Issuu on Google+

SERÇEÞME BİLİMLE GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR

Bu Sayida

KENDİ KENDİMİZİN EFENDİSİ OLALIM

Feyzullah Aslanda Dede ve İsmal Onarli Hakk’a Yürüdüler Fkret Otyam Kızılbaş Milletinin Köküne Kıran Girmiş Meğer Esat Korkmaz Nasıl Bir Demokrasi? Nasıl Bir Yönetici? Nasıl Bir Örgütlenme? İsmal Kaygusuz Alamut İsmaililiği - Bölüm II Hüseyn Albayrak Kan ve Kün Kelme Ata - “Derin Devlet”le Yüzleşememek Lütf Kalel Alevilikte Kadının Yeri ve Yaşanan Acı Gerçekler Ahmet Koçak Katıldığımız ve İzlediğimiz Etkinlikler . Abant Toplantisi Ahmet Koçak’ın derlemesi: Doğan Bermek, Ali Yıldırım, Turan Eser, Fevzi Gümüş, Kazım Balaban, Şakir Keçeli Baba, Rıza Zelyut İsmal Özmen Tek Bir Yaradanın Varlığı Hasan Harmancı Yasak Bedreddin Yasaklı Düş Nab Yaci Felsefe Yapmak Üzerine Fuat Bozkurt Alevilikte Potlaç Geleneğinin İzleri Al Aksüt Narlıdere’de Yanyatır Ocağı Yeniden Tütecek Al Kele Kadıköy Geleneksel Günleri Kamber Çakir İzzetin Doğan’a Mektup Ahmet Aykut Kısaslı Âşık Meftuni Bahattn Ari Zonguldak’ta Laiklik ve Demokrasi Söyleşisi... Seda Cokun Âşık Hüdai Emre Eren Senfonik Kişilik

Aylik Derg Genel Yayın Yönetmeni: Esat Korkmaz Sahibi: Genel Ajans Basın Dağıtım Organizasyon Ldt. Şti. adına Ahmet Koçak Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ahmet Koçak Yönetim Yeri: Divanyolu Cad. No: 54 Erçevik İşhanı 102, 34110 Eminönü - İstanbul Tel/Faks: +90.(0)212.519 56 35 E-posta: sercesme_dergisi@yahoo.com Baskı: Mart Matbaacılık, Ceylan Sk. No 24 Nurtepe Kağıthane, İstanbul - 0212.321 23 00 Yayın Türü: Yerel - Süreli

Fyati: Ytl  /   /   Nsan  Sayi:

28

Cahil kişiyi, kendi şerrinden korumak bize düşmez.

Etten Yapılmış Gönül Yaratmak Esat Korkmaz, Genel Yayın Yönetmeni

İ

nsansal ve toplumsal ilişkilerimizi “tarihimizin ziyaretçileri” durumuna getirebilirsek “geri dönüşümlülüğün” kazanımı anlamında “etten yapılmış bir gönül” yaratırız: İnsansal ve toplumsal ilişkilerimiz tarihimizi “terk etmediği” sürece “etten yapılmış gönlümüz kıpırdar”. “Kıpırdayan gönül”, hem “geçmişe” hem de “geleceğe” yolculuk yapar. “Kendi kendisinin efendisi olamayan insan, efendisiz bir dünyada yaşayamaz”, temel görüşünden hareketle yola çıkıyoruz: Geçmişte ve şimdide, egemen kimlik ve değerlerden farklı bir “hiççi” sayıyoruz kendimizi. Sürdürülebilir bir isyandan “daha edepli” bir isyandan yanayız. Kendi dilimizden, bu toprakların kültüründen beslenen ve adına “gönül felsefesi” denen felsefenin çerçevesini çizdiği bir yaşam biçiminin tüm çelişkilerini, acılarını, umudunu ve yalnızlığını yaşıyoruz. Biz, “insanlar arası ilişkiler” ve “insanlar ile doğa arasındaki ilişkiler” konularıyla uğraşan bir felsefeyi felsefe kabul ediyoruz. “İnsan ilişkileri”, geçmişte “yerel”di ve “geri dönüşümlü” idi; bugün artık tipik olarak “küresel” ve “geri dönüşümsüz”. Kaçınılmaz gözüken ve “yazgı” gibi öne çıkarılan “küresel ve geri dönüşümsüz” insan ilişkilerine “dur” diyebilmek için, küresel-ulusal sistemin bizi bizden ve doğadan uzaklaştıran “ezberine” karşı, Anadolu Aleviliğinin insandan ve doğadan kopmayan, çok boyutlu, çok anlamlı “gönül felsefesi”ni çıkarıyoruz. “İhanete uğramış” ve “unutulmaya” terk edilmiş “yaşam bilgeliğini” tarihimizin içinden “alıp” yaşadığımız ana taşımak değil mi çabamız. Dünyayı, hazır, verildiği gibi kabul edenlerden “olmak istemiyoruz”; bunu gerçekleştirdiğimizde belletilenin “dışına” çıkarız: Umutsuzluğa kapılmaya gerek yok; ilişkilerimizi “geri dönüşümlü” duruma getirdiğimizde kesinlikle “kendimize rastlarız”. İşte biz “rastladığımız bu kendimizi” dirilteceğiz ve dondan dona taşıyarak daha yaşanmamış geleceğe bir “işaret fişeği” olarak göndereceğiz.

Zamanın Yerine Geçmek ya da Zaman Olmak Anadolu Aleviliğinin tarihsel-toplumsal geçmişiyle örtüşmek, onu büyütmek, güncele ve geleceğe taşımak; doğayı ve tarihi aşmak temel amacımız gibi. Yalınızca “düşünsel deneyim” yaparak “gönül felsefesini” ve bu felsefenin “ilişkilerini” anlayamayız: Çünkü Alevilik bir “bilme kültürü” değil, bir “değiştirme kültürü”dür. O zaman Bâtıni felsefe yaşamın içinden, yaşamın sonuçlarından “devşirilmeli”; “yaşanan ana, geçmişe ve geleceğe dönüşümlü” duruma getirilmelidir. Derin bir kültür geçmişinden gelip “bitimsiz bir sona” uzanan “gönül felsefesine” gerekli katkıları yapacağız ve çocuklarımıza-torunlarımıza “zenginleştirmeleri” için emanet bırakacağız. Doğa, yapısında “gizli” olan “neden” tarafından “belli bir sona yazgılıdır”: Örneğin “tohum”, ağaç olmaya, “yumurta” civciv olmaya yazgılıdır. Bu yazgıyı “yazana” tanrı adı verilir. Kendini yetiştiren, “yazgı defteri” olarak algılanan “levh-i mahfuzda” yazılanları okuyabilir; “zamanın yerine geçer” ya da “zaman olur” ve “hareketi ölçer”. Sen zamanı ölçemezsen, zaman seni ölçer; küfretmek isterse küfreder, dövmek isterse döver. Bu nedenle kimi kez kötü iş yapanlar bunu zamandan bilir; bu doğru değildir. Kendini zamanın yerine geçiremeyenler için “zaman”, yaşamın ayak bağıdır; bilinçsiz olursan, yani kendini bilmezsen “zaman” denilen zincire bağlı kalırsın.

Kesreti Anlamayan Vahdeti Anlamaz Vahdet, “birliği” ifade eder; onun için Tanrı “birdir” deriz. Kesret, “çokluk”tur; çokluk hep “çifttir”, yani “ikişer-ikişer”dir: Örneğin nesne-can, dağılma-derilme, akıl-nefs vb. gibi. Nesne-can “karşıtlığında”, varlık yokluktan, zâhir-bâtından, güzellik-çirkinlikten “iyi”dir; bu “iyi”, düşünebilmemizin “aracı” olmasından dolayıdır. Yoksa zâhirin “özü” ile bâtının (Devamı 2. Sayfada)


SERÇEÞME (Baştarafı 1. Sayfada)

Etten Yapılmış Gönül Yaratmak “niteliği” arasında bir özdeşlik vardır; demek ki o da “iyi”dir. Daha doğrusu “karşıtlara” iyikötü nitelemesiyle bakılmaz. Güneş, aydınlığa “aracıdır”, bulut yağmura. “Aracı” ortadan kalkarsa “düzen” bozulur. Kendini bilmek isteyen kişi “aracıya” değil “amaca” bakmalı; amacı ne ise onu gözlemlemelidir. Bunu yaparken “karşıtların birbirinin öğretmeni” olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır. Bu bağlamda, “Umudunu, ummadığına bağla”, özdeyişi, “umudunu, ummadığın yerden daha fazla gözle” anlamınadır. Gönül gözüyle görür, akıl ve sezgiyle bakarsan “hünersiz” kişi senin “öğretmenin” olur. Hz. Ali’ye sorarlar, “Edebi kimden öğrendin?”, diye. O da cevaplar, “Edepsizden”. Hz. Ali’nin cevabı bize “karşıtların birbirinin öğretmeni olduğunu” anlatır. Tenini-bedenini, “tembelliğe” alıştırma: Bunun için “tenini-bedenini örsele”, onu “hüner” edinmeye zorla. Ten-beden, tembellik etmekten hoşlanır; bunu bil, onu kendi haline bırakma; örsele, iş gördür, dinlendirme. Unutma ki beden-ten, “senin buyruğunla hareket eder”. Düşüncesini örselemeyen, düşüncesine iş gördüremeyen, yani “düşünsel deneyim” yapamayan, “ferman yazamaz”. Tam da bu nedenle bedenini-tenini tembel bırakırsan bedenine-tenine “itaat edersin”, örseler-iş gördürürsen o sana “itaat eder”. Şunu unutma: Bilimin, edebin, alçakgönüllülüğün, günahtan-olumsuzdan kaçınmanın, doğruluğun vb.’nin “sermayesi” utanmadır. Bunun da bir ölçüsü vardır: Utanmaktan kendine yarar geleceğini görüyorsan, o zaman utanmak gereklidir. Yok eğer “ziyan” gelecekse o zaman “utanma”. 

EYÜP CEYLAN

Hacı Bektaş’a Şikayet Yüce hünkar olanları gördün mü? Tertemiz mekanını tozuttular Tilkilere kandı koyun sürüsü Muaviye oyununu yuttular Hep boşuna can verdi Pir Sultan’lar Boşuna yandı Sivas’ta yananlar Mollanın çöplüğünde yalananlar Bilgisiz cahilleri uyuttular Hani bu yolda göğsünü gerenler? Gün geçtikçe azalıyor erenler Edep, erkan, ahlâk dersi verenler Koltuklarda edebi unuttular Kalınlaşır ense şişer göbekler O kör nefisleri pusuda bekler Açız diye ağlayınca bebekler Ağzına emzik verip avuttular Kendi amel defterini dürenler Giderken dönüp inine ürenler Yalandan eşiğine yüz sürenler Çakalları senden üstün tuttular Eyüp asla çevirmedi yüzünü Cahillerden sakınmadı sözünü Ele geçirip kaynağın gözünü Damlayan çeşmeleri kuruttular

2

KIZILBAŞ MİLLETİNİN KÖKÜNE KIRAN GİRMİŞ MEĞER!

Ya Uzaylılar Alıp Kaçtı ya da Zaman İçinde Çaktırmadan Yok Etti Muaviye Ardılları! Fikret Otyam Nice gazetecinin düşündeki gazeteye girdim 2 Ekim 1962 tarihinde, kimden neden saklayayım bu canın da düşüydü Cumhuriyet gazetesi. Aile şirketi, bir bölümü, lâfı uzatmadan keseyim ilerici, öbür bölümü o kadar değil ve bu cana ilk görev: (Ramazan ayıydı) “Ramazanda Anadolu” on günlük bir yazı dizisi, iyi mi? Ne şiş yansın ne kebap ikilemi içinde değilim! Doğduğum Aksaray bir zamanlar “Konya Sancağı’na bağlıymış, ol nedenle de çok, ama çok iyi bildiğim bir yer, ver elini Konya. O Konya’ya ki, yine zamanında otobüsle altı yedi saatte ulaşırdık Aksaray’dan! Gün geldi arabamla yetmiş dakikada aldım üstelik edepli bir sürüşle! Çok rahatım, zira ramazanla ilgili o kadar çocukluk anım var ki hepsini yazsam elli yazı yetmez. Tüm Konya elbette oruca durmuş ve açlıktan kurban olmama ramak kalmıştı, biraz da gözden ırak bir yiyinti yerine sığındım, seferi olduğum, boynumdaki fotoğraf makinelerinden, irice ses alma aracından, kılık kıyafetimden şıp diye anlaşılıyor. Seferi olunmaktan haberli bir Konyalı, (ne talihliyim değil mi?) gönülsüz de olsa merdiveni işaret etti, çıkmaya başladım, ne ki kafam tavana deyince “kapağı kaldırıver” komutuna uydum böylelikle şükürler ola menzile ulaştım!

Orada Kimi Gördüm Açıklayayım: Yılmaz Güney! Bu can da şaşkın O da! Tavlayı bıraktığı gibi hamle etti, sarıldı, buyur etti. Gürültüyü işiten halden anlar yiyintici (lokanta, dil bilmeyenlerin sonundaki T’yi ısrarla vurgulayarak “restoranTT” sözcüklerini elden/dilden gelende pek kullanmam kimi de yeri denk gelince “tıkınma” derim) merdiven ucu mu, sonu mu işte orada bizi seyrediyor, ikinci halden anlayan Konya sürgünü sevgili Yılmaz buyruğu verdi, biraz sonra yemekler geldi, ünlü bir yapımcının kırmızı şişedeki ürünü de tuz ve biber yerine!. Biz üç kişi Hazret-i Mevlâna’ya karşı Ramazanın bilmem kaçında Nahl Suresi 67. Ayetini bigüzel yerine getirdik, inancım odur ki makbule geçmiştir. Üç gün üç gece aynı mekânda 67. Ayeti asla terk etmedik yaradana binlerce şükür ederek.

Hü Dost Ramazanda Anadolu yazı dizisi bu canı kazaya belâya uğratmadı, hatta her iki tarafın “takdirlerine” vesile olduğundan naşi, tam sırası ve yeri diyerek bir yazı dizisi önerdim: “Aleviler Arasında” ya da Hü Dost. Gazetenin Ankara Temsilcisi deneyimli gazeteci Ecvet Güresin yüzüme bihoş baktıktan sonra fikrini veciz biçimde açıklamıştı: “Yahu sen manyak mısın, Cumhuriyet gibi bir gazetede dinli minli yazı dizisi olur mu?” Olduralım diyerek nedenlerini uzun uzun açıkladım, konu İstanbul’a uzandı Genel Yayın Müdürü yattığı yer her zaman ışıklı ola ünlü Cevat Fehmi Başkurt’tan tam destek! Allahını seven tutmasın, yığınla fotoğraf bandlar dolusu ses ve dahi Alevi/Bektaşi müziği ki bir hazine. Yazı dizim Ankara radyosundan ardı ardına duyuruldu beşinci yazımda bir fotoğrafta ellerinde sazlar altı yedi can var, bunların gözlerini başlarına bir hal gelmesin diye bantla kapattım, bir Bektaşi köyü Baladız’daki cemde. Çetrefilli yazıyla ağır bir mektup, erenler diyordu biz de seni adam belledik bunlar hırkız mı yoksam ırz düşmanı yollu sonu da sana yazıklar ossun diye biten. Ertesi günü hemen yanıtladım nedeni hakkında bilgi verdim, yeni Anayasamızda mezhepler serbest tarikatlar yasak, yoksa dedim bunların gözlerini kapatmaya kimsenin gücü yetmez. Meğersem yetermiş ki İstanbul Sıkı Yönetim Komutanlığı Hü Dost’u yasakladı! Üç dört ay sonra AP organı Son Havadis gazetesinde Bektaşilikle ilgili bir yazı dizisi başlayınca Komutana ağırların ağırı bir mektup yolladım bu ayrıcalığı evet en ağır biçimde kınadım. İzin çıktı ne ki Ankara Radyosu içinde Alevi sözcüğü geçtiği için duyuruları kabul etmedi, Fikret Otyam’ın yarım kalan yazı dizisi yarın Cumhuriyet’te şeklinde oldu bu iş, zamanla yığınlar halinde gelen mektuplar bir noktada birleşiyordu: Bizler Alevileri ve Bektaşileri böyle bilmiyorduk. Mektupların yüzde doksanı Sünni inançlı canlardan idi, istediğim de buydu zaten…

Sadede Gelelim mi? Gelelim efendim, gül yüzlüm, tabibim, gelelim ey canlar, ey Horasan erenleri, gelelim. Şu vatan topraklarında acep kaç Alevi can yaşıyor? 196O Ak devriminde bir önder seçildi Orgeneral Cemal Gürsel. Nam-ı diğer “Cemal Aga”. Babacan mı babacan, rivayet olunuyor ki “Cemal Aga” Alevi imiş. Çok, ama çok seviliyor Cemal Paşa. Halktan biri, her konuda aklına ne gelirse söylüyor, sözünü esirgemiyor icabında. Ol nedenle olsa gerek, halkla arasında bir “zorunlu mesafe” konuldu. Çankaya Köşkü’nden arabayla çıkıyor, yanında yaveri, kimi zaman yaverleri. Nereye “çıkış yapıldığını” öğrenmem zor olmadı, Gölbaşı’nda gördük arabasını, önümüzden geçerken el salladım, öbür elimde fotoğraf makinem. İzliyorum, neden sonra arabası durdu, Cemal Aga camı indirdi, hemen koştum, “ne var yine” dedi “neden takip ediyorsun?”Anladım, iyice bunalmış, severdi biz gazetecileri, ama araya girilmişti. Hal hatır sordum, son çalışmamı anlattım, Alevilerin yoğun olduğu bölgelerde, illerde ilçelerde hatta köylerde bir aydan fazla dolaştığımı vurguladım, “paşam” dedim, “bir konuda yanlış yapmak istemiyorum, çok da merak ediyorum, size de sorayım dedim, ülkede ne kadar Alevi yurttaş var dersiniz?” Bir an baktı yüzüme, bugün gibi gözümün önünde, sağına baktı soluna baktı sonra “var yedi sekiz milyon” dedi. Camı kaldırırken araba hareket etti tüm içtenliğimle el salladım.

Sayı 28


SERÇEÞME FEYZULLAH ASLANDAŞ DEDE (1931 - 2007)

HAKK’A YÜRÜDÜ

Ankara Gazeteciler Cemiyeti’ne bir gelişinde Nahl Suresi 67. Ayeti birlikte, muhabbetin gözüne gözüne vura vura yerine getirmiştik, Güneydoğu ve Doğu Anadolu gezisinden yeni dönmüştüm Milli Birlik Komitesi çok kolaylıklar sağlamıştı bu gezimde. Kabri ışıklı ola, halk türkülerini iyi avazlayanlardan sevdiğim Mustafa Geceyatmaz da vardı yanımda ve Ankara Radyosu’ndan teknisyen sevgili Mücahit Küçükbaran ki artık o da yok her daim güler yüzü gözümün önünde. Radyo röportajlarım arasında iflah olmaz bir halk türküleri sevdalısı olarak doğudan altmış dört parça Kürtçe türkü de derledim, bandlar devletindi bu emeğimi kendime bir kopya bile almadan radyoya teslim ettim. Epeydir görünmediğimi, nerelerde olduğumu sorunca çalışmalarımı anlattım, “Paşam, en hasından bir yığın Kürtçe türkü de derledim, bunları da Ankara radyosu yayınlarsa ne güzel olur” dedim tüm içtenliğimle. Bir an durdu, “Bunu ne söylemiş ol, ne de ben duymuş olayım” dedi, elinde Nahl Suresi 67. Ayeti yanımdan uzaklaştı.

Cemal Aga’yı Son Görüşüm Sayrılandığı söylendi, “aziz dost ve müttefikimiz ABD”de de tedavisi uygun görülmüş! Geçenlerde bir TV de Prof. Emre Kongar ile meslektaşım ve eski kapı yoldaşım Mehmet Barlas’ın karşılıklı söyleşileri vardı. Barlas, Cemal Gürsel’in ABD’ye koma halinde götürüldüğünü söyledi, belleği yanıltmış fena halde, reklam arası telefona sarıldım yönetenler konuşmamı uygun bulmamışlar ki bağlamadılar, üzüldüm. Bakınız, ABD’ye “zorunlu” götürüldüğünde Esenboğa Havalimanı’nda O’nu uğurlayanlar arasındaydım, fötr şapkası başındaydı ve önümüzden geçti bir jeep içinde, ayaktaydı, göz göze geldik, hüzün doluydu bakışları, sonra çoook ötelere park etmiş Amerikan uçağına doğru gitti o jeep! Dosyalarıma bakıyorum, Cumhuriyet Gazetesinin 27 Mart 1966 tarihli sayısında birinci sayfada imzamla yayınlanan üç sütunluk bir haber başlığı: “Hüzünlü karşılama”. Yazımdan bir ara başlık: “Gittiği Gibi Gelmedi”. ABD’ye canlı gitti, yaşamasız döndü bu can adam. Barlas sanırım bir vesileyle aklında yanlış kalanı düzeltir zaar.

Baba Cemil Sait Barlas O, yıllarca bu canın “Cemil Amca” dediğim Gaziantep’in köklü ailesi Barlas’lardan çok ama çok sevdiğim bir büyük dost idi CHP’nin bu eski ve önemli bakanı. Milli Reüsürans’n başına geçti, yolu Ankara’ya düşende gazeteme gelir bir acı kahvemi içmeden gitmezdi, o gün de öyle yaptı ve bu cana Gaziantep’i böylesine neden sevdiğimi sordu, sanırım tam açıklayamamışım ki, “şerefine bırakıyorum” dedi anlattı anlattı, anlattıklarının arasında Alevilikle ilgili bölümler de vardı. Yalvardım, gece konuğum olması için, uçakla gelmiş, bir arkadaşı arabasıyla İstanbul’a gidiyormuş, kuruluşu bir uçak masrafından kurtarmak için bu fırsatı kaçırmak istemedi ve bir saat için bir konferansa gitti. Radyodan son haberleri dinliyorum acı haberi aldım, Bolu yakınlarında arabanın arka kapısı açılır ve benim “Cemil amcam” uçar. Başhekim neden sonra başsağlığı diledi. O’nun Alevilerle ilgili sözleri, buna bağlı verdiği unutulmaz bilgileri verdiğim sözüm gereği öte dünyaya götüreceğim ve yüzüne onurla bakacağım.

Kızılbaş Milleti Fena Halde Kıyıma Uğramış, Vay Be! Milliyet gazetesinde ilginç bir soruşturma çıktı, bu can da, hayret ve dehşetle öğrendi ki meğerse şu Kızılbaşlar başka bir deyimle Ali evlatları yani Aleviler dört, dört buçuk milyon falanmış. iyi mi? Oysa cümle âlem on sekiz, yirmi milyon olduğunu söyler dururdu! Rahmetli Cemal Aga taaa 1962 de var yedi sekiz milyon dedi. Haydi yoktu o kadar iki üç milyondu diyelim, 1962 den bu yana bunlar iki milyon mu çoğaldılar ey cemaat-i müslimin? Elbette çoğaldılar o yıldan bu yıla, çoğaldılar da nerede bu çoğalanlar? Haydi otuz yedisini Sivas’ta yaktık, peki nerede diğerleri? Bir iki olasılık var, bu çoğalan Kızılbaşları, değerlerini taaa oradan bilebildikleri için kimseye çaktırmadan (laf aramızda belki sizi bunlardan kurtardık bu iyiliğimizi unutmayın deyip sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’na haber vermişlerdir) uzaya götürmüşlerdir. Ya da, kimi nefesi kuvvetli hocalar, okuyup üfleyip Kızılbaş milletinin zürriyetini kesmişlerdir olmaz demeyin! Memlekette nice nefesi kuvvetli, kendilerini dünyamızda Allahın elçisi, öyle sıradan değil üstelik büyükelçisi sanan ulema hazretleri yok mu, Ebussuut Efendi Hazretleri’nin ahvadı? Bir başka olasılık da, şu Kızılbaş ya da Alevi er ve hatun kişileri, soruşturmaya gelenleri hiç mi hiç ciddiye almamış, içlerinden rakamla dört buçuğu, yazıyla da dört buçuğu adamlara ayıp olmasın diye “biz Aleviyiz” demişlerdir büyük bir cesaretle! Valla eğer bu cana sen ne dersin diye sual edecek olursanız içlerinden dört buçuk milyonu ayıp olmasın, adamlar elleri boş dönmesinler diye yanıtlamıştır soruşturmayı. Asırlardır başlarına gelmeyen ve dahi getirilmeyen Alevi canların engin deneyimi bu davranışı yeğlemiştir vesselam. Başka bir çözüm ve önerim var aklıma gelen, sevabına açıklayayım: “Haydin namaza haydin namaza” der gibi, “Haydin korkusuz, haydin kuşkusuz sayıma , haydin böyle bir sayıma” demek hiçbir topluluğu rencide etmeyecektir ne var bundan “içtinap edecek?” Gerçeğe Hü!

Nisan 2007

Feyzullah Aslandaş Dede (Yeşil Taç) Hakk’a Yürüdü FEYZULLAH ASLANDAŞ DEDE 1931 yılında Tozanlı Deresi Heze köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Seyit Ali Dede, anası Hatice Ana’dır. Seyit Ali Dede (1899– 1972) Heze Köyünden Beykonağı Köyüne göç etmiştir. Feyzullah Dede Beykonağı köyünde yaşamını geçirmiştir. 21 Mart 2007 tarihinde Hakka yürümüş ve Beykonağı kabristanında toprağa sırlanmıştır.

YATTIĞI YER IŞIK OLSUN. SİVAS’TA ALİ BABA mahallesinde dergâhı, tekkesi, türbesi olan Ali Baba Sultan’ın evlatlarındandır. 1826’dan sonraki olaylarda dergâhtan sürgün edilen Ali Baba evlatlarından Feyzullah Efendi (Seyit Ali Dede’nin babası) Tozanlı deresinin Heze köyüne, diğer kardeşleri Samsun ili Ladik ilçesi’nin Kirazpınar, Budakdere, Kirenli köylerine sürgün edilir. Ali Baba vakfının mütevelli heyeti dergâhtan uzaklaştırılır. Evlatlık vakıf olan Ali Baba vakfına Mevlevi Şeyhini atarlar. Bu olaylardan sonra dergâhtan uzaklaştırılan ve vakıf mallarının talan edilmesiyle Ali Baba Ocağında dağınıklık baş göstermiştir. Ali Baba Ocağının dedeleri yaşadıkları köylerde çalışarak geçimlerini sağladı. Aynı zamanda Yolun erkânını yürüttüler. Feyzullah Dede kış aylarında taliplerini gezerek cemini, cemaatini, erkânını yaptırdı. Taliplerin yolunu unutmamasını sağladı, “Bu yol hangi dedenin zamanında batıl olursa hesabı ondan sorulur” derdi. Zamanından çağından sorumlu bilgili bir Alevi-Bektaşi dedesi idi. Resul zürriyetinden gelmiş bir veli Ahiri ne ise odur evveli Ali Muhammed’dir Muhammed Ali Ali Baba Sultanı tavaf eyledim

3


SERÇEÞME

DEMOKRASİ GÜÇSÜZÜN TUTTUĞU, GÜÇLÜNÜN “KARŞI” OLDUĞU ŞEYDİR; DEMOKRASİNİN ŞANSSIZLIĞI DA BURADADIR: GÜÇSÜZLERİN İKTİDARA GELDİĞİ GÖRÜLMEMİŞTİR

Nasıl Bir Demokrasi? Nasıl Bir Yönetici? Nasıl Bir Örgütlenme? Esat Korkmaz

B

İREYLER “ortalama, eşit, yumuşak” olduğunda insanlığın bütünüyle “ilerleyeceğine ve güçleneceğine” inanılır. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Çünkü, insanları “küçültmek ve daha kolay yönetilebilir kılmak ilerlemek olarak algılanır”.

Nasıl Bir Demokrasi?

D

Hakların söke söke alınabildiği yerde “yetkin bir demokrasi” vardır demek felsefi açıdan doğru olmaz; hakların seve seve paylaşılabildiği yerde yetkin demokrasi vardır demek doğru olur. Yaşamından memnun olmayanlar ne kadar “azsa” demokrasi o ölçüde “kararlıdır”. Demokrasinin ayırıcı niteliği, seçim sonucu oluşmuş “çoğunluk yönetimi” değil, çoğunluğun iradesine karşın “azınlık” durumunda bulunanların bireysel, siyasal ve toplumsal haklarının güvence altına alınmış olmasıdır. Bu durumu örgüte uygularsak yönetimi kaybedenlerin ya da yönetime seçilemeyenlerin haklarını “güvenceye almaktır” demokrasi.

EMOKRASİ, insanlığın son iki yüzyılda yaşadığı büyük bunalımdan çıkmada bir “sanal kurtuluş idesi” mi acaba? Hakların “eşit” dağılımının yapıldığı yerde demokrasi bir “oyun”dur. “Oyun” yaşama geçip oyun olmaktan çıkıp, yani hakların “eşitsiz dağıtımını” yapıp “eşit Nasıl Bir Yönetici? sonuç” üreten “gerçek” olamadı bir türlü. Hani kimse ölümüne “tanık” olamaz ya: Tıpkı bunun gibi, demokrasi de bir türlü kendi uygulamasıALEM, boş kâğıt üzerinde yol almaya başladığı andan itibaren na “tanık” olamadı. Doğal olarak bugüne değin yaşama geçme olanağı “suç” işlemeye başlar. Biz bunu “sisteme” karşı diye biliyorduk; mebulan demokrasilere baktığımızda hiçbirinin “emeğin hakkı ile özdeşleğer sisteme karşı “birlikte” duruş aldığımız kimi “yöneticilerimiz” için şemediğini” görüyoruz. de geçerliymiş. Özgürlüğün demokrasiden “çıktığı” sanılır: Ama bunun “tersi” doğÖrgütlü Alevi zeminde “demokrasi”, kimi başkanların ya da genel rudur; özgürlükten demokrasi çıkar. Demek ki özgürlüğün “küçük” bir başkanların sesini açtığı bir radyodan çıkan müziğe benzemeye başladı: bölümü “demokratik özgürlük”tür. Onun için bağırıyoruz: KöktendinciSesi yükselttiklerinde “daha fazla” demokrasi oluyor; biraz daha yükselden, şeriatçı kimlikten “demokrat” olmaz; “demokrat olmayan” kimliktirlerse biraz daha fazla… Ya sesini kısarlar ya da kapatırlarsa, “durumlerle demokrasi kurulmaz, diye. Alevilerin kafasındaki inanç, “şeriatçı dan vazife çıkaran” azımsanmayacak sayıda alt birim başkanları ulabir nitelik” kazanırsa bilelim ki “bizlerle” de “bu iş” olmaz. şabildikleri tüm radyoların sesini kısmak, yani “demokrasiyi boğmak” “Kendini bilmek”, hiçbir dışsal koşulun sınırlandırmasını eyleminin için koşuşturan “ortodoks memurlara” dönüşüyor. Tam da bu nedenle “sınırı” olarak kabul etmeyen, kendine ve başkasına saygısı olan “kişi 20 yıldır özlemlerimizin ötesinde “örgütlendik” ama tahminlerimizin olmak” demektir. Gönül felsefesinin temelinde işte “bu kişi” vardır; bu ötesinde “gericileştik”: Örgütlenerek gericileşmek gibi bir “keşfin” sasağlanamazsa demokrasi “temelsiz” kalır. Bizler kendimizi bilmek istiyohipleriyiz. Bu toprağın “en gerçekçi politikası-siyaseti” olan Alevi tariruz; tarihselliğimizi, kendi kültürümüzden devşirerek dünya kültürüyle hini “güncellemeyi” beceremedikleri için “beklentileri” karşılanmayan, tanışmak ama kendimiz olarak kalmak, “yabancılaşmamak” istiyoruz. doyumsuz, kendilerini Alevi “uzmanı” sayan, Aleviliği kurtuluşa taşıYaşam, doğal olanın “önde” durduğu; bir “doğal olan-kültürel olan” yacak “seçenek” gören kimi çağdaş örgüt yöneticilerimiz “engelimiz” bireşimidir. Ben istemez miyim kafamın gündemine göre yazmayı. İndurumuna geldi. Ne kadar acı değil mi? sanın, ötesinde doğanın “aklını iplemeyip” aklımla “akılsız” alana taBiz yıllarca Aleviliğin “en zayıf halkası”nın “ruhbanlık ya da ruhban şınmayı, doğanın “en şarlatan” varlığı olduğumu kanıtlamayı: “Bir sen örgütlenmesi” olduğunu söyleyegeldik: Eğer Alevilik “toplumsal bir bivarsın yaşamımda sevgilim; ağaçlar sen, kuşlar sen, dağlar-taşlar sen; linç-toplumsal bir örgütlenme” yaratmak istiyorsa “kan bilincini ve kan rüzgârın sesi, çiçeğin rengi, suyun şıpırtısı sen; en kötüsü aklım sen; şimörgütlenmesini” aşmak zorunda olduğunu sürekli yineledik. Artık güdi bedenimle oynuyorum, bilmem yapabilir miyim sen”, demeyi. “Akılsız nümüzde geçmişten bize taşınan “kan temelli ocak örgütlenmesini” okul alanda” başıboş dolaşmak kimi kez “akıl alanında” doğru davranmanın olarak algılamak zamanı gelmiştir dedik. Serçeşme merkezli ve “bilme “anahtarını” verir. Ama olmuyor işte; “adanmış bilinç” diye bir şey var. temelli” bir gelenek örgütlenmesine bağlanmak gerektiğini açık açık Duyarlılığımızın “izinde” yöremizden dünyaya açılmak, kendi göyazdık. Hay huy içinde “tersine dönüşüm” ürünü “çağdaş ruhbanları” reneklerimizle selamlaşmak, dünya toplumunun “hamuruna” katılmak görememişiz. Aymazlığımız için “kendi kendimizden özür diliyoruz”. istiyoruz. Böylesi bir görevin altından ancak “yetkin bilinç”le kalkılır: Tanımladığım “çağdaş ruhbanlar”, Alevi “aristokrasisini” oluşturan, Yetkin bilinç “adanmış bilinç”tir. Adanmamış bilinç, kendini “sakınır” “yukarıdanlığı” ile belirgin, kendilerinin de içinde yer aldığı “seçenek ve başkasını “harcamaya” yönelir. elit”i her şeye “merhem” sanan “cahillerdir”. Kendi esenlikleri adına Bu nedenle kimi örgüt yöneticilerimiz “adanmamış” bir bilincinAleviliğin içini doldurmaya çalışan “sarı yöneticiler”dir bunlar. Aleviliinancın taşıyıcısı olarak ortalıkta döneniyorlar; en yakın kavga arkadaşıği “memur dünyasına” taşımak isteyenlere karşı kavga veriyoruz diyen nın “ayağına çelme takmaya” ya da kendisi için “gizil” tehlike oluşturan bu “çağdaş ruhbanlar”, örgütlü Aleviliği daha önce örneğini görmediğiörgüt arkadaşını-aydınını “karalamaya” yelteniyor. Demokrasi inancı, miz bir “memur ideolojisine” bağlamak istiyorlar. “Anonim aptallıkları“yetkin bilinç” diye tanımlanan “özgürlük bilinci”nin gerçekleştiği yerde nın” izinde bizleri gündelik bilinçle oluşturulmuş bir “sürü saçmalığa” başlar. Özgürlük bilincinin evrensel ölçekte kendini gerçekleştiremeditapınmaya çağırıyorlar. Bâtıni yabancılaşmanın “maya tutmaya” başlaği koşul/koşullarda demokrasiler “iğretidir”. Demokrasi bir “bakış”, bir dığı günümüz koşullarında hemen herkesin tapındığı “bu saçmalıklarla” “seziş”, bir “kavrayış”, ötesinde bir “örgütlenme” biçimidir. Yaklaşımın baş edemiyoruz: Bir çıkış bulabilmek için kıvranıyoruz. Bize göre her mantığı gereği “yaşama inandığımız yerde demokrasi, kendimize inanşeyin her şeye göre bizim “anlam ve içerik” yitirdiği/yitirdiğimiz ve adıdığımız yerde karşı demokrasi başlar”. Yaşama olan inancımız “eksik”, na yaşam dediğimiz “sürüklenmede” görünürde yan yanayız, belki her kendimize olan inancımız “abartılı” olduğu için, çağdaş anlamda “uyzamankinden “daha yakınız” birbirimize. gun örgüt biçimini” bulmamıza karşın bu örgütün yönetim organlarını Her birimizi “imha etmek” isteyen sisteme karşı örgütlü mücadele çoğunluk “nitelikli” yönetici arkadaşlarla dolduramaveriyorsak eğer kendi basınımıza, aydınımıza, sanatdık; bedel ödüyoruz: “Demokrasi yaratıyoruz diye Ağız bir “namlu”, ağızdan çıkan çımıza “aynı düşmanlığı” besleyemeyiz. Söylencesel diye karşı-demokrasi üretiyoruz”. Birinci durumda, bir anlatım vardır bilirsiniz: “Terzi de bardağa girdi”, her söz bir “kurşun”dur. demokrasiye inananlar yaşamın “kendi kötülükleridiye. Özdeyişin öyküsünü anımsayalım: Bağdat’ta Demek ki “doğru konuşma”, Mezarlığa açılan kapının yakınında bir terzi varmış. ni kendi olanaklarıyla arındırabileceklerini” kabul edip bunu gerçekleştirme kavgasına girerken ikinci sahibini öldüren “silaha” benzer. Dükkânında bir bardağı varmış, çiviye asılı. Her ölü durumda, yani yaşamdan sakınıp “her şeyin çözümügeçtiğinde yerden bir taş alır ve bardağa atarmış. Her Ne denli “doğru” konuşursan ay nü kendinde gören” örgüt yöneticilerinin yönettiği attığı taşları sayar, Bağdat’ta ayda kaç kişinin ölo denli “iyi” nişan alırsın ve örgütlü Alevi zeminde, memur kafalı yöneticilerden düğünü hesaplarmış. Terzi bunu sanat edinmiş. Gel çevreye saçılan olumsuzluklar yine aynı kafa yapızaman git zaman terziye de vade gelmiş, ölmüş. Bi“sistem bu sistem” olunca sına sahip yöneticiler tarafından ortadan kaldırıla- kendini “on ikiden vurursun.” rinin terziye işi düşmüş, dükkânın kapalı olduğunu caktır, yaşam denen büyük öğretmene başvurmaya görünce komşusuna terzinin nereye gittiğini sormuş. gerek yoktur, yargısıyla kördövüşüne giriliyor. Komşusu, “Terzi de bardağa girdi”, demiş. “Ölü geç-

