Page 1

1

DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARİHİ T a ş Devrinden Eleusis M y s t e r i a ' l a r ı n a

f


MİRCEA ELİADE. DİNSEL

İNANÇLAR

VE DÜŞÜNCELER

Taş Devrinden

Eleusis

TARİHİ/Cilt

I

Mysteria'lartna

<® KABALCI YAYINEVİ: 195 Antropoloji, Arkeoloji, Mitoloji Dizisi: 18 Mircea Eliade (1907-1986) önde gelen din tarihçilerindendir. Çeşitli dinsel geleneklerdeki simgesel dile ilişkin araştırmalar yap­ mış ve mistik görüngünün temelini oluşturan mitlenn anlamını çOzumleyip birleştirmeye çalışmıştır. 1928'de Bükreş Oniversitesi'nde felsefe dalında yüksek lisans yaptı. 1928-31 yıllarında Kalküta Üniversitesı'nde Sanskritçe ve Hint felsefesi okudu ve altı ay Hımalayalar'daki Rışikeş asram'ında yaşadı. 1933'te Yoga: Essai sur les origines de la mystique indienne adlı çalışmasıyla doktorasını ta­ mamladı. 1933-39 yıllarında Bükreş'te Hint felsefesi ve din tanhi okuttu. 1945'te konuk profesör olarak École de Hautes Etudes'e gitti. 1951'de alanındaki en önemli eserlerden birisi olan Şaınaııizın'i yayımladı.

1956'da

Chicago

Oniversitesi'ne

geçti.

1961'de Hisıory of Religions dergisini kurdu. 16 ciltlik Encyclopedia of Religion 'un (1987) başedıtörlügünu yapmıştır. Eliade gelenek­ sel ve çağdaş toplumlardaki dinsel deneyimi, hıyerojaniltr diye isimlendirdiği görüngüleri incelemiş, dünyanın çeşitli dınlermdeki izini sürmüş ve çözümlemiştir. Eliade düşüncelerini, yazdığı ro­ man ve güncelerde de ifade etmiştir. Bu tür eserlerinden de bazı­ ları dilimize çevrilmiştir. Asya Simyası, Babil Simyası ve Kozmolojisi, Dinler Tarihine Giriş isimli eserleri yayınevirnizce yayımlanmıştır. Baskıya hazırladığımız eserlerinden bazıları ise şunlardır: Demirci­ ler ve Simyacılar (1956), Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihînin 1. ve 3. ciltleri.


Mircea Eliade Histoir i des croyances et des idées religieuses/1 De lagc de la pierre aux mystères d'Eleusis © Payot, 1976 Dinsel inançlar ve Düsunfeîer Taniii / OU 1 Tas Devrinden Eleusis Mvsteriii'larına © Kabala Yayınevi, 2000 Birinci Basım: Nisan 2003 Yayıma Hazırlayan: Ergun Kocabıyık Kapak Duzeni. Altug Güzey Baskı: Yaylacık Matbaası Mücellıı: Yedigun Mücelluhanı-sı

(^KASALCIMYItWJ

Himaye-i Etfal Sok. Ö-B Cağaloglu 34110 ISTAN BU L Tel: (0212) 526 85 86 Faks: (0212) 513 63 05 www .kabalci.com.tr yayinevi@kabalci.com.tr

Cel oııvıage, publié dans le cadre du progıamme d'aide à ia publication, bênéficii du soutien du Ministère des Affaire* Etrangères, de l'Ambassade de France en Turquie et de l'Institut Français d'Istanbul

Çewrtye ve yayıma katkı programı çerçevesinde yayımlanan bu yapıt, Fi ansa Dı$ışleıi Balıanlıp'nm, Türkiye'deki Fransa Buyukelçilıgı'nin ve istanbul FVarısıc Kültür Merfeesrı'nin desteğiyle gerçefcfesiiıilıniîiır.

KÜTÜPHANE BİLGİ KARTI Caıalogıng-ııı-Publicaııon Data (CİP) Eliade, Mircea Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi I Olt i Taş Devrinden Fleusıs Mysteria'lanna 1. Din Tarihi

2. Antropoloji

3. Din Felsefesi

ISBN 975-8240-81-1 ISBN 975-8240-84-6 (Takım)

4. Mitoloji


MİRCEA ELİADE

DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARİHİ Cilt I Taş Devrinden Eleusis

Mysteria'larına

Çeviren: A l i Berktay

KABA W l YAYINEVİ


İÇİNDEKİLER

KİSALTMALAR, 9 ONSOZ. 11 I.

BOLUM

BAŞLANGİÇTA... PALEANTROPtYENLERIN BÜYÜSEL VE DİNSEL DAVRANIŞLARI, 17 1. Onentatio. Alet Yapmaya Yarayan Aletler. Ateşin "Evcilleştiril­ mesi" 17 0 2. T a r i h ö n c e s i Belgelerin "Bulanıklığı", 19 0 3. Mezar­ lıkların Simgesel Anlamları, 22 i) 4. Kemik Yığınları Etrafında D ö n e n T a r t ı ş m a , 26 () 5. Mağara Resimleri: İmge m i Simge mi?, 29 0 6. Kadının Varlığı, 33 0 7. Paleolitik Çağın Avcılarında Ayinler, D ü ş ü n c e l e r ve İ m g e l e m , 35 • Eleştirel Kaynakça, 4 1 . II. B O L Ü M

EN U Z U N DEVRİM: T A R I M I N KEŞFİ - M E Z O L I T Î K VE NEOLİTİK ÇAĞLAR- 48 8, Kayıp Cennet, 48 i) 9. Çalışma, Teknoloji ve İ m g e l e m Dünyala­ rı, 51 0 10. Paleolitik Avcıların Mirası, 53 0 Yenebilir Bitkile­ r i n Evcilleştirilmesi: Köken M i l l e r i , 55 Q 12. Kadın ve Bitkiler. Kutsal Mekân ve Dünyanın Düzenli Aralıklarla Yenilenmesi, 58 0 13. Y a k ı n d o ğ u ' n u n Neolitik Dinleri, 62 14. Neolitik Çağın Ma­ nevi Yapıları, 65 0 15. Metalürjinin Dinsel Bağlamı: Demir Çağı Mitolojisi, 69 • Eleştirel Kaynakça, 73. A

m.BOLUM

MEZOPOTAMYA DİNLERİ, 78 16. "Tarih S ü m e r ' d e Baslar...", 78 0 17. Tanrıları Karşısında İn­ san, 81 0 18. îlk Tufan M i t i , 83 0 19. Yeraltına İniş: İnanna ve D u m u z i , 85 0 20. S ü m e r - A k k a d Sentezi, 88 0 21. Dünyanın Yara­ tılışı, 90 0 22. Mezopotamya H ü k ü m d a r l a r ı n ı n Kutsallığı, 93 0 23. Gılgamış Ö l ü m s ü z l ü k Peşinde, 96 0 24. Kader ve T a n r ı l a r , 100 • Eleştirel Kaynakça, 104. IV. B O L U M

ESKİ MISIR'DA DİNSEL DÜŞÜNCELER VE SİYASİ KRİZLER, 112 25. Unutulmaz Mucize: "İlk Kez," 112 0 26. Teogonıler ve Koz­ mogoniler, 114 i) 27, Bedenlenmiş Bir T a n r ı n ı n S o r u m l u l u k l a r ı ,


117 O 28. Firavunun Göğe Yükselişi, 120 0 29. Osiris, Ö l d ü r ü l e n T a n r ı , 123 0 30. Fetrei D ö n e m i : Anarşi, Umutsuzluk ve Mezar Ötesi Hayatın " D e m o k r a t i k l e ş m e s i " , 1 2 6 0 31. "Güneşle Özdeşleş­ tirme" Teolojisi ve Siyaseti, 129 0 32. Akhenaton ve Başarısız Re­ form Girişimi, 132 0 33. Son Sentez: Re-Osiris Ortaklığı, 134 • Eleştirel Kaynakça, 139. v.

BOLUM

MEGAL1TLER, TAPINAKLAR, TÖRENSEL MERKEZLER: BATİ, A K D E N I Z , İ N D Ü S VADİSİ, 147 34. Taş ve Muz, 147 0 35. Törensel Merkezler ve Megnlit Yapılar, 150 0 36, "Megalider Bilmecesi", 152 0 37. Etnografya ve Tarih­ öncesi, 155 0 38. H i n d i s t a n ' ı n İlk Şehirleri, 156 0 39, Ö m a r i h s e l D i n Anlayıştan ve H i n d u i z m d e k i Koşutları, 158 0 40. Girit: Kut­ sal Mağaralar, Labirentler, Tanrıçalar, 161 0 41. Minos D i n i n i n Ayırt Edici Özellikleri, 164 0 42. Helen Ö n c e s i D ö n e m i n Dinsel Yapılarının Sürekliliği, 167 • Eleştirel Kaynakça, 170. vı.

BÖLÜM

HİTİTLERtN VE KENANLILARIN DİNİ, 176 43. Anadolu Sembiyozu ve H i t i t Bağdaştırmacıhgı, 176 0 44. "Kaybolan Tanrı", 178 0 45. Ejderhayı Yenmek, L80 0 46. Kumarbi ve Egemenlik, 181 0 47. Tanrı Kuşakları Arasındaki Çatış­ malar, 183 0 48. Bir Kenan Panteonu: Ugarit, 185 0 49. Baal Ege­ menliği Ele Geçiriyor ve Ejderhayı Yeniyor, 188 0 50, Baal'in Sa­ rayı, 190 0 51. Baal Mot'la Karşılaşıyor: Ö l ü m ve Hayata D ö n ü ş , 191 0 52. Kenan Dinsel Bakışı, 194 • Eleştirel Kaynakça, 197. vıı.

BOLUM

"İSRAİL ÇOCUKKEN...," 204 53. T e k v i n i n İlk İki B ö l ü m ü , 204 0 54. Kayıp Cennet. Kabil ve Habil, 207 0 55. Tufan'dan Ö n c e ve Sonra, 209 0 56. İlk Peygam­ berlerin D i n i , 212 0 57. İ b r a h i m , " i m a n ı n Babası", 215 0 58. Mu­ sa ve Mısır'dan Çıkış, 217 0 59. "Ben, Benim", 219 0 60. Hâkim­ ler D ö n e m i n d e D i n : Bağdaşıırmacılığın i l k Aşaması, 223 • Eleştirel Kaynakça, 227. vııı.

BÖLÜM

HINT-AVRUPALILAR1N DİNİ: VEDA TANRILARI, 233 61. Hint-Avrupalıların Ö n t a r i h i , 233 0 62. i l k Panteon ve Ortak Dinsel Söz Dağarı, 235 0 63. Üç Bölümlü Hint-Avrupa İdeolojisi, 237 0 64. Âriler Hindistan'da, 240 0 65. Varuna, İlk T a n r ı : De-


v a l a r ve Asura'lar, 244 i) 66. Vnrunn: Evrensel Kral ve Büyücü: Rta ve Mâya, 245 {) 67, Yılanlar ve Tanrılar. Mııra, Aryanıan, Adıt i , 248 O 68. Indra, Ş a m p i y o n ve Yaratıcı, 250 O 69. Agni, Tanrı­ ların Başrahibi: Kurban Ateşi, Işık, Zeka, 252 70. Tanrı Soma vc '•Ölümsüzlük" İçkisi, 254 71. Vedalar Çağında İki Büyük T a n r ı : Rudra-Siva ve Vişnu, 257 • Eleştirel Kaynakça, 260. A

A

IX. B O L Ü M

GAUTAMA B U D H A ' D A N Ö N C E HİNDİSTAN: KOZMİK KURBAN T Ö R E N İ N D E N ÂTMAN-BRAHMAN ÖZDEŞLİĞİNE,

269

72. Veda Ritüeilerinin Yapısı, 269 73. En Ustun Kurban Tören­ leri: Aivamedha ve Punışamedha, 271 O 74. Ritüellerin Erginleyici Yapısı: Kutsama (dlkşâ) ve Kralın Kutsanması (râjasüya), 273 £> 75. Kozmogoniler ve Metafizik, 276 Q 76. Bıâh/ııaııaiar'da Kurban Öğretisi, 280 77, Eskatoloji: Kurban Töreni Yoluyla Prajâpaıi ile Ö z d e ş l e ş m e , 282 78. Tapas: Riyazet Tekniği ve Diyalektiği, 285 O 79. Çileciler ve Esrikler: Muııi, Vrâtya, 288 O 80. Upanişadlar ve Rfsi'lerin Arayışı: İnsan Kendi Davranışlarının "Meyvele­ r i n d e n Nasıl Kurtulabilir? 291 81. At man-Brahman Özdeşliği ve "İç İşık" Deneyimi, 293 82. Brahman'ın i k i Hali ve Madde içinde "Tutsak Olan Âtman"ın Gizemi, 296 • Eleştirel Kaynakça, 299. A

A

A

A

A

X. B Ö L Ü M

ZEUS VE Y U N A N DİNİ, 305 83. Teogoni ve Tanrı Kuşakları Arasındaki Mücadeleler, 305 84. Zeus'un Zaferi ve Egemenliği, 308 0 85. İlk Irklar M i t i : Promet¬ heus, Pandora, 311 86. i l k Kurbanın S o n u ç l a n , 314 87. İnsan ve Yazgı: "Yaşama Sevinci"nin A n l a m ı , 317 • Eleştirel Kaynakça, 322. A

A

A

XI. B O L Ü M

OLYMPOSLULAR VE KAHRAMANLAR, 327 88. T a h t ı n d a n İ n d i r i l m i ş U l u Tanrı ile Büyücü-Demirci: Poseidon ve Hephaistos, 327 89. Apollon: U z l a ş t m l a n Çelişkiler, 330 0 90. Kehanetler ve A r ı n m a , 333 0 91. " G ö r i T d e n Bilgiye, 335 0 92. Hermes, "İnsanın Yoldaşı", 337 0 93. Tanrıçalar 1: Hera, Arte¬ mis, 339 0 94. Tanrıçalar I I : Athena, A p h r o d ı t e , 342 0 95. Kahra­ manlar, 345 • Eleştirel Kaynakça, 352. v


,xjı.

BOLUM

ELEUSIS MYSrERM'LARI, 358 96. Mit: Persephone H a d e s ' ı e , 358 y 97. Erginlenmeler: Kamusal T ö r e n l e r ve Gizli Ritüeller, 361 0 98. MystericTIar Bilinebilir mi? 363 0 99. "Sırlar" ve "Mysteria'lar," 366 • Eleştirel Kaynakça, 370, XIII.

BÖLÜM

ZERDÜŞT VE İRAN DİNİ, 375 100. Bilmeceler, 375 0 101. Z e r d ü ş t ' ü n Hayatı: Tarih ve M i t , 378 0 102. Şamancıl Bir Esrime mi? 380 0 103. Ahura Mazda n m Vah­ yi: insan İyiyi, Kötüyü Seçmekte Ö z g ü r d ü r , 381 0 104. Dünyanın " D ö n ü ş ü m ü " , 384 0 105. Ahemeniler'in D i n i , 388 0 106. Iran Kralı ve Yeni Yıl Bayramı, 390 107. Magiar Sorunu. İskitler, 392 0 108. Mazdeizmin Yeni Yönleri: Haoma T a p ı m ı , 393 0 109. Tan­ rı Mithra'mn Yüceltilmesi, 395 0 110. Ahura Mazda ve Eskatolojik Kurban, 396 0 111. Ruhun Ö l ü m d e n Sonraki Yolculuğu, 399 0 112. Bedenin Dirilişi, 401 • Eleştirel Kaynakça, 404. XIV. B O L Ü M

KRALLAR VE PEYGAMBERLER DEVRİNDE İSRAİL DÎNİ, 412 113. Krallık ve Monarşi: Bağdaştırmacılığın D o r u k Noktası, 412 0 114. Yahve ve Yarattığı, 414 0 115. Eyüb, Doğru A d a m ı n Sınan­ ması, 416 0 116. Peygamberler Z a m a n ı , 419 0 117. Ç o b a n Amos. Sevilmeyen Hoşea, 422 0 118. İşaya: "İsrail'den Artakalanlar" Geri Dönecek, 424 0 119. Yeremya'ya Verilen Vaat, 426 0 120, Ku­ d ü s ' ü n D ü ş ü ş ü . Hezekiel'in Görevi, 428 0 121. "Tarihin Dehşet f n e Yüklenen Dinsel Değer, 430 • Eleştirel Kaynakça, 433.

xv.

BÖLÜM

DİONYSOS VEYA YENİDEN KAVUŞULAN AHRET MUTLULUĞU, 436 122. "İki Kez D o ğ m u ş " Bir T a n r ı n ı n Epifanileri ve Gizlenmeleri, 436 0 123. Bazı Halk Bayramlarının A r k a i k l i g i , 439 0 124. Euripides ve Dıorıysos Orjicıliği, 442 0 125. Yunanlar T a n n ' n ı n Varlığım Yeniden Keşfedince...., 446 • Eleştirel Kaynakça, 452. DİZİN, 455


KİSALTMALAR

ANET

|. B Pritchard, Anaaıt Near Easier}) Texts Relating w the Old Testament (Princeton, 1950; ikinci kıskı, 1955)

Af Or

Archiv Oncntdlni (Prag)

ARW

Archîv/ıir Religion.swisscuscha/t (Freıbıırg/Leipzıg)

BEFEO

Bııliefijı de l'Ecole française d'Extrcme-Orient (Hanoi)

BJRL.,

Bulletin of the John Rylands Library (Manchester)

BSOA5

Bulletin of the School of Oriental and African Sindie s (Londra)

OA

Oırrcnt Anthropology (Chicago)

ERE

Encyclopaedia of Religin and Ethics, ed. James Hastings

HJAS

Harvard journal of Asiatic Studies

HR

History of Religions (Chicago)

llj

Indo-lranian journal (Lahey)

jA

Journal Asiatique (Pans)

JA05

...Journal of the American Oriental Society (Baltimore)

jAS Bombay

...Journal of the Asiatic Society, Bombay Branch

flES

..Journal of Indo-European Studies (Montana)

JNES

Journal oj Neat" Eastern Studies (Chicago)

JRAS

Journal oj the Royal Asiatic Society (Londra)

jSS

Journal oj Semitic Studies (Manchester)

OL2

Orientalıstische Lite raturjeiı wig (Berlin/Leipzig)

RB

Revue Bıbîiaııe (Paris)

REG

Revue des Etudes Grectnies (Paris)

RHPR

Revue d'Hıstuıi'e et de Philosophic rcligieuscs (Strasbourg)

RHR

Revue de l'Hıstoire des Religions (Paris)

SMSR

Studı e Materiaîı di Storia delle Religioni (Roma)

VT

Veins Tesfamenium (Leiden)

W.d.M

W(>r(erbudi der Mythologie (Stuttgart)

2DMG

Zeıtschııjt der dcittschen ınuıgcnlândischen Geseilscha/t


ÖNSÖZ

D i n tarihçisi için kutsalın her t e z a h ü r ü önemlidir; her ayın, her mit, her i n a n ç ya da tanrı figürü kutsalın deneyimlenmesini yansıtır ve dolayısıyla varolma, an­ lam ve hcıhikat k a v r a m l a r ı n ı g ü n d e m e getirir. Daha ö n c e bir başka fırsatla belirtti­ ğ i m gibi, "insan zihninin, dünyada indirgenemez gerçek bir şeyin b u l u n d u ğ u ka­ nısı elmadan nasıl işleyebileceğini hayal etmek g ü ç t ü r ; insanın deneyimlerine ve d ü r t ü l e r i n e bir aniam yü (denmeksizin bilincin nasıl ortaya çıkabileceğini d ü ş ü n ­ mek olanaksızdır. G e r ç e k ve anlamlı bir d ü n y a bilinci, kutsallığın keşfiyle yakın­ dan ilintilidir, insan zihni gerçek, güçlü, zengin ve anlamlı olarak ortaya çıkanla bu niteliklerden yoksun olan, - y a n i şeylerin kaotik ve tehlikeli akışı, o n l a r ı n rastlantısal ve a n l a m s ı z beliriş ve yok o l u ş l a r ı - arasındaki farkı kutsalın deneyi­ m i sayesinde yakalayabilmiştir." S o n u ç olarak "kutsal," insan b i l i n c i n i n tarihin­ 1

de bir aşama değil, bilincin yapısı içinde bir unsurdur. K ü l t ü r ü n en arkaik d ü z e y ­ lerinde insan olarak yaşamak kendi içinde bir dinsel eylemdir; ç ü n k ü beslenmenin, cinsel hayatın ve ç a l ı ş m a n ı n ayinsel bir değeri v a r d ı r . Başka bir deyişle insan o l ­ mak - y a da insan haline gelmek- "dinle ilişkili" olmak demektir." Dinler Tarihine Gıns'ten (1949) Religı'ons australierınes (1972)" ' {Avustralya din­ 1

leri} konusunu ele alan k ü ç ü k kitaba kadar daha Önceki eserlerimde, kutsalın d i ­ yalektiğini ve morfolojisini tartışmıştım. Bu eser ise farklı bir bakış açısıyla ta­ sarlanıp yazıldı. Bir yandan kutsalın tezahürlerini zamandizinsel b i r düzen içinde ç ö z ü m l e d i m (ama dinsel bir k a v r a m ı n "yaşı"yla onu d o ğ r u l a y a n i l k belgenin tari­ h i n i birbirine k a r ı ş t ı r m a m a k gerekiri); diğer yandan —belgelerin elverdiği ölçü­ d e - derin krizler, özellikle de farklı geleneklerin yaratıcı anları ü z e r i n d e d u r d u m . Kısacası dinsel inançlar ve d ü ş ü n c e l e r tarihine yapılmış en b ü y ü k katkıları g ü n ışığına çıkarmaya çalıştım. D i n tarihçisi için kutsalın her t e z a h ü r ü ö n e m l i d i r ; ama ö r n e ğ i n tanrı Anu'nun yapısının veya Enuma Biş'te

aktanlan teogoni ve kozmogoninin veya

d e s t a n ı n ı n , M e z o p o t a m y a h l a r ı n dinsel yaratıcılık ve ö z g ü n l ü ğ ü n ü ,

Gılgamış Lamaştu'ya

1

La Nostalgic des Ongiııes, 1969. s. 7 vd {The Quest: History and Weaning m Religion's onsoz

;

Ag.y.s. 9

(1969)1. * Australian Religions: An Introduction (1973) -yn. 11


nlNSl:!. İNANÇLAR Vt DU>UNQ:IXR 7Alili II - I

karşı yapılan apotropaik*' ayinlerden ya da tanrı Nusku mitolojisinden daha i y i yansıttığına da hiç k u ş k u yoktur. K i m i zaman dinsel bir yaratımın ö n e m i , ona daha sonra y ü k l e n e n değerlerle ortaya çıkar. Eleusis mysfen'a'lan ve O r p h e u s ç u l ı ı gun en eski tezahürleri h a k k ı n d a elimizde çok az bilgi var; bununla birlikte yırım yüzyılı aşkın bir süredir b u n l a r ı n A v r u p a ' n ı n en parlak zihinleri ü z e r i n d e k i b ü y ü ­ leyici etkisi hayli anlamlı ve s o n u ç l a r ı h e n ü z yeterince d e ğ e r l e n d i r i l m e m i ş bir dinsel olguyu o l u ş t u r u y o r . K i m i geç d ö n e m yazarlarının göklere çıkardığı Eleusis tarzı erginlenme ve gizli O r p h e u s ç u ayinler kesin olarak mıtolojileştirici gnosıs'i ve Yunan-Dogu bağdaştırmacılığım yansıtır. Fakat ortaçağ Hermesçiligini, İtalyan R ö n e s a n s m ı , X V I I I . yüzyılın "okültist" geleneklerini ve romantizmi etkileyen tam da bu mysteria ve O r p h e u s ç u l u k anlayışıdır. Rilke'den T. S. Eliot'a ve Picrre Emmanuel'e kadar modern Avrupa şiirinin esin kaynağını o l u ş t u r a n da yine İskende­ riyeli teologlar, mistikler ve bilginlerin mysteria ve Orpheus yaklaşımlarıdır. Dinsel d ü ş ü n c e l e r tarihine b ü y ü k katkıları saptamak için seçilmiş ö l ç ü t ü n ge­ çerliliği elbette tartışmaya açıktır. Bununla birlikte birçok dindeki gelişme bunu d o ğ r u l a m a k t a d ı r ; ç ü n k ü ancak derin krizler ve b u n l a r ı n sonucunda ortaya çıkan yaratımlar sayesinde dinsel gelenekler kendilerini yenilemeyi başarır. Brahmaneı kurban t ö r e n l e r i n i n dinsel a ç ı d a n değer yitimine u ğ r a m a s ı n ı n yarattığı gerilim ve u m u t s u z l u ğ u n bir dizi parlak yaratıma yol açtığı Hindistan ö r n e ğ i n i a n ı m s a m a k yeterli olacaktır (Upanişadlar, Yogacı tekniklerin eklemlenmesi, Gamama Budha'nm mesajı, mistik

dindarlık vs); bu y a r a t ı m l a r ı n her b i r i aynı kriz

için

geliştirilen ayrı ve gözü pek bir ç o z u m o l u ş t u r m a k t a d ı r (bkz. IX, X V I I , XVIII ve XIX. b ö l ü m l e r ) . Yıllarca birkaç g ü n d e okunabilecek kısa ve özlü b i r yapıt tasarladım; çünkü kesintisiz bir okuma her şeyden once dinsel g ö r ü n g ü l e r i n temel b ü t ü n l ü ğ ü n ü ve aynı zamanda ifadelerinin t ü k e n m e k bilmeyen yeniliğini gözler ö n ü n e serer. Böy­ le bir kitabın okuyucusu paleolitik çağın, Mezopotamya ve Mısır'ın d ü ş ü n c e ve inançlarını gözden geçirdikten birkaç saat sonra Veda ilahileri, Brâhmanalar

ve

Upanişadlar'la karşı karşıya kalacak; Zerdüşt, Gautama Budha ve Taoculuk, Helen mysteria l a n , Hıristiyanlığın yükselişi, Gnostisizm, simya veya Graal m i t o l o j i s i ü z e r i n d e d ü ş ü n d ü k t e n bir g ü n sonra, Sankara'yı, Tantracılıgı ve Milarepa'yı, tslamı, Gioacchino da Fiore'yi veya Paracelsus u keşfedecek; Quetzalcoatl ve Viracoc-

* Eski Yunanca apotropaios'ıan {kütlükleri uzaklaştıran) türetilmiş sözcük. Kotu etkilen başka hedeflere yönlendirmek için yapılan rimeller ve bu özelliğe sahip nesneler (orncgın nazarlık) için kullanılır-<n. 12


ÖNSÖZ ha'yi, o n i k i Aİvâr'ı* ve Gregorios Palamas'ı, ilk Kabalacıları, İbn-i Sina veya E i sai'yi* keşfettikten kısa bir süre sonra Alman illuminatistleri' ' ve romantikleriy1

le, Hegel, Max Müller, Freud, Jung ve Bonhoeffer'le karşılaşacaktır. Ne yazık k i , bu kısa ve özlü kitap henüz yazılmadı.

Şimdilik üç ciltlik bir

eser sunmakla yetindim; b u n u ileride yaklaşık dört yüz sayfalık bir kitaba indir­ me u m u d u m u da koruyorum. Bu uzlaştırıcı formülü i k i nedenden ö t ü r ü seçtim: Bir yandan önemli ve yeterince bilinmeyen bazı metinleri alıntılamak bana yararlı g ö r ü n ü y o r d u , diğer yandan hayli kapsamlı eleştirel kaynakçaları öğrencilerin hiz­ metine sunmak istiyordum. Bu nedenle sayfa altlarındaki d i p n o t l a r ı olabildiğince aza indirerek, kaynakçaları ve metinde çok kısaca değinilen ya da hiç değinilme¬ yen bazı konulara ilişkin tartışmaları ayrı bir kısımda t o p l a d ı m . Bu nedenle eser, kaynakların ve g ü n d e m d e k i çeşitli sorunlarla ilgili tartışmaların yer aldığı bu kı¬ sım atlanarak da okunabilir. Bir konuyu sentezleyen eserlerde ya da basitleştiril¬ miş kitaplarda genellikle b ö l ü m sonlarında bir başlıklar listesi yer İnançlar ve Düşünceler

alır;

Dinsel

Tarihi 'nin yapısı ise daha karmaşık bir eleştirel araca ge¬

reksinim duyuyordu. Ben de b ö l ü m l e r i , n u m a r a l a n d ı r ı l m ı ş altbölümlere ayırdım. Araştırmacı, o k u m a s ı n a koşut olarak kitabın ikinci kısmındaki konuyla ilgili tar¬ tışmalara ve kaynakçalara başvurabilir.

Her a l t b ö l ü m için en son eleştirel kay¬

nakçayı çıkarmaya çalıştım; yöntembilimsel eğilimlerini o n a y l a m a d ı ğ ı m çalışma¬ ları da a t l a m a d ı m . Birkaç istisna hariç İskandinav, Slav veya Balkan dillerinde ya¬ yımlanmış katkıları belirtmedim. Okumayı kolaylaştırmak için Doğulu

isimlerin

Avar: Tamil dilindeki anlamı mistik deneyimin derinliklerine dalan kişi anlamında "dalgıç" veya "Vişnu'ya batmış/dalmış kişfdir. Vaişnava (Vişnu) geleneğinde, cezbeli Hindu zahit­ lere bu isim verilir. Kökenleri güney Hindistan'da VL-LX. yüzyıllarda tanrı Vişnu'ya tapan ve esrik ilahiler söyleyerek tapınak tapmak dolaşan 12 Hindu şairden oluşan mistik bir gruba dayandırılır; şiirleri, Prabandham demlen bir külliyatta bir araya getirilmiştir -yn. * Eisai veya Yösai: Zen Budizminin Japonya'ya yerleşmesinde önemli katkıları olan Budist rahip (1141-1215)-yn. * Alman İlluminatistleri: (illuminati: aydınlanmışlar; illuminato [tekil.1) 1776'da lııgolstadt, Bavyera'da Johann Adam VVeishaupt (1748-1830) tarafından kurulmuş, papazlara karşıt ve demokratik fikirlere sahip gizli dernek. Demek üyeleri Areopagus'un (merkez yönetim kurulu) rehberliğinde katı bir disiplin içinde (Weishaupt bir Cizvit olarak yetiştirilmişti) sanat ve materyalist felsefe eğitimi alıyorlar ve demeğin birbirini takip eden seviyelerine eriştirilerek adım adım aydınlanıyorlardı. Kendilerinin, isa'nın aydınlatan merhametim kazanmış olduklarına inanmışlardı. Sınıfsız ve herkesin birbiriyle kardeş olduğu bir top¬ lum kurmayı amaçlamışlardı -yn. Türkçe baskıda, eleştirel kaynakça ilgili bölümlerin sonunda verilmiştir -yn. 13


IMNSIU. INANiJWR VC DÜSÜ N Œ IHR TARİHİ -1

ve [erimlerin transliterasyonunu sade 1 eştirdi m.'"

Bu kitap, birkaç b ö l ü m dışında 1933-38'de Bükreş Ü n i v e r s i t e s i n d e , 1946 ve 1948'de Ecole des Hautes É t u d e s ' d e ve 1956'dan beri de Chicago Üniversitesi'nde verdiğim Dinler Tarihi derslerinin ö z ü n ü n bir tekrarıdır. Ben, "uzmanlık" alanla­ rı ne olursa olsun k o m ş u alanlarda gerçekleştirilen ilerlemeleri de izlemeye çaba­ layan ve disiplinlerinin karşılaştığı farklı sorunlar hakkında öğrencileri bilgilen­ dirmekten ç e k i n m e y e n d i n tarihçi le rinden im. G e r ç e k l e n de her tarihsel inceleme­ n i n evrensel tarihle belli bir yakınlık gerektirdiğine i n a n ı n ı n ; b u nedenle en katı " u z m a n l a ş m a " bile b i l i m a d a m ı n ı , araştırmalarını evrensel tarih içine oturtma zo­ r u n l u l u ğ u n d a n muaf tutmaz. Ayrıca Dante veya Shakespeare, hatla D o s ı o y e v s k i veya Proust incelemelerinin Kalidasa,' No tiyatrosu ya da Singe pèlerin*

hakkında­

k i bilgilerle aydmlatılabilecegine i n a n a n l a r d a n ı m . Bu, kısır ve b o ş b i r ansiklopedicilik çabası değildir. Söz konusu olan yalnızca insan zihninin tarihinin derin ve b ö l ü n m e z birliğini g ö z d e n k a ç ı r m a m a k t ı r . İnsanlığın tinsel tarihindeki bu b ü t ü n l ü ğ ü n bilincine varılması h e n ü z yeterin­ ce ö z ü m s e n m e m i ş yakın tarihli bir keşiftir. Ü ç ü n c ü c i l d i n son b ö l ü m ü n d e bu keşfin d i s i p l i n i m i z i n geleceği açısından ö n e m i değerlendirilecektir. Yine b u son b ö l ü m d e , indirgemecilik üstatlarının - M a r x ve Nietzsche'den Freud'a kadar- ya­ rattığı krizler ve antropolojinin, dinler tarihinin, g ö r ü n g ü bil i m i n ve yeni h e m ı e neutigin katkıları tartışılırken, modern batı d ü n y a s ı n ı n tek, ama ö n e m l i dinsel yaratımı h a k k ı n d a da bir yargıya varılacaktır. Söz konusu olan, kutsallıktan arın­ d ı r m a n ı n son a ş a m a s ı d ı r . Süreç, d i n tarihçisi açısından çok ilginçtir; Gerçekten de "kutsal"m en m ü k e m m e l biçimde gizlenişini, dana d o ğ r u s u "kutsal"m "kutsal olmayan" la özdeşleştirilmesi ni y a n s ı t m a k t a d ı r .

/

* Soz konusu isimlerin ve tenmlerin çevriyazısı TUrkçedekı okunuşu ve yerleşmiş biçimlen esas alınarak yapılmıştır -yn. MO 170 civarında yaşamış Hint şair ve oyun yazarı. İsminin anlamı tanrıça "Kali nin kulu" anlamına geliyor-yn, İngilizceye Pilgrim MonrVy (Hacı Maymun) ismiyle çevrilmiş bu eser, Ming hanedanı zamanında halk masallarına dayanarak yazılmış, rahip Sanzang ile üç müridinin (birisi de Maymun kraldır) maceralarını konu alan yüz bölümlük klasik bir Çin masalıdır -yn. 14


ÖNSÖZ

Elli yıllık çalışma h a y a t ı m d a h o c a l a r ı m d a n , m e s l e k t a ş l a r ı m d a n ve öğrencile­ rimden çok şey ö ğ r e n d i m . Hayatta olsunlar ya da olmasınlar, hepsine ş ü k r a n b o r ç l u y u m . Ayrıca b u i l k c i l d i n metnini g ö z d e n geçirme zahmetini gösteren Mic¬ hel Fromentoux, Jean-Luc Benoziglio ve Jean-Luc Pidoux-Payot'ya t e ş e k k ü r ede­ r i m . 1950'den beri b ü t ü n yazdıklarım için geçerli o l d u ğ u gibi, b u kitap da eşi­ m i n varlığı, şefkati ve bağlılığı olmaksızın t a m a m l a n a m a z d ı . Bizim için ç o k de­ ğerli olan bir disipline yaptığım b u herhalde son k a t k ı n ı n i l k sayfasına onun adı­ nı sevinç ve ş ü k r a n l a y a z ı y o r u m .

M

E.

Chicago Üniversitesi Eylül 1975

15


I.

BÖLÜM

BAŞLANGIÇTA... PALEANTROPIYENLERİN BÜYL&EL VE DİNSEL DAVRANIŞLARI

1. Orientatio.

Alet Yapmaya

Yarayan

Aletler. A t e ş i n

"Evci İle şiiri İm esi"—

Dinsel g ö r ü n g ü l e r i n anlaşılmasında taşıdığı Öneme karşın, burada "insanlaşma" sorununu t a r t ı ş m a y a c a ğ ı z . D i k d u r m a n ı n primat lığın aşıldığına işaret ettiğini be­ lirtmekle yetinelim. Ancak uyanık haldeyken ayakta durulabilir. D i k d u r u ş saye­ sinde m e k â n , Ön-insanlann erişemeyeceği bir yapıda, merkezi bir "yukarı-aşagı" ekseninden çıkan d ö r t yatay y ö n d o ğ r u l t u s u n d a düzenlenir. Bir başka deyişle me­ k â n , insan bedeninin etrafında, ö n e , arkaya, sağa, sola, yukarı ve aşağı d o ğ r u uzan ı y o r m u ş ç a s ı n a d ü z e n l e n m e y e izin verir. Farklı orientatio (konumlanma] y ö n t e m ­ leri bu i l k deneyimden - k e n d i n i g ö r ü n ü r d e sınırsız, m e ç h u l , tehditkar b i r boşlu­ ğ u n içine "atılmış" hissetmekten- yola çıkarak gelişir; ç ü n k ü y ö n ü n ü bulamama­ n ı n yarattığı b a ş d ö n m e s i içinde uzun süre yaşanamaz. Bir "merkez" çevresinde m e k â n ı n y ö n l e r i n i n belirlenmesi deneyimi bölgelerde, yerleşimlerde ve konutlardaki paradigmatik b ö l m e ve paylaştırmaların ö n e m i n i , b u n l a r ı n kozmolojik simgeselligini açıklar ( k r ş . § 1 2 ) ,

1

Primatların v a r o l u ş tarzına göre bir diğer belirleyici farklılık da alet kullanı­ mıyla ortaya çıkar. Paleantrop iyeni er yalnızca alet kullanmakla kalmaz, aynı za­ manda onları ü r e t m e yeteneğine de sahiptirler. Bazı m a y m u n l a n n nesneleri "alet" gibi kullandıkları d o ğ r u d u r ve hatta belirli durumlarda b u n l a r ı yaptıkları da bi­ linmektedir. Ama paleantrop iyen ler "alet yapmaya yarayan aletler" de ü r e t i r l e r . Zaten o n l a r ı n alet k u l l a n ı m ı ç o k daha k a r m a ş ı k t ı r ; onları gelecekte kullanmaya hazır hır halde yanlarında taşırlar. Kısacası alet k u l l a n ı m ı , maymunlarda olduğu gibi özel hır durumla veya verili bir anla s ı n ı r l a n m a m ı ş t ı r . Aletlerin k o l ve ba­ cakların bir uzantısı olarak iş g ö r m e d i ğ i n i belirtmekte de yarar var. Bilinen en eski işlenmiş taşlar insan bedeninin yapısında önceden var olmayan bir işlevi, özellikle de kesme işlemini (kesmek, dişlerle parçalamak veya tırnaklarla sıyır¬ !

"Yaşamsal" değerinin anık bilincinde olmasalar da, konumlandınlmış mekân deneyimi modern toplumların insanına da yabancı değildir. 17


DlNsin. İ N A N I R Vt D U S Û N Œ I . E R TARH 11 - I

maktan farklı bir işlemdir) yerine getirmek i ç e r e biçimlendirilmiştir."

1

Teknolo­

j i n i n çok ağır ilerlemesi mutlaka zekâda da benzer bir gelişimi gerektirmez. Son i k i yüzyılda teknolojide sağlanan olağanüstü atılımın Batılı insanın z e k â s ı n d a kar­ şılaştırmaya d e ğ e r bir gelişme halinde yansımadığı bilinmektedir. Üstelik, belir­ tildiği gibi, "her yenilik bir toplu ö l ü m tehlikesini de beraberinde t a ş ı y o r d u " (André Varagnac). Teknolojik atalet paleantropiyenlerin hayatta kalmasını sağlı­ yordu. Ateşin "evcilleştirilmesi," yanı ateş yakma, koruma ve taşıma olanağının, Pa­ leantropiyenlerin zoolojik seleflerinden kesin olarak ayrılışlarına

işaret

ettiği

söylenebilir. Ateş k u l l a n ı m ı n a ilişkin en eski "belge," Chou-kou-tien d ö n e m i n e (y. M Ô 600.000) aittir; ama ateş b ü y ü k olasılıkla bundan ç o k daha ö n c e ve birçok yerde "evcilleştirilmiştir." Aşağıdaki ç ö z ü m l e m e l e r i okurken, tarihöncesi insanının zekâya ve hayal g ü c ü ­ ne sahip bir varlık olarak davranmaya başladığını gözden k a ç ı r m a m a k için, i y i bilinen bu birkaç olguyu h a t ı r l a t m a k gerekliydi. Bilinçaltı etkinliklerine gelince düşler, hayaller, görüler, kurmacalar v b - b u n l a r ı n , çağdaş insanda g ö r ü l e n l e r d e n yalnızca y o ğ u n l u k ve genişlikleri b a k ı m ı n d a n farklılaştığını

varsayıyoruz.

Ama

b u y o ğ u n l u k ve genişlik terimlerini, en güçlü ve dramatik anlamlarıyla ele alma­ lıyız; i ç ü n k ü insan " Z a m a n ı n başlangıcında" a l ı n m ı ş b i r k a r a r ı n ,

yaşayabilmek

için ö l d ü n n e kararının nihai ü r ü n ü d ü r ! Kısacası insanlar da e t o b u r l a ş a r a k "atala­ r ı m " aşmayı b a ş a r m ı ş l a r d ı r . Yaklaşık i k i m i l y o n yıl boyunca paleantropiyenler avlanarak geçindiler; k a d ı n l a r ı n ve çocukların topladığı meyveler, k ö k l e r , yumu­ şakçalar ve benzerleri t ü r ü n hayatta kalmasını sağlamaya yetmeyecek besinlerdi. Avlanma, cinsiyetler arası i ş b ö l ü m ü n ü belirledi ve böylece " i n s a n l a ş m a ' y ı

da

g ü ç l e n d i r d i ; ç ü n k ü etobur hayvanlar arasında ve b ü t ü n hayvan d ü n y a s ı n d a böyle b i r farklılık yoktur. Ancak avın sürekli olarak takip edilmesi, sonunda avcıyla katledilen hayvanlar arasında sui generis' bir ilişkiler sistemi yarattı. Biraz ileride bu soruna yeniden döneceğiz. Şimdilik avcı ile kurbanları arasındaki "mistik dayanışma"yı ö l d ü r m e eyleminin kendisinin ortaya çıkardığını hatırlatalım; d ö k ü l e n kan her açıdan i n ­ san k a n ı n a benzemektedir. Avla "mistik d a y a n ı ş m a " son tahlilde insan t o p l u m l a r ı ile hayvan d ü n y a s ı arasındaki akrabalığı g ö s t e r m e k t e d i r . Avlanan hayvanı veya

- Bkz. Karl Narr, "Approaches to the Social Life of Earliest Man," s. 605 vd. '

Kendine özgü -yn. 18


BAŞUNGICTA...

1

ı

ı

I

daha geç d ö n e m l e r d e evcil hayvanı ö l d ü r m e k , k u r b a n l a r ı n yer değiştirebildiği bir "kurban t ö r e n f y l e e ş d e ğ e r d e d i r . Butun b u kavramların "insanlaşma" sürecinin 3

son a ş a m a l a r ı n d a o l u ş t u ğ u n u belirtelim. Paleolitik uygarlıklar yok olduktan bin­ lerce yıl sonra bile bu kavramlar - d e ğ i ş t i r i l m i ş , yeniden değer k a z a n m ı ş , gizlen­ m i ş biçimleriyle— hâlâ canlılığını k o r u m a k t a d ı r .

2. T a r i h ö n c e s i Belgelerin " B u l a n ı k l ı ğ ı " — Pale ant rop iyen ler "eksiksiz insanlar" olarak kabul edilirlerse, onların da bazı inançları olması ve bazı ayinler gerçek­ leştirmesi gerekmektedir; ç ü n k ü daha önce de hatırlattığımız gibi, kutsalın deneyimlenmesi bilinç yapısındaki unsurlardan birini o l u ş t u r u r . Başka bir deyişle, ta­ rihöncesi insanların "dinselligi" ya da "dinsel o l m a m a l a r ı " sorunu g ü n d e m e geti­ rildiğinde, varsayımlarını d o ğ r u l a y a c a k kanıtları g ö s t e r m e k "dinsel o l m a d ı k l a r ı ­ nı" savunanlara d ü ş e r . Paleantropiyenterin "dinsel olmadığı" k u r a m ı b ü y ü k olası­ lıkla evrimciliğin en etkili o l d u ğ u d ö n e m d e , primatlarla olan benzerlikler yeni keşfedildiğinde ö n e çıkmıştır. Fakat b i r yanlış anlama söz konusudur; ç ü n k ü bu durumda Önemli olan paleantropiyenlerin anatomileri ve k e m i k yapılan değil (bu y a p ı l a n k u ş k u s u z primatlannkiyle benzerdir), eserleridir ve b u eserler "insan" ta­ n ı m ı n d a n başka bir şeyin yakıştırılamayacagı bir zekâ etkinliğini kanıtlamakta­ dır. Ama b u g ü n Paleantropiyenlerin bir "dini" o l d u ğ u konusunda fikir

birliğine

varılsa da, bu d i n i n içeriğini saptamak fitlen olanaksız, en azından ç o k g ü ç t ü r . Bununla birlikte araştırmacılar h e n ü z teslim o l m a m ı ş t ı r ; ç ü n k ü paleantropiyenle­ rin hayatına "tanıklık eden" bir dizi "belge" mevcuttur ve bir g ü n b u n l a r ı n dinsel a n l a m ı n ı n çözüleceği umut edilmektedir. Başka deyişle bu "belgelerin," Freud'un dehası sayesinde bilinçaltının o zamana dek saçma veya anlamsız olarak g ö r ü l e n yaratımlarının - d ü ş l e r , u y a n ı k g ö r ü l e n düşler, fanteziler, v s - insan hakkındaki bilgiler açısından ç o k değerli b i r "dilin" varlığını ortaya ç ı k a r m a s ı gibi, b i r " d i l " oluşturabileceği u m u l m a k t a d ı r . Aslında "belgeler" o l d u k ç a fazla, ama "bulanık"tır ve ç o k çeşitli değildir: İn­ san kemikleri, özellikle de kafatasları, taş aletler, boyalar (öncelikle k ı r m ı z ı top­ rak boya, hematit), mezarlarda bulunan çeşitli nesneler. Mağara resimleri ve oy­ malar, b o y a n m ı ş çakıllar, kemikten ve taştan heykelcikler ancak geç paleolitik

5

Bu çok eski düşünce Akdeniz antikçagında halâ yaşıyordu: Hayvanlar ınsanlann yerine kurban edilmekle kalmıyor (bütün dünyada yaygın bir adet), hayvanlann yenne de in­ sanlar kurban ediliyordu. Krş. Waiter Burkert, Homo Necans, s. 29, dipnot 34. 19


DİNSEL İNANÇLAK VE DÜŞÜNCELER TARIM -1

çağdan itibaren mevcuttur. Bazı ö r n e k l e r d e - m e z a r l ı k l a r , .sanat eserleri- ve ince­ leyeceğimiz sınırlar içinde, en a z ı n d a n bir "dinsel" niyetten emin olunabilir. Ama Aurignac* çağı ( M Ö 30.000) öncesi "belgelerin" çoğu, yanı aletler, k u l l a n ı m de­ ğerleri d ı ş ı n d a b a ş k a bir şey ortaya k o y m a m a k t a d ı r . Yine de aletlerin belli bir kutsallıkla y ü k l ü olmadığı v e - b i r ç o k m i t o l o j i k ola­ yın esin kaynağını o l u ş t u ı m a d ı g ı d ü ş ü n ü l e m e z , İlk teknolojik keşifler - t a ş ı n sal­ d ı n ve savunma araçlarına d ö n ü ş t ü r ü l m e s i , ateşe egemen o l u n m a s ı - yalnızca i n ­ san t ü r ü n ü n hayatta kalıp gelişmesini sağlamakla k a l m a m ı ş , aynı zamanda bir mitsel-dinsel değerler evreni ü r e t m i ş , yaratıcı hayal g ü c ü n ü k ı ş k ı r t m ı ş ve besle­ miştir. H e n ü z av ve balık tutma a ş a m a s ı n d a k a l m ı ş ilkellerin dinsel hayatında ve mitolojisinde aletlerin oynadığı rolü incelemek yeterlidir. Bir silahın -tahta, taş, m e t a l - b ü y ü s e 1-dinsel değeri Avrupa'nın kırsal nüfusu içinde ve yalnızca folklor alanıyla sınırlı kalmadan hâlâ s ü r m e k t e d i r . Burada taş, kaya ve çakıllardaki kratofani* ve hiyerofaniyi" yeniden d e ğ e r l e n d i r m e k niyetinde değiliz; okuyucu Dinler Tarihine Giriş adlı kitabımızın bir b ö l ü m ü n d e b u n l a r ı n örneklerini bulabilir. Sayısız inanca, mite ve efsaneye asıl yol açan, fırlanlabilen silahlar sayesinde kazanılan "mesafeye e g e m e n l i k t i r . Gok kubbeye saplanan ve göğe

tırmanmaya

olanak sağlayan m ı z r a k l a r çevresinde e k l e m l e n m i ş m i t o l o j i l e r i veya b u l u t l a r ı n içinde u ç u p şeytanları delip geçen veya g ö k y ü z ü n e kadar b i r zincir o l u ş t u r a n ok­ ları ve benzerlerini hatırlatalım. Paleantropiyenlerce işlenmiş t a ş l a n n artık bize iletemeyecekleri şeyleri daha i y i d e ğ e r l e n d i r m e k için, aletlerle i l g i l i inançlardan ve mitolojilerden en a z ı n d a n birkaçını h a t ı r l a t m a k gereklidir. Bu tarihöncesi bel­ gelerin "anlambilimsel bulanıklığı" tekil bir ö r n e k de o l u ş t u r m a m a k t a d ı r .

Her

belge - c a ğ ı m ı z a ait olsa b i l e - b i r anlam sistemi içine oturtulup ç o z ü l e m e d ı ğ i su­ rece "tinsel a ç ı d a n bulanık"tır. Bir alet, ister tarihöncesine ister b u g ü n e ait olsun, içerdiği teknolojik niyetten başka bir şeyi ortaya çıkaramaz: Üreticisinin veya sa­ hiplerinin onunla ilgili olarak neler d ü ş ü n d ü k l e r i n i , hissettiklerini, düşledikleri­ ni, hayal ve u m u t ettiklerini bilemeyiz. Ama en a z ı n d a n tarihöncesi aletlerin mad-

'

r

Fransa'da 1860'daki kazılar esnasında bulunan, tarihöncesine ait kemik kalıntılarıyla dolu mağara. Paleolitik katmanlardan birine buranın adı venlmıştır -yn.

* Kratofanı (kratophany): Kudretin tezahürü -yn. Hiyerofani ihıerophany): (Yun. hieros, 'kutsal' + phainein 'göstermek') İlahinin ve;.a kut­ salın, özellikle kutsal bir yerde, nesnede veya durumda tezahür etmesi, belınr.es: 3u terim genellikle eski Yunanda, Ortadoğu'da ve özellikle Kitabı Mukaddes k j . r i :•.!<'.: metinlerde tanrılann görünmesini ifade etmek için kullanılmıştır -yn. 20


BAŞLANGIÇTA

d i olmayan değerlerini "hayal etmeyi" denemeliyiz. Yoksa b u anlambilimsel bula­ nıklık k ü l t ü r tarihinin tamamen hatalı bir algılanışını bize dayatabilir; ö r n e ğ i n bir i n a n c ı n onaya çıkışım, i l k kez açık bir b i ç i m d e saptandığı tarihle karıştırabi­ liriz."' Maden ç a ğ m a geçildiğinde bazı gelenekler madencilik, metalürji ve silah ü r e t i m i işlerine ilişkin "meslek sırları"nı ima edince, b u n u daha önce benzeri o l ­ mayan bir b u l u ş sanmak tedbirsizlik olur; çünkü bu gelenekler, en azından kıs­ men, taş devrinden kalma bir mirasın uzantısıdır. Yaklaşık i k i m i l y o n yıllık bir süre boyunca, Paleantropiyenler esas olarak av­ cılık, balıkçılık ve toplayıcılıkla geçindiler. Ama paleolitik avcının dinsel evreni­ ne ilişkm i l k arkeolojik bulgular, Fransız-Cantábrica mağara resimleri sanatına ( M O 30.000) kadar gidebilmektedir. Üstelik çağdaş avcı halklann dinsel i n a n ç ve davranışları incelendiğinde, benzer inançların Paleantropiyenlerde varlığını veya y o k l u ğ u n u kanıtlamanın neredeyse tamamen olanaksız o l d u ğ u n u n farkına varıl­ m a k t a d ı r , ilke! avcılar' hayvanları, insanın d o ğ a ü s t ü güçlerle d o n a t ı l m ı ş benzer­ leri olarak görür; i n s a n ı n hayvana ve hayvanın da insana dönüşebileceğine; ölüle­ r i n r u h l a r ı n ı n hayvan bedenine girebileceğine ve belirli bir kişiyle belirli b i r hayvan arasında gizemli ilişkiler b u l u n d u ğ u n a inanırlar (eskiden buna nagualizm adı veriliyordu). Avcılann dinlerinde saptanan doğaüstü varlıklara gelince, vahşi hayvan suretindeki can yoldaşları veya "koruyucu ruhlar," hem avı hem de avcı­ ları koruyan Yüce Varlık-Yabanıl Hayvanların Efendisi t ü r ü n d e n tanrılar, çalılık r u h l a r ı ve çeşitli hayvan t ü r l e r i n i n ruhları ayırt edilir. Ayrıca bazı dinsel davranışlar da avcıların uygarlıklarına ö z g ü d ü r : Hayvanın ö l d ü r ü l m e s i bir ritüel o l u ş t u r u r , b u da Yabanıl Hayvanlann Efendisi'nin avcının yalnızca beslenmek için ihtiyacı o l d u ğ u kadar ö l d ü r ü p ö l d ü r m e d i ğ i n i ve besinin boşa h a r c a n ı p h a r c a n m a d ı ğ ı n ı denetlediği yolunda bir inancı berabennde getirir; kemiklerin, özellikle de kafatasının hatırı sayılır bir ritüel değeri vardır (bunun nedeni b ü y ü k olasılıkla kemiklerin hayvanın "ruhunu" ya da "canını" b a r ı n d ı r d ı ­ ğına ve Yabanıl Hayvanların Efendisi'nin iskeletten yola çıkarak yeni b i r et o l u ş ­ turacağına inanılmasıdır); bu nedenle kafatası ve uzun kemikler dalların üstünde veya y ü k s e k yerlerde sergilenir; bazı halklarda ö l d ü r ü l e n h a y v a n ı n ruhu "tinsel vatanına" g ö n d e r i l i r ( k r ş . A y n u l a r m ve Gilyakların "ayı bayramı"); Yüce Varhk-

J

Bu yöntem daha da ilen gütürulürse, Cermen masall an mn

CTOIIMI

Kardeşler tarafından

yayımlandıkları 1812-22'ye tarih lend iri İme sine bile yol açabilir. 5

Basitleştirmek için J. Haeckel'in sentez çalışmasını kullanıyoruz: "Jager und jagdrıten," Relıgiön in Geschichte und Gegenwart, 3. baskı, 1959, c. 111, sütun 511-13. 21


DINSKL İ N A N Ç L A R VE D Ü Ş Ü N C E L E R "l A K I M I - I

lar'a ö l d ü r ü l e n her hayvandan bir parça (Pigmeler, Fiiipinler'deki Negritolar, vd) veya kafa tasını ve uzun kemiklerini sunma (Samoyedler, v d ) âdeti de vardır; Su­ dan'm bazı halklarında g e n ç adam i l k avını ö l d ü r d ü k t e n sonra b i r m a ğ a r a n ı n du­ varlarını onun kanıyla boyar, Elimizdeki arkeolojik belgelerde bu inanç ve törenlerin kaçı tanımlanabilir? Yalnızca kafatası ve uzun kemik adakları belgelenebilir. Avcı halkların dinsel ide­ olojisinin zenginliği ve karmaşıklığı -ve bunun Paleantropiyenlerdeki v a r l ı ğ ı n ı n veya y o k l u ğ u n u n k a n ı t l a n m a s ı n ı n neredeyse tamamen o l a n a k s ı z l ı ğ ı - üzerinde ne kadar durulsa azdır. Birçok kez yinelediğimiz gibi: İnançlar ve düşünceler fosilleşmez. Bu nedenle bazı bilginler, Palean t rop iyenle rin d ü ş ü n c e ve inançlarını av­ cıların uygarlıklarıyla karşılaştırarak yeniden o l u ş t u r m a k yerine, bunlar hakkın­ da hiçbir şey söylememeyi tercih etmişlerdir. Ama bu radikal metodolojik tavır da belli tehlikeler içermektedir. Aklın tarihinin çok b ü y ü k bir b ö l ü m ü n ü boş bı­ rakmak, b ü t ü n bu zaman boyunca aklın etkinliğinin teknolojinin aktarılmasıyla sınırlı kaldığı d ü ş ü n c e s i n i teşvik etme

riskini

k o r u n m a s ı ve

beraberinde getir­

mektedir. Oysa b ö y l e bir g ö r ü ş yalnızca hatalı olmakla kalmaz, insan hakkında b i l g i edinme sürecini de olumsuz y ö n d e etkiler. Homo Jaber aynı zamanda ftomo ludens, homo sapiens ve homo reirg/osus'tu. Onun dinsel inançlarını ve uygulamaları­ nı yeniden o l u ş t u r m a k m ü m k ü n olmadığına g ö r e , en azından onları dolaylı y o l ­ dan aydınlatabilecek bazı kıyaslamalara işaret edilmelidir.

3. M e z a r l ı k l a r ı n Simgesel A n l a m l a r ı — En eski ve sayıca en fazla "belgeler," doğal olarak kemiklerdir. Moustier k ü l t ü r ü çağından ( M O 70,000-50.000) itiba­ ren mezarlıkların varlığından kesin olarak söz edilebilir. Ama ç o k daha eski sit alanlarında, omegin Chou-kou-tien'de ( M Ö 400.000-300.000 arasına tarihlendirilebilecek bir d ö n e m ) kafataslan ve ak çene kemikleri b u l u n m u ş , bu kemiklerin oradaki varlığı g ü n d e m e belli sorunlar getirmiştir. Mezarlık söz konusu olmadı­ ğına g ö r e , bu kafataslarının saklanması dinsel nedenlerle açıklanabilirdi. Abbe' Breuil ve W i l h e l m Schmidt Avustralyalılarda ve diğer ilkel halklarda g ö r ü l e n ,

6

ö l m ü ş akrabaların kafataslarını saklamak ve kabile yer değiştirirken b u n l a r ı da yanlarında taşıma âdetini hatırlattılar. Bilginlerin çoğu bu varsayımı -akla yakın g ö r ü n s e d e - kabul etmedi. Bu olgular, ritüel amaçlı ya da dindışı nedenlere daya-

Fransa'da XVI. yıızyıldan itibaren genç ruhaniler için kullanılan bir unvan -yn. '' j . Maringer, The Gods oj Prehistonc Man, s. 18 vd. 22


KAPLANI ;iÇTA

nan bir y a m y a m l ı ğ ı n kanıtları olarak da y o r u m l a n d ı . Ö r n e ğ i n A. C. Blanc, Monte Circeo'da bir m a ğ a r a d a bulunan Neandertal kafatasının kırılmış olmasını

böyle

açıkladı: A d a m sag göz ç u k u r u n u parçalayan bir darbeyle ö l d ü r ü l m ü ş , daha sonra arka kafa k e m i ğ i n d e k i delik genişletilerek beyni dışarı çıkarılmış ve bir içinde yenmişti. Ama b u açıklama da herkes tarafından kabul edilmedi.

ritüel

7

En eski zamanlardan bu yana o l u m sonrası hayata i n a n ç , kırmızı toprak boya kullanımıyla k a n ı t l a n m ı ş gibidir; b u boya ritüel a n l a m ı n d a kanı ikame eder, yani hayatın "simgesi"dir. Cesetlerin ü z e r i n e kırmızı toprak boya s e r p i ş t i r m e k , butun y e r k ü r e d e zaman ve mekan içinde yaygın bir âdettir. Chou-kou-tien'den A v r u ­ pa'nın batı kıyılarına. Afrika'da

Ü m i t Bumu'na, Avustralya'ya, Tasmanya'ya ve

Amerika'daki Tierra del Fuego'ya' ' kadar her yerde g ö r ü l m e k t e d i r . Mezarlıkların 1

dinsel a n l a m ı ise ç o k tartışmalı bir konudur. Hiç k u ş k u yok k i , ölülerin toprağa verilmesinin bir gerekçesi o l m a l ı d ı r ; ama bu gerekçe nedir? Öncelikle unutma­ mak gerekir k i , "cesedin o r m a n ı n sık ağaçlarla kaplı bir yerinde öylece terk edil­ mesi, cesedin p a r ç a l a n m a s ı , yemeleri için kuşlara terk edilmesi, cesedi içeride bı­ rakarak bir konuttan hızla kaçılıp gidilmesi ö l ü m d e n sonraki hayat hakkında bir d ü ş ü n c e sahibi o l u n m a d ı ğ ı n ı g ö s t e r m e z . " " Mezarlıklar ö l ü m d e n sonraki hayata inancın kesin kanıtlarıdır; yoksa cesedi g ö m m e k için katlanılan zahmet anlaşıl­ maz bir şey o l u r d u . Ö l ü m d e n sonraki hayat yalnızca "tinsel" nitelikte o l a b i l i r , yani ruhun daha sonraki bir v a r o l u ş biçimi olarak algılanabilirdi; ölüleri düşte g ö r m e k de bu inancı desteklemekteydi. Ama bazı m e z a r l ı k l a r ö l ü n ü n olası geri d ö n ü ş ü n e karşı a l ı n m ı ş bir ö n l e m olarak da yorumlanabilir; bu ö r n e k l e r d e ceset­ ler kıvrılmış ve belki de b a ğ l a n m ı ş t ı . Diğer yandan ö l ü n ü n k ı v r ı l m ı ş d u r u ş u n u n "yaşayan cesetler" den duyulan k o r k u y u değil (bazı halklarda böyle bir korkunun varlığı bilinmektedir), tam tersine bir "yeniden d o ğ u ş " umudunu gösterdiği

de

varsayılabilir; ç ü n k ü cesedin bilinçli olarak cenin konumunda toprağa v e r i l d i ğ i b i r ç o k ö r n e k bilinmektedir. Büyüsel-dinsel anlamlı mezarlara en i y i ö r n e k l e r arasında, Özbekistan'da Te-

Leroi-Gourhan adamın öldürülüp yendiğine ikna olmamıştır (Lcs relıgıoııs de !a prehıs-

7

tnire, s. 44). Chou-kou-tien'dekı yamyamlık varsayımını kabullenmeyen Maringer (fl.g.y-, s. 20), Blanc'ın açıklamasını da reddetmektedir (a.g.y., s. 31 vd). Aynca bkz. Müller-Karpe, Akiteinzeit, s. 230 vd, 240; M. K. Roper, "A Survey of Evidence for Intrahuman Kil¬ ling in the Pleistocene." '

H

Ateş Ülkesi. Güney Amerika'nın güney ucunu meydana getiren ve Magellau boğazının ötesinde, 1520'de Magellan tarafından keşfedilen takımadalar - y n . ,

s

Leroi-Gourhan, s. 54.


DİNSEL İNANÇLAR VE DUŞUNCELMi TARİHİ • I

şiktaş'ı ( d a ğ keçisi b o y n u z l a r ı n d a n bir dairenin ortasına g ö m ü l m ü ş ç o c u k cesedi), Correze, Chapelle-aux-5aints'deki mezan (cesedin g ö m ü l d ü ğ ü ç u k u r d a çakmak ta­ ş ı n d a n b i r ç o k alet ve kırmızı toprak boya kalıntıları b u l u n d u ) , Dordogne'da Feri!

rassie mezarlığını (içlerinde ç a k m a k taşından alet depolan bulunan k ü ç ü k tepeler­ den o l u ş m u ş ç o k sayıda mezar) sayabiliriz. Kannel D a ğ ı n d a k i bir m a ğ a r a n ı n on mezardan o l u ş a n mezarlığını da bunlara eklemek gerekir. Mezarlara konan besin adaklarının veya nesnelerin anlamı ve gerçekten o zamandan kalıp kalmadığı hfllâ tartışılmaktadır; en i y i bilinen ö r n e k Mas-d'Azil'deki

kadın kafatasıdır;

takma

gözleri olan b u kafatası bir rengeyigi çene k e m i ğ i ve boynuzu üzerine k o n m u ş ll>

tur. Üst paleolitik çağda toprağa g ö m m e uygulaması yaygınlaşmış gibidir. Ü z e r l e ­ rine k ı n n ı z ı toprak boya d ö k ü l m ü ş cesetlerin g ö m ü l d ü ğ ü çukurlarda bazı takılar da b u l u n m u ş t u r (deniz k a b u k l a r ı , küpeler, kolyeler). Mezarlann yanında bulunan hayvan kafataslan ve kemikleri b ü y ü k olasılıkla ya adak ya da ritüel ziyafetlerin kalıntılarıdır. Leroi-Gourhan, "cenaze nesneleri"nin, yani toprağa verilenlerin k i ­ şisel eşyalarının "çok tartışmalı" o l d u ğ u k a n ı s ı n d a d ı r . " Bu önemli b i r sorundur; bu tür nesnelerin varlığı yalnızca ö l ü m d e n sonraki kişisel hayat inancını göster­ mekle kalmaz, ölen kişinin yaptığı işe öteki dünyada da devam edeceğine kesin­ likle inanıldığını kanıtlar. Benzer düşüncelerin varlığı ç o k sık olarak ve farklı k ü l t ü r d ü z e y l e r i n d e d o ğ r u l a n m a k t a d ı r . Her ne olursa olsun, aynı yazar Liguria'da bulunan bir Aurignac çağı m e z a n n ı n hakikiliğini kabul etmektedir; b u mezardaki iskeletin yanında "buyruk asaları" adı verilen o gizemli nesnelerden dört tane vardır.

12

Demek k i en azından bazı mezarlar, özel b i r faaliyetin ö l ü m d e n sonra

s ü r d ü r ü l e c e ğ i inancını k u ş k u y a yer bırakmayacak b i ç i m d e g ö s t e r m e k t e d i r .

9

13

Son arkeolojik keşifler Swaziiand'da 29.000, Rodezya'da da 43.000 yıl önce bir maden­ den hematit çıkarıldığım gösterdi. Afrika'nın bit madenlerinden hematit çıkarılmaya bin­ lerce yıl devam edildi. Macaristan'daki Baraton Golü yakınında y. MÖ 24.000'e ait ben­ zer bir maden işletmesinin keşfi paleolitik insanların teknolojik olanaklannı ve ıletişimlennin yaygınlığını göstermektedir. Krş. R. A. Dart, "The Antiquity of Mining in South Af­ rica," a.g.y., "The Birth of Symbology," s. 21 vd.

10

Leroi-Gourhan'a göre, "yemek artıkları" soz konusuydu, "üzerlerindeki insan kafatası ise buyuk olasılıkla onlarla ilgisizdi ve kendi yennde olmadığı kesindi" (s. 57).

11

Les religions de h prehıstoire, s. 62.

12

A.g.y., s. 63. Başka bilginlerin mezarlarda bulunmuş hakiki "belge" sayısının çok daha yüksek ol­ duğunu düşündüklerini de belirtelim. 24


RAŞI-ANUCfA

Kısacası, mezarların ö l ü m d e n sonraki hayal inancım doğruladığı (kırmızı top­ rak b o y a n ı n k u l l a n ı m ı da zaten buna işaret ediyordu) ve bazı ek ayrıntılar getirdi­ ği sonucuna varabiliriz:

Mezar y ö n l e r i n i n , r u h u n kaderini g ü n e ş i n hareketiyle

u y u m içine sokma niyetini, yani bir "yeniden d o ğ u ş , " başka bir deyişle farklı b i r d ü n y a d a hayat sonrası v a r o l u ş umudunu açığa vuracak şekilde d o ğ u y a ç e v r i l m i ş olması; kişinin yaptığı belirli bir etkinliği s ü r d ü r e c e ğ i inancı; nesnelerden oluşan sungular ve yemek kalıntılarının işaret ettiği bazı cenaze törenleri. Ama g ü n ü m ü z d e k i bir arkaik halkta ölüyü toprağa g ö m m e işlemini incele­ mek, g ö r ü n ü r d e b u kadar basit bir t ö r e n i n içindeki dinsel simgeselligin zenginlik ve derinliğinin anlaşılmasına yetecektir. Reichel-Dolmatoff, Kolombiya'da ki Sier­ ra Nevada de Santa Marta'da yaşayan ve "Chibcha" d i l i k o n u ş a n bir kabile olan Kogi yerlilerinde, 1966'da bir g e n ç kızın g ö m ü l m e s i n i oldukça ayrıntılı b i ç i m d e betimlemiştir.

1,1

Ş a m a n (mama) ç u k u r u n yerini seçtikten sonra, bir dizi ritüel jest

yapar ve açıklar: "Burası Ö l ü m ' ü n k ö y ü ; burası Ö l ü m ' ü n törensel evi; burası ra­ h i m . Evi açacağım. Ev kapalı ve ben onu açacağım," Sonra ilan eder: "Ev açık," adamlara ç u k u r u nereye kazmalan gerektiğini gösterir ve geri çekilir. Ö l ü kız be­ yaz bir beze sarılıdır ve babası kefeni diker. Bu arada annesi ve b ü y ü k a n n e s i a ğ ı r , neredeyse tamamen sözsüz b i r şarkı söylemeye başlarlar. Mezarın dibine küçük yeşil taşlar, deniz k a b u k l a n ve bir s ü m ü k l ü b ö c e k k a b u ğ u konur. Daha sonra şa­ man cesedi k a l d ı r m a y a çalışıyormuş gibi yapar ve cesedin çok ağır o l d u ğ u izleni­ m i n i uyandırır. Ancak dokuzuncu denemesinde kaldırmayı başarır. Ceset başı do­ ğuya gelecek şekilde mezara konur ve "ev kapatılır," yani ç u k u r toprakla doldu­ rulur. Bunu m e z a r ı n etrafında yapılan diğer ritüel hareketler izler ve sonunda herkes çekilir. T ö r e n i k i saat s ü r m ü ş t ü r . Reichel-Dolmatoff u n belirttiği gibi, gelecekte b u mezarı kazacak b i r arkeolog yalnızca başı d o ğ u y a çevrilmiş bir iskeletle birkaç taş ve kabuk bulacaktır. Rim­ elleri ve özellikle de o n l a r ı n i ç i n d e k i dinsel ideolojiyi b u kalıntılardan yola çıka­ rak yakalamaya olanak y o k t u r . ' Ayrıca Kogi d i n i n i bilmeyen çağdaş bir yabana 5

gözlemci de bu t ö r e n i n s imge se İliğini kavrayamaz; çünkü Reichel-Dolmatoff'un yazdığı gibi, mezarlığın " Ö l ü m ' ü n köyü" ve " Ö l ü m ' ü n törensel evi" olarak "söze

14

C. Reichel-Dolmatoff, "Notas sobre el simbolismo religioso de los Indios de la Sierra Nevada de Sama Mana," Razón y Fábula, Revista de la Universidad de los Andes, sayı 1 (1967), s, 55-72.

15

Gerçekten de bu tören, Reıchel-Dolmatofrun gozlemlennden once neredeyse hiç bilin­ miyordu. 25


DİNSEL INANÇI.AK VE D Ü Ş Ü N C E L E R TARH 1! - I

dökülmesi'" söz konusudur; mezar ç u k u r u da "ev" ve "rahim" olarak sözelleştirilir (bu da cesedin sag tarafına d o ğ r u , cenin konumunda yatırılmasını açıklamakta­ dır);

b u n l a r ı s u n g u l a r ı n " Ö l ü m yemeği" diye sözelleştirilmesi ve "rahim-ev"in

"açılma" ve "kapanma" ritüeii izler. Mezarın etrafının ıitüelle çizilmesi

yoluyla

sağlanan nihai arınmayla t ö r e n sona erer. Diğer yandan Kogiler d ü n y a y ı —Evren A n a n ı n r a h m i n i - her koy, her

lapım

m e k â n ı , her konut ve her mezarla özd eşleşti rirler. Ş a m a n cesedi dokuz kez kaldı­ r ı r k e n , dokuz aylık hamilelik süresini ters y ö n d e katederek bedenin cenin haline geri d ö n ü ş ü n e işaret etmektedir. Mezar da d ü n y a ile özd eşleş t iril d iği için, cenaze s u n g u l a r ı kozmik bir anlam k a z a n m a k t a d ı r . Ayrıca " Ö l ü m yemeği" olan sungula­ rın cinsel bir anlamı da vardır (Kogilerin efsane, d ü ş ve evlilik kurallarında "ye­ me" eylemi cinsel ilişkiyi simgeler) ve dolayısıyla Anayı dölleyen "er

suyunu

o l u ş t u r u r l a r . Deniz kabukları yalnızca cinsellikle sınırlı kalmayan oldukça kar­ m a ş ı k b i r simgesellik taşır: Ailenin yaşayan üyelerini temsil eder; s ü m ü k l ü b ö c e k k a b u ğ u ise ölü kızın "eşi"ni simgeler, ç ü n k ü b u nesneyi mezara koymazlarsa g e n ç kız ö b ü r d ü n y a y a vanr varmaz "kendine bir koca isteyecek," bu da kabileden b i r genç erkeğin ö l ü m ü n e neden olacaktır,'

6

Bir Kogi cenaze t ö r e n i n i n içerdiği dinsel sımgeselligin ç ö z ü m l e m e s i n i burada bitiriyoruz. Ama yalnızca arkeolojik d ü z e y d e ele alındığında, bu simgeselligin b i ­ z i m için bir paleolitik mezar kadar erişilmez o l d u ğ u n u vurgulamakta yarar var. Arkeolojik belgelerin özel varoluş biçimleri onların aktarabileceği "mesajları" sı­ n ı r l a m a k t a ve y o k s u l l a ş t ı r m a k t a d ı r . Kaynaklarımızın yetersizliği ve bulanıklıgıyla karşı karşıya k a l ı n d ı ğ ı n d a b u olguyu asla g ö z d e n k a ç ı r m a m a k gerekir.

4. K e m i k Yığınları Etrafında D ö n e n T a r t ı ş m a — A l p l e r d e ve civar bölgelerde keşfedilen mağaralardaki ayı kemiği yığınları son i k i buzul çağı arası

dönemin

dinsel d ü ş ü n c e l e r i n e ilişkin en kalabalık, ama aynı zamanda en tartışmalı "belge­ leri" o l u ş t u r m a k t a d ı r . E m i l Bâchler, Drachenloch m a ğ a r a s ı n d a (İsviçre) kemik yı­ ğınları, özellikle de kafataslan ve uzun kemikler buldu; b u kemikler ya mağara d u v a r ı boyunca g r u p l a n m ı ş ve dizilmiş, ya kayadaki kovuklara k o n m u ş ya da b i r t ü r taş s a n d ı ğ ı n içine yerleştirilmişti. 1923-1925 arasında Bâchler bir mağara da­ ha keşfetti: Wildenmannlisloch. Burada ç e n e kemikleri olmayan b i r ç o k ayı kafata­ sı ve b u n l a r ı n arasına dizilmiş uzun kemikler buldu. Alpler'in çeşitli mağara la 16

Bu çok yaygın bir adettir ve genç ölülerin bir çam agaetyla "evlendirildiği" D^gu Av­ rupa'da tısla yaşamaktadır. 26


BAŞLANGIÇTA.

nncia başka tarihöncesi tarihçiler tarafından da benzer keşifler yapıldı; b u n l a r ı n en önemlileri Styria'dakı Drache nho e tli'de ve Frankonia'daki Peıershoehle'de ger­ çekleştirildi. K. Hoermann, Eranconia'da yerden 1,20 metre yükseklikteki oyukla­ ra yerleştirilmiş ayı kafataslan keşfetti. Aynı şekilde 1950'de K. Ehrenberg, Sal­ zofen hoehle'de (Avusturya Alpleri) duvardaki doğal

o y u k l a r ı n içine dogu-batı

d o ğ r u l t u s u n d a sıralanmış uzun kemiklerle birlikte k o n m u ş Uç ayı kafatası b u l d u . Bu yığınlar belli bir niyetle o l u ş t u r u l m u ş gibi g ö r ü n d ü k l e r i n d e n ,

bilginler

o n l a r ı n a n l a m ı n ı çözmeye uğraştılar. A. Gahs bunları, bazı A r k t i k halkların b i r Yüce Varlık a taşıdıkları i l k mahsullerden oluşan sungularıyla (Primitîalopjer)

kar­

şılaştırdı. G e r ç e k t e n o sungular da ö l d ü r ü l e n hayvanın kafatası ve uzun kemikle­ r i n i n platformlarda sergilenmesinden o l u ş u y o r d u ; tanrıya hayvanın beyni ve i l i ­ ği, yani avcının en çok d e ğ e r verdiği kısımları sunuluyordu. Bu y o r u m başka bil­ ginlerin yanı sıra W i l h e l m Schmidt ve W . Koppers tarafından da kabul edildi; bu etnologlara göre, son buzul çağının magara-ayısı avcılarının, bir Yüce Varlık'a ve­ ya Yabanıl Hayvanların Efendisi'ne inandıklarının kanıtıydı b u . Başka yazarlar b u ­ lunan kafatası yığınlarını, kuzey y a r ı m k ü r e d e X I X . yüzyıla kadar u y g u l a n m ı ş ve­ ya uygulanmakta olan ayı tapımıyla karşılaştırdılar. Bu t a p ı m d a , ö l d ü r ü l e n ayının kafatası ve uzun kemikleri, ertesi yıl Yabanıl Hayvanların Efendisi onu d i r i l t e b i l ­ sin diye saklanır. Kari Meuli ise söz konusu kemik yığınlarının, en eski av ayin­ leri olarak g ö r d ü ğ ü "hayvanları toprağa g ö m m e " n i n özel bir b i ç i m i n i n ifadesi o l ­ d u ğ u n u d ü ş ü n ü y o r d u . İsviçreli bilgine göre b u ayin avcı ile av arasındaki d o ğ r u ­ dan ilişkiyi açığa ç ı k a r ı y o r d u ; avcı h a y v a n ı n dirilmesine olanak t a n ı m a k için o n u n artıklarını g ö m ü y o r d u . Bu işte hiçbir tanrısal varlığın rolü yoktu. B ü t ü n b u yorumlar Baselli bir araştırmacı, F. E. Koby tarafından s o r g u l a n d ı ; ona g ö r e b i r ç o k kafatası "yıgmı" rastlantının ve kemiklerin arasında d o l a n ı p yeri eşeleyen ayıların eseriydi. L e r o ı - G o u r h a n b u radikal eleştiriye tamamen katıldığı¬ n ı açıkladı: Taş "sandıklar" içine kapatılmış, mağara duvarlarının yanına toplan­ mış veya oyuklara asılıp etraflarına uzun kemikler dizilmiş kafataslan, jeolojik olgular ve ayıların davranış özellikleriyle a ç ı k l a n a b i l i r d i .

1.

Kemik y ı ğ ı n l a r ı n ı n

belli bir niyetle o l u ş t u r u l d u ğ u düşıincesine yöneltilen bu eleştiri, ilk mağara ka­ zılarının çok kusurlu yapıldıkları da hatırlanırsa, ikna edici g ö r ü n ü y o r . Yine de aynı t ü r "yıgın'ın

birçok mağarada, hatta yerden y ü k s e k l i ğ i 1 metreyi

geçen

oyuklarda b u l u n m a s ı şaşırtıcıydı. Zaten Leroi-Gourhan da "bazı ö r n e k l e r d e insan

Les religions. de la prehistoire, s. 31 vd. 27


fJINSliL INANÇ1 A R VT: ni'JSUNCIILi'R T A R I M I - I

elinden ç ı k m ı ş yeniden d ü z e n l e m e l e r bulunabilecegi"ni kabul ediyor. Her ne olursa olsun, W i l h e l m Schmidt ve W . Koppers'm yandaşları bile bu yığınların yüce varlıklara verilen sungular o l d u ğ u yorumundan vazgeçtiler. Jo­ hannes Maringer kısa süre ö n c e y a y ı m l a n a n , paleantropiyenlerde kurbanlar üzeri­ ne incelemesinde, ş u sonuçlara vardı: 1) A l t paleohtik düzeyde (Torralba, Choukou-tien, Lehringen) kurbanlar b u l g u l a n m a m ı ş ı ı r ;

2) Orta paleohtik

belgeler

(Drachenloch, Petershöhle v b ) çeşitli yorumlara açıktır, ama (imsel nitelikleri (başka b i r deyişle d o ğ a ü s t ü varlıklara s u n u l m u ş kurbanlar o l d u k l a r ı ) kesin değil­ dir; 3) Ancak "az ç o k kesin b i r b i ç i m d e " üst paleohtik (Willendorf,

Meierdorf,

Stellmoore, Montespan v b ) kurbanlardan söz edilebilir. '' 1

Bekleneceği g i b i , araştırmacı ya çürütülemeyecek belgelerin y o k l u ğ u ya da gerçekliği güvenilir g ö r ü n e n belgelerin anlambilimsel bulanıklığı

sorunlarıyla

karşı karşıya k a l m a k t a d ı r . Pa le a m ropi yenlerin "manevi etkinliği" - t ı p k ı g ü n ü ­ m ü z d e k i "ilkeller" g i b i - kolay silinebilen izler b ı r a k ı y o r d u . Bir ö r n e k verecek olursak, Koby ve Leroi-Gourhan'm k a n ı t l a r ı m kendi vardıkları sonuçlara karşı kullanabiliriz: Jeolojik olgular ve mağara ayılarının d a v r a n ı ş l a r ı , rimel

amaçlı

k e m i k yigmlarmm y o k l u ğ u n u açıklamaya yeter. Ritüel a m a ç l a n t a m ş ı l a m a y a c a k kemik yığınlarının anlambilimsel bulanıklığına gelince, çağdaş A r k t i k avcılarda buna k o ş u t olgular buluyoruz. Kemik yığınının kendisi buy üs el-dinsel ııiyeim ifade­ sinden başka bir şey değildir; bu davranışın kendine özgü a n l a m l a r ı n a , buna kar­ şılık d ü ş e n t o p l u m l a r ı n üyelerinden alman bilgilerle erişebiliyoruz.

Kafatasları­

nın ve u z u n kemiklerin bir Yüce Varlık'a veya Yabanıl Hayvanların Efendisi'ne ve­ rilen sungulan mı temsil etliğini, yoksa yeniden etle kaplanacaklan umuduyla mı s a k l a n d ı k l a r ı n ı böyle ö ğ r e n i y o r u z . Bu son inanç bile çeşitli yorumlara açıktır: Hayvan ya Yabanıl H a y v a n l a r ı n Efendisi, ya kemiklerde kalan "ruhu" veya avcı­ n ı n ona (kemiklerin k ö p e k l e r tarafından parçalanmasını engellemek için) bir "me­ zar" sağlaması sayesinde "yeniden doğar." Buyüsel-dinsel bir niyet içerdiği kabul edilebilecek bir belgenin, olası çoğul y o r u m l a n her zaman dikkate alınmalıdır. Ama diğer yandan A r k t i k avcılarla pa­ leohtik avcılar a r a s ı n d a k i farklılıklar ne olursa olsun, hepsinin aynı ekonomiyi ve b ü y ü k olasılıkla avcılık uygarlıklarına özgü aynı dinsel ideolojiyi paylaştıkları da u n u t u l m a m a l ı d ı r . Sonuç olarak tarihöncesi belgelerin etnolojik olgularla kar­ şılaştırılmasının haklı gerekçeleri vardır, w

A.g.y., s. 31. J Maringer, "Die Opfer der palä ol ithischen Menschen," s. 27!. 28


BAŞLANGIÇ! A

Siïezya'da tası fosilinin

bulunan erken Amignac bu bakış açısıyla

çağam

bir dönemine

yorumlanması

önerilmişti;

ait genç boz ayı kesici

d/şler ve

kâhköpek

dişleri kesilmiş ya da t ö r p ü l e n m i ş k e n , azı dişleri hâlâ m ü k e m m e l d u r u m d a y d ı , W , Koppers, Sahalın Adası'ndaki Gilyakların ve Yeso Adası'ndaki A y n u l a r ı n "ayı bayramı " m hatırlattı: Genç ayı ö l d ü r ü l m e d e n önce, törene katılanları yaralama­ ması için, k ö p e k dişleri ve kesici dişleri b i r t ü r testereyle kesilir.

20

Aynı tören sı­

r a s ı n d a ç o c u k l a r b a ğ l a n m ı ş ayıyı oklarla delik deşik ettikleri için, oklarla ve taş­ larla y a r a l a n m ı ş ve sanki kan kusan ayıları g ö s t e r e n Trois Frères m a g a r a s ı n d a k i bazı duvar resimleri de aynı y ö n d e y o r u m l a n d ı . ' ' Ancak bu t ü r sahneler çeşitli yorumlara açıktır. Arkaik b i r dinsel d ü ş ü n c e n i n ö n e m i onun sonraki d ö n e m l e r d e "hayatta kalma" yeteneğiyle de doğrulanır. Ö r n e ğ i n hayvanın kemiklerinden yeniden doğabileceği inancına çok sayıda k ü l t ü r d e r a s t l a n m a k t a d ı r .

22

Etleri yenen hayvanların kemikle­

rini p a r ç a l a m a n ı n y a s a k l a n m a s ı n ı n nedeni budur. Avcı ve çoban uygarlıklara öz­ gü, ama daha k a r m a ş ı k dinlerde ve mitolojilerde

de varlığını s ü r d ü r m ü ş bir dü­

ş ü n c e soz konusudur, iyi bilinen bir ö r n e k , a k ş a m boğazlanıp yenen, ama tanrı­ n ı n ertesi g ü n kemiklerinden dirilttiği Thor'un tekeleridir." Hezekiel'in anlattığı 3

bir g ö r ü de unludur: Peygamber "kemiklerle dolu bir ova "ya g ö t ü r ü l ü r ve Tanr ı ' n m b u y r u ğ u n a uyarak onlara seslenir: "Kuru kemikler, Rabb'in s ö z ü n ü dinle­ y i n . Egemen Rab bu kemiklere şöyle diyor: içinize ruh koyacağım, canlanacaksı­ n ı z . . . . Ben peygamberlik ederken b i r g ü r ü l t ü oldu, bir takırtı d u y u l d u . Kemikler birbirleriyle b i r l e ş i y o r d u . Baktım, işte üzerlerinde kaslar, etler o l u ş u y o r , üstleri­ ni deri k a p l ı y o r d u " ( 3 7 : l - 8 v d ) .

5. Mağara Resimleri: İ m g e mi Simge

mi?—

En ö n e m l i ve çok sayıda figüratif

belge, b e z e n m i ş mağaraların keşfiyle sağlanmıştır. Paleolitik sanatın b u hazinele­ ri Urallar ile Atlantik a r a s ı n d a kalan, görece sınırlı b i r alana yayılmıştır. Batı ve Orta Avrupa'nın b ü y ü k bir b ö l ü m ü n d e ve Don Nehri'ne kadar Rusya'da eşya sana-

"° Burada çok önemli bir rituel söz konusudur: Ayının ruhu insanlann habercisi olarak, gelecekteki avlann başarılı geçmesini sağlaması için koruyucu tanrının yanına gönderilir. Krş. J. Maringer, The Gods of ıhe Prehistoric Man, s. 103 vd ve Resim 14. "" Krş. Elıade, Le Chanianisme et les techniques archaïques de l'extase, 2. baskı, s 139 vd ve dipnotlarda belirtilen kaynaklar, özellikle de loseph Henmnger, "Neuere Forschungen zum Verbot des Knochenzerbrechens," birçok yerde. 2 3

Krş. Gylfagınning, böl. 26. 29


D İ N S E L İ N A N Ç L A R VI

DÜŞÜNCELER TARİHİ • 1

tının ö r n e k l e r i b u l u n m u ş t u r . Ama mağara resmi sanatı İspanya, Fransa ve Güney İtalya'yla sınırlıdır (Urallar'da 1961'de keşfedilen resimli bir mağara hariç). Bu ö r n e k l e r d e insanı ilk ç a r p a n , "sanatsal içerikteki olağanüstü b i r l i k t i r : Tasvirlerin g ö r ü n ü r anlamı M Ö 30.000'den M Ö 9.000'e kadar d e ğ i ş m e m i ş gibidir ve Asturias'ta hem de Don Nehri kıyısında aynıdır.""

4

hem

Leroi-Gourhan'a g ö r e , " aynı

ideolojik sistemin, özellikle de "mağaralar d i n i " olgusunu belirleyen sistemin ilişkiler yoluyla yayılması söz konusudur,"

6

Resimler girişlerin o l d u k ç a u z a ğ ı n d a yer aldığı için, araştırmacılar mağaraları bir t ü r t a p ı n a k kabul etme konusunda fikir birliğine varmıştır. Zaten bu mağara­ ların çoğu y a ş a n a m a z d u r u m d a d ı r ve onlara u l a ş m a k için çekilen zorluk kutsal ve esrarlı niteliklerini g ü ç l e n d i r m e k t e d i r . Bu b e z e n m i ş d u v a r l a r ı n onune gelebilmek için Niaux veya Trois Freres m a ğ a r a s ı n d a o l d u ğ u gibi, yüzlerce metre t ı r m a n m a k gerekir. Cabrerets mağarası tam bir labirenttir ve gezilmesi saatler s ü r m e k t e d i r . Lascaux'da, 6,30 metre derinliğindeki bir kuyuya sallanan ip merdivenden inerek alt galeriye -paleolitik s a n a t ı n başyapıt la n n d an b i r i b u r a d a d ı r - inilebilmektedir. Bu resim veya oyma eserlerin bir niyet taşıdığına k u ş k u y o k l u r . Araştırmacıların çoğu onları yorumlamak için etnolojik koşutlarına b a ş v u r m u ş t u r . Bazı karşılaş­ tırmalar, özellikle de paleolitik buluntuyu etnogralik bir benzenne daha da çok benzetmek amacıyla "tamamlama" çabalarına girildiğinde, ikna edici o l a m a m ı ş t ı r Ama bu t ü r ihtiyatsız açıklamalar, kullandıklarını iddia ettikleri y ö n t e m i değil, yalnızca yazarlarını bağlar. Oklarla delik deşik edilen ayılar, aslanlar ve diğer vahşi hayvanlar ya da M o n tespan m a ğ a r a s ı n d a bulunan ve üzerlerinde yuvarlak, derin delikler açılmış ayı ve aslanları temsil eden k i l heykelcikler, "av b ü y ü s ü " n ü n kanıtları olarak yorumlan­ m ı ş t ı r . " Varsayım akla y a k ı n g ö r ü n m e k t e d i r , ama b u eserlerin bazıları y a p ı l m ı ş

Leroi-Gourhan, Les religions de la préhistoire, s. 83. Ag.y., s. 84. Aynı yazar paleolitik sanat eserlerinin zamandizinsel ve morfolojik özelliklerim de çıkar­ mış ve bunlan beşe ayırmıştır: Figüratif öncesi dönem (MO 50 000); bunu izleyen ve çok stilize şekillerin ortaya çıktığı ilkel donem (MO 30.000); ayırt edici özelliği büyük bir tek­ nik ustalık olan arkaik dönem (y. MÖ 20.000-15.000); biçimlerde çok ileri noktada bir gerçekçiliğe vanlan klasik dönem (Madeleine kültüründe y. MO 15.000-11 000), daha sonra klasik dönem giderek gerileyip geç dönem (y. MÖ 10.000) içinde söner. Bégouen ve Casteret, Montespan'daki kilden ayı heykelciğinden hareketle, butun bir ritüeli yeniden oluşturdular, P. Graziosıhın eleştinsı için bkz., Palaeolithic An, s 152; krş. Peter J. Ucko ve André Rosenfeld, Palaeoiithic Cave An, s. 188-189. 30


BA$lj\Nl"lÇ"TA

en eski avın yeniden güncelleştirilmesi olarak da yorumlanabilir. Riıüeüerin "ta­ p m a k l a r ı n " en dipteki b ö l ü m l e r i n d e , belki b i r av seferine çıkmadan önce ya da ergenlik çağındaki le rin "erginlenme törenleri" sırasında yapıldığı da söylenebi­ l i r . ' " Trois Frères magarasmdaki bir şaline, bizon maskesi t a k m ı ş ve flüte benzer bir m ü z i k aleti çalan bir dansçı diye açıklanmıştır. Yorum ikna edici g ö r ü n m e k t e ­ dir; ç ü n k ü paleolitik sanatta hayvan postları g i y m i ş ve ç o ğ u n l u k l a dans eder du­ rumda, 55 kadar insan tasviri bilinmektedir.

2V

Ayrıca burada ç a ğ d a ş avcı halklara

özgü ritüel bir tavır da söz konusudur. Trois Frères m a ğ a r a s ı n ı n d u v a r ı n a o y u l m u ş ve 75 santimlik " U l u Büyücü" o y m a s ı n ı m e ş h u r eden Abbé Breuil'dür. B r e u i l u n çizimi onu, b ü y ü k b o y n u z l a r ı olan bir geyik kafası, b a y k u ş y ü z ü , kurt kulakları ve dag keçisi sakalıyla göste­ rir. Kollarının ucu ayı pençeleri gibidir ve arkasında uzun bir at k u y r u ğ u salla­ nır. Bir insan tasvirinin söz konusu o l d u ğ u n u belli eden tek şey, bacakları, cinsel organı ve dansçı d u r u ş u d u r . Ama kısa bir süre once çekilen

fotoğraflarda,

tarafından Özenle betimlenen b ü t ü n bu unsurlar g ö r ü l e m e m e k t e d i r .

TO

Breuil

Oyma keşfe­

d i l d i ğ i n d e n b u yana bazı ayrıntılar zarar g ö r m ü ş olabilir ( ö r n e ğ i n i k i n c i boynuz), ama Abbé Breuil'ün taslağı i y i çizmediği de d ü ş ü n ü l e b i l i r . Yakın tarihli

fotoğraf­

larda g ö r ü l e n haliyle, " U l u 1 ayücü" o kadar da etkileyici değildir. Bununla bir­ likte bu figür, bir "Yabanıl Hayvanların Efendisi" veya onu c a n l a n d ı r a n bir b ü y ü ­ cü olarak yorumlanabilir. Zaten Lourdes'da bulunan oyma bir k a y m a k t a ş ı levha­ da, geyik postuna b ü r ü n m ü ş , a r k a s ı n d a bir at k u y r u ğ u ve başında geyik boynuz­ lan olan bir adam seçilmektedir. Yine i y i bilinen ve aynı ölçüde tartışma y a r a t m ı ş b i r buluntu, kısa bir süre Önce Lascaux'da, m a ğ a r a n ı n çok zor ulaşılan bir ak galerisinde keşfedilen ünlü sahnedir. Yerde yatan ve ö l m ü ş bir adama d o ğ r u b o y n u z l a n n ı yönelten yaralı b i r bizon g ö r ü l m e k t e d i r ; a d a m ı n , ucunda uzun bir hayvan dişi bulunan kargıya ben­ zer silahı hayvanın k a m ı n a d a y a n m ı ş t ı r ; a d a m ı n (başı bir gagayla sonlanmaktadır) y a n ı n d a b i r sırığa t ü n e m i ş bir k u ş vardır. Genellikle b u sahne, bir "av kaza­ sı" tasviri olarak y o r u m l a n m ı ş t ı r , 1950'de Horst Kirchner, burada bir ş a m a n t ö ­ reninin söz konusu olabileceği ö n e r m e s i n i g ü n d e m e getirmiştir: Adam ölü degil-

Charet, Tuc d'Aubert magarasmdaki insan ayağı izlerini, erkek çocukların erginlenme töreninin bir kanıtı olarak yorumlamıştır; bazı araştırmacılar tarafından kabul edilen bu varsayımı Ucko ve Rosenfeld reddetmiştir, Pokoliıhic Cave Ari, s. 177-178. Krş. Maringer, The Gods oj Prelııstoric Matı, s. 145. Krş. Ucko ve Rosenfeld, Resim 89 ve s. 204. 206. 31


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARIMI - I

dir, kurban edilmiş bizon karşısında kendinden geçmiş bir haldedir ve r u h u ö b ü r d ü n y a y a yolculuk etmektedir. Sibirya Ş a m a n i z m i n i n özel m o t i f i olan sırık üzeri­ ne t ü n e m i ş k u ş , onun koruyucu ruhudur. Kirchner'e gore, "tören" esrime içine giren ş a m a n ı n yanına varıp onların lütfunu, yani avın başarılı geçmesini istemesi için y a p ı l m ı ş t ı r . Aynı yazar gizemli "buyruk a s a l a r ı n ı davul t o k m a k l a n olarak g ö r m e k t e d i r . Eğer b u y o r u m kabul edilirse, paleolitik b ü y ü c ü l e r i n Sibirya şam a n l a r ı n ı n k i n e benzeyen davullar kullandığı sonucuna varılabilir."" Kirchner'in açıklaması çok tartışılmıştır ve biz kendimizi bu konuda bir yar­ gıya varacak yeterlikte g ö r m ü y o r u z . Bununla birlikte paleolitik çağda bir "Şamanizm'in

varlığı

kesin

görünmektedir.

Bir

yandan

günümüzde

tür bile

Ş a m a n i z m , avcıların ve ç o b a n l a n n dinsel ideolojisine egemendir. Diğer yandan, esrime deneyimi kendi içinde, bir i l k g ö r ü n g ü niteliğiyle, insanlık durumunu o l u ş t u r a n u n s u r l a r d a n d ı r ; insanın uykuda ya da uyanıkken d u ş g ö r m e d i ğ i

ve

"trans" haline, yani öte d ü n y a y a yolculuk olarak yorumlanan bir bilinç kaybı içi­ ne girmediği bir çağ d ü ş ü n ü l e m e z . Farklı k ü l t ü r ve din biçimleriyle d ö n ü ş ü p de­ ğişen, esrime deneyiminin y o r u m u ve ona verilen d e ğ e r d i . Paleolitik insanların manevi evrenine insanla hayvan arasındaki "mistik"

düzeydeki ilişkiler egemen

o l d u ğ u n a göre, b i r esrime u z m a n ı n ı n işlevlerinin neler o l d u ğ u n u tahmin etmek g ü ç değildir. "X ışınlı" denen, yani hayvanın iskeletini ve iç organlarını gösteren resimler de Samanizmle i l i ş k i l e n d i r i l m i ş t ı r .

Madeleine k ü l t ü r ü boyunca ( M Ö

13.000¬

6.000) Fransa'da ve M Ö 6.000-2.000 arasında Norveç'te varlığı d o ğ r u l a n a n bu re­ simlere, Doğu Sibirya'da Eskimolarda ve Amerika'da (Ocibualar, Pueblolar vb) o l d u ğ u gibi, Hindistan, Malezya, Yeni Gine ve Kuzeybatı Avustralya'da da rastla­ nıyor.

32

Bu, avcı k ü l t ü r l e r i n e özgü bir sanattır, ama içindeki dinsel ideoloji ş a m a -

nist niteliktedir. G e r ç e k t e n de d o ğ a ü s t ü g ö r ü yeteneği sayesinde, "kendi iskeletini görebilen" tek kişi ş a m a n d ı r .

33

Başka bir deyişle, ş a m a n hayvanın canının kayna­

ğına, yani k e m i k öğesinin içine girebilir. Bu deneyimin, diğer ö r n e k l e r i n yanı sı­ ra, Tibet Budizminde de hâlâ kullanılması, b i r t ü r "mistik anlayış" açısından te-

3 İ

H. Kirchner, "Ein archäologischer Beitrag zur Urgeschichte des Schamanismus," s. 24-i vct. 279 vd. Barenıs Denizi'ndeki Oleny Adasi'nda, y. MO 50û'e iarıhlendırilebilecek hır >n alanında kemik davul tokmaklan bulunduğunu hatırlatalım: krş. Eliade, l.c s. 391.

'" Andreas Lommel, Shaınaıusm: The Begiıınuıgs oj Ari, s. 129 vd. 3 3

Eliade, l_c Chamcmisme, s. 65 vd. 32

Ov.^'ihiK.


BAŞLANGIÇTA.

mel ö n e m e sahip o l d u ğ u n u n kanıtıdır.

6. K a d ı n ı n V a r l ı ğ ı — Son buzul çağma ait kadın heykelciklerinin

keşfedilmesi

g ü n d e m e halâ tartışılan sorunlar getirdi. Bu heykelcikler, Fransa'nın g ü n e y d o ğ u ­ sundan Sibirya'da Bay kal Gölü'ne ve Kuzey italya'dan Ren Nehri'ne kadar oldukça yaygın bir alana dağılmıştır. Boyları 5 ila 25 santim arasında değişen heykelcik­ ler taş, kemik veya fildişinden y o n t u l m u ş t u r . Bunlara pek d o ğ r u sayılamayacak bir a d l a n d ı r m a y l a "Venüs" d e n m i ş t i r ; içlerinde en m e ş h u r l a r ı Lespugue, \Villendorf (Avusturya) ve Laussel (Dordogne) " V e n ü s ' l e r i d i r .

14

Bununla birlikte, özel­

likle kazıların daha titiz bir b i ç i m d e y ü r ü t ü l m e s i sayesinde, Ukrayna'da Gagarino ve Mezine'de bulunan parçalar daha öğreticidir. Konutların b u l u n d u ğ u katmanlar­ da ele geçirildikleri için ev diniyle ilişkili o l d u k l a r ı d ü ş ü n ü l e b i l i r . Gagarino'da, konut d u v a r l a r ı n ı n y a n ı n d a , mamut k e m i ğ i n d e n y o n t u l m u ş altı heykelcik bulun­ m u ş t u r . Abartılı oranlarda bir k a m ı ve yüz hatlarından yoksun b i r başı olan bu heykeller, kaba bir biçimde y o n t u l m u ş t u r . Mezine'de bulunan parçalar çok stilize­ dir; bazıları geometrik unsurlara i n d i r g e n m i ş k a d ı n şekilleri olarak yorumlanabi­ lir (bu türe Orta Avrupa'da da r a s t l a n m ı ş t ı r ) ; diğerleri b ü y ü k olasılıkla

kuşları

temsil etmektedir. Heykelcikler farklı geometrik desenlerle, bu arada k i m i zaman svastiiid'larla s ü s l e n m i ş t i r . Hanöar, heykelciklerin olası dinsel işlevini açıklamak için. Kuzey Asya'nın bazı avcı kabilelerinin dzuli adı verilen, insan şeklinde küçük tahta yontular imal ettiğini hatırlatır. Dsuiilerin kadın o l d u ğ u kabilelerde, bu "putlar" b ü t ü n kabile üyelerinin atası o l d u ğ u varsayılan efsanevi Ana Ata'yı tem­ sil eder: Aileleri ve k o n u t l a n korurlar ve b ü y ü k avlardan d ö n ü l d ü ğ ü n d e onlara bulgur ve y a ğ sungulan verilir. Gerasimov'un Sibirya'daki Mal'ta'da yaptığı keşif daha da anlamlıdır. D i k d ö r t ­ gen planlı evlerin ortadan ikiye b ö l ü n d ü ğ ü , sağ bölmesi erkeklere (bu b ö l m e l e r d e yalnızca erkeklerin k u l l a n ı m ı n a özgü nesneler bulundu) ve sol b ö l m e s i kadınlara ayrılmış b i r "köy" söz konusuydu. Kadın heykelcikleri yalnızca sol b ö l m e l e r d e n çıkmıştı. Erkek b ö l m e l e r i n d e n çıkan heykeller ise, bazıları "fallus" b i ç i m i n d e yo­ r u m l a n m ı ş kuşları temsil e d i y o r d u . " Bu heykelciklerin dinsel işlevini saptamaya olanak yoktur. Bir anlamda kadın

Franz Hancar, "Zum Problem der Venussıatuetten im eurasiatischen jungpalaolithikum," s. 90 vd, 150 vd. M. M. Gerasimov, "Paleolithischeskaja stojanka Marta," s. 40, özetleyen: Kari Jettmar, Les leiigions arctiques etfinnoises, s. 292. 33


DINsı |. İNANCI Ali V'K DI.ŞUNCH üli 1.-Mili İl - i

kutsallığım, dolayısıyla tanrıçaların buyüsel-dinsel g ü ç l e n i n temsil e n i k l e n varsayılabilir. Kadınlara özgü varoluş biçiminin o l u ş t u r d u ğ u "gizem," gerek

tanh-

oncesinin gerekse tarihin b i r ç o k dininde önemli bir rol oynamıştır. Paleolitık sa­ natın b ü t ü n ü n d e , başka bir deyişle mağara resimleri ve k a b a r t m a l a r ı n d a , heykel­ ciklerde veya taş levhalarda erkek-kadm k u t u p l a ş m a s ı n ı n üstlendiği merkezi işle­ vi gıın ışığına çıkarma onuru Leroi-Gourhan a aittir. Ayrıca bu simgesel

dilin

Fransız-Cantabrica b ö l g e s i n d e n Sibirya'ya kadar bir b ü t ü n l ü k içinde o l d u ğ u n u da göstermiştir. L e r o ı - G o u r h a n , topografik ve ısıatisııki ç ö z ü m l e m e l e r i kullanarak, /igüılerın (biçimler, yüzler vb) ve işaretlerin birbirlerinin yerine geçebilir olduk­ ları sonucuna varmıştır. Ö r n e ğ i n bizon resmi, "yaralarla" veya başka geometrik işaretlerle aynı - " d i ş i l " - değere sahiptir. Daha sonra eril-dişil değerlerin çiftler o l u ş t u r d u ğ u n u ( b i z o n - d i ş i l - v e at - e n i - gibi) gözlemlemiştir. Bu s i m g e s e l l i g ı n ışığında "gizleri çözülen" mağara, örgütlü ve anlam yuklu bir dünya olarak gö­ zükmektedir. Leroi-Gourhan'a göre, m a ğ a r a n ı n kutsal bir yer ve taş levhaların veya heykel­ ciklerin de resimli mağaralarla aynı simgesel yapıya sahip, "taşınabilir lapınaklar" o l u ş t u r d u k l a r ı n a k u ş k u yoktur. Bununla birlikte yazar, yemden o l u ş t u r d u ğ u ­ n u tahmin ettiği sentezin bize paleolitık d i n i n dilini ö ğ r e t m e d i ğ i n i kabul eder. Kullandığı y ö n t e m , onun bazı mağara resimlerinde değinilen "olayları" kabullen­ mesini engellemektedir. Başka a r a ş t u m a c ı l a r tarafından bir av kazası veya bir şa­ man ritueli olarak yorumlanan m e ş h u r Laseaux "sahnesf'nde,

Leroi-Goıtrhan,

"simgesel olarak, zaten duvarda da kendisine k o m ş u l u k yapan insanın veya gerge­ d a n ı n eşdeğeri olan" ve belli bir "topografik gruba" ait bir kuştan başka bir şey görmez,

10

Farklı cinsel değerlere sahip simgelerin (belki de bu karşılıklı tamam­

layıcılığa atfedilen dinsel ö n e m i ifade edecek b i ç i m d e ) çiftler o l u ş t u r m a s ı dışında, L e r o i - G o u r h a n ' ı n b u t u n ilen sürebildiği, "temsillerin ç o k karmaşık ve zengin, o zamana kadar d ü ş ü n ü l e n d e n ç o k daha zengin ve k a r m a ş ı k bir sistemi kapsadıgfdır.'

7

Leroi-Gourhan'm k u r a m ı çeşitli açılardan eleştirilmiştir. Özellikle de figür ve işaret "okumalanndaki" bazı tutarsızlıklar ve mağaralarda yapılan rimelleri, oluş­ t u r d u ğ u simgesel sistemle ilişkilendirmemesi nedeniyle suçlanmıştır."^ Ne olursa olsun L e r o i - G o u r h a n ' ı n katkısı önemlidir: Paleolitık sanatın ü s l u p ve ideoloji bır-

' A.g.y..s. 148. 6

!:

A.g.y., s. 151

'"' Krş. Ucku ve Rosenfckl. s. 220, 195 vd. 1 lenri Llıoıe de benzer eleştiriler yonı/ltn

î

34


U A s L U J i i k ].-\

ligini k a n ı t l a m ı ş vc "eril," "dişil" işaretlerin gerisinde gizlenen dinsel değerlerin tamamlayıcılığını onaya çıkarmıştır. İki cinsivetle ilişkili, birbirinden tanı ola­ rak ayrılmış i k i yarısıyla Mal'ta'daki "koy"ün ayırt edici özelliği de benzer b i r simgeseİliktir. İki kozmolojik ve cinsel temel öğenin tamamlayıcılığını

öngoıen

sistemler ilkel toplumlarda hâlâ çok fazladır ve bunlar arkaik dinlerde de karşı­ mıza çıkar. Bu karşılıklı tamamlayıcılık ilkesine, olasılıkla hem d ü n y a y ı düzenle­ mek hem de yaratılışının ve düzenli aralıklarla yemlenmesinin gizemini açıkla­ mak için b a ş v u r u l u y o r d u ,

7. Paleolitik Ç a ğ ı n A v c ı l a r ı n d a A y i n l e r , D ü ş ü n c e l e r ve İ m g e l e m — Paleonto­ l o j i n i n ifosilbılim) son keşiflerinin ortak yanı insanm ve k ü l t ü r ü n "başlangıcını" zaman içinde hep daha geriye taşımalarıdır, insanın bundan otuz, kırk yıl önce sanıldığından daha eski ve psikolojik, zihinsel etkinliğinin daha k a r m a ş ı k o l d u ğ u ortaya ç ı k m a k t a d ı r . Kısa bir süre önce Alexander Marshak, üst paleolitik çağda ayın evrelerinin g ö z l e n m e s i n e dayanan simgesel bir zaman iş.ıretleri sisteminin varlığını kanıtlayabildi. Yazarın "zaman-faktörlü" diye nitelediği, yani uzun b i r donem boyunca kesintisiz olarak biriken b ü işaretler bazı mevsimlik veya dö­ nemsel törenlerin g ü n ü m ü z d e Sibiryalılarda veya Kuzey Amerika Kızılderililerin­ de g ö r ü l d ü ğ ü gibi, uzun süre önceden s a p t a n d ı ğ ı m v a r s a y m a m ı z a olanak tanı­ m a k t a d ı r . Bu işaret "sistemi," erken Aurignac k ü l t ü r ü n d e n geç Madeleine k ü l t ü r ü ­ ne dek, yani 25.000 yıldan fazla s ü r m ü ş t ü r . Marshak'a göre, ilk uygarlıklarda or­ taya çıkan yazı, aritmetik ve gerçek anlamıyla takvim buyuk olasılıkla paleolitik çağda kullanılmış işaretler "sistemi'nde içkin simgeselligi kaynak a l m ı ş t ı . ^ Marshak'm uygarlığın gelişimi üzerine genel k u r a m ı h a k k ı n d a ne d ü ş ü n ü l ü r s e d ü ş ü n ü l s ü n , t a n m bulunmadan yaklaşık 15,000 yıl önce ay d ö n g ü s ü n ü n çözüm­ lendiği, kaydedildiği ve pratik amaçlar için kullanıldığı bir olgudur. O zaman ar­ kaik mitolojilerde aym hatırı sayılır rolü ve k a d ı n , sular, bitkiler, yılan, bereket, ö l ü m , "yeniden d o ğ u m , " vb çok çeşitli gerçekliklerin ay simgeselligi tarafından tek ve aynı sistem içinde bütünleştirilmesi olgusu daha i y i anlaşılmaktadır. '' 4

'

9

Krş. Alexander Marshak, The Ronis o} Civilisation, s 81 vd Paleolitik halkların bitkisel hayatın evrelerini gözlemleme ve doğru olarak belirtme yetenekleri de aynı olçude an­ lamlıdır; krş. Marshak, a.gy., s. 172 vd; aynı yazar, "Le bâton de commandement de Montgaudier" (Charente), s. 329 vd

"° Krş. Elıade, Dinler Ter rıhın J Cins. IV Rolüm. 35


D I N S E L INANÇLAR V E D Ü Ş Ü N C E L E R TARIKI • ı

Nesnelerin üzerine o y u l m u ş veya mağara duvarlarına çizilmiş m eandi'o s ' l a n ' ç ö z ü m l e y e n Marshak, b u resimlerin bir sıralanma g ö s t e r d i k l e r i ve bir niyeti ifa­ de ettikleri

için bir

"sistem" o l u ş t u r d u k l a r ı sonucuna v a r m a k t a d ı r .

Pech

de

l'Aze'de (Dordogne) bulunan ve Acheul k ü l t ü r ü d ö n e m i n e ait (y. M Ö 135.000), yani üst paleolitik mcandros'lardan en az 100.000 yıl daha eski bir k e m i ğ i n üzeri­ ne o y u l m u ş resimlerde de bu y a p ı n ı n varlığı d o ğ r u l a n m ı ş t ı r . Üstelik

meand-

ros'lar, belirli bir n t ü e l e işaret edecek b i ç i m d e , hayvan resimlerinin çevresine ve ü s t ü n e çizilmiştir (Marshak'ın belirttiği gibi, "bir bireysel katılım d a v r a n ı ş ı " ) . Bunların a n l a m ı n ı belirlemek g ü ç t ü r ; ama bir noktadan itibaren (örneğin Baden, Petersfeld'daki resim) meandros'hr

"yuvarlak açılarla" çizilmiştir ve yantannda

balıklar vardır. Bu ö r n e k t e k i su simgeselligi açıktır. Ama yazara göre söz konusu olan yalnızca bir su "imgesi" değildir; parmaklar ya da çeşitli aletlerden k a l m ı ş sayısız iz, su simgeselligi ya da mitolojisinin r o l oynadığı "bir bireysel k a t ı l ı m davramşı"nı göstermektedir.

41

Bu t ü r ç ö z ü m l e m e l e r paleolitik işaretlerin ve figürlerin ritüel işlevini d o ğ r u ­ l a m a k t a d ı r . Bu tasvirlerin ve simgelerin belli "öykülere," yani mevsimlerle, av alışkanlıklarıyla, cinsellikle, ö l ü m l e , bazı d o ğ a ü s t ü varlıkların ve bazı kişilikle­ rin ("kutsallık u z m a n l a r ı " ) gizemli güçleriyle ilişkili olaylara g ö n d e r m e yaptığı artık açık g ö r ü n m e k t e d i r . Paleolitik temsiller hem tasvirlerin simgesel (dolayısıyla "büyüsel-dinsel") değerini hem de çeşitli "öykülerle" ilişkili t ö r e n l e r d e k i işlevini belirten bir şifre olarak görülebilir. K u ş k u s u z b u "öykülerin" kesin içeriğini asla bilemeyeceğiz. Ama farklı simgelerin içine o t u r d u ğ u "sistemler," en azından on­ ların paleolitik halkların b ü y ü s e l - d i n s e l u y g u l a m a l a r ı n d a ne denli ö n e m l i olduk­ larını a n l a m a m ı z ı sağlıyor. Bu "sistemlerin" b i r ç o ğ u n u n avcı loplumlar tarafın­ dan da paylaşılması b u ö n e m i d o ğ r u l u y o r . Daha ö n c e belirttiğimiz gibi (§ 4), ilkel avcılara özgü ritüel ve inançlara baka­ rak tarihöncesi dinlerin belli y ö n l e r i n i "yeniden o l u ş t u r m a k " m ü m k ü n d ü r . Söz konusu olan, Leroi-Gourhan ve Laming-Emperair d ı ş ı n d a k i b ü t ü n a r a ş t ı r m a c ı l a r tarafından şu ya da bu ölçüde başarıyla kullanılan bir y ö n t e m olan "etnografik

S harfine benzer kıvrımlar -yn. 4 1

A. Marshak, "The Meander as a System." Yazar, meandros geleneğinin av buyusü veya cin­ sel simgesellikle açıklanmasının mümkün olmadığı kanısındadır. Yılan-Su-Yağmur-Fırtına kümesine Neolitik Avrasya, Avustralya, Afrika ve Kuzey-Guney Amerika'da rastlanmak­ tadır. 36


BASI A N G I Ç T A

koşutluklar" k u r m a k d e ğ i l d i r .

42

T a r i h ö n c e s i n i n k ü l t ü r ü n ü ilkel k ü l t ü r d e n ayıran

b ü t ü n farklılıklar da hesaba katılarak, bazı temel biçimler saptanabilir; ç ü n k ü kı­ sa bir süre öncesine kadar " m e s k û n t o p r a k l a r ı n

sınırlarında

(Tierra del

Fu-

ego'da, Afrika'daki Hotantolar ve Boşimanlar'da, Kuzey Kutbu bölgesinde, Avust­ ralya'da vb) veya b ü y ü k tropikal ormanlarda (Bambuti Pigmeleri vb) av, balıkçı­ lık ve meyve toplamaya dayalı b i r ç o k arkaik uygarlık y a ş ı y o r d u . K ö m ş u t a r ı m uygarlıklarının (en a z ı n d a n bazı ö r n e k l e r d e ) etkilerine r a ğ m e n , XIX. yüzyıl sonu­ na d o ğ r u b u t o p l u m l a n n ilk y a p ı l a n h e n ü z b o z u l m a m ı ş t ı . Üst paleolitik çağa benzer b i r a ş a m a d a " d u r m u ş " olan b u uygarlıklar, bir anlamda "yaşayan fosiller"i oluşturmaktadır.

13

Kuşkusuz "ilkeller"in dinsel u y g u l a m a l a r ı m ve m i t o l o j i l e r i n i eski taş devri insanlarına uygulamak söz konusu değildir. Ama daha ö n c e de belirttiğimiz g i b i , ş a m a n c ı l t ü r d e esrime paleolitik çağda da d o ğ r u l a n m ı ş gibidir. Bu bir yandan be­ deni terk edip, d ü n y a d a serbestçe dolaşabilen bir "ruh"a i n a n m a y ı , diğer yandan da r u h u n bu yolculukta insanüstü varlıklarla karşılaşabileceği, onlardan y a r d ı m ya da kendisini k u t s a m a l a r ı n ı isteyebileceği k a n ı s ı n ı n varlığını gerektirir. Ayrıca şamancıl esrime hem "sahip olmayı," yani insanların bedenine girebilmeyi,

hem

de kendi bedenine bir ö l ü n ü n ya da h a y v a n ı n ruhunun, veya bir cin ya da tanrının "sahip olabilme si" ni olası kılar. Bir diğer örneği hatırlatacak olursak, cinsiyetlerin ayrılması (krş. § 6) yalnız­ ca erkeklere açık ve av seferlerinden ö n c e gizli ayinler yapıldığını d ü ş ü n d ü r m e k ­ tedir. Bu t ü r ayinleri yapmak yalnızca "erkek cemiyetleri "ne (Mannerbtinde) zer yetişkin gruplara ö z g ü y d ü ; ergenlik çağındaki erkekler "sırlar"ı

ben­

erginlenme

ayinleri aracılığıyla ö ğ r e n i y o r l a r d ı . Bazı yazarlar Montespan m a ğ a r a s ı n d a b ö y l e b i r erginlenmenin kanıtını b u l d u k l a n n ı sandılar, ama b u yoruma itiraz edildi. Bununla birlikte erginlenme ayinlerinin arkaikliğine k u ş k u yoktur. Yerleşim yer-

Bu yöntemi kullanmamaları nedeniyle Ucko tarafından eleştirilmişlerdir, a.g.y., s 140 vd. Bu yazar, etnografik karşılaştırmanın tarihöncesi toplumlann bazı yönlerini aydınlattığı birkaç örneği hatırlattıktan sonra (s. I 5 l vd), paleolitik mağara resminin Avustralya ve Afrika'daki olgular ışığında bir çözümlemesini sunmaktadır (s. 191 vd). "Yaşayan fosiller" kavramının biyolojinin birçok dalında, özellikle de speleolojide Imagarabilim} başanyla kullanıldığını hatırlatalım. Bugün magaralan dolduran troglobionlar uzun süre önce geride bırakılmış bir faunaya aittir. "Onlar tam anlamıyla yaşayan fosillerdir ve çoğunlukla hayat tarihinin çok eski aşamalarını, üçüncü hatta ikinci zamanı temsil ederler" (Dr. Racovitza). Demek ki mağaralar fosilleşmeyen ilkel hayvan gruplannın anlaşılması açısından çok önemli, arkaik bir faunayı korumaktadır. 37


DIN'-tl.ih.ANCİAR V j . l J L b U N O . I l H IAH1HI - I

terinin en u ç n o k t a l a r ı n d a varlığı kanıtlanan (Avustralya, G ü n e y ve Kuzey Ameri­ ta) " çok sayıda tören arasındaki benzerlikler daha paleolitik çağda g e l i ş t i r i l m i ş ortak bir gelenek o l d u ğ u n u göstermektedir. Montespan'daki "halka biçiminde dans" konusunda ( m a ğ a r a n ı n k i l l i tabanında genç insanların bıraktıkları ayak izleri nasıl y o r u m l a n ı r s a y o r u m l a n s ı n ) . Curt Sachs bu ritüel ko re o gra fisinin paleolitik insanlar tarafından i y i bilindiğinden kuşku duymamaktadır.

45

Halka biçiminde dans çok yaygındı (butun Avrasya'da,

Dogu Avrupa'da, Melanezya'da, Kaliforniya Kızılderililerinde vb). Bu dans, her yerde ya ö l d ü r ü l e n hayvanın r u h u n u yatıştırmak ya da avın çoğalmasını sağlamak için avcılar tarafından yapılmaktadır.' " Her i k i durumda da paleolitik 1

avcıların

dinsel ideoloji siyle olan süreklilik açıktır. Ayrıca avcı grubu ile av arasındaki "mistik d a y a n ı ş m a " yalnızca erkeklere ait belli sayıda "meslek sırrı"mn

varlığını

d ü ş ü n d ü r m e k t e d i r ; b u tür "sırlar" ergenlik çağındaki erkeklere erginlenme rıtüelIeri aracılığıyla a k t a r ı l m a k t a d ı r . Halka b i ç i m i n d e k i dans, tarihöncesi ritüel ve inançların çağdaş arkaik kültür­ lerde s ü r d ü ğ ü n ü hayranlık uyandırıcı bir biçimde g ö s t e r m e k t e d i r . Başka örnek­ lerle de karşılaşacağız. Şimdilik Hoggar ve Tassili'deki bazı mağara resimlerinin. Pöl' çobanlarına ait bir erginlenme miti sayesinde "çözülebildiğini" hatırlatalım. k

Bu mit eğitimli bir M a l i l i tarafından Afrika dilleri ve uygarlıkları araştırmacısı G e m í a m e Dieterlen'e aktarılmış, o da bunu yayımlamıştı, ' H . Von Sicard da, Lu¬ 4

ve ve o n u n onomastik (adbilimselj benzerleri h a k k ı n d a k i bir monografide, bu Af­ rika tanrısının Avrupalı-Afrikalı avcıların en eski dinsel inancını temsil ettiği so­ nucuna varmıştır; İsveçli bilgin b u i n a n c ı n M Ö 8000'den daha önceki bir d ö n e m e ait o l d u ğ u n u belirtmektedir. " 4

Kısacası, belli sayıda m i t i n , öncelikle de kozmogoni ve kökenle

(insanın,

avın, o l u m u n , vs kökeni) ilgili mitlerin paleolitik halklar tarafından b i l i n d i ğ i m ileri s ü r m e k akla yakın g ö r ü n m e k t e d i r . Bir tek örnek verecek olursak, kozmogo­ ni m i t i ezeli sulan ve Yaradan'ı gösterir; insan veya su hayvanı b i ç i m i n d e k i Yara-

Bkz. M. l£liade, h'aıssances mystiques, s. 69 vd. 4 5

Curt Sachs, World History of the Dance (1937), s. 124, 208.

4 6

Zengin belgeler için bkz. Evel Gasparini, 11 Matnarcato Slavo, s. 667 vd.

* Senegalden Çat Golü'nün doğusuna kadar uzanan Sudan bölgesi -yıı. 4

' C. Dieterlen, Kouıncn; krş, Henri Lhote, "Les gravures eı les peintures rupestres de Sahaı a.' s. 282 vd.

411

H. Von Sicard, "Luwe und verwante mythısche Gestalten," s. 720 vd. 38


IUŞLANGICTA

dan, d ü n y a n ı n yaratılması için gereken maddeyi çıkarmak üzere okyanusun d i b i ­ ne dalar. Bu kozmogoni inancının çok yaygın oluşu ve arkaik yapısı tarihöncesınin en eski d ö n e m l e r i n d e n miras k a l m ı ş bir geleneğe işaret eder,"*'' Ayın şekilde göğe yükseliş ve " b ü y ü l ü uçuş"la (kanatlar, avcı k u ş —kartal, ş a h i n - tüyleri) iliş­ k i l i mitlere, destanlara ve rituellere butun d ü n y a d a ve Avustralya ile G ü n e y Ame­ rika'dan Kuzey Kutbu'na kadar her kıtada r a s t l a n m a k t a d ı r ,

10

Bu mitler Şamanizme

özgü d ü ş ve esrime deneyimleriyle uyum içindedir ve arkaik o l d u k l a r ı n a kuşku yoktur. Öteki d ü n y a y l a m ü k e m m e l bağlantılar olan gökkuşağı ve onun y e r y ü z ü n d e k i i z d ü ş ü m ü k ö p r ü simgelen ve mitleri de aynı ölçüde y a y g ı n d ı r . Etrafında bütün m e k â n ı n d ü z e n l e n d i ğ i " D ü n y a n ı n Merkezi" ile ilgili asli deneyimin temelleri üze­ rine k u r u l u bir kozmoloji "sistem"i de varsayılabilir.

Daha 191-t'te W . Gaerie

kozmik dağlar, d ü n y a n ı n göbek delikleri ve "dünyayı" dort y ö n e bölen paradigmatik nehirler olarak yorumlanmaya açık ç o k sayıda tarihöncesi işaret ve imgeyi derlemişti, ' 5

H a y v a n l a r ı n k ö k e n ı y l e ilgili mitlere, avcı ve av ile Yabanıl Hayvanların Efen­ disi arasındaki ilişkilere gelince, b ü y ü k olasılıkla bunlara paleohtik insanların ikonografik dağarcığında şifreli kodlar halinde bol b o l değinilmiştir. Ateşin kö­ kenıyle ilgili mitlerden yoksun bir avcı t o p l u m u d ü ş ü n m e k de, hele b u mitlerden ç o ğ u n u n cinsel etkinliği on plana çıkardığı dikkate alınırsa, zordur, 5on olarak da g ö k y ü z ü n ü n , g ö k ve atmosfer olaylarının kutsallığı konusundaki i l k deneyim­ leri hesaba katmak gerekir. Bu, "aşkınlıgı" ve u l u l u ğ u kendiliğinden ortaya çıka­ ran ender deneyimlerdendir. Ayrıca ş a m a n ı n esrime içinde göğe yükselişi, uçma simgeselligi, y e r ç e k i m i n d e n k u r t u l u ş olan imgesel yükseklik deneyimi; göksel m e k â n ı insanüstü varlıkların, yani tanrıların, ruhların ve uygarlaştırıcı

kahra­

m a n l a r ı n kaynağı ve b a r ı n m a yeri olarak kutsamaya katkıda bulunur. Ama gece­ n i n ve karanlığın, avın ö l d ü r ü l m e s i n i n ve bir aile üyesinin ö l ü m ü n ü n , kozmik fe­ laketlerin, kabile üyelerinin yaşadığı c o ş k u , çılgınlık veya kan d ö k m e krizlerinin taşıdığı "vahiyler" de b u kadar ö n e m l i ve anlamlıdır.

4 g

Bunun bütün biçimlerinin karşılaştımıalı çözümlemesi için, bkz. Eliade. De Zabncixk a Genps-Khan, S. 81-130,

5C1

Krş. Eliade, Myt'ıes, reves et mysteres, s. 163-164; aynı yazar, Le Oıamamsme, s. 319 vd. 350 vd, 372 vd; aynı yazar, Reİigions austrdlicnnes, s. 139 vd.

51

W. Gaerte, "Kosmische Vorstellungen im Bilde prähistorischer Zeit: Erdbeig, Himmels­ berg, Erdnabel und Weltstrome." Gaerte'nin verdiği örneklerin çoğunun daha yakın tanhoncesi kültürlere ait olduğunu hatırlatalım. 39


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ -1

D i l i n b ü y ü s e l - d i n s e l değeri de belirleyici bir rol oynar. Bazı jestler de kutsal bir g ü c ü n veya evrene ilişkin bir "gizern'in epifanisine* işaret edebiliyordu. Bü­ y ü k olasılıkla, tarihöncesi s a n a t ı n insan figürlerinin jestleri yalnızca anlam değil, aynı zamanda güç y ü k l ü y d ü . "Jestler ve epifanileri'in dinsel a n l a m ı bazı i l k e l top­ lumlar tarafından XIX. yüzyıl sonuna d o ğ r u hâlâ b i l i n i y o r d u . ' " Daha da ö n e m l i s i , fonetik b u l u ş yeteneği herhalde t ü k e n m e z bir büyüsel-dinsel g ü ç kaynağını oluş­ t u r u y o r d u : B ü k ü n l ü dilden' ' once de, insan sesi haber, buyruk veya istekleri ilete­ 1

bildiği gibi, ses patlamalarıyla, fonetik buluşlarıyla b ü t ü n l ü k l ü bir imgesel dün­ ya yaratabiliyordu. Û m e k olarak, esrik yolculuklarına hazırlanan ş a m a n l a n n ön hazırlıklarının ya da bazı yoga m e d i t a s y o n l a r ı n d a hem soluk

ritmini

(prânâyâma)

hem de "mistik hecelerin" görselleştirilmesini gerektiren mantra'larm tekrarlan­ m a s ı n ı n ortaya çıkardığı yarı mitolojik, yarı şiirsel, aynı zamanda da

ikonografik

kurgusal yaratımları d ü ş ü n m e k yeterli olacaktır. \ D i l m ü k e m m e l l e ş t i k ç e , büyüsel-dinsel olanaklarını da a r t ı r ı y o r d u .

Telaffuz

edilen söz yok edilmesi i m k â n s ı z , en a z ı n d a n dayanılması zor bir kuvveti hareke­ te geçiriyordu. Birçok ilkel k ü l t ü r d e ve halk k ü l t ü r ü n d e benzer inançlar hâlâ ya­ ş a m a k t a d ı r . En k a r m a ş ı k toplumlardaki övgü, yergi, beddua ve aforoz amaçlı büyüsel sözlerin ritüel işlevlerinde de hâlâ bu inançlara r a s t l a n m a k t a d ı r . Sözün bü­ yüsel-dinsel bir g ü ç olarak c o ş t u r u c u deneyimi, zaman zaman ritüel hareketlerle elde edilen s o n u ç l a r ı n dille de sağlanabileceği kanısına yol açmıştır. Bu b ö l ü m ü k a p a t ı r k e n , çeşitli kişilik türleri arasındaki farklılığı da hesaba katmak gerektiğini belirtelim. K i m i avcı yiğitliği veya kurnazlığıyla, k i m i s i ise esrime içinde kendinden g e ç m e s i n i n y o ğ u n l u ğ u y l a ö n e ç ı k ı y o r d u . Bu karakter farklılıkları dinsel deneyimlerin değer yükleri ve y o r u m l a r ı n d a da belli bir çeşit­ liliği gerektirir. S o n u ç olarak bazı ortak temel d ü ş ü n c e l e r e r a ğ m e n , paleolitik ça­ ğın dinsel mirası o l d u k ç a k a r m a ş ı k bir g ö r ü n ü m s u n m a k t a d ı r .

Epifani (epiphany): (Yun. epiphantia, "tezahür") İlahi veya yüce bir varlığın görünmesi -yn. 5 2

Bazı Kuzey Avustralya kabilelerinde bir genç kızın erginlenmesindeki ilk ayin, törenle topluluğun önüne çıkan imasından ibarettir. Yetişkin olduğu, başka bir deyişle kadınlara özgü davranışı özümsemeye hazır olduğu göstmlır. Ama bir şeyi ritüel biçiminde göster­ mek, ister bir işaret, ister bir nesne veya hayvan söz konusu olsun, kutsal bir mevcudiyeti açıklamak, bir hiyerofani mucizesini coşkuyla karşılamaktır; krş. Eliade, Rdigiotts austraiiennes, s. 120; diğer örnekler için bkz. Naıssances mystıquei, s. 96 vd.

* Dilbilgisel işlevleri ve yapı bakımından kelime köklerini değiştiren dil. 40


E L E Ş T İ R E L KAYNAKÇA

§ 1. Dünya genelindeki tarihöncesi çag hakkında hızla bilgi sahibi olabilmek için, bkz. Grá­ bame Clark, World Prehistory (Cambridge, 1962); Grahanıe Clark ve St nan Piggott, Prehis­ toric Societies (Londra, 1965; bu ikinci eserde zengin bir kaynakça da yer almaktadır); H_ Breuil ve R, Lander, Les totumes de la pierre ancienne: paléolithique et mesolithique (yeni baskı, Payot, 1959). Daha eksiksiz bir belge külliyatı için, bkz. H. Müller-Karpe, Handbuch der Vorgesclıiclıie, 1: Altsteinzeit (Münih, 1966) ve Karl J. Narr'ın yönetiminde yayımlanan Handbueh der Urgesclıiclıte'nın 1. cildi (Bern-Münih, 1967). Kari Narr şu eserde mükemmel bir özel ve onu ta­ mamlayan zengin bir kaynakça sunmuştur: Abriss der Vorgesclııchte (Münih, 1957), s. 8-41. Bkz. aynı yazar, Urgeschichte der Kultur (Stuttgart, 1961); F, Bordes, Old Stone Age (New York, 1968); La Prétistoirc. Problemes et tendances (CNRS yayınlan. Pans, 1968). Dilin ve toplumun kökenleri konusundaki en son varsayımlann çözümlemesi için, Frank B. Livingstone, "Genetics, Ecology and the Origins of Incest and Exogamy," CA, 10, Şubat 1969, s, 45-61 (s. 60-61, kaynakça). Dilin kökeni konusunda, şu eseri de takip edi­ yoruz: Morris Swadesh, The Origin and Diversijication of Language (Chicago, 1971). Karl Nan incelemelerinin çoğunda primatlann "insansılaşması" çevresinde geliştirilmiş varsayımları ele aldı ve paleantropiyenlerin inanılır bir resmini sunmaya çalıştı; bkz. Narr ve diğerleri, "Approaches to the Social Life of Earliest Man," Antliropos, 57, 1962. s. 604-620; "Das Individum im der Urgeschichte. Möglichkeiten seiner Erfassung," Saeculum, 23, 1972, s. 252-265. Amerika nüfusuyla ilgili sorunlar hakkında, bkz. E. F. Greenman, "The Upper Paleolithic and the New World." CA. 4.1963, s. 41-91; Allan Bryan. "Early Man in America and the Late Pleistocene Chronology of Western Canada and Alaska." CA, 10, 1969, s. 339-365; Prehis­ toric Man m the New World, Jesse D, Jennings ve Edward Norbeck'in yönetiminde yayımlan­ mış eser (Chicago. 1964); Gordon R, Willey, An Introduction to American Archaeology, I (New Jersey, 1966), s. 2-72 ve birçok yerde. Aynca bkz. Fredenck D. McCarthy, "Recent Development and Problems in the Prehis­ tory of Australia," Paideuma, 14, 1968, s. 1-17; Peter Be 11 wood, "The Prehistory of Oceania," CA, 16, 1975, s. 9-28, On binlerce yıl boyunca Avrupa, Afrika ve Asya'daki paleoliıik (paleolitik) kültürler aynı düzeydedir. Aynı düzey, zaman aralığı çok daha kısa olmakla birlikte. Avustralya ile Kuzey ve Güney Amerika'da da doğrulanmaktadır, MÖ 20.000-10.000 döne­ mi için özel bir bölgenin diğerlerine göre belirleyici bir teknolojik üstünlük sağladığını ileri sürmeye olanak yoktur. Aletlerin yapısında kuşkusuz belli çeşitlenmeler söz konusudur, ama bu çeşitlenmelerin teknolojik bir ileriligi değil, yerel uyarlamalan yansıttığı anlaşılmakta­ dır; krş. Marvin Hams, Culture, Man and Nature (New York, 1971), s, 169, Paleoliıik çağ insanlannm bu kültürel birliği daha sonraki kültürlere miras kalan geleneklerin ortak kaynağı­ nı oluşturmakta, aynca bugünkü avcı toplumlarla karşılaştırmalar yapılabilmesini de müm­ kün kılmaktadır. Bazı Yunan mit ve ritüellerindeki paleolitik çag "uzantılarının hayranlık 41


-üj ¿p ?i?o¡oJo.ii¡iuY.P W.ws o\ ?p wi^¡¡n¡0 .ssnbiioisupjd ssnbodş xne smeuinq saıagm sap 31II13

ai,, 'uaqoy y 3A .ÍIO¡9 y '.(çi-ç,^

'vi\ı.\vj ,ı ozmnç)

'S'ISÖI

^saııeıuaıenb sauueiuriq

S3| zsqa rasnaıSıpj sanbiiejj,, 'rjnaiq ].¡ zi|q ' m i ; lapuisRunzqa sniujrunigS u3[i üqerj b9~LÍ 'uiDi auiapsur Jiq |MiîS[g p,\

s

'aıifijsıı/a/j u¡ ap sno;2ipy 5,17 'UBipnofi-ioja-i

s '(¿961 "E-ipuo"]) s;3iniifi sSy .ıııojj ?u_ı 'i\iv]Z> auicqcj^

"Tijq rouXy H"-¿1 ' ' t ó ó l 'cipuo~i) XSopptpiy Jnojsiip.y t« ípnis V "0'S'píl juonnp.¡d s

"S3uie[ Q 3 .J3S9 j i q ipmcX ç|eq ueputsıSc « p S p q uo|iqcııSe]iı 3puis»i.io ot61 '68~W. '¿£ ~H

'(0961 1- A

1>

I0

M S

M ) uui-v Jiiojsnpjj/o sptir) 31(2 üi]Suu|uerue spiupiq Jiq ^Dc ucpuijcj

- o laSuucM I" luurqúq ijnXiiq uLuuu|uuıcın§Xn uisjoi azeuaa muut'iuesuı Şe3 ^tıııoaıcj *ç §

"(Sit-CÍ* "s '8961 ' u s p p ı 'ifSnou.ipDíK) 'y S I

/o iiíim.t^v i " sXbssg íjiiit-iHíV

sucjSıpif) „ -iiy ^ 1 ' jo msi|oqıuXç aıp uo MÍ>

:îjıp3[uınzoS mL»|>ppı >(ifo]oııtu izeq 3A

'°N,.

-LI3[33in

LLUŞI|]3S3BIUIS

ıım\o cpizcX ııs zıg jıısııuaıu

ZllllSl] J3|lfo|01iai JpDariqEjO SllUlUllSlpS ^|13>]3JCq USpUllUIWIÍl ]3|V '88 E"6¿1

'£961 '£ 'siwi">¡ 'uauuojsuoiSipy jsipsuoisiqcy

s

u

sıupuç]si3,\ unu ÍSBAV,, uıpıpcjc/ ."sp isap>¡cu] n i uuczuX luXe uûT ajapass izeq smmD IU^A. 0E£"86J

s

pinsap un\$}\\

CJ>|EU.ÍBÍ[

'(9961) 1 'apupı .ıjıpıpsaâij) jap ipncjjjuiqj /nszuiai

-sıjy uaıaSurıf jap 111 aiSu¡^ pun uoıSıpy, 'xzeÁ.

'.67.-1

IUXE

't-96I 'b 'SH „' W 3!ipi[oa[cj

s

UC

Apcg |0 uoıSıpy aip 01 ssiptojddy,, 'lezeA lu.íe "(£9^1 'ucSuruç) icnpstiíiujHZíKj p ıpîfiprj -í[P7

¡\?mu[\ 'jnipx \ueM ¡"pe>i : ( t 9 6 I '^'-^d) >nbn^\\od\v¿

ÍI

:Z.I\OIS\U2A¿

D\

,ip íuorSrpy sr¡

'ueqjnoQ-iojs-i ş j p u v (096I ' <1) uoiSipj t>¡ ],i ssnbuojsııjsjıJ S.TJ 'srK¿ auusııg :(jnsıuıuc] :

-UILÍCA

ap ísuiA^a

SUE

CDZISUBJJ

3pg£ñl '0961 'V°.K

M

3

N )

u p

W ''-'Oîs.njay /o spo^

ÍI¡±

'jaSupe)^

saimcijof :J!pci>jcui|e JSÁ lapuıapauı îıusS uqep BpiuiiuXeX izeq sım^ıi cpuiîuiEZ uı^ç^ (¿S6T 'fJOA MaN-i - P "l") iw'^i^a JfJOStijJJd 'saiue[ o "3 -(££-c£6I 'uuoq) ' i | p j 'iwiSfpíf !

