Page 1

Abdülkadir es-Sufi

CİHAD bir temel tasarım

Türkçesi: İSMET ÖZEL

YERYÜZÜ YAYINLARI Prof. Kazım

İsmail

Gürkan Caddesi 5/3 Cağaloğlu • İstanbul


yeryüzü yayınlan: 8 düşünce dizisi: 5


Abdülkadir es-Sufi’nin «Jihad -a groundplan» adıy­ la 1978 yılında Londra’da Diwan Press tarafından yayınlanan bu eserini İngilizce aslından ismet Özel dilimize çevirmiş, Yeryüzü Yayınlan «Cihad -bir temeltasarım» adıyla Haziran 19B0 tarihinde İstanbul’­ da Arpaz Matbaacılık Tesisleri’nde dizdirip bastır­ mıştır. Cilt işleri Alibaba Ciltevi'nde yapılmıştır.

Kapak düzeni: Serdar Gürler


içindekiler

ÖNSÖZ 7 Birinci Bölüm: Şeri’at-Hakikat: Yol ve Gerçeklik İkinci Bölüm: Dünkü İslâm 48 Üçüncü Bölüm: Bugünkü İslâm 77 İslâm Saldırı Altında 77 İslâmm En Büyük Düşmanı: Ulema 80 İslâm İçin Gerekli Bazı Eylemler 85 Cihad-Bir Çağrı 87 Ribat Modeli 89 Dördüncü Bölüm: Yarınki İslâm 91 Küfrün Siyasi Temeli 91. Küfrün İktisadi Temeli 94 Küfrün Toplumsal Sözleşmesi 96 İslâm İktidar Yapısı 98 İslâmî İktisat Yapısı 100 Gelecek İslâm 102 SONSÖZ 107


ÖNSÖZ Bu kitaba dünya müslümanlarının halihazır­ daki konumuna rağmen İslâm’dan yana olanla­ rın ve müslümanların dikkatine sunuyorum. İs­ lâm’a karşı aydınlar cephesinde yürütülen uzun savaşın akademik (masonik) dünya için ciddi bir desise durumuna geldiği son birkaç yıl boyunca bana gitgide daha aydınlık görünür olmuştu. Bu savaşın masonik bilim adamlarının yürüttüğü öl­ çüde şarkiyatçılar ve cizvitler tarafından öncedec başlatıldığı biliniyordu. Hristiyanlığm kökü­ nü kazıyan antropoloji aygıtı İslâm’ın berrak akılcı çağrısıyla başedemeyince, dilbilim ve tarih­ sel araştırma gibi sahte-bilimlere başvurarak bi­ zim hesabımızı görmeyi denemek ve işimizi bitir­ mek istediler. Bu çabanın yedeğinde siyasi ger­ çek hakkında söylenen korkunç bir yalan yeraldı; bu da halkı hiçbir yerde şeri’at yönetmediği halde ‘İslâm dünyası’ diye bir şeyden sözedilmesidir. Şeriat-dışı yönetimlerin de İslâm’a hergün daha sert tutum takındıkları anlaşılıyor. Ümmet 7


içinde gezip gördüğüm heryerde iman bakımın­ dan parıltılı ve İslâm anlayışı bakımından oyuna getirilmiş sıradan müslümanlarla karşılaştım. Bu­ nun yanısıra, gittiğim her yerde ‘ulema’mn, müslüman dünyadaki kâfir yöneticilerinin ayaklarını öptüğünü gördüm: Bir yandan, devrimci şurala­ rı ve ‘yüce’ meclislerinin yambaşmdaki sarayın­ da sefa süren Büyük Müftü’süyle Libya'yı; öte yandan, iğdiş edilmiş Ezher’i ve sosyal adalet için çığrışan bir toplumda uşak ruhlu ve anakronistik (*) seçkinler durumuna düşmüş tahsilli zeva­ tıyla Mısır’ı görünce bilinçle kavradım ki, duru­ mumuzu birkaç çekiç darbesiyle onarmak için çok geç kalınmıştır. İslâm, konferanslar ve hut­ belerle kurtulacak değil. Köhne bir yapıyla Mek­ ke’de kurulmuş Rabıta'mn ikiyüzlü tekebbürü İslâm Konferansı’nm fazlasıyla fesatçı siyasetine eklenince, ümmeti yere çalan ölümcül hastalığı derinlemesine gözden geçirmek acilen gerekli ol­ du. Islâm’ın hayat dolu ağacından kuru dalları kesmemize yarayacağına inandığım bu lcüçük kat­ kı, müslüman kitlelerin Allah sevgisiyle ve Onun Peygamberinin, Sallallâhü aleyhi vesellem, sev­ gisiyle dolu olduklarına kesinlikle inandığım için kaleme alınmıştır. Burada kucağında kocaman ‘ diyanet’ bohçasını taşıyarak elektronik çağda bi­ le kendine yaşama alanı açmış ve bu çağa ula(*) 8

anachronism lunuş. (Çev.)

tarihi bakımdan yanlış yerde bu­


sırken kendisiyle birlikte hastalığını, yani çokbil­ miş ve kimseye söz hakkı tanımayan âlimleri de getirmiş olan İslâm meselemiz değildir. Onların sahip olduğu bütün zaruri bilgiler orta-boy bir bilgisayarın içine tıkıştırılabilir ve ihtiyaç olunca düğmeye basıp yararlanılabilir. İslâm’ın sürüp gitmesi ve insan neslinin geleceği bakımından mezhep ve fıkh tartışmalarına kesinlikle yer yok­ tur. Madem ki İslâm insan neslinin devam eden akışında gerekli bir parçayı oluşturmaktadır di­ ye inanıyoruz, öyleyse müslümanları küfr ve •şirk’ten antümış bir elektronik çağa ulaştıracak bir yaşatıcı İslâm teçhizatının ne olduğunu anla­ mak görevimizdir. Benim ilk hocam olan zat, büyük bir sufi Şeyhi ve aynı zamanda devrindeki ulemanın sul­ tam idL Ömrü içinde bana ulema arasında oldu­ ğu kadar sufiler arasında da birçok sapkınlıklar bulunduğunu öğretti. ‘Tasavvuf’ adı altında top­ lanabilecek bütün yapı ve yöntem cihazı, ulema­ nın elitist hükümranlığı nasıl terkedilmesi gere­ kirse, aynı rahatlıkla terkedilebilmelidir. Tabir caizse, leğendeki suyu boşaltırken içindeki bebeği de fırlatıp atmak zorunda değiliz. Zaten tasavvuf adını almış bulunan hakaik’i kaybetmemiz im­ kânsızdır, çünkü bu Allahü te’âla sevgisi ve öğre­ nimine kendini mecbur sayan muhsinin makamat ve ahvalinden başka birşey değildir. Aynı şekil­ de fukahânın çevremize sardığı törenli fasarya­ lardır diye herşeyi atma saçmalığına düşmek Ebu 9


Htireyre’nin yahut Abbas’ın anladığı dîn olarak İslâm’ı kaybetmek demeye gelir. Halkı bid’at karşısında tedbirli olmaya çağırmak, doğru dav­ ranışın mecburiyetlerinden kurtulmanın ve Al­ lahın Kitabı’nda müslümanlara emredilen sa­ dakayı yerine getirmekten yançizmenin hokka­ bazlığı haline geldi. Ehl-i bid’atı yuhalıyan bir bid’at ortaya çıktı. Çağımız öyle karanlık ve müslümanlar öyle­ sine az ki doğrusunu isterseniz, artık hiç kimse bir insanın yaptıklarını bu yırtıcı ‘ağabey’lerin kabul mü yoksa red mi ettiğine aldırmıyor. Kaç ulemânın kâfir oğulları var? Ve bugün ne kadar kâfirun müslüman oğullara sahip? Çok rüzgârlar esti. Müslümanlar arasındaki red ve inkâr döne­ mi sona eriyor. Yeni bir rüzgâr esiyor. Allahü te’âlaya, İslâm lâfzından bir tanrı türetmiyelim ve İslâm’ı bir dîn olarak ihya edelim diye niyaz ediyoruz. Kur’an’m rehberliğinde davranabilme cesareti diliyoruz ve bu devir halkı da İslâm’ın firenklerin anladığı bağlamda bir din (*) olma­ dığını görebilsin istiyoruz. Kafirun, din diye bil­ diği şeyi haklı olarak reddetti; şimdi yollarını (*)

10

Yazar İngilizce metinde dîn kelimesinin arapça asimi (latin harfleriyle yazarak) kullanmıştır. Firenk dillerindeki religion kelimesinden kop­ mak amacıyla yapılan bu ayrımı yansıtabilmek için arapça aslının geçtiği yerlerde kelimeyi «dîn» şeklinde yazdık ve religion lâfzının geç­ tiği yerleri ya açlkça belirttik yada kelimeyi «din» şeklinde yazdık. (Çev.)


kaybetmiştirler ve kılavuz aramaktadırlar. Bazı­ ları îslâm’m hakikatine gelecektir. İslâm, yeryüzü sathında ilerliyor, ama aynı zamanda, görünüşte îslâm olan yerlerde çöküyor. Bu kitap işte bu erozyonla hesaplaşmayı ve za­ manın yarasına sürülecek melhemlerden hiç ol­ mazsa bir tanesi olmayı amaçlıyor. İnsanın ümid edebileceklerinden en iyisi, düşüncelerin eyleme dönüşmesidir. Bu kitabın önemi yalnızca nazarî bir metin olmasından değil, Avrupa ve Amerika’­ da oniki yıldır etkin bir biçimde sürdürülen da*vanm pratiğinden doğmuş olmasından geliyor. Kitleler seviyesinde ilk görevimiz, halka İslâm’ın bütünüyle inkılâpçı öğretisini bütün büyük muacceliyetiyle götürmektir. Bu işi yaparken şu Kur’anî soruyu vazediyoruz: ‘sonunda nereye gi­ diyorsun?’ Unutulmamalı ki, bu kitabı okurken sîzlerin îslâm tarihinin yarışının gayb içinde olduğu hu­ susunda bilinç sahibi olduğunuzu kabul ediyoruz, çünkii İslâm tarihi, yanmaktan kurtulmuş mil­ yonların alınyazısını içinde bulundurur. Onlar ateşten sonsuz zamanı katederek Allah’ın rahme­ tinin ahsen haberleriyle kurtuldular. Allah’ın rahmeti, Ona teslim olanların üzerine oldu. Allah bizi Senin birliğini ve Muhammed sallâllahii aleyhi vesellem’in Senin Resulün olduğunu tasdiyk ederek îslâm içinde yaşat ve İslâm için­ de öldür.

Şeyh ‘Abdülkadir es-Sufi ed-Darkavi 11


B irinci B ölüm ŞERİ’A T — H A K İK A T YOL VE GERÇEKLİK

Allahü te’âla yaradılışı zıtların karşılıklı ha­ reketiyle düzenledi. Bir’den iki doğar ve bunlar birbirlerinin zıddıdır. İkilik, hareket halinde bir kapalı sistemdir, çünkü Bir, biçimlerin karmaşıklaştırıİmasından hasıl olan herhangi bir biçi­ me, organizmaya veya şahsiyete ortak edilemez. Fakat Peygamberinin ağzından bildirmiştir ki, O, Zahirî olarak Belli ve Batınî olarak Gizli’dir. Şöyle ki, zahirin gerçekliği onun bâtınlığındadır ve bâtının gerçekliği zahirdir. Zâhir Onun Kuv­ vetinin ortaya çıkması demektir. Açıkça söylersek biz materyalistiz. Yani, iç dünyamızda sahip olduğumuz bilgi, maddi bir varkk arzetmektedir. Bununla birlikte, dıştan edindiğimiz bilgiyle bulup çıkardık ki madde âle­ mi, mana âlemi gibi sahici değildir. Madde âle­ minin sahici oluşu bile bir hayalden ibarettir. Eş­ ya kesif yani katı değil, tersine lâtif yani nüfuz edilebilir yumuşaklıkta, saydam, değişkendir. 13


«Dehr’e -zaman/mekân- sövmeyin çünkü dehr Allah’tır,» ünlü Hadis’te böyle söyleniyor. (*) Peygamber sâllallahü aleyhi vesellem’e yü­ rekten itimat etmemizdeki hikmetin delillerinden biri şu ki yüksek-enerji fiziği maddi gerçekliğin bizim dışımızda duyumlanabilecek farklı bir var­ lık sahibi olmadığım teyid etmeden önce müslümanlar bu hakikati ellerinde bulunduruyorlardı. Katı bir mevcudiyetin alanı olarak Zaman/Me­ kân denilen şeyin alan-dışı, yani yer tutmaz bir lâtiflikte olduğu bilimsel olarak keşfedilmiştir. Üstelik mevcudiyetin iki ajrrı dünyada yer tut­ tuğu keşfedilmiştir. Çünkü, varedilen her şey, Allahü te’âla’nm buyurduğu gibi zıddıyla yaratıl­ mıştır. Herşey çifttir. Bizim öğrenme sürecimiz içinde insanoğlunun elde edebileceği bilgi iki büyük karşıtlıkla hüküm­ rândır: Seri’at ve hakikat. Yol ve gerçeklik. Yol, yani şeri’at deyince, K uran-ı Kerim’deki vahyin İlâhi düzene sabip öğretisiyle uyarlık sağlamış (*)

14

BalIkesirli Haşan Basri Çan tay'in «Kur’ân-ı Ha­ kim ve Meâl-i Kerim» serlevhasıyla neşrettiği Kur’an mealinin 917 nci sahifesinde 50 numaralı dipnotta şu satırlar yer alıyor «... ‘Buhari’ ve ‘Müslim’ de (Ebû Hüreyre) radıyallâhü anhden şu meâlde bir hadis-i kudsî rivayet edilmiştir.Allah azze ve celle buyurdu lci: «Dehre söğen Âdem oğlu beni ezalandınr, Dehr benim. Her iş benim elimdedir. Geceyi de gündüzü de ben evirip çeviriyorum.» ■— ‘Medarik, Buharı, Müs­ lim’. (Çev.)


bir müslümaE camia içinde meşruiyeti kabul edilmiş bir toplumsal ilişkinin değişkenlerini kast ediyoruz. Şeri’ai tabiri, peygamberlerin getirdik­ leri toplumsal ölçüleri benimseyip kavrama veya bu ölçüleri reddetme girişimlerinde bulunan çe­ şitli insan topluluklarının tabii tarihleri içinde çe­ şitli ve bazan tehlikeli başkalaşmalar geçirmiş­ tir. Zaman zaman biz, kendimiz, şeri’at tabirinin başlangıçtaki anlamını yeniden değerlendirmiş, gözden geçirniişizdir. Belki daha manidar olam şu ki, günümüz Kuzey dünyasında hükümran olan başat kâfir kültürü şeri’atın tanımlanmasına cid­ di tecavüzlerde bulunmuş ve emperyalist öğreti­ ler arasında en bilineni vasıtasıyla maksadını saklamaksızın onu itibardan düşürmeye teşebbüs etmiştir. Bu emperyalist öğreti, ‘medeniyet’in üs­ tünlüğünün batı hukuk modelleri yüzünden oldu­ ğunu öne sürer. Böylelikle biz, hırsızın elini kes­ menin ‘ gayrimedeni’ ve zina edeni taşlamanın ‘vahşice’ olduğunu okuruz. Bu propagandist bakış açısının küstah kuvveti bizim gözümüzü yıldır­ madığı müddetçe şeri’atm ne olduğu konusunda köklü bir anlayışa ulaşmamız zorunludur. Biz müslümanların davasına önümüze fırlattıkları kemiği kemirerek, bizi ‘medenî’ , ‘gelişmiş’ kabul etmeleri için yalvarmak suretiyle hizmet edeme­ yiz. Bizim imtihana çekeceğimiz şey İslâm değil­ dir. Düşünen müslümamn ortaya koyacağı mese­ le, günümüz dünyasında herhangibir toplumsal veya ahlâkî konuda pek yukardan bir tonla ko­ nuşarak. yürürlüğe konan başat kültür verimleri­ 15


nin geçerli olup olmadıklarını tartışmak mecburi­ yetidir. İslâmî şerfatı derinlemesine inceleyecek olursak göreceğiz ki Moskova’dan Washington’a kadar halkm iplerini elinde tutan devletçi bürok­ ratik aygıtın zorlamacı ve totaliter iktidarı, bi­ zim çok üstün ve derinliğine insaineıl ölçüdeki sosyal adaletimize göre bütünüyle haram, ve cü­ rümdür. Şimdi biz, şeri’at tabiri içinde bulunan istikamet tayin edici ölçülerin ne anlama geldi­ ğini açıklama bahsine geri dönmek kaydıyla, ön­ ce şeri’atm zıddı olan tabiri açıklığa kavuştura­ lım. Hakikat vasıtasıyladır ki hiçbir toplumsal yapının İslâm’da uzun süren bir zorbalık şeklin­ de kemikleşemiyeceğini anlıyoruz, çünkü önderi­ miz, sallallahü aleyhi vesellem, şöyle buyurdu, «Benim ümmetim sapıklıkta ittifak etmez.» Hakikat gprçeklik demektir. Kökü İlâhî Ad, yani Gerçek kelimesidir. Hakk, hem Allah’ın Za­ tıdır, ve çünkü O Yaptıklarıyla, Sıfatlarıyla ve Zatıyla Bir’dir, aynı zamanda bütün görüngüler âlemi onun birliğinin bir belirtisidir. Varoluştaki gerçeklik Hakk sebebiyledir. Gerçek sebebiyle. Hakikat zaman/mekân diye ifade ettiğimiz ikili bölgenin bağımlı olduğu mekân-dışı (non-spatial) gerçekliktir. İnsan, zamanın ve mekânın gerçek­ likleri arasındaki berzah’tır. insan, kozmos’taki âlemşumul gerçekliklere zahiren nüfuz edebilir. Batınî alanda görünme­ yen âlemlerde yer alan kendi öz gerçekliğine nüfuz edebilir, Kur’an’ın bildirdiği sır, insanın za­ hirinin kozmos olduğudur. Böylelikle tümel koz16


mik gerçeklik bir tek kimlik, bir tek kendilik, bir tek organizmadır. Oysa insanın bâtın olma özel-. liği onun kozmik anlamda zahir olma özelliğinin çokluğunu muhtevidir. İçinize doğru ilerledikçe öğrendiğiniz kozmos olduğu halde dışınızda doğ­ ru yol alınca anladığınız lcendinizdir. Bilincin doğduğu merkezî ‘yer’i o yer tahrip oluncaya ka­ dar boyutluluk bölgesinden iteklemekle bu iki tip bilginin birliğine varırsınız. Bu olay evrensel birleyici gerçekliğin ötesindeki boşa uzanmakla yani kozmik Büyük Darbemden önce olan ve hâ­ lâ varlığını sürdüren özgün boşa uzanmakla ger­ çekleşir. İnsan iç seyahatini (seyr-i sülûkunu) yapmadıkça kozmosu anlayamaz. Ali el-Cemal hazretleri şöyle söyler: «Allah’ı bilmek kolaydır. Zor olan yaradılışı bilmektir.» ‘Boş deneyimi’nin ötesinde Allahü te’âlanın arayan kimseye lûtfu bulunur ki bununla birliği, tevhid’i kazanır ve O’nun sahiden Zahiriyle belli ve Batınıyla Gizli olduğunu anlar. Bu bilgi insanı kendi özünün ne olduğunun büyük keşfine götürüverir. Bu alanda cahilî şirk kafa karışıklığını ve Gerçek’ten ayrı bir başka­ nın olduğunu varsayan zındık kafa yapısını sil­ meye matuf bir özel dil kullanılmıştır. Böylelik­ le hakik-at, birleyici dış bilgilerle tatmin olmayan ve birleyici deneyime ulaşmak isteyen alçakgö­ nüllü arayıcının iç dünyasında seyre çıkışında Gerçek’in işaret ettiği manaya nüfuz etmek de­ mektir. Bilinçlenmenin tabiatı ve dolayısıyla in­ sanın kendisi baklandaki bu bilgi kendi şartları 17


içinde basit bir şeydir, ve fakat bu bilginin alanı muhafaza altındadır. Bu bilgi alanının girişini muhafaza altına alan belirgin bir biçimde şeri’at­ tır. Bir başka deyişle Allah azze ve celle'ye Şeri’at yolundan başka bir yolla ulaşılmaz. Şeri’at yolunu tutar ve bu yoldan ayrılmazsanız, o sizi görüngüdeki varoluşun bir perde ve hayal olmak­ tan fazla bir gerçekliğe sahip olmadığı noktası­ na götürecek ve sizi kendinizin olan kendilik du­ rumuna yani bilgiye ulaştıracaktır. Müslümanlar bilmekle mükelleftir. İşte bu kendilik-bilgisi mevcut en yüce bilgidir ve İslâm, Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla insanları bu muazzam çabaya davet etmektedir. Biz Everest Tepesi’nin yüksekliğini veya pi r2'nin değerini bilmeye davet edilmiyoruz. Biz, yol ve gerçeklik dediğimiz ikili bilginin belirtilerinin derinliklerine elimizden geldiğince dalmak zorundayız, çünkü son yüz yıl süresince canlı bir biçimde gördük ki insanın durumunu ‘devrimcileştirmek’ üzere şa­ şaalı toplumsal girişimler olmuştur. Bütün bun­ lardan ortaya çıkan, faciadan başka birşey de­ ğildir; çünkü milyonlarca kadın ve erkek ömür boyu ızdıraplara duçar olmuşlardır. Ne var ki yaşanılanların en çarpıcı yönü, toplumsal yeni­ lenmeye ateşli bir biçimde kendini bağlamış bu­ lunan kimselerin henüz kendileri hayattayken yü­ rüttükleri toplumsal hareketlerin acımasız des­ potluklara dönüştüğünü görmüş olmalarıdır. Bu­ nun yanısıra. Batı dünyasının totalitaryanizmle savaşan insanları, mücadelelerinin hayal edile18


miyecek kadar kötü ve baskıcı bir sistemle so­ nuçlandığını gördüler; bu, Avrupa ve Amerika’­ sıyla Batı’nın yürürlükte olan sistemini bir düs­ tur olarak donduran faşistlerce gerçekleştirildi. Hiçbir yasal sistem, hiçbir toplumsal düzen, hiç­ bir sosyo-ekonomik şema, ne kadar uzak görüşlü yahut bilimsel olursa olsun -marksçıl toplum eleştirisinin bilimsel bir model olarak hâlâ meydan okuyan bir özellik taşıdığı görmezlikten gelinemez- insana insanca bir toplum getiremez, insa­ na insanca bir yaşayış sağlayacak olan, onun kendTlç’TIunyasma nüfuz etmesine yoîagacakjpir tâTzcfa’ ^lşîeyen ve nihai hedef olarak yalnızca toplumun deyamı veya genişlemesini değil, insanrnHfienüz hayattayken bir anlama kavuşmasını seçen^TTrTöpîumdfur. ' "Böyle bir toplumu bize verebilecek olan tek örnek, merkezi tezi Islâm olan örnektir. Bu tez Medine’deki ilk cemaat tarafından talim edilmiş ve. son ondört yüzyıl boyunca bu büyük kavrayışa ve davranış biçimine, müslüman topluluklarda görülen zorbalıklar ve çürümelere rağmen, sadakat gösteren ^ fü erin kendilerini yalıtarak kur­ dukları “cemaatler~~fârafmdan talmTedilmiştir. Ümmetimizin tarihine İstanbul’u, Gazneliler dey-, rini, Endülüs’ü büyük devirler olarak gören -çüıv kıT"yâHTız^lcültürü görüyorlar- kafir değerlendir­ melerinin gözleriyle bakmamalıyız. Bizim için bütün toplumun dengeli bir meşru örnek uyarın­ ca ahenkfr^lTiFlıa'yaj: sürdüğü ve insanların iç dunyâlarmdaki derin bilgiyi hergünkü gösterişsiz m_________ı n ıı»»'11111