K

4

Sayı 28


SERÇEÞME

tikçe bardağa bir taş bırakırdı; zaman onun taşını da bardağa bıraktı”, diye sürdürmüş sözlerini. Terzi gibi bu yönetici arkadaşların “taşı” da bir gün bir “yerlere” bırakılacak, bundan kuşkunuz olmasın. (1)

demokrasi-laiklik mücadelesinin “öznesi” durumuna getirmek “örgütlü mücadelenin” asıl amacı olmalıdır. Şimdi asıl yakıcı soruna, “örgütlenme” sorununa gelelim. Nasıl örgütleneceğiz?, onu irdelemeye çalışalım. Alevi zeminde “iki tür” örgütlenme vardır: Nasıl Bir Örgütlenme? a) Geleneksellik zemininde “inanç” öğelerinin ya da “doğal, yüzyüze” ve EÇMİŞTEN bize ulaşan Alevilik-Bektaşilik, zulme, baskıya ve “kendiliğinden” ilişkilerin biçimlendirdiği “topluluk” örgütlenmesi(yol haksızlığa karşı “isyan” geleneğini, uygarlık-öncesi sınıfsız topluörgütlenmesi); Örneğin, Serçeşme Hacı Bektaş Veli Dergâhı ve bu mun “eşitlik” değerleriyle besleyerek bugünlere taşımış, halk muhalefeDergâh’a bağlı örgütlenme, bu türden bir örgütlenmedir. tini “tarihle, kültürle” beslemiş ve onu sürekli “canlı” tutmuştur. Bunu b) Çağdaşlık zemininde “ussal irade”ye bağlı olarak biçimlenen ve nasıl başarmıştır: Bunu; toplumsal “çıkara” dayalı düşüncelerin uzlaşmasının bir ürünü olarak İnsanlığı ve doğayı Tanrı ile özdeşleştirip canlı ve cansız dünyayı beliren “toplum” örgütlenmesi(demokratik örgütlenme); örneğin, şubeli pratik eylemler alanı durumuna dönüştürerek, Hacı Bektaş Veli örgütlenmesi, Pir Sultan Abdal örgütlenmesi, üst örgüt Doğrudan demokrasi zemininde halkın demokrasisini politikanın anlamında federasyon ve konfederasyon örgütlenmeleri, bu türden örmutlak biçimi olarak algılayan devrimci hümanizmin, yani toplumcu gütlenmelerdir. hümanizmin en üretken felsefesini yaratarak, Gerçek yaşamın gereksinimlerini karşılamaya yönelik olan ve “yüzZorbanın, özgürlük mücadelesi karşısında bir silah olarak taşıdığı yüze” ilişkilere, “doğrudan demokrasi”ye dayanan “topluluk örgüt“ölüm”ü, düşünce özgürlüğüne “şantaj” yapmak için kullanılan bir “relenmeleri”, yani gelenek örgütlenmeleri ya “kan-soy”, ya “yer” ya da hine” olarak algılayıp felsefesinden çekip çıkararak, “inanç” bağı toplulukları olarak yapılanır. Ancak çağdaş toplum, “çıplak “Özgür bir insan ölümden başka her şeyi düşünür ve bilgisi ölüm ideolojilerin” yönlendirdiği sınıf çıkarlarına dayalı bir toplumsal sistemi üzerine değil, yaşam üzerinedir” yargısını öne alıp ölmeden evvel öleyerleştirince; “topluluk örgütlenmeleri”nin varlık nedeni olan “yüzyüze rek, ilişkiler, kan-soy bağları” ve “inanç dayanışması” önemli ölçüde çözülZekânın etik-estetik bir anlatım biçimi olarak düşünceye/inanca tadü ya da örselendi. şıdığı sevgiyi/aşkı, özgürlüğün tek olası temeli ve toplumsal yaşamın tek Alevi “topluluk örgütlenmesi”nin, toplumda benzer örgütlenmelere etik harcı yaparak, yönelen kesimlere göre çok önemli bir “ayrıcalığı” vardı. Ortaçağ koşul“Benliğe” duyulan etik ilgiyi, kendini yaratmanın bir aracı durumularında temel üretim “aracı” topraktı ve toprağa bağlı üretim “belirleyina getirerek, ci” idi. Alevilik-Bektaşilik “topluluk örgütlenmesi”, Anadolu’nun “topDoğa yasalarından farklı her türden insan doğası yasasını yadsıyıp rak-otlak” insanını, giderek kentlerin “zanaat” insanını örgütlemişti. Bu doğa üzerinde metafizik Tanrı’ya güç veren dinsel düşüncelere karşı dukapsamda ve toplumsal düzeyde, Alevi-Sünni ayrımının da “ötesinde” ruş alarak, Anadolu’nun “üretici-yaratıcı insanının” gerçek gereksinimlerini dile Aynı gücü doğa üzerinde insana veren evrensel bir düşüncenin üregetiriyordu; ekonomik-demokratik ve siyasal istemlerine “yanıt” veriticisi olarak başardı. yordu. Bu nedenle siyasal olarak öne çıkıp merkezi otoriteye başkaldırDemek ki “geçmişimizi” ölçü almak durumundayız: “Kökümüze” dıklarında, toplumda büyük “sarsıntılar” ve “altüstlükler” yaratabildiler. bakmasını bilmezsek, şimdimizi ve geleceğimizi “konuşamayız”. GeçYalnız Alevi kitlenin değil Sünni, Rum, Ermeni vb. halkın da “devrimci mişimizi “ölçü” alıp günümüze baktığımızda Alevilerin; tarihi” ve “kültürel kaynağı” olabildiler. Şeriatçı Sünni kuşatılmışlığa “boyun eğme” ile belirgin “Türk-İslam Bugün geçmiş tarihsel süreçten günümüze uzanan Ortaçağ değersentezi” zemininde boy veren düşünüş biçimlerinin tanımladığı “kimlikleriyle “boğuşuyor” olsak da “sermayenin” egemen olduğu, sınıfsal çısizliğin” kırılamadığı, kara dayalı bir toplumsal düzeni yaşıyoruz. Artık, geleneksellik zemiGenelde politika alanının “dışına” itildiği; ninden beslenen “topluluk örgütlenmeleri”, ne denli sağlıklı yapılanırsa Kimi “grupların” ya da “örgütlerin-örgüt yöneticilerinin” kendileyapılansın, Alevi topluluğu dışında toplumun tüm ezilen kesimlerini rini öne çıkarabilmek için bu “inancın-felsefenin” geleneksel tabanından kucaklayacak bir örgüt durumuna gelemez; bu dönem “kapanmıştır”. ve günümüzdeki sınıflar konumlanmasındaki anlamlı yerinden “haberDünün Ortaçağ’ında ve feodal bir yapı altında, Anadolu halkının memsiz” bir “kör dövüşü”ne girdiği; nuniyetsizliğini kucaklayan Alevi “topululuk örgütlenmeleri”, bugünün Bâtıni toplum felsefesi ve toplumsal tasarım açısından anlamlı olan Türkiyesinde ve kapitalist bir toplumda aynı işlevi yerine getirmekten “demokratik” ve “siyasal” mücadelenin bir türlü amaçlanan politik “öze” “aciz”dir. kavuşturulamadığı bir dönemi geçirmekte olduğunu rahatlıkla söyleyeDemek ki “boşluğu” kapatabilmek için demokratik kitle örgütü kapbiliriz. samında “toplum örgütlenmeleri” yaratmak zorundayız. Ama diğer yanYaşanan bu sürecin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan; dan Alevi bilincini/inancını dünden bugüne taşıyan, bugünden yarına Düşünsel “bulanıklığı” gidermek; taşıyacak olan “gelenek örgütü”nü çağdaş toplumun karnında canlanBu kapsamda devreye sokulacak “etkinlik”, “eylem” ve “yazın” ürün dırmak-geliştirmek durumundayız. Yazılı kültüre yatkın, sözel kültüre leriyle Alevilik temelinde düşünsel “birliğin” sağlanalıştırılacak olan “çağdaş örgüt belleği”; sözel külmasına, davranış düzeyinde “dağınıklığın” giderilmetüre yatkın, yazılı kültüre alıştırılacak olan “gelenek Örgüt “birimleri” ya da örgüt belleği” yaratmak, Alevilerin” olmazsa olmaz sine katkıda bulunmak; “gruplar”, “kişiler” arasında koşulu”dur. Öne çıkan “teorik-pratik” sorunları tartışmak; Kolektif bir “ürün” yaratmak üzere düşünsel “olÖncelikle yapılması gereken açıktır: Birini anlamlı yaşanması “zorunlu” gunluk, beceri ve yetkinlikleri” amaca yönelik “seferbulup diğerini yadsımayacağız; her iki örgütlenme tiiletişim ve diyalog; ber” etmek; pini “birlikte” yaratacağız ya da canlandıracağız. Çüngüven duyulacak “kadro”, kü, Alevi topluluk örgütlenmesi, geçmişte oynadığı , Felsefemizin-inancımızın yaşamasını olanaklı kılacak, ona hak ettiği saygınlığı yeniden kazandıracak “program” ve “örgütlenme” “çalışanların toplumsal çıkarına dayalı bir kavgayı “araçları” biçimlendirmek-örgütlemek ve yaşama geçirme” görevini bugün yaşama geçirecek sorunları, olması gereken Sosyal pratiği bir ucundan yakalayarak “kimlikli “örgüt yeteneği”nden “yoksun” duruma geldiyse orta“mekânlarda”, bir mücadeleyi” yaşama geçirmek, hepimizin en temel ya çıkan “açığı” kapatabilmek, bir bütün olarak Alevigörevidir. lerin tarihsel açıdan oynadığı işlevle örtüşebilmek için başvurulması gereken Sorunun çözümünde “uygun araç” örgüttür: Ör“temsili demokrasi” temelli çağdaş toplum örgütlen“ilke” ve “yöntemlerle” gütün “kafa kalitesi”ni yükseltmek ve Alevi canları mesine gitmek, yani “demokratik kitle örgütlerimizi” yapılamamaktadır. örgüt çatısı altında toplamak, onları, “nesnel” düzeyde yaratmak zorundayız. Ama diğer taraftan biliyoruz ki

G

(Devamı 6. Sayfada)

Nisan 2007

5


SERÇEÞME (Baştarafı 5. Sayfada)

Nasıl Bir Örgütlenme “temsili demokrasi” temelli toplum örgütlenmeleri, “yüzyüze ilişkileri”, “doğrudan demokrasi temelli değerleri” ve “inanç öğelerini” taşımakta “yeteneksizlik” gösterir. Demek ki gelenek örgütlenmesini de yaratacağız ya da yaşatacağız. Ancak bunlar gerçekleştirilebilirse Anadolu Alevilerinin bu ülke tarihinde ve toplumsal mücadelelerinde oynadıkları “onurlu rolle” buluşulabilir. Ancak o zaman, Aleviler, kendilerini yaratan “toplumsal temel”e seslenebilirler; bu temelden kaynaklanan “memnuniyetsizlik”le beslenebilirler, sürekli canlı kalabilirler. Bu ülkenin demokrasi mücadelesine kalıcı katkılar verebilirler. Bugün ülkemizdeki halk muhalefetinin, toplumsal memnuniyetsizliğin her şeyden önce buna “gereksinimi” vardır. Bu gereksinmeyi karşılayacak güçlerin başında Aleviler gelmektedir. Toplumsal isyan hareketini geçmişten günümüze taşıyan Alevilik, bu bağlamda güçlü bir dinamiktir. Bu dinamiklerini, isyan geleneklerini, yarattıkları “üst örgüt” aracılığıyla toplumsal muhalefete “aktararak” genel halk hareketinde ve örgütlenmesinde “çimento” görevi görebilirler, kendilerini özgürleştirirken Sünnileri de özgürleştirebilirler. Bu örgüt diğer yandan, gelenek örgütlenmesini kucaklamalı, onunla kaynaşmalıdır. Kaynaşmanın ve kucaklaşmanın ölçütü, “Alevi evrensel ilkeleri” olmalıdır. Kendini besleyen ana damardan yoksun ya da bu damarı dışta bırakan, görmezlikten gelen, küçümseyen bir toplum örgütlenmesi “şey” değil, “hiçbir şey”dir. Gelenek zemininde ve Alevi inancının-kültürünün yönlendiriciliğinde canlandırılacak ya da kurulacak olan örgütlenmeler aracılığıyla Alevi kimliği “yeniden yapılandırılmalı”, inancın ve kültürün gereklerini yaşama geçirebilmelidir. Yarattığı yüzyüze ilişkiler, doğrudan demokrasi ve farklı inanç algısıyla, Alevilik bilinci sürekli canlı tutulmalı; Alevi olmaktan kaynaklanan insan hakları, demokratik haklar “bağlı olduğu, içinde yer aldığı üst örgütün eylem, etkinlik” alanına aktarılarak yaşama geçirilmelidir. Bu yolla yaratılan toplum örgütlenmesine, Alevilerin yarattığı bir örgüt “damgası” vurulmalıdır. Gerekliliğine inandığımız ve bilinçlerimizde var olan ortak istemleri kucaklayacağını umduğumuz Alevi örgütlenmesi çalışmalarına “her can”, elinden gelen katkıyı esirgemeyecektir. Bunun bilinci içinde özlediğimiz örgütlü günlerde buluşmak üzere, diyorum. 

NOTLAR: (1)

İsimlendirme yoluna gitmememin nedeni, bu arkadaşların kendilerine tanı koymaları içindir. Tanı koyamaz ya da koymakta zorlanırlarsa sorumluluğumu harekete geçireceğim; sıraladığım davranışları adlara bağlayacağım ve tarihe iz olarak düşeceğim.

Esat Korkmaz’ı Salı geceleri saat 9 ile 10 arasında Dem TV’de Gönül Defteri programında izleyebilirsiniz. Türksat 1C - Frekans: 10955 V SR: 5860 - FEC: 5/6 6

BREMEN ALEVİ EVİ DERNEĞİ’NİN DÜZENLEDİĞİ PANELE YAPILAN SUNUŞ

Alamut (Nizari) İsmaililiği ve Anadolu’da Yaşayan Alevilikle İlişkileri-Etkileşimi Bölüm II İsmail Kaygusuz

İsmaili Öğretisinde Kuran, İmam-Veli, İnsan Toplumun hizmetinde kutsal metin oluşturan bir inanç; özel bir felsefe ve yaşam veren; insan ile ortaya çıkan ve onu her şeyin ekseni yapan bir inanç hakkında konuşuyoruz. Bunun en güzel tanımlamalarını İhvan-üs Sefa’dan yaptığımız şu küçük alıntıda bulacaksınız: “Kocaman evren sizi ilgilendirirken ya da içinize koca bir evren sığarken, siz kendinizi insanın küçük bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz? Kendi kapasitesi içerisinde Tanrıya benzeme girişiminde bulunan insandır; en iyi ve en mükemmelliğe erişmekle, tanrısallığın hudutlarını yakalayan da insandır. Bu inançlar, bütün dinlerin özünde bu vardır; çünkü tümünde insanın, arınmış yüce ideallere bağlı ve özgücünün izin verdiği ölçüde daha fazlaca Tanrıya benzeme, tanrısallaşma hedefi vardır.” İsmaililik öyle bir felsefi inançtır ki, Eflatunculuk, Aristoculuk, Pisagor ve Epikürcülük arasında birlik oluşturur. Ta başlangıçtan beri bu inanç, tek tektanrıcı gerçeği arayan düşünsellik idi. Bu da, Tanrının yeryüzündeki mazharı olan İmamlar tarafından yaratıklara yol gösterilerek korundu.(a) Tanrı dostları (Veliler) için ayırt edici işaretlerden biri, onların her çağın ve her yerin kendileri için bütün koşullar altında eşit duran halktan olmalarıdır. Onlar için her gün bir Cuma ve her gün bir bayramdır ve her yer bir mescit-cami; bütün yönler Kıble’dir, çünkü “her nereye dönerseniz, orada Tanrının yüzü vardır” ayetini anımsayalım. Tanrı dostlarının bütün hareket ve davranışları tapınma, sessizlikleri ise itaat oluştur. (b) Tanrı İsmaili inancında mutlak olarak her şeyin üstünde, çünkü eşi ve benzeri yoktur; her şeye gücü yeten, çünkü her şeyin yaratıcısıdır, çünkü hiçbir şey onun iradesi olmaksızın var olamaz; her yerde hazır ve nazır, çünkü o zamanın ve mekânın ötesindedir; onun dışında hiçbir yer ve zaman yoktur ve her şeyi bilendir, çünkü her şeyin nedeni odur; zamanın ötesinde mevcut olduğundan dolayı onun için geçmiş, şimdiki ve gelecek zaman da yoktur.(c) Eğer Tanrıya yakıştırılmış diğer sıfatlardan herhangi birini alıp da onları dikkatle uygulamayı denediğimiz takdirde, bütün bu nitelikler (sıfatlar) için zeminin bu nesnel dünyadaki kendi deneyimimiz olduğunu keşfederiz. Bu, insanî sıfat ve nitelikleri Tanrıya atfetme durumunda, O’nun hakkındaki Sünni İslamın vahdet kavramına kesinlikle karşıt olan insan biçimli Tanrı fikri yaratma sonucu ortaya çıkacaktır Böylece insan-tanrı ikilemi kalkacak gerçek vahdete, tanrısal birliğe ulaşılacaktır. İmamların ve velilerin durumu budur…

İmam ve Gerçekliğin Bilgisi Evrenin yaratılışına ilişkin İsmaili kuramında, bir hiyerarşi oluşturan mantıksal bir düzen vardır. Bu hiyerarşi içinde daha evrensel ve daha mükemmel ögeler, daha az mükemmel ve daha az evrensel olanları itaat altına alır, onlara egemen olur. Burada, Tanrının birincil iradesi yani buyruğu, onun altındaki her şeyin üstündedir, hepsine hükmeder. Kendi içinde bütün evreni ve evrensel oluşumları tutmaktadır. Aklı Küli’den daha az mükemmel ve Emir’den (Buyruk) daha az evrenseldir, böylece ona itaat eder; ancak o, kendi altındaki her şeyden daha mükemmel ve daha evrenseldir. Böylece, onların hepsinden çok üstün ve hükmedicidir, aynı olgu geri kalan her şeyin gerçeğidir… Bu hiyerarşinin (derecelenmenin) tepesinde Natık (konuşan) adıyla peygamber ve ona Samit (konuşmayan, sessiz) adıyla eşlik eden İmam bulunur. Peygamber var olduğu sürece İmam konuşmaz, yani görevde değildir, onun için Samit denir. Ancak peygamberin ölümünden sonra, tanrısal gerçeği (Hakikat) halka göstermeye-açıklamaya o devam edecektir. Burada İmam Aklı Külli’ye eşitlenmiştir. Bunun için İmamlık, gerçeğin açıklanması için evrensel ilke olarak devam etmeli. İmamlar arasında fark yoktur, çünkü onlar içlerinde aynı tanrısal gerçeği ışığı/nuru bulundururlar ve çağdaşlarının anlayışına uygun olarak onu açıklığa kavuştururlar. İmam Hakikat’ın koruyucusudur; burada o sadece, kurtuluşa ve mutluluğu elde etmeğe götüren tek yoldur. O insanın gerçek ruhsal önderidir. İmam’ın kendisi tanrısal gerçeği (Hakikat) halka açıklamaz. O, Huccet’e ve Dai’ye öğretir. Onlar ise dolaşarak halka vaaz eder (anlatırlar). Bu şekilde ruhsal derecelenme İmam, Huccet, Dai ve Mustacib tarafından izlenecektir.

İbadette Dört Aşama ve Boyutları İslam’da inanç ve tapınma törenlerinin, dinsel ögelerin hepsi araçtır ve kendi kendileri içinde son bulmaz; çünkü son olan iyi ameldir (eylemdir), iyi sözdür; insan toplumunun ve o toplum içindeki bireyin gelişim ve yükselişidir. İşte bunun içindir ki bu araçlar; zamanın İmamı/Velisi tarafından insanın sona ulaşması ve gerçekleştirme olasılığı kapsamında, zaman ve yere, insanın ve toplumun gereksinimlerine göre uyum sağlatıp değiştirilebilir. “İsmaili inananları olarak yaşamımız içerisinde dört aşamada (ya da dört kapı geçerek) yolumuzu sürdürüyoruz” demektedirler: I - Şeriat (Hukuk), II - Tarikat (yol) III - Hakikat, IV - Marifet-İrfan

Sayı 28


SERÇEÞME

I. ŞERİAT’taki birinci boyut Teslim Olma (İslam), Kuran’ın özünün Baş-

langıç’ta, yani Fatiha Suresinde (Kuran, 1; 1-7) simgelenen İslam’dır. Tanrı zamanın ve sonsuzluğun ötesindedir, yani zamandan ve mekândan münezzehtir. Ancak Tanrının merhamet ve şefkat sıfatları zaman ve boşluk içindedir; esirgeyici (rahman) ve bağışlayıcılık (rahim) ise sadece maddi görünüşler için kullanımdadır. Böylece zaman ve mekânın ötesinde olan Tanrı, bu sıfatlarla zamanın ve mekânın içine getirilir. İkinci boyut, İnanç: Kuran, “Er-Rahman (Esirgeyici) arşta taht üzerinde oturur”(Kuran, 20, 5); “Biz sadece seni, âlemler için er-Rahim (Bağışlayıcı) olarak gönderdik” (Kuran, 21, 107); “(Ey Muhammed) de ki, eğer Rahman’ın (Esirgeyici) bir oğlu olsa, ona tapınanlar arasında birinci ben olurum” (Kuran, 43, 81). İşte bu ayetler, esirgeyenin İmam’a simge oluşturduğunu ve bağışlayıcının ise Muhammed peygamberin tebliğine (bildirimine) simge olduğunu belirtmektedir. Bundan başka, kutsal Kuran’da, bu simgeciliğe destek oluşturan daha pek çok ayetler bulunuyor: “İmamlarıyla birlikte bütün insanları bir araya çağırdığımız gün…” (Kuran, 17, 17) Üstelik Fatiha (başlangıç, giriş) suresi, İnanç (İman) ve Teslimiyet (İslam) aşamaları arasında bir geçiş hükmüdür. Sonra açıktır ki, her Müslim (teslim olmuş, yani müslüman) mutlaka bir Mümin (inanç sahibi, inanmış) kişi değildir. Bu yüzden ancak İnanç (İman) ile Şeriattan Tarikata (Yola) geçilir; Kuran’da buyrulan “eğer onlar doğru yolda olurlarsa, ya da yolu korurlarsa onlara bol miktarda su (batıni anlamda bilgi, ilim) vereceğim” (Kuran, 72, 16) ayetine uyulmaktadır. Şimdi artık ikinci aşamaya, yani Tanrıya ulaşma e kurtuluşu elde etmeye götüren yolu (Tarikat) anlatmaya geçebiliriz.

Peygambere itaatsızlık ederse, onun tapınması boşa gidecek ve Peygambere saygısızlığından dolayı cezalandırılacaktır. Daha da fazlası eğer bir kişi Tanrıya ve Peygambere saygılı davranıyor, fakat zamanın İmamına itaatsızlık ediyorsa; uygulamada o kimse Tanrıya da saygısızdır. Ancak, Tanrıya, Peygambere ve zamanın İmamına biatını-ikrarını yerine getiren kimse, Tanrı’nın Kuran’da (48: 10) kendilerine “büyük ödüller vaat ettiği” topluluğa dahil olanlardan sayabilir.

III. ÜÇÜNCÜ AŞAMA HAKİKAT’tır. Bu aşama iki boyuta sahiptir:

Birinci boyut Emanet. Bu boyut Kuran’ın aşağıdaki ayeti ile başladı: “Ey inanan, Tanrı ve Resulüne hainlik etme ve bildiğin halde kendi emanetlerine de hıyanet etme.” (Kuran, 8, 27) Tanrı, peygamber ve zamanın İmamlarıyla ikrarımızı koruduğumuz zaman, bize verilmiş emaneti korumaya ve emanet aşamasına taşınmaya hazırız demektir. Bundan başka, bizi, ikrarımızın gerekirliklerini yerine getirme ve emaneti korumaya zorunlu kılan Kuran’da birçok ayetler bulunmaktadır: “Ey inananlar, anlaşmalarınızın gereklerini yerine getiriniz” (Kuran, 5: 1). Güvence, emaneti geri ödeyen, adaklarını yerine getiren inananlarındır ve onların dualarına-ibadetlerine ilişkin özelliklerdir. Onlar, içinde sürekli kalacakları, mekân bulacakları Firdevs’in (Cennette altıncı bahçe) varisi olan kişilerdir. (Kuran, 23: 8, 9, 10, 11) Bu ayetler, emanetin geri dönüşü ve verilen ikrarın yerine getirilmesinin müminleri Cennete, Cennet ül Marifet’e (bilgeliğin cenneti) taşıyacağını bize kristal parlaklığında açıklıyor. Bu Cennet, içinde yer alan gerçeğin örtüsünün açılmasıdır. Ve İsmaili yazar diyor ki:

II. İKİNCİ AŞAMA TARİKAT üç boyutludur. Birincisi İtaat ya da

“Burada biz, kendisiyle olan ikrarımızı koruyarak Tanrıdan, zamanın İmamında yansıyan Didar’ı aracılığıyla bize yardım etmesini dilemekteyiz. Tanrı ile ikrarımızın gereklerine sahiplik yerine getirildi ve emanetlerimizi iyi koruduk; biz zamanın İmamıyla doğrudan konuşacak konumda bulunuyoruz”

“Ey Resulum, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer onun vahiylerini bildirmezsen elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır…” (Kuran, 5, 67)

Hakikat’in İkinci boyutu Tanrısal Birlik (Tevhid): İsmaililer için gerçek Tevhid, özden (cevherden) rastlantı eseri (tesadüfi) hareket ederek oluşur. Tanrı tanımlanan isimlerin ve konuşulan dillerin ötesindedir. Onun ömrünü ya da ölümsüzlüğünü söyleyemeyiz, çünkü yaş-ömür ve sonsuzluk yaratılmıştır; onları yaratan Tanrıdır. Bu, tümdengelim yöntemi (nedenlerden sonuca ulaşma) aracılığıyla anlaşılamayan ve duyumlardan herhangi biri ile fark edilemiyen tanrısal gerçekliktir. Onu bu denli önemli yapan varlığının yer aldığı sınırların bilinmemesidir. Tamam ya da eksik, mükemmel ya da mükemmel olmayan yaratıklarla onu karşılaştırarak, bir ruha (cana) sahip olduğunu da söyleyemeyiz. Onun bir bedeni, gölgesi ya da imajı yoktur ve aslı ya da tamamlayıcısı da yok; bütün isim ve sıfatların, tanımlamaların ve diğer bütün şeylerin üzerindedir. Fakat Tanrı bize, her çağ ve her zaman içinde görünebildiği ve var olduğu için tapınılacak mekânları olan örtüsünü gösterir. Bu örtü zamanın İmamı, zamanın velisidir. Burada biraz Kaygusuz Abdal’ın Pendname’sinde söylediklerine kulak verelim:

kulluk etme boyutu: Tanrının, onun Peygamberi ve zamanın İmamının emirlerine itaat etme, Kutsal Kuran’da denildiği gibi en baş özelliktir: “Ey inanan Tanrıya, peygamberine ve aranızdaki büyük otoriteye itaat ediniz” (Kuran, 59, 17) ve İmam’da açığa çıkan her şeyi (yetki ve bilgiyi) biz verdik, onu yetkili kıldık (Kuran, 36, 12). Bu ayetler işte İmamlık gerçeğine yaklaştırmaktadır. Bunlar, yetki ve bilgiyle donatılmış olan zamanın İmamına itaat etmeyi buyurmaktadır. İkincisi Tebliğ boyutudur: Bu, Kuran’ının aşağıda verdiğimiz ayetinde ifade edilmektedir:

Bu vahyin özündeki bildirim (tebliği) ile İslam tamamlandı ve olgunlaştı. Bu tebliğ, Muhammed Peygamberin 632 yılında Mekke’ye yaptığı Son Veda Haccı esnasında yerine getirildi. İşte tam bu Hac sırasında yukarıda zikredilen Kuran ayeti indirildi. Peygamber, derhal halkı Gadirhum adı verilen merkezi bir yerde topladı ve yüksekçe bir yere çıkarak Ali İbn Abi Talib’in elinden tutup yanına aldı. Şöyle söyledi, “Ben kimlerin efendisi isem Ali onların da efendisidir” ve arkasından bildirdi: “Arkamda iki şey bırakıyorum: Tanrının kitabı ve soyumdan gelenleri. Onlar uzun bir sicimle (bana) bağlıdırlar ve Hüküm Gününe (Kıyamete) kadar ayrılamazlar. Gerçekten, eğer onlara sarılırsanız, asla yolunuzdan sapmazsınız.” (Sahih Muslim, Vol II, s. 230 ve Sünni mezhebinin kurucusu Ahmed İbn Hanbel, Musnad Alkabir.) Sonra Ali’ye dönerek, “Ya Ali dedi, sen benim kardeşimsin; sen benim halefim, temsilcim ve soyumdan gelen İmamların babasısın”. Bu görev tamamlanınca, Kadiri Mutlak’tan şu ayet geldi: “Bu gün sizin dininizi mükemmelleştirdim ve üzerinizde lütuf ve keremlerimi tamamladım, size din olarak İslam’ı seçtim” (Kuran, 5: 3) Şu halde İslam, Muhammed’in Davet’inin sürekliliğini gerektiren İmamlık olmadan tamamlanmış olmayacaktı. Böylece bu, Ali ve onun soyundan gelenlerin sonsuz yaşayan gerçek; onların kendilerinin sonsuz gerçeklik ve Adalet gününün Efendileri olduklarının kanıtı olacaktır. Öbür yandan Ali, İmamlar tahtına doğrudan atanmış bulunan zamanın İmamını tanımlar, Zülfikar ise üstün gücü olan İmamlığı ifade eder. Yani, Hazreti Ali ve evlatları yaşayan İmamlardır ve İmamın gücü de bundan dolayı üstün güçtür. Tarikatın üçüncü boyutu: El etek tutma/İkrar verme (Biat). Biat etme kutsal Kuran’ın aşağıdaki ayetinde belirlenmektedir: “Sana biat edenler, böylece Tanrıya biat etmiş olurlar; Tanrının eli onların elleri üzerindedir. İkrarını bozan kimse, kendi ruhuna zarar erir. Tanrıya erdiği ikrarda duran kimseye ise, Tanrı büyük bir ödül bağışlayacaktır.” (Kuran, 48: 10) İmamlara saygıya gelince, hiçbir koşul altında vazgeçilmeyen Tanrıya tapınma ile ilişkilidir. Eğer bir inanan Tanrıya tapınır-saygı duyar, ama

Nisan 2007

“Ariflerin gecesi Kadir, gündüzü de bayramdır. Zira onun arkadaşı Tanrı (Hakk) olur, Cebrail’in söylediğini neylesin? Gel şimdi sen dahi akl-ı maaş’ın işitmediği sözlerden, Cebrail ve anın görmediği yüzlerden nazar al.” Kaygusuz Abdal, Batıni tasavvufta, yani Alevi inanç felsefesindeki ‘Tanrı dostu’, yani ‘Veli’nin, dolayısıyla İmam Ali ile başlayan Velâyet makamının, Nübüvvet (Peygamberlik) makamıyla eşit olduğunu; daha da ileri giderek velilerin peygamberler gibi bir meleği (Cebraili) de aracı koymadıklarını vurguluyor. İmamın yerine Veli’yi ya da arif ve bilgini koyabilirsiniz. Kaygusuz sürdürüyor: “Bilesin ki, bir saat bilgin ve arifin sohbetine girip mest olmak, bin yıl kendi başına ibadet ve riyazet kılmaktan yeğdir. Yüce Allah buyurur ki ve muhakkak ki, ‘Tanrının nezdinde bir gün, sizin sayılarınızla bin yıl gibidir’ (Kuran, 22: 47) Ve Peygamber de buyurmuştur ki: ‘Tanrının kula olan cezbesi iki cihan halkının amellerine denktir.’ Bilgin ve arif sohbetine girmeyen bir kimsenin maksatlarına ermesi mümkün değildir.” Kaynak olarak verilen Kuran ayeti ve Hadis’in açıklanan zahiri anlamları değil, tevil yorumu, yani içsel-batıni anlamıdır bu; görüldüğü gibi ‘bilgin ve arif insan’ Tanrı ile eşleştirilmiş ve onların katında sohbete katılmak, mest olup kendinden geçmek bin yıllık ibadete denk sayıldığı gibi, iki cihan halkının işlediği tüm iyiliklere de eşittir. )

(Devamı 8. Sayfada)

7


SERÇEÞME gerektirir. Bir bütün olarak onlar (İsmaililer) toplum yararına kendi bireyselliklerini yenmek durumundadırlar.

(Baştarafı 7. Sayfada )

Alamut İsmaililiği IV. DÖRDÜNCÜ AŞAMA MARİFET-İrfan (Gerçek bilgi)

Bu aşamayı, kendi bütünlüğü içinde aşağıdaki Kuran ayetinin ruhunu kabul ettiğimiz takdirde anlayabiliriz. “Tanrı yerin göğün ışığıdır, onun ışığı içinde lamba bulunan bir niş gibidir ve lamba bir cam fanus içindedir, fanus sanki parıldayan bir yıldız gibidir; o (ışık) kutsal bir ağaçtan tutuşturulmuştur; ne doğunun ne de batının (olan) tek zeytin ağacıdır ki ondan çıkan yağ, ona ateş dokunmadığı halde kendi içinden ışık üzerine ışık (verir). Allah sevdiği kimseye ışığını götürür ve Tanrı insanlar için (işte böyle) temsiller getirmektedir. Tanrı herşeyi bilir.” (Kuran, 24: 35) Bu ayet, bazı şeyleri sözel açıklamalarla, kelimesi kelimesine anlatmak olanaklı değildir, yani simgeseldir ve mecazi anlamlar yüklüdür. Marifet sevgi ve mutluluk mertebesidir, yani Cennet-ül Maarife (bilgi cenneti). Tanrının ödülü ve kutsaması olan gerçeği doğrudan görmenin semeresi, en güzel ve gerçek insan sevgisini sunabilir. Bu uygulamalı dualarla ve bilgi kazanma aracılığıyla yapılmış dualarla gerçekleşebilir. Bilgi kazanma yoluyla tapınmalar ise aşağıdaki yedi kural yardımıyla uygulanır. Bunlar Marifet aşamasının boyutlarıdır:

1. Tanrı-Evren Birliği Tanrı ve tüm evren, birbirinden ayrılmaz bir var oluş, tek mevcudiyettir. Tanrının varlığı, insanın eylemli varlığıdır; yani insan varlığı tarafından karşılıklı tamamlanan güç içindeki var oluştur. Varo luşun bu iki bandı arasındaki halkanın kurulması o gücü oluşturur, çünkü bu halkanın saptanması gerçek Tanrısal Birlik, yani Tevhid bilgisidir.

2. İnsanın Büyüklüğü İsmaili öğretisi, yaşamın insanın var oluşuyla başladığına inanır ve onaylar; bu inanç her şeyin eksenini insan yaptı. Bu, daha önce adı sözünü ettiğimiz İhvan-üs Sefa’dan alınan aşağıdaki sözlerde daha iyi vurgulanmaktadır: “Ey insan! İçinde Büyük Evreni taşırken, küçük bir şey olduğunu mu düşünüyorsun?”

3. İnsan Kardeşliği İsmailizm inancı bütün insanlığa açıktır ve dindarlık bir insanın diğer insanlarla kurabildiği ilişkiler ölçüsü içinde düşünülür. Muhammed Peygamber “Bütün yaratıklar Tanrının halkıdır. Onu sevenler halklarına en yararlı olanlardır” demektedir.

4. Dinin Gelişimi İsmaili öğretisi, her yerde ve her çağda İnsan toplumuna hizmet etmek için araştırma kurallarına göre, uyumlu metinler hazırlamayı amaçlar. İşte bu, gerçek hoşgörürlük ve evrimdir.

7. İnsan Sevgisi Muhammed Peygamber buyurmuştur ki “hiçbir insan, kendisi için arzu ettiklerini başkaları için arzu etmedikçe, gerçek bir mümin değildir”. Bu mutlak sevgidir, herhangi bir ödülü ve geri dönüşü olmayan bir sevgi; içinde inancın tamamlandığı bir sevgi. Sevgideki sonsuz mutluluk, yer ve gökler kadar geniş olan cennettir. Bu Cennet, Cennet-ül Maarife, yani muhabbet, bilgi, sevgi ve didar cennetidir….

Sonuç Çıkarsama ve Bazı Karşılaştırmalar Dr. Hodr Hamavi’nin İsmaili öğretisi, inanç ve tapınmaları üzerindeki açıklamaları burada sona eriyor. Görüldüğü gibi son olarak gelinen Marifet aşamasının yedinci kuralıyla, sevgide tamamlanan inanç bütünlüğünde sonsuz mutluluğa ulaşmak amaçlanmaktadır. Bu sonsuz mutluluk ise yer ve gökler kadar geniş olan muhabbet, bilgi, sevgi ve didar (sevgilinin yüzü) cennetidir. Bu cennet yeryüzüdür, birlik olmaktır; kadın erkek eşitliğinde Cem olmaktır; çünkü Alevi öz inancında “Ceme katılmak cennete girmektir. Cemdeki erkekler gılman, bacılar huridirler”. Rahmetli aşık Hüdai tek bir dizeyle özetlemiştir: “Sevgi bizim dinimizdir, başka dine inanmayız”. Birbirleriyle güncel selamlaşmalarında bile, hatta telefonda “aloo!” yerine , “Ya Ali Meded!” diyerek Ali’yi yardıma çağıran Nizari İsmaililerin yeni Anayasası, 13 Aralık 1986 tarihinde, İmam ailesi üyelerinden oluşan “Anayasa Görüşme Komitesi” tarafından yeni değişikliklerle Cenova’da hazırlanmış. “Şia İmami İsmaili Müslümanları Anayasası” adıyla İmam tarafından imzalanıp onaylanmıştır. Bu arada İsmaili Bayrağı, tanımlanarak resmileştirildi ve yeni Anayasa’ya Alamut İsmaililerin “Büyük Kıyamet” dönemi kitabı olarak bilinen e 1200 yılında Kuhistan baş Dai’si Abu İshak tarafından yazılmış Haft-ı Bab-ı Baba Seyyidna’dan şu küçük paragraf aktarıldı: “Bütün İmamlar Mevla-na (Efendimiz) Ali’dir ve hepsi de birdir. Eğer o bazan genç, başka bir zaman yaşlı ya da çocuk olarak ortaya çıkıyorsa bu, dünyanın ve insanlığın düzenini sağlamak içindir. Muhammed Mustafa, Ali İbn Abi Talib’in -Tanrı onun yüzünü güzelleştirsin- Kıyamet Gününde, tek eliyle Kıyamet sancağını kaldıracağını söyledi.” Son paragrafın birinci ve ikinci cümlesinde belirlenen ilke, Aleviliğin bütün kollarının, genel adıyla Heterodoks İslamın (Aleviliğin) en önemli inanç ilkesidir. Veliliğin ya da İmamlığın ilk temsilcisi Ali olduğu gibi, onun soyundan gelenler de Ali’nin temsilcisi olarak “Ali donunda zuhur eden” kutsal kişidir ve tanrısal saygı görür. Anadolu Alevileri de Hacı Bektaş Veli’de ve hatta Şah İsmail Hatayi’de Ali’nin zuhur ettiğini, görünüm alanına çıktığına inanmış; zamanın velisi ya da İmamını Ali’yle eşleştirip, kendilerini de onun (Ali’nin) Salman’ı olarak görmüştür, görmektedirler.

5. Dinler Birliği Eski ve çağdaş dinsel öğreti ve felsefeler İsmaili inancı içerisinde ortak bir paydada buluşurlar, çünkü bu inancın etkinlik alanında bütün mezhepler, inançları ve fikirler için yer bulunmaktadır..

6. Örnek alınacak Yol Göstericilik (Rehberlik) İsmaililik’te, daha iyi daha mükemmele doğru ulaşma çabası gösterilirken, kuşkusuz iyi örnekler oluşturma yöntemiyle yapılan eğitim-öğretim

K AYNAKLAR a Prof Paul Cranes: Jabir Ibn Hayyan and Ismailism- 1930 Berlin, s. 63 -91 b İkhvan-ı Safaa, 3rd volume, s. 397. c Kitabul Kashf of Jaa’ fa B. Mansour Atyaman, edited by Prof Stothman, published for the Islamic Research Association Oxford Press 1952 s. 4

HASBIHAL TOPLULUĞU 4 Mart 2007 tarihinde Malatya, Zeynel Abidin Türbesi cemevinde bir konser verdi. Konser öncesinde cemevinde birlik cemi yapıldı. Daha sonra türbenin bahçesinde ve yemekhanesinde aşure dağıtıldı. Yaklaşık bin beş yüz kişinin katıldığı etkinlikler akşam saat on yedide sona erdi.