1

u

pipíj)ıpEi|JSPSJ/^ 'U3iu3|3) 3 ^(9E61 '

•I.R61 '

s u c

-IUIXBSJÜA

s u c

d)

"¡BSÍI/ÍSIUUIOI/

s?p uoSipj o¡ ja

JJD.T

'isnbrq ¡.j 9

d ) ajiojsíip.iíl t)[ ap siioiS/pj s.rj 'aSuuıe^ ^ Mi[iqBirutiAîcq sjapass n í ucpmsi^e J C | U3|^npjiis U3|i e.líA .upSpq u3|>jipi3S¡ Miiíiuijtq jiıısııg iiq ucpmsOE tóijciiÁe}|

-ziu|E,t unımŞoS uuqunq unjo zisi|3iaS í]eiu,fcs uapssa umriq ui>|S\|i sjajuip issDuoqucx npiOííi|iíi!|iic numnq ídi'X >|ifo|oapı ııq }pa3|iqı:|uns'qı5jrj;| B|Xui3¡U03iuud unu^nŞopuıij -C\

CA3,\ timnpmpi 'I|1|UP,ÍIISUIH 'n^L\3sriM aauuıap „uip„ n^un^ 'npıoKıucpns 3i„í(3tu

-ıpDnX„ uâıuaÂıdoıuıiîajcj iiqíepucX ijii|3siiiO Jilíuuciucuninq Xas Jtqî>ıi[ i]333|iqa|n3zimq 3_J3|iU31S!S IS1İU3J,. av aisuiip ı[iıııc] 3(0i u3iH|iq 1Á1 3pi3p|iqc!| izeq riquni •inSlLU|lp3 zps UCp^EIurSUI ZLSUia., J|>|3J3S ?|UlUV!lUinUll Hll3ipiLE|lSaO| 3|13p|tlD70S p?X3[njOíl qA „'>|I[LSl|CA„ ,;DUCIU

incq,, ,;nXnq„ uniun]oq

UC¡E>|

ua$ 'nun§ri|i[o iue¡c Euic[n3Án nq ipiuis >[Ci5 eqcp

U1URUU3! _uip„ cpuisueX ¡3ui>|i uL[L<zaí XIX ' ' \ W J

>icuie|uc iXeuics^pjnp ıŞıpcScX uui3¡uiS|iq

cpunsnuoii ^aıuıa inqcsj luıSıpscp ^ıjpsuıp n q >ııSeıujc>| M \\ıeım apaajuaA'ıdoJiucaıud j § -

(8961 ' o ^ T O ) ii]5iuim;|u.iiXcA spuuuiisuoA U3,\j| 3A

pjcıpıy

'IUIAUX

nuinÁ>[0|io>|

i - ıııiîiv.ı.a.Ti-ı;iNninü w >\v

,ii[j iiDp; zqq cpunsnuoí) japni

./JIIIHH

-[n>j UAV "(Zz6l 'uip^íl) •iut'Mfj otuoj.j 'H3>pnfi i3lju,\\

M is3ais\mnzp^ nq uciipucín

W

I Í N V N I 'I-ISNIU


H,\İ!.\N<,K"T\. r/s, 1948, s. 114-133), H. 1. Moviu>, ]r,, The Mousıcrıan Ca ve of Teshik-I'.ısh, Southea>tem Usbekistan, Central A^a" {Ameıkan Schocıl oj 1'nhısto'ic Rcscaıch, Bülten no. 3 7, 1953, s. 11-71): P. Wernert, "Calles des cräncs: lepresentatıon des esprils des def um s et des an¬ cetres" (M. Gorce ve R. Monier, L'tlıstoırc gCneiale des Rchgons içinde, I , Paris, 1948, s. 51 102). Circeo'da topraktan çıkardan kafatasının anlamı konusunda, bkz. A. C. Blanc, " I Paleantropi di Saccopaslore e del Greeo" (Quartär, 1942, s. 1-37). Raymond A. Dan Güney Afrika ve başka yerlerdeki toprak boya madenlerinin isletilme­ sinin eski çağlara ait olduğunu gösterdi; bkz. "The Muinin il lenial Prefııstory of Ochre Mi­ ning" (f'ADA, 1967 s. 7-13); "The fiirth of Symbology"' (African Studıes, 27, 1968, s. 15-27). Bu ıkı makalede >,ok bol kaynakça referansı bulunmaktadır. "Cenin biçiminde" gömülme konusunda bkz G . van der l.eeuw, "Das Sogenannte Hoc­ kerbegräbnis und der ägyptische 7"|)mvv" (SMSR, 14, 1938, s. 150-167). § 4, Emil Bachler kazıların sonuçlarını Das alpine Paläolithihum der Schweiz adlı eserde sundu (Basel, 1940). Diğer keşifler için. bkz. K. Hoerıııann, Die Petcnhohle bei Vehlen in Minelfranken: Hine altpalaoiıthısche Station (Nuemberg, 1933), K. Ehrenberg, "Dreissig Jahre palaobiologischer Forschung in ösierreichischen Hohlen" (Quaitär, 1951, s. 93-108); aynı yazar, "Die paläon¬ tologische, prähistorische und palaoeihnologische Bedeutung der Salzofenhohle im Lichte der letzten Forschungen" (Quartär, 1954, s. 19-58) Ayrıca bkz. Lothar Zotz, "Die altstein¬ zeitliche Besiedlung der Alpen u. deren geistigen u. wirtschaftliche Hintergründe," Sitzungsberichie der Physikahschmcdizinische Sozietät ;ti Erlangen, c. 78, 1955-57, s. 76-101 ve özel­ likle Muler-Karpe, Altsteinzeit, 205, 224-226. Bazı arktik halklara ozgıı kurbanlarla karşılaştırma için, bkz. A. Galıs. "Kopf-, Schädel-, und I.angknochenopfei" bei Rentiervolkern" (Festseil rift jür P. W. Schmidt, Viyana, 1928, s 231-268) Wilhelm Schmidt de bu sorunu birçok kez ele almıştır; krş. Schmidt ve diğerlen, "Die alteste Opferstelle des altpalaol ithischen Menschen in den Schweizer Alpen" (Acta Ponlificac Acatlemiac Sacnlianini, Vatikan, 6, 1942, s. 269-272); "Das Primitialopfer in der Ur¬ kultur" (Coipiiu Amicorum, Festgabe /ur önii Bcchler, St Gallen, 1948, s. 81-92). Karl Meuli, kemik yıgınlanyla ilgili yorumunu "Griechische Op(erbräuche"de

sundu

(Phyllobolıa für Paer von der Muhil, Basel, 1945,5. 185-288), özellikle s. 283-287. Paleolitık çağdaki "kurbanlar" sorunu hakkında, bkz. Oswald Menghin, "Der Nachweis des Opfers im Altpalaolithikum" (Wiener Prüllistorische Zeitschrift, XIII, 1926, s. 14-19); H. C. Bandi, "Zur Frage eines Baren- oder Opierkultes im ausgehenden Altpalaolithikum der Alpinen Zone" (Hcivctia Antiqua, Festschrift iin\il Vogt, Zurih, 1966, s, 1-8); S. Brodar, "Zur Frage der Hohlenbarenjagd und des Hohlen bärenkttlt in den paläohthischen Fundstellen Jugoslawien" (Quartär, 9, 1957, s. 147-159); W Wust, "Die paläolithisch-ethnographischen Barenriten u. das Altindogermanische" (Quartär, 7-8, 1956, s. 154-165); Mirko Malez, "Das I'aläolithikum der Veternica hohle und der Barenkult" (Quartär, 10/11, 1958/59, s. İ 7 1 -

43


ue¡\¡ pe^ uE|mso^ enunsejiíze!] ipa5a§ i^Epuise^e ue|uiueieA

(ESIÍUES U U E [ ^ [ B I I

pppAaznp

>|i(o|0ui3 SA uiuisaauguuex (pA £¿z s) ^ejeqes np saiissdru samiuiad sa[ ia sainAEjS sai jns sajua:>?i saauuofj,, 'aioqx uu3>j '{pA -CUIUJ3

"(P VfZ A

s

s) ^sanSnuod-coiEieS ansadni aue [3„ 'ueuy p n u

) u'uauo-sq^oJd P ' P H P n

3

i o

n

3nrj

PJV,P siuaumaop xnesAnou sas ia au

-uaauejjai;para aauiAOjj t\ ap anbiqniosiedids-oajcd

UB,-]„ ' I S O I Z B J Q J

-uejiuiXeA" cp.BuopMGg) 9 9 5 ] 'BuopaiBa 'sjissdiu

sp oisodtuij z^q eauAy '(1961 ' H A

A\afj) uv

a]íp¡pzg '(896T ''P i0

'ppjuasgy aaapuy SA Oípri fjaiaj '(£961 'sapSuy so-n-Aapipag)

vauofynr) luajspg pur> upDA3\¡ ¡o jjy ípoy Juoisrip.íj 'jjoquinEg y H ->(Biuuri|nq Ep e5>teuA'E>| Jiq uiSuaz apiasa nq '(1961 '

s u e

razian J ~H tjipei

a A

d ) »nba{i]\oí\oá ajjsadiu uo,}

-roi/iuSw rrj 'jBzeX luXe :(f3t;6i 'quoMspuouuBi-]) SSUJAIUSUJ pun sSuijuny

UOIJ

XIIMST/T 'SUIUIE-J

y

' ( £ 9 6 1 'suEd) |Piiwpp» ?JD,¡ ap 3JFOISIM?J(J 'UEqjnofj-ioia-i y (096T 'Eipucq '-AaS Suj) j_iy :

Jiipi/oamiy

'eipuo-]) ¿Sy n¡

'ISCMZBI^ O]OB¿

ÍIJI

ti; uv ' ! P 9 ue

3 A

H

JaSupe^ ('.(z >6\ c

'aBuüiiuojAi) pjjauníí iJO,p sapais s¡im a.iinng '|maig pj :uiqauiiaq uapasa n£ iipEiíjEiuuni -nq

EÍÍJEUA'E^

i i q i\]iÁes uneq auuazn

UBUBS

ua[iutsaj B.ie§Eiu aAJE[EiE§eiu isaauoqueL *£ §

Z6Z-0LZ '« '6561 't>8 ' 3 & | o u m J i p z ./la^gA. saqasiiBis 3

-Bjnapiou iap [EmupSef un uaqaoubpsix aiQ„ :JoXipa >IFU iXsuj|ip3 zgs ezuAv ap isauaapsui un,uoS]nEd \ (Z0¿~ÍL9

s

'I¿6T 'uaaaaqaQ 'ppunfj opg lusjouoif ui DDfísuompj

id v?n\dvj$ou

-i(J3 o?pnJS) _suaqjajqj3zuaqDoif» sap joqja^ uinz uaSunqDSioj aiana^j,, 'ipua|uinzg5 UEp -uijEJEi jaSuiuuai-i qdasof BpuiSiíi uuB[UEAj(Eq ¡pAa

J E J E I I U I I Í E I B UOS

'isEiuLiEpjEseX

UIUISEIU|UI>I

uiuuaj>jiiua>(

uiuue[UEi\jÍBH Ay pA g f f 's '(8961 'ii¡seq j ) auismmump T[ '3pei)g

EXBA

zirq 'Epunsnuo>| uEpueui i§a33|iqe§op uapiuaX uapiiua[H]uia;i uiueAXeq 'nSzg eiE|DAy ZLl-ZÍZ

" '6S6I '01 'itmpro s

- D J ^'SBdojng i p z u p i s uajai|B iap ui snmsiuEmeqa; pun [[aiuouiajazuaiBg„ 'ipuapam uep -uijcjei

UEM

iiBjj ia¡r¡|5i¡! i^epuiSEiE

U I Z I U E U I B J a|i

n

iu3Jpi

IAE„

EpuijEi >{Ui[oa]Ed Bdnwy

"£0Z-68I 'S '(ZS6I '«UEAIA) aujuidj pun anj¡n>f ..'uaiieiio n nuiy iap saisajuaicg sap aiaiqojj uinz~ 'JiiSiuisiuiDsoS ua||an¡u ^ I M E | 5 aapuexa|y '(£0T"¿6 •s '8£6í *J!>WDH5) «uijeipcs j n e nuiy uap p q pun uinijii|]i|oe[Bdi]y IUI uajeg I U E inqJsuqB^ iaqaipsunx,, -(fr9'¿t-

s

'££61 i'JiS'i'|o«¡03¡iij) „Suniqana{ag jaqasuoisiqEjd pun iaipsiSoiou i

-qia ui ijnijuajcg jaQ„ zi¡q Ijníiune efxuo ^npnso^ ^ifojoma 5uiS[i iE^uq siaddo^ - ¡ ^ (IIZ-6K

s

'8961 'uuog iaq unsnSny is 'votdo.njtuy) ^uaqssuaH

u3q3s!qH|gv'ied iap lajdo aiQ„ ' I S S U U B ^ sauueqof zi]q uPi mnuns p i t ó s p aiq

ÍLUSQ

pA 1C S '3JJ01SJl(3J(J Ií| ap ' p a ^ í n

SÍÍ)

iJipei^euiíGiXed uajíruoS IUXB Ep ucqjnoQ-iwaT (5-8 's 'l£6T "8t

'SEW^UWJ

^Tiliuoisiiiajjf 3p¡x>s »/ 3p Jiíia¡pia) „¿suno_| ap snna aaAE sauuaiqDpine sanojfj,, ^(-Ol'ÍST

5

'££6T '¿5 *«ot)B|«tu?,p suuaissojn/'3)?TO$ u¡ sp s?¡5y) _¿sauaaAK) sap sinoj ?«Eqo sji-iuo sanb -iqnjoaiEci sai,, '(80£ KI£ "S 'l£6T '£5 'aiSiijodojijjuyx) ^sanbiqii|oa|E,j sa| ia ssuiaAEa S3p _

sJno,i„ sui| !ipE¡isJe>[ E|Xní]STiíi luiuiidE]

LÍE 3A

iui§ipi3A uiuuapuinn

CiI-051

s

'5961 T 'soiawai

ISBIEJEIJ

Xqo^ g ¿ uaqaspuJBq

-ns n uaqasuiíie laq sppEqasuaiEq sap Sunqsqjg 3¡pniu 3IQ„ 'uos|nE(j ] z^q EauXy (88Í 1- miavi íi;najNnína

nAíivn^NVNrffiNiQ


BAŞLANGIÇTA

tarafından incelendi: "Interpretation altsteinzeitlicher Kunstwerke durch völkerkundliche Parallelen," Anthmpos, 50, 1955, s. 513-545. G. Charriere konunun marksist bir yorumunu sundu: Les s/gw/iciirions des représentations erotiques dans les arts sauvages et préhistoriques (Paris, 1970). Leroi-Gourhan, üslup ve zamandizin açısından, paleoliıık çağ sanatını bes. evreye ayınr: 1) Gelişkin Moustıer kültürü (y. MO 50.000): Burada, "üzerlerine düzenli aralıklarla çentik­ ler açılmış taş levhalar" ve kemikler bulunur, ama henüz figüratif eserler yoktur; 2) İlkel d ö ­ nem (Aurignac çağı, y. MÖ 30,000): Kireç taşından levhalar üzerine oyulmuş ya da boyan­ mış figürler, "genellikle ne olduklan anlaşılamayan hayvan başı ve on ayak tasvirleriyle üreme organı tasvirlerinin birbirine kanştıgı çok soyut ve çok acemice resimler" bulunur ve daha geç bir tarihte (y, MO 25.000-20,000) buna çok yakın bir üsluplaştırma içinde insan figür­ leri görülür: "Bedenin merkezi bolümü basa ve ellerle ayaklara göre orantısız bir biçimde bü­ yüktür, bu da paleolıtik çag kadıniannın kalçalarının çok büyük olduğu düşüncesine yol açmıştır;" 3) Arkaik dönem (Geç Solut ré kültürü, y. MO 30.000-25.000): Birçok binnci sı­ nıf sit alanını içermektedir (Lascaux; La Pasiega). "Bu donemde teknik ustalık tamamlanmış­ tır ve resimlerin, yontulann veya oymaların gerçekleştirilme kalitesi olağanüstüdür;" 4) Kla­ sik dönem (Madeleine kültürü, y. MO 15.000-11.000): Bu dönemde bezenmiş mağaralar azami coğrafi yayılıma ulaşır; biçimlerdeki gerçekçilik çok ilen bir noktaya varmıştır; 5) Geç dönem (geç Madeleine kültürü, y, MÖ 10,000): Artık mağaralar bezenme me kte dir, sanat esas olarak eşyaların üzerine taşınmıştır. "Figurier eski üslupların son izlerini de yitirmiş, hay­ vanlar biçim ve hareketlerde ki doğruluğun çarpıcı boyutlara ulaştığı bir gerçekçiliğin parçası olmuşlardır. Eşya sanatı İngiltere, Belçika ve isviçre'ye kadar çıkar. MÔ 9 000'e doğru görü­ len ani bir gerileme Yukan paleolitik çağın sonuna işaret eder, son Madeleine döneminin az sayıdaki tanığı beceriksizlik ve şematizm içinde çözülüp kaybolur" {Les religions de la ptéhistoıre, s. 87-88). Simposio de arte rupestre içinde Henn Lhote'un, Leroi-Gourhan ve Laming'in yöntemle­ rini eleştirdiği iki makalesi yer almaktadır: "La plaquette dite de 'La Femme au Renne,' de Laugene-Basse et son interprétation zoologique" (s, 79-97); "Le bison gravé de Ségriés, Moustiers-Ste-Marie" (s. 99-108). Leroi-Gourhan'ın yorumunun eleştirel bir tartışması için bkz. Ucko ve Rosenfeld, PalaeoUthk Cave Art, s. 195-221. Tarihöncesi sanatın sımgeselligi ve uslupçu ifadeleri konusunda fikir verici gözlemler için şu incelemelere bakmakta yarar var: Herbert Kuhn, "Das Symbol in der Vorzeit Europas," Symbolen, 2, 1961, s. 160-184 ve Walther Matthes, "Die Darstellung von Tier u. Mensch in der Plastik des alteren Palaolith i kum," Symbolou, 4, 1964, s. 244-276. H. Bégouen, N . Gaste­ rei ve J. Charet'nin Montespan ve Tue d'Aubert magaralan hakkındaki yayınlan Ucko ve Rosenfeld tarafından tartışılmıştır, a.g.y., s. 188-198,177-178. Lourdes'daki oyma kaymaktaşı levhanın roprodüksiyonu için: Maringer, The Gods oj the Prehistorie Man, şekil 27. La Vache mağarasında (Arıege) topraktan çıkarılan bir kemik üzeri­ ne oyulmuş sahnenin bir erginlenme töreninin tasviri olarak yorumlanması önerilmiştir: bkz. Louis-René Nougier ve Romain Robert, "Scène d'initiation de la grotte de la Vache a Alliât (Ariege)," Bull, de la Soc. de l'Ariégc, c. XX111, 1968, s. 13-98. Resmin açık bir röproduksiyonu 45


|i|NS!-|. İNANCI Ali Vh H U Ş U N U : ! . L R Ï A l î I l i l - I

ıtıın bkz. Alexander Marshak, The Roots of Civilization (New York, 1972), s. 275, sekil 154. Horst Kirchner, Lascaux'daki meşhur mağara resminin "samancı!" bir yorumunu önerdi "Ein archäologischer Beitrag zur Urgeschichte des Schamanis m us." Aııiltropos. 47, 1952, s. 244-286. Bu yorum Karl Narr tarafından da kabul edildi: "Barenzeremonıell und Schama¬ nismus in der alteren Steinzeit Europas" (Soeculiim, 10, 1959, s 233-272), özellikle s. 271. Aynca bkz. Fliade, Le Clin m anısın e (2. baskı, 1968), s. 390 vd; A. Marshak, The Roots of Civili­ zation, s. 277 vd J. Makkay da Uç Kardeş magarasıııdaki "Büyük Büyııcu"yu aynı yönde yorumladı; krş. "Arı Import anı Proof to the Prehistory of Shamanism," Alba Regia, 2/3

(Székesfehérvar

1963). s, 5-10. Aynca bkz. C. Burgstaller, "Seh aman ist ische Motive unter den Felsbıldern in den österre­ ichischen Al pen la nde m," Forschungen u. Fortschritte, 41, 1967, s. 105-110, 144-158; H. Mıyakawa ve A Kollantz, "Zur Ur- und Vorgeschichte des Schamanismus," Zeitschrift fur Ethnulogie, 91, 1960, s. 161-193 (Japon belgeleri için yararlı bir eser) § 6. Kadın heykelcikleri hakkında, bkz. E. Saccasyn-Della Santa'nın derlediği belgeler: Les fi­ gures humaines du paléolithique supérieur eurasiatique (Anvers, 1947); bunların Karl J. Narr'm kaynakçasında kaydedilmiş son huluslarla tamamlanması gerekmektedir: Antatos. c. II, no. 2 [1960], s. 155, dipnot 2 Yorum için, krş. F. Hanöar, "Zum Problem der Venusstaıuetten ım eurasichen Junfpalaoiıthikum" (Pı-flliisiorijthf Zeitschrift, e. 30/31. 1939/40, s. 85-156); Karl J. Narr, "Weibliche Symbol-Plastik der alteren Steinzeit" (Auioios, II, 1960, s. 131-1^7), Karl Jettmar - 1 . Paulson, A. Hultkrantz, K. Jettmar, Les Religions arctiques et finnoises içinde (Fr. çev. 1965)- s. 292 (Gerasımov'un Mal'ta'dakı -Sibirya- kazılarını özetliyor). Aynca bkz. |. Marıııger, Vie Gods of Prehistoric Man, s. 153 vd; A [.eroı-Gourhan, Les ıclıgıons Je Ja préhistoire, s. 87 vd. 13u kiıçıık heykeller sanalının (Narr'm ifadesiyle "Kleınplastik") Doğu Akdeniz'den gelen etkilerin sonucu olduğu talimin edilmektedir; Fraıısız-Caııtabrta bölge­ sinde daha çok doğacı bir üslup hâkimdir, Dogu ve Kuzeydogu'da ise geometrik şemaıızm kendim kabul ettirmiştir. Ama şimdilerde Sibirya'nın geç paleolıtık çağının Moğolistan ve Güneydoğu Asya kültürleri tarafından etkilendiği kabul edilmektedir; krş Jettmar, Les reli­ gions indiques et finnoises, s. 292. Leroi-Gourhan'ın yorumu Ucko ve Rosenleld, Palaeolithic Cave Art. s. 195 vd ve Henn Lhote, " l u plaquette dite de 'La Femme au Renne'." ,Smtj>osio de une rııpesfrc içinde, s. 8097'de eleştınldi (krş. aynı eser. s. 98-108. Mamııg'm bir eleştirisi). "X ışınlı" adı verilen üslup ve bunun Şamanızmle ılişkılen hakkında, bkz. Andreas Lommel, 5h uni tını s m." 7'he Beginnings of Art (New York-Toronto, tarihsiz), s. 129 vd. Bu kitap. Gü­ leni Andıropology, I I , i 970. s. 39-48'de birçok yazar taralından tartışıldı. § 7. Alexander Marshak keşfini ilk kez "Lunar Notation on Upper Paleolithic Rem.ur.s"de (Scientia. 1964, 146, s 743-745) sundu. Bu kısa makaleyi bir dizi d.ılıa gelişkin katkı izledi "New Techniques in the Analysis and Interpretation of Mesoliıhıc Notations jr..; >•",!,bok 46


iWSlANt.ICTA

Art" {Actes du symposium international, cd Emmanuel Atım, Valcanıonıca, 1970, i . 479-4941; Notations dans les gravures du paléolithique supérieur- Nouvelles meiluides d'analvse [Bordeaux, Institut de préhistoire de l'Université de Bordeaux, Memoire no. 8, 1970): "Le bâton de commandement de Moutgandier (Charente). Réexamen au microscope et interprétât ion nouvelle" (l'Anthropologie, 74, 1970, s. 321 -352); "Cogiuuve aspects of Upper Paleolithic Engravmg" (CA, 13, 1972, s. 445-477); "Upper Paleoltihic Notation and Symbol" (ScitritM, 1972, 178, s. 817-828). Bu araştırmaların sonuçlarım su kitapla çözümledi: The Roots ol Gvıhzatıon: The Cognitive Beginnmgs of Mans lirst Art, Symbol and Noialion (New York. 1972); krş. bizim değerlendirme yazımız, "On Prchıstonc Religions," HR, 14. 1974, s. 140-147, özellikle 140-143. "The Meander as a System: The Analysis and Récognition of Iconographie Units in Up­ per Paleolithic Compositions" başlıklı niceleme, Ausirahan Institute of Abronginal Studıcs'in Mayıs 1974'ıe Canberra'ila yapılan kollokyumuna sunuldu. Yazar bu önemli katkının el ya­ zısı metnini bize sunmak inceliğini gösterdi. Halka biçimindeki danslara ilişkin karşılaştırmalı hır inceleme ıçııı, bkz. Evci Gasparini. "La danza cireolare deglı Slavi" {Rıcerche Slavıstichc, I , 1952. s. 67-92); aynı yazar, il Matıiarcaıo Slavo. Antropıtügia Culturale dcı l'rotoslavı (Floransa, 1973), s. 665 vd. Krş bizini değer­ lendirme yazımız. HR, 14, 1974. s 74-78 Amadu Hampate Bâ'nın (kendisi de eıgmleneillerdendi) Pol çobanlarının aktardığı gizli miti Germaine Dielerlen tarafından yayımlandı: Koumen (Cahiers de l'llomme, Paris, 1961); Henri Lhote hu mit sayesinde 1 loggar ve Tassıli'deki bazı mağara resimlerini yorumlayabıldi; krş. "Données récentes sur les gravures et les peintures rupestres du Sahara" (Simposio de Ane Rupestre, s. 27.3-290), s 282 vd. H. von Sicard Afrika tanrısı Luwe'mn, MO 8.000'den once Avrupa-Afnkalı avcılann bir Yuce Tanrı'ya olan inancını hâlâ yansıttığı kanısındadır; krş. "Lliwe und verwandte mystische Gestalten." Amhropos, 63/64, 1968/69, s. 665-737, özellikle s. 720 vd. "Kozmogoni dalışı" mitleri Doğu Avrupa'da, Orta ve Kuzey Asya'da, yevlı (Änler öncesi) Hindistan'da, Endonezya'da ve Kuzey Amerika'da bulgu lanmıştır; krş. Eliade. De Zalıncm a Gcngis-Kkan (Paris. 1970), bol. III: "Le Diable et le bon Dieu" (s. 81-130). W. Gaerie'nin. "Kosmische Vorstellungen im Bilde prahistonscher Zeit: Erdberg, Him­ melsberg, Lrdnabel und Wcltströine" (Anthiopos, 9, 1914, s. 956-979) ince lemesı artık eski­ miştir, ama tkonografık belgelen açısından hâlâ yararlıdır. Benjamin Ray. Dinka'kırda vc Dogon'larda sozur. huyusel-dinscl güetınu parlak bir bi­ çimde çözümlermstii' "Peri onu at iv t Utterances ın Ainean Rituals," HR, 13, 1973, s. 16-35. ("Perlormaııve Uıterances" deyimi İngiliz filozof 1. L. Austin'e aittir).


I I . BÖLÜM

E N UZUN DEVRİM: TARIMIN KEŞFİ -MEZOLİTIK V E NEOLİTİK ÇAĞLAR-

8. Kayıp C e n n e t — M Ö 8000'e d o ğ r u buzul çağının sona ermesi Avrupa'nın A l p ler'in kuzeyinde kalan kesiminin i k l i m i n i , manzarasını, dolayısıyla flora ve fa­ unasını k ö k t e n değiştirdi. Buzulların geri çekilmesi, faunanın kuzeye d o ğ r u göç etmesine yol açtı. Kuzey kutbuna yakın bölgelerdeki b o z k ı r l a r ı n yerini yavaş ya­ vaş ormanlar aldı. Avcılar avı, özellikle de rengeyiği sürülerini izlediler, ama fa­ u n a n ı n azalması onları göl kıyılarına ve sahillere yerleşmeye ve balıkçılıkla ge­ ç i n m e y e zorladı. Sonraki binyıllar boyunca gelişen yeni k ü l t ü r l e r mezolitik teri­ miyle ifade edildi. Bu k ü l t ü r l e r i n , Batı Avrupa'da üst paleolitik çağın g ö r k e m l i yaratımlarına göre daha yoksul o l d u ğ u açıktı. Buna karşılık G ü n e y b a t ı Asya'da, özellikle de Filistin'de mezolitik çag bir eksen o l u ş t u r d u : İlk hayvanlar bu d ö ­ nemde evcil leşti r i i d i ve t a r ı m başladı. A v r u p a ' n ı n kuzeyinde rengeyiği s ü r ü l e r i n i izleyen avcıların dinsel uygulama­ ları i y i bilinmiyor. A. Rust, Hamburg y a k ı n ı n d a k i Stellmoor g ö l c ü ğ ü n ü n balçık­ ları i ç i n d e o n i k i rengeyiginin kalıntılarını b ü t ü n halinde b u l d u ; hayvanlar g ö ğ ü s kafeslerinde veya k a r ı n l a r ı n d a taşlarla suya batırılmıştı. Rust ve diğer yazarlar b u olguyu bir tanrıya, b ü y ü k olasılıkla Yabanıl Hayvanların Efendisi'ne sunulan i l k av kurbanlan olarak y o r u m l a d ı l a r . Ama H . Pohlhausen, Eskimolann et stoklarını göl ve nehirlerin buzlu sularında sakladıklarını hatırlattı.' Bununla birlikte, Pohlhausen'in de kabul ettiği gibi, b u ampirik açıklama bazı stokların gerisindeki d i n ­ sel niyet olasılığını da d ı ş l a m ı y o r d u . Gerçekten suya b a t ı r a r a k kurban etmenin varlığı Kuzey Avrupa'dan Hindistan'a kadar çok geniş bir ölçekte ve farklı d ö ­ nemlerde k a n ı t l a n m ı ş t ı r .

:

Mezolitik avcılar Stellmoor g ö l c ü ğ ü n ü b ü y ü k olasılıkla "kutsal m e k â n " olarak g ö r ü y o r l a r d ı . Rust, balçıkların içinde çeşitli nesneler buldu; Tahta oklar, kemik

2

A. Rust, Die a l l - und mittelsteinzeitlichen Funde von Stellmoor; H. Müller-Karpe. Htindifurfi der Vorgeschichte, c. 1, s. 224 vd; H. Pohlhausen, "Zum Motiv der Rentierversenkung," s 988-989; J. Maringer, "Die Opfer der palaol i tischen Menschen," s. 266 vd. Krs. A. Closs, "Das Versenkungsopfer," birçok yerde. 48


EN U7.UN DEVRİM. TAKIMIN KI'SPI

aletler, rengeyiği boynuzundan yapılmış baltalar. Batı A v r u p a ' n ı n bazı göl ve göl­ c ü k l e r i n d e bulunan t u n ç çağı ve demir çağı nesneleri gibi, bunlar da herhalde s u n g u l a r d ı . K u ş k u s u z i k i grup nesne arasına beş binyıldan uzun bir süre g i r m i ş ­ tir, ama b u dinsel u y g u l a m a n ı n sürekliliğinden k u ş k u dıvyulamaz. Saint-Sauveur adı verilen su p ı n a r ı n d a ( C o m p i è g n e O r m a n ı ) neolitik çağa ait ç a k m a k t a ş l a n (bi­ linçli olarak k ı r ı l m ı ş l a r d ı , b u da o n l a r ı n ex-voto {adak} o l d u ğ u n u n işaretiydi), Galyalılar ve Galya-Romahl ar çağına ve ortaçağdan g ü n ü m ü z e dek uzanan döne­ me ait nesneler b u l u n d u . Bu ö r n e k t e , Roma İ m p a r a t o r l u g u ' n u n kültürel etkisine 3

ve özellikle de kilisenin sürekli yinelenen yasaklamalarına r a ğ m e n , bu uygulama­ nın s ü r d ü ğ ü n ü göz ö n ü n d e tutmak gerekir. Bu ö r n e k başlı başına ilgi çekicidir; ama bunun yanı sıra paradigmatik bir değeri de vardır: "Kutsal m e k â n l a f ' ı n ve bazı dinsel u y g u l a m a l a r ı n sürekliliğini m ü k e m m e l bir b i ç i m d e y a n s ı t m a k t a d ı r . Rus t, yine Stellmoor'un mezolitik k a t m a n ı n d a , tepesine bir rengeyiği kafatası y e r l e ş t i r i l m i ş ç a m ağacından bir direk b u l d u . Maringer'a gore b u dinsel amaçlı direk muhtemelen ritüel yemeklerine işaret etmektedir; rengeyiklerinin etleri ye­ niyor ve kafaları tanrısal bir varlığa

sunuluyordu. Rust, Ahrensburg-HOpfen­

bach 'm \>a kının da, M Ö 10.000'e tarihlendirilen bir mezolitik yerleşimde, b i r göl­ c ü ğ ü n dibinden 3,5 metre u z u n l u ğ u n d a , kabaca y o n t u l m u ş bir söğüt gövdesi çı­ kardı: Bu yontuda bir kafa, uzun bir boyun ve keşfi yapan yazara gore temsil eden uzun yarıklar ayırt edilebiliyordu.

kolları

Bu "put" gölcüğe d i k i l m i ş t i , ama

çevresinde ne bir kemik yığını ne de herhangi bir nesne bulunabildi.

Anlaşılan,

yapısını belirlemenin olanaksızlığına k a r ş ı n , d o ğ a ü s t ü bir varlığın tasviri söz ko­ nusuydu.

4

Rengeyiği avcılarına ilişkin bu belgelerin yetersizliğiyle

karşılaştırıldığında,

İspanyol Levant ı'nın* mağara resmi sanatı d i n tarihçisine hatırı sayılır bir malze­ me s u n m a k t a d ı r . Üst paleolitik çağın doğacı mağara resimleri "İspanyol Levantı'nda" katı ve biçimci geometrik bir sanata d ö n ü ş ü r . Sierra M o r e n a ' n ı n kayalık d u v a r l a r ı birkaç çizgiye i n d i r g e n m i ş insan ve vahşi hayvan suretindeki

figurler

(özellikle de geyikler ve dag keçileri) ve farklı işaretlerle (dalgalı şeritler, daire-

3

M. Eliade, Dinler Tarifime Giriş, çev. Lale Arslan, Kabala, 2003, s. 206).

q

A. Rust, Die j'ungpaldol/tiscfıeıı Zeitanlangen von Ahrensburg, s. 141 vd: J. Mannger, "Die Op­ fer der palaolirischen Menschen," s. 267 vd; H. Muller-Karpe, Handbuch d. Vorgeschichte, c. 11, s. 496-497 (no. 347) bu nesneyi bir "put" olarak kabul etme konusunda tereddüt­ lüdür.

* İspanyol Levamı veya Levante: Doğu İspanya'da bölge -yn. 49


D İ N S E L İ N A N Ç L A R VI- D U b U N a i l . L K T A K I M I - 1

ler, noktalar, güneşler) kaplıdır. Hugo Obermaier insan b i ç i m i n d e k i

figürlerin.

Azil k ü l t ü r ü n ü n boyalı çakıl taşlarına özgü resimlere yakın o l d u ğ u n u g ö s t e r d i . 5

Bu uygarlık ispanya'dan türediğine göre, kayalık duvarlardaki ve çakıl taşlanırda­ k i insan tasvirlerinin benzer anlamları olmalıydı. Bunkvr, bir yazının u n s u r l a r ı veya b ü y ü l ü işaretler sayılan fallus simgeleri diye açıklandı. Avustralya t/urung a l a r ı y l a karşılaştırma ise daha ikna edici g ö z ü k m e k t e d i r . Genellikle taştan yapı­ lan ve çeşitli geometrik desenlerle süslenen b u rıtuel nesnelerinin, ataların m i s t i k bedenini temsil ettiği bilinmektedir, Tjuntngıı'lar mağaralarda saklanır veya bazı kutsal yerlere g ö m ü l ü r ve genç erkeklere ancak erginlenmeleri sona erince veri­ lir. Arandalar arasında baba oğluna ş u sözlerle seslenir: "işte kendi bedenin; sen yeni bir d o ğ u m l a ondan çıktın," veya "Bu senin kendi bedenin. Sen bir önceki ha­ yatında uzak ülkelere yolculuk ederken işte b u ataydın. Sonra dinlenmek için kut­ sal mağaraya i n d i n . "

0

Mas d'Azil'in resimli çakıl taşları, fjuı unga'larınkine benzer bir işleve sahipse, k i bu olasıdır, b u n l a r ı yapanların Avustralyalılarla benzer d ü ş ü n c e l e r i paylaşıp paylaşmadıklarını bilmeye olanak yoktur. Ama Azil çakıl taşlarının dinsel bir an­ lamları o l d u ğ u n d a n k u ş k u duyulamaz. İsviçre'deki Birsek m a ğ a r a s ı n d a neredeyse hepsi p a r ç a l a n m ı ş 133 boyalı çakıl taşı b u l u n m u ş t u r . Bunları d ü ş m a n l a r ı n veya mağarayı sonradan işgal edenlerin kırdıkları varsayımı akla yakın g ö r ü n m e k t e ­ dir. Her i k i durumda da b u nesnelerde mevcut buyüsel-dinsel g ü c ü n yok edilme­ sine çalışılmıştı. Herhalde İspanyol Levantı'nın mağaraları ve duvar r e s i m l e r ı y l e s ü s l e n m i ş yerleri, kutsal m e k â n l a r d ı , insan tasvirlerine eşlik eden güneşlere ve diğer geometrik işaretlere gelince, o n l a r ı n anlamı gizemini k o r u m a k t a d ı r . ' Tarih önce sinde ki atalar i n a n c ı n ı n k ö k e n i n i ve gelişimini saptayabilecek hiçbir olanağa sahip değiliz. Etnografik k o ş u t l a r ı n d a n yola çıkarak fikir y ü r ü t ü l d ü ğ ü n ­ de, bu dinsel b ü t ü n ü n d o ğ a ü s t ü varlıklara veya Yabanıl Hayvanlann

Efendisine

inanmakla bir arada var olmaya uygun o l d u ğ u sonucuna varılabilir. Mitsel atalar

5

6

Fransız Pireneleri'nde bir mağara olan Mas d'Azil yerleşiminden hareketle bu ismin veril­ diği ava ve balıkçı uygarlığı. M. Eliade, Religions australiennes (1972), s. 100 vd. Avustralyalılann inançlarına gore, atanın "mistik bedeninde" (ijuranga) ve ruhunun göç ettiği adamda aynı anda var olduğu görülmektedir. Ayrıca toprak altında ve "çocuk ruh" biçiminde de var olduğunu eklemek gerekir (a.g.y., s. 60).

7

Hem Avustralyalıların, hem de birçok Güney Amerika kabilesinin, mitsel atalannın yıldız­ lara dönüştüğüne veya güneşte ve yıldızlarda oturmak üzere gokyuzune çıktığına ınandıklannı hatırlatalım. 50


[•N UZUN DrVRtM' TARIMIN KtiM'I

d ü ş ü n c e s i n i n paleoliuk insanların dinsel sistemi içinde yer a l m a m a s ı için bir ne­ den yoktur: Avcı toplumlara ozgu köken mitolojileriyle - d ü n y a n ı n , avın, insa­ nın, ö l ü m ü n k ö k e n i - u y u m içindedir. Ayrıca b ü t ü n yerküreye yayılmış ve mito­ lojik açıdan bereketli bir dinsel düşünce söz konusudur, ç ü n k ü en k a r m a ş ı k l a r ı da dahil olmak üzere (Hinâyânâ Budizmi hariç) b ü t ü n dinlerde s ü r m ü ş t ü r . Arkaik bir dinsel d ü ş ü n c e bazı d ö n e m l e r d e ve belli özel koşulların etkisiyle beklenmedik bir b i ç i m d e serpilip gelişebilir. Mitsel ata d ü ş ü n c e s i n i n ve atalar t a p ı m ı n m Avru­ pa'da mezolitik çağa egemen o l d u ğ u d o ğ r u y s a , Maringer'in d ü ş ü n d ü ğ ü g i b i ,

s

bu

dinsel y a p ı n ı n ö n e m i , uzak ataların bir tür "avcılar cenneti"nde yaşadıkları buzul çağının amsıyla açıklanabilir. Gerçekten de Avustralyalılar m i t o l o j i k atalarının altın çağda, avın çok bol o l d u ğ u , i y i ve k ö t ü k a v r a m l a r ı n ı n b i l i n m e d i ğ i bir yer­ yüzü cennetinde yaşadıklarını düşünürler,*

1

Avustralyalıların bazı bayramlarda,

kanunlar ve yasaklar askıya alındığında yeniden o l u ş t u r m a y a çalıştıkları işte bu "cennet gibi" d ü n y a d ı r .

9. Ç a l ı ş m a , Teknoloji ve imgelem D ü n y a l a r ı — D a h a önce de söylediğimiz g i ­ b i , Yakındoğu, özellikle de Filistin'de mezolitik çag, i k i uygarlık t ü r ü arasında, avcı ve toplayıcı uygarlıkla tahıl ekimine dayalı uygarlık a r a s ı n d a b i r geçiş döne­ m i olma niteliğini korurken, diğer yandan da yaratıcı bir d ö n e m e işaret eder. F i ­ listin'de üst paleolitik avcıların uzun süre mağaralarda yaşadıkları anlaşılmakta­ dır. Ama açıkça yerleşik bir hayatı seçenler, Natuf

10

k ü l t ü r ü n ü n taşıyıcıları o l ­

m u ş t u r . Onlar hem mağaralarda hem de açık havadaki yerleşimlerde y a ş ı y o r l a r d ı (içlerinde ocakları da olan, daire biçiminde k u l ü b e l e r d e n o l u ş m u ş bir k ö y ü n orta­ ya çıkarıldığı Einan'da o l d u ğ u gibi). Natuflular yabani tahılların besin olarak ö n e m i n i keşfetmişlerdi; onları taştan oraklarla biçiyor ve tanelerini bir tokmakla dibekte d ö v ü y o r l a r d ı .

11

Bu tarıma d o ğ r u atılmış b ü y ü k bir a d ı m d ı . Hayvanların

evcilleştirilmesi de mezolitik çağda başladı (yaygınlaşması ancak neolitik ç a g m başına d o ğ r u gerçekleşti): y. M Ö 8000'de Zevi Cemi-Şanidar'da k o y u n , y. M Ö 7000'de Ü r d ü n ' d e , Eriha'da teke ve y. M Ö 6500'de domuz; y, M Ö 7500'de Ingil-

8

A.g.y,,s. 183,

9

Elinde, Religions australiennes, s. 57.

10

Bu mezolitik halkın ilk kez ortaya çıkarıldığı Vadi en-Nattuf,

11

Emmanuel Anati, Palestine Before the Hebrews, s. 49 vd; Müller-Karpe, Handbuch, c. 11, s 245 vd; R. de Vaux, Histoire ancienne d'Israël, c 1, s 41 vd. 51


WNSfil, İNANÇLUi \T [lUiUKCH.Eli l'AKHll - I

tere'de Stan Carr'da köpek. " Bugdaygil e k i m i n i n başlamasının i l k s o n u ç l a r ı , Na1

tuflularm da ayırt edici özelliklerini o l u ş t u r a n , nüfusun genişlemesi ve ticaretin gelişmesinde kendini gösterdi. Avrupa mezolitiginin desen ve resimlerine özgü geometrik ş e m a t i z m d e n fark­ lı olarak, Nat utluların sanatı doğacıydı: Hayvan heykelcikleri ve k i m i zaman ero­ tik pozlarda insan heykelcikleri b u l u n d u . " Faillis b i ç i m i n d e o y u l m u ş birçok d i ­ bek t o k m a ğ ı n ı n cinsel simgeselligi o kadar "açıktır" k i , b u n l a r ı n büyüsel-dinsel a n l a m ı n d a n k u ş k u duyulamaz. Paleolitik Natuf k ü l t ü r ü n d e i k i mezar biçimi b i l i n i y o r d u (a- b ü t ü n bedenin kıvrılmış bir d u r u ş t a toprağa verilmesi; b- kafataslarının g ö m ü l m e s i ) ve bunlar neolitik çağda da devam edecekti. Einan'da g ö m ü l ü bulunan iskeletler h a k k ı n d a ,

14

cenaze töreni sırasında bir insan kurban edildiği varsayıldı; ama bu ritüelin anla­ m ı bilinmemektedir. Kafatası yığınlarına gelince, Natufta ortaya çıkarılan bu bu­ luntular Bavyera'daki Offnet'te ve Vvurttenbıırg'daki Hohlenstern

mağarasında

keşfedilen yığınlarla karşılaştırıldı: Bu kafataslarının hepsi (belki de kelle avcıları veya yamyamlar tarafından) katledilmiş bireylere a i t t i .

15

Her i k i durumda da büyüsel-dinsel bir davranışın söz konusu o l d u ğ u söylene­ bilir, ç ü n k ü kafa (başka bir deyişle beyin) "ruhun" b u l u n d u ğ u yer olarak g ö r ü l ü ­ yordu. Düşler ve esrime veya yarı-esrime deneyimleri sayesinde, m o d e m diller­ de "ruh," " t i n , " "nefes," "can," "ikiz," vb terimlerle anılan, bedenden bağımsız bir unsurun varlığı anlaşılmıştı. Bu "tinsel" unsur (başka t ü r l ü adlandırılamaz, ç ü n k ü ancak imge, g ö r ü , "hayalet," vb tarzında algılanabiliyordu) b ü t ü n bedende vardı; bir anlamda bedenin "ikizi"ni o l u ş t u r u y o r d u . Ama "ruh" ya da "tin"in bu­ l u n d u ğ u yer olarak beynin seçilmesi, ö n e m l i sonuçlara yol açtı:"' Bir yandan kur¬ u

Bütün bu tarihler karbon analizleri sonucunda bulunmuştur. Hayvanların evcilleştirilmesi hakkında bkz. Müller-Karpe, a.g.y., c. 11, s. 250 vd. Kısa bir sure önce Yukarı Nil vadisin­ de, MÖ 13000'e ta dillendirilen ve beslenmesi tahıla dayalı, neolitik öncesine ait bir yer­ leşim bulundu. Krş. Fred Wendorf, S. Rushdi ve R. Schıld, "Egyptian Prehistory: Some New Concepts" {Science, sayı 169, (1970), s. 1161-1171).

13

Örneğin bkz. Ain Sakhri'de bulunan heykelcik; Anaıi, a.g.y., s. 160. Şimdi bkz. Jacques Cauvin, Religions tıcolithiques, s. 21 vd.

14

Bu mezarlardan biri dünyanın en eski megalit anıtı olarak kabul edilebilir; Anati, a.g.y., s. 172. Einan hakkında, krş Muller-Karpe, 11, s. 349,

n

Anati, a.g.y., s. 175; Maringer, Tfıe Gods of The Prehistoric Men, s. 184 vd. Aynca bkz. Mül­ ler-Karpe, Hfliuibtıclı, c. 1, s. 239 vd.

16

Ve bu yalnızca tanhöincesinde paylaşılan inançlar açısından geçerli değildir. Yunanlar da ruhun (ve daha sonra Kroton'lu Alkmeon'la birlikte, spermin) kafada olduğuna 52


ÜN U7-UN DI-VRIM. TAKİMİN KLS.H

b a n ı n beynini yiyerek onun "tinsel" unsurunun da ö z ü m s e n d i g i n e i n a n ı l ı y o r d u ; diğer yandan kafatası bir güç kaynağı olarak t a p ı m nesnesine d ö n ü ş m ü ş t ü . Mezolitik t a r ı m ı n dışında başka b u l u ş l a r da yer aldı; b u n l a r ı n en ö n e m l i l e r i ip, ağ, olta iğnesi ve o l d u k ç a uzun yolculuklara dayanabilen teknelerin ü r e t i m i y ­ d i . Daha ö n c e k i diğer buluşlar (taştan aletler, kemik ve geyik boynuzundan işlen­ m i ş çeşitli nesneler, hayvan derisinden yapılmış giysiler ve çadırlar, vs), neolitik çağda s o n u ç l a n d ı n l a c a k olanlar (öncelikle çömlekçilik) gibi, b ü t ü n bu yenilikler de mitolojilere ve yarı-mitolojik masa 11 aştırmalara yol açtı, k i m i zaman da ritüel davranışların temellerini attı. Bu b u l u ş l a r ı n ampirik değeri ortadadır. Ama o ka­ dar ö n e ç ı k m a y a n bir diğer olgu, maddenin farklı v a r o l u ş biçimleriyle

kurulan

yakınlığın başlattığı imgelem etkinliğinin ö n e m i d i r . Bir ç a k m a k t a ş m ı işler veya ilkel bir iğneyle çalışırken, hayvan postlarını veya tahta parçalarını birbirine

ek­

lerken, bir olta iğnesi veya ok temreni hazırlarken, kilden bir heykelciği yoğururken, imgelem, gerçekliğin farklı düzeyleri arasında beklenmedik benzerlikler ortaya çıkarır; aletler ve nesneler sayısız simgesellik y ü k l e n i r , çalışma dünyası zanaatkarın dikkatine uzun saatler boyunca el koyan k ü ç ü k e v r e n - anlam bakı­ m ı n d a n zengin, gizemli ve kutsal bir merkez haline gelir. Maddeyle kurulan yakınlık içinde yaratılan ve sürekli zenginleştirilen imge­ lem d ü n y a s ı , çeşitli tarihöncesi k ü l t ü r l e r i n figüratif veya geometrik y a r a t ı m l a r ı n ­ da yeterince kavranamaz. Ama bu dünyaya kendi hayal g ü c ü m ü z ü n deneyimleriy­ le erişebiliriz. O uzak d ö n e m l e r d e y a ş a m ı ş insanların v a r o l u ş u n u

"anlamamızı"

asıl sağlayan, imgelem etkinliği d ü z e y i n d e k i b u sürekliliktir. Ama tarihöncesi i n ­ s a n ı n imgelem etkinliği, m o d e m t o p l u m l a r ı n insanından farklı olarak, m i t o l o j i k bir boyuta da sahipti. İleride göreceğimiz dinsel geleneklerde karşımıza çıkacak çok sayıda d o ğ a ü s t ü varlık ve mitolojik olay b ü y ü k olasılıkla taş devrinin "keşif­ le r i " n i temsil etmektedir,

10. Paleolitik Avcıların M i r a s ı — Mezolitik çağda gerçekleştirilen ilerlemeler paleolitik halkların k ü l t ü r e l birliğine son verip, uygarlıkların başlıca ayırt edici özelliği haline gelecek çeşitlilik ve farklılıkları başlatır. Paleolitik avcı toplumla­ rın kalıntıları sınır bölgelerine veya zor erişilen yerlere kaymaya başlar: çöl, bü­ y ü k ormanlar, dağlar. Ama paleolitik t o p l u m l a r ı n bu uzaklaşma ve yalıtılma sü­ reci, avcıya özgü t a v n n ve tinselliğin yok olması a n l a m ı n a gelmez. G e ç i m kayna­

klanıyordu. Krş. Onians, Or/gins of European Thought, s 107-108, 115, 134-136 vb. 53


niNsLU. 1NANC1.AU V I L D U Ş U N C n i:K IARH-11 -1

gı olarnk av, tarımcı toplumlarda da sürer. Tarım ekonomisine etkin bir biçimde katılmayı reddeden belli sayıda avcı koyu savunma işinde kullanılmış

olabilir;

önce yerleşik insanları hırpalayan ve ekili tarlalara zarar veren yabanı hayvanlara karşı s ü r d ü r ü l e n bu savunma, daha sonraları ü r ü n l e r i çalan çetelere y ö n e l m i ş ola­ bilir, i l k askeri ö r g ü t l e n m e l e r de köyleri koruyan bu a v c ı - m u h a h z g r u p l a r ı n d a n ç ı k m ı ş olabilir. Aşağıda göreceğimiz gibi, savaşçılar, fatihler ve askeri aristokra­ siler paradigmatik avcı s imgesel ligin i ve ideolojisini s ü r d ü r ü r l e r . Diğer yandan gerek ekicilerin gerekse çobanların kanlı kurbanları son tahlilde avcının avı ö l d ü r m e s i n i n yinelenmesidir. Bir ya da i k i milyon yıl boyunca insa­ n ı n (en a z ı n d a n erkeğin) varoluş biçimiyle iç içe geçmiş bir tavır kolay kolay yok olmaz. Tarım ekonomisinin zaferinden binlerce yıl sonra, ilkel avcının

\Vdtanscha-

tıung'u* tarihte yeniden hissedilecektir. Gerçekten de Hint-Avrupalıların ve T ü r k Moğolların akın ve fetihleri, en m ü k e m m e l avcı olan yırtıcı etobur simgeleriyle ö r t ü ş ü r , Hint-Avrupa askeri tarikatlarının (Mannerbünde)

üyeleri ve Orta As­

ya'nın göçebe süvarileri saldırdıkları yerleşik halklara karşı b o z k ı r ı n e t o b u r l a r ı n ı veya çiftçilerin s ü r ü hayvanlarını avlayan, boğan ve parçalayan yırtıcı etoburlar gibi d a v r a n ı y o r l a r d ı . Çok sayıda Hint-Avrupa ve T ü r k - M o g o l kabilesi avcı hay­ van isimleri ( i l k sırada kurt) almıştı ve vahşi hayvan suretindeki bir mitsel ata­ n ı n soyundan geldiklerini kabul e d i y o r l a r d ı . Hint-Avrupaiıların askeri erginlen­ me törenlerinde rimel olarak kurta d ö n ü ş ü m yer alıyordu: Paradigmatik savaşçı bir yırtıcı etoburun tavrını sahipleniyordu. Diğer yandan yabanıl bir h a y v a n ı n i z i n i n s ü r ü l m e s i ve ö l d ü r ü l m e s i bir topra­ ğın fethinin (Landnâma)

ve bir devletin k u r u l u ş u n u n mitolojik modeli haline gel­

d i . " Asurlular, İranlılar ve T ü r k - M o g o l l a r d a avlanma ve savaş teknikleri riyle

birbi­

karıştır ila bilecek kadar b e n z e ş m e k t e d i r . Asurluların ortaya çıkışından mo­

dern çağın başlangıcına kadar Avrasya'nın her yerinde av hem en m ü k e m m e l eği­ t i m i hem de h ü k ü n ı d a r l a n n ve askeri aristokrasilerin gözde sporunu o l u ş t u r u r . Zaten avcının yaşama b i ç i m i n i n yerleşik ekicilerin yaşama biçimi karşısındaki masalsı saygınlığı b i r ç o k ilkel halkta hâlâ s ü r m e k t e d i r ,

18

Hayvan dünyasıyla b i r

* Dünya görüşü - y n . " Afrika'da ve başka yerlerde, erginlenme törenlerinde ve yeni bir şel başa geçtiğinde "av rıtueli" yapılır. 1 9

Karakteristik bir örnek' Kolombiya'da ki Desanalar, besinlerinin %75'im balıkçılıktan ve bahçecilikten sagiasalar da, avcı olduklarını iddia ederler; onların gözünde sürdürülmeye 54


UN U7.UN HfiVRIM. TARIMIN KLSH

t ü r mistik sembiyoz içinde geçirilmiş y ü z binlerce yıl, silinmez izler b ı r a k m ı ş ­ tır. Üstelik "orji" t ü r ü esrime, avı çiğ çiğ yiyen paleohomidiyenlerin dinsel tav­ rını yeniden güncelleştirme g ü c ü n e sahiptir; bu, Yunanistan'da Dionysos'a tapan­ lar arasında (bkz. § 124) veya XX. yüzyıl b a ş ı n d a Fas'taki î s â v i y e ' tarikatında g ö ­ rülmüştür.

11. Yenebilir Bitkilerin Evcilleştirilmesi: Köken M i t l e r i — Köylerin keşfinden önce v a r o l d u ğ u 1960'tan beri biliniyor.

Gordon Childe'm

tarımın "neolitik

devrim" adını verdiği olgu, M O 9000-7000 arasında aşamalı olarak gerçekleşti. Kısa bir süre öncesine kadar, d ü ş ü n ü l d ü ğ ü n ü n aksine buğdaygillerin e k i m i ve hayvanların evcilleştirilmesinin çömlekçilik ü r e t i m i n d e n önce geldiğini de b i l i ­ yoruz. Gerçek anlamıyla t a n n ı , yani tahıl ekimi Güneybatı Asya ve Orta Ameri­ ka'da gelişti. Y u m r u l a r ı n , köklerin ve köksapların bitkisel ü r e m e s i n e bağlı olan " b i t k i ekimi"nin Amerika'nın ve Güneybatı Asya'nın nemli tropikal

ovalarında

ortaya çıktığı anlaşılıyor. Bitki e k i m i n i n antik çağı ve tahıl ekimiyle ilişkileri h e n ü z yeterince b i l i n m i ­ yor. Bazı etnologlar b i t k i e k i m i n i n tahıl ekiminden daha eski o l d u ğ u n u kabul et­ me eğiliminde; diğerleri ise aksine b i t k i ekiminin t a r ı m ı n daha yetersiz bir takli­ d i n i o l u ş t u r d u ğ u k a n ı s ı n d a . Bu konudaki az sayıda kesin bulgudan b i r i n i G ü n e y Amerika'da yapılan kazılar sağladı. Venezuela'daki Rancho Peîuda ovalarında ve Kolombiya'da k i Momil'de mısır ekimi k a t m a n ı n ı n altında bir manyok' ' ekiminin 1

kalıntıları keşfedildi; demek k i b u b i t k i n i n ekimi daha eskiye aitti- " Kısa bir süre 1

önce b i t k i ekiminin eskiliğinin yeni bir kanıtı Tayland'da g ü n ışığına çıkarıldı: Bir mağarada ("Hayaletler mağarası") yetiştirilmiş

fasulyeler ve tropikal

bitki

kökleri toprağa g ö m ü l m ü ş t ü ; yapılan karbon analizleri b u n l a r ı n y. M O 9.000'e tarihlendirilebilecegini g ö s t e r i y o r d u .

20

değen tek hayat avcılıktır. Sidî Mutıammed b. îsâ (ölm. y. 1524) tarafından kurulmuş bu tarikatın cezbeli ayinleri sırasında müritler çiğ çiğ akrep yutar veya cam yerler ya da vücutlarına şiş batınrlardı. Kimi zaman ise henüz derisi yüzülmemiş koyun veya keçileri çılgınca parçalayıp çiğ çiğ yerlerdi. Ayrıntılı bilgi için bkz. İslam Ansiklopedisi, "îsâviye" maddesi -yn. v

Kalın ve etli kökleri olan tropikal bir bitki -yn.

19

David R. Harris, "Agricultural Systems, Ecosystems and The Ongins of Agnculture," The Domestication and Exploitation o/ Plants and Animals içinde, s. 12.

2 0

William Solhein, "Relics from Two Diggings Indicate Thais Were The First Agrarians," New York Times. 12 Ocak 1970. 55


ÜİNSFI. İNANÇLAR VE [lÛSUNCkLEH TARH [ı - 1

T a r ı m ı n keşfinin uygarlık tarihindeki ö n e m i üzerinde fazla durmaya gerek yok. frisan kendi besininin üreticisi olunca, atalarından kalma d a v r a n ı ş b i ç i m i n i değiştirmesi gerekti. Öncelikle daha paleolitik çağda keşfedilmiş z a m a n ı hesapla­ ma tekniğini m ü k e m m e l l e ş t i r m e l i y d i . Artık kaba bir ay takviminin

yardımıyla

gelecekteki bazı tarihlerin d o ğ r u l u ğ u n d a n e m i n olmak ona yetmiyordu. Bundan böyle ekici, uygulamaya g e ç m e d e n aylar öncesinden başlayarak tasarılarını geliş­ tirmek, daha ileri bir tarihte elde edilecek sonuca, yani mahsule ulaşmak için b i r d i z i k a r m a ş ı k etkinliği kesin bir sıraya göre uygulamak z o r u n d a y d ı ; üstelik gele­ cekteki b u s o n u ç ilk zamanlar hiç de kesin değildi. Ayrıca b i t k i ekimi eskisinden daha farklı yönlendirilen bir i ş b ö l ü m ü n ü gerektirdi, ç ü n k ü geçim araçlarının sağ­ l a n m a s ı n d a k i başlıca sorumluluk artık kadınlara d ü ş ü y o r d u . T a n ı n ı n insanlığın dinsel tarihi açısından getirdiği s o n u ç l a r da en az b u kadar ö n e m l i y d i . Bitkilerin evcilleştirilmesi eskiden erişilemeyen bir varoîuşsal d u r u m yarattı ve dolayısıyla k i m i değerleri altüst edip, k i m i yeni değerler yaratarak onneolitik insanın manevi d ü n y a s ı n ı kökten değiştirdi. Biraz ileride tahıl e k i m i n i n zaferiyle gelen bu "dinsel devrinTi çözümleyeceğiz. Şimdilik i k i tarım

türünün

k ö k e n i n i açıklayan mitleri hatırlatalım. Yenilebilir bitkilerin ortaya çıkışını ekici­ lerin nasıl açıkladığını ö ğ r e n i r k e n , aynı zamanda o n l a r ı n tavırlarının dinsel ge­ rekçelerini de ö ğ r e n m i ş olacağız. Köken mitlerinin ç o ğ u n l u ğ u ya b i t k i ya da tahıl eken ilkel halklardan derlen­ d i . (.Evrim geçirmiş k ü l t ü r l e r d e b u mitlere az rastlanır veya bunlar k i m i zaman k ö k l ü bir yeniden yoruma uğratılmıştır). Yaygın bir izleğe g ö r e , y u m r u l u bitki­ ler ve meyvesi yenilebilir ağaçlar (hindistancevizi ağacı, muz ağacı vb) ö l d ü r ü l ­ m ü ş bir t a n r ı d a n d o ğ m u ş l a r d ı . Bu konuda en m e ş h u r ö r n e k Yeni Gine adalanndan Ceram'dan gelmiştir: Yarı-tanrı bir genç kızın, Hainııwele nin p a r ç a l a n m ı ş ve g ö m ü l m ü ş bedeninden o zamana dek bilinmeyen bitkiler, ilk başta da y u m r u l u bitkiler biter. Bu ilk cinayet insanlık d u r u m u n u k ö k t e n değiştirmiş, ç ü n k ü cinsel­ l i k ve Ölümü getirmiş ve hâla geçerli dinsel ve toplumsal k u r u m l a n o l u ş t u r m u ş ­ tur. Hainuwele'nin ö l d ü r ü l m e s i yalnızca b i r "yaratıcı" ö l ü m değildir, tanrıçanın insanların hayatında ve hatta ö l ü m l e r i n d e sürekli var o l m a s ı n ı

sağlamaktadır.

O n u n bedeninden çıkan bitkilerle beslenmek aslında tanrısallığın özünden beslen­ mek a n l a m ı n a gelmektedir. Bu k ö k e n m i t i n i n paleolitik ekicilerin dinsel hayatı ve k ü l t ü r ü açısından öne­ m i ü z e r i n d e fazla durmayacağız. B ü t ü n sorumlu etkinliklerin (erginlenme törenle­ r i , hayvan veya insan k u r b a n l a r ı , y a m y a m l ı k , cenaze törenleri vb) gerçekte ilk ci-

56


t N UZUN DEVRİM: TARIMIN Kt>H

nayeti anma törenleri olduklarını söylemekle y e t i n e c e ğ i z /

1

T a r ı m c ı n ı n varoluşu­

nu sağlayan ve tamamen b a n ş ç ı çalışmasını bir cinayetle birleştirmesi dır; avcı t o p l u m l a r ı n d a kan d ö k m e n i n s o r u m l u l u ğ u ötekinin,

anlamlı­

yani bir "yaban-

c ı ' n ı n sırtına y ü k l e n i r . Avcının bu tavrı anlaşılmaktadır: Ö l d ü r ü l e n h a y v a n ı n (da­ ha d o ğ r u s u "ruhunun") i n t i k a m ı n d a n korkmakta veya Yabanıl Hayvanların Efendisi'nin karşısında kendini aklamaktadır, Paleolitik ekicilere gelince, ilk cinayet m i t i k u ş k u s u z insan k u r b a n ı gibi kanlı ayinleri ve yamyamlığı

doğrulamaktadır,

ama b u n u n ilk dinsel çerçevesini belirlemek g ü ç t ü r . Benzer bir mitolojik izlek, besleyici bitkilerin -gerek y u m r u l u bitkiler gerek­ se t a h ı l l a r - k ö k e n i n i , bir tanrının ya da m i t o l o j i k bir atanın dışkı ve kirlerine bağlar. Bu besinlerden yararlananlar, onların tiksinti verici kaynağını keşfedince, söz konusu tanrıyı ö l d ü r ü r l e r ; ama onun öğütlerine uyarak bedenini parçalar ve p a r ç a l a n g ö m e r l e r . Yenilebilir bitkiler ve diğer tarım u n s u r l a r ı (tarım aletleri, ipek böcekleri vb) o n u n cesedinden b i t e r . " Bu mitlerin a n l a m ı a ç ı k t ı r Yenilebilir bitkiler, bir ilahın bedeninden türedik­ lerine göre ( ç ü n k ü dışkılar ve kirler de ilahi öze dahildir) kutsaldır. Beslenen i n ­ san son tahlilde tanrısal bir varlığı yemektedir. Yenilebilir b i t k i , hayvanların ak­ sine d ü n y a d a "verili" değildir, b u örnekte ilkel bir dramatik olayın, bir cinayetin Ürünüdür. Bu besin teolojilerinin s o n u ç l a r ı n ı ileride göreceğiz. Alman etnolog E. jensen, Hainuvvele m i t i n i n paleolitik çağın y u m r u l u b i t k i ekicilerine özgü o l d u ğ u k a n ı s ı n d a y d ı . Tahıl t a n m ı n ı n kökenine ilişkin mitler ise ezeli hırsızlığı sahneye taşırlar: Tahıllar vardır, ama g ö k t e d i r , tannlar tarafından kıskançlıkla k o r u n m a k t a d ı r ; uygarlık taşıyıcısı bir kahraman g ö k y ü z ü n e ç ı k a r , birkaç t o h u m ele geçirir ve insanları bunlarla ödüllendirir. Jensen b u i k i m i t o l o j i t ü r ü n e , "Hainuvvele" ve "Prometheus" adlarını veriyor ve onları sırasıyla paleoli­ t i k ekiciler ( b i t k i e k i m i ) uygarlığı ve tam anlamıyla t a r ı m uygarlığıyla (tahıl eki­ m i ) i lişkilen d i r i y o r d u . " Bu a y n m ı n d o ğ r u l u ğ u n a k u ş k u yoktur. Bununla b i r l i k t e 3

i k i t ü r k ö k e n m i t i a r a s ı n d a k i a y n m jensen'in d ü ş ü n d ü ğ ü kadar katı değildir; çün­ k ü b i r ç o k mit tahılların ortaya çıkışını ö l d ü r ü l e n bir ilk varlıktan hareketle açık­ lar. T a r ı m c ı l a n n dinlerinde tahılların k ö k e n i n i n de ilahi o l d u ğ u n u ekleyelim; ta­ hılların insanlara hediye edilmesi k i m i zaman g ö k y ü z ü (veya hava) tanrısı ile

21

2 1

2 3

Krs. M. Eiiade, Aspects du mythe, s. 132 vd. Bkz. Atsuhiko Yoshida, "Les excrétions de la Déesse et l'origine de l'agriculture." Krs. E. Jensen, Dasrehgiose Wehb/lâ einesfruhen Ktiltur, s. 35 vd; ayni yazar, Mythes et cul­ tes chez ks peuples primitifs, s. 188 vd. 57


DİNSEL INANCIAR VE DÜŞÜNCELER TARİHİ - t

Yeryüzü Ana arasındaki bir kutsal evliliği (hieros gomos) veya cinsel b i r l e ş m e y i , ö l ü m ü ve dirilişi içeren m i t o l o j i k b i r dramla ilişkılendirilir.

12. Kadın ve Bitkiler. Kutsal M e k â n ve D ü n y a n ı n D ü z e n l i Aralıklarla Y e ­ n i l e n m e s i — T a r ı m ı n keşfinin i l k ve belki de en önemli sonucu paleolitik avcıla­ rın d e ğ e r l e r i n d e bir krize yol açar: Hayvan dünyasıyla dinsel nitelikteki ilişkile­ r i n yerini, insan ile bitkiler arasındaki mistik d a y a n ı ş m a adı verilebilecek olgu alır. O zamana dek hayatın Özünü ve kutsallığını kemik ve kan temsil ederken, artık b u değerleri sperm ve kan canlandıracaktır, Aynca k a d ı n ve dişiliğin kutsal­ lığı i l k sıraya geçer. Kadınlar b i t k i l e r i n evcilleştirilmesinde belirleyici bir r o l oynadıkları için, ekili tarlaların sahipleri olurlar ve b u da o n l a r ı n toplumsal ko­ n u m u n u y ü k s e l t i p , anayer* gibi özgül kurumlar yaratır, yani koca eşinin evinde oturmak zorunda kalır. T o p r a ğ ı n bereketi k a d ı n dogurganlıgıyla

uyumludur; dolayısıyla

mahsulün

b o l l u ğ u n d a n k a d ı n l a r sorumlu olur; ç ü n k ü yaratımın "sırrını" onlar bilmektedir. Burada dinsel b i r sır söz konusudur; çünkü hayatın k ö k e n i n i , besini ve ö l ü m ü y ö n e t m e k t e d i r . Toprak kadınla özdeşleştirilir. Daha ileri tarihlerde, saban keşfe­ dildikten sonra, t a n m çalışması cinsel birleşmeyle özdeşleşecektir.'' Ama binler­ 4

ce yıl boyunca Yeryüzü Ana parıenogenez* yoluyla tek başına d o ğ u r u y o r d u . Bu " s ı r n n " anısı Olympos mitolojisinde hfllü y a ş ı y o r d u (Hera tek başına hamile ka­ lır ve Hephaistos'la Ares'i d o ğ u r u r ) ve y e r y ü z ü insanlarının Topraktan d o ğ u ş u , toprak ü z e r i n d e d o ğ u r m a , yeni d o ğ m u ş b e b e ğ i n toprak üzerine bırakılması

vb

çok sayıda halk i n a n c ı ve mitte bu izler ayırt edilebilmektedir. Topraktan doğan 25

insan ö l d ü ğ ü n d e annesine geri d ö n e r . Veda ozanı "Toprağa, annene d o ğ r u s ü r ü n " diye h a y k ı r ı r .

26

K a d ı n ı n ve a n a n ı n kutsallığı k u ş k u s u z paleolitik çağda da bilinmektedir ( k r ş . § 6), ama t a r ı m ı n keşfi onun g ü c ü n ü hissedilir ölçüde artırır. Cinsel hayatın ve öncelikle de k a d ı n cinselliğinin kutsallığı mucizevi yaratılış bilmecesiyle iç içe

* Anayer (tnatnlocation) Kadının yaşadığı yer. Anayerlilik, kocanın evlendikten sonra kansınm ailesinin yaşadığı yere yerleşmesine dayalı evlilik düzeni -yn. 1,4

Örnekler için bkz. Dinler Tanhme Giriş, § 91 vd.

2 5

Krş. Dinler Tarihine Giriş, § 86 vd; Mythes, rives et mysıeres, s. 218 vd,

2(1

RigVeda, X, 18, 10.

Döllenmeden üreme - y n .

58


EN UZUN DEVRİM TARIMIN KEŞFİ 1

geçer. Partenogenez, hieros gamos ' ve ritüel orji cinselliğin dinsel niteliğini farklı 1

d ü z e y l e r d e ifade ederler. Antropokozmik yapıda k a r m a ş ı k bir simgesellik, kadın ve cinselliği ay d ö n g ü l e r i y l e , toprakla (burada döl yatağıyla

özdeşleştirilmiştir)

ve bitkilerin b ü y ü m e "gizemi" adı verilebilecek olguyla b ü t ü n l e ş t i r i r . Bu gizem, tohumun yeniden d o g m a s ı n ı sağlayabilmek için, onun " ö l ü m " ü n ü gerektirir

ve

bu yeniden d o ğ u ş şaşırtıcı bir çoğalmayla yansıdığı oranda mucizevi bir nitelik kazanır. İnsan v a r o l u ş u n u n bitkisel hayatla özdeşleştirilmesi,

bitkisel

büyüme

dramasmdan alınmış imgeler ve mecazlarla ifade edilir (hayat b i r kır çiçeği g i b i ­ dir vb). Bu imgesellik binlerce yıl boyunca şiiri ve felsefi d ü ş ü n c e l e r i b e s l e m i ş t i r ve çağdaş insan için de hala "gerçek"tir. T a r ı m ı n keşfinin sonucu olan b ü t ü n bu dinsel değerler zaman içinde aşamalı olarak eklemlendi. Ama biz, mezolitik ve neolitik yaratımların özgün niteliğini ö n e ç ı k a r m a k için onları ş i m d i d e n hatırlattık. Bitkisel hayatın "gizenıiyle" uyum­ lu dinsel düşünceler, mitolojiler ve ritüel senaryolarla s ü r e k l i

karşılaşacağız;

ç ü n k ü dinsel yaratıcılığı u y a n d ı r a n , ampirik tarım g ö r ü n g ü s ü değil, b i t k i l e r i n b ü y ü m e r i t m i içinde t a n ı m l a n a n d o ğ u m . Olum ve yeniden d o ğ u m

gizemidir.

Mahsulü tehlikeye atan krizler (su baskınları, kuraklıklar vb) anlaşılmaları,

ka­

bullenil meleri ve d i zginleneb ilmeleri için, m i t o l o j i k dramalar halinde yansıtıla­ caktır. Bu mitolojiler ve onlara bağlı ritüel senaryolar binlerce yıl boyunca Ya­ k ı n d o ğ u uygarlıklarına egemen olacaktır. Olen ve dinlen tanrılara ilişkin m i t o l o ­ j i k izlek b u n l a r ı n en önemlileri arasındadır. Bazı durumlarda bu arkaik senaryo­ lar yeni dinsel yaratımların d o ğ m a s ı n ı sağlayacaktır (örneğin Eleusis, Yunan-Dogu rrrys£erifi'lan; krş, § 96). Tarım kültürleri kozmıh din adı verilebilecek olguyu geliştirir; ç ü n k ü dinsel et­ k i n l i k merkezi gizemin etrafında yoğunlaşmıştır: d ü n y a n ı n düzenli aralıklarla ye­ nilenmesi. Tıpkı i n s a n ı n v a r o l u ş u için geçerli o l d u ğ u g i b i . kozmik ritimler

de

bitkisel hayattan alınmış terimlerle ifade edilir. Kozmik kutsallık gizemi Dünya Agacı'nda simgelenir. Evren d ü z e n l i aralıklarla, başka bir deyişle her yıl yenilen­ mesi gereken bir organizma olarak sunulur. Bazı ayrıcalıklı kişiler bir t ü r meyve veya ağacın y a k ı n ı n d a k i bir kaynak aracılığıyla "mutlak gerçeğe," gençleşmeye, ö l ü m s ü z l ü ğ e erişebilir."' Kozmik Ağacın, d ü n y a n ı n merkezinde b u l u n d u ğ u ve üç kozmik bölgeyi birleştirdiği d ü ş ü n ü l ü r ; ç ü n k ü ağacın kökleri yeraltına uzanmak-

* Kutsal evlilik -çn. 2 7

Krş. Dinler Tarihine Gins, § 99 vd. 59


MINSO. INANCIAR Vt" IINUNClT-t'K fAHtllf • I

ta ve tepesi g ö k y ü z ü n e d e ğ m e k t e di r .

;s

D ü n y a n ı n düzenli aralıklarla yemlenmesi gerektiğine g ö r e , heı Yeni Yvlda, kozmogoni ritüel b i ç i m i n d e yinelenecektir. Bu mitsel-ritüel senaryoya Yakındo­ ğ u ' d a ve Hint-Iranlılarda r a s t l a n m a k t a d ı r . Ama bir anlamda neolitik çağın dinsel anlayışlarını s ü r d ü r e n ilkel tarım t o p l u m l a r ı n d a da bu senaryoyu buluyoruz. Te­ mel d ü ş ü n c e - k o z m o g o n i n i n tekranyla d ü n y a n ı n yenilenmesi- k u ş k u s u z daha es­ k i , t a n m öncesi d ö n e m e aittir. Bu d ü ş ü n c e y i kaçınılmaz çeşitlenmeleriyle birlikte Avustralyalılarda ve birçok Kuzey Amerika kabilesinde buluyoruz. " Paleo-ekici2

ler ve tarımcılarda Yeni Yıla ilişkin mıtsel-ritüel senaryo ölülerin geri d ö n ü ş ü n ü de içerir ve benzer törenler klasik çağ Yunanistan'ında, eski Cermenlerde, Japon­ ya'da vb yaşar. Özellikle tarım çalışmaları çerçevesinde yaşanan kozmik zaman deneyimi, so­ nunda dairevi biçimde zaman ve kozmik döngü d ü ş ü n c e s i n e ağırlık kazandırır. D ü n y a ve insan varoluşu bitkisel hayat terimleriyle

değerlendirildiklerine g ö r e , kozmik

d ö n g ü de aynı r i t m i n sonsuz tekrarı olarak algılanır: d o ğ u m , ö l ü m , yeniden do­ ğ u m . Vedalar sonrası H i n d i s t a n ' ı n d a , b u anlayış birbiriyle uyumlu i k i öğreti ha­ linde geliştirilecektir: Sonsuza kadar yinelenen d ö n g ü l e r (yuga) öğretisi ve ruh göçü [tenasüh) öğretisi. Diğer yandan d ü n y a n ı n d ö n e m s e l yenilenmesi etrafında e k l e m l e n m i ş k a d i m d ü ş ü n c e l e r Yakındoğu'nun b i r ç o k dinsel sistemi içinde yeni­ den ele alınacak, yorumlanacak ve bu sistemlerle bütünleştirilecekti, i k i binyıl boyunca Doğuya ve Akdeniz d ü n y a s ı n a egemen olacak kozmolojilerin,

eskatoloji-

lerin* ve Mesihçiliklerin en derin kökleri, neolitiklerin kavramlarına uzanır. Mekâna, - ö n c e l i k l e konuta ve k ö y e - dinsel değerler y ü k l e n m e s i de aynı dere­ cede Önemliydi. Yerleşik hayat, "dünyayı" göçebe hayatından daha farklı bir b i ­ ç i m d e d ü z e n l e r . Tarımcı için "gerçek d ü n y a " içinde yaşadığı m e k â n d ı r : ev, k ö y , ekili tarlalar, " D ü n y a n ı n Merkezi." rimeller ve dualarla k u t s a n m ı ş m e y d a n d ı r ; ç ü n k ü insanüstü varlıklarla iletişim orada gerçekleştirilir, Yakındoğu'nun neoli­ t i k l e r i n i n evlerine ve köylerine yükledikleri dinsel anlamlan bilmiyoruz.

2 8

l

Tek

Axis mundı'nin (dünya ekseni) en yaygın ifadesi kozmik ağaçtır; ama kozmik eksen sim­ geciliği büyük olasılıkla tarım uygarlıklanndan eskidir -veya onlardan bağımsızdır- çün­ kü Kuzey kutbu bölgelerindeki bazı kültürlerde de buna rastlanır,

" Örnekler için bkz. Eüade, Aspects du mythe, s. 58 vd, Avustralyalılar tam anlamıyla bir kozmogoni bilmezler, ama insanüstü Varlıklar tarafından "dünyanın biçimlendirilmesi" onun "yaratılması"na eşdeğerdir; krş. Religions oustraliennes, s. 55 vd,

* Eskatolojı (cschatoîogy): (Yun. esclıatos "nihai") Zamanın, dünyanın insanın durumuyla ilgili, dolayısıyla kıyamete, öium sonrasına ilişkin tasavvurlar -yn. 60

nihai


I-N UZUN I5F.VKIM. TARIMIN KİİŞİ"!

bildiğimiz ancak belli bir andan iıibaren sunaklar ve tapınaklar inşa etmeye başla­ dıklarıdır. Fakat Çin'de neolitik evin simgesclligini yeniden k u r m a k m ü m k ü n ­ d ü r ; ç ü n k ü Kuzey .Asya ve Tibet'teki bazı konut türleriyle süreklilik veya benzer­ lik söz konusudur. Yang-chao neolitik k ü l t ü r ü n d e , dairesel planlı ( ç a p l a n yakla­ şık 5 metre), d a m l a r ı n direkler üzerine o t u r t u l d u ğ u ve ortalarında ocak g ö r e v i gören merkezi bir delik bulunan küçük yapılar vardı. Belki dama, ocağın hemen ü s t ü n e gelen yere d u m a n ı n çıkması için bir delik de açılmıştı. Bu evin yapısı, sert malzemeden yapılmış o l m a s ı n ı n d ı ş ı n d a , g ü n ü m ü z d e k i Moğol "yurt"uyla ay­ nıydı.

30

Yurdun ve Kuzey Asya halklarında çadırların taşıdığı kozmolojik simge -

sellik bilinmektedir. G ö k y ü z ü merkezi bir direğe yaslanan ç o k b ü y ü k bir çadır olarak algılanır: Çadır direği veya d u m a n ı n çıkması için açılmış üst delik Dünya­ nın Direği ile veya " G ö k y ü z ü Deliği"yle. Kutup Yıkhzı'yla ö z d e ş l e ş t i r i l i r . " Bu deliğe " G ö k y ü z ü Penceresi" adı da verilir. Tibetliler evlerinin d a m ı n d a k i deliğe " G ö k y ü z ü ' n u n kısmeti" veya " G ö k y ü z ü Kapısı" derler. Konutun kozmolojik simgeselligi b i r ç o k ilkel toplumda da d o ğ r u l a n m ı ş t ı r . Konut k i m i zaman ç o k açık, k i m i zaman daha ö r t ü k b i ç i m d e , bir imago ınundi ola­ rak kabul edilir. Bunun ö r n e k l e r i n e b ü t ü n k ü l t ü r d ü z e y l e r i n d e rastlandığına g ö r e , Y a k ı n d o ğ u ' n u n i l k neolitiklerinin - ü s t e l i k mimari kozmolojik simgecilik en zen­ gin gelişimini b u bölgede yaşayacağına g ö r e - b i r istisna o l u ş t u r d u ğ u n u ileri sür­ mek için bir neden yok. Konutun i k i cinsiyet arasında paylaştın İmasının da (paleolitik çağda g ö r ü l e n bir âdet, bkz. § 6) muhtemelen kozmolojik bir anlamı v a r d ı . T a r ı m c ı köylerde g ö r ü l e n b ö l ü n m e l e r genellikle hem sınıflandırıcı, hem

ritüel

nitelikli bir d ı k o t o m i y e , g ö k ve yer, erkek ve dişi vb b ö l ü n m e s i n e ; hem de ritüel a ç ı d a n antagonistik gruplara denk düşer. Daha ileride çeşitli fırsatlarla göreceği­ miz gibi, zıt i k i grup arasındaki ritüel kavgalar, özellikle Y'eni Yıl senaryolarında ö n e m l i bir r o l oynar, ister Mezopotamya'da o l d u ğ u gibi mitsel bir kavganın tek­ rarı (§ 22), ister yalnızca i k i kozmogonik ilke (kış/yaz; gündüz/gece; ölüm/hayat) arasındaki çatışma söz konusu olsun, derindeki anlam aynıdır: Çatışmalar, yarış­ malar, kavgalar hayatın yaratıcı güçlerini u y a n d ı r ı r , kışkırtır veya a r t ı r ı r . " Ne1

0

R. Steın, "Architecture et pensée religieuse en Extrême-Orient," s, 168. Bkz. a.y., başka bir Çin neolitik konutunun betimlemesi: Yansı yenn altında kalan, aşağı inen basamakları olan kare veya dikdörtgen yapılar.

11

Krş. Eliade, Le chamanüme, s. 213.

l î

Krş. Eliade, "Remarques sur le dualisme religieux: dyades et polarités," Nostalgie des Origines içinde, s. 249-336, özelikle s. 315 vd. 61


DİNSEL İNANÇLAR VE DÛŞUNCELLR TABİİ II • 1

o l i t i k tarımcılar tarafından geliştirildiği anlaşılan bu biyo-kozmolojik

yaklaşım,

zaman içinde b i r ç o k kez yeniden yorumlanacak, hatta bozulmalara uğrayacaktır. Ö r n e ğ i n bazı dinsel d ü a l i z m türlerinde bu anlayış neredeyse tanınmaz hale gel­ miştir. T a r ı m ı n keşfinin ortaya çıkardığı b ü t ü n dinsel yaratımları saydığımız

iddi­

a s ı n d a değiliz. Neolitik çağın k i m i zaman binlerce yıl sonra serpilip gelişecek ba­ zı d ü ş ü n c e l e r i n i n ortak kaynağını göstermeyi yeterli bulduk. Tarımsal bir yapıya sahip dinselligin yayılmasının sayısız çeşitlenme ve b u l u ş a karşın, belli bir temel birlik o l u ş m a s ı n a yol açtığını da ekleyelim; b u birlik, Akdeniz, Hindistan ve Çin kadar uzak yerlerdeki köylü t o p l u m l a r ı n ı g ü n ü m ü z d e bile birbirine yaklaştırmak­ tadır.

13. Y a k ı n d o ğ u ' n u n

Neolitik D i n l e r i —

Neolitik çağdan demir çağma

kadar,

dinsel d ü ş ü n c e l e r ve inançlar tarihinin uygarlık tarihiyle iç içe geçtiği söylenebi­ lir. Her teknolojik b u l u ş a , her ekonomik ve toplumsal yeniliğe i k i n c i bir dinsel anlam ve değer k a t m a n ı eşlik eder gibidir. Bundan sonraki sayfalarda neolitik ça­ ğın bazı b u l u ş l a r ı n a d e ğ i n d i ğ i m i z d e , o n l a r ı n dinsel "yankısını" da hesaba katmak gerekecektir. Bununla birlikte açıklamaların b ü t ü n l ü ğ ü n ü zedelememek için, bu y ö n ü her zaman ö n e çıkartmayacağız, Û m e g i n Eriha k ü l t u r ı i n ü n b ü t ü n yönleri, aslında dinsel bir y o r u m u da hak et­ mektedir. Burası, çömlekçiliği bilmemesine r a ğ m e n , belki de d ü n y a n ı n en eski ş e h r i d i r (y. M Û 6850, 6 7 7 0 ) . " Ama surlar, b ü y ü k kule, geniş kamu yapıları

-

bunlardan en az biri ritüeller için yapılmışa benzemektedir- M e z o p o t a m y a ' n ı n ge­ lecekteki şehir-devletlerinin habercisi olan toplumsal b ü t ü n l ü ğ ü ve ekonomik ör­ g ü t l e n m e y i g ö s t e r m e k t e d i r . Garstang ve Kathleen Kenyon, pek sık rastlanmayan bir yapısı olan bazı binalar ortaya çıkardılar ve bunlara "tapınaklar" ve "aile şa­ pelleri" adlarını verdiler. Dinsel nitelikleri açık olan belgeler a r a s ı n d a k i i k i k a d ı n heykelciği ve hayvanları temsil eden birkaç başka heykel bir bereket tapımına işa­ ret ediyor. Bazı yazarlar, Garstang'ın 1930'larda b u l d u ğ u ü ç alçı resmin kalıntıla­ rına özel bir anlam yüklediler: Bu resimlerin sakallı bir erkeği, b i r kadını ve b i r çocuğu tasvir ettiği d ü ş ü n ü l d ü . Gözler deniz kabuklanyla gösterilmişti. Garstang bu kalıntıların bilinen en eski tanrısal üçlü olarak tanımlanabileceği k a n ı s ı n d a y d ı ;

K. M. Kenyon. Archaeology in ıhe Holy Land, s, 39 vd, "Dünyanın ilk şehri" ifadesi Childe ve R. J. Braidwood tarafından eleştirilmişti. Kathleen Kenyon'• gore ilk Natuflular büyük kaynağın yakınında bir tapınak yapmışlar, bu tapınak MÖ 7800'den once yakılmıştı. 62


EN UZUN DEVRİM: TARIMIN KEŞFİ

b ü y ü k olasılıkla daha sonra Yakındoğu'ya egemen olacaklara benzer bir m i t o l o j i söz konusuydu. Ama bu y o r u m hâlâ t a r t ı ş m a l ı d ı r .

M

Ölüler ev tabanlarının altına g ö m ü l m ü ş t ü . Kathleen Kenyon'm t o p r a ğ ı n altın­ dan çıkarttığı birkaç kafatasında tuhaf bir hazırlık göze ç a r p m a k t a d ı r : " Kafatasla­ r ı n ı n alt b ö l ü m l e r i a l ç ı d a n kalıba d ö k ü l m ü ş ve gözler deniz kabuklarıyla gösteril­ miştir; öyle k i b u kafataslan gerçek portrelere benzetilmiştir. Bir kafatası tapımım n söz konusu o l d u ğ u n a k u ş k u y o k t u r .

10

Ama bireyin yaşarkenki halinin anısı­

nın korunmaya çalışıldığı da söylenebilir. Kazılarda alın kemikleri kırmızıya b o y a n m ı ş ve yüzleri kille yeniden şekillen­ d i r i l m i ş kafataslarının ortaya çıkarıldığı Tel Ramad'da (Suriye, Sam yeniden kafatası tapımıyla karşılaşıyoruz.

37

yakınında)

Kilden birkaç insan heykelciği de yine

Suriye'den (Tel Ranıad ve Byblos ICebail}), daha kesin bir ifadeyle M Ö 5000'e ait katmanlardan çıkarılmıştır. Byblos'ta bulunan heykelcik çift cinsiye i l i d i r .

1,3

Filis­

tin'de bulunan ve y. M Ö 4500'e ait k a d ı n heykelcikleri ise, Ana Tanrıça'yı, ü r k ü ­ t ü c ü ve şeytani bir g ö r ü n ü m d e s u n m a k t a d ı r .

M

Demek k i bereket tapımı ve ölüler tapımı uyumlu g ö z ü k m e k t e d i r .

Nitekim

Eriha'nın çömlekçilik öncesi k ü l t ü r ü n d e n daha eski olan -ve muhtemelen bu kül­ t ü r ü e t k i l e m i ş - A n a d o l u ' d a k i Hacılar ve Ç a t a l h ö y ü k kültürleri ( M Ö 7000) benzer inançların varlığını g ö s t e r m e k t e d i r . Kafatası tapımı Hacılar da yaygın bir b i ç i m d e d o ğ r u l a n m a k t a d ı r . Çatalhöyük'te iskeletler ev tabanlarının altına, cenaze armaganlarıyla birlikte g ö m ü l m ü ş t ü : m ü c e v h e r l e r , yarı değerli taşlar, silahlar, k u m a ş l a r , a h ş a p kaplar v b .

40

1965'e kadar kazılan kırk tapınakta çok sayıda taş ve k i l hey­

kelcik bulundu. Başlıca tanrısal varlık, çeşitli g ö r ü n ü m l e r i y l e temsil edilen Ana Tanrıça'dır: bir ç o c u k (ya da bir boğa) d o ğ u r a n genç ana ve yaşlı kadın ( k i m i za-

5 1

Krş. Anati, Palestine Before the Hebrews, s. 256, Garstang'ın yorumunu kabul eder. Karsı çıkan: j . Cauvin, Religions neolitfiiques ile Syro-Palesline, s. 51.

3 5

K. Kenyon, Archaeology in the Holy Land, s 50.

3 6

Kenyon, Digging up Jericho, s. 53 vd, 84 vd. Aynca bkz. Müller-Karpe, Handbuch. c. I I , s 380-81; J. Cauvin, a.g.y., s. 44 vd.

17

Contenson kazılan, özetleyen: J. Cauvin, a.g.y., s. 59 vd ve Resim 18.

5 8

Contenson (Tel Ramad) ve Dunand (Byblos) kazılan, özetleyen: Cauvin, a.g.y., s. 79 vd ve Resim 26, 28.

3 9

Bkz. Munhata, Tel Aviv ve Şaar-Ha-Golan'da bulunmuş heykelcikler; resimleri Cauvin tarafından basılmıştır, Resim 29-30.

, 0

James Mellaan, Colai Muyük: A Neolithic Town of Anatolia, s. 60 vd; aynı yazar, Earliest Civilizations of the Near East, s. 87 vd. 63


DİNSEL I N A N Ç U I İ Ve nÜşUNCELfc'K TARİHİ - I

man y a n ı n d a avcı bir kus da v a r d ı r ) . Erkek tanrısallığı bir çocuk ya da ergen bi­ ç i m i n d e - t a n r ı ç a n ı n oğlu ya da sevgilisi-

ve k i m i zaman onun kutsal hayvanı

olan b o ğ a n ı n ustıine b i n m i ş olarak gösterilen sakallı bir yetişkin b i ç i m i n d e beli­ rir. Duvarlardaki resimlerin çeşitliliği şaşırtıcıdır; birbirine benzeyen i k i tapınak yoktur. Boyları k i m i zaman i k i metreyi bulan alçı, a h ş a p veya kilden şekillendi­ rilmiş tanrıça k a b a r t m a l a r ı ve b o ğ a kafaları - t a n r ı n ı n epifanileri- duvarlara sıra­ lanmıştır. Cinsel imgeler yoktur, ama k i m i zaman k a d ı n göğsü ve boga boynuzu —hayatın simgeleri- bileştirilmiştir. Bir tapmakta (y, M Û 6200) duvarlara asılı boga başlarının altına k o n m u ş d ö r t erkek kafatası vardır. Duvarlardan b i r i , başla­ rı kesilmiş insanlara saldıran insan bacaklı akbabaları tasvir eden resimlerle süs­ lenmiştir. Anlamını b i l e m e d i ğ i m i z , ama k u ş k u s u z önemli b i r mitsel-ritüel yapı t o p l u l u ğ u soz konusudur. Hacılar'da, M Û 5700'e tarihlendirilen bir d ü z e y d e , tanrıça, bir leoparın sırtına o t u r m u ş olarak veya ayakla, kucağında bir leopar yavrusu tutarken g ö s t e r i l m i ş ­ tir; ayrıca ayakta, otururken, diz ç ö k m ü ş , tek başına u z a n m ı ş olarak veya y a n ı n d a bir ç o c u k l a temsil edildiği de g ö r ü l ü r . K i m i zaman çıplaktır ve üzerinde yalnızca cinsel o r g a n ı n ı ö r t e n m i n i k b i r parça vardır. Burada da k i m i zaman genç, k i m i zaman daha yaşlı s u n u l m u ş t u r . Daha y a k ı n tarihli bir düzeyde ( M Ö 5435, 5200), yanlarında ç o c u k veya bir hayvan olan tanrıça heykelcikleri, erkek heykelleriyle birlikte yok olur. Buna karşılık Hacılar k ü l t ü r ü n ü n son aşamalarının ayırt edici özelliği geometrik desenlerle zengin bir biçimde s ü s l e n m i ş , hayranlık uyandıran çömlekçiliğidir. ' 4

Tel Halef adı verilen kültür, " Anadolu kültürleri yok o l d u ğ u sırada ortaya çı­ 4

kar. Kuzeyden men bir halk, belki de Hacılar ve Çatalhoyuk'ten kaçanlar taralın­ dan k u r u l m u ş a benzeyen b u k ü l t ü r d e bakır bilinmektedir. Tel Halefteki

dinsel

yapı buraya dek incelediğimiz kültürlerde k i n d en pek tarklı değildir. Ölüler, içle­ rinde k i l heykelciklerin de yer aldığı armağanlarla birlikte g ö m ü l m ü ş t ü r . Yabani boğaya erkek ü r e m e g ü c ü n ü n tezahürü olarak lapılrnaktadır. Boga

imgelerinin,

o k ü z başlarının, koç başlarının ve çift ağızlı baltaların hiç k u ş k u s u z b ü t ü n antik Yakındoğu dinlerinde çok ö n e m l i bir yer tutan fırtına tanrısıyla ilişkili bir tapım olarak rolleri v a r d ı . Bununla birlikte çok sayıdaki t a n n ç a imgesine karşılık, er-

4 1

1

Mellaart, "Hacilar: A Neolithic Village Site," s. 94 vd; aynı yazar, Earliest Civilizations oj the Near East, s. 102 vd.

" Musul yakınındaki Arpaciye köyündeki Tel Halef sıt alanından ötürü bu adla anılmak­ tadır. 64


1!N U7.UN DEVRİM TARIMIN KlIiTt

kek heykelciklerine rastlanmamıştır; güvercinlerin eşlik ettiği, memeleri abartılı boyutlarda, b i r ç o k kez ç ö m e l m i ş durumda tasvir edilmiş bu tanrıça figürlerinde tam bir Ana Tanrıça imgesi bulamamak z o r d u r ,

45

Halef k ü l t ü r ü M Ö 4400-4300'e d o ğ r u yıkıldı veya yok oldu; bu arada G ü n e y Irak kaynaklı el-Ubeyd k ü l t ü r ü b ü t ü n Mezopotamya'ya yayılıyordu. Bu kültürün Varka'da (Sümercede U r u k , Sami dilinde Ereş) MO 4325'e d o ğ r u var o l d u ğ u da kanıtlanmıştır. Diğer hiçbir tarihöncesi k ü l t ü r buna benzer bir etki y a r a t m a m ı ş ­ tır. Maden işlemeciliğinde gösterilen ilerleme ç o k b ü y ü k t ü r (.bakır baltalar, çeşit­ li altın nesneler). T a r ı m ı n ilerlemesi ve ticaret sayesinde zenginlik b i r i k i r . Nere­ deyse doğal b ü y ü k l ü ğ ü n d e k i mermer bir insan kafasının ve hayvan b a ş ı n ı n k u ş ­ kusuz dinsel bir anlamı vardır. Gavra tipi bazı m ü h ü r l e r d e ibadet sahneleri (öküz başlarıyla s ü s l e n m i ş sunakların çevresinde t o p l a n m ı ş insanlar, ritüel

dansları,

hayvan amblemleri vb) tasvir edilmiştir. İnsan figürleri çok şematik ç i z i l m i ş t i r . Zaten b ü t ü n el-Ubeyd k ü l t ü r ü n ü n ayırt edici Özelliği, figüratif olmayan eğilim­ dir. M u s k a l a r ı n üzerine çizilen tapınaklar belirli yapıların kopyaları değildir, b i r tür paradigmatik t a p ı n a k imgesini temsil ederler, Kaymaktaşından insan heykelcikleri b ü y ü k olasılıkla rahipleri temsil eder. Gerçekten de el-Ubeyd d ö n e m i n i n en anlamlı yeniliği, anıtsal tapınakların ortaya çıkışıdır.

41

Bunların en dikkat çekicilerinden b i r i 70 metre u z u n l u ğ u n d a , 66 met­

re genişliğinde ve 13 metre y ü k s e k l i ğ i n d e bir platformun üzerinde

yükselen

22,3x 17,5 metre b o y u t l a r ı n d a k i Ak Tapınak'tır ( M Ö 3100). Eski tapınakların ka­ lıntılarının da kullanıldığı b u platform, bir ziggurat o l u ş t u r m a k t a d ı r ; bu kutsal "dag"ın simgeselligi ü z e r i n d e daha ileride duracağız (§ 54).

14. Neolitik Çağın Manevi Y a p ı l a r ı — Konumuz açısından tarımın ve daha son­ ra da m e t a l ü r j i n i n Ege ve Dogu Akdeniz'e, Yunanistan'a, Balkanlar'a ve Tuna bo­ yuna ve Avrupa'nın geri kalanına yayılmasını izlemenin bir yararı yok; Hindis­ tan'a, Çin'e ve G ü n e y d o ğ u Asya'ya d o ğ r u yayılmasını izlemek de gereksiz. Yalnız­ ca başlangıçta t a r ı m ı n A v r u p a ' n ı n bazı bölgelerine çok yavaş girdiğini belirtmek­ le yerinelim. Bir yandan buzul çağı sonrasının i k l i m i Orta ve Batı A v r u p a ' n ı n mezolitik t o p l u m l a r ı n ı n av ve balıkçılık ürünleriyle ayakta kalmasına olanak veri-

Müller-Karpe'de genel sunuş ve kaynakça, e. I I , s. 59 vd. Halef heykelcikleri ve ıııoııllennin dinsel simgeselligi için krş. B. L. Goff, Symbols of Prehistoric Mesopotamia, s. 11 vd. " Bkz. Müller-Karpe, Handbunch, c I I , s. 61 vd, 339, 351, 423, M. E, L Mallowan, Early Mesopotamia and Iran, s. 40 vd (Ak Tapınak). 65


DİNSEL INANU-Alt VF. HUŞUNCTT ! r T A R İ H İ - ı :

y o r d u . Diğer yandan tahıl ekimini ılıman ve ormanlarla kaptı bir bölgeye uyarla­ mak gerekiyordu. İlk tarım toplulukları akarsu boylarında ve b ü y ü k o r m a n l a r ı n kenarlarında gelişti. Bununla birlikte Y a k ı n d o ğ u ' d a M Ö 8000'e d o ğ r u başlayan ne­ olitik t a r ı m ı n yaygınlaşması kaçınılmaz bir süreç olarak g ö r ü n ü y o r d u . Bazı halk­ ların, özellikle de hayvancılık belirginleştikten sonra direnmelerine karşın, Avru­ pa kolonizasyonunun ve sanayi devriminin etkileri hissedilmeye başladığında, ye­ nilebilir bitkilerin e k i m i n i n yayılması Avustralya ve Patagonya'ya yaklaşmıştı. Tahıl ekiminin yaygınlaşması belirli ritüelleri, mitleri ve dinsel düşünceleri de beraberinde taşıdı. Ama söz konusu olan mekanik bir süreç değildi. Yalnızca arkeolojik belgelerle sınırlı kaldığımızda - k i d u r u m u m u z budur, başka bir deyiş­ le, öncelikle mit ve ritüellerin dinsel anlamlarını yok saydığımızda b i l e - Avrupa neolitik kültürleri onların D o ğ u l u kaynakları arasında yine de k i m i zaman çok önemli boyutlar kazanan farklılıklar saptanmaktadır. Ö r n e ğ i n Tuna bölgelerinde bulunan ç o k sayıda resmin doğruladığı boga t a p ı m m ı n Y a k ı n d o ğ u ' d a n geldiği ke­ sindir. Bununla birlikte Girit'te veya İndüs'ün neolitik k ü l t ü r l e r i n d e g ö r ü l d ü ğ ü gibi, boga kurban etme adeti h a k k ı n d a bir kanıt yoktur. Aynı şekilde tanrı putları veya D o ğ u d a ç o k yaygın putlar olan Ana Tanrıça ve çocuk ikonografik

ikilisi,

Tuna boyu bölgelerinde ender g ö r ü l m e k t e d i r . Üstelik mezarlarda bu tur heykel­ ciklere hiç r a s t l a n m a m ı ş t ı r . Bazı yakın tarihli b u l u ş l a r G ü n e y d o ğ u Avrupa'nın arkaik k ü l t ü r l e r i n i n , yani Marija G i m b u t a s ' ı n "Eski Avrupa uygarlığı" adını verdiği yapının

özgünlüğünü

parlak bir biçimde d o ğ r u l a d ı . Gerçekten de b u ğ d a y ve arpa e k i m i n i , koyunun, s ü r ü h a y v a n l a r ı n ı n ve domuzun evcilleştirilmesini içeren bir uygarlık M Ö 7000'e d o ğ r u ya da daha once eşzamanlı olarak Yunanistan ve İtalya kıyılarında, Girit'te, G ü n e y Anadolu'da, Suriye'de, Filistin'de ve Bereketli Hilal'de' ' ortaya çıkar. Rad1

yokarbon ö l ç ü m l e r i n e göre saptanan tarihlere dayanak bu kültürel y a p ı n ı n Yuna­ nistan'da Bereketli H i l a l d e n , Suriye'den, Kilikya'dan veya Filistin'den daha geç g ö r ü l d ü ğ ü ileri s ü r ü l e m e z . Bu k ü l t ü r ü n " i l k itici g ü c ü " nereden aldığı h e n ü z b i ­ linmemektedir. " Fakat Anadolu'dan Yunanistan'a gelen, ekilmiş bitkilere ve evcil4

leşiirilmiş hayvanlara sahip bir g ö ç m e n akınını gösteren arkeolojik kanıtlar yok-

Dogu Akdeniz'den Basra Körfezı'ne uzanan hilâl şeklindeki bölge - y n . 4 1

Marija Gimbuıas, "Old Europe c. 7.000-3.500 B.C," s. 5.

'"' Zaten sûru hayvanlan, domuz ve bir tur buğdayın (einkorn buğdayı) Avrupa'da yerli ataları bulunmaktadır: Gimbuıas, a.y. 66


EN U Z U N ' DEVRİM TAKİMİN K E S H

Kökeni ne olursa olsun, "arkaik Avrupa uygarlığı" kendisini hem Yakındoğu hem de Orta ve Kuzey Avrupa k ü l t ü r l e r i n d e n farklılaştıran, ö z g ü n bir d o ğ r u l t u d a gelişti, M O 6500 ila M Ô 5300 arasında Balkan y a r ı m a d a s ı ve Orta Anadolu'da güçlü bir kültürel atılım yaşandı. Ç o k sayıda nesne (ideogramlı m ü h ü r l e r , insan ve hayvan figürleri, vahşî hayvan biçimli vazolar, tanrı maskeleri resimleri) ritu­ el etkinliklerinin varlığını göstermektedir. M Ö 6000'in ortalarına d o ğ r u , hendek­ ler veya duvarlarla korunan ve nüfusu 1000 kişiye kadar ulaşan köyler ç o ğ a l ı r .

47

Çok sayıda sunak, tapmak ve çeşitli t a p ı m nesneleri i y i ö r g ü t l e n m i ş bir dinin varlığını k a n ı t l a m a k t a d ı r . Bükreş'in 60 k m . g ü n e y i n d e k i eneolitik* çağa ait Cascioarele kazı a l a n ı n d a , duvarlarına sarımtırak beyaz fon üzerine m u h t e ş e m k ı r m ı z ı ve yeşil sarmalların çizildiği b i r t a p ı n a k g ü n ışığına çıkarılmıştır. Hiçbir heykel­ cik b u l u n a m a m ı ş t ı r ; ama b i r i i k i metre boyunda diğeri daha k ü ç ü k i k i s ü t u n axis murıdı'yi simgeleyen bir kutsal direk tapınıına işaret etmektedir. * Bu tapmağın 41

ü s t ü n d e daha yakın tarihli b i r başka tapınak vardı ve onun içinde bir kutsal me­ k a n ı n pişmiş topraktan maketi bulundu. Bu maket oldukça etkileyici bir m i m a r i yapı t o p l u l u ğ u n u temsil etmektedir: Yüksek bir kaide üzerine o t u r t u l m u ş d ö r t ta­ pmak, * 4

Balkan y a r ı m a d a s ı n d a b i r ç o k tapınak maketi bulundu. Ç o k sayıda başka bel­ geyle ( k ü ç ü k heykeller, masklar, çeşitli figüratif olmayan simgeler vb) beraber, bunlar içeriğine h e n ü z erişilememiş bir dinin zenginliğini ve k a r m a ş ı k l ı ğ ı n ı g ö s ­ termektedir.

50

Dinsel yoruma açık neolitik belgelerin hepsini sıralamak yararsız

, 7

olacaktır.

Buıılann yanında İsviçre gollerinde bulunanlar gibi konut grupları kuçuk köylere ben­ zemektedir; Gimbutas, s. 6.

" Bakırın kullanılmaya başlandığı tarihöncesi devir; kalkolitik de denir -yn. w

Vladimir Dumıtrescu, "Edifice destiné au culte découvert â Câscioarele," s, 21. Her iki sütunun da içi boştur, bu da onlann agaç gövdeleri etrafına döküldüklerim gösterir; fl.g.y., s. 14, 21. Axis mimdi sımgeselligi Kozmik Ağaçla Kozmik Sütunu (coluıma uıüvcrsalis) özdeşleştirir. Dumıtrescu'nun aktardığı radyokarbonla ölçülmüş tarihler, MO 4035 ila 3620 arasında değişmektedir (krş. s, 24, dipnot 25); Marya Gimbutas "y. M O 5000" tarihinden söz etmektedir ("Old Europe," s. 11 ).

1 9

Hortensia Dumıtrescu, "Un modele de sanctuaire découvert à Câscioarele," Resim l ve 4 (Gimbutas da Resim 4'ün bir kopyasını yayımlamıştır, Resim l , s. 12).

5 0

Gimbutas'a gore, "arkaik Avrupa uygarlığı" daha MO 5300-5200'e doğru, yanı Sümer'den 2000 yıl önce (s. 12) bir yazı da geliştirmişti (krş. Resim 2 ve 3). Bu uygarlık, MÖ 3500'den sonra, Karadeniz bozkırlarından gelen halkların istilasının ardından dağıl­ maya başlamıştı (s. 13). 67


DİNSEL İNANÇLAR VE D U Ş Ü N Ü ' L E R TAttIUI - ]

Bazı ç e k i r d e k bölgelerin (Akdeniz, Hindistan, Çin, G ü n e y d o ğ u Asya, Orta Ameri­ ka) dinsel tarihoncesme değinirken, zaman zaman bu belgelerden soz

edeceğiz.

Neolitik dinlerin, yalnızca arkeolojik belgelere indirgendiklerinde ve bazı tarım t o p l u m l a r ı n ı n metinleri veya XX, yüzyıl b a ş ı n d a hâla yaşayan gelenekleri ışığında ele a l ı n m a d ı k l a r ı n d a , dar düşünceli ve tekdüze g ö r ü n m e tehlikesi taşıdıklarını ş i m d i d e n belirtelim. Arkeolojik belgeler, dinsel hayat ve düşünce hakkında bize parçalı ve dolayısıyla s a k a t l a n m ı ş bir g ö r ü n t ü sunar. En eski neolitik k ü l t ü r l e r i n dinsel belgelerinin neleri ortaya çıkardığını g ö r m ü ş t ü k : Tanrıça ve fırtına tanrısı (epifanileri:

boğa, ö k ü z başı) heykelciklerinin işaret ettiği ölüler ve bereket

t a p ı n ı l a n ; b i t k i l e r i n b ü y ü m e "gizem"iyle ilişkili inançlar ve ritüeller; d o ğ u m - y e niden d o ğ u m (erginlenme) benzeştirmesini beraberinde getiren kadın-toprak-bitki özdeşliği; b ü y ü k olasılıkla ö l ü m d e n sonra varoluş u m u d u ; " D ü n y a n ı n Merkezi" simgesel ligini ve oturulan konutun imago mundi olarak algılanmasını içeren b i r kozmoloji. G ü n ü m ü z d e k i bir ilkel tarım t o p l u m u n u g ö z l e m l e m e k , toprağın bere­ keti ve haya t-Ölüm-ölümden sonra varoluş d ö n g ü s ü d ü ş ü n c e l e r i etrafında örül­ m ü ş bir d i n i n zenginliğini ve karmaşıklığını anlamaya yeter,

51

Zaten Y a k ı n d o ğ u ' n u n arkeolojik belgelerine i l k metinler eklendiği anda, bun­ ların yalnızca k a r m a ş ı k ve derin olmakla k a l m a y ı p , uzun s ü r e d i r ü s t ü n d e düşü­ n ü l m ü ş , yeniden y o r u m l a n m ı ş ve k i m i zaman anlaşılmaz, neredeyse çözülmesi olanaksız bir hale gelmeye başlamış bir anlamlar evrenini ortaya k o y d u k l a r ı sap­ tanır. Bazı ö r n e k l e r d e erişebildiğimiz ilk metinler z a m a n ı h a t ı r l a n a m a y a c a k kadar eski, geçerliliğini yitirmiş ya da yarı yanya u n u t u l m u ş dinsel yaratımların yakla­ şık anılarını sunarlar. Ö n e m l i olan, elimizdeki belgelerin neolitik çağın g ö r k e m l i m a n e v i y a t ı n ı "şeffaflaştırmaya" y e t m e d i ğ i n i u n u t m a m a k t ı r . Arkeolojik belgelerin anlambilimsel olanakları sınırlıdır ve ilk metinler metalürjiyle, kent u y g a r l ı ğ ı y ­ la, krallıkla ve ö r g ü t l ü b i r ruhban sınıfıyla u y u m l u dinsel düşüncelerden çokça e t k i l e n m i ş bir d ü n y a g ö r ü ş ü n ü yansıtırlar. Ama neolitik çağın manevi y a p ı l a n , b ü t ü n l ü ğ ü içinde b i z i m açımızdan erişil­ mez kalsa da,

köylü t o p l u m l a r ı n geleneklerinde bunun d a ğ ı n ı k p a r ç a l a n korun­

m u ş t u r . "Kutsal m e k â n ' l a r l a (krş. § 8), bazı t a m n ve cenaze ritüellerinin sürekli-

Vaıolardan ve tunç eşyalardan çıkartılan bezeme motifleri ikonografisinin ve sırr.geselliginin karşılaştınnalı çözümlemesi, tarihoncesme ait bir din hakkındaki bilgiler, kimi zaman önemli ölçüde genişletebilir. Ama bu olgu, üzerleri boyanmış çömlekler ortaya çıktıktan itibaren ve özellikle de maden çağında doğrulanmaktadır. Elbette Ortadoğu ve Avrupa'nın arkeolojik neolitik çağından söz ediyoruz. 68


F.N U7.UN DEVRİM "IARIMIN KESKİ

liginin k a n ı t l a n m a s ı n a bile artık gerek yoktur. XX. yüzyıl Mısır'ında

ritiiellerde

kullanılan ekin demeti, eski anıtlarda g ö r ü l d ü ğ ü biçimde b a ğ l a n m a k t a d ı r ve eski anıtlardaki resimlerde t a r i h ö n c e s i n d e n miras kalmış bir âdetin kopyalarıdır. Pet­ ra* çağı Arabistan'ında son demet, "ihtiyar Adanı" adıyla, yani firavunlar çağı Mısır'ında verilen adla g ö m ü l ü y o r d u . Romanya ve Balkanlarda cenaze törenleri ve ölüler b a y r a m ı m ü n a s e b e t i y l e dağıtılan tahıl bulamacına kotiva denir. Aynı is­ me (Kollyvn) ve sunguya antik Yunanistan'da da rastlanmaktadır, ama bu adetin da­ ha da arkaik o l d u ğ u n a k u ş k u y o k t u r (Dipylon mezarlarında da bunun izlerine rastlandığı d ü ş ü n ü l m e k t e d i r ) . Leopold Schnıidt, orta ve g ü n e y d o ğ u Avrupa k ö y ­ lülerinde XX. yüzyıl başında hâlâ geçerli olan bazı mitsel-ritüel senaryoların, Ho­ rneros öncesi antik Yunanistan'da k a y b o l m u ş m i t o l o j i ve ritüel parçalarını koru­ d u k l a r ı n ı s a p t a m ı ş t ı r . Ö r n e k l e r i daha fazla s ü r d ü r m e y e gerek yok. Yalnızca bu tur ritüellerin 4000-5000 yıl dayandığını, bu s ü r e n i n son 1000-1500 yılının ise katılıklarıyla t a n ı n a n i k i t e k t a n n l ı d i n i n , Hıristiyanlık ve Islamın yakın g ö z e t i m i altında yaşandığını vurgulayalım.

15. Metalürjinin Dinsel Bağlamı: Demir Çağı Mitolojisi— "Cilalı taş m i t o l o j i s i ' n i n yerini "maden mitolojisi" aldı; b u m i t o l o j i n i n en zengin ve belirgin b ö ­ l ü m ü demir etrafında geliştirildi. Hem " i l k e l l e r i n hem de tarihöncesi halkların yüzeydeki demirli mineralleri k u l l a n m a y ı Ö ğ r e n m e d e n uzun süre önce de göktaşı d e m i r i n i işledikleri biliniyor. Bazı mineralleri taş gibi işliyor, yani onları taştan aletler yapmaya yarayan hammaddeler olarak g ö r ü y o r l a r d ı . " Cortez, Aztek ön­ derlerine bıçaklarını neden y a p t ı k l a n n ı s o r d u ğ u n d a , g ö k y ü z ü n ü g ö s t e r m i ş l e r d i . Gerçekten de Yeni D ü n y a ' n ı n tarihöncesi katmanlarında yapılan kazılarda toprak­ tan çıkarılmış hiçbir demir izine r a s t l a n m a m ı ş t ı r .

51

Doğulu paleolitik çağ halkla­

rının da benzer d ü ş ü n c e l e r i paylaştıkları anlaşılıyor. D e m i r i ifade eden en eski kelime olan S ü m e r c e

AN.BAR,

"gökyüzü" ve "ateş" işaretleriyle yazılıyordu. Bu

kelime genellikle "göksel maden" veya "yıldız-maden" diye çevrilir. Ç o k uzun s ü ­ re Mısırlılar yalnızca göktaşı d e m i r i n i biliyorlardı. Hititlerde de aynı d u r u m ge­ çerliydi: M Ö XIV. yüzyıla ait bir metin, H i t i t krallarının " g ö k y ü z ü n ü n siyah de-

* el-Betra (Ar.). Arabistan'da şehir. Kızıldeniz ile Lui Golü arasında MO VI,-II. yüzyıl arası Nebatîlerin başkentiydi -yn. 5 5

Krş. Eliade, Forgerons et Alchimistes, s 20.

''" R. C. Forbes, Metaüurgy in Antiquity, s. 401. 69


DIMSLI. INANÇ'-AR VE DÜŞÜNCELER TARH [I -1

m i n " n i k u l l a n d ı k l a r ı n ı belirtir. Ama maden az b u l u n u y o r d u (altın kadar değerliydi) ve kullanımı daha çok r i ­ mel amaçlıydı. Maden filizlerinin eritilmesinin keşfi, insanlık tarihinde yeni bir aşamayı başlattı. Bakır ve t u n ç t a n farklı olarak, demir metalürjisi çok kısa sürede sanayileşti. Manyetik demir oksiti veya demir oksiti eritmenin sırrı bir kez bulu­ nunca, çok b ü y ü k miktarda maden temin etmekte zorlukla karşılaşılmadı; çünkü yataklar çok zengin ve işletilmeleri de kolaydı. Ama topraktan çıkarılan maden f i ­ lizi göktaşı demiri gibi i ş l e n m i y o r d u ve erimesi de b a k ı r ve tunçtan farklıydı. Ancak fırınlar bulunduktan ve özellikle de akkor haline getirilmiş madeni "sert­ leştirme" tekniği geliştirildikten sonra, demir egemen konuma geçti. Yeryüzü de­ m i r i metalürjisi b u madeni g ü n l ü k k u l l a n ı m a uygun hale getirdi. Bu olgunun ö n e m l i dinsel s o n u ç l a n oldu. G ö k t a ş l a r m d a içkin göksel kutsallı­ ğın yanı sıra şimdi maden yataklarının ve filizlerinin de dahil o l d u ğ u yeraltı kut­ sallığı ortaya çıkmıştı. Madenler t o p r a ğ ı n b a ğ r ı n d a " b i t i y o r d u . " " Maden yatakla­ 5

rı ve mağaralar Yeryüzü Ana n ı n rahmiyle özdeşleştirildi. Maden y a t a k l a r ı n d a n çı­ kartılan filizler bir anlamda "ceninlet"di. Bitki ve hayvan o r g a n i z m a l a r ı n ı n haya­ t ı n d a n farklı bir zaman ritmine u y u y o r l a r m ı ş gibi, ağır ağır da olsa b ü y ü y o r l a r ve yeraltı karanlıklarında "olgunlaşıyorlardı." Demek k i o n l a r ı n Yeryüzü A n a n ı n b a ğ r ı n d a n çıkartılması hamilelik d ö n e m i tamamlanmadan yapılmış bir ameliyat­ tı. Onlara gelişme z a m a n ı (başka bir deyişle zamanın jeolojik ritmi) bırakılsa,

ma­

den filizleri olgun, " m ü k e m m e l " madenler haline gelirdi. D ü n y a n ı n her yerinde madenciler a r ı n m a y ı , orucu, murakabeyi, duaları ve ibadet davranışlarını içeren ritüeller yapar. Ritüellere y ö n veren gerçekleştirile­ cek işlemin niteliğidir, ç ü n k ü tecavüz edilemeyeceği bilinen kutsal bir alana giril­ mektedir; tanıdık dinsel evrenin parçası olmayan bir kutsallıkla, daha derin ve daha tehlikeli b i r kutsallıkla ilişki k u r u l m a k t a d ı r , İnsan sanki hukuken kendisine ait olmayan bir arazide maceraya atılmaktadır: Yeryüzü Ana'nın k a m ı n d a yaşanan ve ağır ağır ilerleyen maden gebeliğinin gizleriyle yeraltı. Bütün maden ve d a ğ mitolojileri, sayısız peri, cin, hava perisi, hayalet ve ruh; Hayat'ın jeolojik kat­ m a n l a r ı n a girdikçe karşılaşılan kutsal varlığın çok sayıda t e z a h ü r ü d ü r . Bu karanlık kutsallığı yüklenen maden filizleri fırınlara yönlendirilir.

O za­

man en g ü ç ve maceralı işlem başlar. Zanaatkar "buyume"yi hızlandırma ve ıııu-

" T. A. Rickard, Man and Metah, c. 1, s. 149. • Bkz. Forgerons et Alckimistes, s. 46 vd 0

70


HN U7.LN ULVRIM. TARIMIN KP.şll

kenımelleştirme işinde Yeryüzü A n a n ı n yerini alır. Fırınlar bir anlamda, maden filizlerinin ana k a m ı n d a b ü y ü m e y i tamamladıkları yeni ve yapay bir rahimdir. Bu nedenledir k i erime işlemine sayısız ö n l e m , tabu ve ritüel eşlik eder, ' 5

Madenci, tıpkı demirci ya da ondan önce çömlekçi gibi, bir "ateş e f e n d ı s f d i r . Maddeyi bir halden diğerine ateş aracılığıyla geçirir. Üstelik madenci, mucizevi denecek kadar kısa bir s ü r e d e maden filizlerinin " b ü y u m e ' s i n i hızlandırır, o n l a r ı "oIgun"laştırır. Demir, "daha hızlı yapma"nm o l d u ğ u kadar, Doga'da zaten var olandan farklı bir şey y a p m a n ı n da bir yolu olarak ortaya çıkar. Bu nedenle arka­ ik toplumlarda d ö k ü m c ü l e r ve demirciler, şamalıların, hekimlerin ve b ü y ü c ü l e r i n yanı sıra, "ateşin efendileri" olma gibi bir üne sahiptir. Ama madenin farklı ve çelişkili değerler içeren niteliği - h e m kutsal hem de "şeytani" güçlerle y u k l ü d ü r madencilere ve demircilere de geçer: Bunlara hem çok saygı gösterilir hem de on­ lardan korkulur, t o p l u m u n uzağında tutulur, hatta hor g ö r ü l ü r l e r . ^ Ç o k sayıda mitolojide, tanrısal demirciler tanrıların silahlarını döver, böylece o n l a r ı n ejderhalara veya diğer canavar varlıklara karşı zafer k a z a n m a l a r ı n ı sağlar­ lar. Kenan mitinde "Koşar-ve-Hasis" (tam çevirisi Becerikli-ve-Kurnaz) Baal için, yeraltı denizleri ve sularının efendisi Yam'ı öldüreceği i k i demir ç u b u ğ u örste d ö ­ ver (krş. § 49). M i t i n Mısır versiyonunda H o r u s u n Seth'i yenmesini sağlayan si­ lahları Ptah (Çömlekçi Tanrı) yapar. Aynı şekilde Vrtra'yla kavgasında İndra'nın silahlarını tanrısal demirci Tvastr yapar; Zeus'un Typhon'a karşı zafer k a z a n m a s ı ­ nı sağlayan yıldırımı Hephaistos döver (krş. § 84). Ama tanrısal demircinin tan­ rılarla işbirliği, dünya egemenliği için verilen tayin edici kavgaya katkısıyla sı­ nırlı kalmaz. Demirci aynı zamanda tanrıların m i m a r ı ve zanaatkarıdır, Baal sara­ yının y a p ı m ı m o yönetir ve diğer tanrıların tapınaklarını d o n a t ı r . Ayrıca bu de­ mirci tanrının m ü z i k ve şarkıyla da ilişkisi vardır; birçok toplumda demirciler ve kazancılar aynı zamanda m ü z i s y e n , ozan, şifacı ve b ü y ü c ü d ü r , " Demek k i 5

farklı k ü l t ü r d ü z e y l e r i n d e (bu da b ü y ü k antikçagın işaretidir) demircilik

sanatı,

okült teknikler ( Ş a m a n i z m , b ü y ü , şifa vb) ve şarkı, dans, şiir sanatları arasında y a k ı n bir ilişki var gibidir.

Krş. Forgerons et Alchimistes, s. 61 vd. Bazı Afnka halkları maden filizlerim "erkek" ve "dişi" diye ikiye ayınr; eski Çin'de İlk Kurucu Buyuk Yu erkek ve dişi madenler ayınmmı yapıyordu; o.g.y., s. 37. Afrika'da maden eritme işi cinsel birleşmeyle özdeş tutulur; ıı.g.y, s. 62. Afrika'daki demircilerin farklı değerleri konusunda krş Forgerons et Alchimistes, s. 89 vd. Bkz. Forgerons et Alchimistes, s. 101 vd. 71


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TAKİHI • 1

Madencilerin, metalurjistlerin ve demircilerin mesleği etrafında

kümelenmiş

b ü t ü n bu d ü ş ü n c e ve inançlar taş devrinden miras kalan hotno faber m i t o l o j i s i n i hissedilir ölçüde zenginleşt irmiş tir. Ama maddenin m ü k e m m e l leş t irilmesi işine katılma isteği ö n e m l i sonuçlar vermiştir. İnsan, doğayı d e ğ i ş t i r m e s o r u m l u l u ğ u ­ n u üstlenerek zamanın yerini almıştır; eonlarm' yeraltmm derinliklerinde " o l ­ g u n l a ş m a k " için ihtiyaç d u y d u k l a r ı n ı zanaatkar birkaç haftada verebileceği kanı­ s ı n d a d ı r ; ç ü n k ü yeraltı rahminin yerini fırın almıştır. Binlerce yıl sonra s i m y a c ı n ı n düşüncesi de bundan farklı olmayacaktır. Ben Jonson'm Tfıe Alchemist {Simyacı} adlı oyununun bir karakteri şöyle der: " K u r ş u n :

ve diğer madenler, eğer d ö n ü ş m e k için gerekli zamanı bulsalar, altın o l u r l a r d ı . " Ve başka bir simyacı ekler: "Bizim sanatımız işte bu noktada icra o l u n u r . "

00

"Za­

mana egemen olma" mücadelesi - b u mücadele en buyuk başarıya organik kimya­ n ı n sağladığı "sentetik ürünler"le ulaşacak, b u "hayatın sentetik terktbi'nde (Homunculus [küçük insan], simyacıların eski d ü ş ü ) tayin edici bir aşama o l a c a k t ı r z a m a n ı n yerini almak için verilen ve m o d e m teknoloji t o p l u m l a r ı insanının ayrıt edici özelliğini o l u ş t u r a n b u mücadele daha demir çağında başlatılmıştı. Bunun dinsel a n l a m l a r ı n ı n b o y u t u n u daha ileride ölçmeye çalışacağız.

Eon; Ölçülemeyecek kadar uzun zaman parçası - y n . 0 0

Krş. Forgerons et Afclumisto, s. 54 vd, 175 vd. Ayrıca bkz. bu kitabın 3. cildinde Batı sim­ yası ve "bilimsel ilerleme"nın dinsel sonuçları hakkındaki bölümler. 72


E L E Ş T İ R E L KAYNAKÇA

§ 8. A. Rııst kırk yıl boyunca Meiendorf, Sıellmoor ve Ahrensburg-Hopfenbachïa gerçekleş­ tirdiği kazılar hakkında birçok eser yayımladı; en önemlileri şunlardır: Die alt-uı\d mittelstein­ zeitlichen Funde von Stellmoor (Neumünsier in Holstein, ] 934); Das altsteînzettliche Rentıerjagerlager Meiendorf (ay m yer, 1937); Die Jungpdùoll! ise lien Zeh mı lagen vrai Ahrensburg (1958); Vor 20.000 jähren (Neumünsier, 1962), Bu keşiflerin dinsel anlamları konusunda, krş. A. Rusı, "Neue cndglaziale Tünde von kul tische-religio ser Bedeutung" (UP-.Schweis, 12, 1948, s. 68-71); aynı yazar, 'Eine endpalaolitische hölzerne Gotzenfigur aus Ahrensburg" (Rom. Genn. Koni. d. dtsch. Aich, /usf.. Berim, 1958, s. 25-26); H. Pohlhausen, "Zum Motiv der Rentierversenkung der Hamburger u. Ah­ rensburger Stufe des niederdeutschen Fbchiandmagdalenien," Anihropos, 48, 1953, s. 987¬ 990; H, Muller-Karpe, Handbuch der Vorgeschichte, 1, s. 225; 11, s. 496 (no. 347); j . Mannger, "Die Opfer der paläolitischen Menschen," (Amhropica, St. Augustin bei Bonn, 1968, s, 249¬ 272), s. 266-270. Suya batırma yoluyla kurban venue konusunda bkz Alois Closs, "Das Versenkungsop¬ fer," Wiener Beiträge zur Kulturgeschichte und Linguistik, 9, 1952, s. 66-107. Doğu Ispanya'dakı mağara resimleri sanalının dinsel anlamlan konusunda, bkz. H. Obermaier, Fossil Man m Spam (New Häven, 1924); J. Maringer, TJıe Gods oj Pi rhistoric Man, s. 176-186.

§ 9, Filistin'in tarihöncesi hakkındaki en iyi ve eksiksiz inceleme J. Perrot'nunkıdır: "Préhis­ toire Palestinienne," Diel, de la Bible içinde, Ek. e. VIII, 1968, süt. 286-446. Ayrıca bkz. R. de Vaux. Histoire oncienrıe d'Israël, c. I (Paris, 1971), s. 41-59. Nattuf kültürü konusunda, bkz. D. A. E. Garrod, "The Natufian Culture: The Life and Economy of a Mesolitbic People in the Near East," Proceedmgs oj the British Acaderııv içinde, 43 (1957), s. 211-227; E. Anati, Palesti­ ne Bejore the Hebrews (New York, 1963), s. 146-178; H. Muller-Karpe, Handtuch der Vor­ geschichte, II: Jungsteinzeit (Münih, 1968). s. 73 vd, Nattuf dmı konusunda, bkz. son olarak Jacques Cauvin, Religions néolithiques de Syro-Palesüne (Paris, 1972), s. 19-31. Kafataslarının dinsel anlamlan ve rituel yamyamlık konusunda, bkz.

Muller-Karpe,

a.g.y., c. 1, s. 239 vd; Walter Dostal, "Ein Beıvrag zur Frage des religiösen Weltbildes der frü­ hesten bodenbauer Vorderasiens," Archiv fiir Völkerkunde, 12, 1957, s. 53-109, özellikle s 75-76 (kaynakçayla birlikte); R. B. Oman, The Ongiıı o/ European Thought (Cambridge, 1951, 2. baskı, 1954), s. 107 vd. 530 vd. § 10. Afrika'daki "ntuel av" konusunda, bkz. Helmut Straube, Die Tierveılıieidungen der ajrifaıniscfıen Naiunolher (Wiesbaden, 1955), s 8.3 vd, 198 vd ve birçok yerde. Asurlularda, İranlılarda ve Türk-Mogollarda savaş ve av teknikleri arasındaki benzerlikler konusunda, bkz. Kari Meulı, "Ein altpersischer Kriegsbrauch" (Wesloslhche Abhandlungen. Festschrift Jur Rudolph Tchudi, Wiesbaden, 1954, s. 63-86). 73


DİNSEL LNANCLAR VU D U S U N Œ I EK T A R İ H İ - 1

Avın başka mitolojik ve folklorik izlekler de ortaya çıkardığını ekleyelim. Bir tek örnek verecek olursak: Geyik cinsi bir avı takip etmek kahramanı öteki dünyaya veya büyülü bir dünyaya götürür, sonunda avcı orada İsa veya Boddhısattva ile karşılaşır vb: kış. M Eliadc, De Zalnmis à Cengis-Klıan (1970), s. 131-161. Bir toprağın keşfine ve fethine, bir sitenin kuruluşuna, bir nehirden geçmeye veya bataklıkları aşmaya vb ilişkin çok sayıda miı ve efsa­ nede, çtkışsız görünen bir durumun çözümünü hayvan keşfeder; krş. Elıade, a.g.y., s. 135 vd, 160. § 1 1 . Bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesi hakkında, bkz. Muller-Karpe, a.g.y.. II, s. 240¬ 256; Peter j . Ucko ve G. W. Dımbley (ed.), The Domestication and Exploitation of Wants arıcl Animals (Chicago, 1969); Gary A. Wright, "Origins of Pood Production in Southwestern Asia: A Survey of Ideas" (Current Anthropology, 12, Ekim-Aralik, 1971, s. 447-479). Karşılaştırmalı bir inceleme için, bkz. F. Herrmann, "Die Entwicklung des Pflanzenaııbauesals ethnologisches Problem," Studium Generale, I I , 1958, s, 352-363; aynı yazar, "Die religiösgeistige Welt des Bauertums in ethnologischer Sicht," a.g.v-, s. 434-441. Robert Braidwood ilkel tanmsal etkinliği dort aşamaya boler: Köylerde oturan ve ilkel bir ekincilik yapan halk (primaıy village farming); yerleşik köylerde tarım (settled village far­ ming); "başlangıç halindeki ekincilik" ve son olarak da "yoğun tanm yapan koy" (intensified village farming); krş. R. Braidwood ve L. Braidwood, "Earliest village communities of South West Asia," journal of World History,!, 1953, s. 278-310; R. Braidwood, "Near Eastern Prehis­ tory: The Swing from Food-Gat he ring Cultures to Village-Farming Communities us Still Im­ perfectly Understood," Science, c. 127, 1958, s. 1419-1430; krş. R Braidwood, "Prelude to Civilization," City Invicible: A Symposium on Urbanization and Cultural Development in the Aneient Near East, ed. Carl H, Kraeling ve Robert M. Adams (Chicago, 1960), s. 297-313; Carl O. Sauer, AgiïcufiuraÎ Origins and Dispersals (New York, 1952); Edgar Anderson, Plants, Man and Life (Boston, 1952). Hainuwele türü mitler ve onlann dinsel ve kültürel anlamı konusunda, bkz. A. E Jensen, Das religiöse Weltbild einer /ruhen Kultur (Stuttgart, 1948), s. 35 vd; aynı yazar. Mythes ei Cul­ tes chez les peuples primitifs (Fr. çev. Payot, 1954 (Alm. baskı, Wiesbaden, 1950]), s. 188 vd; Carl A. Schmitz, "Die Problematik der Mytholegeme 'Hainuwele' und 'Prometheus'," Anthropos, 55, 1960, s, 215-238; M Eliade, Aspects du Mythe (1963), s 132 vd; T. Mabuehi, "Tales Concerning the Origin of Grains in the Insular Areas of Eastern-So uihensiern Asia," Asian Folklore Studies, 23, 1964, s. 1-92; Atsuhiko Yoshida, "Les excrétions de la Déesse et l'origi­ ne de l'agriculture," Annales, Temmuz-Ağustos 1966, s. 717-728. Kısa bir süre önce de lleana Chirasi, Yunan mitolojisinde "on-tahıl" dönemiyle uyumlu oldukları düşünülen Hainuwele türünde bazı miısei-ritüel yapı bütünleri tanımladı; krş. Ele­ menti di culture precerealı nei mili e ritı greci (Roma, 1968). Alman etnolog Kunz Dittmer'e göre, kok ve soğanlı bitki ekimi Güneydoğu Asya'da da­ ha ust paleolitık çağda başlamıştı. Ekim ve hasat sorumluluğu kadınlara aitti; sepetler örü­ yorlardı ve daha geç bir tarihte çömlek üretimine de başlamışlardı Dolayısıyla ekili tarlalar

74


F.N UZUN DEVRIM TARIHIN KEŞFI

kadınların mülkü haline geldi. Koca eşinin evine yerleşiyor ve soy anaya bağlı olarak yürü­ yordu. Erkekler, av ve balıkçılık dışında, tarla açma, tarıma elverişli bale getirme çalışmalarım üstleniyorlardı. Dıttmer'iıı av ve bitki yetiştirmenin bir bileşimi olarak tanımladığı bu uygar­ lık türü ("Jäger-Pflanzer") tropikal Afrika'ya, Malmezya'ya ve her iki Amerika'ya yayıldı. Yine Güneydoğu Asya'da daha geç bir dönemde yumrulu bitkiler ekimi ve bahçıvanlık ortaya çıktı; domuz ve kümes hayvanları da bu dönemde eveılleştirildi. Bu uygarlığın özgül nitelikleri, anaerkil türde bir örgütlenme, gizli erkek cemiyetleri (kadınları korkulmak için), yas gruplarına dayalı sınıflar, kadının ekonomik ve dinsel önemi, ay mitolojileri, orji türü be­ reket tapınılan, kelle avcılığı ve kafatası tapımıdır. Hayatın yenilenmesi insanları kurban ede­ rek sağlanıyordu. Atalar tapımının gerekçesi onların berekette oynadıkları roldü. Diğer öz­ gül unsurlar: Şamanizm ve sanatın gelişimi (müzik, tapım dramalan, gizli cemiyet masklan, aıalann heykellerle tasviri). Bu uygarlık türü (veya tarımsal dongu) mezolıtik çağda Güney­ doğu Asya'ya (bu uygarlığa günümüzde bile Hindistan ve Hindiçin'in bazı ilkel halklarında rastlanmaktadır). Afrika'nın Ekvator üzerinde kalan bölümüne ve Polinezya dışındaki gü­ ney denizlerine yayılmıştı. Dıttmer tahıl ekinciliğini, bitki ekinciliğinin bir ikamesi (Ersatz) olarak açıklamakladır; lanmın bozkır alanlanna doğru yayılması böyle bir ikameyi zorunlu kılmıştı. Bitki ekimin­ den tahıl ekimine Hindistan'da geçilmişti; En eski tahıl olan dan orada yetiştinldi Bu yeni teknik Hindistan'dan Batı Asya'ya yayıldı ve otada da birçok laneli bitkinin yabanı türleri evcilleştırildi. Dittmer tahıl ekimine özgü iki üretim çemberi ayırt etmektedir: a) Yeterli yağ­ mur alan bölgelerde "geniş arazide az verimli" (exlensif) tarım; b) Yoğun (inıensi)) tarım, yani taraçalan. sulamayı ve bahçeciliği de kullanan tanm. Bu tanmsal aşamalardan her birine be­ lirti sosyolojik, ekonomik ve dinsel yapılar denk düşmektedir (krş. Kunz Dittmer, Allgemeine Völkerkunde, Braunschweig, 1954, s. 163-190). İ 12. Kadın ile ekili toprağın mistik dayanışması konusunda, bkz, M Eliade, Dinler Tarihine Giriş, s. 243-263, 324-349; aynı yazar, Mythes, reves et mysteres (1957), s. 206-253, Albert Dieterich'in aceleci gene II eşti mielen (Mutter Erde, 3. baskı, Berlin, 1925) konu­ sunda, bkz. Olof Pettersson, Motlter Eartfı: Atı Aııalysis of ihe Motfıer Eartft Concepts Accordiııg to Al!>erf Dıetctich (Lund, 1967). Aynca krş. P. ]. Ucko, Anlhropomorphıc Figurines (Londra, 1968) ve Andrew Fleming, "The Myth of the Mother-Goddess" (World Archaeology, 1, 1969, s. 247-261). Yunan ve Akdeniz tanrıçalarının döllenmeden üremeleri (parthénogénésc) konusunda, bkz, Uberto Pestalozza, Religione meditenıuıea. Vcclıi e nuovi studi (Milano, 1951), s. 191 vd. Dünyanın dönemsel yenilenmesi konusunda bkz. Eliade, Le myıhe de l'eternel relour (yeni baskı 1969), s. 65 vd; aynı yazar, Aspecls du nvyihe (1963), s. 54 vd. Kozmik Agaç simgeseliigı konusunda, bkz. Eliade, Le Clwmanisme (2. baskı, 1968), s, 49 vd, 145 vd, 163 vd, 227 vd'de sayılan belgeler ve kaynakçalar. Dairesel zaman ve kozmik dongu hakkında, krş. Le mythe de Véteme! retour, s. 65 vd. Mekana dinsel değer yüklenmesi konusunda, bkz. Dinler Tarihine Giriş, s. 355 vd. 75


PIN S El. İNANÇLAR VE. D Ü Ş Ü N C E L E R TARH 11 - I

Yang S>o neolitik kültüründeki konutların simgeselligi hakkında, bkz. îi. A. Stein. "Arc­ hitecture et pensée religieuse en Extrême-Orient." Arts As/a figues, 4, 1957, s. 177 vd; ayrıca krş. Elıode, Le d a munis me, S. 213 vd. Si ni il andıncı ve rituel ikilikler ve çeşitli uzlaşmaz cauşmalar ve kutuplaşmalar konusun­ da, bkz. Eliade, La Nostalgie des Origines (1971). s. 249-336. § 1 3 . Eriha'daki arkeolojik belgeler ve bunların yorumu hakkında, bkz. Kathleen Kenyon, Digging up Jericho (Londra, 1957); aynı yazar. Archaeology in ıftc tloly Land (Londra, 1960), j . ve J. B. E. Garstang, The Stoty of Jericho (Londra, 1948); E. Anan, Palestine before The Heb­ rews, s. 273 vd; R. de Vaux, Histoire ancienne d'Israël, s. 41 vd. Suriye ve Filistin'in neolitik çag dinleri hakkında, bkz. son olarak çıkan J. Cauviıı, a.g.y., s. 43 vd (Eriha, Munhata. Beıdha, Tel Ramad kazılan); s. 67 vd (Ras Şamra, Byblos vb); Muller-Karpe, HCIFU&UCJI, 11, s. 335 vd, 349 vd Mellaan, Eriha'nın çömlekçilik öncesi kültürünün 03 katmanı, MÖ 6500-5500) Hacılar kültüründen (MÖ 7000-6000) luredigini düşünüyordu; krş. "Hacilar: A Neolithic Village Si­ le," Scientific American, c. 205, Ağustos 1961, s. 90. Ama Earliest Civilization of the Near East (Londra-New York, 1965) adlı eserde (s. 45), Eriha'da (B katmanı) radyokarbon ölçümüyle belirlenmiş yeni tarihleri şöyle belirtmektedir: MÖ 6968 ve 6918; başka bir deyişle, iki kül­ türün çağdaş oldukları anlaşılıyordu. Çatalhöytık ise Yakındoğu'nun en geniş neolitik çağ kentidir. Kazıların henüz tamam­ lanmamasına karşın (1965'te yüzeyin yalnızca dörtte bin kazıtmışu), Çaıathöyuk şaşırtıcı bir uygarlık düzeyini onaya koymuştu: Gelişmiş bir tanm (birçok tahıl ve sebze türü), hayvancı­ lık, ticaret ve zengin bir şekilde bezenmiş birçok tapınak. Krş. James Mellaart, Çuial HÜVU/Î: A Neolithic Town of Anatolia (New York, 1967). Aynca bkz Walter Oostal. "Zum Problem der Stadt- und Hochkultur im Vorderen Orient

Ethnologische Marginalien." Anthropos, 63,

1968, s. 227-260. Tel Halef hakkındaki temel kaynakça Müllev-Karpe'ta kayıtlıdır: c. U, s 59 vd, 427-428 el-Ubeyd kültürü hakkında bkz Müller-Karpe, a.g.y., s. 6! vd, 339, 351, 423 (kazılarla ilgili kaynakça), 425 vd (Ak Tapınak, ziggurat). Ayrıca krş. M. E. L. Mallowan, Early Mesopo­ tamia and Iran (1965), s. 36 vd. Anılmayı hak eden bir tapmak daha var Matlowan'in Tel Brak'ta, Habur Vadısı'nde (Urukün 1000 km. kadar kuzeyinde) ortaya çıkardığı ve y. MÖ 3000'e tarihlediği "Gözler Tapmağı." Burada, beyaz ve siyah kaymaktaşından binlerce "put" bulundu; bunların özelliği, bir ya da birkaç çift göze sahip olmalarıydı, Mallowan'a göre bu putlar, her şeyi gören, site­ nin koruyucusu bir tanrıya sunulan adakları temsil etmektedir; krş. Eariy Mesopotamia, s. 48 vd ve şekil 38-40. Tapınak, tanrıça İnanna'ya adanmıştı. The Eye Goddess (1957) adlı kita­ bında, O. G S. Crawford bu ikonografik türün İngiltere ve İrlanda'ya kadar yayılmasını in­ celemektedir, ama verdiği birçok örnek ikna edici değildir. Heykelciklerin ve Mezopotamya tanhöncesiniıı diğer nesnelerinin simgeselligi ¡3 L Goff tarafından incelenmiştir: Symbols of Prehistoric Mesopotamia (New Haven ve Lone:,; 76

?63\


EN UZUN DEVRİM; TAKIMIN Kİ İŞE]

bkz. özellikle s. 10-48 (Tel Halef ve Ubeyd dönemleri) ve sek. 58-234. § 14. En eski Avrupa uygarlığı hakkında, bkz. Marija Gimbutas, "Old Europe e. 7000-3500 B.C.: The Earliest European Civilization Before the Infiltration of (he Indo-European Peop­ les," T/ie Journal of Indo-European Studies içinde, 1, 1973, s. 1-20. Dinsel düşünceler ve tapımlar hakkında bkz. Marija Gimbutas, 77ıe Cods and Goddesses of Old Europe, 700-3500 B.C.: Myths, legends, and Cult Images (Berkley ve Los Angeles, 1974); J. Maringer, "Priests and Priestesses in Prehistoric Europe," MR 17 (1977): 101-20. Càscioarele tapınağı hakkında, bkz. Vladimir Dumitrescu, "Edifice destiné au culte dé­ couvert dans la couche Boian-Spantov de la station-tell de Càscioarele," Dada, yeni seri, 12, 1968, s. 381-394. § 15. Madenlerin keşfi ve metalürji tekniklerinin gelişimi konusunda bkz. T, A. Rickard, Man and Metals. A Histoıy of Mining in Relation to the Development oj Civilization (New York, 1932); R. 1. Forbes, Metallurgy in Antiquity (Leiden, 1950); Charles Singer, E. Y. Holmyard ve A R Hall, A History oj Technology, 1 (Oxford, 1955). Kaynakçalar için bkz. M. Eliade, Forgerons et Alchimistes (Paris, 1956), s. 186-187; "The Forge and the Crucible: A Postscript" (HR, 8, 1968, s. 74-88), s. 77. Madenlerde çalışanlar ve demirciler hakkında, bkz. Forgerons et Alchimistes, s. 57-88; "A Postscript," s. 78-80. Demirci Tannlar ve Uygarlaştıncı Kahramanlar hakkında, bkz. Forge­ rons et Alchimistes, s. 89-112. Simyanın "kökenleri" hakkında, bkz, A. M. Leicester, The His­ torical Background oj Chemistry (New York, 1956); I . R. Partington, History of Chemistry, c. 1 (Londra, 1961); Allen G. Debus, "The Significance of the History of Early Chemistry" (Cahi­ ers d'histoire mondiale, 9. 1965, s. 39-58); Roben P. Mullhauf, The Origin oj Chemistry (Lond­ ra, 1966).


I I I . BÖLÜM

MEZOPOTAMYA DİNLERİ

16. "Tarih S ü m e r ' d e B a ş l a r . . . " — Bilindiği gibi, S. N . Kramer'in bir kitabının başlığı budur." Ü n l ü Amerikalı şarkiyatçı bu kitapla ç o k sayıda kuruma, teknik ve dinsel kavrama ilişkin ilk bilgilerin S ü m e r metinlerinde k o r u n d u ğ u n u gösteri­ y o r d u . Bunlar ö z g ü n hali M Ö IH. binyıla kadar uzanan i l k yazılı belgelerdi. Ama b u belgelerin daha arkaik dinsel i n a n ç l a r yansıt t ı k l a n n a k u ş k u yoktur. S ü m e r uygarlığının k ö k e n i ve eski iarihi h e n ü z yeterince bilinmemektedir. Sami kökenli olmayan ve bilinen hiçbir başka d i l ailesiyle de açıklanamayan Sümerceyi k o n u ş a n bir h a l k ı n , kuzey b ö l g e l e r i n d e n inip Aşağı Mezopotamya'ya yer­ leştiği v a r s a y ı l m a k t a d ı r . Büyük olasılıkla S ü m e r l e r etnik bileşimi h e n ü z biline­ meyen yerlilere (kültürel açıdan, el-Ubeyd adı verilen uygarlığı p a y l a ş ı y o r l a r d ı , krş. § 13) boyun e ğ d i r m i ş l e r d i r . Kısa denebilecek bir süre sonra, Suriye çölün­ den gelen ve Sami kökenli bir d i l olan Akkadçayı k o n u ş a n göçebe gruplar, Sü­ mer'in kuzeyindeki topraklara girmeye ve an arda gelen dalgalar halinde S ü m e r kentlerine sızmaya başladılar. M Ö I I I . b i n y ı h n ortalarına d o ğ r u , efsaneleşmiş ön­ der Sargon'un y ö n e t i m i n d e k i Akkadlar ü s t ü n l ü k l e r i n i S ü m e r sitelerine kabul et­ tirdiler. Bununla birlikte daha fetihten ö n c e bir S ü m e r - A k k a d sembiyozu g e l i ş m i ş ve i k i ü l k e n i n b i r l e ş m e s i n d e n sonra iyice güçlenmişti. Daha 30 ya da 40 yıl ö n c e ­ sine kadar, bilginler tek k ü l t ü r d e n , b u i k i etnik tabakanın k a y n a ş m a s ı sonucunda ortaya çıkan Babil k ü l t ü r ü n d e n söz ediyorlardı. Bugün Sumer ve Akkad katkıları­ n ı ayn ayn incelemek gerektiği konusunda g ö r ü ş birliğine varılmıştır; ç ü n k ü i ş ­ galcilerin yenilenlerin k ü l t ü r ü n ü özümsediği d o ğ r u olmakla b i r l i k t e , i k i halkın yaratıcı dehası birbirinden farklıdır. Bu ayrışmalar özellikle d i n a l a n ı n d a fark edilmektedir. En eski çağlardan beri tanrısal varlıkların İşareti boynuzlu bir taçtı. Demek k i O r t a d o ğ u ' n u n her yerinde o l d u ğ u gibi, b o ğ a n ı n neolitik çağdan beri varlığı d o ğ r u l a n a n dinsel simgeselligi kesintisiz bir b i ç i m d e Sümer'e de aktarılmıştı. Başka b i r deyişle tanrısal varoluş biçimi fiuvvei ve mekânsal

"aşfiinlifila", yanı gök g ü r ü l t ü s ü n ü n g ü m b ü r d e d i g i (çün-

Türkçe baskısı için bkz. Samuel Noah Kramer, Tarifi Sümer'de Baslar, çev Koyukan, Kabala, 1999 - y n . 78

Hamide


MEZOPOTAMYA DıNU-Kı

k ü gok g ü r ü l t ü s ü boğaların b ö g ü r t ü s û y l e özdeşleştiriliri iş t i) fırtınalı gökyüzüyle t a n ı m l a n m ı ş t ı . Tanrısal varlıkların ı d e o g r a m l a r ı n d a n ö n c e konan ve başlangıçta bir yıldızı temsil eden belirleyici işaret de onların b u "aşkın," göksel yapısını d o ğ r u l a n m a k t a d ı r . Sözlüklere g ö r e b u belirtecin tam karşılığı " g ö k y ü z ü " d ü r . De­ mek k i b ü t ü n tanrılar göksel varlıklar olarak d ü ş ü n ü l ü y o r ; b u nedenle tanrılar ve tanrıçaların ç o k güçlü b i r ışık yaydıkları kabul ediliyordu. İlk S ü m e r metinleri rahipler tarafından gerçekleştirilmiş sınıflandırma ve sis­ t e m l e ş t i r m e çalışmasını yansıtır Once b ü y ü k taunlar ü ç l ü s ü , o n l a r ı n a r d ı n d a n da gezegen tanrıları ü ç l ü s ü gelir. Ayrıca b ü y ü k ç o ğ u n l u k l a adlarından başka b i r şey bilinmeyen t ü r l ü tanrılar h a k k ı n d a kabarık listeler vardır. S ü m e r dini daha tarifli­ nin şafağında "kadim" bir d i n olarak onaya ç ı k m a k t a d ı r . Kuşkusuz b u g ü n e dek keşfedilenler, parçalı ve yorum 1 a n m a s ı çok g ü ç metinlerdir. Yine de bu eksik b i l ­ gilere dayanarak bile, bazı dinsel geleneklerin i l k anlamlarını yitirmeye başladık­ ları a n l a ş ı l m a k t a d ı r . A n , E n l i l ve Enki'den o l u ş a n b ü y ü k tanrılar üçlüsünde de aynı s ü r e ç sezilmektedir. Adının da işaret ettiği gibi (cin = g ö k y ü z ü ) , birincisi b i r gök t a n n s ı d ı r . Herhalde panteonun en önemli ve egemen tanrı tanımına en i y i uyan üyesi oydu; ama An'da ckus oiiosus'" belirlileri g ö r ü l m e k t e d i r . Hava tanrısı (Ulu Dağ adı da v e r i l i r ) Enlil ve " T o p r a ğ ı n Efendisi," "temellerin" tanrısı Enki daha etkin ve " g ü n c e P d i r ; Enki'nin ezeli sulann tanrısı o l d u ğ u kanısı yanlıştır ve S ü m e r anlayışında, karaların okyanus üzerine o t u r d u ğ u kabul edildiği için bu ha­ taya d ü ş ü l m ü ş t ü r . Şimdiye dek gerçek anlamda hiçbir kozmogoni metni keşfedilememiştir,

ama

bazı imalar S ü m e r l e r i n yaklaşımına göre yaratılışın belirleyici anlarını yeniden o l u ş t u r m a m ı z a olanak vermektedir. Tanrıça K a m ı m ı (adı, "ezeli deniz"i ifade eden piktogramla yazılmaktadır) ' G ö k ve Yeri d o ğ u r a n ana" ve " b ü t ü n t a n n l a r ı l

yaratan k a d ı n ata™ olarak tanıtılmaktadır. Hem evrensel hem de tanrısal bir bütün olarak tasavvur edilen "ezeli sular" izleğine arkaik kozmoloji metinlerinde sıkça rastlanır. Bu ö r n e k l e de su kütlesi, d ö l l e n m e s i z ü r e m e yoluyla i l k çifti, eril ve d i ­ şil temel öğeleri c a n l a n d ı r a n G ö k (tanrı A n ) ve Yer'i (tanrıça K i ) d o ğ u r a n i l k Ana ile özdeşleştirilmiştir. Bu ilk çift, hieros gamosla birbirine karışacak denli birleş­ m i ş d u r u m d a y d ı . O n l a r m b i r l e ş m e s i n d e n hava tanrısı E n l i l d o ğ d u . Bir d i ğ e r bel­ ge p a r ç a s ı n d a n Enlil'in ebeveynlerini ayırdığını ö ğ r e n i y o r u z ; Tanrı A n göğü yu-

Deus ou'osus ('durağan tann'): Yaratılmış düzenle veya insanlarla ilişkisini koparmış laım. Bu tasavvurda, Yüce Tanrı'nm diğer Lannlar veya gifeel varlıklar üzerindeki otoritesi devam eımekle birlikte etkinliğim onlara devretmiştir -yn. 79


DİNSEL INANQ-AG VI: DÜŞÜNCELER TARİH) - I

karı d o ğ r u kaldırdı ve E m i l de annesi Yeı'i y a n ı n d a g ö t ü r d ü . ' G ö k ve yerin ayrıl­ m a s ı n a ilişkin kozmogoni izlegi de o l d u k ç a yaygındır. Bu izlege farklı k ü l t ü r dü­ zeylerinde rastlanır. Ama O r t a d o ğ u ve Akdeniz'de k a y d e d i l m i ş versiyonlar, bü­ y ü k olasılıkla S ü m e r a n l a t ı s ı n d a n türemiştir, Bazı metinler " b a ş l a n g ı ç l a r ı n m ü k e m m e l l i k ve k u t l u l u ğ u n a değinir: "Her şe­ y i n m ü k e m m e l yaratıldığı eski g ü n l e r " v b , Ama anlaşılan gerçek cennet, ne has­ 2

talık ne de ö l ü m ü n b u l u n d u ğ u Dilmun'dur. Orada "hiçbir aslan ö l d ü r m e z , hiçbir kurt k u z u y u kapmaz p a r ç a l a m a z . . . . Hiçbir göz hastası " g ö z ü m ağrıyor" demez.... Surlarında hiçbir gece bekçisi d o l a ş m a z . . . . " Bununla b i r l i k t e b u m ü k e m m e l l i k 3

s o n u ç t a bir hareketsizlikti; ç ü n k ü D i l m u n ' u n efendisi Tanrı Enki toprak gibi ba­ kire olan e ş i n i n y a n ı n d a uyuyup kalmıştı. Enki u y a n d ı ğ ı n d a Tanrıça

Ninhur-

sag'la, sonra o n u n d o ğ u r d u ğ u kızla, en sonunda da bu kızın kızıyla birleşti - ç ü n ­ kü bu cennet ü l k e s i n d e gerçekleşmesi gereken bir teogoni söz konusuydu. Ama anlamsız g ö r ü n e n bir olay tanrılar arasındaki i l k drama yol açtı. Tanrı yaratılan bazı bitkileri yedi; Oysa k i "onların kaderini belirlemesi," yani v a r o l u ş biçimle­ r i n i ve işlevlerini saptaması gerekiyordu, Bu a n l a m s ı z harekete çok öfkelenen Nmhursag, Enki ölünceye kadar, ona "yaşam gözü" ile b a k m a y a c a ğ ı n ı " açıkladı. N i t e k i m tanrıyı b i l i n m e d i k ağrılar sardı; giderek zayıflaması erken gelen ö l ü m ü n işaretiydi. Sonuçta onu iyileştiren yine eşi oldu."* Bu m i t i n yeniden o l u ş t u m l a b i l m i ş şekli, ne niyetle yapıldığı konusunda b i r karara varılamayacak düzeltmeler gerçekleştirildiğini

ortaya k o y m a k t a d ı r .

