Issuu on Google+


Ahmet Altan TEHLİKELİ

MASALLAR ROMAN

CAN YA YINLARı LTD. ŞTİ. Hayriye Caddesi No. 2, 80060 Gal.ltasar:ıy, İstanbul " Telefon: (O-ı12) 252 56 75·252 59 88 . 252 59 89 Fax: 2527233


· Ahmet Altan TEHLİKEL!

MASALLAR


TÜRK.Y AZARLARI

1. b"sım: Ekini 1996 : 2. hasım: Ekim 1996 3. 4.

biısım: Kasım basım: Kasım

1996 19%.

5. basım: Kasım 1996 . 6. hasım: K:ısım "1996 7. basım: Kasım 1996' 8. basım: Kasım 1996 9. basııu: Kasım 1996 tO, b"5]m: Kjsım 1916 11. basım: Kasım 1996 12. basım: Kasını 1996

U. basım! Ka,~ını 1996 . H.

b~,sım: Kasım

1996

15. basın'!: Kasım 1996 16. basım: K:ı.sınt 1996 17. basım: Ar:ılık 1996 18. hasım: Aı':ıhk 1996 19. basım: Aralık 1996 20. basım: Ocak 1997 21. basım: Ocak 1997 '22. hasım: Ocak 1997 23. basım: Oc,ık :997

ISBN 975·510.704.5 . o .Ahmet Altan i C:ın y,ırın1an Ltd. Şti. (1 <)%)

.

Bu kit;ı~, İsı;\phu!'d,ı c,ı.n·r;ıyııı!.uı'nua diziidi, . . Özal B.ısımcviıldc b.ısıld:. (1997) Dizgi: Srrap Kılıç'


AHMETALTAN'IN' CAN YA YINLARI'NDAKİ ÖBÜRKİTAPLARI

DÖRT MEVsİM SONBAHAR i roman. GECEYARıSı ŞARKıLARı / d""m, SUDAKİ İz / romalt.

.

YALNIZLIGIN ÖZEL TARİHİ / roman

AI,mt·t Altau, 1950 yilında doğdu. Ona ve lise öğrenimini çe~itli okullarda dolaşarak tamamladıktan sonra Orta DoğU Teknik Üniversİtesine devam etti, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. -Yirmi dön ya~ında gazcteciliğe başladı. Gece muhabirliğinden, genel yayın müdürlüğüne kadar gazeteciliğin hemen hemen bütün kademelerinde çahjtı. 1987 yılında kÖje yazarı oldu, 1990'da genel yayın müdürüyken gazeteciliğe ara verdi. Çeşitli televizyon prog. ramları hazırladı. Birçok yazısından dolayı yargılandı ve 1995 yılın­ da bir buçuk yıl hapse mahkum edildi. İlk romanı Dört Mevsim Sonbahar 1982'de yayınlandı. 1985'te yayınlanan ikinci kitabı Suda· ki İz, toplatıldı ve müstehcenlikten yargılanarak mahkeme kararıyla yakıldı. Üçüncü romanı Yalnızlığın Özel Tarihi 1991'de basıldı.


Tanrının büyüklüğü,

nedenleri gizlemekte, kralların büyüklüğü, onları bulmakta yatar.

Hazreti Süleyman

5


i

iR

lo~ıanı, bir cinaye.ti t~sarlar gibi tasarladım.

Iyı hazırlanmış bır cınayetten daha mükemmel tek şey varsa o da iyi kurulmuş bir romandır enım için. Yazıyla cinayet arasında, gizli tarikatların ayinlerini andıran, dışarıdakilerin asla göremeyeceği korkunç bir benzerlik olduğuna inanırım, ikisi de tanrı­ nın buyruğuna karşı çıkar, ikisi de hayatı yeni başlaya" cak bir hayat için sona erdirir, ikisi de günahların en büyüğünü içinde barındırır. ' Bütün romancılar gibi ben de bir katil gibi soğuk­ kanlıyımdır; günlerce, aylarca usanmadan plan. yapar, son darbeyi vuracağım yeri hiç acele etmeden belirlerim .. Kitaba başladığımda son satır da kafamda hazır, dolu bir silah gibi patlayacağı anı bekler. Yavaş yavaş o ana doğru ilerler.im. Öbür insanlardan kopup ayrılarak, ancak cinayet işlerken ve roman yazarken duyulan, korkularla, karanlİklarla, ürpertici zevkleı:le, beklenmedik sürprizlerle, maceralarla, bin bir türlü büyülü ayrın­ tıyla dolu o muhteşem yalnızlığın içine dalartm. Bu kitabın benim açımdan öbürlerinden daha deği­ şik olmasının nedeni, her zaman ben kurbanımı bulduğum halde, bu kez kurbanımın beni bulması, romanın yazılmak üzere bana gelmesiydi. Bir başkası için o, koyu renk güneş gözlükleri takmış, siyah kazakiı, içinde kızıl pırı1tllar oynaşan gür saçları olan genç bir kızdı; benim için~e ısrarlı birkaç telefondan sonra gelen bir romandt. Kız bir romana girmek istediğinibiliyordu, bil-

\ \

7


mediği

ise bu romandan nasıl çıkacağıydı, onu yalnızca ben biliyordum· ve ona asla söylemeyecektim, zaten söylemedim de. Zaman, başı dertte olanlar için en tehlikeli zamandı. İstanbul'un ekim başlarında görülen o dalında olgunIaşmış üzüm salkımı rengindeki güneşli günlerinden biriydi. Onun başı dertteydi; daha fenası benim_de başım dertteydi. Dertlerimiz hem benziyor, hem benzemiyordu; o bir erkekleolan sorunlarının çözümünü arıyordu, ben birkaç kadınla olan. sorunlarımın çözümünü. O kendi çözümünü bende bulabileceğine inanıyordu, bense onun benim içinbir çözüm. olabileceğini düşün müyordum bile; aslında ben sorunlarımın çözümünün ne olabileceği konusunda bir fikir sahibi bile değildim, yaptığım işe çözüm aram.k da denmezdi. İçten içe kurtulamayacağımı çoktan kabul etmiş, ağa düşmüş bir balık gibi çırpınıyordum, kurtuluş umudundan kaynaklanan bir çabadan çok içgüdüsel bir çırpınmaydı benimki. Kızın ise bu tür çaresiz çırpınmalarla hiçbir ilgisi yoktu, o kurtulmayı benden daha iyi bilen birisiydi, belki de o kadar rahat kurtulabilmekten sıkılıyordu ve biraz çır­ pınmanın hayatına renk katacağını sanıyordu. . Nerdeyse bütün işlerim ters gidiyordu. Yıllardır çalıştığım reklam şirketinden ayrılmak zorunda kalmış­ tım. Son üç romanımı basan yayınevlerinden ikisi batmış, biri de ort.okullar için din kitapları basarak bat' maktan kurtulmuştu. Kitaplar yazıyordu m, ama benim yazar olduğumu benden başka bilen yok gibiydi, herkesin gözünün önünde durmasına rağmen benim yazarliğım tam bir sır olarak sürüyordu. Reklam şirketinden aldığım yüklüce tazminatımın dışİnda pek param da yoktu, oparayı da, sanki hemen bitirmek ister gibi garip bir hırsla harcıyordum. Hem biraz para kazanabilmek, hem de oyalanabilmek için, yeni kurulmuş bir kamuoyu araştırma şirketinde çalışı-

8


yor, haftanı'n birkaç günii iıe gidip cinayetleri türlerine göre tasnif ediyordum. İnsanlar gibi cinayetlerin de karakterleri, özellikleri, benzerlikleri, kendilerine aİt zamanlan vardı; her ayrı karakter için ayrı bir dosya .çıyordum; katilleri asla yakalanmayacak olan faili meçhul cinayetler en kabank dosyayı oluşturuyordu;sonra sırasıyla aşk için öldürenler, para için öldürenler, hakarete uğradığına inandığı içİn öldürenler, zevk olsun diye öldürenler geliyordu. Cinayetlerle ilgili bilgilerim gittikçe gelişiyordu, artık hangi tür katillerin hangi saatlerde cinayet işledi klerini bile bilebiliyordum. Zaman benim için bir cinayet birimi haline gelmişti artık, saatim e baktığımda işlenen ya da işlenecek bir cinayeti görüyordum yuvarlak kadranın içinde. Mesela, kahn,bıyıklı, esmer adamların, güneydoğu­ nun dar sokaklarında, kahvelerden taşan tavı. şakırtıla­ rının, meyankökü, şırası satan şır.cıların sarı pirinçten' ibriklerinin kapaklarını vurdurarak çıkardıkları şıngırtı­ ların, Kürtçe konuşmaların, polis hoparlörlerinden yükselen marşıarın gürültüsü arasında yürüyen birini, herkesin gözleri önünde ensesipden bir kurşunla öldürüp sonra da herkesin bakışları arasında yürüyerek ortadan kayboldukları 'faili meçhul' cinayetler her gün akpmüstü dörde altı arasında işleniyordu. Her akşam aynı saatte bir ya da iki kişinin o sokaklarda vurulacağını, sı­ cak nedeniyle hızla kahverengileşen bir kan birikimisinin içinde yatacağını, herkesin yerde yatan cesede dehşe,tle bakıp kapı diplerine sığınacağını, kimsenin tanık- , lık etmeyeceğini biliyordum. Akşamüstleri saatime baktığımda, zaman, faili meçhul cinayet zamanı oluyordu ve o saatlerde'hayatta kalmamın Güneydoğu'da değil de İstanbul'da yaşamama bağlı olduğunu bilmek beni hu, ZtlfSUZ ediyordu. İnsanların hayatlarının nasıl sona ere9


ceğinin yaşadıkları kentlere göre belirlenmesi beniin hayata olan güvenimi hiç de güçlendirmiyordu. ""," Aşk cinayetleri ise geceyarısınadoğru" işleniyordu, ciı,ıayet saati geceleyin onla on iki arasındaydı ve büyük bir ihtimalle, sigara dumanı ve rakı kokan küçük bir. odadaki dağınık bir içki masasının başında geliyordu ölüm. Aşk ya da kıskançlık yüzünden cinayeti işleyen (ki bu tür cinayetlerde aşk ve kıskançlık aynı anlamda kullanılıyordu, ölüm yaklaşınca blı iki, birbirine bağlı, ama ayrı duygu tck bir duygu halinde kaynaşıyor\ıu ya da bu iki duygu birleşip tek bir duygu haline gelince cinayet ortaya çıkıyordu), kadınsa, o cinayetler öğleden sonra ve büyük bir olasılıkla, perdeleri hiç açılmayan, eşyaların bir ölü gibi ruhsuz durduğu; yerlerin halısız ve ç!plak olduğu garsoniyerlerde işleniyordu. Para için işlenen cinayetlerin zamanı ise öğleden önceydi, sabah kahvalnsıyla öğlen yemeği arasında, ge-nellikle işyerinde ilk içilen çayın ardından işleniyordu, işleyenler genellikle profesyoneller oluyordu ve bir baş­ kası adma ölümü bir yerden bir yere taşıyorlardı. Akşam yediyle on bir arası ise, bütün ülkedeki birahaneler ve kahvehaneler birer muhtemel cinayet yeri haline geliyordu. Bu saatler hakarete uğradığına inandı­ ğı için öldürenlerin saatiydi, hemen her gün kaçınılmaz olarak ülkenin bir köşesindeki bir birahaneden ya da kahvehaneden bıçaklanmış ya da vurulmuş kanlı bir ceset taşmıyordu dışarıya. Katiller ise çoğunlukla gençlerden oluşuyordu, onlar hakarete uğradığına inanmaya çok yatkındılar. Akşam karanlığında, kapılarının önü, biraz önce yenmiı sosisli sandviçlerin, midye-ekmeklerin sarıldığı yağ lekeli beyaz kağıt parçalarıyla, kırık bic Ll şişeleı:iyle, boşaImış içki" kasalarıyla dolmaya başla­ yan, gürültülü birahanelerin önü.nden geçerken içeride-

10


kiler bana muhtemel katiller v" maktuller olarak gözüküyordu. ',Zevk için öldürenlerin saatleri yoktu, zaman tümüyle onlara aitti" canları istedikçe öldürüyorlardı. Zaman konusunda belirli bir seçimleri bulunmuyordu, ama seçtikleri mekanlar birbirine benziyordu, kaçınıl­ maz olarak hepsi de bu zevki ıssız bir yerde tatmak zorundaydılar, .onun için tenha parkıar, ormanıar, ücra mahalleierin ıssızlapn arka sokakları onların kurbanlanııı aradıklan yerlerdi, cinayet işleme biçimleri de ötekilerden daha değişikti, bazıları kurbanının başına bir naylon torba geçirerek boğuyor, bazıları ırzına geçtikten sonfa kadının çorabıyla boğazını sıkıyor, bazıları öldürdükten sonra kurbamnın bazı parçalarırııkesiyor­ du, aralarından bir tanesi ise öldürdüklerinin gözlerine ve alınlarına birer çivi çakıyordu, onun için ayrı bir dosya açmıştım. Cinayetlerle, işimin gereğini de aşan böyle bir dikkatle ilgilenmem katiL. ruhlu biri olduğumdan değildi, gerçi her zaman bir cinayet işlemeyi, o geri dönüşü olmayan, ölümün meçhul karanlığına açılan Sınırın geçildiği andaki heyecanı ve bir daha Tanrı da dahilhiç kimsenin değiştiremeyeceği bir atılımda bulunmamn gücünÜ yaşamak istenuştim, ama asıl neden o değildi; öldür111enin, yazı yazmanın ve sevi§menin, tari~in ve İnsanlı­ ğın üstüne bina edildiği bu üç muhteşem eylemin birbirine çok benzediğini düşünüyonlum. Öldürmek için o son hareketi yaptığın, bıçağı soktuğun, tetiği çektiğin, bombanın pimine asıldığın, uçağın roket kolumı boşah­ tığın an, y~zıyı yazmak için kalemi kağıda değelirdiğin an ve orgazmın topuklarından kasıklarına yükseldiğini hissettiği n an, o ana kadar olduğun insan olmaktan çı­ kıp bir başka insana dönüşüyordun; hayatm boyunca içinde gezdirdiğin, senin bir parçan olan, ama tammadı­ 'ğın bir başkası çıkıyordu ortaya. Cinayet, yazı ya da se-

11


vişme bittiğinde içindeki tanımadığın' adam, yeniden çıktığı karanlıklara çekilip ortadan kaybollıyordu; cina-

'yet anında, yazı yazarken, orgazma ulaşırken ya§adıkla­ rından hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyordun. O,sı-;" rada yaşananlar sanki senin belleğine değil, bir başka in:;: ' sanın belleğine kaydoluyordu. Katillerin, yazarların've, aşıkların ikinci ve gizli bir belleği daha vardi, cinayetle-, rini, yazılarını ve orgazmlarını, o ,kendilerinden bile, gizli olan belleklerinde saklıyorlar ve o bellek ancak ikinci bir cinayette; yeni bir yazıya başı anıldığında ve, , sevişildiğindeyeniden canlanıyordu. Bu gizli belleğin, cinayet, yazı ve sevişmc anlarında,

ortaya çıkah' o ikinci kimliğin nereye saklandığını, o ikinci kimlik ortaya çıktığında katilin, yazarın ve ;ışığın neler hissettiğini; katillerin, yazarların ve aşıkların ha' yatlarında, hayatlarının en önemli anlarının neden s;m-' siyah bir esrara bürünüp kendilerini o esrarın sahibinden bile gizlediğini merak ediyordum ve bununla ilgili, bu karanlıkahların peşine düşen bir kitap, yazmayı düşünüyor, o karanlık ana, gizli belleğe ulaşmanın hayali- , , ' , ni k u r u y o r d u m . ' . , Benim hayatımdaki ilk hayranım, daha doğrusu ki-. tabımı okuduğunu bana söyleyen ilk kişi ohn genç kız bunlarla ilgili değildi elbette, o sıralarda benim ne 'yaptı, ğııhı, ne hissettiğimi, neler düşündüğümü bilmiyordu. "Son rOmanınızdaki kadın beni anlatıyor, kendimi daha' iyi tanıyabilnıek için sizinle muhakkak tanışmalıyım," demişti, "kendimi ancak böyle çözebileceğimi düşünii-' yorum." Bu sözler, yıllar sonra bir hayran bulduğum için beni çok sevindirmişti, ama kızla buluşmaya ikna' etmemişti.

Kendini arayan bir kadının kişisel bunalımlarını çözebilecek biri gibi görmüyordum kendimi, üstelik kendini arayan kadınlar yeterince çoktu çevremde. Kadınla­ , rın hayat ve aşk dedikleri şeyin aslında sürekli olarak

12


kendilerini aramak, kimliklerini, duygularını soru§turmak, hissettikleri her §eyin derinliğini öğrenmeye çalı­ §ıp bu duygunun gerçek mi, yoksa yapay mı olduğunu ara§tırmak, kısacası kendilerini garip bir tutkuyla didik didik etmek olduğunu öğrenmi§tim. Onlar da, benim gibi, hayatın sırrının kadınlardagizli olduğuna inanıp kendilerini bularakhayatın sırrını çözmeye çalı§ıyorlar, . dı, ama onlar kendilerini bulana kadar ben kendimi kaybedeceğim diye korkmaya ba§lamı§tım; beni kendi derinliklerine doğru çekiyorlar, sonra da beni orada yapayalmz terk ediyorlardı; kendilerini bulmaya meraklıydılar, ama çok da sabırsızdılar, ara§tırma biraz uzadı mı hemen baıka bir şeyle ilgilenip ara§tırmayı ba~ka bir zamana bırakıveriyorlard!. Kendini arayan birini daha hayatıma sokmamaya çok kararlıydım, ama kız benden daha kararlıydı, birkaç telefondan sonra on dakikalığına buluşmaya razı oldum. Bile bile oyalanıp buluşmaya kırk bej dakika geç gitmem hiçbir şeyi deği§tirmedi, kız beni bekliyordu, önünde durdum, ·eğilip arabanın içine baktıktan sonra, sakin hareketlerle arabaya bindi, "Geç kaldınız," dedi; arabayı sürerken özür diledim, biraz dolaştıktan sonra onu bırakmayı dÜjünüyordum, ama nasılolduğunu anlayamadım, konujmaya ba§ladık, oradan buradan konuşuyorduk, böyle tuhaf bir buluşmada olması gereken tedirginlik kısa zamanda geçti. Bu )lrada, kızı bıraktıktan sonra gideceğim randevuya geç kalacağım! anlıyordum, ama geç kalmaya aldırmadığımı fark ettim; kızda ilgimi çeken bir şey vardı ve bunun ne olduğunu bir türlü kavrayamıyordum.

Çok doğal davranıyordu, çok açık sözlüydü, gereğinden fazla dürüsttü ve her jeyin belirsiz, bütün ilişki­ lerin karmakanşık olduğu bu dünyada böyle dümdüz

bir açıklık garip bir karmaşaya yol açıyordu. Karmaşık bir dünyanın . içinde birbirleriyle anlajm~ya çalışan in-

.


sanıarın buldukları şifreler kızın kbnuşmalarına uymuyordu bir türlü, bildiğimiz şifreler anlamlarını kaybedi-

. yorlardı ve şifrelere alışmış biri bu şifresiz ve açık ko' nuşnıa biçimini anlamakt. zorlanıyordu; kızın söyledigi her açık ve dümdüz sözü sanki bir şifreymiş gibi algıla­ yıp çözmeye çalışıyor ve çözemiyordunuz, çünkü şifre­ si yoktu, kız bütün insanların bildikleri şifreleri bilmiyordu. Kendinclen ,bh,) Y'lŞIı olanlarla konuşmaya ali şkın­ dı, kısa bir' zaman sonra benimı~ "senI! diye konuşmaya başlamıştı, benden yirmi yaş genç birinin bana "sen" de" mesi, beni §aşırtmı§tI, an1<1 bu hoşuma da gitmݧti, "siz" yerine "sen" demesi ilişkiyi bir suçortaklığına çevirmiş­

ti, kendimden bu kadar genç biriyle birden samimi .olmuştum.

Yaşına göre çok olgun, kalın bir sesi vardı, gözlerinizi kapasanız büyük bir kadınla konııştuğtınuzu sana. bilirdiniz, ama birden gülünce sesi küçük bir kızın sesine benziyordu, sürekli değişiyordu sesi, bir büyüyor bir küçülüyor, sesin yaşını ve kimliğini bir türlü ele geçiremiyordunuz, iki cümle arasında sesi yirmi yıllık bir zıp~ lama yapıp birden otuz yaşına yükseliyor sonra birden on yaşına iniyordu, ama benim ilgimi çeken yani, yirmi yaşında olmasına rağmen yirmi yaşında bir sesi olmamasıydı. , Yüzü ise, sesinden bile daha deği,kendi, yüzünün çizgilerini insanın belleğin e hapsetmesine olanak yoktu, . bitmemiş bir resim gibi çizgileri sürekli deği,iyordu, yüzü birden büyüyüp bir kadınınyüzü oluyor, sonra bir çocugun yüzüne dönüşüyor, birden yaşı anıyor da bebekle,iyordu ve bunlar aynı insanın yaşı ılı ğı ya da bebekliği değilcli, her değişimde başka ba,ka birilerinin gençliği, kadınlığı, çocukluğu oluyordu; bir saat boyunca dikkatle yüzüne baktıktan sonra bir an gözünüzü kapasanız, belleğinizde tck bir yüz kalmıyor, yalnızca bir

ya

14


.hareket kalıyordu. Bir tck gözlerini hatırlayabiliyordu­ nuz, çünkü gözleri yüzünün en belirgin bölümüydü, çok iri değildi, ama garip bir parıltısı vardı, bir zaman sonra gözlerinin renginin de elayb yejil arasmda çqitli tonlarda dolaşarak değiştiğini keşfedecektim. Onunla konuşmak aynı anda bir dizi insanla konuşmak gibiydi, yanımda oturanın o bir dizi insandan hangisi olduğunu yakalayamıyordum, tek kişilik kalabalık ilgimi çektisanırım, içgüdülerim bütün gücüyle beni uyarmasına rağmen, o bir <lizi insandan tck bir insan yapma ya da o diziyi parçalara ayırıp ayrı ayrı insanlar haline getirme isteği içimde yijkseliyordu. Yazdığım romanın 'kahramanına benzediğini söylemesine rağmen bir edebiyat meraklısı değildi, çok az roman okumuştu. Ben birçok romancının arasından seçilmiş biri değildim, sevgilisiyle çıktığı bir kaçamak yolculuk sırasında rastgele bulup okuduğu bir kitaptı benimki Ve o kitaptaki kadının kendisine benzediğine. karar verip peşime düşmüşü. Kitabı ezbere biliyordu, kitabın kahramanı olan kadından sanki gerçek bir insandan söz eder gibi söz ediyor, onun duygusal değişimlerini anlatan bölümleri özellikle seviyordu. Merak ettiği konuların başında da benim, anlattığım kadını tanıyıp tanıma­ dığım geliyordu, böyle bir kadınvar mıydı ve o kadın neredeydi? "Öyle bir kadın var" deseydim ve bir adres verseydim herhalde beni bırakıp gidecek ve <? kadını bulacaktı. Yıllarca ıssız adada .kalmış birinin, kendi yüzünün ne hale geldiğini görmek için ayna araması gibi bir telaşı vardı, kendine bı:nzeyen kadmı bulmak, o kadın­ da kendini görmek istiyordu. Aslında kendine meraklıydı, bütün dikkati kendine dönüktü, edebiyatla ilgilenmemesi de belki o yüzdendi, kendisine benzemeyen hiçbir şeyonun ilgisini çek miyor, kendisine benzediğini düşündüğü her şey ise onu çıldırtıyordu; kendini bulamadığı romanlar onun için 15


önemsizdi; benim romanıma böyle delice bayılıruisi ise kendine benzetmesindendi. . . Benim içinse macera tamamen tersineydi;ben'tanı­ dığım bir kadını değil, kafamda yarattığım bir ka'dını anlatml§tım ve anlattığım kadını, anlattıktan sonra buluyordum. Doğrusu anlattığım kadının gerçeğinin neye benzediğini. de çok merak ediyordum, ama bu kıza'ben­ zediğini hiç dü§ünmemiştim. Benim anlattığım kadın bu kızdan en aşağı on bes-yirmi yaş büyüktü, çok daha zengin, toplumda kabul görmüş, çok yapmış bir kadın' dı, bütün yaşadıklarından sonra aşkı; gerçekduygtiyu ve coşkuyu bulamamanm sancısını çekiyordu,bütün hayatı boyunca yalnız olduğunu keşfediyordu ve ruh hali çok değişken biriydi, o değişkenlik arasından kendi gerçek yüzünü bulmak istiyordu, aşık olamayan, hiç , kimseye bağlanamayan, hem aşık olmak isteyen,hem .de aşık olmaktan, birisine bağlanmaktan deli gibi,körkan bir kadmdı. Romanımda anlattığım gibibir,kad,ınla bi dikte olmak istemezelim doğrusu, ürkütücübir".kF dındı benim anlattığım, hem erkeklere aldırmıyor, hem' de, çılgınca kıskanabiliyordu; hem şefkatliydi, hem.' de taş gibi duyarsız olabiliyordu; genç bir kızm böyk, bir kadmla.ne ilgisi olabileceğini bir türlü anlay.mıyor, dum, kız ise o kadınm kendisine benzediğini söylüyordu durmadan. ' , Ben, evinde yaptığı hesaplarla gökyüzüıiün derin: 'liklerinde bir yıldız bulunması gerektiğini saptadıktan sonra teleskopla baktığmda, söylediği yerde söylediği yıldızı gören bir astronom gibiydim, anlattığım kidın doğru çıkmıştı, anlattığım gibi biri vardı, ama.' benim anlattığımdan yirmi yaş daha gençti. Görünüşü de be~ nim kafamdaki kadına benzemiyordu; ben; kızıl saçlı; 'uzun boylu, çizgileri OlUrmuş, gençliğini geride bırak' maya başladıkları yaşlarda kadınlarda görülen o olgun kadını


pınltıyı cildinde ta§ıyan bir kadın dü§ünmü§tüm, bu ise sesi ve yüzü sürekli deği§en genç bir kızd!. Balkanlı büyük bir ailenin kızıydı, ailesinde derebeyleri ve §eyhler vardı, "Sen bir sultansm öyleyse," deyince önedoğru bükülüp çocuk kahkahalanndan birini attı, sonra bir ara annesinin kendisine masallar anlattığı­ nı söyledi. Küçük bir çocuk gibi annesinden masallar dinleyen, kendini kırk ya§ındaki bir roman kahramanı­ na benzeten, aslında çok içine kapanık olduğunu söyleyen ve kendisinin iki misli ya§ındaki bir yazarla sokaklarda bulu§maktançekinmeyen birisiydi; halinde beni tedirgin eden bir §ey vardı, bir ba§kasının bedeninde ya§ayan yabancı bir ruh.. gibiydi, kendi kendine benzemiyordu ve bir roman kahramanına benzediğini dü§ünü,yordu. , , Garip bir elli dakika ya§adık arabanın içinde, bu arada kentin' içinde dola§tık durduk, deniz kenarların­ dan, caddelerden, sokaklardan geçtik; hiç dı§arıya bakmıyordu ya da gördüklerinden hiç etkilenmiyordu, gördükleri hakkında tek bir yorum bile yapmadı. Sonra onu havaalanına yakın bir yerde bıraktım, geldiği kente dönecekti. O günlerde çevremdeki kadınlar bir ku§ sürüsÜ gibi , havalanml§tı, hangikrinin uçup gideceğini, hangilerinin geri dönüp yeniden benim dallarıma konacağını bilmiyordum ve giderken hep yaptıkları gibi gittikleri için benim kendilerinden özür dilememi istiyorlardı. Terk edilen bendim, özür dilemesi gereken de bendim ve i§in en anlayamadığını yanı, onları av urmak zorunda olan da bendim;ben,i terk ettikçe bana daha çok bağlanıyor, lardı ve ili§kiler bittikçe daha çoğalıyorlard!. Ben terk edildiğim için hem acı çekiyor, hem de vicdan azabı duyuyordum, içinden çıkılmaz bir ağa dü§mü§tüm Ve kadınlar bu ağları sıkl§tırmakta çok ustaydılar. Ben de kendimi garip bir cinselliğe kaptırmı§, bir dir sevi§me hastalığına tutuln1\J§wm, kadınlar beni duyTehlikeli Mas:ılbr

17/2


gu ağlarının içine doğru çektikçe ben cinselliğe doğru kaçıyoreium, cinsellik bir tür uyuşuınıcu gibi "cılenmı ve sıkıntılarımı yatıştırıyordu. Şirketten ayrıldıktan sonra yaptığım ilk iş, aldığım tazminatla çok geniş bir eV tutmak olmuştu, henüz Ojya almamıştım, ama boş ve kocaman evin içinde dolaşmak hoşuma gidiyordu, eşya almak için de acele etmiyordum. Her cidaya bir telefon koymuştum, telefon çalınca boş evin bütün odalarında inanılmaz bil' çmlama başlı­ yordu. O günlerde telefon sesini çok seviyordum; hayatının bir döneminin bittiğini ve yeni bir dönemin açıldı­ ğını hisseden herkes gibi bende de burulduk, kaygı ve beldenti artmıştı; telefon sesleri beni geleceğime bağlı­ yordu, ama aynı telefonlar geçmişimin benden kopmasını da önlüyordu, geçmişle geleceğin iç içe olduğu o tuhaf geçiş dönemlerinden biriydi işte. O garip oyunları da o sıralarda ke,fettim. Bir zaman, beni terk eden kadınlarla bir kez daha ,evişmek için peşlerinden koşttıktan, beni terk etmekten vazge'çenlerle yeniden bir araya gelmeyi kutlamak için seviş' rilnen, yeni tanıştıklarımla eski sevgilileri unutmak için yattıktan sonra bildiğimiz sevişmelerden sıkıldım. Başı, ortası, sonubelli bir hikayeyi sürekli okumak gibi seviş­ meler de ezberlenmeye başlamıştı. Yeni hikayeler bulmanınzamanı geldiğine karar verdim ve sevişmdcri parçalamaya koyuldum. Bu, o garip dönemin en eğleıı~ celi kısmıydı bence. Kadıııları baştan çıkarmaya çalışı­ yor, ama asla onlarla yatmıyordum, hcl' biriyle sevişme­ nin bir parçasıııı yaşıyordum; kadınlarla duygusal ilişki­ leri sıyırıp atmıştım bayatıından. -Karşılaştığıın bütün o kadınlan ne tür cinayetlci' iş­ leyebileceklerini düşünerek sınıflaraayırıyordum, aralarında gizli bir örgüte girip tanımadığı bir adamı ensesiiı' den' vuracak biri olduğunu sanmıyordum, bt! sanki erkeklere özgü aşağılık bir cinayet türüydü, para için vu-


rabilecek olanları bazen orospuların arasında görüyordum, öyleleriyle karşılaşınca ';caba beni evde param için öldürürler mi diye düşünüyorduın, sevdikleri için öl. dürmeye yatkın oJanlar daha fazlaydı, zevk için öJdüre. bilecek olanlar, en azından benim o gruba koyduklanm ise bana en çekici gelenlerdi. Bu yeni gelen kızı ise bir gruba sokamamıştım, sürekli değişen yüzüyle her an bir gruptan öbürüne geçiyordu gözümde. Kızla buluştuğum gün de bir kadınla randevtını vardı. Kızı bıraktıktan sonra, bin bir özür ve gerekçeyle ve epeyce geçblarak gittim buluşmaya. Çok önceden ta1l1şıyorduk, ama birbirimizi yeni keşfetmiştik, arada sı­ rada buluşup yemek yiyorduk. Onu asla evime davet etmiyOrdum, o zaten beni davet edemezdi, çünkü evliydi. Sevişmeleri parçalamanın en iyi yolunun gülmek olduğunu fark etmiştim; bu, sevişmenin çok ciddi yapıl­ dığını keşfetmemle aynı zamana rasdamışt!. Kadınlara gülerek seks hikilyeleri anlatıyordum, özellikle de kerhaneleri. Bütün kadınlarda, kerhanelere, randevuevlerine, canlı seks gösterisi yapan dükkanlara karşı inanıl­ maz bir merak vardı ve benim onların merak ettiği her . şey konusunda bilgim bulunuyordu, hepsini dolaşmış­ tım, sıradan kerha.iıderdeki köylü orospuların da, randevuevlerindeki. gecekondulu kızların. da, Avrupa'yı dolduran seks dükkanıarındaki UzakdoğUlU 'yaratıkla­ rın da neler yaptıkbnnı çok iyi biliyordum, çünkü o sı­ ralarda ocalan da epeyce gezmiştim. Ayrıca tclcfonum geceleri teleloz çağırmakiçin de qok iyi bir aletti ve bir· defter dolusu mımaram vardı. O kızlarla istediğim her oyunu oynuyordum. ' Bir keresinde bir oyunc'ak görmüştüm, bir demir çubuğa gümüş bnatlı küçük melekler takmışlar, meleklerin baş kısmına gelen küçük bir oyuğa d~ minik mumlar yerleştirİnişlerdi, mumlan yakınca ısı111n etkisiyle

19


bir hava alumı oluyor ve küçük melekler kanatlarını açarak çubuğun çevresinde, ,çmgırak sesleriyle dönmeye başlıyorlardı; benim hayatım da o oyuncağa benziyordu; meleklerin yerine orospuları koynıujtum, çıngırak-' lar çalarak dönüp duruyorlardı, orospulardan sıkılınca da henüz orospu olmamıj olanların pqine dÜjmüjtüm, O gün bulujtuğum kadm büyük bir jirketinmüdürüyd\.\ ve i§İnc uygun bir görüntüsü vardı, benim ,cn

çok hoılandığım tarza sahipti, yüksekçe fopuklu ayakkabılar, çokıık clbiscler, seçkin bir parfüm, bakımIı saçlar ve ciddiy'et, En azgınlarının en ağırbajlı görünenler olduğunu anlamııtım o sıralarda, O kadın bana bu inancımm doğruluğunu kanıdı-' yordu her seferinde, o gün de bedenimin her yanında ayrı bir zevk ve sızı duyarak ayrıldım ondan, '

20\


II

iG-' i

eceleyin eve döndÜğÜmde o gÜn öğleden sonra bulu§tuğum kızm tamamen aldımdan çıkmı, olduğunu fark ettim, o benim hayattaki tek hayrammdı ve hayranlarla yazarların bir araya gelmemesinden yanaydım, çÜnkÜ böyle bulu,malar genellikle 'hayal kırıklığıyla biterdi, ayrıca kız çok gençti ve çok fazla konuıacak konumuz olduğunu, sanmıyorclum, ama birden kendi yazdığım kitabı merak ettim, basıl­ dıktan sonra Ilir daha okumamııtım. Nasıl bir kadım yazdığmu biliyordum tabii, ama' aradan geçen yılların da etkisiyle ayrıntıları unutmuş­ tum. Zaten o kitabı ben de dahil hatırlayan kimse yoktu ve kız şimdi bana o kitabı yeniden hatırlatıyordu. Boş odalardan'birine yığılmı§ kitapların arasmdan kendi yazdığımı 'buldum, ÜstÜnde kendi adım yazılı olan kitap tÜmÜyle yabancıydı bana. Üstündeki ad, kendi adım olmasına rağmen bana bir yabancınııı adı gibi geliyordu. Herhalde, biraz da, yaşadığım başarısızlığı , unutmak isteğiyle, kitapla ili,kilerimi koparmıştım. , Cinayet 'nını hatırlamayan bir katilin cinayet mahallinde dolaşması gibi kendi kitabımı okumaya başla­ dım, önceleri cümleler takılıyordu gözÜme, bu dimle şöyle yazılmalıydı, burada şu sözcük daha iyi giderdi gibi hoşnutsuz bir dikkatle okuyordüm, sonra yavaş yavaş kendi yazdığım kadııı ilgimi çekmeye başladı. 21


Garip bir kadını anlatmış olduğumu fark ederek anlattıldarımm çoğuna ja§ıyordum, bir kadın hakkında böyle şeyler bildiğim; doğrusu hatırlanııyordum. Birisi adımı kullanarak benim hiç bilmediğim şeyler yaznuş, bir kadını anlatl)l1ştı ve ben öyle bir ka- . dın tanımıyordum. Kitabın kadın kahramam Zübeyde, bu adı nereden bulmuştim onu da hiç anlayamadım, bir yerde hayat hakkındaki düşüncelerini anlatıyordu: 'Hayat sanki benden kaçıyar; nereye gitsem orada her şeyin öldüğünü, kime dokunsam cansızlaştığl111 hissediYOrlım, hayan ve canlılığı bulacağım bir başka yere ko"uyonım, benim ayrıldığım yerde sanki hayat yeniden ba,lıyor ve benim yeni gittiğim yerde her şey ölüyar; hayatın hep benim olmadığım yerlerde yaşandığını düşündüğümden büüin· zam,ı111m, bir yerden bir yere koşturarak, hayatı aramakla geçiyor, ama onu yakalayamıyarlım; ba,kalarının ya§adığll1t ben yaşayamıyorum, bu yüzden birlikte olduğum her şeyden ve herkesten sı-. kdıp hep ıızaklardakini özlüyorum, uzaktakiler hep uzak, yakındakiler hcp ölü, benim olmadığını yerlerde İnsanların neler yaşadığı ise benim -için bitmeyen bir'

sanki benim

merak ... '

.

Evdeki bütün lj\klan yakıp cila ye ahşap kokan parkelerin üstüne yatnlıştını, kitabı göğsüme koydum, ben bıınıan niye yaznıııtını? Elindeki her şeyden sıkı- . Ian, ele gcçiremcdigi her şeyi özleyen, böylesine huzursuz ve daima huzursuz kalacak biri olabilir miydi gerçek hayatta? Ben bunları nasıl uydurmuştum? Böyle bi-· rine rastlamak hele böyle birine "şık olmak insanın felaketi olurdu, ama bu kadının garip hastalıklı bir çekiciliği olduğunuel" seziyordunı. Bir an kapıdan benim yaz~ dığıIT1 kadının gireceğini ve ona aniden, aşık olup korkunç acılara yuvarlanacağımı sanclım, kitabı hem.en·kap:Htım.


Yazdıkbrım beni korkutmuştu. Korkmakt" haklı olduğumu daha sonra anlayacaktım. Bu kadını anlatan satırları yazarken neler düşündü­ ğümü,

neler hissettiğimi hatırlamaya çalıştım, ama bir türlü hatırlayamıyordum. İçinde soluk hayallerin dolaş­ tığı gri bir boşluk vardı beynimde, o solgunhayallerin arasında kendi yazmış olduğum satırları ve onların nasıl yazıldığını bulamıyordum. " Nasıl yazdığımı hatırlamaya çalıştığım anda belIeğim kapılar��nı bana kapatıyordu, o kapıların ardında ne olduğunu göremiyordum; esrarlıbir bahçe taşıyordum" içimde, acı yemişler veren ağaçları, çiçekleri, belalı patikaları,ışıklı havuzları, ürkütücü çağlayanl.rı,fmınahrı vardı; girişini kapayan gür dallar ancak yazıyla başlarını kaldırıp yol veriyor, yazı biter bitmez yeniden kapanı­ yordu. Yazı bittiğinde bahçede gördüklerimi unutuyordum, bir dahaki yazıda orada neler bulacağım da belli değildi; neler gizliydi bahçemde, hangi tohüınbr yeıer­ meyi bekliyordu, kuytularda hangi zehirli otlar, hangi tatlı meyveler saklanıyordu, onları oraya· kim ne zaman dikiyordu, bahçenin bahçıvanı ben,;em niye bir §"y hatırlaınıyordum, ben değilsem bahçıvan kimdi? Yazdığım kadını o bahçenin neresinde bülmuşttlm, o kadın bahçeye ne zaman girmişti? Çocukken annemin bir arkadaşı gelip giderdi bize, dalga dalga dökülen kızıl saçları, dudağniın kenarında küçücük, ahlaksız bir beni vardı, yüzünden hatırlayabiı' diklerim yalnızca bunlardı, bir debhkahasını ve her geldiğinde beni bastırdığı göğüslerinin yumuşaklığını hatırlayabiliyordum, ama o kadını düşündüğüınde bu görüntiilere hiç uymayan bir hüzün kokusu yayılıyor­ du içime, yalnız biri olduğunu dü§ünüyordum, böyle' düşünmem için bir neden de bulamıyordum. Acaba o kadın mı bahçenin bir yerinde, benim çağlayanlanmda yıkanıp benim günqimde ktırulamp benim meyvele23


- rinıden beslenerek, romanın kahramanına dönüşmüştÜ, bunun yanıt mı herhalde hiçbir zaman öğrenenıeyecek­ tım.

Başkalarının

en iyi gizlenen sn'larına bile ulaşmanın daima bir yolu bulunurdu, ama insanın kendi sırlarına erişmesi neredeyse imklmsızdı ve yazarlık bu imkansızı yaşamaktı sürekli. Kendimden, bahçemden, yazdıklarımdan özellikle de yazdığım kadından korkmuştum, küçük yeşil haplarımclan bir tane yutup yattım, aldığım uyku ilacına rağ­ men bütün gece yatağın içinde bir yandan öbür yana dönerek kötü bir uyku uyudum, sabah kalktığımda kendimi yorgun hissediyorduni, önceki akşam okuduğum kendi kitabımdan bir satır hatırladım. 'Her sabah bir başkası gibi, pişmanlıklarla ve sıkıntıyla uyanınm.' . Tam da o satır gibiydi m o sabah, bir başkası gibi, pişman ve sıkıntılı. Buharlar fışkırtan kaynar suyla bir duş aldım, su cildimi yakarak tazeliyordu beni, sonra bir çay, birkaç ayçöreği, sabah gazeteleri, cinayetler ve yeniden hayata döndüm. . Evden çıktığımda kızı ve kitabı unutmuştum. Beni terk etmekte olan sevgilimle btıluşup yemek yiyecektim. Boğaz'da uzun bir yürüyüş yaptım önce, hava serindi, marketlerin önlerinde büyük kamyonlar mal boşaltıyor, manavlar meyvelerini parlatıyor, sabah alışverişine çıkmış, şık spor e1biscli kadınlar, günün onlar için belki de en özgür saatlerini kaldırımlarda salına­ rak geçiriyor, kapıcılar apanman önlerinde yarenlik ediyor, memurlarla işçileri işlerine taşımış otobüsler boş dönüyorlardı. Boğaz'ın suları da sabahın dinginliğine uyn\uş, ağır kıpırtılarla akıyordu. Boyalarının altından

kırmızı yamalan görünen büyük bir gemi Karadenize

24


doğru

gidiyordu. Sezonu kapamakta inatçı bir genç, sürat motoruyla göremediğim birine fiyaka yapıyordu daireler çizerel,. Her şey gerçek, aydİnlık ve açıktı, ama alışveriş~ giden kadınların öğleden sonra bir günaha bulapcakları­ nı, dükkanlarda insanların kazıklanacağını, kapıcıların küçük hileler yapacağinı, hepsinin baıkalarıua söylemeyecekleri sırlar sakladığını, bazı sırlarını kendilerinebile itiraf etmediklerini, sakin görümünün, çalkantl!1 bir esrarın ÜStünü ~rttüğünü hissediyordunı. Serin havayla hafifçe ürpermekten, hay:1tın gerçekliğine dokunmaktan ve sırlarını hissetmekten hoşntmum. Buluştuğumuzda, artık sevgilim ';lup olnıadığını bilmediğim eski sevgilim mutsuzdu. Sesinden' tanıyor­ dum kadınların mutsuzlu'ğunu, sanki seslerinin özel bir' kokusli oluyordu, kıyıimış tütün kıvamında, yanı k gül yaprağı gibi koku)"Mdu sesleri, daha ilk norasında alı­ y6rdunuz 'kokusunu, bezgin, mesafeli ve biraz da düş­ manca bir ses çıkarıyorlard!. Bir köpeğin bütün kokuları birbirinden ayırdedip insanların duygularını kokularından anlamaları gibi kadınların sesini tanırdım, her tonunu bilirdim, yalnızca kulaklarımla değil bütün vücudumla duyardim onların sesini. Sesler değişse bile duyguların seslere kattığı tonlamalar değişmez, ne kadar saklamak isteseler de bunu beceremezlcr, bir köpekten kokularını saklayamayacakları gibi benden de seslerini saklayamazlardı. Yüzlerini, bakı§lannl, sözlerini, hatta seslerini bile değiştirebilirler, ama o seslerin içindeki küçücük vurgul.maları değiştiremezlerdi. Niye miıtsui olduklarını ise söylemezlerdi, mutsuzluklarının nedenini siz keıfetmek zorundaydınız, bunu keşfedemezseniz biraz dahi düşmanlaşırıardı; bu düşmanlık gerçekdeğildi, yalnızca mutsuzluklarının üs. tüne örtmeye çalıştıkları yakıcı bir örtüydü.

25


Bir zamanbo§ lokantada sesimizi çıkarmadan karıı oturduk, çata]]arla, bıçaklada oynayıp hepsini tek tck kaldırıp tekrar yerine bıraktıktan sonra sanki daha önceden başladığımız bir konuşmayı sürdürüyorıınışgibi birden konuştu: - Neden bıraktın beni? Bu, basit ve sıradan bir soruydu, ama ilişkimizin belki de bütün çıkmazı bu sorumın yanıtında gizliydi. Bu sıradan sorunun yanıtı da aslında o kadar basit ve sı­ radandı ki, bu sıradanlık yanıtın inandırıcılığını yok ediyordu. Sevdikçe, sevdiklerinden daha çok korkan insanların, başkalarına inanılmaz, tuhaf ve yabancı gözüken davranı§larını Sevda'ya anlatmam mümkün değildi. Bunu ncanlar ne de buna inanırdı. Ona, "Seni çok sevdiğim için seninle olamazdım, sana duyduğum sevgi çok ! korkuttu beni," diyemezdim. O bir kadındı, sevgiden korkmaz, aksine sevdikçe daha cesur ve atak olurdu .. Bense korkuyordum. Bir kadını daha çok sevip daha çok bağlandıkça, bir gün onu kaybedip yapayalnız, acılarla kalmak korkusu büyüyordu ve gittikçe artan bir hızla kıskançlık uçurumundan aşağıya yuvarlanıyor­ dum. Kıskanmanın çaresizliğinden ve içimde yarattığı aşağılanma duvgusundan kurtulmak ve bana kaçınılmaz gözüken o terl, edilme gününün acısını daha baştan hafifletmek için, hayatıına kattığım kadınların sayısı artı­ yordu. Nedenini kavrayamadığım bu terk edilme korkusu ve kendime itiraf etmekten bile utandığıın hıı'pala­ yıcı kıskançlığıınla, aptalca olduğunu bile bile daha çok kadınla birlikteoluyor ve sonunda korktuğuma uğrayıp bir başka erkek için terk ediliyordum. Daha da kötüsü, bu gerçeği bilmeme rağmen, her seferinde elimde olmadan hep aynı şeyi yapıyordum, bunun önüne geçemiyordum. Tedavisİ olmayan bİr tür hastalık gibiydi bu korku. karııya

26


Bir romanda anlatılmaya değmeyecek kadar bildik, binlerce yıldan beri yaşanan duygulardı bunlar, ama deneyimlerill1 bana bir şey öğretmişti: En korkunç gerçekler, söylenmeye değmeyecek kadar basit olan bildik gerçeklerdi. Bunları Sevda'yaanlatiımayacağım için, onun sorusunu duyar duymaz, yuzüme gelen. bir yumruğa kaqı kolumu kaldırır gibi içgüdüselbir tepkiyle, hiç düşün­ meden kaf§ılık verdim. - Başka birine giden sensin. Bu yamtın düşündüklerimle hiç ilgisi yoktu, ama onunla korkularımı tartışacak bir cesaretim olsa zaten hayatım başka türlü olurdu .. - Senin yüzünden, dedi. İçimi çektim, sesim tahminimden daha dertli çıktı. - Ben bir şey yapmadım. Ağlamaya başladı, gözyaşları da gözleri gibi iriydi. - Sen yaptın, beni yalnız bıraktm, hep başkaları oldu hayatımızda. - Yeı)iden deneyebiliriz, dedim. - Artık olmaz, onu kıramam . . Yüzüne baktım, gördüğüm en güzel kadındı, içinde altın benekler olan bir eşine bir daha hiç rasdamadığım çok iri yqil gözleiivardı. Güzelliği, görende önüne geçilmez bir dokunma isteği uyandırıyordu, birlikte olduğumuz uzun yıllar boyunca erkeklerin ona nasıl baktık­ larını görrniiştiim, bazen kur yap;1r gibi, bazen şakalaşır gibi, bazen dostça, bazen 'kardeşçe, bazen teklifsiz bir meslektaşgibi, ama muhakkak ona dokulHlrlardl. O da herkese gülümser, şablaşır, saçlarına kurdcle takılmı§ küçük bir kız gibi davranırdı. O kadar güzel bir kadının neden böyle çocuksu davranışları olduğunu önce anlayamamljtını, sonra onun da kendi güzelliğinden korktuğunu kc§fetmijtim; bütün erkekleri ona doğru çeken ve bütün kadınları kendisine düşman eden güzelliğini

27


tajımakta zorlanıyordu. Güzelliğini bir silah gibi kullanmasını sağlayacak birfettanlığa sahip olmadığından güzellik onun için, nasıl kullanacağını bilmediği ağır bir yük haline geliyordu, o da küçük bir kız gibi davranarak güzelliği ni saklamaya, insanların dikkatini çekmemeye uğrajıyordu, ama o kadar güzeidi ki, bu çocuksuluk bile erkeklerin ona hayran olmasını engellemiyor-

du. Onun bir çocuk olmadığını, ~takındığı çocuksu tamaske olduğunu bir tek benbiliyorbir erkeğin oynayabileceği bütün oyunları oynamlj, kadınlığı da erlq,ldiği de sonuna kadar yajaml§tık. Onun güzelliğine duyduğum hayranlık­ la bajlayan ilijki daha sonra kesin bir cinsel bağımlılığa dönüjmüj ve .hep öyle sürmüjtü, hatta bir ara artık onun güzelliği ni bile fark edemez hale gelmi§tim.O muhteşem güzelliğine ve erkeklerin bütün hayranlığına rağmen inanıl,maz derecede sadık bir kadındı, her §eyi dolı! dolu, sonuna kadar 'ya§amak istediğinden, kaça. maklardan, küçük kırı§tırmalardan ho§lanmaz, kendini tümüyle sevdiği erkeğe verirdi ve bir gün ansızın beni terk edivermi§ti. Beni niye sevdiğini hiçbir zaman anlayamamı§tım, ama beni niye terk ettiğini biliyordum, bütün kadınlar beni hep aynı §ekilde ve aynı nedenden terk ederlerdi zaten. Her zaman olduğu gibi §imdi de uzun sürecek bir terk ediliş süreci ya§ıyorduk, bana kızıyordu ve kızgın­ lığını yatı§tıramıyordu; birbaşka erkeğe gitmesi .beni beldediği kadar yaralamamı§, en azından yaral;ırımı o görememişti. Bütün terk edi§lerde olduğu gibi kızgınlık tükenmeden ilişki bitmiyordu, bütün kadınlar gibi o da erkeğini öldürmeden !}ırakmak istemiyordu ve ben çok . kolay ölmüyordum. Uzanıp masanın üzerinde duran sigara paketinden bir sigara alarak, parmaklarının ucunda tuttu. Gözlerim vırların aslında bir duın. Bir kadınla

28


eline takılınea, kalabalıklarda oynadığımız o eski oyunu birden; elleri bana hep seviıirken yaptıkları­ nı hatırlatırdı, ona "Ellerini masanın üstüne koy," derdim, ellerini masanın üstüne koprdı ve yalnızca ellerine bakardım, bajka her jey gözümden silinirdi ve yal~ nızca o elleri görerek bütün sevijmeyi zihnimde yajardım, o benim ne dÜjündüğümü bilirdi ve benim dUıün­ eelerim onun zihnine yansırdı. Birbirimize hiç dokunmadan, ben onun ellerine o da benim gözlerime bakarak sevijirdik kalabalığm içinde. - Ellerini masanın üstüne koy, dedim. Bunu söylemek için yanlıj bir z.ımandı, ama dayanamamıştım. O, ilijkimizin duygusal yanından söz etmek, ağlamak, üzülmek, beni de üzmek ve hesaplajmak istiyordu, bense ellerini görmek isteyerek onun isteklerini paylaımadığımı, üstelik çok fazla üzülmediğimi göstermijtim ona, bu da onu sinirlendirmijıi, eııerini çekip masanın altına sakladı. Yeniden, "Ellerini masanın üstüne koy," dedim, sesimde kölesine emreden bir efendinin sesi vardı ve o be- . nim kölemdi. Yılların yerlejtirdiği bir alıjkanlıkla isıe­ Iiıeden ellerini masanın üstüne koydu. Nar çiçeği rengindeki tırnaklarıy)a, o uzun beyaz parmaldı elleri bana sahibinden çok daha yakın ve tanıdık geliyordu; onların dokunujlannı, sahibinden çok benim isteklerime uyabildiklerini, benim emirlerimle hareket ettiklerini biliyordum ve eller benim belleğime girip oradan inanıl­ maz sevijmeler çıkartıyorlardı. - Hadi eve gidelim, dedim. Dümdüz, soğukbir sesle kaf§ılık verdi. - İstemiyorum. - İstemesen de gidelim. Yüzüme bakıp dudaklarını büzdü. - Hayır ... Artık seninle seviımeyeceğim. hatırladım

29


Alı, kadınların bu kesin sözleri,yapamayacakları ,eyleri o kadar kesin bir şekilde söylerler ki; inanırsanız.

sonra çok §:ışırırsınız.

.

Ama gene de o gün benimle yatmadı. Buna karşılık ben de onun mutsuzluk oyununu oynamadım. Sıkıntılı bir şekilde ayrıldık. İkimiz de kendimizi yenik hissediyorduk, bu, iliş­ kimiz sürecek anlamına geliyordu. O sıralar öyleydi, yalnızca kendisine böylesine bağ­ li olduğum sevgilim değil, ondan gizli ilişkileı'imi sürdürdüğüm birçok kadın, terhis döneminde evlerine dağılan askerler gibi beni bırakarak dağılıp gidiyorlardı. Ben de yeni kadınlar buluyordum, daha önceleri tal1lŞtl­ ğıın, bir-iki günlüğüne birlikteolduğum kadınları arayıp onlarla ilişkilerinıi sıkılajtırıyordum. Öyle günler oluyordu ki, bazen sabah bajka, öğlen bajka, akşam bajka bir kadınla bulujuyor, hepsine ayrı ayrı hikayeler . anlatıyordum. Ayrılıkların hüzünleriyle yeni birlikteliklerin nqesi birbirine kanşıyor, aynı günde birkaç duyguyu bir-iki saat arayla yaşıyordum. Sürekli olarak bir duygu, dan bir başkasına adamak, hiçbirini tam yaşamadan, hepsini şöyle bir hissedip ge.çmek beni yormaya başIa­ mljtı. Hızla giden bir trenin penceresinden bakan biri gibi birşeylerin değijtiğini görüyor, ama hiçbir görüntüyü tam olarak kavrayıp tadını çıkaramıyordum. Ted, edilişin hüznünden kurtulmak için bedenim delice bir

enerji harcıyor Ye ben çılgınca oradan oraya koşturu­

yordum. Kız aldımdançıkıp gitmijti. Arada, ije gidip bütün gazeteleri olmyup ajans haberlerini tarayarak, cinayetleri. çıkarıyordum. Şirketin patronu olan okul arkadaşım her zaman giydiği birbirinin aynı siyah takım elbiseleri, inanılmaz derecede parlak kravadarıyla öğlen yemeğine giderken kapıdan kafa-

30


sım uzatıp "Kaç?" diye soruyordu, ona o ana kadar okuyup kaydettiğim cinayetlerin sayısını söylüyordum. - Dört ... Alqama kadar iki faili. meçhul gelir, en aşağı ikide aşk cinayeti olur, bir de hakaretten çıkar, yani en aşağı yedi-sekiz cinayet olur. Dördü ölmüş,de­ mek ki şimdilik bu akşama kadar vurulacağım bilmeyen dört müstakbel maktul şu sıralarda sonyemeklerini yiyorlar. . Her seferinde ·suratını şaşırmış gibi bunışnırııp

"Iyi, n derdi. Neye "iyi" dediğini hiç anlayamadım. Cinayetlerin sayısının artmasından mı hoşmlttu, yoksa daha fazla cinayet· olacağından korkuyordu da sayının beklediğin­ den az çıkmasına mı seviniyordu, bunu hiç öğreneme­ dim. Ben akşama vurulacak insanların o sırada neler yaptığını merak ederek cinayet haberlerini kesip dosyaları­ na koyardım; arada ilginç bir cinayet çıkarsa, kimin, ncrede, nasıl öldürdüğünü yammda taşıdığım özel cinayet defterime kendim için kaydederdim. Kendimi katilin yerine koyardım, onun o son anda, tetiği taın çekerken neler hissettiğini anlamaya çalışırdım.Boş zamanları mda bazen cinayetlerin i§lendiği yerlerde dolaşıp çevreye bakınır, cinayet ini nı gözümde canfandırmaya uğraşır­ dım.

_Cinayet haberleriyle, parçalanmış sevişmelerle, terk edilmeııin acısını· UIlutmaya çalı§ıyordunı; hayatinilla hiçbir teselli yoktu, kitaplarım ba§arısız olmu§, ;l§k maceram tam bir a,cıyla sona ermişti. İçinde cinayet olmayan bir cinayet romanı yazmayı düşünüyordum. Cinayet, duyguların, tutkunun" nefretin, intikamın, korkunun, yaşama isteğinin, yok etme arzusunun doruğa tırmandığı bir andı, insanlara onada bir cinayet

olmadan bu duyguları yaşatabilecek tek şey vardı hayat31


ta, o da bir romandı. Üstelik, cinay~tsiz bir cinayet ronıanı, romancı olduğunu kimsenin bilmediği bir romancı için de uygun bir konuydu bence. O sıralaıAa yeni taşındığını apartmanda bir yazarın orurduğunn keşfettim, benden gençti, on iki yaşmday­ dı, onu ilk kez asansörle eve çıkarken görmüştüm, somurtuk dudakları, kocanıan gözleri vardı, konuşurken hep yere bakıyor, konuştlığu insana asla bakmıyordu. - Kaçıncı kata çıkıyorsun? Bir sır verİr gibi İsteksizce nÜÇ, 11 demi~ti. Elinde kağıtlar tutuyordu. - Bu kağıtlar ne, ders mi? . - Hayır, bir çizgi-roman kal,raıııanının hayatını yazıyorum.

Çocukları

pek sevmem, ama onlarla

konuşmaktan

hoşlanırım, çünkü bence insanların en ilginç fikirleri aslında söylemeyip kendilerine sakladıkbrı fikirleridir, çocuklar ise hiçbirdüşüncelerini kimdilerine saklamazlar, hemen söylerler, onun için onlarla konuşurken daima ilginç birşeyler duyabilirsiniz.

- Çiziyor musun yani? nü

Aptallığıma şaşırdığını buruşıurdu.

belli eden bir şekilde yüzü-

- Hayır, yazıyorum. - Niye çizgi-roman kahramanİnın hayatını yazıyorsun peki, çizgi-ronıan kahramanının çizilmesi gerekmez mi? . Durdu. :-- Ben çizmiyorııın, yazıyorum. - Niye çizgi-roman kahramanı o zaman? Gene durdu, sıkıımıştı. - Çünkü çizgi-roman kahramanı. - Bir yerden mi bakıp yazıyorsun? - Hayır, kendim yazıyorum. - Uydurma,mı yani?

32


da. - Evet, ben de üstün zekalıyım. - Nereden biliyorsun? - Biliyorum. - Yazdıklarım bana gösterir misin? Gene durup dü§ündü. - Daha yeni yazıyorum. ~ Yazdığın kadarını okurum. Hiç kafasını yerden kaldırmıyor, hiçbir sempati belirtisi göstermiyordu. - Kaç numarada oturuyorsunuz? - Yedi numarada. - Ben size getiririm. - Ben de yazdıklarımı sana gösteririm .. Ku§kuyla baktı yüziimc. - Siz de mi yazıyorsunuz? - Evet, meslekta§ sayılırız. Gene §öyle yan .gözle kaçamak bir bakı§ attı bana. Benim de yazar olduğuma pek inanmadığı belliydi, onun üstün zekiılı insanlarına benzemiyordum ve üstün zek.h olmayan biri yazı yazamazdı. Ertesi sabah gazeteleri okurken kapımn altında bir hı§ırtı duydum, baktığımda içeri bir kağıdın atılmı§ olduğunu gördüm. Tehlikeli Masaııar

33/3


'NEWTON NORTH'LA. İLGİLİBÜTÜN BİL­ GİLER

'Newton North 1962 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin Washington adlı §ehrinde doğdu. Be§ ya§ında üstün zekalı olduğu anla§ıldı. 'Büyüyünce beş roman yazdı ve bu romanlar sayesinde büyük üne kovu§tu. Romanlarından kazandığı parayla bir evaldı. Geri kalan parasını bankaya yatırıp faiziyle yaşadı. . '1988 yılında iki ay kayboldu, yapılan bütün araş­ tırmalara rağmen bulunamadı. Ama iki ay sonra geri geldi ve kimseye bir şey anlatmadı. Bu iki ay içinde ona ne olduğ'ınu araştıran gazeteci Brenda Fayleyn'e aıık oldu ve onunla nişanlandı. 'Daha sonra Newton, arkodaşı Tom'la dünyanın her yanına gitti. Ve ara§tırmakitabı dediği birsürü kitap yazdı. Bu kitapları okuyan herkes çok şaşırdı. Çünkü . bu kitaplarda, okuyanlara göre olmayacak şeyler vardı.'

Benim genç meslektaş, küçük bir Don Kişot gibi. resimli romanıarı okuduğu için bütün hayatın bir resimli roman olduğunu düşünüyordu, daha doğru­ su esas gerçeğin resimli romanlarda okudukları olduğu­ na inanıyordu, okudukları da Amerikalılarııı resimli ro, manları olduğu için üstün zekalılar onun 'eserlerinde' Amerikalı .oluyordu. Oğlan, bir profesörün oğluydu ve ilkokulu bitir' .dikten sonra girdiği birkaç ortaokuldan birkaç gün için-. de 'geri zekalı' diye atılmıştı, çünkü daha ilk derste oradaki bütün çocukların ve öğretmenin 'geri zekalı' olduğunu, kendisinin de üstün zekalı olduğunu kimsenin yüzüne bakmadan sakin bir sesle söylüyor, sonra o geri zeHirIarın bilmediği bazı maceralar anlatmaya başlıyor­ du. Yerçekimi teorisini şiddetle reddediyordu, çünkü uzayda dolaşan kahramanları için yerçekimi yoktu, inyalnızca

34


sanıarın uçabileceğine, iki saatte büyük bir bina in§a edebileceklerine,. hiç konuımadan birbirleriyle anht§abileceklerine inanıyordu. Ertesi sabah kapıdan gelen tıkırtılarla uyandım, .genç yazarın kitabının devamı geldi kapının altından. Newton North'la .rbda§ları uzayda bir yerlere gitmi§lerdi, ama nereye gittiklerini tam· anlayamamljtım, o bölümü yeniden okurken telefon çaldı, kız, o yajından dalıa büyük ve durgun sesiyle komljuyordu telefonda. - Yarın oraya geleceğim. Kızın kenti iyi bilmediğini, herhangi bir randevu versem orayı bulamayacağını dÜjündüm, oysa daha öne ce bulujmujtuk, o an bu gerçeği unutmUjtum, "Ben seni havaalanından a!ınm," dedim. Bazen, bamba§ka nedenlerden söylenen çok smidan bir cümle insanların ili§kilerini değijtiriverir, o cümlenin sihirli olduğunu da; ne o eümleyi bilmeden söyleyen fark edebilir, ne de onu dinleyen. 'Ben seni almm,' cümlesi de öylebir cümleydi, bu cümle birden ilijkiyi özelle§tirmi§!i, kız ·benim oturduğum kente gelmiyor, bu cümleden sonra artık bana geliyordu ve bunu, istemeden söylediğim tek bir cümleyle kalıul etmijtim. Kız telefon ettiğInde daha yeni uyanmı§tım, oğlanınyazdığı tuhaf §eyleri okuyordum, daha sonraları bu. cümleyi uyku sersemliğine bağladım. Ertesi sabah genç kızın telefonuyla uyandım, bütün evin içinde telefon sesleri çınlıyordu. - Ben uçağa biniyorum, birsaat sonra oradayım . . Havaalanına vardığımda uçak geleli kırk bej dakika olmu§tu, her zaman olduğu gibi kıpırtılı bir kalabalık vardı terminal binasının önünde. Onu kalabalığın arasında tanıyamadım, o beni buldu; geçen sefer gördüğümden daha değiıikti yüzü, güne§ gözlüklerini takmaml§tı, saçlarını omuzlarına bırakmı§t!. Arabaya sessizce,

35


daha önce yüzlerce kez ben onu havaalanındanalrnı§ım gibi alııık bir hareketle, hiç yadırgamadan bindi: Sanki h"yatta hiçbir ıey onu ıaşırtmıyordu, hiç ıslanmadan. bir jelalenin altından geçen biri gibiydi ve rahatlığı beni huzursuz ediyordu, bazen olayları kavrayıp kavrayamadığını merak ediyordum. Yollardan lılÇ konuşmadan sessizce geçerken kızı nereye götüreceğimi dÜjünüyordum, sabahın o saatinde birisiyle buluşmay. alııkın değildim, henüz kendime gelememijtim, hayat başlamamış gibiydi benim için, olmayan bir hayatlII içinde anlaınlIll kavrayamadığım bir' şeyler yaşar gibi kendimi akıntıya bırakmıştım. Çevre yolundan çı ktıID, sokaklardan geçtim, yokuılardan in- . dim, mahrnur evlerin önünden dolaştım ve birden Boğaziçi'ne çıktım. Boğaz, tepelerin arasından grimsi bir mavilikle akıyor, sabahm serinliğine suyun serinliği ka.rı§ıyordu. Kıyıda, ellerindeki küçük tepsilerin üstüne dizdikler; ince belli çay bardaklarıyla gidip gelen çocuklardanbirisine çay ısmarladım, çayları içtikten sonra arabadm inip kıyıda yürüdük. Utangaç bir huzursuzluk kıpırdanıyordu içimde, hafia sonunda uzak akrabasının pek de iyi tanımadığı çocuğunu yatılı okuldan alıp gezmeye çıkarmıı yaşlıca bir adam gibi hissediyordum kendimi; ne söyleyeceği­ mi, ne konuFcağımı bilmiyordum, bir. acemilik vardı halimde, ama işin tuhafı bu durumdan hoşlanıyordum, acemilik hoşuma gidiyordu. Belki de genç bir kızla birlikte olmanın rahatsızlığı111 ve şaşkınlığını kalabalıkta daha çok hissettiğimden, sessiz ve sakin bir yere gitmek istedim. Karadeniz kıyı­ sında bu vakitlerde kimsenin uğramadığı ıssız bir kumsal biliyordum, oraya gitmeye karar verdim; Kız kenti hiç bilmediğinden ona nereye gittiğimizi söylemiyordum, o da bir şey sormuyordu, çok sakin ve rahatt!.

