Issuu on Google+

IDEA E K İ M 2 0 1 2 S AY I : 4

AYLIK KÜLTÜR & SANAT MECMUASI

1


4 24 36 42 44 48

50 58 60 62 2

Fotoğraf - Ayın konusu, Denge - Balance Fotoğraf - Portfolyo, Mustafa BATIBENİZ Sinema - Film İnceleme, “MILK” Sinema - Vizyon Takvimi

EDİTÖR’DEN

Müzik Kliniği - Doğru Bir Seçim Yapmak Müzik Kliniği - Acil Servis Resim - Biyografi, Okan Kılıç Edebiyat - Kitap Kurdu, Bisküviyi Çaya Yatay Bandırın Edebiyat - Deneme, Rengi Soğuk, Sütü Bozuk Edebiyat - Deneme, Müsvette Üzerine Eşek

Düşman her zaman içimizde gizlidir. Gelişim tamamlandığında kayıplar vererek ilerler hayat. Kimi zaman dik yokuşlar gelir, kimi zaman geniş düzlükler. Uzanırsın ama yoktur. Geçmişinden bir siluettir aslında. Yarı yolda bıraktığın zavallılar bilmezler kendi kuyularını kazdıklarını. Film ekimi devam ederken, Bursa’da izlediğim “Tepenin Ardı” filmi, izlemeyenleri için muhakkak yukarıdaki satırların bir teyididir. İki kişinin bildiği sırdır, üçüncü şeytandır... Destek veren herkese sonsuz teşekküærler. Bir sonraki sayıda buluşana değin, sahip olduklarınızın değerini bilin... Görüşlerinizi bizlerle paylaşabileceğiniz adresimiz; ideartmagazine@gmail.com. Keyili Okumalar İlker ŞİMŞEKCAN

3


FOTOÄžRAF

AYIN KONUSU

http://forgottenx.deviantart.com

4

5


http://angelles-laveau.deviantart.com

http://babyinblue.deviantart.com

6

7


http://yayaaja.deviantart.com http://aisii.deviantart.com

8

9


http://blackhearted.deviantart.com

10

11


http://blph.deviantart.com/

12

http://CaveCanem42.deviantart.com

13


http://dorottyas.deviantart.com

14

15


http://gokhantutak.deviantart.com

http://KARRR.deviantart.com

16

17


http://ko3er.deviantart.com

http://mts666.deviantart.com

18

19


http://puerh.deviantart.com

http://purple-rx.deviantart.com

20

21


http://ssilence.deviantart.com http://torridd.deviantart.com

22

23


FOTOĞRAF

PORTFOLYO

MUSTAFA BATIBENİZ

http://westface.deviantart.com

Fotoğrafları ile, günümüz yaşamında refleks oluşturmayı hedefleyen fotoğrafçı, bunu tedirgin ve huzursuz kareler eşliğinde yapmaktadır. Kitsch kavramını hiçe sayan fotoğrafçı, Milan Kundera’nın “Kimse Kitsch çemberinin dışında olmayı başaramaz” ifadesini alt üst etmektedir. Bu sayıda kendisi ile yapmayı hedeflediğimiz röportaj elimizde olmayan aksaklıklar yüzünden iptal edilmiştir. Affola... İlker Şimşekcan 24

25


26

27


28

29


30

31


32

33


34

35


SİNEMA

FİLM İNCELEME

Mehmet OKAN sinemadedigin.blogspot.com

EŞCİNSELLİĞİ NORMALLEŞTİRMEK

S

on Akademi Ödül Töreni(2009)’ni hatırlayalım. Natalie Portman’ın kıyafeti, Hugh Jackman’ın sunumu, Mickey Rourke’un kolyesi, Slumdog ekibinin komiklikleri vs. eğlenceli olsa da çabuk unutulacak. Ama eşcinsel hareketinin geceye vurduğu damga öyle kolay kolay unutulmayacak. Ödül töreninden bir süre önce sinema dünyasının kalbi Los Angeles’ın da içinde

36

den alacağına kesin gözüyle bakılan En İyi Erkek Oyuncu ödülünü bu filmdeki rolüyle kapan Sean Penn laflarını sıralar. Tabi bu laflar salondan da destek bulur. Bugün baktığımızda her ne kadar yasanın kaldırılmasını engelleyememiş olsalar da dünyanın herhangi bir ülkesindeki herhangi bir eve ulaşan bu görüntüler öyle hiç boş geçilecek cinsten değildir. Bunlar modern dünyanın en büyük fobilerinden birine indirilmiş sert darbelerdir. Milk filmi de işte tam böyle bir ortamda doğmuş bir film. Amerikan Sinemasının güncel olaylara ne kadar çabuk tepki verdiği, ABD’yi ilgilendiren her türlü olayın karşılığını sinemada bulduğu, Amerikalıların ta ilk elle tutulur hale geldiklerinden beri sinemanın gücünün ne kadar farkında oldukları malum. Bugün zaten zar zor elde ettikleri bu hakkın da ellerinden alınmasına karşı ilk giriştikleri işin sinema olması boşuna değil. Bu yüzden de Milk’i tartışırken sinemasal başarısını,