Bir

teogoni anlatısıyla tamamlanan cennet i z k ğ i , yaratıcı bir t a n r ı n ı n yoldan çıkması­ n ı ve cezalandırılmasını sergileyen b i r dramla s o n u ç l a n m a k t a d ı r ; bunu izleyen b ö l ü m d e t a n r ı n ı n a ş ı n zayıflaması onu ö l ü m e yaklaştırır. Kuşkusuz can alıcı b i r "hata" söz konusudur, ç ü n k ü Enki temsil ettiği temel ilkeye uygun davranmamış fır. Bu "hata" onun kendi yaratılışının yapısını krize sokma tehlikesini g ü n d e m e getir­ miştir. Başka metinlerde de kadere kurban olan tanrıların yakardan aktarılmakta­ dır. Kendi egemenlik sınırlarım aşan İ n a n n a ' n m ne gibi tehlikelerle karşılaşaeağı-

1

Bkz. Kramer, From the Tablets oj Sümer, s, 77 vd; aynı yazar, The Sumerians, s.

145

[Türkçesi için bkz. Sümerler, çev Özcan Buze, Kabala, 20021 2

"Gılgamış, Enkidu ve Yeraltı Dünyası" destanının yeni bir çevirisi için, bkz. Giorgio R_ Castellino, Mıtologta sumerico-accadica, s. 176-181. "Başlangıçtaki" mükemmellik konusun­ daki Mısır anlayışı için krş. g 25.

J

Fransızca çevirisi Maurice Lambert, La Naissance du Monde içinde, s, 106.

,

R. Jestin'tn yaptığı yoruma uyuyoruz, "La religion sumérienne," s, 170. 80


MEZOPOTAMYA DİNLEEt

m da ileride göreceğiz. Enki'nin d r a m ı n d a şaşırtıcı olan tanrıların ö l ü m l ü doğası değil, b u n u n sergilendiği m i t o l o j i k bağlamdır.

17. Tanrıları K a r ş ı s ı n d a İ n s a n — İnsanın k ö k e n i n i açıklayan en az d ö r t anlatı vardır. Bunlar o kadar farklıdır k i , bir gelenek ç o ğ u l l u ğ u n u varsaymak gerekir. Bir m i t , i l k insanların ot gibi yerden b i t t i k l e r i n i anlatır. Bir d i ğ e r versiyona gö­ re, insan bazı tanrısal zanaatkarlar tarafından kilden y o ğ r u l m u ş t u r ; daha sonra tanrıça N a m m u kalbini b i ç i m l e n d i r m i ş ve Enki de ona can vermiştir. Başka me­ tinlerde insanların yaratıcısı olarak tanrıça A r u n ı g ö s t e r i l m e k t e d i r .

Dördüncü

versiyona göreyse, insan kendisini yaratmak için ö l d ü r ü l e n i k i t a n r ı n ı n , Lagma'ların k a n ı n d a n o l u ş t u r u l m u ş t u r . Bu sonuncu izlek BabiVin m e ş h u r kozmogoni şiiri Enama Hiş'te yemden ele alınıp y o r u m l a n a c a k t ı r (krş. § 21). Bütün bu motifler, ç o k sayıda çeşitleme içinde, d ü n y a n ı n aşağı y u k a n her ye­ l i n d e k a r ş ı m ı z a ç ı k m a k t a d ı r . S ü m e r v e r s i y o n l a r ı n ı n ikisine g ö r e , i l k insan b i r anlamda tannsal ö z ü paylaşıyordu: Enki'nin can veren soluğu veya Lagma tannlan n k a n ı . Bu, tannsal varoluş biçimi ile insanlık d u r u m u arasında aşılmaz bir me­ safe b u l u n m a d ı ğ ı anlamına gelir, i n s a n ı n , öncelikle beslenme ve giydirilme

ge­

reksinimi olan tanrılara hizmet etmek için yaratıldığı d o ğ r u d u r . ' T a p ı m , tanrıla­ ra hizmet olarak algılanmıştı. Ama insanlar tanrıların h i z m e t k â r ı olsalar da, onlan n köleleri değillerdi. Kurban törenleri özellikle adak ve sunulardan o l u ş u y o r d u . Sitenin b ü y ü k toplu bayramlarına gelince - Y e n i Yıl veya bir tapmak yapılması ne­ deniyle d ü z e n l e n i r l e r d i - b u n l a n n kozmolojik bir yapısı vardı. Raymond Jestin, metinlerde g ü n a h k a v r a m ı n a , kefaret unsuruna ve " g ü n a h ke­ çisi" d ü ş ü n c e s i n e r a s t l a n m a m a s ı ü z e r i n d e durur, O halde insanlar, t a n n l a r ı n yal­ 6

nızca h i z m e t k â n değil, aynı zamanda taklitçileri ve dolayısıyla

işbirlikçileridir.

Madem k i evrenin d ü z e n i n d e n tannlar sorumludur, insanlar o n l a r ı n kesin emirle­ rine uymalıdır; ç ü n k ü b u emirler hem d ü n y a n ı n hem de insan t o p l u m u n u n i y i iş­ lemesini sağlayan düzenlemelerden, kurallardan - " b u y r u k l a r " (me)~ kaynaklan­ m a k t a d ı r . Her varlığın, her hayat b i ç i m i n i n , tannsal veya insani her g i r i ş i m i n 7

5

Tapım hakkında krş. Kramer, The Sumerions, s. 140 vd; A L, Oppenheim, Anden! Mesopotarma, s. 183 vd.

fl

Jestin, a.g.y., s, 184. "Daha geç tarihli edebiyatta 'tövbe mezmurlari onaya çıkar, ama büyüyen Sami etkisi ayın edilebildiği için, bunlar anık Sümer bilincinin gerçek ifadeleri olarak görülemez," a.y

7

Farklı mesleklerin, vasıfların ve kurumlann me'si hakkında, krş. Kramer, Ftom che Tablets, 81


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARIMI • I

kaderini "kurallar" kurar, yani belirler. "Kuralların" belirlenmesi, alman k a r a r ı o l u ş t u r a n ve duyuran n o m î ö r ' m davranışıyla t a m a m l a n ı r . Her Yeni Yılda tanrılar sonraki onikı ayın kaderini belirler. Kuşkusuz Yakındoğu'da karşılaşılan eski b i r d ü ş ü n c e söz konusudur; ama bunun i l k kesin ifadesi S ü m e r l e r e aittir ve S ü m e r teologlann gerçekleştirdiği d e r i n l e ş t i r m e ve sistemleştirme çabasının kanıtıdır. Kozmik d ü z e n s ü r e k l i sarsılır; önce d ü n y a y ı "kaos"a indirgeme tehdidini sa­ vuran "Büyük Yılan," sonra da çeşitli

ritüellerle

kefaret ö d e m e k ve " a r ı n m a k " is­

teyen insanlann s u ç l a n , yanlışları ve hataları b u s a r s m t ı l a n yaratır. Ama Yeni Yıl bayramıyla d ü n y a d ö n e m s e l olarak yenilenir, başka bir deyişle "yeniden yaratı­ lır." "Bu b a y r a m ı n S ü m e r c e d e k i adı olan a-ki-til ' d ü n y a y ı yeniden yaşatan g ü ç ' an­ l a m ı n a gelir (lü 'yaşamak' ve 'yeniden yaşamak' demektir; b i r hasta '(yeniden) ya­ şar,' yani 'iyileşir'); burada ebedi d ö n ü ş yasasının b ü t ü n d ö n g ü s ü ç a g n ş t ı n l m a k t a d ı r . " Birbirine az ç o k benzeyen Yeni Yıl mitsel-rituel senaryolarına sayısız kül­ 3

t ü r d e rastlanır, Babıl b a y r a m ı Jİîitu'yu incelerken b u n l a n n ö n e m i n i değerlendir­ me fırsatını bulacağız (krş, § 22). Senaryo, sitenin koruyucusu olan ve heykeller veya h ü k ü m d a r tarafından temsil edilen - T a n r ı ç a İ n a n n a ' n ı n kocası u n v a n ı verilen h ü k ü m d a r , aynı zamanda Dumuzi'nin b e d e n l e n m i ş haliydi"- i k i tanrı ile b i r tapı­ nak cariyesi a r a s ı n d a k i kutsal evliliği kapsar. Bu hieros gamos tanrılarla insanlann birliğini s o m u t l a ş t ı r ı y o r ve geçici nitelikte de olsa, b u b i r l i k hatırı sayılır sonuç­ lar

yaratıyordu;

çünkü

tanrısal

enerji

sitenin

üstüne

—başka

bir

deyişle

" Y e r y ü z ü n e " - saçılıyor, onu kuisuyor ve başlayan yeni yılda refah ve m u t l u l u ğ u g ü v e n c e y e alıyordu. T a p ı n a k yapımı Yeni Yıl b a y r a m ı n d a n da daha ö n e m l i y d i . Bu da kozmogoni­ n i n b i r t e k r a n y d ı , ç ü n k ü tapınak - t a n r ı n ı n " s a r a y ı " - ımago mundi'yi' en eksiksiz b i ç i m d e temsil ediyordu. Bu, arkaik ve çok yaygın bir d ü ş ü n c e d i r . (Bu düşünce Baal mitinde da k a r ş ı m ı z a çıkacak, I 50). S ü m e r a n l a t ı l a n n a g ö r e , insan yaratıl­ d ı k t a n sonra, t a n r ı l a r d a n b i r i beş siteyi k u r d u ; onlan "temiz yerde k u r d u , onlara

s. 89 vd; The Sumenans, s. 117 vd. Me terimi, "varlık, oluş'' (Jacobsen) veya "tannsal güç" (Landsberger ve Falkenstein) diye çevrilmiş ve "ölü ve canlı maddedeki değişmez, varlığı sürüp giden ama kişileşmemiş, yalmzca tannlann sahip olduğu türden bir tannsal içkınlik" olarak yorumlanmıştır 0- van Dijk), 8

9

Jestin, a.g.y., s. 181. Krş, S, N. Kramer, "Le Rite de Mariage sacri Dumuzi-Inanna," s. 129; aynı yazar, The Sotred Mamage Rite, s. 49 vd. Dünya imgesi ^yn. 82


MEZOPOTAMYA DİNLERİ

ad verdi ve onları t a p ı m merkezi y a p t ı . "

Daha sonra tanrılar sitelerin ve tapı­

nakların p l a n l a n n ı d o ğ r u d a n h ü k ü m d a r l a r a aktarmakla yetindiler. U ğ u r l u yıldız­ ların belirtildiği b i r levhayı g ö s t e r e n Tanrıça Nidaba ve tapınağın planını açıkla­ yan bir t a n r ı Kral G u d e a ' n ı n rüyasına g i r d i . " T a p ı n a k ve site modelleri deyim yerindeyse "aşkın" nitelikledir; çünkü önceden g ö k y ü z ü n d e mevcutturlar. Babil sitemlinin arketipleri takımyıldızlardaydı; Sippar'm modeli Yengeç takımyıldızın­ da, N i n o v a n m k i B ü y ü k Ayı'da, Asur'unki Ç o b a n t a k ı m y ı l d i z i n d a y d ı v b .

1 2

Bu an­

layışa k a d i m D o ğ u d a yaygın olarak r a s t l a n m a k t a d ı r . Krallık k u r u m u da alâmederiyle, yani taç ve tahtla birlikte "gökten i n m i ş t i , " '

3

Tufandan sonra krallık i k i n c i kez y e r y ü z ü n e taşındı. Kelimelerin ve k u r u m l a r ı n göksel ö n - v a r o l u ş u n a inanış, arkaik ontolojide hatırı sayılır bir ö n e m kazanacak ve en m e ş h u r ifadesini Platon'un Idealar k u r a m ı n d a bulacaktı. Varlığına i l k kez S ü m e r belgelennde rastlanan b u inancın k ö k e n l e r i anlaşılan tarihöncesine kadar u z a n m a k t a d ı r . N i t e k i m , göksel modeller k u r a m ı , i n s a n ı n eylemlerinin tanrısal varlıklar tarafından ortaya konan davranışların tekrarından (taklidinden) başka bir şey o l m a d ı ğ ı n ı ileri suren ve b ü t ü n dünyaya yayılmış arkaik b i r anlayışın uzantısı ve geliştirilmiş halidir.

18. tik Tufan

Miti—

Tufandan sonra krallığın yeniden g ö k t e n indirilmesi gerek­

t i ; ç ü n k ü b u felaket " d ü n y a n ı n sonu" anlamına geliyordu. Gerçekten de S ü m e r versiyonunda Zisudra, A k k a d versiyonunda ise U t n a p i ş t i m adını alan bir tek i n ­ san k u r t u l m u ş t u . Ama ona, Nuh'tan farklı olarak, sulardan çıkan "yeni toprak"ta oturma i z n i verilmedi. Az çok "tanrılaşan," en azından ö l ü m s ü z l ü ğ e erişen fela­ ketzede, D i l m u n (Zisudra) ülkesine veya "nehirlerin ağzına" ( U t n a p i ş t i m ) nakle­ dildi. S ü m e r versiyonundan elimize yalnızca birkaç p a r ç a ulaşabilmiştir; T a n r ı l a r panteonunun bazı üyelerinin ç e k i m s e r tavrına veya muhalefetine k a r ş ı n , b ü y ü k tanrılar insanlığı tufanla yok etmeye karar verirler. Birisi "alçakgönüllü, itaatkâr, dindar" Kral Zisudra'nm erdemlerini sayar. Koruyucusu tarafından olaylardan ha­ berdar edilen Zisudra, A n ve Enlıl'in aldığı kararı duyar. Elimizdeki metinde bu noktada b ü y ü k bir b o ş l u k var. Herhalde bu b ö l ü m d e Zisudra'ya gemiyi nasıl ya­ pacağına ilişkin ayrıntılı bilgiler veriliyordu. Yedi g ü n yedi gece sonra g ü n e ş ye-

Krş. Kramer tarafından çevrilmiş metin, From die Tablets, s. 177. E. Burrows, "Some Cûsmological Patterns in Babylonian Religion," s, 65 vd. Krş, a.g.y., 5. 60 vd, Bkz. "Sümer Kralları Listesi," çev. Kramer, The Sumerians, s. 328 vd. 83


DİNSEL İNANÇLAR VE DLIiUNCF.LFJÎ TAKİHI -1

tıiden d o ğ a r ve Zisudra g ü n e ş tanrısı Utu'nun ö n ü n d e secdeye v a ı ı r . Eldeki son m e t i n parçasına g ö r e , A n ve Enlil Zisudra'ya "tannlannki gibi b i r hayat" ve tanr ı l a n n "ebedi solugu"nu verip, onu mucizevi D i l m u n ü l k e s i n e yerleştirirler.

11

Gılgamış destanında yine tufan izlegi k a r ş ı m ı z a çıkıyor. Oldukça i y i korun­ m u ş b u m e ş h u r eser, Kitabı Mukaddesteki anlatıma benzerliklere daha i y i ışık t u ­ tuyor. O n a k ve oldukça arkaik bir k a y n a ğ ı n söz konusu o l d u ğ u anlaşılıyor.

R.

Andree, H . Usener ve J. G. Frazer'm derlemelerinden beri bilindiği gibi, tufan Lzleği neredeyse b u t u n d ü n y a y a yayılmıştır; (Afrika'da çok nadir olsa da) b ü t ü n kı­ talarda ve farklı k ü l t ü r düzeylerinde varlığı d o ğ r u l a n m ı ş t ı r . Bazı çeşitlemelerin önce Mezopotamya, sonra da Hindistan'dan başlayan yayılma sürecinin sonucu o l ­ d u ğ u anlaşılıyor. Bir ya da b i r ç o k rafan felaketinin masalsı anlatılara y o l a ç m ı ş olması da m ü m k ü n d ü r . Ama b u kadar yaygın bir m i t i , jeolojik izleri bulunama­ m ı ş g ö r ü n g ü l e r l e açıklamaya k a l k ı ş m a k tedbirsizlik olur. Tufan m i t l e r i n i n çoğu b i r anlamda k o z m i k

ritmin

p a r ç a l a n gibidir: Yozlaşmış b i r insanlığın yaşadığı

"eski d ü n y a " sulara g ö m ü l ü r ve bir süre sonra su "kaosundan" "yeni b ü dünya" çıkar.

15

M i t i n birçok çeşitlemesinde, tufan insanların işlediği " g ü r ı a h l a n n " (veya ritüel hatalarının) sonucudur; k i m i zaman da yalnızca tanrısal bir varlığın insanlığa son verme isteğinden kaynaklanır. Mezopotamya anlatısında tufanın nedenini sapta­ mak kolay değildir. Bazı imalar, t a n n l a n n bu karan "günahkârlar" nedeniyle al­ dığını d ü ş ü n d ü r m e k t e d i r . Bir başka anlatıma g ö r e , insanların dayanılmaz " g ü r ü l ­ t ü s ü " EnliTi ö f k e l e n d i r m i ş t i r ,

16

Bununla birlikte başka kültürlerde gelecekteki tu­

fanı haber veren mitler incelenirse, başlıca nedenlerin hem insanların hem de ihtiyarlayan dünyanın

günahlarında

düşkünlüğünde yattığı g ö r ü l ü r . Evren yalnızca var o l ­

d u ğ u , yani canlı o l d u ğ u ve ürettiği için yavaş yavaş bozulur ve sonunda y ı k ı l m a ­ ya y ü z tutar. Bu nedenle de yeniden yaratılması gerekir. Bir başka deyişle, Yeni Yıl b a y r a m ı n d a simgesel olarak gerçekleştirilen şeyi; tufan makrokozmik ölçekte hayata geçirir: Yeni bir yaratımı m ü m k ü n k ı l m a k için g ü n a h k â r bir insanlığın ve

Krş, Kramer, Fronı the Tablets, s. 177 vd; aynı yazar, Sumenan Mythology, s. 97 vd; G, R. Castellino, Mitoîogia, s, 140-143. Bazı tufan mitlerinin içerdiği simgesellik konusunda, bkz. M Elıade, Dinler Tarihine Giriş. s. 215 vd. Apsu'nun uyumasını engelleyen genç taıınlan öldürme karanna yine "gürültu"nün neden olduğunu ilende (§ 21) göreceğiz (Krş. Enuma Eliş, tablet 1, 21 vd). 84


MEZOPOTAMYA DİNLERİ

" d ü n y a n ı n sonu" gelir.

19. Y e r a l t ı n a İ n i ş : t n a n n a ve D u m u z i — Gezegen tanrıları ü ç l ü s ü n d e , NannaSuen (Ay), U t u ( G ü n e ş ) ile V e n ü s yıldızı ve aşk tanrıçası olan İnanna yer alıyor­ d u . A y ve G ü n e ş tanrıları en parlak noktaya Babil d ö n e m i n d e çıktılar, Akkad tan­ rıçası Iştar'ın ve daha sonra da Aştarte'nin b e n z e ş t iril d iği tnanna ise. Yakın Do­ ğ u d a başka hiçbir tanrıçanın e r i ş e m e d i ğ i b i r tapını ve m i t o l o j i "güncelliği"nden yararlanacaktı, l n a n n a - l ş t a r en parlak çağında hem aşk, hem savaş tanrıçasıydı, yani hayatı ve ö l ü m ü y ö n e t i y o r d u ; ne kadar güçlü o l d u ğ u n u belirtmek için hermafrodit o l d u ğ u (/star barbata) s ö y l e n i y o r d u . Kişiliği daha S ü m e r d ö n e m i n d e tam olarak çizilmiştir ve o n u n merkezi m i t i antik d ü n y a n ı n en a n l a m l ı yaratımla­ r ı n d a n birini o l u ş t u r u r . Bu mit b i r aşk hikayesiyle başlar; U r u k ' u n koruyucu tan­ rıçası İnanna çoban Dumuzi'yle evlenir,

böylece Dumuzi sitenin

hükümdarı

olur. tnanna tutkusunu ve m u t l u l u ğ u n u yüksek sesle ilan eder: "Ben, neşe içinde y ü r ü y o r u m . . . . Efendim kutsal kucağa yaraşır!" Ama eşini bekleyen trajik sonu da ö n c e d e n hissetmektedir; "Ah sevgilim, y ü r e ğ i m i n erkeği ... ben seni u ğ u r s u z b i r yazgıya s ü r ü k l e d i m . . . . Ağzınla ağzıma dokundun, d u d a k l a r ı m ı başına b a s t ı r d ı n , işte b u nedenle u ğ u r s u z bir yazgıya m a h k û m e d i l d i n . " " Bu " u ğ u r s u z yazgı," hırslı I n a n n a ' n ı n "ablası" Ereşkigal'in yerini almak üzere Yeraltı'na inmeye karar verdiği g ü n çizilmişti. Yukarıdaki Büyük Krallığın k ü m d a n olan İnanna, Aşağıdaki Dünyaya da h ü k m e t m e ö z l e m i n d e d i r .

hü-

Ereşki­

gal'in sarayına girmeyi başarır, ama Yedi Kapıyı birer birer aştıkça, başkapıcı giysilerini ve takılannı ç ı k a r m a k t a d ı r , İ n a n n a ablasının karşısına çırılçıplak -ya­ ni b ü t ü n " g ü ç l e r i n d e n " s o y u n m u ş olarak- çıkar. Ereşkigat " d i k t i ona g ö z l e r i n i , Ölüm bakışını" ve Inanna'nın "bedeni cansız kaldı." Üç g ü n geçince y a k ı n dostu N i n ş u b u r , I n a n n a ' n ı n yola ç ı k m a d a n once verdiği talimatlara uyup Tanrı E n l i l ve T a n n Nanna-Sm'i durumdan haberdar eder. Ama onlar b u işe k a r ı ş m a z ; çünkü İnanna, karşı gelinmez k u r a l l a r ı n h ü k ü m s ü r d ü ğ ü b i r alana - Ö l ü l e r

1T

l e

Diyarı'na-

Krş. Aspects du mythe, s. 71 vd. Atrahasis desiamndaki versiyona göre, Ea tufandan sonra yedi erkek ve yedi kadın yaratılmasına karar verdi; krş Heidel, TJıe Gilgitmesİ! Epie, s 259¬ 260. Bir diğer versiyona göre, İnanna başlangıçta çiftçi Enkimdu'yu tercih eder, ama kardeşi Güneş tarınsı Utu onu bu fikrinden caydım; krş. 5. N. Kramer, Tte Sacred Marriage Rite, s, •69 vd; aynı yazar, "Le Rite de Mariage Sacré Dumuzi-İnanna," s. 124 vd. Aksi belirtil­ medikçe, Kramer'ın çevirilerini bu makaleden alıntılıyoruz, S. N. Kramer, Le nie de mariage sacré, s. 141, 85


DINSEL İNANÇLAR V E D Ü Ş Ü N C E L E R TARIHI -1

girerek, "yasaklanmış işlerle u ğ r a ş m a k istemişti," Yine de Enlil bir ç ö z ü m buiur: İki haberci yaratır ve birine "hayat yiyecegi"nı, diğerine "hayat suyu"nu verip on­ ları Yeraltına g ö n d e r i r . "Bir çivide asılı duran cesedi" hileyle c a n l a n d ı r m a y ı başanrlar ve İ n a n n a yeraltından çıkmak üzere iken A m m n a k i î e r (Yeralcınm Yedi Yargı­ cı) onu yakalar: "Ölüler diyarına i n i p de ölüler diyanndan zarara u ğ r a m a d a n çı­ kan g ö r ü l m ü ş m ü ? Eğer İnanna ölüler diyanndan çıkacaksa, yerine b i r i n i b ı r a k »20

sın. İ n a n n a y a n ı n d a bir grup galla şeytanıyla y e r y ü z ü n e geri d ö n e r ; eger yerine ge­ çecek b i r

başka

tanrısal

varlık

bulamazsa, g a î k ' l a r

onu

geri

götürecektir

Şeytanlar ö n c e N i n ş u b u r ' u yakalamak ister, ama inanna onlan engeller. Daha son­ ra hep birlikte Umma ve Bad-Tibira şehirlerine yönelirler; bu şehirlerin dehşete kapılan koruyucu t a n n l a n kendilerini tnannanm ö n ü n d e yerlere a t ı p , tozlann içinde s ü r ü n ü r l e r ve onlara acıyan tanrıça aramasını başka yerde s ü r d ü r m e y e ka­ rar verir. Sonunda Uruk'a gelirler. İnanna orada Dumuzi'nin ağlayıp d ö v ü n m e k yerine, en zengin giysileri içinde tahta k u r u l d u ğ u n u ve artık ş e h r i n tek h ü k ü m d a n o l d u ğ u için neredeyse sevindiğini şaşkınlık ve öfkeyle görür. " ( İ n a n n a ) gözleri­ n i ona d i k t i , o l û m bakışını! Ona karşı k o n u ş t u , öfkeli sözlerle! Bir çığlık kopar­ dı, suçladı onu! İşte bu, g ö t ü r ü n onu! (dedi şeytanlara)."

21

D u m n z i k a y ı n b i r a d e r i g ü n e ş l a n n s ı Utu'ya kendisini bir yılana d ö n ü ş t ü r m e s i için yalvarır ve kız kardeşi Geştinanna'nın evine d o ğ r u k a ç ı p onun ağılına sığı­ m ı . Şeytanlar onu b u ağılda b u l u p işkence eder ve yeraltına g ö t ü r ü r l e r . Metinde­ k i bir b o ş l u k nedeniyle son b ö l ü m ü bilemiyoruz. "Ama D u m u z i ' n i n d ö k t ü ğ ü göz­ yaşlarına acıyan Ereşkigal'in o n u n yeraltında ancak yılın yarısında k a l m a s ı n a ka­ rar verip acı yazgısını y u m u ş a t t ı ğ ı ; yılın gen kalan yarısında Dumuzi'nin y e r i n i kız k a r d e ş i G e ş t i n a n n a ' n ı n aldığı a n l a ş ı l m a k t a d ı r . "

22

Aynı m i t i n Akkadça versiyonu, bazı ö n e m l i farklılıklarla birlikte, Istafm

Ye­

raltına /niş; ride anlatılır. Sümer metinlerinin çevrilmesi ve y a y ı m l a n m a s ı n d a n ön­ ce, tanrıçanın "geri d ö n ü ş ü olmayan ülke"ye, Tammuz'un " ö l ü m ü " n d e n sonra ve onu geri getirmek üzere gittiği sanılıyordu. S ü m e r versiyonunda bulunmayan ba-

Çev Jean Bottero, Annuaire de VEeole des Uautes Etudes, 1971-72, s. 85. 2 1

Çev. Bottero, a.g.y , s. 91. Bir başka dökümde İnarma'mtı bu davranışı korkuyla açık­ lanıyor gibidir. Cinler İnanna'yı yakalayıp gen götürme tehditleri savurmaya başlayınca, "dehşete kapılan (İnanna) onlara Dumuzi'yi venr! Bu genç adamın (der onlara) ayaklarını zincirleyin vb," a.y.

2 2

S N. Kramer, a.g.y , s 144. 86


MEZOPOTAMYA DİNLERİ

zı unsurlar b ö y l e bir y o r u m u cesaretlendirir gibiydi. Bu unsurlardan i l k i , Akkad versiyonunda Iştar'ın esaretinin felakete y o l açan sonuçlarıydı. Tanrıça kaybol­ duktan sonra insan ve hayvan üremesi tamamen d u r m u ş t u . Bu felaket, a ş k ve be­ reket tannçasıyla sevgili eşi Tammuz a r a s ı n d a k i hieros gamos kesintiye u ğ r a m a s ı ­ n ı n sonucu olarak açıklanabiliyordu. Felaket evrensel b o y u t l a r d a y d ı ve Akkad versiyonunda, ç o k y a k ı n d a h a y a t ı n tamamen y o k olacağından k o r k a n b ü y ü k tanrı­ lar, Iştar'ı kurtarmak için m ü d a h a l e etmek zorunda kaldılar. S ü m e r versiyonunda şaşırtıcı olan, D u m u z i ' n i n m a h k û m edilişi için gösteri­ len "psikolojik," yam insani gerekçedir: Her şey eşini muzaffer bir edayla tahtına yerleşmiş halde bulan İ n a n n a ' n m öfkesiyle açıklanır gibidir. Bu duygusal açıkla­ ma sanki daha arkaik bir d ü ş ü n c e y i örtmektedir- Her yaratma ya da ü r e m e eyle­ m i n i kaçınılmaz olarak " ö l ü m " - b u ritüel bir ö l ü m d ü r , dolayısıyla geri d ö n ü ş ü vardır— izler. S ü m e r kralları, tıpkı daha sonra Akkad kralları için de geçerli ola­ cağı gibi, Inanna'yla fıieros gomos içinde D u m u z i ' n i n bedenlenmelendir." Bu du­ r u m , ş u ya da b u Ölçüde kralın ritüel " ö l ü m ü " n u n k a b u l ü n ü gerektirir. Bu örnek­ te, S ü m e r metninde aktarılan ö y k ü n ü n gerisinde tnanna'nın k o z m i k bereket dön­ g ü s ü n ü g ü v e n c e y e almak için düzenlediği bir mysieria (sır| b u l u n d u ğ u n u varsay­ mak gerekir. Gılgamış'ın, kendisini kocası olmaya davet eden Iştar'a verdiği kü­ çümseyici yanıtta b u mysteria'ya bir g ö n d e r m e sezilebilir: G ı l g a m ı ş ,

Tammuz

için her yıl ağıtlar y a k ı l m a s ı kararını

Ama bu

Iştar'ın verdiğini

hatırlatır.

24

ağıtlar r i n i e l nitelikteydi: Tammuz ayının (haziran-temmuz) 18'inde genç t a n n n ı n yeraltına inişine ağlanırken, onun altı ay sonra "yeniden y u k a r ı çıkacağı" b i l i n i ­ yordu. Tammuz tapımı O r t a d o ğ u ' n u n aşağı yukarı t a m a m ı n a yayılmıştır.

MO VI.

yüzyılda Hezekiel, t a p m a ğ ı n k a p ı l a r ı n d a "agLt yakıp d ö v ü n e n " Kudüs kadınlarına ileniyordu (8:14-15). Sonunda Tammuz, her yıl ö l ü p yeniden dirilen dramatik ve h ü z ü n l ü genç tann çehresine b ü r ü n d ü . Ama o n u n S ü m e r d e k i ilkörneginin muhte­ melen daha k a r m a ş ı k b i r yapısı vardı: Onu temsil eden ve dolayısıyla kaderini paylaşan krallar, her yıl d ü n y a n ı n yeniden yaratılışını k u t l u y o r l a r d ı . Ama dün­ y a n ı n yeniden yara tıkabilmek için ö n c e yok olması gerekiyordu; kozmogoni ö n c e ­ sinin "kaos"u aynı zamanda k r a l ı n ritüel " ö l ü m ü " n ü ve yeraltına inmesini gerek­ t i r i y o r d u . İki k o z m i k v a r o l u ş biçimi - ö l ü m / h a y a t , kaos/kozmos, k ı s ı r h k / b e r e -

Krş. Kramer, ThtSacreàMamageMe, s. 63 vd; "Le Rite de Mariage Sacré," s, 131 vd. Tablet V I , satır 46-47. Bottéro bu bolümü şöyle çevirir: "İlk eşin Tammuz için evrensel yası sen düzenledin" (a.gy., s. 83), 87


D İMSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ -1

k e t - aslında aynı s ü r e c i n i k i farklı anını o l u ş t u r u y o r d u . T a r ı m ı n keşfinden sonra kavranan b u mysteria d ü n y a n ı n , hayalin ve insan v a r o l u ş u n u n b ü t ü n c ü l açıklama­ s ı n ı n temel ilkelerinden b i r i haline geldi; b u ilke b i t k i l e r i n b ü y ü m e s i d r a m a s ı n ı aşan b i r nitelikteydi; ç ü n k ü k o z m i k r i t i m l e r i , insan kaderini ve tanrılarla ilişkile­ ri de b u ilke y ö n e t i y o r d u . M i t , Ereşkigal'in krallığım fethe, yani ölümü yok etmeye giden aşk ve bereket tanrıçasının uğradığı bozgunu anlatır. Demek k i insanlar ve bazı tanrılar b a y a t / ö l ü m ü n art arda gelişini kabullenmek z o r u n d a d ı r . Dumuzi-Tammuz altı ay sonra "yeniden ortaya ç ı k m a k " üzere "yok olur." Bu art arda geliş

-

tanrının d ö n e m s e l varlığı ve y o k l u ğ u - insanların " k u r t u l u ş u n u , " ö l ü m s o n r a s ı kaderlerini ilgilendiren mysteria'lar oluşturabilecek b i r yapıdaydı.

Sümer-Akkad

krallan tarafından ritüel b i ç i m i n d e temsil edilen Dumuzi-Tammuz'un ö n e m l i b i r r o l ü v a r d ı , çünkü tanrısal ve insani varoluş biçimleri a r a s ı n d a k i y a k ı n l a ş m a y ı gerçekleştirmişti. Sonradan, her insan krallara özel bu ayrıcalıktan y a r a r l a n m a y ı umabilirdi.

20, S ü m e r - A k k a d S e n t e z i — U m m a h ü k ü m d a r ı Lugalzaggisi MÛ 2375'e d o ğ r u , S ü m e r s ite-tapınakların ç o ğ u n u birleştirdi, imparatorluk düşüncesinin b i l d i ğ i m i z i l k dışa v u r u m u budur. Bir k u ş a k sonra, Akkad kralı Sargon aynı girişimi daha başarılı b i r h i ç i m d e yineledi. Ama S ü m e r uygarlığı b ü t ü n yapılarını k o r u d u . De­ ğişiklik yalnızca site-tapın a klarm krallarını ilgilendiriyordu: Onlar Akkadlı fatihe karşı y ü k ü m l ü o l d u k l a n n ı k a b u l l e n i y o r l a r d ı .

Sargon'un i m p a r a t o r l u ğ u

sonra. Yukarı Dicle bölgesinde g ö ç e b e hayatı s ü r e n "barbar" Guti'lerin

yüzyıl

saldırılan

sonucunda yıkıldı, O andan soma Mezopotamya tarihi kendini yineler g i b i d i r : S ü m e r ve A k k a d ' ı n siyasi birliği, d ı ş a n d a n gelen "barbarlar" tarafından yok edi­ lir; d ı ş a n d a n gelenler de iç isyanlarla devrilir. Gutilerin egemenliği yalnızca bir yüzyıl sürdü ve daha sonra bunun yerini yüzyıl boyunca (y. MÛ 2050-1950) uçuncû Ur Hanedanından kralların egemenliği aldı. Sümer uygarlığı doruk noktasına bu dönemde ulaştı. Ama aynı zamanda Sümer siyasi gücünün kendini son kez gösterdiği donem de bu oldu. Doğuda ElamHar, batıda Suriye-Arap çölünden gelen Amoritler tarafından yıpratılan imparatorluk çöktü. Me­ zopotamya iki yüzyıldan u m n bir sure birçok devlete bölünmüş bir halde kaldı. Babd'in Amurrulu hükümdan Hammurabi, ancak MÛ 1700'e doğru birliği kurmayı ba­ şardı, imparatorluğun merkezini daha kuzeye, kendisinin hükümdar olduğu siteye taşıdı. Mutlak bir iktidar sahibi görüntüsü veren Hammuıabi'nin kurduğu hanedan bir yüzyıldan daha kısa süre hüküm sürdü. Ama başka "barbarlar," «asitler kuzeyden mıp Amorıtlen yıpratmaya başladılar. Sonunda, MÛ 1525'e doğru zaferi kazandılar.


MEZOPOTAMYA DÎNLERİ

DOrt yüzyıl boyunca Mezopotamya'nın efendisi olarak kalacaklardı. Si t e-tapmaklardan site-devletlere ve i m p a r a t o r l u ğ a geçiş, O r t a d o ğ u tarihi acı­ s ı n d a n ç o k ö n e m l i bir o l a y d ı r .

25

Konumuz açısından M Û 2000'e d o ğ r u artık ko-

n u ş u l m a m a y a başlayan S ü m e r c e n i n dinsel t ö r e n dili ve dolayısıyla b i l i m d i l i işle­ v i n i daha o n b e ş yüzyıl boyunca k o r u d u ğ u n u h a t ı r l a t m a k t a yarar var. Diğer dinsel t ö r e n dilleri Sanskritçe, İbranice, Latince, eski Slavca da benzer bir kaderi payla­ şacaktır. S ü m e r dinsel t u t u c u l u ğ u Akkad yapılarında da devam eder. En üstün tann üçlüsü değişmez: A n u , Enlıl, Ea (= Enkı). Yıldız tanrıları üçlüsü, k ı s m e n kendilerine denk d ü ş e n t a n n l a n n Sami kökenli a d l a r ı n ı alır: A y , Sin (Sümerce Suen'den türetilmiştir); G ü n e ş , Samaş; V e n ü s gezegeni Iştar (= İnanna). Ereşkigal ve eşi Nergal yerakıns y ö n e l m e y e devam eder. İ m p a r a t o r l u k ihtiyaçlarının gerek­ tirdiği az sayıdaki değişikliğin - ö r n e ğ i n dinsel önceliğin Babil'e geçmesi ve Enl i l ' i n y e r i n i Marduk'un a l m a s ı - "gerçekleşmesi için yüzyıllar g e ç e r . "

36

Tapınağa

gelince, "yapıların b ü y ü k l ü ğ ü ve sayısı d ı ş ı n d a , S ü m e r evresinden beri . . . genel d ü z e n l e m e d e hiçbir temel özellik d e ğ i ş m e m i ş t i r . " " Bununla birlikte Sami dinsel d e h a s ı n ı n katkıları önceki yapılara eklenir. Ö n c e ­ likle evrensel tanrılar düzeyine y ü k s e l e n i k i " m i l l i " tanrıyı -Babillİ Marduk ve daha sonra Asurlu A s u r - belirtelim. Kişisel duaların ve g ü n a h ç ı k a r m a i l a h i l e r i ­ n i n t a p ı m içinde kazandığı ö n e m de anlamlıdır. En güzel Babil dualarından b i r i b ü t ü n tanrılara, hatta d u a c ı n ı n tanımadığını alçakgönüllülükle kabul ettiği tanrıla­ ra da seslenmektedir: 'Ey T a n r ı m , g ü n a h l a r ı m b ü y ü k ! Ey t a n ı m a d ı ğ ı m t a n n , gü­ n a h l a r ı m b ü y ü k ! Ey t a n ı m a d ı ğ ı m tanrıça, günahlarım, b ü y ü k ! İnsan hiçbir şey bilmez; bilmez g ü n a h m ı , i ş l e m i ş t i r , yoksa i y i l i k m i y a p m ı ş t ı r , bilmez.... Ey T a n r ı m , h i z m e t k â r ı m reddetme! G ü n a h l a r ı m yedi kere yedi ediyor..., Uzaklaştır günahlarımı! "

î e

G ü n a h çıkarma ilahilerinde duacı suçlu o l d u ğ u n u kabullenir ve

g ü n a h l a r ı n ı y ü k s e k sesle itiraf eden G.ünah çıkarma işlemine kesin t ö r e n s e l jest­ ler eşlik eder: diz ç ö k m e , secde ve " b u r n u n yamyassı edilmesi," Büyük tannlar - A n u , Erüil, E a - t a p ı m d a k i ü s t ü n l ü k l e r i n i giderek y i t i r i r l e r . M ü m i n l e r artık daha ç o k Marduk'a veya yıldız tanrılarına, lştar'a ve özellikle de

2 5

Yeni kurumlar (profesyonel ordu ve bürokrasi gibi) ilk kez ortaya çıkar; zamanla bu kurumlan başka devletler de benimseyecektir,

2 6

Jean Nougayrol, "La religion babylonienne," s. 217

1 7

A.g.y.,s. 236.

2 8

Cevin F. J. Stevens'dan alınmıştır, ANET, s. 391-92. Almulanan dizeler: 21-26, 51-53, 59¬ 60. 89


DİNSEL İNANCI AR VT! DÜŞÜNCELER TARIMI -1

Şamaş'a b a ş v u r m a k t a d ı r . Zamanla Şamaş eksiksiz b i r evrensel tanrı haline gele­ cektir. Bir ilahide g ü n e ş tanrısına her yerde, yabancıların ülkesinde bile tapıldıgı açıklanır; Şamaş adaleti korur, k ö t ü y ü cezalandırır ve haklıyı ö d ü l l e n d i r i r /

9

Tan­

rıların "ışıltılı" niteliği güçlenir: Özellikle dehşet saçan ışıma güçleriyle kutsal bir k o r k u uyandırırlar, Işık, tanrısallığın en m ü k e m m e l vasfı olarak g ö r ü l ü r ve kral da tanrılık d u r u m u n u paylaştığı için, o da ışıklar s a ç a r .

w

A k k a d dinsel d ü ş ü n c e s i n i n b i r diğer yaratımı k â h i n l i k t i r . Buyu u y g u l a m a l a r ı ­ n ı n çoğaldığı ve o k ü l t disiplinlerin (özellikle astroloji) geliştiği de fark edilir. Daha sonra b u dallar b ü t ü n Asya ve Akdeniz d ü n y a s ı n d a halk arasında yaygınlaşa­ caktır. Kısacası Sami k ö k e n l i katkıların ayırt edici niteliği, dinsel deneyimde kişisel unsura verilen ö n e m ve bazı tanrıların daha ü s t ü n bir konuma yüceltilmesidir. Bu yeni ve görkemli Mezopotamya sentezi i n s a n ı n v a r o l u ş u n a ise trajik bir bakış y ö ­ neltmektedir.

21. D ü n y a n ı n Y a r a t ı l ı ş ı — Enuma Eliş adıyla bilinen (bu ad şiirin i l k sözlerinden alınmıştır. "Bir zamanlar y u k a r ı d a . , . . " ) kozmogoni şiiri, Gılgamış destanıyla bir­ likte Akkad d i n i n i n en ö n e m l i y a r a t ı m ı n ı o l u ş t u r m a k t a d ı r . S ü m e r edebiyatında b ü y ü k l ü k , dramatik gerilim, teogoni ve kozmogoni bilgisini ve i n s a n ı n yaratılı­ ş ı m birbirine b a ğ l a m a çabası açısından b u şiirle kıyaslanabilecek başka b i r şey yoktur. Enuma Eliş. d ü n y a n ı n kökenlerini Marduk'u y ü c e l t m e k amacıyla anlatır, b i ­ lekler yeniden yoruma uğratılmış olsa da eskidir. En başta İlk imge olarak sunu­ lan, a y r ı ş m a m ı ş su b ü ı ü n l ü ğ ü ve bunun içinde seçilen i l k çift, Apsu ile Tiamat anlatılır. (Başka kaynaklar, Tiamat'ın denizi ve Apsu "mm d ü n y a n ı n y ü z e y i n d e dur­ d u ğ u tatlı su kütlesini temsil ettiğini belirtirler). Başka b i r ç o k i l k tanrı gibi, T i ­ amat da h e m k a d ı n h e m de çift cinsiyetli olarak tasarlanmıştır. Tatlı ve tuzlu su­ ların k a r ı ş ı m ı n d a n d i ğ e r t a n n çiftleri doğar. İkinci çift, Lahmu ve Lahumu hak­ k ı n d a neredeyse hiçbir şey b i l m i y o r u z (Bir rivayete g ö r e , insanı yaratmak için kurban e d i l m i ş l e r d i ) . Ü ç ü n c ü çift Anşar ve Kişar'a gelince, b u n l a r ı n

isimleri

S ü m e r c e d e "yukarıdaki u n s u r l a r ı n t a m a m ı " ve "aşağıdaki u n s u r l a r ı n t a m a m ı " an­ l a m ı n a geliyordu.

Çeviri için bkz. ANUT. s. 387-385, A. Leo Oppenheim, Aneleni Mcsopotamia, s. 176; E. Cassin, La splendeur dnint, s. 26 vd, 65 vd. 90


MEZOPOTAMYA MINLtEl

Zaman geçer ("Günler yayılır, yıllar ç o ğ a l ı r " ) /

1

Birbirini tamamlayan b u i k i

" b ü t ü n " ü n kutsal evliliğinden g ö k y ü z ü tanrısı Anu d o ğ a r ; o da N u d i m m u d ' u n (= Ea) dogmasını^ s a ğ l a r . ' Genç tanrılar çılgınca hareketleri ve çığlıklanyla 3

Ap-

su'nun h u z u r u n u bozarlar. Apsu da Tiamat'a yakınır: "Bu tavırlarına katlanamıyo­ r u m . G ü n d ü z l e r i dinlenemiyorum, geceleri u y u y a m ı y o r u m . Bu davranışlarına bir son vermek için onları yok etmek istiyorum. Ve sessizlik h ü k ü m s ü r s ü n bizim için, (nihayet) uyuyabilelim!" (tablet I , satır 37-39). Bu dizelerde " M a d d e n i n (ya­ ni t ö z ü n ataletine ve bilinçsizliğine denk düşen bir v a r o l u ş hali), kozmogoninin ö n k o ş u l u olan her t ü r l ü harekete karşı dirence, ilk hareketsizliğe d u y d u ğ u Özlem sezilmektedir. Tiamat "eşine öfkeyle bağırıp çağırmaya başladı. Acı bir çığlık attı ...: Ne! Kendi yarattığımızı m ı yok edeceğiz! O n l a r ı n b u t a v n n ı n can sıkıcı oldu­ ğ u n a k u ş k u yok, ama tatlılıkla sabredelim" ( I , 41-46), Fakat Apsu ikna o l m a d ı . G e n ç tanrılar atalarının kararını öğrenince, "tek bir söz s ö y l e y e m e d e n kalakal­ dılar" (58), Ama "her şeyi biten Ea" başı çekti. Büyülü sözleriyle Apsu'yu derin bir uykuya d a l d ı r d ı , o n u n "parıltısını çıkarıp kendi ü s t ü n e giydi" ve Apsu'yu zin­ cirledikten sonra ö l d ü r d ü , Ea, bundan böyle apsu adını verdiği suların t a n n s ı o l ­ du. Kansı Damkina da Marduk'u apsu'mm b a ğ r ı n d a , "yazgılar o d a s ı n d a , i l k ö m e k lerin t a p m a ğ ı n d a " (79) d o ğ u r d u . Metin b u son d o ğ a n t a n r ı n ı n b ü y ü k g ö r k e m i n i , bilgeliğini ve sınırsız erkini yüceltir. O zaman A n u , atalarına karşı yeniden saldı­ rıya geçti. Dört rüzgârı çıkardı ve "Tiamat'ı rahatsız etmek için dalgalan yarattı" (108). Hiç huzurlan kalmayan tannlar annelerine başvurdular: "Apsu'yu, eşini öl­ d ü r d ü k l e r i n d e , bırakalım o n u n y a n ı n d a yer almayı, bir kenara çekildin ve tek söz etmedin" (113-114). Bu kez Tiamat tepki göstermeye karar verdi. Canavarlan, y ı l a n l a n ,

"büyük

aslanı," "öfkeli iblisleri," "amansız silahlar taşıyan ve savaştan korkmayan" d i ­ ğerlerini yarattı (144), Ve " i l k d o ğ a n taunlardan ... Kingu'yu yüceltti" (147 vd). Tiamat Kingu'nun g ö ğ s ü n e Yazgılar tabletini bağladı ve ona en ü s t ü n erki verdi (155 vd). Bu hazırlıklar karşısında g e n ç tannlar cesaretlerini kaybettiler. Ne Anu ne de Ea Kingu'nun karşısına çıkmaya cüret edebildi. Yalnızca Marduk kavgayı göze aldı, ama o da ö n c e en ü s t ü n tanrı ilan edilmesini şart k o ş t u , diğer tannlar bunu hemen kabul ettiler, i k i ordu arasındaki savaşın sonucu Tiamat ile Marduk

Tablet I , 13. Aksi belirtilmedikçe, alıntılan Paul Garellı ve Marcel Leibovici'nın çevirisin­ den yapıyoruz, "La naissance du monde selon Akkad," s. 133-145. Büyük Sümer üçlüsünden yalnızca Enlıl eksiktir; onun yennı Ea'nın oğlu Marduk almış­ tır. 91


DİNSEL INANÇLAG VE DÛSÛNCELRK T A R İ H İ - I

a r a s ı n d a k i düelloyla belirlendi. "Tiamat onu yutmak için ağzını açtığında" (IV, 97), Marduk çılgın rüzgârlar fırlattı, "rüzgârlar Tiamat'ın gövdesini g e n l e ş t i r d ı . K a m ı şişti, ağzı açık kaldı. O zaman Marduk bir ok attı, ok T i a m a t ' ı n k a m ı n ı deldi, b a ğ ı r s a k l a r ı m yırttı ve kalbine s a p l a n d ı . Böylece onu ele geçiren Marduk canını aldı, cesedini yere attı ve ü s t ü n e çıktı" (IV, 100-104). Tiamat'ın y a r d ı m c ı ­ ları k a ç m a y a çalıştılar, ama Marduk "onlan bağladı ve silahlarını k ı r d ı " (111); daha sonra Kingu'yu zincirledi, Yazgılar tabletim aldı ve kendi g ö ğ s ü n e bağladı (120 vd). Sonunda Tiamat'ın yanma geri geldi, kafatasını y a r d ı ve cesedi "kuru­ t u l m u ş b i r balık" gibi ikiye b ö l d ü (137), b u .iki parçadan b i r i gök kubbe, d i ğ e r i y e r y ü z ü oldu. Marduk apsu sarayının bir suretini de g ö k y ü z ü n e d i k t i ve yıldızla­ rın seyrini belirledi. Beşinci tablet gezegenler evreninin d ü z e n l e n m e s i n i , zamanın belirlenmesini ve Tiamat'ın organlanndan d ü n y a n ı n ş e k i l l e n d i n l m e s i n i nakleder (gözlerinden Fırat ve Dicle akar, " k u y r u ğ u n u n b i r k ı v r ı m ı n d a n g ö k ile yer ara­ s ı n d a k i bağı yarattı," V, 59 vb). Sonunda Marduk, "tanrılan rahat ettirmek için onlara hizmet etme işini üstle­ necek" i n s a n ı yaratmaya karar verdi ( V I , 8). Yenilmiş ve z i n c i r l e n m i ş tanrılar hâ­ lâ kendilerine verilecek cezayı bekliyorlardı. Ea ı ç l e n n d e n yalnızca b i r i n i n kur­ ban edilmesini ö n e r d i . "Savaşı k i m i n kışkırttığı, Tiamat'ı isyana k i m i n teşvik et­ tiği ve kavgayı k i m i n başlattıgı"m ( V I , 23-24) ö ğ r e n m e k için sorulan sorulara hepsi bir tek isimle yanıt v e r i y o r l a r d ı : Kingu. Kingu'nun damarlan kesildi ve akan kandan Ea insanlığı yarattı ( V I , 3 0 ) .

33

Şiirde daha sonra M a r d u k onuruna b i r

t a p ı n a k (başka b i r deyişle saray) dikilmesi anlatılır. Enııma EÎiş, geleneksel mit izleklerini kullanmakta, ama

daha karanlık

bir

kozmogoni ve daha k ö t ü m s e r b i r insan bilgisi s u n m a k t a d ı r . G e n ç ş a m p i y o n Mard u k ' u y ü c e l t e b i l m e k için, i l k d ö n e m i n t a u n l a r ı n a , öncelikle de Tiamat'a "şeytani" değerler y ü k l e n m i ş t i r . Tiamat artık yalnızca her kozmogoniden önce yer alan i l k kaotik b ü t ü n l ü k değildir; sonunda sayısız canavarın yaratıcısı olarak ortaya çıkar; "yaratıcılığı" tamamen olumsuzdur. Enııma Efiş'e g ö r e , yaratıcı süreç Apsu'nun g e n ç tanrıları yok etme, kısacası evrenin yaratılışını h e n ü z filiz halindeyken dur­ durma isteği y ü z ü n d e n çok erken bir donemde tehlikeye girer (belli bir "dünya" yine de vardı; ç ü n k ü tannlar çoğalıyordu ve "konutlara" sahiptiler; ama b u yal­ nızca b i ç i m s e l b i r v a r o l u ş tarzıydı). Apsu'nun ö l d ü r ü l m e s i "yaratıcı cinayetler" dizisini başlatır; ç ü n k ü Ea o n u n yerini almakla kalmaz, su kütlesi içinde i l k dü-

3 3

Kozmolojiye ve insanın yaratılışına ilişkin başka koşut söylenceler bulunduğunu leyelim. 92

ek­


MEZOPOTAMVA 111NU-M

zenlemenin de y o l u n u açar ("ikametgâhını b u yerde kurdu . , . t a p m a k l a r ı belirle­ di"). Kozmogoni i k i t a n n grubu arasındaki ç a t ı ş m a n ı n sonucudur, ama Tiamat'm ordusunda canavarlar ve şeytani yaratıklar da yer a l m a k t a d ı r . Başka b i r deyişle, "ezeliyet" b u haliyle "olumsuz y a r a t ı m l a r ı n kaynağı olarak tanıtılmakladır. Marduk, g ö k ve yeri Tiamat'ın ö l ü s ü n d e n şekillendirir. Başka anlatımlarda da d o ğ r u ­ lanan b u izlek çeşitli yorumlara açıktır, i l k tanrısal varlıklardan b i r i n i n bedenin­ den o l u ş t u r u l a n evren, onun Özünü paylaşır; ama Tiamat'm "şeytanlaştırılması"ndan sonra hâlâ tanrısal bir ö z d e n söz etmek m ü m k ü n m ü d ü r ? Demek k i evrenin i k i l i bir doğası vardır: Açıkça şeytani denemese de en azın­ dan çelişkili değerler b a r ı n d ı r a n b i r "madde" ve M a r d u k ' u n esen o l d u ğ u için tannsal b i r "biçim." G ö k kubbe Tiamat'ın bedeninin yarısından şekillendirilir, ama yıldızlar ve yıldız k ü m e l e r i t a n n l a r ı n " k o n u t l a r ı " veya imgeleri olur. Yer de T i ­ amat'ın bedeninin dıger yarısını ve organlarını içerir, ama siteler ve tapmaklarla kutsanır. Son tahlilde d ü n y a , k a o t ı k ve şeytani "ezeliyetle"; tanrısal yaratıcılık, varlık ve bilgeliğin bir "karışımı" olarak ortaya çıkar. Bu belki de Mezopotamya k u r a m c ı l ı ğ ı n ı n ulaştığı en k a r m a ş ı k kozmogoni f o r m ü l ü d ü r ; çünkü bir tanrılar toplumunun bazdan anlaşılmaz ya da kullanılmaz hale g e l m i ş b ü t ü n yapılarını c ü r e t k â r b i r sentez içinde b i r araya getinnektedir. i n s a n ı n yaratılışı ise S ü m e r geleneğinin (insan tanrılara hizmet etmek için ya­ ratılmıştır), özellikle de i n s a n ı n k ö k e n i n i kurban edilen i k i Lagma tanrıyla açıkla­ yan versiyonun b i r uzantısıdır. Ama d u r u m u ağırlaştıran şu unsur e k l e n m i ş t i r : .Kingu, i l k t a n r ı l a r d a n b i r i olmasına r a ğ m e n , Tiamat'm yarattığı canavarlar ve şeytanlar ordusunun k o m u t a n ı , başşeytan haline gelmişti. Demek k i insan, şeyta­ n i bir maddeden o l u ş t u r u l m u ş t u : Kingu'nun kanı. S ü m e r versiyonlarıyla b u fark­ lılık a n l a m l ı d ı r . Trajik bir k ö t ü m s e r l i k t e n söz edilebilir; çünkü insan kendi do­ ğ u m u y l a m a h k û m edilmiş gibidir. Tek u m u d u kendisini Ea'mn b i ç i m l e n d i r m e s i dir; b u nedenle b ü y ü k bir tann tarafından y a r a t ı l m ı ş b i r "biçime" sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, i n s a n ı n yarattlışıyla d ü n y a n ı n kökeni arasında b i r b a k ı ş ı m bulunur. Her i k i durumda da hammadde, şeytanlaşmış ve zaferi kazanan genç tan­ rılar tarafından ö l d ü r ü l m ü ş g ü n a h k â r bir i l k tanrının ö z ü n d e n oluşmaktadır.

22. M e z o p o t a m y a H ü k ü m d a r l a r ı n ı n K u t s a l l ı ğ ı — Babİl'de Enuma Eiş Yeni Yıl b a y r a m ı n ı n d ö r d ü n c ü g û n u , tapınakta söylenirdi. S ü m e r c e d e zagmuk ("yılın baş­ langıcı"), Akkadçada akitu a d ı verilen bu bayram, nisan ayının i l k o n i k i günü boyunca k u t l a n ı r d ı . Burada en önemlilerini sıralayacağımız b i r ç o k kısma ayrıl-

93


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ • I

inişti: 1) Marduk'un "esaretine" denk d ü ş e n kralın kefaret g ü n ü ; 2) Marduk'un k u r t u l u ş u ; 3) Ritüel b i ç i m i n d e yapılan savaşlar ve bir şölenin d ü z e n l e n d i ğ i Bit Akitu'ya (Yeni Yıl bayram evi) kralın y ö n e t i m i n d e yapılan zafer alayı y ü r ü y ü ş ü , 4) Kralın tanrıçayı simgeleyen b i r tapmak canyesiyle kutsal evliliği; 5) T a n r ı l a r tarafından geleceğin belirlenmesi. Bu mitse-ritüel senaryonun i l k kısmı - k r a l ı n k ü ç ü k d ü ş m e s i ve Marduk'un esareti- d ü n y a n ı n kozmogoni öncesi kaosa geri d ö n m e s i n e işaret eder. Marduk tapınağında b ü y ü k rahip, kralın alâmetlerini (âsa, y ü z ü k , kılıç ve taç) elinden alır ve o n u n y ü z ü n e vurur. Sonra diz ü s t ü çöken kral masumiyetini açıklayan sözleri söyler: "Ben g ü n a h i ş l e m e d i m ey ülkelerin efendisi, senin tanrılığına karşı ihmal­ k â r d a v r a n m a d ı m . " B ü y ü k Rahip, M a r d u k adına yanıt verir: "Korkma ... Marduk d u a n ı duyacaktır. İ m p a r a t o r l u ğ u n u b ü y ü t e c e k t i r . . . . "

M

Bu sırada halk "dağa kapatıldığı" varsayılan Marduk'u a r a m a k t a d ı r ; bu "dağa kapatılma" ifadesi bir tanrının " ö l ü m ü " n ü belirtir. Inanna-Iştar'la i l g i l i

olarak

g ö r d ü ğ ü m ü z gibi, b u "nihai" bir ö l ü m değildi; yine de tanrıçanın yeraltından çı­ karılması için bedel ö d e n m e s i g e r e k m i ş t i . Aynı şekilde Marduk da "güneşten ve ışıktan uzağa" inmeye z o r l a n m ı ş t ı r .

35

Sonunda Marduk k u r t a r ı l ı r ve tanrılar yaz­

gıları belirlemek üzere toplanırlar (yani heykelleri b i r araya getirilir). Bu k ı s ı m Enuma Elıj'te Marduk'un en ü s t ü n tanrılığa yükseltildiği b ö l ü m e denk d ü ş e r . Kral ayin alayını sitenin d ı ş ı n d a bulunan bir yapı olan Bit Akitu'ya kadar g ö t ü r ü r . Bu ayin alayı Tiamat'm ü s t ü n e y ü r ü y e n tanrılar ordusunu temsil eder. Sennaşerib'de bulunan bir yazıttan yola çıkarak, b u i l k savaşın o y n a n d ı ğ ı , kralın da Asur'u (Marduk'un yerini alan tanrı) canlandırdığı v a r s a y ı l a b i l i r .

35

Kutsal evlilik,

Bit

Akitu'daki ş ö l e n d e n geri d ö n ü ş t e gerçekleşir. Son perde, yeni yılın her ayı için geleceğin belirlenmesinden o l u ş u r , " Bunu "belirleyerek," yıl ritüel b i ç i m i n d e ya­ ratılır, yani h e n ü z d o ğ a n yeni d ü n y a n ı n bahtı, bereketi, zenginliği güvence altına alınır. Akitti, o l d u k ç a yaygın b i r mitsel-ritüel senaryonun, özellikle de kozmogoninin

Alıntılar H, Frankfort, Kingship and the Gods'dan yapılmıştır, s. 320 (La Royauté et les Dieux, s. 409). Klasik çag yazarlan Babil'deki "Bel (= Marduk) mezan"ndan söz ederler. Bahsedilen bu yer, büyük olasılıkla tanemin geçici mezan olarak görülen Etemenankı tapmağının zigguraüydı. Bazı imalardan, i k i figüran grubunun savaşları oynadığı anlaşılmaktadır. Tıpkı Enuma Eliş'le Marduk'un yarattığı evrem yönelecek kanunlan belirlemesi gibi. 94


MEZOPOTAMYA DİNLERİ

yinelenmesi olarak g ö r ü l e n Yeni Yıl b a y r a m ı n ı n Mezopotamya versiyonunu tem­ sil eder.

38

Evrenin d ö n e m s e l yenilenmesi geleneksel t o p l u m l a r ı n b ü y ü k umudunu

o l u ş t u r d u ğ u n a göre, Yeni Yıl bayramlarına sık sık d e ğ i n m e m i z gerekecek. Ş i m d i ­ l i k Akifu'nun b i r ç o k b ö l ü m ü n e - k e n d i m i z i yalnızca Yakındoğu'yla söyleyecek

o l u r s a k - Mısır'da,

Hititlerde,

Ugarit'te

{Res

sınırlayarak

Şemra),

İran'da

ve

Sahillerde de rastlandığını belirtelim. Ö r n e ğ i n yılın son g ü n l e r i n d e ntüellerle so­ mutlaştırman "kaos," Satumalya t ü r ü n d e " o r j i " benzeri aşırılıklarla, b ü t ü n top­ lumsal d ü z e n i n altüst edilmesiyle, ateşlerin s ö n d ü r ü l m e s i ve ölülerin geri dön­ mesiyle (maskelerle temsil ediliyorlardı) gösteriliyordu,

i k i figüran

topluluğu

arasında savaşların varlığı Mısır, Hititler ve Ugarit'te bilinmektedir. Eski yılla yeni yıl a r a s ı n d a k i 12 g ü n boyunca gelecek 12 ayın "yazgısının belirlenmesi" ade­ ti O r t a d o ğ u ve D o ğ u Avrupa'da halâ s ü r m e k t e d i r .

39

Afîitu'da k r a l ı n rolü yeterince bilinmiyor. Kralın " k ü ç ü k d ü ş ü r ü l m e s i , " dünya­ n ı n "kaos" haline geri d ö n m e s i n e ve Marduk'un dagm içindeki "esaretfne denk d ü ş e r . Kral, Tiamat'a karşı verilen savaşta ve b i r t a p ı n a k h i z m e t k â n y l a kutsal ev­ liliğinde tanrıyı kişileştirir. Ama tanrıyla ö z d e ş l e ş m e her zaman belirtilmez: Da­ ha ö n c e de g ö r d ü ğ ü m ü z gibi, " k ü ç ü k d ü ş ü r ü l m e s i " sırasında kral Marduk'a sesle­ nir. Bununla birlikte Mezopotamya h ü k ü m d a r l a r m ı n kutsallığı geniş ölçüde d o ğ ­ r u l a n m ı ş t ı r . Dumuzi'yi temsil eden S ü m e r kralının t a n n ç a İnanna ile kutsal e v l i ­ liğine değinmiştik: Bu hieros gamos Yeni Yıl b a y r a m ı sırasında gerçekleşiyordu (§ 19). S ü m e r l e r e g ö r e , krallığın g ö k t e n İndiği biliniyordu; tanrısal b i r k ö k e n i var­ dı ve b u anlayış Asur-Babil uygarlığı yok olana kadar s ü r d ü . H ü k ü m d a r ı n kutsallığı çok çeşitli b i ç i m l e r d e ilan ediliyordu. Ona

"ülkenin

(yani d ü n y a n ı n ) kralı" veya "evrenin d ö r t bölgesinin kralı" deniyordu; bunlar başlangıçta tanrılar için kullanılan s ı f a t l a r d ı .

40

T a n r ı l a r d a o l d u ğ u g i b i , k r a l ı n da

b a ş ı n ı n çevresinde d o ğ a ü s t ü b i r ışık p a n l d ı y o r d u .

41

Kral daha dogmadan ö n c e ,

tanrılar onun yazgısını h ü k ü m d a r l ı k olarak belirlemişti

Kral, y e r y ü z ü n d e k i ev­

latları da kabul edilmekle birlikte, " t a n r ı n ı n oğlu" olarak g ö r ü l ü r d ü (Hammurabi o n u n Sin'in babası, Enlil'in de Lipitiştar'm oğlu o l d u ğ u n u açıklar). Bu çifte soy.

Krş. Eliade, Le Mythe de l'étemel retour (yeni baskı, 1969), s. 65 vd; Aspects du mythe, s. 56 vd. Krş. Le mythe de l'étemel retour, s, 81 vd. Krş. Frankfort, Kiıtgsfıip, s, 227 vd (= La Royauté, s. 303 vd). Akkadçada mekmmû adı verilen bu ışık, Iranlılann livarırıahma denk düşmektedir; krş Oppenheim, Ancient Mesopotamia, s. 206; Cassin, La splendeur divine, s. 65 vd. 95


DİNSEL İNANÇLAR VE D Ü Ş Ü N C E L E R T A R İ H İ -1

kralı tanrılarla İnsanlar a r a s ı n d a m ü k e m m e l bir aracı haline getiriyordu.

Hüküm­

dar t a n n l a n n k a r ş ı s ı n d a halkı temsil ediyor ve u y r u k l a r ı n ı n g ü n a h l a r ı n ı n kefare­ t i n i o Ödüyordu, K i m i zaman h a l k ı n ı n işlediği suçlar nedeniyle ölmesi gerekiyor­ du; A s u r l u l a n n b i r "yedek kral"ı o l m a s ı n ı n nedeni b u y d u " Metinler k r a l ı n , Ha­ yat Ağacı ile Hayat Suyunun b u l u n d u ğ u harika b a h ç e d e , tanrılarla içli dışlı olarak yaşadığını a ç ı k l a r ,

15

( N i t e k i m tanrı heykellerine her g ü n sunulan yiyecekleri kral

ve maiyeti yer). Kral t a n n n ı n "temsilcisi," tanrı tarafından d ü n y a d a adalet ve ba­ rışı k u r m a k ü z e r e göreve çağrılmış "halkın çobanı"dır.'''' "Ülkede adaleti kurmak üzere A n u ve E n l i l , Lipitiştar'ı ü l k e y ö n e t i m i n e çağırdıklarında ... o zaman ben Lipitiştar, N i p p u r l u mütevazı çoban ... EnlıVin sözlerine uyarak S ü m e r ve Akkad'da adaleti k u r u y o r u m . "

45

Kralın tanrısal varoluş b i ç i m i n i , kendisi tann olmadan paylaştığı söylenebi­ lir, O tanrıyı temsil ediyordu, b u da arkaik k ü l t ü r a ş a m a l a n n d a bir anlamda temsil ettigiyle aynı o l m a s ı n ı da getiriyordu. Her ne olursa olsun Mezopotamya k r a l ı , insanlar d ü n y a s ı ile tannlar d ü n y a s ı arasında bir aracı olarak, kendi kişiliğinde i k i v a r o l u ş b i ç i m i , tannsal ve insani v a r o l u ş b i ç i m l e r i arasında ritüel düzeyinde b i r birliği gerçekleştiriyordu. Kral, b u i k i l i doğası sayesinde, en azından mecazi anlamda hayatın ve bereketin yaratıcısı olarak kabul ediliyordu. Ama o (Mısır f i ­ ravunu gibi, krş, § 27) bir tanrı, tanrılar panteonunun yeni bir üyesi değildi. M ü m i n ­ ler dualarını ona g ö n d e r i n i y o r l a r d ı ; tam tersine krallarını k u t s a m a s ı için tannla¬ ra dua e d i y o r l a r d ı ; ç ü n k ü h ü k ü m d a r l a r , tannsal d ü n y a y l a içli dışlı olmalanna, bazı tannçalarla kutsal evliliklerine r a ğ m e n insan olma hallerim d ö n ü ş türe m ı y o r lardı. Son tahlilde onlar ö l ü m l ü y d ü . U r u k ' u n efsanevi kralı G ı l g a m ı ş ' m

bile

ö l ü m s ü z l ü ğ e e r i ş m e k girişiminde başansızlıga uğradığı u n u t u l m u y o r d u .

23. G ı l g a m ı ş Ö l ü m s ü z l ü k P e ş i n d e — H i ç k u ş k u yok k i Gılgamış Destanı, Babil y a r a t ı m l a n m n en ü n l ü s ü ve halk arasında en yaygın olanıdır. Bu destanın kahra­ m a n ı U r u k kralı Gılgamış, arkaik çağda da m e ş h u r d u ve onun efsanevi hayatının

Labat, l e caractère religieux de la royauté ossyro-bàbyhnienne, Kingship, s. 262 vd (= La Royauté, s. 342 vdj.

s. 352 vd; Frankfort,

Bahçıvan olarak Hayat Ağacına bakan kraldır; krş. Widengren, The King and the Tree oj Life in Ancient Near Eastern Religion, özellikle s. 22 vd, 59 vd. Krş. Hammurabi Kanunlarının girişi (I, 50), ANFT, s. 164. "Lipitiştar Kanunlan"na giriş, ANET, s. 159. Bkz. J, Zandee tarafından alıntılanan ve çevnlen metinler, "Le Messie," s, 13, 14, lö, 96


MEZOPOTAMYA D İ N L E R !

birçok b ö l ü m ü n ü n S ü m e r c e versiyonu da bulundu. Ama b ü t ü n bu öncüllere kar­ şın, Gılgamış Destanı Sami d e h a s ı n ı n ü r ü n ü d ü r . Ö l ü m s ü z l ü k arayışının ya da da­ ha d o ğ r u b i r deyişle, başarıya u l a ş m a k için her t ü r l ü şansa sahip g ö r ü n e n b i r g i ­ r i ş i m i n s o n u ç t a u ğ r a d ı ğ ı başarısızlığın en heyecan verici ö y k ü l e r i n d e n b i r i olan b u destan, çeşitli münferit b ö l ü m l e r d e n yola çıkılarak Akkadça yazılmıştır.

Hem

kahraman hem tiran olan bir kişiliğin erotik aşırılıklarının anlatımıyla başlayan b u efsane, s o n u ç b ö l ü m ü n d e yalnızca "kahramanlığa ilişkin" erdemlerin insanlık d u r u m u n u k ö k t e n aşmaya yetmediğini göstermektedir. Halbuki Gılgamış üçte i k i o r a n ı n d a tanrısal bir varlıktı; tanrıça Ninsun'la b i r ö l ü m l ü n ü n o ğ l u y d u . ' Metnin hemen başında onun her şeyi bilmesi ve y a p ı m ı n a 6

giriştiği g ö r k e m l i yapılar övülür. Ama bunun hemen a r d ı n d a n bize kadınlara ve g e n ç kızlara tecavüz eden ve erkekleri ağır işlerde d e r m a n s ı z bırakan b i r despot sunulur. Site sakinleri tanrılara yakanr ve tanrılar da Gılgamış'la başa çıkabile­ cek, dev gibi b i r varlık yaratmaya karar verirler. Enkidu adını alan b u yan-vahşi, yabanıl hayvanlarla barış içinde yaşamakta, onlarla birlikte aynı kaynaklardan su i ç m e k t e d i r . Gılgamış onun varlığını Önce d ü ş ü n d e , sonra da Enkidu'yu gören bir avcıdan öğrenir. O n u b a ş t a n çıkarıp Uruk a getirmesi için bir tapmak fahişesi gönderir. Tanrıların ö n g ö r d ü ğ ü gibi, i k i kahraman karşılaşır k a r ş ı l a ş m a z boy öl­ ç ü ş ü r l e r . Gılgamış b u kavgadan galip çıkar, ama Enkidu'ya dostluk duyar ve onu yoldaşı yapar. Sonuçla tanrıların p l a n ı boşa ç ı k m a m ı ş t ı r ; artık Gılgamış gücünü kahramanca maceralarda harcayacaktır. Yanında Enkidu'yla birlikte, çok güçlü b i r canavar olan Huvava'nın* k o r u d u ğ u uzak ve b ü y ü l ü sedir o r m a n ı n a yönelir, t k i kahraman Huvava'mn kutsal sedir ağacını kestikten sonra onu ö l d ü r ü r l e r . Gılgamış Uruk'a d ö n e r k e n Iştar'ın dikka­ t i n i çeker. Tanrıça o n u n kendisiyle evlenmesini ister, ama Gılgamış onu küstahça reddeder. Aşağılanan îştar, babası Anu'ya yakanr ve Gılgamış'la sitesini yok et­ mek üzere "Gök Boğası"nı y a r a t m a s ı n ı ister. A n u b u isteği ö n c e reddeder, ama Îş­ tar onu ölüleri y e r a l t ı n d a n y u k a r ı çıkarmakla tehdit edince boyun eğer. "Gök Bo­ ğası" Uruk'a saldırır ve b ö g ü n ü î e n n d e n k r a l ı n yüzlerce a d a m ı ö l ü r . Yine de En­ k i d u onu k u y r u ğ u n d a n yakalamayı başarır ve Gılgamış da kılıcını ensesine sap­ lar. Ç o k öfkelenen Iştar kent surlanna çıkar ve kralı lanetler. K a z a n d ı k t a n zafer­ den sarhoş olan Enkidu "Gök Boğası"nın bir butunu kopanp küfürler içinde tan-

Sümer geleneğine gore bu ölümlü. Uruk sitesinden bir "yüksek rahip "ti; krş. A Heidel, The Gûgamesh Epic, s. 4. Asurca versiyonda Humbaba - ç n . 97


DINSL'L İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARİHİ - I

r ı ç a n m ö n ü n e fırlatır. Bu i k i k a h r a m a n ı n kariyerinin doruk noktası o l d u ğ u kadar, trajedinin de başlangıcıdır. Aynı gece E n k i d u d ü ş ü n d e tanrılar tarafından mah­ k û m edildiğini görür. Ertesi g ü n hastalanır ve o n i k i g ü n sonunda ölür. Gılgamış beklenmedik b i r değişim geçirerek t a n ı n m a z hale gelir. Yedi g ü n ve yedi gece boyunca dostuna ağlar ve onun g ö m ü l m e s i n e izin vermez. Ağlayıp döv ü n m e l e r i y l e sonunda onu dirilteceğini u m u t etmektedir. Gılgamış ancak beden i l k ç ü r ü m e işaretlerini vermeye başlayınca boyun eğer ve Enkidu g ö r k e m l i

bir

törenle toprağa verilir, Kral kenti terk eder ve "Ben de Enkidu gibi ölmeyecek miyim?" diye inleyerek çölde dolaşır (tablet IX, s ü t u n 1, satır 4 ) . " Ö l ü m düşün­ cesi Gılgamış'ı dehşete d ü ş ü r m ü ş t ü r . K a h r a m a n l ı k l a n y l a sağladığı b a ş a n l a r onu artık teselli etmez. Bundan böyle tek amacı insanların yazgısından kurtulmak ve ö l ü m s ü z l ü ğ e e r i ş m e k t i r . Tufandan kurtulan ü n l ü U t n a p i ş t ı m ' i n hâlâ y a ş a d ı ğ ı n ı bilen Gılgamış, gidip onu aramaya karar verir. Yolculuğu erginleyıci t ü r d e sınavlarla doludur. Maşu dağlarına vanr ve Gü­ neş'in her g ü n geçtiği kapıyı bulur. Kapıyı " g ö r ü n t ü s ü bile insanı ö l d ü r m e y e ye­ ten" bir çift akrep-insan beklemektedir (IX, 2, 7). Yenilmez kahraman korkudan donup kalır ve alçakgönüllü bir tavırla secde eder. Ama akrep-adamlar Gılgam ı ş ' m tanrısal k ı s m ı m tanır ve tünele girmesine izin verirler. G ı l g a m ı ş , karan­ lıkların içinde onikı saat y ü r ü d ü k t e n sonra, dağın ö b ü r tarafına, harika b i r bahçe­ ye çıkar. Oradan biraz uzakta deniz kıyışında su perisi Siduri ile karşdaşır ve ona U t n a p i ş t i m ' i nerede bulabileceğini sorar. Siduri onun f i k r i n i değiştirmeye çalışır: "Tanrılar insanları yarattıklarında, hayatı kendilerine ayırıp o l ü m u insanlara ver­ diler. Sen Gılgamış, karnını doldurmaya ve gece g ü n d ü z keyif s ü r m e y e bak g ü n bayram yap ve gece g ü n d ü z dans et, çılgınca e ğ l e n . . , , "

Her

4i<

Ama Gılgamış karanndan d ö n m e z ve Siduri de onu U t n a p i ş t i m ' i n yakınlarda b u l u n a n kayıkçısı Urşanabi'ye g ö n d e r i r . Ö l ü m Sularını geçip U t n a p i ş t i m ' i n yaşa­ dığı sahile çıkarlar. Gılgamış ona ö l ü m s ü z l ü ğ e nasıl eriştiğini sorar. Böylece Tu­ fan hikâyesini ve tannlann U t n a p i ş t i m ile eşini "nehirlerin denize d ö k ü l d ü k l e n ağızlara" yerleştirerek, onlan insanların "ataları" yapmaya nasıl karar verdikleri­ n i ö ğ r e n i r . U t n a p i ş t i m Gılgamış'a sorar: "Aradığın hayatı elde edebilmen için tanrıların hangisi seni meclislerine katar ki?" ( X I , 198). Ama k o n u ş m a s ı n ı bek­ lenmedik b i r b i ç i m d e s ü r d ü r ü r : "Haydi, altı g ü n ve yedi gece boyunca uyumama­ yı dene!" (IX, 199). K u ş k u s u z burada en zor erginleme sınavı söz konusudur; uy1 7

Aksi belirtilmedikçe, Contenatı'nun çevirisini kullanıyoruz; L'Epopée de Gilgümesh.

1 3

Tablet X, sütun 3, satır 6-9; çeviri Jean Nougayrol, Histoire des Religions, c. 1, s. 222. 98


MEZOPOTAMYA DİNLERİ

k u y u yenmek, "uyanık" kalmak insanlık durumunda bir d ö n ü ş ü m , bu durumdan bir çıkış a n l a m ı n a gelmektedir.^ Bunu, tanrıların Gılgamış'ı ö l ü m s ü z l ü k l e ödül­ lendirmeyeceklerini bilen Utnapiştİm'in ona ö l ü m s ü z l ü ğ ü erginleme yoluyla

ele

geçirmeyi önermesi olarak mı anlamak gerekir? Kahraman daha Önce de bazı "sı­ n a v l a r d a n galip çıkmıştır: T ü n e l d e y ü r ü y ü ş , Sidurİ'nin "aklını çelmeye" çalışma­ sı, Ö l ü m Sularından geçiş. Bunlar bir anlamda k a h r a m a n l ı k s ı n a v l a r ı d ı r

Bu defa

ise, "ruhani" b i r sınav söz konusudur, ç ü n k ü yalnızca olağanüstü b i r konsantras­ yon gücü bir i n s a n ı n altı g ü n ve yedi gece "uyanık" kalmasını sağlayabilir. Ama Gılgamış hemen uyur ve U ı n a p i ş t i m alayla h a y k ı r ı r " Ö l ü m s ü z l ü ğ ü isteyen güçlü adama bak: U y k u şiddetli bir yel gibi yayıldı üstüne!" (203-204). Gılgamış

bir

çırpıda altı g ü n ve yedi gece uyur ve kendisim u y a n d ı r a n Utnapiştim'i daha yeni u y u m u ş k e n onu u y a n d ı r m a k l a suçlar. Ama gerçeği anlar ve yalanmaya başlar: "Ne y a p m a l ı y ı m U t n a p i ş t i m , nereye gitmeliyim? Bedenimi b i r şeytan ele g e ç i r d i ; u y u d u ğ u m odada ö l ü m oluruyor ve nereye gitsem ö l ü m orada!" (230-234). Gılgamış yeniden yola çıkmaya hazırlanır, ama son anda k a n s ı n m önerisiyle U t n a p i ş t i m ona "tanrıların bir sırrı"nı verir: i n s a n ı yeniden gençleştiren b i t k i n i n nerede b u l u n d u ğ u n u söyler. Gılgamış denizin dibine dalar, otu k o p a r ı r

50

ve mut­

l u l u k içinde d ö n ü ş yolunu tutar. Birkaç g ü n y ü r ü d ü k t e n sonra b i r tatlı su kaynağı g ö r ü r ve hemen y ı k a n m a y a başlar. O t u n kokusunu alan biT yılan sudan çıkar, otu alıp gider ve deri d e ğ i ş t i r i r ,

51

Gılgamış U r ş a n a b i y e hıçkırıklar içinde bahtsızlı­

ğ ı n d a n yakınır. Bu b ö l ü m d e yeni b i r erginleme sınavında dana u ğ r a n a n başarısız­ lık g ö r ü l m e k t e d i r : Kahraman hiç beklenmedik b i r bağıştan y a r a r l a n m a y ı bileme­ miştir; kısacası "bilgeliği" eksiktir. Metin ç o k ani bir b i ç i m d e sona erer: Uruk'a v a r d ı ğ ı n d a , Gılgamış Urşanabi'yı sitenin surlanna çıkıp ş e h r i n temellerini hay­ ranlıkla seyretmeye çağırır.

52

Gılgamış destanında, ö l ü m ü n kaçmılmazlığıyla t a n ı m l a n a n insanlık durumu­ nun dramatik bir b i ç i m d e r e s m e d i l d i ğ i n i g ö r d ü k . Bununla birlikte d ü n y a edebi­ yatının bu ilk başyapıtı, tanrıların y a r d ı m ı olmadan da bazı varlıkların b i r dizi

Krş. Eliade, Naissances mysüepıes, s. 44 vd. Otu kopanr koparmaz niye yemediği sorulabilir, ama Gılgamış onu daha sonrası için sak­ lıyordu; krş, Heidel, a.g.y., s. 92. dipnot 211. iyi bilinen bir folklorik izlek söz konusudur: Yılan eski derisini atarken hayatım yenilemektedir. Sümerce yazılmış XII. tablet daha sonra eklenmiştir; bunda anlatılan olayların yukanda özetlediğimiz anlatıyla doğrudan ilişkisi yoktur 99


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TAKIHI -1

erginlenme s ı n a v ı n d a n başarıyla geçmek k o ş u l u y l a , ö l ü m s ü z l ü ğ ü elde edebilece­ ğini ima ediyor. Bu açıdan bakıldığında, G ı i g a m ı ş ' m ö y k ü s ü daha çok başarısız bir erginlemenin drama haline s o k u l m u ş anlatışıdır,

2 4 . Kader ve T a n r ı l a r — Mezopotamya erginlenmesinin, b ö y l e b i r şeyin bulun­ d u ğ u n u varsayarsak, nasıl b i r ritüel çerçevesi içinde yer aldığını ne yazık kı b i l ­ miyoruz. Ö l ü m s ü z l ü k arayışının erginlenme açısından taşıdığı anlam G ı i g a m ı ş ' m girdiği sınavların özgül yapısında kendini açığa vuruyor. Kral A r t h u r r o m a n l a r ı da benzer b i r d u r u m sunar: Erginlenme simgeleri ve motifleri çok boldur, ama b u n l a r ı n b i r ritüel senaryosuyla mı uyumlu o l d u k l a r ı n a , yoksa Kelt m i t o l o j i s i n i n veya H e r m e s ç i gnosis'in a n ı l a r ı m mı temsil ettiklerine ya da yalnızca imgelem et­ k i n l i ğ i n i n ü r ü n l e r i m i olduklarına karar vermek olanaksızdır, Arthur r o m a n l a r ı ö r n e ğ i n d e , en azından bunlar yazılmadan önce var olan erginleme geleneklerini biliyoruz; oysa G ı i g a m ı ş ' m maceralarında bulunan olası erginlenme senaryosu­ n u n ö n t a r i h i h a k k ı n d a hiçbir bilgimiz yok. Akkad dinsel d ü ş ü n c e s i n i n vurguyu insana yaptığı üzerinde haklı olarak du­ r u l m u ş t u r . Son tahlilde G ı i g a m ı ş ' m öyküsü bunun en güzel ö r n e ğ i d i r ; insanlık d u r u m u n u n zayıflığını, ö l ü m s ü z l ü ğ e e r i ş m e n i n —bir kahraman için b i l e - olanak­ sızlığını ifade eder. İnsan ö l ü m l ü olarak ve yalnızca tanrılara hizmet etmek için yaratılmıştı. Bu k ö t ü m s e r antropoloji daha ö n c e Enuma Elis'te de dile g e t i r i l m i ş t i . Bu anlayışa başka önemli dinsel metinlerde de rastlanır. "Efendi ile u ş a k arasın­ daki diyalog" bir sinir k r i z i n i n daha da ağırlaştırdığı n i h i l i z m i n ü r ü n ü g i b i d i r : Efendi ne istediğini bile bilmez. Her t ü r l ü insan çabasının b o ş l u ğ u d ü ş ü n c e s i ru­ hunu ele geçirmiştir: "Eski harabelerin t ü m s e k l e r i üzerine çık ve enine boyuna dolaş; eski zaman a d a m l a r ı n ı n ve g ü n ü m ü z a d a m l a n n ı n kafataslanna bak; k i m d i r , sevimli tnsansever k i m d i r ? "

Kötü

53

Bir diğer m e ş h u r metin, "Babil Ekklesia'sı" diye adlandırılan "insan sefaleti üzerine diyalog" daha da umutsuzdur. "En i y i etlerle beslenen gururlu aslan tan­ rıçasının kederini yatıştırmak için buhur adağını sunuyor mu? ... İBana gelince] hiçbir kurban ya da adak k a ç ı r d ı m mı? [Hayır], Taunlara dua ettim, tannçalara gerekli k u r b a n l a r ı sundum...." ( 5 1 . satır vd). Bu d o ğ r u adam ç o c u k l u ğ u n d a n beri tanrının d ü ş ü n c e s i n i anlamaya çalışıp çabalamış, a l ç a k g ö n ü l l ü l ü k ve sofuluk için­ de t a n n ç a y ı aramıştır. Ama " t a m ı bana zenginlik değil kıtlık verdi" ( 7 1 . satır 3 3

"A Pesimistle Dialogue between Master and Servant," satır 84; çev. R H Pfeiffer, ANET. s. 438. 100


MEZOPOTAMYA DİNLERİ

vd). Buna karşılık serveti b i r i k t i r e n vicdansız, dinsiz adara olur (236. satır). "Ka­ labalık, cinayet konusunda uzman, ü s t ü n bir adamın sözlerini ovuyor, ama ' h i ç şiddet k u l l a n m a m ı ş alçakgönüllü insanı alçaltıyor." "Kötü h a k l ı çıkıyor ve d o ğ r u kovuluyor. Zayıfı aç bırakıyorlar, altını haydut alıyor. K o t u n u n g ü c ü daha da ar­ tırılıyor, ama sakat y ı k ı m a s ü r ü k l e n i y o r , zayıf ö l d ü r ü l ü y o r " (267. satır v d )

5 4

Bu umutsuzluk insan v a r o l u ş u n u n boşluğu üzerine düşüncelerden değil, genel haksızlık deneyiminden k a y n a k l a n m a k t a d ı r ; Zaferi kötüler kazanır, dualar s o n u ç ­ suz kalır; tanrılar insanların i ş l e n n i hiç umursamaz gibidir. M Ö I I . binyıldan i t i ­ baren benzer tinsel krizler başka yerlerde de patlak verecek (Mısır, İsrail, Hindis­ tan, İran, Yunanistan), ama farklı sonuçlara yol açacaktır; ç ü n k ü her k ü l t ü r b u n i ­ hilist deneyim t ü r ü n e kendine özgü dinsel dehaya göre yanıtlar v e r m i ş t i r .

Ama

Mezopotamya bilgelik edebiyatmda, tanrılar her zaman umursamaz g ö r ü n m e z . Bir metinde, Eyüb'e benzeyen masum bir insanın çektiği fiziksel ve zihinsel acılar anlatılır. O gerçekten d o ğ r u b i r a d a m d ı r ve acı ç e k m e k t e d i r , ç ü n k ü hiçbir tanrı kendisine y a r d ı m eli u z a t m a m a k t a d ı r . Sayısız hastalık sonucu "kendi dışkısına b a t m ı ş " b i r hale d ü ş m ü ş t ü r . Yakınları sanki ö l m ü ş gibi ona ağıt yakarken, bir d i ­ zi d ü ş Marduk'un onu k u r t a r a c a ğ ı m bildirir. Esrik bir kendin d e n - g e ç m e y e girmiş gibi, hastalık cinlerini yere seren ve daha sonra beden acılarını b i r b i t k i y i k ö k ü n ­ den s ö k e r gibi k o p a r ı p ç ı k a r a n tanrıyı kendi gözleriyle g ö r ü r . Sonunda sağlığına yeniden k a v u ş a n d o ğ r u adam, Marduk'un Babil'deki t a p m a ğ ı n ı n 12 kapısından ayin yaparak geçer ve tanrıya ş ü k r a n l a r ı n ı sunar.

55

Vurguyu insana yapan Akkad dinsel d ü ş ü n c e s i sonuçta i n s a n ı n o l a n a k l a n n ı n sınırlarım one çıkarır, insanlarla tanrılar a r a s ı n d a k i mesafe aşılmaz g ö r ü n m e k t e ­ dir. Yine de insan kendi yalnızlığı içinde tecrit o l m u ş değildir. Birincisi tanrısal olarak değerlendirilebilecek b i r tinsel unsuru paylaşmaktadır; Bu onun "ruhu," iÎıı'dur (tam çevirisi " t a n r ı " ) .

36

ikincisi, ritüeller ve dualar aracılığıyla tanrıların

kendisini k u t s a m a s ı n ı sağlama umuduna sahiptir. Ü ç ü n c ü s ü ve en ö n e m l i s i , ben­ zerliklerin birleştirdiği bir evrenin parçası o l d u ğ u n u bilmektedir: Tapınakların ve zigguratlann " d ü n y a n ı n merkezleri"ni temsil ettiği ve dolayısıyla g ö k y ü z ü ve

"A Dialogue About Human Misery," çev. Pfeiffer, ANET, s. 439-440. " I will Praise the Lord of Wisdom," çev, Pfeiffer, ANET, s. 434-437. Bir kişiliğin en önemli unsuru budur. Diğerleri Utanı (kader), lamassu (bireysellik; bir hey­ kele benzer) ve sedVdur (tatincedeki gemus'a benzetilebilir); krş. A L Oppenheim, An­ cient Mesopotamia, s. 198-206. 101


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARIMI - I

tanrılarla iletişimi sağladığı bir imago mimdi' o l u ş t u r a n bir sitede y a ş a m a k t a d ı r . Babil b i r "Bab-il-ani," b i r "Tanrılar Kapısı"ydı, tanrılar y e r y ü z ü n e orada i n i y o r ­ lardı. Birçok sitenin ve tapmağın adı "Gökle Yer Arasındaki B a ğ " d ı .

57

Başka b i r

deyişle insan kapalı, tanrılardan ayrılmış, kozmik ritimlerden tamamen kopuk bir dünyada y a ş a m a m a k t a d ı r . Aynca g ö k ile yer arasında k a r m a ş ı k b i r i l e t i ş i m sistemi, hem y e r y ü z ü gerçeklerinin anlaşılmasını hem de o n l a r ı n kendilerine kar­ şılık d ü ş e n g ö k t e k i i l k ö r n e k l e r i n "etkisi" altına girmesini m ü m k ü n kılıyordu. Bir ö r n e k : Madem k i her gezegene bir maden ve bir renk denk d ü ş ü y o r d u , renkli her şey bir gezgenin "etkisi" altında demekti. Ama her gezegen de bir tanrıya aitti, bu nedenle tanrı o gezegene denk düşen maden tarafından "temsil e d i l i y o r d u . "

56

So­

n u ç t a madeni bir nesneyi veya belli bir renkte yan-degerli b i r taşı ntuel biçimin­ de kullanarak b i r t a n n n ı n k o r u m a s ı akma girildiği kabul ediliyordu. Ç o ğ u Akkad d ö n e m i n d e geliştirilmiş b i r ç o k kehanet tekniği de geleceği b i l ­ meyi sağlıyordu. Demek k i bazı talihsizliklerden sakmılabılecegi d ü ş ü n ü l ü y o r d u . Tekniklerin çeşitliliği ve b u konuda elimize ulaşmış yazılı belgelerin ö n e m l i sa­ yıda o l u ş u , k â h i n l i k sanatının b ü t ü n toplumsal katmanlarda saygınlığı

olduğunu

kanıtlıyor. En gelişkin y ö n t e m k u r b a n ı n bağırsaklarının incelenmesiydi; en ucuz yol suyun üzerine biraz yağ ya da yağın üzerine biraz su d ö k ü l m e s i ve i k i sıvının o l u ş t u r d u ğ u b i ç i m l e r d e g ö r ü l e n "işaretlerin" yorumlan maşıydı

Diğer teknikler­

den daha geç geliştirilen astrolojiye özelikle h ü k ü m d a r l a r ı n çevresinde başvuru­ luyordu. Düş y o r u m l a r ı ise, M Ö I I . b i n y ı l m b a ş ı n d a n itibaren u ğ u r s u z alâmetleri okuyup üfleyerek bertaraf etme yollarıyla m ü k e n ı m e l l e ş t i .

59

B ü t ü n kehanet teknikleri, şifresi bazı geleneksel kurallara gore ç ö z ü l e n "işareti e r ' i n keşfedilmesine yönelikti. Demek k i belli yapılarla d o n a t ı l m ı ş ve kanunlara tabi b i r d ü n y a çıkıyordu onaya. "lşaretler"in şifresini çözerek gelecek b i l i n e b i l i ­ yor, b a ş k a bir deyişle zamana "egemen oturtuyordu;" ç ü n k ü ancak belli bir zaman süresi sonunda gerçekleşecek olaylar önceden g ö r ü l ü y o r d u . "lşaretler"e verilen ö n e m gerçek bilimsel değeri olan keşiflere y o l açtı. Bu keşiflerin bazıları daha sonra Yunanlar tarafından yeniden ele alınıp m u kem mel leşt i r i l d i . Ama Babil b i l i -

Dunya imgesi -çn. 5 7

Krş. M . Hiade, Le Mythe de i'Eternei Retûur, s. 26 vd.

5 8

Altın Enlil'e, gümüş Anu'ya, tunç Ea'ya karşılık geliyordu. Enliîin yenni Şamaş alınca, alttnın "koruyucu tannsı" o oldu; krş, B. Meissner, Babylonien und Assyrien, c. I I , s. 130 vd, 254.

" J. Nougayrol, "La divination babylonienne," özellikle s, 39 vd. 102


MEZOPOTAMYA rjiNUiKf

m i , bilimsel b i l g i "totaliter" b i r yapıyı k o r u d u ğ u , yani kozmolojik,

ahlaki ve

"varoluşsal" ön-varsayımlar gerektirdiği için, "geleneksel bir b i l i m " olarak kaldı

w

M Ö 1500'e d o ğ r u , Mezopotamya düşüncesinin yaratıcı d ö n e m i tamamen ka­ p a n m ı ş gibi g ö r ü n m e k t e d i r . Daha sonraki on yüzyıl boyunca entelektüel etkinlik, geniş konularda b i l g i toplama ve derleme çalışmalarının eline g e ç m i ş g i b i d i r . Ama en eski zamanlardan beri bilinen Mezopotamya k ü l t ü r ü n ü n ışıltısı

sürmüş

ve artmıştır. Mezopotamya k ö k e n l i düşünceler, inançlar ve teknikler Batı Akde­ niz'den H i n d u Kuş'a kadar b i r ç o k yeri dolaştı. Halk arasında yaygınlaşacak Babil keşiflerinin ş u veya b u oranda d o ğ r u d a n gök-yer veya makrokozmos-mikrokozmos iletişimlerini gerektirmesi a n l a m l ı d ı r .

Çin'deki tıp ve simya gibi. 103


E L E Ş T İ R E L KAYNAKÇA

§ 16. Sümer tarihine, kültürüne ve dinine genel bir giriş için, bkz. A Parrot, Sümer (Paris. 1952) ve özellikle S. "N. Kramer'ın eserleri: The Sumerianı. Theır History, Culture and Chdracter (Chicago, 1963)'. From the Tabtets of Sümer (Indian Hills, 1956; Hıstory Öegıns at Sümer adıyla yeniden basılmıştır, New York, 1959); "Mythology of Sumer and Akkad," S. N, Kramer (ed.), Mythologie? of the Aneleni World içinde (New York, 1961), s. 93-137; Sumerian Mythology (PMadelphıa, 1944; düzeltilmiş ve genişletilmiş yeni basım 1961). Bütün bu eserlerde çok sayıda Sümer metninin neredeyse eksiksù çevirileri yer almaktadır, Aynca krş. Adam Fal¬ kenstein ve W. von Soden, Sumerische und Akkadische Hymnen u. Gebere (Zürih, 1953); G. R Castellino, Milelogia sumero-accadica (Torino, 1967). Charles F. Jean'm monografisi, La Reli­ gion sumérienne (Paris, 1931) hâlâ yararlıdır. Raymond jestin konunun parlak bir sentezini gerçekleştirmişi a "La religion sumérienne," histoire des Religions tçmde ! Henri-Charles Puech'inyönetiminde], c. I (Pans, 1970), s. 154-202. Aynca bkz, Thorkild jacobsen, "Forma¬ tive Tendencies in Sumenan Religion: The Central Concems" {Proc. Am, Philos. Soc, c. 107, 1963, s, 473-484). Edouard Dhrome, Sumer dinini Akkad diniyle birlikte ele almıştır; Les Religions de Babylonie et d'Assyrie ("Mana" dizisi, Paris, 1945. s. 1-330; zengin eleştirel kaynakçalar). Aynca bkz. V, Christian, "Die Herkunfı der Sumerer," Sılzıtngsberichte der Akademi e in Wjen, c, 236, 1, 1961; A. FaLkenstein, "La Cité-temple suménenne," Cahiers dTııstoire mondiale, I , 1954, s. 784-814; F R. Kraus, "Le röle des temples depuis la troisième dynastie d'Ur jusqu'à la pre­ mière dynastie de Babylone," a.g.y., s. 518-545; A. Sjôberg ve E. Bergmann, Sumenan Temple Hymnî(1969). B. Landsberger daha 1944'te, hem Sumer kültürel terminolojisinin (yani tarım, metalürji ve diğer mesleklere ilişkin sözcüklerin), hem de nehir ve site isimlennin Sumer öncesi kö­ kenlerden geldiklerini göstermişti Krş. Kramer, Tlıe Sumerians, s. 41 vd. Sümerler Aşağı Mezopotamya'ya yerleşmeden önce ortaklaşa aynı taunlara tapıyorlardı; bunların en önemlileri An, Enli], Enki ve lnanna"ydı. Aına daha sonra her kentin kendi ko­ ruyucu tanrısı oldu: Örneğin Enli! Nippurün, Enki Eridu'nun, Manna Ur'un vb tannsıydı, Dilmun miti Kramer (ANET, s. 34-41 ve From tîıe ToMefs of Sumer, s. 169-175); Maurice Lambert ("La naissance du monde à Sumer," Naissance du Momie içinde. Sources Orientales, I, Paris, 1959, s. 103 vd) ve son olarak da Castellino tarafından çevrildi; Mitolagia sumero-accadica, s 50 vd. An hakkında, krş. Dhorme, Religions, s, 22-26, 45-48 ve W. à. M., 1 [D, O. Edzard, "Die Mythologie der Sumerer u. Akkader,' s. 19-1391, s. 40-41, Enki hakkında, krş. Dhorme, a.gy., s. 31-38, 50-51; J. Bottéro, "Les divinités sémitiques en Mésopotamie ancienne," Sındı Semitici, 1 (Roma, 1958), s. 17-63, s. 36-38. g 17. İnsanın yaraulışı hakkındaki mitlerin karşılaştırmalı bir sunumu için, bkz, Théodore Gaster, Myth, Legend and Customs in the Old Testament (New York, 1969), s. 8 vd. Mezopo104


MEZOPOTAMYA DÎNLERI

tamya metinleri Alexander Heidel tarafından çevrildi

Tîıe Babylonian Genes/; (Chicago,

1942), s. 62-72. Berose tarafından aktanlan bir efsaneye göre (MÖ 111. yüzyıl), kafasını kesmelerini ve toprakla yoğrulan kanından insanı biçimlendirmelerini tannlara emreden Bel'dir [= Marduk] (Heidel, a.g.y., s. 77-78). Eğer bu efsane gerçekse, insanın bedeni- de tannsal ve "şeyta­ nı" bir özden oluşmuştur (çünkü Toprak, Tiamat'tan türemiştir), "Küreğin yaratılışı" adı venlen mitte, Enlıl insanlann "yerden çıkabilmeleri" ı g n yeri gökten ayım; çev. Castellino, Mitdogkt sumero-accadıca, s. 55 vd. Me teriminin anlamlan konusunda, bkz. B. Landsberger, Islámica, 2, 1926, s, 369; T. jacobsen. JNES, 5, 1946, s. 139, dipnot 20; j . van Dijk, La sagesse sumêro-aWiûdreniic (Leiden, 1953), s, 19; K. Oberhuber, Der mıınmose Begriff ME ini Sumerischen (Innsbruck, 1963). Ayrıca bkz. Yvonne Rosengarten, Sümer et le sacre; Le jen des prescriptions (me), des dieux, et ¡íes destins (Pans, 1977). Hükümdarla İnanna arasındaki kutsal evlilik ritıleli konusunda, bkz. S. N. Kramer, The Sacred Marriage Rite: Aspects of Faith, Myth and Ritual in Ancient Sumer (Indiana Univ. Press, 1969); aynı yazar, "Le Rite du Mariage sacre Dumuzi-lnanna," RHR, c. 181, 1972, s. 121¬ 146. Sitelerin ve tapmakların göksel örneklen konusunda, krş. M, Elıade, Le Mythe de l'éter­ nel retour (1949, 2. baskı 1969), s. 17 vd Thorkıld Jacobsen "krallar listesi"nin önemini göstermiştir: The Sumeriaıı King List (Chi­ cago, 1939). Kramer listenin yeni bir çevirisini yapmıştır: Tîıe Sumerians, s, 328-331. ilk Kral­ ların gökten inme -ve ölünce yeniden oraya çıkma- geleneği Tibet'te korunmuştur; Krallar sihirli bir ip kullanıyorlardı; krş. bazı örnekler ıçm, M. Eîiade, Mêphistophélés et 1'Androgyne, s, 208-209; Erik Haarh, Tîıe Yar-Lum Dynasty (Kopenhag, 1969), s. 138 vd. Gökten inen Mesıh-Kral miti Helenistik çağda büyük bir yaygınlık kazanacaktır. g 18. Tufan mitleri hakkında temel kaynakça için, bkz. T. Gaster, Myth, Legend and Customs, s. 353; tamamlamak için, M. Eliade, Aspects du mythe, s, 71 vd. 5ümer tablet parçalarını Kramer çevirdi; ANET, s. 42-43. Gılgamış destanındaki tufan miti hakkında, krş. Alexander Heidel, The Cilgamesh Epic and the Old Testament Parallels (Chicago, 1946), s. 224 vd; A. Schott, W. von Soden, Dos Gilgamesch-Ejws (Reclam, 1958), s. 86-99; W. G. Lamben J55, 5, I960, s. 113-123; E. Solïberger, The Babylonian Legend of the Flood (Londra, 1962); Ruth E, Sı moons-Vermeer, "The Mesopotamian Elood-Stories; a Comparison and Interpretation," Numen, 21, 1974, s. 17-34. Berossus tarafından sunulan versiyon için, krş, P. Schnabel, Berossus und die heîleıtislische Li­ teratür (1923), s. 164 vd; Heidel, a.g.y„ s. I 1 6 v d . Gılgamış destanının bir bölümüne göre (tab. XI, 14), "Büyük tannlann yürekleri onSan bir tufan yaratmaya itti." Ea'nın Enlil'e söylediği sözlerden (XI, 179 vd), "günahkârların var olduğu anlaşılıyor, ama başka bir belirleme yapılmıyor. Atrahasis Destanı adıyla bilmen esenn bir parçası, Enlil'in "zengin olmuş" insanlann çıkardığı gürültüden duyduğu öfkeyi açıklıyor; 105


DİNSEL İNANÇLAR VE IXJSONCELIÎR T A R İ H İ -1

krş. Heideï, s 107 ve 225 vd. Yeni yayımlanan metinlere gOre, tufan tanrısal bir ceza olarak görülüyordu: İnsanlar, "çalışma ve ibadetle tanrılara hizmet etmek" olan "yazgılarfna karsı isyan etmişlerdi; krş. G. Pettinato, "Die Bestrafung der Menschengeschlechts durch die 5mtflut," Orienlalia, yeni seri, c. 37,1968, s. 156-200; W. G. Lambert, Airabasis. The Story of the Elaod (Oxford, 1969). § 19. İnanna hakkında zengin bir kaynakça mevcuttur; en önemli bölümü E. O. Edzard ta­ rafından kaydedilmiştir: W. d. M , c. I , s. 81-89; eklenmesi gereken; W, W. Hallo ve J. vatı Dijk, The Exaltation of İnaıma (New Haven-Londra, 1968); Wolfgang Helck, Beirachiungen zurGrıısseııGûitinurıiftîeııjhrverbuiKİeııenGottlıeiten (Münih, 1971), s, 71-89 ve S. N. Kramer'in son çalışmalara: The Sacred Marriage Rite (1969) ve "Le Rite du Manage sacré DumuziInanna," RHR, c. 181, 1972, s, 121-146, Erdişi Iştar hakkında, krş. J, Bottéro, "Les divinités sémitiques" (Stud) Semitic], 1), s. 40 vd. Savaş iannçasi Iştar hakkında, krş. M. T. Barrelet, "Les déesses années et ailées: inanna-isti­ car," Syria, 32, 1955, s. 222-260. Dumuzi-Tammuz hakkında, kaynakça, W. d. M., c. 1, s 51-53. Yakı» zamandaki en önemli katkılar: Louis van den Berghe, "Réflexions entiques sur la nature de Dumuzi-Tam­ ımız," la Nouvelie Qio, VI (1954), 298-321. T, jacobsen, "Toward the Image of Tammuz," HR, 1, 1961, s. 189-213; O. R. Gurney, "Taramuz Reconsidered. Some Recent Develop­ ments," JSS, 7, 1962, s. 147-160 Dumuzi'nin "geri dörrûSü"nde Geştmanna'nın rolü hakkında, krş. A. Falkenstein, Bibliotheca Orientate içinde, 22, s. 281 vd. Akkad ve Sümer versıyonlan arasındaki farklar A. Falkensıein'ın incelemesinde çözümlenmiştir: "Der summerisehe und der akkadisehe Mythos von Innanas Gang zur Unterwelt," Festschrift W. Caskel içinde (1968), s. 96 vd ve Jean Bottéro. Annuaire de l'Ecole des Hautes Etudes içinde, IV. Bölüm, 1971-1972, s. 81-97. En an­ lamlı aymmlan hatırlatalım: Sümer versiyonunda Yeraln'mn ayrıntılı betimlemesi yet almaz (bu versiyonda "Büyük Aşağısı," Göğün, "Büyük Yukarısının zıddı olarak kabul edilir; Bot­ téro. s. 86); Akkad versiyonunda Iştar kendisini hemen yeraltına almazlarsa kapıları kmp, "canlıları yiyecek" ölüleri serbest bırakacağı tehdidim savurur (aynı yer); Akkad versiyonun­ da "hayat suyu" yeraltında bulunur (yeraltı tannlannın içkisinin bulunduğu "Tulum"un için­ de; Bottéro, a.g.y., s 89); Akkad versiyonunda Tammuz'u yıkaması, üzerine kokular sürmek ve "bir saltanat elbisesi" giydirmesi konusunda habercisine talimatlar veren EreşkigaVdir, do­ layısıyla lştar'm öikeye kapılmasının ve son tahlilde Tammuz'un kaybolmasının sorumlusu odur (fl-g.y, s. 91 vd). Tammuz: Der UnsterblKhkcilsglaube der altorientaUschmBiidhımst (Berlin, 1949) adlı kita­ bında, Anton Moortgıt ıkonografik belgelere dayanarak Dumuzı-Tammuz'a ilişkin yeni bir yorum, önerdi. Ama çok az sayıda figürün kesin kimliği saptanabilmektedir, krş. Berghe, "Réflexions entiques." § 20. Babil dininin mükemmel bir sunumu j . Nougayrol tarafından Histoire des Religions, c. I 106


MEZOPOTAMYA DİNLERİ

(Paris, 1970), s. 203-249'da gerçekleştirilmiştir. Ayrıca bkz J Bottéro, La religion babylonien­ ne (Paris, 1952); aynı yazar, "Les divinités sémitiques anciennes en Mésopotamie," S. Moscati. Le antiche divinltà semitiche içinde {» Sludi Semitici, 1, Roma, 1958), s. 17-63. 1928-29'da iki ciltlik bir eser (La religfone babılanese e assira) yayımlayan G. Furlani, araşLirmalarmın sen­ tezini "La religione dei Babilonest e Assiri"de yaptı. Le cıvılla dell'Orienie içinde, c. KI, Roma, 1958, s, 73-112. Aynca bkz, R. Follet, "Les Aspects du divin et des dieux dans la Mésopota­ mie antique," Recherches des sciences religieuses, 38, 1952, s. 189-209. A L, Oppenheım'ın kuşkuculuğu ("Why a 'Mesopotamian Religion' should not be written," Ancien! Mesopotumia, s, 172 vd) anlaşılan meslektaşlan tarafından pek paylaşılmıyor, Aynca bkz. M. David, Les dieux et le destin en Bofjylonie (Paris, 1949) Ereşkigal ve Nergal hakkında, krş, Dhomte, Les Religions de Baiiylonie tt d'Assyrie, s, 39¬ 43. 51-52. Marduk hakkında, bkz. Dhorme, a.g.y., s. 139-150, 168-170; W, von Soden. Zeitschrift für Assyriofagie içinde, N. F. 17, 1955, s. 130-166. Tann Asur hakkında, kış, G. van Driel, The Cuit o/Assur (Assen, 1969). Tapınaklar hakkında, bkz, Dhorme, a.g.y., s. 174-197, R J. Lenzen, "Mesopotamische Tempelanlagen von der Frühzeit bis zum zweiten Jahrtausend," Zeı (seli rifijiirAssyno legi e, N, F. 17,1955, s. 1-36; G. Widengren, "Aspetti simbolici deı templi e luogtıi dı culto del vicino Oriente antico," Numen, 7, 1960, s. 1-25, A. L. Oppenheim, Ancien! Mesopotamia, s 106 vd. 129 vd. Ritueller için bkz. G. Furlani, fi sacrificio nelia religione dei Semiti di Babilonia e Assiria (Memorie délia Accademia deı Lincei, VI, 3,1932, s. 105-370); ayın yazar, Rili babilonesı e assın (Udinese, 1940); F, Thureau-Dangin, Rituels alihndiens (Pans, 1921); toplu özet ve zengin bir kaynakça için, bkz. Dhorme, a.g.y., s. 220-257; müminle yakardıgı tann arasında aracılık yapan şefaatçi tannlar için, krş. a,g,y., s. 249-250; dualar için, bkz. A. Falkenstein ve W. von Soden, Sumerische und afelaıdiiche Hymnen und Gebete (Stuttgart, 1953) ve Dhorme, a.g.y., % 247 vd. Günahlann itiraf edilmesi konusunda, bkz, R. Pettazîoni, La confesione dei peccati, c. I l (Bologna, 1935), s. 69-139. Tannlann ışıltısı konusunda, bkz. A. L Oppenheim, "Akkadian pul-(idh(t)u and meiammv.;jAOS, 63, 1943, s 31-34; aynı yazar, "The Golden Garments of the Gods,"JNES, 8, 1949.S 172-193 ve özellikle Elena'Cassin, La splendeur divine (Paris-l.ahey, 1968), s. 12 vd (Oppenheim'm varsayımının eleştirisi), 26 vd (ışık ve kaos: Tamisai egemenlik), 65 vd (me­ tanımı! ve krallık işlevi). Krş. lranhlann hvarena'sı (§ 104). Büyü hakkında, bkz. Meissner, Babylonien u. Assyrien, c. 11, s. 198 vd, Dhorme, a.g.y., s 259 vd; G. Conteneau, La Magie chez les Assyriens et les Baliyioniens (Paris, 1947); Erica Re­ iner, "La magie babylonienne," Le Monde du Sorcier içinde (Sources Orientales, V I I . Paris, 1966), s. 67-98;J. Nougayrol, "La religion babylonienne," s 231-234. Sonuç b ö l ü m ü n d e n birkaç satır aktaralım: "Sümer'in 'tann öyküleri'nden biraz sapmış görünen Babıl imgelemi­ nin 'şeytan öyküleri'nden de hoşlandığı anlaşılıyor Büyücülerin bu çok sayıdaki ve ç o k

107


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞUNCEIL'R TARİH] - 1

uzun yazılarında, dindışı kimselerin gözlerini kamaştırmaya yönelik bir edebiyatın da payı olabilir

Ama bunların gerisinde, 'nükleer savaş' tehlikesinin bize hakkında bir likir verebi­

leceği bir endişe, bir bunaltı bulunduğu da tanışma goturraez.... Uygarlığın ve 'iyi bir hayat'ın çabuk yıkılabilen ve sürekli sorgulanan şeyler olduğu duygusunu hiçbir halk, kendisi­ ni çevreleyen, sürekli tehdit eden ve düzenli aralıklarla dalga dalga topraklarına saldıran 'barbarlar'ın ortasında yaşayan Mezopotamya halkı kadar güçlü bir şekilde hissetmemiştir" (s, 234). § 2 1 . EnumaEliş'in birçok çevirisi bulunmaktadır. En son çevirilen sayalım: R. Labat, le po­ ème balıylonien de la création (Paris, 1935) ve Les religions du Proche-Orient asiatique, s. 36-70; E. A. Speiser. "The Creation Epic," ANET içinde, s. 60-72; A Heidel, The Babylonian Genesis (Chicago, 1942; yeniden gözden geçirilmiş ve genişletilmiş 2. baskı, 1951); Paul Garellı ve Marcel Leibovici, "La Naissance du Monde selon Akkad," La Naissance du Monde içinde (So­ urces Orientales, 1, Paris, 1960), s. 132-145, Heidel'm esennde, başka Babıl kozmogoni metinlerinin çevirisi ve Eski Ahıt'teki "Tek­ vin" bölümüyle karşılaştırmalı bir inceleme de yer almaktadır, Aynca bkz. W, von Soden, 2eil.j, Assynoİcgıe içinde, 47,1954, s. ı vd; F. M. T. de Liagre, Opera minora (Gromngen, 1953), s 282 vd, 504 vd; W. G. Lanıben ve P. Walcot, "A new Babylonian Theogony and Hesıod," Kadmos, 4,1965, s. 64-72 (bkz. daha ileride, böl. VI, § 47). Mezopotamya düşüncesinin bir ifadesi olarak Ennma Eİış'in çözümlemesi için, T. Jacobsen, "The Cosmos as a State," H. Frankfort ve diğerleri, Before Philosophy. The intellectual Ad­ venture of Ancient Man içinde (Chicago, 1946, Penguin Books, 1949), s. 137 vd, özellikle s. 182-199. Jacobsen birçok incelemesinde Sümer hükümetinin ve buradan hareketle Babil panteonunun "demokratik" niteliğini ortaya koydu (nitekim Enuma Elif'in de gösterdiği gi­ bi, Marduk bütün tanrıların yer aldığı meclis tarafından en üstün tanrı konumuna yükseltil­ miştir)", kış. Jacobsen, "Early Political Development i n Mesopotamia," Zeitscfirijt jur Assyridoğe, 52, 1957,5. 91-140; aynı yazar, JNES içinde, 2, s, 159 vd. Aynca bkz. "The Battle Bet­ ween Marduk and Tiamai," JAOS, 8S, 1968, s. 104-108. Antik Yaktndoğu'da krallığın kutsal niteliği uzun bir tartışmaya yol açmıştır. Bazı bilgin­ ler tanımın temsilcisi olan kralı, bütün eski Yakındoğu dinlerine özgü bir mitsel-ritüel siste­ min merkezi olarak gördüler. "Myth and Ritual school" [Mit ve Rituel okulu] veya "patterYU5iîi"

adıyla bilinen bu yöntembilimsel yöneliş çok sayıda esere esin kaynağı olmuştur. Bu

eserlerden şunlan belirtmekle yetinehm: S, H Hooke (ed,), Myth and Ritual (1933) ve The Labyrinth (1935) ve 1. Engnelle île G. Widengren'in çalışmalan. "Pattemısm" ozefükk. K Frankfort tarafından eleştirildi: The Problem of Similarity in Ancient Near Eastern Religions (Frazei Lecture, Oxford, 1951). Bu parlak bilgin, ele alınan biçimler arasındaki farklann benzerliklerden daha büyük olduğunu savundu. Örneğin firavunun tanrı olarak kabul edil­ diğine veya giderek tanrıya dönüştüğüne, oysa kı Mezopotamya'da kralın yalnızca tanrının temsilcisi olduğuna dikkat çekti. Yine aralannda tarihsel açıdan akrabalık kurulmuş kültür­ ler söz konusu olduğunda, farklılıkların ve benzerlıklenn eşit öneme sahip olacakları açıktır. Aynca bkz. S. H, Hooke, "Myth and Ritual: Fast and Present," Myth, RıLucd and Kingship için108


MEZOPOTAMYA DINI.KRI

de, s. 1-21; S. G. F. Brandon, "The Myth and Situai Position Critically Considered," a.g.e. içinde, s. 261-291 (bu incelemede, Î955'e kadar gelen zengin bir kaynakça do yer almakta­ dır).

§ 22. Ahıiu hakkında, bkz. H. Zimmem, Zum babyhııischen Neujahrsfesl, 1-11 (Leipzig, 1906, 1918); S . A. Pallis, The Babylonian akit u fes H va! (Kopenhag, 1926; kış. H. S. Nyburg'un eleşti­ risi. Le Monde Oriental, 23, 1929, s. 204-211); R . Labat. Le Caractère religieux de ID royauté assyro-Îiabylonienne (Pans, 1939), s. 95 vd; H, Frankfort, Kingship and the Gods (Chicago, 1948), s. 313 vd (= La Royauté et les dieux, Payot, 1951, s. 401 vd). W. G, Lambert, JSS için­ de, 13, s, 106 vd (her Yeni Yıl bayramında, Marduk'un zaferi yemden canlandırılıyordu). Kozmogoninin yinelenmesi olarak kabul edilen Yeni Yıl bayramı konusunda: A J. Wensmck, "The Semitic New Year and the Origin of EschatoîogyActa Orientalia, I , 1923, s. 158-199; Eliade, Le Mythe de Z'Etemel Retour, s, 65-90. Geleceğin okunması bayramı hakkında, krş. Dhorme, Les religions de Habylonîe, s, 2 4 4 vd, 255 vd. Mezopotamya krallığının kutsal niteliği konusunda' R Labat, Le Caractère religieuic de la royauté assyro-lwbyl on jeune: Dhorme, Les religions de Babylonie, s. 20 (kralların tanrılaştınlması); H. Frankfort, Kingship and the Gods, s. 215 vd (= La Royauté, s. 289 vd); 1, Engnell, Studies in Divine Kingship in the Ancient Near East (Uppsala, 1943), s. 18 vd; G. Widengren, The King and the Tree of Life in Ancient Near Eastern Religion (Uppsala, 1951); Sidney Smith, "The Prac­ tice of Kingship in Early Semitic Kingdoms," S. H . Hooke (ed.). Myth, Ritual and Kingship için­ de (Oxford, 1958), s. 22-73; A 1. Oppenheim, Ancient Mesopotamia, s 98 vd; J. Zandee, "Le Messie. Conceptions de la royauté dans les religions du Proche-Orient ancien," RHR, c. 180, 1971, s. 3-28

§ 23. Şu çevınlen kullandık: G. Conteneau, L'Epopée de Gilgamesh (Pans, 1939); Alexander Heıdel, Tlie Gilgamesh Epic and Old Testament Parallels (Chicago, 1946); E. A Speiser, ANET, s. 72-99; A. Schott ve W, v. Soden, Das Gilgamesh Epos (Stuttgart, 1958). Aynca bkz. Labat, religions du Proche-O ri eni, s. 149-226. Bugüne kadar Gılgamış destanının. Sümer versiyonunun altı bölümü oğtemlebilmiştir; 1) Sedir ağaçlan ormanına yapılan sefer ve Muvava'ya kaışı kazanılan zafer (çev. Kramer, From ifıe Tablets, s. 204-207; The Summons, s, 192-197 [Sümerler, çev, Ûzcan Buze, Kabala, 20021); 2 ) Gılgamış ve Gök Boğası; 3) Tufan ve Zısudra'mn ölümsüzleştırilıııesi; 4) Gılgamış'ın ölümü (ANET, s, 50-52), Babü versiyonunda bu bölüm yoktur; 5) Gılgamış ve Agga, (çev. Tablets, s. 29-30; The Sumenans, s. 197-200), en kısa epik Sümer metinlerinden biri (115 satır), destanın Babil versiyonunda bu bölümün izine rastlanamamıştır (ama bazı ya­ zarlar bu bölümün tarihsel bir temeli olduğunu ve dolayısıyla mitolojik metinler içine katıl­ maması gereküği kanısındadırlar), 6) Gılgamış, Enkıdu ve öteki dünya (çev. Tabiefs, s. 224¬ 225; the Sumerıans, s. 197-205). Bu son bolum, Gılgamış destanının 12. tabletinin malzemesini oluşturur (bkz. daiıa yu-

109


D I N S E L INANÇLAR V E D Ü Ş Ü N C E L E R TARIHI -1

kanda, § 23, dipnot 50). Gıigamış dev bir ağacı keser ve bir tahtla, bir yatak yapabilsin diye odununu İnanna-lştar'a venr. Ağacın köklerinden ve tepesinden de kendisi için iki büyülü, nesne yapar: Pukktı ve mekku, bunların yorumu hala tartışmalı bir konudur; büyük olasılıkla müzik aletlen söz konusudur (davul ve tokmak olabilir mi?). Bir rimel hatası sonucunda bu eşyalar yeraltına düşer. Efendisinin düştüğü umutsuzluktan çok etkilenen Enkidu oraya gi­ dip kaybolan eşyaları aramayı önerir. Ama Gılgamış'm ruhlan ürkütmemesi için verdiği tali­ matları dikkate almayan Enkidu, bir daha yukan çıkamaz. Çok kederlenen Gıigamış taunla­ ra yakarır ve yeraitının hükümdarı Nergal, Enkidu'nun ruhuna kısa bir süre için yeryüzüne dtmme izni verir, Gıigamış ora ölülerin kadenyle Ağılı somlar sorar. Arkadaşı cevap vermekte duraksar: "Sana benim tanıdığım yeraitının yasasını anlatsam, oturup ağlarsın ." (süı. İV, 1-5), 1

Ama Gıigamış ısrar eder ve Enkidu ona kısa, moral bozucu bir betimleme yapar: "Büıün bunlar toza gömülmüş bir halde...." Bkz, S. N , Kramer, Gilgamesh and the Huluppu-Tree (Assyrıological Study, no. 8, Oriental Institute of Chicago); aynı yazar, "Gilgamesh. Some New Sumenan Data;" P. Garelli (ed.), Gilgamesh et sa légende içinde (Paris, 1960), 5. 59-68, aynı yazar, "The Epic of Gilgamesh and Its Sumerian Sources,"JA05. 64, 1944, s. 7-22; aynı yazar, "Sumenan Epic Literature," La Poesio Epıea e la sua jormazıtme (Accad, Naz. dei Lincei, 1970), s. 825-837; A Schaffer, Sumeriarc Sources o/ Tablet Xll of the Epic of Gilgamesh (tez. Şark Çalışmalan Bölümü., Pennsyl­ vania Üniversitesi, Philadelphia, 1962), A Falkensıeın'a göre, kahramanın ismi Sümercede Bilganıes diye okunuyordu; krş. Redllexihon der Assyriohgie (Berlin-Leipzig, 1932 vd), c, 111 (1968), s, 357 vd. Gıigamış Destanı üzerine çok büyük bir kaynakça mevcuttur (P, Jensen bu destanı ev­ rensel edebiyatın başlıca kaynağı olarak görüyordu; krş. Das Giigamesh-Epos in der Weltlitera[ur, I , Strasbourg, 1906). En önemli katkılar Conteneau, Heidel, Kramer ve A Sclıott-W. v. Soden'in çevirilerinde kaydedilmiştir. Ayrıca bkz. P, Gatellı tarafından derlenmiş inceleme­ ler; Gilgamesh el sa leğende (s. 7-30, kaynakça) ve A. Falkenstein ve diğerlen, makaleler; Real, d. Assyr. içinde, 111 (1968), s. 357-375; W. von Soden; Zeit. d. Assyr. içinde, 53, s. 209 vd ve j , Nougayrol: "L'Epopée Babylonienne," La poesıa epica f la sus jormazıone içinde, s. 839¬ 858, Kısa bir süte once, Kun jaritz bazı bolumlenn (davul, düşler, sedir ormanı vb) şamana! düşünce ve uygulatnalan yansıttığı yorumunu yaptı; krş. "Scharaantstisches im GilgamesEpos," Beıtrage zu Geschichte, Kultur und Religion des alten Orients içinde (Baden-Baden, 1971), s. 75-87. E, A. S. Butterwonh de benzer bir yorumu önerdi: Tlıe Tree at the Navel of the Earth (Berlin, 1970), s. 138 vd. Adapa miti de bir diğer ölümsüzleşme fırsatının kaçırılması örneğidir; ama bu örnekte sorumluluk kahramana ait değildir, Adapa, Ea tarafından akıllı ama ölümlü olarak yaratıl­ mıştı. Bir seferinde Güney Rüzgârı kayığım devirdiği için Adapa onun kanatlarım kırdı. Bu kozmik düzenin ihlaliydi ve Anu yargılamak üzere Adapa'yı çağırttı. Yola çıkmadan önce, Ea Gök'teki tavrı konusunda ona kesin talimatlar verdi ve özellikle kendisine sunulacak "ölüm ekmegi"yle, "olum sularihı reddetmesini bildirdi. Adapa, Rüzgâr'ın kanatlarını intikam al­ mak için kırdığım gizlemedi. Onun içtenliğinden etkilenen Anu, kendisine "hayat ekme­ ğiyle, "hayat sulan" sundu. Ama Adapa bunları reddetti, böylelikle de ölümsüzlük fırsatım 110


MEZOPOTAMYA DINUÎRİ

kaçırdı. Bu mit bölümü, Anu ile Ea arasındaki, nedenlerini bilmediğimiz bir gerilimi de do­ laylı olarak yansıtmaktadır. Bkz. Labat'nın yeni, yorumlu çevirisi, Les religions du Procfıe-Oncni asiatique, s. 290-294. Ölümle ve öteki dünyayla ilişkili kavramlar için, krş. B. Meissner, Babylonien u. Assyrien, 11, s. 143 vd; A. Heidel, The Gilganıesh Epie, s. 137 vd; j . M. Aynard, "Le Jugement des morts chez les Assyro-baby Ioniens," Le jugement des Morts içinde (Sources Orientales no 4, Paris, 1961), s. 81-102

§ 24. Bilgelik edebiyatı için, Robert H . Pfeifer'in çevirilerini kullandık; ANET içinde, s, 343¬ 440, Diğer çeviriler: W. G. Lambert, Babylonian Wisdom Literature (Oxford, 1960), s. 21-62 vd; G, R. Castellitio, Savienza babilonese (Torino, 1962) ve R. Labat, Les religions du ProcheOrient, s. 320 vd. Ayrıca krş.J.J, A, van Dijk, La sagesse suméro-ahkadienne (Leiden, 1953); J. Nougayrol, "Une version ancienne du Juste Souffrant'," RB 59, 1952, s. 239-250 ve en ya­ kın tarihli kaynakça için, O. Eıssfeldt, The Old Testament: An Introduction (1963), s. 83, dip­ not 3, Babil kâhinliği içm, bkz. A L. Oppenheim, Ancien! Mesopotamia, s 206-227; La divinati­ on en Mésopotamie et dans les regions voisines (Travaux du Centre d'études supérieures spéci­ alisé d'Histoire des Religions de Strasbourg, 1966), bunun içinde özellikle A Falkeıisiein ("' Wahrsagung' in der Sumerischen Überlieferung"), A. Finet ("La place du devin dans la so­ ciété de Mari"), J. Nougayrol ("Trente ans de recherches sur la divination babylonienne, 1935-1963"), A. L. Oppenheim'in katkıları ("Perspectives on Mesopotamian Divination"); Jean Nougayrol, "La divination Babylonienne," La Divination içinde (André Caquot ve Mar­ cel Leibovici tarafından derlenmiş incelemeler), c. I (Paris, 1968), s. 25-81. Bu calışmalann zengin kaynakçaları da vardır. Babil düş yorumculuğu konusunda, bkz. A, L, Oppenheim, The Interpretation of Dreams in the Ancient Near East, with a translation of an Assyrian Dream Booh (Philadelphia, 1956); Marcel Leibovici, "Les songes et leur interprétation à Babylone," Les songes et leur interpréta­ tion içinde (Sources Orientales, no, 2; Paris, 1959), s. 65-85. Yıldız fallan konusunda, kış. A Sachs, "Babylonian Horoscopes," Journal of Cuneiform Studies, 6,1952, s. 49-75; astroloji hakkında, krş. Nougayrol, "La divination Babylonienne," s. 45-51 (ve kaynakça, a.g.y., s. 78); A. I.. Oppenheim, Ancient Mesopotamia, s. 308 vd. Bilimsel keşifler konusunda, krş. O, Neugebauer, ITıe Exact Sciences m Antiquity (2. baskı. Providence, 1957); aynı yazar, "The Survival of Babylonian Methods in the Exact Science of Antiquity and the Middle Ages," Proceedings o/American Phitosophical Society, c. 107, 1963, s 528-535; A. L. Oppenheim, Ancient Mesopotamia, s. 288-310. Mezopotamya düşüncelerinin etkisi hakkında, krş. Oppenheim, a.g.y., s. 67 vd (s. 356, dipnot 26, kaynakça); Eski Ahit'te bulgulanan etkiler konusunda, krş. kaynakça, W. H. P. Römer, Histaria Religionum, 1 (Leiden, 1969), s. 181-182.

111


IV. BÖLÜM

ESKİ MISIR'DA DİNSEL DÜŞÜNCELER V E SİYASI KRİZLER

25. U n u t u l m a z M u c i z e : " i l k

Kez"—

Mısır uygarlığının d o ğ u ş u tarihçileri bü­

y ü l e m e y e devam ediyor. "Birleşik Krallığın" o l u ş u m u n d a n önceki i k i binyıl bo­ yunca, neolitik çağ k ü l t ü r l e r i derin değişiklikler y a ş a m a d a n gelişimlerim s ü r d ü r ­ d ü . Bununla birlikte M Û IV, binyılda S ü m e r uygarlığıyla k u r u l a n ilişkiler gerçek bir d ö n ü ş ü m e yol açtı, Mısır; silindir m ü h r ü , tuğlalarla inşaat sanatını, gemi ya­ p ı m tekniğini, b i r ç o k sanatsal ögeyı ve Özellikle de Birinci Hanedanın b a ş l a n n d a (y. M Ö 3000'de) birdenbire, hiçbir öncülü o l m a k s ı z ı n beliriveren yazıyı m e r k e n aldı,

Sü­

1

Ama Mısır uygarlığı b ü t ü n y a r a t ı m l a r ı n d a açıkça g ö r ü l e n , kendine özgü b i r ü s l u b u hızla geliştirdi. Kuşkusuz coğrafya da Sümer-Akkad k ü l t ü r l e r i n d e n farklı b i r gelişimi d a y a t ı y o r d u , ç ü n k ü her y ö n d e n gelecek istilalara açık Mezopotam­ ya'dan farklı olarak, Mısır -daha dogmsu N i l vadisi- yalıtılmış ve çöl, Kızıldeniz ve Akdeniz tarafından korunan bir ü l k e y d i . Hyksoslar ortaya çıkıncaya kadar ( M Ö 1674), Mısır dışarıdan gelen bir tehlikeyle k a r ş ı l a ş m a d ı . Diğer yandan N i l ü z e r i n d e ulaşım yapılabilmesi, h ü k ü m d a r ı n ülkeyi giderek merkezileşen bir i d a r i aygıt aracılığıyla y ö n e t m e s i n i s a ğ l ı y o r d u . Ayrıca Mısır, Mezopotamya t ü r ü bü­ y ü k kentleri de t a n ı m a d ı . Ü l k e n i n , insan suretinde g ö r ü n e n tanrı olan

firavunun

temsilcileri tarafından yönetilen kırsal nüfus kitlesinden o l u ş t u ğ u söylenebilirdi Ama Mısır u y g a r l ı ğ ı n ı n yapısının şekillenmesinde en b ü y ü k rolü, başından itibaren d i n ve özellikle de firavunun tanrısallığı d o g m a s ı o y n a d ı . Rivayete g ö r e , ü l k e n i n birleştirilmesi ve devletin k u r u l m a s ı Menes, adıyla bilinen i l k h ü k ü m d a ­ rın eseriydi. G ü n e y d e n gelen Menes b i r l e ş m i ş Mısır'ın yeni b a ş k e n t i n i b u g ü n k ü Kahire'nin y a k ı n ı n d a , Memfis'te inşa etti. Taç giyme töreni ilk kez orada kutlan­ dı. Daha sonra ve u ç binyılı aşkın bir s ü r e , firavunlar Memfis"te taç giydi; b ü y ü k olasılıkla t ö r e n i n en y ü k s e k noktası Menes tarafından başlatılanın b i r t e k r a r ı y d ı Menes'in başarılarının anılması değil, ik olayda bulunan yaratıcı '

kaynağın yenilen¬

H. Frankfurt, The Birth of Civilization in tiıt Near-Easi, s. 10Û-11L; E. J. Baumgartel, TJıe Cıılture of Prehistoric E-gypı, s. 48 vd. 112


ESKİ MISIR'DA DİNSEL DÜŞÜNCELER VE blYASl K R İ Z L E R

mesi söz

konusuydu

1

Birleşik devletin k u r u l u ş u bir kozmogoniyle eşdeğerliydi. Bedenlennviş t a n r ı , firavun; yeni b i r d ü n y a , neolitik çağ k ö y l e r i n d e n ç o k daha k a r m a ş ı k ve ü s t ü n b i r uygarlık k u r m u ş t u . En önemlisi, tanrısal bir örneğe göre gerçekleştirilmiş

bu

eserin sürekliliğini sağlamak, b a ş k a bir deyişle, yeni d ü n y a n ı n temellerini sarsa­ bilecek krizlerden s a k ı n m a k t ı . Firavunun tanrısallığı bunun en i y i güvencesini o l u ş t u r u y o r d u . Madem kı firavun ö l ü m s ü z d ü , onun ö l ü m ü yalnızca göğe çıktığı a n l a m ı n a geliyordu. İnsan suretinde g ö r ü n e n bir tanrıdan diğerine süreklilik, do­ layısıyla k o z m i k ve toplumsal d ü z e n i n sürekliliği g ü v e n c e a l t ı n d a y d ı . En ö n e m l i sosyo-politik ve kültürel yaratımların ilk hanedanlar d ö n e m i n d e y a ş a n m a s ı dikkat çekicidir Daha sonraki o n b e ş yüzyıl için geçerli olacak örnek­ len b u yaratımlar belirledi V. Hanedandan ( M Ö 2500-2300) sonra, k ü l t ü r e l m i ­ rasa neredeyse hiçbir ö n e m l i yenilik eklenmedi. Mısır uygarlığının ayırt edici özelliğini o l u ş t u r a n , ama başka geleneksel t o p l u m l a r ı n mitolojilerinde ve geçmi­ şe y ö n e l i k ö z l e m l e r i n d e de rastlanan b u "yenilik karşıtlığı" dinsel k ö k e n l i d i r . Kutsal biçimlerin değişmezliği, z a m a n ı n şafağı atarken gerçekleştirilmiş jestlerin ve başarıların yinelenmesi k o z m i k düzeni en m ü k e m m e l tanrısal eser olarak ka­ bul eden ve her türlü d e ğ i ş i m d e kaos haline geri d ö n ü ş , dolayısıyla şeytani güçle­ r i n zafer k a z a n m a s ı tehlikesi gören bir teolojinin m a n t ı k s a l sonucuydu. A v r u p a l ı bilginlerin "yenilik karşıtlığı" olarak nitelediği eğilim, i l k y a r a t ı m ı hiç bozulmadan korumaya çalışıyordu, çünkü o her açıdan - k o z m o l o j i k ,

dinsel,

toplumsal, a h l a k i - m ü k e m m e l d i . Kozmogoninin b i r b i r i n i izleyen aşamalarına çe­ şitli m i t o l o j i k anlatılarda değinilir. Aslında mitler yalnızca başlangıç d ö n e m i n i n mucizevi çağlarında gerçekleşen olayları kaynak alırlar. Tep zepi ("ilk Çağ") adı verilen b u donem yaratıcı tanrının İlk Suların ü s t ü n d e betırişinden, Horus'un tah­ ta çıkışma kadar s ü r m ü ş t ü . Doğal g ö r ü n g ü l e r d e n dinsel ve k ü l t ü r e l gerçeklere ( t a p ı n a k planları,- takvim, yazı, ritüeller, krallık alâmetleri vb) kadar mevcut her şey, geçerlilik ve m e ş r u i y e t l e r i n i ilk çag boyunca yaratılmalarına

borçludurlar.

"İlk Çağ," mutlak m ü k e m m e l l i ğ e sahip ve "öfke veya gürültü veya kavga veya kargaşa ortaya ç ı k m a d a n " önceki altın çağı o l u ş t u r m a k l a d ı r . "Re'nin" veya Osiris'm veya Horus'un "zamanı" olarak nitelenen bu harika çağda ne ö l ü m ne de hastalık v a r d ı . Belirli bir anda k ö t ü l ü ğ ü n m ü d a h a l e s i n i n a r d ı n d a n kargaşa ortaya 3

2

H. Franktan, La Royauté et les Dieux, s. 50.

3

Kış. Rundle Clark, Myth and Symbol m Ancien! Egypt, s, 263-2Û4. tyi bilinen bir mit ögesı söz konusudur: "başlangıç zamanlannın mükemmelliği " 113


I1INSE1. İNANÇLAR VE DÛŞONCIİÜÎR T A R İ H İ -1

çıkıp altın çağa son verdi. Ama mucizevi "tik Çağ" d ö n e m i , bir daha geri gelme­ yecek bir geçmişin kutsal emanetleri arasına fırlatılıp atılmadı. Bu d ö n e m taklit edilmeleri gereken örneklerin t o p l a m ı n ı o l u ş t u r d u ğ u için, durmadan yeniden güncelleştirildi. Kısacası, şeytani güçlerin bozguna u ğ r a t ı l m a s ı n ! izleyen rituelle r i n , i l k m ü k e m m e l l i ğ i n yeniden h â k i m kılınmasını amaçladığı söylenebilir.

26. T e o g o n i l e r ve

K o z m o g o n i l e r — Bülûn geleneksel dinlerde o l d u ğ u g i b i ,

kozmogoni ve k ö k e n m i t l e r i (insanın, krallığın, toplumsal k u r u m l a r ı n , ritüeller i n vb kökeni) kutsal şeylerin i l m i n i n özünü o l u ş t u r u y o r d u . Doğal olarak farklı tanrıları ö n e çıkaran ve yaratılışın başlangıç n o k t a s ı olarak çok sayıda

dinsel

merkezi seçen b i r ç o k kozmogoni m i t i vardı, tzlekler en arkaikleri arasındadır: Bir t ü m s e ğ i n , bir nilüfer çiçeğinin (lotus) veya b i r y u m u r t a n ı n i l k Suların üzeri­ ne çıkışı. Yaratıcı tanrılara gelince, her ö n e m l i kent, kendi yaratıcı t a n n s t n ı ön plana ç ı k a n y o r d u . Birçok kez hanedan değiştikçe başkent de değişmişti. Bu tür olaylar yeni b a ş k e n t i n teologlarını birçok kozmogoni söylencesini b ü t ü n l e ş t i r m e ­ ye ve kendi başat yerel tanrılarını yaratıcı tanrıyla (demiurgos) özdeşleştirmeye zorluyordu. Yaratıcı tanrıların birbirleriyle yapısal benzerlikleri ö z ü m s e m e işle­ m i n i kolaylaştırıyordu. Ama b u n u n dışında da teologlar ayrışık dinsel sistemleri ö z ü m s e y e r e k ve birbirleriyle açıkça zü tanrısal figürleri birleştirerek gözü sentezler geliş t i r d i 1er.

pek

4

Birçok b a ş k a gelenekte de g ö r ü l d ü ğ ü ü z e r e , Mısır kozmogoni anlatısı İlk Su­ lardan b i r t ü m s e ğ i n çıkışıyla başlar. U ç s u z bucaksız suların üzerinde b u

"İlk

Yer"in belirmesi t o p r a ğ ı n o l d u ğ u kadar, ışığın, h a y a t ı n ve b i l i n c i n de onaya çık­ m a s ı a n l a m ı n a g e l i r , Heliopolis'te g ü n e ş tapınağının bir parçası olan ve " K u m 5

Tepesi" adı verilen yer i l k tepeyle özdeşleştirilmişti. Hermopolis," kozmogoni anlatısında yer alan nilüferin çıktığı, gölüyle m e ş h u r d u . Ama aynı ayrıcalığı b a ş k a yerleşim merkezleri de sahipleniyordu, Aslında her kent, her tapınak " D ü n y a n ı n 6

Merkezi," yaratılışın başladığı yer olarak kabul ediliyordu, i l k t ü m s e k , k i m i za4

5

Mitler, deyim yerindeyse "kanun hükmünde versiyonlar" oluşturacak süreklilik ve tutar­ lılıkla anlatılmamıştı Bu nedenle onları en eski külliyatlarda bulunan bölümler ve imalar­ dan yola çıkarak yeniden oluşturmak zorunda kalınmışın. Söz konusu külUyaılanrı başlıcaları, Piramit Metinleri (y. MÖ 2300-2300), Lahii Metinleri (y. M ü 2300-2000) ve ûfülerKiiauı'dır (MÛ ISOO'den sonra). Kış. Rundle Clark, a.g.y., s. 36. Hmunu; günümüzde el-Üşmuneyn —çn.

* Bkz. Frankfort'un alıntıladığı ve yorumladığı metinler, La Royauté, s 206 vd. 114


[İSKİ MISIH'DA DİNSEL DÜŞÜNCEI-CI! VI; SIVASI KRIZLFK

man firavunun güneş-tanrıyla b u l u ş m a k için ıızerine t ı r m a n d ı ğ ı kozmik d a ğ hali­ ne geliyordu. Başka versiyonlarda "İşık Kuşu "mı barındıran ezeli yumurtadan veya Çocuk 7

Güneş'i

taşıyan

ilk nilüferden ya 6

da tanrı Atum'un

ilk ve son imgesi

yılandan sc>z edilmektedir (nitekim Ölüler Kıtabtnm

olarak

ilk

175. b ö l ü m ü d ü n y a kaos hali­

ne geri d ö n d ü ğ ü n d e A t u m ' u n yeniden yılan olacağını bildirmektedir. A t u m en üs­ tün ve gizli tanrı olarak tanımlanabilir; Re - G ü n e ş - ise tam anlamıyla g ö r ü n ü r tanrıdır; k r ş . § 32). Yaratılışın evreleri - k o z m o g o n i , teogoni, canlı v a r l ı k l a r ı n yaratılması v b - farklı farklı s u n u i m a k t a d ı r . N i l deltasının ucunda yer alan HeJıopolis k e n t i n i n g ü n e ş teolojisine göre, tanrı Re-Atum-Khepri

11

i l k tanrısal çifti, 5u

(Hava) ve Tefnut'u yarattı; b u çift, Geb (Yer) ile tanrıça Nut'un (Gok) ebeveyniy­ d i . Deminrgos, yaratılışı m a s t ü r b a s y o n yaparak veya balgam çıkararak gerçekleş­ t i r d i . Bu ifadeler naiflik ö l ç ü s ü n d e kaba olsalar da anlamlan açıktır: Tanrısal var­ lıklar, ü s t ü n t a n r ı n ı n t ö z ü n d e n d o ğ m a k t a d ı r . Tıpkı S ü m e r anlatısında o l d u ğ u gibi ( § 16), G ö k ve Yer, Hava tanrısı Şu tarafından birbirlerinden ayrılıncaya dek, ke­ sintisiz bir hieros gctmos'la b i r l e ş m i ş t i .