36


Bi~birine geçmi§, ye§il, kızıl, kahverengi ağaçların gittik. Deniz hareketsiz ve huzurluydnher zamankinin aksine. Göz alabildiğine uzanan kumsalda kimsecikler yoktu, bizim iliıkimiz gibi garip, sessiz, mevsimini §a§ırmı§ bir kumarasından kıvrıla kıvnla uzanan yollardan kıyıya Arabadaiı indik, ayaklarıni1Z kumlara batıyordu.

saldı.

Konu§madan yürürken bir köpek çıktı bir yerlerden, biz yürüdükçe o da arkamızdan geliyordu; kızla köpeğin arasına girdim. Boynuma uzun bir atkı dolanu§tım, ucu göğsümden a§ağıya sarkıyordu, köpek ken- . disİne oyun ai-kada§ları bulduğunu sanıp benimle oynamaya çalı§ıyordu; pençelerini göğsüme dayayıp atkımı ısırıp çekmeye ba§ladı, atkı boğazım! sıkıyordı!, köpeği büdin gücümle itip atkımı kurtardım, yerden bii- avuç kum alıp atar gibi yapınca köpek korkup kaçtı. . Boğazımı ovaladım, atkımı gev§ettiın. Köpekı" didi§menin beni .güıünçle§tirdiğini hissediyordum, bu gülünçlüğü yok etmek için alaycı bir abartmayta güldüm. - Az. daha beni boğup öldürecekti. Kız, birden bu sözümü ciddiye aldı. - Sen ölseydin ben.burada ne yapardım, dedi. Buralan bilmiyorum da, daha önce hiç aklıma gelmedi, sen ölürsen ne yapacağım: Yüzüne baktım, söylediklerinde çok ciddiydi, gerçekten ben öJseydim ne olacaktı diye dü§üıımü§tü. Hayatın merkezinde o duruyordu, bütün öbür canlılar, hayran olduğu yazar da dahil, bu merkezin çevresinde dola§an önemsiz yaratıklardı, bunu herkesin de böyle kabul ettiğini dü§ünüyordu ve hiç çekinmeden söylüyordu d~§ündüklerini. - Olseydim ya ben ne yapardım, dedim. Kız birden o çoçuk kahkahalarından lıiriyle gülü- . verdi. Bencildi, ama aptal değildi; söylediğinin farkına varn:ıı§tı.

37


Kumlann içinde bata Çıka yürürken kızın göğüsleri 'bütün yumuşaklığıyla kolumadeğiyordu, dahasonralan o günü komıltuğumuzda, meınelerini bana bilerek değdirınediğini söylemiıti, ama ona hiçbir zaman in'anmadım, kadınların göğüslerinin o kadar bağımsız hareket etmediğinden emindim. Ama dokunuşları güzeldi.' Aslında, peşime takıp kentin bir ucundan bir ucuna, garip yerlerde dolaştırdığım bu yabancı kızla ilişki­ mizin tam olarak ne olduğunu bilmiyordum; bir yazarla bir hayranı mı konuşuyordu, bir genç kızla Orta yaılı bir erkek mi kırıltırıyordu, yoksa çocuğu oln1'ayan bir adam, çocuğu yaıındaki birine babalık yapmanın zevkini mi çıkarıyordu; ben bu kızın hayatll1da ne olmaya adaydım, babası mı, sevgilisi mi, yazarı 1111, o benim hayatımda ne olmaya adayclı, kızım mı, sevgilim mi, hayranın1 mı? . Bütün bunların hepsi de 'anlam'sızdı aslında, çocuk sahibi olmak istemiyordum, yalnızca tek bir hayrana sahip olınak hiç hayranı olınamaktan daha aşağılayıcı bir şeydi, sevgililerim ise olması gerekenden fazlaydı, bütün bunlara rağınen gene de kızla dolaşıp duruyorduın. Kumsalda epeyce yürüdükten sonra kızın acıktıgını düşündüm.

- Acıluın mı? - Pek değil.. Ben onun yanıtına aldırmadım ve onu yakınlardaki bir kır lokantasına götürdüm, lokantaya girerken tam bir baba gibi davranıp onun söylediklerini ciddiye almadan onun yerine karar verdiğimi fark ettim. Hava güzel olduğu için tahta masaları ağaçların altına koymuşlardı. Küçük bir masaya oturduk. ' Her baktığımda kıZ111 yüzü değiıiyordu, sanki rüzgar her seferinde yüzünün çizgilerini siliyor ve görün-' 'meyen bir ressam silinenin yerine bir başka yüz çiziveriyordu; bu hızlı ve sürekli değiıim bir girdap gibi, çeki-

38


· yordu beni. Arada bir yorulup gözlerimi bir başka yana çeviriyordum ve yeniden kıza döndliğlimde akhmda blandan bir başka yüz görUyordum. Gözbebekleri çok parlak, bakışları hiç rasdamadığım kadar keskin ve yakıcıydı. KirpikIeri çok. uzun değildi, ama çok gUrdü. Dudakları ise inceydi. Gözlerinin keskin parlaklığı, yüzünün öbür kısımlarına dikkat etmeye izin vermiyordu, belki de bu yüzden yüzünü belleğimde tutamıyor, hep değiştiğini samyordum. Kıza hiç dokunmamaya özen gösteriyordum, ama teninin sıcaklığını sürekli tenimde hissediyordum, yumuşak bir sıcaklıktı bu, bir bebeği ok§arken hissettiklerinizle, bir kadının bIçaları­ nı avuçladığınız zaman hissettiklerinizin karışımına benzer çok saf ve çok azgın bir duyguydu. Kim olduğu­ nu, ne olduğunu bilmiyordum, yüzünü bile aklımda tutamıyordum, ama kız bana yabancı gelmiyordu. - Niye geldin bugün? Durup düşündü. - Seninle konu§mam' gerektiğini dü§ünüyordum ... Bir de böyle bir §eyiyapabileceğimi kendime kanı datn ak istedim. Sonra, rahat ve sakin bir sesle kendinden -,öz etmeye koyuldu. Bir sevgilisi vardı ve benim sandığınlln aksine genç bir delikanlı değil, kendisinden oldukça buyük bir adamdı, onunla evlenip evlenmemeyi dü§ünü- . yordu. - Bence evIcnn1e, dedim, dü§ün\iyorsan eylenmc, düşünerek yapılacak bir i§ değil evlenmek, hele senin yaşında hiç değiL. . Kız sevgilisinden sıkıımıştı, sesi bunu ele veriyordu. Bir. heyecan dalgalanması, bir fısıltı, bir çığlık, akla aykırı tek cümle yoktu konu§masmda, düz, sakin, tarafsız

ve akla uygun çözümler arayarak söz ediyordu sevgilisinden. Yıllarca sevdiği birinden sıkılmı§ olma fikrine' henüz kendini alıştıramamı§tı. Kadınların çoğu gibi onun da bir erkekten sıkıldığı andan, bu sıkıntıyı kendi-

39


sine itiraf ettiği ana kadar epeyce birzaman geçmesi gerekiyordu. Kendisinden bunca yaş büyük olmama rağmen benimle hiç yadırgamadan ve tanışnhan kısa bir süre sonra "sen" diye kimuşabilmesinin.nedeni anlaşılmıştı, dört yıldır kendisinden iki kat daha büyük birisiyle birlikteydi ve onu kendisine aşık etmeyi de başarmıştı. Sıkı 1. dığı erkeğe ait her şeyi küçümseyen bütün kadınlar gibi o da sevgilisini ve onun yaşında olan herkesi küçümsüyol', onların hepsini rahatça kendisine aşık edip hepsinden sıkılabileceğine farkına varmadan inanıyordu, bu . yersiz ve anlamsız küçümseme ise ona o garip çekiciliği­ ni kazandırıyordu. Yapraklardan sonbaharın sıcaklığı süzUIUyordu, bba kumaştan bir örtü örtülmüş masaya balık, salata, midye tabaklarını bıçkın tavırlarla yerleştirdi genç garson. İnsanlardan uzak olduğumuzdan olsa gerek ben biraz dalıa gevşemiştim, kızın yıllardır benim yaşıma yakın biriyle olduğunu öğrenmek, suçlulukduygumu azaltmıştı, yavaş yavaş kendimi buluyor, bütün kadınla­ ra davrandığım gibidavranmaya başlıyordum. Güzelliğine ve çekiciliğine güvenen her kadın gibi çok çabuk sarsılacağını sezmiştim, onunla dalgageçiyordum ve O ani çocuk kahkahalarını atarak gülüyordu. Onun kahbhaları beni de güldUrüyordu. İki insan arasındaki '0 anlaşılmaz ve garip sihir kendini göstermişti; bu kızda beni çeken adını koyamadığım birşeyler vardı. - Geçen gün kendi yazdığım kitabı şöyle bir karış­ nrdım, sen orada anlattığım kadına benziyorsan sapığın tekisin. Önce bir şaşırdı, sonra sapık sözcüğünden hoşlana­ bileceğine karar verip gene güldü. Sonra aşk ve sevgi üzerine birtakım teoriler anlatmaya başladı; söyledikle:rini tam olarak kavrayamıyordum, tuhaf, aslında gerek .. olmayan ayrımlar yapıyor, sözcüklerin insanlar tarafın-

40


dan benimsenmi§ ortak anlamlarını deği§tirip onlara yalnızca kendisinin bildiği ki§isel anlamlar yüklüyor,

dinleyenin de bunları anlamasını bekliyordu. - A§k ve sevgi iki ayn duygudur, diyordu, insan birisini sevebilir, ama a§ık.olması çok zor, belki de imkansızdır. . A§ktan söz edi§inde hem hüzünIü, hem de gururlu, kendini beğenmi§ bir vurgulama vardı. Kimseye a§ık olamayacağına emin olduğu için 'A§kı kaybettim' diye üzülüyor, buna kar§ılık kimseye a§ık· olamayacağına, ama kendisine muhakkak a§ık olacaklarına inandığı için de çarpık bir sevinç ve güven duyuyordu. Bu güveni ve hüznü daha önCe ya§adığı ili§kiye borçluydu, bütün maeer.ların birbirine benzeyeceğini dü§ünüyor, Condiae'ın heykeli gibi gözlerini açtığı zaman gördüğü §eyi bütün hayat sanıyordu. Her §eyi biliyordu hayat hakkında, kendisinden daha büyük bir adamı kendisine a§ık etmeyi ba§arclığına göre artık istediği herkesi kendisine a§ık edebilirdi. Hayat, daha §imdiden zaptedilmi§, bütün kö§elerine kadar esrarını ele vermi§, yıkık vehakir görülen bir kaleydi onun için. "Bana ke§fedilecek bundan SOnra bir §ey kalmadı," diye küstahça bir acının zevkine bırakıyordu kendini, ama bir yanı da bu acının gerçekliğinden kü§kulanıyordu, yerine oturmayan bir§eyler olduğunu seziyordu; bana, duygularının ve acıla­ rının gerçek olup olmadığını öğrenmeye gelmi§ti. Duygul,rının gerçek olduğunu söylesem de üziilecekti, gerçek olmadığını söylesem de. Çünkü hem gerçek olmasını, hem de gerçek olmamasını, hem de ikisinin aynı anda doğru olmasını istiyordu. Sonra a§kla sevgi arasındaki farkı bir ömelde bana anlatmaya ba§ladı. - Kuınsalda ölseydin çok üzülürdünı, çUnkü seni seviyoruın, ama bu anntme duyduğum sevgi gibi, anne41


me de bir şeyolsa üzüıürüm. Ama anneme de sana da aşık olamam. Hayatımda il1<kez bir kadm beni annesiyle aynı sı­ nıfa dahil ediyordu, bu ı:olü kabul etmekten başka çarem olmadığmı düşündüm. - Annenle bana aşık olmaya kalkman tuhaf olur zaten.

Bunu bu kadar çabuk kabul etmem, tahmin ettiğim gibi kızdırdı onu. - Niye tuhaf olsun? Sana ,şık olabilirim, niye olmasın?

Çabuk karar değiştiriyor ve kışkırtmaktan hoşlanı­ yordu; kışkırtmak onun içgüdüsüydü, ama ben de kış­ kırtmaktan hoşlanıyerdum.

- Hiç olur mu çocuğum, ben senin baban yaşındayım.

Sonra, merak edip sordum: - Beniınle buluşmak için buraya

geldiğini

bilen var

mı?

- Sevgilime söyledim. Bu sefer ben şaşırdım. - Bir başka erkekle buluştuğumı niye ona söyledin? Kız

parlak gözlerini kısıp inatçı bir tavırla başını . - Ben hiç yalan söylemem. Kadınlardaki dürüstlü/;'iin içinde nasıl bir ihanet ve vahşet sakladığını bilecek kadar deneyimliydim, dürüst kadınlar özel bir cinsti ve. dürüstlüklerini bir bıça), gibi ~ladı.

kullanırlard!. - Dürüstlüğünün,

sevgilinin canını acı tm aktan baş­ . ka nasıl bir yararı var bu durumda? Kız, Allahı inkar eden bir inançsıza rastlamış bir . dindar gibi öfkeyle, şa§kınlıkl~ ve acımayla baktı bana,

42


· dürüstlüğün zararlı bir şey olduğunu ilk kez duyuyordu. - Biz onunla birbirimize hiç yalan söylemeyiz, yalan söylemek çok kötüdür. Sonra da ekledi: - Ben daha önce de onun yanından aradım seni. - Peki senin bir başka erkekle buluıman onu çok mu sevindiriyor sanıyorsun? Ba§ını salladı. - Hayır, ama bunu ona söylediğim sürece birbirimize yakın oluyoruz, bu, başka birisiyle buluşmaktan

daha önemlidir bizim için. Tanımadığım bir adamın nasıl bir acıya doğru yakla§tığını, küçük bir kızın kendisine göre çok yaşlı bir erkeği nasıl perişan edeceğini görüyorduııı. - Senin burada bir baıka erkekle birlikte olduğunu düşünmenin onu nasılüzeceğini fark edemiyor musun? Ya baıka birisiyle buluıma ya da buluşttığunu ona söyleme... Aslında bunun onun canını acıtacağını bil" bile söylüyorsun, dürüstlük nutuklarıyla sevgilinin canını yakıyorsun, başka bir işe de yaramıyor zaten dürüstlüğün.

öldilrmeye· hazırlanİrken uykusundan bir uyurgezerin, neler olduğunu kavramaya çalışan ürkmü§ ve tedirgin ifadesi vardı yüzünde; henüz ne yaptıl\11l1 bilmiyordu, biraz dalıa büyüyüp deneyim kazan,nca §iındi yaptıklarını, ne yaptığını bilerek yapacaktı, ama §u anda hayvansı bir içgüdüyle yakıyordu sevgilisinin canını, yakalanınca da §a§ırıyordu. - Dürüstlüğün kötü bir şey olabileceğini hiç dü§ünmemi§tim. Sanki bunlar hna yapılmı§ gibi sinirlenmilti·;n, başkalarının acılarından kendime pay çıkartacak kadar dertliydim o günlerde. Birisini

uyandırılan

43


- Senin dürüstlüğünü emin 01 çok f'ahalıya ödüyordur şu anda sevgilin. İnatla başIni salladı. . - Dürüstlük her zaman iyidir." - Bu dürüstlük bir insanı çok üzse bile mi ... - Evet, üzs':" bile ... Bir erkekle olduğumu. söylediğimde üzülür, ama kimseyle buluşmadığımı söylediğim­ de de içi rahat olur, kuşkulanmaz, güvenir. Durup ekledi: . - Bir insana güvenmek çok önemlidir benim için, belki de en önemli şeydir, güven olmazsa aşk olmaz.. Eiimde olmadan gülümsedim, aşkı hiç bilmiyordu, aşkın her zamankendi kuşkularını yarattığını henüz öğ­ renmemişıi. Ona bunları anlatmadım, yalnızca bazen insanın kendisini değil sevdiğini koruması gerektiğini, onu üzüntüden sakınmak için yalan söyleyebileceğini, yalan söylemenin de bir sevgi işareti olabileceğini anlat. maya çalıştım. Bir zaman bunları konuştuktan Sonra sıkıldı, ken. . disinden söz etmeye başladı. - Mutlu değilim, dedi. Bir doktora ağrıyan yerini gösteren hasta gibi düz bir sesle konuşuyordu. - Ama mtıtsuz olmam için de hiçbir neden yok, tıpkı senin kitabında anlattığın kadın gibi. İçim hep huzursuz, ama huzursuz. olmak için de bir ned~n bulamı­ yorum, niye huzursuz olduğumu anlayamıyorum, hep acı çekiyormuşum gibi hissediyorum,' sonra· niye aCı çektiğimi soruyorum kendime. Ben kendime hep sorular soranm, kendimididiklerim hep. Ortada acı çekmem için bir neden yok, peki niye acı çekiyormuşuın gibi hissediyorum orıada bir acı yokken. - Bir gün gerçek bir acı çekeceksin, dedim ona,

44


Kraliçeye kötü haberi veren bir kahin gibi konu§tufark ediyordum, ama baıına geleceklerini bilmesini istiyordum. - Gerçek bir acıy!a uydurma acı arasındaki farkı anlayacaksın o zaman, ama daha kötüsü, gerçek ya da uydurma, hep. acı çekeceğini fark edeceksin; sen acı çekecek olanlardansın ve her acı çeken gibi acı çektiren olacaksın. Erkekler senden çok çekecekler, sen de erkeklerden çok çekeceksin, bir sava§gibi olacak ajkl.rın. Hava hiila sıcaktı, ama gökyüzü bulutlarla kaplanmı§tı, çimenler, bulutlar çoğaldıkça ye§ilden laciverte dönüyordu sanki, bana bir an öyle geldi ki kızın yüzündeki deği§iırtlerle birlikte çevremdeki her jey renk ve biçim deği§tiriyordu. İçgüdülerim bu kızın benim için tekin olmadığını, ondan uzak durmam gerektiğini söylüyordu bana, bu konuda hiç yanılmamı§tım, ama içgüdülerimi dinlememe gibi bir ba§ka içgüdüm daha vardı, bela çekiyordu beni, tıpkı bu kızın çektiği gibi. Benim yazdığım romandaki kadına benzediğini söyleyen bu kızda aslında bana benzeyen bir§eyler vardı ve benim hayatta en son kaf§ıla§mak isteyeceğim insan kendim di m, ama böyle bir oyundan dakaçamıyordum. Kız yeniden sevgilisini anlatmaya ba§lamı§tl, evlenmeyi dü§ünüyorlardı, ama sevgiIisininevlenmek istemesine rağınen kendisi bunu pek istemiyordu. Ben de daha önce söylediğimi tekrarladım. - Evlenmeyin o zaman, dedim. Kırk ya§ındaki bir kadının sesiyle sakin sakin anlatmaya koyuldu o da: - Öyle bir nokı,aya geldik ki artık evlenmeden bir arada olamıyoruz, bir .arada olmadan da artık ili§ki yütümüyor, ya evleneceğiz, ya bitireceğiz, -' Sen ne dü§ünüyorsun peki, evlenmek istiyor musun? . ğumu

4S


Gözlerini kıst1. - Başkalarıyla da sevişmeliyim. Sonra da ekledi: - Buna ihtivacım var. çatalımı ağ~ıma götürürken bu sözleriduyunca dump çatalımı bıraktım, yüzüne baktım. Yüzü gene değiş­ miş, bir çocuk yüzü olmuştu. Zamanla cinsel konuşma­ larsırasında yüzünün hep bu çocuk haline döndüğünü öğrenecelnim, cinsellik onun çocukluğunu ortaya çıka­ rıyordu, belki de o yüzden hiçbir yetişkinin söyleyemeyeccği sözleri küçük bir çocuk gibi dümdüz, apaçık söylüyordu. Yeniden balığıma döndüm, lokmamı· uzun uzun çiğnedim, nasıl bir yanıt verme m gerektiğini kestirememiştim, ama §"şkınlığımı da belli etmek istemiyordum, bir baba gibi konuştum: ~ Evlenme, sen o adamı sevmiyorsun, mutsuz olursun. Aslında o da evlenmemeye karar vermişti, ama sevgilisini kırmadan nasıl ayrılabileceğini bilmiyordu .. - Bunun nasıl yapılacağını kimse bilmiyor, dedim, ben de bilmiyorum. - BuraYl.çok sevdim, dedi, çok güzel, sessiz .. Ona bir-iki hikaye anlattım ben de, gene ikiye katlanıp çocuk kahkahalarıyla güldü. Daha sonraları bana, "Gülmeyi senden öğrendim," diyecekti. Kahkahaları hoşuma gidiyordu, ben de onu güldüriiyordum. Bir ara bir sessizlik bl du ve birden hayatınıda hiç duymadığım, büyük bir blasılıkla da bir daha hiç duymayacağını bir som sordu. - Günde kaç kere mastürbasyon yaparsın? Kafamı kaldırdığımda göreceğim yüzü biliyordum . şimdi, ama o çocuk yüzü görünce gene şaşırdım, güldüm, sonra sakin bir sesle sanki hep böyle şeyler konuşulurmuş gibi sakin bir sesle karşılık verdim: 46


- Ben uzun yıllardır böyle bir ıey yapmadım, böyle bir ıey yapmaya da ihtiyaç yok zaten benim yaıımda. Bu yanıtıma çok ıaıırdı. - Nasıl yani? - yani .... Kadınlarla sevişirim. Şaşkınlığı daha da arttı, annesine itiraz eden küçük bir çocuk gibi karşı çıktı: - Ama onun· zevki sevişmede yoktur ki, sevişmek de güzel, arı;ıa mastürbasyon çok daha zevkli, kendi iste. diğini hayal edersin, zamanmı ayarlarsın, her şeye sen hakim olursun. Bunu neredeyse şehvetle söylüyordu, sevişmeyi bile kendisiyle bir ilişkiye döndü rm üştü. Onu yanıtlamadım. Saatime baktım . .- Uçağına geç kalıyorsun. Hesabı ödedim, ağır adımlarla yürüyerek araoaya bindik. Yolda giderkuı içimdeki o kışkırtıcı yan ortaya çıktı.

- Benimle kırıştırmak istiyorsun değil mi? Pencereden dııarıya bakıyordu, başını çevirmedi. - Niye her ıeyin bir adı var, bir erkekle bir kadın arasındaki her şeye niye bir ad koymak gerekiyor? Bir süre dalıa sustuk, sonra gene bir soru sordu: - Niye insanlar hep mantıklı olanı yaparlar da, kendilerini duyguları na bırakmazlar? Ben de bir soruyla karşılık verdim: - Seninle niye yatmadığımı merak ediyorsun değil mi? Ardından da uzun açıklamalara giriştim: -:- Bana göre çok gençsin, benimle bir iliıkiye·girer­ sen mutlu olamazsın, benimle hiçbir kadın mutlu olmadı, ben de mutsuz kadınların sayısını arttırmak istemem, hele senin yaıında birini mutsuz etmeyi hiç istemem, aramızda bir şeyolamaz seninle.

47


Onu kışkırttığımı biliyordum. Havaalanında ayrılırken birden bana 'sarılıpöptü, yavaşça itip uzaldaştırdım, arkasını dönüp. terminale. girdi. Geniş camlann arkasından bir süre izledim onu.' Yaşlı bir kadın gibi yürüyordu. Küçük bir kapıdan geçip kayboldu. Ben de arabaya bindim. Eve geldikten bir süre sonra telefon çaldı. - Ben eve döndüm, merak edersin diye haber vereyim dedim. Birden onu gerçekten merak etmiş olduğumu fark ettim.

48


HI

iy

r

ianımda oturan kadın, kendisini bir Rus prense-

sine benzeten, ayak bileklerine kadar inen bir pelerin gibi bol bej paltosuna, ancak kadınlarin becerebileceği bir yumuşaklıkla sarınıp koltuğuna büzüştüğünde güneş karııdaki tepelerden yeni doğuyordu. Sabahın berrak aydınlığının vurduğu yüzü ışıktan çizilmiş bi; resim gibiydi; iri ama çeki k gözleri, kalın ama biçimli kaşları, küçük ama etli dudaklarıyla hem şefkat, hem de şehvet uyandıran o tuhaf kadınlardandı. Çekiciliğinigüzelliği kadar aldırmazlığına da borçluydu, boş sokaklara, yeni yeni uyanan evlere, bana ve güneşe aynı küçümseyici bakışlaria bakıyordu. Oyuncaklarını seven, ama onları önemsemeyen" kırıldıkları zaman derhal yenilerinin getirileceğine emin, şımarık bir çocuk gibiydi ve halinden' anlaşıldığı kadarıyla her ıey onun oyuncağıydı . . Aynı arabanın içinde bir sabah vakti birlikte kayak yapmaya gitmemize rağmen onun hakkında bildiklerim çok azdı, Tunuslu bir paşazadenin tortlnu olduğunu, ortak bir dostumuzun deyimiyle 'orospu bir ruhu' bulunduğunu, hayatının büyük bir kısmını Avrupa' da kentıen kente dolaşarak geçirdiğini ve başkalarına benzemediğini. biliyordum yalnızca. Çok şey biliyormuş, ama bildiği her şeyi unutmuş gibi bir hali vardı. Hep aynı yumuşak sesiyle fısıldar gibi yanındakilerden birıeyler isterdi: "Bana biraz şamp.nya versene", "Beni eve götürTehlikeli Masallar

49/4


sene", "Bana §uradaki jambonlardan getirsene." Sükunerine ve inceeik beline kaqın inanılmaz bir i§tahla yemek yediğini görmü§tüm daha önce kaqıla§tığımız birkaç partide. Çok az tanıdığım bir grup insanla daha önce hiç gitmediğim bir yerde kayak yapmaya gitmeyi, sırf aralarında o olduğu için kabul etnıişdm. Aslında beni çok da ısrarla çağırmamı§lardı, bir davet te biraraya gelip "kayağa gitmeyi" konuştuklarında tesadlifen yanlarındaydım, . bana "Sen de gelsene," demişlerdi, ben de "Gelirim," demi§tim. Öteki dördüiyi arkada§ oldukları için aynı arabaya binmi§ler, o ise, "Burası çok sıkı§ık," deyip benim ara: bama binmişti. Kentten çıkıp uykulu otobüslerin, yüklü kamyonların, çevredeki büyük gecekondu mahallelerine ilk seferlerini yapan yorgun minibüslerin yükselen güneşI, birlikte çoğalmaya ba§ladığı otoyola girdiğimizde uzanıp radyoyu açtı; Fransızca bir §arkı duyuldu, hiçbir §ey söylemeden, başka bir istasyon bile aramadan radyoyu kapatıp yeniden köşesine çekilerek, paltosuna sanndı.

- Kaloriferi açtım, şimdi ısınır araba, dedim. - Soğuktan sıkıImm, dedi. Soğuktan li§limüyor, soğuktan sıkılıyordu .. Bir an, önceki glin onun oturduğu koltukta oturan küçük kızı hatırladım, onun oturuşunu ve öne doğru

. eğilerek kahkaha atmasını. . Ben dümdüz önüme bakarak arabayı kullanıyor­ dum, o koltuğuna büzülüp gözlerini kapatmı§tl, yalnız­ ca motorun düzenli homurtusu duyuluyordu. İçerisi ısınmıştı, ama paltosunu çıkarmamıştı, epeyce bir zaman hiç konuşmadan gittikten sonra fısıltılı sesiyle gözlerini açmadan konuştu: - Bana bir çay içirsene. 50


İlk sapaktan sapıp otoyoldan çıktım, bir süre gittikten sonra çardaldı bir köy kahvesinin önünde durdum. Kahveniiı yanındaki küçük derenin kenarına dizilmi§ kavak ağaçlarının parlak yaprakları küçük aynalar gibi güne§ ı§ıldarıyla pırıldıyorlardı. Arabadan çıkıp biraz gerindim, onun d~ arabadan çıkmasını bekliyordum, o arabadan inmedi. Penceresini yarım açtı. - çayı buraya getirmelerini söylesene. - Niye inmiyorsun, hava çok güzel. - Dı§arısı soğuk. Pencereye yakla~tım. - Hava çok güzel, zaten kayak yapmaya gidiyoruz, burada arabadan inmezsen o soğukta nasıl kayak yapacaksın? Yüzüme bakıp yeniden "çayı buraya getirsinier," dedi. Yaptıklarının çeli§kili olması onu rahatsız etmediği gibi bu konuda bir açıklama yapmaya gerek de görmüyordu. çayıuı arabada içmek istiyordu ve çayını arabada içecekti. Kahveciyeçayları arabaya getirmesini söyleyip ben de arabaya bindİm. . Yüzü buru§turulmu§ bir kağıt gibi kırı§ kırı§ olan ya§1ı kahvecinin getirdiği çayları içerken, bardağını ba' na uzatıp "Şunu tutsana," dedi, ben bardağını tutarken ayakkabılarım çıkartıp ayaklarını a!tına topladı, bardağını yeniden aldı. Bardağı tlltu§ıında, çayını içi§inde, ayaklarını altına toplayı§ında,konu§masında, bütün hareketlerinde yerle§ik ve doğal bir zarafet vardı, ama aynı zamanda anla~ §ılmaz bir kı§kırtıcılık yayılıyordu bütiin bu hareketlerind,n, zarafete de kı§kırtlcılığa da sanki doğu§tan s'ahipti. Her hareketiyle, "Beni eğlendirdiğiniz sürece benimle her §eyi yapabilirsiniz," der gibiydi. Bana, 'çay bulmam' ve 'çay getirtmem' için verdiği emirlerle aramızda bir yakınlığın doğduğunu hissedi-

51


yordum, o zaman birden anladım, o fısıltılı eı:nirler, erkeklerle kurulan yakınlığın anahtarıydı; o emirleri almalnan dolayı bir sevinç, bir ayrıcalık duygusu hissediyordunuz. İyi bir orospu gibiydi, emirleriyle kendinizi yeryüzündeki tek erkekmişsiniz gibi hissetmenizisağlıyordu. .' " Aslında onunla nasıl bir oyun oynamak istediğimi bu yolculuğa karar verdiğim zaman biliyordum, a[11a bunu nasıl yapacağımı tam kestiremiyordum. Kadınla\'­ la erkekler arasındaki bazı konuşmalar uçurumun kenarından bi, çiçek koparmak gibidir, yanlış bir sözcük' söylerseniz bir utanç uçurumuna düşebilirsiniz, ama doğru sözcükleri seçebilirseniz hiç unutmayacağınız bir anınızolur. Arabada prensesle giderken o uçurumun kenarında olduğumu hissediyordum ve düşmeyi göze alacağımı da biliyordum. - Sende orospuları hatırlatan bir şey var, dedim. Bir zaman bana yanıt vermedi, söylediğimden utanmamı beklediğini, beni sessizliğiyle utandıracağını piş­ manlıkla düşündüm, çok istediğim oyunu oynayamaya~aktım, ben bunları düşünürken, o fısıltılı sesi duydum: - Her kadında biraz orospuluk vardır. Elimde olmadan gülümsedim, oyun başlamıştı, bu, ancak onun gibi çok iyi yetişmiş, gerçekten zarif ve kendine güvenli bir kadınla oynanabilecek bir oyundu. - Sende de var mı? Gene biraz sessizlik ve gene o fısıltı: - Vardır herhalde. Bu kısa konuşmadan sonra dar bir kapıdan geçmişiz gibi rahadadık, artık konuşma ikimizi de heyecanlandıran bir biçimde akıyordu, parolayı duymu'i iki asker gibi birbirimizi tanımış, aynı taraftan olduğumuzu' anlamıştık, korkmamıza, çekinmemize, utanmamıza ge, rek yoktu. Ona para karşılığındabenimle yatıp yatmayacağını sordum. Biraz durduktan sonra sordu:

52


- Kaç para? Onun o fısıltılı sesinden bu sortıyu duymak, itiraf edeyim ki 'en heyecanlı sevi§melerden bile ,daha heyecan vericiydi; bu soruyla kendimize bütün toplumun kar§ı çıkacağı bir suç olu§turuyorduk ve bir kadınla erkeğin suçortaklığı, hangi biçimde olursa olsun, daima çok zevkliydi. Pazarlık etmeye ba§ladık, bir Çingene kızı gibi arsıica pazarlık ediyor, kendisine öbür orospulardan daha' fazla vermeyeceğimi söylememe karıııık "Bir' prensesle birlikte olmanın pahalı olması gerektiğini" söylüyordu. İıin §a§ırtıcı tarafı bütün arsızlığına rağmen bu pazarlığı gerçekten de bir prenses gibi yapmasıydı. Bir parça çikolata ya da bir bardak §ampanya ister gibi söyledi istediğini. - Sen bana çok para versene. , Bense çok para vermeyi inatla reddettim. Çok para vermenin ili§kiyi özelle§tireceğini ve bunun oyunun kurallarına aykırı olduğunu söyledim ona, . - Bir orospu olacaksan, bir orospu olmalısın, dedim. Bir orospu kadar kazanmalısın., Birdenbire 'hiç ummadığım bir §ey daha söyledi: - Peki, sevj§irken bana vurursan bunun için de ayrıca para verecek misin? ' Gözümün ucuyla ona baktım, bunu istiyordu; bir geceyarısı, bir kadının bana seyrettiği bir filmden ödünç alaraksöylediği bir cümleyi hatırladım: "Ben bir salona girdiğimde orada kimin en valı§i olduğunu hemen aııla­ nın," demi§ti. Şiddetten ho§lallan kadınların garip bir önsezileri oluyordu, benim de §iddetten ho§landıgımı seziyorlardı, bunu nasıl anladıklarını; beni neyin ele verdiğini bilmiyordum. -İki misli veririm, dedim. Küçük pembe diliyle usulca dudaklarını yalayıp alt dudağını ısırdığını fark ettim. - İyi. 53


Bir sessizlik oldu. - İyi ne? Kabul mü? Gene o aldırmaz sesiyle sordu: ~ ]\i asıl yapacağız peki? Cebimden bir beş .yüz bin lira çıkardım. - Bunu kazanmak ister misin? - Evet. Bir yandan arabayı kullanırken hafifçe öne kaydım; parayı kamımın a!tına koydum. - Parayı al, senin olsun. Parayı ucundan tutup çekti,

doğru

elinden kapıp aynı yere koydum. ' - Orospuluk yapacaksın, dolandırıcılık ·değiL Parayı almak istiyorsan, bütün elini kullanarak al. Biraz durdu, sonra uzandı, bütün avucuyla abanarak parayı aldı ve sutyenine soktu. Doğuştan bi~ orospuydu. Kayak yapacağımız Karralkaya'ya varana k'adar, bir sevişıne için vereceğimden çok daha fazlasını kaptır­ mıştıın; o orospuluğa iyice alışmıştı, ben heyecandan perişan olınuştum, birkaç kaza tehlikesi atlattlğımızı fark etmemiştik bile. . Unutulmaz bir üç gün geçirdik Kartalkaya'da,bir.. likte kayak pistinin üstüne çıkıyor, orada karların arasında, kayak ceketimin ceplerine doldurduğum paraları birer birer ona veriyordum. Üç gün boyunca bir tek kez bile tam anlamıyla sevişmedik. . Onu yalnızca bir kez, üstündeki her parçayı çıkart- . mak için ayrı ayrı paı;"lar vererek çınlçıplak soydum, ben ceketimi bile çıkarmadım, ikimiz de sevjşmck istiyorduk,ikiiniz de kendi isteğimize engel olmaktan büyük bir zevk alıyordu k; bir ara parayı unutup elbise1erjmi çıkarmak istedi, elini tutUP güldüm. OnIi kanepenin üzerine yatırdım, ayaklarından başlayarak öpmeyebaş­ ladım, bir yandan titriyor, bir yandan da pazarlık ediyordu:

54


- Bunun için bir bej yüz bin daha vereceksin ... Ahh, orası için bir milyon verec€ksin ... Bir milyon daha ... Devam etmek istiyorsan bir milyon daha. Bir harem kiralamama yetecek kadar parayı hiç sevi§mediğim,hatta hiç öpü§mediğim bir kadına üç günde verdim. Tam bir orospu gibi pazarlık ediyor, beni iyice . azdırdıktan sonra cebimdeki paraları birer birer alıyor, bazen de alması gerekenden fazlasınıçalıyordu, ben ya-, kalayınca da, "Ama orospuluğa alı§tırman için biraz iyi davranmalısın, bunu da ben hak etmeden hediye vcrmi§ 01," diyordu. Aramızdaki alı§veri§ garip bir dostluk yaratmı§t!. Sırlarımı pay1a§acağım bir dostum hiç olmaml§tı hayatımda, dostlardan ve arkadajlardan pek ho§lanmazdım, kimsenin benim yajadıklanmı bilmesinide istemezdim. Sanki birileri neler yaptığımı bilirse kötü bir büyü olacak ve benim ruhumun bir parçasını ele geçireceklerdi; böyle an1a§llmaz, tuhaf, ismi olmayan bir korküm vardı ve hep saklardım ya§adık1arıml. Sırlarımı yalnızca o kadına anlat.tım ve onun hiç kimseye söylemediğİ sırlarını öğrendim. Paylajtığımız ahlaksızlık aramızda derin ve kalıcı bir güven yaratmı§tt. Onun kadar ahlak sınırları·· nı rahat a§On birine güvenileceğini biliyordum, o hiçbir zaman kötü bir büyüyle ruhumun bir parçasını ele geçirmeye kalkmaz, beni ba§kalarına satmazdı. Hiçbir zaman da böyle bir §ey yapmadı zaten, çok yetenekli bir orosptı, paralarıını çalan arsız bir hırsız ve güvenilir bir dostttı.

Üç gün sonra cebimdeki bütün paralar tükenmijti. Parasız, 'ekstradan' son bir seans yapma önerimi kesin bir §ekilde reddetti. - Parasız asla olmaz. Uzanıp onu yanağından optıım, parasız yapmayı kabul ctseydi bütün güveniıni kaybederdi. 55


- Ben artık gidiyorum, dedim. Döndüğünde görü§ürüz. vardım. Kalabaiıkların, insanların, sevişmelerin, maceraların

Eve geceleyin

içine ararsınız kendinizi, insanlarin hayat dediği garip bir girdabın içinde küçük bir ot parçası gibi kaybolmaya uğraşırsınız, bütün istediğiniz, korkunç bir ahtapot gibi size dolanan geçmişi ve o geçmişin ruhunuzu yakan acısını umıtmaktır, umıtursunuz da. Geçmişi olmayan biri gibi güvenle evinize dönersiniz ve benim gibi lambaları yakarsınız. Geçmiş, evin yalnızlığına sarınmış kötü bir hayalet gibi oradadır. Masallardaki o dehşet verici tekerlerne gibidir her şey: 'Az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim, dönüp baktım ki bir arpa boyu yol gitmişim.' Eve girdiğim anda, sanki oradan hiç ayrılmamış gibiydim, sihirli bir el son üç günde yaşananları çekip alıvermişti hayaumdan, evden çıkarken hissettiklerimin . aynısını hissediyordum. Sevda'yi özlüyordum, evin içinde dolaşıp odaların, duvarların, eşyaların yalnızlığına bakarak, hızlanan bir müzik gibiyükselenkendi içimdeki özlernin kabarışını dinliyordum, telaş etmiyor, kendi duygularımdan korkmuyordum~ ama odalardan birinde, Sevda'yı artık 'İste­ diğim zaman arayamayacağım geldi aklıma; bu sıradan, basit, çoktan beri bilip de kabul ettiğim gerçek, birden çıldırtıverdibcni. İçimdeki özlem başedilemez bir tutkuya dönüştü, bu duygu değişikliği öylesine kısa bir zamanda gerçekleşti ki, ona karşı koyabilmek için° kendimi hazırlayamadım. Bir çaresizliğin kıskacına yakalanı­ verdim, her zaman olduğu gibi, çaresizlik değdiği bütün duyguları azdırarak, özlemi önüne geçilemez bir yakıcı tutk~ya çevirdi. Ustelik bu isteği gerçekleştirmek mümkün değildi. Bir imkansızı istediğimi biliyordum. Ben o andaki Sevda'yı değil, Sevda'nın başka bir erkeğe gitmemiş halini o

o

o

56


istiyordum, yani asla alamayacak bir şeyi. Sevda birden odaya girip bana sarılsa bile beni mutlu edemeyecekti. Gene de odaya girip bana sarılmasını isterdim; .bana dokunması, çaresizliğimi geçinnese de, ta diplerde bir yerde kıpırdanıp duran o yenilmijlik duygusunu geçirirdi. Şimdi dÜjündüğüm zaman, belki de yenilmişlik duygusundan kurtulmak, beni Sevda'ya yeniden sahip olmaktan daha çok sevindirebilirdi diyorum ve bunu fark etmek beni utandırıyor. . Salonun dip tarafındaki tek abajur yanıyordu,' bir eskiciden alôığım koca kulaklı berjer koltuğu geniş pencerenin önüne itip oturdum.Boğaz simsiyah akıyordu, karşı kıyıda bir-iki sönük lamba ıjığı titrejiyordu, yalnızdım ve kendime acıyordum. Boğaz'ın simsiyahakan sularına bakarak kendimi yalnızlığın ve terk edilmişli­ ğin acısına bıraktım. Kendim için üzülüyordum ve kendime duyduğum aCliila duygusu kalın bir batraniye gibi beni sarıp ısıtıyordu. Orada öylece uyuyakalmışım. Sabah uyandığımda içimde ne bir özlem ne bir sevgi vardı.

Gazetelerimi alıp koltuğuma yerlejtim. Gazeteler' benim cinayet dosyalarım için büyük bir altın madeniydi gene, ülkede herkes herkesi öldürüyordu, dolaı- yükseliyordu falan filan, hamile bir genç kız intihar etmijti, öbürlerini bırakıp o haberi okudum; intihar katiııe makmIlin bir arada ve tek kUf§lınb ortadan kalktığı tck cinayet biçimiydi ve baıü çok ilgi çekici geliyordu. Gazeteyi yanıma bıraktığım sırada hemen koltuğun yanın­ da duran telefon çaldı. - Merhaba. Telefondaki ses adını söylemeden "Merhaba" diy~r­ du, tanınacağından emindi. Bir. saniye kadar duraladık­ tan sonra tanıdım, kızın sesiydi, O durgun kadın sesi. Biraz konuştuktan sonra o sakin sesiyle sordu: 57


- Buraya' gelecek misin? Gelirsen seni gezdiı:iriın, çok güzel bir piknik yeri var, oraya gideriz. Şehirlerarası yolculuğu pek gözüm kesmedi, tanı­ madığım bir kentte bütün gün, üstelik de araba olmadan ne yapabilirdik. - Çok zor olur, dedim, araba yok. Bir yere yemeğe falan gitsek sel1in tanıdıkların görebilir, yani zor benim oraya gelmem. Bir sessizlik oldu, aynı durgun ses devam etti: - İstersen bir otele inersin, ben odana gelirim. Sonra telaşla ekledi: - Tabii bütün gün odada sıkılabilirsin .... Bu çok açık bir davetti, bir an şajaladım.' 'Burada benim evim bomboş, otele gitmeye ne gerek var,' diye aldımdan geçirdim, ama bunu, söyleyemedim, ben kız kadar rahat değildim. - Y 00, sıkıımam, ama burası daha rahat, araba var, ev var ...

- Ben seni tekrar arayacağım, deyip kapattı telefonU.

Kızla sevişmeyi ilk o gün düşündüm. Yirmi yaşın­ daki bir kızın bedeninin nasılolacağını ınerak ettim. Yirmi yaşında birisiyle en son yirmi yıl önce sevişmiş­ tim. Yirmi yaşında birinin cildi nasıldı, çizgileri nasıldı, yatakta nasıloluyordu? Benim yaşımdaki birininyirmi yaşıııdaki birisiyle sevişmesinin: kl~sik tanımınııı 'kırk yaş bunalımı' olduğunu biliyordum', benimki de bir bunalım sonucuydu belki, ama bunun kırk yaş bunalımı olduğunu sanmıyordum. Kırk, yaş bunalımı yaşayan

hiçbir erkeğin böyle bilbunalım yaşadığına inanmayacağını da biliyordum ama. Kızın niye benimle yatmak istediğini ise hiç anlayamıyordum. Benim yazdığım bir romanın kahramanına' benzediğini söyleyen bu genç kız benimle sevişerek neyi bulmak istiyordu? Sevişirken ona hayatııısırlarını ve58


receğimi mi sanıyordu, yoksa kendisinden çok daha yaılı bi, yazarla seviımenin bir kadmiık baıarısı olduğu­ ıııı mu düıünüyordu. Baıka erkekleri tanımak, onlarla kendi sevgilisi arasmdaki farkları görmek istediğinİ"bu­ na ihtiyacı olduğunu söylemişti, ama kıyaslamak için seçtiği erkek niye bendim? Bu 'dürüst' kız niye sevgilisini aldatmak için beni seçiyordu? Bunların yanıtını bilmiyordum, ama doğrusu pek aldırmıyordum da. Belinin ve memelerinin nasılolduğu daha çok aklımı kurca- ' lıyordu. Kızla seviımeye karar verdim. O gün kesip dosyalarma yerleltirdiğim cinayet haberlerinin arasma kızm hayali de kanıtı. 10zı düıündü­ ğünı zaman sanki Sevda' dan intikam alıyormuıum gibi garip bir duyguya da kapılıyordum ve bu, benim kızı daha çok düıünmeme neden oluyordu. Ertesi sabah gene tdefon etti, komıım. çok kısa sürdü. - Yarın sabah geliyorum . . - Kaçta? - On birde oradayım. - Seni alınm. Benimle sevijmeye gelecek olan kız, benim yazdı­ ğım romanın kahram'anma benzediğini söylüyordu, nasıl biri olduğunu. daha iyi anlamak için, o alqam eve dönünce kendi kitabımı karıjtırmaya başladım. ' ... bostan dolabmm yanındaki, suları bana kahverengi gözüken o küçük ve eskimiş havuzdaki solgun ve kederli nilMerlcrc gidip bakardıın çocukk"n, babam onların kökleri olmadığmı anlatmııu bana. Neden bu çiçekıeri hep birjeylere benzetmek için kullandıklarını ancak büyüyünce anladım. Yalnızca bu çiçekler, hep bir yerlere gidecekmiş gibi azade ve özgür oluyorlar, ama küçük bir havuzun içinde bir yere gitmeden yajıyorlar­ dı. Hayat da böyle bir jeydi benimiçin; hep bir yerlere gidecek gibi duran, yalnız ve bir yere gitmeyen bir çi-

59


çek. Bütün bir hayatın özeti buydtL Ben de bir. yere ve bir yere gitmedim; öyle solgun bir nilüfergibi bir havuzun içinde yalnız ba§ıma durdum, köklerimi sa!amadım, ne olduğum yere sağlamca yerle§tim, ne ba§ka diyarıara kaçabildim, içinde durduğum havuzla birlikte kirlenip eskidim. B.ana -bakanlar, beni seyredenler, beni sevenler oldu, ama kimse yakasına takmadı beni, kimse odasına koymadı, kimse beni sulayıp büyütmek için uğra§madı; onlara ihtiyacım olmadı" ğını, havuzumda tek ba§ıma yüzebileceğimi dü§ündüler, ben de yüzdüm, kederi, yalnızlığı, kirlenmeyi öğrendim ve hayata benzedim. Ne garip, ba§ka bir §ey olmak da istemedim, beni beğenmderi yetti bana .. : Okuduğum satırlar bana yabancıyd!. Bunları ne zaman, hangi gün, hangi dü§üncderle yazml§um?Böyle bir kadını nerede görmü§tüm? O satırları yazdığımı bile unutmu§tum. Böyle köksüz bir hayat, böyle çaresiz bir yalnızlık, bu tuhaf keder nereden çıkıp da ~ökülmü§tü satırlara? Hem kim di bu anlattığım kadın? Zaten pek iyi durumda olmayan sİnirlerimin daha da bozulacağından ürküp kitabı yanıma bıraktım. Bu kitap beni korkuttiyordu. Kız ise beni kitabımın içine çekiyordu. Tanımadan yazdığım birini gerçek hayatın içinde bulabilir miydim, ' yazdığım gibi biri var mıydı, bu kız bana o kadını nasıl yazdığımı gösterebilir miydi? Tersine bir yolculuk mu olacaktı bu; hayattan kitabıma qoğru mu gidecektim ve oralarda neler bulacaktım, siyah gözluklu bir kızdan ba§ka hiç kimsenin okumadığı, yazarının bile unuttuğu bir kitabın içinde beni ne bekliyordu? Sorular kafamı, kurcalamaya ba§laml§tı. Sık sık uyandığım, gergin ve yorgun bir 'gece geçirdim. Sabah yorgun uyandım, her yanım kırılıyordu. Bir kahve içip kapıcının kapıya bıraktığı ayçöreklerinden yedim. Saate baktığıında gecikmeye ,ba§ladığımı görbağlanmadım'

60


düm. Bu kızla bulu§maya gittiğim her seferde geç blı­ yordum, hem gitmek hem gitmemek isteyen bir halim' vardı. ' Terrninale vardığımda duvara dayanmı§ beni bekliyordu. Saçlarını açmı§tl, uzaktan bakıldığında fazla genç ,duruyordu, yüzünde bütün dünyaya yabancı bir anlam vardı, kapanmı§ bir kapı gibiydi. Arabaya o küskün ve kapalı yüzüyle bindi, durgun sesiyle "Merhaba," dedi, sonra hiç ton lam as ız dümdüz bir sesle "Geç kaldın," diye ekledi. - Rahat geldin mi? - Evet. Ona hiçbir §ey sormadan eve' doğru gidiyordum. Bir süre sessizce gittikten sonra sordu: - N ereye gidiyoruz? ' - Eve. Bana dönüp gülümsedi, yüzü arka arkaya deği§ti, büyüdü, gençle§ti, çocukla§tl, §a§ırdı, durgunlaştı, sevindi ve sevinçli bir gülümsemede durdu. , , - İçimi okuyorsun. Ben ele eve gitsek diyordum. Eve yakla§ıyorduk, ne yapacağımı bilemediğim zamanlarda tekrarladığım tike takılmı§, sağ elimin i§aret parmağını hafif hafif ısırmaya ba§lamı§ım. - Ne oldu eline? Hemen yalan söyledim: - Elimi çarptırn, acıyar. Uzanıp elimi tuttu, öptü. Yüzünün rüzgarı dinmi§, çizgileri ortaokulu yeni bitirmi§ liseli bir kızda duraklamı§tı. Onun çizgilerindeki dalgalanma benim de duygularımı dalgalandırıyordu, heyecan, merak, istek, utanma, kaçınma, apğılanma birbirine karı§ıyordu; onun sevgisi, kadınların bana duyduğu a§kın güvenini ve gururunu vermiyor, aksine beni utandırıyordu. Onu kandırdığımı dü§ünüyordum. Hiç kimsenin okumadığı bir yazara duyduğu hayranlık

6i


da beni aşağılıyordu. Sonraları hep düşündüm, neydi beni o kıza çeken diye; sanırım bana duyduğu hayranlık. ve sevgi değildi, beni asıl heyecanlandıran yazdığım kadına duyduğu tutkuydu; olmayan bir kadın bizi birbirimizc bağlıyordu. Yalnızca benimle ilgilenseydi belki bu ilgisinekarşılık vermezdim, ama yazdığım kadınla ilgilenmesi ve beni, onu o kadına götürecek bir aracı olarak görmesi aramızdaki ilişkiye bir gerçeklik katıyordu. Tümüyle bir başarısızlığa dönüşen pazarlık serüvenimde artık bcğenilmcyi arzu etmeyecek kadar beğenil' memeyı: alıımıştım; beğenilmeyen herkes gibi ben de beğenilmeyi küçümsemeye, beğenilmemeyi yüceltmeye başlamıştım ve bir tek beğenen insan karşılığında beğe­ nilmemeninbana ,ağladığı; 'Beni hiç kimse beğenmi­ yol',' diye artık bir övüi1me haline çevirdiğim beğenil­ merne lüksünden vazgeçmezdim, ama beğenilen ben değildim, aranan ben değildim, istenen ben değildim, ben bir yaldum yalnızca, istenene götürenbir yol, ama beni bir yololarak gören küçük bir kızla ilişki kurmak bana aşağılayıcı geliyordu. Başka bir zaman 'olsa, "Öyle bir kadın yok, onu ben uydurdum," der kızı gönderirdim, ama şimdi kız bana bir kurtuluş gibigeliyordu, neden kurtulmam gerektiğini tam anlayamasam da birşeylerden kurtulmam gerektiğine inanıyordum ve kurtulmama kendi yazdı­ ğım bir kadınla, kendini o kadına benzeten birkl2 yardım edecekti, bunun saçmalığını göremiyorduın o sıra­ larda . . Evim bir yokuşun üst tarafındaydı, sokağın alt başı­ na gelince yukarıda bırakacak bir yer olmadığını görüp arabayı yokuşun alt tarafında pak ettim. Arabadan inince koluma girip bana yaslandı, sokaktan onunla kol kala, geçit törenindeki bir asker gibi ciddiyetle önÜme bakarak geçtim.

62


Eve girince pencerenin y;anına gitti. Pencereden bahemen önünden akar gibi gözüküyordu, denize bu kadar yakından bakmaya alışkın olmadığı belliydi; çok sevindi. - Deniz evin önünden akıyor. Evin içinde dolaşıp eşyalara baknıaya başladı, büyük koltuğa, yerdeki mindere, kenardaki etajere, etajerin üstündeki lambaya, telefona, küçük halıya, parkelere, duvarlara, yığılmış gazetelere, hepsine dokunmadan, belli bir mesafede durarak uzun, uzun bakıyordu. O müzede gezer gibi ,,\londa dolaşıpeşyalara tek tek bakarken ben de onu izliyordum,birbirimize yaklaşamı­ yorduk. Bütün sesleri, dışarıdan geçen otobüsleri, çatanaların patapatlarını, arabaları, aşağıdaki kapıeının çocuklara söylenmesini, trafik polisinin düdüğünü, tekerlekli arabasıyla marul satan bahçıvanı duy;uyorduk,ama bütün bu sesler sanki kalın tüylü bir halıdan geçip bize geliyorlar, güçlerini ve gerçekliklerini kaybediyorlardı. Pencereden giren güneş ışınları bile gerçekliğini kaybetmiş, bir tiyatro dekoruniın ışıkları gibi olmuştu. Kendimiher zamankinden başka hissetmem, bütün sesleri ve renkleri benimle birlikte değiştirmişti sanki; kız ise' be- . nim nasılolsa hareket edeceğim e inanarak, bilmediği bir ülkede gezintiye çıkmış bir gezgin gibi dolaşıyordu evin içinde, ama bana yaklaşmıyordu. Sırrını bana dönüp etajerin üstünde unutulmuş eski bir karrpostalı dikkatle incelemeye başladl.Yavaşça arkasından sokuldum, ne yapacağımı bilernedenusulca ensesine dokundum, "Ne yapıyorsun," demesinden gizliden gizliye korkttığum için, belirsiz bir şekilde dokunmuştu,m. Aslında ben ona, öyle ürkekçe dokunarak, artık onun birşeyler yapması gerektiğini söylemeye çalışı­ yordum; dokunur dokunmaz bana ,doğru dönüp, sokuldu ve aniden, hiç beklemediğim şekilde dudaklarıma saldırdı; dudaklarımı' ısmp emiyordu, dişleri dişlerime kınca,' Boğaz

63


çarpıyordu, aceleyle, tela~la, hırsla öpüyordu beni. Yava~ça kurtuldum kollarından, saldırıyı durdurdum, onu usulca, hissederek öpmeye ba~ladım; birden yeniden hızlandı, sanki beni öpmeye değil yemeye çalı~ıyordu. -Onu öpü~e öpü~e koltuğun kenarına götürüp oturttum,

ben de pencerenin kenarına çekildim, yeni bir saldırıya karşı hazırlanmaya çall~tım. Ba~ımı pencereye çevirince yüzümü gördüm; anlayı~lı, babaean, biraz da hınzırca bir gülümseme vardı yüzümde; eğleniyordum. . Yüzüne baktığımda gene olgun ve ağırbaşlı bir kadını gördüm, konuştuğunda sesi, biraz önce di~lerini di~lerime çarparak hırsla öpü~en kız o değilmi~ gibi, durgundu, a!neliyat hakkında bilgi isteyen bir doktorun tarafsız soğukkanlılığıyla 'sordu sorusunu: - Sevi~meyi sonuna kadar gitmeden tamamlasan olur mu? 'Bakire,' diye düşündüm, dört yıldan beri bir erkekle birlikte olan birinin bakire olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Bakircliğinin de keiıdisi gibi değişik bir bakirclik olduğunu daha sonra anlayacaktım, ama beni asıl şaşman, çılgın bir, istekten ani bir durgunluğa bu kadar tahat geçmesi, bunu çok doğalolarak yapmasıydı. Ayııı soğukkanlı sesle, sanki ba~ka birisinqen söz eder gibi yaıııt 'verdim: ' - Tabii, ol ur. Aslında neyeolur dediğimi, scvişl11cyi nasıl tamamlayacağımızı pek anlamamıştım. Bir bakireyle sev;şme­ ydi çok uzun zaman geçmişti, ama korkmasını ve tedir-· gin olmasıııı istemiyordum, ayrıca bu işin nasıl yapıla­ cağını anlaşılan o biliyordu, bana da nasıl 'yapılacağıııı , öğretir, diye geçirdi m aklımdan. Sakin hareketlerle kazağını çıkardı, güııışığı bedenine vurdu, buğday rengi gergin bir cildi, düz bir karnı ve çok iri memelerİ vardı. Yaııına gidip suryenini 'çıkar-

64


dım, memeleri çınlçıplak ortaya çıkınca biraz daha bü. yüdüler sanki; u~ları koyu ve dikti. Elinden tllttum. - Gel içeri gidelim. Kazağıyla smyenini salonda bırakıp boş koridordan geçip yatak odasına gittik, odanın perdeleri kapalıydı. Pantolonunu çıkardım. Ayaklarındaki baklava desenli yün çorapları, siyah dantel külotu ve çıplak memeleriyle hali çok sevimliydi. Onu yatağın kenarına Oturtup çoraplarını çıkardım. Ayaklarını avuçlarımın içine aldım. Mahalle takm,ında oynayan bir erkek çocuğun ayaklarına benziyordu, henüz bir kadının ayakları 01mamışlardı, topuldu ayakkabılara alışkın olmadıkları da belliydi. Yorganı açıl' onu yatağa yatırıp seyretmeye koyuldum. Bedeni, benim kadınlarımın bedenlerinden pek farklı değildi. Yirmi yaşında birinin bedeni denince, hiç görmediği m bir şeyi göreceğimi sanmıştım galiba. Yatağa yatınca gözlerinin altı gölgelenmiş, gözlerinin parıltısı çoğalmıştı, her an değişiyordu yüzü. Ço~uk sesiyle konuştu: - Uşüdünı. Soyunup yahım, yorganı üstümüze çektim, ayakları üşümüştü, gövdesi sıcacıku, teninin ısısını hissediyordum ve bu sıcaklık hoşuma gidiyordu. Bazı kadınların bedeninin sıcaklığını severdİm, bazıları ise bana pek çekici gelmezdi; bedeninin ısısını sevdiklerimle ilişkilerinı . sürerdi. ·Kızın sıcaklığını sevmiştim, beni heyecanlandı- . rıyordu. Ba§11l1l onn doğnı çcvirdiğinıdl'. on .l)l·~~oıı altı yajlarında bir kız çocuğunun yüzünün hızla bana yaklajtığını gördüm,. dudaklarıma saldırıyordu, bir yamyam gibi Öpüjüyordu. 'Ona acele etmemeyi öğretmeli­ yim,' diye geçirdim aklımdan, sevijmenin tadını çıkar­ mayı henüz öğrenmemijti. Onu hızlaçevirip yatağa bastırdım, iki elimle omuzlarından tutup kımıldamasına izin vermedim, jiddeti ve sükuneti hissetmesıni bekledim. Bir an direnir

Tehlikeli Masal",

65/5


gibi oldu, sonra sakinlejip kendini bıraktı. "Kıınılda­ ma," dedim, "sakm kıı11lIdama." Elimi karnından bacaklarının arasına indirdim, bacaklarının araSll1a dokunduğum anda, HAh,tI diye bağırar;k dizierini karnına doğru çekti, bütün bedeni titredi. Elimi çektim, sonra gene· dokundum, gene aynı şekilde bağırarak dizlerini çekti. Gülümseyerek yüzüne baktım, gözlerinin rengi değijip yqilc dönüyordu. Sevijmenin sonunda yemyqil olduklarını ve her scvijmeden gözleri yejil olarak kalktığll11 öğı-encccktim~

Yavaş yavaş aşağıya doğru kaydım,

her yeni kadll1la seviştiğim zaman olcluğu gibi kendimi yabancı bir orman" girıni~ gibi lıissediyor önce çevremi tanımaya çalı­ jıyordum. Kalçalan dar, baldırları güçlüydü, bacakları düzgündü, ama benim sevdiğimden biraz daha inceydi. Ayaklarım öpmeye bajlaclım, "dilimi parınaktarının araS!Ila soknıkça inliyordu, sonra topukbrını hafifçe di,leyerek dizkapaklarının arkasına doğru geldim, bir bacağını yava,ça kaldırıp baldırlarının arasına kaydıın, oradan kasıklarına çıktım. Tüyleri kıvırcık değil düzdü, simsiyah parlak bir üçgen olujtunıyordu, tüylerinin parlaldığısiyah bir piyanonun parlaklığll1a benziyordu. Üçgenin biraz üstünde, siyah bir su clamlası gibi minicik bir ben varclı. Dilim, üçgeni tam ortasından yarıp sıcak bir derinliğc doğnı kaydı; bedeni I)issettiğiyle irkilip şöyle bir· kasıldı, sonra yav", yavaı gev,eyip kendisini bana bırak­ tı. İniltileri çığlığa dönü,ürken yastıkları elleriyle parçalayacak gibi kavrayıp parmaklarını kuma§a geçiriyordu; gözlerini kapaml§tı, yüzü küçük bir çocuğun yüzü 61mu§tu. Sonra biraz dinlenmesi için bıraktım onu, Yavaşça kendine geldi, yüzü sanki geni,lcyip kalınb,tı, azgın bir köylü karısının yüzü oldu. Toparlandıktan sonra gene soğukkanlı değerlendirmelerine ınşbdı:

66


- Çok iyiydi ... Ben aslında bundan pek hoılanmaz­ dım, ama seninle çok iyi oldu. Bundan bu kadar hoıla­ nacağımı bilmiyordum. Sonra tam bir çocuksesiyle sordu: - Bunu bütün kadınlara yapıyor musun? Uzun bir yalan zincirinin ilkini söyledim:

-

Hayır ..

