçaltının karanlıklarına gider. Senin sözde sıra dışı insanlarının -mahatmalar, azizler, rahipler - yaptığı şey budur. Her ikisi de doğanın karşısındadır ve her ikisi de manevi dönüşümün bilimine karşıdır. Üçüncüsü - çok küçük bir azınlık onu dener ise cinsel arzu kabardığında, gözlerini kapatmaktır. O çok değerli bir andır: Arzunun yükselmesi enerjinin yükselmesidir. O güneşin sabahleyin yükselmesi gibi­ dir. Gözlerini kapat: Meditasyon halinde olma vakti budur. Heyecan, titreşim, itki hissettiğin seks merkezi­ ne, aşağıya doğru ilerle. Oraya git ve sadece sessiz bir seyirci ol. Ona tanık ol, kötüleme. Onu kötülediğin an, ondan uzaklaşmışsındır. Ve ondan keyif alma çünkü ondan keyif aldığın an bilinçsizsindir. Sadece karanlık bir gecede yanan bir kandil gibi uyanık, tetikte ol. Sa­ dece titremeyen, değişmez bilincini oraya götür. Seks merkezinde ne olduğunu gör. Bu enerji nedir? Ona isimler verme çünkü tüm isimler kirletilmiş­ tir. Onun "seks" olduğunu söylesen bile, hemen onu kötülemeye başlamışsındır. Sözcüğün kendisi kötücül hale gelmiştir. Yahut, farklı kuşaktan isen, o zaman sözcüğün kendisi kutsal bir şey haline gelmiştir. An­ cak, sözcük her zaman duyguyla yüklüdür. Farkında­ lık yolunda duyguyla yüklenmiş herhangi bir sözcük engeldir. Ona sadece hiçbir isim verme, sadece seks merke­ zi yakınlarında bir enerjinin yükseldiği gerçeğini izle. Bir heyecan vardır; onu izle . Ve onu izlerken, sen tü­ müyle yeni niteliklerde bir enerji hissedeceksin. Onu 386


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

izlerken, onun yukarı doğru yükseldiğini göreceksin; o senin içinde bir yol buluyor. Onun ·yukarı doğru yükselmeye başladığı o an sen üzerine bir sakinliğin çöktüğünü, sessizliğin seni sardı­ ğını, bir zarafetin, bir güzelliğin, bir rahmetin, bir kut­ samanın her tarafında olduğunu hissedeceksin. O artık acı veren bir dik.en gibi değildir. O artık acıtmaz; o hoş bir koku gibi son derece yatıştırıcıdır. Ve sen ne kadar farkında kalırsan, o kadar yükseğe gidecektir. Eğer o kalbe kadar yukarı gelirse ki bu çok zor değildir - zor­ dur ama çok zor değildir - eğer uyanık kalırsan onun kalbe gelmiş olduğunu göreceksin ve o kalbe geldiğin­ de, aşkın ne olduğunu ilk kez bileceksin.

Acmı Hisset Birisi seni incittiyse, bu kişi sana derin bir yara hissetmen için bir fırsat vermiş olduğundan minnet duy. O kişi sende bir yara açmıştır. Yara tüm hayatın boyunca çekmiş olduğun pek çok acı tarafından yaratılmış olabilir. Diğer kişi tüm acıların sebebi ol­ mayabilir ama bir süreç tetiklenmiştir. Sadece odanın kapısını kapat, o kişiye hiç öfkelenmeden ama sende kabaran hislerin - reddedilmiş olmanın, hakarete uğ­ ramış olmanın incittiği hislerin - bütünüyle farkında olarak sessizce otur. Ve o zaman sadece o kişinin orada 387