10

O n l a n n b i r l e ş m e s i n d e n , daha ileride üze­

rinde d u r a c a ğ ı m ı z d o k u n a k l ı b i r dramanm başrol o y u n c u l a r ı , Osiris ve İsis, Selh ve Nephtys d ü n y a y a geldi. Orta Mısır'daki Hermopolts'te, teologlar sekizli tanrı grubu etrafında oldukça k a r m a ş ı k bir öğreti geliştirdiler, b u tanrılara Ptah da katıldı. Hermopolis'teki i l k gölden bir nilüfer, bu nilüferden de "En îlk Tanrıların tanrısal tohumu olan. Se­ kiz T a n r ı n ı n d o ğ u r d u ğ u m ü k e m m e l mirasçı, kutsal-aziz ç o c u k " çıktı; "o, tanrıla­ r ı n ve insanların t o h u m l a r ı n ı birbirine b a g l a y a n " d ı .

u

Ama en sistemli teoloji Birinci Hanedan firavunlarının başkenti Memfis'te, tanrı Ptah'ın etrafında k u r u l d u . "Memfis teoloji belgesi" adı verilen k a y n a ğ ı n ana

7

Lahit Metinleri, IV, 181 c vd.

s

Sauneron ve Yoyotte, La Naissance du Monde içinde, s, 37 ve 5, Morenz'de belirtilen kay­ naklar, La Religion égyptienne, s. 234 vd,

s

Güneş'in üç hali söz konusudur; Khepri, doğan güneş; Re, tepedeki güneş ve Atum. batan güneş,

Bkz Sauneron ve Yoyotte'un alıntıladığı metinler, a.g.y., s. 46-47. Ayırma rolünün özel olarak Süya verilmediğini ekleyelim; Morens'in alıntıladığı metinler için bkz. La reügion égyptienne, s. 228, burada ayıran Ptah'ur " Sauneron ve Yoyotte tarafından alıntılanan metinler, a.g.y., s. 59. Ayrıca bkz. Morenz ve 5chubert tarafından çevrilmiş ve yorumlanmış diğer metinler. Der Goü aujder Blume, s, 32 vd; aynca krş. Morenz, Lo Religion égyptienne, s. 229 vd. 115


nlNSHL İNANÇLAR VL- IMJSÛNCLLER TARH [I -1

metni, firavun Şakaba 2amanmda (y. M Ö 700) tas üzerine o y u l m u ş , ama

özgün

metin yaklaşık i k i binyıl önce yazılmıştı. Şimdiye dek bulunan en eski Mısır kozmogoni anlatısının aynı zamanda en felsefisi olması şaşırtıcıdır; ç ü n k ü Ptah r u h u ("kalbi") ve sözüyle ("dili") yaratır. " A ı u m ' u n g ö r ü n t ü s ü altında kalp (= ruh) olarak tecelli eden, d i l (= söz) olarak tecelli eden, çok eski tann P ı a h ' t ı r . . . . " Ptah en b ü y ü k tanrı ilan edilmiştir; A t u m yalnızca i l k tannsal çillin yaratıcısı olarak kabul edilmektedir. /'Tanrıları var eden" Ptah't i r i Daha sonra tanrılar "her

türlü

bitkiye, her türlü taşa, her t ü r l ü kile, onun k a b a r t ı l a n (yani toprak) üzerinde b i ­ ten ve tecelli edebilecekleri her şeye" girerek, g ö r ü n ü r bedenlerine b ü r ü n m ü ş l e r dır'

2

Kısacası teogoni ve kozmogoni bir tek t a n r ı n ı n d ü ş ü n c e s i n i n ve s ö z ü n ü n yara­ tıcı g ü c ü y l e gerçekleştirilmiştir. K u ş k u s u z burada Mısır metafizik spekülasyonu­ nun en ü s t ü n ifadesi söz konusudur, j o h n W i l s o n i ı ı da dikkat çektiği g i b i ,

1 1

Mı­

sır t a l i h i n i n başlangıcında, Hıristiyanlığın Logos (söz) teolojisine yakın olarak değerlendirilebilecek b i r öğreti b u l u n m a k t a d ı r . Teogoni ve kozmogoniyle karşılaştırıldığında, i n s a n ı n k ö k e n i n e ilişkin mitler o l d u k ç a siliktir. İnsanlar (erme) g ü n e ş tanrısı Re'nin gözyaşlarından (erme) d o ğ ­ m u ş t u r . Daha geç tarihte (y. M O 2000), kriz d ö n e m i n d e o l u ş t u r u l m u ş b i r metin­ de şöyle yazılıdır. "Tanrı'nın s ü r ü s ü insanlar, gereçlerle i y i donatılmıştı. O [Gun e ş - T a n n j onlar için gök ve yeri y a p t ı . . J Burun deliklerini c a n l a n d ı r m a k için ha­ vayı yaptı, ç ü n k ü onlar o n u n etinden ç ı k m ı ş kendi suretleriydi. G ö k t e parlar, on­ lar için b i t k i l e r i par..

hayvanları, onları beslemek için kuşları ve balıklan

ya¬

fV*

Bununla birlikte Re insanların kendisine karşı fesat k u r d u ğ u n u keşfedince, on­ ları yok etmeye karar verir. Katliam görevini Hathor üstlenir. Ama t a n r ı ç a n ı n i n ­ san ırkını tamamen yok edeceğini anlayan Re, b i r kurnazlığa b a ş v u r u r ve s a r h o ş eder.

15

İnsanların isyanı ve bunun sonuçları mitler

çağında

onu

yaşandı.

Elbette "insanlar" Mısır'ın i l k sakinleriydi; çünkü Mısır o l u ş t u r u l m u ş i l k ü l k e .

Çeviri bauneron ve Yoyotte, a gy., s. 63-64. Bkz. Morenz'in yorumu, Religion égyptienne*, s. 216 vd ve özellikle Fraııkfort, La Royauté et ies Dieux, s. 51-64. 3

ANET, s 4

4

Kral Meri-ka-Rc kin Dersler, bu bolumu çev. Sauneron ve Yoyotte, s. 75-76. Çevirinin tamamı için bkz. Wilson, ANET, s. 414-418.

3

Kış. Wilson tarafından çevnlıııış metin, ANET, s. J 0-11. Kenan geleneğinde de benzer bir mit bulunur; krş, § 50. 116


TîSKl MİSUmA DlNsEL üOSUKf.T;l.T;R VE SİYASI KWZ1.CR

yani D ü n y a n ı n Merkeziydi

l s

Ü l k e n i n iliraz edilemeyecek haklara sahip sakinleri

yalnızca Mısırlılardı; b u da ulkemn n ü k r o k o z m i k imgeleri olan tapınaklara ya­ bancıların girişinin neden yasaklandığım a ç ı k l a r .

11

Dalla geç larihli bazı metinler

evrensele ilik eğilimini yansıtır. Tanrılar (Horus, Sekhmct) yalnızca Mısırlıları değil, Filistinlileri, Ntibyelileri ve Libyalılan da korur," Bununla birlikte i l k in­ 1

sanların mitsel tarihi ö n e m l i bir rol oynamaz. Mucizevi "İlk Cağ" d ö n e m i n d e i k i belirleyici an, kozmogoni ve firavunun tahta çıkışıdır.

27. B e d e n l e n m i ş B i r T a n r ı n ı n S o r u m l u l u k l a r ı — Henri Frank fon un belirttiği g i b i , " kozmogoni en ö n e m l i olaydır, ç ü n k ü tek gerçek değişikliği temsil etmek­ 1

ledir: d ü n y a n ı n su ü z e r i n e çıkışı. O zamandan beri yalnızca kozmik hayat ritimle­ rinde g ö r ü l e n değişikliklerin bir anlamı vardır. Ama bu durumda da farklı dön­ güler içinde birbirine eklemlenen ve r i t i m l e r i n d ö n e m s e l tekrarını sağlayan art arda gelmiş anlar söz konusudur; Yıldızların hareketlen, mevsim d ö n g ü s ü , ayın halleri, b i t k i l e r i n b ü y ü m e

ritmi,

Nıl'in k a b a r m a s ı ve çekilmesi vb. " t i k Çağ"

d ö n e m i n d e k u r u l m u ş m ü k e m m e l l i ğ i oluşturan da zaten evrensel ritimlerdeki bu d ö n e m s e l yinelenmedir. Kargaşa, m ü k e m m e l b i r b i ç i m d e d ü z e n l e n m i ş değişiklik­ lerin ö r n e k alınacak d ö n g ü s ü n e gereksiz ve dolayısıyla zararlı bir d e ğ i ş i m geti­ rir. Toplumsal düzen kozmik düzenin bir y ö n ü n ü temsil ettiğine göre, k r a l l ı ğ ı n d ü n y a n ı n b a ş l a n g ı c ı n d a n itibaren var olması gerekiyordu. Yaratıcı ilk kral o l m u ş ­ tu;

20

b u görevi o ğ l u ve ardılı i l k firavuna devretti. Bu yetki devri krallığın tanrı­

sal b i r k u r u m olarak k u t s a n m a s ı n ı sağladı. Nitekim firavunun

jestleri,

tann

Re'nin veya o n u n g ü n e ş tecellilerinin jestlerini betimlemek için kullanılan terim­ lerle betimlenir. Yalnızca i k i ö r n e k verelim; Re'nm yaratımı k i m i zaman kesin

Ekz. Morenz tarafından verilen örnekler, Religion Égyptienne, s. 70 vd. Geleneksel uygar­ lıklara özgü bir anlayış söz konusudur; krş. Eliade, Le Mythe de l'Etemel Retour, s. 17 vd. Bkz. Morenz'm verdiği örnekler, a.g.y., s. 78 vd. Kapılar Kitabı, Sauneron ve Yoyotte tarafından çevrilmiş parça. Naissance, s. 76-77. Diğer kaynaklar için bkz. Motenz, s. 80. Ancien! Izgyptian Religion, s. 49 vd. Ölüler Kitabında (böl 17), Tann şunu açıklar: "Bir zamanlar Num'uıı (İlk Okyanus) için­ de yalnızken ben Atum'um. ilk tecellisinde, Yaratımım yönetmeye başladığı zamanki Re'yim." Bir tefsir şu açıklamayı ekler; "Bu, Re'nin kral olarak. Şu Göğü Yerin üzerine kal­ dırmadan ö:ıce de mevcut olan olarak görünmeye başladığı anlamına gelir" (Frankfort, Ancien! Egyptian Religion, s. 54-55). 117


DİNSEL INANÇl-AR VE DUS U N O : LCR T A R İ K İ -1

bir ifadeyle özetlenir: "Kaos'un yerine düzeni (ma'at) geçirdi." Akenaıou'un

"sap-

k ı n h g ı " n d a n sonra düzeni yeniden kuran Tutankhamon'dpn (krş. § 32) veya 11. Pepi'den de aynı terimlerle soz edilir. "Yalanın (kargaşanın) yerine ına at\ e

geçir­

d i . " Aynı şekilde hhay ("parlamak") f i i l i , hem g ü n e ş i n yaratılış anında veya her şafakta d o ğ u ş u n u hem de firavunun ta; giyme t ö r e n i n d e , ş ö l e n l e r d e veya özel meclisinde belırişini betimlemek için kullanılır.

21

(Firavun, "gerçek" olarak da çevrilen, ama genel anlamı " i y i bir d ü z e n , " dola­ yısıyla "hukuk," "adalet" olan ma ai teriminin kişileşnıiş halidir. Mfl'cıi, i l k yara­ f

tılışa aittir: Bu nedenle altın ç a g m m ü k e m m e l l i ğ i n i yansıtır Ma'at evrenin ve ha­ yatın temelini o l u ş t u r d u ğ u için, ayn ayrı her birey tarafından da biline b i l i o f İlk metinlerde ve sonraki çeşitli çağlara ait metinlerde şöyle açıklamalara rastlanır: "Kalbini ma'at't bilmeye teşvik et;" "Kalbinde ma'at'm

olan şeyi bilesin, seran

için d o ğ r u olanı yapabilesin diye böyle d a v r a n ı y o r u m " veya "Ben mcfat'ı seven ve g ü n a h t a n nefret eden bir a d a m d ı m ; ç ü n k ü (günahın) T a n r ı ' d a n nefret etmek oklu­ ğ u n u b i l i y o r d u m . " Nitekim insanı gerekli bilgilerle ö d ü l l e n d i r e n Tanrı dır. Bir prens "gerçeği (ma'ar) bilen ve T a n r ı n ı n eğiniği bir kişi" olarak nitelenir. Bir Rc D u a s ı n ı n yazarı şöyle haykırır; "Kalbime ma'at ver!" ? 2

•-

M a ' a t ' m kişileşmiş hah olarak firavun, b ü t ü n u y r ü k l a n için en i y i o m e g i o l u ş t u r u r . Vezir Rekhmire'nin ifade ettiği gibi, "O eylemleriyle bizi yaşatan b i r tanrıdır."

23

Firavunun yaptıkları evrenin ve devletin istikrarını, dolayısıyla haya­

tın sürekliliğini sağlar. N i t e k i m kozmogoni her sabah, g ü n e ş tanrısının yok et­ meyi b a ş a r a m a d ı ğ ı yılan Apophis'i her "geri p u s k ü r t ü ş ü n d e " yinelenir; t kaos (= İlk k a r a n l ı k ) bilkuvve mevcudiyeti temsil etliği için yok edilemez.| Firavunun si­ yası etkinliği de Re'nın başarısını yineler: O da Apophis'i "geri p ü s k ü r t ü r , " başka bir deyişle d ü n y a n ı n kaos halme geri d ö n m e m e s i n i gözerin Sınırlarda d ü ş m a n l a r belirdiğinde bunlar Apophis'le özdeş leş t irilecek ve firavunun zaferi Re'nin zaferi­ ni yemden üretecektir (hayatı ve tarihi, i l k örnekler ve kategorilerle yorumlama y ö n ü n d e k i bu e ğ i l i m geleneksel k ü l t ü r l e r e ö z g ü d ü r ) .

24

Kuşkusuz tekil, yinelene-

mez tarihsel olayların tek başrol oyuncusu firavundu: çeşitli ülkelere yapılan as-

Frankfort, a.g.y., s. 54 vd. Başka örnekler için b k î La Royauté et les Dieux, s. 202 vd. Morenz tarafından çevrilmiş metinler, Religion égyptienne, s. 167-170, Frankfort'a göre, böyle bir anlayış niye lıtç halk ayaklanması olmadığını açıklar. Fetret dönemlerindeki (y. MÖ 2250-2040; MO 1730-1562) siyasi karışıklıklar sırasında, monarşi kurumu suçlanrnamıştı (Ancient Egyptian Religion, s. 43). Bkz. Le Mythe de l'Etemel Retour, bolüm 1. 118


L-SKI MISIR'DA DİNSEL DU SUN Œ L U ' VE SİYASI KRİZİ. I:R

keri seferler, çeşitli halklara karşı kazanılan zaferler vb. Yine de i l i . Ranıses kendi mezarını inşa ettirirken, 11. Ranıses'in mezar tapınağında yazılı olan fethedilmiş şehir isimlerini kopya ettirdi

" I I . Pepi'nin fetihlerinin k u r b a n l a r ı olarak g ö r ü ­

nen" Libyalılara, Eski Krallık z a m a n ı n d a bile, halâ " i k i yüzyıl ö n c e Sahure t a p ı n a ­ ğının k a b a r t m a l a r ı n d a yer alan isimler verilmektedir." " 2

1

Anıtlarda ki ve metinlerdeki betimlemelerden yola çıkarak, firavunların birey­ sel ezelliklerini bilmeye olanak yoktur, A. de Buck birçok karakteristik ayrıntıda, ö r n e ğ i n Megiddo savaşı sırasında I I I , TuthnıosLs'ın gösterdiği inisiyatif ve cesa­ rette, ü z e r i n d e uzlaşmaya varılmış ideal h ü k ü m d a r portresinin u n s u r l a r ı n ı buldu. T a n r ı l a r ı n temsilinde de aynı kişisizlik eğilimi saptanır. Osiris ve İsis d ı ş ı n d a k i diğer tanrılar, ayrı b i ç i m l e r i n e ve işlevlerine k a r ş ı n , ilahi ve dualarda neredeyse aynı terimlerle anılırlar."'' ilke olarak t a p ı m ı n gereklerinin yerine getirilmesi firavunun g ö r e v i y d i ,

ama

o işlevlerini farklı t a p ı n a k l a n n rahiplerine devrediyordun Ritüellerin amacı, doğ­ rudan ya da dolaylı olarak, " i l k y a r a t ı l ı ş ı n k o r u n m a s ı , yani istikrardı . Her Yeni 1

Yılda kozmogoni, Re'nin her g ü n k ü zaferinden daha da ö m e k bir b i ç i m d e yinele­ niyordu;" ç ü n k ü daha geniş bir zaman d ö n g ü s ü söz konusuydu. Firavun tahta çı­ 7

karken Menes'in gesta'sından b ö l ü m l e r : i k i ü l k e n i n birleştirilmesi yeniden sunu­ luyordu. Kısacası devletin k u r u l u ş u ritüel biçiminde yineleniyordu (krş. § 25). H ü k ü m d a r ı n k u t s a n m a s ı töreni, tahta çıkıştan otuz yıl sonra yapılan ve h ü k ü m ­ d a r ı n tanrısal enerjisinin yenilenmesini devam ettiren seci b a y r a m ı n d a tekrarlanı­ yordu.

28

Bazı tanrılar (Horus, M i n , Anubts vb) için yapılan d ö n e m s e l bayramlar

h a k k ı n d a ise fazla b i r bilgimiz yok. Rahipler bir ayin alayı halinde o m u z l a r ı n d a t a n r ı n ı n heykelini veya kutsal kayığı taşıyarak y ü r ü r l e r d i ; şarkılar, m ü z i k

ve

dansı da içeren ayin alayı m ü m i n l e r i n alkışları ve haykırışları a r a s ı n d a s ü r e r d i . Bütün Mısır'da halk arasında en çok sevilen bayramlardan b i r i olan b ü y ü k

H. Frankfort, la Royauté et les Dteux, s. 30, dipnot 1. Krş. Mıu ile Sobek'ın karşılaştırılması, Frankfort, Ancient Egyptian Religion, s. 25-26. Evreni hareketsiz bir bütünlük içinde, ritmik bir hareket olarak yorumlayan statik bakışın Önemini kabul eden Frankfort, tannların hayvan biçiminde tecelli etmelerine çok ustaca bir açıklama önermiştir: insanlarda bireysel çizgiler ftgürün biçimsel yapısı karşısında den­ geleyici bir kuvvet oluştururken, hayvanlar değişmez, onlar hep kendi cinslerini yeniden üretirler. Bu nedenle hayvan yaşamı, kozmosun statik yaşamını paylaştığı için. Mısırlılara insanüstü görünüyordu, a.g.y., s. 13-14. Krş. Le Mytlıe de l'Eternel Retour, s. 65 vd. Frankfort, La Royauté, s. 205. Krş. Frankfort, La Royauté, s. 122-136. Vandier, La religion égyptienne, s. 200-201. 119


D İ N S E L INANÇ1.AR VE D Ü Ş Ü N C E L L E TARİHİ - !

M i n b a y r a m ı n ı , daba sonra krallık tapımıyla birleştirildiği için daha i y i b i l i y o ­ ruz. Başlangıçta hasat bayramıydı; ayin alayına kral, kraliçe ve bir beyaz boğa ka­ tılırdı. Kral b i r demet b a ş a k keser ve b u n l a r ı boğaya s u n a r d ı ; ama ritüelin deva­ m ı bilinmemektedir.

39

Tapınakların temel atma ve açılış törenlerine firavun baş­

kanlık ederdi. Ne yazık kı yalnızca bazı simgesel jestlerini biliyoruz: Gelecekte tapınağın yükseleceği yerde açılan ç u k u r a "temel e m a n e t l e r i n i k o y a r d ı (hüküm­ dar tarafından pişirilmiş bir tuğla, külçe altınlar vb); açılışta sağ kolunu kaldıra­ rak anıtı k u t s a r d ı vb. G ü n l ü k tapım, tapınağın içinde (naos) korunan tanrı heykelinin karşısında gerçekleştirilirdi. Rahip r i m e l a r ı n m a y ı t a m a m l a d ı k t a n sonra naas'a yaklaşır, k i l m ü h r ü kırar ve kapıyı açardı, Heykelin ö n ü n d e secde eder ve tanrıya tapmak için göğe (naos) girdiğim açıklardı. Daha sonra heykel, tanrının "ağzını a ç m a k " için, natronla" arın d i r i l i r d i . Ritüelin sonunda rahip kapıyı yeniden kapar, s ü r g ü y ü m ü h ü r l e r ve geri geri ç e k i l i r d i .

30

Cenaze t a p ı m m a ilişkin bilgiler hissedilir ölçüde daha boldur. Ö l ü m ve öteki d ü n y a , Mısırlıları Y a k ı n d o ğ u ' n u n diğer h a l k l a r ı n d a n daha çok u ğ r a ş t ı r r m ş t ı r . F i ­ ravun için ö l ü m , gökteki y o l c u l u ğ u n u n ve "ö!ümsüzleşmesi"nin başlangıç nokta­ sını o l u ş t u r u y o r d u . Diğer yandan ö l ü m en t a n ı n m ı ş Mısır tanrılarından

birini,

Osiris'i d o ğ r u d a n i l g ü e n d i r i y o r d u .

28.

Firavunun

Göğe

Yükselişi—

Yeniden

o l u ş t u rulab il dikleri

kadarıyla

ö l ü m d e n sonraki hayata ilişkin en eski inançlar, b ü t ü n dünyada yaygın olarak bulgulanan i k i geleneğe benziyordu; Ölüler ya yeraltında ya da g ö k t e , daha doğ­ rusu yıldızlarda ikamet e d i y o r d u . ' Ö l ü m d e n sonra ruhlar yıldızlara u l a ş ı y o r , on­ ların başsızlık ve s o n s u z l u ğ u n u paylaşıyorlardı.. G ö k bir Ana Tanrıça gibi düşü­ n ü l d ü ğ ü n d e n , ö l ü m yeni b i r d o ğ u m l a , başka b i r deyişle yıldızların

dünyasında

yeniden doğuşla eşdeğerdi. G ö ğ ü n analığı ö l ü n ü n i k i n c i kez d o ğ u r u l m a s ı gerekti­ ği d ü ş ü n c e s i n i beraberinde getiriyordu: Ö l u , g ö k t e k i yeniden d o ğ u m u n d a n sonra Ana T a n n ç a (bir inek b i ç i m i n d e temsil edilirdi) tarafından e m z i r ı l i y o r d u .

31

Gardiner'e göre bu rimel kraliyet çiftinin törensel birleşmesini de içeriyordu; krş. Frank­ fort, La Royauté, s. 260. * Naıron veya natruu ya da natnt; Hidratlı doğal sodyum karbonat. Mısır'da monokliınk kristaller halinde bulunur -yn. 5 0

A. Moret, Le rituel du cuite divin journalier en Egypte, birçok yerde; Vandier, s. 164 vd.

33

Bu düşünce, "Anasını dölleyen Boğa" adı verilen ölü firavunun ensest birleşmesini doğ120


ESKİ MISIR'DA DİNSEL UÛŞÜNCEUIR VE SİYASI K R İ Z L E R

Öteki d ü n y a m e k â n ı olarak ye rai tının s a p t a n m a s ı , neolitik çağ k ü l t ü r l e r i n d e ağırlıkta olan b i r inançtı. Daha hanedan öncesi çağda (yani M Ö 4000'vn b a ş l a r ı n ­ da), tarımla u y u m l u bazı dinsel anlatılar Osiris'in

mitsel-ritüel yapısı

etrafında

e k l e m l e m n i ş t i ve kraliyet tapımı içinde, cinayete kurban giden tek Mısır tanrısı Osiris de yer alıyordu. Ö l e n b i r tanrıyla firavunun ö l ü m s ü z l e ş t i r i l m e s m i açıkla­ yan ve geçerli kılan g ü n e ş teolojisi a r a s ı n d a k i bu b u l u ş m a n ı n s o n u ç l a r ı n ı daha ileride inceleyeceğiz. Piramit Metinleri neredeyse yalnızca kralın o l u m sonrası kaderine ilişkin anla­ yışları ifade eder. Teologların b ü t ü n çabalarına k a r ş ı n , öğreti tam olarak sistem­ le ştirilememiştir. Koşut ve k i m i zaman da karşıt anlayışlar arasında belli b i r çe­ lişki o l d u ğ u fark edilmektedir. Kalıplaşmış ifadelerin çoğu d ü n y a y a r a t ı l m a d a n ö n c e U l u Tanrı tarafından yaratılan A t u m ' u n (= Re) oğlu firavunun ölemeyeceğinı ısrarla yineler; ama başka metinlerde krala bedeninin ç u r ü m e y e c e g i konusunda g ü v e n c e verilir. K u ş k u s u z h e n ü z yeterince b ü t u n l e ş e m e m i ş i k i ayrı dinsel ideolo­ j i söz k o n u s u d u r .

32

Bununla birlikte kalıplaşmış ifadelerin çoğu firavunun gökte­

k i y o l c u l u ğ u n d a n söz eder. Firavun, k u ş - ş a h i n , balıkçıl, yaban k a z ı - bir 3 3

scara-

beus' (366) veya bir çekirge (890-91) vb b i ç i m i n d e uçar. Rüzgârların, b u l u t l a r ı n , tanrıların ona y a r d ı m etmesi gerekir. Kral k i m i zaman b i r merdivenden tırmana­ rak göğe ç ı k a r (365, 390, 971 v d , 2083). Kral daha göğe ç ı k a r k e n tanrılaşır ve özu insan soyundan tamamen farkhlaşır (650, 8 0 9 ) .

31

Yine de firavunun gökteki yerine u l a ş m a d a n ö n c e , "Kurbanlar Tarlası" adı ve­ rilen D o ğ u d a , bazı s ı n a v l a r d a n geçmesi gerekiyordu

G i n ş yolunu "dolambaçlı

k ı y ı l a n " olan b i r göl k e s i y o r d u " ve g ö l d e n geçişi sağlayan kayıkçı b i r y a r g ı ç yetkisine sahipti. Kayığa kabul edilmek için b ü t ü n a r ı n m a ritüellerini tamamla-

rulamaktadır; krş. Frankfort, La Royauté, s. 244 vd. 3 2

Bazı metinler (Piramit Metinleri, 2007-9) kralın göğe yükselişini sağlamak için kemik­ lerinin toplanması ve kollanyla bacaklanndakı sargıların çözülmesi gerektiğini öğretir. Vandier, burada bir Osiris mitsel-ritüelinin söz konusu olduğunu göstermiştir (Religion égyptienne, s. 81).

Piramit Metinleri, 461-3, 890-91, 913, 1048. " Bokböceği, Eski Mısır'da kheper - ç n . 3 3

M

Metinleri alıntılayan Vandier, s. 78 Aynca bkz Breasted'in çevirdiği bölümler (Develop­ ment of Religion and Thought in Ancient Egypt, s. 109-115, 118-120, 122, 136). Bu bölüm­ lere bizim hazırladığımız antoloji içinde de yer verilmiştir, from Primitives to Zen, s. 353¬ 355.

3 5

Piramit Metinleri, 2061. 121


DİNSEL I N  N Ç L / I R V E D U s U N Œ L E R Ï A R i l l l • I

mis olmak

ve özellikle de erginlenme yapısında bir s o r g u l a m a y ı

yanıtlamak,

yani parola yerine geçen bazı kalıplaşmış ifadelerden o l u ş a n y a n ı t l a n

söylemek

gerekiyordu. Kral k i m i zaman savunma söylevlerine (1188-89) veya b ü y ü y e (492 vd), hatta tehdide b a ş v u r u y o r d u . Tannlara (özellikle Re, T h o ı ve Horus'a) yakarıy o ı veya g ü n e ş i n her g ü n a r a l a r ı n d a n doğduğu, i k i sycomorus'tan (firavumnciri) kendisini "Kamışlar T a r l a s ı n a g e ç i r m e l e r i m i s t i y o r d u .

37

Firavun g ö k y ü z ü n e vardığında g ü n e ş - t a n n tarafından zafer alaylarıyla karşıla­ nır ve o n u n ö l ü m e karşı kazandığı zaferi duyurmak için d ü n y a n ı n d ö r t bir tarafı­ na haberciler g ö n d e r i l i r d i . Kral y e r y ü z ü n d e k i v a r o l u ş u n u gökte de s ü r d ü r ü r d ü : Tahta oturur, kendisine saygılarını sunan u y r u k l a r ı m kabul eder, yargılamaya ve emirler vermeye devam ederdi.

30

Ç ü n k ü g ü n e ş ö l ü m s ü z l ü ğ ü n d e n yararlanan tek

kişi firavun olsa da, bazı tıyruklanyla, öncelikle de aile üyeleri ve y ü k s e k rütbeli memurlarla ç e v r e l e n m i ş t i .

39

"Şereflendirilmişler" adı verilen bu kişiler yıldızlar­

la özdeşleştirilirdi. Vandier'ye göre: "Piramit Metinlerinde yıldızlara ilişkin b ö ­ l ü m l e r olağanüstü nitelikte bir şiirin derin izlerini taşır: Bu b ö l ü m l e r d e , gizemin içinde kolaylıkla dolaşan ilkel bir h a l k ı n basit ve kendiliğinden imgelemiyle kar­ şılaşılır...."

40

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Piramit Metinleri'ndeki soteriyolojik"

öğreti

her zaman kendi içinde tutarlı değildir. Firavunu Re ile özdeşleştiren g ü n e ş teolo-

3 6

Piramit Metinleri, 519, 1116.

1 7

Vandier, Religion égyptienne, s. 72. Daha ayrıntılı bir anlatım için, Breasted, Development, s, 103 vd ve R. Weill, Le champ des rraeiiux et h champ des offrandes, s. 16 vd. Birçok arkaik gelenekte bu tur sınavlar bilinmektedir. Bunlar, bazı ritüelleri ve bazı konularda belli bir eğitimi (olum mitolojisi ve coğrafyası, gizli formüller vb) içeren bir ön-erginlenme var­ sayımını gerekli kılar Piramit Metinlerin de ki bazı imalar, bazı gizli bilgiler sayesinde ayncalıklı bir kader elde edilmesine ilişkin en eski yazılı belgeleri oluştururlar. Burada, bilinemeyecek kadar eski bir zamana ait ve hanedan öncesi neolitik çağa ait kültürler tarafından da paylaşılan bir mirasın soz konusu olduğuna kuşku yoktur. Erginlenmeye ilişkin bu imalar aslında Mısır krallık ideolojisi içinde gereksiz bir kalıntı durumundadır; çünkü tannmn oğlu ve insan suretinde görünen bir tamı olarak, firavunun gökyüzü cen­ netine ginne hakkını almak için erginlenme sınavlanndan geçmeye ihtiyacı yoktu.

3 8

Piramit Metinleri, 1301, 1721; 134-5, 712-3, 1774-6, alıntılayan Vandier, Religion Égyptienne, s. 79. Bkz. Breasted tarafından çevrilmiş ve yorumlanmış diğer metinler, Development, s. 118 vd.

3 9

Yani firavun mezarlarının yakınma gömülenler.

1 0

Religion égyptienne, s. 80.

* Soteriyoloji: (Yun sôtêria, 'selamet') Selamet öğretisi -yn. 122


ESKİ MISIR'IM PINShU. l)ÜSÜNU;l.EH VE SIYASt KRİZLER

jisi, o n u n ayrıcalıklı varoluş biçimi üzerinde duruyordu: Firavun, Ö l ü l e r i n Hü­ k ü m d a r ı Osiris'in yetki alanına girmiyordu. "Sen g ö k t e g ö ğ ü n y ı l d ı z l a n arasında kendine yer açarsın, ç ü n k ü sen b i r yıldızsın ... Osiris'e y u k a r ı d a n b a k a r s ı n , öl­ m ü ş l e r e h ü k m e d e r s i n , onlardan uzakta durursun, sen asla onlardan değilsin,""

11

"Re-Atum seni, kalbini yargılamayan ve senin kalbin ü z e r i n d e gücü olmayan Osiris'e teslim etmez.... Osiris sen onu ele geçi rem ey ec eksin, o ğ l u n (Horus) onu ele g e ç i r e n ı e y e c e k . . . , " " Hatta bazı başka metinler bu konuda saldırgandır; cinayete kurban giden ve suya atılan Osiris "in ölü bir tanrı o l d u ğ u n u hatırlatırlar. Bununla b i r l i k l e bazı b ö l ü m l e r de firavunun Osİris'le özd eşleş ti rild iğini ima eder. Şöyle ifadelere rastlanır: "Nasıl k i Osiris yaşıyor. Kral Unas da yaşıyor, nasıl k i Osiris ö l m e z . Kral Unas da ö l m e z . "

29. Osiris, Ö l d ü r ü l e n T a n r ı — Bu tür ifadelerin a n l a m ı m

değerlendirebilmek

için, Osiris m i t l e r i n i ve Osiris'in dinsel işlevini kısaca anlatmalıyız. Ünce Osiris m i t i n i n , Plutarkhos (MS I I . yüzyıl) tarafından De hide et Osiride {lsis ve Osiris) adlı eserinde aktarılan en eksiksiz versiyonunu hatırlatalım; çünkü kozmogoni konu­ sunda da belirttiğimiz gibi (§ 26), Mısır metinleri yalnızca m ü n f e r i t olaylan kay­ nak alırlar. Osiris'in en sonunda kazandığı zaferden önceki gerilimler ve bağdaş­ tı rmacılıklarla açıklanabilir bazı tutarsızlık ve çelişkilere k a r ş ı n , ana mit yine de kolaylıkla yeniden oluşturulabilir, Bütün söylencelere g ö r e , Osiris Mısır'ı yöne­ tirken gösterdiği g ü ç ve adaletle m e ş h u r o l m u ş , efsanevi bir kraldı. Erkek karde­ şi Seth ona tuzak kurup ö l d ü r m e y i başardı. Osiris'in eşi, " b ü y ü k b ü y ü c ü " lsis, ölü Osiris'ten hamile kalmayı başardı, lsis, cesedi g ö m d ü k t e n sonra N i l deltasına sığındı; orada sık p a p i r ü s k ü m e l e n arasına gizlenip oğlu Horus'u dünyaya getir­ di. Horus b ü y ü y ü n c e Ennead'm t a u n l a r ı n a fıaklannı kabul ettirdi ve amcasına saldırdı. Başlangıçta Seth o n u n bir g ö z ü n ü çıkarmayı b a ş a r d ı ,

14

ama kavga s ü r d ü ve so­

nunda zaferi Horus k a z a n d ı G ö z ü n ü geri aldı ve onu Osiris'e sundu (Osiris haya­ ta böyle geri d ö n d ü

4 5

v b ) . Tanrılar Seth "i kendi k u r b a n ı m taşımaya m a h k û m ettı-

Pıramıt Metinleri, 251. Piramit Metinleri, 145-146, çev. Weill, S. 116. Piramit Metinleri, 167 vd Piramit Metinleri, 1463 Piramit Metmleri, 609 vd. 123


D İ N S E L INANÇIAR.VT. DÜŞÜNCELER T A R İ H İ -1

ler

(Örneğin Seıh, N i l üzerinde Osins'i taşıyan kayığa d ö n ü ş t ü ) . Ama Aprjphis

gibi Seth de kesin olarak yok edilemez, ç ü n k ü o da ortadan kaldırılması olanaksız bir gücü temsil eder. Zaferden sonra Horus ölüler diyarına indi ve müjdeyi ver­ di: Babasının m e ş r u varisi olarak kabul edildi ve kral olarak kendisine taç g i y d i ­ rildi.

Osiris'i de böyle "uyandırdı": Metinlere göre, "onun r u h u n u harekete geçir­

di." D r a m ı n özellikle b u son perdesi Osirise özgü v a r o l u ş biçimini aydınlatmak­ tadır. Horus onu bilinçsiz bir u y u ş u k l u k hali içinde bulur ve yeniden canlandır­ m a y ı başarır. "Osirisi Bak! O s ı n s ! Dinlel Ayağa kalk! D i r i l ! "

4 7

Osiris hiçbir za­

man hareket halinde tasvir edilmez; o bize hep güçsüz ve edilgen bir durumda gösterilir/

16

Horus taç giydikten, yani kriz ("kaos") d ö n e m i n e son verdikten son­

ra onu d i r i l t i r : "Osiris! Sen g i t t i n , ama geri geldin; uyudun, ama u y a n d ı r ı l d ı n ; Ö l d ü n , ama şimdi yeniden yaşıyorsun.

Bununla birlikte Osiris "tinsel bir k i ş i ­

l i k " (= r u h ) ve hayat enerjisi olarak dirilmiştir. Bundan böyle b i t k i l e r i n bereketi­ ni ve b ü t ü n ü r e m e g ü ç l e r i m o sağlayacaktır. O, b ü t ü n y e r y ü z ü olarak betimlenir veya d ü n y a y ı kuşatan okyanusa benzetilir. M Ö 2750*ye d o ğ r u Osins bereket ve b ü y ü m e kaynaklarını simgelemeye b a ş l a m ı ş t ı r .

50

Başka bir deyişle,

öldürülen

Kral (= ölen firavun) Osiris, oğlu Horus'un (tahta çıkan firavun tarafından temsil edilmektedir) yönettiği krallığın refahını sağlar. Re, firavun ve O s i r ı s - H o r u s çifti a r a s ı n d a k i ilişkiler ana hatlarıyla a n l a ş ı l m a k ­ tadır. G ü n e ş ve kral m e z a r l a r ı kutsallığın başlıca i k i kaynağını o l u ş t u r u y o r d u . G ü n e ş teolojisine göre, firavun Re'nin o ğ l u y d u ; ama madem k i ölen h ü k ü m d a n n (= Osiris) yerini almıştı, h ü k ü m s ü r e n firavun aynı zamanda Horus'tu. Mısır din­ sel d ü ş ü n c e s i n i n b u i k i d o ğ r u l t u s u , "güneşleştirme" ve "Osirisleştirme" arasmda-

7

ls

19

10

Piraın'tt Metinleri, 626-27, 651-52 vb. Plmarkhos'un üzerinde durduğu bir değişkeye gore, Seth Osins'in cesedini 14 parçaya ayırdı ve bunlan farklı yerlere attı (krş. Piramit Metinleri, 1867). Ama İsis onlan yeniden buldu (bir balık taralından yutulan cinsel organı dışında) ve bulduğu yerde toprağa gömdü; bu durum, içinde bir Osiris mezarı olduğu söylenen çok sayıda tapmak bulunmasını açıklar, Bkz. A, Brunner, "Zum Raumbegnff der Aegypıer," s. 615. Piramit Metinleri, 258 vd, Ancak IX.-X. Hanedan metinlerinde kendi adına konuşmaya başlar; krş. Rundle Clark, Mym and Symbol in Ancienl, s. 110. Piramit Metinleri, 1004 vd, Krş. rrankiort. La Royauti, s. 256 vd [buğday taııesindeki ve MTdeki Osiris), 124


ESKİ MISIR'DA DİNSEL D U S Î J N Œ L L R S'il SİYASİ Kil! XL LİR

ki gerilim

krallık işlevinde kendini açığa vurur. Daha önce g ö r d ü ğ ü m ü z g i b i ,

Mısır uygarlığı Yukarı ve Aşağı Mısır'ın tek bir krallık halinde b i r l e ş m e s i n i n so­ nucuydu. Başlangıçta Re, a k ı n çağ H ü k ü m d a r ı olarak kabul edilmişti; ama

Ona

Krallık tan (y M Ö 2040-1730) itibaren bu rol Osiris'e geçti. Krallık ideolojisinde sonunda Osırisçi yaklaşım ağır bastı; ç ü n k ü O s ı r i s - H o r u s soy zinciri hanedanın sürekliliğini g ü v e n c e altına alıyor ve ayrıca ü l k e n i n refahını sağlıyordu

Osiris,

evrensel bereket kaynağı olarak, o ğ l u n u n ve onun ardılının saltanatını zenginleş­ tiriyordu. Orta Krallık d ö n e m i n e ait bir m e t i n Osiris'in b ü t ü n yaratılışın kaynağı ve te­ meli olarak yüceltilmesini hayran olunacak bir güzellikte ifade eder; "ister yaşa­ y a y ı m , ister ö l e y i m , O s i n s ' i m ben. Senin içine girer ve senin aracılığınla g ö r ü ­ n ü r ü m yeniden; sende ç u r ü r ü m ve sende b ü y ü r ü m . . . . Tanrılar bende yaşar, çün­ k ü ben o n l a r ı n dayandığı b u ğ d a y başağında y a ş a r ı m ve b ü y ü r ü m . T o p r a ğ ı ö n e ­ r i m ben; ister yaşayayım ister öleyim, A r p a ' y ı m ben, yok edilmem. Ben Düzen'in içine g i r d i m . . . D ü z e n ' i n EEendisi o l d u m , D ü z e n ' i n içinde zuhur ederim b e n . . . . "

j2

Artık b e d e n l e n m i ş bir v a r o l u ş u n b i r t ü r aşkın değişimi olarak kabul edilen ö l ü m e , gözü pek b i r b i ç i m d e değer kazandırılması söz konusudur. O l u m , anlam­ sızlık d ü n y a s ı n d a n anlam d ü n y a s ı n a geçişi tamamlar. Mezar İnsanın g ö r ü n ü m de­ ğ i ş i m i n i n , a ş k ı n bir g ö r ü n ü m e ulaşmasının (sakh) t a m a m l a n d ı ğ ı yerdir; çünkü ölü b i r Akh,

"aşkın g ö r ü n ü m l ü r u h " haline gelir.

Bizim konumuz açısından

ö n e m l i olan, Osiris'in yalnızca h ü k ü m d a r l a r değil, her birey için de giderek ör­ nek tip haline gelmesidir. Osiris tapımı k u ş k u s u z Eski Krallık d ö n e m i n d e de halk içinde y a y g ı n d ı ; b u da, Heliopolisli teologların direnişine k a r ş ı n ,

Osiris'in

Piramit Metinleri nde yer almasını açıklar. Ama biraz sonra anlatacağımız i l k ciddi kriz, Mısır uygarlığının klasik çağına birdenbire son v e r m i ş t i . D ü z e n yeniden

3 1

Belli bir bakış açısından olmuş bir tanrı (Osiris) ile ölen bir iann (Re) arasındaki rekabet­ ten söz edilebilir; çünkü güneş de her akşam "ölüyor," ama ertesi gun şafakla yeniden doğuyordu.

5 1

Lahit Metinleri, 330; çev Rundle Clark, s. 142.

J İ

Frankfort, Andent Egyjxiavı Religion, s. 96, 101 Tabutuna kovam ölünün aslında an­ nesinin, gök tanrıçası Nut'un kollarına konduğunu hatırlatalım: "Sen onun bir sıfatı olan Tabut içinde, annen Nuı'a verildin" {Pirmmt Metinleri, 616). Bir dıger meun Nut'u, ölünün yeni bir hayata uyanmayı beklerken uyuduğu bir yatağa benzetir. (Piramit Metin­ leri, 741). Tabutun dört kenarı İsis, Nephtys, Horus ve Thoth olarak kişÜeşriril mistir; tabanı yer tanrısı Geb ve kapağı gök tatınçasıyla özdeslesurıltr. Böylelikle tabutu içindeki ölünün etrafı bütün evrenin kişi leşti mı eleriyle çevriliydi; krş A Piankoff, The Shıines oj Tut-Ankh-Amon,s 21-22. 125


DJNSUL INANÇT-AR VE nDSÛNCELFK TARH İL -1

k u r u l d u ğ u n d a , ahlaki kaygıların ve dinsel u m u t l a r ı n odak noktasında Osîris kar­ şımıza çıkıyor. Bu, "Osiris'in d e m o k r a t i k l e ş t i r i l m e s i " adı verilen h i r surecin baş­ langıcıdır. G e r ç e k t e n de firavunların yanı sıra, başka b i r ç o k kişi Osiris'in d r a m ı n a ve tannlaştınlmasına

ritüel

b i ç i m i n d e katılımı vazetmektedir. Eskiden firavunlar

için d i k i l e n piramitlerin içindeki gizli lahit o d a l a r ı n ı n d u v a r l a r ı n a yazılan metin­ ler, artık soylulann, hatta hiçbir ayrıcalığı bulunmayan s ı r a d a n kişilerin lahitler i n i n i ç m e kopya edilmektedir. Osîris, ö l ü m ü yenmek isteyen herkes için bit Ör­ nek haline gelir. Bir Lahit Metni (IV, 276 vd) şu açıklamayı yapar. "Sen,

kalbin

(ruhun.) seninle o l d u ğ u s ü r e c e , artık b i r kral o ğ l u , b i î prenssin" Ö l ü l e r O s i t i s Örneğini izleyerek ve onun yardımıyla "ruhlar"a, yani kendi b ü t ü n l ü ğ ü n ü koru­ yan ve b u nedenle yok edilemez hale gelen tinsel varlıklara d ö n ü ş m e y i b a ş a r ı r l a r . Ö l d ü r ü l e n ve p a r ç a l a n a n Osîris, lsis tarafından "yeniden o l u ş t u r u l m u ş " ve Horus tarafından c a n l a n d ı n l m ı ş t ı . Böylelikle yeni bir varoluş b i ç i m i başlatır. Güçsüz bir gölgeyken, "bilen" bir "kişi," gereğince e r g i n l e n m i ş b i r tinsel varlık o t d u .

H

Helenistik çağın lsis ve Osiris mysten'a'lnrı da muhtemelen benzer d ü ş ü n c e l e r i ge­ liştirmişlerdir.

Osiris, ölülerin yargıcı işlevini Re'den alır; bir saraya veya İlk

T ü m s e ğ e , yani " D ü n y a n ı n Merkezf'ne y e r l e ş m i ş Adalelin Efendisi olur. Bununla birlikte, ileride g ö r e c e ğ i m i z gibi (§ 33), Orta Krallık ve imparatorluk d ö n e m l e ­ rinde Re-Osiris gerilimine bir ç ö z ü m getir ilecektir.

30, Fetret D o n e m i : A n a r ş i , U m u t s u z l u k ve Mezar Ö t e s i H a y a t ı n " D e m o k r a ­ t i k l e ş m e s i " — I I . Pepi, V I , H a n e d a n ı n son firavunuydu. O n u n ö l ü m ü n d e n kısa bir süre sonra, M Ö 2200'e d o ğ r u , Mısır b i r iç savaşla ciddi b i ç i m d e sarsıldı ve dev­ let ç ö k t ü . Merkezi iktidarın zayıflaması, oligarşinin k i m i güçlü üyelerinin hırsla­ r ı m k a m ç ı l a d ı . Bir s ü r e anarşi ülkeyi kasıp kavurdu. Bir ara Mısır i k i krallığa b ö l ü n d ü : Başkenti Herakleopolis* olan Kuzey Krallığı ve başkenti Teb " olan Gü­ 1

ney Krallığı. İç savaş Tefelilerin zaferiyle sona erdi ve X I . H a n e d a n ı n son

firavun­

ları ülkeyi birleştirmeyi başardılar. Tarihçilerin birinci fetret d ö n e m i dedikleri d ö n e m M Ö 2050'de XU. H a n e d a n ı n başa geçmesiyle son b u l d u . Merkezi i k t i d a r ı n

Horus öte dünyaya inip Osıris'i dirilttiğinde, onu "bilgi" gücüyle ödüllendirdi. Osiris "bil­ mediği için" kolaylıkla kurban olmuştu, Seth'in gerçek doğasını bilmiyordu; krş. Clark tarafından çevrilmiş ve yorumlanmış metinler, Mytlı and Symbol, s. 114 vd. llet-nen-nesul, günümüzde Ahnesü'l-Medine -cn. * Uaset veya Niut -cn. 126


ESKİ MISIR'DA DINS1-L DÜSÜWIXL ER VE SIVASI KRİZİ F Ü

yeniden k u r u l m a s ı gerçek bir r ö n e s a n s ı başlattı. Ö l ü m sonrası h a y a t ı n " d e m o k r a t i k l e ş m e s i " fetret d ö n e m i n d e ortaya çıktı: Soylular yalnızca firavunlar için yazılmış Piramit Metinleri'ni lahıtlerinin üzerine kopya ettiriyorlardı. A y n ı zamanda Mısır tarihinde, firavunun zayıflık, hatta ah­ laksızlıkla suçlandığı tek d ö n e m bu oldu. Ç o k ilginç b i r ç o k edebi eser sayesinde, kriz sırasında y a ş a n a n derin d ö n ü ş ü m l e r takip edilebilir. En ö n e m l i metinler şu isimlerle b i l i n i r : Kral Merikare

İçin Dersler; Peygamber İpu-ıver'm U y a r ı l a n ; Hai'p-

çının $arhısr. Yorgun Bir Adamın Ruhuyla Tartışması. Bu eserlerin yazarları gelenek­ sel otoritenin y ı k ı l m a s ı n ı n yol açtığı felaketlere ve özellikle de insanları k u ş k u c u ­ luğa, u m u t s u z l u ğ a , hatta intihara s ü r ü k l e y e n haksızlıklara ve suçlara d e ğ i n i r l e r . Ama b u belgeler aynı zamanda içsel nitelikte b i r değişime de işaret ederler. En a z ı n d a n bazı ileri gelenler kendilerini felaketteki s o r u m l u l u k l a r ı h a k k ı n d a sorgu­ lamakta ve suçlu o l d u k l a r ı n ı duraksamadan kabul etmektedirler. lpu-wer a d ı n d a b i r i , firavunun karşısına çıkıp ona felaketin b o y u t l a r ı n ı anla­ tır. "İşte, b i r k a ç sorumsuz tarafından ü l k e n i n krallığı çalındı! İşte, insanlar .,, İki Ûlke'yi barışa k a v u ş t u r m u ş krallık u r a e u s u t ı a karşı isyan ediyorlar,... Krallık Konutu bir saat içinde yerle bir edilebilir!" Eyaletler ve tapmaklar iç savaş yü­ z ü n d e n vergilerini ö d e m i y o r l a r d ı . Piramitlerdeki mezarlar vahşice y a ğ m a l a n m ı ş ­ ım "Kral, yoksullar tarafından alınıp g ö t ü r ü l d ü . İşte, bir (tanrısal) şahin gibi g ö ­ m ü l e n , ş i m d i (basit) bir cenaze arabası ü s t ü n d e yatıyor; p i r a m i d i n gizli o d a s ı ar­ lık b o ş kaldı." Bununla birlikte "peygamber" İpu-vver k o n u ş t u k ç a cüretleıımeye başladı ve sonunda firavunu genel a n a r ş i d e n ö t ü r ü k ı n a d ı ; ç ü n k ü kral h a l k ı n ı n ço­ b a n ı olmalıydı, ama o n u n saltanatı ö l ü m ü tahta çıkarmıştı. "Yetke ve adalet senin­ le birlikte; ama sen ü l k e n i n her yerine kavga g u r ü l t ü l e r i y l e birlikte

karmaşayı

y e r l e ş t i r i y o r s u n , işte herkes k o m ş u s u n a saldırıyor; insanlar senin onlara buyur­ d u ğ u n u yerine getiriyorlar. Bu da g ö s t e r i y o r k i b u d u r u m u senin d a v r a n ı ş l a r ı n yaratmıştır ve senin a ğ z ı n d a n çıkan sözler y a l a n d ı r . "

55

Aynı d ö n e m i n k r a l l a r ı n d a n b i r i , oğlu Merikare için b i r eser yazdı. Günahları­ n ı a l ç a k g ö n ü l l ü l ü k l e kabul ediyordu: "Mısır, nekropollerde bile d ö v ü ş ü y o r . . . ve b e n d e aynı şeyi y a p t ı m ! " Ü l k e n i n başına "benim d a v r a n ı ş l a r ı m y ü z ü n d e n " fela­ ketler geldi "ve ben (yaptığım k ö t ü l ü ğ ü ) ancak y a p t ı k t a n sonra Öğrendim!" Oğlu­ na " y e r y ü z ü n d e yaşadığı s ü r e c e adaletli ( m a a ü d a v r a n m a s ı n ı " öğütler. c

"Yılların

u z u n l u ğ u n a g ü v e n m e , ç ü n k ü (seni ö l ü m d e n sonra yargılayacak olan) yargıçlar b ü -

5 5

!pıı-wer'in Uyarıları; çev Wilson, ANET, s 441-444; Ermaıı-Blackman, The Anneni Egypüans, s. 92 vd. 127


D İ N S E L 1 N A N C L A 1 Î VE D O Ş U N C B . E K T A l î l l II -1

t ü n hayatı b i r saat s ü r m u ş ç e s i n e d e ğ e r l e n d i r i r l e r . . . "

i n s a n ı n yanında

yalnızca

kendi davranışları kalır. Bu nedenle " k ö t ü l ü k etme." T a ş t a n b i r anıl dikeceğine, "oyie davran k i a n ı t ı n sana duyulan sevgiyle ayakta kalsın." "Herkesi sev!" Ç ü n k ü tanrılar adalete adaklardan daha ç o k değer verirler. "Ağlayanı teselli et ve dul ka­ dını ezme. Bir a d a m ı b a b a s ı n ı n m ü l k ü n d e n atma.... Haksız cezalar verme. Öldürme!..."

56

Mısırlıları özellikle belli bir "vandallık" ü z ü n t ü y e b o ğ m u ş t u : insanlar ataların mezarlarını yıkıyor, cesetleri sağa sola atıyor ve t a ş l a n kendi mezarları için alıp g ö t ü r ü y o r l a r d ı . l p u - w e r ' i n belirttiği gibi: "birçok ölü nehre g ö m ü l d ü . Nehir b i r mezar o l d u . . . . " Ve kral, oğlu Merikare'ye ş u n u o g ü t l u y o r d u : "Bir başkasının anı­ tına zarar verme

Kendi mezarını harabelerden inşa etme!" Harpçının

Şarkısı

mezarların y a ğ m a l a n m a s ı n a ve yıkılmasına tamamen farklı nedenlerle d e ğ i n i r . "Eskiden yaşamış ve piramitlerinde yatan tanrılar (yani krallar) ve o n l a r ı n pira­ mitlerine g ö m ü l ü k u t s a l l a ş t irilmiş ölüler (yani s o y l u l a r ) - o n l a r ı n evleri

artık

yok! Bak neler yaptılar onlara!... Duvarlar yıkılmış ve artık evlen yok, sanki hiç v a r o l m a m ı ş l a r gibi!" Ama şiirin y a z a r ı n a g ö r e b u suçların, ö l ü m ü n anlaşılmaz gizemini bir kez daha d o ğ r u l a m a k t a n başka bir anlamı yoktur, "Oradan kimse ge­ r i gelmiyor k i , ne halde olduklarını anlatabilsin ve nelere gereksinim d u y d u k l a r ı ­ nı bize söyleyebilsin; biz de o n l a r ı n gittiği yere yol alıncaya kadar kalplerimizi yatıştıracak bir şeyler söyleyecek birileri gelmiyor gen " Bu nedenle Harpçı şu sonuca vanr: "Yaşadığın sürece isteklerinin p e ş i n d e n g i t . . . . Kalbinin eriyip tü­ kenmesine izin v e r m e . . . . " " Bütün geleneksel k u r u m l a r ı n y ı k ı l m a s ı b i r yandan bilinemezcilik

ve k ö t ü m ­

serlik, diğer yandan da derin u m u t s u z l u ğ u gizlemeyi b a ş a r a m a y a n bir zevk yücelt i m i şeklinde yansır. Tanrısal krallığın yaşadığı fetret d ö n e m i , kaçınılmaz olarak ö l ü m ü n dinsel değerini yitirmesine y o l açar. Firavun b e d e n l e n m i ş b i r tanrı ola­ rak d a v r a n m a d ı ğ ı için, her şey yeniden sorgulanır; i l k sorgulanan da hayatın an­ l a m ı ve dolayısıyla mezar ötesi h a y a t ı n gerçekliğidir. Harpçının

Şarkısı geleneksel

değerlerin çökmesiyle ortaya ç ı k m ı ş başka umutsuzluk k r i z l e r i n i - İ s r a i l , Yuna­ nistan, eski H i n d i s t a n - hatırlatır. Kuşkusuz en d o k u n a k l ı metin /uf ıhar Üzerine

Tartı$n\a'dır.

Umutsuzluğa

bo­

ğ u l m u ş bir adamla r u h u (İM) a r a s ı n d a k i diyalogdur bu. Adanı ruhunu intiharın

Çev. VVilson, ANET, s. 414-418; Erman-Btackmaıı, s 72 vd. Çev. VVilson, ANET, S. 467; ayrıca krs. Breasted, Ûevelopnıent af Religion and Thuught, s. 1Ö3; Ennan-Blackman, 5. 132 vd. 128


ESKİ MISIR'DA DİNSEL DÜŞÜNCELER VE SİYASİ KKİZUiH

yararına ikna etmeye çalışır. "Bugün kiminle k o n u ş a b i l i r i m ben? Kardeşler kotu, d ü n ü n y o l d a ş l a n sevmez o l m u ş b i r b i r i n i . . . . Kalplerin gözü doymuyor: herkes k o m ş u s u n u n malına el koyuyor.... Doğru insan k a l m a m ı ş . Ülke haksızlık tarlala­ rını s ü r e n l e r e terk e d i l m i ş . . . . T o p r a ğ ı n ü z e r i n d e sinsi sinsi dolaşan g ü n a h ı n sonu yok." Bu felaketlerin ortasında, ö l ü m ona arzulanacak bir şey olarak g ö z ü k ü y o r : Ö l ü m içini u n u t u l m u ş ya da az bilinen mutluluklarla dolduruyor. " Ö l ü m b u g ü n benim ö n ü m d e h a s t a n ı n beklediği derman g i b i . . . mersin ağacı b a h a r ı gibi ... n i ­ lüfer çiçeklerinin ıtırı gibi ... y a ğ m u r d a n sonra (tarlaların) kokusu gibi .... yıllar s ü r e n esaretin a r d ı n d a n bir a d a m ı n d u y d u ğ u yakıcı sıla hasreti g i b i . . . . " Ruhu (İm) ona ö n c e intihar ederse g ö m ü l e m e y e c e ğ i n i ve kendisine cenaze töreni yapılamaya­ cağını hatırlatır; daha sonra a d a m ı tensel zevklerin peşine d ü ş ü p kaygılarım unut­ maya ikna etmeye çabalar. En sonunda ruh, adam intihar etmeyi seçse bile onun y a n ı n d a kalacağına g ü v e n c e v e r i r Orta Krallık

firavunlarının

5 3

egemenliğinde ( M Ö 2040-1730) siyasi b i r l i k yeni­

den kurulduktan çok sonraları bile, fetret d ö n e m i n i n edebi eserleri okunmaya ve çoğaltılmaya devam etti. Bu metinler yalnızca b ü y ü k k r i z i n benzersiz tanıklıkları değildi; Mısır dinsel d ü ş ü n c e s i n i n o d ö n e m d e n sonra s ü r e k l i güçlenen b i r eğili­ m i n i de yansıtıyorlardı. Kısaca betimlenmesi oldukça güç b i r d ü ş ü n c e a k ı m ı söz konusuydu; başlıca ayırt edici özelliği ise, m ü k e m m e l örneği o l u ş t u r a n

firavun

kişiliğinin d ü ş ü n s e l bir kopyası olarak insan kişiliğine verilen ö n e m d i .

31. " G ü n e ş l e Ö z d e ş l e ş t i r m e " T e o l o j i s i ve Siyaseti— Orta Krallık, aşağı yukarı hepsi X I I . Hanedandan gelme bir dizi m ü k e m m e l h ü k ü m d a r tarafından y ö n e t i l d i . O n l a r ı n egemenliğinde Mısır bir ekonomik b ü y ü m e ve uluslararası b ü y ü k say­ gınlık d ö n e m i y a ş a d ı ,

59

Firavunların taç giyme törenleri sırasında seçtikleri i s i m ­

ler, o n l a n n insanlara ve tanrılara karşı adaletle (mr/at) davranma İsteğini yansıt­ maktadır.

611

Hermopolis'te tapılan sekiz tanrıdan b i r i olan A m a n , X I I . Hanedan

d ö n e m i n d e Amon-Re adıyla en Üstün tanrı konumuna y ü k s e l d i (Hanedanın kuru-

5 0

Çev. Wilson, AN£T, s. 405-407; krş. Breasied, Development, s. 189 vd; Erman-Blackman, s. 86 vd.

w

Farklı bölgelerin yöneticilerinin yerel egemenliklerini koruduğu da hesaba katılırsa, bu sonucun ne denli övgüye değer olduğu anlaşılır.

6 0

Bkz. Wilson'in verdiği örnekler, Tfıe Culture oj Ancient Egypt, s. 133. Mısırlıların yalnızca kendilenni gerçek insanlar olarak görmeye devam ettikleri doğrudur; yabancılar hayvan­ larla özdeşleştiriliyordu ve bazı durumlarda kurban edilebiliyor!ardı (krş, Wilson, ıı.g.y., s 140), 129


DİNSEL

İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARİHİ -1

c u s u n ı m adı Amenemhet, "Amon en başta" i d i ) . "Gizli" tanrı (§ 26), tam anlamıy­ la " g ö r ü n ü r " t a n n olan güneşle özdeşleştirildi. A m o n "güneşleştiriime" sayesinde İ m p a r a t o r l u k ' u n evrensel tanrısı oldu. Bu imparatorluk - a s l ı n d a b u adı almaya layık tek d ö n e m - çelişkili

gözükse

de, X I I . H a n e d a n ı n sona e r i ş i n d e n sonra patlak veren i k i n c i b i r k r i z i n g e c i k m i ş , ama k a ç ı n ı l m a z sonucuydu. Hyksostarın M Ö 1674'teki istilasına kadar ç o k sayıda h ü k ü m d a r hızla b i r b i n n i izledi. Devletin Hyksos saldırısından daha i k i k u ş a k ö n ­ ce p a r ç a l a n m a s ı n ı n nedenleri bilinmiyor. Ama her ne olursa olsun Mısırlılar,

at,

savaş arabası, z ı r h ve gelişmiş yaylar kullanan b u korkutucu savaşçıların s a l d ı r ı ­ sına zaten uzun sûre dayanamazlardı, Hyksoslarm tarihi yeterince b i l i n m i y o r ;

61

ama Mısır'a d o ğ r u ilerlemelerinin M Ö X V I I . yüzyılda Y a k ı n d o ğ u ' y u sarsan göçle­ rin bir sonucu o l d u ğ u n a k u ş k u yok. Fatihler zaferi kazandıktan sonra N i l deltasına yerleştiler. Aşağı Mısır'ın bü­ y ü k b i r b ö l ü m ü n ü kendilerine bağımlı Mısırlılar aracılığıyla başkentleri Avaris'ten yönettiler; ama firavunların bir haraç karşılığında Yukarı Mısır'da tahtta k a l m a s ı n a izin verme hatasına düştüler. Hyksoslar bazı Suriye tanrılarını, en bas­ ta da Baal'i ve Seth'le özdeşleştirdikleri T e ş u b ' u getirdiler. Osiris'in k a t i l i n i n en y ü c e tanrı konumuna yükseltilmesi k u ş k u s u z ağır b i r hakaretti. Bununla b i r l i k t e , N i l deltasında Seth t a p ı m ı m n daha IV. Hanedan z a m a n ı n d a da g ö r ü l d ü ğ ü n ü belirt­ mek gerek. Mısırlılara g ö r e , Hyksoslann istilası anlaşılması zor b i r felaketi temsil edi­ y o r d u . Tanrılar tarafından önceden takdir edilmiş ayrıcalıklı konumlanna duy­ d u k l a r ı g ü v e n ağır bir yara aldı. Üstelik, N i l deltası Asyalılar tarafından s ö m ü r ­ ge leştirilirken, kendi m ü s t a h k e m mevkilerine çekilmiş fatihler Mısır uygarlığını k ü ç ü m s e y e r e k g ö r m e z d e n geliyorlardı. Ama Mısırlılar derslerini almıştı. Yavaş yavaş fatihlerin silahlarını k u l l a n m a y ı öğrendiler. Ç ö k ü ş t e n b i r yüzyıl sonra (ya­ n i y. M Ö 1600'de), X V I I . Hanedandan bir firavunun h ü k ü m s ü r d ü ğ ü Teb k u r t u l u ş savaşını başlattı. Kesin zafer,

62

X V I I I . Hanedanın tahta çıkışı ( M Ö 1562-1308) ve

Bu terimin etimolojik kaynağı Mısır dilidir: kikau khasut, "yabancı ülkelerin yöneticisi," Bilinen isimlerin çoğu Sami kökenlidir, ama Huvri. kökenli isimler de saplanmıştır O çağa ait hiçbir Mıar belgesinde Hyksoslardan söz edilmemekledir. Müstahkem sehirlen Tanis'ın adı XIX. Hanedan dönemine ait bir metinde ve aynı döneme doğru yazılmış bir halk masalında geçmektedir. Tahmin edilebileceği gibi, fatihler (Mısırlılann gözünde "bar­ barlar") kaos'un simgesi yılan Apophis'le özdeşleştirilmişti. Hiçbir resmi belge Hyksoslann kovulmasını kayda geç irme mistir. Tek tanıklık kurtuluş savaşına katılmış mütevazı bir savaşçının kısa üzyaşam öyküsüdür; bu metin Breasted 130


E5Kİ MISIR'DA D İ N S E L DÜŞÜNCELER VE SİYASİ K R İ Z L E R

İ m p a r a t o r l u k ' u n kurulmasıyla çakıştı. K u r t u l u ş , milliyetçiliğin ve y a b a n c ı d ü ş m a n l ı ğ ı n ı n yükselmesi şeklinde yansı­ dı. Hyksoslara karşı duyulan i n t i k a m açlığının giderilebilmesi için en az b i r yüz­ yıl geçmesi gerekti. Başlangıçta h ü k ü m d a r l a r misilleme akınlarına g i r i ş i y o r l a r d ı . Ama I I I . Tuthmosis M Ö 1470'ıe eski Hyksos m ü s t a h k e m kentlerine düzenlediği saldırıyla, Asya'ya yapılan askeri seferler dizisini başlattı. Yabancı İşgalinin

do­

ğ u r d u ğ u güvensizlik duygusunun k a y b o l m a s ı uzun süre aldı. i l i . Tuthmosis so­ nunda bir imparatorluk ortaya çıkaran fetih dizisine, d ı ş saldırılar karşısında Mı­ sır'a d o k u n u l m a z l ı k k a z a n d ı r m a k için girişmişti. Belki de s a l t a n a t ı n ı n i l k 22 y ı ­ lında yaşadığı doyumsuzluklar da onun askeri h ı r s i a n n ı bilemişti; ç ü n k ü b u 22 yıl boyunca gerçek h ü k ü m d a r , teyzesi ve kayınvalidesi olan H a t ş e p s u t ' t u . Bu çok yetenekli kraliçe, k ü l t ü r e l ve ticari y a y ı l m a y ı fetih savaşlarına tercih ediyordu. Ama H a t ş e p s u t iktidardan d ü ş t ü k t e n yalnızca o n b e ş g ü n sonra, Tuthmosis Filistin ve Suriye yoluna k o y u l m u ş t u -"asileri" .kırmak için. Kısa b i r süre sonra Megiddo'da zafer kazandı. Tuthmosis'in yeniklere c ö m e r t d a v r a n m a s ı i m p a r a t o r l u ğ u n geleceği açısından b i r ş a n s oldu. Bu b i r yanıyla Mısır'ın kendi içine k a p a n m a s ı n ı n sonu, ama d i ğ e r yandan ge­ leneksel Mısır k ü l t ü r ü n d e k i gerilemenin de başlangıcıydı, imparatorluk görece kısa s ü r m e s i n e k a r ş ı n , geri d ö n ü l m e z etkiler yarattı. Mısır izlediği u l u s l a r a r a s ı siyasetin sonucunda, yavaş yavaş kozmopolit bir k ü l t ü r e açıldı. Megiddo zaferin­ den yüzyıl sonra, her yerde, hatta y ö n e t i m d e ve kraliyet konutlannda bile "Asyahlar"ın kitlesel varlığı b u l g u l a n m ı ş t ı r .

63

Birçok yabancı tanrı h o ş g ö r ü l m e k l e kal­

m ı y o r , m i l l i tanrılarla da özdeşleştiriliyordu. Üstelik yabancı ü l k e l e r d e de M ı s ı r tanrılarına t a p ı l m a y a b a ş l a n m ı ş ve Amon-Re evrensel bir t a n n haline gelmişti. A m o n ' u n güneşle şt irilme sı hem b a ğ d a ş t ırmacıhgı hem de g ü n e ş t a n r ı s ı n ı n ye­ n i d e n b i r i n c i sıraya yüksel t ilmesini kolaylaştırmıştı; ç ü n k ü b ü t ü n d ü n y a d a ulaşı­ labilen ve anlaşılabilen tek tanrı g ü n e ş t i .

64

A m o n - R e y i evrensel yaratıcı ve evre­

nin egemeni olarak y ü c e l t e n en güzel ilahiler imparatorluk" d ö n e m i n i n başlangı­ cında yazılmıştı. Diğer yandan g ü n e ş tanrısına s ö z c ü ğ ü n tam anlamıyla En Ü s t ü n T a n r ı olarak t a p ı l m a s ı belli bir dinsel birliği de hazırlıyordu: N i l vadisinden 5u-

tarafından çevrilmiştir, Anaent Records o} Egypt, c. I I , s. 1 vd; aynca bkz. Wilson, The Cuiture of Anaent Egypt, s. 164-1Ö3, Bkz. Wılson,Cu]ture, s. 189 vd. Başka yerlerde incelediğimiz nedenlerden ötürü (§ 20; aynca bkz. Dinler Tarihine Giriş, § 14,30), gök tannlan deus attosis haline gelmişlerdi. 131


1JİNS1İL İNANÇLAR VII DÜSÜNCFIUZR TARH II - !

riye ve Anadolu'ya kadar tek ve aynı tanrısal güctin ü s t ü n l ü ğ ü giderek öne çıkı­ y o r d u . Mısır'da evrenselci eğilimli b u g ü n e ş teolojisi,

kaçınılmaz olarak siyasi

nitelikte gerilimlerin de içine s ü r ü k l e n i y o r d u . X V I I I . Hanedan boyunca Amon-Re tapınakları kayda değer ölçüde b ü y ü t ü l d ü ve gelirleri o n katma çıktı. Hyksos iş­ galinin ve özellikle de Mısır'ın Teb'li bir firavun tarafından k u r t a r ı l m a s ı n ı n b i r sonucu olarak, tanrılar devlet işlerini daha d o ğ r u d a n y ö n e t m e y e başladılar. Bu m ü d a h a l e , tanrıların - ö n c e l i k l e de Amon-Re'nin- öğütlerini ruhban sınıfı aracılı­ ğıyla iletmesi a n l a m ı n a geliyordu. Büyük A m o n Rahibi h a t ı n sayılır b i r yetke ka­ z a n d ı ; k o n u m u firavundan hemen sonraydı. Mısır bir d m devletine (teokrasi) dö­ n ü ş m e k t e y d i ; b u da B ü y ü k A m o n Rahtbiyle liravunlar arasındaki iktidar savaşını kızıştırıyordu. Farklı reolojik yönelişler a r a s ı n d a k i ipleri geren ve k i m i zaman ç ö z ü l m e s i olanaksız uzlaşmaz çelişkilere d ö n ü ş t ü r e n etken, ruhban h i y e r a r ş i s i n deki b u aşırı siy asileşmeydi.

32. A k h e n a t o n ve B a ş a r ı s ı z Reform G i r i ş i m i — "Amama D e v r i m i " adı verilen olgu ( M Ö 1375-1350), yani Aton'un (güneş kursu) tek ü s t ü n tann konumuna y ü k ­ seltilmesi, k ı s m e n firavun I V . Amenhotep'in Büyük Rahip'in nüfuzundan k u r t u l ­ ma isteğiyle açıklanabilir. N i t e k i m genç h ü k ü m d a r tahta çıktıktan kısa b i r süre sonra Büyük A m o n Rahibinin elinden t a n r ı n ı n m ü l k l e r i n i y ö n e t m e yetkisini ala­ rak,

gücünün

kaynağını

kesmişti,

Daha sonra

firavun

ismini

(Amenhotep:

"Amon-memnun-dur") Akh-en-Aton ("Alon'a-hizmet-eden") olarak değiştirdi

ve

eski b a ş k e n t i , "Amorfun sitesi" Teb'i terk edip, 500 k m kuzeyde Akhetaton (bu­ g ü n k ü Tel el-Amama) adını verdiği yeni bir b a ş k e n t k u r d u , saraylar ve A t o n tapı­ n a k l a r ı y a p t ı r d ı . A t o n tapmaklannm ü s t ü , A m o n tapınaklarından farklı olarak, ö r t ü l ü değildi; g ü n e ş e b ü t ü n ihtişamı içinde tapılabiiiyordu. Akhenaton'un getir­ diği tek yenilik b u değildi. Figüratif sanatlarda, Amarna "doğalcılığı" adı verilen biçemi teşvik etti; krallık yazıtlarına ve resmi kararnamelere i l k kez halk dili gir­ d i ; aynca firavun, teşnfatın dayattığı katı kuralcılıktan vazgeçerek, aile üyeleri ve yakınlarıyla ilişkilerinde k e n d i l i ğ i n d e n l i ğ i n egemen olmasına izin verdi. B ü t ü n bu yenilikler, Akhenaton'un "gerçeğe" ( m a n i ) , dolayısıyla "doğal" olan, hayatın ritimlerine uygun her şeye verdiği dinsel değerle d o ğ r u l a n ı y o r d u ; çünkü çok g e n ç yaşta ölecek b u çelimsiz ve neredeyse eciş b ü c ü ş firavun, "yaşama sevtnci"nin dinsel a n l a m ı n ı , Aton'un tükenmez yaratıcılığından, öncelikle de tanrısal ışığından zevk a l m a n ı n m u t l u l u ğ u n u keşfetmişti. Akhenaton, " ı e f o r m " u n u kabul

132


KSKI MISIR'DA DİNSEL DÜŞÜNCELE!» VE SİYASÎ KRİZLER

ettirebilmek için, Amon'u ve diğer b ü t ü n tanrıları başından s a v ı p ,

hayatın ev­

rensel kaynağı g ü n e ş kursuyla t a n ı m l a n a n En Ü s t ü n T a n n Aton'u ö n e ç ı k a r d ı : G ü n e ş kursu, kendisine inananlara hayat simgesini (nııfeh) taşıyan ellerle sonlanan ışınlar şeklinde tasvir ediliyordu. Akhenaton'un teolojisinin özü Aton'a seslenen i k i ilahide b u l u n u r (yalnızca b u i k i ilahi k o r u n a b ü m i ş t ı r ) . Bunlar kesinlikle Mı­ sır'ın en soylu dinsel ifadeleri arasındadır. G ü n e ş "hayatın başlangıcı"dır, ı ş ı n l a r ı " b ü t ü n ülkeleri kucaklar." "Sen ç o k uzakta olsan da, ışınların y e r y ü z ü n d e ; sen i n ­ sanların y ü z l e r i n d e olsan da, izlerin g ö r ü l m e z . " ' Atoıı "İcadının içindeki tohu­ 61

m u n yaratıcısı"dır ve cenine o can verir, d o ğ u m a ve çocuğun b ü y ü m e s i n e o göz kulak olur; tıpkı k u ş yavrusuna da soluk verip k o r u d u ğ u gibi. "Eserlerin ne ka­ dar çeşitlidir! İ n s a n l a r ı n ö n ü n d e gizli duruyorlar. Ey sen tek tanrı, senin dışında başka tanrı y o k . "

67

Bütün ülkeleri, butun erkekleri ve kadınları Aton y a r a n ı ve

her b i r i n i , gereksinimlerine özen göstererek yerine k o y d u . "Dünya senin sayende varlığını s ü r d ü r ü y o r ! " "Herkes aşını buluyor," Bu ilahi haklı olarak 104. mezmurla karşılaş t irilmiş tır. Hatta Akhenaton re­ f o r m u n u n "tektanrıcı" niteliğinden s ö z edilmiştir. Breasted'in nitelemesiyle "tari­ h i n b u i l k b i r e y f n i n ö z g ü n l ü ğ ü ve ö n e m i hâlâ tartışmalıdır. Ama onun dinsel c o ş k u s u n d a n k u ş k u duyulamaz. Lahtinde bulunan duada ş u satırlar yer a l ı y o r d u

1

"Tatlı s o l u ğ u senin a ğ z ı n d a n içime çekeceğim. Her g ü n hayran hayran senin gü­ zelliğini s e y r e d e c e ğ i m . . . . Ruhunla y ü k l ü ellerini bana ver k i , seni alabileyim ve onunla yaşayabileyim. Başı ve sonu olmayan zaman boyunca adımı söyle: O çağ­ rılarını hiçbir zaman yanıtsız bırakmayacaktır!" Bu dua insanın içine işleyen gü­ c ü n ü o t u z ü ç yüzyıl sonra bile koruyor. Akhenaton'un h ü k ü m d a r l ı ğ ı sırasında ve onun gerek siyasi gerekse askeri ba­ rışçılığı nedeniyle, Mısır Asya i m p a r a t o r l u ğ u n u kaybetti. Ardılı Tut-ankh-Amon (MÛ 1357-1349), B ü y ü k A m o n Rahibiyle İlişkileri düzeltti ve Teb'e geri d ö n d ü . "Atoncu reform"un izleri b ü y ü k ölçüde silindi. Uzun ve şanlı X V I I I , Hanedanın son firavunu kısa bir süre sonra öldü.

" ilke olarak; yoksa Re, Ma'at ve Harakhti'yi korudu. "Sen battığında , Dünya ölüme benzeyen karanlıklara gömülür." Yırtıcı hayvanlar ve yılanlar geceleri dolaşır ve o zaman "dünya sessizliğe gömülür." Akhenaton şaşırtıcı bir tazeliğe sahip aynntılarla şafak mucizesine, ağaçlar, çiçekler, kuşlar, batıklar taralından paylaşılan mutluluğa değinir,

K

' "Sen tek basınayken,,. Yer'i yarattın." "Goğu, oraya kadar yükselebil ve yaptığın her şeye bakabil diye o kadar uzakta yarattın!" 7

133


D İ N S E L İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ - [

B i l i r m d a m k t ı n ı r ı ortak k a r a s ı n a göre, X V I I I . Hanedanla bitlikte Mısır dehası­ n ı n yaratıcılığı da sona ermişti. Isis ve Osiris mysterio'lan kuruluncaya kadar gö­ r ü l e n dinsel yaratımların azlığının, imparatorluk süresince ortaya k o n m u ş sentez­ l e r i n g ö r k e m i ve etkinliğiyle açıklanıp açıklanamayacagı s o r u l a b i l i r .

69

Ç ü n k ü bu

sentezler b i r açtdan Mısır dinsel d ü ş ü n c e s i n i n doruk n o k t a s ı n ı temsil ederler: M ü k e m m e l bir b i ç i m d e e k l e m l e n m i ş b u sistemde yalnızca ü s l u p yeniliklerine yer vardır. Bu teolojik sentezlerin ö n e m i n i daha i y i d e ğ e r l e n d i r m e k amacıyla, b i r an için "Atoncu t e k t a n n c ı h g a " geri d ö n e l i m . Öncelikle, Akhenaton'un ilahisinde kullan­ dığı "tek tanrı, senin dışında başka tann yok" ifadesinin Amama reformundan binyıl ö n c e A m o n , Re, A t u m ve diğer tanrılara da uygulandığını belirtmek gerek. Üstelik, John W i l s o n ' m belirttiği g i b i ,

M

en az ila tann v a r d ı , çünkü bizzat Akhe-

naton'a da tannsal bir varlık olarak tapılıyordu. M ü m i n l e r i n (yani memurlar ve saray ileri gelenlerinden o l u ş a n sınırlı grup) duaları Aton'a değil, d o ğ r u d a n Akhenaton'a sesleniyordu. Firavun, hayranlık u y a n d ı r a n ilahisinde, Aton'un kendi kişisel tannsL o l d u ğ u n u açıklar; "Sen benim kalbimdesin ve planlarının ve gücü­ n ü n sırrına e r i ş t i r d i ğ i n oğlun (yani Akhetıaton) d ı ş ı n d a , kimse seni t a n ı m ı y o r ! " Bu da Akhenaton'un ö l ü m ü n d e n sonra neden " A t c n c u l u ğ u n " neredeyse birdenbire yok o l d u ğ u n u açıklıyor. Son tahlilde b u bağlılık kralın ailesi ve maiyetiyle s ı n ı r ­ lıydı. Amama reformundan u z u n süre ö n c e de Aton'un bilindiğini ve ona tapıldığını ekleyelim. " Öte Dünyada 7

(Aton)" a d ı verilmiştir.

Olanların

Kitabında Re'ye " G ü n e ş Kursunun Efendisi

X V I I I . Hanedanın diğer metinlerinde Amon'dan ("gizli

tann") söz edilmezken, Re "yüzü Örtülü olan" ve "öte d ü n y a d a gizlenen" tann ola­ rak betimlenir. Başka bir deyişle, Re'nin gizemli niteliği ve g o r ü n e m e z l ı ğ i , g ü n e ş kursunda tam anlamıyla t e z a h ü r eden tann Aton'un tamamlayıcı y ö n l e r i olarak açıklanmaktadır.

71

33, Son Sentez: Re-Osiris O r t a k l ı ğ ı — İm para torluk'un teologları zıt, hatta uz­ laşmaz tanrıların karşılıklı tamamlayıcılığı

üzerinde ısrarla

dururlar. Re Du-

Doğal olarak bu yaratımlann derindeki anlamlarına erisebilen dinsel seçkinlere yönelik bir etkiden sûz ediyoruz Wilson, Cuhure of Ancient Egypt, s. 223 vd. Krş. Wilson, a.g.y., 5. 210 vd; Piankoff, Les Sfıriıtes <£e Tut-AttWi-Aman, s. 5 vd, Piankoff, a g.y., s. 12. 134


İ S K İ MISIR'DA DİNSEL PÜŞUNCCLEH VE SİYASI KRİZİ J:B

asî'nda g ü n e ş tanrısına "Bir araya g e l m i ş Tek" adı verilir ve Yukarı Mısır tacını t a k m ı ş mumya-Osiris şeklinde tasvir edilir. Bir başka ifadeyle Re'nin r u h u Osiris'in içine g i r m i ş t i r . " İki t a n n n ı n özdeşleştirilmesi ö l ü firavun kişiliğinde ta­ m a m l a n ı r : Kral, Osirisleşme sürecinin a r d ı n d a n , genç Re olarak d i r i l i r ;

çünkü

g ü n e ş kursu insan kaderinin m ü k e m m e l ö r n e ğ i n i temsil eder: Bir v a r o l u ş biçi­ m i n d e n diğerine, hayattan ö l ü m e ve daha sonra yeni b i r d o ğ u m a geçiş. Re'nin ye­ raltına inmesi o n u n h e m ö l ü m ü n ü hem de dirilişini ifade eder. Bir metinde "Osiris'te dinlenmeye giden Re ve Re'de dinlenmeye giden OsiriV'ten söz e d i l i r . " Bir­ çok m i t o l o j i k

g ö n d e r m e d e Re'nin i k i l i

y ö n ü v u r g u l a n ı r : G ü n e ş e ve Osiris'e

ilişkin yönleri. Kral öteki dünyaya İnince, çift adlı Re-Osiris'in eşdeğeri haline gelir. Yukarıda alıntılanan metinlerden birine g ö r e , Re "öteki dünyada gizlenmekte­ dir." Dua'daki b i r ç o k yakan b ö l ü m ü (20-23) Re'nin suyla ilişkili niteliğini vur­ gular ve g ü n e ş t a n n s ı n ı İlk Okyanusla özdeşleştirir. Ama zıtların birliği esas ola­ rak Re İle Osiris veya Horus ile Seıh a r a s ı n d a k i gizli dayanışmayla ifade e d i l i r . '

4

Rundle Clark'm parlak ifadesiyle söyleyecek olursak (s. 158), askın tanrı olarak Re ve sııİardan çikan tanrı olarak Osiıis, tanrısallığın birbirini tamamlayan

tezahürlerini

oluştururlar-. Son tahlilde, aynı mysteria ve tek Tann'dan sudur e t m i ş b i ç i m l e r i n çoğulluğu

söz

konusudur."

Atum

tarafından

gerçekleştirilen

teogoni

ve

kozmogoniye göre (§ 26), tanrısallık aynı zamanda hem tek hem de çoktur; yara­ tılış o n u n adlarının ve b i ç i m l e r i n i n ç o ğ a l m a s ı n d a n ibarettir. T a u n l a r ı n ortaklığı ve birleşmesi, en eski çağlardan beri Mısır dinsel d ü ş ü n ­ cesine yabana olmayan işlemlerdir. İ m p a r a t o r l u k teolojisinin ö z g ü n l ü ğ ü n ü yara­ tan, b i r yandan Re'nin Osirisleşmesi ve Osiris'in g ü n e ş l e ş m e s i n d e n oluşan i k i l i süreç postulatı, diğer yandan da b u i k i l i s ü r e c i n insan v a r o l u ş u n u n gizli a n l a m ı n ı ve hayatla ölümün tamamlayıcı İlgını ortaya çıkardığı i n a n c ı d ı r .

70

Belli bir açıdan ba­

kıldığında, b u teolojik sentez Osiris'in zaferini, ona yeni b i r anlam vererek dog-

7 1

Krş. Piankoff, The Litany of Re, s. 11.

7 3

Krş. Piankoff, Ramesses Vi, s. 35.

7 4

Krş. Piankoff un verdiği örnekler, Litany, s. 49, dipnot 3.

75

Piramit Metinlerinde de Atum diğer tannlan kendi varlığından sudur ettirir. Attım da, ilk biçimi alan yılan halinde (krş, § 26) Osiris'le (bu da onun da "ölebileceğini" gösterir) ve dolayısıyla Horus'la özdesleşl ini inişti; kış. Piankofl'un çevirdiği ve yorumladığı metinler, litany, s. 11, dipnot 2.

7 6

Başka hedeflere yönelik olsa da, benzer bir çalışma Brahmanalar döneminden itibaren Hindistan'da gerçekleştirilmişti; krş. Bölüm IX 135


D I N S E L INANÇLAR V E D Ü Ş Ü N C E L E R T A R I H I • 1

r u l a ı . Daha Orta Krallık d ö n e m i n i n başında ö l d ü r ü l e n t a n r ı n ı n zaferi zaten mutlaklaşmıştı. X V I I I . Hanedanla birlikte Osiris ölülerin Yargıcı olur. Mezar ötesi dramasmm i k i perdesi - " y a r g ı l a m a " ve "kalp tartma"- Osiris'in huzurunda cere­ yan eder. Lahit Metinlerinde ayrı i k i işlem olan "yargılama" ve "kalp tartma," ölüler Kitabı'nda iç içe geçme eğilimi g ö s t e r i r .

77

İ m p a r a t o r l u k d ö n e m i n d e kaleme

alınan, ama daha eski malzemeler içeren b u ö l ü m metinleri Mısır uygarlığı sona erinceye kadar halk arasında benzersiz bir yaygınlığa erişecektir. Ölüler

Kitabı,

ruh için eksiksiz bir öte d ü n y a k ı l a v u z u d u r . İçerdiği dualann ve b ü y ü l ü f o r m ü l ­ lerin amacı r u h u n y o l c u l u ğ u n u kolaylaştırmak, özellikle de "yargılama" ve "kalp tartma" s ı n a v l a r ı n d a n başarıyla geçmesini sağlamaktır. Ölüler Kitabının s ı k a i k u n s u r l a r ı a r a s ı n d a , "ikinci olum" tehlikesini ( b o l ü m 44, 130, 135-6, 175-6), belleği k o r u m a n ı n ( b o l ü m 90) ve adını h a t ı r l a m a n ı n öne­ m i n i ( b ö l ü m 25) sayalım; bu inançlara hem "ilkel halklar" hem de Yunanistan ve eski Hindistan'da yaygın b i ç i m d e r a s t l a n m a k t a d ı r . Bununla birlikte eser, Imparat o r l u k ' u n teolojik sentezlerini yansıtır. Bir Re ilahisi ( b ö l ü m 15) g ü n e ş i n günde­ l i k y o l c u l u ğ u n u betimler; g ü n e ş yeraltına girince n e ş e saçar. "Sen orada başı ve sonu olmayan z a m a n ı n efendisi, b ü y ü k tann Osiris için parlarken, (ölüler) sevi­ nir." Ö l ü n ü n bir tanrıyla (Re, Horus, Osiris, Anubis, Ptah vb) özdeşleşme isteği de anlamlıdır. Ama bu d u r u m b ü y ü l ü sözler kullanılmasını dışlamaz. Aslında b i r tanrının adını bilmek, o n u n üzerinde belli b i r güce sahip olmaya eşdeğerdir, is­ m i n ve genelde s ö z ü n b ü y ü l ü değeri, k u ş k u yok k i t a r i h ö n c e s i n d e n beri b i l i n i ­ y o r d u . Mısırlılara göre b ü y ü , insanın kendini k o r u m a s ı için tanrılar

tarafından

yaratılmış bir silahtı, imparatorluk d ö n e m i n d e b ü y ü , Re'ye kayığında g ü n e ş tan­ rısının bîr vasfı olarak eşlik eden bir t a n n ş e k l i n d e kişileş t i r i l m i ş t i .

7 8

Son tahlil­

de Re'nin yeraltına yaptığı gece yolculuğu, çok sayıda engelle dolu b u tehlikeli iniş her ö l ü n ü n y a r g ı l a n m a yerine yaptığı y o l c u l u ğ u n i l k m ü k e m m e l ö r n e ğ i n i oluşturuyordu.'

9

Krş. Yoyotte, "Le jugernent des mons dans VEgypte ancienne," s. 45. Öluierm yargılan­ masının ve "insan ve kral, herkesin ölümünden sonra devreye giren" ilahi adalet kav­ ramının IX. Hanedandan itibaren açıkça bulgulanabildiğmı belinelim; Yoyotte, a.g.y., s. 64. Ama büyülü fon-nullerin rolu özellikle halk çevrelerinde giderek üstün bir konuma yük­ seldi. Ölüme ilişkin diğer derlemeler - Ö t e dünyada olanların kitabı, Kopılor Kitabı vb- gecenin oniki saati boyunca Re'nin kayıgıyla katettigi ölüler krallığım sistematik bir biçimde betimler. 136


ESKİ MISIR'DA DİNSEL DÜŞÜNCELER V E SİYASİ K R İ Z L E R

Ölüler Kitabının en önemli b ö l ü m l e r i n d e n b i r i ( b ö l ü m 125), "İki Ma'at"

90

adı

verilen b ü y ü k salonda ruhun yargılanmasına ayrılmıştır.! Ö l ü n ü n kalbi terazinin bir kefesine konur; dıger kefede ma'at simgeleri olan bir k u ş t ü y ü veya bir göz d u r m a k t a d ı r . / İ ş l e m süresince ölü, kendisine karşı tanıklık etmemesi için kalbine yakaran bir dua okur. Daha sonra, pek uygun olmayan bir şekilde "olumsuz gü­ nah ç ı k a r m a " diye nitelenen, bir masumiyet b e y a n ı n d a b u l u n m a s ı gerekir: İnsanlara karşı günah işlemedim..,, Tanrıya hakaret etmedim. Bir yoksulu yoksullaştırmadır!!.... Öldürmedim.... Kimseye acı vennedim.... Tapınaklardaki besin gelirlerini azaltmadım vb. Ben temizim. Ben temizim. Ren temizim. Ben temizim. Ölü, mahkemeyi o l u ş t u r a n k ı r k i k i tannya seslenir: "Selam size ey buradaki tanrılar! Sizi t a n ı y o r u m , adlarınızı b i l i y o r u m . Elinize d ü ş m e y e c e ğ i m . Maiyetini o l u ş t u r d u ğ u n u z o tannya benim k ö t ü birisi o l d u ğ u m u bildtremeyeceksiniz.... Evrensel Efendi'nin huzurunda m a n t ı n h a k k ı m o l d u ğ u n u söyleyeceksiniz; çünkü ben M ı s ı r d a m a ' a i ' ı u y g u l a d ı m . " Kendini över: "Ben (yapılmasından) h o ş l a n d ı ğ ı şeylerle Tanrı'yı m e m n u n ettim. Aça ekmek, susamışa su, çıplak olana giysi, ka­ yığı olmayana kayık v e r d i m . . . . O halde beni k u r t a r ı n , beni k o r u y u n o halde! Bü­ y ü k t a n r ı n ı n huzurunda aleyhime rapor vermeyinV Sonunda Osiris'e d o ğ r u d ö ­ ner; "Ey kaidesinin üzerinde y ü k s e k t e duran t a n n , , . Felaket ekip sıkıntı yaratan b u habercilere karşı beni koru ... ç ü n k ü ben ma iit Efendisi'nin adına ma'at'ı c

g u l a d ı m . Ben t e m i z i m ! "

81

uy­

Aynca Ölü, erginlenme t ü r ü n d e bir sorgudan geçirifi-

y o r d u . Kapının ve eşiğin farklı b ö l ü m l e r i n i n , salonun kapıcısının ve t a n r ı l a r ı n gizli adlarını bildiğini kanıtla m a l ı y d ı .

62

Mısır dehası, sonuncu ve Mısır uygarlığının sonuna kadar ü s t ü n l ü ğ ü n ü s ü r d ü ­ ren tek dinsel sentezini, ö l ü m ü n gizemi üzerine d ü ş ü n e r e k gerçekleştirdi. Kuşku­ suz yoruma ve çok çeşitli b i ç i m l e r d e uygulanmaya açık b i r y a r a t ı m söz konusu­ dur. Re-Osiris çift a d ı n ı n veya hayat-ölüm-aşk m g ö r ü n ü m sürekliliğinin

derin

a n l a m ı m , b ü y ü l ü sözlerin yanılmazlığına i n a n m ı ş her m ü m i n i n a n l a m a s ı gerek-

Bu deyimin anlamı konusunda bkz. Yoyotte, "Jugemenı des morLs." s. 61 vd. Çev. Yoyotte, s. 52-56, A.g.y., s. 56-57. Eski Krallık döneminde, firavunun da bir erginlenme sorgusundan geç­ mesi gerekiyordu; krş. § 28. 137


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ - I

m i y o r d u ; bununla b i r l i k t e , b ü y ü l ü sözler aynı eskatolojik gizli b i l g i y i (grtosis) y a n s ı t ı y o r d u . İ m p a r a t o r l u k teologları, ö l ü m ü tinsel bir ç e v r i m olarak algılayan eski anlayışı geliştirerek b u mysteria'nm ö r n e k l e r i n i hem Re'nm g ü n d e l i k b a ş a r ı ­ larında hem de ezeli Osiris d r a m a s ı n d a tanımladılar. Böylelikle, tam

anlamıyla

başı sonu olmayan ve dokunulmaz g ö r ü n e n i - g ü n e ş k u r s u - trajik ama rastlantısal b i r olayı -Ostris'in ö l d ü r ü l m e s i - ve t a n ı m ı gereği geçici ve anlamsız olanı, yani insanın

varoluşunu

aynı

sistem

içinde

birbirlerine

eklemleyebildiler.

Bu

soteriyoloji içinde en ö n e m l i rol Osiris'e aitti. O n u n sayesinde, artık her ö l ü m l ü de Öteki d ü n y a d a "krallara ait bir yazgı" u m u t edebiliyordu. Son tahlilde

firavun

evrensel ö r n e ğ i o l u ş t u r u y o r d u . "Ayrıcalık," "erginlenme bilgeliği" ve "hayır işleri" arasındaki gerilim

kimi

zaman hayal kırıklığı yaratabilecek b i r şekilde ç ö z ü m l e n m i ş t i ; ç ü n k ü "adalet" her zaman sağlanıyor idiyse de, "erginlenme bilgeliği" b ü y ü l ü sözlere sahip olmaya indirgenebiliyordu. Her şey, ölüler Kitohi'nda ve diğer benzer eserlerde becerik­ sizce e k l e m l e n m i ş eskatolojik b ü t ü n karşısında seçilen perspektife bağlıydı. Bu metinler, farklı d ü z e y l e r d e gerçekleştirilen b i r ç o k "okuma'ya yol a ç ı y o r d u . Kuş­ kusuz en kolayı " b ü y ü okuması"ydı: Sözün mutlak g ü c ü n e i n a n ç t a n başka bir şey gerektirmiyordu. Yeni eskatoloji sayesinde "krallara ait yazgı'ya artık herkes eri­ şebildikçe, b ü y ü n ü n saygınlığı da durmadan artacaktı. Mısır u y g a r l ı ğ ı n ı n güneşi batarken, ufka b ü y ü inançları ve u y g u l a m a l a r ı egemen olacaktı." Bununla b i r l i k ­ 3

te, "Memfis Teolojisinde" (krş. § 26} Ptah'ın tanrıları ve d ü n y a y ı Söz'ün gücüyle yarattığım da unutmamak gerek....

Bkz. elinizdeki kitabın ikinci cildi.

138


E L E Ş T İ R E L KAYNAKÇA

g 25. Mısır'ın genel tarihi içm, bkz.: E. Drioton ve J. Vandier, l'Egypte (2. baskı, Paris, 1946); John A. Wilson, The Culture oj Ancieni Egypt (- Tfıe Bürden ojEgypt, Chicago, 1951; 5. baskı, 1958); William C. Hayes, Tfıe Sceptre oj Egypt. 1. From the Eariiest Times to the End oj the Middie Kingdonı (New York, 1953); Joachim Spiegel, Das Werden der altûgyptischen ftoclikuJtur (Heidelberg. 1953); F. Datimas, la civilisation de l'Egypte pharaonique (Paris, 1965). J. R. Harris'in yönetiminde yayımlanan Tlıe Ixgacy o/Egypt'te (Oxford, 1971) mükemmel düzeltme­ ler yapılmıştır. Mısır'ın tarihöncesi kültürleri hakkında, bkz.: E. J, Baumgartel, Tfte Cultures of Prehistoric Egypt (Londra, 1955), H. Frankfon, The Bıılfı of Civilization in the Near East (Londra, 1951), s. 4 1 vd, 100 vd; Wilson, Tfıe Cufture,,.., s. 18 vd; W. B. Emery, Ardıoıc £gypt (Pelıcan Books, Harmondsworth, 1963). Tanmın Mısır'a nası! girdiği hâlâ bilinmemektedir. Filistin'den Mısır'a yayılmış olabilir, çünkü Nü deltası yakınındaki Merinıde'de yapılan kazılarda bir neolitik çağ kültürünün (MO 450Q'e doğru) izlerine rastlanmıştır. Ölüler konutların içine gptuulınüstur, ama yanla­ rında cenaze adakları yoktur Badari kültürü (Badari sit alanının adından hareketle) adı ve­ rilen Yukan Mısır kültürü, tanm ve hayvancılığın dışında, siyah vç,kırmızı seramiği de bil­ mektedir. Ölüler kıvnlmış konumda toprağa veriliyor, kumaşlara sanlan evcil hayvanlar da gömülüyordu. Tel Halef ve Varka ile karşılaştırıldığında, Mısır'daki bu neolitik kulturler yok­ sul ve marjinal görünmektedir. el-Amre kültürünün (Erken Hanedan öncesi) ortaya çıkışıyla birlikte, Nil vadisinin doğal sulamasını kullanmaya yönelik ilk denemelere tanık olunur. Taş ve bakır işlenir, ama çöm­ lekçilik Badari çagındakinden daha kabadır. (Bunun nedeni muhtemelen taş vazolar yapıl­ maya başlanmasıdır; krş, Clarke, World Prehisloıy, s. 104). Mezarlarda gıda adakları ve kilden heykelcikler bulunmuştur. Metalürji ancak Geç Hanedan öncesi dönemde (Nakada 11), yani Ortadoğu'da gösterdiği atılımdan 1000 yıl sonra Mısır'a girer. Daha birçok kültürel unsur da Asya'dan, hatırı sayılır bir gecikmeyle alınmıştır Mezopotamya'da uzun süredir bilinen te­ kerlekli araçlar Mıstfa ancak İmparatorluk (y. M û 1570) çağında girer. Mısır uygarlığının görkemli dönemi iki ülkenin, Yukan ve Aşağı Mısır'ın birleşmesiyle başlar. Her türlü karşılaş­ tırmalı inceleme açısından hatın sayılır bir öneme sahip olan kent uygarlığının başlangıcının arkeolojik izleri ise, Nil'in balçıklannın altında gömülüdür. Badari ve el-Amre kültürleri hak­ kında, bkz. Müller-Karpe, a.g.y., c. II, s, 28-55, 339-345, 353-361, 1948'e kadar olan kaynakça Jacques Vandier tarafından kaydedilmiştir; La religion égyptienne (2. baskı, Paris, 1949), s. 3-10; K. Seıhe'in (l/rgeschicîıie n. alteste Religion der Ägypter, Leipzig, 1930) ve H. Kees'in Mısır'ın ilkel dinleri hakkındaki görüşlerinin (Der Göt­ terglaube im alten Ägypten, Leipzig, 1941; 2. baskı, Berlin, 1956) eleştirel özeti için bkz. Van­ dier, a.gy., s. 24-29. KTŞ. R, Weill, "Notes sur l'histoire primitive des grandes religions Égypti­ ennes" (Bulletin de l'institut Français de l'Archéologie Orientale, 4 7 , 1948, s. 59-150). Mısır dinleri üzerine yapılmış genel incelemeler içinde şunları sayalım: Adolf Erman, Die 139


DtNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELİ;!! TARH 11 - 1

Religion der Ägypter (Berlin ve Leipzig, 1934, Fr. çev. 1937); Herman Junker, Pyramidtnzeit: Das Werden der aliàgypîischen Religio" (Einsiedeln, 1949), J. Garnot Saınte-Fare, Religions de l'Egypte (Paris, 1951); S. Donadoni, La religions àell'Egitto antko (Milano, 1955); H. Frankfort, Ancien! Egyptian Religion (New York, 1948); aynı yazar, La Royauté et les Dieux (Fr çev. Payot, 1951; özgün basım, Chicago, 1948); R. T. Rundle Clark, Mytîi and Symbol in Andern Egypi (Londra, 1959). S. Morenz'in kitabı, La religion égyptienne (Fr. çev. Payot, 1962), hem bir düzeltme eseri hem de genel dinler tarihi perspektifinde yazılmış hayranlık verici bir sentez çalışmasıdır. Ayrıca bkz. C. J, Bleeker, "The Religion of Ancıent Egypt" (Histo'ia Religionum, 1, Leiden, 1969, s, 40-114); aynı yazar, Halhor and Thoth: Two Key Figures of the Ancı­ ent Egyptian Religion (Leiden, 1973), s. 10 vd, 158 vd; P. Derelinin, "La religion Égyptienne," Histoire des Religions (H. C. Puech'm yönetiminde), 1 (1970), s, 63-140. Hans Bonnet, Reallexilion der ägyptischen Religimısgeschtdtıe (Berlin. 1952), belgelerinin ve kaynakça referaııslannm zengınligiyle vazgeçilmez bir eserdir Kısa bir süre önce Gunther Roeder çok güzel resimlenmiş, zengm bir metin dizisi yayımladı: Die ägyptische Religion in Text und Bild; 1. Die ägyptische Göttewelt; 11 Mythen «. Legenden mit ägyptische Gottheiten u. Pharaonen; III Kulte, Orakel u. cJatwyerehrung im alten Aegypten; IV. Der Ausklang der ägyptisc­ he Religion, mit Reformation, Zauberei «. Jenseitsglauhe (Zürih, 1959-61) J. H. Breasted, Andern Records o/Egypt, I-1V (Chicago. 1906-07) çevirisinde tanhsel bel­ gelere ulaşılabilmekle dir. Piramit Metinleri birçok kez çevrilmiştir (Almancaya Sethe, Fransızcaya Speleers, İngiltzceye Mercer tarafından); biz R O. Faulkner'in çevirisini kullanıyoruz: The Ancient Egyptian PyramidTexts(Oxfotd,

1969), ama Breasted, Weill, Clark, Sauneron ve

Yoyote'un çevirdiği parçalardan da yararlandık. Dinsel söz dağarı hakkında, bkz. C. j . Bleeker, "Einige Bemerkungen zur religiösen Ter­ minologie der alten Aegypten," Travels in the World o) the Old Testament. Studies Presented to Professor M. A, Beek içinde (Assen, 1974), s. 12-26. § 26. S. Sauneron ve j . Yoyote, "La naissance du monde selon l'Egypte ancienne" (La Nais­ sance du Monde içinde, Paris, 1959, s. 19-91), Mısır kozmogoni bilgilerinin sistemli bir özetini sunmakta ve bunu metinlerin yorumlu çevirisiyle tamamlamaktadır. Aynca bkz. J. Wilson'sn çevirileri: ANET, s 3-10. Vandier, La religion égyptienne, s. 57 vd. çeşitli kozmogoni öğretilerini tartışmaktadır. Krş, Clarkın çözümlemesi, a.g.y., s. 35 vd ve özellikle Morenz, Rel égyptienne, s. 211 vd. Hermopolıs kozmogonisi hakkında, bkz, S. Morenz ve j . Schüben, Der Gott auf der Blume, eine ägyptische Kosnıogoııie und ihre weltweite Eilt!Wirkung (Ascona, 1954). Sözün yaratıcı de­ ğeri hakkında, bkz, J. Zandee, "Das Schöpferwort im alten Aegypten" (Veriıum, Studia Theologica Rheno-Traiectinii, V I , 1964, s. 33 vd). MÖ I I I . bmyilin sonundan tübaren Teb'ın kazandığı önem, bu kentin tanrısı olan Anıon'u ön plana çıkardı (o da uygun bir şekilde Re ile bideştmldi). Ama Amon'mı gerçek­ leştirdiği kozmogoni, Heliopolıs. Hermopolis ve Memfıs sistemlerinden alınmıştı; bkz. Wil­ sonin çevirdiği ve yorumladığı metinler, ANET, s. 8-10; Sauneron ve Yoyote, s, 67 vd

140


KSK! MISIR'DA DİNSEL DÜŞÛNCELRK VE SIVASI KRİZLER

İlk Dag s im gesellig! ve kutsal mekan hakkında, bkz. Hellmut Brunner, "Zum Raumbegrîff der Aegypler," Studium Generale, 10, 1957, s. 610 vd; A. Saleh, "The So-called 'Primeval Hill'and other related Elevations in Ancient Egyptian Mythology," Milt, d. Deutschen Aich. instituts (Abt. Kairo), 25, 1969,5. 110-120; 1. E. S, Edwards, The Pyramids o\ Egypt (Pelican Books, Harmon dsworth, 1961); J. Letlant, "Espace et temps, ordre et chaos dans l'Egypte pharaonique,™ Revue lie Synthèse, 90, 1969, Othmar Keel, Die Welt dei ai i orientalischen Bîldsymbohk und das Alte Testament (Zürıh-Neukırehen, 1972), s. 100 vd (çok güzel resim­ lenmiş, karşılaştırmalı inceleme). İnsanın kökeni üzerine birçok mit vardı; bir versiyona göre, insanın bedenini Ptah çöm­ lek çarkında kille biçimlendirmişti; krş. Bonnet, Reallcxikon, s. 617; Yukarı Mısır'da yaratıcı tann Snum'du (Bonnet, a.g.y., s. 137) Ölümün kökeni hakkında hiçbir mit bilinmemekte­ dir; yalnızca kısa bir göndermede (Piramit Metinleri, § 1466) "ölüm var olmadan önceki" mit çağına değinilmektedir insanların yok edilmesi miti oldukça eskidir; krş. kaynakça; Vandier, Rei, égypi., s. 53, Bkz. İnek Kitabı, çev. Alexandre Piankoff, The Slınnes of Tui-Anteh-Aincw (New York, 1955), s 27. Re, Hathor\ın insan ırkını yok etmeye hazır olduğunu anlayınca, gece ortalığa kan renginde bira yaydı; ertesi gün Hathor katliama yeniden başlamaya hazırlandığında, öyle çok bira içti k i sarhoş olup kendinden geçti. insanlar. Re fazla yaşlandığı için isyan etmeye karar vermişlerdi. Nitekim, anlattığımız bö­ lümün ardından, Re dünya hükümdarlığını bırakmaya karar verdi. Taunların huzurunda bedeninin Başlangıç Çağındaki kadar zayıf olduğunu kabul etti ve kızı Nut'tan kendisini gökyüzüne kadar kaldırmasını istedi (İnek Kitabı, çev. Piankoff, Shrines, s. 29). Ardılı Şu ve­ ya Geb oldu. Re'nin "yaşlılığı'' ve iktidarsızlığı, özellikle de gökyüzüne çekilmesi her yerde bulgulanan bir mit izleginin unsurlannı oluşturmaktadır: Yaratıcı ve evren egemeni bu gok tannnın, Jens otiosııs'a dönüşmesi Mısır versiyonunda deus oiiüsus'a dönüşenin bir güneş tanrısı olması, teologların eski izleği yeniden yorumladıklarını ortaya koymaktadır,

§ 27. Krallann tannlıgı hakkında, bkz. A. Moret, Du caractère religieux de la royauté pharaoni­ que (Pans, 1902, büyük ölçüde aşılmış bir eser); R jacobsohn, Die dogmatische 5teliuııg des Königs in der Theologie der alten Ägypter (Glücksıadı, 1939); H. Frankfort, Lu Roycmié et (es Dieux (Fr. çev. Payot, 1951), s, 37-288, G. Posener, De la divinité du pharaon (Paris, 1960); H. Goedicke, Die Stellung des Küttigs im Alien Reich (Wiesbaden, 1960); H Brunner, Die Ge­ burt des Gottkönigs (Wiesbaden, 1964). Birleşik Mısır'ın yaratıcısı olarak "Menés" hakkında, bkz. Frankiort, s. 42 vd. Krallık, Ha­ nedan öncesi dönemin sonunda onaya çıkmıştır. Frankfort, "çifte krallığın" (yanı Yukarı ve Aşağı Mısır üzerindeki egemenliğin) ideolojik kökenini vurgular. Bu siyasi formül Mısır dü­ şüncesinin "dünyayı istikrarlı bir denge içindeki bir dizi çelişki olarak, düalıst lenrulede kav­ rama" eğilimini ifade ediyordu (La Royauté, s. 44). "Mısır krallığının dualist biçimleri bazı ta­ rihsel rasdantılann sonucu değildi. Bir bütünün zıllan içerdiği yönündeki, tamamen Mısır'a ozgû düşünceyi canlandırıyorlardı" (a.gy , s 45).

141


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARİHİ -1

Frankfurt, Mısır'ın bu "düalist" ideolojisinin kökenini açıklayabilecek Afrika'daki bazı koşutlukları hatırlatır (s. 38 vd). Başka metafizik ikilik ve kutuplaşma örneklerine de rastla­ yacağız; şimdilik bkz. La nostalgie des origines (Paris, 1971), s, 219 vd ("Remarques sur le du­ alisme religieux" [Dinsel düalizm konusunda saptamalar]). Ma'at'ın anlamlan konusunda, bkz. Bonnet, ReaHexikon, s. 430-434; Frankfort, Ancien! Egypt, Rel, s. 53 vd, 62 vd; Posener, Littérature et politique dans l'Egypte de la Xlf Dynastie (Paris, 1956); Morenz, La rel. égypi., s. 156-174 (kaynakçayla birlikte). Kişilik belirsizleşmesi eğilimi konusunda, bkz. A. de Buck, Het Typische en hel İndividueele by de Egypteridreri (Leiden, 1929); ; Ludlow Bull, "Ancien! Egypt," The Ideö o/ HisWry in the Ancient Near East içinde, ed. Roben C. Dentan (Yaie University Press, 1955), s. 1-34, Kültler ve bayramlar hakkında, bkz. Vandıer, La re!, égypt., s. 165-203; Morenz, Rel. égypt., s. 115-152 (en son kaynakçayla birlikte, mükemmel bir karşılaştırmalı tartışma). Moret'nin eseri, Le rituel dit cuile divin jotinwiicr en Egypte (Pans, 1902) hâlâ kullanılabilir. Aynca bkz.: H. Kees, Dos Priestertıım im ägyptischen Staat vom NR bis zur Spalzeit (Leiden. 1953); J. Gamot 5ainte-Fare, L'hommage aux dieux dans l'ancien Empire égypiieti d'après les textes des Pyramides (Paris, 1954); S. Sauneron, Les prêtres de l'ancienne Egypte (Pans, 1967). Seà bayramı hakkında, Vandier, 5. 200-202'de konunun ozu bulunmaktadır; Frankfort, Royauté, s. 122-136'da edebi ve ikonografik kaynak referanslanyla birlikte, mükem­ mel bir çözümleme yer almaktadır. Min bayramı hakkında, krş. H, Gauthier, Les fêtes du dieu Min (Kahire, 1931); Vandier, a.gy., s. 202-203; Frankfort, Royauté, s 259-262, § 28. Piramit Metınletfne göre firavunun göğe yükselişi şu eserlerde beümîenmıştir. J, H. Bre¬ asted, Development of Religion und Thougfit in Ancient Egypl (New York, 1912), s. 70-141 ve R. Weill, Le champ desroseauxet le champ des offrandes dans la religion funéraire et la religion gé­ nérale (Paris, 1936). "Orta Krallıktan itibaren her defnedilenin adının arkasına eklenen" maâ-kheroıı ("yalnız­ ca sesle") sıfatının, "mutlu, ahret mutluluğuna ermiş" diye çevrilmesi gerektiği kesin değildir. Bu sıfai daha çok "ölenin Osiris ritüellerinden yararlandığı düşüncesi"ni ifade eder; J, Yoyote, "Le jugement des morts dans l'Egypte ancienne," s. 37 (bkz. kaynakça bilgileri, § 33). § 29. Osiris hakkında geniş bir edebiyat vaTdır. Yalnızca temel eserleri hatırlatalım: Bonnet, Reallexikon, s, 568-576; Vandier, La Rel. (gypt., s. 58 vd, 81 vd, 134 vd vb; Frankfort, Roya­ uté, s. 251 vd; Rundle Clark, Mylh and Symbol, s. 97 vd; E. Otto-M. Himer, Osiris und Amun (Munih, 1960). E. A Wallis Budge'un Osiris; The Egyptian Religion of Résurrection (2 cilt, Londra, 1911; yeni baskı, New York, 1961) adlı eseri belgeleri, ikonografisi ve Afrika'daki koşutluklar açısından hâlâ yararlıdır. Frazer'tn başlattığı modanın etkisiyle, Osiris yalnızca bir tarım tannsı olarak görülüyordu; Fransa'da A Moret'nin savunduğu bu yorumu, başka yazarların yanı sıra. Emile Chassinat da ölümünden sonra yayımlanan eserinde eleştirmiş ve reddetmişti: Le Mystère d'Oiiris au mois de Khoiac, 1 (Kahire, 1966), s. 30 vd. Kesin olan şey 142


ESKİ MISIR'DA DİNSKL DÜŞÜNCELER VË SIVASI KRİZLER

Osiris'in kanuaşık niteliğidir: Hem kozmik tann, hem ölüm tannsıdır; hem evrensel bereke­ tin hem de krallığın temsilcisidir; ölülerin yargılanmasının efendisi ve daha geç donemde Mjısteria'lar tannsıdır. Orta Krallık ve İmparatorluk dönemlerindeki Osiris mitleri Vandier, a.g.y., s. 48-5 l'de özetlenmiştir. Lahit Metinleri A. de Buck, The Egyptian Coffin Texts, 1-VI (Chicago, 1935-1950)'de ya­ yımlandı. Ayrıca şu sırada da R, O. Faulkner bu metinleri çevirmektedir: The Ancient Egyptian Coffin Texts, c. 1 (Warminster, 1974). Osiris tapımı hakkında, bkz. Chassinat'mn 2 ciltlik eseri: Le Mystère d'Osiıis au mois de Khoiac; Clark Rundle, s. 132 vd (tannnın belkemiğini simgeleyen ced sütununun dikilmesi), s. 157 vd; Frankforı, Royauté, s. 251 vd. Horns ve Seth hakkında, bkï. Bonnet, s. 307-318, 702-715, temel kaynakçayla birlik­ te. Buna şu eseri ekleyin: H. de Velde, Seth, Goâ of Confusion (1967). § 30. Birinci fetret dönemi hakkında, bkz. H Stock, Die erite Zwischenzeit Aegyptens (Ro­ ma, 1949); Wilson, The Culture of Ancient Egypt, s. 104-124; Eirioton-Vandîer, L'Egypte, s. 213 vd. Metinde tanışılan edebi eserler çevrilmiştir: Adolf Erman, The Literature of the Andeni Egyptians (İng, versiyon, A. M, Blackman, Londra, 1927, yeni baskı, Harper Torchbooks di­ zisi içinde. New York, 1966, The Ancient Egyptians başlığı ve W, K, Simpson'ın önemli bir su­ nuş yazısıyla), s. 75 vd (Kral Merikare İçin Dersler), 92 vd (Ipu-ur), 132 vd (Harpcmm Sarkışı), 86 vd (Yorgun Bir Adamın Ruhuyla Tartışması). Biz daha çok Wiison'in çevirilerini kullan­ dık: ANET, s. 405 vd, 441 vd, 467. R, O. Faulkner, jourrtftİ of Egyptian Archaebgy, 42, 1956, s. 21-40'ta ("The man who was tired of life") "Yorgun Bir Adamın Ruhuyla Tartışması"nın yeni bir çevirisini yapmıştır. R. J Williams aynı metin hakkındaki en son edebiyatı incelemiş­ tir: Journal of Egyptian Archaelogy, 48, 1962, s. 49-56, Peygamber lpu-wer'in Uyanları hakkın­ da birçok çalışma yayımlandı; kaynakça için bkz. W, K, Simpson, Erman'ın kitabının Harper Torchbooks dizisi içinde yapılan yeni baskısına yazdığı "Giriş" bölümü, s. 29-30. Bkz. a.g.y., s, 28, Kral Merikare İçin Dersler hakkında son yapılan çaltşmalann çözümlemesi. Bu son metnin epey uzun olduğunu ve her yerinin iyi anlaşılamadığını belirtelim. XII. Hanedan fetret döneminin edebiyatı hakkında, bkz. G. Posener, Littérature et poli­ tique dans l'Egypte de la Xli Dynastie (Paris, 1956). e

§ 3 1 . Orta Krallık hakkında, bkz, H. E. Winlock, The Rise and Fall of the Middle Kingdom in Thebes (New York, 1947); Wilson, The Culture of Ancient Egypt, s, 124-153; Driaton-Vandier, s. 234 vd. Firavunlar hatın sayılır altyapı çalısmalanna girişti (Fayyum yakınında ekime el­ verişli yaklaşık 109.000 k m büyüklüğünde yeni arazi açtılar vb). Mısır hiçbir fetih politikası 1

uygulamasa da, Akdeniz'de, Ege'de ve Yakındoğu'da bu ülkeden hem çekimliyor hem de ona saygı duyuluyordu, Hyksoslar hakkında, bkz. Robert M. Engberg, The Hyksos Reconsidered (Chicago, 1939); 143


ı j u g 'z^q 'KpuDpfei) uapiASEi ııl&OA j l o ı ı d ı p > H -aıg

5

'msuıdop,\dQ 'iar>puiQ t^tpwA u L p a ı s c

; ı j q brpsi)(iıumEpSEi s p spu r.ıa/ııııjpı; ımıp.r.y BOUO eqep 'E.jprıp 'euu|Bi3Â uu3|ri|Q -(9961

-meiAi e u n ^ u E ^ )

- a a m ı j ) |no£ 31(1 /o §ı/U3[!up,Yi 31(1 :^ıpuE|]n.j( ımsııtrtsl j j o i j u c ı j ÎTÛT iqcjtyt un\ox -g7.ı 'pA /OT '

'^'puBrt. ~z~i\<\ '(tqEirx

s

ç p u t i ^ e ı ı )S\dmii\

-

gjı

' ı ^ C i ^ [ î d c - j :ıqcıra uuE|tJE|Q Ep,cf(unG S \ Q )

3

3 : ) 3

» ? ı p \vŞ\\ s]iım\Q ' O i g T 'oSfctMO) ICDQ &J i|Hof S W Q JO pcarj 3i|j /o î|Oog

."3ij_j_ 'uaiJV 2 ' 1 :zruoA"tpa dı>p:ı ıue>[ii ITOS US zıq :ııpiEA ISIIIASS ^ o i j i q ııııı^ijoıjjf J3JDIG

1

" ( K 6 I '1-ioA * S M ) fA sssssuı -ötf / f qi"ûl 34i. :J3lui]3uı j s g ı p ıgıpıtASO apjasa tıS \io^

M3[sj)

ımezE/i ILIAC

z>(q EauAy

'0961

s

/ ° i u o j n s y ı i z r u o X r p dnpn IUKUIABO u o ^ u e y zıg urpmq u a p u p j a ı u n a u ı

![Ui3ug us u n S n j ı o ı i î i B d u ı j nraı, 'uııauı rgıpjaA wipe jsenrj 5aunQ„ maniA^N piüfiopg

P

A

V 'S ' ( £ 5 6 1

M

§

N ) U°"<V

3

-i[i[uf-in2 /o »uutjC/ iıjj; 'jjoJtuıîid a ı p u E x a | y z>|q ' E p u n p r e q ıŞJ^ıpjaırjs u o ı v - ( 3 g - ) u o ı u y ' I i E " 6 9 € 'S 'J.3NV 'U0SflA\ -987-181 s ' ( £ 5 6 1 ' ^ h •paısraıg 'T6Î-887. •pA zz

s

MU3psuır>/O K M B Q

"i"'?'» ' u B i u s p e ı g - u e u u g :ipiUA30 apjsjiass

m

tsıı^juoıyimATvg

s s p j q p z o ' ( T S 6 I 'Ejpucq) ıCjiPMİrj ifjuaajıjSîj ?tp f u u n p id(3^

tuduuy

uı j j y uıopSugf M3fy ' p a j p ı y 1 1 1 X 3 ' ( £ £ 6 1 ' t i '<™ 'pp "n.SOV'A o ı u m ı t y UOA w j o u i f g sap j»t>j^ 3/Q ' s a ı n u y qd[oprıg ^pA z\Z ;

s

'"^S" 'uosriAA. 'pA 0

( £ £ 6 I 'EJpuoı) nıumii^-ja-ıpı 'Xjnq3|pıi3j

'pA

s'3jiÖ3,7'iaipiiBA-uoioijQ

5 ' Q f z^q 'epuDp|Biı uuuAap Eiumın/^ Zi § u

•69£-Z9Î: 'S ' 1 3 N V 'ISUIA35 uoqiAA '^14 ^ u X e ioC-e? 'S ' 7 t 6 T ' i t ' t ™ " ^ ) ^ » I « 3 3 1

1

-uö aıSojoşrjjıu.p siPJutu/ jnjîjsıı/.j 3p uıj3/|ng u p S u ı j u A s S aA SiuiireranXeX ueporjEiE] 3|IUBA ' V '.«pıyuıauo ^p u ı r a t u

i p i ..ısm^ü i a u n ^ ppsuajAg,, •îipBiıpunısıiEÎ \uraııp§3 n^apuTAiı

-QÂ B t t i e ı r a r u o i uapıusA" ' d i p ap uapruaA" ua[nsj?o ps^suapS uıuı?i[]asurp nsi[^ ' u ı r u n p nq '(6Îı

s 'uo$!;3)H 'UEUU3) HSTOIII3|IITS3 uapuTsıIofOS] sıjuıayıi ' ı u e | ! ng '12Z~£2Z ' 'wsuDpE[g s

-UEVUJ3 - i 9 £ - £ 0 £ -s 'J3nv 'UÛS[!A\

5J.II ^ I V ^ I

zssı j j o J j i q isiqej] 3^-u:oury

^n/ng

PA güi; s '?Anijnj 'uos[!A\ 'pA QH

's ' Î 3 ü 'jaıpıiEA ' ( 6 Î 6 I ' ÜBd) 3ÎISÜUÎQ 3ixx °I P.nfcsnf jjmtu^f ?p ııourf.p s

mtSAcl spuvjf) sap SJIOJSJJ-J 'ajAqsja^ •

z ^ q 'Epuii|^eq

XI\OÎ

u i u j q i q e y u o u r y >H)jing

EJUOS u a p m q i a i sosjjXn ^EDUE jE[i[EXsy. (pA 0 1 •[

j3piSa[i3X apuqeq a p p j e u ı s t n p p

u

s 'UOS]IA\ '$ıy\) ıpıcpoXııjE|Sns Ep^iîuue^ıi ESESJBH 'ı>p ES|O za >]Oİ UE|IXES a p u ı a u o p O „'JE| -HeXiv,, apuıui3ugp l a n a : p u u i q PU,PQ C O i ' - t ö I

s

' 8 5 6 1 'Ll ' S 3 N Î „'3nbii!OEJEnd a ı d i S g ^

s u E p Liicumq mgiJOBs tıp sum:cın8[] sanbpnb E saAiiEjaı ssqojaq^ai sa\ ı t ı s u o d d G î L 'isaf ' J •zy[q 'Epuujsjeq IJIIJOS n g pA g ç t

s 'uosjı/v\

îıpiE|joXıpp3 u E q ^ n i j ajuapsu nq zEpuEqcA

I0All[3I3S 1(EUU]B>| EqES3U TUlj3|!l!p3IIİ13 \(\Ctfl}[ .^E-lEJO UBSlll,, UE]TOiIEqEX atOS UTlZn '30Uq -3§ eıııŞııuBiııânp i3iıeqi3Â uııı;]t[Jisıyı( *pA X|.ı»3 ' o A \ 0 ] g - u o u n g

aiopoaqj^ 'Zl-ZZ

5

's '(gCpT 'laissqaitE^} SKO/ÎÜ iŞfif t/OTUDJiajıpa^ ' I Ğ 6 1 ' İ C 'ıöo]3P1JJV «»ıJii'Sg fo puunof ^'idASg

ut a|rıg s o s ^ u a q ı „ 'qSi3qi3pos-aAB5 '2 ^ 9 " [ - ^ ç ı s 'IIOSJIA\ ;tuti|Oq p^ı uos '•JCS'Ö ' n a o p n ^

i - ıtıısvı auiTJNnirja

HA

yvı3Nvrj| ıgsNicı


FSKl MISISIM Dİ N i EL DÜŞÜNCELER VE SIVASI KRİZLER

Homurtg, Allügypttsche Höllen Vorstellungen (Berlin, 1968). Metinlerin betimlemesi ve çevinsi için, E. A, Wallis Budge, The Egyptian Heaven and Hell, 1-111 (tek ciltlik yeni baskı, Londia, 1925), insanın en büyük düşmanı olarak görülen Ölum'ün "olumsuz" unsurları J. Zandee tarafından titizlikle incelenmiştir Death as an Enemy According to Ancient Egyptian Conceptions 1

(Leiden, I 9 6 0 ) , s. 5-31 (genel sunum), 45-111 (ölümün çeşitli yönlerini ifade eden soz da­ ğarı: mutlak yıkım, çözülme, hapis vb). H. Kees, Toienglawben und Je nsdlsvors teil ııngeu der al­ ten Aegypter (1926; 2. baskı Berlin, 1956), fazlasıyla kişisel bazı yorumlara karsın, hâlâ en iyi toplu incelemedir. Ölüler tapımı hakkındaki temel bilgiler (mumyalama, cenaze törenleri, mezarlar, mastaba, piramit, yeraltı mezarlığı) için, blcz. Vandier, a.g.y., s. 111-130 (zengin bir kaynakçayla birlikle). Antikçağın diğer halkları (Hindistan, Çin, Yunanistan vb) için de geçerli olduğu gibi. Mı­ sırlılara göre ölüm ruhla bedeni birbirinden ayırmakla kalmıyor, ayrıca üç tinsel töz, altlı, İm ve İm arasındaki aynını da onaya çıkanyordu. Bunlardan birincisi "esas olarak tannsal güç. doğaüstü guç anlamına gelir" (Vandier, s. 131). Sözcüğün anlamı, "parlak, şanlı," ölülerin göksel niteliğini belirtir. (Nitekim ölülere akhu dendiğinde, gökte yaşayan, doğaüstü varlıklar olarak kabul ediliyorlar demektir; krş. Frankfort, Royauté, s. 104), Afch gibi, bir kus biçimin­ de tasvir edilen ba, tam anlamıyla "ruh"u oluşturur. "Şii'nin kimliğim koruyabilmek için ölü­ nün bedenine ya da en azından bir heykeline gereksinimi vardı. Onun tarlalarda ve otlaklar­ da dolaştıktan sonra, mezardaki bedene ulaştığı düşünülüyordu.., " (Frankfort, Royauté, s. 103; krş. Ancient Egyptian Religion, s. 96 vd). Haita bir yönden bu bizzat ölü kişidir Buna karşılık, hiçbir zaman çizilmeyen İm, bireyselleşürilmemiştir; bu terim "yaşamsal güç* olarak çevrilebilir. Ka sağlığında bireye aittir, ama onu öteki dünyada da izler (Frankfort, Royauté, s. 104). Anıtlann üzerinde yalnızca Kralın fca'sı görülür. "Kralın ikizi gibi onunla birlikte do­ ğan [ha], hayatı boyunca koruyucu bir cin gibi ona eşlik eder; ölümde de kralın çifti ve ko­ ruyucusu gibi davranır" (a.g.y., s, 110). Eski Krallık metinlerinde yalnızca firavunların lıû sından söz edildiğini hatırlatmak gerek. "Başka bir deyişle, erken dönem Mısırlılarının fca'sı yoktu" (Morenz, La Religion égyptienne, s 266), Ancak birinci fetret döneminden itibaren İM'ya sahip olmak genelleşti. Haliyle burada edebi bir durum sö2 konusu; tarihsel gerçekliği ise bilemiyoruz. Ama bu durumda da, firavun "örneği'nin dalıa az ayrıcalıklılar tarafından giderek taklit edilen bir model oluşturması an­ lamlıdır. Aynca bkz.: L. Greven, Der Ka in Theologie und Konigsliult der Ägypter des Alten Reic­ hes (Gliickstadt, 1952) ve Louis Zabkar, A Study of the Ba Concept in Ancient Egyptian Texts (Chicago. 1968). Yargılama hakkında, bkz. E Drioton, Le jugement des ûmcs dans l'ancienne Egypte (Kahi­ re, 1949); Vandier, a.g.y.. s. 134 vd; j . Spiegel, Die Idee vom Totengericht in der aegyptischen Religion (Glücksiadt. 1935); J. Yoyote, "Le jugement des morts dans l'Egypte ancienne" (Le jugement des morts içinde. Sources Orientales, no. 4, Paris, 1 9 6 1 , s, 16-80' metin çevirileri, yorumlan ve kaynakça). Aynca bkz. M . Guilmot, "L'espoir en l'immortalité dans l'Egypte an­ cienne du Moyen Empire à la basse époque" (RHR, 166, 1964, s. 1-20). Masumiyet beyanı hakkında, bkz.: E. Drioton, "Contribution

à l'étude du chapitre

cxxxv du Livre des Morts, Les confessions négatives" (Recueil d'Etudes égyptiennes dédiées à la 145


DİNSEL İNANÇLAR V E D Ü Ş Ü N C E L E R T A R İ H İ - I

minunre de ] . F. Oıampolion, Paris, 1922, s. 545-564). Bölüm 125'teki bazı düşünce ve inançlar çok eskidir "En azından piramitler çağına dek uzanmaktadırlar Bölüm 125'te yer alan olumsuz ve olumlu 'ahlak yasası'nın izlerine daha V. ve VI. Hanedan dönemlerinde rast­ lanmaktadır" (Yoyote, a.g.y,, s. 63). R. Pettazzoni olumsuz günah çıkarmanın bazı emografik koşutlarım hatırlatmıştır; krş. Laconjessionedeipeccati, 11 (Bologna, 1935), s, 21, 56-57. Ölüme ilişkin Gök İneği Kitabı, içeriğinin büyüsel değeri üzerinde durur. Bu metni bile­ nin "mahkeme karşısında iki büklüm olmasına gerek kalmayacak ... ve yeryüzünde yapmış olabileceği hiçbir eşkıyalık hesaba katılmayacaktır" diye yazılmışur (çev. Yoyote, s. 66; Gök İneğ/n Kitabı'mn tanı çevirisi için bkz. Piankoff, Stırmes o/Tui-Atıkfı-Amoıı, s, 27-34). "BilmTin ahlakın üstüne çıkartılması, Brâhmancdar ve Upanişadlar'dan Tantracılıga kadar Hint düşün­ cesinde varlığı sürekli hissedilen bir motiftir.

146


V.

BÖLÜM

MEGALÎTLER, TAPINAKLAR, TÖRENSEL MERKEZLER: BATİ, AKDENİZ, İNDÜS VADİSİ

34. Tas ve M u z — Batı ve Kuzey Avrupa'nın megatit yapılarının y ü z y ı l d a n uzun bir s ü r e d i r araştırmacıları b ü y ü l e d i . Gerçekten de Camac'taki menhir d i z i l e n n i n veya Stonehenge'deki dev ü ç t a ş l a n n {triürfıes} i y i bir fotoğrafına b a k ı p da, bunla­ rın niye dikildiğini ve ne anlama geldiğini sormamak zordur. Bu cilalı taş çağı çiftçilerinin teknolojik ustalığı karşısında insan şaşkınlığa u ğ r a r . 300 tonluk taş blokları dikey olarak yerleştirmeyi ve 100 tonluk yatay blokları onların üzerine k a l d ı r m a y ı nasıl b a ş a r m ı ş l a r d ı ? Üstelik bunlar münferit anıtlar da değildir; İs­ p a n y a ' n ı n Akdeniz k ı y ı s ı n d a n başlayıp Portekiz'i, F r a n s a ' n ı n y a n s ı m , İngiltere'nin batı kıyılarını kapsayıp İrlanda'ya, Danimarka'ya ve İsveç'in g ü n e y kıyılarına ka­ dar uzanan b i r megalit anıtlar b ü t ü n ü n ü n

parçalandır.

Kuşkusuz

aralarında

önemli yapısal çeşitlenmeler b u l u n m a k t a d ı r . Ama tarihöncesi üzerine çalışan i k i araştırmacı kuşağı', Avrupa'daki megalit k ü l t ü r l e r i n sürekliliğini kanıtlamaya uğ­ raşmıştır. Bu sürekliliğe getirilebilen tek açıklama, megalit anıtlar b ü t ü n ü n ü n AL¬ meria eyaletindeki Los Millares'te bulunan b i r merkezden başlayarak yayıldığıdır. Megalit anıtlar b ü t ü n ü üç yapı sınıfı içermektedir: 1) Menhir (Bretonca söz­ cük, men = taş ve hir = uzun) b ü y ü k , k i m i zaman oldukça y ü k s e k , yere dikey ola­ 1

rak g ö m ü l m ü ş bir taştır, 2) Kronılek (c remi ecri; crom= daire, yay ve Îecfı= yer) da­ ire veya y a r ı m daire şeklinde dizilmiş b i r menhir k ü m e s i n i ifade eder (en gör­ kemlisi, Salisbury y a k ı n ı n d a k i Stonebenge k r o n ü e k i d i r ) ; k i m i zaman m e n h i ı l e r Bretagne'daki Camac'ta g ö r ü l d ü ğ ü gibi b i r ç o k k o ş u t sıra halinde d i z i l i r l e r ;

2

3)

Dolmen (dol= masa ve men= taş), bir t ü r b ö l m e ya da oda ortaya çıkaracak biçim­ de d ü z e n l e n m i ş ç o k sayıda d i k i l i taşa yaslanan ç o k b ü y ü k b i r kapak taamdan olu­ şur. Dolmen i l k halinde bir t ü m s e k l e ö r t ü l ü y d ü . Dolmenler aslında mezarlıkları oluştururlar. (Daha sonra ve bazı bölgelerde -

Locmariaquer yakınındaki menlıirin yüksekliği 20 metreyi geçiyordu, görülen bazı münferit menfıtrler mezarlıklarla ilişkilidir.

Bretagne'da

Camac'taki söz konusu sıralarda, 3.900 m. uzunluğunda bir araziye yerleştirilmiş 2.935 menhir bulunur. 147


DİNSEL İNANÇLAR VL DÜŞÜNCELER TARIMI - I

Batı Avrupa, İ s v e ç - bir t ü r giriş gibi kapak taşlarıyla ö r t ü l ü u z u n b i r k o r i d o r ek­ lenen dolmen, "kapalı yoı"a d ö n ü ş t ü r ü l d ü . ) Dev dolmenler vardır; ö r n e ğ i n 2 1 m . u z u n l u ğ u n d a k i Soto d o l m e n i n i n (Sevilla y a k ı n ı n d a ) alınlığı 3,10 m. y ü k s e k l i ğ i n ­ de, 3,10 m . genişliğinde ve 0,72 m . kalınlığında, 2 1 ton ağırlığında bir granit bloktur. Los Millares'te t o p r a ğ ı n a l t ı n d a n yaklaşık y ü z "kapalı yol"u olan b i r nekropolıs çıkarılmıştır. Mezarların çoğu b ü y ü k tümseklerin altındadır. Bazı mezar­ lıklarda, aynı gensin b i r ç o k k u ş a ğ ı n d a n yüz kadar ö l ü bulunur, Mezar odalarında k i m i zaman merkezi b i r direk b u l u n u r ve duvarlardaki resim kalın t i l a n hala g ö ­ rülebilir. Bütün Atlantik kıyısı boyunca -özellikle Bretagne'da- Hollanda'ya kadar dolmenlere rastlanır, irlanda'da oldukça y ü k s e k olan mezar odalarının d u v a r l a r ı heykellerle süslenmiştir. Ç o k ö n e m l i bir ölüler tapırtımın soz konusu o l d u ğ u n a k u ş k u y o k t u r . O anıtla­ rı diken neolitik çağ k ö y l ü l e r i n i n evleri mütevazı ve kısa ö m ü r l ü y d ü

(nitekim

b u g ü n e neredeyse hiçbir izleri k a l m a m ı ş t ı r ) , ama ölülerin konuttan taştan y a p ı l ­ m ı ş t ı . G ö r k e m l i ve sağlam, zamanı yenebilecek eserler y a p ı l m a k istendiği açık­ tır. Taş simgeselliginin karmaşıklığı ve taşlarla kayaların dinsel ö n e m i b i l i n i ­ y o r . Kaya, kapak taşı, granit blok sonsuz süreyi, kalıcılığı, ç u r ü m e z l i ğ i , son tah­ 3

lilde zamansal gelecekten bağımsız bir varolma biçimini gösterir. insan Batı Avrupa'nın i l k çiftçilerinin g ö r k e m l i megalıt anıtlarına hayranlıkla bakarken, bir Endonezya m i t i n i h a t ı r l a m a d a n edemez: Başlangıçta, g ö k yere çok y a k ı n k e n , T a n r ı , i l k çifte a r m a ğ a n l a n n ı bir ipe asarak g ö n d e r i y o r d u . Bir g ü n on­ lara bir taş g ö n d e r d i , ama şaşıran ve bu armağanı yakışıksız bulan atalarımız onu reddettiler. Bir süre sonra Tanrı i p i yeniden aşağı sallandırdı; b u kez ucunda b i r muz vardı ve b u armağan hemen kabul edildi. O zaman atalar yaratıcının sesini duydular: Madem k i m u z u seçtiniz, hayatımz da bu meyvenin ö m r ü gibi olacak. Eğer taşı seçseydiniz, taşın v a r o l u ş u gibi değişmez ve ö l ü m s ü z b i r hayatınız ola­ caktı,,..* T a r ı m ı n keşfinin insan v a r o l u ş u n a ilişkin anlayışı k ö k t e n değiştirdiğini gör­ m ü ş t ü k (§ 12): Bu v a r o l u ş u n bitkilerin yaşamı kadar hassas ve geçici o l d u ğ u or­ taya çıkmıştı. Ama d i ğ e r yandan insan b i t k i l e r i n b ü y ü m e s i n i n d ö n g u s e l yazgısını da paylaşıyordu: D o ğ u m , hayat, olum, yeniden d o ğ u m . Megalıt anıtlar anlattıgı-

M. Ekade, Dinler Tarihine Giriş, § 74 vd. * A. C. Kruijt, alıntılayan J. G. Frazer, Die Belief in Immortality (1913), c. I, s. 74-75. Bu miti "Mythologies of Death" (Occultism, Witchcraft and Cultural Fashions, bül. Ill) içinde yorum­ ladık. 143


MEGAUTI EU, W Î N A W A K . T Ù R P . N S Ï i l . MF.KKFZLKR

1Y112 Endonezya mitine b i r yanıt olarak yorumlanabilir: /Madem k i i n s a n l a r ı n ha­ yatı tahılların hayatına benzemektedir, o halde güce ve sürekliliğe ölüm nracilıgıyla erişilebilir,' Ö l ü l e r , t o h u m l a r ı n kaderini paylaşma umuduyla, Yeryüzü

Ananın

bağrına d ö n e r l e r ; ama onlar mistik acıdan da taş bloklarla birleşmiştir ve dolayı­ sıyla kayalar gibi güçlü ve p a r ç a l a n m a z hale gelirler. Aslında megalit ölüler tapımı yalnızca r u h u n hayatta kalması konusunda kesin b i r i n a n ç içermekle kalmamakta, aynı zamanda ataların g ü c ü n e olan güveni ve oniann hayattakileri koruyacağı ve onlara y a r d ı m edeceği umudunu da kapsamakta­ dır. Böyle bir g ü v e n , ölüleri mutsuz ve güçsüz zavallı gölgeler olarak göTen d i ­ ğer a n t i k ç a ğ halklarında (Mezopotamyalılar, Hititler, îbraniler, Yunanlar vb) var­ lığı belgelenen anlayışlardan tamamen farklıdır. Üstelik, İrlanda'dan Malta'ya ve Ege adalarına kadar megalitleri yapanlar açısından, atalarıyla rituel biçiminde sal birleşme deneyimi yaşamaları

ruh­

dinsel etkinliğin temelini o l u ş t u r u r k e n , hem Orta

Avrupa'nın on-tarih k ü l t ü r l e r i n d e hem de antikçağ Yakındoğu'sunda ölülerle yaşa­ yanlar arasında kesin bir ayrılık

vardı.

Megalit ölüler t a p ı m ı farklı

törenlerin

sungular (besinler, içecekler vb) verilmesini,

(ayin alayları, danslar vb)

dışında

anıtların yanında kurbanlar kesil­

mesini ve mezarların ü z e r i n d e ritüel yemekler yenmesini gerektiriyordu. Belli sa­ yıda menhir, m e z a r l ı k l a r d a n bağımsız olarak d i k i l m i ş t i . Büyük olasılıkla b u taş­ lar, ölülerin r u h l a r ı n ı n b ü t ü n l e ş t i ğ i , bir tür "yedek beden" o l u ş t u r u y o r l a r d ı .

5

Son

tahlilde tastan bir "yedek beden" sonsuza kadar varolması için yapılmış bir bedendi. K i ­ m i zaman insan figürleriyle s ü s l e n m i ş menhirlere rastlanır, başka bir deyişle on­ lar ölülerin "konutu," "bedenf'dir. Aynı şekilde dolmenlerin duvarlarına çizilmiş stilize figürler ve Ispatvya'daki megalit mezarlıklara g ö m ü l m ü ş k ü ç ü k putlar da b ü y ü k olasılıkla ataları temsil ediyordu. Bazı ö r n e k l e r d e ayırt edilen buna koşut bir inanca göre, atanırı r u h u zaman zaman mezardan ayrılabiliyordn," Bazı mega-

5

6

Horst Kirclmer, "Dıe Menhıre in Mııteleuropa und der Menhirgedanke," s. 698 (ayn basım, s. 90) vd. Bretagne'da, dolmen galerileri önüne dikilmiş bazı menhirler, Mısır inançlarıyla açıklandı, bu inanca göre, ölûlenn kuşa dönüşen rulılan rnezarlan terk edip güneşin alnında bir şutuna konmaya gidiyorlardı. "Benzer bir inancın bfttün Akdeniz havzasına ve Batı Av­ rupa'ya da yayıldığı anlaşılıyor," (Mariııger, LTıoıııme préhistorique et ses dieux, s. 245), Cad Scfıuchhardt, Hagia Tnada lahtıııdeki, üzerine kuşlar tünemiş dikilitaş resimlerini aynı yünde yorumluyordu (§ 41), Ama bkz, Kirclıner'in eleştirisi, a.g.y., s, 706 (ayn basım, s 98). Güneydoğu Asya'nın megalit kültürlennde menlıir, ruhların "kürsüsü" işlevini görür Oaş. § 36). 149


DİNSEL INANCLAR VE UVJİÜNCELEK [ARIMI - 1

lir. mezarlıkların ağzını tıkayan ve "ruh delikleri" adı da verilen delikli taşlar ya­ şayanlarla iletişimi sağlıyordu. Menhirlerin cinsel anlamını da göz ö n ü n d e tutmak gerekir; ç ü n k ü b u y ö n l e n b ü t ü n dünyada ve farklı k ü l t ü r düzeylerinde d o ğ r u l a n m ı ş t ı r ,

Yeremya (2:27)

"ağaca 'Babamsın!' ve tasa 'Bizi sen d o ğ u r d u n ! ' " diyenlerden soz etmektedir. XX, 7

yüzyıl başında Avrupa köylüleri menhirlerin d o ğ u r g a n l ı k sağlayıcı erdemlerine olan i n a n a hâlâ paylaşıyorlardı. Fransa'da ç o c u k sahibi olmak isteyen genç k a d ı n ­ lar kayma (bir tasın ü z e r i n d e n aşağı kayarak) ve sürtünme (yekpare taşların üzeri­ ne oturarak veya karınlarını bazı kayalara sürterek) işlemlerini u y g u l u y o r l a r d ı .

8

Bazı k ü l t ü r l e r d e menhire ilişkin bir fallus simgeselligi b u l g u l a n m ı s olsa da, d o ğ u r g a n l ı k sağlama işlevi b u simgesellikle a ç ı k l a m n a m a l ı d ı r . t i k ve ana

fikir,

ataların taşa "çevrilmesi"ydi, bu ya "yedek beden" olarak g ö r ü l e n bir menhir ara­ cılığıyla ya da anıtın yapısı içine ö l ü n ü n en önemli unsurlanndan b i r i n i , iskeleti­ n i , kütlerini, " m h u " n u katarak sağlanıyordu. Her i k i durumda da ö l ü , taşı "can­ landırıyor," mineralden oluştuğu için yok olmayacak yeni bir bedende b a r ı n ı y o r ­ du. Dolayısıyla menhir veya megalit mezar t ü k e n m e z bir canlılık ve güç kaynağı o l u ş t u r u y o r d u . Ölüler, mezar taşlarının yapılarındaki i z d ü ş ü m l e r i sayesinde be­ reket ve b o l l u ğ u n efendileri haline geliyorlardı. Endonezya m i t i n i n diliyle söyle­ yecek olursak, hem taşı hem de muzu sahiplenmeyi başarmışlardı.

35. T ö r e n s e l M e r k e z l e r ve M e g a l i t Y a p ı l a r — Carnac veya Berks hire'd a k i Ashd o w n (eni 250 m. boyu 500 m. olan bir eşkenar d ö r t g e n alan içinde 800 megalit) gibi bazı megalit yapı b ü t ü n l e r i n i n önemli törensel merkezler o l u ş t u r d u ğ u n a k u ş - k u yoktur. Buralarda d ü z e n l e n e n bayramlarda kurban törenlerinin yanı sıra, dans­ lar ve ayin alaylarının da yer aldığı varsayılıyor. Gerçekten de Camac'taki geniş yolda binlerce adam b i r ayin alayı o l u ş t u r a r a k y ü r ü y e b i l i r d i . Bayramların çoğu muhtemelen ölüler tapımıyla ilişkiliydi. Benzer başka İngiliz anıtlarında da oldu­ ğu g i b i , ' Stonehenge kromleki bir mezar t ü m ü l ü s l e r i arazisinin ortasında yer al-

7

Buuunla birlikte Tesnıye gibi katı Yafıvecı bir kitap bile, Tann'nın tek yaratıcılık kaynağı olarak mutlak gerçekliğini ileri sürerken, halâ ontolojik taş mecazını kullanmaktadır: "Seni dünyaya getiren (Türkçe çeviride "oluşturan"] Kaya'yı savsakladın, seni yaratan Tann'yı unuttun!" (32:18).

8

Bazı örnekler ve kaynakça için bkz. Dinin Tarihine Giriş, § 77; aynca Kirchner, a.g.y., s. 650 (ayn basım, s. 42) vd.

9

Örneğin Woodhengf, Avebury, Arminghail ve Arbor Low; Malinger, The Gods of Prehisioric Man, s. 256. 150


MEGALITLER, TAPINAKLAR, T Û R E N S E L MERKEZLER

m a k t a d ı r . Bu m e ş h u r rorensel merkez, en azından i l k h a l i y l e , atalarla ilişkiyi 0

sağlama amacıyla y a p ı l m ı ş bir t a p m a k t ı . Stonehenge'le, diğer k ü l t ü r l e r d e kutsal bir yerden hareketle geliştirilen megalit yapı b ü t ü n l e r i , tapmaklar veya siteler arasında yapısal açıdan yakınlık kurulabilir.

