Issuu on Google+

SERÇEÞME BİLİMLE GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR

Bu Sayida

DEVLETLEŞTİRİLMEYE ÇALIŞILAN ALEVİLİK

Velyettn Ulusoy AKP’nin Alevi Açılımı Yetersiz, Cılız ve Samimiyyetten Uzak

Kendi geleceğimizin “oyuncağı” olduk. Haberiniz olsun.

Devletin Alevisi Olmak Aleviliğe İhanettir Esat Korkmaz, Genel Yayın Yönetmeni

Hamza Tanal Baba Hakk’a Yürüdü Fkret Otyam Dönen Dönsün Ben Dönmezem Yolumdan Esat Korkmaz Harf Simgeciliği - Bölüm II İsmal Kaygusuz Cemler, Musahiplik ve Düşkünlük Üzerine Ham Kutlu Barış Meclisi Kurunuz, Kurulmasına Omuz Veriniz Veysel Kaymak Asimilenin Çamurlu Yolu Murtaza Demr Günay, Çamuroğlu, Üskül ... Vedat İlbeyolu Aleviye ‘Yeni Elbise’ Hasan Harmanci Ali’yi Tanrılaştıran Ehl-i Haklar Ula Özdemr Bektaşi’nin Demi Öznur Tanal Ormanın Türküsü - Bölüm I Hüseyn Albayrak Zülfekar’a ve Zülfüyar’a Dokunmak Eyüp Ceylan Örgütlülük ve Yeni Oluşum Bekta Alagöz Muharrem, Kerbela ve Aşure - I İsmal Özmen Vahdet-i Vücut Felsefesi - Bölüm I Ahmet Koçak Garip Kâmil ile Söyleştik Kemal Soyer “Hakk’a Yürütme Töreni Erdal Zek Aslan Safavi Devleti - Bölüm III

Aylik Derg Genel Yayın Yönetmeni: Esat Korkmaz Sahibi: Genel Ajans Basın Dağıtım Organizasyon Ldt. Şti. adına Ahmet Koçak Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ahmet Koçak Yönetim Yeri: Divanyolu Cad. No: 54 Erçevik İşhanı 102, 34110 Eminönü - İstanbul Tel/Faks: +90.(0)212.519 56 35 E-posta: sercesme_dergisi@yahoo.com Baskı: Mart Matbaacılık, Ceylan Sk. No 24 Nurtepe Kağıthane, İstanbul - 0212.321 23 00 Yayın Türü: Yerel - Süreli

Fyati: Ytl  /   /   Aralık  Sayi:

36

Y

aşamın “hali”nden sıkılanlar, kendi “geleceğine” sığınırmış: Gelecek “çocuk” demektir. Belki de tam da bu nedenle Heraklitos, “Zaman zar atan” ya da “dama oynayan bir çocuktur”, demiş. Çok doğru bir saptama; zar atmasına ya da dama oynamasına bir şey demiyorum da o “kıs kıs gülmesi” yok mu, işte o deli ediyor. Seçim öncesi Serçeşme Dergisi’nde şu satırları kayıt olarak düşmüşüm: “Bir ‘genel seçimi’ daha yaşamak üzereyiz: Önümüzdeki günlerde şöylesi durumlarla karşılaşabiliriz: Birileri, Alevilerin-Bektaşilerin bir bölümünü de biz ‘temsil’ ediyoruz savıyla öne atılıp devlet katını ‘çok sıcak’ bulabilir. ‘Kimi canlar’, biraz AKP olan ‘sağ partilerde’ kimlik arayışına çıkabilir. O günlere taşınmadan ‘şapkamızı önümüze koyup düşünelim’, diyorum.” Düşündük belki düşünmesine de bu işi “örgütlü yapamadık.” Türk-İslam sentezi zemininde, “mahşerin üç atlısından” ulusalcılık atına bindirilip “İftar Yemeği”ne götürülen Aleviler, törenle “resmi dünya” ile akraba yapılmaya çalışılacak. Öncelikle belirtelim: Siyasi otorite, yani AKP, örgütlü Alevilik ile yani Alevilerin örgüt sözcüleri ile “masaya oturmadığı” sürece her türden “kucaklaşma Aleviliğin devletleşmesi” anlamına gelir. Cemevlerine yasal statü verilmesi ya da dedelere-zâkirlere kadro açılması “görüntüsü” ardında devlet “patronlaşır”, Aleviler “memurlaşır.”

AKP’nin Bu Girişimi Neden? Emperyalist dönem burjuvazisi, “metafiziği” yeniden “keşfetti” bir bakıma. Egemenliklerinin geleceği açısından “dinin-inancın” daha uzun yıllar kullanılabileceğini “öğrendi”: Zaman yitirmeden tektanrıcı dinlerin tanrılarının “dünya görüşü” ile emperyalist amaçları “özdeşleştirme” ya da “örtüştürme” yoluna gitti. Sürecin başlangıcında dışarıda bırakılan İslâm teolojisi de emperyalist amaçların “içine” taşındı. “Ilımlı İslâm” tanımı böylesi bir taşınmanın ürünü oldu ve “onay” verilerek benim toprağımda iktidar yapıldı. Şimdi ise uygulama bağlamında “sorun” yaratabilecek “muhalefet güçlerinin”, bu kapsamda Aleviler-Bektaşiler emperyalist-egemen almaca “uyarlanmaya” çalışılıyor. Uluslararası ve ulusal “koşullar” nedeniyle “ivedilik” gösterdiği için AKP, daha önce hiçbir iktidarın “cüret” edemediği bir “tabuyu yıkmış” görünüyor. Tabuyu yıkmanın yarattığı “çayır mutluluğu” ile Aleviler “inanç halkası”ndan yakalanıp “resmi eve-yeni evine” yedilerek götürülmek isteniyor. Alevi burjuvazisinin desteğinde, soydan gelen bir “Dede”nin ve kökenden gelen “dönek” kimliği Reha Çamuroğlu’nun sözcülüğünde “yazgımız” yazılmak üzere; geleceğimiz, sistemin armağanı sonu belli bir projeye bağlanmak isteniyor. Taslağı Amerika’dan ya da genel anlamda Batı’dan aktarılan, senaryosu ise “devlet katı”nda yazılan siyasal bir proje yaşama geçirilmeye çalışılıyor. Cem Vakfı tarafından yapılandırılan ve “Alevi Diyaneti” adıyla ünlenen “Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı”, bu projenin bir parçası olarak yaşama geçirilmişti. Şimdi ise AKP listelerinden Meclis’e taşınan Reha Çamuroğulu tarafından bu yapıya ya da bu yapının güdüme almakta zorlanmayacağı “örgütsüz Alevi-Bektaşi kesime” çağrı çıkarılıyor. Bu “bedelli meşruiyet” karşılığında Aleviler-Bektaşiler, “ne olduğu” belirsiz bu “demokrasiye”, uzantısında “resmi” dünyaya “yapıştırılmaya” çalışılıyor. Alevi-Bektaşi topluluğu kendi kökenine “yabancılaştırılarak”, egemen güçlere “altın tepside” sunuluyor. Bir Alevi-Bektaşi tavrını belirlemeden önce bu “tehlikeli” gidişi bütün boyutlarıyla düşünmek, attığı her pratik adımı kendi yol kültürü-inancıyla yorumlamak zorundadır. Tersini yaparsa, “denizin içinde yaşayıp da denizi tanımayan”, durumuna düşer ve egemen sınıflarca “balık gibi” avlanır. Yazgımız geçmişimizle-tarihimizle “çelişecek” biçimde yazılırsa, çok geçmeden “üç yakıcı sonuç” ile karşı karşıya kalacağız: “Laikliğe düşman bir alana” taşınacağız; kendi (Devamı 2. Sayfada)


SERÇEÞME (Baştarafı 1. Sayfada)

Devletin Alevisi Olmak Aleviliğe İhanettir değerlerimize “ihanet edeceğiz” ve Alevilerin-Bektaşilerin de içinde yer aldığı demokrasi kavgasını kalbinden “hançerleyeceğiz”.

Hamza Baba Hakk’a Yürüdü Öznur Tanal

Oyuna Gelmeyelim “Alay” edercesine icat edilen ve kendi geleneğinde bulunmayan “iftar sofralarında” kucaklaşmak değil, Alevilerin-Bektaşilerin derdi. Alevilerin-Bektaşilerin derdi; * Laik-demokratik-sosyal bir hukuk devletinin kurumsallaşmasıdır, * Devletin, Hanefilik “tercihinden” vazgeçerek tüm inançlara “eşit uzaklıkta duracağı” bir hukuksal ortam yaratılmasıdır, * Diyanet’in “kendini yok edecek” bir sürece sokulması; süreç sonunda kaldırılmasıdır, * Milli Eğitim eliyle “zorunlu din dersi” dayatmasına son verilmesidir, * Tüm inançların ibadethanelerinin statülerinin “aynı” olmasıdır, * Nüfus cüzdanlarından “inanç hanesinin” çıkarılmasıdır, * Madımak Oteli’nin “Utanç Müzesi”ne dönüştürülmesidir, * Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın kendilerine verilmesidir vb. Görüldüğü gibi Aleviler-Bektaşiler “lütuf ” istemiyor; Temsil edici örgütsel yapılarının “muhatap” alınmasını, örgüt sözcüleriyle “masaya oturulmasını” istiyor. Temsil edici örgütsel yapıdan sakınılarak bir yere varılamayacağını “haykırıyor”. Gerçek laiklik-gerçek demokrasi, gericiliğin “tasfiyesi” temelinde, egemenliğin halkta olduğu, bireyin tanrısal buyruklar yerine kendi özgür iradesinin seçeneklerine göre davrandığı bir zeminde kuruldu. O dönem “ilerici” olan burjuvazinin “Kilise ve feodal yapıyla” giriştiği amansız mücadele koşullarında laiklik, toplumsal-ekonomik-siyasal ve kültürel bir “devrim” olarak kendini örgütledi. Ancak o günden bugüne uzun yıllar geçti: Burjuvazi şimdi “gericileşti”; o günün laikliği de laik devleti artık gerilerde kaldı. Laiklik ve laiklik mücadelesi artık “örgütlü halk güçlerinin” sorunu; laiklik mücadelesi şimdi sağlı “sollu” burjuva partilerinin değil, “emek cephesinde” konumlanan güçlerin elinde. Alevilerin-Bektaşilerin de içinde yer aldığı halk güçlerinin anladığı laiklik; hiçbir dinin, hiçbir dinsel anlayışın devlet ve toplum düzenini yönlendirmesine olanak tanımamak, tüm inançlara özgürlük vermek ve herhangi bir inançta olanların özgürlüğünü engellemek isteyenlere “müdahale” etmek demektir. Sistemin egemenleri bugün Alevi-Bektaşi kimliğinin “gerçek laikliği” yaratma yönündeki direncini kırmak, onu, laikliği yaratacak toplumsal güçlerin zemininden uzaklaştırarak “devlet katına” taşımak, halka düşman bir kanalda “gericileşen burjuvazinin sözde laikliğine” payandalık ettirmek istiyor. Oyuna gelmeyelim. Örgütlü Alevilik olarak yaşama “müdahale” edelim, toplumsallığımızı yaratalım-üretelim; yarattığımız-ürettiğimiz toplumsallıkla bizleri daha düne kadar “yok” sayan “egemen politikayı terbiye edelim.” Sokakları-meydanları “farklı fail durumuna gelme” eylemleriyle “kitle iletişim araçlarına dönüştürelim.” „

2

A

NTALYA’nın Elmalı ilçesi Akçaeniş köyünde yaşayıp Alevi Yolu’na özü ve sözü ile büyük hizmetlerde bulunan Hamza Tanal 27 Kasım 2007 gecesi saat 21.10’da altı yıl üç ay önce geçirdiği felçten sonra sürdürdüğü sessiz ve zor süreci tamamlayarak, inancımıza göre çilesini bu dünyada doldurarak Hakk’a yürüdü. Kendisi bundan yıllar önce alnındaki ışığı görüp üç aylık bir eğitim ile yola çıkmış, inancı, azmi ve güzel yüreği ile İnsan-ı Kâmil yolunda önemli adımlar atmıştı. Yirmi beş yıl yaptırdığı köy odasında gelen abdal canları, çerçileri, bilcümle yoksulları canla başla barındırmış; Alevilik ve Tahtacılık konusundaki engin birikimi nedeniyle evine gelen her kademeden araştırmacı ve yazarları, aşkının sıcaklığını duyup kendi güzellikleri ile harmanlamaya gelen ozanları, kendisinin de köyümüzde bir inanç önderi, mürebbi olması nedeniyle gelen ulu dede ve yol ehli canlarımızı mihman etmişti. Ölümün bir son değil başlangıç olduğuna inancımızla ailesi olarak kendisini bu yeni hayata hoşlukla göndermeye çalıştık. Öldüğü gece geleneğimiz gereği başucunda sabaha kadar köyümüzün ozanlarının curaları ile çalınan gaydalar eşliğinde ağıtlar yaktık. Ertesi sabah yaşarken değerini bilmenin ve gereğini yerine getirmenin huzuru ve kendisine on altı yaşından beri yoldaşlık edip, hastalığında yaptığı hizmetlerle cennetini bu dünyada kazandığına inandığımız annemiz, anabacı Ayşe Tanal’ın şefaati ile tek üzüntümüz olan O’ndan yoksun kalma düşüncesini içimize gömüp son görevimizi eda etmeye koyulduk. İnancımıza yönelik akıl almaz oyunların oynandığı bu günlerde vasiyeti doğrultusunda köyümüzde bir ilke imza atarak O’nu Alevi Dedesi Hüseyin Gazi Metin’in anadilimiz Türkçe duaları, oğlu Serdar Tanal’ın kendisinin Alevi inancına ettiği hizmetleri yâd ettiği ve toplumumuza felsefemiz gereği geleceğe

dair nasihatlerini aktardığı konuşması ve özümüzün sesi türkülerimiz eşliğinde uğurladık. Köyümüzde bulunan Sünni imama babamızı geleneklerimiz doğrultusunda kaldıracağımızı, kendisinden bu konuda yardım istemediğimiz için helalliğini istedik. Kendisi de büyük bir saygı ile karşılayarak babamıza duyduğu büyük sevgiden dolayı yanı başımızda, bizden biri olarak yer aldı. Toprağa verildikten sonra başucunda gerçekleşen bu hasbıhalde orada bulunan ve bu ana tanıklık eden canlardan kendisine olan haklarını helal edip etmedikleri soruldu. Hepsi O’nun çakmak çakmak güzel gözlerindeki sevginin şavkıyla, hüzünlü ama sevgi dolu bir ifadeyle hep bir ağızdan yanıtladılar: Helal olsun, helal olsun, helal olsun. Helal olsun sana Hamza Baba! İnsan olmanın bütün erdemlerini tek bir bedende barındırmanın en güzel örneğini gösterdiğin, inançla bir şeylere sarılınca yolunda hiçbir engelin tutunamayacağını yaşayarak yaşattığın için. Bizler senin yolunda, bayrağını senden aldığımız erdemlerle taşıyacağız. Alevi inancını hakkıyla yaşayan tüm canların başı sağ olsun. Rahat uyu canım babacığım. Cennet mekânın olsun. Akçaeniş Köyü 29 Kasım 2007

Sayı 36


SERÇEÞME

SEÇME HABERLER

olarak, herkese aynı mesafede duruyoruz. Yalnızca insanı temel alarak hizmet ediyoruz” dedi.

Hüseyin Çelik: Aleviliği Biz Yazarız

Derleyen: Seda Coşkun 17 Kasım / Cumartesi Aleviler - Satanistler 24 Kasım / Cumartesi

A

LEVI Bektaşi Federasyonu 24 Kasım tarihli basın açıklamasında, “AKP kadrolarının ... Aleviliği ‘satanizmle’ eş tuttuğu, hakaret ettiği, aşağıladığı bilinmektedir.” dedi. Alevilik “yetmiş iki milleti bir tutmak” ise, Aleviler toplum ve devlet baskısı gören Satanist azınlığı aşağılamak ne kelime, onlara var gücüyle sahip çıkmalıdır. Gerçek bir Alevi kendini Satanistlerle bir görebilmelidir. Yüzyıllardır ezilmiş Aleviliği, diğer azınlıkları küçümsemeye ve aşağılamaya yönlendirmeye çabalamak yanlıştır. Burada, “azınlık” kelimesi, Türkiye’de devlet ve toplum baskısı gören her azınlığı kapsar: Rum, Ermeni, Kürt, Ezidi, Süryani, mülteci, göçmen işçi, kadın, eşcinsel, vicdani retçi, vb. Tüm ezilenlerin sorunlarına sahip çıkmayan, devletle içli-dışlı kuzu sarması olmaya çabalayan tuzu kuru Alevi-Bektaşinin yeri Cem Vakfı’dır, Alevi Bektaşi Federasyonu değil!

Kıbrıs’da Cemevi 11 Kasım / Pazar

K

UZEY Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Cemevi ve Kültür Kompleksi Projesinin temeli, Cumhurbaşkanı Talat’ın da katıldığı bir törenle atıldı. Talat, Aleviliğin dostluk, kardeşlik, barış ilkelerinin, bugün insanlığın ihtiyaç duyduğu en önemli ilkeler olduğunu söyledi. KKTC Hacı Bektaş-ı Veli Kültürünü Araştırma ve Tanıtma Derneğinin girişimiyle, KKTC Bakanlar Kurulu kararıyla derneğe tahsis edilen Ercan havaalanına yakınlarındaki arazi üzerine yapılacak inşaatta, cemevi, aşevi, müze, konferans salonu, kütüphane, misafirhane, amfi-tiyatro ve çocuk parkı yer alacak.

Şişli Belediyesi Cemevi Açtı 13 Kasım / Salı

İ

STANBUL’un Şişli semtinde cemevi açıldı. Şişli Belediyesi, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı ve Cemevi Kültür Merkezi’nin restorasyonunu tamamlayarak hizmete açtı. Açılışta konuşan Şişli Belediye Başkanı, “Biz yerel yönetim

Aralık 2007

İLLİ Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Alevi örgütlerinin din dersi müfredatına ilişkin eleştirilerine, “Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, Alevilik konusunda uzman olan yüzlerce insana başvurmuştur. Bunun içerisinde Alevi dernek ve vakıfları da vardır. Sitem etmelerinden rahatsız olmayız ama biz Ortodoksluk bölümünü Bartholomeos’a yazdırmadık” diyerek cevap verdi.

M

Danimarka Aleviliği Tanıdı 19 Kasım / Pazartesi

D

ANİMARKA hükümeti, Aleviliği bir inanç olarak tanıdı. Danimarka Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Sekreteri Aslan Erkan açıklamasında, “Tanınmamızın, Danimarka inanç, sosyal ve kültür yaşamına olumlu katkılar sunmasını umut ediyoruz.” dedi. Erkan, “Danimarka’da resmen tanınmamızın, Alevi-Bektaşi inanç ve öğretimizin, halen tanınıp yasal güvence altına alınmadığı, yoğun baskı ve asimilasyon altında olduğu Türkiye’ye de olumlu etki yapmasını, Aleviliğin ve üst kurumu Türkiye AleviBektaşi Federasyonumuzun en kısa zamanda, Türkiye’de resmi makamlarca tanınıp yasal güvence altına alınmasını ... bekliyoruz” dedi.

Kazım Genç: “Alevilerde Toplu İftar Olmaz” 22 Kasım / Perşembe

P

SAKD Başkanı Kazım Genç, Muharrem ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılacağı toplu iftar programına tepki göstererek, “Alevilerde böyle toplu halde iftar geleneği olduğunu bilmiyorduk” dedi. Genç, “Aleviler kendi evlerinde mütevazı bir şekilde iftarlarını açarlar. Bu iftar ve benzeri girişimlerin amacı Alevileri asimile etmeye yönelik olduğunu düşünüyorum.” dedi.

İzzettin Doğan: “Aleviler Diyanet’in İçinde Özerk Olmalı” 25 Kasım / Pazar

A

KP’nin Alevi açılımını değerlendiren Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan, toplu iftarlarla neyin amaçlandığını bilmeden görüş ileri sürmenin doğru olmayacağını söyledi.

Doğan, “AKP hükümetinin altı yıl gecikmeyle de olsa, Aleviler diye bir yurttaş kitlesinin varlığını hatırlamış olması sevindiricidir.” dedi. Doğan, Alevi dedelerinin kadroya alınması konusunda, “Bu açılım, sadece kadroda yer almak ise, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın güdümündeki bir kadrolaşma hareketi ise olumlu bakmam. Diyanet’in içinde, özgürce ve özerk bir biçimde kendi kararlarını almaları şeklinde gelişecekse, o zaman olumlu bakarım. Alevilerin inançlarını, kendi seçtikleri kurumlar tarafından ve kendi öğretileri doğrultusunda bir örgütlenmenin Alevi yapılanmalarını, başıbozukluktan kurtaracağını da düşünüyorum. Tüm inanç gruplarının temsil edileceği biçimde Diyanet İşleri Başkanlığı yeniden düzenlenmelidir.” dedi.

AKP-CHP Kavgasını DTP’li Sakık Ayırdı 7 Aralık / Cuma

M

ECLİS’te oturuma ara verilince AKP Milletvekili Altan Karapaşaoğlu ile CHP milletvekili Şahin Mengü arasında başlayan itişme-kakışmaya diğer AKP ve CHP’liler de katıldı. TBMM İdare Amiri ve DTP milletvekili Sırrı Sakık, AKP ve CHP’lileri ayırmak için araya girdi.

Cemevi Camiye Çevrilince Sorun Çıktı 9 Aralık / Pazar İVAS’ın Alevi köyü Çatalkaya’da muhtarı ile cenaze işleriyle uğraşan aile arasında dargınlık yaşandı. Dargınlık giderilemeyince muhtar Diyanet’e başvurarak köylerine cenaze işlerini yapacak bir imam gönderilmesini istedi. Köye bir imam tayini yapıldı. Gönderilen imam, köyde cami bulunmadığını görünce cemevini camiye çevirmek için harekete geçti. Cemevinde asılı bulunan Hz. Ali, Hacı Bektaş Veli ve Atatürk resimleri kaldırılınca köylülerden itirazlar yükseldi. Köylüler Sivas Valiliği’ne şikâyette bulunurken, CHP Sivas Milletvekili Malik Ejder Özdemir, konuyu TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na taşıdı.

S

Milletvekili Mehmet Çiçek, camide cem ayininin mahsuru olmadığını söyledi. Çiçek, “Cemevi, cami ile ev arasında bir kademedir. Caminin alternatifi değildir.” dedi. Aleviler ise altı cemevi üstü cami olan ilk uygulamanın yıllar önce Fatsa’da yapıldığını belirtti.

Üskül: Ayrımcılık Yapıldı 7 Aralık / Cuma ECLİS İnsan Hakları Komisyonu, bir velinin şikayeti üzerine, İstanbul’da bir lisede yaptığı incelemeyi tamamladı. Komisyon Başkanı Zafer Üskül, Ramazan ayında sınıfta birşeyler yiyen kız öğrenciye bir öğretmenin, “Neden oruç tutmuyorsun? Sen Alevi misin?” diye sorduğunu, daha sonra sınıfa dönerek “İçinizde Alevi var mı?” dediğini; “Ben Aleviyim” yanıtını veren öğrencisine, “Benden çekeceğin var” sözleri ile tehditte bulunması şikayetini incelediklerini belirtti. Üskül, “İçinizde Alevi var mı sorusu, Alevi mezhebine bağlı herhangi bir öğrenci üzerinde daha sonradan ayrımcı nitelik taşıyan eylemlerle desteklenmese bile, Alt Komisyon tarafından ayrımcılık olarak kabul edilmiştir” dedi. Öğretmenin Bakanlık tarafından açığa alındığını da açıkladı.

M

SODEV: Ödül Kazım Genç’e 10 Aralık / Pazartesi

S

OSYAL Demokrasi Vakfı’nın “İnsan Hakları, Demokrasi, Barış ve Dayanışma Ödülü” bu yıl “zorunlu din dersleri”ne ilişkin hukuk mücadelesi nedeniyle PSAKD Genel Başkanı Av. Kazım Genç’e verilecek. “Zorunlu din dersleri, kuşkusuz ki, salt bir toplumsal kesimin, örneğin Alevilerin sorunu değildir. Bu sorun, vicdan özgürlüğüne ve özgür görüşlü kuşakların yetişmesine elveren bir eğitimi yaşamsal önemde sayan her yurttaşın, laik demokratik anlayışlara bağlı her insanın öncelikli sorunlarındandır. Bu bağlamda hukuk savaşımı veren ve girişimini ısrarla ve cesaretle takip ederek olumlu sonuç üreten kişi ve hukukçuların toplum için ne ölçüde önemli ve yararlı bir örnek işlevi görmüş oldukları açıktır...”

İran’da Kadının Adı Yok

Altı Cemevi Üstü Cami

1 Aralık / Cumartesi

30 Kasım / Cuma

İ

Y

OZGAT’ın Aydıncık ilçesi Toraman köyünde altlı üstlü cami ve cemevi yapıldı. Açılışı yapan eski Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı ve AKP Yozgat

RAN’da televizyonlarda “kadın” kelimesinin kullanımı yasaklandı. Bu uygulamayla devlet televizyonlarında “kadın” kelimesinin yerine “aile” sözcüğü kullanılmaya başladı.

3


SERÇEÞME

ALEVİLERİ BİRBİRİNE DÜŞÜRMEK BU PLANIN İÇİNDE. NE Kİ BU TOPLUMUN İNANÇ SAHİPLERİ HAYKIRIYOR:

Dönen Dönsün, Ben Dönmezem Yolumdan! Fikret Otyam

S

ayrılandığımdan bu yana, bilgisayarın başında uzun süre oturmak azıcık yorar oldu. Canbakanlarım (hekimlerim) “sabırlı ol, yakında istediğin kadar yazacaksın” diyorlar, ama ülkemde öyle şeyler oluyor ki hele hele nakşi/nurcu/vahabi kafaların hatta acımdır yazması kimi Alevi-Bektaşi canların Aleviler için yaptıkları girişimler sabır taşını bile çatlatır, bu canın lafı mı olur? Ol nedenle şu bilgisayarın önünde daha fazla oturmamak için yedi yıldır yazdığım haftalık Aydınlık Dergisi’nin 9 Aralık 2007 tarihli 1064. sayısında ve Antalya’da yayımlanan haftalık Son Nokta Dergisi’nin 5–11 Aralık 2007 tarih ve 28. sayısında yer alan yazılarımdan bazı bölümleri siz sevgili okurlarıma da sunuyorum. Aydınlık’ta yer alan yazımın başlığı ve ilgili bölümü şöyleydi:

Böyle Bir Severliği Muaviye Bile Akıl Edememişti! Y ALEVİ CANLAR, İstanbul belediye başkanı olur olmaz ilk işi Karacaahmet Cemevini dozerlerle yerle bir eden Recep Tayyip yine hidayete erdi yaptığı şu yüceliğe bakın, Alevi dedelerini maaşa bağlayıp hoca/imam yapacak müdürlük kurup başbakanlığa bağlayacak. Böyle bir severliği Muaviye bile akıl edememişti! Bir süre sonra da “Bilmeyenler bilsin bunu ben Ali’yim Ali benim” derse sakın şaşmayın! Tam 45 yıl önce eski Isparta/Burdur yol kavşağında Bektaşi köyü Baladız’dayım. Cumhuriyet Gazetesi için hazırladığım “Hü Dost” yazı dizim için. Bir askerlik arkadaşımın evinde mihmanım (konuk) söyleşirim deyip erkenden kahveye gittim, ocak başındaki kahveciden başka pencere kenarına oturan o tek müşteriyi de iyi günler diledim ne ki kafasını bile çevirip bakmadı, duymamıştır diye yineledim, boş! Kahveciye baktım, konuşma diye işaret etti! Yıllar önce ayrı inançta bir toprakağasının zulmuna dayanamayanlar ağayı “recim” etmişlerdi, elleri ayakları zincirli yaya olarak kilometrelerce uzakta Isparta’ya götürülmüş, yargılanma yıllarca sürmüş dört can Hakk’a yürümüştü mahpus damında. Sadece bir Baladızlı ağadan yana ifade vermişti! Ve “yol düşkünü” ilan edildi (toplumdan sürekli kovulma). Bu kişi, yıllar yıllar sonra kısmen bağışlanmış köye dönmüştü, selamıma yanıt vermeyen oydu, kimsenin hâlâ tek kelime konuşmadığı kişi! Bir ay sonra başlayan “Hü Dost” yazı dizim inanılmaz bir ilgiyle karşılandı. Çuvallarla gelen mektuplarda birleşilen nokta şuydu: “Biz Alevi ve Bektaşilerin böyle olduklarını bilmiyorduk!” Alevi ve Bektaşi canlar da mutluydu yazı dizisinden, zira yazarının eski kafa kağıdında “Dini: İslam, mezhebi: Hanefi” olmasına karşındı bu mutluluk. Bu ilgimin, sevgimin hele hele merakımın ana kaynağı sekiz yaşımda başlamıştı doğduğum Aksaray’da. Babam, eczanemizin önünde kurulan köylü pazarından bir “cingil” yağ almamı istemişti, baktığım yağ kabının üzerindeki bez sanki babamın kolalanmış gömleği gibiydi tam alıyordum ki omzumdan bir el yakaladı, kabri hep ışıklı ola derim yıllardır,

E

4

müezzin İbrahim, amcanın eliydi, “nörüyon yeğenim?” “Babam yağ al dedi İbram amca.” “Yörüüü bunlar Kızılbaş, bunların kestiği yaptığı yenmez mekruhtur!” Neredeyse “Bunlar Kızılbaş, bunların kestiği yaptığı yenmez, mekruhtur” sözcükleriyle büyüdüm, ilgim, sevgim, merakım, bıkmadan usanmadan araştırmalarım Kerbelâ dahil yedi iklim dört köşeye uzandı, yazdım konuştum yurt içinde ve yurt dışında ve “Üçüncü Hacıbektaş Dostluk Barış Ödülü” 16 Ağustos 1969 da bu cana sunuldu. İlk işi dozerlerini cemevine saldırtan imam hatipli Erdoğan’ın partisine girip milletvekili seçilen, imam hatipli Gül’ün cumhurbaşkanı olması için de imza atan, birkaç yıl önce o canım, o saygın Hacıbektaş Veli Dostluk ve Barış ödülü verilen bu inanç konusunda eserleri olan Alevi can Reha Çamuroğlu, imam hatip kafalara nasıl inandı da inançdaşlarını bu nakşilere bu nurculara bu vahabilere ve tam karşıt kafaların ağuşuna (!) bırakır oldu maaşa bağlanmaları da dahil? Aklı başındakilerden gazete manşetleri: “AKP’nin Alevi açılımı, laik Cumhuriyet’in altını oyacak bir adım olarak değerlendiriyor. Ilımlı İslam Dayatması.” “Erzincan Tercan Lisesi’nde din dersine giren müftü, Alevilere ağır suçlamalarda bulundu. Alevilere Aşağılama” Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün devrim ve ilkelerine, hep birlikte kurdukları laik Cumhuriyet’e inanan koruyup kollayan Alevi toplumuna uygulanmak istenen “yenileştirmeyi” inanın Muaviye bile akıl edememiş, inanılmaz insanlık dışı nice uygulamalarına karşın! Alevileri birbirine düşürmek de bu planın içinde, ne ki bu toplum bu inanç sahipleri asırlardır haykırdıkları gibi haykırıyorlar; “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!” Aklıma Baladız kahvesindeki yol düşkünü geliyor hep!

*** Son Nokta dergisinde yer alan yazımın başlığı ve ilgili bölümü de şöyle;

Şu Nakşiler, Fetullahçılar, Alevi/Bektaşi Canları Meğer Ne Kadar Çok Seviyorlarmış Ey Göktanrım!

12

YIL ÖNCE bir telefon, yapılacak temel atma törenine çağrılıymışız evden gelip alacaklarmış, geldiler, eşim Filiz rahatsız “ayıp olur sen muhakkak git” dedi ve öyle oldu. Bana biraz karışık gelen bir araba yolculuğu… Durduk… Gökyüzünde, bez üzerine yapılmış kocaman ama kocaman üç resim üç güzel insan, bir halk ressamının elinden çıkma iki apartman arasına gerilmiş ipte rüzgâra uyup hafif hafif sallanıyor, apartmanlar arasında kocaman bir alanda müthiş bir kalabalık bir yere buyur ettiler beni getiren aile, görüşmek dileğiyle ayrılıp başka bir bölüme geçtiler. Gökyüzüne bakıyorum o üç güzel insana; Hazreti Ali, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Hünkâr Hacıbektaş Veli... Ses yükselticiden, yer gök inliyor, konuşmacı birisini övüyor, hem ne övme, övülen eziliyordur... Nazım Hikmet usta Baku’ya ikinci gidişinde Baku, Darulfununu’nda çok büyük

bir tören yapılır. Azerbaycan’nın tüm parti büyükleri de orada. Kürsüye her çıkan Nazım ustayı övme yarışında. Nazım Hikmet’e bakıyorum tedirgin bu övmelerden sonra kürsüye geldi, o gür sesiyle “yoldaşlar” dedi “hiç kimseyi yüzüne karşı övmeyiniz, övene değil övülene zordur...” Sonra sürdürdü konuşmasını, şiirler okudu ardı ardına. Konuşma yapmak için çağrıldığım “Baku Radyo ve Televizyası”nda ikram olsun diye bana o törenin haber programını izlettiler, arşivim için bu konuşmanın ses bandını istedim hemen çekip verdiler bir anı olarak da. Gür sesli bir aralık, “İşte o şu anda aramızda, Fikret Otyam” deyiverdi, şaşırdım, masa yok ki altına girem! Nazım usta çok ama çok haklıymış! Çektiğim/çektirilen zorluğu bir daha yaşamak istemem, öylesine! Sonra temel atmaya sıra geldi, temeli atacak on kişinin arasında Antalya Belediye Başkanı sevgili Hasan Subaşı, CHP Antalya Milletvekili Dr. Bekir Kumbul ve bir vesileyle sekiz yaşından bu yana Alevi/Bektaşi inancına, kültürüne, ışığına merak salmış araştırmış, incelemiş ve bunu hiç şaşmadan/hiç aksatmadan o yaştan beri sürdüren ama öteki iki kişi gibi ‘ayrı inançla’ olan bu “can” da vardı. Konuksever Mahallesi, Kızılırmak Caddesi, Hacı Bektaş Veli Sokak 5’de Hacı Bektaş Veli Kültür ve Cemevi nice zorluklar nice yoksunluklar nice sıkıntılar ve nice tarifsiz dayanışmalar arasında çatısı örtülür duruma geldi. Hacı Bektaş Veli Kültür Tanıtma Derneği Antalya Şubesi de bu yapı içindedir. Eve döndüm, bu coşkulu bu mutluluk dolu, bu, ilahi aşkla dönülen semahlı temel atma töreni hep gözümün önünde... Hele hele gökyüzünü kaplayan saygın/unutulmaz o üç güzel insan... Tuvalimi hazırladım sıcağı sıcağına başladım resme keyifle/aşkla/muhabbetle. Aynı şeyleri 16–18 Ağustos 1996’da yaşadım, güzel canlar “Üçüncü Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü”nü bu cana verdiler. Geçen yıl yapım yerine götürdüler, bir yer beğendim, “Buraya Hünkârın bir resmini yapayım büyükçe, yadigârım olsun.” Bir yıl sonra yani tarih düşersem 29 Kasım 2007 de Mustafa Can gelip aldı, geçirdiğim rahatsızlıktan sonra bir süre kullanmam için verilen bastonla ilk kez dışarı çıkıyorum ver elini kültür ve cemevi. Temeline, “üçleyerek” harç koyduğum zaman 69 yaşındaydım şimdi 82! Yapacağım tablonun konulacağı yeri, ışık durumuna bakarak birlikte saptadık, Antalya’nın içilmesi zulum olan bol klorlu suyundan yapılmış sıvıdan içtik çay yerine! İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olur olmaz ilk işi dozerlerle Alevilerin Cemevini yıktıran imam hatip mezunu Recep Tayip Erdoğan yani “muhterem başvekilimiz” ki kendileri Nakşileri, Nurcuları pek sever! Şimdilerde hiç şaşırmayın Alevi ve Bektaşileri bir sever oldu ki sözcük hazinem yetmez! Ünlü bir araştırmacı/Alevi yazar AKP’ye girdi, yetmedi “mebus” bile oldu, bazı canları yanına alıp yüzde kırk yedinin Cumhurbaşkanı imam hatipli Gül’e götürdü o’da bir Alevi enstitüsü kurulmasına sahip çıktı! Yani bağlı olduğu tarikatta ünlü Gül “Kızılbaşları” yüksek himayesine aldı, rüyada görülse valla hayra

Sayı 36


SERÇEÞME

İşbu Yanıt, O Ulu İnsanının “İncinsen de İncitme” Buyruğuna Uyarak Yazılmıştır Fikret Otyam

Nurcuların ve Nakşilerin sevgisinin aslı budur! Peki, Sayın Gül’ün ve sayın Başbakanın ilgi ve sözlerine ne demeli? Hani bir reklamdaki sözcüğün tam sırası ve yeri: “Yersen!”

Ve Bunlara!

V

E BUNLARA, 11 Aralık 2007’de Serçeşme için bir alıntı yapayım, Cumhuriyet Gazetesi’nde Fırat Kozok’un haberinden; “Alevi Örgütleri 11 Ocak’ta Düzenlenecek İftar Yemeğini Siyasi Şov Olarak Niteledi

Erdoğan’ın İftarı Kızdırdı “AKP’nin Alevi kökenli milletvekili Reha Çamuroğlu’nun öncülüğünde Alevilerin tepkisini çeken bir etkinliğe imza atılacak. Başbakan Erdoğan’ın katılımıyla 11 Ocak’ta Bilkent Otel’de bir iftar yemeği düzenlenecek. Yemeğe bazı Alevi örgütleri de katılacak. Erdoğan muharrem ayında yas orucu tutacak Alevilerin iftar yemeğine katılacak olması ‘siyasi şov’ olacak nitelendirildi. Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Turan Eser, ‘Bizim yaslı olduğumuz bir matem ayını siyasi şova dönüştürerek bunun üzerinden bir diyalog kurulmaya çalışılıyorsa bu kabul edilemez’ derken, Alevi Araştırmaları Merkezi Başkanı Ali Yıldırım, iftarın Alevileri kırmızı çizgilerinden geçirmeyi hedef alan bir yemek olduğunu söyledi.”