DUYGUSAL İYİLEŞME

olmadığına şaşıracaksın: Seni incitmiş olan tüm erkek­ ler ve tüm kadınlar ve tüm insanlar hafızanda dolan­ maya başlayacaktır. Onları sadece hatırlamaya başlamayacak, onları yeniden yaşayacaksın. Bir tür primal terapiye girecek­ sin. Acıyı hisset, incinmeyi hisset, ondan kaçma. Bu yüzden pek çok terapide, ilaçlar içsel ıstırabından kaçmanın bir yolu olduğu basit gerçeği yüzünden hastaya terapi başlamadan herhangi bir ilaç almaması söylenir. Onun acısı ne olursa olsun ve onun ıstırabı ne olursa olsun, bırak öyle olsun. Önce onu tüm yoğun­ luğuyla yaşa. Bu zor olacaktır, bu yürek parçalayacak­ tır. Bir çocuk gibi ağlamaya başlayabilirsin, derin bir acı içerisinde yerlerde yuvarlanabilirsin, bedenin iki büklüm olabilir. Ansızın acının sadece kalpte değil, bedenin tümünde olduğunu; her yerinden ağrıdığını, her yerinde acı olduğunu, bedenin tümünün acıdan başka bir şey olmadığını ansızın fark edebilirsin. Eğer bunu tecrübe edebilirsen - bunun çok büyük bir önemi vardır - o z aman onu özümsemeye başlarsın. Onu fırlatıp atma. O son derece değerli bir enerjidir, onu atma. Onu özümse, onu iç, onu kabul et, buyur et, ona şükran duy. Ve kendine, " Bu sefer on­ dan kaçmayacağım, bu sefer onu reddetmeyeceğim, bu sefer onu fırlatıp atmayacağım. Bu sefer onu içeceğim ve onu bir misafir gibi kabul edeceğim. Bu sefer onu hazmedeceğim" de . Onu hazmedebilmen birkaç gün alabilir ama olur, 388


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

seni uzaklara, gerçekten çok uzaklara götürecek olan bir kapının önüne düştün. Hayatında birkaç yolculuk b aşlamıştır,

s e n yeni türden

bir varlığa doğru

yöneliyorsun çünkü hemen, hiçbir yerde reddetmeden acıyı kabul ettiğin an, onun enerj isi ve niteliği değişir. O artık acı değildir. Aslında kişi basitçe şaşırmıştır, kişi ona inanamaz, o son derece inanılmazdır. Kişi ıs­ tırabın esrimeye dönüşebileceğine, acının zevk halini alabileceğine inanamaz.

Geçmişindeki Koşullanmalan Sil Ü züntü mutluluk olabilecek enerjinin aynısın­ dan başkası değildir. Sen mutluluğunun çiçek aç­ madığını gördüğünde üzülürsün. Ne zaman mutlu birisini görsen sen üzülürsün, niçin o senin başına gelmiyor? O sana da olabilir ! Bunda bir şey yoktur. Sadece geçmişindeki koşullanmaları silme n gerekir. Bunun gerçekleşmesi için senin birazcık yoldan çık­ man gereklidir, bu nedenle kendini açmak için bir­ takım çabalar sarf et. Geceleyin meditasyon yapmaya başla. Kendini bir insan değilmiş gibi hisset. İstediğin bir hayvanı se çebilirsin.

Eğer

kedilerden hoşlanıyorsan,

iyi.

Köpeklerden hoşlanıyorsan, iyi . . .yahut kaplan; erkek ya da dişi, ne istersen. Sadece seç ama sonra ona yapış. O hayvan ol. Odada dört ayak üstünde hareket et ve o 389


DUYGUSAL İYİLEŞME

hayvan ol. On beş dakikalığına bu fanteziden mümkün olduğunca keyif al. Eğer bir köpeksen havla ve bir köpeğin yapması beklenen şeyleri yap; onları hakika­ ten yap ! Ondan zevk al. Ve kontrol etme çünkü bir köpek kontrol edemez. Bir köpek mutlak özgürlük demektir, bu nedenle o anda her ne oluyorsa, yap. Bu anda insan elementi olan kontrolü araya sokma. Ger­ çekten köpeksi bir şekilde bir köpek ol. On beş dakika boyunca odanın etrafında dolan . . . havla, zıpla. Buna yedi gün devam et. Faydası olacaktır. Senin biraz daha hayvani enerjiye ihtiyacın vardır. Sen aşırı ince düşünceli, aşırı medeni hale gelmişsin ve bu seni sakatlıyor. Aşırı medeniyet felç eden bir şeydir. O küçük dozlarda iyidir ama onun çok miktarı teh­ likelidir. İnsan her zaman bir hayvan olmaya muktedir olmalıdır. Şayet sen birazcık vahşi olmayı öğrenebilir­ sen, problemlerin kaybolmaya başlayacaktır.