8

Sayı 28


SERÇEÞME

Kan ve Kün

İSMAİL ONARLI (1949 - 2007)

HAKK’A YÜRÜDÜ YATTIĞI YER IŞIK OLSUN

Hüseyin Albayrak

B

AZI KAVRAMLAR vardır ki gündelik dilde üzerinde derin tefekkür edilmeden hoyratça kullanılması sebebiyle maalesef anlam erozyonuna uğramaktadır. Anadolu irfan geleneğindeki sohbetlerde, yeri geldiğinde sarfedilen bir çok kavram ve de kelime gündelik dilde dolaşıma girdiğinde asli manasından uzaklaşıp içi boşaltılmaktadır. Misal vermek gerekirse – Bu işin “Lam”ı “Cim”i yok kardeşim. – İşini “altmış altıya” bağladı. – Yapma yau (Ya Hu “yau” olmuş neylersin!) – Aptala malum olur (Abdal, bir çırpıda aptal olmuş vesselam) vs. Örnekleri çoğaltmak mümkün. İşte bunlardan birisi de “Ancak Alevi anne-babadan doğan yalnız Alevi olabilir” sözüdür. El Hak tabii. Doğrudur vesselam, lâkin kimdir bu Alevi anne ve de baba. Elbetteki buradaki anne-baba “kan” bağıyla değil “kün” bağıyla bağlı olduğumuz anne babamızdır ki o da el verip nasib alınan mürşid-i kâmildir. Tarihte Alevi anne babadan olmayıp da yola intisap eden bir çok örnek mevcuttur. İlk aklıma gelen örneklerde biri, bir Rum tekfurunun oğlu olup sonrasında güzel Hünkâr’ın en sevdiği ve de güvendiği dervişi olan Güvenç Abdal’dır. Dervişlerinden sadece Güvenç Abdal’ın dergâhın içersinde meftun oluşu da manidar olsa gerek. Öte yandan, “Alevi anne babadan” doğmuş olanların dahi görgüden geçmeden cem’e alınmaması bize çok şey anlatmaktadır. Sadece “Alevi anne-babadan” doğmuş olmak yeterli

olsaydı o zaman “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” denilebilirdi. Peki, kan bağının hiç mi önemi yok? Var elbette. Güzel Peygamberin Şah-ı Velayeti için söylemiş olduğu “Demmike demmi”, “kanı benim kanımdır” sözü bu kan bağına atıf yapmakta. Hani diyor ya Virani Baba, “Olupdur ol nokta o kan Ali’dir”. Ehl-i Beyt bu kan üzerinden kün emriyle demlenerek ya da nurlanarak gelir. Bu kan bağına dahil olunamaz amma intisab edilebilir. “Selman da benim ehl-i beytimdendir” hadisi ve gelenekte anlatılan Selman ve de Kanber Ali Sultan’ın Hazreti Fatima annemizin ayağında nalın olmaları müntesib olmak, hak-i payı’na yüz sürmek, ayak türabı olmak manasındadır. Öte yandan Kuran’da “Allah’ın boyası (sibgatullah) ile boyanınız” denir. Âşıklarda nutuklarında hep söylerler ya; “Al kanlara boyandım”. Mazlum İmam Hüseyin de Kerbelâ’da bu kan ile boyandı. İşte bu noktada Mustafa Kemal’in “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözü daha bir anlam kazanmakta. Bu asil kan bize şah damarımızdan daha yakiyn olan Hakk’ın boyasıdır. İşte Alevi olmak “demmike demmike” deki dem’den demlenerek Âdem olmaktır. İnsanın doğarken göbeğinden annesine bağlı olduğu bağı kesmeleri manidardır. Bağ kesildiğinde tam doğum o zaman gerçekleşir. Bizim irfanımızda ise bilindiği üzre “anadan babadan doğan zulmette, mürşid-i kâmilden doğan ise hidayettedir” denir. İkinci doğum da üstazdan dem almakla (dem kelimesi Arapçada kan, Farsçada ise nefes, soluk, an gibi anlamlar taşır) yani kan almakla ya da nefes almakla olur. Sibgatullah olan Mürşidden kan alınır çünkü daha öncesinde kişi kendi Kerbelâ’sında (Nefis mücadelesinde) “kan kaybından” ölmüştür. Mürşitten nefes alınır çünkü kişi daha öncesinde nefis kaybından mevta olmuştur. Kan, kaybında kaybolunca o vakit kün, gaybından seda verir ve o zaman Özgür Savaşçı Can’ın deyimiyle hayata bir adım önde başlanır. Bu adım ise ‘kişinin kendisi için küçük, fakat insanlık için büyük bir adımdır.’ Kün ile Adem (yokluk), kadem bastıkça ya da adım attıkça toza toprağa ya da ete kemiğe kana bürünür. Deyim yerindeyse Adem (yokluk) çamura ya da balçığa saplanır ve de Adem (varlık) olur. O “dem”de Âdem bir ‘k’aşık kanda boğulur. Muhabbetle...

HÜSEYİN ALBAYRAK

Sükût-u Harf ISBN: 9944-986-52-6 15x19 cm boyutunda 216 sayfa Dharma Yayınları Tel: 0212.512 81 21 Nisan 2007

ADİL ALİ ATALAY (VAKTİDOLU) Değerli canımız yazar araştırmacı İsmail Onarlı’yla saygı sevgilerle vedalaşıyoruz.

Gitti Bir telefon aldım acı bir haber İsmail Onarlı göçtü de gitti. Yaşı elli sekiz nereye gider Sevdiği makama uçtu da gitti. Yolu Hak Muhammet Ali yoluydu Bâtınilik ilmi ile doluydu Aslı Onar Şah Hasan’ın soyuydu Ehl-i Beyt’ten dolu içti de gitti. Nice makaleler kitaplar yazdı Bilgimize nice bilgiler kattı İkiyüzlü değil özgür bir zattı Gitmez gönüllere geçti de gitti. Mart ayı dünyaya gözünü açtı On bir nisan ecel şerbetin içti Yazıları ile çok ilim saçtı Kitaplarla yolun seçti de gitti. Gönlümüzde yaşar sanmayın gitti Bu gelişte ancak süresi bitti Özgürce yaşadı insanca gitti İlmini bizlere açtı da gitti. Hasretliği bizim bağrımız yakar Devrildi gidiyor koca bir çınar Coşkun akar idi arı bir pınar Etrafa berrakça saçtı da gitti. Vaktidolu der ki bu sır açılmaz Gelen gidip gelir bundan kaçılmaz Onun gibi özgür yazan bulunmaz Gelmek için çabuk kaçtı da gitti. 13 Nisan 2007

9


SERÇEÞME

“Derin Devlet”le Yüzleşememek Kelime Ata

H

ALİ BALKIZ KENT KOŞULLARINDA SOSYOLOJİK OLGU OLARAK

Alevilik Mart 2007 ISBN: 978-975-335-057-0 15 x 23 boyutunda 176 sayfa

er insanın örgütsel mücadeleye katılmasının bir öyküsü vardır. Benim Alevi hareketiyle ilişkim, önce mesleğim gereği başladı. 1993 Sivas katliamı ve sonrasında bir muhabir olarak Alevi hareketini yakından izledim, ağır baskılara maruz kalan Alevi köylerine yönelik inceleme heyetlerinde gazeteci olarak bulundum. Sivas’ta doğmuştum ve orada büyümüştüm. 12 Eylül öncesinde yaşanan Sivas olayları sırasında henüz ortaokula giden bir çocuktum. Faşizmin ve gericiliğin ittifakının yarattığı şiddete Alibaba’da tanık olmuştum. Belki çok bilinçli bir kavrayış değildi ama olayların vahametinin ve ne anlama geldiğinin farkındaydık. “Kızılbaştık”, “kestiği yenilmeyen, suyu içilmeyen” Aleviler idik ve solcuyduk. “Katli vacip” olanların sınıfındaydık işte… 1993 sonrasında çoğu kez Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin, Divriği Kültür Derneği’nin ve diğer demokratik kitle örgütlerinin önderliğinde raporlar hazırlanmak üzere Sivas’a, Erzincan’a gerçekleştirilen inceleme gezileri, “katli vacip” olanların mağduriyetine bir kez daha bu kez büyümüş olarak tanık olmamı sağlamıştı. Kendiliğinden gelişen bu süreç içinde tanıdığım değerli insanlarla ilişkim, bir süre sonra beni Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ile buluşturdu. Örgütsel sağduyusuna her zaman güvendiğim Müslüm Doğan’ın referansıyla da üye oldum. Üye olurken, çok çetin, özverili bir mücadelenin beni beklediğini, eleştirilerin olabileceğini biliyordum; bu kaçınılmazdı ve bir o kadar da doğaldı… Ama bir gün “derin devletin adamı” olmakla suçlanabileceğim hiç mi hiç aklıma gelmezdi. 26 Kasım 2006, Alevi Bektaşi Federasyonu’nun olağanüstü kongresi… İki liste çarpışıyor ve ben Avrupa Alevi örgütlerinin üst düzey kadrolarının ve bu ekibin Türkiye’deki destekçi grubunun tasfiye etmek istediği ekibin Genel Başkan adayı Attila Erden’in listesindeyim. Attila Erden’le aynı zamanda Hacı Bektaş Kültür ve Tanıtma Dernekleri’nde aynı yönetimi paylaşıyoruz. Tekin Özdil’de bu dernekte, birlikte olduğumuz çalışma arkadaşlarından biri… Bir ara kongrenin fuayesinde Pir Sultan örgütünün Antalya Şubesi’nden Kamil Dağ ile karşılaştık. Dağ, beni görür görmez bir hışımla geldi ve “Fevzi Gümüş Attila Erden ve senin derin devletin adamı olduğunu söylüyorlar. Bana derin devletin adamı olmadığını ispatla. Oyumu ona göre kullanacağım” deyiverdi. Sevgili Fevzi Gümüş’ü çağırdım. On sekiz yıllık gazetecilik yaşamımda ayrıca Alevi hareketinin örgütsel mücadelesinde ilk defa bu tür bir ithama maruz kalıyordum. Şaşkındım, üzgündüm. Kamil Dağ’ın, iddiayı kimin ortaya attığına ilişkin cevabı ise iddianın kendisinden daha yaralayıcıydı: “Tekin Özdil” Gazetecilikte bir kural vardır; teyit edilmeyen bilgi asla kullanılmaz, dikkate alınmaz. Meslek alışkanlığı ile Dağ’a “yüzleşir misin?” diye sordum ve Tekin Özdil’i çağırdım. Adı gibi pek de “tekin” olmayan bu zat, “Evet söyledim; ama şüphelerim olduğunu söyledim” demez mi? Bundan sonra aramızda şöyle bir diyalog geçti: “Bu şüphelerini paylaşır mısın?” “Hayır paylaşmam, her şey her yerde söylenmez” “Benimle ve Kamil Dağ ile paylaşmadığın şüphelerini neden kapı arkalarında paylaşıyorsun o zaman?” “Ben söylerim”

HAYDAR GÖLBAŞI

Alevi-Bektaşi Örgütlenmeleri (Sosyolojik Bir İnceleme) Nisan 2007 ISBN: 978-975-335-058-7 15 x 23 cm boyutunda, 149 sayfa Tel: (212) 519 56 35 www.alevyayinlari.com 10

Özdil, şüphelerinin ne olduğunu söylemekten ısrarla kaçınıyordu, söylemiyordu. Bu iddia, itham, iftira o dakikadan ibaret kongrenin genel havasına da yansıdı. Ruh halimi, benimle birlikte Fevzi Gümüş’ün yaralanmışlığını sözcüklerle anlatmaya gerek yok. Atilla Erden ekibini 12 Eylül generalleri gibi darbe yapmakla suçlayan, ama aynı darbeyi Hacıbektaş derneğinde gerçekleştiren ekibin üyesi Tekin Özdil, ancak polis devletlerinde görülebilecek bir tavır içinde değil miydi acaba? Bir türlü açıklayamadığı şüpheler üzerinden insanların hayatlarını derinden etkileyebilecek bir iftirayı atmayı Alevi örgüt yöneticiliğine, taşıdığı unvanlara nasıl yakıştırmıştı? Bu zat, “Söz sende kaldığı sürece senin esirindir, ağzından çıktığında sen onun esiri olursun” atasözünü hiç mi duymamıştı? Ama ihtiras, insanı böyle körleştiriyordu işte… Kongrede yapılan konuşmalar, Tekin Özdil tarafından ortaya atılan çirkin iftiraya Avrupa’daki arkadaşların da sahip çıktığını gösteriyordu. AABK Başkanı Turgut Öker, bir “şer ittifakından” bahsediyor, ABF’de yaşanan süreci derin devletin, genelkurmayın operasyonu olarak lanse ediyordu. Daha başkaları da benzer düşünceleri ileri sürüyordu. Hubyar meselesiyle patlak veren, siyasete müdahale, “Su Tv - Yol Tv” etrafında büyüyen tartışmaları, salt dışsal etkilerle açıklaması dikkat çekiyordu. Demokratik bir örgütlülükte eleştiri olabileceği, bu eleştirilerin, görüş farklılıklarının kolektif aklın, sağduyunun ortaya çıkarılmasında, yaşanabilecek hataların önlenmesinde gerekli olabileceği nedense unutuluyordu. Manzara bana göre şuydu: “Güçlü insanların söylediği her şey doğrudur”

Kongre Tartışılmaya Devam Ediliyor Kongre yapıldı ve tahmin ettiğim gibi Selahattin Özel ekibi seçimi kazandı. Atilla Erden’in listesi kırk altı, Selahattin Özel’in listesi elli bir oy almıştı. Ama gelin görün ki, kongreyle ilgili tartışmalar bizzat kazanan liste tarafından ısrarla sürdürülüyordu. www.alevi.com sitesinde yer alan açıklamasında, AABK Başkanı Turgut Öker: “Fakat zaman içerisinde bir takım çevrelerin müdahalesi sonucunda federasyonda Alevi inancına, Alevi felsefesine, Alevi değerlerine sığmayacak şekilde bir darbe yaşandı. 12 Eylül dar-

Sayı 28


SERÇEÞME besine bu kadar karşı çıkan Alevi toplumunun, kendi içinde bile olsa halkın iradesini hiçe sayarak, darbe yapan zihniyete seyirci kalması düşünülemezdi” derken, Alevilerin Sesi dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Necdet Saraç, Birgün Gazetesi’nde yer alan köşe yazısında, “Bugüne kadar rahatça yönetilen Alevilerin, kendi adlarına hareketlenmeleri, siyasal sürece müdahil olmak istemeleri, karar mekanizmalarından hak talep etmeleri, hatta daha da ileri giderek” Türkiye’yi İmam Hatip mezunu biri yönetiyorsa Alevi kökenli biri neden yönetmesin” diye ortaya çıkmaları ABF içinde bir operasyon sürecini hızlandırdı: ABF’nin ve doğal olarak Alevi hareketinin önünün kesilmesi gerekiyordu. Nitekim Selahattin Özel’in ABF Genel Başkanlığından alınmasında niyetlerden öte bu yaklaşım belirleyici olmuştu” ifadelerini kullanıyordu. Sayın Saraç’a göre, bizler Alevi hareketinin önünü kesmek istiyorduk. Bizim, İmam Hatipli bir başbakana hiçbir itirazımız yoktu. Alevilerin siyasal sürece müdahil olmalarının önündeki engeldik. Kimi çevreler bir senaryo yazmış, bizler de bu senaryonun figüranları olmuştuk işte. Kongrede başlayan AABK’nın resmi internet sitesinde devam eden, gazetelere köşe yazısı olarak giren bu değerlendirmeler nedense “iç tartışmaların kamuoyuna mal edilmesi yanlıştır” değerlendirmesini sıkça yapan Sayın Turan Eser’in gözünden kaçıyordu da, suçlanan kişilerin kendilerini savunmasını aynı Eser, tuhaf karşılıyordu. Oysa, ortaya atılan bir iftiranın açıklığa kavuşturulması konusunda verdiğimiz ve hiçbir şekilde içeriğini kamuoyu ile paylaşmadığımız dilekçemizin gereği yapılmamıştı.

Unutturulan Bir Dilekçe Eğer birden fazla Alevi örgütünün yöneticiliğini yapan bir kişi çalışma arkadaşlarını derin devletin adamı olmakla suçluyorsa, bu yönde şüpheler taşıyorsa gereğini yapmalı; öyle değil mi? Kendi örgütü içindeki derin devletin uzantılarının elini kolunu kesmeli, onu örgütten atmalı, bunu da kamuoyuna ilan etmeliydi? Ama öyle olmadı… 9 Aralık 2006 tarihinde Alevi Bektaşi Federasyonu’na bir dilekçe verdik. Altında Fevzi Gümüş ve Kelime Ata imzası vardı. Bu dilekçede, Alevi örgütlerinin çok çetin bir mücadele verdiği dolayısıyla sağlıklı unsurlarla yoluna devam etmesi gerektiğini vurgulayıp, “derin devlet” iddialarının açıklığa kavuşturulmasını istedik. Meselenin Alevi yol erkanına göre çözümlenmesi talebinde bulunduk. Bunun anlamı şuydu: Bir cem yapılsın, iddialar, şüpheler paylaşılsın, suçlu kim ise kamuoyuna ilan edilsin. Ya, bizler bu örgütlerin kapısından dahi girmemeliydik ya da bu iddianın sahipleri hakkında gereken yapılmalıydı. Dilekçeyi verdiğimiz tarihten sonra ABF, üç yönetim kurulu toplantısı yaptı, bir de danışma kurulu… Sayın Turan Eser’in bana aktardığı bilgiye göre, ilk toplantıda dilekçe konuşuldu, gereğinin yapılması yönünde görüş belirtildi. Doğrusu, ilk toplantıdan hemen sonra Turan Eser’i aradığımda umutlanmıştım. Gerçeğin ortaya çıkarılacağından emin olmak istiyordum ve kongre kazanmak uğruna atılan bir iftiranın gereğinin yapılacağını düşünüyordum. Yanıldım. İkinci toplantıda dilekçe hiç konuşulmadı, üçüncü toplantıda da… Turan Eser, son görüşmemizde Danışma Kurulu’nda bir yüzleşme yapılacağını söyledi ama o da gerçekleşmedi.

ALİ KAYKI

Gönül Enginlere Dost cemalin seyre dalıp Aşar gönül enginlere Arı gibi balın yapıp Uçar gönül enginlere Özleminle yandık durduk Duman tütmez içimizde Odumuzu güle sunduk Kokar gönül enginlere Muhabbette tadın vardır Dost dilinde adın vardır Can içinde canın vardır Coşar gönül enginlere Derviş Baba’m nasip bulduk Yücelerden fakirlikte Sevdamızdan turab olduk Tozar gönül enginlere El eleden Hakk’a erdik Hak bizdedir dahi bildik Özümüzde hem de gördük Bakar gönül enginlere Budak Ali’m bu ne haldır Gözün yaşı akar durur Dost aşkına bade doldur Taşar gönül enginlere

Kimler Derin Devletle Yüzleşebilir? Şimdilerde öğreniyorum ki, Şubat ayında yapılan Danışma Kurulu toplantısında, Sayın Selahattin Özel, bu iddiayı Antalya’dan Kazım Engin’in gündeme getirdiğini söylemiş. Kimileri de bu konunun ABF’yi bağlamadığını düşünüyormuş. Doğrusu, üzüldüm bu değerlendirmelere… Kamil Dağ ve Tekin Özdil yüzleşmesinde Fevzi Gümüş ile birlikte kulaklarımızın duyduğu sözler neydi ki? Biz, bir hayal mi görmüştük? İşitme engelli insanlar mıydık? Tekin Özdil diye birisi hiç yok muydu yoksa? 26 Kasım 2006 tarihinde gerçekleşen ABF kongresi, her açıdan çıkarılacak derslerle dolu. Benim açımdan bu kongre, otoriteye, güce sığınma, ondan medet umma uğruna gerçeklerin kurban edildiği bir kongre olarak hatırlanacaktır. Ondan sonraki süreç ise bir cesaretsizlik örneği olarak hafızamda yer edinecek. Derin devletle yüzleşmek gerekir, ucu nereye gidiyorsa oraya kadar. Ancak bu yüzleşmeyi yapabilmek için akla, sağduyuya, samimiyete ihtiyaç vardır; dahası cesarete ve birazcık da vicdana… Kendisini Alevi hareketi içinde ancak unvanlarla var edebilenler, bu unvanlar ellerinden gittiğinde kendilerini başka türlü ifade edemeyecek olanlar derin devletle yüzleşemezler ki… Başkanlık makamlarını delege ağalarına borçlu olanlar, gerçeğin peşinden koşamazlar ki... Bağımsız ve özgür bir ruhtan mahrum kalanlar; “parayı veren düdüğü çalar” anlayışındakiler, aynadan, o aynada göreceklerinden korkarlar. Gücün gölgesine sığınıp zaaflarını, zavallılıklarını örtmek isteyenler, gerçeklerle yüz yüze gelemezler. Şöhretle teselli bulanların, makam bağımlılarının doğrularla, gerçeklerle derdi olmaz. Ama ben gerçeğe inanıyorum. Betonu çatlatıp da gün yüzüne çıkan bir ağaç gibi tohumu nereye düşmüşse, bir gün er ya da geç gerçeğin bilinebilir, görünebilir olacağına inanıyorum. On yıl sonra, Otuz yıl sonra, belki ondan daha geç bir zaman diliminde haksızlığın fark edileceğini düşünüyorum hep. Soran olabilir. Belki ömrünün yetmeyeceği süre içinde gerçeğin ortaya çıkmasının ne anlamı vardır diye? Bu soruyu soranlara yanıtım şu olacaktır:

ALİ KAYKI (BUDAK ALİ)

Tutulduk Sevdaya (Şiirler)

Nisan 2007 ISBN: 978-975-335-059-4 13 x 19 boyutunda, 93 sayfa

“Ben zamana, tarihe inanırım” Bu yazı da zaten zamana olan inançla kaleme alınmıştır ve başka hiçbir amacı yoktur. Ben bekleyeceğim; bir gün derin devletle yüzleşme cesaretini bulacağınız güne dek. Vicdanlarınızın sizi rahatsız edeceği güne dek bekleyeceğim. O da olmazsa ulu divanda…

Nisan 2007

Tel: 0212 519 56 35 www.alevyayinlari.com 11


SERÇEÞME

Alevilikte Kadının Yeri ve Yaşanılan Acı Gerçekler

A

Lütfi Kaleli

LEVİLİK’TE KADIN, doğuran yaratıcıdır. Doğurduğunu besleyen, büyüten, esirgeyen, koruyandır. Bu nedenledir ki, Cem töreninde Pir huzuruna seccade seren hizmetli, dört köşesine dört meleğin adını anarak secde eder, ortasına da Fatimatı Zehra’nın adını anarak secde eder. Burada Fatima Ana tanrısal konumdadır. Meleklerin Tanrı’ya secde edişleri, burada Fatima Ana’ya yöneltilmektedir. Fatima Ana, bir söylenceye göre şöyle yüceltilmektedir: Bir gün Tanrı ile Cebrail söyleşide iken bir nur doğar. Cebrail’in gözü kamaşır, sorar: “Yarab, kimdir o?” Der ki Tanrı: “0 Fatimatı Zehra’dır!” Cebrail der ki: “Yarab, ne güzel yaratmışsın!” Der ki Tanrı: “Biz ona cemalimizden cemal kattık, nuru âlâ nurumuzdan yarattık da güzel oldu o!” Sorar Cebrail: “Yarab, o başındaki ne?” Der ki Tanrı: “0, tacı devlet olan Muhammet Mustafa’dır!” Sorar Cebrail: “0 kulaklarında sallananlar ne?” Der ki Tanrı: “Onlar şebber ile şübberdir; cennet mekân efendileri Hasan ile Hüseyin’dir!” Sorar Cebrail: “Yarab, o belindeki ne?” Der ki Tanrı: “0 kemerbesttir, bizim güç simgemiz Ali, Fatima’nın eşidir!” Burada görülen odur ki, Tanrı’nın kendi nurundan yarattığı Fatima Ana, çınar gövdesinde Ehlibeyt’i taşımakta ve Tanrı cemalini alıp gökyüzünden yeryüzüne inmiş bulunmaktadır. İlahiyatçı kadın Prof. Dr. Beyza Bilgin, Fatima ile Muhammed’in baba-kız ilişkilerindeki sıcaklığı şöyle açıklamaktadır: “Baba-kız arasındaki sevgi ve saygı gözle görülecek kadar açıktı. Örneğin Fatima, babasının yanına geldiği zaman Allah’ın Elçisi ayağa kalkıyor, ona ‘merhaba’ diyor, onu öpüyor ve kendi yerine oturtuyordu. Allah’ın Elçisi de Fatima’nın evine gittiğinde, Fatima ayağa kalkıyor, ona ‘merhaba’ diyor, onu öpüyor ve kendi yerine oturtuyordu...” (Milliyet, 4 Kasım 2004) Gerçi İslam hukukuna, yani şeriata göre erkekler kadınlardan üstün yaratıklardır. Bir erkek, dilerse dört kadın alabilir (Nisa: 3); kadınlar, erkeklerin diledikleri gibi kullanabilecekleri birer meta olmaya ve mirastan erkeğin yarısı kadar pay almaya layıktır... Alevi inancında bu şeriat hükümlerine itibar edilmez. Kadınlar, toplumsal yapının her alanında erkeklerle eşit koşullara sahiptir. Muhabbette, Cem töreninde, çalıştıkları işte, tarlada, bağda, bahçede, sazda, sözde, toyda, düğünde, oyunda, ibadette, semahta kadın erkek hep beraber olmuştur. Kırklar Meclisi’ndeki 17 kadın ile 23 erkek bir can’dır, cinsiyet farkı gözetilmez. Aslında bu özellik, Türkler’in İslamiyet’i kabul etmeden önceki yaşamlarında vardı. Yöneten erkeğe Han, kadına da Hanım derlerdi. Erkeğin olmadığı zamanlarda toplumu kadın yönetirdi. İki oba arasında çıkan kavgayı, araya girip yazmasını yere atan kadın önlerdi. Anadolu coğrafyasında vücut bulan tasavvuf anlayışının Bâtıni yorumu; Aleviliği akli, ahlaki ve insani kılmıştır. “Bir erkeği okutursanız bir kişiyi aydınlatmış olursunuz. Ama bir kadını okutursanız bir toplumu aydınlatmış olursunuz” diyen Hünkâr Hacı Bektaş Veli, kadınları aşağılayan, onları ibadetlerine almayan bağnazlar için de şunları söylemiştir: Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde Tanrı’nın yarattığı her şey yerli yerinde Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok Noksanlık ve çirkinlik senin görüşlerinde... Aleviler, kadını “eren” konumunda “zaviye şeyhliği”ne de getirmişler, “mürşitlik” postuna da oturtup, onun önderliğinde ibadetlerini yapmışlardır. Bu tarihi geleneği günümüzde de yaşama geçirtmek için “Kadın Dede” yetiştirmeyi amaçlayan Şahkulu Sultan Vakfı, Ocak 2004’te başlattığı “Alevilik Eğitim Kursu” içerisinde kadınlara ağırlık vermiştir. Ancak kent yapısında Alevilikten uzaklaşıp Sünnileşmiş olan bazı kişiler, bu uygulamaya karşı çıkmışlardır. Vakıf Başkanı Mehmet Çamur, 28 Kasım 2004 günü başlayan ikinci dönem kurs açış konuşmasında şunları söylemiştir: “Benim çocukluğumda (1960’lı yıllar), Garip Musa Ocağı’ndan Garip Dede ve eşi ‘Haco (Hatice) Ana’, Sivas’ın Divriği ilçesi Anzahar Köyü’nden kalkıp köyümüze (Malatya-Arguvan Yukarı Sürmeli) dedelik yapmaya gelirlerdi. Haco Ana, dede postuna oturur, saz çalar, deyiş/deme söyler ve Cem yürütürdü. Keza günümüzde İstanbul Kartal ilçesinde gözleri görmediği halde ‘Sultan Ana’ dedelik yapmaktadır. Ve de Hacı Bektaş Veli Dergahı postnişini Velayettin

12

Ulusoy’un icazet verdiği ‘Sultan Ana/Bacı’ şu anda Denizli’nin Saray ilçesinde posta oturup Cem bağlamaktadır... Elimdeki bu ‘Hüdevendigâr Livası Tahrir Defteri’ adlı kitap, Osmanlı döneminin tarihi belgelerini içermektedir. 143 ve l44’üncü sayfalarda özetle şu bilgiler yer almaktadır: Bazı zaviyelerin kurucuları veya idarecileri (Dervişler, 3, 32, 43, 74, 81 numaralı kayıtlarda görüldüğü gibi) Sakarı Hanın, Ahi Ana, Kız Bacı, Ahi Fatma zaviyelerinin önderleri kadınlardan oluşmaktadır. Bu konuda bir örnek olarak ‘Dervişler’ etüdünden mükerrer 43 nolu kayıt şöyledir: Kütahya efkafı içinde ‘Od-Yakan Baba’ namındaki dervişin bir köyde inşa ettiği tekke, civardan gelen adaklarla kısa zamanda gelişerek önemli bir inanç merkezi haline gelmiştir. Bu gelişmede zaviyeyi yöneten ‘Hacı Bacı’ nam-sâliha ve mütedeyyine, Ehl-i velâyet Hatun’un ve kendisinden sonra yerine geçen ‘Hundi Bacı’nın ve ondan sonra anılan ocak yöneticisi ‘Sune Bacı’ adındaki bir azize ve sâliha ve bakire Hatun’un büyük hizmetleri olmuştur. Ve hatta bu son bacı, kendi zamanında zaviyeye mal ettiği çiftliklerle, bağ, bahçe, değirmen gibi mülklerin, akrabasından hiç kimsenin kendi ölümünden sonra mirasçı sıfatıyla hak iddia etmeye kalkışmaması için, bunlar ile benzeri mülklerin kendi parasıyla temin edilmeyip hayrat-ı müsliminden toplanan para ile satın alınmış olduğunu herkesin önünde ikrar ederek mahkeme kaydına geçirtmiştir...” Âşık Paşa Tarihi’nde de kaliteli üretim ile tüketici haklarını koruyan, mertliğin ve kardeşliğin simgesi olan Ahilik örgütlenmesi anlatılırken, kurumsal olarak oluşturulan Abdalan-ı Rum (Anadolu erenleri/aydınları) ile Bacıyan-ı Rum (Anadolu Kadınları)’nı hizmet konusunda yan yana görmekteyiz. Haşim Kutlu da, Kızılbaş Kadın adlı yapıtında Pir Mahmut Yıldız’dan şunları aktarmaktadır: “Köse Baba Mansur ve Eynel Ana ikiz kardeştir. Baba Mansur kısırdır. Eynel Ana’nın iki çocuğu vardır. Soy Eynel Ana’dan gelir. (Hz. Muhammed’in soyu da Fatima-i Zehra’dan gelir. L.K.) Birincisi; Ana Emiş (Emoş) Seyyide, Pulemori’nin Tosni köyünde yaşamış ve Baba Mansur Ocağı’nın Postnişinesi olarak 2800’lü yıllarda erkan yürütmüştür. İkincisi; Ana İsmihan Seyyidedir. Dersim Tehtihel köyünde 1700’lü yıllarda yaşamıştır. Seyyid Mahmut Hayrani (Kureyş) Baba Ocağı’nın Postnişinesidir. Çerağ uyandırmış, cem tutmuştur. Üçüncüsü; Ana Hişte Seyyidedir. Köse Baba Mansur torunlarından olup Devran köyünde doğmuş, Tercan’dan evlenmiş; adaletin ve barışın simgesi olarak posta oturup erkan yürütmüştür. Dördüncüsü; Karaca Ana’dır. Seyyid Mahmut Hayrani Ocağı’ndan olup posta oturmuştur...” Bu örnekleri tarih vererek çoğaltmak olasıdır. Ama günümüzde, özellikle kırsal kesimden kente inişle başlayan süreçte asimilasyona uğrayan Alevilikte, üzülerek belirtelim ki büyük kayıp yaşanmaktadır... Türk-İslam sentezcilerinin güdümünde “Alevi İslam” söylemiyle AleviBektaşi asimilasyonuna soyunmuş olan Cem Vakfı, laik devlet yapısına ters düşen Diyanet İşleri’nde yer almak ve pay kapmak için çırpınmakta, bu nedenle “Alevi Diyaneti” adıyla ucube bir örgüt kurmakta, Cem evlerini aptes musluklarıyla donatıp, Arapça Kuran ve dualar okutturmakta; başta Karacaahmet Dergâhı olmak üzere bir çok cemevlerinde haremlik-selamlık yaratılmakta, küçük kızların bile başları örtülmekte, aptessiz cenaze namazı kıldırılmamaktadır... Oysa İlahiyatçı profesörler dahi cenaze namazının sadece duadan ibaret olduğunu, aptes almaya gerek olmadığını söylemelerine karşın, maalesef bu uygulamalar yapılarak Alevi-Bektaşi inancı katledilmektedir... Alevi-Bektaşi toplumunun Serçeşmesi Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Makalat adlı yapıtında, “Bir şişenin içini pislikle doldursanız ve onu dışından yıkasanız, içindeki pisliği temizlemiş olamazsınız. İbadette gerçek temizlik, elyüz yıkama temizliği değil, gönül temizliğidir!” demesine karşın ne acıdır ki bunlar yaşanmaktadır... Öte yandan; “Biz size anlayasınız diye Kuran’ı, Arapça indirdik... İsa’ya da, Musa’ya da, Muhammed’e de anlayacakları dille kitap indirdik...” diyen onlarca Kuran ayeti varken; bu ayetler ışığında 1930’lu yıl-

Sayı 28


SERÇEÞME larda Kuran’ı, ezanı ve hutbeleri Türkçeleştiren ulu önder Atatürk, toplumun kendi diliyle ibadet yapmasını yaşama geçirtmişken; 1950’lerde başlayan ihanet politikası, Alevileri de kuşatmış ve Türkiye’nin geleceğini karartmak isteyenlerin buyruğu altına Aleviler de girer olmuştur... Bin yıldır Anadolu coğrafyasında iktidar erkini ellerinde bulunduran Sünni anlayış, kendileri gibi düşünmeyen, inanmayan ve ibadet yapmayan Alevileri, türlü iftiralarla karalayarak, kıyımlar uygulayarak asimilasyona tabi tutmuşlardır. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldıran Osmanlı, kentlerdeki tüm Bektaşi dergâhlarını da kapatmış; direnen babaları ya katletmiş, ya da sürgün etmiştir. Hacı Bektaş Dergâhı’nın postnişini Ahmet Çelebi’yi Amasya’ya sürgün edip, yerine bir Nakşibendi Şeyhini atamıştır. Bu zat, Alevi-Bektaşi asimilasyonu için Dergâh’a 1834 yılında bir cami yaptırmıştır. Camisiz yaşayan, “Okunacak en büyük kitap insandır!” diyen Hacı Bektaş Veli (1210-1271) bu cami yapımıyla camili yaşamış olarak gösterilip, günümüzde Alevi köylerine cami yaptırılarak, imamlar atayarak, Arapça ezan okutup vaazlar verdirilerek Alevi-Bektaşilerin asimilasyonu sürdürülmektedir... Öte yandan 12 Eylül 1980 darbesiyle işbaşına gelen Kenan Evren cuntası; laiklik ilkesine, din ve vicdan özgürlüğüne ters düşmesine karşın okullara zorunlu din dersleri koydurarak da bu asimilasyonun yapılmasına resmen zemin hazırlamış bulunmaktadır... 2002 yılında tek başına iktidar olan AKP hükümetiyle, Türkiye tam bir şeriat kuşatmasındadır. Siyasi simge olarak kullanılan türban ile kadınlar kapatılmakta, okumaları engellenmekte; berdel ile küçük kızlar alınmakta, töre ile kadınlar ezilmekte ve öldürülmektedirler. 7 Nisan 2007 tarihli Vatan gazetesinde yayınlanan bir haber, Türkiye’nin nereye geldiğini acı biçimde sergilemektedir: Antalya’nın Alanya ilçesine 30 kilometre uzaklıktaki 6 bin nüfuslu Çıplaklı Beldesi Belediye Meclisi, 6 Nisan 2007 günkü toplantısında; beş çocuk ve yedi torun sahibi olan Anavatan Partili üye Murat Aslan, “Hanımlarımız yaşlanıyor veya hastalanıyor. Bu nedenle isteyen ikinci bir kadını kuma alabilsin. Bekar kadınlara da koca bulalım evlensinler. Biz de belediye olarak bunları destekleyelim. Böylece kadınlara iyilik yapmış oluruz.” önergesi veriyor. AKP’li üyelerden Ali Ihsan Topal da bu önergeyi şu sözleriyle destekliyor: “Bizler, yaz ayları yaylalara gidiyoruz, hanımlar burada kalıyor. Hanımlar yaylaya gidince de bizler bunda yalnız yaşıyoruz. Bu yönden bir eşe ihtiyaç duyuyoruz.” AKP’li Belediye Başkanı Hasan Uysal da bu görüşlere katılınca, Meclis; “Kuma alacaklara belediye yardım edecek” önergesini oybirliğiyle kabul ediyor. Hiç kuşkusuz bu şeriatçı kafalar, Kuran’ın Nisa Suresi 3’üncü ayetindeki, “...sizin için uygun olan kadınlardan ikiye, üçe, dörde kadar nikahlayın....” diyen Tanrı sözleri ile, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, “İslam’da dördü aşmamak koşuluyla birden çok kadın ile evlenmek, bir emir değil, ihtiyaç duyulması halinde bir izin ve ruhsattır. Erkeğin güçlü ve istekli olanı, birden çok evlilik yapabilir.” (Hürriyet, 19 Nisan 1998) fetvasını referans alıyorlar. Bu hal ise, aydınlık bir Türkiye’de yaşamak isteyen Alevi ve Sünni tüm aydınlarımızı, doğal olarak da çağdaş kadınlarımızı rahatsız etmektedir. Nitekim bu belediye meclis kararından bir hafta sonra bir açıklama yapan Antalya Kadın Danışma ve Dayanışma Merkezi üyeleri, belediye hakkında suç duyurusunda bulundular. Dernek Başkanı Hicran Karabudak, yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Yaşlanan ve hastalanan ya da işsiz kalan erkeklerin eşleri de kendilerine bir ‘erkek kuma’ alabilsin. Bu saçma isteğimiz için belediye bize de para yardımı yapsın. Kolay mı bir erkeğe bakmak!..”

Hayyam Rubaileri Külliyatı Mayıs 2007, ISBN 978-9944-387-05-7 13,5 X 21 cm boyutunda 696 sayfa, 20 YTL

demos

yayınları

Divanyolu Cad. No: 54, Erçevik İşhanı 211, Cağaloğlu-İstanbul T: 0212 526 60 28 F: 0212 526 61 28 www.demosyayinlari.com.tr

Ali Haki Edna Divanı Mart 2007, ISBN 978-9944-387-03-3 13,5 X 21 cm boyutunda 544 sayfa, 15 YTL

Böylesi yürekli kadınlarımızın çok olmasını diliyorum. Ne var ki, dinin emridir diyerek başlarını türbanlayıp, bedenlerini tesettürlere büründürüp erkeklerin emrinde kumalı yaşama bile rızalık gösteren kadınların sayısı gün geçtikçe çoğalmakta ve kadın hakları büyük yara almaktadır... Bu aşamada kadınlarımıza olduğu kadar aydın erkeklerimize de büyük görevler düşmektedir. Hiç zaman geçirmeden etkin bir örgütlenmeye gidilmeli, devlet yönetimi ele alınmalıdır. Aksi takdirde ne kadınlarımız hak ettikleri yerde olabilirler, ne de bizlere emanet edilen Aydınlık Türkiye, uygarlık çıtasını aşıp çağdaş olabilir....  Hacı Bektaş Veli’den sonra gelen Pir Abdal Musa Sultan’ın türbesinde Mart ayında çektiğimiz bu fotoğraf, inancımıza ve kültürel değerlerimize ne kadar sahip çıktığımızın bir göstergesidir. Ayrıca Pir Abdal Musa’nın sandukasının ayak ucuna konmuş bulunan bağış kutusu da inancımıza hiç yakışmamaktadır. Bu çirkin görüntülerle karşılaştığımızda biz utandık. Yapanlar ya da izin verenler de utanır mı?

13


SERÇEÞME

Katıldığımız ve İzlediğimiz Etkinlikler Ahmet Koçak biçimlendi diyoruz. Yapılanıp biçimlenirken bu toprakta daha önce doğa bilimleri ve metafizikle ilgilenen felsefeye ne ile ilgileneceğini de isyanlarıyla öğretmiştir. Biz onlara Kızılbaş isyanlar diyoruz. Nura muhabbet, adama muhabbet, deme muhabbet üçlemesiyle yaşama geçen; siyasal istek ve dilekleri öne alan, o günkü feodal devleti iktidardan düşürme amacında olan çok cüretli isyanlardır bu isyanlar.