umiiW>iw 11111 ..... --""‘ -tunajunıTrnmriTnırTTUir-n-rırrı—ı—


hayatlarında tecrübe ettikleri zamanlar ve yerler büvük kabul edilmelidir. İslam’ın ‘dünyadaki kanuna dayalı en büyük sistemlerden biri’ olarak bir şöhreti olduğundan kolaylıkla incelemeye konu edileceğini, cazip bu­ lunacağını ve bilhassa herşeyi kapsayan tabiatı dolayısıyla onu bir toplumu yönetmek için mü­ kemmel bir araç sayan insanlarca uyarlanabile­ ceğim görmezlikten gelemeyiz. İslâm'ın kapsayıcılığı, temeli İlahiyat’a itikat noktasına dayandığı ve böylelikle tabii yaşayışlarıyla dindar olan çok sayıda insanı denetim altında tutabilecekleri ve gözlerini yıldırabilecekleri için bazılarının işine gelmektedir. Kâfirun ifadesiyle İslâm bir teokra­ si olarak kabul edilebilir, pratikte totaliter hıristiyan ve marksist reçetelerden farklı olmayan bir teokrasi. Bu yakıştırmanın herhangi bir müslüman topluluktaki merkezî unsurla hiçbir alıp ve­ receği yoktur. Müslüman topluluğun merkezî un­ suru, önderimiz ve rehberimiz, herşeyden önce yaratılmış olan Muhammed sallalahu aleyhi vesellem’e özenmek ve ona aşkla sarılmaktır. Yeni fethedilmiş eyaletlerden birine vali olarak gön­ derilmek isteyen ashabına şöyle dedi: «Hayırçünkii idareci olmak istediğine göre idare etmek sana göre değil.» Bir müslüman önderin anahtar unsuru onun yoksulluğu ve zühdü -yani kendini öne çıkarmaylşıdır. Bir anlamda, İslâmî siyasette herşey bildiği­ miz siyasi usullerin başaşağı edilmiş halidir. Bu ters tutum özellikle bizim varoluşu ele alış tar20


zımızda ortaya çıkıyor. Biz varoluşu kurgusal (speculâtive) anlatı planında değil biyolojik plan­ da ele alıyoruz. Yahut meseleyi başka yönüyle vazedersek, toplumsal veya siyasî alanda olup bitenler kozmolojinin (kevniyyatın) bir parçası­ dır, sosyolojinin bir parçası değil. Meselâ, İslâm’­ da gözlendiğinizin farkında olduğunuz halde na­ mazı uzatmak suretiyle yaptığınız toplumsal davranış kıyametin kopmasını çabuklaştırmak anlamına gelir. Yani yanlış davranışın bizzat kendisi kozmolojik bir davranıştır. Tek yönlü al­ gılan abilirgerçek lik le uğraşacak olsak, bütün olaylar sızın taralınızdan cfenendiği kadar sizin ötenizde bir yer tutar. "rBır insanı öldürürseniz bütün insanlığı öldürmüş gibi olursunuz.’ Böylece, şeri’atı anlamak için atılacak ilk gerekli adım onun ne bir toplumsal şâBIön7nFT5îF*siyasî manii esto, ne de bir örnek yasaolm adığının, ama onun, İslâmî toplumun Eendine çizdiği sınırları ve muhtevasını belirlediği ömrü içinde nasıl ya­ ratıcı bir biçimde İşleyiş göstereceğinin bir bi­ yolojik ve kozmolojik yon tayın edicisi olduğunun bilinmesidir. ~~ " imdi, İslâmî şeri’atm ilk ve gerekli beyanını ifadeye kavuşturalım; İSLÂMÎ ŞERİ’AT; TOPLUM, KUR’AN-I KERİM’DE İFADE EDİLEN VE ŞERİATİN AÇIK­ LIKLA TASVİR ETTİĞİ DEĞİŞKENLER İÇİN­ DE KALDIĞI MÜDDETÇE, MÜSLÜMAN TOP­ LUMUN NASIL İŞLEYİŞ İÇİNDE BULUNACA­ ĞININ BİYOLOJİK İLKELERİNİ KAPSAR. 21.


Bu yargı bizi doğrudan doğruya ikinci aşa­ maya, şeri’atm incelenmesi aşamasına götürür. Ne işe yaradığını belirttiğimize göre ne olduğunu da incelemeliyiz. Daha önce dokunduğumuz gibi, her ne kadar kafirun tarihçiler tarafından şüphe­ leri kışkırtacak ölçüde bir hukuk sistemi olduğu y a ^ niaştırürnışsa ç ^ ^ ri’aT’bjr 'hüTğiikr sistem değildir"Söylediklerimizin doğruluğuna kanıt ola­ rak, kafirun toplumu İslâm şeri’atının kökünü kazıma teşebbüslerine başlayınca, ümmet içinde de şeri’atın ne olduğu konusunda hâlâ devam eden uzun bir tartışmanın başlamış olduğunu ra­ hatlıkla gösterebiliriz. Sorumluluk sahibi müslüman ulema kendi muhteşem şeri’atlarınm nasıl olup da ‘bilimdışı’ ve ‘gerici’ kabul edilebilmesi için ‘hatanın nerede olduğunu’ anlamak üzere in­ celemeler yapmaya başlamışlardır. Bu duygusal tepki ve onun sonuçlarının henüz ardı kesilmemiştir. Cahil bilimadamları kafirun toplumu tarafın­ dan kabule şayan duruma geTebilmek~için böyle bir ’"§eri’atğ~saRip "olm alarındân^olay r ozür"diIeyen bir tavrı, hatta kendi şeri’ atlarmda değişik­ likler yapacak tavrı hâlâ"’muEâfaza ediyorlar. ^ni'lblınkacîhğın, bankadanhuzursuzluk duyan kardeşlerimizin homurdanmalarını hesaba katma­ dan helâl sınırları içine iteklendiğini gördük, ban­ kanın hemen ardından Mekke’de bilinen hareket­ lilik doğdu, şimdi burasT T âîie^öm ^m üş^r^şe^

"Kff^K’^esdenDÜrâBF^F^tnHyorrŞerraPîn^siyasî bölgesi’ ilga edilmiş ve en tehlikelilîTserrirtâ' İngiliz, fransız ve İtalyan hukukî sistemleri ek­


lenmiştir. Sonugta kafirlerin siyasî despotluğunun devam etmesi için mükemmel kılıf ortaya çıkı­ yor: melez bir hukuk canavarı. Tabiatı icabı şeı-i’at bölünemez, yani şeri’atın bazı hükümlerim kabul edip geri kalanını reddetmek~Kur’an,ı bü­ tünüyle"- reddetmek demektir. Yani önceden ne teyid edilmişse onu teyid etmek zorundayız. Yani İslâmî bir topluma gitmenin, şeri’atı bütünüyle ihya etmekten veyaTİk İroımlBugu şekliyle koyma£tan~başka yolu yoktur. Şeri’at’ı İlâhî tabiatıyla yerine koymuş olma­ mız bize, bizim neyle uğraştığımızın ilk işaretini verir, içindeki "birleştirici belirti yönünden İngiliz ‘ common îau/unda olduğu gibi vakaların birbirine eklenmesinden doğan sistemden çok her topcağı bir tem elörg ü yle," bir grundscfıajî’lsi karşı noktadır, çünkü şeri’at bir kanun derlemesineıjndirgenemez ve bir hukuk belgesi değildir. Bizim rehberimiz bı'r siyasî önder~^hüt~bk^levlet adaînı değil, bir peygamberdir. Bu, son yüzyılda zuhur eden sözüm-ona modernistlerin veya kafirlerin önünde koşturan zındıkların müptelâ olduk­ ları bir ziyandır. Napoleon kanunu ve İngiliz kanunu birbiriyle karşılaştırılabilir ve birbirlerine etki edebilirler, ama bunlar Allah’ın Peygamberinin, sallallahü aleyhi vesellem, şerefli şeri’atıyla aynı ölçülere vurulamaz. Bu Allah tarafından konulmuş, Allah’ ­ tan gelmiştir ve küçültülemez yahut tahrif edile­

m—

--- » n a n M ........ î r n f imimi■ ■ ■ ..... ....... 1■■!■■■ ibiiiiiibiihhi ..................... 11

23


mez küllî bir hayat tarzıdır. Kur’an’ın içe ferah­ lık veren sarahati sayesinde anlıyoruz ki, temel şer’î örgüden kalkıldığı takdirde çözümü buluna­ mayacak İnçEfr İnsanî durum yoktur. Böylece, bu örgünün muhtevasını incelemeden önce daha be­ lirli beyanı ifadeye kavuşturmalıyız. İSLÂMÎ ŞERİ’AT KAPALI BİR SİSTEM DEĞİL, KUR’AN’IN ASLİ, ÖRGÜSÜYLE ZITLAŞMAMAK, KAYDIYLA KURAMSAL "ANLAMDA" SONSUZ’ SAYIDA SEÇMELERDE VE KARARLARDA BU­ LUNMAYA ELVERİŞLİ OLAN AÇIK^ÇERÇEVEL f l TiR MODELDİR. İslâm’ın üzerine kurulu olduğu esas şeri’at olduğu için -ve şeri’at olmaksızın arifane gerçek­ liklere ulaşılamayacağı için- insanlar başka sis­ temlerle uzlaşmamış, yaşayan ve dinamik bir şeri’ata kavuşmalıdırlar. Bu sebeple şeri’atı müslümanca bir bakış açısı ile utanç ya da sıkıntı duy_rnjHân"ve~eIfiet;te gayn-medehT olmak yaüut ge­ rici oTmak korkusu 3iîymâ3an yerine yerleştir­ me lT-~ kuzey kültürünün bize kust^îTıkla sunduğu vahşî devletçi toplum tekim elimizin tersiyle itilmek gerekir. §eri’at’a bakarken kafirlerin yaptığı ilk hata şer’î hükümleri tek tek ele alıp kendileriyle kar­ şılaştırmalarıdır. Yani, biz zaniyi ölünceye kadar taşladığımız halde, kafirler zinayı affedilebilir, kanun himayesine alınabilir ve insanın şahsî seç­ me alanında sayılan bir husus olarak görüyorlar. Onlara göre biz acımasız ve ‘Püriten’mişiz. Püri24


tenlik zaten hırıstiyan kavramıdır, bizimle ne il­ gisi var! Onlar hırsızı_hâpseder5en biz elini ke­ seriz. Örnekler çoğaltılabilir- tek tek örneklenir­ se ortada bir zalimlik, bir kıyıcılık varmış ve hoşgörülü, insanca topluma ters düşen ve onun üstünde bir hukuk sistemi yürürlükteymiş gibi gelir. Hakikat haşmetli: şeri’at güzeldir. Yahut di­ lerseniz şöyle söyleyelim, hakikat acı: şeri’at tat­ lıdır. İki denize işaret eden Kur’an’a başvuruyo­ ruz, birT tatiribiri acı. Demek, ilâhî gerçekliğin bâtındaki bilgisi, zorlu, korkunç ve amansızdır. ~-Şeri’ât- Sağışlayıcı, cömert ve şefiktir. Şüphesiz size aranızdan bir peygamber geldi sizin acıları­ nızdan elem duyan, sizin için tasalanan, mü’minler için acıma, bağışlama dolu biri. Demek ki şeri’ata bakmak ve onun tabiatını anlamak zorundayız. Şeri’at bir cezalandırmalar ve yasak koymalar dizisi olarak iş görmez. O bir buyruklar fermanı olmaktan çok~herşeyin en iyi nasıl işleyişte bulunacağının toplum salorneğidir.. ŞerPat, iıerşeyden once7~ce^îaııdîrma ve yasak­ lama dizisi olmaktan farklı bir şeydir. Herşey yaradılışında ikililik esasına dayanır. Şeri’at’ta da böyledir. Helâl ve haram vardır. Öyleyse, he­ lâl olan herşeyde Allah’ın rahmeti yani bilgisi ve nur vardır. Ünlü hadisinde, Peygamberimiz, sallallahü aleyhi vesellem, belirtmiştir ki bütün he­ lâl davranışlar, bir kimsenin kendi karısıyla se­ vişmesi gibi haz verenler de dahil olmak üzere ilâhî olandan bir bereket getirirler. Bununla bir­ 25


likte, her yasaklanmış şey Allah’tan bir ceza ge­ tirir. Müsaade edilen yasaklanana zıddır. Yani bir müslüman erkek veya kadın kendine yasak­ lanmış olan şeylerden yapılma bir dikenli çitle çevrilmiş zavallı bir yaratık değil, fakat müsa­ ade edilmiş şeylerden lezzet alan ve Rabbin rı­ zası olmayan şeylerden kendini kendi serbest seçmeleriyle uzak tutan bir kimsedir. Kafirim toplumlarında kanunu bilmemek mazeret sayılmaz. Islâm’da bilmemenm”^ Ifen d ısT a m a ^ a îa -^ nından çıkarılmıştır. Halk hayat bilimini ve onun veçhelerini bilir. Teyid etmeliyiz ki, şeri’at bir yöldurhedefi olan bir istikamettir ve şeri’at he­ defe varmanın kolay yoludur, zor olanı değil. Şöyle ki, şeri’atta beliren bütün müteşabih söz­ lerin ardm daderinvaro!üş§M '^iîl,a ffiİâr^arH îrr' '^ T slâm î 'şeri’aEa M ffiğım ızda ne buluyoruz? Herşeyden önce belirtilmeli ki büyük günahların kısa bir sıralaması yer alıyor. Bunlar çok dik­ kate değerdir. Bunların anlamı kavranılmalıdır, çünkü kavrayış şeri’at tekerleğinin göbeğini teş­ kil eder. İslâm’da suç sayılan fiillerin sayısı az­ dır, çünkü tarifi gereği İslâmî bir topluluk, top­ luluk olabilmek için varlığını sağlayan esaslara saygılı ve dengeli bir beraberlik sağlamak zorun­ dadır. Kur’an’a göre ana şer’î ilke güvendir. Bütün hukuk sistemi insanlar arasında ve daha önemlisi erkekler ve kadınlar arasındaki güvene dayalıdır. Eğer bu güven~yıkllırsa. bizim görü­ şümüze göre, bütün toplum yıkılır. Toplumun temeli evdir- demek ki ev tarifi gereği tek-karılı 26


bir evden ibaret olma zorunluluğunda değildir ve f akat d öff karılı aileyle " ^ g u n lu ğ a k a v u s an bir yapıya ev demek daha doğrudur. Bu nokta iHTsadiyatm merkezî unsuruna da açılan bir noktadır. İslâmî aile yapısı kabilevî ilişkileri temin eder vT°ps"ikivatrıT“ '"İJ£EmHan musibet ol~ duğu ispat edilmiş bulunan ve bur.iuva toplumu-, ıum~¥endT^m gasını vurduğirTe^^aHîrirevrotik aile tipinden korunmayı sağlar. Bu sebeple bir "şaKsTctiffumda*yalan yere şahitlik etmek, İslâm'­ da zina gibi ciddi bir cürümdür.. Şöyle ifade edi­ lebilir ki: ŞERİ’AT’TA MEŞRUİYETİN MERKEZİ EVLİ­ LİK YAPISININ SAVUNULMASI VE KADIN HAKLARIDIR. Bir müslüman adam öldürürse -yani insanla insan arasındaki güveni yıkarsa- idam edilir. Buna karşılık, bir adam zina suçu işlerse cezası taşlanmaktır. Bu cezalandırmanın anlamı nedir? Gözönünde tutulan husus şu ki, evlilik yıkılırsa bundan bütan topluluk zarar görecektir ve ce­ zalandırmayı bütün topluluk icra etmelidir. Bu, şeri’at’ın derin ve hayatî veçhesidir. El kesme olayı öylesine anlaşılır bir durumu gözler önüne seriyor ki bir savunma yapmaya gerek bile yoktur. Bu meseleye gösterilen histe­ rik tepkiler pek. dikkate değer. Burada da anah­ tar düşünce, İslâmî bir toplumda gözönünde tu­ tulanın esas itibariyle dengeli ve aklıbaşmda topluluk olduğu ve şimdiki kafirlin toplumunun 27


içinde yaşadığı belâlı anarşi ortamının İslâm’da bulunmayacağıdır. İslâmî toplumda gerçekten muhtaç olduğu için hırsızlık ve zina yapılması pek ender beliren şeylerdir, çünkü müslüman toplum bu suçların ortaya çıkmasına yol açan şartları üretmez. Yalnızca tüketici bir toplumda mallar ve nihayet eşler çalınır. Bütün suçlar bü­ tün topluma şamil bir biçimde işlenir, çünkü za­ ten, tüketici toplumda kadınlar halihazırda mal durumuna düşürülmüşlerdir. Vakıaları tek tek ele almakla yapılan hatalı karşılaştırmanın giderilmesi konusunda merkezi­ leştirdiğimiz noktaya dönelim. Şeri’at öteki hukuk sistemlerinden yalnızca saydığımız sebeplerden ötürü değil, aynı zamanda işleri sürüncemede bırakmama konusundaki titizliği bakımından da üstündür. Hangisini seçersiniz? Sol eliniz kesildikten sonra hayata dönmek mi, yoksa dünyanın bütün hayâtî işleyişinden mahrum bırakılmış, aşırı gü­ venlik: tedbirleriyle örülmüş bir hapishanede otuz yıl kilitli kalmak mı? Öyle bir ceza ki, hapis ol­ duğunuz sürece kadınlardan, çocuklardan, ser­ bestçe davranmaktan uzaksınız; size sürekli olarak şunu yap, bunu yapma diyecekler ve her yaptığınız her an gözetim altında tutulacak, de­ netlenecek. Üstelik bütün bunlar parmaklıklar ve yüksek duvarların çıplak beton dünyasında olup bitecek. Hemen eklemeliyiz ki, İslâmî şeri’at’ta ne hapishane ne de hapis cezası vardır. 28


Adalet tesis edilir, adalet herkesin önünde ve derhal uygulamasını bulur. Duruşma ve cezalan: dırma arasında geçen gecikme süresi yüzünden cezaya bir de ruhî ızdirab eklenmez. Toplumun fiilen yaşadıklarıyla kağıt üzerinde veya ideal seviyede kabul ettikleri arasında bir muhalefet olmadığı için toplumun içindeki fertler bu sah­ tekarlığa ahlâkdışı bir yolla protesto yöneltmek zorunda bırakılmazlar. Eğer bir duruşma bitmiş­ se herke? cezanın uygulandığını görebilir. Hapis­ hane sisteminin müthiş zulmüne kapı açan yal­ nızca kafirun’dur. Bundan da beteri, polisin bas­ kıcı sistemini kendi hayatlarına egemen olacak biçimde benimsemişlerdir. Polis düzeni kafir toplum unun soyut ve ideal ölçülerini korumak üzere tesis ettiği ve bu imkânı yüzünden başka toplumlardan üstün olmakla böbürlendiği bir dü­ zendir. Üstelik polis teşkilatı ondan zarar gören­ ler tarafından beslenir, insan gücüyle ve paraca desteklenir. Bu tıpkı hıristiyanların barışseverli­ ği gibi bir şeydir. Hıristiyan pasifizmi, görevi mülevves teknolojik yöntemlerle öldürmek ve yıkmak olan bir azınlığın bir taraftan kuramsal alanda ve anlamsızca savaş aleyhtarlığı yapma­ ya devam ederken öte yandan yüksek seviyede askerîleşmelerinden başka birşey değildir. Söz­ de karşı çıktıkları şiddeti kendileri besliyor, des­ tekliyorlar. Bugün içinde yaşanılan kafir toplu­ mu dünya tarihinde en baskıcı polis sistemiyle ayakta duran bir hukuk sistemine sahip olmanın kabahatini üzerine almak zorundadır. İslâm’da 29


ne hapishane vardır, ııe de polis. İnsanlar yalnız­ ca savaş zamanında ve toplumdaki yeni yerleri tesbit edilinceye kadar hapsedilebilir, ama hiçbir zaman Hazar siyonistlerinin Filistin halkını kamp­ lara kapatması gibi birşeyin olması ihtimali yok­ tur. Böylesi bir esaret ‘medenî’ kafirlerin göz­ leri önünde, hiçbir kafirin itirazı olmaksızın yü­ rürlüğe kondu. ‘Hapishanesiz-polissiz’ oluş Şeri’at’m bir baş­ ka yüzünü, yani şeri’at’m peygamberi bir vakıa olduğunu belirginleştirir. Bu vakıa insanı kendi tabiatının ve yeteneklerinin çıkabileceği en yük­ sek noktaya çıkartabilme vakıasıdır. Şeri’ at Al­ lah’ın rahmetini ve herşeyin akıp giden bir ta­ biatta olduğunu belirtir. Her şey akış halindedir. Allah Samed’dir. Yani Sona Ermeyen’dir Baki’dir. Hapis, bürokrasi, polis - despotluğun bütün bu aygıtları pıhtılaştırıcı, rapt edici, kurumlaştırıcı ve felç edicidir. Bu Firavun'un yoludur. Eğer kafirun toplumunu anlamak istiyorsanız Kur’an’daki Musa aleyhisselam ile Firavun ara­ sındaki muhalefeti dile getiren kıssaları incele­ meniz yeterlidir. Piramit ve mumyalama kafir toplumunun iki modelini sunar. Piramit Mosko­ va’dan Londra’ya kadar bütün kafir toplumlarında yürürlükte olan kemikleşmiş bürokratik devletçi despotluktur. Mumyalama ise ölümün­ den sonra dahi iktidarda kalan önderi baştacı etmektir ki, Lenin’in ve Mao’nun mumyalanması olayıyla günümüzde bile devam etmektedir. Ay­ nı şey Mao’nun Pekin’de ve Lincoln’un Washing30