Yine kutsal m e k â n ı n ,

"Dünyanın

Merkezi" olarak g ö k ve yeraltıyla, yani yeraltı tanrıları ve lanrıçalarıyîa, ölülerin ruhlanyla iletişim kurulabilen ayrıcalıklı bir yer olarak d e ğ e r kazanması süreciy­ le karşı karşıyayız. Fransa'nın bazı b ö l g e l e r i n d e , tber Yarımadası'nda ve başka yerlerde, ölülerin koruyucusu bir tanrıça t a p ı m ı n a ilişkin izler bulundu. Ama hiçbir yerde megalit mimarisi, ölüler tapımı ve bir u l u tanrıçaya taptlması Malta'da o l d u ğ u kadar ola­ ğ a n ü s t ü b i r ifadeye u l a ş a m a d ı . Kazılarda çok az sayıda ev ortaya çıkarıldı;

ama

b u g ü n e dek onyedi tapınak keşfedildi ve sayının ç o k daha fazla o l d u ğ u tahmin ediliyor, b u da bazı bilginlerin neolitik çağda Malta n m bir ısola sacra o l d u ğ u yö­ n ü n d e k i kanısını d o ğ r u l u y o r . " T a p m a k l a r ı n ö n ü n d e veya aralarında uzanan elips b i ç i m i n d e k i geniş taraçalar hiç k u ş k u yok k i , ayin alayları ve ritüel koreografiler i için kullanılıyordu. T a p m a k l a r ı n duvarlan ç o k güzel kabartma sarmallarla süs­ lenmişti ve kazılarda bir tarafına y a t m ı ş kadınları gösteren bazı taş heykeller çık a n l m ı ş t ı r . Ama en çarpıcı keşif, ç o k b ü y ü k boyutlardaki oturan k a d ı n - k e s i n l i k ­ le bir t a n n ç a - heykelidir. Kazılar, hayvan k u r b a n l a r ı , besin ve şarap adakları, k u l u ç k a ve kehanet ritüelleri içeren ve ö n e m l i , ıyı Örgütlenmiş b i r ruhban sınıfının varlığına işaret eden gelişkin bir t a p ı m ı ortaya çıkarmıştır. B ü y ü k olasılıkla merkezi r o l ü ölüler tapı­ mı oynuyordu, 5 i m d i Hypogeum adı verilen ve kayaya o y u l m u ş b i r ç o k salonu olan, dikkat çekici Hal Safiieni nekropolisinde yaklaşık 7.000 kişinin kemikleri topraktan çıkarılmıştır. Bir istihare* r i t ü e ü n i d ü ş ü n d ü r e n y a t m ı ş k a d ı n heykelle­ ri Hypogeum'da b u l u n m u ş t u r . Diğer megalit anıtlarda da o l d u ğ u gibi, iç salonla­ rın d u v a r l a r ı oymalar ve resimlerle s ü s l e n m i ş t i r . Bu geniş odalar herhalde, ra-

Çünkü Stonehenge bir defada yapılmamıştı. Bugün, ilk eserin birçok kez elden geçiril­ diğini biliyoruz. Bkz. Colin Renfrew, Before Civilization, s, 214 vd. Gûnther Zuntz, Persephone, s. 4, dipnot 1. ^ * İstihare uykusuna yatma (/neujxiiiim; kelimenin kökeni olan Yunanca incubare kelimesi "üzerine yatmak," "düşünüp taşınmak," "herkesten saklanmak" gibi anlamlara gelmektedir. Bu kelimenin en eski ve en açık kullanımına Azız Augusttnus'un bir yazısında rastlanır; burada incubus kelimesi "cinsel içerikli düş" anlamındadır. Ortaçağ yazarları incubus'u uykudaki kadınlarla cinsel ilişkiye girmeye çalışan bir demon anlamında kullanmışlardır -yn. •, 1 1

151


DİNSEL İNANÇLAR VE DUSUNCFJÜIÎ T A R İ H İ -1

hiplerin ve erginlenmişlerin kautabildiği bazı dinsel t ö r e n l e r d e k u l l a n ı l ı y o r d u ; Çünkü üzerleri kabartmalarla süslü ara b ö l m e l e r l e diğer odalardan a y r ı l m ı ş l a r di." Hypogeum hem n e k r o p o l ı s hem de ibadet yeriydi, ama lapınaklarda mezarlık­ lara r a s t l a n m a d ı . Malta t a p m a k l a r ı n ı n eğri çizgili yapısı benzersizdir; arkeologlar b u yapıyı "böbrek biçimli" diye betimlerler, ama Zuntz'a gore, bu y a p ı n ı n biçimi daha çok rahmi andırır. Tapınakların ü s t ü n ü n bir damla örtülü o l d u ğ u , salonlar penceresiz ve epey loş o l d u ğ u için, bir tapınağa girmek "yerin k a r n ı n a , " başka b i r deyişle y e r y ü z ü tanrıçasının rahmine girmekle eşdeğerdi, Ama kayaya oyul­ m u ş mezarlar da rahim biçimindedir. Sanki ölü, yeni bir hayata başlayabilsin d i ­ ye yeniden t o p r a ğ ı n b a ğ n n a yerleştirilmiştir. "Tapmaklar aynı örneği daha bü­ y ü k bir ölçekte temsil eder. Tapınağa giren canlı insanlar T a n r ı ç a n ı n bedeni içine girerler."

Zuntz, aslında b u

anıtların

"terimin

gerçek

t a p ı m m m " bir sahnesini o l u ş t u r d u ğ u sonucuna v a r ı r .

anlamında

"mysteria

13

Iber Yarımadası ve Batı A v r u p a ' n ı n dolmen ve menhirlerinin duvarlarında b a ş ­ ka b ü y ü s e l - d i n s e l işaret ve simgeler, ışıklar saçan bir g ü n e ş imgesi, balta işareti (fırtına tanrılarına özgü), ataların figürleriyle bir arada hayat simgesi olan yılan, geyik vb figürler g ö r ü l d ü ğ ü n ü de ekleyelim. Gerçi bu figürler farklı bölgelerde b u l u n m u ş t u r ve farklı çağların kültürlerine aittir, ama ortak noktaları aynı megaHt yapılar b ü t ü n ü y l e u y u m l u olmalarıdır. Bu d u r u m gerek farklı "megalıt" kül­ türlerin paylaştığı dinsel d ü ş ü n c e l e r i n çeşitlilığiyle, gerekse atalar t a p ı m m ı n hatı­ rı sayılır ö n e m i n e karşın, başka dinsel yapılarla b i r arada var olmasıyla açıklana­ bilir.

36. " M e g a l i t l e r B i l m e c e s i " — H e n ü z on yıl öncesine kadar, arkeologlar megalit k ü l t ü r l e r i m , daha M O 111. binyılda toplu mezarlıkların varlığının Dogu Akdeniz'den gelmiş kolonizatörlerin etkileriyle a ç ı k l ı y o r l a r d ı .

bulgulandığı 11

Dolmenle­

r i n ("mezar odaları") y a p ı m ı , batıya d o ğ r u yayılırken, Kyklop ö r g ü s ü adı verilen mimariye d ö n ü ş m ü ş t ü . G l y n Dantele göre, b u d ö n ü ş ü m Malta'da, lber Yanmadası'nda ve F r a n s a ' n ı n g ü n e y i n d e yaşanmıştı. Aynı yazar megalit mimarisinin yayıl-

J. D, Evans, Malta, s. 139; Glyn Daniel ve J. D. Evans, The Western Mediterranean, s. 20. Zuntz, Persephone, s. 8, 25. Minos toplu mezarları ya doğal mağaralar ya da genel bir adlandırmayla rfıolui denen daire biçiminde yapılardı; krş. Glyn Daniel, The Megaiitfıic Butiden of Western Europe (2. baskı, 1962), s. 129, 152


MEGALITLER, TAPINAKLAR, TÖREN SEL MI-RKUZLER

m a s ı n ı , Akdeniz'deki Yunan veya Fenike kolonileşmesi veya î s l a m m İspanya'ya yayılmasıyla karşılaştırmakladır. "Onları, mezarlarını (veya t a p ı n a k - m e z a r l a r ı m ? ) b u kadar b ü y ü k bir emek harcayarak yapmaya ve hem koruyucu tanrıçaları, hem ö l ü m tanrıçası olan tanrıçanın imgesini korumaya mecbur eden; esin kaynağını Ege'den alan güçlü bir d i n d i . Tanrıça figürü, balta, boynuzlar ve diğer simgeler bizi Paris h a v z a s ı n d a n , Gavrinis'ten, Anghelu Raju'dan Girit'e, Ege Denizi'ne, hat­ ta Troya'ya g ö t ü r ü r . Megalit mezarların Batı Avrupa'ya yayılan

yapımcılarının

esin k a y n a ğ ı m , D o ğ u Akdeniz kökenli güçlü bir inancın o l u ş t u r d u ğ u n a k u ş k u yoktur."

13

Ama onların g ö ç ü n ü n ana nedeni d i n değildi; d i n "Avrupa'nın en batı­

s ı n d a ve kuzeyinde yaşadıkları s ü r g ü n içinde o n l a r ı n teseİlişiydi." G ö ç m e n l e r ya­ ş a m a k için yeni ülkeler ve ticaretlerini s ü r d ü r m e k için maden filizleri a r ı y o r l a r di.

1 6

Gordon Childe son kitabında, Akdenizli maden arayıcıları ve kolonizatörler tarafından yayılmış bir "megalit dininden" s ö z ediyordu, Megalit mezarlar yapma fikri b i r kez kabu! edildikten sonra çeşitli toplumlar tarafından uyarlanıyor, ama b u uyarlama, mezarların kendilerine özgü yapılarında fazla bir değişikliğe y o l aç­ m ı y o r d u . Herhalde her mezar b i r soyluya ya da bir aile reisine aitti; gerekli işgü­ cü, ona bağlı kişiler tarafından sağlanıyordu. "Megalit mezar ş a t o d a n ç o k kiliseye ve içinde yatanlar da N o n n a n baronlanndan ç o k Kelt azizlerine y a k ı n d ı r . "

17

Tam

bir Ana Tanrıça d i n i olan megalit i n a n c ı n ı n "misyoner"!eri ç o k sayıda çiftçiyi ce­ maatlerine çekiyorlardı. N i t e k i m dolmenler ve kromlekler neolitik ç a g t a r ı m ı n a en uygun bölgelerde b u l u n m a k t a d ı r .

18

Başka ö n d e gelen tarihöncesi araştırmacıları da megalit yapılar b ü t ü n ü h a k k ı n ­ da benzer açıklamalar ö n e r m i ş l e r d i r . noloji

15

20

19

Ama radyokarbon ö l ç ü m ü ve dendrokro-

yardımıyla tarihlendirmenin keşfi b u açıklamaları geçersiz kıldı. Bretag-

Daniel, a.g.y., s. 136,

16

Daniel, a.g.y., s 136-137.

17

Gordon Childe, The Prehiuory ofEuropean Sodety, s. 126 vd. Yazar, megalit mezarlarla Britanya Adalarının aynı bölgelerinde Galli ve irlandalı azizler tarafından

kurulmuş

küçük şapeller arasında yakınlık kurmaktadır {a.g.y.. s, 128). l a

A.g.y., s. 129.

1 9

Stııarc Piggott, megalit anıtlan Dogu Akdeniz'den türetir ve onları Hıristiyan kiliseleri veya camilerle karşılaştım; krş. Aııcieııt Eutope, s. 60, Grahame Ctark'a gore, Ege'deki toplu mezarlık ritüeli, Ana Taunca tapımıyla birleşerek maden arayıcıları ve işleticileri tarafından batıya yayılmıştı; krş. WorU PrthHtory, s, 138-139.

2 0

"Agaç halkalannın radyokarbon kalibrasyonu" hakkında güncellemmş açık bir anlatım 153


DINSEL INANÇLAR V E D Ü Ş Ü N C E L E R TARIHI -1

ne'daki megalit m e z a r l ı k l a r ı n ("mezar odaları") M Ö 4000'den önce inşa e d i l d i ğ i , İngiltere ve Danimarka'da da M O 3000'den önce taş mezarlar yapıldığı kanıtlan­ dı.

21

Stonehenge'deki devasa yapılar b ü t ü n ü n ü n ise, M i k e n uygarlığına bağlı Wes-

sex kültürüyle aynı çağa ait o l d u ğ u tahmin ediliyordu. Ama en son y ö n t e m l e r e dayalı analizler, Stonehenge'in Miken'den önce t a m a m l a n d ı ğ ı m

kanıtlamaktadır;

b u yapılar en son (Stonehenge 111) M Ö 2100-1900 tarihinde elden g e ç i r i l m i ş t i r

2 2

Aynı şekilde Malta'da Tarxien evresi t a p m a k l a r ı ve H a l Saflien nekropolisi tara­ fından temsil edilen d ö n e m , M Ö 2000'den önce t a m a m l a n m ı ş t ı ; dolayısıyla bu d ö n e m i n bazı ayırt edici özellikleri Mmos bronz çağı uygarlığının etkisiyle açık­ l a n a m a z d ı . " Demek k i , Avrupa megalit yapılar b ü t ü n ü n ü n Ege katkısından daha eski o l d u ğ u sonucuna varmak gerekiyor. Bir dizi yerli, özgün yaratımla

karşı

karşıyayız. Bununla birlikte, zamancUzinindela b u altüsttük ve Batı halklarının ö z g ü n l ü ğ ü ­ n ü n k a n ı t l a n m a s ı , megalit anıtlar h a k k ı n d a k i yorumlarda fazla b i r ilerleme sağla­ m a d ı , Stonehenge üzerine b o l b o l tarttşıldt; ama bazı ö n e m l i katkılara k a r ş ı n ,

24

bu a n ı t ı n dinsel işlevi ve simgeselligi hâlâ tartışmalıdır. Diğer yandan, maceracı varsayımlara (örneğin b ü t ü n megalit y a p ı l a n b i r tek kaynaktan, firavunlar çagt M ı s ı r ' ı n d a n t ü r e t e n Sör Grafton Elliot Smith'in varsayımı) bir tepki olarak, araş­ tırmacılar artık sorunu b ü t ü n l ü ğ ü içinde ele almaya cesaret edememektedir. Ama b u utangaçlık ü z ü n t ü vericidir; ç ü n k ü "megalitizm" m ü k e m m e l ve muhtemelen benzersiz bir inceleme konusu o l u ş t u r m a k t a d ı r . Aslında karşılaştırmalı b i r araş­ tırma, X I X . y ü z y ı l d a gelişmelerini hâlâ s ü r d ü r e n ç o k sayıdaki megalit k ü l t ü r ü n ü n ç ö z ü m l e m e s i n i n , tarihöncesi anıtların yaratıcıların m paylaştığı dinsel anlayışları kavramaya ne ölçüde k a t k ı d a bulunabileceğini gösterebtlirdi.

için, bkz, Colin Renfrew, Before Civilization, s. 48-83. Bilindiği gibi bu iki "devnm" -"Kar­ bon 14" ve dendrokronoloji {ağaç gövdesindekı yıllık halkaların incelenmesine dayanan yaş ölçme yöntemi)- Avrupa tarihöncesinin zamandizinini kökten değiştirmiştir. 2 1

Mısır'da ilk taş piramitlerin MÖ 2700'e doğru dikildiğini hatırlatalım. Bu piramidlerin tuğ­ ladan yapılmış öncülleri olduğu doğrudur; ama MO 3000'den önce Batı Avrupa'nın megalıtleriyle karşılasünlabilecek hiçbü taş Mısır anın bilinmemektedir; krş. Renfrew, Before Civilization, s. 123,

2 2

Bkz. Renfrew'deki belgeler, s. 214 vd.

2 3

Renfrew, s. 152, Aynca bkz. Daniel ve Evans, The Western Mediterranean, s. 21. Zuntz yine de bir Mısır veya Sümer etkisi olduğunu düşünmektedir; krş. Persephone, s. 10 vd.

2t>

Aslında Stonehenge'in tektonik yapısı bir astronomik gözlemevi işlevinin de bulun­ duğunu düşündürdüğüne göre, başlıca bayramlar büyük olasılıkla, Hopılerde veya Cherokeelerde olduğu gibi, mevsim degişimleriyle ilişkiliydi; krş. Renfrew, s. 239 vd. 154


MEGALİTLER, TAPINAKLAR, TO REN SEL MERKEZLER

37. Etnografya ve T a r i h ö n c e s i — Tarihöncesi ve ilkçağ k ö k e n l i m e g a İ n l e r i n , Akdeniz'le Batı ve Kuzey Avrupa dışında çok geniş bir alana, Magrib, F i l i s t i n , Etiyopya, Dekkan, Assam, Seylan, Tibet ve Kore'ye yayıldığını hatırlatalım. X X . yüzyıl b a ş ı n d a hâla" yaşayan megalit k ü l t ü r l e r i n e gelince, en ö n d e gelenlerinin En­ donezya ve Melanezya'da o l d u ğ u b u l g u l a n m ı ş t ı r . Hayatının bir b ö l ü m ü n ü b u so­ r u n u n incelenmesine hasreden Robert Heine-Geldern, i k i megalit k ü l t ü r grubu­ nun - t a r i h ö n c e s i k ü l t ü r l e r i ve etnografik aşamadaki k ü l t ü r l e r - tarihsel açıdan u y u m l u olduklarını tahmin ediyordu, ç ü n k ü o n u n kanısınca, megalit yapı b u t u n ü tek b i r merkezden; b ü y ü k olasılıkla Doğu Akdeniz'den hareketle yayılmıştı. Heine-Geldim'in varsayımına ileride yeniden döneceğiz

Şimdilik,

yaşayan

megalit t o p l u m l a r ı n a ö z g ü inançlar konusunda vardığı s o n u ç l a r ı h a t ı r l a t m a k ye­ rinde olacak. Megalitler ö l ü m sonrası varoluşa yönelik bazı düşüncelerle ilişkili­ dir. Ç o ğ u n l u k l a , r u h u öte dünya y o l c u l u ğ u n d a korumaya y ö n e l i k törenler sıra­ sında d i k i l i r l e r ; ama aynı zamanda onları dikenlere ya da ö l ü m l e r i n d e n sonra kendileri için anıt d i k i l e n kişilere ö l ü m d e n sonra sonsuz y a ş a m verirler. Ayrıca megalitler yaşayanlarla ölüler a r a s ı n d a k i en m ü k e m m e l bağlantıyı o l u ş t u r u r , on­ ları yapan veya kendileri için yapılan kişilerin b ü y ü l ü güçlerini ebedıleştirdikler i , böylece insanların, hayvanların ve m a h s u l ü n bereketini sağladıkları d ü ş ü n ü ­ lür. Gelişmelerini s ü r d ü r e n b ü t ü n megalit k ü l t ü r l e r i n d e atalar t a p ı m ı önemli b i r rol oynar.

25

Ö l ü l e r i n r u h l a r ı köylerini ziyaret etmek için geri d ö n d ü k l e r i n d e b u anıtlarda oturur, ama megalitler yaşayanlar tarafından da kullanılır, Megalitlerin bulundu­ ğu yer h e m tam anlamıyla b i r tapım m e k â n ı (tören koreografileri, kurban tören­ leri

vb)

hem

de

toplumsal etkinliğin

merkezidir.

Megalit

kültürün

atalar

t a p ı m ı n d a , s o y a ğ a ç l a n ö n e m l i bir rol oynar. Heine-Geldern'e göre, b ü y ü k olası­ lıkla atalann, yani k ö y l e r i n ve bazı ailelerin

kurucularının soyağaçlan

ritüel

olarak d u y u r u l u y o r d u . Bu olgunun altını çizmekte yarar var: /man adının tas ara­ cılığıyla hatırlanacağını

umuyor; başka b i r deyişle, atalarla bağlantı onların adlan-

n ı n ve başarılarının anısıyla, megalitlerde " d o n d u r u l m u ş " b u anılarla

sağlanı­

yordu. Biraz ö n c e söylediğimiz gibi, Heine-Geldem M O V. binyıldan çağdaş " i l k e l " toplumlara kadar megalit u y g a r l ı k l a n n m sürekliliği savını ileri s ü r m e k t e d i r , Bu2 5

R. Heme-Geldem, "Prehıstonc Research in the Netherlands İndies," s. 149; aynı yazar, "Das Megalittıproblem," s, 167 vd. 155


DİNSEL İNANÇLAR S'L DÜŞÜNCELER 1 ARINI -1 :

nunla birlikte G. Ellıot Smith ve J. W . Perry'nm Mısır birliği varsayımını redde­ der. Ayrıca bir "megalit dini"nin varlığını

da kabul etmez, ç ü n k ü "megalit"

inançları ve kavramlarını hem ç o k basit hem de daha ü s t ü n ç o k sayıda dinsel b i ­ çimle ilişkili olabildikleri b u l g u l a n m ı ş tır. Avusturyalı b i l g i n , megalit yapılar b ü ­ t ü n ü n ü bazı "mistik" hareketlerle, örneğin H i n d u ya da Budist olması b i r şey fark ettirmeyen Tantracılılda karşılaştırır. Bazı yazarların ileri s ü r d ü ğ ü , belirli mitle­ r i n ve ayırt edici özelliklere sahip toplumsal veya ekonomik k u r u m l a r ı n o l u ş t u r ­ d u ğ u bir "megalit k ü l t ü r e l çevre"nin varlığını da i n k â r eder; gerçekten de ç o k çe­ şitli toplumsal b i ç i m l e r e , ekonomik yapılara ve k ü l t ü r e l kurumlara sahip halklar­ da megalit k ü l t ü r ü n d ü ş ü n c e ve ibadetlerinin varlığına rast l a n m ı ş t i r .

2a

Heine-Geldern'in yaptığı megalit yapılar b ü t ü n ü ç ö z ü m l e m e s i , değerini hâlâ k o r u m a k t a d ı r . Ama arkeolojik ve ç a ğ d a ş megalit k ü l t ü r l e r i n i n birliği

konusunda­

k i varsayımlar b u g ü n b i r ç o k araştırmacı tarafından eleştirilmekte ya da g ö r m e z ­ den gelinmektedir. Megalit yapılar b ü t ü n ü n ü n "sürekliliği" sorunu ö n e m l i bir so­ r u n d u r ve açık bırakılmalıdır; ç ü n k ü kısa bir süre ö n c e bir yazarın ifade ettiği g i ­ b i , s ö z konusu olan " t a n h ö n c e s i n i n en b ü y ü k bilmecesi "dir. Her ne olursa olsun ve hangi v a r s a y ı m - s ü r e k l i l i k veya y a k l a ş t ı r m a - benimsenirse benimsensin bir tek megalit k ü l t ü r ü n d e n saz edilemez. Bizim konumuz açısından, megalit dinler­ inde, taşın kutsallığının ö l ü m sonrası varoluşla ilişki içinde d e ğ e r kazandığını belirtmek ö n e m taşıyor. Taşlara ö z g ü ontofani'" aracılığıyla, ö l ü m d e n sonraya ait Özel bir varoluş b i ç i m i "kurulmaya" çalışılmaktadır. Ban A v r u p a ' n ı n megalit kül­ t ü r l e r i n d e kayalık k ü t l e l e r i n b i r cazibesi o l d u ğ u açıktır; ama b u cazibeyi yaratan, toplu mezarları görkemli ve yıkılmaz anıtlara d ö n ü ş t ü r m e isteğidir. Megalit ya­ pılar sayesinde, ölüler olağanüstü b i r güçten y a r a r l a n m a k t a d ı r ; bununla b i r l i k t e atalarla iletişim ritüellerle g ü v e n c e altına alındığına göre, b u g ü ç yaşayanlar tara­ fından da paylaşılabılmektedır. K u ş k u s u z başka atalar tapımı b i ç i m l e n de v a r d ı r . Megalit dinlerini ayırt eden, hayatla ölüm arasında

süreklilik ve kabalık

nm, taşlarla özdeşleştirilen ya da birleştirilen atalarm yüceltilmesi

aracılığıyla

düşüncelerialgılanması

olgusudur. Ama b u dinsel d ü ş ü n c e l e r i n bazı ayrıcalıklı yaramnlar d ı ş ı n d a tam ola­ rak hayata geçirilmediğini ve tam anlamıyla ifade e d i l m e d i ğ i n i de ekleyelim.

38. H i n d i s t a n ' ı n İ l k Ş e h i r l e r i — Hint uygarlığının tarihöncesi üzerine son araş-

Krş. "Das Megalimproblem," s. 164 vd. * Ontofani (Ontophanie): (Yun. ön 'varlık'+ phainem 'göstermek') varlığın tecellisi -yn. 156


MEGAUTLER. TAPINAKLAR, TÖRFNSE1- M E R T L E R

tırmalar bundan y i r m i ya da otuz yıl once öngörületneyen ufuklar açtı. Bunun ya­ nı sıra h e n ü z tatmin edici ç ö z ü m l e r e k a v u ş t u r u l a m a m ı ş sorunları da g ü n d e m e ge­ t i r d i . Kazılarda bulunan i k i kale-şehir, Harappa ve Mohenjo Daro o l d u k ç a ileri ve hem ticari hem de "teokratik" bir kent uygarlığını ortaya çıkardı. Zamandizin açısından tartışmalar sürse de, l n d ü s uygarlığının M O 2500'e d o ğ r u tamamen ge­ lişmiş b i r durumda o l d u ğ u kesin g ö z ü k m e k t e d i r . İlk kazılan y a p a n l a r ı n dikkatini en ç o k , b u uygarlığın tektipliği ve d u r g u n l u ğ u çekmişti. Harappa u y g a r l ı ğ ı n ı n b i n yıllık tarihi boyunca hiçbir değişime, hiçbir yeniliğe r a s t l a n m a d ı , i k i kale-şe­ h i r b ü y ü k olasılıkla " i m p a r a t o r l u ğ u n " başkentleriydi, Tektiplik ve kültürel sü­ reklilik ancak bir t ü r dinsel otoriteye dayalı b i r rejim varsayımıyla

açıklanabi-

hr. B u g ü n , b u k ü l t ü r ü n l n d ü s Vadisi'nden ç o k ötelere yayıldığı ve her yerde a y m tektipliği gösterdiği biliniyor. Gordon Childe, Harappa teknolojisini

Mısır ve

Mezopotamya'dald teknolojiye denk g ö r ü y o r d u . Bununla birlikte ü r ü n l e r i n ço­ ğ u n d a imgelem g ü c ü eksiktir, b u da "Harappalıların d ü n y e v i şeylere ö n e m ver­ mediklerini d ü ş ü n d ü r m e k t e d i r . "

28

Hindistan'da gelişen bu i l k kent uygarlığının kökenine gelince, bunu Belucistan'da aramak gerektiği konusunda g ö r ü ş birliği vardır, Fairservis'e g ö r e , Harapp a l ı l a n n ataları iran'ın Ariler öncesi çiftçilerinin soyundan geliyorlardı. Harappa öncesi k ü l t ü r ü n bazı evreleri G ü n e y Belucistan'da gerçekleştirilen kazılar sayesin­ de daha i y i bilinmeye başlıyor. İlk ö n e m l i y e r l e ş i m l e r i n , törensel b i r işlevi olan yapıların y a k ı n m a inşa e d i l m i ş olması dikkat çekiyor. Porali N e h r i n i n geçtiği bölgedeki kazılarda bulunan ve "Edith Shahr yapı butunu" adıyla bilinen ö n e m l i arkeolojik yapı b ü t ü n ü n d e 7-12 m . yüksekliğinde b i r tepecik ve duvarlarla çevrili çok sayıda yapı ortaya ç ı k a n l d c Yapı tepesine d o ğ r u ziggurat b i ç i m i n d e y ü k s e l i ­ yor, b i r ç o k merdivenden platforma çıkılıyordu. Taş yapıların az sayıda o l d u ğ u ve içlerinde yer yer o t u r u l d u ğ u anlaşılmakta, bu da y a p ı n ı n b ü t ü n ü n ü n törensel işlevini belirtmektedir. Aynı yapı b ü t ü n ü n ü n i k i n c i evresi (B evresi) b ü y ü k taş ç e m b e r l e r i n , genişlikleri 3-8 m a r a s ı n d a değişen yüzden fazla y a p ı n ı n varlığı ve beyaz kayadan yapılmış "caddelerTe ayırt edilmektedir. Bu yapıların da yalnızca dinsel amaçlara hizmet ettiği s a n ı l m a k t a d ı r .

29

Krş. M Eliade, Le Yoga, s. 348 vd. B, veR, AUchin, The Binhoj Indian Civilization, s. 136. W. A. Fairservis, The Roots ojAncient India, s. 195 vd, 362 vd. Harappa öncesi kültürün bu evresiyle Kuzey Hindistan'ın nıegalitleri arasındaki ilişkiler konusunda bk:. a.gy., s. 375 157


D İ N S E L İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARIMI -1

Fairservis b u kutsal yerle, genelde Keta (Sind ve Belucistan'ın Harappa öncesi evrelerini temsil eden yapılar), Mohenjo Daro ve Harappa vadilerinde topraktan çıkarılan yapılar arasında yakınlık kurmakta, b u sitelerin i l k başta tapım törenle­ r i için yapıldığını d ü ş ü n m e k t e d i r . "Kale"nin, yani her i k i sitede aynı yapısal özel­ likler gösteren platformun dinsel bir işlevi b u l u n d u ğ u konusunda k u ş k u duyulmasa da, b u varsayım hâlâ tartışmalıdır. Bizim konumuz açısından bu t a r t ı ş m a l a r çok ö n e m l i değil; Ç ü n k ü bir yandan Harappa öncesi yerleşimlerin (demek k i i l k "kentler"in!) t a p ı m "kökenli" o l d u k l a r ı kesindir, diğer yandan b u g ü n bilginler en eski kent merkezlerini törensel yapı b ü t ü n l e r i olarak g ö r m e konusunda fikir bir­ liği içindedir. Paul VVheatley Çin, Mezopotamya, Mısır, Orta Amerika vb yerler­ deki i l k sitelerin dinsel a m a ç ve işlevlerini parlak bir b i ç i m d e k a n ı t l a m ı ş t ı r ,

TO

En

eski kentler t a p m a k l a r ı n çevresine, yani kutsal bir m e k â n ı n , yer, gök ve yeraltı bölgeleri arasında iletişimin m ü m k ü n o l d u ğ u n a inanılan bir "Dünya Merkezi"nin yakınına yapılmışlardı.

31

Harappa ve Mohenjo Daro'nun Harappa öncesi ü k ö r n e k -

lerden (ve d i ğ e r eski kentlerden) açık bir b i ç i m d e farklılaştığı gösterilebilirse, I n d ü s ' ü n b u i k i b a ş k e n t i b i r kent yapısının dindışılaşmasının - b u , tam anlamıyla m o d e m bir g ö r ü n g ü d ü r - ilk örnekleri olarak kabul edilebilir. Şu anda altını çizmemiz gereken, kutsal m e k â n ve t a p ı m merkezindeki yapısal çeşitliliktir, Akdeniz ve Batı A v r u p a ' n ı n megalit k ü l t ü r l e r i n d e , atalar tapımıyla u y u m içindeki törensel merkez, menhirler ve dolmenler, nadiren de tapmaklarla k u t s a n ı y o r d u ; y e r l e ş i m l e r ise k ö y boyutunu a ş m a m ı ş t ı .

32

Daha y u k a r ı d a g ö r d ü ­

ğ ü m ü z gibi, gerçek megalit "kentleri" ölüler için inşa edilmişti; Bunlar nekropo1 islerdi.

39. Ö n t a r i h s e l D i n A n l a y ı ş l a r ı ve H i n d u i z m d e k i K o ş u t l a r ı — Harappa d i n i , yani H i n d i s t a n ' ı n i l k kent uygarlığının d i n i , bir başka nedenle ve özellikle H i n d u ­ izmle ilişkileriyle de ö n e m k a z a n m a k t a d ı r . Bazı yazarların k u ş k u c u l u ğ u n a k a r ş ı n , Mohenjo Daro ve Harappa'nm dinsel yaşamını, en a z ı n d a n kaba hatlarıyla anlaya­ biliyoruz. Ö r n e ğ i n çok sayıda heykelcik ve m ü h ü r l e r i n üzerine o y u l m u ş resimler

vd. Paul "VVheatley, The Pivot of the Foui Quai ters, özellikle s. 20 vd, 107 vd, 225 vd, Eliade, Le mythe de l'éternd Maison."

retour, böl. 1; aynı yazar, "Centre du Monde, Temple,

Bu bölgelerdeki ıîk kentler de "kutsal kentler," yani "Dünya Merkezleriydi; krş. Werner Müller, Di'e'halige Stadt, birçok yerde. 158


MtGAMTl.hR, TAPINAKLAR, TORENSEL MERKEZLER

bir Anil Tanrıça t a p ı m ı n a işaret ediyor. Ayrıca Sor John Marshall'm daha önceden kabul ettiği gibi, b i r yoga pozisyonunda o t u r m u ş ve etrafı yırtıcı hayvanlarla çevrili bir d i k fallus figürü b i r u l u t a n n y ı , muhtemelen Şİva'nın b i r i l k ö m e ğ i n i temsil etmektedir.

33

Tairservis, m ü h ü r l e r i n üzerinde tasvir edilen t a p ı n m a veya

kurban töreni sahnelerinin ç o k l u ğ u n a dikkat çekmiştir. Bunlann en m e ş h u r u , her birine birer k o b r a n ı n eşlik etüği, diz çökerek yakaran i k i kişinin arasında, b i ı platformun üzerinde oturan (veya dans eden) bir figürü g ö s t e r m e k t e d i r .

Diğer

m ü h ü r l e r , Gılgamış gibi i k i k a p l a n ı n k a n ı n ı donduran bir kişiliği veya Mezopotamyalı E n k ı d u ' y u hatırlatan boga ayaklı ve k u y r u k l u , boynuzlu bir tanrıyı öne ç ı k a r m a k t a d ı r . Ayrıca kendilerine kurbanlar t a ş m a n farklı ağaç cinleri ve "sancak­ lar" taşıyan insanların o l u ş t u r d u ğ u ayin alayları da m ü h ü r l e r d e tasvir e d i l m i ş ­ tir.

3 1

Vats, Harappa'da çıkarılan bazı vazoların ü z e n n e b o y a n m ı ş sahnelerde, b i r

nehri geçmeye h a z ı r l a n a n ölülerin ruhlarının saptanabildiği k a n ı s ı n d a d ı r . " Sör John Marshall'dan beri, bilginler

Harappa d i n i n i n "Hinduist" niteliğini

vurgulamıştır. Yukarıda verilen ö r n e k l e r dışında - U l u Tanrıça, yoga poziyonunda bir ön-Şiva; ağaçların, yılanların, lingumin ritüel d e ğ e r i - Mohenjo Daro'daki, g ü n ü m ü z ü n H i n d u tapınaklarının havuzlarını hatırlatan, "Büyük H a m a m " ı , pîpal ağacım ( b ü y ü k incir ağacı}, sank k u l l a n ı m ı n ı (Veda metinlerinde g ö r ü l m e y e n bu âdet, yalnızca Brahmcmalar d ö n e m i n d e n sonra d o ğ r u l a n m a k t a d ı r ) , burun takıları­ nı, fildişi tarakları vb sayabiliriz. Harappa mirasının b i r b ö l ü m ü n ü n aktarılma­ 36

sını ve H i n d u i z m içinde ö z ü m s e n m e s i n i sağlayan tarihsel süreç yeteri kadar b i ­ linmiyor

Araştırmacılar, i k i başkentin gerileme ve sonunda yıkılma nedenleri

üzerine hâlâ tartışıyor. Bu nedenler arasında İ n d ü s Nehri'nin felaketlere y o l açan taşkınları, su kurutma çalışmalarının s o n u ç l a n , depremler,"" son olarak da A r i istilacılann saldırısı sayıldı. Anlaşıldığı kadarıyla ç ö k ü ş ü n b i r ç o k nedeni v a r d ı . Her ne olursa olsun, M Ö I750'ye d o ğ r u I n d ü s uygarlığı can çekişiyordu ve H i n du-Âriler ona yalnızca ö l ü m c ü l son darbeyi indirdiler (krş. § 64). Ama A r i kabi­ lelerin istilasının yüzyıllar boyunca yavaş yavaş gerçekleştiğini ve d i ğ e r yandan

3 3

Sir John MaısfıalI, Mohenfo-Daro, c. I, s 52; krş. Eliade, Le Yoga, s. 349-350. Zaten siteler­ de Ungam biçiminde taşlar da bulunmuşıur; krş. Allchin, Birth of Indian Civilization., s. 312.

3 1

Fairservis, Roots of Ancient India, s. 274 vd.

3 5

Allclıin, s. 314 ve Resim 75

3£l

Krş. Eliade, Le Yoga, s. 350-351; Piggott, Prehistoric India, s. 268 vd; Allchin, a-g.y., s 310 vd, Sir Mortimer Wheeler, Die Indus Civilization, s. 135

3 7

Bu varsayımlar hakkındaki tartışmalar için, bkz. Wheeler, a.g.v., s. 127 vd; Alkilin, ag.y, s. 143 vd; Fairservis, s. 302 vd. 159


D İ N S E L İNANÇLAR VE DÛŞÜNCI-.LERTCRim -1

da g ü n e y d e , eskiden Sauraştra adıyla bilinen b ö l g e d e , Harappa çekirdeğinin yapı­ s ı n d a n t ü r e m i ş bir k ü l t ü r ü n A r i s a l d ı r ı s ı n d a n sonra da gelişimini s ü r d ü r d ü ğ ü n ü belirtmek gerek.

18

t n d ü s uygarlığının yıkılışı konusunda y i r m i yıl ö n c e şunları yazmıştık: Bir kent uygarlığının çöküşü, kültürün olduğu gibi sürtüp gitmesi değil, yalnızca onun kırsal, daha önülü, 'halk' biçimlerine gerilemesi anlamına gelir, [Bu, Avrupa'da, büyük barbar istilalan sırasında ve sonrasında geniş ölçüde doğrulanmış bir olgudur.} Ama Pencap'ın Ârileşmesi bir gün Hinduizme dönüşecek büyük sentez hareketini ol­ dukça erken bir tarihte başlattı. Hinduizmde hulgulatıan çok sayıda Harappa unsuru ancak Hint-Avrupalı fatihlerle İndûs kültürünün temsilcileri arasında oldukça erken bir dönemde başlamış bir temasla açıklanabilir Bu temsilcilerin mutlaka İndüs kültü­ rünün yaratıcılannm veya doğrudan onlann soyundan gelenlerin içinden çıkması ge­ rekli değildi: Etkilenme yoluyla aldıklan bazı Harappa kültür biçimlerini ilk Ârileşme dalgalamadan kurtulmuş, merkezin dışında kalan bölgelerde koruyanlar da soz ko­ nusu olabilirdi. Eğer durum buysa, ilk bakışta tuhaf görünen şu olgu da açıklığa ka­ vuşur: Ulu Tanrıça ve Şiva tapımı, falhısçuluk ve agaç tapımı, çilekeşlik ve yoga vb Hindistan'da ilk kez yüksek bir kent uygarlıguıın, İndus uygarlığının dinsel ifadesi olarak ortaya çıkar, ama orta ve modern çağ Hindistan'ında bu dinsel unsurlar "halk" sofuluğunun ayın edici özelliklen haline gelir. Kuşkusuz daha Harappa döneminden başlayarak, yerlilerin tinselliği ile "efendilerin, kenl uygarlığının yaratıcılarının tinselli­ ği arasında bir sentez vardı. Ama yalnızca bu sentez değil, neredeyse yalnızca "efendi­ l e r i ait ve özgün katkı da korunmuştu: Veda döneminin ardından Brahmanlann kazandığı batın sayılır önem başka türlü açıklanamaz. Büyük olasılıkla bütün bu Ha­ rappa dinsel kavranılan -Hint-Avrupalıların kavramlarıyla büyük zıtlıklar içerir— özellikle Ari dilini konuşan yeni efendilerin toplumunun ve uygarlığının sınırlarında yer alan "halk" katmanları içinde ve kaçınılmaz gerilemelerle birlikte korunmuştu. Sonunda Hinduizmi oluşturan daha sonraki sentezler süresince, Harappa dinsel kav­ ramları art arda gelen dalgalar halinde bu halk katmanları içinden çıktılar. 1954'ten b u yana başka süreklilik k a n ı t l a n da b u l u n d u ,

40

39

Üstelik benzer s ü r e ç ­

ler başka yerlerde, özellikle Girit, Ege adaları ve Yunanistan a n a k a r a s ı n d a da bulg u l a n d ı . Gerçekten de Helen k ü k u r ü ve d i n i , Akdeniz zemini ile kuzeyden inen

Wheeler, a.g.y, s. 133 vd; Allchin, s. 179 vd; Fairservis, s. 293, 295 LeYoga, s 352-353, Bu kanıtlar Wheeler, Allchin ve Fairservis'ın eserlerinde bulunabilir, Aynca bkz, Mario Cappiori. "İst die Indus-Kultur und ihre Bevölkerung wirklich verschwunden?", W. Kop­ pers, "Zentralindische Fruchtbarkeiisriten und ihre Beziehungen zur Induskultur;" J. Haekel, "'Adonisgärtchen' im Zeremonialwesen der Raüiwa in Gujerat (Zentral in dien). Vergleich und Problematik." 160


MEGA1JTLER, TAPINAKLAR, T DR EN SEL MERKEZLER

Hint-Avrupah fatihlerin sembiyozunun ü r ü n ü d ü r . Tıpkı Hindistan'da o l d u ğ u g i ­ b i , yerlilerin dinsel düşünce ve inançlarına özellikle arkeolojik tanıklıklar aracılı­ ğıyla ulaşabiliyoruz; oysa en eski metinler, öncelikle de Homeros ve Hesiodos Âri d i l i n i k o n u ş a n işgalcilerin geleneklerini kısmen yansıtıyorlar.

Bununla b i r l i k t e

Homeros ve H e s i o d o s ü n zaten Helen sentezinin i l k evrelerini temsil

eniklerini

de belirtmek gerek.

40. G i r i t : K u t s a l M a ğ a r a l a r , L a b i r e n t l e r , T a n r ı ç a l a r — Girit'te M Ö V. binyıldan beri b u l g u l a n m ı ş neolitik çağ k ü l t ü r ü , M Ö I I I . binyılın ortalarına d o ğ r u gü­ neyden ve d o ğ u d a n gelen g ö ç m e n l e r adaya yerleşince sona erdi. Yeni gelenler ba­ kır ve t u n ç işleme tekniklerinde ustalaşmıştı. Sor Ar t hur Evans o n l a r ı n k ü l t ü r ü ­ ne, efsanevi kral Minos'tan hareketle, "Minos k ü l t ü r ü " a d ı m verdi ve üç d ö n e m e ayırdı:'* Erken Minos ( M Ö I I I , binyılın sonuna d o ğ r u ) ; orta Minos ( M Ö 2000'de 1

Knossos ve Malia saraylarının y a p ı l m a s ı n d a n MÖ 1580'e kadar); geç Minos (MO 1580-1150). Orta Minos d ö n e m i n d e Giritliler b i r hiyeroglif yazısı kullanıyorlar­ d ı , b u n u M O 1700 e d o ğ r u çizgisel bir yazı izledi (Çızgisel A ) ; her i k i yazı da he­ n ü z çözülememiştir. Bu d ö n e m d e (MÛ 2000-1600) ilk Yunanlardan Minyenler Yu­ nanistan anakarasına g i r i y o r l a r d ı . Onlar arka arkaya gelen dalgalar halinde Hellas'a, adalara ve Anadolu kıyılarına yerleşecek Hint-Avrupa g r u p l a r ı n ı n ö n c ü kuv­ vetlerini temsil ederler. Geç Minos d ö n e m i n i n i l k evresi ( M Ö 1580-1450) Minos uygarlığının doruk n o k t a s ı n ı o l u ş t u r u r . Bu d ö n e m d e , Âri d i l i n i k o n u ş a n işgalci­ ler Peloponnesus'ta Mykenai {Miken) kentini İnşa eder ve Girit'le ilişki kurarlar. Kısa bir süre sonra ( M Ö 1450-1400), Mykenai'liler (veya Akhalar) Knossos'a yer­ leşir ve Çizgisel B a d ı verilen yazıyı getirirler. Geç Minos d ö n e m i n i n , Mykenai d ö n e m i adı verilen son evresi (MÖ 1400-1150) D o r l a n n istilası (MÖ 1150'ye d o ğ r u ) ve Girit uygarlığının kesin olarak yıkılmasıyla sona erer, Çizgisel B yazısı 1952'de Ventris tarafından çözülünceye kadar Minos k ü l t ü r ü ve d i n i ü z e r i n e elde bulunan belgeler yalnızca arkeolojik kazılardan çıkarılanlardı (bunlar hâla eldeki en önemli belgelerdir). Dinsel b i r niyet taşıyan d a v r a n ı ş l a r ı n ilk k a n ı t l a n mağaralarda keşfedilmişti. Akdeniz'in geri kalan her yerinde o l d u ğ u gibi, Girit'te de m a ğ a r a l a r u z u n s ü r e k o n u t görevi g ö r m ü ş , ama Özellikle neolitik çağdan beri m e z a r l ı k olarak da kullanılmıştı (bu â d e t modern zamanlara dek s ü r ­ d ü r ü l d ü ) . Bunun yanı sıra çok sayıda mağara da çeşitli yerel tanrılara a y r ı l m ı ş t ı ,

4 1

Bu dönemler hakkında bkz. R W. Hutchinson, Prehistoric One, 5. 137-198, 267-3İO, R. F. Wille:ts, Cretan Culis and Festivali, s. 8-37. 161


OlNiliL. WANCLAR V E naSUMCH.Efi TABU 11 -1

Bu saygın m a ğ a r a l a r l a ö z d e ş i eştirilmiş b a z ı rirüeller, mitler ve eisaneler daha t o ^ ^ ^ T a ı t o r v i v ^ a ^ ^ e n t V V x \ \ ^ c Y a \ . A ^ . %v>TA\asm en

raeşnunanndan

biri

olan Knossos y a k ı n ı n d a k i Amnisos mağarası, Helen ö n c e s i d ö n e m m ebe i a n n ç a s \ Eileiıhyia'ya a d a n m ı ş t ı . Dicte D a ğ ı n d a k i bir başka m a ğ a r a , ' bebek Z e u s u koru­ 5

masıyla ü n y a p m ı ş t ı : Olympos'un gelecekteki efendisi ota.da d ü n y a y a g e l m i ş ve yeni d o ğ a n b e b e ğ i n çığlıkları, kalkanlarını birbirine vuran Kuretaların ç ı k a r d ı ğ ı gürültüyle bastırılmıştı.

Kureta'lann silahlı d a n s ı b ü y ü k olasılıkla genç erkek

k a r d e ş l i k cemiyetleri tarafından yapılan bir erginleme t ö r e n i y d i ( k r ş . ç ü n k ü kardeşlik cemiyetleri bazı mağaraları gizli

ritüelleri

§

83);

için k u l l a n ı y o r l a r d ı ,

Ö r n e ğ i n metalürji ustaları cemiyetinin mitolojik kişileştirmesi olan

Daktyl'ler

1da d a ğ ı n d a k i m a ğ a r a d a toplanıyorlardı. Bilindiği gibi, m a ğ a r a l a r paleolitik çağdan beri dinsel bir r o l o y n a m ı ş l a r d ı . Labirent b u rolü yeniden ele alıp genişletti: "Bir mağaraya ya da b i r labirente gir­ mek, Hades'e inmekle, başka b i r deyişle erginlenme t ü r ü n d e ritüel b i r ö l ü m l e eş­ d e ğ e r d i . M e ş h u r Minos labirenti mitolojisi parça parça bilinmekte ve çok i y i an­ laşılamamaktadır; ama en dramatik b ö l ü m l e r i bir erginleme töreniyle i l i ş k i l i d i r . Bu mitsel-ritüel senaryonun i l k a n l a m ı , b ü y ü k olasdıkla daha h a k k ı n d a k i i l k yazı­ lı tanıklıklar kaleme a l ı n m a d a n ö n c e u n u t u l m u ş t u . Theseus d e s t a n ı , özellikle Thes e u s ü n labirente girişi ve Minotauros'la savaşıp onu yenmesi ü z e r i n d e daha i l e r i ­ de duracağız (krş. § 94). Ama labirentin b i r erginleme sınavı olarak g ö r d ü ğ ü

ri­

tüel işlevini ş i m d i d e n h a t ı r l a t m a k t a yarar var. Knossos kazılarında Daidalos'un b u mucizevi eserinin hiçbir izine rastlanma­ dı. Butlunla birlikte klasik ç a ğ m Girit p a r a l a r ı n ı n ü s t ü n d e labirent figürü yer al­ m a k t a d ı r ve b a ş k a kemlerle ilişkili olarak da labirentlere d e ğ i n i l m e k t e d i r . Sözcü­ ğ ü n HitİJyriıırJıosi etimolojisi ise, "çift ağızlı balta [labıys) evi" olarak açıklandı; başka bir deyişle, bu sözcük Knossos krallık sarayını ifade ediyordu. Ama balta için Akha dilinde k u l l a n ı l a n s ö z c ü k pelefys'ti ( k r ş . Mezopotamya dilinde Bu nedenle labirent t e r i m i n i n asyanik* k ö k e n l i labra/laura'dan

("taş,"

p'ûakhü).

"mağara")

t ü r e m i ş o l m a s ı daha b ü y ü k bir olasılıktır. Demek k i labirent, insan eliyle oyul­ m u ş yeraltı yolu a n l a m ı n a gelmekteydi. G e r ç e k t e n de Gortyna y a k ı n ı n d a k i Ampe-

Kutsal mağaralar hakkında bkz. M. P. Nilssou, TTıe Minönıı Mymıaean Rdigum, s. 53 vd; Charles Picard, Les reliğiıms preheüiıUquei, s. 58 vd, 130-131; Wil!eu.s,Cret«ı Cuits and fe siı vals, s. 141 vd. İlkçağ Kiıçük Asya'sının Hint-Avrupa kümesine ait olmayan dillen içırı kullanılır (Hatti dili, Hum dili, Urartu dili) -çn. 162


MEGA1-1TLER, TAPINAKLAR, TÖRENSE1. MERKEZLER

lousia mağarasına g ü n ü m ü z d e de "labirent" denmektedir.

Şimdilik mağaraların

r i ı ü e l işlevinin arkaikligini belirtmekle yerinelim. Bazı dinsel d ü ş ü n c e l e r i n ve erginleme senaryolarının t a r i h ö n c e s i n d e n modern zamanlara dek gösterdikleri s ü ­ rekliliği ç o k güzel y a n s ı t a n b u r o l ü n kalıcılığı ü z e r i n d e ileride yeniden duracağız (§ 42), Neolitik çağda kadın heykelcikleri çoğalır: Bunlann ayırt edici özelliği, gö­ ğüslerini çıplak b ı r a k a n ç a n b i ç i m i n d e k i etekleri ve bir t a p ı n m a jesti içinde yuka­ rı d o ğ r u kaldırılmış k o l l a n d ı r . İster adak ister "put" olsunlar, bu heykelcikler k a d ı n ı n din içindeki ü s t ü n l ü ğ ü n ü ve özellikle de tanrıçanın önceliğini g ö s t e r i r l e r . Daha sonraki belgeler de bu önceliği d o ğ r u l a r ve kesinleştirir. A y i n alaylan, sa­ ray b a y r a m l a r ı ve kurban töreni sahneleri h a k k ı n d a k i tasvirlere göre, k a d ı n l a r hatvrı sayılır b i r r o l o y n u y o r d u .

44

Tanrıçalar bir örtüye s a r ı n m ı ş ya da k ı s m e n

çıplak olarak tasvir edilmiştir; bir kutsama işareti olarak göğüslerini s ı k m a k t a veya kollarını havaya k a l d ı r m a k t a d ı r l a r . ' Hayvanların Sahibesi" (polnia therön)

15

Başka tasvirlerde tanrıçalar "Yabanıl

olarak g ö s t e r i l m e k t e d i r . Bir Knossos m ü h ­

r ü n d e , kendisine t a p ı n a n gözlerini ö r t m ü ş bir erkeğe d o ğ r u asasını eğen Dağların Hanımı görülmektedir.

16

T a n n ç a , ö n ü n d e b i r aslanla veya bir ceylanı ya da b i r

k o ç u boynundan tutarken veya i k i hayvan arasında ayakta vb tasvir edilir biçimde taşların

üzerine o y u l m u ş t u r .

ileride göreceğimiz

gibi

"Yabanıl

Hayvanlamı

Sahibesi" Yunan mitolojisinde ve dininde hayatta kalmıştır (krş. § 92). T a p ı m törenleri d a ğ d o r u k l a r ı n d a d ü z e n l e n d i ğ i gibi, saray t a p m a k l a r ı n d a veya özel evlerin i ç i n d e de yapılıyordu ve her yerde dinsel etkinliğin merkezinde tann ç a l a r v a r d ı . T ö r e n yerlerindeki i l k tapınaklar Orta Minos evresinin başında ( M Ö 2100-1900) b u l g u î a n d ı ; bunlar ö n c e duvarlarla çevrelenmiş m ü t e v a z ı yerler­ d i , sonra k ü ç ü k yapılar ortaya çıktı. Gerek Petsofa taptnaklannda gerekse Juklas D a ğ ı n ı n ü s t ü n d e , k a l ı n k ü l tabakası i ç i n d e n pişmiş topraktan yapılmış ç o k sayıda insan ve hayvan heykelciği çıkarıldı. Nilsson, orada d ö n e m s e l olarak yakılan ateşlere atılan adak heykelcikleriyle, bir doğa tanrıçasına tapınıldığını t a h m i n et-

1 3

P. Faure, "Spéléologie crétoise et humanisme," s. 47.

4 4

Picard, les religions préhistorique, s. 71, 159 vd.

4 Î

Evans, Palace ofMinos, 11, s. 277 vd; Picard, a.g,y., s 74 vd; Nilsson, Mifioaii-Myceiioeaii Religion, s. 296 vd. Tanrıçaların yerini kimi zaman direkler ve sütunlar almaktadır; krş. Picard, s. 77; Nilsson, s. 250 vd.

4 5

Picard, s. 63. Ama Nilsson bu damganın görece geç bir tarihe ait olduğunu kabul etmekte ve Hutchinson da Miken kökenli olduğunu düşünmektedir (krş. Prehıstoric Crete, s. 206). 163


D İ N S E L İNANÇLAR VU DÜŞÜNCELER TARIHI -1

melctedir. ' T a n m ya da bitki b ü y ü m e s i tapınılan ise, daha k a r m a ş ı k ve çözülme­ 1

si daha g ü ç t ü r . Kırsal kökenli olan bu tapmalar en a z ı n d a n simgesel bir tarzda sa­ ray ibadeti içine katılmıştı. Ama asıl ibadet yerleri kutsal b ö l m e l e r d i . Oyma taş­ lara, vazoların ü s t ü n d e k i resim ve kabartmalara göre, bu t a p ı m l a r özellikle dans­ lardan, kutsal nesnelerin gezdirildiği ayin alaylarından ve kutsal suyla y a p ı l a n yı­ kama törenlerinden o l u ş u y o r d u . Ağaçlar merkezi b i r rol oynuyordu tkonografik belgelerde yapraklara doku­ nan veya bitki tanrıçasına tapman ya da ritûel dansları yapan çeşitli kişiler g ö r ü l ­ mektedir. Bazı sahneler ritüelın taşkın, hatta esrik niteliğini

vurgulamaktadır:

Çıplak bir k a d ı n bir agaç gövdesine tutkuyla sarılmakta, b i r rahip başını çevire­ rek ağacı s ö k m e k t e , y a n ı n d a k i kadın ise sanki bir m e z a r ı n üzerine k a p a n m ı ş ağıt y akmaktadır.

4S

Bu tür sahneler h a k l ı olarak yalnızca bitkilerin b ü y ü m e s i n e i l i ş k i n

yıllık d r a m a ı ı ı n değil, insanla b i t k i arasındaki mistik d a y a n ı ş m a n ı n keşfinin ya­ rattığı dinsel deneyimin de b i r yansıması olarak g ö r ü l m ü ş t ü r (krş § 12, 1 4 )

4 3

4 1 , M i n o s Dininin A y ı r t E d i c i ö z e l l i k l e r i — Picard'a g ö r e , "yetişkin bir erkek tanrının varlığı konusunda elimizde h e n ü z hiçbir k a n ı t yok'tur.™ T a n n ç a y a k i m i zaman silahlı bir erkek eşlik etmekte, ama rolü bilinmemektedir. Bununla b i r l i k ­ te k u ş k u s u z bazı b i t k i t a u n l a r ı b i l i n i y o r d u , ç ü n k ü Yunan m i t l e r i Girit'te gerçek­ leşen ve tarım dinlerine özgü kutsal evliliklere g ö n d e r m e l e r y a p m a k t a d ı r . Persson ikonografik tasvirlere dayanarak, bitki b ü y ü m e s i n i n d ö n e m s e l ö l ü m ve d i r i m ritüel

senaryosunu yeniden o l u ş t u r m a y ı d e n e m i ş t i r , isveçli bilgin farklı

tapım

sahnelerini t a n m d ö n g ü s ü n ü n mevsimleri içine yerleştirebileceğim d ü ş ü n m ü ş t ü r : İlkbahar (doğa tanrıçasının epifanisi ve rahiplerin ona t a p ı n m a s ı vb); yaz (bitki b ü y ü m e s i tanrısının g ö r ü n m e s i vb); kış (ritüel ağıllar; tanrıların gidişini göste­ ren sahneler v b ) .

51

P e r s s o n ü n bazı y o r u m l a r ı oldukça çekicidir, ama

yemden

o l u ş t u r u l m u ş senaryonun, b ü t ü n ü içinde çelişkilidir. Kesin g ö r ü n e n , ikonografik belgelerin ç o ğ u n u n dinsel b i r anlam taşıdığı ve tapımın hayat, ö l ü m ve yeniden d o ğ u ş mysteria'larına odaklandığıdır; dolayısıyla

Nilsson, Minaan- Mycekaeah Religion, s. 75. Evans, Palace of Minos, c. 11, s. 838 vd; Nilsson. a.g.y., s, 268 vd; Axel W. Persson, The Religion of Greece in Prehisioric Times, s. 38-39. Picard, a.gy., s. 152. A.g.y., s. 80. Erkek heykelcikleri tapınanları temsil etmektedir; a.g.y., s. 154. Persson, a.g.y., s. 25-104. 164


MEGA1.ıTLHH, T A P ı N A K ! J M ! , 1 Û R E N S E I . M E R K E Z L E R

erginleme ritüelleri, ö l ü m ağıtları, orji ve esrime n i t e l i k l i törenler içermektedir. Francıs Vian'ın haklı olarak altını çizdiği gibi: "Ayrılan ycrm k ü ç ü k l ü ğ ü n d e n yo­ la çıkarak, kral k o n u t l a r ı n d a d i n i n az yer tuttuğu sonucuna varmak hatalı olur. Aslında kutsal olan b ü t ü n saraydır, ç ü n k ü koruyucu tanrıçanın ve onunla insanlar arasında aracılık yapan rahıp-kralın konutudur. Basamaklar halindeki sıralarla çevrilmiş dans alanları, s u n a k l a r ı n yükseldiği iç avlular, ambarlar hep dinsel te­ sislerdir. Knossos ve Pylos'ta taht, yan taraflarında yer alan simgesel

griffonla-

r m * da kanıtladığı gibi b i r tapım nesnesiydi; hatta belki de h ü k ü m d a r d a n ç o k , saray tanrıçasının ritüel epifanısi için y a p ı l m ı ş t ı . "

52

Sarayın t ö r e n merkezi olarak işlevinin altını çizmek gerek

Sonunda hayvanın

ö l d ü r ü l m e d i ğ i kutsal boga güreşleri, saraylann içinde, "tiyatro m e k â n ı " adı veri­ len ve basamaklar halinde sıralarla çevrili alanlarda d ü z e n l e n i y o r d u . Knossos re^ simlerinde b o ğ a n ı n ü s t ü n d e n uçan erkek ve k a d u ı akrobatlar g ö r ü l ü y o r .

Nils-

son'un k u ş k u c u l u ğ u n a k a r ş m , "akrobasi"ııin dinsel anlamı konusunda k u ş k u yok­ tur: Koşan bir b o ğ a n ı n ü z e r i n d e n aşmak m ü k e m m e l b i r "erginleme sınavı" o l u ş ­ t u r u r . " Theseus efsanesinde Mİnotauros'a "sunulan" yedi genç erkek ve kız çok b ü y ü k olasılıkla b ö y l e b i r erginleme sınavının anısını y a n s ı t m a k t a d ı r . Ne yazık k i tanrısal boğa mitolojisini ve t a p ı m içindeki r o l ü n ü bilmiyoruz. "Kutsama boy­ n u z l a r ı " a d ı verilen ve tamamen Girit'e özgü t a p ı m nesnesi, b o ğ a n ı n alın kemi­ ğiyle b o y n u z l a r ı n ı n stilizasyonu olabilir. Her yerde b u nesneye rastlanması onun dinsel işlevinin ö n e m i n i d o ğ r u l a m a k t a d ı r : Boynuzlar, içlerine yerleştirilen nesne­ leri kutsamaya y a r ı y o r d u . Bazı t a p ı m nesnelerinin dinsel anlamı ve simgeselliği hâlâ tartışma konusu­ dur. Çift taraflı balta k u ş k u s u z kurban törenlerinde k u l l a n ı l ı y o r d u . Bu nesneye Girit d ı ş ı n d a da oldukça geniş bir alanda r a s t l a n m a k t a d ı r . Küçük Asya'da y ı l d ı ­ r ı m simgesi olan çift ağızlı balta fırtına tanrısının işaretidir. Ama bu balta daha Paleolitik çağda Irak'taki Tel Arpaşiya'da, çıplak bir t a n n ç a n ı n yanında karşımıza ç ı k m a k t a d ı r . Girit'te de çift taraflı balta rahibe veya t a n n ç a olan k a d m l a n n elle-

* Aslan gövdeli, kanatlı ve yırtıcı kuş başlı mitolojik lıayvan; tapınak, saray ya da mezarların koruyucusu olan gıifftmlar Yakındoğu ve Akdeniz ülkelennde yaygın bir motifti -çn. " F. Vian, Histoire des Religtons içinde, c. 1, s. 475. Daha önce Evans da Knossos kralına rahip-kıal adını vermişti, bu terim Nilsson (a.g.y., s, 486 vd) ve Picard (a.g.y., s 70 vd) tararından da kabul edilmiştir. Aynca bkz, Willens, Creían Cıtits, s. 84 vd. 5 3

Evans, a g y , c, I I I . s 220, Resim 154; Picard, s. 144, 199; Persson, s, 93 vd; J. W. Graham, The Palotes ojCretc, s. 73 vd 165


D İ N S E L İNMJÇLAE VE D Ü Ş Ü N C E L E R T A R İ H İ -1

rinde -veya b a ş l a r ı n ı n ü s t ü n d e - g ö r ü l m e k t e d i r . Çift ağızlı o l u ş u n u dikkate alan Evans, o n u b i r b i r l e r i n i tamamlayan eril ve dişil temel ilkelerin birliğini simgele­ yen bir işaret olarak açıklamaktadır. B ü y ü k olasılıkla s ü t u n l a r ve direkler t a n h ö n c e s i n d e n beri bilinen (krş. § 12) kozmolojik axis munâi simgeselligini paylaşıyorlardı. Ü s t l e r i n d e kuşlar bulunan k ü ç ü k s ü t u n l a r ise çeşitli yorumlara açıktır; ç ü n k ü k u ş hem r u h u hem de bir tan­ rıçanın epifanisini temsil edebilir. Her ne olursa olsun, s ü t u n l a r ve direkler tan­ r ı ç a n ı n yerine g e ç m e k t e d i r ; " ç ü n k ü yanlarında arma b i ç i m i n d e birbirlerine bağ­ l a n m ı ş aslanlar ve griffoniar bulunan b u s ü t u n ve direkler zaman zaman ö n c e tan­ rıça gibi kabul edilirler."

51

Ö l ü l e r t a p ı m ı hatırı sayılır bir rol oynuyordu. Cesetler t o p r a ğ ı n altındaki ke­ m i k odalarına yukandan sokuluyordu. K ü ç ü k Asya ve Akdeniz'in başka yerlerin­ de de g ö r ü l d ü ğ ü gibi, y e r a l t ı n d a k i ölülere saçı y a p ı l ı y o r d u . Yaşayanlar, ibadet için arkalıksız sıralarla d o n a t ı l m ı ş bazı odalara inebiliyorlardı. Herhalde cenaze töreni tanrıçanın himayesinde gerçekleştiriliyordu (krş. § 35). Nitekim

Knos-

sos'lu bir rahip-krahn kayaya o y u l m u ş m e z a r ı n d a , maviye b o y a n m ı ş lavam gök kubbeyi temsil eden, direkli bir mahzen bulunuyordu; b u n u n ü s t ü n e saraylardaki Ana Tanrıça t a p m a k l a r ı n a benzeyen bir şapel y a p ı l m ı ş t ı .

15

Girit d i n i h a k k ı n d a k i en değerli ama ç ö z ü l m e s i de en g ü ç belge, Hagta T r i ada'da topraktan çıkarılan bir lahtin bezemeli panolarıdır. K u ş k u s u z bu belge ken­ d i çağına ( M Ö XIII.-X1I. yüzyıl), yani Mikenlerin Girit'e yerleştikleri

tarihten

s o n r a s ı n a ait dinsel d ü ş ü n c e l e n yansıtır. Bununla birlikte panolar üzerine resme­ dilmiş sahneler h a k k ı n d a tutarlı b i r y o r u m yapılabildiği ö l ç ü d e , bunlar Minos ve D o ğ u i n a n ç ve âdetlerini çağrıştırırlar. Panolardan birinde ü ç rahibenin b i r ayin alayı halinde yöneldiği b o ğ a n ı n kurban edilişi tasvir edilmiştir. Boğazlanan kur­ b a n ı n öteki y a n ı n d a kutsal b i r ağacın ö n ü n d e yapılan b a ş k a bir k a n l ı kurban töre­ ni r e s m e d i l m i ş t i r . İkinci panoda cenaze saçısının t a m a m l a n m a s ı

görülmektedir:

Bir rahibe k ı r m ı z ı sıvıyı çift k u l p l u testiden b ü y ü k bir kavanoza b o ş a l t m a k t a d ı r . Son sahne en gizemlisidir: Uzun b i r elbise g i y m i ş ölü, m e z a n n ı n b a ş ı n d a , cena­ zesi için y a p ı l a n sungu t ö r e n i n i izlemektedir; tanrılara kurban sunmakla g ö r e v l i

5 1

Picard, s. 77.

3 5

Evans. Palace of Minos, c. IV, lasım 2, s. 962 vd. Picard, Diodoros tarafından (4, 76-80; 16, 9) nakledilen söylenceyi hatırlatır, buna güre Minos bir mahzen-mezara gömülmüş, bunun üzerine de Ege ana tannçasının mirasçısı Aphrodite'ye adanmış bir tapınak yapılıruştır (Religions prifıi5iorique, s. 173). 166


M E Ü A L I T L E R , 'I AHMAKLAR, T Ô H E N S H . MERKEZLER

üç rahip ona k ü ç ü k bir kayık ve i k i dana taşımaktadır. Birçok bilgin, o n u n g ö r ü n ü m ü n d e n yola çıkarak, (Picard'a göre "neredeyse bir mumya" söz konusudur), ö l ü n ü n t a n r ı l a ş t ı n l d ı ğ ı k a n ı s ı n a varmıştır. Bu akla ya­ kın b i r varsayımdır. O zaman, Knossos'un rahip-kralı veya bazı Yunan kahraman­ ları (Herakles, Akhilleus, Menelas) gibi ayrıcalıklı bir insan söz konusu o l m a l ı ­ dır. Bununla birlikte İahıin panoları ü z e r i n d e r e s m e d i l m i ş sahnelerin ö l ü n ü n tan­ rı I a ş t ı n imasını değil, mysCena'iı

dinlere özgü bir tören olan erginlenmesinin ta­

m a m l a n ı ş ı n ı anlatması daha gerçeğe yakın g ö r ü n m e k t e d i r ; b u t ö r e n ö l ü y e hayat sonrası m u t l u bir v a r o l u ş s a ğ l a m a k için yapılmaktadır. N i t e k i m Diodoros ( M Ö I . yüzyıl) Girit diniyle mysteria'lı dinler arasındaki benzerliği fark etmişti. Bu din t ü r ü i l e r i k i tarihlerde "Dor" Yunanistan'ında baskıya uğrayacak ve yalnızca bazı kapalı toplumlarda, iluasos'larda' (bu s ö z c ü k Helen öncesi d ö n e m e ait olabilir) ya­ şayacaktır" Diodoros tarafından nakledilen b i r rivayet ç o k ilgi çekicidir: Âri dili k o n u ş a n fatihlerin Dogu ve Akdeniz dinsel d ü ş ü n c e l e r i n i ö z ü m s e m e surecinin s ı n ı r l a r ı n ı belirtmektedir.

42. Helen Ö n c e s i D ö n e m i n D i n s e l Y a p ı l a r ı n ı n S ü r e k l i l i ğ i — Çizgisel B yazısı­ nın çözülmesi, M Ö 1400'e doğru Knossos'ta Yunancanm k o n u ş u l u p yazıldığını kanıtladı. Bundan, M i k e n işgalcilerinin yalnızca Minos uygarlığının y ı k ı l m a s ı n d a degif, aynı zamanda b u uygarlığın son evresinde de belirleyici bir r o l oynadıkları sonucu çıkar; başka bir deyişle, Girit uygarlığı son aşamasında Kıta Yunanis­ tan'ını da k a p s ı y o r d u . Mikenlerin istilasından ö n c e Mısır ve Küçük Asya etkileri­ nin

58

bir Asyanik-Akdeniz sentezine y o l açtığı da hesaba katılırsa, Yunan kültürel

g ö r ü n g ü s ü n ü n eskiliği ve karmaşıklığı ortaya çıkar. Helenizmin kökleri Mısır ve Asya'dadır; ama "Yunan mucizesi"ni fatihlerin katkısı yaratacaktır, Knossos, Pylos ve Miken'de çıkarılan tabletler, Homeros'un tanrılarını klasik adlanyla belirtiyorlar: Zeus, Hera, Athena, Poseidon ve Dionysos. Ne yazık k i

5 6

Bu resimlerin röprodüksiyonlan içmbkz. Paribeni, "11 sarcofago dipinıo...," levha 1-111 ve J. Harrison, Thanis, Resim 31-38. Krş. Nilsson, a.g.y., s. 426 vd; Picard, s. 168 vd. Mezar ötesi deniz yolculuğu Yunanların "Kutlu Adalar" anlayışında izler bırakmıştır; krş. Hesiodos, Travaux et jours, s. 167 vd; Pindare, Olympiaııes, II, s. 67 vd.

" Tfıiasûs: Dionysos kültüne bağlı dinsel tarikat - ç n . 57

Picard, a.g.y,, s. 142, Aynca bkz. g 99.

î s

Ters yönde etkilerin de söz konusu olduğunu belirtelim. 167


DİNSEL İNANÇLAR VE DOŞÛNCELER TARİHİ -1

m i t o l o j i k ve tapıma ilişkin bilgiler oldukça m ü t e v a z ı : " T a n r ı ' m n köleleri" Zeus Dyktaos ve Daidalos'tan, "Athena'nın kölesi"nden, rahibe isimlerinden vb söz edi­ l i y o r . Asıl daha anlamlısı, klasik Yunanistan mitolojisi ve dininde G i r i t ' i n ünü­ d ü r . Zeus Girit'le doğar ve ölür; Dionysos, Apollon, Herakles "çocukluklarını" G ü f t e geçirirler; Pernei.eı îasion'u orada sever ve Minos'a kanunlar orada i n d i r i ­ l i r ; böylelikle Minos, Rhadamanthys'k birlikte, Hades'e yargıç olur Klasik çağın ortasına gelindiğinde bile "yetkili" a n n d ı r m a c ı l a r hâlâ Girit'ten gönderiliyordu.*" Ada primordium {ilk! çağın masalsı saygınlıklanyla d o n a t ı l m ı ş t ı : Klasik çağ Yuna­ n i s t a n ' ı n a göre, Minos d ö n e m i G ü i t ' i " i l k k ö k e n l e r " i n ve " y e d i l i ğ i n " mucizeleri­ n i paylaşıyordu. Yunanların dinsel geleneklerinin gerek Girit'te gerekse Ege'nin diğer yörele­ rinde yerli halkla sembiyoz içinde değiştiğinden kuşku duyulamaz. N ı l s s o n , Kla­ sik Yunanistan'ın dört dinsel merkezinden i l k ü ç ü n ü n - D e l p h o i , Delos, Eleusis ve O l y m p i a ' n ı n - Mikenler'den miras kaldığını belirtmişti. Bazı Minos dinsel yapıla­ r ı n ı n kalıcılığı da tam o sırada ortaya çıkarıldı. Minos-Miken şapelinin Yunan tap m a g ı n d a k i uzantısı ve Gint ocak kültüyle Miken s a r a y l a r m d a k ı ocak tapımı ara­ sındaki süreklilik ortaya konabil m iş tir, Psykhe-Kelebek imgesi Minoslulara ya­ bancı değildi. Girit'te Demeler tapımının k ö k e n l e r i b u l g u l a n r m ş t ı r ve en eski Eleusis tapınağı M i k e n d ö n e m i n e aittir. "Klasik mysteria tapmaklarında y a p ı l m ı ş bazı mimari veya başka türde d ü z e n l e m e l e r az çok Helen öncesi Girit'te saptanan y e r l e ş i m l e r d e n t ü r e m i ş gibidir "

w

A r i öncesi d ö n e m i n Hindistan'ında o l d u ğ u gibi, daha çok tanrıça t a p ı n ı l a n ; bereketle, ö l ü m l e , ruhun yaşamasıyla ilişkili

ritüeller

ve inançlar varlığını

sür­

d ü r m ü ş t ü r . Bazı ö r n e k l e r d e süreklilik, t a r i h ö n c e s i n d e n modern çağa kadar d o ğ r u ­ lanabilmek tedır. Bir tek örnek verecek olursak, " b ü t ü n G i r i t ' i n en g ö r k e m l i

ve

güzel magaralanndan" b i r i olan, 60 m. derinliğindeki Skoteino mağarası dort katlıdır; ikinci k a t ı n ucunda "bir taş s u n a ğ ı n ö n ü n d e ve ü s t ü n d e d i k i l i duran i k i tapını p u t u bulunur": Bir k a d ı n ve "acı acı gülen, h e n ü z sakalı ç ı k m a m ı ş b i r er­ kek b ü s t ü . " Bu heykellerin ö n ü n d e , "vazo kalıntıları metrelerce yüksekliğe ulaş­ m a k l a d ı r ; b u parçalar yeraltındaki ü ç ü n c ü k a t ı n zeminini de k a p l a m a k t a d ı r , . . . Zamandizinsel b a k ı m d a n M Ö 11. b i n y ü m b a ş ı n d a n Roma d ö n e m i n i n sonuna kadar kesintisiz s ü r m e k t e d i r l e r . "

61

Mağaranın kutsallığına olan i n a n ç g ü n ü m ü z e kadar

Picard, a.g.y., s. 73. A.g.y., s. 142. P. Faure, "Spel£ologie cretoise et humanisme," s 40 168


MEGALÎTLER, TAPINAKLAR. TOBENSEL MüRKtZLV.R

s ü r m ü ş t ü r . Onun hemen y a k ı n ı n d a Parasceve'ye (Hayırlı Cuma) a d a n m ı ş küçük beyaz bir şapel y ü k s e l m e k t e d i r ve 26 Temmuz'da m a ğ a r a n ı n girişinde

"bütün

Aposelemi vadisi ve Khersonnesos bölgesi nüfûsu" toplanır: "Kubbe altındaki i k i alanda dans edilir, çok içilir, k o m ş u şapeldeki ayini izlerken takınılan törense! havayla aşk ş a r k ı l a n s ö y l e n i r . "

63

Arkaik G i r i t dinselliğine özgü bazı deyimlerde de süreklilik d o ğ r u l a n m a k t a ­ dır. Sor Art hur Evans, agaç t a p ı m ı ile kutsal taşlara gösterilen saygı a r a s ı n d a k i d a y a n ı ş m a üzerinde d u r m u ş t u . Atina'daki Athena Parthenos t a p ı m ı n d a de benzer b i r d a y a n ı ş m a göze ç a r p m a k t a d ı r : Kutsal ağaçla (zeytin ağacı) ve tanrıçanın s i m ­ gesel k u ş u olan baykuşla özdeşleştirilen bir direk. Ayrıca Evans, direk t a p ı m m m m o d e r n çağa kadar yaşadığını da g ö s t e r d i ; ö r n e ğ i n Û s k ü p y a k ı n ı n d a k i Tekekioi kutsal direği Minos s ü t u n u n u n bir y a n s ı m a s ı d ı r ve bu d i r e ğ i n kutsallığına hem Hıristiyanlar h e m de M ü s l ü m a n l a r i n a n m a k t a d ı r . Kutsal k a y n a k l a r ı n tanrıçalarla ilişkili o l d u ğ u inancı, su kaynaklarına Nereus Kızları olarak tapınılan klasik Yu­ nanistan'da yemden karşımıza çıkıyor; b u i n a n ç g ü n ü m ü z d e de s ü r m e k t e , perilere hâlâ Neraıde adı verilmektedir. Ö r n e k l e r i ç o ğ a l t m a n ı n bir yararı yok. Arkaik dinsel yapılarda g ö r ü l e n benzer b i r süreklilik s ü r e c i n i n , Batı Avrupa ve Akdeniz'den Ganj vadisi ve Çin'e kadar b ü t ü n "halk" k ü l t ü r l e r i n i n ayırt edici niteliğini o l u ş t u r d u ğ u n u belirtelim (krş. § 14). Bizim k o n u m u z açısından, b u dinsel yapı b ü t ü n ü n ü n -bereket ve o l u m t a n r ı ­ çaları, r u h u n erginlenmesine ve hayatta kalmasına ilişkin inançlar ve

ritüeller-

Homeros d ö n e m i d i n i n i n içine katılmadığını belirtmekte yarar var. Helen öncesi d ö n e m i n sayısız geleneğiyle sembiyoz içine girmelerine k a r ş ı n , A r i d i l i n i konu­ şan fatihler kendi tanrı p a n t e o n l a n n ı dayatmayı ve kendilerine özgü "dinsel üslu­ bu" s ü r d ü r m e y i başardılar (krş. b ö l ü m X-XI).

A.g.y, s. 40. Çok sayıda mağara azizlere adanmış ve yüzden fazla şapel mağaraların içine yapılmıştır; a.g.y., s 45. 169


E L E Ş T İ R E L KAYNAKÇA

§ 34. Megalit kültürleri hakkında hatın sayılır bir kaynakça bulunmaktadır. Biz de en önemli katkıları yakında çıkacak bir incelemede çözümledik: "Megaliths and History of Reli­ gions." GIyn Daniel, Tite Megalith Builders of Western Europe (Londra, 1958; 2. baskı. Pelican Books, 1962) konuyla ilgili mükemmel bir giriş eseridir. (2. baskıda, s. 143-146, "Karbon 14" ölçümlerine dayanılarak yapılmış yeni zamandizini de sunulmak tadır; gerçekten de bu yeni zamatidiaini yazarın savunduğu tezi büyük ölçüde çürütmekledir; bkî. daha ileride, % 36). Ayrıca bkz.' Fematıd Niel, La civilisation des mégalithes (Fans, 1970) ve Glyn Daniel i k J. D, Evans'ııı kaydettiği kaynakçalar: The Western Mediterranean (Cambridge Ancient History, c. II, böl. xxxvii, 1967), s. 63-72. İspanya ve Portekiz mega liderinin tamamı Georg ve Vera Leisner tarafından incelendi: Die Megalithgmber des Iberischen Halbinscl: Der Süden (Şerlin, 1943); DerWestern,

I-IU (Ber­

lin, 1956, 1959, 1960). Aynca bkz,: L. Pericot (éd.), Corpus de sepulcros megaliticos, fask. 1 ve 2 (Barcelona, 1961); fask. 3 (Gerona, 1964); L. Pericot, Los sepukros megaliticos Catalanes ylccultura

pirinaica (2. baskı, Barcelona, 1951).

Fransa megalitierı hakkında, bkz. Z. Le Rouzic, Camae (Rennes, 1909); aynı yazar. Les monuments mégalithiques de Qimic et de Locmaiiotjuer (Camac, 1907-1953); Glyn Daniel, The Prehistoric Chamber Tombs of France (Londra, 1960); aynı yazar, The Megalith Builders, s. 95-111; E. Octobon, "Statues-menhirs, stèles gravées, dalles sculptées" (Revue Anthropologi­ que, 1931, s, 291-579); M, ve J. Péquart ve Z, Le Rouzic, Corpus des signes graves des monu­ ments mégalithiques du Morbihan (Paris, 1927), Britanya adalanntn megalit kültürleri hakkın­ da, bkz. G. Daniel, The Prehistoric Chamber Tombs of England and Wales (1950); aynı yazar, The Megalith Builders, s. 112-127 vedaha ileride, § 35'teki kaynakça. Sibylle von Cles-Reden çok sayıda harika fotoğrafta süslenmiş bir popüler yayın da yap­ tı: The Realm of the Great Goddess. The Story of the Megaiitii Builders (Londra, 1961; Die Spur der Zyhlopen adlı eserin -1960- çevirisi). Dominik Wôifel, "Die Religionen des vorindogemıamstherı Europa" (Chnslııs und die Reîigıoiterı der Erde içinde, 1, s, 161-537) başlıklı incelemesinin büyük bir bölümünü megalitleri yapanların dinine ayırdı (s. 163-253 vb), Temkinli bir şekilde başvurulması gereken bir kay­ nak. J. Maringer, The Goıfs of Prehistoric Man, s, 227-255'te de (*= L'homme préhistorique et ses dieux, s. 237-261) özlü bir anlatım vardır, ama karbon 14 analizlerinden önce kaleme alın­ mıştır Menbirler hakkında, Hotst Kircher çok geniş bilgiler içeren bir çalışma yayımladı: "Die Menhire in Mttteteuropa und der Menhirgedanke" (Abh. d, Ahademie m Manız, Geistes-u. SoZidıvissenscfiû/tlichen Kliisse, 1955, s. 609-816). § 35. &tonehenge'e ilişkin çok zengin külliyat içinde en yakın tarihli bazı çalısmalan sayalım: R. j . C. Atkinson. Stonefıenge (Penguin, Harmondsworth, 1960); A. Thorn, Megalithic Sites hi 170


MEGALÏÏLER, TAPINAKLAR, TÖRT-.NSEL MTiBKEZLF.K

Britain (Oxford, 1967); G. S Hawkins, Stonehenge Decoded (Londra, 1966; ama bkz. R j . C. Arkinson'ın eleştirisi: Nature, 210, 1966, s. 1320 vd); Colin Renfrew, fie/ore Civilization (Londra ve New York, 1973), s. 120vd,214vd. Güney Fransa'da çok sayıda (3.000!) megalit mezar saptandığım hatırlatalım; bunların 600'den fazlası, yanı İngiltere ve Galkr'deki sayının iki kan kadar mezar Aveyron bölgesin­ dedir; krs. Daniel ve Evans, The Western Mediterranean, s. 38. Hérault bölgesindeki dolmen­ lerin tamamı j Amal tarafından incelendi (Pri hist Dire, c. XV, 1963), Bugüne kadar bilmen menhir-heykel Örnekleri de yine Güney Fransa'dadır. Malta'nın tarihöncesi hakkında, bkz. j . D. Evans, Malta (Londra, 1959); aynı yazar, Pre­ historic Antiquities oj the Maltese Islands (Londra, 1971); Günther Zuntz, Persephone. Three Essays on Religion and Thought in Magna Graecio (Oxford, 1971), s, 3-58; Collin Renfrew, Bejore Civilization, 5. 147 vd. Zuntz, Malta tapmaklarının bezemelerinde samial àmgeseïliginin önemini gösterdi ve Tuna bölgeleri etkilerini saptadı (Orna heykelciklen); krs, a.g.y., s. 25 vd. § 36. Gordon Chtîde, megalit dininin yayılması hakkındaki görüşlerini en son kitabında özetledi: The Prehistory of European Society (Pelican Book, 1958), s, 124-134: "Missionaries of the Megalithic Religion." Glyn DanieVe göre, megalit türde yapımın başlangıcı Minoslulann veya Egelilerin ona ve batı Akdeniz'e gelişiyle doğrudan ilişkilidir (The Megalith Builders of Western Europe, s. 135). Koloniler kurmaya yönelik ve ticari bit yayılma s ö z konusuydu, ama kolonileşmeyi gerçek­ leştiren halk güçlü bir dinsel inanca ve oldukça karmaşık cenaze uygulamalarına sahipti. Da­ niel, megalit anıdan yapanlann madenleri işletmelerine ve özellikle metal ticaretiyle uğraşma­ larına karşın, bu anıtlarda niye çok az metal nesne bulunduğunu sormaktadır. Onun tahmi­ nine göre, göçmenler madem aletleri gömmekten bilinçti olarak kaçmıyor ve bunların taştan yapılmış kopyalanın gömüyorlardı (s. 137). Colin Renfrew'in Before Civilisation adlı kitabının alt-başlığı anlamlıdır; The Radiocarbon Revolulion and Prehistoric Europe fRadyoterbon Devrimi ve Tarihöncesi Avrupai. Aynca bkz. ay­ nı yazar, "Wessex without Mycenae" (Annual of the British School of Archaeology at Athens, 63, 1966, s. 277-285), "Malta and the calibrated radiocarbon chronology" (Antiquity, 46, 1972, s. 141-145); "New Configurations i n Old World ChronoLogy" (World Archaeology, 2, 1970, s. 199-211). § 37. Birçok yazar, G. Elliot Smith ve W. j . Perry'deki aşınlıklann çalışmalarda yarattığı ya­ vaşlamaya tepki gösterdi ve öntarihin megalit kültürlerinin b ü t ü n ü n ü incelediler; örn. bkz. A. Semer, On "Dyss" Burial and Beliefs About the Dead During the Stone Age with Special Regard to South Scandinavia (Lund, 1938); H G. Bandi, "La répartition des tombes mégalithiques" (Archives 5uisses d'Anthropologie Générale, 12, 1946, s. 39-51); V. Gordon Childe, "Megaliths" {Ancient India, no. 4,1947/48, s. 4-13). R Heine-Geldem dışında, bir tek araştırmacı iki me­ galit kültür grubunu, yani tarihöncesi kültürlerle etnografik aşamadaki kültürleri bir arada 171


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TAKtHI -1

incelemiş, bununla birlikte araştırmasını menhirlerle sınırlamıştır: Josef Röder, Pfahl und Men­ hir. Eine vergleichend vorgesschichtliche, volks- und volkeıkundlıche Sttıdie (= Studien sur weste­ uropäischen Altertumskunde, 1; Neuwied am Rhein, 1949). R. Heıne-Geldemin katkılarına gelince, en önemlileri şunlardır; "Die Megalithen Südos­ tasiens und ihre Bedeutung für die Klarung der Megalithenfragein Europa und Polynesien" (.Anthropos, 13, 1928, s. 276-315); "Prehistoric Research in the Netherlands indies" (Science and Scientists in the Netherlands Indies, P. Honig ve F. Verdoorn £ed.) içinde, Cambridge. Mass., 1945, s. 129-167); "Zwei alte Weltanschauungen und ihre Kulturgeschichtliche Be­ deutung" (Anzeiger der phil.-hist. Klasse der Oesterreichischen Akademie der Wissenschaften, Bd. 94, 1957, s. 251-262); "Das Megalithproblem" (Beilrage Oesterheit- Symposion 1958, 1959'da yayımlandı, s. 162-182). FL H. E. Loofs, Heine-Geldem'in kaynakçasını kaydetmiş w çözümlemiştir: Elements of the MegaiithfC Complex in Southeast Asia An Annotated Bibliog­ raphy [Canberra, 1967), s. 3-4, 14-15, 41-42,48, 94, Heine-Geldern'iri varsayımı ve onu eleştirenlerin ııırazlan bizim incelememizde tartışıl­ maktadır: "Megaliths and History oi Religions." § 38. Harappa ve Mohenjo Daro üstüne kısa bir kaynakça için, bkz Eiiade, Le Yoga (son baskı, 1975), s. 417. Temel eser hâlâ Sör John MarshalVmkidir: Mohenjo-Daro oııd the Indus Culture, l - l l l (Londra, 1931); ama bu eseri 1930'dan soma girişilen kazıların sonuçlarını su­ nan en son çalışmalarla tamamlamak gerekir: E. J. Mackay, The Indus ûvılijatiotı (Londra, 1935); aynı yazar, Further Excavations at Mohenjo-Daro (Delhi, 1938); aynı yazar, Charchudaro Excavations 1935-36 (New Haven, 1943); M S. Vats, Excavations ûi Harappa (Delhi, 1940); S Piggott, Pre hi storic India (Pelican Books, Hamioodsworth, 1950); J. M. Casal, La civilisation de 1'lndus et ses emgmes (Paris, 1969; bkz. Maurizio Tosi'niıı gözlemleri, East and West, 2 1 , 1971, s. 407 vd), Bridget ve Raymond Ailchin, The Birth of Indian Civilization (Pelican Books, 1968, zengin bir eleştirel kaynakçayla birlikte); Sör Mortimer Wheeler, The Indus Civilization (3. baskı, Cambridge, 1968; 1953'te yayımlanmış eserin baştanbaşa düzeltilmiş yeni bir bas­ kısı söz konusudur); Walter A. Fairservis, The Roots of Ancient India. The Archaeology of Early Indian Civilization (New York, 1971; bu senlez çalışmasında, yazar Batı Pakistan'daki ve özellikle de Keta vadisi. Zhob ve Loralai bölgesi ve Seıstan iıavzasındakı kazılarının somıçlannı da özetlemektedir), Paul Wheatley, The Pivot of the Four Quarters. A Preliminary Enquiry into the Origins and Character of the Ancient Chinese City (Chicago. 1971) adlı önemli eserinde, Harappa tören merkezlerini de incelemiştir (s. 230 vd). "Dunya'nın MerkezTnin simgeselügi hakkında, bkz, Eliade, Le Mythe de Yetemel retour (yeni bask), Paris, 1969), s. 13 vd; aynı yazar, "Cemre du Monde, Temple, Maison," Le Symbolisme casmique des Monuments religieux içinde, Roma, 1957, s. 57-82, Geleneksel kemlerin kozmolojik simgeselligı hakkında, krş. Wemev Mülki, Die heilige Stadt. Roma quadraia, himmlisches Jerusalem und der Mythe vom Weltnabel (Stuttgart. 1961).

172


M EGAL tTLER. TAPINAKLAR. TDKENS EL MERKEZLER

§ 39. Indus dini hakkında, bkz. Le Yoga, 5, 348 vd; Sor John Marshall, a.g.y., c. I , s. 50 vd; Pıggot, Prehistoric India, s. 200 vd; Wheeler, Tiıe indus Civilization, s, 108 vd; Allchm, The Birth oj Indian Civilization, s. 311 vd; Fairservis, s. 292 vd. Bütün bu yazarlar Harappa dininin "Hindu" niteliğini kabul etmekte ve bazı tapım nesne [erindeki, simgelerdeki ve tanrısal figürlerdeki öntarihten başlayıp modern çağa dek gelen sürekliliği vurgulamaktadırlar, Bu görüş birliği anlamtıdır, çünkü bu arkeologlar Hindistan'daki kazılan yönetmişlerdir; başka bir de­ yişle, onlann bilimsel yetkinliği ülke hakkındaki doğrudan bilgilerle tamamlanmaktadır, "Süreklilik" Mario Cappieri'nin araştırmalorınca da doğrulanmıştır: ''Ist die Induskultur und ihre Bevölkerung wirklich verschwunden?" (Anthropos, 60, 1965, 5. 719-762). W. Kop­ pers Orta Hindistan'da yapılan bazı bereket ritûelleriyle Harappa ikonografisi arasında kesin benzerlikler saptamıştır; krş, "Zentra[indische Fruchtbarkeitsriten und ihre Beziehungen zur Induskultur" (Geographica Helvetica, 1. 1946, s. 165-177). Josef Haekel de bazı Gucerat köylennde "Adonis bahçeleri"yle ilişkili törenleri incelemiştir. Avusturyalı bilgin tamamen Akdeniz'e özgü bu ritüelin varlığını Indus uygarlığını yaratanların İran'dan gelmiş on-Âri ta­ rımcılar olmasıyla açıklamaktadır; dolayısıyla bunlar Ortadoğu ve Akdeniz'in öntarih uygar­ lığını paylaşıyorlardı; krş. "Adorıisgartchen im Zeremonialwesen der Rathwa in Gujarat (Zeııtralindien). Vergleich und Problematik" (Ethnologische Zeitschrift Zürich, 1, 1972. s. 167¬ 175). Başka yazarların yam sıra, H. P. Sullivan ve J. Gonda da sürekliliğe itiraz etmektedir: Sulli­ van, "A re-examination ol the religion of the Indus civilization" (HR, 4, 1964, s. 115-125); Gonda, Change and Continuity m Indian Religion (Lahey, 1965), s. 19-37. R. L. Raikes, Mohenjo Daro'nun yıkılmasında yerkabugu hareketlerinin ve su baskınlannın oynadığı belirleyici rol üzerinde durmakladır krş, "The Mohenjo-daro Floods" [Antiqu­ 1

ity, 39,1965, s, 196-203); "The End of the Ancient Cities of the Indus Civilization" (Ameri­ can Anthropologist, 65, 1963, s. 655-659; aynı dergi, 66, 1964, s. 284-299) ve özellikle Wa­ ter, Weather and Archaeology (Londra, 1967). Durmadan yinelenen sellerin yarattığı moral bozukluğu, Mohenjo Daro'nun son evrelerinde ekonomik ve kültürel düzeyde gözlemle­ nen tartışılmaz gerilemeyi kuşkusuz hızlandırmıştı. Ama anlaşıldığı kadanyla son darbeyi do­ ğudan gelen istilacılar, muhtemelen de Âri dili konuşan göçmenler indirmişti. Kazılarda, son bir katliamın izleri gun yüzüne çıkanlrmş, bu katliamın ardından Mohenjo Daro'nun varlığı sona ermiştir; krs- Wheeler, a g y., s. 129 vd ve daha ileride belirtilen kaynakça, § 64. § 40, Gint'in tarihöncesi ve ön tarihi üzerine temel eser hâlâ Sor Arthur Evans'mkidır: The Palace üfMinos, i-V, Londra, 1921-1950; ayrıca bkz, A. j . Evans ve j . L. Myres, Scripta Mitıoa, II, 1952; P, Dertıargne, La Crète dédalique, Paris, 1947; L. Cottrell, The Bull ojMinos, 1956; L, R. Palmer, Mycenatans and Minoans, Londra, 1961; R. W. Hutchinson, Prehistoric Crete (Pen­ guin Books, Balümore-Marylaııd, 1962), zengin bir kaynakçayla birlikte, s. 355-368; J, W. Graham, The Palaces of Crete, Princeton, 1962. Girit dinleri hakkında, bkz. özellikle Charles Picard, Les Religions préhellèniques: Crète e i Myctnes (Paris, 1948, mükemmel kaynakçalar) ve M. P. Nilsson, The M moan-Mycenaean Reli-

173


D İ N S E L LNlVNÇtAK VF. Ü Ç Ü N C Ü L E R T M U H İ -1

gfon and irs .Survival in Greek Religion (2. baskı. Lund, 1950). Ayrıca krş. A. W. Persson, Religi­ on of Greece in Prehistoric Times (Berkeley, 1950); M. Veruris ve J. Chadwick, Documents in Myceanean Greek (Cambridge, 1956); L. A. Stella, "La religione greca nei testi miceoet" (Nu­ men, 5, 1958, S. 18-57); S. Luria, "Vorgriechische Kulte" (Minos, 5, 1957, s, 41-52); M. Lejeune, "Prêtres et prêtresses dans les documents mycéniens™ (Hommages ä Georges Dumézil, Brüksel, 1960, s, 129-139); R F, Willens, Cretan Cults and Festivals (New York, 1962); R van Efienterre, "Politique et Religion dans la Crète minoenne" (Revue historique, 229, 1963, s, 1-18), KtiLsal mağaralar hakkında, bkz. dipnot 42 ve P. Faute, "Spéléologie Cretoise et huma­ nisme" (Bulletin de l'Association Guillaume Bud£, 1958, s. 27-50); aynı yazar, Fonction des ca­ vernes crétoises (Paris, 1964), erginlenme yeri olarak Skoteino mağarası hakkında s. 162 vd. Labirent ve erginlenme işlevi hakkında, bkz. W. A Matthews, Mazes and Labyrinths A GeneralAccouıüoJ" their History and Development (Londra, 1922); W. F.Jackson Knight, Cumaean Gaies: A Reference of the Sixth Aeneid to the initiation Pattern (Oxford, 1936); K, Kerényi, Labyrinth-Studien (Zürih, 1950); Oswald F. A. Menghin, "Labirinthe, Vuivenbilder und Figurenrapporte in der Alien und Neuen Welt. Beiträge zur Interpretation prähistorisches Felsgraphik" (Beitrage zur Alten Geschichte und deren Nachleben; Festschrift Franz Althrim, Ber­ lin, 1969,1, s. 1-13); Philippe Borgeaud, "The Open Entrance to the Closed Palace of the • King: The Greek Labyrinth i n Context" (HR, 14. 1974, s. 1-27). Daha ileride klasik tapmağa dönüşecek yapıyı andıran hiçbir örnek bulunmadığını beîinmekte yarar var. Tek kamusal tapınak ornegi Gournia'dakidin ama o da, Nilsscm'a göre, ev tapımından türemiştir. Tanmsal türdeki ritüeller bile saray avlulannda yapılıyordu. § 4 1 . Çıplak tanrıçalar hakkında, bkz. Picard, Rel. préhell , s. 48 vd, 111 vd; Nilsson, fl.g.y., s. 397 vd Bitkilerin büyümesine ilişkin kültler hakkında, krş. Persson. s, 25 vd; Picard, a.g.y., s 191 vd. Boğanın dinsel rolü ve kutsal boğa güreşlen konusunda, krş. Persson, s, 93 vd ve Picard'daki eleştirel kaynakça, s. 199; buna eklenmesi gereken eser: J. W. Graham, The Palaces of Crete, s. 73 vd. Cifi ağızlı balta hakkında, krs. Picard, s, 200-201, Flutchınson, Prehistoric Crete, s. 225 vd. Knossos rahip-kralımn mezan hakkında, krş, C E, Lehman-Haupl, "Das Tempel-Grab des Priesterkönigs zu Knossos" (Kiio, 25, 1932, s. 175-176); Picard, a.g.y., s, 173. liagia Triada'daki lahit hakkında, bkz, R. Paribeni, "Il sarcofagio dipinto di Haghia Tri¬ ada™ (Moııuıııenii Aniichi publican per cura délia reale Accademia dei Lineti, 19, s. 5-86, levha 1lii) ve J. Harrison, Themis (Cambridge, 1912,2, baskı, 1927) içindeki röprodüksiyonlar, sek ï l 3 1 - 3 8 , s . 159, 161-177; F. von Dııhn, "Der Sarkophage aus H. Triads" (ARW, 12, 1909, s, 161-185); Nilsson, Minoan-Myceman religion, s. 426-443; Picard, n.gy., s. 107 vd, 168 vd.

174


MEGALVTLEI!, TA PINA K U R , TOKFNSH. MERKEZLER

§ 42. Melen incesi dönemin yapılarının sürekliliği hakkında, bkz. Charles Picard, a,g.y., s. 201 vd, 221 vd; Nilsson, a,g.y., s. 4 4 7 vd; Huıchiason, a.g.y„ s. 1 9 9 vd. "Genellikle, Minos panteonunun ve Miken dönemi öncesi doğaüstü varlıklar dünyasının ... az çok auucu bir uzantısına tanık olunur" (Picard, s, 2 5 2 ) . Bu üstün arkeolog, rnysiena tapınaklanndaki düzenlemelerin Helen öncesi Gint'te saptanan yerleşimlerden türedigirü gün ışığına çıkardı: "Orada parmaklıklar, kapalı giriş bölümleri, abata, aâyta bulunur; Knossos'un sırdaşlar tapınağının hSlii yere gömülü duran hasır sepetleri Eleusıs tapmaklarındakı sepetlerin öncülleridir: Taşınabilir hale gelmiş, ama yeri geldiğinde iki tanrıçanın da üzerine ouırabildiği kutsal sandıklat. Malia'da, halka biçiminde geniş biı hemos ve omın kurban ka­ seleri sarayın bir salonunun taş döşemesinin arasına, doğrudan toprağın üzerine yerleştiril­ miştir: Bu ü"- düzenlemelerin yine Malıa'daki prenslik ne kro polisi tide görülenlere taşıdığı benzerliğe haklı olarak dikkat çekilmiştir. Burada hem tarımla hem cenaze töreniyle ilişkili bir tapımın temel araçlanyla; hem yaşayanlan hem de ölüleri koruyan bir Yeryüzü Ana onu­ runa yapılan ve mistik nitelikte oldukları anlaşılan törenlerin kutsal nesneleriyle karşı karşıyayız" (a.g.y., s. 142). Krj. S 97-99. P, Fauve Briıamartis'i Skoıetno'nun koruyucu tanrıçası olarak kabul eder; böylelikle Parasceve'in kutlanması gibi modem olgular da dahil olmak üzere, orada saptanan tapım olgulanmn ne olduğu anlaşılır" ("Speléologie crétoise el humanısme," s, 4 0 ) . Briıomartis hak­ kında, aynca bkz. VVilletts, defon Cults and FÖÖVÎIÎÎ, S. 179 vd, Mısır etkilen hakkında (psufefıosiasia, "ruhun tartılmpsı," bedenlerin kısmen mumyalan­ ması, altın maskların kabulü vb), bkz. Picard, s. 2 2 8 vd, 2 7 9 vd. Allın masklann amacı, ölü­ yü, ölümsüzlerin heykelleri gibi bozulmayan çizgilere sahip doğaüstü bir varlığa dönüştür­ mekti; a.g.y., s. 262.


VI. BÖLÜM

HİTİTLERİN V E KENANLILARIN DİNİ

43. Anadolu Sembiyoz-U ve

Hitit B a ğ d a ş t t r m a c t h ğ ı —

Anadolu'da M Ö V I I .

b i n y ı l d a n Hıristiyanlığın girişine kadar şaşırtıcı b i r dinsel s ü r e k l i l i k göze çarp­ m a k t a d ı r . "Aslında Ç a t a l h ö y ü k ' t e V I . katmanda ( M Ö 6000'e d o ğ r u ) ö r n e k l e n bu­ l u n a n bir b o ğ a n ı n ü s t ü n d e ayakta duran bir erkek tanrıyı g ö s t e r e n biçimsiz hey­ kellerle H i t i t d ö n e m i n i n fırtına tanrısı tasvirleri ve Roma lejyonerlerinin taptığı lupiter Dolichenus heykelleri a r a s ı n d a k i sürekliliğe getirilebilecek gerçek

bir

açıklama yoktur, aynı şey Ç a t a l h ö y u k ' ü n leoparlı tanrıçası, H i t i t l e r i n tanrıça Hepat'ı ve klasik çağın Kybele'si için de geçerlidir."

1

Bu süreklilik, en a z ı n d a n k ı s m e n , şaşırtıcı b i r dinsel b a ğ d a ş t ı r m a a l ı k yetene­ ğ i n i n sonucudur. Modern tarih y a z ı m ı n d a Hititler diye ifade edilen Hint-Avrupa k ü m e s i n e ait kavim, M O I I . binyıl boyunca Anadolu'ya egemen o l d u (Eski Kral­ lık, M Ö 1740-1460 ve imparatorluk, y. M Ö 1460-1200), A r i d i l i n i k o n u ş a n i ş ­ galciler Hanilere -Anadolu'nun d i l i bilinen en eski halkı— boyun eğdirerek b i r k ü l t ü r e l sembiyoz süreci başlattılar ve b u süreç o n l a r ı n siyasi o l u ş u m l a r ı yıkıl­ d ı k t a n çok sonralara kadar s ü r d ü , Hititler Anadolu'ya girdikten kısa bir süre son­ ra Babil uygarlığının etkisine girmeye başladılar. Daha s o n r a l a r ı , özellikle impa­ ratorluk d ö n e m i n d e , Mezopotamya ve Suriye'nin kuzey b ö l g e l e r i n d e yaşayan ve Hmt-Avrupa k ü m e s i n d e n olmayan H u n i l e r i n k ü l t ü r ü n ü n b ü y ü k b ö l ü m ü n ü ö z ü m s e d ü e r . S o n u ç t a H i t i t l e r i n panteonunda Sümer-Akkad k ö k e n l i tanrılarla, Anadolu ve H u r r i tanrıları yan y a n a d ı r . Bugüne dek öğrenilen H i t i t mit ve r i t ü e i l e r i n i n ç o ğ u n u n Hatti veya H u r r i dinsel gelenekleri içinde k o ş u t l a n , hatta modelleri var­ dır, Bu b ü t ü n içindeki en ö n e m s i z k ı s m ı Hint-Avrupa m i r a s ı n ı n o l u ş t u r d u ğ u or­ taya ç ı k m a k t a d ı r . Yine de, k a y n a k l a n n ı n ayrışıklığına karşın, H i t i t d e h a s ı n ı n ya­ ratımları - ö n c e l i k l e de dinsel sanat a l a n ı n d a - ö z g ü n l ü k t e n yoksun değildir T a n r ı l a r , kendilerinden yayılan dehşete d ü ş ü r ü c ü ve ışıklı güçle ayırt edili­ y o r l a r d ı ( k r ş . "göz kamaştırıcı tanrısal parlaklık," rndammu, § 20). Panteon ge­ nişti, ama bazı tanrılar h a k k ı n d a isimleri d ı ş ı n d a hiçbir şey b i l m i y o r u z . Her bü­ y ü k kent b i r tanrının ana i k a m e t g â h ı y d ı ve b u t a n r ı n ı n etrafında k u ş k u s u z başka Maunce Vieyra, "Les reltgiorTs de l'Anatolie anticme," Ristoîre des reiıgforıs, c. I , s. 258. 176


HITITLÜGİN VI: KENANLILARIN DİNİ

tanrısal kişilikler de vardı. Antikçag Yakındoğu'sunun her yerinde o l d u ğ u g i b i , tanrılar tapmaklarda "oturuyorlardı," rahipler ve çömezleri o n l a r ı y ı k a m a k , giy­ dirmek, beslemek, danslar ve m ü z i k l e eğlendirmekle görevliydi. Zaman zaman tanrılar t a p ı n a k l a r ı n d a n ayrılıp yolculuk ediyorlardı; tanrılara bazı b a ş v u r u l a r ı n s o n u ç s u z kalması, o sırada kentte b u l u n m a m a l a r ı y l a açıklanıyordu. Panteon, b a ş ı n d a ilk çiftin yer aldığı b ü y ü k bir aile olarak algılanıyordu; bu i l k çift, H i t i t ü l k e s i n i n k o r u y u c u l a r ı y d ı : fırtına tanrısı ve b i r U l u Tanrıça. Fırtına t a n n s ı daha çok H u r r i dilindeki ismiyle, T e ş u p diye b i l m i y o r d u , biz de bu ı s ı n ı yeğleyeceğiz. Eşinin adı ise, H u r r i dilinde Hepat'tı. Kutsal hayvanları —boğa ve Hepat için aslan (veya panter)- tarihoncesinden beri var olan sürekliliği d o ğ r u l u ­ yor (krş. § 13). En m e ş h u r U l u Tanrıça, Arinna kentinin (Hatti dilinde Vurusema) " g ü n e ş " tanrıçası adıyla biliniyordu. Aslında b u tanrıça "ülkenin kraliçesi, gök ve yerin kraliçesi, Hatıı ülkesinin kral ve kraliçelerinin koruyucusu," vb d i ­ ye yüceltildigine göre, aynı Ana Tanrıça'nın b i r epifanisi o l m a l ı y d ı .

2

Herhalde

"gün eşleş t irme," Arinna'nm tanrıçası b ü t ü n H i t i t krallığının koruyucusu oldu­ ğ u n d a kendisine gösterilen saygıyı temsil ediyordu. Babil'in "Iştar" İdeogramı, Hititlerde, Anadolulu isimlerini b i l m e d i ğ i m i z çok sayıda yerel tanrıçayı ifade etmek üzere kullanılmıştı. H u r r i dilinde Iştar'm adı Şanşka i d i . Ama aşk ve savaş tanrıçası olan Babilli I ş t a r i n Anadolu'da b i l i n d i ğ i n i de dikkate almak gerekir; dolayısıyla bazı ö r n e k l e r d e bir Anadolu-Babil senteziyle karşılaşıyoruz. T e ş u p ' u n oğlu g ü n e ş tanrı, tıpkı Şamaş g i b i , hakkın ve adaletin koruyucusu olarak g ö r ü l ü y o r d u . Yine T e ş u p ' u n oğlu olan Telepinu da halk ara­ sında en az o n u n kadar seviliyordu. Bu konudaki mite biraz ileride döneceğiz. Dinsel hayata gelince, kaynaklar bize yalnızca resmi t a p ı m h a k k ı n d a b i l g i vermektedir. Metinleri k o r u n m u ş dualar kraliyet ailelerine aittir. Başka bir deyiş­ le, halk inançlarını ve rituellerini bilmiyoruz. Bununla birlikte bereket tanrıçala­ rına ve fırtına tanrısına d ü ş e n r o l konusunda k u ş k u y a yer yoktur.

Mevsimlik

bayramlar, özellikle de Yeni Yıl bayramı (ptıruiÜ), A r i d i l i k o n u ş a n fatihleri tem­ sil eden kral tarafından k u t l a n ı y o r d u ; ama ülkede benzer törenler neolitik çağdan beri y a p ı l ı y o r d u .

Güzel bir duada. Kraliçe Pudııhepa, Aramalım tanrıçasını Kepat'la özdeşleştırır (krş. A Goetze'nin çevirisi, AN£I, s. 393). Ama bu yöndeki tek tanıklık budur; rimellerde ve sungu listelerinde iki tannçanın isimleri birbirleri ardı sıra sayılır Bu da Hitit hükümdar­ larının egemenliğinde Ana Tanrıça'nın iki meşhur epifanisinin kazandığı önemle açık­ lanabilir. 177


l>INSt-L İNANÇLAR V[; DÜSL'NCTİLLi; TAHİHI - 1

Kara bıiyü kanunlara! y a s a k l a n m ı ş a , suçlular idam ediliyordu. Bu d u r u m , ba­ zı arkaik uygulamaların halk çevreleri içinde nasıl olağanüstü b i r un y a p t ı ğ ı m dolaylı yoldan d o ğ r u l a m a k t a d ı r . Ö r n e ğ i n b u g ü n e kadar keşfedilmiş metinlerin ö n e m l i b i r b ö l ü m ü ak b ü y ü n ü n açık bir b i ç i m d e ve çok yaygın olarak uygulandı­ ğ ı m kanıtlıyor; ak b u y u özellikle a r ı n d ı r m a ve k ö t ü l ü ğ ü n uzaklaştırılması ritüellennden o l u ş u y o r d u . Kralın hatırı sayılır bir dinsel saygınlığı ve rolü vardı. H ü k ü m d a r l ı k bir t a n n vergisiydi. "Fırtına tanrısı ve G ü n e ş - T a n r ı ülkeyi ve evimi bana, krala emanet et­ tiler. .., T a n r ı l a r bana, krala i y a ş a m a m için] ç o k yıl verdiler. Bu yılların

sınırı

y o k . " Kral b ü y ü k b i r tanrı tarafından "sevilir," (Bununla birlikte Hitiılerde, Me­ 3

zopotamya t ü r ü varsayımsal bir "tanrı soyundan geliş" b u l g u l a n m a m ı ş t ı r ) Kralın zenginliği, refahı b ü t ü n halkınkiyle özdeşti. H ü k ü m d a r tanrıların

yeryüzündeki

naibiydi; diğer yandan tanrılar panteonu ö n ü n d e de halkı temsil ediyordu. Kralın k u t s a n m a s ı törenini betimleyen hiçbir metin b u l u n a m a m ı ş t ı r ; ama hü­ k ü m d a r ı n zeytinyağına b u l a n d ı g ı , sırtına özel b i r giysi geçirildiği ve taç g i y d ı r i l dıgi bilinmektedir; en sonunda da kendisine bir kraliyet ismi veriliyordu.

Hü­

k ü m d a r aynı zamanda b ü y ü k rahipti ve tek başına ya da kraliçeyle birlikte y ı l ı n en ö n e m l i b a y r a m l a r ı n ı kutluyordu. Krallar Öldükten sonra t an n l a ş t i n l i y o r d u . Bir k r a l ı n ö l ü m ü n d e n söz edilirken, "tann o l d u ğ u " s ö y l e n i y o r d u . Heykeli tapına­ ğa yerleştiriliyor ve tahttaki h ü k ü m d a r l a r ona sungular taşıyordu. Bazı metinlere göre, kral hayattayken, tanrılaşmış atalarının tecellisi olarak kabul ediliyordu.''

44. " K a y b o l a n T a n r ı " — " H i t i t "

3

dinsel düşüncesinin ö z g ü n l ü ğ ü özellikle bazı

ö n e m l i mitlerin yeniden y o r u m l a n ı ş m d a açığa çıkar. Bunların en kayda değerle­ rinden b i r i n i n izleği "kaybolan t a n n " d ı r . Bu m i t i n en bilinen versiyonunun kah­ r a m a n ı Telepinu'dur. Başka metinler bu rolü o n u n babasına, fırtına tanrısına, gü­ neş t a n n s ı n a veya bazt tanrıçalara verir. M i t i n arka planı - t ı p k ı Telepinu ismi g i ­ b i - Hatti kökenlidir. H i t i t metinleri çeşitli ritüellerle bağlantılı olarak kaleme alınmıştır; b a ş k a b i r deyişle m i t i n ezbere o k u n m a s ı t a p ı m içinde çok ö n e m l i b i r rol oynuyordu.

3

+

5

Yeni bir saray yapımı için düzenlenen rimel, çev. Goetze, ANET, s. 735. O, R. Gutney, "Hittiıe kingship," s, 115. Birçok örnekte Hitit diline çevrilmiş veya uyarlanmış Hattı ya da Huni mitlerinin söz konusu olduğunu belirtmek için tırnak toyduk. 178


İlli İTLIİRtN

VL KKNANUIJUIIN D M

Anlatırım başlangıç b ö l ü m ü b u l u n a m a d ı ğ ı için, Telepinu'nun niye "kaybolma­ fi

ya" karar verdiğini bilmiyoruz. Belki de b u n u n nedeni İnsanlardan rahatsız olma­ sıydı. Ama k a y b o l m a s ı n ı n s o n u ç l a r ı hemen hissedildi. Ocaklardaki ateşler s ö n d ü , tanrılar ve insanlar kendilerini "bitkin" hissettiler; k o y u n kuzusunu ve inek dana­ sını y ü z ü s t ü bıraktı; "arpa ve b u ğ d a y bitmez oldu," hayvanlar ve insanlar çiftleşmedi, otlaklar ve su kaynaklan kurudu (Kutsal Kase r o m a n l a n n ı n tanıttığı m e ş ­ hur " m a h v o l m u ş ülke" m i t o l o j i k motifinin i l k edebi versiyonu belki de budur). O zaman G ü n e ş - T a n r ı , Telepinu'yu aramalan için ulaklar g ö n d e r d i - ö n c e k a n a l , sonra bizzat fırtına t a n r ı s ı - ama b i r s o n u ç alınamadı. Sonunda Ana Tanrıça arıyı g ö n d e r d i ; an b i r korulukta uyuyan tanrıyı buldu ve onu sokarak u y a n d ı r d ı . Öf­ keden çılgına d ö n e n Telepinu ülkede öyle âfetlere yol açtı İd, tannlar k o r k t u ve onu sakinleştirmek için b ü y ü y e b a ş v u r d u l a r . Telepinu törenler ve s i h i r l i sözlerle ö f k e d e n ve " k ö t ü l ü k " t e n a r ı n d ı r ı l d ı . Yatışan Telepinu sonunda t a n r ı l a n n arasına 7

geri d ö n d ü ve hayat yeniden ritmine kavuştu. Telepinu, "öfkelenince" "gizlenen," yani çevredeki d ü n y a d a n kaybolan b i r tan­ rıdır. D ö n e m s e l olarak ölen ve ditilen b i t k i t a n n l a n sınıfına ait değildir. Yine de "kaybolması" k o z m i k hayatın b ü t ü n d ü z e y l e r i n d e aynı yıkıcı sonuçlara, felaketle­ re yol a ç m a k t a d ı r . Zaten "kaybolma" ve "epifani," yeraltına iniş ve y e r y ü z ü n e ge­ r i d ö n ü ş a n l a m ı n a da gelmektedir (krş. Dionysos, § 122). Ama Telepinu'yu b i t k i t a n r ı l a n n d a n ayıran, o n u n arı tarafından " b u l u n m a s ı " ve " c a n l a n d m l m a s ı ' m n du­ r u m u daha da kötüleştirmesidır: T a n n ancak a n n d ı r m a ritüelleriyle y a t ı ş t ı n l a b i hr. Telepinu'nun kendine özgü niteliği, b ü t ü n ülkeyi yıkıma u ğ r a t m a tehlikesi ta­ şıyan şeytani "öfke"sidir. Bir bereket t a n n s m ı n kendi yaratımına, hayatın b ü t ü n b i ç i m l e r i n e karşı kaprisli ve akıldışı kızgınlığı söz konusudur. Tanrıların b u çe­ lişkili karakterine ilişkin benzer anlayışlara başka yerlerde de r a s t l a n m a k t a d ı r ; bunlar özellikle Hinduizmde geliştirilecektir (krş. Şiva, Kali). Telepinu'nun rolü­ n ü n fırtına ve g ü n e ş t a n n l a r ı y l a bazı t a n n ç a l a r a da - y a n i k o z m i k hayatın çeşitli kesimlerini y ö n e t e n tannlara- verilmiş olması, b u m i t i n b i t k i l e r i n b ü y ü m e sûre-

6

Şu çevirileri kullanıyoruz: A. Goetze, AWFT, 126-128; Gûterbock, Mythologies of (he An­ cient World, s. 144 vd ve Vieyra, Les Religions dıı Proche-Orient antique, s. 532 vd. Aynca krş. Theodore Gaster, Thespis, s 302-309 İTürkçesi için bkz. Thespis, Eski Yaktndcgu'da Ritüei, Mil ve Drama, çev. Mehmet H Doğan, Kabala, 2ÛO0|.

7

Benzer yatıştırma rimelleri rahip tarafından yapılır; bkz Gaster'm çevirdiği metin, Thespis, s. 3H-312, 179


DİNSEL INANÇI.AE VE IJÜŞUNCİİLER TARİHİ - 1

cinden daha k a r m a ş ı k hır dramaya g ö n d e r m e yaptığını kanıtlamaktadır; gerçekten dc b u mit, yaratılışın kendi yaratıcıları taralından yok edilmesinin anlaşılmaz g i ­ zemini y a n s ı t m a k t a d ı r .

45. E j d e r h a y ı Y e n m e k — Yeni Yıl b a y r a m ı n d a (purctJîi), fırtına tanrısı İle ejderha (illuyankaf

arasındaki savaşı anlatan mit, ritüel tarzında s ö y l e n i r d i . İlk karşılaş­

mada fırtına tanrısı yenilebilir ve d i ğ e r tanrılara kendisine y a r d ı m etmeleri için yakanr. Tanrıça İnara bir ziyafet hazırlar ve ejderhayı davet eder. ö n c e d e n b i r ö l ü m l ü n ü n , H u p a ş i y a ' n m y a r d ı m ı n ı istemiştir,

Hupaşiya, tanrıçanın kendisiyle

yatması koşuluyla, b u n u kabul eder; tanrıça da razı olur. Ejderha o kadar oburca yer ve içer k i , yeniden deliğine inemez ve H u p a ş i y a onu bir iple bağlar. O zaman fırtına t a n n s ı ortaya çıkar ve karşılıklı d ö v ü ş m e d e n ejderhayı ö l d ü r ü r . M i t i n bu versiyonu peri m a s a l l a r ı n d a i y i bilinen bir olayla sona erer: Hupaşiya İnara'nın evinde oturmaya başlar, ama kendisi yokken pencereden b a k m a m a s ı konusunda onu uyaran tanrıçayı dinlemez. Karısıyla ç o c u k l a r ı m g ö r ü r ve Inara'yp y a l v a r ı p , evine gidebilmesi için kendisini b ı r a k m a s ı n ı ister. Metnin gen

kalanı k a y ı p t ı r ,

ama H u p a ş i y a ' n m ö l d ü r ü l d ü ğ ü tahmin edilmektedir. i k i n c i versiyon b u noktayı açıklığa k a v u ş t u r u r : Ejderha fırtına tanrısını yene­ rek o n u n kalbini ve gözlerini alır. O zaman tann yoksul bir a d a m ı n kızıyla evle­ nir ve ondan bir oğlu olur. Bu çocuk b ü y ü d ü ğ ü n d e ejderhanın kızıyla evlenmeye karar verir. Babası tarafından eğitilen genç adam eşinin evine girer girmez, fırtı­ na tanrısının kalbini ve gözlerini isteyip b u n l a r ı ele geçirir. "Güçlerine" yeniden kavuşan fırtına t a n r ı s ı , ejderhayla "deniz kenannda" yeniden karşılaşır ve onu yenmeyi başarır. Ama oğlu e j d e r h a n ı n kızıyla evlenirken ejderhaya bağlı kalmaya ant içmiştir ve b a b a s ı n d a n kendisini de s a ğ b ı r a k m a m a s ı n ı ister. "O zaman fırtına t a n n s ı hem ejderhayı hem de k e n d i ' o ğ l u n u ö l d ü r d ü . "

9

Bir tann ile ejderha a r a s ı n d a k i d ö v ü ş i y i bilinen bir mitsel-ritüel izlegi oluş­ turur. T a n n n ı n önce yenilip sakat kalmasıyla i l g i l i k o ş u t l u k l a r , Zeus ile

dev

Typhon'un kavgasında da bulunur: Typhon, Zeus'un el ve ayak tendonlanm kes­ meyi başarır, onu omzuna alır ve Kilikya'da bir mağaraya taşır

Typhon, tendon-

ları b i r ayı postunun içine saklar, ama Hermes ve Aigyptos sonunda bunları bu-

Tam karşılığı "ejderha," "yılan" olan llluyanka aynı zamanda bir özel isimdir. " Çev. Goetze, ANET, s, 125-126; Vieyra, Labaı, Les ıdigioıısdu Prodıe-Orieııt içinde s. 526 vd. 180


M U İ T L E R İ N VI: KENANLIIJVKIN HİNİ

Kır. Zeus yeniden g ü c ü n ü kazanır ve devi yere serer. lınması

bilinen

bir

motiftir.

Ama

Hitit

10

Yaşamsal bir o r g a n ı n ça­

versiyon u n d a k i

ejderha,

birçok

kozmogoni mitinde veya d ü n y a egemenliği için verilen kavgalarda rastlanan deh­ şet uyandırıcı t ü r d e n bir canavar değildir (krş. Tiamat, Leviathan, Typlıon v b ) . Folklorik ö y k ü l e r d e k i ejderhaları ayırt eden bazı çizgiler onda görülmeye başlan­ mıştır bile: llluyanka n m aklı kıttır ve çok o b u r d u r . " Ö n c e yenilgiye uğrayan fırtına tanrısı (başka yerlerde de d o ğ r u l a n a n bir izlek) sonunda kendi k a h r a m a n l ı ğ ı sayesinde değil, bir

insanın (Hupaşiya'mıı veya

ö i u m i ü bir k a d ı n d a n yaptığı erkek evladın) yardımıyla zaferi kazanır. Gerçi her i k i versiyonda da bu insan kişiliği ö n c e d e n tanrısal kökenli b i r güçle d o n a t ı l m ı ş ­ tır; Tanrıça İ n a r a ' n t n sevgilisi veya fırtına tanrısının o ğ l u d u r . Her i k i ö r n e k t e de, farklı nedenlerle de olsa, y a r d ı m c ı insan, kendisini aşağı y u k a r ı t a n r ı l a ş m a n üs­ t ü n g ü ç tarafından yok edilir. Hupaşiya n m , lnara'yla b i r kez yattıktan sonra, aile­ sinin y a n ı n a , yani insan toplumuna geri d ö n ü p onlarla yaşamaya h a k k ı yoktur; ç ü n k ü tanrılık halini paylaştığı İçin b u n u diğer insanlara da aktarabilir. Bu kısmi "folklorikleştirme"ye karşın, tlluyanka m i t i merkezi b i r rol oynu­ yordu: Yeni Yıl b a y r a m ı k a p s a m ı n d a ritüeî b i ç i m i n d e s ö y l e n i y o r d u . Bazı metinler i k i karşıt grup arasında yapılan ve Babil'deki akitu törenlerine benzeyen, ritüel bir kavgadan söz etmektedir.

12

Marduk'un Tiamat a karşı m ü c a d e l e s i n i anlatan mitte

çok açık olan kozmogoniyle ilgili anlam burada yerini dünya e g e m e n l i ğ i için re­ kabete bırakır ( k r ş . Zeus-Typhon). Zaferi tanrının kazanması ü l k e n i n i s t i k r a r ı n ı ve refahını sağlar. Mitte, "folklorikleşme" s ü r e c i n d e n ö n c e , "ejderhanın saltana­ t ı n ı n hayatın k a y n a k l a n ı n tehlikeye d ü ş ü r e n "kaotik" bir d ö n e m olarak sunuldu­ ğu varsayılabilir (jejderha "potansiyelliğı" ve karanlığı o l d u ğ u kadar, k u r a k l ı ğ ı , kurallann askıya a l ı n m a s ı n ı ve ö l ü m ü de simgeler).'

1

4 6 . K u m a r b i ve E g e m e n l i k — H u r r i - H i t i t "teogonisi," yani b a ş r o l ü n d e " T a n r ı 13

10

Apollodonıs, Btbhotheca, 1,6, 3.

" Bkz, Gasıer, Tfıespis, s. 259-260. 12

Bkz. Gaster tarafından çevnlen merin (KUB XVII 95, III 9-17), a.g.y., s 267 vd. Aynca krş. O. R. Gumey, The Hittites, s, 155. Bir başka metin tanrılar meclisi tarafından "yazgılann belirlenmesinden söz eder; kış, Gumey, a.g.y., s 152; aynı yazar, "Hiltıte Kings¬ hip," S, 107 vd.

1 3

H u n i metüılennin y. MÖ 1300e doğru gerçekleştirilmiş Hititçe çevirileri söz konusudur. Hurri teogoni bilgileri daha eski Sümer ve Kuzey Suriye gelenekleriyle olan bağdaştırnıacılığı gösterir. 181


nlNbiiL INANÇIAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ • I

ların Babası" Kumarbi'nin yer aldığı mitler zinciri sıradışı b i r ilginçliğe sahiptir, i l k b ö l ü m - " G ö k y ü z ü Krallığı"- ilk tanrıların art arda gelişlerini açıklar. Başlan­ gıçta AÎ3lu kraldı ve tanrıların en ö n e m l i s i olan Anu ona secde edip hizmet edi­ y o r d u . Ama dokuz yıl sonra A n u ona saldırdı ve yendi. O zaman Alalıı yeraltına sığındı ve yeni h ü k ü m d a r ı n hizmetkârı Kumarbi oldu. Dokuz yıl sonra bu kez Kumarbi Anu'ya saldırdı. A n u g ö k y ü z ü n e d o ğ r u uçarak k a ç m a y a başladı, ama Ku­ marbi onu takip etti, ayaklanndan yakaladı ve " k a m ı ş " m ı ı s ı r d ı k t a n sonra yere fırlattı." Kumarbi g ü l ü y o r ve kazandığı başarıdan dolayı seviniyordu; ama A n u , onu hamile bıraktığını söyledi. Kumarbi ağzında kalan parçayı t ü k ü r d û , ama AnuYıun erkekliğinin b i r b ö l ü m ü bedenine girmişti ve Kumarbi ü ç tanrıya hamile k a l d ı . Metnin d e v a m ı n d a ciddi b o ş l u k l a r vardır; ama Anu'nun " ç o c u k l a r ı " m n , en başta da fırtına tanrısı T e ş u p ' u n Kumarbı'yle savaşıp onu tahtından i n d i r d i k l e r i tahmin edilmektedir. Sonraki b o l ü m , "UllikumiTii'nin Şarkısı," Kumarbi'nin

Teşup'a

kaptırdığı

krallığı yeniden ele g e ç i r m e k için harcadığı ç a b a l a n a n l a t m a k t a d ı r . T e ş u p ' u yene­ bilecek bir rakip yaratabilmek için tohumlarıyla b i r kayayı döller. Bu b i r l e ş m e ­ n i n ü r ü n ü , insan b i ç i m i n d e taştan bir yaratık, U l l i k u m m i olur. Denizden yarı ya­ rıya dışarı çıkmış bedeniyle yeri ve göğü taşıyan dev Upelluri'nin (Atlas'ın Hurriterdeki benzeri) omzuna yerleştirilen U l l i k u m m i öyle b i r hızla b ü y ü r k i başı göğe erer. O zaman T e ş u p denize yönelir ve dev kayayla ç a r p ı ş ı r , ama y e n i l i r . Metinde b ü y ü k b o ş l u k l a r vardır, bununla birlikte olaylar dizisini yeniden oluş­ turmak m ü m k ü n d ü r . U l l i k u m m i butun insanlığı yok etme tehditleri savurur ve telaşlanan tanrılar t o p l a n ı p Ea'ya b a ş v u r m a y a karar verirler. Ea ö n c e Enlil'e, son­ ra da Upelîuri'ye gider ve t a ş t a n bir devin T e ş u p ' u ö l d ü r m e y e karar verdiğini du­ yup d u y m a d ı k l a r ı n ı sorar E n l i l ' m cevabını k a y ı p o l d u ğ u için bilmiyoruz.

Upel-

l u r i ise çok önemli s o n u ç l a r ı olacak bir ayrıntı aktanr. "Yer ile gök benim üzeri­ me yükseltildiğinde ben hiçbir şey b i l m i y o r d u m . Yer ile gök b i r bıçakla a y r ı l d ı ­ ğında da ben hiçbir şey b i l m i y o r d u m . Şimdi sağ o m z u m ağrıyor, ama b u tannn m k i m o l d u ğ u n u b i l m i y o r u m . " O zaman Ea "eski t a n r ı l a r d a n "babalann ve de­ delerin eski depolarını a ç m a l a n " m ve onlann g ö k l e yeri birbirinden ayırdığı bı­ çağı getirmelerini ister. U l l i k u n ı m i ' n i n ayaklan kesilip sakat bırakılır; ama

dev

kaya hâla babası K u m a r b i ' n i n g ö k y ü z ü krallığını kendisine miras bıraktığını s ö y -

14

İlk çevirmenler sözcüğün "dizler" olarak çevrilmesini önermişlerdir. Her iki terim de erkek üreme organı için kullanılan daha yumuşak iiadelerdir. 182


HU İ T L E R İ N VE KEN ANLI LAW İN IMNİ

leyerek ö v ü n m e k t e d i r , Sonunda T e ş u p tarafından yere serilir. Bu mit b i r ç o k a ç ı d a n ç o k dikkate değerdir. Öncelikle içerdiği bazı arkaik öğe­ ler göze ç a r p m a k t a d ı r : Kumarbi'nin tahtından indirdiği tanrının cinsel o r g a n ı n ı yutarak kendi kendini döllemesi; bir tanrının bir kaya kütlesiyle cinsel b i r l e ş m e ­ ye girmesi ve b u n u n sonucunda insan yapılı taştan b i r canavar doğması; b u dev kaya ile H u r r i Atlas'ı Upelluri a r a s ı n d a k i ilişkiler, Birinci b ö l ü m , i l k t a n r ı l a r ı n ayırt edici özelliği olan Kumarbi'nin çift cins iye tliliğine b i r g ö n d e r m e olarak yo­ rumlanabilir ( k r ş . ö r n e ğ i n Tiamat, Zurvan). Bu durumda egemenliği geri dönül­ mez b i r b i ç i m d e ele geçiren T e ş u p bir gok tanrısıyla (Anu) erdişı bir tanrısal var­ lığın o ğ l u d u r . " Bir k a y a n ı n i n s a n ü s t ü bir varlık tarafından d ö l l e n m e s i n e gelince, benzer b i r mite Frigya'da da rastlanmaktadır: Papas (= Zeus), Agdos a d ı n d a b i r taşı döller ve b u taş hermafrodıt bir canavar olan Agditis'i d o ğ u r u r . Ama t a n r ı l a r Agditis'i iğdiş edip, tanrıça Kybele'ye d ö n ü ş t ü r ü r l e r (Pausanias, V l l , 17:10-12), Taştan insanlann d o ğ u ş u n u anlatan mitler ç o k daha yaygındır: Bunlara Anado­ lu'dan Uzakdoğu'ya ve Poliııezya'ya kadar r a s t l a n ı r Herhalde i l k insanlann top­ raktan gelişleri h a k k ı n d a k i m i t izlegi söz konusudur; b u izlege göre i l k insanlar bir u l u toprak tanrıçası tarafından d o ğ u r u l m u ş t u r . Bazı t a u n l a r ı n ( ö r n e ğ i n M i t h ra) da, her sabah ışığı daglann üzerinde parlayan g ü n e ş gibi b i r kayadan çıktığı d ü ş ü n ü l ü r . Ama b u m i t izleği b i r g ü n e ş tezahürüne indirgenemez.

10

Petra genit-

r\x"m {doğurgan taş), taşlarda içkin o l d u ğ u varsayılan mucizevi erdemlerle b i r arada, Yeryüzü Ana n ı n kutsallığını g ü ç l e n d i r d i ğ i söylenebilir. Daha önce g ö r d ü ­ ğ ü m ü z gibi (§ 34), kaya kütlesinin kutsallığı en ç o k "megalit" dinlerinde yüceltil­ m i ş t i r . U l l i k u m m i ' n i n göğü taşıyan devin omzuna yerleştirilmesi b i r rastlantı değildir, ç ü n k ü dev taş da bir zolumna universofis^ olmaya h a z ı r l a n m a k t a d ı r . Bu­ nunla birlikte, megalit dinlerine özgü b u motif, daha geniş bir bağlam içine otur­ t u l m u ş t u r : Tanrısal egemenlik m i r a s ı için verilen savaş.

4 7 . T a n r ı K u ş a k l a r ı A r a s ı n d a k i Ç a t ı ş m a l a r - — H u r r i / H i t i t metni i l k kez çevri-

'

5

1 6

Bazı mitolojik parçalara göre, Kumarbi'nin "içinde" bulunan tanrıların onunla tartışııklan ve bedeninin hangi deliklerinden dışan çıkabileceklerim Öğrenmek istedikleri anlaşılıyor (krş, Guterbock, Mythologies aj the Ancient World, s, 157-158). Nitekim kayadan henüz çtkan Mithra once Güneş'le dövüşür; zaferi kazanır ve Güneş'in ışınlar saçan kursunu alır. Ama kısa bir süre sonra iki tanrı el sıkışarak dnstluklanm kuılarlar.

a

Evrensel sütun - ç n . 183


DİNSEL I f ^ N Ç L A R VT. MJŞÛNCl İL ER TARİHİ - I

lir çevrilmez, bir yandan Bybloshı Philon'un tanıttığı biçimiyle Fenike teogonisi, diğer yandan da Hesiodos'un naklettiği anlatıyla olan benzerlikler göze ç a r p m ı ş t ı . Philon'a g ö r e ,

17

Ok egemen tanrı E l î u n ' d u (Yunancada Hypsistos, "En Yüksek")

v

e

H u r r i / H i t i t mitolojisinde Alalu'ya denk d ü ş ü y o r d u . O n u n Bruth'la b i r l e ş m e s i n d e n Uranos (Anuya karşılık gelir) ve Ge (Gaia) d ü n y a y a geldi. Bunlar da dort o ğ u l d o ğ u r d u l a r ; birincisi E

(veya Kronos) Kumarbi'ye denk d ü ş m e k t e d i r . Uranos

eşiyle ettiği bir kavganın a r d ı n d a n kendi o ğ l u n u yok etmeye çalışır, ama El örste kendine bir testere (veya mızrak?) döver, babasını kovup h ü k ü m d a r o l u r .

l e

So­

nunda Baal ( d ö r d ü n c ü kuşağı temsil eden b u tanrı, T e ş u p ' u n ve Zeus'un karşılığı­ d ı r ) egemenliği sıradışı bir şekilde s a v a ş m a d a n ele geçirir. Ugarit edebiyatı keşfedilme ey e kadar, Philon'un aktardığı bu söylencenin ger­ çekliğinden k u ş k u duyuluyordu, Ama tanrı kuşaklarının b i r b i r i n i izleyişi Kenan mitolojisinde d o ğ r u l a n m a k t a d ı r (§ 49). Hesiodos'un (g 83) yalnızca - U r o n o s , Kronos ve Zeus tarafından temsil e d i l e n - ü ç k u ş a k t a n söz etmesi, Philon (Sanchoniaton) versiyonunun gerçeğe u y g u n l u ğ u n u bir kez daha d o ğ r u l a m a k t a d ı r ; çünkü b u versiyonda Uranos'tan (= A n u ) önce Elyun'un (= Alalu) h ü k ü m s ü r d ü ğ ü belir­ tilmektedir. T a n r ı s a l egemenlik m i t i n i n Fenike versiyonu H u r r i m i t i n d e n türe­ m i ş veya ondan çok etkilenmiş olabilir, Hesiodos'a gelince, onun da Yunanis­ tan'da ya Fenikeliler aracılığıyla ya da d o ğ r u d a n Hititlerden Öğrenilmiş aynı söy­ lenceyi k u l l a n d ı ğ ı t a h m i n edilebilir. Bu m i t i n hem "özelleşmiş" hem de bağdaşıırnıacı niteliğini vurgulamakta ya­ rar var ve b u d u r u m yalnızca Hurri/Hicit versiyonuyla da sınırlı k a l m ı y o r (bu versiyonda çok sayıda S ü m e r - A k k a d unsuruna r a s t l a n ı y o r ) .

19

Aynı şekilde

Emtna

Eijş'tede: 1) Bir dizi tanrı kuşağı, 2) "genç" tanrıların "yaşlılar'a karşı savaşı ve 3) Marduk'un zaferi ve böylelikle h ü k ü m d a r l ı ğ ı ele geçirmesi yer alıyor.

Ama

Mezopotamya mitinde zaferin kazanıldığı savaş bir kozmogoniyle, daha d o ğ r u bir ifadeyle insanların tanıyacağı biçimiyle evrenin yaratılmasıyla s o n u ç l a n ı y o r . Bu

Philon'un Fenihe Tarifti'niıı bazı parçalan Eusebeios ve Porphyrios tarafından korunmuş ve akıanlmıştır. Philon kendisinin, "Troya savaşından önce" yaşamış Fenikeli bilge Sanchonıatonün yazıtannı özetlediğini belirtmektedir. Krş Clemen, Die phönikısche ReUgıon, s. 28. El ancak 32 yıl sonra Uranos'u iğdiş etmeyi başanr. Hurri/Hitit ve Yunan mitlerinde birlik­ te gerçeklesen iki eylem, babanın hadım edilmesi ve egemenliğin ele geçinlmesi burada birbirinden aynlmıştır. Krş. tannlarAnu, Iştar ve belki de Alalu nun isimleri; bir Babil listesinde Anu'nun ataları arasında Afala diye bir tann sayılmaktadır; Guterbock a.g.y., s, 160, 184


HITITLERIN VF. KENANL1LAGIN DİNİ

mit, b i r tann ile bir e j d e r h a n ı n d ö v ü ş ü n ü , a r d ı n d a n da yere serilen rakibin parça­ l a n m a s ı n ı içeren kozmogoniler dizisinin

içine oturuyor. HesiodosYm Theogo-

ııia'sında d r a m ı n başında kozmogoni b ö l ü m ü -Uranos'un iğdiş edilmesiyle G ö ­ ğ ü n (Uranos) Yerden (Gaia) a y n l m a s ı - yer alır ve aslında egemenlik savaşını baş­ latır. H u m / H i t i t mitinde da aynı durumla karşılaşılır: Kozmogoni, y a n i G ö ğ ü n Yerden ayrılması uzun süre ö n c e , "eski tanrılar" çağında gerçekleşmiştir. Kısacası, b i r b i r i n i izleyen tanrı k u ş a k l a r ı n ı n evrensel egemenliği ele g e ç i r m e k için yaptıkları çatışmaları anlatan b ü t ü n mitler bir yandan zaferi kazanan en son tanrının yüceltilmiş k o n u m u n u d o ğ r u l a r k e n , d i ğ e r yandan da d ü n y a n ı n mevcut yapısını ve insanlığın içinde b u l u n d u ğ u d u r u m u açıklar.

48. B i r K e n a n Panteonu:

U g a r i t — M Ö 3000'den kısa zaman ö n c e , Filistin'de

yeni bir uygarlık, eski t u n ç çağı uygarlığı ortaya çıktı: Bu uygarlık, i l k Sami yer­ leşimine işaret eder. Kitabı Mukaddes'te kullanılan nitelemeyle, onlara "Kenanlılar" adı verilebilir, ama b u sonradan k o n m u ş b i r i s i m d i r .

20

İşgalciler yerleşikle-

şir, t a r ı m yapar, b i r kent uygarlığı geliştirirler. Bölgeye yüzyıllar boyunca başka g ö ç m e n l e r de sızar ve k o m ş u ülkelerle, özellikle de Mısır'la alışverişler çoğalır. M Ö 2200'e d o ğ r u eski t u n ç uygarlığı yeni bir Sami h a l k ı n ı n , Amoritlerin ortaya çıkışıyla yıkılır. Yarı-göçebe savaşçılar olan Amoritler d ö n e m d ö n e m tarımla u ğ ­ r a ş m a k l a birlikte, esas olarak ç o b a n d ı r . Bir uygarlığın b u şekilde sona erişi aynı zamanda y e n i bir çağın da başlangıcıdır. Suriye ve Filistin'in Amortiler (Sümercede MAR.TU, Akkadçada A m u r r u ) tarafından istila edilmesi, aynı d ö n e m e d o ğ r u Mezopotamya ve Mısır'da g ö z l e m l e n e n daha geniş bir hareketin parçasıdır. Bu ha­ reketi, kentlerin ve ekili t o p r a k l a r ı n zenginliği karşısında şaşırarak ve b ü y ü l e n e ­ rek Suriye çölünden dalga dalga gelen ateşli ve " v a h ş i "

11

göçebelerin zincirleme

saldırıları o l u ş t u r m a k t a d ı r . Ama b u topraklan fethederken yerlilerin varoluş b i ­ ç i m i n i benimser ve uygarlaşırlar. Belli bir süre sonra o n i a n n soyundan gelenler, e k i l i t o p r a k l a r ı n s m ı r l a n n d a göçebe hayatı s ü r e n başka " b a r b a r l a r ı n silahlı akın­ larına karşı kendilerini savunmak zorunda kalacaklardır, israil oğulları M Ö I I . binyılın son yüzyıllarında Kenan'a girmeye başlayınca aynı süreç yinelenecektir.

MÖ II, binyüm ortasından önce metinlerde Kenan'dan söz edilmez: R. de Vaux, Histoire ardente d'Israël, c. 1, s. 58. MÖ 111. binyil sonunun Mezopotamya edebi metinlerinde, MAR.TUİar "buğdayı tanımayan," "ne ev ne de kent bilen," "kaba dağlılar" olarak anlatılmaktadır. R. de Vaux tarafından alıntılanan metinler, a.g.y., s. 64. 185


HINSEI. İNANÇLAR VI; DÜŞÜNCELER TARH II - I

Suriye-Filislin kıyılarında gelişen tarıma dayalı bereket tapımlarıyla göçebe ç o b a n l a r ı n gök ve yıldız tanrılarının egemenliğindeki dinsel ideolojisi

arasındaki

gerilim ve senıbiyoz, I b r a n ı l e n n Kenan'a yerleşmesiyle birlikte yeni bir y o ğ u n l u ­ ğa ulaşacaktır. Birçok kez sembiyozla s o n u ç l a n a n b u gerilimin m ü k e m m e l bir ör­ nek konumuna yükseleceği söylenebilir; ç ü n k ü kozmik dinselligin eski ve saygı­ değer geleneklerinin karşısına yem bir dinsel deneyim t ü r ü burada, Filistin'de ortaya çıkmıştır. 1929'a kadar Sunye-Kenan d i n i h a k k ı n d a k i bilgiler t s k i Ahit'ten, Fenike ya­ zıtlarından ve bazı Yunan yazarlarından (özellikle M O I . - I I , yüzyıllarda y a ş a m ı ş Bybloslu Philon, ama aynı zamanda M Ö 11. yüzyıldan 5amosatalı Lukianos ve MÖ V, yüzyıldan Panopoloslu Nonnos) s a ğ l a n ı y o r d u . Ama Eski A h i t putperestliğe karşı y ü r ü t ü l e n polemiği yansıtır; diğer kaynaklar ise ya k o p u k kopuk ya da geç tarihlidir,

1929'dan beri Suriye'nin kuzey kıyısında bir liman sitesi olan

Ras

Ş a m r a ' d a , eski Ugarit'te y ü r ü t ü l e n kazılarda çok sayıda m i t o l o j i k metin ortaya çık a r ı h m ş t ı r . Bunlar M Ö X I V . - X I I . yüzyıllarda yazılmış, fakat daha eski m i t o l o j i k dinsel kavramlar içeren metinlerdir. Şimdiye dek çözülen ve çevrilen belgeler Ugarit d i n i n i ve mitolojisini anlayabilmemiz için h e n ü z yetersizdir. Tatsız b o ş ­ luklar anlatıları b ö l m e k t e d i r ; s ü t u n l a r ı n baş ve son b ö l ü m l e r i parçalandığı için, m i t o l o j i k olay sıralaması ü z e r i n d e bile g ö r ü ş birliğine v a r ı l a m a m a k t a d ı r . Bu par­ çalı duruma k a r ş ı n , Ugarit edebiyatı paha biçilmez bir d e ğ e r d e d i r . Yine de Ugarit dirimin hiçbir zaman bütün Kenan'ın dini olmadığını hesaba katmak gerekir. Ugarit belgelerinin asıl iiginç y a n ı , belli b i r dinsel ideolojiden b i r d i ğ e r i n e geçişin aşamalarını y a n s ı t m a l a r ı d ı r . El, panteonun ö n d e r i d i r . Adı Sami dilinde "tann" a n l a m ı n a gelmektedir, ama Batı Samilerinde kişileşmiş bir tanrıdır. "Güçlü," "Boğa," "Tanrıların ve insanların b a b a s ı , "

21

Ona

"Kral," "Yılların babası" gibi

isimler de verilir. "Aziz," "merhametli," "çok hilge"dir_ M Ö X I V . yüzyıla an b i r dikilitaşın, ü z e r i n d e bir tahta o t u r m u ş , g ö r k e m l i , sakallı, ü z e r i n d e uzun bir elbise bulunan ve tacı boynuzlarla s ü s l e n m i ş bir adam olarak g ö s t e r i l m i ş t i r . kadar kozmogoniye ilişkin hiçbir metin b u l u n a m a m ı ş t ı r .