Antalya Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Hasbıhal Konseri

A

NTALYA Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği, 15 Mart 2007 Perşembe günü bir etkinlik yaptı. AKM-Aspendos Salonunda gerçekleştirilen etkinlik saat 19.30’da Devrim Dağ’ın sunumuyla başladı. Sahneye davet edilen Dernek Başkanı Gülçin Akça konuşmasında özetle şunları söyledi: “Alevi Bektaşi kültürünü anlamak, yaşamak ve en önemlisi yaşatmak! Bunun için çıktık yola canlar. Yüzyıllardır sürdürülen ilahi aşkın neferleri olmak için buradayız. Hallac-ı Mansur öldürülmek üzere meydana getirilir. Binlerce insan çevresine yığılır. Hallac-ı Mansur çevresine bakınır. Hak-Hak-Enel hak der. Dervişlerden birisi yanına gelir ve aşk nedir diye sorar. ‘Aşkı üç gün sonra öğreneceksiniz’ der. O gün Mansur asılır. Ertesi gün yakılır. Üçüncü gün külleri rüzgârla savrulur. Nesimi aşkın sırrını açıkladığı için derisi yüzülerek katledilir. Pir Sultan Abdal ‘dönen dönsün ben dönmezem yolumdan’ diyerek hak bildiği yoldan dönmemiş. Bu yolda baş vermiştir Alevi-Bektaşilik sömürülenin, haksızlığa uğrayanın donuna bürünmektir. Yıllarca katledilerek, sürülerek bedel ödeyen bir kültürün evlatları olarak mazlumun yanında yer almamız doğaldır. Dünyanın neresinde olursa olsun haksızlığa uğrayan her canın isyanı bizim isyanımızdır. Bu öylesine bir aşktır ki; küçücük yüreğinize koca bir evreni sığdırırsınız. Birlik dolusunu içer sarhoş olursunuz. Semah döner Hakk’a ulaşırsınız. Öyle bir aşktır ki Alevi -Bektaşi kültürünü özümseyen her can kendini doğaya, topluma karşı sorumlu hisseder. Karıncanın yuvası bozulsa suçu kendinde arar. Yaradılanı severiz yaradandan ötürü.” Konuşmasına toplumun duyarsızlığına serzenişte bulunarak devam eden Akça, İbreti’nin “bir şah olsam hükmeylesem cihana” adlı şiirini okudu. Ve konuşmasını etkinliğe katkı veren kuruluşlara teşekkür ederek bitirdi:

O nedenle bir Alevi Bektaşi kendisini yetiştirirken aynı zamanda toplumu özgürleştirmek, doğayı özgürleştirmek ötesinde tanrısını cehaletten kurtarmak gibi bir görevi ve yükümlülüğü üstlenir. Bizler asıl rahim olarak algıladığımız kendi gönlümüzde kendimizi doğurtmalıyız. Kendimizi doğurtmadan, başkasına nasıl doğum yapılacağını öğretmek gibi bir alçaklık yapamayız. O nedenle kendimizi yetiştireceğiz, okuyacağız. Çünkü öncü sûfiler, büyüklerimiz, dedelerimiz demiştir ki eğitim bir çiledir başlangıçta; daha sonra eğitim âşık olunacak şeyleri ortaya çıkartır. O nedenle biz kendi gönlümüzde, kendi rahmimizde kendimizi doğurtacağız. Doğurtabilmek için kendi gönlümüzü gebe bıraktıracak bir şeyi yaratmamız lazım, bu da bilgidir. Bu bilgiyle kendi gönlümüzü gebe bıraktıracağız ve gönlümüzde kendimizi doğurtacağız. Kendimize el takacağız, kol takacağız, konuşmasını, ağlamasını, gülmesini ve kavga etmesini öğreteceğiz. Ve gönlümüzden usulcacık dışarı çıktığımızda hem kendini eğitmenin aracını, hem toplum ve doğayı özgürleştirmenin aracını yaşama geçirmiş olacağız. Alevilik Bektaşilik bu anlamıyla bir özgürleşme hareketidir ve benim toprağımın ihtiyacıdır, gereksinmesidir. Bunu da hiçbir zaman unutmamak gerekir.” Konuşmalardan sonra sahneye çıkan Antalya Abdal Musa Kültür ve Tanıtma Derneği Semah Ekibi, çeşitli bölgelerimizden derlenmiş semahlardan örnekler sundular. Semah ekibinin gösterisinden sonra Hasbıhal Topluluğu alkışlar eşliğinde sahneye çıktı. Sanat kadrosu geniş olan Hasbıhal Topluluğu bu konseri, Dertli Divani, Hüseyin Albayrak, Ali Rıza Albayrak ve Ulaş Özdemir ile gerçekleştirdi. Programlarını iki bölüm halinde gerçekleştiren sanatçılarımız Alevi-Bektaşi müziğinin klasik eserlerinden örnekler seslendirdiler. Konseri izlemeye gelen canlar kulaktan demlenmenin hoşnutluğu içinde salondan ayrıldılar.

Salihli Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği

S

ALİHLİ’DE Hacı Bektaş Veli Kültür Derneği Şubesinin açılış konseri 16 Mart akşamı yapıldı. Antalya da yapılan etkinlikten bir gün sonra aynı ekiple, Antalya’daki mihmandarlarımızın eşliğinde Manisa’nın Salihli ilçesine geçtik. Kentin spor salonunda yapılan konsere ilgi bir hayli yoğundu. Hasbıhal Topluluğu olarak bu etkinliğe katıldıktan sonra ertesi gün sabah Antalya-Alanya’ya gitmek üzere yola çıktık. Salihli dönüşü Antalya’nın Elmalı kazası Tekke köyüne uğradık. Pir Abdal Musa Sultanı ziyaret ettik. Pir’e niyaz ettikten sonra Elmalı Akçaeniş köyünde hastalıkla mücadele eden Mürebbi Hamza Tanal’a mihman olduk. Yıllar öncesinin anıları tazelendi. Duygulandık, üzüldük… Alevi-Bektaşi yolunun emektarı Hamza Babayı ziyaret etmenin hazzı içinde Akçaeniş köyünden ayrıldık. Bir daha görme şansımız olur mu bilmem? Kendisine sevgilerimiz baki olacaktır.

“Yayınları ile yolumuzun ilkelerine sahip çıkan Serçeşme Dergisi’ne başarılar diliyoruz, emeği geçenlerin yüreğine sağlık. Bugünkü birlikteliğin oluşmasında bize omuz veren Hasan Ağa Restoran, Radyo Akdeniz, Radyo Umut emekçilerine Korkuteli’nden otobüs tutup bize destek veren Büyük köylü canlara bizi bu akşam yalnız bırakmayan siz dostlara aşk-ı niyaz ediyorum. Sevgi ile kalın.” Etkinlikte dergimiz adına konuşan Genel Yayın Yönetmenimiz Esat Korkmaz da şunları söyledi: “Alevilik-Bektaşilik, benim toprağımda halk katından süzülüp gelen, ezileni, horlananı, acı çekeni esenliğe çıkartacak toplumsal bir projeye bağlanan, Hacı Bektaş Veli, Pir Sultan Abdal, Şeyh Bedrettin gibi kimliklerin adıyla anılan, bir felsefe, öğreti ve inançtır. Alevilik-Bektaşilik ezilen insanların, kendilerini ezenler gibi düşünmemek ve inanmamak ihtiyacından çıkmıştır; yapılanıp biçimlenmiştir. Biz onu Hacı Bektaşi Veli’nin öğretmenliği altında yapılanıp

14

Sayı 28


SERÇEÞM ERÇESME ihtiyacımız kalmadı. Biz insanın gönlünü Kâbe biliriz. O gönle yöneliriz, yalnızca insana secde ederiz.’ Sevgili canlar, dirilebilmek için bu gönül lokmasını birbirimize sunmak, acıkan gönüllerimizi doyurmakla yükümlüyüz. Bu Alevilik Bektaşilikte bir ibadettir. Biz ölüm felsefesini değil, yaşam felsefesini algılamak, anlatmak istiyoruz. Ama yaşam felsefesini algılayabilmek için ölümü tanımak istiyoruz. Ölümü tanımak için dirilmek zorundayız.

PSAKD Alanya Şubesi ile Serçeşme Dergisinin Ortak Etkinliği

A

LANYA’YA 17 Mart Cumartesi akşamüzeri ulaştık. PSAKD Alanya Şubesi ile Dergimizin birlikte organize ettiği etkinlik Alanya Belediye Kültür Sarayı Konferans Salonunda gerçekleşti. Buradaki etkinlik ise saat 19.00’da PSAKD Alanya Şubesi Başkanı Şah İsmail Aydoğdu’nun açılış konuşmasıyla başladı. Şah İsmail Aydoğdu özetle şunları söyledi: “Değerli dostlar, bilindiği gibi yüz yıllardır Alevi-Bektaşi öğretisini ve kültürünü günümüze kadar taşıyarak getiren âşıklarımız, ozanlarımız, şairlerimiz, yazarlarımız, dedelerimiz ve pirlerimiz olmuşlardır. Bu akşam da burada bu kültürü bizlere en güzel şekilde ifade edecek olan değerli araştırmacı yazar ve sanatçı dostlarımız aramızda. Hayatımızın her alanında yer alan, kimi zaman yalnızlığımızı paylaştığımız, kimi zaman kızgınlığımızı ve kırgınlığımızı haykırdığımız; kimi zaman doğaya, tabiata, tanrıya ve sevgiliye karşı duygularımızı dile getirdiğimiz, güzel sözlerin yorumcuları, sahipleri bizlere sunumlarını yapmak için ta İstanbul’dan buralara kadar geldiler. Sayın Dertli Divani, Ulaş Özdemir, Hüseyin ve Ali Rıza Albayrak kuzenlere; bu organizasyonda büyük emeği geçen Serçeşme Dergisi emektarlarından araştırmacı yazar Esat Korkmaz ve Ahmet Koçak’a teşekkür ederiz. Yüreklerine ve ağızlarına sağlık, Hızır yardımcıları olsun. Ayrıca siz değerli dost ve canlara da bu akşam bizleri kırmayıp buraya kadar geldiğiniz için çok teşekkür etmek istiyorum. Değerli dostlar, bizler Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Alanya şubesi olarak özelde Anadolu Alevi kültürüne, genelde de bütün değerlerimize ve kültürümüze sahip çıkarak, onların yaşaması, gelişmesi çabası ve uğraşısı içerisindeyiz. Siz değerli dostlara sosyal ve kültürel alanda çeşitli sunumlar yapma gayreti içindeyiz”.

Etkinlikte dergimiz adına konuşan Genel Yayın Yönetmenimiz Esat Korkmaz da öz itibariyle şunları söyledi: “Sevgili canlar bu konuşmayı yaptığımda ben ev sahibi sayılırım, sizler mihmansınız. Mihman canlar hoş geldiniz. Serçeşme Dergisi Antalya ve Alanya’da buluştuğumuz, Abdal Musa Derneği ve Pir Sultan Abdal örgütü kültürümüzün geleneğimizin sözcüsü ozanlarımız ve sanatçılarımızla, Alevi-Bektaşi bilincinde birleştik, buluştuk. Açın da gönül evinize girelim, demeye geldik. Katkı veren örgütlerimize, katılan siz canlara aşkı niyazlarımı sunuyorum efendim. Alevi-Bektaşi sözü bilinci yoklar. Bilinci yoklamayan söz kolaydır. Kolay güzel değildir, biz bunu biliyoruz. Zor, her zaman güzeldir demek istemem ama belki güzel dediğimiz şey, sakındığımız ve ayrımına varamadığımız bir yerlerdedir. Sistemin suçladığı ve karaladığı yerlerdedir. Sistemin korktuğu yerdedir. Biz o nedenle işte oralardan o güzelliği derlemek istiyoruz. Biz istiyoruz ki, hepimiz istiyor ve diliyoruz ki birbirimizin gönlüne ziyaretçi olalım. Birbirimizin gönlünü ziyaret edelim. Birimizin gönlünü ziyaret ederken elimizde bir demet çiçek yerine, bir gönül lokması sunalım. Alevi-Bektaşi bilincinde inancında gönül lokması, gönül bilgisi demektir.

Alevilik Bektaşilikte dirilme iki şekilde gerçekleşir. Bir yaşarken, bir saat öncesine, bir gün öncesine, birkaç gün öncesine, bir ay öncesine göre daha bilgili daha donanımlı hale geldiğimizde, birisi bizi bilgiyle yıkadığında ya da birisini biz bilgiyle yıkadığımızda, eski cahil kimliğimizi öldürürüz, yeni kimlikle yeniden doğarız. Yani ölmeden evvel ölürüz ya da yaşarken diriliriz. İkinci dirilmeyse Hakk’a yürüdükten sonra gerçekleşir. Hakk’a yürüyen kişi kendini diriltme olanağına sahip değildir. Onu geride kalanlar diriltir. Biz Hakk’a yürüyen canın bilincini ve inancını taşırsak onun yeni bedeni oluruz. Onun bilincini ve inancını yüz kişi taşırsa yüz bedeni, bin kişi taşırsa bin bedeni, bir milyon kişi taşırsa bir milyon bedeni vardır. Buna da dondan dona, zarftan zarfa taşınarak ölümsüzleşmek denir. Alevilik Bektaşilik böylesi bir ölümsüzleşmeyi yakalayarak ölmez bir ülküyü yani, bir gün insanların, ezilen insanların ezenleri yeneceğini sürekli canlı tutar. Bu ülküyü tarihin geleceğine taşımak ister ve bunu taşıyacak güçte ve beceridedir. Ezen-ezilen ilişkisinde, ezilen yanında yer alarak toplumu sınıfsız hale getirmek yani kâmil toplumu, eksiksiz ve kusursuz toplumu kurmaktır amacı. Rıza kenti tasarımını güncelleyerek hem kendi amacımızı, hem de toplumun demokrat ve ilerici güçlerinin amacını gerçekleştirmektir. Seçimlere yaklaştığımız bir dönemi yaşıyoruz. Aleviler Bektaşiler siyasallaşabilmek için toplumsal araçlarını harekete geçirerek yaşama müdahale edecekleri bir dönemi yaşıyoruz. Bu dönemde bilincimizi yoklamayı, araçları saptamayı ve o araçlarla yaşama müdahale ederek ne denli etkili bir toplumsal güç olduğumuzu; yüzyılların içinden gelen toplumsal bir direnme geleneğinin, hak alma geleneğinin taşıyıcısı olduğumuzu herkese gösterelim. Hızlı düşünelim, hızlı davranalım da yazgımız önümüze geçmesin diyor hepinizi saygıyla selamlıyorum.” Esat Korkmaz’ın konuşmasından sonra sahneye Hasbıhal Topluluğu çıktı. Dertli Divani, Hüseyin Albayrak, Ali Rıza Albayrak ve Ulaş Özdemir sahnede yaklaşık bir buçuk saat kaldı. Deyişlerin, düvaz-ı imamların, nefeslerin ve semahların dünyasında bir buçuk saat yolculuk yaptık. Aşk olsun bize bu değerleri bırakanlara. Aşk olsun bizi bu ummana götürenlere.

Bodrum’da Birlik Cemi

A

LANYA ETKİNLİĞİNİN bitiminden hemen sonra Bodrum’a hareket ettik. 18 Mart Pazar günü sabah Bodrum’a ulaştık. Birkaç saat dinlendikten sonra cemin yapılacağı salona gittik. Organizasyonu yapan canlar talebin yoğun olmasından dolayı spor salonunu tutmuşlar. Salondaki gerekli düzenlemeler yapıldıktan sonra cem törenine geçildi. Cemde hizmetleri yapmak için Dertli Divani Babanın yanında, Ulaş Özdemir, Mustafa Kılçık ve Ahmet Aykut da yerlerini aldılar. Hizmetlere geçilmeden Bodrum’lu canlar dâr’a durarak taleplerini dile getirdiler: Bodrum’da cemevi yapmak istediklerini söylediler. Bunun üzerine birlik cemini yürüten Dertli Divani baba öncelikle organizasyonu yapan canlar olmak üzere dâr’a duran tüm canlardan Bodrum’a cemevi yapmaları için ikrar aldı. Bu ikrar töreninden sonra hizmetlere geçildi. Birlik lokmalarının dağılmasının ardından canlar salonu terk ettiler. Bizler de böyle güzel bir olaya şahit olmanın mutluluğu içinde İstanbul’a döndük.

İçlerimizi, içimizi, iç dünyamızı ferahlandıran, içimize esenlik getiren bu gönül lokmasının bir adı da nefestir. Bir Alevi-Bektaşi yanında getirdiği taşıdığı bu nefesle bir gönülü ziyaret ettiği zaman şunları söylemek ister; ‘bizler bizi ebedi gerçeğin özüne götüren birlik dolusunu içtik. Asıl gerçeğe ulaşarak Hakla hak olduk. Onun için şaraba

Nisan 2007

15


SERÇEÞME

13. Abant Toplantısı Ahmet Koçak

G

AZETECİLER VE YAZARLAR VAKFI, 17–18 Mart 2007 tarihinde, İstanbul Grand Cevahir Otel’de “Tarihi, Kültürel, Folklorik ve Aktüel Boyutlarıyla Alevilik” konulu bir toplantı gerçekleştirdi. 13. Abant Platformu toplantısı olarak kamuoyuna yansıyan bu toplantıyı, Fethullah Gülen cemaatine yakınlığı ile bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın düzenlemiş olması tartışma nedenlerinden birisi oldu. Bir diğer neden ise “Aleviliğin tanımının yapılması ve sonuç bildirgesi.” Devletin, Milli Eğitim Bakanlığı seviyesinde katıldığı toplantıya birçok akademisyenin yanı sıra siyasiler, Alevi-Bektaşi kökenli yazar, örgüt yöneticisi ve dedeler de katıldı. Konuyla ilgili çeşitli Alevi kuruluşları basın açıklamaları yaptılar. Açıktan tepkilerini dile getiren kurumların yanında sessiz kalan kurumlar da oldu. Bu toplantı internet sitelerinde ve çeşitli gazetelerde çokça insan tarafından tartışıldı. Bu toplantının kamuoyundaki yankılarını ve yapılan tartışmaların bir kısmını önemi açısından kısaltarak yayınlıyoruz. ABF’nin basın açıklaması içerik olarak Turan Eser’in yazısıyla aynı olduğundan ayrıca yayımlama gereği duyulmadı. Ayrıca toplantıya katıldığı ve Alevi-Bektaşi camiasında bir kesiminin düşünsel öncülüğünü yaptığını düşündüğümüz Doğan Bermek’in Abant Toplantısında yaptığı konuşmasından önemli bulduğumuz bölümlerini aldık. Konuyla ilgili detaylı bilgi edinmek isteyen okuyucularımız Alevi internet sitelerine başvurabilirler.

Alevi Vakıfları Federasyonu Başkanının Abant Toplantısındaki Konuşmasından Doğan Bermek

B

EN TÜRKİYE’DE bir yapay Alevi sorunu oluşturma gayreti olduğunu düşünüyorum. Bu yapay Alevi sorununun da aşılacağını düşünüyorum. Bu ülkenin sağduyusu vardır. Bu ülkede ne olursa olsun hak ve hukuk çalışacaktır. Yasalarımız vardır. Bu yasalarımızla ilgili sadece doğru ve saygın uygulamalar Alevi sorunu diye bir sorunu ortadan kaldırır. Türkiye’de Alevi sorunu diye bir sorunun var olduğunu düşünmüyoruz, düşünmeyeceğiz. Alevi’lerin Cumhuriyet’in temel değerleri, laik ve demokratik hukuk düzeni, yapısı ile hiçbir sorunu yoktur. Yasalarımız ile ilgili bir sorunu yoktur. Sadece Aleviler ile ilgili uygulama problemler vardır. İnancı siyasete alet edenlerin yarattığı, kötü siyasetin yarattığı yanlış uygulamalar vardır. Çok kısa bir sürede, ülkenin anayasal ve hukuk düzeninde bir değişiklik olmadan düzeltilecek yanlış uygulamalar vardır. Sadece bu uygulama problemlerinin aşılması gerekir. Bu da siyasilerimizin, hukuk adamlarımızın ve yöneticilerimizin işidir. Üstelik Türkiye’de (de facto olarak) günlük gerçek olarak, sorunlar aşılmaya başlamıştır. Belediyeler, özel idareler Cem Evleri’ne yerler tahsis etmektedir. Valiler, biraz önce Sayın İrfan Çetinkaya’nın da söylediği gibi valilerimiz, kaymakamlarımız, silahlı kuvvetlerdeki ve devletteki görevlilerimiz Alevi etkinliklerinin içerisinde ve yanında gerektiği zaman ve gerektiği gibi yer almaktadır. Türkiye’de siyasi otoritenin yarattığı boşluğu örgütlenmesi ve uygulamaları ile toplumun sağduyusu doldurmaktadır. Toplumun sağduyusu işlemektedir. Bu doğru işleyişi sadece desteklemek gerekir. Bunu da zannediyorum ki aşacağız ve çok kısa bir sürede ve tahminlerin çok altında bir emekle ve çok kolayca aşacağımızı düşünüyoruz. Biz, Başbakanlık ve Milli Eğitim Bakanlığı aleyhine iki tane dava açmıştık. Onları bile açmayı çok erteledik, çok geciktirdik. Çünkü bu işlerin mahkemelik olmaması gerektiğini düşünüyorduk. Bu işlerin çözüleceğine ben yürekten inanıyorum. Aşılmaması mümkün olmayan sorunlar diye düşünmüyorum ben bunları. Sayın Başkanın konuşmasında da değindiği gibi, Alevilik bazılarına göre bir sapma gibi algılanmıştır tarih içerisinde. Şunları unutmamak gerek tabii Hz. Muhammed’in kendi eliyle kurduğu Mescid-i Nebevi geleneği bugün Cemevleri’nde sürmektedir. Hz. Muhammed’in hiç kimsenin üzerinde itirazı olmayan çok bilinen hadislerinden bir tanesi “Ben ilmin şehriysem, kapısı Ali’dir” diye bir hadistir ve Hz. Ali’ de gerçekten gerek İslam dini için, gerek Batı felsefeleri için oldukça önemli konulara ışık tutmuş bir felsefe adamıdır, bir inanç adamıdır. Şimdi bu kadar sağlam bir felsefenin arkasında duran, Hz. Muhammet’ten sonra, hiç aralık vermeden Hz. Ali ve 12 İmam’ların, Ehl-i Beyt’in yolundan gidenlerin kişilerin yolunu sürdürenlerin sapma olması beklenemez. Yani sen saptın, ben saptım, kim saptı gibi bir yarışmaya da girmenin çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Biraz önce Fethi dedenin söz ettiği musahiplik kavramını da biliyorsunuz.

16

Herhalde hepiniz de biliyorsunuz ki Hz. Muhammed’in musahibi Hz. Ali’dir. Dolayısıyla teolojik boyutlarıyla Alevilik herhangi bir şekilde sapma olarak algılanamaz. Alevilik ancak şöyle algılanabilir; Hz. Muhammed’in Hakk’ın rahmetine kavuşmasından sonra, her büyük örgütün liderinin ardından olduğu gibi orada doğan güç dengeleri, orada doğan güç boşlukları, kuvvet boşlukları ve politikaların içerisinde taraflaşmalar olmuştur. Ama bütün bu taraflaşmalara rağmen, Sünni mezheplerin oluşması birkaç yüz yıl sürdüğü halde Alevi kesim birinci günden itibaren On İki İmam’ı ile birlikte Hz. Muhammed’in öğretisini kendi anladığı gibi uygulamaya ve öğretmeye devam etmiştir. (…) Sosyal ve kültürel boyutlarımızın zaten tartışılacak bir tarafı yok. Herkes bunu çok iyi biliyor, en azından duyduklarıyla gördükleriyle biliyor. Bu konularda zannediyorum bu tür toplantılar biraz açılım yapacak. Ama ben yinede konuların bu ölçüde global ele alınmasının bir başlangıç olmasını diliyorum. Çünkü bu konuların, bu kadar kısa sürede yorumlanabileceğini, arkasındaki 1400 yıllık tarihle ta Orta Asya’dan bugünkü Arnavutluğa kadar uzanan bir coğrafya’ya yayılmış bir topluluk için sosyal ve kültürel boyutların birkaç saat içerisinde tartışılabilir olacağını düşünmüyorum açıkçası. Aktüel boyutlarda da özellikle değinilmesini istediğim sorunlarımız var. Bu çalışmada ve bu sabah ki konuşmalarda kapsam sanki biraz Türkiye’deki Alevi ve Alevilik’le sınırlanmış oldu. Benim bildiğim kadarı ile Saru Saltuk’un 17 mezarından en batıdaki Polonya’da, demek ki bu inanç bugünkü Polonya sınırlarından, Yesi’ye Şah Ahmet Yesevi dergâhına kadar uzanan bir coğrafyada kabul görmüş. Oysa şu anda Yunanistan’da Seyyid Ali Sultan Dergâhı’nda, Dimetoka civarında devlet baskıları sürmekte Alevilerin üzerinde. Bulgaristan’ da devletin yürüttüğü bir baskı yok ama devletin yardımları da sınırlı. Bulgaristan Alevileri bizden çok fazla yardım istiyorlar ve desteğe ihtiyaçları var. Makedonya Alevileri, Makedonya Bektaşileri çok ağır baskılar altında. Sünni kesim tarafından yaratılan baskılar altında, dergâhlarından kovuluyorlar, meydan evleri camiye çevriliyor. Arnavutluk Alevileri aynı durumda, uzun süren bir kesintiden sonra tarihsiz kalmanın sıkıntılarını yaşıyorlar ve Anadolu’ya kendileri için bir kaynak olarak bakıyorlar, bilgi kaynağı olarak bakıyorlar. Biz burada halen “Anadolu’da sen var mısın, yok musun?” gibi kısır tartışmalar içerisindeyiz. Zannediyorum bu biraz kendi gücümüzü kesmek, kendi kendimizi budamak gibi de bir şey oluyor. Dolayısıyla da biz içerideki sorunları çok kısa sürede aşmak zorundayız. Bu uygulama sorunlarını aşmak bize tarihi bir görevdir, sosyal bir görevdir, hukuki bir görevdir ve insanlık görevidir. Ayrıca biraz önce söylediğim gibi, değişik coğrafyalarda bu inancı paylaşan insanların da en fazla, en kalabalık Alevi nüfusu taşıyan Anadolu’dan destek ve güç almaları gerektiğini düşünüyorum ve bu iş içinde Anadolu Aleviliğinin çok daha etkin biçimlerde örgütlenmesi gerektiğini ve sizlerinde bu örgütlenmeye katkıda bulunmanız gerektiğini düşünüyorum. Bu tür çalışmalar çok faydalı, çok yararlı ancak tekrarlar halinde olmamalı, bu çalışmalar derinleşerek gitmeli, genişleyerek gitmeli diye düşünüyorum. (…)

“Abant Abant Olalı…” Konuşmasından Ali Yıldırım

İ

SMET ÖZEL’in bir dizesi var; “Binlerce yılın yabancısı bir ses değdi minarelere” diye. Benim sesim de bugün bu sempozyuma yabancı bir ses gibi algılanabilir. “Bana hiç kimse Cemevi ibadethanedir! Dedirtemez…” Kime ait olabilir bu söz sizce? Bu söz diyalogdan, insan haklarından, samimiyetten söz eden Devlet Bakanı Mehmet Aydın’a ait. Bu yaklaşım aynı şekilde İslamcı aydınlarda da devam ediyor. Buradaki arkadaşlarda, burada olmayan İslamcı aydınlarda, cemevlerinin ibadethane olmaması şeklindeki belirlemelerine, bin tane gerekçe uydurarak… Alevilerin kendilerinin öteden beri ilan ettikleri cemevleri ibadet merkezidir şeklindeki yaklaşımlarını, inançlarını nasıl çürütürüzün yarışı içerisindeler. Şimdi burada ne var? Burada çok tehlikeli bir şey var. Burada Türkiye’deki İslamcı aydının bir güç, bir otorite olarak Alevilere sanki

Sayı 28


SERÇEÞME bir lütuf etme, Aleviler adına bir şeyler söyleme tavrı var. Yani bir şey yapılacaksa Aleviler için onu da biz söyleriz. Yapılmayacaksa da biz söyleriz… Onlar için Cemevlerini ibadet merkezleri değildir. Nasıl ret ederiz diye düşünüyorlar, cemevlerini zaviye yaparız. Tekke ve Zaviyeler Kanunu’na sokarız, oradan da ret ederiz. Yaklaşımları bu. Ama bu kadar insan cemevi ibadethanedir diyor. (…) Yok demeyi alışkanlık edinmiş bir İslamcı aydın tipi, Aleviler söz konusu olduğu zaman, devletin resmi ideolojisini tekrar ediyor. Alevilik diye bir şey var! Nasıl tanımlanırsa tanımlansın. Aleviler kendi içerisinde nasıl tanımlarsa tanımlasın. Siz bu olguyu bu gerçekliği kabul edeceksiniz. Bu Alevilerin bir ibadet merkezi vardır ve bunun adı cemevidir. Bunu kabul edeceksiniz ve teslim edeceksiniz bu hakkı… Yoksa bu noktada devletle aynı paralelde düşünürsünüz. Diyanetle aynı paralelde düşünürsünüz. Aydın olamazsınız! Ama maalesef Türkiye’de İslamcı aydın dediğimiz kesim devlettensistemden beslendiği için ve sonuçta da sistemi tekrar ettiği için, güçlü olarak Türkiye’de Sünnilik egemen olduğu için, devletin tezleri ne ise İslamcıların Alevilere ilişkin tezleri de maalesef odur. Hiç bir şekilde özgürlükçü değildir. Hiç bir şekilde Alevilerin somut durumunu tespit eden değildir. Tam tersine bir baskılanmayla işte sizin adınıza biz ne güzel Diyanette iş yapıyoruz. Alevilik yazılacaksa onu da biz yazarız. Hani bir laf vardı bir zamanlar “Türkiye’ye komünizm gelecekse onu da biz getiririz” ya.(…) Bana Sünnilik öğretme. Şimdi İslamcılardan, İslamcı aydınlardan hiç kimse de “özgürlük” adına çıkıp: “Kardeşim bir şey zorunlu olmaz” demiyor. Neden demiyor? Devletin o kamusal haklarından yararlanıyor. Madem özgürlükçüsünüz çıkacaksınız diyeceksiniz ki; Cemevi Alevinin ibadethanesidir. Bunu teslim ediyoruz! İnsan haklarına aykırıdır zorunlu din dersi. Alevi köyüne zorla cami yapılması insan haklarına aykırıdır, Alevi köyüne cami yapamazsınız kardeşim dersiniz. Bende “bak inanç özgürlüğünü ne kadar güzel savunuyor insanlar, bende sizin inanç özgürlüğünüzü savunurum” derim. (…) Biz Madımak müze olsun diye imza kampanyası açtığımız zaman, kaç tane İslamcı aydın var bunun altına imza atan? Yoktur. O zaman siz özgürlükçü olamazsınız. Siz insan haklarını savunamazsınız. Çünkü çifte standardınız var. Özgürlükler size geldiği zaman özgürlük, ama Alevilere geldiği zaman hemen sırtınızı dönüyorsunuz. Bu resmi ideolojinin tekrarından başka bir şey değildir. (…) “Abant Platformu da Alevilerin bu sorunlarının çözülmesi konusunda, Alevilerin demokratik tercihine sonuna kadar katılıyor” derseniz bir şey olur. Baştan beri İslamcı aydınların yaptığı gibi “diyalog-kardeşlik” gibi hamasete kapılıp “hepimiz kardeşiz ne var, Alevi-Sünni kardeştir. Hepimiz Sünni’yiz” türünden bir yaklaşım içerisine girerseniz bu masada ne beni bulabilirsiniz ne Ali’yi bulabilirsiniz ne diğerini bulabilirsiniz. Bu yaklaşım bir aydın yaklaşımı olmaz. Çünkü akademi de, üniversite de yapılan çalışmalar. Diyanetin yaptığı çalışmaların tamamı Sünni perspektifle yapılmaktadır. Bizim yerimize geçip, Alevi toplumunun yerine geçip, din dersine Alevilik nasıl yazılacaksa ona da beyefendiler karar veriyor. Akademik çalışmalar nasıl yapılacaksa ona da beyefendiler karar veriyor. İşte diyelim Diyanet ne yapacaksa ona da beyefendiler karar veriyor. Size soruyorum siz bu hakkı nerden alıyorsunuz? Var mı yeryüzünde böyle bir şey? Birisinin yerine geçip de onun inancı konusunda karar verme hakkı var mı? Bu vicdansızlık değil mi? Kim benim yerime geçip de inancım konusunda karar verebilir. Şunu şöyle yapın, böyle yapın diyebilir? (…) Arkadaşlar, Türkiye’de 50 milyon Sünni var, 10 milyon Alevi’yi de Sünnileştirip ne yapacaksınız? Yeterince Sünni’niz yok mu sizin?

“Abant Platformu, Fethullah Gülen’in Örgütlenme Projesidir” Başlıklı Yazıdan Turan Eser, ABF Genel Sekreteri

A

BANT PLATFORMU kendiliğinde oluşan ya da farklı görüşlerden, çevrelerden yan yana gelen bir kaç, aydın, yazar ve gazetecinin oluşturduğu bir proje değildir. Abant Platformunun arkasında 1994 yılında kurulan “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı” vardır. Vakfın Onursal Başkanı Fethullah Gülen’dir. Vakfın kurucu üyeleri ise Gülen’e yakınlığı ile bilinen gazeteci ve yazarlardan oluşmaktadır. Bunların hemen hemen hepsinin de “Gülen bağlılığı, sevgisi ve hasreti” eksik olmaz. İşleri ve statüleri verilmiştir. Her biri Fetullah’a yakınlığı ile bilinen gazete ve yayın kuruluşlarında çalışır ve yerine getirdikleri görevleri nedeniyle oradan geçinirler. Bunlar arasında, Abdullah Aymaz, Ahmet Taşgetiren, Ali Bulaç, Ekrem Dumanlı, şu anki Vakıf Başkanı Harun Tokak ve Hü-

Nisan 2007

seyin Gülerce gibi gazeteciler vardır. Ortak özellikleri Fetullah Gülen çizgisine zerre eleştiri getirmemek ve toz kondurmamaktır. Bu kesime yeni dönemin, yeni politik stratejileri gereği, sözüm ana “sol” ve “Alevi kanaat önderi” sıfatları ile yeni takviyeler yapılıyor. (…) Fettullahçı Platform, iki gün süren bu sempozyumda, kendi yetki ve temsil güçlerini de aşarak ülkemiz nüfusunun üçte birini oluşturan Alevilerin sorunlarını kendince tanımlama(ma)ya kalkıştı, bu da yetmedi “Aleviliğinde tanımını” yapma gibi bir ukalalık yaparak, bilimselliğe ve insan hakları, laikliğin evrensel ilkelerine ve inanç özgürlüğüne aykırı tutum takındılar. Bu bir avuç sözde aydın topluluğu, “bilimsellik, çağdaşlık ve insan hakları” adına, bu hakları kendi tekellerinde görme alışkanlıklarını belli ki arkalarındaki güce dayanarak yapıyorlar. Bu güç, kendisini siyaset, ekonomi, medya ve sivil toplum örgütlenmesinde ciddi olarak gösteriyor. Bu gücün arka planında karanlık bir ideoloji, niyet ve tuzak vardır. Tarikat ilişkileri ile güçlenen, devlet kredileri ile medya gücünü artıran yapı haline gelmiştir. (…) Fetullahçılığın her alana nüfuz etmesine katkı sunmak için, Alevilerin kendi kendini tanımlama hakkını elinden almaya kalkışmıştır. Aleviler içerisinde bazı düşkünler grubu buna izin verebilir, ama bu ülke için karanlık emeller taşıyan, sicilli ve kaçak bir tarikat şeyhi Alevilerin arasına nüfuz edemez, etmesine fırsat verenleri de bu toplumun kendisi dışlar. Fetullah taraftarlığını, sinsice kullanarak, bu kez Aleviler üzerinden planlar kurma hareketliliği içinde olan bu sözde “aydın” girişimcilerinin, arka planındaki, mali kaynaklarının ve statü imkanlarının cazibesi kapılarak, Alevileri kandırmayı düşünüyorlarsa, bilsinler ki dipsiz kuyudan su çekmeye devam edeceklerdir(…) Abant Platform’u Başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay; “Alevilik konusu Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik yapısı içinde ve birey temelinde ele alınacak konulardır” diyerek açılış yapıyor. Sayın Tuncay’da iyi biliyor ki, Alevilerin asırlardır karşı karşıya olduğu katliamları, ayrımcılık uygulamalarını, yok sayılmalarını, dışlanmalarını, aşağılanmalarını, ramazan ayı boyunca tedirgin yaşadıklarını, zorunlu din derslerinde çocuklarının beyinlerinin yıkanması, bütçesinin üçte birini Alevilerin vergisiyle oluşturan Diyanetin, Alevilere yönelik asimilasyoncu uygulamalarını, “birey temelinde ele alınacak konulardır” kadar basite indirgemesi oldukça tuhaf. Madımak katliamını nasıl “bireysel temelde” ele alacağız? Yeşil kuşak projesinin müttefiki olan siyasal İslamcıların ve militarist ittifakın bu ülkeye dayattığı, 12 Eylül Anayasasındaki, Türkİslamcı çizginin, Alevilik ve Aleviler üzerinde tahribatını, nasıl “bireysel temelde” ele alacağız? Sayın Tuncay, toplumsal sorunlar, ne zaman “bireysel konu” oldu? Eskişehir Hacı Bektaş Veli Vakıf ve Dernek Başkanı İrfan Çetinkaya ise, “Alevilik ayrı bir din değildir. Allah’ı bir, peygamberi bir, Kitabı birdir. Ben Alevi olarak camide namaz da kıldım, Kuran da okudum” derken, Garip Dede Dergâhı’ndan Fethi Erdoğan ise, “Alevilikte musahiplik kurumunun Kuran’dan geldiğini ve Fecir Suresi 27 ve 28. ve Hucurat Suresi 9. ve 10. ayetlerinden kaynaklandığını söyledi. Müslümanlar kardeştir” tespitinde bulunuyor. Cem vakfından ve aynı zamanda, Alevi Vakıfları Federasyonu Başkanı Doğan Bermek, “Türkiye’de bir Alevi sorunu yoktur ve olacağını da sanmıyorum. Türkiye’de yapay olarak Alevilik sorunu oluşturulmaya çalışılıyor. Bu ülkede sağduyu hâkimdir. Yasalarımız var ve bunlar doğru uygulandığı takdirde var olan problemler de aşılır nitekim defacto olarak sorunlar aşılmaya da başlanmıştır” diyor. Bu Alevi yöneticiler, Abant toplantısında “Alevi sorunu yok” derken, “Alevi olarak camide namaz da kıldım, Kuran da okudum” yaranma nameleri okurken, Fettulaha yakınlığı ile bilinen haber ajansları, “300 yıllık hasret sona erdi” haberini servis yapıyordu. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, yanında Müftülerle, AKP’lilerle, Çanakkale’nin Tahtacı Alevilerin yaşadığı Denizgöründü köyünde caminin açılışını yapıyorlardı. Erenin 300 yıllık “hasret” değil, 300 yıllık özgünlüğü yok etmek, Alevileri Cemevi yerine, zorla camiye sokmak olduğunu, “hasret” diye ancak bu zihniyet pazarlayabilirdi. Şimdi cevap arayan soru şu; Madem “Alevi sorunu yok”, madem “hepimiz Türk ve Müslümansız”, “madem namaz kılar, kuran okursunuz” Çetinkaya, Bermek, Çamuroğlu, ve Erdoğan, neden böyle bir sempozyuma ihtiyaç duydunuz? Madem “sorun yok”ta, neden, dernek kurdunuz? Neden Cemevi açtınız? Sorun varsa neden çözülmedi, çözülmek istenmez? Adına konuşmaktan geri durmadığınız Anadolu Alevi toplumuna dönük, onca acı katliamlar, inkâr ve asimilasyon karşısında, neden sus pus olursunuz? Yahu siz gerçekten Alevi toplumunun insanlık, eşitlik, demokrasi ve laiklik gibi değerlere kavuşma mücadelesinin yanında mısınız yoksa karşısında mı? (…) Abant’ın “parlayan yeni yıldızı”. Çamuroğlu’nun yeni stratejisi belli oldu. Sağa ve siyasal İslamcılara kendini beğendirmek adına, geleneksel sağ siyasi kültürün kendisinde tecellisini sağlayarak, Alevi toplumunu (Devamı 18. Sayfada)

17


SERÇEÞME (Baştarafı 17. Sayfada) ve değerlerini sağın ve siyasal İslamcıların ve kendisinin kişisel ihtirasları uğruna pazarlamaktır. Abant Platformunda “yükselen yıldız” olmak için, Reha Çamuroğlu, “Türkiye’de Alevi sorunlarının çözülmesini istemeyen ve sürekli gerginlikten beslenen bir Alevi diasporasının oluştuğunu” ve “bu Alevi diasporası’nın adresi olarak Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu” olarak gösterip, ardından “her geçen gün Anadolu Alevileri ile kendi aralarına mesafe koyuyorlar. Çünkü bunlar çatışmadan besleniyorlar” gibi saçmalıkları, sözde bilimsel toplantının, sözde aydını kimliği ifade ediyor. Çamuroğlu, üzerinde durduğu sağcı ve gerici-siyasal İslamcı siyasi zemin üzerindeyken ve Fetullahçı bir projeden nemalanmak için, farklı bir argüman ve düşünce sahibi olması zaten beklenemezdi. Çamuroğlu, DYP’de beklediği gerçekleşemeyince, belli ki 2007 seçimlerinde kendisini Fetullahçı bir platformda görücüye çıkarmış.(…) Çamuroğlu bu platformda resmen, Diyanetin, Fetulahçılığın, AKP’nin ve İlahiyatın, Alevilik bakış açısının temsilciliğini yapmıştır. Çünkü bu ülkede yıllardır, siyasi iktidarların Alevilere ve Aleviliğe ilişkin yanlış bakış açısını sorgulamadan, Alevi kurumlarını sorgulamak ancak bu tür sözcülerin görevi olabilir. Çünkü Çamuroğlu’na göre, Türk İslam Sentezine ve bunun asimilasyon projeleri olan, zorunlu din derslerine itiraz etmek, Diyanetin kaldırılmasını talep etmek, Alevi köylerine zorla cami yapılmasına karşı durmak, Cemevlerini Alevilerin inanç merkezi olduğunu savunmak, “çatışmadan beslenmek” olarak görülüyor. Çamuroğlu “çatışmıyor” DYP ile uzlaşıyor. Olmadı, bu kez Fetullahçılık üzerinden Milletvekili olmak için Alevileri pazarlamak istiyor. (…) Alevi inkârının adresi olan sağcı ve siyasi İslamcı zemin üzerinden, Aleviliğin sorunlarına çözüm değil, ancak köstek olunur. Çamuroğlu, bu ülkede Madımak, Gazi, Maraş, Çorum katliamlarının varlığını “bilmediği, duymadığı” için Abant platformunda bunlardan bahsedilmesini hazzetmiyor. Metin Tarhan, “Alevilik konusu Avrupa Parlamentolarına, ilerleme raporlarına taşınmayı gerektirecek talepler içermez. Bu sorunlar kendi içimizde ve bilgilenme yoluyla aşılacak meselelerdir. Demokratik platformlarda birlikte yaşama iradesiyle sorunlarımızı aşabiliriz” demiş. Tahran seksen üç yıldır nerede yaşadığını belli ki karıştırmış. Galiba başka bir ülkeden bahsediyor. Her nedense Alevilerin taleplerini önemsemiyor. AB raporlarına girmeyi “gerektirecek talepler” değilmiş. Peki, hangi talepler girmeli? Türban davası AİHM’de? ABD raporlarında! AB raporlarında! Buna gık çıkarmayanlar, söz konusu Alevilerin talepleri olunca “abartmayan hepimiz din kardeşiyiz” lügatine başvuruyor. Gündelik hayatın ayrımcı, eşitsiz, inkârcı, şiddetli soğuk yüzünü tanımaktan ve algılamaktan aciz bir “Alevi temsileyeti” olursa, tabii ki, başkasının ağzı ile konuşacaktır. Aklını ve vicdanını başkalarına kiralayacaktır! Neyin karşılığında? Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Görmez ise, “Biz göreve geldiğimizde Diyanet İşleri Başkanlığı olarak özeleştiri yaptık ve geçmişte yapabileceğimiz fakat maalesef ihmal ettiğimiz işler olduğunu gördük. Dinleyebilirdik, toplumu karşılıklı olarak bilgilendirebilirdik ama bunlar ihmal edilmişti” mealinde gönül alma gereği hissetmiştir. Alevilerin seksen üç yıllık gecikmiş özre değil, Alevilerin bunca yıl gasp edilmiş, inkâr edilmiş ve yok sayılan haklarının verilmesine ihtiyacı vardır. Aleviler bu açıdan, siyasi alanda çözüm beklediği, hukuksal haklarının güvence altına alınacağı bir çözüme yönelmişken, DİB’dan hiçbir medet umması beklenemez. Çünkü DİB Sünni, ayrımcı ve Alevi toplumunu asimilasyona maruz tutan bir yaklaşıma sahip kurumdur. Alevilerin DİB hakkında iki temel talebi vardır. Birincisi DİB gibi dinsel bir kurum, çağdaş ve evrensel laiklik değerlerine karşı olduğu için kaldırılmadır. İkinci de, seksen üç yıldır Alevilerinden toplanıp DİB’na aktarılan vergilerin Alevi kurumlarına faiziyle geri ödenmesidir. Aleviler, ödedikleri vergilerin kendilerine ayrımcılık olarak dönmesine ve DİB üzerinde tarikatlara, şaibeli kurum olan Diyanet Vakfı’na aktarılmasından rahatsızdır.