ton’da bulunan, birbıriyle manidar bir biçimde özdeş olan ‘ebedî şef’ heykelleri için de doğru­ dur. Bu süreç elbette ki daha ufak çapta örnek­ ler ile de gözlemlenebilir. Cinnah’ın anıtkabri ve­ saire gibi - devlet önderinin büyütülmüş fotoğraf­ larının kafirlere özenen her modern devlette gö­ rülmesi gibi. Aynı şekilde, söylediklerimiz, içinde putperestlik bulunduğu için bize haram olan dev­ letçiliğin bütün ikonografyası için de doğrudur, millî bayraklar ve onları (tapmırcasma) selâm­ lamak, millî marşlar, mülî armalar vesaire ha­ ramdır. Meselâ, Trablusgarp’taki büyük camide, secdeye varan insan Libya millî .kartalının res­ mi önünde secde etmiş olur. Allah bizi Şeytan’m saldırısından korusun. Teyid ederiz: İSLÂM’DA HER İNSAN POLİS VE HER İN­ SAN ASKERDİR. TOPLUMDA SİYASÎ OLARAK KISIRLAŞTIRILMIŞ BİR KESİM YOKTUR, HER İNSAN SİLAH TAŞIMA HAKKINA SAHİPTİR. ŞERİ’ATA GÖRE BU HÜKÜM BAĞLAYICIDIR. Şeri’at’ı incelediğimiz zaman şimdiki devlet iktidarının öylesine uzağında bir toplum modeli buluyoruz ki ilk bakışta bunun olsa olsa anarşi olduğu düşünülebilir. Fakat bu tasvir öylesine gerçek ki halk üzerindeki devlet kontrol meka­ nizmasının şimdiki faciası başlamadan önce in­ sanlar böyle yaşadılar. Bir müslüman erkek ken­ dini ve kendi camiasını korumak için silâh taşı­ 31


ma hakkına sahiptir. Şeri’at’a göre eğer bir adam cihada gitmek istiyorsa gazve için onu de­ veyle teçhiz etmek bölgesindeki müslüman hem­ şehrileri üzerine farz olur. Devenin yerine tank kelimesini koyun. Bugünkü silahlanma seviyesin­ de hafif silâhlara sahip olmayı siyasi hiçbir ağır­ lığı olmayan şiirsel bir iptila saymalı. Libya havaalamndaki ‘Egemenlik halkındır’ sloganı boş bir retorik cümlesidir, çünkü orada silâhlı bir or­ du ve silâhsız ve çaresiz yurttaşlar bulunuyor. Bu durum kafir toplumu diyebileceğimiz her yer­ de aynen böyledir, ama bir müslüman toplum­ da insanların yalnızca camialarını değil, aynı zamanda kendini savunmaya elverişli olacak si­ lâhları taşımasını mümkün kılabilen bir insanlar arası güven ortamı vardır. Müslüman barışın in­ sanıdır. Kendisine saldırılmadı^ müddetçe hiç­ bir düşmana saldırmama hususunda İlâhî bir emir altındadır. Müslümanın hedefi yaşamak ve ibadet ederek kendini Yaratan’a sena etmekten ibarettir. Ama eğer birileri çıkar da onun İlâhî emri yerine getirmesine engel olursa o zaman savaşmak zorundadır. Kavramak zorundayız ki, kafir toplumunda bir toplumsal üçkaatçılık yü­ rürlüktedir. Devletteki resmî eğitimin dayandığı nokta olarak barışseverliği seçmişlerdir, halbu­ ki toplumu yöneten güçleri iktidarda tutan son derece gelişmiş ve helak edici bir ölüm makinasıdır. Müslümanları modern elektronik araçlarla gözetim altında tutmak, dinleme cihazlarıyla on32


la n denetlemek şeri'at’a uygun yaşayan müslümanlar bakımından aynı şekilde haramdır, çünkü bir müslümamn özel hayatına gözle veya kulak­ la tecavüz yasaklanmıştır. Bu demektir ki, insa­ nın hayatına müdahale edecek ölçüde boyutları çoğaltılmış elektronik cihazlar yasaklanmıştır. Sadece bu sebepten ötürüdür ki bugün varlığını sürdüren her bir müslüman toplumu İslâmî şeri’at’a açıkça meydan okumaktadır - çünkü doğ­ rusu, bu çağda, insanlar birbirlerine olan karşı­ lıklı güvenden ve karşılıklı saygıdan bütünüyle mahrum durumdadırlar. Bu hususu ele almakla doğrudan bürokrasi meselesine gelmiş oluyoruz. Bürokrasi denilen bu muazzam masonik denetim modeli hiç şüphe yok ki toplumlar emperyal aşamaya gelince her za­ man belirmiştir. Bürokrasiyi Bizans’ta ve Konfüçyüs dönemi Çin’inde görüyoruz. Şöyle ki, konfüçyüsvari model Firavun modeline benzediği kadar taoist model de donukluğu değil hareketi esas aldığı, tek bir toplumsal gerçekliğe değil de dinamik bir karşılıklılık esasına dayandığı için muhammedî modele benzer. Allah Bir’dir. Toplumsal konum çiftin kanu­ nu altında belirlenmiştir. Tekçi toolumsal model emperyal, firavunî, aztek, piramidiktir. Bu mo­ delin komünist, maoist, faşist, amerikan ve baş­ ka birçok çeşitleri vardır. Buna tam zıt olan taoist seçenek, yani Musan’dır ki bu, iki yanlı, med ve cezirli, tabii yükseliş ve çöküşlerin kül­ 33


tür çevrimi boyunca bir ölümlü tür olarak yaşa­ yan insanın sosyo-biyolojik hakikati temeline da­ yalıdır. Kaya gibi bir iktidar özlemiyle cin çarp­ masına uğramış bulunan firavun modeli peşin­ deki insanlar her zaman ‘ölümsüz’ imparatorluk gibi çılgınca hayâle uygun düşmüşlerdir. Bu ka­ bil tapınma mürselin tarafından teklif edilen baş­ ka tür bir yaklaşıma dönüştürülmek için bıkılmaksızm reddedilmiştir. Her çağda ve her ümmet içinde kelimetullah işitilmiş, tekrar ve tekrar reddedilmiştir. Nuh’un ümmeti, tufana uğrayan yığmlarca insan içinden çıkabilmiş ve bir gemi­ ye sığacak kadar az sayıda müminlerden ibaret­ ti. Musan ümmeti çölde gezmek ve çadırlarda barınmak zorunda kalacak bir azlıktaydı. Yunus peygamberin ümmeti, tesbit edilemeyecek bir geçmişte yaşayan bir avuç insandı. Hatem-ül Enbiya, sallallahü aleyhi vesellem’in ümmeti ise Hicret olayının şerefini üzerinde taşıyan ve Yesrib’i Medine-i Münevvere haline getiren bir üm­ metti. Ama bu ümmete şu haber de verilmiştir: «Sokaklarınızdan vahşi ateş gibi neyin koştuğu­ nu söyleyeyim mi - iç savaş!». Peygamberlere has bir yaşama örneğinden kalkarak Medine’nin bize miras olarak bıraktığı şey’in, terimin mo­ dern anlamıyla bir Devlet olduğu hatasına ulaş­ mak meseleyi azdırmaktan başka birşey değil­ dir. Devlet’ip kökü Yunan’ dadır. Hem kelimenin batı dillerindeki karşılığı olan ‘state’ kelimesi Yunanca’dan gelmektedir, hem de devletin kendisi Yunan ‘polis’lerinin ve o polislerdeki meşhur 34


sözümona demokrasinin örneğinin üzerine meca­ zî bir şekilde kurulmuştur. Gerçekten, moderri devletin fiili örneği de, herkesin bildiği gibi Jacoben’lerin masonik modelidir ki bu da Fransız ihtilalinin azgın veledidir. Modern devlet insanla­ rın hem kendilerini, hem de karşılarındakini yık­ mak hususunda birbirleriyle yaptıkları vahşet anlaşmasından ve şiddetten doğmuştur. Bu şiddet modern tarihi modern devletten ayırmayan gö­ bek bağıdır. Besbelli ki hiçbir insan kültürü, insanlar her ne kadar aksini iddia eden hatalı görüşü büyük ölçüde benimsemişlerse de, ebediyyen devam et­ mez. İslâm bir yeşil fidandır. İslâmm dayandığı temel biyolojiktir, yani yaşayışla, canlılıkla mu­ kayyettir. İslâm, sürülmüş toprağa tohum olacak hayatiyete sahiptir. Gerçi şimdi larık-dökük, çök­ müş durumdadır ama canlıdır. İhtimama muhtaç bir gelişme içindedir, eğer badireleri atlatabi­ lirse güçlü bir bitki olup besin sunacaktır. İslâm Yunus aleyhisselam’m üzerine biten asma kaba­ ğıdır. Başka bir deyişle, kütükleşmeyen, esnek, geçişken toplumsal gerçekliktir. Kuvveti görünü­ şündeki zayıflığındadır. İslâm’ın sırım gibi ve kavi oluşu onun dünyayla sıkı bağlantılı oluşun­ dan yani ubudiyyetten gelir. İnsanoğlu hayal dün­ yası içine dalıp kendi fani şartlarının ötesinde bir yerlere ulaşmaya kalkıştı mıydı kendi felâketini hazırlamış olur. Kainatın sınırlarına ulaşabilir. Akılalmaz büyüklükte kuleler inşa edebilir. Ama 35


kuvvet Allah’tandır. Kuvvetin Allah’ta olduğu gerçeğini tanımayan insan derhal katılaşma ve sürekli kalma hayaline yuvarlanır ve artık onun çöküşü kaçınılmazdır. İslâmî şeri’atın her yönüy­ le can veren bu köklü, temel teşkil edici ilkedir - ve bu ilke tevhid’in, İlâhî Birliğin bilgisine sahib olmaktan yani hakikat’ten başka birşey değil­ dir. Gerçeklik birdir. Bununla birlikte yaratılmış olan herşey ikiliğin ve zıtlığın alanındadır. Bu, helâl ile haram’ı, kafir ile mümin’ i, gece ile gün­ düzü, dar’ül-harb ile dar’ül-islâm’ı ayrı kılan alandır. İnsanlık iki öbektir - yerleşik ve göçebe. Şeri’at’m bir bölümü saydıklarımızın bir yanda kalanları için öteki bölümü de öte yanda kalan­ lar içindir. Bunların her biri insanlığın konumu­ na zindelik verir ve katkıda bulunur. Zıdların bu karşılıklı tavır alışları bu dünyadaki hayatın di­ namiğidir. Yerleşik olanlar yozlaştıkları ve den­ geli bir hayatı terkettikleri zaman göçebeler on­ lara saldım' ve onları yıkarlar. Göçebelerin dinç­ liği halka canlılık aşılar ve buna mukabil müs­ tevliler yerleşik hale gelir, onların yerleşikliği ye­ ni bir göçebe dalgası tekrar alaşağı edinceye ka­ dar sürer. Bu modelde, bu Kur’anî modelde, di­ yebiliriz ki, yerleşik halk sanayileşmiş milletler­ dir ve ‘güney’de kalan yoksullar göçebelerin ye­ rini tutmaktadır. Pıhtılaşma ve akışkanlığın sonügelmez gidişi içinde bulunan toplumun her zaman için yeniden 36


ayarlanabilmesini mümkün kılan bir unsur olarak kölelik, hayat içinde adil ve kesin mükellefiyet lerle donatılmış olarak yer alır. Kölelik bir ku­ rum değildir, çünkü peygamberler örneği içinde yer almaz. Bu daha çok kölelerin durumunu iyi­ leştirmeye ve toplumda benzeri olan bir başka insan kümesiyle onları kaynaştırmaya yönelmiş bir dinamiktir. Köleliğin hıristiyan model içinde ilgası idealist bir yanılgıdır. Adil İslâmî model başka, şeri’at’a aykırı ticari istismar yoluyla yozlaştırılmış kölelik başka birşeydir. Bunları kö­ lelik adı altında toplayıp, birini diğeriyle karış­ tırmamak lâzımdır. Üstelik, adına nedense köle­ lik denilmeyen, ama çök daha sinsi ve himayesiz olan «kölelik» biçimleriyle şer’î köleliği bir tut­ mamak gerekir. Yani kapitalist toplumlar da borç ve faiz yollarıyla temellendirilmiş bir kölelik ve komünist devletlerde de devlete-karşı köle yığın­ ları vardır. Cihad ve ganimet iki tür insan öbeği arasın­ daki 'karşılıklı hareketi devamlı kılmak için ge­ rekli olan, İslâmî şeri’at’a ait unsurlardır. Aile­ ler dört karılı olarak sınırlandırılmıştır've tek ka­ rılı evlilikler örnek İslâmî biçim değildir. Şeri’at’taki bütün toplumsal kalıplar toplumun bütününe şamildir ve herkesi hesaba katan bir bağlantı getirir - dulların evlendirilmesi ve yetimlerin ko­ runması ailenin ve toplumun sağlığım gözeten diğer misallerdendir. Taaddiid-i zevcat modern totaliter devletin dayandığı nevrotik temelli bur­ juva aile türüne son vermek için elzemdir. Ka­ 37


bileye has insan ilişkilerine dönmek, İslâm ken­ dini tesis ettiği zaman tabiatıyla dönülecek den­ geli insanlık durumlarındandır. Elbette çok-kadınlı aileler Seyyidina Muhammed, sallallahü aleyhi vesellem’in hayatında en yüce yaptırıma sahipti. Görmeye başladığımız şu ki, İslâmî toplumda insan esas itibariyle İÇİNDEN KENDİNE DOĞ­ RU çekilmektedir. İnsan, davranışlarını kişisel olarak yaptığı seçmeler yoluyla dışa doğru sı­ nırlar. Bizim zıdlar kuralını uygularsak, bu sı­ nırlamaya karşılık içe doğru bir genişleme, bir açılma vardır - bu ise hayattan duyulan tatmin, kendini hissetme, yaşama zevki anlamına gelir; kafir toplumda en çok eksik olan şey de budur. Toplumsal alanda büyük bir ferahlık vardır. Bi­ raz ilerde göreceğimiz gibi bütün İktisadî veçhe büyük bir cömertliğin belirtisidir. Bireyin üze­ rinde devletin gözü yoktur. Yoktur, çünkü insan­ lar iç dünyalarında toplumsal boyutları bir edep içine almışlardır. Bunun anlamı şudur: müslü­ man toplumda insanlar kalıcılık hayallerinin de­ rinlerine demir atmazlar. Mallara, topraklara, şöhrete sahip olmak suretiyle kendilerinin dün­ yaya kazık çakabileceklerini hesaplıyarak de­ vamlı surette başkasının hayatına el atmazlar. Üstelik bu. herhangi bir müslüman toplumda sağ­ lıklı bir müslüman hayatın modelidir. Ulaşılaca­ ğı farzedilen bir model değildir. Bu nitelikteki ha­ yat İslâm tarihi boyunca çeşitli devrelerde, bir­ çok kereler tekrar tekrar yaşamlmıştır. Ama A­ 38


rap ve Türk imparatorluklarının hakimiyetini model kabul etmemeliyiz. Daha çok çöllerdeki fulani modellerine, Fas’taki murabitiiı’e ve son devirdeki Ispanya’ya bakmalıyız. Doğuda Çin’e yakın yerlerde, Buhara ve Horasan’da, Doğu Af­ rika’nın İslâmî toplumlarmda ve Malezya yarım adasında örnekler bulabiliriz. Bütün bu sıraladık­ larımız; siyasî seviyede geniş toplumsal özgür­ lükler ve bağımsızlığı, şahsi seviyede ise tabiî, ahlâkî, insanın kendini sınır!andırmasını takdim eden bu toplumsal modelin çok büyük ölçüde kafirun toplumunun hayat kalıplarına üstünlüğünü göstermiş olmalıdır. Kafirlerin hayat modeli bu­ gün müslümanların yaşadıkları ve fakat tepele­ rinde kafir-hayranı efendilerin hüküm sürdüğü ülkelerde de yürürlüktedir. Diyebiliriz ki: EMPERYAL BÜROKRASİYE KUR’ANÎ MO­ DELDE YER VERİLMEMİŞTİR - HEDEF, YIL­ DIRICI OLMAYAN BİR YÖNETİM VE TOPLUM ÜYELERİ ARASINDA TOPLUMSAL MECBURİ­ YETLERİ YERİNE GETİRMEK ÜZERE KAR­ ŞILIKLI AHLÂKÎ ORTAKLIKTIR. Aklıbaşında bir toplumda yalnızca en tabiî kayıtlamaya ve düzenlemeye gerek vardır. Ha­ yatî olan kayıtlama ve ilişki kurma süreçlerinin çürütücü bir toplumsal alt-yapı meydana getir­ memesidir. Eğer bu alt-yapı kurulmazsa toplum­ da canlılık getirici unsurları bastırmayı gerekli 39


sayan, bir katkı yapmaz elitin doğmasına da yol açılmamış olur. Bu çeşit açık toplum, tapınma unsuru araya sokulmadan kafada canlandırılamaz. Belli ki, bi­ zim düşündüğümüz toplumda, İlâhî Yaratıcı önünde secde etme hareketi dengeleyici mihver davranıştır. İnsanın bilgi seviyesi dünya”dan ahi­ re te nesnelerin katı dünyasından zaman/mekân sürekliliği ötesindeki lâtif dünyaya yükselmiştir. Tüketici toplumunda ise insan her yerde tüketi­ lir. Şimdiki toplumun putu, mistik ve her biçim­ de karşınıza çıkan üretim-sürecinin nihaî nesne­ sidir. Bu nesneyi tam olarak ele geçirmek müm­ kün değildir. Çünkü her vardığınız noktada, o biraz öteye gitmiş olacaktır. Üretim sürecinin gelişmesiyle birlikte o da tekrar tekrar biçim de­ ğiştirecektir. Artık, üretim-yönelimli bir toplum­ da tarım toplumunun belirgin ahlâkî ve siyasî sonuçları kalmamıştır. İSLÂM'DA ALLAH’TAN MAK YASAKTIR.

BAŞKASINA TAPIN­

Bundan kalkarak nesne olan herhangi bir şe­ ye -tüketim ürünü yahut bir simge-iıesne- (bay­ rak, otomobil) tapınmanın kökü kazınmalıdır. kafir önderine ‘Kardeş’ diyebilir ama o önder dikilmiş bayrakların, yürüyen tankların kanadı altında olmasa yuh çekecektir. Bir kere fiilen yü­ rürlükte olan üretim-sürecinin bir tapınma yolu yani firavunî bir sihir olduğunu anladık-mı, Allah adına savaşmak zarurî olur. Başka bir deyişle, 40


toplumun yaşama yöntemini aklıbaşında müşfik hedeflere bağlı kılmak gerekir, ‘gelişen’ ülkele­ rin sonsuz hiç-bitmez telaşına değil. Bu ülkeler neye doğru gelişiyorlar acaba? Kafir toplumu vara vara hapishaneye, zorbalığa, yatıştırılmış bir toplumsal deliliğe varmamışsa daha nereye varacak? Kafirlerin hayatlarına egemen olan zıdlık: çalışma/oyııama’dır. Diyebilirsiniz ki bu fabrika/stadyum zıdlığıdır. Bakıyorsunuz genç adamlar futbol sahalarını tahrip ediyor, stadyumu yıkıyorlar, bu sadece kafir toplumunda insan ru­ hunun canileştiğini gösteren bir belirti değildir, aynı zamanda bu ‘ oynama’ şeklinde ortaya çıkan hastalık arazına karşı da iç derinliklerden gelen, bir isyanda’ . Bu kendi hakikati içinde anlaşılacak olursa endüstriyel çalışma rabıtasını reddetmek demektir. Toplum meselelerini anlayan kafalar bu rahatsızlıklardan kuzey dünyasındaki tekno -kültürün can çekişmesini görebiliyorlar. Bu ölüm sorularıyla beraber sanayi çağı bitmiştir. Bizler bir elektronik çağın eşiğindeyiz -bundan böyleki zamanlara da çağ adını vereceksek eğer. Bu do­ ğacak olan yeni tip toplum güneydeki ‘göçebe’ toplumlarının hissesine düşecektir. ‘Yerleşik’ (ya­ ni sanayileşmiş) kuzeyli toplumları alaşağı ede­ cek olan yüksek ahlâkî değerleri temsil eden yok­ sul güneyli toplumlar olacaktır. Bunun gerçek­ leşmesi Kur’ anî olanın belirginlik kazanması de­ mektir. Güneyli toplumlar kafirlerin oyuncağı ol­ muş bulunan yöneticilerinden bir kere temizlendi mi kafirlere benzemek istemek yerine doğruyu 41


hakim kılmak yönünde toplumsal aksiyonun başhyacağım düşünebiliriz. Başka bir deyişle o za­ man çalışmak ve ibadet etmek arasındaki anlamlı ve salim dengeye dayalı İslâm toplumunun eylem programını vazetmek ve yürürlüğe koymak an­ lam taşıyacaktır. Çalışmak ve ibadet etmek in­ sanın dışa doğru etkinliği ile içe doğru etkinliğini tamamlayacak, insan kendi bütünlüğüne kavuşa­ caktır. Îslâmî iktisada bir bakalım. Henüz şer’î mo­ dele uygun tam bir iktisat yazılmış veya muhta­ sar kılınmamıştır. Bugüne kadar yapılanlar batı­ kların yetiştirdiği ve böylelikle kafir yönelimli müslümanlarm ortaya koyduklarından ibarettir. Burada İslâm’daki ekonomi anlayışının gerçek­ ten inkılabçı bakış açısını vurgulamak ilgi çekici olabilir, Peygamberimiz Muhammed sallallahü aleyhi vesellem’in sahih ve vurucu hadisinde şu sözler yer alıyor: ‘Bana Uhut Dağı büyüklüğün­ de altın verilse, Allah’ın iradesiyle, onu üç gün­ de tasadduk ederek harcardım, geride borcumu ödemek üzere küçük bir miktardan fazlasını bı­ rakmazdım.’ ‘İmam el-Gazali’nin köktenci eseri İhya-u ulum’id-Din, bu yaklaşımı öz itibariyle doğrular mahiyettedir. Onun anlattığına göre sa­ habe birbirlerinin kazanç ve servetlerini kullanma konusunda insanıj büyük hayretler içinde bıraka­ bilecek bir serbestlik esası uyguluyordu. Ashap­ tan biri bir başka ashabın servetini muhafaza et­ tiği yerde bulunan cariyeden kendine gerekli ola42


m vermesi için müsaade istedi. Ve sonra ihtiyacı olduğu kadarını aldı. Servet sahibi ashap gelip de olan biteni öğrendiği zaman, meselenin aslını araştırdı ve cariyeyi hoşnudlukla azad etti, çünkü İslâm dairesinde gerçek bir kardeşi olduğu ger­ çeğine varmıştı. Anlatıldığına göre Efendimiz Ali bütün gece zekât dolayısıyla toplanan serveti da­ ğıtma faaliyeti içinde, Beyt ül Mâl’i boşaltmaya çabaladı. Onu dinlenmeye ve işine fec r ’den sonra devam etmeye zorladılar. O bu telkinleri aşağı­ daki sözleri söyleyerek reddetti: ‘Eğer malları ve parayı burada dağılmamış olarak muhafaza edecek olursam (bugün bizim) banka (dediğimiz şeyi) kurmuş olurum. Eğer bun­ ları beklemesi için bir muhafız görevlendirecek olsam bir sürekli ordu kurmuş olurum. Oysa Ze­ kât iade edilmesi gereken bir emanettir ve kafi­ nin’a karşı duracak orada da ümmet’tiv.’ Bir daha açıklık kazanıyor ki, temel İktisadî ilke Allah’ın bütün yarattıklarını nzıklandıracağı, yarattığı herşeyin ihtiyacını temin edeceği te­ mel ilkesidir. Yani İslâm ekonomisinin temelinde devlet sermayesi veya teraküm ve temerküz et­ miş özel sermaye yoktur, bunların yerine doldur­ ma ve boşaltma arasında sürekli bir akış vardır. Modern fiziğin verileri nasıl madde hakkında ön­ ceden sahip olunan kanaatin yanlış olduğunu is­ patlamışsa, bu köhne ve açıkça yanlış madde -an­ layışına bağlı olarak tesis edilen marksist ekono­ mi modeli de dayanaksız kalmıştır. Madde hak­ kında önceden kabul edilen anlayış temelini katı 43