3-1

23

Bugüne

Bununla birlikte y ı l ­

dızların kutsal evlilik yoluyla yaratılması, Kenan kozmogoni anlayışlarını yansı­ tan bir olgu diye yorumlanabilir. N i t e k i m 52 n u m a r a l ı m e t i n ("Kibar ve güzel

Ab, "baba" unvanı en yaygın sıfatlardan biridir; krş. ah adm, "İnsanlığın babası;" bkz. M. H Pope, £l in the Ugaritic Texts, s. 47 vd, F. A. Scbaelfer, The Cuneiform Texts of Ras Shumra-Ugant, Levha XXXI, s. 60, 62. Oysa kı Batı Sami yazıtlarında El'e "Yerin Yaratıcısı" denir; bkz. Pope, WdM, c. I , s. 280. 186


HİTITLURIN

VC KİZNANLILAMN DÎNİ

t a n r ı l a n n d o ğ u ş u " ) i k i k a d ı n ı Aşerat ve Anat'ı, Sabah Yıldızına ve A k ş a m Yıldı­ z ı n a hamile b ı r a k a n El'i betimler." Kendisi de "El tarafından d o ğ u r u r m u ş " Aşe5

rat'a "Tanrıların Anası" adi verilir (no. 51); Aşerat y e t m i ş tanrı d o ğ u r u r . Baal dı­ şında b ü t ü n tannlar, i l k çift olan e l - A ş e r a t i n s o y u n d a n d ı r . O n u güçlü bir tanrı, "Yeryüzünün Efendisi" olarak tanıtan sıfatlarına ve kur­ ban töreni listelerinde a d ı n ı n hep başta yer a l m a s ı n a karşın El, mitlerde fiziksel açıdan zayıf, kararsız, ihtiyar, olacaklara boyun eğmiş birisi gibi g ö r ü n ü r . Bazı tanrılar ona k ü ç ü m s e y e r e k d a v r a n ı r . Baal de i k i eşini, Aşerat ve Anat'ı elinden alır. Demek k i yüceltici sıfatların daha önceki, El'in gerçekten panteonun ö n d e r i o l d u ğ u bir donemi yansıttığı sonucuna varmak gerekir. Yaratıcı ve evrenin i k t i ­ d a r ı m elinde tutan eski bir t a n r ı n ı n yerini daha canlı ve evrensel bereket alanında " u z m a n l a ş m ı ş " g e n ç b i r tanrının alması sık rastlanan bir g ö r ü n g ü d ü r . Birçok ör­ nekte yaratıcı t a n n iieııs otiosus'a d ö n ü ş ü r ve y a r a t ı m ı n d a n giderek uzaklaşır. K i m i zaman yerini başka b i r t a n n n ı n alması, tann k u ş a k l a n veya o n î a n n

temsilcileri

arasındaki bir ç a t ı ş m a n ı n sonucudur. Ugarit mitolojisinin ana izlekleri yeniden oluşturulabıldigı ö l ç ü d e , metinlerin bize Baal'ın ü s t ü n konuma yükselişini anlat­ tıkları söylenebilir. Ama zor ve hile yoluyla elde e d i l m i ş b i r yükseliş söz konu­ sudur k i b u d u r u m çeşitli anlamlara çekilebilir. Baal, El'in oğulları arasında sayıldığı halde (çünkü El b ü t ü n tanrıların baba­ sıydı), "Dagan'm oğlu" adı verilen tek t a n n d ı r

Adı "tahıl tanesi" anlamına gelen

Dagan'a M G I I I . binyılda Yukarı ve Orta Fırat bölgelerinde t a p ı l ı y o r d u .

JS

Bununla

b i r l i k t e Baal'in başlıca kahraman o l d u ğ u Ugarit m i t o l o j i k metinlerinde Dagan hiçbir r b l oynamaz, Baal ("Efendi") cins ismi onun kişisel ismi o l m u ş t u r . Ayrıca b i r de özel ismi v a r d ı r : Haddu, yani Hadad. Ona "Bulutlann Süvarisi," "Yerin Prensi, Efendisi" denir. Sıfatlarından b i r i "Güçlü," "Egemen" a n l a m ı n d a Alıyan'dır. Bereketin kaynağı ve temel öğesidir; ama kız kardeşi ve eşi Anat'ın hem

Bu mit, her yedi yıllık döngünün başlangıcında yapılan bir rimelin ilk örneğidir, bu da El'tn eski bir tarihte de toprak bereketinin yaratıcısı olarak görüldüğünü kanıtlar, daha sonra bu saygın işlev Baal'e geçecektir; kış. Cyrus H Gordon, "Canaanıte Mythology," s. 185 vd; Ulf Oldenburg, The Conflict between 0 and Baal in Cmwaniie Religion, s. 19 vd; Cross, Caııaaııüe Myth, s 21 vd Aynı bölgelerde Anat adı da bulgulartmıştır Dagan'm oğlu Baal'i Amortiler tanıtmış olabilir; bu konuda bkz. Oldenburg, a.g.y., s. 151 vd. Bu durumda yerel bir "Baal"Hadad'a eklemlenmiş olması gerekir, çünkü eski Kenan dini, Samikrin bu meşhur fırtına ve dolayısıyla bereket tannsı olmaksızın düşünülemez. Aynca krş. Cross, Gıııaauite Myth and Hebrew Epic, S. 112 vd. 187


DİNSEL İNANÇLAK VF. DÜStlNCELEE TARİHİ -1

aşk, h e m savaş tanrıçası olması gibi, aynı zamanda savaşçıdır da. O n l a r ı n yanın­ daki

digeT

m i t o l o j i k kişiliklerin en ö n e m l i l e r i , "Prens Deniz, Naib Nehir" Yanı

ve " Ö l ü m , " Mot'tur; bunlar en üst iktidarı ele geçirmek için g e n ç tanrıyla rekabet ederler. Ugarit mitolojisinin b ü y ü k b i r b ö l ü m ü El ile Baal a r a s ı n d a k i çatışmaya ve Baai'in e g e m e n l i ğ i n i dayatıp s ü r d ü r m e k için Yam ve Mot'la yaptığı d ö v ü ş l e r e ayrılmıştır,

49, Baal E g e m e n l i ğ i Ele Geçiriyor ve Ejderhayı Y e n i y o r — Ç o k ciddi hasar g ö r m ü ş bir metne g ö r e , " Baal ve şürekâsı Sapan D a ğ ı ' n d a k i sarayında bulunan El'e b a s k ı n yapar ve onu sımsıkı bağlayıp yaralamayı başarırlar. Anlaşılan y e r y ü ­ z ü n e "bir şey" d ü ş e r , bu da "tanrıların babası"nın iğdiş edilmesi olarak yorumla­ nabilir. Bu varsayım, yalnızca egemenlik için yapılan benzer çatışmalarda Uranos ve Hurri/Hitit tanrısı Anu da iğdiş edildikleri için değil, El b i r daha asla üstün k o n u m u n u yeniden ele geçirmeyi denemediği için de akla y a k ı n g ö z ü k m e k t e d i r . Hatta Baai'in Mot tarafından öldü rül düğü nü ö ğ r e n d i ğ i n d e bile El bu işe kalkış­ m a z / Ç ü n k ü eski D o ğ u d a böyle bir sakatlık, k u r b a n ı egemenlik k a v g a s ı n ı n dı­ 8

şında bırakır. Zaten El'in gezegen-tannlan yaratarak erkekliğini kanıtladığı 56 n u m a r a l ı m e t i n d ı ş ı n d a , Ugarit belgeleri onu daha çok iktidarsız bir tann olarak gösterir. Bu da onun boynu eğik ve kararsız tavrını ve Baai'in, karısını elinden aldığı olgusunu açıklar. El'in elinden Sapan Dağı'ndaki tahtını alan Baal onu dünyanın öteki ucuna, "Nehirlerin kaynağına, u ç u r u m l a r ı n dibine" s ı ğ ı n m a k zorunda bırakır, artık E l ' i n barınağı orası o l a c a k t ı r .

29

El sızlanır ve y a k ı n l a n n d a n y a r d ı m dilenir. Onu i l k

duyan Yam olur ve ona güçlü bir içecek verir. El onu kutsar, ona yeni bir ad ve­ rir ve halefi olarak duyurur. Ayrıca ona bir saray dikmeyi vaat eder, ama b u ara­ da Baal'i t a h t ı n d a n k o v m a s ı için de onu kışkırtır. Yam ile Baal arasındaki d ö v ü ş ü anlatan metinde bazı b o ş l u k l a r ı n yarattığı ko­ p u k l u k l a r vardır. Şimdi egemenliği Yam ele geçirmiş gibidir,

El tanrılartrî ço-

Söz konusu olan, ilk kez C. Vitolleaud'mm yayınladığı VI AB tabieudir; krş. Oldenburg çevinsı, s. 185-186. Cassuto, Pope ve Oldenburg {s. 123), bu metnin Baalin saldınsı ve El'in tahtından düşüşüyle ilişkili olduğu yorumunu yapmışlardır. Aşerat'a seslenir: "Oğullarından birini bana ver ki, onu kral yapayım" (Cyrus Gordon, Ugaritic Maııual, 49:1:16-18; Oldenburg, a.g.y., s, 112). Dağ göksel bir simge olduğuna göre, egemen bir tanrının onu yitirmesi devrilmesi an­ lamına gelir. 188


HITITLKKIN VI; Ki->l AN ULARIN DİNİ

ğuyla birlikle b i r dağın ü z e r i n d e d i r ; tabii burası artık Sapan Dağı değildir, Baal, Yam'ın b u l u n d u ğ u konuma k i b i r içinde yükseldiğini ve b u nedenle yok olacağını açıklayarak ona hakaret ettiği için, Yam habercilerini g ö n d e r i r ve Baal'in teslim olmasını ister. Tanrılar yılar ve Baal onları azarlar: "Kaldırın başlarınızı tanrılar, ç ö k m e y i n dizlerinizin üstüne, ben de şimdi Yam'm habercilerini k o r k u t a c a ğ ı m ! "

30

Ama El habercileri kabul eder ve Baal'in onların kölesi o l d u ğ u n u ve Yam'a bir ha­ raç ödeyeceğini açıklar. Baal o l d u k ç a t e h d i t k â r bir g ö r ü n ü m sergilemiş olsa gerek k i , El habercilerin onu hiç zorluk ç e k m e d e n yakalayabileceklerini de ekler. Ama b u arada A n a t i n da yardımıyla Baal Yam'la kapışmaya h a z ı r l a n m a k t a d ı r . (Bir baş­ ka tablete göre, Yam Baal'i tahtından k o v m u ş ama Anat'a y e n i l m i ş t i r " ) . T a n r ı s a l demirci "Koşar-ve-Hasis" ("Usıa ve Kurnaz") ona i k i sihirli gürz yapar; bunlann özeluği k u l l a n a n ı n elinden bir ok gibi fırlamalarıdır. Birinci gürz Yam'ın omzuna isabet eder, ama Yam devrilmez. İkincisi tam alnına gelir ve "Prens Deniz" yere yapışır

Baal onu ö l d ü r ü r ve Tanrıça Athtart cesedi parçalayıp p a r ç a l a n değişik

yerlere d a ğ ı t m a s ı n ı s ö y l e r . ' 3

Yam hem "tanrı" hem de "şeytan" olarak tanıtılmaktadır. O, "El'in s e v d i ğ i " o ğ l u d u r ve bir t a n n olarak panteonun diğer üyelerine yapıldığı gibi ona da adak­ lar sunulur. Diğer yandan o bir su canavan, yedi başlı bir ejderha, "Prens De­ niz," yeraltı s u l a r ı n ı n temel öğesi ve epifanisidir. D ö v ü ş ü n m i t o l o j i k anlamı çok y ö n l ü d ü r . Bir yandan mevsimler ve tarım imgelemine g ö r e , Baal'in kazanması y a ğ m u r u n denize ve yeraltı sularına karşı kazandığı zaferi simgeler; evrensel ku­ ralı temsil eden y a ğ m u r ritmi, denizin ve felaketlere yol açan su b a s k ı n l a r ı n ı n kaotik ve kısır b ü y ü k l ü ğ ü n ü n yerini alır, Baal'in zaferiyle birlikte mevsimlerin dü­ zenine ve istikranna duyulan g ü v e n üste çıkar. Diğer yandan su ejderhasına k a r ş ı verilen kavga g e n ç bir t a n r ı n ı n ş a m p i y o n ve dolayısıyla panteonun yeni egemeni

G. R. Driver, Canaanite Myfiıs and Legends, s. 79 (Metin III B:25). Aynca bkz. Les Religions du Proche-Oi'iiitt antique, s. 386; Cross, a.g.y., s. 114 vd. "El'in gözdesi Yam'ı ezmedim mi? Büyük tann Nahar'ı yok etmedim mi? Tannin'in (« Ej­ derha) burnuna halkayı takmadım mı? Ben onun burnuna halkayı taktım! Çengel yılanı, yedi kafalı Güçlü Yaratığı yok ettim!" (Oldenburg çevirisi, s. 198; kış. ANET, s. 137), Bu metin Yam'ın Baal karşısında kazandığı ilk zafere gönderme yapıyor, bunu Yam'ın uğ­ radığı bozgun izliyor (burada Anat sayesinde); bu da iyi bilinen bir mitolojik izleğe denk düşüyor: Yılan türünden bir canavar karşısında ianrmın Önce yenilmesi, sonra bunun rövanşında zaferi kazanması, Gordon, Uganiıc Manual, § 68: 28-31, çev. Caquot ve Sznycer, (cd. Labat) les Religions du Praclıe-Orieıü antique içinde, s, 389. 189


1.1 IN S E L L N A K C U R V E D U S Û N Œ L E R TARHTı -1

olarak yükselişini yansıtır. Son olarak b u b ö l ü m ü n satır aralarında i l k d o ğ a n ev­ ladın (Yam), babasını (El) iğdiş edip tahtından indiren gaspçıdan aldığı da seçilebilir.

intikam

33

Bu tür dövüşler ö r n e k o l u ş t u r u r , yani sonsuza dek yinelenebilirler. Bu neden­ le Yam, Baal tarafından " ö l d ü r ü l m ü ş " olmasına karşın, metinlerde yine k a r ş ı m ı z a çıkacaktır. Zaten b u tür bir "döngüsel varoluşa" sahip olan tek tann • değildir. İleride göreceğimiz gibi, Baal ve M o t da benzer b i r varlık b i ç i m i n i paylaşmakta­ dırlar.

50. Baal'in S a r a y ı — Ejderhaya karşı kazandığı zaferi kutlamak için, Anat, Baal onuruna bir şölen verir. Daha sonra tanrıça sarayın kapılarını kapar ve cinnet ge­ çirerek muhafızları, askerleri, yaşlıları ö l d ü r m e y e koyulur; dizlerine kadar y ü k ­ selen k a n ı n içinde beline k ü r h a n l a n n kafalarını ve ellerini t a k m a k t a d ı r . Bu b ö l ü m anlamlıdır."

11

Koşutları Mısır'da ve özellikle de H i n t tanrıça Durga mitolojisi ve

ikonografisinde b u l u n m a k t a d ı r .

35

Kan d ö k m e ve yamyamlık, arkaik bereket tanrı­

çalarının ayırt edici nitelikleridir. Bu açıdan bakılınca, Anat m i t i D o ğ u Akde­ niz'den Ganj vadisine kadar uzanan eski tarım uygarlığının ortak u n s u r l a r ı içinde sınıflandırılabilir. Bir başka b ö l ü m d e Anat öz babasını, El i saçını ve sakalını kan içinde b ı r a k m a k l a tehdit etmektedir (metin 'nCV.Oldenburg, s. 26). Baal'in cansız bedenini b u l d u ğ u n d a Anat bir yandan d ö v ü n m e y e , dıger yandan ö l ü n ü n "etini bıçaksız yemeye ve k a n ı n ı b a r d a k s ı z içmeye" b a ş l a d ı

5 6

Anat'a bu kaba ve kan içici

tavrı y ü z ü n d e n - b a ş k a aşk ve savaş tanrıçaları için de söz konusu o l d u ğ u gibi— erkek sıfatlan da atfedilir ve hatta çift cinsiyetli olarak kabul edilirdi. Metin, yeni bir b o ş l u ğ u n a r d ı n d a n , Baal'in Anat'a hediyeler y ü k l e n m i ş haber­ ciler g ö n d e r d i ğ i n i anlatıyor, Baal bu savaştan tiksindiğini b i l d i r i y o r , Anat'ın si­ lahlarını b ı r a k m a s ı n ı ; barışın ve tarlalara bereketin gelmesi için adaklarda bulun-

Bu motiE hakkında, bkz Oldenburg, a.g.j., s, 130 vd. M

Kan hayatın ozü olarak kabul edildiği için, bu katliamın Suriye'nin geç biten ya2 mev­ siminin kısırlığından >cıü mevsimin bereketine geçişi amaçlayan bir riıûel olarak görülebileceği önerisi geıirilmişur; krş. Gray, The Legacy ûf Canaan, s. 36. Metin Caquot ve Sznycer iaraSmdan çevrilmiştir, s. 393-394.

i 5

Bize kadar ulaşan Mısır miti anık ilkel evresinde değildir: bkz. Ş 26. Marvin Pope'un da Cızennde durduğu, Durga ile kurulan yakınlık (krş. son olarak MdW, c. 1, 5. 239), daha önce Walter Dostal tarafından da gündeme getirilmişti, "Ein Beitrag," s. 74 vd,

3 0

Virolleaud tarafından yayınlanan metin, "Un nouvel épisode du mythe ugaririque de Baal," s. 132 vd; krş. Albright, Yahweh and the Cods ojCanaan, s. 131 vd. 190


HITITUIRIN V E K E M A N L A R I N DİNİ

m a s ı n ı istiyor.

T a n r ı l a r ı n ve insanların y a ğ m u r u n yaklaştığını anlayabilmeleri

için yıldırımı ve g ö k g ü r ü l t ü s ü n ü yaratacağını bildiriyor. Anat ona b u ö ğ ü t l e r i n i tutacağı konusunda g ü v e n c e veriyor. Bununla birlikte h ü k ü m d a r olmasına karşın Baal'in ne sarayı ne de tapınağı vardır. H a l b u k i diğer tanrılar bunlara sahiptir. Başka bir deyişle, Baal egemenli­ ğini ilan edebilecek kadar g ö r k e m l i b i r t a p ı n a k t a n yoksundur. Bir dizi b o l ü m sa­ rayın y a p ı m ı n ı anlatır. Terslikler eksik olmaz. Gerçekten de Baal Eî'ı tahttan i n ­ d i r m i ş t i r gerçi, ama sarayı yapabilmek için yine de o n u n iznine m u h t a ç t ı r : Dava­ sını s a v u n m a s ı için Aşerat'ı g ö n d e r i r ve "Tanrıların anası," Baal'İn artık " y a ğ m u r b o l l u ğ u verecek" ve "sesini bulutlara katacak" o l m a s ı n ı över. El b o y u n eger ve Baal, Koşar-ve-Hasis'i sarayını yapmakla g ö r e v l e n d i r i r . Başlangıçta Baal, Y a m i n içeri girebileceği korkusuyla, konutuna pencere yapılmasını istemez. Sonunda b u ­ n u da kabul eder.

37

T a n r ı n ı n ejderha k a r ş ı s ı n d a k i zaferinden sonra b i r tapmak-saray

dikilmesi

o n u n ü s t ü n konuma y ü k s e l m e s i n i n ifadesidir. Tanrılar T i a m a t ' ı n yenilgiye uğra­ m a s ı n d a n ve d ü n y a n ı n yaratılmasından sonra, Marduk onuruna t a p m a k - s a r a y ı i n ­ şa ederler ( k r ş . § 21). Ama Baal mitinde de kozmogoniye İlişkin b u simgeselliğe r a s t l a n m a k t a d ı r . Tapmak-saray bir imago mimdi o l d u ğ u için, onun y a p ı m ı b i r an­ lamda kozmogoniye denk d ü ş m e k t e d i r . Aslında su "kaos"u karşısında zafer kaza­ narak, y a ğ m u r l a n n r i t m i n i d ü z e n l e y e r e k Baal b u g ü n k ü şekliyle d ü n y a y ı "oluştu¬ rur.

5 1 . Baal M o t ' l a K a r ş ı l a ş ı y o r : Ö l ü m ve Hayata D ö n ü ş — Saray tamamlanınca Baal Mot'la, "Ölüm"le karşılaşmaya hazırlanır. Mot ç o k ilginç bir tanrıdır. O da haliyle El'in o ğ l u d u r ve yeraltında h ü k ü m sürer; ama ö l ü m ü n Yakındoğu'da b i l i ­ nen tek kişileştirilme ö r n e ğ i n i (bu aynı zamanda b i r t a n r ı l a ş t ı r ı l m a d ı r )

temsil

eder. Baal "tanrılar yağlanabilsin ve insanların, topraklann kala balıklarının k a m ı doyabilsin" diye artık yalnızca kendinin insanların ve t a n r ı l a r ı n kralı o l d u ğ u n u

Pencereler bulutlatın arasındaki açıklıkları simgeleyebilir; Baal yağmurlan bu açıklıklar­ dan gönderiyordu. Ugariı'ıeki tapınağının damında bir pencere vardı, öyle ki yağmur suyu bir dikiliıaş üzerinde tasvir edilmiş tannnın yüzüne düşüyordu; krş, Schaeffer, tı.g.y., s. 6, Levha XXXII, Resim 2. Ama bu sımgesellık ve kubbelerdeki pencere açıklıkları daha karmaşık konulardır; krş. A. K. Coomaraswamy, "The Symbolism of the Dome." Loren R. Fisher, "El türü yaratış"tan farklı bulduğu "Baal türü yaratış'lan söz eder; krs. "Creation at Ugarit," s. 320 vd. 191


DİNSEL İNANÇLAR V E DÜŞÜNCELER TAK İHI - I

bildirmek üzere Mot'a haberciler g ö n d e r i r .

Baal habercilenne d ü n y a n ı n sınırla­

rını g ö s t e r e n i k i dağa d o ğ r u y ö n e l m e l e r i n i , onları k a l d ı r ı p yerin altına inmeleri­ n i emreder. Mot'u çöplerle kaplı bir alanda, ç a m u r u n içine b a t m ı ş tahtında otu­ r u r k e n b u l a c a k l a r d ı r . Ama fazla y a k l a ş m a m a l a r ı gerekir, yoksa M a t o n l a r ı

dev

gibi ağzına alıp yutar. Baal, kavurucu sıcakların neden o l d u ğ u ö l ü m l e r d e n de M o t ' u n sorumlu o l d u ğ u n u u n u t m a m a l a r ı n ı ekler, M o t , Baal'İn y a n ı n a gelmesini bildirerek habercileri geri g ö n d e r i r ; ç ü n k ü , d i ­ ye açıklar, Baal Yam'ı ö l d ü r d ü ; ş i m d i yeraltına inme sırası ona geldi.'

10

Bu haber

Baal'in g ü v e n i m yitirmesine yeter. Haberci!eriyle ş u n u iletir: "Selam ey

Mot,

El'in oğlu, ben senin k ö l e n i m , hep sana aitim." Ç o k sevinen Mot, Baal'in yeral­ tına indiğinde g ü c ü n ü y i t i r i p yok olacağını açıklar. Oğullarını ve rüzgar, bulut, y a ğ m u r kortejini de yanına almasını emreder ve Baal buna da boyun eğer. Ama yeraltına inmeden ö n c e , hiç d o ğ u r m a m ı ş genç bir inekle çiftleşir ve b i r oğlu olur. Baal kendi giysisini oğluna giydirir ve onu El'e emanet eder. En b ü y ü k teh­ like a n ı n d a Baal'in ilk b i ç i m i n e , kozmik boğa haline d ö n d ü ğ ü söylenebilir, aynı zamanda yeryüzüne bir daha d ö n e m e m e olasılığını da hesaba katarak halefini de güvenceye almaktadır. Baal'in. nasıl ö l d ü ğ ü n ü , d ö v ü ş t e m ı y e n i l d i ğ i m , yoksa Mot'un d e h ş e t verici varlığının mı onu yere sermeye yettiğini bilmiyoruz. Ugarit m i t i n i n ilginç y a n ı , g e n ç fırtına ve bereket tanrısı ve panteonun en son ö n d e r i olan Baal'in yeraltına İnip, orada Tammuz ve d i ğ e r b i t k i tanrıları gibi ö l m e s i d i r . H i ç b i r b a ş k a "BaalHadad," ne Mezopotamya'da tapılan Adad ne de H u r r i tanrısı T e ş u p benzer b i r son yaşamamıştır. (Ama daha geç b i r tarihte M a r d u k da her yıl "dağa kapatıldığı için yok oluyordu"). Bu yeraltına inişte Baal'e tamamlayıcı b i r ç o k yeni saygınlık y ü k l e m e isteği seziliyor: Su kaosuna karşı zafer kazanan ve dolayısıyla evrene egemen olan, hatta kozmogoniyi sağlayan ş a m p i y o n ; fırtına ve tarım bereketi tan­ rısı (Dagan'm, "tahıl tanesi'hin oğlu o l d u ğ u n u hatırlatalım); ama aynı zamanda egemenliğini b ü t ü n dünyaya (dolayısıyla yeraltına da) yaymaya kararlı b i r hükümdar-tann. Her ne olursa olsun bu son girişimin a r d ı n d a n El ile Baal a r a s ı n d a k i ilişkiler değişir. Ayrıca kozmik yapı ve r i t i m l e r de güncel biçimlerine kavuşurlar. Metin yeni b i r b o ş l u ğ u n a r d ı n d a n tekrar başladığında, i k i haberci El'e Baal'in cesedim b u l d u k l a r ı n ı bildirirler. El yere oturur, giysilerini parçalar, bağrını döver ve yü3 5

w

Gordon, UfanUc Mctııuol, Vll. 50 2", Driver, Gıııaauitt Myllts aitti Lcgeııtls, 5. 101 Gordoıı, a.g.y., § 67.1: 1-8, çev. Oldenbtırg, a.g.y., s. 133. 192


H1TITLER1N VE

KENAN Ut ARİN DİNİ

zünü yırtar; kısacası Ugarıı'te uygulandığı şekliyle yas

ritüelini

öldü!" diye haykırır, "İnsan kalabalıkları ne olacak ş i m d i ? "

41

ilan eder. "Baal

El birden h ı n c ı n d a n

ve i n t i k a m isteğinden k u r t u l m u ş gibidir. Gerçek b i r evren egemeni tanrı g i b i d a v r a n m a k t a d ı r ; Baal'in ö l ü m ü y l e evrensel h a y a t ı n tehlikeye girdiğini fark etmek­ tedir. El, e ş i n d e n Baal'in yerine oğullarından b i r i n i kral ilan etmesini ister. Aşe­ rat " k o r k u n ç " A t h a r i seçer, ama o tahta çıktığında onu işgal edebilecek kadar bü­ y ü k olmadığını anlar ve kral olamayacağını kabul eder. Bu arada Anat cesedi aramaya gider. Cesedi b u l d u ğ u n d a onu omzuna alır ve kuzeye yönelir. Cesedi g ö m ü n c e , hatırı sayılır miktarda davar kurban ederek ce­ naze ş ö l e n i n i hazırlar. Bir süre sonra Anat Mot'la karşılaşır. Onu tutar ve "bir bı­ çakla keser; kalbura atıp çalkalar; ateşte kızartır; d e ğ i r m e n d e Öğütür; tarlalara eker ve kuşlar onu yer."' Mot'a bir demet tahıl gibi davranan Anat b i r t ü r cina­ 2

yet ritüeli gerçekleştirmektedir. Bu ö l ü m turu genellikle b i t k i tanrılarına ve ruh­ larına ö z g ü d ü r .

43

M o t ' u n daha sonra yemden hayata d ö n m e s i n i n nedeninin b u ta­

rımsal t ü r d e k i cinayet olup olmadığı da sorulabilir. Ne olursa olsun, Mot'un ö l d ü r ü l m e s i Baal'in yazgısıyla ilişkisiz değildir. E l d ü ş ü n d e Baal'm yaşadığını ve " g ö k t e n yağ yağdığını ve sel yataklarından bal aktı­ ğını" g ö r ü r (bunlar Kitabı Mukaddes'teki imgeleri hatırlatıyor,

krş.

fiezekiel

3 2 ; H ; E y ü b 20;17). Katıla katıla güler ve oturup dinleneceğini açıklar; çünkü "şanlı Baal y a ş a m a k t a d ı r , Yeryüzünün Prensi v a r d ı r . "

44

Ama nasıl k i Yam hayata

geri d ö n m ü ş s e , M o t da yedi yıl sonra yeniden belirir ve Anat'ın kendisine yaptık­ larından, ayrıca Baal'in egemenliği elinden a l m a s ı n d a n y a k ı n ı r . İki rakip yeniden kavgaya başlar. Kapışırlar, yabani ö k ü z l e r gibi birbirlerine tos v u r u p tepik atar­ lar, yılanlar gibi birbirlerini ısırırlar; sonunda Baal üstte Mot altta yere yuvarla­ nırlar. Ama g ü n e ş tanrıçası Şapaş Mot'a El'in uyarısını aktanr ve d o v ü ş u s ü r d ü r ­ mesinin bir faydası olmadığını söyler. Mot da buna boyun eğer ve Baal'in ege­ menliğini tanır. Ancak k ı s m e n anlaşılabilen birkaç başka b ö l ü m ü n a r d ı n d a n Anat, Baal'in ebediyen Kral olacağı ve " ö k ü z ü n sesi ceylan sesine, ş a h i n i n sesi de serçe

DriveT, ag.y., s. 109; Caquot ve Sznycer, Relıgioııs ıiu Proche-Orient, (ed. Labat), içinde, 5. 424-25. Driver, s. 111; Caquot ve Sznycer, a g.y., s. 430. Mot'un bir "hasat ruhu" olarak görülmesi gerektiği de önerilmiştir, ama onun "ölüm"e iliş­ kin çızgilen fazla belirgindir; yeralıtnda veya çölde oturmakta ve dokunduğu her şey yıkıma uğramaktadır. Driver, a.g.y., s. 113. 193


DINSEL

İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARİHİ -1

sesine b e n z e d i ğ i zaman" bir barış çağı başlatacağı haberini alır.

52. K e n a n D i n s e l B a k ı ş ı — Bazı yazarlar b u m i t i

bitki b ü y ü m e

sürecindeki

ö l ü m ve her yıl yeniden beliriş olarak yorumlayabileceklerini sandılar. Ama Su­ riye ve Filistin'de yaz mevsimi bitkisel hayatın " ö l ü m " ü n e yol açmaz; tam tersine yaz, meyve mevsimidir. Çiftçiyi korkutan kavurucu sıcak değil, uzun s ü r e n ku­ raklıktır. Demek k i M o t ' u n zaferinin Eski Ahit'te de y a n k ı l a n g ö r ü l e n yedi yıllık kuraklık d ö n g ü s ü n e denk d ü ş m e s i daha akla yakın g ö r ü n m e k t e d i r (Tekvin 4 1 ; Sa¬ muel 24:12 v d )

w

Ama m i t i n ilgi alanı, b i t k i b ü y ü m e

ritmiyle

olası ilişkilerinin dışına taşar.

Aslında b u d o k u n a k l ı ve k i m i zaman görkemli olaylar bize tanrısal v a r o l u ş u n öz­ g ü ! bir b i ç i m i n i gösterirler;

bu öyle bir varolma tarzıdır k i , yenilgiyi

ve

" ö l ü m " ü , g ö m ü l e r e k (Baal) veya parçalanarak (Mot) "yok olmayı," sonra az çok d ö n e m s e l bir b i ç i m d e "yeniden ortaya ç\kış"lar\ içerir. H e m k o p u k k o p u k hem de d ö n g û s e l b i r b i ç i m d e s ü r e n b u varoluş t ü r ü b i t k i b ü y ü m e s i d ö n g ü s ü n ü yöne­ ten tanrıların hallerini hatırlatır. Bununla b i r l i k t e , hayatın olumsuz y ö n l e r i n i , karşıt

ritimlerin

birleşik sistemi içinde birleştirmeyi hedefleyen yeni b i r dinsel

yaratım soz konusudur. Son tahlilde, b ü t ü n yenilgileri ve zaferleriyle birlikte, Baal'in kavgalan

ona

gök ve yer ü z e r i n d e k i egemenliğini sağlar; ama Yam denizde h ü k ü m s ü r m e y e de­ vam eder ve M o t da yeraltındaki ölüler diyarının efendisi olarak kalır. M i t l e r Ba­ al'in önceliğini ve buradan hareketle evreni ve insan toplumunu y ö n e t e n kuralla¬ n n ve hayatın sürekliliğini ortaya k o y m a k t a d ı r . Yam ve Mot'un temsil

ettiği

"olumsuz yönler" de varlık gerekçelerini b u olguda bulurlar. Mot'un El'in oğlu olması ve özellikle de Baal'in onu yok etmeyi b a ş a r a m a m a s ı , ö l ü m ü n "kurallara uygunlugu"nu g ö s t e r m e k t e d i r : Son tahlilde ö l ü m h a y a t ı n onsuz olmaz koşulu¬ dur" Baal ile Yam arasındaki d ö v ü ş ü anlatan m i t herhalde Yeni Yıl b a y r a m ı n d a ve

Driver, s. 119. Krş. Cyrus Gordon, "Canaanite Mythology," s, 184, 195 vd; M. Pope, H/ıiM, c. 1, s. 262¬ 264. Gücünü, insanlann hayata duyduklan gözleri kapalı aşktan alan bir başka büyük ölüm tannsına, Mara'ya yalnızca Budhist mitolojide rastlanır. Ama doğal olarak Upanişadlar sonrası dönemin Hint bakış açısına gore, hayat-cinsellik-ölüm-hayata geri dönüş dön­ güsü kurtuluş yolundaki en büyük engeli oluşturmaktadır (bkz. bu kitabın ikinci cildi). 194


MTITLEKİN

VE KENAN L1LA1UN

DİNİ

Baal-Mot çaûşmasını anlatan da hasat münasebetiyle t ö r e n b i ç i m i n d e s ö y l e n i y o r ­ du; ama b u g ü n e dek bilinen hiçbir metinde b u olgulara d e ğ i n i l m e m e k t e d i r . Aynı şekilde t a p ı m i ç i n d e ö n e m l i bir rol oynadığı bilinen k r a l ı n da b u mitsel-ritüel se­ n a r y o l a r ı n d a Baal'i temsil ettiği varsayılabilir; ama b u g ö r ü ş h e n ü z t a r t ı ş m a l ı d ı r . Kurbanlar tanrılara sunulan besinler olarak kabul ediliyordu. Kurban sistemi Es­ k i Ahit'teki sisteme benzer g ö r ü n m e k t e d i r : Kurban yakılmasını, "barış" veya "ruh birliği" k u r b a n ı veya adağını ve kefaret k u r b a n ı n ı içeriyordu. Rahiplere verilen ad, khnm, Ibranicedekiyle (hohen) aynıydı. Rahiplerin yanı sıra rahibelerden (ferine) ve " k u t s a n m ı ş " kişilerden (kadeUm) de söz edilmektedir. (Kitabı Mukaddesle b u terim kutsal fahişeliği ifade eder, ama Ugarit

metinleri

hiçbir benzer anlam behrtmezler). Son olarak da k â h i n rahipler veya peygamber­ lerden söz edilir. Tapmaklarda sunaklar vardı ve tanrıların tasvirleri ya da tannsal simgelerle süslenmişlerdi. T a p ı m , kanlı kurban törenlerinin d ı ş ı n d a , d a n s l a r ı ve ileriki tarihlerde peygamberleri öfkelendirecek orji t ü r ü çeşitli jestleri de içe­ riyordu.

Ama belgelerdeki b o ş l u k l a r ı n Kenan dinsel y a ş a m ı h a k k ı n d a ancak yak­

laşık tahminlerde b u l u n m a m ı z a izin verdiğini unutmamak gerek. Elimizde hiçbir dua bulunmuyor. Hayatın tanrısal bir bağış olarak kabul edildiğini

biliyoruz,

ama İ n s a n ı n y a r a n h ş m i t i h a k k ı n d a hiçbir bilgimiz yok. Bu t ü r b i r dinsel bakış yalnızca Kenan'a ait değildi. Ama buradaki b a k ı ş ı n ö n e ­ m i ve a n l a m ı , Kenan'a giren Israiloğullarının insanı k a r m a ş ı k b i r t a p ı m etkinliği­ ne s ü r ü k l e y e n ve orji t ü r ü aşırdıklarına k a r ş ı n yücelikten yoksun olmayan b ö y l e b i r evrensel kutsallık türüyle k a r ş ı l a ş m a ! a n nedeniyle, sonradan arttı. Hayatın kutsallığına i n a n ç İsrailliler tarafından da paylaşıldığına g ö r e , hemen b i r sorun g ü n d e m e geliyordu: Böyle bir i n a n ç Kenan dinsel ideolojisiyle b ü t ü n l e ş t i r i l m e d e n nasıl k o r u n a c a k t ı ? Kenan dinsel ideolojisi, g ö r d ü ğ ü m ü z gibi, b ü t ü n h a y a t ı n sim­ gesi, başlıca t a n n Baal'in aralıklı ve d ö n g ü s e l v a r o l u ş tarzı etrafında o d a k l a n m ı ş özel b i r teoloji gerekli kılıyordu. A m a Yahve b u v a r o l u ş b i ç i m i n i p a y l a ş m ı y o r d u (zaten E l de b u hali p a y l a ş m ı y o r d u , ama başka k ü ç ü k d ü ş ü r ü c ü değişimler geçir­ m i ş t i ) . Aynca Yahve t a p ı m ı de belli sayıda kurban içeriyor, ama Yahve t a p ı m davranışlarının kendisini sınırlamasına izin vermiyordu: M ü m i n i n itaat ve g ü v e n aracılığıyla içsel d ö n ü ş ü m yaşamasını istiyordu (§ 114), ileride göreceğimiz gibi (§ 60), İsrailliler

b i r ç o k Kenan dinsel unsurunu

ö z ü m s e d i l e r . "Ama b u etkilenmelerin kendisi ç a t ı ş m a n ı n b i r y ö n ü y d ü : Baal kendi silahlarıyla yeniliyordu. Bütün yabancı g r u p l a r ı n , hatta H u n i l e r ve daha sonra Filistinliler gibi Sami olmayanların bile Kenan'a geldikten çok kısa bir süre sonra

195


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARİHİ -1 kendi dinleri h a k k ı n d a k i her şeyi u n u t t u k l a r ı dikkate alınırsa, Yahve ile Baal ara­ s ı n d a k i b u m ü c a d e l e n i n bu kadar uzun b i r s ü r e devam etmesi ve b i r ç o k uzlaşma­ ya ve sadakatsizliğe k a r ş ı n Yahveciligin zaferiyle sona ermesi, insanlık a ğ s ı n d a n olağanüstü b i r s ü r e ç olarak değerlendirilecektir."

R. de Vaux, Hislaire ancienne â'hraêi, c. I , s. 147-148. 196

411


E L E Ş T İ R E L KAYNAKÇA

§ 43. Hititlerin tarihi ve kültürü üzerine, krş. A Goetze, Kieıııasien {2. baskı, 1957), O. R Gurney, The Hittites (Harmondsworth, 1952; 2. baskı, 1954; son baskı, 1972). Huniler hakkında, krs. E, A. Speiser, "The Hurnan Participation in the Civilisation of Mesopotamia, Syria and Palestine" (Cahiers d'Histoire Mondiale, I . 1953, s 311-327); F Im­ para ti, i Hurri ti (Floransa, 1964); R. de Vaux, "Les Hurrttes de l'histoire et les Hontes de la Bible" (Revue Biblique, 74, s. 481-503). Hitit çıvı yazısı metınlen ve bunlann 1956'e kadar yayımlanmış çevinleri için, bkz, E. La­ roche, "Catalogue des textes hittites," Revue Hittite et Asifliiique, XIV, 1.956, s. 33-38; 69¬ 116; XV, 1957, s. 30-89; XVI, 1958, s. 18-64 En önemli metinler A Goetze (ANET, s, 120-128, 201-211, 346-364, 393-404), H. Güterbock, E, Laroche, H Otten, M. Vieyra ve diğer yazarlar tarafından çevrildi; bu çevirilenn kaynakçası için: Gumey, a.g.y., s. 224. En son Fransızca çevin Maunce Vieyra'ninkidir: Les Religions du Proche-Orient içinde (1970), s. 525-566. Hitit dininin genel anlatımlan içinde, şu çalışmalan sayalım: R. Dussaud, "La religion des Hittites et des Hountes," E. Dhorme ve R. Dussaud (éd.), La religion de Babylome içinde, s. 333-353, H. Güterbock, "Hittite Religion," Forgoiien Religions içinde, V. Ferm (ed.) (New York, 1950), s. 81-109; aynı yazar, "Hittite Mythology," S. N. Kramer (éd.), Mythologie s of theAncient WorW içinde (1961), s. 141-179; H. Otten, "Die Religionen des Alten Kleinasien," Harufituch der Orientalistik Bd. VIII, 1964, s 92-116, Maunce Vieyra, "La religion de l'Anatolie antique," Histoire des Religions içinde, l , s, 258-306, Giuseppe Furlani'nin La Religione degli Ritim (Bologna, 1936) adlı kitabı, yazar (Güterbock'un vardığı hükme göre, "Hitt. Rel.," s. 109) yalnızca o dönemde sayıları az olan Hitit metni çevirilerine ulaşabilmiş olsa da, hala yararlıdır. Aynca bkz. E. Laroche, Recherches su'- les noms des dieux hittites (Paris, 1947); aynı yazar, "Tessub, Hebat et leur tour," fouinai of Cuneiform Studies, I I , 1948, s. 113-136, aynı yazar, "Le panthéon de Yaztlikaya," aynı dergi, VI, 1952, s. 115-123. Hitit tannlannm ve mitlerinin özet bir anlatımı için, krş. Einar von Schuler, WtiM, 1, s. 172-176 (tanrılar ve tanrıçalar), 196-201 (güneş tannlan), 208-213 (fırtına tanrıları) Kralın dinsel rolü hakkında, bkz. O. R Gumey, "Hittite Kingship," S. H. Hooke (ed.), Myth, RıtuaJ and Kingship içinde, (Oxford, 1958), s. 105-121. Ritüeller hakkında, bkz. B. Schwanz, "The Hittite and Luwian Ritual of Zarpiya of Kizzuwatna,"JA05, 58, 1938, s, 334-353; M . Vieyra, "Rues de purification hittites," RHR, 119, 1939, s. 121-153; H. Otten, Heihilische Totenri tıtüle (Berlin, 1958). Yeni Yıl bayramı (purulli) hakkında, bkz. Volkert Haas, Der Kult von Nenk: Ein Beıtrag zur hethitischen Religiongeschichte

(Roma, 1970), s. 43 vd. Orduya, bir bozgunun ardından yapılan arınma ritüeli arkaikliğıyle dikkat çeker, bir in­ sanın, bir tekenin, küçük bir köpeğin ve bir domuz yavrusunun kurban edilmesini içerir. Bu kurbanlar ikiye kesilir ve ordu bu yanm parçaların arasından geçer. Krş O. Masson, "A pro197


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ - i

pos d'un rimel hittite pour la lustration d'une armée," RUR, 137, 1950, s. 5-25; Gumey, The Hittites, s. 151. Yahve'nin İbrahim'le anlaşma yaparken istediği kurbanla benzerliğe dik­ kat çekilmiştir (Tekvin 15:9-18). Kurbanlann iki yansı arasından rituel geçişe birçok halkta rastlanmaktadır; bkz Frazet, Folklore m the Old Testament (Londra, 1919), 1, s. 393-425; aynca krş. T Gaster, Myth, Legçndand Custom in the Old Testament (New York, 1969), kay­ nakça ekleri için s. 363 vd. Bu kaynakçaya şu çalışmaların da eklenmesi gerekir; ] , Hennin¬ ger, "Was bedeutet die rituelle Teilung eines Tieres in zwei Hälften?" Biblica 34, 1953, s. 344¬ 353; Ad. E. Jensen, "Beziehungen zwischen dem Alten Testament und der nilotischen Kul­ tur in Afrika," S. Diamond (ed.). Culture m Histoıy içinde, (New York, 1960), s. 449-466. Dua hakkında, bkz. O. R. Gurney, Hittite Prayers (1940) ve E. Laroche'un belirlemeleri, "La prière hittite: vocabulaire et typologie" (Annuaire, Ecole Pratique des Hautes Etudes, V. Section, c. LXX11, 1964-65, s. 3-29). § 44. H. Otten, Die Ueherliejëningerc £Îes Telepinu-Myihtis (Mît), d. Vorderasiatiscfvaegyptistfien Gese lisch a/i, 46,1, Leipzig, 1943) adlı eserinde mitin çeşitli versiyonlarım çözümlemiştir. Kar­ şılaştırmalı yorum için, T. Gaster, Thespis (gözden geçirilmiş ikinci baskı, New York, 1961), s, 295 vd. Aynca bkz, Gtiterbock'un çözümlemesi: "Gedanken über das "Werden des Gottes Telipinu," Festschrift Johannes Friedrich (Heidelberg, 1959), s, 207-211; aynı yazar, "Hittite Mythology," s. 144-148. Baş kahramanın fırnna tanrısı olduğu versiyona göre, büyük güneş tannsı "bin tann"yı şölene davet eder, ama yiyip içmelerine karşın, tannlann ne açlıklan ne de susuzluktan ge­ çer. İlk habercilerin uğradığı başarısızlığın ardından, fırtına tannsının babası kendi babasını aramaya gider ve "tohumtenn çürüyüp, her şeyin k«mması"na yol açacak bir günahı kimin işlediğini sorar. Büyük baba cevap venr: "Senin dışında kimse günah işlemedi!" (Güterbock, "Hittite Mythology," s. 145-146). Gaster, Teiepımı'ya ve bereket tanrılarına ilişkin mitsel-ritüel senaryoîanndaki birçok or­ tak unsuru ortaya çıkardı; krş, Thespis, s. 304 vd, § 45. Uluyanka hakkında, bkz. son olarak çıkan, A Goetzeı, Kleinasien, s, 139 vd ve E, V, Schuler, WdM, 1, s 177-178. Miti nakleden metnin başında şöyle bir giriş vardır "Nerik (kentinin) fırtına tannsının kutsal adamı (= rahibi) Kellasin sözleri şöyledir: Aşağıdakiler, göğün fırtına tanrısının puruUi bayramında söylenmesi gerekenlerdir: Sözlen söylemenin zamanı geldiğinde (yanı bayramın kutlanacağı anda): 'Ülke gelişsin ve zenginleşsin, ülke korunsun ve eğer ülke gelişir ve zen­ ginleşirse, puruili bayramı kutlanır' " (çev. M. Vteyra, "Les religions d'Anatolte," s. 288; krş. Goetze, ANET, s. 125). Karşılaştırmalı yorum için, Gaster, Thespis, s. 256 vd. § 46. Kumarbi hakkında, bkz. H. G. Güterbock. "The Hittite version of the Human Kumarbi Myths: Oriental Forerunners of Hestod," American/ouma I of Archaeology, 52, 1948,s. 123198


HITITLERIN VE KENAN ULARıN DINI

124; aynı yazar, "Hittite Mythology," s. 155-172, H . Otten, Mythen vom Coite Kumarbi (Ber­ lin, 1950); P. Meriggi, "I miti dt Kumarbi, il Kronos Humco," Athenaeum, özel sayı 31 (Pavia, 1953), s. 101-115; C. Scott Littleton, "The 'Kingship m Heaven' Theme" Caan Puhvel (ed.). Myth and Law Among the lııdo-Europeans, Univ. of California Press, 1970, s. 83-121). s, 93¬ 100. Ullikummi hakkında, bkz. H. G. Güterbock, The Sting of Ulhhummi (New Haven, 1952). H . Baumann, Das doppelte Geschlecht (Berlin, 1955) adlı zengin ama karışık kitabında, megalit gelenekler, çift cinsiyetlilik ve gökle yerin ayrılmasına ilişkin kozmogoni izleği arasın­ daki ilişkileri doğru görmüştür. Topraktan doğan insanlar miti hakkında, krş. Dinler Tarihim Giriş, s. 239'daki kaynak­ ça. Bu izlege özellikle de Kafkasya'da çok bol rastlanmaktadır; krş. A von Lowts of Menar, "Nordkaukasische Steingeburtsagen," AKW, XIII, 1901, s. 509-524. Tanrısal varlıklann bir petra genetréc'ten (= Glu Tannça= matrix muııdO doğuşunu nakleden mitler hakkında, krş, R. Eisler, Weltmantel und Himmelszelt (Münih, 1910), 11. s. 411, 727 vd; M. Eliade, Forgerons et Alcfu'misttî, s. 44 vd, 191.

§ 47, Byblos'lu Philon'un Historian tes Phoinifees I Fenike Tünhi] adlı eserinin dine ilişkin par­ çalan Carl Clemen tarafından çevrildi ve yorumlandı; Dre phönikische Religion narh Philo von Byfclos (Leipzig, 1939), W. G. Lambert'in yayımladığı ve çevirdiği bir çiviyazısı metni beş tanrı kuşağının birbirlerini kanlı bir biçimde izlemesini betimler; oğullar babalanın ve annelerini öldürür, anneleri ve kız kardeşleriyle evlenir ve sırayla egemenliği gaspederler. Bu metinde Hesıodos'un Theogon/a'sıyla bazı benzerlikler fark edilmiştir; krş. W. G. Lambert ve P. Walcot, "A New Babylonian Theogony and Hesiod." Kadmos, 4, 1965, s, 64-72; aynca bkz. C. Scott Littleton, a.g.y,, s. 112-114. Stig Wikander tann kuşaklanyla ilgili Hitit ve Yunan mitlerinin iran'daki bir koşutunu gün ışığına çıkartmıştır. Kaynak yakın tarihlidir (Firdevsî'nİn 976'ya doğru yazdığı Şehname), ama kahramanlar-Cemşid, Dahhak, Feridun-mitolojik Yiraa, Azi, Dahâka, Thraètaona ki­ şiliklerinin bir anlamda "tarihselleşlirilmiş" versiyonlarını sunmaktadır. Sonuç olarak "tanrısal egemenlik" miti Hint-Avrupa geleneğinin bütünleyici bir parçası olarak kabul edilebilir. (Krş. Sıig Wikander, "Histoire des Ouranides," Cahiers du Sud, 36, 1952, s. 8-17). Ama diğer HintAvrupa halklannda bu mit bulgulanmamı$tır Scott Littleton, Babil anlatılannı (Etiuinii FIiş ve Lambert'in çevirdiği parça) tann kuşaklanyla ilgili bütün mitlerin son kaynağı olarak görme eğilimindedir; krş, "The 'Kingship in Heaven' Theme," s, 109 vd.

§ 48. Filistin'in erken tunç çağından sonraki tarihi hakkında, bkz. P. Garelfi, Le Proche-Ori­ ent Astaliifue îles origines aux invasions îles Peuples de ht Mer, Paris, 1969, s. 45 vd; B. Mazar, "The Middle Bronze Age m Palestine" (Israel Exploration Journal içinde [Kudüs], 18, 1968, s. 65-97); R de Vaux, Histoire ancienne d'Israël, des origines à 1 'installotion en Canaan, Paris, 1971, s, 61-121 (mükemmel kaynakçalar). Amoritler hakkında, bkz. S. Moscati, ! predecessor! d'israele. Sindi sulle più antiche genti se-

199


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ -1

mitiche in Siria e Palestina (Rema, 1956); I. J. Gelb, T h e Early History of the West Semitic Pe­ oples," journal of Cuneiform Studies, 15,1961, s. 27-47; K. M. Kenyan, Amontes aid Canaanites, Londra, I960; R. de Vaux, a.g.y , s. 64 vd. Tel Hariri'de (eski Mari) yapılan kazılarda, Akkadçanm "eski Bakıl" lehçesinde yazılmış binlerce tablet gun ışığına çıkarılmıştır. Bu tabletler bazı tannlann, öncelikle de Anaı, Dağarı, Addu'nun isimlerini vermektedir. Ama mitolojik metinler bulunamadığı için, temel dinsel inançları ve kavramlan bilemiyoruz. Amuttu kavmine ismini veren taun olan Araumı, "(toprağı işlemek için) dizlerini bük­ meyi bilmeyen, çığ eı yiyen, hayatı boyunca bir evi olmayan ve öldükten sonra gömülmeyen bir adamdır;" metni alıntılayan R. de Vaux, s. 64, Sonraki üç binyıl boyunca. Roma İmpara­ torluğundan Çin'e kadar büyük kent uygarlıklan için tehlike oluşturan "barbarlar" (Cer­ menler, Avadar, Hunlar, Mogollar, Taıatlar) hakkında benzer niteleme kalıpları kullanılacak­ tır. Bu Amoritlerin, Kitabı Mukaddes'te soz edilen Amoritler ile hiçbir ilişkisi olmadığını be­ lirtelim. "Kitabı Mukaddes, Filistin'in İsrail öncesi dönemindeki nüfusunun bir bölümü için Amurru adım kullanmıştır" (de Vaux, s 68). Kenan uygarlığı ve dini hakkında, bkz. j . Gray, TJıe Ciinauııiies, Londra, 1964; aynı ya­ zar. The Legacy ojCanaan (2. baskı, Leiden, 1965); Margaret S. Drawer, Ugarit (= Cambridge Ancient History, c. 11, bol. 21, b; 1968; mükemmel kaynakçalar); R. de Vaux, a.g y-, s. 123 vd; Marvin H. Pope ve Wolfgang Rolling, "Die Mythologie der Ugariter und Phönizier," WdM içinde, 1, s 219-312; O Eissíeldt, "Kanaanàisch-ugaritische Religion," Handbudl àtr Orienta¬ listik içinde, VIII, 1, Leiden, 1964, s. 76-91; A. Jirku, Der Myíhus der Kanaanáer, Bonn, 1966; ] . C de Moor, "The Semitic Pantheon of Ugarit" (Ugaril-Forsciiungen içinde, 11, 1970, s. 167¬ 228); H. Gese (H. Gese, Maria Hofner, K. Rudolph, Die Religion Altsynens, Altrabiens und der Mandaer içinde, Stuttgart, 1970), s. 1-23,2; F. M. Cross, Canaantte Mytk and Hebrew Epic (Cambridge, Mass., 1973). 19â5'e kadar basılan Ugarit metinleri C H . Gordon taralından çevnmyazi olarak yayım­ landı: Ugaritic Text-book, Roma, 1965; krş. aynı yazar, Ugaritıc Literature. A Comprehensive

Translation 0/ (he Poems and Prose lexis, Roma, 1949; aynı yazar, "Canaanite Mythology," S N. Kramer (ed.). Mythologies of the Ancient World içinde, s. 183-215, Başvurulan diğer çeviri­ ler: H. L. Ginsberg, "Ugaritic Myths, Epics and Legends," ANFT, s, 129-155; G. R. Driver, Ca­ naanite Myths and Legends, Edinburgh, 1956; A. Jirku, Kanaandische Mythen und Epen aus Ras Schamra-Ugarit, Güttersloh, 1962; A. Caquot ve M. Sznycer, "Textes Ougaritiques" (R. Labat (ed ), Les Religions du Proche Orient. Textes et traductions sacrésfeobyion/ens,oiigaritiques, hitti­ tes içinde, Paris, 1970, s. 350-458). Ugarit dini ve mitolojisi üzerine hatın sayılır bir edebiyat mevcuttur. Bu konudaki temel kaynakça şu eserlerde kaydedilmiştir: M. H, Pope ve W, Rolling, a.g.e. ; I L H. Rowley, Worship in Ancient Israel its Forms and Meaning, Londra, 1967, s. 11 vd; Georg Fob re r, ííisío ry oj Isra­ elite Religion (1968, lng. çev., New York', 1972), s, 42-43; R, de Vaux, a.g.y., s. 136 vd. El ve panteondaki rolü hakkında, bkz,. O. Eissíeldt, El im uganl/schen Pantheon, Leipzig,

200


HITI İ L E R İ N VE KENANL1LAR1N DIN!

1951, M . Pope, El in lite Vgaritic Texts, Leiden, 1955; D i l Oldenburg, The Conjlicí Between t i and Ba'alin Canaanite Religion, Leiden, 1969, özellikle 5. 15-45, 101-120, 164-170. Simdi bkz. F. M. Cross, Canaanite Myth and Hebrew Epic, s. 20 vd (Oldenburg'un tezinin eleştirisi, dipnot 51), Aynca krş. C, F. A. Schaeffer, The Cuneiform Texts of Rus-Shamra-Ugant, Londra, 1939, S, 60 vd; aynı yazar, "Nouveaux témoignages du cuite de El et de Baal â Ras Shamra-UgariL et ailleurs en Syne-Palestine" (Syria, 43, 1966, s. 1-19): Kazılarda bulunan El simgesi boga hey­ kelcikleri Tannsal isim olarak 1Í (e!) hakkında, bkz. J. J. M, Roberts, The Earliest Semitic Pant­ heon (Baltimore ve Londra, 1972), s. 31 vd, "Demek ki, Eski Akkadça U isminin bu tanrı hakkında oluşturduğu imge, insanlann muîluluguyla ilgilenen ve özellikle de çocuk doğur­ ma konularında etkin, yüce ama cana yakın bir tanrı ponresidir. Bu niteleme, Samı Dünyasinın geri kalanındaki El hakkında bildiklerimizle büyük ölçüde uyuşmaktadır" (a.g.y, S. 34). Dagan hakkında, bkz. Ed Dhorme, "Les avatars du dteu Dagon," RHR, c. 138, 1950, s. 129-144; Net Oldenburg, The Conflict...., s. 47-57.

§ 49. Baal hakkında, bkz. Arvıd S. Kapelnıd, Baal m ¡he Ras Shamra Texts, Kopenhag, 1952; Hassan S. Haddad, Baal-Hadad. A Study of the Syrian Storm-God (yayımlanmamış tez, Chicago Üniversitesi, 1%0); U. Cassuto, "Baal and Mot i n the Ugaraic Texts," Israel Exploration jour­ nal, 12,1962, s. 77-86; W. Schmidt, "Baals Tod und Auferstehung," ZRGG, 15, 1963, s. 1¬ 13; Ulf Oldenburg, The Conflict

s. 57-100, 122-142, 176-177; M. Pope ve W. Rölling,

Wo*M içinde, I , s. 253-269 (belli başlı metin çevirileri ve yorumları, kaynakçayla birlikte, s. 268-269), J. C. de Moor, The Seösonal Pattern in the Ugaritic Myth of Ba'lu (= Alter Orient und Altes Testament, 16), Neukirchen-Vluyn, 1971 ve özellikle F. M. Cross, Canûanife Myth and Hebrew Epic, s. 1'2 vd (Baal ve Anal), 147 vd (Baal ve Yahve'nin tanrısal tezahürleri), Baal'in Aşerat'] kaçırmasının ardından ilk tann çiftinin ayrıldığı şu sahneden anlaşılmak­ tadır: Baal, bir saray istemek üzere Aserat'ı El'in yanına gonderince, El "sevinçten sıçrar" ve sotar: Tannlan doğuran niye geldi?.,.. Yoksa El'e duyduğunuz aşk tnı sizi tasalandırıyor?" Ama Aşerat onu küçük görerek yanıt verir: "Bizim Kralımı;, Yargıcımız 'APiyân Ba'al'dır ve onun üstünde hiç kimse yoktur" (Ugaritic Manual, § 5 1 ; çev. Oldenburg, s. 118). Ancak da­ ha sonra. Baal Aşerat'ın 77 oğlunu yok edince (Ug. Man., § 75. Oldenburg, s. 119), tannça El'e yakınlaşır ve onu intikam almaya kışkırtır. Yam, yılan biçimindeki ejderha (ianırin) Lotan'a, Eski Ahit'in Leviathan'ma benzer. Krş Me^mur 74:14 "Leviathan'm başlarını ezdin." Yuhanna'mn Vahiyi'nde (12 3 vd) "yedi başlı, on boynuzlu, kızıl renkli bıiyuk bur ejderha'dan söz edilir. Yam hakkında bkz. Gray, a.g.y., s. 26 vd, 86 vd; Oldenburg, s 32-34, 134-137 ve T Gaster'm karşılaştırmalı incelemesi, Thespis.s. 114 vd. Koşar-ve-Hasis hakkında, bkz. Gaster'ın yorumlan, a.g.y., s. 161 vd. § 50. Tanrıça Anat hakkında, Baal'i işleyen eserler dışında, bkz. Arvid S. Kapelrud, The Vı-

201


D İ N S E L İNANÇLAR VE DUŞÜNCELF.R T A R İ H İ • I

oient Goddess Anat in the Ras Shamra Texts, Oslo, 1969; M. Pope, WdM, I , s. 235-24-1; WolfgangHelck, Betrachtutıgen zur grossen Gölün un den iltr verbundeneıı Gotüîeiteıı (Münih ve Vi­ yana, 1971), s. 151 vd, 200 vd, Anat ve Durga arasındaki benzerlikler konusunda, krş. Walter Dostal, "Ein Beitrag zur Frage des religiosen Weltbildes des frühesten Bodenbauer Vorderasiens" (Aıehıv Jiır Völherkunde, XII, 1957, s. 54-109), s. 74 vd. Anar/in "yamyamlığı" (Baal'in cesedini yer) hakkında, bkz. Charles Virolleaud, "Un no­ uvel épisode du mythe ugaritique de Baal" (Comptes-rendus de l'Académie des Inscriptions e t Belles-Lettres, 1960, s. 1B0-Î86) ve Michael C. Astour'un gözlemleri, "Un texte d'Ugarit ré­ cemment découvert et ses rapports avec l'origine des cultes bacchiques grecs," RHR, c, 154, 1963, s. 1-15; aynı yazar, Heflenosemitica (Leiden, 1964; düzeltmeler ve ek notlarla yeni baskı, 1967), s. 170 vd; W. F. Albright, Yohveh and the Gods of Canaan (New York, 1968), s. 131 vd. Anat-Aştarte ilişkileri hakkında, krş. J.J. M. Roberts, Tîıe Earliest Semiiic Panthéon, s 37 vd; Wolfgang Helck, Betrachiungen, s, 155 vd. Tannça Aştane, Anat'ın gölgesi gibidir ve nere­ deyse hiçbir rol oynamaz. "Yeni bir mitolojik metin ona önemini iade etmiş ve savaşçı karak­ teriyle, adaletin ve hakkın koruyucusu rolünü vurgulamıştır" (R. de Vaux, a.g.y., s. 145; Charles Virolleaud'nun yayımladığı bir metni. Le Palais Royai d'Ugarit, c, V ve W. Hernıann'm yorumunu, "Astarı," Mıtt. jiir Orient/orschurcg, 15, 1969, s. 6-55, kaynak olarak kullanmakta­ dır.) Saray-tapmagın kozmolojik simgeselligi hakkında, bkz. M. Eliade, Le Mythe de l'éternel retour (yeni baskı, 1969), s. 17 vd; aynı yazar, "Centre du Monde, Temple, Maison" (Le symbolisme cosmique des monuments religieux: içinde. Série Orientale Roma, XIV, Roma, 1957, s. 57-82); Ananda Coomaraswamy, "The Symbolism of the Dome," ludion Historien! Quar¬ terly, 14, 1938, s, 1-56, Loren R, Fisher, "Création at Ugarit and in the Old Testament," Ve­ lus Tesiameiiium, XV, 1965, s, 313-324; ayrıca krs. U, Cassuto, "Il palazzo di Ba'al nella tavolalIAB di Ras Shamra," Orientalia, özel sayı 7, 1938, s. 265-290; A S. Kapelrud, "Temple Building, a Task for Gods and Kings," Onentalia, 32 (1963), s, 56-62. § 51. Mot hakkında, bkz. son olarak çıkan Oldenburg, a.g.y., s, 35-39; M. Pope, W.d.M içinde, L s, 300-302; Cross, a.g.y., s. 116 vd. Aynca krş. U. Cassuto, "Baal and Mot in the Ugaritic Texis," isrœ! Exploration Journal, 12, 1962, s. 77-86. Athtar hakkında, krs. J. Gray, "The Désert God Attr i n the Literatüre and Religion of Ca­ naan," JNES, 8, 1949, s. 72-83; A Caquot, "Le dieu Athtar et les textes de Ras Shamra," Syria, 35,1958, s, 45-60; Oldenburg, a.g.y., s, 39-45. § 52. Ugarit'teki Baal tapımı hakkında, bkz. Kapelrud, Baal in the Ras Shamra Texts, s, 18 vd; aynı yazar, The Ras Shamra Discoveries and the Old Testament (Norman, 1963); aynca krş. J. Gray, "5acral Kingship in Ugarit," Ugaritica VI içinde (Paris, 1969), s. 289-302. Bereket tapımlanna özgü arkaik unsurlara çok sık rastlanmaktadır: taş falluslar, çıplak tanrıça imge202


H1TITLEHIN VE KF_NANUL\K1N DİNİ

leri, boga biçimli Baal; bazı rahipler hayvan maskları ve boynuzlar takıyorlardı (krş. Schaeffer, a.g.y„ s. 64, Levha X, Şek. 2). Çıkarılan günahlann kefareti olarak erkekler ve kadınlar (ve kral ve kraliçe) tarafından yapılan kamusal kurban törem hakkında, bkz. A. Caquot, "Un sacrifice expiatoire à Ras Shamra," RHPR, 42, 1962, s. 201-211. R. de Vaujc'nun da belirttiği gibi, a.g.y., s. 146, Kenan ve israil kurbanlarının "ortak bir ritüeli vardı; örneğin Karmel DağYnda Baal peygamberleri ve llyas yakmalık kurbanı aynı bi­ çimde hazırlarlar, 1. Krallar, 18." Kenan tapımı hakkında, bkz. son olarak çıkan, Fohrer, History of Israelite Religion, s. 57 vd, yakın tarihli kaynakça bilgilerini içermektedir. Yahve ile Baal arasındaki çatışma hakkında, bkz. daha aşağıda kaydedilmiş kaynakça, § 60. Keret ve Agat-Danel manzum destanları ve onlann Yunanca koşutlan hakkında, krş. Cyrus A Gordon, The Common Background of Greek and Hebrew Civilisations (New York, 1965), s, 128 vd (Yazar Keret destanını "Troyalı Helena motifinin bilinen en eski örneği" olarak kabul etmekledir; Hint-Avrupa kökenli bu motif Hindistan ve Yunanistan'da bulgulanmıştır, ama Mezopotamya ve Mısır'da bilinmemektedir; s, 132 vd). Bu sorun hakkında, aynca bkz. Michael C, Astour, Hellenosemitica (2. baskı, 1967), bu yazar Suriye-Filistin dün­ yasıyla Yunan dünyası arasındaki karşılıklı alışverişleri ve benzerlikleri, coğrafi koşullar ve onlann kendilerine özgü siyasi mızaçlanyla açıklamaktadır. "Her iki alan da kızılmış, coğrafi açıdan parçalanmış, merkezi bir ekseni olmayan topraklardı. Bu da benzer devlet oluşumlanna ve iç düzenlere yol açtı ... Yunan ve Batı Sami dünyaları, dışandan gelen bir imparator­ luk tarafından fethedilmedikleri surece birleşme ve merkezileşme yetisinden yoksun, küçük devletletden oluşan ortak bir çember oluşturdular" (s. 358-359).


VII.

BÖLÜM

"İSRAİL ÇOCUKKEN..."

53. T e k v i n ' i n İ l k i k i B ö l ü m ü — İsrail d i n i tam anlamıyla kitaplı b i r dindir. Bu yazılı külliyat, k u ş k u s u z o l d u k ç a eski sözel gelenekleri temsil eden çeşitli yaşlar­ da ve y ö n e l i m l e r d e - m e t i n l e r d e n oluşmakla birlikte; söz konusu gelenekler, yüz­ yıllar boyunca ve farklı ortamlarda yeniden y o r u m l a n m ı ş , düzeltilmiş ve kâğıda dökülmüştür.

1

Modern yazarlar israil d i n i n i n tarihini ibrahim peygamberle başla­

tırlar. G e r ç e k t e n de geleneğe g ö r e , IsrailoguHarının atası olmak ve Kenan ülkesi­ n i sahiplenmek üzere T a n n tarafından seçilen kişi odur. Ama Tekvin'in i l k onbir b ö l ü m ü , yaratılıştan tufana ve Babil Kulesi'ne kadar, İ b r a h i m ' i n s e ç i l m e s i n d e n ö n ­ ceki mucizevi olaylan anlatırlar. Bu b ö l ü m l e r i n y a z ı m ı n ı n , Pentatok'deki d i ğ e r b i r ç o k m e t n i n y a z ı m ı n d a n daha y a k ı n tarihli o l d u ğ u bilinmektedir. Diğer yandan en önemliler a r a s ı n d a saydabilecek bazı yazarlar, kozmogoni ve k ö k e n m i t l e r i n i n (insanın yaratılışı, ö l ü m ü n k ö k e n i vb) İsrail'in dinsel bilincinde i k i n c i l b i r r o l o y n a d ı ğ ı n ı iteri s ü r m ü ş l e r d i r . Özetle söyledikleri, Ibranilerin i l k başlangıcın m i ­ tolojik ve masalsı olaylarını anlatan k ö k e n l e r i n tarihinden çok, "kutsal tarih"le, yani Tanrı'yla ilişkileriyle ilgilendikleridir. Bu, belli bir d ö n e m d e n itibaren ve özellikle de belli bir dinsel seçkinler grubu için d o ğ r u olabilir. Ama buradan hareketle, b ü t ü n arkaik t o p l u m l a r ı heyecanlan­ d ı r a n kozmogoni, i n s a n ı n yaratılışı, ö l ü m ü n k ö k e n i ve bazı diğer y ü c e olaylar gi­ b i sorunlara İsraillilerin atalarının ilgisiz kaldıkları sonucuna varmak için bir ne­ den y o k t u r . G ü n ü m ü z d e , "reformlar"dan 2500 yıl sonra bile, Tekvin'in i l k bö­ lümleri İ b r a h i m peygamberin mirasçılarının hayal g ü c u n u ve dinsel düşüncesini

Pentatök'un, yani Kitabı Mukaddes'in ilk beş kitabının (Tora) kaynaklan ve yazımı, gün­ deme hatın sayılır sorunlar getirmiştir. Bizim konumuz açısından, kaynakların şu terimler­ le beiinildiğıni hatırlatmak yeterli olacaktır Yahveci kaynak, çünkü bu en eski kaynak (MÖ X. veya IX. yüzyıl) Tann'ya Yahve adım verir; Ebhimri kaynak (biraz daha yakın tarihlidir, "Tann"yı Elohim olarak adlandınr); Ruhban kaynağı (en yakın tarihlisidır; rahip­ lerin eseri olan bu kaynak, tapım ve Yasa üzerinde durur) ve Testıiyeti kaynak (bu kay­ nak yalnızca Teşriiye kitabında bulunur). Bununla birlikte çağdaş Eski Ahit eleştirilen açısından, meün çözümlemesinin daha karmaşık ve aynntılı olduğunu ekleyelim. Aksını belınmedikçe, alıntıları Kudüs Kitabı Mukaddesi'nden yapıyoruz. 204


-ISRAIL Ç O C U K K E N .

beslemeyi s ü r d ü r m e k t e d i r . Bu nedenle biz m o d e m çag öncesi geleneği izleyerek, a n l a t ı m ı m ı z a T e k v m ' i n i l k b ö l ü m l e r i y l e başlıyoruz. Bunların daha geç tarihlerde yazılmış olmaları b i r sorun ç ı k a r m a z ; çünkü i ç e n k arkaiktir ve aslında İ b r a h i m d e s t a n ı n d a n daha eski anlayışları yansıtmaktadır. Tekvin ş u m e ş h u r b ö l ü m l e açılır; "Başlangıçta Tanrı (Elohim) göğü ve yeri yarattı. Yer b o ş t u , y e r y ü z ü şekilleri y o k t u ; engin, karanlıklarla kaplıydı. Tanrı'nın Ruhu suların ü z e r i n d e dalgalanıyordu" (1:1-2). Üzerinde yaratıcı bir tanrı­ n ı n s ü z ü l d ü g ü i l k okyanus, ç o k arkaik bir imgedir. Bununla birlikte ve herhalde 1

Tevrat m e t n i n i n yazan Enuma Elis'te anlatılan mitten habersiz olmasa da, dipsiz suların üzerinde uçan tanrı izlegıne Mezopotamya kozmogonisinde

rastlanmaz

(aslında i l k okyanus î b r a n i c e d e teiiöm sözcüğüyle ifade edilir ve bu s ö z c ü k etimo­ l o j i k açıdan Babil dilindeki tiâmai'la aynı k ö k t e n gelmekledir). Gerçek anlamda yaratılış, yani "kaos"a (tölıö vâ böhû) düzen verilmesi T a n n k e l a m ı n ı n gücüyle gerçekleşririlir. T a n r ı , "ışık olsun" dedi ve ışık oldu (1:3). Ve yaratılışın b i r b i r i ­ n i izleyen aşamaları hep T a n n ' n ı n sözleriyle gerçekleştirilir. "Su kaosu" kişileştirilmez ( k r ş . Tiamat) ve b u n u n sonucunda kozmogoniyle i l g i l i bir kavgada "yenil­ mesi" gerekmez. Bu Tevrat anlatısı özgül bir yapı gösterir: l ) Söz'le 2) " i y i " bir d ü n y a n ı n ve 3

3) " i y i " ve T a n n ' n ı n kutsadıgı bir hayatın (hayvanlar ve bitkiler)

yaratılması

(1:10, 2 1 , 31 v b ) ; 4) kozmogoni işi son olarak i n s a n ı n yaratılışıyla taçlanır. A l ­ tıncı ve son g ü n d e T a n n der k i : "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer ya­ ratalım. Denizdeki balıklara, g ö k t e k i kuşlara, evcil hayvanlara,

sürüngenlere,

y e r y ü z ü n ü n t ü m ü n e egemen olsun," vb (1:26). Hiçbir olağanüstü başarı (MardukTiamat t ü r ü n d e b i r dövüş),* kozmogonide veya antropogonide hiçbir " k ö t ü m s e r " unsur (dünyanın şeytani bir i l k varlıktan - T i a m a t - hareketle o l u ş m a s ı ,

insanın

başibhs K ı n g u ' n u n k a n ı n d a n şekillendirilmesi) g ö r ü l m e z . D ü n y a "iyi"dir ve insan

Birçok sözlü gelenekle yaratıcı, bir kus biçiminde hayal edilmiştir. Ama İlk simgenin "katılaşma'sı soz konusudur; Tanrısal ruh su kütlesini asmıştır, hareket etmekle özgür­ dür; dolayısıyla bir kuş gibi "uçar." "Kuş"un arkaik ruh imgelerinden bili olduğunu hatır­ latalım 3

Tanrıların yaratıcı sözüne başka geleneklerde de, yalnızca Mısır teolojisinde değil Polinezyalılarda da rastlandığını ekleyelim. Kış Eliade, Aspecis du myilıe, s, 44 vd,

4

Ama ejderha (înnııiıı) veya Rahab ya da Leviathan denen yılan biçiminde bir canavara kar­ şı kazanılan zaiere değinen ve hem Mezopotamya, hem de Kenan geleneklerini hatırlatan başka metinler de vardır (krs örneğin Mezraurlar 74:13 vd; Eyüb 2ö;12 vd). 205


D İ N S E L İNANÇLAR V E DÜŞÜNCELER T A R İ H İ - I

imago dd'dir {Tanrı'nın suretidir}; yaratıcısı ve m ü k e m m e l örneği gibi • da cen­ nette oturur. Bununla birlikte, Tekvin'in fazla gecikmeden altını çizeceği gibi, ha­ yat T a n r ı tarafından k u t s a n m ı ş olmasına k a r ş ı n zahmetlidir ve insanlar artık cen­ nette y a ş a m a m a k t a d ı r . Ama b ü t ü n bunlar atalarımızın b i r dizi hata ve g ü n a h ı n ı n sonucudur, t n s a n ı n varoluş koşullarını onlar değiştirmiştir. Başyapıtının geçirdi­ ği h u bozulmada T a n r ı ' n ı n hiçbir s o r u m l u l u ğ u y o k t u r . U p a n i ş a d l a r sonrası Hint d ü ş ü n c e s i n d e de g ö r ü l d ü ğ ü gibi, insan, daha d o ğ r u bir ifadeyle insan t ü r ü kendi davranışlarının

sonucudur.

Yahveci bir b a ş k a anlatı (2:5 v d ) daha eskidir ve y u k a r ı d a özetlediğimiz r u h ­ ban metninden açık bir b i ç i m d e farklıdır. Artık g ö ğ ü n ve yerin yaratılması değil, T a n r ı ' n ı n (Yahve) yerden kabaran b i r suyla verimli kıldığı b i r çöl söz konusudur. Yahve insanı (.âdâm) balçıktan şekillendirmiş ve "burnuna y a ş a m s o l u ğ u n u " üfle­ yerek can vermiştir. Sonra Yahve "Aden'de b i r bahçe d i k m i ş , " " i y i meyve veren, güzel agaçlar"ın her t ü r ü n ü yetiştirmiş (2:8 vd) ve b u bahçeye "baksın ve işlesin diye" i n s a n ı oraya yerleştirmiştir (2:15). Daha sonra Yahve hayvanları ve k u ş l a r ı yine topraktan y o ğ u r d u , o n l a n  d e m ' i n yanma getirdi ve  d e m onlara isim ver­ di.

5

Sonunda Yahve Âdem'i uyuttu ve onun b i r kaburga k e m i ğ i n d e n

Havva

p b r a n i c e riavvdh etimolojik a ç ı d a n "hayat" a n l a m ı n a gelen kelimeyle aynı kökten t ü r e m i ş t i r ) adını alan k a d ı m b i ç i m l e n d i r d i . > Yorumcular, daha basit olan Yahveci anlatının "biçimler" d ü n y a s ı n ı n karşısına "su kaosu"nu değil, çölü ve hayatla bitkilerin b ü y ü m e s i n i n karşısına da k u r a k l ı ğ ı k o y d u ğ u n a dikkat çekerler. O halde b u k ö k e n m i t i n i n b i r çöl bölgesinde d o ğ m u ş olması akla y a t k ı n g ö r ü n m e k t e d i r . İlk i n s a n ı n balçıktan yaratılmasına gelince, da­ ha Önce de g ö r d ü ğ ü m ü z gibi (§ 17), b u S ü m e r ' d e bilinen b i r izlektir. Benzer mit­ ler, eski Mısır ve Yunanistan'dan "ilkel" halklara kadar d ü n y a n ı n aşağı y u k a r ı her yerinde b u l g u l a n m ı ş t ı r . Temel d ü ş ü n c e aynı g ö r ü n m e k t e d i r ; İnsan b i r hammad­ deden (toprak, tahta, kemik) b i ç i m l e n d i r i l i r ve yaratıcının s o l u ğ u ona can v e r i r . Birçok ö r n e k t e yaratıcısıyla aynı b i ç i m d e d i r . Başka bir deyişle, bir S ü m e r mitiyle ilgili olarak belirttiğimiz gibi, insan "biçimi" ve "canı"yla bir anlamda yaratıcısı­ n ı n varoluş halini paylaşır. "Madde"ye ait olan yalnızca bedenidir,

6

5

Burada arkaik ontoloji anlayışına özgü bir nitelik söz konusudur: Hayvanlar ve bitkiler ancak kendilerine biıer isim verildiği andan itibaren gerçekten varolmaya başlamaktadır (krş. Elıade, Mythes, rives el mystères, s. 255'te bir Avustralya kabilesi örneği).

6

Birçok gelenekte, ölünce "nüY'un göksel yaraucısmın yanına döndüğünü ve bedenin yere (toprağa) geri verildiğini ekleyelim, Ama insan yapısıyla ilişkili bu "düalizmin," Tevrat 206


• I S R A I L ÇOCUKKEN.

}Kadının  d e m ' d e n alman b i r kaburga k e m i ğ i n d e n yaratılması, i l k insanın erdişiiigini

belirten b i r özellik olarak yorumlanabilir,/ Bazı midros'lann

tardıkları dahil, başka geleneklerde de benzer anlayışlar b u l g u İ a n m ı ş t ı r .

ak­

Erdişi

insan m i t i o l d u k ç a yaygın b i r inancı y a n s ı t m a k t a d ı r : M i t o l o j i k atada tammlanan insan m ü k e m m e l i y e t i , aynı zamanda bir bütünlük

olan birliği k a p s a m a k t a d ı r . Bazı

Gnostik ve H e r m e s ç i s p e k ü l a s y o n l a r ı tartışırken, çift cinsiyeti iliğin ö n e m i hak­ k ı n d a b i r karara varabileceğiz, ^ r d i ş i i n s a n ı n i l k Örneğinin, b i r ç o k k ü l t ü r ü n pay­ laştığı bir kavram olan tanrısal çift cinsiyetlilik o l d u ğ u n u b e l i r t e l i m . ' / - ^

^ U '

U

5 4 . K a y ı p Cennet, K a b i l ve K a b i l — D ö r t kola ayrılan ve yerin d ö r t b ö l g e s i n e hayan taşıyan nehriyle, Â d e m ' i n b a k m a s ı ve ekip b ü y ü t m e s i gereken ağaçlarıyla cennet bahçesi, Mezopotamya imgelemini ç a ğ r ı ş t ı r m a k t a d ı r . Tevrat anlatısı bu ö r n e k t e de belli b i r Eabil g e l e n e ğ i n d e n y a r a r l a n m ı ş olabilir. Ama i l k i n s a n ı n ya­ şadığı ilk cennet m i t i ve i n s a n l a r ı n zor erişebildiği "cennet gibi" bir yer m i t i Fı­ rat ve Akdeniz'in dışında da b i l i n i y o r d u . Bütün "cennet"ler gibi, Aden

8

de dün­

y a n ı n merkezinde, d ö r t k o l l u nehrin çıktığı yerde bulunur. Bahçenin ortasında hayat ağacı ve iyiyle k ö t ü y ü bilme ağacı y ü k s e l i y o r d u (2:9). Yahve insana şu buy­ r u ğ u verdi: "Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin. Ama iyiyle k ö t ü y ü bilme a ğ a c ı n d a n yeme; ç ü n k ü ondan y e d i ğ i n g ü n kesinlikle ö l ü r s ü n . " (2; 16-17). Bu yasaklamada başka hiçbir yerde bilinmeyen b i r d ü ş ü n c e ortaya çıkıyor: Bilginin varaiiissoi değeri. Başka b i r ifadeyle, bilme insan v a r o l u ş u n u n yapısını k ö k t e n de­ ğiştirebilir. Bununla b i r l i k t e yılan H a v v a ' n ı n aklını çelmeyi b a ş a n r . Ona "Kesinlikle

öl-

yazarlan ve Yakındoğu'da onlann çağdaşı olan insanların çoğu tarafından reddedilmiştir. Yeni antropolojik kavrayışlar ancak oldukça geç tarihlerde daha cüretkâr bir çözüm önerecektir. Tannlann çift cinsiyetliliğı zıt çiftlenn birliğiyle ifade edilen çok sayıdaki "bütünlük/birlik" formülünden biridir: dişi-erkek, görünür-görünmez, gök-yer, ışık-karanlık, aynı zaman­ da iyilik-kötûlûk, yaratma-yok etme vb. Zırlatılan oluşan bu çiftler üzerine düşünce yürütülmesi çeşitli dinleri, hem lannsallıgın çelişkili varoluş durumu, hem de insanlık durumuna yeniden değer yüklenmesiyle ilgili cüretkar sonuçlara götürmüştür. Sözcük tbraniler tarafından "zevk" anlamına gelen 'edenle ilişkilendirilraiştir. Iran kökenli pairi-daeza (cennet) terimi daha geç dönemde ortaya çıkmıştır. Özellikle Yakındoğu ve Ege dünyasının yakından bildiği koşut imgelerde bir Hayat Ağacının ve can veren bir kay­ nağın yamnda duran bir Ulu Tannça veya canavarlar ve griffonlar tarafından korunan bir Hayat Ağacı görülür; krş. Eliade, Dinler Tarihine: Giriş, S 104-108. 207

J


DİNSEL İNANÇLAR vi= DÜŞÜNCELER TAKIMI - 1

mezsiniz!" der, " ç ü n k ü Tanrı biliyor k i , o agacm meyvesini yediğinizde gözleri­ niz açılacak, iyiyle k ö t ü y ü bilerek tanrılar (Türkçe çeviride "Tann"l gibi olacak­ sınız." (3:4-5). O l d u k ç a gizemli olan b u b ö l ü m sayısız yoruma kapı a r a l a m ı ş t ı r . Fonda g ö r ü n e n l e r i y i bilinen mitolojik bir simgeyi h a t ı r l a t m a k t a d ı r : çıplak tanrı­ ça, mucizevi ağaç ve onun bekçisi yılan. Ama zaferi k a z a n ı p hayat simgesini (mu­ cizevi meyve, gençlik çeşmesi, hazine vb) ele geçiren b i r kahraman yerine, Tevrat anlatısı  d e m ' i yılanın kalleşliğinin saf k u r b a n ı olarak sunar. Kısacası, Gılgamış'ınki gibi başarısız b i r " ö l ü m s ü z l e s i n e " girişimiyle k a r ş ı karşıyayız (§ 23); ç ü n k ü bir kez her şeyi bilip, "tanrılara" eşit olunca  d e m (Yahve'mn s ö z etmedi­ ği) Hayat Ağacım keşfedebilir ve ö l ü m s ü z olabilirdi. Metin açık ve kesin bir dille k o n u ş u r "Tanrı Yahve dedi k i : 'Âdem iyiyle k ö t ü y ü bilmekle bizlerden b i r i g i b i 1

oldu! Artık hayat ağacına uzanıp meyve a l m a s ı n a , y i y i p ö l ü m s ü z olmasına izin verilmemeli]'"

(3:22). Ve T a n r ı çifti cennetten kovup, yaşamak için çalışmaya

m a h k û m etti. Biraz önce d e ğ i n d i ğ i m i z senaryoya - ç ı p l a k tanrıça ve b i r ejderha

tarafından

korunan mucizevi a ğ a ç - d ö n e c e k olursak, T e k v i n i n yılanı son tahlilde bir hayat veya gençlik simgesinin "bekçiliği" r o l ü n ü başarıyla yerine getirmiştir. Ama bu arkaik m i t Tevrat anlatılarının yazan tarafından k ö k t e n değiştirilmiştir. I Â d e m ' i n ^ "erginleme s ı n a v ı n d a k i başarısızlığı" yeniden yorumlanarak, fazlasıyla hak edil­ m i ş bir ceza olarak sunulur: İtaatsizliği onun Lucifer'inkine benzer k i b r i n i , Tanrı'ya benzeme isteğini ortaya ç ı k a r ı y o r d u ^ Bu, yaratılanın yaratıcısına karşı işle­ yebileceği en b ü y ü k g ü n a h t ı . Bu " i l k g ü n a h " t ı j bu kavram i b r a n i ve H ı r i s t i y a n teolojilerinde ç o k b ü y ü k sonuçlara y o l açacaktı. Böyle bir " d ü ş ü ş " g ö r ü ş ü , ancak T a n r ı ' n m "her şeye kadirliği" ve kıskançlığı etrafında odaklanan b i r dinde kendi­ ni kabul ettirebilirdi. Bize aktarıldığı biçimiyle Tevrat anlatısı, Yahveci tektanrıcılığm giderek b ü y ü y e n otoritesini g ö s t e r m e k t e d i r . ' T e k v i n ' i n 4.-7. b ö l ü m l e r i n i yazanlara göre, b u i l k g ü n a h cennetin y i t i r i l m e s i ­ ne ve i n s a n ı n varoluş d u r u m u n u n d ö n ü ş m e s i n e yol açmakla k a l m a d ı , aynı zaman­ da insanlığın başına bela olan b ü t ü n felaketlerin de bir anlamda k a y n a ğ ı m oluş­ turdu. Havva "toprağı eken" Kabil'i ve "koyun çobanı" Habil'i d o ğ u r d u , i k i kar­ d e ş ş ü k r a n l a r ı n ı g ö s t e r m e k için adaklarını - K a b i l toprak ü r ü n l e r i , Habil de sürü­ s ü n ü n ilk d o ğ a n y a v r u l a r ı n ı - s u n d u k l a r ı n d a

9

Yahve Kabil'in değil, Habil'in adağı-

"Düşüş" mirinin her zaman Tevrat'taki yorumuyla anlaşılmadığını da ekleyelim. Özellikle Helenistik çağdan itibaren ve Aydınlanma'ya kadar sayısız tefsirle daha gözü pek ve bir­ çok kez daha ozgun bir Âdem mitolojisi geliştirme yönünde denemeler yapıldı. 208


'İSKAIL Ç O C U K K E N .

m b e ğ e n d i . Çok kızan Kabil "kardeşine saldırıp onu ö l d ü r d ü " (4:8) O zaman T a n r ı , "Artık d ö k t ü ğ ü n k a r d e ş k a n ı n ı içmek için ağzını açan t o p r a ğ ı n ianeti altın­ d a s ı n " dedi; "İşlediğin toprak bundan böyle sana ü r ü n vermeyecek.

Yeryüzünde

aylak aylak dolaşacaksın" (4:11-12). Bu b ö l ü m ü çiftçilerle ç o b a n l a r arasındaki ç a t ı ş m a n ı n anlatımı ve çobanların ö r t u l u bir b i ç i m d e övülmesi olarak da okumak m ü m k ü n d ü r . Bununla birlikte Ha¬ b i l s ö z c ü ğ ü "çoban"ı ifade ederken, Kabil " d e m ı r c t " a n l a m ı n a gelir. O n l a r ı n çatış­ n

m a s ı bazı hayvancılık t o p l u m l a r ı n d a k â h hor g ö r ü l ü p , k â h saygı gösterilen ama her zaman k o r k u l a n b i r i olan demircinin b u çelişik değerler y ü k l ü durumunu yan­ sı t ı r . "fDaha ö n c e de g ö r d ü ğ ü m ü z gibi (§ 15), demirci "ateşin efendisi" olarak ka­ 1

b u l edilir ve ü r k ü t ü c ü büyü güçlerini elinde bulundurur. Her ne olursa olsun, Tevrat anlatısı içinde k o r u n m u ş söylence, çoban-göçebelerin "sade ve an" varolu­ ş u n u n yüceltilmesini ve çiftçilerle kent sakinlerinin yerleşik hayatına karşı dire­ nişi yansıtır. K a b i l b i r kent kurucusu olur (4:17) ve Kabil'in soyundan gelenler­ den b i r i , "tunç ve demirden çeşidi kesici aletler yapan" b ü t ü n demircilenn atası olan Tuval-Kabil'dir (4:22). Demek k i İlk cinayet bir anlamda teknoloji ve kent uygarlığım kişiliğinde simgeleştiıen adam tarafından işlenmiştir. Ö r t ü l ü biçimde ifade edilen, b ü t ü n tekniklerin " b ü y ü " k u ş k u s u taşıdığıdır.^

55. Tufan'dan Ö n c e ve Sonra— Kabil'in ve  d e m ' i n ü ç ü n c ü oğlu Şit'in soyları­ n ı ö z e t l e m e n i n konumuz açısından bir yaran yok. Mezopotamya, Mısır ve H i n ­ distan'da bulgulanan, i l k atalann inanılmayacak kadar uzun yaşayabilmesi gelene­ ği uyarınca,  d e m Şit'in babası o l d u ğ u n d a 130 yaşındaydı ve 800 yıl sonra oldu (5:3 v d ) . Şit'in ve Kabil'in soyundan gelenlenn hepsi 800-900 yıl yaşadılar. İlginç b i r olay tufan öncesi b u çağda ö n e çıkar; " T a n r ı ' m n o ğ u l l a n " olan bazı ilahi var­ lıklar i n s a n l a r ı n kızlarıyla birleşir ve "eski çağ k a h r a m a n l a r ı " olan ç o c u k l a r do­ ğar (6:1-4). B ü y ü k olasılıkla "cennetten k o v u l m u ş melekler" s ö z konusudur. Daha geç tarihli bir kitapta (Hanok 6-11) o n l a r ı n ö y k ü s ü ayrıntılarıyla

anlatılacaktır,

ama h u d u r u m , soz konusu m i t i n daha önceden b i l i n m e d i ğ i n i g ö s t e r m e z .

Nite­

k i m eski Yunanistan ve Hindistan'da da benzer inançlara r a s t l a n m a k t a d ı r : Bilinen z a m a n l a r ı n b a ş l a m a s ı n d a n önce ("tarihin şafağında"), yani her k ü l t ü r ü n kendine özgü k u r u m l a r ı yerleştirilmekteyken etkinlik gösteren "kahramanlar"m, yan-tanrısal kişiliklerin çağıdır b u . Tevrat anlatısına dönecek olursak, Tanrı insanların Krş. Eliade, Forgerons et Alciıim/stes, s. 89 vd. 209


D İ N S E L İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARtrli -1

yaşını 120 yılla sınırlamaya cennetten kovulan meleklerin ö l ü m l ü l e r i n kızlarıyla b u b i r l e ş m e l e r i n d e n sonra karar vermiştir. Bu m i t izleklermin (Kabil ve Habil, tufan öncesinin i l k peygamberleri, "Tanrı o ğ u l l a n ' n m y e r y ü z ü n e inişi, "kahra­ manla r " ı n d o ğ u ş u ) k ö k e n i n e olursa olsun, Tevrat yazıcılarının b u m i t l e r i , üste­ l i k Yahve'ye b i r suru insana benzetici özellik y ü k l e m e l e r i n e k a r ş ı n , nihai Tekvin metninden ç ı k a r m a m a l a r ı anlamlıdır. Bu çağın en ö n e m l i olayı tufandı

"Yahve baktı, y e r y ü z ü n d e i n s a n ı n yaptığı

k ö t ü l ü k çok, aklı fikri hep k ö t ü l ü k t e " (6:5). T a n n insanı yarattığına p i ş m a n oldu ve o n u n t ü r ü n ü y o k etmeye karar verdi. Yalnızca N u h , k a n s ı ve oğullarıyla (Sam, H a m ve Yafet) o n l a r ı n eşleri k u r t u l a c a k t ı ; ç ü n k ü " N u h d o ğ r u b i r i n s a n d ı . .. ve Tanrı yolunda y ü r ü d ü " (6:10). N u h Yahve'nin kesin talimatlarını izleyerek gemi­ sini inşa etti ve içini b ü t ü n hayvan t ü r l e r i n i n temsilcileriyle doldurdu. " N u h altı y ü z y a ş ı n d a y k e n , o yılın i k i n c i ayının onyedinci g ü n ü enginlerin b ü t ü n kaynakla­ rı fışkırdı, g ö k l e r i n k a p a k l a r ı açıldı. Yeryüzüne kırk g ü n kırk gece y a ğ m u r yağ­ dı" (7:11-12). Sular ç e k i l d i ğ i n d e , gemi Ararat D a ğ ı n a oturdu. N u h gemiden çıktı ve bir kurban sundu. "Yahve bu güzel kokudan h o ş n u t oldu" ve yatışıp, b i r daha asla "insanlar y ü z ü n d e n y e r y ü z ü n ü b i r daha lanetlemeyeceğim" diye ant içti (8:21), Nuh'la ve o n u n soyundan gelenlerle bir antlaşma yaptı ve bu ahdin belirti­ si T a n n ' n ı n g ö k k u ş a ğ ı [Türkçe çeviride "yay"] oldu (9:13). Tevrat anlatısı, Gılgamış destanında nakledilen tufanla bazı ortak noktalar gösterir. Tevrat m e t n i n i yazan kişi Mezopotamya versiyonunu biliyor olabilir ve­ ya daha y ü k s e k b i r olasılık, O r t a d o ğ u ' d a tarihi hatırlanamayacak kadar eski za­ manlardan beri k o r u n m u ş arkaik b i r kaynağı kullanmıştır. Daha önce de b e l i r t t i ­ ğimiz gibi (§ 18) tufan m i t l e r i ç o k y a y g ı n d ı r ve esas olarak aynı simgeselligi paylaşırlar: Yozlaşmış bir d ü n y a y ı ve insanlığı, onları yeniden yaratabilmek, yani başlangıçtaki b ü t ü n l ü k l e r i n i yeniden k a z a n d ı r m a k için k ö k t e n yok etme gereklili­ ği. Ama b u d ö n g ü s e l k o z m o l o j i k yaklaşım daha S ü m e r ve Akkad v e r s i y o n l a r ı n d a d e ğ i ş m e y e b a ş l a m ı ş t ı r . Tevrat anlatısının yazıcısı, tufan felaketinin yeniden yo­ r u m l a n m ı ş b u halini bir kez daha ele alır ve yorumu daha ileri b i r noktaya götü­ rür, Onu "kutsal tarih"in bir b ö l ü m ü konumuna yükseltir. Yahve insanın ahlakı­ n ı n b o z u l m a s ı n ı cezalandırır ve felaketin k u r b a n l a r ı n a ü z ü l m e z (oysa Babil versi­ yonunda tanrılar kurbanlara üzülür: k r ş . Gılgamış destanı, tablet XI:116-25, 136¬ 37). Yahve'nin ahlak temizliğine ve itaate verdiği ö n e m , Musa'ya vahyedilecek "Yasa"nm i l k habercisidir. Diğer b i r ç o k mucizevi unsur gibi, tufan da sonradan çeşitli açılardan sürekli olarak yeniden y o r u m l a n m ı ş ve değerlendirilmiştir.

210


İ S R A İ L ÇOCUKKEN.

N u h ' u n oğulları yeni bir insanlığın ataları oldular. O zamanlarda herkes aynı dili k o n u ş u y o r d u . Ama bir g ü n insanlar "göklere erişecek b i r kule" yapmaya ka­ rar verdiler (11:4). Bu son "şeytani" b a ş a n oldu. Yahve "kentle kuleyi g ö r m e k için aşağı i n d i " ve anladı k i bundan böyle " d ü ş ü n d ü k l e r i n i gerçekleştirecek, hiç­ bir engel t a n ı m a y a c a k l a r M ı (11:5-6). O zaman d i l i karıştırdı ve insanlar artık birbirlerinin ne d e d i ğ i n i anlayamadılar. Daha sonra Yahve onları " b ü t ü n yeryüzü­ ne" dağıttı "ve onlar da" o zamandan beri Babil diye bilinen "kentin y a p ı m ı n ı durdurdular" ( 1 1 7 - 8 ) . Bu ö r n e k t e de, Yahveciliğin bakış açısından yeniden y o r u m l a n m ı ş eski bir m i t izleğiyle karşı karşıyayız. Ö n c e , bazı ayrıcalıklı varlıkların (alalar, kahramanlar, efsanevi krallar, ş a m a n l a r ) bir ağaç, bir m ı z r a k , bir ip veya oklardan oluşan b i r zincir yardımıyla göğe çıktığını anlatan eski gelenek söz konusudur. Fakat somut olarak göğe çıkış, i l k başlangıçtaki m i t çağının sonunda k e s i l m i ş t i . " Başka m i ü e r daha sonraları çeşitli yapılar aracılığıyla göğe t ı r m a n m a g i r i ş i m l e r i n i n

uğradığı

başarısızlıkları nakletmektedir. Tevrat yazıcısının, tarihi handanamayacak kadar eski b u i n a n ç l a r d a n haberi olup olmadığını bilmeye olanak yok. Ama her ne olur­ sa olsun, benzer b i r simgesellikle yüklü Babil zigguratlanna

yabancı değildi.

Gerçekten de zigguratın tabanının d ü n y a n ı n göbek deliğinde, tepesinin de g ö k t e o l d u ğ u kabul edilirdi. Kral ya da rahip bir zigguratın katlarını t ı r m a n ı r k e n r i t ü e l (yani simgesel) olarak göğe erişirdi. Ama Tevrat yazıcısının s ö z c ü k l e r i n gerisin­ deki anlama bakmadan ele aldığı bu i n a n ç , ona göre hem basitleştıricıydi hem de kutsal değerlere b i r saldırıydı: Bu nedenle k ö k t e n yeniden y o r u m l a n d ı , daha doğ­ ru b i r ifadeyle kutsallığından ve m i t olma özelliğinden a r ı n d ı n l d ı . Ş u n u vurgulamakta yarar var: Miras k a l m ı ş ya da başka yerlerden alınmış a T kaik malzemelenn seçilmesi, elenmesi ve değersizleştirilmesine y ö n e l i k uzun ve k a r m a ş ı k bir çalışmaya k a r ş ı n , T e k v i n i n son yazıcıları geleneksel t ü r d e b ü t ü n b i r mitolojiyi k o r u m u ş l a r d ı r : Tekvin, kozmogoni ve i n s a n ı n yaratıhşıyla başlar, ataların "cennet"teki v a r o l u ş u n a değinir, " d ü ş ü ş " (cennetten kovulma) d r a m ı n ı ve bunun insan kaderindeki kaçınılmaz s o n u ç l a r ı n ı ( ö l ü m l ü l ü k , y a ş a m a k için çalış­ ma z o r u n l u l u ğ u vb) anlatır, i l k insanlığın giderek b o z u l d u ğ u n u ve bunun tufanın da haklı gerekçesini o l u ş t u r d u ğ u n u hatırlatır ve yine b i r mucizevi olayla sona erer: Yeni bir "şeytani" tasarının sonucunda d i l b i r l i ğ i n i n k a y b o l m a s ı ve tufan

Göğe yapılan bu yolculuğa günümüzde şamanlar "ruh olarak," yani esnk bir kendinden geçme içinde girişmektedir. 211


» I N S t U N A N Ç l A R V E DÜŞÜNCELER TAKUSI -1

sonrası i k i n c i insanlığın y e r y ü z ü n e dağılması. Bu m i t o l o j i n i n t o p l a m ı , tıpkı arka­ i k ve geleneksel k ü l t ü r l e r d e o l d u ğ u gibi, b i r "kutsal tarih" o l u ş t u r u r : D ü n y a n ı n k ö k e n i n i ve aynı zamanda insanlığın güncel durumunu açıklar. İbraniler açısın­ dan ibrahim'den sonra ve özellikle de Musa'yla birlikte b u "kutsal tarih" k u ş k u ­ suz ö r n e k a l ı n m a s ı gereken bir tarihe d ö n ü ş m ü ş t ü ; ama b u d u r u m T e k v i n i n i l k onbir b ö l ü m ü n ü n m i t o l o j i k yapısını ve işlevini geçersiz kılmaz. Birçok yazar, İsrail d i n i n i n hiçbir m i t "icat etmediği" olgusu üzerinde dur­ m u ş t u r . Bununla b i r l i k t e , "İcat etmek" terimi bir tinsel yaratım belirlisi olarak ani aşılıyorsa, tarihi h a t ı r l a n a m a y a c a k kadar eski mitolojik geleneklerin seçimi ve eleştirisi de yeni bir " m i t i n , " başka bir deyişle d ü n y a y a yönelik, yeni ve ö r n e k oluşturabilecek b i r dinsel b a k ı ş ı n ortaya çıkarılmasına eşdeğerdir, İsrail'in dinsel dehası Tanrt'mn seçilmiş halkla ilişkilerini o zamana dek bilinmeyen türde b i r "kutsal tarih"e d ö n ü ş t ü r m ü ş t ü r . G ö r ü n ü r d e yalnızca " m i l l i " bir nitelik taşıyan bu "kutsal tarih," belli bir andan itibaren b ü t ü n insanlık için ders alınacak bir ö r n e k olarak ortaya çıkar.

56. İ l k Peygamberlerin D i n i — T e k v i n i n o n i k i n c i babı bizi yeni b i r dinsel dün­ yaya sokar. Yahve' Avtam'o şöyle der; "Ülkeni, akrabalarını, baba evini b ı r a k , ?

sana göstereceğim ülkeye git. Seni b ü y ü k bir millet yapacağını, seni kutsayacak, sana ü n k a z a n d ı r a c a ğ ı m , bereket kaynağı olacaksın. Seni kutsayanları kutsayacak, seni lanetleyeni lanetleyeceğim. Yeryüzündeki b ü t ü n halklar senin

aracılığınla

kutsanacak" (12:1-3). B u g ü n k ü biçimiyle bu metnin, anlattığı olaydım yüzyıllar sonra kaleme alındı­ ğı kesin olarak anlaşılmakladır. Ama A v r a m i n "seçilin esi "nd e ki ö r t ü l ü dinsel an­ layış, M Ö I I . bınyılda Y a k ı n d o ğ u ' d a i y i bilinen i n a n ç ve .adetlerin b i r uzantısıdır. Tevrat anlatısını f a r k l ı l a ş m a n . T a n r ı n ı n kişisel mesajı ve bunun s o n u ç l a r ı d ı r . Önceden kendisine başvurul m a n i a s ı n a karşın. Tanrı b i r insana g ö r ü n m e k t e ve ona i n a n ı l m a z vaatlerle birlikte b i r dizi talep y ö n e l t m e k t e d i r . Anlatıya g ö r e , Av¬ ram ona itaat eder, daha sonra T a n r ı , oğlu Islıak'ı kurban etmesini istediğinde de itaat edecektir. Burada yem t ü r d e bir dinsel deneyimle karşı karşıyayız: Musa'dan sonra anlaşıldığı biçimiyle "İbrahim'i iman;" b u iman biçimi zaman içinde Yahu­ diliğe ve Hıristiyanlığa özgü dinsel deneyim haline gelecektir.

u

Doğal olarak burada ve daha ünce alıntılanmış bûıun bölümlerde "Yahve" adının geçmesi bir ana kron iz madır, çünkü bu isim daha geç bir tarihte vahiy biçiminde Musa'ya inecek­ tir. 212


"İSRAIL Ç O C U K K E N .

jfJu s ö y l e n e n l e r ü z e r i n e , İ b r a h i m Keldanîler'in Ur ş e h r i n d e n ayrıldı ve Mezo­ p o t a m y a ' n ı n k u z e y b a t ı s ı n d a k i Harran'a geldi. Daha sonra g ü n e y e d o ğ r u göçtü ve b i r s ü r e Şekem'e yerleşti; daha sonra kervanlarını Filistin ile Mısır arasına götür­ d ü (Tekvin 13:1-3). i b r a h i m ' i n ö y k ü s ü , oğlu lshak, torunu Yakup ve Yusuf u n se­ rüvenleri i l k Peygamberler çağı denen d ö n e m i o l u ş t u r u r . Eleştirel bakış i l k Pey­ gamberleri u z u n süre efsanevi kişilikler olarak kabul etti. Ama yarım y ü z y ı l d ı r , özellikle de arkeolojik b u l u ş l a r sayesinde, bazı yazarlar i l k peygamberlerle i l g i l i anlatıların tarih seli iğini en azından k ı s m e n kabul etme eğilimine

girmişlerdir.

Tabii b u söylediğimiz Tekvin'in 11.-50, b a b l a n n ı n "tarihsel belgeler" o l u ş t u r d u ­ ğu a n l a m ı n a gelmez k u ş k u s u z . Konumuz açısın dan lbranilerin ataları olan A p i r u l a r m eşek yetiştiren ve ker­ vanlarla ticaret yapan kişiler m i , ' yoksa yerleşikleşme sürecine girmiş k o y u n ç o ­ 3

banlan mı o l d u k l a r ı n ı bilmemiz çok da ö n e m l i d e ğ i l d i r .

14

t i k Peygamberlerin

âdetleriyîe Y a k ı n d o ğ u ' n u n toplumsal ve hukuksal k u r u m l a n arasında belli benzer­ likler b u l u n d u ğ u n u h a t ı r l a t m a k yeterli olacaktır. İlk Peygamberlerin Mezopotam­ ya'da kaldıkları süre içinde b i r ç o k m i t o l o j i k geleneği öğrenip uyarladıkları da ka­ bul edilmektedir, i l k Peygamberlerin d i n i ise, "babanın ianrısı" lapımıyla ayırt e d i l i r . " Bu tanrı, " b a b a m ı n / b a b a n ı n / b a b a s ı n m tanrısı" olarak tecelli eder veya ona bu şekilde b a ş v u r u l u r (Tekvin 31:5; vb). Bu t ü r d e n diğer ifadeler bir özel i s i m içerirler, b u özel isimden önce k i m i zaman "baba" sözcüğü de yer alır:

"İbra­

h i m ' i n tanrısı" (Tekvin 31:53), "baban ibrahim'in tanrısı" (26:24; vb), "tshakin tanrısı" (28:13), "atam İ b r a h i m ' i n / b a b a m l s h a k i n t a n n s ı " (32:9 vb) veya "İbra­ h i m , lshak ve Yakup'un tanrısı" (32:24 v b ) . Eski D o ğ u d a b u ifadelerin k o ş u t b i ­ çimlerine r a s t l a n m a k t a d ı r .

10

" Albright birçok çalışmasında bu savı ileri sürmüştür; bkz. son olarak çıkan Yahweh and tin' Gods of Canaan, s. 62-54 ve birçok yerde. 1 4

Bu, başka yazarlarla birlikte R. de Vaux'nun savıdır, Histoire anamne d'Israël, c, 1, s, 220¬ 222,

1 5

Bu özgül niteliğe dikkati ilk çekme onuru Albrecht Alı "a aittir; bkz. Der Goii der Vâter (1929).

1 6

MÖ XIX. yüzyılda Kapadokya Asuriulan "babamın tantısı'nı (veya babanın/babasının tannsf nı) tanık gösterirler. Bkz. Ringgren'de alıntılanmış kaynaklar, La religion d'Israël, s 32; Fohrer, History of Israelite Religion, s. 37; R. de Vaux, Histoire ancienne d'Israël, c, I, s. 257-258. Daha aynntılı bir yorum için krş. Cross. Canaanite Myth and Hebrew Epic, s 12 vd. 213


DİNSEL İNANÇLAR VC DÜŞÜNCELER T A R İ H İ - [

"Babanın tanrısı" i l k başta en y a k ı n d a k i a t a n ı n t a n n s ı d ı r ve oğullar da onu ka­ b u l eder. T a n r ı kendini bu ataya göstererek bir tür akrabalığı d o ğ r u l a m ı ş olmak­ tadır. O bir tapmağa değil, eşlik ettiği ve k o r u d u ğ u b i r grup insana bağlı bir gö­ çebe t a n n s ı d ı r . "Kendine inananlara vaatlerde bulunur."

17

Belki de daha eski olan

diğer isimler, "İshak'm k o r k t u ğ u " diye çevrilen, ama aslında "lshak'm atası"nı ifade eden pahad yişhâk

ve "Yakup'un kalesi (veya koruyucusu)" anlamında ^atrıır

\ja aqnWı'tur (Tekvin 31:42, 53). c

Kenan ülkesine giren i l k Peygamberlerin karşısına tanrı El tapımı çıktı ve "babanın tanrısı" t a p ı m ı de sonunda onunla ö z d e ş l e ş t i r i İ d i .

18

Bu ö z ü m s e m e , i k i

tanrı t ü r ü arasında belli bir yapısal benzerlik b u l u n d u ğ u n u d ü ş ü n d ü r ü y o r . Her ne olursa olsun, ;bir kez El'le özdeşi eştirildikten sonra, " b a b a n ı n tanrısı" ailelerin ve kabilelerin tanrısı olarak sahip olamayacağı evrensel boyutu elde etti. Bu, İlk Pey­ gamberlerin m i r a s ı n ı zenginleştiren bir sentezin tanh tarafından da d o ğ r u l a n a n i l k örneğidir. Ama örnekler bununla kalmayacaktır. Birçok b ö l ü m d e , ç o k kısa b i ç i m d e de olsa, t i k Peygamberlerin dinsel ibadetle­ r i n i nasıl yaptıkları betimlenmektedir. Ama b u b ö l ü m l e r i n bazıları anlattıkları olaylardan daha geç tarihli bir d u r u m u yansıtmaktadır. Bu nedenle Tevrat'ta anla­ tılan ibadetleri; eski ç o b a n k ü l t ü r l e r i n e , öncelikle de islam öncesi Arap kültürle­ rine özgü ibadetlerle karşılaştırmak yararlı olacaktır, Tekvin'e g ö r e , t i k Peygam­ berler kurban kesip adıyorlar, sunaklar yapıyorlar ve zeytinyağına buladıkları taşlar dikiyorlardı. Ama anlaşılan rahipsiz ve bazılarına g ö r e sunak da kullanma­ dan, yalnızca kırsal hayata özgü kanlı kurban (zebafı) sunuluyordu: "Her adak sa­ h i b i s ü r ü d e n aldığı k u r b a n ı n ı k e n d i kesiyordu; kurban yakılmıyor, k u r b a n ı kesen ve ailesi tarafından topluca y e n i y o r d u . "

19

De Vaux, s. 261. "Vaat izlegı Tekvın'de sık sık yinelenir. Çeşitli biçimlerde ortaya çıkar: is­ tikbal veya toprak vaadi, veya her ikisi birden" a y. İlk Peygamberlerin öykülerinde 'el eki ve bir isimden oluşan özel isimler sayılır: El Rüi, (Gören El [Türkçe çeviride "Beni gören Tanrı"], Tekvin, 16:13), El Şaddai ("Dağ'ın El'i, 18:1 vd); El 'Olam ("Olumsuz El," 21:33); El Beyi (31:13 vb). Krş de Vaux, s. 262 vd; Ringgren, s. 33 vd; Cross, s. 44 vd. R. de Vaux, a.g.y., s. 271. "Orta Arabistan'da kurban, tannnın varlığını simgeleyen dikilmiş bir taşın onunde kesiliyor, kanı taşın üzerine dökülüyor veya taşın dibine kazılmış bir çukura yayılıyordu. Bu tür kurbanlar özellikle göçmen Araplann ilkbahann ilk ayında bereketi ve sürünün refahını sağlamak için kutladıklan bayramlarda sunuluyordu. Muh­ temelen, İsrail'in yarı-göçebe çobanlar olan ataları da benzer bir bayram kutluyorlardı," a.y. 214


"MAİLÇOCİJKKEN.,."

Dikili

taşların massebah Imezbah] i l k anlamlarını ç ı k a r m a k kolay d e ğ i l d i r ,

ç ü n k ü dinsel b a ğ l a m l a r ı Farklı farklıdır. Bir taş y a p ı l m ı ş bir ahde tanıklık edebi­ l i r (Tekvin 31:45, 51-52), mezar yerine kullanılabilir (35:20) veya YakubYm öy­ k ü s ü n d e olduğu gibi teofaniye de İşaret edebilir./Yakup b a ş ı m b i r taşa y a s l a m ı ş uyurken tepesi göğe erişen

bir merdiven g ö r d ü ve "işte Yahve karşısında duru­

y o r d u " ve ona bu ülkeyi vaat etti, Yakup u y a n d ı ğ ı n d a üzerine başım koyup uyu­ d u ğ u taşı d i k t i ve o yere "Beytel," " T a n r ı ' n m evi" adını verdi (Tekvin 28:1-22). D i k i l i taşlar K e n a n l ı i a n n tapmamda da bir r o l oynuyordu; bu nedenle daha sonra Yahvecilik tarafından m a h k û m edildiler. Ama aynı âdet islam öncesi Araplarda da vardı ( k r ş . dipnot 19), b u nedenle İ s r a i l o ğ u l l a n n m ataları tarafından da paylaşıl­ m ı ş olması akla yalan g ö r ü n ü y o r . " 2

57. İ b r a h i m , " i m a n ı n B a b a s ı " — İsrail'in dinsel tarihinde hattn sayılır bir r o l o y n a m ı ş i k i ritüel, ahit k u r b a n ı ve tshak'ın kurban ediliş ö y k ü s ü d ü r , t i k i d o ğ r u ­ dan Tanrı tarafmdan İ b r a h i m ' e b i l d i r i l m i ş t i r (Tekvin 15:9 v d ) . Henüz d o ğ u r m a ­ m ı ş bir inek, bir keçi ve bir koçun ikiye b ö l ü n m e s i n d e n o l u ş a n bu ritüeîin ben­ zerlerine b a ş k a yerlerde de r a s t l a n m a k t a d ı r ( ö m e g i n Hititlerde, k r ş . § 43). Ama belirleyici unsur, gece teofanisidir: " G ü n e ş b a t ı p karanlık ç ö k ü n c e , d u m a n l ı b i r mangalla alevli b i r meşale g ö r ü n d ü ve kesilen [ikiye b ö l ü n m ü ş ] hayvan parçaları­ n ı n a r a s ı n d a n geçti" (15:17) "O g ü n " Tanrı "Avranı'la bir ahit y a p t ı " (15:18). Bur ahit bir "sözleşme" değildir. Tanrı İ b r a h i m ' e hiçbir k o ş u l dayatmamakta, yalnızca kendisi t a a h h ü t vermektedir. Eski Ahit'te bir başka örneğine rastlanmayan b u r i ­ tüel Yeremya'nın z a m a n ı n a kadar uygulanmıştır. Birçok yazar b u

ritüelin

i l k Pey­

gamberler çağında bilindiği iddiasına karşı ç ı k m a k t a d ı r . Gerçi kurban t ö r e n i Yahveci b i r çerçevede anlatılmıştır, ama teoloji açısından yeniden y o r u m l a n ı ş ı o n u n ilkel niteliğini yok edememiştir, Tekvin'de b i r tek kurban töreni ayrıntısıyla betimlenmektedir: lshak'm kur­ ban ediliş ö y k ü s ü (22:1-19). T a n r ı İ b r a h i m ' d e n o ğ l u n u kendisine yakarak kurban etmesini Çolak) istemişti ve i b r a h i m tam onu kurban etmeye h a z ı r l a n ı y o r d u k i , lshak'm yerine b i r k o ç i n d i r i l d i . Bu b ö l ü m sayısız tartışmaya yol açmıştır. Bu

İlk Peygamberlerle ilgili anlatılar bazı kutsal ağaçlardan söz eder: ömegin More Meşesi (12:6) ve Mamre Meşesi (13:18 vb) İlk Peygamberlerin bu agaçlanna tapınılması son­ radan sıkıntı yaratmaya başladı ve bu tapım, "tepelerdeki, bol yapraklı her ağacın altın­ daki" (Tesntye 12:2) Kenan tapım yerlerinin mahkûm edilmesiyle birlikte yasaklandı. 215


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞUNCE1 ER TARİHİ - i

arada 'oioîı teriminin altı kez yinelendiğine dikkat çekilmiştir. Ancak bu kurban t ü r ü , kabileler kesin olarak ye rleşikl eştik ten sonra, Kenanlılardan alınmış o l m a l ı ­ dır.

31

Ayrıca "geçmişin y ü c e İtilmesi" nden de söz edildi. Bununla birlikte Tek­

v i n i n b i r s ü r ü pis ö y k ü de içerdiğini unutmamak gerek; b u da, yazıcıların gele­ neklerin yûceMmesinden

çok, aslına sadık bir şekilde aktarılmasıyla

teriyor" (italikler bana a i t ) .

uğraştıklarını g ö s ­

22

Kaynağı ne olursa olsun bu b ö l ü m , "tbrahımî i m a n ı n " Eski Ahit'tekı d e n n an­ lamını benzersiz bir güçle yansıtıyor. İ b r a h i m o ğ l u n u kurban etmeye hazırlanır­ ken, zaferi kazanmak için b ü y ü k oğlunu kurban eden Moa kralı Meşa ( I I . Krallar 3:27) veya zafer kazanırsa d ö n ü ş t e kendisini karşılamaya çıkacak i l k kişiyi,

bu­

nun kendi kızı, tek çocuğu olabileceğini d ü ş ü n m e d e n , yakılan kurban olarak Yahve'ye sunmaya söz veren Yeftah gibi (Hâkimler 11:30 vd), kesin bir s o n u ç beklentisi de yoktur, i l k doğan çocuğun kurban edilmesi ritüeli de söz konusu değildir, zaten b u rituel daha geç tarihlerde öğrenilmiş ve IsrailoğuHarında hiçbir zaman y a y g ı n l a ş m a m ı ş t ı r , ibrahim kendisini Tann'sma "iman"la bağlı hissedi­ y o r d u . Tanrı rım ondan y a p m a s ı n ı istediği davranışın anlamını " k a v r a m ı y o r d u , " halbuki ilk d o ğ a n bebeklerini bir tanrıya kurban edenler bu rıtüelin a n l a m ı n ı n ve b ü y ü s e 1-dinsel g ü c ü n ü n tamamen farkındaydılar. Diğer yandan i b r a h i m kendi T a n n ' s ı n ı n kutsallığından, m ü k e m m e l l i ğ i n d e n ve g ü c ü n ü n her şeye yeteceğinden asla ş ü p h e duymuyordu. Dolayısıyla kendisinden beklenen davranışın bir evlat katli g ö r ü n ü m ü n d e o l m a s ı n ı n tek nedeni, insan i d r a k i n i n g ü ç s ü z l ü ğ ü y d ü . D i ğ e r b ü t ü n insanlar için bir cinayetten hiçbir farkı olmayan bu hareketin anlamını ve değerini yalnızca Tanrı b i l i y o r d u . Burada, kutsalın diyalektiğinin özel b i r örneğiyle karşı karşıyayız: "kutsal olmayan," i l k yapısını koruyarak (kutsal bir taş yine de bir taş olarak kalıyor) "kutsal"a d ö n ü ş m e k l e k a l m ı y o r , "kutsallaştırma" insan aklı tarafından idrak edi­ lebilecek b i r şey olmaktan da çıkıyor: ^Evlat k a t l i ( i l k d o ğ a n bebeklerini kurban edenlerde o l d u ğ u gibi) belirli bir sonucu hedefleyen bir ritüele

dönüştürülmez,

i b r a h i m bir n t ü e l yapmaz ( ç ü n k ü hiçbir a m a c ı yoktur ve davranışının a n l a m ı bile

*" De Vaux, Histoire ancienne d'Israël, s 270 "Eski oldukları kuşku götürmeyen metinlerde (bu konuya) ilk değinmeler. Hükiraler çağına tanhlenmektedir." 2 1

H. H. Rowley, Worship HI Ancient Israel, s. 27. Aslında metinler Yakup'un oğullarının yaptıklan ibadet hakkında tazla bir bilgi vermez, ama onları omusıızlaştıran birçok öykü ak­ tarılır; örneğin Şimeon ve Levi'nin Şekem şehrinde başlarından geçenler (Tekvin, 34) veya Yahuda ile Tamar'm öyküsü (Tekvin, 38). 216


"İSRAİL ÇOCUK Kî: N

ona yabancıdır); diğer yandan " i m a n ı " b i r cinayet işlemediği konusunda ona gü­ vence verir. İ b r a h i m ' i n hareketinin " k u t s a l l ı ğ ı n d a n k u ş k u d u y m a d ı ğ ı , ama bu kutsallığın "niteliği anlaşılamaz," dolayısıyla bilinemez o l d u ğ u söylenebilir. "Kutsal'i bilebilme konusundaki b u olanaksızlık (çünkü "kutsal"

tamamen

"kutsal olmayan"la özdeşleşmiştir) üzerine geliştirilecek d ü ş ü n c e çabası hatırı sa­ yılır sonuçlara y o l açacaktır. İ l e n d e göreceğimiz gibi, " l b r a h i m î iman" Tapınağın ikinci kez yıkılması ve devletin yok o l m a s ı n d a n sonra, Yahudi halkının trajik ta­ rihlerinin

b ü t ü n sınavlarına k a t l a n m a s ı n ı sağlayacaktır. Ve bazı Hıristiyan d ü ş ü ­

n ü r l e r de onların i m a n ı n ı n paradoksal ve son tahlilde "tanınamaz" niteliğini, an­ cak ç o k geç tarihlerde, XIX. ve XX. yüzyıllarda, İ b r a h i m örneği üzerine düşünce y ü r ü t e r e k yakalamışlardır. Kierkegaard, nişanlısının hayal edilmesi olanaksız b i r b i ç i m d e kendisine geri verileceği umuduyla ondan vazgeçiyordu. Ve Leon Chestov gerçek iman için bir tek kesin kanı gerektiğini, b u n u n da "Tanrı için her şey m ü m k ü n d ü r " o l d u ğ u n u açıklarken, İ b r a h i m ' i n deneyimini biraz daha basıtleştirerek aktarmaktan b a ş k a bir şey y a p m ı y o r d u ,

58. M u s a ve M ı s ı r ' d a n Ç ı k ı ş — İsrail d i n i n i n başlangıç d ö n e m l e r i , T e k v i n i n 46.-50. bablarında, Çıkış'ta ve Sayılar kitabında anlatılmıştır. Çoğuna d o ğ r u d a n T a n r ı ' n m y o l açtığı b i r dizi olay s ö z konusudur. En ö n e m l i l e r i m hatırlatalım; Yak u p ve oğullarının Mısır'a yerleşmesi; birkaç yüzyıl sonra, israil o ğ u l l a r ı n ı n i l k d o ğ a n bebeklerinin ö l d ü r ü l m e s i n i emreden b i r firavunun başlattığı baskı; kardeş­ lerinden b i r i n i d ö v e n bir Mısırlı askeri ö l d ü r d ü k t e n sonra Musa'nın (katliamdan mucize eseri k u r t u l m u ş ve firavunun sarayında yetiştirilmişti) başından geçenler. Özellikle Midyan ç ö l ü n e kaçışı, "alevli çaîı"nın g ö r ü n m e s i (Yahve'yle i l k karşılaş­ ması), T a n r ı ' n m ona h a l k ı n ı Mısır'dan ç ı k a r m a görevini vermesi ve T a n n ' n ı n adı­ n ı n Musa'ya bildirilmesi; firavunu boyun e ğ m e y e zorlamak için Yahve'ııin y o l aç­ tığı on felaket; Israilogullarımn yola çıkışı ve Kızıideniz'den geçişleri, onlara y o l vermek için yarılan deniz sularının peşlerindeki Mısır savaş arabaları ve askerlennin üzerine k a p a n m a s ı ; Sina Daginda T a n r ı ' n m g ö r ü n m e s i , Yahve'nin halkıyla yaptığı ahit ve vahyin içeriğini ve t a p ı m ı kapsayan b u y r u k l a r ı n buntı izlemesi; son olarak, çölde k ı r k yıl boyunca y ü r ü y ü ş , M u s a ' n ı n ö l ü m ü ve 'Yeşu komutasın­ da Kenan ülkesinin fethiİ E l e ş t i r m e n l e r yüzyıldan uzun b i r s ü r e d i r , bu Tevrat anlatıl a nndaki "mitolo­ j i k " ve "folklorik" unsurlar ve tortular kütlesi içinden "gerçeğe benzeyen" ve do-

217


DİNSEL INANCIAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ -1

iayısıyla "tarihsel" u n s u r l a r ı seçip ayırma uğraşı içindedir. " Ayrıca M ı s ı r l ı l a r ı n , 2

5

K e n a n l ı l a n n ve diğer Yakındoğu halklarının siyasal, kültürel ve dinsel tarihine ilişkin dilbilimsel ve arkeolojik belgeler de kullanılmıştır. Bu t ü r belgelerin yar­ d ı m ı y l a , Y a k u p ü n Mısır'a y e r l e ş m e s i n d e n ( M Ö X V I I I . - X V I I . yüzyıl) "Çıkış" ve Kenan ülkesine giriş anlatılarında yankLİanna rastlanan, b i r ç o k y a z a r ı n M Ö X I I . yüzyıla tarihlen d irdiği olaylara varıncaya dek farklı İbrani g r u p l a r ı n ı n tarihinin aydmlatılabileceğı, kesinleştirilebilecegi, hatta yeniden oluşturulabileceği umulu­ yordu.

1 +

sel

bir

Tevrat dışı belgeler, Çıkış'ı ve Kenan'ın fethini en azından k ı s m e n tarih­ çerçeveye

oturtmaya

mutlaka

katkıda

bulunmuştur

Ömegın

19.

Hanedandan bazı firavunların askeri ve siyasi d u r u m l a r ı n a ilişkin bilgilere daya­ narak, Mısır'dan çıkış için o l d u k ç a kesin tarihler önerilebilrmşiir. Kazı sonuçları­ nı, öncelikle de bazı Kenan sitelerinin yıkılış tarihlerini dikkate alarak îsrailogull a n n ı n Kenan'a girişlerinin evreleri s a p t a n m ı ş t ı r . Ama b u zamandtzinsel çakışma­ ların ve karşılıklı bağıntıların çoğu hâlâ tartışmalıdır. Az sayıda u z m a n ı n g ö r ü ş birliğine varabildiği bir t a r t ı ş m a d a tavır almak bize d ü ş m ü y o r . İsrail d i n i açısından birinci derecede ö n e m taşıyan bazı olayları tarihsellik k a p s a m ı n a sokma i ş l e m i n i n , u m u l d u ğ u kadar, b a ş a n l ı olmadığını belirt­ mekle yetinekm. Tabii b u d u r u m söz konusu olayların tarihsel o l m a d ı k l a r ı n ı asla kanıtlamaz. Ama tarihsel olaylar ve kişilikler paradigmatik sınıflandırmalara gö­ re öyle biçimlendirilmiştir k i , ö r n e k l e r i n ç o ğ u n d a o n l a r ı n i l k ve ö z g ü n "gerçekli­ ğine" u l a ş m a olanağı zaten y o k t u r . Musa adıyla bilinen kişinin "gerçekliği"nden k u ş k u duymak i ç m bir neden yoktur, ama y a ş a m ö y k ü s ü ve kişiliğinin özgül çiz­ gileri h a k k ı n d a bilgi sahibi değiliz. Sonradan karizmatik ve mucizevi bir kişilik haline geldiği için, h a y a t ı , N i l N e h r i n i n kamışları arasına bırakılan p a p i r ü s t e n b i r sepet içinde ö l ü m d e n mucizevi bir b i ç i m d e k u r t u l m a s ı n d a n başlayarak, bir­ ç o k başka " k a h r a m a n " ı n y a ş a m ö y k ü l e r i n d e k i kalıbı izlemektedir (Theseus, Perse¬ us, Agade'li Sargon, Romulus, Kyros vb), M u s a ' n ı n ve ailesinin d i ğ e r üyelerinin isimleri Mısır d i l ı n d e d i r . Bu isimlerde

"Mit niteliğinden arındırma" çalışması görece basitti (on felaket veya Kıztldemz'den geçiş gibi "mucizeler" zaten "tanhsel" olaylar olarak kabul edilemezlerdi). Buna karşılık Tevrat metinlerinin olası tarihselliginı yorumlamanın çok hassas ve güç bir iş olduğu onaya çıktı. Tahliller sonucunda, farklı dönemlerde ve farklı teolojik bakış açılarından yapılmış bir­ çok yazım olduğu ortaya çıkmıştı. Üstelik birçok edebi türün etkileri de tanımlanabilmişt i Yazıcının belli bir edebi türün (saga, nuvella, atasözleri vb) kalıplannı kullandığı keş­ fedilince, bit olayın görünürdeki larihselligi güvenilmez hale geliyordu. Çıkış, 12:40'a göre Israilogullan Mısır'da 430 yıl kalmıştır. 218


-ISRAIL Ç O C U K K E N .

"dogma, oğlu" a n l a m ı n a gelen msy ö n e k i b u l u n m a k t a d ı r ; bu anlamda Ahmosis ve­ ya Ramses'le k a r ş ı l a ş t ı n l a b i lirler (Ra-messes, "Ra'nın oğlu"). Levi'nin o ğ u l l a r ı n ­ dan Merari'nin adı, Mısır dilinde M r r y ' d i r ("çok sevilen"); Harun'un t o r u n u Pinhas Mısır dilinde P'-nksy'dit

("Zenci"). G e n ç Musa, A m o n t a p ı m m m yerine g ü n e ş

tanrısı Aton'a y ö n e l i k "tektanrıcılığı" geçiren Akhenaton " r e f o ı m u " n u da

(MÖ

1375-1350) ö ğ r e n m i ş olabilir, t k i din a r a s ı n d a k i benzerliklere dikkat ç e k i l m i ş ­ tir

2 5

A t o n da "tek tanrı" ilan edilmiştir; Yahve gibi, "var olan her şeyi yaratan"

t a n r ı odur; son

olarak,

Akhenaton

"reformu"nun

"egitim"e

verdiği

önem

Yahvecilikte Tora'ya verilen rolle karşılaştı nla bil ir. Diğer yandan M u s a ' n ı n Akhe­ naton "reformu"nun b a s t ı r ı l m a s ı n d a n i k i k u ş a k sonra içinde b ü y ü d ü ğ ü Ramses t o p l u m u n u n ona çekici gelmesine olanak yoktu. Kozmopolitizm, dinsel bağdaştırmacılık (özellikle Mısır ve Kenan tapımları arasında), " o r j i " t ü r ü n d e n bazı uygu­ lamalar (her i k i cinsiyetten fahişelik), hayvanlara " t a p ı n m a , " b ü t ü n bunlar "baba­ ların d i n i " içinde yetiştirilmiş birisi için tiksinti u y a n d ı r a c a k şeylerdi. Mısır'dan çıkışa gelince, b u n u n tarihsel bir olayı yansıttığı kesin gibi gözük­ mektedir. Bununla birlikte b ü t ü n h a l k ı n değil, yalnızca b i r grubun, daha kesin b i r ifadeyle M u s a ' n ı n başını çektiği bir g r u b u n göçü söz konusudur. Diğer grup­ lar az ç o k barışçı b i r b i ç i m d e Kenan ülkesine sızmaya zaten b a ş l a m ı ş l a r d ı . Sonra­ dan göç ya da "Çıkış," I s r a i l o g u l l a n n ı n b ü t ü n kabileleri tarafından kutsal tarihle­ r i n i n b i r b ö l ü m ü olarak sahiplenildi. B i z i m k o n u m u z açısından ö n e m l i olan, Mı­ sır'dan çıkışın Paskalya kutlamasıyla i l i ş k i l i n d i r i l m e s i d i r . Başka b i r deyişle, gö­ çebe ç o b a n l a r a özgü ve İsrail oğulla t ı n ı n atalan tarafından binlerce yıldır uygula­ nan arkaik b i r kurban töreni yeniden değer k a z a n m ı ş ve Yahveciliğin "kutsal tari­ hi" içine katılmıştır. Kozmik dinsellikle u y u m i ç i n d e k i bir rituel ( ç o b a n halkların ilkbahar b a y r a m ı ) tarihsel b i r olayın anılması olarak y o r u m l a n m ı ş t ı r .

Kozmik

t ü r d e dinsel yapıların kutsal tarihin olaylarına d ö n ü ş t ü r ü l m e s i , Yahveri tektanncılığın ayırt edici niteliklerinden b i r i d i r ve Hıristiyanlık da b u özelliği benimse­ yip s ü r d ü r e c e k t i r ,

59. "Ben, B e n i m " — Musa, kayınbabası olan Midyanlı k â h i n Yitro'nun s ü r ü s ü n ü

Örneğin bkz. Albright, From the Stone Age to Christianity, s. 218 vd, 269 vd; aynı yazar, The Biblical Periodfrom Abraham to Ezra, s. 15 vd Ama başka yazarlara göre bu benzerlik­ ler ikna edici değildir; krş. Ringgren, la religion d'hrael, s. 51, Fohrer, History oj Israelite Reiigion, s. 79.


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELE I! T A R İ H İ -1

g ü d e r k e n , ç ö l ü n ötesine v a r d ı ve "Tann'nm dağı" Horev'e ulaştı. Orada "bir çalı­ dan y ü k s e l e n alevler"i g ö r d ü ve kendisine adıyla sesleniidiğini işitti. Biraz sonra, T a n r ı "ben b a b a n ı n T a n r ı s ı , İ b r a h i m ' i n T a n n ' s ı , İshak'ın Tanrı'sı ve Yakupun T a n r ı ' 5 i y ı m " diye k e n d i n i tanıttı (Çıkış 3:6). Bununla birlikte Musa t a n r ı s a l l ı ğ ı n bilinmeyen bir çehresiyle, hatta yeni b i r tanrıyla karşılaştığını hissetmişti. Israıloğulîarını gidip b u l m a ve onlara "beni size atalarınızın Tanrı'sı g ö n d e r d i " deme b u y r u ğ u n a u y m a y ı kabul etti. Ama "Adı nedir diye sorabilirler, o zaman ne diye­ yim?" dedi (3:13). O zaman T a n r ı şöyle dedi: "Ben, benim" ('rfıyeh '«şer 'efıyefı). Ve Musa'ya İsrail oğulla rina şu sözlerle seslenmesini b i l d i r d i : "Bent size 'Benim' g ö n d e r d i . . . . " (3:14). Bu isim etrafında çok fazla t a r t ı ş ı l m ı ş t ı r .

26

T a n n ' n m yanıtı oldukça gizemli­

dir: Kendi v a r o l u ş biçimini ima etmekte, ama kişiliğini açığa ç ı k a r m a m a k t a d ı r . Tek söylenebilecek olan, T a n n ' n m a d ı n ı n , modern b i r ifadeye b a ş v u r a c a k olur­ sak, varlıkla var o l a n ı n b ü t ü n l ü ğ ü n ü çağrıştırdığıdır. Ama Yahve ibrahim'in

ve

diğer İlk Peygamberlerin T a n n ' s ı o l d u ğ u n u açıklar ve b u k i m l i k b u g ü n de ibra­ h i m ' i n mirasını benimseyen herkes tarafından kabul edilmektedir. Aslında "baba­ n ı n tanrısı" ile Musa'ya g ö r ü n e n t a n r ı arasında belli b i t sürekliliği ortaya çıkar­ mak m ü m k ü n d ü r

Daha önce de belirtildiği gibi, "önce Yahveciligin

çobanlann

arasmda d o g m a s ı ve çölde gelişmesi olgusu s ö z konusudur, Saf Yahvecilige dö­ n ü ş çöldeki duruma d ö n ü ş olarak sunulacaktır: Peygamberlerin 'göçebe ü l k ü s ü ' b u olacaktır."

17

" B a b a n ı n tanrısı" gibi Yahve da belirli b i r yere bağlı d e ğ i l d i r ; ay­

rıca b i r g r u b u n ö n d e r i olarak Musa'yla özel bir ilişkisi vardır. Ama farklılıklar da a n l a m l ı d ı r . "Babanın tanrısı" isimsizken, "Yahve" gizemini ve aşkınlığını onaya koyan bir özel isimdir. Tanrıyla m ü m i n l e r i arasındaki iliş­ kiler değişmiştir; Artık " b a b a n ı n t a n r ı s ı " n d a n değil, "Yahve'nin h a l k ı ' n d a n söz edilir. İ b r a h i m ' e verilen vaatlerde (Tekvin 12:1-3) mevcut olan tanrı tarafından seçilme d ü ş ü n c e s i kesinlik kazanır: Yahve İlk Peygamberlerin soyundan gelenlere " h a l k ı m " der, onlar, R. de V a u ü ' n u n deyişiyle, Yahve'nin "kişisel m ü l k ü ' d ü r . "Ba­ b a n ı n t a n r ı s ı " m n El le b i r l e ş t i r i l m e s i sürecinin d e v a m ı n d a , Yahve de onunla öz­ de şleştiri İmiş tir, Yahve El'den kozmik yapıyı a l m ı ş ve kral u n v a n ı da

El'den

Bkz Ringgıen tarafından kaydedilmiş son kaynakçalar, s. 43 vd; Fohrer, a.g.y., s. 75 vd; de Vaux, Histoire ancienne d'Israël, s. 321 vd; Cross, Canaanite Mytfi and Hebrew Epic, s. 60 vd, R de Vaux, a.g.y,, s. 424, Devam eden bölümde bu yazann çöztımlem elerin i kul­ lanıyoruz, s 424-431. 220


' K l i A Î L ÇOCUKKEN.

Yahve'ye g e ç m i ş t i r . "Yahvecüik El'in dininden, bene" e'iolıîm'den o l u ş a n t a n n n m maiyeti f ı k n n i de a l d ı . "

20

Diğer yandan Yahve'nın savaşçı niteliği tam anlamıyla

m ü m i n l e r i n i n koruyucusu olan " b a b a n ı n tanrısı" r o l ü n ü n bir uzantısıdır. Vahyin özü O n Emir'de y o ğ u n l a ş m ı ş t ı r (Çıkış 20:3-17; k r ş . Çıkış 34.10-27). Metnin b u g ü n k ü hali Musa çağına ait olamaz, ama en ö n e m l i emirlerin

ilkel

Yahvecüik d ü ş ü n c e s i n i yansıttığına k u ş k u yoktur. On E m i r ' i n i l k maddesi olan, "Benden başka t a n r ı n olmayacak!" terimin dar a n l a m ı n d a b i r t e k t a n n c ı h g ı n söz konusu o l m a d ı ğ ı n ı kanı d a m a k t a d ı r . Başka tanrıların varlığı inkar e d i l m e m i ş t i r . Kızıldeniz'den geçtikten sonra s ö y l e n e n zafer ilahisinde, Musa haykırır: "Var m ı senin gibisi ilahlar a r a s ı n d a , Yahve?" (Çıkış 15:11). Ama mutlak sadakat isten­ mektedir; ç ü n k ü Yahve "kıskanç b i r T a n r ı " d ı r (Çıkış 20:5). Sahte tanrılara karşı m ü c a d e l e ç ö l d e n çıktıktan hemen sonra, Peor'da başladı. Orada Moavh kızlar, îsr a i l o g u l l a n n ı k e n d i tanrılarına yap t ı k l a n kurban törenlerine davet ettiler. "İsrail halkı yiyeceklerden yedi ve o n l a n n ilahlarına taptı" (Sayılar 25:2 v d ) , böylece Yahve'yi öfkelendirdiler, israil açısından, Baal Peor'da başlamış bu m ü c a d e l e hâlâ sürmektedir. İkinci emrin, "Kendine hiçbir tasvir y a p m a y a c a k s ı ı ı ' i n a n l a m ı m kavramak ko­ lay değildir. Burada s ö z konusu olan putlara t a p ı n m a m » y a s a k l a n m a s ı d e ğ i l d i r . Putperest t a p ı m l a r m alışılmış nesneleri olan tasvirlerin, tanrıyı b a r ı n d ı r a n b i r zarftan b a ş k a b i r şey olmadığı biliniyordu. B ü y ü k olasılıkla, btı e m i r i n satır ara­ larındaki d ü ş ü n c e , Yahve'yi bir t a p ı m nesnesiyle temsil etmenin y a s a k l a n m a s ı n ı k a p s ı y o r d u . Yahve'nin nasıl k i "ismi" yoksa, "tasviri" de o l m a m a l ı y d ı . Tanrı bazı ayrıcalıklı kişilere d o ğ r u d a n , insanların geri kalanına ise yaptıklarıyla

görünü­

yordu. Y a k ı n d o ğ u ' n u n insan ve hayvan b i ç i m i n d e veya kozmik bir b i ç i m d e teza­ h ü r eden diğer tannlarmdan farklı olarak, Yahve yalnızca insan biçimli olarak ta­ savvur edilmiştir. Ama k o z m i k tezahürlere de b a ş v u r a b i l m e k t e d i r ; ç ü n k ü bütün d ü n y a o n u n yaratımıdır. Yahve'nin insan biçimli o l u ş u n u n i k i l i b i r y ö n ü vardır. Bir yandan Yahve yal­ nızca insana özgü nitelik ve kusurlar gösterir: acıma ve k i n , sevinç ve keder, af ve i n t i k a m (bununla birlikte O, Homeros t a n n l a n n ı n zaal ve k u s u r l a r ı n ı göster-

De Vaux, a.g.y., s. 428. "Ama 151'ın Yahve'ye yumuşaklığını ve acıma duygusunu da ver­ diğini söylemek pek doğru olmaz; çünkü Yahve başlangıçta zalim ve şiddetli bir tanrı görüntüsü vennektedir Çıkış'ın muhtemelen daha eski tarihli metninde (34:6), Yahve kendini "acıyan, lütfeden tamı" olarak tanımlamaktadır," a.g.y., s 429. 221


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ - ]

mez ve bazı Olympos sakinleri gibi g ü l ü n ç duruma d ü ş ü r ü l m e y i kabullenmez). Diğer yandan Yahve, t a n r ı l a n n ç o ğ u n d a g ö r ü l d ü ğ ü gibi, insanlık halini yansıt­ maz: Bir ailesi değil, göksel b i r maiyeti v a r d ı r

Yahve yalnızdır. M ü m i n l e r i n d e n ,

D o ğ u l u b i r despot gibi, mutlak itaat beklemesi olgusunu da yine insana yakın b i r özellik olarak m ı d e ğ e r l e n d i r m e k gerekir? Daha çok mutlak m ü k e m m e l l i k ve te­ m i z l i k y ö n ü n d e insanlık dışı b i r istek söz konusudur. "Üç t e k t a n n c ı d i n i n pey­ gamberlerinin ve misyonerlerinin ayırt edici nitelikleri olan h o ş g ö r ü s ü z l ü k ve bağnazlık Yahve'de i l k örneğini ve gerekçelerini bulur. Yahve'nin şiddeti de insan yapısı çerçevelerini kırar. K i m i zaman "öfkesi" öyle akıldışıdır k i , Yahve'nin "şeytana i n a n m a s ı " n d a n söz edilebilmiştir. Kuşkusuz bu olumsuz çizgilerin bazıları daha geç bir d ö n e m d e , Kenan ülkesinin işgal edilme­ sinden sonra sertleştirile çektir. Ama "olumsuz çizgiler" Yahve'nin i l k yapısına aittir.j Aslında y a r a t t ı ğ ı n d a n mutlak farklı, "tam anlamıyla öteki" (Rudolph Otto'nun garız, öndere si) nlan tanrının yeni ve en g ö r k e m l i ifadesi söz konusudur.j Çelişkili "vasıflar"m b i r arada varoluşu, bazı davranışlarının akıldışıhğı Yahve'yi insani ölçekteki b ü t ü n " m ü k e m m e l i y e t ülkuleri"nden farklılaştınr. Bu açıdan ba­ kıldığında Yahve, H i n d u i z m i n bazı tanrılarına, ö r n e ğ i n Şiva'ya veya Kali-Durga'ya benzer. A m a arada ö n e m l i b i r fark vardır: Bu H i n t tanrıları ahlak ötesinde­ d i r ve varoluş tarzları bir ö r n e k o l u ş t u r d u ğ u için, m ü m i n l e r onlara ö y k ü n m e k t e duraksamazkır. Oysa Yahve en b ü y ü k ö n e m i , ahlaki ilkelere ve g ü n l ü k hayattaki ahlaka verir: O n Emir'in en az beşi bunlardan söz eder. Tevrat anlatısına g ö r e , Mısır'dan çıktıktan üç ay sonra Sina ç ö l ü n d e b i r teofani meydana geldi. "Sina d a ğ ı n ı n her y a n ı n d a n duman t ü t ü y o r d u ;

çünkü

Yahve d a ğ ı n ü s t ü n e ateş biçiminde inmişti. Dağdan ocak d u m a n ı gibi duman çıkı­ yor, b ü t ü n d a ğ şiddetle sarsılıyordu. Boru sesi gitgide yükselince, Musa k o n u ş t u ve T a n n gökgürlemeleriyle onu yanıtladı" (Çıkış 19:18-19). O zaman Yahve, da­ ğın dibinde duran IsrailoğuHarına g ö r ü n d ü ve Ahit Yasası'nı tebliğ ederek onlarla bir ahit yaptı; b u yasa O n E m i r l e başlıyor ve ibadetle i l g i l i b i r ç o k kural içeri­ yordu (Çıkış 20:22-26; 21:24-26).

30

Daha sonra Musa Yahve'yle yine g ö r ü ş t ü ve

"şehadetin i k i levhasını, Allah'ın eliyle yazılmış taş levhaları" aldı (31:18; k r ş . bir diğer versiyon, 34:1-28). Mendenhall, Ahit Yasasının ü s l u p açısından biçimi­ nin M Ö 11. binyılda yaşamış Hitit h ü k ü m d a r l a r ı n ı n Anadolu'daki vasallarıyla yap-

Krs. botırer, J-ıisiory of Ismthte Rdigion, s. 78 vd. Bütün bu metinlenn daha geç tarihlerde yazıldığım veya düzenlendiğini ayrıca belirtmeye gerek yok. 222


-ISRAIL Ç O C U K K E N .

t ı k l a n a n l a ş m a l a r ı hatırlattığını saptadı.

Ama bu i k i a n l a ş m a k ü m e s i arasındaki

benzerlikler gerçek olsa da, pek belirleyici g ö r ü n m e m e k t e d i r Israilogullarının çölde geçirdikleri kırk yıl boyunca y a p t ı k l a n ibadet hakkın­ da kesin hiçbir ş e y bilinmemektedir. Çıkış (26; 38:8-38) çöl tapınağını ayrıntı­ sıyla betimlemektedir: Söz konusu tapınak, daha geç tarihli b i r anlatıya göre Yasa l e v h a l a n n ı n içinde b u l u n d u ğ u (Tesniye 10:1-5; vb) Şehadet S a n d ı ğ ı n ı n veya Ahit Sandıgı'nın saklandığı Toplanma Çadırıdır. Bu anlatı b ü y ü k b i r olasılıkla gerçek bir d u r u m u y a n s ı t m a k t a d ı r . T a p ı m çadırları veya içlerinde taştan p u t l a r ı n taşın­ dığı tahtırevanlar islam Öncesi Araplarda da g ö r ü l ü r . Metinler s a n d ı k ve çadırdan bir arada s ö z etmemektedir'ama tıpkı Araplarda o l d u ğ u gibi, herhalde s a n d ı k çad ı n n içindeydi. Eskiden " b a b a n ı n t a n r ı s ı n ı n yaptığı gibi, Yahve de halkına reh­ berlik ediyordu|. S a n d ı k bu g ö r ü n m e z varlığı simgeliyordu; ama içinde ne bulun­ d u ğ u n u bilmeye olanak yoktur. Anlatıya g ö r e , Musa Moav b o z k ı r l a n n d a Eriha'nın karşısında öldü. Yahve ona Kenan ülkesini gösterdi: "Ülkeyi sana g ö s t e r d i m ama oraya gitmeyeceksin" (Tes­ niye 34:4; k r ş . Sayılar 27:12-14). Bu ö l ü m de efsanevi ve paradigmatik Musa k i ­ şiliğine u y m a k t a d ı r . Bu adla t a n ı n a n kişilik h a k k ı n d a yalnızca, o n u n Yahve'yle sü­ rekli yinelenen dramatik b u l u ş m a l a n y l a ö n e çıktığı bilinmektedir. Musa'nın ara­ cılık ettiği vahiy onu hem esrimeye giren ve Tanrı'yla k o n u ş a n bir peygamber, hem de bir " b ü y ü c ü " yapmıştır; Levi rahiplerine Örnek o l u ş t u r a n ve tam b i r karizmatik

ö n d e r olan Musa, bir kabileler grubunu bir millet çekirdeğine, israil

h a l k ı n a d ö n ü ş t ü r m e y i başarmıştır.