Aralık 2007

U

LU ÖNDER Atatürk’ün kurduğu, l962 yılında “Gezi Ödülü Altın Madalya”sını kazanmakla onur duyduğum Türk Dil Kurumu’nun “Türkçe Sözlük”, Gözden Geçirilmiş Beşinci Basım, sayfa 50’de “Arşiv”in karşılığı şöyledir: “is. Fr. Yun. Eski ferman, berat, mektup, evrak gibi yazılı belgelerin saklandığı yer, belgelik, mahzen-i evrak.” Sayfa 195: “Derleme: is. 1. Seçip toplama: Sözcük derleme işi yavaş yürüyor. 2. Seçilip toplanmış: Derleme sözcük.” Altın Sözlük, Hüseyin Kuşçu, sayfa 122: “Derleme: is. Birer birer geçip toplama” Bir halk türküleri meraklısı olarak 1953 den bu yana yedi iklim dört köşe elimde mikrofon türkü topladım, arşivim için hoşuma giden sanatçıların kasetleriyle bu bölümü de zenginleştirdim. Alevi-Bektaşi müziği çoğunlukta. Tüm çeşitli bantlardaki çalışmalarımı ve parayla aldığım, armağan edilen kasetlerin silinip yok olmaması için çok girişimim oldu. Bunları ve elbette değerlerini bilen sevgiyle saygıyla andığım Ruhi Su, müzik bölümünü oluşturduğu büyük bir bankanın çek defterini uzatmış “Arşivin için ne istiyorsan yaz Otyam” demiş hayretle yüzüne bakıp “Ruhi Ağabey, bunlar halkın malı nasıl satarım kayıt yaptığım o insanların yüzüne nasıl bakarım, hiç birisi satılık değil” derdemez dolu gözlerle boynuma sarılıvermişti. Cem Vakfı da aynı yanıtı almıştı. Kanımca küçük bu hazinemin hepsini, değerli halk ozanı Âşık Daimi’nin Almanya’daki kadirşinas, değerbilir kızı 64 CD’de toplayıp asıllarıyla bana iade etti. Barak havalarının da vurgunuyum, bizzat yaptığım kayıtların dışında Aziz Tok’un Gaziantep’ten satın aldığım kasetlerini yıllardır bıkıp usanmadan dinlerim ve dinletirim, yetmez, sesine güvendiğim halk türküsü okuyanlarına kopyalar veririm, artık “Telif Hakları Yasası” vardır kimsenin hakkı kolay kolay yenmez eskiden olduğu gibi. Çok iyi avazlayacağına inandığım ve çok eskiden tanıdığımız Sabahat Akkiraz cana da gönderilen “Açıklama Yazısı”nda da belirtildiği gibi Kilis’te bizzat derlediğim Barak havalarıyla Urfa hoyratlarını, Aziz Tok’un Gaziantep’te bir kasetçiden aldığım kasetin bir kopyasını da severek verdim, hemen okudu CD ve kasetlerinde, örneğin kitaplarımın değişmez ana başlığı Gide Gide’yi de kullandık “Türkülerle Gide Gide” çalışmasında, bir de yazı yazdım uzun. Bir yazı: “…Turna, Hz. Ali’yi simgeler. Güzel ses için turna avazlı derler… /Sabahat Akkiraz, bu can için tasta-

mam bir ‘turna avazlıdır.’ Tanık mı? Tanığı elinizdeki kasettir. Gerçeğe Hü” diye biten. “Yüreğimin Sesi Sabrın Türküleri” çalışmasında Hacı Bektaş Veli renkli tablomla çektiğim üç fotoğraf yer alıyor ve teşekkür bölümünün başında, “Bu albüme başlangıçtan, bitimine kadar yüreğini koyan dost Erdal Erzincan’a, hayatı fotoğraflara aktaran ve yüreği barak ve hoyratlarla dolu Fikret Otyam’a…” deniliyordu ve albüme “Adrese teslim yerinde ödeme” kaydıyla ki 1.600 idi kavuştum! İncinsek de incitmek yüreğimiz dışı. Bunu izleyen ve Sabahat’in iyi bildiği şeyleri sıralamam “incitici” olacağından değinmiyorum, aradaki soğukluktan olsa gerek son çalışmasında armağanım olan Barak havası için “Fikret Otyam’ın arşivinden” deneceğine derleyen Sabahat Akkiraz denmiş. Eh ne yapayım ben de madem oralardan denemelerin var bir kopya da bana gönder deyiverdim yazımda... Hay demez olaydım, şu çıkışmaya bakın: “…kendi derlediğini ima ederek… Bizi itham etmiştir...” Meğer kabri ışıklı ola Hıdır Amca bu kaseti yetmişli yıllarda almış, arşivinde varmış, hem sevindim hem üzüldüm yoğun çalışmalarından olacak kırk yıldır dinleme olanağı bulamamış buna üzüldüm, ama bu can gönderince hemen keşfedip okumasına sevindim. İmada bulunmak, itham etmek gibi yakışıksız suçlamalar bana rahmetli İnönü’nün içinde “suçluların” sözcüğü bulunan bir tümcesini anımsattı, evet, incitmemek için yazmıyorum tümünü.

Meğer “Derleme” Neymiş? “…Sabahat Akkiraz bu barağı ilk notaya alan, düzenlemesini yapan (enstrümanlar) için ve seslendiren kişi olduğu için derleyici denmiştir.”

Meğer Ben Neymişim Ey Canlar?

T

ÜRKÜLERLE GİDE GİDE’de “Bağlı olarak Sevdiceğim / Kaynak: Aziz Tok. Derleyen: Fikret Otyam” yazılı! Düzeltme yazısındaki derleme tarifine göre bendeniz bu parçayı notaya almışım! Düzenlemesini de yapmışım, yetmedi ve bir de seslendirmesini yapmışım! Arşivimden sunduğum kasetteki hava için böyle sıfatlar uygun görülmüş böyle şeyler yaptıysam Zülfükâr’ın keskin yanı boynuma gele! Açıklamaya sevindim, meğer epeydir görmediğim Hasan kendini ne de güzel geliştirmiş… Aşkolsun! Gerçeğe Hü!

Hz. Ali’nin Kılıcı, Mualla Eyüboğlu Anhegger Kolleksiyonu, Cam Altında Yirmi Bin Fersah, s: 50.

yorulmaz! Başvekil, birkaç yıl önce büyük, o saygın Hacıbektaş Veli Dostluk ve Barış Ödülü verilen Alevi milletvekiline yeni buyruklar verdi, Alevi dedelere Alevilere her türlü yardım yapılacak bu iş için yapılacak birim Başvekile bağlanacak yani Alevi Bektaşi canları Başvekil de yüksek himayelerine alıverdi, yasalarımıza göre Alevilik mezheptir. Bektaşilik ise tarikat sınıfına girer kimse alınıp darılmasın Bektaşi canların sırtından tüm tarikatlar da nasiplenecekler bu sahip çıkmanın altında yatan da budur. Alevi Bektaşi topluluğu bu korumaya elbet de inanmadı ve büyük tepki gösterdi. Milyonlarca inanmış elbet de “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyecek şimdiden bunu diyenlerden “Hacı Bektaş-i Veli Kültür ve Tanıtma Derneği Başkanı Ergün Kurt bu konuda bir basın açıklaması yaptı, AKP Hükümetinin Alevi inkarcılığına devam ettiğini değinerek hükümetin tüm yurttaşların hükümeti değil, salt Sünni yurttaşların dini ihtiyaçlarından, eğitiminden, iş ve aşından sorumlu bir hükümet gibi davrandığını belirterek mezhepsel baskı altındayız bu baskıları durdurun” diye feryat edildiğini söyledi. Duyan duydu. Ertesi günkü gazetelerden “Halkın ve Haklının Yanında Gerçek” gazetesinin kocaman haberine bakalım: “Cem Evi’ne Hain Saldırı. Alevi vatandaşların üye olduğu Hacı Bektaş-i Veli Tanıtma Derneği ve Cemevi’nin elektrik kabloları kimliği belirsiz kişilerce kesildi olayın sabotaj olduğunu öne süren vakıf başkanı Kurt, ‘Hiç kimsenin gücü “Alevileri” karanlıkta bırakmaya yetmez’ dedi.”

5


SERÇEÞME

Harf Simgeciliği Bölüm II Esat Korkmaz İMGE inançta Tanrı’nın, doğanın ve insanın yapısına koyduğu işaretlerin kendisidir. Ve bu işaretler bâtının ayrımına varanlarca “keşfedilebilir”. Bu nedenle “zâhir uleması” tarafından anlaşılmaz. Simgeler manayı “anıştırdığı” için, sözcüklerle açıklanamaz ya da sözcükler burada yetersiz kalır. Daha doğrusu, “hallerin elinde esir”dir sözcükler; onlar kullanılırsa herkes anlar. O zaman da amaç ortadan kalkar.

S

Zamanın Tersine Çevrilmezliğine Başkaldırmak Anlaşılacağı gibi simgelerin de bir amacı vardır: Zamanın tersine çevrilmezliğine başkaldırmak ve insanı, tanrıların-mitsel kahramanların başlangıç zamanına taşımak, geçmişi yakalamak-geleceği kurmak gibi. Böylece insan, yapmaya hazırlandığı şeyin “öncesi” konusunda bilgi sahibi olur; bu insana verilen bir “güvencedir”, onun “kuşkularını” giderir. Tanrılarına ya da mitsel kahramanlarına yaklaşan insan, onları “simgeleştirmeye başlar”. Simgeleştirme işi, onların “güncellenmesi” anlamına gelir. Bu yolla “ölmüş zamanın ağırlığından” kurtarılan tanrılar ve mitsel kahramanlar, “şifreli ve gizemli bir örtü” altında yaşayan şeylerdir artık. Böylece şifreli simgelerin örttüğü “gizemli dünya” bir tarafta, simgeden “sıyrılan” insanların yaşadığı “açık” ya da “çıplak” dünya diğer tarafta konumlanır. Simge ile yaşam bir “çelişki” içine düşer. Sanki simge, yaşamın çıplaklığını “örten” bir şeydir. Çoğunluk bu “örtüyü kaldırmayı bilemez”; ancak simgelerin “şifrelerini” çözebilenler “çıplak” ya da “açık” dünyanın ötesinde, içinde, sağında ya da solunda bulunan “gizemli dünyanın” ayrımına varabilirler. Simgelerin şifreleri çözüldüğü anda, dünya artık şuradan-buradan rastlantısal olarak fırlatılmış nesnelerden oluşan bir “yığın” olmaktan çıkar: Doğum, ölüm, cinsellik, verimlilik ya da yağmur, dolu, kar vb olaylar simgeler aracılığıyla anlam kazanıp çözülüverir. Demek ki “simge”, doğaya ya da “açık yaşama” göre bir “doğaüstüdür”, yani “doğa olmayan şeydir”. Bu kapsamda “simge”, onun şifresini çözen için hem “bu dünyayı terketmenin”, hem de “bu dünyayı gizlemenin” sırrıdır. Simge, insana geçmişinden bir “yansıma”dır; insan bilincine-inancına düşen bir “yaprak”tır. Ötesinde, Tanrı’ya-tanrılara ve mitsel kimliklere açılan bir “pencere”dir. Bir şeyin nasıl varlığa geldiğini-nasıl beslenip büyütüldüğünü anlatan karmaşık bir “kültür gerçekliğidir” simge. Her şeyin insanla “konuşmasını” sağlayan “şifre alfabe”nin harfleridir simgeler; eyleme geçtiklerinde, yani güncellendiklerinde “yaşamın sertliğini alırlar” ve dünyayı bizim için yaşanılası bir yer yaparlar. Biz bu yazımızda simgeciliğin “harflerle ve harflerin sayı değerleriyle ilgili” yanı üzerinde duracağız.

İki Ayrı Muhammet “Lam-elif ” (l-a), sûfileri tetikleyen önemli bir “ikileme”dir: “Lâ”, Kelime-i Şahadet’in başında yer alan olumsuzluk edatı sözcük gibi algılandığında, “yok” yerine geçer, yani “yokluğu” simgeler. Ötesinde biçimi nedeniyle Hz. Ali’nin kılıcı zülfikâr’ın (lâ kılıcı) ve makasın (lâ makası) simgesi durumundadır. Sûfi, lâ kılıcı ya da lâ makasını kullanarak kendini Tanrı’dan gayri her şeyden arındırır. “Lâm-elif ” iki harften oluşuyorsa da sûfi yorumda tek harf gibi algılanır ve aynı anda hem “bir” hem de “iki” olan kucaklaşmış âşıkları simgeler. Lâ kılıcı ile Tanrı’dan gayri her şeyi tasfiye etme mücadelesine giren sûfi, “illâ”ya, yani “yalnızca Tanrı”ya ulaşmak için yukarı doğru yükselmek zorundadır; bu da “lâ”nın önüne bir “elif ” koyarak gerçekleştirilir. Sûfi gelenekte, “mîm-elif ” ilişkisinin özel bir yeri olmuştur: “Mîm”, Muhammed’i, “elif ” ise Tanrı’yı simgeler. Örneğin Pencap tasavvuf geleneğinde, sayısal değeri kırk olan “m”, Tanrı’nın zatının peygamberin kişiliği aracılığıyla tecelli ettiği “yaratılmışlık şalı”dır. “Enâ Ahmed bilâ mîm” (Ben m’siz Ahmed’im-ya da- Ben m’siz Ahad’ım, Ben m’siz Bir’im) kudsi hadisi ölçü alındığında inançta “m”, Tanrı ile Muhammed arasındaki tek “engel”dir. Yine tasavvufta “m”, sudûr felsefesinde külli akıldan insana doğru inişin ve insandan Tanrı’ya yükselişin “kırk aşamasını” (sayısal değeri kırk olduğu için) simgeleyen harftir. Bu konuda, tasavvuf geleneğinin en cüretli tasarımlarından birisi Ahmed Sihrindî (1564–1624)’ye aittir: O, ilm-i nübüvvet kuramında “iki ayrı Muhammet”ten söz eder. Biri kişileştirilmiş, ete-kemiğe büründürülmüş Muhammet, diğeri, buna karşıt olarak “melekî” kimlikle kişileştirilmiş Muhammet. Muhammet adındaki “iki m” harfi, bu iki Muhammedi simgeler. Tasarıma göre bi-

6

Simge dili; tasavvuf geleneğinde “kesik dil” ile konuşmaya, “başı kesilmiş kalem” ile yazmaya çalışan sûfinin, egemenin içinde ya da kesrette, sırrını açıklayabileceği alanlar yaratabilmek için oluşturduğu bir dildir. rinci binyıl boyunca “ilk m”, tanrısalın harfi “elif ”e yer açmak için ortadan “kaybolur” ve “ikinci m” nur olarak varlığa gelir. Muhammed’in Ahmed’e dönüşümü, ikinci binyıllık süreçte Ahmed, yani Tanrı-Ahmed Sirhindî ilişkisini öne çıkarır. Kayyûm anlayışı böylesi bir öne çıkarışın ürünü durumundadır: “Elim, Allah’ın elinin vekilidir”, diyen Sihrindî bir bakıma kendini “Kayyûm” olarak anıştırır. O’na göre Tanrı’nın ve elçisinin en yüksek temsilcisi olan Kayyûm, kutup’tan da yüksek bir aşamada bulunur ve varlığa gelmiş her şeyi “hareket” halinde tutar. Bu bağlamda “Kayyûm”, kimi sûfilerce “rahmanî nefes” (nefes-i Rahman), “ilâhî isimlerin mührü” (hâtemü’l-esmâ-i ilâhî) ya da “evrensel ruh” (ruh-i külli) ile bir tutulur. Bâtıni tasarımların taşıyıcısı durumunda bulunan Alevi-Bektaşi geleneğinde, Muhammedî nurun varlığa gelmesini simgeleyen “mîm duası” bulunmaktadır.

“b”nın Altındaki Nokta: Hz. Ali Arap alfabesinin ikinci harfi “b”dır: Varlığa gelen dünyanın tasavvufi kavranışını simgeler; ötesinde, simgesel anlamda, varlığa gelişin ilk eylemi durumundadır. Kuran’ın açılışında yer alan “besmelenin ‘b’sının altında bulunan ‘nokta’”, varlığa gelen evrenin hareketinin “başlangıç yeri” olarak kabul edilir. Bu anlamıyla “nokta”, “elif ”in eksiksiz-kusursuz birliğinden sonra gelen “farklılaştırma gücü”nü de simgeler. Diğer taraftan “nokta”, Sünni sûfi gelenekte Peygamber’in, bâtıni sûfi gelenekte, “Ben b’nın altındaki noktayım”, diyen Hz. Ali’nin simgesi durumundadır. Elif, “Besmele”nin “b”sının altında bulunan ve İmam Ali’yi simgeleyen noktadan, diğer harfler elif’ten türer; tıpkı bunun gibi bütün varlıklar da Tanrı’dan zuhur eder. Nasıl elif, bütün harflerin ilkiyse Tanrı da bütün varlıkların ilkidir. Bütün harflerin elif’te görüldüğü gibi bütün varlıklar Tanrı’da görülür. İnsan gizli iken görünmek isteyince “nokta” olup ana rahmine düşer; dokuz ay on gün sonra dünyaya gelerek, “elif ” olur: Vücut, bir bütün olarak “Besmele”yi; gövde “Besmele”nin “b”sını; baş “b”nın altındaki noktayı simgeler. Kimi sûfiler, b’nın “biçimi” ile bağlantılı tasarımlar geliştirdi: “Allah harfleri yarattığında b secdeye vardı”, diye düşünüldü; yaratılmışlığın ya da varlığa gelişin harfi olarak “b”, Tanrı’nın nitelendirilmemiş ilâhî birliğine doğru “iki büklüm” secde etti” algısıyla inanca taşındı. Senâî, Kuran’ın “b” ile başlayıp “s” ile bittiğini, bu iki harfin Farsça’da “bes” (kâfi) anlamına geldiğini belirtir. Yorumunu, Kuran’ın ezelden-ebede yeterli olduğunun kanıtı olarak öne sürer. Tarihsel sürecinde “karşı tasarımlar” da “elif ” ile ilişkilendirilmiştir: Bu kapsamda “elif ” Şeytan’ın harfidir. Çünkü “elif ”, Tanrı’dan başka bir şeye-kimliğe, yani Âdem’e secde etmeyi yadsımıştır. Allah sözcüğünün son harfi ve “hüve” (O) sözcüğünün ilk harfi olan “h”ye sûfiler çok önem vermiştir: Örneğin İbn Arabî, “ilâhi hüviyet” (mutlak varlık)’i, kırmızı bir halı üzerinde duran, parlak bir ışık içindeki “h” harfi biçiminde tasarımlamıştır. Tanrı’nın bir “harf biçiminde” düşünülmesi, “tasvirin yasaklandığı” bir dinde sûfice çıkıştan başka bir şey değildir. “Harf ” resmin yerine geçmektedir; “hat sanatının” olağanüstü gelişimi biraz da bu anlayış gereğidir. Tam da bu nedenle “harfler”, sûfi gelenekte, Tanrı’nın olanaklı en yüksek düzeydeki tecellisi olarak algılanırlar. Baklî, “lâm”ı, kendi aşkı içinde kendi aşkı aracılığı ile âşığa dönüşen Maşuk’a benzetir; böyle düşünmekle içinde “iki l” harfi bulunan Tanrı sözcüğü anıştırılmak istenir. Mevlana, bu algıyı, “İki yanımı iki dünyadan boşalttım/ h gibi Allah’ın l’sinin yanına oturdum”, dizeleriyle olağanüstü biçimde dışa vurur. İbn Arabî geleneğini Sünni sûfi zeminde sürdüren Nakşbendî Nâsır Muhammed Andâlîb (18. yy/ Delhi) sürdürür. O’na göre “Allah” sözcüğünün biçimi kalp levhasına ışık renginde yazılmıştır. Bu ışığa yaklaşmaya çalışan kişi, kendini “elif ve lâm” makamının ortasında bulursa ilerleyip “iki lâm” arasındaki yerini almalıdır. Daha sonra buradan da sıyrılıp “lâm” ile “h” arasına gelmelidir. Amaca ulaşma isteğiyle buradan da ayrılıp kendisini “h”nin halkasının ortasına taşımalıdır. Anlaşılacağı gibi sûfinin ulaşabileceği en üst aşama, “h” harfinin ışığıyla çevrelenmiş yerdir. Sûfi gelenekte özellikle şairler, kendisini okuyan ya da dinleyenle iletişim kurmada, bir kavramın-sözcüğün “ilk harfleri” ile oynayarak “özel anlamlar” türetmişlerdir. Bu kapsamda örneğin “kâf ” sözcüğündeki “k” harfi, Simurg’un ya da Ankâ’nın yaşadığı, dünyayı çevreleyen söylence-

Sayı 36


SERÇEÞME sel Kaf Dağı’nı simgeler. Yine “yakınlık” kavramıyla ilintilendirilen “kurb” sözcüğünden hareketle türetilen “kâf-ı kurb” (kurbun Kafı), Kaf Dağı’nın yaygın simgelerinden biri durumundadır. Bu tasarımlarda Kaf Dağı, varlığa gelmiş dünyanın sonunda yer alan, insanın Tanrı’ya giden yolda ulaşacağı yüce “kurb makamı”dır. Seçenek bir yorumda, “kanaat” sözcüğündeki “k”, benzer bir algıya oturtulur: Ham ervahlıktan sıyrılmış kâmil insan durumuna gelmiş kişiler “kanaatın Kaf Dağı’nda yaşar”. Benzer tasarımlarda “v” harfi velâyeti, yani veliliği, “n” harfi, nübüvveti, yani peygamberliği simgeler. Geleneğin kimi sûfilerine göre “namaz” sözcüğündeki “n” harfi başarıyı; “m” harfi, saltanatı; “a” harfi, kaynaşmayı ve “z” harfi, fazlalığı simgeler. Bektaşilikte “tarikat” sözcüğünde yer alan “t” harfi hak ve hakikati talep etmeyi; “r”, harfi çileciliği; “i” harfi yol kardeşine her açıdan doğru davranmayı; “k” harfi katı ve “t” harfi tam teslimiyeti simgeler. Benzer biçimde “hakikat” sözcüğündeki “k” harfi, Tanrı ile kaim olmayı; “t” harfi ise terbiyeli olmayı simgeler. Merhamet Eden anlamına gelen “Rahman” sözcüğü bir bütün olarak Tanrı’nın yedi niteliği olarak algılanan Tanrı’nın hayatını, bilgisini, kudretini, iradesini, işitmesini, görmesini ve kelâmını simgeler. “Allah” adının harf sıralarının açıklanmasında, “elif ” harfinin yegâne hakikati; “l” harfinin Tanrı’nın zatının saf bilgisini; ikinci “l” harfinin Tanrı’dan başkaymış gibi görünen yanıltıcı görünüşler de dahil her şeyi kuşatıcılığı yoluyla kendi zatı hakkındaki bilgisini; “iki l” ve “al” harflerinin her türlü inkârın kendini inkârını; “h” harfinin Tanrı’nın mutlak anlamda tecelli etmemiş özünü simgelediği konusunda genel kabul vardır. Türk-Müslüman sûfi kültüründe “lâle” ve “hilâl” sözcüklerinin harf sırlarının açıklanmasında yalın bir yöntem uygulanır: “Lâle” ve “hilâl” sözcüklerini oluşturan harflerle “Allah” sözcüğünü oluşturan harfler aynıdır ve sayısal değerleri de Allah’ın simgesel sayısal değeri olan 66 ile aynıdır. Türk ve kadim Doğu tasavvufunda, “her mısrası Arap alfabesinin bir sonraki harfi ile başlayan” uzun ya da kısa şiirlere “altın alfabe” adı verilir. Altın alfabe geleneğinde “h” harfinin bencilliği, “s” harfinin saliki, “sâd” harfinin doğru yolu simgelediği bilinirdi. Sayın Serçeşme Dergisi Yöneticileri, Üst kurumumuzun almış olduğu karar doğrultusunda biz de dergilerinizi kabul edemeyeceğimizi üzüntülerimizle bildirir, sizlere başarılarınızın devamını dileriz. Genel merkezlerimizle sorunlarınızı giderdiğinizde derginizi seve seve kabul edeceğimizi ve satışında yardımcı olacağımızı, Selam ve saygılarımla bildiririm. 30 Kasım 2007 Denizli Hacı Bektaş-i Veli Vakfı ve Dernek Başkanı Erkan Aras

HAYRİ DEDE

Dut Ağacı Boynu Eyri Ağlıyor Kırmızı gül solmuş sarısı yasta Dut ağacı boynu eyri ağlıyor Haberi yok yarın söküp atarlar İncir başın sağa sola sallıyor Sarı çiçek dağda ovada biter Munzur’daki koku burnuma tüter Sarılarak sevdiğim zamanı geçer Yıllar geçti vakit zaman kalmıyor. Kırmızı gül çepe çevre üredi Eşşek arılan vız vız tünedi Yuvasında kara çalı türedi Her geçene kinle kafa sallıyor. Kızıl toprak solgun yazın sıcağı Dibi delik su tutmuyor ocağı Munzur dağlarının bostanı bağı Kara çakal bel elinde belliyor. Hayri dedem girdim dostun bağına Kara diken battı sol ayağıma Gözü kör pir ağu kattı yağıma Yeşil çiçek halim görmüş ağlıyor. Mayıs 2003

Bir Candan Mektup Aldık, Sevindik

H

ACI BEKTAŞ VELİ dernekleri ve vakıfları genel başkanları ortak bir emirname ile Serçeşme dergisini yasaklayınca, Genel Yayın Yönetmenimiz hem en üst kuruluş Federasyon yöneticilerine hem de dernek ve vakıf şubelerine aşağıda yayınladığımız mektubu yollayarak, bu yasakçılık karşısında ne düşündüklerini sormuştu. Tahmin edileceği gibi bugüne kadar ne Federasyon yönetiminden ne de şube yöneticilerinden Esat Korkmaz’ın mektubuna tek bir yanıt bile gelmemişti. Yasaklamaya “örgüt disiplini” ile ilk uyan şubelerden birinin yöneticisi olan Erkan Aras candan bir yanıt gelmesi bizim için sevindirici oldu. Erkan can, “genel merkezlerimizle sorunlarınızı giderdiğinizde” diyor. Ne yazık ki soSayın Başkan; Aleviliğin, kendini anlatma konusunda bir “gerilim” içinde bulunduğu gerçeği, ortak kabulümüzdür kanısındayım. Böylesi gerilim koşullarını yaşarken örgütlü Aleviliğin bir kesimi tarafından, vahdet-i mevcutçu felsefeyi “tüketerek” Aleviliği anlatma sorununu kendine “dert” edinmiş, herkesin düşüncesini açıklayabilmek için bir “tartışma platformu” yaratmış olan Serçeşme Dergisi’nin yasaklanması düşündürücüdür. Yasaklı bir kültürün ve “yaralı bir bilincin” taşıyıcısı olduklarını unutan bu arkadaşlar, “yasaklı bir kültürün yasaklama hakkı yoktur”, yargısını çiğnediklerinin ayrımındalar mı acaba? Kendi basınına “yasaklama” yoluyla “kıyan” bir örgütlülük, şey değil hiçbir şeydir. Başlangıçtaki niyeti ne olursa olsun sonuçta bir “bilinç

Aralık 2007

runa tersinden bakıyor. Bizim onlarla bir sorunumuz yok, tam tersine onların bizimle bir sorunu vardır. Aslında sorun, Erkan canın üyesi olduğu örgütün iç sorunudur. Bu örgüt, yönetimini ne kadar rahatsız ederse etsin, aydınların ve yazarların eleştirilerine “yasaklama” ile sırt çevirebilir mi? Ayrıca sorun bu örgütte demokrasinin nasıl işlediği sorunudur. Yönetim Kurulu kararına bile gerek görmeden iki kişinin keyfi bir kararıyla örgüt “yasak” ilan edebilir mi? Yine de Erken canın ağzına, eline sağlık. Medeni cesaret gerektiren bu davranışı için kendine bir teşekkür borçluyuz. Tüm şube yöneticilerinden de aynı medeni cesareti göstermelerini, bu “kararı” ve “yasaklamayı” sorgulamalarını bekliyoruz. „ yırtılmasına”, giderek bir “bilinç dağılmasına” yol açar. Bu durum “yabancılaşma” adına kendi parçalarını düşman gören bir “soysuzlaşmanın” başlangıcıdır. “Soysuzlaşmaya” karşı, Anadolu Aleviliğini “öldürecek” olan “memurlaşmaya” karşı mücadelemizin “ödünsüz” olacağını sırası gelmişken belirtmek istiyorum. Ekte sunduğum “yasaklama emri”ne ilişkin olarak ne düşündüğünüzü, katılıyorsanız katılma gerekçenizi, katılmıyorsanız katılmama gerekçenizi tarafıma yazılı olarak bildirirseniz bundan mutluluk duyacağım. Tarihe “kayıt düşmek” için buna gereksinmem var. Gereğini yerine getireceğinizi umuyor, aşkı muhabbetlerimi sunuyorum. Esat Korkmaz Serçeşme Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

DERVİŞ KEMAL ÖZCAN

Hiçlik Meydanı(*) Girdiğim Kırkların kutsal Ceminde Hiçlik Meydanı’nı gördüm erenler İçtiğim Kevser’in kutlu deminde Hiçlik Meydanı’nı gördüm erenler Ne zaman O Ceme fiilen vardım İkrarım verince pişip kızardım Badehu belime kemerbest sardım Hiçlik Meydanı’nı gördüm erenler Sağlamak gerekli Tanrı’yla yarlık Sağlıkta hiç olmak en büyük varlık Hiçliği kazanan çeker mi darlık Hiçlik Meydanı’nı gördüm erenler Nefis ölmeyince Hiç’lik olmazmış Hiçlik olan yerde niza kalmazmış Bu kutsal kapıyı herkes bulmazmış Hiçlik Meydanı’nı gördüm erenler Esat-Ahmet denen kaynaktan doldum Hiçler Meydanında Hak’la hak oldum Hiç olunca yüce Tanrı’yı buldum Hiçlik Meydanı’nı gördüm erenler Derviş Kemal ayna tuttum yüzüme Ben kendim göründüm kendi gözüme Bundan sonra kuşku girmez özüme Hiçlik Meydanı’nı gördüm erenler 22 Aralık 2007

(*) Bana göre “Hiçlik Meydanı” Bektaşilerin Ayin’i Cem’inden başka bir şey değil. Bizim cemlerde de insanı nefsen öldürüyorlar. Bu ölüm de, uygulayabilene bir “Hiç”liktir.

7


SERÇEÞME

CEM VE ERKÂNLARI YA DA İNANCIMIZDA TAPINMA KURUMLARININ DÜNÜ VE BUGÜNÜ

Cem’ler, Musahiplik ve Düşkünlük Üzerine İsmail Kaygusuz

A

LEVİ-BEKTAŞİ Cem ve erkânlarının günümüze ulaşan uygulanmakta olan ritüellerinin çoğu, Anadolu Aleviliğinin 16. yüzyılda yarattığı büyük Kızılbaşlık siyasetinin ürünü olan İmam Cafer Sadık Buyruğu kitabında biçimlendirilip bazı genel kurallar çerçevesine sokulmuş. Çok kullanılan bir söylemle “başımız Buyruğa bağlanmış”tır. 13. yüzyılda Hacı Bektaş Veli’nin düzenlediği düşünce ve inanç ilkelerine, dönemin (16. yüzyılın) sosyal, ekonomik ve siyasal koşullarına uygun olarak açılım sağlanmış; bu ilkeler geliştirilmiş ve yeni eklemlemelerle değişimlere uğratılmıştır. İmam Cafer Buyruğu’nda Cem’in özellikleri şöyle vurgulanır: “Cem’de büyük küçük, güzel çirkin bir olur ve dahi Cem cennettir; müminleri (erkekler) melek, müslümleri (bacılar) huridir. Yedikleri cennet taamı, içtikleri cennet şarabı, giydikleri cennet esvabıdır... Pirlerin mürşidlerin evleri Mekkeleridir. Onları ziyaret edenler binbir kere hacı ve gazi olurlar; günahlarından kurtulup masum ve pak olurlar...” Bu inanç anlayışı Ortodoks İslama tamamıyla aykırıdır. Çünkü Alevilik, içinden çıkmış olduğu İslamiyeti batıni/tevil yorumlarıyla şeriat karmaşası ve doğmalarından arındırıp, akılcı bir anlaşılırlık içinde, birçok inanç ve felsefeleri de özümseyerek, toplumsal kurumlar biçiminde geliştirip yaşama geçirmiştir. Bu kurumlar Alevi-Bektaşi toplumunun sosyal, ekonomik, adli ve ahlaki gereksinimlerini eşitlik ve paylaşımcı ilkeler çerçevesinde karşılayabilen bir içyönetim ve yaşam düzeni oluşturmuştur. Alevi-Bektaşi inanç toplumu, İslam dinini kendisi gibi algılayıp ve kendisinin tapınma biçimlerini uygulamadığı için dinsiz sayan; İslam dışı ve kâfir görerek katlini vacip sayan baskıcı Şeriat devletlerinin adalet sistemlerine, yani kadısına-kudatına güvenmediği için kendi adalet düzenlerini de yaratmışlardı. Şeriat temelli egemen yönetimlerin tüm baskı ve zulümlerine, resmi din dayatmalarına, işte bu, nesnel dünyaya yönelik tapınma kurumlarıyla yarattıkları düzen sayesinde göğüs gererek varoluşlarını sürdürebilmiştir.

Cem’de Görülüp, Sorgulanma, Başokutma Erkanı Manevi Temizliğe Ulaşma ya da Düşkün Sayılma “Görgü ve ayn” sözcükleri eş anlamlı ve “göz ve görmek”le ilgilidir. “Ayin” sözcüğünün ses benzerliğiyle birlikte taşıdığı anlam ağır bastığından ötürü,“Ayn-i Cem” yerine “Ayin-i Cem” kavramı kendini kabul ettirmiş, bu yüzden Cemler sadece dinsel bağlamda değerlendirilmiş. Bunun böyle olmadığını en güzel biçimde Hatayi şu dizelerle veriyor: Murtaza Ali’dir pirimiz bizim Göregeldiğimiz sürer gideriz Kırklar’dan ayrılmış sürümüz bizim Cennet cehennem korkusun çekmeyiz Burda sorulmuştır sorgumuz bizim

8

Birliğimizin merkezi Serçeşme Hacı Bektaş Veli’nin Dergâh’ıdır. Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın tarihsel işlevine kavuşturulması birliğimiz ve dirliğimiz için baş koşuldur. Kazancımız meydana getiririz Eksiğimiz var ise bitirürüz Aşna meşrep evinde otururuz. (yani huyunu-husunu bildiğimiz dostlarla birarada bulunuruz– İK) Oniki hizmet sahibi canlar tek tek dar’a durup, dualarını alarak hizmetlerinin başına geçmesiyle Meydan açılır ve Görgü Cemi başlamış olur. Bu Cem’e girmeye musahip olmuş canlarla, genellikle o günlerde musahib olacak adaylar hak kazanmıştır. Cem erkânlarının her biri başlı başına bir söyleşi, konferans konusudur. Bu nedenle sadece Görgü Cem’indeki ‘Görülüp-Sorulma’ ile Musahiplik uygulamasına kısaca değineceğiz: Genellikle Görgü’ye her keresinde iki musahib, eşleriyle/bacılarla birlikte dört can olarak dar meydanına çıkar. Ayaklar yalınayak, başlar açıktır; bacılar neçek indirir, yani başörtülerini, yazmalarını omuzlarına düşürürler. Bellerine kemerbest bağlamış, ayakları mühürlü (sağ ayağın başparmağı solunkinin üzerinde) Pir huzurunda, yani Ali Meydanında, Mansur Darı’na dururlar. Rehber Dar’da bulunan canların sağına geçip Meydan’a niyaz/secde ettikten sonra şunları (gülbenk) söyler: “Allah Erenler! Bu canlar; Muhammed-Ali divanında, erenler meydanında, Pirin huzurunda elimiz erde, yüzümüz yerde, özümüz dar’da; erenlerin Dar-ı Mansur’unda canımız kurban, tenimiz tercüman diyorlar. Bu fakirlerin elinden, dilinden ağrınmış-incinmiş can karındaş varsa dile gelsin, bile gelsin! Haklı hakkını dilesin. Bu canlar ‘haklıdan ve Hak’tan gelen hakkıma razıyım’ derler, Allah Eyvallah!” Postta oturan Dede onlara bu ilk hayırlıyı, yani duayı verdikten sonra dar’daki talipleri sorgulamayı ve telkinlerini sürdürür: “Eyvallah kapısındasınız; döktüğünüz varsa doldurun, ağlattığınız varsa güldürün, yıktığınız varsa kaldırın! Doğru gez, dost gönlünü incitme. Pirine mürşidine teslim-i rıza ol! Söyledikleriniz meydanın, sakladığınız sizin olsun! Dil verdik konuşasınız, el verdik tutasınız, göz verdik göresiniz! El gövdenin kaşındığı yeri bilir; doldurun döktüklerinizi, güldürün ağlattıklarınızı...” Cem’deki canların hepsi birbirine eşit ve yol bacısı/kardeşidir. Kardeş kardeşin, oğul babanın ve baba oğlun, kadın kocasının ya da koca hanımının yanlışlarını kusur ve kabahatlarını Meydan’a dökebilir. Kendisine yapılan bir haksızlığın bedelini isteyebilir. Dede böyle bir durumda, tanıklarıyla birlikte onları da dar’a çekerek dinler, yüzleştirir. Dede yargıç

örneği sorgulama yaparken, Cem’de bulunan tüm canlar, erler ve bacılar eşit oy sahibi bir çeşit adalet heyeti/jürisi durumundadır ve son yargıyı bu Cem erenleri verir. Saklanmış bir yüz kızartıcı suçu, ya kendisi itiraf eder ya da oradaki canlardan biri ortaya korsa dar’daki kişi düşkün sayılır; eğer verilecek düşkünlük cezasını çekmek istemez ya da dayanamazsa Cem’den çıkarılır. Ağır cürüm, zina vs. gibi toplumca kınanan bağışlanamayacak suçlar işlemiş, haksız yere eşini boşamış ve nikâhlı kadın kaçırmış kimseler zaten düşkündür; yedi yıl boyunca Cem’e alınmadığı gibi toplumdan da tamamıyla dışlanmışlardır. Yasal cezalarını çektikten sonra da Cem’e alınmak için Dede’nin verdiği ve Cem erenlerinin onayladığı Düşkünlük cezasını çekmesi gerekir. Bu kişilerin musahipleri de düşkün sayılır, yol kardeşi olarak görevini yapmadığı ve musahibinin yaptıklarına engel olmadığı için. Dar’da sorgulananlardan biri, bazı canlara karşı kabahatlı ve haksız bulunursa, onlar tarafından bağı��lansa ya da zararları karşılansa bile, cemaatın keseceği cezayı ödemek zorundadır. Maddi durumuna göre ondan Cem’de hazır bulunanlar için bir kurban kesmesi, sofra açması, lokma dökmesi vb. cezaları(!) yerine getirirler. Bu, cemaatın “edep-erkân duruş” hakkı, yani görülen canların ayakta dar’da kaldıkları sürece onların da diz üzerinde oturarak dar çekmelerinin karşılığıdır. Eğer Cemaat toplu halde, “biz Şah’a kadar razıyız, Hak da razı olsun!” diye üç kez seslenirse, Dede dualarını vererek dar’daki canları indirir. Talibin görülmesi sitemden (tarık altından) geçirilerek tamamlanır. Görgüden geçen talipler manevi temizliğe ulaşmış ve tüm saflığıyla gönül huzuru içinde Hakk lokması yemeğe hak kazanmıştır.

Dün Bunlar Aynen Uygulanıyordu, ya Bugün? Şimdi soralım: Görgü Cemi kurulsa, bu kurallar çerçevesinde görülüp sorulacak talip var mı dersiniz? Kendimizi aldatmayalım. Hangimiz –eğer varsa– musahibimizi ve eşlerimizi yanımıza alıp, Hak Meydanı’na çıkarak Pirin ve Cemaatın huzurunda özümüzü dâr’a çekeriz? Yaptığımız yanlışların, işlediğimiz kabahatların, yalanların ve kötülüklerin hiçbirini meydana döküp hesabını verebilir miyiz? Veremeyiz. Babalarımız, dedelerimiz ve atalarımız; onca yasaklayıcı baskı ve zulümlere karşın, kar kapıyı kesince, gecenin karanlığında doğanın güvencesine sığınarak, kış mevsimi boyunca Cem’lerini gizlice ve eksiksiz yapıyordu. Dedelerimizden biri bu dünyaya geri gelse, yolumuzun erkânlarına göre topumuzu “düşkün” sayıp, hepimizi “düşkünlük dâr’ı”ndan geçirmek isteyecektir. Bir büyük Alevi iş adamı başı açık, belinde kemerbest, yalınayak ayakları mühürlü Mansur dâr’ına duracak ve: “Ben bu büyük varlığı, bu sınırsız sermayeyi işçimin, çalışanlarımın emeklerinin artık değeriyle elde ettim. Onların emeklerinin tam karşılığını vermedim. Muhammed Ali divanında, Hak Meydanındayım. Boynum kıldan incedir Pirimin huzurun-

Sayı 36


SERÇEÞME da; malımla canımla meydandayım, haklı hakkını istesin. Verilecek her türlü cezaya razıyım, Allah Eyvallah” mı diyecek? Demez. Bir talip Pir huzuruna çıktımı; bunlar sorulur ve hak sahipleri hakkını ister. Oysa resmi din konumundaki ortodoks İslam, yani Sünnilik de Şiilik de, “Bu serveti sana veren Cenab-ı Allah’tır; senin kısmetini levh-i kalemde alnına yazmıştır...” diyor. Bu inanç ve anlayış kuşkusuz ona daha yakın gelecektir. Öyleyse bu kişilerden taliplik de Dedelik de bekleyemezsiniz; o yerini bulmuş, öz çıkarlarına uygun olan resmi inancın yanındadır. Buna rağmen Alevi toplumunun önderliğine, hatta kendilerini bu toplumun temsilcisi görüp, haklarını savunmaya da soyunur... Bunlar ozanın dediği gibi, asla “Kırkların Cemi’nde dâr’e düş ol”amazlar. Dâr’a düşmek, nara (ateşe) düşmek olur, yapamazlar. Oysa Görgü cemleri ortamı, Alevilerin hem yaşam düzenini hem de yaşayış biçimini belirlemiştir. Aleviliğin “eline, beline ve diline sahip ol” ahlak kuralından daha önemli ilkesi “malı mala, canı cana katmak”tır, yani sevginin sonsuzluğunda bütünleşerek, malı-mülkü birleştirip ortaklaşa kullanmak ve eşitlik (koşulları) içinde yaşamak!