materyalist entellektüelde ve onun katı saydığı maddî zenginliklerin el değiştirmesi arzusunda buluyordu. Artık materyalizm entellektüellerin ka­ fasındaki katılığı kaybettiği gibi, bölüşülecek bir katılığın. d& özenilir tarafı kalmamıştır, İslâm toplumunun iktidar rabıtasının merkezinde önder olarak yamalı elbiseleriyle çaresiz, savunmasız bir Allah’ın kulu bulunur. Böylelikle ekonomik rabıtanın merkezine devlet hâzinesini değil de­ vamlı olarak yeniden, beliren boşu yerleştirmiş olursunuz. Önderin yoksul oluşu da, ekonomik esasm biriktirmeye değil boşaltmaya dayalı oluşu da zayıflığın değil ve fakat çok büyük bir kuvve­ tin belirtisidir.- Bütün kuvvet Allah yolunda ahenk­ le, yani O’nun kanunlarına uymak suretiyle mü­ cadele etmekten gelir. Allah’ın kanunu O’nun il­ minin kanunlarıdır ki, bütün yaratılmış düzen ona uyarak işler. Yoksulluğun ortadan kaldırılacağına dair bir hayale kapılmak İslâm’da yoktur. Yok­ sulluğu yok etmek hıristiyanların yalana dayalı bir iddiasıdır. Müslümanlar yoksulluktan duyulan sıkıntıyı hafifletmek ve gördükleri yerde yoksul­ lara yardım etmekle mecburiyet derecesinde mü­ kelleftirler. Yoksulluk ve zenginlik, bugün olduğu kadar her zaman mevcut olmuş zaruri ve devamlı zıdlıklardır ki bu zıdlıklar vasıtasıyla canlılık doğar. Günümüzün toplumları insanın yalnızca dıştan an­ laşılan ihtiyaçlarım giderme çabasıyla tombul ve ahmak insanlar ortaya çıkarmışlardır. Zıdların 44


kanunu burada da hükmünü kesinlikle yürütmek­ tedir. İnsanlar dışlarındaki refah karşısında içle­ rinden sefalete düşmüşlerdir. İç dünyalarında müthiş bir güvensizliğe kapıldıkları halde bunun dengesini maddî güvenlik alanında, istekler ala­ nında ve başkalarında aramaktadırlar. Bütün in­ sanların bir tür orta sınıf rahatlığında karar kı­ labilecekleri hiçbir yöntem yoktur. Varoluşu yö­ neten güçlerin tabiatında olan şey yüzünden or­ talama günden güne büyümekte (gayrisafi millî hasıla) ısrarlıdır. İnsan ortalama bir pıhtılaşma­ ya ulaşamaz. Zıddı hakim olana kadar bir taraf ağır basacaktır. Hep böyledir VE ALLAH’IN SÜN NETİNDE DEĞİŞME OLMAZ. Avrokratm (*) gay­ risafi maddî refah üretiminden daha feci bir mah­ rumiyet olamaz. O iç dünyadaki iflasın numune­ sidir. Donmuş, kalpsiz, kendine-tapan aile tipiyle geniş, ve kendini hapseden güvenlik sistemi vası­ tasıyla dünyadan yalıtılmıştır. Acılardan, kişisel ve siyasi çatışmaların zararından kurtarılmıştır. Kış gelince sıcak, yaz gelince serin bir mekânı vardır. İçgerçekliği zaman zaman üzerinde unu­ tulmuş bir ezginin gezindiği kör bir sis tabaka­ sından ibarettir. Sabah onlar için bir vahşet ta­ kırtısıyla başlar ve uyku ilacı almadan geceye girecek cesareti bulamazlar. Çünkü uyku dış dün­ yalarında çok başarıyla etrafını duvarla çevirdik­ leri boş bir alandır. Bu boşluk korkunç ve acil {*)

Avrupa ve bürokrasi (Çev.)

kelimelerinden galattır.

45


bir sahicilikle rüyalarındaki çorak manzaralarda ortaya çıkar. Bu noktada eğitim görmüş adamların hiç de eğitilmedikleri gerçeğine varıyoruz. Eğitilmiş de­ ğil, şartlandırılmış insanlar. Düşünmemeye şart­ landırılmış. Meseleyi araştırmamaya. Soru sor­ mamaya. Sadece gözler önündeki bazı gerçeklere dair sorulanların hazır cevapları var. Öğretim bir­ birlerinin ağzını tıkamayı gerektiren birşey onlar için. Bu sebepten testli oyunlara dayalı sözümona bir eğitim uyguluyorlar. Öyle şeyler öğretiyorlar ki bunlar, radyodan da televizyondan da insanla­ rın beynine tıkıştırılabilir. Öğrettikleri şeyler öyle yutturmaya dayanıyor ki, şartlandırdıkları insan­ ların soru sormasına, karşı çıkmasına imkân ver­ miyorlar. Soru soramazsın -bu toplumun amacı nedir? diye soramazsın. Gösterdiğiniz amaçlara erişmiş insanlar var mı? diye soramazsın. Neden yaşlı insanlar ihtiyarlığı yenecek tedavi usulle­ rinden geçtikten sonra ‘beni kandırdılar’ demek zorunda kalıyor? Acaba bütün siyasî yapı orta­ dan kaldırılsa toplum düzeni yerli yerinde kalır mı? Bu sorunun cevabı ‘hayır’ ise, demek ki siz benim insanlık için bir zararlı veya bir tehlike olduğumu düşünüyorsunuz. Yoksa insanlık mı ba­ na tehlike getirecek, zarar verecek? Bir yerde azınlık yönetimine yol açan seçkinler (elite) oldu­ ğu sürece orada despotluklar da olacaktır. (Batılılar ve batı eğitimi görmüş doğu aydınları yal­ nızca sosyolojide ve batı siyaset biliminde sözü geçen bir seçkinlerden (elitten) haberdardırlar, 46


onlar iç dünyanın yücelmesi yoluyla ulaşılan seç­ kinleri işitmemişlerdir bile, arif diyebileceğimiz bu seçkinler batılı seçkinlerin zıddına insanları yıldırmanın değil, insanların konumuna özgürlük ve güveni getirmenin nişanesidirler.) Kafir top­ lum idealiyle beslenmiş bir insanın şöyle sorular sormasına imkân tanınmaz: ‘Eğer biz gelişmiş bir ülke isek öyleyse gelişmek müsamahasız bir des­ potluk değil midir? Üretim ve tüketimden başka toplumsal amaçlara sahip olmak mümkün müdür? Eğer ben üretim-tüketim belâsını tümüyle görmez­ likten gelsem yokolup gidecek midir?’ Kendi var­ lığının bir yanma nüfuz etme gücünü göstermiş, tüketim hokkabazlığıyla gözü boyanmamış ve emperyal iktidarın demir pençesi tarafından bayıl­ tılmamış aydın kişinin yapacağı tek şey kalmış­ tır, o da İslâm’ı kaynağından bulmak ve yozlaş­ mış hıristiyan piskoposlarının, bürokratikçe gü­ düm altında tutulan eğitim sisteminin İslâm ola­ rak göstermek istediği malumatı terketmek. İslâm’a giren kajir kendini yeryüzünde mev­ cut en köktenci, en çok baskıya uğrayan azınlık içine girmiş ve aynı zamanda arkasında kafir -güdümündeki rejimlerin boyunduruğu altında bu­ lunan müslümam bulmuş olur. İslâm’a girmek savaşa girmek demektir. Ama bu savaş bir kim­ seyi dünya ölçüsünde bir cemaatin içine, barış insanlarının arasına yerleştirdiği için göze alın­ maya değer bir savaştır.

47


İkinci B ölü m D Ü N K Ü İSLÂM

Dünkü İslâm’ın yoğurduğu bir anlayış biçimi çağdaş insanın bugünkü İslâm’ı anlamasını zor­ laştırıyor. Yarın İslâm olacaksa ki Allahü teala kıyamete kadar bu dinin yaşayacağını vadediyor, hamaset edebiyatı yapmadan bizden öncekilerin başarılarını yerli yerine oturtmamız ve müba­ lağaya sapmadan, romantikleştirmeden bizim çok büyük şahsiyetler ve son derece derin İnsanî vasıflarla bezenmiş ümmetimizin bindörtyüz yılı aşan geçmişini dile getirmemiz hayatî önemde bir iştir. İslâm’ı anlarken aşmamız gereken en zorlu engel İslâmî toplumsal gerçekliğin kafir tarihçi­ ler tarafından bulandırılmış olmasıyla ilgilidir. ‘Tarih’ , kayıtları ve kavramları itibariyle başlıbaşına bir ideolojidir. Bir toplumun bir halk hak­ kında kaydetmeğe değer gördüğü şeyler o halkın ne olduğunu anlatan şeyler olmaktan ziyade ken­ dilerinden farklı bir sosyal fenomeni temsil eden benzer bir gruba karşı yürüttükleri siyasî tutu­ mun gereği olan şeyler olacaktır. Bu gerçek şu 48


anda etkilerini devam ettiren tarihi olaylar hak­ kında kafir kültürünün sahip olduğu tutum fark­ lılığında büyük ölçüde belirgindir. Meselâ modern tarihin bir Rus versiyonu vardır ve bu, Marx’ın tarih felsefesine dayanır ve yöntem öylesine aşırılıkla uygulanır ki canlarının istediği olayı ve kişiyi tarihten kazıyıverirler. Ama biz olayı de­ ğiştirmeden söylenen yalanın bölgesinden sözediyoruz. Yapıyı hazırlamak ve birşeylerin altını çizmekle okuyucu bütünüyle yazanın dünyasına hapsölur ve kendisi neyin gerçekten olduğunu ve bilinmeyen olayların nasıl cereyan ettiğini bildi­ ğini kabul eder. Kaba bir örneklemeyle söyleyebiliriz ki em­ peryalist tarih (totaliter tarih de denebilir) sa­ vaşları, kahramanlan ve zaferleri sıralar. Mark­ sist tarih ekonomik altyapının bildiğimiz toplum­ sal olayların bir derin alt akıntısını teşkil ettiğini ve çürümüş kapitalist toplumun üstyapısının da buna bağlı olduğunu ispat etmenin derdine düş­ müştür. Siyonist tarih ‘ırkçı’ saldırılara karşı bir mazeret bulabilmek ve dinsel amaçlı yayılmasını gizlemek için yahudilerin hazar soyundan değil de semitik soydan geldiklerini ileri sürer. Bunlar gibi birçok tarih görüşü sıralanabilir. Bizim me­ selemiz, Îslâmî tarihin bir hanedanlar tarihi ol­ madığı - daha önemlisi onun bir kültürel tarih olmadığının anlaşılmasıdır. Emperyal savaşların gözler önündeki gidişini ve yapısını desteklemek için kültürel tarihin iç-zorunluluk mazereti teori­ 49


sini öne sürmek yürürlükte olan toplumsal töre­ nin alışkanlığıdır. Bu yüzden batılı insana İslâm’ı iki senaryoda takdim ediyorlar. Senaryonun bi­ rinde İslâm, müslüman sürülere karşı duran Av­ rupa’nın iktidar mücadelesi içinde hıristiyanlık düşmanı bir unsur olarak vardır. Bu sunuşun ye­ değinde İstanbul’daki emperyal yönetim ve binbir gece masallarının baharatlı yozlaşması yer alu* ve bütün bunlara uzak olanların gönlünü hoş etmek için de Selâhaddin gibi kahramanlar sah­ neye çağrılır. İkinci senaryoda amaç yukarıda zikrettiğimiz fantezilerin altında yatan anlamı bulmak üzere insanların girişmeye hevesli olduk­ ları derin araştırma meraklarını gidermeye yö­ nelmiştir. Bu yüzden daha karmaşık bir bakış açısı benimsenir - burada antropolojik çözümle­ melerle desteklenmiş bir kültürel tarih işin içine girer. Bunlar sırf egemen ideolojiyi tehdit edebi­ lecek biçimde belirmesi muhtemel herhangi bir metafiziği ‘ilkel’ veya ‘bilimdışı’ diye damgala­ mak için gereklidir. İslâmî (olmasa bile batıyı karşısına almış herhangi bir) bakış açısını teşrih edip işini bitirmek için kullanılan son silâh bu in­ sanlarla gönül yakınlığı içinde imiş gibi takınılan batılı havasıdır. Antropolojistlerin açıkça ‘zevk’ aldıklarını ifade ettikleri ve içinde bulundukları medeniyetin müsaade ettiği, giderek antropolojist­ lerin bunu belirtmelerini bekledikleri bir durum­ dur bu. Eskiden çok üstün bir şeylerin olduğunu ‘nerede o günler’ havası içinde sunmak, o kaybe­ dilmiş değerlerle ‘zirvelere varıldı’ deyivermek 50


dirilişe son öldürücü darbeyi indirmek arzusun­ dan başka birşey değildir. İslâm tevhicl’inin ihti­ va ettiği ruh hakikatine karşı yürürlükteki aka­ demik anlayışın savaşı böyle sürer.

Birşeylerin yanlış gittiği besbelli. Zaman -mekân bütününe ilişkin bir buluşa varma­ dan önce geçtiğimiz yüzyılda yer alan hâ­ diselere bakarsak kardeşlerimizin bugün karşısında bulunan karışıklığı ve ikilemi daha iyi anlayacağız. 'İşgal’ altında olduğumuz için, yönetici ve ba­ şat kafir kültürünün tarihleme usulünü kullana­ cağım. Bu usûl tanrının tarihe girdiği efsanesine yani İsa’nın doğumuna bağlı olarak ihdas edilmiş­ tir. Allah bizi O’na herhangi bir şeyi ortak koş­ maktan korusun. 1799 Napolyon Mısır’a girer. 1804 îbn Abd el-Vehhab’m tan’da ilân edilir.

doktrini

Arabis­

1924 Vehhabilik bayrağı altında ve fakat Arap milliyetçiliği adına Hilafet kaldırılır. 1945 Batının medeniyet savaşlarının İkincisi sona erer ve kafir egemenliğinden siyasî kurtuluş başlar. (İktisadî ve kültürel kur­ tuluş başlamamıştır.) 1930-1950’ 1er Müslüman Kardeşler’in halk yığınla­ rı seviyesinde İslâmî değerleri canlan51


dır an kahramanca mücadelesi. İhanet ve kafir muhalefeti onların Nasır yönetimi tarafından katledilişleriyle hedefine va­ rır. 1978 Şükrü Mustafa’nın grubu dağıtılıyor, iş­ kenceye uğruyorlar, grubun ileri gelen­ leri, Sedat yahudilerle ortaklaşa barış görüşmelerinde bulunduğu sırada ölüme mahkum oluyorlar. Elbette sıralanabilecek birçok başka hadise vardır. Mamafih yaraya parmak basan bu olay­ ların ışığında bazı gerçeklere ulaşabiliriz. Görü­ nen yalnızca kafir kültürünün hakimiyeti değil, bununla birlikte, İslâmî çerçeveye kafir ideolog­ ların derinlemesine sızmaları ve Mısır, Cezayir gibi siyasî bağımsızlığını almış Kuzey Afrika ül­ kelerinde ortaya çıkan kafir yönelimli yönetici kadrolara karışmış sözde ulemanın ihanetidir. Aynı şey devlet oluşu bile şüphelerle dolu bulu­ nan Pakistan’ın kendisine ilk hedef olarak seçti­ ği bir müslüman anavatan olma vasfını kazanamayışı dolayısıyla da söylenebilir. Bugün açıkça bellidir ki, dünyanın hiçbir yerinde Dar ül-İslâm yoktur, çünkü İslâm şeri’ atı hiçbir yerde en üs­ tün tutulmuyor. İçinde yaşadığımız yüzyıl bize kıymetli bir ders verdi, bu ders şer’ î esasları kafirlerin hu­ kuk yapıları üzerine nakşedemiyeceğimizdir. Şeri’at bütünsel bir modeldir, parçalanamaz yahut öteki sistemlere eklenemez. Eğer dayak cezası ve 52


el kesme cezasına hapis cezasını ve duruşmanın uzaması yoluyla uygulanan işkenceyi eklerseniz ortaya çıkan despotluk olur, Şer’î cezalar haya­ tın her kesimine uzanmış bir İslâmî yapı içinde uygulanırsa rahmet getirir, kaldı ki böyle bütünsel yapıda bu cezalan gerektirecek suçlar pek ender ortaya çıkar. Yine besbellidir ki müslüman ülkeleri yöneten tek bir zat yoktur ki İs­ lâm’dan başka bir kuvvete sırtını vermemiş ol­ sun. Bu yöneticilerin hemen hemen hepsi, bura­ lara ya doğrudan doğruya kafirlerin kuvvet blok­ ları tarafmdan oturtulmuşlar veya kafir kültürüy­ le yaptıkları anlaşma yüzünden orada oturmala­ rına müsaade edilmiştir. Küfr başat iktidar bloku olmakta devam etmektedir. İslâm Konferansı beynelmilel bir bünye içinde milliyetçilik ilkeleri­ ni kutsallaştırdığı için İslâm’ın bir inkârı sayılır. Mekke’deki Rabıta, modern devletin iktidar bağ­ lantısından soyutlanmış bir İslâm fikrini kutsal­ laştırmış, yani diyanet işleri dedikleri bir toplum­ sal etkinlik bölümü ortaya çıkarmakla İslâm’ı hıristiyanlaştırmıştır. Böylelikle, müslüman dün­ yanın önderliği dîn olarak İslâm’ın özgün gerçek­ liğini temelden reddeden bir anlayışa bağlanmış­ tır - bütün bunlar İslâm bir religion olsun diye yapılmıştır! Dünkü İslâm’a başlangıcından alarak bir bü­ tünlük içinde yani onun nihaî biçimiyle bakalım. 612 Risaletin

başlangıcı. İlk vahiy: Mekke.

631 Veda haccı. Son vahiy. 53


632 Peygamber ölümü.

sallallahü aleyhi vesellem’in

Şimdi bu aşamada diyebiliriz ki hiç katışık­ sız îslâm dîni vardır. Dinamik ve canlıdır. Ge­ nişleyen sınırlarında sürekli cihad eden Medine şehrindeki bir topluluk tarafından uygulamaya konmuştur. Eğer vahyin bütün gerçekliğini kabu­ le gücümüz yetiyorsa, kabul edeceğiz ki, sürecin hepsi yaşamış', artık haberin tümü getirilmiş ye hiçbir şey eksik bırakılmamıştır. Dîn tamamlanmıştır. Nimet verilmiştir. BU ZAMAN NOKTASINDA İSLAM’IN TÜMÜNÜN EKSİKSİZ BİR İTTİFAKLA KABUL EDİLDİĞİ­ Nİ GÖRÜYORUZ. MÜSLÜMANLAR ARASINDA HİÇBİR ÖBEK BU TARİHÎ KONUMUN GER­ ÇEKLİĞİNİ REDDEDEMEZ. BU BİRLİK NOK­ TASIDIR HANGİ BİRLİK? BU, ALLAH’IN BİR OLDUĞUNA VE MUHAMMED SALLALLAHÜ ALEYHİ VESELLEM’İN ONUN RESULÜ OLDU­ ĞUNA ŞAHADET ETMEKTE BİRLİK DEĞİL MİDİR? 632-661 Bu şaşırtıcı kısa dönemde dört halife zamanı geçmiştir. Bu süre müslüman topluluk içindeki ilk önemli çatlamayı içine alır. Bu bölün­ me, Ali radıyallahu anh’ın dahil olduğu meseleyi aşar, nitekim bu merhalede bölünme henüz siya­ sî ve ‘religious’ (dinsel!) bir doktriner harekete lıasredümemişti. Bu konuda aynı sözler sünnîlik hakkında da geçerlidir. Bu merhalede büyük Ku54


reyşı aileler arasındaki cahiliye ilkesinin ilk kor­ kunç canlanışı görülür. Doğrusu, peygamberler anlayış ve uygulamasına yöneltilen ilk korkunç büyük ihaneti arap kabile tekebbürüne borçlu­ yuz. Bu çağ boyunca iki büyük aile kibirli bir biçimde yarışırlar. Biri Ebu Süfyan’m öteki Abbas’ın ailesidir ki, gerçekte - Peygamber’in ken­ disinin de mensup olduğu büyük bir ailenin iki koludur. Abbas, Ebu Süfyan’a karşı dururken Ali’nin soyuna dayanmaktadır. Konu açıldığı zaman her iki yanıyla da halen devam eden bu çatışmanın taraflarının vâsfı or­ taktır! Olaylar olup bittikten sonra tekrar yorum­ lanmış ve kahramanlara tapınmaya, önderleri üs­ tün insan durumuna getiren mübalağalara ulaşıl­ mıştı. Yıllar geçtikçe siyasî ve dinsel doktrin ken­ di çerçevesini nasıl belirginleştirdiyse olayın ef­ sanevî yönü de öylesine temayüz etti. Hilâfetten sonra kaçınılmaz bir biçimde nasıl öngörülmüşse öylesine despot yönetimler geldi, önce Emevî son­ ra Abbasî. Babadan oğula geçen yönetim kuralı­ nın kurumlaşmasıyla birlikte iktidar rabıtasıyla ruhî rabıta arasındaki çatışma kaçınılmaz oldu. 680’de Hüseyn Kerbelâ’da cinayete kurban gitti. Osman zaten 656’da katledilerek şehid olmuştu. Kabahati iki taraftan birinin üzerine yıkmak hiç­ bir işe yaramaz, çünkü o dönemde suçlamak da taraflar arasındaki siyasi maceranın bir hamlesi olmuştur. Unutulmamalı ki, şi’a şehidliği ve ça­ tışması sırasında olduğu kadar hükümdarlık yö­

55


netimi altında da huzursuzluk gelmiştir.

patlamaları ola­

756 Emevî hanedanı batı hilâfetini Kurtuba.

kuruyor,

762 Bağdat’ta Abbasî hilafeti kuruluyor. Şaşaalı Harun Reşid de dahil olmak üzere üç yüz seneyi aşkın süre boyunca müthiş hükümdar­ lar sahnede resmi geçit yapıyorlar. Yıllar geçtik­ çe artık hanedanların yoklama listesi öyle kar­ maşıklaşıyor ki, bazan şema çizmeden takip et­ mek bile zorlaşıyor. Selçuklular, Buyîler, Rüstemoğulları, Aglebîler, Tulun'oğulları, Fatımîler, Zirîler, Murabidler, Muvahidler, Memlûkler ve Os­ manlIlar İslâm tarihi dedikleri sahneden geçip gidiyorlar. Bütün bu efsanevî binbir gece cümbüşüne karşı büyük bilimadamları, büyük hekimler, ast­ ronomi alimleri ve matematikçiler de tarih sah­ nesinden geçiyor. Bilimsel çağın öncüleri olduk­ ları için bu kimseleri alkışlamak şimdilerde pek modadır ve onların sağladığı bilet sayesinde ka­ fir kulübüne şeref üyesi olarak kabul edilmiş ol­ duk. Bu asırlarda oynanan bir başka dram vardır. Büyük imamların dümen suyundan giden f ilkaha’nın belirmesi. Gaf er es-Sadık döneminde yaşa­ mış bulunan Ebu Hanife’ den -şia Cafer es-Sadık’ı Ebu Hanifernin zehirlediğini iddia eder, sün-

56


nîler de îmam’m kendisini halef tayin etmek is­ tediğini söyler- M edine’ye, İmam Malik’in bulun­ duğu yere geliyoruz. Malik önemli bir dönüm noktası takdim etmektedir, çünkü esas itibarimle fakîh olduğu ve şer’î değişkenlerle ilgilendiği hal­ de ilk hadis tedvin eden kimse olmuştur Bu durum İslâm tarihinin çok geç zamanlarında be­ liren muhaddislei'in gözden geçirilmesinde onun eserinin birHtmEenk tagTlîIarâk kullanılmasını mümkün kılar. Peygamber sallallahü alevhi vesellem’in ölümü üzerinden henüz bir yüzyıl geç­ tikten sonra hazırlanmış olmakla Peygamberimiz sallallahü aleyhi vesellem’e dair bilgileri ihtiva eden bu belgeler derin bir sahiciliği temsil et­ mektedirler. Malik’ten Sonra Şafiî ve nihayet ibn Hanbel gelir. Vardığımız bu merhalede dönüp şimdiye ka­ dar süren çekişmeye bir bakalım: 1. Halifenin kim olacağı ve halifenin vasıfla­ rı üzerine çekişme. Bunun vardığı nokta hanedanlara dayalı bir yönetimin belir­ mesidir. 2. Aynı durum ‘İslâm’la ilgili işlerin hangisi­ nin yapılması, hangisinin yapılmaması ko­ nusunda ve iktidarın siyasi yönetim olarak esası konusunda bir manevî otorite çatış­ masını doğurdu. 3. Halife ve İmam olarak eşdeğerdeki iki görevin aynı kimsede toplanması dördüncü.

