Page 1


CONTENTS 08 EDITOR’S NOTE EDİTÖRDEN Mesut Şenol

On Behalf of the Artshop Publishing House, the Owner Sanat Dükkânı Yayıncılık Adına Sahibi Şenay Varlıoğlu Akdamar Publishing House General Publishing Manager Yayınevi Genel Yayın Yönetmeni Vedat Akdamar Rosetta Literatura General Publishing Manager Genel Yayın Yönetmeni Mesut Şenol Editors Editörler İlyas Tunç, Metin Fındıkçı, Erkut Tokman, Clara Bella Ventura, Sanja Domazet Danicic, Marketa Hejkalova, English Editors-Reviewers İngilizce Editörler Prof. Daniel Taylor, Virginia Dale, Georgia Rubinstein, Heidi Mastrud, Diane Gavey, Alison Kideys Graphic Design and Art Director Grafik Tasarım ve Genel Sanat Yönetmeni Ayşegül İzer

Press and Public Relations Basın ve Halkla İlişkiler Saime Oğuzhan, Süheyla Bayrak Legal Advisor Hukuk Danışmanı Başak Öztürk

10 INTRODUCTION SUNUŞ Talat S. Halman 13 AN INVITATION TO COMPARATIVE LITERATURE ÇIKIŞ BİLDİRGESİ

First Edition Birinci Basım Artshop, Mart 2013 Ankara Cad. Güncer Han 45/18 Cağaloğluİstanbul 0535-372 2230 Sertifika No: 23017

19-70 LITERATURE FROM SEVEN CLIMATES

Printed at Baskı Kaplan Ofset Güven Sanayi Sitesi C Blok Kat 2 No: 279 Topkapı – İstanbul 0212-576 3127 Sertifika No: 21874

Gilwon-Lee I South Korea Self-Portrait

ISBN: 978-605-4600-86-1 www.rosettaliteratura.com

Susanne Roberts I Argentina Gala I Gala Zeki Ergas I Switzerland Moving From the Center to the Periphery Ngugi Wa Thıong’o of Kenya

Markéta Hejkalová I Czech Republic Little Manchester Maý Manchester Elif Sezen I Australia Women in Lapis Lazuli Blue Lapis Lazuli Mavisi Kadınlar Hughes Labrusse I France Word, World, Words – Literature displaced Une littérature déplacée Basri Çapriqi I Kosovo Kadare Uses Old Topoi to Decompose the New Machinery of the World Dictatorship Me topose te vjetra ballkanike Kadare zbërthen makinën e re te diktaturës se botes 71-97 COVER STORY THE WORLD AND ITS LITERATURE: WHERE ARE WE HEADED? Antonio Della Rocca I Italy An Interview with a PEN Executive Board Member

Hıfzı Topuz I Turkey The World Search to Find Rationalism Dünya Akılcılığı Bulacak Mı? Doğan Hızlan I Turkey The Future of Turkish Literature Türk Edebiyatının Geleceği Laila Al Atrash I Jordan Literature, Where is it Heading?

Jumoke Verissima & Emmanuel Uduma I Nigeria “Where and How is the Literature of the World Going in this Global Village?” – A Nigerian Perspective 99-169 GUEST COUNTRY - TURKEY Özgür Özmeral I Turkey The Relationship of Love and Geography in Cemal Süreya’s Poetry Cemal Süreya Şiirinde Kadın-Mekân ve Coğrafya İlişkisi Cemal Süreya I Turkey Kiss me First, Then Give Birth to me Beni Öp Sonra Doğur Beni Yekta Kopan I Turkey Sleep Tight İyi Uykular Hasan Erkek I Turkey Memet Baydur’s “Kamyon (the Truck): a Play Guiding the Development of the Traditional Turkish Theatre to the Modern Day Gelenekten Geleceğe Tiyatromuzda Yol Gösterici Bir Oyun Olarak Memet Baydur’un “Kamyon”u Küçük İskender I Turkey Lilac Lilâ Gülsüm Cengiz I Turkey Literature and Life – Or my Readers and Me Edebiyat ve Yaşam ya da Ben ve Okurlarım 169-176 ART LIFE 177 BIOS


7

EDITOR’S NOTE By Mesut Şenol Rosetta Literatura: Literary Platform of the Globe!

Mesut Şenol

In the last several decades, our world, societies and individuals have been going through incredible changes. Accompanied by transformations in the economic, social, technological, scientific, cultural and political fields, lifestyles, tempos, relationships with others and the very nature of people and society have been assuming a new character. Along with leaps of technical knowledge and skills and globalization, isolation and detachment have seemed to step in. Are human beings drifting apart from culture, art and literature? Are we starting to erode the accumulation of millions of years of their gifts, the depths of which make us human, and shape our very perception? Despite the advancement in science, communications and information sharing, the familiarization and interaction between different cultures’ arts and literatures has yet to be established. Indeed, the mechanisms to realize the possibilities of translation and comparison to allow literary works to collect in the total knowledge-experience pool of humanity have yet to emerge. Given this backdrop, Rosetta Literatura embraces the ideal of creating a common platform for litterateurs and literature lovers from all continents to


8

find the opportunity to become mutually acquainted, and to share and compare between cultures and literatures. To do that, it publishes all of its literary texts in their own national language and in English as it is considered a common denominator in communicating. With this feature Rosetta Literatura is a uniquely unparalleled publication in the world. Professor Talat S. Halman, one of the most important men of letters and culture, former Minister of Culture and the chair of the Turkish Literature Center of the Bilkent University wrote an introduction for our magazine. Doğan Hızlan, on the other

9

of Turkey. With its objective stance and shunning an adherence to any particular ideology, Rosetta Literatura’s liberal and inclusive approach is something to which we attach importance. There are no commercial expectations or hidden agendas in Rosetta Literatura Project. It is our strong belief that what we are doing constitutes a frank and effective effort towards common understanding, peace and a more civilized world; we hope to serve humanity by allowing us all to understand each others’ societies, cultures and literature better.

Are human beings drifting apart from culture, art and literature? Are we starting to erode the accumulation of millions of years of their gifts, the depths of which make us human, and shape our very perception? hand, a leading critic in Turkish literature provided an article called “the Future of Turkish Literature.” Our gratitude goes to Talat S. Halman, Doğan Hızlan and other foreign and domestic literati who made their contributions to Rosetta Literatura. Rosetta Literatura has 3 main sections: 1) Literature From Seven Climates contains the works of writers from the seven corners of the globe; 2) The Cover Story attempts to share the opinions of writers who offer answers to the question, “the World and Its Literature: Where are we Headed?”; 3) Guest Country features the literature

We do not mind giving free rein to the linguisticliterary structure of articles composed in languages other than English to their writers. We have very distinguished American and English editors who go through the English texts of our magazine to maintain the highest reading quality in English.

Followed by the introductions of contributors to our magazine - be them writers, poets, editors or others – via their short biographies and photos, we are presenting to you the very first manifesto of Rosetta Literatura in order to record it in history. Rosetta Literatura promises to maintain its web site as an open source to be accessed by the whole world with increased opportunities to contribute. With an assumption that no literature is superior to another, Rosetta Literatura considers multilingualism a treasure, and sees it as

a powerful tool for the development of the common heritage of world literature. With my eternal respect and gratitude for my publishers Vedat Akdamar and Şenay Varlıoğlu Akdamar, who for years pursued their dream of publishing an international comparative literature magazine and who sacrificed much to make this publication possible and for everybody who contributed to the magazine through their articles, knowledge, skills and labor…


10

EDİTÖRDEN Mesut Şenol Rosetta Literatura: Dünyanın Edebiyat Platformu! Dünyamız, toplumlar ve hatta bireyler son birkaç on yıldır inanılmaz değişiklikler yaşıyor. Ekonomik, sosyal, teknolojik, bilimsel, kültürel ve siyasal alandaki dönüşümlerle kişilerin yaşam tarzları, tempoları, başka insanlarla, toplumla ve doğayla ilişkileri nitelik değiştiriyor. Teknolojik bilgi ve becerilerdeki sıçrama ve küreselleşme yanında bir soyutlanma ve yalnızlaşma dinamizmi de devreye girmiş gibi gözüküyor.

11

oluşturulamamış. Bu arka plandan yola çıkan Rosetta Literatura, kültürler ve edebiyatlar arasında karşılıklı tanıma, paylaşım ve karşılaştırma olanağını dünya çapında sağlamada, tüm kıtalardan edebiyatçıların, edebiyatseverlerin gereksinim duyduğu bir ortak platformu oluşturma idealine sahip çıkıyor. Bunu gerçekleştirmek için ise, dergide yer alacak tüm edebi metinleri hem kendi ulusal dilinde ve hem de ortak bir bileşen dil sayılacak İngilizcede yayınlıyor. Bu özelliği ile Rosetta Literatura dünyada özgün ve benzeri olmayan bir yayın niteliği taşıyor.

Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli edebiyat ve kültür adamlarından, Kültür eski Bakanı ve Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi Başkanı Prof. Dr. Talat S. Halman’ın İnsanoğlu kültüre, sanata ve edebiyata Rosetta’nın anlamını ve dergimizin çıkış amacını uzaklaşmaya mı başlıyor? Milyonlarca yıllık anlatan Sunuş Yazısını, birikimi, bizi insan yapan derinlikleri, estetik Türk Edebiyatının en önde gelen eleştirmenlerinden algılamalarımızdaki boyutları aşındırmaya mı sayılan Doğan Hızlan’ın başlıyoruz? “Türk Edebiyatının Geleceği” başlıklı değerlendirmesini ve diğer tüm yerli ve yabancı edebiyat İnsanoğlu kültüre, sanata ve edebiyata insanlarının katkılarını minnetle uzaklaşmaya mı başlıyor? Milyonlarca karşılıyoruz. yıllık birikimi, bizi insan yapan derinlikleri, estetik algılamalarımızdaki boyutları Rosetta Literatura’nın 3 ana bölümü var: aşındırmaya mı başlıyoruz? 1) Yedi İklimden Edebiyat ilk bölüm olarak, Bilim, iletişim ve bilgi paylaşımındaki onca dünyanın yedi köşesinden edebiyatçıların gelişime karşın hala kültürler, sanatlar ürünlerini kapsıyor; ve edebiyatlar arasında yeterince bir 2) Kapak ve Dosya Konusu bölümünde tanıma, etkileşim düzenleri ve süreçleri bu ilk sayıda Dünya ve Edebiyatı Nereye kurulamamış. Edebiyat ürünlerinin Gidiyor? sorusuna yanıtlar vermeye çalışan insanlığın toplam bilgi-görgü havuzunda yazarların görüşleri paylaşılıyor ve 3) birikebilmesi için çeviri ve karşılaştırma Konuk Ülke kısmında bu sayıda Türkiye ve olanaklarının kullanılması mekanizmaları Türk edebiyatı temsil ediliyor.

Rosetta Literatura’nın yansız ve ideolojik sapmalar yapmaksızın, özgürlükçü ve kapsayıcı yaklaşımını önemsiyoruz. Ticari bir beklenti ya da başka bir saklı gündemi olmaksızın, toplumların, kültürlerin, onların edebiyatlarının birbirlerini yakından tanımasına hizmet etmenin, insanlığa, ortak anlayışa, barışa ve daha uygar bir dünyaya ulaşma yolunda bir içten ve etkili çaba olduğuna inanıyoruz. Dergide yer alan yazıların orijinal dillerinin düzenini ve dilsel-edebi yapısını yazarlarımızın kendilerine bırakmakta bir sakınca görmüyoruz. İngilizce çevirilerin redaksiyonunun yapılmasını ve düzeltilmesini çok değerli Amerikalı ve İngiliz editörlerimiz sayesinde gerçekleştiriyoruz. Dergiye yazı ve şiirleriyle katkıda bulunan edebiyatçıları, editörleri çok kısa özgeçmişleriyle ve fotoğraflarıyla tanıttığımız sayfaların ardından Rosetta Literatura’nın ilk çıkış bildirisini de tarihe bir not düşme anlamında sizlerin bilgisine sunuyoruz. Web sayfası ile de tüm dünyada izlenebilecek, rahatlıkla okunabilecek ve katkıda bulunma fırsatları çoğaltılmış Rosetta Literatura bir açık bilgi kaynağı olma sözünü veriyor. Hiçbir edebiyatın diğerinden üstün olmadığı varsayımıyla yola çıkan Rosetta Literatura, çok dilliği bir zenginlik ve kültürel çeşitlilik şeklinde gördüğü gibi, dünya edebiyat ortak birikiminin gelişmesinin güçlü dinamosu olarak da kabul ediyor. Böylesi bir uluslararası karşılaştırmalı edebiyat dergisi çıkarma hayalini yıllardır

içinde bir ideal olarak tutan ve bu yayının gerçekleşmesi için kişisel özveri çıtasını yükselten yayıncılarım Vedat Akdamar ile Şenay Varlıoğlu Akdamar’a, yazılarıyla, bilgi-beceri ve emekleriyle katkıda bulunan herkese ebedi ve edebi sevgi ve saygı duygularımla…


12

13

INTRODUCTION ROSETTA RENAISSANCE By Talat S. Halman

Talat S. Halman

2013 is an auspicious year – the year in which the world literature journal named Rosetta Literatura is getting born. In 1799, Napoleon’s soldiers digging near the Egyptian town of Rachid unearthed inscribed black basalt which was ceded in 1801 to the British. Placed in the British Museum, it came to be known as the Rosetta stone. It contains parallel texts in ancient pharaonic hieroglyphics, demotic Egyptian, and Hellenistic Greek. It bears the name of Ptolamy V. The fact that it was trilingual proved a boon. Created in 196 BC, it led to the deciphering of ancient Egyptian hieroglyphics. With the help of the Hellenistic Greek text, the French scholar Jean François Champallion (17901832) deciphered the hieroglyphs, paving the way for the field of Egyptology. The Rosetta stone holds symbolic significance in the study of civilization and for comparative literature. It is meaningful and blissful that this journal bears the name of Rosetta. The soul of Rosetta Literatura hails from the Nile Delta’s Rachid City, evoking such affirmative concepts as “well-directed”, “well-guided”, “mature” signified by the original Arabic word. This journal which is dedicating itself to serving world literature, hopes to benefit from rational guidance and effective direction. Vedat Akdamar, Mesut Şenol and their colleagues will work with the idealistic vision of making a contribution to “the

best literature in a good world”. They will shun the profit motive and adherence to autocratic ideologies. In their aspiration, the concept of “literature equals life” and the precept of “the literatures of nations are of equal value” prevail. Strange coincidence, both Champallion and Goethe died the same year – 1832. Champallion has deciphered the Rosetta texts in 1831. Shortly before that, Goethe made his momentous statement: “The terms national literatures has scant significance by now. The age of world literature is about to dawn. Everyone should strive to accelerate this. Less than 200 years have elapsed since 1832 when Champallion and Goethe died. In that period, world literature – old and new, ancient and modern, urban and rural, academic and popular – has achieved a creative wealth that defies the imagination. Yet, translation activity is still comparatively meager (in the United States only 3 percent of literary books published each year are translations). Comparative literature has virtually stopped growing as an academic field: In it, fewer books and journals get published and find fewer readers. The technological age threatens the book publishing industry although it has to put an end to it. New (revolutionary) ways of reading are likely to dominate our eyes. We have entered the era of reading on computer screens, the internet, kindle, and other pocket libraries. Some literary genres are facing crises. In almost every culture and language, poetry

is getting relegated into lesser status. It is difficult to agree with those who claim that “poetry is dead”, but perhaps one can sympathize with those who diagnose that “poetry is on the throes of death”. The Empire of Fiction is gaining greater power, but one can imagine its demise like all other empires. Criticism might not lose strength; nonetheless it is difficult to predict its future. The short story seems to be on a downward trend in major languages. Considerably fewer plays get published in book form compared with fifty or sixty years ago. The theater is not likely to perish, but TV, CDs, videos, DVDs, and films are taking their toll. Whatever challenges confront literary creativity and reading, literature will surely endure. The beauty of language is a crowning achievement of civilization. As civilization increases its might, artistic and scientific language will flourish. As long as humankind survives, poetry will not die nor prose nor eloquence. In one of the oldest poems, a poet of ancient Egypt asserted: “Books are mightier than inscriptions and monuments, / Mightier than tombs sequestered on all sides. / Man will rot and disappear, corpses will turn to dust… / But his books will live on tongues and in hearts / Keeping him memorable forever.” Rosetta Literatura is getting born with a firm belief in the past and in the present of literature as well as its powerful future. From today’s Turkey this journal is opening its arms to world literature. The Renaissance ushered in a brave new age for international culture, arts and literature,


14

and gave the later ages a compelling symbol for new births, awakenings and creative endeavors. Let us hope that Rosetta Literatura will be a symbol of harbinger of a renaissance of its own.

15

SUNUŞ ROSETTA’NIN RÖNESANSI Talat S. Halman 2013 uğurlu, kutlu bir yıl. Rosetta Literatura başlıklı dünya edebiyatı dergisinin doğum yılı. 1779’da Napoleon’un askerleri Mısır’ın Reşid (Raşid) kentinde yeri kazarken yazılı bir taş buldular. 1801’de İngilizlere verildi bu taş, British Museum’a girdi. Bir granit parçasıydı. Adı tarihe Rosetta olarak geçti. Üstündeki yazıtlar üç dilde kazılmıştı: Eski Mısır saray dili, Mısır halk dili ve eski Elence. İmparator 5. Ptolemi adını taşıyordu. Üç dillilik Rosetta’yı uygarlık tarihinin bir nimeti olarak dünyaya kazandırdı. İsa’dan önce 196 yılında yaratılmış olan bu taş, eski Mısır hiyerogliflerinin okunmasını sağladı: Mısır uzmanı Fransız bilgin (1790-1832) Jean Francois Champollion, Helenistik çağın Elencesinden yararlanarak hiyeroglifleri çözdü, eski Mısır bilim alanını yarattı. Rosetta taşı, uygarlık tarihinin incelenmesinde de, karşılaştırmalı edebiyatın yaşamında da simgesel önem taşımaktadır. Dolayısıyla, elinizdeki derginin Rosetta adıyla doğması, anlamlı ve sevindiricidir, hatta övündürücüdür. Ruhunu Reşit kentinin bulunduğu Nil Deltasından alan Literatura “raşid / reşit’in çağrıştırdığı kavramlarla, “doğru yolda olan, erdemli, ergin, olgun” bir yayın olarak dünya edebiyatına hizmet anlayışıyla doğdu. Vedat Akdamar ve Mesut Şenol’un idealist vizyonuyla çalışacak olan bir kadro, kar amacı gütmeksizin, güdümlü ideolojilere saplanmaksızın, iyi bir dünyanın en iyi edebiyatına katkıda bulunmak azminde. Bu

ülküde “edebiyat eşittir yaşam” düşüncesi de, “ulusların edebiyatları eşit düzeydedir” ilkesi de egemendir. İlginç bir tarihsel rastlantıyla, Champollion ile Goethe aynı yıl (1832) ölmüşlerdi. Champollion 1831’de Rosetta taşını dâhiyane bir çözümle okumuştu. Ondan az önce Goethe demişti ki: “Ulusal edebiyat terimi artık fazla bir anlam taşımıyor. Dünya edebiyatı çağı açılmak üzeredir, herkes bunu hızlandırmak uğrunda çalışmalıdır.” Champollion ve Goethe’nin öldüğü 1832’den bu yana geçen 200 yıldan daha kısa bir süre içinde dünya edebiyatı, eskisiyle yenisiyle, kentlisi köylüsüyle, bilimsellisi ve popüleriyle akıllara durgunluk verecek bir zenginliğe erişti. Ancak çeviri hala çok kıt (ABD’de her yıl yayınlanan edebi kitapların sadece yüzde 3’ü başka dillerden)… Karşılaştırmalı edebiyat bir akademik dal olarak verimsiz, bu alandaki kitap ve dergilerin sayısı da az, okuyucusu da. Teknoloji çağı, elle tutulur kitapları yok etmediyse de tehdit ediyor. Yeni (devrimsel) okuma araçları gözlerimize egemen olacağa benzer. Bilgisayarlarda, internette, “kindle” gibi cep kütüphanelerinde okuma çağına girdik. Edebi türlerin bazılarında bunalımlar var. Hemen her dilde, her kültürde şiir aforoz ediliyor adeta. “Şiir öldü” diyenlere hak vermek doğru değil ama “Şiir can çekişiyor” diyenler belki haksız değil. “Roman İmparatorluğu” gücünü arttırıyor ama önceki imparatorluklar gibi o da günün birinde çökebilir. Eleştiri


16

egemenliğini küçümsememek gerekir, yine de geleceği ne olabilir onu kestirmek zor. Öykü türü, büyük kapsamlı dillerde zayıflıyor gibi. Piyeslerin kitap olarak yayınlanması elli altmış yıl öncesine göre çok daha az. Tiyatro ölmeyecek ama televizyon, CD’ler, DVD’ler, videolar, filmler yıpratıyor onu. Edebi yaratıya ve okumaya gözdağı veren meydan okumalar ne olursa olsun, edebiyat gücünü sürdürecektir. Söz güzelliği uygarlığın baş tacıdır. Uygarlık güçlendikçe sanatsal ve bilimsel dil de zenginleşecek. İnsanlık ölmedikçe şiir de ölmez, düzyazı da, söz de… Dünya tarihinin en eski şiirlerinden birinde, Mısır şairi diyordu ki: “Kitap, yazıtlardan anıtlardan üstündür, / Dört yanı sımsıkı sarılı gömütlerden de. / İnsan çürür gider, ceset toprak olur … /Ama kitabı dillere, gönüllere / Destan olur da unutturmaz onu.” Rosetta Literatura edebiyatın uzun geçmişine, bugününe, güçlü geleceğine inançla doğuyor. Günümüz dünya edebiyatına kucak açan bir dergi bu. Rönesans, uluslararası kültür, sanat ve edebiyatta kutlu bir çığır açmış, sonraki çağların büyük doğuşları, uyanışları, yaratıları için de bir yaratıcılık simgesi olmuştu. Rosetta, simgesi ve müjdesi olsun.

17

An Invitation to Comparative Literature: Rosetta Literatura is on Air!

We stand up to those who would impose a regime of autocracy and secrecy in place of pluralism and transparency in culture and art!

Greetings to those who travel through the Octavio Paz’s labyrinths of literature, savoring the languages of the streets of the world! Wander alone no more! The Rosetta Stone of literature, Rosetta Literatura is here! Rosetta Literatura provides is a new literary venue, in which we will bring together living languages of the modern world with languages spoken in ancient palaces.

We reject the mainstream literature market that operates by nepotism and cronyism.

“Rosetta” is the perfect name for our new trilingual publication weaving together the trio of our mother tongue, English, and an additional language! The Rosetta (Rashid) Stone was discovered in 1799 and dates back to 196 B.C.. It is inscribed in three languages: common Egyptian (Demotic), high Egyptian (hieroglyphic) and Ancient Greek. It is perhaps the most precious stone in the world. The stone, named for the city of Rashid on the Nile Delta, not only provided insight into the life and culture from which it arose, but also made it possible for scholars to decode Egyptian hieroglyphs, and thereby the modern world a crucial key with which to decipher this ancient language. Rising from the city of Rashid, our publication will seek out cultural and artistic treasuries of the people around the world. Rosetta Literatura rejects war, violence, injustice, insult and hatred! We reject the celebrity culture of the literature market!

Rosetta Literatura is a not for profit enterprise, dedicated to providing a space for the voice of the people and their heritage, in place of mass media’s propagation and embodiment of modern consumerism. We hope that those who contribute to our magazine will be of similar mind. We hope that our magazine can be not only a place to share literature, but a meeting ground for kindred spiritis. In our publication, written library and ‘living library’ are meant to be intertwined. We seek good writing, and encourage new, unpublished writers as well as established writers. Our goal is not simply to publish translations, but rather to explore comparative literature between cultures. The editors/coordinators of our publication are not listed as a formality or simply to lend their names, they are those who are devoting their valuable time and energy to our publication.. Our editors and our administrative staff are one and the same. This is so because they are an integral part of the writing they deal with and the life we seek to bring together in this enterprise. We seek to build an alternative to the exclusionary literature market by endorsing the principles of pluralism and transparency, and by implementing direct democracy in our publication policy.


18

Our motto is: “literature in the hallways, literature in classrooms, literature on the street, literature, and literature; literature everywhere”. We intend to rescue literature from the confines of a desktop, stuck within four walls. We plan to publish four annual issues, in March, June, September, and December. Deadlines for submission are the first day of the months of May, August, and February. We are especially interested in submissions of comparative literature articles, interviews with authors, and prose writings in general. We seek work from all literati who believe that “literature is life”. Texts should be submitted in their original language, together with an English translation. Please send submissions to: Mesut Şenol, General Publishing Manager (resillient.mesut@gmail.com) and Viva Literatura! Viva Rosetta Literatura!

19

Karşılaştırmalı Edebİyatçılara Çağrı: Rosetta Literatura, Yayında! Dünyanın sokaklarının bilinmeyen dillerini çözmek için edebiyatın Octavio Paz’ın labirentlerinde dolaşanlara selam! Artık yalnız değiliz! Elimizde edebiyatın Rosetta’sı, ‘Rosetta Literatura’ var! Rosetta’mızda, halkların dilleri de, kadim sarayların dilleri de buluşuyor. Anadili, İngilizce ve ek bir dil gibi bir üçayağa oturan 3 dilli yayınımıza tam bu ad yakışacaktı elbette! 1799’da bulunan, İ.Ö. 196’ya tarihlenen Rosetta (Reşit) Taşı, halk Mısırcası, saray Mısırcası ve kadim Yunanca ile yazılmış 3 dilli bir taş. Belki de, dünyanın en değerli taşı. Adını, Nil Deltası’ndaki Reşit kentinden alan taş, Mısır hiyerogliflerinin çözülmesini sağlayarak, kendi çağında kültürleri bir araya getirmekle kalmıyor; bizim kadim bir dili çözmemizin de anahtarı oluyordu. Yayınımız, Reşit kentinden hareketle, dünya halklarının kültür-sanat birikimini selamlamaktadır! Yayınımız, savaştan, şiddetten, adaletsizliklerden, hakaretten ve nefret söyleminden selamını esirgemektedir! Yayınımız, edebiyat piyasasının ünlü kültüründen selamını esirgemektedir! Yayınımız, kültür-sanat alanında, çoğulculuk ve şeffaflık yerine, otokrasi ve kapalılık uygulayanlardan selamını esirgemektedir! Yayınımız, çağdaş edebiyatın firavunlarından; ve çarkını adam

kayırmacılık ve birbirine ödül vermeyle döndüren ana-akım edebiyat piyasasından selamını esirgemektedir! Yayınımız, edebiyat tüccarlarına karşı, AVM’lerin ve köşklerin değil, halkların ve kadim sarayların ağzından konuşmaktadır. Bu derginin yayıncısı, personeli ve editörleri herhangi bir parasal kazanç sağlamamaktadır. Bu tamamen kar amacı gütmeyen bir etkinliktir. Benzer şekilde, derginin içeriğine katkıda bulunan kişilerin de, iyiniyetli hedeflerimize ulaşma konusunda bizimle aynı düşünceyi paylaşmalarını bekliyoruz. Yayınımız, bir yandan, edebiyatların buluştuğu bir nokta ise, bir yandan da insanların buluştuğu bir gökadadır. Yayınımızda, yazılı kütüphane ile ‘yaşayan kütüphane’ içiçe geçmiştir. Yayınımızın edebiyatla ilişkisi, kişiler üzerinden değil, metinler ve yaşam üzerindendir. Yayınımız, bir çeviri yayını değildir; bir karşılaştırmalı edebiyat yayınıdır; yine de, çeviri yayınlarıyla dayanışma ilişkisi içerisindedir. Yayınımızın editörleri/koordinatörleri, nominal kişilikler değillerdir. Künyede, “kalabalık görünsünler” diye yer almazlar; yayına emek verenler olarak yer alırlar. Editörlerimiz, aynı zamanda koordinatördür. Bu, onların metinle olduğu kadar yaşamla da içiçe olmasından ileri gelir. Yayınımız, çoğulculuğu ve şeffaflığı temel ilke olarak kabul edip yayın politikasında doğrudan demokrasi uygulayarak, edebiyat


20

21

21

piyasasındaki kastlaşmanın bir alternatifi olma amacını gütmektedir. Yayınımız, “salonlarda da edebiyat, sınıfta da edebiyat, sokakta da edebiyat, edebiyat, edebiyat; her yerde edebiyat” diyerek, edebiyatı bir masa başı ya da dört duvar etkinliğinden çıkarmayı hedeflemektedir. Yayınımız, olağanüstü durumlar dışında yılda 4 kez yayınlanır. Bahar sayısı, Mart’ta; Yaz sayısı, Haziran’da; Güz sayısı, Eylül’de; Kış sayısı, Aralık’ta çıkar. Her bir sayıya yazı göndermek için son tarih, sırasıyla, 1 Mayıs (Yaz), 1 Ağustos (Güz), 1 Kasım (Kış) ve 1 Şubat (bahar)’dır. Yayınımız, edebiyat dergilerindeki şiir bolluğunu dengelemek adına, karşılaştırmalı edebiyat yazılarına, edebiyatçılarla yapılan söyleşilere ve düzyazıya öncelik vermektedir. Yayınımız, “edebiyat eşittir yaşam” diyen tüm edebiyatçılara, yapıtlarını anadilinde ve (İngilizce) çevirisiyle göndermek kaydıyla, işbu çağrıyı yapmaktadır. Metin göndermek için: Mesut Şenol, Genel Yayın Yönetmeni (resillient.mesut@gmail.com) Viva Literatura! Viva Rosetta Literatura!

LITERATURE FROM SEVEN CLIMATES


23

Gala You are always the light that connects the cold to the warm the past to the future. I commend you my fate to connect horizons. You Gala are my source my light here when I leave this world when I will no longer be Please send my messages straight to the core to the heart of people opening purity in them Don’t feel all is enough nothing is enough in this fight until the people realize they need to be human, and need to be brothers Susana Roberts Argentina

Susana Roberts


24

25

Gala

Language Literature And Globalization Moving From The Center To The PeripheryNGUGI WA THIONG’O OF KENYA

Tu eres siempre la luz que conecta el frio al calor el pasado al futuro Te encomiendo mi destino para conectar horizontes

By Zeki Ergas Switzerland Introductory Remarks

Tú Gala eres mi fuente mi luz aquí cuando deje este mundo cuando yo ya no esté más Por favor envia mis mensajes al corazón de los hombres abriendo claridad y pureza en ellos No sientas que todo es suficiente nada es suficiente en esta lucha hasta que la gente despierte su honesta responsabilidad de ser humanos y de ser hermanos

Susana Roberts Argentina

Zeki Ergas

A Center, Periphery and Globalization. These are three ideologically loaded terms. Their definitions depend on whether one is a Conservative, Liberal or Socialist. I present here the Socialist point of view, which is a general context or framework in a global economic system. It is dominated by large multinational corporations and international banks headquarters in rich and industrialized countries and, increasingly, in the emerging powers – those of the BRIC countries. The Center of a Globalized System. As for the Periphery, it is the rest of the world. A large number of poor and underdeveloped countries in Africa, Asia, Latin America, the Middle East and the Pacific region. In these countries the center is located in the big cities, the Periphery in the villages’ rural areas. The inequality between the ruling elites of the Center, and the suffering masses of the Periphery is enormous. While it is clear that the Periphery will never become the Center, positive developments can be imagined: 1. The needs and concerns of the Periphery are taken into account in government policy; 2. The Periphery can make valuable contributions to the Center. Thus, the Center and the Periphery establish a dynamic and mutually beneficial relationship.


26

B. Language and Literature. Depending on how they are used, they can be powerful tools of domination, or of liberation. In ‘Decolonization of the Mind’, a very influential essay, Ngugi wa Thiong’o, a world-class Kenyan writer and thinker, has argued that a former (African) colony will never achieve true emancipation and independence as long as its literature continues to be written in the language of the colonizer. Edward Said, in ‘Orientalism,’ a path-breaking book, went further, exposing the role played by artists and scientists, historians, ethnologists and archeologists, of the colonial powers in the promotion of the colonial interests, and the subjugation of ‘oriental’ peoples. The novel, poetry and the essay are, to be sure, universal forms, but for them to have true validity and authenticity there has to be an indigenous input or content. In Latin America, for example, Gabriel Garcia Marquez, notably with his novel,’ One Hundred Years of Solitude, ‘introduced the concept of Magical Realism. Mo Yan of China, the winner of the Nobel Prize for Literature in 2012, has been praised by the Nobel Academy for inventing the concept of, ‘Hallucinatory Realism,’ which he used effectively to expose the problems of inequality and corruption in China. Ngugi wa Thiong’o In his novels and plays, Ngugi wa Thiong’o has used extensively and effectively the legends, allegories and folk stories of his ethnic group. Murogi wa Kagogo (The Wizard of the Crow) his last major opus, a massive novel of 768 pages, is a savage satire of Kenya’s kleptocracy. In his review of the work in the New Yorker, John Updike wrote,

27

‘Yet for all its grotesque hyperbole, The Wizard of the Crow struck me as truthful in its dissection of power.’ James Ngugi was 39 years old in 1977 when, after publishing, in English, ‘Petals of Blood,’ a harsh and unsparing description of life in neo-colonial Kenya, he changed his name to Ngugi wa Thiong’o and started writing in Gikuyu. He wrote, ‘Ngaahika Ndeenda’ (I Will Marry When I Want), a play which was staged in an openair theater in Kamiriithu, the village one hundred kilometers from Nairobi where he was born. He had two goals: 1. Putting into practice his idea of what theater should be, namely, a communion with the audience. Ngugi believes that the audience must participate fully in the performance; he rejects the idea of a theater that separates the actors and the public. The audience must be active, and not passive. That, he argues, demystifies the theater. 2. Exposing the exploitation of the poor and powerless by the rich and powerful. These two goals displeased the powers that be in Nairobi who ordered Ngugi’s arrest. He was imprisoned for a year without a trial. While in prison, Ngugi wrote on toilet paper. ‘Caitaani Mutharaba-Ini’ (The Devil on the Cross), a novel in which he continued his indictment of the terrible inequalities and corruption that pervaded Kenyan society. After his liberation, the publication of this book resulted in a constant harassment of Ngugi by the authorities. He lost his teaching post at the Nairobi University. Threats were made to his life. He was forced into exile first, in England and later in the United States.

In exile, for the last thirty-five years or so, Ngugi wa Thiong’o’s literary output has been enormous. He has been a leading candidate for the Nobel Prize in Literature in the last few years. He is presently a distinguished Professor of English and Comparative Literature, and the Director of the International Center for Writing and Translating, at the University of California, in Irvine. He is also the founder and editor of Müfiiri, a Gikuyu-language literary journal. Concluding Remarks In Kenya, Ngugi wa Thiong’o’s impact on Language and Literature has been considerable. His book, The River In Between, which tells the story of the Mau Mau Rebellion, has become part of the secondary school syllabus. Many books are being written in Gikuyu, and theater in African languages is quite common. In sub-Saharan Africa, his essays have been very influential. It can also be said that some progress has been made in Kenya insofar as Center-Periphery relations are concerned. Ngugi wa Thiong’o has also contributed to an increased awareness that, in the international context of a globalized economy, even though the large multinational corporations and international banks continue their domination, more attention must be paid to the needs of the Periphery. Ultimately, the peoples of the Periphery will continue their struggle until a better world is built that is more just and sustainable.


28

29

Self-Portrait

자화상

He hides A knife blade in his bosom. The blade, with which he’ll cut down anyone who assaults him, He sharpens every day. He grinds away Till the blade becomes sharp and silver, Saying this alone will protect him. But then When the time comes to wield it, He must really wield it, But, for the entire world, he hesitates, And gouges his own chest, Causing a self-inflicted wound.

놈은

He lives, Hiding a knife blade He cannot use. Gilwon Lee

Gilwon Lee South Korea

가슴 속에 칼날 하나 감추고 있다 누군가 달려들면 내려칠 칼날을 놈은 날마다 칼날을 간다 날이 시퍼렇게 서도록 나를 보호해 줄건 이 것뿐이라며 갈고 또 간다 그러다가도 정작 휘둘러야 될 때가 되면 정말 휘둘러야 하는데 차마 차마 망서리다가 제 가슴이나 후비며 자상이나 입히는 써보지 못하는 칼날 하나 숨기고 산다


30

31

Little Manchester By Markéta Hejkalová Czech Republic

Markéta Hejkalová

Go to Serbia for a literary festival? Monika pondered the thought. She was pleased that her book had recently been published there, and it was a place, after all, that she would like to see. At one time, she had even known how to speak Serbian. Back when she had been learning the language it had been called Serbo-Croatian. On the other hand, she didn’t really want to go anywhere just now. Mom was sick, and the situation did not look good. Monika went to see her every day after work, cooked a meal for the evening and the next day, sometimes helped her shower. A week earlier, Mom had fallen and had been unable to get up by herself. Luckily, she fell just before Monika was supposed to come over. Maybe that was why she had fallen in the first place, Monika consoled herself. She had known I would come, so she had not been so careful. That consolation was not very effective; however, as it was clear that Mom couldn’t live by herself anymore and that they would need to address the issue as soon as possible. But Monika didn’t know how. She didn’t want to bring Mom to her place. Her husband didn’t get along well with her, and even Monika couldn’t very well imagine the three of them living together in their small flat. But she didn’t want to put her mother in a home either. Mom’s doing quite well, she would tell herself comfortingly every time she stopped by and her mother let her in, smiling contentedly. Even if she wasn’t smiling, at least she wasn’t lying helplessly on the ground.

She could try to arrange something with Mom for a few days, but Monika also didn’t want to go because her own daughter was supposed to give birth any time now. Her first grandson. Or granddaughter. She was so looking forward to the baby, even though she was a little frightened of becoming a grandmother. Grandmothers no longer have that boundless ocean of time ahead of them. At one point it occurred to her that when the new baby came, Mom would have to die; there is no space in this world for four generations. She forbade herself to muse upon such a strange thought and told it to no one, but still she couldn’t push it out of her mind. The festival to which she was invited was to be held in Leskovac. Dragan was from that city. From Leskovac. “Little Manchester,” as it was known. That actually was why they had met. She had been interpreting in Brno at a meeting of people from several European cities with large textile industries in the 19th century and were all nicknamed “Manchester”. Manchester in the Heart of Europe – that’s what the meeting had been called. Brno had been known as the “Austrian Manchester.” There were people attending from Tampere, Finland and from places in Poland and Sweden... but no one from the real Manchester. Back then, in the late 1980s, Europe was still divided by the Iron Curtain and they were afraid of going to a communist country. Or maybe they simply did not want to go there. The original is not very interested in the translations. And Monika had not been interested in anyone else but Dragan. She had fallen in love with him on the very first day. Not

only because he was tall and swarthy, sang and played the guitar beautifully, and was from Yugoslavia. At that time, Yugoslavia represented a sort of paradise for Monika – almost the West, almost the free world. Dragan had told her how he wanted to have a big family and a restaurant in England – maybe in the real Manchester – serving a dish they only make in Leskovac... pljeskavica. Dragan’s words had sounded familiar, almost like Czech, but they were different, slyly intoxicating and sweet. He was an exit permit to a better, free world where everyone is free to do as they please - even to pack up and go to England. Come to England with me, Dragan had enticed her. As if she could have. As if she could have gotten a foreign currency permit, an exit permit, a visa... It had not even been worth trying, but Dragan wouldn’t understand. “Why don’t you want to come with me?” he kept asking again and again, and Monika explained to him in vain that in Czechoslovakia, unlike Yugoslavia, not everyone could go as they please. Soon that all changed. The Iron Curtain no longer divided Europe, and that paradise shifted a little bit from Yugoslavia to Czechoslovakia. And then Yugoslavia and Czechoslovakia had ceased to exist. Monika no longer remembered which country had dissolved first. She had other worries – and also other joys. She had met her husband. At that time, he wasn’t yet her husband, just Milan. His words may not have been so intoxicating, so alluring as Dragan’s were, but he said them every day and meant them. They got married. A daughter was born, and then a son. And then Monika started writing books. Watching the news about the war in the


32

former Yugoslavia, she often wondered about Dragan. Whether he, too, had been a fighter. Whether he was a victim, or a victimizer. A commander ordering atrocities. Many years later, Monika went to the real Manchester. Her children were already grown up; she had more time and had obtained a study grant. She wanted to write a book about Manchester. It would be set on both sides of the Iron Curtain. The hero lived in the real Manchester and the heroine in the false one, in Brno. When the Iron Curtain fell, they switched places – he in Brno and she in Manchester; once in a while, their paths would cross. Since the book was set in Manchester, England, Monika was hoping that perhaps someone would translate and publish it in English – in Manchester, London, New York; for a book an English translation is an exit permit to the world. Maybe the book was asking to be translated too loudly, too daringly. No one translated it into English, not in Manchester or anywhere else. The original is not very interested in the translations. Perhaps the book reeked with Monika’s feelings of being lost and alone in Manchester. She wrote no better than she would have had she stayed home. She spoke to no one for days on end, but every night she would go out and timidly peek into exotic restaurants – what if she discovered Dragan in one of them, cooking his strangely named pljeskavica? She was searching in vain, but why was she looking at all? Was she unhappy? No! She was happy with Milan. Marriage is the very definition of happiness, after all. Falling asleep and waking up together, coming home to one another every day... a merry-

33

go-round from which you cannot hop off and run to somewhere unknown. She wondered if she still had Dragan’s letters somewhere. And his address. She opened the bottom drawer of the writing desk, and all the way at the back she found a pile of letters sentimentally bound with a pink ribbon. She found the address: No. 61 Bulevar Oslobožděnija, Liberators Boulevard. It was unlikely that the street still had the same name and that Dragan still lived there, but who knows? She wrote the address down just in case. The half-empty bus was rolling down the highway. The countryside clung to the hills rising on the horizon, and the afternoon sun of the autumn day was shining upon the fields of drying corn, upon cottages, cows and sheep. Sofia, Skopje, Thessaloniki… she saw the signs and was struck by how far away she was. So far from home, deep in the Balkans.

church and a small one-storied house next to it (there is a church inside that, as well, but the Turks had had no idea...). She was not really paying attention to what Jurica was telling her, but she was listening to his voice. Jurica was speaking just the same as Dragan once did. If she just closed her eyes... “And these are the exhibition grounds,” Jurica remarked, pointing to a dilapidated pavilion in the 1960s functionalist style. It must have been beautiful in its day. “Now it’s all rundown, but there used to be big trade fairs here,” Jurica added. “I know, I’ve heard,” she said and smiled somberly. The Groove Club shone in the darkness like an oasis in the desert. There, Sasha welcomed her to Leskovac. Sasha who had conceived and founded the entire festival and this year was organizing it for the sixth time. She knew Sasha from the Czech Republic, but all the others she was meeting for the first time.

The area in front of the bus station appeared dusty and abandoned. A Chinese market, an underpass beneath the railroad tracks, low houses set in gardens, prefabricated concrete apartment buildings sprayed with graffiti... She had imagined Leskovac differently based on what Dragan had told her. It was supposed to be a trade show city with opulent houses remaining from the wealthy owners of textile factories...

Daniela is Sasha’s wife, Aleksandar his son, and Jurica his best friend. Gorana had translated her book into Serbian and Nadica is a librarian from Leskovac... She tried to remember at least the first names, giving up on family names. And gradually she attached additional characteristics to those names.

Jurica, an affable graphic designer, met her in front of the hotel. They walked to the club where the entire festival was to take place and where Monika was to give the opening address. They passed a large

Daniela is a secondary school teacher looks very young and speaks good German. Aleksandar is eight years old and has a very beautiful smile. Probably from his father, Sasha. Sasha was cordial, candid

and disarming. His smile was like an offered handshake that said, “Welcome to my world, I am your friend.” That same captivating smile had shone, too, from the pages of Sasha’s book, which she had read in Czech. Had it been disarming, as well, to the enemies against whom Sasha had fought several years ago? Enemies... People who lived a little further, still deeper into the Balkans, who once had come here for the exhibitions, that is to say back in the time of Yugoslavia, in Tito’s time, in Dragan’s own time...

Nadica is very beautiful, in an exotic and oriental way, and yet she somehow reminded Monika of her own daughter. Gorana speaks excellent Czech. She is slender and very pretty, but has sadness in her eyes – or is it a restlessness to do everything she wants in life? As I once did but I never was that slim... The refrain of the pop song “Live is Life” blasted (as for some reason that had been chosen as the theme song for the festival) and the Leskovac Think Tank Festival began. “I am very pleased to be able to attend your magnificent festival,” she began, using phrases she knew from other festivals and conferences. I’m supposed to be a writer, after all, she thought, so I could tell them about Dragan. But she didn’t dare. Certain phrases belong to festivals, it occurred to her, but maybe she was wrong. The club was filled with curiously sounding words, poems and sentences from short stories, novels and essays.


34

They were half familiar and half enshrouded in a cloud of foreignness, just as the club was shrouded with the melancholic smoke from hundreds of cigarettes. She understood about half of those words and the other half she did not, as it once was with Dragan. “Live is life,” the song rang out, and the reading of Monika’s text began.