sinema dışı etkenler üzerinden de tartışmak gerek. Çünkü film olarak başarısı aslında tam da bunlar üzerinden şekilleniyor. Milk, bunca etken arasında hem güçlü bir propaganda filmiyken bir yandan da propagandanın kalıplarından bir o kadar uzak bir film. Bugüne kadar yapılan propaganda sinemasının, daha doğrusu taraflı bir sinemanın kalıplarından çok uzakta duruyor. Geçmiş filmlerine de bakarak özellikle Gus Van Sant’ten kaynaklanan bir

naifliğe, sadeliğe sahip. Harvey Milk karakterine bakışı da bu sadelik etrafında şekilleniyor. Bu da aslında onu diğer tüm eşcinsel filmlerinden ayırıyor. Bugüne kadar ya heteroseksüellerin fiziksel şiddetine maruz kalan ya da melodram gibi bir aşk hikâyesi içinde karikatürize edilirken bulduğumuz eşcinseller ilk defa normal bir insan gibi çıkıyor karşımıza. Hem de Harvey Milk gibi en süper kahraman haline getirilmesi mümkün karakter üzerinden yapılıyor bu

bulunduğu California eyaletinde eşcinsel evliliği hakkının kaldırma çalışmalarının hızlanması eşcinsel hareketine desteğin yoğun olduğu sinema dünyasında da direk karşılığını bulur. Bu hareketin tam da kalbinde doğmuş Milk filmi de bunun sözcülüğünü yapar. Önce pek şans tanınmayan genç senarist Dustin Lance Black ödülü kapar ve sahnede için boşaltır, ardından da Mickey Rourke’un aylar öncesin-

37


normalleştirme. Sant eşcinsellik üzerine yapılmış filmlerdeki bu aşırılıkların(her ne kadar birçoğu ve daha kötüsü gerçek hayatta mevcut olsa da) büyük bir çoğunluğu homofobik olan heteroseksüel izleyici üzerinde irrite edici bir etkisinin olduğunun farkında. Bu yüzden bütün filmi normal herhangi bir insanı anlatır gibi, herhangi bir başarı hikâyesi anlatır gibi anlatıyor. Bu başta korkaklık gibi görülebilir fakat öyle değil. Değil çünkü Sant bunu yaparken eşcinsellik üzerine söylenmesi gereken her şeyi söylüyor. Aslında tam da bu yapısıyla ilk defa ana akım bir film, eşcinsel hareketinin temel çıkış noktasına değindiğini görüyoruz: Normalleştirme Bugüne kadar eşcinseller tüm hareketlerinde tek bir amaç için mücadele ettiler: Normal bir insan gibi görülmek. Cinsiyetleriyle ilgili olsun olmasın her yerde gördükleri muamele onların normal insan olarak görülmemesinin sebebiydi. Çoğunluk onları ahlaksız yaratıklar olarak gördü, daha sonra da sözde iyi niyetli

38

bir tavırla “hastalıklı insan” gözüyle görülmeye başladı. Yani toplumsal dışlamayla bir nevi “karantinaya alınmalı” tavrı sergilendi. Bugüne kadar homofobiye karşı saldırgan bir tavırda olan filmler aslında daha sert ve aşağılayıcı bir karşılık gördü(örn: İ.ne Kovboylar) Sant ise ilk sahnesinden itibaren normalleştirici bir tavır izliyor ve sonuna kadar bundan vazgeçmiyor. Milk’in de herkes gibi aşkları oluyor, hırsları oluyor, yenilgileri oluyor, diğer siyasetçiler gibi bir türlü siyasetten kopamıyor, tavizler veriyor, politik oyunların içine giriyor, eski aşklarını hatırlıyor… Tıpkı herhangi başarılı bir politikacı gibi; yönetimiyle, oyunculuğuyla hiçbir abartma yapılmadan; karakterine cinsiyetinden ibaret bakmadan ve bunun üzerinden nefret kusan laflardan kaçınarak, Harvey Milk’in önce insan olduğunu üstüne basa basa dile getirerek çizilen bir portre bu. Filmde Harvey Milk’e de diğer eşcinsellere de önce eşcinsel sonra insan gözüyle

bakmıyoruz. Harvey Milk h a n g i cinsiyetten olursa olsun o kadar bizden, o kadar insan ki; onun eşcinsellik mücadelesi, homofobisi tavana vurmuş bir insan için bile k e n d i mücadelesiymiş gibi görülebilir. Milk işte sinemadan önce bunu başarıyor. Eşcinsellik normalleştiriliyor. Film boyunca eşcinsellik ahlaksızlık olmaktan da, hastalık olmaktan baskın ve nefret dolu sözlerle değil bu tavrıyla çıkarılıyor. İşte bu yüzden propaganda kalıplarına hiç uymamasına rağmen ama bir hareketin özüne bu kadar iyi hizmet eden az film bulunur. Aslına bakılırsa sinema olarak öyle ekstra bir güzellik içermiyor. Hele ki Sant’in 2000lerde ne kadar ekstra güzelliklere sahip filmlere imza attığını düşünürsek bu gayet basit bir film. Sinema olarak da tavan yapmış bir film görmek içten değilmiş aslında. Sant ilk 15-20 dakika kendine özgü bağımsız havayı böylesine ana akım bir filme çok iyi yedirse de sonradan öykü anlatma derdi içinde bu havayı kaybediyor, sadece iyi bir hikaye anlatıcısından ibaret kalıyor. Bizi de olası bir başyapıttan ediyor. Ama gene de Sant’in ana akım sinemayla flört ettiği en iyi film Milk.