57


halife Ali, Allah ondan razı olsun, ile bir­ likte sona erdi. 4. O zamandan bu yana devletlerin sınırla­ rında mahallî konumlardaki cihad halinde bulunan bazı müslümanlar harig, yönetimi ve manevi yetkiyi aynı zamanda elmcte*~bulunduran manevî önderler hiç görülmedi. Inilar boyunca Şeyh-ül Islâm, Büyük Muftü vesair kurumlar olarak yaşayan şey gü­ nümüze Diyanet İşleri Bakanlığı gibi bin­ lerce kafir merasimiyle hemhal olmuş zavalı yaratıklar biçimine girmiştir. 5. Bu çelişme iki vakaya yol açtı: a. Şeri’at ehli, Resul’ün şeri'atım, sultan­ ların Uranlığına karşı savunağeldi. b. Hakikat ehli, İslâm’ı batmî manalara sahip olarak ve İlâhî Yaratıcı’ya dair kalpteki batmî bilginin nakledilmesini temin edegeldi. 6. Bütün bunlar tabiî insan davranışlarının kalıplara dökülmesi ve merasimlere bo­ ğulmasına ‘bir' kapı açılması demektir. Kendiliğinden davranış ile zihin arasındaki münasebetin bilinmesi ancak geçmişte kal­ mış ‘mükemmel model’ konusunda eğitim görmüşlerin, seçkinlerin bildikleri model olagelmiştir. Bu kendi keyfince insan dav­ ranışlarını yoluna sokan tavır bir yöntem, bir kültür haline geldi - ama bu İslâm’ın

58


başlangıcındaki gerçek kendiliğinden ay­ dınlanılın kısılmış haliydi. Bu hayâtiyet her halükârda İslâm’ın ulaştığı her yerde kendini belirtmeden edemez. Fukaha ehli­ nin şartlandırmaları ve göz korkutmaları olmadığı sürece kendisini gösterir. 7. Bu aynı zamanda batını gerçekliği ara­ mış bulunan insanlar, batım ilkeleri koru­ yabilmek için fiilen bir dizi kurallar ve merasimler türetmeye mecbur edildikleri­ ni gösterir, bunlar tıpkı ulemânın serçe parmağını şuraya, dirseğini şuraya koya­ caksın biçiminde taciz edici teferruatın zahmeti gibidir. Şöyle ki, Şazelî veya Nakşibendî olmak de­ mek, sözün tarifi gereği, o zatın yaptıklarına benzeterek yapmak, onun önceliklerini benimse­ mek anlamına gelir, temel olarak. Bunun gibi eğer tutumlarınızı Malik’in yaptıklarına veya Hanbel’in yaptıklarına göre ayarlamışsanız mez­ hebiniz Malikî veya Hanbelî’dir. Ama nedense Şafiî Malik’in bir takipçisi olduğu halde kendine Malikî dememiştir, -eğer Malikî olmak varsa ilk Malikî olmalıydı! Eğer o Malikî değilse bir baş­ kası niçin olsun. öyleyse? Ve ilke bu iki büyük adamın kabul ettiklerinin dışında bir. şeyse niçin herhangi bir insan Şafiî olsun? Unutulmamalı ki, kullandığımız tarihlemeyle, 9.-11. yüzyıllarda Malikîler ve Hanbelîler arasındaki şünnî hareketler katı taraf tutmalara dayanan taciz edici nitelik­

59


teydi. Aynı şekilde, bu dönemlerdeki sufi/ulemâ çekişmesi benzer zıtlıkları yansıtmadaydı. Tasav­ vuf başlangıçta kendini sünnî-şiı çekişmesinin tam orta yerine bıraktı. Haşan Basrî, Allah on­ dan razı olsun, 728 yılında öldü ki o zaman ça­ tışma çoktan kanlı hale dönüşmüş bulunuyordu. Sufiler yalnızca neygamberâne ahbarın bir sonu­ cu olan batını bilginin zorunlu ilkesini uhdele­ rinde bulundurmak gibi bir görevle yetinmediler -batını bilgiyi Kur’an’Ia bağlantılı saymâmak hıristiyanlarm söylediği bir şeye, peygamberin Al­ lah’tan bir bilgi getirmediği iddiasına varır ki böyle bir anlayışın zihnimize uğramasından bile Allah’a sığınırız- yani hem irfanın iç kapısını il­ hama yer vererek ellerinde tuttular, hem de şe­ ri’at ve hakikatin birleştirilmesi gereğini savun­ dular. Onların bu yaklaşımları Ali’nin anlam yük­ lü rolünü reddedenlere inatçılıkla karşı durmayı ve bunun yanı sıra İslâmî topluma ve onun nasıl yönetileceğine dair amansız bağlantıları gerekti­ ren ailevî miras çekişmelerinden imtina etmeyi gerektiriyordu. Mamafih, bu iki unsur ümmetin dile getirilecek çelişkilerinin hepsini ifade et­ meye yetmez. îslâm’ın merkezî ilkesi -Halife ve îmamın birliği- ihanete uğradıktan sonra siyasi bütünde daha deriıı yaraların açılacağı belliydi. Bir ta­ raftan toplum yasalarım öte yandan manevî ya­ saları kalıba döktüler, böylece ulemâya karşı su­ filer, sufilere karşı ulemâ gibi bir anormallik

60


çıktı. Bıı iki unsurun arasında filozoflar yer aldı ki, bunları Hıristiyan (aynı Kamanda Yunan) kül­ türünü kuzeye taşımış olma özellikleriyle hatır­ lamalıyız.. Nihayet, durumu daha da berbatlaştır­ mak için müslümanların hayatına mutezile, hari­ cîler, batınîler, eş’arîler vesaire yükü binerek herşeyin üzerine tuz-biber ekti. Ortaya çıkan bun­ ca iş yüzünden çok kan, çok mürekkep aktı.

Bütün bunlardan açıkça anlaşılıyor ki, İslâm'ın özgün olgusu birçok başka toprak­ lar üzerinde tekrar ve tekrar berhava edildiği için kitaplarda Islâm tarihi diye bah­ sedilen olaylar dizisini meselemizin merkezi durumuna sokamayız, incelendiğinde yine açıkça anlaşılır ki, bütünüyle Kur’an’a da­ yalı salât/sekât ikili emrine göre, zahirle batını dengelemek emrine göre düzenlenmiş ve kendiliğinden peygamberâne öğretiye uygun yaşayışın yerine iki unsurun ayrılarak birinin fıkıh birinin tasavvuf haline gel­ mesiyle ' birlikte despot- İktidarın yönetimi altmda, ‘hükümdarlığın’ hilâfeti altında yüruyüp giden bîr"tühafhlt ^tayâ~çıEnnstır. Böylece, merasime boğulmuş, nefsî, mektep -esasına dayalı olarak önce medreselerde ve sonra üniversitelerde öğretilen şeyler İslâm diye bilinmeye başlandı ve gerçekten torna­ ya girmemiş haliyle devam eden İslâm’la karşılaşmak can sıkıcı kabul edildi. Varlığı­ nı İlk Yaratılmış Olan’m yönetimindeki Me-

61


dine havatmdan daha çok Fars empervalizmine ve Bizansa borçlu olan sözümona hi­ lâfet, bozulmamış Islâm’ı taşra h isi" ' rnı serîceşliği^îo^rak gördü. Özetle: Peygamber’in öncülüğündeki Medi­ ne’de dinamik ve inkılabçı bir canlılığın solukIandığı bir yaşayış vardı. Bu hayat Kur’an’a da­ yalı dînin kendisiydi. Sonradan bunun gidip ye­ rine başka birşeyin konulması için ısrarlı çaba­ lar gösterildi. Büyük İmam Gazalî’nin yazdıkla­ rından da ortaya çıktığı gibi hayatiyet ve ser­ besti yüklü gerçeklik geniş ve çetrefilli bir mill e f yapısıyla yer değiştirmiştir. Bu yeni yapı hıristiyanların anladıkları anlamdaki ‘bir din’ ta­ rafından icat edilmiş, tanzim edilmiş ve karma­ şıklaştırılıp kurumlaştırılmış tır. Batı dillerinde ‘religion kelimesiyle karşılanan din kavramı La­ tin kökü itibariyle birbirine kenetlemek, "dondu­ rup katılaştırmak anlamına gelir. Nitekim M edk ne hayatı yerini millet hayatına terkedince insan münasebetleri sert ve katı duruma gelmiştir. Bu kültüre boğulma kuvm sürecini[>1 körükleyen ,111111111 vet imamların "değil onlardan sonraki skolastisizm dalgasının kuvvetidir Skolastik yaklaşım insanla­ rın Allah korkusu ve doğru davranış içinde o l ­ dukları Iviedine ’deki spontane modelden yasakçı ve nefsî modele çekilmelermm~en büyük sorum­ l u s u d u r .‘Religion’ haline gelmiş olan dinde insanlar yanlış yaptıkları zaman suçlanırlar ve on­ lara doğru yapmaları İhtar edilir. Sufüerin pey. ~ TMII

62

-----

II ılı İlil II II | l'l

'«ı— l.--


gamberâne bir yaklaşımla insanları takviye ede­ rek, onlarla konuşarak gösterdikleri örnekler in­ sanları ahlaken sanık' sandalyesine oturtarak dayîlanan ulemânın tavrı yanında gözden kaçırıl- . m S â lıd ır ."^Nasıl7” müslümandaıı sayılabileceği­ nin yerine oturtulması meselesinin en önemli veç­ hesi hadis ihtiva eden belgelerde ortaya çıkıyor. Sahih hadis kitaplarının sayısını Altı Kutsal Ki­ tap’a yükseltmek serjerii salıabe zamanındaki Me­ dine'nin katışıksız ve ilhamla yüklü modelindeki yaşayan dinamizme indirilmiş korkunç bir darbeGeçerli ve anlamlı bir hadis külliyatı mesele olmaktan çıkarılmamıştır. Ulemâ tarafından jcat_ edilmiş ve Kur’ an'ın peygamberâne öğretiyi de­ ğiştiren insanlardan söz edişini düşündüren ölçu3e^sayısı hayli kabarık metin mesele olmakta H 'çS â rü m a m ış tîrr'^ e rT e ^ rT u riu ise aralaTi’nda şaşırtıcı bir tektiplilik vardır. Terti]Tedîİ^' meye elverişli değil. Bu konuda söylenecek'şıT'la^

In rk ere kendi hayatımızı yaşamak üzere nasıl davranacağımızı kaydetmiş sayısız ciltlere başvuracak olursanız ya bu işten vazgeçersiniz *ya**hut yayılabilecek tek şeyi yayarsanız - bir alim 'ölürsünüz, imam Gazalî’yi çöle sevkeden işte bu dehşetli kavrayıştır, çünkü Gazali filozofların ef­ sanevî görüşlerini elinin tersiyle fffiHen sonm kar§î^îHHaTnSff^FeUgıon^nbuîdU ki, bu ‘din’ kitler Tere^slaîF^îye™yütturulmak isteniyordu. Halkın gözünün boyandığını açıkladı,"Büyük eserinde açıkça^beyan etti ki, halkın neyin İslâm olduğunu ........ ..

I I ----------- -----------------■ .ı ı ■ ■ ı ...... ..................................

ırı. ■ I .....................? ■ ■ ■

..................

*■

63


anlam am ası için ulemâ tarafından alabildiğine siyasî bir düze^âzîık teS^âEIanmıiHrr'Onâ^gB^ İslâm övülmüş enderlik altındaki sahabe’niıı ya­ şadığı hayattır. Bundan şu sonuca varabiliriz ki 'Tur” insan ya lcitaplar okuyarak hayatını nasıl ya-,

şanîl^r^ere^lıHrogreîîeceirveTMslî3înanc"a iıa-

yatın artTE'gfe^ışteTSrmîf’ olduğunu ğoreciirve'^' yaT sIam m’ezKebinden™^(rSi^iön~oFTsIan:!) vazgeçIp™ M M Tâzz^ve^^E^e^î^raTp^sIain'’5mTne' kuca^*âgacaktır Allah da bizim böyle yapmamı-" ' zz Totabında belirtiyor, ‘Allah’tan korkun ve O si­ ze öğretir.’ Şimdi son yüzyılın modern durumuna dönecek olursak, Vehhabî hareketinin katışıksız dirilişi sağla ^ ca l^ ş^ ^ k L n ^ S ^ ^ m a B ög T n f^ ^ n S S onların^ Hanbelî n^î^^inm~'aKir^zaman tasavvurunun^ yıldırıcı etkisine fazTası^^^ay^i^iKrarını görü­ yoruz. üstelik Vehhâbizm Islâm’ın asîînadönüş özlemlerine ulaşmak için gerekli olanın'Tîaîrrbîr bakış darlığı ve acımasız bir yargHâma!^ma9îfî^ m ve falîâT^aSecF^urâieyrliram ’rfr'özg^ün' yapısındân kopartıp atacak 6ır ayracın gerekli oldıT" ğunu anlıyamamışUrT^eHevî refofffTClT’gelinceye kadar ondört yüzyıl boyunca hiç müslüman bu­ lunmadığım ve yalnızca onu takip edenlerin müslümanlığı anladığım ileri sürmek gururdan başka birşey değildir. Bunun yamsıra İbn Arabî hakkın­ da ileri geri, saçma sapan konuşmak ve bütün sufileri mezar öpen cahil fellahlarla aynı kaba koymak tahammül edilmez bir sathîlik belirtisi­ dir. En azından İbn Arabî hakkında konuşabil­

64


mek için onu anlayacak bir zihnî çaba göstermek gerekir, hele onu reddetmeye kalkışanlar zihnî yeterliklerini de ortaya koyma durumundadırlar. İbn Teymiyye kendisinden önce mevcut ve sonra­ dan çıkmış her düşünürü kenara itecek önemde yeni bir kahraman durumuna sokulmamalıdır. Eğer biliyorsak ki o düşünceleri ileri süren kimsevarlığı itibariyle tartışmaya konu edilebilir du­ rumdadır, en hafif tabiriyle, zihnen istikrarsız­ dır. Biz, marksistler gibi, doğru sayılan öğretiyi, o öğretiye ters düşen adamlardan alanlardan de­ ğiliz. Bizim için, düşüncelerini takip ettiğimiz in­ san hayatı ve öbür hayat faaliyetleriyle de takip edilmeye lâyıktır. Manevî öğretim, öğretenin öğ­ rettiği şeyle aynı nitelikte olmasıyla mümkündür. Bütün bu belirtilerin bizi kaçınılmaz olarak götürdüğü nokta şudur ki, cafcaflı vehhabî hare­ keti karavanadır. Nitekim bu hareket arabistan kum tepeleri üzerindeki tahta, kafir ordusunun yardımıyla bir ‘kral’ oturtmuştur. Yönetici ve müftü arasındaki bölünmeye yine yol açmış ve bu şimdi artık ne oldukları besbelli olan durumları­ nın daha haçında ne olacağını ortaya koymuştur. Her vakıada güvenilir olmak vasıflarını kaybet­ mekle kalmıyorlar, kafirlerin bile kokuşmuş say­ dıkları bir yönetim altında yaşıyorlar^ Şimdiye kadar ele aldığımız konularla Islâm ümmetine batı kültürünün ve ulemâmıza zerkedilen çürümenin verdiği zararı görmemize yaraya­ cak bir bakış açısını elde etmiş bulunuyoruz. Ger­

65


çi ulemâ kelimesini kötü bir anlamla yüklü halde bırakmamak gerekir, çünkü küfr’e karşı cihad içinde bulunmayan insanları Muhammed sallallahü aleyhi vesellem’in ümmetinden saymamak ge­ rekir. Dolayısıyla kafirlerin niyetlerine hizmet eden, alet olanlara sözde-ulemâ demelidir. Bozul­ manın bütün hikayesi içerde yaşanmış, fakat ön­ ce Vatikan ve daha ponra Dünya Kiliseler Kon­ seyi tarafından idare edilmiştir. Artık bozulmanın nasıl tezgâhlandığı müslüman bilimadamları tara­ fından eleştirel bir biçimde incelenebilir. Halife­ liğin kaldırılmasından önce ve sonra biz müslümanlara verilen zararları görmemize engel olan sorumsuz duygusallık, Allah’ a şükür, geçmiştir. Nihayet, bilimadamlarımız Afganî’yi bir zındık (Hamid Algar’m İran modernistleri üzerine ince­ lemesinde: Berkeley) ve Abduh’u İngiliz efendi­ leriyle birlikte aynı locaya kayıtlı yüksek derece­ den bir Mason olarak gösterdikleri zaman şaşır­ mıyoruz. Belgeler artık önümüze serilmiştir. On­ ların duyumsal entrikaları ortaya çıkarmıştır ki, sömürgecilik hiçbir zaman siyasî ve hatta İktisa­ dî çıkarlar için sahnelenmiş bir olay değildir. Sö­ mürgecilik İslâm'ın temelindeki manevî ve sosyal gerçekliğe düşman bir kültür çatısının yükü ol­ muştur.

Kafir Sızması. Artık, elhamdülillah, kaçınıl­ maz bir biçimde köhneleşmiş bulunan müslüman ‘modernistlerinin’ yapmak istedikleri ‘İslâm’ı yir­ minci yüzyıla getirmek’ti. Anlayamadıkları nokta

66


şuydu ki, eğer İslâmî hicretin ondördüncü yüzyı­ lından alıp da yirminci yüzyıla getirdiniz mi sa­ vaş başından kaybedilmiş olurdu. Nitekim modernistlerin yaptıkları, İslâmî olguyu yahııdi-hıristiyan emperyalizminin kültürel bölgesinde bir yere yerleştirmekten ibaretti. Çünkü savaşın dü­ şünceler arasında verilmediğinin, bilimin hurafe­ ye karşı, ilerlemişin gerikalmışa karşı mücadele etmediğinin ve fakat Avrupa’nın İslâmî topluma karşı savaş verdiğinin farkına varamadılar. Müs­ lüman ulemâ kendi entellektüel gururları yüzün­ den kafirlerin hazırladığı şahane entellektüel tu­ zağa düştüler. Hiç kendilerinin batılılardan aşağı kalır yanları olur muymuş? İşte onlar da batılılar ‘gibi’ olabileceklerini ispat edebilirler. Kendi el­ lerindeki bilgilerin de batılı hayata yol açabile­ ceğini ipsat etme hünerini gösterebilirler. Kendi­ lerini böylece düşmanın diyalektiğine boylu bo­ yunca salıverdiler. Müslümanların kendilerini ku­ cağına attığı düşünme biçimi kafirlerin tanımla­ dığı, yoğurduğu ve nihayet müslümanların dahi kullanabileceği biçime soktuğu diyalektiktir. Sonun da müslümanlar da kendilerini geçmişin derinliği­ ne sanat ve antropoloji halinde gömülmüş olarak British Museum’da temsil edilmiş bulabildiler. Sanat ve antropoloji bizim ölümümüze hizmet et­ mesi için kafir seçkinleri tarafından icat edilmiş iki alettir. Londra’da tertiplenen İslâm Festivali kendi türündeki faaliyetlerin İkincisidir. İlki Pa­ ris’te Palais des Exposition’da, hıristiyan yüzyılı­ nın başlarında tertiplenmişti. Bu sergiyi hazııla-

67


mak için, Kuzey Afrika’daki sömürgeci kuvveti­ nin en yüksek noktasında bulunan Fransa, sufilerin zaviyelerini ve medreselerini silâh zoruyla yağmalamış, kitaplarını ellerinden alıp Paris’e taşımıştır. Aynı zamanda meşhur mason bir aile­ den gelen genç bir İsviçreli kâşif, müslüman kı­ lığına girerek Hacca gitmiştir. İkinci İslâm Festi­ valini düzenleyerek girişilen zihnî katliamın güdücüsü de aynı soydan gelen bir mason olsa ge­ rek. Tabiatıyla roodernistler İslâm’ a yapılan bu en açık zihnî saldırıda kafir toplumUnun cüreti­ ne suç ortaklığı yapmışlardır. Saldın Avrupa İs­ lâm Konseyi’üin desteğiyle gerçekleşti. Her ne kadar Konsey’in feraset sahibi üyeleri buna kar­ şı çıkmışlar ve alelade müslüman gruplar Kon­ sey’in Festival’e yardım etmemesi için patırtı koparmışlarsa da olan olmuştur. Bu festivali İn­ giltere Kraliçesi’nin açması uyanıklığını göster­ mişlerdir, Gerçi Kraliçe’nin yaftası ‘inancın savuncusu’dur, ama o inanç müslümanlara karşı olan inançtır. Festival tuzağıyla el-Ezher Şeyhini hıristiyan katedraline sokmak da cabası. Hatırlanmalı ki, şeri’at’m bankacılığı Mısır’a sokmak üzere yeniden tanzimi hususunda Abduh’un Lord Cromer’le olan işbirliği sırasında bu işe karşı çıkan el-Ezher Şeyhi fanatik ve anti-modern suçlamalarıyla görevinden alınmıştı. Bugün ise İslâm Konseyi bankacılık konusunda düzenlediği konferansta zekât kavramını bankacılık içinde eriterek bir daha canlanmamak üzere yıkmayi

68


planlamaktadır. Bu noktada İslâmî reform teorisi bile bahis konusu değildir, artık bu doğrudan doğruya şarkiyatçıların ve cizvitlerin yeniden ka­ leme aldıkları İslâm’dan başka birşey değildir. Avrupa, ifsat olmuş Abduh’u kendi yanına aldık­ tan ve nihayet, dikkate değer bir psikopat olan Lawrence’iıı yönettiği müslümanlar eliyle hilâfeti yıktıktan sonra müslüman halkın sönmekte olan toplumsal gerçeğinin hesabını görmeye girişti. Eğer kendi öğretimizi titizlikle benimsemişsek Mek­ ke’deki Rabıta’r_ın papa’sı ve papazlık müessesesiyle otokratik kaynaklı bir İslâmî vatikan haline getirildiğini görürüz. Roma’daki Vatikan uydusu haline getirdiği Rabıta ile temas kurmak istemek­ tedir. Bu, halihazırdaki durumu kehanetle keşfet­ mek gibi bir şeydir. Fotoğraflar katolik katedral­ lerin mihrabında baç altında namaz kılan suudî delegesini göstermekte ve ‘diyalog konferansları’ devlet kesesinden yiyen ulemânın, devletin em­ rettiği üzerer tıpkı Kurtuba katedralinde olduğu gibi, ekmek yiyip şarap içilerek yapılan komünyon ayinlerine katıldıkları arena durumuna geldi­ ğini belirtmektedir. Bunları dikkatle sergiliyoruz, çünkü girişilen faaliyet bu kadarla bitmemiştir ve Vatikan-Rabıta işbirliği güçlü bir ekonomik ve siyasi ikna mekanizmasıyla desteklenmektedir. Pek yakında bakarsınız ki, yeni-tür islâm-devleti bütün şeri’at’ı terketmek üzere konferanslar dü­ zenler ve bu çalışmalardan yorulan ulemâ korku­ suzca viski bardaklarına uzanırlar. Açık seçik anlaşılması gerekir ki İslâm bugün siyasi ve kül­

69


türel anlamda yabancılaşmış bir göçebe kuvvet­ tir, saf tutmuş bir azınlıktır, ufukta belirmiş bir halktır, tehlikeyi göze almış ve-kafirler için baş­ lı başma tehlike olabilmiş bir insan türüdür. Özetlersek, kolayca ispat edilebilir ki modernist hareket doktrinini ve siyasetini doğrudan doğru­ ya sömürgeci kuvvetlerden almış ve onların siya­ setlerini ikmal etmiştir, işte bu sebepledir ki on­ ların mirasçıları müslüman ülkelerde kafirlerin kurdukları yönetimlerin yüksek basamaklarında bulunmaktadırlar.