“Ilımlı İslam Modeli İçin Aleviler Kuşatılmak İsteniyor” Başlıklı Yazıdan Fevzi Gümüş

S

EMPOZYUMUN açılış konuşmasına sağın her kesimi büyük ilgi gösterdi. DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, AKP’li Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik sempozyumun açılışında konuşma yapan siyasilerdi. Alevilerin ilgi göstermediği sempozyuma sağ ile organik ilişkileri artık iyice bilinen ve her fırsatta Aleviler-Sol ilişkisi gündeme geldiğinde sola küfür etmeyi marifet sayan Reha Çamuroğlu ve Ali Yaman gibi kimi isimler toplantının organizasyonunda aktif olarak görev almışlardı.

18

Alevi Örgütlerinden katılımcılarda benzer nitelikli kurumların yöneticileri ile sınırlı kaldı. (…) Sempozyumun tartışma bölümlerinde konuşanlar ise İlahiyat ağırlıklı akademisyenlerden seçilmişti ve diyanet orijinli resmi görüş temsilcisi niteliğindeydiler. İlgi çeken isimlerden birisi Diyanetin basmaya başladığı Alevilik Kitaplarının sorumlusu ve Alevileri asimile etmeyi görev edinmiş Osman Eğri’ydi. Alevi kimliğini ve cemevlerinin Alevilerin inanç merkezi olduğunu tanıma konusunda inkârcı yaklaşımları bilinen Diyanet İşleri Başkanlığı da sempozyuma bir temsilci göndermişti. Büyük Ortadoğu ve Ilımlı İslam projesinin bir ayağı olarak Fetulahaçıların görevliliğinde gerçekleştirildiği ana vurgularından belli olan sempozyumda yapılan konuşmalar Devletin ve Diyanetin resmi söyleminin bir kez daha tekrarı niteliğindeydi. Basına yansıdığı kadarıyla Sivas Katliamı gibi yakın tarihin sağcılar ve İslamcılar bakımından yüzleşilmesi gereken gerçeklerine dokunulmadan “Alevilerin öz be öz Müslüman olduğu” söylemi her zaman olduğu gibi ön plana çıkarılmıştı. Sempozyumda söylenenler ve konuşulanlar Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından 28–30 Eylül 2005 tarihlerinde yapılan “Uluslararası Bektaşilik ve Alevilik Sempozyumu”ndaki vurguların tekrarı niteliğindeydi. Hatırlanacağı üzere bu sempozyumda İlahiyatçı Şuayip Özdemir tarafından “Diyanet Alevileri camiye sokmak için gerekli çalışmaları bir an önce başlatmalı, Alevilerin yaşadığı bölgelere ‘bilgili’ imamlar atanmalı” demişti. (…) Bütün bu gelişmelerin gösterdiği gerçek ise şu şekilde özetlenebilir. ABD’nin büyük Ortadoğu Projesinde çerçevesinde yaratılmak istenen Ilımlı İslam Modelinde Aleviliğe biçilen görev Aleviliğin Sünnilik içinde eritilmesi, asimile edilmesidir. Aleviliği ve Alevileri bu güne kadar ret ve inkâr eden çevrelerin Alevilere ilgi gösteriyor görünmeleri bundandır. Çünkü Türkiye’nin ılımlı İslam ülkesi yapılma projesinde aleviler İslam’ın içine çekilmeden gerçekleşme şansı zayıf görünmektedir. Alevilerin muhalefetinin bu projeyi suya düşürebileceği düşüncesi, Alevileri İslam’ın içinde eritme ve yok etme temelinde yatan amacı oluşturuyor. BOP içinde Türkiye’ye ılımlı İslam cumhuriyeti rolünün ancak Alevilerin büyük kitlesi ile buna muhalefet olmamaları göz önüne alabileceklerinden dolayı, Alevilerin de İslam’ın içine çekilmesi gündeme gelmiş bulunuyor.(…) Ilımlı İslam modeli için Alevilik içten ve dıştan yoğun bir kuşatma altına alınarak yok edilmek ve özgün inanç ve toplumsal yapısından koparılmak isteniyor. Bu kuşatma içinde taşeronluğu kah diyanet destekli ilahiyatçılar kah Fethullahçılar üstleniyor. Ancak her defasında destekçileri Alevi İslamcılar oluyor. Alevilerin içten ve dıştan gelen saldırılara karşı uyanık olması, özgün inanç yapılarını sonuna kadar sahip çıkmaları ve bu anlamda da ideolojik ve örgütsel olarak dostunu düşmanını ayırt etmesi hala önümüzdeki sürecin en temel güncel görevi olarak önümüzde duruyor.

“Abant Toplantısı Kime Hizmet Ediyor?” Başlıklı Yazıdan Kazım Balaban

B

İR KAÇ AY ÖNCE ABD kaynaklı bazı sivil oluşumlar, parçalanmış ve sınırları yeniden çizilmiş bir Ortadoğu haritasını ortaya çıkardılar. Haritaya göre Türkiye dâhil tüm Ortadoğu küçük küçük ülkeler halinde bölünecek, Suudi Arabistan da bu parçalanmadan payını alarak toprakları üzerinde Vatikan benzeri küçük bir İslam Hilafet Devleti kurulmuş olacaktı. (…) Ancak Ortadoğu’yu parçalamak ve ortaya küçücük devletler yanında bir de Hilafet Devletini kurmak isteyen ABD’nin işini iyice sağlama alması gerekiyordu. Sünni bir Halifeyi inançları gereği Şiiler tanımayacak ve fetvalarını ciddiye almayacaklardı. Üstelik ortada bir de Ortadoğu’nun en büyük silahlı gücü olan Türk Silahlı Kuvvetleri vardı. Ayrıca Türkiye’de, Suriye’de, Irak ve İran’da Aleviler yaşıyorlardı ve bunlar da inançları gereği böyle bir Halifeye itaat etmezlerdi. Ola ki Türkiye’nin yurtseverleri, Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte Türkiye’de ki aydın Sünni ve Alevileri alarak, İran ve diğer Şii oluşumlarla ittifak yaparsa bu proje aksayabilirdi. Üstelik başını Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin çektiği bir “Şanghay Beşlisi” örgütlenmesi vardı ve bu örgütlenme her halükârda böyle bir ittifaka uluslararası platformda destek sunabilirdi. ABD’de yaptığı bir açıklamada Başbakanı kast ederek “Onu halı altına süpürmeyin, çıkarınız gereği kullanın” diyen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı danışmanının belirttiği gibi o halde çalışmalar istenilen noktada yoğunlaştırılmalıydı. Sırtını ABD’ye yaslamış AKP Hükümeti, Alevilerin haklı özlük taleplerini hiç ağzına almayacak, asimile politikasına devam edilecek ve Alevilerle devlet arasına iyice mesafe konula-

Sayı 28


SERÇEÞME caktı. Buna paralel olarak bir takım haklı talepleri seslendiren Alevilerin bir kısmına “Alevilik İslam’ın dışındadır” açıklaması yaptırılarak Aleviler bir birine düşürülecek, onlar kendi içinde parçalanıp bir birleri ile uğraşırken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Eş Başkan” olmakla övündüğü Büyük Ortadoğu Projesine (BOP) karşı Alevilerin aktif rol oynamaları engellenecekti. Öyle de oldu. Hiç bir siyasal, toplumsal ve inançsal gerçeğe dayanmayan, tamamen Okyanus ötesi güçlere hizmet eden “Alevilik İslam’ın dışındadır” tartışması olanca hızı ile devam ederken Aleviler bir birlerini hırpalamakta, tabanın asıl tehlikeyi görmesi engellenmektedir. (…) Peki, Aleviler ne yapıyorlar? Abant toplantısı sonrası çıkan tartışmalarda bir kişiye destek sunan bir kişinin görüşleri bir Alevi kurumunun web sitesine aktarılarak toplantıyı düzenleyen Fethullah Gülen ekibi sözüm ona eleştiriliyordu. Eleştiri uygulamaya konan planın deşifre edilmesi ve bölge halklarının emperyalizme karşı kader birliğine hizmet eden bir içerik kazandırılsa elbette memnun kalacağız. Ancak unutmayalım ki gerek Türkiye’de işlenen siyasal cinayetlerde ve gerekse Hrant Dink cinayetinde tetiği çeken kişiyi psikolojik olarak hazırlayan bir medya ve onu yönlendiren teologlar vardır. Irak’ta Şii ve Sünni gurupların bir birlerini amansız bir şekilde katletmelerini teşvik eden gerilimin sistematik olarak Uluslararası güçler tarafından organize edildiği de madalyonun diğer bir yüzüdür. “Demokrasi getiriyoruz” diyerek Irak’a giren ve her gün yüzlerce insanın katledildiği işgalci güce karşı tek kelime kınama getirmeyen Fethullah Gülen’in buna rağmen bu ülkeden gelmeyerek çalışmalarını oradan devam ettirmesinin açıklanacak başka bir izahı olamaz. Sonuç olarak Fethullah Gülen örgütlenmesinin ne İslam, ne Aleviler ve ne de Ortadoğu halklarının yararına olmayacağını bilmek için kâhin olmaya gerek yoktur. (…)

“Fethullah Gülen ve Abant Alevîlik / Bektaşîlik Sempozyumu” Başlıklı Yazıdan Şakir Keçeli Baba

V

ELİLER ŞAHI Hz. Ali’nin bir buyruğu vardır: “Zalime ses çıkarmayarak, ona uyum sağlayanlar da zalimdir.”[1] Aslında Alevîlik ile Bektaşîlik birbirinden farklı şey değildir. Alevîlik ve Bektaşîlik arasında inanç, erkân (tüzük)ve ahlâk anlayışı açısından hiçbir fark yoktur. Hem Alevîlerin ve hem de Bektâşîlerin yolu Hünkâr Hacı Bektâş Velî’de birleşir. Tüm Alevî ocakları “El ele - El Hakk’a” kuralı gereği birbirine bağlanır. Piramidin tepesinde Hz. Pir yer alır. Bu nedenle de O, Kutbu’l-aktab’dır. Ama Alevîlik adına konuşan bazı okumuşlar (bilerek aydın demiyorum), hatta “benim ocağım” sözlerini dilinden düşürmeyerek dünyalık peşine koşan bazı mürşitler Fakîr’in bu görüşüne katılmamaktadırlar. Mürşitler içinde “Hacı Bektâş Velî ile benim bir farkım yoktur. O da benim gibi Ehl-i beyt’tendir.” diyenler bile vardır. Okumuşlara gelince, Hacı Bektâş Velî hazretlerine “Osmanlının ajanı” diyenler de bulunmaktadır. Son günlerde hem Türkiye’miz ve hem de Bektâşîlik/Alevîlik büyük bir saldırı ile karşı karşıyadır.[2] (...) Şu sözler Fethullah Gülen’e aittir: “Koca Halid (yani Halid bin Velid) sarığında Allah Resûlü’nün mübarek sakalından bir kıl taşıyordu...” [5] “Afrika’yı bir baştan bir başa fetheden büyük insan, Amr bin El As, büyük siyaset ustası ve deha çapında bir idare kabiliyetinin adamıydı. Vefat ederken dilinin altına Allah Resûlü’nden hatıra kalmış mübarek bir kıl koyuyor ve bununla sorulan suallere kolay cevap vereceğine inanıyordu. Tekrar rica ederek soruyorum; eğer sahabi (Örneğin Mel’un Yezid’de) tevhidi anlamıyorsa, yeryüzünde tevhidi anlayan kim vardı? Eğer bu şekilde tevessüller şirk (Tanrı’ya eş koşmak) ise, ondan ilk kaçınması gerekenler, Allah Resûlü’nün gökteki yıldızlara benzettiği ve “Hangisine uysanız (Örneğin Muaviye’ye) hidayeti (doğruluk yolunu) bulursunuz.” diye tebcil ettiği (buyurduğu) bu mümtaz (seçkin) ve müstesna (olağanüstü) insanlar olması gerekmez miydi? Hâlbuki görüyorsunuz ki onlar da bu manada tevessülde bulunmayı katiyen mahzurlu görmüyorlar.” [6] Evet Alevîlik/Bektâşîlik sempozyumunun düzenleyicisi Fethullah Gülen, Halid bin Velid ile Amr bin el-As hakkında bunları söylüyor. Yani Hazret-i Muhammed’e, Hz. Ali ve soyuna kötülük edenleri övüyor ve “gökteki yıldızlara” benzetiyor. Türkiye’yi bölüp parçalamak ve iç savaş çıkartarak tarihe gömmek isteyen emperyalist güçlerle, Türk ulusunu Ortaçağ karanlığı içinde boğmak isteyen irtica, tam bir uyum içindedir.

Nisan 2007

Türkiye Halkı, Alevî-Sünnî, Türk-Kürt, hatta Laz, Çerkez, Boşnak vb. diye parça parçaya ayrılmak istenmektedir. Türkiye’de yaşayan ve farklı inanç ve soylardan gelen insanlar arasındaki ortak bağlar, ya koparılmaya çalışılmakta ya da farklı kültürler tahrif edilerek (bozularak) tanınmaz hale getirilmektedir. (…) Türkiye’nin iki bin yıllık tarihinin öğrettiği bir gerçek vardır. O gerçek de Türkiye din savaşlarından çok çekmiştir. Gerek Bizans ve gerekse Selçuklu-Osmanlı döneminde Anadolu’da yaşayan insanlar Tanrı adına çok kan dökmüştür. Öyleyse, Türkiye’nin birliği ve dayanışması ancak laiklikle sağlanabilir. Çünkü laiklik toplum ve devlet yaşamının Tanrısal kurallarla düzenlenemeyeceğini, insan aklının ürünü olan yasalarla düzenleneceğini buyurmakta ve dini bireylerin vicdanına göndermektedir. (…) Çünkü Fethullah Gülen laik Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihe gömülmesini ve cumhuriyetin ılımlı İslâm Cumhuriyeti’ne dönüşmesini, İslâm Cumhuriyeti’nin ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi’nde görev almasını savunmaktadır. Bektâşîlik/Alevîlik konusunda en son konuşması, hatta hiç konuşmaması gereken kişi Fethullah Gülen’dir. (…) Bektâşîliği/Alevîliği sürte sürte aşındırsanız, hatta “Alisiz Alevîlik” diyenleri de yardıma çağırsanız, Alevîlik Gülen’e bulaşmaz. Bu Fakîr’in merakı şudur: Acaba bu sempozyuma katılan Alevî çocuklarına ve hatta dedelere Fethullah Gülen nasıl yakıştı? Aşk u niyazlarımla, Hakk Erenler cümlenin yardımcısı olsun.

“Fethullahçılar Alevileri Neden Tartışır?” Başlıklı Yazıdan Rıza Zelyut

T

ÜRKİYE’NİN ABD çizgisinde hareket edecek ılımlı İslam’a dönüştürülmesi için geleneksel Aleviliğin iğdiş edilmesi gerekir. Çünkü ılımlı İslam, benim deyişimle Amerikan İslam’ı, antiemperyalist özü boşaltılmış, mala tapınmayı öne çıkaran, İsevilik adı altında bir tür Hıristiyanlaştırma yolunu öneren (Dinlerarası diyalogun amacı budur) gerici İslam anlayışıdır. Alevi toplumunun kendisini Türk gören, vatansever tavrı, ılımlılaştırma projesinin önündeki en büyük engeldir. Bu kimliğin önderlerinin kontrol altına alınması temel amaçlardandır. Bu yüzden ABD; Alevi toplumunu kontrol edecek yollar aramaktadır. Bu yollardan birisi, Fethullahçılar eliyle Alevileri etkilemek yoludur. Aynı çabanın Avrupa’da da ABD’li bakan C. Rice eliyle ilk adımının atılmak istendiğini hatırlayalım. Türkiye şu sıra bir dönüşüm yaşıyor: Bir yanda Avrupa Birliği süreci var: Bu süreç, Türkiye’yi potansiyel tehlike gören, dıştalayan, hatta aşağılayan nitelikte... Öbür yandan ABD; Ortadoğu’da yeni bir yapılanma peşinde. Bölgedeki güçlü devletleri ufaltarak, İsrail’i etkin güç olarak rakipsiz hale getirmeye uğraşıyor. Bu sürece, yeraltı kaynaklarını sömürme politikasını motor yapmış bulunuyor. Buna karşılık; bölge halkları, müthiş bir tepki içindeler. Suriye, Irak, İran ve Türkiye kamuoyları ABD’nin kötülüğüne derinden inanıyor. Böylece, Ortadoğu’da milliyetçi bir dalga yükseliyor. Alevi toplumunun Atatürk’e ve laik cumhuriyete bağlılığı, BOP konusunda Amerika’nın başını ağrıtan bir durumdur. Hiç unutulmasın ki, Fethullahçılar, artık küresel aktör olarak iş yapmaktadırlar. Gülen’in ABD’de konuk edilmesi boşuna değildir. Gülen’e bağlı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın Aleviliği konu alan bir etkinlik yapması, Alevi yapısı içine sızma hareketinin bir parçasıdır. Onlar, kendilerine göre haklıdırlar... Ve yaptıkları iş de Aleviler açısından olumsuz sayılamaz. Gel gör ki bu sempozyum ABD tarafına, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın bir güç gösterisi olarak takdim edilecektir. (…) Geleneksel Aleviliği, şeriatçı bir şekle dönüştürmek ne kadar yanlışsa, onu Avrupa Birliği’nin veya ABD’nin istekleri doğrultusunda siyasal Alevilik haline getirmek o kadar yanlıştır. Bu sapmalardan kurtulmanın yolu da dedelerimizin yolunu bilmek, o yolda yürümektir. NOTLAR: [1] Tırnak içindeki sözler sözcük sözcük Hz. Ali’ye ait değildir. Fakir yorumlayarak aktarmıştır. Sözcükler Fakir’e aittir. [2] Bu saldırılardan birini de Diyanet İşleri Başkanlığı yapmıştır. Çünkü Hacı Bektâş Veli adına basılan Şerh-i Besmele Hz. Pir’e ait değildir. O’nun olması da olanaksızdır. [5] Kur’ân ve Sünnet Işığında Rabıta ve Tevessül, Hazırlayanlar: Dilaver Selvi, Enbiya Yıldırım, Kemal Yıldız, Ömer Yıldız, Umran Yayınları, İstanbul 1415 (H.) - 1994 M. s. 374 vd. Koyu siyah harfler bize aittir. [6] Agy, s. 374, 375, 376.

19


SERÇEÞME

Tek Bir Yaradanın Varlığı

İ

İsmail Özmen, Yargıtay Üyesi

NSAN USUNUN, bu sonsuzluk içinde sonsuzluk, görkem içinde görkem, büyüklük içinde büyüklük halinde yayılıp giden evrenlerin başlangıcını, içerik ve kapsamını ve sonunu bulması ve bilmesi, onu yaratan Mutlak’ı anlayabilmesi olanaklı mıdır? Mutlak’ın algılanması, sonsuzlukların aşılması anlamına gelir. Bu ise asla mümkün değildir. Yaratan nerededir ya da ne zamandan beri vardır demenin de bir anlamı yoktur.Mekân ve zamanı var eden Tanrı’nın bunlar içinde düşünülmesi yanlış olur. Hattâ yaratan var mıdır, yok mudur demek bile saçmadır. Çünkü varlığı ve yokluğu var edenin, bunlarla karşılaştırılarak kıyaslanması asla mümkün değildir. Çünkü O, Mutlak’tır. Mutlak ise mekân ve zaman ötesindedir. Onun şeylerle karşılaştırılıp kıyaslanması mümkün olmadığından ne her şeydir, ne de hiçbir şeydir. O ne evrendir, ne varlıktır, ne yokluktur, ne bizim için olan şeylerin ve ne de bizim için olmayan kavramların hiçbirisi değildir. O, bizi, evreni, varlığı ve yokluğu, zamanı ve mekânı Yaratan’dır. Bütün bunların, bildiklerimizin, bilmediklerimizin ve bilemeyeceklerimizin hepsinin nedeni, Yaratan’ı ve Mutlak Hakimi O’dur. Onun için biz ne söylersek söyleyelim, ne düşünürsek düşünelim, gene de Tanrı konusunda bir şeyler bildiğimizi öne sürüp iddia edemeyiz. Çünkü, söylenenlerin ve söyleneceklerin hepsi O’nun Mutlak’ı karşısında anlamsızdır, değersizdir, saçmadır, boştur. Bizler sadece O’nun ebedî ve ezelî yasalarının getirdiklerine uymak, vicdanımızda hissettiğimiz değişmez buyruklarını yerine getirmeyi gönülden isteyip arzulamak ve böyle bir düzeye ulaşmak için çaba harcamaktan başka bir şey yapacak durumda da değiliz. Iyonyalı Ksenephones (MÖ.560-478) şöyle der: “Atların ve öküzlerin insanlar gibi elleri olsaydı. Tanrı tasvirlerini kendi vücutları gibi yaparlardı.” Bu söz doğru gibi. Ama insanoğlu tekbir yaradanın varlığını her zaman hissetti, algıladı. Ama o, doğa kuvvetlerinin her birine bir tanrı sıfatı vererek, onlara tapınmayı daha pratik buldu, giderek çok tanrılı bir döneme girdi. Ancak, en ilkel toplumlarda bile “bir en üst varlık” düşüncesi hep kabul gördü. Bu ise, bir tür ‘tek tanrıcılık’dı. Gerçekte, putperestlik ve çok tanrıcılık dediğimiz (politeizm) ilk dindeki bu “tek tanrı” fikrinin bozulmuş türleri idi. Elbette ki insanoğlu, yalnız din yoluyla değil, akıl yoluyla da Tanrı’nın varlığını aradı, felsefî ve bilimsel kanıtlar aramaya başladı, halâ da aramaktadır. Platon (M Ö.428-348) ile öğrencisi Aristoteles (MÖ.384-322) tüm çalışmalarının sonunda, yıldızların düzenli hareketleri incelenirse, bunların düzenleyicisi “Bir Varlık”ın var olduğu sonucuna vardılar. Daha sonraları Isaac Newton (1642-1727), Albert Einstein (1879-1955) ve daha niceleri evrenin düzeninin bir “Mimar”ı fikri olmadan açıklanamayacağını, bütün bilimlerin bizi böyle bir Yaratıcı’nın varlığını kabule götürdüğünü yazıp/söylediler. Yapacakları bir şeyler de yoktu zaten. Evrenin yaratılmış olduğunun günümüzdeki en önemli bilimsel kanıtları “Genişleyen Evren Görüşü” ile “Termodinamiğin İkinci Yasası”dır. Bu iki ana kanıtı özetlersek kısaca, bilim dünyasında ‘Big-Banğ’ (Büyük Patlama) diye anılan “Genişleyen Evren Görüşü” evrenin belirli bir zamanda varolmaya başladığını benimser. “Termodinamiğin İkinci Yasası” ise, enerjinin sürekli olarak en yüksek durumdan, en düşük duruma doğru aktığını, yani entropi’yi belirtip sergiler. Ludwig Boltman’a (l8441906) göre bu, bir çeşit tesviye (düzleme)dir ki buna, yani bu yönelişe bütün sistemlerde rastlanır. Evrende halen bu düzenlemenin (tesviye) devam edişi olgusu, evrenin başlangıçsız olmadığını gösterir. Bu bizi, onu yaratan bir Tanrı’nın varlığı düşüncesine götürür. Ancak, biz bunlarla Tanrı’nın ne olduğunu, O’nun yarattıklarını bilimsel olarak incelemek suretiyle kanıtlama olanağına sahip olduğumuzu da göstermez. Zaten böyle bir olanak da yoktur. Ancak, akıl/gönül düzeyinden ve bilimsel verilerden biraz uzaklaşarak konumuzu zenginleştirme olanağımız vardır. Şöyle ki;

1) Adem ile Havva iyi ile kötüyü bilip, bilgelik kazanarak “Tanrı gibi olmak” amacıyla bilgi ağacının yasak meyvesini yediler ve bilmenin bedelini Cennet’ten kovularak ödediler (Tevrat, Tekvin-3:4-8). Tanrı onlara günah işlediniz demedi; tersine “İşte adam iyiyi ve kötüyü bilmekle bizden biri gibi oldu” dedi (Tekvin-3:22). Yani sizin anlayacağınız Adem ile Havva akıl sahibi olmaları nedeniyle cennetten kovuldular. Ama aklı kazandılar, düşünmeyi öğrendiler. Bunlar her şeye değer olgulardır. 2) İslam düşüncesinde “kalem” Allah’ın yarattığı ilk şey olan akıl karşılığıdır. Çünkü Kuran-ı Kerim de “… kalem ve onunla yazılanlara and olsun…” (kalem-68:1-2) denmekte, böylece, evrenin yazılı bir metin olduğu açıkça sezinlendirilip vurgulanmaktadır. Bu yazılı metin “Evrenin Yaradılış Yasası” olarak “Levhe-i Mahfuz” da korunup saklanmıştır. Ba20

kınız, Tanrı, “Oku! Kalemle öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir” (Alak-96:3-5) demek suretiyle, yazdığı bu metnin okunmasını buyurmuştur. Emredilen bu okuma ise, hem “Levh-i Mahfuz”un, yani Tanrı katındaki “Ana Kitab”ın bir bölümü olan Kuran-ı Kerim’in okunması, hem de Levh-i Mahfuz’un yansıması olan evrenin okunmasıdır. İşte kitap içinde kitap okumak olgusu buna derler. Aslında, okumasını bilene evrenin kendisini yöneten “Doğa Yasaları” en büyük kitaptır. Doğa Tanrı’nın mesajı (iletisi)dır. Ancak bu mesajda her şey şifrelenmiştir, gizlilik örtüsü ile örtülmüştür. Bu konuda Kuran-ı Kerim’de “Gerçeği anlamalarına kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz.” (Fussilet-41:53) denilerek bu gerçeğe ışık tutulmuş, konu derinlemesine aydınlatılmıştır. Çünkü evren kelâmdır, Tanrı sözünün yansımasıdır, hep okunmayı bekleyen sonsuz bir kitaptır; Allah insana bu kitabı okuyacak organların hepsini vermiş ve okumanın yolunu da göstermiştir.

3)Tevrat’ta “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı” (Tekvin-1:7) şeklinde bir ayet yer alır. Sûfîlerin yorumuna göre ise, önceki bölümlerde de belirttiğimiz gibi, Evren Tanrı’nın yansımasından, aynadaki görüntüsünden başka bir şey değildir. Yani evren, Tanrı’nın sayısız isim ve sıfatlarının görüntülerinden oluşmuştur. Tanrı aynı anda her yerdedir. Tanrı’nın yansıyan yüzü tüm evren(ler)de gizlidir. Bu gizli hakikat, evrensel yaratılışın çeşitli aşamaları (mertebeleri) ile örtülüdür. Bunun için Hind bilgeleri “gökte bir ay var, yerdeki yansımaları sonsuz. Her testinin suyunda başka bir ay vardır. O testilerden birisi de sensin.” derlerken bu değişmez gerçeği vurgulayarak anlatırlar. Bizce de insan O’nu yansıtan en yetkin aynadır. İnsan giderek, Tanrı’nın yüzüne ulaşmak için belirli bir kavram oluşturmaya başladıkça, O’nun yüzünden uzaklaşır. Çünkü bütün yüz kavramları O’nun yüzünün yanında yetersiz kalır. Bu yüz, yüz olmayan bir yüzdür. Görüldüğünde, “Nur”u ile gözleri kamaştırıp kör/yok eder; görülmek için gözün kapanması, gönül/kalp gözünün açılması, nurun nur olması gerekir. Sûfîlere göre, evrendeki her şeyde bulunan Tanrı’yı görebilmek için öncelikle, Tanrı’nın yüzü ne ait belli bir kavram ve bilgi içermeyen gizli ve mistik bir sessizliğe girmek gerekir. Tanrı ile karşı karşıya gelme, ancak O’nunla, O’nu sezebilenler arasındaki bir etkinlik aracılığıyla olur. Bir tür değişik ve özgün etkinlik dediğimiz bu hâl, “vecd” (esrime, kendinden geçme) hâlidir. Ancak böylece anlaşılamayanın, dile getirilemeyenin elde edilmesi de ayni yöntemle, yani anlaşılamayan ve dile getirilemeyen bir durumla olabilir. İşte bilgeliğin amacı da budur, aslında bilgelik de bu son aşamadır. Her hâlde, Tanrı’ya kavuşmak için, her şeyden önce işe, yani bu sonsuz yolculuğa Tanrı’yı aramakla başlanır. Gerçekten Tanrı’yı aramak ise, insanın kendi kendisini aramasıdır. Elbette Tanrı’yı görmeye yönelik tek anayol bu yol ve yöntemdir; yine de dünyada bizim bilmediğimiz ara yollar ve yöntemler olabilir. Sonsuzun içine bir toz zerresi olarak düşüp giderken, bu konuda hiç kesin konuşmamak lâzım. Hz.Muhammed, “kim kendini tanırsa, Rabbi’ni tanır” derken, hep bu durumu kasteder. Hz.Ali (598-661) “Dermanın sende; fakat senin bundan haberin bile yok. Derdin de sende; fakat sen bunu da görmüyorsun. Kendini küçücük bir beden sanıyorsun. Oysa koskoca bir âlem, dürülmüş içine senin, gönlünde yazılmış yazılar, her şeyden haber verir sana.” derken yine ayni şeyi vurgulayıp ifade eder. İbni Rüşt (1126-1198) “Tanrı’nın varlığına iman etmek için aklî deliller şart değildir.”der. Descartes (1596-1650), “Tanrı’nın varlığını düşünüyorum; o hâlde Tanrı vardır diyemeyiz; Tanrı vardır, bundan dolayı O’nu düşünüyorum.” dememiz gerekir. Çünkü, biz düşünmesek bile Tanrı vardır. Ayrıca aklımızın gücü sınırlı olduğundan, Tanrı konusunda her şeyi açık ve seçik olarak bilemeyiz. İmmanuel Kant (1724-1804), “insanlar, duyular âleminin ötesindeki Tanrı’nın varlığını kanıtlayamaz. Her ne kadar akıl, Tanrı’nın varolduğunu bir matematik formülü ile kanıtlayamıyorsa da iman O’nun varlığını bize hissetirir.” derken; Henri-Louis Bergson (1859-1941), “tasavvurlardan öte gidemeyen aklın, Tanrı’yı anlamada ki başarısızlığı ortadadır; Tanrı’nın varlığı, ancak Tanrı sevgisiyle açıklanabilir” der. Bütün bu görüşler, Tanrı’nın varlığına gidişin yolunu işaret etmektedir. Zaten sûfîlere göre tüm yüceliğine, üstün özelliklerine rağmen akıl, yücelerin yücesi Tanrı’yı bir türlü anlayamaz. Aklı rehber kabul eden bu tür filozoflar, ya Tanrı’ya varamamışlardır ya da gidip dine teslim olmuşlardır. Aslında akıl, Tanrı’nın isim ve sıfatlarının tecellisinden ibaret olan varlıklar âlemini kavrayıp algılayarak açıklayabilirse de, onun görünümleriyle uğraşmaktan başka hüneri olmadığından, insanın, dolayısıyla Tanrı’nın kendisine ve özüne ulaşamaz, onu anlayıp anlatamaz. Öze Sayı 28


SERÇEÞME

varıp ondan bize sesler getiremez. Gerçekte ise, öze varıp ondan bize Böyle bir düşüncenin ilk kaynağı, eski Mısır gnostik öğretisine, sesler getirecek olan, Tanrı sevgisi, yani aşktır. Öz kendini aşk denilen Hermetizm’e değin uzanır. İnsan kendi kendini bularak, tanrısallığıtemel duygu ve arzu ile hissettirir. Akıl bu arzuya tercüman olabilir ise nı, içinde mevcut, kendi tanrısal doğasını keşfeder. Bunun için Corpus de, onun yerini alamaz. İnsan aklı, gönül gözünün perdesidir. Tanrı’nın Hermaticum’da “Eğer kendinizi Tanrı’ya eşit kılmazsanız, Tanrı’yı kav“görünmesi” için, gözlerin kapanması, gönül gözünün açılması gerekir. rayamazsınız.” İşte Enel-Hak’ın anlamı, amacı bu ibare de gizlidir. Tanrı Akıl engeli kaldırılmadıkça, “Mutlak Hakikat” ortaya çıkmaz. Akıl, sonsuzluğunda yüzen bir çöptür insanoğlu! sınırlı bilginin mantığı içerisinde kalmayı seçenlere basit bir dayanakGerçekten insan kendini bilmezse, bilgi edinmek için harcanan emek tır. Ama Mutlak’ın bilgisine ulaşmak için, aklın sınırına, yani vecd hâhep boşunadır. İnsanın gönlüne giren her temiz varlık gerçekten hacı line gelinmelidir. “İslâm akla dayanır.” denirse de burada söz konusu olur. Bu konuda gönül yoluna açılan en önemli kapı ise vecd’dir. Vecd, olan akıl nurdur; ilahî akıldır. Zaten Peygamberimiz de “Gerçekte akıl Tanrı varlığının dolaysız görünüşü için aklî işlemlerin durdurulması anNur’dur.” buyurur. lamına gelir. Bu ise aklın sınırlarını akıl içinde aşmaktır. İnsan Tanrı’nın Sokrates (M.Ö.470-399) “Sevgi tanrıların en güçlüsüdür; sevgi içibir yansıması olduğuna göre aklını, bedenini ve ruhunu ne kadar çok mizdeki Tanrı’dır.”der. İncil ise, “Tanrı’nın sevgi” olduğunu şöyle dile arındırır, kendini ne kadar çok “parlatırsa,” Tanrı’yı o değin çok iyi yangetirir: “Sevgi Allah’tandır....seven kişi Allah’ı bilir....çünkü Allah sevgisıtır. Tutkular toz gibi aynayı kaplarsa, Tanrı’nın yansımasına engel olur. dir... sevgi Allah’ta durur ve Allah da onda durur.” (Yuhanna’nın Birinci Tutkuların önüne geçildiğinde bu tozlar silinir; gönül/kalp organı doğası Mektubu- 4:7-16). gereği aydınlanır, nura dönüşür. Görülüyor ki, kişisel ve toplumsal etik Mevlânâ (1207-1273)’nın söyleyişiyle “Tahta bacaklarla yürüyen felkural ve ilkeler burada hemen ön plana geçmekte, öncelikle kişiyi bu sefenin, aşk meydanında alacağı mesafe yoktur.” ve “seven kişi kâfirken kural ve ilkelere uymaya çağırmaktadır. Bu konuda Kuran-ı Kerim’de de bahis açsa, o bahiste din kokusu duyulur...Benim dinim sevgiyle yaşa“Andolsun sen gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bu gün maktır” der. Daima yüz kalbin aynasıdır. Kuran-ı Kerim, “Güzel davartık gözün keskindir.” (Kâf-50:22) denilmektedir ki doğrudur. rananların... yüzlerine ne bir toz(kara leke) bulaşır ne de bir horluk Bir Hindu olan Mahatma Gandi (1869-1948) Tanrı sevgisi konusun(gelir). İşte onlar cennet ehlidirler...” (Yunus-11:26). Hz. Muhammed, da; “dinden benim anladığım, bir takım adetler ve âyinler değil, belki “kalbi (dolayısıyla yüzü) sadece Allah’ı anmak bütün dinlerin temelinde bulunan ve bizi Tanrı ile (zikr) parlatır. Kalp saf olmazsa, İlahî Ruh’un ışıkarşı karşıya getiren O’na ölan sevgidir. Tanrı ne “Ene’l-Hak” ğını alamaz. Tanrı’nın tecelli ettiği yer gönüldür. göklerde, ne de öteki dünyadadır. Tanrı bizim kalbi(Ben Hakk’ım) İnsanın gönül gözü açıksa, Tanrı’yı kendinde görebimizin derinliklerinde yaşar. Bedenî ve maddî yüklelir. Bunun için ibadet anında O’nun ışığını, parıltısını rimizden ve engellerden kendimizi kurtarırsak, O’nu dediği için işkence edilip daha iyi alabilmek için doğru ve isabetli yöne yönelkarşımızda bulur, olabildiğince insanlığın hizmetinderisi yüzülerek öldürülen mek gerekir. Bu anlamda Kâbe, Tanrı’nın hissedildide çalışırsak belki Tanrı’yı görebiliriz.” demektedir. Hallac-ı Mansûr’un ği yerdir, yani insanın kalbidir, gönlüdür. Mevlânâ İnsanın Tanrı’yı sevebilmesi için evrendeki yerini “Kâbe’den maksat velilerin ve nebilerin gönülleridir bilmesi yeterlidir. Demek ki, makrometrik ve mikşu sözleri ve burası Tanrı’nın vahyinin yeridir. Kâbe ise onun rometrik âlemlerin bizim için sonsuzluk ifade eden kayda değer ve ilginçtir: feneridir.” der (Fihi Mafih, 252-254). maddi kimliği karşısında, Tanrı’nın azameti ve insa“Görünce Rabbimi Yunus Emre (ö.1223), “İnsanın gönlünü giren nın aczi daha çok açığa çıkmakta, bu olgu bizi adeta gerçek hacıdır. Onun gönlüne girmek akılla değil, sarıp sarmalamaktadır. gönül gözüyle sordum: yine gönülle olur.”der. Her bilgi sahibi bilgisiyle Tanrı’nın ne olduğunu anlamak istediğimiz za‘Kimsin ey sen?’; Tanrı’ya giden yolu bulamaz. Çünkü bilginin gösman büyük güçlükler çekeriz. Tanrı’yı insana özgü dedi ki terdiği yol sınırlıdır. Zaten bilgi kendini bilmektir. sıfatlarla (akıllı, iyi, doğru, güçlü gibi) anlatıp açıkYunus’un dediği gibi “İlim ilim bilmektir/İlim kendin layamayız. Kaldı ki; sınırlı aklımızla O’nu ve yarat‘Senim ben’ bilmektir/Sen kendini bilmezsin/Ya nice okumaktır/ tıklarını bilimsel olarak inceleyip kanıtlayamayız Tanrı’yı kendi içinde, Okumaktan mâ’ni/kişi hakkı bilmektir/Çün okudun da.. Hiçbir zaman bu, O’nun yokluğu için kanıt sagönlünde bilmezsin/Ha bir kuru emektir.” İnsanın gönlüne giryılamaz.. Aslında Tanrı’nın tasavvuru, güç ve enerji gibi saf bir düşünce sayılabilir. Zaten Tanrı’yı kavramek akılla değil yine gönülle olur. Aslında akıl ve ziyaret etme olayı ma düşünce ile değil, eylemle olur. Yani Tanrı’yı düibadet Tanrı’ya iman yolunda birer araçtır. Esas yol işte budur. şünerek değil, iyi davranarak anlayabiliriz. Burada aşktan, sevgiden geçer. Zaten Kuran-ı Kerim aşkı, önemli olan iyi inanç değil, iyi eylemlerdir. Bu bağkemâl noktasına ulaşmış iman olarak tanımlar (Balamda en büyük ibadet, kişinin toplum için çalışması, insanlığın yüksekara-2:165) ve İslâm’ın esası “ihlâs”tır, yani karşılık beklemeden sevlişi yolunda her şeyi daha iyi yapmaya uğraşmasıdır. Tanrı’yı sevmeden mektir. Bu sevginin kaynağı ise insanın kalbidir, gönlüdür. Bu olguyu de bu yola girilmez mi?. Belki. Ama unutmayalım ki, bunun için Tanrı, Hz. Peygamber, “Allah’ın hiçbir yere sığmayacağı halde, mümin kulunun inananlar için vardır. Ancak, Tanrı’ya inanılmaması, O’nun var olmadıkalbine sığabileceğini” belirtir. ğını göstermez. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik, onun Yine Yunus Emre, “Yeri göğü aradım/Buldum insan içinde” diyerek, Tanrı sevgisinin insanın gönlünde aranması gerektiğini belirtip vurgukendi yaşamının bilincinde olmasıdır. Kendini bilip tanımasıdır. lar. Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli “Ararsan Mevlâ’yı kalbinde ara/Kudüste Bu bağlamda, bilim adamları hep iki evrenin varlığından söz ederMekkede Hacda değildir” demiştir. Yunus Emre “Elif okudum ötürü/Yaler. Bunlardan biri, insanlarında vücutlarıyla içinde bulundukları fizik ratılmışı severiz/ Yaratandan ötürü” derken yine hiç durmadan tertemiz dünyadır. Diğeri ise, her insanın düşündüğü, hayal ettiği, inandığı, duygeleceklere doğru seslenir: “Hakk’ı gerçek sevenlere/ Cümle âlem kardeş gularıyla ve algılarıyla yaşadığı kendi özel dünyasıdır. Biri maddeden gelir” dizelerinde yalaz yalaz sevgi alevi dolaşmaktadır. Bu yedi yüz yılibarettir; diğeri madde değildir. Aslında her iki dünyanın da bilgisi insan dan beri, seven insanların gönüllerinde tutuşup yanan ve hiç kararmayan için hazır değildir. Bu bağlamda insan için iç dünya öğrenmeyle birlikte bir ateştir! şekillenmeye başlar. Bu aşamada dış gerçekliği kavramak da iç dünyanın “Ene’l-Hak”(Ben Hakkım) dediği için işkence edilip derisi yüzülerek şekillenmesine bağlıdır. İnsan nedir, yaşam nedir; evrenin, evren içindeöldürülen Hallac-ı Mansûr (öl.922)’un şu sözleri kayda değer ve ilginçtir: ki olayların, yani insan ile iletişimi olan varlıkların bir anlamı ve amacı “Görünce Rabbimi gönül gözüyle sordum: ‘Kimsin ey sen?’, dedi ‘Senim var mıdır? Bütün bunlar insanlığı ilgilendiren kozmolojik soru ve sorunben” Tanrı’yı kendi içinde/gönlünde ziyaret etme olayı işte budur. lardır. İnsanlar bu tür soruları kendilerine sormadan önce, kendi kaderleMevlânâ Fihi Mafih(İçindeki İçindedir) adlı yapıtında, “Enel-Hak” rine ve yaşamlarına egemen olan kuvvet ve kudreti düşünmüşlerdir ki bu demeyi insanlar büyüklük iddia etmek sanıyorlar. Ben Hakkım demek düşünceler bütün dinlerin temeli olmuştur. Yani esasında bütün dinlerde büyük bir alçak gönüllülüktür. Bunun yerine ben Hakkın kuluyum diyen ortak nokta evrendeki olayların nedeni olan bilinmeyen ve görünmeyen biri, biri kendi varlığı, diğeri Tanrı’nın varlığı olmak üzere iki ayrı varlık bir kuvvetin varlığına inanılmasıdır. Bunun içi din, toplumsal olduğu kadar, kişisel bir olaydır. Her insanda değişik derecelerde bir din olgusu kabul etmiş olur. Oysa ki, ben Hakkım diyen, kendi varlığını yok ettiği vardır. Bilim ise, insanın algılarına, gözlemlerine, deneylerine, tahmin için “Enel-Hak” diyor. Yani ben yokum, hepsi O’dur; Tanrı’dan başka ve kanılarına dayanır. Amacı doğa olaylarını anlamak, denetlemek için varlık yoktur. Bu sözde alçak gönüllülük daha fazla mevcut değil midir? “der ki doğrudur; bundan daha büyük tevazu, turap yani toprak olup bilgiyi sınıflandırmaktır. Bilim hep yaşama gücü, din ise yaşama sevinci ayaklar altına serilmektir.” ve heyecanı verir. 