TERCİHİNİZ BUYSA!!! 39

Fotoğraflar : shutterstock.com


OBEZİTE’DEN KAÇININ! w w w. b e sl e n me.s ag l i k .gov.t r 40

Metin Yazarı : Hande BURAN

41


SİNEMA

VİZYON TAKVİMİ Cennetteki Çöplük

Gergedan Mevsimi Vizyon tarihi : 26 Ekim 2012 Yönetmen : Bahman Ghobadi Oyuncular : Monica Bellucci, Beren Saat, Belçim Bilgin... Ülke : Türkiye, İran İran’da şahın devrilmesiyle başlayan İslami rejim devriminin hemen öncesin

Vizyon Tarihi : 
5 Ekim 2012 (1s 425dk) Yönetmen: Fatih Akın Oyuncular: Camburnu Köylüleri Tür : Belgesel Ülke : Türkiye, Almanya Karadeniz’in Camburnu bölgesinde

de geçen hikaye bu politik değişimler ekseninde sancılı bir aşk öyküsünü beyazperdeye taşıyor. Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin çekimlerinin bir bölümünü Türkiye’de gerçekleştirdiği, başrollerini Monica Belluci ve Behrouz Vossoughi’nin paylaştığı yapım, çekim sürecinde adından oldukça söz ettirmişti. Türk oyunculardan Beren Saat, Belçim Bilgin, Yılmaz Erdoğan, Caner Cindoruk’un rol aldığı film, İranlı ve Türk oyuncuları bir araya getiriyor. Caner Cindoruk ise oyuncu Behrouz Vossoughi’nin canlandırdığı karakterini gençliğini oynarken Beren Saat’i ise Bellucci’nin kızı olarak seyredeceğiz.

geçimini çay yetiştiriciliği ile sağlayan yerel halk, denizin doldurulması projesine direnerek hükumete karşı çıkar. Zira proje büyük bir çevre kirliliğine yol açacak ve yaşamlarını temelinden etkileyecektir. Almanya’da yaşayan Türk asıllı yönetmen Fatih Akın son filminde kendi köklerine dönüyor ve Karadeniz’de yaşanan yeni yapılaşmanın yerel halk üzerindeki olumsuz etkisini beyazperdeye taşıyor. Dünya prömiyeri 2012 Cannes Film Festivali’nde gerçekleştirilen filmin çekimleri toplam 5 yılda tamamlandı.

Uzun Hikaye

Cloud Atlas Vizyon tarihi : 12 Ekim 2012 Yönetmen : Osman Sınav Oyuncular : Kenan İmirzalioğlu, İsmail Hakkı Ürün, Kürşat Alnıaçık... Tür : Dram, Macera, Romantik Ülke : Türkiye 1940’lı yıllardan başlayarak 70’li yıllara kadar uzanan öyküsü

kardeşlerin gerçek hikayesinin anlatıldığı film, Büyük Depresyon döneminde Virginia eyaletinde yasa dışı yollarla zengin olan bir gangster çetesini odağına alıyor. Bondurant ailesine mensup 3 kardeşin birbirine olan sadakati, kaçakçılıkla kazandıkları servetten kendilerine pay isteyen devlet görevlileri karşısında da sınanıyor. 
Yönetmenliğini en son The Road filmine imza atan John Hillcoat’un üstlendiği film Tom Hardy, Guy Pearce, Gary Oldman, Shia LaBeouf, Jessica Chastain ve Mia Wasikowska gibi yıldızlardan oluşan bir kadroya sahip. 
Yapım 2012 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışmıştı.

ile hem hüzünlü, hem neşeli ve coşkulu kimi zamansa heyecanlı ve romantik bir film olan Uzun Hikaye, senarist Yiğit Güralp’in tanımıyla çok ama çok iyi insanların saf ve ölümsüz aşklarını adalet ve doğruluk üzerine inşa etme mücadelelerini anlatıyor. Edebiyat dünyasının tanınmış isimlerinden Mustafa Kutlu’nun aynı adlı eserinin sinemaya uyarlanması olan filmin yönetmenliğini Osman Sınav üstlenirken, senaryo uyarlamasını ise Yiğit Güralp kaleme aldı. Filmin başrolünü Kenan İmirzalıoğlu üstlenirken kadroda kendisine Altan Erkekli, Güven Kıraç, Zafer Algöz, Cihat Tamer, Tuğçe Kazaz, Ushan Çakır ve Fatima Betül Cordal isimleri eşlik ediyor...