Is there any point dragging all those boxes upstairs, Martin Novák thought to himself. It was a Saturday afternoon at the end of the holidays and the warm breeze of an Indian summer wafted in from the garden through the small cellar window. The sunlight was so bright that if he put a stool under the window it would be light enough for him to read or at least sort out some of the papers, and decide what to burn straight away and what to take upstairs for Gran to read. If he took her the whole box she wouldn’t throw away a single scrap of paper and maybe she wouldn’t read any of it and she’d force him to take everything to that Vránová woman. Or did she really think he’d find something of importance in the cellar? He couldn’t say – he’d never really managed to figure his grandmother out, but he also suspected that she was only bluffing so as to get him to clean out the cellar. Just lately his grandmother seemed to be more interested in supermarket leaflets than in dusty old papers. He dragged two boxes under the window. He sat down on one of them, opened the other and delved into the papers. This is a job that calls for a cup of coffee and a cigarette, and maybe an armchair, he thought to himself. Maybe there was some

35

sense in Gran’s talk about what could be done with the cellar. He cast his gaze around him. The cellar was almost cleared and it looked quite cozy on a bright and warm afternoon. If only he could afford it... If he sold the house he’d have money enough, but Gran didn’t even want to hear about it, and the house still belonged to her. He pulled a pile of papers out of the box. Then he gathered up some old yellowed newspapers from the floor. He scanned the titles with his eyes: the Fourth Writers’ Congress, the Renewal Process, Truth about the Miracle at Číhošť, Vengeance for the Nineteen-Fifties – that was underlined in red for some unknown reason, but Martin had no wish to discover why; it must have been at the end of the sixties. Yes, of course, 4 June 1968, he noted, glancing at the date. But Martin had not the slightest interest in that famed year of ’68, and he tossed all the newspapers into the box. Newspapers now occupied most of the space. There was not much more on the floor to sort, just a shoe box. Surprisingly there was nothing tied round it so its lid had come off and it was tipped over onto its side. Martin picked up one of several little stacks of green postal order slips carefully bound with an elastic band. On all of the slips the sum was the same: twenty-five crowns, and so also was the sender: Zdena Vránová, North Street, Spořilov, Prague 4, and the addressee: Vlasta Kryštůfková. The first slip bore the date July 1954, and the rest of them followed in sequence month by month until May 1960. In June 1960 the name of the addressee changed to: František Kryštůfek, and soon after that there was also a new address: instead of the village in the highlands it was now their

flat in Prague. In 1972 the amount suddenly soared to two hundred and seventy crowns - over ten times as much. It’s rent! Martin realized. It must be the rent that Zdena Vránová paid for this house. Twenty-five crowns? These days that would be the fee for the transaction. He put the ten stacks aside. He’d take it to Gran just in case she ever felt like feeling sorry for Zdena. He suddenly felt peculiar sitting there with those slips. Gran received twenty-five crowns a month for that house in Prague she used to call a “cottage” while she herself was living in one dismal room in a dilapidated monastery in the highlands, and here he was wondering how much he should pay for an air ticket to China. He stood up and stretched. He had been born at a much better time. If only he could get enough cash! It turned out that Gran thought flights to China cost five thousand crowns and she didn’t want to give him more for the trip. He couldn’t get that Finnish travel agency out of his head. When he started looking for air tickets on the internet he had no luck at first and then he came across this one out of the blue. It offered air tickets from Helsinki to Beijing for just one hundred euros. That’s bullshit, he thought, dismissing it, some con trick: they’ll have just one ticket at that price and it’ll have been sold long ago. But he couldn’t resist it. He emailed the agency (the website did not show any other contact, either phone number or

address – that fact alone was suspicious, besides which the email suffix was the German“.de” instead of the Finnish “.fi”) and asked them whether they would sell him a ticket from Prague to Beijing via Helsinki and then back from Shanghai. Three hundred and five euros, some Iris no surname wrote to him by return, but the flight would be from Vienna, not Prague. There was another snag too: the ticket would have to be paid for straight away, by credit card over the internet, and the return ticket could be picked up only after he reached Shanghai, at No 41 Zhou Zheng Street, and in this case there was only the address and no email or telephone. This was probably to prevent him from checking whether there really was a travel bureau at that address. If Hana was in Shanghai he would ask her to check it out. Maybe she knew someone in Shanghai... No! It was an obvious con – there was no point wasting any time on it – heaven knows if he’d even get the outward bound ticket when he had paid; it was supposed to be collected at the airport. On the other hand, it would save him at least fifteen thousand crowns... or he could lose ten. He had till midnight to make up his mind – that was something else suspicious: a reservation that expired at midnight Saturday, but Iris (that’s if the person who had emailed him really was called Iris) made no effort to explain it. Yes, 12 midnight on Saturday, she confirmed when he asked her. But that in itself wasn’t so suspicious: maybe the travel agency was in Shanghai and operated on Sundays too... Whatever happened he would have to buy a ticket by the following week at the latest. Until he had a ticket he couldn’t apply for a visa, and he wanted to leave by


36

8th September at the latest, in order to be back by the 24th to take Gran to her high school reunion. He’d promised her, as she reminded him every day. Nothing ventured, nothing gained, he said to himself, trying out his favorite slogan. He often said it, and it often proved right. By chance he’d also written to Hana to say he’d come visit her, and although it took her a long time to reply she had finally responded to let him know that she was looking forward to seeing him. Martin almost stood up to go book his ticket but decided to sort out the last two boxes first. There were still ten hours left before midnight. He grabbed a shoe box full of small blackand-white photos: the family around the Christmas tree, a child in a garden –These old photos will be a bonus for Gran on top of the twenty-five-crown rent slips. Martin was intrigued to see in one picture that the house was just like it was in the fiftyyear-old photos, and the question crossed his mind whether that was good or bad. Maybe instead of a trip to China he ought to consider doing something with the cottage. He decided that he would do something about it – but not until he returned from China. His return from China could prove quite a good crossroads in respect of some other matters, as well. There were only a couple of photos of the house, most of them from elsewhere: children outside a tent, a married couple in front of some castle; some he threw straight in the rubbish. At the bottom of the shoebox lay a yellowing sheet of paper folded in four.

37

“Dear Vlasta”, he caught sight of the salutation and started to read with curiosity; it didn’t particularly bother him that the addressee, Dear Vlasta, was taking a nap in the bedroom over his head. Helsinki, 25th November 1955 Dear Vlasta, It’s been ages since I’ve heard anything about how you are or how your husband is, or whether you have children. I have a son called Risto. He’ll be four this summer. He was born just at the time of the splendid Olympics. I didn’t write to you for a long time because my husband Henry was ill. I have only just got round to writing and I have to tell you the sad news that Henry died. You knew Henry, didn’t you, you and your husband František? Henry fell ill a year ago. One day, for no apparent reason, he became dizzy as he was walking along the street and he collapsed. They discovered a brain tumor. His parents are both dead, so I’m left all on my own here to sort everything out. I won’t find a decent job because my Finnish isn’t good enough for me to find work as a teacher. I do dish washing at the school canteen, and I’m glad to have the job because Henry left me no money. You were always my best friend, Vlasta, so I’m being so bold as to write and ask your advice and the advice of your husband František. Should I return home to Czechoslovakia? Mum would be really pleased. She never wanted me to marry Henry and go off into the world with him. I’m a bit apprehensive about it. Sometimes I hear on the radio that things over there are marvelous, but then I read something

totally different in the newspapers. I don’t understand it properly and there is no one for me to ask. At the same time I think more and more that I might be simply wasting my life here and that I ought to return home and teach children. It’s why we studied, after all. Write to me, please, and tell me what you and your husband František think. It goes without saying that you’re to write me the truth. We always told each other the truth, after all. Give my best regards to your husband and my greetings to Zdena. I have heard nothing about her either, whether she’s married or not. I want to hear all the news. My address is Albertinkatu 25B, Helsinki, Finland. This is where I live. Henry left me a big flat near the city center. It’s not a particularly good part of town but I can see the sea and islands from the window. I expect I’d find somewhere to live back home, wouldn’t I? Lots of love. Your friend, Andula P.S. When you write the address, don’t forget my name is Anna Saarinen. When Martin finished the letter, he realized it was significant. By 1955 Gran wasn’t living here anymore. It was the wicked Zdena. But why did the nice Andula also write about the wicked Zdena- did she know her, too? Since the letter is here does it mean that Gran never received it? Did she reply to Andula? Andula must have been a bit dopeyif she wanted to return to Czechoslovakia in the nineteen-fifties? Maybe Gran will be pleased with him after all. Not only had he cleared out the cellar

but he had also found a real treasure in it: a letter more than fifty years old. He dashed to the staircase, but stopped in his tracks. If he bought that ticket to China from the Finnish travel agency he’d fly via Helsinki, and on the way home he would have a whole day to spend there. He could try to find the address – dopey Andula wrote that it was near the city center and if I’m lucky I’ll find her: Anna Saarinen. Now that would be a proper gift for Gran! He folded the letter up again. He would put it safely in his wallet and take it with him. Gran was still asleep. Martin walked briskly through the front hall to his bedroom. He switched on his laptop, went online and booked a ticket from Vienna to Beijing, returning from Shanghai via Helsinki. Monika listened as Gorana read her text. Suddenly the story she had written several years earlier seemed distant and overly complicated to her, but, judging from the way people were attentively listening, Gorana must have translated it well. The text certainly captured their interest. Monika’s book was set in three countries – the Czech Republic, Finland and China – and she liked the Chinese parts the best. She wondered whether Gorana would read those as well – about an illusionist’s assistant in far-away Beijing, worrying about her mother dying and the illusionist leaving her and, to escape those fears, seeking the love of a worker from the countryside whom she had met the day before at a railroad station... This is almost about me; it suddenly occurred to Monika, I am also worried about my mother’s dying. But she was not looking for the love of a worker from the countryside.


38

39

Her eyes were searching for Dragan – what if he had come? He could have heard that Monika would be opening the festival, and... It’s true that her surname was different now, but her first name was the same, and even back then she had told him about how she wanted to write books. She looked attentively into the audience – but the people were sunk in darkness and clouded in smoke.

looked for the numbers above the doors. The house must be here somewhere. Here! She was running early, so perhaps she still had time to look at the doorbells. And maybe to ring, although it was unlikely that someone would be at home on a Friday morning.

The reading did not reach so far as China. The program ended and they went to the Little Manchester restaurant for dinner. Monika was accustomed to eating no later than at 6:00 in the evening, and now it was almost midnight. Yet there she was at the fully laid table in the restaurant, which also recollected the better times of rich factory owners and large trade fairs, feasting on pljeskavica, patties of ground meat accompanied by freshly baked rolls of white bread, and drinking red Vranac wine.

Here?

“Nadica, there is something I wanted to ask.” After two glasses of the heavy, intoxicating wine, she found the courage and leaned closer to the librarian. She wanted to ask about Dragan, but then lost her courage again. “I brought some of my books in German and Russian, and I thought I could donate them to the library. Do you think you would be interested?” The next afternoon they were to meet in front of the library. Monika was slowly walking up the main street when she raised her head and read the street’s name: Bulevar Osloboždenija. The street from Dragan’s address! The name is still the same, even though the liberators to which it refers may have changed. She

Nadica was standing in front of that very house and smiling happily.

“It is a great honor for us that you wish to give us your books,” Nadica was saying as she led her inside the library. She introduced her to the director and her colleagues and showed her the children’s library, newspaper reading room, foreign literature collection and multimedia room. The foreign literature collection was really just a few shelves, and there were not so many computers in the multimedia room as she was accustomed to seeing in the Czech Republic. But there were lots of people in the library, and Nadica was glowing with delight. “Is she really that happy about a few books?” Monika thought with typically Czech skepticism. “Everyone is writing about us as if we were some evil empire – CNN, BBC. As if all Serbs were murderers, but you don’t think so. Do you know how important that is for us?” Nadica looked at her admiringly. Playing the role of representative of the West whose voice was as important as those of CNN and the BBC made Monika uncomfortable. She managed only to caress Nadica’s hand, as she would her own daughter’s when she was worried about something.

And then she pulled herself together and told Nadica about Dragan: she had loved him once and had come to Leskovac also to try to meet him after all those years. According to the address, he was supposed to live here, in this very building. “Could you help me find him? I would just like to know how he is...” “I can try to find him,” Nadica said, but the respect in her eyes had dulled a little. This is how her daughter would probably look at her – grandmothers should only love their grandchildren. “But it won’t be easy. Many people vanished during the war. Went abroad, moved, and...” She didn’t finish, but it wasn’t difficult to understand. The next day the entire group of writers attended a discussion about translation at a house once owned by a rich factory owner. A wedding party was being set up in front of the church, and the golden trumpets of a gypsy brass band were glinting in the afternoon sun. “Play for our guest of honor!” Sasha commanded, giving several banknotes to a tall musician, and the band launched into a dazzling Balkan tune. “His mother was my nanny, I know him,” Sasha told her, and Leskovac again changed its shape. Monika felt as if she were in the American South in the times of Gone With The Wind. Enchanted, she listened to the music, and even though her heart pounded a little harder from the blaring of the trumpet she felt unexpectedly calm and happy

and realized that she would not soon forget this moment. And that she would miss Leskovac – the sun and warmth, the lengthy discussions about the world’s best novels, the Vranac wine and pljeskavica at Little Manchester, the words ascending to the heavens, Sasha and Gorana and Nadica... And then she received her honorarium and immediately spent it all. She bought a sweater and a skirt, and, because they were made in Leskovac, she convinced herself that she was helping to renew the textile industry and past glory of the Little Manchester. Maybe I should have bought a skirt for my daughter or corduroy trousers for my grandchild, it occurred to her, causing a pang of guilt, but she would have plenty of opportunity to be a mother and grandmother once she was back home. The festival ended and Monika went home. In Leskovac it had been warm like in summer, while back in the Czech Republic there were autumn mists and morning frosts. At the end of October, there came an unexpected snow. That morning, her daughter went to the maternity hospital. In the afternoon, Monika went to her mother’s as she did every day. She was not in a hurry this time, and they waited together for news from the hospital. For once, they were talking about something other than Mom’s blood pressure and what Monika should bring the next day. “Mom,” Monika asked, “do you remember Dragan?” She was expecting her mother merely to shake her head and smile uncertainly in order to mask the fact that she had not the slightest idea what or


40

who she was talking about. She had been smiling this way more and more often lately - with uncertainty and confusion. “I often have thought about him,” Mom surprised her. “Every time I heard about that war, and told myself how lucky it was for you that you didn’t marry him. Do you still think about him?” She looked at Monika, surprised and suspicious, and then they laughed as if both were many years younger. Monika then began speaking about Leskovac, but Mom fell asleep and plunged back into her uncertain world. The telephone from the maternity hospital rang the very moment Monika came home. “We have a baby girl,” her daughter announced, in a bright and cheerful voice, and Monika immediately called her mother with the news: “We have a baby girl,” she repeated, as if the baby had been born to all of them. During the night, the snow melted – and Mom died. Suddenly, the world was completely different. The beautiful baby girl, her granddaughter, was at its center, and everything and everyone revolved around her. Monika was in competition with the other grandmother as to who would look after her more often, and she didn’t mind at all that she had less and less time for writing. She didn’t even have time for sadness. She knew this was happiness, real happiness, not just a fleeting moment like gilded metal sparkling in the sun. One day, she received an e-mail from Serbia.

41

“Dear Mrs. Monika, I heard you were in Leskovac and wanted to meet with my son, Dragan. Unfortunately, I must write to you that my son Dragan...” She raised her eyes away from the computer, not wanting to continue reading. She wanted only to learn good news. That Dragan has four children, a successful restaurant, and lives happily in Manchester. Or in Leskovac. Or maybe that he doesn’t have a family or restaurant, but has always loved Monika. She was ready to learn almost anything, just not what the letter probably contained: that Dragan is no longer with us, because there was a war and... She took a deep breath and without another thought deleted the message.

Malý Manchester Markéta Hejkalová Czech Republic Na literární festival do Srbska? Monika se zamyslela. V Srbsku jí nedávno vyšla knížka, měla z toho radost a ráda by se tam podívala. A kdysi dokonce uměla i srbsky. Ale tenkrát, když se ten jazyk učila, se mu říkalo srbochorvatština. Na druhé straně se jí zrovna teď nikam jezdit nechtělo. Maminka byla nemocná a nevypadalo to s ní dobře. Monika za ní chodila každý den po práci, uvařila jí jídlo na večer a na druhý den, někdy jí pomohla se sprchováním, jenže zrovna před týdnem maminka spadla a nedokázala sama vstát. Naštěstí spadla chvilku předtím, než měla Monika přijít. Možná spadla právě proto, utěšovala se Monika. Věděla, že přijdu, tak si přestala dávat pozor. Útěcha ale moc nepůsobila – bylo jasné, že maminka už sama žít nemůže a že to budou muset co nejdřív nějak řešit. Jenže Monika nevěděla jak. Vzít si maminku k sobě nechtěla. Manžel s ní nevycházel dobře, a ani Monika si život ve třech v jejich malém bytě neuměla moc představit. Ale dát maminku někam do ústavu taky nechtěla. Vždyť to docela zvládá, chlácholila se vždycky, když k mamince přišla a ona jí otevřela a spokojeně se usmívala. Nebo třeba neusmívala, ale neležela bezmocně na zemi. S maminkou by to na pár dní nějak zařídila, ale Monice se nechtělo nikam jezdit i proto, že dcera měla už co nejdřív rodit. První vnouček. Nebo vnučka. Moc se na to děťátko těšila, i když ji trochu děsila představa, že z ní bude babička. Protože babičky už před sebou nemají nekonečné

moře času. A taky ji jednou napadlo, že až se to nové děťátko narodí, maminka bude muset umřít, protože pro čtyři generace na světě prostě není místo. Zakazovala si tu divnou myšlenku a nikomu o ní neřekla, ale nešla jí z hlavy. Ale ten festival, na který dostala pozvání, se měl konat v Leskovaci. Z toho města byl Dragan. Z Leskovace. A říkalo se mu malý Manchester. Proto Dragana vlastně poznala. Kdysi mu tlumočila v Brně na setkání lidí z několika evropských měst, kde bylo v 19. století hodně textilního průmyslu a proto se jim říkalo Manchester. Manchester uprostřed Evropy, tak se to setkání jmenovalo. Brnu se říkalo rakouský Manchester. Taky tam byli lidi z Tampere ve Finsku, odněkud z Polska a ze Švédska... Jen z toho skutečného, britského Manchesteru nikdo. Tenkrát, na konci 80. let, Evropu ještě dělila železná opona a oni se do komunistické země báli jet. Nebo se jim prostě nechtělo. Originál se o překlady nezajímá. A Monika se nezajímala o nikoho jiného než o Dragana. Zamilovala se do něj hned první den. Nejenom proto, že byl vysoký, snědý, krásně zpíval a hrál na kytaru a že byl z Jugoslávie. Jugoslávie pro Moniku tehdy představovala skoro ráj, skoro Západ, skoro svobodný svět. Dragan jí vyprávěl, že chce mít velkou rodinu a restauraci s nějakým jídlem, které se dělá jenom v Leskovaci... teď si vzpomněla i na jméno toho jídla: pleskavica. V Anglii – možná v tom skutečném Manchesteru. Draganova slova zněla známě, skoro jako česky, ale přitom byla jiná, opojně mámivá a sladká – a taky to byla výjezdní doložka do lepšího, svobodného světa, kde si

Translated from Czech by Gale A. Kirking, extract from the novel translated by Gerald Turner


42

každý může dělat, co chce. Třeba se dokonce sebrat a odjet do Anglie. Pojeď se mnou do Anglie, lákal ji Dragan. Ale copak ona mohla? Copak by dostala devizový příslib, výjezdní doložku, vízum... Nemělo cenu se o to ani pokoušet, ale Dragan to nechápal. Proč se mnou nechceš jet, vyptával se pořád dokola a Monika mu marně vysvětlovala, že na rozdíl od Jugoslávie si z Československa nemůže každý jen tak odjet, kam ho napadne. Ale brzo na to se všechno změnilo. Železná opona už Evropu nedělila a ráj se posunul o kousek dál, z Jugoslávie do Československa. A pak přestaly Jugoslávie i Československo existovat. Monika si už nepamatovala, která z těch zemí se rozpadla dřív. Měla jiné starosti – a hlavně radosti. Potkala svého manžela. Tenkrát to ještě nebyl její manžel, tenkrát to byl prostě Milan. Jeho slova možná nezněla tak opojně a mámivě jako ta Draganova, ale říkal jí je každý den a myslel je vážně. Vzali se, narodila se dcera, pak syn. A pak začala Monika psát knížky. Při zprávách o válce v bývalé Jugoslávii si na Dragana několikrát vzpomněla. Jestli v ní taky bojuje. Jestli je oběť, nebo ten druhý. Velitel, co nařizuje zvěrstva. Tehdy to už byla jen vzdálená vzpomínka. Měla svůj život. A pak o mnoho let později, se Monika jednou octla v tom skutečném Manchesteru. Děti už byly velké, měla víc času a získala tam stipendium. Chtěla napsat o Manchesteru knížku. Měla se odehrávat na obou stranách železné opony. Hrdina žil v pravém Manchesteru

43

a hrdinka v tom nepravém, v Brně. A pak, když železná opona padla, si to vyměnili – on odešel do Brna a ona do Manchesteru, jenom se při cestách po Evropě sem a tam míjeli. A protože se kniha odehrávala v Manchesteru, v Anglii, Monika se těšila, že ji třeba někdo přeloží a vydá anglicky – v Manchesteru, v Londýně, v New Yorku nebo někde jinde. A potom v celém světě, protože anglický překlad, to je pro knihu výjezdní doložka do světa. Ale možná si kniha říkala o překlad až moc hlasitě a vyzývavě, proto ji v Manchesteru ani nikde jinde do angličtiny nikdo nepřeložil. Originál se o překlady nezajímá. A možná z té knihy čišelo, jak si Monika při jejím psaní v Manchesteru připadala ztracená a opuštěná. Psaní jí nešlo o nic líp, než kdyby zůstala doma. Celé dny s nikým nepromluvila, a vždycky večer se vypravila a nesměle nakukovala do exotických restaurací – co kdyby v jedné z nich objevila Dragana, jak vaří to jídlo s divným názvem, pleskavicu? Hledala ho marně, ale proč ho vlastně hledala? Byla nešťastná? Ne! Byla s Milanem šťastná. Manželství přece znamená štěstí. Usínat spolu, probouzet se spolu, každý den se k sobě vracet... Občas to připomínalo kolotoč, z něhož se nedá seskočit a utéct někam jinam, kde to ještě nezná. Možná ještě někde má Draganovy dopisy. A adresu. Otevřela dolní šuplík v psacím stole, a skutečně, vzadu našla svazeček dopisů, sentimentálně převázaný růžovou mašlí. A našla adresu: Bulevar Oslobožděnija 61. Nebylo pravděpodobné, že se ta ulice jmenuje pořád stejně a že na ní Dragan pořád bydlí, ale kdoví. Pro jistotu si adresu zapsala.

Poloprázdný autobus ujížděl po dálnici. Krajina na obzoru stoupala do kopců, slunce podzimního odpoledne svítilo na pole usychající kukuřice, chalupy, krávy a ovečky. Sofia, Skopje, Thessaloniki, uviděla nápisy na ukazateli a uvědomila si, jak je daleko. Daleko od domova a hluboko na Balkáně. Plácek před autobusovým nádražím vypadal prašně a opuštěně. Čínský obchodní dům, podchod pod kolejemi, nízké domky v zahradách, posprejované paneláky... Podle toho, co jí Dragan kdysi povídal, si Leskovac představovala jinak. Vždyť to mělo být veletržní město s honosnými domy, které tu zbyly po bohatých majitelích textilních továren... Sympatický grafik Jurica ji ji vyzvedl před hotelem. Šli pěšky do klubu, kde se měl celý festival konat – a Monika ho měla zahájit. Minuli veliký chrám a vedle něj malý přízemní domek – uvnitř je taky chrám, ale Turci to nesměli vědět... Neposlouchala pořádně, co jí Jurica vypráví. Poslouchala jeho hlas. Jurica mluvil úplně stejně jako kdysi Dragan. Kdyby zavřela oči... „A tady je výstaviště,“ ukázal Jurica na zchátralý pavilon ve stylu funkcionalismu šedesátých let. Kdysi musel být krásný. „Teď všechno zpustlo, ale kdysi tady byly velké veletrhy,“ dodal Jurica. „Já vím, slyšela jsem o tom,“ usmála se melancholicky. Klub Gruv zářil do tmy jako oáza v poušti. „Vítej v Leskovaci,“ přivítal ji Saša, který celý festival založil, vymyslel a letos už

pošesté pořádal. Sašu znala z Česka, ale všechny ostatní poznávala až tady. Daniela je Sašova manželka, Aleksandar syn, Jurica nejlepší přítel. Gorana je překladatelka její knihy do srbštiny, Nadica je knihovnice z Leskovace... Snažila se zapamatovat alespoň vlastní jména, na příjmení rezignovala. A postupně si k těm jménům přiřazovala další charakteristiky. Daniela je profesorka na gymnáziu, vypadá hodně mladě a mluví dobře německy. Aleksandrovi je osm a moc hezky se směje. Ten úsměv má asi po Sašovi. Srdečný, upřímný a odzbrojující. Úsměv jako podaná ruka – vítejte v mým světě, jsem váš přítel. Ten odzbrojující úsměv zářil i ze stránek Sašovy knihy, kterou četla česky. Odzbrojoval i nepřátele, když proti nim Saša před několika lety bojoval? Nepřátele... Lidi, co bydleli o kus dál, ještě hloub na Balkáně, a co sem kdysi jezdili na veletrhy, ještě za Jugoslávie, za Tita. Za Dragana... Nadica je moc krásná, exoticky a orientálně, a přitom Monice něčím připomíná dceru. Gorana mluví skvěle česky, je štíhlá a moc hezká, ale v očích má smutek – nebo neklid, aby v životě stihla všechno, co chce? Jako kdysi já, pomyslela si Monika, ale já jsem nikdy nebyla tak štíhlá... Life is life, ozvala se odrhovačka, která se bůhvíproč stala znělkou festivalu, a Think tank festival Leskovac právě začal. Jsem velmi šťastná, že jsem mohla přijet na váš velkolepý festival,“ začala frázemi, jež znala z jiných festivalů a konferencí. Jsem přece spisovatelka, mohla bych jim


44

říct o Draganovi, napadlo ji, ale netroufla si. K festivalům fráze patří, pomyslela si, ale možná se mýlila. Klubem se linula podivuhodně znějící slova, básně a věty z povídek, románů a esejů. Byly napůl blízké a napůl zahalené dýmem cizoty stejně, jako byl klub zahalený melancholickým kouřem ze stovek cigaret. Těm slovům taky napůl rozuměla a napůl ne, tak jako kdysi Draganovi. Life is life, ozvala se znělka a začalo Moničino čtení.

Má cenu tahat všechny ty krabice nahoru? zamyslel se Tomáš Novák. Byla sobota odpoledne na konci prázdnin a okénkem do sklepa proudil ze zahrady vlahý vzduch babího léta. Slunce svítilo tak, že kdyby si přitáhl stoličku pod okénko, mohl by ve slunečním světle číst nebo aspoň papíry probrat a rozhodnout, co se může rovnou spálit a co vynese nahoru a dá přečíst babičce. Kdyby jí vzal celou krabici, nevyhodila by ani papírek, a možná by si z toho ani nic nepřečetla a ještě by ho nutila, aby to všechno dovezl té Vránové. Nebo opravdu myslí, že ve sklepě najde něco zásadního? Nevěděl, někdy se v babičce nevyznal, ale teď ji podezíral, že jenom blufuje, aby ho donutila vyklidit sklep. V poslední době se zdálo, že babičku mnohem víc zajímají letáky supermarketů než nějaké zaprášené dokumenty. Přitáhl si pod okénko dvě krabice, na jednu se posadil a druhou otevřel a pustil se do papírů. Ještě by to chtělo kafe a cigáro, a možná křeslo - zamyslel se. Možná na těch babiččiných řečech o tom, co všechno by se dalo ze sklepa udělat, něco je. Rozhlédl se. Sklep už byl skoro vyklizený a v jasném

45

a teplém odpoledni působil docela útulně. Kdyby měl peníze... Kdyby dům prodal, měl by peněz dost, ale o tom babička nechtěla ani slyšet a dům byl pořád ještě její. Vytáhl z krabice hromádku papírů ve starém, silném igelitovém pytlíku, převázaném zpuchřelou zavařovací gumou, praskla, sotva se jí dotkl. Pak sebral ze země staré zažloutlé noviny. Přelétl očima titulky: čtvrtý sjezd spisovatelů, obrodný proces, pravda o zázraku v Číhošti, msta za padesátá léta - to bylo bůhvíproč červeně podtrženo, ale Tomáš netoužil zjistit proč, to musí být konec šedesátých let, no jistě: 4. června 1968, podíval se na datum, ale Tomáše celý ten slavný osmašedesátý rok vůbec nezajímal, všechny noviny rovnou vyhodil. Noviny zabíraly v té krabici nejvíc místa, teď už toho na zemi k přebrání moc nezbývalo, jen jedna krabice od bot. Ta kupodivu ničím převázaná nebyla a na zemi se otevřela a převrátila na bok. Tomáš vzal do ruky jeden ze stůžků zelených ústřižků složenek, pečlivě převázaných gumičkou. Na všech byla stejná suma: 25 Kč, stejný odesilatel: Zdena Vránová, Severní ulice, Praha 4 - Spořilov i stejný adresát: Vlasta Kryštůfková. Červenec 1954, stálo na prvním ústřižku a pak šly ústřižky po měsících za sebou až do května 1960. V červnu 1960 se už změnil adresát: František Kryštůfek, a brzo potom i adresa, místo vesnice na Vysočině adresa jejich pražského bytu. V roce 1972 se prudce zvýšila částka víc než desetkrát, na 270 Kčs. To je nájemné! pochopil Tomáš, to musí být nájemné, které Zdena Vránová platila za tenhle dům. Dvacet pět korun? To by dneska dala jenom za složenku. Všech deset stůžků odložil stranou. Tohle babičce

vezme, kdyby ji náhodou napadlo Zdenu litovat. Najednou si vedle těch ústřižků připadal divně. Babička dostávala za dům v Praze - ona říkala domek - dvacet pět korun měsíčně a sama přitom obývala jednu tmavou místnost v rozpadajícím se klášteře na Vysočině, a on řeší, za kolik peněz si má koupit letenku do Číny. Vstal a protáhl se. Narodil se do lepší doby. Ještě tak mít dost peněz! Ukázalo se, že si babička představovala, že letenka do Číny stojí pět tisíc, víc mu na cestu dát nechtěla. Ta finská cestovka mu nešla z hlavy. Když si hledal na internetu letenky, napřed ji ani nenašel, narazil na ni úplnou náhodou. Nabízeli letenku z Helsinek do Pekingu jenom za sto eur. To je nesmysl, mávl nad tím rukou, nějaká podvodná nabídka, mají za tu cenu jedno místo a to bude dávno prodané. Pak mu to ale nedalo, poslal do cestovky e-mail (jiné spojení na stránkách ani neuváděli, žádný telefon ani adresa, už to bylo divné, navíc měl e-mail německou koncovku de, žádné fi) s dotazem, jestli by mu prodali letenku z Prahy přes Helsinky do Pekingu a pak zase z Šanghaje zpátky. Tři sta dvacet pět eur, odepsala mu obratem nějaká Iris - bez příjmení, jen se neletí z Prahy, ale z Vídně. Mělo to ještě jeden háček: letenka by se musela zaplatit hned, kartou přes internet, ale tu zpáteční letenku by si vyzvedl až v Šanghaji v nějaké Zhou zheng Street 41 - tady naopak byla jenom adresa a žádný e-mail ani telefon. Zřejmě proto, aby si nemohl ověřit, jestli na té adrese nějaká kancelář vůbec je. Kdyby byla Hana v Šanghaji, poprosil by ji, aby to šla zkontrolovat. Třeba v Šanghaji někoho

zná... Ale ne! Byl to tak jasný podvod, že asi nemá cenu se tím vůbec zabývat kdoví, jestli by po zaplacení dostal aspoň letenku tam - ta se měla vyzvednout až na letišti. Mohl by ale ušetřit nejmíň patnáct tisíc... nebo přijít o deset. Do půlnoci se musí rozhodnout - to byla další podezřelá věc, rezervace, která končí v sobotu v půlnoci, ale Iris (pokud se osoba, s níž si mailoval, skutečně jmenovala Iris) to nijak nevysvětlovala. Ano, v sobotu ve 12 p. m., potvrdila jen, když se jí na to ptal. Ale tohle samo o sobě až tolik podezřelé nebylo: třeba je cestovka v Šanghaji a má otevřeno i v neděli... Stejně si musí nejpozději příští týden koupit letenku. Dokud nemá letenku, nemůže požádat o vízum, a on chce nejpozději osmého září odletět, aby se do 24. září vrátil a odvezl babičku na schůzku maturantek. To jí slíbil a ona mu slib každý den připomínala. Risk je zisk, řekl si zkusmo svůj oblíbený slogan. Často si říkal, že risk je zisk, a často to vycházelo. Haně taky napsal jen tak, že za ní přijede do Číny, přitom ho nezvala a dlouho mu neodpovídala - až za několik týdnů konečně odpověděla, ať přijede, že se na něj těší. Tomáš se už skoro zvedal, že půjde nahoru do svého pokoje, připojí se a hned teď si letenku přes Finsko koupí - ale ne, napřed dodělá ty dvě poslední krabice. Do půlnoci ještě zbývá deset hodin. Popadl krabici od bot, byla plná malých černobílých fotografií - rodina u vánočního stromečku, nějaké dítě na zahradě - to je vlastně náš dům, uvědomil si, to by babičku taky mohlo zajímat. Fotografie zaujaly i jeho, začal si je prohlížet. Tyhle dávné fotky, to bude pro babičku něco


46

jako nečekaný bonus k těm pětadvaceti korunám nájemného. Tomáše zaujalo, že dům je pořád stejný jako na fotkách starých padesát let, a hlavou mu bleskla otázka, jestli je to dobře, nebo špatně - možná spíš špatně, možná by místo cesty do Číny měl začít něco dělat s domkem, ale otázka hned zase zmizela a místo ní se objevila odpověď: pustím se do toho - ale až se vrátím z Číny. Návrat z Číny by mohl být docela dobrý mezník i v jiných věcech. Fotek domu bylo jen pár, většina byla odjinud: děti před stanem, manželská dvojice před nějakým hradem, takové rovnou vyhazoval. Na dně krabice ležel zažloutlý, načtyřikrát složený list papíru. „Milá Vlasto,“ zahlédl oslovení a začal zvědavě číst, nijak mu nevadilo, že adresátka, milá Vlasta, podřimuje v pokoji nad ním. V Helsinkách 25. listopadu 1955 Milá Vlasto, dlouho o Tobě nic nevím, jak se Ti daří a jak se daří Tvému muži a jestli máš děti. Já mám syna Rista, v létě mu budou čtyři roky, narodil se, zrovna když tady byla ta slavná olympiáda. Nepsala jsem Ti dlouho proto, že můj manžel Henry byl nemocný. Dostala jsem se k psaní až teď a musím Ti oznámit smutnou zprávu, že Henry umřel. Tys Henryho přece znala, viď, Ty a Tvůj muž František také. Henry onemocněl před rokem, zničehonic se na ulici zamotal a spadl, a pak mu našli nádor v hlavě. Jeho rodiče už nežijí, zůstala jsem tady na všechno sama, pořádnou práci neseženu, protože neumím tak dobře finsky, abych mohla jít učit. Umývám nádobí ve školní jídelně, ale jsem ráda, že tu práci mám, po

47

Henrym mi žádné peníze nezůstaly. Vlasto, vždycky jsi byla moje nejlepší přítelkyně, proto se Ti odvažuji psát a poprosit Tě o radu, a také Tvého muže Františka. Poraďte mi, mám se vrátit domů, do Československa? Maminka by byla moc ráda, nikdy nechtěla, abych se za Henryho vdala a odešla s ním do světa, ale já nevím. Mám z toho trochu strach. Někdy v rádiu slyším, jak se u vás krásně žije, ale pak zase v novinách píší něco úplně jiného, pořádně tomu nerozumím a nemám se koho zeptat. Přitom čím dál víc myslím na to, že tady možná jenom marním svůj život a že bych se měla vrátit domů a učit děti, proto jsme přece studovaly. Prosím, napiš mi, co si o tom s Tvým mužem Františkem myslíte. Nezdůrazňuji, že mi máte napsat pravdu, pravdu jsme si přece říkaly vždycky. Moc svého muže pozdravuj, a pozdravuj také Zdenu, ani o ní nic nevím, jestli je už vdaná, nebo ne, všechno mě zajímá. Moje adresa je Albertinkatu 25B, Helsinki, Finland. Tady bydlím, po Henrym mi zůstal veliký byt blízko středu města. Není sice v moc dobré čtvrti, ale zato z okna vidím na moře a na ostrovy. Ale doma by se pro mě snad také něco našlo. Zdraví Tě a líbá Tvoje přítelkyně Andula P.S. Až budeš psát adresu, nezapomeň, že se jmenuji Anna Saarinen.

Něco zásadního se našlo, uvědomil si Tomáš, sotva dopis přečetl, i když zatím se mu hlavou míhaly jen kousky skládačky. V roce 1955 už tady nebydlela babička, ale zlá Zdena. Proč ale hodná Andula píše o zlé Zdeně, znala ji taky? A když je ten dopis

tady, znamená to, že ho babička nikdy nedostala a té Andule neodepsala? A nebyla ta Andula spíš natvrdlá než hodná, když se v padesátých letech chtěla dobrovolně vrátit do Československa? Konečně s ním snad bude babička spokojená. Nejenom uklidil sklep, ale ještě v něm našel skutečný poklad, víc než padesát let starý dopis. Rozběhl se ke schodům, ale pak se zarazil. Kdyby si koupil letenku do Číny od té finské cestovky, letěl by přes Helsinky, na zpáteční cestě by tam měl celý den čas. Mohl by tu adresu zkusit najít - natvrdlá Andula píše, že je to blízko středu města, a když bude mít štěstí, najde ještě i ji, Annu Saarinen. To by teprve byl pro babičku dar! Zase dopis složil. Uloží si ho do peněženky a vezme s sebou. Nebo ho v pondělí pro jistotu v práci oxeroxuje. Babička pořád spala. Tomáš rychle prošel halou do svého pokoje. Zapnul notebook, připojil se a objednal si letenku z Vídně do Pekingu a zpátky z Šanghaje přes Helsinky. Monika poslouchala, jak Gorana čte její text. Najednou jí ten příběh, který napsala před několika lety, připadal vzdálený a zbytečně komplikovaný, ale podle toho, jak lidé pozorně poslouchali, to Gorana musela přeložit dobře, a snad je zaujal i text. Moničina kniha se odehrávala ve třech zemích, v Česku, ve Finsku a v Číně, a ona sama měla ty čínské pasáže nejraději. Přemýšlela, jestli je Gorana taky přečte - o asistentce kouzelníka v dalekém Pekingu, která má strach, aby jí neumřela maminka a aby ji kouzelník neopustil, a aby těm strachům unikla, hledá lásku u

venkovského dělníka, s kterým se den předtím poznala na nádraží... Vždyť to je skoro o mně, napadlo Moniku najednou, já se taky bojím, aby mi neumřela maminka. Ale u venkovského dělníka lásku nehledala. Hledala očima Dragana – co když třeba přišel? Doslechl se, že Monika bude zahajovat festival, a... Příjmení měla jiné než tehdy, ale křestní jméno stejné, a už tehdy mu vykládala, že by chtěla psát knížky. Zadívala se pozorně do publika – ale tonulo ve tmě a navíc bylo zahalené kouřem. Až do Číny čtení nedospělo. Program skončil a šli na večeři do restaurace Malý Manchester. Monika byla zvyklá jíst nejpozději v šest večer, a teď už byla skoro půlnoc. Přesto se u prostřené tabule v restauraci, která také pamatovala lepší časy bohatých továrníků a velkých veletrhů, s chutí pustila do pleskavice, placek z mletého masa, zajídala je čerstvě upečenými bochánky bílého chleba a zapíjela červeným vínem Vranac. „Nadice, chtěla jsem se zeptat,“ dodala si odvahy po dvou sklenkách těžkého opojného vína a naklonila se ke knihovnici. Chtěla se zeptat na Dragana, ale pak odvahu zase ztratila. „Přivezla jsem s sebou nějaké své knížky v němčině a ruštině a napadlo mě, že bych je mohla dát knihovně. Myslíš, že byste o to měli zájem?“ Druhý den dopoledne měly sraz před knihovnou. Monika šla pomalu po hlavní ulici – a najednou zvedla hlavu a přečetla si její jméno: Bulevar Osloboždenija. To je ta ulice z Draganovy adresy! Název je pořád stejný, i když osvoboditelé už možná jiní.


48

Pozorovala čísla nad vchody. Tady někde už ten dům musí být. Tady! Jde brzo, možná by ještě měla čas podívat se na zvonky. A třeba zazvonit, i když není pravděpodobné, že by v pátek před polednem byl někdo doma. Před domem stála Nadica a vesele se na ni usmívala. Tady? „Pro nás je to velká čest, že nám chceš dát svoje knížky,“ vedla ji Nadica dovnitř do knihovny. Představovala jí ředitelku a kolegyně a ukazovala půjčovnu pro děti, čítárnu novin, knihovnu zahraniční literatury a multimediální pracovnu. Knihovna zahraniční literatury, to bylo ve skutečnosti jen pár polic, a v multimediální pracovně také nebylo tolik počítačů, kolik byla zvyklá vídat v Česku. Lidí ale byly v knihovně spousty a Nadica zářila. To má opravdu takovou radost z několika knížek? pomyslela si Monika s českou skepsí. „O nás všichni píšou jako o nějaký říši zla, CNN, BBC, jako by všichni Srbové byli vrazi, a ty si to nemyslíš. Víš, jak je to pro nás důležitý?“ podívala se na ni Nadica s obdivem. Role představitelky Západu, jejíž hlas je stejně důležitý jako hlasy CNN a BBC, uvedla Moniku do rozpaků. Proto jen pohladila Nadicu po ruce, tak jako hladila dceru, když se kvůli něčemu trápila. A pak se odhodlala a řekla Nadice o Draganovi: kdysi ho milovala, a do Leskovace přijela mimo jiné také proto, aby se s ním po letech znovu setkala. Podle adresy měl bydlet tady, v tomhle domě „Nepomohla bys mi ho najít? Prostě bych

49

se jenom ráda dozvěděla, jak žije...“ „Můžu ho zkusit najít,“ řekla Nadica, ale obdiv v jejích očích trochu pohasl. Takhle by se na ni asi podívala dcera – babičky by přece měly milovat jenom vnoučata. „Ale nebude to jednoduchý. Ve válce hodně lidí zmizelo. Odešli do ciziny, přestěhovali se, a taky...“ nedořekla, ale nebylo těžké si to domyslet. Druhý den šla celá skupinka spisovatelů na diskusi o překládání do domu, který kdysi patřil bohatému továrníkovi. Před chrámem se chystala svtba, v odpoledním slunci se leskly zlaté trumpety cikánské dechovky. „Zahrajte pro našeho hlavního hosta,“ Saša dal vysokému muzikantovi několik bankovek a kapela spustila mámivou balkánskou melodii. „Jeho máma mi dělala chůvu, znám ho,“ řekl jí Saša a Leskovac zase změnil podobu, Monika si připadala trochu jako na americkém Jihu v dobách Chaloupky strýčka Toma. Okouzleně poslouchala hudbu, a i když se jí z dunění trubky trochu rozbušilo srdce, pocítila najednou klid a štěstí a uvědomila si, že na tenhle okamžik hned tak nezapomene. A že se jí bude po Leskovaci stýskat. Po slunci a teple, po dlouhých diskusích o nejlepších světových románech, po Vranacu a pleskavici v restauraci Malý Manchester, po slovech, linoucích se k nebi, po Sašovi a Goraně a Nadice... A pak dostala honorář a hned ho utratila – koupila si svetr a sukni a namlouvala si, že tím pomáhá obnovit textilní průmysl

a někdejší slávu malého Manchesteru, protože svetr i sukně byly vyrobené v Leskovaci. Možná jsem měla koupit sukni dceři, nebo manšestráčky na vnouče, napadlo ji pak s výčitkou – ale máma a babička z ní bude až zase doma. Festival skončil a Monika odjela domů. V Leskovaci bylo teplo jako v létě, doma v Česku už podzimní mlhy a ráno mrazíky. Na konci října nečekaně napadl sníh. Ten den ráno odvezli dceru do porodnice. Odpoledne šla Monika jako každý den k mamince. Tentokrát nespěchala, čekaly na zprávu z porodnice spolu. A po dlouhé době si povídaly i o něčem jiném, než jaký má maminka dneska tlak a co jí má Monika zítra přinést. „Mami, pamatuješ se na Dragana?“ zeptala se dokonce Monika. Čekala, že maminka jen zavrtí hlavou a nejistě se usměje, aby se nepoznalo, že vůbec neví, o čem a o kom je řeč. V poslední době se tak usmívala čím dál častěji. Nejistě a zmateně. „Mockrát jsem si na něj vzpomněla,“ překvapila ji maminka, „vždycky když jsem slyšela o tý válce, a říkala jsem si, jaký bylo štěstí, že sis ho nevzala. Ty na něj pořád myslíš?“ podívala se na Moniku překvapeně a podezíravě a pak se rozesmály, jako by obě byly o hodně let mladší. Monika pak začala povídat o Leskovaci, ale maminka usnula, už se zase propadla do toho svého nejistého světa. Telefon z porodnice zazvonil ve chvíli, kdy se Monika vrátila domů. „Máme holčičku,“ oznámila dcera šťastným a rozjásaným

hlasem, a Monika tu zprávu hned volala mamince: „Máme holčičku,“ zopakovala, jako by se to děťátko narodilo jim všem. V noci roztál sníh – a maminka umřela. Svět byl najednou úplně jiný. Jeho středem byla ta krásná malá holčička, vnučka, všechno se točilo kolem ní. A všichni. Monika se předháněla s druhou babičkou, která bude častěji hlídat, a nevadilo jí, že času na psaní má čím dál míň. Neměla čas ani na smutek. Věděla, že tohle je štěstí, skutečné štěstí, ne jenom prchavý okamžik, kdy se pozlacený kov zaleskne ve slunci. A pak jí jednou přišel e-mail ze Srbska. „Vážená paní Moniko, dozvěděl jsem se, že jste byla v Leskovaci a chtěla jste se setkat s mým synem Draganem. Bohužel Vám musím napsat, že můj syn Dragan...“ Zvedla od počítače oči. Nechtěla číst dál. Chtěla by se dozvědět jenom dobrou zprávu. Že Dragan má čtyři děti, prosperující hospodu a žije šťastně v Manchesteru. Nebo v Leskovaci. Nebo že nemá rodinu ani restauraci, ale zato Moniku pořád miluje. Chtěla se dozvědět cokoliv, jen ne to, co dopis pravděpodobně obsahoval: že Dragan už není na světě, protože byla válka a... Nadechla se a bez velkého přemýšlení zprávu smazala.