- Yalan söylüyorsun. 'Yalan söylüyorsun' derken aslında bana inandığını hisse""im. _._- Yalan söylemiyoı:unı. - Daha önce yapmasan böyle iyi beceremezdin. - Bunun daha önce yaptığınla ilgisiyok, içinden gelmesiyle ilgisi var, bunu yapmaktan hoılandım. - Söylediğim e inandı. Hayaı hakkındahemen hemen hiçbir ıey bilmiyor gibiydi, her söylenenin doğru oldu.ğunu sanabiliyordu, sanki' hayatla hiç yüz yüze gelmemiıti. Hayatı hiç bilmeyen bu saf kız, benim kitabımda anlattığım ruhu yorgun kadına nasıl benzetiyordu kendini. Bu kadaı- saf ve hayatı tanımayan biri nasıloluyor da hayatın acıları içinde çarpılmı~ kırk ya~ında bir kadınla arasında, gelip benimle yatmasına yol açacak kadar ciddi benzerlikler buluyordu. Benim anlattığım kadın _yalan söyler ve kendisine söylenenlerin de yalan· olacağından kuşkulnnırdı hep; bu kızın saflığıyla benim anlattığım kadınınyalancılığı nerede buluşuyordu, neredeydi ortaklıkları, benim göremcdiğim hangi sır onları benzer kılıyordu? Dokunulmamış bir dürüstlükle,her şeyden kuşkulanan bir ya- lancılıkaynı şekilde hayata yabancı ve aynı şekilde vahşi olduğu için mi bir benzerlik çıkıyordu örıaya, yoksa, çok saf olanla çok deneyimli olanın hayattan duydukları korku ımı benzeşiyordu ya da ortada böyle 'bir benzerlik yoktu da kız mı uydunıyordu bunu, uyduruyorsa nıye kendine benzediğini söylemek için benim kita-

67


bımın kahramanını seçmişti. Bu kız bana birçok yeni soru getiriyordu, yanıtı bilinmeyen her soru gibi de ilgimi çekiyordu. " Bir sigara yakıp birkaç nefes çektiktensonra ona verdim, sigara içmeyi beceremiyordu, duman boğazına kaçınca sigarayı elinden alıp söndürdüm. Öpüşmeye başladık, öpüşmesini seviyorc;lu. Dudaklatının kenarın­ dançenesine, oradan gerdanına dudaklarımı dolaşiırı­ yordum, kalın ve dolgun bir gerdanı vardı, saçlarını kaldırıp ensesini öpmeye başladım. Uzun zaman yatakta kaldık, bir ara yorulup uyudu biraz, sonra uyandı, sıkı sıkıya sarılıp sessizce yamk, genç olmasına rağmen tahminimden çabuk yoruluyordu. Onu dinlendi re dinlendi re sevişiyordum, sonlarına doğru" artık iyice yoruldu, karnı doymuş bir bebek gibiydi. Uçak saati yaklaşmıştı. Birden çok telaşlandı. - Uçağı kaçıracağım. Kalkıp giyindik. Yokuştan aşağıya gene kol kola indik. Yolda pek konuşmadı. Havaalanına yaklaşırken, "Sen ne zaman gelecek-

sin/I dedi. - Bilmem, bir ara gelirim. Yüzüme baktı, ama bir şey söylemedi. Pencereden dışarı baktı yeniden, sonra bana dönüp O hiç beklenmedik cümlelerinden birini daha söyledi: - Ben, bedeni benim bedenime benzeyen kadınlardan hoşlanırım. " (Bunu o durgun ve dümdüz sesiyle söylemişti. -Ama kalçalan benimkinden biraz daha geniş olmalı, şöyle ele gelmeli, göğüsleri de benimkinden daha dik olmalı, kendi göğüslerimi çok sevmiyorum. Ne diyeceğim i kestiremeden bir an durakladım. - Öyle bir kadın buluruz istiyorsan. "

68


- o kadar kolay mı benim kadar güzel bir kadın bulmak? . Gülecektim, ama tuıtum kendimi, güzelliği konusunda da çok cidqiydi, gerçekten herkesten daha güzel olduğuna inanıyordu, yalnızca kalçalarıyla göğüsleri biraz deği§meliydi . .~ Ararız, dedim. - Bizim okulda öyle bir kız vardı, ondan çok ho§lanırdım, ama göğüsleri benim istediğimden biraz dalıa ufaktı.

Kız beni sürekli §n§ırtıyordu. İnsanların en mahrem . anlarında bile kolayca söyleyemeyeceklerini inanılmaz bir açıklıkla söyleyiveriyordu, ayıp duygusu yoktu on-

da, başkalarının utanacağı şeylerden hiçbir şekilde utanmıyordu. Bütün bunları söylüyor, ama eve geç kalmaktan da ödü kopuyordu. Tutucu bir ailenin kızıydı ve akşam erkenden evinde olmak zorundaydı. Havaalanına yaklaşırken tela§1 da iyice artmıştı. - Geç kalacağım. - Kalmazsıl), geldik bile. Terminalinönünde durdum, yüzüme şöyle birbaktı, beni öpüp indi, arkasına bakmadan yürüdü, biraz erkeksi ve sert bir yürüyüşü vardı, henüz kadınsı bir salıntı yerleşmemişti yürüyüşüne. Gidi§ine bakarken içimde bir eziklik hissediyordum, kalmasını ve biraz daha konuşmayı isterdim, onu tanıdıkça onu daha fazla ta· nımam gerektiği duygusuna kapılıyordum, mna aynı zamanda tehlikeli bir i§e bulaştığımı da hissediyordum, bir erkeğe iyi gelecek biri değildi, çekici yanı da buydu belki de. Dönerken genç biriyle sevişmenin sandığım kadar olağanüstü bir şeyolmadığını düşündüıp. Doğrusu daha müthiş birşeyler olacağını sanınış, kendimi daha günahkar hissedeceğimi ummuştum; o kadar günahkar hisset-

69


n1iyorduIll kendimi, biraz tedirgindim yalnızca. 'Keşke bu akşam bende kalsaydı,' di)-e geçirdim içimden. Eve dönduın, ev sessiz ve karanlıktı, yatak dağınık~ tı. Bütün ışıkları yalmm, bütün pencereleri açtım, evin içi buz gibi oldu, titreyerek yatağı düzelttim, salonda koltuğueski yerine getirdim, kızın buradan geçtiğine dair bir iz bırakmamaya çalıştım, gördüğüm Iıer iz beni biraz daha yalnızlaştıracaktı. Telefonun yanına gidip Sevda'yı aradım. Telefon çaldı, çaldı ve açılmadı, ahizeyi elimden bırakamıyor, telefoiıun çalışını kederle dinliyordum. Evin içinde dolaşmaya başladım, Sevda'yı özlüyor ve bu özlemi dindirebilecek birini bulmak istiyordum. Aklıma gelenleri arıyordum, kimse telefonu açmıyol'du. Tunuslu paşazadeyi, en yakın dostum ve orospum olan kadını aradım. Onunla sevişebilirdim ve O bana hiç olmazsa bu gecelik lıer şeyi unumırabilirdi; unutmaya hazır olduğumu ve ulltıtacağımı biliyordum, bir kadın sesi ve bir kadın dokunuş u yeterdi buna. Telefon açılınca çok şaşırdım, o gece kimsenin benim telefonlarıma yanıt vermcycceğine inanmı~tım. Sesini duyunca içim gevşeyip rahadadı. - Nasılsın? Sesimi tanıdı hemen. - İyiyim,sen nasılsın? Para buldun mu? Sevinçten çıld.racaktını. - Evet, lıadi gel ya da ben gelip alayını seni istersen. Fısıltılı sesi dumanlı birgece gibiydi, başınıı döndü' rüyordu. - Bu gece olnıaz. İçinıi çektim. - Niye? - Hoşlandığım bir oğlan var, onunl~ yemeğe çıkacağını. . 70 .


Sesim yalvarır gibi çıktı: - Bırak onu, ben seni daha çok eğlendiririm, her zamankinden daha çok para veririm. Güldii. - Olmaz, ba§ka zaman, bugün ona söz verdim; hem ondan hoılanıyorum. - Alçak bir orospusun. Gene güldü. - Paralarını baıkalarına harcama, onları ben alacağnn.

- Başkalarıyla yemeğe giderek zor alırsın. - Ben a!ırım, alacağım! biliyorsun. Telefonu kapatıp derin derin içimi çektim. Yeniden Sevda'yı aradım. Telefon yanıt vermiyordu. Gene o garip duruma düşmüştüm, birçok kadınla o ilişkim vardı, ama hiçbiri ortada yoktu o anda, herkes başka erkeklerle birlikteydi, kız da gitmiııi. Evin duvarları üstüme üstüme geliyordu. Işıklarla pencereleri bile kapatmadan, pardösümü kapıp kendimi dışarı attım. Arabanıı almadım, yürümeye başladım. De!)izin serin liği yüzüme 'vuruyordu, pardösümün yakalarını kaldır­ dım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Yalnızlığın böyle bir çaresizlik olarak geldiği zamanlarda insanın kendisini parçalayan yalnızlığından kurtulmasının çok zor, hatta 'imkansız olduğunubili­ yordum, bir zaman kendini yalnızlığa bırakıp teslim olmak gcr·ekiyordıı, sonra tekrar kalabalıklar geri gelirdi ve o. arada çektiklerindıi, kimseye anlatmadan ve çektiklerini unutarak yeni bir hayata başlnrdın. Kendimi yalnızlığa bıraktım. Madem yalnızdım, yalnız erkekler gibi davranmalıydım. En ucuz, en bayağı zevkler yalnızca' yalnız erkeklere sumılurdu, yalnız erkekler bayağı olduğundan değil, bayağılığın ve ucllzluğun erkeklerin yalnızlığını en iyi umıttufacak ilaç 01dl1ğnnnnkeşfedilmesindendi bu, daha düzeyli ve güzel 71


şeyler latırdı

insana yalnızlığını ve unutmak istediklerini hatırçünkü. ' Bir taksiye binip Beyoğlu'na çıktım, arka sokaklara saptım, mor, kırmızı, yeşil çiğ neonlarda kadın adları yazıyordu, önünde birbirine benzeyen palabıyıklı, kaskedi adamların durduğu dar kapıların kenarlarındaki vitrinlerde, içeride çalışan kadınların resimleri asılıydı aşırı makyajlı şantözler, §işman dansözler, baygın bakış­ lı sanatçılar. Ben vitrindeki resimleri incelerken pal abı­ yıklı kapıcılar da bcni izliyordu. Bazıları, "Gel abi, çok iyi eğlence var;" diye beni içeri davet ediyordu. Dansözün resmini beğendiğim bir kapıdan girdim, merdiven!erden aşağıya indim, beyazları pırtl pıril parlatan mor bir ı§ığın yayıldığı lo§ salon henüz tenhaydI. Bir masaya oturdum. Daha ben oturur oturmaz iki kadın geldi, mini etekler giymi§lerdi, biri gömleğinin uçlarını göbeği­ nin üstünde bağlamı§tı, öbürünün dekohesinden iri meıneleri gözüküyordıl. Yalnızlığıma hiç olmazsa

o gecelik bir çare bulmuş­ tum. Ertesi sabah uy,mdığımda başım ağrıyordu ve telefon çalıyordu, zor bela telefonun yanına gidip açtım. Sevda'ydı ve sesi beni öldürmeye yetecek kadar ne§eliydi. Bütün bir gece onun için çektiklerimi hissettİrme­ meye- çalışarak,' "Nasılsın?" dedim. Sesim berbat çıkı­ yordu. , - iyiyinı ... Uyandırdını mı? - Y 00, uyanmıştım, ama daha duş almadım ondan sesim mahmur. - Benseni sonra arayım o zaman .. Belki aramaz korkusuyla hemen atıldım: - Bir duş alayım, ben seni ararım. Bir sessizlik oldu, o sessizlikleri bilirim, arkasından muhakkak insanın içini kanatan bir cümle gelir.

72


- Ben evde değilim, dedi. Sabahın o saatinde kendi evinde değilse nerede 01dtığu belliydi, o adamın evindeydi, geceyi orada geçirmݧti, demek geceleri ontın evinde kalacak kadar yakın­ la§mı§lardı, mideme yumruklardan birini yemi§tim; gong çalana kadar ayakta dtırmaya çalıpn dayaktan peri§an olmu§ bir boksör gibi mınıdandım: ~ On dakika sonra ara o zaman. Telefonu kapattığım zaman tek bir §ey hissediyordum: nefret. Bunu bilerek yaptığını, benim canımı aeıt­ mak istediğini biliyordum, üstelik de btım: ba§arıyordtı, ba§ardığını o da biliyordu, daha telefontı açarken biliyordu beni ne hale getireceğini; o a§ağılık n'eşe o yüzden yerle§mişti sesine; galip bir komutan gibi hissediyordu kendini, dü§man ordtıları'!)ı tek bir saldında yok edip

sert

geçen bir komutan gibi, dü§man bendim ve üç sözle ordularım dağılmı§tı gerçekten. Yalnız olanın kaçınılmaz

yenilgisiydi benimki. Kaynar suytın altına girdim, nefret ve çaresizlik öldürüyordu beni, Sevda'yı öldürmeyi, bir bıçakla bede. nini delik de§ik edip parçalamayı dü§ünüyordum, sular gözlerimin üstünden akıp beni cinayet hayallerinin içine çekiyordu ve ben kendimi bu hayallere bırakıyor­ dum . . Beş dakika sonra fırladım dtıştan, bomozumla ko§up telefonun yanındaki koltuğa oturdum. Tam bir saat yarı ıslak beldedim orada. Arada birileri aradı, hepsinin telefonuillI kısa kestim, onunkinden başka kimsenin sesini dtıymaya kat!anamazdım. Bir saat sonra aradı beni, orada beklediğimi biliyordtıve alçakça tadını çıkarıyor­ du, üstelik yaptığı her alçaklık la beni biraz daha yenip . biraz daha kendine bağlıyordtı. Böylece sancılı ili§kilerde öyle bir zaman geliyordu ki, kadınla erkek iki ordu gibi çarpışıyordu ve yenilen, yeni bir zafer kazanana kadar galibin kölesi oluyor, onun peşinden ayrılamıyor73


du. Üstelik yenik. birinin ycni bir zafer kazanması çok zordu, darmadağınık bir halde zafer kazanmak mümkün değildi. Kasılıp kalmıştım koltukta,aramayaeak, sc, sini duymayacağım diye ödüm parlıyordu .. Telefon çalınca zorlukla kendimi toparlayıp aldırmaz bir ses edindim. - Neredesin? Bir saattir bekliyorum burada. Sesinde yaralayıcı bir aldırmazlık vardı. - Ben de bir duş alıp giyindiın, birazdan çıkmam gerekiyor. . . Neredeyse soğuk bir seslekontişuyordum, onu görmek istedikçe sesim de uzaklaşıp soğuklaşıyordu' bu duyguyu gizleyebilmek için. - Akşam yemek yiyelim mi? - Akşam olmaz, dedi. - Öğlen yiyelim mi? - Bugün işiin var .. Sanki aramızdaki ilişkide hiçbiqcy değişmcmiş de hcl' zamanki konuşmalarımızdan birini yapıyormuşuz gibi gündelik bir sesle ısrar ettim, bu rahatlık, duruma pek aldırmadığımı gösterecekri .. - Bırak işini, yemek yiyelim. - Yarın yeriz. Biraz daha konuşsak yalvarmaya başlayacaktım ve yalvarın ak ölümüm ollırdu, bir daha Sevda'yı geri .alamazdll1l..

- Peki, dedim. Hiç olmazsa yarın yemek yiyeccktik, hiç olmazsa onu garantiye almıştım. Üstü me birşeyler giyip kendime bir kahve yaptıktan sonra kapıdan kapıcmın bıraktı­ ğı çörekleri aldım, ama tek bir lokma bile istemiyordu içim, değil yemek yemek nefes almakta bile zorlük çekiyordum. Darbenin altında ezilmiş, çökmüştünı. Çok sevdiğim bir kadını bir başka erkeğe kaptınnanın acısı, kendime itiraf ctmesem de, gururtımu, kendimi beğen-

74


ıniıliğiıni, güvenimi, kiıiliğiınin bütün temel direklerini parçalayarak çökertiyordu beni, Kahvenin acı tadı genzimi yakıyor, şekerin yapış­ kanlığı damağıına yapışıyordu. An arda üç sigara içtiın. Dışarıda aydınlıkbir gün vardı ve güneşin parlaklığı yaramı derinleştinnekten baıka bir işe yaramıyordu, hava-

daki l§lklı ne§e' dü§mandı bana, aydınlığa ve s'cvincc tahammülüıl1

yoktu.

.

Beşinci sigaramı içerken telefon çaldı, tım,Sevda'nın aramayacağını biliyordum.

. isteksizce aç-

Durgun bir ses, tanınacağından emin bir şekilde "Merhaba," dedi. Bir an durdum, sonra tanıdım: kızdı. Kızın sesi birden bana çok hoş gelmişti. - Özür dilerim dün alqam döndüğümü sana haber , veremedim, ar:imayı unuttum. 'Gülmeye başladım, bu da beni aramayı 'unıltmuştu', niye güldüğümü anlamadı. - Niye gülüyorsun? - Önemli değiL. Rahat gittin mi? - E\'et, uçakta bir tamelığa rasdadım, amaönemli değiL.

Durup ekledi. - Dün çok giizeldi, tc§ekkür ederinı. ~ Benim için de çok güzeldi. - Ben her zaman gelemem oraya, benim için çok, zor, birisi görüp söylerse evde çök zor chinınıda kalı­ rım, hem de çok geriliyorıım bclip gidt:rkel1 ... Sen lll' zaman geleceksin? O anda karar verdim. - İki gün sonra gelirim. Sesi birden neşelendi. - Gerçekten mi? - Gerçekten. - Peki, görü§ürüz o zal11an.

Telefonu kapattı. 75


On"dakika sonra telefon yeniden çaldı. - Sesini bir daha duyayım, dedim. NCjelenmi§tim. - Çok iyi yaptın. - Tam bilmiyorum, ama ya seni bıktırıncaya kadar hep ararı m ya da hiç aramam. - Hep ara, dedim, hep ara. O sırada, o küçük kız hayran olduğu yazarın kendisine nasıl sığındığını bilmiyordu, bunu hiçbir zaman da bilmedi, ama benim için tam bir kürtancıydı. . Sanırım, o gün bu kızla bir§eyler ya§amaya karar " verdim. .Aramızdaki ya§ farkı, ili§kinin imkans;zlığı, her an bir skandala açık olu§u, kızın tuhaflıkları, kendisini benim romanımın kahramanına benzetmesi, mastürbasyonu ve" kadınları sevmesi, birba§ka sevgilisi olması, saflı­ ğı, dürüstlüğü, vah§eti, bütünbii saçmalıkların hepsi beni çekiyordu. İçine dü§tüğüm o korkunç yenilgiden ve acıdan kurtulabilmem için mümkün olduğu kadar büyük bir saçmalığa ihtiyacım vardı ve onu bulmu§wm. Telefonu kapattıktan sonra yeniden aradı. - Bana telefon numaranı ver, ben seni arayayım, dedim, telefon paralarını baban ödemesin. Birazduraksadıktan sonra telefon numarasını verdi, hakkındaki ilk gerçek bilgim bu telefon numarasıy­ dı.

76


IV

io

Igün işe gitmedim, bütün gün telefonla konuş. tu k, ona şiirler okudum, hikayeler anlattım. 0, kendisinden ve sevgilisinddIl söz etti. Sesini, konuşmasmı, ilgisini, kurakhktan çatlamış bir tOprak gibi ta derinlerime kadar emiyor, her' damlasını içime çekiyordum. Öylesine çaresiz ve güçsüzdüm ki" hiç arkama bakmadan onun sesine doğru koşuyor, aşık olma isteğiyle bir sapan taşı gibi kendimi. ona fırlatıyordum; başka zaman beni belki de hiç etkilemeyecek her sözcük şimdi o söyleyince benim için önemli oluyordu. Tek bir gün içınde onun sesine tutuldum. . Yüzünü hatırlamıyordum, ama sesine akhmdan bir kadın yakıştırtyordum; bir kadında beğendiğim, sevdiğim ne kadar özellik varsa, hepsini teker teker o sese .giydiriyordum, hayalimde, o küçük kız kendinden baş­ ka bir kadın oluyordu. Hep özlediğim kadındı artık o. Kendisi karşımda olsa belki bir gün içinde böylesine bir yakınlığı kuramazdık, ama ses, tek başına, her şeyden bağıınsız ses, insamn içine gerçek bir varlıktan çok daha kolayakıyordu. Ses, o tek bir gün içinde içime yerleşti, benim sesim gibi oldu, kendi sesimden nasıl ayrılamazsam artık kızın sesinden de öyle kopamayacaktım. Baskı altında dostluklar ve aşklar çabuk boy atar, içinde bulunduğurn baskı da beni bir gün içinde bir kadına değil, ama bir sese bağlamıştı. Sesin tek başı.

77


na ne kadar önemli bir şeyolduğunu keşfediyordum, kendisinden bile önemliydi. O g~xe) sanki bir gece önceki fırtına'ları ben yaşa­ mamışım gibi, bir sesi scverek ve bir ses tarafından sevi~ lerek, ımıtlu ve sakin uyudum. Tanrı, büyük bir yenilginin ardından bana bir zafer göndermişri, daha doğru­ su ben o sıralarda öyle sanıyordunı. Kurtulmanın sevinci, sığındığım bölgeyi daha dikkatli inceleyip bakmamı önlcmiştİ, Kızın, HBcl1 senin- -yazdığın kadına behziyarum," dcdi~ini ve yazdığım bdının nasıl bir insan olduğunu unutmuştum, bu nnutkanlığı pahalıya ödeyecektim, ama o sırada 'bunun farkında bile değildim, farkına varsayd'ım da umunımda olmazdı zaten. O anda, kurtulmam gereken bir acı vardı, daha sonraki acılar daha sonra düşünülebilirdi. Ertesi sabah telefonla uyandım. Ses; uykuluydu. Usulca komışuyoedu. :- Okula gidiyorum, evden çıkmadan sesını duymak istedi m. - Çok iyi yaptın. - Ben üç buçnkta 'okuldan döneceğim ... Evde mikadının

sİn?

- Dışarı çıkacağıın, ama dönmeye çalışınm ... Dönünce telefonnn)l çaldınl'ın'!, arayabilirsen ararsın, - Yarın geliyor musun? Durakladım.

- Evet. , - Uçakh. Otclde yerini ayırtlin mı? -.: Hayır, uçakta nasıl yer ayırtabileceğimi bilmiyorum, gidip bir yerden bilet almalıyım. GÜldü. - Telefonla yer ayımr, bilerini havaalanından alabilirsin. Otelde de telefonla yer ayımır... Ben sana dışa­ rıdan telefon ederim, oda mımaram söylersin, gelirim,

78


neyse bunları ak§amiistii konuşuruz zaten, benim jimdi gitmem gerek. Yatağın içinde oturup bir sigara yaktım. Giilmeye bajladım. Uçaklnr ve oteller hakkında çok fazla bilgisi vardı. Bana da hiçiik bir çocukmujum gibi davranıyor­ du; ama insan ruhunun tühaflıklarının sınırı yok, böyle· davranınasından hoşlanmıjtım. Ona teslim olınaya hazırdım, hazır olduğumu sanıyordu m, bu da bir bajka yanılgıydı, onu da daha sonra öğrenecektim, teslim olmak döviijmckten de zordu. hele benim gibi ycnilgilerle sarsılmlj biri için. , Koltüğumu pencereye çevirdim. Güne§ y(izümii yakıyordu, Boğaz yeni bir aık gibi mutlu bir şekilde akıyordu. Vapurlar beyazd!. Sokağın sesi huzur vericiydi. Gazeteler ise felaket haberleriyle doluydu. Doğu'da isyan gittikçe bÜy<"'o"du, enflasyon yükseliyordu, insanlar ölüyorlar ve sünmüyorlardı. Gazeteleri okumadan yanıma bıraktım. Bacaklarımı pencerenin pervazına dayadım. Kendi içimi dinliyordum, hiç ses gelmiyordu; dağlar arasına saklanmıj bir vadi gibi ışıklı ve sessİzdi içim. Mutluluğun içimdeki bu sessizlik olduğunu düşündüm, çünküiçimden bir ses duyduğum zaman bu mutlaka beni üzen ve hırpalayan bir ses olurdu. Sessizlik mutluluktu ya da mutluluk içimde hiç konu§madı­ ğından onun da ayrıca bir sesi olduğunu bilmiyordum. Belki de bir "balı kalbcak Ve içimi dinleyince lıiç duymadığıııı bir ses duyacaktını, beni sevindiren bir ses; mutluluğun sessizliğinden mutluluğun sesine geçecek-

tim belki de; böyle bir jey varsa tabii. , O koltukta ne kadar oturduğumu bilmiyorum, lıa­ limden o kadar hoşmıttum ki, kımııdamak bile istemiyordU!ıı. Sevda'yla bulujacaktım, ama eğer buluşmas.k dalıa çok sevinecektim; onu görmeyi canım çekmiyordu, daha önceden sözleşmemij olsak ontı aranıazdım 79


bugün, hatta bir daha hiç aramazdım, ama randevuya gitmek zorundaydım. Saate baktığımda, bulujacağımız zamana çok az kaldığını gördüm. Islıklar çala\ak hazır­ landım.

Tam çıkarken telefon çaldı. - Okuldan arıyorum, sesini duymak istedim. Yerinİ ayIrttın mı?

Yer ayırtmayı unutmUjlUm, ama yalan söyledim. - Aradım, ama hep mC§guldü, jimdi yeniden arı­ yorum.

- Peki akıamüstü görüjürüz. . Telefon edip hem uçakta, hem otelde yer ayırttfm. Bulujacağımız. lokantaya gittiğim de Sevda gelmijti. Sinirliydi. - Nerede kaldın, seni bekliyorum. - Özür dilerim. Trafiğe takıldım. KaJ'jısına ottırdum, göz göze geldik ve kadınların beni her zam;ın korkUlan korkunç içgüdüsüyle birjeylerin değijtiğini sezdi, bir gün önce pesperijan bıraktığı yenilmij orduya benzemiyordum. Kadınlar yenilenleri de kazananları da erkeklerden daha çabuk tanırlar, O da . bende görmeyi beklediği yenilgiyi görmemijti. Yemeğin sonunda söylemeyi planladığını bajında söyledi o da. - Ben evden tajınıyorum. Ne söylediğini anladım, ama zaman kazaıiabilmek için sordum: - Nereye? - Birlikte oturmaya karar verdik. Kurtuldum diye çabuk sevinmijtim, tek bir cümle beni darmadağın etmeyeyetti yeniden, bu kadından o kadar çabuk kurtulamayacaktım. - İyi. Sustuk, konujacak halim yoktu zaten. Darbeyi kanayan yerimden almıjtlm, bütün gücümle yaramı sakla- ..

80


maya çalışıyorduın. Ne kadar düşmanca davranıyordu bana, oysa bir zamanlar ne kadar yakındık. Dostlukları­ mn altında besleyip büyüttükleri ve hiç beklenmedik anda ortaya çıkarttıkları düşmanlıklarıyla kadınlar her zaman beni gafil avlamayı beceriyorlardı. Ama benim de her zaman düşman saldınbrına karşı yedekte beklettiğim güçlerim vardı ve savaş meydanı­ na onlardan en etkilisini s(irdüm. Gülümsedim. Şaşırdı­ ğım gördüm. Bunca yıl birlikte yaşamışiık, ama ben onun düşmanlıklarını .fark etmediği nı gibi o da benim yedekte beklettiğim gülümsemelerimi fark etmemişti, bunı.ın savaş meydanına sürdüğüm son birliklerim olduğunu anlayamadı. - Benden kurtulduğun için Saldırı sırası bana gelmişti.

seviniyorsun değil mi?

- Y 00, dedim, aksine çok üzülüyorum. söylüyordum, ama o inanmadı. - Seviniyorsun. O anda bana "kalk gidelim" dese heme", giderdim herhalde, gözlerim masanın ÜStüne koyduğu ellerine t,kılmıştı. Bluzunun açık bırakılmış düğmelerinden göğ­ sünün yuvarlaklığı görülüyordu, kasıklarım kavruluyor, sevişmek için çıldırıyordum, başka. hiçbir kadının beceremediği bir şekilde beni heyecanlandırOlayı beceriyordu. Bununiçin hiçbir şey yapmasına gerek yoktu, elini masanın üstüne koyması, yüzüme bakması, gömleğini düzeltnıesi yetiyordu. Bu kadınm eti benim etimi esir almıştı, ona dokunmadan, onunla sevişmeden yaşa­ mam mümkündeğildi, bunu biliyordum. Tek bir günde kızın sesine kendimi teslim ettiğim. gibi etimi de bu kadına teslim etmiştim, bu büyük bir bağımlılıktı ve onu kaybettikçe bu bağımlılık artıyordu, uzaklaştıkça beni peşinden daha hızlı sürüklüyordu. Ona teslim olduğumun farkında değildi, bu benim için hep bir sır olarak kalmıştı iaten, kadınlara her ilişkinin Doğru

Tehlikeli

Mas:-ıllar

81/6


başında kendimi kolayca teslim" ederdi m ve buna inanmazlar beni ayrıca bir daha teslim almaya çalışırlardı, ilişkilerimde ilk çatlaklar da zaten bu teslim seremonisinde yaşanırdı. Ben kılıcımı kırıp kendimi onların yö: netimine bırakırken onlar bana durmadan 'Teslim' ol,' diye bağındardı, tabii bunu kendi özel dillerinde yaparlar, ya kıskandırmaya çalışırlar ya kıskançlık krizleri geçirirlerdi ve ben bu itiş kakış arasında kaçmam gerekti~ ği ni düşünürdüm. İnsanın bir kere elinden kaçırdığı birini yeniden teslim alması ise çok zordu. Belki de ben, beni usulca, bağırıp çağırmadan teslim alacak bir kadını anyordum, böyle biri ise hiç çıkmıyordu. Ben de herkese başka bir parçamı teslim. ediyordum, birinin sesinde bir parçam kalıyordu, birinin etinde, birinin gözlerinde, bir başkasının dudaklannda. Sevda, "Benden ayrılmak istiyorsun," diye ısrar· ederken aslında söylediği doğru değildi, ama birçok ajk ilişkisinde olduğu gibi yanılgıl.ar, gerçeklerden daha belirleyici oluyordu. Onun benim isteğimden kuşku duyması, isteğimi gerçekten deazaltıyordu, ilişkimiz gerçek olandan gerçek olmayana doğru değişiyor, gerçek olmayan gerçeğin yerini alıyordu. Ondan kurtulacağım için.. seviniyordum şimdi, daha biraz önce ondan asla ayrı lamayacağımı düşünürken şimdi ayrılmak dÜjüncesi ferahlatıyordu beni. Yarın o küçük kıza gidecektim ve bütün duygularımı ve siriirlerimi çüruten bu ilişkiden kurtulacaktnn. Sevda, elime dokundu, amasihir kaybolmuştu, daha uzaktan gördüğümde beni heyecanlandıran eller artık etkili değildi. İçimdeki değijiklikler nasıloluyordu kavrayamıyordum, amaduygulanm çok hızlı değİ1ebiliyordu, günlerle ve saatlerle değil dakikalarla değijiyordum; birdakika önce çok isterken bir dakika sonra umursamazoluyordum; ama bu, bir dakika sonra tekrar değijebileceğimi de gösteriyordu tabii. Ka. dınlardan farkım, onlar benden uzaklajtıklannda bunu

82.


kesin bir son sanırk~n, ben, uzaklaşmalarımın kesin bir son olmadığını biliyordum, ama bildiğim bir şey daha vardı, her gel-git hareketinde limandan açılan bir gemi gibi biraz daha mesafe giriyordu aramıza; bir gün tümden halatların kesileceğini hissediyor, o anı sabırla bekliyordum. Kadınlar sabırsızdı, ben sabırlıydım, birlikte olmak için de bekleyebiliyordum, ayrılmak için de. Onlar birlikte olmak için de ayrılmak için de sabır gösteremiyorlardı. Şimdi beni bırakıp başka bir adama gideceğini bildiğim halde ben ona başka bir kadına gideceğimi söylemedim. Hiçbir zamanbir kadını böyle yaralamaya cesaretim yetmedi, onların beni yaralamakta gosterdiği cesare-

ti ben gösteremedim, bu cesareti göstermek de istemedim doğrusu; iyi kalpliliğimden değil elbet, yalnızca bu yöntemi çok kabaca bulmamdan, daha incelikli ve karmaşık yolları tercih etmemden. Yaralandığını hemen anlayamamasını isterdim, benim için gerçek intikam kadından iyice soğumak ve bu soğukluğu Onun ağır ağır içinde hissetmesini sağlamaktı. , Bir yazarlar konferansına katılacağı mı söyledim. Yepyeni kuşkular ve, burukluklarla ayrıldı yan~~­ dan. Onun burukluğu ve kırıklığı bana yansımıştı. Uzgiin bir kadınla karşılaşınca onun üZüntüsünü bir ayna gibi yansıtıyordum, ama kadın ve üzüntüsü karşımdan kaybolunca ayna da bomboşkalıyordu. O akşam, televizyon seyredip erkenden yattım. Öğlen uçaklarından birine bindim. Uçağa binmeyi her zaman çok sevdim, onun güçlü bir canavar gibi başını dikip havalanmasından, motor gürültülerinden, çelik gövdesinden sanki bana da bir güç akıyormuş gibi hissederim. Gazeteleri, cinayetleri, güneydoğudaki savaş haberlerini, hangi işadamlarının daha batıp kaç milyar borç taktıklarını, siyasilerin birbirine benzeyen demeçlerini, futbol kulüplerindeki futbolcularla antrenörler

83


arasında ne tür çekişmeler olduğunu okudum; pencereden dışarısım, bulutların şekilden şekle girerek akıp git. mesini seyrettim, kötü sandviçlerden yedim ve kendimi güçlü ve gÜvenli hissederek indim uçaktan. Havaalanın­ dan kente giden takside biraz uyuklayıp otele vardım; odamı ayırmışlardı.

Her zamanki gibi içinde bir Kadın yokken çıplak' ve sıkıcı gözüken odaya girip pardösümÜ' çıkardım. Odanın içinde şöyle bir dolanıp banyoya baktım, televizyonu ve radyoyu q<;'tım, sıkıntıyla yeniden gazeteleri kucağıma alıp kanepderden birine oturdum, bacakları­ mı alçak sehpanın üzerine uzatarak okumadığım kısım-o ları okumaya başladım, ama şimdi okuduklarımı tam olarak anlayamıyordum. Eşyaları bir mobilyacı dükkanındaki, henüz sahibini bulamamış eşyalar gibi soğuk . ve kişiliksiz duran bir otel odasında tek başına oturup· beklemek tahmin ettiğimden d~ha sıkıcıydı. Bir ara 'Ya telefon etmezse,' diye düşündüm, herhangi bir engel Çl. kabilir ve kız beni aramayabilirdi, geldiğim gibi geri dönmek tam bir budalalık olacaktı. Ben sıkıntıdan ölmek üzereyken telefO,n çaldı, yanımda duran vazoya çarpıp yere düşürerek telefona . atladım, yaşlı bir kadın sesi konuşuyordu. - Merhaba, ben Zübeyde Teyzen. Anlayamadım.

- Efendim? - Ben Zübeyde Teyzen yavrum, oraya

geleceğim,

kaç nUl11aralı odacbsın? Yaşlı

bir kadın gibi burnundan hım 11lm bir sesle konuşan oydu, daha sonraları. daha iyi öğreneceğim gibi kimliğini ve sesini değiştirerek oyunlar oynamaktan hoşlanıyordu. "Bir dakika," deyip öbür yanda duran anahtarı alıp üstündeki numara)'a baktım, numarayı söyledim. . - Geç kalma. 84

'


- Kalmam yavrum. Geleceğinden emin olmak b~ni rahatlatmıjrı. Gazeteleri masanın üzerine fırlatıp kanepeye oturdum, bacaklarımı sehpanın üzerine uzattığım sırada kapı çalın­ dı, açtım. Bajında çok şık siyah bir japkayla duruyordu, bambaşka biriolmuştu, bir an o olup olmadığından kuşkulanıp gözlerine baktım, tanıdığım tek yeri gözleriydi, oydu. - Nasıl bu kadar çabuk geldin? Sevgilisiyle buluşmaya gelmiş bir kadın gibi değil de kocasını. azarlayan bir kadın gibisinirli bir sesle konuştu:

- Önce içeri gireyim. Kapıda mı konupcağız.

O sırada ondan böyle sinirli ve soğuk bii ses beklemiyordum, şaşırdım . . - Gel. .Kapının önünden çekilip yol verdim, içeri girdi. - Nasıl bu kadar çabuk geldin? - Aşağıdan aramıştım. Kapıyla oda arasındaki antrede karşılıklı duruyorduk. Şapka çok yakışmıştl. Birden şapkasını çıkartıp bana sarıldı ve dudaklarımdan öFmeye başladı. Dudakları­ ma saldırmasına alışamamıştım, sendeleyip duvara dayandım, ama beni bırakmadı, kendimi toparlayıp ona sarıldım, uzun bir zaman orada ayakta öpüştük. Sonra ona sezdirmemeye çalışarak hafifçe çekildiııı, odaya doğru yOrUdük. Yatağın yanında durdu. Birden soyunmaya başladı ve çırılçıplak kaldı. Kendini yatağın üzerine attı. - Hadi gel. Ben ona bakakalmıştınl. . - Hadi, oyalanma. Yatağın örtülerini çekip onun altından aldım, çarşa­ fı açtım, soyunup yanına girdim. Örüşmeye başladık.

85


i ;i J,

:1

i j

, Ben şaşkındım, o saldırgandı; sonra onun saldırganlığı benim şaşkınlığım geçti, uzun bir sevişmeye daldık. Gitmek istediği istasyona bir an önce ,varmaya çalı. şan telaşlı bir yolcu gibiydi; henüz yolculuğun, geçtiği her yerin ayrı bir keyfi, ayrı bir' heyecanı olduğunu bilmiyordu, sevişmek hemen bir sayı kaydedilmesi gereken bir spor gibiydi onun için. Ona yolculuğun zevkle'rini öğretiyordum, yolculuktan ne bdar çok tat alırsa, ' varacağı istasyonda da alacağı zevkin o kadar artacağını gösteriyordum. Fazla telaştan ve fazla heyecandan çabuk yoruluyor, küçük bir kibrit gibi hızla yanıp tükeniyordu, ona bir meşale gibi uzun uzun yanmasını öğre­ tiyordum, bedeninin her parçasından ayrı bir tat alabileceğini öğrenmesini istiyordum. Kış günü çabuk bitiyordu, hava brarmaya başlar­ ken, "Acıktım," dedi. Aşağıya telefon edip üç kişilik yemek ısmarladım, iki kişilik onun için bir kişilik de benim için. Çırılçıplak ottırmuş küçük bir fil gibi yemek yiyordu. Ben, alışkın olduğum övgüleri bekliyordum farkında olmadan, ö ise hiç beklemediğim bir şey söyledi: - Güzeldi, ama mastürbasyon yaptığım zaman aldığım zevki almadım. Bu da güzel, ama esas mastürbasyon yaparken orgazm oluyorum. Bunu daha önce de bir kere yaşamıştım ve ne bdar zor bir sorunla karşılaştığımı biliyordum. Onun bedeniyle ve hayal gücüyle, kendi bedenimi ve hayal gücümü yanştlrmak zorunda kalacaktını, bunun ne kadar guç olduğunu daha önceki deneyimlerimden hatırlıyor, dum. Ama çaresini de biliyordum. Onun bedeniyle kendi bedenimi, onun hayal gücüyle kendi hayal gücümÜ _birleştirmeliydim, yalnızken yaptıklarını benimle birlikte yapmasml,Öğrenecekti önce. "Gel," dedim ona, masayı darmadağınık bırakıp yeniden yatağa girdik, üşümüştü" dağlık bir bölgenin kızı 86


olmasma karşın soğuğa karşı çok dayanıksız dı. Zamanla , en sıcak yaz günlerinde bilearabanın ya da odanın pencerelerini sıkı sı1ı.ıya kapadığını, en küçük bir hava ak ı­ mındanbile rahatsız olduğunu öğrenecektim. Bana sarı­ lıp ısınmaya çalıştı. Sonra yeniden sevişmeye başladık. Onu kendi bedeniyle de ilgilenmesi için teşvik ediyordum, hayal gücünü kışkırtıp çeşitli hayallerini benimle paylaşm.sım sağlıyordum. Aslında bir erkek bedeninden zevk almaktan çoktan vazgeçtiğinİ, böyle bir şeyin hiç olamayacağını epeydir kabullendiğini· anlamıştlm, şimdi yavaş yavaş da olsa bu inancı değişiyor, bir erkekten de zevk alabileceğini fark ediyordu, bu onun için çok yeni ve taze bir heyecandı. Yalnızca bir umut biIe onu coşturmaya yetmişti. Yan yana yatarken, "Dün gece bir rüya gördüm," dedi. Anlatsm diye bekledim. - Hayırdır inşallah, de. Anlamadan baktım yüzüne. Küçük bir kız gibiydi, gözleri yemyeşildi, çizgileri ise tam bir çocuğa dönmüştü. - Hayırdır inşallah de ... Öyle denir rüya anlatılır­ ken. Batıl inançları vardı ve bunları çok ciddiye alıyordu. - Hayırdır inpllah. S,ıvaşlarla, . korkularla, ihanetlerlc, kaçışiarla dolu bir rüya anlattı bana, daha sonra da bana birçok rüyası­ nı anlatacaktt, onun rüy.lan nedense beni hep üzüyordu, anlattığı rüyalarında hep yalnızdı ve hep birinden kaçıyordu.


v

Y \Lm....

atağımı, eviini, her sabah a§<1 ğıd. aki pastaneden aldırdığım tarçın

kokulu ayçöreklerini, cinayet~leri ve yalnızlığımı özleyerek döndüm eve. Ev, karanlıkta bile ince beyaz yapraklanyla gizli bir ışıkla aydınlanır gibi parlayan .lilyumlann baygın kokusuyla dolmuştu; lilyumlar benim çok az sayıdaki pahalı zevklerimden biriydi, çocukluğumdaki zambak kokularını hatırlatıyordu. Salondaki küçük 'lambayı yakıp lambanın lilyum kokusuna uyan portakal rengi ışığında koltuğu pencerenin önüne çekip oturduı;1. Yorgundum. Uçakta uyumuştum, ama yorgunluğumu atamamış, aksine daha da sersemIemiştim. Ev sessizdi. Gözlerimi kapattım. Uyumuşum.

Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum, ama birden garip b:r acıyla uyandığınıda, yakıcı bir özlemle. yırıılı­ yordu içim; biraz önce evinie ve sessizliğe kavu§tuğum içın çok mutluyken birden kendimi yapayalnız ve özlem içiııde buluvcrmiştim. Kimi özlediğimi -tam anlayamıyordıını. Özlem içimi ylrtıyordıı, ama özlediğim insanın yüzünü tam seçe. miyordum; bir Berrin'i görüyordum, bir Sevda'yı; ikisini bir arada özlüyordum. Bunu, bu tür bir ikilik yaşa­ maıııı§ birine anlatmak çok zordu, ama sanki birbirlerine yapı§ıp bir bütün olmuşlardı aklımda, onLırı birbirinden ayıramıyordum.

ss


Hangisinin şu anda yanımda olmasını isterdim diye soruyordu m kendime ve bulduğull1 yanı ta kendim de şaşınyordum; hiçbirini istemiyordum, hiçbirinin varlığı şu anda duyduğum özlemi dindirıneye yetmeyecekti; aksine aralarından biri bir anda salonda beliriverse, öbürlerine duyduğum özlem daha da artacaktı. Bir fırtınanın içinden geçer gibiydim; o fırtınanın içinde, Berrin'in sevişirken inler gibi sorduğu soru geliyordu aklıma. ' - Kimdi o yazdığ111 bdın? Nerede o? Yalnızlık ve sessizlik beni boğuyordu; başkalarıııın yanındayken özlediğim yalnızlık, ona kavuştuğum anda öldürmeye başlıyordu beni. Şimdi çıkıp birilerini bulsam, daha onlarla komışmaya başladığım an yeniden yalnızlığımı özleyecektim. Bunu geçiren tek şey vardı: sevişmek. Bir eroinman gibi sevişmek tutkusu sarmıştı bedenimi, bana henı valnızlığı, hem de insanların varlı­ ğını unutturan tek çare se' ·işmekti. Sevişme isteğiyle birlikte önceki akş:ım otelde Berrin'le yaşadıklarım aklıma geldi. Çok geç kalmadan evde olması gerekiyordu k,Z111, azgın bir kadın gibi seviştikten sonra us!u bir çocuk gıbi yemek vaktinden önce evine yetişmek zorundaydı. Bir yandan gitmek için acele ediyor, bir yandan da biraz da-, ha kalabilmek için oyalanıyordu, "Senden ayrılmak istemiyorum," diyordu. Gitmeden önce benim içtiğim s~ga­ rayı paylaşırken, "Bana Zübeyde'nin nerede olduğunu anlatacaksın, değil nıi," demişti. Yüzüne bakıp gülüınse­ miştim. Benim, Zübeyde'yi tanıdığımı düşünüyordu, onu ben yazdığıma göre kim olduğunu ve nerede olduğtınu da bilmem gerekiyordu. O gidince, her sevişmeden sonra olduğu gibi yalnız kalmanın rahadığını ve femhlığını duyarak kendime akşam yemeği ısmarlamışum. Yemek yerken düşünmüş­ tüm, kimdi Ziibeyde, kimi yazmıştım ben, nasıl bir ka-

89


dını yazmıştım? Değil yazdıklarımı, yazar olduğumu bihatırlamakta güçlük çekiyordum. Zübeyde'yi tanıma­ dığım gibi onu yazan adamı da tanımıyordum, çocuğu­ nun doğum gününü unutmuş bir baba gibi bağışlanmak

le

. isteyen bir utançla güıümsüyordum. Berrin'e, Zübeyde'yi anlattırıyordum arada sırada; gizemli, yalnız, mutsuz, kimseleri sevmeyen bencil bir kadındı. . - Neren benziyor bu kadına senin? diye sormuşnun. - Mutsuzluğum, demişti. - İnsanların çoğu mutsuzdur, bu çok belirgin bir özellik değiL. - Ama ben rimtlu olamayacağı mı da biliyorum. Tıpkı Zübeyde gibi. Ne zaman kendimi mutlu gibi hissetsem, mutluluğu mu bozan. sorular geliyor aklıma. Kendimle ilgili sorular soruyorum, yanıtlarını bulamı­ yorum. Sorduğu soruların yanıtlarını benim bulabileceğimi sanıyordu.

Sonra "Yarın sabah gelirim," deyip gitmişti. Ertesi sabah saat yedi de otel odasının telefonu çalmıştı, uyku sersemliğiyle nerede olduğumu anlayamadan telefonu kaldırmıştım. - Kapıyı aç, geliyorum. Kapıyı açmıştım, iki dakika sonra gelmişti. Kalın perdelcr çekili olduğu için odanın içi kapkal'anlıktı, ka!"anlılua hızla soyunup yatağın içine girmişti. - Ben uyurken sarılmaktan hoşlanmam, bana sarıl, demişti.

Ona sanımıştım. Hemen uykuya dalmıştı. Ouykuya dalınca da arkarnı dönmüştüm, çünkü ben de sanlmaktan hoşlanmazdım, biri bana sanlsın isterdim. Üstelik yıllardan beri yalnız uyuduğumdan biriyle birlikte uyumaya alışık değildim. Kadınlar seviştikten sonra hep ,

90


giderlerdi ya da onların evindeysem ben giderdim. iki ki§i uyumaktan ho§lanmıyordum, onuniçin uykum çok huzursuz olmu§tll, dalıp dalıp uyanıyordum. Öğle, ye doğru uyanml§tık. Kahvalıı ısmarlamı§tılll. Ben kahvaltıyı ısmarlarkon huysuzla§mı§, ne istediğine karar vereıuemݧ,

"O var

gelince de

istediği

ını, bu var 1111, ii

gibi bir

diye sormu§,

kahvahı

kahvaltı olmadığını

söyleyip

honnırdanmı§tı.

- Ne homurdanıyorsun? - Ben sabahları çok sinirli olurum, demi§ti. ~ Ben de sabahları sinirli olurum ve sinirli kadın­ lardan hiç hoşlanmam onun için sİnirlerİni bİr an önce yatıştırsan iyi olacak. Ama sinirleri ancak, kahvaltı edip seviştikten sonra yatışmı§tı.

Sevi§tikten sonra yatağın içinde, yoncaların arasın­ da yuvarlanan bir sıpa gibi yuvarlanmaya ba§laml§tı, yaıagın içinde böyle yuvarlanan bir kadını ilk kez görüyordum. Sonra onun bİr kadın değil, bir çocuk olduğu­ nu hatırhımljtım, onun ya§ını hatırladığım zaman uzakla§ıveriyordııııı ondan, ya§ı beni rahatsız ediyordu. Çı. rılçıplak aynanın önünde durup memelerini seyretmiş, saçlarıyla oynamlj ve yatağa geri dönmüjtü. - Zübeyde de sabahlarısinirli oluyor, hatırlıyor musun. Bir bölümde onun sabahları nasıl sinirli olduğu. nu anlatnıı§tın.

O bölümü hatırlıyordu!l1. Hoınurdandım. - Ama yatakta yuvarlanmıyol' herhalde. GÜlÜverdi. - Hayır. Ama ben yuvarlanıyorum. Ben bil' çocuğum, çocukluk benim bir parçam, bundan da vazgeçrnek istemiyorum. - istemiyorsan vazgeçme tabii, ama çocuk olduğu­ nu bana bu kadar göstermek zorunda da değilsin. 91


Arsız bir çocuk gibi ağzını büzüp tuhaf sesler çıka­ rarak konu~maya ba~lamı~tl. - Ben aslında böyle değilim, ama senın yanında böyle oluyorum, soytarıyorum.

Anlamamı~tım.

- Ne yapıyorsun? - Soytarıyorum. Hiç duymadın mı bu sözcüğü. Soytarılık yapıyorum yani. Güldüm, onun hali heı;ı komik geliyordu, hem de canımı sıkıyordu; çocuklara alı~ık değildim, hele yatağımda bir çocuk görmeye hiç alıjık değildim. Bir an, sanki onu azarlamamı ya da şefkat göstermemi bekliyor gibi geldi bana, belki de ikisini birden istiyordu; hem azarlamamı, hem de jefkat göstermemi, yani bir ·baba gibi davranmamı. Babası olmarnı ister gibiydi, ama babalık nasıl yapılır bilmiyordum, ayrıca yajı ne olursa olsun yatağıma giren bir kadına babalık etmeye de hiç niyetim yokıtı. Kadınların erkeklerden en çok jefkat beklediklerini, ama en çok da jefkatten sıkıldıklarını kendi deneyimlerimle biliyordum. Bu tuzağa bugüne kadar hiç dÜjmemiştim, bundan sonra da dü~ecek değildim. Bir keresinde, kalabalık bir masada yeni tanıjtığım güzel bir kadının da olduğu bir ak~am yemeğine kaııl­ mıştım, kadından çok hOjlanmıştım, ama kadının çok yakıjıklı ve çekici bir kocası vardı. Kadın bir sigara yakmı§tl, kocası hemen uzanıp sigarayı elinden aldı. - İçme canım, sana öokunuyor. O anda, o kadınla yatacağıını anlamıştım. Kocası

telefon etmek için bir ara masadan kalkar kalkmaz da hemen ona· bir sigara tutmuştum, iki hafta sonra o güzel kadınla aynı yatakta sigara içiyorduk. Ben şefkat gösterenlerden değildim kısacası, kadın- . ların şefkat isterken aslında duygusal bir cinayet işleme­ ye hazırlandıklannı düşünüyordum. Kurbanlarından şefkat istiyorlar, o şefkati görür görmez de onu sevmek-

92


ten vazgeçiyorlar ve duygusal dünyalarında o erkeği de gömüp bir cinayet daha işlemenin keyfiyle yeni bir,kurban aramaya başlıyorlardı ya da bana öyle geliyordu; öyle gelmesi de benim şefkati pek beceremeyen yapıma uygun düşüyordu. - Ben senin baban değilim, dedim. Çocukluktan vazgeç benim yanımdayken. "0 O kadar çabuk değişiyordu ki, değiştiğini fark edemiyordum bile, şimdi de ben bunu söyleyince birden büyüyüp kocaman bir kadın oluvermişti, ben bile btı cümleyi niye söylediğime bir an şaşırmıştın1. Gelip yanıma uzandı, bana sarılıp başını boyntıma bastırdı, bii süre öylece sessizce yattık. - Sen Zübeyde'yi tanıdın mı? - Hayır. , - Nasıl yazdın peki öylebirini? - Sen nasıl oktıdu'n o kitabı? - Söyledim ya, bizimkilere bir yalan söyleyip sevgilimle tatile çıktık, ben yola çıkarken senin bu kitabını aldım, yolda oktıdtım, çok sevdim. Aslında btı kitabı nasıl okuduğuntı bir türlü anlamıyordum, onun okuyabileceği ,bir kitap değildi, bana sorarsanız kimsenin okuyabileceği bir kitap da değildi, nasıl oktımuştu, nasıl sevmişti, nasıl kendine benzetmiş­ ti benim hastalıklarla doltı olduğtı anlaşılan kahramanımı? . - En çok neyin; kendine benzetiyorsun peki? Gene aynı yanıtı verdi. - Mmsuzluğunu. - Eh, üçümüz de birbirimize benziyoruz öyleyse. Üçümüz de birbirimize benziyor muyduk gerçekten, aslında bilmiyordum, ama o sırada öyle söylemiş­ . tim. '- Niye mutsuzsun peki? 93


Biraz düşündü, her soruyu çok ciddiye alıyor ve en için uzun uzun düşünüyordu. - Bilmiyorum ... Belki beni Zübeyde'ye benzeten de bu, mutsuzluğu .değil de niye mutsuz olduğunu bilmemesi, evet, evet, asıl bu yanım benziyor Zübeyde'ye ... Onun sebepsiz mursuzluğu benziyor bana, ben onun niye ortada bir neden yokken kendisini mtıtSuz hissettiğini öğrenmek istiyorum aslında. Yanıt ,bekler gibi yüzüme baktı, ama sesimi çıkar­ madım, yanıtını bilmiyordum çünkü. Daha sonra aşağıya telefon edip bir araba kiraIadım, o önden çıktı. Ben arkadan çıkıp arabaya bindim. Beni yolun üstünde bekliyordu, onu yoldan aldım. Beni kentin sayfiye bölgesindeki küçük bir göl kıyısına götürecekti. Hafiften yağmur çiseliyordu, hava koyu bulutlarla kararmıştı. Kalabalık trafiğin arasından geçip kentten çıktık, yol gittikçe daha ıssızlaşıyordu, anayoldan' küçük bir yanyola saptık. Yolun iki yanında yaprakları­ nı dökmüş yalnız ağaçlar vardı, birden gri ve yorgun bir göl belirdi, durgun ve sessizdi, sazlıklar da bulutların rengini alıp kımıltısız birkurşuniliğin içinde hareketsiz doğru yanıtı. verebilmek

. duruyorlardı. Terası gölün üstüne UZanan küçük bir lokantanın önünde durduk. İçeride kimsecikleryoktu ve soğuktu. Paltolarımıza sıkı sıkıya sarılıp terasa oturduk. Türkçeyi zor konuşan genç bir delikanlı bize lobntada Çin Temelderi olduğunu söyledi, çin böreği ısmarladık. Ayaklarım üşüyordu. Kendimizi dışarıdanseyredebili­ yordum, terk edilmiş bir sayfiye gölünün ıssız ve soğuk. lokantasında oturan yaşlıca bir adamla genç bir kız. Bir film sahnesi ?Iarak fena değildi ve ben film sahnesi olarak fena bulmadığım şeyleri severdim. Bana orada, o garip lokantada hayatım boyunca bir ·daha hiç unutmayacağım ve içinden bir roman çıkarta, 94


cağım, anlattı.

çocukken annesinden dinlediği o müthiş masalı ' Anlattıkça, yavaş yavaş büyüyüp yaşlanıyor, benim annem e benziyordu; sesi durgundu, sanki anlattıklarını kendisi de yaşıyordu ve masalı belli ki çok ciddiye alı­ 'yordu; sesindeki, yüzündeki annem si ifadeyle, masala inandığını hissettiren halindeki çocuksuluk birbirinin içine giriyor, ben onun yaşlı bir kadın mı, yoksa küçük bir çocuk mu olduğunu gene karıştırtyordum, annem gibi mi sevecektim onu yoksa çocuğum gibi mi; - Bu aslında uzun bir masalın bir bölümü, diye başladı.

Sonra tane tane anlatmayabaşladı. O anlattıkça ben ona bağlanıyordum.

95


VI

birtürlü çocuğu olmuyoryapmışlarsa bir çocuk sahibi olamamış­ lar. Bir gün yaşlı, uzun sakalları beyaz bir adam saraya konuk gelmİş, padişah adamı çok sevip akşam yemeğİne alıkoymuş. Yemekten sonra sakallı ihtiyar, "Galiba sizin meyveniz yok," demiş. Padişah hemen atılmış, "Her meyveden var, ne istersiniz?" demiş. "Yok," demiş ihtiyar, "onu söylemiyorum, galiba sizin çocuğumız yok, onu söylemek istiyorum." Padişahb karısının gözleri dolmuş, "Çok istedik, ama olmadı," demişler. "Peki," demiş ihtiyar, "ben size bir yol göstereceğim, dedikleri_

Padişahlo karısının

.....-' muş,

ııı...

ne

mi yaparsanız bir çocuğumız olur. Ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bir pınar var, baharın yaza bağlandığı gece, tam sabah olurken, mehtap batmadan, güneş de çı­ karken çırılçıplak o pınara girip yıkandıktan sonra, 'hayırlısı neyse o olsun' deyip birbirinize kavuşacaksınız." .Yaşlı adam. bunları söyledikten sonra odasına çekilmiş, "rtesisabah da kimseye görünmeden saraydan ayrılıp gitmiş. Padişahlo karısı, büyük bir kalabalıkla yola çık­ mışlar, dağın başındaki pınara girip yıkanmışlaı:, sonra' da çadırlarına çekilip yataklarına .girmişler. Padişahın karısı, "Allahım bize bir evlat ver de nasıl verİrsen ver," demiş. O gece padişahın karısı hamile kalmış. Aradan dokuz ay geçmiş. Doğum vakti gelmiş. Saraya ülkenin en ünlü ebelerini çağırmışlar. Ama sultan bir türlü do: ğuramıyormuş, ne yaparlarsa yapsınlar sultan bir türlü

96


doğuramıyormuş. Kentte babasıyla ve üveyannesiyle yaşayan çok güzel ve çok fakir bir genç kız varmış. Padişah, öfkesinden karısını doğurtamayan bütiin ebelerin başını vurdurtmuş. Bunu duyan kötü kalpli üveyanne, saraya gidip, "Benim bir üvey kızım var, sultanı doğurt­ sa doğurtsa o doğurtur," demiş. Bunun üzerine saraydan adam gönderip kızı çağırtmışlar. Kız başına ne geleceği­ ni anlamış, doğru annesinin .mezarına gitıniş, anncsİn­ den akıl sormuş: "J\nneciğim ben ne yapacağnn, hiçbir ebenin doğurtamadığı sultanı doğllrtmak için beni çağırdılar, benim de kellemi kesecekler." Tam o sırad\! aksakallı ihtiyar peydalı olmuş mezarın yanında, "Ağlama kızım, it demiş, "ben sana ne yapacağın1 anlatacağım, dediklerimi yaparsan,. kelleni kurtarırsın." Sonra kıza ne yapacağını anlatmaya başlamış. "Sultan benim dediklerimi tutmadı, hayırlısını isteyeceğine, ne olursa olsun dedi, bu yüzden de evlat yerine karnında bir yılan taşıyor şimdi, sen saraya gidince, hemen bir kazan SÜt isteyeceksin, sütü sultanınbacaklarınııi arasına yerleştirecek­ sif), sütün kokusunu alan yılan da çıkacak." Kız saraya gitmiş, ihtiyann dediklerini yapnıı§. Gerçekten de sultan, kocaman, kara birl'ılan doğunnuş. Hcmen padişa­ ha haber vermişler. Sultan hanım ağlaınış, "Ne yapacağız;" diye bir zaınan çırpınmışlar, sonunda "Yıbn mı­ lan, evlat evlattır,TI deyip yılanı kimseye ~östcrmeden s::ıraY1l1 ark:'! odal:1nndan birine yerleltirlııi~lt'r. ülkede de padişalıın birevbdı oldu diye şenlikleı' yaptırmışlar. Aradan yıllar geçmiş, arka odada bırakılan kıra yılan büyiimüş, bir giin padişah babasına haber göndermiı, "Ben artık evlenmek istiyorum," demiş. Padişah, ne yapsın, bii tanecik evladı. Vezirlerden birinin kızını oğ­ !ıma istenıiş. Düğün yapılmış, gelini gerdeğe soknıuılar, ertesi sabah kapıyı bir açmışlar ki, kızın cesed; bir kö§ede yatıyor. Yılan kızı sokup öldürmü§. Başka bir vezirin kızıyla evlendirmişler. Yılan onu da sokup öldür-o

Tehlikeli Masallar

97/7

,


müş.

Saraydaki kızLır birer birer öldükten sonra, halk, tan kızLırla evleııdirmeye başlamışlar yılan prensi, o kızlar .da ölmüş. Genç kızlar saraya gelin gidip birer birer öıüyormug. Halk, prensin yılan olduğunu bilmiyor-O muş, ama prensle evlenen bütün kızların öldüğü memlekette yayılmış, herkes kızını memleketten kaçımıaya çalışıyornHış. Bir gün yılanı doğurtan ebekızlIl üveyannesi, saraya gitmiş, uBenin} çok güzel bir kızım var, sultanı' da zaten o do~unnnıştu, prensin dilinden o anlar,

onunla evlendirin prensi," de....;İş. Hemen kadının evine adamlar gönderilmiş, kız babasından istenmiş, adamcağız ne yapsın, padişaha hayır diyecek hali yok ya, kızını vermiş. Bunu duyan kız öleceğini anlamış, hemen annesinin mezarına koşmuş yeniden. "Anneciğim, beni prensle evlendirecekler, ama prens bir yılan, Beni de öteki kızlar gibi sokup öldürecek, genç yaşınıda öleceğim," demiş. Kız annesinin mezarı başında ağlarken, beyaz sakallı ihtiyar görünmü~ yeniden. "Ağlama," demiş, "yılan kılığındaki prens aslında çok yakışıklı bir delikanlıdır, dediğimi yaparsan insan haline döner, çok mutlu bir hayat sürersiniz." "Ne yapacağım?" diye sormuş kız: İhtiyar da anlatmış: "Seni gerdeğe sokacakları zaman, üstülle kırk gömlek giyeceksin. Sen odaya girince yılan sana, 'soyun' diyecek, sen bir gömleğini çıkart, sonra da ona, 'sen de soyun bakalım yılan bey,' de, o da derilerinden birini çıkanac;üt J sonra· sa~a yeniden, 'soyun'diyecek, sen gene ikİncİ gömleğini çıkarttıktan sonra ona 'sen de soyun' yılanbey,' diyeceksin, böyle böyle ona kırk derisini de çıkarttıracaksın, k!rkıncı derisİni çıkarttıban sonra yakışıklı bir delikanlıya dönecek. Ama sakın ola ki,.obütün derilerini çıkartmadan sen soyunup çıplak kalma. O deriletini çıkarımadan soyunursoın, seni çıplak göriil'se sokup öldürür." Kız hazırlanmış, alıp saraya götürmüşler, dliğün olmuş, sonra kıza gerdeğe gireceksin demişler, kız da ihtiyar adamın

98


dediği gibi kırk gömlek giymiş üstüne, her şey ibtiyarın dediği gibi olmuş, bir kız çıkarmış gömleğini, bir yılan çıkarmış derisini, birlikte soyunmuşlar, somında kırkın­ cı deriden de sonra yılan çok yakışıklı bir delikanlı olmuş, ikisi yıllarca mutlu yaşamışlar.