Nisan 2007

21


SERÇEÞME

Yasak Bedred/Din Ya/Saklı Düş Hasan Harmancı

V

ÂRİDÂT: İşte bitmez bir özlemin gün yüzüne çıkması; bir daha tartışılması; bir daha aklanması. Aleviliğin vazgeçemeyeceği bir ‘tanrı’ kelamının bize sunduğu vazgeçilmez yol; insanlığın yanlışa, boşa düştüğünde tutunduğu bir ‘yaratıcı’ felsefe. Koca bir kelamla Esat Korkmaz’dan ‘Şeyh Bedreddin ve Vâridât’ı okumak bizi anlaşılmazlıktan kurtaracaktır. Korkmaz, nice zamandır ‘karşı’ felsefecilerin sindirmek, bozguna uğratmak için canhıraşça kötüledikleri, çelişkili, eksik, anlaşılmaz görünsün diye çaba harcadıkları bir külliyatı bize “anlaşılır ve yaşar” kılmak için gereğini yerine getirmiş durumda. “‘Gönül gözü’ olmasaydı büyük şeyler ortaya çıkmazdı (…) Şeyh Bedreddin İsyanı’na bulunduğumuz noktadan ‘geriye’ doğru baktığımızda, ‘ezilen sınıf insanı’nın kendi gönül defterine yazdığı ‘kısa bir öykü’süyle karşılaşırız: Bu öyküyü ‘yinelemek’ değil, ‘yorumlamak’ önemlidir.” Şeyh Bedreddin siyasal yanıyla bir ölçüde anlaşılmasına karşın felsefi dünyası, İslami terminoloji ve resmi tarih kronolojisinin dayatmaları ile kuşatılmıştır, anlaşılması engellenmiştir. Tarih yanı ise çoğunlukla öykülenerek bir çıkış bulmuştur. Ancak Şeyh Bedreddin felsefesinin yorumu eksik kalmış ve neyi nasıl savunduğu konusunda çizgimiz bir türlü oluşmamıştır. E. Korkmaz şöyle diyor: “Şeyh Bedreddin’in düşüncelerinde görülen ‘diyalektik materyalizm’ yani, ‘maddeci özellik’ dışa vuramamış ‘diyalektik idealist’ bir inanç ağı içinde kalmıştır. Eğer bu çember kırılabilmiş olsaydı Şeyh Bedreddin, bir ‘dinsiz’ olarak değil, toplum düzenini ‘maddeci’ bir yaşama anlayışı üzerine oturtmak isteyen bir komünist olarak yargılanırdı.” Bugün tartışmalarımız bu düzeyde. Ancak bunu derinleştirmede yoksunuz. Korkmaz’ın ilk elden bize verdiği budur. Bunu Şeyh Bedreddin’in algılayışı ile anlamak istersek, şöyle çıkar karşımıza; “İnanç burada, etiğin söylence niteliği kazandırdığı, ‘gizem’ kaynaklı bireysel-kitlesel eylemin kendisidir. Eylemin kendisini ‘inanç’ durumuna dönüştüren ‘etik’, aktif akıl ya da aklın uygulamasından başka bir şey değildir. Bâtıniliği ölçü aldığımızda, ‘din’ varlığı değildir ‘inanç’, tam tersine ‘düşünce’ varlığıdır.” Resmi tarih söylemini ölçü almak istediğimizde Şeyh Bedreddin ‘yargılanmış’ ve ‘tarihin çöplüğü’ne atılmış olarak karşımıza çıkar. Korkmaz bu anlayışın bütün olarak Doğu tarihçiliğinde varolduğunu söylemektedir: “Doğu’da ‘resmi tarih’ deyince bilimden çok egemene uyarlanmış ‘söylenti’ anlaşılır; tarihçi bilgin değil, iktidarda olanı okşayan bir ‘anlatıcı’dır; ‘anlatıcı’nın kılavuzu da baskın erkin ‘ilahi ideolojisi’ anlamında inançtır.” Ancak tarihin doğrularının yerine oturması için bu taşları yerine oturtmak istediğinizde önce ‘belletilmiş doğrularınız’ı yıkmanız, putlarınızı kırmanız gerek. Michel Balivet’in görüşlerine katılarak oluşturduğu bu söylemle tarihin yeni yaratıcılarına yaptığı çağrı ise Bedreddinilere veya O’nu bir ekol, okul görenlere şöyle der: “Bir Bedreddininin başta gelen görevi ‘yazgısının taşıyıcısı’ olan düşüncesinin/inancının ‘izini’ insan soyuna bırakmaktır: Demek ki onun yazgısı, onun ‘entelektüel’ yapısıdır. Beynini vücudunun ‘asalağı’ durumuna dönüştürmek istemiyorsa bir Bedreddini, yazgısını, ‘sınıf yoğun’ alanlara taşımak zorundadır. Tersi olursa yazgısını egemen sınıf ya da sınıflar üstü seçeneklere bağlar. Sonuçta her birimiz ‘kendi bilincimizin içinde’ yaşarız: Her olayda ‘kendi sınırına çekilmek’le karşı karşıya kalan her Bedreddini, bu eksikliğinin acısını dramatik biçimde hisseder.”

Şeyh Bedreddin’de yaşamın sırlarını değil, doğal bir kavgayı, direnişi ütopyalaştırıyor Korkmaz. İnsanlığın geldiği sınırda Şeyh’in kemiklerinin varlıksal öneminin gösterge olmadığını, ancak bir ‘kanıt’ durumunda bulunduğuna dikkat çekiyor. Buna eklediği çağrısının baştan söylenmesi gerek belki, ancak yeri burası: “Toplumsal bir bunalım halinde, ‘altına’ sığınabileceğimiz bir toplumsal bilinç/kimlik ‘bulmak’ yaşamsaldır. Amacımızı gerçekleştirebilmek için ‘yaşamı erteleyenlerden’; Şeyh Bedreddin’in ve Bedreddin bağlılarının ruhlarının ‘ziyaretçileri’ olalım. Tarih bizi/bizleri yargılamadan Şeyh Bedreddin’e sahip çıkalım.” Bu çağrı asla “mitolojik” bir değerin sürdürülmesi değildir. Hâlâ yaşamı zorlayan bir düşüncenin kalıplarını genişletmek ve var olan yok edicilere karşı savaşımızdaki yerini unutturmamaktır. Bu kadar Şeyh Bedreddin yorumu ve çalışması varken neden Şeyh’i ve Vâridât’ı yazmaya ihtiyaç olduğunu anlamak açısından “zorun” ne olduğunu ve buna karşı nasıl bir yol aldığını şöyle açıklıyor Korkmaz; “‘Resmi’ bilincin ötesinde ve ona karşı yaratılan tarih sadece kafalara ‘kazınır’; o tarih, ‘resmi’ belgelere bakılarak değil, ‘akıldan yazılmak’ zorundadır; çünkü, başka türlü ‘anlaşılır’ olmaz.” Olur belki ama size ait olmaz. “1980’den bu yana ‘yazmak için yaşadım’ ya da ‘yaşamak için yazdım’; yazgımın, yazgımın ‘göbeğinde’ yaşamımın ‘gündemine’ göre yazdım. Yeri geldi ‘öleyazdım’; yittim, çıktım. Ne çare yaşam ‘gerçek’ti, yani her gerçek gibi ‘iki yüzlü’: Çoğunluğun bulunduğu ‘yüzde’ değil de karşı ‘yüzde’ oyalanmayı yeğledim. (Serçeşme Dergisi; Başyazı, Sayı: 27) Bunun bir sorgu olup olmadığı üzerinde durmak hiçbir zaman bir çözüm değil. Gerçekten Esat Korkmaz zoru yazan biridir. Zor özellikle Türkiye koşullarında felsefedir, bir lokma ekmektir. Ekmeğini yazmaktan çıkarmaktır. Bu ülkede bir elin parmağını geçmez, ekmeğini zoru yazarak çıkaran sayısı. Bu zoru şöyle bir sorguya dönüştürür Korkmaz: “Doğrumu yaptım yanlış mı yaptım bilemem: Ama yaşamımın hiçbir anında ne kendimi ‘aldattım’ ne de ‘sattım.’ ” (Ags.) Alevilik üzerinde çalışanlar arasında Korkmaz’ın cesaretine sahip ve bilge varlığıyla çok az insan var. Kişi olarak hayatının damarlarının ne zaman duracağını herkes gibi O da bilmiyor elbette. Ancak yaşama karşı görevlerini acısıyla ve sancısıyla biliyor; Alevi değerlerinin yeniden diriltilmesi, Alevi felsefesinin yeniden ayıklanması ve Bâtıni felsefenin yaşanır kılınması için sacayaklarından birinin Şeyh Bedreddin olduğunu kendine görev edinerek biliyor: “Bağnaz dinciliğin Ortodoks ‘bahçesi’nde tümüyle ‘tüketici’ olan, ‘Tanrı buyruklarını akılla barıştırma’ çabası yerine; tarihsel sürecinde İslamlığın, ötesinde Hıristiyanlığın ortodoks yorumuna bir ‘tavır’ olarak gelişen, temel üretim zemininde, belirleyici üretici güçlerin ‘sözcülüğünü’ yaparak egemen sınıfa/egemen sınıfın ilahi ideolojisine ‘karşı’ duruş alan, düşünsel-inançsal ve siyasal bir ‘hesaplaşma’ya giren Anadolu Bâtıniliği’nin, bu bağlamda Bedreddiniliğin ‘kavga’sına katkı vermek daha üreticidir.” Şeyh Bedreddin’i destekleyen damarların ise şöyle yaratıldığı düşüncesinde: “Burjuvazinin sınıf kimliğiyle ortaya çıkıp halk hareketlerine önderlik edemeyişinin yarattığı boşluk, doğrudan ezilen göçer/yarı-göçer ve köylü yığınları tarafından, tarihsel-toplumsal ‘haklılık’ temelinde ‘barbarlık insanlık değerleri’ üzerine yapılanan ‘bâtıni bir ideoloji.’”

Şeyh Bedreddin’i Anlayabilmek

Şeyh Bedreddin’de Bitirilemeyen Çelişki

Şeyh Bedreddin felsefesinin nasıl okunması gerektiği üzerinde duran Korkmaz, bâtıniliğin Şeyh Bedreddin felsefesi üzerinde bir ‘sır örtüsü’ olduğunu ve bunun zorluklarının kolay aşılamayacağını belirtiyor. Tarihi yeniden yorumlarken Şeyh Bedreddin’in tüm karmaşıklığına karşın, “özgün” tarihsel bir okumaya tabi tutulması gerektiğini söylüyor.

Şeyh Bedreddin’i tarihsel veriler ışığında yorumlayan ve kişilik olarak tarihteki yerini belirleyen nice araştırma oldu elbette. Bu araştırmaların bağımsız bir dürtü ile yazıldığını düşünmüşüzdür çoğunlukla veya ayıklamaya çalışmışızdır doğruları, bakış açımızı. Korkmaz’da buna ihtiyaç duymayacaksınız. Çünkü taraf. Çünkü Şeyh’in isyanını destekliyor ve

22

Sayı 28


SERÇEÞME

tarihe kazınmış bir yaratıcılık olarak görüyor. O nedenle Şeyh’in yarattığı isyan öncesini ‘tufan’ olarak görüyor, Onun isyanı bir ‘hüzünlü’ yaşamı, direnişi kapsar bu nedenle. Şeyh’in çizdiği isyanın iki boyutlu olduğu yargısında Korkmaz; ‘Tanrı’ya isyan’ ve ‘egemene isyan’. Ancak bu isyanın bir de felsefe boyutu var. Bu felsefi boyutunun taçlandığı argümanlar ise; ‘Bâtıni Doğa Felsefesi; Bâtıni Tarih Felsefesi’ ve ‘Bâtıni Toplum Felsefesi’dir. Bu felsefeleri ayrıntılı tartışmadan Şeyh Bedreddin’e ulaşamazsınız; İslami ideoloji ile öğretilmeye çalışılan Vâridât’a da. Bedreddin’in oluşturduğu toplumsal örgütlenme ona miras kalan bir anlayış üzerinde yükselmiştir. Yaşamın ‘karşı taraf’ta kurulduğu; önce ‘Metafizik Tanrı’ya, onunla birlikte o Tanrı’yı yüceleştiren ve ideolojisi sayan ‘Egemene’ karşı örgütlendiği ve bu örgütlü isyanın da Şeyh Bedreddin’e bağlandığı düşüncesindedir. Anadolu Bâtıniliği’nin Tanrı’ya isyanının tek bir felsefi yaratıcılıkla oluşmadığı fikrinde olan Korkmaz, bunun dayanaklarını vurgular: “Anadolu Bâtıniliği ‘tez-antitez-sentez’ olarak algıladığı ‘Tanrıdoğa-insan’ ilişkisini; Işık felsefesi kapsamında açıklar. Anadolu Bâtıniliği’nin tanrı tasarımı; hem Pythagoras’ın felsefe kuramına ve Platon’un ‘idea’ kuramına, bu kuram üzerine yapılandırılan Plotinos öğretisine ve Anselmus’un ‘varlıkbilimsel kanıt’ına, hem de Aristoteles’in ‘ilk neden kanıtı’na.” Bedreddinilik olarak tanımladığımız felsefi oluşumu görmezden gelen araştırmaların aksine o Bedreddin’e don giydirerek ‘can’ veriyor. Bunu ise şöyle dile getiriyor: “Bâtıni inançla ‘kutsanmak’la birlikte bir ‘bilgelik felsefesi’, bir ‘bilgelik öğretisi’ ya da bir ‘halk sûfiliği’ olan Bedreddinilik, ‘düşünceyle nesnenin uygunluğunu’ hakikat olarak algıladı; ‘dünyayı dünyayla açıklama’ çabasına girdi. Can bedeli ödenerek yaşama geçirilen ‘Anadolu aydınlanması’na ‘nesnel ve toplumsal’ açılımlar getirdi. Getirdiği açılımlarla Bedreddinilik, tektanrıcı dinlerin şeriatından bir ‘özgürleşme hareketi’ olarak öne çıktı.” Felsefenin kendisini taçlandırdığı şey, bilincin yenilenmesine açabildiği diyalektik yoldur. Bunun Şeyh Bedreddin’de yansıyan boyutu bir ilk söz değildir. Ancak felsefi duruşu açısından İslam’a karşı duruşu açısından bir ilktir: “Bir ‘yaratma’ değil, bir ‘belirme’ söz konusudur. Her şey Tanrı’dır; demek ki ‘yaratan’ da ‘yaratılan’ da yoktur; sadece bir tanrısal ‘varlaşma’ vardır; maddesel dünya, tanrılık varlığın görünümüdür.” Bedreddin, ‘doğa ve Tanrı bir ve aynı şeydir’ derken de bu noktayı dile getirmektedir. Tüm doğa felsefecilerinin baktıkları ortak nokta. Metafizik algılayışa karşı durdukları ‘yaratıcı’ nokta. Bunun yalnız bir karşı duruş olmadığı Şeyh Bedreddin ve Bedreddini düşüncenin bütününde daha belirgindir. Bedreddin ara bir düşünceyle, dille konuşmaz. O matematiğin hesap diliyle değil, felsefenin tümevarımı ile konuşur. Bu nedenle önüne dikilen darağacındaki yüzü şiirleşmiştir, efsaneleşmiştir. Müritleri, yoldaşları ağıt yakmaya değil, dünyayı değiştirmeye yürümüştür; “O’na göre, farklılıkların, çelişkilerin ve karşıtlıkların ortadan kalktığı mutlak varlık; ‘birlik’ olarak Tanrı, ‘çokluk’ olarak doğa ya da evrendi. Mutlak varlık madde ve ruh biçiminde ortaya çıkıyordu; bunları birbirinden ayırmak olanaksızdı; bunlar eş düzeydeydi. Bu nedenle kıyamet belirtileri olarak Deccal ya da Mehdi gelmeyecek, kıyamet kopmayacaktı; Cennet ve Cehennem dünyaya ilişkin simgelerdi. Kuran bağlamında ayetler de aynı durumdaydı.” Bu nedenle değil midir ki Şeyh Bedreddin; “Hak nesnelerle, varlıklarla, ötesinde insanlarla aynı yasalara tabidir” diyebiliyor ve E. Korkmaz bu felsefi dili yakalayabiliyor. Bundandır ki, Şeyh Bedreddin Hareketi: “Bedreddinilik, Melameti-Kalenderi altyapı üzerinde yapılanmış-biçimlenmiş, Babailik-Hurufilik-Bektaşilik belirleyici, siyasal istek ve dilekleri de kucaklayan tasavvufi bir harekettir. Doğal olarak bu hareket İslam, Hıristiyan ve Yahudi kökenli bâtıni-heterodoksi kimlikli ‘mağdur’ insanları, sınıfların, devletin ve özel mülkiyetin ‘uzağında’, doğrudan demokrasi temelli bir ‘eşitlik’ düzleminde toplayabilmiştir. ‘Eşitlikçi bir dünya cenneti’ yaratmak için, ‘Öbür-Dünya’yı ‘BuDünya’ya taşıma, Cennet’i de Cehennem’i de ‘Bu Dünya’da algılama, Cehennem yaratıcılarına karşı mücadele etme savlarıyla yaşama müdahale etmişlerdir.”

Nisan 2007

Bütün ezilen ve sömürülen Küçük Asya ve Balkan topluluklarının ortak yaratımı bir devrimle, bir yaratıcı isyanla sonuçlanmadı elbet de. Ancak Sosyalizm tasarımını içinde çoğaltan, Bâtıni bir felsefi direngenlikle; “ölmeyecek olan bir rüyayı” insanlığa sunmuştur.

Bedreddin ve Vâridât’ı Yeniden Okumak Esat Korkmaz’ın Şeyh Bedreddin Hareketi çerçevesinde hem Bâtıni tasarımı, hem de Anadolu’nun siyasal ve sosyal koşullarını özgün ve alternatif bir algılayış, ‘seziş’le yazması, bir felsefenin isyanıyla taşlanarak nasıl bir yol aldığını görmek açısından önemlidir. Bunu herkesin kendisine ödev edinmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Terminolojimize eklediği ve hep küçümseyerek başarısız ve olumsuz etken saydığımız Bâtıniliği; “Bâtınilik tarihi, devrimci geçmişimizin bilgisidir: Devrimci tarihsellik ise ‘geçmişin şimdileştirilmesi’dir. Devrimciler tarihlerine bireysel, ötesinde toplumsal ‘katılım’ sağlamak istiyorlarsa ‘geçmişi şimdinin bilincinde’ yoğurmaları gerekir. Ancak o zaman devrimci bilinç, henüz ‘gerçek olmayan gerçeğe’ uzanabilir, yani tarihi ‘aşabilir’ (…) Ancak tarihin bilincinde insan ‘kendini görebilir’; demek ki insan tarihe, ‘kendini bilmek’ için ‘yönelir’. O nedenle bilinç, ‘zorunlu’ olarak tarihseldir.” Tarih ve toplum bilincimizin pekiştirilmesi konusunda tekrar konuşmayı seçmek yerine kendi bilincini ortaya koyan Korkmaz, Aleviliğin yüzyıllardır biriktirdiği tarih fikrinin yalnızlaşmasını bu çalışma ile soyuttan maddi temellerine oturtuyor. Vâridât’ı yorumlamasına gelince, yüzün üzerinde konu başlığıyla ayırarak anlaşılmasını kolaylaştırdığı Vâridât’ın bir iki noktasını farklılığın anlaşılması için verebiliriz ancak. Çünkü Vâridât’ı silikleştirmeye yönelik görüşlerin nasıl alaşağı edildiğini görmek için satır aralarında kendiniz kaybolmak ve Bâtıni felsefenin yoğurmasıyla kendinizi yenileyerek kendiniz çıkmalısınız Vâridât’ın içinden. Bu dişe dokunur sözlerle yola çıkmadığını sadece, Aleviliğin aynı zamanda yaşamda bir karşılığı olduğunu, bu karşılığın tarihle yoğrulduğunu göreceksiniz. İki gözünüz olacak Vâridât karşısında, iki yüzünüz değil. Vâridât’tan; “Ahiret işlerinin, bilgisizlerin sandıkları gibi olmadığını bil. O işler gayb ve melekût âlemiyle ilgilidir; sıradan kimselerin sandıkları gibi şahadet âlemiyle değil” Bu düşüncenin yorum karşılığını E. Korkmaz şöyle veriyor; “Bedreddin felsefesinde/inancında ‘Ahiret’ ya da ‘Ahiret işleri’, ‘insanların öldükten sonra gittikleri inanılan, yaşadığımız dünyadan farklı yasaları olan yer ya da bu yerle ilgili işler’ anlamında değildir, yani Ortodoks bir anlam içermez.” Ve devamını okumak size kalıyor. Dilinizi aklınızı, hatta dininizi bozmak istemem, ancak Korkmaz’ı okuyunca bazı şeyleri bir yana bırakacaksınız ne yazık ki. Yaşamınızı belirleyen ve korkular içinde edindiklerinizi, emir olarak addettiklerinizi sorgulamak önünüzde hedefe dönecek. Öğretilmiş olanı önce içinizde yıkacaksınız. Vâridât’tan; “Ey gerçek yolcusu(salik) umutsuzlanma, sen de bu korkulu yerlerden (berzah) aşar, bu ışığı elde edersin.” Korkmaz’ın yorumunu ve algılayışını şu sözlerle sonlayalım artık: “Bu Vâridât paragrafında Bedreddin, ‘umutsuzluğun umudun yiyeceği’ olduğunu, ‘umutsuzluğu’ lokma durumuna getirmesini bilenin ‘umudun karşıtı’na ‘mahkûm’ olamayacağını anlatır.” Çalışmasına bir de ek olarak sözlük koyan Korkmaz, Şeyh Bedreddin konusunda bir son nokta koyarken, aynı zamanda yeni sorular da gündeme getiriyor. Ancak bu sorular da, oluşturulan yanıtlar da bir dönemin kapanışıdır ve ilahi bir dünyanın sesinin de silinmesidir. Son sözden ‘son’ söz; “İsa Peygamber’in ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş. Bu yalandır. Bedreddin’in ölüsü, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek. Bunu bilirim işte…. Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu bizim aramızdan çıkıp gelecektir, diyoruz.” (Nazım Hikmet’in Şeyh Bedreddin Destanı’na eklediği Ahmed’in öyküsünden)

23


SERÇEÞME

Felsefe Yapmak Üzerine Nabi Yağcı KIBRIS’ta yayımlanan “Yeni Düzen” gazetesinin 24 Şubat 2007 tarihli “Hangi Tarih”; 3 Mart 2007 tarihli “Karışmış Toplulukların Tarihi” ve 10 Mart 2007 tarihli “Felsefe Yapmak Üzerine” adlı makalelerden yararlanılarak düzenlendi.

Hangi Tarih? “Şeyh Bedrettin ve Vâridât” üzerinden konuşacağım. Ama Nazım Hikmet’in çoğumuzun iyi bildiğini sandığım destanından söz edeceğim sanılabilir, öyle değil. Yazarı sevdiğim bir dostum olan Esat Korkmaz’ın Anahtar Kitaplar Yayınevi’nden çıkmış yeni kitabının adı bu. Kapağında Şeyh Bedrettin’i tasvir eden nefis bir tuval resmi var. Edinebilirseniz çok yararlanacağınızı sanıyorum. Önce yazarıyla ilgili birkaç şey söylemeliyim. Marksist kökenden gelip de Alevi Bektaşi geleneği üzerine-ki ben daha genel bir tanımlama ile Anadolu Felsefesi diyeceğim- kafa yoran insanların sayısı çok azdır. Esat Korkmaz böyle biri ve titiz bir araştırmacı, bu alanda en zor işe soyunmuş durumda, yani bir kültürün felsefeleşebilmesi için zorunlu olan “kavramlaştırma” işine. Bu konu benim de önem verdiğim bir alanı oluşturur. Yayımlanmış sözlük çalışmaları ve ayrıca birçok eseri var. Epeydir üzerinde kafa yorduğum Anadolu felsefesi konusuna sohbetlerimde ucundan kıyısından değindiğimde hemen benden kaynak istenir, şöyle bir çırpıda hemencecik konuyu söktürecek bir kitap ismi sorarlardı dinleyenlerim. Ben de böyle bir şeyin olmadığını ancak çok farklı kaynaklara başvurarak öğrenilebileceğini söylerdim. Esat Korkmaz’ın bu çalışması öyle kolayca yiyip yutulacak bir şey değil kuşkusuz ama yine de bir yandan derinliğine bilgi verirken diğer yandan yeni ilgi duyanlara da ışık tutan yardım eden bir kaynak bence. “Ya o; ya o”;dün pek belirgin değildi ama artık yeterince belirginleşti ve ben de bu köşedeki yazılarımda da sık sık bu konuya atıfta bulunuyorum: İnsanlık yeni bir çağa adım atma gerilimi yaşıyor. Bu gerilim bugünü ve geleceğe bizi taşıyacak olan yeni eğilimleri anlayabilmek için dünü farklı biçimde okumaya bizi zorluyor. Yani yeni bir tarih anlayışına varmak zorunlu hale geldi. Adını da peşin peşin koyalım: “Ya o, ya o” demeyi, bu mantığı pek sevmem ama sanırım bu konuda artık “ya o, ya o” demek zorundayız. Ya “ulus-devlet tarih anlayışı”, yani kahramanlar, savaşlar ve olaylar örgüsü üstüne oturan ve analitik olmayan, sentetik tarih anlayışı veya yeni bir tarih anlayışı olan “uygarlıklar/kültürler tarihi”. Bu ayrım milliyetçilikten, ırkçılıktan insanlığın yakasını kurtarabilmesi için artık vazgeçilmez bir “devrimci düşünce” anlamını taşır oldu kanısındayım. Ve öyle inanıyorum ki, dünün Marksist geleneğinden gelenler bu yeni anlayışa en yakın olanlar olabilir. Zira bizim geleneğimizde merkezdeki paradigma enternasyonalist olmaktı. Bunu günümüzde “dünyalı olmak” diye anlıyorum, öyle çeviriyorum… Yeni bir tarih zamanı: Evet. Görüyoruz ki, ulus-devlet tarih anlayışıyla, değil iki toplumun ortak bir tarih anlayışına sahip olması bir “ulus” bütünlüğü içinde bile her kesimin uzlaşacağı bir tarih yazımı “imkansız” görünüyor. O zaman geriye gidip yeni tarih zamanını ve ona dayanan anlayışı geriden yaratacağız. Yani ulus-devletler zamanı öncesinden ve/ veya bugüne gelecek zamandan bakarak. İşte bu açıdan “Şeyh Bedrettin ve Vâridât” kitabıyla Esat korkmaz farklı bir tarih anlayışının kapısını aralıyor: “Gerçekliği kavrayabilmek için, ‘modern toplumun yüzündeki peçeyi’ kaldırmak zorundayız: Kulaktan ‘dolma’ bilgiyle yetinemeyiz. Medeniyet ya da yerleşik yaşam öncesinin tarihinin bilinmemesi bizi ‘kalıplara’ taşır: Batı, tarih bilimini Heredot’la başlattı; Akdeniz çevresinden Batı Avrupa’ya kölelik-derebeylik (feodalizm)-kapitalizm ‘kutsal üçleme”sini yaşatarak taşıdı. Bu kalıbın dışına çıkamadık; çıkanlar ‘düşkün’ edildi.” diyor.

Karışmış Toplulukların Tarihi Büyük kırılma: Ama tam da burada işte büyük kırılma, büyük yabancılaşma başlamakta. Yemek ve eğlence zevkimiz sürmekle birlikte felsefe yapma yeteneğimizi körlettik. Belki şu dahi söylenebilir, çoğumuz kahve sohbetlerimizde, meyhane masalarında filozofça laflar ederiz ama bunları ciddi bir felsefe düzeyine çıkaranlarımız içimizden çıkmaz ya da pek az çıkar. Bunun başlıca nedeni aldığımız Batı merkezli eğitimin kültürel hegemonyası altında kendi topraklarımızdaki felsefe pınarlarının suyunu kurutmuş olmamızdır. Şimdi köklere dönüp, toprağımızı kazıp bu pınarların menbağındaki özsuya erişmeliyiz. Üstelik içine girdiğimiz zaman bu suların zamanına çok uygundur.

24

Şeyh Bedrettin’e dikkat çekmem bu nedenle. Nazım da o sanatçı duyarlılığıyla yıllar öncesinden sanki bugünü görmüş gibi bizim dikkatimizi çekmişti ama biz o destanı bir yiğitlik destanı gibi okuya gelmiştik. Oysa Şeyh Bedrettin savaş yanlısı kahramanlığa meraklı bir lider değildir tam tersine o bir filozoftur, düşünce adamıdır. Daha o çağda farklı bir dünyanın, insanın insanı sömürmediği bir dünyanın kapısını bize aralayan bir ilk komünistlerdendir. Esat Korkmaz ilksel komünist diyor, ben erken-komünist demeyi tercih ediyorum. Bu nitelemeler hiç önemli değil, zaten bu nitelemeyi, isimlendirmeyi biz yapmaktayız, onlar kendilerine böylesi sıfatlar da takmamışlardır.. Şeyh Bedrettin’in fikriyatından önce bu fikirleri doğuran topraklara ve bu toprakların düşünce zenginliğine, tarihsel harmanlanmasındaki kendine özgülüğe dikkatleri çekmek istedim. Zira fikirler bildiğimiz gibi maddi yaşam koşullarının bir ürünüdür. Ne var ki o maddi koşullar kendiliğinden üretmiyor fikirleri, eğer fikir iklimi de buna denk değilse. Bu nedenle şimdi düşünce insanlarımız çok kültürlülük değil “çoğulcu kültür” nosyonunun önemini kavrar ve üstüne giderlerse ancak o zaman ortaya susuzlukla aradığımız şey çıkacaktır. Bu nedenle önce de değinmiştim ama bir kez daha ve yeri geldiği için altını çizmekte fayda görüyorum: Batı’nın görüp tanıdığı en fazla “çok kültürlülük”tür. Bununla övüne gelmişti, önemsiz de görmüyorum ama bugün bunun gerçekte farklı kültürlerin yan yana duruşu olduğu ve bunun çoğulcu kültür olmadığı ve hâlâ Batı-merkezci kültürün diğerlerini hegemonik bir kültür olarak etkisi altında tuttuğunu görmekteyiz. Batı buradan “çoğulcu kültüre” geçme sancıları içinde. Oysa bu çoğulcu kültür nosyonun bizim topraklarımızda zaten var olduğunu söylüyorum.

Felsefe Yapmak Üzerine Geçen yazımda tanıttığım, Şeyh Bedrettin ve Vâridât kitabı üstüne, kitabı okuyan okurlarımdan iletiler aldım. Bazıları kendi düşüncelerini de katarak oldukça etraflı değerlendirmeler yapmışlar, bazıları ise bana sorular yöneltmişler. Bunların hepsini bu köşede aktarmam olanaksız. Ancak toplamında birkaç düşünce üzerinde durmanın yararlı olacağı kanısındayım. Önce belirtmeliyim ki, yazarın düşüncelerinde bana göre de tartışılması gerekli yanlar var. Ama bu yanlardan çok, pek üzerinde durulmamış, fazlaca el atılmamış bir konuya yani Anadolu felsefesine eğilmiş olmasını önemsemem nedeniyle bir tanıtım yapmıştım. Ayrıca bu özel konuda kitabın yazarı Sayın Esat Korkmaz’ın başkaca ciddi çalışmaları olduğunu bildiğimden okurlarıma bu kitabı salık verdim. Unutmayalım ki, çok kişinin üzerinde durup, çalışmalar yapmadığı, incelemelerin az olduğu bir konuda sivri gelebilecek, tartışmalı, işlenip derinleştirilmek isteyen pek çok nokta olacaktır, bu doğaldır. Diğer yandan madalyonun bir de öte yüzü var. Konuya yeni ilgi duyan bir okur da kendisine aykırı gibi gelen noktaların aslında o konuda yeterli bilgi donanımına sahip olmamasından kaynaklanabileceğini de düşünmeli. Ne olursa olsun önümüzde ilgi gösterilmesi gereken bir konunun olduğunu düşündüğümden bu tartışmaların hepsini yararlı görmekteyim. “Konunun din ve Tanrı ile ilgisi nedeniyle Marksist gelenekten gelenler için artık aşılmış olması gereken bir meseleye geri dönmenin gereksiz bir çaba” olacağını düşünen okurumun bu yaklaşımını önemsedim. Aslında Anadolu felsefesi deyince Marksist gelenekten gelen arkadaşlarımda bu tür tepkilerin yaygın bir tepki olarak ortaya çıktığını görüyorum. Yani materyalist bir dünya görüşüne vardığını düşünen insanlar için artık “dinsel” bir söyleme dayalı metinlerden bir şeyler öğrenilemeyeceği düşüncesi çok yaygın bir düşünce. Ama bana göre hatalı bir düşünce. Böyle yaklaşılırsa Batı felsefesinde neredeyse Marks dışında hiçbir filozofu okumamamız gerekir, ne Hegel’i, ne Kant’ı, v.s., O durumda felsefe denilen bir disiplin diye bir şey kalmaz geride. Geçmişte yaptığımız en önemli yanlışlardan biri de buydu. Bir bakıma felsefenin sonunu ilan ettik, Engels ile Marks’la birlikte felsefe bitti gibi baktık. Bu ise düşünce kapasitemizi tarihsel görüş ufkumuzu darlaştırdı, sığlaştırdı kuruttu. Bu yanlış yaklaşımın pratik sonuçları da oldu, düşüncenin devinimci, değiştirici büyük gücünü göremedik, kullanamadık. Ekonomik indirgemecilikle her şeyi ekonomik temelin değişimine terk ettik ve sonuçta edilgen kaldık, devrimciliğimizi yitirdik. Özellikle günümüzde bilgi ve iletişim çağı denilen çağda düşüncenin rolünün muazzam biçimde arttığına tanık olmaktayız. Diğer yandan bilginin yeni bir “meta” olduğunu görüyoruz. “Yaşanmamışlıktan bir felsefe çıkmaz”:Öte yandan felsefe ile politika veya kuram ile pratik arasındaki bağın kuruması, dumura uğraması

Sayı 28


SERÇEÞME

Alevilikte Potlaç Geleneğinin İzleri Fuat Bozkurt politikayı da körleştirdi. Günlük politikayı verimsizleştirdi. Daha da önemlisi benim tezime göre halkla, kitlelerle bağın kopmasında çok önemli bir etmen oldu bu kopuş. Zira felsefe yapmak halkın anlayamayacağı laflar etmek değildir. Kuşkusuz felsefe soyut düşünce biçimi olarak özel bir yetkinleşmeyi gerektirir ama o soyut düşüncenin tohumları yaşamın içindedir ve yaşamı üreten sıradan diye nitelenen halkın düşünce biçimleri içinde vardır. Filozof vahiy gibi gökten inen düşünceler açıklamaz, halkın içinde varolan ve gelişen düşünceleri “kavramlaştırır”, kategorize eder, geliştirir, tezlere dönüştürür. Böylece o toplumun düşünce iklimini zenginleştirir. Bu nedenle Nermi Uygur’un şu düşüncesini yeri geldikçe sıklıkla yinelerim, der ki; “Yaşanmamışlıktan bir felsefe çıkmaz”. Öyleyse bu topraklarda dünden bugün düşüncenin gelişme seyrini izlemeden ve hatta salt izlemek yetmez onu özümsemeden felsefe yapmak bana göre olanaksızdır, yani Batı felsefesini ne denli iyi bilirseniz bilin –ki bunu asla küçümsemiyorum, tersine bu bilmeyi çok önemsiyorum– kendi toprağınızın bırakalım felsefeci olmayı, düşünen insanı olamayız bana göre. Bol laf edeni olabiliriz ama entelekt anlamında düşüneni değil. Benzetmelerin basitleştirmelerinden genellikle korkarım ama yine de şu benzetmeyi yapmadan geçemeyeceğim: Öylesi narin bir üzüm çeşidi vardır ki, ancak belirli bir yörede ve belirli toprak kalitesi, rüzgâr ve nem oranında veya kombinasyonunda yetişir. Ve ondan da çok özel şaraplar yapılır. Ancak o şarapların yapılması da özel bir bilgi gerektirir. O üzüm halkın içindeki fikirler demekse, şarap da felsefedir. Yıllandıkça da değerlenir şarap, zira kendi iç değişimini tamamlar. Öyleyse bizler de bu toprakların düşünce serüveninin izlerini her durumda sürmek zorundayız, bunun için filozof olmayı akla koymuş olmak gerekmiyor. Hiç kimse böyle bir iddia taşımıyor ama neden bizim felsefecilerimiz, filozoflarımız da olmasın? Olabilmesi kendi düşünce serüvenimizin izini sürenlerin hazırladığı yollardan başkalarının, gençlerimizin geçmesiyle olacaktır. Bize düşünenin bu olduğunu, başka deyişle toprağı sürmek olduğunu sanıyorum…

MILLA AHMET TORAMAN

Şeyh Onar Dede Evliyalar yari Şeyh Onar Dede Gerçekler sırrıdır Şeyh Onar Dede Erenler gülüdür Şeyh Onar Dede Cümlenin muradın ver Onar Dede Evliyalar çoktur cümlesi paktır Cümle insanlara faydası çoktur Ham ervah olana faydası yoktur Resulun soyudur Pir Onar Dede Nice padişahlar geldi cihana Bunları bilmedi düştü gümana Mevla’m her birini attı bir yana İsminiz daimdir Pir Onar Dede.