Müslüman Kardeşler ve Bilim. Eğer aynı hata­ lara düşmek ve onlar gibi yenilmek istemiyorsak Müslüman Kardeşler’in düştüğü hataları bilme­ miz gerekir. Bozulmamış anlamıyla dîn olarak İslâm’ın içinde neşvü nema bulmuş bu kültürlü insanları öfkelerinden doğan bir gururun başarı­ sızlığa uğrattığını görebilmeliyiz. İçinde yetiştik­ leri çevrede bilimsel düşünce bir dekor özelliği kazanmıştı. Bu bilimsel düşünceden salmadıkları­ nı, onun üstesinden gelebileceklerini göstermek üzere bu bilimin sunduklarını sindirdiler. Kafa­ larının bilimsel çerçeveyi altedebilecek yeterlik­ te olduğu konusundaki ısrarlarının getirdiği gu­ rur onların ayak bağı oldu. Sonraları, batılı üni­ versitelerde yeni medeniyette tarihî ve kültürel yerleri olduğu gerekçesiyle ‘okutuldular’ , sanki halihazırda büyük müslüman bilimadamları ve matematikçiler yoktu —elbette çıktıkları çizgiyi devam ettirip de şeri’at’m karanlıkçı düşüncele-

70


riyle geriletilmiş olmasalardı, modern ‘ilerleme'nin cephe önlerinde onlar olacaktı, hıristiyanlar değil! Başlangıçta Müslüman Kardeşler kendileri­ ne hurafecilik veya gericilik yakıştırabilecek herşeyden ayrı durmak için telaşlı bir çaba göster­ diler. Kardeşler’in ilk dönemleri bütün bütün modernist görenekle kuşatılmıştı. O zamanlarda ya­ zılmış bazı metinler şimdi okunduğu zaman hay­ reti mucip. Üzücü olan, bilimsel metodolojinin efsanevi bir sistem olarak ortaya çıkışının açık­ lamasını müslümanların değil de aydınlanmış kafirun’un bizzat yapmasıdır. Maalesef müslümanlar bilimsel gerçekler gibi lafları ağızlarında yuvarlamakta, bilimselciliğin iefsaneye dayalı ya­ pısal ilkesini gerçekten kavrayamamaktadırlar. Müslümanlar genellikle hâlâ Kraliçe Viktorya ça­ ğındaki nasranî anlayışın yaptığı tasnife sadıktır­ lar: Bir yanda ahlâkî olan vardır, öte yanda bi­ limsel olan. Başka bir deyişle bir yanda aletler vardır, öte yanda o aletleri kullananlar. Müslü­ manlar, mantığı aklıselim imiş gibi gösteren elçabukluğunun farkında değiller. Bu geçtiğimiz cümleyi bugün bile şaşırtılmış müslümanlar defa­ larca okumalıdn*lar. O müslümanlar ki aklıselim­ den yana ve fakat mantığın karşısında olmaları gerektiğini anlamamışlardır. Müslüman Kardeşler’in ‘bilimle hesaplaşmıyoruz’ tavrı geniş çapta sonuçlar doğurmuştur. Bilimsel yöntem dedikleri şeyin kendi başına bir dinsel sistem olduğunu, hem dilbilimsel hem de semiotik köktenci eleşti­ rel çözümlemeler yapıldığı zaman ancak ortaya

71


serilebilen derin bir mitoloji olduğunu, bu mito­ lojinin bir parçasını da ispat ve deney hilelerinin oluşturduğunu anlamaktan aciz kaldıkları için Müslüman Kardeşler hareketini sonuçta batılının ikinci medeniyet savaşından önce kültür zaferle­ rinin yüksek dalgası üzerinde her yanda kapsayıcı bir iktidar teminine uğraşan tarihî kuvvetlerin ba­ tağına saplamışlardır. Sonuçta yaptıklarının an­ lamı kültürel anlaşmasıyla kadrolaşmış bir ekibin siyasi çerçevesini kabul etmelerine vardığı kadar kafir devlet anlayışıyla, İslâmî anlayışın bir ara­ da bulunabileceğini kabul etmelerine de varmış­ tır. Devlet, mitolojik görünümüyle yunanlıların şehir-devlet demokrasisi üzerine bina edilmişti. (İktidar-merkezi görevini yüklenmiş binalardaki Pallas Athene modeline uygun dikkat çekici mi­ marî incelenmeye değer-). Devletin yapı özellik­ leri bütünüyle masonik hareket tarafından yürü­ tülmüş ve yönetilmiş bulunan Fransız İhtilâlinde­ ki gelişmeler sırasında ortaya çıkan Jakoben mo­ delin protokolleri tarafından dikte edilmiştir. Kendimizin kafirlerle eşit olduğumuzu ispat et­ mek için bizim de bir devlet kavramımız olduğu­ nu söylemek mecburiyetini duyuyoruz, bürokratik makamlarıyla bakanlarımız, cumhurbaşkanlarımız ve hatta, euzu billah, ‘Medine'nin bir ana­ yasası’ olduğunu söylemek mecburiyetini duyu­ yoruz. Son saydığımı, ateşi başına vurmuş bir modernist, Paris’te -başka nerede olabilir- iddia etmiştir. Bütün bu iddialar kafir toplumunun çok işine yarayacaktır, çünkü bundan böyle, kendi

72


emperyalist lisanları içinde ifade edebilirler ki, bütün bunlar geri ve ilkel örneklerdir ve ibaret etmektedir ki eğer bizim ‘banilerimiz’ bugünü görmüş olsalardı modern liberal ve serbest se­ çimli demokratik bir devleti pek beğeneceklerdi! Yani, her modernist hareket demokratik sahaya, o sahanın bütün yalanları ve tiranlığını yüklene­ rek, ulaşmak suretiyle sona ermektedir. Türkiye’­ de ve Pakistan’ da gördüğümüz gibi. Müslüman Kardeşler için sözünü ettiğimiz yönelim, onların kafalarında batı yapısındaki modele uygun İslâmî bir devlet canlandırmış olmaları ve bu yüzden, sonuç itibariyle Islâm’ı toplumsal bir program biçiminde görmüş olmaları anlamına geldi. Baş­ ka bir deyişle onlar, İslâm’ı toplumsal nizama indirgediler, oysa İslâm toplumsal bir nizam ol­ duğu kadar insanın iç dünyasının da bir nizamıdır ve Kur’ an’a göre bu iç dünya nizamı yalnızca ahlâk nizamından da ibaret değildir. Herhangi bir İslâmî etkinliğin kalbi insanla Allah arasındaki bağlantıdadır. Bu bağlantı da insanın lübb’ü içi- ne yahut şuuruna gömülüdür. Bu insanın sırrıdır ki üzerinde konuştuğumuz şeylere indirgenemez, bununla ^birlikte tecrübe edilenin alanı içinde bu­ lunduğu kabul edilebilir. Meselenin özü budur. Bir cümle ile söylenip geçiliverecek bir mesele üzerinde değiliz. Böyledir diye müslüman tedir­ ginlik duymamalıdır, ama bilginin bu bölgeleridir ki müslüman onun iştiyakını duyar, o olmaksızın da yaşayamaz. İnsanda toplumsal bir değişme meydana getirmek ve insanın iç değişmesini dı-

73


şmdaki değişmenin

tekemmül

edeceği zamana

kadar tehir etmek katışıksız bir marksist düşün­ cedir. İslâm’da her ikisinin birlikte gitmesi zo­ runludur. Şimdi anlayabilmemiz mümkündür ki katışık­ sız İslâm'ın iki aslî unsuru vardır, doğrusu her ikisini de bir saymalıdır. Bunlar 1. Kuran — Allahü teala tarafından vahyedilmiştir. 2. Resul’ün bizzat kendisidir. Bu iki unsuru, Haberciyi ve Haber’i birbirine bağlayışımız, Ayşe radıyallahu anha’nın zihnî bir gözlemi yüzündendir. Kendisine, Peygamber sallallahü aleyhi vesellem’in neye benzediği sorul­ duğunda, şunu dile getirdi, ‘O yürüyen Kur’ an’ dı.’ Kur’an bilgisi ve Peygamber sevgisi müslümanları birleştiren aşikâr, alemşumûl unsurlardır. Bu bilgi ve bu sevgi birçok başka zamanda olduğu gibi içinde yaşadığımız zamanda da yeniden ha­ yat bulmuş bir İslâm’ın, Nijeryada Osman dan Fodyo, Sudan’da Mehdi örneklerinde görüldüğü üzere fışkırmasına yetecek ıinamı getirir. Yeni-’" den canlanan İslâm’ın ana nitelikleri kendiliğindenlik ve cihad olacak ve gerçekliği de Kur’an’ın büyük merkezî emrine verilen cevabın üzerine bina edilecektir: ‘Salât ve zekât’ !

Arızî Kaynaklar Üzerine Bir Açıklama. Söyledik­ lerimizden anlaşılacağı gibi, kardeşlerimizin on-

74


dört yüzyıl boyunca yaptığı araştırmaları ve geçirdiği deneyimleri, Vehhabîlerin inkâr ettiği ffibi, inkâr ediyor değüiz. Bizim gösterdiğimiz titiz­ lik cemaatten elitizmin uzaklaştırılması hususundadır, bunun içine EzlTerizm diyebileceğimiz tutumun reddi de girer. Islâm'ın geleceğine yönel­ miş en cıg^Ttehlike**ulemanın despotluğudur, çün­ kü onlar kendi elitlerinin söz sahibi olmasını sü­ rekli duruma getirmek istiyorlar. Bu istek hilâfet yönetiminin Grtadan kaldırılması işinde de karsı­ mıza çıkan şeydir çünkü müslüman ülkelerde şim­ di yürürlükte olan ve bizim kafir kabul ettiğimiz iktidar çatkısı (power nexus)na destek olanlar da onlardır. Temiz ve inançlı müslüman kitleler halen ulemâ’ya saygı göstermektedir çünkü halk yığın­ larına ulemânın -okuması çok kolay, anlaması çok basit olan- Haber’i bilen tek zümre olduğu zorla benimsetilmiş ve böylece ulemâyı reddetmenin ihanet olduğu öğretilmiştir. İslâm bir mezhep, bir

‘ religion’ değildir, İslâm bir dindir. O bir hamt tarzı, bir maslahattır. İslâmî öğrenmek için bir üniversitede yıllarım tüketmek gerekmez ve onda rütbe alamazsınız! Üstünlük Allah nezdinde ve Kitap'a göredir. Bu sebeple religion’ıı silip siipürmeli, onun yerine dînin belirmesine __ meydan vermelidir. İsrarla belirtiyoruz ki bunda ne ta­ savvuf ne selefilik meselesi,, ne de mezhep me­ seleleri çıkarmıyoruz - çünkü eğer, birleştirici bir kuvvet olarak ortaya çıkmadığı sürece İslâm hiç ortaya çıkmamış olacaktır. Birleştiricilik yalnız

75


vehhabî i l e s u f i arasında değil, aynı zamanda sünnî ile §iî arasında da geçerli olmalıdır ve bir­ leşmek için geleceğimiz nokta çok .yalındır: MÜSLÜMANLARIN BİRLEŞME NOKTASI AL­ LAH VE O’NUN RESULÜDÜR, ALLAH’IN PEY­ GAMBERE VAHYETTİGÎ KİTAP İSLÂM DİNİ­ NİN TAMAMINI, HİÇBİR EKLEME VE HİÇBİR TASFİYEYE İHTİYAÇ GÖSTERMEKSİZİN MUH­ TEVİDİR. Bunu söyledikten sonra, elbette nerede ve ne zaman ihtiyacımız olacaksa yararlanabileceği­ miz geni,ş bir arızî kaynaklar hâzinesine sahip ol­ duğumuzu anlayabiliriz. Bunlar, ümmet içinde yüzyıllar boyunca hayat bulmuş bütün metinler olabilir. Ama önce, yeniden canlılık kazanan İs­ lâm’ın modelini kaynağın aslından -Allah’ın Kitabı’ndan ve Peygamberin kendi gösterdiği örnek­ lerden çıkaralım.

76


Ü çü n cü B ölüm BU G Ü N K Ü İSLÂM

İslâm Saldırı Altında İslâm her yerde saldırıya uğruyor. Siyonistler ve siyonistlerin-doldurduğu kafirim tarafından denetim altında tutulan media dünya­ sında saldırıya uğruyor. Maalesef, bu söylediğim soyut bir 'fesat teorisi’ gereğince ifade edilmiş değildir, TV şebekesini, yayınları, haber ajansla­ rını, yalnız burada değil, Amerika’ da, Avrupa’­ nın bütün ülkelerinde, kimler denetim altında tu­ tuyorsa, onların açıkseçik vakıalarına dayanarak söylenmiştir. Militan hıristiyan kilisesinin saldırısına uğru­ yor. Kilise bunalım içindedir ve canhıraş bir şe­ kilde karakteri ne olursa olsun yeni bir toplumun ideolojik mekanizması olarak hayatta kalabilmek için üzerinde durabileceği yeni bir zemin aramak­ tadır. Acaip üçleme tezine kendileri de inanma­ dıkları için bünyelerine herhangi bir öğretiyi uyarlayabilir ve büroyu işler halde tutabilirler. Zaten hıristiyan kilisesi bir yandan Avrupa ve

77


Afrika’da İslâm’ı ifsat etmeye çalışırken öte yan­ dan da ‘dialog’ icad edip hakimiyet politikasını yürütmek istiyor. Kilisenin istediği, Müslümanla­ rın kendi öğretilerini hıristiyan apologetics’inin çerçevesi içine yerleştirilmiş kelime dağarcığı in­ çinde tanımlamalarıdır. İslâm hem Doğudaki hem de Batıdaki kafir toplumlarmda hakim olan devletçilik tarafından saldırıya uğruyor. Çin^Dnğu Türkistanlı müslümanları ülkenin modernizme batmış bölgelerine iskan ediyor ve zaten Kur’an bizatihi Pekiıı’den Moskova’ya kadar sahip olunması tehlike arzeden bir kitaptır. Rusya’da Kur’an’ın arapça nüs­ haları rejimin ne kadar müsamahalı olduğunu göstermek üzere vitrinlerde sergileniyor, ama Rusça meâl yayınlamayı yasaklamışlardır. Hin­ distan’da müslümanlar hindu yönetimin politika­ sıyla yürütülen katlanılmaz aşağılanmalara, bo­ yun eğmeye zorlanıyor. İngiltere’de sanayi toplumunun çürümüşlüğü, doğulu müslüman halk ve genellikle PakistanlIlar üzerine yönelmiş bir ‘ırk­ çı’ saldırıyı güçlendiriyor ve hiç kimse bu durum­ lara karsı birsev yanmaya yeltenmiyor. Ingilte­ re’deki durum esas itibariyle bütün Avrupa top­ luluğunu kapsıyor. Türk işçilere olduğu kadar Cezayirli ve Faslı işçilere de zarar vermekten çekinmiyor AvrupalIlar. Eğer bütün bu saldırılar İslâm’ı hançerlemek için yapılmamış olsaydı biz bunlara tahammül ederek hayatımızın devamını savunabilirdik. Ama

78


ihanet öylesine açıktır ki varlığına tahammül edecek yer kalmamıştır. Duygusallığa ve palavra­ ya kapılmadan meseleye bakmak İslâm’ın düş­ manlarının kimler olduğunu cansıkıcı bir açıklık­ la gösterecektir. Müslüman ülkelerde İslâm’ın toplumsal çatkı olarak mevcut olmasını kabul etmedikİerl için bu ülkeleri yönetenlerin kafirun oldukları üzerinde herkes birleşiyor. Her bir müslüman ülkenin yalnızca yöneticileri kafirun. ol­ makla kalmıyorlar ve fakat daha da önemlisi yö­ netimlerini yürüttükleri toplumsal yapı açıkça kafir modelleri üzerine bina edilmiştir. Bunun da ötesinde bu kafir modellerinin hepsi milliyetçiliği bir din (religion) olarak kabul etmişlerdir. De­ nilebilir ki bayrağj selâmlamak tek elle alınan tekbir’ dir. Millî mars söylenirken hazırolda durmak bir ikame’dir. Eğer kökleri derine inen bu m, davranışlar din olmasaydı insanlar buna mecbur tutulmaz ve bunları yerine getirmeyi reddetmek suç sayılmazdı. ■"

.

"

"

.

'

'

"

l—ı

1

Şeri’at hiçbir yerde hükümran değildir ve da­ ha beteri şeri’atı ihya ediyorum diyen ülkelerde yozlaşmış rejimler şeri’atı gayri meşru olarak kendilerine destek kılmaktadırlar. Sözüm-ona devrimci Libya’da yüksek mahkeme Mussolini’nin hukuk sistemi üzerine kuruludur, hakimler ermin yakalı kadife elbiseler ve süslerle bezenmişlerdir. Her ülkeyi içine alan bir çözümleme herbirinde ş eri'atın ya hepten ilga edildiğini yahut yalnızca özel bölgelere itelendiğini ortaya çıkaracaktır.

79


Bütün bu olup bitenler içinde en dikkate de­ ğer hususlardan biri ‘insan hakları’ kavramını kendi durumlarına uyarlamalarıyla ilgilidir. Bu sloganın uyarlanması, hele hele cahil suudî yöne­ ticilerinin bunu kullanması gösteriyor kj onlar ne seri’at’a inanıyorlar ne de modern tarihten ha­ berleri vardır, çünkü ‘inşan hakları’ dedikleri şey aslında açık amaçları İslâm’ı ilga etmek olan koyü masonların yazıp düzenledikleri jakoben dev­ letçi doktrinin bir parçasıdır. Anayasacılık ma­ sonluğun kendisidir. Buna karşı durulmalıda . Yönetimin peygamberâne modeli anarşik değil­ dir ama kesinlikle bürokratik değildir. Bizim yö­ netimimiz idarenin dinamik ve hareket halinde bulunuşuna davanır ve hiçbir zaman bir donmuş totaliter model değildir. Bu hayatî meseleyi bir başka yerde incelemeyi umuyoruz. Burada üze­ rinde durduğumuz husus İslâm’ a yönelmiş en bü­ yük tehlikenin halihazırda müslüman ülkelerdeki kokuşmuş siyasi yöneticilik olayında bile saklı bulunmadığıdır.