.99


VII

E

işe dönüp beni bekleyen cınayet dosyalarımm arasına gömüldüm. Ben

peyce bir aradan sonra

Iio;ı""'!'ır: kendi maceralarımı yaşarken, o karmakarışık on

gün içinde tam doksan iki kişiöldürülmüştÜ; kanlı bir kuyu gibı beni içine çeken bu haberleri okuyup cinayet zamanlarını dosyalara kaydettikçe, benim bir sevişme­ min bir kadının boğulmasına, yediğim neşeli bir yemeğin bir adamın bıçaklanmasına, bir akşam çayını sal 0mımda kederle içmemin güneydoğuda birinin sokak ortasında kafasından vurulmasına denk geldiğini fark edip anlaşılmaz bir vicdan azabma, sanki ben bunları yaşa­ masam bu insanlar ölmeyecekmiş gibi, saçma olduğunu bilmeme rağmen etkisinden kurtulamadığım bir duyguya bpılıyordum. İşin garibi benim için çok daha önemli olan kendi yaşadıklanm bu cinayetleri önemsizleştire­ cek yerde, bu cinayetler benim yaşadıklarımı anlamsız­ lajtınyordu, ölüm, bir yabancınınölümü de olsa, hayata galip geliyordu. Tedirgin ilişkilerden geçen her insan gibi benim de duygularım keskinleşmiş, kendime dönük dikkatim yoi:;unlaşmıştı; bu keskin duygusallık ve yoğun dikkat, kendi dışımda yaşananları görünmeyen bir prizmadan çarpıtarak geçiriyor, o gerçeklere benim bulanık hayal-o lerimle yeni biçimler vererek, onları benim hayanma yansıtıyordu.

100


nın

Okuduğum aık cinayetlerinde çok yakıniki insaöldürebileceğini, insanın ok§adığı bir ger-

birbirini

danı sıkabileceğini, öptüğıi gergin bir karnıbıçakhıyabi­ leceğini gördükçe, kendimi sigara dumanıyı. yüklü dağınık bir odada, çırılçıplak bir kadının ba§ucunda, elimle bir bıçakla dururken ya da kendimi yerde çırılçıplak,

ba§ımda dikili bir kadınla görüyardıım. Aşkın cinayete yakın olduğunu fark etmek korkmuyoıdu beni; kırıl­ mış bir umut, yıkılmış bir,hayal bir aııktan bir katil yaratmaya yetiyordu ve son günlerde kınlmı§ umutlarla yıkılmış hayallers(irekli olarak oynaşıyordu benim hayanmda. . Cinayerlerin arasından bir tanesi özellikle ilgimi çekmiıtİ. Beykoz'un arka taraflarındaki küçük bir apartman dairesinde emekli bir yargıç, sekreterlik "a- . pan genç metresini geceyarısı bilinmeyen bir neden, en dolayı öldünnüştü. Yaşlı adamın resmi, cinayet yerinde çekilip gazeteye basılmışt!, yüzünde çevresindekileri küçümseyen otoriter bir ifade vardı, ama bu otoritenin içine müthiş bir acı Yerleşmi§ti. Polis fotoğrafçıları olay yerinin fotoğraflarını çekip polisler parmak izlerini alır­ ken, belli ki o yalnızca öldürdüğü ve artık bir daha görmeyeceği kadını dü§ünüp daha şimdiden onu özlüyordu. Yüzündeki acı, başına geleceklerden duyduğu kaygı­ dan değil, kaybettiği kadını bir daha göremeyeceği ni anlamasındandı. Bütün aşk cinayetleri gibi o cinayet de bir tür intihardı, en sevgili parçasını yok etmiş "damın, kaybettiği parçanın acısını hissettiği andıresminin çekildiği an. Yargıcın yüzündeki otorite bana hiç yabancı değil­ .di. İnsanlarayukarıdan ve uzaktan bakan bir küçümseme ifadesi, gücün, gururun, ilkelerin oluşturduğu bir demir maske ve o maskeye, maskenin sahibi tarafından oyulmuş acınııı çizgileri.

101


'Akıam evde yalnız baııma birıe'yler atıştırdıktan sonra ıöyle bir kanıtırınak için elime aldığım kendi ki. tabımı okurken, Zübeydc'nin babas111dan çok az söz ettiğini fark ettim, Yalnızca bir yerinde, "Babam, sett ve mesafeli bir adamdı, sevgisini hiç göstermedi, beni seviyordu da bunu nasıl göstereceğini mi bilmiyordu, yoksa sertliği ve disiplini, sevgisizliğini saklamak için bir maske miydi, bunu hayatım boyunca hiç anlayanndım;' diyordtL Berrin de babas111dan yakınmıştl birkaç kez, söyledikleri Zübeyde'nin söylediklerine benziyordu. - Babam hiç sarılmadı bana, aylar süren yolculuklarından döndüğü zaman bile bana sarılıp öpmezdi, ben de babamı sevmem zaten. Bu iki kadının sözleriyle, metresini öldürmüş olan yargıc111 resmi dönüp duruyordu aldımda, kapanmı§ yaraları açıyorlard!.

Benim babam da yargıçtı; senbir adamdı, herkese olduğu gibi bana da bir samkmışım gibi davranırdı. Şimdi düşününce bana öyle geliyor ki, onun sertliği, çocuklnğum boyunca birduvar gibi dikildi önüme, o duvarı aşıp çocukluktan büyüklüğe hiç geçemedim, 'o duvarların arkasında hep küçük bir çocuk olarak kaldım. Yaşım ilerledi, ama çocukluğumda önüme dikilen duvar hayanmdan hiç kalkmadı. Ben büyümüş birinin kendine güvenini hiç hissedemedim. Kardeşim yoktu, sık sık tayini çıbn babamla Anadolu'nun bsabalarındadolaş­

makran hiç kimseyle yakın bir arkada§lık kuracak kad~{ zamaİl1m da olmadı, İçimde o kasvetli, tİhutulinuş kasabaların, külrengi" tozlu akşamları yerleşti kaldı; gü. neş batarken ıssızlaşan, odun dumanı kokulu, ağaçları­ nın yaprakbrı bile tozlanmış uzak kasabaların unıltul­ muşluğunu ruhumda taşıdım durdum. Ben ortaokuldayken bir yaz, babainın uzak akrabalar;ndan birinin ölüm haberi geldi. Beni kaymakamın 102


evine bırakıp İstanbul'a gittiler, ama gittikleri yere hiç ulaşamadılar, cenazeye giden annemle babamın da ölüm haberi geldi, yolda bir trafik kazası geçirmişlerdi. On.dan sonra yeni bir dönem başladı benim için. Kim tarafından, nasıl bulunduklarını bilmediğim uzak akrabaların yanında dolaşmaya başladım; altı ay birinde, bir yıl öbijründe; üç ay berikinde kalıyordum; gittiğim her ev· de yaşadığım macera aynıydı; Orada bir yabancı, istenmeyen bir sığıntı olduğumu hep hissediyordull1. Hiçbir zaman kendime ait bir yatak odam olmadı, ben evin salonuna gecedcn geceye serilen yer yatağında yatan çocuktum; kimseyi rahatsız etmemek için herkesten önce kalkıp yatağıını toplamak zonındaydını. Gittiğim her eve hep aynı umutla ye istekle gittim, sevilme isteği ve umuduyla. Belki bir başka çocuk Kış ka türlü davranırdı, ama ben scvilınek istediğimi bildiğim için bu isteğimden utanırdıl11. Aralarında scvdilderil11 oldu, :ıma onlara sevginıi gösterenıedim, ben onbra seygiıni gösterirsem, bunu onların beni sevmesini 'sağlamak için yaptığıını sa!lacaklarını düşünür, bundan korkardın1; onun .için hiç" kill1seyc sevgimi gösterernedim, 50kulanıadıın; sevilmek isteğimi gizlenıeye çalışırken çocukça bir şaşkmlıkla serkeşleşen, zaman zaman düşman­ lık sayılabilecek bir soğuklukla davranan bir çocuk oldum; hiçbiri de beni sevmedi, belki beni aralarında seven olınuştu, ama o da benim soğukluğum yüzünden bunu bana göstcrcmedi; hiç kimseyle kaynaşamadıın.

Sonra, arabnııdaıı biri ptılı okul diye bir şey olduğunu keşfetti ve beni yatılı bir okula gönderdiler. Yatı1ı okulu çok sevdim. Çünkü hayatınıda ilk kez; aynı çatı­ nın altında yattığım insanlarla e§ittim, onlar da yatılı öğrenciydi, ben de yatılı ögrenciydim, okul hiçbirimizin değildi, hepimiz orada yabancıydık; bu qidik hayatım da tadabildiğim en büyük ortaklık oldu insanlarla. Sonra hayatım hep böyle devam etti zaten. Hep yalnız103

.


lıkta ve yabancılıkta ortak oldum insanlarla. Aşık olduğum bütün kadınlar, uzak akrabalardaki teyzeler gibiy, di benim için; beni sevmelerini, okpmalarını, şefkatle sarılmalarını bekliyordum; onlar bana bir sarılsa, pren- . " sesin öptüğü ktırbağa gibi bir prens olup onlara kendimi bütün ruhumla teslim edecektim, onların da benden aynı şeyi beklediklerini, ancak Sevda beni terk edince anlamıştım. Kızla karşılaştığımda artık

eskisi gibi davranmamaya, beklememeye, sevgimi göstermeye kararlıydım. Içimde taşıdığım, yıllarca biriktirdiğim scvme ve sevilme özlemi, Sevda'nın terk ediıiyle birleşince beni şid­ detle sarsan acılı bir patlamaya dönüşmüştü, artık o eski özlemlerimi de acıları da taşıyamıyordum, yumuşak, sakin, sevgi dolu bir aşk istiyordum. Sevgimi göstermeye kararlıydım.

Ama içimde ortaya çıkmak için bekleyen bir sevgi nehri biriktirn1ekle onu ortaya ak!tmak arasında çok önemli bir fark olduğunu o sıralarda tam olarak anlaya111amı§tın1.

.

.

Her gün telefonda saatlerce konuşuyorduk. H"er zaman çok anlamlı şeyler de değildi konuştuklarımız. Zaten ben o sesi duymak istiyordum yalnızca; bütün denlerin, bütün acıların, bütün yalnızlıkların, bütün başan­ sızlıklann çaresi gibiydi o ses, o sesi duyduğum anda her şeyi unutuyordum; kendini yakan bir Budist gibi kcndinıi,'hayatıIllI, zamaııımı, her şeyimi o sese adamı§­ tım. O usul ve sakin ses içimdeki .bütün karmaşayı din:. diriyordu. Sevda'ya duyduğum aşk, sanki bütünüyle bu" sese akmıştı ve ben bir kadına değil de bir sese aşık olduğu­ mu fark edemiyordum. Aslında aşık olduğumu da fark edemiyordum. Bala Sevda'dan kaçmaya çalışıyordum. Bu yanilgı, kıza duyduğum aşkın beni hiçbir engele rasdamadan rahatça kuşannasına yol açıyordu. 104


Bir gün bana o beklenmeyen sorularından birini sormUjtu. - Bana yalan söyler misi~? -- Niye soruyorsun bunu? - Bu benim için çokönemli, insanlara çok zor güvenirim, onun için yalan söyleyip söylememen benim için çok önemli. Ona duyduğum aşktan o kadar emindim ki, bütün aşıklaı: gibi onun da bu aşktan emin olduğunu sanıyor­ dum. Insanın kendi ajkından ne kadar emin olursa kar. §ısındakinin aş.kından da o kadar kuşku duyduğunu unutmuştum. üstelik, "her zaman doğru söylerim" demek de çok eıürüstçe gelmedi bana, sanki küçük bir çocuğu.kandırıyor gibi olacaktım. -' Yalan söylerim, demijtim. Bu, yaptığım en büyük hatalardan biri oldu. - Peki, ben ne zaman yalan söylediğini ne zaman doğru söylediğini nasıl bileceğim?

- Bunu bilemeyeceksin. Telefonda bir sessizlik olmuştu. Sonra gene konuş­ maya devam etmijtik. Bir geceyarısı telefon çalmıjtı. Heyecanla açmıştım. Fısıltıyla konuşuyordu, belli ki evdekiler uyumuştu. - Seni çok seviyorum, demijti. Sana çok kapıldım, belCıemediğim kadar kapıldım. Sen de beni seviyor musun? "Seviyortımıtı diyeriıcdim. Çok seviyordum, 3111:1-0 kadar genç birıne "Seni. seviyonım, ıı diycm.iyordul11, binız mamyordum bundan; bir de, karşılıklı aşk ilanıyI" birden eşit bir hale geliveriyorduk ve ben onun yajında­ ki biriyle rıit olmaya henüz hazır değildim. Yanıt vermeden gülmüştüm yalnızca. - Bana hiç seni seviyonım demiyorsun, bunu bana hiç söylemedin. - Bunu söylememe gerek var mı? 105


- Anıa bçnim bunu duymaya ihtiyacım var ... Bunu anlamıyor musun? Ben gene söyleyememiştim. Sevda'yla görüşmeye devam ediyordu k, buluşup yemeider yiyorduk, ama benim aldım hep o kızda ve eve gider gitmez duyacağım o sesteydi. Sevda yüzünden çektiğim acıları unutmuştum bile, acıyla birlikte aşk da kaybolmuştu. Beni bırakıp bir başka erkeğe gitmesinden intik,am alır gibi unutmu§tuın" onu, antı sevmekten vazgeçmiştim. Her gördüğümde gÜ7.c1liğiyle gene şaşırı­ . yordUll1, ama artık Olltı scvmiyordum, -aramızda bir mesafe olduğunu hep hissediyorduk. Sevda bunu hissettiği­ ni, çıkardığı anlamsız kavgalarla ortaya koyuyordu, ben kavgaları geçiştiriyordum. Bazen de onunla sevişmek için dayanılmaz bir istek duyuyordum, ani bir yağmur gibi boşalıveriyordu buistek, ama her seferinde Sevda, beni reddediyordu, benimle sevişmek istemiyordu. O an sİnirleniyor sonra eve gidince onu unutuyardum,

tC-

Ieluzlardan birini çağırıyordu m eve. Berrin is'e yalnızca bir sesti benim için, anıa onu özlemiştim ve bir gün müjdeyi verdi: - Haftaya geliyorum. Her şeyi ayarladım. Çok sevinmi,tim. O günlerde daha önce hiç tatmadığın; şekilde mutluydum. Bir acıdan sonra gelen her sevinç gibi bu mutluluk da bana olduğundan daha büyük ve tatlı gözüküyordu; içim hafif verahattı, seviyordum, seviliyordum, bir sorun yoktu ve bu sefer aşkı kaçırmamaya kararlıydım. Sevda'y! kaybetmiştim, ama Berrin'i kaybetmeyecektı111.

Günleri sayıyordum, gelmesiiıden bir gün önce saerken saatlerinde ben daha yatakqyken telefon çaldı. Açtım: Berrin'di, sesi çok soğuktu.

bahın

106


- Ben yarın gelemeyeccğim, psikolojikman buna hazır değilim. Kafam çok dolu. Sevgilimleilgili duygularımdan

emin değilim, onu hala seviyor muyum, sevmiyor muyum bilmiyorum. Sesimi çıkarmadan beklcdim. Hiç beklemediğim bir soru sordu. - Seni sevmekten vazgeçersem yıkılır mısın? - Hayır. - Yıkılmayacağını biliyordum. ' Telefon kapandı. Sırtımı 'duvara dayayıp yatağın içinde onırdum. Hareketsiz duran ellerime, yı1111uıak kıvrımlaria yatağı kaplayan yörg;l11a, bir iskemlenin üstüne atılımş pantolonum!a gömleğime, yerdeki parkeyi dilim dilim ayıran. çizgilere, yeni boyanmış duvarlara baktım; odanın içinde bakılabilecek her şeye uzun uzun baktım. Gördüğüm her ~e}') elleriın, yorgan, pantolonunı) gömleğim, parkder, duvarlar, kapı; bunların hepsi, ilk kez gördüğüm ve neye yaradığını bilmediğim şeyler gibi gözüküyordu bana. Benim yıkılıp yıkılnıayacağınıı merak ediyordu, ben onu severken o benim nasıl yıkılacağınıı geçiriyor. du aklından. Bir akıam ıslık çalarak döndüğünde evinin yandığı­ nı, ailesininöldüğünü gören bir adam gibiydim, çarcsizclim, yalnızclım; bütün umutlarım, bütün beklentilerim, bütün muduluğum bir dakikalık bir telefon konuıma- . sıyla bitiverıniıti. Haftalardır ımıdu eden ses, şimdi paramparça ennişti beni. Gene hiç kimsem kalmamıştı, gene aileıni kaybetmiştim, hcr kadınla birlikte ailemi kaybediyordum zaten; bütün yalnız insanlar gibi her sevgilide ge~iş bir aile buluyoı:dum ben; sevdiğim her kadın, teyzeler, balalar, büyükbabalar, büyükanneler,. anneler, babalar gibi, kendinin fark etmediği büyük bir 107


kalabalık getiriyordu bana, sonra bütün o kalabalığını

,i

da toplayıp gidiyordu. Kaybettiğim bir sevgili ,olmuyordu, geniş, büyük, sıcak ve sevecen bir aile kaybediyordum her seferinde ve her seferinde aynıürpertiyi duyupüşüyordum. Neden beni sevmekten vazgeçtiğini anlamaya çalışı­ yordum, kendimi onun yerine koymaya uğraşıyordum ama anlayamıyordum, Berrin'in niye 'değiştiğini keşfe, demiyordum. Nedenini aıılasam daha az acı çekecek- ' tim, bilmek benim acımı hafifletecekti, ama onun ruhuna sızamıyordum, o tam anlamıyla yabancıydı bana ve onun bir yabancı olduğunu hissetmek, beni dalıa da yalnızlaştırıyordu. Ne düşündüğünü anlayabilsem onu bu kadar yabancı ve uzak gön'tleyecektim. Kalkıp evin içinde dolaştım. Yüksek sesle aynı budalaca sözcüğü tekrarlıyordum: - Neden, neden, neden, neden? Kendi sesimi duymak rahatlatıyordu beni, elini yarasına bastırarak inleyen bir adam gibiydim, sussam evin sessizliğine dayanamayacaktım. Sevda'yı aramak için dayanılmaz bir istek 'duyuyordum, ama onu arayamazdım, sabahın o saatinde sevgilisi evde olurdu. Bir kadının yarattığı acıyı ancak ba~ka bir kadın iyileştire­ bilirdi, ama böyle anlarda o ikinci kadını bulmak nedense hep çok zor olurdu. Kendi kendime, "Niye benim yık!lmanı! istiyor?" diye soruyordunı, "niye böyle düşman bana?" - Niye yıkılmam! istiyor, niyeyıkılmam! istiyor, niye yıkılmamı istiyor? Bir sevgili bir anda n~sıl düşman olabiliyordu? Günlerden beri inanılmaz bir mutluluk yaşıyor­ 'dunı, artıkkadınlarla oyunları bırakacaktım, yeni bir hayata başlayacaktım, sevgiden ve sevilmeden ben de hiçbir oyuna sapmadan, kuşkular duymadan, kuşkular yaratmadan gölgesiz ve temiz bir payalacaktım; bu n-

108


dan önce yaptığım bütün hatalardan vazgeçmeye kararlıydım. Kadın ruhunun karanlıklarına dalıp oralarda küçük kuşku ateşleri yakıp çıkacak büyük yangında çevreyi seyretmeyeeektim; bırakacaktım yangın orada benim alevlerime ihtiyaç duymadan büyüsün, huzur aıkla birleşsin. Bütün.bunlara kararlıydım, kararınun ve aşkımın rahatlığını yaşıyordum. Bu kararların rahatlığıyla bütün savunma siperlerimi yıkmıştım, masaldaki yılan prens gibi bütiin derile-

rimden soyunacaktım, çınlçipı.k kalacaktıın. Şinidi bir- .denbire tam soyunurken, aşklar, sevgiler, mutluluklar beklerken hiç umulmadık bir anda bir düşmanlık sağa­ nağına yakalanıvermiıtim. Bunu neden yaptığınıbir türlü kavrayamıyordum, birdenbire beni sevmekten niye vazgeçmi§ti, niye eski sevgilisine dönmüştü? Üstelik eski sevgilisinden sıkıldığını biliyordum . . O gün evden hiç çıkmadım, birkaç kez Sevda'yı aramama rağmen bulamadım, bir başkasını aramayı da canım istemedi. Evin içinde dolaşarak bu garip bilmeceyi çözmeye çalı§tım, ama ne kadar düşünürsem düşüne­ yim bu ani değişikliğin nedenini bulamıyordl1m; bu bir sırdı, nedeni belli olmayan bir cinayetti, katil belliydi, ama cinayeti niye işlemişti, öldürmekten mi hoşlanıyordu, çekiciliği o yüzden miydi? . Birdenbire fark ettim ki, hayat sırlarla doluydu benim için. Kalın duvarlan, karanlık mahzenlcri, kanşık labirentleriyle, fctlıetmel'e çahşırken nasılolduğunu anlam.dan kendisine ttıtsak düştüğüm, hayaletlerle dolu bir kalel'di hayat; her seferinde kendilerine çılgınca tutulduğumkadl11lar, o kalenin beni esir alıp acılara ve yalnızlığa mahklını eden ta§larıydı. O ta§lann esranndan giderek kalenin esranuı çözeceğimi sanıyordum, ama taşlar bana esrannı vermiyordu, tanı tersine her dokunduğumda taşların ve kalenin esran daha koyu1a§ıp . daha karanlıkla§ıyordu. Berl'in, o küçük kız; birden sır109


larla dolu karanlık ve ağır taıIardan biri oluvermi,ti, neydi onu bir küçük kızdan bir kara taşa çeviren, neydi beni aniden acıya, dü,manlığa ve yalnızlığa kurban eden bu sır? Ne kadar düşünürsem düşüneyim, Berrin:in davranışındaki sırrı çözemiyordum. Aıık olmayan biri belki bu sırrı çok daha rahat anlayabilirdi, "ıık olmayanlara sırlar çok açık gözüküyordu, ama 3ıık olduğunuz andan sonra her şey sırlarla dolu bir karanlıktı; bildiklerinizi unuruyordunuz, ıaşıoyor, yanlıı yoııara sapıyar, yail1tları bulamıyordunuz; aşk her şeyin görüntüsünü değişti­ riyordu, bir kapıya balcrıgınızda bir duvar, bir duvara baktığınızda bir kapı göriiyordunuz; yanlıı yerlerden çıkmaya çalışıpyanlış duvarlara çarpıyordumız. Sırrı keşfedememek ise, tutkuyu ve acıyı arttırıyordu. Aniden kör oimak gibiydi bu, hep son gördüğünü;! ışığı görmek istiyordunuz, bir başka ışık gözlerinizin. açılmasına yetmiyordu. Koltuğuma oturdum. Deniz binlerce yıldan beri olduğu gibi üstündeki gemileriyle akıp gidiyordu. Deniz, gemiler, yalılar, sokaktaki insanlar, beyaz kanadı martı­ lar, çöplerin. arasmda dolaşan kediler, manavdan alışve­ riı yapan kapıcılar, gördüğüm her ıey, her insan acımı arttırıyordu. Gözlerimi kapattım. Beni ıaıkına çeviren bu sırları aydınlatmama, anlamama yarayacak tek işaret, bana yolumu gösterecek tek harita kendi yazdığım kitaptı, belki oradakikadından Berrin'in sırrını ya da bana bir sır gibi gözüken davranı­ şını çözebilirdim. Yerimden kalkıp kitabı aldım. Neresini okuyacağım! bilmiyordum, baıından sonuna kadar okumaya da gücüm yetmeyecekti. Rastgele bir yerini . açtım. 'Selim'in gitmesine engel olmak için hiçbir çaba harcamad! Zübeyde, oturdu'ğu yerden güle güle dedi yalnızca. Kapanan kapınınsesini duyduktan sonra bir 110


çakmağıyl:ı: oynadı, parmaklarımn arasında yavaş yavaş .çevirdi çakmağını,' içi sakindi, ama o sakinliğin altlndaki iki kıpırtıyı da, odasını tamyan bir körün parmaklarıyla her eşyayı yerinde

zaman sessizce oturdu yerinde,

bulması gibi görmeden hissediyordu, onlar oradaydı; kı­ pırtılardai1 biri, aşkı gittikçe daha artan, sitemleri her gün biraz daha çoğalan ve ondan süreldi olarak hayatını değiştirmesini ve yalnızca kendisine bağlanmasını isteyen Selim'den, onun kalbini fazla kırmadan, 'ben seni istemiyorum' demeden, ayrılmanın bütün suçunu ve ağırlığını onun üstüne bırakarak kurtulmanın sevinciydi, öteki ve ürkütücü olanı ise o alışkın olduğu belli belirsiz sızı,ydı, o sızının hiç beklemediği bir anda ve çok yakında aniden çılgınca büyüyüp bir acıya döneceğini, kendisini bırakıp giden erkeği dayanılmaz bir kederle özleyeceğini

biliyordu __ : Bu anlatılanın Berrin'le bir ilgisi yoktu, o terk edilen değildi, terk edendi, terk edilen bendim. Okuduklarım Berrin'in beni birdenbire niye düşmanca bir tavırla yalnız bıraktığını açıklamaya yetmiyordu. Bu kadının neresini kendisine benzetiyordu, acaba duygularının iç i~e geçmiş olinası mıydı aralarındaki benzerlik, acaba Berrin de benimle düşmanca konuşur­ ken aynı zamanda bir üZüntü mü duyuyordu? Özülmüş olabileceğini düşünmek beni bir an avumı, ama çok çabuk geçti bu duygu. Özülüyorsa niye bırakıyordu? Bı­ rakabildiğine, beni yıkmayı ve terk. etmeyi aldından geçirdiğine göre beni, benim istediğim kadar çok sevmiyordu; beni sevmesi ni istiyordum, hiçbir koşul altında , bırakamayacak kadar çok sevmesini istiyordum, bunu bütün kadınlardan istemiştim zaten. Elimde tuttuğum kitabın kap'ağına baktım, sonra arkasını çevirip okudum, beni ve kitabıını öven satırlar vardı. Bu kitabın arka kapağında anlatılan ben miydim, koltuğunda, genç bir kız tarafından terk edildiği için yı111


kılımş bir halde otılrup kendi yazdığı kitaptan hayatı ve kadınları öğrenmeyeçalışan benim gibi bir şaşkın mıydı burada anlatılan yazar? Tanrım, o yazar olabilmeyi, kadınları ve hayatı böylesine güvenle tanımayı, kadınların bana her yaptıklarının nedenlerini bilebilmeyi, onların her davranışı kaqısında, kendimi bir gülümseme maskesinin ardında saklamaya çalışırken, bir bilge gibi anlayışla olayı kavrayabilmeyi çok isterdim, ama ben o yazara benzel11iyordum; o yazar her şeyi biliyordu, kahnı­ manlarının ne Y3ptığını,- niye yaptığını İnce ince a111<1tı­ yordu, ben ise hiçbir şey bilmiyordum,. benim için giz-

liydi onlar. Nedenlerini bilebilsem bu kadar yalnız olo.yazarla aranıda büyük farklar vardı, herkes insan sanırken ikimizin aynı insan olmadığını ben çok iyi biliyordum. O yazar güçlUydü, küstahtl, yaralanınazdı; ben güçsüzdül11, yıkılll1ışum, yaralıydıl11; onun bildiıllerini bilmiyordum, onun kitabında anlattı­ ğı kadını bile tanımıyordum. Hayatınıdaki bir başka sır da buydu benim için, kimdi bu yazar, o·kitaplan yazan adam bana o kadar uzak geliyordu ki ... Kendimi 'masanın başında oturmuş, eski hırkama sarınarak yazı yazarken görebiliyordum, yazı yazdığımı hatırlıyorduıri, ama nasıl yazdığımı, yazarken. neler dUşUndügümü berrak bir şekilde hatırlamıyordum. Kitabı' okumaya devam ettim. Şimdi bir yandan Benin'in ipuçlarını bulmaya çalışırken bir. yandan ~la yaz,ırı, bcııden gizli olarak içimde yajayan öbür parçamı bulmaya ç,ılışıyordum. Berrin'i bulmasanı bile o ya~ zan bulabilsem, bana karanlık gözüken birçok gerçeği aydınlığa kavuşturabilirdim. Belki bir kadından çok, yazarken ortaya çıkan, yazı biter bitmez tıpkı benim yosma sevgililerim gibi beni bırakıp giden içiindeki o yazara ihtiyacını vardı; kadınlar taş kesilip beni esir alan kalenin taşları oluyorlarsa, beni bu yalnızlıktan' kendi içimdeki yazar çıkarabilil'di, belki de işin sırrı buydu, mazdım, bizi aynı

112


belki ben kadınların değil aslında kendimin pqinde köşmalıydım.

,İçimdeki yazarın peşinden kendi içime doğru bir koşuya çıksam kimler~ ve nelere rası1arım, nasıl bir yolculuk olur bu; peşinde olduğum o yazar hangi öfkele_rin, sevinçlerin, hayal kırıklıklarının,beklenrilerin, canavarca arzuların ve çocukça özlemlerin arkasında saklı, ,kaç, ölünüı\ hayalinikaldırmalıyım o yazarı bulabilmek için; hala yaşadıkları halde onları bjr daha hiç görmeyeceğim için benim için ~imdiden ölü olan kaç kişinin yüzü çıkacak karşıma, kaç mektup, kaç yazı, kaç makbuz , okumak zorunda kalacağım içimdeki kağıdaı' çöpliığU'

nij" temizleyip altındakini görmek için; akı'aba evlerinin geceden geceye koltuktan bozulup yapılan yataklarında kaç uykusuz uyku daha uyuyacağım, kaç kere eskt sevgililerle yaşanıp bir kenara birakılmış se"işmeleri bir da. ha yaşayacağım? Bütün bunlardan sonra bulacağını yazar kim olacak, gerçekten anlayacak mı benim dertlerimi, beni sevecek mi, bir kardeş gibi kucaklayacak mı beni, yoksabeni küçümseyecek, bir yük gibi mi görecek? İlk kez yüz yüze geldiğimizde acababirimizden birinin fazla' olduğunu mu anlayacağız,birimizden,biri öbürünü yok ımı edecek acaba, ben hangj.<inden yana olacağım, bir ölüm kalım savaşı olursa ben hangisi oratak' katılacağım bu 'savaşa, birinden biri ölürse geride ,kalan' ne kadar ben olacağım? , 'Niye yazı yazıyorum diye düşündüıh birden. Aca' ba benim, hayatımın sırrı bu soruda mı saklı, niye yazı yazdığıım bülsam, hayanmın, kadınların,aşkların~ acıla­ , rııı,bırakılmalarııı sırrını çözer miyim? , Bütün gün orada, o koltukta oturup zaman 'zaman kendi, yazdığım' kitabı karıştırarak düşündüm. 'Ben' derken kımi kastediyordum, yilZI yazan adimı mı, )'oksa hayatın içinde oradan oraya, kadından kadııı. sürüklenen, çaresiz ve çözümsüz, tıtangaç ve kederli adamı Tehlikeli Masallar

,

113/8


mı? Önce' Sevda için, arkasındankızı yaşındaki Berrin için ayıü §ekilde içi yanarı, duygusal yangınlarını ya§ayan adal11 i mı, ölümden çok korkan adamı mı, yoksa gizliden gizliye hep ölümü bekleyen adamı mı, ihtiraslanna sınır olmayan' adamı mı, yoksa küçük flörderden kendince minicik zevkler' çıkartan adamı mı, başarıları mı, yoksa başarısızlıkları mı, geceleri kabtıslardan kor- ' kulariçinde uyanan adamı mı, yoksa herkesle ve'her §eyle kavga etmeyi ve sonuçlarını göze almı§ adamı mı?': 'Ben' diyebileceğim bu birçokinsan, arasında ortak birnokıa bulamıyorduri1, her biri öbüründen farklıydı ve her biri öbürürie yabancıydı: Ruhum, içinde birbiri- , ne benzemeyen birçok insanın ya§adığı kalabalık ve da" ğınık bir otel 'gibiydi; arka ,arkaya gelen iki aşk depremi ,otelin düzenini altüst etmi§,sonılması gerektiği halde sorulmayan birçoksonı, batmı§bir geininin enkazl'gibi su yüzüne vurmuştu, geminin her, bir parçası ayrı yüzü- ' yordu suyun üstünde. " " Berrin'in anlattığı masal dolaşıyordu aklımın, bir' yanında,. . ' . Mudu olabilmekiçinkırk derisinden, soyunin yı-, lanla kırk gömleğini çıkaran kızı dü§ünüyordum. Ben' de tek tek gÖmleklerinıi çıkarmalıydım, çınlçıplak kalmalıydım,' ama bunu kar§ımdaki kadİndanönce yaparsam o beni sokacaktı, kadın benden ö'nce soyunursa ben yılan olup onusokacaktım, bunu aynı zamanda yapmaIıydık, ama bir kadınla erkeğin aynı zamanda kendi ruhlarınllJ kırk gömleğinden sıyrılıp soyunnıaları im-' , kansızdenecek kadar zordu. Birinden biri öbürünün karşısında, giyinik kalıp yılanla§ıyor ve karşısındakini ,sokuyordu; bir yılan ya da bir kurban olmaktap birini , ,seçmek zorunda kalıyordu insanlar, b,ense' artık ne,'bir , yılan, ne de bir kurban' olmak istiyordum. ", Hava kararmaya başlainl~tı, sokak lambalannın I§Iğı düşüyordı; evin içine, yonılmu§tum; bir an kalkıp

114


yazı yazmak ısteği duydum, ama geldiği gibi hizla kay~ boldu bu istek. Ne yazacağımıbilmiyordum zaten. Evin bütün ışıklarını yakıp duşa girdim. Su buhar: larfışkınıyordu; sıcak· suyu sonuna kadar açmıştım, kaynar su· ense kökiime hızla çarpıyordu, tenimin kı­ zardığını lıissediyordum. Her zaman olduğu gibi kay·nar suyun altında durmak yatıştırıyordu beni. Derin de- . rin soluk alıyordum, uyuşmu§ gibiydi içim, bütün duygularıİn buharlarla birlikte.uçup gidiyordusanki; yeniden geleceklerini biliyordum, ama hiç olmazsa o sırada, duygularından kın'rulup azat olmuş, hafifleyip rahadainı§ bir .damdım ve başka. bir nihatlık daha istiyordum. ' Du§tan çıkıp giyindim. Eski ve sağlam elbiselerimi seçmi§tim, dikkatiçekmeyen, ama koruyan ve bana güven veten giysilerdi. Kadife bii- pantolon, kalın bir}'Ün gömlek, sık dokunmuş bir kazak ve avcı botları giydim, . ÜStÜme. de bir kaban geçirip çıktım evden. Sokak soğuk­ tu.

115


VIII'

aksi~l',deki ?toparl~aara~a?".bıraktıktan sO,nra kentm kalbmc dogru yurudum. 'Her renkten "rı-.-:ıııkların ve dlikkan vitrinierine asılmış İngiliz­ ceden Arapçaya, Ronıenceden Rusçaya neredeyse, tGm, 'dillerde yazılmıg leyhaların ar"smdan, köıebaııarına ertesi sabah gelecek çöp kamyonunun almasi için yığııınıı:. ekıi kokulu çöp yığınlarının; ucUz kumnıbrdan yapıl-, mışgiysilerinin içinde acemileşmiı yürümeleriylefelekten birgece çalmaya gelinlı taşralı tüccarların, ~'içlarını briyantinlerle taramıı, ince eekederiyle üıüye ü§üyeafi-,' lenen gecekondu gençlerinin, şişmancasarışm orospula'nıı, çok boyalı, iri ayaklı, kalın sesli kırıtkan travestile~ rin; bunlarin arasında yanlış akvaryuma konmuş balık gibi farkedilen züppecebir eğlence arayan zengin bir~ , kaç çiftin, geç kaldıklatı için telaşla kaçmaya çalışan, ge-' cekondu mahaliderinin izini yüzlerinde taşıyaiı geı{ç ni-, ıanlıların, her zaman kendilerini serserilerle kardeş gö!'Üp barlarİılı bitirim' meyhanelerinin y~nına 'kondıİran aldırmaz bakışlı emelektüeIlerin arasıiıdan, her adünda ' kendimden başka biri olarak yürüyor, bodarımın bl~n ,tabanlarını,'kabarı)mın sıcaklığını biraz daha hissediyor-, dum. Limanauğramış bir gemici, eski bir tJrörist, hapisaneden yeni salıverilmi§ bir kaçakçı, rakiplerinin, ku,: marhanesini basmaya giden bir kabadayı olUyordum;, yürüyüşümde bütün dünyaya meydan okuyan, kavgaya hazır bir eda v'ardı ve kavgaya hazırdım.

T

116


ij

. Sokaklar. daralıp karanlıklajıyor, ucuz pavyonların Ijıkları sokaklar karardıkça daha parlaklajıyordu. Çöp kokusu artmljtı. Kentiıı kalbine girinijtiın. Çöp kokusu ve orospu parfümü vardı kaldırımlarda, buna arada sıra­ da açılan kapılarından sokağa bir buhar sütunu fljkır­ tan, garsonbrı alabildiğine jijmanlamlj orospu eskilerinden seçilmij bejinei ,ınıf meyhanclerin anason kokusu; karanlık kÖjelere' dayanmlj 'erketelerin tclIendirdiği esrarlı sigaraların baygın ·dumanı, dar mcrdİ'venlerden . ,çıkılan randcvuevlerinin kapılarından, tajan çürümü§ spei'm kokusu katıjıyordu. Arada bir, bir kÖjedi: sOI'l}'a yatmış bir polis arabasının elektrikmavisi ışıldakları çakıp ·sönüyordu. . , Kendimi buraya ait hissediyordum. Burası sahİpsiz . erkeklere, kötü kadınlara, bir gecelik eğlence uğruna öldürülmeyi göze alanlara, küçük bir tartışmada bıçağını çekip cinayetin .sınırını geçmeye hazırol.nlara, dünya kendilerini unuttuğı.ı için, içki jişelerinde, kerhanelerin . pis yataklarında, esrar iilemlerinde dilnyayı unmmay. çalışanlara aitti; bunların hepsini paylaşmaya hazırdıın. Sarhoşlukto" du,-;arlaraçarpangenç bir oğlanın kaEısından çıktığı bir ayak Çı meyhanesine girdim.Pepeereleri yağlı kağıtlarla kapatılmıştı, üç-dört metre eninde on· metre uzunluğunda, 'bir gemi gövdesi gibi dar ve uzun bii- yerdi; bir yanda kirli, mermer bir tezgah duruyordu, onun arkasında siyah yelek giyip omzuna karar- . mış bir peçete atmış kırmızı suratlı, şi§man bir bormcn vardıı barmenin arkasındaki yan yarıya boş raflarda ·ra·, kı ve şarap şişeleri sıral,lIlmıştı; tezgahın kar§ls1l1diki duvara da tahta bir tezgah çakılmıştl. Omraeak.yer yoktu, herkes ya barmenin durduğu tezgah. ya da karşı duvardaki tahta tezgah. dayanarak ayak,a içiyordu;·tabak olmadığı için barmen isteyene içkinin yanında kağıda koyduğu bir parça beyaz peynirle, ,lwnserveden çıkmış iki tane zeytinyağlı dolma veriyordu; küçük bir naylon 117


çatalla· yiyordun bunları .. Yerlere talaş dökülmüştl\. Sigara dumanı basmıştı içerisini. Adamların çoğunun sakallan uzamıştı: .'. . Mermer . tezgaha dayanıp rakıyla peynir istedim. · Barmen de dahil herkes göz ucuyla beni sıızüyordu. Bu· raya her akşain aynı insanların geldiği belliydi; yabancı­ lara güvenırtiyorlardı. Kimseninkimseye güvenmedigi bir. kentte, bumeyhane en güvenilmez yerlerden bitiydi, ama oradakiler de dışandan gelen birine güvensizlik-. le bakİyorlardı. Bu kentin içine 'korkununişlediğini . . orada daha .iyi hissediyordu İnsan, enkorkutucu insan,lar bile korkuyordu çünkü. . . . .. İçeridekilerinkonuşmalarından anlaşıldığı kadarıy­

la hepsi de çeşitli karışık işlerın üçüncü-dördüncıı süııf . adamlarıydı; pavyo'n kapıcılan, hem 6r.ospu hem. dan- . söz olarak çalıştırılan kadınların menajerliğinİ yapan ka~. · ranlık i§letmelerin fedaileri; kumarhane erketeleri; ya·şlı· orospuhnn pezevenkleri, bir büyük mafya babasının. yanına kapılanm,ıyı' hayal eden genç bitirimler yanşana . · içiyorlal'dı. Hepsi· de eski. usul yumurta. topuk/u, sivii burunlu ayakkabılar giymişlerdi; 'sanki yıllar hiç geçmemiş gibi buralarda ayakkabı modası hiç deği§memişti. Dikişleri dağılacakınış gibi duran, ylin· taklidi, boyası· ilk yağmurda akan kuinaşlardan dikilmiş takım elbiseleri ve yelekleri vardı, havat iakanıyoktu. Yanımdaki' iki kişi bir gün önce bir kumarlıanede çıkan kavgayı' konuşuyorlardı; birisi birinin 'façasını' fena halde bozmuştu.

Niye burayagirdiğimi bilmiyordum; bir ihtimal kendime tümüyle yabancı,. bana hiç kimseyi hatırlatma­ yacak bir yerler aradığım için buradaydırn .. Bana burada Berrin'i de Sevda'yı da .hatırlatacak hiçbir şey yoktu ve ben Berrin'i de Sevda'yı dahatırlıyordum. Aklımda gene o soru vardı, neden Berrin birdenbire beni görmekten vazgeçmişti, neden öbür sevgilisini görmek ve

118


Onunla bidikte olmak istemi,ti?·.Bu sorunuı1, yanıtını bulsam hayatımda ne değişirdi,hiçbir ,ey, ama ben bir haxat memat meselesi gibi bu sorunun yanıtını bulmaya çalışıyordum, aslında .yanıtını. bulmaya da çalı,mıyor­ .dum. Yalnızca hep aynı sohı geçiyordu kafanıdan. Ya· iııti bulmak için bir. çabasarfetmiyordunı. Yanımdaki adam birden bana eğilip "Affedersiniz beybirader kibritin var mı?" dedi, gençten ince b,yıklı bir oğlandı, yüzüne baktim, o da bana baktı. "Var,"-dedim, amavermek · için kıpırdamadım bile. "Verir misin," dedi. Gene yüzüne baktılıı',' düşmanca bir duygu duyuyordum, dü,man olmamızı gerektiren bir ,ey yoktu, ama esaslı bir yumruk atmak istiyorqum.suranna. Kibriri çıkartıp' uzat· tım, sigarasıriı yakıp' geri "crdi. "Sağol birader." Arkada,ınadöndü yeniden. . İçeridekilerin bana haliıkaçalhak bakışlar attıkları. 'nı fark ediyordum, benim kim olduğtimu çok merak ediyorlardı; polis miydim, ispiyoncu muydum, terörist miydim, pek hayırlı bir ,eyolmadığım! dü§ünüyorlard}. Döğru dürüst bir ada~ın oraya gelmesinin bir anlamı·yoktu. Bir gece Afrika'da bir meyhanede duyduğum '. duyguyu duyuyordum, meyhanedeki herkes Zenciydi ve sırf'rengimden dolayı kendimi onların hepsine yabancı hissetmi,tim, aramızda bir düşmanlık varmış gibi gelınijti, onların da beni bir yabancı gibi. gördükleri belliydi; burada' da bu insanları bana düşman ve yabancı görüyordum, ama şu anda onların nedensiz dÜjmanlık­ ları, olabilecek bir dostluktan çok daha iyiydi benim için, bi, ,dostluğu' kaldırabile~ek durumda değildim, .. dostlarımı görmek istemiyordum. Mermer tezgaha dayanıp adamları.tedirgin.edip onların tedirginliklerinden huzursuzlanarak, kimseyle ko.. · nu§up ahbaplık kapısı açmaya çalıımadan arka arkaya '. üç ra,kı içip peynirle zeytinyağlı dolina yedim . Tanımadığı m bir· yerde, tanımadığım insanlar arasında yalnız


!.

olmaktan hoşnuttlım. Ne derdimi anlatmak ne .dert dinlemek istiyordum. Geceyaı'ısına doğru, içkiden ziyade yalnızlıkla sarhoş bir halde, dünyayaepey.ce yukarılar­ dan ve güvenlebakarak çıktım oradan. 'Geceııin rutubeti ve ç'öp kokusu artmıştı. Biraz yürüdükten sonra, küçük kapılı bil' pavyondan gelen zil ve darbuka seslerini · duyup içeri girdim; ıslak halı Ve toz kokan tahta merdivenlerden aşağıya indirı1. Küçuk Sahnede, turuncu ceket, YCjil gömlek, siyah pantolon giymiş dört kişilik bir .. ,orkestra arada birEatlayanhoparlör sesiyle yırtılan bir· şeyler çalıyordu. Usderindeki renkler yetmezmiş gibi bir de mor papyonlar takmışbrdı. Sahnenin arkasında kartondan yapılmış üç palmiye ağacı duruyordu; bu' köhne ve karanlık salonda şakacı biri aydınlık ve güneş­ li bir tropik hava yaratmak istemişti.' .. ' Sahneniiı önünde dar bir dans 'pisti, pistin çevresinde de yan yana diziImiş yuvarlak masalar vardı. Masalarda erkek erkeğe oturup içki içenın.üşteriler, duvar .. kenarında!.i masalarda kendi aralarında konuşarak biri· nin kendileri'ni .çağırmasını bckleyeı~, fosforlu 'spot ışıke hrının altında yüzlerindeki ağır makyajları birer Japon maskesi, gibi gözüken,. tombulca, yakında bu piyasadan . , sürültip kaldırımlira düşecek olan yarı çıplak kadınlara' bakıyorlardı. .Kadınlar lier zaman olduğugibi aldırmaz duı'uyorlar, aradahir başlarim kaldırıp erkeklerden biri., ne şöyle bir bakıp' göz kırpıyorlardı; bu ilgisizduruştan, sonra kendine göz kırp~lan erkek kendini,. bu büyük il, , tifata mazhar olmuşilk ve tek erkek sanıyordu; cebinde biraz parası varsa, bu iltifat karşıliğıfı'da bu parayı ortaya saçmaya razı olupfiyakalı bir ei hareketiyle garsona işaret'ederek;kadını yanına çağırt1yordu~ . , . Merdivenc yakın bir masaya .oturdum, bir rakı s!5)~­ · leyip öbür erkeklerIe birlikte kadınlara bakmaya baıla: ,dım. Pavyon kadınlarını hep 'severdim; onları masaya dave, etmek, dön ba§ımamur bir, aık maceraSll1ı iki sa.. 120

.-


at içinde bütün aşamalarıyı. yaşamak demekti. Önce ki- . bar kibar hoş geldin denir, bdtnın masada kalması için hemen .içki ısmadamrdı, içki ısmarlandıktan sonra kadın elinı uzatıp büyük bir olasılıkla takma olan adını söyler, Türk filmlerinde göı:.düğü artistIerden birini taklit ederek kibar ve nejeli bir zengin kızı gibi cl sıkışırdı, bütün maceranın en komik ve en acık lı kısmı bu el sı­ kııma kısmıydı bence. Sonra ne iş yaptığını sorar, para durumunu, sosyal statünü kendi ölçülerine vurup kavramaya çalışırdı, bu tal1lşmaJaslıydl, sonra bir içki daha ısmarlaqırdı, ikinci içkiden sonra kadının gözünde iıi­ barın biraz daha artar ye samimiye! gelişirdi. Ikinci içkinin sonuna doğru sana adınla hitap eder ve üçüncüiçki ısmarlam.a aşamasİnda elini dizinin üstüne koyardı. Bütün bunları yaparken senden başka hiçbir erkeğe baknıaz, kesinlikle ba§k~ hiçbir erkekle ilgilenmezdi; profesyonel orospularl:i amatörler arasıhdaki en büyük fark da buydti zaten, pr'ofesyoncHer i§ sürdüğü sürece erkeğe kendisini. hayattaki te~ erkek zannettirmeyi ba, jandardı, amatörlerise tam tersini yaparl,!r, bütün ili§ki süresince başka erkekler olduğunu hatırlatıp rekabeti . kizljtırmaya çalışırlardı. Dördüncü içki de kadının eli biraz daha :yukarı kayar, senin elinin de onun kısa etekliğinin altında kıpırdanmasın., "Yapma yaramaz," fısıl: tılarıyIa izin verirdi; bu. aıkın doruk noktasıydı, boy- , nundan ·ve kulağının .ltından öpüp "Kocacığıııı," diye fısıldardı. Bejinci içki ise aıkın çökınc döneminin ba§langıcı·ölıırdu. Sen ödeyeceğİn bUl1m içki para~ıııın Kar-. §ılığının birkaç öpücükle birkaç ok§anı. olmaması gerektiğini fark edip taleplerini ortaya koyardııı: "Hadi buradançıkıpbir yere gidelim." Bu talebc kadın kendi .talebiyle yanıt ve!'ir ve inanılmaz bir rakam isterdi. Kar§ılıklı talepler bütün aık maceralarında olduğu gibi tam bı!' pazarlığn döıierdi. Sonunda bir servet kaf§ılığında bir kadınla yatmaya ~alı§li1anııı budalaca old\lğ~nu, iç121

.'


kiden ve kadın etinin buğusundansarhoş alımış biri bile fark eder ve geceyi kadınla geçirıne fikrinden 'vazgeçerdi; kadin' dialabileceğini 'aldığınıı daha fazlasını al-, masının müinkün, olmadığını, anladığından küskün bir' suraila kalkar ve derhal seni umlturdu; bu da aşkın sonuydu, Ben bu macerayı yaşamaktan hep hoşlanırdım, baş­ tan sona bütün oyunu bildiğim halde her seferinde,aynı ' heyecanı yaşardım. Hangi durumda> olursam, olayım, yanımda 'nasıl bir kadın oltirsa olsun, onunla, kısa ya da uzun bir macerayı, başka her şeyi umltarak yaşayabil­ mek gibi garip bir huyum vardı bu pavyonlarda da

ye

aşk yaşamama yardımcı oİuyordu. Kadınların arasından eıl çok orospuya benzeyenine, etine dolgun, koyu kır­ mızı ruj sürmüş, iri kalçalarını iyice ortaya çıkaran ii", yah jarseden sımsıkı ve kısacık bir etek, etli memelerini bir kıındak gibi sarmalayah beyaz bir bluz giymiş olan , kestane saçlı birine işaret ettim. Kalçalarını sallayarak geldi, a§ırı makyajına ve loş ݧığa rağmen dudaklarının kenarındaki derin çizgilerle, gözlerinin çevresindeki kı­ rışıklıkhr bel1i oluyordu, "Merha'ba," deyip' oturdu" otitrduktah sonra elini uzattı, kaba ve kalm derili elinin katılığim hissettim avucumda. Adı Yaprak'tt. Ben, de adımın Murtazaolduğunu söyledim. Tam bir örospu sezgisiyle yüzüme baktı, yalan olduğunu o andaanlamıştı, ,ama hiç aldırmadı, ne içeceğini sordum, hemen bir deneme yaptı. ' I ' . - Bir şampanya içeyim Murteza Bey. - Ağır ciL. Daha sıradan bir şeylebaşla bence. Yüzüme bir daha baktı. Garsonuçağırdı. - Bana bir viski getir, , Garson sanki viskiyi cebinde taşıyordu, kadın söyler söylemez içki geldi. İlk'yudumunu alırken klasik so: ruyu sordu: , '- Ne 'İş yapıyorsunuz Murteza Bey?

122


- Pezevengim. Yüzü şöyle bir kanitı, hakaret mi ediyorum, yoksa belaya kaşınan biri miyim diye bir baktı,. yerinde bir kı­ pırdanıp kabalaştı. - Kafayı nu yedin' sen, ne diyorsun? - Ka,ım,beni terk edip başka bir herife kaçtı .

. Birden rahadadı. - Amaan, boşver. Senin gibi erkeğe kadın mı yok, elini sallasan ellisi, o aptal gittiyse yenisini bulursun. . - Buldum bile... Bir kahkaha attı., ,.. Pekmatra~sın. Bir de omzuma vuracak diye bekledim, ama vurmadı. Elini bacağıma koydu, aşkımız hızlı gelişiyordu. - Kadınlar için.' üzülmeye değmez, dedi. Hepsi . '.' . orospudur. '; 'Sokulup memelerini koluma dayadı. '7 Güzel vücudun var, 'dedim. ., Gene güldü. - Karıyı kaçırınışsın, ama maşaIlahın var, hızlısın. O sırada gözüm yan masaya ilişti, yaşlıca bir. adamın yanına Berrin'e benzeyen genç bir kız gelip oturmuştu; Böyle bir izbede"alışmaması gerekecek kadar genç ve tazeydi, saçlarını Berrin gibi' taramış, pullu bir sutyen giymişti, sutyeniyle eteği ar,asında beyaz karnı su damlası gibi' parlıyordu. Kızı daha önce görüp yanıma çağırmadığıma pişman olmuştum, Yaprak .da dikkatimin başka bir kadına kaydığını hemen sezmiş, viicudu- , ma daha fazla yaslanırken, elini de yukarılara doğru kaydırmayabaşlamıştı. Yavaşça kuhtğıma fısıldadı.

- Bir vıskt daha söyleyeyim mi kocacığım?, - Söyle. , , O viskisini söylerken ben kıza bakıyorduni.. Çok kibar duruyordu, yaşlı adam ise kızı öpüp okşamaya çalışıyordu, kız adamı 1tmiyordu, aına yaklaştırınıyordu

123


da. Ben onlara bakarken masnların arasından genç .bir oğlan yakla§tı, biraz önce meyhanede benden kibrit isteyen ince bıyıklı oğlana benziyordu,. bir an o oğlan .01duğnnu düıündüm. Kızın yanına gelip birşeyler söyledi; . Yaşlı adam lafa karışmak istedi, ama genç oğlan tehdit- . k:,r bir el hareketiyle adamı susturdu. Kız hiç hareketsii . dinliyordu oğlanı. Oğlan duyamadığın1 birşeyler. daha söyledi. Kız, 'hayır' der gibi başını salladı. Oğlanın dinin lıavaya kalktığını gördüm; elinin ucu'nda, fosforlu ışıldarın altında önce turuncu, s.onra mor, sonra da 'ye§il olanbir şe)' parladı, kızın karuına girerken çelik ıŞıltısı­ nı aldı, sonra kırmızı ya döndü, .kızın beyaz karuının bir torba gibi ylrtıldığını gördüm. Kız bağırmadı, sadece oğlana baktı, şöyle bir sallanıp iskemleden düştü. Ben yerimden kalkarken ağlari hızla fırladı, çarpıp beni yere dü§ürdü ve kapıya doğru ko§nı. Ben de toparlanıparkasından gittim~ Sokağa çık-. tığımda köıeyi dÖnüyordu; peıinden koltum, gene bir ·sokak köıesinden onun saptiğını görüp o köıeye seyintim, sokağın ha§ında nefes nefese durdum, büyük bir çöp yığını ekşi ekşi kokuyordu. Sokak boştl!. Duvara dayandım, bir sigara çıkardım, ellerim titriyordu .. Yaka' lasaydım ne yapacaktım diye düşündÜrn.' Yanıtıçok kesin bir §e.kilde biliyordum. Öldürecektim. .

.

,


IX

i E: i

rtesi sabah Berrin'in telefonunu bekleyerek

,":yandım, ama tclcf~n hiç çalmadı, öyle sessi~ .ve

sıyah duruyordu. Kara yağmur bulutları bırık­ mişti. Yapraksız ağaçlar ruhunu arayan hayaletler gibi

çıplak dallarını gökyüzÜne uzatmışlardı, deniz koyu gri bir çamur yığını halindekıpırt1sızdı, apartınanlar, tepelerinden uzanan dikenli televizyon antenleriyle kasvetli cadılara be,nziyorlardı.

Bir gece önce yaşadıklarım hiç aklımdançıkmıyor­ du, (, ince, güzel kızin karnını tutarak, bir tek çığlık bile atmadan yıkılışını görüyordum sürekli, gözler,imin· önünde defalarca yere düşüyordu, görüntülerin bu kadar gerçek ve canlı olmasına karşf11 içimde bir, kuşku vardı; gerçekten böyle bir olay yaşamışmıydım, yoksa uyduruyor muydum., Her dUşündüğümde olay, gerçekle hayal arasında dolaşan bir kopuklukla canlanıyordu aklımda; kızın vurulduğu anın görüntüleri çok açık ve netti, anıa bu görüntüyü kesin bir gerçeğeçevirerek ta~ mamlayacak başka görüntüler, müşteriler, kadınlar, or, kestra,masalar, garsonlar, sandalyeler yoktu, bir boşlu­ ğun içinde yaİiuzca kızı görüyordum, ellerini karnına götürüyor ve yere dü§üyordu, her düşüşünde yüzü birai daha Berrin'e benziyordu. O toz ve rutubet kokan bara gitmiştim; orada o gençkızı da' görmüştüm; ama '0 kızın vurulduğunu da görmüşmüydüm, yoksa içkiyle dumanlaİıan hayallerim 125


beni aldatlye~ muydu? Yapdığımı sandıklarımdim han: gisini yapmıştım önceki gece, hangisini ben uydurmı~ş­ tum? Bu cinayetle ilgili olarak gerçekle hayal arasında- . . ki, sıoınaşlan kenmamış muğlak alanda delaşıyerdum: O cinayet görüntüsü, gerçek de el sa, benimaeılarla bulanan beynimin yarattığı hayaller de' elsa, beni etkile- . mişti; yavaş yavaş öldürülen kızın yerini Berrin alıyer, sanki enu öldürmüşler, ,ebediyenenu yitirmişim duygusu içimi sarıyerdu. Berrin'in Ölmediğini biliyordum,. ama o. ölmüş gibi acı çekiyerdtim; ulaşmak istediğine ulaşamayan, 'engellere çarpan her özlem, gibi benim öz; lembim de kendi kendine çarparak büyüyer, elduğun" dan daha dehşet verici kılıklara bürünüyer, biçimini ve· gerçeğini değiştiriyerdu; ölmediğini bile bile birinin ölümüne inanıyerdum. <:randa Berrin'e yeniden kavuş­ mayı değil, yalnızca sesiniduymayı, l~ayatta elduğunu, . yaşadığını öğrenmeyi istiyerdum, ama içine ölüm acısı karışan özlemimi ,dindirmck için uzaiııp telefonu açamı­ yerdum. Aramanın,· enu bendenuzaldaştıracağını biliyerdum; bunU daha önce yaşadıklarımdan, deneyimlerimden, hayatııı kendisindenöğrenmiştim. Hayattan öğrendil,derimle, karanlık hayallerimle büyüyen özlemim kendi. içimde çarpıprak beni sarsıyerdu. ' Daha üç ay önce aynı sarsıntıları Sevda için yaşa­ mıştım, bir yaz günü hiç kıpırdamadan en iki saat be~ yunca aynı keltukta eturup kendi ruhumu acılardan yapılmış bir çarmıha 'çivilediğimi çek iyi hatırlıyerdum. Onun· yeni sevgilisiyle nasıl seviştiğini düşünmüıtüm, bütün ayrıntıları canlanmlıtı gözümün önünde. Şimdi aynı acıları tekrar bir baıkası için .yaııyordıım, özlemiri . ve yalnızlıgın hedefi elan kadındeğişmiı, ama ,Sevda'ya . duyduğum duygular hiçbir değişikliğe uğramadan elduğu gibi Berrin'e aktarılmııtl. Hep aynı duyguyu değişik kadınlarla yaşamanın bir budalalık elduğunugörmüyor değildim, ama bu gerçeği değiştiremiyerdum. Kendi ı:26


kendimi içinden bi; tUrlü çıbmadıgım uğursuz bjr kutunun içine hapsetmiştim, kutunun kapağındaki kadı­ nın resmi değişiyordu, ama kutu aynıkutuydu: Aynı duyguları, yavrusunl! taşıyan bir kedi gibi o bdından o kadına taşıyıp duruyordum. " , Ama artık hıi 'uğursuz kutunun kapağını açmak, nİ­ ye hep aynı şeyi yaşadığımı 'anlamak konusunda brarlıydim. J3errin bana sirrın çözülebileceğı bir h~rita vermiş, benim yazdığım bdına benzediğini, söyıemi~ti. Kendihayatımınsırrını kehdi yazdığım kitapta bulabi' lirdim, bütün h~yatımı parçalayan bu sırrı bulmak için elimde kendi kitabımdan başb bir şey yoktü v~ o kitap da bana çok yabancıydı. , , Elimdeki kitaba, bir insan hayatının sırrına nasıl bakarsa öyle bakıyordum; dehşet, ürperti, saygı, sevin'ç, merak, kaygı birbirine dolanıYordu. Kendi 'sırrımı çözecek kitabı kendim yazml~tım ve bilmeden yazdığım bu şifre şimdi Berrin'in ,aracılığıyla, karanlıkb çakan' bir , şimşekgibi birden ortalığı aydınlatacak, hayal meyal seçilen birçok ayrıntı açıkçagözükebilecekti. Keiıdi külleriilden doğan Zümrüdüanka kuşu gibi kendi' kitabırn­ dari hir daha d.oğacaktım. Tanrısal bit şey vardı bütün , bu olanlarda, Berrin'in gelişi, davranışlarındaki belirsizlikı" beni peşine takıp kendi kitabıma getirişi ... Orada, huzursuz bir pmrtıyla yağan yağmurl~ ıslanan pencerenin kenarında otünırken, kendi hayatıına Mkiın olan , bir gücün varlığına neredeyse eıniıı oluyorduın, kendi, ku~sal kitabı mı kendim' yazmıştı ın ve bUtün peygam, , berler gibi ben de kitabı, yazdığım anları hatırlamıyor, ' yazdıklarımı yazma gücünün ve ilhamının bana nere' den geldiğini bir türliLaçık seçik kavrayaınıyorduın. Sır­ rı çszmesini beklediğiın kitabın yazılışİ da bir sırdı benim i ç i n . . i Yağmur şiddetleniyordu; gökyüiü denizin üstüne , inmiş gibiydi. ' 127


Arada bir, Berrin'iı') ölmüş olabileceği korkusuyla irkiliyordum. Ancak öldüğünde duyalıileceğim o korkunç, içimi parç"layan kederi, onun ölebilcceğini dü.ündüğüm anda,'tıpkı ci ölnıüı gibi duyuyordum. Birbçkez Sevda'yı ar"dmi, ama yaıııe yeniıiyordu. Berrin için hissettiğim acılar, açılmayan telefonla birlikte aniden Sevela'ya dönÜyor ve onu öilUyorelum, sonra .özlemlerim yeniden Berrin'.e akı)'o·rdu. Sabahvakti ol" masııia rağnıen salon kitap oktımamı zorlaştıracakka­ dar kararnıışrı, !.imbayı )'akıp kitabı karıştırmay" lıajla­ dım . . , O güne dek gözü me çarpmayan Qir paragr~f beni şaşırtarak çıktı karşıma: . 'Belki de, öbür erkeklerden. daha değişik görlinerek benietkilemek is~ediğinden, beni alıp Beyoğlu'nun arka sokaklanna götürdü, pis kokulu, karanlık sokaklardan geçtikten sonra, camları badanalı bir dükldnın kapısını . açtı, dumandan göz gözü görmüyordu, içerisi erkek teri, sigara ve içki kokuyorelu, gemi gibi uzun bir yerdi .burası, erkekler uzun bir tezgaha omuz onıuza dizilmiş- .. · ler, kağıtlann üstüne koydukları dolmaları' elleriyle yiyerek, içki içiyo.rlardı, beni görünce hepsi bana baktı, tezgahın bir kenaı;ına sıkıştık .. .' . . Önceki akşanı gittiğiin meyhaneyi daha önceden yazmıştım, gerçi camları badanalı değildi, müşteriler de dolmaları elleriyle yemiyorlardı, ama anlattığım aynı yerdi. Oraya dalıa önce gitmemiştim, gitmediysen; nasıl yazmıltım ve nedeıi o akşam oraya gitmiştim, oraya '!la· ha önce sarhoş olarak bir geceyarısı gitmiş olabileceği­ me ve daha soma da yazıp ul1Utmu§ olacağıma karar · verdim. İnsanın yazdığıylaya§adığı arasındaki tuhaf kesiı- . meleri düşünüp bir sigara yakıp fal açar gibi kitabın bir başka yerini' açtım, Zübeyde'nin tutkularını anlattığı bir cümle göl'düm: 128


'Tutkularım, o Ege kasabasındaki babamın çiftliğinde sonbahar ak§amlarında' bastıran ani, sağanaklara

i

'I'

j

benzerdi, ne kadar §iddetli gelirse o kadar çabuk geçer, di.' , Bu cümlenin nerelerden çıkıp geldiğini biliyordum i§te. Çocukken bir Ege' kasaBasında bir yıl kalmı§, ne- , den ve n~sıl akraba olduğumuzu hala bilmediğim uzak bir akrabanın yanında ya§anıl§t1m. Gittiğim ilkokul RumIardan kalma büyük bir ta§ binaydı, avlusunda bir Atatürk heykeli vardı. Birisi bana bir sırt çantası almı§­ tı, sabahleyin hava ı§ımadan kalkar, önlüğümü giyip be-' , yaz yakaını takardım, evin haiıımından ba§ka herkes uykiı&ı olurdu. Küçük sobayıyakmayaçalı§an kadın önceki ak§~l11dan kalan külleri temizlerdi, o soğuk kül kokusunu hiç unutmadım. Bir ara ellerini yıkayıp bir ekmeğin üzerinemargarin sürer üstüne toz §eker ekip bana verirdi, evden çıkarken bana hep aynı §eyi söylerdi. "Allah zihin açıklığı versin evladım." Sırt çantamı takıp ekmeğimi yiyerek evden çıkardım. Şekerli ekmeği hala severim, sokaklarda siyah deriden körüklü faytonhir birer iki§eİ' geçerdi, uykulu arabacılar ilk sigaraların­ dan aldıkları d1)manları havaya püskürterek yorgun bir §ekilde otururlar, ellerindeki kamçiyı bile sallamazlardı. Bazen küçük avluların tahta kapılarının önüne çıkmı§ bir-iki ba§örtülii kadın gözükiirdii, önluklü bir çocuk olmlagitıneden bir ko§u gittiği bakkaldan aldığı ekmeği kapıqa bekleyen annesine verir, annesiniöper ve evden ayrılırdı. Hepsine tek tek bakardım, evler, sokaklar, arabalar, kadınlar, çocuklar, teneke bacalardan tütmeye ba§layan ,cılız dumanlar, tahta kapıların üstüne sarkmı§ sarma§ıklar, yeni açılan kahveyi 'süpüren kahveci, ne 01duğu1)u, oz~man anlayamadığım, ama içimi ,h'ep ürperten kasvet,; hepsi, bütün gördüklerim, o soğuk kül kokusunun pJrçasl gibi genzimiyakardı. Okulda hiç koo

~o

Tehlikeli Masallar

'

129/9


nn;mazdım, arkadajım yoktu, yalnız yanından geçer- . ken içimdegarip bir kayma i1issettiğim bir kız "ardı, yüzünü bile hatırlamıyorumbugün, ama o hissettiğim kaymayı hep hatırbnm. Akşamları evde bir pencerenin kenarındaki sedirİn üstünde oturur yağan yağmura gözlerimi dikerdim, saatlerce seyrederdim yağmuru, yağmurla birlikte iyice 15sızlajIp scssizleıen çarpık kaldınmh yollardan biri çıka­ cakmış gibi beklerdim, aslında beklediğim kimse yoktu, ama gene de pencerenin önünden ayrılamazdım. Sağa­ nak birden diner, gece aniden çökerdi, sofrayı hazırla­ yan evin hanımına yardım eder, yemekten sonra masanın altına yatıp ödevlerimi yazardım. Tek bir çıplak ampul yanardı odada. Her· şct sabun kokardı, sabun ko-

kusun" kömür' kOkıısuyıa-lfelli belirsiz bir kızarmıj yağ ko ku su karııırdl.Hiç ağlamaz,hiç bağırmaz, hiç konujmndim, bazen dalar kadının vüzüne bakardım. Kadın baktığınıı fark ettiğindegülGmserdi, "Niye bakıyor­ suni " Boymımu büker, utanıp defterime dönerdim. Bir keresinde peykedeninerken etekleri hafifçe sıyrılmış,. kalın çoraplarının bittiği. yerin üstündeki beyaz etigözükmüştü, yalnızca bir an görı11üştüm o beyazhğı. O yılın sonunda oradan aynlmış bir büyük kentteki başka bir akrabanın yaiuna gitmiştim, yağmurlar, kül kokusu ve kadının bacaklarının Uç parmak kadar gözüken beyazlığı kal1\11§tı o kasabadan bende. İnsanların bir. ömür boyu biriktirip adına 'geçmiş' dedikleri o garip ve karmaşık anıbr yığınının arasına katmıştım onları. Zübeyde'nin, tutkularını .anlatırken kullandığı

j

.;

i

ci

li

j

! ,~

ben- . zetme, herhalde benim o küçük kasabadaki amlanmdan sızmışi! romana. Acaba dahaneler sızmıştl, hangi ka-· dınlardan, hangi anılardan oluşmuştti Zübeyde? Ama o anda benim için asıl önemli olan, Berrin'iri bu satır bak. kında ne düşündüğüydü. Btı satırın da altını. çizmiş miy: di, acaba onun tutkuları da benim çocukluk k~sabamın 130


yağınurları gibi şiddetle gelip çabuk mu diniY9rdu? Tanrım, aşk sayaşlarında kuşkular ne çabuk tartışılmaz

gerçeldere dönüyordu, tutkusunun dindiğine inanıyer­ miştim birdenbire, aşkının geldiği gibi geçtiğine inanmıştım.