Sadece tek bir şeyi birkaç günlüğüne yap: Ne zaman mutsuzlaşmaya başladığını hissedersen, yavaş­ ça onun içine gir, hızlı gitme; yavaş hareketler, Tai-Chi hareketleri yap . Eğer üzüntülü hissediyorsan, o zaman gözlerini kapat ve bırak film yavaşça oynasın. Yavaş ilerle, et­ rafındaki tüm görüntüleri alarak, neler olduğuna bakarak, izleyerek yavaşça içine gir. Çok yavaş yavaş ilerle ki bu sayede her hareketi, elbisenin her bir dokusunu ayrı ayrı görebilesin. 390


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Sadece birkaç günlüğüne yavaş hareketler yap ve diğer şeyleri de, sen yavaşla. Örneğin, eğer yürüyor­ san, şu ana kadar yürümüş olduğundan daha yavaşça yürü. Şu andan itibaren geride kalmaya başla. Yerken, yavaşça ye . . . daha çok çiğne. Şayet normalde bir yemeği yemek yirmi dakika sürüyorsa, kırk dakika ol­ sun; onu yüzde elli yavaşlat. Eğer gözlerini hızlı açar­ san, yavaşla. Duşunu normalden iki kat uzun sürede al; her şeyi yavaşlat. Sen her şeyi yavaşlattığında, otomatik olarak senin tüm mekanizman yavaşlar. Mekanizma tektir; o senin yürürkenki mekanizmandır, o senin konuşur­ kenki mekanizmandır; o senin öfkelenirkenki meka­ nizmandır. Farklı mekanizmalar yoktur; o sadece tek bir organik mekanizmadır. Dolayısıyla eğer sen her şeyi yavaşlatırsan, s enin üzüntün, senin ıstırabın; hep­ si yavaşladığı için şaşıracaksın. Buda bu yaklaşımı müritleri ve kendisi için çok derinlemesine kullanmıştır. Onlara yavaşça yürümele­ ri, yavaşça konuşmalarını, her anın içine son derece yavaşça . . . sanki hiç enerji yokmuş gibi girmelerini söy­ lemişti. Ve bu muazzam bir tecrübe yaratır: Düşün­ celerin yavaşlar, arzular yavaşlar, eski alışkanlıklar yavaşlar. Sadece üç haftalığına yavaşla.

39 1


DUYGUSAL İYİLEŞME

Osho Aktif Meditasyonlar. Aşağıdakiler Osho Aktif Meaditasyon­ larından en geniş kullanım alanına sahip olanların bir listesi ve hepsinin kısa tanımları vardır. Her meditasyon tekniğine eşlik eden özel m üzikler, meditasyon sürecine yapı sağ­ lamak ve her aşamaya destek olmak amacıyla Osho 'nun rehberliğinde bestelenmiştir. Osho Dınamik Meditasyon

-

Göbeğe alınan derin,

kaotik nefesle başlayıp duygusal boşalım ve enerji açığa çıkarmakla, merkezlenme, sessizlik ve kutlamay­ la devam eden beş aşamalı bir meditasyondur. Bu Os­ ho Aktif Meditasyonları arasındaki en çok fi zi ksel çaba gerektirenlerinden -ve duygusal arınma sağ­ layan - birisidir ve sabahleyin yapılması en uygun olanıdır.

Osho Kundalini Meditasyonu - Sıklıkla Dinamik Meditasyonun "kız kardeşi" olarak tanımlanan bu tek­ nik genelde öğlenden sonra yahut akşam üstü, günün işleri bittiğinde yapılır. Bedenin sallanmasına ve birik­ miş gerginliğin ve stresin gevşek ve doğal bir şeklide atılmasına izin verir. Sonrasında bir dans takip eder ve sessiz izleme süreciyle son bulur. 392


UYANIK OLMAK: DÖNÜŞÜMÜN ANAHTAR!

Osho Nataraj Meditasyonu - Kırk beş dakika özgürce ve bütünüyle dans etmeyi, hareketsizlik ve sessizlik takip eder.

Osho Nadabrahma Meditasyonu - Tibetlilerin antik tekniğine dayanan bu yöntem bedendeki tüm enerji merkezlerini nazikçe açmak için "Hmmmm" sesinin çıkartılmasıyla başlar, zarif el hareketleriyle devam eder ve sessiz bir kısımla sona erer. Merkezlenmeye, şifaya ve rahatlamaya yardım eder.

Farklı aşamaların videolu anlatımlarını da içeren, bu tekniklerle ilgili daha fazla detaylı bilgi ve tanımlama için, www .osho.com/meditation adresini zjyaret edebilirsiniz. (Jngilizce)