Musahiplik Törenine Kısa Bir Bakış Musahiplik törenini, musahip tutma darı çerçevesinde toparlayıp özetlersek: Rehber ya da mürebbi musahip olacak çiftleri, her bakımdan gerektiği gibi hazırlamıştır. Genellikle “ölmeden önce ölmeyi” simgeleyen, kefene dolanmışçasına ak bezlere sarılıdır Meydan’a geldiğinde. Ayakları yalınayak, başları açıktır. Bellerinde, kemerbest (bel bağı) vardır. Rehber, canları eşiğe niyaz ettirir. İçeri girip, dedenin huzurunda “Mansur darı”na dururlar. Pir “Ey talipler bu bir uzak yoldur, gelemezsiniz! Gelme gelme, dönme dönme! Gelenin malı, dönenin canı! Bu yol demirden yay, oddan gömlektir giyemezsiniz, gidiniz!”

Aralık 2007

Alev Yayınları Tel: 0212.51956 35

13 x 19 cm boyutunda 94 sayfa ISBN 975-335-045-7

Musahiplik

İSMAİL K AYGUSUZ.

dedikten sonra, onlar geri gider; eşiğe varıp, gene gelirler. Bu durum, üç kez tekrarlanır. Musahiplik, yola girerken malını mülkünü, kendine ait olan her şeyini meydana koyup, ortaklığa sunmaktır. Dede, yüzüstü yatar durumda, yani eşleriyle “Fazlı dârı”ndaki musahip canların üzerlerine örtülü kefeni simgeleyen ak bezi kaldırır, bir gülbenk okur. Böylece yola girmiş, ikrar vermiş bu canlar, edeb-erkân durumunda, yani “Nesimi dârı”ndadır şimdi. Artık zakirlerin musahiplik üzerine söyledikleri nefes ve düvazlar dinlenir. Arkasından yeni yola girmiş canların, tarık altından geç-

melerinden sonra, doluları içilecek ve kestikleri kurban lokmaları yenilecektir...

Cem Erkanlarının Bazı İşlevsel Nitelikleri Azalmış, Değişmiş Bulunmaktadır Musahipliğin inanç bağlamında tasarlanmış toplumsal ve ekonomik yaptırımları, günümüzün sınıflar arası çelişki ve uçurumların derinleşmiş olduğu toplumlarında tüm değerleriyle bugün uygulamaya konulamaz, hayata geçirilemez. Özellikle, malvarlığını ve kazancı “yol kardeşiyle” paylaşma ve ortaklaşa kullanma yaptırımının uygulanması, burjuva kapitalizminde ve günümüz küresel kapitalistleşme süreci koşullarında kuşkusuz olanaksızdır. Yaşanmakta olan sosyo-ekonomik düzen; bireysel mal edinme-servet sahibi olma ve sınırsız kazanç tutkusunu körükleyerek, Alevi toplumunun tarihsel eşitlikçi ve insan sevgisine dayalı “ben”likten uzak paylaşımcı ortak bilincini yok olma sınırına getirmiştir. Kentleşme sürecinde zaten Cem Erkanlarının adli ve ekonomik işlevleri kendiliğinden simgesel işlerliğe dönüşüp ahlaki boyutta ilerliyor, inanç ögeleri tabanında sosyo-psikolojik işlevleri ağırlık kazanmıştır. Kapitalizmin sınıfsal katmanlarında kaçınılmaz olarak yeralmış Alevi-Bektaşi inançlı toplum kesimleri, musahipliğin en azından birlik beraberlik, yardımlaşma, insanseverlik, alçakgönüllülük, kimseye zarar vermeme, herkesi eşit görme, kardeşçe davranış vb. moral değerlerini önde tutmayı unutmamalıdır. Emekçi sınıfsal konumlarını yaşayan toplum ancak bu değerleri tam yaşatmaya elverişlidir. Buna rağmen en azından Musahipliğin gerçek anlamı sıkça vurgulanıp kavratılarak, sadece bu sosyo-psikolojik bağlamda biçimsel de olsa uygulanması, toplumsal sağlığımız için çok önemli ve yüksek değerde bir kazançtır. Ayrıca Hak-Muhammed–Ali huzuru kabul edilen Dâr Meydanında simgesel sorgulanmanın bile, tevhidi, düvazimamı semahıyla yaşadığı coşku içinde vereceği psikolojik dinginlik ve iç huzuru ölçümünün sınırı yoktur. Ayrıca, Alevi-Bektaşi toplu tapınmasında “Düşkünlük” kapsamının da daraltılması zorunluktur. Topluma veya bireylere karşı, yüzkızartıcı ya da ağır suçlar işlemiş ya da çeşitli nedenlerden ötürü eşinden boşanmış taliplere ağır “düşkünlük dâr’ı çektirilmesi” ya da kısa ve uzun süreli, “yola alınmaması, toplumdan tamamıyla soyutlanması” gibi bir çeşit maddi-manevi işkenceden geçirilmesi biçiminde cezalandırmalar uygulanamaz. Çağdaş laik ve demokratik devletin ceza yasalarının işlevlerini Cem erkanları herhangibir biçimde üstlenmemelidir. Ama kuşkusuzdur ki Alevi-Bektaşi canlar, “döktüğünü doldurmuş, yıktığını yapmış, ağlattığını güldürmüş, ağrıttığından-incittiğinden razılık almış, kendi nefsi dahil herkesle barışık” olarak Cemlere girmek ve işlevleri daraltılmış da olsa tüm tapınma ritüellerini bu koşullarda yerine getirmekle yükümlüdür. Bugün Alevi-Bektaşi inanç toplumu olarak bu bağlamda birlikteliğimizin ve değişim kararlarının merkezi ancak ve ancak Serçeşme Hacı Bektaş Veli’nin Dergâh’ıdır. Hünkâr’ın gösterdiği “bir olalım, iri olalım, diri olalım” hedefine ancak bu gerçekleştiğinde ulaşabiliriz, inanç yapımızı ve erkânlarımızı onunla orada yeniden tanımlayabiliriz. Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın simgesel de olsa tarihsel işlevine yeniden kavuşturulması birliğimiz ve dirliğimiz için baş koşuldur.

EYÜP CEYLAN

Söze Döner Sızıların Gerçek ozanlar değindi Bu konunun önemine Binlerce yıllık bir kültür Yaklaştı son dönemine Yönünü hiç göremedi Bir kısım uyurgezerler Onun için giremedi Hak erenlerin cemine Kurt sürüsünden kaçarken Bazı canlar yorgun düştü Melekler gökte uçarken Şimdi çakıldı zemine Karanlık yerde doymuşlar Altın yularlı eşekler Esrarı fazla koymuşlar Arap atının yemine Cehalet bizi sıkmazsa Ardına düşer gideriz Hiç kimse sahip çıkmazsa Cemde verdiği yemine Hep meyhaneye giderler Kediler sirke içmeye Sonra da küfür ederler Kırkların kutsal demine Çiçekler yeşermez oldu Arılar gelmiyor diye Yoz akıllar ermez oldu Yolumuzun erdemine Söze döner sızıların Canın böyle sıkıldıkça Eyüp çok sivri yazıların Bir şey söyle kalemine

Ham Geldin Olgun Git Dünyaya ham geldin, olgunlaş da git Gelişe, gelişe biter bir ömür Beynini her bilgiye, her fikre aç Değişe değişe biter bir ömür Cahilin gittiği yoldan gidersen Dostun kalmaz herkese kin güdersen Hep “ben doğruyum, ben haklıyım” dersen Didişe didişe biter bir ömür Eğer akılsız olursa yoldaşın Sana zehir olur ekmeğin, aşın Ağrıdan kurtulmaz ağrısız başın Çekişe çekişe biter bir ömür Adam olamaz asalak yaşayan Gülemez az kazanıp çok harcayan Ekmek atlı olur, sen ise yayan Yetişe yetişe biter bir ömür Hakk’ın yolu zordur, kaçma kolaya Her insan haklıdır, alma alaya Dalarsan her kavgaya, her olaya Tepişe tepişe biter bir ömür Şaşkın Eyüp’ü lütfedip dinlersen Sevgi biçersin, hep sevgi ekersen Doğa, hayvan ve insanı seversen Sevişe sevişe biter bir ömür

9


SERÇEÞME

AVRUPA’DA BULUNAN HER SÜREKTEN ALEVİLERE VE ALEVİ ÖRGÜTLERİNE ÇAĞRIMDIR!

Barış Meclisi Kurunuz, Kurulmasına Omuz Veriniz Haşim Kutlu Bu yazı Esen Uslu tarafınan kısaltılmıştır. Yazının tamamını www.koxsuz.org internet sitesinde okuyabilirsiniz.

“Hz. Peygamberin sevgili kız torunu Zeynep kanlı zalim olanlar için ‘Eşkıya güruhunu asla İslam, asla Müslüman adıyla anmayınız’ diye bize vasiyeti vardır. Kan dökerek, hiddet, şiddet ile bizlere zor ile Müslümanlığınızı söylettiremezsiniz. ... O tarihten sonra gelen erenlerden, evliyalardan, imam veya meşayihten kimse Kerbelâ katillerine ve benzeri olayları meydana getirerek kan dökenlere asla İslam ve Müslüman denilemeyeceğine yeminle bildirmişlerdir...” Pir Hamdullah Çelebi’nin Savunmasından

A

KTARDIĞIM bu sözler, Alevi– Bektaşi süreğinin dönem postnişini Hamdullah Çelebi’ye aittir. Hünkâr Bektaşi Veli soyundan, dönemin mürşitlik postunda makam tutan postnişin Hamdullah Çelebi, 1882 yılında Osmanlı Kırşehir kadılığınca; hem postnişinlik gibi önemli bir makamda oturup hem de Osmanlı düzen karşıtı olarak baş gösteren, talip hareketlerini kastederek, “Şeriat-ı Muhammedi’ye aykırı, inkârcı küfür ve kâfirlik durumlarına” neden engel olmadığı, ayrıca yeniçeri ordusunun kaldırılmasına koşut olarak, “Sekban-ı Cedit” adıyla yeniden kurulmuş orduya karşı faaliyetlere neden izin verdiği yollu iddialarla hakkında idam istemiyle açılmış bulunan mahkemede yapmış olduğu savunmadan aktardığım bu sözler, bugün her sürekten Alevinin ölçü alması gereken, güne mesaj niteliğinde sözlerdir. Bu sözler, talip meydanında gerçekleşmiş bir muhabbet sözleri değil, idam isteğiyle hakkında açılmış bir şeriat mahkemesinin meydanında, neler, nasıl söylenebilirse, ancak o kadar kesinlikte sarfedilen sözlerdir. Ne diyor koca Pir savunmasında? “Kan dökerek, hiddet, şiddet ile bizlere zor ile Müslümanlığınızı söylettiremezsiniz!” Keza, tarihi Kerbelâ olayına da yollama yaparak, Yol’un en temel erkânına ilişkin ölçüyü de o meydana vurmaktan geri durmayan koca Pir, “Kerbelâ katillerine ve benzeri olayları meydana” getirenlere asla biat etmeyeceklerini, ne Yol’u ne de Yolcuyu teslim etmeyeceklerini kesin bir ifadeyle dillendirmiştir. Bu ölçüler, güncel gerçeğin ateşini harlandırmakta ve bütün süreklerden Alevilerin, neyi nasıl yapmaları gerektiği konusunda yollarını ışıtmaktadır. Ve tabii ki her sürekten Aleviyi bağladığı gibi öncelikle de koltuklarındaki Kuran ile yeniden Müslümanlığı keşfetmeye(!), bu bağlamda da iman tazeleyip, zalim kapısından menfaat ve adalet dilenmeye çalışan pirleri, mürşitleri de bağlar. Bağlamalıdır da! Kızılbaş süreğinden, 1980’li yıllarda Hakk’a yürümüş, önemli makam pirlerimizden Pir Hasanî, “Hak adalet ve vicdan demektir, Adaleti ve vicdanı olmayan Hak olamaz, Haksız da Allah” olamaz; zulmün ve zalimliğin “koruyup kollayanlığına hükümran olan Allah haksızdır” derken, kesinlikle dönem postnişini Hamdullah Çelebi ile aynı güzergâhtadır.

10

DAYLEMİ Hak verdim şahı Mansur’un İblise Zülcelâl adındır derler aslı var ise Ne havra paklar seni ne de kilise Cami-i cümle şerre mihrab olmazam Niçin “Haksız da Allah Olamaz?” Bu sorunun yanıtını arayanlar, tarih boyunca “Ya Allah” diyerek kılıçlarını çekenlerin, kılıçlarından akan kana bakmak ve görmek zorundalar! Hangi kutsallık adına gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin, sorunun yanıtı o akan kandadır!

ABD-AB-AKP Çözümünü Boşa Çıkartalım ABD kaynaklı, Türkiye ve Kürt sorunun çözümü açısından öngörülen, AKP şahsında yürürlüğe konulan “Ilımlı İslam” modeli, deşifre oldu. 5 Kasım görüşmesinde, ABD’ci çözümde Büyük Orta Doğu planlaması bağlamında, önemli bir işlev göreceği düşünülen “Ilımlı İslam” modelinin gerçekleşmesi için, hızlandırılmış bir programın yürürlüğe kondu. Böylece, derin devlet çıkışlı işgal girişiminin önüne geçilecek, Irak Kürt Federe devleti, Barzani-Talabani önderliği güvence altına alınırken, AKP ve temsil ettiği “küresel sermaye” programının önü açılacaktı. AKP içinde, ABD’ci “ılımlı İslam” politikasının Kürt ayağı vardır. Alevi camiasının bu ayağın çalışmalarına dikkat etmesi gerekmektedir. Çünkü AKP içinde aynı çalışmanın Alevi ayağı da bulunmaktadır. ABD’ci “ılımlı İslam” modelinin ya da çözümünün Kürt ayağı bulunur da Türkiye gerçeğinde, temel toplumsal problemlerden Alevi sorununa ilişkin çözüm planlamalarının ayağı bulunmaz mı? Bu ayaklar, son seçimle birlikte AKP içine bulunmuş ve taşınmıştır. Seçimler öncesinden başlatılan, kimi ilahiyatçı profesörlerle omuzdaşlık ederek, “Alevi ders kitapları” hazırlayan kimi sözde pirler ile kimi akademisyenlerin çalışmaları hep bu planın bir parçası olarak yürürlüğe konmaktaydı. Çekirdek Avrupa Birliğinin, “uyum paketlerine” iliştirilen “Alevi sorunun çözülmesine” ilişkin istemlere de, böylece bir yanıt verilmiş olacaktı. Bu planlamanın çerçevesi dışına itilmesi gerekenler de bulunmaktadır Alevi hareketi

içinde. Alevi örgütlenmesinde de gerçekten demokrasi isteyen, gerçekten laiklik isteyen, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik isteyen, örgüt yapıları dışlanmak, bastırılmak, yok edilemese dahi tecridinin sağlanması istenecektir. Bunun girişimleri, daha şimdiden görülmüştür. Bu hedefler demokratik Alevi hareketi içinde yeterince görülemediği için, kimi yaklaşımlara, Çamuroğullarıgillere ya da “Alevi Ders Kitapları” hazırlayanlara yönelik tekil tepkiler gösterilmiştir. Şimdilerde, kendilerine göre Alevi hareketi içinde en sivri gibi görülen, örneğin Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri örgütlenmelerini ve onların temsilcilerini hedef göstermektedirler. Sıra diğerlerine adım adım gelecektir, bunda hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Bu noktada Avrupa’da olmak, AB yapısı içinde, kimi kez ağızlara sürülen bir parmak balı güvence olarak görmek, hepimiz açısından aymazlık olacağı gün gibi ortadadır. Yukardan beri aktarmağa çalıştıklarımla, hiçbir yapıya ya da kişiye akıl vermek sevdasında olmadığımı özenle belirtmek istiyorum. Haddimi de biliyorum. Demokratik Alevi camiasının bir bireyi olarak, vicdanı görevimi yaptığıma inanıyorum ve bu bağlamda diyorum ki sevgili Canlar, bu plan mutlaka boşa çıkarılmalıdır. Demokratik Alevi hareketi dışında hiç bir güç Alevi sorununu çözemez.

Asker-Sivil Bürokrasi İnkâr ve İmhada Israr Ediyor. Türkiye’nin mutlak iktidarı, asker-sivil bürokrasi yeni bir hamle yaptı. ABD’nin Irak işgaliyle, bütün “Ortadoğu” ülkelerinde güçler dengesi değişti. Geleneksel iktidarın sarsıldığını ve yeni zeminde bu yapısını daha fazla sürdüremeyeceğini anlayan askeri bürokrasi, bu gelişmeleri göğüslemek üzere Ergenekoncu ekibi iktidar etti. Bu ekibin özelliği Kürt ve Alevi sorunlarının çözümünden yana olmamasıdır. Bu ekip temel sorunlarda inkâr ve imhayı esas almaktadır. Sokaklara dökülen ırkçı para-militer yapılanmalar bu yapıdan fetva alır. “Faili meçhul” cinayetler, köy göçertmeler bu ekibin hiçbir yasayla kendini sınırlamayan uygulamalarıdır. Alevilere dönük olarak, en son Sivas ve Gazi katliamlarının planlayıcıları ve uygulayıcıları onlardır.

Sayı 36


SERÇEÞME Biz çoğu kez, “kirli haberle bilgilendirme” uygulamalarının girdabından kendimizi kurtaramadığımız için bu odakların “dur” dediği yerde durur, “böyle düşün” dediği şekilde düşünmek durumunda kalırız. Yıllarca insanlarımıza Aziz Nesin ve “Şeytan Ayetleri” bahane olarak tartıştırılmadı mı? Derin devlet, Türkiye’de tek iktidar gücü olarak kendisinin kabul edilmesini ister. İktidarı kimseyle paylaşmak istemez. ABD planlarının tek muhatap olarak kendisini almasını dayatır. Irak başta olmak üzere, bütün bölgede Amerikancı çözümün tek vurucu gücü olmayı ister. Esas hedef budur ve bu, halklarımız için yüzyılı kaplayacak felaketin habercisidir. Pazarlık bu hedefler için yapmaktadır. Ne var ki ABD, bu çözümü kendi çıkarlarına uygun görmemektedir. Türkiye ve Irak Kürt Federe oluşumu için uygulamaya koyduğu “Ilımlı İslam” programını AKP şahsında dayatmaktadır. 5 Kasım görüşmesi AKP’ye koltuk çıkmış, Irak Kürt Federe yönetimine de AKP şahsında ve ABD garantörlüğünde güvence verilmiştir, ama derin devletin bu uzlaşmadan dolayı rahatladığını düşünmek ham hayal olur. Bu bağlamda barış girişimcilerine, insan hakları savunucularına, demokrasiden, eşitlikten, özgürlükten yana olanlara yüklenme politikası yürürlüktedir. AKP’nin Alevi ayağı Çamuroğulları gibi, derin devletin de Alevi ayakları bulunmaktadır. Bunun başını İzzettin Doğan ve ekibi çekmektedir. Rıza Zelyutgiller ise MHP zemininde aynı rolü üstlenmektedirler. Son zamanlarda İzzettin Doğan’ın “olumlu” gibi görülen ağız değişikliği, AKP politikalarına karşı derin devletçi çizginin Aleviler içinde maya tutma-

sına yönelik kötü bir taktiktir ve derin devlet patentlidir. Amaç, Alevilerin geleneksel antişeriatçılığını ateşleyerek, Alevileri istedikleri korku tünellerine sokup teslim almaktır.

Boş Verme Lüksümüz Yok Demokratik Alevi hareketi, Ergenekoncu Milliyetçi Cephe oluşumunu mutlaka boşa çıkarmalıdır. Gün asla boş vermeye, ertelemeye, ikirciklenmeye müsait değildir. Aleviler olarak böyle bir lüksümüz bulunmamaktadır. Bunun için de Alevi Barış Meclisi kurulmalı–kurulmuş barış meclislerinin içinde yer alınmalıdır. Türkiye’de bir süredir de çalışmalarını yürüten Barış Meclisi’ne, ülkedeki demokratik Alevi hareketinin bir biçimde katıldığını duyuyoruz. Bunu, hem ülke hem de halklarımız adına olumlu buluyor ve destekliyoruz. Avrupa sahasında ise, “Barış” talebini dillendiren demokratik alevi hareketleri, bu taleplerini işlevli kılmak üzere harekete geçmelidirler. Öncelikle, örgütlü örgütsüz, demokrasiden, özgürlükten, kardeşlikten yana olan, Alevi örgüt yöneticisi, Alevi piri-dedesi-babası, Alevi akademisyeni, yazarı, sanatçısı ve ehli-kâmillerinden oluşan bir Alevi Barış Meclisi oluşturulmalıdır. Bu meclis, kurulmuş olan ya da kurulacak barış meclisi veya girişimleriyle buluşmalı ve ortaklaşmalıdır. Sözün burasında, bir Yol erkânına dikkat çekmek istiyorum. Tarihi boyunca “yasaklanmış” bir toplumun, “ötekileştirilmiş” bir toplumun, yasakçı olmaya da, ötekileştirici olmaya da hakkı bulunmamaktadır. Günlerdir “barış” çağrıları yapan, Avrupa demokratik Alevi örgütlenmesinin ne yazık ki, hâlâ devam etmekte olan “yasakları” ve

Asimilenin Çamurlu Yolu Veysel Kaymak 24 Kasım 2007 .

R

EHA ÇAMUROĞLU, soyadının anlamının gereğini yerine getiriyor. Anlaşılan Alevileri asimile etmenin, ettirmenin bir başka yolunu, çamurlu yolunu bulmuş görünüyor. Önce kendini AKP den milletvekili seçtirmiş, şimdilerde de AKP ile Alevileri buluşturmaya, anlaştırmaya soyunmuş. Basına yansıdığı kadarıyla; cemevlerinin tanınması, bazı dedelere ve zakirlere maaş bağlanması konusunda çalışmalar yapıyormuş. Hakkını yememek lazım, Profesör İzzettin Doğan Dedemiz, (Hocamız!) “Alevi İslam! Alevi İslam Din Hizmetleri!” ve benzer konularda bir hayli çalışma yapmış, şimdilerde ise bu anlamlı çalışma meyvelerini vermeye başlamıştır! Son yıllarda daha çok Cem Vakfı ile ilişkisi olan bazı cemevlerinde, hemen her Perşembe akşamı yapılan cemlerde yukarıda açıklanan anlayışlar doğrultusunda, Alevi Bektaşi inancıyla kültürüyle pek bağdaşmayan, Arapça duaların okunduğu, kadın ve erkeklerin ayrı oturdukları cemler yapılmaktadır. Bu durum, Sünni inancındaki bazı din adamlarının dikkatini çekmiş ve sempatilerini kazanmış olmalı ki bu şekilde yapılan cemlerimizle bir hayli ilgilenir olmuşlardır! Hatırlarsınız daha belleklerdedir. İranlı bir yetkili, Anadolu Alevileri ile ilgili olarak, dönemin hanım başbakanına; “Ya siz Sünnileştirin, ya da bize bırakın Şiileştirelim”, demişti.

Aralık 2007

Bu yazı daha önce PSAKD internet sitesinde yayınlanmıştır: www.pirsultan.net. Bu gün bu konularla ilgilenen birçok insan bilir ki, bir zamanlar Anadolu nüfusunun çok büyük bir yüzdesi, Alevi-Bektaşilerin aydınlanmacı inancı ve kültürüne sahipti. Sonraki yıllarda ise egemenlerin her türlü yolu yöntemi deneyerek Alevi-Bektaşileri asimile etme çabaları sonucu bu günlere gelinmiştir. Yakından bilindiği gibi, 12 Eylül sonrası birçok Alevi köyüne cami yaptırılmıştır. Bu köylerden biri de kendi köyüm olan Sivrialan’dır. Şarkışla Müftüsü, cami imamını; “Neden cemaatin az, öğrencin yok” diye de zaman zaman sıkıştırmaktadır. Bu gidişle bundan elli yıl, yüz yıl sonra, “Sivrialan Alevi mi ? Sünni mi?” diye tartışılacaktır. Bu gün ülkemiz bir bakıma Arap kültürünün hegemonyası altındadır. Yine asimile etmenin her türlü yolu yöntemi denenmeye çalışılmaktadır. Bu yollardan biri ise, bu günlerde “AKP’nin Alevi açılımı” olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha düne kadar Alevilerle ilgili düşünceleri bilinen, cemevlerini cümbüş evi olarak gören, cemevi yapımlarını engelleyen “Alevilere bütçeden pay ayırırsak, satanistler de ister” diye açıklama yapan zihniyette ki kişiler, Alevilerin sorunlarını çözmede samimi olamazlar. AKP ve onun yöneticileri gerçekten Alevi-Bektaşilerin sorunlarını çözmek istiyorsa, bu sorunlar bellidir. Bu sorunlar AABK, ABF ve bunlara bağlı örgüt temsilcileri tarafından

“ötekileri” vardır. Bugüne kadar, kendilerinin de ayrılmaz bir bileşeni olduğu Kürt halkının özgürlük hareketine karşı hep mesafeli olmaya özen göstermişlerdir. Tabii ki, özgürlük hareketinin de eksiklikleri bulunmaktadır, ama iki yanlıştan bir doğru çıkmıyor. Doğru olan çıkarların ortaklaştırılması ve birbirlerine sahiplenilmesidir. Bu bağlamda, Avrupa Alevi hareketi ve onun çatı kuruluşu Konfederasyon, çalışmasını ve örgütlenmesini ağırlıkla Kızılbaş Alevi süreğine dayandıran, Demokratik Alevi Federasyon’unu hep görmezden gelmiştir. Kendisi Alevi hareketinin çatı kuruluşu olmasına karşın, Demokratik Alevi Federasyon’unu bünyesine davet etmemiştir. “Barış” çağrılarının yapıldığı bugünlerde, yürütülen kampanyanın içtenliğine denk düşecek bir yaklaşım olarak bir çağrıda bulunmak istiyorum: Alevi Konfederasyonu’nun yönetimi en küçük bir komplekse kapılmadan, bünyesine katılması için Demokratik Alevi Federasyonu’na açık davette bulunmalıdır. Demokratik Alevi Federasyonu yönetimi de böyle bir daveti beklemeden harekete geçip kendisini ortaklaştırmalıdır. Bu, AKP’nin ve ABD’nin “ılımlı İslam” politikasının, Alevi sorunu çözümüne de açık ve net yanıtlardan biri olacaktır. Dahası, otantik Aleviliğin “Yol Bir Sürek Binbir” erkânına da uygun olacaktır. Unutulmamalıdır ki, Kızılbaş süreğini temel alan Demokratik Alevi Federasyonu ve onun pirleri, rehberleri ve talipleriyle birlikte tekmil üyeleri, Demokratik Alevi hareketinin en önemli ve ayrılmaz bir bileşenidirler. Ayırmaya da ayrı tutmaya da, hiç kimsenin gücü yetmez. Aşk ile… zaman zaman dile getirilmektedirler. Bu sorunlar ayrıca toplumun hemen her kesimince de bilinmektedir. Bu sorunları kısaca özetlemek gerekirse; Alevi kimliğinin tanınması, Cemevlerinin Alevilerin ibadet yerleri olarak kabul edilmesi, Zorunlu din derslerinin kaldırılması, Devletin dinden elini çekmesi ve tüm inançlara eşit yaklaşması, vb şeklinde sıralanabilir. Aslında Alevilerin sorunları ülke sorunlarından ayırt edilemez. Ülkemizde gerçek demokrasi ve gerçek laiklik uygulanır ise, bu sorunlardan büyük bir kısmının çözüleceğine inanıyoruz. AKP bütün bu sorunlar ortada dururken bir yandan Alevileri asimile etme, Aleviler arası çelişkiler yaratma çabasında, bir yandan da yıllardır halkımızın gericileştirilmesi konusunda yaptıkları yetmiyormuş gibi tümüyle halkı imamlaştırma yolunda uygulamalarını sürdürmektedir. İktidara gelerek bütün bu ve benzer konulardaki emellerini büyük bir oranda gerçekleştirmiş durumdalar. Ne yazık ki çalışmaları son hızla devam etmektedir. Bazı siyasi parti temsilcilerinin deyimiyle, ülke bu gerici zihniyet tarafından kuşatılmıştır. Bu gidişe dur diyecek bir demokratik oluşum, parti de ortalarda görünmüyor. Tek görünen Aydınlanmacı Alevi-Bektaşi inancı olmalı ki onu da engellemeye çalışmaktadırlar. Yine de Yunusların, Hacı Bektaşi Veli’nin, Şeyh Bedreddin’in, Pir Sultan’ın inancı, bilinci, direnci bu karanlık gidişe karşı işlevini yerine getirecek, Anadolu’daki aydınlanma meşalesi yanmaya devam edecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

11


SERÇEÞME

Günay, Çamuroğlu, Üskül ve Benzerlerinin Ruh Hali… Murtaza Demir

S

ÖZ ETTIĞİM arkadaşların nasıl bir ruh hali içinde olduklarını, kimi durumlarda irticalen ettikleri söz ve “iğrenç açılımlardan” anlamak mümkün. “Kapağı atarak zevahiri kurtardıklarını sandıkları” camianın zihniyetine tanık oldukça ve o zihniyetin bugüne değin kavga verdikleri geri ve emperyal uzantıların dünyası olduğunu kavradıkça, “açılım” ve “iğrenme” gibi insani kavramlara sarılmaya, “değişmeden orada olduklarını” ima eden sözler etmeye başladılar. “Lafla peynir gemisi yürütmeye” çalışıyorlar. Olmayacağını-yürümeyeceğini eninde sonunda onlar da anlayacak elbet. Kültür Bakanı Sn. Günay “2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Otelinde olanlardan iğreniyormuş!” Çok iyi, hoş, bravo ama olaydan mı iğreniyorsunuz; yoksa olayı gerçekleştiren katil sürüsünden ve onları koruyan, savunan, kol kanat geren siyasal anlayışlarından mı? Sn. Günay dinleyin; bu katiller sürüsü gerici zihniyet kime oy verdi dersiniz? AKP’ye mi? Demek siz, size oy verenlerden iğreniyorsunuz, öyle mi Sn. Günay? Peki, bu tutum ne kadar ahlaki? Sn. Günay’ın birinci ciddi çelişkisi bu. Bu konuya ilişkin bir diğer çelişkisi de şu: Türkiye’de müzeler, Kültür Bakanlığına bağlıdır. Müze kurma işi de yine aynı bakanlığın sorumluluğundadır. Bu şu demektir: Kültür bakanı eğer gerçekten istiyor ve başarabileceğine inanıyorsa, gerekli prosedürü yerine getirir, Madımak Otelini kamulaştırır, orayı müze haline getirir; Türkiye’yi de, vicdanı kanayan Sivaslıları da bu utançtan kurtarır. O makamlar konuşma yeri değil icraat yerleridir Sn. Günay. Devlet adamı önce yapar, sonra konuşur. Şimdi bu “eski demokratlar” kamu vicdanında aklanma hevesiyle, olmayacak işlere girişiyor, konuşuyor; konuştukça ve kıpırdadıkça da batıyorlar. Düşünün; erken gençlik yıllarından, “kemale erme” yaşı olan altımşlı yaşlara değin bir değeri savunuyorsunuz. O değerler üzerine yazıyor, konuşuyor, parti kuruyor, partilerin, kürsülerin, Alevi kuruluşlarının en üst siyasal birliklerinde görev yapıyorsunuz. Yazdıklarınızdan, konuştuklarınızdan etkilenen çevreniz, üniversitede size inanan öğrencileriniz oluyor. Bütün bu eş, dost size inanıyor; yardım ediyor; bununla da kalmıyor, sizin ideolojinizi benimsiyorlar. Yani özetle altmış yıl çalışıp, çabalayıp kendinize özgü, özel bir dünya kuruyor; bir ömür karşılığında kendinize dair bir kimlik ve kişilik oluşturuyor, “birey” oluyorsunuz. Sonra bir gün “ne oluyorsa” oluyor; uğruna bir ömür verdiğiniz iddialarınızın, tespitlerinizin, ilkelerinizin “bir halta yaramadığını, söylediğiniz her şeyin aslında yalan olduğunu”, size inanan, arkanızdan koşan, değer veren, destekleyen insanları kandırdığınızı söyleyiveriyorsunuz. Sonra kendiniz için kurduğunuz dünyanın bütün değerlerini inkâr ediyor; “sahteymiş, kötüymüş, aslında inanmamıştım ama…” diyerek değiştirmeye karar veriyorsunuz. Oysa heyhat! Ben de, Çamuroğlu’na ve Üskül’e inanmıştım. Yani inançları çalınan “inanç zedelerden” biri de benim… Bu durum “bankerzede” olmak gibi bir şey değil: Bildiğim kadarıyla, bu toplum parasını, emeğini çalanı belki affeder

12

Heyhat! Ben de, Çamuroğlu’na ve Üskül’e inanmıştım. ama inancını ve güvenini çalanı asla! Ben de öyle… Tanrı aşkına, ya da Ali aşkına, siz ne yaptığınızı biliyor musunuz? Gerçekten önce vicdanınıza, sonra da bu bizlere dönüp “durumunuza” ilişkin bir açıklama getirmelisiniz. Örneğin “kötü ve işe yaramaz” olduğunu altmış yıl sonra keşfedebildiğiniz eski değerlerinizi, nasıl bir değerler dünyası ile değiştiriyorsunuz? Karanlığın, emperyalizmin, dört eşliliğin, şeriat yasalarının, feodalizmin, tutuculuğun, Atatürk düşmanlığının, ‘Cumhuriyet Burada Kuruldu Burada Yıkılacak’ diyerek insan yakanları savunanların, dozerle cemevi yıkmaya gidenlerin, ‘cemevi cümbüş evi’ diyenlerin, kutsal dinimizi kullanarak önce iktidar sonra da zengin olanların dünyasıyla! Aslında ne olduğunuz anlaşılıyor: “Eski” dünyanızda davranışınızı onaylayan bir tek Allahın kulu yoktur: Yine de bu tamamen size ait bir şey ve ne yazık ki, yaşamda böyle şeyler var. Allah işinizi rast getirsin. Kendi adıma, sizlere üstün başarılar dilerim. Gerçekten de en azından ben böyle bakıyorum ve “uzak durmanız” kaydıyla sizi asla umursamıyorum. Sizler, yeni bir dünyaya rücu ettiniz: Bir bakıma döndünüz. Bu “dönme” meselini ve dönenlerin döndükten sonraki ruh hallerini “Yeniçeri’yi” yazan tarihçi Reha bey iyi bilir; Üskül hoca da elbette… Pirimiz, öncümüz, kutup yıldızımız ulu rehberimiz Pir Sultan Abdal, böyle durumlarda ne düşünmüş; neler söylemiş: Kulak verelim: Döndün mü benden yüzü dönesi Verdiğin ikrara saldım ben seni İkrarı boynuna kemend olası Verdiğin ikrara saldım ben seni İkrar verdim ikrarımı güderim İkrarsız insanı ya ben niderim Varır bir ikrarlıya şefaat ederim Verdiğin ikrara saldım ben seni Pir Sultan Abdal’ım ahirim aman Münkirin gönlünden gitmesin güman Şefaat etmesin oniki imam Verdiğin ikrara saldım ben seni Pirimiz, ikrarından dönen talibi Hınzır Paşa’ya bunları söylemiş: Hınzır da ilk iş olarak Pir’ini astırmış. İkrarından dönenler tarih boyunca ne yaptıysa, siz de şimdi onu yapıyorsunuz. Dönenlere ne söylendi, nasıl nitelendirildiyse, siz aynı şekilde nitelendirileceksiniz. Dönenler ne yapar? Yeni transfer oldukları ortamda “doğru tercih” olduklarını kanıtlamak ve yeni “sahibin” beğenisini kazanmak adına canlarını siper ederek çalışır, sıkı bir görev adamı olurlar. Yapmayacakları iş, devşirmeyecekleri adam, girmeyecekleri don yoktur. Sünniciden çok Sünnici, Türkçüden çok Türk’türler. Sonra? Sonra yine de o anlayışa yaranamaz, “iliştirilmiş” gibi durur ve “gerçek karar” noktasında hiçbir şekilde ısrarcı ve etkili olamaz; ciddiye alınmazlar. Bunlara hangi makam verilirse verilsin, göstermeliktir. Bu makam bakanlık, komisyon başkanlığı, parti binasında başbakana komşu olma hakkı da olsa hiç fark

etmeyeceği gibi, ilköğretim okulunda “zorla” Zorunlu Din “Sünni Teoloji” Dersi okuyan Alevi öğrenci konumundan farksızdırlar. Mesela Reha beyi ele alalım: Ne yapıyor? Lideri ve partisi tarafından kendisine bahşedilen vekilliğin karşılığını, Alevi devşirerek ödemeye soyunuyor. Yananlara, yakılanlara, inancı ve ilkeleri uğruna o değerleri korumak adına direnenlere, ölümlerden dönenlere saldırıyor: İftira ediyor: “Oyuncaklarını ellerinden alacağız” diyor: Bin bir emekle dişimiz tırnağımızla var ettiğimiz, bütün yokluklara baskılara karşın ayakta tuttuğumuz kurumlarımızı hasım ilan ediyor. Dün “ak” dediklerine bugün “kara” diyor… Ne yaptığını nasıl bir dona girdiğini biliyor: Bilerek ve taammüden yapıyor bütün bunları. Mesela meşrebine uygun adamlar buluyor, devşiriyor: Para ve kadro vaat ediyor. İnsanlarımızın yoksulluğunu ve işsizliğini kullanıyor. Dedelik imajına çıkar karıştırıp yozlaştırmaya çalışıyor. Tarihçi olması hasebiyle, Damat Rüstem Paşa’dan öğrendiklerini uyguluyor. Osmanlı döneminin en büyük rüşvetçisi olarak tescil edilen Sadrazam Rüstem Paşa, Pir Sultan Abdal’ın musahibi Ali Baba’nın Sivas/Ali Baba mahallesindeki zaviyesine “vakfiye bahşederek” onu ayartmış, sonunda da Pir Sultan Abdal’ın başını yiyen sürecin başlamasına neden olmuştu. Yani Ali Baba Zaviyesine vakfedilen (verilen) bu akar (rüşvet), Alevileri taaa can evinden vurmuştu. Reha, geçmişi inkâr ediyor ve şimdi bunları yapıyor. Aleviliği rüşvete, paralı inanca bulaştırarak, içini boşaltma işlevine soyunuyor. Pir Sultan Abdal’ların, Sivas Şehitlerinin, Şah Kalenderlerin, Şah Kulu’nun, Baba Zünnun’un, Hallac’ın, Nesimi’nin kemiklerini sızlatıyor... “Tarih tekerrürden ibarettir” lafı boşuna söylenmemiş. Şimdi tarih bir kere daha tekerrür ediyor ve kimileri de Nazlı Ilıcak’ın isabetle tespit ettiği gibi Yavuz’la ittifak yapıyor.*

Reha Beye Çağrımdır Senin de fiilen katıldığın bu sürecin geleneksel Alevilik adına iyi sonuçlara gebe olmadığını görüyor, bu durumdan ülkem, Alevilik, demokrasi ve laik kazanımlarımız adına büyük endişe duyuyorum. Şahsen, oturup, bu tavrını tarihin aydınlığında tekrar gözden geçirmeni; siyah ve beyaz kadar farklı olan “AKP ve Aleviliği” ilişkilendirme sevdasından ve geleneksel, laik, özgürlükçü; kendi inancını kendisi finanse eden Alevi-Bektaşiliğin orijinalliğine kıyma çabasından vazgeçmeni ve sonradan çok pişman olacağın heves uğruna bunca kıyıcı olmamanı diliyorum. Aksi halde, dünyada ve ahirette, ellerimiz yakanda olacaktır Reha… 12 Aralık 2007 *

Günümüzün ‘ünlülerinden’ Sabah Gazetesi yazarı Sn. Nazlı Ilıcak, AKP’nin Doğu bölgelerinden aldığı oyları değerlendirdiği yazısında, “… AK Parti, Doğu’da oyların % 55,4’ünü, Güneydoğu’da % 51’ini aldı. Buna herkesin sevinmesi lâzım. Çünkü bu netice, Yavuz Sultan Selim döneminde, Osmanlı güçleriyle, büyük âlim İdrisi Bitlisi liderliğindeki Kürtlerin, Şah İsmail’e karşı Çaldıranda (1514) kurdukları ittifak ve gönüllü beraberliğin devam ettiğini gösteriyor.” ifadesini kullanmıştır.