Saate baktığımda yakit öğleye yaklaşmıştı, daha bile etmemiştim, ama canım hiçbir şey istemiyordu, bir kahve içrim, sonra çıkıp, yağmurla iyice karanlıklaşan sokaklardan" araba kargaşasınm,. klakson s~slerinin, . fışkıran çamur fıskiyelerinin arasından işe kahvaltı

glttım.

Bütün gazeteleri kanştırdım, ajanslan taradım, ama önceki gece benim gördüğüm cinayetle ilgili bir haber yoktu, yalnız polis bülteninde Beyoğlu'nda öldürülen birpavyon kadmından söz ediliyordu, bdının adının yanına da parantez içinde (32) yazarak, yaşını belirtmiş­ lerdi. Benim gördüğüm _genç bir. kızdı, 32 yaşında olamazdı, acaba yaşını mı yanlış yazdılar diye düşündüm, Emniyet Müdürlüğüne telefon edip gazeteci olduğumu, pavyon bdınının cinayetiyle ilgili daha fazla bilgi istediğimi söyleyip kadının yaşını sordum. Adamın kağıda-. n karıştırdığını duydum telefonda, sonra "Otuz iki," dedi. "Acaba. yaşı yanlış yazllJ:ı:ıış olabilir mi?" deyince, polisin 'Sinirlendiğini fark ettim. "Niye yanlış yazılsın kardeşim; işte burada otuZ iki yazıyor, demek ki OtuZ

iki.

1l

Tartı§mayı uzatmadım, tqekkür ediptelefonu kapalt1m. Ama emin olamamıştım. Öldürüldügünü gördüğüin . kız gerçekten öldürülmü§ müydü? Garip bir şey, bu kızın ölüp ölmemesi benim için çok önemliydi, kesin olarak öldüğünü ya da ölmedigini öğrensem belki rahatlayacaktım, ama belirsizlik, Berrin'l" olan ilişki m; deki belirsizliği de arttırıyordu sanki; yaşadığım aıktaki belirsiz her nokta, rasdadıgı başka belirsizlikleri ve kuş­ kuları da büyük bir mıknatıs gi&i kendine çekip büyü-

131


yordu, hiç ilgisiz bir olay da Berrin'le ilgilikuıkularınıı ve kaygılarımı çoğaltıyordu. Sıkıntıyla gazeteleri bir daha gözden' geçirirken, arka sayfalardan birinde, daha önce cinayet yerinde çekilnli ı resmini gördüğUm eski yargıcın, savcılıkta, tutuk- . lanmadan biraz önce çekilmiş resmine rastladım, keder ve özlem vardı bakıılarında; benim bakıılarıma benzediğini dUıündüm. Benim Berrin'i özlediğim' gibi özlüybrdu sevgilisini, ikirniz de bir öliiyü özlüyorduk sanki. O resim benim yüiüme yapııtı, bütün ruhum, özlemlerim, kaygılarım ve kederlerimle o adamla' birleıtim: Berrin'i sanki ben öldürmüıüm ve ölüm acısını hafiflefecek bir intikam duygusu bile kalmamıı gibi kendimi yapayalnız, suçlu ve çaresiz hissettim. Bu ,cinayetler ruhuma sızıyor, hırp.alanmıı aıkım, bu cinayetlerin acısıyla büyüyordu. Oldüriilen genç kızla -genç kızın öldürüldüğünü' farkına varmadan kabullenmi ı tim- cinayet iıleyen yaşlı adam kafamda birleıiyor. Berrin'le ilişkimizi bir cinayete çeviriyor, ikimizi , kurbanla katile, .aramızdaki bağı da bir kurbanla 'katil arasındaki kopmaz, değişmez, unutulmaz, vazgeçilmez bağa dönüştürüyordu.

:i

1

1

!

Bti cinayetleri görmesem belki d'e Berrin'i bu kadar özlemeyecektim, ama terk edilmenin getirdiği ölüm acı­ sına benzeyen acı, anlayamadığım bir ıekilde her türlü ölümden ve acıdan etkileniyor, artık bir daha yaşadığım sürece Berl'in'i ,untltamayacağııiıa beni, inandıı'ıyordu. Başkalarının cinayetleri benimhayatımı derinden sarsıyordu, " Zübeyde'nin güncesine yazdığı bir satırı hatırladım. 'Aık çaresizdir,' diyordu, 'çaresini bulduğunda artık aşk olmaz.' , Kafamda tuhaf bir zincir oluşmuş, babam, babama ve anlaşılinaz şekilde kendime benzettiğim yaşlı yargıç, onun öldürdüğü kadın, Berrin, ben~ Zübeyde, pa~on-

.

,W

".


·da bıçaklanan genç kız liirbirine karışmış, hepimiz ölümün ve aşkın çaresizliği ile birbiriınize benzeıniştik; hiçbirini öbüründen koparıaınıyor ve hepsinin aeısım ben tek başıına, Berrin' e duyduğum aşkta birleıtiı:uek, çekiyorduın. Aşk yalnızca çaresiz olmakla kalmıyor, , her türlü çaresizliği, acıyı, yalnızlığı, ölümü de kendi içine çekiyordu. İşten çıktığımda kar atıştırmaya başlamıştı, hava karanlık ve soğuktu. Arabama, her an kaldınında bir ceset görecekmişim gibi ürkümüyle yürüdüm. çamurlara bulanmı§ yollardan, ı§ık kümelerinden, eIlerindeki bezlerle arabaların camlarını silmek için liav§aklarda bekleşen, pejmürde,aç çocukların arasından, bir an önce eve varıp bütün. bu kalabalıkI.lrdan, gürültüden, çamurlu ı§ıklardan kurtulmak 'için mümkün olduğunca süratle . geçtim. Asansörün kapısında, asık suratlı küçük meslektaşı­ ma rastladım, elinde kağıtlar vardı, bana §a§ırarak baktı, Dım gördüğüme sevindim birden. Gülümseyerek; "Nasılsın," dedim, başını' önüne eğerek, "İyiyim," dedi. . ' - Kaçıncı kata çıkacaksın? Başını kaldırıp sesini çıkarmadan yüzüme baktı, son'ra b~kı§larını elindeki kağıtlara çevirdi. - Banarnı geliyordun? dedim. Ba~ını salladı.

- Iyi, dedim. Benim katın düğmesine basarken b,irden anıdı. - Ben gelmeyeyim, size vereyim yazdıklarımı. , Gelmeyecek diye çok korktum nedense. 'c, Gel, dedim, biraz yazdıklarından,konu§uniz, sana çay yaparım istersen. - çay sevmem. - Kola da Var.

- Olur. 133


Birlikte eve girdik, ıjl"lan yaktım. İçerisi sıcaktı. Lilyumlarbaygın kokularıyla. kokuyorlardı. Ona bir kola açtım, kendime bir konyak koydum. O elindeki şi­ şeyle salomın ortasında

duruyordu: \ Koltuğun karşısındaki sandalyeye oturdu, ayakları yere zor değiyordu, uzanıp elindeki k~ğıtl:trLbana verdi.· ' - Newton North'la mı ilgili?

- Otursana.

- Yeni maceraları. Kağıtların ilk satırları na şöyle bi"r baktnıı, "NeWton'U!l yanına verilenlergeleeekten gelen dünyalılardı,"

diye başlıyordu. , :-Gelecekten mi geliyorlar, dedim. Başını salladı.

--' Evet. ~ Niye gelecekten geliyorlar bu adamlar. Kajlarını çatıp dudaJdarını büzdü. - Ben geleceği anlatacağım. -. Şimdiden· hoşnut değil misin, niye şimdiyi anlat-' mıyorsun? . Sıkıntıyla ellerini ovujturuyordu, konujmaktan pek hoşlanmıyordu,. belki de konuşmaya alışık değildi. Her jeyi tek başına düşünen, her şeyi kendi kafasında oluşturan biri olduğundan, bütün bunları oluşturmak için çaba harcadıktan sonra bir de bunları anlatmaktan sıkılır gibiydi. - Şimdi hcr şey var, değişmeZ ki ... Ama geleceği istediğim gibi yapabilirim. . . - Nasılyapacaksın geleceği? - Yazaral,Yazıya ve kendine olan güvenine şaşırmı§tıin, galiba biraz sinirlenmiştim de, - Yazarak geleceği yapabileceğihc inanıyor musım?

134


Şaşırarak baktı yüzüme. -co Başka nasıl yapılır gelecek? - Belki de gelecek yapılmaz. ,Yüzünde alaycı bir gülümsemenin dolaştığın! sezdim, bunu bana göstermemek için başını önüne eğdi. Beni, küçümsediğini bana'göstermeyecek kadar çok küçümsüyordu. . 'Sesini çıkarmayınca;ben gene sordum: ' - Peki gelecekte ,ne olacak? - N e, yazarsam o. Bu sefer ben güldUm. - Benim geleceğimi de yazs,na, ben de geleceğimi' bileyim. ' Orriuzlarım silkti, ben üsteledim: , - Benim.geleceğimi yazlilaz mısın? , - Seni tammıyorum ki ... - Newton North'u tanıyor musun peki? - Tanıyorum, onu ben yazdım. Beni küçümseyen halinden sıkılmıştım. -. Ben de yazıyorum, bak bunu ben yazdım. 'Yammda duran l<itabımı alıp uzattım. . Kitaba şöyle bır bakıp yanına bıraktı. - Okumak istemez misin? Gene o küçümseyici gülümsemesi dolaştı yüzünde. - Ne yazıyorsun? dedi. ' - Geçmişi. . Yüzünü bıırııştıırdu. '- Geçmişi değiştiremezsin ki... Bir süre ses çıkarmadan elimizdeki içkilerim' 'Ci iç. tik, slkıntıyİa sandalyesinde kıpırdanıyordu, sandalyenin gıc��rtılan duyu)uyordu. Biraz da onu şaşırtmak için, "Aşkhakkında ne düşünüyorsun?" dedim. - Ben küçüğüm, dedi, öyle şeylerden anlamam. Birden daha önce yazdıklarım hatırladım.

135


- Ama daha önce Newton North'un bir kıza aşık olup nişanlandığını yazmıştın. Öyle değil mi? Onn sıkıştırmaya ~ığra§tığımı fark etti ve aniden sinir1el1diğİnİ hissettim, birisinin kendisine böyle açmazlar yapmasmdan hoşlanmıyordu, omuzlarmı silkti gene, kaq'ılık vermedi. . . - Senin geleceğini yazsam, senin de Newton North gibi aşık olduğunu yazardım, o zaman öğrenirdin aşkı, dedim. :.. Büyüyünce öğrenirim .. - Yazacak kadar büyÜyen biri, aşkı da öğrenecek kadar büyümüştür bence. Sesini çıkarmadan önüne baktı, sözlerimi aptalca. bulmuştu.

- Ben gideyim, dedi.

.

Söylediğimi ben de aptalca buldum, kendin1i yaşlı bir budala gibi hissettim, sonıları hep ben sormuştum, o bana hiçbir şey sormamıştı; ben onun benim bilmediğim birşeyleri bildiğine inanıyordnm, ama o benim onun bilmediği birşeyleri bildiğime inanmıyordu. - Yeni bifleyler yazınca gene getir.

- Olur,dedi .. :.. Ben de yakında yeni bir kitap yazacağım, dedim. Bakışlarından söylediğime inanmadığını gördüm. Kitabımı gösterdiğim halde benim yazı yazabil~ceğime, en azından onun için anlamlı olabilecek birşeyler yazabileceğime inanmıyordu, aslında kendinden başka kimseye inanmıyordu, yalnızca kendisinin yazabileceğini düşünüyordu. . Al1ahaısmarladık bile demeden sessizce gitti, giderkenboş şişeyi de kapının yanina yere bıraktı. Merdivenlerden inen adım seslerini duydum, yalnız ·birinin acelesiz adıınlariydı bunlar, 'Keşke biraz arkadaşı olsa,' diye düşündüm. Onda benim çoeukluğuma benzer birjeyler vardı, uzaklığı, hiç sevgi göstermemesi, kapalı 01-

136


'ması, yakınla§maması ...

Kendi çocukluğumu yazsam, gibi yazardım. Belki benden biraz daha sıcaklık bekliyordu diye geçti aklımdan, ona yeterince dostça davranmadığıfu için kizdım kendime., Kucağımdaki kağıdı okumaya ba§ladım. "Newton'un yanına verilen Tom gibi gelecekten gelen dünyalılar onlarlabirlikte normal insanlar gibi dünyaya gönderildiler,. Gelecekten gelen dünyalılar dilsizdiler. Çünkü hep telepari ile ı1aberlqiyorlardl, hiç kcinu§muyorlardı. Ama beyinleri yüzde 500 (bunu rakamla yazml§tı) kapasiteyle ç:ilı§ıyordu ... " Kağıtları yanıma bıraktım, bu çocuk niye yazıyor­ , du bunları, niye gidip ba§ka çocuklarla oynamıyordu; onu öbür çocuklardan farklı kılan neydi, niye yazı yazmak oyun oynamaktan daha e'ğlenceli geliyordu beni küçümseyen bu ,küçük yazara? Aslında bu çocuk bana niye yazı yazdığını anlayabileceğim bir dille anlatsa, akIımdaki kendimle ilgili birçok soruyu da yiınıtlayabilir, din1. Birden herkes gibi benim de, kendimi anlayabilmek için bir yazara sorular sor,maya ihtiyacım olduğu. nu fark ettim. Berrin'in beni anlamaya çali§ması gibi, ben de küçük çocuğu anlamaya uğra§ıyordum; hepimiz kendimizdeçözemediğimiz sırların ipucunu bir ba§kasında arıyorduk, birbirimiz için bir ayna gibiydik, ama o aynada da gÖrüntüler çok bulanıktı. ' Dünyayı kurtaracaklar arasında hiç Türk bulunma-, dığı,nı dü§ünürken telefon bütün evin içinde çınlamaya' ba§layınca yerimden fırladım, §a§kınlıkla yanımda du~ran telefona değil de öbür odadaki telefona ko§ttlm, o ünlü §arkıdaki kadının söylediği gibi 'bu o olmalıydı,' telefo'nukaldırdığımda titriyordum. Prensesini§Veli sesini duydum. -' Çok paran var mı? onu

yazdığım

137


Bir an hayal kırıklığı sardı her yanımı, ama arkasın­ dan birini, bir kadın sesini bulmanın sevincine' kapıl­ .dım. ' -·Var.

'- Harcamak istiyor ımısun? - Hepsini harcamak istiyonİm hem de ... Bütün paralanmı bzanabilecek misin? - Bilmem, göreceğiz ... Gelip beni alsana. ' Sesimdeki değişikliği duymak beni de şaşırttı, genç bir tay gibi neşeli' ve oynak bir sese sahip oluvermiştim. Bir l;adın sesi duyar duymaz değişensesiın, kasvetli ro, humu da pqine takıp,aydınlığa ve nqeye çekiyordu., - Bir müşteriye karşı fazla buyurgansın. - Bir prensesten bir orospu yapmak istiyorsan bi" raz kapris çekeceksin. - Çekerim .. Ne zaman hazır olursun? - Hazırım. 'Hazırım,' deyişiiıde umutIandıran, heyecanlandı­

ran, daha önce olanları hatırlatarak olacaklar hakkında hayal kmdman bir şuhluk vardı, Yarıın saat sonra Prensesi evinden aldım. Gür saçlarını parlak bir topuz yapmış, inadına bir hanımefendi yüzü takınmıştı, ama kılıği tambir orospu kılığıyd'ı;kı­ sacık bir eteği, şeffafbir bluzu vardı, nereden bulduysa' arkaları dikişli o eski usul çor-aplardan bulup giymiştl, incecik bilekli biçimli bacakları dikişli çoraplarlaiyice fark ediliyordu. Giorgio'nun esansını sürmüştü ,ve bu kokıı onun bedenine çok uyuyordu; bu kokuyu omınla sevmiştim. Z,aten her kadınla bir' kokuyu sever v~ o kokuları hep o kadınlara benzeyen kadınlarda duymak isterdim, dolgun bir kadınmsürdüğü bir kokuya ince bir" kadında rastlarsam bana birşeyler eğreti ve yanlışınış gibi gelirdi. Giorgio dolgun kadınların kokmuydu bence. - Önce şık bir yemek yedir bana, dedi. 138


i

i o1 i

:1

i !

. Arabanın içi kokusuyla dölmuştu, o kokuyu duymak Prensesin 'etine dokunmak gibi heyecanlandırıyor, du beni, İstanbul'un en 'şık' lokantalanndan birine ~it­ tik, İçeride henüz hiçbir ınüşteri yoktu, garsonlar ın~s>­ Eınn son düzenlemelerini yapıyorlar, peçeteleri, ınum­ lan, küçük vazolardaki çiçekleri düzeltiyorlar, tabaklan, bıçaklan, çatanarı düzgün dunıp durmadıklarıilı anlamak için bir daha gözden geçiriyorbrdı. Alışkın elleri bazen bir milim yana kaymış bir tabağı, bazen öbüründen bir-iki milim öne çıkmış bir bıçağı hafifçedokuna, rak sıraya sokuyordu. Siyah pantolonları, şiy'ah papyonları ve beyaz ceketleriyle tıraŞ olniuş pengı;enler gibiydiler. Daha müşteriler gelmediğinden yüzlerinde maJune kahvelerine çıktıkları zamanlardaki, sıradan, kaba ifadeleri taşıyorlardi. Bizi görünce garsonlarda rastlanan . o mucizeyi gerçekleştirip birer iyi yetişmiş, seçkin insan ifadesi ediniverdiler; kibar, sevecen, dikkatli, özenli, gülümseyen ifadeler yçrleşti hatlarına; kendi aralarındaki küçük dedikoduların'a sön vererek; s,alona dağıldılar. ' Eiı' beyaz şarap söyledik, şarapla birlikte sararmış salatalık nırşusu, tereyağ ve kızarmış ekmek geldi, arkasından kahverengi' damarlı pembe lakerdalar, dereotlu çiroz,beyaz peynir, Meksika fasulyeSinden yapılmış ılık pilaki, öğlen güneşi beyazlığında patlıcan salatası, soyulup dilimlenmiş domatesler, yeşil biberIer, üzeriıie kapari serpilmiş somon fünıeler masaya yerle~tirildi. Prens karidesli bir avokado, kalaıııar ve midye aolması istedi. İştahına her seferinde §a~lyo!'(lum. İncecik bir belive sonsuz bir iştah i vardı. Yemek yerken ki şehvcti bana Berrin'i hatırlattı bir an" o da masaya ottınınc. yeşil gözlü bir gergedan gibi ne varsasilip süpürürdü; İçimin şöyle bir kasılıp gevşediğini hissettim. O sırada gözleri,ıi kaldırıpbana bakanPrensesin g~zlerindeki işvebaz ışı\tıyı görünce yeniden masaya ve heyecanıma dön. düm. 139


- Sana bir §ey s&acağım, dedinl. -,Sor. - İnsanın sevgilisi, her ıeyiyi giderken birden neden telefon edip benim kafam karı§ık, seni görmeye psikolojik olarakhazır değilim der. Kadınlar, ba§ka kadınlardan söz e'dilmesinden ho§lanmazlar, bulundukları yerde yeryüzündeki tek kadın­ , mı§gibi davranılmak isterler, ama Prensesle.iliıkileri­ miz ba§ka kadınlardan ve erkeklerden rahatça konu§. ınaınızı sağlıyordu. ' - Ba§ka bir erkek var ını?, . - Bir sevgilisi var, aına artık ondan sıkılınl§tl, ili§kileri iyi değildi, zaten beni de o yüzden buldu. -Sana telefonedipne dedi tam olarak? ~ Kafaın karı§ık seni görmeye psikolojikınan hazır değilim dedi, sonra da seni bırakırsam yıkılır mısın diye sordu. , Prenses, elindeki çatalı. havada tutarak, çatalın ucundaki lakerdaya baktı, sonra gülümseyip sordu: - Kaç ya§ında bu kadın? . - Yirıni bir. Gözlerinde bir §a§kınlık ı§ığı dola§tı 'Ye o hanıme­ fendi yüzden beklenmeyen cümlelerinden birini söyle~ . ,

~ i

' ',: ' j

;1

.

Vay sübyancı ... Seni keyfine daha dü§kjin bir er. ~ Ne anlıyorsam anlıyorum, sen bana niye öyle davrandığını söyle. - Onu kızdıracak biqey yaptın ını? - Hayır. - Senin ha§ka kadınlarla ili§kilerini biliyor mu? - İIi§kileriının bozuk olduğu bir sevgilim olduğu-· nu biliyor. . - Sevgilini bırakmam istedi mi? ,- Hayır. . -

kek

140

sanıyordum, ne anlıyorsun bir çocuktan?,


-o

istemedi, ama sen de

bı'rakmadın

zaten

değil

nıİ?

- Hayır. Yüzünü buruşturarak düşündü. , - Ne düşünüyorsun? GÜldü. , - Bu kadınlar çok ttılıaftır, iyi ki erkek değilim liiliyor musun, ben bu kadınlarla uğraşamazdım ... Şimdi, 'bazen kadınlar sıkıldıkları adamları birden özleyebilir-, ler, aslında vicdan azabı duyarlar da özlediklerini sanır­ lar, böyle bir şeyolabilir ... Yirmi bir yaşında ölduğuna göre bunun sevgilisi hayatındaki ilk ciddi erkek olmalı. - Evet, öyle. , . ,'- Yani bir ihtimal budur, birden vicdan azabı duymuştur, bunu özlemek sanmıştır... Herifi görür görmez ondan sıkıldığını anlar... İkinci ihtimal, senin hayatında başka kadınlar olduğundan kuşkulanıyordur,' kendi kendine, benim de bir sevgilim var deyip kendini güçlü hissetmek istemiş olabilir... Bir de senden sıkıımış olabi'Iir, hayal ettiği erkek olmadığını anlamıştır. Yirmi bir yaşındaki bir Kızın aşkından ne beklersin ki ... Biçimli dişleriyle parçaladığ; lakerdayı damağında diliyle ezip bütün lezzetini einerken, yüzünü sevişirmiş gibişehvetle kırıştırdı.

- Daha kötüsü var; Gerçekten sana aşık. olmuş da olabilir... Bunların aşklarına güvenilmez, ama• bir ttıttılursa bu yaştaki kızlar, o da bir bela olur. - O belayı tercih ederim, şu sırada bırakılmaya hiç hazır değilim. Yüzü me kuşkuyla baktı.

Küçümseyerek sordu: - Aşık mısın sen? , - Bilmem... Ama beni bırakmasını ,istemiyorum ... , İkide birde kadınların beni bırakmasından sıkıldım. - Amaaan ... Ya bir de bırakmasalar, bu sefer de beni bırakmıyorlar diye ağl~rsın.~. Bırak seni terketsinler. ' . ' . ' 'ı

141


Aptal 'mısın, seni her bırakan kadın, arkasından gelecek yeni bir kadına yer açıyor demektir; seni hiç bırakma­ yan bir kadınla olİmk, büyük bir transadamikle tek bir . yolcu taıınıak gibi bir iltir, ister misin bunu? Güldüm, - Şimdi bana s~mimi ıekildc söyle, o kızı mı istiyorsun, yoksa kız seni bıraktı diye kırılan erkeklik gurunınu mu kurtarmak istiyorsun?. Serıin de erkeklik gururun varsa, böyle saçm;lıklarla ilgileniyors"n hayat- ' tan ve erkeklerden bütünbeklemjlerim uçarak, ona göre.

- Gururumun kırılması mı? Bu çok sıradan bir sanı değilmi?

Yüzü ciddilelti birden, onda daha önce hiç rastbmadığım mabzun birbulut dolaltı çizgilerinde. - Hayat sıradan bir ıey ... Bir yazar bu gerçeği görmekten hoılanmayabiliL, Senin içinhayat karınajık ol, malı, sen onu çözmeyeçalıımalısın, hayatın sıradan olduğunu kabul edersen, iısiz kalabilirsin çünkü ... Ama .gene de hayat sıradan bir jel' ve kendilerini' çok farklı sanan adamların da çok sıradan gururları var, bunlı kabul etmek istemeseler de, bu 'gerçeğin hayatı çok sıra­ danlaltırıp bayağılajtırdığını düıünseler bile böyle bu ... - Her jeyi de biliyorsun ... Tadı yiyecek misin? . Alt, dudağını':diılerinin arasına alıp ısırdı, gözlerini kıstı, sonıma yanıt. bile vermedi. - Dövecek m'isi'" beni? - Kaç para istiyorsun bunun içılı? Hergclece bir gülünıseme dolaltı yüzünde. - Çok para istiyorum, çok güzel bir ipek ı elbise gördüİn, yarın on ıl ala<:ağıın.' , " İçini çekti. ' ,- Hem beni döveceksin, hem de bunun için para <,lacağım, ah t,mrım buna bayı!ıyonım ... Dövecek,misin 142


beni, o kadar paran var· değil mi? Bana çok para vereceksin dcğil mi? - Var: - GÖstcrseneparalarin!. Çevreme baktım. - Burada mı? .:.. Evet.;. Hadi göster §u paraların!. .. Cebimden paralarımı çıkardım. - Uzat bana o paraları. - Şimdi sana para vermcm .. - Almayacağım,yalmzca dokunmak istiyorum. Gene çevreme baktım, lokanta dolmu§tll, insanlar tabiklarına· ~ğilip kalkarak yemeklerini yiyorlardı, her masadan uçu§an sözcüklcr anla§ılmaz bir uğultu halinde lokantanın.içinde dola§ıyorlardı.

Çevrcme bakıp oyalandığımı görünce birden sabır. - Uzatsan,a §unu. Paraları masanın üstünden uzattım,' onları yava§ça ok§adı, bundan cinsel bir zeVk aldığı,dıı:daklarıhı sivri pembe diliyle yalainasından beBiydi. - Neler.yapacaksın bana? Ona neler yapacağımı teker teker anlatmaya ba§ladım. . Lokant~dan neredeyse ko§ar gibi çıktık. Bütün gece boyunca, bir kez bile tam anlamıyla yatmadan çılgınca §cyler· yaptık, Prenses her emrimi yerine getirdi ve"bütün paralarınıı alıp sabaha karşı gitti. sızlandı.

\

143


x

aftasonunda eve kapanmıştım, iki günden beri telefon çalmıyordu, Sevda'yı birçok kez araı-""",!",",mama rağmen bulamamıştım. Dünyayla ilişki­ lerim kesilmiş gibiydi, evin bütün perdelerini kapatmış' tım, b~lki biri arar diye evden çıkamıyordum. Bir ara karanlığa tahammül edemediğim gibi şimdi de ışığa tahammül edemiyordum; bütün ışıkları kapatıp televiz- _ yonun kaqısına oturuyor, artık gözlerimi açık tutamayacak hale gelince orada uyuyor, sonra gene aynı yerde uyanıyordum. Yalnızca kapıcının aşağıdaki pastaneden . getirdiği ayçöreklerini Yiyordtım. Kendi kitabı ma bile bakmıyordum, bakacak halini yoktu,bir afyon nehrine atlar gibi televizyonun içine adamışnin ve bir alkolik gibi televizyon programlarının arasında sarhoş oluyordum. . Arka arkaya binlerce, milyonlarca birbirine benzemeyen görüntü, çelik grisi bir ışıltı içinde görünüp kayboluyordu. Her şeyi, haberleri, reklamları, filmleri, dizileri, paparaz.zi programlarını, reality showları,. seks filmlerini, belgeselleri; futbol maçlarını hiçbir ayrım yapmadan izliyordum; görüntüler beni uyuşturuyor, dünyadan koparıyordu .. . Karanlığı ve gri ışıltısı hiç değişmeyen odanın içinde uykuyla uyanıklıkarasında yavaş yavaş kendimden boşalıyor, kendi hayatlmın dışına: savruluyor, televizyondaki görüntülerIe özdeşleşip ı'kaynaşıyordum. Za-

H

,

f'

'i

.:


man zaman televjzyonu~ izlerken daldığım uykularda· gördüğüm rüyalar da televizyon görüntülerine karı§l­ yOrdtı; hangisi rüya, hangisi seyrettiğim bir film ayırde­ demiyordum. Temiz yüzlü bir kız bana en mahrem anlarını, ayba§tarında hangi tamponu kullandığını anlatır­ ken dalıyor, bir mafya saldırısıyla kendime geliyor, si, lah çatırtılarıyla bir kaçma kovalamacanın ortasına dü§üyor, daha sonra bakanların demeçlerineve dağlarda vurulup yan yana dizilmi§ pejmürde kılıklı çocukların delik de§ik kanlı cesetlerine rastlıyordum. Bazı adamlar ülkeniı\ battığını, bazıları ülkenin aydınlıkbir geleceğe yürüdüğünü ses tohlarını hiç değݧtirmeden söylüyorlardı. Konserve reklamları, ölüm haberl~riyle sarma§ dola§ geliyor, sonra bİr futbol maçında tribünlerden foş­ forlu kırmızı maytapların masaısı parıltısına dökülüyordu her §ey. Yangınlar çıkıyordu, trafik kazaların da arabalar parçalanıyordu, neden dolayı ünlü olduklarını bir türlü kavrayamadığım ünlü kadınlar o hafta hangi erkeklerden ayrıldıklarını ve hangi meslekta§larının aslında orospu olduğunu açıklıyorlar, dansözl~r beni çocukluğumdaki sünnet düğünlerinde çıldırttıkları gibi gene çıldırtarak tülden. eteklerini dalgalandıra dalgalandıra göbek atıyorlar" di§· macunu, makarna, temizlik malzemeleri, otomobil, banka, gazete reklamları arkaarkaya patlıyordu. Gazeteler milyonlarla yetinmeyip okuyucularına milyarlar dağıtıyorlar, kendilerini okumaları için insanlara yalvarıyorlardı. Türk filmlerinde erkek kah raıuanlar benim gibi sevgililerini kaybediyorlar, ama buna kahramanca dayanıyorlar ve en sonunda daima sevgililerine kavu§uyorlardı; filmlerdeki kadınlar daima na· musluydu ve benim sevgilimin aksine asla ba§ka erkeklerle. ilgilenmiyorlar, gözlerinde ve dudaklarındahep aynı ıslıkla, sürekli ağlayıp dudaklarını yalayarak sevgilileriyle kavıı§acakları günü her türlügüçlüğe dayanarak bekliyorlardı. Filmlerdeki kahramanlar ne kadar dü-

i J '!

Tehlikeli Masallar

145/10 '

i'


rüstsehaberlerdeki kahramanlar da o kadar, yalancı ve al çaktı. Srr:r'sıra insanlar toplanıp niye suların akmadığı­ nı, niye adaletin i§lemediğini, niye yolsuzluk olduğunu sakin sakin anlatıyorlardı. Türklerin aslında ne kadar yiğit olduğunu, bölücülerle §eriatçıların ülkeyi felakete götürdüğünü tartı§ıyorlarve hep birlikte relakete gittik, lerini bu kadar açıkça söylemelerine ra~men bundan hiç korkmuyorlarve hiçbir ,§ey değiştirmeden hep aynı şey­ leri konuşmaktan zevk alıyorlardı. Filmlerde ağlıyor, haberlerde kızıyor, reklamlarda acıkıyordum. Geceyarıları birden uyandığımda ise seks fantezilerinin içinde buluyordu m kendimi, erkekler ka' dınları' her pozisyonda çeşitli defalar beceriyorlar, ama rejisörler bir türlü tatmine ıilaşamadıklarından arkasın­ dan iki kadının üstüne çullanıyorlardı, o zaman kadın­ ları özlüyordüm, kadın etine acıkıyo'rdum; ben kadınla­ rı düşünürken görüntüler yeniden değişiyor, bombardı­ man uçakları, tanklar, toplar, ask~r1er; polisler, hırsız­ lar, gangsterler sürekli olarak birilerini öldürüyorlardı. Bazen yeniden hayata dönüp sokağaçıktığımda orada canlı hiç kimseyi bulamayacağımı, ben burada otururken herkesin öldürüldüğünü sanıyordum. İki günde binlere insanın ölümünü, ayrılışını, kavuşuşunu, sevi§mesini, ağlamasını, öpü§mesini, sevinmesini, yalan söylemesini seyrettim, karmakarışık bir hayat inanılmaz bir sıradanlık!a akıyordu madeni pınltıların arasında, insanlar çıldırmışlardı ve hep aynı çılgınlıkları (ekrarlıyorlardL İnsanların çılgın olmaları değil, ama aynı çılgınlıklara takılıp kalı§ları ürkütüyordu beni. Bir kanalda bir imamın, dua etmesini seyrederken kanalı de- ' ği§tirince bir kadınla bir adamın alt alta üst üste yuvarlanmasını, öbür kanalda askerlerin birbirlerini öldürmesini, bir başkasında mutlu bir ailenin kendilerini uçuran yağlarla yapılan yemekleri yiyip mutlu mutlu uçtukları­ nı görüyordum. Sesleribirbirine benzeyen yüzkrce

146


genç kızla genç erkek aynı ritimlerle sallanarak kötü §arkılar söylüyorlardı. Gördüğüm her şey

j

1"j

bende aynı ucuz kumaşın parça parça edilişini seyrediyormuşum duygusu yaratıyordu, hepsi aynı bütünün parçalarıydı; ben de onların 'arasına katılmak istiyor ve bu istelde koltuğurnda sızıyordum. Televizyona baka baka bütün duyguların, acıların, sevinçlerin, özlemlerin,öfkelerin aslında anlamsız ve yapayolduğuna inanmaya başlamıştım. Duygularım televizyon görüntüleriyle' bulanarak, hassasiyetini kaybediyordu, bazen Berrin'i reklam filmlerinden birindeki, çayırların arasında bembeyaz elbiseleriyle koşan bir kıza, bazen Sevda'yı bir seks aleminin kraliçesine benzetiyordum, rü'yalarımda bir yağdan içip uçtuğumu, makarnalar yediğimi, dağlarda vurulup bir kayanın dibine yatırıldığınıı, bir tartışmada başbakana 'Yalan söylüyorsunuz,' diye bağırdığımı görüyordunı, bu ucuz ve sıradan karmaşa kendi gözümdekiönemimi kaybetmeme yol açmıştı, kendimle ilgili her şey anlamı­ nı yitirmişti.

Bir sabah, ezan sesiyle uyandım, seyrederken uyuyakaldığıııı kanalda yayın bitmişti, mekanik bir cızırny­ la pırıltılı kumlar kaynaşıyordu ekranda. Yerimden kal- . kıp perdeleri açtım, soğuk bir sabahın ıslak aydmhğı vıırdu pencerelere, sokaklar bomboştti, ezan sesi çıplak gökyüzüne yayılıyordu, cama dayandım, çok yorgundum ve yıllardan beri ilk kez annemi özleini§tim. O anda hiçbir kadını istemiyordum, hiç kimseyi istemiyordum; ezam' dinlerken "Tanrım," diye mırıldandım, ama Tanrıya ne söyleyeceğim! bilmiyordum, onu aşk ilişki­ lerinie karıştırmayi doğru bulmadım; "Tanrım," diye inledim yeniden, aslında bir şey isternek değildi amacım, yalnızca sormak istiyordum: "Niye Tanrım?" . Ezan sesi birden bir Çıt sesiyle sona erdi, derin bir sessizlik kapladı dünyayı. Bir camiye gidip eski hahların 147


'.'1

j

i :ı

üstüne yatıp uyumayı düşündüm, onun yerine içeri gidip yatağıma yattım, yatağın yumuşaklığı kucakladı be' ni, sokaktan geçen bir kamyonun gürültüsünü duydum, ayaklarımı birbirinesürterck yatağı mı Isıtmaya uğraşıp yeniden, bu kez rahat ve mutlu bir uykuya dalarken sonolarak garip bir huzursuzlukla niye kendin,i mutlu . hissediyorum diye dü§ündüm. Yeniden uyandığımda evin her yerindetelefonlar ça(ıyordu, elimi zorlükla kaldırıp başucumelaki telefonu açtım. Y orgıınluktan dilim ağzımın içinde dönmüyorelu, güçlükle "Alo," dedim ve günlerden beri beklediğim o scsi işittim. ~uzey denizleri gibi sakin ve derin sesiyle "Merhaba," diyordu. Inanılmaz bir sevinç duydum, 'yaşıyor,' diye dü§ündüm,farkında olmadan Benin'in ölmüş olduğuna kendimi inandırmı~ garip hir yas ayinine dalmıştım; şimdi yaşadığını keşfedin ce bir kavuşmanın da ötesinde ölen birini yeniden bulmanın inanılmaz sevinciyletitriyordum, ama kendimi çabuk toparladım, günlerden beri içimde biriktirdiğim kızgınlık bir buz dağı gibi dönduruverdi.wimi. - Nasılsını dedim. Bir an sessizlik oldu. - Özledim seni, dedi. "Ben de seni özledim," diyeliıedi m , öfkem böyle bir şeyi söylememe engel oluyordu, hiçbir soru da sormadım, "neden. aramadın,u "neredeydin," "ne yaptın," diyemedim. Sustum yaliıızca. Aynı anda hem çok seven, hem de çok kızan hei" sevzili gibi ben de hangi duygıımu göstereceğimc karar verememiş, sessiz kalmıştOım. -Şimdi gitmem gerek,. dedi, seni özlediğimi söylemek için aradım, ·sonra arayacağım seni. "Ne zaman?" diye de soramadım. - Peki, dedim. Gene kısa bir sessizlik oldu. 148

i


- Seni seviyorum, dedi: Ne olursa olsun seni Seve· bunu bilmeni istiyorum. Yalnızca bunu biL. Telefon kapandı. Telefonu hemen elimden bıraka· madım, kapanmış telefondan gelen uğultuyu dinledim, sonra derin bir soluk aldım, çöldeki uzun bir yürüyüş' ten sonra bir §elalenin altından geçmiş gibiydim; bütün yorgunluğtım, kederim, bir dakika bile sürmemiş bir . konu§mayla geçmişti. Sevinci ve kederi bana istediği za· man veren b,i,- sese bağımlı olmanın tehlikesine aldırma· dan yorganıba§ıma çekıp yeniden uykuya daldım, ama bu kez gülümsediğimiçok iyi biliyordum. Aradan ne kadar zamangeçtiğini bilmiyorum, gene telefon sesiyle uyandım, heyecanla açtım, bu sefer arayan Sevôa'ydı. Berrin' e .soramadığım bütün soruları peş pe§e Sevda'ya sordum. _. N eredesin, niye ar.madın? - Birkaç günlüğüne güneye gittim. Aslında 'gittik' demesi gerektiğini, güneye yeni sevgilisiyle birlikte gittiğini anladım. Kıskançlığın ayakları çok çabuktur, onun sizden çok uzaklarda olduğunu sandığınız zamanlardabile inanılmaz bir hızla saklandığı yerden ko§up gelebilir; içimi bir kıskanç\ığın yalayıp geçtiğini hissettim, ama Berrin'in telefonundan duyduğum sevinç daha ağir bastı. Sevdi bir gün önce aramı§ olsaydı,bu tek cümleyle beni iliklerime kadar sarsabilirdi. Duygularım iki kadın arasında gidip gelen bir tenis topuna dönmü§tü, her sesle bir tarafa doğru savruluyordum, bazen sevince, bazen hüznc, bazenkıskançlığa; giicümü, güçsüzlüğümü her §eyimi artık bu iki sese baglamı§tım, Berrin'in sesinden biraz önce gelmi§ olan gii. ven, kıskançlığı çabuk silip attı içimde'n. - Ne yapıyorsun bugÜn, dedim. - Bir §ey yapmıyorum. Bu. yanıt, "bu!u§abiliriz" anlamına geliyordu. ceğim,

149


- Gelbaria, birlikte yemeğe çıkarız, dedim. - Saat birde gelirim. Sevda'yla sevişmekistiyordum, ama bu istekte utançla fark ettiğim birintikam duygusu vardı, neden ve kimden intikam alacağımı bilmiyordum, ama onunla yatarken birilerinden intikam' alacaktım ve bu duygu tahmin edilemeyecek kadar tahrik ediciydi. Epey zamandan beri ilk kez o sabah, ayçöreğinin tarçın kokulu tadını, çayın içi'mi ısrtankekremsi lezzetini' fark ederek koltuğuma ~turduni,bütün gazeteleri dikkatle okudum. Çoktandır insanlardan ve hayattan kopmuş gibiydi m ve Berrin'in telefonuyla birlikte yeniden insanları ve hayatı özlemiştini. Gazeteleri okumak beni öfkelendiriyordu, okadar çok yalan söylüyordu ki insanlar, artık bir hakarete benzemeye başlamıştı bu yalanlar. Üstünde yaşadığım topraklar hızla bir belaya doğru kayıyordu. Sanki bu ülkeylc benim aramda bir kader ortaklığı vardı, ikimiz de bir sırrı çözemediğimiz için acılar, çekiyor ve bir tür- " iii bu durumu düzeltemiyorduk; başımızın dertte olduğunu kavrıyorduk da bu dertten çıkacak gücü gösteremiyorduk. . Okuduklarıma duyduğum öfkeyle birden, miithiş bir yazı yazma özlemiııc kapıldım; yazmak, kandırıldı­ ğına inandığım bu insanlaradoğrtiları anlatmak istiyordum. Ofke, çoktandır içimde derinlere saklanıp kaybolI1ltı~ yazı yazma istc[;ini 'bir yerlerden bulut) ortaya Çl~ karıvermişti; belki de günlerdir bu iki kadına duyduğum hırpalayıcı özlem arka arkaya iki telefonla şimdilik dinerek, yerini yazı özlemine bırakmıştı. Zaten kısa bir

i

°L :1

i i :

süre sonra gerçekleri anlatına, isteğinin yerini yalnızca , yazı yazına isteği almıştı. Sözcükleri, birbirinin peşine takılarak çoğalıp anlaın kazanan cümleleri özlemiştiın. , " Kendi cümlelerimi, benden başka kimsenin yazamayacağı cümleleri bir sevgiliyi armbr gibi arzuluyordum. 150


i

'I

,i 'i.ı·

1

Konu,urken dilime gelmeyen ancak yazarken ortaya Çı­ kan o özel cümleleri, ilk sözcükten sonundaki noktaya . doğru, yazandan başka kimsenin fark edemediği dağları, tepeleri, engelleri, çölleri ve vahaları aşarak ilerleyen, bütün hayatı özümleyen, içinde ta,ıyan, her seferinde hayatı yeni baştan doğuran cümleleri özlüyordum; Onlar olmayınca hayat yoktu. BU cümleler olmayınca ne Berrin vardı, ııe Sevda, ne· de ben vardım, hepimiz o cümlelerin içinde, birbirimizden' ayn, ama "ynı zamanda birbirimize bağlı olarak varoluyorduk. Cümlelerimi ve hayatımı ö.zıüyordum, elleri m hafifçe titriyor, ağzım sulanıyordu; bedenim topuklanmdan kasıklanma doğ­ ru ürperiyordu. Yazıya ba,lamadaıi önce duyulan ölüm sıkıntısıyla, . yazıya başladıktan sonra önüne açılari bir cennet bahçesinden giri, ferahlığı arasında yaşanan kısa bir an vardır; ölüm anı gibi bir·süre, ruhunun bedeninden ayrıldığım, bir bilinmezliğe doğru uçmaya başladığını duyduğu n bir kısa zamandır bu. Orada hem bedeninle, hem ruhunla inanılmaz bir haz yaşarsın, sonra ruhun bedeninden kopar, cürıilelerinin arasında bazen ak bir melek, bazen siyahlar içindebirzebani gibi dola,maya başlar. Artık b~denin yoktur, bütün zevkleri, acıları, tutkuları, özlemleri, istekleri ve korkularıyla birlikte terk edilmi,tir, bedenin ölmüştür orada. Cümlelerden cümlelere do. laşan ruhundur artık, bedeniyle bütün ilişkilerini kesmi§ olan 'ruhun k'en'di serüvenini yaşar. İşte o bedenin ölmekte olduğu kısacık anın, o binlerce kez tekrarlanan ölümün ve yeniden dirilmenin coşku su sarmıştı her yailimı, ölmekle dirilmek arasındaki o kısacık ilnı titreyerek, ürpererek ya,ıyor ve niye yazı yazdığımı, o merak ettiğim sorunun yanıtını bir daha öğreniyorditm; biraz. sonra yeniden unutacağımıda biliyordum. . Dayanılmaz 'bir istekle rnasanın başına oturup makineye birkağıt ıaktım. Hemenyazmalıydım. Hemen 151


i li ,

f

,

;,1

i

yazmalı, cümlelerden cümlelere dolaşmahydım. Ölmektc olan bedenimden ruhumu azat edip cennetin .kapıları­ nı ona açmalıydım. Am~ kağıdın önünde öylece kalakaldım, yazacak bir şey bulamıyordum. Ruhum bedenimden kopmadı, ama tam da birleşmedi; yazmak istediği halde bir türlü yazamayan bir yazarın yarı ölü bedeni halinde koltuğunarkasına dayandım. Arzum' aniden kayboldu, yerine müthiş bir yorgunluk geldi. Ellerimi masaya dayadım, cümlelerim benden uzaklaşıyordu, yakalayamayacaknm onlatı. Yeniden pencerenin kenarındaki koltuğuma dönüp uykuya daldım; ölemeyen ve dirilemeyen bir yazar gibi uykudan başka sığınacak bir yerim yoktu .. Kapın111 ziliyle uyandım, kapı şunank bir ısrarla kesintisiz çalıyordu. Ellerimle saçlarımı düzeltip pantolonumun kenarından sarkan gömleğimi pantolof\umun içine sokuşturarak, bir yandan da, "Geliyorum," diye bağırarak kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda güneştenyanmış teni, jöleyle ıslak bit görüntü verilmiş dalgalı saçları, uçlarını ezbere bildiğim iri, yuvarla1s göğüslerinin ÜSt kısmını alabildiğince ortaya koyan acı yeşil dar bluzuyla, terütaze, sağlıklı 've. neşeli bir halde duruyordu Sevda. Güzelliği herzaman olduğu gibi karanlıkta aniden yanan parlak bir ışık gibi gözlerimi kamaş· tırıp başımı döndürdii, ama omınmutlu görüntüsünün içimde yarattığı nefret, güzelliğine duyduğum hayranlı­ ğı bastırdt; hafifmeşrep bir hoppalıkla yanağıma kondurduğu öpücüğe karşılık vermedim, içeri girmesi için kenara çekildim yalnızca.' . . - Aaa, burası çok havasız, dedi. Pencereleri hiç açmıyor musun? . '- Üşüyorum. . ." - Aç biraz pencereleri, çok havasız burası get.çekten.

j

~i

152


o an çekip gitse ve bir daha yüzünü görmesem çok daha iyi olacaktı. Duyduğum kızgınlık genzimi yak 1yordu; onu görmek üzüyordu beni. Yüzümü burıı§w­ rup peneereyi açtım. Sesinde çok iyi taıııdığım bir aldır­ mazhk vardı; kimseye, özellikle de bana önem vermediğini .gösteren bir sesti bu. Bunun sahte bir ses olduğunu, bütün o mutlu görüntünün merdivenIerde yüzüne yapı§tırıldığıııı biliyordum, ama bunları bilmek kızgın lı ğı­ mı yatı§tırmıyordu, her ıeyiyle, sevgilisiyle yaptığı geziyi hatırlatıyordu bana ve bunu hatırbtmak için de elinden geleni yapıyordu. Vahıi bir oyundu bu. - Niye böyle yapıyorsun? dedim. Yüzüme şaşırınış gibi baktı. - Ne yapıyorum? İki yabancı gibiydik ve benim bu yabancılığı tek başıma yok etme şansım yoktu, Sevda istemedikçe ,iki yabancı gibi kalac"ktık, sanki hiç sevişmemiş, hiç öpüş­ memiş, birbirinin dudaklarına hiç dokunmamış, birbirinin eksikliğinin dayaııılmaz bir boşluk olduğunu hiç düşünmemiş iki yabaneıydık. - Boşver, dedim ... Sen biraz onır, ben bir duı alayım, seni beklerken uyuyakalmışım, duş alamadım. - Duş almasan da olur, nasıl olsa seninle sevişmeyeceğim.

- Niye bu kadar kesin kararlısın? Omuzlarıııı silkti. - 15ararlıyıın, artık seninle sevişmcyccc~im. '- Oyleyse niye geldin bura)'a? - Yemeğe çıkmak için ... Ba§ka erkeklerle yatan kadınlarda garipbir kibir ve hüzün, olur hep. Bir günah işleyebildikleri, kendilerini üzen erkeğe karşı bağımsızlıkların'ı ilan edip onu aldattıkları için -ne kadar inkar ederlerse etsinler bütiin kadınlar bu aldatma sözcüğünü erkeklerden bile daha faz-. la vurgularlar kendi içlerinde- bir güven duygusu ve in153


tikam almı§ olmanın övün geç li ği vardır içlerinde, ama aynı zamanda bir günah i§lediklerini dü§ündüklerinden kaC§llarındaki erkeğin de aynı §ekilde bir ba§ka kadınla günah işlediğini düşünüp hüzünlenir ve kızarlar. Bunlara geri dönüşü olmayan bir çizgiyi geçmiş olduğunu hissetmenin beııi belirsiz telaşıda karışır. Sevda'nın sesinde de bu kibir, hüzün ve kızgınlık vardı. Ben de kızgın­ dım, hem haıka bir erkekle yattığı, hem de benimle yatmayacağı için. O anda hangisine daha çok kızdığımı tam bilmiyordum, bir başkasıyla yatmasına mı, yoksa benimle yatmayacak olmasına mı; ama galiba benimle yatmayacak olması daha kızdırıcıydı. Benimle yatmaması, başka biriyle yatmış olmasını daha kalıcı bir gerçek haline getiriyordu, içimden bunu silmek daha da zorlaşıyordu.

- Ben gene de bir duş alayım, belki yatacak bir bulurum, daha gün bitmedi. - Sen bilirsin. Çabucak bir duş alıp döndüğümde Sevdapencerenin önünde ayakta durmuş dışarıya bakıyordu. - Yağmur yağacak, dedi, yağmurdan nefret ediyorum. Gidip arkasında durdum . . Gene aynı şeyi söyledi: . . - Yağmur yağacak, yağmurdan nefret ediyorum. Belinden tutup bana doğru' döndürmek istediın .. başkasını

DÖl1mı~di.

- Sen yağmuru severdin değilmi? dedi .. - Bazen. Bana doğru döndü. Yüzü kara kalemle yapılmış bir resim gibiydi, bütün çizgileri sanki ben duş alırken birisi tarafından üstünden kalemle geçilerek daha belirginleştirilmişti. Bir an onu hiçbir zaman tanımadığımı, ne' düşündüğünü hiç bilmediğimi, hatta ne düşündüğünü hiç merak etmediğiini fark ettim. Sanki masaldaki yılan 154


i

gibi bütün derilerinden gozumun önünde soyunuyordu, yüzünde derin bir keder vardı, duygularını bana hiç anlatmazdı, yalnızca o duyguların sonuçlarını ve tepkilerini görürdüm ben, öfkesini, sevincini, üzüntüsünü, mutluluğunu görürdüm, ama bütün o görünenlerin altındayatan duygu dalgalanhıalarının ne olduğunu bilmezdim. Şimdi birden benim hiç merak etmediğim o derinlerdeki kıpımların yüzüne yansıdığını, çizgilerinin, ruhundaki her duygu kıpımsını olduğu gibi yansıt­ tığını görüyordum; ruhuyla yüzü arasındaki bütün bari- katlar yıkılmış, ruhu olduğu gibi yüzüne yansımıştı, orada biriken ıstırabı görüyordum. Pişmanlık, üzüntü, suçluluk ve korku duyuyordum. Yapay neşesini, kibrini ve yalanlarını tercih ederdim, doğallığı ve çıplaklığı onu benden uzaklaştırıyordu, hissettiği acı o kadar açık­ ça görülüyordu ki, o acıyı paylaşmaya cesaret edemiyordum. Elini tuttum. - Üzülme, dedim. Sesim kupkuru çıkmıştı, ama o fark etmedi, yağmur başlamıştı. - Çok güzelşeyler yaşayabilirdik, dedi. Biraz sonra sevişeceğimizi düşünüyordum. Usulca sokulup bana yaslandı, memelerinin yuvarlak yumuşaklığını-hissettim göğsümde. - Gene yaşarız, dedim. - Artık yajayamayıı., her jeyi berbat ettin. Boynundan öptüm. - Neden yaşamayalım, _birlikte yolculuklar yaparız.

_

- Benimle hiç yolculuğa çıkmadın ki ... Ne kadar istedim.- Şimdi gideriz. Hüzünlü bir gülümsemeyle başını salladı. 155


-

Artık gidemeyeceğimizi bildiğin. zaman· gitmek

ıstıyorsun.

Yava. yava. göğüslerini ok.uyordum, kasıklarımda

kasıklarınınsıcaklığını duyuyordum, bedenini çok özIe.

mi.tim. Kederini ya.amak değildi isteğim, onun yeni sevgilisiyle mutlu olmadığını, beni özlediğini, acı çektiğini görmek kıskançlığımı ve kızgınlığımı yatı~tırriıı§tı. Şimdi bedeniyle ilgileniyordum ve biraz sonra çınlçıp­ hk yatakta olacağımızı, ellerinin her yammda dola~aca­ ğını biliyordum. Elimi bluzunun altına soktum,' elimi tutup yavaşça çekti. - Yapma. - Bırak, seni çok özledim. - Hayır, yapma, sevi~mek istemiyorum. O, duygularından konuımak, benim onu özlediği. mi, onu sevdiğimi duymak istiyordu, ama ben bunları anlamama rağmen öfkeyle kasıldım, günlerce sevi§mi§, . seviımeye doymu§tu, onun için sevi§meyle değil duygularla ilgileniyordu. Onun ba§ka bir adamla sevi§tiğini hatırlamak da benim duygulardan konuıma isteğimi yok ediyordu. Önce onunla sevi§meli, ba§ka. birinin onun bedeninde bıraktığı izleri silip oraya kendi izlerimi bırakmalı, o bedeninbanaait olduğunu, beni istediğini bir kere daha görmeliydim,buna izin verilmeyince sinirleniyordum. - Ne istiyorsun peki, dedim sinirli bir sesle. - Konu§l1w.k istiyorum. Yava§ça ittim onu. - İyi, hadi gidelim, yemekte konu~uruz. Yüzüme Iıaktı; o derinkederi gördüm yeniden; sonra yava~ yava§ O keder silindi, çizgileri hafifledi, yüzü duygularından ayrıldı, son kez kırgınbir sitem belirdi gözlerinde sonra o da kayboldu, ruhu bana yeniden kapandı. - Ayakkabılarım

156

kirlenecek, dedi.


- Araba evin önünde, kirlenmez. Yemekte pek bir şey konuşmadık, o da komışma isteğini kaybetmiş gibiydi, ikimiz de birbirimizi "ffetmiyorduk. Ortak aşk hikayemizi anlatsak, ikimiz de ayn ayrı hikayder anlatırdık, sanki ayn .ıyrı iki macera ya.şamışız gibi; belki de ayn ayrı yaşamıştık aynı macerayı. İkimiz de kendimizi terk edilmiş hissediyorduk, o laf arasında güney kıyılarının çok güzel olduğundan söz etti, ben laf arasında Prenses le yemek yediğimi söyledim, birbirimize duygularımızdan söz etmedik, gene kırgın aynıdık.

;: ilq d

Berrinarar diye dışarıda oyalanmadan eve döndüm. İşyerine telefon edip ertesi gün geleceğimisöyledim bu arada, konuştuğum adam bıkkın bir sesle "Olur," dedi, zaten akşam olmuştu ve iş saati biterken telefon etmem adamı kızdırmışt1, ama aldırmadım. Aklım Sevda' daydı, bu huzursuz, hırpalayıcı; sancı­ lı ilişki, sonsiız bir gel-git gibi bir alçalıp bir yükselerek sürüp gidiyordu yıllardır. Bir yandan kimsenin olamayacağı kadar yakınım ve bir parçamdı Sevda, bir yandan da hiçbir zaman ne dü~ündüğünü, ne duyduğunu tam bilemediğim bir yabancıydı, üstelik ne zaman yabancı, ne zaman yakın olduğunu da tam kestiremiyordum. Bazen onaaşkla koştuğumda o beni alaycı bir gülümsemeyle karşılıyor; bazen ben başka yerlere bakarken o bana aşkla koşuyordu. Yorucu, ama güçlü bir ilişkiydi bu, hayat boyu sürecek bir hastalık gibiydi, yaşlanmak­ ta olan bir hasta gibi alışmıştını bu hastalığa ve artık ne kadar iyileşmekistediğimi de bilmiyordum. Bütün öfkeme, kızgınlığıma rağmen içten içe Sevda'ya karşı bir şefkat ve suçluluk da duyuyordum, farkına varmadan affediyordum otiun başka bir erkeğe gitmesini, kendimi suçlu buluyordum çünkü, ama bu affediş!e öfke yan yana barınabiliyordu içimde, o anda affedişi yaşıyordum, yaşlı bir baba gibiydim, küçük kızımın yaramazlık!an157


na hoıgörüyle gülümsüyor, ama bir yandan da ıımar­ m.sın diye bu gülümseyiıi ondan saklıyordum. Sevgilisine rağmen yalmz baıınaydı Sevda ve onu yalnız bıra­ kan bendim, onun o kederli bakııını hatırlamak piı­ manlığımı ve ıefkatimi arttırıyordu. Aşk kılıktan kılığa girebilen garip bir duyguydu, bazen ıefkat kılığında, bazen acıma biçiminde, bazen suçluluk duygusu halinde, bazen 'Acaba başına bir ıey mi gddi?' merakıyla gelip insanın içine yerleıiveriyordu, insanların kendisini çınl­ çıplak görmeleri halinde korkacaklarını bildiğinden aık böyle değiıik kılıklarla dolaşıyordu herhalde ve ben . şimdi şefkat duyarken aslında Sevda)ı özlediğimi ve onu sevdiğimi hissediyordum. Onu, o kederli yüzünü düşünürken telefon çaldı, koıarak açtım telefonu .. . O durgun sesti. - Seni özledim, diyordu. '" . Bu sesi seviyordum, sanki hayatın dışından geliyor ve beni hiç bilmediğim, hiç gitmediğim, hayatın sınırla­ rının dışında bir yeredavet ediyordu; o sese ulaımak için belirsiz bir sınırı geçipher şeyi geride bırakarak tanımadığım bir diyara );'Ürümem gerekiyordu. Ölümü ve yazıyı hatırlatan biqeyler buluyordum bu seste, uzakta olan her şeyi sevdiğim gibi uzaktaki sesi de seviyordum. - Ben de seni özledim. Neler yaptın? - Okula gittim, Aliye'yi gördüm, Burç'la konuş-' tllm.

Aliye yakın arkadaşıydı, daha önce sÖz etmişti, Burç'un kim olduğunu bilmiyordum, kim olduğuim sormadım da. Burç'un, sevgilisinin 'kod adı'. olduğunu daha sonra öğrenecektim. İnsanlara değişik adlar' takı­ yor, sanki kendi gizli şifrelerini kaqısındaki de biliyormuş gibi o iıisanlardan otakma adlarıyla söz ediY'lrdu; kimden söz ettiğini çok zaman sonra anlıyordunuz. - Kafan nasıl, dolu mu hala?