Paranormal Activity 4

Vizyon tarihi : 
26 Ekim 2012 (2s 44dk) Yönetmen : Andy Wachowski, Lana Wachowski, Tom Tykwer Oyuncular : Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent... Tür : Dram, Bilimkurgu, Gerilim Ülke : ABD Kaçakçılıkla nam salmış kötü şöhretli Bondurant

Kanunsuzlar Vizyon tarihi : 19 Ekim (1s 35dk) Yönetmen : Henry Joost, Ariel Schulman Oyuncular : Katie Featherston, Matt Shively, Kathryn Newton... Tür : Korku Ülke : ABD Dünyanın dört yanında fırtınalar kopartan ve kendisine

has hayran kitlesi ile gişesini katlayan Paranormal Activity serisinin dördüncü filminin yönetmenliğini Ariel Schulman ve Henry Joost üstleniyor. Gerilimin dozunun yüksek olduğu filmde Kaite ve Hunter’ın ikinci filmden sonra başladığı yeni hayata gidiyoruz. Olayların şokunu henüz üzerlerinden atamayan ikili yeni bir eve taşınıp temiz bir sayfa açmayı diliyorlar. Ancak lanetli geçmişleri burada da peşlerini bırakmıyor. Kaite ve Hunter’ı ziyaret eden yeni komşuları da bu evde yaşanan kimi gerçeküstü olaylardan nasiplerini almaya başlıyorlar. Filmin baş rollerini Katie Featherston ve Dianna Agron paylaşırken, senaryo Zack Estrin’a ait.

Vizyon tarihi : 26 Ekim 2012 (1s 55dk) Yönetmen : John Hillcoat Oyuncular : Shia LaBeouf, Tom Hardy, Jason Clarke... Tür : Dram, Aksiyon, Western Ülke : ABD Kaçakçılıkla nam salmış kötü şöhretli Bondurant

kardeşlerin gerçek hikayesinin anlatıldığı film, Büyük Depresyon döneminde Virginia eyaletinde yasa dışı yollarla zengin olan bir gangster çetesini odağına alıyor. Bondurant ailesine mensup 3 kardeşin birbirine olan sadakati, kaçakçılıkla kazandıkları servetten kendilerine pay isteyen devlet görevlileri karşısında da sınanıyor. Yönetmenliğini en son The Road filmine imza atan John Hillcoat’un üstlendiği film Tom Hardy, Guy Pearce, Gary Oldman, Shia LaBeouf, Jessica Chastain ve Mia Wasikowska gibi yıldızlardan oluşan bir kadroya sahip. Yapım 2012 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışmıştı. Avrupa’nın çeşitli festivallerini gezen filmin yurtdışı eleştirmen notu da bir hayli yüksek. Kaynak : beyazperde.com

42

43


MÜZİK

MÜZİK KLİNİĞİ

Müzikte Tema

Doğru Bir Seçim Yapmak Y

epyeni bir aya ve sayıya yine birlikte merhaba diyoruz sevgili IDEA Magazine okurları. Sonbaharın artık iliklerimize işlemeye başladığı bir dönemde açıkçası karmaşık duygularla oturdum yazının başına. Malum yaz çoktan bitmiş, sonbahar gelmiş, okullar açılacak, işler başlayacak… Birkaç gün önce İhsan

44

Oktay Anar’ın Yedinci Gün isimli uzun süredir beklediğimiz kitabını bitirdim. Dolayısı ile bu ay ki yazıda bunun etkisinde bir nebze de olsa kalabilirim. Geçen ay ki yazının ardından birkaç ufak dönüş aldım, hepsi de beni ziyadesiyle mutlu etti. Müzik Kliniği’nin sevilip okunduğunu görmek bendeki bu hevesi daima en tepede tutuyor. Ayrıca geçen ay biraz sürpriz olarak yeni bir

kısım ekledik editörümle Müzik Kliniği’ne: Acil Servis. Burada da dönem zaman tarz gözetmeksizin kaliteli bulduğum albümler hakkında birkaç cümlelik yorumlara yer vereceğim. Geçen ay müjdesini verdiğim bir haberle başlamak istiyorum bu ay ki sohbetimize. Bu ayın sonunda, 29 Ekim Pazartesi Eskişehirli metal müzik severleri harika bir konser bekli-

yor olacak. Eskişehir Rock Topluluğu’nun artık geleneksel hale gelen organizasyonu Eskirock Metal Fest., beşinci konserini 222 Park’ta gerçekleştirecek. Konserde geçtiğimiz günlerde Ada Müzik etiketiyle yayınladığı ikinci albümü Carpe Mortem ile çok büyük ses getiren ve ülkemiz metal camiasının çok yakından takip ettiği Soul Sacrifice grubu Eskirock Metal Fest. Vol. V’te headliner olarak karşımızda olacak. Bir başka önemli metal grubu olan Heretic Soul da yine aynı konserde Eskişehirli sevenleri ile uzun bir aradan sonra buluşacak. Yine ülkemiz underground metal piyasasına Of Oceans And Raindrops isimli albümleriyle çok hızlı bir giriş yapan İstanbullu Thrown To The Sun topluluğu da konser kapsamında müzikseverler ile buluşacak. Konserin dikkat çeken bir diğer yönü de yine uzun bir aradan sonra ilk defa Eskişehirli metal müzik severler ile yurtdışından underground metal gruplarını buluşturacak olması. Bulgaristanlı komşularımız Eufobia çıktığı ilk Türkiye turnesi kapsamında İstanbul ve Ankara’dan sonra ilk defa Eskişehir’de sahne alacak. Konser’in Eskişehirli grubu ise Türkiye’nin ilk ve tek Lamb Of God Tribute grubu olan LOG Tribute Band olacak. Konsere doğru oluşabilecek muhtemel gelişmeler için takipte kalmak şart.