50

51

Women in Lapis Lazuli blue

Lapİs Lazulİ mavİsİ kadınlar

for the silences of countless women, and the silences between meanings…

saymakla bitmeyen kadınların sessizliğine, ve anlamlar arasındaki sessizliğe...

What are all these women doing in this poem? These women… These criers… …sprouted from the wilds women with lost secrets some of them colored in dark —as stars appearing and disappearing women in lapis lazuli blue

Bunca kadının ne işi var bu şiirde? Bu kadınlar... bu çığırtkan ıssızlıktan bitme bu sırları kayıp kimi karanlık renginde —bir yanıp bir sönen yıldızlar gibi— Lapis Lazuli mavisi kadınlar

Smearing on their ashes to come back these death-faced ones. Their hands as if revealing the secret of beyond-worlds moving over the possible equator of the flesh caressing their own incompleteness Knitting the abyss like lace opening their wounds one by one wounds… candy pink —home free! so talkative so bloodless… Elif Sezen Australia

Elif Sezen

Kendi küllerine bulanıp bulanıp yeniden olan bu ölüm yüzlüler Elleri öte-dünyaların gizini çözercesine dolaşan, tenin en olası ekvatorunda okşayan, kendi eksilliklerini Dantel dantel ören boşluğu bir bir açtıkça yaralarını yaralar... şeker pembesi —sobelenmiş! pek konuşkan pek kansız... Elif Sezen Australia


52

53

Word, World, Words - Literature displaced. By Hughes Labrusse France In literature, the world comes into its own. Denizens of the world, men and women, are housed in a literary world, a world of fiction. By now, we have come to believe that the whole literary body, ever since Homer, has been living within an order of its own.

Hughes Labrusse

Not all written texts and books belong to what is called universal literature. The Ancients were not always devotedly attached to the written word or the book. Literature as such began in Rome. There is no word in ancient Greek for it: γράφω is not a noun. Indeed, the Latin word littera took over its functions and begot litteratura. But translation necessarily modifies our approach to the latter world. Literature is rooted in the same soil as culture. In Rome, it implied a world seen in a context of memory and expansion, a will to subdue people and push forward the frontiers of the empire. Nowadays, literature has become a part of culture seen as a field of action for the prevailing eco-nomic, political and ideological values, which, in turn, must be understood in a global context. Literature is inherent to the new relationship between humankind and the world. The fact is that man originally means soil. And as we tend to be more and more subjective and self-centred, we are faced with a dichotomy first heard in John’s gospel (3:16), For God so loved the world, that he gave his only begotten Son, that

whosoever believeth in him should not perish, but have everlasting life, and then in his Epistle (I 2:15): Love not the world, neither the things that are in the world. On the one hand, we have the world as divine creation and design, on the other, as it now seems, prey of the powers of evil. In the early days of European Christianity, culture and cult separated. Literature consisted of written books. The modern understanding of a body of published works first came into being in the 18th century, without discontinuity, however, as the Latin-Christian context endured. Thus, one can say that culture, literature, as well as Enlightenment ideas as a whole are to be regarded as phenomena inherent to Christianity, appendices of it as it were, present even in its breakdown. As history progressed the book lost its sacredness, in contrast to what it had been in the East or when monotheistic religions were established. It was not understood as a bodily appendix, contrary to instruments or some type of prosthesis; it was a displacement of events and reality, caused by memory and imagination. It can be regarded as sacred if we consider it as meaning that irresistible intrusion which shook the world as it was like an earthquake. This intrusion continues to upset the ground where the dead lie. Because we are obsessed with the reality of experience, we have long been distracted from that aeonsold strife. Literature as a homogenous and culturally adulterated form stays well away from that breaching force. Its endless reproductive capacities, seen as an aesthetic phenomenon, together with

its repetitiveness pave the way to boredom, as yet latent, although vastly overlooked, in many works. I am not blaming the book as such, but instead its commodity masking, within a liberal economic system, the bottomless pits mankind has long been dumped into, magnifying it, as a matter of fact both in time and in space. The emptiness there is not the consequence of the plight of man without God, but, of the with-drawal of all human activities in the only exploitable horizon of the possible on the one hand, and on the other, of the unbridged gap between the Christian heritage one keeps disparaging, with arrogance sometimes, and principles and institutions whose only fulcrum is to be found in their ungrounded logics. The machine works erratically because it is off its axis. Nothing is more dangerous than a machine allowed to go freewheeling with its engine racing. Man’s status is at stake. The idea we have of it today is based on atheistic humanism. ButHumanism, just like atheism, is the offspring of the Christian faith, and more particularly, of kenosis, which is the core of it. The Christian faith is another kind of atheism in so far as God repudiated its omnipotence in becoming human. And then humanism began, that is to say the conquest by man of his own truth and essence. Humanism spread over the whole planet just as Christian and Western values did. The mistake would be to regard them as a hurried, botched secularisation whereas instead they result from the amazing connection between faith and reason. Certainly, a day will come when their exposition to other civilisations


54

or cultures (other Western motives) will adulterate its propagation. We must be prepared to face the fact. Mutations and tremors in the course of our history never threw us off our course. They just pro-duced several shoots heading this way or that. It is not sufficient to say that Medieval romance and Renaissance painting, shoots from the Christian tree, anticipate modern aestheticism; that the Enlightenment was a foil to Christianity in that the latter discards any religion that implies a my-thology; that the TV icon has to do with representation, or even information made public; and that literature is answerable to Scripture these days when God is dead, and when meaning died in the process. That would mean transmission, inheritance or escheat in the processes of rupture or reproducibility. And what about secularity? Secular applies to what belongs to God’s people, to the members of the Church! Such a mistake bears witness to the principle of filiation and of its possible excesses. That is why the difference between humanist cultures or literatures and the cultural remains uncertain and cannot shed any light on the sustainability of their course. Such dependence is forever. It makes the debt heavier as shift follows swing. In this light, Des-cartes thought of man as possible master and owner of the earth. The qualifier implies a divine warranty of evidence and truth. And even if such warranty has lost all credibility, we keep refer-ring to it in whatever action existence forces us into, in a belief in man that is closely dependent on it. The models we use as references can be easily found out,

55

although they are nurtured differ-ently. Happiness as doctrine is but a pale copy of Augustine’s beata vita, in a world ruled by the cult of the self, lust and a dramatic rush to personal freedom. Out of fear of falling short, we are industrially and busily creating the matter, artefacts and potential needs for entertainment and consumption products, certain as we are, in so doing, of acquiring self-justification, proof of our existence, and confirmation that we belong here. It is difficult to dissociate, to avoid bringing together the places of interest invaded by tourists and literature. People switch from one author to the other, from one newspaper article to another. Travelling the literary world does not mean resting in the books that can never be related to any list. But this sophisticated universal vocation (some will call it cosmopolitism), stemming from a certain idea of religion, also uses the Greek language when it promotes harmonization. The aim is to fall in harmony with the world and with oneself. But ‘to exist’, i.e. ‘to be/stand outside’ implies, above all, incapacity to be oneself. Both inwardly and outwardly, we are a prey to alterity, i.e; to alteration, without any fulcrum, fair game for whatever silent or humming polarities are besetting us. The act of writing ignores the religion of literature. What we have to turn towards is the impos-sibility of any coincidence, of any layered unicity. It expresses far more than finiteness. It is a rent that cannot be mended. God, short of a better word for naming the deity, means just what it means: the outstanding ray in the blinding homogeneity of light. As such it stands as the inde-scribable shaft that

passes through every one of us in our incomparable existence and the general wilderness, without stopping. Such a rupture gives man a chance at the same time that it makes it impossible for my being to be one. That is why I see myself dying every second, and at the same time am reborn to that experience as long as I live. Death and Resurrection. Such living death, rewritable as it is, is cognate with writing as a phenomenon. But its law re-mains something odd which cannot merge into a generality especially if it complies with a world order which sucks the lifeblood of all works and reduces them to consumer goods. A book is a book. It seeks no recognition except by what it steals from us. It comes to us but sneaks away. In the process of kenosis, God reduced himself to nothingness, emptied himself of his own self. The word was coined by Paul (Ph 2:6-7) to relate Christ’s deliberate humbling in the process of incarnation. The tendency to recognize a kenosis of the divine principle itself in the Son made man gather momentum among the moderns. Which turns Christian monotheism into another form of atheism, even if one acknowledges the unfathomable generosity of divine agape. In the Torah, God, or the Nameless One is beyond identity: (I) shall be / (I) shall be. Is it procrastination or the coin of the impossible? Already in the Babel story, the erection of a tower in order to impose one language on the whole world is repudiated; incidentally, Babel is the name Yahweh uses to decree that languages be confounded and translation made impossible. Having man name the animals

amounts to anticipating an inevitable linguistic dispersion among humankind. For humankind to exist, the condition might be said to be the impossibility of identifying and coin-ciding with their words. They root in their uprooting. One question remains unanswered for them. Man is impossible because God is impossible, unthinkable. The dilemma of man comes from this impossibility, this dual experience from which he takes joy while remaining in grief. The gap remains. All three monotheistic religions, religions of the Book, may well have been permanently coping with the wound which, in Eastern philosophy, is above all an opening. The trajectories are different. In the West all moves are governed by causality and finality. Literature is part of such a positive pursuit, contaminated by Christianity itself, by the Roman heritage and its rationality. For philosophers, it bears the mark of the being which God could not do without, in spite of his being supreme. Allowing oneself to be caught up in the impossible opens the way to a thought independent of the being. Nothing comes closer to the impossible than death, unreal, if there is such a thing and if it even-tually comes. Being inexorable, there is no access to it. Caught in the headlong rush of the self, man destroys himself by endeavouring to work out the field of the possible without allowing for the impossible. Man does not name what is mortal for his own sake for that would make him capable of death as such, but because he keeps dying in the face of himself and of the others, in his language, acts and institutions. Dying beats


56

to the syncopated rhythm of his heart. God’s death calls upon him to put to death both life and death in a gaping impossible. How could this call for death and immediate rebirth dissolve in the way one casts the possible beyond its own reality (for instance to give birth to Utopian literatures)? Probably because this experience of dying is never one and the same thing, whereas the dispersion in the possible gives, paradoxically, the illusion of an identical life and self-control. The same mirage is behind the longing for freedom. Self-fulfilment in one’s total artificiality seems to neutralize the anxiety that we feel. One should also probe the decisive role of liberalism, under all its aspects. It has played a determining part in the development of the will to act and undertake for the realisation of being, as if the aim was such. The emptying of God would not have left us facing the fear of the fatal attraction of a void, hence the efforts to fill it or put an end to that story –– whose outcome is an infinite proliferation of paddings, clogging, overloading, and an ultimate drowning in the maelstroms of phantasmagoria. In the same way, silence fills the din. The concrete and mundane experience of the possible conceals the impossible. This union, like the union of life and death, has been forgotten. Technology will increase this accelerating surfeit. Globalized literature, because of its cultural and indecent exposure, partakes in this unprecedented cloning process of a society which makes a spectacle of itself, in a predictable way, up to self-disgust (boredom).

57

Still-life paintings executed in the vanitas style were a highly fashionable symbolization of dying, using no end of eye-catchers. A book is often seen near a mirror, a skull, a candle. Nothing morbid; on the contrary, metaphors, objects, fictions refer to the inner energy of the figures. Van-itas is not life in the negative, but an approach to the impossible. Yet art as a whole has never been immune to aestheticism in that the world is exhibited and evidenced; in that it poses as sole and irrefutable truth. Art expresses both man’s imprisonment and the neutralization brought about by its technique. It has been the case ever since the 18th century. Making showpieces of savages, Indians or monsters, willy-nilly, is part of the process. Revolu-tions are forms of aestheticism, just like extermination techniques. Culture, as word, is a hold-all which gathers all the energies at work; it can be regarded as an extension of aestheticism and of all its fictional patchwork that invites us to attend its High Masses. On the other hand, the mass production of books swallows up the works. Thoughts rely on a pre-conceptual movement from which they derive their orientation. Pathos and enthusiasm open the way to philosophy. The Pentateuch is fraught with fear just as the Christian faith is with love. In either case the origin is a tension within which unrelieved boredom reverberates. As fact, its presence does not demand that man go beyond, but rather away from himself. The aim is not a renewed creation of man––we’ve seen to what extremes it led–––and even less the promotion of the old order of things. Displacing man means weighing all

anchors and setting him on a journey, a life, towards death, without providing the least of bearings or havens. Poetry can serve as example for a language that is being displaced, left as it is to its stammering on the brink of the abyss, to its addiction to evanescence, to irreducible disapproval, to leaving only a wake of its initials before they evaporate. A poem is an adieu (another reading of a-theism?). It is a kind of prayer demanding nothing, communicating nothing, meaning nothing. Poetry is no more a part of literature than epistles and liturgies. It is not a question of literary genres. The poet is not to be regarded as denizen in the world and he is not buried in any hallucinogenic culture. Poetry is not another mundane matter; it ties the possible to its impossibility. Poetry and the book, are these compatible? The links between poet-ry and language cropped up late enough. Homer, for instance, was an αοιδός, he who sings, propagates sounds. The modulations of the voice belong to the field of the spoken, the sung, of laughter or shouting: so many displacements of the voice leading to different domains. The wan-dering poet follows a discontinued path that cannot lead to where there remains something yet unsaid. A poem is an end in itself, meant to undo, and redo in a different way. The voice comes to death in it just like waves on the shore. Displacing the name of man towards the mortal who un-names him also amounts to changing our vision of literature,

bogged down in the spinoffs of culture and the many processes of euthanasia and simulation. That is what our flood is made of. The mortal facing himself makes the difference. That is when the book is no longer hostage to literature; the meaning of literature as a whole remains dependent upon the sudden coming out of the written text or of the book that will contribute to its erasing. We do write too much in and for literature, not enough out of it.


58

Une littérature déplacée By Hughes Labrusse France Le monde se fait monde dans la littérature. Les humains habitent le monde. Ils séjournent dans le monde littéraire, dans sa fiction. Aujourd’hui, nous avons le sentiment que l’ensemble de la littérature depuis Homère forme une existence et un ordre simultanés. Tous les textes écrits et les livres n’appartiennent pas à la littérature dite universelle. Les Anciens n’avaient pas toujours le culte de l’écriture ou du livre. La littérature fait son apparition à Rome. Aucune forme nominale de γράφω, notamment, ne recouvre en Grèce cette notion. Certes, le mot latin littera a pris tous les sens du mot grec et litteratura en est un dérivé, mais une traduction nous fait passer nécessairement d’un rapport au monde à un autre. Le terreau de la littérature est le même que celui de la culture. Il implique, à Rome, une vision du monde faite de mémoire et d’expansion, de la volonté de faire plier les peuples et de reculer davantage les limites de l’empire. À notre époque la littérature se rattache précisément à la culture comprise comme champ de manœuvre de l’économie, de la politique et de l’idéologie des valeurs dominantes. Ces dernières, à leur tour, se comprennent dans la perspective de la globalisation. La littérature est indissociable de cette nouvelle relation de l’humanité au monde. Mais l’homme tire son nom de la terre. Dans la mesure où il s’installe de plus en plus dans la bulle de sa subjectivité, une dualité nous est

59

proposée. Elle fait écho à deux paroles de saint Jean. La première dans l’évangile : « Dieu a tant aimé le monde qu’il a donné son Fils unique afin que quiconque croit en lui ne périsse point, mais qu’il ait la vie éternelle », la seconde dans la première épitre : « N’aimez pas le monde ni rien de ce qui s’y trouve. » Dans un cas, le monde est vu dans la perspective de la création et du dessein divin, tandis que dans l’autre, il est vu dans son organisation actuelle, livrée à la puissance du mal. Lors de la formation européenne du christianisme culture et culte se sont différenciés. La littérature, elle, désignait la production des livres par l’écriture. Le sens moderne pour l’ensemble d’ouvrages publiés n’apparaît qu’au XVIIIe siècle. Mais cette évolution des termes ne marque aucune rupture. Elle s’inscrit dans la continuité des paysages latinochrétiens. En ce sens on peut dire que la culture, la littérature et toute l’idéologie des Lumières demeurent à leur base des manifestations du monde chrétien. Elles en sont le prolongement, y compris dans sa décomposition. Au cours de cette rallonge de l’histoire, le livre va perdre le caractère sacré qu’il avait en Orient ou au fondement des religions monothéistes. Il n’y était pas compris comme un prolongement du corps, à l’image de n’importe quel instrument ou prothèse, mais comme la traduction d’un déplacement des événements et de la réalité par la mémoire et l’imagination. Dans cette optique, il a été considéré comme sacré si l’on entend par ce terme l’irruption irrésistible venant bouleverser, comme un séisme, l’état du monde dont elle réactivait sa rixe avec la terre où

séjournent les morts. Obsédés que nous sommes par la présence du vécu, nous n’entendons plus depuis longtemps ce combat immémorial. La littérature, entendue comme une forme homogène et galvaudée par le culturel, est bien loin de cette force d’effraction. Sa reproductivité interminable comme phénomène esthétique et ses ressassements laissent advenir le spectre d’un ennui encore diffus dont on néglige la portée, mais qui traverse de nombreux ouvrages. Ce n’est pas le livre qui est en cause ici, mais son insertion dans une économie libérale où la marchandise semble dissimuler le vide dans lequel l’homme se trouve jeté depuis longtemps. En réalité, il l’amplifie dans le temps et l’espace. Le vide n’est pas la conséquence de la misère de l’homme sans Dieu. Il procède, d’une part de l’abandon des activités humaines dans le seul horizon à exploiter du possible, d’autre part de l’hiatus entre le déni des contenus judéo-chrétiens par des principes qui n’ont pas d’autre assise, sinon la logique d’une rationalité sans fond. Mais ses mécaniques tournent à vide, parce qu’elles ont perdu leur ace. Or, rien de plus menaçant qu’une machine laissée à ellemême, sur sa lancée qu’elle ne maîtrise pas et qui s’emballe pour rien. Il y va de l’homme. La conception que nous en avons de nos jours relève de l’humanisme athée. Or, l’humanisme comme l’athéisme se rattachent au christianisme et, plus particulièrement, à la kénose. Elle en est le noyau dur. Le christianisme est un athéisme dans la mesure où Dieu renonce à sa toute puissance dans son acte de devenir homme. En quoi il inaugure l’humanisme,

autrement dit la conquête par l’homme de sa vérité et de son essence. La propagation de l’humanisme sur toute la planète est celle des valeurs chrétiennes et occidentales, que l’on dit hâtivement sécularisées, mais qui résultent plutôt de l’étonnante articulation de la foi et de la raison. Il est certain que les interférences avec d’autres civilisations ou cultures (encore des motifs occidentaux) défigureront à terme cette propagation. Il nous revient d’y prêter attention. Les mutations et les soubresauts de notre histoire n’ont jamais constitué des bifurcations, seulement des infléchissements aux multiples surgeons. Il ne suffit pas de souligner que le roman courtois et la peinture de la renaissance, issus du christianisme, prédisposent à l’esthétisme moderne. Que les Lumières répondent au christianisme au sens où celui-ci abandonne toute religion impliquant une mythologie. Que l’image télévisuelle est liée à la problématique de la représentation, voire de l’information transposée dans l’espace public. Et que la littérature ferait écho à l’Écriture sainte dans ce temps où Dieu est mort, et avec lui le sens. Il y aurait alors tout simplement transmission, héritage ou bien déshérence à la fois dans la rupture et la reproductibilité. Et que dire de la laïcité ! Est laïc ce qui appartient au peuple de Dieu, aux membres de l’Église ! La confusion témoigne à elle seule d’une filiation parfois extravagante. C’est pourquoi la distinction entre les cultures ou littératures humanisme et le culturel reste approximative et n’éclaire en rien la continuité de leur trajectoire.


60

Cette inféodation ne peut se libérer de son endettement. Elle en accentue le poids suite à des glissements successifs. C’est ainsi que Descartes envisage cette possibilité pour l’homme de devenir comme maître et possesseur de la terre. L’adverbe implique la garantie divine de l’évidence et de la vérité. Quand bien même cette garantie ne paraît plus crédible, nous continuons à l’invoquer dans tous les actes de l’existence, dans cette croyance en l’homme qui en dépend étroitement. Les décalques auxquels nous recourrons sont facilement détectables, bien qu’ils ne se nourrissent plus à la même sève. La doctrine du bonheur est un écho presque étouffé de la beata vita de saint Augustin, dans un monde dominé par le culte de soi, la convoitise et à la course tous azimuts aux libertés individuelles. De crainte d’en manquer, nous fabriquons industriellement dans l’affairement la matière, les artefacts et les besoins éventuels des produits de loisirs et de consommation, convaincus d’y asseoir notre raison d’être et de consolider les preuves de notre appartenance au monde. Il est difficile de dissocier de ne pas établir un rapprochement entre les sites envahis par les touristes et la littérature. On passe d’un auteur à l’autre, comme d’un article de journal à un autre. Parcourir le monde littéraire, ce n’est pas séjourner dans les livres qui ne se rattachent jamais à aucune nomenclature. Mais cette vocation universelle élaborée (d’autres parleront de cosmopolitisme), issue d’un certain concept de religion, parle également grec quand elle promeut les chaînes de l’harmonisation. Se mettre en harmonie avec le monde et avec soimême, voilà l’objectif. Mais exister, se tenir hors de soi, veut dire avant tout se trouver

61

dans l’incapacité de devenir soi-même. Audedans comme au dehors, nous sommes livrés à l’altérité, donc à l’altération, sans pivot, dans le jeu incessant des polarités silencieuses ou bourdonnantes qui nous assaillent. Le geste qui écrit ignore la religion de la littérature C’est vers cette impossibilité de toute coïncidence, de toute unicité sédimentée, que nous devons nous tourner. Elle est bien plus que l’expression de la finitude. Elle est la déchirure sans réduction possible. Le nom par défaut de Dieu ne veut peut-être rien dire d’autre que l’éclat qui tranche dans l’homogénéité aveugle de la lumière. Il apparaît alors comme le trait imprescriptible qui oblige chacun d’entre nous dans la singularité de son existence et dans la désolation commune. Cette fissuration, qui me donne ma chance, interdit simultanément l’unicité de mon être. C’est pourquoi je meurs à moi-même à chaque instant pour en resurgir ma vie durant. Mort et résurrection. Cette mort vivante et réinscriptible s’articule au phénomène de l’écriture. Mais sa loi reste la bizarrerie qui ne peut disparaître dans une loi générale surtout si celle-ci obéit à un ordre du monde qui vampirise tous les ouvrages et les transforme en une denrée. Nous serions moins en doute sur la littérature si elle n’orientait pas systématiquement la lecture. Un livre est un livre. Il ne demande pas à être connu autrement que par la manière dont son apparition s’estompe jusqu’à nous. Il vient à nous, mais il ne se montre pas lors de son passage. Dans le phénomène de la kénose, Dieu

s’est anéanti, s’est vidé de soi. Le terme est employé par saint Paul pour désigner l’appauvrissement volontaire du Christ dans l’incarnation. La tendance à admettre une kénose de la divinité elle-même dans le Fils incarné se développera chez les modernes. En quoi le monothéisme chrétien est un athéisme, même si l’on admet la leçon de la générosité insondable de l’agapé divine. Dans la Torah, Dieu ou le Sans-Nom ne décline aucune identité : (Je) serai / (Je) serai. Est-ce une promesse différée ou la frappe de l’impossible ? Déjà dans le récit de Babel, l’édification d’une tour pour imposer la même langue sur toute la terre est récusée. En la circonstance, Babel est le nom que se prête Yahvé pour notifier la confusion des langues et l’impossibilité de la traduction dans ses multiples réitérations. Qu’il revienne à l’homme de désigner toutes les créatures le voue par avance à la dispersion linguistique, également condition de sa lucidité. L’homme ne peut s’identifier à la parole. Il s’enracine dans le déracinement. Il reste une question sans réponse pour lui-même. L’homme est impossible parce que Dieu est impensable. L’entre-deux de ce silence ne se laisse pas évacuer. Le conflit de l’homme tient à cette double expérience dont on tire la joie en demeurant dans le deuil. Les trois religions monothéistes, les religions du livre, ne seraient-elles pas continuellement confrontées à cette blessure qui, dans la pensée orientale est également une source d’ouverture? La trajectoire n’est pas la même. Tout cheminement en Occident est lié aux notions de causalité et de finalité. La littérature s’inscrit dans cette démarche positive, contaminée dans le christianisme même par l’ascendance

romaine et son calcul (ratio). Par le biais de la philosophie, elle est frappée au sceau de l’être auquel Dieu, comme étant suprême, n’a pas échappé. Se laisser atteindre par l’impossible ouvre la voie à une pensée sans l’être. Rien ne se rapproche plus de l’impossible que la mort, irréelle, qui n’existe pas et n’arrive jamais. Inexorable, elle reste inaccessible. Happé par la fuite en avant de soi, l’homme s’égare en cherchant à épuiser le champ du possible sans donner passage à l’impossible. L’homme ne se nomme pas le mortel parce qu’il serait capable de la mort comme telle, mais parce qu’il meurt incessamment à luimême et aux autres, dans sa langue, ses actes, ses institutions. Mourir accompagne le battement syncopé de son cœur. La mort de Dieu signifie l’appel à mourir sa vie et mourir sa mort dans la béance de l’impossible. Comment cet appel à mourir et à mourir encore a-t-il pu donner lieu à projeter les possibilités qui nous assaillent au-delà des assignations de l’existence (pour faire naître, par exemple, les littératures de l’utopie)? Sans doute parce que l’expérience du mourir n’en revient jamais du pareil au même, alors que la dispersion dans le possible donne paradoxalement l’illusion d’une vie identique et de la possession de soi-même. Le même mirage dirige l’aspiration à la liberté. La réalisation de soi dans la facticité plénière semble neutraliser l’inquiétude à laquelle nous sommes livrés. Le libéralisme sous toutes ses formes a joué un rôle déterminant dans cette volonté d’agir et d’entreprendre en vue de la réalisation


62

d’être et de l’intérêt à y persévérer. Ce n’est pas l’évidement de Dieu qui nous aurait placés devant la crainte de la vacuité, d’où les efforts pour combler le vide ou pour en finir avec cette histoire. Car c’est dans la démultiplication des remplissages, des engorgements et des saturations que patiente la vacance. De même, le silence habite le vacarme. L’expérience concrète et mondaine du possible recèle l’impossible. C’est cette alliance, comme celle de la vie et de la mort, qui s’est laissé perdre de vue. La technologie accentue cette affluence aveugle, son accélération et sa surdité. La littérature mondialisée participe du clonage sans précédent d’une société qui se donne en spectacle, c’est prévisible, jusqu’au dégoût d’elle-même (l’ennui). En peinture, la période des vanités s’est imposée comme une expérience exceptionnelle du mourir qui retient le regard où qu’il se porte. Le livre est souvent posé près du miroir et du crâne, de la bougie. Rien de morbide. Au contraire, les métaphores et les objets, les fictions renvoient à la force intime des personnages. La vanité n’est pas négation de l’existence, mais souci de l’impossible. Toutefois, l’art d’une manière générale n’a pas échappé à l’esthétisme comme exhibition et preuve du monde, comme unique et indéniable vérité. Il s’exprime à la fois par l’enfermement de l’homme et l’indifférenciation technique. Il règne en maître depuis le XVIIIe siècle. L’exhibition des sauvages, des indiens, des monstres participe qu’on le veuille ou non de ce courant. Les révolutions constituent des esthétismes. Les technologies d’exterminations également. Le culturel en

63

tant que mot-valise où se déversent toutes les énergies programmées prolonge cet esthétisme et ses patchworks fictionnels et nous convie à ses grandes messes. De son côté, la production littéraire engloutit les ouvrages. Toute pensée s’appuie sur un mouvement pré conceptuel qui lui donne son orientation. Le pathos – l’enthousiasme – prédispose à la philosophie. La crainte traverse le Pentateuque et l’amour habite le christianisme. Chacune de ces tonalités naît d’une tension où se fait entendre un ennui profond. Il est là. Il n’exige pas un dépassement de l’homme, mais son déplacement. Il n’aspire pas à l’instauration d’un homme nouveau – on a vu où cela conduisait ! - et encore moins à quelque retour insipide. Déplacer l’homme, c’est lever tous ses ancrages, et l’engager à vivre son voyage vers la mort. Sans viser aucun cap ni refuge. La poésie peut servir d’exemple d’un langage en déplacement, sans autre récit que son balbutiement, ses trébuchements qui côtoient l’abîme. Elle aime à se perdre, à exercer sa haute liberté à la désappropriation de soi, pour ne laisser que le sillage de ses initiales, toujours prêtes à disparaître. Le poème est un adieu (un a-théisme différent ?), il tient de la prière qui ne demande rien, ne communique rien, ne veut rien dire. La poésie n’appartient pas à la littérature, pas plus d’ailleurs que les épitres ou les apologies. Ce n’est pas une question de genres littéraires. Le poète n’est aucunement un citoyen du monde et il ne s’enlise pas dans une culture hallucinogène. Elle n’est pas une

possibilité mondaine parmi d’autres. Elle noue le possible à son impossibilité. Mais la poésie, le livre, n’est-ce pas encore trop dire ? Le rapport de la poésie et du langage est tardif. Homère, par exemple, est un aède. L’aède porte la voix. Les infléchissements de la voix s’inscrivent dans les domaines du parler, du chanter, du rire ou du crier. Autant de déplacements de la voix qui conduisent dans des contrées différentes. Le cheminement du poète, dans sa discontinuité, ne mène nulle part où quelque chose puisse encore se dire. Le poème marque une extinction préméditée. Il se défait au fur et à mesure qu’il se tisse. La voix vient à y mourir comme les vagues sur le rivage. Déplacer le nom de l’homme vers le mortel qui le débaptise revient à modifier notre regard sur la littérature noyée dans le déluge culturel et ses multiples processus d’euthanasie et de simulation. Le face à face quasi impossible du mortel avec son altérité change tout. Dès lors le livre n’est plus l’otage de la littérature, le sens de la littérature comme ensemble reste suspendu à l’irruption de l’écrit ou du livre qui contribueront à son bouleversement. Nous écrivons trop dans et pour la littérature, pas assez hors d’elle.


64

65

Kadare Uses Old Topoi to Decompose the New Machinery of the World Dictatorship

Basri Çapriqi

By Basri Çapriqi Kosovo

our modern city, in the concrete shape we know and have constructed ourselves, of a van. It is this horse ‘van’, which promotes anxiety whenever it finds analogy within corners of our sub-consciousness.

The Wooden Horse

The Cut Head

In his book “Ftesë në studio” (Invitation to the Studio) the writer recalls: “My first conquest, as if driven by an old impulse of the race, was Troy. However, I went by the city walls to do the impossible: to not conquer.”

Kadare’s work is the type of fiction that has dominated 20th century Europe. It is the literature that creates myths. Some of the symbols Kadare has created in his individual works aim to represent actual reality due to their similarities with current events even though he sometimes risks being interpreted by allegory. However, the figure of the cut head is a myth-creating figure. The cut head stature conceived by the imagination of the author Kadare, is an open metaphysic, a generalization, epitomizing his views about the state, peoples’ destiny, totalitarian systems, passions, and the ambitions of man confronting power etc.

The conquest of Troy, the eternal obliviousness is the greatest anxiety for the poet from the earliest times but to not conquer the city, to not destroy its walls is the voice of the author that spreads throughout almost all his work. The analogy is drawn to resemble major menace to states, civilizations and epochs and at the same time to all private relationships between people. This Troy topos appears to us within its boundaries that were set thousands of years ago, within which we continue to remain and those very boundaries continue to determine our path, our fate and to set the limitations of our behavior. The writer finds genotext a symbolic creation and the truth of that symbol a specific truth, in which the represented reality has no longer an absolute value but the value lies within the blurred truth, multiplied and eternalized. The truth does not happen then, there is too much fog, the truth happens now. The Trojan horse is revealed to us in the field across

The character by the name of Abdulla, the one who arranges heads on the window of shame (kamarja e turpit) undergoes an interesting development. From a very pedant bureaucrat who places severed heads, brought from different corners of the empire, in the window of shame, he turns into a symbolic animal (Casirer). He transforms into a creature with an urge for self-execution, a desire to be alongside those who rebel and consequently whose heads are removed and then displayed in the window of shame. By awakening the wish to resemble those cut heads in the mind of the one who displays them in the window of shame,

the author aims to demonstrate his own disagreement with the idea that the human brain can be indoctrinated entirely. In the event of any strange situation the instinct to oppose and confront may emerge from the hidden depths of our subconsciousness. The Given Word (Besa) The given word or Besa in Albanian is one of the most sublime pieces in Kadare’s work. Through this language masterpiece the author has succeeded in touching those levels that are unknown and invisible to the rational side of the human consciousness. It is only through this kind of language that one can move freely from this world into another, the transcendental, the world beyond, with the aim of satisfying our eternal quest, to cross that border which limits the life of this world. It is the power of the symbolic language that carries the message from the conscious to the unconscious part of the human psyche. The premises that embrace the energy of this language such as: imperceptibility, irrationality, the removal of real time, the absence of the reverent, the limitless bounds of interpretation, the possibility to penetrate to the endless heights of the transcendental world, without fear that we may lose our path in the process. It is a known path and an articulate world within our sub-consciousness. The Pyramid Its greatness and the absurdity of the motive that has pushed the human mind to build such a monument, a grand tomb to eternalize fame and glory as well as to


66

oppress and diminish all human creatures of the country, has touched Kadare’s imagination, in the sense of creating a hidden analogy. A grand pyramid, - a grand tomb, which was going to be built in order to make people look small and insignificant, and more importantly to destroy social well being and to declare poverty as a constant condition of all generations - was being built in Tirana whilst the dictator was still alive. An Albanian community in the second half of the 20th century, turned into a social tomb, resembles so closely the absurd endeavor of building a huge tomb of a pharaoh as well as the early Egyptian idea to turn a tomb into a symbol of representation through centuries. The figure of this tomb bears such a resemblance to an empirical reality, it drops down almost to the very bottom, only to be dissolved as an allegory, because it clearly touches the time limits as well as space limits of this reality.?? The pharaoh tomb is brought close to the cemetery of politics and community of Albania. It borders on a parable , and it touches it but it does not cross over it therefore it never leaves space to be turned into a logical denotation –very hard for me to understand what the author is trying to say in the above paragraph. By disregarding time and space, the author remains faithful to his own style, he transforms the text into a driving force for generalization by bringing social and referential sites of his own time whilst simultaneously raising matters of global interest to humans of all eras.. The author is very much interested not

67

only in establishing connections between entirely mythical times and the objective time of history, but at the same time he creates links between the ideas and aims of the characters he shapes on the basis of fundamental resemblance. The text highlights the starkness of the absurdity from mythical times of pyramid building, as a ritual after so many centuries that is being recycled in the 20th century; when in Tirana a pyramid is being built for the dictator. The very idea that a tomb must become a symbol to represent power carries all the burden of the morbidity of the dictatorship. Through pyramid, Kadare has succeeded in forging a link between the times and the initiation of the insanity and absurdity. The dictators’ idea to build a tomb becomes a symbol of all dictatorships, both ancient and new, whether in the east or west. Only the actual building materials can be differentiated whether stone, human skulls, or glass, all pyramids communicate in one language only, the language of the desert they sow, the waste they leave behind to shine for the future. The Evil Eye The alienation of the human in totalitarian systems is enclosed in irony. The brain washed or blinded individual expresses great pleasure because he no longer clearly sees the world. . He proclaims darkness as light and declares the eyes a useless organ that troubles ones head. It is an irony of the platforms and policies of totalitarian ideology. The evil eye, the eradication of the evil

eye, the dangerous eye for the state, the dangerous poets and their implications, the wish to be blinded driven by the will to act for the benefit of the state, the announcement that eyes are harmful to the head, the hypocrisy of amnesty for the massacred, are all associations that resemble phenomena of the Albanian dictatorial system in the second half of the 20th century. The Immurement Ismail Kadare has examined this topos, which has never been wholly explained, not to reveal it, but to bestow new and deeper meaning. The conflict that the author tackles through the mystery of wall construction during all his work, by confronting it with the logical argument and the interpretation based on empirical causes further increases the semantic confusion. The symbolic strategy of the suggestive language that strives for the unspeakable, that leaves the mystery unsolved and intensifies the interpretive game, triumphs every time over logical arguments which are jumbled in order to explain the phenomenon. The means of language can be sharpened to provide reasons of destruction to its foundation.. The reader, who seeks deeper meanings, transpires in his own cultural memory, in the inherited paradigms brought to him from bygone generations to discover the code of communication. The milk that runs in the soil and the nipple that emerges from the baby’s mouth, whilst we see the human creature with limbs embedded into the wall, in front of so many men, conveys a multifaceted complex meaning. It carries

all the tragedy, the absurdity and cruelty, death and the continuation of life, the sadness and indifference, deceit and trust, the entire philosophy of life and perhaps all the moral, ethical and philosophical foundations upon which the course of human development is based. The Eagle Ismail Kadare has built an entire universe of mythical symbols, walls, pyramids, castles, wooden horses etc, with the aim of fortifying the ethnicity and to enclose the circle at the end, to come along with totality of all wars and all battles human mind has created, he takes the most precious symbol from the flag and combats the bloody war with its bird, the one he is identified with, the eagle of the flag. The symbol of the eagle is built upon an antithetic conception: “the eagle is your savior; the eagle is your murderer.” This antithetic involvement is easy to convey from textual antithesis into other antithetic situations and relations that derive from this, be they of social, political or psychological nature and to spread immediately throughout the globe: “Perhaps the entire human race was imprisoned in these corners of the universe, handcuffed, who knows why, by a self-destructive desire.” The escape of a man on the back of an eagle is an unusual motif to reveal one dimension among many of the tragic that has followed this individual in his attempt to escape the isolation. Unable to break the wall of physical isolation the individual has employed the great


68

power of transcendental escape. Such means of escape are well known to him, paradigmatic figures inherited in his subconsciousness through the generations, from the ancient Icarus to a bird that he regards as an emblem of his pride. But this escape has its own tragic end; it bloodies both the individual and the bird. It is a flight of hope for both, a flight predestined by fate for them, to devour themselves in midair before they fall to earth. All that has happened will again be turned into myth by the author, in its bed of creation in order to leave open the path that links the remnants of the ancient myth with the creation of the new one, built as a personal myth. The author is interested in generating a genuine context, very reliable with references to modern actuality and to emphasize the verity of this new myth more than in creating links with the ancient myth. Translated by: S. Çapriqi

69

Me topose te vjetra ballkanike Kadare zbërthen makinën e re te diktaturës se botes Basri Çapriqi Kosovo Kali i drunjtë Në librin Ftesë në studio, shkrimtari kujton: “Si i nxitur nga një shtysë e vjetër e racës, pushtimi im i parë ishte Troja. Por unë shkova gjer në muret e saj për të bërë të pamundurën: mospushtimin.” Pushtimi i Trojës, zhdukja e përjetshme është ankthi që pushton poetin që heret, po mospushtimi i qytetit, mosthyerja e mureve është zëri i autorit që kap gati tërë opusin e tij kriju-es. Analogjia kurdiset njëkohësisht, si përgjasim i kërcënimeve të mëdha, të shteteve, të civi-lizimeve, të epokave, por edhe në të gjitha raportet intime të njerëzve. Ky toposi i Trojës na shfaqet me kufijtë e tij që janë vënë mijëra vjet më heret, ku ne vazhdojmë të jemi brenda dhe vazhdojmë të kemi po ata kufij që na përcaktojnë rrugën, fatin dhe na vënë limitet e sjelljes. Shkrimtari, konstaton gjenotekstin si një krijim simbolik dhe të vërtetën e atij simboli si një të vërtetë specifike, ku nuk ka më vlerë absolute vërtetësia e shfaqur, po e vërteta e mjegulluar, e shumëfishuar dhe e përjetësuar. E vërteta nuk ndodh atëherë, ka shumë mjegull, e vërteta ndodh tani. Kali i Trojës na shfaqet në fushë përballë qytetit tonë modern, në formën që e njohim dhe e kemi konstruktuar vetë, në formën e një furgoni. Ai ka konkretësinë

tonë. Po ai kalë furgon, nxit ankth kudo që gjen analogji në zgavrat e ndërdijes sonë Koka e prerë Vepra e Kadaresë, është tipi i prozës që ka dominuar në shekullin XX në Europë. Është letërsia që krijon mitin. Nëse disa nga simbolet që Kadare krijon në vepra të veçanta, me qëllim të prekjes së realitetit dhe përgjasimit me ngjarjet aktuale e që ndonjëherë i afrohet edhe rrezikut që të interpretohet me rrugë alegorike, figura e kokës së prerë, është mitkrijuese, është mit i krijuar nga Kadare . Koka e prerë është imagjinatë mitkrijuese e autorit, metafizikë e hapur, përgjithësim dhe botëkuptim i tij për shtetin, fatin e popujve, sistemet totalitare, pasionet dhe ambiciet e njeriut përballë pushtetit etj. Personazhi me emrin Abdulla, që rendit kokat në kamaren e turpit, ka një zhvillim të çuditshëm, nga një nëpunës pedant që vendos kokat e prera në kamaren e turpit, që i vijnë nga skaje të ndryshme të perandorisë, shndërrohet në një kafshë simbolike (Casirer) , në një qenie brenda të cilit ngjallen shtytje të një vetekzekutimi, të një dëshire për të qenë në mesin e atyre që u pritet koka, në rendin e atyre që ngrenë kry dhe që koka e prerë u ekspozohet në kamaren e turpit Zgjimi i vullnetit për t’i përngjarë atyre kokave të prera, te një renditës kokash në kamaren e turpit, është një synim i autorit për të mos u pajtuar, se truri i njeriut mund të shpërlahet deri në fund. Nga humnerat e ndërdijes, në situata të çuditshme di të shpërthejë instinkti për të kundërsh-tuar.