İslâm’ın En Büyük Düşmanı-Ulemâ Sözde-ulemâ İslâm düşmanlarının başında gelir. Peygamber sallallahü aleyhi vesellem ve onun şerefli sahabesi, Allah onlardan razı olsun, zamanındaki Medine’de oluşan ve kendimize kay­ nak kabul ettiğimiz cemaat modelinde bir seçkinler öbeğini haklı çıkaracak hiçbir dayanak kesin­ likle yoktur. Kalk ile hayat ve yönetimin bütün

80


toplumsal aygıtı arasına kendini empoze eden te­ peden denetimin bir alt-yapısına sahip olmak peygamberâne modele tamamen terstir. Yönetmek müslüman halkm hakkıdır. Ashap yönetiyordu. Yargıçlar onlardı, ordu onlardı, polis onlardı. İs­ lâm şeri’atının ne olduğunu tanımlamakla kendini vazifelendirmiş bir seçkinler öbeğinin olacağı düşüncesini kimse taşımıyordu. İslâm şeri’atı müslumanlarm elindeydi. Geçerli bir İslâm için Kur’an’ın şer’î otoritenin yüce kaynağı olması tama­ men gereklidir. Eğer değilse bu risâletin tamam­ lanmamış olduğu anlamına gelir. Bunu bir ihtimal olarak bile öne sürdüğümüz için Allah bizi affet­ sin. Ne yazık ki kafir devletçi yönetimine halkın evet demesi içir» ruhsat çıkaran ve halkı Kur’ an-ı Kerim’i kendi ellerine almaktan yıldıran bir seçkinler öbeğinin temayüz etmesi suretiyle söylenil­ mek istenen budur. Kitap’ın tefsir edilmesi ge­ rektiğinde ısrar etmek Allah’ın ahsen haberine meydan okumaktır. Çünkü Allah, azze ve celle, kendi Resulüne aydınlık ve üzerinde hiç şüphe olmayan bir vahiy indirmiştir. Müslümanları ça­ tışan taraflar haline sokan ve yaşadığımız çağın sosyal gerçeğiyle hiç münasebeti olmayan saçma sapaıı meseleler çıkarıp müslümanların kafaları­ nı karıştıran ulemâdır Bü hali hazırdaki konu­ mun derinlerine yerleşmiş olarak bu öbekler arasmda seçkinler öbeğini ortadan kaldırmak isteyen kimselere rastlamak mümkündür. Bunlar kendilerini ‘yeni’ ulemâ olarak kabul ettirip devirdikleri egemen öbeğin yaptıklarım aynen tek­

81


rar etmek isteyenlerdir. Kendimizi bir yeni nasip alanında kaim kılmadıkça bu cahil dangalakları başımızdan defetmek de bir işe yaramayacaktır. Elimizde ondört yüzyıl devam etmiş bir bilim bi­ rikimimiz var, ondort vuzyıl boyunca iyi ve kötü birçok hukukî mesele çözülmüş, bizler kendi durumumuz için aydınlık getirecek olan vakıalara değer biçecek aklıselim sahibiyiz, kendimizle dav­ r anışlarımız araşma giren bu totaliter müdahale­ ciye ihtiyacımız yok. Ulemâ müdahelesinin tek­ nikleri ve derinden etkileyici psikolojisi incelenip anlaşılmalıdır. Psikolojik denetimin basit, fakat sersemletici ilkesiyle . çalışan bir mekanizmadır bu. Ulemânın denetimi şuna dayanır: yaptıkları­

nı 'yasak mıdır acaba’ sorusunu soraralc yapmak ve kendini tereddütte bırakmak. Böylelikle, hare­ kete geçtiğiniz zaman aharlanırsınız. Yaptığınız işe layık olmadığınız duygusu aşılanır size. Size eskinin büyük ve şerefli eşhasından bahsedilir, böylece hem onlara oranla sizin aşağıda kaldığı­ nız belirtilerek gözünüz yıldırılır hem de sizin bu insanların yaşadığı dönemlere ait malumatlar al­ tında ezilmeniz temin edilir. 0 zaman siz de du­ rumunuzun ne kadar zavıf ve umutsuz olduğunu size acıkl ayı verecek bir müdahaleci öbeğe ihti­ yacınız olduğunu anlarsınız. Ama Allah azze ve esile, Bakara suresinde söylüyor ki sizler önceki kavimler hakkında sual olunmayacaksınız ama kendi yaptıklarınızın hesabını vereceksiniz. Bu­ nun yanısıra biliyoruz ki laflar amellerin yerine

82


konulamaz. Yani sözler bakımından alim olan ca­ hildir, ..çünkü kendi ameli yoktur. Bu sözde alimlerin sahtekâr tavırlarına biz İngiltere’de kendi cemaatimiz dolayısıyla şahit olduk. Biz zikr ettiğimiz için, Islâm’ın siyasî bir gerçeklik olduğunu ileri süren bu sözde alimler tarafından sürekli olarak suçlandık. Zikr kesiran Kur’an’da emredilmiştir! O günlerde dînTlsağlamlıkla kavramadan harekete geçecek teçhiza­ tımız elmadığı hissine sahiptik. Eylem alanına adımızı atar atmaz aynı adamlar önümüze çıkıp siyasete karışmamamız gerektiğini, onun ‘bize göre olmadığını’ söylemeye başladılar. Hakikat şu ki biz Peygamberimiz Muhammed sallallahü aleyhi vesellem’i takip edip Allah’ın Kitabı’na ve O’nun şeri’at’ına dönmeye mecbur oluruz diye korkuyorlar. Bu demek, ücretli imamların ve bil­ hassa kafir olduğu açıkça kabul edilen devletler tarafından karnı doyurulan imamların sonu de­ mektir. Diyanet İşleri Bakanlıklarının sonu de­ mektir. Herşeyden önce Rabıta al-alem el-islâmiyve diye Mekke’de kurulmuş olan İslâmî vatikanın ve daha da kötüsü Dar-ül Islâm’ın ihdas edilmesini önlemek üzere kafir devletçi konumunu destekleyici toplantılar yapan kafir devlet çı­ damlarının iğrenç alaşımından teşekkül etmiş İs­ lâm Konferansı’mn sonu demektir. Bu masonikçe biçimlenmiş cesetler İslâm’ın en güçlü ve en sin­ si düşmanlarıdır. Bunlar. milletler-üstü bir İslâ­ mî cemaate giden yolu takayıp müslümanları

83


beynelmilel çarpıklığa mahkum etmek istiyorlar. Enternasyonalizm, beynelmilelcilik, milliyetçi ah­ lâkın bir uzantısıdır. Bu sağlıksız durumun ışığın­ da müslüman cemaatin hastalıkları iyi niyetle kayböluverecekmiş gibi davranmak işe yaramaz. Ulemâ sade müslümanlardaki imarı nakısasını 'cemaatın nakısası kabul ediyor, bu habis~bir düsüncedir, çünkü müslüman ahali kuvvetli ve iman doludur. Ahalide imanın azaldığını söylemek hıristiyan görüşüdür, zaten ulemânın kopya ettiği de hıristiyanlardır. Noksan olan iman değil İslâm’dır. Ne zaman kendi serbest irademizi dîn olarak İs­ lâm’la ve Peygamberin Şeri'atıyla tamamlayacak olursak o zaman muzaffer olacağız. Biz da’va’yı yürütmek istiyoruz - herkes dava adamı olmayı çok övüyor. Ama dışımızdakileri nereye çağıracağız? Aydınlanmış kafirler eğer onları Suudi Arabistan ahlâkına çağırıyorsak böyle bir sahtekarlığı istemiyorlar, .fcger onları Cezayirin devletçi despotluğuna çağırıyorsak, onun içinde olmaktansa dışında kalmayı tercih ediyorlar. Şu belli ki dava, yalnızca mandan iba­ ret bir hıristiyan modeliyle yürütülemez. Eğer insanları İslâm'a çağıracaksak, ayıkça, hiçbir şe­ yi gizlemeden çağırmalıyız - bunu yapmak demek insanları, dünyanın her yerinde dini yüzünden baskı altında tutulan, bütün dünyada azınlık du­ rumunda yaşayan ve hiçbir ülkenin yönetimini elinde bulundurmayan ve fakat insanların en iyilerini aralarında barındıran, kötüden alıkoyan i­

84


yiyi emreden bir cemaata çağırmak demektir. Biz savaş içindeyiz. Ve muharebemiz daha yem başlamıştır. İlk zaferimiz İslâm şer i’at’mm eksik­ siz uygulandığı, dünyanın herhangi bir yerindeki bir toprak parçasıdır. Onun kaidesi sade ve kay­ naktan olmalıdır. Müslüman' olmak vasfıyla müş­ terek birsahada toplanmalıyız.- şiı olsun sünnî olsun, mezhepler içine hapsolmadan önce- dört halifeden, Allah onlardan razı olsun, ve onların hatalarını affetsin, daha öncesine döndüğümüz zaman ancak tek bir cemaat olarak birlik sağ­ layabiliriz, çünkü bizim birleşme noktamız Allah ve O’nun Peygamberi, sallallahü aleyhi vesellem’ dir.

İsiâm İçin Gerekli Bazı Eylemler 1.

Yalnız camilerde namaz lalmayın, namazı halka göiüıiin. Açık yerlerde namaz kılın - parklarda, kampuslarda. Allah’a açıkça yalvarın.

2. Küfr’e namazla karşı durun. Belâ ç ıkara­ cak yerlerde namaz kılma tehlikesini göze alın. 3. Halkı ücretli imamlar arkasında namaz kılmamava inatla çağırın, müftüleri ve Diyanet Bakanlıklarım beynelmilel İslâmî teşkilatları nasıl hükümsüz kılacaksanız öylece hükümsüz kılıp. 4. Milliyetçiliğe karşı durun. Millî mescidle-

85


re meydan vermeyin. Toplantılarınızda farklı kavimlerden müslümanları birbirleriyle kaynaştırın. Birlik olun. Bayrak se­ lamlamayı, millî marşlara ihtiram gösteı meyi reddedin. Camilerden milliyetçi sembolleri atın. 5. Genç müslüman erkek ve kadınlara İslâm dîni üzere talim ve terbiye gösterin. Bu demektir ki onlara namaz kılmayı ve diğer ibadetleri bizzat kendiniz gösterin, onları yazılı metinlerin ellerine bırakmayın. On­ lara Kur’an okumayı öğretin. Kıraati res­ mî okuma üslubundan ve çarpıtmasından kurtarın. Kur’an’ı sesinizle süsleyin. Mu­ harebe içinde eğitim. 6. Halk seviyesinde zekât’ı yeniden kurun ve Kur’anî modele dayalı ekonominin sahi­ ciliğini gösterin Önderlerin zekât verme­ leri konusunda ısrar edin. İçinde bulundu­ ğunuz birimin ve devletin malî durumunu inceleyin ve elde tutulan servetin zekâta tabi olmasını sağlayın. 7. Müslümanlar şeri’atta silahlanma hakkına sahiptirler. Şer’ î uygulamayı törene boğ­ mayın. Yargılama sürecini insancıllaştırın. (Bu söz cezaların değiştirileceği anlamına gelmez, daha çok suçlanan kimse ile yar­ gılayan kimse arasında edebin hükümran olması gerektiğini belirtir.) 86


8. §eri’atm ihya edilmesi için savaşan müs­ lüman önderleri bir araya getirin ki top­ lanabilsinler ve mülî ‘kurtuluş’ savaşları­ na son verip cephelerini birleştirebilsin­ ler. Polisario Marksistleri’nin Batı Sahra’da halkı İslâm dişında eğitip milliyetçi bir savaşa sokmuş olmalarından ders alın. 9. Mücadeleyi gerçekçi olduğuna inandığınız en kısa zamanda gizlüikten çıkarıp açık bir durum haline sokun. Gizlilik strateji gereğj olmadığı sürece nefreti muciptir. Müslümaîîlar arası güven güçlü olmalıdır. 10. Müslüman siyasi yöneticileri şeri’ata uy­ maya açıkça çağırın. Bunu reddettikleri zaman o yerde müslüman cemaatin duru­ mu Ebu Bekir: radyallahu anh'ın zekât ver­ meyi reddeden kabileyle olan münasebeti gibi olur.

Cihad - bir çağrı Şimdi keşfetmeye çalışacağımız şey cîhad’ı İslâmî etkinliklerin merkezinde, yüceltmek için hangi adımları atmamız gerekeceğidir. Cihad insanları şerefli şehid mevkiine çıkartabilir. Bu söz. de hıristiyan propagandası tarafından asındırılmıştır. Şehid, İngilizcedeki ‘martyr değildir. Bir kimse intihar ederek de, kendini mahvederek de, fanatik olarak da ‘martyr’ sayılabilir. Şehid şahit demektir. Sehid yalnızca İslâm davasını yürütür—i

*■ ■

*

' — '

I"

.

I

87


keıı ölen insan demek de değildir. Hayır, bunun çok üstünde bir anlama sahiptir. Şehid, Alemlerin Yaşayan Rabbi'ne doğrudan doğruya şahadet et­ tiğini belirten bir anlama sahiptir. Allah için _savasırken ölmek bir arif olarak ölmektir. Bu yüz­ den, bizim şerfatımıza göre, zahiri suyla yıkan­ masına gerek yoktur, çünkü o Rubublyetin Varlığını doğrudan doğruya tecrübe ettiği için arın­ manın batınj suyuyla yıkanmıştır. ‘Cihad kıyamete kadar farz kılınmışt ır / İs­ lâm’ı işlemez hale getirmekle "vazifdendirilmiş hıristiyan entellektüellerinin baskısı altında cihad tabirine de yeni bir anlam yüklenmiştir. Bu yem gayri İslâmî tarifiyle cihad yalnızca çarpışma an­ lamına gelir. Oysa kendi anlamıyla cihad her se­ viyede çarpışma demektir, bu seviyelerin en yü­ cesi Allahu te’ala Kur’an-ı Kerim'inde tavsif et­ tiği üzere boyunları kesmektir. Çünkü kafir toplumu soğuk savaş ve parano­ yayla yaşadığı halde müslümanlar sıcak savaş ve mutlulukla yaşarlar. Savaşın yürütülmesine geçilmeden önce bir eğitim programından geçilmelidir. Bu yapılmazsa mülümanlar masomk modelde oluşmuş devleti yıkma fikri sabitinden başka bir hedefi olmayan insan sürüsü haline gelirler. Ha­ zırlıksız girilen savaş kendimizi tahrip etmekten başka bir sonuca varmaz ve siyonistler ölülerimiz üzerine basa basa İsrail’ de dünya banka-dev-


modeli elbette, Hendek Savaşı sırasında. Medine henüz ilk aşamasında iken görüldü, fakat bu modelin en ayrıntılı uygulamasını, şimdi Moritanya denilen çölde mağrib i bir önder göstermiştir. 0 nun teşkil ettiği ribat örneğinden mağripten batı dünyasına ve Avrupa’ya bir davranış kalıbı ya­ yılmıştır. Bir öbek müslüman Atlantik kıyısındaki kalelerine çekildiler v e orada kendilerini cihad' a hazırladılar. Zamanı gelince, zuhur ettiler ve Fas’tan Ispanya içlerine kadar hayat dolu ve katıskısız Islâm’ı ihdas ettiler. Onlar gelmeden önce buralarda hıristiyanlar karşısında yenilgiye uğramış, farbkıy!e~çeHien7 bölünmeleS sürdüğü müslümanlar v ardı. S u T ım s e î^ ravidler diye biliniri Aynı yöntemi sufj mücahid | Şeyh Sunusi de uygulamıştır.

Ribat Modeli Ribatta aşağıdaki beş ilke hareket kazanmalıdır. 1. Bir öbek müslüman yoğun kendilerini ribat içine alırlar.

eğitim için

2. Allahın Kitabı’nı, onu kullanma alışkanlı­ ğı edininceye, onun temel bildirisini ve öğ­ retici unsurlarını kavraymcaya ve oiıun rehberliğini takip edecek niteliği kazanıncaya kadar okumak ve incelemek görevi­ ni yerine getirmelidirler. Katışıksız hida­ yeti tanıyabilecek kadar eğitim seviyeleri­ ni yükseltmeli ve kafir modellerini takip etmemelidirler.

89


3. Allah’ın zikr’iyle meşgul olmalı ve gecele­ ri murakabe ile geçirmelidirler. Zikrin ke­ safeti muharebe öncesinin levazıma tidir.. 5, Çarpışma eğitimi görmelidirler. savaşın bir parçasıdır.

Taktikler

5. Bu esaslara dayanan eğitim tamamlandık­ tan sonra birey (fert) inzivaya çekilir. Böylelikle, eğer Allah nasip ederse, kalb gözü açılır ve yaratılmışlık korkusundan, mahrumiyet korkusundan kurtulur. Bu beş bölümlü uygulama yerine getirildikten sonraT^rt^'m urabıtfn, yani çeliğine su verilmiş ribat adamları oluşmuştur. Onlar kafirun karşı­ sında dövüşe giren adamlardır, çünkü onlar yal­ nızca küfre karşı Tioymakiçin hazırlanmış değil­ lerdir. Onlar' içlerinden ve dışlarından Medine örneğine uygun bir İslâmî toplum kurmak için teçhiz edilmişlerdir.

90


Dördüncü Bölüm YARINKİ ÎSLÂM

Küfrün Siyasî Temeli ‘Küfr bir millettir!’ (Hadis) Kafir iktidar yapısının temeli devlet deneti­ midir. Bu sırasıyla aşağıdaki alaşımlar üzerine kuruludur: 1. Merkezî bürokratik bakanlıklar. 2. Merkezî bürokrasinin denetiminde polis ve ordu eliti. 3. Göz boyayıcı demokratik önderlik veya bir yahut birkaç kişinin çarist önderliği de­ mek olan halk-demokrasisi. 4. Devlet yönetiminin kendi ahlâklarını be­ nimsemeyen çevrelere- kapalı tutulması -artı- yönetim putlaştırılması. 5. Çalış/pyna sendromu. (*) Böylelikle halk, üretim süreci içine zincirlenmekte ve aynı (*)

Syndrome: Hastalığın teşhisine yarayan belir­ tiler. (çev.)

91


zamanda toplumsal enerjisinin yarı-askerî gözetim altında,, yalıtılmış spor sahaların­ da bütün aşırılıklarıyla boşaltılmasına programlanmaktadır. Bunun yanısıra top­ lumsal eleştiriyi sansürden geçiren ve top­ lumsal eleştiri ‘yaptığını’ ifade ettiği-hal­ de, bunu etkisiz alanlara çeken sanat ça­ lışmaları da bir kendi kendini teşrih etme meşgalesi olmaktan ötede bir yere sahip değildir. Saydığımız bu beş esasın aslî niteliği sade yurttaşı çaresizlik hissiyatıyla başbaşa bırak­ maktır. Sade yurttaş, ipleri başkasının elinde bu­ lunmayan bir toplumsal ilişki kuramamakta, ken­ di duygularının önem kazandığı bir toplumsal çevre içine girememektedir. Devlet gücü doğu­ mundan ölümüne kadar her adımım denetim al­ tında tutmaktadır. Düzen, biribiri içine kilitlen­ miş sistemler ilkesi üzerine kurulduğu için eleş­ tiri sezkonusu edildiğinde düzenin candamarı sa­ yılabilecek bir noktasını bulamıyacaksanız. ‘Şu baş koparılırs.? toplumsal çatkı kurtulur’ diyebi­ leceğimiz bir ‘baş’ yoktur. Küfr dokuz başlı yı­ lan gibidir. Ekonomik heyula, polis gözetimi, eğitim sistematikleri, hastane teşkilâtı, refah ve bunların arasına. sıkıştırılmış kişisel idealler in­ sanları uyutmak ve toplumsal veya şahsî dina­ miğe sahip herhangi bir özün uyanmasını engel­ lemek için tezgahlanmaktadır. Bu model 92

Kur’anî

ifadesiyle

FİRAVUNÎ’-


DİR. Karşıtım yaşatmama iradesine sahip, yani dinamik bir hareketi veya değişmeyi barındır­ mayan bir düzendir. Düzen kuvvete dayalıdır, halk silahsız ve çaresizdir. Totaliterdir. Yürür­ lükteki toplumsal süreç onun dinidir. Herkes tektipleştirilmiş olan aynı hedefe bağımlı kılınmış­ tır. (Gayri Safi Millî Hasıla, Gelişme, toplum­ sal evrim.) Hesaba çektiğimiz bu din, esası itibariyle üretim sürecidir. Gelişme adı altında uydurulan efsane; yollar yapılmasını, köprüler, barajlar, enerji santralleri, fabrikalar kurulmasını sağla­ yan araçlarıı? kabulü için bir bahanedir. Bütün bunların kullanım değeri sıfırdır. Maden çıkarma ve inşaat için bazı cihazlar tesis etmek, o cihaz­ ları tesis etmekten başka bir faydaya mebnî de­ ğildir. Bu bir tür hedefi olmayan umutsuz bir et­ kinliktir.- bir akıl hastasının zaten daracık olan bir odayı hep'yeni baştan ve hiçbir ferahlık te­ min edemiyeceğini bile bile tekrar tekrar dü­ zenlemesinin toplum ölçüsünde büyütiilmesidir. Bu firavunî modelin önemli ve zaruri bir un­ suru da nihai sonucu başka insanları firavun ik­ tidarının mistik öğretisini reddetmeye davet eden hiçbir şahsi tasarının yaşamasına fırsat ver­ memesidir, Başka bir deyişle eğer erkek veya kadın, herhangi bir kimse kendinin ne anlama geldiğini . bulabilmiş, kendi varlığının anlamını kendisi içinde kavrayacak yeterliği gösterebil­ mişse, o zaman toplumsal etkinliğin umarsız ve

93


taciz edici karakteri (ilerleme, gelişme) mesele haline getirilir. Anlaşılabilir ki, bütünüyle dış şartlar yöneti­ mindeki hedeflere sahip bir toplum, esası aklî bozukluğa dayalı bir toplum olarak görülmelidir; dengeli ve aklı başında bir varoluş, iç şartlar yönetimindeki varoluşun hedeflerine bütünüyle bağlı olanları nasıl tedirginlikle reddediyorsa ay­ nı tedirginlik bütünüyle dış şartlar yönetiminde­ ki hedeflere sahip topluma karşı da gösterilmeli­ dir.

Küfrün İktisadî Temeli Küfrün dayandığı iktisadi yapı sermayedir. Bu ister anonim şirket isterse devlet sermayesi olsun, Küfrün kapitalist veya modern sözde ko­ münist modeli aşağıdaki alaşımlar üzerinde ku­ ruludur : 1. Teraküm etmiş sermaye ve onun faaliyet alanları. Yatırılan büyük sermaye yekû­ nunda önemli olan şudur ki sermayenin toplum hayatına girdiği nokta ile toplum hayatından sermayenin çekildiği nokta arasmda yapısal kırık veya bir sapma var­ dır, Yani toplumun hangi alanlarda ser­ mayenin kullanımına gerek duyacağı hu­ susuna halk yığınlarının nüfuz etme im­ kanı yoktur. Sermayenin nereye ve ne miktarda yatırılacağına dair halkın söz


hakkı yoktur. Bu hem nükleer santralle­ rin kurulması konusunda hem de tarım gibi sermaye-yoğuıı politikaların özgül ça­ balarında görülebilir. 2. Hem doğulu hem batılı iktisat modelinde başta gelen özellik toplumun ne şekil ala­ cağına kaygı verici bir bağlanma gösteril­ mesine rağmen böyle bir kararın alınma­ sında toplumun sesinin ne önce ne de son­ ra dinlenilmemiş olmasıdır. Anonim şirket, tıpkı bürokratik devletçi bakanlıklar siste­ mi gibi ‘ başsız' olacak biçimde düzenlen­ miştir. Bakanlık veya Şirket’le halk arasın­ da sorumluluk-tepki gösterme esası hiçbir zaman geçerli değildir. 3. Ordu ve polis iktidar çatkısının hizmetin­ dedir. Denetim öbekleri temelinde ister Anonim Şirket, isterse Bakanlık olsun, her ikisi de sertleşmiş sistemi savunmaktadır­ lar ve kendi hayatiyetlerinin devamı için aynı kalıplara dayanmaktadırlar. Hayatla­ rım hurdavata dayandırdıkları için de en­ düstriyel sürecin aslî parçasını oluştur­ maktadırlar. 4. Refah. Kafir devlet modelinin en derin ahlâkî çöküşü, halkı gözetim altında tut­ ması ve askerî zorbalıkta bulunması de­ ğil, bütün ahlâkî telâkkinin açıkça paranoid fikri sabit deyimiyle ifade edebilece-

95


ğimiz bir ‘rasyonalizasyon’ a uğratılmasıdır -yani mutlak hakimiyet peşindeki te­ lâkkisini sanki yanlış davranışlara karşı aklıbaşında ve adil bir tavırmış gibi gös­ termesi ve böylelikle kaçınılmaz olarak üretim-aleyhtarı tutumu . benimsemiş olan bir aşırı delilik ortaya çıkarmasıdır. O kadar ki gençleştirme-birimleri, doğumev­ leri, gençlerin öğrenim birimleri- bunların hepsi hapishane ve ıslahhane özellikleri kazanmışlardır. 5. Ödül. Bu modelde ödül toplum açısından kabul gören bir davrmştır. Bu durum Kur’anî modele önemli ölçüde zıddır. Ora­ da doğru davranış bilinirse kabul görür, bilinmezse daha yüce değerlendirmeye ta­ bi olur. İyi davranışın bu saklanma özel­ liği içtenlikle güvenen bir toplum yaratır. Oysa kafir toplumunda iyilik yaptığı için açıkça iftihar etme, iyi davranışta bulunan insanları bozmakta ve onları takdir bekler bir ruh durumuna itmekte veya seçkinlikçi (elitist) bir özlemi kışkırtmaktadır. Bunlar Bakara suresinde belirtilmiştir. Anlaşıla­ cağı gibi, ekonomik model temelde ahlâkî güdümü denetlemektedir.