Bu ay kliniğimizde müzikte tema konusunu alışılagelmişin biraz dışında ele almaya çalışacağım. Tema dediğimiz olgu, müziğin bir iletişim şekli olarak kabul edilmesinin sebebidir. Bir şey anlatmayan bir eser olamaz, eğer bir yapı karşıdaki alıcıya herhangi bir şey anlatmıyorsa (burada beğenme ya da beğenmeme durumundan bahsetmiyorum) bu yapının bir eser olarak ifade edilmesi anlamsızdır. En basit müzik yapısının bile meydana gelmesi için bir uyum, bir yetenek kırıntısının sonucu ortaya çıkan ahenk yani harmoni gereklidir. Bu harmonin görüntüsü melodidir, enstrümandır ancak bana göre temeli de temadır. Tema ister melodiyle, ister sözle, ister görüntüyle verilmeye çalışılsın, cezbetmesi için varlığı şarttır. Müzik grupları genellikle her albümleri için yeni bir tema oluştururlar. Bazı gruplar ise sadece belli temalarda albümler yaparlar. Her iki görüşte kabul görmekle birlikte, ikinci seçeneği tercih eden grupların çıkardığı albümler zamanla tekdüze bir hale gelebilir. Ya da insanlar uzun süre aynı şeylerden bahsedilmesini anlamsız bulabilirler. Te m a l ı albümler deyince aklıma gelen onlarca albüm var. Örneğin Tool’un

2006 yılında çıkarmış olduğu 10000 Days albümü, başyapıtı. Bu albümün bendeki yeri çok yakın bir zamanda tanışmama rağmen çok ayrıdır sevgili okur. Albüme tema olarak bir ölümün ardından yakılabilecek en sanatsal ağıt seçilmiş. 27 senelik bir komanın ardından kaybedilen bir annenin ardından, bir evladın ortaya koyabileceği belki de en anlamlı sözcükler ve notaların birleşimi olmuş albüm. 27 seneyi cehennemde geçirmek yeterince uzun, diyor Tool’un solisti Maynard. Annesinin yaşamında cehennemi gördüğünden dolayı artık bir melek olmayı hak ettiğini anlatıyor ve ekliyor: Eğer seni cennetin kapılarında bekletirseler o kapıları tekmele. Yine bu bahiste Pink Floyd’un The Wall isimli albümünden bahsetmeden geçeme-

45


yiz. Bu albüm, Roger Waters’ın bir turne esnasında kafasında oluşan Duvar temasının notaya ve söze dökülmüş halidir en kabaca tabirle. Bir konser esnasında hayranların taşkın hareketlerinden bunalan müzisyenin aklına keşke onlarla aramda bir duvar olsa gibi hayalî bir fikir

gelir. İşte bu fikir 1979 yılında çıkan The Wall albümünün temasını oluşturmuştur. Albümde Pink isimli bir rock yıldızının hayatı anlatılmaktadır. Duvar simgesi bu karakterin kendini toplumdan soyutlamasıyla alakalı olarak oluşturulmuştur. Sözleri yazan Roger Waters, grubun diğer kurucu üyesi Syd Barrett’in çöküşe doğru giden hayatından da etkilenmiştir. Elbette bizde de aynı şekilde temalı albümler üreten gruplarımız mevcuttur. Bu hususta aklıma ilk gelen grup Almora oldu. 2003 yılında çıkan Kalihora’s Song albümü kendine tema olarak Kalihora isminde bir çocuğun yaşamını seçmiş. Albümde de para ve türlü emeller uğruna yapılan savaşların, Kalihora ve diğer binlerce çocuğun hayatlarına olan etkisi anlatılmış. Buna benzer onlarca temayı içeren binlerce albüm sayabilmek mümkündür. Savaşın, ölümün, yaşamın ve çocukların anlatıldığı albümler sayıca fazla olmakla birlikte, özellikle melodik death metalin bir hediyesi olarak, doğa ve astronomi

46

temalı albümlerin de varlığı söz konusudur. Yıldızları, uyduları, kara delikleri anlatan bir albüm sizce de çok farklı olmaz mıydı? Albümlerine tema oluşturan gruplardan farklı olarak, hayatını belli temalarda albüm vermeye adamış gruplar da sayıca fazladırlar. Ancak yukarıda da bahsettiğim üzere bu tür grupların bir süre sonra ezber bozmadıkları için eski etkilerini kaybettikleri görülebilir. Temalı grup diyince aklıma ilk gelen gruplar Immortal, Nile, Blind Guardian gibi gruplar oldu. Biraz düşününce çok daha fazlasını da bulmak olasıdır. Bunlardan ilki olan Immortal bir black metal grubudur, çok da iyi bir black metal grubudur. Ancak black metalin zihinlerde yerleşmiş olan o şeytani temasından çok daha farklı bir temayla, “doğa sevgisiyle (!)” albümler üretmektedir. Kuzeyin soğuk havasını, buzulları, dağları, Arktik’i, Antartik’i, penguenleri (!) anlatır Immortal. İşte size farklı a l bü ml er den şarkı isimlerinden örnekler: Arctic Swarm, Cold Winds of Funeral Dust, Frozen By Icewinds, Antarctica, Cryptic Winterstorms… Immortal’ın karsız, buzsuz bir albüm yapması demek, Immortal’ın bambaşka bir şeye dönüşmesi demektir bana göre. Tüm albüm kapakları, sözler, çektikleri klipler ve kısacası her şey bu seçtikleri temaya uygundur ve uygun olmalıdır. Antik Mısır’ı şarkılarda anlatmak nasıl olabilirdi acaba?