Nisan 2007

T

ÜRK GEÇMİŞİNDE örneği çok eskilere inen, toplumsal yağma geleneği vardır. Sözkonusu yağma geleneği en güzel biçimde Dede Korkut’ta anlatılır: “Kazan üç yılda bir İç-Oğuz, Dış-Oğuz beylerini toplardı. Üçok, Bozok yığınak olsa Kazan evini yağmalatırdı. Kazan Beyin adeti bu idi ki, kaçan evini yağmalatsa, helalinin elini alır, evinden dışarı çıkardı. Bundan sonra evinde nesi var, nesi yok yağma ederlerdi. Yine Kazan evini yağmalatır oldu, ama Dış-Oğuz beyleri gelmediler, birlikte bulunmadılar, yalnızca İç-Oğuz beyleri yağmaladı. Dış-Oğuz beylerinden Aruz, Emen ve geri kalan beyler bunu işittiler: Bak, bak! Şimdiye değin Kazan’ın evi yağmalandığında hep birlikte olurduk, şimdi suçumuz nedir ki yağmada birlikte bulunmadık, dediler. Ağız birliği edip bütün Dış-Oğuz beyleri Kazan Bey’i selamlamağa gelmediler, kin bağladılar.(a)” Batı dillerinde “potlaç” adı verilir bu geleneğe. İlkel toplumlarda yapılan toplumsal sözleşme şöleni olarak tanımlanır. Dede Korkut’ta yağma kurumu tüm ayrıntıları ile bu öyküde anlatılır. İktisatçı Sencer Divitçioğlu, Oğuz yağmasını “bir ödülleme” olarak değerlendirir. Yağmanın ilkelerini şöyle belirler: Yağma, beylerce yapılır. Belli zaman aralığı ile yinelenir (belki üç yılda). Yağmalattıran, yağmadan sonra, mal-mülkünden geriye hiçbir şey kalmayacağını bilir (helalını alıp dışarı çıkar). Yağmada herşey yok edilir (giysi ve mal). Bu bakımdan yağma savaşla aynı sonucu doğurur, tahripkardır. Beyler için yağmaya çağrılmama, en büyük hakaret sayılır (Kazan’ın Dayısı Aruz). Yağmaya çağrılmayınca düşmanlık başlar. Düşmanlık sonucu açılan savaş, yine yağma ile biter.(b) Eski Uygur Türkçesinde “yagmak” eylemi yan anlamda “kurban sunmak” anlamına geliyor. Bilindiği gibi Oğuz’un yirmi dört boyundan birinin adı da “Yagma”. Bu anlam bizi kimi başka düşünceye götürüyor. Oğuz Türkçesinde “yağma” potlaç anlamına geldiği gibi “çapul” anlamına da geldiği anlaşılır. İlkinde yağma el-gün arasında yapılır. Savaş amaçlı değildir. Amaç, evde bereketin olduğunu ortaya koymak, bu bolluğu yağmacılarla üleşmektir. Göçebe devlet yaşamında bir tür eli açıklık, cömertlik, han sofrasının herkese açık olması gibi gözükür. Uygur Türkçesinde ki “kurban etme” anlamı ile örtüşür. Ne ki olay, savaş niteliğine de dönüşebilir. Çapul ise bunun tam karşıtıdır. Savaşın sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Yerleşik toplumda bu, gelenek bir yanıyle “ağalık” geleneğine dönüşür. Ağanın sofrası herkese açık olmalıdır. Ağalık vermekle, eşkıyalık kırmakladır. Ağanın elinin açık olması gerekir. Anadolu ağalık düzeninde ülüş geleneğinin izleri sezilir.

Olayın bu boyutu, görkemli gözükür. Ama yağma geleneği, hemen ardından savaşçı talan geleneğini getirir. Göçebe toplum yapısı, taşınır malvarlığı gücüne dayanır. Bu ise, canlı maldır. Davar ya da mal sürürsü. Kuşaktan kuşağa geçecek kalıcı servet değil, savaşçı gücüne dayanan yağmaya dayanır. Bu olgu Türk toplumunda toplumsal sınıfın çok esnek olmasında başlıca etkenlerden. Malvarlığı, bedenselgüç ve savaş yeteneği ile değiştiriyor. Bu yüzden toplumsal sınıf kalıcı değil. Ziya Gökalp kirvelik geleneğini de potlaç’ın bir türü olarak niteler. Cemil Cahit Güzelbey bir yazısında(c) potlaç geleneğinin izlerinin yakın zamana dek Gaziantep çevresinde sürdüğüne değinir. Yazar, Gaziantep köylerinde 1950 yılına değin aşiret törelerinin bir çoğu korunduğundan yola çıkar. Buna göre, Salur Kazan’ın potlaç törenine benzeyen şölenlerin basit bir devamı çehiz törenlerinde yaşanır. Belirlenen günde erkek tarafı çehiz yüklecekleri katır ve beygirlerle –daha sonra kamyonlarla– kız evine yollar. Çehiz taşıyıcılar kapıda karşılanıp içeri alınırlar. Mevsimine göre çay, kahve, çeşitli şerbetler, dondurma sunulur. Biraz dinlenildikten sonra, çehiz getirilen hayvanlara yüklenmeye başlanır. Bu sırada kimi çehiz taşıyıcılar, çeyiz içinde elle taşınır ne bulurlarsa aşırırlar. Ancak bu iş potlaçta olduğu gibi açıktan değil, biraz gizlice yapılır. Ev sahibi bir malın aşırıldığını görse bile isteyip geri almaya kalkmaz. Bu töre bilindiği için, ortada elle taşınır parça bırakılmamasına özen gösterir yalnızca. Ama çehiz taşıyıcılar bir yolunu bulup mutlak birşeyler yürütürler. Potlaç geleneğinin izleri Alevilikte de yaşar. Kış aylarında dedeler köylere görüm yapmaya çıkarlar. Toplumun beğenisine göre kimi dedeler büyük köylerde cem birlerler. Cemin sonunda halk gönlünden ne koparsa hakullah verir, dedenin hizmetini ödemek ister. Buraya dek yaşanan emeğin karşılanmasıdır. Ama iş bununla bitmez. Bir dizi küçük dedeler, asıl hizmet yapan dedenin cemine tünemeye başlar. Töreye göre kazanç ortaktır. Asıl dedenin kazancını, hiç iş yapmamış bu dedelerle paylaşması gerekir. Post dedesi denen büyük dedenin eli sıkılık göstermesi, öbür dedelerle kazancını paylaşmaması büyük ayıp sayılır. Dedenin eli açıklık olması toplum gözünde yücelmesidir. Bu nedenle, büyük dedeler ne kazandılarsa, büyük bölümünü dağıtırlar. Öyle ki, bir kış boyu cem yürüten, bir dizi sıkıntıya katlanan dedenin evine eli boş döndüğü olur. Yakın zamana dek kimi Alevi köylerinde ev büyüğünün ölümünün ardından, ev sahibinin mal-davarını paylaşıldığı söylenir. Bu olay yeterince belgelenmiş, saptanmış değildir. Gerçekliği saptanırsa, potlaç geleneğinin özgün örneği sayılır. 60’lı yıllara dek süren bu gelenek de sanırız potlaç geleneğinin ardılıdır.

KAYNAKÇA a) Orhan Şaik Gökyay: Dede Korkut Hikayeleri, Dergah y., İstanbul 1995, s. 165. b) Sencer Divitçioğlu: Kök Türkler, Ada y. İstanbul 1987, s. 237. c) Cemil Cahit Güzelbey: Potlaç Töreninin Gaziantep’ teki İzleri, Türk Folkloru Araştırmaları Dergisi, sayı 264, İstanbul, Temmuz 1971, s. 6017.

25


SERÇEÞME

Narlıdere’de Yanyatır Ocağı Yeniden Tütecek Ali Aksüt

A

NADOLU’YU yurt tutmak için birkaç asır içinde Güneydoğu Anadolu’da yığılan, Türkmen adı verilen cemaatler, Adıyaman, Maraş, Malatya çevresinde büyük bir göçebe topluluk oluşturdular. Bu Türkmen toplulukları 1240 yılında Baba İshak etrafında toplanıp Selçuklularla savaştılar. Tahtacı Türkmenlerinin bir kesitini teşkil ettiği söylenen Ağaçeri Türkmenleri bu sırada Malatya-Maraş arasında Elbistan çevresinde yaşıyorlardı. Ağaçeriler Baba İshak’a destek verip Selçuklulara karşı savaşanların yanında yer aldı. Çevre yerleşim yerlerine baskınlar düzenlemeye başladılar. 1257 yılına kadar Malatya-Maraş çevresinde etkin oldular. 1257 yılında Keykavus’un veziri Ali Bahadır Ağaçeri reisi Cuti Bey’i esir aldı, etkinliklerini kırdı.(1) Bu tarih birçok Alevi topluluğunun da bölgeden dağılış tarihidir. Ağaçeri topluluğu Oğuzların Üç-Ok kolundan Günhanoğulları boyundan Çepni Türkmenleridir.(2) Birçok araştırmacı bu cümleye karşı çıkmaktadır. Bana göre de Tahtacılar tek bir grup değildir. Onları sadece Ağaçerilerin devamı olarak saymak yanlıştır. Tahtacılar içerisinde bu güne kadar yazılamayan birçok grup vardır. Kendi içlerinden yetişen bir çok araştırmacı Tahtacıların Horasan kökenli saymaktadır. Onlara göre Horasan, Bağdat, Musul, Mardin, Maraş üzerinden Adana çevresine gelmişlerdir.(3) Alan çalışmaları sırasında bizzat görüştüğüm Yanyatır Ocağından Özer Yetişen’in anlattıkları kısaca şöyle: “Hz.Muhammed’in torunlarından İmam Rıza Horasan Meşhed yakınlarında, Türkmen obalarında saklandı. Bir Türkmen kızı ile evlendi. Bu Türkmen kızından üçü kız, ikisi erkek beş çocuğu oldu. Bunlardan biri de Ekber Şah’tır. Ekber Şah’ın eşi Nevbahar’dan Buruk Çavuş ve Durhasan Dede doğdular. Üsküdarlı denilen Tahtacılar Buruk Çavuş sülalesidir.(4) Bu bilgileri Osmanlı tahrir kayıtları da doğrulamaktadır. 1563 yılında Maraş’ın Pınarbaşı Nahiyesine bağlı bir mezraa Tahtacıların en büyük grubu olan Çaylak adını taşımaktadır. Pınarbaşı Çaylak Mezrasında Ediği Kıllı topluluğu ziraat etmektedirler.(5) Yine Maraş’a bağlı Çörmüşek’e bağlı Zamantu kazasında Karye-i Çaylaklu adlı bir yerleşim yerinin adı geçmektedir.(6) Musa-i Kazım izleğinden İmam Rıza ardılı sayılan Durhasan Dede kendi adını verdiği Adana Ceyhan Durhasan Dede köyünde gömülüdür. Durhasan Dede Tahtacıların en büyük grubunun dedeleri olan Yanyatırlıların atasıdır. Ocak kurucusudur.(7) Durhasan Dede köyünün eski adı Evci imiş. Köylüler ona Hasan Çelebi adını vermişler. Türbesinin dış kapı eşiğinde Kaz ayağı damgası var.(8) Durhasan Dede M.1122-1132, M.1706-1716 yıllarında Ceyhan’da imiş. Ceyhan’ı Durhasan Dede’ye Balım Sultan nasip olarak vermiş. Beğdili, Gündeşli, İlbeyli, Kuyumcu aşiretleri Durhasan Dede’ye bağlanmış.(9) Kaz ayağı bir damgadır. Kaz, Kazayağı, Sarıkız, Fatma Ana misafirleri Tahtacılar arasında yoğun ve bir bütün olarak yaşatılmaktadır. Kaz ayağı Başkurt, Türkmen, Kıpçak halkları, Karakalpaklar, Nogaylar, Gagauzlar, Özbekler arasında bir etnonim olarak bilinmektedir.(10) Gagauzların Katoğrafya’da kurdukları bir köyün adı Kazayaklı’dır.(11) bu da bize Kaz ayağı işaretini kullanan Çaylak obasının İtil Ural Türkleri ile köklü bağları olduğunu göstermektedir. Aydınlı Aşireti Kazayağı damgasını bilmemektedir.(12) Tahtacılar içerisinde adı geçen bir çok oymak Adana Tarsus, Ulaş ve Kusun nakliyelerini bir süre kışlak olarak kullanmışlardır. 16. yüzyıl Osmanlı tahrir kayıtlarında bu oba ve oymakların adı geçmektedir. Tahtacılar içinde bulunan (s. 159, 161, 171, 199, 504) Biçer (389), Bıçkıcı (192,193), Çaylak Yörük Taifesi (s. 196, 197, 299, 460), Çeçelü Aşireti (s. 238), Dana Paycılu/Danabaşlı (s. 197), Esenlü (s. 158, 163, 176), Evciler (S. 200–201), Göğceler (s. 386), Kabaklar (Malki Aşireti) (s. 205), Kara Çoban(lu) aşireti (s. 272–378) Yanyatır dedelerin Çobanlı aşiretinden olduklarını söylemektedirler. Tahtacıların Antalya’ya mahalle ismi olarak taşıdıkları Kızılalan/Kızıltepe Köyü (s. 379–392) Mazılu Aşireti (s. 215–387), Salur Boyu(s. 23– 24.150)de kayıtlıdır. 1516 yılında Tarsus Osmanlı egemenliğine girmiştir. Yukarıda isim ve sayfa numaraları verilen Tahtacı kümeleri 1517 ve 1519 yılı Tarsus Tahrir Kayıtları’nda kayıtlıdırlar. İzmir, Narlıdere çevresine gelen Tahtacıların dağıldıkları yer Tarsus çevresidir. Tarsus’u kışlak Bolkar (Bulgar) Dağını yaylak olarak kullanan bu kümeler Tarsus’ta iken ağırlıklı olarak tarım ve hayvancılık yapmakta idiler. Orman, ağaç işçiliğini Bulgar Türklerinden sonradan öğrenmişlerdir. Bulgar Türkleri de Tahtacılar gibi göçebe hayatı yaşıyorlardı. 14.-15. yüzyılda her iki topluluk Kuh-i Bulgar’da karşılaştı. Gökçeli Çaylakları, Uselü an taife-i Gökçelü, Esenlü, Çaylaklar 1536 yılından başlayarak Bolkar (Bulgar) dağında hayvancılık yapmıştır. Yörede orman işçiliği,

26

su hızarı işleten Bulgari düzenli bıçkısı olan, bağlama düzenine Bulgar Düzeni adı veren Bulgar Türklerinden Bolkar (Bulgar) Dağı çevresinde ağaç işçiliğini öğrenen Tahtacılar, bu bölgeden 17. yüzyılda dağılmışlardır.(13) 1526 yılında Bozok, yani Yozgat çevresinde Baba Zünnun isyanı başlamıştır. Hacı Bektaş izleğinden giden Kalender Çelebi tarafından idare edilen isyanı Damat İbrahim Paşa 1527 yılında bastırmıştır. Tahtacılarda olup bitenden nasibini almış, dağılmışlardır.(14) İzmir çevresine de gelen bu kümeler Narlıdere’de Çobanlı’danız diyen Yanyatır Dede Ocağı etrafında kümelenmişlerdir. Bu köyler şunlardır: Narlıdere-Naldöken (Bornova), Yakapınar (Bayındır), DoğançayUzundere-Bademler-Güzelbahçe (bir mahalle)-Cumaovası (Karakuyu Mah)-Kızılcalı (Kemalpaşa)- Kızılağaç (Bayındır) ve daha birkaç yerleşim yeridir.Kemalpaşa Savan’da Üsküdarlılar, İzmir Altındağ da oturan Adalılar da Yanyatır talibidirler.(15) Ağaç işçiliği orman, ağaç, ağaç kesimi, tomruk, kalas, tahta, dilme, dülger, marangoz, mobilyacı, oymacı şeklinde bir evrim geçirmiştir.(16) Narlıdere de sahile yakın Bayatlar oturmaktadırlar. Yanyatır Dedeleri ocaklarını Narlıdere Yukarı Mahalle’de kurmuşlardır. Buraya 1700’lü yılların sonunda gelmişlerdir.(17) Cemaat-ı Tahtaciyan’dan Yanyatırlı’nın kısaca geçmişi böyledir.

U

Narlıdere’de Bir Kültür Yaşatılacak

ZUN BİR SÜRE Tahtacı Türkmenlerinin bir kesitinin dede ocağı Yanyatır ocağı idi. 1950’li yıllardan sonra dede talip ilişkisinde bir çözülme yaşandı. Bazı dede ocakları toplum üzerindeki etkisini yitirdi. Birçok ocak mensubu çok çeşitli nedenlerle talipleri ile buluşamaz, cemler yapılamaz oldu. İçi sevgi dolu Alevi öğretisi de böylece iki kuşak insana ulaşmadı. Gençlerimiz üzerinde inançlarını tanıyıp bilmemekten gelen bir ezik yapı görülüyor. İnancını, kültürünü bilen her genç daha özgüvenli, yapıcı ve yaratıcı oluyor. Bir zamanlar Antalya’dan develerle sedir ağaçları getirilip Yanyatır ocağının tavanında kullanılmış. İki yıl öncesine kadar adeta harabe durumunda olan ocak yeniden tütecek. Yanyatır Ocağı Narlıdere’nin, Narlıderelinin değil tüm Tahtacı Türkmenlerinin geçmişi ile özdeşleşmiştir. Bu bakımdan Yanyatır Ocak merkezinin bir kültürevi ve etnografik yapımızın sergilendiği bir müze olarak yeniden açılıyor. Yaklaşık 200–250 yıllık görkemli ve temiz bir geçmişe sahip, iki katlı, yedi oda ve iki salondan oluşan cemevi Tahtacı Türkmenleri ve tüm Aleviler için özel bir öneme sahip kutsal bir mekânlardan biri. Bu mekânın restorasyonu kısa bir süre sonra bitirilecek. Yanyatır Dede Ocağı’nın yeniden kazanılması için Narlıdere Belediye Başkanlığının öncülüğünde İzmir Büyükşehir Belediyesi de inşaattan çevre düzenlemesine kadar her konuda yardımcı olmuşlar. Sağ olsunlar, var olsunlar. Hizmetleri hak için halk için olsun, unutulmasın. Narlıdere Belediye Başkanı mimar Abdül Batur, Türkmen ve Tahtacı yaşantısı ile ilgili objeleri toplatıyor. 2006 Ekim ayında açılan olan kültürevi-müzenin etnografik malzemeye ihtiyacı var. Kıyıda köşede kaderine terkedilmiş kara kıl çadırdan, giysilere; bıçkıdan, Bulgar düzenli bağlamaya; dibekten, siniye; velhasıl dünümüze ait her şeye ihtiyaç var. Haydi canlar! Duyarlılık sırası demek bizden, himmet Allah’tan, gayret sizden. Yanyatırlı dede, talip el ele verirse bir inanç merkezinin ocağı canlanırsa kazançlı yobazın eline düşmeyen çağdaş gençlerimiz olacaktır. Ocağa sahip çıkmak kendi soyuna sahip çıkmaktır. Bizden söylemesi… DIPNOTLAR 1) Yinanç, Prof. Dr. Rafet- Elibüyük, Yrd. Doç. Dr. Mesut, Maraş Tahrir Defteri, c. 2 (1563) Ankara, 1988, c. 1, s. XIII. 2) Teoman, Zeki, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Haziran 1987, Sayı 6, s. 50–54. 3) Aksüt, Ali, Önce Türkmen Sonra Tahtacı İstanbul, 2003, s. 14. 4) Age, s. 14-15. 5) Yinanç, Prof. Dr. Rafet- Elibüyük, Yrd. Doç. Dr. Mesut, Age, c. 2, s. 729. 6) Age, c. 2, s. 766 7) Selçuk, Ali, Tahtacılar, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2004, s. 291. 8) Aksüt, Ali, Önce Türkmen Sonra Tahtacı, İstanbul, 2003, s. 22. 9) Age, s. 20-21. 10) Aksüt, Ali, Sarıkız Fatma Ana, İstanbul, 2005, s. 13. 11) Age, s. 14. 12) Selçuk, Ali, Age, s. 243. 13) Aksüt, Ali, Önce Türkmen Sonra Tahtacı, İstanbul, 2003, s. 44. 14) Yörükan, Prof. Dr. Yusuf Ziya, Anadolu’da Aleviler ve Tahtacılar, TTK, Ankara, 1998, s. 177. 15) Yetişen, Rıza, Tahtacı Aşiretleri (Adet, Gelenek, Görenek), İzmir, 1986, s. 3. 16) Biçen, Hüseyin, Yüksel, İnanışları ve Gelenekleriyle Tahtacılar, Tekağaç, Ankara, 2005, s. 101. 17) Age, s. 104 NOT: Bu konu ile ilgili yetkili olan Müze Sorumlusu Merih Tamay’a Narlıdere Belediyesi adresinden ve 0232.238 87 44-0232.238 87 41 nolu telefonlardan ulaşabilirsiniz. Bir küçük hediyeniz, dünümüzü aydınlatacaktır.

Sayı 28


SERÇEÞME

Kadıköy Geleneksel Günleri Ali Keleş

N

AZIM HİKMET KÜLTÜR MERKEZİ her yıl Mart ayının son haftası ile Nisan ayının ilk haftasında “Kadıköy Geleneksel Günleri” adlı bir organizasyon düzenliyor. Bu organizasyon da kültür merkezinin kendisi gibi henüz genç bir oluşum. Ancak tabii ki gelenekselleşmeyi amaçlıyor. Kendisi henüz gelenekselleşmemiş olsa da bu oluşumun mutfağında yer alanlar, Anadolu kültürünün geleneksel yönüne ışık tutmaya çalışan bir etkinlik için çaba sarf ediyorlar. Bu çabanın bu yılki meyveleri Anadolu’nun farklı yörelerine ve İstanbul’un geleneksel yaşamına dair bir gösterim, konser ve panel trafiği şeklindeydi. Etkinlik boyunca tümü ücretsiz gösterilen belgesel filmlerin konuları, kaybolmaya yüz tutmuş farklı geleneklere odaklanmıştı: Denizli’nin geleneksel müziği ve yaşayan son icracıları, akordeon ustaları, KaragözHacivat oyunu, İstanbul’un fasıl kültürü, köçekler, Alevi-Bektaşi semahları, Toros göçerlerinin dokuma kültürü, kuzeydoğu Anadolu’daki Maçahela Vadisi’nin geleneksel müziği ve başlı başına bir gelenek olan Ruhi Su. Bu güzel belgesellere Türk Halk müziğinin ve Klasik Türk Musikisinin seçkin örneklerinden oluşan bir konser dizisi eşlik etti. Son olarak Anadolu mimarisine ve geleneksel müziğimize dair iki önemli panel ile Kadıköy Geleneksel Günleri tamamlandı. Tüm bu etkinlikler içinde özellikle üç tanesi, genel anlamda Türk Halk müziği özel anlamda ise Alevi-Bektaşi müziği açısından oldukça önemliydi: Hasbihal konseri, geleneksel müziğimiz konulu bir panel ve bu panelin ardından gerçekleşen Okan Murat Öztürk konseri.

Hasbihal Konseri Sözcük anlamı sohbet etmek, söyleşmek, dertleşmek olan Hasbihal aynı zamanda halk ozanı Dertli Divani’nin 2005 tarihli albümünün adı. Bu albümün genel yönetmenliğini Ulaş Özdemir yapmış, albümdeki eserlerin düzenlemelerinin bir kısmına da Hüseyin Albayrak ve Ali Rıza Albayrak kardeşler üstlenmişti. İşte bu dört isim “Hasbihal” adı altında bir araya gelerek konserler veriyorlar. Konserlerde sunulan repertuarı; Dertli Divani’nin derlediği veya kendisine ait olan deyişler, Ulaş Özdemir tarafından derlenen ve kimi zaman bestelenen deyişler ve Albayrak kardeşlerin albümlerinde yer alan Alevi-Bektaşi deyiş ve semahları oluşturuyor. Hasbihal grubu, 5 Nisan Perşembe günü yine bu çizgide bir konser verdi. Dörtlü, gerek enstrüman hakimiyeti ve uyum konusunda gerekse deyiş ve semahları seslendirmede öyle başarılıydı ki; tüm salonu Alevi-Bektaşi müziğinin kültürel ve dinsel içeriği ile aydınlattılar adeta. Bu ışıkla aydınlanan dinleyiciler, Pir Sultan Abdal’ın deyişleri sayesinde Alevi-Bektaşi inanışında dost ile yarin birliğini görüp, Şah Hatayi deyişleriyle mistik coşkuyu sezdikten sonra, Dertli Divani’nin müziği kadar güçlü sözleriyle ayaklarını yeniden yere bastılar. Konser sırasında Dertli Divani, bu deyiş ve semahların söylendikçe insanların içindeki kötülükleri alıp götürdüğünü belirtti. Böylece müziğin Alevi-Bektaşi inanışında ne büyük bir paya sahip olduğu bir kez daha kanıtlandı.

bölümde ise bugün geleneksel müziğin ne tür değişimler geçirdiği ve bu değişimlerin bir gelişme olarak görülüp görülemeyeceği tartışılacaktı. Konu, Yavuz Top’un üslubu dolayısıyla küçük ve keyifli sapmalar gösterse de panelin genel seyri tasarlandığı şekilde işledi diyebiliriz. Üç katılımcı, geleneksel müziğe üç farklı noktadan yaklaştı. Yavuz Top, tüm görüşlerini “İnsanın bilincini sosyo-ekonomik koşullar belirler.” söylemi üzerine kurdu. Süleyman Şenel, geleneksel de olsa konu müzik ise müziğin kendi terminolojisi içinde kalmak gerekliliğine dikkat çekti. Okan M. Öztürk ise geleneksel müziğimize, modernleşmenin yarattığı kırılma noktasına yoğunlaşarak bakmak taraftarıydı. İlk sözü alan Yavuz Top’a göre; bir geleneğin ortaya çıkabilmesi veya bir başka deyişle bir davranışın, düşüncenin ya da müziğin bir geleneğe dönüşebilmesi için öncelikli şart “bellek”tir. Bellek, hem bireysel hem de toplumsal anlamda gereklidir. Toplumsal belleği oluşturacak ve devamlılığını sağlayacak olan toplumun aydın kesimidir. Bir geleneksel müzik, içine dahil olduğu tüm kültürel yapı anlaşılmadan anlaşılamaz. Ancak her gelenek, içinde olumlu ve olumsuz nitelikler barındırır. Çünkü toplumsal değer yargıları değişir ve bu nedenle, geleneklere dair öğeler derinlemesine bir bakış açısı ile ele alınmalıdır. Süleyman Şenel, Yavuz Top’un müziği içine dahil olduğu geleneksel yaşam ile birlikte ele alma tavrından, gelenekselliğe sadece müzik çerçevesinden bakmak önerisi ile ayrıştı. Şenel’e göre; üzerinde durduğumuz tüm kavramlar tartışmalıydı. Bu yüzden aceleci saptamalara girilmeden sorulması gereken sorular vardı: Müziğin bir geleneği var mıdır varsa nedir? Geleneksel müzik nedir ya da hangi geleneksel müzik? Bu soruların cevapları, ritmik vurgular, ses alanları ve söz öğeleri gibi müziğin teknik yönünü oluşturan konularda aranmalıydı. Ancak bunu yaparken yerel müzisyen ve profesyonel müzisyen ayrımı gözden kaçırılmamalıydı. Okan Murat Öztürk, geleneksel-modern ikilemine dikkat çekti. Öztürk’e göre; modernleşme; sanayileşme, demokratikleşme ve bireysel özgürlük gibi kavramlarla tanımlanırken, geleneksel ise bu saydıklarımıza sahip olamayan toplumların yapısı olarak görülür. Ancak milliyetçilik ve ulus-devletle ilişkili olan modernleşme üzerinden bir geleneksel tanımı yapıldığı için çarpık bir tanım elde edilmektedir. Anadolu; zamanda derin, mekânda yaygın, kültürel çeşitlilik ve birikime sahip bir alandır ve müzikal geleneği “meşk sistemi”dir. Oysa batılılaşmanın baskısı bu geleneği parçalamış ve bir ayrışmaya sebep olmuştur. Hatta bu baskı Anadolu’daki yerel müzisyenleri dahi etkilemiştir. Bu üç farklı görüş, panelin ikinci kısmında bazı noktalarda birleşti diyebiliriz. Üç katılımcı da “değişim” denen olgunun geleneğin en vazgeçilmez öğelerinden biri olduğunu söylediler. Ancak bu doğal değişimi sağlayan resmi ideolojinin batılılaşma politikaları gibi yukardan gelen bir baskı olmamalıdır. Her geleneğin kendi değişim mantığı vardır ve modernleşmeye nazaran bu çok daha yavaş gerçekleşmektedir. Bugün geleneğe bakışta değişim olgusu gözden kaçırılmamalı, gelenek sabit bir gerçeklikmiş gibi algılanmamalıdır. Yerellik ve otantiklik arayışları köktenci biçimlere dönüşmemelidir. Aksi takdirde otantiklik arayışı, zamanın başlangıcına dek geri gitmek gibi anlamsız bir çabaya dönüşür. Müzikte evrensellik söylemi, kültür emperyalizmine açılan bir olgudur. Çünkü evrensellik iddiasında olanlar aynı zamanda, çok sesli Batı müziğinin gerçek evrensel müzik olduğu fikrindedirler. Bunun aksine müzik evrensel değil, kültürel bir olgudur. Yavuz Top’a göre önemli olan evrensel değil ulusal bir müzik yaratabilmektir. Okan Murat Öztürk’e göre ise Yavuz Top’un dile getirdiği bu söylem milliyetçiliğin söylemidir ve doğru değildir. Son olarak bugün gelinen noktayı (müzikte yazının kullanılması konusu hariç), hiçbir katılımcı bir gelişme olarak değerlendirmedi.

Sevda Türküleri Konseri Geleneksel Müziğimizde Gelenek, Değişim ve Gelişim Paneli Etkinliğin son gününde düzenlenen “Geleneksel Müziğimizde Gelenek, Değişim ve Gelişim” adlı panel, Kadıköy’ün tüm girişlerinin araçlara kapatılması sebebiyle yaklaşık kırk beş dakikalık bir gecikme ile başladı. Daha önce katılımcılar listesi Yavuz Top, Erol Parlak, Süleyman Şenel ve Okan Murat Öztürk olarak açıklanmıştı. Panelin yöneticisi konumundaki Emin İgüs, Erol Parlak’ın İsviçre’deki bir konser nedeniyle panele katılamadığını belirtince, dinleyicilerde bir tür burukluk yaşandı doğal olarak. Ancak diğer üç katılımcının da geleneksel müziğimizde birer otorite olması kaybın çok da fazla olmayacağının kanıtıydı. Panel iki bölüm şeklinde tasarlanmıştı. İlk bölümde müzik söz konusu olduğunda “gelenek” kavramının neleri işaret ettiği üzerinde durulacak, ikinci

Nisan 2007

Panelin ardından Okan Murat Öztürk, uzun süredir üzerinde çalıştığı bir proje sonucu oluşturduğu özel repertuarını dinleyicilere sundu. Bu özel repertuarın içeriğini Anadolu’nun her yanından derlenmiş sevda türküleri şekillendirmişti. Konu sevda olunca Anadolu’nun ne kadar zengin bir dile ve birikime sahip olduğu aşikar. Okan Murat Öztürk, bu zenginliği yansıtabilmek için, türkülerin yanında sevdayı en çarpıcı şekilde dile getiren manilere de yer verdi. Maniler ve aşka dair küçük öyküler sayesinde konser, kimi zaman bir söyleşi havasına büründü. Okan Murat Öztürk, kendi deyişiyle hüzünlü ve zarif söyleyişli türkülerin yanında hovarda işi türküleri de icra ederek, sevdanın dile getirilişindeki biçim zenginliğine ışık tuttu. İki saatten fazla sahnede kalan Öztürk, bağlamayı çalışı ve türküleri seslendirişi konusunda gösterdiği üst düzey performans sayesinde tüm dinleyiciler tarafından ayakta alkışlandı. Bu doyumsuz konserle birlikte Kadıköy Geleneksel günleri de son bulmuş oldu. Konseri kaçıranlar için bir uyarı: Okan Murat Öztürk, sevda türkülerinin en seçkin örneklerini topladığı “Aşk Adamı Söyletir” adlı albümünü kısa süre önce yayınladı.

27


SERÇEÞME

Kamber Çakır’dan İzzettin Doğan’a Mektup Sayın Prof. Dr. İzzettin Doğan; 21 Nisan 2007 tarihinde yapılacak olan “inanç önderleri” toplantınıza ilişkin olarak göndermiş olduğunuz davet mektubunuzu almış bulunuyorum. Birazdan söyleyeceklerimin anlaşılabilmesi için size kısaca kendimden söz etmek istiyorum. Ben Kamber Çakır, 59 yaşındayım. Pir Sultan Ocağı evlatlarındanım. 13 yıl Pir Sultan Abdal Derneği’nde görev yaptım. Sivas katliamını yaşadım. Sivas’ta 2 Temmuz’da gericiler tarafından katledilen Belkıs Çakır’ın babası olmanın yanında, orada katledilen 19 genç semahçının da abisi, babası, canı, her şeyiyim. Sayın Doğan, Sivas’ta yüreği yanan bir baba olarak size kırgınım. Sivas’ta çocuklarını yitiren tüm aileler de aynı şekilde size kırgın bulunmaktadır. Nasıl kırgın olmayalım ki! Babanızın cenazesi için Ankara’dan kalkıp İstanbul’a gelen biri olarak sizlerden de saygın bir dedenin evladı olarak aynı tavrı beklemek en doğal hakkımızdı. Sayın Doğan, Maalesef Sivas’ta yanan aileler olarak, Sivas’ta yanan Aleviler olarak sizi hiçbir zaman yanımızda göremedik. Alevi toplumunda çok önemli bir otorite olmanıza rağmen Sivas katliamına ilişkin tavrınız size ve ailenize hiç mi hiç yakışmadı. Kamuoyu önünde bu katliamı ve arkasındaki odakları lanetlemek, konunun üzerine gitmek tutumunuz olmadı. Bir kez olsun biz Sivas şehit ailelerini aramadınız, sormadınız! Bir hukuk uzmanı olarak bir kez olsun Sivas davası mahkemelerine gelmediniz! Gelip avukatlığımızı üstlenmediniz. Davamıza sahip çıkmadınız. Hatta tam tersine Sivas katliamını küçümsediniz, basit bir kaza olarak ilan ettiniz! Katliamın destekleyicileriyle işbirliği içerisinde sözgelimi Sivas’ta “birlik cemi” düzenlemekten geri durmadınız. Siz bizimle değil katliamı alkışlayanlarla birlik olmayı tercih ettiniz. Bizimle değil Fethulluh Gülen’le fotoğraf çektirmeyi onur saydınız. Sayın Doğan, Biz Aleviler size kırgınız. Tavrınız ve duruşunuzu yol süreğimize uygun bulmuyoruz. Sizin gösterdiğiniz yol, Alevileri Alevi olmaktan çıkarıyor. En çok Aleviliği hiçe sayanlarla el sıkışıyor, onlara samimiyet gösteriyorsunuz. Yüzünüz sizin dışınızdaki Alevi örgütlerine hep asıkken Aleviliği yok sayanlara hep gülümsüyor. Sayın Doğan, Beni yanlışlıkla toplantılarınıza çağırıyor olmalısınız! Sivas yangını hâlâ yüreğimizde alev alev devam ederken, siz bizleri bunca yıldır yok saymışken, vakfınızın Alevilik anlayışı dedem Pir Sultan Abdal’ın yoluna, görgümüze dünyalar kadar uzak düşmüşken ben Kamber Çakır’ın toplantınıza katılması tüm Alevilere, Aleviliğin özüne, değerlerimize ihanet olmaz mı! Toplantınıza katılamayacağım. Siz de bilirsiniz ki ulu olan yoldur, sürenlere aşk olsun. Ankara, 17 Nısan 2007

28

Kısaslı Âşık Meftuni Ahmet Aykut (Serçeşme Kısas Temsilcisi) Meftuni Baba kendinizi kısaca tanıtır mısınız?  Asıl adım Mehmet Bakman. Hüseyin ve Zeliha’dan olma, 1964 yılında Şanlıurfa’nın Kısas köyünde dünyaya geldim. İlk ve ortaokulu Kısas köyünde, liseyi Şanlıurfa’da okudum. 1984 yılında askere gittim. 1996 yılında terhis olduktan sonra, bir süre baba mesleği çiftçilikle uğraştım. 1995–1996 yıllarında Tekser Şirketinde çalıştım. 15 Haziran 1997 yılından bu yana Kısas Belde Belediyesinde işçi olarak çalışmaktayım. Evliyim, iki çocuk babasıyım. Meftuni Baba Kısas’ta irticalen söyleyen en yetenekli âşıklarımızdan birisiniz. Size göre halk ozanlığı nedir?  Bizim babalarımızdan dedelerimizden duyduğumuz, âşık demek, canını cananına feda edebilen kimsedir. Bu iş çok zor ve çetin bir iştir. Bu ancak Nesimi, Mansur, Pir Sultan Abdal gibi Hak ile olan âşıklara mahsustur. Halk ozanlığı ise hiçbir toplumu, hiçbir ferdi dininden, mezhebinden, renginden dolayı ayrıt etmeden insanların derdini, sorununu, sevincini gerektiği zaman insanlara yol gösterebilen kişi olarak kısaca tarif edebilirim. Bizler halk ozanı olarak kendimizi görmüyoruz sadece bu geleneğe layık olmaya çalışıyoruz. Meftuni mahlasını nasıl aldığınızı bize anlatır mısınız?  Ben 12–13 yaşlarında iken Hamdullah Aykut (Büryanı) Babagillerde bir gece Balım Sultan muhabbeti sırasında gönlümüzü muhabbetin tadına kaptırmışız. Âşıklar söylüyordu. Cemde bana bir dolu verdiler. Ondan sonra ben de kendimden geçmişim o anda kendimden söylemeye başladım. 1977 yılında idi. Hacı Bektaş Veli evlatlarından Ali Cevat Ulusoy efendimiz Hamdullah Aykut (Büryani) Babagile gelmişti. Akşam insanı mest eden güzel bir muhabbet esnasında sazı bana verdiler. O zaman saz çalmasını bile bilmiyordum içimden geldiği gibi Efendimin üzerine irticali olarak altı kıta kadar bir deyiş söyledim. Bunun üzerine Ali Cevat Ulusoy Efendim, “senin mahlasın bundan sonra Meftuni olsun” dedi. O günden bu yana bu mahlası kullanıyorum. O anda söylemiş olduğunuz deyişin kaydı var mı veya hatırlıyor musunuz?  Hayır. O zaman bir ses kayıt cihazımız yoktu. Köyde kasetçalar dahi her evde bulunmaz idi. Köyde elektrik yok. Ayrıca bir yazılı kaydı da bulunmamaktadır.