158


aına

- Aslında değil, gerçeğin ne olduğunu biliyorum, kabul etmekte zorlanıyorum, ama kabul etmeli-

yim.

i J

Bir an susup bekledikten sonra sordum: - Gerçek ne? - Seni seviyorum. - Bunu kabul etmek niye zor? ilişkinin ilkbaşlarında sortiları hep ö sorarken ıim­ di soruları soran bendim. - Burç benim hayatımdaki ilk erkek, bir anda onu kafamdan atıp gitmem doğru değil ki ... Ama bazen gerçek olmayan bir şey söylüyorsun ve gerçek senin söylediğine uyuyor. Ne dediğirii tam anlayamanuşum. -:- Anlamadım. - Yani sen kafam dolu diyorsun, aslında kafanın içinde duyguların net, ama böyle söyleyince sen de kendi duygularından kuşku duyuyorsun, karşındaki de senin söylediklerine göre davranıyor ve ilişki çarpılıyor, gerçekte olduğundan başka bir hale geliyor. Konuşurken onun genç bir kız, hatta bir çocuk olduğunu unutuyordum. Gerçeğin ne olduğu üzerine konuşmaya başladık, bir aık ilişkisinde gerçeğin nasıl bozulabileceğini, düzelip düzetmeyeceğini tartıştık, sonra birdenbire aynı durgun sesle sordu: - Hiç kimseyle yattın mı? Baıka bir kadınla yatmamış olabileceğiıni ?üşünü- . yordu, böyle bir ihtiınal olduğuna inanıyordu, telefon- . da konuştuğuınuz için yüzümdeki sevecen gülümsemeyi görmedi, bir çocuktu' gerçekten. - Hayıryatınadıın. - Gerçekten yatınadın mı? - Hayır. - Yatsan bana söylersin değil mi? - Bilmiyorum. 159


- Lütfen bana söyle, bu benim için çok önemli. - Peki söylet·im. . Bir süre de güvenden ve yalandan söz ettik, gene onu kendime çok yakın hissetmeye başlamıştım, telefonu kapatırken beni ne zaman göreceği ni artlayabilmek için sordum: - Yarın ne yapıyorsun? - Burç'la buluşacağım. . Sanki bir an hayat dondu, hafifçe başım döndü. - İyi, vakit bulunca ara beni, dedim .. , - Ak§'lmüstü eve dönünce m·arım. Telefonu sıkıntıyla kapattım. Zorlukla ayağa kalbpiçeriden kitabı aldım. Bir günde yaşadığım bu deği­ şik duygulardan bitkin düşüyordum artık, sevinç, kıs­ kançlık, şefkat, güven, güvensizlik, kuşku, suçluluk, keder, arka arkaya dalgalar halindegeliyor, her dalgayla biraz daha sarsılıyor, artık gücümün tükendiğini, yıkıl­ mak üzere olduğumu hissediyordum. Bazen her şeyi bı­ rakıp kaçmayı düşünüyordum, o zaman da gözümün önüne vunılan genç kız geliyor, sanki ben gidersem Berrin ölecekmiş duygusuna kapılıyoeve yerimden kı­ pırdayamıyordum. Pavyonda gördüğüm o cinayet beni esir alıyor, bu kıvrandırıcı aşktan kurtulmak ·için kaçmaya çalıştığı m kapıları kapatıyordu. Kitabı açtım, Zübeyde'nin maceralarım okumaya başladım, bir. arkadaşına yazdığı mektup çıktı karşıma: 'Benden hayata doğru bir belirsizlik yayılıyor, ka. rarsızlıklarım, sınırları bir türlü belli olmayan duygularımın sürekli değişmesi, bir duygudan öbürüne duraksa' madan geçijim, sevinçten kedere, sıkıntıdan. kıskançlığa . rahatça adamam kendimle ilgili her şeyi belirsiz kılıyor ve insanlar bu belirsizliği sihirli bir ayna gibi garip bir jekilde bana yansıtıyorlar, herkeste ve her yerde .bir be.. lirsizlik. görüyorum, kendimden ve duygularımdan emin olmadığım için başkalarının duygularındarı da . 160


i

i

i, ı

,

"1

ku§kulanıyorum, erkeklerle kar§ılıklı olarak birbirimizin ku§kularını besliyoruz, onlar bana güvenmiyorlar, onlar bana güvenmedikleri için ben de onlara güvenmiyorum. Bir' a§kta bir ku§ku varsa, bunun salgın bir hastalık gibi kaynağından çıkıp iliıkinin bütününe yayıla­ cağını, güveni kemirip yok edeceğini biliyoru,m artık; erkekler benden' korkuyorlar, §imdi dü§ününce anlıyo­ rum ki, onların ko,rkularını besleyen aslında benim, korktuğum için onları korkutmaya çalı§ıyorum, ne yazık ki bunda da her seferinde ba§arılı oluyorum .. ' Acaba Berrin benden ku§kulandığı, bana güvene'inediği için mi böyle davranıyor diye düıündüm, korku mu onu böyle canımı ,,::ıtmaya itiyor... . 'Sohra birden o' güne kadar pek de aklıma gelmeyen bir ba§ka soru çınladı içimde, yoksa ben miyim bu ku§kuyu yaratan, benim ku§kularım mı bu salgın hastalığın çıkı§ noktası?" Deh§etle durdum, olabilir miydi bu, Berrin'i ararken kendi kitabımda hiç rastlamak istemediğim birine, kendime rasdayabilir miydim? O sırada telefon çalınca, bir an Zübeyde'nin beni aradığını dü§ündüın. Telefonu açınca, ona kafanun içinde yakı§ıırdığım' sesi duyacaktım sanki, bu kısacık bir anda geçti aklımdan, ama o an Zübeyde'yi gerç'ek bir insan gibi düıündüğümü, beynimin bir yerlerinde onun canlı bir kadın olarak ya§amakta olduğunu sezdim. - Neredesin, gelmiyor musun? Koniı§an bir erkek sesiytli, kim olduğunu birden çı­ karamadım, sonra hatırladım, Amerika'da birlikte okuduğumuz bir okul arkada§ımdı, ben burslu okuyordum, o, babasının parasını cömertçe harcıyordu. Aynı odayı payla§mı§uk, eğlenceli, esprili bir çocuktu, ülkeye döndükten sonra babasının fabrikalarının ba§ına geçmi§, i§leri de daha büyütüp ba§arılı bir i§adamı olmu§tu. Büyük bir parti veriyordu, beni de çok önceden davet etmi§tiııbeıı de gelirim demi§tİm. Ama hiç gidecek halim

Tehlikeli Masallar

161/11


yoktu. Kimseyi görmek istemiyordum. O kadar çok ıs­ rar etti ki, ben de biraz deği§ik insanlar görürseı;) daha iyi olacağını düşündüm. Boğaz tepelerinde artık çok az kalan büyük korulardan birinin içindeki büyük bir köşkte tek başma yaşıyordu. Iki bekçinin beklediği aşağıdaki geniş kapıdan gieip eski.lıavagazı fenerlerini andıran fenerlerin yuvarlak ışıklannm üstüne düştüğü ıslak yeşil bir ağaç duvarı­ illi} arasından kıvrılarak yükselen yolu tınnanıp ışıklar içindeki bir balkahağma benzeyen köşke vardım. Içerisi çok kalabalıktı, herkes ayaktaydı,' çıplak kadın omüzları ışıldıyordu kalabalığllı arasında,erkekler

koyu renk e1biseler giymişlerdi. Zengin evlerinin güven verici sıcaklığıyla sarmalanmış salondaki kalabalık; kaygan bir deniz hayvanı gibi kasılıp açılarak kıpırdanıyor­ du, İçki, parfüm, pudra, puro, kadife perde, eski deri, şöminedeki yanmış odun kokularının kanşımmdan olu§On havayı derin derin içime çektim; kalabalığın ortak sıcaklığı bir kadın teninin sıcaklığı gibi değiyordu yüzüme. Kravatımı düzeltip kendimi 'ipek kravatlar, yüksek topuldar, çıplak omuzlar, ışıltılı saçlar, geniş şampanya kadehleri, havyarh kanapeler denizine bıraktım, Sevda ve Berrin kıyıda kalmıştı. Kalabalık şöyle bir açılıp et yiyen bir Afrika çiçeği gibi içine aldı beni, kalabaliğın bir parçası oldum. Politikacılar, işadamları, bankacılar, tamnmış gazetl'cilcrdcn OIU§111t1§ başardı ve zengin insapIar grülnın~ın hemen hepsini tamyordunı; yanlarında başarılarm1l1 bir madalyası gibi güzel karılarını taşıyorlard), Tertemiz, bakımlı, şık ve özenliydiler. Bir yamyam gibi teker teker hepsini yemek geliyordu insan m içinden, iştah açıcı gözüküyorlardı. Yeni karşılaşanlar el sıkı§ıp öpüşüp bir grup olu§turuyorlar, sonra ogruplardan: kopup ba§kahrıyla yeni gruplar yapıyorlardı. Oluşup bozulansonra yeniden oluşan bir gruplar zinciri içinde hcrl\cs kayna162


, r··

şıyordu. Kahkahalar içinde ülkenin nasıl battığını konuşuyorduk. Başbakan herkesin ortak alay konusuydu, iilkc batıyordu, ama batan biz değildik ve gündüzleri ci d. di yüzlerle birşeyler söyleyip geceleyin bir araya gelince içinde bulunduğumuz ülkenin batışıyla dalga geçiyorduk. Kahkahalarımız bu felaketin sorumluluğuyla araınıza bir duvar öri!yor, sorumluluğun ağır yükünden bizi kurtarıyordu. Ulkeyi batıranlar ve batanlar başka­ larıydı, biz gülenlerdendik.

:1-

Öfkeli bir kadın kolumli tuttu, gözlerinin çakmak çakmak atqi epeyce içtiğin i 'gösteriyordu. - Aptal bunlar, dedi. - Hiç sanmıyorum, dedim. - Sen de aptalsın öyleyse. . - Bu fikririze de pek ka'tılmıyorum. - Kim aptal öyleyse? - Burada olmayanlar tabıi_ Kadın yeniden "Aptal bunlar," deyiparkasını döne-, rek yürüdü, mul1teşem kalçaları vaı'dı, dar eteğinin içinde. çalkalanırken insanda avuçlama arzusu uyandırıyor­ du, kadının kalçalarını daha önce görseydim, 'herkesin aptal' olduğu fikrini hemen onaylardım; böyle kalçalan olan birisiyle aynı fikirde olmamak gerçekten aptallıktı çünkü. Bir gazete yöneticisi, beni görünce, "Yakında padayacak bu işin bombası," dedi, hangi işin bombasının patlaracağını anlamadını, ama" Patlaması gerek," deyip geçtim. Her gün birşeylerin bombası patlıyordu zaten, ülke şok açıklamalarla sarsılıyordu, ama kimsenin artık şok açıklamalara ve bombalara aldırdığı yoktu, ben de aldırmıyordum. Berrin'i burayiı getirseydim ne yaparclı, ne düşünürdü, diye merak ediyordum. Aniden Berrin'i özledim, onun durgun sesini duymak istedim, ertesi' gün Burç'la buluşacağını hatırladııiı, içim kasıldı.

163


~

,

:1 '1

i 'i

'ı·.!

,'o

Arkada§ım kalabalığın ötesinden bana el sallıyordu, ben de ona el salladım,ama kalabalığı yarıp yanıma'ge­ lemedi. Girsonlar tepsiIerle yiyecek dola§urıyorlardı. Biraz sonra bir kapı açıldı ve arka tarafta hazırlanmı§ uzun sofra gözüktü, kalabalık birden sofraya doğru 'aku. Yan yana büyük kayık tabaklar dizilmi§ti, nohudu paça, etli pilav, mamı, çiğ köfte, salçalı tavuk kanadı, minik lahmacunlar, çoban salataları yan yana dizilmi§ti, modaya uygun olarak eski Türk yemekleri yeniyordu. Herkes tabağına yemeğini ,loldurup yeniden salona dönüp ayakta yiyordu. Hem yemekleri yiyor, hem de iç çekerek yemekleri öVüyorduk. "Nohutlu paçadan mmlakayemelisin." "Etli pilaval," sözleri duyı.ıluyordu, kenarda bir duvara dayanıp yemeğimi yemeye başladım. Arkada§ım geldi yanıma. - Yemekler harika, dedim. - Söyleyeyim bir tabak daha 'getirsinler. - Yoo, bir tabak yeter ... Ne yapıyoısun? - Batıyorum. , Birden anlayamadım. - N asıl batıyorsun? - Bayağı, gemi gibi batıyorum. Yüzüne baktım. - Sarhoş musun? - Evet, am~ ayık da olsam fark e~mez, içmesem de batıyorum. ' - Ne oldu, işlerin harika gidiyordu. , - Dolar birden iki mislineçıkıp faizler de patlayın­ ca her şey allak bullak oldu. - N e yapacaksın peki? , . - Çocukları Fransa'ya gönderdim karımla birlikte, ben de yakında gideceğim, her §eyi sauyorum, borçları­ mı ödeyebildiğim kadar ödeyeceğim, ödeyemediklerim de artık kusuruma bakmasın ... Biraz arkamdan söverler biraz da dola)1dırıcl derler, sonra da unuturlar. '

::

164


Üzüldüğümü görünce beni avmmaya çalıştı: -'Üzülme, dedi, kendimi idare edecek param var nasılolsa.,. İyi ki babam yaşamıyor, Co böyle bir şeye dayanamazdı, namusa çok önem verirdi. Geldiğin iyi ol~ du, seni gördüğüm e sevindim ... Bizim kafeteryada Por, to Rikolu fikırdak bir garson karı vardı, hatırlıyor musun, hani hep sizin de memeleriniz olsa kanlara harcadı­ ğınız paralar cebinizde kalırdı diye bizle dalga geçerdi, o bir keresinde bana, ben fakirim demişti, onun için bir gün fakir olur muyum diye korkmam, ben bunu çok düşündüm, çünkü her zengin gibi ben de gençken bir gün fakir olursam diye çok korkardım. Sonra buldum, ben zenginim onun için bir gün fakir olursam diye korkmama gerek yok, çünkü zenginler hiçbir zaman fakir olmaz, ben bamktan sonra da senden daha zengin olacağım ... Onun' için sakın benim için üzülmek gibi bir dangalaklık yapma,. senin bana üzülmeni haddini bilmemek olarak görürüm. Güldüm. - Paraya ihtiyacın olursa ara beni, dedim. - Yeni kitap yazıyor musun? - Hayır. - Sen de battın desene ... Niye yazmıyorsun? - Canım istemiyor. O sırada birileri gelip onu kolund;ın tutarak bir başka gruba götürdüler, uzaklaşırken bana seslendi: - Bir gün buluşup başbaşa yemek yiyelim. Kalabalığın içinden yavaşç.· sıyrılıp çıkttm, dıprısı soğuktu, yağmur çiseliyordu, bir felaket kokusu duymuştum

arkadaşımla

konuşurken;

konuştuğumuzun

ötesinde bir felaket olacakmış gibi hissetmiştim. Bütün bu kalabalığa rağmen, bir gençlik arkadaşını görmek için üşenmemi§, onca işinin, derdinin arasında beni arayıp gelmem için ısrar etmişti. 165


Daha sonraları, birbirlerini bir dalıa hiç görmeyegarip bir önseziy]e bir dosta veda etmek . için, kendilerinin bile farkında olmadıkları bir çaba gös. terdiklerini anlayacaktım. Dostum da bana veda etmek istemişti, üstelik belki de o akşam bunu bilmiyordu. Ben de bu salıneyi bir daha ya}ayacaktıl1i. Bu gerçeği de o sırada ben bilıııiyordum. cekinsanların

~. ~i

166


XI

r--

urç'la .~e y:aptıklarını hiç sormadım ~:rrin::: Her gun bırkaç kez konu§uyord\ık,soyledıgı ........-ıher §eye gerçekdışı bir anlam katan durgun ve derin sesıyle, "Sana çok kötü tutulduın," diyordu bana. Bu konu§malar sırasında iki şey bİrden oldu. Hiçbir zaman fakir olmayacağını söyleyen arkadaşımın cesedinin bir sabah denizden- çıkarıldığını bitdirenhaberlerle, nasıl çıktığını, önce kimin söylediğini bir türlü ha, tırlayamadığım evlilik lafı aynı günlerde girdi hayanma. Evlilik komljmaları bir §aka gibi başladı önce, böyle bir şeyin olanaksızlığından, bunun gerçeklejmesi halinde insanların göstereceği şaşkınlığın büyüklüğünden söz etmek, bize iki kişilik bir hayal dünyasının içinde eğlen­ me olanağı veriyor, bütün kurallara aykırı bir işi yapmanın hayalini Imrmak 'da bizi bir suçortaklığı içİnde birbirimize yakınlaştırıyordu. Sevda'yla ilişkilerimin brmakanşıkolması, Berrin'le görüşmedİğİmiz sıralarda çektiğim acı, pavyonda bıçaklandığını gördiiğüm genç kızın aklımın gerilerinde hep Berl'in'!" özdeşleşmesi, arkadaşımın, beni tahınİ­ nimden daha fazla yaralayan ölümü, bana, içines"klanabileceğim bir hayal dünyasının kapılarından istekle geçmemin yolları,nı açıyordu. Evlilikten konuşıırken bütün bu dertlerden kurtulup bajka bir dünyaya geçiyordum. Ayrıca, herkesin karşı çıkacağını tahmin ettiğim bir şçyi yapmayı 'düşünmek, beni yapayalnız bırakan

B

i

ı

!

167


bir dünyadan intikam almak, '\inların kuraIlannı öldü-' ren bir cinayet iılemek gibi heyecanlı gözüküyordu bana. Bütün ayrıntıları, ayaklanını§ bir köle ordusunun komutanları gibi ayaklamanın tadını çıkarta çıkarta tck tek konu§üyorduk; babasi ne diyecekti, ben babasına ne diyecektim, babası benle konu§tuktan sonra eve gidince ~nnesine ne anlatacaktı, Berrin'e ne diyeceklerdi, arka: daıları nasıl §a§ıracaklardı, evlerine ilk gittiğimde ne olacaktı; lafı birbirimizin ağzından kaparak, birimizin eksik bıraktığını öbürümüz tamamlayarak bunlardan söz ediyor ve çok güıüyorduk. Ama bana "Gel" demiyor, kendisi de gelmiyordu. Sevda ise o günden'sonra çok deği§mi§ti, telefonla§ı­ yorduk, ama çok soğuktu, btılu§mak istediğimde i§i olduğunu söylüyordu. Arada i§e gidipher gün biraz daha fazla ürkerek cinayetleri dosyalıyor, notlar alıyor, öldürülen ve öldürülecek insanları dü§ıfnüyor, bazen kendimi katilin bazen de maktulün yerine koyuyor, kimsenin farkına varınidığı kanla dolu saatler ya§ıyordum. Cinayetler hayat gibi kesintisiz sürüyordu, bazen Platon'un söylediklerini dU§ünüp onun felsefesini cinayetlere uyguluyordum: Gördüğümüz bütün cinayetler mutlak bir cinayetin gölgeli, belirsiz ve deği§en görüntüleriydi; mutlak ve mükemmel cinayet bizim ruhumuzdaydı; ya§ananlar yalnızca, o ıııükell1mel cinayetin yansımalarıydı. O mükemmel cinayetin rulnımuzun neresinde saklı olduğunu merak ediyordum, bence yazı­ nın ve aıkın tam yanında ddıydı. Dosyaladığİm her cinayet ruhumtızdaki o mutlak ve mükemmel cinayettcn biraz daha ürkerek ya§amama, herkesin, özellikle de Berrin'in her an ölebilecegine inanarak korkulara kapılmama yol açıyordu. ' ögleden 'sonraları Berrin'intelefonlarını beklemek için istekle eve kOıuyordum, onun telcfonl~rını bekler-

168


i'

ken kendi kitabımı kanştınp Ben·in'le ilgili ipuçları anyordum, içim huzursuzdu, hem hayatın büü(nünde, hem de Berrin'le ilişkilerimizde yerine ottlrmayan bir şey vardı, onun iıe olduğunu bulaımyordll!l1. Kendi yazdığım kitabı okurken, hayatınıda ilk keZ bir ronıanın satırlarının altını çizip notlar alıyordum, bir paragraf çok ilgimi çekmişti .. 'Hiçbir zaman, çok sevdiğim, çılgınca aşklar yaşadı­ ğım zamanlar da dahil, sevginin, bütün·içimi doldurduğunu hissedemedim, parçalardan oluşan bilmeceler gibi hep bir parça eksik kaldı; aslında benim bütün aşk maceralarım o kayıp parçanın aranışıyla geçti ve hiçbir zaman da o parçayı bulamadım; bütün erkekler benim için o kayıp parça olabilir diye baktım, ama artık o kayıp parçayı erkeklerde bulamayacağımı kabul ediyorum, o parça yok ve bu bilmece ben ölene. dek eksik ka.laeak, aşklarımı hep eksik yaşayacağım.' Berrin'de de böyle bir eksik parça old~ğıı için mi, çok müthiş olacağını düşündüğüm bir aşk macerası böyle tepallayarak yürüyordu. Niye böyle bir şey yazmıştım? Bütün kadınlarda böyle eksik bir parça mı var· dı? Hayır. Sevda aşkını bütünüyle yaşayan bir kadındı, benden umudunu kesen e kadar da aşkını bütün ruhunu ve hayatını doldurarak yaşamıştı. Peki ben bu eksik parçayı nasılhissetnıiştim, hangi kadırtIarın baiıa armağanıydı böyle bir anlatım? Günlerce o eksik parçayı düşUnCıüm.

_ Berrin'deki eksik parçanm ne olduğunu bulmaya

çalışıyordum.

Cinayetlerle, kitapla," Berrin'le ve kendimle öyle çok uğraşıyordum ki, yavaş yavaş her şey kendi gerçekliğinden kopmaya başlamıştı. Gerçeğin çizgisi sürekli yer değiştiriyordu ve ben nerede duracağım i saptayamı­ yorçum. 169


Belleğimdeki Berrin'in her an değişen yüz çizgilerinin belirsizligi sanki genişleyip her şeyi içine alarak hayatı ve ölümü belirsizleştiriyordu. Hayat, çizgileri tam obrak gözümün önüne bir türlü gelmeyen bir yüzle birlikte hep kımııdanan, değişen, benim düşüncelerimi e ve hayallerimle kendi içinde sürekli 'yer değiştiren,.e1e geçirilemez bir belirsizliğe yuvarlamyordu; en açık gerçekler bile benim için bir sırra, bir esrara dönüşüyordu, sürekli olarak yanıtını bilmediğim SOrular kqfediyordum ve Berrin'sorulara bayılıyordu. , , _ - Ben hep kendimle ilgili sorular sorarım, dıyordu, b~nimle ilgili yeni sorular bulduğu n sürece severim se111.

,

,

Ona sorular s_oruyordum, "Buiyi bir soru," diyordu, sonra ertesi gün, "Düşündüm, o kadar iyi bir soru değildi," diyordu, ama yanıtlan bulamıyorduk. - Yanıtları bulabilmek içiıi genel sorular sorma, diyordu"kesin sorular sorarsan yanıılarını verebilirim . ...: Burç hakkında ne hissediyorsun? - Onu özlüyorum, onsuz yaşayabileceğimi düşün­ müyorum, o olmadan ayakta duramam, bütün her şeyi ondan öğrendim. - Benim hakkımda ne düşünüyorsun? - Seni seviyorum, ama sana güvenmiyorum. - Niye güvenmiyorstin? - Bilmiyorum, ama güvenl!1İyorum. ' Yanıtlar belirsizliği daha da arttırıyordu. - Sehce Zübeyde'deki eksik parça nedir? - Bunun yanıtını sen bilmelisin, sen yazdın onu. Yanıtı bilmiyordum. Sonra o bana soruyordu: - Zübeyde kim? Onu da bilmiyordum. Her yerde bir şifre, bir sır, bir belirsizlik gördüğüm , o günlerde arkadaşım ın ani ölümü de, dünyadan kopuk. 170


bir şekilde çalkalanıp duran ruhumdaki sarsımılan dcrinleştirmiş, her şeyi, arkasındakı gerçek anlamı sakla, yan bir sır olarak görme eğilimimi arttırmıştı. . Benim ölen ilk çocukluk arkadaşımdı o ve ölümü birden hayatıma ciddi bir gerçek. olarak sokınuşııı. Çocukluğumdan beri ölümden hiç korkmamıştını, hatta gizliden gizliye onu bir luinaneı olarak gördüğümü bugün fark edebiliyordunı, anıa arkadaşım ölünce artık ölünıün doğal ..menzili içinde dolaşnıaya başladığınıı farketmiştim. Olümden gene korkmuyordıım, ama hayatı yeterince ve 'doğru şekilde yapyaınamak kaygısı büyümüştii. . O sıralarda bir gün konuşmanın ortasında. Berrin . çocuksu bir sesle sormuştu: - Benimlegerçekten evlenir misin? GÜlmüştüm.

-Tabii. .; - Ben ciddiyim. - Ben de ... Ardından çoktandır bekiediğinı sonıy" sordu: - Ne zaman geleceksin buraya? - Ne zaman istersen. - Yarın olur mu? - Olur. Ertesi sabah, uçağın güven ve özgürlük duygusu veren uğulnısu içinde, kabinin taze oksijen, partüm ve kahve kokusunu koklayarak uçarkeniçimdeki baskılar, tedirginliklcr bulutlarla birlikte altıından akıyordu. Uçmak beni rahadanyordu, anıa bu rahatlığın gerisinde· kentten ayrıldığııni Sevda'ya haber vcrmeınenin sıkıntı­ sı tüylü bir hayvan gibi kımıldanıp duruyordu. Sevda'ya hir türlü ba§ka birkadının varlığından söz edemiyordum, o ba§ka bir' erkekle birlikte olduğu halde ben ona bazı gerçelderi açıklayaınıyorduın, onun üzüleceği­ ni biliyordum ve üzülmesini taşıyamaJlacaktlJl1. 171


Otele iner inmez Sevda'yı arayıp bir konferans için kentten ayrılmak zorunda kaldığım ı söylemeye karar verdim. . Otel odası, kimliksiz ve kişiliksiz temizliği, insana yalmzlık duygusu veren soğuk perdeleriyle her zaman olduğu gibi beni huzursuz etmişti. Otel odalarına yalmz başıma her girdiğimde kapıldığım anlık paniklerden birine kapıldım, hemen tanıdık, güven veren bir ses duymalıydım. Sevda'yı aradım.

- Neredesin sen? - Bir konferans için buraya geldim, iki gün döneceğim. Kırgın bir ses

kalıp

duyuldu: - İyi, Sonra sesine bir şımanklık yayıldı. - Beni mutlaka ara, bak aramazsan çok kötü olur. - Akşama ararım. - Ne zaman döneceğim dedin? - Yarın döneceğim. Telefonu kapatıp Berrin'in telefonunu beklemeye· başladım. Duvarda bir Chagall reprodüksiyonu asılıydı. Odadaki lambaları yalmm, odanın soğuk görüntüsünü biraz yumuşatmaya çalışıyordum. Bir gün önce o odada yaşananlardan geride hiçbir iz kalmamıştı, benden de geriyeyarın bu odada hiçbir iz kalmayacaktı. fn büyük günahların işlendiği bu otelodalarında o günahların izlerini ortadan kaldırmak için \ıli)'lik bir çaba sezili)'ordu; her şe)' mül,emmel ve düzeilliydi. Oda)'ı inederken telefon çaldı. Berrin aşağıdaydı, odanın numarasını söyledim. Biraz sonra kapı çalındı. Açtım. Karşımda Berrin duruyordu. H~r zamanki gibi şaşkınlıkla ve dehşetle baktım ona, uğruna haftalar- . dır acı çektiğim, aşık olduğum, özlediğim, telefondaki bir sesin çevresinde, bir kuşun yuva yapması gibi her heceyle ilmek ilmek olu§turduğum kadın kapı mn önün172


,

'-J

:\:L 1 ~

.1. .•• .

de duran bu küçük kız değildi, bu kızı tanımıyordum, yüzü yabancıy.dı. Ben ona dehşetle bakarken onun sinirli sesini duydum: . - Biraz daha beni burada beklet de bütün otel beni görsün. Tatminsiz ve sinirli kadın sesi beni çocukluğumdan beri korkumr, böyle birses duyduğumda hep kendimi . sığımı gibi, bulunduğu eve yabancı küçük bir çocuk gibi hisseclerim. Tela§la kenara çekilip içeri girmesini bekledikten sonra kapıyı kapattım. Ben kapıyı kapatır kapatmaz, sanki biraz önceki sinirli, neredeyse düşmanca scsi çıkaran o değilmi§ gibi boynuma sarılıp dudaldarımdan öpmeye ba§ladl. Yava§ça ittim onu, sonra elinden mmp içerideki koltuklara getirdim. ~ Geçkar§ıma otur. - Niye. - Sana alı§maya çalı§ıyorum. Kar§ımda oturan kız hemen. hemen hiç tanımadı­ ğım biriydi. Yüzü belleğimin derinliklerinde dola§an kadın yüzlerinden hiçbirine hatta kendi yüzüne bile benzemiyordu; saçlarını tOpuz yapmı§, olduğundan daha büyük görünmeye çalı§ari küçük bir kızdı. A§ık olduğum, sesini duymadan ya§ayamayacağımı düşündü­ ğüm kadına hiç benzemiyordu, bir bacağını ,koltuğun kenarından a§ırını§, ellerini bacaklarının arasına koymu§, dikkatle yüzüme bakıyordu. Büyük bir savaştan sonra ıssız bir istasyonda kRrşlla§nıış. birbirlerini eski tanıdıkJarıl1:l bcnzctcn iki ins;ın gibi hem garip liiı:, y:lkınlık, \ıem de yabancılık duyarak birbirimize bakıyor­ duk. Berl'in sanki içgüdüsel bir dürtüyle kalktı, soyunmaya başladı, o kadar çabuk soyundu ki gene §a§ırdım, . iri memeleri, yuvarlak ve genç karnı, kasığmın kenarın­ daki siyah su damlası gibi duran lekesi, katranlı bir parlaklıkla parlayan siyahtüyleriyle bedeni, yüzünden daha tanıdıku. Yatağa girdi. 173


- Gel bana ben'ada alış. Soyunma)'a başladım. Ağır ağır so)'unu)'ordum. - Daha hızı; so)'un, dedi. Daha hızlı so)'unma)'a başladım. Emirler veri)'or, beni yönetiyordu, bir türlü belleğime yerleştiremediğim yüzünün belirsizliği ve değişkenliği beni sürekli şaşırtı­ yor, kendimden kuşkuya düşmerüe neden oluyor, belle-

i

.i

1

:1.~•. ';

ğimden, bilgilerinıden, deneyimlerinıden, geçmişimden, ' beni ben yapan her şeyden uzaklaştırıyor, bilmediği bir diyarda biç umnıadığı bir anda yapayalnız, çaresiz kalnıış bir adanı gibi bana emir!eı' verecek, yönetecek biri- . ni aramama neden olu)'ordu, Her dediğini hiç düşün­ meden, itiraz etmeden yapıyordeqn. Daha sonraInn düşününce, ona duyduğum aşkın, bir türlü yakalanamayan bir yüzün pqİnden koşmak oldüğunu fark etmiştim, zaman zaman kabusa dönüşen bir rüyada, rüzgarlarla uçuşan, her an şekil değiştiren bir şeyin pqinden gidi)'ordum ve onahiç yaklaşamıyor­ dum, yakaladığımı sandığım anda )'eniden değişip elimden kaçı),ordu. Her seferinde, çizgi .üstüne çizgi koyarak bir binayapar gibi onun yüzünü yeniden yapmaya çahşıyordum, ama o, bir kaş kaldırması, bir gülümseme, bir baş çevirmesi)'le yüzünün bütün ifadesini, şeklini, yapısını değiştiriyor, benim ),aptığım binayı çökertiyordu . Soyıınup ben de yatağa girdiqı, yorganı başımıza çektim, ),aıağın içikapkaranlık oldu, o karanlılua bii- . tün bedenini ok"a),ıp öpme),e ba§ladını, dokundukları­ mı tanıyorduın, memelerini, biraz kalınca belini, kalçabrını, bacaklarını biliyordum, bir kör gibi ona doku-· mıp bana yakınlığını yeniden lıissediyordum~' Yüzünü görınediğim zaman sanki ona daha yakındn.n, timinin sıcaklığını ve dokunuşunu hatırlıyordum. Onee öpücüklerle, ve küçük dokunuşlarla hızlı baııayan, sonra ağn' ağır derinleşen ve içimize yerleıen bir sevi§ıneye

174


i

daldik. Seviıirken, kollarından tutup bastırarak, "Sen kaç yaıındasın?" diye bağırdı~ımı fark ettim. İnleyerek,"Yirmi yaıındayım," diye kaqılık verdi. - Kaç yaıındasın? Aynı iniltili, neredeyse çocuksu sesi duydum: - Yirmi yaıındayım. Bu yanıt beni zevkten ve heyecandan çıldırttı, o. ana kadar onun gençliğinden hiç hoılanmadığımı sal1lrken birden bundan inanılmaz bir zevk aldığımı fark ettim, gençliği ve teslim olmuı çaresiz çocuk scsi beni dayanılmaz §ekilde kı§kırtıp azgınlaıtırıyordu. Erken bir kıı ak§amı, odanın kalın pencerelerinden içeri sızan ez~n sesleriyle birlikte bastırırken acıktığımı­ zı fark edip yemek. ısmarlamaya karar verdik, yemek . listesindeki bütün yemekleri ezbere biliyor, oteldeki yemeklcrden hangisinin iyi, hangisinin kötü olduğunu bana söylüyordu. Ona 50~an çorbası, körili tavuk, .somon (üme, yeıil salata ve profiterol, bana da bir. bonfile ıs­ marladık. Yemekler gelince, eski Romalı senatörıcı' gibi çarıaflara sarınıp yatağın üzerine oturduk, tepsiyi aramıza yerle§tirdik, çaqafın altından çıplak bacakları çıkı­ yor, bazen kıpırdayınca, aralanançar§aftan tuyleri gö-· züküyordu, arkasına yastıkları yerle§tirmiıti. Yemeklcre küçük bir fil gibı saldırdı yeniden, çorbasını ve körili tavuğunıı bitirdikten sonra somon fümeyi çekti önüne, . çmalına somünlardan bir dilim aldıktan sonra, beni di)'.le yava§ça iterek yatağın iistiine yatırdı, üsıümdcki çarıafı açtı, ince somon dilimini karıuma doydu, somon diliminin içine kıyılmıı ye§illiklerden, rendelenmi§ havuçtan yerleıtirip iizerine kaparileri serpiıtirdi, bol limdn, tuz ve karabiber ekip 50mon dilimini kıvırarak diiriimhaline getirdi, onu çatalıyla alıp yarısını ısırıp öbiir yansını da benim ağzıma verdt, karnımda somon diliminin ıslaklığı kaldı, ağırağır çiğneyip somonun ta175


dım çıkartarak iki dilimi yedik, sonra tabaktaki bütün somonları da aynı yöntemle bitirdik. Tatlısını yemeden önce çarialIarıyla ayağa kalktı. - Şöyle açık, dekolte bir gelinlik giymeme izin ve~

recek misin? Güldüm. - Tabii. - Bak sana göstereyim nasıl bir gelinlik istiyorum. ÇQrşafı meme uçlannın hemen üstünden bağlayıp şöyle bir baktı. - Böyle olabilir, ama muhakkak mini etek olacak. Sonra çarşafı boynuna kadar çekip bOynundan bağ­ ladı.

- Bir de böyle olabilir, önü kapalı, ama arkası kalolacak ... Hangisi iyi sence? - İkisi de iyi, ikisi de davetlileri zevkten çıldırtır. - Galiba arkası açıkolanı istiyorum, önden bakınca bir hanımefendi gibi, arkadan bakınca orospu gibi ... - Baban ne diyecek peki böyle bir gelinlik giymene? - Kocam, varken ne diyebilir? Senbenim kocam olacaksın, bana yalnızca sen karışabilirsin. Babasının artık kendiı\e kanjamayacağını. söylerken scsinde titrqcn, neredeyse vahşi bir hoşnutluk vardı. Babası benim babama benzeven bir adanidı anlattık­ !anndan anladığını kadarıyla, k;zını hiç öpmemişti, hep uzak ve Illesafeli durıııuştu, erkek akrabaların arasında kendini hep önemsiz gibi görmüş, kendisini hep babası' na kanıtlamak istemişti. , - Sen babandan kurtulmak için mi benimle evlenmekistiyorsun? ' Sesi o durgun ve ağırbaşlı tonuna büründü yeniden. - Birisinden kurtulmak için bir başkasına, kaçma-, nın budalalık oldı.ığunu biliyorum, böyle bir şey yap,mam. çalarıma kadar,açık

,I

'~i

1

,i

·"1 "

fi

176 '


Birkaç hafta önce telefonda konujurken bana, "Ni_ ye ben hep kendimden büyük adamlara, ilgi duyuyorum?" diye sormu§tu, ben de "Şu klasik baba kompleksinden olabilir," demijtim, o zaman da aym ağırba§!. sesle, "Hayır," demiıti, "öyle olmadığını biliyorum, baı­ ka bir nedeni olmalı." O komıımayı hatırlayınca birden başka bir fikir geldi aklıma. - Acaba, seni babanla akrabaların karşısında daha saygıdeğer bir hale getirecek diye mi daha yaşlı erkek.Ierle birlikte oluyorsun, bu olabilir mi? Biraz dUıUndU. - Bu olabilir, ama tam emin değilim, bunu dUıiinmeliyim. Sonra birden sordu: - Beni ne zaman isteyeceksin? - Ne diyeceğim babana? - Onu seviyorum dersin. - Benim genç kızlara dUıkün bir manyak olduğumu düıünür. . . Babasına ne demem gerektiğini konuınık bir süre, babasınıikna etmek için ne söylernemiz gerektiğini bulamadık, sonunda s,kıldı, aynı soğukkanlı sesle sorumı çözdii. . - Vermezse beni kaçırırsın. - Anıa ailen nznliir. Onlar Uzliliince sen de iiznlürsün, ımıılu olamayız. - Yani sence bu iı olmayacak mı? Çok üzüldUğUnii görünce yatııtırdım . .- Olur, ama düıünüp en iyi yöntemi bulmalıyız. Sonra yeniden seviıtik, bir ara saatine bakınca çok geciktiğini fark edip hızla giyindi. - Yarın da burada kalsana. - Yarın dönmem gerek canı111. - Peki ... Ben saba l- erkenden gelirim. Tdılikcli

Masallar

177/12


o

gittikten sonra odaya baktım, kenara çekilmiş üstünde kirli tabakları, dağılmış ekmek kırımı­ lanyla yemek tepsisi, yere düşüp dertop olmuş battaniye ve yatağın tam ortasında bunışuk bir tepe gibi duran beyaz çarşafı, kapalı perdeleriyle hüzünlü, yalnız ve soğuk bir hali vardı, bana biraz önce olanları ye orada yalsehpası,

"IZ olduğumu hatırlatıyordu.

iI ~

Hemen telefon edip bir bt görevlisi çağırdım, 'esmer, otuz yaşlannda bir bdın görevli geldi, odayı alış­ kın bir çabukluKla toplamaya başladı, tepsiyi dışarı Çı­ karttı, sehpayı vekolttıkları düzeltti, sonra da yatağı toplamaya başladı, kadın çalışırken ben de ona bakıyor­ dum, birbirimizi tanımıyorduk, ama bir otel odasında yalnızdık, kadın yatağın üzerine eğilip bıktıkça etekleri geriliyor, kalçalan ortaya çıkıyordu.Yatağı topladı k'tan sonra yastıkların üzerine birer çikolata bıraktı, sonra bana baktı bir çikolata da yatağın başucundaki komodinin üzerine koydu, bu, on dakikalık gizli ve sessiz birlikteliğin, paylaşılan saklı 'bir heyecan ın küçük bir annağanıydı bana. Ayağa kalkıp kadının yanına gittim, yüklüce bir bahşiş verdim ona, birbirimize bakıp güıümsedik. Kadın çıktıktan sonra pencereleri açtım, sevişmenin o ğünahkar kokusunun odadan çıkmasını istiyordum, yalnız başıma solumak istediğim bir koku değildi ,bu. Kentin .kömür kokuliı serinliği doldurdu odayı biraz. sonra üşüyOp kapattım pencereleri) yeniden, kimsesiz, kimliksiz taze bir oda olımış, büyülü bir deniz gibi bütün izleri silip götürınüştü. Dışarı çıkmak istemiyordum, yatağın üzerine ottı­ rup televizyonu açtım. Haberler başlamıştı. Uzun uzun ölüm listeleri okuyorlardı, Batman'da üç kişi sokak or-o tasında beyinlerine birer kurşun sıkılarak öldürülmüş,' katilleri daha önce aynı kentte öldürülen bin kişinin katili gibi kalabalığın gözleri önünde kaybolup gitmişti, bir daha da asla bulunmayacağını haberi okuyan spiker

,

l7S


de haberi dinleyenler de biliyordu. Dağlarda bir asker grubu pusuya düşürülmüş on iki er vurulmuştu; bir baş· ka bölgede askerlerle silahlı çatışmaya giren on altı Kürt militan 'uzun namlulu silahlarıyla ölü olarak ele geçirilmişti'. Hükümet terörün kökünün önümüzdeki bahara kadar kazınacağını açıklamıştı. Ankara'damemurlar yü· rümüş ve polislerden dayak yemi§lerdi. Bolu yolundaki bir trafik kazasında bir yolcu otobüsü uçuruma devriImiş yirmi altı kiş~ ö!ıüüş, on yedi kişi yaralanmış!!. Bütün kanalları dolaşıyordum, hepsinde aynı ölüm haberleri veriliyordu, dağlarda vurulan gençlerin yan yana uzatılmış, çaputlar içindeki cesetleri, uçurumdan uçup yanan otobüsün duman tüten enkazı, polislerindövdüğü memurlar hep aynı görüntülerle her kanalda bir kere daha karşıma çıkıyordu. . Yorgun bir bedenin, saatler süren bir sevişme maratonu sırasında dünyadan kopup her şeyin güzel olduğu­ na inanarak bütün zırhlarından arınıp' çırılçıplak kalmış bir ruhün, hayatın gerçekleriyle birden karşı kaqıya geldiği o on beı daki~a içinde garip bir ürküntüye kapıldım, neden yaptığımı bilmeden kalkıp kapıyı kilitledim, korkmuştum. Kanalları hızlı hızlı değiştirirken, kimsenin seyretmediği devlet kanallarından birinde hayvanlarla ilgili bir belgesel buldum, maymunları anlatıyordu, kabileler halinde ımıtlu bir yaşam sürüyorlar, ağa,bra çıkıyorlar, kabile ıdinden ve kabilenin yaıııbrından ı;izlencrek ağaçların arkasında hızlı hızlı seviıip durup çevreyi dinliyorlar, sonra hızlı bir aık daha yapıyorlardı. Şef, kab iledeki dişilerin kendisinden habersiz seviımesine kızı· yordu, bazen de başka maymun kabileleriyle kavga ediyorlar, sonra çığlık çığlığa ağaçlara tırmanıp daldan dala atlayarak, bl)ldukları yaprakları ve meyveleri yiyorlardı. Maymunları seyretmek beni rahatlatmıştı, bizden daha akıllı ve mutlu görünüyorlardı. Kendiine sandviç179


ler ısmadadım, haberler bittikten sonra bir ajk filnıi, sonra da yabancı kanallardan birinde bir. seks filnıi izled;m, sonra yatağın içine girip sık sık uyandığım bir uykuya daldım. . Kapıya vurulan darbelerin sesiyle uyandım, delikten baktığımda boş koridorda başında siy.ah beresiyle Berrin duruyordu. Kapıyı açtıııı. "Saat kaç?" dedim. "Yedi buçuk," deyip geçti yanımdan, hızLı soyunl11aya· başladı, sanki etininiçindedolaşan bir sıkıntı rüzgarının serinliğini hissettim, bunu nasıl hissettiğimi anlatanıanı, aına hissettim bunu, çınlçıplak yatağa girince ben de yanına uzanıp ona sarıldım, arkasını dönmüştü. - Bi·r şey mi oldu? dedim. Karşılık vermedi. Ogün gideceğim için üzüldüğünü düşündüm. - Üzülme, dedim, gene geleceğim, hem böyle ayrı­ lıklara ahjkın da olmalıyız, her ayrıhIm üzülmemek ge- . rek. Gene yamt vermedi, bir süre sessizce yattıktan sonra·o durgun sesiyle konuştu: - Bu sabah evden çıkarken Burç'u özledi.ın birden, dedi, onun tenini özledim . . İki elimle beline sarılıp bedenini bedenime yapıjtır­ dım.

- Nasılsa görürsün onu. BC§ dakika sonra sevişnıcyc bajlanııştık. Biraz önce bir başka erkeği özlediğini söyleyen o değildi sanki, dı­ şandakiler unuıulmuşttl gene. Birbirimizin sıcaklığıyla kendimizden başka herşeyi eritip yok etmijtik. Birbirimize alışıyorduk, daha yavaş ve daha derin sevişiyor­ duk. Acele etmemeyi öğreniyordu, ağır ağır yapılan küçük hareketlerle hazıarı biriktirip büyütmeyi, bir saatli bomba gibi bir zaman sonra patlaması için kendi bedenini ve benim bedenimi kurmayı öğreniyordu, hazıarı 180


biriktiriyor, biriktiriyor sonra çığlıklarla infilak ediyorduk. Öğlene doğru çok acıkmıjtık. Ismarladığımız kalı­ valulan büyük bir keyifle yerken ona bir gece önce seyrettiğim maymunları anlattım, nasıl şeften saklanarak gizli gizli sevişıiklerini. O da ciddi ciddi sorular soruyordu. Şef neden dişilerin sevişmesine kızıyordu, yakalarsa ne yapıyordu, nasıl sevişiyorlardı, yalnızca erkeklerle dişiler mi sevişiyordu, yajlı mayıntınlar da sevijiyorlar mıydı. Sonra laf nereden geldi bilmiyorum, belki de bir gün önce izlediğim o haberlerdeki ölüm görüntülerinden etkilendiğimden, yıllarca önce özellikle solculann arasında dilden dile dolaşan gerçekbi!' hikaye anlattım ona. Ama ona anlattığım korkunç hikayeden daha dehşet verici olanı, onun bu hikayeye göstereceği tepkiydi. O belki o hildiyeyi unuttu -kendisiyle ilgili olmayan konularda belleği çok zayıftı- ama ben onun tepkisini, söylediklerini hiçbir zaman umıtmadım, söyledikleri içime kazındı. Onda, benim hiçbir zaman ulaşamayaca­ ğım, anlayamayacağım birşeyler olduğunu o gün kesin . bir şekilde anladım. Askeri darbedcn sonra işkenceleriyle ünlenen doğu hapisanelerinden birinde, mahkümların önemli bir kıs" mının aileleriyle ve yakınlarıyla görüşmeleri yasaklannııştı. Kalın taş duvarlı karanlık hücrelerde çırılçıplak soyulup köpeklerin saldırısına bırakıyorbr ya da diz boyu, pisliklerin içine çırılçıplak atılıp üsderine buz gibi sular döküıüyordu. Filistin askısı, fa!aka, boğazına su doldurmak sıradan işkencelerdi, ya kendileri işkence görüyorya da işkencedeki bir arkadaşlarının çığlıklarını' dinleyerek biraz sonra kendi başlarına gclecekleı:i düşü l nü)'orlardı. Kalabalık ve karanlık koğuşlarda yaralı bedenlerinin sancılarıyla inleyerek işkenceyi bekleyen mahkfımlardan biri, çektiği acılara dayan am az bir hale 181


gelerek, yavaş yavaş gerçeklerle ilişkisini koparmaya başlamıştı. Hep aynı şeyi tekrarlıyordu.

- Biz öldük, biz hepimiz ölüyüz, burası öteki,dün-

ya. Arkadaşları ona ölü olmadıklarını, yaşadıklarını anlatmaya çalışıyorlardı. O da onlara soruyordu: - Yaşıyorsak nerede öbür canlılar, niye bizden baş­ ka kimse yok? Hayır biz ölüyüz, biz öldük, ailelerimiz dünyada kaldı. Arkadaşları hapisane idaresine ba§Vurup bir doktor çağırılmasını istemişlerdi, amadoktor yoktu; Bunun üzerine ailesiyle görüşmesine izin verilmesini istemişler­ di, hapisane idaresi bunu da reddetmişti, ama içeride kilerin ısrarı ve mahkümun gittikçe kötüleşmesi üzerine adamın'ailesi hapisaneye çağrılmıştı. Adam, müdürün odasında karısını ve -çocuklarını görınüş, onlara sarılmış, onlarla öpüşüp konuşmuştu. Koğuşa döndüğünde arkadaşları hep bir ağızdan konuşmaya başlanıışlardı. - Gördün mü, yaşıyoruz, bL! dünyadayız. Adam da sessizce başını saHamıştt. '

- Evet yaşıyoruz, bu dünyadayız, ölmemişiz, bütün bunlar btt dünyada oluyormuş. Gerçeği kabtd etmiş ve derin bir sessizliğe dalmıştı. O alqam gardiyanlar mahkümları işkenceye götürmek için koğıışa gelince adamııı ölüsünü bulmuşlardı, zavallı gerçeğe dayanamamışt!.

Berrin bu hikayeyi dinledikten sonra bir zaman düşündü.

, - Belki de adam gerçekten ölüydü, dedi.

Şaşırdım.

- Adam nasıl ölü olsun, yalnızca işkenceye dayanamadığı için ,kendisinin ölü olduğuna, yaşadıklarının gerçek olmadığına inanmaya çalışıyordu. 182


Berrin gene aynı ~eyi söyledi. - Belki de, "biz ölüyüz" derken gerçekten ölüydii, neden olmasın. Çok ciddiydi, "ben ölüyüm" diyen adamın gerçekten ölü olabileceğine inanıyordu. Görünen gerçeklerin dı~ında ba§ka gerçekler olduğuna, öteki diinyaya, bilinmeyen birşeyler bulunduğuna inanmaya çok yatkındı, bazen onUn gerçekle gerçekdışı arasındaki bir çizgid'e .:Iolaştığını, zaman zaman gerçekdışına doğru kaydığını düşünüyordum.

Ona adamın ölü olmadığını anlatamadım, ölü olabileceğine inanml§t1, bu hali beni huzursuz cdiyordti, onun da hapisancdeki mahkum gibi bazen gerçeğin dı~ı­ na kaçmaya hazır beklediğinden korkuyordum ve bu bana garip bir şekilde pavyonda öldürülü§ünü gördü-, ğüm o küçük kızı hatırlayıp kaybetme korkusiıyl. ona daha fazla bağlan\l1ama neden oluyordu. Onun ölmesinden ya da çıldırmasından korkuyordum ve bu korku onu daha çok ve daha hast,nlıktı bir şekilde sevmeme yol açıyordu.

'Yüzüme baktığında gözleri dolmuştu, babasına yal~ varan küçük bir kız gibiydi sesi. - Bugün de burada kal. Bir an kalmayı düşündüıu, ama Sovda çok huzur-' sliz olurdu ve onun htizıırsnzbnmasınt istemiyordum.

- Gitındiyim camııı. Bir şey söylemeden telefonun yanma gitti, bir mımara çevirdi. - Bin bir lütfen ... Biraz bekledi, sonra yeniden konuştu: - Telefon açılmıyor illu? .. Peki Burcu için bir mesaj var, mı? .. Yok mu?. Peki, Burcu'nun aradığu{ı söyler mİsİnİz?

183


Burcu onun kod adıydı, herkesin bir kod adı olduğu gibi kendi!,c de bir ad bulmuştu. Kimi aradığını tahmİn ctmi§tim, aiüa aldırmadun. Kahvalrıdan sonra giyindik. Banyoya gidip.saçlarını taradı,

sonra beni çağırdı. - Gel, nasıl makyaj yaprıgııııı seyret, kadınların nasıl makyaj yaptığını öğrenme!' '"iz, hiçbiqey bilmiyorsumız bu konularda. Bütün erkekleri küçümseyen bir liali vardı, kadın-. ları iyi tanıdığıına inandığı için gelip beni bulduğunu unutmuştu. Bir ş~y söylemeden banyo kapıs1l1a dayanıp onu seyretmeye başladım. Mermerin üstüne koyduğu ferımıarlı siyah çantasından kalemler, [ırçalar, kuıular çıkarıyordu; önce gözlerini boyadı, kirpikierine rime! sürdü, kirpikieri uzadı, gözleri daha ışıldayıp büyüdü, bir fırçayla yanaklarına, alnına ve çenesine pembemsi bir toz sürdü, burnunun biçimi ortaya çıktı, sonra dudaklarının kenarlarını kalemle çizip içini parlak bir ruj-. la doldurdu, o boyanırken sanki bir başka kadını yarat-. rığını seyrediyordum, on yaşbüyüyüp daha güzeııcş­ mişti, parlaık saçlarını arkasında toplamıştı. Yanına gidip onu kendime çevirip sarıldım,büyük aynanın içinde kucak kucağaydık, e~ilip dudaklarından

i

:1

öpmek istedim, şiddetle çekti başını - Hayır, nıjumu bozacaksın. \ Güldüm, aklıma Sevda gelmişti, aym hareketi o da y;1par, nıjuını sürdüktcn sonra .asla öp1.işıncz ve başını tıpkı Benin'in yaptığı gibi hızla geriye "tardı, nıjullu sürdükten sonra öpüşmeye razı olması arnınızın çok iyi oldıığunu gösteren çok önemli bir işaretri.· Kadın!ar ve sevgiler değişse de birçok şeyi hep aynı şekilde yaşadığı­ !ııı düşündüm, çığlıklar atarak sevişirler, ağlarlar, ayrı!­ mamak için yalvarırlar ve sonra nıjlarını sürdükleri için öpüşmezlerdi.

- Sevda'yı görecek misin? dedi.

184


Sevda'yı ona anlatmıştım, bunu söylemezsem kendimi küçük bir kızı kandırıyormuş gibi hissedecektim, yapmamam gereken bir şeyolduğunu bile bile yapmış- . tım btınu.

- Evet, dedin1. - Onunla yatıyor musun? - Hayır. - Kimseyle yatıyor musun? - Hayır. KirpikIerinin kenarından baktı. - Sana inaiımıyorum. - Neden?" - Bilmiyortım; ama sana inanmıyorum. Bana dokunmadan yamnldan geçti, çantasını aldı, "İyi yolculular," deyip gitti. Biraz bekledikten sonra ben de arkasından çıktım, dışarısı her zaman olduğu gibi çok soğuktu ve sokak da, insanlar da bana çok yabart~~~.

. . '

Akşamüstü, beni en hırpalayan saatlerde eve vardım, dışarıda ışıklar domıklaşıp ölüyol', alacakaranlık

çatılardan sokaklara doğru iniyordH.

. T elesekreterde önce Sevda'l1ın kırgın ve soğuk sesi duyuldu, "Hala dönmedin mi?", sonra o güzel yöneticinin cilveli sesi, "Çoktandır kahve içmeye gelmedin," ses bir an duraldayıpdevam etti, "Özlemedin mi?", biı: erkck sesi beni bir konferansa davet etmek istediklerini söyleyip felcfon numarasını t;ıIH: tane tekrarladı, sonra adi bir ses, "Ö7Jedik Murtaza Bey," dedi, bu da benim telekızlarımdan biriydi ve beni Muna.za Beyolarak. tanıyordu.

Berrin'e telefon ettim. Telefon açılmadı. Sevda'yı aradım. O da.yoktu. Onlardan birini bulsam belki Berrin'in sabahleyin söylediği ve benim aldırıııayıp hemen tıntıtttığtım, 1I1lurç'un tenini özl~dim sözlerini ve IIbin bir" nuınaraii

185


yı aramasını hatırlamayacaktım, ama yanıt vermeyen telefonlar nedense bana bu iki cümleyi hatırlattı. Niye Burç'u özlemiıti bana gelirken ve neden benim yanım­ dan onu aramııtı? Burç'u özlediğini söyledikten üç dakika sonra nasılolup da onu tamamen unutup benimle öyle seviımiıti? Yoksa onu unutmadan mı seviımiıti? Berrin'le her buluıtuğumda beynim sorularla doluyordu, yanıtlarını bulamıyor ve yanıtsız sorul~rın huztır­ suzltığtıyla yeni sorular keıfediyordum. Benim için, artık bir dindarın kutsal kitabı haline gelen kendi romanımı açtım, sorularıma orada yanıtlar aramaya baıladım. ' . "-;Bir gün bir erkeğin ben, öldürmesinden korkuyorum ya da benimbir erkeği öldürmemden. Nedense bütün seviımelerde bir cinayet gölgesi görüyorum, bilmiyorum bunlar o Katolik okulunun kalın taı duvarı arı­ nın arkasında fısıldar gibi konUıan, saçları beyaz bonelerinin altına saklanmıı, uzun etekli sö rlerin ruhuma akıttığı günah korktısunun yansımaları mı, ama yatak odaları, oraya girerken bana ne kadar çekici gözüküyorlarsa seviıme bittikten sonra da o kadar karanlık ve korkunç gözüküyorlar; seviımeler ölüme bitiıik gibi geliyor bana. Seviıirken insanın ruhundaki bütün günahların açığa çıkacağını ve bunu yanındaki erkeğin görüp intikam almak isteyeceğini sanıyorum sanki, bütün erkeklerle aramda o günahın ve suçun ağır kokusu var. Gözlerimin önünde dağınık bir yatakta öldürülmtlı bir kadının çırılçıplak bedeninin, gazete' muhabi"lerinin flaşla çekilmiı gereğinden f;ızla beyaz fotoğrafı. Kendime ıU soruyu sormal,ıyım: Niye seviımelerin içinde cinayet, aıkların içinde ölüm görüyorum? Beni mtıtsuz eden, yoksa kimsenin görmediği bu gölgeleri görmem mi, bunlar mı beni korkutuyor, bir 'rahibenin ruhunu taııyan bir orospu' bedeninin çektiği bitmeyen ceza mı bu?:

186


Berrin bu kadın mı, günahtan ve cinayetten korkan oynak r.hibe mi o, yoksa öyle olmadığı halde öyle olduğunu mu sapıyor? Sanmakla olmak arasında tahmin ettiğimden dalıa az mı fark var acaba? Peki Zübeyde'nin aldındaki sevişme odasında çekilmiş cinayet fotoğ~afi, kaç zamandır benim aklima takı­ lan o resim, n<1sıl olmuştu da yıllarca önce yazdığım bir romanın satırlarına, kahramanının nıhuna böyle girmişti, kendimi mi yazıyordum, yazdığıma mı benziyordum? Kitabın içinde 'Berrin'i ararken gittikçe daha sık kendimi bulmaya başlamıştInl. Ertesi gün Berrin'i çağırmaya. karar verdim,

187


XII

anki aniden tarihin kapısFaçlldl ve bizçağlar öncesine, bir başka zamana, bir başka hayata geçtik. Yüzlerce yıldan ben üstüne basan adınılarla aşınıp par aklaşmış kaba taşlarla döşenmiş Arnavutkaldırımlı sokakları; birbirinin sırtına yığıimış gibi duran tahtaları kararmı", camianndan dışarı uzanan sob" borulanndan dumanlar tüten yaşlı ve .ahşap evleri; evlerin bodrum katlarındaki birkaç basamakla inilen toz kokulu karanlık mahalle bakkalları; cumbalı pencerelci'deki patiska perdeleI'in arkasında görülen başörtülü kadınları; ilniyar evlerin, geçmiş bir zamanın haşmetini yansıtan oymalı kapılarına uğur getirsin diye asılmış nallar ve nazar boneukları; kapıların üstündeki eski yazıyla yazılmış 'maşallah' yazıları; evlerin arasında aniden beliriveren yangın yerlerindeki çarpık incir ağaçları; kaldırım kenarlarına birikmiş çamurlu birikintilcri; sokaklarda oynayan kafaları tıraılı oğlan çocukları; ip adayan önlüklü küçük kızlarıyla Imrası bize yabancı bir başka :ıJemdi. Ahşap evlerin arasında zaman zaman rastlanan ve mahallenin fakirliğine bir de görgüsüzlüğü ekleyen, iki-üç katlı, darai:ık, ön yüzü betebeyle kaplanmış beton binalar, buralara da modernliğ,n, olabilecek en ucuz ve en çirkin biçimiyle girdiğ,ni gösteriyordu. Berrin, Beykoz'un arka taraflarındaki bu tuhaf sokaklarda, bütün çocukların, kadınların, bir mağara ağzı­ na benzeyen bodl'Un1 bakkallarının kapıları önündeki

S

188


pirinç çuvalIarının üstünde oturan bakblçırakbrınln dikkatini çekerek, arabayla ağır ağir niye dolaştığımızı merak etıııiyor gibiydi, hiçbir ~eye şaşırnıayan haliyle, sesini çıkarmadan evlere bakıyordu. Kendime itiraf etmesem de ne aradığımı biliyor(~um.

Aradığımı buldum sonunda. O çirkin, betebeli beton binalardan biriydi aradığım. Üçüncü katının penceresine yapıştırılmış, birkarton parçasınin üstüne, çarpık bir yazıyla 'kiralık' yazılmıştı. Berrin'i arabadabırakıp indim. Apartınan kapısı­ mn .yanındaki zillerin en ahtakine bastını. Kapının yanındakipencere açıldı, tombul, genç bir kadın belini p,~neerede. Bana kuşkuyla dikti gözlerini, o mahalleler, de dolaşan bütün yabancılar gibi ben de kuşkulu biriy, dim onun için. , Kadına kiralık evi görmek istediğimi söyledim. Bana, arabaya, arabanın içinde oturan Berrin'e sanki bir kab us görüyormuş gibi gözleri büyüyerek baktı. Ona, unutmak istediği bir şeyihatırlattığımın farkındaydım, bir an penceresini kapatıp içeri çekilivereceğini, bizgidene kadar da kapıyı açmayacağını sandım. Kadın, bana, arabada bekleyen Berrin'e bir kere daha baktıktan sonra, kendilerinde bir anahtar olduğunu söyledi. "Eski kiracıyı" tanıyıp tanımadığını soı·dum; yüzünü buru§turup hızla "Pek tanımazdım, efendi bir adamdı," deyip sustu. Kadından anahtarı aldıktan sonra Berrin'le birlikte binaya girdik, karanlık ve dar merdivenierden üçündi kata çıktık, tuhaf bir ürpertiyle açtım kapıyı. Kapalı kalını§ evlerin insanı irkilten o tuhaf kM kokusu duyuldu önce. Berrin kokudan rahatsız olup "Biz buraya niye geldik?" diye sordu.

189


i

i

Ona bir a~ıklama yapmadım. Aslında oraya niye geldiğimizi ben de tam olarak bilmiyordum, ama birşeylerin beni oraya çektiğini hissediyordum. . . O yaşlı yargıcın genç metresini öldürdüğü evi Berrin'le birlikte gezıııek istiyordum. Bu hastalıklı ve beni korkutan bir istekri, ama önü-' ne gcçcmemı§tttl1. Bütün perdeler kapalıydı, antı'eden geçip loş salona girdik. Kenarda bir sedir, onada iki yanında iki iskemI e Olai1 küçük bir yemek masası vardı, bir kenarda, susuzluktan yaprakları kurumuş. bir devetabanı, onun yanın­ da, üstünde teneke bir kül tablasının bulunduğu cilaları çatlamı~ eski bir sehpa duruyordu. Muşambayla kaplı yerlere, o geceden kalan bir iz var mı diye dikkatle bakıyordum, ama hiçbir iz görUImüyordu, odanın hiçbir yerinde o cinayet gecesini· hatırlatacak hiçbir iz bulunnnıyordu zateli,birisi buralardan bütün yaşananların izlerini silip çıkartmıştı. Kül rengi perdeleri, küf kokusu, fakir eşy"ları, yer yer Ickelennıiş soluk badatıalı dpvarlarıyla bu küçük oda, içinde yaşanmış cinayetten hiçbir iz taşımamasına karşın, gene de ölümü hatırlatıyordu. Berrin, yüzünü sıkıntıyla burtlşttlrmuş, masanın başında ottlrmuş önüne bakıyordu, ona bakınca, suçu-o ilu itiraf etmeye hazır bir suçlu gibi göründüğünü dü~iiııdnm IlcdclıSı.,',

Gazetede gördüğüm cinayet fotoğrafında yalnızca resmi vardı, onun için cinayetin nasıl işlendiği­ ni .tam bilemiyordum, tabancayla mı vurmuşttl, bıçakla­ mış mıydı, yoksa bir aşk cinayetinde olması gerektiği gibi elleriyle rni boğııp öldürmüştü? Yalnızca hayal meyal dağınık bir sofranın da yargıcın resminin yer aidığı ii aren in içinde gözüktüğünü hatırlıyordum. Yargıç kadını öldürmeye daha önceden karar verınemişti herhalyargıcın

i

190


de, içinde kıı§kular ve öfkeler birikmi§, sonra o gece konu§manın bir yerinde genç kadın bu ku§kularla öfkeleri yerinden oynatacak bir söz söylemi§ti. Yargıç da onu öldürmü§tü. Kadın, Berrin'in §imdi oturduğu iskemlenin önüne dü§mü§ olmalıydı. Acaba yargıç, sevdiği kadının öldüğünü anladığı ilk anda neler 1ıissetmi§ti bu kapalı, küçük, sıkıcı odada. Masanın öbür yanındaki iskemleye ottırdum. Aym o cinayet gecesi katiHe maktulün oturduğu gibi masallın iki yanında oturuyorduk. Garip bir sezgiyle yargıcm "benim oturduğum iskemlede oturmu§ olduğunu lıissedi­ yordum. Yargıcın duygularıııı merak ettiğim gibi kadının öl- , dürülmeden önce neler dü§ün"düğünü de merak ediyordum, acaba öldürüleceğini fark etmi§ miydi? ,. Kendilerini seven erkeklerin onları bir gün öldürebileceğine hiç inanmayan bütüri kadınlar gibi o da herhalde son ana kadar böyle bir §ey olabileceğini hiç dü§ünmemi§ti. O gece: neler yapmı§lardı? Önce yemek yemi§lerdi . herhalde, yemeği hangisi hazırlaml§tı? Sanki onu da yargıç hazırladı gibi geliyordu bana. Nedense aklımda öldürülen kız §ımank, yargıçtan sıkılmı§, ba,§ka erkeklerle kınınrmaya ba§lamı§ biri olarak §ekilleniyordu. Ya§lı yargıç bozulmakt. olduğunu sezdiği ilişkiyi dilzeltebilmek için daha öııce hiç yapmadı!;ı şeyler yapıyor, kıza yemek hazırlayıp oııa hizmet ediyor ve içten içe kendisine ve kıza öfkeleniyordu. Berrin sandalyesinde huzursuz huzursuz kıpırdaııı­ " yordu. Eski sandalyenin gıcırtıları duyuluyordu. - Niye oturuyor uz burada? dedi. Geç kalacağım, gidelim artık. - Birazdan gideceğiz. Kalkıp mlltfağa gittim. 191


Yargıç, burada, bu mutfakta,· eski karısını, onun kendisine nasıl davrandığınıdüşünerek mezeledıazırla­ mış, kalın ve beceriksiz parnıaklarıyla salatalıkları tutup soymuş, belki arada elini de kesmişıi. Belki de orada bir aşk masası hazırlamaya uğraşırken ona aşk birden ağır gelmişti. Genç bir erkeğin büyük bir olasılıkla neşeyle· hnırlayacağı bir sofra ona yaşlılığtnı, çaresizliğini, ut~nç verici bağımlılığını hatırlatmıştı. Belki ilişkinin ilk zamanlarında o genç kızın kendisine yemekler hazır­ ladığını ve şimdi bir başka erkek için yemek yapmaya hazırlandığını düşünmüştü.