70

Fjala e dhënë Besa apo fjala e dhënë është njëra nga figurat më sublime në veprën e Kaderesë. Me anën e kësaj gjuhe autori ka arritur të prekë në nivele të padukshme e të panjohura për mundësitë e pjesës racionale të vetëdijes. Vetëm me këtë gjuhë mund të shëtitet lirshëm nga kjo botë e deri në botën e përtejme, transcendentale, për të kënaqur një kërkesë të përjetshme që kemi, për të kaluar kufirin që limiton jetën e kësaj bote. Është fuqia e gjuhës së simbolit që bën të mundshme përçimin e mesazhit nga pjesa e vetëdijshme në pjesën e pavetëdijshme të psikës njerëzore. Premisat që bartin energjinë e kësaj gjuhe si: padefinueshmëria, iracionaliteti, përmbysja e kohës reale, mungesa e referentit, interpretatibiliteti i pakufishëm, bëjnë të mundur depërtimin në lartësi të pafundme të botës transcendentale, pa patur frikë se mund të humbim rrugë. Ajo është rrugë e njohur dhe botë e artikuluar për pavetëdijen tonë. Piramida Madhështia e saj dhe absurdi i motivit që ka shtyrë mendjen njerëzore të ngrejë një monument të atillë, një varr grandioz për të përjetësuar lavdinë si dhe për të shtypur e zvogëluar të gjithë qeniet njerëzore të atij vendi, ka prekur imagjinatën e I. Kadaresë, në sensin e krijimit të një analogjie të fshehtë. Një piramidë e madhe, një varr i madh, të cilin do ta ndërtonin për t’u dukur tepër të vegjël njerëzit, tepër të parëndësishëm dhe ç’është shumë me rëndësi, të prishnin mirëqenien dhe të shpallnin varfërinë e

71

shkretirën sociale përreth, si synim të përhershëm të brezave, po ndërtohej për të gjallë të diktatorit, në Tiranë. Një socium shqiptar i gjysmës së dytë të shekullit XX, i shndërruar në një varr social, aq shumë i përngjet ndërmarrjes absurde të ndërtimit të një varri të madh faraonësh si dhe idesë së hershme egjiptase për të bërë një varr simbol për t’u përfaqësuar në shekuj. Figura e këtij varri aq shumë përputhet me një realitet empirik, zbret gati deri në fund, për t’u zbërthyer si alegori, sepse, prek qartë kufijtë kohorë e hapësinorë të këtij realiteti. Varri i faraonit afrohet me varrezën politike dhe sociumin shqiptar deri në kufijtë e alegorisë, e prek atë, po nuk e kalon, andaj kurrë nuk lë shteg që të shndërrohet në një denotim logjik. Duke shkrirë kohët dhe duke konvertuar hapësirat autori i mbetet besnik stilit të tij, shndërron tekstin në fuqi marramendëse përgjithësuese, sjell pamje sociale e referenciale të kohës së vet, e në të njëjtën kohë, ngre çështje gjithënjerëzore, të gjithë globit e të të gjitha kohëve. Autori është shumë i interesuar jo vetëm të vërë lidhjet apo të shkrijë tërësisht kohët mi-tike me atë objektive historike, po ai në të njëjtën kohë, vë lidhje mes ideve dhe synimeve të karaktereve që modelon mbi bazën e përgjasimit fundamental. Teksti sjell vrazhdësinë e absurdit, nga koha mitike e ndërtimit të piramidave, si ritualemë që riciklohet pas shumë shekujsh në një kohë të shekullit XX; në Tiranë ndërtohet piramida për diktatorin. Vetë ideja se varreza duhet të bëhet simbol që do të përfaqësojë pushtetin bart me vete tërë peshën e morbiditetit të diktaturës.

Me piramidën, Kadare ka arritur të lidh kohët me fillin e marrëzisë dhe të absurdit. Ndjenja për të ndërtuar një varr nga ana e diktatorëve, bëhet simbol që mbulon të gjitha diktaturat, të reja e të lashta, lindore e përendimore. Mund të dallojnë materialet e ndërtimit, me bloqe gurësh, me kafka, me xhama, mirëpo të gjitha piramidat komunikojnë me të njëjtën gjuhë, me gjuhën e shkretëtirës që mbjellin, që lënë pas dhe që rrezatojnë për të ardhmen. Syri i keq Ironia zhvesh deri në fund tjetërsimin e njeriut në sistemet totalitare. Individi i shpërlarë nga truri ose i verbuar, shpreh kënaqësinë e madhe se nuk sheh më botën. Ai shpall për dritë errësirën dhe sytë organ të panevojshëm që të turbullon kokën. Një ironizim me platformat dhe politikat ideologjike totalitare. Syri i keq, zhdukja e syrit të keq, syri i rrezikshëm për shtetin, poetët e rrezikshëm me kuptimet e dyta, vullneti për t’u verbuar, vullneti për ta bërë atë për të mirën e shtetit, shpallja e syve si të dëmshëm për kokën, hipokrizia e amnestisë për të masakruarit, janë asociacione që gjejnë përgjasim me fenomenet e sistemit diktatorial të Shqipërisë së gjysmës së dytë të shekullit XX. Murimi Ismail Kadare e ka rimarrë këtë topos kurrë të shpjeguar deri në fund, jo për ta zbuluar, po për ta ngarkuar me shtresime të reja kuptimore. Ballafaqimi që autori i bën misterit të murimit, gjatë gjithë veprës, duke e vënë përballë argumentit logjik dhe interpretimit mbështetur në shkaqe

empirike e rrit edhe më tej mjegullën semantike. Sa herë që argumentet logjike grumbullohen për të shpjeguar fenomenin dhe mjetet e gjuhës mprehen për të thënë deri në fund arsyet e rrënimit, triumfon strategjia simbolike e gjuhës sugjestive që synon të pathënshmen, atë që lë hapur misterin dhe shumëfishon lojën interpretative. Lexuesi që kërkon kuptimet e dyta, zhytet në kujtesën e tij kulturore, në paradigma të trashëguara brez pas brezi si ndërdije dhe gjen kodin e komunikimit. Ai qumësht që rrjedh në tokë dhe thimthi që i del foshnjes nga goja, derisa shohim qenien njerëzore me gjymtyrët në mur, përpara aq burave, bart me vete një kompleks të shumëfishtë kuptimor. Bart tërë atë tragjikë, absurdin dhe vrazhdësinë, vdekjen dhe vazhdimin e jetës, pikëllimin dhe indiferencën, mashtrimin dhe besimin, tërë filozofinë e jetës së një populli dhe ndoshta, tërë bazamentin moral, etik e filozofik ku mbështetet rruga e zhvillimit njerëzor. Shkaba Ismail Kadare që ka ndërtuar një univers të tërë simbolesh mitike, me mure, piramida, kështjella, kuaj të drunjtë etj. me synim që të fortifikonte etninë, në fund, për të mbyllur këtë rreth, për të plotësuar totalitetin e tërë luftërave dhe të gjitha betejave që ka krijuar mendja njerëzore, shkëput simbolin me të shtrenjtë nga flamuri dhe bën luftën e përgjakshme me shpendin e vet, me të cilin identifikohej, me shkabën e flamurit. Simboli i shkabës është i ndërtuar mbi një konstrukt antitetik: shkaba është


72

73

shpëtimtari yt, shkaba është vrasësi yt. Kjo thurje antitetike është e lehtë të bartet nga antiteza tekstore në situata e relacione të tjera antinomike që rrjedhin nga kjo, qofshin ato shoqërore, politike, psikologjike. Dhe për t’u shtrirë menjëherë në tërë globin:”Gjithë njerëzimi ndoshta ishte i bur-gosur në këtë kënd të gjithësisë, pranguar kushedi pse nga një dëshirë vetëvrasëse.” Ikja e njeriut hipur mbi një shkabë është një motiv i jashtëzakonshëm që shpalon një nga një dimensionet e tragjikës që ka përcjellë individin në tentativën e tij për të dalë nga izolimi. I pafuqishëm të shpërthejë murin e izolimit fizikisht, individi ka vënë në fuqi forcën e madhe të ikjes transcendente. Këto janë mjete të njohura për të, figura paradigmatike të trashëguara në ndërdije brezash, që nga ikari antik e deri te një shpend që ai e mban si emblem të krenarisë së vet. Po kjo ikje ka fundin e vet tragjik, e përgjak individin së bashku me shpendin, në një fluturim shprese për të dy, po që kanë një predestinim fati, të hanë veten në ajër, para se të bien në tokë Krejt çka ka ndodhur, autori do ta kthejë përsëri në mit, në shtratin e vet të gjenezës, për të lënë të hapur shtegun që lidh rrënojat e mitit të vjetër me ngrehinën e mitin të ri, ndërtuar si mit personal. Më shumë se sa për të vënë lidhjen me mitin e vjetër, autori është i interesuar të krijojë një kontekst realist, tejet të besueshëm, me referenca të aktualitetit modern, për të ngulmuar në vërtetësinë e mitit të ri.

COVER STORY “THE WORLD AND ITS LITERATURE: WHERE ARE WE HEADED?”


74

75

An Interview with “Antonio Della Rocca”, President of Trieste PEN Centre & Member of the Board of PEN International about the subject of Interviewed by Mesut Şenol Intervistato da Mesut Şenol “Where do you think the world is headed? Dove sta andando il mondo, secondo Lei ? Antonio Della Rocca Italy

You may think I’m an incurable optimist, but I refuse to accept that technological progress will lead us to disaster in the very end. On the other hand, my classical formation was designed to convince myself as well as my pears that “historia magistra vitae”, whereas I have personally discovered during my rather long life that history does not teach us anything. So, my Weltanschauung is a rather cynical one: I see globalism as a phase of our history which will ultimately give way to another new era. (Let’s only think how people in Great Britain must have viewed the Industrial Revolution in the period from 1760 to 1840...). Even with all the problems we today have to face – and possibly play a role in finding solutions to , such as welfare and poverty – I find the present times nevertheless both interesting and challenging. Akin to anyone else, I fear for my children and grandchildren, but I trust that they will form part of the solution and not the


76

77

problem. In literary terms, I greatly value Cormac McCarthy’s “The road” however I do believe the scenario will be less tragic.

attuale dello smog nelle città della Cina non contribuisce ad aumentare il mio ottimismo.

However, it must be said that present day problems such as the rising smog levels in Chinese cities do not enhance my optimism.

How do you view the evolution of world literature considering its past and future?

Potete considerarmi un incurabile ottimista, ma mi rifiuto di accettare l’idea che alla fin fine il progresso tecnologico ci porterà al disastro. D’altronde, la mia formazione classica era disegnata con l’intento di convincere me ed i miei contemporanei che “historia magistra vitae”, mentre ho avuto modo di scoprire di persona nella mia non breve vita che la storia non ci insegna un bel niente. Di conseguenza la mia Weltanschauung è piuttosto cinica: vedo la globalizzazione come una qualsiasi fase della nostra storia, che lascerà il passo ad un’altra (proviamo solo a pensare come la gente in Gran Bretagna può aver guardato alla Rivoluzione Industriale nel periodo dal 1760 al 1840…). Come tutti, ho dei timori per i miei figli e per i miei nipoti, ma credo che essi saranno parte della soluzione e non del problema. In termini letterari, apprezzo moltissimo “La strada” di Cormac McCarthy ma credo che lo scenario non sarà tragico come da lui immaginato. È pur vero - ad esempio - che la situazione

Come vede l’evoluzione della letteratura mondiale considerando il suo passato ed il suo futuro ? I’m quite worried when considering the evolution of world literature. There are many reasons for this, two of which I shall focus on here. First of all I would affirm the influence of what we might call the “industrialisation of the book business”. With this term I’m not referring to the influence of technological advances or wondering whether the future lies with the e-books or the old good paperbacks. Industrialisation in this context means that books are nowadays becoming more and more a merchandise product which either sells or doesn’t , with all the associated economic and logistic implications, not to mention the influence – in marketing terms - of the media coverage accrued by the author. All of the above reasons are generally speaking, with many interesting exceptions – prejudicial to the literary quality of the “product” in favour of its saleability. I would however like to highlight that there has always been a “book industry” and I personally feel that there is nothing wrong in selling success but financial gain should not be the sole benchmark in order to judge

the quality of a novel or of a book of poems. Another major problem is that the absolute majority of books undeniably need to be translated into English in order to “exist”.

economiche e logistiche, per non parlare dell’influenza – in termini di marketing – della copertura mediatica che un autore può avere o non avere.

Minority languages may possess a richness of historic literature with remarkable authors and poets in their thousands, but their books will never attain the huge attention of novels such as “Fifty shades of grey” and the ensuing sequels (such mass success would never happen had the book originally been written in for example Punjabi or Kazhak).

Tutto ciò – in termini generali, con parecchie interessanti eccezioni – nuoce alla qualità letteraria del “prodotto” a tutto vantaggio della vendibilità.

PEN International advocates the translation of minority languages literature, and the Trieste PEN Centre – despite its limited financial resources – has published two InterPENbooks in cooperation with the Slovenian and Croatian PEN Centres. But the fact itself that we are discussing these issues in English is very clear proof of the predominant role of this language. Sono molto preoccupato se considero l’evoluzione della letteratura mondiale. Ci sono parecchie ragioni per esserlo, ma mi limiterò a parlare di due di esse. Al primo posto metto quella che potremmo chiamare l’industrializzazione del business dei libri. Non mi riferisco all’influenza della tecnologia né mi chiedo se il futuro sia degli e-books o della buona vecchia carta stampata. Industrializzazione significa che i libri sono sempre più una merce che si vende o non si vende, con tutte le implicazioni

Ci tengo a precisare: una “industria del libro” è sempre esistita e personalmente ritengo che non ci sia nulla di male nel fatto di vendere molte copie, punto e a capo. Ma il fatturato non può essere il solo benchmark per giudicare la qualità di un romanzo o di una silloge di poesie. L’altro grande problema consiste nel fatto che la assoluta maggioranza dei libri ha un bisogno disperato di essere tradotta – intendo tradotta in inglese – per “esistere”. Le lingue minoritarie hanno storie secolari e grandissimi scrittori e poeti, a migliaia, ma i loro libri non avrebbero mai raggiunto la visibilità di un “Cinquanta sfumature di grigio” e dei sequels (né ci sarebbe riuscito questo libro se fosse stato scritto originariamente in Punjabi o in Kazako). Il PEN International favorisce le traduzioni delle lingue minoritarie, e il PEN Trieste – con le proprie limitate risorse finanziarie – ha pubblicato due InterPENbooks in collaborazione con il PEN Slovenia ed il PEN Croazia. Ma il fatto stesso che si stia discutendo qui di questi argomenti in inglese è una chiarissima prova della predominanza di questo idioma.


78

79

How would you describe the relationship between national and world literature in your country?

since the average circulation is less than 4000 copies (including bestsellers) we may deduce they are not many.

Come descriverebbe la relazione tra letteratura nazionale e mondiale nel Suo paese?

Apart from these figures, the real problem of literature – in its native country or abroad, in its own language or translated - is the quality of the merchandise. In my opinion, selection criteria have changed worldwide and not for the best.

Let’s continue on the reflection we were making about world literature. The Italian market is said to be conditioned by the fact that there are more Italians writing than reading. Of course this is a joke, but in reality, less of a joke than you would care to believe. Italians read too little. About 45% read between 1 to 3 books a year, so-called “strong readers” (12 or more books a year) make up less than 14% of the population. If you examine the shelves of the bookshops you discover that at least 20% of the books are translated into Italian from other languages (the equivalent percentage in the USA and U.K. is no higher than 4%). So there should be very large internal production indeed. In fact, publishers prefer Italian writers for the very simple reason that they are cheaper. In terms of revenues, only very few Italian authors may hope to reach the number of copies sold by foreign authors, since foreign literary rights are expensive and publishers purchase only titles that have a “sure” record of sales abroad. But the number of these titles from the national production(80% of all books available)which achieve a circulation of above 2000 copies is a well-kept secret;

Continuiamo nella nostra riflessione sulla letteratura mondiale. Si dice che il mercato italiano sia condizionato dal fatto che ci sono più italiani che scrivono di quelli che leggono. È una battuta, ma meno di quanto possiate pensare. Gli italiani leggono troppo poco. Circa il 45% legge da 1 a 3 libri all’anno, i cosiddetti “lettori forti” (12 o più libri all’annno) sono meno del 14% del totale. Se si dà un’occhiata agli scaffali delle librerie si scopre che almeno il 20% dei libri è tradotto in italiano da altre lingue (la percentuale corrispondente per USA e U.K. non supera il 4%). È ovvio che ci debba essere una grande produzione interna. In effetti, gli editori preferiscono gli scrittori italiani per la semplicissima ragione che sono più a buon mercato. In termini di fatturato, solo pochissimi autori italiani possono sperare di arrivare allo stesso numero di copie vendute dagli autori stranieri, perché i diritti letterari esteri sono costosi e gli editori acquistano solo i titoli che hanno già all’estero dei numeri di vendita “sicuri”. Ma quanti titoli dell’80% che deriva dalla

produzione interna raggiungano una circolazione al di sopra delle 2000 copie è un segreto ben custodito: visto che la circolazione media si situa al di sotto delle 4000 copie (bestsellers inclusi) si può ritenere che non siano molti. Al di là di questi numeri, il vero problema della letteratura – nel suo paese e/o lingua o all’estero, nella lingua originale o tradotta – è la qualità della produzione. A mio avviso, i criteri di selezione sono cambiati in tutto il mondo, e non per il meglio. How would you describe the relationship people in your country have with literature? Come descriverebbe la relazione che la gente ha con la letteratura nel Suo paese? I have already answered part of this question. However, I will take another aspect into consideration. At one time, books were strictly related with the status of the reader: only cultivated people owned them, libraries were a privilege of the well-off; they projected an aura of importance around the user. Nowadays books (novels, biographies, essays, detective stories, technical books or whatever) are looked at by the majority as consumer products, but there is always a presumption of importance by the readers. There is a joke about an Italian novel that won two prestigious literary awards some years ago, entitled “The solitude of prime numbers”. It was said that you could envisage yourself as being (and looking) more intelligent than you actually were by simply buying the book and walking around with it under your arm, because few

people actually knew what prime numbers were! So, I fear (with good reason) that many people still consider reading more a social activity than a way of improving themselves, as it should be considered. In modern terms, a fantastic cartoon on Facebook shows a mother telling her son: “It’s called reading. That’s how people install new software in their own brain.” Ho già risposto in parte a questa domanda. Voglio però considerare un ulteriore aspetto della questione. Una volta, c’era una stretta relazione tra i libri e lo status del lettore: solo persone colte li possedevano, le biblioteche erano un privilegio dei benestanti, ed essi proiettavano un’aura di importanza sugli utilizzatori. Oggi i libri (romanzi, biografie, saggi, polizieschi, letteratura tecnica, tutti insomma) vengono considerati dalla maggioranza beni di consumo, anche se permane una presunzione di importanza nei riguardi dei lettori. Gira una battita su di un romanzo italiano che ha vinto due importanti premi letterari alcuni anno fa, intitolato “La solitudine dei numeri primi”. Si diceva infatti che uno poteva considerarsi (e sembrare) più intelligente di quanto effettivamente fosse solo comprandolo e passeggiando con questo romanzo sotto il braccio, perché solo poche persone sapevano cosa fossero i numeri primi. Temo quindi (con qualche ragione) che molte persone considerino leggere più un’attività sociale che un modo di migliorare se stessi, come dovrebbe


80

essere. In termini moderni, su Facebook una fantastica vignetta mostra una madre che dice al figlio: “Si chiama leggere. È così che la gente installa nuovo software nel proprio cervello”. Do you believe literature could contribute to world peace? Lei crede che la letteratura possa contribuire alla pace mondiale ? Yes, definitely. In two ways: The first is that in order to enjoy literature, a certain level of education is necessary which not all our fellow men and women have achieved – although such a statement may appear aloof – it is a precondition we cannot disregard. People who read books and newspapers – despite any misgivings we may feel towards the media – are by definition better equipped for a peaceful life. Secondly, literature can – and should – disseminate knowledge from one to another, and this accumulated knowledge is the most powerful tool we writers and poets can utilize to affirm that peace is possible. Not easy, not gratuitous, not immediate, but possible. PEN International pursues its aims through four main Committees, one of which is the Writers for Peace Committee, where I represent the Trieste PEN Centre. Sì, certamente. In due modi. Il primo – e potrebbe sembrare naïf affermare una cosa del genere, ma si tratta di una precondizione indispensabile – è che per apprezzare la letteratura bisogna aver raggiunto un certo livello di istruzione

81

di cui non dispongono tutti i nostri simili, uomini e donne. Chi legge libri e giornali – indipendentemente dal grado di sfiducia che possiamo avere nei confronti dei media – è per definizione meglio attrezzato per una vita pacifica. In secondo luogo, la letteratura può – e dovrebbe – diffondere la conoscenza dell’altro da sé, e tale conoscenza è il mezzo più potente di cui noi scrittori e poeti disponiamo per affermare che la pace è possibile. Non facile, non gratuita, non a portata di mano, ma possibile. Il PEN International persegue i suoi scopi tramite 4 Comitati principali, uno dei quali è il Comitato degli scrittori per la pace, in cui rappresento il PEN Trieste. Which literary works are considered bedside works or classics in your country? Why do you think this is? Quali opere letterarie sono considerate libri da capezzale o classici nel Suo paese? E perché pensa che sia così? The notion of “bedside work” is a bit out of fashion, like the idea of people currently reading the “classics”, you know. In fact, people still read classics, there are for instance thousands of fans of Dante Alighieri who know large parts of the Divina Commedia by heart, but they represent the exception, not the rule. I myself have read the majority of the socalled classics, I’m very fond of Dante, but the Divina Commedia is not on my bedside table.

The idea of a livre de chevet is harder to die? Change? In my experience, one may have many bedside books in his/her life, according to the changes in age, place, condition, and lifestyle ... the lot.

tutte queste cose.

So, I think I cannot give a general answer to this question, only a personal one.

Si può capire che io sono un lettore forte (di certo più di 50 libri all’anno) e quindi ho sempre qualcosa di nuovo da leggere, e per di più non ho definite preferenze di genere letterario.

Understandably I’m a strong reader (surely more than 50 books a year) so I have always something new to read, and I have no strong genre preferences. However, when I feel tired or a little poorly when I would like to take some time out from the real world, I seek refuge in John Le Carré or in some good historical novel or biography. Or – perhaps – in an Astérix or Peanuts album, if possible, in the original language. Sa, il concetto di “libro da capezzale” è un po’ fuori moda, come l’idea che la gente legga correntemente i classici. In effetti, la gente legge ancora i classici, per esempio ci sono migliaia di appassionati di Dante Alighieri che sanno gran parte della Divina Commedia a memoria, ma essi rappresentano l’eccezione, non la regola. Io stesso ho letto la maggior parte dei cosiddetti classici, mi piace molto Dante, ma la Divina Commedia non ha un suo posto sul mio comodino. L’idea di un livre de chevet è più dura a morire. Per quanto concerne la mia esperienza, uno/a può avere più libri da capezzale nella propria vita, a seconda dell’età che cambia, dei luoghi, delle condizioni e dello stile di vita… un po’ di

Insomma, penso di non poter dare a questa domanda una risposta generale, ma una personale sì.

Però, quando mi sento stanco, quando ho l’influenza, quando voglio prendere le mie distanze da questo mondo, cerco rifugio in John Le Carré o in un buon romanzo storico o in una biografia. Oppure – e perché no? – in un album di Astérix o dei Peanuts. Se possibile, in lingua originale.


82

83

THE WORLD SEARCH TO FIND RATIONALISM By Hıfzı Topuz Turkey Translated by Mesut Senol

Hıfzı Topuz

There are futurist approaches concerned with where the world is heading. According to a report written by Americans, the US will lose its domination. Old Yugoslavia and the Soviet Union will disintegrate. Besides these developments new ideas and tools are surfacing and having an impact on the world. On television stations in many countries you watch people who take to the streets. The 1968 incidents started in Paris. It was mostly among the youth. They did not know what to do. It was a destructive movement. This time around though, the incidents are more widespread. There seems to be unrest in Egypt, the United States, Britain, Italy, and Greece and in many other places. In the backdrop of all these events stands the financial power which rules the world. The US borrows from that financial power. Even governments do the same thing. Now this financial power is a target, and it is eventually going to collapse. They say wages will dwindle. Everybody takes to the streets. Drop in wages would not bring salvation. The power of finances cannot control the streets. The police force is providing a level of control at the moment. Economically speaking, financial power is not in a position to give direction to the world. It cannot create employment opportunities, unemployment is on the increase. There is an unemployment problem and social justice throughout the whole world.

Furthermore, the media today faces various boundaries and obstacles. The Internet disseminates the news that the mainstream media would not provide. During the incidents of the Arab Spring, the youth had continuously communicated on the internet. Now in the whole world the measures are being taken to quiet the Internet. Ataturk brought to Turkey rationalism and Enlightenment. This foundation cannot be destroyed. Ataturk realized what Europe did in the 18th century. We had a Tevfik Fikret. He was the first one to apply the idea of the Enlightenment in the field of culture. It was Ataturk who made them a part of state policies. Ataturk raised a youth culture. He changed the schools, and he promoted a new educational system. He knew that youth would progress through rationalism. Because of that he entrusted the republic to the youth. However, the youth standing up for Ataturk is in the minority. They advocate for Ataturk but it is not done in a very well organized fashion. The prison terms are being demanded from them because they throw eggs or made some controversial remarks. Are there not freedoms to say no and to protest here? If you do not allow these freedoms, then you are doing nothing but provoking the youth. The world takes its true guidance from rational faculty. The world problems would be solved through intellect not through superstition and old wives’ tales. Recently, I have been writing a book about Namık Kemal who came into prominence as an intellectual. He authored novels, plays and heroic verses. Namık Kemal

was pursuing Westernization but not for Enlightenment and Rationalism, he revolted against the Sultanate. He was an intellect from the late Ottoman time. He went to France, and was well aware of the contemporary French literature. Then he journeyed to Britain to live there for some time. Namık Kemal studied a variety of literature in Britain. When he applied the revolting reactions in Turkey, he found himself in hot water; he was sent to exile. But Westernization is one thing and Enlightenment is something else. For example, Westernization would mean imitating the West in dress and in architecture. However, it is not the same thought processes. Mithat Pasha is also a pro-Western person but not a pro-Enlightenment person. Mithat Pasha advocates for constitutionalism and democratic order, that’s fine but, these are all characteristics of Westernization. NeitherMithat Pasha or Namık Kemal were supporting the Enlightenment nor changing the mentalities. That means these persons are not aware of the Enlightenment Movement abroad. They would not liberate themselves from the perception of Islam. Had Ataturk and Namık Kemal lived in the same period, their thinking would have clashed. Ataturk adores Tevfik Fikret and Namık Kemal. He has been affected by Namık Kemal’s patriotism. During Namık Kemal’s time, there was a heated discussion about whether to adopt the Latin script or not. Namık Kemal said the following: “It is a disaster, never ever”. If we adopt the Latin script then our religion would be lost, the Ottoman State collapse, and there would be no nation, no nationality and no homeland. “But again it was Namık


84

Kemal who made his views known on education by saying, “Education for them! I disagree! If we teach Laz, the Kurds and the Albanians would rebel.” I like Namık Kemal as i. scanned thousands of his letters. I noticed his nice relationships with his friends and his family yet I also can see his conservative sides. I wrote books with admiration about Tevfik Fikret, Ataturk, Sabahattin Ali and Nazım Hikmet. As to Namık Kemal, I feel obliged to comment about what he had to say. I wrote a book about Nazım Hikmet. We enjoyed each other’s friendship. He was such a likeable and very sweet person. He was quite modest. As soon as we saw each other, we hugged each other. Although there was a 21 year difference in our ages, we managed to be close friends. Nazım was a free spirited person and was a progressive and revolutionist man who comprehended where the world was heading. He did not make any concessions in his life had he done so in 1937, when he went to Ankara to see the big people in governments including Şevket Süreyya, Şükrü Kaya and Şükrü Sökmensüer, he would have been appointed as a minister or a director general to say the least? He did not diverge from his integrity. When he was in Moscow he did not become a so-called “Moscow Servant”. He challenged the system. When he was given a city tour, he posed a question about some of the high rise buildings. When his guide commented “These buildings were constructed by Stalin,” his reply was “I don’t know any architect by the name of Stalin.” Nazım Hikmet made use of Mayakovski’s

85

new poetry system but it was not the only element making Nazım’s poetry unique. He voiced openly the contents of ideas people would have thought but not able to speak of. He destroyed old concepts, and appealed to everybody. Neruda was a Nazım admirer. Even the people who did not see Nazım in person were his enthusiasts. Nazım earned a huge popularity worldwide. In various locations in the world there are meetings held by writers, artists and journalists. There is no conflict in those meetings. They agree among themselves, they adopt the same principles. In general, writers and journalists defend world peace through their writings and news coverage. The journalists though are partly dependent on their bosses and because of that they may have some limits in their liberty to write freely. The writers on the other hand are in a different category. They write their books almost completely freely. They are not the ones who can change the world, they wouldn’t yet they set the stage for it. The ones who would bring changes to the world are the youth and I am an optimist here. After all, I trust the youth!

DÜNYA AKILCILIĞI BULACAK MI? Hıfzı Topuz Turkey Dünya nereye gidiyor diye yorum yapan gelecek hakkında tahminde bulunan yaklaşımlar var. Amerikalıların hazırladığı bir rapora göre Amerika egemenliğini kaybedecek. Yugoslavya, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bunların yanında yeni görüşler ve yeni araçlar ortaya çıkıyor ve dünyayı etkiliyor. Televizyonlarda pek çok ülkede, her tarafta sokaklara dökülmüş insanları görüyorsunuz. 1968 olayları Paris’te başlamıştı. Daha çok gençler arasındaydı. Ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Yıkıcı bir hareketti. Ama bu sefer yaygın olaylar var. Mısır’da, Amerika’da, İngiltere’de, İtalya’da, Yunanistan’da, birçok yerde huzursuzluklar yaşanıyor. Bütün bu olayların arka planında tüm dünyayı yöneten finans gücü duruyor. Amerika o finans gücünden borç alıyor. Devletler bile başka bir devletten değil, bu finans kaynağından kredi istiyor. İşte bu finans gücü şimdi hedef ve önünde sonunda yıkılacak. Ücretler azaltılacak deniyor. Herkes sokaklara dökülüyor. Ücretlerin düşürülmesi bir çözüm getirmiyor. Finans gücü sokaklara hâkim değil. Polis gücüyle kontrolü elinde tutabiliyor. Finans gücü dünyaya ekonomik açıdan da yön veremiyor. İş alanları yaratamıyor, işsizlik artıyor. Bütün dünyada bir iş ve sosyal adalet sorunu var. Bunun yanında bugün medyada çeşitli sınırlar, engeller söz konusu. Basının vermediği haberleri internet yayıyor. Arap Baharı denen olaylarda gençler hep internet ortamında haberleştiler. Şimdi

bütün dünyada interneti susturmak için önlemler alınıyor. Atatürk Türkiye’ye akılcılığı, aydınlanmayı getirmiştir. Bu temel yıkılmaz. 18. Yüzyılda Avrupa’nın yaptığını Atatürk gerçekleştirmiştir. Bizde Tevfik Fikret çıkmıştır. Aydınlanma düşüncesini kültür alanına getirmiştir. Bunu devlet politikası haline getiren Atatürk’tür. Atatürk bir gençlik yetiştirmiştir. Okulları değiştirmiş, bir eğitim sistemi geliştirmiştir. Atatürk gençlerin akılcılık yolunda ilerleyeceğini biliyordu. Cumhuriyeti de onun için gençliğe emanet etmiştir. Ama bugün Atatürk’ü savunan gençler azınlıktadır. Dağınık şekilde Atatürk’ü savunuyorlar. Onlara da yumurta attı, söz söyledi diye hapis cezaları isteniyor. Hayır deme, protesto etme özgürlüğü var, öyle değil mi? Bunları kaldırırsanız gençleri kışkırtmış olursunuz. Dünyaya akıl yön verir. Dünya sorunları akılla çözülür. Hurafelerle, kara inançlarla değil. Şu sıralar bir aydın olarak sivrilmiş Namık Kemal hakkında kitap yazıyorum. Roman, piyes, kahramanlık şiirleri yazan Namık Kemal Batılılaşma peşindeydi ama aydınlanma, akılcılık peşinde değildi. Padişahlığa karşı bir başkaldırısı vardı. Namık Kemal ile Osmanlı’nın son zamanındaki bir aydın portresini vereceğim. Fransa’ya gidiyor, çağındaki Fransız edebiyatını öğreniyor; İngiltere’ye gidiyor, orada yaşıyor. Oradaki edebiyatı, edebiyatçıları öğreniyor. Oradaki başkaldırıyı aynı şekilde Türkiye’de


86

uygulayınca başı derde giriyor ve sürgünlerde yaşıyor. Ama Batılılaşma başka, aydınlanma başka. Batılılaşma, Batıyı giyimde kuşamda, mimaride taklit etmek. Ama kafada değil. Mithat Paşa, Batıcıdır ama aydınlanmacı değildir. Mithat Paşa meşrutiyet, demokratik düzen diyor, evet kabul, bunlar Batılılaşma. Ama ne Mithat Paşa, ne de Namık Kemal aydınlanmadan, kafayı değiştirmekten yana değiller. Yani bu kişiler dışarıdaki aydınlanma akımının farkında değiller. Bunlar İslam bakışından kendilerini kurtaramıyorlar. Atatürk ile Namık Kemal aynı dönemde yaşasalardı, mutlaka çatışırlardı. Atatürk Tevfik Fikret’e ve Namık Kemal’e hayran. Namık Kemal’in vatan sevgisinden etkilenmiş. Namık Kemal zamanında Latin harfleri tartışılıyor ve Namık Kemal, “Felaket, katiyen olmaz, Latin harflerini kabul edersek, din elden gider, Osmanlı Devleti dağılır, millet, milliyet, vatan kalmaz” diyor. “Eğitim ne demek! Biz Laza, Kürde, Arnavut’a, okuma yazma öğretirsek başkaldırır bunlar” sözlerini söyleyen de Namık Kemal. Namık Kemal’i insan olarak seviyorum. Binlerce mektubunu taradım. Arkadaşlarıyla, ailesiyle iyi ilişkilerini de görüyorum, tutucu taraflarını da görüyorum. Tevfik Fikret’i, Atatürk’ü, Sabahattin Ali’yi, Nazım Hikmet’i hayranlıkla kitaplaştırdım. Ama Namık Kemal hakkında kitap yazarken, ne dediyse onu yazdım. Nazım Hikmet hakkında da kitap yazdım. Nazım ile benim dostluğum olmuştur. Çok sempatik, dünya tatlısı birisiydi. Gayet alçakgönüllüydü. Bir birbirimizi görür görmez kucaklaşmıştık. Aramızda 21 yaş farkı olmasına rağmen yakın arkadaştık. Nazım özgür bir insandı, yenilikçiydi,

87

devrimciydi ve dünyanın ne yönde gittiğini kavramıştı. Yaşamında ödün vermedi. Eğer 1937’de Ankara’ya gittiği, Şevket Süreyya ile Şükrü Kaya ve Şükrü Sökmensüer’i görüp konuştuğu zaman en ufak bir ödün verseydi, bakan olurdu, genel müdür olurdu. Dürüstlüğünden sapmadı. Moskova’ya gittiğinde “Moskova Uşağı” olmadı. Orada kafa tuttu. Şehir gezdirilirken gördüğü büyük binaları sorduğunda, “Bunları Stalin yaptırdı” dediklerinde Nazım Hikmet, “Ben Stalin diye bir mimar tanımıyorum,” diyebilmişti. Nazım Hikmet, Mayakovski’nin getirdiği yeni şiir düzeninden yararlandı ama Nazım’a özgü olan onun şiirinin sadece şekil ve düzeni değildi. İçerik olarak insanların düşünüp de söyleyemediklerini açık açık söyledi. Kalıpları yıktı, herkese seslendi. Neruda’lar Nazım’a hayrandı. Onu görmeyenler de kendisine hayrandı. Nazım bütün dünyada popüler oldu. Dünyanın çeşitli yerlerinde yazarların, sanatçıların, gazetecilerin toplantıları yapılıyor. Oralarda hiç çatışma yok. Onlar kendi aralarında anlaşıyor, aynı ilkelerde birleşiyorlar. Yazarlar ve gazeteciler yazılarıyla, haberleriyle dünya barışını genelde koruyorlar. Gazeteciler kısmen patronlarına bağlı olduğundan biraz daha sınırlanabilse de, yazarlar öyle değil. Kitaplarını özgürce yazıyorlar. Bunlar dünyayı değiştirecek kişiler değil. Bunlar dünyayı değiştirmeyecekler. Ama bu ortamı hazırlıyorlar. Dünyayı değiştirecek olanlar gençler ve ben ileriye umutla bakıyorum. Her şeye rağmen gençlere güveniyorum.

The Future of Turkish Literature By Doğan HIZLAN Turkey Translated by Mesut Şenol

Doğan Hızlan

If we examine universal criteria then Turkish literature today can be deemed compatible with global standards. Let us not forget about the language barrier yet these days this is largely being overcome by the translation of Turkish literary works. How do Western readers view our literature, and which books of ours attract their attention? When we look at this issue from such a perspective, we perceive expectation differences between readers in this country and those in the western world. A piece of literature reflects the social and political history of a given country. Additionally, its geography should be represented in that literature. When we talk about the characteristics of western literature, we recognize that the West considers our literature through an “orientalist” perception. In fact we all know that our literature embraces not only orientalist but also many other features. We have to consider the nature of the most read foreign literary works. The literati of the colonial countries live in the West and write narratives about their own native countries. They too take a great interest in those works dealing with the people of the old colonies,


88

their problems and circumstances. Yet foreign authors who write exactly like themselves are of little interest to them since they already possess similar literature. During the awarding of literary prizes, the influential may act under this blinkered impression and this argument is also true in the case of the Nobel Prize. I would love to see literary examples which do not possess these analogous features also attracting interest abroad. Recently though, many books of Turkish authors have been published in other languages. I believe that the TEDA project established by the Ministry of Culture and Tourism has had a beneficial effect in this respect I have served on the Appraisal Board of the Project. I believe that this Project had an impact on the fact that Orhan Pamuk was one of the recipients of the Nobel Prize. Nevertheless I can assure you that the prizes given to individual litterateurs from a country would not necessarily amount to a determining benefit in terms of promotion of the literature of the country in question. When “One Hundred Years of Solitude” by Marquez was published, the whole world became curious about the literature of his country. In the wake of this interest, the works of many authors were translated into Latin American languages. It is true that Asturias had received the Nobel Prize, and there was in fact a recognized state of their literature.

89

Unfortunately the widespread influence by Marquez and the gravitation towards other authors of his language has not been secured by Orhan Pamuk’s Nobel Prize. Admittedly a lot of our writers have been translated into foreign languages, and their works do have readers in those countries. During trips to book fairs I often come across publications of my countrymen’s in the booths of foreign publishing houses. This literary translation movement is somewhat gratifying provided that the publishing houses are reputable. .

book fairs constitutes a very significant step towards this translation mobilization. Nevertheless, the magazines and books should be published in several languages so that the readers in those languages are able to read them, to choose them, and to continue reading other works of a specific writer if they like. One of the main expectations of foreign readers is to get to know about that country through these books. Therefore chosen works need to be of first-rate literature in order to deliver the messages.

The TEDA Project by contributing financially makes the publication of Turkish literary works possible in many other languages.

There are plenty of translation works from foreign languages into Turkish however the number of people translating from Turkish into foreign languages is scarce.

Through the following procedure: upon an agreement, the financial support secured is then used for the translation, publishing and other expenses.

The quality of our literature is on a par with that of world scale, and consequently we can easily promote it. In the past, we were only arranging contracts for the translation of foreign language books into Turkish. Nowadays we are attaining deals to have our writers’ works published in their languages. It is my belief that Turkish literature will progressively gain more readers amongst the world’s reading population.

The majority of the Turkish literary works published abroad are novels, short stories and more rarely poetry. I would recommend that additionally a brief history of our literature should be published so that publishers and readers of other countries may become familiar with the major Turkish literary works in order to make their selections from a richer list of titles. Undoubtedly the Ministry of Culture and Tourism needs to maintain its financial contributions for the publication of our literature and art. Even on a smaller scale the operations of the literary agents in the


90

Türk Edebİyatının Geleceğİ Doğan HIZLAN Turkey Eğer her konuda küresel ölçütleri ve standartları örnek alıyorsak, bu ölçülere vurulduğunda Türk edebiyatı bugün dünya ölçeğinde bir edebiyattır. Dil engelini unutmayalım ama bugün çeviriler aracılığıyla bu engel büyük oranda aşılmaktadır. Batı bizim edebiyatımıza nasıl bakıyor, hangi kitaplar ilgi görüyor? Bu açıdan değerlendirdiğimizde, ülkedeki okurlarla batılı okurlar arasında beklenti farkları olduğunu anlıyoruz. Bir edebiyat o ülkenin toplumsal, siyasal tarihini yansıtır. Ayrıca coğrafyasının da o edebiyatta temsil edilmesi gerekir. Özellikleri sıraladığımızda Batı biraz oryantalist bir yaklaşımla edebiyatımıza bakıyor. Oysa bizim edebiyatımızın bu akımın yanı sıra başka özellikler taşıdığını hepimiz biliyoruz. Batıda en çok okunan yabancı edebiyat eserlerinin niteliği üzerine biraz düşünmeliyiz. Sömürge ülkelerinin edebiyatçıları, batı ülkelerinde yaşıyorlar ve kendi ülkelerini anlatıyorlar. Onlar da eski sömürgelerinin halkını, sorunlarını, durumunu anlatan eserlere büyük ilgi gösteriyorlar. Ama onlara benzeyen yazarlar pek ilgilerini çekmiyor, çünkü “zaten bizde böyle bir edebiyat var,” diyorlar.

91

Her türlü ödülü verirken bunu düşünüyorlar. Nobel verirken bile bunu göz önünde bulunduruyorlar. Ben bu özelliklerin bulunmadığı edebiyatın da dışarıda ilgi görmesini istiyorum. Son yıllarda birçok yazarımızın kitapları başka dillerde yayımlandı. Bu konuda Kültür ve turizm Bakanlığı’nın kurduğu TEDA’nın etkisi, yararı olduğu kanısındayım. Ben de değerlendirme kurulunda bulunuyorum. Bu çalışmalarda bir ölçüde yazarımız Orhan Pamuk’un Nobel Ödülü almasının etkisi olduğu kanısındayım. Ancak bir ülkenin tek tek edebiyatçılarının ödül almasının o ülkenin edebiyatının tanınması açısından çok belirleyici bir yararının olmadığını söyleyebilirim. Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık eseri yayınlandığında, bütün dünya bu ülkenin edebiyatını merak etti, birçok yazar bu merakın ardından Latin Amerika diline çevrildi. Gerçi daha önce Asturias Nobel Ödülü’nü almıştı, tanınma durumu zaten vardı. Ne yazık ki, Marquez’in bu yaygın etkisiyle, kendi dilindeki edebiyatçılara ilginin yönelişini Orhan Pamuk’un Nobel’i sağlayamadı. Hiç kuşkusuz birçok yazarımız şimdi yabancı dillere çevriliyor, oralarda okunuyor. Kitap fuarlarında yabancı yayınevi stantlarında bizim yazarlarımızın kitaplarını görüyorum, bu çeviri hareketi sevindirici ama orada yayınlayan yayınevlerinin de tanınmış önemli yayınevleri olması koşulunu anımsatmak isterim.

TEDA, malî katkıda bulunarak, belli diller dışında başka dillerde de Türk edebiyat eserlerinin yayınlanmasını sağlıyor. Usul şu: Bir yayınevi ile anlaşma yapılıyor, o kitabın yayınlanması için çeviriye, basımına ya da başka masraflarına katkıda bulunuluyor. Dışarıda yayınlanan Türk edebiyatı eserlerinin çoğu roman, öykü çok seyrek olarak da şiir. Oysa benim önerim, mutlaka bir özet bir edebiyat tarihinin yayınlanması. O zaman o ülkenin yayıncıları, okurları Türk edebiyatını bir bütün halinde tanırlar, seçimleri daha zengin bir liste üzerinden gerçekleştirilir. Hiç kuşkusuz Kültür ve Turizm Bakanlığı, bizim edebiyatımızın, sanatımızın dışarıda yayınlanması için ekonomik katkılarını sürdürmelidir. Küçük ölçüde de olsa, kitap fuarlarında edebiyat ajanslarının çalışmaları, bu çeviri seferberliği için önemli bir adımdır. Gene de dergiler, kitaplar birkaç dilde yayınlanmalı ki, o dilde kitap okuyan okurlar, bunları okuyabilsinler, seçebilsinler, bir yazıdan o yazarın eserlerine yönelsinler. Yabancı okurlar en çok şunu bekliyorlar: O ülkeyi bu kitaplardan tanısınlar, tabii ki önce iyi bir edebiyat eseri olması şart ki, mesajını okusunlar. Yabancı dilden çeviri çok yapılıyor ama Türkçeden yabancı dillere çeviri yapanlar arzulanan sayıda değil. Bizim edebiyatımız dünya ölçeğinde iyi bir edebiyattır, onun için de bunu rahatça

tanıtabiliriz. Eski yıllarda fuarlarda onların yabancı dildeki kitapların çevirisi için anlaşmalar yapardık, şimdi belli ölçüde biz de kendi yazarlarımızın onların dilinde yayınlanması için anlaşma yapıyoruz. Zamanla Türk edebiyatının dünya okurları arasında daha çok okur kazanacağına inanıyorum.


92

93

Literature, where is it heading? By Laila Al Atrash Jordan To speak now of the role literature plays in societal and intellectual change, and informing revolution in society seems exaggerated. To speak of the role it plays in bridging the gab between various cultures through translation would be forced at best.