İşte bu soruya cevap veremiyorsanız muhakkak Nile grubuna kulak vermelisiniz. Grubun adını Nil Nehri’nden alması bir tesadüf değil. Nile, Antik Mısır’ı anlatmasının yanında parçalarındaki çok üst seviye davul trafiği ile de bilinen bir gruptur. Amerikalı bir grubun kendisine neden böyle bir tema seçtiğinin cevabını muhtemelen sadece grubun beyni Karl Sanders verebilir. Yine bir ek bilgi olarak 2007 yılında çıkan Ithyphallic albümündeki “Papyrus Containing the Spell to Preserve Its Possessor Against Attacks From He Who Is in the Water” parçası en uzun isimli şarkıdır. Grubun şarkı isimlerinden yine örnekler vereyim: Ramses Bringer Of War, Nas Akhu Khan she en Asbiu,

Kheftiu Asar Butchiu, Nepenthe… Bir önceki örnekte olduğu gibi Nile’ın da tüm albüm kapakları ve sözleri seçtikleri Antik Mısır teması ile uyumludur. Elbette bu ikinci tür grupların her albümleri için oluşturduğu alt temalar olabilir. Ancak burada bunları ilk türdeki gruplardan ayırmak için dikkat edilmesi gereken husus, ilk tür grupların her albümlerinde bam-

başka temalar işliyor olabilmeleridir. Örneğin ilk türdeki gibi albüm başına farklı temalar üreten bir grubun ilk albümü savaşın yıkımlarından bahsederken, bir sonraki albümünde grup aşk

birbirinin devamı niteliğindedir. Özellikle sözleriyle ve parçalardaki ani çıkışlarla olan uyum sizi fazlasıyla etkileyecektir. Bu albümün bir başka özelliği ise belki de ilerleyen sayılarda yine Müzik Kliniği’nin konusu olacaktır. Geçen ayın başından itibaren özellikle Çerkez müziğine merak saldım gitti. Bu merakım da zincirleme olarak bir akordeon sevdasına dönüştü. Bu sebeptendir ki bir midi klavye arayışına girdim. Bu hususta tavsiye ve yardımlarınızı bekliyorum sevgili okurlar. Yine bu ay Osman İşmen Orkestraacısını anlatabilir. Ancak, be- sı’nın taa yetmişlerin sonunda lirli bir temada albümler üreten çıkarmış olduğu enstrümental gruplar küçük alt temalar halinde ve bu alt temaların da hepsinin bir ana temaya bağlı olduğu halde albümler üretirler. Tema konusunu müziğin diğer kollarına da yaydığımız zaman okur şunu anlayacaktır ki aslında tema müzik eserinin temelini oluşturmaktadır. Duygu aslında temadır. Ve bu ay bahsettiklerim arasında beni en etkileyen şey şüphesiz Tool’un 10 000 Days albümüdür sevgili okur. İlk dinlediğimde şaşkınlıkla olduğum yerde kalakalmıştım. Tavsiye eden arkadaşımla da bu şaşkınlığımı paylaşmıştım hatta. Söz konusu albümde özellikle Wings For Marie ve albümleri keşfettim. Aslında her 10 000 Days parçalarını mutla- birimizin bildiği tanıdık melodiler ka dinleyin. Bu parçalar zaten bunlar. Kemal Sunal ve Şener

Şen’in filmlerinde duyduğumuz o film müziklerinin neredeyse tamamı Osman İşmen Orkestrası tarafından kaydedilmiş, üstelik plaklara! Diskomatik Katibim ve Disco Madımak isimli bu iki albümü mutlaka ve mutlaka bulup dinleyin sevgili okurlar. Bu ayın sona sakladığım bir güzel gelişmesi de tamamen şans eseri olarak elime geçen bir Black Sabbath plağı oldu! İçerisinde Paranoid ve Iron Man parçalarının da olduğu bu plak bir Best Of Black Sabbath niteliğindeki harika bir albüm. Darısı sizlerin başına diyorum, ne diyeyim! Bu ayı böylece bitirip artık yavaştan tasımı tarağımı toplayıp sizleri derginin diğer başlıklarıyla baş başa bırakayım diyorum. Gösterdiğiniz ilgi için tekrar tekrar teşekkür ederim. Kişisel blogum proofhead. net’e arada sırada göz atmak sizler için iyi bir deneyim olacaktır. Her türlü eleştiri ve görüşlerinizi, özellikle midi klavye konusunda, bilgi@proofhead. net adresine ve dergimizin iletişim kanalları aracılığıyla bekliyorum. Bir sonraki sayıda görüşüp buluşmak ve konuşmak dileğiyle… Sevgilerle, Mesut Proofhead Çiftçi