Küfrün Toplumsal Sözleşmesi Kafirlerin toplumsal sözleşmesi aşağıda yer alan unsurların yaşamasına elverir:

96


1. Hapishane-halkın gözünden uzak. Mutlak hakimiyete dayalı. Müebbed hapis. Hapis­ hanede bulunduğu süre içinde ayrıca ce­ zaya çarptırılış. Hücre hapsi. Tabii hakla­ rın zarar görmesi. Duruşmasız tutuklama. Geciken duruşma. Her devletçi toplumda kurallaşmış bulunan işkence. 2. Barikalar-bankacllık sistemi kafir firavunî denetim sistemleri içinde en zayıf ve aynı zamanda en kuvvetli unsurdur. Dik­ kate değerdir ki yürürlükte olan bütün modellerde -Çin dahil- işleyiş masonik ban­ ka sistemi dahilindedir. Özü itibariyle köh­ ne ve despot olan banka sistemini ilga et­ mek ele alınan merkezî unsur haline ge­ tirilmeden hiçbir toplumsal yenilenme ola­ maz. Bankaların ‘millileştirilmesi’ ancak estetik ameliyatın getirdiği tedaviyi sağ­ layan bir numaradır. Masonik devletin iktidar sisteminin en canalıcı kısmı olan bu ayin ve sembol yüklü süreç yeni bir topluma taşınamaz. 3. Bürokrasi. Günümüzde artık dünyanın heryeri ‘doğu Avrupalı’dır. Bu alanda maso­ nik (jakoben) model bizanstan devraldığı­ nı aşırı boyutlara vaı dırmıştır. Bürokrasi aleyhine deliller sıralamaya gerek bile yoktur- önemli olan yalnızca bürokrasiye -karşı durmanın anarşi getireceğini ileri süren propagandist düşünceyi silmekten i-

97


bar ettir. Bu laf ebeliği insanı karmaşıklık doğurmak suretiyle

korkutmaya uğraşır.

Bizim burada savunduğumuz şu: yaşayan ve dinGmik modeller sertleşmiş ve kemikleştirici modellerin yerini alabilir.

4. Bütün hayatlarını oyun sendromu içinde harcayan yetişkinlerin spör/kültür saha­ larında yükselen merhametsiz ve mağrur iktidar-zirvesi kuleleri. îşte kafir halkın hayat-üslubu, dîni, amacı ve tek tatmini budur. Sanatın kendisi de yapıların ve biçimlerin debdebesi durumundadır. Ha­ pishane parmaklıklarına duyulan hayran­ lıktır.

İslâmî İktidar Yapısı İktidar biçiminin peygamberâne temeli, bir denetim sistemi değildir. Aşağıdaki ilkelerin alaşımı üzerine kurulmuştur. 1. Halk sade ve ne olduğu belli hukukî esas­ lar altında yönetilmeyi serbestçe seçer. 2. Hiçbir devletçi yapı yoktur. Hiçbir bürok­ ratik alt- yapı ve iktidar seçkinleri yoktur. 3. Herşey meşveret ve karşılıklı kabul vası­ tasıyla ufak öbek çatkısından başlayıp gi­ rift bünyeye doğru işleyiş gösterir. Her mevki yi yöneten bir emir’dir ve onun ni­ haî kararı -bu karar şûraya dayalı bir görüşü muhtevidir- bağlayıcıdır.


4. Emir’in hayatı, şer’î sınırları tecavüz et­ mediği sürece, dokunulmazdır. 5. Halk arasından çıkacak hiçbir ses boğulamaz. Her ses işitilecektir. Hiçbir şahitin dinlenmesi reddedilemez. 6. Seçkin bir polis gücü yoktur. Her müslü­ man bir polistir. 7. Seçkin bir ordu yoktur. Her müslüman bir askerdir. 8. Halkın elinden silahları alınamaz. 9. İslâm’da hapishane yoktur. Savaşta tutsak edilse bile bir insan üç günden fazla tu­ tulamaz. 10. Köleliğe yüce ahlâkî mecburiyetler altın­ da ve sadece yeni bir toplumsal alanda ‘yerleşik’ hale gelinceye kadar geçici ola­ rak izin verilmiştir. Köleler sizin aileniz­ den kimselerle evlenebilir ve bunun gibi tavırlar gösterilir. 11. Toplum çalış/oyna temelinde değil savaş /ibadet et, temelinde işleyiş gösterir. Müslümanlar dış çevrede İslâm’ın hakim olması için savaşırlar ve iç çevrede iç ha­ yatlarını farz olan namazla derinleştirir­ ler. Yahıit diyebilirsiniz ki toplam salât/ zekât esası esası üzerinde işleyiş gösterir. Yani herkes insanın seviyesini içinden ve

99


dışından yükseltme işine bağımlıdır, şahıs be şahıs. İslâm’ın işleyiş gösterdiği esas budur.

İslâmî İktisat Yapısı Ekonomik ölçünün peygamberâne temeli bo­ şaltmaya dayanır. 1. Peygamberâne modelde - ekonomi sonsuz mistik ihtişam içinde büyüyen katı serma­ ye esasına dayalı kabul edilmemiştir. İs­ lâm’da merkezi ifade edecek en iyi söz onup bir boşluk, bir girdap olduğudur. Ze­ kât ilkesini tabiatında barındıran beyt ül-mâl bütünüyle boşaltılmalıdır. Bizim modelimiz ciğerlerin hareketi gibi dinamik bir modeldir, hareketini sağlamak, görevini yerine getirebilmek için dolar, boşalır, ye­ niden dolar. Yani komünist ve kapitalist ekonominin (her ikisi de 19. hıristiyan yüz­ yılının maddeyi ölü ve statik gören anla­ yışı üzerine kurulmuştur.) statik kuvvet anlayışını Kur’an’dan temel bulan ve mo­ dern yüksek-enerji fiziğinin (kendi başı­ mıza model arama ve varsayımlar yürüt­ me alanına girmek zorunda değiliz ama doğruladığımız hususlarda kalıyoruz yalnızca) ispatlarıyla teyid edüen madde kavramıyla değiştiriyoruz. Müslümanlar Kur’an’dan aldıkları geniş ufuklu ve alice­ nap ilkelere dayanarak hangi sistemi is-

100


terlerse kendilerine ihtisar ettirebilme serbestisine sahiptirler - müslümanlarm bağlı oldukları ilkeler toplumun alacağı bütün biçimlerin halkın gerçek ve özgül ihtiyaç­ ları doğrultusunda ilerlemesini öngörür, yoksa devletin veya şirketin keyfî hedef­ leri doğrultusunda değil. İslâm dış dünya­ nın alacağı şekil bakımından fütürist de­ ğildir. İslâm insanın iç zenginliklerini ar­ tırması bakımından fütüristtir. 2. İslâm ekonomisinde herşey zekât üzerine temellendirilmiştir. Böylelikle toplumun bütününe karşı duyulan şahsî sorumluluk her müslüman bireyin omuzlarına yüklen­ miş olur. Eğer bu sorumluluğu kaldırırsa­ nız kafir toplum modellerinin yaptığı gibi bireyi ahİâken alçaltmış olursunuz. Toplu­ mun köktenci bir yolla yeniden inşası ha­ lihazırda toplumun elindeki refahın tekrar paylaşılmasına ihtiyaç gösterecektir. Bu tavır, birbiriyle ayniyet gösteren, karşılık­ lı olarak aynı unsurlara tapınıp aynı un­ surları paylaşan komünist ve kapitalist iktidarın yürürlükte olan zorba diyalekti­ ğini alaşağı etmeyi amaçlayan bir inkılabtır. 3. Yeni bir toplumsal düzenden bahsediyoruz, çoktan beri- geçmişin derinliklerine gömül­ müş bulunan birşeyi canlandırmayı düşü­ nen romantik bir teşebbüsten söz açmıyo-

101


ruz. İslâm herhangi bir zamanda veya her­ hangi bir yerde hayatiyete kavuşabilir, İslâm şeriatı durumunun en son merhale­ sine uygun düşecek biçimde tertiplenmiş­ tir. İslâm tarihi sona ermekten çok uzak­ tır, şimdi İslâm tarihi bir küçük dünya topluluğu için yegane muhtemel tarih ola­ rak belirmektedir.

Gelecek îslâm Peygamberâne hikmete mebnî toplumsal mo­ del Kur’an’da işaret edilmiş bulunan geniş ufuk­ lu ve alicenap özellik üzerine bina edilmelidir. Bu iki yanlı ve dinamik modeldir, statik değildir. Yaşama çerçevesini tümüyle kapsayan ilkesi şu­ dur: SALÂT/ZEKÂT Bu içeyönelik/dışayönelik anlamına gelir. İçine doğru insan namaz ve zikr-kesir ile gelişme­ lidir. Dışına doğru toplumsal eylem alanında iş­ leyiş göstermelidir. İç dünyasının derin tefekkür aleminden canlı ve hangi yörede iş yapabilecek­ se o toplumsal etkinlik yöresine doğru harekete geçer. ‘ ... ve bizim vermiş olduklarımızdan, ve­ rin.’ Diyebilirsiniz ki namaz kişisel biçimlenmeye işaret olduğu halde zekât toplumsal biçimlenmeyi belirtil-. Müslüman bir devlette esas olan halkın tümel sürecin her merhalesinde merkez teşkil eden unsur olması ve toplumsal bağlanmanın ne

102


demek olduğunu bilip, bunu kabul etmesidir. İs­ lâmî modelin bir başka yönü de açık ve yalın bir ilkeye dayanıyor olmasıdır. Allah Bir’dir ve bir başka hiçbir şeyle veya biçimle ortak kabul edi­ lemez. Varoluş Allahu te’ala’nın Kur’an’ına göre ikililik ilkesi esasıyla yaratılmıştır. Yani herşey eşiyle yaratılmıştır, çifttir. Ve bu çiftler birbiri­ ne zıttır. Ayrılık koyarsak onlar zıddır, gerçek­ likte aynıdırlar çünkü Bir’den dolayıdırlar. Böyle­ likle bütün varoluş zıdlar arasındaki sürekli ha­ reket halinde bulunan ve tekrar tekrar kurulan dengelerin dinamik etkileşmesidir. Bu canlılığın belirtilerinden biri İslâm’ın, mü­ teveffa ‘batılı’ hıristiyan medeniyetinin ütopyacüığına dalmayışıdır. Meselâ, İslâm’da yoksullu­ ğun hiçbir zaman ortadan kaldırılamayacağı ka­ bul edilmiştir.- böylece toplumsal sorumluluk yoksulluğun kalkacağına dayanan bir hayalî ta­ sarı değildir ve hiç kimse yoksulların yarınki mut­ luluğu için çalışıyorum bahanesiyle bugün içinde bulunduğu rezaleti meşru sayamaz. İslâm yoksul­ luk ve refah arasında adil ve aklı başında bir dengedir. Yoksun kalanların durumu yükseltil­ meli, aşırı müreffeh olanların fazlası da yoksun­ ların ihtiyacına aktarılmalıdır. Aynı şekilde, müslümânlar arasında nasranî barışseverlik fantezisi de yoktur. Savaş barışın zıddıdır. îslâm barışın yurdudur. Küfr, darülharptir. Başka bir deyişle müslümanlar küfre karşı döğüşmek mecburiyeti altındadırlar. Ama aynı

103


zamanda müslümanlar saldırılmadıkça saldırma­ ma hususunda İlâhî emir altındadırlar. Hakkın düşmanları müslümanlar üzerine yürüyecek olursa akim ve aklıselimin çağrısına uyup karşı harekete geçerler. O zaman karşılarındaki düş­ man müslümanlara helâl olur. Bizim için açık seçik olan şudur: Eğer yeni bir toplum kurulacak ise onun karakteri şimdiki müteveffa medeniyette varlığını sürdüren yapılar ve biçimlerden alınmış bir karakter olmayacak­ tır. Yeni toplumu» hem biçimi hem de özü farklı olacaktır. Bu topluma bazı imtiyazlı mevkiler devredilmeyecektir. Endüstriyel medeniyet şimdi­ den bir duraklama içindedir ve elektronik bildi­ rişime dayak bir toplumun belirdiği görülebilmek­ tedir. Bununla birlikte toplum hâlâ despot endüst­ riyel ilkenin sistem denetimi altındadır. Endüst­ riyel ilke üretim sürecini hayatın bütün diğer yönlerini gölgede bırakacak ölçüde yüceltir. Şim­ di yaşanılan hayatın hangi yönlerinin yeni top­ lumda devam edeceğini bilmek şimdiden kolay değildir. Ama yine de çok belli olan birşey vardır ki o da, insanoğlu aklıselime dayalı yumuşak ve yalın bir hayatı yeniden inşa edebilecek bir fır­ sata sahiptir. İnsanoğlu ağrıyı, acı çekmeyi, has­ talığı ve ölümü ortadan kaldırmak için çabalamayacaktır, çünkü bunlar hazzm, lezzetin, sağ­ lığın ve hayatın normal ve canlılık verici parça­ larıdır. Bi? bu unsurlar arasındaki dengeyi ara­ malı ve birliğin esasını teşkil ettiğini anlamalıyız.

104


Ütopik fantezilere karşı uyanık bulunmalı ve köhne milliyetçi ihtirasları kolaylıkla kendimiz­ den uzak tutmalıyız. Dinamik ve katışıksız İslâm’ı yeniden bulmak ancak varoluşun amacı olan iç dünyadaki gerçeği yeniden bulmakla mümkün­ dür. İç dünyanın gerçeği, dışta karşılığını müslümanlar arasındaki kardeşlik olarak, toplumsal bir anlamda bulur. Eğer İslâm her anlamda, her yönüyle çok sayıda müsliimamn paylaştığı bir hareket olmazsa hiç varlık gösteremez. İslâm halka ait, halkın kendisinin olan bir hareket ha­ line geldiği zaman kimse onu durduramaz. Böyle olduğunu İslâm’ın ilk yayılma sırasında ve İs­ lâm’ın büyük devirlerinde görüyoruz. Bu büyük devirler kafir tarihçilerin yüksek kültür ve bilim olduğu için büyük diye tavsif ettikleri devirler değildir, İslâm’ın asıl büyük devirleri adil toplumsâi davranışlar gösterdikleri ve toplumsal et­ kileşim bakımından nefis İnsanî tavırlar takın­ dıkları zamanlardır, tıpkı Osman dan Fodyo’nun himayesindeki müslümanların yahut İspanya’ya girdikleri, oraya İslâmî ölçüye dayalı adil ve den­ geli bir toplum götürdükleri zamanki mümbitin’in veya Libya’da Şeyh es-Sunusî’nin kurduğu dik­ kate değer cemaatın dönemleri gibi. Müslümanla­ rın kendilerine yurt edindikleri alan içindeki ba­ rış her zaman bu alanın sınırlarında küfr ile yap­ tıkları savaşla birliktedir. Müslümanlar arasında­ ki savaş her zaman kafirun için barış ve zafer işareti olmuştur.

105


Allah’a Kendi gösterdiği hayat-tarzını yeni çağda canlandırması için niyaz ediyoruz. Amin. Allahın bereketi ve selamı Muhammed üzerine olsun.

106

.

Peygamberimiz


SON - SÖZ

Bu kısa çalışmamda niyetim bir ‘religion’ olarak mevcut bulunan İslâm’ın niçin İslâm dîni haline gelmesi gerektiğini özetlemek olmuştur. Bu çözümlemeden açıkça anlaşılacağı gibi her ikisi arasına ayrımı koyan etmen birinde kendiliğindenlik ve risaletin ruhsal verişindeki etki, ötekin­ de içerden eylem yasakçılığının ve dışardan de­ netimin bulunuşudur. ‘Religion’ anlamındaki din ve devlet katı ve köleleştirici birbirine kenetlen­ miş iki yapıdır. Peygemberâne model dinamik ve organiktir, dîn elbirliği ve dış şartlarda eşitlik getirici durumlarla ilerler. İnsanların birbirinden üstünlüğü iç değerlerindedir ve dînde saklıdır, üs­ tün olma dış belirtilerle bezendi mi ‘religion’ hü­ kümrandır.

Kafirûn arasında bugün kafir devletçiliğine karşı büyüyen bir muhalefet vardır, fakat şim­ diye kadar devlete karşı hareketler bütün mo­ dern toplumların dehşet verici despotluğu göz önüne alınacak olursa anlaşüabileceği gibi, umutsuz bir hırçınlık ve ‘böyle yaşamaktansa ne olursa olsun’ ilkesi üzerine kurulu intihar yıkı­ mına yaraşır eylemler olarak belirmiştir. Bu feci ikilem siyasi bir laf ebeliği ile gözardı edilemez. Siyaset cambazları kuşatılmış toplumun yüreğin­

107


den fışkıran bu büyüyen eylemlerden sanki uzay­ dan gelen şeylermiş gibi söz açıyor. Şimdiye ka­ dar, İslâm, anarşi ve nihilizmden başka sonuca varacağı söylenemeyen bu çıkmaz yolun üzerinde bir gerçeklik olarak öne sürülmüş değildir. Önü­ müzdeki on yıl içinde İslâmî toplumsal ve manevî gerçekliğin yığınlar düzeyinde kendini yansıttığı görülebilecektir. Bizim kaygumuz eğer İslâm’ın en radikal arınması yerine getirilmezse yalnızca İslâm’ın halka malolması ihtimalinin ortadan kal­ kacağı değil, bununla birlikte İslâm’ın dünyayı tektipleştirme hareketi içinde hıristiyanlığm bir kolu mesabesine indirileceği noktasında toplanı­ yor. İdrak sahibi müslümanlar için bunun akla getirilmesi bile zait olduğuna göre hayatiyet sa­ hibi, yeni, sarahaten ortaya konulan İslâm’ın hal­ ka sunulması lâzımdn\ Gerçek şu ki böyle bir İslâm -kaçınılmaz ola­ rak- İslâm aleminde yürürlükte olan status quo’yü alaşağı edecek ve kafir toplumlarmda dikkate değer ve çalkantı doğuran unsurlar yaratacak, kafirler ilk olarak silip süpürmeye çalıştıkları İslâm’ı gerçek çehresiyle göreceklerdir. İslâm’ın Amerika ve Avrupa’da yayılmasına hiçbir şey engel olamaz. Batılı (hıristiyan) medeniyet kendi çürüyüşünün bu basamağında bu medeniyetin beşiği olan Avrupa’nın ve onun tek çocuğu olan Amerika’nın Mekkeli Vatikan (Rabıta)’dan yayı­ lan devletçi İslâmî ‘religion’u benimsemesine imkân yoktur. Aynı zamanda, Islâm’ ın ilk yayılı­

108


şındaki safiyetiyle yaşayan, sade ve temiz İs­ lâm’ın geçmişe gömüldüğü ve onu bir daha efe geçirmek için çok geç kalındığı yolundaki Jddialarda direnmek için hiçbir sebep yoktur. Çünkü bu gerçek haliyle Islâm henüz teklif edilmiş bile değildir. Bizim münhasıran ilgilendiğimiz bir ge­ lecek Islâm’ın tasarlanabilmesidir, bu elektronik çağda yaşayabilir bir İslâm’dır, bütün törenciliğinden ve akıldışı biçimlerinden sıyrılmış, elitizminden. kültizminden, bölünmelerinden sıyrılmış, bir İslâm’dır. Bir dînin toplumsal ve şahsî ger­ çekliğinde kendini tamamlayarak, çağdaş insanın İslâm’da mükemmel yolu bulması mümkündür. Bunu batmî bilgiyle toplumsal eylem bilgisini incelik ve soyluluk göstermek suretiyle bir biriyle' kaynaştırarak yapabilir. Bu yeni duruma girme­ nin anahtarı geçmişte müslümanlar arasındaki diyalogu bozmuş bulunan muta asm düşünme yo­ lunun terk edilmesindedir. geçmişte böyle olma­ sının sebebi kendilerini firenk anlamıyla dinsel yani akıl-dısı bir karakterle bağımlı İnTmafarT dır. Bu elinizdeki metinden ötürü açık olmalı ki sünnî/şiî çatışmasına varan düşünme yollarım kendimizden uzak tutmalı, bununla birlikte böyle bir çatışmaya sebep olan hayatiyet yüklü ilkeyi elden bırakmamalıyız, bu da imam ve halifenin özgün hayatta aynı kimse oluşudur. Tasavvuf/fikh çatışmasındaki zümrecilik, tören düşkünlüğü ve rol kesmeleri bertaraf edümelidir. ihsanın haki­ katleri mevcudiyetini korur ve zahirdeki tutum­ ların Kur’anî amilleri mevcudiyetini korur. Şeri’at

109


hiçbir müslüman yörede inkar edilmemiştir ve irfan muhsin’e ‘geceyi gözettiğinde’ vadedilmiş bir armağandır. Zaviyeler, medreseler, şeklî şeri’at mahkemeleri, kandiller, mevlütler - bunlann hepsinden vazgeçebiliriz, ihdas edilmesi ve yaşayan bir gerçeklik haline getirilmesi zaruri olan, zamanımızın küfründen ayrılarak kendini ortaya koymuş, ‘emri bil maruf, nehyj anil münker’ ile meşgul olan, salât ve zekât uygulaması içine tutkun bir Allah sevgisi ve O’nutı Peygamberi, sallallahu aleyhi veseüemın sevgisinden al­ dığı enerjiyle boylu boyunca girmiş bir cemaattir. Bu cemaat cehaleti ve içinde yaşadığımız karanlık ç ağı yutan küfrün karanlığını silip atacaktır. Biz müslümanlar, çağdaş toplumun hariçteki tasarılarının yanısıra bir iç dünya teknolojisi su? nabilerı yegâne insanlarız. &ğer harekete geçer­ sek Allah'ın bizi çağırdığı çabaya kavuşuruz:

‘Şünkesiz ki Allah hak yolunda öldürmekte, kendileri de öldürülmekte olan müminlerin can­ larını ve mallarım -cennet mukabilinde- satın al­ mıştır. Tövmtta, încilde ve Kur’anda kendi üze­ rine hak bir vaaddir. Allah kadar ahdine vefa eden kimdir? O halde y avmış olduğunuz bu alış­ verişten dolayı sevinin. Bu, en büyük saadettir. Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredenler ve kötülükten vaz geçirmeye çalışan­ lar ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar- sen o mü­ minlere müjdele!'

110


Abdülkadir es-Sufi’nin (lan Dallas) Yeryüzü Yayınları arasında çıkan diğer kitabı:

GARİPLERİN KİTABI

Abdülkadir es sufi cihad bir temeltasarım (trc ismet özel)  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you