Sayı 36


SERÇEÞME

Aleviye ‘Yeni Elbise’! Vedat İlbeyoğlu Bu yazı daha önce PSAKD internet sitesinde yayınlanmıştır: www.pirsultan.net.

AKP, sistemin geleneksel problemli alanlarına el atan tek sistem partisi olma özelliğini bu kez de Alevilere ilişkin olarak göstermektedir. “Bu ülkede hiçbir arka bahçe bırakmayacağız, bütün bahçelerde lokma yiyeceğiz... Alevilikle ilgili problemleri masaya yatırma konusunda kendisini Alevi gören tüm vatandaşlar muhatabımızdır.” Solculuktan, Ağarcılıktan, MHP’ci Türkçülükten seke seke şimdilik AKP’de konaklayan ve AKP’ye münasip bir Alevicilik devşirmekle görevli Reha Çamuroğlu böyle konuşuyor. Başbakan’ın danışmanlarından Çamuroğlu, AKP’nin Alevilere ilişkin yönelimini ifade ediyor bu sözleriyle. Diyanetten sorumlu Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu da bu ‘yönelimi’ şöyle açıklıyor: “Diyanet çalışma başlattı. Alevilerin itibar ettiği kaynaklar istifadelerine sunuldu. Bir zamanlar Alevilere elbise biçmeye çalıştık, bu uymadı. Uymadığına göre, yeni bir elbise dikmek temel görevimizdir.” Önce şunu belirtmek gerekiyor herhalde. AKP, sistemin geleneksel problemli alanlarına el atan tek sistem partisi olma özelliğini bu kez de Alevilere ilişkin olarak göstermektedir. Geleneksel statükocu devlet yaklaşımına eklemlenmiş bütün diğer partiler, Kürt, Kıbrıs, Alevilik gibi alanlarda, “dış fitne” dışında zaten bir sorun görmüyorlar. Bu durumda, AKP’nin yarım ağızla da olsa “bir sorun var” demesi bile, onu, kendince “çözüm öneren” tek sistem partisi pozisyonuna oturtuyor. Sorunlara ilişkin önerdiklerinin, o sorunları yaşayanların gerçek taleplerini karşılamayacağı gerçeği bir yana, AKP, yönelimleri ile hem iktidar düzeyindeki yerini sağlamlaştırmaya çalışmakta ve hem de genel düzeyde bu problemli alanlarla ilişkisi giderek aşınmış sisteme yeni dayanaklar sunmuş olmaktadır. İşte Kürtlerden sonra, AKP’nin Alevi operasyonu da gündemde şimdi. Tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi, Alevilere de biçilen elbise uymamış, “yeni bir elbise” biçme misyonunu da AKP üstlenmiştir. Bugüne kadar, “Laik Cumhuriyet’in temel dayanağı” olmakla avutulmuş, ama Sünni-Hanefi devlet dini gerçeği altında hoyratça yok sayılmışlardı. Otoriterlaikçiliğin ve özellikle devlet partisi CHP’nin geleneksel oy deposu durumunda olmalarına karşın, CHP dahil hiçbir “laikçi” hükümet, “Alevilerin sorunları var” demedi. Özellikle son yıllarda “Laik rejim” üzerinden bir devlet savunusuyla sınırlanmak istenen Aleviler, bugüne dek, savunulması istenenin nimetlerinden hiç yararlandırılmadı!

Direnmenin tek yolu, ezilen kimliğin, bir dünya görüşü ve bir siyasal mücadeleyle buluşturulmasıdır.

Aralık 2007

Şimdi AKP, “İslam-içi” diye sabitlediği Alevilik tarifiyle Alevileri Diyanet’in eklentisi yaparak devlet-Alevi ilişkisini bir başka düzeyde kurma çabasına girişmiştir. Bir kere bu, kültürel, sosyal, politik boyutlarından kopararak tamamen dini ritüeller toplamına dönüştüreceği için Aleviliği Alevisizleştirme girişimidir. İkincisi ise Aleviliğin resmen devletleştirilmesidir (Her şey özelleştirilecek değil ya!) Evet, Aleviler, kendilerine biçilen “devlet savunusu” misyonundan sonra, şimdi AKP eliyle resmen devletleştirilmeye çalışılıyor. Alevilerin sorun ve taleplerini kabul eder görünerek, “gelin bunları çözelim” diyor AKP ve onlara ‘maaş’ bağlamayı öneriyor. Diyanet eğitiminden geçirilip maaşa bağlanacak ve Cemevleri’ne atanacak “kadrolu dedeler” (ki aslında bunlar ‘Dede’ gidip, ‘Hoca’ döneceklerdir!) aracılığıyla, Alevilerin “CHP ve laiklik destekçiliği” eksenindeki devletle ilişkisine farklı bir boyut eklemek istiyor. Bu ise, artık çözülme alametleri de vermekte olan geleneksel CHP’ciliğe karşı farklı burjuva kliklerle eklemlenerek Alevilere ilişkin yeni hegemonyalar oluşturma hevesindeki Alevi burjuva ve aristokratların amaçlarıyla da örtüşmektedir. Yani Alevi camiası içerisinde bu devletleşmeye teşne önemli bir çevre vardır. Örneğin Çamuroğlu, İzettin Doğan, vb. gibiler, AKP’ci hamlenin ilk adresi oluyorlar. Ama bunlarla sınırlı kalınmayacağı da açıktır. Açılacak kanal, giderek genişletilmek istenecektir. Ve Alevi kütleden parçalar kopması, eksilmeler yaşanması sürpriz olmayacaktır. Sürpriz olmayacaktır, zira Aleviler üzerindeki bu hesapların etkili olmasının zeminini, Alevi kimliğini sadece ‘dini’ ya da ‘laik-devletçi-milliyetçi’ referanslar üzerinden tarif eden, Alevi hareketine de sadece bu çerçevede misyon biçen Alevicilik anlayışının hiç de küçümsenmeyecek varlığında aramak gerekiyor. Yani AKP operasyonunun zeminini; artık gına gelmiş CHP’ci laikliği, giderek MHP’ci milliyetçiliği ve elbette devletin himayesindeki Sünniliğe özenip sürekli Diyanet rüyaları gören bir tür Alevi yobazlığını hesaba katmadan anlayamayız. Yine bu saldırıya, sadece din, inanç ya da ‘laikliğe’ sığınılarak karşı çıkmak yetmeyecektir. Günde kırk kez “Ya Ali, Ya 12 İmam...” şeklinde duaya durmak yetmez; zira adam “tamam, al sana istemediğin kadar dua” deyip üstüne bir de maaş bağlamaktadır! Direnmenin tek yolu, ezilen kimliğin, bir dünya görüşü ve bir siyasal mücadeleyle buluşturulmasıdır. Bu da açıkça, Alevi hareketinin, devrimci demokratik solla, Kürt hareketiyle buluşması ve her zamankinden daha çok demokrasi mücadelesine bağlanmasıdır. Değerli bir Alevi aydınımız, Alevilerin geçmişlerine aşık olduğunu ve ciddi bir “güncelleme” ihtiyacı duyduğunu söylüyordu. Ne kadar doğru. Her kesim gibi Aleviler de geçmişlerini güncellemek yani geleceklerini kurmak yolunda, yeni araçlara ulaşmak durumundadırlar. Demokrasi ihtiyacı içindeki bütün çevreleri kapsayacak bir siyasal ‘çatı’ ihtiyacı, Aleviler için de daha bir yakıcı olmaktadır. Egemenlerin biçecekleri “yeni elbise”yi reddetmenin en etkin yolu, bütün ezilenlerin, birlikte, kendi elbiselerini kendilerinin biçmesinden geçiyor.

SEYYİD SEYFULLAH (NİZAMOĞLU) 16. YÜZYIL

Atlas Libas Sizin Olsun Bütün dünya sizin olsun Bir dost bir post yeter bana Atlas libas sizin olsun Bir dost bir post yeter bana Beyler tahtından inerler Ayaksız ata binerler Toprağa gömüp dönerler Bir dost bir post yeter bana Sanır mısın kalsan gerek Bilirmisin n’olsan gerek Bin yıl yaşar ölse gerek Bir dost bir post yeter bana Karûn malın verirlerse Beni sultan kılurlarsa Âlem kulum olurlarsa Bir dost bir post yeter bana Sonu yok devletden n’olur Ecel gelir seni bulur Seyit Seyfi işin bilir Bir dost bir post yeter bana

Bahri Umman Bu aşk bir bahri ummandır Buna hadd-ü kenar olmaz Delilim sırr-ı Kuran’dır Bunu bilende ar olmaz Süre geldik ezeliden Pirim Muhammed Ali’den Şerab-ı la-yezaliden İçenlerde humar olmaz Eğer âşık isen yare Sakın aldanma ağyare Düş İbrahim gibi nare Bu gülşende yanar olmaz Kıyamazsan başa ü cana Uzak dur girme meydana Bu meydanda nice başlar Kesilir hiç sorar olmaz Hakk ile hak olanlara Kendi özün bilenlere Dost yolunda ölenlere Kan bahası Dinar olmaz. Bak şu Mansur’un işine Halkı üşürmüş başına Enel Hakk’ın firaşına Düşenlere timar olmaz Seyfullah sözünde mesttir Şeyhinden aldığı desttir Divane-ra kalem nist’dir Ne söylese kanar olmaz.

13


SERÇEÞME

EHL-İ HAKLARDA (İRAN ALEVİLİĞİNDE) DÜNYANIN KURULUŞU VE İNSANIN YARATILIŞI

Ali’yi Tanrılaştıran Anlamında “Ali-Allahi”ler de Denilen Ehl-i Haklar Hasan Harmancı

E

HL-İ HAK (Gerçeğin dini, Gerçeğin Sadıkları) inancına sahip olanlar Ali-Allahi olarak tanınmaktadırlar. Ali-Allahi, Ali’yi tanrılaştıranlar anlamında kullanılmıştır. Ehl-i Hak inanışında evrensel öğeler sadece bir din konusunu oluşturmazlar; aynı zamanda dünyaya ilişkin gerçekliklerden yansıyan ideal ve esas bir örneği de meydana getirirler. Ehl-i Hakların dünyaya ilişkin sahip oldukları anlayış bir tür irfanı renklilik taşır ve efsanevi biçimde kendisini açıklar. Bu bir devr-i daim şeklinde kurallar içinde gerçekleşmiştir. Yaratılma iki ana aşama çerçevesinde olmuştur. Bunlar maddi ve manevi dünyanın yaratılması biçiminde ele alınmaktadır. Başlangıçta iki dünyanın da yaratılmasından önce tek olan Tanrı kendisini henüz açığa vurmamıştır. Daha sonra okyanusun ortasında bir İnci yaratır ve orada tek başınadır. Bu sırada yer ve gök yoktur. Cennet ve cehennem de yoktu. Huriler ve melekler de yoktu. Su da ve okyanuslar da, ateş ve hava, güneş ve ay, evren ve gezegenler de yoktur. Sadece tapılanın özü ‘Yâ’; hiç (bazı anlayışlara göre nirvana) olarak mevcuttu. Varoluşta, yüce ve tek tapılan Hakikatten başka hiçbir canlı yaratık yoktur. Onun varlığı ise ‘İnci’nin (Dorr; değerli inci, kristal) içinde ve ‘öz’ünde saklı bulunmaktadır. İnci kabukta ve kabuk denizin ortasındaydı. Denizin dalgaları da hepsini örtüyordu. Yâ İnci’nin içine girmeden önce kendi nurundan dört melek yaratmıştır ve serbest bırakmıştır. Bu meleklerden biri kartal kılığına girerek bir avcı biçiminde onu arar. Ehl-i Hak takvimine göre 70 yıl sonra (61 milyon 460 bin güneş yılı) kubbe biçiminde bir “Dorr” görür. Onun önünde üç defa eğilir ve kubbe kendiliğinden açılır. Daha sonra evreni yaratacak olan yaratıcı, kendisini, kendi yarattığı kuluna gösterir. Daha sonra yaratıcı karanlığı yenmesi için “Dorr kubbe”den çıkan ışınlardan güneşi, güneşin ışınlarından ise dünyayı yaratır. Güneşin çekirdeği olan göğün yedinci katına oturur ve bir buyrukla sıvı halindeki dünyayı sağlam bir gezegene dönüştürür.1 Daha sonra dört melek evrendeki görevlerini üstlenip, yapmakla görevlendirilirler. Dünya yaşanabilir bir hale getirildikten sonra yaratan kendi yapısından insanları yaratır ve çoğalmalarını sağlar. Tanrı kendi bedeni ve ruhundan yarattığı dört meleğin bedeni ve ruhundan otuz altı melek daha yaratmıştır. Tanrı’nın yanında güvendiği kırk varlık, melek vardı. Bunların dışında, yeryüzü için otuz altı melek daha yarattı, bunlar da yetmiş iki Pir yarattılar. Ehl-i Haklara göre gökteki her varlığın karşıtı ve karşılığı/kopyası yeryüzünde de yaratılmıştır. Şeyh Amir’in2 şiir derlemesinde farklı bir versiyonu bulunmaktadır: “Şahım (Tanrı) Yâ olarak varken ne Yer ve ne Gök, ne Venüs mevcuttu ve hiç kimsenin sesi yoktu. Tanrı, altın kanatlı bir kuşun görünümünde kendini saf tanenin içine attı... Şahım İncinin içindeyken, İnci de sırrın görünmez okyanusunun ortasındaydı. Orada yalnız kalmak istemediğinden ustalığını göstererek kendisine sadık hizmetçileri ya-

14

“Ey iyi soylu, söyle bana, şimdi kim olduğunu biliyor musun? Sen ki bu denizlerde bir kuş gibi uçuyorsun. Ya ben, ben ki bazen gaipten sana seslenen, bazen de olmayan bir mekândan görünen. Benim kim olduğumu biliyor musun?” rattı. Hizmetçileriyle bir antlaşma yaptıktan sonra sol ayağını öne atıp İnci’den çıktı.” Tezkire-yi A’la:3 “Başlangıçta kendisi yalnız olarak mevcuttu. Kendi kendini görüyor, kendisiyle konuşuyor, bizzat kendini duyuyordu. Ne gök, ne yer, ne melek, ne peri ve ne de insan vardı. Binlerce yıl boyunca kendi kendisiyle konuşuyor ve hareket ediyordu. Kendini bütün yaratıklara göstermek istedi. Evrenin yaratıcısı yaratılmanın başlangıcında o muhteşem gücüyle İnci’yi meydana getirerek içinden beş adet suret ortaya çıkardı.” Yine Tezkire-yi A’lâ kitabında; “Evrenin yaratıcısı yaratılışın başlangıcında muhteşem gücüyle İnciyi yarattı ve içinden kendisi gibi beş suret ortaya çıkardı. İnci kendisine bir kurban adadı... Daha sonra onun hakim gücünden etkilenerek bütün bu suretler birbirleri içinde eridi. Tanrı’nın kendisi olan tek surete dönüştüler ve İnci’de kaybolup gittiler. Tanrı sonsuz, bir ve tek (tek ve yalnız) olarak kaldı. “Yetmiş bin yıl geçtikten sonra Tanrı bu kez yeniden bir İnci yarattı ve onun içinde kendisi gibi yedi, daha sonra oniki ve ardından on dört adet sureti gördü. İnci tekrar kayboldu ve Tanrı saklı (gizli) dünyada yalnız ve tek olarak kendisinin farkına vardı (Bâtın). Yeniden yetmiş bin yıl geçti. Tanrı bir inci yarattı. Bu incide kendisi gibi on yedi, ardından otuz yedi, kırk yedi ve daha sonra yetmiş iki suret gördü. Bunlardan sonra İnci kayboldu ve Tanrı tek ve yalnız olarak kaldı. Yetmiş bin yıl sonra Tanrı tekrar bir İnci yarattı ve içinde kendisi gibi üç-yüz altmış, ardından dört yüz kırk dört suret gördü. İnci kaybolduktan sonra o tek ve yalnız kaldı. Yetmiş bin yıl daha geçtikten sonra Tanrı başka bir İnci yarattı ve onda kendisinin aynısı Yetmiş bin suret gördü ve İnci yok oldu. Yetmiş bin yıllık yeni bir dönem geçtikten sonra Tanrı tekrar bir İnci yarattı. İncinin içinde kendisi gibi, bu kez Dokuz yüz doksan dokuz, ardından Yüz yirmi dört bin suret göründü. İnci yokoldu ve Tanrı bir ve yalnız kaldı. Binlerce yıl Tanrı kendi kendisiyle konuşup gezindi. Sonunda kendisini bütün yaratıklara göstermeye karar verdi ve kendi öz ışığından lamba biçiminde (kandil) bir inci yarattı. Yet-

miş bin yıl boyunca başkası görmeden ve bilmeden kendi özüyle dolaşıp, gezindi. O sırada görkemli ve cömert Tanrı Cebrail’i yaratmak istedi. Hakim Tanrı, sır giysisinde (Came-y-sirr) İnci’ye bir bakış atarak onda, layık bir adam olabileceğine inandığı bir tahıl tanesini seçti. Hayırlı bir bakışla onu parıldayan güneşe benzeyecek şekilde giydirdi. Böylelikle Pir-Bünyamin yaratılmış oldu. Daha sonra, adını değiştirerek ona Cebrail adını verdi. Cebrail oldu Efendi ve iki dünyanın da idarecisi seçildi. Tanrı onu denize attı. Cebrail orada tüylerle kaplı kanatlarını açarak, uçsuz bucaksız denizde çırpınmaya başladı. O sırada Cebrail Tanrı’ya bağlı değildi. Çok şaşkındı ve kendisi dışında hiç kimseyi göremiyordu. Ruh-ul Emin (sözünün eri Ruh-Cebrail) İnci’den yaratıldığında şuursuzdu, denizleri aşıyor ve dünyada gizli olan Gerçeğin Sırrını (Sırr-i Hak) tanımıyordu. Cebrail bir süre Tanrı’dan ne bir mesaj ne bir selam almadan durdu. Hep başıboş bir halde dolaşıyor, Tanrı’ya tapınmıyor ve gökkubbenin herhangi bir köşesinde onun kendisine baktığını görmüyordu. Ansızın tek olan Gerçeğin Özü tarafından fısıltıyla bir ses (Zat-i Ferd) şöyle dedi: “Gizlice sana konuşan ben kimim? Doğruyu söylersen, yüceltileceksin” Cebrail bu sözleri duyduktan sonra ağzını açtı ve cevap verdi: “Bana gizliden konuşan senin kim olduğunu bilmiyorum, ben bu dünyada bir özgür varlığım, hiç kimsenin benim üzerimde üstünlüğünü ve velayetini tanımam ve kendimden başkasını da bilmem.” Dinin Şahına karşı böyle tutarsız ve aykırı bir biçimde konuştuğu için Tanrı kendisini, kaldığı İnci sarayında gösterdi ve bir ışık Cebrail’e ulaşarak kanatlarını ve tüylerini yaktı. Cebrail denizin dibine kanatsız ve tüysüz olarak düştü. Tanrı, kendisine (Ahi’ye yani kardeş Cebraile) yeniden kanatlarını geri verinceye kadar da orada kaldı. Fakat hâlâ onun kim olduğunu bilmiyordu. İkinci bir kez, aynı ses Cebrail’e sordu: “Kimim ben? Ben ki sana gizliden konuşuyorum. Ya sen, sen kimsin? Doğruyu söyle! Ve Tanrı’nın gazabından kork!” Ahi (Cebrail) cevaben ağzını açtı ve şöyle dedi: “Ey Sen, Sen ki benimle gaipten konuşuyorsun, ya kendini göster ya da konuşmayı kes! Senin işlerinden haberdar değilim. Seni hiç hatırlamıyorum ve ben kendimin efendisiyim.” Tekrar korkunç bir gazab ateşi yükseldi ve Cebrail’in kanatlarını ve tüylerini yaktı. Yeniden denize düşen Cebrail çok mutsuz oldu. Biraz daha zaman geçti. Tanrı Cebrail’e acıyarak baktı ve yeniden kanatlarını verdi. Ama hâlâ Ezeli Tanrı’nın kim olduğunun farkında değildi. Kanatlarına yeniden kavuşmanın mutluluğuyla çırpınıyor ama bir türlü denizden kurtulup kaçamıyordu. Hâlâ ne en büyük hükümdar ne de ona tapınmanın biçimlerini bilmiyordu, ne dini ve ne de kendisinden başkasını göremiyordu. Sonunda Kâinatın Hakimi bütün cömertliğiyle Cebrail’e bakarak ona gerekli bilgiyi ver-

Sayı 36


SERÇEÞME meye ve böylelikle iyileştirmeye karar verdi. O anda büyük bir acımayla, bu çok büyük Ruhun Özü zavallı Pir’in ellerinden tuttu. Tanrı genç bir erkek çocuk biçiminde bu sınırsız denizde göründü ve Ruh-ul Emin’in eğitimi için rehber oldu. Üstad, onun önünde güneş kadar güzel bir çocuğun şeklinde ortaya çıktığında Pir henüz şuursuzdu. Cebrail şaşkın bir vaziyetteydi. Endişeli fakat umutlu olarak sordu:

Pir, Şah’ın elinden tatlı şarabı alarak içti, sarhoşa döndü, ruhu ve tüm vücudu güneş gibi aydınlandı. Tanrı’yı tanıdı ve büyük hakim tarafından uğurland

“Kimsin sen? Sen ki bu denizlerde görünür ve benim gibi güçsüz birine seslenirsin?” Yanıt olarak çocuk söyledi: “Ben bir Rehberim ve Hakimin Resulü olarak gönderildim. Şu anda sana rehberlik yapmak için görevlendirildim. Gel, öğütlerimi dinle Büyük Tanrı sana kim olduğunu ve senin üstünde olanı sorduğunda şu cevabı vermelisin: ‘Ben çok küçük bir hizmetkârım. Ruhunun karşısında şaşkın bir vaziyetteyim. Sen yaratansın, bense senin eserinim. Sen müşfik olansın ben de senin şefkatlinim.’” Daha sonra çocuk, Pir’e bir tas hayat suyundan verdi ve ona dedi: “Al, bu suyu iç, iç ki her şeyi aydınlık göresin. Bana inancın kusursuz olacak, Hakimi övecek ve onun sonsuz ruhunu tanıyacaksın.” Pir, Düldül’e binmiş Şah’ın4 elinden tatlı şarabı alarak içti, sarhoşa döndü, ruhu ve tüm vücudu güneş gibi aydınlandı. Tanrı’yı tanıdı ve büyük hakim tarafından uğurlandı. Bu görüşmeden sonra mucizevî çocuk gözden kaybolarak sırrın merkezine çekildi. Cebrail ışıkla doldu, göz kamaştırıcıydı. Yâri için coşmuş bir vaziyette, bir pervane gibi, denizde gidip geliyordu. Harika çocuktan aldığı dersten sonra tekrar şuuruna kavuştu, nasihatine uydu ve ruhu sakinleşti. Tam bu sırada canlı ruhun mesajını yeniden duydu, şöyle söylüyordu:

lunmak üzere secdeye kapandı ve şöyle dedi: “Şimdi çok mutlu bir vaziyetteyim.” “O an Cebrail, yani kendisine güvenilen Ruh, Tanrı’nın katında secdeye durmuştu. Bazen neşeli, bazen de üzüntülüydü, kimi zaman göklerde, kimi zaman da aşağılardaydı. Dünyayı bir uçtan bir uca dolaşıyor, Hakimin sırrını bilmiyordu, denizlerde başıboş geziniyordu, dinlenmek için hiçbir yeri yoktu. Ne yiyor, ne uyuyordu. Ne arkadaşı, ne eşiti (dengi) ne de sırdaşı ve ne de Tanrı’dan başka konuşacak kimsesi vardı.”5 Cebrail’in yaratılışından sonra sıra diğer meleklere geldi. Önce ilk üç melek, Pir Mûsi (Rafael/İsrafil), Dâwûd (Mikail) ve Mustafa (Azrail). Bunlar Bünyamin(Cebrail) ile birlikte Tanrı’nın yakınındaki ilk dört meleği oluştururlar. Ayrıca Mustafa’dan (Azrail) alınarak (çekilerek) yapılan kadın melek Remzbâr ya da Rezbar’la birlikte Tanrı’nın yanında bulunanların sayısı beştir. Şiilerde Penc Ten yani beş (beşler) kişi için şu adlar sayılır: Muhammed, Ali, Fatima, Hasan ve Hüseyin. Ehl-i Haklar’da Ali, Tanrıyla özdeşleştirilir. Şahname-yi Hakikat’te insanın ve canlıların oluşmasını ise şöyle başlıyor; “... O zaman Cebrail büyük Hakim Tanrı’ya söyledi: ‘Beni yalnız bir adam olarak yaratan, bu uçsuz bucaksız denizlerde ne rahatlığım ve ne de dinlenecek bir yerim var, nerede övgüler yağdırayım senin ruhuna, sana dua edeyim? Nasıl tek başıma yaşayabilirim? Sana nasıl hizmet edebilirim? Sana teşekkür edecek takatim bile yok.

“Ey iyi soylu, söyle bana, şimdi kim olduğunu biliyor musun? Sen ki bu denizlerde bir kuş gibi uçuyorsun. Ya ben, ben ki bazen gaipten sana seslenen, bazen de olmayan bir mekândan görünen. Benim kim olduğumu biliyor musun?” Cebrail bu duru sesi duyduğunda secdeye kapanarak yeri öptü ve inleyerek şunları dedi:

Dilim, sana dua etmeye yetmez. Sen ki her varlık üzerinde sonsuz güce sahipsin, tek bir hizmetkâr, nasıl olur da bütün kutsallığı yüklenir ve kendisine sığdırabilir? Benim için birkaç yar ve konuşabileceğim birkaç dert ortağı yaratacağını umarım. Böylelikle de hepimiz dinin yolunda sırdaşlar olarak hizmetine koşalım. Ey kâinatın yaratıcısı! Bu çok küçük hizmetkârının dileğini ne olur yerine getir.’

“Ey, kâinatın ve zamanın Tanrısı, ne demeli, çekinirim, sıkılırım, ben senin hizmetkârınım. Sen ise bağışlayıcı, rahman sahibi, merhametli olansın. Umudum ve endişem sendedir. Ey kâinatın hakimi, beni bu utancımdan dolayı bağışlayacağını umarım, çünkü daha önceleri cahildim ve ta ki bir elçi gelip bana Hakim Tanrım’ı tanıtıncaya kadar Yârimi tanımıyordum. Ey kâinatın hakimi, bu günden itibaren kendimi yoluna adıyorum.” Bu sözleri duyduktan sonra büyük Tanrı cevap verdi: ‘Ey kalbi aydınlık dolu Pir, sen Tanrı’nın güvendiğisin, onun mahremi ve sırdaşısın, Onun vekili olansın. Sen büyüksün. İstediğin gibi, her iki dünyayı, bütün yaratıkları ve onların ruhlarını idare edebilirsin. Sen bütün yaratıkların muktedası, Şah’ın veziri ve onun sırdaşısın. Hiç kimsenin senin üzerinde hakkı olamaz. Benden sonra bütün mahlukların sahibi sensin.’ Cebrail Hakk’ın, adalet ve merhametlinin bu sözlerini duyduktan sonra şükranda bu-

Aralık 2007

Cebrail yakarışını bitirdiğinde büyük Tanrı’nın sesi duyuldu: ‘Ey kalbi aydınlık Pir, sen Yüce Ruhun sırrının sırdaşısın, sen itimat edilensin, pirimizsin. İsteğin kabul edildi.’ O zaman Tanrı, Cebrail’in isteğine uygun olarak İnci’ye bir göz atarak birkaç ışık saçan varlık yarattı... Bunlardan biri huriler gibi, Marmûz (Remzbar) adlı bir kadındı. Diğer beşi ise maddeden yaratılmış erkeklerdi. Adı Remz olan kadın, cennetin hurisi olup merhametli canlı Ruhun hizmetkârıydı. Tanrı Remz’i güzel kokan bir terden yarattı. Remz göğsünde bir mücevher taşıyordu. O her şeyden daha üstündü. Tanrı Mikail, Esrafil, Azrail, Yar [e-Zerrinbam] ve Roçyar’ı da erkeklerin kılığında yarattı. İlk olarak Mikail Tanrı’nın büyük gücü sayesinde nefesinden çekilerek yapıldı. İsrafil damağından, üçüncü olarak da Azrail hiddetinden yapıldı. Zaten onun adı ölümün sahibi yani can alıcıdır. Tanrı’nın sarayının celladıdır aynı zamanda. Dördüncüsünün adı La’l-e Akik’tir ayrıca Roçyar olarak da çağırılır ve Tanrı’nın bir gözünün ışığından yaratılmıştır. Beşincisi Yar-i Zerrin-bam olan Yekik’tir, diğer bir adı da İsmail ve İvat’tır ve Tanrı’nın diğer gözünden yaratılmıştır. Ehl-i Haklarda Allah’ın yedi cesette veya yedi tende hulul ettiğine (ortaya çıktığına) inanıyorlar. Her hulul ettiğinde dört veya beş melek onunla beraberdirler. Serencam kitabında şöyle denir: “Allah bir incinin içine sır bağlamıştı. İlk etapta Allah’da tecelli etti, ikinci Ali’de, üçüncü Şah Xuşin’de, dördüncü Sultan İshak’ta (Sultan Sohak), beşinci Şah Veys Geli’de, altıncı Mehmet Bey’de ve son olarak Ateşin Han’da tecelli etti.” 6 NOTLAR: 1. Golmorad, Dr. Moradi, Ehl-i Hak’ın Kutsal Kitabı: “Zebur-ê Hakikat”. Bayrak, Mehmet, Alevilik ve Kürtler; İnceleme-AraştırmaBelgeler. Özge Yayınları 1997. s. 537–538. 2. Mokri, Dr. Muhammed, L’Esoterisme Kurde (Kürt Batıniliği/Nur Ali Şah: Gerçeğin Sadıklarının İrfan-ı Sırrına Toplu Bir Bakış) Çev: V. Barak. Bayrak, Mehmet, Alevilik ve Kürtler; İnceleme-Araştırma-Belgeler. Özge Yayınları 1997. s. 680 3. A.g.e 4. Buradaki Düldül ve Şah ilişkisi, Tanrı’nın Ali olduğu ve Düldül’ün ise Ali’nin atı olduğudur. Yazar da notunda ayrıca rehber çocuğun da Ali olduğu ve Tanrı görünümünde bulunduğuna yer verilmektedir. 5. Şahnameye Hakikat 6. Tawakkoli, Muhammed Rauf, “Kürdistan’da Tasavvufun Tarihi”. Bayrak, Mehmet, Alevilik ve Kürtler; İnceleme-Araştırma-Belgeler. Özge Yayınları 1997. s. 709 7. A.g.e.

1

2

3

4

5

1

Xavendgar (Allah)

Cebrail

Mikail

İsrafil

Azrail

?

2

Murtaza Ali

Salman

Kamber

Hz. Muhammed

Nesir

Fatma

3

Şah Xuşin

Baba Bozorg

Kakerda (Rıza)

Kur Feqiy

Baba Tahir

Mama Celale

4

Sultan Sohak

Bünyamin

Davud

Pir Musa

Mustafa (Davudan)

Hatun Dayre

5

Kırmızı Şah (Şah Veys Kulu)

Kâmerican

Yârcan

Yarli

Şah Suvar Ağa

Remzbar

6

Memed Beg

Cemşid Beg

Elmas Beg

Abdal Beg

?

Perihan Şart

7

Han Ateş

Han Cemşid

Han Elmas

Can Abdal

?

İnsan Olarak Dünyaya Gelmiş (tecelli etmiş) Hak Ehli Yedilisi’nin Cetveli

Desti Hanım 7

15


SERÇEÞME

HACI BEKTAŞ VELİ DERGÂHI POSTNİŞİNİ VELİYETTİN ULUSOY’A AKP’NİN ALEVİLIK AÇILIMI ÜZERİNE DÜŞÜNCELERİNİ SORDUK

Zamanı Çoktan Gelmiş, Hatta Geçmiş Bir Adım, Ancak Bu Açılımı Yetersiz, Çok Cılız ve Samimiyetten Uzak Buluyorum Ahmet Koçak Kamuoyunda “AKP’nin Alevi açılımı” olarak tartışılan olay AKP’nin Alevi milletvekili Reha Çamuroğlu’nun Başbakan Tayip Erdoğan’ın Muharrem ayında iftar yemeğine katılacağını açıklamasıyla başladı. Öncelikle bu konu hakkındaki görüşlerinizi açıklar mısınız? „ Bizde iftar (adı iftar bile değildir.) yani oruç açma bir ziyafet sofrası niteliğinde değildir. Matem ayıdır, yas ayıdır. İftar sofraları ve davetler geleneğimizde yoktur. Sayın Başbakanımız gerçekten samimi bir Alevi-Bektaşi açılımı düşünüyorsa, 2 Temmuz’da Sivas’ta halkımızla birlikte yürümesini tavsiye ederim. Bu çok iyi bir başlangıç olur. Hükümetin uygulamaya koymaya hazırladığı “Alevi Açılımı” biz Alevi-Bektaşilerin yıllardır beklediği bir girişimdir. Zamanı çoktan gelmiş, hatta geçmiş bir adımdır. Yıllardır süren bir hatadan dönmenin belki de ilk adımlarıdır. Ancak bu açılımı yetersiz, çok cılız ve samimiyetten çok uzak buluyorum. Alevi-Bektaşi’lerin daha geniş ve kapsamlı istemlerinin görmezden gelindiğini biliyoruz. Gönül isterdi ki bu değişiklik ve açılımların, AKP hükümeti ya da Devletimizin kendi rızasıyla yaptığı bir değişiklik olsun. Türkiye AB’ye girebilmek için sınırlı demokrasisinin sınırlarını genişletmek zorundadır. Ayrıca AKP “dini özgürlük” adı altında başta laiklik olmak üzere

16

Sayın Başbakanımız gerçekten samimi bir Alevi-Bektaşi açılımı düşünüyorsa, 2 Temmuz’da Sivas’ta halkımızla birlikte yürümesini tavsiye ederim “Diyanet İşleri Başkanlığı” diye bir devlet kuruluşu bulunduğu müddetçe ... Anayasamızın tüm maddelerine laiklik kavramı yazılmış olsa bile, laik bir ülke olduğumuza, kimseyi inandıramayız. Sayın Bardakoğlu ‘Cemevi kanunla ibadet yeri olamaz’ demiş. Çok haklı, camiler de kanunla ibadet yeri olamaz. Her cemaat kendi ibadet yerinin neresi

ve nasıl olacağına kendi karar verir.

devlet örgütlenmesinde dinin önüne dikili engelleri temizlemek istemektedir. Ancak Alevi-Bektaşilere belirli haklar verilmeden, diğer Sünni ve Vehabi tarikat ve cemaatlerin önünü daha da açmak olanaksızdır. Alevi-Bektaşiler bu açıdan son yıllarda istemlerini dile getirmiş en önemli muhalif Müslüman kesimdir. Hükümet Aleviliğin devlette temsili için bir Alevi Kurumu oluşturmayı planlıyor. Bu kurumun, Başbakanlığa bağlı bir “genel müdürlük” biçiminde olması düşünülüyor. Sizce böyle bir kurum gerekli mi? „ Bizler Alevi-Bektaşi toplumu olarak laikliği benimseyen ve savunan bir toplumuz. Buna göre ülkemizde “Diyanet İşleri Başkanlığı” diye bir devlet kuruluşu bulunduğu müddetçe, tüm milletvekilleri laikliği savunacaklarına şerefleri ve namusları üzerine yemin etseler bile ve Anayasamızın tüm maddelerine laiklik kavramı yazılmış olsa bile, laik bir ülke olduğumuza, kimseyi inandıramayız. Bize sadece gülüp geçerler. Ne zaman ki devlet dinden elini çeker ve Diyaneti kaldırırsa laiklik yönünde çok önemli bir adım atmış olur. Devletin dini olur mu? Ülkemizde Sünni Hanefi mezhebi dışında farklı inançtan olan vatandaşlarımıza ne diyeceğiz? Onlara mevcut diyanetimizle nasıl bir hizmet götürebiliriz? Biz Alevi-Bektaşilere nasıl bir hizmet veriliyor?

Sayı 36


SERÇEÞME Devlet, devlet olsun hiçbir inanca karışmasın ve hiçbir inanca maddi manevi destek olmasın. Her cemaat kendi inancının gerek duyduğu gereksinmelerini kendileri finanse etsin. Aykırılıklara ve tehlikeli durumlara devlet olarak müdahale etsin. Devletin işi din olmasın. 14 Aralık 2007 tarihli Hürriyet Gazetesinde, DİB Ali Bardakoğlu “Cemevi kanunla ibadet yeri olamaz” demiş. Sayın Bardakoğlu çok haklı, camiler de kanunla ibadet yeri olamaz. Her cemaat kendi ibadet yerinin neresi ve nasıl olacağına kendi karar verir. Kanunla yasayla bunu sınırlandırmak yanlış olur. Tehlikeli durumlarda devlet müdahale eder. Sonuç olarak: Çağdaş-laik-demokratik bir devlette, nasıl Başbakanlığa bağlı bir “Diyanet İşleri Başkanlığı” yanlışsa Aleviliğin devlette temsili için Başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük de aynı derecede yanlıştır. Ayrıca çok fazla asimilasyon kokuyor. Burada Sayın İsmail Kaygusuz’un çok doğru bulduğum şu tespitini söylemeden geçemeyeceğim: “Çağdaş-laik-demokratik bir devletin öz sistemini belirleyen bilimsel (devlet) felsefesi vardır, fakat asla resmi dini olmaz. Ama ülkemizde, laiklik kavramının özüne ve anlamına aykırı ‘Türkiye tipi bir laiklik’, devletin yapısı içinde inatla sürdürülmekte ve ısrarla savunulmaktadır. Kısacası çağdaş demokratik devletin olmazsa olmazı, sosyo-politik anlamda bir laiklik yoktur Türkiye’de, çünkü devlet gizli bir resmi din uygulaması içindedir; bu din Ortodoks İslam’ın, yani Sünniliğin Hanefi Mezhebi’dir. Devlet, bu mezhebin inanç sistemi ve şer’i ilkelerini, İslam dininin kendisiymiş gibi anlatmakta ve (İlkokuldan Üniversiteye kadar) eğitiminin yapılmasına aracı olmaktır. Diyanet İşleri, resmi bir devlet kurumu olarak, 75 yılı aşkın bir zamandır büyüye büyüye ‘devlet içinde, sınırsız olanakları, vakıfları, bütçesi ve kadrolarıyla bir din devleti’ gibi siyasete egemen olmuştur; toplam nüfusun üçte birini oluşturan İslam Heterodoksizmine bağlı, yani Alevi toplumunun inancını, Ortaçağın din devletleri anlayışı çerçevesinde değerlendirmektedir. Kendine özgü bir Tanrı anlayışı ve ibadet kurumlarıyla bir İslami inanç ve felsefi sistem olan Aleviliği kabul etmemekte ve Hanefi mezhebinin bir tarikatı olarak tanımlamakta, dolayısıyla bu mezhebin ilkelerine uymayı dayatmaktadır.” Diğer yandan mevcut durumda sorunumuz, İslam içi meşruiyetimizin tescili ve başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük veya Diyanette temsil değil, kültürel ve bireysel düzeylerde eşitlik ve özgürlük elde etmektir. Diyanet ise laiklik ve demokrasi açısından lağvedilip, inanç tercihlerinin inananlara bırakılması gerekmektedir. Oluşturulacak genel müdürlük için kadro sayısının üç bin, bütçenin ise iki milyon YTL. Olarak belirlendiği, bu bütçe ile kurum bünyesinde, ya da ayrı olarak kurulması planlanan Alevi Enstitüleri’nde Alevi dede ve zâkirlerin eğitiminin yapılacağı, istihdam edileceği basına yansıdı. Bu konuda neler düşünüyorsunuz? „ Aleviliğin ve ilgili kavramların içinin boşaltılması yönündeki bir takım çalışmaların yapıldığına şahit oluyoruz. Aleviliği-Bektaşiliği dinsel çerçevenin içine sıkıştırarak ulaştığı mevcut durumdan çok daha gerilere götürmeye çalışılmakta ve kendi inanç sistemlerine benzetilmeye çalışılmaktadır. Unutulmamalıdır ki şeriatçılığa karşı devletten medet uman bir Alevilik kendi kimliğini ve kültürünü yitirmiş olacaktır. Zaten istenen ve yapılmaya çalışılan da budur. Amaç devletin güdümündeki Sünniliğin gölgesinde dinsel ve belki folklorik çok cılız bir motif olmaktan ileriye gitmeyecek ve zaman içerisinde tamamen unutulacaktır. Ülkemizde Alevilik ve laikliğin güvencesi, tüm inançlar arasında tam bir eşitlikle, her türden ezme ilişkilerinin sona erdirilmesinde yatmaktadır. Şüphesiz Alevilerden bir kesim devlet eliyle hazırlanan bu imkânlardan yararlanmak isteyecek, çocuğunu dede veya zâkir yetiştirmek ve devletten maaş almak üzere buralara göndereceklerdir. Bu düşüncedeki kimseler sadece dar bir alanda, Sünni-Hanefi inancın etkisinde hizmet yapmaya çalışacak ve onlar için önemli olan maaşlarını alacaklardır. Ancak, bunlar, Alevi-Bektaşi toplumu tarafından asla kabul görmeyeceklerdir.