Bir başka erkek gölgesi dolaşmıştı o evin içinde. Şimdi ayIll gölgeyi ben de görüyordunı, aynı yargıç gibi, salonda oturup beni bekleyen kadınla aranıda bir başka gölge olduğunu hissediyordum. Dolaplann kapaklarını açtım. İçleri bomboştu. Yalnızca birinin içinde kırık bir tabak duruyordu. Çekmecelerden birinde paslı bir ekmek bıçağı buldum. Hemen aldığım yere bıraktım onu. Dolaplann kapaklarını kapatmadan salon denilen, o küf kokulu, loş odaya döndüm. Berrin kafasmı kaldı­ rıp sıkıntıyla baktı bana, ama hiçbir şey söylemedi. İti­ raz etmemesinde, 'hadi artık gidelim' diye tutturmamasında, ayağa kalkıp beni kapıdan çıkmak için çekiştir­ memesinde, sinirli sinirli söylcnl11cmcsindc sevİmli -bir nıullislik dt;ğil, dii~1llalıca bir lızaklık g6rüyordul11. O

tedirgin edici evde bulunmaktan sıkıldığı halde bunu bana açıkça söylemiyordu. Bana kat!amyor, en sıradan duygusunu bile paylaşmıyordu. Yeniden masanın yanındaki iskemleye Oturup Berrin'c baktım.

.

Yargıç da oturup sevgilisinc bakmıştı. Benim gibi çaresiz bir sevgiyle, bu sevgiden utanarak, kendini güçsüz, aşağılanmış, terk edilmiş lıissede-


rek ti.

bakınış

ve eski günleri,

sevildiği zamanları

özlemi§-

Sevgilisine bakarkenonu biraz sonra öldüreceği ni müydü, yoksa bunu hiç düşünmeden mi yap-

dü§ünmüş nuştı?

,

Kız onu sessizliğiyle mi, yoksa söyledikleriyle mi kızdırmışu? Pavyonda gördüğüm kızııı gerçekten öldürülüp öl-' dürülmediğini hastalıklı bir ilgiyle merak edip bunu bir hayat memat meselesi haline getirdiğim gibi §imdi de yargıcııı sevgilisin; öldürmeden önce neler hissettiğini

anlamayı istiyordum. Yargıç,

sevgilisinin

yanıPdan ayrılır ayrılmaz

bir

başka erkeğe gideceğinden mi kuşkulanmışt1 acaba? O anda benim Berrin'den kuşkulandığım gibi, kendisiyle gizli gizli alayettiğini mi akımdan geçirmişti, y<?ksa bir

zamanlar bütün insanlara tepeden ve güvenle bakan kendisi gibi bir erkeğin o anda genç bir kıza yalvarmamn eşiğine geldiğini hissedip kendinde asla affetmeyeceği böyle bir alçalmayı yaşamamak için mi öldürmüşıü ,onu? Bunu anlayabilmek için' kendimi yargıcm yerine 'koyuyordum, yargıcııı sevgilisine baktığı gibi bakıyor­ dum Berrin'e, yabancı bir mahallede, ıssız bir evin için_O de yalııızdık, ben de istesem Berrin'i orada yargıcın sevgilisini öldürdüğü gibi öldürebilirdim. Orada, içimde bin bir duygu, istek, korku ve öfkeyle Berrin'e bakarken, dehşetle §uilu fark ettim: Aynı sözcüğü arka arkaya yüzlerce kez tekradadığında, o sözcüğünanlamını kaybeunesi gibi, bir fikri de yüzlerce kez kafandan geçirdiğinde o fikir gerçekliğini ve korkutuculuğunu kaybediyordu. Belki biraz da, uzayda kaybolmuş uğursuz bir kapsüle benzeyen o evin etkisiyle, yüzlerce kez aklımdan geçirdiğim cinayet, ürkütü. cülüğünü kaybedip bir, şakaya dönüşüyordu. Orada Tehlikeli Masallar

193/13


oturup Berrin'e bakarken, cinayetin rahatça işlenebile, ceğini düşünüyordum. Cinayet bana bir oyun gibi gözüküyoİ'du, yerimden yavaşçakalkıp Berrin'in yanına yaklaşsam ve boğazını sıkmaya başlasam, ölecek, yere' düşecek ve sonra tekrar gülerek ayağa kalkacaktı. Birden anladım, 'yargıç, sevdiğini öldüren bütün katiller gibi, o kızı öldürürken, onu öldürdüğünü biliyor-o du, ama aynı beninı içine düştüğü m garip yanılgıyla onun öleceğine inanmıyordu. Onu öldürecek,' öfkesini boşalıacak, o kıza kendisiyle eğlenmenin bedelini ödetecekti, kız sonra tekrar ayağa kalkacaktı ve ilişki eskiden olduğu gi!.i yeniden bütün sıcaklığıyla başlayacaktı. Bu çok tuhaf, anlatılması çok zor bir yanılsamaydı, bir yanın la öldürdüğünde onun öleceğini biliyordun, gerçeklikle bütün bağların kopmuyordu, ama bir yanın­ la da onun Cinayetten sonra ölmeyeceğine inanıyordun, cinayet bir oyun gibi geliyordu sana. Cinayete giden yol bu yanılgıyla açılıyordu, o anda, bundan bü~ün kal- . bimle emindim. Kızın, diri>. biraz kalınca boynuna parmakhırını ge' çirip 'sıkmaya başlıyor, onun etinin sıcaklığını, başka hiçbir zaiııanhissedemeyeceğin kadar bir güçle hissedip neredGyse aşkla c~arak ellerini onun etine gömdükçe gömüyordun, -Onun öleceğini hiç aklından geçirmeden, .... bir tür jehvetle hma aşkla bastırıyordun boynuna, parmaklarının kalın izleri kalıyordJ.! derisinde. Yargıcin öldürdüğü kadını çok sevdiğini biliyordum, cinayette'n sonra çekilmiş fOtoğrafındaki acıyı görmüştiim 'gazetede; -Ama, öldürdüğükadının öldüğünü anladığında duydtİğu üzüntüyü ve jajkınlığı da görmüjtüm .. Öldürmüj Ve cinayetin geri dönüjüolmayan bir . adım' öldtiğunu 'anladığında dehjete dÜjmüjtü. . .. Berrin bajını khldırıp bana bakınca bir an göz iiöze geldik, gözlerimiz birbirine değdiğitld~ bakljları bope .

1'94

~

i


anlamsızdı.

Benim yüzümde ne gördüyse bir anda ba-

kljlarınm keskinlejip canlandığmı fark ettim. İskemIe­

sinde

kıpırdandı,

bir an yerinden

kalkıp

kaçacak san-

dım, belki kaçmayı gerçekten de aklından geçirdi, ama

.,

.

i

nedense bundan vazgeçti, yüzüme yeniden bu kez anlamak ister gibi dikkatle baktı. Bu dikkatte korku vardı, korkuyu tanımljtım. Sanırım onun daha da korkmasını istedim. - Biliyor musun, dedim, bu evde yajlı bir adam genç seıigilisini öldürdü. Bir an, çok kısacık bir an, gözünün ueuyla kapıya baktı, aradaki mesafeyi ölçtü gözleriyle. - Nereden biliyursun? - Gazetede okumujtum. İskemlesini masadan hafifçe geri çekti. Ağlayan bir bebeğin sesi duyuldu kom§u evlerin birinden. Berrin konujtuğunda sesi herzamanki' durgun ve donuk sesii. - Niye geldik buraya biz? Gülümsedim ya da gülümsediğimi sandım. - Yargıcın o kızı öldürmeden önce neler hissettiğini merak ettim. Berrin ayağa kalktı. - Öğrendin mi peki? Ellerimi masanın üstüne koydum, ellerim büyük ve güçlü gözüküyorlar, küçük masanın neredeyse yarısını kaplıyorlardı.

- Sence niye öldürmü§tür? dedim. öldürür sence?

Ya§lı

bir erkek

se\\diği bir kızı niye Bajını s~lladl.

:~ .

- Bilmiyorum. - Tahmin et. - Tiıhmin etmek istemiyorum. Yeniden ellerime baktım. 195


i

- Benimle bu evde sevijir miydin? Hiç dÜjünmed"n yanıtladı: - Hayır. -, Bajka bir'yerde seviıir miydin? - Bilmiyorum, belki... " Ben de ayağa kalkıp Berrin'e doğru bir adım attım, odanın içi d.iha da kararnııı gibiydi. :.... Korkuyor musun? dedim. Sesi her zamankinden biraz daha boğuk çıktı. - Eyet. Kdundan tutup kendime doğru çektim, hiç diren,meden bana doğru gelip usulca sokuldu, hedenibütün sıcaklığıyla yapı§t1 bedenime, kısa bir süre orada, o ölüm kokan karanlık evin salonunda birbirimize sarılıp durduk. - Gidelim, dedim. Kapıyı arkamızdan çekip dar merdivenlerden önümüzü seçmeye çalııarak indikten sonra, alt kattaki kadı­ na anahtarı geri verip binadançıktık. Açık haVaya çıktı­ ğımızda ikimiz birden derin bir soluk aldık, rahatlamı§­ tık.

Ar~baya bine~ken, yargıcın ijlediği cinayetle ilgili' hiç olmazsa biqeyi öğrenmigim, sevgilisi ona "Korku:yorum" deseydi, kızın duygularını böyle açıkça ifade etmesi, yargıca bir yakııılık, bir sevgi ipreti gibi gözüke- ' cel,ti ve yargıç o rUyaya benzeyen gerçekdı§ılılnan sıyrı­ lıp yeniden gerçekıere dönecek, genç kızı da öldürmeyecekti. Bunu kesinlikle biliyordum.

'196


XIII

iK i

apılarla ve cinayetlerle ilgili kabuslar görüyordum. Sokakta yürürken birden sokak büyük . bir kapıyı. kesilip bir odaya dönüşüyordu, manav, pastane, dondurmacı, otobüsler, arabalar, postane hepsi odanın içinde kahyordu, ama hiç kimse kıpırda­ mıyordu, soru sorduklarım yanıt vermiyordu; sokağın öbür tarafında neler olduğunu bilmiyordum, yalnız bir gürültü geliyordu,' hayatın gürültüsü duyuluyordu büyük kapının ardından; odanın içinde ise korkunç bir sessizlik oluyordu, bir adam hiç ses çıkarmayan bir tabancayla ateş edip bir kadını vuruyordu, vurulan kadı­ nın bedeninin bütün parçaları sanki ayrı ayrı ölüyordu, hepsi ayrı ayrı ve kopuk kopuk hareket ediyordu. Hemen hemen her gece belli bir saatte kalkıp salona geçerek sigaralar içiyor, yargıcı, o iç karartıcı korkunç evini, orada yaşadıklarımızdan· sonra· Berrin'ie bir daha hiç o evden söz etmediğimizi düşüniiyordum: Uykuları m parçalanmıştı, geceleri yatmaktan kor' kar olmuştum. Böyle gecelerde beni Murtaza Bey sanan telekıza telefon edip çağırıyordum, bana masaj yapıyordu, kabttslanmı unutuyordum. Kızı gönderdikten sonra da iyi bir uyku çekiyordum. Pahalı, ama zevkli bir uyku ilacıydı, neredeyse bir ttıtkunluk haline geliyordu; bu kızla ararndaki rahat ilişkiyi neden sevdiğim kadınlarla kuramadığımı bir türlü kavray~mıyordum. Sevginin ve.§197


. 'kin kadın erkek ilişkilerini bozmaya başladığını bile dü. şünmeye başlamıştım. . . Deneylerimle; içine aşk karışmamış her ilişkinin iyi gittiğini, aşkın ise bütün ilişkiyi karmakarışık hale getirdiğini anlamıştım, buna rağmen kendimi tutamayıp gene aşkın o çetrefil, hırpalayıcı, karışık, acılarla dolu, vahşi, bencil ve düşmanca yollarında gezinmeye dalı­ yordum, iyinin ve kötünün bu kadar açık bir biçimde önümde durduğu bir seçimde neden kötü olanı, yanı aş­ kı seçtiğimi kavrayamıyordum. Tek bildiğim, aşk; bütün bu tehlikeleri göze aldıracak kadar çekiciydi ve o çekiciliğin kenarında dolaşıp biraz eğlenip sonra yoluma devam ederim dersen, farkına bile varmadan sınırı . geçip aşkın ormanıarına dalıveriyordun. Kendi yazdığım kitabın kahramanı Zübeyde'nin bir sözü ise aklıma takılıyordu: 'Aşk, biri bana aşık olduğu zaman eğlencelidir, ben aşık olduğumda ise eğlence dayanılmaz bir ıstıraba,dön~'

.

. Zübeyde'nin bana çok doğru gözüken bu tür sözlerini okuyunca rahatsız oluyordum. Berrin hakkında ,duyduğum kuşkular artıyordu. '. .Kitap, bizi ilk başlarda y"kınlaştırmıştı,

ama şimdi onunla benim aramd •. yeni bir kuşkular duvarı oluştu­ ruyor, okudukça Berrin'e sinirleniyor, onu bencil, kapalı, aşktan korkan biriolarak görüyordum. Yazdığım kadın hem beni Berrin'in benim için sır­ larla dolu karmaşık ruhuna gÖ,türecek bir kılavuz, hem de beni bencilliği ve soğulduğuyla korkutup Berrin'den uzaklaştıracak bir uğursuzluk işaretiydi. Berrin'e ulaşmak içinseçtiğim yol beni ondan uzakl~ştırıyordu ve .ona.ulaşacak başka bir yol da yokttı.

Aşık olan, sevecen, sıcak ve şefkatli bir kadını yazmış olmayı ve o kadına benzeyen birini bulmuş olmayı \

198


çok isterdim, ama bencil bir kadım yazmış ve o bencile benzer birini bulmuştum. Sevecen, sıcak bir kadın yazsaydım muhakkak ona benzer biri gelecekti benimle. tamşmaya, ama öyle birini yazmamıştım işte. Kendi yazmı§ olduğum kitap benim kaderim haline gdmi;;ti, farkına varmadan ben kendi kaderimi yazmı§tım . . Berrin'le konuşurken bütün bunları unutuyordum, uzak, durgun ve derin sesi beni alıp götürüyordu, o durgunluk bazen bir kahkahayla, bazen çocukça liir çığlık­ la kırılıp beni .daha da §a§ırtarak, kendine daha çok bağ­ lıyordu. En zekice sözleri en aptalca cümlelerden sonra söyleyebiliyor, hayatı büyük bir olgunlukla değerlendi­ rip sonra bir bebek gibi tepinebiliyordu. Gene her gün konuşuyor, evlilik hayalleri kuruyor, özlemlerle yüklü fısıltılarla, -aşktan ağırlnşmı§ suskunluklarla kendimize bir sevgi kazası örüyorduk, ama kendimi bu kazanın içine eskisi kadar rahat bırakamı­ yordum, beni sürekli tetikte tutan bir tedirginlik vardı içimde.' . Bir gün konuşurken, "Bana iyi §anslar dile," dedi. - Ne için? . - Yarın Burç']a konu§acağım. Ne konuşacağını sormadım, o da ne kamışacağını söylemedi, ama olacakları tahmin etmiltim. Ertesi gün bir şey sormadım, o da bir şey söylemedi. Ancak üç gün sonra koııu§nın. -arasında söyledi:

,-

- Ben Burç'tan ayrıldım. Bunu zaten bekliyordum, beni şaşırtmadı. Adam için üzüldüm. Terk edilmenin acısını yaşayacağını ve bu acının nasıl bir şeyolduğunubiliyordum. Rakipleri için üzülecek kadar derinden yaralanmış insanlardan biriydim. Ayrıca, kendi ilişkime bakmadan, adamıgenç bir kızla birlikte olduğu ve kıza tutulduğu için küçümsüyordum.

199


o günlerde, gazetelerdeki cinayet haberlerini keserken, arka sayfalardan birinde küçük bir faili meçhul cinayet haberinin yanında minicik bir başka haber çarptı gözüıne. Aslında çok önemsiz bir haberdi, ama Jaili meçhul cinayetin hemen yanında olduğu için dikkatimi çekmişti herhalde. Haberde, faili' meçhul cinayetlerin çoksık görüldüğü güneydoğu kentine giden uçağın havada arızalandiğı, zorlukla havaalamna indiği ve onarı­ mı bitmediği için o akşam İstanbul'a dönemediği, İstan­ bul yolcularını almak için oraya bir başka·uçağın gittiği anlatılıyordu. Bazen bir şeyden kuşkulanırsl111z, ama neden kuşkulandığınızı. bile tam anlayamazsaıüz, adını koyaınazsınız kuşkunuzun, yalnızca bir şeyin ters olduğunu, olması gereken bir şeyin yerinde durmadığını ya da olmaması gereken bir şeyin ortada durduğunu sezersiniz. Ne yaptığımı bile tam bilmeden havayolları şirke­ tine telefon ettim, İstanbul'dan oraya giden ve oradan· gelen günlük uçak seferlerinin saatini sordum. Uçak oraya üçte iniyar, yedide kalkıyordu, ·bütün faili meçhul cinayetler de dörtle altı arasında işIeniyor­ du, cinayetler uçağın inişi)'le kalkışı arasındaki sa'ltlere rastlıyordu ve hili meçhul .cin'lyetlerin s'latleri asla değişmiyordu, istisnasız hepsi aynı saatlerde gerçekleşiyor­ du. Bunun bir rastlantı olup olmadığını bilmiyordum, ama bu benzerlik beni ,aıınmış, galiba biraz da korkutmuştu, midemin üstünde bir kasılma hissediyordum. Tam bunu düşünürken, patl'an kapıdan kafasını uzatıp "Nasılsın?" dedi. Birden heyecanla konuşmaya başladım: - Biliyor musun, bütün faili ıneçhul cinayetler, İs­ tanbul uçağının inişiyle kalkışı arasında işleniyor. Bir an durup ekledim: - Sanki katiller o uçakla gidip adamla!"ı vurup dönüyorlar. 200


Bunu patrona. söylerken birden söylediklerimin saçmalığı çarptı kendi kulağıma, güldüm. - Garip değil mi? Patron, yüzüme bakmıyordu, kafasmı kaldırma­

dan, "İyi, sen çalış," deyip gitti. Bulduğum bu garip rastlantıyı patrona söyleyince birden önemini' kaybetmişti olay, kendimi gene gülünç duruma dÜjürdüğümü düşündüm, içim sıkıldı. "Beni buradan atacaklar," diye geçirdim içimden. Oysa bu işle oyalamyordum, işsiz kalmak beni bunaltacaktl, param da fazla değildi, bir daha işyerinde kimseylekonuşmamaya brar verdim. Erkck- . lerle konuşurken iyice apt:illaşıyordum ben. İşten erken çıktım, zaten yaptığım çok fazlabir iş yoktu, onun için istediğim saatte gelip, istediğim saatte gidebiliyordum ve bir daha bu kadar rahat bir iş bulmam da mümkün değildi. "" Eve döndüğümde, bu olayı da patronu da aklımdan çıkarıp atnl1ştım, tam koltuğuına oturduğum sırada telefon çaldı, hayatımı peşine takan o durgun ses 'alo' bile demeden konuşmaya başladı. - Beni ne zaman babamdan isteyeceksin? , Birden, yargıcın işlediği cinayet gibi evlilik de bir şaka gibi gözüktii. " - Haftaya babanla konuşurum, dedim. Gülüverdi, kırılan şamp"nya bardakları gibi giilüyordu. " Telefonu kapattıktan sonra Sevda'yı aradını, onu birden çok özlemiştim, kesin aynlıklar yaklaştığında duyulan o büyük özlemlerden biri kaplamıştı içimi. Sevda'ıvn sesi ise kilbuslarımdaki kapılar gibiydi, bana kapalı ve uzaktı, birşeyler sezinliyor, hvzursuzluğunu küskünlüğünün ardına sak bm aya çalışıyordu. - Ne zamanbulu§acağız? dedim. - Senin vaktin var mı ki?. - Tabii. ki var ,sen ne zaman istersen. 201


,;

i .:1

•i ,

--:,1

,

- Yarın buluşabiliriz. Ertesi gün buluştuğumuzda gene küskün ve kapalı bir hali vardı, depremi hisseden hayvanlar gibi bir sarsıntının geleceğini seziyordu, hiç gülmüyor; aksine benim şakalarıma, bu şakalardan rahatsız olduğunu gösteren bir edayla, dudaklarının kenarında beliren' bir acı büklümifyle gülümser gibi yapıyordu. Oysa benimle çok gülerdi, onun kahkahalarını duymak bana her zaman güven ve sevinç verirdi. Yeniden gülmesini, kahkahalar atmasını istiyordum, o anda yeryüzündeher şey­ den çok onun gülmesini arzuluyordum, o gülerse duyduğum suçluluk yok olacak, onun da mutlu oldüğunu ' görüp rahatlayacaktım. Elleri masanın üzerindeydi, o sihirli, unutulmaz, vazgeçilmez eııerine takıldı gözlerim: Başımı kaldırdı- ' ğımda bana baktığını görüp, yüzüme Sevda'nın "müstehcen" diye alayettiği O ahlaksız gülümsemenin yerleş­ tiğini hissettim, gözlerinin içine baktıktan sonra başımı eğip aşırı bir dikkatle yeniden ellerine baktım, sonra başımı kaldırıp yeniden Sevda'nın gözlerinediktim gözlerimi, dudaklarını ısırdı ve birden kahkaha attı. Uzun zaman dip te kaldıktan sonra su yüzüne çıkan bir insan gibi içime hava dolduğunu hissettim, çok sevinmiştim. - Hadi gidelim, dedi . Eve gidip eski günlerde olduğu gibi seviştik, onun bedeni hala yeryüzünde bana en çok zevk veren kadın bedeniydi, ona dokunurken titriyor, ondan asla ayrıla­ mayacağımı, onsuz olamayacağımı düşünüyordum. Yıl­ larca birlikte oynadığımız bütün oyunları oynadık yatakta, sonra "Geç kaldım," 'deyip gitti. O daha kapıdan çıkarken özledim onu. Garip bir durumdaydım. Bir Sevda'yı bir Berrin'i özlüyordum, aslında ikisi de beni yaralamıştl; ikisine de güvenmiyordum, onlar da bana güvenmiyorlardı, ~nlar da benim onları yaralayacağımı düşünüyorlardı. Bana

202


i

j

i 1

!~i

söyledikleri geliyordu aklıma, Sevda yeni sevgilisiyle birlikte olduğu ilk haftalardan birinde, ben yapayalnız acılarla kıvranırken gülerek bana "Sabahlara kadar uykusuz kalmaktan öleceğim," demişti ve benimle seviş­ meye yanaşmamıştı, Berrin, ben ona bütün gücümle koşarkenbirden geri çekilip "Aldım karışık," diyerek öbür sevgilisine gitmiş!i. Sevda'yı çok kol:iy affedemeyeceğimi biliyordum, Berrin ise daha kolay affedilebilirdi, üstelik benim için sevgilisini de bırakmıştı. Berrin'le olmaya, onunla yeni bir hayat kurmaya karar vermiştim, her gün öğleyin Sevda'yla buluşuyor, akşamüstü 'okuldan dönen Benin'le telefonla konuşu­ yordum; Sevda'yla ya~ınla§tıkça öfkem artıyor, kendisine dönmemi bu kad.ar güçleştiren o ağır yarayı açtığı için ona daha çok kızıyordum ve Berrin'e doğru kayı­ yordum. Berrin, "Başkalarıyla yatıyor musun?" diye her sorduğunda "Hayır"diyordum, ama kadınların o . ürkütücü sezgisiyle yalan söylediğimi seziyordu. Bir gün telefonu açtığımda, - Ne yapıyorsun? diye sordum. - İkinci çocuğuma gebeyim, dedi . . Orta yaşlı bir kadın sesiyle konuşuyordu. Onun buı ,çocukça oyununa katıldım ben de, bu oyunlarda bizi yakınlaştıran birşeyler vardı. -' Gebelik nasıl gidiyor? • - Iyi, biraz belim ağrıyor,

i

",

ama. önemli değil:

- Kocan nasıl? dedim. Ona, orospuların bana 'Murıaza Bey' dediğini al1!atmıştım bir keresinde ve benim kod adım da Murtaza Beyolmuştu.

-

Murıaza Bey yolculukta, dedi.

Ne yapıyor? Beni aldatıyor. Aldatmıyordur, hiç seni aldatır mı. aldatıyor. .. Ama önemli değiL.

Biliyorum

203


i

,'-i

- Onu bırak o zaman, bana gel. - Bırabmam, onu çok seviyorum. - Yolculuktan ne zaman dönecek? - Bilmem, onu çok özledim ... Yarın gelmeSini istiyorum. - Yarın gelirim, dedim. O acılı seskayboldu birden, kırılan kadehlergibi gülüverdi gene. - Gelir misin gerçekten? - Tabii gelirim ... Seni çok özledim ... Ertesi gün gittim, her zaman olduğu gibi bana yabancı gelen o belirsiz yüzüyle odanm kapısmda onu gördüğümde birden ne kadar özlediğim i anladım. Ben fark etmeden içime yerle§iyordu. Yüzünü iki elimin aras ma alıp uzun uzun baktım, artık yüzünü ezberlemek ve bir daha unutmamak istiyordum, onun yüzünü aklımda ttltamayı§ıma dayanamıyordum. Bu kez onun soyunmas1111 beklemeden ben onu soyup neredeyse zorla yatağm içine soktum. Sevi§tikten sonra ba§ımı onun çıplak kasıklarına, siyah tüylerinin üstüne koyup kucağma yamm, hem mutlu, hem de hüzünlübir§eyler vardı içimde. - Kabuslar görüyorum geceleri, dedim. - Bebeğim benim ... Benim bebeğimsin sen, benim yanımda yattığmda kabus görmeyeceksin, hem uyuduğunda öyle yorgun olacaks111 ki, geceleri hiç uyanmaya- ' caksın. ' Scsi, hep özlediğim, hep aradığım ve çocukluğum boyunca hiç duymadığım annemin sesi gibiydi, bana "bebeğim" derken gerçekten annemmi§ gibi söylüyordu bunu. Ona gördüğüm kapıları an'lattım, nasıl' kilitlerini açamadığımı.

- Ben de çok kabus görürüm, dedi. Zübeyde de çok k"bus görüyordu, onun k:ı.buslarını da kendi kabuslarıma benzetmi§tim. 204


Sonra saçlarımı okşayarak bana bir masal anlatmaya başladi: . - Prens, halktan bir kıza aşık olmuş ve onunla ev· lenmiş, evlenirkenkıza demiş ki, ülkeyi yönetmeme karışmayacaksın, karışacak olursan seni bırakırım_ Kız da ona ·demi§ ki, beni saraydan atar mısın? Evet, demiş · prens_ Peki giderken bir tek şey ahnama izin verir misin? Evet demiş prens, istediğin bir şeyi alabilirsin. Yıl-· larca birlikte yaşamışlar, çocukları olmuş, kız hiçbir zaman prensin işine karışmamış, bir gün genç bir adamı cinayet suçuyla yakalayıp prensin huzuruna getirmişler, kız da prensin yanındaYffiış, prens olanları dinledikten sonra genci idamamahkilm etmiş, kız dayanamayıp lafa karışmış: Bu çocuk çok genç onu idam ettirme, demiş, prens de, benim işlerime karışmayacaknn derriiş, bana söz vermiştin, ama karıştın, beni vezirlerimin yanında zor durumda bıraktın, yarın sarayı terk et. Masalın bu rasında kederle derin bir soluk alıp devam etti: -Kız, sarayı terk ederken istediğim bir şeyi alabi.lir miyim? demiş. Alabilirsin demiş prens. Kız o akşam giyinip süslenmiş, prensi son bir yemek yemek için dairesine davet etmiş, prens de gelmiş, yemek yerken kız usulca prensin yemeğine uyku ilacı atmış, prens yemeği yedikteri sonra uyuyakalmış, kız üstündeki süsln elbiseleri çıkartmış, yıllar önce saraya gelirken giydiği eski- el· biselerini giymiş,. prensi birlıalıya sarıp arabasını hazır­ latıp prensle birlikte saraydan ayrılmış, çocuklarını sarayda bırakmış. Ertesi sabah prens uyandığında kendini küçük bir kulübede bulmuş. Neredeyim ben? demiş. Kız da, saraydan ayrılırken istediğim bir şeyi alabileceğimi söylemiştin demiş, benim de orada istediğim tek şey sendin, onuniçinseni aldım. Prens bunun üzerine kızın kendisini ne kadar sevdiğini anlamış, birlikte saraya dönüp mutlu bir hayat sürmüşler.

205


Susup saçlarımıkarıştırdı. Yüzüne baktığımda ağlıyordu, bir daha ondan ayr" lamayacağımı anladım. . - N eden ağlıyorsun? dedim. - Bazen ağlarım bebeğim; .. Gerçekten annem gibiydi, genellikle ağlayanı güçsüz gösteren gözyaşları onda güçsüzlük gibi değil aksine beni etkileyen ve güven veren bir güçlülük gibi gözükü. yordu. Zaten garip bir sihirle onun bütün yaptıkları bilinen anlamlarını yitirip yeni bir anlama kavuşuyorlardı, . Hiçbir şey kesin değildi onda, kesinliğin ve belirginliğin olmaması, benim ve belki de onun .cılarının kaynağını oluşturuyordu. Her an anlamını değiştirebile­ cek bn belirsizlik, kesin ve açık bir sevgi işaretiyle birleştiğinde ise beni bir anda esir alıp çılgın bir aşkın kucağına atabiliyor, bütün ruhumla ona bağlanıyorHuin. O anda da onu, yalnızca onu istediğinıi hissediyordum, . bu da 'beni mutlu ediyordu. O gün neşeyle döndüm eve, uçaktahosteslerle şaka­ laştım, iki sıra önümde oturan bir reklamcı arkadaşımla ülkenin durumunu tartışttm, eve dönünce televiiyonda arabesk şarkıların çalındığı bir programı seyrettim, bir Bulgar filmi izledim, uykunun yavaş yavaş bütün bedenime yayılışını keyifle, eski bir dostu ağırlar gibi sevinç" le hissettim. Tam yatarken telefon çaldı, Berrin'in fısıltısını duydum. ' - Sen1 çok seviyorum, kendine iyi bak. Telefonu kapam, ne kadartehlikeli bir iş yaptığını biliyordum, babası telefon ettiğini fark edebilirdi ve başı gerçekten derde girebilirdi. Uykuya dalarken gül Umsüyordum, , . Ertesi sabah gene onun telefonuyla uyandım. -' Yarın gelebilir misin? - Gelirini .

. 206 ,


.1

i ~1

:~

- Seni çok seviyorum. O gün Sevda'yla telefonla konuştum. İşleri olduğu için buluşamayacağımızı söyledi, sesi kırgın ve kilitli kapılar gibiydi gene. Ertesi gün gene sevinçle gittim. Otel odasına girdikten biraz sonra telefon çaldı. ' Küçük bir kız sesiydi: .. - Geldin mi babacığım, biraz sonra oradayım. Beklerneye başladım. Epey zaman geçti, Berrin gözükmüyordu, yarım saat sonra geldi, baıında gene siyah' . ıapkası, elinde bir tck beyaz gül vardı, heyecanlı gibiydi, gülü bana verdi. - Neden geç kaldın? - Otelinaltındaki çlçekçide Burç'a rastladım. Ona, annerne çiçek aldığımı söyledim. , Rastlantının böylesi beni şaşırtmıştı, biraz konuşunca Burç'un bu otel de kaldığını, genel müdürlüğünü yaptığı şirketin ona burada bir daire tuttuğunu açıkla­ mak zorunda kaldı. Sinirlendim. - 'Peki neden onun kaldığı .otelde buluşuyoruz, niye ille !:ıu otele gelmemi istiyorsun? -.Çünkü bu oteli biliyorum, alt kapıyı, asansörlerin nerede olduğunu biliyorum, öbür otelleri bilmiyorunı.

Daha önce Berrin'in yanıından ettiği telefonu hatır­ ladım, 'bin bir' numaranın ne olduğunu anlayıverdim birden, Burç'un oda numarasıydı. ' - Bin bir numarada mı kalıyor? Dehşetle irkiidi. - Nereden biliyorsun? .' - Ben bilirim, iğnenin deliğinden Hindistan'ı görii, rüm ben. Halinde müthiş bir şaşkınlık vardı.

207


! ı

:1'-I

- Nereden biliyorsun, ne olur, bak merak ederim, lütfen söyle. . Panik içindeydi, içinde her an hareketlenmeye hazır bir kuıkular demeti ta§ıdığından, en küçük bir olayda ben de dahil herkesten ku§kulanıyordu, herkesin kendisini izleyeceğini, kendisini kondıracağını, kötülük· ler yapacağını sanıyordu. - S~ri aradın ya bir kere yantmdan. Durup düşündü, güıüverdi. - Evet, hatırladım ... Sen her §eyi kaydediyorsun demeı"

Biraz da övünerek gülümsedim. - Her şeyi kayıtlara geçiririm ... Peki inandı mı Burç söylediğine? - İnandı herhalde ... Ben ona daha önce hiç yalan söylemedim, biz birbirimize yalan söylemeyiz. - Aıria şimdi söyledin. - Senin söylediklerini hatır1adım, yalan söylel1lenin daha iyi ve insanca. olduğunu söylemiştin, sana hak v'erdim ... Onun odasına Çıkıp bii- çay içmek zorunda kaldım, aldığım güıü ona bıraktım, sonra inip sana tekrar gtil aldım. Çiçeği verişinde bir acemilik vardı, öğretmenine . gül getiren bir çocuk gibiydi, sevgisini göstermek ve sevgi görmek istiyordu. Sevgi beklemenin ne olduğunu biliyordum,acemice sevgi gösterilerinin ne olduğunu kendi çocukluğum­ dan çok iyi hatırlıyordum. Bazen ben de yanında kaldı­ ğım teyzelere böyle bir küçük hediye götürür, sonra sessizce beklerdim, onları sevdiğimi anlayıp beni birden kucaklayacaklarını hayal .ederdim, hiçbir zaman beklediğim kadar sıcak bir kucaklayı§la benisarmazlar, küçük hediyemi çok çabuk unuturlard!. Büyüyünce hiçbir kadına çiçek götürmemiştim, şimdi o teyzelerin neler 208


hissettiğinianlıyordum, ~efkat göstermek sıcak bir ~e­ kilde kucaklan1ak o kadar da kölay değildi_ . Yatakta iç içe yatarken, - Çok mutluyum, dedi. Senin yamnda içim huzur doluyor, bunu bir de annemin yanında hissederim, ama son zamanlarda onun yanında da hissedemiyorum, onu kaybedeceğimden korkuyorum ... Aynı huzursuzhığu seni"le ilgili olarak sen uzaktayken duyuyorum, senin yanında ise çok mutlu olııyorum ... Beni çok mutlu ediyorsun ... Çocuklarımıza bunu anlatacağım, babanız beni çok mutlu ederdi diyeceğim. Saatlerce sevi~tik, birbirimize gittikçe daha çok alı­ ~ıyordtik.

'••:~.'.•..'.\ ~:

~:ı

;::j

-'.i--i

Ondan sonraki üç gün boyunca hiçbir kadınla yatmadım. Sabahleyin okula giderken beni arıyor, .ak~am okuldan kaçta döneceğini söylüyordu. O saatte mutlaka telefonunu bekliyordum. Bazen telefonda adımı yalvarır gibi söylüyordu, adnnınhiç bu ton da söylendiğini duymamı~tıni, ba~ka hiçbir ~ey söylemeden yaliıızca adımı söylüyor, bunu birkaç kez içimi kanatan bir yalvarı~la tekrarlıyordu. Sonra birden sesi biraz önceki yalvarı~la hiç ilgisi olmayan bir gündelik ton kazanıyor ve bamba~ka bir konudan söz ediyordu, sonra birden o soruyu soruyordu. Bu onda neredeyse bir takı11tı haline gelmi~ti. - Ba~ka k:ıdınlarla yatıyor ıntısun? - Hayır canım. - Yatma. Ba§ka kadınların söyleyemeyeceği bu sözleri söyle- , mesi beni çok etkiliyordu, kendimi ona bırakıyordum. Herhangi bir ~eyi taklit etmeden içinden geldiği gibi konu~ması, bana olan sevgisini hiçbir ko~ula bağlamadan böylesine söylemesi, bir ba~kasının söylemesi halinde tam bir teslimiyete dönecek olan bu sözleri hiç de teslim olmadan rahatlıkla dile getirmesi, beni de zırhlarımTehlikeli Masallar

209/14


/

dan, alıjkanlıkbrımdan, katılıkb(lrl1dan sO)'tlyor, masatd~ki yılan gibi beni derilerimden sıyırıp her cümlede bir masal prensi olmaya biraz daha yaklajtırıyordu; tenimin yumujayıp inceldiğini, bütün bedenimin onu içine almak için açıldığını hissediyordum. OnUnla birlikte y~ş.1jl1ak fikri git,ikçe daha çok hOjuma gidiyordu.

~:L

;': :~:

'-.'


XIV

lu··

iç gu.··nden beri işe gitmiyord. um. Uçaklarla ilgili utanç verici teorimi patrona anlatıp, kendi anlattığımdan utandıktan sonra nedense işe gitmekte çok isteksizdim. Aradan birkaç gün geçsin, patron söylediklerimi unutsun diye bekliyordum; sanki ben işyerime girer girmez herkes beni birbirine gösterip gülmeye başlayacaktı. Sabah' erkenden telefon sesiyle uyandım, patronun sekreteriydi. - Sizi bekliyorlar, hemen gelebilir misiniz lütfen, dedi. Beni kovacaklar, diye düşündüm; sıkıntıyla giyinip çıktım evden. Aceleyle tıraş olurken yüzümü kesmiş, suratıma bir bam yapıştırmak zorunda kalmıştım, bu da beni olduğumdan daha beceriksiz ve şaşkın gösteriyordu. ݧc geldikten sonra patronun sekreterinin kapısın­ dan kafamı uzatıp "Ben geldim," dedim. "Odamdayım." Odam dediğim aslında küçük bir hücreydi, minik bir masa, bir sandalye, bir de sanki bir konuğum gelebilirmiş gibi, masanın öbür yanına konmuş bir başka isk emleden oluşuyordu. Kenarda da içinde dosyalarımı sakladığım bir dolap duruyordu ve masam. oturabilmek için . masayla dolabın arasından yan dönerek geçebiliyordum.

211


Masam" bturup gazeteleri önüme çektim, tam cinayet haberlerine bakarken patron gözüktü kapıda. Yamnda ufak tefek, ucuz kumaştan gri bir takım elbiseyle, ceketinin altına el örgüsü yün bir süveter giymiş, kırpık bıyıklı bir adam duruyordu; kılığı tam. bir memur kılı­ ğıydı.

Patron, - Beyefendi; cinayet araştırmasını isteyen şirketin temsilcisi, dedi. Seninle biraz kOliuımak istiyor. Ayağa kalktım.

- Tabii, buyrun, dedim. Patron adama yol gösterip "Buyrtın," dedikten sonra, bana mı yoksa adamı mı söylediğini anlayamadığım bir şekilde, "Ben odamdayım," diyerek gitti. Adam, içeri girip kapıyı arkasından kapattıktan sonra, "Oturabilir miyim?" dedi. Ben bir kere daha "Tabii, buyrun," dedim. Adam, masanın önündeki iskemleye oturdu, kapı kapanınca oda daha da küçülmüştü. Adam bir süre konu§madan odanın duvarlarına, yerlere, dolaba, masaya, bana baktı, yüzünde yumuşak bir ifade vardı, her akşam işten döndükten sonra çocuklarıyla oynayan müş­ fik bir baba olduğunu düşündürüyordu hali, önemsiz ve iyi birinsandı herhalde. Bana bakıp gülüm se di . ..: Uçaklarla ilgili bir fikriniz varmış galiba, dedi. Utançla başıını sallayıp eVet anlamına, inler gibi, "I-laa," dedim. Adam hiçbir şey söylemeden devam ct'memi bekledi, suskunluğunda insanı koııuşmaya iorlayanbir şey vardı. - Aslında bir fikir falan değil, uçakların saatleriyle cinayetlerin saatlerinin kesiştiğini düşündüm, ama sonra . biraz saçmaladığımı fark ettim. Adalı), "Anlıyorum," diyerek başını salladı, biraz daha sessizce. bekledikten sonra geneyumuşak bir sesle sordu:

212


- Böyle bir §ey nereden aklınıza geldi? - Bir haber gördüm gazetede, faili meçhul cinayetlerin i§lendiği kente giden bir uçağın arızalandığını yazı­ yordu, oradan aklıma geldi. Gene, "Evet," diyerek bir zaman sustu, SOnra gene yumu§ak sesiyle sordu: ' - Uçak saatleri de gazetede mi yazıyordu? Alnımın terlediğini fark ettim, aniden korkmu§tum, neden korktuğu mu tam anlayamamı§tım, ama içimde bir§exler hareketIenmi§, kalbim hızlanmı§tı. - Hayır, dedim. Bu kez hiç beklemeden sordu. - Uçak saatlerini nasıl öğrendiniz? Elimde olmadan içimi çektim. - Havayollarına telefon edip sordum, dedim. ' Ba§ını sallayarak, - "Evet," diye mırıldandı, önüne bakarak dü§ündü, kendi kendine ba§ım salladı, birden ayağa kalktı, "Te§ekkür ederim," deyip kapıyı açıp -gitti. Elimi sıkmadan gittiğini, ancak o gittikten epey sonra fark ettim. Adam gider gitmez ben de hemen kalkıp çıktım, patronun sekreterine uğradım. - Patron odasında mı? - Yanında bir konuğu var. - Deminki adam mı? - Evet. - İyi.,Ben çıkıyorıım, sonra gelirim. Sokaklarda dola§tım, insanlara, hayattan, cinayetlerden, a§klardan habersiz gözüken, hızlı'hızlı bir yerlerden bir yerlere giden bu garip yabancı yaratıklara baktım; beni korkutuyorlardı. Daha fazla ,sokaklarda dola§maya dayan;imayıp eve gittim. Berrin'in sesini duymaya ya da Sevda'yla konu§mayaihtiyacım vardı. Her zaman olduğu gibi, duygularım ayaklandiğı zaman, bu duygu ister korku, ister a§k, ister acı, ister ne§e 01-

213


:1;]

sun, bir kadın sesi duymak istiyordum. Önee Sevda'yı aradıı11, evi yanıt vermiyordu, sonra Berrin'i aradım, sesi sailki uzaklardan gelir gibiydi. Sesi beni rahatsız etmişti. - İyi misin? - İyiyim. Onu ncşelendirmek için, - Murtaza Bey nasıl? dedim. - Yolculukta. Gene beni başka kadınlarla aldatlYOL

- Nereden biliyorsun? - Hissediyorum. Güldüm, bu çocukça oyunlar bana hayatıunutm­ nıyordu .. - Belki yanlış hissediyorsunduL - Hayır, ben duygularıma güvenirim, yanlış hissetmiyorum, Murtaza Bey, beni aldatıyor, başka kadınlar­ la yatıyor o, bana yalan söylüyor. - Duygularına' güvenme bu kadar. - Başka güvenecek neyim var benim, duygularıma güvenmeliyim; duygularıma ·güvenmezsem hata yaparım.

Biraz susup devam etti: - Bizim sınıfta bir kız vardı, herkes onun için kötü şeyler anlatıyordu, benim duygularım da onun aslında iyi biri olmadığını söylüyordu, ama yanılıyorum herhalde diye düşüncilim, bir insanı yalmzea duygularıma dayanarak suçlamamalıyım dedim ve o kızla arkadaşlığı­ mı sürdürdüm, sonra omın iyi biri olmadığım anladım. İnsan duyg~larına güvenmeli. - Yarıi, geleyim mi, seni çok özledim. - Nasıl istersen. - Yarın geliyorum. Telefonu sıkıntıyla kapattık, oysa daha bir gün önce aramız çok iyiydi, birbiriniizi çılgınca seviyorduk ve

214


bütün 'derilerimden' soyunmak üzere olduğumu dü§ünüyordum, '§imdi birdenbire gene o soğuk ve küskün sesle kar§ıla§mı§tım, arada ne olduğunu, neyin deği§tiği­ ni ise anlarnam ınümkün değildi. Ama bir §eyin farkına varmı§tım, bu soğukluklar genellikle aramıZın çok iyi olduğu, bitbirimizi çok sevdiğimiz, sevgimizi gösterdiğimiz, kendimİzibirbirimize çok yakın hissettiğimiz zamanların ertesine rasdıyordu. Uçak saatleriyle cinayet saatlerinin çakı§ması gibi garip bir rastlantıydı bu da. Ertesi gün oıelde bulu§tuğumuzda, durgün' bir hali vardı, sessizce soyunup sevi§meye ba§ladık. Tam sevi§menin ortasında, çınlçıplak üstümde otururken sanki bir pikriikteymi§iz gibi konu§maya ba§ladı:

,

-

'

.

- Yarın Burç'la bulu§acağım, bakalım onunla sevi. §ecek miyim. İçimin nasıl katıla§tığını onu hissettirmemeye çalı§tım.

- Bakalım, dedim yalnızca. Sonra sevi§meye devam ettim. Sevi§meye ara verdiğimizde gene aynı §eyi söyledi. - Yarın Burç'la bulu§acağım, bakalım onunla sevi§ecek miyim, çok merak ediyorum. Sesimi çıkarmadım, içimde gene o bul:dan kılıçlar dola§ıyor, her yanımı kesip parçalıyordu. Yüzüme eğilip baktı. . - Sen merak etmiyor musun? - Ben merak etmesem ikimiz için de daha iyi olur. Sonra sevi§meye devam ettik/ama bir §ey hissetmiyordum, bir panayıl' yerinde gösteri yapan bir cambaz· gibi sevi§iyor hem onu hem kendinii gözıüyordum. O da çok istekli gözükmüyordu bana:.Aramızdaki sıcaklık' bir cümleyle yok olmu§tu, en azından benim için öyle ,bir sıcaklık kalmamı§tı, bir yabancı hatta bir dü§man gi" bi görüyordum on\!. Beni yaralamı§tı, üstelik de bunu

215


gene tam ben içimi açmaya,

zırhlarımdan

soyunmaya

başladığım· sırada yapmıştı. Beni kendine, sıcaklığına, yakınlığına alıştırdıktan sonra en yaralayıcı darbeyi o durgun sesiyle indirmişti. Eve döndüğümde telesekreterde yalmzca Sevda'nın kısa bir notu vardı. - Ben yarın tatile gidiyorum;' On beş gün yokum, döndüğümde seni ararım, öpüyorum. Kötü günler başlamıştı benim için, bir kadından aldığım yarayı bir başka kadınla iyileştirmeye çalışırken bir yara da yeni sevgilimden almıştım. Savaş meydanın­ da ağır zırhlarıyla diz üstü düşmüş bir savaşçı gibi hissediyordum kendimi, yeniden ayağa kalkıp kalkamayacağımı da bilmiyordum. .

Ertesi akşamüstü her zamankinden daha geç bir sa~ arte aradı beni, eve yeni geldiği belliydi. Burç'la ilgili bir şey söylemedi, ben de bir şey sormadım. Aslında sormak da istemiyordum, acı sanki içimdeki bir kesenin içinde saklıydı, onu orada hissediyordum, ama bir~soru, soruyla gelecek bir açıklama, o kese: yi padatacak ve acıyı, zehirli bir iltihap gibi her yanıma yayacaktı. Sormak isteyip istemediğimi bir türlü bilemediğim soruyu sormamanın bir nedeni bunu sormaktan utanmaksa, bir başka nedeni de belki acıyı yerinden oynatınak korkusuydu. Onunb yattığııiı düşünüyordum, ama bu gerçeği

duymak istemiyordum. Yalnızca. kendimi bu fikre alış­ tırmay" çalışıyordum. Kesin gerçeği bilmeden, olup biteni bir ihtimalolarak kabul ederek, o ihtimalle bedenim ve duygularım arasında bir uyum sağlamaya, kendimi o ihtimale, soğuk bir suya yavaş yavaş girer gibi adım adım alıştırarak, kesinliğini kabul ettiğim de en alışınış durumda olmayı istiyordum; o soğuk suya aniden düşmek fikri ürkütüyordu. beni. 2\6


Havadan sudan ve çok kısa konu§tu~, kapatırken sorduni: - Yarın kaçta evde olacaksın? - Bilmiyorum. Ben gelince seni ararım. Bazen kısacık bir yanıt, bir durumu çok açık anlatmaya yetiyordu. Hayatını anık benim telefon saatlerime göre ayarlamıyordu. Bir§eyler gene aniden deği§mi§­ ri. Her §ey benim gözümün önünde, hemen burnumun dibinde oluyordu, beni sevdiğini söyleyen bir kadın, birden beni artık sevmeyen bir kadın haline' dönü§üyordu, ben buna engel olamıyordum; hangi anda engel 01-, maya çalı§mam gerektiğini bile bilemiyordum. . Bana bir keresinde bir masal anlaıml§tı, prens.sarayına getirdiği kıza bütün sarayını açmı§, odalarını gezdirmi§, ama kırkıncı odanın kapısında, "Bu kapının arkasındakini sakın merak etme ve bu odaya girme," demi§ti, benim de a§kJarım hep böyle oluyordu, beni ruhlarının Otuz dokuz oda,ında dola§tırıyorlar, beni kendi sıcaklıklarına alı§tırıyorlar, sonra aniden önüme kırkın­ cı odanın kapısını çıkarıyorlardı, onun arkasında ne olduğunu bilemiyordum; bana yabancı, bana kapalı bir odaydı, orada ba§ka erkekler olduğunu, soğuk seslerin saklı bulunduğunu seziyordum yalnızca. Gidecek, akıl soracak, §efkatine ve anlayı§ına sığı­ nacak kimsem yoktu. Kendi yazdığım kitaptan ba§ka bir iz de bulunmuyordu ortada. Dı§arıda pis bir yağnıur yağıyordu, Kitabı elime alıp gene karı§tırmayaba§ladım. 'A§k, bir oyundur benim için, her zaman biraz eğ­ lenmek için ba§larım, sonra, kuman biraz daha heyecadandırmak isteyen bir kumarbaz gibi potu artırırım, kar§ımdaki erkeği ben eğlenirken bana bağlamak isterim, o bağlandıkça bana daha da hırsbasar, daha da bağ. lansın iste~im, O bağlandıkça benim isteklerim daha ar217


tar, daha çok bağlansın, her §eyini kaybetsin ve bütün ruhuyla benim olsun, oyun benim kesin galibiyetimle bitsin isterim, hiçbir zaman her §eyini kaybettiğine, bana tam bağlandığına inanmam, daha çok, daha çok isterim ve bazen ben onun daha kaybedecek bir§eyleri olduğunu sanırken, o oyunu bırakır, artık kaybedecek, bana daha fazla verecek bir §eyi kalmamı§tır, onun için oyun bitmi§tir, ama ben onun kaybettiğini değil, benim kaybettiğimi, onu tümüyle elime geçiremeden elimden kaçırdığımı sanırım, onu yeniden oyun'a döndürmek 1 için pqine dli§erim, bırakıp gitti diye acılar çekmeye ba§larım, kazandıklarımı ona geri vermeye koyulurum, 1 geri gelsin diye aldığım her§eyi geri verip kendi cebimden de ödemeye ba§larım ve ne gariptir ki, aslında yenilmi§ olan birden galip duruma geçer,§imdi her §eyini kaybetmi§ olan ve kaybettiklerini geri almak için inanıl­ maz bir hırsla ve acıyla oyunun devamını isteyen, üzlilen ben olurum, artık o pqinden kO§tilan, ben peıinden ko§anımdır, ben peıinden ko§tukça, o bir önceki oyunda kaybetmenin acısını çektiği için yeniden oturmak için nazlanır,ben istedikçe o §ımarır, uzakla§ır .. .' Tanıdığım kadınları dü§ünüyordum teker teker, hangisine benziyordu bu, hem hepsine benziyordu, ·1 .-.1 hem de hiçbirine benzemiyordu·. Sanki kadınların ruhi larındata§ıdıkları küçük küçük canavar parçalarını toparlayıp onlardan, kendi ruhunun kamburlarından tıta­ . ,: nıp acı çeken, ama karanlıkta da kö§cba§hırı~da yakaladığı yalnız erkekleri öldüren canavar bir katil yaratmı§­ tım; duyguları hem var hem yoktu; daha doğrusu ba§~kalarına kar§1 duyguları yoktu, yalnızca kendine yönelikti duyguları, belki tek tek anlatılanlardan daha çok . bu yanı benziyordu Berrin'e, onun da duyguları sanki yalnızca kendine yönelikti, ba§kalarıyla değil yalnızca kendisiyle ilgili sorunları vardı, onları çözmeye çalı§ı­ yor, gördüğü, rasdadığı her erkeği de bu. denklemin çö-

i i

:.·ı

'

·,.'.1·.'

218


J

,.·.·1··· ~-.

....

zümünde bir rakam gibi kullanıyordu; ben de bir rakamdım, denklemi çözmeye yaradı ğı m sürece onun hayatında duruyordlIm, denklemi çözmekte önemimi kaybettiğim i dÜjününcc de siliyordu. DÜjüncelcr, kardaki izler gibi birbirine karıjıyor­ du, hiçbirinin kaynağını bulamıyordum. Bcrrin'in söylediği gibi bu bir kadcr miydi, beni bu kızla bulujturmak için Tanrının eliylc y.zılmıj bir JCY miydi bu kitap? Tanrı bana acı çektirmek için mi· yazdırıyordu bunları? Tanrının edebiyattaki rolünü abarttığı mı dü§ündüm ve çok da inançlı biri olmadığımı hatırladım, ama inanmaktan çok hOjlanacaktım; edebiyatta Tanrı}'ı bulabilmek gerçekten keyifli olacaktı, ama edebiyam yalnızca yazarlar ve onların niye yazdıkları anlajılma­ yan kahramanları vardı; cenneti ve cehennem i yaratan yazardı, kahramanlarını ve kendini yakan da yazardı. Bütün kızların ay isimleri ıajıdığı bir 'masaj' servisine' telefon ettim, numaraları çevirirkcn elleri m titriyordu, bu, hiçbir kadının bana vercmediği bir heyecandı. Telefona çıkan kadın adresimi alıp hemen birini göndereceklerini söyledi. Yarım' saal sonra kapı çalındı. Gelen 'Eylül'dü, kısa boylu, pek de güzel olmayan, çok genç bir kızdı, saçlarını at kuyruğu yapmıı, yiizünü de özellSiz boyamljn. -Bir telefon edebilir miyim? dedi. - Et dcdim. Telefonu çevirdi, eve gelcliğini söyledi' kendisini' gönderen kadına, sonra beni umlttıp uzun bir kOl1lljmaya daldı. Kızlardan biri bir haıka kız hakkında birıeyler söylcmij sonra d. kavgalar çıkınıjtl, konuşan kızı çekijtiriyorlardı. Kaloriferin üzerine oturmuş kıza bakıyor­ dum. T defon konujmasıbeni sıkınaya baılamı~tı; sıkıl­ dığımı hissedinec eliyle <'jimdi bitiriyonım' gibi bir ij'rct yaptı, sonra on beş dakika daha konuşup telefonu kapattı.

219


- Gevezesin, dedim. GüldiL - Kusura bakma, i§ konu§tuk. Evin içini dola§ıp çevreye baktı. - Burada yalnız mı ya§ıyorsun? - Evet. - Güzel evmi§, yatak odası nerede? Yatak odasına götürdüm onu, giderkenkitapların dağınık olduğu odayiı baktı. - Bunları okudıın mu?

Kitap okumayanlar ne zaman kitap görseler, kitabın sahibine aynı §eyi sorarlardı, sanki'çok inanılmaz bir §eyle kar§ıla§mı§ gibi. - Evet. Sen kitap okumaz mısın? - Okumam moruk. Birden laubalile§mi§ti. - Kaç ya§ındasın sen? - Yirmi bir. . - Baban kaç ya§ında? Babasının ya§ını da söyledi, babası benden birkaç· ya§ büyüktü. Soyunmaya ba§ladım, beni seyrediyordu, soyunup yatağın üzerine uzandım, o da üstündeki kazağı çıkardı, benim baktığımı görünce güldü. - Merak etme hepsini çıkarmayacağım. - İstersen çıkarabilirsin. - Yok, çıbrmam. Senin evinde masaj krenıi var mı?

-

Hayır.

çantasını karı§tırıp

bir krem buldu, a\'Ucuna azıcık sık ıp masaj yapmaya ba§ladı, ama masaj yapmasını doğ­ nı dürüst bilmiyordu; bunu saklamak için de. bastırıp canımı acıtıyordu.

- Canımı yakma; dedim. - Daha yava§ yaparım.

220


Sırtımı biraz ovdukıan sonra, bacaklarıma indi onda kalçalarıma doğru biraz onladıktan sonra, "Tamam dön," dedi, sırt üStü döndüm. Omuzlarımı ovmak için eğilincebol ti§örrünün dekoltesingen göğüslerinin üst kısmı göründü. - Biraz dalı~ eğillütfen. - Memelerimi mi görmek istiyorsun monık? - Evet. - Güzel olsalardı gösterirdim, ama güzel deliiller be moruk. - Olsun, sen göster. Ti§örtünü suryeniyle birlikte yukarı doğru çekince, küçük, ama hafifçe sarkık göğüsleri meydana çıktı. - Güzelmi§, dedim. - Çok eHendiği için sarktı diyor bizim kızlar, ama aslında ondan değiL. - Göğüslerin açık kalsın. Durdu dü§ündü. Sonra dizlerinin üstüne çöküp ba' §ını yatağadayadı .. - Sen çıkar ellerim kremH benim. Kasıklarımı kalçalarına dayayıp ti§örtüyle suryenini

ları

çıkar.dım. Yarı çıplak

bir halde omuzlarıma masaj yapmaya

ba§ladı.

- Moruk aslında seninle iyi bir sevi§mek isterdim, - Ben istemem . ..... Sen bilirsin. Aslında yakı§ıklısın biliyor nıus;ın. - Sağol. ݧini bitirdikten sonra giyindi, ben de giyindİm. Parasını vermek için cebimden paraları çıkardım. - Taksi parası altı yüzbin lira tuttu, dedi. - Be.ni kazıklamana gerek yok, sana zaten fazla vereceğim.

Vermem gerekenden daha Elimdeki paralara bakıyordu. iL ci

fazlasını ayırıp

verdim.

221


- Onları da versene, dedi. Elimdeki paraların hepsini verdim, çocuk gibi sevinçle ve arsızca güldü. Orospular her zaman heyecanlandmyordu beni, bir kadın kendi bedenini ruhundan, düşüncelerinden, duygularından, geçmişinden, inançlarından, hatta gerçek adından kopartıp bütün sıcaklığı, yuvarlakları, girimjleri, çıkımılan, gölgeli kuytuluklarıyla sana verdiğinde, bu adsız ve sahipsiz beden senin bedeninİn bir parçası oluyordu, onunla istediğin gibi, bütün isteklerini gerçeklqtirerek oynayabiliyor, sevişebiliyor, kendi isteklerini, duygularını onun sahipsiz bedenine doldurup kendi parçan yapabiliyordun. Parasını verip sokaklardan sahipsiz bedenler toplamak, onlarla bu boş evin mağara kovuklarına benzeyen sessiz odalarında mahrem oyunlar oynamak bir mucize gibi geliyordu bana; orospuhrla yaşadığım her parçalanmış sevişmeden sonra büyük bir huzur ve ferahlık duyuyordum. Eylül, gitmeden önce son bir gevezelik ederken, çalıŞtığı evdeki bütün kızların yılın aylarından birini ad olarak aldığl111 ama kimsenin 'Mart' adını istemediğini· söylemişti, "Niye?" demiştim ben de, "Jül Sezar' i martta öldürdüler diye mi?" Yüzüme kuşkuyla bakmışn, aklımda en çok o bakıjl kaldı. Eylül gittikten sonra evin içinde bOj boş gülümseyerek dolajtll11, evin içinde gezinmekten hOjlaıııyor­ dıım, sokakta yürürken yonıldıığumdan daha fnla yonıluyordum ve bunun sımııı da anlayamıyordum. Yürürken telefon çaldı, telefon sesiyle birlikte içimin kasıldığını hissettim, arayan büyük bİr ihtimalle Berrin' di ve bana onun sesİ artık acı veriyordu, ama gene de sesini duymak istiyordum, telefonu telaşla açtım. Berrin' di. - Kadınlarla yatıyor musun? . - Hayır.

222


.,,

i •

Sonra da niye söylediğimi bilmeden anlamsız bir soru sordum: - Sadakatim sıkıyor mu seni? ' - Hayır. Biraz duraklayıp ekledi: - Benim sadakatsizliğim sıkıyor mu seni? Sesinde kırılmı§ cam parçalarının pürtüklü keskinIlği vardı. ' - Hayır, dedim soğuk bir sesle. Kısa konu§up kapattık. Ertesi gün ne zaman arayacağını sormadım, sesindeki o çok iyi tanıdığım düşman­ , ca sevinç her zaman olduğu gibi gene içimi karmakarı­ şık etmişti. O kadar iyi tanıyordum ki o sesi, hemen hemen bütün sevgililerimden duymu§tum, benden bıkma­ ya, başlayıp da başka erkeklerle kırı§tırdıklarında, beni artık eskisi gibi sevmediklerinden dolayı büyük bir sevinç ve anlayamadığım bir düşmanlık yerle§irdi seslerine; Berrin'in sesinde de o bildiğim düşmanca sevinç titriyordu. Bir başka erkekle sevi§tiğini, bana bu kadar zevk duyarak söylemesinin, belki o erkekle sevişerek elde ettiğinden daha fazla bir zevki bana bunusöyleyerek elde etmesini sağlayan şeyin, ilişkimizde bu düşmanca çarpıklığı yaratan noktanın ne olduğunu anlayamamak, beni ondan, aramıza giren başka bir erkeğinçıplak göl-' gesinden dalıa fazla uzaklaşurıyor, onu bir yabancı gibi görmeme neden oluyordu; işin garibi bana yabancılajlp uzaklaştıkça, yüzü belleğimde dalıa fazh bulutlara karı­ şıp silikleşiyor, bu da benim onu yakalama isteğimi, ona bağımlılığımı dalıa çok arttırıyordu; onun dÜjmanlığl beni ondan uzaklaştırmadıkça, pe§inden kOjma isteğimi de çoğaltıyordu. , Berrin'i yakalayamadığım için, onun hayalinin dola§tığı kendi kitabımı okumaya döndüm yeniden. Kita-

223


bın

ıi

j i

:1

i !

içinde hep onu arıyor, onu bulamadığım yerlerde bile bazen bulduğumu sanıyordum. Kitabı açtığım sırada, şiddetli bir rüzgarla birlikte yağmur başladı, pencerelere sanki demir zincirleric vuruluyordu, camların zangırdadığını duyuyor ve dışarıda uğumız biqeyler varmış duygusuna kapılarak korkuyordunı. Yağmur beni çocukluğumdan beri korkuturdu. . Kendime bir içki koydum, kitahı açtım, yağmur pencereleri kırıp içeri girmek ister gibi uğultulu çırpın­ malarla camlara vuruyor, ıslak bir kamçı sesi kulakla. rımda patl'yordu. Zübeyde şöyle diyordu kitapta: . 'Bütün yaşadıklarımdan pişmanım, ama bir daha yaşasam gene~ynı şekilde yaşarım. Pişman olmayacağım bir hayat yaşamak istemeoı.' Zübeyde'nin' konuşmalarını okurken, o konuşma­ lar Berrin'in sesiyle kulağımda çınlıyor, ses yağmuru­ nun sesine karışıyordu. Ben de bütün yaşadıklarımdan pişmandım, ama ben pişman olmayacağım bir hayat yaşamak isterdim; huzurlu ve sakin bir hayat olsun isterdim; ilkokulda yapıp duvarlara aStlğımız, o yejil çim enleri, kocaman günejleri, kırmızı kiremitleri, hacasından duman tüten evleri olan resimlere benzeyen yerlerde yapmak isterdim; o ilkokul resimleri gibi acerrii ve sakin bir hayat beni sarsın isterdim, bahçede kuzular ve orospular dolajsın isterdim, bir aile isterdim. Kitabı okudukça, Zübeyde'ye bir hayranlık duyduğumu, onun erkekleri pejinden' kÔjturmasından, bajka- ' 'larının yanındaki güçlü dunıjundan, yalnız kaldığında hüzünlere boğulmasından, kalabalıklardaki etkileyici sahte karlı ğın dan; aynı anda birçok kişiliği içinde tajıma­ sından, erkeklere acı çektirmesinden, vahşetinden,gü­ dinden ve güçsüzlüğünden etkilendiğimi fark ediyordum~

224


bugüne kadar tanıdığım bütün kadınlardan daha çekici geliyordu bana ve ne mutlu olabilen, ne de mutlu edebilen bir kadın olduğunun açıkça anla§ılmasına rağmen o kadınla bir aık ya§amayı hayal ettiğimi fark ediyordum. Ben de mutlu değildim ve kimseyi mutlu edemiyorduriı, ama Zübeyde'yi mutlu etmek isterdim, onunla mutlu .olmak da isterdim, onunla ya§ayacağımız bir aık ikimiz için .de inanılmaz bir meydan okuma olurdu, mutlu. olmasını bilmeyen iki in: sanın birbirini mutlu etmek için uğra§ması ve bunu nasıl yapacaklarını bilemedikleri için kendilerini parçalamaları, sonunda kızıp karıılarındakini de parçalamaya ba§lamaları, i§te buna insanlar büyük bir aık derlerdi ve gerçekten de büyük bir aık olurdu herhalde. Hayalimdeki kadın bu muydu acaba, hayalimdeki kadını mı Bu

kadın aslında

yazml§tım?