Laila Al Atrash

We live in the age of ideas, and multimedia and mediums, the age of direct politics and economics, all of which form the world of today. It is time literature dealt with it. The 20th century saw other forms of communication: cinema, theatre and then television, all of which played a large part in the distribution of the literary works to the public and the world, some of these works would have never been successful had these mediums not embraced them. And every era has its tools of communication to serve its literature and arts. Enlightenment in the Arab World began with the advent of the 20th century, writers benefited greatly from the translation of literary works on stage, radio, and screen, Egypt was actually the 2nd place in the world to do this after Hollywood. It is no wonder that acclaimed novelist Najib Mahfouz, the only Arab thus far to win the Nobel Prize for literature, was one of the first Arab novelists to write screenplays. He also holds the distinction of having the most number of novels adapted on the big screen. Millions of illiterate people

saw these films, though they never read a single one of his books. Our world today is about direct access and online presence, a world where we no longer read from books, and our writers should realize these new parameters. Paolo Coelho was recently asked about the impact the internet had on promotion of literary work. He admitted that sales of his books had doubled after he published excerpts on social media channels and his website. If a prominent world writer like Coelho felt a sizable increase in recognition, then lesser known novelists should take notice and follow suit. Sadly though, some concepts have disappeared all together from the repertoire of various schools of critics in the 20th century; perhaps most notably the concept of ‘discipline’; the kind of discipline that does not infringe on freedom of speech or force literature into a specific ideological mold. As a result the literary world is plagued by over-saturation of content, over-publication, and many true writers are drowned out in all the clutter, both online and offline. In our part of the world, with its era of “Arab Spring”, no one can claim that literature was the sole driving force behind these uprisings, though many literary works have depicted the tipping points in our societies. Many novels have also documented these Arab revolts though, unfortunately, none were particularly notable. A novelist needs time to absorb intellectual and political changes without falling prey to preconceived notions and ideologies.

Every modern writer is plagued by the same eternal question, whether they be in the ever evolving Arab world living through the birth of new political, economic and intellectual notions, or the rest of the world which is more stable. That question is: Do I right for myself, Or to change the world around me? No writer can claim to write solely for the sake of spiritual satisfaction or for the ecstasy of creation. These make the hardships easier, but they pale by comparison to the gratification felt when your society appreciates your work, and critics celebrate your literary experience. Internet has broken down barriers between cultures, and created an enormous amount of literary magazines and social networks for writers to converge on in every language, arguably putting cultural dialogue in the hands of citizens around the world, and preying it from the hands of governments and international organizations that tried to foster and monopolize it for years. Yet the imagined “Other” is still playing a significant role in the East-West relationship, because political geography has generated an ideology filled with conflict, dispute and blood. So what is the role of literature in the 21st century? Can it still, in its traditional forms of novels, poetry and story telling, make a tangible difference in the societies that house it? When I found my name in the “Arab Human Development Report” on Women (2005) among a few Arab women writers, who” made a difference and left some social impact,” I wondered if we really deserved it?


‫‪94‬‬

‫‪95‬‬

‫‪.‬طئاسولا هذه يف‬

‫؟نيأ ىلإ ‪..‬بدأل‬

‫تاحلطصم ةيبدألاو ةيدقنلا ةحاسلا نم تفتخا دقل‬ ‫‪،‬نيرشعلا نرقلا يف ةفلتخملا ةيدقنلا سرادملا تداس‬ ‫ةيجولويديأ ينعي نأ نود ‪،‬مازتلالا حلطصم اهزربأ لعلو‬ ‫بدألا هجاوي اذهلو ‪,‬ريبعتلا ةيرحب ساسملا وأ ـبدألا‬ ‫عم يقيقحلا بيدألل فيرعت عضوو راشتنا ةمزأ انايحأ‬ ‫‪.‬تنرتنإلا ىلع وأ ايقرو رشنلا ةلوهس‬

‫يندرألا ملقلا ةسيئر ‪0‬شرطألا ىليل‬

‫”يمس ام ةلحرم شيعي يذلا يبرعلا انملاع يفو‬ ‫كرحملا ناك بدألا نأب ءاعدإلا زوجي ال””يبرعلا عيبرلاب‬ ‫تدصر يتلا لامعألا نم ديدعلا روهظ مغر تاروثلل ديحولا‬ ‫يتلا تاياورلا نم ديدعلا روهظ مث ‪،‬رجفتملا عقاولا‬ ‫لامعألا ىوتسم ىلإ قرت مل نإو ةيبرعلا تاروثلا تروص‬ ‫تاريغتملا بعوتسيل تقولا جاتحي يئاورلاف ىربكلا‬ ‫‪.‬ةيركفلاو ةسايسلا‬ ‫يف ءاوس ‪،‬رصاعم بيدا يأل سجاهلا لاؤسلا نأ كش الو‬ ‫يسايسلا اهضاخم شيعت يتلا ةيبرعلا انتقطنم‬ ‫له“ وه رقتسملا ملاعلا يف وأ ‪،‬يداصتقالاو يركفلاو‬ ‫؟يلوح نم ملاعلا ريغأل مأ يسفنل بتكأ‬ ‫ءافتكا وأ هسفنل بتكي هنأ يعدي نأ بتاك عيطتسي ال‬ ‫يذلا روعشلا اذه مغرف ‪،‬طقف ةينادجو ةعتمل وأ ايتاذ‬ ‫ةظحل لداعي ال هنأ الإ ـ هفداصي ام لمتحي بتاكلا لعجي‬ ‫هتبرجتلاب ءافتحالاو دقنلاو عمتجملا نم فارتعا‬ ‫‪.‬ةيبدألا‬ ‫تالجملا نم لئاهلا ددعلاو تنرتنإلا رصع عم نكلو‬ ‫ملاعلا باتكل يعامتجالا لصاوتلا عقاومو ةينورتكلإلا‬ ‫نأ رابتعا نكمي له ‪،‬ةفلتخم ةيملاع تاغلبو دارفألاو‬ ‫نكمت هتماقإ يف لودلا حجنت مل يذلا تافاقثلا راوح‬ ‫تحت نم طاسبلا اوبحسو ‪،‬ملاعلا ءاحنأ يف دارفألا هنم‬ ‫؟ةديدع تاونسل هتعر ةيلودو ةيميلقإ تامظنم لجرأ‬ ‫تقمع اهنأ رصعلا اذه طئاسول يبلسلاا بناجلا نإ‬ ‫ةوه تعسوو ‪.‬ةيفئاطلاو ةينثإلا رعاشملا ام وحن ىلع‬ ‫ةقالعلا هذه ‪،‬ليختملا رخآلاب ةقالعلا يف مهفلا مدع‬ ‫ةيسايسلا ايفارغجلاف ‪،‬برغلاو قرشلا نيب ةسبتلملا‬ ‫امو ءامدلاو ضفرلاو لكاشملاب ةئيلم اراكفا تجتنأ‬ ‫‪.‬تلاز‬ ‫لهو ؟نيرشعلاو يداحلا نرقلا يف بدألا رود وه ام لاؤسلاو‬ ‫ةصقلاو رعشلاو ةياورلا ‪،‬ةيديلقتلا هتروصب ارداق لاز ام‬ ‫؟هتاعمتجم يف حضاو رثا ثادحإ ىلع‬

‫رييغتلا ثادحإ يف بدألا رود نع ثيدحلا ودبي‬ ‫مويلا تاعمتجم يف تاروثلا ءاكذإو يعامتجالاو يركفلا‬ ‫ىلع مجرتملا بدألا ةردقم نع كيهان ‪.‬ةغلابملا نم ابرض‬ ‫‪.‬تافاقثلا نيب ةوهلا ريسجت‬ ‫ةعيرسلا لاصتالا طئاسوو ‪،‬راكفألا رصع وه مويلا ملاع‬ ‫دب الو ةيداصتقالا تالتكتلاو ةرشابملا ةسايسلاو‬ ‫‪.‬رصعلا اذه طورش عم لماعتلا نم بدألل‬ ‫لاصتالا طئاسو فرع نيرشعلا نرقلا نأ لافغإ نكمي ال‬ ‫نويزفلتللا مث حرسملاو امنيسلاك ىرخألا نونفلاو‬ ‫ةيبدألا لامعألا رشن يف اريبك ارود اهعيمج تبعلو ‪،‬‬ ‫ترهتشاو تفرع امك ‪.‬ملاعلا ىلإ اهتلقنو لب ايبعش‬ ‫هذه مامتها الول اهحاجن ققحتل تناك ام ىرخأ ةيبدأ لامعأ‬ ‫‪.‬اهب نونفلا‬ ‫‪.‬هنونفو هبادآ مدخت يتلا هطئاسو رصع لكل ديكأتلاب‬ ‫نرقلا عم ريونتلا رصع أدب يبرعلا انملاع يف‬ ‫ةينقت نم برعلا باتكلاو ءابدألا دافتساو نيرشعلا‬ ‫ةيبدأ لامعأ ميدقت يف امنيسلاو ةعاذإلاو حراسملا‬ ‫ةيناثلا ةلودلا يه رصمو ‪ ،‬باتكلاب فيرعتلاو ‪،‬ةزراب‬ ‫الف اذهلو ‪..‬امنيسلا روهظ يف دوويلوه دعب ملاعلا يف‬ ‫يذلا ديحولا يبرعلا بيدألا ظوفحم بيجن نوكي نأ بجع‬ ‫اوبتك نيذلا برعلا ءابدألا لئاوأ نم نآلا ىتح لبون لان‬ ‫تلوحت يبرع بتاك رثكأو ‪،‬يئامنيسلا ويرانيسلا‬ ‫نم نييالملا ىلإ تلصو مالفأ ىلإ ةيئاورلا هلامعأ‬ ‫‪.‬ادحاو اباتك هل اوأرقي مل نيذلا برعلا نييمألا‬ ‫هيف ةرطيسلا ابلقتم املاع مويلا شيعن اننألو‬ ‫ىرخألا لاصتالا طئاسوو مالعإللو ةرشابملا ةسايسلل‬ ‫نيلغتشملاب ضرتفي ‪،‬ةيقرولا ةءارقلا راسحنا يف‬ ‫تبجعأ دقو ‪..‬ةثيدحلا ةينقتلا هذه نم ةدافتسالا بدألاب‬ ‫تنرتنإلا رثأ نع لئس نيح ولليوك ولواب بيدألا باوجب‬ ‫تاعيبم نأب باجأف ‪،‬ةيبدألا لامعألا جيورت يف‬ ‫لصاوتلا عقاوم ىلع اهرشنب أدب ذنم تفعاضت هبتك‬ ‫‪.‬تنرتنإلاو يعامتجالا‬ ‫قرفلا سحأ دق ولليوك ةرهشب يملاع بتاك ناك اذإو‬ ‫ةرهشلا مهل ققحتت مل نمم نيرخآلا باتكلا ىلع نإف‬ ‫اهنم تافطتقم وأ مهلامعأ رشن ىلع اومدقي نأ اهسفن‬

‫‪What has become increasingly clear‬‬ ‫‪to me is that literature will remain,‬‬ ‫‪despite the medium and form. For it‬‬ ‫‪is the free manifestation of thought,‬‬ ‫‪and a communication between people‬‬ ‫‪irrespective of how big or small their‬‬ ‫‪worlds are. It is, above all else, the most‬‬ ‫‪profound understanding of our cultural‬‬ ‫‪differences.‬‬


96

97

‫يف تايبرعلا تابيدألا نم ةلق نيب يمسا تدجو امدنع‬ ‫ ماعل ةيناسنإلا ةيمنتلا ريرقت‬2005 ‫ارثأ نثدحأ نمم‬ ‫؟اذه قحتسن العف له تلءاست نهتاعمتجم يف‬

“WHERE AND HOW IS THE LITERATURE OF THE WORLD GOING IN THIS GLOBAL VILLAGE?” – A NIGERIAN PERSPECTIVE

‫موي لك يل دكأتي ام‬، ‫زئاوجلاو يبدألا جاتنالا مك نمو‬ ‫ىقبيس بدألا نأ ةمجرتلل بوؤدلا طاشنلاو ميركتلاو‬ ‫ لاكشا نم ذختا امهم‬، ‫ةثيدح هطئاسو تناك امهمو‬ ‫ةيرحب اهنع ريبعتلاو راكفألا وه بدألا نأل ـةفلتخمو‬، ‫سانلا نيب لصاوتلا ةليسوو ةيصخشلا ةيوهلا وهو‬ ‫تربك مأ مهتاعمتجم ترغص‬.

By Jumoke Verissimo and Emmanuel Uduma Nigeria

Jumoke Verissimo

Emmanuel Uduma

The appearance of African literature on the global scene started with early missionaries and colonialists who were non-Africans. They recorded the oral literature of the people, but were heavily influenced by their cultural perspective. Subsequently, the literature of Africa, and its history, have continued to be widely misrepresented. This, sadly has continued to haunt the con-tinent’s image, many years later. In recent times, the desire of the continent to correct this image problem has encouraged many writers from Africa to tell their own stories. Many years later, even as African literature has found a place in college syllabi across the world, it continues to be misinterpreted and misunderstood. Now, African stories - though being told by its own people - are being hand-picked by the global media, to meet the limited attention spans, and needs for sensationalism of the world. However, putting aside a debate about the the-matic preferences that have influenced the material on which present and future Africa’s literature is judged, we will pursue a short journey through literature in Nigeria. What might be considered the earliest attempt to record Nigerian literature in written form dates back to the seventeenth century, when Hausa literature was translated into Arabic. Two centuries


98

later, and after the introduction of Western education, Aliyu dan Sidi utilized the oral literary tradition to write poetic protests against the missionaries. By the 1930s, novels had begun to appear in Nigeria. Many of these novels, for instance Mohammed Bello’s Gandoki (1930) and Pita Mwana’s Omenuko (1935) were faithful reproductions of oral tradition, and highly fantastical, non-realistic novels. The late 1940s up till the early 1960s introduced new aesthetics to Nigerian literature. With the founding of the Premier University at Ibadan, young scholars began to prefer realist fiction, owing to the western tradition they were being exposed to at University. Some of these scholars – Cyprian Ekwensi, Christopher Okigbo, Wole Soyinka, Chinua Achebe, for example – would become prominent Nigerian authors with world-class reputations. Achebe’s landmark book, Things Fall Apart, changed the landscape of African literature, and is today the most po-pular book outside of the continent. Soyinka, his contemporary, became a global literary and cultural icon after winning the Nobel Prize in 1986, the first African to do so. These two land-marks, Achebe’s 1958 novel and Soyinka’s 1986 Nobel Prize, are in many ways the keystones of contemporary Nigerian literature. Achebe resolutely began to ask hard questions, taking a swipe at colonialism in his work, revealing the urgency with which writers needed to reclaim and understand their (sometimes over-glorified) precolonial past. Soyinka’s writing, for its part, evolved into a body of work that addressed questions of social dignity and cultural value. In setting the background for their

99

work, the West African Society had noted in a 1948 manifesto: “No people can achieve greatness without a literature of their own. Their thoughts, their aspirations and achievements, their history, their art and culture-patterns, in fact, their whole story, must be recorded in a way that they feel to be their own and that the world may recognize as distinctive. The African theme calls for African writers.” The world, having been opened up to Nigerians, welcomed diverse interpretations of, in this case, the Nigerian theme. Through the 1970s until the 1980s, in the wake of the Cold War, second generation Nigerian authors – Niyi Osundare, Festus Iyayi, Odia Ofeimun, Femi Osofi-san, Buchi Emecheta, Flora Nwapa, etc. – became aware of global concerns, overlaying their writing with ideologies they found appealing. That these writers became aware of global trends is perhaps attributable to the availability of personal technology, and the media. Television revolutionized how information was shared, perceived and interpreted, and raised new themes for contemplation. This was a time when the shift from oral literature to the written form solidified, and writers like Osundare conceived new styles that are reminiscent of the traditional oral literary form, but still achieved the needs of written literature. In an article, Osofisan, quoting Omotoso, expressed the mood of the writers of this era: “We have finally passed from an oral society through the society of rumour to that of the printed word. Today, those who complain, complain against word as

written, not as narrated or as rumoured. They complain that they have been done in by the printed word and herein lies the transition that this article cele-brates… Today, international and national publishing houses sell the printed word to a society agape with awe. We have finally arrived. Congratulations.” However, this would prove to be only a preamble. Another revolution in sharing, percep-tion and interpretation began when, following the downturn of the Nigerian publishing industry for almost two decades, the advent of the internet sparked a renewal. Indeed the central questions now revolve around where world literature is heading in the new global village, and how it will get there. There are two essential premises that could shape possible answers. The first is the idea that, as with everything in this age, Nigerian literature has welcomed collaboration. It is now easier, compared with the 90s and the preceding decades, to share what is written, and receive (most times) an instantaneous response. With email and social media appli-cations like Skype, Facebook, Twitter, Wordpress, Blogspot, Yahoo Groups, Amazon, etc., wri-ters can interact easily – as constructively as their egos will allow – around their work. Writers make friends with readers, and receive feedback about works in progress; publishers can spot raw talent, and readers have become a part of a literary ecosystem that overcomes location. While the definition of Nigerian writers seem presently divided into two camps those in the Diaspora, who do not live in

Nigeria, and those at home - the internet and its social network has created free movement of ideas between the two, and created a seamless national literature for the global community to savour. Even more, this participatory element leads to a greater involvement of Nigerian literature (its writers and therefore its readers) with the narratives that call for attention in the world on a daily basis. Never before have Nigerian writers been as exposed as they now are to the frenzy of the world. The question of global security, for instance, will have individual significance for a Nigerian writer who watches YouTube videos of terror in Syria and finds that a similar situation might develop if Boko Haram is left unchecked. However, one must not be mistaken: the future of Nigerian literature is not on the inter-net. The internet is only generating a collaborative energy, in a society where the traditional pu-blishing platform is finding its feet. Perhaps we can conclude that Nigeria’s literary destiny is headed where it has always been headed – the commitment by writers to produce work that is truly representative of the dilemmas that confront Africans, as evolving as those complexities are.


101

GUEST COUNTRY: TURKEY


102

103

THE RELATIONSHIP OF LOVE AND GEOGRAPHY IN CEMAL SÜREYA’S POETY By Özgür Özmeral Turkey Translated by Mesut Senol In his love poems, Cemal Süreya transmits his intellectual and emotional resources based on his own realities into his verses. The poet speaks out at every turn about the “exile” he has gone through, and while citing this fact in his poetry he combines it with the subject of the “love” he has experienced in its geographical and historical dimensions. The woman in his poems seems to be his companion, with her wanderer and nomadic identity. He catches certain cross currents, and he portrays them through imagery. “Geography and history, the East and the West, reality and fantasy, legend and the future intersect in his poetry. In other words, the location dimension keeps ahead of the time dimension. Cemal Süreya’s poetics involves movement and geography. It means exile, a nomad and a wanderer. So much so he would like to go about even after he dies:

‘Have me go about a bit before I die’ 6 The movement of love resembles the behavior of a traveler who cannot put up with losing time. It is pushy, and it continuously tries to increase its speed. He describes love and making love in his poem called “Repute” with the word galloping which is “the fastest running form of a horse”:

“My breath becomes a red horse I figure it out for my face is on fire We are poor, and our nights are too short We ought to make love at a gallop” Since material and spiritual poverty derive from inside of life, it gives rise to the sense of running late, that the gap should be closed as soon as possible, and one has to move quicker. From this perspective there is a speed where love and sexuality transform into motion, and this speed demonstrates itself in the woman’s body which is to be explored. The woman’s body in Cemal Süreya’s poetry seems to be geography, a meeting point embracing the land and the sea, where sometimes it turns into a continent or another time 6 Doğu Perinçek, Exile-Legend-Fantasy- Materyalizm, Hürriyet Gösteri 111, “Cemal Süreya Supplement” (February 1990): 36. 7 Süreya, Love Words, San (Repute) 24.


104

into a peninsula. It shelters the features of the regions and climates. Every so often it becomes “Africa” or “the Mediterranean Sea”. In his poem called “I Threw away the Cigarette into the Sea”, a “dove”, which appears in his many poems, stands out by its flying. A similar movement is evident in his poetry. The narrator, reflecting the action of the dove’s flying and promenading in every kind of relation he has gone through with his lover, complements the unrestricted place of the sky with the finite place of the “Mediterranean” geography.

“Now we are splitting the fly of a dove In the celebrated blueness of the azure With its long haired and full-breasted women A Mediterranean city might be coming off from The heart of the dove Should it be incised you see” 8 The feathers and flying of a dove in his poem entitled “Ballad” is significant in terms of the impact made by the women on the narrator. The crowd of the glances identified with the “Dove stream” suggests “non-locality” in the sense of being boundless:

“A flock of doves take off now. Your hair This is just like your hair being fondled It is evident in my feathers in the newly opened avenues My rose-pasture, oh my rose-pasture Come on doves, cut it short in a stream of the doves You are looking at me so immense” 9 Geography in Cemal Süreya’s poetry is devoted to the woman. He not only expresses the effect of the “exile” he has experienced, but also attributes the feeling caused by the idea of “exile” to the woman:

“You, the woman on her face I went into exile” 10 Describing the woman by utilizing the attributes of the place and geography, and the integrative feature for these attributes, indicate the sources of Cemal Süreya’s poetry. The narrator presents the woman in geographical terms. Here geography is not limited to a certain place. Sometimes the Mediterranean, the Black Sea or

105

the mystical world of the East happen to be the destinations of the journey. The location concept being shaped in the fantasy space of the narrator is reflected on the woman’s body through external elements. The location being formed in the woman’s body is transformed into the language of poetry through the imagination of emotional motives. This striking feature is hidden in the style of the narrator. In the poem “Country” he sets out on a journey. Anatolia comes into focus via his quest for the woman. The narrator cites the samples he collected in the places he visited to the lover. Using expressions like “license to print money”, he makes historical references. By tapping into such sources he continually introduces such phrases as “an employee of a money mint factory,” and “Via the yellow of the ear of corn” in Konya; and in Antalya he looks for his woman through the clearness of the sea. From this aspect he transforms the one dimensional woman into a multi-dimensional identity.

“And my aflutter heart floats in the stream of your hair It would have blended with the Black Sea and then the Mediterranean […] An ear of corn would inform about Konya bit by bit I look for you in that ear of corn and Konya Nowadays I attribute everything to you, right? Gold scale, double measures and gold is worthless License to print money, water of the Euphrates, Palandöken The lowland of Erzincan, the bottom of hanging gardens Antalya’s sea and the bottom of that sea” 11 In his poem “Unhappiness Smiling” the dynamic structure of his poetry collection entitled “Country” is maintained. The narrator, who does not like the silence and the stillness inside a stationary location, can only get over the negativity coming from being attached to a certain place by constantly relocating. He would not travel in confining locations. Since the multifarious locations would enhance the relationships of human to human and human to nature, they would leave a concrete impression on the subjects while at the same time building the structure of poetry: “Unhappiness comes in by smiling, and it is decorated with its name;

8 Süreya, Love Words, I Threw Away the Cigarette into the Sea 21. 9 Süreya, Love Words, Ballad . 24. 10 Süreya, Love Words, Country 48.

11 Süreya, Love Words, Ülke 48.


106

107

A high school girl missed the exam hour We ran into her on a suburban train, Oh deadlock you always win!

which is divided into five sections, the narrator transmits the love he experienced to the whole world, and he makes the woman nearly the center of the opening to the entire world.

Hey bus-lover, O Troy’s passenger! You will remember we had talked for days That woman with a SW (silkworm) voice; She was getting prepared for becoming somebody’s Greenland.” 12

“Making love comes into force again On every land pieces Africa included”

The unhappiness and deadlocked situation of the high school girl that the narrator runs into at a bustling place, convey the poetic self to another subject and location through connotations. The words “Bus-lover” and “Troy’s Passenger” particularly are picked to emphasize the dynamic structure. Here the vertical leap between two subjects is a technique underlining the theme. “Preparative lines”, which we come across often in Cemal Süreya’s poems, is exemplified in the first part of this poem. The real subject in the poetry, woven in the axes of “unhappiness” and “deadlock”, happens to be none other than “the woman with silkworm voice who also gets prepared to become somebody’s Greenland.” Concrete impressions carry the dynamic and unsteady structure into the stable location. The geographical identity of Greenland and “the woman with the silkworm voice” are integrated. Here external elements point to Greenland, the biggest island of the world with an area of 2,175 600 sq kilometers. This glacier country where there is scarcely any settled life carries weight because it is an important geographical feature of the earth. This feature attributed to the woman who is becoming Greenland, described as “somebody’s” in the poem, seems significant in terms of the impact of the human-nature relations often observed in Cemal Süreya. One of the far away geographical locations identified by the poet happens to be “Dove land”. To ensure that the narrator’s relationship with the woman will not be stuck somewhere, it is taken to a far away geographical place. This is not done only out of concern for the meaning, but is also interwoven with concern for style. In the poem the experienced love and sexuality were reflected in the right proportions according to the attributes of the woman. This could be considered as giving importance to the far away geography’s context of “the oppressed” and “underdevelopment”. Until the end of the last part of the poem, 12 Süreya, Love Words, Unhappiness Smiling 256. 13 Kaplan 274.

[…] “A separate heart is beating inside every hair fiber For all the land pieces Africa included” […] “On every piece of land Blooming in most reputable reds Africa included” […] “After all they execute us shooting every day Whole day On every piece of land Africa included” […] “The actual poverty gets started afterwards On every piece of land Africa not excluded” “We are riding on a tramcar heading from Lâleli to the world.” “In the line above, we are witnessing a notable enlargement of location. This enlargement has to do with the love the poet harbors for his lover. “ 14 In his poem called “Come On Come Here”, the extreme points on the map explain the nature of a relationship:

14 Mehmet Kaplan, ibid.


108

“We separated and also we died Some of us at one edge of the map, and some at the other.” 15 The woman in Cemal Süreya’s poetry moves around a geography which seems to be ambiguous, faceless and without belonging to anything. In the poem, the features of the wild world come together with the subject. These attributes of the subject are clarified through the workings of the inner-world of the narrator. This situation exemplified in the poem called “Fugitive” clarifies the communication between the woman and the wild world, and in the following stage the narrator and the woman become integrated: “Her little daughters and her face besiege the face First her little daughters then her demise She would put down the load in her mouth As I kiss her The mountains and the plains ride in the saddle of a horse First the mountains and then the plains in the saddle of a horse I would embrace the bandit and sing a ballad In the form of a woman in pure white” 16 In the poem called “I Won’t Write a Love Poem Anymore”, the narrator who comes to the local geography from a far away one likens the hair of the woman to Rumelia, which embraces Istanbul’s surroundings. The connection made by the poet between Rumelia and the most beautiful woman in the world indicates that his spatial level is not a fixed one, and it may sometimes become narrow or expanded. Again in the shrunken location the speed of the woman’s love accelerates. The woman seems to be a reality with her attributes of being full of life, liveable as well as her being a so-called “blood woman” living as fast as the wind of the horses. “She was the most beautiful woman in the world Rumelia from top to bottom if she combs her hair If only she sits down yet she wouldn’t, would she Blood woman was the wind of the horses I always celebrated how livable she was” 17

109

The narrator looks to be in a dynamic location in the poem of “Hey Traveler, Make Love”. The scene alternating in every line drags the reader and the subject of the poem to various geographies. Here the lines of time and life are parallel: “You are in the middle of a city, and you are winding your watch continually As if your life would cease in case it would stop” 18 The narrator who gets around from houses to the streets, and rides on the Taurus express train as well as passing through the parks and the bridges, emphasizes the necessity of maintaining the love which seems to be at the center of this movement. Again the narrator, taking up his wise man manner, speeds up the “traveler” who goes for love or an adventure. Although the speeds of the continuously changing location and life seem to be entangled, the narrator here makes an effort to combine life with the unsteady element: “Houses are to be the hushed sewages of an ancient civilization After all the streets fight and clean one another Remember you disembarked from the Taurus Express Our identities were no more than our tickets Pass through the orchards, the parks and the bridges Loves also require some maintenance that I did not come to know Hey traveler! Make love, talk big and leave soon The cliffs would unite the high hills” 19 By talking about going to the West and living in a foreign land, in his own value paradigm he tries to present the philosophy hidden in his poem. These two words derived from the GRB (foreign land) root hide the idea of being “strange”. In this way the verbal relationship between the West and the foreign land invoke the implied idea of strangeness. This approach at the same time points at the “Western culture”. Cemal Süreya characterizes the impact of the Western culture on him differently than in his other poems to the woman. “Oh baby, living far from home means to be far from home” 20

15 Süreya, Love Words, Come On Come Here 280.

18 Süreya, Love Words, Hey Traveler, Make Love 136.

16 Süreya, Love Words, Fugitive 55.

19 Süreya, Love Words, Hey Traveler, Make Love 136.

17 Süreya, Love Words, I Won’t Write a Love Poem Anymore 43.

20 Süreya, Love Words, Hey Traveler, Make Love 136.


110

In conclusion, the woman in Cemal Süreya’s poetry appears to be an estranged individual of a geography that excludes her own location, yet she always remains tied to it. His woman seems to be the one who steals some traits from other individuals, who would like to travel in every geography, and who can speak the language of every community. So much so that she is portrayed as a person with a strong character and personality able to adapt to every location without being stuck in a particular place. Her courage comes from outside the community rules. She is alone, yet she is feminine and sociable enough to attract everybody’s attention. Seen this way the woman he portrays in his poems is not an idealized one; she is a shadow wandering in the unseen aura of the desired woman.

111

CEMAL SÜREYA ŞİİRİNDE KADIN-MEKÂN VE COĞRAFYA İLİŞKİSİ Özgür Özmeral Turkey Cemal Süreya, aşkı konu edindiği şiirlerinde düşünsel ve duygusal kaynaklarını kendi gerçeklerinden hareketle dizelere aktarır. Yaşadığı “sürgün”ü her fırsatta dile getiren ve bu olguyu şiirine aktaran şair, coğrafya ve tarih boyutunu yaşadığı “aşk” temasıyla birleştirir. Kadın, onun gezginci ve göçebe kimliğinde yol arkadaşıdır. Belli kesitler yakalar ve bu kesitleri imgeleştirir. “Coğrafya ile tarih, doğu ile batı, gerçekle düş, efsane ile gelecek kesişir onun şiirinde. Başka deyişle mekân boyutu, zaman boyutunun önündedir. Cemal Süreya’nın şiiri coğrafya üzerinde harekettir. Sürgündür, göçebedir, gezgindir. O kadar ki öldükten sonra bile gezmek ister: ‘Ölmeden önce biraz gezdirin beni’ 6 Aşkın hareketi, zaman kaybetmeye tahammül edemeyen bir gezgincinin hareketini andırır. Acelecidir ve hızını sürekli artırmaya çalışır. “San” şiirinde aşkı ve sevişmeyi “atın en hızlı koşma biçimi” olan dörtnala sözcüğüyle ifade eder: “Kırmızı bir at oluyor soluğum Yüzümün yanmasından anlıyorum Yoksuluz gecelerimiz çok kısa Dörtnala sevişmek lazım” 7

Cemal Süreya - Photo by Ara Güler

Yaşamın içinden gelen maddi ve manevi yoksulluk, anlatıcı üzerinde bir geç kalmışlık hissi uyandırdığından bir an önce açık kapatılmalı ve daha hızlı hareket edilmelidir. Bu yönüyle aşkın ve cinselliğin harekete dönüştüğü yerlerde bir hız vardır ki bu hız, keşfedilmesi gereken bir coğrafya olan kadın bedeninde kendini gösterir. Kadın bedeni bir coğrafyadır Cemal Süreya’nın şiirinde. Kimi zaman bir kıta kimi zaman yarım ada olan beden, karayla denizi kucaklayan bir ayırıcı noktadır. Bölgelerin iklimlerin özelliklerini barındırır içinde. Bazen “Afrika”dır bazen de “Akdeniz” . “Cıgarayı Attım Denize” şiirinde, birçok şiirinde yer alan “güvercin” burada uçuşuyla gösterir kendini. Aynı hareket bu şiirde de vardır. Güvercinin uçma ve gezinme eylemini, sevgilisiyle 6 Doğu Perinçek, Exile-Legend-Fantasy- Materyalizm, Hürriyet Gösteri 111, “Cemal Süreya Supplement” (February 1990): 36. 7 Süreya, Love Words, San (Repute) 24.


112

yaşadığı her türlü ilişkiye yansıtan anlatıcı, sınırsız bir mekân olan gökyüzünü sınırlı bir mekân olan “Akdeniz” coğrafyasıyla tamamlar: “Şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüyoruz Gökyüzünün o meşhur maviliğinde Uzun saçlı iri memeli kadınlarıyla Bir Akdeniz şehri çıkabilir içinden Alıp yaracak olsa yüreğini Şimdi bir güvercinin” 8 “Türkü” şiirinde güvercin kanatları ve güvercin uçuşu kadının anlatıcı üzerindeki etkisini göstermesi açısından önemlidir. “Güvercin akıntısı”yla özdeşleşen bakışların kalabalıklığı, uçsuz bucaksız olması bakımından “mekânsızlık” özelliği kazanır: “Bir sürü güvercin havalan. Saçların Bunlar tıpkı senin sevilmedeki saçların Kanatlarımdan bellidir yeni açılmış sokaklarda Gülüm-mera gülüm-mera Bir güvercin akıntısında kesin güvercinler Uçsuz bucaksız bana bakıyorsun” 9 Coğrafya, Cemal Süreya’nın birçok şiirinde kadına yöneliktir. Yaşadığı “sürgün”ün etkisini birçok kez dile getirmekle kalmamış “sürgün” fikrinin insanda bıraktığı hissi kadına yüklemiştir: “Sen yüzüne sürgün olduğum kadın” 10 Mekânın ve coğrafyanın nitelikleriyle kadını anlatma ve bu nitelikleri bütünleyici kılma özelliği Cemal Süreya’nın şiirinin kaynaklarını gösterir bize. Anlatıcı, kadını coğrafya üzerinde gezdirir. Buradaki coğrafya belirli bir yerle sınırlı kalmaz. Kimi zaman Akdeniz, kimi zaman Karadeniz kimi zaman da doğunun mistik âlemidir gezindiği yer. Anlatıcının hayal uzayında şekillenen mekân tasavvuru kadın bedenine dışsal öğelerle yansır. Kadın bedeninde şekillenen mekân, duygusal motiflerin imgelemiyle şiir diline aktarılır. Burada çarpıcı olan unsur anlatıcının biçeminde saklıdır.

113

topladığı örnekleri sevgiliye aktarır. Örneğin “Para basma yetkisi” ile de tarihsel göndermelerde bulunur, kendi kaynaklarını kullanarak bir darphane memurunun sürekli kullandığı terimleri de ekler. “Başakların sarısı”yla Konya’da; denizin berraklığıyla, Antalya’da arar kadınını. Bu yönüyle kadını, tek boyutlu olmaktan çıkarıp, çok boyutlu bir kimliğe taşır. “Ve çarpıntılı yüreğim saçlarının akıntısında Karadeniz’e karışırdı ordan Akdeniz’e 11 […] Bir başak ufak ufak bildirir Konya’yı O başakta o Konya’da seni ararım Ben şimdilerde her şeyi sana bağlıyorum iyi mi? Altın ölçü çift ölçü ve altın karşılıksız Para basma yetkisini Fırat’ın suyunu Palandöken’i Erzincan’ın düzünü asma bahçelerin dibini Antalya’nın denizini o denizin dibini” 12 “Mutsuzluk Gülümseyerek” adlı şiirinde “Ülke” deki hareketli yapı devam eder. Durağan mekânın içindeki sessizlikten ve hareketsizlikten hoşlanmayan anlatıcı; bir yere bağlı olmanın üzerinde yarattığı olumsuzluğu sürekli yer değiştirerek atar. Tekil mekânlarda seyretmez anlatıcı. Çoğul mekânlar insan-insan ve insan-doğa ilişkisini güçlendireceğinden, şiirinin yapısını kurarken somut bir izlenim belirler özneleri üzerinde. Bu da çok özneli şiiri beraberinde getirir: “Mutsuzluk gülümseyerek gelir, adıyla süslenmiştir; Banliyö treninde rastladığımız Sınav saatini kaçırmış liseli kız, Hep kazanırsın ey çözümsüzlük! Ey otobüssever ey Troya yolcusu! Anımsarsın günlerce konuşup durmuştuk O İB(ipekböceği) sesli kadını; Birinin Grönland’ı olmaya hazırlanıyordu.” 13

”Ülke” şiiri daha başlığında başlar yolculuğa. Anadolu, kadını arayışlarıyla belirginleşir bu şiirde. Anlatıcı gittiği her yerden

Anlatıcının, hareketli bir mekânda rastladığı liseli kızın mutsuzluğu ve çözümsüzlüğü, şiir benini çağrışımlar yoluyla başka bir özneye ve mekâna taşır. “Otobüssever” ve “Troya Yolcusu” sözcükleri hareketli yapıyı vurgulamak için özellikle seçilmiş sözcüklerdir.

8 Süreya, Love Words, I Threw Away the Cigarette into the Sea 21.

11 Süreya, Love Words, Ülke 48.

9 Süreya, Love Words, Ballad . 24.

12 Süreya, Love Words, Unhappiness Smiling 256.

10 Süreya, Love Words, Country 48.


114

Burada iki özne arasındaki dikey sıçrama da temayı vurgulayan bir tekniktir. Cemal Süreya’nın birçok şiirinde karşımıza çıkan “hazırlayıcı dizeler” bu şiirde de şiirin ilk bölümünde gösterir kendini. “Mutsuzluk” ve “ çözümsüzlük” ekseninde örülen şiirde ulaşılmak istenen asıl özne “Birinin Grönland’ı olmaya hazırlanan ipekböceği sesli kadın”dır. Somut izlenimler, hareketli ve değişken yapıyı sabit mekâna taşır. Grönland’ın coğrafi kimliğiyle, “ipekböceği sesli kadın” dışsal öğeler bakımından birleştirilir. Buradaki dışsal öğeler, 2 175 600 km²lik alanıyla dünyanın en büyük adası olan Grönland adasıdır. Yerleşik hayatın yok denecek kadar az olduğu bu buzul ülkesi, dünyanın en önemli coğrafyası olması bakımından önem taşır. Şiirde “birinin” diye belirtilen ve uç nesnenin Grönland’ı olmaya hazırlanan kadına yüklenen bu özellik de insan-doğa ilişkisinin Cemal Süreya’daki etkisini göstermesi açısından önemlidir. Şairin, uzak coğrafyaları işaret ettiği şiirlerinden biri de “Üvercinka”dır. Anlatıcının kadınla olan İlişkisinin bir yerde çakılı kalmayarak, uzak coğrafyalara götürüldüğü ve bunu sadece anlam kaygısıyla değil biçim kaygısıyla da ördüğü görülecektir. Yaşanan aşkın ve seksüalizmin kadının nitelikleriyle doğru orantıda aktarıldığı şiirde, uzak coğrafyanın “ezilmişlik” ve “geri kalmışlık” bağlamında önemsendiği de düşünülebilir. Beş bölüme ayrılan şiirin son bölüme kadar olan kısmında anlatıcı yaşadığı aşkı tüm dünyaya aktararak “kadını, âdeta bütün dünyaya açılmanın merkezi haline getirir.” “Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor Bütün kara parçalarında Afrika dâhil” […] “Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor Bütün kara parçaları için Afrika dâhil” […] “En tanınmış kırmızılarla açan Bütün kara parçalarında Afrika dâhil”

13 Kaplan 274.

115

[…] “Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar Bütün kara parçalarında Afrika dâhil” […] “Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor Bütün kara parçalarında Afrika hariç değil” “Lâleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız.” “Mısraında dikkate şayan bir mekân genişlemesine şahit oluyoruz. Bu genişleme şairin sevgilisine karşı duyduğu aşkla ilgilidir. “ 14 “Di Gel” şiirinde coğrafyanın harita üzerindeki uç noktaları bir ilişkinin yapısını anlatır düzeydedir: “Hem ayrıldık hem de öldük Kimimiz haritanın bir ucunda, kimimiz öbür.” 15 Cemal Süreya’da belirsiz, kimliksiz ve aidiyeti olmayan coğrafyanın içinde de gezinir kadın. Yaban dünyanın nitelikleri şiirde özneyle buluşur. Öznenin bu nitelikleri anlatıcının iç dünyasındaki belirleyicilerle açıklanmaya çalışılır. “Kaçak”ta örneklenen bu durum kadınla yaban dünya arasındaki iletişimi açıklar ve sonraki aşamada anlatıcıyla şiire özne olan kadın bütünleşir: “Küçük kızları ve ölümü kuşatır yüzü Önce küçük kızları sonra ölümü Yıkar yüreğime öptükçe Ağzındaki yükü Dağlar ovalar ve atın terkisinde Önce dağlar ovalar sonra atın terkisinde Sarılır eşkıyama türkümü söylerim Bembeyaz bir kadın halinde” 16 “Yazmam Daha Aşk Şiiri”nde uzak coğrafyadan yakın coğrafyaya

14 Mehmet Kaplan, ibid.


116

117

geçen anlatıcı, kadının saçlarını, İstanbul’un çevresini saran Rumeli’ye benzetir Rumeli’yle dünyanın en güzel kadını arasında kurduğu bağlantı da şairin mekânsal düzleminin sabit olmadığını, kimi yerde daralan kimi yerde genişleyen bir yapıda ele alındığını göstermektedir. Yine daralan mekânda, kadının aşk hızı ivmelenir. Kadın, yerinde duramayan, yaşanır olma özelliği ile gerçek, atların rüzgârı kadar süratli yaşayan “kan kadınıdır”.

çalışır. GRB kökünden türeyen bu iki sözcük, içinde “garip” olma düşüncesini de saklamaktadır. Böylelikle garpla gurbet arasındaki sözsel ilişki, örtük olan duyguyu yani garip olmayı da beraberinde getirecektir. Bu yaklaşım aynı zamanda “batı kültürü”nü işaret eder. Cemal Süreya, Batı kültürünün üzerindeki etkisini diğer şiirlerinden biraz daha farklı bir biçimde özümseyerek kadına yüklemiştir.

“Dünyanın en güzel kadını oydu Saçlarını tarasa baştan başa rumeli Otursa ama hiç oturmaz ki Kan kadını rüzgârdı atların Hep andım ne yaşanır olduğunu” 17

“Gurbet yavrum garba düşmektir gurbet” 20

w

“Seviş Yolcu” da anlatıcı hareketli bir mekân içindedir. Her dizede değişen sahne, şiirin öznesini de okuyucuyu da değişik coğrafyalara sürükler. Yaşam çizgisiyle zaman çizgisi paraleldir: “Bir kentin ortasındasın boyuna saatini kuruyorsun O durursa hayatın da duracak sanki” 18 Evlerden sokaklara yürüyen, oradan Toros ekspresine binen, bahçelerden, parklardan ve köprülerden geçen anlatıcı bu hareket içinde aşka da bakım yapılması gerektiğini vurgular. Anlatıcı bir bilge edasıyla aşka ya da serüvene atılan “yolcu”ya hız kazandırır. Sürekli değişen mekânın hızıyla yaşamın hızı çapraşık gibi görünse de anlatıcı burada yaşamla değişken olanı birleştirmeye çalışır:

Sonuç olarak Cemal Süreya şiirinde kadın kendi mekânını dışlayan ama hep bu mekâna bağımlı bir coğrafyanın yabancılaşmış bireyi olarak çıkar karşımıza. Her bireyden biraz soluk çalan, her coğrafyada gezinmek isteyen ve her toplumunun dilinden biraz anlayandır onun kadını. Öyle ki hiçbir yere bağlı olmadan her yerin değişik kimliğini üstünde barındırabilecek kadar kimlikli ve kemiklidir. Cesurluğunu toplum kurallarının dışından alır. Yalnızdır ama herkesin dikkatini çekebilecek kadar da dişil ve sosyaldir. Bu yönüyle onun şiirlerinde çizdiği kadın, idealize edilmiş değil; özlenen kadının görünmeyen atmosferinde dolaşan bir gölgedir.

“Evler eski bir uygarlığın dingin lağımları Sokaklarsa çatışıyor temizliyor birbirini Anımsar mısın toros ekspresinden inmiştiniz Biletlerinizden ibaretti ikinizin de kimliği

Özgür Özmeral

Bahçelerden geç parklardan köprülerden geç git Aşklar da bakım istiyor öğrenemedim gitti Seviş yolcu büyük sözler söyle ve hemen ayrıl Uçurumlar birleştirir yüksek tepeleri” 19 Garba düşmenin gurbetle ilgisi olduğunu anlatırken de şiirinde saklı felsefeyi kendi değerler dizisi (paradigma) içinde vermeye 15 Süreya, Love Words, Come On Come Here 280.

18 Süreya, Love Words, Hey Traveler, Make Love 136.

16 Süreya, Love Words, Fugitive 55.

19 Süreya, Love Words, Hey Traveler, Make Love 136.

17 Süreya, Love Words, I Won’t Write a Love Poem Anymore 43.

20 Süreya, Love Words, Hey Traveler, Make Love 136.


118

119

KISS ME FIRST, THEN GIVE BIRTH TO ME

BENİ ÖP SONRA DOĞUR BENİ

You see a granulated shame on the blonde children’s spike.

Şimdi utançtır tanelenen sarışın çocukların başaklarında.

From out of the lowland an odor of invisible lilac obscures our tiny sun.