Nasıl Başbakanlığa bağlı bir “Diyanet İşleri Başkanlığı” yanlışsa Aleviliğin devlette temsili için Başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük de aynı derecede yanlıştır. Hazırlanan taslakta Ankara ve İstanbul’da iki cemevi açılması ve Alevi toplumu ile hükümet arasındaki ilişkileri yürütmek üzere kırk kişilik bir kurul oluşturulması da var. 22 Temmuz seçim öncesine kadar Alevileri gündemine almayan, cemevlerine “Cümbüş evi” diyen zihniyetin bu açılımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? „ Bu ve benzeri işler sadece göstermelik ve samimiyetten uzak ve hatta tiksindiricidir. Demokrasi deyip demokrasiyi, laiklik deyip laikliği çiğnemeleri gibi. Alevilik hizmetleri diye de Aleviliğin-Bektaşiliğin değerlerinin de kuşa benzeyeceğinden emin olabilirsiniz. Bırakın basit, göstermelik enstitü veya kırk kişilik kurulları, Devletin üniversitelerinde bile “Üniversite her düşüncenin özgürce anlatıldığı yer olmalıdır.”kılıfı altında, gerçekte bilim ve düşünce özgürlüğünü ortadan kaldırmayı amaçlayan, geleceğimiz olan öğrencileri de, öğretim üyelerini de bölünmelere götürecek olan dinsel giyim sergileme yarışına yeşil ışık yakan bir zatı YÖK başkanı yapıyor. Bunları yapanlar ve yaptıranlar bu tür giysilerin kadın erkek eşitliğini reddeden, inançlar dâhil her görüşün özgürce irdelenmesi gereken üniversite çatısı altına bilim özgürlüğünü değil, bir inancın kabulü mesajını veren bir giyim olduğunu çok iyi biliyorlar. Böyle bir zihniyetin, Alevi-Bektaşi toplumuna enstitü açarak, cemevi yaparak, dede, zâkir yetiştirerek hizmet etmek istemesi, çok düşündürücüdür. Bu düşüncesinin altında, çok daha farklı amaçların bulunduğunu söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur. Alevi-Bektaşi toplumunun demokratik talepleri sizce nelerdir?

a. Bütçeden dine para ayırma işine son vermek ve Diyaneti feshetmek b. Tüm inançların örgütlenmesi ve kurumlaşması önündeki engelleri kaldırmak ve bu konuda her türlü yaptırımlardan vazgeçmek.

c. Devletin tüm inançlar karşısında tarafsız ve eşit uzaklıkta olması ve dolayısıyla zorunlu din derslerinin kaldırılması.

d. Devlet olarak inanç guruplarından birisinin, diğerinin özgürlük alanına müdahale ettiğinde, engel olmak.

e. Belli inanca yönelik resmi okulları kaldırmak, cemaatlerin kendi inançlarıyla ilgili okulları, laiklik ve diğer inançlara karşı eğitim vermemek kaydıyla kontrollü serbest bırakmak. Ð

Unutulmamalıdır ki şeriatçılığa karşı devletten medet uman bir Alevilik kendi kimliğini ve kültürünü yitirmiş olacaktır

Aralık 2007

17


SERÇEÞME

Bektaşi’nin Demi… Ulaş Özdemir

T

AHRAN - Önce manzarayı özetleyeyim size: Ramazan ayında Tahran’dasınız, gökten düşmüş üç farklı Kürt’le, birkaç gün sonra Tahran’da vereceğiniz konser için prova yapmaya çalışıyorsunuz. Nasıl mı farklı bu Kürtler? Üçü de Kirmanşahlı olan bu Kürtlerin ilki, neyzen Seyit Mohsen Şii, diğeri daf ustası Ferzad Samseray Sünni, üçüncüsü tanburi Ali Akbar Moradi ise Ehl-i Hak (bizdeki Alevi-Bektaşiliğe çok benzer, heteredoks bir inanç) kökenli. Sünni olan dinle ilişkisini çoktan bırakmış, Ehl-i Hak zaten Ramazan’daki orucu tutmuyor, Şii ise üç vakit namazı ve tam tuttuğu orucu ile sımsıkı bir Şii. Onların yanında ise Türkiye’den gelen bir Alevi! Aslına bakarsanız oruç tutsanız da tutmasanız da Ramazan ayında İran’da olmak, zaten sevap kazanılacak bir durum. Evler dışında herhangi bir şekilde dışarıda yemek bulma, yeme şansınız yok. Dolayısıyla çoğu zaman aç kalma durumundasınız. Hele ki bizim ekip gibi bütün günü sadece müzik yemekle geçirince sevaplarınız daha da artıyor...

İçkinin Helâli Haramı

İ

Azınlık İçinde Azınlık Olmak

S

EYİT Mohsen’in namaz molaları ve Ferzad dostumuzun uyku aralarında, Ali Akbar Moradi ile İran Kürtleri’nin genel sorunlarıyla ilgili sohbet etme şansımız oluyor. Moradi, İran’da Kürt ve Ehl-i Hak kimliği ön plana çıkmış bir müzisyen. Yapacağımız konserler için bürokratik işlemleri nasıl hallettiğini anlatırken hem Kürt hem de Ehl-i Hak olmasını “azınlık içinde azınlık” olarak tanımlıyor Moradi. Bu yüzden konserde söyleyeceği eserlerin sözlerinden müzisyenlerin kimliklerine kadar her şeyi Müzik Dairesi’ne onaylatması gerekiyor. İran’da etnik grupların kendi dillerinde yayın çıkarması ya da konser vermesi önünde bir engel yok. Ancak Moradi gibi dini kimliği de olan müzisyenlerin söyleyecekleri sözler konusunda çok daha dikkatli olmaları gerekiyor. 11. yüzyıldan bu yana, tıpkı Türk edebiyatının köklü şiir geleneklerinden birisi olan AleviBektaşi şiiri gibi oldukça sıkı bir şiir geleneğine sahip olan Ehl-i Hak şiiri de bâtınî yapısının yanı sıra sözünü sakınmayan bir şiir geleneği. Dinin zâhir kısmıyla ilgilenenlere pek de hoş gelmeyen bu gelenek, İran’da ortalığa çıkmayı pek tercih etmeyen, kendi içine kapalı bir Ehl-i Hak toplumu yaratmış durumda. Moradi, İran içinde ve dışında yaptığı tüm çalışmalarda, bu inanç ve kültürü dış dünyaya tanıtma görevini de üstlenmiş. Ancak bu durumda, hem dışarıyla (İran hükümeti ve bürokrasisi) hem de içeriyle (Ehl-i Hak toplumu ve dini önderleri) ilişkilerini belli bir seviyede tutmak zorunda olduğunu anlatıyor Moradi.

Bağlamanın Tanburla Buluşması

F

RANSA’da 2002 yılında, Ehl-i Hak müziğinin kutsal makamlarını 4 CD’lik bir kutuda “The 72 Rituel Maqam of the Yarsan” (Yarsan’ın 72 Ritüel Makamı) adıyla, dini liderlerinin izniyle dünyada ilk kez yayınlayan Moradi, bu CD’nin geliri ile yapmayı planladığı tanburhane için girişimlere geçtiğimiz sene başladığını anlatıyor. Tabii öncelikle bürokratik izinleri halletmesi gerekiyor. Kirmanşah’a bağlı Guran bölgesindeki köyünde başlattığı bu inşaatı, dünyanın dört bir yanındaki tanbur öğrencilerinin hem bu sazı, hem de sazla icra edilen inancın tüm özelliklerini öğrenmek üzere kurulacak tanbur okuluna dönüştürmek için gece gün-

Seyit Mohsen (ney), Ulaş Özdemir (bağlama), Ali Akbar Moradi (setar), Ferzad Samseray (daf).

RAN’ın tanınmış Ehl-i Hak müzisyenlerinden Ali Akbar Moradi ile Tahran’da, Razaman’ın hemen bitiminde vereceğimiz iki konser için çalışıyoruz. Bağlama ve Ehl-i Haklar’ın kutsal sazı tanbur ile hazırladığımız ilk bölümün ardından, konserin ikinci kısmında bize eşlik edecek iki Kürt dostumuzla saatler süren provaların arasında çoğu zaman dini konuları işleyen şakalar yapıyoruz birbirimize. Grubumuz dinsel açıdan bu kadar renkli olunca ister istemez konu dine geliyor. Kimsenin durumdan incindiği yok, hele ki çay içmeyen ve 40 günlük riyazette (dünya zevklerinden kaçınma ve nefsin isteklerini yenmeye çalışma) olan Şii dostumuza Ramazan’ı konu alan Bektaşi fıkraları anlattıkça hepimiz daha da keyifleniyoruz. Bektaşi’nin, Ramazan’da içki içmesine sinirlenen sofuya verdiği cevap karşısında küçük dilini yutuyor Şii dostumuz. Şöyle diyor Bektaşi: “Eğer sen bu içkiyi içersen her zaman helaldir, ama bu içki seni içerse işte o zaman haramdır”! Fıkralar hoşuna gitse de, Şiilikle onca ortak noktası olmasına rağmen dini hayatı bu kadar farklı yorumlayan Anadolu’daki Alevi-Bektaşiliği bir türlü anlayamıyor Mohsen. Hatta herhangi bir Bektaşi cemine katılabilmesi için dem alması gerektiğini söylediğimde cevap vermiyor. Birlikte vereceğimiz konserlerin son gününe kadar kendi-

siyle her göz göze gelişimizde bunun şaşkınlığı yüzüne yansıyor.

düz tuğla taşıdığını söylerken gözleri doluyor Moradi’nin. Son günlerde devlet yetkilileri ile yaşadığı sorunlar daha da artmış. Tıpkı konserler için gerekli izinler gibi tanburhane için de çeşitli devlet dairelerinden izin almak durumunda, ancak henüz bir cevap alabilmiş değil. Devlet yetkilileri, Moradi’nin bu okulun parasını nereden bulduğunu, bunun bir cemevi olup olmadığını, bu tanbur eğitiminin neye hizmet edeceğini öğrenmek istiyorlar. Bu yüzden, henüz dört duvarı çatılmış binanın çatısının yapılmasının izni çıkmış değil. İzinler çıkmasa da, Tahran’da vereceğimiz iki konserin ve ileriki aylarda İran’ın değişik şehirlerinde yapacağımız diğer konserlerin gelirlerinin belli bir bölümünü Moradi’nin tanburhanesi için ayırmayı diğer müzisyen arkadaşlarımızın da onayıyla kararlaştırıyoruz. Ramazan’ın son günlerine denk düşen iki gecelik konserlerimizi, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in sahip olduğu bir kültür kompeksine bağlı konser salonu olan Andesheh Hall’de veriyoruz. Hamaney’in her zaman rehber olarak gördüğü ve büyük saygıyla andığı Humeyni’nin sözleriyle süslenmiş duvarlar arasında, oldukça şık, Barok tarza uygun, balkonlu geniş bir salon Andesheh. Küçük halılar ve kilimlerin yanı sıra çiçeklerle bezenmiş sahnede, sanki bir kutlama yapıyor edasıyla çalıyoruz iki gece üst üste. Konserin ev sahibi Moradi, bir yandan dinleyicilere kısa anekdotlar anlatıp onlarla hoş bir temas kuruyor, diğer yandan her şarkıdaki ayrı neşesiyle bizleri de keyiflendiriyor. İzleyiciler arasında Kürt ve Fars kökenliler çoğunlukta olmasına rağmen az sayıdaki Türkler de konserlere ilgi gösteriyor. Her konser sonunda bizleri bekleyen yoğun kalabalıkla uzun uzun sohbet etme şansımız doğuyor. Hepsinin ortak dileği, bu kardeşlik ortamını uzun süre taşımamız; bağlama ve tanburun dünyadaki bu ilk buluşmasının Türkiye ve İran halklarının da yakınlaşmasına bir vesile olması... Tabii bunların yanı sıra Kürt dostumuz Seyit Mohsen’in şaşkınlığı halen geçmiş değil. Mohsen, tez zamanda Türkiye’ye gelmek ve mutlaka bir Alevi-Bektaşi cemine katılmak isteğini dillendiriyor ayrılmadan önce. Ben de ona dem mevzusunu hatırlatıyorum, ona göre kendini hazırlamasını söylüyorum. Mutlu bir şekilde ayrılıyoruz dostlarımızla. Konserlerin ardından Türkiye’ye dönüşe hazırlanırken, havaalanına gitmek için taksiye bindiğimde, önce Türkiye’de olan biteni duyuyorum, meclisteki tezkere heyecanını öğreniyorum. Kafamdan soğuk sular dökülüyor. Ardından Putin’in olaylı başlayan Tahran macerasını dinliyorum. Aklımda Kürt dostlarımla geçirdiğim keyifli saatlerin mestliği, karşımda savaşa çoktan hazır bir ortamın ürküntüsü ile dağınık bir duygu içinde İstanbul’a merhaba diyorum.

18

Sayı 36


SERÇEÞME

GELENEKTEN GELECEĞE TAHTACILAR

Ormanın Türküsü - Doğanın İnsana Döngüsü Bölüm I Öznur Tanal - Folklor Araştırmacısı

B

UGÜNLERDE bir yandan insanlık doğanın bereketine ve merhametine en çok gereksinim duyduğu günleri yaşarken bir yandan da ardı ardına doğa katliamlarının yapılması “Onların” önemini daha çok anımsattı bana. İnsanlığın boyuna bakmadan Hasan Dağı’na oduna gittiği şu günlerde onların doğaya nasıl ibadet eder gibi sevdalı olduklarını ve insanlığın buna ne kadar gereksinimi olduğunu. Tahtacılar, diğer adıyla Ağaçerleri, Âdem’in beşiğinden Kâbe’nin eşiğine kadar bütün yaşamımızı donatan ağacı var ve yok (?) eden, işleyen, dönüştüren, kucaklayan insan sıcağı. Ormanların on binlerce yıllık ıslığını çoklayan, serin ardıç ve sedir ağaçlarının altında doğan çocuklarını güneşin tertemiz ışıklarıyla paklayan, kavruk yüzlerinde ve derin çizgilerinde ağaçların sırrını sonsuza dek saklayan, onlar yanarken yüreği ateşler içindeki bebeği için çarpan ana gibi bekleyen, keserken gözyaşlarıyla helalleşen doğaya sevdalı güruh… Kısaca göz atarsak, kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, ilk kez bir kaynağa göre M.S. 460’lı yıllarda yaşadıkları Asya topraklarından Oğuz’ları izleyerek Gökçegöl ve Kazakistan’a, diğerine göre de Horasan ve Anadolu’ya geldikleri sanılan ve ormanlarda kerestecilik işiyle uğraştıkları için başlangıçta “Ağaçeri”, 16. yüzyıldan sonra “Tahtacılar” adını alan Türkmen boyu. Nasıl demirciye demirci, kalaycıya kalaycı denirse ormandan ağaç biçen insanlara da Tahtacı denmiş. İnanç ve yaşayışları Şamanizm kaynağından yeşeren, İslamiyet’in bazı insancıl öğelerini de özüne katıp içselleştirip kendi rengine boyayan, evrenin doğadan gayrı bir güce pek de itibar etmeyen gerçeği… 12. yüzyıldan itibaren Moğol İstilası, Selçuklu ve Osmanlı’nın egemen güçleri tarafından sayısız zulüm ve kırımlara uğramalarına, yani insana rağmen insana sarılarak dillerini, yani Öz Türkçeyi, özlerini ve geleneklerini koruyarak çağları aşıp gelmişler. Özellikle Osmanlı’da Yavuz Sultan Selim zamanında yaşanan kıyımlardan sonra daha bir sarılmışlar doğaya. Onun ağacında çocuklarının hıllangacı (salıncak) sallanırken onlar rızıkları için helalleşip kestikleri ağaçları senit (yufka açmaya yarayan ayaklı tahta tepsi) ve oklava ile ekmeğe dönüştürmüş, çorbalarını onun kaşıklarıyla, hayatın kaynağından akan serin suları mis kokulu çam ağaçlarından yaptıkları “Çotura”larla yudumlamışlar. Minderini bulamasalar da her dertlerini çeken, enerji veren tahta divanlarda dinlendirmişler yorgun bedenlerini. Kızlarının çeyizini koyacakları işlemeli sandıkları, toprağın şifrelerini çözen yaba ve dirgenleri, atlarının peşinde dünyayı kıskandırırcasına dönen düvenleri, arabaları, onları kendilerinden korumak için kuşandırdıkları semerleri, “harman yerinden kehribar başaklı sap çeken” kağnıları, bebelerini ninnileri kadar sarmalayan beşikleri, “Hakk’a Yürüyen”lerini (ölüm) avutacak “Sal Ağaçları”nı (tabut) ondan yapmış, dikenli ar-

Aralık 2007

dıcından yaptıkları sazları çalıp ceylanlarla semah tutmuşlar. Onları yalnızca askerlikte ve vergi zamanlarında hatırlayan beye, padişaha eyvallah etmemişler. “Dağa çıksam ayısı var, kurdu var, düze insem sıtması var, derdi var” deseler de düzdeki tehlikenin daha ölümcül olduğundan emin, yıllarca dağdaki yırtıcıların dilinden anlamayı yeğlemişler. Hem de ne zorluklarla… Yaşadıklarının en güzel anlatımını 1979 yılında Süha Arın’ın yönettiği “Tahtacı Fatma” belgeselinde buluruz. Belgesel, insanların yıllarca nasıl sahipsiz bir işçi kitlesi olduklarını tüm gerçekliğiyle betimler. “Vadifiyat” (götürü) bir sistemle, yani şartname ile çalıştıkları gerekçe gösterilerek ne ekonomik, ne sosyal hiçbir güvence verilmediği gibi onları temsil eden bir yetkilinin de bulunmadığını, dolayısıyla devlet bütçesine milyarlarca lira katkıda bulunmalarına ve böyle riskli bir işte yaşamlarını kaybetmelerinin an meselesi olduğu gerçeğine rağmen kanunlar nazarında orman işçisinin tanımsız olduğunu, âdeta yok sayıldığını üzüntüyle dile getirirler. Ülkenin eğitiminden siyasetine, birçok toplumsal olaya duyarlı bu insanlar insanın parası kadar insan olduğu bu dünyada kendilerini “ne ölü, ne sağ” olarak tanımlarlar, “Var mı pulun? Cümle âlem kulun. Yok mu pulun? Cehennemdir yolun.” sözünü acı bir gülümsemeyle mırıldanarak. Onlar sadece harpte, seçimde veya devlet angaryasında değil, “Devlet Baba”nın diğer yaradılışta aralarında hiçbir fark bulunmayan diğer insanlara “hak gördüğü” sigorta, sendika, sağlık güvencesi gibi işçi hakları yani daha iyi yaşam koşulları söz konusu olduğunda da anımsanmak isterler. Bu bakımdan her anlamda yoksul olduklarını belirterek orman dairesinin onlara bir ilkyardım çantasını bile

göndermediğine üzülür, isyan ederler. Onbir yaşındaki bir çocuğun 20–25 kiloluk motorlu testereyi akşama kadar kullandığı zor hayat şartlarında canlarının ne kadar aciz kaldığını da gizlemezler. Bugün çok sıkça yaşadığımız orman yangınlarında mücadele için mecburiyetten değil, nasıl sevgiyle canları pahasına ateşe atıldıklarını, kendilerini siper ettiklerini anlatırlar. Bir sedir ağacının dibinde dünyaya gelen bir insan için ormanın ne anlama geldiğini herhalde hiç kimse onlar kadar bilemez. Orman onun evi, işi, yaşam alanı ve hazinesi. Bütün kahrını çektikleri, en ağır işlerini yüklenmeleri, tımar edip canları pahasına korumaları bunun karşılığında bütün emekçiler gibi eli boş, karnı hamur kalmalarına, çocuklarına kuru ekmeğe katık bulamazken işin kaymağını başkalarının yemesine isyan ederler. Ağaç motorunun ardıç ağacındaki budaktan serkip işaret parmağını kestiğindeki çaresizliklerini, yaraya benzinden yağa, sigara külünden tuz ve soğana kadar sürdüklerinin içler acısı reçetesini gözler önüne sererler. Hele birinin başına gelenler içler acısıdır. Topluluğun ozanı da olan Âşık Mehmet Civaroğlu’nun hamile karısının omasına fırlayan kütük doğum sancılarını erken başlatır. Ormandan araba isterler ama nafile. Bu sırada tüccarın lataları taşıyan arabasını kiralayıp akşama doğru Elmalı’ya vardıklarında kadıncağız ölü bir çocuk dünyaya getirdikten bir süre sonra kendisi de ölür. Geride öksüz çocuklarıyla kalan âşık acısını ağıtlara döker: Balıklarım su içinde boğuldu İyi sanman arkadaşlar yabanı, Yurdum göçtü birer birer dağıldı, Yavrulara tutamadım çobanı, Harmanlarım kış gününde savrıldı, Çocuklarım dedi; “Netdin Anamı?” Yaba, kürek kırık diyemedim ben. Onlara da yalan söyleyemedim ben. Oysa çocuklarının diğer çocuklar kadar, hatta daha da can olduğundan hiç şüpheleri yoktur ve onları bu ülkeye sahipsiz orman işçileri değil, ülkeye sahip çıkacak canlar olarak yetiştirmek isterler. Hiçbiri olmaz tabi ki. Böylece 1920’lere gelindiğinde, ülkemizdeki orman varlığının giderek azalması, makineleşmenin onların varlığını boşa çıkarması ve daha da önemlisi devletin zorlamalarına daha fazla direnememeleri nedeniyle o bilindik türküyü mırıldanarak birer ikişer ormanları terk ederler. “Şu bizim yaylalar ne güzel yayla, Bir dem süremedim, giderim böyle Ala gözlü pirim, sen himmet eyle Ben de bu yayladan şaha giderim.” Ve onlar toprağa yerleşeli beri ormanlar “sahipsiz” kalır, “Ormanın Türküsü” duyulmaz olur. Aranızda duyan var mı? (Sürecek) 12 Kasım 2007 / Antalya

19


SERÇEÞME

Zülfekar’a ve Zülfüyar’e Dokunmak Bölüm I Hüseyin Albayrak

K

ESKİN bir bıçağın sathında parmaklarımızla gezinmek ve de o keskinliğin, narin parmaklarımızı sarıp sarmalayan latif deriyi her an sıyırabilme tehlikesi garip bir tedirginlik hissi uyandırır bizde ama aynı zamanda hoşlanırız da bu duygudan. Bu yüzden, derinin yüzülmesi pahasına gezinti devam eder keskin sırtta. Hakikatin keskin sathında gezinen ve de bunun cezbesine kapılıp da derisi yüzülen nice hakikat âşıkları yaşamıştır tarihte. Bu keskin satıhta gezinenlerin sözleri de bıçak gibi keskindir kimi zaman. Nitekim Matta İncil’inde “Ben barış değil kılıç getirmeye geldim”, der güzel Hz. İsa. Getirdiği kılıç Şah-ı Merdan’ın Zül-fekar’ı olmasındı sakın. Âşıkların sözleri keskindi ve de zülfü-yare dokunuyordu bazı zamanlar. Hakikat, kılıçtan keskin, kıldan ince ya da “kınından” inceydi. Kılıç ne kadar incelirse kınına da o kadar rahat girer ya da söz ne kadar ince, latif ve de nazenin olursa kılıfına! değil de kınına o derece uyardı yani mana yerini bulurdu. Kılıç olan Zül-fekar üflenen nefes iken kın ise Âdem’in cansız bedeniydi. Zül-fekar kınına girince ya da ruh nefy edilince Âdem diri oldu ve iki ayağı üzerine dikildi. Dimdikti Âdem, isminin başındaki elif harfi gibi. İsmin başındaydı keramet. Çünkü “keramet baştaydı”. Baş, kafa idi. Kaf dağının ardındaydı Zümrüd-ü Anka. Otuz kuş kafa kafaya verip varınca Kaf’a, onu gördüler. Otuz, ona varınca, kırklar oldu cümlesi. “Kafadan atmak” gerekti cümle vesveseyi. Kaf’tan kaf’a atılmıştık bir zamanlar. Kaf’tan atılanlar, Nun’a inzal eylediler. Bindiler Nun gemisine ve zâhirde tufan koparken bâtında Kün deryasında yüzdüler. Yüzdükçe kan damlıyordu derimizden akabinde de Kün sızıyordu kanın damladığı noktadan. O nokta ayırıyordu Âdem’i, hayvandan… Âdemi hayvandan farklı kılan unsurlardan biri de akıl ve kelâm sahibi olmasının yanı sıra onun dört değil iki ayağı üzerinde yürümesidir. Âdem olmak sadece ruhen değil aynı zamanda beden olarak da kâmilliği ifade eder. Gelenekteki ifade biçimiyle söylersek; “Hakk’ın en mütekâmil tecellisi hem zâhiren hem de bâtınen Âdem’dedir” Hem zâhir hem de bâtın tecellisi Âdem’i zül-cenah yani iki ya da çok yönlü anlamında zâhir ve de bâtın ilmine vakıf olan bir varlık kılar. Dikilmeyi, dik duruşu sağlayan şey ise bilindiği gibi 33 diskten-omurdan meydana gelen omuriliktir. İlginçtir ki Zül-fekar’ın kelime olarak anlamı “çift omurlar” ya da “omurgalar sahibi”dir. Lisan-ı Âdem, 32’si harf, biri nokta olmak üzere 33 harften teşekkül eder. 33 omurlu Âdem, 33 harf ile omurgalı kelâm* eder. Bu kelâm onu 72 ikiden alıp 73’e yani güruh-u naci’ye dahil eder. Virani Baba diyor ya; Otuz üç huruftur hâtmin tamamı Bir elif, mim ile buldu bu ayn’ı Yetmiş üçten aldık sad ile dal’ı Cana âşık olduk candan içeri İki omurilikteki omur sayısı ise 66 olur. Bilindiği gibi Allah’ın ebcedi de 66’dır. Demek ki gündelikte dilde sıkça kullandığımız üzre “işini 66’ya (Allah’a) bağladın mı (yine gündelik dilde işini sağlama almak anlamında olan) belini de (33 omurlu) 2 katı (66) sağlama al-

20

mış oluyorsun vesselam. Böylelikle belini Zülfekar’a dayamış olan Âdem’e ya da hakikat âşıklarına ölüm yoktu artık. O yüzden Yunus Emre; Âşıklar ölmez/Ölen hayvan imiş ancak diyordu bir nutkunda. Peki bıçak deriyi yüzerken bu dayanılmaz acıya katlanmayı sağlayan şey ne idi. İşin kolayına kaçıp “Canım! Hak aşkı onları bu acıdan hezar kılıyordu” ya da “onlar aşkın cezbesinden dolayı kendinde değillerdi ki acıyı da hissetsinler” gibisinden büyük bir tespit! tam da mutasavvıflara özgü klişe ve soğuk bir ifade olsa gerek. Başparmağına toplu iğne değse acıdan feryad u figan edecek olanların, bu derin acıyı anlama çabasından uzak bir şekilde derin danışman pozlarında kibirli ve buz tutmuş cümleler kurması edep yoksunluğu olsa gerek. Oysa ki bu derin acıyla bir nebze olsun kurulacak diğerkâmlık ya da moda deyimiyle empati ilişkisinin acının daha da derin ve de deruni olacağının idrakini sağlayacağını düşünmekteyim. Aşk kişiyi kendinden geçirmez tersine kendine getirir, kendini idrak ettirir ve de kişiyi kendisine bildirir. (Bu kesin yargılar içeren cümleler yok mu. “Kardeşim! Aşkın, insanda böyle etkilere neden olduğunu sen nereden biliyorsun peki” diye sorulursa ne cevap vermem gerekir bilmiyorum açıkçası. Bilsem söylemez ve de bu yazıyı yazmamış olurdum. Bilmediğimiz bilmek içindir bunca yazılanlar ve de söylenenler bilmem farkında mıyız acaba. Sanırım değili(z)m. Benimkisi sadece hüseyni makamdan bir hezeyan. Mazur görün lütfen). Aşkın sarhoşluğunun zirve noktası kişinin en ayık olduğu zamandır. Acıdan kaçınmak için değildir aşk. Tersine, onunla kucaklaşmaktır. Biz modern! insanın ise acıya ve de yaraya tahammülü kalmamıştı. Oysaki “bu yarayı dosttan almıştık ezeli”. Lokman hekim ise artık gelmez olmuştu yaramızı sarmaya. Çünkü lokman hekim yerini uzman! hekime bırakmıştı. O da ne yar’dan ne de yara’dan anlıyordu. Aşk, morfin ya da anestezi değildir. Uyuşturmaz, şuurlaştırır. Bu sebeple Hallac ve Nesimi, ser u pa o derin acı ile hem-haldi o haldeyken. Acının en yüksek eşiğine niyaz ediyorlardı tüm varlığıyla. Eşiğe niyaz ettikten sonra içeri girebildiler. Dışarıda kalan biz kibirli modern cahil güruh ise bu acıya katlanabilmenin ancak onu hissetmemekle mümkün olabileceğini tahayyül ediyorduk. Ve ardında bıraktıkları o sırlı sözlere sözde derin açılımlar, yorumlar getirerek onları anlamış olduğumuzu varsayıyorduk. Gerilla tipi bir teknikti bu anlama çabası. Vur-kaç ya da anla-kaç ve de rahatla. Hiçbir bedel ödemeden salt zihinsel akıl oyunları ile ekranlardan-radyolardan-internetten-dergi yazılarından (yani şu an yaptığım gibi) derin adam pozları verme meraklısı simge bilim uzmanlarımızla ya da gizli servis kripto çözücüsü mananın derinliklerine dalmış dostlarımızla ne kadar övünsek azdır. Hallac ve de Nesimi gibi safiyane Hak âşıklarının maruz kaldıkları derin acının hissedilmemesi durumuna da bir kulp bulmuştuk. Aşk! Ama nedense sözde aşktı ve âşıktı tüm bunlar. Özde olanı bulmak ise neredeyse imkânsızdı. Sözde aşklar, aşk! ve muhabbet! ile sergilenir olmuştu ekranlardan. Televizyon programla-

rındaki sıcacık koltuklarımızdan derin! tasavvufi açılımlar getirirken aynı anda derin! ve manalı! bir bakış atıyorduk kameraya. Ayrıca ayna karşısında özenle çalışılmış sözlerimizi unutmamak adına arada bir önümüzdeki kâğıtlara da bakmıyor değildik hani. Kameralar önünde mahcup düşmenin acısı Nesimi’nin ve de Hallac’ın acısından daha dayanılmazdı nede olsa. Oysa ne çok ihtiyacımız vardı mahcubiyet’e şu modern zamanlarda. Ama olur mu! prezantabl olmak gerekti. Pazarlanmalıydı her şey. Pazar başımız nefs ve de hırs olunca fazla alıp, eksik satıyorduk! nakısça ve kâr ettik zannediyorduk Oysa ne diyordu Virani Baba; Eksik alıp artı satsam yine kâr Ben tellalım pazarbaşım Ali’dir Hakikat âşıkları dâr’da yüzülürken, biz yüzsüzler güruhu darda! kaldıkça ve dara! düştükçe cemiyet içersinde bilge!, arif!, derin adam! ve de tasavvuf erbabı! konumumuzu güçlendirmek adına kolayca açıveriyorduk! onların bu hafi sözlerini. Bu nefeslerin anahtarı sadece bizde olduğundan bir çırpıda açılım getirivermiştik onlara. Açtıkça da ne kadar derin! bir âdemoğlu olduğumuz ortaya çıkıvermişti hemen. Âşıklar ise sükût etmişlerdi her nedense. Sükûtlarından bir şey anlamamış olacağız ki kelamlarından da bir şey anlamamışız. Ama ne gam. Üstelik bu açılımlar çok zevkli! ve de çok derindi! Âşıklar nedense açmamışlardı bu saklı nefesleri. Çünkü “sükût ikrardan gelir” diyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki “söz vardı halk içinde söz vardı hulk içinde”. Ama bir söz daha vardı ki o da “söz vardı televizyon ve radyo içinde”. Bunu da âşıklar bilmiyordu (İyi ki de bilmiyorlar) Ne çok meraklıydık bu kameraya ve de burnumuzun dibine sokuşturulan mikrofonlara. Fotoselli bir halimiz vardı sanki. Duyarlıydık kameralara. Ufukta kamera göründüğünde kapılarımız ardına kadar açılıyordu. Karşı koyamıyorduk onun cazibesine. Muhabbet mi ya da cem mi olacak hadi gelsin kameralar. İfşa etmeliydik her şeyimizi. Gizli saklı bir şeyimiz kalmasın. Hakk’ın bildiğini kuldan mı saklayacaktık. Modern olmalıydık ve de açmalıydık tüm mahremiyetimizi. Her şey göz önünde olmalıydı. Dekolte cemler! pek modaydı şimdilerde. Ceme başlayacaktık ama kameranın ışığı ve de mikrofonu hazır olmadığından motor! diyemiyorduk bir türlü. Kameralı çekimlerin yakın zamanda bizi tirajı komik şöyle durumlara sokması içten bile değildir; deyişleri okurken nefesin tamda orta yerinde birde baktık ki kameralardan birine filmi koymamışız. O vakit neyi çektiğinden bi-haber ve de gözlerimi kaparım vazifemi yaparım modundaki yönetmenden şöyle bir ses duyulabilir; “Kestik, kestik! tekrar baştan alıyoruz. Zakir bey lütfen bu esrik duruşunuzu hiç bozmadan bir kez daha baştan alabilir miyiz acaba. Dedem siz de sağdan sola bir salınım içersindeydiniz, o harekete kaldığınız yerden devam ediniz lütfen. Semah dönen canlarımız da kaldıkları vücut pozisyonundan dönmeye devam edebilirlerse sevinirim. Montajda zor oluyorda. Sonra filmi `` kestiğimiz belli olur.”

Sayı 36


SERÇEÞME

Örgütlülük ve Yeni Oluşum

EYÜP CEYLAN

Eyüp Ceylan

İ

``

ZMİR, Narlıdere’de 26 Ekim 2007 günü yeni bir oluşum için toplantı yapıldı. Katılanlar ağırlıklı olarak İzmir, Denizli ve Denizli çevresindeki ilçe ve beldelerden gelmişlerdi, çoğunluk Tahtacı kökenliydi. Ben de bu toplantı için bir konuşma hazırlamıştım, ama zaman darlığı ve konuşmacıların çokluğu nedeniyle düşüncelerimi söyleme fırsatım olmadı. Ben de bu düşüncelerimi Serçeşme okurlarıyla paylaşmak istedim. Türkiye’de demokrasi bilinmiyor veya çok az biliniyor. Demokrasi bize altın tepside sunuldu. Onu için demokrasinin değerini bilmiyoruz. Eğer onu biz dişimiz, tırnağımızla elde etseydik daha iyi sahip çıkardık. Türkiye’de demokrasi ne kadara az biliniyorsa örgütlülük ve dernekçilik de o kadar az biliniyor. Demokrasiyi özümsemiş, iyi niyetli, bilge kişiler örgüt arasında tüketiliyor. Bizim toplamda insanlar iyi olan her şeyi önce kendine istiyor. Herkes kendine isteyince çıkarlar çatışıyor. Bunun zararını dernek, örgüt ve nihayet demokrasi görüyor. Eğer örgütler başarılı oluyorsa bu başarılar, genellikle özverili, toplumun çıkarını kendi çıkarından üstün tutan isimsiz kahramanlar sayesinde oluyor. İsimsiz kahramanlarda kısa zaman sonra tükendiğini anlayıp kenara çekiliyor. Bakıyorsunuz örgüt bir süre sonra çıkarını düşünenlerin eline geçiyor. Bence örgütlülük ve dernekçilik kolektif çalışma sistemiyle güçlenir. Yüke herkes gücü oranında katılırsa bu yük taşınır. Örgütlülükte yöneticiler de en sade üye de özverili çalışmak zorundadır. Yöneticilik bir nöbet değişim yeri olarak görülmelidir. Yöneticiler de kendilerini üyelerin omzunda giden bir kral olarak görmemelidir. Yöneticilerde koltuk hastalığı baş gösterirse dernek zarar görür. Üye de yöneticiyi kıskanırsa aynı durum olur. Yönetici deyince; elinde sihirli bir değneği olan demirden çelikten yapılmış, aynı zamanda birçok yere yetişe-

bilen keramet sahibi birisi isteniyor. “Yönetici başarılı olursa örgütün meyvelerini toplarım, başarısız olursa insafsızca eleştiririm.” mantığı bizim toplumumuzda hâkim bir düşüncedir. Onun için yüzyıllarca hep Mehdi beklenir. Onun için on yıllarca hep Atatürk beklenir. 1980 Askeri Darbesi’nden sonra insanlarımız üretmeyen, yapmayan, yaratmayan, sorumluluktan kaçan, çoğunluğun olduğu yere yönelen bir birey haline geldi. Toplum düşünmeyen bir sürü haline getirildi. Herkes kendini bu sürünün bir bireyi gibi görmeye başladı. İnsanlarda paylaşım yerine bencillik hâkim oldu. Medya aracılığı ile damarlarımıza yavaş yavaş onursuzluk, çıkarcılık, yağmacılık, bencillik enjekte edildi. İnsanlardaki örgütlü birey olma düşüncesi yok edildi. Bizim toplumda bu kötü aşıdan nasibini aldı. Bizim kültüre tamamen ters düşen bu Arap-Amerikan karışımı kültür bizim toplumu çökertti ve kültürümüzü yok olma noktasına getirdi. 1990’lı yıllardan itibaren Alevi-Bektaşi toplumunda örgütleşme çalışmaları başladı. Başta heyecan veren bu örgütleşme çalışmaları bugüne kadar istenilen düzeye gelemedi. Bir yanda düzenin yozlaştırdığı bir toplum; bir yanda da bu toplumun içinden çıkan, kendini yetiştirememiş, bilgelik seviyesine erişememiş, toplumun önünde gidecek kadar örgütlülük bilincini kavrayamamış yöneticiler bekleneni veremedi. Bilge kişilerde bu arenada kirlenmemek için kenarda kalmayı tercih etti. Burada en büyük etken Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri takip edememektedir. Çağı yakalayamamaktadır. Kısacası bilgisizlik, eğitimsizlik, görgüsüzlük ve kendi öz kültüründen uzaklaşmadır. Osmanlının beş yüz yılda yok edemediği bu toplum, bu kültür son yirmi beş yılda yok olma sürecine girdi. Vahşi kapitalizmin dişlileri arasında ezildi.

Meydana derin bir sessizlik hâkim olur. Bakışlar buz kesmiştir. (Umarım öyle olur). Sessizliğe anlam veremeyen çekim yönetmeninin ağzından durumun vahametini anlayamayan çocuklara has saflıkta bir soru çıkar; “Özür dilerim yanlış bir şey mi söyledim!” Şu anda yaşanmakta olan geçiş sürecinde cemlerin hakkıyla yerine getirilemeyeceğini, dolaysıyla ekranlarda gösterilen cemlerin sadece toplumu eğitici mahiyette olan “koldan kopan” cemleri olduğu söylemini de sıkça duyar olmuştuk. Ama bu geçiş süreci de pek geçecek gibi gözükmediğinden on iki hizmetin bihakkın yerine getirilmediği bu koldan kopan cemleri gittikçe “yoldan kopan!” bir cem haline gelmekte ve de genç kuşakların, televizyonlardan eve taşınan cemlerdeki bu kopukluk durumunu otantik cem olarak algılamaları ve belleklerine kazımaları ise kaçınılmaz bir durum halini almaktaydı. “Medeniyet” değil ama “moderniyet!” (ya da kötü niyet mi desek acaba) ise dediğin tek kamerası kalmış bir canavar olmalıydı. Esrik! hallerimiz sahtelik kokuyordu. Semah dönerken, deyiş-nefes okurken kendimizden geçiyorduk! ama kameradan geçemiyorduk her ne hikmetse. Cümle canlar secdeye inerken bazılarımız periskop misali röntgenliyorduk canları, el kameramızla ya da cep telefonumuzla.