191


Yaza r Ha klu nda

Osho' n u n öğ ret i l e r i , bi­ reysel a n l a m a ra yı ş ı n d a n , top l u m u n yüzleştiğ i e n a c i l sosya l ve siya s i meselelere kadar g e n i ş bir a l a n ı kapsa­ d ı ğ ı içi n herha n g i bir katego­ r i ye soku l a m a m a kta d ı r. Ki­ ta p l a r ı yazı l m a m ış, otuz beş y ı l ı k bir s ü re zarfı n d a u l u s­ l a ra ra s ı b i r izleyici kitlesi ne ya ptı ğ ı kon u ş m a l a n n ses ve görü ntü kayıtları nd a n yazıya dökülerek derl e n m işt i r. Osho, Lon d r a ' d a ya­ yı n l a n a n , Sunday Ti mes tarafı n d a n Yi rmi nci Yüz­ }1ı l 1 ı n b i n öneml i i n s a n ı n d a n � i r i s i ve Ameri k a l ı ya­ zar Ti m Robbi n s ta ra fı n d a n /fiso Mesi h 'ten bu ya n a hayata g e ! m i ş e n te h l i ke l i i n s a n /; o l a r a k ta n ı m la n­ m ı ştı r. Osho, kendi ça l ı ş m a l a r ı h a kkı n d a , yen i tür b i r i nsa n ı n doğ u m u i ç i n uyg u n ş a rtla rı o l u şturmaya kat­ k ı ya ptığ ı n ı söyl e m i ştir. B u ye n i i n s a n ı s ı kl ı kla uzor­ ba-B u d a " o l a ra k ta n ı m l a r. Hem Yu n a n l ı Zorba g i bi d ü n ye v i zevklerd e n , hem de Guata m Buda ' n ı n ses3 94


s i z d i n g i n l i ğ i nd e n zevk alabilen bir i n s a n . Osho' n u n bütü n çal ı ş ma l a r ı n a derinlemesi n e i şl e m i ş da n viz­ yon hem Doğ u ' n u n sonsuz b i l g e l i ğ i n i , hem d e Batı bi l i m ve teknoloj i si n i n en yüksek pota nsiyel i n i kavrar. Osho ayrıca çağdaş hayatı n h ı zl a n m ı ş tem po­ s u n u ka b u l eden meditasyon ya k la ş ı m ı ve içsel dö­ n ü ş ü m b i l i m i ne yaptığ ı çığ ı r aça n katkı la rıyla ta n ı n­ m ı ştı r. O n u n özg ü n , a ktif med ita syo n l a rı beden ve zi h n i n b i r i k m i ş stresi n i atmak i ç i n tasa rla n m ı şt ı r. B u sayede d üş ü nceden özg ü rleşmek v e med ita syo n u n d i n g i n r u h h a l i n i ya ş a m a k d a h a kolay o l u r. Yazarı n otobiyogra fi olara k Türkçe' de yayı n l a n­ m ı ş b i r kita b ı mevcuttu r : "Osho - Proyaka tör Mistik: Aykı r ı B i r S p i ritüel i n Gerçek Ya şam Oyk ü s ü " Omega Yayı n l a r ı , 2 004 , İ sta n b u l .

395


U l uslara rası OSHO Meditasyon Beldesi U l u s l a ra ra s ı Osho Medi tasyon Beldesi tati l l e r i ç i n m u hteşem b i r yerd i r v e orada i ns a n l a r yen i b i r ya şa m b i ç i m i n i d a h a ç o k fa rkı n d a ol-a ra k, ra hatla­ m ı ş ve eğlence l i b i r şek i l d e doğ rudan tecrübe ede­ b i l i rler. H i nd i sta n 'd a ki M u ın ba i (Bom bay) ke nti n i n yak l a ş ı k ol a ra k 1 60 kın g ü n eyd oğ u s u ndaki Pu ne'da yer alan belde, d ü nya n ı n yüz ü l ke s i n d e n her yıl g e­ l e n bi n le rce ziya retçiye çok çeşitl i prog ra m l a r s u n a r. O ri j i n a l o l a ra k Ma h a ra ia l ar ve va rl ı kl ı İ n g i l i z söm ü rgeciler içi n yazl ı k b i r d i n lence yeri olara k ku­ r u l a n Pune, ş i m d i le rde çok sayıda ü n iversiteye, yü k­ sek tek nolopye ve e n d ü str iye sa h i p mod e rn b i r kent olarak g e l i şmekted i r. Med ita syon beldes i , Koregaon Park olara k b i l i­ n e n ba n l iyös ü ndeki 1 60 . 000 m 2' l i k b i r a l a n a yayı l­ m ı şt ı r. Belden i n yerleşkes i n d e ye n i a ç ı l a n ote l , s ı n ı r­ l ı sayıd a ziya retçiye ka l m a o l a n a ğ ı s u n a b i l m ekted i r. Ayrıca , ya k ı n l a rd a çok s a y ı d a otel ve özel apa rt­ m a n d a i resi b i rkaç g ü n d e n bi rkaç aya kadar kal ı n a­ b i lecek ola n a kl a r ı son d e rece uyg u n koş u l l a rda su­ n a b i l m e kted i r. 396