O ana ait irticali bir deyiş söyler misin? Biz ilhamı aldık Ali Cevat’tan İsmini cihana söyler giderim Dünyada var olduk cümlemiz yoktan Pirin sevgisiyle coşar giderim Cevat Efendimdir canın cenanım Zerrece gönlümde yoktur gümanım Beni aydınlattı kutbu cihanım Bütün engelleri aşar giderim Meftuni kulundur senden ayrılmaz İsmini zikr eden diller yorulmaz Senin hikmetinden sual sorulmaz Böyle bir sevgiyle yaşar giderim Eyvallah Meftuni Baba, diline sağlık.  Aşağıdaki şiiri 11 Temmuz 2005 tarihinde Hüseyin Hürrem Ulusoy Efendime irticalen söylemiştim. Canımın cenanı gelmiş burada Muhabbet babıdır bir fasıl edek Allah hiç kimseyi koymasın darda Muhabbet babıdır bir fasıl edek Hüseyin Hürremin gönlü hoş olsun Tatlı muhabbetimiz daim bol olsun Bak ne güzel ortam hep böyle olsun Muhabbet babıdır bir fasıl edek Veliyettin nuru Hüseyin Hürrem Önü sıra tatlı canımı verem Nuş ettim katrenden sersemim sersem Muhabbet babıdır bir fasıl edek Efendim her sene uğrarsın bize Bak ne güzel otururuz diz dize Cemal cemal bakışırız yüz yüze Muhabbet babıdır bir fasıl edek Meftuni’yim kul köleyim ağama Dokunmayın kanayan bu yarama Gene geçti elime bu bağlama Muhabbet babıdır bir fasıl edek Meftuni Baba kayıtlı kaç deyişiniz var? Deyişlerinizi kaydediyor musunuz?  Bana ait şimdiye kadar kayıtlı 332 deyişim var. Tüm deyişlerimi bir deftere yazıyorum. Eyvallah Meftuni Baba. Son olarak bize söylemek istediğiniz bir şey var mı?  Önce toplumumuzun sesi olan Serçeşme Dergisine ve size teşekkür ederim. Halk ozanlığı konusunda bir konuya değinmek istiyorum. Bu gelenekte Kısas’ta herkes bir şeyler yazıp düzebiliyor. Gerçi söylemek istediğim genel için. Bir ozanın söyleyeceği sözleri ilk önce kendisinin yaşaması, yaşamında uygulaması olan öğütler, nasihatler, olgular olması gerekmektedir. Kendisi söylediği güzellikleri yaşayamıyorsa onun söylediği düzmedir. Kendi söylediği gerçeklere inanmayan kimsedir. Bir kişi halk ozanıyım, âşığım diyorsa Pirin Mürşidin buyrukları doğrultusunda yürümesi gerekir. Kısacası menfaati, çıkarı uğruna gerçeklerden ayrılmaması, devamlı haktan, hakikatten yana olması gerekmektedir. Herkese aşk-ı niyazımı sunuyorum. Âşık Meftuni, 19 Nisan 2007

Sayı 28


SERÇEÞME

SERÇEŞME BİLİMLE GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR

OKUYUCULARININ KATKISIYLA ÇIKIYOR VE DAĞITILIYOR

Zonguldak’ta Laiklik ve Demokrasi Söyleşisi Bahattin Arı

K

ÜTÜPHANE Haftası Etkinlikleri çerçevesinde Merdiven Kitapevi’nin davetlisi olarak kentimize gelen araştırmacı-yazar Esat Korkmaz, Atatürk Kültür Merkezi salonunda izleyicisiyle buluştu. Cumartesi öğleden sonra kalabalık bir izleyici kitlesiyle yapılan toplantıda Esat Korkmaz laiklik ve demokrasi konusunda konuştu. Özellikle Alevi-Bektaşi-Bedreddini felsefenin günümüzün sorunları ile ilişkisini vurguladı. Ülkemizde süregiden laiklik ve demokrasi mücadelesinde Alevi-Bektaşilere önemli görevler düştüğünü dile getiren Korkmaz, ülkemizden aydınlama, bu toprağın insanının tarihinde yeralmış ilk aydınlanma felsefesinin küllerinden arındırılarak güncellenmesinden geçmektedir dedi. Söyleşiye, SHP İl Başkanı Yavuz Boz, Merkez İlçe Başkanı Fikret Tunç, Yönetim Kurulu Üyesi İsmail Kal, ÖDP İl Başkanı Ali Topaloğlu, Merkez İlçe Başkanı Musa Altay ve ÖDP Yönetim kurulu üyeleri, Hacı-Bektaşi Veli Derneği Karadeniz Ereğli eski Şube Başkanı Cemal Kenanoğlu öğrenciler ve çok sayıda izleyici katıldı. Korkmaz, Zonguldak’a gelmekten çok mutlu olduğunu dile getirdikten sonra şu görüşleri paylaştı: “Yüzyıllar ötesinden gelen bu inancı, felsefeyi, öğretiyi artık tartışmanın zamanı gelmiştir. Bu tartışma bu toprağın ilericisine, demokratına, sosyalistine, komünistine olağanüstü olanaklar sağlayacaktır. Bir toplumsal tasarım kısırlığı çeken Türkiye soluna, insanlığı kesin kurtuluşa götürecek, on binlerin, milyonların deneyimiyle tuğla tuğla örülmüş o tasarımları yeniden gün yüzüne çıkarmanın zamanı gelmiştir. Ve bir aydın ve araştırmacı ev ödevini yapmakla yükümlüdür. Ben bir araştırmacıyım, ben inanmak için de yola çıkmam. İnanmamak için de yola çıkmam. Öyle hesaplarla yola çıkarsanız, hiçbir şey üretemezsiniz. Araştırmacı, bir olguyu anlamaya ve algılamaya çalışır. Ben, anladığımı anlatmakla yükümlüyüm. Türkiye’de mürekkep yalamış insan aydın olarak algılandığı için çok aydın var. Ama bir de aydınlanma sorunumuz var. Demek ki gerçek aydın sayısı az. Türkiye’de bugün çok hızlı bir yabancılaşma var. Bugün emperyalizm insan haklarını da kullanarak saldırıya geçiyor. Buna direnebilmek için küresel kapitalizmin kullanmasına yatkın olmayan ilke ve kuralları öne almamız lazım. Bu da ancak doğu toplumculuğu olarak tanımlayabileceğimiz Aleviliğin ve Bektaşiliğin içinde yatan insan haklarıdır.” Söyleşinin ardından verilen arada ve ardından yapılan soru-yanıt bölümünün sonunda Esat Korkmaz kitaplarını imzaladı.

2 Şubat 2007 tarihinde Kahramanmaraş Nurhak’ta Dertli Divani Babanın yürüttüğü görgü ceminde mihman sanatçılar Muharrem Temiz, Erdal Erzincan ve Tolga Sağ cem erenlerine deyişler söylediler.

Nisan 2007

Serçeşme’nin gerçek sahibi Serçeşme’den niyaz alan okuyucularıdır. Serçeşme’yi çıkaranlar ve dağıtanlar yurt içinde ve dışında çalışan, emeğiyle geçinen insanlardır. Serçeşme canların özverisine, paylaşımcılığına, çalışkanlığına güvenir ve zorlukları birlikte aşma gücüne dayanır. Serçeşme eli kalem tutan tüm canlardan yazı, haber, fotoğraf, yorum, nefes, deyiş bekliyor. Serçeşme tüm canları temsilci olmaya, canları abone yapmaya, yörelerine derginin toplu getirtilmesine ve elden dağıtılmasına katılmaya çağırıyor.

TEMSİLCİ CANLAR YURTDIŞI Almanya: Berlin Zeki Konuk ...............+49.172.305 92 29 Darmstad Hüseyin Akın .................+49.179.107 88 56 Frankfurt Sedat Bican ...................+49.170.751 25 35 Gladbach Behçet Soğuksu ...........+49.173.510 03 54 Hamburg A. Varol ..........................+49.172.453 14 62 Hanau Kemal Nayman...................+49.173.667 72 91 Kassel Hüseyin Öztürk ..................+49.162.153 33 20 Kiel Erdoğan Aslan ........................+49 174.484 18 34 Oberhausen Mehmet Kaz .............+49.173.612 01 95 Stuttgart Kılavuz Bakır ..................+49.162.909 70 70 Avusturya: Tirol Hüseyin Polat ..........+43.650 841 55 99 Belçika: Brüksel Kazım Bakırdan ........+32.473 49 37 12 Fransa: Paris Ahmet Kesik ..................+33.6.82 07 67 16 Hollanda: Schieadam Halil Cimtay ......+31.619 92 22 84 Gelderland Ali Rıza Ağören .............+31.651 25 63 19 İngiltere: Londra İsmail Büyükakan ....+44.77.9643 5276 İsviçre: Basel İbrahim Bakır ................+41.78. 808 40 07 Kanada: Toronto Ahmet Akkuş .............+1.416.652 98 54 K. Kıbrıs: Lefkoşe A. Muzaffer Şimşek ....0533 845 21 02

YURTİÇİ Adıyaman: Merkez Aşık Özeni ...............0532.624 83 09 Gölbaşı Kenan Tezerdi .......................0535.949 43 13 Afyon: Sandıklı Metin Özdemir ................0536.886 48 56 Amasya: Merzifon Ali Kiziroğlu ...............0535.644 27 25 Ankara: Merkez İsmail Metin ..................0532.644 95 37 Sıhhiye Av. Timurtaş Özmen ..............0532.313 87 78 Antalya: Merkez Gülçin Akça ..................0532.283 72 80 Burdur: Merkez Mehmet Turan ..............0248.234 37 17 Denizli: Merkez Hasan Erden ..................0532.577 58 73 Diyarbakır: Merkez Mehtap Ürer ............0535.872 63 03 Eskişehir: Merkez Bekir Güven ..............0222.233 06 90 Gaziantep: Merkez Haydar Dede ...........0342.250 64 77 Hatay: İskenderun Haydar Kalkan ..........0326.614 26 50 İstanbul: Alibeyköy Veysel Köse .............0544.305 39 23 4. Levent Hüseyin Düzenli .................0555.204 73 79 Avcılar Mustafa Kılçık ........................0536.552 68 75 Beyazıt Rukiye Güven .......................0212.516 23 14 Çağlayan Ali Ulvi Öztürk ....................0212.224 22 42 İçerenköy Yılmaz Gürbüz ...................0535.524 49 12 Kadıköy Kazım Erol ...........................0533.553 33 86 Kayışdağ Veli Göynüsü ......................0532.687 31 09 Sarıgazi-Taşdelen Ergül Şanlı ...........0532.410 51 79 Soğanlık Hasan Harabati ...................0532.787 70 98 Sultanbeyli Sadegül Çavuş ................0535.491 07 58 Yenidoğan Salih Arslan ......................0535.941 15 09 İzmir: Bornova Hüsniye Çınar ..................0532.512 59 62 Kocaeli: İzmit Ali Buğdacı .......................0532.252 12 06 Konya: Beyşehir Selman Zebil ................0542.431 56 91 Manisa: Salihli Muhammet Petekkaya .....0538.218 90 52 Maraş: Elbistan Derviş Şahin ..................0544.217 98 05 Nurhak Hasan Çadır .......................... 0535.511 12 99 Muğla: Yalıkavak Yasemin Sağlam...........0535.829 39 84 Samsun: Terme Emrah Çolak .................0542.341 33 03 Tekirdağ: Merkez Hasan Arslan ..............0282.263 05 79 Tokat: Merkez Ali Rıza Yıldız ...................0536.212 49 54 Zile Aslı Çıkrıkçıoğlu............................0543.682 38 99 Urfa: Merkez Hakan Güleç ....................... 0542.569 11 26 Akpınar Cafer Özel .............................0543.949 84 07 Kısas Ahmet Aykut .............................0536.777 63 47 Sırrın Sadık Besuf ..............................0535.472 05 45 Zonguldak: Merkez Bahattin Arı ..............0544.246 09 17 Karadeniz-Ereğli Cemal Kenanoğlu ..0532.740 42 50

29


SERÇEÞME

Âşık Hüdâi Şiirleri - Felsefesi Seda Coşkun

İ

nsanın marifete erişme gücü olan gönül, Hüdâi’nin sazında, sözünde şekillenerek, onu bir gönül adamı durumuna getirmiştir. Gönül, “Tanrı evi” olarak da bilinir. Bu nedenle gönlünde Tanrı’nın evini taşıyan bir insan-ı kâmil’in ibadeti de gönlünün temizliği, o gönülde beliren niyetinin güzelliği ölçüsünde olmalıdır. Hüdâi’nin dilinden dökülenler, gönlünden geçirdikleridir. Onun için ona “ehli dil” yakıştırmasını yapmakla yanılgıya düşmeyiz. Bunu kanıtlarcasına O sazıyla-sözüyle insana seslenirken, “Gönüller tamir et ehli dil isen”, der. Ozan, özünde barındırdığı hislerle gönül yolculuğunu yapmış, kendi gönlünü hoş ettiği gibi, Tanrı’nın da gönlünü hoş etmiştir. Hüdâi, yazdığı içerikli, derin, anlam yüklü dizelerle insan gönlünü okşamasını biliyordu, ki hiç düşürmedi dizelerden gönül sözünü. İnsanın dilinin ucundan dökülen sözler; yüceltebilir bir kişiyi, nasihat dolu, sevinç dolu, bilgi dolu, sevgi dolu olabilir. Söyleyen dile, sese, bu sözleri dinleyene ne mutlu. Aynı sıcak, sevgi sunan dil ne zaman ki zehir akıtır, o anda acılar başlar. İnsan diline sahip olmalı, söylediği sözün nereye gittiğini bilmelidir. Kalp kırmanın belki de bu denli çabuk olması bundandır. İnsan gönlü en yüksek kademeye sevgide, aşkta ulaşıyor. Gönül, sevgiyi yaşadığında mutlu oluyor. İnsanın özü iyiyse; sözü de iyi olmalıdır. O, düşündüğü bu yolun çizgisinden çıkmamıştır, yazdığı gibi düşünmüş, düşündüğü gibi yazmıştır. Cahil, kaba saba, insanlıktan nasibini almaz kulların varolduğu bilinciyle yazar, diğer yandan insanoğlunun bu vahim haline tahammül gösteremez. Öğrenmek istemeyen, düşünmeyen, sorgulamayan, bilgisiz kullar için üzülür, ancak yok sayar öyle insanı. “Bilgisiz görgüsüz duygusuz kuldan, ölülerin mezar taşı makbuldür” demesi de bunun en açık göstergesidir. Bilgiye, bilge kişiye değer verir, o kişinin düşüncesini benimser, kabullenir. Âşık Hüdâi, gerçek adıyla Sabri Orak, 1940 yılında Maraş’ın Göksun ilçesinin Yoğunoluk köyünde hayata “merhaba” dedi. Ölümle erken yaşta karşılaştı, Hüdâi babasını kaybettiğinde henüz on yaşındaydı. Yüreği bu ölüm karşısında yara aldı: “Bir çocuk küçükten yetim kalırsa Yaralar beni, yaralar beni.” (Yaralar Beni) Bu ölümün ardından ailesiyle birlikte Ka dirli’ye göç etti. Memleketinden ayrılışı, baba sının ölümü Hüdâi’nin hayatında acı dolu, zorlu yılların başlangıcı olmuştur. Çobanlık yaptığı dönemlerde, halk kültürüyle, türkülerle tanışır. Bu alana yönelimi de ilkin böyle başlar, henüz 11-12 yaşlarındadır. Çevresindeki âşıklardan feyz alarak kendini yetiştirir. İlk yıllarında doğaçlama şiirler söyler. Gün gelecek berrak düşünüşüyle yön verdiği, dizeler, şiirler oluşacaktı. Ozanımız, Kadirli’de, Âşıklar Gecesi’nde kazandığı başarıların ardından “Hüdâi” adını almıştır. Askerlik döneminde okuma yazmayı öğrenir, sonraları halk hikayeleri, âşıklık geleneği hakkında bilgiler edinir. Askerlikten sonra İstanbul’da yaşamını sürdürür. Şiirde sesini duyurması, Konya Âşıklar Bayramı’na katılması ve 1968 yılında şiir dalında Fuzuli Ödülü’nü almasıyla başlar. Ardından katıldığı çeşitli yarışmalar ve çeşitli etkinliklerde; Da-

30

daloğlu, Yunus Emre, Fuzuli, Karacaoğlan, Müdami ödüllerini kazanmıştır. Hüdâi, insanlık adına yazdığı her şiirde, doğruluk, erdem, ahlak gibi değer yargılarının savunuculuğunu yapmış, ince düşünmüş, kaba söylemlerden kaçınmıştır. Yazdığı şiirlerin okuyucuya geri dönüşü okuru manevi doygunluğa ulaştırmıştır. İç dünyasının yoğunluğu, çeşitli duygu hallerini harmanlayarak sunduğu dizelerle dile gelmiştir. Hüdâi, “Şiir beni söyle demedikten sonra söylemem” demiş ve şiir yazmak konusundaki düşüncelerini şöyle açıklamıştır: “Şiir yazmak ya da söylemek, bir kadının doğum sancılarına benzer. Duygular gelip de onu söylemediğinde insanın beyni bir sancıya tutulur. İnsan bu sancıdan kurtulamaz söylemeyince. Bir sancılanırsın, onu söylersin. Biter. Onun rahatlığını, mutluluğunu duyarsın. Sonra yeni bir sancı başlar. Şiir söylemek bu yönleriyle tıpkı bir çocuk doğur mak gibidir. Bir tür yaratıcılıktır.” “Canan bizim canımızdır Teni bizim tenimizdir Sevgi bizim dinimizdir Başka dine inanmayız” (Âşıklar Dini) “Gönül”e giden yol sevgiden geçiyor. Yaşamın temeline sevgiyi yerleştiren ozan, şiirlerini de sevgi temasıyla şekillendirmiş, zenginleştirmiştir. Tanrı’nın güzelliği, insanda var olmuş, bu nedenle Tanrı-insan sevgisi iç içe geçmiştir. Sevmeyi tek bir kavrama indirgememiş, ruh evreninin kucaklayışıyla, doğayı, insanı, maddi ve manevi güzelliğe bağlanmayı, onlara hayranlık duymayı sevmek saymıştır. Sevmek, tükenmek bilmeyen sonsuz duygudur onun dizelerinde: “Tükenmek bilmiyor bu aşkın yolu Bu aşka düşüren güldür bülbülü” (Nazın Başkadır) Ancak sevgiliye duyduğu aşkta bu düşünceler biraz daha farklılaşır. Aşk; insana, dert, keder, çile verse de, istem dışı, gönlüne yer eden bu duyguyu kabullenir. Bu dizelerde görüldüğü gibi: “Ben bu derdi para ile almadım Hak’dan gelen çile parasız dedi” (Tabib) Ozan böyle der ve çektiği çileden, sıkıntı duymadığını, aksine memnun olduğunu dile getirir: “Destan ettin el âleme Dost oldum derde eleme Ben memnunum bu halime Seni vicdanın affetsin” (Seni Vicdanın Affetsin) Aşkın sırrına ulaşmadan önce onun derinliğine, insanı güzelleştirip, yetkinleştiren yönüne dikkat çeker. Buna ulaşmak için, aşk meyinden tadıp, esrimek gerekli. Yoksa bu ummanda yol alınamaz. Şöyle der: “Sormayınan benim derdim bilinmez Mey içmezsen bu ummana dalınmaz” (Aşığım) Aşk meyi yudumlanacak, çile çekilecektir, Leyla ile Mecnun’dan, Ferhat ile Şirin’den günümüze değin her aşk, çileli, yaralayıcıdır. Bu nedenle Hüdâi, aşkta çaresizliği bilir, derdini söze döker, sazıyla paylaşır, onunla dertleşir: “Gönlüme teselli sazımdır benim Ben bu sazımdaki tele âşığım” (Âşığım)

Gönlü Tanrı sevgisine bağlayan dinselfelsefi düşünce olarak tanımlayabileceğimiz tasavvuf, insanın Tanrı’nın varlığını tanıması, anlaması, algılaması için benimsediği bir “edebiyattır”. Ozanımız işte bu “edebiyatla kendini besler”. Tanrı yolunda, nefsini arıtmak, gerçek aşk olan Tanrı’ya ulaşmak için çileler çekilecektir, ancak bu yolda bir rehbere ihtiyaç vardır. Hüdâi, Hacı Bektaş Veli’nin öğretisini, onun gösterdiği ilkeleri benimsemiştir. Kişinin bu dünyada nefsini öldürmesi “ölmeden evvel ölmesi” anlamına gelir. “Ene’l Hak” sözü, insanla Tanrı’nın bir olduğunu, insanın Tanrı’nın bir yansıması durumunda bulunduğunu anlatır: “Cahil bu mânâyı anlamaz bilmez Gerçek âşık ölmeden ölür” (Gerçek Aşık Olan) Âşık olan insan, maddi olandan zevk alamaz, ruhunu ancak manevi dünya için yaşayarak doyurabilir: “Bu fani dünyada âşıklar gülmez Bize Hak’dan böyle işaret olunur” (Gerçek Âşık Olan) Etkilendiği, benimseyip, sevdiği âşıkları onun kendi ağzından aktaralım: “Aşkı ve aşktaki bağlılığı Kerem’de, şiir sanatını Karacaoğlan’da, tasavvufu, insan sevgisini ise Yunus’ta buldum, onlardan öğrendim. Dertli, Everekli Seyrani’yi okuyup sevdim, Veysel’i tanıdım, arkadaşlık ettim.” Hüdâi’nin şiirlerinde öne çıkan en önemli şey sevgidir. Tanrı’da sevgiyi bulur, onun güzelliğinin yansıdığı sevgilisini sever. Bilge kişiden, dost insandan, haz duyar. Kendi hayat tanıklığıyla, doğru sözlüdür, yoksulluğa, ezilmişliğe karşı dayanıklıdır. Hayatın gelip geçiciliğini bilerek yaşar, insanı anlamaya çalışır, kendi düşünceleriyle de insanın hayat karşısındaki duruşunu çözümler: “Bedenimden ayrı kaldım Size teslim oldum gardaş” (Yananlara) Tasavvuf eri, güçlü ozan Âşık Hüdâi 23 Kasım 2001’de Ankara’da Hakk’a yürüdü; O’nu bizler “diriltip” yeni bedenlere taşıyacağız. K AYNAKLAR : Âşık Hüdâi, Sevgi Bizim Dinimizdir, Art Yayınları, Ankara, Temmuz 2001, 7. Baskı Zeynep Başaran, Âşık Hüdâi Yaşamı-KişiliğiSanatı ve Şiirleri, Er-Alp Ajans, İstanbul, 1980 Esat Korkmaz, Dört Kapı Kırk Makam, Şahkulu Sultan Külliyesi Yayınları, İstanbul, 2.Baskı 1998;Kırklar Cemi, Şahkulu Sultan Külliyesi Yayınları, İstanbul, Kasım 1997;Alevilik Bektaşilik Terimleri Sözlüğü, Anahtar Kitaplar, İstanbul, Eylül 2005, Genişletilmiş 4.Basım Bekir Karadeniz, Ela Gözlüm Türküler, Özgür Yayınları, İstanbul, Ekim 2000, 2.Basım

Sayı 28


SERÇEÞME

RUSYA’NIN GEÇMİŞİNE OLDUĞU KADAR GELECEĞİNE DE IŞIK TUTAN BİR ÇALIŞMA

Senfonik Kişilik

V

Emre Erşen

IŞNE KORKMAZ, Senfonik Kişilik: Beka-Doğa, Rus İdesi ve Rus İdeali adını taşıyan kitabında Türkiye’de pek fazla çalışmaya konu olmamış, ancak Rus siyasal/felsefi düşünce tarihinde çok önemli bir yeri bulunan Rus İdesi’ni (Russkaya Idea) etraflıca ele alan bir çalışma ile karşımıza çıkıyor. Avrupa ve Asya kıtaları arasındaki eşsiz coğrafi konumu, halkının diğer halklardan daha üstün bir ilahi bilince sahip oluşu ve devlet/toplum yapısına damgasını vuran “farklılıklar içinde birlik” anlayışı nedeniyle, Rusya’nın dünya üzerinde özel bir misyona sahip olduğu iddiasına dayanan Rus İdesi, geçmişte olduğu gibi bugün de Rus siyasal ve entelektüel hayatına damgasını vurmaya devam ediyor. Günümüz Rusya’sında siyasetçilerin ve yazarların önemli bir bölümü (Putin, Züganov, Jirinovski, Soljenitsin ve Dugin bunlardan sadece birkaçı) Rusya’nın Soğuk Savaş sonrasında geçirdiği dönüşümü bilinçli bir şekilde Rus İdesi ile bağlantılandırarak açıklamaya çalışıyorlar. Bu anlamda Korkmaz’ın çalışmasını, Rusya’nın geçmişine olduğu kadar geleceğine de ışık tutan bir çalışma olarak değerlendirmek mümkün. Yazarın yüksek lisans tezini temel aldığı için oldukça kapsamlı bir araştırmaya dayanan kitap üç ana bölümden oluşuyor. Rus İdesi’nin doğasını ve gelişimini ele aldığı ilk bölümde yazar, Rus İdesi’nin üç özelliğini ön plana çıkarıyor: Otokrasi, Ortodoksluk ve milliyetçilik. Bu bölümün bir başka amacı da okuyucuya 18. yüzyıldan 1920’lere kadar uzanan bir zaman diliminde Rus İdesi’nin Batıcılardan, Pan-slavistlere, Anarşistlere ve hatta Bolşeviklere kadar Rusya’da neredeyse her önemli siyasal grup tarafından değişik biçimlerde olsa dahi rahatça kullanılabildiğini gözler önüne sermek. Bu bölüm aynı zamanda Dostoyevski, Tolstoy, Bakunin ve Lenin gibi tanıdık isimlerin Rus İdesi’ne olan yaklaşımlarına yer vermesi açısından da dikkat çekici. Kitabın ikinci bölümü ise Rus İdesi’nin yazarın deyimiyle “Rus İdeali”ne dönüşmesini, yani Rusya’nın Doğu’ya ve Asya’ya yönelişini konu alıyor. Korkmaz, Rusya’nın 18. yüzyılda Asya’ya doğru başlayan emperyal yayılmasının temelinde Rus İdesi’ni gerçeğe dönüştürme çabası olduğuna işaret ediyor. Aynı dönem içerisinde hem Pan-slavistlerin hem de Pan-Moğolcuların Doğu’ya yayılmayı esas alan bu ideal için nasıl bir düşünsel temel oluşturduklarına dikkat çekiyor. Son bölüm ise günümüzde Türkiye’de de bazı kesimler tarafından gündeme getirilen bir düşünce akımı olan Avrasyacılık üzerine odaklanıyor. 1920’lerde Bolşevik devriminden kaçan bir grup yazar tarafından ortaya atılan ve Soğuk Savaş sonrası Rusya’sında yeniden gündeme gelerek Rusya’yı Avrupa ve Asya’dan farklı bir orta kıta –Avrasya– olarak betimleyen Avrasyacılık akımı, Korkmaz için adeta Rus İdesi ve Rus İdeali arasındaki bağlantının en güçlü simgesi. Kitaba ismini veren “Senfonik Kişilik” (bir senfonide her bir enstrümanın icrasının mükemmelliğinin bütünün mükemmelliği için gerekli olması), ismini Avrasyacılardan alıyor, ancak yazara göre Rus İdesi’nin “farklılıklar içinde birliği” temel alan toplumsalcı anlayışının devamını oluşturuyor. Korkmaz, kitabını genel okuyucuya oldukça ağır gelebilecek bir dille kaleme almış. Kitapta yer alan neredeyse her cümle üzerinde tekrar tekrar düşünülmesi gerekiyor. Ancak okuyucuyu Eflatun’dan Kant’a, Nietzche’ye ve nihai olarak da özgün Rus felsefi düşüncesine uzanan bir yolculuğa çıkardığı göz önüne alındığında, kitapta kullanılan ağır dil bir anlamda gerekli hale de geliyor. Sonuç olarak, Vişne Korkmaz’ın çalışması, konunun orijinalliği, çalışmanın kapsamı ve Rusya ile Doğu ve Asya arasındaki bağlantının gücüne dikkat çeken iddiası açısından Rus siyasal ve felsefi düşünce tarihine meraklı okuyucular ile konu üzerine çalışan araştırmacılar Vişne Korkmaz’ın çalışması, için oldukça özgün ve önemli bir başvuru konunun orijinalliği, kaynağı haline gelecek gibi görünüyor.

çalışmanın kapsamı ve Rusya ile Doğu ve Asya arasındaki bağlantı açısından Rus siyasal ve felsefi düşünce tarihine meraklı okuyucular için özgün ve önemli bir başvuru kaynağı haline gelecek gibi görünüyor

VİŞNE KORKMAZ Doğa-Beka-Rus İdesi ve Rus İdeali

Senfonik Kişilik Ocak 2007 ISBN 975-335-056-2 15 x 23 cm boyutunda 322 sayfa

Tel: 0212 519 56 35 www.alevyayinlari.com

Nisan 2007

SERÇEŞME BİLİMLE GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR

Açıklık, Kendi Açtığı Yarayı İyileştiren Kılıçtır Serçeşme, Alevi-Bektaşi toplumunu ilgilendiren tüm fikirlere açıktır. Serçeşme, Alevi-Bektaşi hareketinin farklı kesimlerini, görüşlerini, örgütlerini temsil eden yazarlara açıktır. Serçeşme, farklı görüşlerin yan yana yer aldığı, hoşgörü, tartışma ve eleştiri platformu olacaktır. Serçeşme, imzasız yazılara, kişisel ve örgütsel çekişmelere yer vermez. Serçeşme’de yayımlanan yazıların içerdiği fikirler yalnız yazarlarını bağlar. Serçeşme, yollanan yazıları içerdiği fikirler nedeniyle sansür etmez. Serçeşme, bilimsel çalışmaya, araştırmaya dayalı nitelikli yazılara ağırlık verir. Serçeşme, tartışmalı konuları gündeme getirmekten kaçınmaz. Serçeşme, kısa ve özlü söze öncelik verir, boş sözlerden ve bilinenlerin tekrarından kaçınır. Serçeşme, olanakları sınırlı bir dergidir. Yollanan yazıları yayımlamamak, kısaltarak ya da bölerek yayımlamak ve düzeltmek hakkını saklı tutar. Ancak fikirleri değiştirmemeye ve yazarın onayını almaya özen gösterir. Serçeşme’ye gönderilen yazılar yayımlansın, yayımlanmasın iade edilmez

YILLIK ABONE BEDELI Türkiye YTL40 - Avrupa Birliği €50 İngiltere £40 Türkiye’den abone olmak isteyen canlar lütfen abone bedelini bir postaneden Genel Ajans Basım Dağıtım Organizasyon Ltd Şti Posta Çeki Hesabına (No 1629127) yollayın. Adınızı, Soyadınızı ya da Kuruluşun Unvanını; İş, Ev ya da Cep Telefonunuzu, varsa Faks Numaranızı ve E-posta adresinizi, ayrıca mahalle, cadde/sokak, kapı no, daire no, ilçe, il ve posta kodunuzu içeren posta adresinizi okunaklı olarak yazın ve ödeme dekontunuz ile birlikte büromuza fakslayın: +90.(0)212.519 5635 Avrupa’dan abone olmak isteyen canlar, abone bedelini aşağıdaki adrese yollayabilir: Avrupa Baş Temsilciliği Tel: +49.179.107 88 56 Hüseyin Akın Postbank Kontonummer: 826 857 303 Bankleitzahl: 25 01 00 30

31


SERÇEÞME BİLİMLE GİDİLMEYEN YOLUN SONU KARANLIKTIR

DARBE SÖYLENTİLERİYLE GERİLMEKTE OLAN SEÇİM ORTAMINDA YAPILAN EYLEMİN GÖSTERDİĞİ GERÇEK

Laik Demokrasi İçin Yobazlara ya da Cuntacılara Mahkûm Değiliz Esen Uslu

S

EÇİM ORTAMI, derin toplumsal çelişkilerin çarpıcı siyasi sonuçlarını gözler önüne seriyor. Günümüzde bir darbe girişimine niyetli cuntaların önünü kesmek için kısa bir süre önce nasıl bir askeri darbe tehdidi ile karşı karşıya kaldığımızın haberleri el altından yayılıyor. Geçmişle ilgili konuşmayan eski Genel Kurmay Başkanı gazetecilere “ne desem yangına benzin dökmek gibi olur” diyerek satır arasından bu haberleri doğruluyor. Ordunun en üst kademesi, cuntacılar emir-konuta zinciri dışına çıkmasın diye altlarına söylenecek söz bırakmamak için en yüksek perdeden “uyarı konuşmaları” yapıyor. Düne kadar ordunun üst kademesinde görevliyken bugün adları cuntalarla anılan eski komutanlar, emir-komuta düzeniyle sözde “sivil toplum kuruluşları”nın başına geçiriliyorlar. Bu kuruluşlar eliyle bürokraside yarattıkları tüm olanakları seferber ederek, Türkiye’nin en ırkçı-milliyetçi-yabancı düşmanı güçlerini, bu arada kendilerini sosyaldemokrat diye tanımlamalarına karşın ruhları devletçi-cuntacı olan siyasileri, testisini kırk taşa çalmış eski solcuları bir araya toplayarak “laik demokrasiyi savunma” mitingi düzenliyor. Değinmeden geçmeyelim, bu mitingi düzenleyen kuruluşlar arasında HAYOKDER – Hacıbektaş ve Yükseköğretim Kurumlarına Yardım Derneği de var. Hani, başında Emekli Tabib Albay Prof. Dr. Naki Selmanpakoğlu’nun, onur kurulunda ise Emekli General-Hacıbektaş Belediye Başkanı Ali Rıza Selmanpakoğlu’nun bulunduğu kuruluş. Hacıbektaş Belediyesi eliyle Hacı Bektaş Veli Anma Etkinliklerini iğdiş ettikleri yetmedi. Şimdi “aporttalar” yakalayacakları bir devlet olanağı ile “Hacıbektaş Üniversitesi” diye bir hilkat garibesini başımıza geçirme telaşındalar. Halkının laik demokrasi özlemini sömürmek ve AKP ile simgelenen siyasi İslam adına yürütülen politikalara muhalefetini kendi ırkçımilliyetçi-cuntacı kanallarına akıtmak için çabalıyorlar. Günümüzde bu siyasetin temsilcileri mitinge katılanların sayısı ile övünüyorlar, ancak mitingde kürsüden yapılan konuşmaları savunmaya cesaret bile edemiyorlar. Bu siyasetin izleyicileri, devlet, bayrak ve Atatürk lâfebeliğinin ardına gizlenmeye çalışsalar da mitinge katılan on binlerce insanın, onların bu çarpık siyasetini desteklemek için değil, laik demokrasi özlemiyle oraya toplandığını gizleyemiyorlar.

M

Alevileri Bölen Siyaset

İTİNGE KATILMA ya da katılmama kararı her siyasi tercih gibi hem Alevi-Bektaşi kurumlarını hem de Alevi-Bektaşileri ikiye böldü. Alevi sağında milliyetçiliğin ağır bastığı kesimin tutumu, demokrasi ve laiklik adına kaderini milliyetçi-ırkçı-cuntacılara bağlamak olarak belirginleşti. İstanbul’daki Karacaahmet ve Şahkulu dergâhlarının yöneticileri bu yaklaşımla mitinge katıldılar ve ardından çeşitli e-posta yazışma gruplarında bu tutumlarını savundular. Mitinge katılımın büyüklüğünün verdiği böbürlenmeyle mitinge katılmama kararı alan demokratik Alevi-Bektaşi örgütlerini, “Cumhuriyete sahip çıkmayan Alevi olamaz” sözleriyle aforoz etmeye vardılar. Güneş’te yazan Rıza Zelyut daha da ileri giderek, mitinge katılmayarak, “tarikatçilerle aynı safta buluşarak… Gericiliğe, laiklik karşıtlarına, Atatürk düşmanlarına destek” olan “kişilerin yönettiği derneklere üye olanlar”ı yöneticilerden hesap sormaya çağırdı. Alevi solunun tutumu ise ABF ve PSKAD yönetimlerinin mitinge örgütsel olarak katılmama yaklaşımında kendini gösterdi. Bu örgütler

daha sonraki açıklamalarında laik demokrasi isteminin milliyetçi-ırkçıfaşist cuntacılarla birlikte savunulamayacağını, tam tersine, bu güçlerin demokrasi ve laiklik karşısında en az AKP kadar etkili birer engel olduğunu belirttiler. Birbirine taban tabana zıt tutumlar Alevi-Bektaşi örgütlerinin yönetimlerinde yer alan birbirine zıt kesimlerin Cumhurbaşkanı seçimleriyle gerilmiş siyasi ortamda kesin çizgilerle ayrıldığını gözler önüne serdi.

M

Abant Platformu

İTİNG TARTIŞMALARI Alevi-Bektaşileri ikiye bölmeden önce konusu “Tarihi, Kültürel, Folklorik ve Aktüel Boyutlarıyla Alevilik” olan 13. Abant Platformu toplandı. Bu toplantının yapılmış olması ve toplantıya bazı Alevi-Bektaşi örgüt temsilcilerinin katılmış olması bile Alevi-Bektaşi çevrelerin tepkisiyle karşılaştı. Fethulah Gülen ile bağları bulunduğu öne sürülen bu Platformun Alevilik konusuna bu ilgisi aynı zamanda önümüzdeki dönemde Alevi-Bektaşilerin Sünni İslam içinde başının bağlanması için örülmekte olan yeni çorapların hazırlığıdır. Ancak demokratik Alevi-Bektaşi kuruluşları ve ilerici Alevi-Bektaşi halkımız, “nasıl olur da siyasi İslamın temsilcileri böyle toplantılar yapar; neden bizden birileri bu toplantılara katılır” diye şikâyet etmeden önce, başımıza örülmekte olan bu ve benzeri “çoraplara” karşı önlem almaya girişmelidir. Bu önlem Alevi-Bektaşiliğin tarihten gelen bağımsız felsefesine ve direngen-baş eğmez davranışına sahip çıkmaktır. Cumhuriyet hamamının laik namusunu kurtarmak için yollara dökülen Alevi-Bektaşiler önce sorunu iyi kavramalılar. Siyasi İslamın hedefi iyi anlaşılmalıdır. Bu, bazılarının sandığı gibi ’82 Anayasa’sı ile berkitilmiş, Diyanet İşleri Başkanlı sözde laikliği ortadan kaldırmak değildir. Siyasi İslam, Alevi-Bektaşileri biraz daha yumuşatılmış, onların kabul edebileceği ahlakileştirilmiş bir Sünni İslam anlayış içinde eritmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla Alevi-Bektaşiler içinde din metafiziğine en fazla boğulmuş, kendini en iyi Müslüman, yedi göbekten Türk, en milliyetçi-devletçi gören kesimleri kullanmaktadır. Bu kesimleri örgütlemek için AleviBektaşi burjuvazisini ve asker-sivil bürokraside yer etmiş Alevi Bektaşi seçkinlerini öne sürmektedir. Bunları gizli-açık fonlarıyla desteklemekte, devlet kurumları eliyle saygınlık kazandırmaktadır. Bu gidiş içinde işçi-emekçi Alevi-Bektaşilerin gönlünde yatan materyalist, devrimci, devlet tanımaz, yalan bilmez, haksızlığa tahammülsüz, canı başı dost yoluna koymuş, eşitlikçi Aleviliğin ilksel komünist yönleri törpülenmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle Alevilerin-Bektaşilerin ve onların demokratik kuruluşlarının en acil görevi nasıl bir demokrasi istediklerini tartışmaktır. Hrant Dink’in kanı kurumadan Malatya’da farklı bir inancı benimseyenlere karşı gaddar bir cinayet daha işlenmiştir. Demokrasi, böyle cinayetlere zemin hazırlayan ortamı ortadan kaldırmak demektir. Demokrasi her şeyden önce en alttakilerin, ayrımcılığa uğrayanların, azınlıkta kalanların, fakirlerin, yoksulların, zulme uğrayanların haklarını savunmaktır. Alevilerin-Bektaşilerin, dedelerin, babaların, demokratik örgütlerimizin bu konularda sesini yükseltmesi zorunludur. Laiklik ve demokrasi özlemiyle dolu emekçi Alevi-Bektaşileri, kendi felsefelerine ters fikirler altında örgütlemeye çalışan siyaset bezirgânlarına kurban ettirmeyelim. 


Sercesme-28