Ovadan gözü bağlı bir leylak kokusu ovadan çeviriyor o küçücük güneşimizi.

Flowing over the houses and terraces it perches in my voice.

Taşarak evlerden taraçalardan gelip sesime yerleşiyor.

Flexible poison hemlock of my voice, multi-colored poison hemlock of my voice.

Sesimin esnek baldıranı sesimin alaca baldıranı.

And an ivory fragment stretches towards the birds: the way the wind acts. The mountain: skeletal in the sun.

Ve kuşlara doğru fildişi: rüzgarın tavrı. Dağ: güneş iskeleti.

Hatchling of the sea, seems to be massive amongst the wooden sculptures.

Tahta heykeller arasında denizin yavrusu kocaman.

I see blood and I see stone amidst all sculptures. Nightmare proves to be a lukewarm initiate milky fig of sleepiness – It does not bleed into the beehives.

Kan görüyorum taş görüyorum bütün heykeller arasında karabasan ılık acemi - uykusuzluğun sütlü inciri kovanlara sızmıyor.

Mummy died when she was so little kiss me first, then give birth to me.

Annem çok küçükken öldü beni öp, sonra doğur beni.

Cemal Süreya

Cemal Süreya

Translated by Mesut Senol


120

121

SLEEP TIGHT By Yekta Kopan Turkey 5SBOTMBUFECZ)BOEF&BHMF (Now, I am only an echo waiting to be heard) “You see, that’s how it is my dear father, sometimes I am overwhelmed by depression caused by reality.” Oğuz Atay (Letter to my Father)

Yekta Kopan

From one angle, you haven’t died father. You are alive through your works. The most important works you left behind in this world are your children: my older sister and I. Most of the people who say this are those who are rather intent on forming big sentences; the more enthusiastic about it they are, the bigger the sentences get. They say that your grandchildren are also among your works. As far as I understand, they are paying attention to genetic continuity. I would have in fact loved to sit down and talk to you about this; there is a problem with my sixteenth chromosome, father. My memory is so weak you wouldn’t believe it. However, there are more dialogues that are directly concerned with your boy, me, child; father. Following an intense clearing of one’s throat, in a traditional tone of voice, they say I will be the one to keep your memory alive from now on. I’ll tell you in advance so you don’t feel disappointed later... It’s not possible for me to keep your memory alive. I do not believe in the carnies that rub my back and tell me you

are not dead. I believe in what I can see. I threw handfuls of soil on you; I cried bellowing as I looked at your cerement; father, you died. They told me you died on the phone. A voice I never knew... How strange it is that someone who randomly entered our lives, you know the care worker we contracted for you with whom you talked about real estate prices and whom you forced to comprehend football... You know the care worker whom you cursed at and dismissed when your pain kicked in, whom you flirted with when the painkiller spread into your body and eased you. The tall woman whose eye colour appealed to you but whom you still thought charged too much. You know the care worker... She was the one who called me. I shivered in that moment father, I truly shivered. I was naked in that moment. I was bucknaked. You’ll laugh at that – or perhaps I expect you to laugh – but that’s the truth. I was getting ready to hop in the shower. I had meant to go by Eminönü and get lost in the old city on that Saturday morning. I thought I would take some photos, go to the Spice Bazaar and look at the household appliances, both useful and not, displayed all along the shop windows just because you like them. Knives that slice potatoes in one swoop of the blade into finger-shaped sticks; battery-operated tweezers that pluck nostril hair in a split second; bloodpressure monitors and pedometers that beep as you walk appeared before my eyes and I recalled you with every sight of such sort. I recalled how you said, “Not long left

now son, I’ll be over this soon,” and I found peace in your voice. As the doctor’s words went in one ear and out the other I felt happy hearing the fake hopes that came from you without questioning how I comfortably placed reliance on them. Father, I felt so happy that I would converse with the vendor at length and eat Şam dessert telling him, “My father also loves this, that’s why I am eating it.” My throat would become treacly, my breath would be knotted. Father, my breath always became knotted... Eminönü is a photograph of your pertinacity towards vendors, I and the world in the photo album of my childhood. Whenever you insisted my breath would become knotted and I could never tell you but I hated the words you chose when you insisted. You remember, sometimes you stayed in your underpants in the house and my mother would start to nag? I always wanted her to grouch more and to put you to shame. Father, when I was a child and averted my eyes from you I always had very bad thoughts. What’s worse is I never regretted it. I hated your white underpants. So that morning, that Saturday morning, just before the tall care worker woman called me, I was sitting about in the house buck-naked, without underpants, as if I wanted to copy all those bad thoughts onto my body. I was going to wash. The water was hot. I was naked when on that Saturday morning a voice I didn’t know told me that you’d died.


122

123

I kneeled.

rejecting and not trusting you.

I remember only this and that I bit myself in order not to cry. Since that day, you are a sore tooth mark on my left arm, since that day you are a wound I inflicted on my body. Father, what’s worse is that this is only a sentence, too. After a few days not even the owner of the scar can remember its location.

I know you didn’t really want it but you had a funeral service that was familiar in every single way. Actually I am sure you didn’t want it but perhaps you made me believe you didn’t want it while you secretly fantasised about it. There, you see: I still don’t trust you. You know how you talked about cursed friendships, you know how you slammed those friends of yours who no longer called you and you know how you said they were hollow hearted sons of bitches as you spurted lava from your mouth... None of those sons of bitches came to your funeral. Though both that out-of-tune muezzin whom you argued with as you yelled “Turn that speaker down, you twerp!” all hours of your waking day seven days of the week, and that imam whom you swore a blue streak to when you found out he was going door to door at election time to beg for votes for the government; they were there. The imam couldn’t adjust the volume of the speaker no matter how much he tried; scratching noises and whimpers mixed with the crying of a few true friends. When he said, “Let us open our begging hands and pray” after turning off the booming amplifier labouredly, I said “Cut the long story short you twerps, fuck off.” I obviously said it to myself. In fact I perhaps didn’t say it to myself in silence; I am now making this up because I feel a sense of courage. I wish you hadn’t taught me to sign social contracts with a permanent marker. But don’t fear, I will also become a warrior living a quarter of an hour from death!

That morning I stayed naked for a considerable amount of time. I didn’t feel ashamed that I cried bare-ass after a dead person; what’s more you were that dead person and even though I wasn’t sure in that moment but I knew there was no reason why anyone would lie to me. I wasn’t scared that God Almighty would see and condemn me. I didn’t worry that my list of sins would lengthen. Father, that morning I cursed at everything they taught me as God in your voice. You remember you once said that sounds are not forgotten? I thought you made that up, you know fine well I didn’t trust in your sombre life experiences – I wrote only experiences instead of human experimentation so you could explain more comfortably. In any case, I am not sure how much of what I wrote belongs to me and how much of it belongs to you. Due to this mistrust I questioned every word you said forty times. I didn’t trust what you said but also what you didn’t say. But now, what a completely different point I am at... I am now an echo waiting to be heard at the chasm brought forward by the path which I believed I could continue on by puking out what is left to me from you, by

I will not tell you who attended your funeral and who didn’t at length. I will not tell

you who cried from the heart and who took pictures of those crying with their mobile phones; who donated to mutual aid societies for appearance’s sake; who examined the stone work of the mosque; who – between a rock and a hard place – whispered in my ear asking to be excused from coming to the graveyard; who thought to pray over and over again for a house from their Almighty God while in his presence and in a spiritual mood; who saw their own demise in your death and who searched for you in me… You remember we, father and son, never liked weddings and funerals… Well, it is enough if you know that this was a farewell worthy of our lack of affection for funerals. Everyone shouted out, “We knew him to be a good man”… I am telling you this just in case you obsess about it and cannot rest in peace. They all gave their blessing. Actually, I wasn’t going to tell you but I am burning with a desire to tell you the truth once again… I am certain that that greasynosed forest dwarf whom you got elected as mukhtar three terms in a row because you enjoyed playing backgammon with him didn’t join in the blessing. You might ask, “Were you counting who shouted and who didn’t when you should have been mourning for me?” and I will reply, “Yes!” First of all, the idea that I would one day have to report back to you wouldn’t leave my mind during the entire ceremony. So, I surely had a look around me and paid attention. Secondly, the thought of you being in that coffin – no, no that wasn’t a thought, it was an embodiment of reality – was pounding such big nails into my brain that I was every so often trying to put my mind in someone else’s voice to send it to

the skies. Pardon me… I know you don’t like such waxed and gummy expressions. Let me tell you in a way you’d understand, I was in a great deal of pain father, I was almost about to lose my mind. Speaking of waxed and gummy expressions, father, I would have wanted you to tell me something impressive. You’d tell something swanky and I’d immediately take out my notebook and jot it down. Then one day, if it turned out that I became someone who wrote books, I’d start one of my stories as follows: “My father had an expression I never forgot…” This sentence would be followed by your sentence that separates one’s body from one’s soul and the story would flow, pulsing. But, you never told me. When my hope of hearing a poetic expression from you vanished completely, I had come to accept a life lesson you’d provide. Nothing mattered as long as I could record an expression of yours into my notebook. Even if you said things like, “If you are going to make a hole in a concrete wall use the drill on low power” or “Urfa’s lahmajoun is tastier than Antep’s” I would have felt better now, but you didn’t. Yet, I still didn’t give up… Since I was a continuation of you I could say the expression that never left your lips with your voice. So I decided and wrote a fake line for the fake scene in which you took me before you and caressed my hair: “Look son, you will watch out for every step you take as you walk in this long path of life. You will walk through rough roads but you will pay attention not to get mud on your trousers, because my son, you will not even bend over to clean the mud


124

on your trousers, you should not.” Finally I had found a good expression. Depending on where I was, I stretched this expression to relate to my grandfather and told how much this expression meant to the men in our family, explaining about the ritual-like coming of age ceremony day, this was told to me as I embellished it with tears and became ever-more enthused. Now that you are dead (there are those who believe the opposite but I know the truth) I can sugarcoat the only advice left from you to me. Don’t fret, trust me… Here I am standing at attention and promising you: Father, your advice will be echoing in my ears until I die, I will behave the way you wanted me to. I will be careful with each step as I walk this long path of life and even if I walk through rough roads I will make sure not to get mud on my trousers because, my dear father, I haven’t even bent over to clean the mud on my trousers and I will not, either. It’s not like we don’t have common grounds. Now that I think about it, there are perhaps more common grounds than necessary. The strangest of all these common grounds is that I saw the same things as you when I started primary school forty years after you did. A photograph of our Atatürk hanging right above the blackboard… If you ever caused any mischief in class he knit his eyebrows and got very angry. He got so angry that I got scared to the point of almost wetting myself. However, if we did our homework well, didn’t misbehave as the teacher spoke and we didn’t upset our parents he smiled so beautifully I felt like going near the photograph and kissing it. How could a photograph enliven so many feelings at the same time? Just like your child’s mind forty years ago didn’t comprehend it

125

my befuddled mind didn’t comprehend it either. To either side of our Atatürk’s photograph there are two badly drawn and coloured paintings hanging askew on the wall in ugly frames. On the right (could have also been on the left, I confused my right and left in those years) Alp Arslan is on the back of his white horse in Malazgirt and pointing ahead with his index finger. There are men in chainmail coats behind him with moustaches each weighing a couple of pounds. I want to think of them as his friends but everyone has such a bad look on their faces that I am not sure. They have flags, spears, swords in their hands and they are walking in the direction that Alp Arslan’s finger is indicating. They are so determined that they do not see their horses are treading people under foot. There is a blond, freckled boy in the classroom and he says, “They are not people, bro’, they are infidels and Alp Arslan is shitting in their mouths.” I shudder; I hadn’t heard that swear word ever before. I still don’t understand what kind of profanity it is, why someone would shit in someone else’s mouth… Hasan of Uluabat is holding a Turkish flag in his hand and is to the left of the photograph of our Atatürk. The teacher tells us the story behind these two pictures in the first lesson. I am only slightly scared of Alp Arslan but I actually really fear Hasan. His entire body is covered with arrows stuck in him, in his chest, shoulder, arms and there is even an arrow lodged in his kneecap. My kneecaps felt stingy, I am six years old and already empathising

deeply. I delve into the expression of pain on his handlebar moustached face and cannot take in the lesson on curved and straight lines. I couldn’t learn reading and writing on time because of Hasan of Uluabat as I didn’t understand why he carried a Turkish flag and now, as I recall the first day you brought me to class, I looked above the blackboard and said “I cannot believe this, these were here when I was going to school, too.” I feel like breaking down in tears. I wish I could have asked you before you died whether you were also perplexed by the photograph of Atatürk which distinguished between the naughty and well-behaved children and if you were also scared of Hasan’s scream? We buried so many things into our own history before having the chance to talk about them father, didn’t we? What we should call an invasion and what we should call a conquest was a subject that tickled my mind while preparing for composition homework during secondary school. I remember we talked at length as you smoked your extra-long Maltepe cigarettes, sitting at either end of the folding table on the balcony. I recall how patiently you explained, righteous wars, unfair wars, short-term existences, arrivals that seemed to last a hundred centuries, constructions, plundering, conceding, maintaining control of an enemy and cultural developments... Our conversation had followed this route into a long chat. I recently understood what a standpoint means but I still have a big question mark lurking in my head, my dear father: What

should we call an invasion and what should we call a conquest? If I remember correctly there are a few lines of your handwriting in blunt-pointed red pencil on one of the drafts of that composition homework. I wish your handwriting was with me right now. My dear father, I could tell you more about the funeral but I do not want to make false pretences permanent. The ceremony came to an end the way you’d imagine. Just as Oğuz Atay said in the most beautiful letter ever written to a father; “After the coffin was placed in the grave large concrete blocks were placed on top of them. I do not like this technical tradition, my dear father; I am against insurmountable barriers.” Now I am think and wondering if our love for each other was also a technical tradition. I do not know. Now I just look, father. I am looking at the world trying to understand what you saw. I look without searching for a realm of peace with predrawn borders, without being scared of being plebeian and animalistic; I only shove it into the pages of notebooks, collect, copy and imprison them. I look at the world but it must be because of the difference in our perspectives that I cannot see this rotten world the way you did. My dear father, after the concrete blocks were placed – I hope you don’t take any offence- but there was quite a bit of trouble. The workers wanted to cover the blocks with plastic in order to prevent slumping but your engineer nephew who didn’t even come to visit you once during your sickness told them the placing of plastic would quicken the slumping. As they argued, your cousin from-which-side-of-the-family-I-have-no-


126

clue, took pictures of the events that took place with his mobile phone. Someone intervened and so the argument died down. As a result of this, now you have a layer of blue-cheap-environmentally unfriendly piece of plastic sheathing on top of you as if the concrete blocks weren’t enough. Please don’t be mad at me, I couldn’t intercept. At the time, I was trying to stop myself from bursting out in laughter by biting the insides of my cheeks as I knew what you would say if you could see these events taking place at that moment. You owe me big time for getting me in that state in that last moment. Then they gave me a shovel. A shovel with a warm handle… An unfamiliar male voice told me, “Throw the soil in, my son!” I wanted to turn around and hit him on the head with the shovel and shout, “Do not call me son, I don’t want anyone to call me their SON anymore!” Rage is such a strange bird; it picks one up with its beak and takes him to the skies. Were you an angry person, father? I have this vision in the forefront of my mind: The red light has just turned green. The driver of the car behind is impatient. He keeps honking. You take a deep breath. Your nostrils expand and shrink. You take off your thick bone framed coloured glasses and your Seiko watch and pass them to my mother. You pull the handbrake and get out of the car. I lean against the back window and prepare to watch what’s to happen. I cannot lie, I feel some sadistic pleasure. But nothing happens. The driver of the car behind gets scared by your advance towards him with warrior-like steps. He makes an abrupt manoeuvre and drives past you. I like that my father scares off the

127

enemy forces, I feel proud to be the son of the heroic sheriff. When you return to the car my mother starts nagging, “I cannot believe it, what do you think you are you doing when your child’s sitting in the back seat?” You do not even turn around to look at me and I discover that being a sheriff means you need to hide your feelings. You snapped at my mother, “What have I done? He should see his father like that so he learns to protect his rights.” As I look at his hands clutching the wheel I remember what my deceased aunt used to say, “He has small hands but they are very powerful and if he gets angry, oh, oh, oh…” In that moment I think that we have some super powers, a power that only belongs to the two of us, a power that is passed down from father to son: We have hands that become super-duper-powerful and which grow when we get angry. We can strike down skyscrapers with one punch and crush bad men under our pinkie fingers. Father, my hands have not grown at all. They get dry, wrinkly and become covered with freckles but they do not grow. Now I understand that those rages and harangues of learning to protect my rights was all baloney. You were no different to me either. You know how I always got beaten up when I was a child and you scolded me because I got beaten up and no matter how many punches I took I never hit back? For years, I thought you were the cause of that. But, you never taught me how to deal with brute force and you wouldn’t have anyway because the only thing you knew was how to take your glasses and watch off, too. Your concern was being able to be the Red Indian who could embrace even a cactus

with love amongst tens and hundreds of intruding cowboys in the Wild West. However, if you had read a bit more carefully you would have understood Captain Miki. No tribe gives the village story-teller a war axe! I think your generation had a problem as such; your lives were spent with the raged search of the power you couldn’t take over from your fathers. You see, if you hadn’t died we would have sat down and talked about all this. If it occurred that I could ask my question and it happened that I got your reply, I’d have said, “Fuck power, dad! Come and be a party to another feeling with me, be a party to the rage that dries my insides as long as I cannot find the equality that wasn’t inherited to us from your generation!” Yes, I am swearing because the cost of this cowardly rage left to me from you is far too heavy, father. Anyway, let’s stick to the subject. I am sure you are wondering about what happened after you, where the world is headed and the circumstances of this beautiful country. Isn’t this even slightly the hang-up of your generation? I know that if you don’t follow the evening news you feel incomplete. What can I say my dear father? The world is not a better place. Everything has become more insufferable. Let me summarise roughly… We are going through a great economic crisis, the US is committing homicide for the sake of freedom and democracy, the arms trade continues in the west and in the east, tens of people are dying every second in the hunger-exploitation-epidemic triangle of Africa. In Europe, anyone with a gun raids a school, the convicts of unsolved murders

are still very much unidentifiable, illegal workers are rotting in illegal workplaces and shipyards are the graveyards of the uneducated workforce. Newspaper headings continue to aid noun pollution. You know how it is, the secret government is yellow and the trade unions are green. Children die in one corner of the world before they turn five and in another corner cosmetic surgeries are performed every five minutes. Genetic research has advanced to the point of being over the top. Pardon me? Did you say this much is enough? It’s not enough my dear father, there is much more that needs to be told as these are just snacks beside reality. In actual fact, what we know is limited by the sugar-coated pills that certain hegemonic powers, investment groups, governments (whatever you want to call them, those sons of bitches) want us to swallow. The world is a rotten and shitty world and, like everyone else, I am a letter that is frequently repeated in this poem of stupidity. However, I do not want to talk about these further as it would dispirit you my dear father; I am sure you are probably plenty dispirited because you are dead. You might be more curious about me rather than these things. You are right; the fact that you are dead doesn’t change this identity information. I thought and pondered a lot after your death just as I did before. You see now there is a distinction: before your death and after your death. You have also managed this, haven’t you? My dear father, you have actually given me a milestone with your death, thank you so much! Oh how my tongue twists, please don’t think that I am making fun because I express gratitude.


128

Anyway, I thought long and hard and understood that I have to separate my life into two through you: 1. The period in which I was scared to death of being like you. 2. The period in which I understood I was a replica of you and tried to deal with it. The first period was actually a time you witnessed a quite a bit – perhaps it was a time that you actually experienced in your relationship with your own father. However, father, I would like to talk about the second period a bit. This may not be important to you but I would be glad if you listened. I had found a photograph of you when I was sixteen. You remember that large family album with the mosque figure on its copper-plated cover? Well, this is a black and white photograph towards the back of the album and ripped from its gusset. You are poised in front of the Lozan Gate of the Izmir Fair. In the picture where you are wearing your sunglasses your hair is combed back with macassar oil and the collar of your white trench coat is folded up you are like a mixture of two people with whom I spent every waking moment and wished that my father could be like them: Oğuz Atay and Albert Camus. When I look at that photograph of yours which I hadn’t seen until that day I feel a sense of pride spread across my body, I clench my teeth, look at the cigarette in your right hand positioned in front of your heart. I see myself walk towards you on the path behind you in the photograph and decide at once that from then on you are Albert Atay to me and I must begin smoking right away. I scrounge a cigarette from the Maltepe

129

packet from the inside pocket of your jacket, make my way to the coal bunkers behind the apartment and light it up. I don’t cough like it is in the films; I smoke the cigarette with confidence, puffing away like a smoker of forty years. You do understand why I am telling you all this, don’t you my dear father? I had understood in that moment that there was no escape from being you. You were more than the people I admired, you were more real than Albert Atay, you were the man of the house, you were the authority in the next room, you were the joy at the dinner table, you were the sneeze on the street and you were the joke at the rakı table. You were my genetic map. You were my father. Whereas before I smoked that first cigarette – not long before, perhaps a year before – I wanted to bury not only you but all fathers into the wild history of growth. I had a great big project for this, too. I was going to write such a book – I had a novel of at least three hundred pages in my mind – that all fathers were going to lose face and be fucked up. The vision of you before my eyes, still standing like a black and white photograph, was the reason for this. On a heart-choking Sunday you are lying down on your bed and reading Agatha Christie – I recall it was Ten Little Niggers – and the lower part of your pyjama bottoms is unshapely and pulled up towards your calf and you are rubbing your sockless feet against each other. In my novel, I was going to question the middle-class morals based on the striped pyjamas, a mutual passion of the generation of incapacitated and thus despotised, deficient fathers. I was going to come up with such an ending that

I was going to send all the striped pyjamawearing fathers to the uniform holes of different hells to be scorched. I was going to do this father, because I hated your feet which you rubbed against each other, your almost roar-like sneezing without paying heed to the cringe worthy gazes of those passing by on the street. I hated you cleaning your throat on the municipality bus, you barging in the room telling us your military service stories filled with words of brass bands and harmonicas as I listened to the most rebellious rock bands with my friends. I hated that you asked “What’s the name of that son of a gun” when we talked about my older sister’s boyfriends, I hated your use of the words ‘in brief’, ‘in summary’ and ‘for example’ in Ottoman Turkish and that you began to tell the stories you told a thousand times once again after three singles of rakı. That’s why I was going to write a novel that would hit you like a ton of bricks. In order to keep you away from certain quackeries and to protect you from the collective laughter of the mass known as people, first I had to destroy you. If necessary I should have been the one to spit in your face first. I should have yelled, “The spit of your son is better than shame and to put someone to shame,” as I walked away from you without even glancing back. These are surely the boorish thoughts of the first period; I hope you are not angry, because even though you are dead I wouldn’t want to upset you. Forget about these things I said my dear father and focus on the second period that begins with the cigarette; a nicotine-fuelled beginning which I explain to myself through a genetic continuity. This second period is also the

period called “a copy of his father” when I spoke everything fearlessly, just like you. In fact I can cut it short and summarise the situation with Oğuz Atay’s words: “My dear father, it is no longer possible for me to change you; therefore I don’t think it will be possible for me to change myself.” Oh, I am so sorry… Mouthiness, an inheritance from you to me, is at work again. After your death, you are surely wondering about what our family is experiencing, the everyday happenings or in other words, as you used to say, reality and not what happened in the world or the things that my sponge-like brain is spewing. My mother is as you know, I do not wish to go into detail but she does everything widowed women do. My older sister is doing rather well, in fact if you hadn’t died I would have liked you to talk to her because I feel that she would have been more successful in keeping you alive than me. When it comes to me… Shortly after your death I was sacked. It wasn’t like your stories of being fired. I didn’t punch my bosses desk in anger, I didn’t break the windows, I didn’t shout “Eat my ass” as I banged the door and walked out. I thanked them for allowing me to take the files on my computer and left. I didn’t tell anyone around me I was unemployed for a long time. I thought that I would feel ashamed, that I would become a standing joke in people’s conversations and feared that they would pity me more. Father, I wish you hadn’t injected that feeling of embarrassment in such a high


130

dosage to this weak body. Don’t take it personally, we are living through days in which anyone and everyone can get sacked. Still, I overcame those hard days and found a new job. I earn less than before but I feel content. I also have some good news, I quit smoking. I know that you will now say, “I wish you hadn’t started at all” but I think we have come to an agreement about forgetting the first period, my dear father. It will sound funny if I say “Pray that I don’t smoke from now on” because you will say: “What do I know about prayer son, keep a tight rein on your willpower, don’t smoke this shit.” I am only telling you this to ease you, there is a smoking ban in all indoor areas in almost the entire world, and this makes it easy for me. However, it’s surely not all a bed of roses. Father, I cannot sleep. I cannot sleep properly since you died. I am sick and tired of you coming to my bed every night, I am sick of sleeping side by side with you. Never mind that you sleep next to me, my dear father, I wish you didn’t look right into my eyes constantly. No matter which side I turn to I see the whites of your eyes and then get scared. I am tired of falling down a cliff every time I close my eyes to escape your gaze. What’s worse is that I cannot escape your voice no matter what I do, you talk constantly… Perhaps we cannot even call that talking, that wailing will drive me insane someday. I don’t know what I did to deserve this. I got angry that you didn’t teach me that people are so bad,

131

I grumbled that you didn’t test me enough on social studies, I swore but believe me whatever I said I said because of my love for you, ‘in brief’ I said it because I am like you, ‘in summary’ I said it all in your tongue. I beg of you, please do not do this to me, father! Please keep quiet; please don’t look at me anymore! Perhaps you think like they do, you know those who say you are not dead and that you live through me. This romantic approach might at first seem attractive but it has no reciprocity, my dear father. Don’t be carried away by the memorised thoughts of those poor souls. I don’t know when a dead person comprehends they are dead but please behave a bit braver in this matter. If you cannot do anything at all, just do what I do! Did you ask what I do? You know how I understand the world through writing… Well, that is why every time I open my notebook in front of me I write down the truth in massive big letters: MY FATHER DIED! Father, be brave enough to admit this to yourself. You remember, you called marriage the greatest false pretence and kept nagging at me asking me when I would get married… You remember, you didn’t like soldiers, you thought of their ‘defence’ baloney as two-faced and you went as far as to tell me if I didn’t conscript as soon as possible you’d inform me to the authorities… You remember, while drinking you used to tell me that I should pack a bag and go to the

other end of the world if it was going to make me happy and you remember, you used to pressurise me to buy a house even with a mortgage so I could make a home? You remember, you weren’t at all scared of death before that sickness inflicted your body and when in the hospital you held my wrist with some unexpected power somehow gathered from your weakened body and said, “Son, I’m dying, save me!” as if you wanted to leave your pangs of remorse as inheritance. And, you remember, with your every dying cell my words scattered a little more…

who came to disinfect the trees in the neighbourhood. He was the same man who caused the cherry tree you loved to dry up a few years ago because he sprayed too much disinfectant on it. The tree you loved enough to say, “This is also one of my children.” Upon seeing the shoes she got for you as a birthday present on another man’s feet, your granddaughter shuddered. Put it this way, if death has a merit, you paid your dues in full.

I wish you’d realise and get out of my nights, father…

Now I will take a deep breath because I have been a coward in even this matter… Oh father, I am sorry once again, what am I blabbering on about, you couldn’t even take a proper breath when you were alive because of your charred lungs… How could you now? Anyway, now you’ll get mad at me but I feared the strength of this death. It was a foul-mouthed death that was enough to be one in the eye for those who sprinkled their voices with a dust of peaceunderstanding-hope and said “may light follow him” and those who approached with puppy-eyes and said “he is not actually dead; he is watching us from above.”

Believe me when I say I didn’t want to be so ruthless… I would have wanted to be carried away by a standpoint which transfers reality to superstition with the litany that you are not dead but I cannot, father. Let’s sit crooked but talk straight – in fact, let me put it like this, let’s peel the fictionary paint from the wall of reality – you’re dead big time. You always wanted the truth, so there you go… the naked truth. They did that thing you didn’t want at all, to you too. They tied your jaw and put a knife on your rib cage. Your shoes in front of the door were taken by a man

As if it wasn’t enough that you died in all the languages I know you also died in all the religions I rejected. Your neighbours who ate spoonfuls of your halvah hung different books by your bedside! Your co-operative friends who begged for money and fortunes, health and love of different Gods between the walls plastered with the same trowel, who threw their cigarette butts which will kill them of the same cancer into the garden of the house which you once struggled to pay the instalments for and caused you to wrestle with haemorrhoids the size of my thumb.

And, you remember, I wanted to bite every hand extending to me for consolation and comfort like a rabid dog… And, you remember, after every time I lied to you that you would survive and live, I couldn’t hold my tears like your incontinence… And, you remember, I couldn’t save you…


132

To your doctor who said, “All organisms are mortal, we should preserve our dignity,” one of them replied, “He wasn’t an organism, he was my friend.” It seems that since all these things took place, you died big time, so much so that you even overdid death. I took those loudmouths by the horns because I believe in what I can see. I threw handfuls of soil on you, I cried wailing as I looked at your cerement, the scar on my left arm stung, I thought I was going to lose my mind. So that’s how it is my dear father, don’t take offence that I talked so much. Albeit, you always used to tell me, “One who talks too much gets mistaken too often. Instead of prattling bootlessly gather your thoughts and speak a few words but make sure they have meaning.” I wish you had said something moving to me and I didn’t have to make things up… but I did. Once again I talked as it occurred to me, and perhaps I hurt your feelings a bit, too. What can you do, I am also getting old. You become a bit of a warrior when you are living a quarter of an hour from death. I cannot lie, I don’t think that I will get to see you again as I don’t believe in heaven or hell. But if it happens that we meet again one day I will apologise to you for all these things I have told you. You are right; no one should push someone’s buttons this much, especially if the person is dead. Well, if you are dead you are dead and that’s that. I shouldn’t have exaggerated this so much. I didn’t have to repeat it time and time over again and engrave it in your memory. I think I may have behaved shamefully.

133

What can you do my dear father, I am this person. I get carried away by the depressions of reality sometimes. Now that I come to think of it, if I had died you would have said the same things because if from one standpoint you are living through me, it means I am also living through you. I am now ending this subject, I’d be glad if you didn’t open it again because, now, my dear father, if you allow me, I want to delve into a sound sleep for the first time since your passing. I am going to bed. Sleep tight.

İyİ Uykular Yekta Kopan Turkey [Duyulmayı bekleyen bir yankıyım artık] İşte böyle babacığım, bazen de gerçeklik buhranlarına kapılıyorum Oğuz Atay (Babama Mektup) Bir bakış açısına göre sen ölmedin baba. Eserlerinde yaşıyorsun. Bu dünyaya bıraktığın en önemli eserlerin de evlatların; ablam ve ben. Bunu söyleyenlerin bir kısmı büyük cümleler kurmaya pek meraklı kişiler, coştukça coşuyorlar. Diyorlar ki eserlerine torunların da dâhilmiş; anladığım kadarıyla genetik süreklilik konusuna dikkat ediyorlar. Aslında oturup seninle bu konuyu konuşmayı çok isterdim; on altıncı kromozomumda bir sorun var baba, hafızam ne kadar zayıf bir bilsen. Ama daha çok doğrudan erkek evlâdını yani beni hedef alan konuşmalar oluyor baba; oturaklı bir boğaz temizlemenin ardından geleneksel bir ses tonuyla, bundan sonra seni benim yaşatacağımı söylüyorlar. Şimdiden söyleyeyim de sonradan hayal kırıklığına uğrama, seni yaşatmam mümkün değil. Ölmediğini söyleyip sırtımı sıvazlayan sirk kadrosuna inanmıyorum zaten. Ben gördüğüme inanırım, avuç avuç toprak attım üstüne, böğürerek ağladım kefenine bakarken; sen öldün baba.

Bana telefonda söylediler öldüğünü. Hiç tanımadığım bir ses… Ne garip değil mi, hayatımıza öylesine girip çıkan biri, hani bir bakıcı tutmuştuk ya sana; emlâk fiyatlarını konuştuğun, futboldan anlamaya zorladığın, sancıların arttığında küfrederek kovduğun, ağrı kesici bedenine yayılıp seni yumuşattığında kur yaptığın, gözlerinin rengini beğendiğin ama yine de fazla para aldığını düşündüğün uzun boylu bir kadın vardı ya, işte o aradı. Ben o anda titredim baba, gerçekten titredim. Çıplaktım o anda çünkü. Çırılçıplaktım. Güleceksin –ya da ben gülmeni umuyorumama işin doğrusu bu. Duşa girmeye hazırlanıyordum. Eminönü tarafına gidip eski şehirde kaybolmaya niyetlenmiştim o Cumartesi sabahı. Fotoğraf çekerdim biraz, Mısır Çarşısına giderdim, sen seversin diye gerekli-gereksiz ev aletlerine bakardım vitrinler boyunca, patatesi bir darbede parmak parmak doğrayan bıçaklar, burun kılını pıt diye alıveren pilli cımbızlar, tansiyon aletleri, sen yürürken bip bip öten adımsayarlar geçerdi gözümün önünden, hepsinde seni anardım, “Az kaldı oğlum, atlatacağım,” deyişin gelirdi aklıma, sesinde huzur bulurdum, doktorların sözleri bir kulağımdan girip diğerinden çıkarken senden gelen sahte umutlara nasıl da rahatça bel bağladığımı sorgulamadan mutlu olurdum, öylesine mutlu olurdum ki baba, satıcıyla uzun uzun sohbet edip, “Babam da çok sever bunu, onun için yiyorum,” diyerek şamtatlı yerdim, yapış yapış olurdu gırtlağım, düğümlendirdi nefesim. Zaten benim nefesim hep düğümlendi baba. Eminönü, satıcılara-bana-dünyaya ısrarının bir fotoğrafıdır çocukluğumun


134

albümünde. Sen ne zaman ısrar etsen nefesim düğümlenirdi ve hiç söylemedim ama nefret ederdim ısrar ederken seçtiğin kelimelerden. Hani kimi zaman evde donla dolaşırdın ve annem hemen dırdıra başlardı ya, ben hep annem daha da çok söylensin, rezil etsin seni isterdim. Ben çocukken bakışlarımı her kaçırdığımda çok kötü şeyler düşündüm baba; işin kötüsü hiç de pişman olmadım bundan. Nefret ederdim beyaz donlarından. İşte o sabah, o Cumartesi sabahı, uzun boylu bakıcı kadın aramadan hemen önce, donumu da çıkarmış çırılçıplak dolaşıyordum evde, sanki bütün o kötü düşünceleri kendi bedenime kopya etmek ister gibi. Yıkanacaktım. Su sıcaktı. O Cumartesi sabahı, tanımadığım bir ses öldüğünü söylediğinde… çırılçıplaktım. Diz çöktüm. Bir bunu hatırlıyorum, bir de ağlamamak için kendimi ısırdığımı. O gün bugündür ağrılı bir diş izisin sol kolumda, o gün bugündür bedenime açtığım bir yarasın. İşin kötüsü bu da sadece bir cümle baba. Yara izinin yerini sahibi bile hatırlayamıyor birkaç gün sonra. Uzun süre çıplak kaldım o sabah. Bir ölünün –hem de o ölü sendin, gerçi o anda emin değildim ama bana yalan söylenmesi için bir neden olmadığını da biliyordumarkasından dal-taşak ağladığım için utanmadım. Allah baba beni görür de ayıplar diye korkmadım, günah hanem kabarır diye tırsmadım. Ben o sabah,

135

bana Allah diye öğrettikleri her şeye senin sesinle küfrettim baba. Sesler unutulmaz demiştin hani bir gün; uydurduğunu düşünmüştüm, bilirsin pek güvenmezdim senin hüzünlü hayat tecrübelerine –sen daha rahat anla diye deneyim yerine tecrübe yazdım, zaten o günden beri yazdıklarımın ne kadarı sana ne kadarı bana ait bilemiyorum- ve bu güvensizlikle her sözünü kırk kere sınavdan geçirirdim. Sadece söylediklerine değil, söylemediklerine de güvenmezdim. Oysa şimdi nasıl da başka bir noktadayım. Sana güvenmeyip, seni reddedip, senden bana kalanları kusup devam edebileceğime inandığım yolun getirdiği uçurumda, duyulmayı bekleyen bir yankıyım artık. Pek istemiyordun biliyorum ama her şeyiyle bildik bir cenaze törenin oldu. İstemediğine de emin değilim aslında, belki de beni istemediğine inandırıp gizli gizli hayalini kuruyordun, bak hâlâ güvenemiyorum sana. Sen lanetli dostluklardan bahsederdin ya, hani artık seni aramayan dostlarına söverdin ya, hani ağzından lav fışkırtır gibi vefasız orostopollar derdin ya, işte o orostopollardan hiçbiri gelmedi cenazene. Ama haftanın yedi günü, günün uyanık olduğun bütün vakitlerinde “Kıs ulan şunun sesini!” diye bağırarak kavga ettiğin, o bet sesli müezzin de, seçim zamanı kapı kapı dolaşıp iktidar için oy dilendiğini öğrendiğinde ana avrat dümdüz gittiğin imam da oradaydı. İmam mikrofonun ses ayarını bir türlü yapamadı; cızırtılar, iniltiler, üç-beş gerçek dostun ağlayışına karıştı. Zar zor da olsa amfinin patlak

sesini kesip “Açalım yalvaran ellerimizi dua edelim,” dediğinde, “Uzatmayın ulan, siktirin gidin,” dedim. İçimden tabii. Hatta içimden bile diyememiş olabilirim, şimdi bir cesaret geldi de sallıyorum öyle. Toplum sözleşmelerine sabit kalemle imza atmayı öğretmeseydin keşke bana. Ama korkma, ben de cengâver olacağım ölüme çeyrek kala! Kimler geldi kimler gelmedi uzun uzun saymayacağım. Kimler gerçekten ağladı, kimler cep telefonuyla ağlayanların fotoğrafını çekti, kimler yalandan yardım derneklerine bağışta bulundu, kimler camiinin sağını solunu inceledi, kimler iki arada bir derede kulağıma eğilip biz mezarlığa gelmesek olur mu dedi, kimler hazır ruhani bir havaya girdim gelmişken yüce Rabbimden bir de ev isteyeyim diye dua üstüne dua etti, kimler sende kendi ölümünü gördü, kimler bende seni aradı anlatmayacağım. Hani düğünleri ve cenazeleri sevmezdik ya baba-oğul, tam da sevgisizliğimize layık bir uğurlama oldu, onu bil yeter. Sırf aklına takılır, rahat edemezsin diye söylüyorum, herkes “İyi bilirdik!” diye bağırdı, herkes hakkını helal etti. Aslında söylemeyecektim ama yine dürüstlük krizlerim tuttu, sırf tavla arkadaşlığından zevk alıyorsun diye üç dönem üst üste muhtar seçtirdiğin o yağlı burunlu orman cücesinin bağırmadığına eminim. “O anda ölümüme üzüleceğine, kim bağırdı kim bağırmadı hesabında mıydın,” diyeceksin, ben de “Evet!” diyeceğim. Birincisi, günün birinde sana rapor vermem gerekeceği düşüncesi tören boyunca beni terk etmedi, elbette çevreye dikkat ettim. İkincisi, senin o tabutun içinde olduğun düşüncesi

–ne düşüncesi, gerçeğin ta kendisi- öyle büyük çiviler çakıyordu ki beynime, arada bir aklımı birilerinin sesine koyup başka göklere yollamaya çalışıyordum. Özür dilerim, sevmezsin sen böyle şekerlişerbetli konuşmaları. Anlayacağın dilde söyleyeyim o zaman, çok acı çekiyordum baba, neredeyse deliriyordum. Şeker-şerbet deyince aklıma geldi; bana etkileyici bir söz söylemiş olmanı çok isterdim baba. Şöyle havalı bir şeyler söyleyeceksin, ben de hemen defterimi çıkarıp not alacağım. Sonra bir gün, olur da kitaplar yazan biri olursam, hikâyelerimden birine şöyle başlayacağım; “Babamın hiç unutmadığım bir sözü vardır…” Bu cümlenin arkasına, senin insanın ruhunu bedeninden ayıran sözünü yerleştireceğim ve hikâye gürül gürül akmaya başlayacak. Söylemedin ama. Şiirli bir söz umudum tümden kaybolduğunda, vereceğin bir hayat dersine de razı olur hale gelmiştim. Yeter ki senden bir söz kaydedeyim defterime. “Beton duvar deleceksen matkabı düşük devirde çalıştır,” ya da “Urfa lahmacunu Antep lahmacunundan daha lezzetli olur,” gibi bir şeyler deseydin bile olurdu; demedin. Yine de pes etmedim, madem ben senin devamındım, senden gelmeyen sözü senin sesinle ben söyleyebilirdim, verdim kararımı, günün birinde beni karşına alıp saçlarımı okşadığın o sahte sahneye, sahte bir replik yazıverdim: “Bak oğlum, bu uzun hayat yolunda yürürken her adımına dikkat edeceksin. Bozuk yollardan geçeceksin ama pantolonuna çamur sıçramamasına özen göstereceksin. Çünkü oğlum, paçandaki çamuru temizlemek için bile eğilmeyeceksin, eğilmemelisin.” Güzel


136

bir söz bulmuştum sonunda. Ortamına göre bu sözü, büyük dedeme kadar taşıyor, ailemizin erkeklerinin bu söze ne kadar bağlı olduğunu söylüyor, bu sözün söylendiği günün büyüme törenine benzer ayinini anlatıyor, gözyaşlarıyla lezzetlendiriyor, coştukça coşuyordum. Şimdi sen öldüğüne göre -aksini söyleyenler var ama ben gerçeği biliyorumdaha da ballandırabilirim senden bana kalan tek öğüdü. Merak etme, bana güven, işte hazır olda duruyor ve sana söz veriyorum: Öğüdün ölene kadar kulağımda olacak baba, istediğin gibi davranacağım, bu uzun hayat yolunda yürürken her adımıma dikkat edeceğim, bozuk yollardan geçsem bile pantolonuma çamur sıçramamasına özen göstereceğim, çünkü babacığım, paçamdaki çamuru temizlemek için bile eğilmedim, eğilmeyeceğim. Ortak noktalarımız da yok değil, şimdi düşünüyorum da gereğinden fazla belki de. Bu ortak noktaların en acayibi de senden kırk yıl sonra ilkokula başladığımda, seninle aynı şeyleri görmüş olmam. Karatahtanın hemen üstünde Ata’mızın bir fotoğrafı. Eğer sınıfta yaramazlık yaparsan kaşlarını çatıp bakıyor, çok kızıyor, o kadar kızıyor ki ben korkudan işeyecek gibi oluyorum. Ama derslerimize çalıştıysak, öğretmen konuşurken yaramazlık yapmıyorsak, annemizibabamızı üzmüyorsak öyle güzel gülüyor ki, gidip fotoğrafı öpesim geliyor. Bir fotoğraf bu kadar çok duyguyu bir arada nasıl yaşatıyor, tıpkı kırk yıl önce senin çocuk beyninin almadığı gibi benim şaşkın aklım da almıyor. Ata’mızın fotoğrafının sağında ve solunda kötü çizilmiş, kötü renklendirilmiş, kötü çerçevelerle eğri asılmış iki resim var.

137

Sağ tarafta (solda da olabilir, o yıllarda karıştırırdım sağımı-solumu) Alparslan beyaz atının üstünde, Malazgirt’te, işaret parmağıyla ileriyi gösteriyor, arkasında birer kilo bıyıkları olan zırhlı adamlar var, arkadaşları diyeceğim ama herkes birbirine öyle kötü bakıyor ki emin değilim, ellerinde bayraklar, mızraklar, kılıçlar, Alparslan’ın gösterdiği yöne yürüyorlar, o kadar kararlılar ki atlarının insanları ezdiğini görmüyorlar. Çilli, sarı saçlı bir oğlan var sınıfta, “Onlar insan değil ki oğlum, gâvur onlar, Alparslan da gâvurların ağzına sıçıyor işte,” diyor. İrkiliyorum, hiç duymamışım bu küfrü o ana kadar. Hâlâ da anlamam nasıl bir küfürdür, neden bir insan diğerinin ağzına… Ata’mızın solunda elinde Türk bayrağıyla Ulubatlı Hasan var, öğretmen daha ilk derste anlatıyor bu iki resmin öyküsünü, Alparslan’dan sadece tırsıyorum ama Hasan’dan fena halde korkuyorum, her yerine oklar saplanmış, göğsünde, omzunda, kollarında, hatta diz kapağında bile ok var, ona bakınca diz kapaklarım sızlıyor, empatinin dibine vuruyorum daha altı yaşımda, pala bıyıklı yüzündeki acı ifadesine bakmaktan eğri çizgi-düz çizgi dersini anlayamıyorum, o tarihlerde neden Türk bayrağı taşıdığını anlamadığım Ulubatlı Hasan yüzünden okuma-yazmayı zamanında öğrenemiyorum ve şimdi, beni sınıfa ilk getirdiğin gün karatahtanın üstüne bakıp da “Haydaaa, bunlar ben ilkokula giderken de oradaydı,” dediğini hatırladıkça ağlayacak gibi oluyorum. Keşke ölmeden sorabilseydim sana; sen de şaşırır mıydın Ata’nın yaramazlarla usluları ayırt eden fotoğrafına ve sen de korkar mıydın Hasan’ın çığlığından?