60. H â k i m l e r D ö n e m i n d e

D i n : Bagdaştırmacılığın İlk A ş a m a s ı — Yeşüntm

y ö n e t i m i n d e k i Musa'nın grubunun Kenan'a girdiği M O 1200 tarihinden Saul'ün kral ilan edildiği M Ö 1020'ye kadarki d ö n e m e Hakimler Çağı denmesi konusunda g ö r ü ş birliğine varılmıştır. H â k i m l e r ; komutanlar, d a n ı ş m a n l a r ve h u k u k adamlanndan o l u ş u y o r d u . Başka aşiretler Yahveciliği b u d ö n e m d e , özellikle de bazı parlak zaferlerin a r d ı n d a n kabul ettiler; çünkü Yahve savaşa d o ğ r u d a n müdahale etti. Yeşu'ya güvence verdi: "Onlardan korkma; onlan eline teslim ediyorum!" (Yeşu 10;8). N i t e k i m Yahve g ö k t e n , d ü ş m a n ı n binlercesmi bir anda ö l d ü r e n " i r i

C, E. Mendenhall, Law and Covenant in Israel and die Ancient East (1955). Bu varsayım diğer yazarların yanı sıra Albright tarafından da kabul edildi, Yûiıveiı and the Gods o\ Canaan, s, 107 vd. 223


DİNSEL İNANÇ!-AR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ -1

i r i dolu yağdırdı" (Yeşu 1 0 : 1 1 ) . Kenan kralı Yavin'e karşı kazanılan zaferden son­ ra, Debora ve Barak T a n r ı ' n ı n öfkesini

şarkıya dökcüler: "5eir'den

çıktığında

Yahve . . . y e ı sarsıldı, g ö k l e r d e n y a ğ m u r b o ş a n d ı , evet bulutlar eriyip su oldu" ( H â k i m l e r 5:4 v d ) . Kısacası Yahve'nin Kenanlıların Lannlanndan daha güçlü oldu­ ğu ortaya çıkar. O n u n a d ı n a yapılan savaş kutsal bir s a v a ş t ı r :

32

Erkekler kutsan­

mıştır (lîiddes, "ayinle kutsallaştırmak") ve ritüel temizliğe u y m a l a r ı gerekir. Ga­ nimet ise " h a r a m " d ı r , yani yakılan kurban olarak Yahve'ye sunulur ve tamamen y o k edilir. Ama yeni b i r v a r o l u ş ü s l u b u n a u y u m sağlayan Yahvecilik evnlir ve d e ğ i ş i r . Ö n c e b ü t ü n ç o b a n t o p l u m l a n tarafından yüceltilen değerlere karşı bir tepki g ö r ü ­ lür. Yael, göçebelerde ç o k kutsal olan konukseverlik yasasını haince i h l a l eder: Bozgundan sonra kaçan Kenanlı k o m u t a n ı çadırına davet eder ve onu uykusunda ö l d ü r ü r (Hakimler 4 : 1 7 v d ) , Musa z a m a n ı n ı n taşınabilir tapınağı k u l l a n ı l m a z hale gelir. Artık kutsal tapmaklar ve alanlarda ibadet edilmektedir. Ama t a h m i n edilebileceği gibi asıl ö n e m l i s o n u ç l a r a , Kenan diniyle etkileşim yol açar. Üstelik b u etkileşim M Ö V I I . yüzyıla dek sürer. Yahve ile El'in birleşti­ rilmesinin

a r d ı n d a n , El tapımına ait olan Yahvecilik öncesi tapmaklar ve birçok

Kenan tapınağı Yahve'ye a d a n ı r .

35

H â k i m l e r çağında Yahve ile Baal'in birbirine ka­

r ı ş t ı r ı l m a s ı ise daha da şaşırtıcıdır. Yahveciliğe olan taı anlatıyla ü n l ü ailelerde bile içinde baal sözü g e ç e n isimlere r a s t l a n m a k t a d ı r . M e ş h u r G t d y o n ' u ı ı b j ^ a d ı da Yerubbaal, "Baal kendini savunsun" (Hakimler 6:32). Bu da "Tanrı. Efendi" anla­ m ı n a gelen baal s ö z c ü ğ ü n ü n Yahve'nin bir sıfatı gibi anlaşıldığını veya Yahve'nin y a n ı sıra Baal'e de t a p m ı l d ı g m ı d ü ş ü n d ü r m e k t e d i r . ' 3

1

Herhalde başlangıçta Baal

gerçek b i r v e r i m l i l i k u z m a n ı , "toprak tanrısı" olarak kabul edilmişti. Baal tapımı ancak daha geç bir tarihte lanetlenip, dinsizliğin ö r n e k kanıtı haline geldi.

,

Kenan kurban sistemi b ü y ü k o l ç u d e benimsendi. Kurban töreninin en basit bi­ çimi kutsal bir y*y:e çeşitli adaklar b ı r a k ı l m a s ı n d a n veya zeylinyağı ya da su saçı-

G, von Rad, Der heilige Krieg ıın alien Israel (1951), özetleyen Ringgren, La religion d'hrael, S. 6 0 - 6 7 ] "Yasak" anlamına gelen İminin sözcüğü, "kutsal" anlamına gelen bir kiıklen türemiştir. Ringgren bunu tanı Israilogullanna özgü bir görüngü olarak değerlendirmek­ tedir; ama A. Lodsve Albright yalnızca Samilerle de sınırlı kalmayan başka örnekler ver­ mektedirler; krş. Rowley, Worship in Ancicnı Israel, s 56 ve dipnot 7. Bu tapmakların listesi için bkz. Fokrer, a.g.y., s. 111-113. Tapırtılar arası bağdaş t ırırmcılık hakkında bkz. G. W. Ahlstıöm, Aspects ojSyncretism in Israelite Religion, s, 11 vd; Rowley, a.g.y., s. 58 vd, Krj, Ringgren, a.g.y.. s. 56; Fobrer, s. 10.5. 224


"1SKA11. ÇOCUKKEN.

larmdan o l u ş u y o r d u . Sungular T a n n için bir besin kaynağı olarak g ö r ü l ü y o r d u ( H â k i m l e r 6:19). Israiloğulları, Yahve'ye sunulan b i r adak olarak y o r u m l a d ı k l a r ı , yakılan k u r b ı n Çolak) u y g u l a m a s ı n a b u d ö n e m d e başladılar. Ayrıca tarımla ilişki­ l i ç o k sayıda Kenan ibadetini ve hatta orji n i t e l i k l i bazı ritüelleri de benimsedi­ ler.

15

Ö z ü m s e m e süreci daha sonra, krallık d ö n e m i n d e yoğunlaştı ve i k i cinsiyet­

ten kutsal fahişelik söz konusu oldu. Tapmaklar Kenan Örneklerine göre inşa edildi içlerinde bir sunak, mezbah'lift (dikili taşlar), aşera'lar (aynı adı taşıyan Kenan tanrıçasını simgeleyen tahta direk­ ler), su veya zeytinyağı s a ç ı l a n için testiler v a r d ı . Ritüel nesnelerinden en Önem­ l i l e r i n i sayalım; t e r a / ı m l e r (tasvirler veya maskeler) ve f/od'lar ( i l k halinde, tas­ v i r ü z e r i n e yerleştirilmiş b i r elbise). Tapımla görevli personel, k o r u m a s ı n ı üst­ lendiği t a p m a k l a r ı n etrafında ö r g ü t l e n i r d i . İlk sırada rahipler ve Levililer yer alırdı: K u r b a n l a r ı sunarlar, fallsfftve ejod yardımıyla Yahve'nin İradesini anlamaya çalışırlardı. Rahiplerin ve Levililerin yanı sıra, kahinlere veya falcılara da

(ra'eh)

da r a s t l a n m a k t a d ı r , ama o n l a r ı n vasıflan Üzerine yeterince bilgi sahibi değiliz. Falcılar, peygamberler (nâbiim) gibi tapınaklara bağlı değillerdi. Bunların en i y i bilinen ö r n e ğ i Balam'dır (Sayılar 22-24): D ü ş ü n d e veya u y a n ı k k e n Yahve'yi g ö ­ r ü r ; Israiloğullarını lanetleyebilm.esi için o n l a n görmesi gerekir. Esrime

vasfına

sahip b u tipe d i ğ e r g ö ç e b e toplumla nnda da rastlanır (örneğin A r a p l a r d a k ı kâhin).

36

"Peygamber"in (nâbî) işlevi ç o k daha ö n e m l i y d i ; b u konuya ileride döneceğiz (§ 116). Şimdilik, t s r a i l o g u l l a n n ı n esrime n i t e l i k l i p e y g a m b e r l i ğ i n i n k ö k l e r i n i n Kenan dinine u z a n d ı ğ ı n ı ekleyelim, Gerçekten de Baal tapımı nâbtim'i 37

içeriyordu

(bkz. 1. Krallar, 18:19 v d ; I I . Krallar 10:19). Ama burada Mısır d ı ş ı n d a k i eski Ya­ k ı n d o ğ u ' d a oldukça yaygın b i r esrime deneyimi t ü r ü söz konusudur. S ü m e r l e r ' ' g ö k y ü z ü n e giren adam"ı bilirler; b u niteleme ş a m a n l a n n k i n e benzetilebilecek bir esrime y o l c u l u ğ u n u belirtir. Mari'de M Û X V I I I . yüzyıla ait metinler âpilum'lardan ("cevap veren") veya muhhûm

ve m u J ı h ü i u m l a r d a n , r ü y a l a n n d a veya

r ü y e ı l e n n d e tanrılardan gelen cevapları alan erkek veya k a d ı n l a r d a n s ö z eder. Bu

Fohrer, s. 106; Ahlstrûm, s 14 vd. .1, Pedersen, "The Role played by Inspired Persons among the Israelites and the Arabs;" J. Lindblom, Prophecy in Ancieni Israel, s. 86 vd. fikz, A. Haldar, Association of Cull Prophets Among the Ancient Semites, s. 91 vd, kaynakçay­ la birlikte. 225


fi!'NSja İNAMCA Vii IJÖSÜNCELEN T<$R(İ.JI • i

âpıium veya murlfıüm'lar niltiim'lere denk düşer. Onlar da İsrail'in peygamberleri • gibi, daha ç o k kısa kehanet cümleleri kullanır ve k ö t ü haberler ya da h ü k ü m d a r ı n bazı eylemlerine karşı eleştiriler söz konusu o l d u ğ u n d a bile, mesajlarını krallara gönderirler. Daha fethin ve kolomzasyonun i l k yüzyıllarında bile, hem derin hem $£ çok şekilli b i r Kenan etkisi fark edilir. Gerçekten de Kenanhiarın rituel sistemi, kut­ sal ıtıanian ve tapınakları benimsenir; ruhban sınıfı Kenan ö r n e k l e r i n e göre ö r gülienir; rahiplerin ü s ı ü n i ü ğ ü n e ve bereket ritüeıleriyle bağdaştırın acılığa tepki g ö s t e r m e k t e gecikmeyecek peygamberler

de bir Kenan etkisinin

ürünüdürler.

Ama peygamberler en saf Yahveciiigi savunma iddiasındadırlar. Bir açıdan haklı­ dırlar; ama digcr yandan, peygamberlerin anlattığı Yahvecilik, o kadar şiddeili b i r b i ç i m d e lanetledikleri Kenan d i n i n i n vt: k ü l t ü r ü n ü n en y a r a n a

unsurlarını

çoktan özümsemiştir.

Krş Utıdhlotu, s. 29 vd, s. 85 vdve Fohrer, s. 225 vd; bu yazarlar Babil ve Asur'dan başka örnekler de vermektedir. 226


ELEŞTİREL KAYNAKÇA

§ 53. israil'in eski tarihi konusunda özellikle şu eserlen kullandık: M. Noth, Geschichte Isra­ els (Göttingen, 1950, gözden geçirilmiş 2. baskı, 1954), J. Bright, A History o/ Israel (Phila­ delphia, 1959) ve R. de Vaux, Hjsfoire ancienne d'Israël Des origines ä l'installation en Canaan (Paris, 1971); bu son eserde hayranlık uyandıran eleştirel kaynakçalar yer almaktadır. Ayrıca bkz.: W. F. Albright, Archaeology and the Religion of Israel (2. baskı, Baltimore, 1946); aynı ya­ zar, The Biblical Period from Abraham to Ezra (New York, 1963); R. de Vaux, Les institutions de l'Ancien Testament, 1-11 (2, baskı, Paris, 1961, 1967); Otto Eissfeldt, The Old Testament. An Introduction (New York, 1965, Almanca 3. baskıdan yapılmış çev., 1964, ek kaynakçalarla birlikte, s, 722-785);). Pedersen, Israel, its Life and Culture, I-IV (Kopenhag, 1926, 1940); G. von Rad, Old Testament Theology, I (NewYork, 1962; Almanca özgün metin, 1957); M Noth, Die Ursprünge des alten Israel im lichte neuer Quellen (Köln-Opla^sn, 1961); Tlie ßiMe and the Ancient Near East. Essays in honor of W. E. Albright, yay C. Ernest Wnght (New York, 1968), s. 85-139 (E. Wnght: Filistin arkeolojisi üzerine), 265-299 (zamandizın sorunlan). İsrail'in dinsel tarihi konusunda hatırı sayılır miktarda eser bulunmaktadır; son 10-12 yıl içinde yayımlanmış kitaplar arasında en yararlıları şunlardır: Y. Kaufmann, Tlıe Religion of Is­ rael (Ibraııiceden çeviren ve kısaltan M Greenberg, Chicago, 1960), H. Ringgren, La religion d'Israël (Paris, Payot, 1966; Almanca baskı, 1963); W. Eichrodt, Reİigıonge schichte Israels (1969); G. Fohrer, History of Israelite Religion (Nashville, 1972; Aim, baskı, 1968). Kozmogoni metinleri Jean BotÉro tarafından çevrilmiş ve yorumlanmıştır: "La naissance du monde selon Israel," Sources Orientales, 1 (= La naissance du monde, Paris, 1959), s. 187¬ 234. Kitabt Mukaddes'teki kozmolojik bilgiler hakkında, bkz

H Gunkel, Schöpfung und

Chaos in Urzeit und Endzeit (2. baskı Göttingen, 1921), özellikle s. 29 vd; V. Maag, "Jahwds Begegnung mit der Kanaanäische Kosmologie," Asiatische Sludien/Etudes Asiatiques, 18-19, 1965, s 252-269. Tefeviıı'in en son çıkan yorumlu çevınleri içinde, uzman olmayan okuyucunun en kolay ulaşabileceği: E. A. Speiser, Genesis (New York, 1964). İnsanın yaratılışı konusundaki mitler ıçm, kış, daha yukanda belirtilen kaynakça, § 17. § 54. Aden ve cennet miden hakkında, kış. P. Humbert, Etudes sur Je récit du Paıadis et de la chute dans la Genese (1940); W. Andrae, "Der kultische Ganen" (Die Welt dez Orients, 6, 1952, s. 485-494); G, Widengren, The Kingand the Tree of Life in Ancient Near Eastern Religi­ on (1951); A Dammron, La mythologie sumérienne et les premiers chapitres de la Genèse (1959); Theodor H. Gastet, Myth, Legend and Customs in the Old Testament (1969), s. 24-37, 332-334 (kaynakça); F. F. Hvidberg, "The Canaanite Background of Genesis l - l l l , " Vetus Testamentum, 10, I960, s. 285 vd; j . Coppens, La connaissance du bien ei du mal et le péché du Paradis (Analecta Lovanesis Biblica et Orientalia, 1958) •Hayat Ağacı ve Bilgi Ağacı hakkında, bkz, Eliade, Dinier Tarihine Giriş, s. 286 vd, Gaster, 227


DİNSEL INANÇLAIİ VK DÛSÛNOILLIÎ "lAKlrtl - I

a.g.y., s. 337-338. Kabil ve Habil hakkında, bkz. Gaster. 5. 51-55, 341-342 (kaynakça). Metalürji rilüelleri ve simgeselliklen hakkında, bkz. M. Eliade, Forgerons el Alchimistes (Paris, 1956), s. 57 vd; toplumsal düzen ve demircilerin büyusel güçleri hakkında, krş. a.g.y.. s. 81 vd. "Kabil'in nişanı" hakkında (Tekvin, 4T5), krş. Frazer ve Gastcr'ın saydığı karşı lası innalı malzeme Gasler, a.g.y., s. 55-65, 344-345 (kaynakça). § 55. "Tann'nın oğullan'nın "insanın kızlan"yla birleşmesi hakkında, krş. C. E. Closen, Die Simde der Söhne Gottes' (Gen. Vi, 1-4), lionıa, 1939, Gasler, a g.y, s. 351-352 (kaynakça); B. S. Childs, Uyth and Realily m the Otd Testament (Naperville, 1960), s. 49 vd; G. A. Cooke, The Sons of (die) God(s)," Zeitschrift/ur die Aktes tarnen (liehe Wissenschaft, 76, 1964, s. 22¬ 47. Tufan hakkında, krş. § 18'deki dipnotlar; Gaster, a.g.y.. s 352 (kaynakça); A Parrot, Déluge et Arche de Not (1952); C. Lambert, "Il n'y aura jamais de déluge (Genèse IX; 11)," Nouvelle Revue Tiiiologitme, 77, 1955, s. 581-601, 693-724. Babil Kulesi hakkında, bkz, Gaster, a.g.y., s. 360-361 (kaynakça); A Parrot, La Tour de Babel (1953). Ziggurat stmgeselligi hakkında, krş. Eliade. Le mythe de l'éternel retour (yeni baskı, 1969), s. 25 vd; G. Widengren, "Aspetti simbolici dei templi e luoglıi di culto del vıcino Oriente antico," Numen, V i l , 1960, s. 1-25. Gökyüzüne yükselme mitleri hakkında, krş. Fliade, Religions Australiennes (Payot, 1972), s, 40 vd; aynı yazar, "Notes on ille Symbolism of the Arrow," s. 468 vd. A. Borst'un Der Turmbau von Babel; Geschichte der Meinungen über Ursprung und Vielfalt der Sprache und Völker, I-VI, Stuttgart 1957-1963, adlı eseri batı tarihinin soy kütüğüne ait efsa­ nelere ilişkin çok geniş bilgiler veren bir ansiklopedidir. 5 56. MÖ 11, binyıhn göçebe Samileri hakkında, bkz Joseph Henninger, "Zum Frühsemitisc­ hen Nomaden tum," Viehwiitschn/t und Hirtenkultur. Etnagraphische Studien içinde (Budapeşte, 1 9 ^ s. 33-68), özellikle 44-50 (ilk Peygamberler), 50-53 (Mari metinlerinde göçebeler). Habınılar ve İbranilerle ilişkileri hakkında, bkz. R. de Vaux. Histoire ancienne d'hraêl, eleştirel kaynakça, s. 202-208 ("Habiru-Apını batıdaki Sami gruplanndan birini, 'Amortileri' veya 'Ön-Aramileri' ifade eden etnik bir terimdi; biz de İlk Peygamberleri onlara bağladık;" s, 208). Aynca bkz. Albnghl, From the Stone Age

s. 238 vd; aynı yazar, rahıvefı and the Gods

o} Canaan, s. 75 vd; Fohrer, Hisıory o{ Israélite Religion, s. 30 (dipnot 8-10, kaynakçalar). İlk Peygamberlerin tarihi konusunda, bkz. R. de Vaux, s. 245-253. "Babanın tanrısı" ko­ nusunda, bkz. Albright, All, Der Gott der Väter, 1929 (= Kleine Schriften zur Geschichte des Volltes Israel, i , 1953, s. 1-78); İng, çev. de mevcuttur: Essays on Old Testament ffîstory and Religion, çev. R, A. Wilson, New York, 1968 (s. 1-100). Onun tezlerinin tartışılması, Fohrer. a.g.y,, s. 36 vd; R. de Vaux, s. 256 vd; Ringgren, s, 29 vd. "Babanın tanrısı" ile Ül ve El ile Yahve arasındaki ilişkiler kısa bir süre önce F. M. Gross tarafından yeni bir bakış açısından çözümlendi. Caııaanite Mythand Hebrew Epic (Cambridge, Mass., 1973), s. 1-76, 228


"1SIM1L COOJKKh'N.

El Şacldai adının yommu hâlâ tanınmalıdır. Bu ismin, Akkadçada "dag" anlamına gclcn Sadù ile akraba bir sözcükten türetildigi açıklaması ûnenlmıştir: O zaman, bu sözcük "Dağlı (El)" anlamına gelecektir; aynca krş. Ringgren. s. 34-.15. Ama bu ismin etimolojik kökenini kuzeybatı Sami dili içinde aramak daha yerinde olacağından, en son I bran ic e'de ki şaday/şadeh önerilmiştir: O zaman ismin anlamı, "Ovanın veya Tarlaların veya Bozkırın El'î" olmakta­ dır (R de Vaux, s. 264, kaynakçayla birlikte). Elin bilindiği ilk Peygamberlere ilişkin öykülerde Baal'e hiç değinil memesi dikkat çekici­ dir. Bu da, llyksoslardan önceki dönemde Kenan ülkesine giren Is rail oğullanılın aralarının Baal tapuluyla karşılaşmadığını göstermektedir; bu tapım Ugarit'te MÖ 2. binyılın ortasına doğru, belki biraz daha erken bir dönemde önem kazanmıştır: krş. R de Vaux, s. 266. Bu­ nunla birlikte, daha önce de işaret ettiğimiz gibi (kış. § 48, dipnot 26). muhtemelen yerel bir fırtına ve tanmsal bereket tanrısı vardı, ama Baal girdikten sonra onun adı unuıuldu. İlk Peygamberlerde "put" tapımıyla ilişkili hiçbir bilgi yoktur. Ama Rahel babası Lavan'ın evini terk etmeye hazırlanırken onun tera/i"»:'terini, ev putlarını çalar (Tekvin, 31:19); Lavan bu putlara "ilahlarım" demektedir (31:30). Tera/im'lerin anlamı konusunda, bkz. A. R. John­ son, Die Culiie Propfıet in Ancient Israël (2 baskı, 1962), s, 32 vd; Rowley, Woiship in Ancien! ZsraeÎ, 5. 19 vd. Her ne olursa olsun, Rahel'in hareketi Yakup'un dini konusunda bir bilgi oluşturamaz. Aynca bkz. Ringgren, s. 38-39. Sünnete gelince, herhalde İlk Peygamberler döneminde uygulanıyordu Kökeni bilin­ memektedir; krş R. de Vaux, Les institutions de l'Ancien Testament (Paris, 2, baskı, 1961), s. 78-82; E. Isaac, "Circumcision as a Covenant Rite," Anthropos, 59,1964, s. 444-456. Sünne­ tin Mısırlılardan alındığı ileri sürülmüştür, ama Mısır'ın her yerinde uygulanmıyordu. Diğer yandan MÛ III. binyılın başından itibaren bu Sdeıe Kuzey Suriye'de rastlanmaktadır. Dola­ yısıyla lsrailogullannın atalan belki de bu âdeti daha Kenan ülkesine gelmeden önce öğren­ mişlerdi. "O sırada [sünnet) halâ ilk anlamını, yani evliliğe ve kabilenin ortak hayatına erginleme anlamını koruyordu; Tekvin. 34:14-16'da da bu anlaıudadtr; ancak daha sonra Tanrı ile kavmi arasındaki antlaşmanın (ahdin) işareti haline gelmiştir; Tekvin 17'nin din ada­ mı yazıcısı bu antlaşmayı ibrahim dönemine taşır" (R. de Vaux, Histoire ancienne d'Israël, I , 273; en yakın tarihli kaynakça dipnot 94 ve 96'da kayıtlıdır) Arkaik toplumlarda bir erginlenme ritüeli olarak sünnet hakkında, krş. Eliade, Naissances mystiques (Paris, 1959). s 54 vd. § 57. Kanlı kurbanlar hakkında, bkz, R. de Vaux, Les Sucnfıces de l'Ancien Tesinmcnt (Pans. 1964), s. 7-27; aynı yazar, Histoire ancienne d'Israël, s. 270 vd. Orta Arabistan'ın âdetleri hakkında, bkz. J. Henninger, "La religion bédouine pré islamique" (F. Gabrieh (éd.), L'antica socielù beduiıın içinde, Roma, 1959), s 135-136, aynı yazar, "Les fêtes, de printemps chez ks Arabes et leurs implications historiques" (Revista do Museu Pauîisfa, Sao Paolo, özel sayı 4, 1950, s. 389-432),

229


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARH 11 -1

§ 58. Musa figürü son zamanlarda oldukça ilgine bazı yorumlara konu olmuştur, bkz

t.

Auerbach, Moses (Amsterdam. 1953); H. Gazelles, Moïse, l'homme de l'Alliance (1955), H, R Rowley, From Joseph fa Joshua (Oxford, 1950); aynı yazar, "Moses and the Decalogue," BfRL, 34, 1951, S, 81-118. Aynca krj. R. Smend, Das Mosebild von Heinrich Ewald bis Marim Noth (1959). Musa'nın vahiyi konusunda, bkz. R de Vaux, Histoire ancienne, s. 305 vd. Mısır'dan çıkış ve Paskalya'yla ilintili çeşitli anlatılar konusunda, krş Fohrer, ffisi. of Isr He!., s. 68 vd; R. de Vaux, institutions, 11, s, 383-394 (ve kaynakça, s. 46T-468); aynı yazar, Les sacrifices de l'Ancien Testament, s. 7 vd. Mısır'dan Çıkış, 1-15'te sunulan anlatı üzerinde Paskalyanın etkisine özellikle J. Peder­ sen dikkat çekmişti: Israel Its Life and Culture, 1U-İV (1940), s. 384-415, 728-737; G von Rad ve S, Mowinckel bu kuramı eleştirmiş ve değiştirmişti; krş. Fohrer, s. 68 vd. Belirttiğimiz gibi (§ 58) çıkış itibarıyla hayvancılıkla uğraşan toplumlann ilkbahar bayra­ mı olan Paskalya'mn kutlanması, Mısır'dan çıkışın ntüel biçimde anılması olarak açıklandı; başka bir deyişle, kozmik dinselliğin ifadesi olan dönemsel bir tören sonunda "tarıhselleştirıldt." Diğer yandan, Mısır'dan çıkışuı mucizevi olayları, yani Kızıldeniz'den geçiş ve Mısır or­ dusunun yok olması, zamanla iki farklı yoruma kavuşturuldu. En eski [anıklıkta (Mısır'dan Çıkış, 15:1-10), firavunun askerleri Yahve'nin soluğunun yarattığı dalgalara gömülmüşlerdi. Denizin ortadan ikiye yanlmasından ise ancak daha sonra, Mezmurlar'da süz edilecektir; "Denizi yanp geçirmişti onları, bü duvar gibi ayakta tutmuştu sulan" (Mezmur 78:13; krş. Mezmur, 77:17-20). Bu durumda Kızıldeniz "mucizesi" yaratılışla, yani Yahve'nin deniz carıavan Rahav ve Le­ viathan karşısında kazandığı zaferle ilışkilendiriliyordu: "Rahav'ı parçalayan, deniz canavarı­ nın bedenini deşen sen değil miydin? Denizi, engin sulann derinliklerini kurutan, kurtulanlann geçmesi için denizin derinliklerini yola çeviren sen değil miydin?" (Isaya, 51:9-10). Hem Mısır'dan çıkış hem de Kenan'ın fethi (ve daha sonra, yukarıda değindiğimi? Tesniye-lşaya metni tarafından habet verilen sürgün edilenlerin geri dönuşu) bir anlamda kozmogoni ese­ rinin bir yinelenişini oluşturmaktadırlar (krş. Cross, Gırcaanıte Mjıth and Hebrew Epie, s. 100 vd). Ama sonuç olarak iki bakış açısı -"tarihsel" ve "kozmolojik"— birbirini tamamlamakta­ dır. Tam anlamıyla "tanhsel" bir olay olan Kenan'ın fethi de Tanrı'nın işidir, çùnku Israiloğullartnın zaferini Yahve sağlar § 59. Law and Covenant m Israel and the Ancient Near East (Pittsburgh, 1955) adlı kitabında, G. E. Mendenhall, Ahit Yasası'nı fiiüt krallarının Küçük Asya'dakı vasallanyla yaptıklan ant­ laşmalara benzetmiştir. Böyle bir antlaşma (kralın adını ve unvanlannı belirleyen ve iki taraf arasında o zamana dek varolan ilişkileri hatırlatan) bir giriş bölümünün ardından, vasala da­ yatılan özel koşullan, belgenin bir tapmakta saklanması ve dönemsel olarak törenle okun­ ması konusundaki belırlemelen, tanık tannlar listesini ve son olarak da lanetleme ve kutsa­ ma ifadelerini ıçenr. Bu lezı kabul eden Albright, çoğunluğu kervancılık yapan ilkel fbranıler için antlaşmaların ve sözleşmelenn gerekliliği üzerinde durur: krş. Yahmh and the Cods of Ca­ naan, s. 107 vd, kaynakçayla birlikte. Mendenhall'un eleştirileri R de Vaux tarafından kay­ dedilmiştir: Histoire, s. 410, dipnot 141. R de Vaux, Musa'nın yarı-göçebe grubunun Hint 230


"İSRAİL ÇOCUKKEN.

krallarının antlaşmalarını nasıl öğrenmiş olabileceğini soruyor Diğer yandan iki metnin yapı­ ları arasında farklılıklar vardır, örneğin en sondaki İane demeler-kutsamalar Ahit Yasosı'nda eksiktir. Aynca özel koşullar genellikle şart kipiyle ifade edilirken -"Şu olursa...."- Ahit, acık ve tanışılmaz iEadeler kullanır. R. de Vaux'nun gözlemine göre, Hitit krallannm yarı-barbar halklarla yaptıkları antlaşmalar klasik örneklere uymamaktadır. Demek ki birçok "antlaşma omeği" türü söz konusudur (a.g.y, s. 413). Yahveci geleneklerin oluşmasında Kadeş Barnea vahasını» rolü konusunda, bkz. T. J. Meek, Henrew Origins (New York, 1936; yeni baskı, 1960), s. 119 vd; R. de Vaux, Les Institu­ tions de l'Ancien Testament, II, s. 228 vd; Ringgren, a.g.y., s. 49 vd. Yalıve'nin Sina'dakı teza­ hürlerini oluşturan volkanik unsurlar j . Koenig tarafından çözümlenmiştir: "Le Sinai, mon­ tagne de feu," RHR, 167, s. 129-155; aynı yazar, "Aux origines des théophanies iahvıstes," aynı kaynak, 169, 1966, s, 1-36. Ama Cross, "Sina'dakı vahiy"in Baal'inkine benzeyen tarz­ da, "tannnın fırtına aracılığıyla tezahürü" olduğunu göstermiştir; krş. Canaanite Mylfı and Hebrew Epic, s. 147 vd. Aynca bkz. G, E. Mendenhall, The Tenth Generation: The Origins oj the Biblical Traditions (Baltimore, 1973), s. 56 vd. Baal Peor olayı konusunda, bkz. a.g.y., s. 105. § 60, İsrailogullarımn Kenan'a yerleşmesi uzerine son zamanlardaki bazı kuramlar (ve özel­ likle Y. Kaufmann, A. Alt, M Noth, W. F. Albright ve G. £. Mendenhall'ın kuramlan) R. de Vaux tarafından çözümlenmiştir: Histoire ancienne, s. 444-454. Aynca bkz. R. Smend, fdkwehneg und Stammebund (Gôttingen, 1963) Yahvecılik ve Kenan dini arasındaki çatışma üzerine, bkz. R, Hillmann, Wasser und Berg; Kosnıische Verhindııngslirıien zwïschen dem Kanaanâischen Wettergott und fahve (tez,

Halle,

1965); j . Maier, "Die Gotıesvors tel lung Altisraels und die Kanaanàische Religion," Bıbel und Zeitgemàsser Glaube, 1, içinde, 1965, s. 135-158; T. Worden, "The Literary Influence of the Ugaritic Fenility Myth on the Old Testament," VT, 3, 1953, s. 273-297; Fohrer, a.g.y„ s. 103 vd; R. de Vaux, Histoire, s. 147 (dipnot 99, kaynakça); bağdaşttrmacılık hakkında, bkz. G. W. Ahlström, Aspects of Syncretism in Israelite Religion (Lund, 1963). R Dussaud, Les origines cananéennes du sacrifice Israelite (1921, gûncellenmiş 2, baskı, 1941) halâ çok yararlı bir eserdir, Ayrıca bkz. Rowley, Worship m ancient fsrae!, s. 61 vd ve s. 65, dipnot l'deki kaynakça, tsrail oğul lan hiçbir zaman insan kurban etmeyi kabullenmedi­ ler; MÖ VII. yüzyılda bulgulanan çocuk kurbanlan dışarıdan gelen bir etkiyi yansıtmaktadır; kış, de Vaux ve Eissfeld, özetleyen Rowley, a.g.y , s. 65, dipnot 1, Eski Yakındoğu'da ve tsrailoğullannda peygamberlik hakkında, bkz A. Haldar, Associati­ on of Cult Prophets Among the Ancient Semites (Uppsala, 1945); J. Lindblom, Prophecy in Anci­ ent Israel (Philadelphia, 1965; Oxford, 1962); bu iki eserde zengin kaynakçalar bulunmak­ tadır. Aynca bkz. J. Pederson, "The Role Played by Inspired Persons Among the Israelites and the Arabs" (Studies in Old Testament Prophecy - Robinson Festschrift, 1950, s. 127-142); A. Lads, "Une tablette inédite de Mari, intéressante pour l'histoire ancienne du prophétisme sémitique," a.g.y., s. 103-110; A Malamat, "Prophetic Revelation in New Documents from

231


r>1NSf;L

V E DÙSÛNŒLF.K TARIHL -1

Man and the Bible," Vetus Testamentum, Suppl, XV, 1966, s, 207-227; G. Fohrer, Studien za> nltiesUamentlichen Prophétie, 1949-1965 (1967).

232


vm.

BÖLÜM

HlNT-AVRUPALILARIN DİNİ: V E D A TANRILARI

6 1 . H i n t - A v r u p a h l a r ı n Ö n t a r i h i — Hint Avrupalılar tarih sahnesine k o r k u n ç yı­ kımlarla çıktılar. M Ö 2300-1900 arasında Yunanistan, Küçük Asya ve Mezopo­ tamya'da ç o k sayıda kent y a ğ m a l a n d ı ve yakıldı. M Û 2300'e d o ğ r u Troya, Beycesultan, Tarsus ve Anadolu'daki diğer üç y ü z kent ve yerleşim merkezi de bunlara katıldı. Belgeler H i t i t , Luvı, M u a n n i a d ı verilen kavimlerden söz etmektedir. Ama A r i d i l i k o n u ş a n unsurlar başka işgalci ordular içinde de bulgu l a n m ı ş tır. H i n t - A v r u p a l ı halkların etrafa dağılması birkaç yüzyıl once başlamıştı ve yaklaşık i k i binyıl boyunca s ü r d ü . Âriler M Ö 1200'e d o ğ r u , Hindistan'daki Ganj vadisine girmişler, iranlılar Pers ülkesine sağlam bir b i ç i m d e yerleşmişler, Yunanistan ve Ege adaları Hint-Avrupalılaşrnıştı. Birkaç yüzyıl sonra, H i n d i s t a n ' ı n , italya y a r ı ­ m a d a s ı n ı n , Balkan y a r ı m a d a s ı n ı n ve Karpat-Tuna bölgelerinin, Orta, Kuzey ve Ba­ tı Avrupa'nın. —Vistül'den Baltık denizine ve Atlas okyanusuna

kadar— Hint-

Avrupalılaşması ya t a m a m l a n m ı ş ya da ç o k ileri b i r aşamaya v a r m ı ş t ı . Bu belir­ gin s ü r e ç - g ö ç , yeni t o p r a k l a r ı n fethi, y ö r e sakinlerine ö n c e boyun e ğ d i r i l m e s i , sonra da asimilasyonu- ancak XIX. yüzyılda son b u l d u Buna benzer b i r başka d i l ve k ü l t ü r yayılması örneği b i l i n m i y o r . Yüzyılı aşkın bir s ü r e d i r , bilginler Hint-Avrupalıların anavatanını belirleme­ ye, ö n t a r i h l e ı i n i çözmeye ve g o ç a ş a m a l a r ı m a y d ı n l a t m a y a u ğ r a ş ı y o r .

Anavatan

Avrupa'nın kuzeyinde ve o r t a s ı n d a , Rusya b o z k ı r l a r ı n d a , Orta Asya'da, Anado­ lu'da v b a r a n d ı . Bugün, Karadeniz'in kuzeyinde, Karpatlar ile Kafkasya arasında kalan bölgelerin Hint-Avrupalılarm anavatanı olarak s a p t a n m a s ı konusunda

görüş

birliğine v a r ı l m ı ş t ı r . ' M Ö V . ve I I I . binyıllar arasında, t ü m ü l ü s {kurgan) k ü l t ü r ü adı verilen k ü l t ü r , Karadeniz'in kuzeyinde gelişmiştir.

M Ö 4000-3500 arasında

b u k ü l t ü r ü n batıya, Tisza'ya kadar yayıldığı fark edilmektedir. Bir sonraki binyıl boyunca, kurgan k ü l t ü r ü n ü n temsilcileri Orta Avrupa'ya, Balkan y a r ı m a d a s ı n a ,

bazı hayvanlar (kurt, ayı, kaz, sombalıgi, yabanansı, balansı) ve ağaçlar (kayın, gürgen, meşe ve söğüt) için ortak bir soz dağan bulunması, ılıman iklime sahip bir bölgeye işaret etmekledir. 233


D I N S E L INANÇLAR V E D Ü Ş Ü N C E L E R TARIHI -1

Transkafkasya'ya, Anadolu'ya ve Kuzey iran'a (y. M Ö 3500-3000) girerler;

I I I . binyılda A v r u p a ' n ı n kuzeyine, Ege belgesine (Yunanistan ve Anadolu kıyıları) ve D o ğ u Akdeniz'e ulaşırlar. Marıja Girabutas'a göre, kurgan k ü l t ü r ü n ü b i ç i m l e n ­ diren ve taşıyan halklar, Ö n - H i n t - A v r u p a l ı l a r d a n ve d a ğ ı l m a n ı n son aşamalarında da Hint-Avrupaidardan başkası olamaz. Ne olursa olsun, Hint-Avrupa k ü l t ü r ü n ü n k ö k l e r i n i n neolitik çağa uzandığı kesindir, hatta mezoîitik çağa kadar da u z a n ı y o r olabilir. Diğer yandan b u kültü­ r ü n o l u ş u r k e n , kendinden ü s t ü n Yakındoğu uygarlıklarından etkilendiği de kesin­ dir. Savaş arabasını ve maden k u l l a n ı m ı n ı ,

1

bir Anadolu k ü l t ü r ü n d e n

(Kura-

Araksas k ü l t ü r ü ) a l m ı ş l a r d ı . M Ö IV, binyılda, Bal kan-Akdeniz bölgesi halkların­ dan etkilenmenin sonucu olan heykeller g ö r ü l ü r . Kilden, mermerden veya kay­ mak t a ş ı n d a n yapılmış b u heykeller, oturan bir tanrıçayı temsil etmektedir Kullanılan ortak söz dagan H ı n t - A v r u p a h l a r ı n tarımla uğraştığını, sığır (aynı zamanda domuz ve b ü y ü k olasılıkla koyun) yetiştirdiğini ve yabani ya da evcilleştirilmış atı da tanıdıklarını g ö s t e r m e k t e d i r . Hint-Avrupa halkları tarım ü r ü n l e ­ rinden hiçbir zaman v a z g e ç e m e m i ş olsalar da, daha çok b i r hayvancılık ekonomi­ si g e l i ş t i r m i ş l e r d i r . Ç o b a n göçebelik, ailenin ataerkil yapısı, talan baskınlarına d ü ş k ü n l ü k ve fetihlere yönelik askeri ö r g ü t l e n m e , Hint-Avrupa

toplumlarının

ayırt edici çizgileridir. Kurganlarla (ev b i ç i m i n d e yapılmış ve zengin süslemeleri olan mezarlar) ç o k daha yoksul mezarlar a r a s ı n d a k i zıtlık, oldukça k ö k l ü bir top­ lumsal farklılaşmaya işaret etmektedir. Kurganlara b ü y ü k olasılıkla yalnrzea şef­ lerin cenazeleri k o n u y o r d u . Bizim k o n u m u z açısından, b u varoluş tarzının - s a v a ş ve fetih amaçlarına g ö r e güçlü b i r b i ç i m d e yeniden ö r g ü t l e n m i ş çoban g ö ç e b e l i ğ i n - özgül dinsel değerle­ rin çıkışını ne ö l ç ü d e teşvik ettiğini ve kolaylaştırdığını saptamak ö n e m t a ş ı y o r . T a r ı m t o p l u m l a r ı n ı n y a r a t ı m l a r ı n ı n b i r ç o b a n toplumunun dinsel özlemlerine tam u y m a d ı ğ ı açıktır. Diğer yandan, hiçbir çoban t o p l u m u çiftçilerin

ekononıi-

sinden ve dininden tamamen bağımsız değildir. Üstelik Hint-Avrupalılar göçleri ve fetihleri sırasında sürekli olarak tarımla u ğ r a ş a n yerleşik halklara b o y u n eğ­ d i r m i ş ve onları asimile etmişlerdir. Başka b i r deyişle H m t - A v r u p a l ı l a r , ayrışık, hatta çelişkili dinsel yönelişler arasındaki sembiyozun yarattığı tinsel gerilimler­ le, tarihlerinin o l d u k ç a erken bir d ö n e m i n d e tanışmış olmalıdırlar.

2

"Bakır" ve "balta" için kullanılan terimler Sümercedir; bu terimler, Avrupa dil grupları (Cermenik, ttalık-Kelt dilleri, lllyna-Trak dilleri, Grek-51av dilleri) aynhnadan önce alın­ mıştır. 234


HİNT-AVRUPALILARIN DİNİ: VEDA TA

62. t i k Panteon ve O r t a k D i n s e l S ö z D a ğ a r ı — Oı y a p ı l a n yeniden oluşturulabilir. Elimizde öncelikle kısa, ama değerli bilgiler b u l u n m a k t a d ı r , inceleme " t a n n " y ı ifade eden terimler (Latmcede deıts, Sansk Lİtovca diewas, eski Cermen dilinde tivar) ve başlıca lupiter) içinde, Hint-Avrupa d i l i n i n deiwos, "gök" k i şüncesi göksel kutsallıkla, yani ışık ve " a ş k ı n l ı k ' l a ğında, egemenlik ve yaratıcılığın

i l k manasıyla,

u y u m l u g ö z ü k m e k t e d i r , taök ( t a n n s ı ) tam a n l a m ı y Dyauspitar, Yunan tanrısı Zeus Pater, lllyria t a n n s ı ter, iskit t a n n s ı Zeus-Papaios, Trak-Frig tanrısı Zeu G ö k ve hava hiyerofanderi başat b i r r o l oynadıj g ü r ü l t ü s ü n e verilen isimle anılması da şaşırtıcı c Thor; Keklerde Taranis (Tanaros), Baltık'ta Perkûna: k i de daha Hint-Avrupa d ö n e m i n d e gök tanrısı - d ı egemeni o l d u ğ u için y ü c e t a n n - fırtına tanrıları ka tı: Bu olaya dinler tarihi içinde o l d u k ç a sık rastlanıl rattıgı ateşin de göksel kökenli o l d u ğ u kabul edilm rupa dinlerinin ö z g ü n bir unsurudur; ö n e m l i Veda 1 MIS, Litovca ugnis, eski Slavca ogni s ö z c ü k l e r i n d e ayın ran ö n t a r i h t e n itibaren ü s t ü n bir konuma yükseldi^ dilinde Sürya, Yunancada Helios, eski Cermen d i l i n i ce, hepsi g ü n e ş a n l a m ı n a gelmektedir) Ama farklı 1 İlkle de Yakındoğu dinleriyle temas k u r u l d u k t a n sot reketli b i r tarih y a ş a m ı ş t ı r . Yer ise (*GH EM)* Gök; 5

[

Yunancadaki ifıeos sözcüğü aynı dizi içinde yer alman ifade eden bir kökten türemiştir; krş. Litovca dıvesiu, "so "soluk;" duşa, "ruh " Demek ki ifıeos, "tann" sözcügünür den hareketle geliştiği varsayılabtlir. * İran'da ateş tanrısının adı Âtar'dır; ama tapımın daha değil *agni dendiğini gösteren bilgiler bulunmaktadır; Mdımerbund, s. 77 vd. 5

Aynca güneşin temsil ettiği kutsallık. Yunan-Doğu bağd teolojik ve felsefi yeniden yaratıma olanak vermiştir; c netliğinin yayılması karşısında son kaybolan kozmik taı 235


DİNSEL INANÇLAR VE D Ü Ş Ü N C E L E R TARIHI -1

olarak kabul ediliyordu; ama Yeryüzü Ana dinsel düşüncesi H i n t-Avrupalılarda daha geç tarihlidir ve b u d ü ş ü n c e y e sınırlı bir alanda r a s t l a n m a k t a d ı r .

6

Bir d.:tt:

k o z m i k unsur olan r ü z g â r ı n , Litovcada Wejopatis, "Rüzgârın Efendisi," İran'dı Vayu ve Hindistan'da Vâyu diye tan n l aş t irildiği g ö r ü l m e k t e d i r . Ama b u son ık: ö r n e k t e , k o z m i k epifanilerden daha fazlası söz konusudur; Bunlar, özellikle

i

İranlıların Vayu'su egemen tanrıların ö z g ü n çizgilerine sahiptir. H i n t-Avrupalılar ö z g ü l bir mitoloji ve teoloji g e l i ş t i r m i ş l e r d i . Kurban t ö r e l ­ leri y a p ı y o r l a r ve söz ile ş a r k ı n ı n ( " K A N ) büyüse!-dinsel d e ğ e r i m b i l i y o r l a r d ı . M e k â n ı k u t s a m a l a r ı n ı ve yerleştikleri topraklan " k o z m i k l e ş t i r m e l e r i n i " s a ğ l a r a z kavramlara ve ritüellere sahipliler ( b u mitsel-ritüel senaryo eski Hindistan, R o c a ve Keklerde bulgulanrnışrır). Ayrıca bu n t ü e l l e r d ü n y a y ı d ö n e m s e l olarak (törene katılan i k i grup a r a s ı n d a k i ritüel kavga yoluyla) yenilemelerine de olanak t a r ı ­ y o r d u (bu r i m e l i n Hindistan ve İ r a n ' d a izleri kalmıştır). Şenliklere insanların ya­ n ı sıra tanrtlann da katıldıkları kabul ediliyor ve onlara sunulan kurbanlar yakı­ lıyordu. H i n t - A v r u p a l ı l a r t a p ı n a k y a p m ı y o r l a r d ı ; b ü y ü k olasılıkla tapım açık ha­ vada ve etrafı çevrili, k u t s a n m ı ş b i r toprak parçasında y a p ı l ı y o r d u . Bir diğer öz­ g ü n isarer, geleneğin rında yazı kullanımının

sözlü

aktanım

ve Yakındoğu

uygarlıklanyla

karşılaştıkla­

yasaklanmasıdır.

Ama d o ğ a ! olarak, i j k Hürt-Avrupa göçlerini (Hititler, H i n t - l r a n l ı l a r , Yunan­ lar, İtaiikier) sonunculardan (Cermenler, Bairık Slavları) ayıran yüzlerce

yıl nede­

niyle, ortak miras tarihsel d ö n e m i n söz d a ğ a r ı n d a , teolojilerinde ve m i t o l o j i l e ­ rinde her zaman ayıri edilememektedir. Dıger yandan, hiçbir geleneğin d e ğ i ş i m g e ç i r m e d e n sonsuza dek s ü r ü p g i t m e d i ğ i de u n u t u l m a m a l ı d ı r . Bu d e ğ i ş i m l e r ya yeni tinsel y a r a t ı m l a r ı n ya da etkilenmelerin, sembiyozun veya elenip gitmenin ürünüdür. Söz d a ğ a r ı , muhtemelen öntarilıten itibaren başlayan bu farklılaşma ve yeni b u l u ş l a r s ü r e c i n i y a n s ı t m a k t a d ı r . En anlamlı ö r n e k , ortak Hint-Avrupa dilinde "kutsal" a n l a m ı n a gelen özgül bir terim b u l u n m a m a s ı d ı r . Diğer yandan İran d i -

dugu söylenebilir. * Kelimenin yeniden yapüandınlmış biçimi, herhangi bir yazılı kaynakta doğrulanmadığı ve aslında dilbilimsel yapılandırmanın

bir ürünü

olduğunu

vurgulamak

içüı

(yazar

taralından) bir yıldız imiyle gösterilmiştir - y n . a

Daha ileri tarihlerde. Batıda insanın bir yeryüzü varlığı olarak (Gl-f MON) göksel vadıklanıı karşısına yerleştirilirken, Doğuda insanın akıllı yaratık olarak (w NU) hayvanların karşıtı c

olarak gösterildiğini de ekleyelim, krş, Devoto, Origini iıuio-europee, 5. 264 vd 236


HİNT-AVBUPAI.il ARIN DİNİ' VKDA TANRİ U R !

tinde, Laüncede ve Yurıancada ikişer l e r i m bulunmaktadır-. Avesta dilinde spenta/yaozdâta

(krş. Got d i l i , fıcifii/ıveiiı); Latince, saceı/simcius; Yunanca, hicros/hagios.

"Bulgulanan b u s ö z c ü k çiftlerinden' her b i r i n i n incelenmesi, tarihöncesinde çift y ö n l ü b i r kavTamı g ü n d e m e getirmektedir: Yönlerden b i r i o l u m l u d u r , 'tanrısal varlıkla y ü k l ü olan' a n l a m ı n ı taşımaktadır; diğeri olumsuzdur, ' i n s a n l a r ı n dokun­ m a s ı yasak olan'ı ifade etmektedir." Aynı zamanda, yine Benveniste'e g ö r e , "kur­ 1

ban"! ifade edecek ortak b i r terim de y o k t u . Ama b u y o k l u ğ a "karşılık, çeşitli d i l ­ lerde ve ç o ğ u n l u k l a her b i r i n i n de kendi içinde, kurban eyleminin çeşitli biçimle­ rine denk d ü ş e n b ü y ü k bir ifade çeşitliliği göze ç a r p m a k t a d ı r : Saçı (Sanskritçe juhoü, Yunanca spentlö); törenle yapılan sözlü taahhüt (Latince vnvco, Yunanca cuchomai); ritüel şölen (Latince daps); t ü t s ü l e m e (Yunanca ifıuö), ışık ritueli {Latince îusrro)." "Dua" s ö z c ü ğ ü n d e ise, terminoloji i k i farklı kökten hareketle o l u ş m u ş ­ 8

t u r * Kısacası farklı Hint-Avrapa halkları, ortak ön tarihlerinden itibaren, dinsel geleneklerini sürekli yeniden yorumlama eğilimi içindeydiler. Bu s ü r e ç göçler sı­ r a s ı n d a yoğunlaştı.

63. Ü ç B ö l ü m l ü H i n t - A v r u p a İ d e o l o j i s i — Çeşitli Hint-Avrupa

mitolojilerinden

kalan parçalar ö n e m l i bir kaynak o l u ş t u r m a k t a d ı r . Gerçi b u parçalar farklı çağla­ ra ait o l d u k l a r ı gibi, bize de ayrışık ve farklı değerlere sahip belgeler aracılığıyla ulaşmışlardır:

ilahiler,

ritüel

metinleri, manzum destanlar, teoloji

halk efsaneleri, t a r i h y a z ı m l a n , Orta ve Kuzey Avrupa halklarının

yorumları,

Hıristiyanlığı

k a b u l ü n d e n sonra Hıristiyan yazarlar tarafından k a y d e d i l m i ş geç tarihli anlatılar. Yine de b ü t ü n b u belgeler d e ğ e r l i d i r , ç ü n k ü b i r ç o k dinsel k a v r a m ı n i l k hallerini korumakta veya ( b o z u l m u ş halde de olsa) onlan y a n s ı t m a k t a d ı r l a r . Max Müller ve tilmizlerinin anladığı biçimiyle "karşılaştırmalı m i t o l o j f ' n i n abartı ve batala-

7

E. Benvenıste, Le vocabvlaırc dcs ııısl/tııiioııs~mdo-turo\ıee>\ne5,c. I I , s. 179. Din konusunda ise. "Her yerde ve her an var olan bu gerçekliği ayn bir kurum olarak algılamayan HınıAvrupalılann bunu ifade edecek ayn bir terimleri, de yoktu," a.gy., s. 265

Georges

Dumezıl Hin t-Avrupai ilan n kutsalın söz dağarını birçok kez tahlil etti; bkz. son çıkan La religioıı romafne arclıatyue (2. baskı, 19-74), s. 131-146. s

E. Benveniste, a.g.y„ s. 223. Yine de Eric Hamp kısa sûre önce "kurban" için kullanılan or­ tak terimi yeniden oluşturabılmiştir; krş, J!ES, c. I , 1973, s. 320-322.

9

ü z g ü n Hitit-Slav-Baltık-Enueni (-Cermen?) dillen diyalekt topluluğu, Hitilçedeki mullâi"dua etmek" terimine akraba biçimler gösterirken, İran dili, Kekçe ve Yunancada *j>hwe:d!ı-"dua etmek, istemek" kökünden türemiş terimler bulunmakladır; Benvenıste, a.g.y., s. 245 237


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELCE T A R İ H İ - ]

rı, bu malzemeleri k u t l a n m a m ı z ı engellememelidir. Yeter k i malzemenin belgesel değeri hakkında yanılgıya d ü ş ü l m e s i n . Rig Veda'da bulgulanan b i r m i t M Ö I I . binyıldan daha geç tarihli olamaz; oysa Titus-Livus, irlanda destanı veya S n o r r ı Sturluson'da k o r u n m u ş anlatılar zamandizin açısından ç o k daha gençtir. Ama bu t ü r anlatılar Veda miliyle her noktada u y u m içindeyse, o n l a r ı n ortak Hint-Avrupa niteliğinden k u ş k u duymak, hele b u kesişme münferit bir olay değilse ve bir sis­ tem içinde eklemleniyorsa zordur. Georges Dumezil, Hint-Avrupa m i t o l o j i l e r i n i n ve dinlerinin

karşılaştırmalı

incelemesini k ö k t e n yenileyen bir dizi eserde bunu k a n ı t l a m ı ş t ı r . Burada onları ö z e t l e m e k s ö z konusu olamaz. Ama şu k a d a r ı n ı söyleyelim: Fransız bilginin araş­ tırmaları, Hint-Avrupa t o p l u m u n u n ve d i n i n i n temel yapısını ortaya ç ı k a r m ı ş t ı r . T o p l u m u n ü ç sınıfa b ö l ü n m e s i n e —rahipler, savaşçılar, hayvancılar/çiftçiler- üç işlevli b i r dinsel ideoloji denk d ü ş ü y o r d u : Büyüsel ve hukuksal egemenlik i ş l e v i , savaşçı g ü c ü n tanrılarının işlevi, son olarak da bereket ve ekonomik refah tanrıla­ r ı n ı n işlevi. Tanrıların ve t o p l u m u n b ö y l e u ç b ö l ü m e ayrılışı en i y i Hint-lranlılarda g ö z l e m l e n m e k t e d i r . Eski Hindistan'da brâlimana'lar

(rahipler, kurban tören­

lerini y ö n e t e n l e r ) , ftşairiya (askerler, cemaatin koruyucuları) ve vaiiya (üreticiler) toplumsal sınıflarına Varuna ve Mıtra, Indra ve ikiz tanrılar Nâsatyalar'a (veya Aivin'ler) denk düşer. M O 13S0'e d o ğ r u bir Hitit kralının Küçük Asya'dakı y a r ı Hintlılerin (Mitanniler) bir şefiyle yaptığı a n l a ş m a d a , aynı tanrılar aynı sırayla sayılmıştır: Mitra-(V)anma (bir diğer çeşitlemesi Uruvana), Indra, i k i Nösatya. A y m şekilde Avesta da rahipleri (âtlım, van), savaşçıları (savaş arabalarında sava­ şanlar, rathae-s£ar), hayvancı-çiftçileri

(vösirjö./suycıııt) b i r b i r i n d e n ayırır;

tek

fark, iran'da b u toplumsal b ö l ü n m e n i n bir kast sistemi halinde katılaşmaınasıdır. Herodotos'a göre ( I V , 5-6), İranlı İskitler de u ç sınıfa b ö l ü n m ü ş t ü ve d o ğ r u d a n Iskitler'in soyundan gelen Kafkasya Osetlerinde bu gelenek XIX. yüzyıla kadar sürdü. Kekler, t o p l u m u druidler (rahipler, h u k u k ç u l a r ) , askeri aristokrasi (Jlaith, tam karşılığı "erk," Sanskritçede kşatrâ) ve bâ airig, inek (bö) sahibi, özgür adamlar (di­ riğ) olarak ayırırlardı. Dumeztl'e göre, R o m a ' n ı n k u r u l u ş u n a ilişkin mitsel, ama hayli t a n h s d e ş t i r i l m i ş anlatılarda da benzer b i r toplumsal b ö l ü n m e ayırt edilebil­ mektedir; lupiter tarafından korunan kral Romulus; savaş teknisyeni E t r ü s k Lucumon; kadınları ve zenginlikleri getiren Tatius ve Sabinler. C a p i t o l ' ü n üçlu tanrı grubu - l u p i t e r , Mars, Q u i r i n u s - bir anlamda Roma toplumunun tannsal, göksel d ü z l e m d e k i örneğini o l u ş t u r m a k t a d ı r . İskandinav dinine ve mitolojisine de ben-

238


Hl NT-AV RU HALILAR IN EıINI: VEDA TANRILARI

zer bir üçlü egemendir' Egemen l a n n Odin, ş a m p i y o n Thor ve berekete h ü k m e ­ den Frey. İlk işlevin i k i b ö l ü m e veya tamamlayıcı eğilimlere ayrılmasını —büyüsel ege­ menlik ve hukuksal egemenlik- Varuna ve Mitra çifti açık bir biçimde yansıtır. Eski H i n t l i l e r için, Mitra " d ü ş ü n e n , açık, düzenli, sakin, i y i niyetli, dinsel g ö r ü ­ n ü m ü y l e " egemen t a n n ve Vanına da "saldırgan, karanlık, e r m i ş , şiddetli, kor­ k u n ç , savaşçı g ö r ü n ü m ü y l e " h ü k ü m d a r d ı r .

10

Aynı i k i parçalılığa özellikle

Ro-

ma'da aynı zıtlıklar ve aynı tamamlayıcı değişimlerle rastlanır; Bir yanda Lupercus'larla - k e n t içinde çıplak halde k o ş u p , yoldan geçen kadınları d o ğ u r g a n kıl­ mak için onlara keçi derisinden kırbaçlarla vuran g e n ç l e r - gerçek anlamda rahip­ ler olan Flamen'ler a r a s ı n d a k i zıtlık; diğer yanda Roma h m ilk i k i kralının farklı yapı ve tavırları: K o r k u n ç lupiter için i k i t a p ı m kuran Romulus ve Fides Publica tapmağını k u r u p , i y i niyeti sağlayıp yeminleri kaydeden b u tanrıçaya özel b i r bağlılık vazeden Numa. Romulus-Numa zıtlığı ilke olarak Lupercus'lar-Flamen'ler zıtlığıyla ö r t ü ş ü r ve diğer yandan da Varuna-Mitnı k u t u p l a ş m a s ı n a her noktada denk düşer, Hintlilerde ve Romalılarda tanrısal e g e m e n l i ğ i n i k i y ö n ü n ü tahlil eden Geor­ ges D u m é z i l , farklılıkları

da d o ğ r u b i r b i ç i m d e v u r g u l a m ı ş t ı r .

Gerek Vedalar

Hindistan'ında gerekse Roma'da aynı Hint-Avnıpa yapısı g ö r ü l m e k t e d i r , ama i k i "ideolojik alan" t ü r d e ş değildir. "Romalılar tarihsel olarak d ü ş ü n ü r k e n , H i n t l i l e r masalsı b i ç i m d e d ü ş ü n m e k t e d i r . Romalılar müfi, Hintliler evrensel açıdan düşün­ mektedir." Romalıların ampirik, g ö r e Üleş ti rte i , siyasi, h u k u k i d ü ş ü n m e b i ç i m i karşısında, H i n t l i l e r i n felsefi, mutlak, dogmatik, ahlaki ve mistik d ü ş ü n c e s i yer a l m a k t a d ı r . " Başka Hint-Avrupa h a l k l a r ı n d a da "ideolojik alanlar" a r a s ı n d a ben­ zer farklılıklar ayırt edilmektedir. Daha once de söylediğimiz gibi, elimizdeki belgeler A r i dili k o n u ş a n farklı halkların tarih içindeki özgül ifadelenni oluştur­ m a k t a d ı r . Kısacası başlangıçtaki t o p l u l u ğ u n dinsel d ü ş ü n c e ve u y g u l a m a l a r ı m

de­

ğil, ancak H i n t - A v r u p a ideolojisinin genel yapısını yakalayabiliriz. Ama b u y a p ı , Hint-Avrupalılara özgü dinsel deneyim ve s p e k ü l a s y o n t ü r ü konusunda bize b i l g i vermekte, ayrıca A r i dili k o n u ş a n halkların her birine ait özgül yaratıcılığı değer­ lendirmemize de olanak tanımaktadır. Tahmin edilebileceği gibi, en b ü y ü k yapısal çeşhiılik üçüncü işlev konusunda b u l g u î a n m a k t a d ı r ; ç ü n k ü bolluk, barış, bereketle ilişkili dinsel ifadeler zorunlu 1 0

G. Dumézil, Mitra-Varuna (2. baskı, 1948), s. 85.

1 1

G. Dumézil, Servin.! et ki Fortune, s. 190-192. 239


DİNSEL İNANÇLAR Vf. DÜŞÜNCELEK TAKIHI - I

olarak her grubun coğrafyası, ekonomisi ve tarihsel durumuyla bağlantılıdır. İkinci işlevi o l u ş t u r a n fiziksel güce, özellikle de d ö v ü ş l e r sırasında güç kullanı­ m ı n a gelince, Georges D u m é z i l b u konuda Hindistan (Hint-Avrupalılar zamanın­ da), Roma ve Cermen d ü n y a s ı arasındaki belli sayıda u y u ş m a y ı

aydınlatmıştır.

Ö r n e ğ i n gerçek anlamıyla erginleme sınavı, b ü y ü k olasılıkla, genç savaşçının üç rakibe veya üç kafalı bir canavara (belki de bu canavarı bir kukla temsil ediyor­ du?) karşı d ö v ü ş m e s i n d e n o l u ş u y o r d u . İrlandalı kahraman Cuchulainn'in ü ç kar­ deşe karşı k a z a n d ı ğ ı kavgayı ve Horatius'un üç Cunatus'la d ö v ü ş ü n ü konu alan anlatılarda da benzer b i r senaryo seçilmektedir. Her ıkısı de ü ç kafalı canavarları ö l d ü r e n lndra ve İranlı kahraman Thraëtaona m i t l e r i için de aynı şey geçerlidir. C u c h u l a ı n n ' d e ve Horatius'da zafer, t o p l u m için zararlı ve ritüelle ruhtan kovul­ m a s ı gereken "çılgın biv öfke" (jurer, K e k ç e / e r g ) u y a n d ı r ı r . Ayrıca lndva'daki " ü ç g ü n a h " mit izleğinin benzerlerine de İs kandına vya'dakı kahraman Starcatherus d e s t a n ı n d a ve Yunanistan'daki Herakles mitolojisinde r a s t l a n ı r .

12

Büyük olasılıkla

bu mitsel-rituel izlekleri ortak Hint-Avrupa d ö n e m i n i n b ü t ü n m i t o l o j i s i n i ve sa­ vaşçı tekniklerini k a p s a m ı y o r d u . Ama halkların dağıldığı alanın i k i ucunda, H i n ­ distan ve İrlanda'da k o r u n d u k l a n n ı saptayabilmek ö n e m l i d i r . Anlaşıldığı kadarıyla, ü ç b ö l ü m l ü ideoloji tutarlı ama esnek bir sistem oluştu­ ruyor, b u sistem ç o k sayıda tanrısal b i ç i m , dinsel d ü ş ü n c e ve uygulamayla çeşitli şekillerde t a m a m l a n ı y o r d u . Farklı Hint-Avrupa d i n l e r i m incelerken, bu farklılık­ ların sayısını ve ö n e m i n i d e ğ e r l e n d i r m e olanağı bulacağız. Ü ç b ö l ü m l ü ideoloji­ n i n , ortak d ö n e m d e geliştirilmiş de olsa, ç o k saygı duyulan bazı k a v r a m l a r ı , ö r ­ neğin yaratıcı, egemen ve baba olarak g ö k tanrısını b i r kenara bıraktığına veya k ö k l ü bir b i ç i m d e yeniden y o r u m l a d ı ğ ı n a inanmak için elimizde geçerli nedenler var. Dyauspitar'ın yerinden edilip, o n u n yerine V a r u n a ' n ı n geçirilmesi ise (bunun İzlerine Rig Veda'da r a s t l a n m a k t a d ı r ) ç o k daha eski bir süreci y a n s ı t m a k t a veya onun uzantısını o l u ş t u r m a k t a d ı r .

64. Â r i l e r H i n d i s t a n ' d a — H i n t - l r a n kabileleri, ortak d ö n e m l e r i n d e , kendilerini "soylu (insan)" a n l a m ı n a gelen b i r terimle, Avesta dilinde airya, Sanskritçede arya

Bu üç günah, dinsel düzen, savaşçı ülkü, bereket alanlarındaki üç işlevle ilişkili olarak iş­ lenir; bu da üç işlevlilık varsayımım doğrular. Herakles mitolojisinde ortak bir Hint-Av­ rupa motifinin tanımlanabılmesınin anlamlı olduğunu da ekleyelim, çünkü Yunanis­ tan'da üç bölümlü ideoloji, Ege kültürüyle sembiyozun bir sonucu olarak, oldukça er­ ken bir tarihte dağılmıştır. 240


HlriT-AVHUTAUUHiN DİNİ VTDA TANRILARI

ile a d l a n d ı n y o r l a r d ı . Âriler, MÛ I I . binyılın başında Kuzeybatı Hindistan'a sız­ maya b a ş l a m ı ş l a r d ı ; d ö r t veya b e ş yüzyıl sonra "Yedi Irmak," sapta

tindhamh

b ö l g e s i n i , ' yani Yukarı I n d ü s , Pencap havzasını işgal e t m i ş l e r d i . Daha önce de 1

belirttiğimiz gibi (§ 39), işgalciler bazı Harappa kentlerine s a l d ı r m ı ş ve onları y ı k m ı ş olabilirler. Veda metinlerinde, I n d ü s uygarlığının takipçileri veya b u uy­ garlıktan hayatta kalanlar olarak tanımlanabilecek dasa veya dasyu'lara karşı veri­ len savaşlardan söz edilir. Bunlar, siyah tenli, "burunsuz," barbar d i l i n i k o n u ş a n ve fallus t a p ı m ı n ı (sisııo deva) vazeden kişiler olarak betimlenir. Zengin s ü r ü l e r i vardır ve tahkim edilmiş yerleşimlerde (pur) otururlar. İ n d r a ' n m - l a k a b ı

puran-

âara, "kaleleri y t k a n ' d ı r - yüzlercesine saldırıp yıktığı b u "kaleleri'dir. Savaşlar ilahiler y a r a t ı l m a d a n önce yapılmıştır; ç ü n k ü a n ı l a n güçlü b i r b i ç i m d e m i t o l o j i b i ç i m i n e b ü r ü n m ü ş t ü r . Rig Veda da bir diğer d ü ş m a n halka değinir; İnekleri ça­ lan ve Veda t a p ı m ı n ı reddeden Pttni'ler. Ravi Nehri kıyısındaki H a r i y ü p i y â ile Harappa'nm aynı yer olması m ü m k ü n d ü r . Ayrıca Veda metinleri "cadılar"m oturdu­ ğu harabelerden de (arma, armana) söz eder; b u da Ârilerin yıkılmış kentleri b ö l ­ genin eski sakinleriyle özdeşleştirdiğini g ö s t e r i r .

11

Bununla birlikte yerlilerle sembiyoz o l d u k ç a erken b i r d ö n e m d e başlar. Daha geç tarihli Rig Veda k i t a p l a r ı n d a dâsa sözcüğü, yenilen D â s a ' l a n n yazgısına işaret eden bir b i ç i m d e , "köle" a n l a m ı n a gelmektedir; ama anlaşılan, boyun eğdirilen halkın diğer üyeleri uygun b i r b i ç i m d e A r i toplumuyla bütünleştirilmiştir. Ö r n e ­ ğin şef Dâsa, Brahmanlan k o r u d u ğ u için ö v ü l ü r .

35

Yerlilerle evlenmeler dilde de

izler bırakır. Veda Sanskıitçesi başka hiçbir Hint-Avmpa dilinde, hatta İran d i l i n ­ de bile rastlanmayan b i r dizi sesbirime, özellikle de kafa sesiyle çıkarılan ü n s ü z ­ lere sahiptir. Bu ü n s ü z l e r , b ü y ü k olasılıkla efendilerinin d i l i n i ö ğ r e n m e y e çalışan yerlilerin telaffuzunu y a n s ı t m a k t a d ı r . Aynı şekilde Veda söz d a ğ a r ı n d a , çok sayı­ da A r i kökenli olmayan s ö z c ü k k o r u n m u ş t u r . Üstelik bazı mitler de y e r l i köken­ lidir.

1 6

En erken d ö n e m d e n başlayarak bulgulanan bu ırklar, k ü l t ü r l e r ve dinler

arası sembiyoz süreci, Âriler Ganj vadisine d o ğ r u ilerledikçe g ü ç kazanacaktır. Veda d ö n e m i H i n t l i l e r i tarımla da u ğ r a ş ı y o r l a r d ı , ama asıl ekonomileri hay-

Bu isim Avesta'da da bilinmektedir; Haptahindu. ! 1

B, ve R Alchin, TTıe Bı'rth oj indimi Civilızalıon, s. 155. Dünyalı düşmaıılann demonlara, "hayaletlere veya "büyücü'lere dönüşmesi sık rastlanan bir görüngüdür; bkz. M. Eliade, Z_£ mytfıe de Ytternel retoıır, s. 51 vd

1 5

İ S

RigVedaVllI,46,32. Bkz. M. Eliade, Le Yoga, s. 348 vd, 409 vd. 241


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARH [1 - i

v a n a l ı k t ı . Sürü hayvanları para işlevi g ö r ü y o r d u . Süt ve süt ü r ü n l e r i n i n yanı sı­ ra, sığır eti de tüketiliyordu. At çok değerliydi, ama yalnızca savaşlarda, talan için yapılan a k ı n l a r d a ve krallık ritüellerinde kullanılıyordu ( k ı ş . § 73). Ârilerin kentleri y o k t u ve yazıyı da bilmiyorlardı. M a d d i k ü l t ü r l e r i n i n basitliğine k a r ş ı n , m a r a n g o z l a r ı n ve t u n ç işleyenlerin b ü y ü k bir saygınlığı v a r d ı . Demir ancak M Ö 17

1050'ye d o ğ r u kullanılmaya b a ş l a n d ı . Kabileler, râcâ adı verilen askeri şefler tarafından y ö n e t i l i y o r d u . Bu kralcıkfar m iktidarı halk meclisleriyle (soblıfl ve şamili) dengeleniyordu. Veda d ö n e m i n i n sonuna d o ğ r u , toplumun dört sınıf halinde ö r g ü t l e n m e s i t a m a m l a n m ı ş t ı . Top­ lumsal sınıfları ifade eden varna terimi "renk" a n l a m ı n a gelir: Bu da H i n t toplıvı m m u n temelini o l u ş t u r a n etnik ç o ğ u l l u ğ u n işaretidir. İlahiler Veda d ö n e m i n d e k i hayatın yalnızca bazı y ö n l e r i n i açığa çıkarır. Anla­ tım genellikle kısadır: Âriler m ü z i k ve dansı sever; flüt, lavta ve harp çalarlar. Sarhoş edici içkilere, soma ve surâ'ya d ü ş k ü n d ü r l e r ; s u r a ' n ı n dinsel bir anlamı da yoktur. Zar o y u n u o l d u k ç a yaygındır; Rig Veda'nın b i r ilahisi tamamen bu oyuna ayrılmıştır.

13

Birçok ilahi farklı Âri kabileler arasındaki çatışmalara değinir. En

m e ş h u r kabile olan Bharata'lar, kralları Sudasin k o m u t a s ı n d a , kendilerine karşı b i r l e ş m i ş on prensi y e n m i ş l e r d i . Ama Rig Veda tarihsel veriler b a k ı m ı n d a n o l ­ dukça yoksuldur. Bazı Veda kabilelerinin isimlerine - ö r n e ğ i n Bharata'lar- daha sonraki edebiyatta da rastlanır. Veda d ö n e m i n d e n en az b e ş , altı yüzyıl sonra ya­ ratılmış Mahâbhârata,

K u r u l a r ile kuzenleri Pândava'îar arasındaki b ü y ü k savaşı

anlatır. P u r â n a ' l a r m korunan anlatıya göre, bu savaş M û 1400'e d o ğ r u , y a r ı m a d a ­ n ı n merkezindeki Madhyadesa'da gerçekleşmişti. Bu da Ârilerin Ganj vadisinin de ilerisine kadar sızdıklarını gösterir. Büyük teoloji eseri 5atapaiha

Brâhmana

ya­

zıldığı sırada, M Ö 1000-800 arasında, Kosala ve Videha eyaletleri Arileşmişti. Râmâyâna

ise Âri etkisinin g ü n e y e d o ğ r u yayıldığını gösterir.

Ârilerin hasımları nasıl rnitolojileştirilmiş, detnonlara ve büyücülere d ö n ü ş t u r ü l m ü ş s e , t o p r a k l a r ı n fethi sırasında girilen savaşlar da aşkın b i r g ö r ü n ü m e b ü r ü n d ü r ü l m ü ş , daha kesin bir ifadeyle lndra'nın Vrtra'ya ve diğer "şeytani" var­ lıklara karşı dövuşleriyle özdeşleştirilmiştir. Daha ileride, b u tür ö r n e k savaşla­ rın kozmolojik s o n u ç l a r ı n ı tartışacağız (§ 68). Şimdilik yeni bir toprağın işgali­ n i n Agni'ye a d a n m ı ş bir sunak (garhapatya) dikilmesiyle m e ş r u l a ş t ı r ı l d ı ğ ı m be-

Bu maddi kültür betimlemesini, aletlerin bıiyusel-dinsel değerlerinin ve bu aletlerin her birine ait mitolojilerin oluşturduğu "koşut dünya"yla tamamlamak gerektiği açıktır. Rig Veda X, 34. 242


HINT-A VEU PALI LA RİN DİNİ: VEDA TANKI LAKI

lirtelim.

1 9

"Bir gârhapatya

yapılınca, oraya yerleşildtgi (avasyatİ)

s u n a ğ ı n ı yapanların hepsi y e r l e ş m i ş t i r . " '

10

söylenir ve ateş

Ama A g n ı ^ e a d a n m ı ş bir sunak d i k i l ­

mesi yaratılışın ritüei d ü z l e m i n d e taklidinden başka bir şey değildir. Başka bir deyişle, işgal edilen toprak daha önce "kaos"tan "kozmos'a

dönüştürülmüşken,

ritüei aracılığıyla biT "biçim" alır ve gerçek olur. Aşağıda göreceğimiz g i b i . Veda panteonuna erkek tanrılar egemendir. Adları bilinen b i r k a ç tanrıça daha ç o k silik roller oynar: tanrıların anası, anlaşılması g ü ç A d i n ; şafak tanrıçası Usas; kendisine güzel bir ilahi de a d a n m ı ş gece tanrıçası Râtri.

21

O halde U l u T a n n ç a ' n ı n H i n d u i z m içindeki egemen k o n u m u ayrı b i r an­

lam k a z a n m a k t a d ı r : U l u T a n r ı ç a n ı n b i r yandan Brahmancılık-dışı dinselligin ka­ z a n d ı ğ ı zaferi yansıttığına k u ş k u yoktur; ama d i ğ e r yandan da Hint düşüncesinin yaratıcı g ü c ü n ü n b i r işaretidir. Veda metinlerinin,

askeri aristokrasiye hizmet

eden seçkin bir ruhban sınıfının dinsel sistemini yansıttığını tabii k i dikkate al­ mak gerekir; herhalde t o p l u m u n geri kalanı - y a n i ç o ğ u n l u ğ u o l u ş t u r a n veuiya'lar ve sudra'lar— i k i binyıl sonra Hinduizmde karşılaşılacak d ü ş ü n c e ve inançların benzerlerini paylaşıyordu

2 1

İlahiler Veda d i n i n i n b ü t ü n ü n ü y a n s ı t m a z ; onlar ön­

celikle d ü n y e v i iyiliklerle, sağlık, uzun ö m ü r , b i r ç o k erkek evlat, hayvan b o l l u ­ ğu, servetle i l g i l i bir dinleyici kitlesi için h a z ı r l a n m ı ş ! a r d ı r . " Demek k i daha ile­ ride yaygınlaşacak bazı dinsel k a v r a m l a r ı n daha Vedalar çağında ortaya çıktıkları düşünülebibr. Yukarıda d e ğ i n d i ğ i m i z H i n t zekâsının yaratıcı gücü özellikle,

Hindistan'ın

Ârileşme5İ, daha geç bir tarihte de H i n d u l a ş m a s m a yol açan sembiyoz, ö z ü m s e m e ve yeniden d e ğ e r y ü k l e m e s ü r e c i n d e belirir; ç ü n k ü binlerce yıllık bu s ü r e ç , Brahmanlarm Vedacı "vahiy" (sntti) temelinde geliştirdikleri dinsel sistemle diyalog içinde gerçekleşir. Son tahlilde, H i n d i s t a n ' ı n dmsel ve kültürel bırîıgı Vedalar ça­ ğ ı n d a k i ritüelcilerin

ve şair-filozofların

etkisiyle gerçekleştirilmiş

uzun b i r

sentezler dizisinin sonucudur.

Krş. A K. Coomaraswamy, The Rfgvedu as Land-nâma-bök, 5. 16, M . Eliade, Lz ınyihe de

Vétemei retour, 5. 22, Salapatha Br. V i l , 1, 1. 1-4. R i g V e d a X , 127 Krş. Louis Renou, Religión; ojAnctent India, s. 6. Bu d u r u m , Horneros d ö n e m i n d e k i Yunan d i n i n i n d u r u m u n u h a t ı r l a t m a k t a d ı r : Şiirler, ev­ rensel berekete ve r u h u n ö l ü m d e n sonraki v a r o l u ş u n a ilişkin nıyste r í a l a ra az ilgi d u y a n ya da b u konularla h i ç ilgilenmeyen bir askeri seçkinler grubuna sesleniyordu; oysa aynı ıııysteria'lar o n l a r ı n eşlerinin ve u y r u k l a r ı n ı n dinsel etkinliğini y ö n l e n d i r i y o r d u .

243


DİNSEL INANÇ.LAK VIMMJSUNCE-l.EI! TARIMI - I

65. V a r u n a , tik T a n r ı ; Deva'lar ve Asura'lar-— İlahiler Veda d i n i n i n en eski b i ç i m i n i yansıtmaz. H ı n t - A v r u p a gök tanrısı Dyaus tapım i ç i n d e n silinmışıir. Ar­ lık adı "gök" veya " g ü n " a n l a m ı n a gelmektedir. Göksel kutsallığın k i ş i l e ş t i r i l m e sini ifade eden sözcük, sonunda doğal bir görüngüyü anlatır hale gelmiştir. G ö k t a n n l a r ı n ı n tarihinde o l d u k ç a sık g ö r ü l e n bir süreç söz konusudur: Diğer tannlar karşısında s i l ü ı m e k t e ve deus oüosus'a d ö n ü ş m e k t e d i r l e r . Bir gök taıırLSi ancak kendisine egemen tanrı olarak tapıldığı ölçüde i l k saygınlığını k o r u m a y ı başa­ rır.

y

Bununla birlikte Veda şairleri "Her Şeyi Bilen Gök"ü hala h a t ı r l a m a k t a

"Gok Baba"yı, DyauspitaıT anmakladırlar."" Dyaus özellikle i l k tann

25

ve

çiftinde,

D y â v â p r i ı h i v î ' d e , " G ö k ve Yer"de m e v c u t t u r ' 2

O l d u k ç a erken b i r d ö n e m d e , tam bir egemen tann olan Varuna, Dyaus u n ye­ r i n i alır. O n u n Evrensel Kral, sanıra/ konumuna y ü k s e l m e d e n önce geçirdiği aşa­ malar i y i b i l i n m e m e k t e d i r / Varuna'dan özellikle asilin unvanıyla söz edilir ve 8

bu unvan başka tanrılar. Örneğin Agni için de k a l l a n ı l ı r / " Aslında Asuralar en es­ k i tanrı ailesini oluşturuyorlardı."

10

Veda metinleri tanrıları (deva) Asmalarla kar­

şı karşıya getiren çatışmaya g ö n d e r m e l e r yapar. Bu çatışma Vedalar s o n r a s ı d ö ­ nemde, kurban mysieriii'sını işleyen eserler olan BraJımöizitlfli' içinde uzun uzun anlatılıp y o r u m l a n a c a k t ı r . Tanrılar zaferi, kurban törenine sahip olmayan Asuralar'ı tndra'mn çağrısıyla terk eden Agni sayesinde kazanacaktır.

31

Kısa bir süre

sonra Devalar, kurban t ö r e n i n e ilişkin Söz'ü de (Voc) Asuralaı'ın elinden aldılar. O zaman İndra, Varuna'yı da k e n d i krallığına geçmeye ç a ğ ı r d ı .

D e v a l a r ı n Asu-

ralar'a karşı kazandığı zafer, tndra'mn Dasyulara karşı zaferiyle ozdeşleştirildi; Dasyu'lar da en derin karanlıkların içine a t ı l m ı ş l a r d ı .

!S

M i t t e k i b u çatışma, i l k Tanrılar grubuna karşı İ n d r a y ö n e t i m i n d e k i "genç tatın l a r " ı n savaşını yansıtır. Asuralar'ın gerçek "büyücüler" diye ü n y a p m a s ı ' ve 1

2 t

Krş. Dinler Tarihine Giriş, 5 B5vd.

2 3

Atharva Veda, I , 32, 4.

2 6

Atharva Veda VI, 4, 3,

2 7

RigVedal, 160

2 8

Rıg Veda VII, 82, 2

2 9

Atharva Veda I , 10, 1 vb.

1 0

Atharva Veda V I , 100,3.

31

RigVedaX, 124; V. 5,

3 2

RıgVedaV, 5

1 3

Atharva Veda IX. 2, 17; kıs. Rig Veda VII, 99, 4; vb.

1 4

Atharva Veda 111,9,4, VI, 7 2 , 1 . 244


HlNT-AVKUPAULARIN DİN!. VOIA TANRILARI

sudra'larla özdeşleştirilmesi,

mutlaka Ârıler

öncesi yerli halkların

tanrılarını

temsil ettikleri a n l a m ı n a gelmez. Vedalar'da asura unvanı hangi tann için olursa olsun, hatta Dyaus ve İndra için hile bir sıfat olarak k u l l a n ı l m a k t a d ı r (tndra'ya "Asııralar'm H ü k ü m d a r ı " adı v e r i l m i ş t i r ) .

35

Başka bir deyişle, «sura terimi i l k d u ­

r u m u n , özellikle de d ü n y a n ı n güncel d ü z e n i n d e n önceki d u r u m u n özgül kutsal güçlerine g ö n d e r m e y a p m a k t a d ı r . "Genç tanrılar," Devalar da bu kutsal g ü ç l e r i sahiplenmekten geri k a l m a m ı ş l a r d ı r ; bu nedenle onlar da asura sıfatından faydala­ nabilme ktedir. "Asuralar ç a ğ ı m ı n , Devalar y ö n e t i m i n d e k i güncel d ö n e m d e n once geldiğini vurgulamakta yarar var. Birçok arkaik ve geleneksel dinde o l d u ğ u gibi, Hindis­ tan'da da başlangıç çağından güncel çağa geçiş kozmogoni ölçüleriyle açıklanır: Bir kaos "half'nden d ü z e n l i bir dünyaya, "kozmos'a geçiş, î n d r a ' n ı n i l k ejderha Vrtra'yla d ö v ü ş ü n ü anlatan mitte de, b u kozmogoni arka planı karşımıza çıkacak (§ 68). Aslında i l k t a n r ı , gerçek b i r asura olarak Varuna; Vrtra ile özdeşleşlirilmişti. Bu ö z d e ş l e ş t i r m e , tanrısal çift-birlik gizemi ü z e r i n e bir dizi içrek s p e k ü l a s ­ yon yapılmasına olanak tanıdı.

66. V a r u n a : Evrensel K r a l ve B ü y ü c ü : Rta ve M â y a — V e d a metinleri Varuna'yı egemen tanrı olarak sunar: D ü n y a y a , tanrılara (devalar) ve insanlara h ü k m e ­ der. "Nasıl k i b i r kasap hayvan derisini gererse, o da, Güneş'e halı olsun diye Yer'İ çekip g e r m i ş t i r . . . . " "İneklerin içine s ü t ü , gönüllerin içine zekâyı, s u l a r ı n içine ateşi, g ö k y ü z ü n e güneşi, d a ğ m ü s t ü n e soma'yı"

o koymuştur.

36

Evrenin ege­

meni olarak gök tanrılarının bazı sıfatlarına da sahiptir: v/svadûrsata'dır, yani "her yerden g ö r ü l e b i l i r , "

3,

her şeyi b i l i r

lan mitsel ifadeyle, "bin g ö z l u ' d ü r .

40

38

ve yenilmezdir. Yıldızlar için kullanı­ 39

Her şeyi " g ö r d ü ğ ü " ve hiçbir g ü n a h gözün­

den k a ç m a d ı ğ ı için, ne kadar gizlenmiş olursa olsun insanlar onun huzurunda kendilerini "köle g i b i " hissederler.'

11

"Korkunç h ü k ü m d a r , " gerçek bir " b a ğ efen­

disi" olarak, b ü y ü l ü güçlere sahiptir ve k u r b a n l a r ı n ı uzaktan bağlayabilir veya y i -

3 5

AtharvaVedaVI,B3,3.

3 S

RigVedaV, 85,1-2.

3 7

Rig Veda Vtll, 41,3.

3 8

Atharva Veda IV, 16, 2-7.

3 9

Rig Veda IV, 16,2-7.

4 0

4 1

Rig Veda V/1,34, 10. Rig Veda I , 25,1 245


DİNSEL INANÇLAE VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ -1

, j

ne uzaktan bağlarını ç ö z ü p kurtarabilir. Birçok ilahinin ve rttüelin konusu, insanı "Varuna'nın baglan"ndan korumak veya k u r t a r m a k t ı r .

42

Elinde b i r iple tasvir edi­

lir ve t ö r e n l e r d e o n u n bağladığı her şeye, başta d ü ğ ü m l e r e , "Varuna tarzı" denir. Bu görkemli becerilerine k a r ş ı n Varuna, Vedaiar çağında inişe geçmiştir. Ör­ neğin halk tarafından sevilme b a k ı m ı n d a n Indra'nm ç o k gerisinde kalmıştır. Ama o o l a ğ a n ü s t ü b i r geleceğe sahip olacak i k i dinsel kavramla ilişkilidir: rta ve ma­ ya. " U y u m s a ğ l a m a k " fiilinin geçmiş zaman k i p i olan rta s ö z c ü ğ ü d ü n y a n ı n düze­ n i n i ifade eder; hem evrenin, hem dinsel törenlerin hem de ahlakın düzeni söz konusudur.

43

Rta'ya seslenen ilahi yoktur, ama b u terim metinlerde sık sık geçer

(Rig Veda'da 300'den fazla). Yaratılışın rta'ya uygun olarak gerçekleştirildiği be­ l i r t i l i r , tanrıların rta'ya g ö r e d a v r a n d ı k l a r ı , r t a ' n ı n hem evrensel r i t i m l e r i hem de ahlaki davranışları yönettiği yinelenir. T a p ı m ı y ö n e t e n de aynı temel ilkedir, "rta'nın yeri" g ö ğ ü n en y ü k s e k k a t ı n d a veya ateş s u n a ğ ı n d a d ı r . Varuna da r t a ' n ı n "evinde" yetiştirilmiştir ve o n u n ria'yı sevdiği ve rta'ya ta­ nıklık ettiği b i l d i r i l i r , Varuna'ya "Rta Kralı" denir ve gerçekle özdeşleştirilen bu evrensel kuralın o n u n içinde "kurulu" o l d u ğ u söylenir. Kanunu ihlal eden Varu­ na'ya karşı sorumludur ve g ü n a h , hata ya da cehalet sonucunda bozulan düzeni hep ve yalnızca Varuna yeniden kurar. Suçlu, kurbanlar aracılığıyla k e n d i n i affet­ tirmeyi umar (zaten b u k u r b a n l a r ı s u n m a s ı da bizzat Varuna tarafından b i l d i r i l i r ) . Bütün bunlar onun evren egemeni tanrı yapısını ortaya ç ı k a r m a k t a d ı r . Varuna za­ manla bir deus otiosus'a d ö n ü ş e c e k , özellikle ritüelcilerin bilgilerinde ve dinsel folklorda yaşayacaktır. Bununla birlikte yalnızca evrensel d ü z e n d ü ş ü n c e s i y l e iliş­ kileri bile, ona H i n t tinselliği tarihinde ö n e m l i bir yer s a ğ l a m a k için y e t e r l i d i r . " t i k bakışta rta'nın bekçisinin aynı zamanda mâyü'ys

da y a k ı n d a n bağlı o l m a s ı

çelişkili g ö r ü l e b i l i r . Ama V a r u n a ' n ı n evrensel yaratıcılığının aynı zamanda "bü­ yüyle ilişkili" b i r y ö n ü de o l d u ğ u hesaba katılırsa, b u b i r l i k t e l i k anlaşılır bir hal alır. Màyâ teriminin "değişmek" a n l a m ı n a gelen mây k ö k ü n d e n türedigi konusun­ da g ö r ü ş birliğine varılmıştır. Rig Veda'da mâya, " i y i k u r g u l a r ı n y ı k ı m veya i n -

42

Images et Symboles, s. 124 vd. H. PeteTSSon, "Varuna" isminin kökenini, Hınt-Avrupa diline ait bir kok olan uer'le ("bağlamak") açıklamıştır.

4 3

"Aşağı yukarı aynı sözcükle ifade edilen aynı kavramın hem Mezopotamya ve Suriye'nin yan Hintlilen hem de her türden inanca sahtp İranlılar nezdindeki ayrıcalıklı yerini görün­ ce, daha önceden Hint-Iranlılann düşünce ve açıklamalanmn da temelini oluşturduğu kesinlik kazanıyor" (G. Dumézil, "Ordre, fantaisie, changement," s, 140),

H

Klasik dilde rta teriminin yerine, görkemli yazgısını ilende ele alacağımız âhamm sözcüğü geçecektir, Rig Veda'da, rîlıamon sözcüğü 96, dharman sözcüğü ise 54 kez geçer. 246


HINT-AVRUF ALİLARIN DİN!; VtDA TANR1LAF1

kar y ö n ü n d e d e ğ i ş i m i , şeytani ve aldatıcı değişim ve aynı zamanda b o z u l m a n ı n b o z u l m a s ı " a n l a m ı n a gelir.

Başka bir ifadeyle, k ö t ü ve i y i m â y â ' l a r v a r d ı r . Kötü

mayfl'Iar hileler ve b ü y ü l e r , özellikle de Yılan Vrta'nınkiler gibi şeytani t ü r d e d ö ­ n ü ş ü m b ü y ü l e r i d i r . Vrta, mayin, yani b ü y ü c ü , m ü k e m m e l bir D ü z e n b a z ' d i r * Bu tür bir mâyâ k o z m i k d ü z e n i bozar, ö m e g i n g ü n e ş i n hareketim engeller veya sula­ rı esir eder vb. İyi möyâ'lar ise i k i t ü r l ü olur: 1) Savaş m a y a l a r ı , İ n d r a ' n ı n şeyta­ n i varlıklarla boy ö l ç ü ş t ü ğ ü n d e kullandığı " k a r ş ı - m a y a l a r ; ' * ' 2) Egemen tanrıla­ rın, öncelikle de Varuna'nın ayrıcalığı olan, biçimler ve varlıklar yaratan mâyâ, Bu kozmolojik mâyâ, rra'yla eşdeğerli kabul edilebilir. Nitekim metinlerin b i r ç o k b ö l ü m ü g ü n d ü z ve gecenin b i r b i r i n i izlemesi, g ü n e ş i n hareketi, y a ğ m u r y a ğ m a s ı ve yaratıcı m â y d r ı m b i r sonucu olarak rîa'yı gerektiren başka g ö r ü n g ü l e r i anla­ tırlar, Demek k i mâyfl'nm i l k a n l a m ı klasik Vedânta'dan y, 1500 yıl önceye ait Rig Veda'da y a k a l a n m a k t a d ı r : "istenmiş, d e ğ i ş i m , " yani bozulma - y a r a t ı m ya da yı­ k ı m a n l a m ı n d a - ve " b o z u l m a n ı n b o z u l m a s ı . " Felsefi mâyâ k a v r a m ı n ı n - k o z m i k y a n ı l s a m a , gerçekdışılık, [var] olmama h a l i - k ö k e n i n i n hem "değişim," kozmik k u r a î l a n n b o z u l m a s ı , dolayısıyla büyüsel ve şeytanı dönüşüm d ü ş ü n c e s i n d e , hem de mâyö'sı aracılığıyla evrenin düzenini yeniden sağlayan Varuna'nın yaratıcı gücü düşüncesinde b u l u n d u ğ u n u ş i m d i d e n belirtelim. O zaman mâyâ h m niye kozmik _yanıliamayi ifade etme noktasına geldiği anlaşılıyor; ç ü n k ü en b a ş ı n d a n itibaren çeşitli anlamlara çekilebilen, hatta çelişkili değerler yüklenebilen bir kavram söz konusudur, Yalnızca kozmik d ü z e n i n şeytani b i r b i ç i m d e b o z u l m a s ı n ı değil, tan­ rısal yaratıcılığı da ifade etmektedir. Daha geç bir tarihte, Vedânıa'ya g ö r e , ev­ renin kendisi y a n ı l s a m a ü r ü n ü bir " d ö n ü ş ü m , " başka bir ' ifadeyle gerçeklikten yoksun bir değişimler sistemi haline gelecektir. Varuna'ya^dönecek olursak, onun varlık tarzının - k o r k u n ç h ü k ü m d a r , büyücü ve bağların efendisi- ejderha Vrta'ya şaşırtıcı bir biçimde ya k m î a ş t ı n imaya ola­ nak tanıdığını belirtelim, isimleri arasındaki etimolojik akrabalık konusunda ne

1 5

Krş. Dumézil, "Ordre, fantaisie, changement," s 142 vd, kaynakçayla birlikte.

* Düzenbaz (trickster): Jenm ilk kez D. G, Brintcn'urt Myths oj the New World (136Ü) isimli eserinde kullanılmıştır. Pek çok dil ve kültürde muadilleri bulunan bir kahramanı, hatta bir anti kahramanı ifade eder —yo. 4 6

"MöyiJtlere karşı mâydlar kullanarak zafer kazandı;" bu, birçok metinde kullanılan bir ana temadır (Bergaigne, La religion Védique, c. I l l , s. 82). İndra'nın "büyüleri" arasında ilk sırayı biçim degişurme gücü alır; krş. Images et Symboles, s. 131 vd; G. Dumézil, ag.y., s 143-144. 247


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARIMI • I

d ü ş ü n ü i ü ı s e düşünülsün,'

1

her ikisinin de sularla, öncelikle de " t u t u l m u ş sularla

İlişkili o l d u ğ u n u saptamakta yarar var ("Büyük Varuna denizi gizledi. . . . , " ) . Ge­ 4fl

ce (tezahür etmeyen (varlık}), " Sular ( M k u v v e (varlık}, tohumlar), "aşkmlık" ve 4

"davranmamak" (egemen tanrıların ayırt edici özellikleri) bir yandan her

türlü

"bağ"la, diğer yandan da ejderha Vrtra'yla hem mit hem de metafizik d ü z l e m l e r d e b i r u y u m içindedir. İleride göreceğimiz gibi, ejderha Vrtra da sulan " t u t m u ş , " " d u r d u r m u ş " veya "zincirlemişti." Üstelik Varuna, Yılan A h i ve Vrtra ile Özd eşleştirilmiş t i r .

30

Atharva Veda'da

( X I I , 3, 57), Varuna "engerek" diye nitelenir. Ama Varuna asıl

Mahâbhârtitdda

yılanlarla özdeşleştirilir. "Denizin Efendisi" ve " n a g o l a r ı n kralı" diye anılır; za­ ten okyanus da "nâga'ların yaşadığı yeri'dir."

67. Y ı l a n l a r ve T a n r ı l a r . M i t r a , A r y a m a n , A d i t i — Varuna'nın bu ç o k a n l a n d ı ve ç o k d e ğ e r l i yapısı b i r ç o k açıdan ö n e m l i d i r . Ama asıl d i k k a t i m i z i ç e k m e s i gere­ ken z ı t l a n n birliği konusundaki ö r n e k niteliğidir. Gerçekten de bu nitelik, siste­ matik felsefenin k o n u l a r ı n d a n b i r i haline gelmeden çok önce, Hint dinsel d ü ş ü n ­ cesinin ayırt edici özelliklerinden b i r i n i o l u ş t u r m a k t a d ı r . Çokdegerlilik ve zıtla­ n n birliği yalnızca Varuna'ya özgü de değildir. Daha ö n c e Rig Veda (1, 79, 1) A g ni'yi "öfkeden çılgına d ö n m ü ş yılan" diye niteliyordu. Aitareya

Brâhmana

Çili,

36), A g n i g ö r ü n ü r b i ç i m d e ne ise (pratyaksa) Yılan A h i Budhnya'nm da g ö r ü n m e z b i ç i m d e o o l d u ğ u n u (paroksend) açıklamaktadır. Başka b i r ifadeyle, Yılan Aleş'in sanal b i r hali, k a r a n l ı k l a r ise tezahür e t m e m i ş ışıktır. Vâjctsiineyi Samfütö'da (V, 33), A h i Budhnya ve G ü n e ş (Aja Ekapad) ozdeşleştirilımştir. G ü n e ş şafakla b i r l i k ­ te yükselince " A h i ' n i n derisinden k u r t u l d u ğ u g i b i . . . . Geee'den k u r t u l u r . " şekilde, tanrı Soma, "tıpkı A h i gibi, eski derisinin dışına s ü r ü n ü r , "

5 3

52

Aynı

Satapatha

Brârımöno, Soma'yı Vrtra ile özdeşleştirir ( I I I , 4, 3, 13; vb), Aditya'ların da baş-

Krş. Images et Symboks, s. 128 vd. Rig Veda IX, 73, 3. Rig Veda'nııı bazı bölümlerinde (örneğin l , 164, 38), Varuna tezahür etmeyen, sanal ve ezeli-ebedi varlık olarak görülüyordu. Bkz. Coomaraswamy'mn bir araya getirdiği referanslar, "Angel and Titan," s. 391, dipnot. Mahöljhdrata., 1, 21, 6 ve 25, 4. Yine Martârjhöraîs'nırL başka bölümlerinde kral Varuna en üstün nâgalardan biri olarak değerlendin!ir ve Veda kaynaklarında da rastlanan mit yılanlan arasında sayılır; krş. G. Johnsen, "Varuna and Dhrtarâştra," s 260 vd. Sat. Br., 11, 3,1,3 ve 6 Rig Veda IX, 86, 44 248


HINT-AVMJPAU SARIN DİNV VEDA TANİİHAIÜ

langtçta yıları o l d u k l a r ı ifade edilir. Eski derilerini atarak - b u , ö l ü m s ü z l ü ğ e eriş­ tikleri a n l a m ı n a gelir ( " Ö l ü m ' ü yendiler")- tanrı, deva o l m u ş l a r d ı r .

54

Son olarak.

Sat. Br. ( X I I I , 4, 3, 9) "Yılanlar'm bilgisi (sarpa-vıdya) Veda'dır" açıklamasını ya­ par,

55

Başka b i r deyişle, tanrısal öğreti paradoksal bir b i ç i m d e en a z ı n d a n başlan­

gıçta "şeytani" bilgiyle özdeşleştirilrriiştir. Kuşku yok k i , yılanlarla tanrıların birleştirilmesi. Devalarla Asuralar'm Praj â p a t i ' n i n çocukları o l d u ğ u ve Asuralar'm y a ş m ı n daha b ü y ü k o l d u ğ u konusunda Brhadâranyaka U p a n i ş a d ' d a da görülen (1, 3, 1) d ü ş ü n c e n i n bir anlamda uzantısı­ dır. Çatışan figürlerin ortak bir soydan gelmesi, başlangıç çağının b i ı l t k - b ü t ü n l ü ğ ü n ü y a n s ı t m a k için kullanılan g ö z d e izleklerden biridir. Indra ile Vrtra arasında­ k i m e ş h u r kavga m i t i n i n teolojik y o r u m l a r ı n ı incelerken bunun g ö r k e m l i örnek­ lerinden biriyle karşılaşacağız. Mıtra'nm rolü ise, Varuna'dan soyutlandığı zaman, ikincil d ü z e y d e d i r . Veda'da ona a d a n m ı ş bir tek ilahi vardır/* Ama h ü k ü m d a r l ı ğ ı n barışçı, i y i niyetli, huku­ 1

k i ve ruhban y ö n l e r i n i c a n l a n d ı r a r a k , Varuna'yla birlikte h ü k ü m d a r l ı k sıfatlarını paylaşır. A d ı n ı n da ifade ettiği üzere, tıpkı Avesta'daki Mitra gibi, k i ş i l e ş t i r i l m i ş "Sözleşme"dır, insanlar a r a s ı n d a k i anlaşmaları kolaylaştırır ve insanların t a a h h ü t ­ lerini yerine getirmesini sağlar. G ü n e ş onun g ö z ü d ü r ;

57

her şeyi g ö r ü r ,

hiçbir

şey g ö z ü n d e n k a ç m a z . Dinsel d ü ş ü n c e ve etidnlikteki ö n e m i , özellikle hem antite­ zi hem de tamamlayıcısı o l d u ğ u Varunayla birlikte anıldığında ortaya çıkar. En eski d ö n e m l e r d e bile tannsal e g e m e n l i ğ i n m ü k e m m e l bir ifadesi olarak hatırı sa­ yılır b i r rol oynayan Mitra-Varuna çifte ismi, daha sonraları her t ü r ç a t ı ş m a h çift ve b i r b i r i n i tamamlayan zıtlav için ö r n e k ifade biçimi olarak kullanıldı. Aryaman ve Bhaga, Mitra ile b i r l e ş t i r i l m i ş t i r . Birincisi Âriler toplumunu ko­ rur; özellikle k o n u k s e v e r l i ğ i o l u ş t u r a n vasıfları yönetir ve evliliklerle i l g i l e n i r . Adı "pay" anlamına gelen Bhaga, zenginliklerin d a ğ ı t ı m ı n ı sağlar. Aryaman ve Bhaga, Mitra ve Varunayla (ve k i m i zaman da başka tanrılarla) birlikte, Adityalar g r u b u n u ya da tanrıça A d i t ı ' m n , " B a ğ l a n m a m ı ş ' i n , yanı Ö z g ü r T a n r ı ç a ' n ı n oğulla­ rını o l u ş t u r u r . Bu tanrıçanın yapısı Max Müller'den bu yana bol bol t a r t ı ş ı l m ı ş ­ tır. Metinler onu y e r y ü z ü , hatta evrenle özdeşleştirir; açıklığı, genişliği, ö z g ü r l ü -

* Paneavimia Br., XXV, 15, 4. 5 5

Bu konu hakkında, krş. M. Eliade, Mephiuophttes et l'andıogynti, s. IDS vd.

5 6

Rig Veda 111, 59.

57

Taitt. Brail, 111, 1,5,1. 249


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARİHİ -1

gü temsil eder.

Büyük olasılıkla A d i t i , tamamen unutulmasa da niteliklerini ve

işlevlerini o ğ u l l a n olan Adityalar'a aktaran bir U l u Ana'ydı.

68. i n d r a . Ş a m p i y o n ve Y a r a t ı c ı — Rig Veda'daki en p o p ü l e r tanrı l n d r a ' d ı r , V a n m a y a seslenen 10, Mitra, Varıma ve Adityalar'a birlikte seslenen 35 ilahi var­ ken, İndra'ya seslenen ilahilerin sayısı yaklaşık 250'dir. O tam b i r kahraman, sa­ vaşçılar için m ü k e m m e l b i r ö r n e k , D â s y u ' l a n n veya D â s a ' l a n n ü r k ü t ü c ü h a s m ı y ­ dı. Ç ö m e z l e r i , Marullar Hint-Iran genç savaşçı t o p l u l u k l a r ı n ı (marya) m i t o l o j i k d ü z e y d e yansıtırlar. A m a indra aynı zamanda yaratıcı ve bereket sağlayıcı, haya­ tın b o l l u ğ u n u n , k o z m i k ve biyolojik enerjinin kişi 1 eştirilmiş halidir. Yaratılış güçlerinin ilkornegi s o m a n ı n hiç b ı k m a y a n tüketicisi olan İ n d r a , kasırgalar başla­ tır, y a ğ m u r l a r yağdırır ve her türlü rutubete h ü k m e d e r .

5 9

Rig Veda'daki en ö n e m l i m i t i de o l u ş t u r a n merkezi İndra m i t i onun Vrtra'ya, sulan "dagm ç u k u r u n d a " tutan dev ejderhaya karşı, kazandığı d ö v ü ş ü anlatır. So­ ma sayesinde güç kazanan indra, yılanı

vajıa'sıyla

("yıldırım")

yere serer,

Tvaştr'm örste d ö v d u g u b u silahla yılanın başını yarar ve sulan serbest b ı r a k ı r ; sular da " b ö g u r e n inekler gibi" denize d o ğ r u akar.

60

Bir t a n r ı n ı n bir su veya deniz canavarıyla d ö v ü ş m e s i , bilindiği gibi, oldukça yaygın b i r mit izlegidir. Re ile Apophis, S ü m e r t a n n s ı Ninurta ile Asag, Marduk ile Tiamat, Hitit fırtına tanrısı ile yılan Illuyankas, Zeus ile T y p h o n , İranlı kahra­ man Thraetaona ile ü ç başlı ejderha Azhi-dahâka arasındaki mücadeleleri hatırla­ yalım. Bazı ö r n e k l e r d e (örneğin Marduk-Tiamat), tanrının zaferi kozmogoninin ö n k o ş u l u n u oluşturur. Başka ö r n e k l e r d e hedeflenen yeni b i r çağın başlaması ve­ ya yeni b i r egemenliğin k u r u l m a s ı d ı r (krş. Zeus-Typhon, Baal-Yam). Kısacası b i r su canavarının -potansiyelin ve "kaos"un o l d u ğ u kadar, "yerli" olanın da simge­ s i d i r - ö l d ü r ü l m e s i y l e kozmik ya da kurumsal yeni bİT "durum" var olur. Bütün b u m i t l e r i n ö z g ü n ve ortak bir özelliği ş a m p i y o n korkusu veya i l k yenilgidir. Marduk ve Re kavgadan ö n c e duraksama geçirirler; yılan Illuyankas once tanrıyı sakatlamayı b a ş a n r ; T y p h o n Zeus'un t e n d o n l a n n ı kesip almayı becerir. ha Brshmana'ya

Satapat-

göre ( I , 6, 3-17), Vrtra'yı fark edince, indra m ü m k ü n o l d u ğ u ka-

J, Gonda, Some Observations on the Relations between, "Gods" and "Powers" s. 75 vd. Ona sahasramuşka, "bin hayalı" denir (Rig Veda VI, 46, 3); "tarlalann efendisi" (Rig Veda 8, 21, 3) ve "yerin efendisi" (Atharva Veda XII, 1, 6), tarlalara, hayvanlara ve kadınlara bereket getirendir; krş. Dinler Tarifime Giriş, s. 102. RigVedal, 32. 250


HINT-AVRUPAULARIN DİNİ: VEDA TANRI [_AKI dar uzağa kaçar ve Markandeya b i r halde karşımıza çıkar

Purana'da

"korkudan h a s t a l a n m ı ş " ve b a r ı ş ister

6 1

Bu m i t i n doğacı y o r u m l a n ü z e r i n d e d u r m a m ı z a gerek yok: Vrtra'ya karşı ka­ zanılan zafer ya fırtınanın başlattığı y a ğ m u r , ya d a ğ s u l a r ı n ı n k u r t a n l m a s ı (01denberg) ya da sulan dondurarak "hapseden" soğuğu g ü n e ş i n yenmesi (Hilleb¬ randt) olarak değerlendirilmiştir. M i t çokdeğerli o l d u ğ u n a göre, içinde kuşkusuz doğacı unsurlar da b u l u n m a k t a d ı r ; İ n d r a ' n m zaferi, başka y o r u m l a r ı n yanı s ı r a , kısırlığa ve suların Vrtra tarafından "hareketsizleştirilmesi'nin sonucu olan ölü­ me karşı hayatın zaferiyle de eşdeğerdir. Ama m i t i n yapısı kozmogoni n i t e l i k l i ­ dir. Rig Veda'da ( I , 33, 4) t a n n n m kazandığı zaferle güneşi, göğü ve şafağı yarat­ tığı söylenir. Bir başka ilahiye g ö r e ,

62

İ n d r a d o ğ a r d o ğ m a z G ö k ile Yer'i a y ı r d ı ,

gök kubbeyi sabitleştirdi ve vajra'yı

fırlatarak sulan karanlıklarda tutan Vrtra'yı

parçaladı. Yer ve G ö k aslında t a n r ı l a n n ebeveynidir ( I , 185, 6); İndra hem en g e n ç (111, 38, 1) hem de d o ğ a n en son tanrıdır; ç ü n k ü o G ö k ile Yer'in kutsal evli­ liğine son verir. "Gücüyle bu i k i d ü n y a y ı , Gok ve Yer'i yaydı ve g ü n e ş i n parla­ masını sağladı" (VI1İ, 3, 6). Bu yaratıcı b a ş a r ı s ı n d a n sonra, indra Varuna'yı evren egemeni ve rla'nra bekçisi olarak atadı (rta alt d ü n y a d a gizli k a l m ı ş t ı ) . 63

ileride göreceğimiz gibi (§ 75), d ü n y a n ı n yaratılışını bir fik madde'den hare­ ketle açıklayan başka Hint kozmogoni türleri de b u l u n m a k t a d ı r . Yukanda özetle­ diğimiz mit b u sınıfa dahil değildir, çünkü burada belli t ü r d e b i r "dünya" zaten mevcuttu. G e r ç e k t e n de G ö k ve Yer o l u ş m u ş ve tanrıları d o ğ u r m u ş l a r d ı , ind­ ra'nm tek yaptığı k o z m i k ana-babasını birbirinden a y ı r m a k ve Vrtra'yı y ı l d ı r t m layarak

hareketsizliğe,

yani

bir

"potans iye İliğe" son vermek o l d u

ejderhanın 6 4

varoluş

biçimiyle

simgelenen

Bazı geleneklere g ö r e , tanrıları "biçimlendi­

ren" Tvaştr (Rig Veda'da rolü açıkça b e l i r t i l m e m i ş t i r ) kendine b i r ev y a p m ı ş ve Vrtra'yı da bu konut için bir t ü r dam ve duvarlar gibi yaratmıştı. Vrtra tarafm-

GerçÉkten de indra Vrtra'ya haberciler gönderdi ve bu haberciler aralarında "dostluk" ve "uzlaşma"yı sağladı. Ama İndra, Vrtra'yı hileyle öldürerek sözleşmeyi bozdu ve bu onun büyük "gunafTıydı; krş. Dumézil, Heur et tıtiifıerti" du guerrier, s. 71 vd, Hint mitinin bir diğer özgül çizgisi: Onayetten sonra, İndra korkuya kapılır, yerin sınınna kadar uçar ve "incecik bir biçime büriinerek" bir lotus çiçeğinin içine saklanır (Mahâbhàrata, V, 9, 2 vd; bu tema daha önce Rig Veda I , 32, 14'te görülmüştü). Rig Veda X, 113, 4-6. Rig Veda I , 62, 1 tndTa, "bölünmemiş, uyanmamış, en derin bir uykunun içine gömülmüş, uzanmış uyuyan" Vrtra ile karşılaşır (Rig Veda IV, 19, 3). 251


D I N S E L INANÇLAR V E DÜŞÜNCELER T ARİHİ - I

dan sarılmış konutun içinde G ö k , Yer ve Sular v a r d ı ,

3

Indra, Vrtra'nın "diren-

ci"ni ve ataletini kırarak b u i l k m o n a d ' ı ' p a r ç a l a r . Başka bir deyişle, d ü n y a ve ha­ w

yat ancak biçimsiz bir İlk Varlığın ö l d ü r ü l m e s i y l e d o g a b i l m i ş t i r . Bu m i t , sayısız çeşitleme 1 e tiyle birlikte, o l d u k ç a yaygındır ve yme Hindistan'da F u r u ş a ' n ı n t a n r ı ­ lar tarafından p a r ç a l a n m a s ı ve Prajâpati'nin kendini kurban etmesinde hep b u m i t i bulacağız. Bununla birlikte Indra kurban törem yapmaz, bir savaşçı olarak ö r n e k d ü ş m a n ı , "direncin" ve ataletin b e d e n l e n m i ş hali olan i l k ejderhayı ö l d ü r ü r . Mit çokdeğerlidir; kozmogoniye ilişkin a n l a m ı n ı n yanı sıra, "doğacı" ve "ta­ rihsel" değerler de i ç e r m e k t e d i r , lndra'mn kavgası, Ârilerin Dâsyulara

(nitekim

onlara da vridnt deniyordu) karşı s ü r d ü r m e k zorunda kaldıkları savaşlara

örnek

oluyordu. "Bir savaşta zafer kazanan, Vrtra'yı gerçekten ö l d ü r m ü ş olur." " Eski 1

d ö n e m l e r d e Indra ile Vrtra arasındaki kavga, d ü n y a n ı n yenilenmesini sağlayan Yeni Yıl b a y r a m l a r ı n ı n mıtsel-ritüel senaryosunu o l u ş t u r u y o r d u herhalde, * Bu 1

t a n r ı n ı n y o r u l m a k bilmez bir ş a m p i y o n , orji t ü r ü güçlerin ve evrensel bereketin epifanisi bir yaratıcı o l m a s ı n ı n nedeni, hayatı ortaya çıkaranın, çoğaltanın ve ye­ nileyenin şiddet o l m a s ı d ı r . Ama kısa b i r süre sonra Hint s p e k ü l a s y o n u bu m i t i tanrısal i k i - b ü t u n l ü l ü g u n y a n s ı m a s ı , dolayısıyla nihai gerçeğin giz

perdesinin

kaldırılmasını hedefleyen eski m e t i n y o r u m c u l u ğ u n u n b i r örneği olarak kullana­ caktır.

69. Agni, Tanrıların B a ş r a h i b i : Kurban A t e ş i , İ ş ı k , Z e k â — Evde y a k ı l a n ate­ şin daha Hint-Avrupa çağında da tapım içinde önemli b i r r o l ü v a r d ı . Burada söz konusu olan, b a ş k a b i r ç o k i l k e l toplumda da geniş ölçüde b u l g u l a n m ı ş , tarihöncesine ait b i r âdettir. Veda'da, tanrı A g n i tam anlamıyla ateşin kutsallığını temsil eder, ama b u kozmik ve ritüei kutsal hiyerofan ilerle sınırlı kalmaz. İran'da aynı işlevi ü s t l e n m i ş t a n r ı Atar'm Ahura Mazda'nm oğlu olması g i b i ,

m

o da Dyaus'un

Bu kozmogoni anlayışını yeniden oluşturmaya özellikle Norman W. Brown gayret etmiş­ tir. i.eibnız felsefesine göre, "bileşiklere giren yalın, yani bölünmeyen töz" - ç n . Möitrflyarıi-Samfırtâ, II, 1, 3. Kuiper, "The ancıent Aryan Verbal Contest," s. 269. Vedalar çağı Hindistan'ındaki hitabet yanşmalan da direniş güçlerine (vrtaııi) karşı verilen ilk mücadeleyi yineliyorlardı. Şair kendini İndra'ya benzetir: "Ben hasunlanmın katiliyim, tek bir yara almam, sağ salimim Indra gibi" (Rig Veda X, 166, 2; krş. Kuiper, s. 251 vd). Yasna, 2, 12; vb. 252


HINT-AVRUI'AIJ]ARIN DİNİ' VHDA TAN 1111 ARI

oğludur.

Gök'te "doğar," oradan şimşek b i ç i m i n d e aşağı iner, ama aynı zaman­

da suda, ağaçta, bitkilerde de bulunur. Ayrıca güneşle de özdeşleştirilmiştir. A g n i hem ateşle ilişkili tezahürleriyle hem de kendisine özgü tanrısal vasıflar­ la betimlenir. "Alevden saçları," "altın çenesi," çıkardığı g ü r ü l t ü ve yarattığı kor­ k u d a n s ö z edilir. "Aç gözlü b i r boğa gibi ağaç la r m ü z e r i n e saldırdığında, kapkara bir iz kalır a r d ı n d a . . . . "

71

0 , G ö k ile Yer a r a s ı n d a k i "habercfdir ve kurbanlar tan­

rılara o n u n aracılığıyla ulaşır. Ama Agni öncelikle rahibin ilk ve ideal Örneğidir; ona kurban törenini yapan rahip ya da "başrahip" (purohita) denir. Bu nedenle ona seslenen ilahiler Rig Veda'nm b a ş ı n d a yer alır. İlk ilahi şu dizelerle başlar: "Başrahip, kurban töreni tanrısı, bizi a r m a ğ a n l a r a doyuran adak sunucu A g n i ' n i n şar­ kısını s ö y l ü y o r u m . " Agni sonsuza dek genç kalır ("yaşlanmayan T a n r ı , " ) , çünkü 72

her yeni ateşle tekrar doğar. A g n i , "evin efendisi" (grthaspati)

olarak, karanlıkları

kovar, cinleri uzaklaştırır, hastalıklara ve b ü y ü c ü l e r e karşı koruma sağlar. Bu ne­ denle insanların A g n i ile ilişkileri, d i ğ e r taunlarla o l d u ğ u n d a n daha y a k ı n d ı r . "Arzulanan iyilikleri h a k ç a dağıtan" odur ( I , 58, 3). G ü v e n içinde ona y a k a r ı r l a r : "Bizi i y i yollardan servete g ö t ü r A g n i . . . . insanı yoldan ç ı k a r a n hatalardan b i z i k o r u ,,, bizi hastalıklardan koru. Yorulma nedir bilmez muhafızlarınla bizi her zaman k o r u A g n i . . . . Bizi k ö t ü n ü n , yıkıcının, yalancının ya da talihsizliğin eline terk etme" (1, 187, 1-5; çev. jean V a r e r m e )

73

Agni, dinsel hayatın her a n ı n d a var olmasına karşın - ç ü n k ü kurban ateşi hatın sayılır bir rol o y n a r - ö n e m l i b i r mitolojiye sahip değildir. D o ğ r u d a n onunla ilişkili az sayıdaki m i t a r a s ı n d a en m e ş h u m , ateşi gökten getiren Mâtarisvan m i ­ tosudur

74

A g n i ' n i n g ö r ü n ü r d e belirsiz, ama ö n e m l i bir kozmolojik rolü v a r d ı r .

Ona b i r yandan "Suların cenini" adı verilir (âpam garhliiifı ) ve sulann, yani Ana73

lar'm rahminden fışkırdığı hatırlatılır (X, 9 1 , 6). Diğer yandan i l k suların içine girdiği ve onları döllediği kabul edilir. Burada k u ş k u s u z arkaik bir

kozmolojik

anlayış söz konusudur: Yaratılışın b i r ateş unsurunun (ateş, sıcaklık, ışık, semen virtle) su temel unsuruyla (Sular, potansiyeli i kler; soma) birleşmesi sonucu oluş7 0

Rig Veda i , 26, 10.

7 1

RigVedal, 58, 4

7 2

RigVedal, 52, 2

7 1

Cesetlerin yakıl m asında ki rolü yüzünden Agni'ye "et yiyici" adı da verilir ve kimi zaman köpeğe ve çakala benzetilir. Tek kötü özelliği budur,

7 4

Ama ba^ka metinlerde Mâtanlvan'ın habercisi bizzat Agni'dir; krş. J. Gonda, (.es Rel. Dc

7 1

Rig Veda 111,1. 12-13.

VInde, c. 1, s. 89.

253


DINSEL INANÇLAR VE

DÜŞÜNCELER

TARIHI -

i

m a s ı . Agni'nin bazı vasıflarına (sıcaklığı, yaldızlı rengi - ç ü n k ü a l t ı n d a n bir bede­ ni o l d u ğ u s ö y l e n m e k t e d i r - sperm g ü c ü ve yaratıcı güçleri), Hiranygarbha (Altın 76

Cenin) ve Prajapati etrafında geliştirilen kozmogoni s p e k ü l a s y o n l a r ı n d a da rastla­ nacaktır (§ 75). İlahiler Agni'nin tinsel yeteneklerinin altını çizer: O, b ü y ü k b i r zekaya ve ön­ g ö r ü y e sahip b i r rsi'dir. Benzer spekülasyonları gerçek ölçüleriyle değerlendire­ bilmek için, ateş, alevler, sıcaklık konusunda yapılan "yaratıcı imgelem" ve dü­ ş ü n c e alış t imlalarıyla ortaya çıkarılmış sayısız imge ve simgeyi de dikkate almak gerekir. Bütün bunlar zaten t a r i h ö n c e s i n d e n aktarılan bir miras o l u ş t u r u y o r d u . Hint dehasının katkısı, hatırlanamayacak kadar eski zamanlara ait bu keşifleri ge­ liştirmekten, birbirine eklemlemekten ve s i s t e m l e ş t i r m e k t e n ibaretti. Ateşle iliş­ k i l i b u başlangıç imgelerinin bazılarına daha sonraki felsefi s p e k ü l a s y o n l a r d a ye­ niden rastlanacaktır; alevlerin "oyunu"ndan hareketle açıklanan tannsal yaratıcı oyun k a v r a m ı (tîl â) buna bir örnektir. Ateş-(ışık)-zekâ özdeşliği ise b ü t ü n dünya­ da y a y g ı n d ı r . i

77

Agni'nin Hint' d i n i ve tinselligindeki ö n e m i en i y i bu noktada anlaşılmaktadır:

Kozmik-biyolojik sayısız düşünceye ve spekülasyona yol a ç m ı ş , çoğul ve farklı d ü z l e m l e r i n tek bir temel ilkeye indirgenmesini hedefleyen sentezleri kolaylaştır­ mıştır. Kuşkusuz böylesi düşleri ve düşünceleri besleyen tek H i n t tanrısı Agni değildi, ama o b u konuda en ö n safta yer almaktadır. Daha Vedalar çağında tejas'te, "ateşle ilişkili enerji, göz kamaştırıcı parlaklık, etkililik, g ö r k e m , d o ğ a ü s t ü g ü ç " vb'le ozdeşleştırilmişti. İlahilerde, bu g ü c ü bağışlaması için ona y a k a r d ı r (A V, V I I , 89, 4 ) .

7S

Ama ö z d e ş l e ş m e , ö z ü m s e m e ve d a y a n ı ş m a dizisi - H i n t düşünce­

sine ö z g ü s ü r e ç l e r - ç o k daha geniştir, Agni veya onunla aynı işleve sahip olan m u a d i l i G ü n e ş , ışığı âtınan'te

ve semen vı'rcîele özdeşleştirmeyi hedefleyen phih-

sophoumena i ç i n d e yer alır, "İç sıcaklığın" artırdmasına yönelik ritüeller ve riya­ zet sayesinde, Agni ( k i m i zaman dolaylı yoldan da olsa) "çile a t e ş i m i n (tapas) ve Yoga u y g u l a m a l a r ı n ı n dinsel değer kazanmasıyla da d a y a n ı ş m a içindedir.

70. T a n r ı Soma ve " Ö l ü m s ü z l ü k " İ ç k i s i — Kendisine a d a n m ı ş 120 ilahiyle So­ ma, Veda panteonunun üçüncü tanrısı g ö r ü n ü m ü n d e d i r . Rig Veda'nın b ü t ü n b i r RigVedalV, 3,1;X, 20,9. Kurban ateşi üzerine dinsel tefekkür Zerdüşt inancında da önemli bir rol oynar (krş, 104). Krş. Gonda, "Gods" and "Powers,"s. 58 vd 254


HİNT-AVRUPALILARIN DlNl: VEDA TANRILARI

kitabı, IX. Kitap, Soma'ya, pavamâna

somaya, ''aydınlanmakta olana" ithaf edil­

miştir. Soma ö r n e ğ i n d e , ritüelüı gerçek nesnelerini —bitki ve bu bitkiden yapılan i ç k i - aynı adı taşıyan t a n r ı d a n ayırmak, A g n i ö r n e ğ i n d e o l d u ğ u n d a n daha da güç­ tür. Soma mitleri kayda değer değildir, i ç l e r i n d e en önemlisi s o m a n ı n g ö k s e J kö­ kenini anlatır: "Göğe kadar uçan" b i r kartal, "düşünce hızıyla" ileri atıldı "ve t u n ç t a n kalenin kapısını kırıp a ç t ı . "

79

Kuş b i t k i y i alıp yeryüzüne taşıdı. Ama so­

ma'mn dağlarda yetiştiği kabul e d i l i r ;

00

bu da g ö r ü n ü r d e b i r çelişkidir;

çünkü

dağ d o r u k l a r ı aşkın d ü n y a y a aittir, gökle özdeşleşt irilmiş t ir. Zaten başka metin­ ler soma'mn " d ü n y a n ı n g ö b e k deliğinde, d a ğ l a r d a , "

81

yanı Gök ile Yer arasında

geçişin m ü m k ü n o l d u ğ u D ü n y a n m Merkezi'nde yetiştiğini kesin olarak açıklar."

2

Soma, tanrılara genelde atfedilen alışılmış vasıflara sahiptir: O n g ö r ü l ü , zeki, bilge, muzaffer, c ö m e r t vb'dir. Diğer tanrıların dostu ve koruyucusu ilan edil­ miştir; öncelikle de Indra'nm dostudur. Aynca ona, k u ş k u s u z

rituellerdeki

öne­

m i n d e n ö t ü r ü , Kral Soma da denir. Avesta'da sözü g e ç m e y e n ayla özdeşleştirilme­ si, ancak Vedalar sonrası d ö n e m d e açık bir biçimde bulgulanabilmektedir. B i t k i n i n ezilmesiyle ilgili b i r ç o k a y n n t ı hem k o z m i k hem de b i y o l o j i k terim­ lerle b e t i m l e n m i ş t i r : A l t t a k i taşın çıkardığı b o ğ u k g ü r ü l t ü , g ö k g ü r u l t u s ü y l e öz­ deşleştirilir; süzgeçte kullanılan y ü n , bulutları temsil eder; çıkan su b i t k i l e r i bü­ y ü t e n y a ğ m u r d u r vb. Ezme işlemi cinsel ilişkiyle de özdeşleştirilir. A m a b ü t ü n b u b i y o - k o z m ı k bereket simgeleri, son tahlilde Soma'mn "mistik" degerme bağlı­ dır. Metinler, b i t k i n i n satın alınması ve özellikle de içkinin h a z ı r l a n m a s ı öncesin­ de ve sırasında y a p ı l a n törenler üzerinde durur. Rig Veda'dan itibaren soma kur­ ban t ö r e n i , en yaygın tören, "kurban t ö r e n i n i n r u h u ve merkezedir (Gonda), İlk yüzyıllarda Hint-Âriler tarafından hangi b i t k i kullanılmış olursa olsun, daha son­ ra b u b i t k i n i n yerini başka botanik türlerin aldığı kesindir. Soma/haoma,

"ölüm-

Rig Veda, VIII, 100,8. Somû'nm sıfatı olan Maujavata, soma'mn yetiştiği bölgenin Mücavat Dağı olduğunu belirtir (Rig Veda X, 34, 1). Iran geleneği de finoma bitkisinin bulunduğu yer olarak dağlan göstenr (Yasna 10, 4; Yaşt 9, 17; vb). RtgVeda X, 82, 3. Yacur-Veda metinlerinde, Soma'mn tannlar tarafından kurban edilmesine sık sık değinilir; yalnızca Mitra bu törene katılmayı reddetmişti; ama sonunda o da ikna oldu. Bu bölümde bir köken mitinin izleri seçilebiliyor; bir İlk Varlığı kurban ederek "ölümsüzlestınci" içeceğin yaratılması. Tannlar tarafından gerçekleştirilen bu ilk cinayet, soma bit­ kisinin rituel biçiminde ezilişıyle sonsuz kez yinelenmektedir. 255


DİNSEL INANÇLAR VE DÛSÛNCEı hK TARIHI -1

s u z l ü k " (amrtd) içkisinin H i m - l r a n dilindeki ifadesidir; anlaşılan,

Hint-Avrupa,

içeceği matilıu'nun, "bal ş e r b e t f n i n yerini almıştır. Soma'nm b ü t ü n erdemleri içilmesinin yarattığı esrime deneyimiyle

uyumlu­

dur. M e ş h u r bir ilahide ( V I I I , 48) şöyle denir: "Soma içtik, ö l ü m s ü z olduk; ışığa v a r ı n c a , tanrıları b u l d u k . Ey ö l ü m s ü z , ö l ü m l ü l e r i n acımasızlığı veya k ö t ü l ü ğ ü ne zarar verebilir bize artık?" (3. d ö r t l ü k ) . "Hayat suremizi" uzatması için somaya yakardır; ç ü n k ü o "bedenimizin bekçisidir" ve "dermaıısızlıklar, hastalıklar kaçıp gitti" (çev. L. Renou). Soma, d ü ş ü n c e y i uyanr, savaşçının cesaretini k ö r ü k l e r , cin­ sel gücü artırır, hastalıkları iyileştirir

Rahipler ve taunlar tarafından ortaklaşa

içildiğinde, yeri göğe y a k l a ş t ı n r , hayatı g ü ç l e n d i r i r ve uzatır, bereketi sağlar. G e r ç e k t e n de esrime deneyimi yaşamsal d o l u l u ğ u , sınırsız ö z g ü r l ü k duygusunu, varlığından belki de haberdar bile olunmayan fiziksel ve tinsel güçlere sahip o l u n d u ğ u n u ortaya çıkarır. Tanrılarla ortaklık, hatta t a n n i a r ı n dünyasına aidiyet hissi, " ö l ü m s ü z l ü ğ ü n , " yanı Öncelikle sonsuza dek uzatılmış eksiksiz bir hayatm kesinliği buradan kaynaklanır. Şu ü n l ü ilahide (X, 119) k o n u ş a n k i m d i r , tanrı m ı yoksa kutsal içeceği bir dikişte bitirmiş, esrime i ç i n d e k i insan mı? "Beş kabile (insan kabileleri) d ö n ü p bakmaya bile d e ğ m e z gibi geldi bana - soma i ç m e d i m m i ben?" K o n u ş a n kişi b a s a n l a r ı n ı sayar: "Boyumla göğe egemen o l d u m , geniş yer­ y ü z ü n e egemen o l d u m . , . . Bu yere şiddetli darbelerimle v u r a c a ğ ı m . . . Kanatlanmdan b i r i n i göğe ç i z d i m , b i r i n i buraya, aşağıya ç i z d i m . . . . Ben b ü y ü ğ ü m , b ü y ü k , buludara kadar y ü k s e l d i m - soma i ç m e d i m m i ben?" (çev, Renou).

85

Tapırtı içinde ö z g ü n b i t k i n i n daha sonradan yerini alan diğer bitkiler üzerinde d u r m a y a c a ğ ı z . Ö n e m l i olan, b u soma deneyimlerinin Hint d ü ş ü n c e s i içinde oyna­ dığı r o l d ü r . B ü y ü k olasılıkla bu tür deneyimler rahipler ve belirli sayıda kurban sunucusuyla sınırlıydı. Ama onları yücelten ilahiler, özellikle de yol açtıkları yo­ rumlar sayesinde h a t ı n sayılır bir yankı buldular. Tannlarla paylaşılan, tanı ve m u t l u l u k verici b i r v a r o l u ş u n sırrına erilmesi, i l k içecek ortadan kaybolduktan uzun s ü r e sonra da H i n t maneviyatını u ğ r a ş t ı r m a y a devam etti, O zaman b ö y l e b i r v a r o l u ş a başka araçlarla erişilmeye çalışıldı: Riyazet veya orjı t ü r ü a ş ı n h k l a r , tefekkür, Yoga teknikleri, mistik bağlılık. Biraz ileride göreceğimiz gibi (§ 79), arkaik Hindistan b i r ç o k esrik insan t ü r ü tanıdı. Ayrıca mutlak ö z g ü r l ü k a r a y ı ş ı , bir dizi y ö n t e m ve phitosophoumena'ya yol açtı; bunlar da, Vedalar çağında hiç d ü -

"llahı, bir kurban töreni sırasında şairin tannsal içeceği yudumladıktan sonra neler hisset­ tiğini ifade etmesini istediği tann AgniYıin ağzından söylenmiş gibidir" ( L Renou, Hyıımes specuSatifs da Vida, s 252) 256


H[NT-AVKUP Al JLAR!N DİNİ. VEDA TANRILARI

ş ü n ü l m e m i ş yeni b a k ı ş açılarıyla s o n u ç l a n d ı . Daha sonraki b ü t ü n b u gelişmelerde tanrı Soma daha ç o k silik bir r o l o y n a d ı ; teologların ve meta fizikçilerin asıl i l g i ­ sini ç e k e n o n u n ifade ettiği kurban törenine ilişkin kozmolojik ilke oldu.

7 1 . Vedalar Ç a ğ ı n d a İ k i B ü y ü k T a n r ı : R u d r a - Ş i v a ve V i ş n u — Veda metinle­ ri ayrıca belli sayıda t a n r ı d a n da söz eder. Bunların çoğu ö n e m l e r i n i yavaş yavaş yitirecek ve sonunda unutulacak, bazıları ise sonradan benzersiz bir konuma eri­ şecektir. Unutulanlar arasında, G ö ğ ü n (Dyaus) kızı, şafak tanrıçası Uşas'ı; Rüz­ gârın ve benzerleri "nefs" ve "kozmik ruh"un tanrısı Vâyu'yu; fırtına ve y a ğ m u r mevsimi tanrısı Parjanya'yı; g ü n e ş tanrıları S ü r y a ve Savİtr'i; giderek kaybol­ makta olan ( t a p ı m ı neredeyse yok o l m u ş t u ) yolların bekçisi ve ölülerin rehberi, Hermes'e de benzetilen eski ç o b a n tanrısı P ü ş a n i ; Dyaus'un oğulları, daha geç ta­ rihli edebiyatta kendilerine ö n d e gelen bir yer sağlayan ç o k sayıda m i t ve desta­ n ı n k a h r a m a n l a r ı ikiz Asvmler'i (veya N â s a l y a l a r ı ) ; Stig Wikander'm H i n t - A v r u pa t ü r ü "erkekler cemiyeti"nin mitsel ö r n e ğ i olarak y o r u m l a d ı ğ ı , "genç adamlar" (marya) grubu Marut'lan ( R u d r a ' n ı n o ğ u l l a n ) hatırlatalım. i k i n c i kategori Rudra-Şıva ve V i ş n u tarafından temsil edilmektedir. Onlar Ve­ da metinlerinde mütevazı bir yer tutar, ama klasik d ö n e m d e U l u T a n r ı l a r olacak­ l a r d ı r . Rig Veda'da Vişnu insanlara karşı i y i niyetli ( I , 186, 10), Vrtra'ya k a r ş ı kavgasında G ö k ile Yer arasındaki b o ş l u ğ u yayarak y a r d ı m ettiği İ n d r a ' n ı n dostu ve müttefiki bir tanrı olarak g ö r ü n ü r ( V I , 69, 5), Bu b o ş l u ğ u kendisi ü ç adımda aşar ve ü ç ü n c ü a d ı m l a t a n n l a n n katına e n ş i r ( I , 155, 6), Bu m i t

Brâhmanalar'da-

k i bir ritüelin de esin kaynağı ve gerekçesidir: V i ş n u kurbanla özdeşleştirilir*" ve k u r b a n ı sunan rahip o n u n u ç a d ı m ı n ı n t ü e l b i ç i m i n d e taklit eder, tanrıyla özdeşleşir ve göğe erişir ( I , 9, 3, 9 v d ) V i ş n u hem (evrenin d ü z e n l e n m e s i n e olanak ve­ ren) sınırsız uzay b o ş l u ğ u n u , hem hayatı y ü c e l t e n yararlı ve mutlak egemen ener­ j i y i hem de d ü n y a y ı destekleyen k o z m i k ekseni simgeler gibidir. Rig Veda ( V I I , 99, 2) o n u n evrenin ü s t b ö l ü m ü n ü n p a y a n d a s ı o l d u ğ u n u b e l i r t i r .

85

Brâhmanalar,

V i ş n u ' n u n Prajapati ile Vedalar çağından b e r i bilinen ilişkileri ü z e r i n d e durur. Ama ancak daha geç bir tarihte, ikinci kategoride yer alan U p a n i ş a d l a r ' d a (bunlar Bhagflvitii Giifl ile çağdaş olduklanna göre, y. M Ö IV. yüzyılda) V i ş n u tektan-ncı

Satapama Br., XIV, 1,1,6.

Bkz. J. Gonda, Vışnuism andiıvaam, s. 10 vd. Kurban törenlerinde kullanılan direk, yapa, ona aittir; ama yüpa aynı zamanda dünya ekseni'nin bir benzeridir. Aynca krş. Gonda, As¬ pects ofVişnuism,

s. 81 vd.

257


IİİMSEI. INfıNÇlAK Vı- MiŞÛNCELHl 'IftUİHI -1

yapıya sahip b i r ü s t ü n tanrı olarak yüceltilir. H ı m dinsel yaratıcılığına özgü bu süreç ü z e r i n d e daha ilende duracağız. Rudra yapısal anlamda tam aksi türde bir tanrıdır. Tanrılar arasında dostu yoktur, şeytani öfkesiyle d e h ş e t e d ü ş ü r d ü ğ ü ve h a s ı a h k l a n y l a , felaketleriyle k ı r ı ­ ma uğrattığı insanlan sevmez. R u d r a ' n ı n saçları ö r g ü l ü , " ten rengi koyu kahve­ 8

rengi ( I I , 33, 5), k a r n ı siyah, sırtı ise k ı r m ı z ı d ı r . O k ve yayla s i l a h l a n m ı ş t ı r , hayvan postları giyer ve g ö z d e m e k a n ı olan dağlarda dolaşır. Birçok şeytani var­ lıkla ortaktır. Vedalar çağı s o n r a s ı n ı n edebiyatı tanrının bu u ğ u r s u z niteliğini daha da vur­ gular. Rudra ormanlarda ve cengellerde yaşar, "vahşi hayvanların efendisi" diye a n ı l ı r " ve Âri toplumuna uzak d u r a n l a r ı korur. Diğer tannlar d o ğ u d a y a ş a r k e n , Rudra kuzeyde (yani Himakıyalar'da) oturur. Soma kurban t ö r e n i n d e n d ı ş l a n m ı ş ­ tır ve Rudra "ya yalnızca toprağa atılan besin adakları (hali) veya başka taunlara yapılan a d a k l a r ı n artıkları ve zarar g ö r m ü ş kurban töreni adaklan s u n u l u r ,

38

Bir­

çok sıfatı b i r i k m i ş t i r . Şiva ("nazik"), Hara ("yok edici"), Şamkara ("kurtarıcı"), Mahüdeva ("büyük tanrı"). Veda metinlerine ve Brâhmanalar'a

g ö r e , Rudra-Şiva, m e s k û n olmayan, vahşi

yerlerde yaşayan şeytani güçlerin (veya en a z ı n d a n çelişkili değerler y ü k l ü güçle­ rin) bir t e z a h ü r ü n ü andırır; kaotik, tehlikeli, ö n g ö r ü l m e z her şeyi simgeler; kor­ k u u y a n d ı n r , ama gizemli b ü y ü s ü yararlı amaçlara da y ö n l e n d i r i l e b i l i r (o "he­ kimler hekimi"dir). Rudra-Şiva'tun k ö k e n i ve i l k yapısı üzerine çokça t a r t ı ş ı l m ı ş ­ tır. Bazıları Rudra-Srva'yı, Âri olmayan unsurlarla y ü k l ü (Lommel), gizemli vrfirya çilekeşleri sınıfının tanrısı (Hauer), k i m i l e r i de hem ö i ü m , hem bereket tanrısı olarak g ö r m ü ş t ü r (Arbman). Vedalar çağı R u d r a - S ı v a s ı n d a n , Svetâsvatara-Upanişad'da onaya çıktığı biçimiyle yüce tanrıya uzanan d ö n ü ş ü m ü n aşamalarını b i l m i ­ yoruz. Z a m a n ı n akışı içinde R u d r a - Ş i v a ' m n - d i ğ e r tanrıların da çoğu g i b i - "halk" dinsel liginden, A r i veya Âri olmayan dinsellik

anlayışlarından b i r ç o k

unsuru

ö z ü m s e d i ğ i kesin gibi g ö z ü k ü y o r . Ama diğer yandan Veda metinlerinin bize Rudra-Şİva'nııı " i l k y a p ı s f n i aktardığını d ü ş ü n m e k tedbirsizlik olur. Veda ilahileri­ n i n ve B r â h m a n c ı eserlerin aristokrasi ve rahiplerden oluşan b i r seçkinler grubu için yaratıldığını ve Âri t o p l u m u n dinsel h a y a t ı n ı n ö n e m l i bir b ö l ü m ü n ü n bu me­ tinlerde katı bir b i ç i m d e g ö r m e z d e n gelindiğini hep akılda tutmak gerekir. Bu-

RıgVcdal, İ H , 1, 5. Sat. Br. XII, 7, 3, 20. Sat. Br. I , 7. 4,9 258


HINT-AVRUPALIt-ARİN DİNİ; VfLDA TANRILARI

mmla birlikte Şiva'nm Hirıduizrairı y ü c e tanrısı konumuna y ü k s e l t i l m e s i , onun " k ö k e n i ' y l e -ister Âri olmayan b i r k ö k e n d e n , ister halk k ö k e n i n d e n g e l s i n - açık­ lanamaz. Burada b i r yaratım s ö z konusudur ve b u y a r a t ı m ı n ö z g ü n l ü ğ ü hakkında; mitlerin,

ritüellerin

ve tanrısal b i ç i m l e r i n sürekli yeniden y o r u m l a n m a s ı ve onla­

ra yeni d e ğ e r l e r y ü k l e n m e s i s ü r e c i n d e ortaya çıktığı haliyle Hint dinsel diyalekti­ ğini ç ö z ü m l e r k e n b i r h ü k m e varacağız.

259


ELEŞTİREL KAYNAKÇA

§ 6 1 . Hin t-Avrupalıların ana vatanına ve göçlerine ilişkin incele mel erin ve öncelikle de varsa­ yımların tarihi P. Bosch-Gimpera, Les tndo-iiuropeens (çev. R. Lan tier. Pans, 1961), s. 2 1 - 9 6 ve G. Devoto, Oıgiiıi indeuropee (Floransa, 1962), s. 8-194'le hatırlatılmaktadır. Bu iki eser­ de öne t, m kaynakçalar yer almaktadır. 0- Schrader'in Reallcxihon der imliğe rınaııısc lie Altertumsnurule (2. baskı A. Nehring tarafından yayımbndı, Berlin-Leipzig, 1917-32) adlı eserinin yerme henüz bir yenisi konmamıştır, Aynca bkz, A. Nehring, "Studien zur indogermanischen Kultur u. Urheioıat," W. Koppers ve diğerleri. Die lndogermaı\cn-und Germanenjrage içinde (Salzbuıg-Leipzig, 1936), s. 7-229. En son arkeolojik kazıların dökümleri için, bkz. Marija Gimbulas'm çalışmaları The Pre¬ History of East m ı Europe 0 9 5 6 ) ; Bronze Age Cııf lures in Central and Eastern Europe (.Lahey. 1965); "Prom-Indo-European Culture: The Kurgan Culture During the Fifth, Fourth and Third Milleuia B.C.," George Coidona (ed.), Indo-European and Indo-Europcans içinde (Phila­ delphia, 1970), s. 155-197; "The Beginning of the Bronze Age in Europe and the lndo-Europeans: 3500-2500 B.C„"J1E5.1, 1973, s. 163-214; "The Destruction of Aegean and East Mediterranean Urban Civilization Around 2500 B.C." R. Cropland ve A. ISirchall (cd.). Bronze Age Migrations in the Aegean içinde (1973), 5. 129-139. Korner L. Thomas, "New Evi­ dence for Dating the Indo-European Dispersal in Europe" (Indo-European and Indo-Europerms'. s. 199-251), Him-Avrupalıların yayılışını daha erken tarihlere almayı öneriyor (radyokarbon ölçümleri onların MÖ 2470 veya 2600'e doğru Hollanda'da bulunduklarını ortaya çıkarıyor). Ward H Goödenough, "The Evolution of Pastoralisin and Indo-European Ori­ gins" (a.g.y., s. 253-265), Hinl-Avrupalılarm ana vatanı olarak Polonya'nın dogu bölgelerini ve Ban Ukrayna'yı saptıyor. Ayrıca bkz Paul Friedrich, "Proto-Indo-European Trees" (a.g.y., s. 11-34); T. Burrow, "The Proıo-lııdoaryans," JRAS, 1973, s. 123-140; M . M Winn, "Tho­ ughts on the Question of Indo-European Movements into Analolia and Iran," JJES, U, 1974. s. 117-142 (ıVIÖ 3000'c doğru Anadolu ve iran'da yaşayan Hint-Avrupa grupları üze­ rine) Öııasya'daki 1 lint-Avrupalı lar üzerine eleştirel kaynakça için. M. Mayrhofer, Die IndnArier ini Allen Vorderasien (Wiesbaden, 1966); krş. Xlayrhofer, i!j, V I I , 1964, s. 208 vd; aynı yazar. D/e A n t r i m Vimferem Orient-Eın My tJtûs? (Viyana, 1974) Tıımuluslerin (kurgan) dinsel işlevi, mcgalıt uygarlıklanııınkiyle karşılaştınlabilecek, güçlü bir alalar lapımına işaret etmek­ tedir (krş. § 35).