47


MÜZİK KLİNİĞİ

ACİL SERVİS

Tool – 10 000 Days (2006) Pek çok Tool hayranına göre en iyi, pek çoğuna göre de Lateralus’tan sonra ikinci en iyi albümdür. Albümün içinde barındırdığı hüzün özellikle Wings For Marie ve 10000 Days ile tavan yapıyor. Bunun dışında açılış parçası Vicarious’un harika bir parça olduğunu da ilave etmeliyim. Albümde 11 parça olup, toplam çalma süresi 75 dakikadan daha uzundur. Fazlasıyla tatmin edici bir Tool albümüdür. Albümün kartonet tasarımı da nacizane hayatımda gördüğüm en iyi tasarımdır. Kapağa monte edilmiş iki adet özel gözlükle kartoneti üç boyutlu olarak görebiliyoruz. Mutlaka alınıp arşivlenmesi gereken bir albümdür. http://www.toolband.com/ Deftones – Diamond Eyes (2010) Tepeden tırnağa harika bir albüm olmuş bence. Yıllardır gizli gizli Deftones dinleyen bizler için herhalde bundan daha isabetli bir albüm olamazdı. Üstelik 11 parçalık albümden şu an için tam 5 tane “çok Deftonesvari” klip çıktı! Albümün neredeyse yarısının klibi çekildi anlayacağınız iki senede. Albüme adını veren Diamond Eyes’la başlayan albümde neredeyse boş şarkı yok. Diamond Eyes, You’ve Seen The Butcher, Beauty School, 976 EVIL, Rocket Skates, Sextape çok öne çıkan parçalar. Kliplerini de muhakkak izleyin derim. 48

www.theblackangels.com

proofhead.net

49


RESİM

BİYOGRAFİ

Okan KILIÇ http://okankilic.com

50

51


52

53


54

55


Düzenleyen : Burcu AKTAŞ

56

57


EDEBİYAT

KİTAP KURDU

Bisküviyi Çaya Yat ay Bandırın http://bujjosphere.blogspot.com

Bir sürüüü yeni kitap aldım bunlardan biri de Bisküviyi Çaya Yatay Bandırın isimli kitap.Kitap bize günlük hayata dair 104 garip bilimsel gerçekler nelermiş onları anlatıyor.Bende kitaptan beğendiğim bir bilimsel gerçeği seçtim ve sizinle paylaşmak istedim canlarım.

İNSANLARIN NASIL EL SIKIŞTIKLARINA DİKKAT EDİN (VE KENDİLERİNE GÜVENSİZLİKLERİNİ HİSSEDİN) Zaten şüphelendiğimiz konu sonunda bilimsel olarak da ispatlandı: Zayıf el sıkışan kişiler zayıf karakterlidir.Alabama Üniversitesi’nde dört kişi,el sıkışmalarını yorumlamak üzere bir aylık kursa katıldılar. Zor bir iş,çünkü el sıkışırken geçen kısacık sürede bu dörtlü;tutuşun gücüne,süresine,neme ,göz temasına ve “kavramanın tümüne” dikkat etmek zorundaydı.Eğitimden sonra , bu deneyden habersiz 112 58

öğrenciyle el sıkıştılar.Bu vardı.Bu hem erkekler hem teste katılan öğrencilere o kadınlar için geçerliydi. gün daha önce bir kişilik testi yapılmıştı. Sonuç?Çekingen öğrenciler zayıf bir biçimde el sıkışırken,dışa dönük öğrencilerin güçlü bir tutuşu

59


EDEBİYAT

DENEME

NURDAN KAVAKLI

RENGİ SOĞUK SÜTÜ BOZUK Kefaret…

24 EKİM

Küçükçiftlik Park

Devekuşuydu en zalim olanı aralarında. İntikamını alırcasına yaratıcıdan tutunurken hayata, ağır gelmiş olmalı ki yükü küçücük kalmıştı beyni. Yürüyemedi, sendeledi.

Ahmaklık…

Burası parkın en sakin köşesiydi. Yeşiliyle mavisi hep bir denge içindeydi. Aralarında hafiften bir kıskançlık olduğu da belliydi. Akrabalık ilişkileri işte der, geçerlerdi. Sevemedim yeşilini mavisi kadar hiç. Hep bir çiğnenmemişlik, çiğnenmeden zoraki yutunmuşluk hissi verirdi. Karanlıktı en açık hali bile.

Yetinememezlik…

Eskiler öğretmişti. Zamanla saman arasındaki denge kadar ölçülüydü birbirine yeşille mavi. Kabuğumdan çıkmama gerek yok, buradan da görünüyordu husumetleri.

Aldatıcılık…

Siyahla beyaz gibi olamamıştı hiçbiri. Yeterince bilge miyim? Hayır. Sorularım vardı cevapları konserve kutularına kapatılmış. Çürümenin kitabında geçerdi, patatesti en leşi. Aksine domatesinkine benzerdi benimkisi.

Kararsızlık…

Hiç sevmedim vedaları. Ucu muammaya batmış, kıçı başı açık cümleler bana göre değildi. Kıpkırmızı dudaklarım, pespembe bir dilim ve bembeyaz dişlerim olsaydı küfredebilirdim, ama yok.