O gece rüyamda Zübeyde'yi gördüm, yUzU yoktu ya da vardı, ama ben bir türlü seçemiyordum, beyaz bir duman vardı yüzünUn olduğu yerde ve kımıldanıp duruyordu, bedeni ise dolgun 've etliydi, onu görüp sarıIa­ biliyordum, acı yeıil bir elbise giymi§ti, omuzları bembeyaz ve yuvarlaktı.Şato gibi bir evin yuvarlak balkonundaydık, fıskiyeli bir havuz vardı balkonun önünde. ݧlemeli, beyaz demir sandalyelerde oturuyordu k, ortam'ızda gene beyaz yuvarlak bir masa dunıyordu. Sesi Berrin'in sesiydi, uzanıp elime dokunmuıtıl, bu aramız­ daki ilk dokunu§nı, kızıl parlak saçları vardı, onları ok§amak istiyordum, "Yağmur yağacak galiba," diyordu, "yağmurdan korkarım." 'Yağmurdan korkarım'

derken -sesi benim sesinie benziyordu. Sonra birden Fransızca konu§mu§tu,' o cümleyi sonra hiç unutmadım. - Oh Murteza Bey, tü mö ple, tü se. Tehlikeli Masallar

225/15


Anlatılam':ı?> bir mutlulukla uY<1lıdım birden, bütün istediğim burclu işte, Zübeycle gibi bir kadın beni sevsin ve b,aııa, "Send,cn ho~lanı)'orum biliyor musun, n desin.'

~ 'Seni scvi~oruın' demesini bile istemczdinı, 'senden hOjlonıyonın; biliyor musun,' demesi çok daha heyecan vericiydi, gelişmeye, çoğalma)'", büyümeye hazır bir aj>kı anlatıyordu bu söz> Daha önce de rüyamda gördüğüm kadınlara ajık olarak uyandığım olmuştu, o sabah da Zlibeyde'y" "jıktım, ama öyle bir kadın olmadığını uyku scrsemliğiyle hatırlamam beni acıya boğdtL Istediğim,>sevdiğim kadın Zübeyde'ydi, o sabah bunu çok iyi biliyordunı, ama öyle bir kadın yoktu, onu ben uydurmu§tum. Yatağın içinde oturtıp bir sigara yaktım, rüyam ol, duğu gibi gözlerimin önündeydi. Balkon, giydiği elbise,

saçları, soğuk

=:'

soğuk

ses beni daha çok etkilemijti- söylediği Fransızca cümle kulağımdaydı. Aşk, rüyamda Zübeyde'nin o Fransızca 'cümleyi söylediği anda duyduğum duyguydu, o sıcaklık ve güven duygusuydu, y>alnızca onunla paylaştığım yalnızlıkt!. Uç güı} boyunca Berrin aramadı, ben evin içinde kitap la veZübeyde'yle yaşıyordum, onun söylediklerini sanki gerçek hayatta yapnmış cümlcler gibi algılıyor, onlara y'Hlltlar veriyordum, onu acılarından, yalnızlı­ ğındiıiı, mutsuzluğundan kurtarabileceğimi, ikimizin de kurtulabileceğini anlatıyordu m, başka erkeklerle sevişti­ ği bölümleri okurken kıskanıyordum, o erkekleri sevmediğini okuduğunıda seviniyordum, yalnızken yaptık­ larını, dli"şündüklerini okuduğumda, başka erkeklere göstermediğini bildiğimduygubrını paybştığım için de>rin bir sevinç duyuyordum, esprilerine gülüyordum, ona pkalar yapıyordum, kimsenin bilmediğini sandığı­ nı duygularını bildiğimi söyleyip onu ja§ll'tıyordum, günlük gazetelerden haberler veriyordum, dÜjünce1edmi anlatıyordum, zaman zaman kitabın bazı bölümleri226

bir sesle -o


nideğiştirip yeniden yazma isteğine kapılıyordum, ağla­ dığı yerlerde ben de üzülüyordum, anlamsız erkekleri hiç yoktan kıskanıp üzüntülere kapıldiğında o erkeklere öfkelenip Zübeyde için acı çekiyordıım . . Çocuk istediğini anlattığı bölümde ise ben de hayatımda ilk kez baba olmak istemiştim, hiç ailem olmadı diye düşünmüştüm, ama ben kendim bir aile kıırabilir, çocııklar yapabilirdim, onun çocıık isteğini neredeyse tıpkı onun gibi hissetmiştim. Şöyle diyordu: 'Hayır, çocukları sevdiğim ıçın değil, çocuklara düşkün değilim, ama bazen eti m bir çocuğun, kendi' doğurdıığıım bir çocuğun dokunuşunu özlüyor, bacakları­ ma sarılan bir çocıığun, tOmbul etini dııymak istiyor tenim, bi,r çocuk' doğururken çekeceğim acıyı, o. acının nasıl bir şey oldıığunu bilmediğim halde özlüyörum, o

sancıları kamıın,

bile özlüyorum, bütün bedenim, kasıklarım, memelerim bir çocuğıı özlüyor, bir çocuğu'n kokusunu koklamak istiyorum, ama hiçbir zaman bir çocuğum olnıayacak, birçok özlemim gibi bu özlem de etimde gömülü kalacak.' Kitabı bitiremiyorduriı, bitirmcm de mümkün değildi, çünkü başından başlayıp okumuyordum, fal açar gibi. kitabı bir yerinden açıp okuyordum, sonra başka bir yerine atlıyordum, kapatıp yeniden açıyordum, bazen aynı yeri birkaç kere okuyordıım, bazen dalıp kafamdan yeni bölümler ekliyordum. Zübeyde'yi yazarken neler hissettİğimi hatırlamaya çalışıyor, ama tam hatırlayamıyordum. Berrin'in yüzü, gibiydi o duygular, varlıklarını biliyordum, ama nasıl olduklarını açıkça belleğimde canlandıramıyordum. Bir ara oturup kitabı satır satır yeniden yazmayı düşündüm, cinayet yerinde dolaşıp cinayette yapılanla­ rın tıpkısını taklit eden bir hafiye gibi belki böyle yapa-

rak,cinayeti nasıl işlediğimi bulabilirim diye düşünüyor-

227


dum, ama bu düşünce bir yandan da gözüme komik gözüktüğünden bunu yapmayı hep erteliyordum. Rüyalarım ise Zübeyde'yle doluydu, her rüyadan sonra Zübeyde'ye biraz daha bağlanarak uyanıyordum. Günler, perdelerini hiç açmadığım evin içinde kitapla, Zübeyde'yle, Berrin'le, Sevda'yla ve kendimle boğuşa­ rak geçiyordu, sankihepimiz Zübeyde'nin görünmeyen yüzünün içinde kayboluyorduk. . Bir gün telefon çaldı; bir an sanki Zübeyde konu§"cakmış sanarak açtım. şımarık sesi duydum. - Nasılsın, ben tatilden döndüm. Birden, üç gündür evde yaşadığım bütün duygular bir anafora kapılmış gibi bir merkezin içine dökülüp Sevda'ya duyulan bir özlemedönüştü, sevinçle bağır­

°

dım.

- Erken mi döndün? - Evet, sıkıldım. Hemen buluşmaya karar verdik. Dışarıda yağmu­ run serin li ği vardı. Gökyüzünde bulutlar kaynaşıyordu. Lokantanın kapısında karşılaştık,saçlarını kestirmiş, kenarları sarı şeritli lacivert muşambada·n modern ve genç' bir yağmurluk giymişti, gençleşmiş gözüküyordu, yalnızca gözlerinin altındakigölgeler pek de mutlu olmadı­ ğını gösteriyordu, çoktandır yapmadığımız gibi koşarak birbirimize sanıdık. bildik parfümü7ağmur kokusuna karışıyordu, bir an öyle birbirimizin sıcaklığını solu, . yarak sanı ı durduk. Yemek boyunca ellerimiz birbirine dokundu, uzun zamandan beri olmadığı gibi sevecen, anlayışlı, coşkulu ve istekliydi k, Berrin'den Zübeyde'ye akanözlemlerim oradan da sekip gerçek bir kadına, Sevda'ya ulaşmıştı. Günlerden beri çektiğim acılar, biraz dinlenebilmek için, kılık değiştirip özleme dönüşerek Sevda'nın koynu na . akıyordu. ,Onu sevmeye, onu özlemeye kararlıy- . dım, da uzaklarda olduğu günlerde beni özlemişti an-

°

°

228


la§ılan, yeni sevgili eskinin yerini dolduramamı§tı herhalde, bunu sevinçle fark ediyordum. Sevda'nın acısından kurtulmam için Berrin'e ko§tuğum gibi, geldiğim yolun tam tersine Berrin'den kurtulmak için Sevda'ya ko§uyordum. İnsan'ın içindeki küçük bir sevgiyi ya da özlemi alıp bunu kendi isteğiyle büyütebileceğini ke§fediyordum. O anda gerçekten Sevda'yı çok seviyordum, kızgınlığımı unurmu§tum. Halimizde hafif bir utangaçlık da vardı, sanki ilk kez bulu§uyor gibiydik, ama bu tıtangaçlığı kolay a§ıp kahkahalarla da gülebiliyorduk. Güldüğümüz zamanlar, aynı §eyleri Berrin'in de eski sevgilisiyle 'ya§adığını dü§ünüp içim sı­ kı§ıyordu, ama bununklımdan uzikla§tırıyordum he,

men.

Yemekten sonra, deniz kenarında çay içmeye gittik, Boğaz grile§mi§ti, arabanın içinde, çaycı çocuğun getirdiği tadı kaçmıı çayları içerken, Sevda elimi tuttu. - Neden bıraktın beni? . - Seni ben bıı·akmadım. - Sen bıraktın ... Şimdi birlikte otursaydık. İstemez miydin? . - İsterdim. Gerçekten de o anda Sevda'yla birlikte yapmayı istiyordum, onun sıcaklığı, sevi§melerimiz, acılardan <onılmam, beni yeni ve sakin bir hayat hayaline doğru sürüldüyordu. - Niye evlenmiyonız? - Bilmem. - Sen ~stcrsen ben evlenirim.

-Sevgilin? - Benim için senden baıkası önemli değiL. Birden .aklıma, bana 'bir ba§ka sevgili bulduğunu' . söyleyi§i geldi, daha olanları untıtacak kadar zaman geçmemi§ti. Lafı· deği§tirdim. Ak§ama kadar dolaıtık sokaklarda.

229


Akıam o sevgilisiyle buluımaya gitti, ben de eve döndüm, gizli gizli telefon bekliyordum aslında. O akıam telefoü gelmedi. Hep tcIefonun zilinin çalmasını bekliyordum, ama eski bekleyiılerim kadar heyecanlı ve tela§lı değildi, aldım daha çok Sevda'claydı ve onunla birlikte yeniden yapnıp yaıanamayacağını da düıünme­ ye ba§lamı§tım~ Çok güzel' bir gün geçirmiltik, çok uzun zamandan beri olmadığı kadar sıcak ve yakındık birbirimize, huzurluyduk, huzuru ve sıcaklığı özlemi§tik. Ertesi gün öğlene doğru, yağmurun günü iyice grilc§tirip yalnızla§tırdığı bir vakitte telefon çaldı, açınca o uzak ses duyuldu: - Merhaba. Benim sesim tahminimden çok daha mesafeli ve soğuktu, ancak o zaman ne kadar kızdığımı ve üzüldüğü­ mü anladım. - Yarın geleceğih"dedi . ..:. İyi; dedim. Uçak saatini söyledi ve telefonu kapattı, çok kısa kOI1tı§mu§tuk.

Berrin gelecek diye bir sevinç duymuyordum, bir beklentim, özlemim, öfkem de yoktu, bütün duyguları­ mı kaybetmi§tim sanki. Biraz yemek yiyip bir film seyrettikten sonra uyudum, ama uykumda çok huzursuzdum, uyanıkken, hissetmediğim her duyguyu uyurken lıissediyorduIll sanki, kabuslar, korkular vardı uykumun içinde. Ertesi sabah erkenden uyandım" ama erken kalkmama rağmen gene havaalanına geç kaldım, 'onu terminalin önünde beklerken buldum, arabaya bindi, - Geç kaldın, dedi. - Nasılsın? dedim. - İyiyim, dedi. - İyi görünüyorsun, ddim. 230


- Sen de, dedi. - Nereyegitmek istersin? - Eve gitmek istemiyorum, ba§ka bir yere gidelim. Kırgın, soğuk ve em redi ci bir hali vardı, bazen kadınların benimle, benim bilmediğim bir ba§ka gizli ili§ki yürüttüklerinden, benim bilmediğim o ili§kide aramızda çe§itli olaylar geçtiğinden ve'o olayların sonucunda bana anlayamadığım tepkiler gösterdiklerinden ku§kulanıyordum, çünkü ili§kinin benim bildiğim kısmın­ da Berrin'in bana kırgın ve soğuk olmasını gerektirecek hiçbir §ey yapmamı§tım, ama kırgın ve soğukm i§te. Nereye gideceğim e karar vermeden sürdüm arabayı. Hızla gidiyorduk. Bir zaman sonra, ilk bulu§tuğu­ muzda gittiğimiz kumsalın yolunda olduğumuzu fark ettim. Yağmurla ısbnmı§ ormanıarın, yaprak ve toprak kokularının arasından hiç konu§madan geçiyerduk, 01'manın kokusunu alabilmek için pencereyiaçml§tlm, biraz sonra gene o uzak ve kırgın sesiyle, . - Peneereyi kapatır mısl11 lütfen, dedi. . . Kapattım. Arabanın motor sesi duyuluyordu yal.. · . nızea, aramızda öyle ağır bir hava vardı ki, radyoyu bile açmamı§tım, müzik sesini bile ta§ıyamayacaktı ili§kimiz, kmlmak üzere olan bir dal gibiydi k ve kulaklarım o çltırtlyl duymak için bekliyordu. Kumsala vardığımız da güne§ açmı§tı. Açıklarda beyaz köpüklü küçük dalgalarla taçlanan, masınavi. parlak bir deniz urb kadar bombo§ uzaıııyordu, ilc bir gemi ne bir sandal gözüküyordu, deniz ku§ları bile yoktu. Kumsal da denizin ıssızlığına uymu§tu, sessiz ve kimsesizdi, sanki dünyanın bittiği bir yere varml§tık. Arabadan çıkıp ilk günkü gibi birbirimize değmeden yürümeye ba§ladık, ayaklarımız denizin ve yağmurun nemini ta§ıyan kumlara batıyordu, bir bo§ltığun içinde birbirine dokunmadan, komı§madan yürüyen kırgın ve §a§kın iki ki§iydik. Birden bana sokulup koluma girdi, bedeni231


sıcaklığını hissettim kolumda, iri göğüslerinin yumuıaklığı kumsala gittiğimiz ilk günü hatırlattı, gülümsedim, ona baktığımda o da beklenmedik bir ıaka yap-' mış gibi alaycı bir gülümsemeyle banabakıyordu, beline sarıldım, şimdi sarmaş dolaş yürüyorduk. Kumsalın

nin

biraz iç taraflannda üstünde çöl bitkilerine benzeyen di-. kenIerin bittiği kum tepecikleri vardı, deniz bu minik tepeciklerioymuş bazılarını bir mağara gibi derinle§tir~i§ti. Dudaklarının kulağı ma doğru yakla§tığmı .hissettım;

- Hep kumların üstünde seviımeyi düşündüm. tepeciklerinin bir mağara gibi derinleştiği oyuklardan birine çektim onu, kumların ıslak serin li ği­ ni, pütürlerini, unutulmuş deniz kabuklarının sertliğini bacaklarımızda hissederek, gökyüzü, deniz ve kumsaldan oluıan bir bo§luğun içinde hiç konuımadan, bir şey söylemeden, aramıza kendi ellerimizle ördüğümüz du-· varları, kızgınlıkları, dü§manlıkları, kırgmlıkları, küskünlükleri parçalamaya çalışır gibi garip bir tutkuyla seviştik. Yanlış seçilmiş sözcüklerle, eksik söylenmiş cümlelerie bozduğumuz bir ilişkiyi bedenimizle, etimizle ·yeniden kurmaya çalışıyorduk sanki. KuIıl

Ayağa kalkıığımızda, - Seni çok özlemiştim, dedi. - Evegitmek istemediğini söylemiştin.

- Evet, scninle bir d,ıha sevişmemeye karar vermi§Artık iki erkekle aynı zamanda sevi§memeyc kararlıyım, hayatımda yalnızca bir erkek olsun istiyorum. Burç'la sevi§iyordu demek, ili§kileri, beni aklından silmeyi düşündürecek kadar geli§mişti yeniden. Soğuk ve alaycı bir sesle sordum: - Niye seviştin peki? Dudaklarını ısırdığını gördüm. - Seni bu kadar özlediğimi bilmiyordum, ne kadar özlediğim i kumsalda yürürken fark ettim. tim.

232


1

'i

-:1

'i ;~

,'J >j

Saçlarını açmı§tı, yüzüne baktığımda, bUtün çizgilerini derinleştirip onu ya§1ı bir kadıııa benzeten inanıl­ maz bir keder gördüm. Bir keresinde Sevda'nııı yüzünde gördüğüm o korkunç kederin neredeyse tıpkısıydı, sanki içinde ba§ka hiçbir duygu kalmamı~, her şey bir kedere dönü§üp yüzünün çizgilerine bir dövme gibi ka~lIlmı§tl, gözleri unutulmu§ eski havuzlar gibi derin ve karanlıktı ve o karanlıktan ışıktan bir su gibi pırıldayan gözya§ları akıyordu. Durduk. Ona sarılmak istiyordum, belki de hayatımda 'en çok istediğim şey o anda. ona sarılmaktı, ama sevi§meyle ilgili söylediği sözler bütün gücümü yok etmij, kollarımı kıpırdatamoz hale getirmi§ti beni. Hem onu çok seviyor ve bir daha hiç ayrılmadan yanımda kalmasıııı istiyor, hem de hemen o anda orada, bir daha görünmemek üzere kaybolmasıııı

diliyordtım.

Kalsa da gitse de mutlu olmayacaktım artık, onun kederle bakan bir yüzü, benim kıskançlıkla zehirlenmiş bir a§kım vardı, birden 'bana sarıl ıp . ba§1Il1 omZtıma gömdü, ne kadar öyle kaldığımızı bilmiyorum, bajllll kaldırdığıııda, tam da beklediğim gibi keder kaybolmuş­ tu, hüzünlü bir çocuk yiizüydü şimdi. Ona bakarken, Zübeyde'nin bir sözünü hatırladım: 'Yanımda kimse olmadığıııdan değil yalnızlığım, yalmz olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben,' diyordu. Yani beılonun ağzından öyle yazmıştım ve ne yazdığımı şimdi aıılıyorduııı. Y",-arken belki de bu kadar farkıııda değildiın söylediğimin, ama şimdi biliyordum ne demek istediğimi, bu öyle bir yalnızııktı ki ba§kasıııııı varlığı ya da yokluğu değildi onu belirleyen, yalnız olduğunu söyleyebilecek kadar yakııı bir kimsenin olmamasıydı esas insanı yalnız yapan ve ben Zübeyde kadar yalnızdıııı. Yeniden yürümeye başladık, arabaya yakla§tığımız sırada,

233


- Köpeği hatırlıyor musun? dedim. Küçük bir çocuk gibi gülüverdie - Seni Doğacaktı, köpeğin boğduğu ilk insan ola-

i

i,

:i

J

i

1

i

:1

cabın.

Uzaıiıp elimi tuttu, dudaklarına götürdü, yavajça Öptü. • Sanki garip bir dürtüyle ilk gün yaptıklarımızın tıpkısını yapıyorduk. Kumsaldan sonra ilk gün gittiği­ miz kır lokantasına gittik, aynı yemekleri ısmarladık. Lokantanın bahçesi defne ağacı kokuyordti. - Burç'la aramız çok iyi, dedi. Onunla mutlu oldum bu sefer, eğlendik, beni çok güldürdü, artık seni unUttuğuıııU dÜjündüm, aıııa sonra seni tekrar görmek istedim, kumsala gidene kadar bu kadar özlediğimi fark etmemijtim, öyle bir görmek istediğimi· sanıyordu m, ama seni çok özlemijim. . . Hiç karjılık vermedim. Kitaptan söz etmeye bajladı:

- Kitabı yeniden okumaya bajladım, belki de o yüzden özledim seni . . - Hala kendini Zübeyde'ye benzetiyor musun? Dudaklarını ısırarak bajını salladı.

- Evet. - Neyinibenzetiyorsun? - Mutsltzluğumu. - İlk güıı d~ böyle söylemiştiıı. - Şimdi de böyle hissediyorum, mutsuzhığu benziyor benim mutsuzluğuma, eskiden mutsuzhığun herkes . için aynı olduğunu düşünürdüm, şimdi mutsuzlukların değijik biçimleri olduğunu dÜjünüyonım, belki de diyonım insanları birbirine benzeten onların mutsuzluk biçimleridir, Zübeyde'nin mutsuzluğu benimkine benzıyoL

Bu sözleri duyunca, onu unutup kitabıOlla, kitabın onun iistündeki etkisiyle ilgilenmeye başladım.

234


- Nasıl bir mutsuzluk bu sizi birbirinize benzeten? . - Nedensiz ve tanımı yapılamayan bir mutsuzluk olması. Düıünüyorsun, niye nıııtsuz olduğunu merak ediyorsun ve bir neden bulamıyorsun, orada içinde duruyor mutsuzluğun, dışandan herhangi bir insan ya da herhangi bir olay yerleltinniyor onu oraya, o orada hep var, Zübeyde'nin mtltsuzluğu da benimki gibi, orada duruyor hep; sonra huzursuzhığu benziyor, rüyalan benziyor, erkekleri küçümsemesi de benziyor galiba. Şakacı bir kızgınIııda ka§larıml çattı1l1. - Sen yoksa beni küçümsüyor musun? Ba§InI salladı: -' Hayır artık küçümsemiyorum, onu yanlıı söyledim, artık kendimi küçümsüyonım, sen bana güçsüzlüğümü öğrettin.

i

-.j

'lj

Bu sefer gerçekten §aıırmı§tım. - Güçsüzlüğünü mÜ? '- Evet, bana güçsüzlüğümü, aslında küçük bir kız olduğumu, erkeklerle baıa çıkamayacağımı öğrettin, sen bunu daha ba§tan söylemiıtin, ama o zaman inanmaınl§tfm, §İmdi inanıyorum, eVet güçsüzüm.· Bunlan o soğukkanlı, durgun ve uzak sesiyle, kendi hastalığını te§his eden bir doktor gibi söylüyordu, güçsüzlüğü ona göre bir gerçekti ve gerçekler söylenirdi. Son iki sözcüğü bir kez daha tekrar ettiğinde, sesin-

de hir aCt duydum. - Evet güçsüzüm ... Ben yeniden kitaba döndüm. - Aİna Zübeyde'yle benzerliğini tam da anlatanıı­ yorsun, bir belirsizlik var söylediklerinde. Düıündü.

- ݧte o belirsizlik zaten Zübeyde'yle benzerliği­ duyguları hissedip de gerçekliğini kavrayamamamız, nedenini bulamamamız, nedensiz yalnızlığımız,' mursuzluğumuz, belirgin hiçbir §ey yok, duygularımız

miz,

235


sanki, nasıl söylesem, sanki bo§lukta bir yere dokunmadan duruyor. Sustuğunda, henüz sözünü bitirmemiş olduğunu, ama söyleyipsöylememekte kararsız olduğunu hissedip sesimi çıkarmadan bekledim. çatalıyla tabağındaki yi-· yeeeklerle oynuyordu. Yeniden söze ba§ladığında, konuımaktan çok üzüldüğü bir §eyi. söyleyen biri gibi ağır ağır konu§ttı.

- Aslında, artık Zübeyde'ye benzeyip benzel}ıedi­ o kadar emin değilim. Yemekten sonra gene uçağı kaçırma tela§ıyla arabaya binip hızla havaalanına gittik. Yolda konuımadık, ikimiz de kendi dü§üneelerimize dalnll§tık. Havaalanına gelince, televizyon dizilerinden öğrendiği gibi "Kendine iyi bak," deyip yanağımdan öperek arabadan indi, sonra dönüp kapıyı açtı, içeriu7.andl, gene aynı şeyi söyledi. - Ne olursa olsun seni çok seveceğim, hayattm boyunca seveceğim seni. . Tenninale girene kadar arkasından baktım, bir kadın salıntısı hala yerleşmemişti bedenine, bir izci kız gibi dümdüz yürüyordu. Topuzunun tepesine değen bir güne§ ışığının bıraktığı küçük panitı}'! görôüm en son, sonra terminalin gölgeli kapısında kayboldu. Eve kadar nasıl gittim bilmiyorum, bitkin bir haldeydİm, zorlukla asansöre bindım. Asansördcn çıkar­ ken küçük bir şeye çarptım. Baktım:·beni küçümseyen küçük yazar dostum. Kapımın önünde de bıraktığı kağıtlar duruyor. - Bana kitabından bir parça mı getirdin? - Evet. - Gel içeri, sana bir kola vereyim . . Önünebakarak ba§ını salladı. - Ben gideyim, teşekkür ederim. ğime

.i

236


Benımle dost olmayı reddediyor, ama bana gene de yazdıklarını

getiriyordu, o anda o kadar yalnız ve bitkindim ki, bir insan sesine ihtiyacım vardı, ısrar ettim. - Gel hadi, bir kolaiç. Eve birlikte ·girdik. - Sence ben aptal mıyım? dedim. Önüne bakarak gülUmsediğini gördUm, evet, aptal olduğumu düşünüyordu, ama bunu bana söylemeyecektt.

Bir daha sordum. - Sence ben aptal mıyım? Başı hala öne eğikti ve hala güıümsüyordu. - Bilmem, dedi. - Aptal değilim, dedim, aptal değilim, yalnızım yalnızca ve yalnızlık beni sana aptal gibi gösteriyor. Hiç sesini çıkarmadı, söylediklerimle eğlenir gibiydi, yüzündeki alaycı gülümseme hep orada duruyordu. - Sen aptal mısın? Bu sefer başını kaldırıp güldü. - Bilmem. - Aptal değilsen niye bütUn arkadaşların sokakta oynarken Sen evde oturup saçmasapan şeyler yazıyor­ sun? Niye insanlarla konuşacağma yalnızca yazılarla zaman geçiriyorsun? Akıllı olduğunu mu gösteriyor bu senin? Yüzüme dild,atle bakıyordu, ~özlcri kocaman kocaman açılmış, dudakları büzUlmüştü, söylcdildcriıni dUşUnUyordu. Kaşlarını çattı. - Akıllılar yazar. - Newton North yazmıyor ama, dedim, o· dUnyayı dolaşıyor, uzaya gidiyor, sen yazıyorsıın. Bu ağır bir darbe olmuştu, elindeki şişeyi yanına bı­ raktı, zor bir hamleylekarşılaşmış bir satranççı gibi, oturduğu iskemlede hafifçe öne doğru eğilerek dUşUn­ meye koyuldu, sessizliğin uzamasından rahatsız olınu-

237


· )'or, en doğru yanıtı burma)'a çalljıyordu. Sonunda bfasını kaldırdı, gözlerindekendinden hoşnut bir ışık dola§ı)'ordu, gene o alaycı gülümsemesİni saklamaya çalı§ı­ yordu. - Newton Nonh'u ben yazıyorum, dedi, ondan "kıllıyını; daha akıllı olsaydı o beni' ynardı. . )' anıtından hOŞIHlt bir bıçimde 'eğilip yere bıraktığı jişesini aldı, içerken, benim de karşı hamle yapmamı beklediğini (ark ettim. Benim çocukluğuma benziyordu. Kendi çocukluğumu yazsam, onun gibi bir çocuğu yazardım, yalnız, yabancı, yabani ve yarışmacıydı; sevgi bulanıayacağlIldan emin bir biçimde sevgiyi baştan reddedil'ordu, isteyip de "l"nıanıaIHn daha kötü olduğunu seziyordu, sevginin yerineaklı ve karşıslIldakini yenmeyi koyuyo,du. . Zübeyde'nin yalnızlıkla ilgili söyledikleri geldi yeniden aklıma. -Çok yalnızım, dedim, bütün sevdiklerim beni bıraktı. . BaşlIlI kaldırmadan kaşlarının altından bana baktı­ ğını gördüm. Şaşırmıştl, bu değildi beklediği, duygusal bir konuşmaya hazır değildi, ne söyleyeceğinebrar yeremedi, düşmanca ya da alaycı bir şey söyleyeceğinden korktum, o an, ondan alaycı bir söz duymak, onun tahmin edemeyeceği kadar yaralayacaktı beni. - Newton Nonlı'un bile bir sevgilisi var, eliyeekkdinı.

Gene gülümsedi, ama bu kez alaycı değildi, Newton N orth' dan böyle söz etmem hoşuna gitmişti. - Sizin de olur, dedi. - Senin hiç arkadaşlIl var 1111? Başını iki yana salladı. - Benim de yok, dedim. Bir süre daha sessizce oturduk. Sonunda ayağa kalktı.

238


- Ben gideyim, dedi. kadar geçirdiııı onu. Kapıdan çıkarken elimi uzattım, kafasını kaldınp yüzüme baktı, elini uzattı, eli minicikti, avucumun içinde kayboluyordu, sıkı sıkı tutup salladım. - Gene gel, dedim,. konu~uruz, nasılolsa ikimizin de arkada~ı yok. - Olur, dedi. Asansöre bindiği sırada arkasından bağırdım: .o. Romanın devamını getirmeyi unutıııa. Unutmayacağını biliyordum, yazdığı sürece getirecek, okuyacak birini arayacaktı. Kapıya

'.'

239


xv

lı·l ç ii1de minicik siyah çizgiler olan koyu kahverengi

tüvid bir tayyör, uçuk bej balıkçı bir kazak, dizlerine kadar çıkan kızıl kahve süet 'bir çizme giymi;, kulaklarına, gerçekliği kusursuz bir yuvarlaklığa sahip olmamasından anla;ıIan bir çift inci küp e takmı;, saçlarını arkadan toplayıp hafif bir, makyaj yapını;, gerçek kimliğine bürünüp tam bir hanımefendi olmu;tu. Kapı­ yı açtığımda makyajı gibi hafif bir gülümseme vardı yü., zünde. Gözlerinden orospu pınltılar uçmu;, yerini derin ve anlamlı bab;lara terk etmi;ti. Göz kenarlarında­ ki bir-iki çizgi, makyajla saklanmamı;, tam aksine isteyerek açıkta bırakılmı;tı, bu da onun güzelliğini daha anlamlı kılıyordu. Yıllarca Avnıpa'nınen iyi okuııarın­ da dola;arak edinilmi; bir eğitimin imbiğinden geçmiş hembelli belirsiz kısık, hem de alabildiğine berrak bir sesle)

.

- Hadi hemen çıkalım, dedi. ünun arabasım bindik, tdefondaki sesimden ne anladıysa anlamıı, beni hiçbir konuda karar verm~k Zünında bırakmıyor, ne istediğimi bile sormuyordu. Masalarına küçük abajurlar yerleıtirilmiı, sessiz bir lokantaya götürdü, daha önceden arayıp masa ayırımı;tı. , Masaya oıurduğumuzda hayranlıkla baktım yüzüne. - Tam bit prenses e benzemİısin, dedim. ,

240


Kadınların, erkekleri istedikleri mesafede tutmayı

;1

:.'--.

ba§aran ölçülü gülümsemelerinden biriyle baku bana. - Bu benim, dedi, bu benim gerçek yüzüm. - Ben ilk kez görüyorum. Parmakları'nın ucuyla, sanki' beni avutmaya çalı§ır gibi elim e vurup güıümsedi. - Sevmiyor musun bu yüzünü? dedim. - Çok seviyorum, :- Niye deği§tiriyorsun peki? ..:. Ba§ka yüzlerimi de sevebileceğimi görmek için. Y cmeleleri ısmarbdı, §arabı seçti, kadehimc konan §arabı benim yerim e tattı ve hiç sesini çıkarmadan benim konu§mamı beklerli. Ona bütün 'ya§adıklarımı, Sevda'yı, Berrin'i nasıl 'bulduğumu, neler hissettiğimi, neler olduğunu, Sevda'nın bulduğu sevgilisini, Berrin'ingeri döndüğü a§kı­ nı, hiç unutmadığım ve bana daima a§kı hatırlatan yılan sultanın masalını, pavyonda bıçaklandığını gördüğüm genç kızı, o kızı gördükten sonra Berrin'e nasıl daha çok bağlandığımı, evlilik konu§malarını, zengin arkada§ımın ölümünü, i§teki durumumun karı§ık olduğunu, her §eyi, teker teker, acele etmeden, usul usul akan bir su gibi hiç zorlanmadan anlattım, sözümü kesmeden, arada kibar kiba'r yemeğinden lokmalar alarak dinledi, Hikiyemi bitirdiğimde, gümü§ tabakasından bir sigara çıkardı, yakmamı bekledi, sonra bir nefes çekip dumanını üfledi. - Berrin'e onu sevdiğini hiç söylemedin, dedi. - Hayır, dedim. - Senin için sevgilisini bıraktı. - Evet. Kalkl§tan önce, bütün aletleri tek tek kontrol eden usta bir pilot gibi benim anlattıklarımı birer birer tekrarlayarak bana soruyordu. - Sen sevgilini bırakmadın. Tehlikeli Masallar

241/16


- Hayır. . ' - Adını yalvarır gibi söylediğinde ona bir karşııik vermedin. - Hayır. - Evlendim dediğinde onunla evlenmedin. - HayıL - Kasalım dediğinde kaçmadın. ,- Hayır. Bir süre hiç konuşmadan, pencereden dışarıya, uzayıp giden karanlık denize baktı. , - O soyundu, sen soyunmadın; yılan prens gibi soktim sonunda onu. Derin bir nefes alıp ekledi: - Onu öldürdün, 'Suçlamıyordu,beni avutmaya çalış~ıyordu, anlayış göstermiyor, sevecen davranmıyor, yalnızca ne gördüğünü söylüyordu bana; alabildiğine yalın, açık ve dostça bir sesle durumu 'anlamama yardım etmeye uğraşıyor­ du. - ilen de soyunmaya karar, vermiştim, dedim, tam Q sıradabeni bıraktı, biraz dahasabretseydi soyunduğ\ımu göre~ekti. ' , , ,Başm~ salladı. \, ' ,' ' , , - Sen de"biliyorsun, dedi, zamanında soyunamazsan, bi. dalıa soyunmazsın, yalnızcaöldürürsün, kurali böyle bırn\'I1. , Biz konuşurken lokanta yavaş yavaş dolmuş, sonra cl'olduğu gibi yavaş yavaş boşalmıştı, biz gene yalnız kalmıştık lokantada. . '..:. Tatlı yiyecek misin? dedim. :-Canım istemiyor, dedi. Hesabı p ödedi, beni yeniden arabasına bindirdi, . arabayı ağır ağır sürerek, beni evin önüne getirdi, onu 'yukarı davet ettim, gelmedi; arabadan inemiyordum, 242


gecenin sessizliğini dinleyip onun arabanın içine sinen kokusunu koklayara\< oturuyordum. - Onları çoks'evdim, dedim, §imdi de çok seviyorum. Gene parmaklarının ucuyla" elime dokundu. - Onları, dedi. Onları ... Ama onu değiL. Eve girdiğimde salona bile uğramadan yatak odası­ na geçtim, 1§IIHarı yakmadan soyumıp yatağınİçine girdim, yatak soğuktu ve ben donmu§ gibiydim, yüzümü yastığa bastırdım, öyle uyumu§um. Rüyamda hep cinayetler gördüm, pavyonda öldürülen kızı, sevgilisini vuran ya§lı adamı. Ertesi sabah, bütün ;ıayatımı deği§tiren iki telefon konu§masıyla ba§ladı gün benim içın. ilk arayan Sevda'ydı; sesi sanki biraz önce ağlamı§ gibiydi. - Ben yarın Roma'ya gidiyorum, d,di .. - Ne zaman döneceksin? Telefondaki sessizlik beni sabah mahmurluğundan uyandırdı, kötü birhaber alacağımın i§aretiydi o sessizlik, bu tür sessizliklere alı§kın kulaklarım hemen anlamı§tl bunu. - Dönmeyeceğim, oraya yerle§iyorum. - Niye? .., Oraya tayin oldu. Kimin tayin olduğu, Sevda'nın kimi seçtiği belliydi. - Hiç olmazsa bugün bulu§up gitmeden bir konu§alım.

Telefondan ses gelmiyordu, ama ağladığını dü§ünüyordum, k<jnu§tuğunda sesi sakindi .. - Bunun bir yararı yok, biliyorsun. Kendimi zor toparlayıp son bir çabayla konu§ttım: - Seni özleyeceğim. Yamı vermedi, 'Ben de seni,' demedi, o benden daha yaralı diye dü§ündüm, yalnızca biraz bekledikten sonra, "Görü§üriiz," deyip telefonu kapattı, 'allahaıs243


marladık' elemeye gücü yetmemi§ti, benim de 'güle güle' demeye gücüm yetmedi. Yıllarca ayrılmaz bir parçamobrak kabul ettiğim, hiçbir, zaman ayrılacağımızı dü§ünmediğim, onsuz bir hayatı· akhmdan bile geçirmediğim, sesine, gülü§üne, dokuJ1tI§una all§tığım, biraz görınediğimdc deliler gibi özlediğim, .yüzlerce, binlerce kez sevi§tiğim, birlikte, kimseye anlatamayacağımız ortak amlar yarattığı m kadın çıkıp gidiyordu hayatımdan, yalnızca hayatımelan değil benim kemimdçn de gidiyordu ve gitmeye kararhydı. Arkasından Roma'ya gitsenı, o oradan ba§ka bir keme gidecekti, bir daha uzun yıllar benimle aynı kenti paylaşmayacaktı, aynı kenti payla§mayı bile reddedecek kadar kararlıydı benden .uzaklaşmaya, onu geri çeviremeyeceğimi biliyordum. Bir an belki şu anda telefonun başında benim aramamı bekliyordur, arasam, benle kal, yeniden deneyelirrı desem razı olur diye düşündüm, ama sonra razı olmayacağtna karar. verdim. Güvenmiyordu bana. . Biraz sonra telefon tekrar çaldı, hayatımı hiç tahmin etmediğim biçimde değiştirecek. beni dünyanın bir yerlerine savuracak .bir telefon olduğunu hiç düşünme­ den açtım, patronun sekreterinin her zamanki kibar sesiydi: - Sizi bekliyorlar efendim, hem.en gelebilir misiniz. acaba? Kötü birşeyolduğunu hissetmiştim ve bunu hemen duymak istiyordum. Duş bile almadan çıktım evden, arabayı deliler gibi sürerek gittim işe, başıma geleceğini düşündüğüm kötü şeyle bir an önce karşılaşmak istiyordum. Sekreter beni hemen patronun odasına soktu, patron her zamanki masasında, her zamanki kravatların­ dan birini takmış, her zamanki gibi yarım gülümsemesi-

244


ni yüzüne yerleştirmiş olarak oturuyordu, görünürde bir tuhaflık yoktu. - Otursana, dedi. Deri koltuklardan birine oturdum. Dudaklarını dijlerinin arasına alıp sıktıktan sonra yeniden gülümseyerek başladı konujmaya: - Bu cinayet araştırmasını isteyen müşterilerimi,,: arajtırmayı iptal ettiler, dedi, artık istemiyorlar, ara§tırmayı bitiriyoruz. . Yüzüme baktı, ben de ona baktım, bir jey söylenıe­ yeceğimi anlayınca sözüne devam etti: - Bu durumda jimdilik sana bir i§ kalmıyor, yeni bir arajtırma gelene kadar ijine son veriyoruz, ama yeni bir arajtırma gelince ben sana hemen haber vereceğim. Konujurken sık sık dudaklarını yalıyor, ellerini OVujturuyordu. - Tabii, ben seriin bir yıllık maajını ödeyeceğim, bir tür tazminat olarak. Böyle bir anla§mamız yok, ama ben bunun daha uygun olduğunu düşündüm. - Teşekkür ederim. Ayağa kalkıp o şakacı okul arkadaşı hafifliğiyle om, znma vurdu. - Sana bir hediyem dahavar, öyle iş bitti diye seni bırakacak bir adam değilim bilirsin, sana bir uçak bileti aldım, Hong Kong'a git, dohi§ biraz, oraları gez. Masasından bir zarf aldı. - Bu da gezinin masrafları için bir miktar döviz, bu benden, maaşlarım' bizim şirket ödeyecck~ ama bu dövizler tamamen benim ki§iselhesabımdan, benim hediyem, alırsan biraz içim rahadayacak. İşten atıldığıma, bir yıllık tazminat alacağıma aslın­ da sevinmiştim. Hemen uçağa adayıp Berrin'e gitmeyi, ona "Seni seviyoriım, ben de soyunacağım;" demeyi, onunla yalnız 'onu' severek yeni bir hayat kurmayı denemeyi, kendimi değiştirıııeyi düşünüyordum, o yüz-

245


den bu yolculuk ve zarf içindeki dolarlar bana pek çekici gelI)1.edi. - Tqekkür ederim. Biletle dolarlara gerek yok. Verdiğin tazminat yeterince iyi zaten, ben onu alayım, dövizlerle bilet kalsın. Şimdi bir yerlere gitmek istemiyor canın\. Masasına uzanıp zarfı aldığı yerden o uzun uçak biletlerinden birini alıp kucağım. bıraktı. - Hong Kong yolculuğuntl reddedecek kadar aptal olamazsın, git dolaş, sonra gelirsin. - Sağol, canım istemiyop. O ana kadar sakin görünen patronun birden telaş­ landığını fark ettim, dolar dolu zarfı elime tmuşturma­ ya çalışıyordu. - Lütfen, bunu ben rica ediyorum, git dolaş. Aniden sinirlendim. - Sağol, istemiyorum, dedim. Beni kovduğun için o kadar üzijlmen gerekmiyor, tazminatımı .veriyorsun zaten, ü~elik bir iş de bulabilirim. Zarfilyeniden e1ime tutuşturmaya uğraşarak, - Anlamıyorsun, dedi. Lütfen uzatma, al git, gez işte, buna milyonlarca ''Isan can atar, ne diye inat ed:yorsun. - İstemiyorum. - Lütfen, bu biletle paraları al, uçak yarın sabah kalkıyor, git bir zaman buralardan, altı-yedi ay sonra dönersin, yetecek kadar para koydum zarfa, lütfen git ... Anlamıyorsun ... Lütfen git, uzaklaş buralardan biraz. Dikkatle' yüzüne baktım. - Niye bu kadar acele gitmemi istiyorsun? - Lütfen git ... Lütfen. Gülümsedim. - Tamam, haftaya giderim, "Hayır," diye bağırdığında sesi çığlık atar gibi çıktı.

246


- Hayır, hemen yarın git, rica ediyorum, lütfen ... Lütfen. Yüzündeki deh§et ifadesi mi, yoksa arka arkaya 'lütfen' derken sesinin büründüğü yalvarma tonu mu beni daha çok korkuttu bilmiyorum, }ma birden korktum. Patronsa'yalva"mayı sürdürüyordu. - Lütfen yarın git. Şa§kın bir tavırla para dolu zarfla; uçak biletini aldım. O sırada sekreter içeri girip bir kesekağıdına doldurulmu§ tazminatımı patroı\a verdi, 1'atron o parayı da bana uzattı, onu da aldım. Ayağa kalktım. - Yarın gidecek misin? dedi. - Evet, dedim. Çok korkmu§tum ve korkmakıa haklı olduğıilıiu . anlıyordum, daha o ufak tefek adam gelip bana sor~ibr sorduğunda korkmalıydım, ama aklım o kadar ba§ka §eyletle doluydu ki, tam fark edememݧ, o adamın hangi gizli ve tehlikeli örgütteçalı§tığıııı, nasıl bir i§e bula§tı­ ğımı tam anlayamamı§tim. Şimdi ba§ımda bir bela dola§tığını ve patronun beni kurtarmak için çırpındığını anlıyordum; gitmemem halinde neler olacağını da biliyordum. Aylarca cinayet haberlerini kesip dOSyalara ben doldurmu§tum, o okuduğum cinayetlerin yalnızca bir haber değil, bir gerçekolduğunu §imdi patronun yalvaran sesini dinlerken, ürpererek anlıyordum. Sokağa çıktığımda korkum dalıa da artnıı.tl, duvar diplerinden yürüyerek, korka korka arabama bindiın, konıağı açtığımda, belkemiğil11den yükselen bir titre-' meyle bir patlama sesi duymayı bekle di m, patbına 01- , mayınca biraz rahatlayarak son sürat uzakla~tım ora· dan, eve gittim, kapıyı arkamdan kilitleyip bütün evi doI"§tım"yatağın altına, dolapların içine baktım. Sonra hemen Berrin'i aradım, ona Hong Kong'. gideceğimi,. hemen arkamdan, gelmesini söyleyecektim, onunlaorada bulu§abilirdik, böylece zaten istediğim' bir 247


ıey

hayatın zorlamasıyı. gerçekleıecek, buralardan uzaklarda .birlikte olacak, birlikte olmanın,sevmenin, sevilmenin tadını çıkaracak, birbirimize masallar anlatabi lecektik. Ben'in'in telefonu açılmıyordu. Acele acele valizimi hazırlaôım, yanıma alacağım çok fazla C§yam yoktu zaten, pantolonlarımı, gömlekleriıüi, çamaıırları­ mı valize doldurmuıtum, gerisini artık gittiğim yerden alacaktım.

'.•.iji (~

~:

Valizimi hazırladıktan sonra gittikçe artan bir panikle akıama kadar hiç durmadan Berrin'in telefonunu çevirdim, kimse yanıt vermiyordu. Sürekli, vurulan genç kızm görüntüsü geçiyorduaklımdan. Berrin'e bir ıey yapmıı olabileceklerini düıünüyordum. Kendimle ilgili korku, yerini Berrin için duyduğum korkuya bı­ rakmııtı ve telefonu her çevirdiğimde bu korku daha da artıp yavaı yavaı bir çılgınlığa 'dönüyordu. Bir yandan da sürekli konyak içip biraz kendimi rahatlatmaya çalı­ ııyordum, ama içim sıkıımııtl ve çözülmüyordu. Berrin'in sesini duymalıydım, buhıımaktan, onu götürmekten de vazgeçebilirdim, isterse burada sevgilisiyle kalabilirdi, yalnızca sesini duymak, baıına bir ıey gelmediğini öğrenmek istiyordum, ama telefon yanıt vermiyordu, uzunuzun çalan zili duyuyordum yalnızca ve binlerce senaryo yazıyordum kafamda. Geeeleyin saat on bire doğru artık daha fazla daya- . namayacağımı fark ettim, Berrin'le ilgili bir bilgi almalı, onun yaıadığını öğrenmeliydim, bunu öğrenebileceğim . bir tek kiıi vardı, yaptığımın ne kadar saçma olduğunu biliyordum, ama artık saçmalığı göreeek halde değildim. Her zaman Kaldığım otelin tCIefonunu çevirdim, Burç'la konupcak, Berrin'in nerede olduğunu, nasılol~ duğunu ona soraeakum, birisinden bir ses duymak, bir haber almak zorundayclım. Otel santralı, otomatikleımiı, makinenin bir parçasına dönüımüş sesiyle açtı telefonu, sabahtan beri ilk

248


kez biri telefonuma yanıt veriyordu, içimin çöz.üldüğü­ nü hissedip rahat bir nefes aldıııı. - Bin bir numara lütfen, dedim. . Bir sessizlik oldu. Tekrarladım. - Bin bir numar:ılı

oda lütfen. Santral azarlar gibi konuıtu. - Otelimizde bin bir numaralı bir oda yok efendim. - Nasılolur, bin bir mımarayı istiyorum. Sabırlı olmayan çalııan bir ton la bu kez tane tane kar§ılık verdi: - Otelimizde bin bir numaralı bir oda yok. - Ne zamandan beri yok? - Hiçbir zaman olmadı efendim, son oda mımarası dokuz yüz otuz ikidir. "Ama Berrin'irı sev~ilisi bin bir numaralı odada kaJıyordu, o hep oraya telefon ederdi," diyecektim, ama son anda kendimi toparlayıp sustum, anlaml§tım, bin bir numaralı oda yoktu. Berrin uydurmu§tu bunu, her §ey gibi bu da yalandı, baıtan a§ağı bir yalan ya§amı§­ tım.

Te§ekkür edip kapattım telefonu, gidip koltuğuma oturdum, konyak bardağını dizimin üstüne koydum, sessizliğin içinde, evin çeşitli yerlerinden gelen sesleri, buzdolabınm aniden hızlanıp sonra susan uğultusunu, tahta parkderin çıtırtısını, arada bir damlayan mutfaktaki musluktan pasıanmak çelik lavaboya düşen suyun ıslak çarpışını, abajurun kağıdmdan gelen tıkımyı tek tek duyuyordum. Kitabımı elime aldı. Başıma bütün bu işleri, yazdı­ ğım bu kitap açmıştı. Berrin'i bana bu kitap getirmişti, beni kuşkulara bu kitap düşürmüştü. Zübeyde'yi nasıl yazdığımı, niyeyazdığımı, Zübeyde',nin kim olduğunu anlayamadığım gibi Berrin'in d~ kim olduğunu, o kadar 249


,

j

>j

dürüstlüğe önem verirken niye böyle yalan söylediğini de anlayainamı~tım. Berrin'i yazmayı düşündüm bir ara, yazarsam onu anlarım diye geçti ak!ımdan, yaşadık. larımı anlamaya gücüm yetmiyordu, ancak yazarken an!ıyordum, ama yazarken ne anladığımı da yazdıktan sonra unutuyordum. Hayatl~jbaz'i kapıları bana kapa· !ıydı, o kapıları yazarak açıyor, ama orada gördüğümü yazı bitince unutuyordum. Başkalarının yazılarını, baş· kalarının aşklarını, başkalarının cinayetlerini anlayabili. yor, ama kendi cinayetlerimi, aşklarımı ve yazılarımi anlayamıyordum. Kendi yazdığım kadınlar bile kitap bittikten sonra b""a bir yabancı oluyorlardı; kadınlarla gerçek aşklarımı ancak yazarken yaşayabiliyor, cinayet.~ lerimi ancak yazarken fark edebiliyordum ve yazı en sonunda bütün o cinayetlerI e aşkların üstüne kapanı. yor, benim olan her. şeyi benden alıp başkalarına götü. rüyordu. . Sevda, beni ve bu kenti, benim de kenti terk edeee· ğimi bilmeden terk ediyor, niye koptuğumuzu bile tam anlamadan birbirimiiden kopüp acılar içinde dünyanın bir yerlerine savruluyorduk. Benim de gideceğimi söyle. mem belki onuüzer. diye düşündüm, ikimizinde İstan· bul'u bırakacağını düşünmek beni üzüyordu çünkü. çocuğumuzu sahipsiz bırakıyormuş duygusuna kapılı. yordum, onun beni niye bıraktığını, nder hissettiğini ise anlamıyordum. Sabaha kadar hiç uyumadım, konyak içip kitabımı karıştırdım, Zübeydc'nin bir satırını okurken gülümse· dim. 'Başkalarının beni anlayamamasından gizlice övü· nüyorum, ama sonra benim de onları anlamadığımı fark edince, onları küçümsediğim gibi kendimi de kü· çümsüyorum,' diyordu. . Kitabın so~larına doğru bir bölümün orta yerinde, 'Bana bir masal anlatmıştı, çocukları olmayan bir padi"

250


J

şah la karısına ait' diye başlayan bir paragraf görünce, korkuyla kapattım kitabı, gerisini okumadım. Onun hangi masalolduğunu öğrenmek, o kitaba hangi masalı yazdığımı görmek istemedim. Sabahleyin valizimi aldım, bütün kitaplarla birlikte kendi kitabı mı da evde bıraktım. Bir uyurgezer gibi havaalanına gidip işlemlerimi aym tuhaf aldırmazlıkla yaptım. Arada bir şiddetli bir

kc:ırkuyla sarsılıyor sonra yeniden uyurgezer halime dö-'

nüyordum. Çok derinlerde, gizli bir sancının varlığını hissediyor du m, ama o daha sonraçıkacaktı ortaya. Uçak,. uğUltularla havalandığında ağır bir uykuya daldım.

Berrin'i bir daha hiç görmedim.

251


.@'S!l

TÜRK YAZARLARI KARALAMA DEFTERi SÖZDEN SÖZE i A"ı OKURUMA MEKTUPI.AR i A"ı PROSPERO iLE CALillı\N i A"ı AŞKSIZ iNSANLAR i Ola"y Akb,1 BizANS DEI'iNESi i Ok"v Akh,1 DÜŞ EKMECi i Ok"y .\kb,1 EY GECE KAPINI ÜSTÜMEKAPAT i Ok"y Akbal iNSAN BiR ORMANDIR i Oktay Akbal SUÇUMUZ iNSAN OLMAK i Oktay Akb,l· HiROşiMALAR OLMASıN i Oktay Akhal DÖRT MEVSiM SONBAHAR i Ahn,,, Altan GECEYARıSı ŞhRKILARI i Ahmet Altan SUDAKi iz i Ahmet Altan YALNıZLICIN ÖZEL TARiHİ i Ahmet Altan HESAPLAŞMA i Burhan Arpad SÖZÜM SANADIR i Erdal Atabek AHŞAP KÖŞKÜN HANIMEFENDlsİ i Zeynep Avcı ELVEDA ALYOŞA i Oya Bayd" KEDİ MEKTUPLARı i Oy, Baydar REZİL DÜNYA i Faik Baysal SARDUVAN i Faik Baysalı (1994 Orhan Kemal Armağanı) BIR GECE YOLCULUCU i Gülderen Bilgili BANA BİR HARF SÖYLE i Sib.el Bilgin BiR HANIMEFENDİNİN ÖLÜMÜ i Peride Celal GECENİN UCUNDA i Peride Celal ÜÇYİRMİDÖRT SAAT i Peride Celal KURTLAR i Peride Celal MEKTUP / Peride Celal sİziN Hiç HAliANIZ ÖLDÜ MÜ IPeride Çiçekoğlu SUYUN ÖTE YANI i Feride Çiçekoğlu UÇURTMA YI VURMASINLAR i Feride Çiıekoğlu PIANO PIANO BACAKSıZ i Kemal Demirel GENÇLİK YILLARI i Kemal Demi,,1 GEL ZAMAN GiT ZAMAN i Güzin Dino EYLÜLÜN GÖLGESİNDEBiR YAZDı i Ferit Edgü AI-I BA YIM AH i Nazh Eray ARZU SAPACINDA iNECEK VARI Nazh Eray AŞıK PAI'ACAN BARI i Nazh Eray AŞK ARTIK BURADA OTURMUYOR i Nazlı Eray AY FALCıSı i Nazh Eray ESKİ GECE PARÇALARı i Nazlı Eray GECEYİ TANıDıM i Nazh Eray


HAZIRDÜNYA i ı,ln!. Eray KIZ ÖPME KUYRUGU i Naz!. Eray KUŞ KAFESİNDEKİ TENOR i Naz!. Eray ORPHEE i N.z!. Eray UYKU İSTASYONU i Nnl, Eray YILDIZLARMEKTUPYAZARı Nazlı Eray YOLDAN GEÇEN ÖYKÜLER i Naz!. Eray GECEDE i L,yll Erb;! I-IALLAÇ i Leyla Erbil KARANLIGIN GÜNÜ i L,yll Erbil MEKTUP AŞKLARI i Leyl; Erbil TUHAF BİR KADıN i Leyl; Erbil ADıNı UNUTAN ADAM i Mehmrt Eroğlu GEÇ KALMıŞ ÖLÜ i Mehmet Eroğlu YARIM KALAN YÜRÜYÜŞ i MehmetEroğlu YüREK SÜRGÜNÜ i M,hmeiEroğlu BENİM SiNEMALARıM i FUruzan BERLİN'İN NAR ÇİÇEGİ i PUruzan GECENiN ÖTEKİ YÜZÜ i Füruzan GÜL MEVsİMİDİR / Füruzan KIRKYEDİLİLER i Püruzan

i Füruz,n YATILI i Füruzan SALPA i Yılmaz Güney. SANıK / Yılmaz Güney İSTANBUL'UN GÖZLERİ MAI-lMUR i Melisa Gürpınar BALKANLARA DÖNÜŞ i Nedim Gürsel BOGAZKESEN (Fatih'in romanı) / Neçim Gürsel ' KADıNLAR KİTABI i Nedim Gü",1 PAsİFİK KıYıSıNDA i Nedim Gürsel SEVGİLİM İSTANBUL i Nedim Gü",! SEYİR DEFTERİ i N,dim Gürsel· SON TRAMVAY i Nedim Görsel· KUŞATMA

PARASız

SORGUDA / Nedim Gürsel

UZUNSÜRMÜşnİR YAZ i Nedim Gürsel ALi NizAMi BEYİN ALAPRANGALIGI i A. Şin"i Him CEHENNEM KRALİçESi i. Selim İleri . HER GECE BODRUM i Selim İleri KIRlK DENİZ KABUKLARı i Selim İleri MAVİ KANATLARlNLA YAl.NIZ BENİM OlSAYDıN i S. ileri

ÖLÜM İLİşKİLERİ i Seli,;,İler; FENA HALDE LEMAN i AtilI; İlhan TABULA RASA / Özdemir İnce ŞİİR VE GERÇEKLiK i Özdemir İnce . YAZıNSAL SÖYLEM ÜZERiNE i Özdemir inee HANENE AY DOGACAK i Şebnem İıigüzel ÖYKÜMÜ KİM ANLATACAK i Şebnem İıigüzel 1935 HARF OKULU OLAYlve NAZıM HİKMET i A. K.dir UZAK NOKTALARA DOGRU ICemil Kavukçu


YALNıZ UYUYANLAR İçİN ICemil K>vukçu BEREKETLİ TOPRAKLAR ÜZERİNDE i Orhan Kem.1

MURTAZA i Orh.n Kemal i Orhan Kemal AGACIN ÇÜRÜGÜ i Y"lar Kem.1 . BALDAKİ TUZI Yapr Kemal USTADIRARI i YaprKem.1 ZULMÜN ARTSıN i Yapr Kem.1 ŞİMDİ İYİ HABERLERi VERİYORUZ i Ali Kır,. BAHAR İSYANCIDlR i Onat Kud,r . İSHAK/ Onat Kutlar SİNEM<,- BiR ŞENLİKTiR i On't Kud.ar YETER Kİ KARARMASIN i Onat Kudar AKışı OLMA YAN SULAR i Pınar Kür ASILACAK KADıN i Pınar Kür BİR CİNAYET. ROMANlI Pınar Kür BİR DELİ AGAÇ i Pınar KUr BİTMEYEN AŞK i Pınar KUr KÜÇÜK OYUNCU i Pınar Kür SONUNCU SONBAHAR i Pınar KUr YARIN YARIN i Pınar KUr BİR KARA DERİN KUYU i Nezihe Meriç. BOZBULANıK i NeziheMeriç DUMANALTIl Nezihe Meriç KORSAN ÇıKMAZ ı i Nezihe Meriç MENEKŞELİ BİLİNÇ i Nezihe Meriç TOPAL KOŞMA i Nezih, Meriç SULAR AYDINLANlYORDU i SEVDİcAN i Nezihe Meriç EDEBİYAT YAZıLARı i Fethi Naci ROMAN VE YAŞAM i Fethi Naci DAGLARA YAZıLıDıR i Çetin Öner . GÜLÜNÜN SOLDUGU AKŞAM i Erdal ÖZ HAVADA KARSESiVARI Erdal Öz KANAYAN i Erdal ÖZ ODALARDA i Erd.ı Öz YARALıSIN i Erdal ÖZ GURBET YA VRUM lAysel Özakın MAVİ MASKE lAysel Özakın BERLiN'DE SANRI i Deniir Özlü BERLİN GÜNCESİ i Demir Özlü BiR UZUN SONBAHAR i Demir Özlü BiR YAZ MEVsİMi RoivlANSII Demir Özlü İSTANBUL BÜYÜSÜ i Demir Özlü KANALLAR i Demir Özlü TATLı BiR EYLÜL i DemirÖzlü ALAYCı ÖYKÜLER i Adn.n Özyalçıner CAMBAZLAR SAV AŞı YİTİRDİ i Adnan Özyalçıner SAGANAK i Adnan Özyalçıner KıRAÇ DAGLAR KAR TUTTU i Su ..,n Sam,ncı 72'NCİ KOGUŞ


REÇiNE KüKUYORDU ı-ıı~LİN ! $tız.ın S:ımancı AYNADAKi YÜZLER / J.ı1c SanL,k BAHÇEDEKi TUHAF ADAM / J"ıe Smı"k BU GECE PERA 'DA ./ Jale Sancak BEN, sİz VE KÖPEKBALIKLARI i :i.... ıine G. 'Saulniı:r GÜNEŞİN SAVRULDU(;U YERDEN / Ahmct Say ARAMIZDAYOı O GÜN / ZC)"j';u Srlimoğlu BİR ŞARKI GİBiYDi i Zeyy:n Sdimoğlu DENİZLERİN, İSTANBUL / Zeyyat Selimoğlu DİREGİN TEPESİNDE BİR ADAM / Zenat SelilUoğru FOLKLOR ŞiiRE DÜŞMAN / Cemal Sü"p ON Üç GÜNÜN lvlEKTUPLARI / Cemal Süreya YAZILAR i Cahil Sıtkı Taranet GÖLGESiZLER / Hasan Ali Topt:ı~ KA YIP HAYALLER KİTABI/Hasan Ali Tüpraş DİZBOYU PAPATY ALAR i Tomris Upr GECEGEZEN KIZLo\R i Tonıris Uyar İPEK VE BAKIR i Tomris Uyar OTUZLARıN KADINI / Tomris Uyar ÖDEŞMELER / Tomris Uyar SEKiZil'Ki GÜNA[-I / Tomris Uyar YAZA YOLCULUK i Tomris Uyar YAZ DÜŞLERi DÜŞ KıŞLARı / Tomri, Upr YÜREKTE BUKAGI i Tomris Uyar GÜNDÖKÜMÜ (1975-80) / Tomri, Uy" YAZıLı GÜNLER (1985-88) / Tomri, Uyar TANIŞMA GÜNLERİ / ANLARı (1990-95) / Tomri, Uyar YÜZ UZUN YIL / Şem~cttin Ünlü ÜÇ ANLATl/Hilmi Y,vuz BıYıK SÖYLENCESi / Tah,in Yü,ei HANEY YAŞAMALı / Tah,in YÜ,,1 PEYGAMBERİN SON BEŞ GÜNÜ / Tah,in Yü,ei VATANDAŞ i Tahsiiı Yücel DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜGÜ VE TÜRKİYE /24 yazar YİN E DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜ(;Ü, YİNE TÜRKİYE / 20 yazar


Ahmet altan tehlikeli masallar