S 62. Max Mulkr'in kuramlaıı konusunda, bkz, Richard M. Dorson, "The Eclipse of Solar Mythology" (Thomas A. Sebeok (ed ), Myth. A Symposium içinde, Philadelphia, 1955, s. 15¬ 38). Leopold von Schroder, Arische Religion (1-11, Leipzig, 1914, 1916) halâ yararlı bir eser­ dir. Birinci ciltte yazar Hinl-Avrupa Yüce Varlıklarını, ikinci ciltle ise kozmik taunları (Topıak. Güneş, Ateş vb) tanıtır. Yayımlanacak uçüncu cilt ise ruh kavramını ve alalar tapınııııı inceleyecekti Nasyonal-sosyalist ideolojiden doğrudan ve dolaylı olarak esinlenen çok geniş kııllıyaı içinden, omek olarak Fried rich Cornelius, İndugcnnanischc Relıgıonsgeichitkte (Mti260


l-HNT-AVRUPAl.il Ali IN niNf VI-ÖA TANRILARI

nth, 1942) sayılabilir, j . W. Hauer'ııı Glauhensgeschichıe

der rıiilogermıtjıeıı (Sıuıgart,

19371

adlı eserinin birinci cildi (eserin yalnızca bir cildi çıkmıştır) aslında bir dizi bağımsız inceleme­ den oluşmaktadır. Hint-Avrupa tinselliğinin ırkçı yorumunun eleştirisi kin. Die Indogermanen-und Germanenfrage başlığıyla derlenen ve W. Koppers tarafından yayımlanan (Wiener Beiträge zur Kulturgeschichte und Linguistik, IV, Salz bürg-Leipzig, 1936) çeşitli katkılaıa ve Wilhelm Schmidtin Rassen ıııııi Völker in Vorgeschichte u, Geschichte des Abendlandes (l.uzem, 1946) adlı eserinin üçüncü cildine (özellikle s. 275-318) bakılabilir. Hint-Avrupa dinsel söz dağarı üzerine bkz. G. Devoto, Ortgim înâturopee, s. 295 vd ve E. Benveniste. Le vocaEuıiaıre des instil niions indo-eurapeennes (Pans, 1969), 2, cilt. ïlieus terimi­ nin derinlemesine bir çözümlemesi için, kış. C, Gallavotli, "Moriologia di [liais," SMSR, 33, 1962, s. 25-43, Iran ateş tanrısı uzerme, kış. Stıg Wikander, Der ansehe Männerbund

(Lund,

1938). s. 76 vd ve ileride § 104. Eric Hamp (Benveniste, a.gy., I I , 223 vd'na karşı) "kurban" için ortak bir Hint-Avrupa teriminin bulunduğunu kanıtladı; krş. "Religion and Law Irom Iguvium" (JfES". I , 1973, s. 318-323), s. 322. Daha geç doneme ait bir gelişme tannsal enerjiyi ölülerin ruhiarıyla birleştirir; krş. özel­ likle Cermenlerde başlangıçta "çagnlan, yakarılan" anlamına gelen

GHAV, GI-HJTO

kökü so­

nunda tanrı düşüncesini ifade etmeye başladı. "Havada serbest kalan," yani bedenin yakıl­ masıyla kurtulan anlamına gelen W E L O , "ruh" teriminin ortaya çıkışı da daha geç döneme ait

gibi gözükmektedir; krş. Devoto,

Origıni, s. 295-316.

Hint-Avrupalılar ile Samiler arasındaki belirleyici bir farklılığı vurgulamakta yarar var. Ya­ zıya verilen değer. Herodotos (1, 136), Perslerin oğullanna yalnızca üç sey öğrettiklerim nak­ leder: Ata binmek, ok atmak ve doğruyu söylemek. Asur kralı V. Asurbanıpal'in yıllıkların­ dan bir bölüme göre, Sami hükümdan ata binmeyi (ve savaş arabası kullanmayı), ok atmayı ve "Nabu'nun bilgeliğiyle birlikte ustaların geleneklerini izleyerek yazı yazma sanatını" öğre­ nir; krş. G. Widengren, Numen, I , 1954, s. 63, dipnot 311; aym yazar. Re lig/on spiıdııomenologie (Berlin, 1969), s. 570 vd. Aynca bkz. G. Dumézil, "La tradition druidique et l'écriture: le Vivant et le Mort" (RUR, 122, 1940, s ¡25-133). riyle yazıcıların

büyük

bir saygınlığa

Sözlü geleneğe

sahip oldukları

dayalı Hint-Avrupa dmie-

"Kitaplı dinleı"

arasındaki

bu

köklü

farklılık, Zerdüştçû ruhban kendi kutsal kitabı olan Avesla'yı yayımlamaya karar verince or­ taya güçlükler çıkardı; çünkü Sasaniler döneminde bile (III -VII. yüzyıllar), yazı şeytan işi olarak görülüyordu; krş A. Bausani, Fersin religiosu (Milano, 1959), s. 20 vd. Aynca bkz. G. Widengren, "Holy Book and Holy Tradition in Iran The Problem of the Sassanid Avesta," F. F. Bruce ve E, G, Rupp (ed.), Holy Book and Holy Tradition içinde, Manchester, 1968, s. 36¬ 53.

§ 63. Georges Dumezıl'ın eserlenne en elvenşlı giriş, L'Idéologie

tripartie des

ens'dir (Brüksel, 1958). 19Ö0'fl kadar olan kaynakça Hommages à Georges Dumézil

indo-Eumpû(Brüksel,

1960), s. U-23'te kayıtlıdır. Duméziï'm eserlerinin zamandizinsel btr tanıtımı ve kendisine yöneltilen eleştirilerin çözümlemesi için: C. Scott-Lİttleton, Tfıe New Comparative Mythology:

261


DİNSEL İNANÇLAR Vb" DÜŞÜNCELER TARİHİ - I

An ArılhtöjMÎögicoi Assessmeııt of ihe Théories of Georges Dum&i! (Berkeley ve Los Angeles, 1966). Jaan Puhvel (ed.), Myüt and Law Among the İndo-Eıımpeuns (Univ. of California Press, 1970) ve G. 1, Larson (ed.), Myllı m îııdo-furopMiı Aıılifuıty (Univ. of California Press, 1974) adlı kitaplarda Dumézil'in kavranılan üzerine belli sayıda inceleme yayımlanmıştır. Aynca bkz. j . F, Richards, Alf I-ii liebeltet, J. Gonda, C. Scoıt-Lıtdeton ve David M, Knipe'm The Joumal ofAsian Studies, 34, 1974,s. 127-168'deki makalelen. Richard Bodéus, "Société athé­ nienne, sagesse grecque et ideal indo-européen" (L'Antiquité Classique, 41, 1972, s. 453¬ 486), Yunan olgularının ışığında Dutnezit'e ait üçe bölünme kavramım parlak bir biçimde ıncelemişür. Üç ciltlik Jupiter, Mars, Quirin tıs'un (Paris, 1941-45) ve Mitra-Varuna. Essfli sur deux repré­ sentations indo-européennes de la souveraineiëhin (1940; 2. baskı, 1948) yeni baskılannı bek­ lerken, Aspecis de la jonction guerrière chez les İnde-Européens 'in (1956) baştan yazılmış hali olan Heure! maîfıeur du guerrier (Paris, 1969), L'héritage indo-européen à Rome (Paris, 1949), Servius et la Fortune (Paris, 1943) ve Mythe et Epopée,

(Paris, 1968, 1973)

okunabilir.

Mythe et £popÉe'nin birinci cildinde (s. 31-257), G Dumézil, Stig Wikander'in Mahâblidrafo'da ûç bölümlü şemanın varlığına ilişkin kanıtlamasını geliştirir. Wikander'in "La légende des Pandava et le fond mythique du Mahâbhârata" (Jîeligiorı odi Bibel içinde İsveççe, VT, s. 27-39) başlıklı makalesi, Dumézil tarafından Jupiier, Mars, Quirinus IV (1948) içinde çevrildi, s. 37-53. Mitanı tanrıları hakkında, bkz. G. Dumézil, "Les Trois fonctions' dans le Rig Veda et les dieux indiens de Mitani" (Académie royale de Belgique, Bulletin de la Classe des Letties, 5. dizi, c. XLVtl, 1961, 265-298). V. M. Apte'a gore, Rig Veda'nm ilk dokuz kitabının yazıldığı d ö n e m d e n itibaren, "toplu­ mun rahipler, savaşçılar, hayvan yetişuricilerinden oluştuğu düşünülüyor ve bu gruplar he­ n ü z insan isimlerinin kendilerinden türedigi soyut adlar, kavram isimleri olan brahmana, ftşatüya ve vıiiîya olarak anılmasalar da, üç etkinliğin temel ilkelerini bölüştürerek tanımla­ yan hiyerarşik bir sistem meydana getiriyorlardı: brahman 'görünen ya da görünmeyen gerçe­ ğin bölümleri arasındaki mistik bağıntılar ilmi ve bunlann kullanılışı;' fesairu, 'güç;' vaiSya, hem 'köylülük' hem de 'örgütlü yerleşim alanı;' ve çoğul olduğunda, viiah, "toplumsal ve ye­ rel gruplaşmalanyla bütün halk' " (G. Dumézil, L'idéologie tripartie, s. 8, V. M. Apte, "Were Castes Forrnulatedin the Age of the Rig Veda'," Buil. ojthe Deccan College, Research Institute, I I , s, 34-46'mn özeti). Georges Dumézil ilk Roma kralları silsilesinde de üç bölümlü şemayı bulur; 1) Romulus, ürkütücü hükümdar (Varuna turu), 2) Bilge Huma, lapırfiların ve yasaiann kurucusu (Mitra türü), 3) Tullus Hostilius, yalnızca savaşçı (hidra; Mars); 4) Ancus Marcius, barışçı kral, Romalılar kitlesi ve zenginlik onun döneminde gelişti (Quirinius); krş. Dumézil, Heur et malheur du guerrier, s. 15 vd.

§ 64, Ânlerin Hindistan'a gınşi hakkında, bkz.: K, Jettmar, "Zur Wnderungsgeschichte der Tramer" (Die Wiener Schule der Vôïkerfiutide, Fesischii/i zum 25 jährigen Besiaııd, Viyana, 1956, s. 327-349); P. Bosch-Gimpera, "The Migration Route of the indo-Aryans," J7E5, 1, 1973, s, 513-517. Aynca bkz. East and West, 21, no. 1-2, 1971, s. 14 vd. Hindistan'daki en eski Ari kültürü "R. C. Majumdar tarafından yayımlanan toplu eser His262


HINT-AVRUPAULARIN DİNİ. VËLJA TANRI W RI

tory and the Culture of the Indian People, c. 1: The Vedic Age'de incelenmiştir (Londra, 1951; mükemmel kaynakçalar). Indus uygarlığının nihai yıkımında Alilerin rolü şu çalışmalarda tartışılmıştır. Sör Morti­ mer Wheeler, The Indus Çivilizati'on (3. baskı, Cambridge, 1968), s. 132 vd; R Heine-Geldem. "The Coming of the Aryans and the End of the fiarappa Culture," Man, 56, 1956, s. 136-140; Bridget ve Raymond Allchin, The Birth of Indian Civilization (Baltimore-Maryland, 1968), s. 154 vd; Walter A. Fairservis jr.. The Roots of Ancient India (New York, 197Î), s. 345 vd. Aynca krş. G. D. Kumar, "The Ethnic Components of the Builders of the Indus Valley Civilization and the Advent of the Aryans," JIES, I , 1973, s. 66-80. Topraklann işgaliyle ilgili ritüeller için, krş. Ananda K, Coomaraswamy, The Rig Veda as Lntıf-îidma-Bök (Londra, 1935). Dön diziyi kapsayacak şekilde-Rig Veda, Yacıır-Veda, Saınaveda, Atharvaveda- ilahile­ rin göreli zamandizini, okullar ve yazmalarla karşılaştırmalar L. Renou tarafından özlü bir bi­ çimde sunulmuşum L'Inde classique, c. 1 (Paris, 1947), s. 270 vd. Farklı Veda metinlerinin çevirileri Nurvin J. Hein tarafından kaydedilmiştir; Charles J. Adams (éd.), A Header's Ciride to the Great Religions içinde (New York ve Londra, 1965), s, 49-50. Jean Varenne ise Fransızca çevirileri saymıştır: Le Veda, premier livre sacré de l'Inde (Paris, 1967), c. I , s, 36-38. En önemli Fransızca çeviriler şunlardır: Louis Renou, Hymnes et prières du Vêda ( 1938); La poésie religi­ euse de l'Inde antique (1942), Hymnes spéculatifs du Ve'da (1956) - ve Le Veda, c, l-II'de ya­ yımlanan Jean Varenne'in çevirileri. Ayrıca bkz. Victor Henry, Les livres VII à XII de l'Athsrva Véda (Pans, 1892-96); P. E, Dumont, L'agnihotra (Baltimore, 1939). K. F. Geldner, Der Rig-Veda, 3 eilt (Cambridge, Mass. 1951) de vazgeçilmez bir çeviridir. Veda dinine ilişkin yorumlann tarihi için, bkz. L. Renou, Religions of Ancient India (Lond­ ra. 1953), s. 7 vd. A, Bergaigne, La religion védique d'après les hymnes du Rgveda, 1-111 (Paris, 1878-97) hâla benzersizliğini koruyan bir eserdir. Maurice Bloomfield, The Religion of the Veda (New York, 1908); A. A. Macdonell, Vedic Myıhology (Strasbourg, 1897); H. Oldenberg, La religion du Veda (Fr, çev. 1903); A Hillebrandt, Vedisehe Mythologie (2 baskı, Breslatı, 1929); A. B. Keith, Tîıe Religion and Philosophy of the Veda and UjwnisJtads, 2 cilt (Cambridge, Mass. 1925) halâ başvurulup faydalanılabilecek eserlerdir. Religions of Aııcieııt üıdıu, s. 1-45'te, Lûuis Renou Vedacılıgm kısa bir tarihini sunmuştur. Aynca bkz, aynı yazar, L'Jnde classique, s, 314-372; Le destin du Veda dans l'Inde (= Etudes védiaiies, c, VI, I960). En son çıkan ve çok zengin bir kaynakçaya sahip eser: J. Gonda. Les Religions de lïnde. I : Védisme et hindouisme ancien (Fr. çev. Payot, ] 962), Ayrıca bkz,: J. Gonda, Tlie vision of the Vedic Poets (Lahey, 1965); aynı yazar, Lofea; World and Heaven in the Veda (Amsterdam, 1966), P. Horsch, Die vedisehe Götfıâ- und Sloka-Literatur (Bern, 1966). § 65. Vedalar çağında devalar ve asura'lar hakkında, T. Segersıedı, "Les Asuras dans la religi­ on védique'e (RHR, 55, 1908, s. 157-203, 293-316) hala başvurulabilir; ama genel tezi Asura'lann Hindistan'ın ilk sakinleriyle özdeşleştirilmesi- tamşmalıdır. Aynca bkz. P von 263


DİNSEL IJJfıNÇl.AR Vf. DÜŞÜNCELER TARİH! - i

Bradke, DySus Asara, Ahara Mazda uııd die Asuras (Halle, 1885) Von Bradke'ye göre, asara sözcüğü Rig Veda'da 71 kez yer almaktadır (57 kez tekil, 4 kez çift ve 10 kez de çoğul ola­ rak); sözcüğün çoğul halde kullanıldığı 10 kezden 8'ınde devalara düşman bir anlamı var­ dır; buna karşılık tekil olarak kullanıldı ğtnda, yalnızca 4 kez bu düşmanca anlama rastlan­ maktadır (a.g.y., s. 22). Aynca hkz. Hentıan Güntert, Der arisehe WeltfeôRig uııd Hetiaııd (Hal­ le, 1923), s. 101 vd. Devalarla Asuralar arasındaki evrensel egemenlik çatışması, ilk kez Brd/ımanular'da geniş ölçüde anlatılmıştır; krş, Sylvain Levi, 1^ doctrine du sacrifice dans les BrcSfımnuas (Paris, 1898), s. 27-61. Devalar-Asuralar çatışmasının kozmogoniyle ilişkili anlamı konusunda, krş. F. B. J. Kuiper, "Basic Concept of Vedıc-Religion," HR, 15, 1975, s. 107-120. Varuna-Vrtta. özdeşliği konusunda, krş. Bergaigne, Rel. Védique, III, s. 113, 128, 147. Dewlnr-Asu'altir çiftinin me­ tafizik bir yorumu için, bkz. A. K. Coomaraswamy, "Angel and Titan: An Essay m Vedıc Onthology," JAOS, 55, 1935, s. 373-419. § 66. Vanana hakkında, bkz. Dinler Tarihine Giriş, s 85 vd, ¡32 ve Images et Symboles (1952), s. 124-130'daki kaynakçalar; şunlan ekleyin: G. Dumézil, Mitra-Varuna (2. baskı, 1948), özellikle s 83 vd, 116 vd; J. Gonda, Les Religions de l'Inde, 1, s. 93-106; H. LOders, Varuna (Göttingen, 1951-59), özellikle c. 11: Varuna «nd das Rta. Rtn hakkında, krş. en son çıkan kaynakça, J, Gonda, a.gy, s. 98, dipnot 3 Rta'nın karşısında etik düzlemde anıta, "kargaşa," "yalan" ve kozmik düzlemde de nirrti, "erime, dağılma" yer almakladır. Aynca bkz. H. de Glasenapp, La philosophie indienne (Fr çev. Payot, 1951), s. 33. İndra'nın yaygınlaşması karşısında Varuna'nm "geri çekilmesi" konusunda, bkz. L. Renou. Religions ojAncient India, s. 20 vd, Vedalar çağında möyâ hakkında, krş. G. Dumézil, "Ordre, fantaisie, changement dans les pensées archaïques de l'Inde et de Rome" (Rev. Et. Latines, 32, 1954, s. 139-162), özellikle s. 142-150, zengin bir belge kulliyatıyla birlikte. Şu eseri de ekleyin: J. Gonda, Four Studres m the Language oj the Veda (Lahey, 1959), s. 119-194; aynı yazar, Change and Conlimity in Indi¬ an Religion (1965), s. 164-197. A. Bergaigne, La religion védique, III, s. 80 vd. kendi mayaları­ na sahip diğer tanrısal varlıkları inceledi, Agm, Soma, Tvaştri vb; aynca krş. /mages et Symbo­ les, s. 130 vd. Dfıanmımn miısel kökeni hakkında, krş. Paul Horsh, "Vom Schöpfungsmythos

zum

Weltgesetz," Asıutische Studien, 21, 1967, s. 31-61, Vanına-Vrtra arasındaki yapısal uyum ve genel anlamda yılan-tatınlann aynı tözden gelmelen konusunda, krş. Images et Symboles, s. 128 vd; Méphistophéiès et l'Androgyne, s. 111 vd; A. Coomaraswamy, "Angel and Titan: An Essay in Vedic Onthology" {JAOS, 55, 1935, s 373-419). Kuiper, Rıg Veda'da, gögti ve yeri kozmik bir eksenle ayakta tuttuğu düşünülen Varuna'nın, daha ilende Yılan Îeşa'nın üstleneceği işleve sahip olduğunu göstenr; krş. Uj, 8, 1964, s 108, 116, 118. Maiiötırıârıata'da Varuna'nın yılanlarla özdeşleştirilmesi hakkında, kış. Gösta johnsen, "Varuna and Dhnarâstra" (1IJ, 9, 1966, s. 245-265), özellikle s. 260264


HINT-A VGU PAU IA El N DINt VlillA TANRILARI

261. g 67. Varutia'nm çokdegerliligi bir istisna değildir, krs. !.. Renou, "L'ambiguïté du vocabula­ ire du Rgveda,"JA, 231, 1939, s. 161-235; aynı yazar. Religions o) Ancient india, s. 20 vd. Soma'nin çokdegerliligi hakkında, krş. Eliade, Mephisiopftftés et l'Andmgyne (1962), s. 1 10. İndra-Vrtra "kardeşliği" konusunda, bkz daha ileride, § 68 Mitra hakkında, krs. H. Günten, Der arische Wehkùnig und Heiland (Halle, 1923), s. 49 vd, 120 vd; G. Dumézil, Mitra-Varuna, s. 79 vd, kaynakça da bulunmaktadır; j Gonda, Les Religions de l'Inde, 1, 103 vd, kaynakça da bulunmaktadır; aynı yazar, The Vedic God Mitra (Leiden, 1972). Aryaman hakkında, krş. P. Thıenıe, Der Fremdling im Rg Veda ( 1938); aynı yazar, "Mıtra and Aryaman" (Tıansactıons oj the Connecticut Âcudemy of Arts and Sciences, 1957, c. 41, s. I 96); G, Dumézil, Le troisième souverain, essai surÎe dieu ındo-ıranieu Aryaman (Paris, 1949), ay­ nı yazar. Les Dieux des indo-Europécns (1952), s. 40-59; aym yazar. L'idéologie tripartie des Indo-Europëens (Brüksel, 1958), s. 68, 108-118. Aditi ve Aditya'lar hakkında, krş. G Dumézil, Déesses latines et mythes védiques, 1956, s. 90 vd;J. Gonda, Some Observations in the Relations Between "C-ods" and Towers" rn the Veda (Lahey, 1957). s. 76 vd; aynı yazar. Les Religions de fTilde, E, s. 104 vd, kaynakçayla birlikte. § 68. Indra üzerine ozlù bir tanıtım için, bkz. J. Gonda, Les Religions de linde, l , s, 70-81 (kaynakçayla birlikte); H. Lommel, Der arische Kriegsgptl (Frankfurt a. M., 1939); G, Dumé­ zil, fieur ei malheur du guerrier (1969), özellikle s 63 vd, 112 vd; E. Benveniste-L. Renou, Vrtra et Vrthranga, étude de mythologie indo-iranienne (1934). Indra'mn kozmogoniyle ilgili rolü üzerine, bkz. Norman W. Brown, "The Création Myth oftheRİgVeda"(7AOS,62,1942, s. 85-98); M. Eliade, Le mythe de l'étemel retour, s. 40 vd; Stella Kramrisch, "The Triple Structure oF Création in the Rg Veda" (HR, 2. 1960, s. 140¬ 175, 256-285), özellikle s. 140-148; F B ] Kuiper, "Cosmogony and Conception. A Qu­ ery" (HR, 10,1970,3. 91-138). özellikle s. 98-110. Şampiyon-tann ile ejderha arasındaki dövüş kanosunda, bkz Eliade, Le mythe de l'éter­ nel retour, s 68 vd; Theodor H. Gaster, Tlıespis (New York, 1950), s. 141 vd; j . Fontenrose, Python (Berkeley ve Los Angeles, 1959); F. R. Schröder, "Indra, Thor und Herakles," Zeit. f. deutsche Philologie, 76 [1957], s. 1-41; V. lvanov ve V. Toporov, "Le mythe indo-européen du dieu de l'orage poursuivant le serpent; reconstruction du schéma" (Echange et communi­ cation. Mélanges C. Lévi-Strauss, Paris. 1969). İndra-Vrtra kavgasının omek oluşturma işlevi hakkında, krş. F. B. j . Kuiper, "The Anci­ ent Aryan Verbal Contest" (Uf 4, 1960, s 217-281). Marutlar hakkında, bkz, Stig Wikan¬ der, Der ansehe Männvbund (Lund, 1938), s. 75 vd. mdra'nm "dölleyıci" yönü üzerine, krş. J. j , Meyer, Trilogie ni (indischer Machte und Feste der Vegetation (Zürih, 1937), özellikle I I I , s 154 vd (özellikle daha geç tanhli gelişmeler söz konusudur); J, Gonda, "The Indra Festival According to the Atharvavedıns" QA05, 87, 1967, s. 413-429). 265


DİNSEL 1NANÇ.LAR VE DÜŞÜNCELER TARLHL -1

î n d r a ' y ı Üç Başh'yla (Tvaştr'ın .oğlu) veya Namuci'yle karsı karşıya getiren b a z ı k o ş u ı m i t ­ ten t a r t ı ş m a d ı k . G. D u m é z i l R o m a l ı l a r d a , Yunanistan'da ve İ s k a n d i n a v y a ' d a da a y n ı senaryo­ yu b u l m a k t a d ı r ; k r ş . Hcw

et malheur du guerrier, s. 33 v d . 63 vd. Indra ile V n r a a r a s ı n d a k i

ô m e k kavga daha sonra o l d u k ç a g ö z ü pek b i r yoruma y o l açtı; tanrısal çokdegerlilik ve çift k u t u p l u l u k k o n u s u n d a k i Veda anlayışı da b u y o r u m u n zeminini hazırlamıştı.

Şampiyon

T a m ı , e j d e r h a n ı n "kardeşi" o l d u ; ç ü n k ü e j d e r h a y ı da yaratan İ n d r a ' n m b a b a s ı Tvaştr'dı. N i ­ t e k i m mite göre, Tvaştr o ğ l u n u bir soma k u r b a n t ö ı e n i n e davet etmeyi u n u t m u ş t u .

Ama

kurbana y a k l a ş m a y ı b a ş a r a n Indra, soma'yı zarla ele geçirdi. Ç o k ö f k e l e n e n b a b a s ı , tanrısal i ç k i d e n genye k a l a n ı ateşin ü z e n n e a t ı p haykırdı- "İnan ve tndra'mn rakibi o l ! " Ateş ü z e r i n e d ö k ü l e n b u soma k a l ı n t ı s ı n d a n V n r a d o ğ d u (Taitt. Sam. I I , 4, 12 ve 5, 1 v d ; Kausitaki Br, XV, 2-3), A m a ç o k g e ç m e d e n V n r a i k i tanrıyı, A g n i ve Soma'yı yuttu ve d i ğ e r taunlar da b u n d a n ü r k t ü . Paniğe k a p ı l a n Tvaştr lndra'ya y t l d m m t verdi, böylelikle o n u n kesin zaferi kazanma­ sını sağladı. Saitıpatfıa BrShmana (1, 6, 3) ç o k anlamlı b i r aynntıyı naklediyor: Yenilen V n r a lndra'ya ş u terimlerle seslendi: "Bana vurma, ç ü n k ü sen b e n i m eskiden o l d u ğ u m haldesin." Bu t ü r mitler ve o n l a r ı n teolojik y o r u m l a r ı , "lannsal tarihin daha ai açık. dolayısıyla daha az bilinen bir yönünü onaya çıkarırlar. Tanrısalfıgın, anlamı yalnızca erginlenenler, yani gelenekleri bilen ve öğretiyi anlayanlar için açık o!- " hır 1

tıir 'gizli larihi"nin söz konusu olduğu bile söylenebilir. Vedalar'ın "gizli tanhi" bir yandan Deva­ lar ile AsuraWin aynı kandan geldiklerini, bu iki insanüstü varlık sınıfının lek ve aynı temel unsurdan çıktığını ortaya koyar; diğer yandan da sırasıyla ya da eşzamanlı bir biçimde iyi myeıli ve korkunç, yaratıcı ve yıkıcı, güneşe veya denize ait (yani görünür ve görünmez) vb olarak gö­ rünen tanrıların denndeki yapısında gizli comadenlıa oppaatorvm'v [zıtlann birliği] gün ışığına çıkanı. Bu konuda da. Hini düşüncesinin dünyayı açıklayacak bir lek ilke bulma, zıılann birbirini götürdüğü ve çelişkilerin birbirini yok ettiği bir bakış açısına ulaşabilme konusunda harcadığı ça­ balar sezilmekledir" (Elinde. Mephıs/apheles el l'Andıoğync, s

115).

Bu sorun h a k k ı n d a ayrıca bkz. Conrado Pensa, "Considerazioni sul tema della b i p o l a r ı ıa nelle reiigioni indiane" (GHnjrajömaryariliâ, Studi in Oııore di Giuseppe Tııcei, Napoli, 1974, s. 379-409).

§ 69. Agni'ye seslenen ilahiler L Renou t a r a f ı n d a n çevrilip y o r u m l a n d ı : Etudes védiques e i panitüennes, c. X I I - X I V (Paris, 1964-65), Agni h a k k ı n d a , Bergaigne, Oldenberg, Hillebrandt, A. B Keith, M a c d o n e î l (Vedic Mythology) ve G o r t d a ' n m eserlerindeki ilgÜı b ö l ü m l e r e b a ş v u ­ rulacaktır, Hint-Avrupa a n l a y ı ş l a n n d a ev ateşinin kutsallığı h a k k ı n d a , kış. S c l ı r a d e r - N e h r i n g , Reailexihon, 1, s. 495 v d ; 11, s. 239 v d , 475 vd. H i n t - l r a n l ı l a r d o kutsal ateş t a p ı m ı h a k k ı n d a , bkz. Stig VVikander, Eeuerpriester in Kleina¬ sien undJran ( L u n d , 1946). Özellikle Vedalar s o n r a s ı d ö n e m d e "erotik ateş" olarak A g n i h a k k ı n d a , bkz. W e n d y Do¬ niger O'Flaherty, Asce İlcisin and Eroticism in the Mythology of Siva (Oxford, 1973), s. 90-110.

266


HINT-AVRUP ALILAR[N D1NL VtiLlA TANRIl Alii

§ 70. Soma'ya adanan ilahîler L. Renou tarafından çevrilip yorumlandı: Etudes védiques el paninieiines, c. VIII ve IX (Paris, 1961) Aynca bkz. S. S. Bhawe, The Soma Hymns oj the Rgveda, l-ll (Baroda, 1957-1960). Soma bitkisine ilişkin, Rıgveda dan yakın tarihli yazılara kadar bütün bilgiler, Hillebrandı, Vedische Mythologie'de (c. 1, 2. baskı) bulunmaktadır; ayrıca krş. Wendy Doniger OTlaherty, "The post-Vedic History of the Soma Plant," R. Gordon Wasson, Soma, Divine Mushroom oj Immortality içinde (New York, 1968). s. 95-147. R. G Wasson bu eserde başlangıçtaki soma bitkisinin Amamla muscana adındaki mantar olduğunu kanıtla­ maya çalışmakladır; krş, F B. J. Kuiper'in bu eser hakkındaki değerlendirmesi, OJ, XII, 1970, s, 279-285 ve Wasson'm yanıtı, aynı kaynak, s. 286-298 Aynca bkz, John Brough'un eleştirisi: "Soma and Amanita muscaria" (BSOA5, 34, 1971, s. 331-362) ve Paul ü e mieville, T'oung-Pao, 56, 1970, s, 298-302 (soma'nın Budizm öncesi Çin'e yayılmasıyla ilgili veriler). Tann Soma hakkında, krş, Bergaigne, Oldenberg. A B. Keith ve Gonda'nııı eserlennde ilgili bölümler, Aynca kış. N. J. Shende, "Soma in the Brâhmanas of the Rgveda," JAS Bombay içinde, 38,1963, s. 122 vd; j . Gonda, "Soma, Amrta and the Moon" (Change and Continuity in Indian Religion içinde, Lahey, 1965, s. 38-70). Somanın çalınması konusunda, krş David M. Knipe, "The Heroic Theil: Myths from Rg Veda IV and the Ancient Near East" (f)R. 6, 1967. s. 328-360), zengin bir kaynakçayla bir­ likte, Hint-Iran soma/haotna tören usullerinin ortak niteliği üzerine, krş. V. Henn'nın inceleme­ si, "Esquisse d'une liturgie indo-iranienne" (Caland, Agniştoma içinde, 1907, s. 469 vd); J. Duchesne-Guıllemin, La religion de liran ancien (1962), s. 95 vd; aynı yazar. Symbols and Va­ lues in Zorotıstrianism (New York, 1966), s. 84 vd. A. E.Jensen Soma 'run diğer tanrılar tarafından öldürülerek kurban edilmesini, Denw tü­ rü bir tanrının arkadaşları tarafından kurban edilmesine (tam anlamıyla yaratıcı bir kurban) benzetir; krş. Myifıes ei culies che2 les peuples primitifs (Fr. çev. 1954), s. 197 vd. § 7 1 . Uşas hakkında, bkz. L. Renou, Eludes védiques et pSniniennes, 111: Les hymnes à l'Aurore du Rgveda (Paris, 1957); A. K. Coomaraswamy, The Darker Side aj Dawn (Smithsonian Miscallaneous Collections, c. 94, no. 1, Washington, 1935), s. 4 vd; G. Montesi, "11 valore cosmico dell'Aurora nel pensiero mitologico del Rig Veda" (5MSR, 24-25, 1955. s. 111-132) Vâyu hakkında, bkz. Stig Wikander, Vayu (Uppsala-Leipzig, 1941). Sürya ve Asvin'ler hakkında, krş. D P. Pandey, Süıya (tez, Leiden, 1939); Gonda, Rel. de l'îııde, I , s. 116 vd. RudTa hakkında, krş. E. Arbman, Rııdra (Uppsala, 1922); J. W. Hauer, Glaubeıtgeschichte der İndo-Germoıten, I , s. 174-298; W. Wûst, Rudra (Münih, 1955); Gonda, Rel. de finde, l , s. 106-112; aynı yazar, Vişnuism and Sivaism. A Comparison (Londra, 1920). s. 1-17 Vedalar çağında Vişnu hakkında, bkz. J. Gonda, Aspects of Early Vişmıism (Utrecht, 1954); aynı yazar, Rel. de l'Jnde, 1, s 112 vd; F. B. J. Kuiper, "The Three Strides of Vişnu," bıddogicdi Studies'in Honor oj W, Norman Brown (New Haven, 1962), s. 137-151. 'Vişnu et les 267


IMN-SEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCEL.EH TAKİMİ - [

Maruts à travers la réforme zoroasırienrıe" adlı makalesinde (JA, 241, 1953, 1-25) G. Dumé­ zil bir yandan Vişnu ile kan tannsı Raşnu, diğer yatıdan da Mîirut'larla Fravasi'ler arasındaki ilişkileri öne cıkanr, Aryaman hakkmdii, bkz. G, Dumézil, Le Troisième Soavcmin (Paris, 1949).

268


IX. BÖLÜM

GAUTAMA BUDHA'DAN ÖNCE HİNDİSTAN: KOZMİK KURBAN TÖRENİNDEN ÂTMAN-BRAHMAN ÖZDEŞLİĞİNE

72. V e d a R i t ü e l î e r i n i n Y a p ı s ı — Veda tapınıında tapmak yoktu; ritüeller

ya

k u r b a n ı s u n a n ı n evinde ya da otla kaplı yakın bir arazide yapılıyor, otların üzeri­ nde ü ç ayn ateş yakılıyordu. Bitkisel sungular süt, tereyağı, tahıllar ve pastalar­ dı. Ayrıca keçi, inek, boğa, koç ve at da kurban ediliyordu. Ama Rig Veda döne­ minden itibaren, soma en önemli kurban kabul ediliyordu. Ritüeller i k i kategoride sınıflandırılırdı: Evde yapılanlar (grfıya) ve toplu tö­ renle yapılanlar (sratjf.ii). İlk kategoride yer alan ve evin reisi tarafından

(grhapa-

ti) yapılanlar gerekçelerim gelenekte b u l u n u y o r d u (smıti, "bellek"). Buna karşılık, toplu törene k o n u olan ritüeller genellikle rahipler tarafından g e r ç e k l e ş t i r i l i r d i .

1

O n l a r ı n yetkesi, ezeli ve ebedi gerçeğin onlara d o ğ r u d a n v a h y e d i l m i ş olmasına ("işitsel vahiy," sruti) dayanır. Özel

ritüeller

içinde, evdeki ateşin beslenmesi ve

tarım bayramları d ı ş ı n d a , en ö n e m l i l e r hamilelik ve d o ğ u m l a ilgili "kutsama" ve­ ya "adamalar (samskara),

delikanlının Brahman eğit meni tun yanına verilmesi

(U-panayana), d ü ğ ü n ve cenazelerdir. O l d u k ç a basil törenler söz konusudur: Kur­ banlar ve bitkisel sungular, "kutsamalar" için de evin reisi tarafından :

mırılda­

nılan dualar eşliğinde gerçekleştirilen rimel hareketler. Bütıın "kutsamalar" içinde en önemlisi hiç k u ş k u yok k i upanayana'd\r.

Bu r i -

tüel, arkaik toplumlarda, ergenler için d ü z e n l e n e n erginleme törenlerinin bir ben­ zendir. Upanayana a d ı n ı n i l k kez geçligt Atfıarva Veda, X I , 5, 3'te e ğ i t m e n i n er-

Rahipleriıı sayılan değişir. On önemlisi Jıoir veya "adağı döken"dir (kış. Avesta dilinde zadlar, "rahip"), daha geç bir tarihte kelimenin tam anlamıyla ilahi soyleyicisı olacakür. Kurban töreninin sorumluluğu üdlıvoıytı'dadır: Haıekeı eden, ateşleri besleyen, aletleri kullanan vb odur. Adının liade ettiği kutsal gücün temsilcisi olan brahman (cinsiyeti belir­ li! meni iş tır), tapınım sessiz gözetıc isidir. Alanın merkezine oturan bu gerçek "kurban löreni hekimi," ancak bir hata yapılırsa müdahale ederek, gerekli kefaretin ödenmesini sağlar Ücretin yarısını iııahman alır, bu da onun önemini doğrular. " Kurbanlann ateşe altlan bölümü Agni tarafından tanrılara iletilirdi. Gen kalanı rimele katılanlarea yenir, böylece onlar da tanrısal besinden psıy alınış olurlardı. 269


DİNSEL İNANÇLAR VI; DÜŞÛNCEI.IIR TARİHİ -1

kek çocuğu b i r cenine d ö n ü ş t ü r ü p onu üç gece k a r n ı n d a taşıdığı açıklanır. patha Bmhmana

3

Sata-

şu belirlemeleri yapar: E ğ i t m e n elini ç o c u ğ u n omzuna yerleş­

tirdiği anda hamile kalır ve ç o c u k ü ç ü n c ü gun bir brakmaıı

olarak yeniden doğar.

Atharva Veda, uptınov'fl.nıı işlemini gerçekleştireni " i k i kez d o ğ m u ş " (dvi-jfl) diye 4

niteler ve ileride sıradışı bir yazgıya sahip olacak b u terim i l k kez burada ortaya çıkar. Haliyle i k i n c i d o ğ u m tinsel niteliktedir ve daha sonraki metinler b u temel nokta ü z e r i n d e durur. Manu Yasalan'na göre (11, 144), çömeze Veda sözlerini ile­ ten (yani brahman) ana ve baba olarak kabul edilmelidir: Brahman'ın g e r ç e k baba­ sı, biyolojik babası değil e ğ i t m e n i d i r ( I I , 146); gerçek d o ğ u m , ' başka b i r deyişle ö l ü m s ü z l ü ğ e d o ğ u m sövitri formülüyle sağlanır ( I I , 148). E ğ i t m e n i n yanında ge­ çirdiği b ü t ü n ö ğ r e n i m d ö n e m i boyunca, öğrenci (brahmacârin)

bazı kurallara uy­

mak z o r u n d a d ı r : H o c a s ı n ı n ve kendisinin yiyeceğini dilenerek bulmak, b a k i r l i s i ­ n i korumak vb. Toplu tören alaylarıyla gerçekleştirilen ritüeller b ü y ü k , ama t e k d ü z e bir yapı­ nın dinsel t ö r e n u s u l ü sistemini o l u ş t u r u r . Tek bir sistemin ayrıntılı betimlemesi yüzlerce sayfa tutar. B ü t ü n irauta kurban törenlerini burada özetlemeyi denemek boşuna bir çaba olur. Bunların içinde en basiti olan agnihotra ("ateşe sunulan adak") şafakta ve g ü n e ş batarken yapılır ve Agni'ye adak olarak süt s u n u l m a s ı n ­ dan o l u ş u r . A y n c a kozmik

ritimlerle

i l i n t i l i ritüeller vardır; "Yağmur ve yeni

ay" kurban törenleri, mevsimlik törenler (c&turmâsya) (âgrayana).

ve i l k yavrulama rıtüelleri

Ama Veda t a p ı m ı n a ait esas kurban törenleri, soma törenleridir. Agnis-

toma ("Agni'ye övgü") yılda bir kez, ilkbaharda yapılır ve hazırlık işlemleri dışın­ da, ü ç g ü n l ü k "saygı" dan (upasaâ)

oluşur. Hazırlık işlemleri içinde en ö n e m l i s i ,

k u r b a n ı sunacak olan kişiyi, yeniden doğmasını sağlayarak kutsayan difîşd'dır. Bu erginieyici ritüelin a n l a m ı n ı ileride değerlendireceğiz. Soma sabah, öğle ve a k ş a m ezilir

Dglenkı ezme işlemi sırasında ücretler (dahsinâ) dağıtılır: 7, 2 1 , 60 veya

1000 inek ya da k u r b a n ı s u n a n ı n b ü t ü n malları. B ü t ü n tanrılar davet edilir ve ön-

5

4

XI, 5,4, 12-13. XIX, 17.

°' B ü t ü n Hindistan'da g ö r ü l e n bir kavram s ö z k o n u s u d u r ve Budizm t a r a f ı n d a n

yeniden

ele alınmıştır. Soyadını terk eden ç ö m e z , " B u d h a ' u ı n oğlu" (sakyaputto) o l u y o r d u . Kış.

Eliade'dakı örnekler, Ncassances n\y;Cıqııei, s. 114 v d ; Gorıda, Change and Continuıty, s 4 4 7 vd.

270


GAUTAMA ISUDHA'DAN ÖNCE IHNlUSTAN

ce tek tek, sonra hepsi b i r arada şölene katılır.

6

Bilinen başka soma kurban törenleri de vardır: Bazıları bir g ü n ü a ş m a z , bazılanysa en az o n i k i g ü n . b i r ç o k kez b i r yıl ve kuramsal olarak da o n i k i yıl s ü r e r . Ayrıca soma törenleriyle birleştirilmiş

ritüel sistemleri vardır; bunlardan b i r i ,

m ü z i k , danslar, dramatik destanlar, diyaloglar ve m ü s t e h c e n sahneler İçeren (ra­ hiplerden b i n salıncakta sallanır, bir cinsel birleşme gerçekleşir vb)

mahâvra-

ta'dtr ( " b ü y ü k saygı"). Vajapeya ("zafer içkisi") 17 g ü n d e n 1 yıla kadar s ü r e r ve tam b i r m itsel-ritüel senaryo o l u ş t u r u r

1

17 savaş arabasına b a ğ l a n m ı ş atlann ya­

rışı, t ö r e n s e ! olarak kutsal direğe t ı r m a n a n kurban suntıcusuyla eşinin "güneşe tırmanışı," vb. Kralın k u t s a n m a s ı (râjasüya)

da, soma kurban sistemi içme katıl­

mıştır. Bu ö r n e k t e de hareketli b ö l ü m l e r e rastlanır (Kralın b i r inek s ü r ü s ü n e yap­ tığı b a s k ı n ı n taklidi; kral bir rahiple zar atar ve kazanır v b ) ; ama ritüel esas ola­ rak h ü k ü m d a r ı n mistik yeniden d o ğ u ş u n u amaçlar (§ 71). Bir diğer t ö r e n sistemi de, isteğe bağlı olarak gerçekleştirilse de, soma kurban töreniyle b i r l e ş t i r i l m i ş t i r ; agnkayana,

"ateş (sunağı tuğlalarının) istifi."

Metinler, eskiden b i r i insan beş

kurban ö l d ü r ü l d ü ğ ü n ü belirtmektedir. Daha sonra i l k tuğla sırası k u r b a n l a r ı n ka­ falarının etrafına ö r ü l ü y o r d u . Hazırlıklar bir yıl s ü r ü y o r d u . Beş sıra halinde y ı ­ ğılmış 10.800 t u ğ l a d a n o l u ş a n sunak, k i m i zaman k u r b a n ı s u n a n ı n göğe m i s t i k yükselişini simgeleyen bir k u ş b i ç i m i n d e yapılıyordu. Agnkayana

H i n t düşüncesi

a ç ı s ı n d a n belirleyici etkiye sahip kozmogoni spekülasyonlarına y o l açtı. Bir insa­ n ı n ö l d ü r ü l m e s i Prajâpatı'nın k e n d i m kurban etmesini yineliyor ve s u n a ğ ı n yapı­ m ı evrenin yaratılmasını simgeliyordu (g 75).

73, En Ü s t ü n K u r b a n T ö r e n l e r i : ASvamedha

ve Pumşamedha—

En ö n e m l i ve

m e ş h u r Veda ritüeli "atın kurban edilişi," osviitneiiiıa'dır. Bu t ö r e n ancak zafer ka­ z a n m ı ş , dolayısıyla "evrensel h ü k ü m d a r " saygınlığını hak etmiş bir kral tarafın­ dan yerine getirile biliyordu. Ama kurban t ö r e n i n i n s o n u ç l a n b ü t ü n krallığa yayı­ lıyordu; nitekim asvameciho'nın g ü n a h l a r ı temizlediğine, b ü t ü n ü l k e d e bereketi ve refahı sağladığına inanılıyordu. Hazırlık törenleri aşamalar halinde bir yıllık b i r süreye yayılır, b u s ü r e zarfında seçilmiş savaş atı, diğer y ü z otla birlikte serbest

* Bu başka ritüel olan pıavargya da çok erken bir donemde agnîstoma ile bütünleştirilmişlir, ama bu herhalde yağmur mevsiminin ardından güneşin güçlendirilmesini amaçlayan özerk bir ritüeldi. PruvargynYun ilginçliği özellikle mysteria niteliğinden ve pûjâ'mn, başka bir deyişle bir ikonayla simgelenen bir tannya tapınmanın bilmen en eski biçimi olmasın­ dan kaynaklanır. Krş. j . A. van liuitenen, TJıe Pmvargya, s, 25 vd, 38 ve birçok yerde. 271


DİNSEL İNANÇLAR Vli DÜŞÜNCELER TAKINI - 1

bırakılır. Dört y ü z genç erkek, onun kısraklara yaklaş mam a sına dikkat eder. Ger­ çek anlamıyla ritüel u ç g ü n s ü r e r . İkinci g ü n , bazı belirli törenlerin ardından (kısraklar ata gösterilir, at bir savaş arabasına bağlanır ve prens onu bir su b i r i ­ kintisine g ö t ü r ü r vb), ç o k sayıda evcil hayvan kesilir. Sonunda artık k e n d i n i kur­ ban etmeye hazır tann Prajâpati'yi canlandıran savaş atı b o ğ u l u r .

Arkalarında

100'er nedimeyle d ö r t kraliçe cesedin etrafında d ö n e r ve b i r i n c i eş a t ı n ö l ü s ü n ü n yanına uzanır; ü z e r i n e b i r pelerin ö r t ü l ü r ve cinsel b i r l e ş m e y i taklit eder. Bu sı­ rada rahipler ve kadınlar a r a s ı n d a m ü s t e h c e n şakalar yapılır. Kraliçe ayağa kalkar kalkmaz, at ve diğer kurbanlar parçalanır. Üçüncü g ü n d e başka ritüeller yapılır ve sonunda rahiplere onursal ücretler (âühşina)

dağıtılır; ayrıca rahipler d ö r t kra­

liçeyi veya nedimelerini de alırlar. At k u r b a n ı töreninin H i n t - A v a ı p a kökenli o l d u ğ u n a k u ş k u yoktur. Bu törenin izlerine Cermenlerde, İranlılarda, Yunanlarda, Latinlerde, Ermenilerde. Massagetesler'de, Dalmaçyalılarda rastlanır. Ama bu mitsel-rituel senaryo yalnızca Hin­ distan'da dinsel hayat ve teoloji spekülasyonları i ç m d e bu kadar ö n e m l i bir yer t u t m u ş t u r . Büyük olasılıkla, aivamedha

başlangıçta bir ilkbahar b a y r a m ı , daha

d o ğ r u s u Yeni Yıl m ü n a s e b e t i y l e yapılan bir ritüeldi. Yapısında kozmogoni unsur­ ları yer a l m a k t a d ı r : Bir yandan at evrenle (= Prajâpati) özd eşleştirilmiştir ve kur­ ban edilmesi yaratılış eylemini (yani yaratılışın yinelenmesini) simgeler.

Diğer

yandan Rig Veda ve Brahmana metinleri, aı ile i l k sular arasındaki ilişkileri vur­ gular. Ama Hindistan'da sular tam anlamıyla kozmogoni tözünü temsil ederler. Diğer yandan bu k a r m a ş ı k ritüel içrek t ü r d e bir mysteıia

da o l u ş t u r u r .

"Aslında

asvamedha her şeydir ve Brahman olup da aivtvnedha hakkında hiçbir şey bilme­ yen, h i ç hiçbir şey bilmiyor demektir; o bir Brahman değildir ve y a ğ m a l a n m a y ı hak eder".' Kurban töreni b ü t ü n evreni yenilemeye o l d u ğ u kadar, b ü t ü n toplum­ sal sınıfları ve ö r n e k m ü k e m m e l l i k l e r i içinde b ü t ü n vasıflan yeniden kurmaya yöneliktir." Kraliyet g ü c ü n ü n ihsatrü)

temsilcisi olan, ayrıca Yama, Aditya (güneş)

ve Soma ile (yani egemen tanrılarla) özdeşleştirilen at, bir anlamda kralı ikame etmektedir. Koşut b i r senaryoyu, puraşömaiiıa'yı ç ö z ü m l e r k e n de b u tür Özümse-

7

Sat. B r . X I I I , 4, 2, 17.

* Kurban, töreni sırasında bir rahip şunlan söyler: "Brahman kutsallık içinde doğabilsin!. . Prens kraliyet görkemi içinde, kahraman, okçu, nişancı, yenilmez savaş arabalarına sahip bir savaşçı olarak doğabilsin. İnek sütlü, koşum boğası güçlü, at hızlı, kadın doğurgan, as­ ker muzaffer, genç adam soz söylemekte hünerli doğabilsin! Bu kurbanı sunan kah­ raman, bir oğul sahibi olabilsin! Parjanya bize her zaman diledıgimizce yağmur versin! Bizim için bol buğday yetişsin! vb" (.Vâjasaııeyi SamhM, XXII, 22). 272


GAUTAMA BODHATJAN ÜNCE HİNDİSTAN

me ve ikame y ö n t e m l e r i n i dikkate almak gerekir; nitekim "insan k u r b a n ı t ö r e n i , " asvamedrıa'ya ç o k benzer. Bu t ö r e n d e hayvan k u r b a n l a r ı n dışında, 1000 inek veya 100 at karşılığında satın alınan bir Brahman veya bir kşatrya

da kurban ediliyor­

d u . O da b i r yıl boyunca serbest bırakılıyor ve ö l d ü r ü l d ü k t e n sonra kıaliçe onun cesedinin yanma u z a n ı y o r d u . Puruşamedha,

aûvamedha'yh

erişilemeyen her şeyi

sağlamasıyla ü n l ü y d ü . Böyle bir kurban t ö r e n i n i n g e r ç e k t e n yapılıp y a p ı l m a d ı ğ ı s o r g u l a n m ı ş t ı r . Puruşamedrıa b i r ç o k sraıttasütra'da yuran yalnızca Sânkhdyana

betimlenmiştir, ama k u r b a n ı n ö l d ü r ü l m e s i n i b u ­

ve Vartana'dır. Diğer t ö r e n usulleri eserlerinde, insan

son anda serbest bırakılır ve onun yerine biı hayvan ö l d ü r ü l ü r . Purusamzdha

sı­

rasında, m e ş h u r kozmogoni ilahisi Puruşcı s ırkta'mn söylenmesi anlamlıdır. Kur­ 9

b a n ı n Puruşa-Prajâpati ile özdeşleştirilmesi, k u r b a n ı s u n a n ı n da Prajâpati İle öz­ deşleşmesine y o l açar. Cermen geleneğinde puraşametiiıa mitsel-rıtüel n u n ş a ş ı r t ı n b i r k o ş u t u n u n b u l u n d u ğ u gösterilmiştir:

10

senaryo­

Bir m ı z r a k l a yaralanan ve

dokuz gece boyunca D ü n y a Agacı'na asılı kalan Odin, bilgeliği elde etmek ve bü­ yü ustalığını kazanmak için "kendi kendini, yine kendine kurban eder."

11

X I . yüz­

yılda yazan Bremenli Adam'a g ö r e , b u kurban t ö r e n i Uppsala'da dokuz yılda b i r yinelenir ve dokuz adamla başka hayvan kurbanlar a s d t r d ı . Hint-Avrupa k ö k e n l i bu k o ş u t l u k puruşatnedİta'nın s ö z c ü ğ ü n gerçek a n l a m ı n d a u y g u l a n d ı ğ ı v a r s a y ı m ı ­ nı inandırıcı kılıyor. Ama kurban k u r a m ı ve u y g u l a m a s ı n ı n sürekli yeniden yo­ r u m l a n d ı ğ ı Hindistan'da, insan k u r b a n l a r ı n ö l d ü r ü l m e s i sonunda s o t e r ı y o l o j i k bir metafiziği y a n s ı t m a y a başlamıştır.

74. R i t ü e l l e r i n E r g i n l e y i c i Y a p ı s ı : Kutsama (dlkfâ) ve K r a l ı n (râjasüyd)—

Kutsanması

Bu süreci daha i y i anlamak için, sTautö ritüellerinin erginleme ön-

v a r s a y ı m l a n aydınlatılmalıdır. Bir erginleme töreni adayın " ö l ü m ü n ü " ve "yeni­ den d o ğ u ş u n u " , yani daha ü s t ü n bir varoluş biçimine d o ğ u ş u n u gerektirir. Ritüel b i ç i m i n d e " ö l ü m , " simgesel b i r " ö l d ü r m e " veya yine simgesel regressus ad uterum'Ia ' sağlanır. Bu i k i y ö n t e m i n eşdeğeri il iği, "kurban edilerek olme"nin "cenin c

haliyle" özdeşleştirildigini gösterir. Satapatha

9

1 0

Brflfımaıa'da açıklandığı gibi ( X I ,

RigVeda,X,90. Krş. james L. Sauve, "The Divme Vıctım;" Cermence ve Sanskntçe kaynaklardaki insan kurbanlanna ilişkin birbiriyle uyumlu bütün bölümler bu eserde almtılanmjştır

11

Hâvamûl, 138.

* Ana rahmine geri dönüş -çn. 273


DİNSEL INANÇIAli VE DOŞÜNCELHİ! TARİHJ -1

2, 1, 1), "insan üç kez d o ğ a r : Birincisinde an ne-ba basın dan, ikincisinde kurban s u n d u ğ u n d a ... ü ç ü n c ü s ü n d e ö l d ü ğ ü ve ateşin üzerine y e r l e ş t i r i l d i ğ i n d e ;

aıeşın

ü s t ü n d e yeniden var olur." Aslında ç o k sayıda "ölüm" söz konusudur; ç ü n k ü " i k i kez d o ğ m u ş " her linsanl hayatı boyunca belli sayıda srauia kurban t ö r e n i gerçek­ leştirir. Kutsama, dıkşâ, her t ü r d e n soma kurban töreninin vazgeçilmez hazırlık a ş a m a ­ sını o l u ş t u r u r , ama başka gerekçelerle de y a p ı l ı r ,

12

K u r b a n ı sunan ve dıfesâ'yı al­

makta olan kişinin, daha ö n c e erginleyici regressus ad uterum'u yaşadığında, nayana'sı

upa-

sayesinde " i k i kez d o ğ m u ş " hale geldiğini hatırlatalım. Dihsâ sırasında

da aynı cenin haline b a ş v u r u l u r . Gerçekten de "rahipler düaayı

verdikleri k i ş i y i

cenine d ö n ü ş t ü r ü r . O n u suyla ıslatırlar; su, erkeğin t o h u m u d u r . . . . Onu özel b i r a m b a r ı n içine sokarlar: Ö z e l ambar, dikjâ'yı y a p a n ı n yerleştirildiği ana r a h m i d i r . Üzerini b i r elbiseyle örterler; Elbise, cenin kesesidir. .. Y u m r u k l a n kapalıdır; ana k a m ı n d a o l d u ğ u sürece ceninin de y u m r u k l a n kapalıdır" ... v b .

u

Koşut me­

tinler de ritüelin cenin ve d o ğ u m l a ilişkili niteliğini vurgular. "Dîkşita (yani âHışâ'yı yapan) tohumdur." '' "Dîkşita b i r cenindir, elbisesi ceninin kılıfıdır," 1

vb.

1 5

Bu rigressus ad uientm'un nedeni sürekli hatırlatılır: "İnsan gerçekte doğma­

mıştır. Ancak kurban töreniyle doğar" (Mait-Sam,,

I I I , 6, 7 ) .

16

Her kurban t ö r e n i n d e yinelenen mistik nitelikteki b u yeniden d o ğ u ş , k u r b a n ı sunana tanrılarla özdeşleşme olanağı verir. "Kurbanı sunan tannsal dünyada ger­ çekten d o ğ a c a k t ı r . "

17

"Kutsanan kişi taunlara yaklaşır ve onlardan b i r i

olur."

18

Aynı eser, yeniden d o ğ m a k t a olan kurban sunan kişinin uzayın dört b i r k ö ş e s i n e y ü k s e l m e s i , yani evrene egemen olması gerektiğini belirtir. " Ama &kşâ ö l ü m l e 1

12

Krş. Naissances mystıaues, s 115 vd, Gonda, Changc and Cantinuity, s. 315 vd. Rig Veda âifaiâ'yı yok sayar gibidir; ama bu tören usulleriyle ilgili metinlerin Veda dininin bütününü temsil etmediklerini unutmamak gerek; krş. Gonda, s. 349. Törene Aıharva Veda'da rast­ lanmaktadır (XI, 5, &>• BraTımacSrin, dilts/ta, yani ıflk^'yı uygulayan diye nitelenmektedir.

1 1

Aitareya Brûhmana, I , 3

i +

Mait ray arıt-SarııhıM, 111, 6, 1.

15

TaiUitya-Sam., I , 3, 2

1 6

Butun bu erginlenme ritüellermin haliyle miLsel bir örneği bulunmaktadır: Söz (Vâc) İle • Kurban (Yajiia) arasındaki birleşmeden dehşet verici bir canavarın doğmasını engellemek için, Indra cenine dönüşür ve VâcYn rahmine girer (Sat. Br., Ill, 2, 1, 18 vd).

1 7

Sat.Br.,Vll,3,l,12.

10

A.g.y., 111.1, 1,8.

19

Ag.y., V I , 7 , 2 , 11 vd. 274


GAUTAMA BUDHAT1AN ÖNCE HİNDİSTAN

de özdeşleştirilir. "Kurban sunan kendini adadığında i k i n c i kez ö l ü r . " kaynaklara göre, "dikşita k u r b a n d ı r , "

21

Başka

ç ü n k ü "kurban gerçekte k u r b a n ı s u n a n ı n

k e n d i s i d i r . " " Özetle, "erginlenen tanrılara sunulan k u r b a n d ı r . "

23

Bunun ö r n e ğ i n i

tanrılar vermişti: "Ey A g n i , kurban et kendi bedenini!":' "Bedenini b ü y ü t e r e k 1

kurban et k e n d i n i ! " Ç ü n k ü "kurban ile tanrılar Kurban'a kurban sundular." 25

26

Demek k i rituel b i ç i m i n d e bir ö l ü m , hem tannlar katma u l a ş m a n ı n hem de b u d ü n y a d a d o p d o l u bir varoluş edinmenin ö n k o ş u l u d u r . Vedalar çağında kurban yoluyla elde edilen ve zaten geçici olan " tan rıs ali aşma," h a y a t ı n ve insan varolu­ ş u n u n değer yitimine uğratılmasına y o l a ç m ı y o r d u . Tam tersine göğe, tanrıların katma b ö y l e ritüel b i ç i m i n d e yükselişler aracılığıyla hem k u r b a n ı sunan hem de b ü t ü n t o p l u m ve doğa k u t s a n m ı ş ve y e n i l e n m i ş oluyordu. Bir aîvamedha

kurban

töreniyle hangi sonuçların elde edildiğini g ö r m ü ş t ü k ( k ı ş . y u k a r ı d a , dipnot 5). Pagan d ö n e m Uppsala'sındaki insan kurban etme u y g u l a m a s ı n ı n

amaçları

da,

muhtemelen k o z m i k yenilenme ve krallık i k t i d a r ı n ı n güçlenmesiydi. Ama butun bunlar yaratılışın yinelenmesini hedefleyen ve k u r b a n ı s u n a n ı n " ö l ü m ü m ü ,

"ce­

n i n olarak ana rahminde b ü y ü m e s i n i " ve yeniden d o ğ u ş u n u kapsayan ritüellerle sağlanıyordu. H i n t kralının k u t s a n m a s ı , râjasüya, benzer bir senaryo içeriyordu. Merkezi tö­ renler Yeni Yıl civarında yapılıyordu. Ö n c e bir yıl dik$a, sonra kutsal y a ğ s ü r m e işlemi, sonra da b i r yıl kapanış törenleri yapılıyordu.

Anlaşıldığı

kadarıyla,

râjasüya evreni onarmaya y ö n e l i k bir dizi yıllık t ö r e n i n kısaltılmış halidir. Kra­ lın merkezi b i r r o l ü v a r d ı , ç ü n k ü tıpkı î r a u t a k u r b a n ı n ı sunan rahip gibi, o da bir anlamda evrenle b ü t ü n l e ş i y o r d u . Ritüelin farklı a ş a m a l a n sırayla gelecekteki h ü k ü m d a r ı n cenin haline gerileyışini, rahimde b i r yıl kalışını ve hem Prajâpati hem de evrenle özdeşleştirilen Evren Egemeni olarak m i s t i k yeniden d o ğ u ş u n u

Jaim. Upatıişad Brah., İli, İ l , 3 Ayncakrş. Gonda tarafından alıntılanmış metinler, a.g.y., s. 385 n

Ta/tt. Sanlı/ta, VI, 1,45.

2 1

Ait. Brah., II, 11.

2 3

Sat. Br., 111,6, 3, 19 Kurban sunan, yeryüzündeki yeniden doğuşunu sağlamak için, ev­ deki ateşe "kendini tohum biçiminde fırlatır" (bu eylem, kum taneleriyle temsil edilir) ve göklerde yemden doğuş amacıyla kurban sunağmdaki ateşe kendini fırlatır; krş, A Coomaraswamy nin alıntıladığı metinler, "Atmayajna; SelE-Sacrifice," s. 360. ,

I +

RigVeda,Vl,ll,2,

2 5

Snt.Br,, X,81,5.

1 6

Sat. Br.. X, 90, 16 275


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARİHİ -1

canlandırıyorlardı. Gelecekteki h ü k ü m d a r ı n "cenin d ö n e m i , " evrenin olgunlaşma­ sı sürecine denk d ü ş ü y o r d u ve b ü y ü k olasılıkla köken olarak ekinlerin olgunlaşmasıyla ilişkiliydi. Ritüelin i k i n c i a ş a m a s ı n d a , h ü k ü m d a r ı n yeni bedeninin oluşu­ m u t a m a m l a n ı y o r d u : Ya kralın Brahmanlar kastıyla veya halkla m i s t i k evliliğin­ den (bu evlilik sayesinde onların rahminden d o ğ a b i l i y o r d u ) ya da eril sularla d i ­ şil suların veya altınla - a t e ş i s i m g e l i y o r d u - suyun b i r l e ş m e s i n d e n elde edilen simgesel b i r beden söz konusuydu. Ü ç ü n c ü aşama bir dizi ritüelden o l u ş u y o r ve bunlar sayesinde kral ü ç dünya üzerinde egemenlik h a k k ı kazanıyordu: Başka bir deyişle, hem evreni şahsında temsil ediyor hem de Evren Egemeni olarak yerini alıyordu. H ü k ü m d a r kolunu k a l d ı r d ı ğ ı n d a , b u jestin kozmogoniyle i l i n t i l i b i r anlamı vardır: Axis mundimn yükselişini simgeler. Kutsal y a ğ s ü r ü l ü r k e n kral tahtın ü z e r i n d e , kollarını y u k a r ı kaldırarak ayakta durur: Yerm göbeğine - y a n ı taht, d ü n y a n ı n m e r k e z i - sabitlenm i ş evren eksenini temsil eder ve göğe dokunur. Su serpme, y e r y ü z ü n e bereket getirmek için - k r a l tarafından temsil edilen— d ü n y a ekseni boyunca g ö k t e n aşağı inen sularla ilişkilidir. Daha sonra kral d ö r t ana y ö n e d o ğ r u birer a d ı m atar ve simgesel olarak g o k k ü r e n i n başucu noktasına yükselir. Bu

rimellerin

ardından,

kral m e k â n m d ö r t y ö n ü ve mevsimler ü z e r i n d e egemenlik kazanır; b a ş k a b i r de­ yişle, m e k â n - z a m a n evreninin b ü t ü n ü n e egemen o t u r .

!?

Bir yanda ritüel b i ç i m i n d e ö l ü m ve yeniden d o ğ u ş ile, diğer yanda kozmogoni ve d ü n y a n ı n yenilenmesi arasındaki y a k ı n ilişki fark edilmektedir. Bütün b u dü­ şünceler, ş i m d i tartışacağımız kozmogoni mitleriyle u y u m l u d u r ve

Brâhmana-

k r ' ı n yazarları tarafından kendilerine özgü, k u r b a n ı ölçüsüz b i r b i ç i m d e yücelten b a k ı ş a ç ı s ı n d a n geliştirilecek ve birbirlerine eklemlenecekkvdiv,

75. K o z m o g o n i l e r ve M e t a f i z i k — Veda ilahileri, d o ğ r u d a n ya da yalnızca ima­ lar yoluyla, ç o k sayıda kozmogoni anlatırlar. O l d u k ç a yaygın ve farklı k ü l t ü r dü­ zeylerinde b u l g u i a n m ı ş mitler söz konusudur. Bu kozmogonilerin her

birinin

"kökeni"ni ayrı ayrı aramak b o ş u n a bir çaba olur. Âriler tarafından g e t i r i l d i k l e r i varsayılabilecek m i l l e r i n bile, daha eski ya da daha "ilkel" k ü l t ü r l e r d e k o ş u l l a n b u l u n m a k t a d ı r . Diğer b i r ç o k dinsel düşünce ve inanç gibi, kozmolojiler de eski d ü n y a n ı n her yerinde t a r i h ö n c e s i n d e n aktarılmış bir m i r a s ı o l u ş t u r u r . Bizim ko­ numuz açısından ö n e m l i olan, bazı kozmogoni mitlerine H i n t l i l e r i n getirdikleri

Krş. J C. Heesterman, Tîte Ancient Indian Royal Consecraiion, s. 17 vd, 52 vd, 101 vd. 276


GAUTAMA BUDHA'DAN ÛNCFI HİNDİSTAN

yorumlar ve y ü k l e d i k l e r i yeni değerlerdir. Bir kozmogoninin eskiliği konusunda, o n a rastlanan i l k belgelerden hareketle h ü k ü m vermemek gerektiğini hatırlatalım. En arkaik ve yaygın mitlerden b i r i olan "kozmogoniye yol açan {suya} d a l ı ş , " Hindistan'da oldukça geç bir tarihte, özellikle Destan ve Purânalar aracılığıyla halk içinde b e n i m s e n m i ş t i r . Vedalar çağı şairlerinin ve teologlarının tutkuyla bağlandıkları

kozmogoni

t ü r l e r i n i n sayısı esas olarak d ö r t t ü r . Bunları şöyle sıralayabiliriz: 1) İlk suların d ö l l e n m e s i yoluyla yaratılış; 2) İlk devin, yani P u r u ş a ' m n parçalanması yoluyla yaratılış; 3) H e m varlık hem y o k l u k olan b i r b i r l i k - b ü t ü n l ü k t e n başlayarak yara­ tılış; 4) g ö k ve yerin ayrılması yoluyla yaratılış. Rig Veda'mn m e ş h u r ilahisinde (X, 121), H ı r a n y a g a r b h a ("Altın Cenin") ola­ rak tasavvur edilen tann, suların üzerinde s ü z ü l ü r ; içine daldığı sulan döller ve onlar da ateş tanrısı Agni'yi d o ğ u r u r l a r (7. d ö r t l ü k ) . Atharva Veda (X, 7, 28) A l ­ tın Cenin'i Evren Diregi'yle, skambha'yls.

özdeşleşttrır. Rig Veda (X, 82, 5) Sulara

atılan i l k tohumu "Evrensel Zanaatkar" Visv a karmanla iliş k ilendirir; ama cenin imgesi, tam anlamıyla çok y ö n l ü bir teknisyen olan b u tanrısal kişilikle bağdaş­ maz. Bu ö r n e k l e r d e , A k ı n Cenin'i i l k suların ü z e r i n d e u ç a n yaratıcı tanrının tohu­ m u olaTak sunan b i r başlangıç mitiyle karşı k a r ş ı y a y ı z .

28

Rituelci bir bakış açısından kökten yeniden y o r u m l a n m ı ş i k i n c i kozmogoni izlegi, yine m e ş h u r bir ilahide bulunur: P u r u ş a s ü k t a . ^ i l k Dev P u n ı ş a ("insan") hem kozmik b ü t ü n l ü k (1.-4. d ö r t l ü k l e r ) hem de erdişi varlık olarak g ö s t e r i l i r . Aslında (5. d ö r t l ü k ) P u r u ş a , yaratıcı kadın enerjisi Virâj'ı üretir ve daha sonra onun tarafından d o ğ u r u l u r .

30

Gerçek anlamda yaratılış, k o z m i k bir k u r b a n ı n so­

nucudur. Taunlar "lnsan"ı kurban eder; O n u n parçalanmış bedeninden hayvanlar, t ö r e n usulleri, toplumsal sınıflar, yer, gök, tanrılar türer. "Onun ağzı Brahman oldu, i k i k o l u ise Savaşçılar, bacakları Zanaatkarlar oldu, ayakları ise Hizmetkâr­ lar" (12. d ö r t l ü k , çev. Renou). Başından gök, ayaklarından yer, aklından ay, göz­ lerinden g ü n e ş , ağzından lndra ve Agnt, s o l u ğ u n d a n r ü z g â r vb t ü r e d i (13.-14. dörtlükler). Son d ö r t l ü k t e de (16) bu k u r b a n ı n ö r n e k işlevi v u r g u l a n ı r : "Kurban ile tanrı-

Akın Cenin imgesi klasik çag Hindistan'ında sulann yarattığı kozmik yumurtaya dönüşe­ cektir (bu yeni imgeye daha önce Upanişadlar'da da rastlanmaktadır: Kâtha Up., IV, fi; Svetâsvatara, ÜT, 4, 12). Rig Veda X, 90. Vırâj bir tür Şaktı'dır. Brhâdaranyaka Upanışad'da (IV, 2, 3) Puruşa ile evlenir. 277


D1N5EL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ H İ - I

lar, Kurban'a kurban sundular;" başka b i r deyişle, Puruşa bem kurban t ö r e n i n i n k u r b a n ı hem de kurban töreni tanesiydi. Evren, hayat ve insanlar P u r u ş a ' n ı n be­ deninden çıkmış olsalar da, Puruşa'nın yaratılıştan önce var o l d u ğ u ve sonra da var olacağı, b u ilahide açıkça b i l d i r ü m e k t e d i r . Bir başka ifadeyle, P u r u ş a hem aş­ k ı n , hem içkindir; bu paradoksal varlık tarzı Hint kozmogoni tanrılarına ö z g ü d ü r (krş. Prajâpati). Koşutlarına Çin'de (Fan-ku), eski Cermenlerde (Ymir) ve Mezo­ potamya'da (Tiamat) rastlanan b u m i t , arkaik t ü r d e bir kozmogoni anlayışını yan­ sıtmaktadır: tnsanbiçimli bir tanrısal Varlığın kurban edilmesi yoluyla y a r a t ı l ı ş . Puruşasühta

sayışır spekülasyona y o l açmıştır. Ama nasıl k i arkaik toplumlarda

mit her t ü r l ü yaratının i l k ve m ü k e m m e l ö r n e ğ i m o l u ş t u r u y o r s a , b u ilahı de b i r erkek çocuğun d o ğ u m u n u izleyen

ritüelierden

birinde, tapınak k u r u l u ş törenle­

rinde (zaten t a p ı n a k da Punışa'ya benzetilerek yapılır) ve a r m d m c ı yenilenme r i tuellerinde söylenir."" '

RigVeda'nm en m e ş h u r ilahisinde (X, 129), kozmogoni b i r metafizik olarak

sunulur. Şair kendine. Varlığın, VaT Olmayandan nasıl çıkabildiğini sorar; çünkü başlangıçta "ne Yokluk ne de Varlık vardı" ( 1 , d ö r t l ü k , 1). "O sırada ne ö l ü m ne de ö l ü m s ü z l ü k vardı" (yani ne insanlar ne de tannlar). Yalnızca "Bir" (ne eril, ne dişil) denen a y r ı ş m a m ı ş ilke vardı. "Soluk y o k t u , Bir, k e n d i gücüyle soluyordu." "Bunun (dışında), b a ş k a hiçbir şey yoktu" (2. d ö r t l ü k ) . "Başlangıçta k a r a n l ı k l a n n ü s t ü n ü k a r a n l ı k l a r ö r t m ü ş t ü , " ama sıcaklık (riyazetin yarattığı sıcaklık,

lapas)

"boşlukla ö r t ü l ü " (şöyle anlaşılabilir: i l k sularla çevrili) "Bir"ı, "potansiyel"i {âbfıü)-başka bir ifadeyle " c e n i n " ı - ortaya çıkardı

Bu filizden ("potansiyel") İstek

(kama) gelişti ve aynı istek "Bilincin (manas) i l k tohumu (refas) oldu." Bu, Hint felseîi d ü ş ü n c e s i n i n temel tezlerinden b i r i n i önceden g ü n d e m e getiren şaşırtıcı b i r ö n e r m e d i r . Şairler, d ü ş ü n m e yoluyla, "Yokluk içinde Varlığın yerini keşfet­ meyi bildiler" (4. d ö r t l ü k ) . Daha sonra " i l k tohum," "yukarı" ve "aşağı" diye b i r eni ve b i r dişil ilkeye b ö l ü n d ü .

3 2

Ama " i k i n c i l yaratılış"ın, yani g ö r ü n t ü l e r dün­

y a s ı n ı n yaratılışına ilişkin bilmece ç ö z ü l e m e m i ş t i . T a n r ı l a r sonra d o ğ d u l a r (ö. d ö r t l ü k ) , demek k i d ü n y a y ı yaratan onlar değildi. Şair sözlerine bir soru işaretiy­ le son verir: "Bunu yalnızca g ö k kubbenin en ü s t ü n d e n d ü n y a y ı izleyen b i l i r " (başka bir ifadeyle, o "ikincil yaratılış"ın k ö k e n i n i b i l i r ) - yoksa o da bilmez mi?" Bu ilahi, Veda s p e k ü l a s y o n l a r ı n ı n eriştiği en y ü k s e k noktayı temsil eder. Yara-

Metınlere göndermeler için bkz. J. Gonda, Vısnmsm and Sivaistn, s. 27. Krş. RıgVeda,X, 72,4. 278


GAUTAMA BUVJHA'DAN ON GE HİNDİSTAN

tılış tanrılarını da a ş k ı n , bilinemez - " B i r , "

" O " - bir yüce varlık beliti, Upani-

şadlar'da ve bazı felsefi sistemlerde geliştirilecektir. Rig Veda'nm Ptıruşa'sı g i b i (X, 90), Bir de evrenden önce vardır ve d ü n y a y ı kendi v a r l ı ğ ı n d a n s u d ü r yoluyla yaratır; ama b u n u yaparken de aşkın olma niteliğini yitirmez. Daha sonraki Hint s p e k ü l a s y o n u açısından temel ö n e m e sahip b u d ü ş ü n c e y i akılda t u t a l ı m : H e m bi­ linç hem de evren döl yaratıcı isteğin (kâma) birer ü r ü n ü d ü r . Burada Sâmkhya-Yoga felsefesinin ve B u d i z m i n i l k t o h u m l a r ı n d a n biriyle karşılaşıyoruz. D ö r d ü n c ü kozmogoni izlegine gelince - g ö k ve yerin ayrılması ya da ra'nın, Vrtra'mn bedenini keserek p a r ç a l a m a s ı - b u mit Puntşasükta'ya

Ind-

yakındır;

D ü n y a n ı n yaratılışını (veya yenilenmesini) sağlamak için bir " b ü t ü n l ü ğ ü n " şiddet kullanılarak b ö l ü n m e s i söz konusudur. Izlek eskidir ve şaşırtıcı yeniden y o r u m ­ lamalara ve uygulamalara açıktır. Daha once g ö r d ü ğ ü m ü z gibi (§ 68), i l k ejder­ hayı yıldırımla vuran ve p a r ç a l a y a n Indra'nm yaratış edimi, b i r evin y a p ı m ı n d a n hitabet yarışına kadar ç o k farklı eylemlere ö r n e k o l u ş t u r m a k t a d ı r . Son olarak da d ü n y a y ı bir heykeltıraş, b i r demirci veya bir d ü l g e r gibi b i ç i m ­ lendiren tanrısal bir Varlık, "Evrensel Zanaatkar" V ı s v a k a r m a n tarafından gerçek­ leştirilen yaratılışa g e l e l i m ,

31

Ama diğer dinlerde i y i bilinen bu mit m o t i f i , Veda

şairleri tarafından Purusasüfîia'mn m e ş h u r ettiği kurban-yaratılış izlegine bağlan­ mıştır. Kozmogonilerin ç o ğ u l l u ğ u , teogoni ve insanın kökenine ilişkin

anlatıların

ç o k l u ğ u y l a u y u m içindedir, Rig Veda'ya g ö r e , tanrıları i l k çift, gök ve yer d o ğ u r ­ m u ş veya tanrılar i l k su k ü t l e s i n d e n ya da y o k l u ğ u n i ç i n d e n çıkmışlardır. Her ne olursa olsun, o n l a r ı n varoluşu d ü n y a n ı n yaratılışından sonra başlamıştır. Geç ta­ rihli bir ilahi

35

tanrıların tanrıça Aditi'den, sulardan ve yerden d o ğ d u k l a r ı m anla­

tıyor. Ama tanrıların hepsi ö l ü m s ü z değildi. Rig Veda, b u vasfı Savttri'den (IV, 54, 2) veya Agni'den aldıklarını ( V I , 7, 4) veya soma içerek kazandıklarını (IX, 106, 8) belirtiyor, hidra ö l ü m s ü z l ü ğ ü riyazet, tapas yoluyla elde etti (X, 167, 1) ve Atharva Veda b ü t ü n diğer tanrıların da ö l ü m s ü z l ü ğ ü aynı şekilde kazandıkları­ n ı açıklıyor ( X I , 5, 19; IV, 1 1 , 6). Bröhmanalar'a

göre, tanrılar bazı kurbanlar ve­

rerek ö l ü m s ü z o l m u ş l a r d ı .

Daha Rig Veda'da, taıırılann çoğulluğunu bir tek tanrısal ilkeye indirgeme yönünde bir eğilim fark edilir: "Aslında Bir'den başka bir şey olmayana, heyecanlı şairler çoğul der" (1, 164, 46). RigVedaX,81. Rig VedaX, 63,2. 279


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER TARİHİ - 1

insanlar da ilk çift G ö k İle Yer'in soyundan gelmektedir. M i t o l o j i k ataları tan^ n Vivasvat'm oğlu Manu'dur; i l k k u r b a n ı sunan Manu, i l k i n s a n d ı r .

Bir digeı

36

versiyon, m i t o l o j i k a n a - b a b a y ı Vivasvat'm çocuklarıyla. Yama ve kız k a r d e ş i Yami'yle özdeşleştirir (X, 10). Yukarıda g ö r d ü ğ ü m ü z gibi, Purusasüktc ise (X, 90. 12) insanların k ö k e n i n i (yani dört toplumsal sınıfı) kurban edilen i l k devin or­ g a n l a r ı n d a n hareketle açıklar. Başlangıçta insanlar da kurban yoluyla

ölümsüz

olabiliyorlardı; ama tanrılar bu ö l ü m s ü z l ü ğ ü n yalnızca tinsel nitelikte o l m a s ı n a , yam insanların ona ancak ö l d ü k t e n sonra erişebilmesine karar verdiler. ' Ö l ü m ü n 3

k ö k e n i n e ilişkin başka mitolojik açıklamalar da b u l u n m a k t a d ı r .

Mahcibhârata'da,

Yer bir insan kitlesinin a ş ı n y u k u altında okyanusun dibine g ö m ü l m e tehlikesi içindedir ve Brahma ö l ü m ü yeri rahatlatmak için getirir

3 8

T a n r ı l a r ı n ve insanların d o ğ u m u n a , ö l ü m s ü z l ü ğ ü n kaybedilmesine veya ele geçirilmesine ilişkin b u mitlerden bazılarına başka Hint-Avrupa halklannda da rastlanır. Zaten b i r ç o k geleneksel k ü l t ü r d e benzer mitler b u l g u l a n m ı ş ı ı r . Ama bu mitler yalnızca Hindistan'da, yeni b i r dinsel b i l i n c i n uyanışı açısından bu denli belirleyici olan kurban tekniklerini, tefekkür y ö n t e m l e r i n i ve s p e k ü l a s y o n l a n or­ taya çıkarmıştır,

76. Brâhmanalafda

K u r b a n Ö ğ r e t i s i — Pm'ujjsûfe'ta, Brâhmanalar'da

geliştirilen

(y. M Û 1000-800) k u r b a n k u r a m ı n ı n y o k çıkış n o k t a s ı n ı ve öğreti açısından hak­ lılık zeminini o l u ş t u r u r . P u n ı ş a ' n m kendini tannlara verdiği ve evreni yaratmak için ö l d ü r ü l m e s i n e razı o l d u ğ u gibi, Prajâpati de kozmogoni işini t a m a m l a d ı k t a n sonra, " t ü k e n i p " ö l ü m uykusuna dalacaktır. Brâkmancûar'm

sunduğu

şekliyle

Prajâpati, alimlerin s p e k ü l a s y o n l a r ı n ı n bir yaratısı gibi g ö r ü n s e de, arkaik b i r yapıya sahiptir. "Yaratıkların Efendisi" diye de bilinen Prajâpati, k o z m i k Büyük Tannlara y a k ı n d ı r . Bir anlamda Rig Veda'nm " B i r i n e (X, 129) ve Visvakarman'a da benzemektedir, ama esas olarak P u r u ş a ' n m uzantısıdır. Zaten Pııruşa-Prajâpati özdeşliği metinlerce de d o ğ r u l a n m a k t a d ı r : "Punışa Prajâpati'dir; P u r u ş a Yıl'dır."

39

Başlangıçta Prajâpati t e z a h ü r e t m e m i ş , yalnızca tinsel düzeyde var olan Birlik-Bü­ t ü n l ü k ' t ü . Ama istek (kâma) o n u çoğalmaya, ü r e m e y e i t t i .

Rig Veda X, 63, 7. SatapathaBr.,X,4,

3, 9.

Mahâbhârata VI, 52-54, XH, 256-258. Jnim. Br.,11,56; krş. Satapatka Er., V I , 1,1,5. Satapdtna Br. V I , 1,1. 280

4 0

Riyazet (tapas, l a m


GAUfAMA BUDHATJAN ÖNCE HİNDİSTAN

s ö z c ü k karşılığı "sıcaklık, ateş") yoluyla a ş ı n b i r dereceye kadar "ısındı" ve su­ dur yoluyla y a r a t t ı ; ' b u işlem, bazı ilkel kozmogonilerdeki gibi terleme veya to­ 4

h u m salgılanması olarak da algılanabilir. Önce brahman'ı,

yani üçlü b i l g i y i

(üç

Veda kitabı), sonra da Söz'den hareketle sulan yarattı. Sular aracılığıyla ü r e m e k isteyince o n l a r ı n içine g i r d i , bir yumurta gelişti ve k a b u ğ u y e r y ü z ü oldu. Daha sonra göklere yerleşsinler diye tanrılar ve yeryüzüne yerleşsinler diye Asmalar yaratıldı v b (a.g.y., X I , 1, 6, 1 v d ) ,

4;

Prajâpati d ü ş ü n d ü : "Aslında, k e n d i m i n bir benzerini, Yıl'ı yarattım" Bu neden­ le "Prajâpati Yıl'dır" d e n i r ,

43

Kendi benliğini (atman) tanrılara vererek, kendisinin

bir başka benzerini, yani k u r b a n ı yarattı ve bu y ü z d e n insanlar, "Kurban Prajâpati'dir" der. Ayrıca Prajâpati'nin k o z m i k bedenindeki eklem yerlerinin (parvam), yılın beş mevsimi ve ateş s u n a ğ ı n ı n b e ş tuğla dizisi o l d u ğ u b e l i r t i l i r .

44

Prajâpati'nin, evren, döngüsü zaman (yıl) ve ateş sunağı ile b u üçlü özdeşleşme­ si, Brahmanct kurban k u r a m ı n ı n b ü y ü k yeniliğini o l u ş t u r u r . Bu yenilik, Veda r i tüelinı b i ç i m l e n d i r e n anlayışın gerilemesine işaret eder ve U p a n i ş a d l a r ' ı n yazarla­ rınca gerçekleştirilecek keşiflere yolu açar. Ana fikir, "ısınma" ve yenilenen "sal­ gılamalar" yoluyla yaratan Prajâpati'nin giderek erimesi ve sonunda t ü k e n m e s i dir. İki kilit terimin -tapas (riyazet ateşi) ve vısrj (her y ö n e dağılan s a l g ı ) - dolaylı veya ö r t ü l ü cinsel yan anlamları olabilir; ç ü n k ü Hint dinsel d ü ş ü n c e s i n d e riyazet ve cinsellik y a k ı n d a n ilişkilidir. M i t ve imgeleri, kozmogoniyi biyolojik

terim­

lerle y a n s ı t m a k t a d ı r ; d ü n y a ve hayat varoluş biçimleri nedeniyle, vadeleri dolun­ ca

t ü k e n inektedirler."' Prajâpati'nin

tükenişi

çarpıcı

imgelerle

ifade

edilir;

"Prajâpati canlı varlıkları salgıladıktan sonra, eklem yerleri ayrıldı. Prajâpati ke­ sinlikle Yd'dır ve eklemleri de g ü n d ü z ile gecenin i k i birleşme n o k t a s ı (yani şafak ve g ü n b a t ı m ı ) , dolunay ile hilal ve mevsimlerin başlangıçlarıdır. G e v ş e m i ş lemleriyle ayağa k a l k a m ı y o r d u ve tannlar onu agnıhotra

ek-

(ritüeli) ile, eklemlerini

Kullanılan lerim "fırlatmak, iz düşürmek" anlamına gelen sı; kökünden türetilmiş vısrj'dir; vi- her yöne dağılmayı ifade eder. Başka metinlere göre gök cnun kafasından, hava göğsünden, yer de ayaklarından çıkmış­ tı (krş. Gonda, Les Religiom de l'lnde, c. I , s. 226). Bu, hiç kuşku yok ki Puruşa'mn kur­ ban edilmesinin bir etkisidir; ama diğer yandan bu iki tann arasındaki yapısal benzerliği de doğrulamaktadır. A.g.y., XI. 1,6, 13. Satapathallr., VI, 1, 2. Benzer anlayışlann arkaik kültürlerin, öncelikle de paleolilik çağın çiftçi kültürlerinin belirgin niteliklerini oluşturduğu bilinmektedir. 281


DİNSEL İNANÇLAR VE DOSUN ÇELER T A R İ H İ -1

s a ğ l a m l a ş t ı r a r a k iyileştirdiler."

Başka bir ifadeyle, Prajâpati'nin k o z m i k bedeni­

n i n yeniden o l u ş u m u ve yeniden eklemlenmesi kurban töreniyle, yani agnicayan a ' n ı n kutlanacağı b i r kurban sunağı inşa edilerek gerçekleştirilmiştir (§ 72). A y ­ nı eserde şu da belirtilir (X, 4, 2, 2): "Bu Prajâpati, Yıl, 720 g ü n ve geceden olu­ ş u r ; b u nedenle sunakta 360 çevre d u v a r ı taşı ve 360 tuğla bulunur." "Eklemleri ayrılan b u Prajâpati, (şimdi) ö n ü m ü z d e y a p ı l m ı ş duran şu ateş s u n a ğ ı n ı n ta ken­ disidir." Rahipler s u n a ğ ı o l u ş t u r a n tuğla sıralarını dizerken, Prajâpati'yi o n a n r , onu "toplarlar" (samsfrri). Kısacası, her kurban töreni ilk yaratılış eylemini yineler ve dünyanın ertesi yıl da sürmesmi güvence altına alır. Braiımanalar'da kurban t ö r e n i n i n i l k anlamı budur: "Eklemleri

ayrılmış,"

d ö n g ü s e l Zaman'm (Yıl) etkisiyle " t ü k e n m i ş " evreni yeniden yaratmak. Kurban töreni aracılığıyla —yani rahiplerin y ü c e etkinliği sayesinde— dünya hayatta tutul­ m u ş , b ü t ü n l ü ğ ü ve bereketi k o r u n m u ş t u r

Bu, kozmogoninin her yıl (ya da dö­

nemsel olarak) yinelenmesini isteyen arkaik d ü ş ü n c e n i n yeni b i r u y g u l a m a s ı d ı r . Aynı zamanda ritüellerin belirleyici ö n e m i n e inanan B r a h m a n l a r ı n gururu da bu­ radan k a y n a k l a n m a k t a d ı r ; ç ü n k ü "şafakta rahip ateş adağını sunmasa, g ü n e ş doğ­ m a z d ı . " ' Brahma nal ar'da, Veda tanrıları ya yok sayılmış ya da kurban t ö r e n i n i n 1

b ü y ü l ü ve yaratıcı g ü ç l e r i n i n b u y r u ğ u n a s o k u l m u ş l a r d ı r . Başlangıçta t a n r ı l a r ı n ö l ü m l ü o l d u k l a r ı iddia e d i l i r ;

18

onlar kurban töreni aracılığıyla

tanrılaşır

ve

ö l ü m s ü z l e ş i r . ^ O andan itibaren her şey; tanrıların k ö k e n i ve özü, kutsal güç, i l i m , bu d ü n y a d a i y i y a ş a m a k ve öteki dünyada " ö l m e m e k , "

ritüelin

gizemli gü­

c ü n d e y o ğ u n l a ş ı r . Ama kurban töreni d o ğ r u bir b i r i m d e ve inanarak yapılmalı­ dır;

etkisi konusundaki en k ü ç ü k

bir

kuşku

felaketlere yol

açabilir.

Hem

kozmogoni, hem teogoni hem de ö l ü m s o n r a s ı koruyuculuk bilgisine ilişkin b i r anlayış olan b u ritüel öğretisini i y i aktarabilmek için, Brâhmanalar'm

yazarları

m i t l e r i veya mit p a r ç a l a r ı m çoğaltır, onları yeni bakış açısından yeniden y o r u m ­ lar ve hayal ü r ü n ü bir etimolojiden, bilgece yapılmış bir imadan, bir bilmeceden yola ç ı k a r a k yeni mitler üretirler.

77. E s k a ı o l o j i : K u r b a n T ö r e n i Y o l u y l a Prajâpati ile Ö z d e ş l e ş m e — Ama çok erken bir tarihte yeni bir düşünce g ü n y ü z ü n e çıktı: Kurban t ö r e n i Prajâpati'yi

4 6

Satapaiha Br.,1, 6,3,35-36.

" Satapatha Br. U, 3, 1, 5. 1 B

TıuU Sam., V l l l , 4, 2, 1 vb,

™ A.g.y., VI, 3, 4, 7; VI, 3,10, 2; vb. 282


GAUTAMA BUDHA'DAN ÖNCÜ HİNDİSTAN

onarmakla ve d ü n y a n ı n s ü r m e s i n i sağlamakla kalmaz, aynı zamanda yok edilemez bir tinsel varlığı, "kişi"yi, â(man\

da yaratabilir. Kurban t ö r e n i n i n hedefi yalnız­

ca kozmogoniyle i l i n t i l i bir hedefi ve eskatoİojik bir işievi yoktur, aym zamanda yeni b i r v a r o l u ş biçimi edinilmesini de sağlayabilir. Kurban töreni yöneticisi ra­ h i p , ateş s u n a ğ ı m (agnicayana) yaparken, Prajâpati ile özdeşleşir; daha d o ğ r u s u Prajâpati ve rahip d o ğ r u d a n ritüel eylemi içinde özdeşleşirler: Sunak Prajâpati'dfr ve aynı zamanda töreni y ö n e t e n rahip de bu sunak olur. Ritüelinin b ü y ü l ü gücüy­ le, kurban törenini y ö n e t e n rahip kendine yeni bir beden inşa eder, göğe yükse­ lir, orada i k i n c i kez d o ğ a r

50

ve " ö l ü m s ü z l ü ğ e " erişir. ' Yani ö l d ü k t e n sonra haya­ 5

ta, " ö l ü m s ü z l ü ğ e , " Zaman'ı aşan bir varoluş biçimine dönecektir. Ö n e m l i olan ve h t ü e l i n de a m a c ı budur— "tam" (sarva),

" b ü t ü n l ü k l ü " olmak ve b u hali ö l ü m ­

den sonra da k o r u m a k t ı r / ' ' Kurban t ö r e n i n i yöneten rahip, Prajâpati'yı "yeniden bir araya getirirken" {samdha, samskri),

aym b ü t ü n l e ş t i r m e ve birleştirme işlemini kendi benliği üze­

rinde de g e r ç e k l e ş t i r m e k t e , başka b i r deyişle "tam" o l m a k t a d ı r . Tanrı kurban tö­ reniyle kendi "kişisine" (atman) nasıl yeniden k a v u ş u y o r s a , kurban rahibi de ken­ di b e n l i ğ i m , kendi âtman'ım

inşa eder." Âtman'm

" ü r e t i l m e s i " bir anlamda

kozmogoni eseriyle dağılan ve tükenen Prajâpatı'nin yeniden b i r l e ş t i r i l m e s i n e benzer. Ritüel davranışlarının toplamı, t a m a m l a n m ı ş ve b ü t ü n l ü k l ü o l d u ğ u za­ man, "kişi"yi, almanı

o l u ş t u r u r . Bu, ritüel etkinliği aracılığıyla kurban r a h i b i n i n

psiko-fizyolojik işlevlerinin t o p a r l a n d ı ğ ı ve birleştirildiği a n l a m ı n a gelir; o n l a r ı n t o p l a m ı âtman'ı

o l u ş t u r u r " ve kurban rahibi âtman'ı

Tanrılar- da ö l ü m s ü z l ü ğ ü kurban töreni aracılığıyla

sayesinde " ö l ü m s ü z " olur. frrafıman'ı

m ı ş l a r d ı r . " Dolayısıyla brahman ve atman, daha Bröhmanalar b i ç i m d e özdeşi eştirilmiş t i r ,

56

elde ederek kazan­ çağında ö r t ü l ü b i r

Bir başka özdeşleşme dizisi de b u n u doğrular:

Hem

Prajâpati hem de ateş sunağı, Rig Veda ile bir t u t u l m a k t a d ı r . Rıg'in heceleri suna­ ğın tuglalanyla özdeşleştirılmiştir. Ama brahman da Rig'in 432.000 hecesine denk o l d u ğ u n a göre, o n u n da Prajâpati ile ve son tahlilde kurban rahibiyle, yani

5aiıipatJiiiBr\,Vll, 3, 1, 12. Ag.y., X, 2,6,8. Krş. Gonda, Les Religions de tinde, I , s. 236 vd. Kausitaki Brâhmana IH, 8. Aitareya Br., 11,40, 1-7. Satapatha Br. XI, 2, 3, 6. Krş. Lilian Silbum, Instant et Cause, s. 74 vd. 283


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELF.R TARİHİ -1

o n u n atman'ıyla

ö z d e ş o l d u ğ u sonucuna varılır.

P r a j â p a ü (Brahman) ve âtman'm

özdeşliğinin nedeni, aynı etkinliğin sonucun­

da ortaya ç ı k m a l a r ı d ı r : "Yeniden inşa," birleştirme; ama malzemeler farklıdır: Prajâ pat i-Brahman için s u n a ğ ı n tuğlalan, atman için organik ve psikolojık-zihinsel i ş l e v l e r .

58

Ama arman'in "inşasında" ö m e k olarak k u l l a n ı l a n ı n son tahlilde b i r

kozmogoni m i t i o l d u ğ u n u vurgulamakta yarar var. Farklı yoga teknikleri de aynı ilkeyi uygular: Beden d u r u ş l a r ı n ı n , soluk alışların, psikolojik-zihinsel

etkinliğin

" y o ğ u n l a ş t ı r ı l m a s ı " ve "birleştirilmesi." Benlik (atman) ile brahmon arasındaki özdeşliğin keşfi U p a n i ş a d l a r ' d a bıkıp usanmadan kullanılacak ve çeşitli b i ç i m l e r d e değerlendirilecektir (§ 80). Ş i m d i l i k Brârıma/îaİar'da brahman ın kozmik kurban surecini ve bunun genişletilmesi yo­ luyla evrenin s ü r m e s i n i sağlayan gizemli gücü ifade ettiğini ekleyelim. Ama Vedalar'da da brahman d ü ş ü n ü l m ü ş ve o zaman da t ü k e n m e z , değişmez, her t ü r l ü v a r o l u ş u n temeli ve birincil ilkesi diye açıkça a d l a n d ı r ı l m ı ş t ı . Atharva Veda'daki b i r ç o k ilahide (X, 7, 8; vb) b r a h m a n ' ı n skambha ( s ö z c ü ğ ü n tam karşılığı: payanda, dayanak, temel direk) ile özdeşleştirilmesi a n l a m l ı d ı r ; b a ş k a bir ifadeyle Brah­ man, hem evrensel eksendir hem de ontolojik temel olarak d ü n y a y ı ayakta tu­ tandır. "Ruhun (atmanvat) dir."

39

sahip o l d u ğ u , soluyan her şey shambha'nm

"insanda b r a h m a n ' ı bilen, ü s t ü n varlığı (parameştkin.

t ü n varlığı bilen shambha'yı

içinde­

Efendi) bilir ve üs­

b i l i r . N i h a i gerçeği yalıtmak için nasıl b i r çaba

h a r c a n d ı ğ ı g ö r ü l ü y o r ; Brahman,

evrenin direği, dayanağı, temeli olarak kabul

ediliyor ve b ü t ü n b u kavramları ifade eden pmtişthâ

terimi Veda metinlerinde de

geniş ö l ç ü d e kullanılmıştır. Brahman {rahip) b ra hm an 'la öz d eşleş t i r i l m iş t ir; çün­ k ü o evrenin yapısını ve k ö k e n i n i bilmekte, ç ü n k ü b ü t ü n b u n l a r ı ifade eden Söz'ü bilmektedir; ç ü n k ü Vâc, Söz, herhangi bir kişiyi Brahman'a d ö n ü ş t ü r e b i l i r (daha ö n c e Rig Veda'da belirtilmiştir, X, 125, 5) "Brahman'ın d o ğ u ş u d h a r m a ' n ı n

eze-

Satapaiha Brâhmana'daki bir başka metin (X, 6, 3, 2), insanın kalbindeki "Aitm Puruşa"yı bir pirinç veya dan tanesi diye betimler -ama bu arada onun gökten, havadan, yerden ve her şeyden daha büyük olduğunu da ekler: "Ruh'un bu benliği benim benliğimdir, öl­ düğümde bu benlik benim olacak." Bu metin önemlidir, çünkü bir yandan Puruşa Brah­ man'la (cinsiyeti belirsiz) ozdeşleştırilmekte, diğer yandan âtman-brahman denkleminin sağlaması yapılmaktadır. Krş. L. Silbum, a.gy., 5. 104 vd. Atharva Veda. VII, S, 2. Atharva Veda, X, S, 43. 284


GAUTAMA BUDHA'DAN ONCE HİNDİSTAN

li/ebedi bedenle nişidir" ( M a m ı , I , 9 8 ) .

61

Özel b i r eser kategorisi, Amnyakaİar Bröhmanalar'm

kurban sisteminden (karma-kanda),

tafizik b i l g i n i n {jnâna-handa) Aranyakdiar,

(sözcüğün tam karşılığı

"ormancı"),

Upanişadlar'ın açıkladığı me­

öncelligine geçişi izlememize olanak vermektedir.

k ö y l e r d e n uzakta, o r m a n ı n içinde, gizlice öğretilirdi.

Onlardaki

öğretiler artık vurguyu ritüellerin somut gerçekliğine değil, kurban t ö r e n i n i n öz­ nesi olan âtman'a

{benlik] yaparlar. Aranyaka'lar'a

g ö r e , tanrılar insanın içinde

gizlidir; başka b i r deyişle, Veda s p e k ü l a s y o n l a r ı n ı n temelini o l u ş t u r a n makrokozmos-mikrokozmos bağıntısı a n ı k kozmik tanrılarla insan bedeninde bulunan tan­ rılar arasındaki benzerliği ortaya ç ı k a r m a k t a d ı r .

62

S o n u ç olarak " k u r b a n ı n içsel-

leştırilmesı" (krş. § 78) a d a k l a r ı n hem "iç" hem de "dış" tanrılara sunulabilmesin i sağlamaktadır. Nihai a m a ç , farklı tanrısal-kozmik düzeylerle, insanın organlan ve psiko-fizyolojik İşlevleri a r a s ı n d a k i b i r l e ş m e d i r (samhita).

Ç o k sayıda benzeş­

tirme ve özdeşleştirmenin a r d ı n d a n şu sonuca varılır: "Benlik b i l i n c i man), Güneş'le bir ve aynı ş e y d i r . "

63

(jpvajMt-

Upanişadlar'ın yazarları b u gözü pek denkle­

m i geliştirecek ve b ü t ü n l e ş t i r e c e k t i r .

78. T a p a s ı Riyazet T e k n i ğ i ve. D i y a l e k t i ğ i — Riyazetten, tapas'tan b i r ç o k kez söz ettik, ç ü n k ü riyazetle sağlanan bu

ritüel

"ısmma"ya,

"ateş"e d e ğ i n m e d e n en ö n e m l i Hint tanrıları, mitleri veya

b u "sıcaklık" veya

rimellerinden

bahsedi­

lemez. Tap, "ısıtmak," "kaynar olmak" k ö k ü n d e n gelen tapos terimi Rig Veda'da açıkça yer a l m a k t a d ı r

6 4

Bir Him-Avrupa geleneği söz konusudur, ç ü n k ü k o ş u t bir

b a ğ l a m d a , k a h r a m a n l ı k t ü r ü n d e k i ritüellerde de "aşın sıcaklık" veya "öfke" (me¬ nos, furor,/erg,

wut) r o l o y n a m a k t a d ı r .

Çeşitli psiko-fizyolojik tekniklerle, ö r n e ­

fi5

ğin a ş ı n biberli bir yiyecekle "i5mma"ntn ilkel k ü l t ü r l e r i n otacılarında ve b ü y ü ­ cülerinde de g ö r ü l d ü ğ ü n ü ekleyelim.

66

Büyüsel-dinsel " g ü c ü n " elde edilmesine

güçlü bir iç sıcaklık eşlik eder; b u "gücün" kendisi de "sıcaklık," "yanık," "çok

Bkz. Eliade, Le Yoga, s. 125 vd. Krş. diğer metinler, ] . Gonda, N O Î M I M Bramnan, s. 52. Krş. Aitareya Aranydha, I, 3, 8; II, 1, 2; 111, 1, 1; vb. Sünkhâyana Aranyaka, VU, 2 vd; VI, 2 vd; vb. A/ı. An. III, 2, 3; Sânkh. Ar., Vltl, 3-7 Krş. örneğin VIII, 59,6; X, 136,2; 154, 2. 4; 167, 1; 109, 4; vb. Krş. Eliade, Le Yoga, s. 114, dipnot 1 Dtger metinler J. Gouda, Noies oıı Brahman, » 52'de bulunabilir. Birkaç örnek için bkz, Eliade, Le Chamanisıne (2. baskı), s. 369 vd. 285


DİNSEL İNANÇLAR V E DÛŞONCELEK TARİHİ -1

sıcak," vb anlamlara gelen terimlerle ifade edilir. Bu olguları, tapas t ü r ü riyazetin arkaikligini ve hatırı sayılır yaygınlığını vur­ gulamak için hatırlattık. Yoksa b u söylediklerimiz Hint riyazetinin  n kökenli o l m a d ı ğ ı n ı asla g ö s t e r m e z . Hint-Avrupalılara, özellikle de Vedalar çağının H i n t l i ­ lerine çeşitli değerler yükledikleri tarihöncesi teknikler miras, kalmıştı. En eski çağlardan g ü n ü m ü z e dek, d ü n y a n ı n başka hiçbir yerinde hiçbir

rituel

"ısın-

m a ' n ı n , Hindistan'da tapas'm k a z a n d ı ğ ı boyuta erişemediğini hemen belirtelim. Ekinleri "pişiren" ve y u m u r t a l a r ı n kuluçka d ö n e m l e r i n i t a m a m l a y ı p k ı r ı l m a ­ sını sağlayan sıcaklıkla; cinsel tahrik ve özellikle de orgazm ateşiyle ve i k i tahta ç u b u ğ u n birbirine s ü r t ü l m e s i y l e y a k ı l a n ateşle ilgili imgeler, simgeler ve m i t l e r , riyazet "ısınması"nın ö r n e ğ i n i veya benzerini o l u ş t u r u r . Kozmogoni, d i n , metafi­ zik gibi b i r ç o k d ü z l e m d e tapas "yaratıcı"dır.

Daha önce de g ö r d ü ğ ü m ü z g i b i ,

Prajâpati d ü n y a y ı tapas yoluyla "ısınarak" yaratır ve bunu izleyen t ü k e n i ş , cinsel y o r g u n l u ğ u a n d ı r ı r ( § 76). Potüel d ü z l e m i n d e tapas "yeniden d o ğ u m u , " yani bu d ü n y a d a n tanrılar d ü n y a s ı n a , "kutsallık-dışı" alandan "kutsal" alana geçişi olanak­ lı kılar. Ayrıca riyazet, içrek b i l g i n i n gizemlerinin tefekküre dalan kişide için için

işlemesini

sağlar

ve

ona d e n n

gerçekleri

gösterir.

(Agni,

fapasvm'i,

d u r u g ö r ü yeteneği k a z a n d ı r a n "kafa sıcaklığı"m sağlar). Riyazet, ibadet edenin varoluş biçimini k ö k t e n değiştirir, ona korkutucu ve bazı durumlarda da "şeytani" bir hale d ö n ü ş e b i l e n i n s a n ü s t ü bir "güç" v e r i r .

67

En

ö n e m l i kurban t ö r e n l e r i n i n hazırlık safhaları, erginleme t ö r e n i , bralımacarin'in çıraklığı tapas'ı içeriyordu. Tapas esas olarak o r u ç tutarak, a k ş a m ateşin yanında oturarak, g ü n e ş i n altında durarak, daha ender olarak da s a r h o ş edici maddeler alarak gerçekleştirilir. Ama "ısınma" s o l u ğ u n tutulmasıyla da elde edilir; b u da, Veda ritüeliyle Yoga u y g u l a m a l a r ı arasında gözü pek bir b e n z e ş t i r m e y e y o l açar. Bu b e n z e ş t i r m e , Özellikle Brâhm analar İ n kurban konusundaki s p e k ü l a s y o n l a n sa­ yesinde m ü m k ü n o l m u ş t u r . Ç o k erken bir d ö n e m d e kurban töreni,

tapas'la özdeşleştirildi.

Tanrıların

ö l ü m s ü z l ü ğ ü yalnızca kurbanla değil (g 76), aynı zamanda riyazetle de elde ettik­ leri açıklandı. Veda tapmamda tannlara soma, erimiş tereyağı ve kutsal ateş sunu­ l u r k e n , riyazet u y g u l a m a s ı n d a onlara bir "iç kurban" sunulur, b u kurban torenin-

Sanskritçede sükûnet, ruh huzuru, tutku yokluğu, sıkıntıların geçmesi anlamına gelen santi tenmi, başlangıçta "ateşi, öfkeyi, hummayı," yanı şeytani güçlerin yarattığı "sıcaklığı" söndürme anlamını da kapsayan Sam kökünden türemiştir; krş. D. J. Hoens, iânti, özellik­ le s. 177 vd. 286


GAUTAMA BUDHA'DAN ÖNCE HİNDİSTAN

de, saçıların ve ritüel nesnelerinin yerini fizyolojik işlevler alır. Soluk alıp ver­ me çoğu zaman "kesintisiz saçı"yla özdeşleştirilir.

68

luma yoluyla] ateşe sunulan kurban"dan soz edilir

w

P röndgrıih D İra'd an, yani "[so­ Bu "iç kurban" k a v r a m ı , zen­

gin s o n u ç l a r a sahip b i r yeniliktir; en sıradışı çileci ve mistiklerin bile Brahmancılık ve daha sonra da H i n d u i z m b ü n y e s i n d e kalabilmesine izin verecektir. D i ğ e r yandan aynı "iç kurban" "ormanda oturan" Brahmanlar, yani "evin efendileri" toplumsal k i m l i k l e r i n i terk etmeden çileci (sannyâsi) uygulanacaktır.

gibi yaşayanlar tarafından da

70

S o n u ç olarak tapas farklı d ü z l e m l e r d e gerçekleştirilen b i r dizi benzeştirmeyle b ü t ü n l e ş t i r i l m i ş t i r . Bir yandan - H i n t d ü ş ü n c e s i n i n özgül eğilimine uygun ola­ r a k - kozmik yapılar ve g ö r ü n g ü l e r insan bedeninin o r g a n l a r ı ve işlevleriyle ve ayrıca kurban töreni öğelenyle (sunak, ateş, kurban kesme, ritüel araçları, tören usul formülleri vb) ö z d e ş leştiri İmiş tir, Diğer yandan -daha tarihöncesi çağlarda bile b ü t ü n bir mikrokozmos-makrokozmos denklikleri sistemini gerektiren (rüz­ gârla özdeşleştirilen soluk v b ) - r i y a z e t , kurban töreniyle benzeştirilir. Hatta bazı riyazet biçimleri, ö r n e ğ i n s o l u ğ u n t u t u l m a s ı kurban t ö r e n i n d e n bile ü s t ü n kabul edilir; onlann s o n u ç l a r ı n ı n kurban t ö r e n i n i n "meyvelerinden daha değerli oldu­ ğu açıklanır. Ama b ü t ü n b u b e n z e ş t i r m e ve özdeşleştirmeler, ancak onlan ortaya ç ı k a r a n diyalektik anlaşılırsa geçerli olabilir, yani gerçek ve dinsel a ç ı d a n etkili ha­ le gelebilir. S o n u ç olarak k a r ş ı m ı z d a bir yandan benzeştirilmiş, diğer yandan da değişebi­ len b i r hiyerarşik dizi içinde sınıflan d irilmiş b i r sistemler grubu var. Kurban tö­ reni, riyazet ile özdeşleştıriliyor, ama belli bir andan itibaren en ö n e m l i s i bu t ü r özdeşleştirmelerin haklılık zeminini o l u ş t u r a n i l k e n i n anlaşılması oluyor. Çok erken b i r d ö n e m d e , Upanişadlar'la birlikte, anlayış, bilgi (jnâna)

ü s t ü n bir konu-

Gerçekten de şöyle denir: "İnsan konuştuğu sürece soluk alamaz ve o zaman soluğunu söze kurban eder; soluk aldıkça konuşamaz ve o zaman sözünü soluk almaya kurban eder. Bunlar iki sürekli ve ölümsüz kurbandır; insan onlan uyurken ve uyanıkken hiç aralıksız adar. Diğer bütün kurbanlann bir sonu vardır ve eylemin doğasına katılırlar (kar­ man). Bu gerçek kurbanı bilen eskiler agııılıotra sunmazlardı" (Kauptâki-BrâhtnanaUpanışad. I I , 5). Çandogya-Up., V, 19-24'e göre, gerçek kurban soluk kurbanlarıdır: "Ne olduğunu bilmeden agnthotra sunan ,., kurbanını kül içinde sunan kişiye benzer" (V, 24, 1). Vaikhcbıasasmartasutra, II, 18. Aranyaha risalelerinde onların dinsel konumu (oldukça karanlık bir biçimde de olsa) yan­ sıtılmıştır. 287


DIH5EL İNANÇ'AR VE D Ü Ş Ü N C E L E R TAHIH1 -1

ma yükselecek ve kurban sistemi beraberinde getirdiği m i t o l o j i k teolojiyle

bir­

likte dinsel Önceliğini yitirecektir. Ama "anlayış"ın ü s t ü n l ü ğ ü üzerine k u r u l u bu sistem de, en azmdan t o p l u m u n bazı kesimlerinde ü s t ü n l ü ğ ü n ü k o r u m a y ı başara­ mayacaktır, Ö r n e ğ i n yogin'ler riyazete ve "mistik" haller deneyimine belirleyici b i r ö n e m vereceklerdir; bazı "esrikler" veya tanrıcı sofuluk (hhakü)

yandaşları

ise, Brahmancı ritüelciliği ve Upanişadlar'ın metafizik s p e k ü l a s y o n l a r ı n ı o l d u ğ u kadar, riyazeti (tapas) ve yoga tekniğini de reddedeceklerdir. İ n s a n deneyiminin farklı d ü z l e m l e r i a r a s ı n d a (fizyoloji, psikoloji, rıtûel etkin­ liği, s i m g e s e l l e ş t i r m e , "mistik deneyim," vb) sayısız benzerlik, özdeşlik ve ba­ ğıntı keşfetmeye açık bu diyalektik belki Hint-Avrupa ö n t a r i h i n d e n , en azmdan Vedalar ç a ğ ı n d a n beri iş b a ş ı n d a y d ı . Ama sonraki d ö n e m l e r d e daha hatırı sayılır b i r rol oynamaya davet edilecekti. Göreceğimiz gibi, b e n z e ş t i r m e diyalektiği "ya­ ratıcı" o l a n a k l a r ı m özellikle dinsel ve metafizik kriz anlarında, yani geleneksel b i r sistem geçerliliğini yitirdiği ve o n u n değerler d ü n y a s ı yıkılmaya başladığında sergiler.

79. Ç i l e c i l e r ve Esrikler: Muni, Vrâtya—

Rituel çileler Veda t a p ı m ı n m ayrılmaz

b i r parçası olmakla b i r l i k t e , eski metinlerde neredeyse h i ç d e ğ i n i l m e y e n

farklı

t ü r d e çileci ve esriklerin varlığını da g ö z d e n k a ç ı r m a m a k gerekir. Bu çileci ve es­ riklerden bazıları "sapkın" olarak nitelenmeşeler de, Âri toplumunun uçlarında y a ş ı y o r l a r d ı . Yerli katmanlara m ı ait o l d u k l a r ı n a , yoksa yalnızca Veda geleneği­ n i n d ı ş ı n d a gelişen bazı Âri kabilelerinin dinsel k a v r a m l a r ı n ı m ı yansıttıklarına karar vermek fiilen olanaksız olsa da, "yabancı" olarak kabul edilebilecek başkala­ rı da vardı. Ö r n e ğ i n b i r Rig Veda ilahisi ( X , 136) uzun saçlı (fcesin), "kahverengi k i r l e r " giyinmiş, " k u ş a k diye rüzgarı s a r m ı ş " (yani çıplak) ve içine "tanrıların g i r d i ğ i " bir çileciden (mum)

söz eder. Adam haykırır: "Esrimenin sarhoşluğu içinde rüz­

garların ü s t ü n e bindik. Siz ö l ü m l ü l e r bizim bedenimizden başka bir şey g ö r e m e z ­ siniz" (3. d ö r t l ü k ) . Muni havada uçar, o r ü z g â r - u n s u r u n (Vâta)

atı ve Vâyu'nun

(Rüzgâr tanrısı) dostudur. G ü n e ş i n d o ğ d u ğ u ve battığı y ö n d e k i i k i okyanusta ya­ ş a r . " "Apsaraslar'ın, Gandharvalar'm ve vahşi hayvanların izinden gider ve onla­ rın d ü ş ü n c e l e r i n i anlar" (6. d ö r t l ü k ) . "Zehir k a b ı n d a n Rudra'yla birlikte içer" (7 d ö r t l ü k ) . Bu t i p i k bir esrime örneğidir; M i m i n i n ruhu bedenini terk eder, yarı-

5. dörtlük; krş Atlı Veda, XI, 5, 6; vb. 288


GAUTAMA BUDf İA'DAN ÖNCE HİNDİSTAN

tann varlıkların ve vahşi hayvanların d ü ş ü n c e l e r i n i bilir, " i k i o k y a n u s l a oturur. Rüzgârın atma ve gövdesine aldığı tanrılara ilişkin g ö n d e r m e l e r , şamanlıga yakın bir t e k n i ğ e işaret etmektedir. Vedalar, b ü y ü k olasılıkla bazı çileci ve b ü y ü c ü l e r i n t a n n l a ş t ı n h m ş

örnekleri­

n i temsil eden m i t kişilikleriyle (Ekavrâtya, B r a h m a c â r i n , Vena v b ) ilişkili başka sıradanlıküstu deneyimlere de değinirler; ç ü n k ü Hindistan'ın tinsel tarihinde " i n ­ s a n - t a n r ı " egemen b i r motif olarak k a l m ı ş t ı r

Vrâiya'lar adı verilen b u gizemli

grubun i l k ö m e g i herhalde Ekavrâtya'dır; bu grup, Şivacı edeciler, " m i s t i k l e r , " y e g a n l a r ı n öncülleri veya A r i olmayan bir h a l k ı n temsilcileri olarak yorumlan­ mak istenmiştir. Atharva Veda'nın b ü t ü n bir kitabı onlara ayrılmıştır (XV), ama anlaşılması g ü ç bir metindir. Bununla birlikte v r ö t y a ' l a n n riyazetle u ğ r a ş t ı k l a r ı ( b h yıl ayakta dururlar v b ) , soluk d i s i p l i n i m b i l d i k l e r i (soluklar çeşitli kozmik bölgelerle özdeşleşıırilmişti: A V , XV, 14, 15 v d ) , bedenlerini makrokozmosla benzeştirdikleri ( 1 8 , 1 vd) anlaşılmaktadır. Ama b u tarikat önemliydi, ç ü n k ü ü y e ­ lerini yeniden Brahmancı toplumla b ü t ü n l e ş t i r m e k için vrStyastoma özel bir kurban töreni o l u ş t u r u l m u ş t u . " Vmtyastoma'ya

adı verilen

katılan başka kişiler de

v a r d ı ; b u n l a r ı n başlıcaları ilahı okuyucusu görevim yerine getiren bir

mâgaâha

ve bir f a h i ş e y d i

ritüelde

71

Yılın en uzun ve en kısa günleriyle

(ııı alı av rai 11), fahişe mâgadha'yla veya bir brahmacârtıûe şirdi.

ilişkili

bir

rimel b i ç i m i n d e çiftle-

7 4

Brahmacârin de k o z m i k ölçekte algılanan b î r kişiliktir. Erginlendikten sonra bir siyah antilop postuna b ü r ü n e n uzun sakallı Brahmacârin, D o ğ u

Okyanu­

sundan Kuzey Okyanusu'na y o l c u l u k eder ve " d ü n y a l a r yaratır;" " ö l ü m s ü z l ü ğ ü n b a ğ r ı n d a k i b i r cenin "diye yüceltilir; kırmızılar giydiğinde tapas yapar,

75

Hindistan'da sık sık g ö r ü l d ü ğ ü ü z e r e , y e r y ü z ü n d e k i "temsilcisi" brahmacârin

Ama (ilk

dileği bakir k a l m a k t ı r ) fahişeyle ritüel b i ç i m i n d e birleşiyordu. Cinsel birleşme bazı Veda ritüellerinde r o l oynuyordu ( k r ş . aSvomedha). Kut­ sal bir evlilik olarak g ö r ü l e n eşler arası b i r l e ş m e y l e ; ' ya evrensel bereketi ya da 0

7 2

Vrâtyalar bir sank takıyorlar, siyahlar giyiniyorlar ve omuzlarına bin siyah bin beyaz iki koç postu atıyorlardı; alametleri ucu sivri bir âsa, boyunlarının etrafında bir takı ve kirişi çıkanlmış bir yaydı. Kurban törenlennde, bir at ve bir katır tarafından çekilen bir arabayı mekân olarak kullanıyorlardı.

7 3

7 4

Ath.VedaXV,2. Metin ve kaynakça göndermeleri içm bkz. Le Yoga, s 111 vd

" Ath. Veda XI, 5,6-7. 7 6

Erkek eşine "Ben Göğüm, sen Yersin!" der (Brhad. Up , VI, 4, 20) Hamilelik tannlar adına 289


DİNSEL İNANÇLAR VE DÜŞÜNCELER T A R İ l i t - I

" b ü y ü l ü b i r korunma" sağlamayı a m a ç l a y a n orji t ü r ü cinsel birleşmeyi

birbirin­

den a y ı r m a k gerekir. Bununla birlikte her i k i ö r n e k t e de ritüeller, hatta insan k i ­ şiliğinin veya hayatın yeniden k u t s a l l a ş t ı n l m a s m a y ö n e l i k olarak gerçekleştirilen deyim yerindeyse "kutsamalar" s ö z konusudur. Daha geç tarihlerde Tantracılık, cinselliğin b i r k u t s a ü ı k aracına d ö n ü ş t ü r ü l m e s i n i hedefleyen ayrıntılı bir teknik geliştirecektir. A r i toplumunun uçlarında yaşayan ama ç o ğ u n l u ğ u sonunda Hinduizmle bü­ tünleşecek çeşitli çileci, b ü y ü c ü ve esrimeci sınıflar konusundaysa elimizde çok az bilgi var. Bu konuda en zengin kaynaklar daha g e ç tarihli olsa da i l g i n ç l i k l e r i azalmıyor; ç ü n k ü kesinlikle daha eski b i r d u r u m u y a n s ı t ı y o r l a r . Ö r n e ğ i n Vaikhânasasmâftasâtm'dz

uzun bir çileciler ve ermişler listesi yer alıyor;

bazıları

uzun saçları ve yırtık elbıselen ya da ağaç k a b u ğ u n d a n giysileriyle ayırt ediliyor; diğerleri çıplak yaşıyor, inek sidiği ve tezekle besleniyor, m e z a r l ı k l a r d a y a ş ı y o r ­ lar vb, bir grup da yoga yapıyor veya bir tür ön-Tantracılık uyguluyor.'" Söylediklerimizi, en eski zamanlardan beri farklı riyazet b i ç i m l e r i n e , esrime deneyimlerine ve büyusel-dinsel tekniklere rastlandığını belirterek özetleyebili­ riz. Ç o k sayıda başka k ü l t ü r e özgü esrime deneyimlerinin ve birkaç ilkel yoga u y g u l a m a s ı n ı n yanı sıra, "klasik" t ü r d e bazı çile uygulamaları ve şamanlıga y a k ı n k i m i motifler de fark edilebiliyor. D ü n y a d a n elini eteğini çekenlerin savundukla­ rı ö l ü m sonrası k o r u y u c u l u k bilgilerinin, tekniklerin ve d a v r a n ı ş l a r ı n k a r m a ş ı k ­ lığı ve ayrışıklığı sonraki çağlarda da d ı m n a d a n artacaktır. Özetle, esrime y ö n ­ temlerinin aşka getirici soma içme ve başka sarhoş edici maddeler alma deneyimi­ ne dayandığı ve b u n u n uzantıları oldukları, böylelikle bazı mistik sofuluk b i ç i m ­ lerinin öncüllerini o l u ş t u r d u k l a r ı söylenebilir; riyazet ve çileci disiplinler İse y o ­ ga tekniklerinin geliştirilmesini hazırlar. U p a n i ş a d l a r d ö n e m i n d e n itibaren, kendini tamamen m e d ı t a s y o n a verebilmek • İçin toplumsal hayatı terk edip "orman"a yerleşme â d e t i n i n yaygınlaştığını da be­ l i r t m e k gerekir. U z u n s ü r e d i r b u alışkanlık ö r n e k b i r davranış haline g e l m i ş t i r ve modern Hindistan'da da s ü r d ü r ü l m e k t e d i r . Ama başlangıçta ne "esrimeci," ne çileci ne de yogacı vasıflara sahip kişilerin "ormana" çekilmesi herhalde oldukça şaşırtıcı b i r yenilik o l u ş t u r m u ş t u . Aslında, toplumsal hayatın terk edilmesi gele-

gerçekleşin "Vişnu hazırlasın rahmim; Tvaşın şekillen oluştursun," vb [a.g.y., VI, 4, 21). Krş. Le Yoga, s. 254 vd. Bu örnekte, bütün dünyadaki tanm toplumlannda yaygın olan âdetler soz konusudur. Krş! LeYoga, s. 143 vd. 290


G ALTTAN A RUDHA'DAN CINCE H I N D I S T A N

neksel dinde derinlemesine b i r k r i z i ortaya koyuyordu. Büyük olasılıkla b u k r i z , kurban töreni çevresindeki B r a h m a n c ı spekülasyonların a r d ı n d a n patlak vermişti.

8 0 . U p a n i ş a d l a r ve Risi'lerin A r a y ı ş ı : İ n s a n K e n d i D a v r a n ı ş l a r ı n ı n "Meyvel e r i " n d e n N a s ı l K u r t u l a b i l i r ? — B rahm an a I ar 'd a Veda tanrıları k ö k t e n değer y i ­ timine ugratılırken, Prajâpatı ö n e çıkarılmıştı. Upanişadlar'ın yazarları b u süreci s ü r d ü r ü p tamamladılar. Ama daha da ileri gittiler: Mutlak güç sahibi kurban tö­ reninin de değerini d ü ş ü r m e k t e d u r a k s a m a d ı l a r . Bazı U p a n i ş a d metinleri,

âtman

ü z e r i n e medilasyoua girilmeden yapılan kurban töreninin eksik kaldığını ileri s ü ­ rerler.

79

Ç a n d o g y a U p a n i ş a d ( V I U , 1, 6), "davranışlarla (.karman) kazanılan dünya

nasıl ölecekse," aynı şekilde kurbanla elde edilen d ü n y a n ı n da öleceğini kesin b i r dille ifade eder. Maitri Upanişad'a göre (1, 2, 9-10), k u r b a n ı n ö n e m i üzerine ha­ yaller kuranlar acınacak d u r u m d a d ı r ; çünkü h a y ı r işlerinin göklerde kendilerine sağladığı gözde yerde ç o k m u t l u olduktan sonra, yeniden y e r y ü z ü n e d ö n e c e k veya daha aşağıdaki bir d ü n y a y a ineceklerdir. Gerçek b i r rişi için artık ne tanrılar ne de ritüelleri ö n e m l i d i r . Onun ü l k ü s ü , U p a n i ş a d l a r ' ı n en eskisi olan

Brhadâranyaka

tarafından aktarılan duada (1, 3, 28) hayranlık u y a n d ı r a n bir biçimde ifade edil­ miştir: "Beni var olmayandan (asat) varlığa (sat) g ö t ü r , beni karanlıktan ışığa gö­ tür, beni ö l ü m d e n ö l ü m s ü z l ü ğ e götür!" U p a n i ş a d l a r ' d a patlak veren tinsel krize, kurban t ö r e n i n i n "güçleri" üzerine y ü r ü t ü l e n d ü ş ü n c e çabaları y o l a ç m ı ş olmalıdır. Prajapati'nin k u r b a n ı n erdemiyle yeniden o l u ş u p k e n d i "kişisine" (âtman)

k a v u ş m a s ı gibi, kurban rahibinin de r i -

tüel d a v r a n ı ş l a r (lîniTriön) aracılığıyla psiko-fizyolojik işlevlerini " b i r l e ş t i r d i ğ i n i " ve kendi "Benhgi"ni inşa ettiğini g ö r m ü ş t ü k (§ 77). Brârıma/jaİar'da harman teri­ m i , ritüel etkinliğine ve onun ( k u r b a n ı sunan, ö l d ü k t e n sonra tanrıların dünyası­ na eriştiğine g ö r e ) yararlı sonuçlarına işaret eder. Ama ritüelin " n e d e n - s o n u ç " sü­ reci üzerinde d ü ş ü n ü l d ü ğ ü n d e , her eylemin sınırsız b i r neden-sonuç dizisi içine katıldığı, b u n u n tek nedeninin de her eylemin bir sonuç sağlaması o l d u ğ u n u n k e ş ­ fedilmesi kaçınılmazdı. Karman'daki evrensel nedensellik yasası bir kez kabul edildikten sonra, kurban t ö r e n i n i n kurtarıcı, selamete erdirici etkileri ü z e r i n e k u ­ r u l u kesin g ö r ü ş l e r yıkıldı; ç ü n k ü "ruh"un ö l ü m d e n sonra Gök'te var o l m a s ı , kurban s u n a n ı n ritüel etkinliğinin bir sonucuydu. Ama onun b ü t ü n hayatı boyun­ ca gerçekleştirdiği d i ğ e r t ü m davranışlarının ü r ü n l e r i nerede " g e r ç e k l e ş i y o r d u ? "

Maitri Up. I , 1. 291


D İ N S E L İNANÇLAR VR DÜŞÜNCELER T A R İ H İ - ı

O halde, d o ğ r u y a p ı l m ı ş rimel etkinliğinin ö d ü l ü olan ö l ü m d e n sonra m u t l u l u k verici v a r o l u ş u n bir sonu olmalıydı. Peki ama o zaman bedenden ayrılan "ruh'a (atman) ne oluyordu? Hiçbir durumda onun tamamen yok olmasına olanak yok­ t u . Geride daha hayatta gerçekleştirilmiş sayısız davranış kalıyor ve bunlar belli "sonuçları" olması gereken sonsuz sayıda "neden" o l u ş t u r u y o r l a r d ı ; başka bir de­ yişle bu sonuçlar burada, y e r y ü z ü n d e k i yeni bir varoluşta veya b a ş k a bir d ü n y a d a "gerçekleşmeliydi." S o n u ç k e n d i l i ğ i n d e n ortaya çıkıyordu; Yeryüzü dışı bir öteki d ü n y a d a , ö l ü m s o n r a s ı n d a k i m u t l u l u k veya mutsuzluk verici b i r v a r o l u ş t a n ya­ r a r l a n d ı k t a n sonra, r u h yeniden bedenlenmek z o r u n d a y d ı . Bu, " r u h g ö ç u " (UmaStifi}, satnsetra) yasasıdır ve bu yasa bir kez keşfedildikten sonra H i n t dinsel vc fel­ sefi d ü ş ü n c e s i n e , hem "Ortodoks" hem de heterodoks akımlara (Budizm ve Caynacılık) egemen o l m u ş t u r . Samsam terimi yalnızca Upanişadlar'da görülür. Öğretinin "kökeni" ise b i l i n ­ memektedir. R u h g ö ç ü n e inanç, b o ş u n a b i r çabayla, Âri olmayan u n s u r l a r ı n etki­ siyle açıklanmaya çalışılmıştır. K ö k e n i ne olursa olsun, bu keşif v a r o l u ş hakkın­ da k ö t ü m s e r bir g ö r ü ş açısını öne ç ı k a r m ı ş t ı r . Veda çağı insanının ü l k ü s ü - 1 0 0 yıl y a ş a m a k v b - artık zaman a ş ı m ı n a u ğ r a m ı ş t ı r . Hayat kendi içinde mutlaka "kötülüğü" temsil etmez, ama b u n u n k o ş u l u hayalı karman bağlarından kurtulma­ n ı n b i r aracı olarak k u l l a n m a k t ı r . Bir bilgeye yakışan tek amaç k u r t u l u ş u n , moksa h i n (eşdeğerli diğer birkaç terimle [muhli vb] birlikte H i n t d ü ş ü n c e s i n i n anah­ tar sözcükleri arasında yer alan bir terimdir) elde edilmesidir. Madem k i dinsel ya da dindışı her davranış (karman),

ruhgöçıınü (inmsöra)

g ü ç l e n d i r m e k t e ve kalıcılaştmnaktadır, k u r t u l u ş ne kurbanla, ne tanrılarla kuru­ lan yakın ilişkilerle, hatta ne de çile veya hayır işleriyle sağlanabilir. Rısi'ler, çe­ k i l d i k l e r i inzivalarda, kurtulmak için başka yollar arıyorlardı. Daha önce Vedalar'da ve B râhm analar 'da da yüceltilen, lıiigı'nin ö l ü m sonrası koruyuculuk değeri ü z e r i n e d ü ş ü n c e çabalarıyla önemli bir keşif yapıldı. Tabii kı B râ h manalar 'm ya­ zarları ritüel işlemlerinde örtülü olarak bulunan benzerlikler konusundaki (içrek) bilgiyi kaynak alıyorlardı. Brahmanalar'd, g ö r e , insanları "ikinci ölüm"e m a h k û m eden, kurban töreninin gizemleri konusundaki cehaletti. Ama ıfşı'ler daha da i l e n gittiler; "içrek bilgi"yi n t ü e l ve teolojik b a ğ l a n ı m d a n kopardılar; artık "irfanın", gerçekliğin derindeki yapılarını ortaya çıkararak mutlak hakikati yakalayabileceği düşünülüyordu

Böyle bir " i l i m , "

insanların (Brahman al ar'da " erginlenmeyen -

ler"in) payına d ü ş t ü ğ ü tasavvur edilen "cehalet'l (avidya) sonunda tam anlamıyla yok edecekti. Kuşkusuz metafizik t ü r d e n bir "cehalet" söz konusuydu, çünkü bu

292


lj AUTA MA 1İUDHATMN ÛNCti HİNDİSTAN

cehalet g ü n d e l i k deneyimin ampirik gerçeklerine göre değil, nihai gerçekliğe g ö ­ re belirlenmekteydi. Hint felsefi söz dağarında avidya terimi, "metafizik t ü r d e cehalet' anlamında ö n e çıkmıştır, Avidya nihai gerçekliği gizliyordu; "irfan" (gnosis) hakikati, dola­ yısıyla gerçek olanı onaya ç ı k a r ı y o r d u . Belli bir g o r u ş açısından, bu "bilmeme" "yaratıcıydı"; İnsan v a r o l u ş u n u n yapılarını ve dinamizmini y a r a t ı y o r d u .

Avidya

sayesinde insanlar sorumsuz b i r v a r o l u ş içinde, davranışlarının (karman)

sonuç­

larım bilmeden yaşıyorlardı. T u t k u l u araştırmalardan ve zaman zaman ani ilham­ larla a y d ı n l a n a n duraksamalardan sonra risiler, kiiımtın'ın "birinci nedeni'ni ve dolayısıyla

r u h g ö ç ü n ü n k ö k e n i n i ve dinamizmini avidya

içinde

tanımladılar.

Ç e m b e r artık t a m a m l a n m ı ş t ı ; Cehalet (avidya) "nedeıı-sonuç" yasasını

(karman)

"yaratıyor" veya g ü ç l e n d i r i y o r , karman da kesintisiz yeniden bedenlennıe dizisi cezasını (samsâra)

veriyordu. Neyse k i irfan (inana, vidya) sayesinde bu cehennemi

ç e m b e r d e n k u r t u l u ş (mokşa) m ü m k ü n d ü , ileride göreceğimiz gibi, başka gruplar veya okullar, yoga tekniklerinin veya mistik sofuluğun da kurtarıcı erdemleri o l ­ d u ğ u n u ileri s ü r ü y o r l a r d ı . Erken bir donemde Hint düşüncesi k u r t u l u ş a götüren farklı "yollan" (morga) b e n z e ş t ı n n e y e k o y u l d u . Bu çaba birkaç yüzyıl sonra BJıcıgttvaıi-Giiü'da ( M O IV. yüzyıl) açıklanan m e ş h u r sentezle s o n u ç l a n d ı . Ama henüz yeterince s ist e mleş t irilme m iş olsa da, Upanışadkır z a m a n ı n d a gerçekleştirilen b i r keşif olan avidya-karman-i.ams.3ra

yazgısal dizisinin

ve

bunun d e r m a n ı

olan

"irfan," metafizik nitelikteki bilgi (jnâna, vidya) sayesinde k u r t u l u ş u n (moksa) keş­ finin, daha sonraki Hint felsefesinin Özünü o l u ş t u r d u ğ u n u ş i m d i d e n belirtmekte yarar var. En önemli gelişmeler k u r t u l u ş yollarına ve paradoksal b i r biçimde bu k u r t u l u ş t a n yararlanacağı d ü ş ü n ü l e n "kişi"ye (veya "nracı"ya) ilişkindir.

8 1 . Â t m a n - B r a h m a n Ö z d e ş l i ğ i ve "İç İ ş ı k " D e n e y i m i — Önce r/silerin niyetini ve ö z g ü n l ü ğ ü n ü kavrayabilmek için, süreci bilerek b a s i d e ş t i r d i k

En eski Upani-

şadlar'da, " b i r ç o k farklı y ö n t e m ayırt edilmektedir. Bununla birlikte b u farklılık­ 0

lar ü z e r m d e fazla durmaya gerek yoktur; ç ü n k ü Brah/flct/ıa'rır'da egemen olan ö z ü m s e m e ve b e n z e ş t i r m e sistemi Upanişadlar'da da geçerliliğini

korumaktadır.

Merkezi sorun açık ya da ö r t ü l ü b i ç i m d e her metinde yer almaktadır. Söz konusu olan, i l k Varlığı, Bir/Bütün'ü fark etmek ve anlamaktır; d ü n y a y ı , hayatı ve insa­ n ı n yazgısını yalnızca o açıklayabilir. O, Rig Veda'dan beri, m e ş h u r ilahinin (X,

8 0

Yani nesir Upanişadlar ûian Erili ad aran yaka, Çândogya, Aitoreya, Kauşıtâki, Taittiriya, Bunlar büyük olasılıkla MÖ 800-500 arasında yazılmışlardır. 293


DİNSEL 1NANÇ1.AIÎ VE DCŞDNCFJ.RR T A R İ H İ - I

129) tad ekam'ıyin

- " B i r " (cinsiyetsiz)- özdeşleştirilmişti. Brâhmanalar

ona Prajâ-

pati veya Brahman adını verir. Ama bu skolastik eserlerde, İlk Varlık kozmik kurbanla ve ritüel kutsallıkla ilişkiliydi. Kişiler o n u , irfanın y ö n l e n d i r d i ğ i b i r meditasyonla yakalama uğraşına girdiler."

1

İlk Varlık tasavvur edilemez, sınırsız, ezeli ve ebedidir; hem Bir, hem Büt ü n ' d ü r , d ü n y a n ı n "yaratıcısı" ve "efendisi"dir. Kimileri o n u g ü n e ş t e , ayda, sözde vb b u l u n a n " k i ş i ' d e (puruşa),

başkaları ise d ü n y a y ı , h a y a t ı ve b i l i n c i ayakta tutan

"sınırsız (varlık)" t a arıyorlardı. İlk Varlığa verilen isimler arasında, en başından itibaren öne çıkan Brahman oldu. Çândogya Upanişad'ın m e ş h u r bir b ö l ü m ü n d e (111, 14, 2-4), Brahman " b ü t ü n d ü n y a " olarak betimlenir, ama yine de tinsel nite­ liktedir; "hayat onun bedenidir, biçimi ışık, r u h u uzaydır;" b ü t ü n davranışları, istekleri, k o k u l a r ı ve tatları vb içinde barındırır. Ama aynı zamanda "bir darı ta­ nesinden, bir hardal tanesinden daha k ü ç ü k olan ve benim y ü r e k t e bulunan at­ man'imdir" ve bununla birlikte "yerytızünden daha b ü y ü k , havadan daha b ü y ü k , b u d ü n y a l a r d a n daha b ü y ü k t ü r . " "Bütün davranışları, b ü t ü n istekleri içinde barın­ dıran . . . b ü t ü n b u d ü n y a y ı içinde b a r ı n d ı r a n ... b u benim y ü r e k t e k i â i m a n imdir; bu Brahman'dır. Ö l d ü ğ ü m d e ben de onun içine g i r e c e ğ i m . "

Yajnavalkya da "ye­

rin içinde oturan, ama yerin bilmediği, bedeni yer olan ve yeri içeriden denetle­ yen" varlıktan s ö z eder ve onu "iç denetleyici, ö l ü m s ü z c ı t / n a ı l a Özdeşleştirir.

Tıpkı Rig Veda'daki (X, 90) Puruşa gibi, Brahman da hem içkin ("bu d ü n y a " ) , hem aşkın bir varlık olarak ortaya çıkar; hem evrenden ayrıdır hem de k o z m i k gerçeklikler içinde her zaman mevcuttur Ayrıca atman olarak İnsanın y ü r e ğ i n d e yaşar, b u da gerçek "Benlik" ile evrensel Varlık arasında özdeşlik o l d u ğ u n u göste­ rir. N i t e k i m ö l ü n c e , "bilenin" âtman'ı

Brahman'la birleşir; diğerlerinin, a y d ı n l a n ­

m a m ı ş olanların r u h l a r ı , r u h g ö ç ü (samsâra)

yasasını izlemeye devam

edecekler­

dir. Ö l ü m d e n sonraki v a r o l u ş u n y e r y ü z ü n e d ö n m e d e n s ü r d ü r ü l m e s i üzerine b i r -

Bununla birlikte Upaıüşadlar'daki railerin Vedalar çağındaki "fakılar'in ve şair-filozoflann ardıllan olduklarını unutmamak gerekir. Bir açıdan Upamşadlar'ın ana sezgilerinin sistemli olmayan bir biçimde Vedalar'da da bulunduğu söylenebilir. Örneğin "tin" = "tan­ rı" = "gerçek" = "ıjık" denklemi. Kış, Gonda, The Vision oj the Vedic Poels. s. 40 vd, 272 vd. " Aynı Upanişad'ın birhnşka bölümünde (VI, 1-15), bir hoca, oğlır İvetakccu'ya evrenin vc tnsanın İlk Varlık tarafından yaratılışını açıklar; Yaratılıştan sonra. Varlık kozmik böl­ gelerin ve insan bedeninin içine yerleşir, o su içinde erimiş bir tuz tanesi gibidir. Atman in­ sanın içindeki tannsal tözü temsil eder. Ve ders şu meşhur ifadeyle sona erer: "Sen O'sun (tut tvöiıı asi), Svetaketvt!" Brhadâranyaka Up., III, 7, 3.

H

i

294


UAUTAMA UUDI lA'DAN ÖNCE HİNDİSTAN

çok kuram ayırt edilmektedir. Bazılarına göre, "beş a t e ş ' l n içrek simgeselligini anlayanlar,

84

"Şimşeğin d ü n y a s ı n a varıncaya kadar çeşitli kozmik

geçerler. "Tinsel bir kişi"yle orada karşılaşırlar (puruşa rnânasah,

bölgelerden yani "tinden

d o ğ m u ş olan") ve b u kişi o n l a n Brahman'ın dünyalarına kadar g ö t ü r ü r . Orada uzun s ü r e yaşayacaklar ve bir daha geri d ö n m e y e c e k l e r d i r . Bu kuram farklı mis­ tik sofuluk okulları tarafından değiştirilerek yeniden ele alınacaktır. Ama başka yorumlara g ö r e , â t m a n ' ı n ö l ü m d e n sonra evrensel Varhk'la (Brahman) b i r l e ş m e ­ si, bir anlamda "kişiye ait olmayan bir ö l ü m s ü z l ü k " o l u ş t u r u r : 'Benlik' i l k kayna­ ğına, Brahman'a karışır. Âtma/ı-Brahman özdeşliği üzerine medilasyonların b i r " m a n t ı k y ü r ü t m e " zin­ ciri değil, "tinsel bir çalışma" o l u ş t u r d u k l a r ı n ı belirtmek gerek. Kendi Benliğinin y a k a l a n m a s ı n a bir "iç ışık" (aniah-jyotih) deneyimi eşlik eder ve ışık hem

âr-

man'm hem de B r a h m a n ' ı n en m ü k e m m e l imgesidir. Kuşkusuz eski b i r gelenek söz konusudur; ç ü n k ü Vedalar çağından beri g ü n e ş veya ışık, Varlığın, T i n i n , ö l ü m s ü z l ü ğ ü n ve d ö l l e m e eyleminin epifanileri olarak kabul edilir, Rig Veda^a göre ( I , 115, 1), G ü n e ş her ş e y m hayatı veya âtman'ı, ö l ü m s û z l e ş i r , ışığa ulaşır ve tanrıları b u l u r l a r .

ös

benliğidir.

03

Sama içenler

Ama der Cândogya Upanişad

( I I I , 13, 7), "bu g ö ğ ü n ve her şeyin ötesinde, daha yükseği olmayan en y ü k s e k d ü n y a l a r d a panldayan ışık, aslında insanın içinde parıldıyan ışıkla (aııtah aynıdır."

87

puruşa)

Brhadaranyaka Upanişad' da (IV, 3, 7) atman, i n s a n ı n y ü r e ğ i n d e , "yü­

rekteki ışık" suretinde bulunan "kişiyle" özdeşleştirilir. "Bu d u r u varlık kendi be­ deninden y ü k s e l i p en y ü k s e k ışığa erişince kendi b i ç i m i n d e g ö r ü n ü r .

Atman

odur. O ö l ü m s ü z ve korkusuzdur. O Brahman'dır." * 81

Kurban töreni ateşlerinin öteki dünyanın. Parjanya'nın, bu dünyanın, erkeğin ve kadının yapılanyla benzeşi iril m esi söz konusudur; krş. Briiı. Up. VI, 2, 9-15; G*ind Up. V, 4, 1-10, 2. Satapalha Br.'da (VIII, 7, 2, 16-17) "Işık döllemedir" (jyolir prajanaınan) denir. O "dölleyici güçtür" (Taiit. Som., VII, 1, 1, 1), Ktj, Siade, MephisiopJıeles et VAndfogyne, s. 27; Eltade, "Spirit, Light and Seed," s. 3 vd. Rig Veda V I I I , 48, 3. Cândogya Upanişad (111, 17, 7) Rig Veda'dan iki dize alır, bu dizelerde "Gök'tcn daha yukanda pırıldayan Işığa" düşünceyle dalıp gitmekten söz edilir ve şöyle eklenir: "Karan­ lıkların ötesindeki bu çok yüce ışığa dalıp giderek, tannlann içinde bir tanrı olan Güneşe erişiyoruz." tç ışıkla evrenötesi ışık arasındaki özdeşliğin bilincine vanlmasına, "gelişkin fızyoloji"nin iyi bilinen iki görüngüsü eşlik eder bedenin ısıtılması ve mistik sesler işitil­ mesi (o.g.y.. 111,13, 6). 1

Çândogya Upanişad VIII, 3,4. Mundaka Upamşad'da da (11, 2, 10). Brahman "saf, ışık295


DİNSUL İNANÇLAR Vli n O S U N C B - H İ T A R İ H İ -1

82. B r a h m a n ' ı n İ k i H a l i ve M a d d e İ ç i n d e "Tutsak O l a n A t m a n " m G i z e m i — İç ışıkta deneyimlenevek algılanan Â(man-Brahman özdeşliği, rrsi'nin hem yaratı­ lışın hem de kendi varoluş b i ç i m i n i n gizemini çözmesine y a r d ı m eder. insanın fearman'ın

tutsağı o l d u ğ u n u , ama diğer yandan da ö l ü m s ü z b i r Benliğe sahip o l ­

d u ğ u n u bildiği için, Brahman'da da benzer b i r d u r u m b u l u n d u ğ u n u sezer. Başka bir deyişle, B r a h m a n ' ı n g ö r ü n ü r d e birbiriyle uyumsuz i k i varoluş biçimi olduğu­ nu anlar: "Mutlak" ve "göreli," "tinsel" ve "maddi," "kişisel" ve "kışisiz,"

vb.

Brihadaranyaka Upanişad'da ( I I , 3, 3) Brahman insana i k i ayrı suret içinde g ö r ü ­ n ü r ; bedensel (ve ö l ü m l ü ) ve ö l ü m s ü z . Orta evre U p a n i ş a d l a r ' ı ,

a9

-daha önce R i g

Veda'da da bulgulanan- b u eğilimi daha sistemli bir b i ç i m d e , k o z m i k b ü t ü n l ü ğ ü ve bilinci bir tek ilkeye indirgeme noktasına dek geliştirirler.

Kâtha Upanişad

(özellikle I I I , 11 vd) o l d u k ç a ö z g ü n b i r kozmolojik ontoloji yaklaşımı sunar: Ev­ rensel T i n (puruşa)

en üsttedir; onun altında hem "tinsel" hem de "maddi" alana

katıldığı anlaşılan "tezahür e t m e m i ş " (.avyakla) yer alır; daha da aşağıda Büyük Benlik {manan atma), madde içinde tezahür eden T i n bulunur; onu giderek aşağı inen düzlemlerde d i ğ e r bilinç biçimleri, duyu organları vb izler. Svetâsvatara U p a n i ş a d ' a göre (V, 1), ( ö l ü m s ü z l ü ğ ü sağlayan) bilgi v