Biz ne çok şeyi konuşamadan kendi tarihimize gömdük değil mi baba? Ortaokulda bir kompozisyon ödevine hazırlanırken beynimi gıdıklayan soruydu: neye işgal diyeceğiz neye fetih? Balkondaki kırma masanın bir ucunda sen bir ucunda ben, uzun uzun konuşmuştuk sen uzun Maltepe’ni içerken. Nasıl da sabırla anlatmıştın; haklı savaşlar, haksız savaşlar, kısa süreli varoluşlar, gelip gitmemeler, öldürmeler, bağışlamalar, yerle yeksan etmeler, imar etmeler, düşmandan almalar, düşmana kaptırmalar, denetim altında tutmalar, kültürel kalkınma sağlamalar… Böyle uzayıp gitmişti konuşmamız. Bakış açısının ne demek olduğunu yeni yeni anladım ama hâlâ bir büyük soru işareti var kafamda babacığım; biz neye işgal diyeceğiz neye fetih? O kompozisyon ödevinin müsveddelerinden birinde, yanlış hatırlamıyorsan ucu kütleşmiş kırmızı kurşun kalemle yazdığın birkaç satır vardır, keşke şu anda yanımda olsa el yazın. Cenaze törenini daha uzun anlatabilirim ama sahtekârlıkları kalıcılaştırmak istemiyorum babacığım. Tören tahmin edeceğin şekilde noktalandı; Oğuz Atay’ın bir babaya yazılmış en güzel mektupta dediği gibi tabut çukura konduktan sonra üstüne büyük beton bloklar yerleştirildi. Bu teknik geleneği sevmiyorum babacığım; aşılmaz engellere karşıyım. Şimdi düşünüyorum da bizim birbirimize olan sevgimiz de teknik bir gelenek miydi? Bilmiyorum. Artık sadece bakıyorum baba; ne gördüğünü anlamaya çalışarak bakıyorum dünyaya. Önceden çerçevesi çizilmiş bir huzur ülkesi aramadan, bayağı ve hayvani olmaktan korkmadan, sadece

defterlerin arasına tıkıştıra tıkıştıra, biriktirerek, kopya ederek, hapsederek bakıyorum. Bakıyorum bakmasına da, açı farkından olsa gerek, bir türlü senin gördüğün gibi göremiyorum şu boktan dünyayı. Beton bloklar yerleştikten sonra babacığım, kusura bakma ama biraz sorun çıktı. İşçiler çökmeyi önlemek için blokların üstüne naylon örtmek istediler ama hastalığın sırasında bir kere bile ziyaretine gelmeyen mühendis yeğenin bunun çökmeyi hızlandıracağını söyledi, onlar kavga ederken kaçıncı göbekten olduğunu bilmediğim kuzenin cep telefonunun kamerasıyla olayların fotoğraflarını çekti, birileri araya girdi de kavga büyümedi. Sonuç olarak şu anda betonlar yetmezmiş gibi, bir kat da mavi-ucuz-doğaya zararlı naylon var üstünde, kızma lütfen, engel olamadım. Ben o sırada bu yaşananları görsen neler diyeceğini bildiğimden yanaklarımı ısırarak kahkahalarıma engel olmaya çalışıyordum. Giderayak bana bunu da yaptırdın ya, alacağın olsun. Sonra elime bir kürek verdiler. Sapı sıcak bir kürek. Tanımadığım bir erkek sesi “Toprak at oğlum!” dedi. Dönüp küreği kafasına indirmek, “Bana OĞLUM demeyin, kimse bana OĞLUM demesin artık,” diye bağırmak istedim. Öfke ne garip bir kuş, birden alıp gagasına uçuruyor insanı. Sen öfkeli biri miydin baba? Gözümün önünde şöyle bir görüntü var: Kırmızı ışık yeni yeşile dönmüş. Arkadaki arabanın şoförü sabırsız. Korna çalıp duruyor. Derin bir nefes alıyorsun. Burun deliklerin bir büyüyor, bir küçülüyor. Kalın-kemik çerçeveli, kendinden renkli gözlüğünü ve Seiko saatini çıkarıp anneme veriyorsun,


138

el frenini çekip iniyorsun arabadan. Arka cama yapışıp olacakları izlemeye hazırlanıyorum, ne yalan söyleyeyim içimde kanlı bir sevinç var. Ama bir şey olmuyor. Arkadaki arabanın şoförü senin cengâver adımlarıyla ilerleyişinden korkuyor, ani bir manevrayla yanından sıyrılıp kaçıyor. Babamın düşman güçlerini korkutması hoşuma gidiyor, kahraman şerifin oğlu olmaktan gurur duyuyorum. Arabaya döndüğünde annem söyleniyor, “İlahi yani,” diyor, “çocuğun yanında neler yapıyorsun?” Dönüp bana bakmıyorsun bile, o anda öğreniyorum şerif olmanın duyguları saklamayı gerektirdiğini, “Ne yapmışım ki? Baksın babasına da, hakkını korumayı öğrensin,” diye tersliyorsun annemi. Direksiyonu kavrayan ellerine bakarken aklıma rahmetli halamın sözleri geliyor: “Elleri küçüktür ama çok güçlüdür, hele bir de sinirlenmesin, aman aman aman…” Süper bir gücümüz olduğunu düşünüyorum o anda, sadece ikimize ait bir güç, babadan oğla geçen: Sinirlenince büyüyüp, süperhiper-güçlü hale gelen ellerimiz var bizim. Bir yumrukta gökdelenleri devirebilir, kötü adamları serçe parmağımızın altında ezebiliriz.

139

Öğretmezdin de. Çünkü bir tek gözlük ve saat çıkarmayı biliyordun sen de. Vahşi batıdaki onlarca, yüzlerce işgalci kovboyun arasında, gerektiğinde bir kaktüse bile aşkla sarılabilen kızılderili olmaktı senin derdin. Ama biraz daha dikkatli okumuş olsaydın o Tommiks-Teksas’ları bilirdin, hiçbir kabile, köyün masalcısına savaş baltası vermez baba! Sizin kuşağın böyle bir sorunu vardı galiba, babalarınızdan devralamadığınız iktidarın öfkeli arayışı içinde geçip gitti ömrünüz. Bak eğer ölmemiş olsaydın oturur konuşurduk bunları. Ola ki sorabilseydim sorumu ve ola ki evet cevabını alsaydım, “Siktir et iktidarı baba!” derdim, “gel sen benimle başka bir duyguya ortak ol, sizden bize miras kalmayan eşitliği bulamadıkça içimi kurutan öfkeye ortak ol!” Evet, küfürlü konuşuyorum çünkü senden bana kalan bu korkak öfkenin bedeli çok ağır baba.

Ama ellerim hiç büyümüyor baba. Çatlıyor, kırışıyor, üstü çillerle kaplanıyor ama büyümüyor.

Neyse, konuyu dağıtmayayım, eminim senden sonra neler olduğunu, dünyanın nereye gittiğini, bu can’ım ülkenin ahvalini merak ediyorsundur. Bu biraz da sizin kuşağın takıntısıdır değil mi, akşam ajansını alamazsanız kendinizi yarım hissedersiniz siz.

Şimdi anlıyorum ki o öfkeler, hakkını korumayı öğrensin tiratları falan palavraymış meğer. Sen de benden farklı değilmişsin. Ben hep dayak yedim ya çocukken, hep dayak yediğim için hep azarlardın ya beni, ne kadar yumruk yersem yiyeyim karşılığını hiç veremedim ya, senden bildim bunu yıllarca. Öğretmedin ki bana, nasıl cevap verilir kaba kuvvete.

Ne diyebilirim ki babacığım, dünya daha iyi bir dünya değil. Her şey çekilmez bir hal aldı. Kabaca özetleyeyim istersen. Büyük bir ekonomik krizden geçiyoruz, Amerika özgürlük ve demokrasi uğruna cinayet işliyor, doğuda-batıda silah ticareti devam ediyor, Afrika’da açlık-sömürü-salgın üçgeninde her dakikada onlarca insan ölüyor, Avrupa’da eline silah alan okul basıyor, faili meçhul cinayetlerin failleri

hâlâ ve fena halde meçhul, kaçak işçiler kaçak atölyelerde çürüyor, tersaneler eğitimsiz işgücüne mezar oluyor, gazete manşetlerinde sıfatlar kirliliği sürüyor –bilirsin işte; derin devlet-sarı sendikayeşil sermaye-, dünyanın bir köşesinde çocuklar beş yaşına gelmeden ölürken bir diğer köşesinde beş dakikada bir estetik ameliyat yapılıyor, genetik araştırmalar aldı başını gitti… Efendim? Bu kadar yeter mi dedin? Yetmez babacığım, söylenecek daha çok şey var, gerçeklerin yanında bu dediklerim çerez kalır. Gerçi bildiklerimiz de birtakım egemen güçlerin, sermaye gruplarının, iktidarların, artık ne dersen de onlara, işte o orostopolların yutmamızı istedikleri drajelerle sınırlı. Dünya boktan bir dünya ve ben de herkes gibi bu salaklık manzumesinde sıklıkla tekrar edilen bir harfim artık. Ama bunlardan daha çok bahsedip keyfini kaçırmak istemem babacığım; zaten ölmüş olduğun için canın yeterince sıkkındır. Bunları değil de beni merak ediyor olabilirsin, haklısın, ne de olsa babamsın, ölmüş olman bu kimlik bilgisini değiştirmiyor. Ölümünden sonra, ölümünden önce de yaptığım gibi çok düşündüm. Bak artık ölümünden önce ve ölümünden sonra diye bir ayrım var, işte bunu da yaptın, ölümünle bana bir milat verdin babacığım, sağ olasın! -Ah nasıl da dilim sürçüyor, sağ olasın falan diyerek dalga geçtiğimi sanma sakın.Neyse, çok düşündüm ve hayatımı senin üstünden ikiye ayırmam gerektiğini anladım: 1. Sana benzemekten ölesiye korktuğum dönem.

2. Senin kopyan olduğumu anlayıp, bununla başa çıkmaya çalıştığım dönem. Birinci dönem aslında senin de biraz tanık olduğun –hatta belki kendi babanla ilişkinde yaşadığın- bir dönem. Ama ikinci dönem konusunda biraz konuşmak isterim baba. Bunun senin için önemi olmayabilir ama yine de dinlersen sevinirim. On altı yaşımdayken bir fotoğrafını bulmuştum, hani bakır kaplamalı kapağında cami figürü olan büyük aile albümü vardı ya, onun arkalarında duran köşebentlerinden kopmuş siyahbeyaz bir fotoğraf. İzmir Fuarında Lozan kapısının önündesin. Güneş gözlüğün, briyantinle geriye yatırılmış saçların, yakalarını kaldırdığın beyaz pardösünle, o yıllarda her dakikamı beraber geçirdiğim, keşke babam bu isimler gibi olsaydı dediğim iki kişinin karışımı gibisin: Oğuz Atay ile Albert Camus. O güne kadar görmediğim fotoğrafına bakarken garip bir gururla doluyor içim, dişlerimi sıkıyorum, tam kalbinin üstünde duran sağ elindeki sigaraya bakıyorum, fotoğrafın derinliğindeki yolda sana doğru yürüyen kendimi görüyorum ve o anda karar veriyorum; artık sen benim için Albert Atay’sın ve bir an önce sigara içmeye başlamalıyım. Ceketinin iç cebindeki Maltepe paketinden bir sigara yürütüyorum ve apartmanın arka tarafındaki kömürlüklerin oraya gidip yakıyorum. Filmlerdeki gibi öksürük falan olmuyor, kırk yıllık tiryaki gibi, kendimden emin, pofur pofur içiyorum sigarayı. Bunları niye anlattığımı anladın değil mi babacığım. Ben o anda anlamıştım sen olmaktan kaçamayacağımı. Sen hayran


140

olduklarımdan fazlasıydın, Albert Atay’dan daha gerçektin, evdeki adamdın, yan odadaki otoriteydin, masadaki neşeydin, sokaktaki hapşırık, rakı sofrasındaki fıkraydın. Genetik haritamdın. Babamdın. Oysa o ilk sigarayı içmemden, çok değil bir yıl önce, sadece seni değil bütün babaları büyümenin vahşi tarihine gömmek istiyordum. Bunun için de büyük bir projem vardı, öyle bir kitap yazacaktım ki –en az üç yüz sayfalık bir roman vardı aklımdabütün babalar itin götüne girecekti. Buna da hâlâ siyah-beyaz bir fotoğraf gibi gözümün önünde duran bir görüntün neden olmuştu: Yürek-boğan bir pazar günü yatağına uzanmış Agatha Christie –aklımda On Küçük Zenci diye kalmışokuyorsun, pijamanın paçası biçimsiz bir şekilde sıyrılmış baldırına doğru, çorapsız ayaklarını birbirine sürtüyorsun bir yandan. Kudretinden olmuş ve bu yüzden de zorbalaşmış kifayetsiz babalar kuşağının ortak tutkusu çizgili pijamalardan yola çıkarak orta sınıf ahlâkını sorgulayacaktım romanımda. Öyle bir final bulacaktım ki, çizgili pijama giyen bütün babaları ayrı cehennemlerin birörnek çukurlarına kavrulmaya yollayacaktım. Yapacaktım bunu baba, çünkü nefret ediyordum birbirine sürttüğün ayaklarından, yolun ortasında gelip geçenlerin utandırıcı bakışlarına aldırmadan neredeyse haykırır gibi hapşırmandan, belediye otobüsünde gırtlağını temizlemenden, ben arkadaşlarımla en isyankâr rock gruplarını dinlerken odaya dalıp mızıka ve bando kelimeleriyle dolu askerlik anılarını anlatmandan, ablamın erkek arkadaşlarından konu açılınca “Adı neymiş eşşolueşşeğin?” demenden, ezcümle demenden, hülasa demenden, farz-ı misal

141

demenden, üç tek rakıdan sonra bin kere anlattığın anıları bir kere daha anlatmaya kalkmandan nefret ediyordum. O yüzden suratında tokat gibi patlayacak bir roman yazacaktım; seni kimi şarlatanlıklardan uzak tutabilmek, el âlem denilen güruhun toplu kahkahasından koruyabilmek için önce ben harcamalıydım, gerekirse önce ben tükürmeliydim yüzüne. “Evlat tükürüğü evladır utanmaktan, utandırmaktan” diye haykırmalıydım, arkama bile bakmadan senden uzaklaşırken. Bunlar birinci dönemin hoyrat düşünceleri elbette, kızmamışsındır dilerim, çünkü her ne kadar ölmüş olsan da seni kızdırmak istemem. Unut bu dediklerimi ve hemen sigarayla başlayan –ki bu nikotinli başlangıcı da genetik bir süreklilikle açıklıyorum kendime- ikinci döneme odaklan babacığım. Tıpkı senin gibi korkusuzca her şeyi söylediğim ‘babasınınkopyası’ dönemime. Aslında lafı evirip çevirmeden yine Oğuz Atay’la özetleyebilirim durumu: Seni artık değiştirmem mümkün değil babacığım; bu nedenle kendimi de değiştirmenin mümkün olacağını sanmıyorum. Ah, çok özür dilerim, senden bana miras gevezeliğim işbaşında. Elbette ölümünden sonra dünyaya ne olduğunu ya da benim süngere dönmüş beynimin kustuklarını değil, ailemizin neler yaşadığını, gündelik olayları ya da her zaman dediğin gibi hakikati merak ediyorsun. Annem bildiğin gibi, ayrıntılara girmek istemiyorum ama kocası ölmüş kadınların yapması gereken her şeyi yapıyor. Ablam gayet iyi, hatta ölmemiş olsaydın onunla konuşmanı isterdim. Çünkü seni yaşatmak konusunda benden daha başarılı

olabileceğini hissediyorum. Bana gelince… Ölümünden kısa bir süre sonra işten çıkarıldım. Senin işten çıkarılma hikâyelerin gibi olmadı; patronun masasına öfkeyle yumruk atmadım, camı çerçeveyi indirmedim, kapıyı vurarak çıkarken “Götümü yiyin!” diye bağırmadım. Bilgisayarımdaki dosyaları almama izin verdikleri için teşekkür ettim ve çıktım. Uzun süre çevremdekilere de söylemedim işsiz olduğumu, mahcup olurum, el âlemin alay konusu olurum daha da fenası acırlar bana diye korktum. Keşke şu mahcubiyet duygusunu bu kadar yüksek dozda zerk etmeseydin bu zayıf bedene baba. Olayı kişisel alma, önüne gelenin işten çıkarıldığı günlerden geçiyoruz. Yine de o sıkıntılı günlerin üstesinden geldim ve yeni bir iş buldum. Eskisinden daha az kazanıyorum ama keyfim yerinde. Bir de iyi haberim var: sigarayı bıraktım. Biliyorum, şimdi “Hiç başlamasaydın,” falan diyeceksin ama birinci dönemi unutma konusunda anlaştığımızı sanıyorum babacığım. Dua et de bundan sonra içmeyeyim desem komik olacak: “Ben duadan ne anlarım be oğlum, iradene hâkim ol içme şu boku,” diyeceksin. – Sırf seni rahatlatmak için söylüyorum, neredeyse bütün dünyada kapalı yerlerde sigara içme yasağı var, bu da işimi kolaylaştırıyor.Ama her şey güllük gülistanlık değil elbette. Uyuyamıyorum baba. Sen öldüğünden beri doğru düzgün

uyuyamıyorum. Bıktım her gece yatağıma gelmenden, seninle yan yana yatmaktan. Hadi yanımda yatman neyse de, sürekli gözlerimin içine bakmasan be babacığım! Ne tarafa dönsem gözünün akını görüyorum ya, çok korkuyorum o zaman. Bakışlarından kaçmak için gözümü her kapadığımda bir uçuruma düşmekten yoruldum, daha kötüsü ne yapsam sesinden kaçamıyorum, konuşuyorsun sürekli, hatta konuşma bile diyemeyiz buna, o iniltiler delirtecek bir gün beni, bunu hak edecek ne yaptım bilmiyorum, insanların bu kadar kötü olduğunu öğretmedin diye kızdım, keşke daha fazla sınav yapsaydı hayat bilgisi dersinden diye söylendim, küfrettim ama inan ne dediysem sevgimden dedim, ezcümle sana benzediğim için dedim, hülasa senin dilinle dedim, o yüzden yalvarırım yapma bana bunu baba. Ne olur sus, ne olur bakma artık bana! Belki sen de onlar gibi düşünüyorsun, hani senin ölmediğini bende yaşadığını söyleyenler gibi. Bu romantik yaklaşım ilk bakışta çekici geliyor olabilir ama karşılığı yok ki babacığım, kaptırma kendini o zavallıların ezberlenmiş düşüncelerine. Bir ölü, öldüğünü ne zaman anlar bilmiyorum ama ne olur artık biraz cesur davran bu konuda. Hiçbir şey yapamıyorsan benim yaptığımı yap! Ne mi yapıyorum? Bilirsin, ben yazıyla anlarım ya dünyayı, o yüzden defterimi elime her alışımda öküzgözü gibi harflerle yazıyorum gerçeği: BENİM BABAM ÖLDÜ! Sen de kendine bunu itiraf edecek kadar cesur ol baba.


142

Hani en büyük sahtekârlık demiştin evlilik için ve hani başımın etini yerdin ya ne zaman evleneceksin diye, hani askerlerden hoşlanmazdın, ikiyüzlü bulurdun savunma palavralarını ve hani bir an önce askere gitmezsem ihbar edeceğini söyleyecek kadar ileri gitmiştin ya, hani mutlu olacaksam alıp sırt çantamı dünyanın öbür ucuna gitmem gerektiğini söylerdin içki masasında ve hani banka kredisiyle de olsa bir ev alıp kök salmam için baskı yapardın ya, hani o hastalık bedenine girmeden önce hiç korkmazdın ölümden ve hani hastanedeyken o güçsüzleşmiş bedeninden umulmayacak bir güçle kavrayıp bileğimi “Ölüyorum oğlum, kurtar beni!” demiştin ya bir vicdan azabını miras bırakmak istercesine… …ve hani eriyen her hücrende kelimelerim biraz daha dağılıyordu ya… …ve hani teselli için uzanan her eli kuduz bir köpek gibi ısırmak istiyordum ya… …ve hani yaşayacaksın diye her yalan söyleyişimden sonra tutamadığın çişin gibi tutamıyordum ya gözyaşlarımı… …ve hani ben seni kurtaramadım ya… …işte öylesine eminim artık öldüğünden! Keşke artık sen de farkına varsan ve çıksan gecelerimden baba. İnan bu kadar acımasız olmak istemezdim, inan ölmediğin teranesiyle gerçeği hurafeye transfer eden bir bakış açısına kendimi kaptırmak isterdim ama yapamam baba. Eğri oturalım, doğru konuşalım – hatta şöyle diyeyim, gerçeklik duvarından kurmaca boyasını kazıyalım- sen fena

143

halde öldün baba. Hep hakikati isterdin ya, al sana hakikat: O hiç istemediğin şeyi sana da yaptılar; çeneni bağlayıp, göğüs kafesine bir bıçak koydular. Kapının önüne çıkartılan ayakkabılarını mahalledeki ağaçları ilaçlamaya gelen bir adam aldı, belki de üç-beş yıl önce ilacı fazla kaçırıp “Bu da benim çocuğum sayılır,” diyecek kadar sevdiğin kiraz ağacını kurutan adamdı. Sana doğum günü hediyesi olarak aldığı ayakkabıları başka bir adamın ayağında görünce torununa titreme geldi. Anlayacağın, varsa ölümün bir hakkı, dibine kadar ödedin borcunu. Şimdi böyle bir konuda bile korkaklık ettiğim için derin bir nefes alıp… Ah baba, özür dilerim bir kere daha, neler saçmalıyorum, yaşarken bile doğru dürüst nefes alamıyordun kömürleşmiş ciğerlerin yüzünden, şimdi mi alacaksın? Neyse, kızacaksın ama bir ara korktum bu ölümün şiddetinden. Üstelik seslerine huzuranlayış-umut tozu serpip “Işıklar yağsın üstüne,” diyenlere, yavru köpek bakışıyla yanaşıp “Aslında o ölmedi, gökyüzünden bizi izliyor,” diyenlere kapak olacak kadar da ağzı bozuk bir ölümdü. Bildiğim bütün dillerde öldüğün yetmiyormuş gibi reddettiğim bütün dinlerde de öldün. Kaşık kaşık helvanı yedi başucuna farklı kitap asan komşuların! Aynı malayla sıvanmış duvarların arasında sözleri farklı Allahlara para, pul, sağlık, aşk için yalvaran kooperatif arkadaşların, aynı kanserden öldürecek sigaralarının izmaritlerini taksitlerini ödeme geriliminden başparmağım kadar basur memeleriyle savaşmana neden olan evinin bahçesine attılar, içlerinden biri “her organizma ölümlüdür, vakarımızı

koruyalım” diyen doktoruna “o organizma değildi, dostumdu” dedi, bütün bunlar olduğuna göre öyle bir öldün ki baba, ölümün bile bokunu çıkardın. Zaten ben o palavracılara asla pabuç bırakmadım. Çünkü ben gördüğüme inanırım, avuç avuç toprak attım üstüne, böğürerek ağladım kefenine bakarken, sol kolumdaki yara sızladı, delireceğim sandım. İşte böyle canım babam, kusuruma bakma, gevezelik ettim. Gerçi sen bana “Çok konuşan, çok yanılır, boş yere gevezelik edeceğine düşüncelerini toparla, az ama öz konuş,” derdin her zaman – keşke bana etkileyici bir söz söylemiş olsaydın da böyle şeyler uydurmak zorunda kalmasaydımama yapamadım. Yine aklıma geldiği gibi konuştum, galiba seni biraz kırdım da. Ama ne yaparsın, ben de yaşlanıyorum işte, insan biraz cengâver oluyor ölüme çeyrek kala. Ne yalan söyleyeyim, cennete de cehenneme de inanmadığım için, seni bir daha görebileceğimi sanmıyorum. Ama olur da bir gün yeniden karşılaşırsak bu söylediklerimden dolayı özür dileyeceğim. Haklısın bir insanın üstüne bu kadar gidilmez, hele de bir ölünün. Yani öldüysen öldün, bunu bu kadar abartmamalıydım. Bin kere söyleyip kafana kakmam gerekmezdi, ayıp ettim galiba. Ne yaparsın, ben de böyleyim babacığım, gerçeklik buhranlarına kapılıyorum bazen. Şimdi düşünüyorum da ben ölsem sen de aynı şeyleri söylerdin; çünkü bir bakış açısına göre sen bende yaşıyorsan, ben de

sende yaşıyorum demektir. Artık bu konuyu kapatıyorum, sen de bir daha açmazsan sevinirim. Çünkü şimdi sevgili babacığım, eğer izin verirsen elbette, ölümünden bu yana ilk kez deliksiz bir uyku çekmek istiyorum. Ben yatıyorum. Sana da iyi uykular diliyorum.


144

145

MEMET BAYDUR’S “KAMYON” (THE TRUCK): A PLAY GUIDING THE DEVELOPMENT OF THE TRADITIONAL TURKISH THEATRE TO THE MODERN DAY By Hasan Erkek Turkey Introduction

Hasan Erkek

At the foundation of our modern theatre lie efforts to bring together the formal richness of traditional theatre and intellectual, technical and aesthetic approaches of the modern Western theatre.36 In the Turkish theatre, efforts to write modern and contemporary plays inspired by tradition have a long history. Scholars and practitioners have frequently expressed an inclination to create a new theatre inspired by traditional theatre. They emphasize the importance of merging traditional techniques with new themes and a new spirit.37 Practitioners in the field have put these ideas into practice. Meddah (Storyteller), Ortaoyunu (Arena Theatre), Karagöz (Shadow Play) and Köy Seyirlik Oyunları (Village Plays), are all the products of a rich heritage Experiments with traditional techniques are highly diversified, ranging from those that change only costuming to those that totally neglect the traditional. One can see plays that add guitar to Karagöz, send characters to the moon or accompany scenes with pop songs. Original experiments are not few in number. The attempt to merge Ortaoyunu with modern issues has produced many plays. Rumuz Goncagül by Oktay Arayıcı, Asiye Nasıl Kurtulur by Vasıf Öngören, Gözlerim

Kaparım Vazifemi Yaparım and Ayışığında Şamata by Haldun Taner, Resimli Osmanlı Tarihi and Bir Şehnaz Oyun by Turgut Özakman’ın are plays inspired by Ortaoyunu as well as the epic theatre. Karagöz plays have also served a similar purpose. There are plays written by Aziz Nesin, Yılmaz Onay, Tekin Özertem, Ünver Oral, Haluk Yüce and Cengiz Özekthat are based on Karagöz plays. Most of the experiments with Karagöz and Ortaoyunu, two important sources of our traditional theatre, are based on formal modifications. However, there is no problem with the form of the traditional theatre. On the contrary, its form and techniques are valuable and need to be preserved. Innovation is mainly required with regard to content, themes, and fundamental point of view. This paper discusses how theatre characters are portrayed, particularly in Karagöz and Ortaoyunu; and focuses on the democratic point of view of the characters in Memet Baydur’s Kamyon (The Truck), inspired considerably by Karagöz and Ortaoyunu. The Viewpoint of the Traditional Theatre Developing in Urban Areas The Ottoman Empire was a multicultural communitybut was not a federal empire. The multiculturalism derived from the vastness of the empire. There was no significant problem in the community as nationalism did not have the opportunity to rise against religious obedience and the bourgeoisie could not rise against the aristocracy. People from different nations

36 Ayşegül Yüksel, Türk Tiyatrosu Üstüne Notlar, Uzun Yolda Bir Mola [Notes on the Turkish Theatre, A Break in the Long Journey], 1st ed., (Istanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., 2011), p. 25. 37 Özdemir Nutku, Troya’nın Tahta Atı [The Wooden Horse of Troy], 1st ed., (Izmir: Şenocak Yayıncılık, 2009), p. 66-7

38 Cevdet Kudret, Ortatoyunu I, 2nd ed., (Istanbul: İnkılap Kitabevi Yayınları, 1994), p. 14. 39 Cevdet Kudret, Ortatoyunu I, 2nd ed., (Istanbul: İnkılap Kitabevi Yayınları, 1994), p. 84.

were living together. That being said, it would be unrealistic to reach the conclusion that the Ottoman Empire was a democratic state; the sultans were democratic rulers and the society internalized the culture of democracy. Although the empire was described as a Muslim-Turkish state, “Turkishness” was relatively suppressed. The fact that the empire does not have the descriptor “Turkish” in its name is an important indicator. The dominating religion was Islam and the dominating perspective was the Ottoman. For the Ottomans, Istanbul was the center of their worldview. Art and entertainment were inevitably multicolored and multicultural in thisempire that included many religions and nations extending over a vast area. This diversity was reflected in the arts and entertainment that flourished in the empire’s metropolitan cities (e.g. Istanbul, Bursa, and Edirne). “Imitating various nations (Arabic, Albanian, etc.), minorities (European, Greek, Jewish, Armenian, etc.) and rural people (from Anadolu or Rumelia) within the Ottoman community was the richest source of mukallids (imitators).” 38 Furthermore, “In the Ottoman community, country people, non-Turkish and non-Muslim minorities and foreigners, who could not speak with an Istanbul accent, were fodder for mudhiks (showpeople) and mukallids (imitators)”. 39 The two types of theatre that developed in the Ottoman Empire were Ortaoyunu and Karagöz, both closely related to each other. The characters in Ortaoyunu and Karagöz are so diversified that researchers had difficulty in even classifying them. 40 When characters are classified according to ethnic origin and geography, ranking, based on


146

distance from Istanbul, is as follows: 1) characters from Anatolia, namely Laz (from the Black Sea region), from Kastamonu, from Kayserili, from Eğin, from Harput, and the Kurdish, and 2) characters out of Anatolia, namely Muhacir (the immigrant, from Rumelia), the Albanian, the Arabic and the Persian. 41 People coming from or out of Anatolia “do not have specific characteristics as individuals.”42 During the play, we do not obtain sufficient information about their childhood, families, hobbies, fears, passions or weaknesses. We do not have the chance to get to know them. We know nothing of their pains or joys. In both traditional theatres, individuals are treated as types, not real characters. They represent the most typical characteristics of the ethnicity or geographical region they belong to. Over time, they have become stereotypes that produce comic effects. These types are illustrated in the way the nation they represent is seen from Istanbul, from the Ottoman perspective. For instance, “Laz (the one from the Black Sea region) is chatty and hasty, the Persian is an exaggerator, the Jew is cowardly and fond of money”. 43 This is a contemptuous point of view. When we categorize people in this fashion, we cannot know them sufficiently. People we do not know do not arouse sympathy. We cannot empathize with them or feel their pain. We do not feel pity, we just laugh at them. Their function in plays is to serve as comic relief. The comic situation sometimes results from the communication gaps

147

between two people. At times, two or three characters are ridiculed from the Istanbul point of view. In these plays, there may be Turkish characters because the Turk is also considered “other.” This point of view had a determining role in the Ottoman Empire, before trucks were invented, and continued its dominant role after the invention of trucks and the rise of the transportation of luxury goods to the modern Republic of Turkey. In plays inspired by the traditional Turkish theatre, written before Baydur’s play Kamyon, in films that were products of Yeşilçam cinema and in television sketches, people originating from said regions have always been treated as comedic character sketches. What Ortaoyunu and Karagöz have created is comedy. “Whichever theme it deals with, the main characteristic of a Karagöz play are funny. Even the most tragic stories (such as that of Ferhad and Şirin) acquire a comic tone in Karagöz.” 44 The same applies to Ortaoyunu as well. As Bergson notes, humor is a product of intelligence and “demands something like a momentary anesthesia of the heart.” Our hearts have been silent to these people for centuries, and they have been the genesis of our entertainment. We had to wait for Memet Baydur’s pen to open the conversation in a different way.

A Play That Inverted the Point of View in Karagöz and Ortaoyunu: Kamyon (The Truck). It is obvious that Memet Baydur was inspired by Karagöz and Ortaoyunu when writing his play Kamyon. Above all, it is mainly the characters in his play who were inspired by Karagöz and Ortaoyunu. In Kamyon, Baydur does not copytraditional theatre; he does not completely import traditional elements, but questions and moves away from a prejudiced point of view. Although he selects the characters in Kamyon from ethnic regions represented in traditional theatre, he adopts a more tender and democratic attitude towards them. In Kamyon, we do not see the main characters of Ortaoyunu and Karagöz, namely Pişekar and Kavuklu – Karagöz and Hacivat. The play features traditional characters of different ethnic origins and geographies, but shows them from a different point of view. In the play, Abuzer is a Kurdish man, 45 Şaban is from the Black Sea Region (Laz), Necati and Recep are from Central Anatolia (they may be from Kayseri), and Zeynel and Zülfü are from the Aegean Region.46 Thus, these characters are from four different regions (East Anatolia, Black Sea, Central Anatolia and Aegean) and of three different ethnic origins (Turkish, Kurdish and Laz). When integrating these characters into his play, Baydur adopts a critical approach to the established Ottoman viewpoint and attempts to approach them with a consciousness of class arising from a socialist worldview. 47 Necati is a truck

driver, Recep is the driver’s assistant, Abuzer and Şaban are porters, and Zülfü and Zeynel are farmers.48 They are all laborers. All six characters are village people who are desired by Mustafa Kemal Atatürk to become “masters of the nation,” but, instead, have become “slaves of the nation” due to constraints of a “social state” in the Republic, which he established. Necati, Recep, Abuzer and Şaban “have preserved their peasantry diligently - although they work with urban people and have long lived in the suburbs of the city.”49 Zülfü and Zeynel are countrymen who come from the village of Yanbolu.50 While carrying goods from Gaziantep to Istanbul (from one end of Anatolia to the other) with a large new red truck 51 (might it be the Turkish Republic?), they somehow lose their way. They arrive near Denizli in the Aegean Region, which is far out of their way. Moreover, while trying to take a shortcut, they get stranded in a desolate area where there are only four trees. The existence of trees evokes a feeling that the situation is not desperate after all, alluding to production, abundance and blessing. The truck had been traveling east to west – which may represent the young Republic of Turkey, eager to be westernized. Wondering why the brand new truck got lost and broke down, we find that the play was written in 1990. This is not surprising; 1990 was the year when Baydur finished writing the play. 52 His writng must have taken place before 1990.

40 Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu [Traditional Turkish Theatre], (Istanbul: İnkılap Kitabevi Yayınları, 1985), p. 459-462

43 Cevdet Kudret, Karagöz, Vol. I, 1st ed., (Istanbul;Yapı Kredi Yayınları, 2004), p. 27.

41 Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu [Traditional Turkish Theatre], (Istanbul: İnkılap Kitabevi Yayınları, 1985), p. 461.

44 Elveda Dünya ve Merhaba Kainat, Memet Baydur’un Ardından [Goodbye World, Hello Universe, In Memory of Memet Baydur],

42 Cevdet Kudret, Ortatoyunu I, 2nd ed., (Istanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1994), p. 62

Ed: Sevda Şener, Ayşegül Yüksel and Filiz

43 Cevdet Kudret, Ortatoyunu I, 2nd ed., (Istanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1994), p. 62

45 Elmas, 1st ed., (Istanbul: MitosBoyut Yayınları, 2002), p. 66. 46 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3 [All Plays 3], 1st ed., (Istanbul: Mitos Boyut Yayınları, 1994) p. 158.


148

The 1980s were painful years for the Republic of Turkey, governed by the Motherland (Anavatan) Party established under the leadership of Turgut Özal and consisting of mostly mustached and potbellied parliamentarians. These parliamentarians left the village but could not become urbanites, and led an opulent lifestyle. When the truck breaks down, they look for a rescuer. They are Waiting for Godot. The savior is Angut Memet, who lived in Hamburg for some time and is now rich (is Baydur referring to the European Union or criticizing saviors that have not internalized European culture?). Angut Memet is two-faced. He is both himself and his apprentice Ismail. When he does not want to be visible, he leaves Ismail in the shop and goes to the cherry fest. He is dishonest and gambles. He wins many times while playing backgammonwith Recep and takes his money. Play characters do not give up looking for shortcuts despite difficulties. Recep goes to the gas station to call Angut Memet. Angut Memet’s apprentice Ismail describes a shortcut to find the way back. On his return, he does not meet Necati who is coming after him to find Angut Memet. The problem continues to get more complicated. There are luxury items in chests loaded at the back of the truck.This reminds us of the characters during Özal’s term in office. During this period, the taxes that created an obstacle to importation were removed in line with principles of liberalism. The showcases of the poor country were furnished with luxury goods. While citizens had the liberty to buy these goods, they

149

could not afford to buy them. The working class who carred the country on their backs for years continued that role. It must not be a coincidence that the writer refers to Daniel Defoe’s Robinson Crusoe in Kamyon. Şaban, as a curious man, reads an article about Robinson Crusoe in the newspaper and tries to understand it with his insufficient reading ability. This article is of importance for adding depth to the play. Above all, the area where the truck is stuck is reminiscent of a deserted island. It is in the middle of nowhere, isolated from everything. Like Robinson, the play characters in Kamyon are waiting for a saver. Robinson Crusoe is a sort of utopia. As mentioned in the play, in the medieval age, only a small minority was making a profit. The majority were being exploited. We can consider Robinson Crusoe as a reaction to this system. His story may be seen as a utopia of sorts, in which a single man had the opportunity to produce and consume as much as was needed on an island, itself the property of no one person. There is a contradiction between Robinson Crusoe and Kamyon. While “production” is the dominant activity in Robinson Crusoe (as Robinson made tools such as pickaxe, shovel and hoe to cultivate the land), “consumption” is the prevailing tendency in Kamyon. While Robinson only satisfies his basic needs, the chests loaded on the red truck do not include any basic necessities such as food, drinks or clothes. The laborers who worked entirely on behalf of others, and were responsible for loading,

48 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3 [All Plays 3], 1st ed., ((Istanbul: MitosBoyut Yayınları, 1994) p. 130. 49 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3 [All Plays 3], 1st ed., (Istanbul: MitosBoyut Yayınları, 1994) p. 131. 50 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3[All Plays 3], 1st ed., (Istanbul: MitosBoyut Yayınları, 1994) p. 146. 51 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3 [All Plays 3], 1st ed., (Istanbul: MitosBoyut Yayınları, 1994) p. 131. 52 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3 [All Plays 3], 1st ed., (Istanbul: MitosBoyut Yayınları, 1994) p. 178-179.

unloading and carrying goods, could not do anything when left on their own in an environment without masters. This is the “unbearable lightness” of liberty. Those who question life (for example Abuzer) make new decisions. Maybe this is why Baydur describes Kamyon as “a play of bargaining, bargaining for life.” 53 A Different Perspective on Play Characters In Memet Baydur’s play Kamyon, although the play characters are inspired by the traditional theatre, the writer attempts to break down the established perspective. As explained above, in the play, there are six characters with three ethnic origins also seen in Karagöz and Ortaoyunu. These are Turkish, Kurdish and Laz. According to the Istanbul ( Ottoman) point of view, all three are rural and other. What makes the other perceived negatively is its difference.54 In Karagöz and Ortaoyunu, these characters are looked down upon and even despised. They are stereotypes subject to prejudices. These characters, also appearing in Hırbo, may be “a woodsman from Kastamonu, a cook from Bolu, a pastry, desert, yogurt seller, a ram shepherd, a shoe repairer.” 55 The Turkish character “has rough language and rough behaviors, he is naïve. When he is praised, he perceives it negatively; but when he is insulted, he makes friends with his insulter”.56 In Turkish traditional theatre, particularly in Karagöz and Ortaoyunu, the Ottoman point of view centered in Istanbul governs how characters are handled and presented. We should not disregard that in that period the

audience of these plays were largely from big cities including Istanbul. Today, in the modern Republic of Turkey, theatre viewers may be from any region of the country and of any ethnic origin. In order to renew and maintain the traditional theatre, it is first required to break the prejudiced point of view inherited from the Ottoman Empire and to integrate contemporary values such as equality, liberty and human rights into theatre. Memet Baydur’s Kamyon is an important step taken to achieve this goal. Baydur takes a democratic approach rather than a contemptuous point of view to the characters in Kamyon. As a writer, he is not cruel to his characters, and tries to see them from inside rather than outside. Although he does not come from an environment where his characters live, he strives to empathize with and understand them, and to show their lives to us. Baydur dedicates Kamyon to “all villagers who were forced to leave their land” whose names are mentioned or not mentioned in the play. In this modern play, which describes a single day, he creates a miniature Turkey that brings together people of three different nations around a red truck. The play ends with hope despite communication problems and conflicts among the members of this small group, comprised of workers, villagers and farmers. The fact that the characters find a glass sphere in one of the chests is a real sign of hope. This hope is represented not by characters like Angut Memet, but in the integration of Turkey with the larger world. This hope will be seen more clearly given

53 Qtd. in Sevda Şener, “Kamyon [Truck]”, Sahne Dergisi, March-April 2011, p. 23. 54 Serhat Ulağcı, İmgebilim, “Öteki”nin Bilimine Giriş [Imagology, introduction to Science of the “Other”], 1st ed., (Ankara: Sinemis Yayınları, 2006), p. 106. 55 Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu Traditional Turkish Theatre], (Istanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1985), p. 478. 56 Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu Traditional Turkish Theatre], (Istanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1985), s.478.


150

that Baydur, a world citizen, wrote this play in Madrid when his diplomat wife was working there. For the Turkish theatre, Kamyon represents an important stance and may be taken as a noteworthy start. Although Kamyon is not a perfect play in terms of the internalization of the democracy, dominance of egalitarianism or the writing of contemporary plays inspired by traditional theatre, it does have a very important role in our theatre as a starting point. The play encourages us to leave aside deficient and faulty points of view.. Kamyon paved the way for both transferring the formal elements of the traditional theatre to contemporary theatre and writing modern plays with a more democratic perspective. Kamyon paves the way for other authors to contribute to modern theatre. Even The Turkish theatre will long be grateful to Memet Baydur and his play Kamyon for his contributions to the craft.

151

REFERENCES And, Metin Geleneksel Türk Tiyatrosu [Traditional Turkish Theatre], İnkilap Kitabevi Yayınları, Istanbul, 1985. Baydur, Memet, Toplu Oyunları 3 [All Plays 3], 1st ed., MitosBoyut Yayınları, Istanbul,1994. Elveda Dünya ve Merhaba Kainat, Memet Baydur’un Ardından [Goodbye World, Hello Universe, In Memory of Memet Baydur], Ed: Sevda Şener, Ayşegül Yüksel and Filiz Elmas, 1st ed., MitosBoyut Yayınları, Istanbul, 2002. Kudret, Cevdet. Karagöz, Vol. I-II, 1st ed., Yapı Kredi Yayınları, Istanbul, 2004. Kudret, Cevdet Oratoyunu Vol. I-II, 2nd ed., İnkilap Kitabevi Yayınları, Istanbul, 1994. Nutku, Özdemir, Troya’nın Tahta Atı [The Wooden Horse of Troy], 1st ed., Şenocak Yayıncılık, İzmir, 2009. Ulağcı, Serhat, İmgebilim, “Öteki”nin Bilimine Giriş [Imagology, introduction to Science of the “Other”], 1st ed., Sinemis Yayınları, Ankara, 2006. Sahne Dergisi, Ankara, March-April 2011 Yüksel, Ayşegül, Türk Tiyatrosu Üstüne Notlar, Uzun Yolda Bir Mola [Notes on the Turkish Theatre, A Break in the Long Journey], 1st ed., Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., İstanbul, 2011.

The author’s original article was too long. It was shortened for the sake of space.