Güya cemdeydik amma ruhuna bir türlü nüfuz edemiyorduk. Sözde can idik ama tüm toplumsal unvanlarımızla ortalık yerde duruyorduk. Meydana eğilip niyaz eden sadece bedenlerimizdi. Ruhumuz ise dimdik tüm kibriyle ayaktaydı, tepeden bakıyorduk kendimize ve de diğer canlara!. E orası tepelik bir yerdi ve tüm manzara oradan daha iyi görülüyordu çünkü. Kapıda da gözcümüz vardı ya. Dışarıdakiler içeri alınmıyordu bu sayede. Kem gözlerden koruyordu cemimizi ve de cümlemizi. Peki Handycam (hendikem!) gözlerden kim sakınacaktı bizleri. İçeride olan dışarıdakilerden kim koruyacaktı cümlemizi. Artık on iki hizmete bir hizmet daha eklenmişti. “Kameraman on üçüncü hizmetliydi”.** Herbirimiz farraşa özenerek süpürüyorduk gönlümüzdeki kiri ve de tozu, onları ruhumuzun altına süpürdüğümüzün farkında olmadan. Sakka olup su dağıtıyorduk birbirimize, bir damla klorlu şebeke suyunun çölleşen ruhlarımıza merhem olamayacağını bilmeden. Çerağ uyandırılırken biz gaflete duçar oluyorduk her defasında. Kurbanlar tığlanırken, nefsimizi bir türlü tığlıyamıyorduk. Kurb-i ev ednada ayini kuramıyorduk. Ayn-ı cem diyorduk ama cemin ayn’ını yani özünü yitirmiştik. Ayn’ını yani gözünü çıkarmıştık. Ayn’ından yani kaynağından uzaklaşmıştık. Lokmalar pişerken özümüz çiğ kalıyordu. Üze-

Aralık 2007

Uzaktan Kumandalı Manda Hakk’a gidelim dedik hep birlikte Yolu kapadı bir acayip manda Mandaya şöyle dikkatlice baktım Beyni yok ama uzaktan kumanda Özüne akrep, böcek, yılan dolmuş Ahırdan boşanmış, ipi kaybolmuş Önü harman, ardı değirmen olmuş Akılsız aklı hep sapta samanda “Ben mandayım” dedi, “gelmem diz üstü” Sultan Ana’ya taraf yaptı, küstü Bizi önce çiğnedi, sonra süstü Yazık, insan olamamış bu zamanda Nefesi yezit gibi kokuyordu Kini kibiri bizi yakıyordu Her taraftan kusur akıyordu Hep kusur aradı Dede Sultan’da Özü bozuk biri yola gelemez Böylesi Hak’tan güzellik dilemez Bir mecliste oturmayı bilemez Edep-erkân olmazsa bir insanda Eyüp bunlarla geçmesin zamanın Gereği yok böylesini yumanın Bozguncu olmaktan medet umanın Hesabı sorulur ulu divanda

rine oturmuyor âdeta çiğniyorduk postumuzu ama tanımıyorduk dostumuzu. Postun üzerindekiler posta sığmıyordu, hiperaktif olmuş bir halleri vardı sanki. Benliğimize sığıyordu iki cihan ama benlik bu posta sığmıyordu. Modern zamanlarda yaşıyorduk ve bu yüzden postun üzerindeki hiperaktif salınımlarımızı esrime ve vecd ile karıştırır olmuştuk. Post ile modern durumlarımızı bağdaştırmaya çalışan post-modern baba ve dedelerimiz vardı artık. Nicedir görgüden geçmediğimizden görgüsüz! olmuştuk. “Bana görünme de kime görünürsen görün” ya da “Ete, kemliğe! büründüm, düşkün deyu göründüm” düsturumuz olmuştu. Görünüyorduk benliğe ve kemliğe ama nice üç-beş-yedi-on iki seneden daha fazladır görünmez olmuştuk Bektaş-ı Veli’ye. Serçeşme Hünkâr iken şimdilerde kimimiz için bir yemeğin isminden (Hünkâr Beğendi) öte bir anlam taşımaz olmuştu. Peki bu görgüsüzlüğümüzü Hünkâr, beğendi mi! acaba.

NOTLAR: * Gündelik dilde sağlam, dosdoğru anlamında. ** Bu sözün telifi Ali Rıza Albayrak’a aittir.

21


SERÇEÞME

Muharrem, Kerbelâ ve Aşure Bölüm I Bektaş Alagöz UHARREM, İslam dünyasında Kameri takvimin birinci ayının adıdır. Muharrem ayı Alevilerce yas tutulan (Matem Orucu tutulan) kutsal bir aydır. Çünkü peygamber Muhammet Mustafa’nın torunu ve İmam Ali’nin oğlu, İmam Hüseyin bu ayın, Muharrem’in onuncu günü 72 yandaşı ile birlikte; Muaviye’nin oğlu eli kanlı Yezit ve adamları tarafından Kerbelâ’da acımasızca şehit edilmiştir. Aşure, muharrem ayının onuncu günü, on sayısını dile getiren aşer sözcüğünden türetilmiştir. 1 Aynı coğrafyada, İslam’dan önce Hıristiyanlık vardı. Hıristiyanlıktan önce Yahudilik vardı. Yahudilerin din kitabı Tevrat’a göre (kutsal kitabına göre) on muharrem kefaret günüdür. Yani günahlarından arınma günüdür. Yahudiler, bir yıl içerisinde bilerek ya da bilmeyerek işledikleri günahlarını affettirebilmek için ceza olarak On Muharrem’de bir gün kefaret orucu tutarlar. Tesadüf müdür, nedir bilinmez, İmam Hüseyin ve yandaşları da Yezit tarafından vahşice aynı gün şehit edilmişlerdir. On Muharrem günü, yani Yahudilerin kefaret orucunu tuttuğu gün. Yahudilerle Araplar aynı coğrafyada, aynı bölgede yaşadıklarından dolayı birbirlerinin kültürlerinden ve inançlarından (İslam’dan önce) etkilenmişlerdir. Yahudiler gibi Tevrat’ın kutsallığına inanan Araplar da on muharrem günü (Aşure günü) yılda bir gün günahlarından arınmak için oruç tutuyorlardı. İslam peygamberi Hz. Muhammet Mekke’den Medine’ye göç ettikten sonra Hicret’in ikinci yılında, Müslümanlardan “yılda bir gün tutulan kefaret orucunu” bu bir Yahudi inancıdır diye, oruç tutma yükümlülüğünü kaldırarak bunu gönüllülüğe bağladı. Ve izleyen yıl, On Muharrem’de Aşure günü tutulan kefaret orucunu kaldırdı ve ramazan ayında yılda otuz gün tutulan orucu getirdi. Fakat insanların alışkanlıklarını kolay terk edemediği için Araplar yine yılda bir gün, yani On Muharrem’de oruç tutma geleneğini sürdürdüler. Dinler tarihini incelediğimizde doğal olarak dinlerin, inançların, kültürlerin birbirlerinden etkilendiklerini görürüz. 2 Din tarihinde mitolojiler çok önemli yer tutar. Bunlardan biri Nuh Tufanı… Bildiğimiz bu Nuh Tufanı kutsal dinlerin çoğunda geçiyor. Mitolojiye göre ve çoğumuzun bildiği gibi Nuh peygamberin gemisi bir gün tufana tutulur. Gemideki birçok kimse suda boğulur. Sonuçta fırtına biter, gemi karaya vurur. İnsanların bir kısmı boğulmaktan kurtulur, günlerden on muharrem Aşuredir. Bu kurtuluşu sağ kalanlar kutlamak isterler. Gemide kalan yiyeceklerin karışımından çorba yaparlar. Adına da Aşure derler. Pişen Aşure’yi birbirlerine ikram ederek, bu felaketten kurtuluşu kutlarlar. Bu gelenek bugüne kadar sürer gelir. Kaynağını kutsal dinlerde anlatılan mitolojiden alan aşure; Nuh’un gemisinin o büyük tufandan kurtuluşunun anısına sevinmek ve o günü coşku ile kutlamak için on muharrem günü aşure pişirilir ve konu-komşuya dağıtılır olmuştur. Bu öykü Sümer mitolojisine dayanır. Kerbelâ katliamına kadar, Ali’ye inananlar, Ali taraftarları da büyük bir ihtimalle aşureyi

M

22

bu anlamıyla pişirip dağıtıyordu mutlaka… Fakat kanımızca İslamlık Kerbelâ katliamından sonra Muaviye oğlu Yezid’in bu insanlık dışı uygulamalarını lanetleyen Hüseyin’in yandaşlarının ve onu sevenlerin (Şiilerin) protesto hareketlerini boğmak, bastırmak, katliamı unutturmak için on muharrem aşureyle ilgili pek çok yeni inançlar ortaya atmıştır. Örneğin, Hz. Âdem’in tövbesinin tanrı tarafından bugün kabul edildiği ya da Hz. İbrahim’in ateşten bugün kurtulduğu gibi İslamlığın Kerbelâ katliamından sonra ortaya attığı bu inançları çoğaltmak mümkün.

Kerbelâ Katliamı Kerbelâ katliamı, 680 yılında acı bir biçimde yaşanmıştır. Şehidi Kerbelâ Muhammet Mustafa’nın torunu ve İmam Ali’nin ikinci oğlu İmam Hüseyin, bin bir hile ve zorbalıkla ele geçirdiği Muaviye oğlu Yezid’in halifeliğini tanımamıştır. Ehlibeytin soyunu kurutmaya kararlı olan Yezid, Hüseyin’e inananları ve ondan yana olanları baskı, korkutma ve yıldırma politikası ile sindirmeye, susturmaya çalışmıştır. Kimine de para vererek kendine biat etmeye zorlamıştır. Şimdi Irak toprakları içinde kalan ve Kerbelâ denilen yerde güçlü ve sayıca çok olan Yezid’in ordusu ile İmam Hüseyin ve yandaşları karşılaşırlar. Kerbelâ topraklarından geçen Fırat nehrinin suları kesilir ve İmam Hüseyin yandaşları susuz bırakılarak güçsüz ve zayıf kalmaları sağlanır. Canice vahşice işlenen bu insanlık dışı uygulamaya bir yenisi eklenerek, 72 yandaşı ile birlikte İmam Hüseyin kılıçtan geçirilerek, acımasızca başı gövdesinden ayrılır. Gövdesi Kerbelâ’da kalırken, kesik başı Şam’a götürülür. Yezid amacına ulaşmış ve muradına ermiştir… Fakat peygamberin torunu İmam Ali ve Fatma Ana’nın oğlu İmam Hüseyin ve yandaşlarına; eli kanlı Yezid tarafından İslam adına yapılan bu vahşi Kerbelâ katliamının bıraktığı izler belleklerden silinmeyecek, insanlık tarihine bir kara leke olarak geçecektir. Kötü insanların bir simgesi olarak Yezid lanetlenecek ve mazlum insanların bir sembolü olarak; o mücadeleci ruhu ve dik duruşuyla İmam Hüseyin anıtlaşacak kahramanlaşacak, evrenselleşecek ve yolumuzu bir meşale gibi aydınlatacaktır. Kerbelâ katliamı inançsal boyuttan çok “siyasi” boyutlu bir olaydır. İmam Hüseyin ve yandaşlarıyla eli kanlı Yezid taraftarları arasındaki iktidar mücadelesidir. İmam Hüseyin ve yandaşları miladi 680 yılında şehit edildikleri halde yas tutma ve aşure pişirme geleneği; Yezid’in baskı ve yıldırma politikası yüzünden dört yıl gibi bir gecikmeden sonra başlatılabilmiştir. Yukarıda değindiğim gibi Kerbelâ katliamından dört yıl sonra 684 yılından itibaren on muharrem yani aşure Aleviler için anlam ve içerik değiştirmiştir. Daha önce bir sevinci, bir mutluluğu kutlamak için pişirilip (Şükran Çorbası olarak) dağıtılan Aşure 684 yılından itibaren İmam Hüseyin ve 72 Kerbelâ şehidinin ruhu için onlara üzüntülerimizi ifade etmek amacı ile pişirilip dağıtılır olmuştur. Yine on muharremde yılda bir gün kefaret orucu tutulurken, Kerbelâ olayından sonra Yas

orucu-Muharrem orucu tutularak Kerbelâ şehitlerimiz ve İmam Hüseyin’e olan üzüntülerimiz dile getirilmektedir. Şiiler çoğumuzun bildiği gibi Muharrem ayında İmam Hüseyin’e yaranabilmek ve ondan şefaat bulabilmek, onu anmak amacıyla on gün yas tutarlar. Kendi vücutlarını zincirle döverek, işkence edip kanatarak, İmam Hüseyin’e olan saygılarını sevgilerini dile getirirler. Bir bakıma ona olan borçlarını (tövbelerini) bu şekilde ödemiş olurlar. Fakat Türkiye’deki Şiiler son yıllarda bu çağdışı akıldışı alışkanlık ve geleneklerini terk ederek daha akılcı bir yol ve yöntemle muharrem ayında Kızılay’a kan bağışında bulunarak; İmam Hüseyin ve Kerbelâ şehitlerini anar, bu şekilde yas tutar oldular. Ve Hüseyin’e olan borçlarını öderler. Anadolu Alevisi’nin Kerbelâ şehidi İmam Hüseyin’i yorumlayışı, değerlendirmesi ve bakış açısı ile Şiilerin (İran) olayı kavrayışı çok farklıdır. Kerbelâ katliamı on muharremde yaşandığı için on sayısını kutsal bilerek Muharrem ayında İmam Hüseyin’in anısına on gün yas tutarlar. Oysa Anadolu Alevileri, Ehlibeyt soyuna, İmam Hüseyin ve yandaşlarına yapılan bu Kerbelâ katliamın Oniki İmamlar’a yapılmış olarak düşünmüş ve orucunu onların anısına on iki gün tutmuştur. Anadolu Alevisi, öğretisinde olduğu gibi, muharrem ayında herhangi bir canlıyı incitmez. Bir canlıyı yoketmek İmam Hüseyin’i incitmekle eşanlamlıdır. Onlar için Muharrem ayında oruçlu olmak demek, gün boyu aç durmak demek değildir. Bakınız bu oruç konusunda o değerli ulumuz Şah Hatayi ne diyor; “Hatai’yem oruç ol, oruçludan oruç ol. Ye, iç ama sen yine oruç ol.” 3 Oruç tutmak yemeden, içmeden kesilmek değildir. Alevi öğretisine göre bir insan 365 gün oruçlu olmalıdır. Yani doğanın bir parçası olan herhangi bir canlıyı incitmemeye özen göstermelidir. Nefsine özvarlığına hâkim olmalı, kötülüklerden uzak durmalı, eline, beline, diline sahip olmalı; dili, dini-inancı, milliyeti ne olursa olsun, tüm insanlara bir gözle bakmalıdır. Bunları yerine getiren gerçek insan oruçludur. Anadolu Alevisi, Kerbelâ katliamını yorumlarken, yüzeyden öze bâtına inmiş. Kerbelâ’da şehit edilenlerin acısını, ezilen tüm insanlığın acısına dönüştürmüştür. Buna bağlı olarak aşurede Kerbelâ katliamından sonra içerik ve öz değiştirmiştir. Ona yeni bir anlam yükleyerek zalimin zulmüne karşı, verilen mücadelede özelde İmam Hüseyin ve Kerbelâ şehitlerinin; genelde ise yakılan, yıkılan, asılan, kesilen yürekli tüm insanların ruhları için verilen onur, hayır yemeğine dönüşmüştür. Bazı şeyleri daha kolay anlayabilmek ve olguları gerçekçi yorumlayabilmek için Alevi felsefesinin sosyal, toplumsal ve siyasal açıdan Kerbelâ’ya bakışını görelim.

Alevilerin Kerbelâ’ya Bakışı Kerbelâ katliamı, Şii-Sünni Müslüman dünyasının en acı olayıdır. İslam’ın Sünni yorumuyla uyuşamayan, Ortasya’dan gelen göçebe Oğuzlarla Anadolu’nun yerli halkı; ehlibeyt soyuna yönelik bu soykırımı, katliamı lanetleyerek imam Hüseyin’e sahip çıktı. Ve onun temsil ettiği düşünceyle kaynaştı. Anadolu toprağında, AlevilikBektaşilik biçiminde boy veren, bu düşünceyi hoşgörü temeli üzerinde yeniden yorumladı. Ona yeni bir ruh verdi, yeni bir anlam yükledi.

Sayı 36


SERÇEÞME İslam öncesi kültürlerin hamuru ile yoğurdu. Yaşanılan yerde kovulan inancı, yeniden yeryüzüne indirdi ve onu dünyalaştırdı. Ateş oldu. Alev oldu gökyüzüne yükseldi. O inanç kuş olup uçtu. İmam Ali’yi simgeleyen turnalar İmam Hüseyin’e yas tutup gökyüzünde semah döndü. O inanç cemlerimize girip ibadet oldu. Anadolu Alevilerinin-Bektaşilerinin bu inancı İslam’ın özkaynaklarına sezgisel akıl ve gönül bilgisi yoluyla farklı bir yaklaşım getirerek; Sünni Ortodoks inancına, Bâtıni inanç kanalından muhalefet etmenin yollarını ve yöntemlerini geliştirerek; İslam değerlerini Batıni açıdan yorumlayıp ve sorgulayıp Alevi inanç dünyasında kendine yeni bir görüş oluşturdu. Kerbelâ katliamı dolayısıyla Emevi (Yezid-Muaviye) egemenliğine karşı oluşan Arap ve Arap olmayan Müslüman kökenli, bu toplumsal tepkiyi, haksızlıklara başkaldıran boyun eğmeyen bir simgeye dönüştürerek; yaratılan bu dünyaya görüşünün şemsiyesi altında bir kurtuluş bayrağı olarak; dalgalandırılan Aleviliğin paylaşımcı, dayanışmacı ve mücadeleci değerleri öne çıkartılarak Anadolu Aleviliği’nin görüşü, düşüncesi, felsefesi oluşturuldu. Aslında Kerbelâ olgusu, özünde inançsal özellikler taşımasına rağmen dinsel boyutlu olmaktan çok siyasal yönü ağır basan bir katliamadır, hatta soykırımdır. Yani Emevi egemenliğine (Yezid-Muaviye) karşı Haşimilerin, Ehlibeyt soyunun (Ali, Hasan ve İmam Hüseyin’in) haklı ile haksızın, mazlum ile zalimin iktidar olma mücadelesidir. Biz Anadolu Alevileri olarak, Kerbelâ olayının analizini, değerlendirmesini yaparken; onun inançsal yönünden çok, siyasal ve sosyal yönünü öne çıkartamazsak daha çok Kerbelâ türü katliamlar yaşarız. 4 Kerbelâ olayını yorumlarken başımızı Arap çöllerinin kumuna sokmadan gömmeden İmam Hüseyin’in verdiği mücadele gibi başımız dik alnımız, yüzümüz ak olarak; dünyaya daha geniş, evrensel bir gözle bakarak ve olayların insani ve toplumsal boyutunu öne çıkartarak değerlendirirsek daha yararlı olur diye düşünüyoruz. Kerbelâ olayı, Şii-Sünni İslam dünyasının daha doğrusu tüm insanlığın çok acı bir olgusudur. Aleviler-Bektaşiler için şeriatçı İslamlıkla hesaplaşmanın bir bakıma başlangıç öyküsüdür. Kerbelâ olayı Alevilerin tarih boyunca mazlumun, haklının yanında zalimlerin ve haksızların karşısında; İmam Hüseyin gibi dik duruşun, boyun eğmeyişin, teslim olmayışın, onurlu direnişin kararlı mücadelenin acıklı öyküsüdür. Kerbelâ olayı demek hangi inanç ve düşünceden, hangi ulus ve milliyetten olursa olsun; haksızlığa ve zulme uğramış insanların acısını, tüm mazlum insanların acısı durumuna getirmenin ortak anısıdır, ortak öyküsüdür. Kerbelâ acısı demek, nasıl ki tüm insanlığın acısı ise, Nazi Almanyası’nda yakılan katledilen Yahudilerin acısı da; Solingen’de yakılan insanların acısı da; 1945 yılında Nagazaki’de atom bombasından ölen insanların acısı da; Amerika’da beyaz adamlar tarafından katledilen Kızılderililerin acısı da; Irak’ta, Halepçe’de zehirletilerek katledilen Kürtlerin acısı da Ortadoğu’da Amerikan zulmüne uğrayan insanların acısı da tüm insanlığın acısıdır. Ve acısı olmalıdır. Kerbelâ acısı, olayı demek; ağıt yakma türünün en yetkin örneklerini vererek ağıdı umuda, acıyı sevgiye dönüştürmek isteyenlerin, sessizliği mücadeleye, örgütsüzlüğü örgütlülüğe, katliamları-soykırımları insanca yaşamaya dönüştürmek isteyenlerin trajik öyküsüdür.

Aralık 2007

Kerbelâ olayı, kendisi gibi düşünüp inanmayanların, yani farklı inananların, farklı düşünenlerin şeref ve onuru ile mücadele etmesinin yaşam öyküsüdür. Kerbelâ olayındaki acı, sadece Şiilerin Alevilerin değil, yakılıp yıkılan, asılıp kesilen, katliama soykırıma uğrayan halkların, kültürlerin, dinlerin, inançların, dillerin, ırkların başkalarının acısını, kendi acısıymış gibi düşünen ve 72 millete bir gözle bakan insanların paylaşım ve yaşam öyküsüdür. Kerbelâ olayı, sevgiyi din, insanı Kâbe, bilimi yol, insanı hak bilenlerin; “Rızalık Şehrinde” bütün kâinatı can bilip kucaklayanların; ayırım yapmaksızın, tüm insanlığa eşit bir gözle bakanlarla, buna karşı olanların mücadelesinin bir yaşam öyküsüdür. Kerbelâ olayı, yobazın karanlığı ile aydınlığın, zalim ile mazlumun, haksız ile haklının, onursuz ile onurlunun, kötü ile iyinin, Yezid ile Hüseyin’in, ezen ile ezilenin mücadelesinin örnek alınacak bir yaşam öyküsüdür. Kerbelâ olayı, Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi katliamlarının tarihsel süreç içindeki başlangıç öyküsüdür. Aleviler olarak Kerbelâ benzeri katliamları yapan, Yezid ve günümüzdeki uzantılarına karşı bizim dışımızdaki diğer demokrasi güçleriyle birlikte gücümüzü birleştiremezsek ve örgütsel kurumsallaşmalarımızda siyasi tavır ve stratejileri, taktikleri geliştiremez, bölünmüşlüğümüzü birleştiremezsek; daha çok katliamlar görür, acı bedeller öderiz. Unutmayalım, Kerbelâ acısı, sadece Alevilerin acısı değil, ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan, inancını ve düşüncesini yaşayamayan tüm insanlığın acısıdır. Kerbelâ acısı, dinlerin, inançların, dillerin, kültürlerin musahipliğinde, kardeşliğinde acıda birlik olanların adıdır. Bizim acımız tüm insanlığın acısıdır. Tüm insanlığın acısı da bizim acımız olunca, o zaman acımız ortak ve acıda ortak oluyoruz demektir. Acımız ortak olunca, bir daha acılar yaşamamak için; acıyı yapanlara karşı acıyı çekenlerin yani barış, demokrasi ve insan haklarından yana olanların da ortak hareket etmeleri gerekir. En geniş anlamda güçlerini birleştirmeleri gerekir. Acıları çeken ve yaşayan, kelimenin gerçek anlamı ile bizleriz. Öyle ise bizim onlara gereksinimimiz var. Biz onları yanımıza çekip, onların desteğini almak durumundayız.

NOTLAR: 1 2 3 4

İslam İnançları Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu Ansiklopedik Alevilik-Bektaşilik Terimleri Sözlüğü, Sayfa 65, Esat Korkmaz. Hessen Bölgesi Alevi İnanç Eğitim Semineri, Hüseyin Gazi Metin Dede Anadolu Aleviliği, Sayfa 442, Esat Korkmaz

ÂŞIK KUL AHMET

Ben Buyum Âdem’in sulbünden ben bir insanım Sorarsanız aslımı işte ben buyum İnsanlığa bağlı yolum erkânım Sorarsan aslımı işte ben buyum Türk’ün nüfusunda adım Ahmet’tir Soyadım sorarsan Kartalkanat’tır Anam Satiye’dir, babam Mehmet’tir Sorarsan aslımı işte ben buyum Babam bir ev yapmış kerpiç yığımlı O da kalmış fakirliğe bağımlı Bin dokuz yüz otuz iki doğumlu Sorarsan aslımı işte ben buyum Bir doksan yedidir kametim boyum Hallac-ı Mansur’a benziyor huyum Pazarcık’a bağlı Kantarma köyüm Sorarsan aslımı işte ben buyum Bizi yetiştirdi irfanla bilim Her dem Hâk dilini söylüyor dilim Maraş vilayetim Pazarcık elim Sorarsan aslımı işte ben buyum Yoktur benim gibi dünyada yanan Benim bu sözüme gel doğru inan İki oğlum vardır Mehmet’le Kenan Sorarsan aslımı işte ben buyum Kerem oldum bir Aslı’ya yakıldım Ferhat oldum dağlar ile söküldüm Varıp Pîr Sultan’la dar’a çekildim Sorarsan aslımı işte ben buyum Bazı gök gibiyim bazı da yerim Bazı bir talibim bazı da pirim Saz elinde gezen dertli bir erim Sorarsan aslımı işte ben buyum Ta Âdem’den beri coşan boylarız Nice kılıç nice kalkan yaylarız Hasan Hüseyin’den gelen soylarız Sorarsan aslımı işte ben buyum Derdimi bileni sırdaş bilirim Sadık gerçekleri yoldaş bilirim Bütün her milleti kardeş bilirim Sorarsan aslımı işte ben buyum Yağcı olup kötüleri övemem Ben sırrımı adûlara diyemem Gericiyi yobazları sevemem Sorarsan aslımı işte ben buyum Hünkâr Hacı Bektaş özündeyim ben Arif olanların sözündeyim ben Kemal Atatürk’ün izindeyim ben Sorarsan aslımı işte ben buyum Kul Ahmet’im böyle ıvgın levendim Daha ileriyi sorma efendim Aydın insanlara bağlıdır bendim Sorarsan aslımı işte ben buyum

K AYNAKLAR: 1. “Alevilik-Bektaşilik Terimleri Sözlüğü”, Esat Korkmaz. 2. “Aleviliğin Doğuşu”, İsmail Kaygusuz. 3. “Aşura (Şehidler Günü)”, Ahmet Saberi Hamadani. 4. “İslam İnançları Sözlüğü”, Orhan Hançerlioğlu. 5. “Hacı Bektaş Veli ve Alevi Bektaşi Yolu”, A. Celalettin Ulusoy. 6. “Bektaşilik Alevilik Nedir?”, Doç. Dr. Bedri Noyan. 7. “Anadolu Aleviliği”, Esat Korkmaz.

23


SERÇEÞME

Vahdet-i Vücud Felsefesinin Yararları Bölüm I İsmail Özmen, Yargıtay Üyesi

T

ASAVVUF tarihinde klasikler olarak bilinen yapıtların bir bölümünün Anadolu Selçuklular döneminde kaleme alındıklarını kimse yadsıyamaz. Aynı zamanda bu kişiler tasavvuf tarihinin de en önde gelen kişileridir (Muhyiddin İbn Arabî, Mevlâna Celâlettini Rumî, Hacı Bektaş Veli, Şemsettin Tebrizî, Hacı Bayram-ı Veli gibi). Bunların bir grubu tarikat kurucusudur; bir grubunun ise, tasavvuf düşünce ve sistemine yapıtlarıyla katkılarda bulunduğu açıktır. Biz bunlardan sistemin teorisyenlerinden ve en dikkat çekici ve en özgün kişiliğine sahip, tasavvufî düşünceye ivme kazandıran Muhyiddin İbn Arabî’yi sizlere kısaca tanıtmaya çalışacağız: Muhyiddin İbn Arabî (öl. Şam, 638/1240) İspanya’nın (Endülüs) İşbiliye kentinde doğdu, tahsilini oradaki medreselerde yaptıktan sonra, Mekke, Medine yoluyla Şam, Halep, Malatya’yı gezip gördükten sonra Konya’ya gelmiş, hayatının son yıllarını da Şam’da geçirmiştir. İslâm düşüncesinin en dikkat çekici, düşünceleri hallaç pamuğu gibi atan, özgün kişiliklerinden biri olan İbn Arabî eserleriyle tasavvufî düşünceyi bir çığ yuvarlayıp ona yeni bir ivme kazandırmıştır. Bu zât, İslâm dünyasında en çok eser veren biridir, 500’ü aşkın yapıtı olduğu söylenir. Biz, şimdilik onun hacimleri birbirine zıt iki eserinden söz etmek istiyoruz: a) Fütûhâtu’l-Mekkiye: Çok geniş biçimde kaleme alınan Fütûhât, 560 babıyla tasavvufî düşüncenin çok zengin ve o derece de renkli bir hazinesi olarak bilinir. Bu büyüklüğü nedeniyle bugüne değin tam olarak hiçbir yabancı dile çevrilememiş, bu muazzam yapıtın ancak bazı bölümleri değişik dünya dillerine aktarılabilmiştir. b) Fusûsu’l-Hikem: Fütûhât’a göre hayli küçük bir kitap olan, ancak ileri sürdüğü konulardaki çeşitli görüşleri nedeniyle âlimler arasında tartışmalar yarattığı için üzerinde en çok durulan klasik yapıtlardan bir tanesidir. İbn Arabî, bu yapıtında, Vahdet-i Vücûd’un en sivri anlatım biçimlerini 27 peygamberin adlarına nisbet ettiği 27 hikmetle açıklamıştır. Bu yapıtın, yabancı dillere pek çok çeviri ve yorumunu kapsayan kitaplar vardır. Türkçede bu yapıtın ilk şerhi Abdullah Bosnevî’ye (öl. Konya, 1054/1644), sonuncusu ise Ahmet Avni Konuk’a (öl. 1938) aittir. (Mustafa Kara, Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 40). İbn Arabî’yle ilgili çalışmalar hem Doğu’da hem de Batı’da devam etmektedir. Hepsi de “şol sözü söylegil kim sözün hülâsasıdır” ilkesi peşinde koşmaktadırlar.

İbn Arabî’nin Altın Değerindeki Bazı Önerileri “Bir gün bir âşık bir şeyhin evine gider. Şeyh ona sevgiden bahsetmeye başlar. Bunun üzerine âşık erimeye ve incelmeye, hatta ipince bir su gibi akmaya başlar. Öyle olur ki bütün bedeni şeyhin önünde çözül��p erir ve küçük bir su damlası haline ge-

24

“Büyük bir sevgiyle ona adadım kendimi Ama aşk bu ya, müthiş sarsıyor insanı Aşkın etkisi ve arzunun çekimi arasında Kim bulabilir bir dinlenme anı” (İbn Arabî) lir. O sırada şeyhin bir arkadaşı oraya gelir ve şeyhin yanında hiç kimseyi görmeyince, ‘Buraya gelen adam nerede?’ diye sorar. Şeyh de suyu göstererek, ‘O adam işte şu su!’ der ve âşığın başına gelen olayı arkadaşına anlatır.” Buradaki ‘kıssadan hisse’yi ve getirilen öneriyi siz arayıp bulun. Ama yine de küçük bir ipucu vereyim, dileğin vakte uygun olması gerekir. Aksi halde her yan harap!... Muhyiddin-i Arabî bu öyküyü anlattıktan sonra öğütlerine devam ederek: “Bilesin ki, –Allah gönlünü açsın, içini aydınlatsın– bu yol, teslim ve onama üzere kurulmuştur. Hattâ, bu yol ehlinden bâzı büyükler şöyle demişlerdir: ‘İnsan, bin sıddiyk onun zındıklığına tanıklık etmedikçe, Hakikat’a ulaşamaz.’” İmam Zeynelâbidin hazretlerinin şu sözü bu duruma daha çok ışık tutmaktadır: “Bazı ilmin özünü açıklasam Puta tapanlardansın denilir bana Nice Müslümanlar kanımı helâl sayar da İşleyecekleri en ‘kötü’ şey, ‘iyilik’ bellenir onlarca” da derken, burada verilmek istenen, onun öğüdü, hem Tanrı’nın, hem insanın, hem de evrenin gizini elinin içinde sımsıkı tutmakta olduğunu üstü kapalı da söylemesidir. Yeryüzün de inlerce belki yüz binlerce yüksek beyin ve ruh bir ömür boyu bu gize ulaşmak için çırpınıp durdular, bu düğümü çözmeye uğraştılar, güçlü eforlar sarfettiler; bizde karınca kararınca bu konularda az da olsa uğraşmaya çalıştık ama kıyısından bile teğet geçemedik, düğüm ve bilmeceyi çözemedik, hâlâ da uğraşıyoruz, gelin sizler de uğraşın, evrenin gizini çözün. Çünkü bu giz herkesi, her şeyi ve bizleri şaşkına çevirebilecek içerik ve görünümdedir. Bakın bu görüşü Hallac-ı Mansur (öl. 922) şöyle iade etmektedir:

çe. Öyleyse, sen benim perdelerimi kaldır. Ve benim yazdığım bu yazıların, bu satırların içerdiği şeyleri oku!.” diyor, bahçesinin meyvelerini sunmaya şöyle devam ediyor: “Müslüman adını verdikleri kimseler, bu değerli ilmin yadsınmasını şart koştular. Zan ve tahmin üzere kaldılar. Bu tutum, nasıl yadırganmaz. Hakikat ortaya çıktığı zaman, hiç bâtıldan iz kalır mı? Bu, alanının dışında konuşanlar, karmakarışık düşlerden söz etmişlerdir. Görmez misiniz, Ebû’l-Kâsım Cüneyd hazretleri ne diyor: ‘Sonradan meydana gelen şey, çok eski olan (kadîm) ile karşılaştırılınca kendisinden bir iz kalmaz, öğrendiği birkaç şeyle nefsinden konuşanla, Rabb’ından ve keşfinden konuşan arasındaki ayırtım ne değin büyüktür’, O kendiliğinden konuşmuyor. Dışarıdan kanıt istemekten sakın ki, merdivenlere gereksinimin olmasın. Kanıtı kendinden kendin için iste ki, zâtında Hakk’ı bulasın. Peygamber aleyhi’s-selâm’ın peygamberliğinin nasıl sabit olup, O’nun Allah’dan konuştuğunu, nefs ve hevasından konuşmadığını, insanların ruhlarında nasıl yer tuttuğunu, insanların nasıl teslimiyet gösterdiklerini, tebabüd ve öneri görevlerinin onlara nasıl egemen olduğunu görmedin mi? Onlar O’na kanıt-illet-neden (cause) nedir diye sormamışlardır. Sahâbiler, O’na bazı şeyler hakkında soru sormuşlarsa da Allah, şu âyetiyle onları durdurup men eylemiştir ‘Ey iman edenler, her şey hakkında soru sormayınız. Onlar size açıklanınca kötü gelebilir.’ (Maide, 5/101) buyurmuştur.” Bizim ölçülerimize, yapımıza, nitelendirmemize uymayan acep o ne? Ki zaten kutsal kitap Kuran da tıpkı evren gibi baştan başa gizlerle dolu, bunların çözümü insana bırakıldı, uğraşıp buları bir bir çözümlemesi için insana akıl ve sabır verildi; sabır ve aklın yetmediği yerlerde gönül rüzgârını estirdi, kayaları, denizleri, sonsuz boşluğu gönül yeli yalayıp geçti, ne mutlu bu yelin türküsünü, sesini sonsuz karanlıklarında ninni gibi, sevda şiiri gibi duyanlara!. Sonsuzu minicik bir su damlasında, sonsuz karanlığın içindeki bir ışık zerresinde evrenleştirerek yaşayanlara, sonra da hepsini hepsini silkeleyip atıp gidenlere!... Mevlâna Celâleddin-i Rumî ayni durumu daha değişik biçimde şöyle açıklıyor:

İbn Arabî öğütlerini ve önerilerini şöyle sürdürüyor:

Ben ben değilim, sen de sen değilsin Hele sen hiç ben değilsin. Ben aynı zamanda hem senim hem benim, Sen aynı zamanda hem sensin, hem bensin. Ey Hoten güzeli! senin yüzünden şaşırdım kaldım, Sen mi bensin, yoksa ben mi senim bilemiyorum.

“İşte ben, meyveleri olgunlaşmış bir bahçeyim; meyveleri bir araya toplanmış bir bah-

“Bir kırlangıç Süleyman aleyhisselâm’ın tapınağının kubbesi üstünde uçarken bir dişi

Ben sevdiğim ve hayran olduğum Oyum Sevdiğim de benden başkası değildir. Biz bir bedende iki ruhuz Sen beni görünce O’nu da görüyorsun Tıpkı O’nu görünce beni de gördüğün gibi

Sayı 36


SERÇEÞME

Mal ve mülke mağrur olma, deme var mı ben gibi Bir muhalif rüzgar eser, savurur harman gibi Kimseye bakî değildir, mülk ve devlet sim-ü zer Ber harap olmuş gönül, tamer etmektir hüner

kırlangıca aşkını ilan eder. Süleyman peygamber o sırada oradadır. Kırlangıcın sesini işitir. Kırlangıç şöyle der dişisine: ‘Senin aşkın beni öylesine sardı ki, eğer bana şu kubbeyi Süleyman’ın üzerine yık desen hiç tereddüsüz yıkardım.’ Bunun üzerine Süleyman Peygamber kuşu yanına çağırır ve ona, ‘Az önce senden işittiğim bu sözler neydi?’ der. Kuş da ona, ‘Ey Süleyman! Beni cezalandırmak için acele etme’, diye karşılık verir; ‘çünkü âşık öyle bir dille konuşur ki, o dili ancak deliler konuşur. Ben o kuşu seviyorum ve ona işte senin işittiğin o sözleri söyledim. Çılgın âşıkların bir yolu, bir yasası yoktur. Onların yolu aşk yoludur. Onlar aşk diliyle konuşurlar, ilim ve akıl diliyle değil’, deyince Süleyman Peygamber gülmeye başlar ve kuşa acır, onu cezalandırmaz, serbest bırakır.” diyerek öyküsünü tamamlayan Muhyiddin-i Arabî öğüt ve önerilerine şöyle devam eder: “Ey aydınlanmak dileyen kardeş, bu yolda sana bir düşman ya da bir dost karşı çıkar da, ‘bu konuda, yani, tarikat bilginlerinden ve Hakikat ulularından anlattıkları ilâhi marifet ve Rabbânî giz hakkında burhankanıt iste’ derse ondan yüz çevir. Bir de şu susturucu yanıtı ver ‘Balın tatlı oluşuna ve cimâ’ın zevkine delîl nedir? Bunların mâhiyetinin bana anlat?’ O, elbette, ‘bunlar ancak tatmakla bilinen şeylerdir, tanımı yapılamadığı gibi hakkında kanıt de gösterilemez’ diye yanıt verecektir. Sonra, ona başka bir örnek getir de şöyle de: ‘Senin elinle yaptığın bir evin olsa, içerisine hiç kimse girmese, böyle bir evin olduğu da herkesçe bilinse, sonra kendi yakınlarından birini halkın gözü önünde o eve alsan, o da, evin içerisini gezip gördükten sonra gördüklerini herkese anlatsa, bir kimse kalkıp da “söylediklerinin kanıtı nedir?” diyebilir mi? Birisi böyle bir soru soracak olursa, bunu onun ahmaklığına, beyinsizliğine verirler. Eve girip çıkan kimseye hüsn-ü zan gösterenler onun sözlerine inanırlar. Hüsnü zan göstermeyenlerin de yadsımaya hakkı yoktur. Tersine, böyle kişiler, bu işin hak yönünü öğrenmek istiyorlarsa, ev sahibine yaklaşmaya çalışmalılar ki, o, onları da içeriye alsın da önceki kişinin gördüklerini kendileri de görebilsin” Kalbinin üstündeki mühürü kaldır ki bunları gerçekleştirebilesin!. Sen ne diyorsun, ben kalbimi bin yıl önce kaldırıp çöp tenekesine attım, bin yıldır tıpkı otlar gibi kalpsiz inliye sızlaya savrula dağıla yaşamaya çalışıyorum, karanlığın kör gözlerinde, atomların sağır türkülerinde büyüyerek, şişip genişleyerek, karanlıkları saır sessizliğimde sular gibi kana kana içerek, Kerbelâ karanlığında eriyip bitiyorum, dahası ben yıldızların içinde, yıldızlar benim içimden ağıp gidiyoruz bir bilinmezden başka bilinmezlere doğru damla damla!... Sen beni, ben beni aramaktan yorulmadık mı, yeter demenin zamanı gelmedi mi!?