60

Denge… 61


EDEBİYAT

DENEME

Yazan : Ahmet Çizmecioğlu Fotoğraflar : İlker Şimşekcan

MÜSVETTE ÜZERİNDE EŞEK İçimde ki bir şeyler huzursuzdu. Damarlarımı tırmalıyor ve tırnaklarını geçiriyorlardı. İçimde ki kan fışkırmasının farkındaydım. Buna karşı yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Burada herkes seks yapıyor ve içiyordu. Bense hiçbir şey yapamıyordum. Hiç. Hiç. Bu çok basit ama karmakarışık bir kelime. Hiçlik dünyasında bir şeyler de karşılaşabilme umudu ise gülünç. İşte böyle bir düşünceydi. Bir sabah uyandım ve nerede uyandığımın farkında bile değildim. Kanepe benim kanepem değil, duvarın rengi benim tam zıttım –beyaz- ve başım ağrıyordu. Hemen bir müzik çalar aradım, sadece bu dindirebiliyordu baş ağrımı. Sırtüstü uyandım ve Edip Cansever’i hatırladım. Ben masaya sadece boş bakışlarımı

62

koydum. Tek bir beyin için yaratılmış vücudum da iki beyin yaşıyordu. Acıdan başka hiçbir şey vermediler bana, beyinler. İşte bu hissiz ve hiçliğin içinde ki varlıkların en büyük kaçamak noktasıdır “yeryüzündeki” “yer altı.” Yer altı edebiyatının temel özelliği bir kaçış olmasıdır. Bütün edebiyatlar sadece hisler ve bilgi dahilinde yapılırken Yer altı dediğimiz bu müsvette türü sadece hissizlikten ortaya çıkıyordu ve farkındalık. Bütün olan bitenlerin farkındalığı ve seksin, uyuşturucunun, içkinin tam ortasında olması. Kerouc, Bukowski, Brautigan bunların hepsi bu bokçuvalının içinde bok topları. Hepsi kadınların, içkinin ve otun savunucusu. Kafamız ne

kadar bilinçsizce o kadar farkındayızdır her şeyin. Hepsinin anlattığı ve yazdığı budur. Bütün bunların içerisinde yeraltında Medusa ile de karşılaşabilir ve hayatınızın geri kalanını taştan bir kalp diktatörlüğünde geçirebilirsizin. Bir nevi kalbiniz Hitler olmuştur. Karşı kültür daha bilinen adlarıyla Yer altı edebiyatı veya Beat Edebiyatı isyandır, bir başkaldırıdır, dünyanın tam ortasına koca penisleri sokmaktır. Bu toprağın içinde koca penislerimizi soktuk ve bizim binlerce çocuğumuz oldu. Bu çocukları sayfalara sığdırdık. Onları yeniden yeniden tanıyabilmek için. Ve dünyada ki bütün sik emicilere gününü göstermek için yiğidin malı ortada olur diyerek etrafta geziyoruz. Saklanmıyoruz ama siz yine de bizleri

Demem o ki: Her birimiz birbirimizin bilmediği şeyleri biliyoruz ve ciğerlerimiz var. Birbirimizi kemirmekten vazgeçmeliyiz. Gidip seks yapıp, biraz kafa bulmalıyız. Bundan ibaretiz. Eğer yüce Toprak Ana bunları istemeseydi biz olmazdık. DNA’mızda olan bir şeyden kaçamayız. Ama ben kaçıyorum. Seks yok. Ot yok. Bira yok. Acı ise çok. Bunlardan kaçmalıyım. Meleklerle iletişime geçtim ve benden bunları yapmamamın sözünü aldılar. Eğer bunları yaparsam ihanet ederim. Aynı Allah’tan şaşıp, Şeytan’ın koynuna girmek gibi bir şey bu. Ve ben kendimi kötü hissediyorum. Çünkü bomboşum. İçimde ki acı tahammülsüz. Ve yine demem o ki: hayat şundan ibarettir Bir Beyoğlu duvar yazısı: “Hayat boştur, içine sıçınca göremeyecek kadar körsünüz. Cevap: Çünkü Prometheus Bütün bu dünyada ki pe- onun bilmediği bir şeyi biliyordu. dolar.” nisleri olan her adam ya da her- Zeus’un ne zaman dünyanın pehangi varlık kadınların hükmü nisini içine alacağını biliyordu. altındadır. Matrix filminin de alt metinlerinden birisi budur. Siz eğer o kırmızı elbiseli kadını takip ederseniz kafanızda silahın namlusunu görürsünüz. Yapmanız gereken kendinizin bile dikmediği kostümleri çıkartıp atmak. Kendi bulduğunuz bir çuvalı üzerinize geçirin ve koy verin gitsin. Çünkü daha fazlasını hak etmiyor bu dünya. Zeus oğlu Prometheus’un bir dağa zincirledi ve bir kartal onun her gün her saniye ciğerlerini kemiriyordu. O kemirdikçe ciğer büyüyor ve acı katsayısı artıyordu. Dünya bizim ciğerlerimizi sömürüyor ve bizim de gün geçtikçe umudumuz artıyor. Soru: Zeus neden oğlunu zincirledi?

63


IDEA AYLIK KÜLTÜR & SANAT MECMUASI

http://www.facebook.com/ideartmagazine ideartmagazine@gmail.com

64


Idea Ekim