Belde n i n med ita syon p rogramla r ı n ı n heps i , Os­ h o ' n u n g ü nd e l i k hayata keyifle katı l a n ve sessiz d e­ r i n l i ğ i nde g evşeye b i l e n , n itel i k olarak ye n i i n s a n viz­ yon u üze r i n e k u r u l u d u r. Prog ra ml a rı n çoğ u moder n , k l i m a l ı tesislerde ya p ı l ı r. Bi reysel sea n s l a r, kurslar ve g ru p ça l ı ş ma l a r ı , ya ratıcı s a natta n , bütün sel sağ l ı k tedavi leri n e ; bi reysel dön ü ş ü m ve tera p i d e n , ezote­ r i k b i l i m le re ; spor ve boş za m a n l a rı değerl e n d i rme­ de Zen ya klaş ı m ı n d a n , i l i şki ve kad ı n-erkek mesele­ l e ri ne kad a r her şeyi ka psa r. Bi reysel sea n sl a r ve g ru p o l a ra k ya p ı l a n atölye çal ı ş m a l a rı y ı l boyu nca , ta m g ü n d eva m eden medita syon prog ra m l a r ı n a pa­ ralel o l a ra k s ü rer. Belden i n i ç i ndeki a ç ı k m e kô n l a r­ da yer a l a n kafe ve restora n l a r, bel d e n i n k e n d i çift­ l i ğ i n d e orga n i k o l a r a k yet i ştirilen sebzelerle ya p ı l a n geleneksel H i nt yemekleri n i n ya n ı s ı ra , çeşi tl i u l u s l a­ rarası m utfa kl a r d a n yemekleri de s u n a r. Belde n i n ken d i ne a it g üven l i , fi ltre e d i l m i ş s u kayn a ğ ı b u l u n­ m a ktad ı r.

Daha fazla bilgi için: www. osho.com Çeşitli dillerde sunulan bu kapsamlı web sitesi aracılığıyla meditasyon beldesinde online gezinti yapabilir, ulaşım bilgilerini bulabilir, kitap ve kasetler hakkında bilgi alabilir, dünya çapındaki Osho bilgi merkezlerine ulaşabil ir ve Osho'nun konuşmalarından seçmeler dinleyebilirsiniz.

397


Sende ka hcı olan şey nedir? D uyg u l a r ka l ı c ı o l a m a z. B u yü z d e n o n l a ra d uyg u l a r ( e m oti o n s ) d e n i r. İ n g i l i z c e d e ki

motion, " h a re ket" sözc ü ğ ü b u ra d a n g e l ir. O n l a r h a re ket e d e r; b u n e d e n l e o n l a r d uyg u d u rl a r: B i ri n d e n d i ğ e ri n e s e n s ü rekli d e ğ i ş i rs i n . Ş u an sen ü z g ü n s ü n , b u an s e n m utl u s u n ; ş u a n s e n öfk e l i s i n , b u a n s e n şefkatl i s i n . Ş u a n s e n s evgi d o l u s u n, d i ğ e r

a n n efretl e d o l u s u n ; s a b a h g ü z e l d i , a kş a m s ç i rki n . Ve b u b öy l e s ü r e r. B u s e n i n d o ğ a n o l a m a z ç ü n k ü tüm b u d e ğ i ş i m l e ri n a rd ı n d a o n l a rı n h e ps i n i b i r a ra d a tuta n i p g i bi b i r şey i htiya ç v a r d ı r. B i r ç e l e n kte s e n ç i ç e k l e ri g ö r ü rs ü n a m a i p i g ö rmezs i n . B u d uyg u l a r b i r ç e l e n kte ki ç i ç e kl e r g i b i d i r. B a zen öfke ç i ç e k a ç a r, b a z e n üzü ntü , b a z e n m utl u l u k, b a z e n a c ı . . . b a z e n d e ı stı r a p ç i ç e k a ç a r. B u n l a r ç i ç e klerd i r v e h ayatı n tü m ü d e ç e l e n kti r. B i r i p o l m a l ı d ı r; yoksa s e n ç okta n p a rç a l a r a ayr ı l m ı ş o l u r d u n . S e n b i r v a rl ı k o l a r a k d ev a m e d e rs i n ; o h a l d e i p n e d i r, kutu p y ı l d ızı n e d i r? S e n d e ka l ı c ı o l a n şey n e d i r? 1 BN 97B-97S-8817--47.JI

llllHI 11111111111

G 7 9 9 7 5 a ' a 1 1 4 1 11 11

FIYATI

20 YTL

(KDV DAHİLi


Osho duygusal iyileşme