Aralık 2007

Üstat Vehbi’nin (1881-1953) Ketebeli Celî Talik Hatla yazdığı Levha Şiir (22,5 x 22,5 cm)

İbn Arabî düşüncelerine şöyle yön verir: “İşte, ey kardeşim, bu yüce ilim, takva ile kurulan geniş bir ev gibidir. Allah’tan korkan, O’nun emir ve yasaklarına uyan, güzel niteliklere sıfatlanan bir kimse, bizim aklımızın alamayacağı ve kendisine Allah’ın bağışlamış bir ilimden bahsederse, bize düşen teslimiyet göstermek, tasdik etmek, inkâr ve itirazda bulunmamaktır. Çünkü Allah Taâlâ, kullarından dilediklerine kendi ilimlerinden özel olarak dilediğini verir. ‘Allah, kime dilerse hikmet verir. Kendisine hikmet verilene de büyük bir iyilik verilmiştir.’ (Bakara, 2/269) Ey insan, içini ve özünü aşk şarabından içmiş iyilik, güzellik, bilgelik gibi niteliklerle beze! Şunu hiç unutma, ‘sevgi sevenin varoluşudur; seven sevdiğinin sevdiğini sever. Satrançta tek bir piyon’un bir gün Şah’a tuzak kurduğunu görür müsün hiç?’” Muhyiddin-i Arabi “İsa’nın cismi, Meryem tarafından muhakkak sudan, Cebrail tarafından da bu üflemenin rutubetinden yayılan sanal bir sudan yaratıldı. Çünkü canlı bir cisim tarafından olan üfleyiş, içinde su buharı mevcut olmasından dolayı rutubetlidir. Bu taktirde İsa’nın bedeni hem gerçek sudan hem de sanal olan bir sudan meydana geldi. Bu doğuşuyla da ölüyü diriltici olarak çıktı” demektedir ki, bilim ve fen adamları buyurun bu sorunu ve düğümü çözün, bu görev öncelikle sizlere düşmektedir. İbn-i Arabî: “Sahâbîlerin, Peygamber (s.a.v)’den sabah namazı niçin iki rekat, öğle ve ikindi niçin dörder rekat, akşam üç rekat, yatsı dört rekattır diye sordukları işitilmemiştir. Ancak, Peygamber’in ‘ismet’ini (masum oluşunu) ve doğrulunu görünce, emirlerine boyun eğmişlerdir. Peygamber’e vâris olan ve mucizenin peygamberliğe delâlet etmesi gibi, ilmin gerçekliğine delâlet eden takvadan ayrılmayan kimselerden delîl ve illet sorduğunu görünce, gönlünde doğruluk sıfatının yerleşmediğini anladık. Sen bu durumda olduktan sonra, tasavvuf ehlinin hallerini kendilerine bırak, sözlerinde şüpheye düşme ve ‘Rabb’ım ilmimi artır’ (Taha, 20/114)

diye dua et; umulur ki, Allah sana da kendi katından bir kapı açar.” derken bilimin üstünlüğünü ve düğüm çözücülüğünü dile getirmeyi amaçlamaktadır. Yunus Emre: Ey âşıkan ey âşıkan aşk mezhebi dindir bana Gördü gözüm dost yüzünü kamu yas düğündür bana Onların gaybdan haber vermelerini tuhaf karşılama. Çünkü ayna iyice parlatılır, ondaki kir pas giderse; ona bakan kişi kendisini, güzel ise güzel, çirkin ise çirkin olarak görür. Bir kişi bu aynaya bakanın yanına gelse, arkasına dursa, onun sureti de aynada görülür ve aynaya bakan kişi, yanındakilere: ‘Arkamda bir insan var; kılığı, boyu posu şöyledir’ diye, bir adamı gördüğü gibi anlatabilir. Oysa o, ötekini doğrudan doğruya görmemiştir. Ama söylediğini doğrulamak da zarurîdir. Çünkü bu, mahsus (duyularla bilinen) bir şeydir. Makul (akıl ile kavranılan) da mahsus gibidir. Aynı şekilde, insan, kalb aynasına yönelir, onu mücâhede ve riyazat ile parlatırsa, ondan ma’kulât ve mükâşefe’lere ait olan gayb’ları görür, dolayısıyla müşahede ettiğini söyler, gördüğünü tavsif eder. ‘N’ola, bu ilim için delil isteyen Kitab ve Sünnet’in manalarını tam olarak bilse de, ona, bunun aklî delîli şudur diye anlatılsa. Öneriye muhatap olabilecek akıla (aklu’tteklif) sahip ve bu akılın zorunlu (vâcib), mümkün (câiz), imkânsız (mustehil) gibi hükümlerine vâkıf olan kimse, sûfinin bu türlü sözlerini câiz olarak görür. Çünkü, sûfi, sözleri ile ne şeriatın rükünlerinden, ne tevhit esaslarından, ne de aklın hükümlerinden herhangi birini ortadan kaldırmaktadır. Münkir, kendi kafasından uydurup tasvir ettiği bir şekil ile kendi kendini aldatmaktadır. Onun bu imkânı, doğrudan doğruya kendisine aittir; sûfi ise, kendisine nisbet edilenden münezzehdir.’ (FetühâtılMekkiyye c: 1, s. 45). İslam kültür tarihinde görüş ve düşünceleri en çok tartışılan Muhyiddin İbn Arabî yukarda sunduğumuz tavsiyelerinde bize hem bir sûfînin dilinden tasavvufun bir tür tanım ve özelliklerini verirken, diğer yandan da muhaliflerine nasıl davranılacağı konularında duruma ışık tutmaktadır. Yunus Emre bunu şöyle özetler: “Erenlere münkir isen didar senden ırak ola Cahil bir söz söyler ise manide mikal olmaya”

25


SERÇEÞME

TELEVİZYON VE RADYO PROGRAMLARI İÇİN İSTANBUL’A GELEN OZANIMIZLA SÖYLEŞTİK

Âşık Garip Kâmil – Bektaş Dost Ahmet Koçak

A

DIYAMAN’ın Gölbaşı ilçesine bağlı Savran köyü’nde 1962 yılında doğdu Kâmil Tezerdi. Bebekken hastalandı gözlerini kaybetti. Görme engelli olduğu için okula gidemedi, kendi ifadesiyle, “Hayat okulunu” bitirdi. Küçük yaştan müzikle iç içe olan Kâmil türküler dinleyerek büyüdü. On beş yaşında kendisine bir saz aldı ve çalmayı öğrendi. Türküler söylemeye başladı. Âşıklık geleneğinde olgunluğa ulaşana mahlas verilir. Ona “Garip Kâmil” mahlasını, Hacı Bektaş Veli evlatlarından Bektaş Ulusoy ve halk ozanı Dertli Divani verdi. Alevi-Bektaşi kültürü içinde yetişen Garip Kâmil cemlerde saz çalarak deyişler söylemiş, zâkirlik yapmıştır. Şiir yazmaya ise mahlasını aldıktan sonra başlamıştır. Şiirlerinde sevgi, barış, aşk ve özgürlük konularını işlemektedir. Tasavvuf içerikli şiirleri de vardır. Etkilendiği ozanların başında Pir Sultan Abdal ve Âşık Mahzuni Şerif gelir. Harabi, Nesimi ve Dertli Divani’nin etkileri de şiirlerine yansır. Türkiye’nin neredeyse her yerinde, Almanya, Fransa, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerdeki kentlerde etkinliklere katılmış, konserler vermiştir. Evli olan Garip Kâmil’in Cem Onur ve Didar adında iki çocuğu vardır. Garip Kâmil’in yakınlarda bir bebeği daha oldu: “Bektaş Dost” adlı albümü kaset-CD olarak çıktı. Albümde on iki eser yer alıyor. Söz ve müziği kendisinin olan eserlerin yanında Savran yöresi ozanlarından Arifzade, Kul Veli, Bektaş Ulusoy, Emekçi gibi ozanların eserlerini de seslendirmiş. Eşi Mihrumah’ın bir eserini de seslendirmiş. Garip Kâmil hayatında bir kişi çok önemli yer tutar. Onun adını her duyuşunda, tanıştığı ilk günkü heyecanı yüzüne yansır. Bu kişi Hacı Bektaş evlatlarından Bektaş Ulusoy’dur. Günümüz mürşidi Veliyettin Ulusoy’un kardeşidir. Kâmil, O’na olan sevgisi ve bağlılığını bu albümünde de göstermiş. Albüme “Bektaş Dost” ismini vermekle kalmamış, Bektaş Ulusoy’un bir eserini de seslendirmiş. Kâmil’den Bektaş Ulusoy ile ilgili anılarını anlatmasını istediğimde yine heyecanlandı. Önce nasıl tanıştıklarını anlattı: „ Bizim oralarda eskiden Haziran ayından sonra yaylalara çıkarlardı. Yaz geldi mi sadece köy bekçileri kalırdı köyde. Yazları köyde yaşanmıyordu, serinlemek için sıcaktan kaçıyorduk. Yazın sıcağında bir gün yayladayız. Mehmet Babanın (Mehmet Baba, Savran köyünün Hacı Bektaş Dergâhından icazetli babası–AK) kardeşi geldi, “Bektaş Efendim geldi” dedi. Ben de saza yeni başlamışım, “Efendi geldi” deyince biz uçtuk tabii, inanç bu. Mehmet Baba’nın olduğu yerle bizim olduğumuz yer arası bayağı uzak. Babamın bir katırı vardı. Katıra bindim, geldik. Geldik ki oturuyor Bektaş Efendi, demleniyor. Sofrada sadece tek bir bardak var. Onun öyle bir huyu vardı, tek bardaktan herkese dağıtırdı: “Erenler, bir’den kanacaksınız, ayrı ayrı bardak olursa o meyhane işi oluyor” derdi. Gittim elini öptüm, oturdum.

26

Mehmet Baba’nın babası İbrahim Baba sağ idi o zaman. “Efendim, bu da bizim âşığımız, buna da bir himmet et” dedi. Efendim, bardağını bana uzattı, “Al” dedi. O, doluyu verdiğinde canlar “Bir himmet et, bunun gözünü aç.” dediler. “İstiyorsa açayım, ama benim verdiğim şeyden bir eser kalmaz” dedi. “O zaman dünyaya tapmış olur, ozanlığı biter” dedi. Dönüp bana sordu, “Özünü mü istiyorsun, gözünü mü?” dedi. “Efendim, ben gözümü istemiyorum, gözü alsam ne yapacağım, özümü bana ver yeter.” dedim. Ben de hiç içmemişim o zamana kadar. Bardağı aldığım gibi bitirdim ve gene kendi eline sundum. “Eyvallah, bak kazandın işte erenler. Alınan bardak öyle boş yere indirilmez. Kim sana bardağı vermişse ona teslim edeceksin, bu böyledir.” dedi. Canlara dönüp, “Bu kazandı.” dedi. “Eyvallah”, deyip sazı aldım elime. İçime bir ateş düştü, öyle bir söyledim ki…” Bektaş Efendi ona, “Bundan sonra sen benim aşığımsın artık.” der. Pir elinden bade içen Kâmil’i bu aşk iyiden iyiye yakar. Öyle ki Pir’den doğmanın, âşık olmanın zamanıdır artık. Fütursuzdur Kâmil: „ İsmimiz Kâmil, “Buna bir şey ekleyelim” dedik. Bektaş Efendi, “Ne ekleyelim?” dedi. Dedim “Ne eklerseniz ekleyin.” Dedi, “Garip Kâmil olsun!” Divani de destek verdi. Olduk Garip Kâmil. Söz Bektaş Efendi’den açılınca Kâmil’i susturmak ne mümkün. Coştukça coşuyor, anılarını anlatmaya devam ediyor: „ Onunla anılarım çoktur. Bir defa gelişinde, taliplerinin verdiği bütün hakkullahı bana verdi. “Al, bu sana lazım.” dedi. O zaman da elimde bir sazım var, kırık dökük zorla ötüyor yani. “Sen al bunu, sazını yaptır” dedi. ‘Yok efendim, ben almayım, himmetini bekliyorum’ dedim. “Himmetimi ayrı alacaksın, döverim seni almazsan” dedi. Biz korktuk, aldık. Delidir Bektaş Efendi. Öyle derler tanıyan, bilenler. Oysa O aykırıdır, herkesin doğrusuyla O’nun doğrusu bir değildir. O atasından aldığı “el ele el Hakk’a” düsturunu hayat felsefesi, yaşam biçimi haline getirmiştir. Taliplerinin verdiği hakkullahı ihtiyacı olanlara vermesini bilmiştir. Kâmil’den dinlemeye devam edelim: „ Kısas’tan Gölbaşı’na gelirken bir çoban görmüş. Durdurmuş arabayı “Emrullah Baba, çobanı çağır hele.” demiş. Çobana, “Sen niye burada çalışıyorsun?” demiş. Çoban, “Ekmek parası için” diyince Kısas’ta toplanan bütün hakkullahı uzatarak, “Al, bu senin hakkın.” demiş, vermiş, bomboş gelmiş. Öyle bir insandı. Ali’ydi o. Gerçekten Ali’nin kendisiydi. En son geldiğinde, “Erenler, ben çok sırları faş ettim, bir daha beni Bektaş olarak görmeyeceksiniz, bir daha gelmeyeceğim.” dedi. Hakikaten göremedik, bir daha gelmedi. Bir trafik kazasında hayatını kaybetti”. Bu ayrılık Kâmil için dayanılmaz olur. Ve bunun üzerine şu sözleri yazar.

Bir gün burdan geçecekmiş Yoluna kurban olduğum Bahçelere dikecekmiş Gülüne kurban olduğum Bektaş dost Kimi yaya kimi atlı Sevenler bütün firgatlı Muhabbeti baldan tatlı Diline kurban olduğum Bektaş dost Aşkına düşenler yanar Dolusundan içen kanar Doldurur doldurur sunar Eline kurban olduğum Bektaş dost Garip Kâmil vermiş özü Efendim kurtarsın bizi Ne güzel çalardı sazı Teline kurban olduğum Bektaş dost Kâmil’in bu şiirini dinledikten sonra muhabbete devam ettik. Kâmil’lerin Sünni kökenli olduğunu duymuştum. “Köylülerinizin ilginç hikâyesi var. Bu dönüşüm nasıl oldu? Bunu bizimle paylaşır mısın?” diye sordum. Bakın neler anlattı: „ Biz aslında köken olarak Mevlana’ya bağlıymışız ve Konya’dan gelmişiz. Ozan Arifzade’nin dedesi İbrahim Baba o zaman gerçekten ilimdâr bir insanmış. Arif Baba o zaman köyün imamlığını da yapıyormuş, millete namaz da kıldırıyormuş. Sonra Divani Baba’nın dedesi gelmiş bunun yanına, “Arif Baba, sen çok ilimdâr, iyi bir adamsın. Kök dururken niye daldan tutuyorsun? Gel, seni dergâha götürelim, oradan icazet alalım. Oraya, dergâha bağlan. Orada Pir, âlemin Serçeşmesi Hacı Bektaş Veli var.” demiş. O da akıllı adam, “Tamam” diyor, birlikte Hacıbektaş’a gidiyorlar. O zaman postnişin Cemal Efendi, Cemalletin Çelebi yanılmıyorsam. İcazeti aldıktan sonra bizim Kul Arif imamlığı bırakıyor. Hatta bizim köyün Sünnileri bazen derler; “Bize namaz kıldıran sizdiniz, sonradan şöyle oldunuz, böyle oldunuz.”

Sayı 36


SERÇEÞME Kâmil âmâdır Âşık Veysel, Ozan Şah Turna gibi. Ten gözü kapalıdır, ama can gözü, gönül gözü açıktır. O her şeyi, “sevdiğinin cilve naz ile gelişini, suların coşkun akışını, güllerin güzelliğini” görür. Bakın “Cilve naz ile” şiirinde gördüğü şeyleri nasıl anlatıyor: Sevdiğim cilve naz ile Geliyor canım geliyor Beni bir acı söz ile Deliyor canım deliyor Coşar suların akışı Mendilimde var nakışı Aklımı yârin bakışı Alıyor canım alıyor Garip Kâmil söyler dilde Gözüm kaldı güzel gülde Mecnun Leyla için çölde Ölüyor canım ölüyor Muhabbet ozanlık konusuna dönüyor. Kâmil’in iç dünyasının kapısını biraz daha aralamak için, “Ozanlık nedir?” diye soruyoruz. „ Ozan olmak çok zor bir şey. Divani Baba da bunu yıllar önce söylemiştir. “Âşık olmak dile kolay, bahaneyim bahane.” Bizler sadece bahaneyiz. Ozanlık gerçekten çok büyük bir mertebe, yüksek bir makamdır. Bizler geçmişteki ozanların, Pir Sultan’ların, Nesimi’lerin, Harabi’lerin, günümüzde Divani Baba’nın gerçekten bir tırnağı değil, yürüdükleri bir iz olabilirsek ne mutlu. Ozan nedir? Halkın dilidir. Halkın dertlerini anlatır. Ozan, hiçbir dil, din, ırk ayırmadan dünyadaki, bütün canlılara bir nazarla bakan birisi olmalı diye düşünüyorum. Ozan, dünyadaki bütün insanları, insanlığı sevmeli. Pir Hacı Bektaş Veli’nin dediği gibi, “Hiçbir milleti ırkından, dilinden, renginden, mezhebinden dolayı” ayırmıyoruz. Ama insanlığa derin yara açan kültürlere de herhalde saygı duyamayız. Hangi kültüre, nelere karşı olduğunu soruyoruz. Yanıt çok yalın: „ Bir insan evvela kendisine yapılmamasını istediği şeyi başkalarına yapmamalı. Örnek verecek olursak, ben inancıma göre yaşamalıyım, sen de kendi inancın neyse ona göre yaşamalısın. Sen Allahsızsan Allahsızsındır, beni ilgilendirmez. Ben de Allah’ı seviyorum, Allah’a inanıyorum. İnsanlar birbirine saygı duymalı. Kâmil’in “Bektaş Dost” adlı albümünde yer alan eserlerinden biri de “İnsanız, insan severiz”. Soruyoruz, insan sevgisi nedir? Niye insanı bu kadar kutsuyorsun? „ Tanrıyı insanda gördüğüm için. Benim yüreğimdeki, gönlümdeki tanrı, bütün dünyayı kucaklayan bir tanrı. Benim inancımdaki tanrı hiçbir canlı varlığa kıymaz diye düşünüyorum. Fakat insanlar tanrıyı kendilerine uyduruyor gibi geliyor bana. Herkesin yüreğinde herhalde farklı tanrılar var. Ama benim yüreğimdeki tanrı hiçbir canlı varlığa kıymamalı. Madem Allah bir, öyleyse bütün dünyanın Allah’ı bir olmalı. Mahsuni Baba diyor, Hey Arapça okuyanlar, Allah Türkçe bilmiyor mu? İngilizce, Fransızca Ona hitap kılmıyor mu?”

Aralık 2007

Allah’sa, tanrıysa, neyse o güç, bütün dünyanın gücü olmalı. Benim yüreğimdeki tanrı öyle. Sonuç olarak Hacı Bektaş Veli ne diyor? “Okunacak en büyük kitap insandır!” İncil, Tevrat, Zebur, Kuran dememiş, Bu kitaplar Hacı Bektaş Veli’den önce çıkmış, ama Hacı Bektaş Veli, “Okunacak en büyük kitap insandır” demiş. Kâmil bir şiirinde üç güzelden bahseder. Bunlar “Hüseyin, Nesimi, bir de Pir Sultan”dır. Şiirinde tarif ettiği bu güzelleri anlatmasını istiyoruz. „ Bunlar haksızlığa karşı gelmişlerdir. İnsanlık için birisi derisini vermiş, birisi asılmış, birisi de bile bile ölüme gitmiştir. Onun için ben onları örnek alıyorum. O insanlar örnek olmuştur, insanlara, “Kötülere, zalimlere hakkınızı yedirmeyiniz!” demişlerdir. Kâmil Alevi-Bektaşi inancına, geleneğine usta malı eserler okuyarak katkı sunmasının yanında tasavvuf içerikli şiirler de yazmaktadır. Kasetinde Savran yöresinden bir semaha da yer vermiş. Müziği geleneksel olan semahın sözleri Arifzade’ye ait. Semahın en hızlı bölümü olan yeldirmenin söz ve müziği ise Garip Kâmil’e aittir. Buradan yola çıkarak Kâmil’e soruyoruz, “Sence Alevilik nedir?” Kâmil bir çırpıda söyleyiveriyor: „ Alevilik insanlığa ve insanlara hizmet için kurulmuş bir yoldur. Alevilik kolay bir şey değil. “Aleviyim, Bektaşiyim” demekle AleviBektaşi olamazsın. Alevi-Bektaşi olmanın kuralları var, onları uygulayacaksın, bedel ödeyeceksin. Yaşadığımız günlerde haberlerde Afrika’daki açların dramını, işgal altındaki Afganistan, Irak ve Filistin halklarının yaşadığı zulmü izliyoruz. Muhabbeti bitirmeden ozana soruyoruz: “Bu zulümleri haberlerde izliyorsun. Bunlara Garip Kâmil ne diyor? ‘Allah, Muhammet, Ya Ali’ deyip vurup kafayı yatıyor mu?” Kâmil, kâmilliğini gösteriyor: „ Olur mu, canım! Afrika’daki açların haberini dinlediğim zaman çok üzülüyorum. Bu tanrıdan geliyorsa, ‘Nasıl bir tanrısın sen?’ diye intizar ediyorum tanrıya. Üzülünce çekiyorum sazımı, söylüyorum duygularımızı.

GARİP KAMİL

İnsan Severiz Böyledir bizim özümüz İnsanız insan severiz Gerçeğe bakar gözümüz İnsanız insan severiz Kurulmuştur temelimiz Hakka yanar fenerimiz Budur bizim emelimiz İnsanız insan severiz Gezeriz böyle divana Düşmeyiz şüphe gûmana Duyulsun bütün cihana İnsanız insan severiz Bizler böyle yoğrulmuşuz Bu meydanda sorulmuşuz Dostluk için var olmuşuz İnsanız insan severiz Bizler yaşarız ölmeyiz İkrar verince dönmeyiz Ayrı gayrı hiç bölmeyiz İnsanız insan severiz Garip Kâmil gönül daldır Aşkın muhabbeti baldır Bizde insanlar kutsaldır İnsanız insan severiz

Hüseyin, Nesimi, Bir de Pir Sultan Biz üç güzel sevdik aklımız aldı Hüseyin, Nesimi bir de Pir Sultan Bent etti kendine sevdaya saldı Hüseyin, Nesimi bir de Pir Sultan Gönül vermeliyiz bizler insana Mutlak bağlanmalı güzel canana Yaşamda direnmeyi öğretti bana Hüseyin, Nesimi bir de Pir Sultan Garip Kâmil onlar açtı savaşı Bize olun dedi zalime karşı Onların yolunda bulduk barışı Hüseyin Nesimi bir de Pir Sultan

Biz de “Eyvallah baba!” diyor söyleşimizi bitiriyoruz.

Deli Deli Sanki seher yeli gibi Esiyorsun deli deli Bir gün barıştınsa on gün Küsüyorsun deli deli Ben gönül verdim o yara Bülbül gibi düştüm zara Zülfünün teliyle dara Asıyorsun deli deli Garip Kâmil bak halime Vururum sazın teline Gece gündüz üzerime Geliyorsun deli deli

27


SERÇEÞME

Alevilikte “Hakk’a Yürütme Töreni” Kemal Soyer

A

NADOLU Alevi inancında, varlığın evrendeki yaşamı sürekliliği olan “don değiştirme” veya “devriye” eylemleriyle tanımlandığında ölüm kavramı kullanılmamakta, bunun yerine “Hakk’a yürüme-Hak ile Hak Olma” kavramları kullanılmaktadır. Bu kavramlar Alevilerin çeşitli varlık donlarıyla âleme yansıyan Tanrı’nın nitelik ve işlevlerine gönderme yapan “Bin bir donda baş gösterdi Ali-el Mürteza” tespitleriyle aynı temellere oturmaktadır. Dünya’nın en parlak uygarlıklarından birini yaratan Anadolu’nun yerli halkı Hattiler de ölüm kavramı yerine “Aki olmak” kavramını

kullanmışlardır. Dünyevi yaşamda don değiştiren Aleviler için düzenlenen “Hakk’a yürütme törenleri” yukarıdaki tespitler temelinde bir nevi “diriltme” törenleridir. İslâmi-Sünni uygulamalara maruz bırakılan Aleviler bu konuda tarihsel-özgün yapılarından uzaklaşmışlar ve yaşamsal birçok yeni sorunla karşı karşıya kalmışlardır. “Hakk’a yürütme törenleri’nde gönül bağı ile bağlı olduğu Tanrısına dilek ve düşüncelerini kendi dilinde iletemeyen insanımızın içine düştüğü manevi bunalım, toplumun bu yöndeki şikayetlerinden bilinmektedir. Bu yöndeki taleplerinin karşılanabilmesi için Türkçe okuma-yazma bilen her Can’ın “Hakk’a

yürüyen”in ardından sesli olarak okunabileceği, yazılı bir metnin hazırlanması gerekmektedir. Bu gerekçelerle deneme mahiyetinde hazırladığımız örnek metni Alevi canların görüş ve değerlendirmelerine sunmayı uygun bulduk. Söz konusu metin Antalya Elmalı Akçaeniş köyünde 28.11.2007 tarihinde “Hakk’a Yürüyen” Hamza Tanal Can’ın ardından oğlu Serdar Tanal tarafından seslendirilmiş, töreni yöneten Alevi dedesi Hüseyin Gazi Metin ile katılımcı halk tarafından “Aleviliğin evrensel- kültürel birikimine ve inançlarına uyan duyarlı ve duygu yüklü bir metin” olarak değerlendirilmiştir. Bu metnin Zaza ve Kurmanci dillerindeki içeriği üzerinde de çalışmalarım sürmektedir. Okuyucuların “öneri metin” ile ilgili olarak Serçeşme Dergisi’ne gönderecekleri görüş ve öneriler değerlendirilecek, gerekirse metinde değişiklikler yapılıp yeniden yayımlanacaktır.

Hakk’a Giden Can’ın Ağzıyla Okunacak Örnek Metin Merhaba canlar: Değerli dostlarım, vefalı konuklarım; ezzel ve ahir hane’mizin kapısına hoş geldiniz. Ezzel Ali’den ahir Ali’ye giden şol revi yolda, dünyevi mekânda bir mihman olarak sizlerle birlikte oldum. Atalarımızın bu topraklarda geliştirdikleri insan-ı kâmil yoldan yürüyerek, yurdumuza, kültürümüze, neslimize ve süreğimize sahip çıkan canlara yoldaş, sırrımızı sır edenlere sırdaş, Hakk’ın binasına bir taş olmaya çalıştım. Cedlerimizin uğrunda ser vererek, emanet ettikleri “Ali Abba yolu”na sahip bir can olarak, sizlerle birlikte birçok dâr ve didar gördüm. Ali Abba yolundan başka hiçbir yola ikrar ve iman vermedim, bend olmadım. Dünyevi eylemlerimle; Abdal Musa ve Hünkâr Hacı Bektaş dergâhlarında Pir Sultan’ların, Mansur’ların dâr’ına çekildim, sorgulanıp yargılandım. Yar ile yar, can ile can, dost ile dost olmaya çalıştım. Kırdığım veya kırıldığım gönüller oldu, onlarla helalleştim. Canlarım: Sizlerden ebeddiyen ayrılmıyorum. Kubbei rahmanda bin bir donda baş gösteren Ali’yel Mürteza donlu bedenlerimiz dünyevi görevlerini tamamlayarak Kırklar Makamı’na geri dönmekte, Hak ile yektaş olmaktadır. Bugün aranızdan ayrılarak hepimizin ulu yari olan yar Ali’ye doğru yola çıkıyorum. Huzurda olan veya olmayan tüm canlara hakkımı helal ediyorum. Yolumuza ve sizlere hizmet eden bedenimle bir eksiğim, bir kusurum var ise haklarınızı helal edin, etmeyenleriniz olursa ulu divana bildirin. Dostlarım: Neslimizin yolu, evrensel ulu bir yoldur. Bu yolu yaşayan Gürüh-u Naci halkımızın kökleri ve sürekleri Anadolu’dadır. Anadolu’nun Alevileri, Kızılbaşları, Türkmenleri ve Tahtacı nesli, nesli Ali Abba’dandır. Ali Abba, Anadolu toprağının ve halkının Serçeşmesi’dir. O, Uçarsu’yun, Munzur’un, Dicle, Fırat ve Kı-

28

zılırmağın gözelerindeki Hızır-ı İlyas’dır. O, Anadolu’nun oturak babalı dağlarından, bin bir dondan yapılı evrensel tahtlarından yolumuzu ışıtan, gözleyen ve koruyandır. O, damarlarımızdaki kan, bedenlerimizdeki mihman, yolumuza server olan candır. Bu yurdun asli sahibi olan Anadolu halkı ezelden beri O’nun eline, beline ve diline bağlanmış ve O’nun yolunda mücadele ederek milyonlarca şehit vermiştir. Canlarım sizlere son arzumu bildiriyorum: Ali Abba nesli, Gürüh-u Naci ecdadımızın ezzel belleğiyle, milyonlarca şehit ve şühedasıyla oluşturduğu Anadolu uygarlık meşalesini yücelere taşıyınız. Topraklarımıza, halkımıza ve yolumuza kasteden iç ve dış düşmanlarımızın hain tuzaklarına karşı canlarımızı ve insanlığı aydınlatınız; eline, beline ve diline sevgiyle sahip çıkan canlarla aydınlık geleceğinizi hep birlikte inşaa ediniz. Her zaman ve her koşulda gerçeğin demi devranına; “Üçler’in, Beşler’in, Yediler’in, Kırklar’ın demine hü, mümine ya Ali” deyiniz. Ey yüce Hak; benim arzu ve isteklerimi yolundan yürüyen tüm canlara nasip eyle, don değiştiren bedenimi ve ruhumu tüm gerçekleriyle kabul et. Halk “Amin”, diyecek; bu bölümde konuşacak kişi şöyle seslenecek: Değerli canlar: Hakk’a giden (anne adı)den doğma (adı soyadı )… canımız sizlerden helallik ve hak yolu diledi. Hakkınızı helal ediyor musunuz?, dediğinde halk…..helal olsun diyecek (üç kez tekrar). Ardından, “erenlerin ulu divan defterine kaydola; Ali Abba yolu’na talip olmaya, can ve ser ile ikrar veriyor musunuz?”, seslendirmesini yaptığında halk “hü... eyvallah”, diyecek. “Ey Hak; senin yolunda yürüyen bizlere mihman olan (anne adı)……… den doğan (adı ve soyadı) canı Hak ile Hak olarak, helallik vererek yüce katına uğurluyoruz; onu tüm gerçekleriyle kabul et. Ondan şefaatini esirgeme”, dediğinde halk “amin”, diyecek.

Ardından aşağıdaki Miraçlama içeriğinde bir Alevi düvazı okunacak.

SEYYIT MEHEMMET Şu fani dünyaya geldim giderim, Ezzel bin bir çiçeğin bittiğin gördüm. Anamın rahminden cihana geldim, Nice bin yıl yattığım gördüm. Atamın belinden kana boyandım, Al yeşil nurlu kandile indim. Hakk’tan bani bin bir donlu cihana Erenlerin ikrar verdiğin gördüm Sülük sohbetinin ya sünneti kaç Eğer kâmil isen; gel bir irfan aç Dünya kurulmadan güveren ağaç Güverip; Andar’ın bittiğin gördüm Şahın emri ile gül şaha çekti Bülbülü de kendi oduna yaktı Bunca melaike seyrana çıktı Ol telli turnanın öttüğün gördüm Deryada çark eden balık donunda Peydah oldum Şol Kırkların dağında Evvel kul yoğudu Cennet bağında Cebrail’in getirip diktiğin gördüm Seyyit Mehemmed’im sırra sır kattım. Yalan dünya sana çok gelip gittim Âdem-i Safiyullah’la arzuhal ettim İnsanları katere çektiğin gördüm.

Miraçlama okunduktan sonra aşağıdaki metin okunarak tören tamamlanacaktır. “Ya Hak... Ya Hak… Ya Hak... Cümle âlemde mutlak nur olan Hak-Mehemmet-Ali, Fatıma ve Hatice analarımız, Hasan ile Hüseyin ve cümle ışık imâmlar, Ariflerin Kutbu, Gavs-el Vasılîn pirimiz Mehemmed-Ali, Hünkâr Hacı Bektaş Velî yolunda revan… Can için yapılan ibadetler, okunan gülbanklar ve cümle hizmetleri Huzur-u Bâri’de kabul ola... Cümle kusur ve günahları bağışlana... Dîdar-ı Ali Abba’dan ve meşreb-i Hüseyin’den mahrum edilmeye. Şahın katarından, didarından düşürülmeye. Dil bizden, nefes pirimiz Mehemmed-Ali, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’den ola... Nûr-ı mutlak, Kerem-i Hak gülbank-ı Mehemmed-Ali, Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Dem-i Pîr, Kerem-i Evliyâ, gerçek erenler demine Hü...”

Sayı 36


SERÇEÞME

SAFEVİLERİN OĞUZ TÜRKMEN BOYLARI ARASINDAKİ ETKİSİ VE

Safevi Devleti - Bölüm III Erdal Zeki Aslan

D

AHA birçok nedenden dolayı Türkmenler ve Osmanlılar birbirlerine düşman oldular. Sünni Türkmen oymaklarının birçoğu bile Kızılbaşlığı seçerek İran’a ve Azerbaycan’a büyük bir göç hareketi başlattılar. Bu göç hareketi adeta Anadolu’yu boşaltır.

Osmanlı – Türkmen İlişkisi 2. Bayazıd Alevileri Koron ve Mudun’a sürdü. Osmanlı Devlet’i bir süre Bayazıd’ın bu politikasını izledi. Yavuz Sultan Selim tahta çıkınca bir ihbar ve casusluk ağı kurdu. Bu yolla nerede bir Kızılbaş Alevi bulunursa devlete bildirilmesini sağlamayı amaçlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu sosyal, ekonomik, kültürel ve dini önlemler uyguladı. Bu önlemlerin ne olduğuna gelince başta 2. Bayazıd ile başlayan sürgünler sistemli bir şekilde uygulandı. Safevi sınırına sınırdan getirilen Sünni Kürt aşiretleriyle Anadolu’da bulunan yine Sünni Türk toplulukları yerleştirilmiştir. Kastamonu, Çankırı, Denizli, Çorum, Amasya, Sivas, Kahramanmaraş yörelerinde Kızılbaş olduğundan şüphe edilen kişiler düzenli olarak saptanmış hem kendileri hem sahip oldukları kitaplar yok edilmiştir. Öyle ki, Kastamonu’da bir kadın eşinin Kızılbaş olduğundan kuşkulanıp ihbarda bulunmuştur. Anadolu ve Rumeli’deki Batıni dergâhları baskı altına alınmıştır. Sünni Halveti, Nakşibendî ve Kadiri tarikatları desteklenerek Alevi çizgideki tarikatlar etkisiz kılınmaya çalışılmıştır. Alevi toplulukları düzenli olarak izlenmiş, sık sık toplu katliama uğratılmıştır. Türkmenlerin Safeviler’e maddi katkılarının önü kesilmeye çalışılmış, Şah İsmail’in ipek ticareti engellenmiş, Safevi ülkesinde başta Bursa olmak üzere Osmanlı topraklarına gelen tüccarlar hapsedilmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Safevi Devleti’ne karşı aldığı önlemlerin önemleri bunlardı. 2. Bayazıd’ın altı oğlu ve bunlarında birçok çocuğu bulunuyordu. Karaman valisi Şehzade Şehinşah Kızılbaş olmuştu. Ancak aniden yaşamını yitirmişti. Tahtın diğer güçlü adaylarından Ahmet Amasya, Korkut Manisa’da valilik makamındaydılar. Çeşitli tertiplerde rakiplerini ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim on binlerce Kızılbaş Türkmen’i imha politikası uygulamak için harekete geçti. Yavuz, Kızılbaşlar hakkında karalayıcı fetvalar yayınlattı. Bu fetvaları dönemin ünlü Sünni âlimleri veriyorlardı. Bu âlimlerden bir kaçı şunlardır. Kemal Paşazade, Ali Bin Abdülkerim, Sungurt Hasan Bin Ömer, Sarı Görez (bilinen adıyla Müftü Hamza) ve Molla Arab’tır. Bu fetva sahiplerinden Ali Abdülkerim Osmanlı ve komşu bölgelerde bulunan bütün Babai, Haydari, Kalenderi, Abdal, Şeyh Bedreddin yandaşları ile seyyidlerin (Seyda) bütün batın ilminin Şah İsmail’i özlemle beklediklerini dahası çağırdıklarını belirtir. Kemal Paşazade ise fetvasında Şah İsmail ve yandaşlarını “rezil kafirler” olarak niteliyor onları, yani Alevileri yok etmenin Müslümanların kutsal bir ödevi ve görevi olduğunu iddia ediyordu. Kemal Paşazade Kızılbaşların katlini mubah ve caiz olduğunu nikahlarının ise geçersiz sayıldığını söylüyordu. Ayrıca Kızılbaşların cehenneme

Aralık 2007

gideceğini, Kızılbaşlarla savaşanların ise cennete kavuşacağını vurguluyordu. Safevi Kızılbaş Türkmen Devleti’ne karşı yapılacak savaşa özendiriyor, Yavuz Sultan Selim’in Kızılbaş Türkmenleri katletmesi için büyük bir destek veriyordu. Ünlü müftü Hamza C. San Gürcal Kızılbaşların katline onay vererek birçok iftira atıyor ve kışkırtma görevini büyük başarıyla yerine getiriyordu. Bir başka Sünni âlim Sungurt Hasan bin Ömer de Kızılbaşların amansız düşmanlarından biriydi. Bütün gücüyle Kızılbaşların ibadetlerini yerine getirmediklerini, peygamberlerin sahabelerini tanımadıklarını iddia ediyor, katledilmelerini haklı ve uygun buluyordu. Yavuz Sultan Selim bu fetvalardan sonra fethe çıkmanın zamanının geldiğini düşünerek Hicri 920, Miladi 29 Mart 1514’de 140 bin kişilik bir ordu ile Üsküdar’dan yola çıktı. İstanbul’dan doğuya Otlukbeli Savaşından sonra ikinci defa büyük bir doğu seferi başlıyordu. Bu defa tehlike daha büyüktü. Akkoyunlular yalnızca bir Türkmen konfederasyon devletiydi. Safeviler ise çok daha farklı bir konumdaydılar. Şah İsmail ve Safevi Devleti birçok Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen boylarını kendisine çektiği gibi Osmanlı ve Dulkadirli topraklarındaki Türkmenler de kendisine bağlıydı. Prof. Dr. Halil İnalcık Şah İsmail’in usta bir politika izleyerek bütün Türkmenlerin politik ve dini önderi olduğunu belirtir. Bu yönüyle Akkoyunlu ve Karakoyunlu aşiret devletlerinden daha güçlü bir devlet kuran Şah İsmail Osmanlıların korkulu rüyası olur ve Anadolu Türkmenlerini kendisine çekmeyi başarır. İran, Azerbaycan Suriye, Irak, Ermenistan ve Anadolu Türkmenleri İsmail’e destek verirler. Bu Türkmen topluluklarının yerleşim yerlerine göre dağılımları şöyledir: Ustaclular Sivas, Amasya, Tokat, Kırşehir Erzincan’da bulunuyorlardı. Kırşehir’deki kollarına Uluyörük adı verilir. Rumlular Amasya, Tokat, Çorum, Erzurum-İspir, Sivas-Koyulhisar, Bayburt yörelerindedir. Tekeliler Antalya, Burdur, Isparta ve Muğla’dan Şah İsmail’in yanına koşarlar. Bunların arasında Menteşeli olarak bilinenler de vardır. Son araştırmalar Diyarbakır yöresi başta olmak üzere birçok Tekeli boyuna mensup Türkmenlerin Güneydoğu Anadolu’ya kadar yayılarak Safaviler’e katıldığını gözler önüne sermiştir. Şamlular ya da Şamlılar Sivas Uzun yayla’dan Suriye içlerine kadar yayılan bir Türkmen topluluğudur. Daha Şeyh Cüneyt döneminde Safaviler’e destek olmuşlardır. Harebendelu, İnallu, Beğdili, Acirli, Avcı, Biçerli, Arapkirli, Araplı ve Kerametli gibi oymak ve obalardan oluşan konfederasyondur. Şamlular’ın arasında Bayat, Bayındır, Afşar, Döğer, Yüregir, Kınık, Salur, Eymür ve bunun gibi Türkmen toplulukları bulunuyordu. Dulkadirli ya da Zulkadirliler Bozok Türkmenlileri’nin Kahramanmaraş, Elbistan ile Yozgat’tan akan büyük Türkmen topluluklarıdır. Bu topluluklar Dulkadirli beylerinin Safevilerden yana tavır almalarıyla Şeyh Cüneyt ve Şeyh Haydar’dan bu yana Safevilerin yandaşı olurlar. Çepniler Trabzon, Gümüşhane, Bayburt başta olmak üzere Anadolu’nun birçok yöresinde yaşıyorlardı ve Safaviler’e destek ver(Devamı 30. Sayfada)

SERÇEŞME BİLİMLE GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR

OKUYUCULARININ KATKISIYLA ÇIKIYOR VE DAĞITILIYOR Serçeşme’nin gerçek sahibi Serçeşme’den niyaz alan okuyucularıdır. Serçeşme’yi çıkaranlar ve dağıtanlar yurt içinde ve dışında çalışan, emeğiyle geçinen insanlardır. Serçeşme canların özverisine, paylaşımcılığına, çalışkanlığına güvenir ve zorlukları birlikte aşma gücüne dayanır. Serçeşme eli kalem tutan tüm canlardan yazı, haber, fotoğraf, yorum, nefes, deyiş bekliyor. Serçeşme tüm canları temsilci olmaya, canları abone yapmaya, yörelerine derginin toplu getirtilmesine ve elden dağıtılmasına katılmaya çağırıyor.

TEMSİLCİ CANLAR YURTDIŞI Avrupa Baş Temsilciliği Hüseyin Akın +49.177.871 58 44 Almanya: Berlin Zeki Konuk ................. +49.172.305 92 29 Darmstadt Salih Uzunkavak ............ +49.176.221 45 67 Frankfurt İbrahim Küdük ..................+49.179 972 43 11 Gladbach Behçet Soğuksu ............. +49.173.510 03 54 Heidelbeg Sedat Bican ................... +49.170.751 25 35 Hamburg A. Varol ............................ +49.172.453 14 62 Hanau Kemal Nayman..................... +49.173.667 72 91 Kassel Hüseyin Öztürk .................... +49.162.153 33 20 Kiel Erdoğan Aslan .......................... +49 174.164 98 33 Köln İda Kitabevi ............................. +49 221.620 04 95 Müncen Metin Karataş .................... +49 179.207 20 65 Oberhausen Mehmet Kaz ............... +49.173.612 01 95 Stuttgart Kılavuz Bakır .................... +49.162.909 70 70 Avusturya: Tirol Hüseyin Polat ............ +43.650 841 55 99 Belçika: Anvers İ. Hüseyin Tezerdi ...................................+ Brüksel Kazım Bakırdan ................... +32.473 49 37 12 Fransa: Laxou Nancy Ahmet Kesik ........ +33.682 07 76 16 Evry Erdal Bulut-Hasan Yağmur ........ +33.612 65 20 50 Hollanda: Schieadan Halil Cimtay ......... +31.619 92 22 84 Ulft Ali Rıza Ağören ........................... +31.651 25 63 19 İngiltere: Londra İsmail Büyükakan ..... +44.776 822 07 62 İsviçre: Bienne İbrahim Bakır ................. +41.788 89 15 54 Kanada: Toronto Ahmet Akkuş ............... +1.416.652 98 54 K. Kıbrıs: Lefkoşe A. Muzaffer Şimşek .......0533 845 21 02 Norveç: Drammen İsmail Doğan ...............+49.419 21 505

YURTİÇİ Adıyaman: Merkez Aşık Özeni ..................0532.624 83 09 Gölbaşı Kenan Tezerdi ..........................0535.949 43 13 Afyon: Sandıklı Metin Özdemir ...................0536.886 48 56 Amasya: Merzifon Ali Kiziroğlu ..................0535.644 27 25 Ankara: Merkez İsmail Metin .....................0532.644 95 37 Sıhhiye Av. Timurtaş Özmen .................0532.313 87 78 Antalya: Merkez Gülçin Akça .....................0532.283 72 80 Burdur: Merkez Mehmet Turan .................0248.234 37 17 Denizli: Merkez Hasan Erden .....................0532.577 58 73 Diyarbakır: Merkez Mehtap Ürer ...............0535.872 63 03 Eskişehir: Merkez Bekir Güven .................0222.233 06 90 Gaziantep: Merkez Hüseyin Uğur ..............0533.525 42 52 Hatay: İskenderun Haydar Kalkan .............0326.614 26 50 İstanbul: Alibeyköy Veysel Köse ................0544.305 39 23 4. Levent Hüseyin Düzenli ....................0555.204 73 79 Avcılar Mustafa Kılçık ...........................0536.552 68 75 Çağlayan Ali Ulvi Öztürk .......................0212.224 22 42 Kadıköy Kazım Erol ..............................0533.553 33 86 Sarıgazi-Taşdelen Ergül Şanlı ..............0532.410 51 79 Sultanbeyli Sadegül Çavuş ...................0535.491 07 58 İzmir: Bornova Hüsniye Çınar .....................0532.512 59 62 Kırklareli: Merkez-Kofçağız Mustafa Can ..0533.648 81 22 Kocaeli: İzmit Ali Buğdacı ..........................0532.252 12 06 Malatya: Merkez Hasan Karahan ...............0539.348 64 87 Manisa: Salihli Muhammet Petekkaya ........0538.218 90 52 Maraş: Elbistan Derviş Şahin .....................0544.217 98 05 Nurhak Hasan Çadır .............................0535.511 12 99 Muğla: Yalıkavak Yasemin Sağlam .............0535.829 39 84 Samsun: Terme Emrah Çolak ....................0542.341 33 03 Tekirdağ: Merkez Hasan Arslan .................0282.263 05 79 Tokat: Merkez Ali Rıza Yıldız ......................0536.212 49 54 Urfa: Akpınar Cafer Özel .............................0543.949 84 07 Kısas Ahmet Aykut ................................0536.777 63 47 Sırrın Sadık Besuf .................................0535.472 05 45 Zonguldak: Merkez Bahattin Arı .................0544.246 09 17 Karadeniz-Ereğli Cemal Kenanoğlu.......0532.740 42 50

29


SERÇEÞME (Baştarafı 29. Sayfada)

Safevi Devleti mişlerdi. Ayrıca bunlar Şah İsmail’in yanına ilk giden topluluklardandır. Turgutlular Konya Karaman’dan göç ederek Şah İsmail’in Safevi Devleti’ni kuruluşuna katkıda bulunurlar. Ayrıca yukarıda sözü edilen Dulkadirli topluluğu içinde Silsüpür, Cerit ve bunun gibi çok sayıda Türkmen oymağı bulunuyordu. Bozcalı, Halep Türkmenlerindendir. Afşarlar Akkoyunlu Afşarları dâhil Dulkadirli ve Halep Türkmenlerinin de katkısıyla büyük bir yoğunlukla Safevi Devletinin kuruluşuna katılırlar. Musullular Kuzey Irak Türkmenlerinden bir topluluktur. Kaçarlar, Akkoyunlular döneminde Azerbaycan’a giderek Safevilere destek olurlar. Karamanlı, Bayburtlu Hintli, Şeyhli, Kençli, Baharlu, Hamidilli, Arapkirli, Kazaklı, Koruklu, Alpli, Alpagutlu, Kuzanlu, Kavanlu ve daha çok sayıda Oğuz-Türkmen topluluğu adeta Anadolu’yu boşaltırlar. Hatayi mahlasıyla anadili Türkçe ile olağanüstü etkili şiirler yazarak Türkmenleri kendisine bağlayan Şah İsmail Osmanlı Devletini çileden çıkarır. Daha öncede değindiğimiz gibi amansız bir Türkmen tatbikatı Osmanlı yönetiminin siyasetinin sonucu olarak ortaya çıkar. Osmanlı İmparatorluğu Çandarlı soyundan gelenlerin devlet yönetiminden dışlandığı bir dönemi yaşamıştır. Safevilere ve Türkmenlere karşı kamuoyu hazırlandı. Ardından padişah sefere çıktı. Şah İsmail yanlısı Türkmen boylarının Şah Kulu ve Nur Ali Halife önderliğindeki isyanlardan Osmanlıyı iyice öfkelendirmişti. Bütün bu gelişmelerin sonucu Çaldıran Savaşı’na giden yolun taşları döşendi. Ünlü tarihçi Prof. Metin Kunt’un belirttiği gibi Akkoyunlu ülkesinde yaşayan Türkmenlere olduğu kadar Osmanlı coğrafyasındaki Oğuz boylarına da seslenmiştir. Alloche, Ali Yaman, Robert Hillenbrand, Rudi Poullinner gibi yerli ve yabancı tarihçiler Şah İsmail’in devlet yönetiminde de Türkmenleri etkin bir konuma getirdiğini belirtirler. Osmanlı tarihçilerinin bir bölümü de bu durumun farkındadır. Osmanlı Devletinde reaya (kul) olan ve devlet erkinde yer bulamayan Oğuz Türkmenlerin Safevi ülkesinde komutan, vali hatta vezir olduğunu anlatırlar. Şah İsmail bütün valiliklere ve komutanlıklara ayrıca sancak beyliklerinin tamamına Türkmen boylarının beylerini atamışlardır. Safevi Devleti’ni güçlü bir konuma getiren Şah İsmail’e karşı Yavuz Sultan Selim ordusunu harekete geçirdi. Osmanlı ordusu Üsküdar’da bir araya geldi. Maltepe ve Yenişehir’den Rumeli askerini de alarak Konya’ya ulaştı. Yüz kırk bin kişilik ordudan kırk bin kadarını Sivas ve Kayseri arasında konuşlandırdı. Daha sonra Safevi toprağı olan Erzincan’a geldi. Ancak Safevi ordusu henüz Osmanlı’nın karşısına çıkmamıştı. Şah İsmail bir yıpratma taktiği uyguluyordu. Bu durum Yavuz Sultan Selim’in sert tepkisine neden oluyordu. Yavuz Sultan, Şah İsmail’e hakaret içeren bir mektup gönderdi. Mektupta Şah İsmail İslam’a çağrılıyor aksi halde üzerine sefere çıkılacağı duyuruluyordu. Bu mektup Yavuz Selim daha İstanbul’da iken kaleme alınmıştı. Mektuba yanıt gelmeden sefere çıkan Yavuz sefer sırasında iki mektup daha gönderdi. En sonunda Yassıçemen’de konaklarken Şah İsmail’den yanıt geldi. Şah, mektubunda Osmanlı hanedanına dostluk bes-

30

lediğini geçmişte aralarındaki yakın ilişkiyi anlatıyordu. Sultan Selim’in mektubundaki sözlerinin de afyondan doğan sarhoş bir beynin eseri olduğunu dile getiriyordu. Bu mektup Sultan Selim’i adeta çıldırttı. Şah’ın elçisini katlettirip dördüncü mektubu gönderir. Şaha “Ey eşek Türk” diyerek hakaretler yağdırır. Ünlü doğu bilimci ve Ortadoğu tarihi uzmanı Bernard Lewis, her mektupta Yavuz’un hakaret dozunun arttığını ve Şaha yönelik küçültücü ithamlarda bulunduğunu ifade eder. Lewis, Şah’ın ise bu aşağılayıcı saldırılara karşılık daha özen bir dille cevap verdiğini dile getirir. Savaş süresince de bu mektuplaşmalar sürmüş ve karşılıklı olarak sertleşmiştir. En sonunda bugün İran sınırlarında bulunan Hoy kenti yakınlarındaki Çaldıran Ovası’nda Osmanlı ordusu ile Safevi ordusu karşı karşıya geldiler. Savaştan önce her iki tarafın ordugâhında savaş meclisleri toplandı.(*) Osmanlı savaş meclisinde Yavuz Sultan Selim’den çekinen vezirler görüş belirtmekten korkuyorlardı. Sultan Selim hükümdarlığı boyunca birçok vezir ve bürokratı idam ettirmiştir. Çaldıran Seferi sırasında yakın arkadaşı Hemdem Paşa’yı da askeri kışkırttığı kuşkusuyla ortadan kaldırmıştır. Osmanlı savaş meclisinde Piri Mehmet Paşa dışındakiler orduyu dinlendirdikten sonra savaşa başlamayı uygun bulurlar. Ancak o sırada baş defterdar olan Piri Mehmet, akıncılardan Osmanlı ordusunun öncü birliklerinden olan kuvvetlerin Alevi olduklarını ve taraf değiştirebileceklerini belirtince Yavuz, ‘İşte yegâne rey sahibi, o da yazık ki vezir olamamış’ diyerek memnuniyetini ifade eder. Bunun üzerine Osmanlı bürokratları da hemen savaştan yana tavır aldılar. Yavuz Sultan Selim, Ağrı-Eleşkirt yakınlarındaki Yeniçeri isyanını bile göğüsleyerek Çaldıran’a gelmişti. Artık savaş kaçınılmazdı. Safevi ordugâhında da savaş meclisi toplanmıştı. Şah İsmail ve Kızılbaş Türkmen beyleri savaşı görüşmekteydiler. Osmanlı ordusunu yakından tanıyan Safevilerin Diyarbakır valisi Muhammed ile Safevilerin Orta Anadolu sorumlusu ve Erzincan Valisi Nur Ali Halife, Osmanlı ordusunun yorgun olduğunu ve bir gece baskısıyla Osmanlıların gafil avlanabileceğini söylerler. Ama bu görüşe Şamlu Türkmen aşiret beylerinden Durmuş Han karşı çıkarak bunun civanmertlik ile bağdaşmayacağını savunur. Yani yiğitliğe uygun bulmaz. Şah İsmail’de Durmuş Han’a katılarak şu görüşü dile getirir. “Ben kervan soyguncusu değilim. Allah’ın dediği olur.” Tarih 24 Ağustos 1514’ü gösterdiğinde iki ordu karşı karşıya geldi. Savaşın sonucundan önce iki ordunun da düzenini ele almakta fayda var. Önce Safevi ordusunun yapısına bir göz atalım: Ordunun yaklaşık olarak mevcudu 80.000 askerdir. Hemen tamamı atlıdır. Silahları ok, yay, kalkan ve kılıçtır. Ordu komutanlarının tamamı Türkmen beylerinden seçilmiştir. Bu Kızılbaş Türkmen beylerinin çoğunluğu Anadoluludur. Safevi ordusunun merkezinde Şah İsmail’in en seçkin adamlarından Nizamettin Abdul Baki yer alır. Yine ordunun merkezinde Tekeli Türkmenlerinden Şerafettin Ali bulunur. Ordunun asıl merkez gücün Şerafettin Ali komuta etmektedir. Safevi ordusunun sağ kanadına Şamlu Türkmenlerinin lideri Durmuş Han komuta ediyordu. Sol kanat başında ise Ustaclu Türkmenlerinin lideri Diyarbakır valisi Muhammet Han bulunuyordu. Kızılbaş Türkmen ordusunun diğer komutanları şunlardı: Erzincan valisi Rumlu (Anadolulu) aşireti lideri Sivaslı Nur Ali Halife, Tebriz valisi

Ustaclu Menteşe Han, (Menteşe Sultan) Dulkadirli Türkmenlerinden Fars valisi Halil Sultan, Zulkadir Lele (Lala) Hüseyin Bey, Şeyh Haydar’ın halifelerinden Şamlu Türkmenleri lideri Hüseyin Bey, Şah İsmail’in kayınpederi Hulefa (Hadim) Bey, Ustaclu Türkmenlerinin Çavuşlu oymağından Pire Bey, Afşar Türkmenlerinden Sultan Ali Bey, ayrıca Ustaclu beylerinden Sar-ı Piri Bey, Varsak Türkmenlerinin lideri Yusuf Bey ve Kızaklı Oymağı beylerinden Veli Can Bey bulunmaktaydı. Osmanlı ordusunda ise durum şöyleydi: Orduda 500 zar bozan topu bulunuyordu. Ordunun toplamı yüz bin kişiydi. Ayrıca yeniçerilerin tüfekleri de vardı. Osmanlı ordusunun sağ kanadına Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa ile Karaman Beylerbeyi Zeynel Paşa komuta ediyordu. Ordunun sol kanadında Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa bulunuyordu. Sadi Paşa Osmanlı ordusunun orta kanadını kuruyordu. Hersek Dükası Stefan Kossariç’in küçük oğlu Hersekzade Ahmet Paşa, Mustafa Paşa ve Şehzuvaroğlu Ali de önemli görevlerde bulunuyorlardı. Çaldıran Savaşı şiddetli başladı. Önce Safevi kuvvetleri Osmanlı kuvvetlerine hücum ettiler. Osmanlı ordusunun sol kanadı büyük bir sarsıntı geçirdi. Bu durumu gören Yavuz Sultan Selim topları öne alarak karşı saldırıya geçti. Gün bittiğinde Safevi Kızılbaş Türkmen ordusu dağılmış, Osmanlılar zafere ulaşmışlardı. Ancak gerek Safevi kaynakları, gerek Osmanlı tarihçileri ve gerekse yabancı kaynaklar Safevi ordusunun yenilmesinin nedenini top ve tüfekten yoksun olmalarına bağlarlar. Daha 1504’de Şah İsmail topun önemini fark etmiş, Venediklilerden top almak istemiştir. Çaldıran Savaşı’nı kaybeden Safevi Türkmen Devleti çökmedi. Ancak Anadolu ve Türkmen toplulukları ile yakın bağlantı tam olarak kopmasa da araya giren büyük mesafe, Osmanlı egemenliğinin genişlemesi nedeniyle ağır darbe aldı. Ayrıca savaşın kaybedilmesinden sonra Kızılbaş Türkmen toplulukları üzerindeki baskı giderek büyüdü. Osmanlı İmparatorluğu Safeviler ile savaşırken her türlü muhalif akımı sapkınlıkla suçlayarak yok etme yoluna gitti. İran’da ise diğer Türk devletlerinden farklı olarak hem devletin resmi dili Türkçe idi hem de bürokraside Fars kökenlilerin dışında Türkmen soylu kişiler önemli bir yer edindiler. 1524 yılından sonra yani Şah İsmail’in ardından süren taht kavgalında çoğunluğu Anadolulu olan Kızılbaş Türkmenleri önemli bir rol oynar. 1576 da Safevi yönetiminde üst düzeyli bürokratların 114 tanesi Kızılbaş Türkmen’dir. Kızılbaş devletinin Kızılbaşlık kimliğinin İmamı Şiiliğe dönüştüğü Şah Abbas döneminde bile Türkçe önemini korudu. Şah Abbas öncesindeki Şah Tahmasb (1524–1576) Türkçe önemini korudu. Safevi ülkesine gelen batılı gezginler de Türkçenin önemine tanık olduklarını dile getirmişlerdir. Safevi Devleti başkentini Tebriz’den İsfahan’a taşıdığı zaman bile Türkçe egemenliğini devam ettirdi. Ancak Aleviliğin ve onun türevi olan Kızılbaşlığın her türlü iktidara karşı kayıt tanımaz özelliği nedeniyle bizzat bu akımın lideri olan Safevi Şahları tarafından dışlandı ve tasfiye edildi. Fars bürokratları ve ulema Alevi-Bektaşi inançlı dede ve mürşitleri etkisiz duruma getirdi. Safevi Şahı I. Abbas (1587–1528) Kızılbaş Türkmen topluluklarını, sık sık katliama uğrattı. Safevi Şahı Kızılbaş inancına göre mürşidi kâmildi. Bu düşünceyle Kızılbaş dedeleri ve Safeviler, Safevi sarayına gelip Şah Abbas’a “Bizim mürşide-i kâmilimiz değil misin?” diye

Sayı 36


SERÇEÞME sordular. Abbas, cevap vermek yerine birçok sufi ve Kızılbaş dervişini katlettirdi. Hem de şahlık sarayının kapısında. Aynı durum Osmanlı’nın kuruluşunda da görülür. Batıni Türkmen dini liderlerinin desteğiyle Heterodoks (Alevi) temelde kurulan Osmanlı Devleti daha sonra Alevi Türkmenlerin amansız düşmanı kesildi. Safevi Devleti döneminde Dede Korkut Hikayeleri (öyküleri), Köroğlu destanları yayıldı. Türkmen Varsağıları Türkmenistan’a kadar uzandı. Anadolu kültürü yaygınlaştı. Kurbani başta olmak üzere Kızılbaş Türkmen şairler ve onları destekleyen Safevi şahları, şehzadeleri ve sultanları (prensleri) Türkçe şiirler yazdılar. Türkçe doruğa çıkar. Tarihte Selçuklu ve çok öncesinde Gazneli, Karahanlı devletleriyle başlayan Türk Moğol devletlerinde görülmeyen bir yoğunluk kazanan Türk dili Safeviler döneminde hem bürokrasinin hem ordunun dili olmuştur. Safevi hanedanın ana dili olan Türkçe Osmanlılardan görmediği saygıyı görmüş en parlak günlerini Safevi Türkmen Devleti sırasında yaşamıştır. Safeviler Büyük Selçuklu, Gazneli ve Osmanlı devlet ve imparatorluklarından farksızdır. Adı geçen siyasi yapılardan daha fazla Türk devletidir. Sahip olduğu halk kitlesi de Prof. Dr. Ümit Hassan, Prof. Dr. Ümit, Prof. Dr. Faruk Sümer, Prof. Dr. Carter Findley’in belirttikleri gibi Anadolu ağırlıklı Oğuz Türkmen kitleleridir. Yerli ve yabancı tarih bilimcilerinin vurguladığı gibi Safevi Devleti sahip olduğu halk kitlesi ile bir Türk, daha dar anlamıyla bir Kızılbaş Alevi Türkmen Devletidir. Safevi Devleti’nin yıkılışından sonra Nadir Şah devletin Zendiler, Kaçarlar, Pehleviler ve Humeyni dönemi Şii radikalizmi İran’ın kaderini belirledi. Anadolu, İran ve Orta Asya bağlantısı araştırılması, incelenmesi gereken en önemli konuların başında gelmektedir. 1924’de yıkılan

Kaçar Hanedanı sonrasında Pehlevi Şahlığı 1925–1979 arasına damgasını vurdu. 1979 İran-İslam Devrimi ise Türkmen sufiliğinden başlayan Alevi-Şii gelişmesinin değişim çizgisini de gözler önüne sermektedir. Safeviler ile Heterodoks-Batınilik şeklinde heretik bir hareket olarak başlayan KızılbaşTürkmen hareketi daha önce Toplumsal Barış dergisinde bir makalemizde konu ettiğimiz gibi zaman içinde etkisini yitirmiş OrtodoksŞiiliğe dönüşmüştür. En sonunda Humeyni radikalizmi Ortodoks-Şii şeriatçılığını iktidara taşımış ve İran’da İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlamıştır. Türk ve dünya tarihinin tarihleri iç içe geçmiş hem dünya tarihinin hem de Orta Asya ve Ortadoğu tarihinin birbirinden ayrılmaz temel konularını oluşturmuştur. Bu bakımdan sağlıklı, akılcı yeni araştırmaları tarafsız değerlendirmeleri beklemektedir.

DÜZELTME: Serçeşme’nin 34. sayısında bazı yazım yanlışları meydana gelmiştir.

6. Jean Louis Bacaue Gramont bir Türk sultanının yani Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim’in bir Türk Şahına yani Şah İsmail’e saldırması ile Safavilik ve Kızılbaşlık sorununun çözümlendiği saptamasında bulunur. Yazıda bu saptamayı yapan tarihçi Nicolas Vatin olarak görünmektedir.

1. Wilheim Bartholt adlı ünlü doğu bilimcinin adı yanlışlıkla Vilademiroviç Bartholt şeklinde yazılmıştır. Doğrusu yukarıda belirtildiği gibidir. 2. Değerli bilim adamı Fuzuli Bayat ise Fuzul Bayat şeklinde yazılmıştır. 3. Prof. Dr. Faruk Sümer yazının bir yerinde Doç. bir yerinde Dr. olarak geçmiştir. Bilindiği gibi Prof. Faruk Sümer ünlü bir tarihçi ve bilim adamıdır. 4. Şah İsmail Safavi’ye ait bir şiirden alıntıladığımız dizelerde çok önemli bir yazım yanlışı yapılmıştır. Yetdükçe tükürür Arabun kuyu meskeni Bağdat içinde her nece kim Türkmen kopar Bu dizelerin doğrusu şu şekildedir; Yetdükçe tükenür Arabun kuyu meskeni Bağdat içinde her nece kim Türkmen kopar Bu dizelerdeki yazım yanlışının düzeltilmesi bizim için çok önemlidir. Sizlerin de takdir edeceği gibi Arapların yüzüne tükürmek gibi bir anlam çıkarılabilir. Bu yazım yanlışından dolayı özellikle bu değerli ulustan şahsım adına özür diliyorum. Şiirde ifade edilmek istenen Bağdat bölgesine kadar Arap yoğunluğunun yaşandığı diğer bölgelerde ise Türkmen nüfusun yoğunluk gösterdiğidir. 5. Makalede okuyucuların kafasında karmaşaya sebep olacak bir görünüm daha ortaya çıkmaktadır. Safavileri Erdebilli ve Türk olarak tanıtan tarihçi Nicolas Vatindir. Ama bir yazım yanlışı sonucu bu tarihçinin adı Jean Louis Bacaue Gramont olarak geçmektedir.

Aralık 2007

NOT: (*) Konumuzun dışında olmakla birlikte Pir Sultan Abdal’la ilgili bir iddia ‘Su Tv’ adlı yayın organında dile getirildi. Âşık Ömer adlı Sünni bir halk şairine ait olan, Türk kavramını aşağılayan bir şiire göndermede bulunularak, bu şiir okunursa adı geçen şiirden dolayı kanalın kapanacağı iddia sahibi tarafından dile getirildi. Bu şiirin Pir Sultan Abdal ile hiçbir ilgisi yoktur. Konu ile ilgili olarak yer darlığı nedeniyle bir kaynak vermekle yetiniyoruz: İsmet Zeki Eyüboğlu, Alevi Bektaşi Edebiyatı, Dem yayınları. Adı geçen Âşık Ömer, kırsal kökenli göçebe ve köylü halk ozanlarını da küçümser. Bunlar arasında Karacaoğlan da vardır. Bir defa daha vurgulayalım ki, Âşık Ömer Sünni inançlı Osmanlıcı bir halk şairidir. Sözü geçen şiiri çirkin ve yakışıksız yapısı nedeniyle buraya alarak yansıtmayı doğru bulmuyoruz. Hiçbir halk küçümsenemez, bütün halklar saygıya değerdir.

Serçeşme’nin 35. sayısında ise: 1. I. Bayazid döneminde (1389–1402) başlayan Sünnileşme 2. Murat’ın hükümdarlığında (1421–1451)resmileşmiştir. 2. Murat, Sünni âlim Molla Fenari’yi şeyhülislamlığa atadı(1350–1431). Böylece Sünnilik devletin resmi ideolojisi oldu. Molla Fenari 1424’de şeyhülislam oldu. Makaledeki yazım yanlışı 1448 olarak yansıtılmıştır. Doğrusu 1424’tür. 2. Şah İsmail’in dedesi Şeyh Cüneyt 1460’da Şirvanşahlar ile savaşırken yaşamını yitirmiştir. 1488’de yaşamını kaybeden ise Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’dır. Şeyh Haydar da babası Şeyh Cüneyt gibi Şirvanşahlar’la çarpışırken ölmüştür. 3. Şeyh Bedrettin İsyanı 1476’da değil 1416’da bastırılmıştır. Bu tarihsel gerçek yaşamsal önemdedir. 1965’den beri bilimsel çevrelerde kabul edilen bir görüştür. Prof. Halil İnalcık, Prof. Colin İmber, Prof. Michel Balivet, Prof. İrene Melikof, Prof. Şerafettin Severcan, Prof. Ahmet Yaşar Ocak ve daha birçok bilim insanı aynı görüştedir. Eski görüş 1420’nin isyan ve idam tarihi olduğudur Şeyh Bedrettin Mahmud’un ayaklanmasının sona erme tarihi 1416’dır. Hicri 819, 27 şevval cumadır. Miladi takvimde ise 18 Aralık 1416’ya denk düşmektedir. Erdal Zeki Aslan

SERÇEŞME BİLİMLE GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR

Açıklık, Açtığı Yarayı İyileştiren Kılıçtır Serçeşme, Alevi-Bektaşi toplumunu ilgilendiren tüm fikirlere açıktır. Serçeşme, Alevi-Bektaşi hareketinin farklı kesimlerini, görüşlerini, örgütlerini temsil eden yazarlara açıktır. Serçeşme, farklı görüşlerin yan yana yer aldığı, hoşgörü, tartışma ve eleştiri platformu olacaktır. Serçeşme, imzasız yazılara, kişisel ve örgütsel çekişmelere yer vermez. Serçeşme’de yayımlanan yazıların içerdiği fikirler yalnız yazarlarını bağlar. Serçeşme, yollanan yazıları içerdiği fikirler nedeniyle sansür etmez. Serçeşme, bilimsel çalışmaya, araştırmaya dayalı nitelikli yazılara ağırlık verir. Serçeşme, tartışmalı konuları gündeme getirmekten kaçınmaz. Serçeşme, kısa ve özlü söze öncelik verir, boş sözlerden ve bilinenlerin tekrarından kaçınır. Serçeşme, olanakları sınırlı bir dergidir. Yollanan yazıları yayımlamamak, kısaltarak ya da bölerek yayımlamak ve düzeltmek hakkını saklı tutar. Ancak fikirleri değiştirmemeye ve yazarın onayını almaya özen gösterir. Serçeşme’ye gönderilen yazılar yayımlansın, yayımlanmasın iade edilmez

YILLIK ABONE BEDELI Türkiye YTL40 - Avrupa Birliği €50 İngiltere £40 Türkiye’den abone olmak isteyen canlar lütfen abone bedelini bir postaneden Genel Ajans Basım Dağıtım Organizasyon Ltd Şti Posta Çeki Hesabına (No 1629127) yollayın. Adınızı, Soyadınızı ya da Kuruluşun Unvanını; İş, Ev ya da Cep Telefonunuzu, varsa Faks Numaranızı ve E-posta adresinizi, ayrıca mahalle, cadde/sokak, kapı no, daire no, ilçe, il ve posta kodunuzu içeren posta adresinizi okunaklı olarak yazın ve ödeme dekontunuz ile birlikte büromuza fakslayın: +90.(0)212.519 56 35 Avrupa’dan abone olmak isteyen canlar, abone bedelini aşağıdaki adrese yollayabilir: Avrupa Baş Temsilciliği Hüseyin Akın Tel: +49.177.871 58 44 E-posta: parlayansu@hotmail.de Postbank Kontonummer: 826 857 303 Bankleitzahl: 25 01 00 30 BIC: PBNKDEFF IBAN: DE48250100300826857303

31


SERÇEÞME BİLİMLE GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR

ALEVİ-BEKTAŞİLERE GİYDİRİLMEK İSTENEN YENİ DELİ GÖMLEĞİ YA DA AKP’NİN ALEVİ “AÇILIMI”

“Açılım Şaşkını” Aleviler, “Terör Şaşkını” Muhalefet ve Sinirleri Alınmış Örgütler Esen Uslu İYASİ bezirgânlık ustası AKP başarıdan başarıya koşuyor. Başarısını genişletmek için öyle hızlı davranıyor ki muhalefeti, boks deyimi ile “abandone olmuş” duruma sokuyor. İlkbaharda kendilerine karşı bir eylem kampanyası başlatan milliyetçi-ırkçı-cuntacılara halkın duyduğu tepkiyi kendi seçim arabasına koşmayı becererek, seçimlerde kendisinin bile beklemediği bir başarı kazandı. Hemen ardından seçim yenilgisiyle şaşkına dönmüş muhalefete baskın üstüne baskın vermeye başladı. Cumhurbaşkanlığı seçimi için Anayasa değişikliği yolunda olmasına karşın, seçimin ardından Meclis’te kendi adayını Cumhurbaşkanı seçtirdi. Ardından Cumhurbaşkanlığı seçim yöntemini değiştiren Anayasa değişikliğini halkoyundan geçirtti. Bahar aylarında değişiklik tasarısını hazırlarken, “ne olur ne olmaz bakarsın seçimleri kazanamayız” diye koyduğu, “11. Cumhurbaşkanı halkoyuyla seçilir” hükmünü, halkoylaması başladıktan sonra Meclis’te çıkardığı bir kanunla değiştirtti. Avrupa Birliği söz konusu olduğunda, “oyunun kurallarını yarı yolda değiştiriyorlar” diye şekva olan AKP, halkı neye oy verdiğini bile bilemez hale getirdi.

S

Tevekkeltü Ta’alallah

O

kuyucularımızın bildiği gibi Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtma Dernekleri Genel Başkanı ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı ortaklaşa yayınladıkları bir emirname ile dergimizin dernek şubelerine girmesini yasaklamıştı. O utanç belgesini ve Serçeşme’ye sırt çeviren bu eylemi protesto etmek için baş sayfamıza bir KARA ŞERİT çekmiştik. Okuyucularımızın önemli bir bölümü, birkaç sayıdır süren bu protestomuzdan rahatsız olduğunu bize ısrarla iletti. “Son yıllarda demokratik Alevi-Bektaşi örgütlerinde yaşanan bir dizi çirkinlik içinde Serçeşme’ye karşı alınan bu tutumun ne önemi var? Bırakın sarhoşu yıkıldığı yere kadar gitsin.” dediler. Biz ise okuyucularımıza hatırlattık: Alevi-Bektaşi hareketinin tarihinde “devlete memur” olmanın nasıl sonuçlar verdiğini en iyi Hızır Paşa söylencesi anlatır. Hızır, Osmanlıya “Paşa” olunca, Pir’ini astırır. Modern çağda Hınzır Paşa olmaya öykünen yöneticiler, son seçimlerde CHP milletvekilliğine “beşe” olduklarını göstermişlerdi. O kez millete rezil-rüsva olsalar da şimdi AKP’nin “Alevi Açılımı”nın gözleri kamaştıran olanaklarına memur olmaya hazırlanıyorlar. Biz görevimizi yaptık: “Uyanın!” dedik. Yıllar önce Kervan dergisinin Alevi Temsilciler Meclisi’nden uzaklaştırılması sırasında da benzer bir uyarıyı yapmıştık. O gün uzaklaştırma yönünde oy kullanmış nice can, bugün yazısını yayınlatmak için Serçeşme’den başka yayın organı bulamıyor. Biz geçmişi ne unuttuk, ne affettik, ama günün görevlerine ve yarınının gereksinimlerine bakmayı biliyoruz. Yolun başında, “Serçeşme’nin gerçek sahibi, Serçeşme’den niyaz alan okuyucularıdır.” demişiz. Bu nedenle okuyucularımızın isteğine uyuyor ve KARA ŞERİDİ kaldırıyoruz. Bu kara şeritten rahatsızlık duyan tüm okuyucularımızın, ruhu kara yöneticilerimizin yüzü kara davranışından da aynı ölçüde rahatsızlık duymalarını beklerdik. Aynı ısrarla onlara da tuttukları bu kara yoldan dönmeleri gerektiğini söylemelerini beklerdik. Bekliyoruz. Bekleyeceğiz. E. Uslu

Terör Şaşkını Muhalefet

K

ENDİNE özgürlükçü (liberal bu demektir) diyen AKP hükümeti, Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nu değiştiriverdi. Mecliste temsil edilen “terör şaşkını” muhalefet, bu gerici adıma karşı ses çıkarmak ne kelime, açıkça destek oldu. AKP böylece baskılardan yana olan ve baskıları uygulayan devletlûların desteğini de ardında sıraya dizerken, bir anda garibanların polis karakollarında, sokakta kurşunlanarak ya da tekmeyle öldürülmesi artıverdi. Daha geçtiğimiz gün bir evde kıstırılmış genç bir kadını teslim almak için beklemek ya da başka insani-medeni yöntemleri kullanmak yerine, yerinde infaz uygulamasına gidilmesi, özgürlükçülük kisvesi ardına gizlenen baskıcı yüzü sergiliyor. Ama “terör şaşkını” muhalefet bunlara kör ve tepkisiz. AKP, Siyasi İslam’ın önündeki hukuk-gukuk engellerini temizlemek için “Sivil Anayasa” adı altında bir girişim başlattı. Bütün özgürlükçüleri, faşist 12 Eylül rejiminin ’82 Anayasasından bezmiş tüm “sivil” toplum kuruluşlarını ardına taktı. Bir kez daha ırkçı-milliyetçi-cuntacılara karşı onları yedeğine almaya hazırlanıyor. Her şeye teşne muhalefet, tuzluğunu kaptığı gibi AKP’nin gösterdiği hıyara koşmaya başladı bile. AKP Kürt sorununu ustaca kullanarak, milliyetçi-ırkçı-cuntacı eğilimin ağır bastığı kalabalıkları kendi ardında sıraya sokmayı becerdi. ABD, AB ve cihet-i askeriyeyi de ardında sıraya sokup, yeni bir “Kürt Açılımı”nın başlattı. Bu açılım, “ABD istihbaratı destekli nokta operasyonları” sopası ile “dağdan indirme affı” havucunu birlikte kullanıyor. “Terör şaşkını” muhalefet henüz bu “açılım”ın, gariban Kürt emekçilerine, kadınlarına ve gençlerine karşı kıyım; Kürt gericiliğinin ağzına, geriliğin ebedileştirilmesi demek olan Siyasi İslam balı çalma; tuzu kuru Kürt aydın ve burjuvalarına “devlet hizmetinde ikbal” anlamına geldiğini kavramış görünmüyor.

Donsuz Alevilere Libas Biçmek

B

UNLARIN ardından AKP bir de “Alevi Açılımı” başlattı. Bu açılımın içyüzünü Bütçe görüşmeleri sırasında Meclis’te Devlet Bakanı Yazıcıoğlu açıkladı: “Bu vatandaşlara biz bir elbise biçmeye çalıştık, ama elbise uymadı. Ama şimdi hep birlikte yeni bir elbise dikip, onları de huzurlu, mutlu şekilde yaşamalarını sağlamak temel görevimizdir.” AKP’nin donsuz bildiği Alevilere dikeceği libasın, onların elini kolunu bağlayan bir deli gömleği olacağı her aklı başında Alevi-Bektaşi için açıktır. Ancak “terör şaşkını” muhalefetten gene bir tık yoktur. Peki, ya bizim refleks sinirleri alınmış demokratik örgütlerimizden ne haber? Artık kanıksanmış basın açıklamalarıyla cılız protesto mesajı yayınlamaktan başka bir iş yapılmadı. Maaşlı dedelik, zâkirlik gözünü kamaştıranlar bir yana, bu örgütlerimiz başkasını yapamazdı. Hayatı okumakta o kadar yaya kalmışlardı ki, daha 20 Kasım’da Alevi Bektaşi Federasyonu, AKP hükümetinden 400 milyon para dilenmekteydi! Son günlerde aydın ve sanatçılar bu açılımı protesto etmek için gazetelere “Kamuoyunun Dikkatine” başlıklı bir ilan verdi. Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı ile Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkanı da adlarını ve fiyakalı ünvanlarını bu ilanın altına, aydın ve sanatçıların yanına yazdırmaya utanmadı. Bu yöneticilere soralım: Örgütlü Alevi-Bektaşileri sokağa dökmenin günü bugün değilse, ne zamandır? Ne zaman internetten basın açıklaması yayınlama kolaycılığından vazgeçip, somut bir eylem adımı atacaksınız?„


Serçeşme-36