GELENEKTEN GELECEĞE TİYATROMUZDA YOL GÖSTERİCİ BİR OYUN OLARAK MEMET BAYDUR’UN “KAMYON”U Hasan Erkek Modern tiyatromuzu yaratma yönündeki arayışların ve gelişmelerin temelinde geleneksel tiyatromuzun biçimsel zenginlikleriyle, modern Batı tiyatrosundaki düşünsel, teknik ve estetik yaklaşımları buluşturma, 57 girişimleri yatmaktadır. Tiyatromuzda, gelenekten yararlanarak, modern, çağdaş oyunlar yazma çabası yeni değildir. Kuramcılar ve uygulamacılar, geleneksel tiyatromuzdan yararlanarak yeni bir tiyatro yaratma yönünde eğilimlerini belirtmiş, görüşlerini sıklıkla ortaya koymuştur. Geleneksel teknikleri yeni konularla ve yeni bir ruhla 58 birleştirmenin önemi üzerinde durmuşlardır. Uygulamacılar da bu yönlü uygulamalar gerçekleştirmiştir. Hatırı sayılır denemeler yapılmıştır. Zengin bir miras barındıran, Karagöz, Ortaoyunu, Meddah ve Köy Seyirlik Oyunları, bu denemelere kaynaklık etmiştir. Bu denemeler geniş bir yelpazeye yayılır. Kostüm değişikliğinden ibaret olan da vardır, geleneksel olanı unutturan da. Karagöz’e gitar ekleyenlere, onu aya götürenlere, pop şarkılarla süsleyenlere rastlanır. Bunun yanı sıra, özgün, organik denebilecek denemeler de az değildir. Ortaoyunu, günümüz sorunlarıyla birleştirme çabasının sonucunda birçok oyun yazılmıştır. Oktay Arayıcı’nın, Rumuz Goncagül, Vasıf Öngören’in Asiye Nasıl Kurtulur, Haldun Taner’in Gözlerim Kaparım

Vazifemi Yyaparım, Ayışığında Şamata, Turgut Özakman’ın, Resimli Osmanlı Tarihi, Bir Şehnaz Oyun gibi oyunları, Epik Tiyatrodan olduğu kadar, ortaoyunundan da hareketle yazılmış oyunlardandır. Benzer bir durum Karagöz oyunları için de geçerlidir. Aziz Nesin’in, Yılmaz Onay’ın, Tekin Özertem’in, Ünver Oral’ın, Haluk Yüce’nin ve Cengiz Özek’in yazdığı, geleneksel Karagöz oyunlarına dayanan ve yeniliğe de perde açan oyunları bu alanda sayılabilir. Geleneksel tiyatromuzun iki önemli kaynağı sayılabilecek Karagöz ve Ortaoyunu üzerine yapılan yeni denemelerin çoğu biçimsel denemelerdir. Oysa biçimlemede çok da ciddi bir sorunu yoktur geleneksel tiyatromuzun. Dahası biçimleriyle ve teknikleriyle değerlidir ve korunmaya muhtaçtır. Asıl yeniliğin, içerikte, konularda, düşünsel temelde, bakış açısında yapılması gerekmektedir. Bu yazıda, özellikle Ortatoyunu ve Karagöz’de oyun kişilerinin nasıl ele alındığı, nasıl sunulduğu irdelenecek, Memet Baydur’un bu oyunlardan hareket edilerek yazılmış olan Kamyon oyununda ele alınan kişilere getirilen demokratik bakış açısı üzerinde durulacaktır. Kentlerde Gelişen Geleneksel Tiyatromuzun Bakışı Osmanlı imparatorluğu çokkültürlü bir toplumdu. Ancak federatif bir imparatorluk değildi. Çokkültürlülüğü imparatorluğun büyüklüğünden kaynaklanıyordu. Ümmetçiliğe karşı milliyetçilik, aristokrasiye karşı burjuvazi

57 Ayşegül Yüksel, Türk Tiyatrosu Üstüne Notlar, Uzun Yolda Bir Mola, 1.B., (İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., 2011), s.25. 58 Özdemir Nutku, Troya’nın Tahta Atı,, 1.B., (İzmir: Şenocak Yayıncılık, 2009), s. 66-71.


152

gelişmediği için de büyük bir sorun yaşanmıyordu. Farklı milliyetlere mensup insanlar birlikte yaşıyordu. Ancak, buradan Osmanlı İmparatorluğu’nun demokratik bir imparatorluk, padişahların demokrat yöneticiler, toplumun da demokrasi kültürünü içselleştirmiş bir toplum olduğu sonucunu çıkarmak abartılı bir yorum olur. Müslüman-Türk imparatorluğu olarak anılmakla birlikte, Türklük görece baskındı. İmparatorluğun Türk adını taşımaması da bunun önemli bir göstergesidir. Egemen din Müslümanlık, baskın bakış açısı Osmanlılıktı. Dünyaya İstanbul’dan bakılıyordu. Birçok milliyeti, dini, barındıran ve geniş bir coğrafyaya yayılan bu çok kültürlü imparatorlukta sanatın ve eğlencenin de çok renkli ve çok kültürlü olması kaçınılmazdı. Bu renkler imparatatorluğun büyük kentlerinde (İstanbul, Bursa, Edirne gibi) gelişen sanat ve eğlence etkinliklerine yoğun olarak yansıdı. “Osmanlı toplumu içindeki çeşitli ulusların (Arap, Arnavut, vb.), azınlıkların (Frenk, Rum, Yahudi, Ermeni vb.) ve taşralıların (Anadolulu, Rumelili) taklidi, mukallitdlerin en zengin kaynağı olmuştur.” 59 Dahası, “Osmanlı toplumunda, İstanbul şivesine aykırı düşen taşralılarla Türk ve Müslüman olmayan azınlıklar, ya da yabancılar mudhik ve mukallidlerin başlıca sermayesi idi.” 60 Osmanlı İmparatorluğunda, gelişen iki büyük geleneksel tiyatro dalı, birbirleriyle yakın ilişki içinde olan Ortaoyunu ve Karagözdür. Ortaoyunu ve Karagözün kişileri o kadar çok ve çeşitlidir ki araştırmacılar, onları sınıflandırmakta bile güçlüklerle karşılaşmışlardır. 61

153

Farklı etnik ve coğrafyalara göre kişiler sınıflandırıldığında, Anadolulu kişiler; Laz, Kastamonulu, Kayserili, Eğinli, Harputlu, Kürt ile Anadolu dışından gelenler ise, Muhacir (Rumelili), Arnavut, Arap, Acem olarak sıralanmaktadır. 62 Bu sıralama bile, İstanbul odak alınarak yapılmıştır. Gerek Anadolu’dan gerekse Anadolu dışından gelen ve farklı milliyetlere mensup olan bu kişiler, karakter olarak karşımıza çıkmazlar. “İnsan olarak kendilerine özgü davranışları yoktur.” 63 Her biri hakkında çok az bilgimiz vardır. Oyunlar sırasında, hiçbirinin çocukluğu, ailesindeki duygusal bağlar, hobileri, fobileri, tutkuları, kırılganlıkları ya da zaafları hakkında yeterince bilgi sahibi olmayız. Onları yakından tanımayız. Duygularını bilmeyiz. Acıları sevinçleri gösterilmez bizlere. Her iki geleneksel tiyatroda da, kişiler tip düzeyinde işlenmiştir. Mensup oldukları etnisitenin ya da bölgenin en tipik yanlarını temsil ederler. Zaman içinde, komikliğe neden olan kalıp tipler (steriotip) haline gelmişlerdir. Nasıl görünmek isteniyorsa öyle görülürler. Yer verilen tipler ait oldukları milletlerin İstanbul’dan, Osmanlı bakışı ile nasıl göründükleri bakımından önem taşımaktadır. Örneğin, “Laz, geveze ve aceleci, Acem mübalağacı, Yahudi korkak ve para düşkünü” dür.64 Bu bakış, tepeden bir bakıştır. Birilerine tepeden bakarsak, onların içini yansıtan yüzlerini, gönüllerine açılan gözlerini görmeyiz. Onları tanımayız yeterince.

Tanımadığımız kişiler de bizde herhangi bir duygu uyandırmaz. Komik kişiler bizden uzakta, hatta aşağıdadır. Onlarla herhangi bir empati kurmayız. Acılarını duymayız. Onlara acımayız, güleriz. Oyun içindeki işlevleri, renkli ve komik tipler olmalarıdır. Bu komiklik bazen aralarındaki iletişim kazalarından kaynaklanır. Böyle durumlarda yalnız biri değil, bazen her iki ya da üç tip, yine İstanbul bakışıyla komik duruma düşürülür. Öylesine ki, bu oyunlarda Türk tipi bile vardır. Türk de Osmanlı için “öteki” dir. Anadolu’dan gelendir. Daha “kamyon” icat edilmeden, Osmanlı İmparatorluğunda belirleyici olan bu bakış açısı, kamyon icat olunduktan ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nde oyuncak gibi lüks tüketim mallarıi taşımaya başladıktan sonra da egemenliğini sürdürmüştür. Gerek Baydur’un Kamyon’undan önce yazılan ve geleneksel tiyatromuzdan yararlanan oyunlarda, gerek Yeşilçam sinemamızın ürünü olan filmlerde, gerekse Televizyon skeçlerinde, bu bölgelerden gelen kişiler hep tip düzeyinde kalmış, komik öğe olarak yer almışlardır. Zaten Ortaoyunu ve Karagöz deyince akla komedi gelir. “Hangi konuyu işlerse işlesin, karagöz oyununun başta gelen özelliği bir komedya oluşudur. En acıklı konular (Ferhad ile Şirin vb.) karagözde komedya havası içine bürünür.” Aynı şey Ortaoyunu için de geçerlidir. 65 Bergson’un dediği gibi komik, zekanın ürünüdür ve kalbin bir anlık susuşu sırasında oluşur. Yüzyıllarca kalbin sustuğu

bu kişiler, eğlencemizin başköşesinde meze olmuştur. Kalbimizin, kekeleyerek de olsa, yeniden konuşması için Memet Baydur’un kalemi beklenecektir. Karagöz ve Ortaoyunundaki Bakışı Tersine Çevirmeye Başlayan Bir Oyun: Kamyon Memet Baydur’un, Kamyon’unu yazarken Ortaoyunu ve Karagözden yola çıktığı, oyundan bu etkiler bağırmasa da, dikkatle bakıldığında, iki geleneksel tiyatromuzdan hayli ama başka bir bakış açısıyla yararlandığı görülecektir. Her şeyden önce, oyun kişileri bakımından Ortaoyunu ve Karagözden yararlandığı anlaşılmaktadır. Baydur’un oyununda, geleneksel olanı kopya etmediği, o öğeleri aynen almadığı, bir sorgulama içine girdiği, eski önyargılı bakıştan uzaklaştığı görülmektedir. Kamyon oyununda yer verdiği oyun kişilerini geleneksel tiyatromuzda yer alan etnik kesimlerden, bölgelerden seçmekle birlikte, onlara daha şefkat dolu ve demokratik bir bakışla yöneldiği gözlenmektedir. Kamyon’da, Ortaoyunu ve Karagöz’deki temel oyun kişileri olan Pişekar ve Kavuklu-Karagöz ve Hacivat yoktur. Farklı etnik kökenlere ve coğrafyalara mensup geleneksel kişilerin bir bölümü korunmuş, ama onlar farklı bir anlayışla işlenmiştir. Oyun kişilerinden Abuzer Kürt,66 Şaban Karadenizli (Laz), Necati ve Recep Orta Anadolu’dan, (Hırbo’nun incelmiş ve değişmiş hali gibi, belki de Kayseri’lidirler), Zeynel ve Zülfü ise Egelidir. 67 Böylece, oyun kişilerinin dört farklı bölgeden (Doğu Anadolu Bölgesi, Karadeniz Bölgesi, İç Anadolu Bölgesi ve Ege Bölgesi) ve üç etnik kökenden (Türk, Kürt ve Laz) geldikleri görülmektedtir.

59 Cevdet Kudret, Ortatoyunu I, 2.B., (İstanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1994), s.14. 60 Cevdet Kudret, Ortatoyunu I, 2.B., (İstanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1994), s.84.

65 Cevdet Kudret, Karagöz, 1.Cilt, 1.B., (İstanbul;Yapı Kredi Yayınları, 2004), s.27.

61 Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, (İstanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1985), s.459-460-461-462

66 Elveda Dünya ve Merhaba Kainat, Memet Baydur’un Ardından (Ortak Kitap), Haz: Sevda Şener, Ayşegül Yüksel ve Filiz Elmas, 1.B., (İstanbul,: MitosBoyut Yayınları, 2002), s. 66.

62 Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, (İstanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1985), s.461.

67 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3, 1.B., (İstanbul: MitosBoyut Yayınları, 1994) s.158.

63 Cevdet Kudret, Ortatoyunu I, 2.B., (İstanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1994), s.62. 64 Cevdet Kudret, Ortatoyunu I, 2.B., (İstanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1994), s.62.


154

Baydur, bu kişileri ele alıp işlerken, yerleşmiş Osmanlı bakışından bakışı”ndan kuşkuya düşmüş, sosyalist dünya görüşünden68 de gelen sınıf bilinciyle bakmaya çalışmıştır. Necati kamyon şoförü, Recep şoför muavini, Abuzer ve Şaban hamal, Zülfü ve Zeynel ise rençberdir.69 Hepsi emekçi kişilerdir. Bu altı kişi de, Mustafa Kemal Atatürk tarafından “milletin efendisi” olması arzulanan, ancak kurduğu Cumhuriyet’te bir türlü gerçekleştirilemeyen “sosyal devlet” nedeniyle “milletin hizmetkarı” olmaktan kurtulamayan köylülerdir. Necati, Recep, Abuzer ve Şaban “yıllardır şehirlilerle iş tutup, kentin varoşlarında yaşamalarına rağmen, köylülüklerini titizlikle –neredeysekorumuşlardır.”70 Zülfü ve Zeynel’se Yanbolu köyünden gelen köylülerdir. 71 Gaziantep’ten İstanbul’a (Anadolu’nun bir ucundan ötekine) yepyeni, “kırmızı büyük bir kamyon”la 72 (Türkiye Cumhuriyeti olmasın sakın) mal taşırlarken (kamyonun kasasında, yine sanki dört bölgeyi işaret eden dört tane büyük tahta sandık yüklüdür) her nedense yollarını şaşırırlar. Yollarının üstünde olmayan Ege Bölgesine, Denizli civarına gelirler. Dahası kestirmeden gidelim derken, yol da denemeyecek bir ıssız alanda saplanıp kalırlar. Sadece dört ağacın olduğu ıssız bir yerdir burası (dört ağacın olması, üreme, bolluk, berekete işaret etmeleri bakımından durumun o kadar umutsuz olmadığı duygusu uyandırır bizde). Doğudan batıya doğru giden, yepyeni kırmızı kamyonun (Batılılaşmak isteyen genç Türkiye Cumhuriyeti) neden yanlış yola

155

girdiğini, neden bozulduğunu ve saplanıp kaldığını merak edip oyunun yazılış tarihine baktığımızda, 1990’da yazılmış olduğunu görür ve şaşırmayız. 1990 yılı oyunun bittiği yıldır. Daha önce düşünülmüş, tasarlanmış, başlanmış olsa gerektir. Böylece, Kamyon oyununun, Baydur’un oyun yazmaya başladığı 1980’lerin ürünü olduğu sonucuna varırırz.

Oyun kişileri yaşadıkları büyük soruna rağmen kestirme yollardan vazgeçmezler. Angut Memet’i çağırmak üzere benzinciye giden Recep’e, dönüşünde, Angut Memet’in “çırağı İsmail”, yine kestirme bir yol tarif eder. Bu nedenle onu bulmak ve Angut Memet’e ulaşmak üzere arkasından gelen Necati ile karşılaşmazlar. Sorun uzar ve büyür.

1980’ler, Özal’ın öncülüğünde kurulan, genellikle bıyıklı ve göbekli milletvekillerinin oluşturduğu Anavatan Partisi yönetiminde yol alan Türkiye Cumhuriyeti’nin sancılı yıllarıdır. Bu milletvekilleri, köyden kopmuş kentli olamamış, arabesk bir yaşama biçimine sahip kişilerdir daha çok. Mecliste çiğköfte partisi yaptıkları, meclis tavanına çiğköfte attıkları belleklerdeki yerini korumaktadır.

Kamyonun kasasındaki sandıklardan çıkan mallar, lüks tüketim mallarıdır. Bu da bize, Özal döneminin karakterini hatırlatmaktadır. O dönemde, “liberalizm”in ilkeleri doğrultusunda ithalatın önünde engel oluşturan vergiler kaldırılmış, fakir ülkenin dükkânlarının vitrinleri lüks tüketim mallarıyla dolmuştur. Yurttaşların bu malları satın alma özgürlüğü vardır ancak paraları yoktur. Yıllardır bu ülkeyi sırtında taşıyan emekçi yurttaşlar (hamallar) yük taşımaya devam ederler.

“Özalizm felsefesi”nin temelinde ise, kestirme yollar, “köşedönücülük” vardır. İşte, kırmızı kamyon da kestirmeden gideyim derken, “yol olmayan bir yol”a saplanıp kalır. Kamyon bozulunca, bir başka deyişle, ülke bir anlamda batağa saplanıp kalınca, bir kurtarıcı ararlar. Godot’yu Beklerken’deki gibi bir Godot beklerler. Kurtarıcı, bir süre Hamburg’da (Baydur eleştirel bir biçimde Avrupa Birliğine mi işaret ediyor yoksa Avrupa kültürünü içselleştirmemiş kurtarıcıları mı eleştiriyor?) kalmış olan, şimdi benzincilik yaparak zenginleşen Angut Memet’tir. Angut Memet “ikiyüzlü bir sahtekar”dır. Hem kendisidir, hem çırağı İsmail’dir. Görünmek istemediği zaman, sözde çırağı İsmail’i yerine bırakır, kiraz bayramına gider. Oyunbazdır, kumar oynar. Recep’i tavlada, arzu ettiği skorlarla defalarca yener ve parasını alır.

Kamyon oyununda, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe adlı yapıtından söz edilmesi bir tesadüf olmasa gerek. Meraklı Şaban, yeterli olmayan “okuma”sıyla gazetede Robinson Crusoe üzerine yazılmış bir makale okur ve onu anlamaya çalışır. Bu makale oyunun derinleştirilmesi ve katmanlandırılması bakımından önemlidir.. 73 Her şeyden önce, kamyonun durduğu ıssız yer, bir adayı hatırlatmaktadır. Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdir burası. İzole edilmiş gibidir. Robinson gibi, Kamyon oyununun kişileri de bir kurtarıcı beklerler. Öte yandan, Robinson Crusoe bir çeşit ütopyadır. Oyunda da belirtildiği gibi, Ortaçağda, kar edenler küçük bir azınlıktır. Çoğunluk sömürülmektedir. Robinson

Crusoe biraz da buna tepkidir. Kimsenin mülkiyetinde olmayan bir adada (dünya gibi de düşünebiliriz) ihtiyacı kadar üretme ve tüketmenin erken ütopyalarından biri olarak değerlendirilebilir. Kamyon oyunuyla Robinson Crusoe arasında bir karşıtlık da yaratılmıştır. Robinson Crusoe’da “üretim” (Robinson, ekip biçmek için kazma, kürek, çapa vb. yapmıştır), Kamyon oyununda yaratılan durumda (Özal Türkiye’sinde) ise “tüketim” egemendir. Robinson temel ihtiyaçlarını karşılarken, kırmızı kamyona yüklenmiş olan sandıklardan temel ihtiyaç maddelerinden (yiyecek, içecek, giyecek, vb.) hiçbiri çıkmaz. Şimdiye kadar “başkaları hesabına çalışan”, kendilerine yük yükleyip boşaltma, yükleri bir yerden bir yere götürme görevi verilen “hamal”lar, “efendi”lerinin olmadığı bir ortamda kendileriyle baş başa kalınca, birden boşluğa düşerler. Özgürlüğün “dayanılmaz hafifliği”dir bu. Yaşamı sorgulayanlar (örneğin Abuzer) yeni kararlar alır. Baydur’un bu oyunu için “bir pazarlık oyunu, hayatın pazarlığı” 74 demesi belki de bundandır. Oyun Kişilerine Farklı Bakış Memet Baydur’un, Kamyon oyununda, oyun kişilerini geleneksel tiyatromuzdan hareketle oluşturmuş olmakla birlikte, alışılagelen bakış açısını kırmaya çalıştığı gözlenmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi, oyunda, Karagöz ve Ortaoyununda da yer alan üç etnik kökenden gelen altı kişi vardır. Bunlar Türk, Kürt ve Laz’dır. Geleneksel tiyatromuzdaki egemen İstanbul (Osmanlı) bakışına göre her üçü de taşralı ve “öteki”dir.

68 Elveda Dünya ve Merhaba Kainat, Memet Baydur’un Ardından (Ortak Kitap), Haz: Sevda Şener, Ayşegül Yüksel ve Filiz Elmas, 1.B., (İstanbul,: MitosBoyut Yayınları, 2002), s. 66. 69 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3, 1.B., (İstanbul: MitosBoyut Yayınları, 1994) s.130.

73 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3, 1.B., (İstanbul: MitosBoyut Yayınları, 1994) s.178-179.

70 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3, 1.B., (İstanbul: MitosBoyut Yayınları, 1994) s.131.

74 Aktaran Sevda Şener, “Kamyon”, Sahne Dergisi, Mart-Nisan 2011, s. 23.

71 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3, 1.B., (İstanbul: MitosBoyut Yayınları, 1994) s.146.

75 Serhat Ulağcı, İmgebilim, “Öteki”nin Bilimine Giriş, 1.B., (Ankara: Sinemis Yayınları, 2006), s.106.

72 Memet Baydur, Toplu Oyunları 3, 1.B., (İstanbul: MitosBoyut Yayınları, 1994) s.131.


156

“Öteki”nin olumsuz olarak algılanmasına yol açansa onun farklılığıdır. 75 Bu kişiler Ortaoyunu ve Karagözde, yukarıdan bakılan, horlanan hatta aşağılanan kişilerdir. Önyargılı bir bakışa mahkûm olan basmakalıp tiplerdir (streriotip). Bunlardan Türk tipine, hem Karagözde hem de Ortaoyununda yaygın olarak yer verilir. Hırbo olarak da karşımıza çıkan bu tip oyunlarda, “Kastamonulu oduncu, Bolulu aşçı, yufkacı, kadayıfçı, yoğurtçu, koç bakıcısı, ayakkabı tamircisi, gözlemeci olur”. 76 Türk tipinin “dili, tavırları kaba, böndür. Kendisine iyi sözler söylendikçe o bunları kötüye alır, ancak ‘ayı’ denilince dostluk bağı kurar. 77 Geleneksel tiyatromuzda, özellikle Ortaoyunu ve Karagözde, kişilerin ele alınışında ve sunumunda, eski İstanbul merkezli Osmanlı bakışının egemen olduğu görülmektedir. O dönemde bu oyunların seyircilerinin İstanbul’la birlikte birkaç metropolden olduğu unutulmamalıdır. Günümüzde, modern Türkiye Cumhuriyetinde ise, tiyatro seyircileri her kesimden, her etnik kökenden ve her bölgeden olabilmektedir. Geleneksel tiyatromuzun yenileştirilmesi, yaşatılması için öncelikle, Osmanlı İmparatorluğundan kalma bu yanlış, eksik, önyargılı bakış açısının kırılması, eşitlik, özgürlük, insan hakları gibi çağdaş değerlerin bu bakışta egemen olması gerekmektedir. Memet Baydur’un Kamyon adlı oyunu bu konuda atılmış önemli bir adımdır. Baydur’un, geleneksel tiyatromuz olan Karagöz ve Ortaoyunundan hareketle

157

oluşturmuş olduğu Kamyon oyununun kişilerine, yukarıdan, tepeden değil, daha demokratik bir bakış açısıyla baktığı anlaşılmaktadır. Yazar olarak, yarattığı kişilere “kıyıcı” davranmadığı, onlara dışarıdan değil içeriden, hayatlarının içinden bakmaya çalıştığı görülmektedir. Kendisi öyle bir ortamdan gelmemiş olsa bile, empati kurarak, onları anlamaya ve bizlere de öyle göstermeye gayret etmektedir, oyununda. Baydur, Kamyon’unu, oyunun başında adı anılan ve anılmayan “yerinden yurdundan edilmiş bütün köylülere” ithaf etmiştir. Bir günde geçen bu modern oyunda, kırmızı bir kamyonun etrafına, Anadolu’nun dört bölgesinden üç farklı milliyete ait kişileri buluşturarak bir minyatür Türkiye yaratır. Genellikle, işçilerden, köylülerden, çiftçilerden yani emekçilerden oluşan küçük grubun üyeleri arasında, iletişim kopuklukları, çatışmalar çıkmasına ve aralarından birinin (Abuzer) grubu terk etmesine rağmen, oyun umutlu biter. Üçüncü sandıktan kürelerin çıkması başlı başına bir umuda işaret etmektedir. Umut, gelmeyeceği belli olan sahtekar “Angut Memet”lerde değil, Türkiye’nin dünya ile bütünleşmesindedir. Dünya görüşü nedeniyle bir dünya yurttaşı olan Baydur’un, bu oyununu, diplomat eşinin görevi nedeniyle, Madrid’de yazdığı da göz önünde tutulacak olursa, bu umut daha çok öne çıkmaktadır. Tiyatromuz adına bu önemli bir duruş görülmeli, Kamyon, önemli bir başlangıç olarak alınmalıdır. Demokrasi kültürünün içselleştirilmesi, eşitlikçi bir bakış açısının egemen kılınması ve gelenekselden

76 Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, (İstanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1985), s.478. 77 Metin And, Geleneksel Türk Tiyatrosu, (İstanbul: İnkıilap Kitabevi Yayınları, 1985), s.478.

hareket edilerek yetkin çağdaş oyunlar yazılması bakımlarından “dört dörtlük” bir oyun olmasa da, başlangıç olarak Kamyon’un tiyatromuzdaki önemi büyüktür. Eksik, yanlış bakış açılarını terk etmemiz konusunda frene basan bir oyundur. Önyargılı, antidemokratik bakış açısının kırılması, daha demokratik bir bakış açısının yerleştirilmesi bakımından değerli bir işarettir. Bundan sonra, hem geleneksel tiyatromuzun biçimsel öğeleri günümüz tiyatrosuna uygun bir estetik anlayışla taşınabilecek, hem de daha demokratik bakış açılarıyla yetkin oyunlar yazılabilecektir. Kamyon, kırmızı bir işaret fişeği gibi yazarlarımıza çağdaş oyunlar yazmaları konusunda yol göstermektedir. Öyle oyunlar yazıldığında bile, Memet Baydur’a ve onun Kamyon’una tiyatromuz hep borçlu kalacaktır.

KAYNAKÇA And, Metin Geleneksel Türk Tiyatrosu, İnkilap Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1985. Baydur, Memet, Toplu Oyunları 3, 1.B., MitosBoyut Yayınları, İstanbul,1994. Elveda Dünya ve Merhaba Kainat, Memet Baydur’un Ardından (Ortak Kitap), Haz: Sevda Şener, Ayşegül Yüksel ve Filiz Elmas, 1.B., MitosBoyut Yayınları, İstanbul, 2002. Kudret, Cevdet. Karagöz, I-II.Cilt, 1.B., Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2004. Kudret, Cevdet Oratoyunu I-II Cilt, 2.B., İnkilap Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1994. Nutku, Özdemir, Troya’nın Tahta Atı,, 1.B., Şenocak Yayıncılık, İzmir, 2009. Ulağcı, Serhat, İmgebilim, “Öteki”nin Bilimine Giriş, 1.B., Sinemis Yayınları, Ankara, 2006. Sahne Dergisi, Ankara, Mart-Nisan 2011 Yüksel, Ayşegül, Türk Tiyatrosu Üstüne Notlar, Uzun Yolda Bir Mola, 1.B., Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., İstanbul, 2011.

Not: Yazarın makalesinin orijinali uzun olduğundan, ayrılan yer bakımından kısaltma yapılmıştır.


158

159

Lilac

the wind that comes pulling tulles upon its shoulders, swirling so what if my eyelids crumble in Autumn, let it be your name was first writ in the journals of a forgotten angel they called you lilac and you became lilac a lilac tinted leopard a lilac tinted warrior a lilac tinted deep city you became lovers and sages came to you to die spoons were their hearts water were their thoughts; a bedouin kneels on the current’s recesses. they called you lilac they invoked you as lilac and you became lilac a lyre is jealous of a violin only when it is night with the coming of each winter god sacrificed an angel for himself you: whose hands are jewels you: whose gaze is a sermon you! always a different description with all your gazes, evermore! neither strawyellow nor annabel lee nor elsa and if you really have a name and if you are to have a name from now on I, who as a poet carry an honorable name am granting you this name! I have only granted you my image you who has to reach hell on that coach driven by mad galloping horses! you beautiful whore who slaps armageddon! you my heart’s repeated boil! you whom I have strangled with the bed sheets we made love on smelling of ginger, smelling of thyme, my cotton smelling son! neither strawyellow nor annabel lee nor elsa

as heavy bodies filled with air ascend creatures that explosive electric relies on by the river’s waltzing shore the waters turn before the girl’s choir knit with needles they are going to cook little children for the hungry djinns and the full moon that has its say upon the season scattering the possibility of death paying in advance my corpse to the earth! I’m an innocent captive since the old jazz murder served on a platter of many a doubt, I have been saddened sad am I the moon melted to flow, holding onto earth, the satiated djiin now became a story for the kids. the satiated djiin now blanketed the kids. he would come like a postman taken unawares at night he would write bad tidings in letters unsigned, eerie dwelling much on the subject of “us” and “captivity” the earth he discovers is from himself which is more appealing I was a poor explorer in that ferris wheel city: the first djinn, as heavy bodies filled with air ascend like a lover who is filled with Autumn he hit my darkness! mirror oh mirror to whom I have once offered my face as a secret would steal my face and run to the river, the river froze on the mirror! it was a lie that I tricked the kids to eat them if it is only their skins I flay if they are to be chilled with one goodbye it is that they feel the cold deeply! and if love is to dismiss the lilacs so as to caution you against imitations! the live story-dealer of that port for instance the nebulous auspices for instance the maroon tinged upon your eyes like lead for instance my twin eternity and my recurrent forests and as if I have left an uninvited guest in these my recurrent forests my soul stuck to your life now that it’s out of the sheath that is the body

and if you truly have a name and if you are to have a name from now on I, who as a poet carrying a miserable name am granting you this name! forgive me my child lilac! forgive me! at least today, only you forgive! Translated by Pelin Batu

Küçük İskender


160

161

Lilâ içi hava dolu ağır vücutlar yükselirken patlayan elektriğin itimat ettiği mahluklar suyun döndürdüğü nehrin vals kıyısında tığla örülmüş kızlar korosu önünde küçük çocuklar pişirecekler acıkmış cinlere ve mevsime sözü geçen dolunay savurarak rüzgara ölümün ih(ti)mallerini cesedimi yeryüzüne peşin ödeyecek! eski caz cinayetinden beri suçsuz tutsağım kaç şüpheye ikram edilerek üzüldüm üzüldüm mü ay erir de akardı dünyaya tutunup, karnı doyan cin artık çocuklara masal olurdu. karnı doyan cin artık çocuklara engel olurdu. bir postacı gibi gelirdi gece boş bulunup kötü haberler yazardı mektuplarda imzasız, ürkütücü fazlaca bizden ve fazlaca esaretten sözeden keşfettiği toprak kendisinden daha fazla ilgi çeken fakir bir kaşiftim o dönmedolap kentinde: ilk cin, içi hava dolu ağır vücutlar yükselirken içi sonbahar dolu bir sevgili gibi karama vururdu! yüzümü bir kez sır verdiğim ayna ah ayna yüzümü alıp nehre kaçardı, nehir aynada kururdu! yalandı küçük çocukları kandırıp benim yediğim eğer yüzüyorsam yalnızca derilerini üşüyeceklerse bir vedada iyi üşüsünler diyedir! ve eğer leylakların işine son veriyorsa aşk taklitlerinden sakının diye! mesela o limanın canlı hikaye sarrafı mesela o belli belirsiz himaye mesela gözlerine kurşun gibi sürülen bordo o ikiz kardeşim ölümsüzlük ve nükseden ormanlarım ve o nükseden ormanlarımda bir davetsiz biçakmışcasına beden denilen kınından çekilip hayatına saplanan ruhum ve o döne döne, tülleri omzuna çekiştirerek gelen rüzgar

olsun, sonbaharda gözkapaklarım dökülürmüş, ne çıkar! unutulmuş bir meleğin güncelerinde geçmiş adın ilk kez sana lila demişler sen lila olmuşsun lila rengi bir leopar lila rengi bir cengaver lila rengi bir enderun kenti olmuşsun sana ölmeye gelmiş sevenler ve bilgeler kalpleri kaşık fikirleri su; bir bedevi diz çökmüş dip akıntılarında. sana lila demişler lila diye çağırmışlar sen lila olmuşsun bir lir, bir kemanı, gece olunca kıskanırmış yalnızca tanrı her kış başlangıcında bir melek kurban edermiş kendine sen: elleri mücevher olan sen: bakışları vaaz olan se! hep bir başkalarında hep bir başka olan tanım! seni severek seni daima ben tanımladım! ne samansarısı ne annabel lee ne elsa ve eğer senin hakikaten bir adın varsa ve eğer senin bir adın olacaksa bundan sonra ben bir şair olarak taşıdığım bu şerefli adı bir sana bağışladım! bir sana bağışladım ben bir sana tasvirimi sen o çılgın gibi dörtnala atların sürdüğü faytonla cehenneme yetişmek zorunda olan! sen o mahşeri tokatlayan güzel orospu! sen o kalbimin tekrarı çıban! sen o yatağımda üstünde seviştiğimiz çarşafla boğduğum zencefil kokan, kekik kokan, pamuk kokan oğlum! ne samansarısı ne annabel lee ne elsa ve eğer senin hakikaten bir adın varsa ve eğer senin bir adın olacaksa bundan sonra da ben bir şair olarak taşıdığım bu sefil adı bir sana bağışladım! bağışla beni çocuğum lila! bağışla beni! hiç değilse bugün, bir sen bağışla! Küçük İskender


162

163

LITERATURE AND LIFE - OR MY READERS AND ME By Gülsüm Cengiz Turkey

Gülsüm Cengiz

Nowadays, computers and other innovative communication means are part of our daily lives. These developments in technology have also affected literature, in addition to all other fields of life. People can access the literary publications through the Internet and also share their writings with others. But, the imperialist forces and their ideologists which dominate the world also want to control this communication web. Cultural growth occurs together with political and military expansion. They impose upon us degeneration and try to destroy local and national cultural features. Given the process of alienating people and their lives towards each other, evaluating the relationship between literature and life, and here both writer and reader seem to be of major importance. Before I begin, I would like to relate an experience I had when I attended a school discussion. During the questions section of the discussion, a 10 year old girl asked; “How do you feel as a writer in this country in which the readership rate is so low?” I answered her by saying, “Because you have asked me this question, I am not hopeless and do not feel bad!” But, that child was right in her question. On the one hand, writers may face the challenges of both low distribution rates alongside the dominance of the “bestselling author” approach. These create hardships for many writers to reach their

target readers. Today publication is just like any other commerce and books are objects of consumption. However books are not like other consumable products. Reading itself is a two-fold action: The text finds life in the reader and reproduces itself in his/her imagination. On the other hand, the writer contributes to the development of the feelings and thoughts of the reader. Also a book is not discarded after once being read. It can be passed on from one to another, and therefore has the ability to affect many readers. During the 80’s and later there were so many chaotic situations. Is this a correct term or does the author mean to write chaotic books, which do not consider the people together with life and environment? Were there talks about individual crisis, ignoring the time-place-human components, and were they written in accordance with the New World Order? Bookshops are filled with such books, fitting for market economy and written with subjects and formats determined by publishers and bestseller lists, instead of literature recognising vital concerns. Sales of such books escalated making them attractive to publishers and this situation still continues, with changing trends over time. On this subject, I want to share my observations during my visit to The Bologna Children’s Book Fair, 2004. It was at the time when the Harry Potter and Lord of the Rings series and movies were spreading all over the world. Whilst browsing at the Fair, I saw many books for children and youth about magic and witches. At that time, I asked myself if these subjects were really a choice of the

writers or topics which the publishers had imposed on them. Writing books in line with current fashion trends and market conditions destroys the independence of the writer. In this respect, we should study the word “reader”. Can we talk about “real” motivated readers? Surely, “motivated” is a positive term – maybe “designer” reader be a better term to use) The ”real” readers decide for themselves on why to buy which particular book, follow the works of favourite writers, recommend selected books to others; the” real” reader does not consume the book but he perceives, internalizes and personalizes the text in the book. A motivated reader is one who is influenced by the powerful means of the publication monopolies, the best-seller system, newspaper and television promotions, street posters and national/ international award listings. In other words, he/she is a book-buyer as opposed to text-perceiver. For these readers other elements are more important than the actual text content; such as private life details of the author, tabloid magazine news about the book or its writer, best- selling chart and topping trends etc. This type of reader can be found in the big chain city bookstores and at signature days organised in shopping malls. But we are talking here about the conscious, “real” reader who I would like to reach and share my experiences with. Life is so rich and astonishing. We face the most unanticipated events at the least expected times. I wish to share a few examples of these encounters which many


164

of us live through. These writer-reader meetings are quite unlike those bestseller shows organized by big companies in malls and supermarkets. - In the Black Sea region in the Northern part of Turkey, there is an important mining area. Over the years many accidents have occurred at theses mines. In 1983 two major accidents tragically claimed nearly 150 lives. I was very moved by the plight of the miners and their families and found out from the news that if the father died at the mine, the unborn baby in the mother’s womb was named “Yadigar” which means “Remembrance”. I then wrote several poems related with the suffering of those people, one of which was entitled “Child of the Miner”. Sometime later I was visiting a district in that area for a reading session.. The auditorium belonging to the trade union was full, and amongst the audience were children from nearby villages. During the question session, a young girl of around 10-11 years of age raised her hand. When given the opportunity, she spoke with excitement: “I won’t ask a question. I read your poem “Child of the Miner.” My father is also a miner. We thank you for writing poems for us.” I was in Germany to attend several reading activities in a number of cities. Whilst travelling from Frankfurt to Cologne, we were caught in a heavy downpour and found sanctuary in a gasoline station. At the cafe there, a woman heard us talking Turkish and came across. She was a middle-aged woman, working in the kitchen and she evidently came from the

165

Turkish countryside. My friends introduced me to her. When she heard my name she was astonished and replied, “Gülsüm Cengiz! The Colour of the Mediterranean is Blue!” (It is the name of one of my poetry books). This was an unexpected coincidence. We talked for a while; and it appeared that the worker woman had read many classical novels and books including my poetry collections. She was the “educated worker” that Brecht wrote about in his poem. Many more similar examples can be cited. The important point is that neither I nor my writings have ever been introduced to the public via instruments like the mass media. So, how did the writer and reader manage to form such a strong link? How did the writer connect with those people from different walks of life? My answer to it is short and simple: By writing from life. If your writings emanate and feed from life itself, they will most certainly attain a true response in life. “Literature for life”; can be defined as literature which focuses on human life, relates to the social life or human-nature relations and conditions, examines the place of humans in social sphere, together with the hopes, longings and struggles of its subjects. Literature feeds from the totality and richness of life itself. Literature which stands for life against death, peace against war, brotherhood against racism, tolerance and love against enmity and prejudice, freedom against oppression. In short, we are here talking about a socialist-realist and humancentred literature for the general masses.

I would like to quote from the great poet Nazim Hikmet who said:”It is no doubt, very hard to pinpoint even one great writer who stood neutral and passive in the face of the problems of his age. You can talk about being neutral, but objectively, you can never be neutral. And I prefer taking a side.” The important thing is the choice you make with respect to whose side you are on. If a writer reaches out and grasps people in his/ her works, people will inevitably sooner or later reach him/her. What can we convey to others if we lose even ourselves in “trendy” personal depressions, in chaotic works with no relevance to time, place or humanity? Books, which are deemed economically viable, fit for market economy, books whose subjects and styles are determined by best-seller lists and publishers... How much do these testify to the actual lives of masses of people, and how do they cover the needs of people? In fact writing in accordance to commercial targets destroys the freedom of writing and creativity.... We should not complain but look at ourselves. If we produce works which a genuine touch in life, those works themselves resonate in life and can create links with people. I have repeated this fact many times. In 1995, most unexpectedly I was awarded the “Troy Poetry Prize” determined by a reader-jury. My book “Days of Ayse” was chosen by the BAOBAB International Children’s Book Fund, translated into German and published in Switzerland and Austria in 1997. That same year it won an award in Germany. My choice of subject was “conscience and life” and its target was the reader.

It is true that today those conditions for writers are harsh. There are many direct and indirect obstacles between the real reader and writer. But we can reach readers regardless of them. How can we as writers resist the market economy in publishing industry and still be able to reach out to the readers? I believe we should act together and organize e.g. writer - publisher organizations, reader writer organizations... Works of democratic organizations and democratic media would present good opportunities. When I was the General Secretary of the Turkish Writer’s Syndicate, we organized several activities held in many trade union centres and some workplaces. Also, members of the teachers union in Turkey, Egitim-Sen have been organizing writer-reader activities in their schools which enable us to reach the young reader. Similar initiatives can be found in every country. I think we should maintain strong selfesteem and resist the dehumanization of publishing monopolies including the bestseller system. The important thing here is life itself and the biggest reward for us is the reader’s absorption and appreciation in our works.


166

EDEBİYAT VE YAŞAM YA DA BEN VE OKURLARIM Gülsüm Cengiz Turkey Günümüzde, bilgisayarlar ve yeni iletişim olanakları girdi insanın yaşamına. Bu gelişme, yaşamın bütün alanları gibi, yazın alanını da etkiledi. İnternet sitelerindeki yazın sayfalarına, yazınsal ürünlere ulaşmakta; kendi yazdıklarını başka insanlara da iletebilmektedir insan. Ne var ki, bugün dünyayı hegemonyası altına alan emperyalist güçler; onların ideologları, bu iletişim ağına da egemen olma çabası içindedirler. Ekonomik, politik ve askeri alandaki yayılmacılıklarına; kültür alandaki yayılmacılıkları da eşlik etmektedir. İnsanların bilincini bulandırmak için yarattıkları tek tip, yoz, yaşamdan kopuk, salt tüketime yönelik yaşam biçimlerini halklara dayatmakta; yerel ve ulusal kültür değerlerini, halkların bu alandaki birikimlerini yok etmeye çalışmaktadırlar. Ellerindeki tüm olanakları kullanarak; insanı yaşamdan ve kendisi gibi olan öteki insandan yalıtma, yalnızlaştırma, yabancılaştırma ve tek tipleştirme politikası uygulamaktadırlar. İnsanların birbirlerine ve yaşama yabancılaştırılmaya, sanatın yaşamdan koparılmaya çalışıldığı bu süreçte; yazın ve yaşam, yazar ve okur ilişkisinin değerlendirilmesi büyük önem taşıyor. Bu konunun değerlendirilmesine, söyleşi için gittiğim okullardan birinde yaşadığım bir olayı anlatarak başlamak istiyorum. 5. sınıf öğrencileriyle söyleşi bitip sıra sorulara gelince 10 yaşında bir kız öğrenci söz alıp şu soruyu sordu bana: “Okuma oranının bu kadar düşük olduğu bir ülkede, kendinizi bir yazar olarak nasıl hissediyorsunuz?”

167

Bu sorunun 10 yaşında bir çocuk tarafından sorulması şaşırtıcıydı. Bir an irkildim, sonra ona şu yanıtı verdim: “Sen bana bu soruyu sorduğuna göre, ben hiç umutsuz değilim ve kendimi kötü hissetmiyorum.” Ne var ki, çocuk, o soruyu sormakta haksız değildi. Çünkü bir yandan okuma oranının azlığı, öte yandan yayıncılık alanında çok satan yazarlar sisteminin egemenliği, günümüzde pek çok yazarın yapıtlarının okuruna ulaşmasında güçlükler doğuruyor. Çünkü günümüzde yayıncılık alanı, tıpkı başka her hangi bir ticari alan gibi çalışıyor ve kitap, tüketim nesnesi olarak değerlendiriliyor. Bu alanda yayın tekelleri, çoksatar sistemi, gazete- televizyon tanıtımları, duvar ve sokak afişleri, ulusal ya da uluslararası ödül sistemleri etkili olmaktadır. 1980’li yıllarda ve sonrasında, Yeni Dünya Düzeni söylemine uygun olarak; insanı yaşam ve çevresiyle ele almayan, bireysel bunalımların işlendiği, zamanmekân-insan unsuruna dayanmayan kaotik kitaplar giderek çoğaldılar. Kitapçı raflarını, yazınsal ve yaşamsal kaygılar yerine; piyasa koşullarına uygun, pazar ekonomisi için ekonomik değer taşıyan, yayıncıların ve çoksatar listelerinin belirlediği konu ve biçimde üretilmiş kitaplar kapladı. Geniş halk yığınlarının yaşamlarına tanıklık etmeyen, onların yaşamsal ve yazınsal gereksinimlerini karşılamayan, insandan ve yaşamdan kopuk konular içeren bu kitapların satış grafiğinin yüksek olması onların yayıncılar tarafından çekici bulunması sonucunu doğurmuştur ve bu durum değişen dönemlerdeki eğilimlere göre değişmesine karşın hala sürmektedir. Bu konuda, 2004 yılında, ziyaret ettiğim Bologna

Çocuk ve Gençlik Kitapları Fuarı’ndaki gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi kitaplarının seri olarak yayınlandığı ve filmlere çekilip bütün dünyaya yayıldığı bir dönemdi. Fuarı gezerken birbirinden farklı ülkelerin stantlarındaki çocuk ve gençlik kitaplarının arasında çok sayıda büyü, büyücülük ve sihir konularını içeren kitaplara ve serilere rastladım. O zaman, çok sattığı için yayıncılar tarafından çekici bulunan bu konuların, yazarların kendi seçimleri nedeniyle mi, yoksa yayıncıların isteğiyle mi işlendiği sorusunu sormuştum kendime... Çünkü günün moda akımlarına uygun ve piyasa koşullarına göre kitap yazma olgusu, kapitalist toplumda olduğu ileri sürülen yazarın yazma ve yaratma özgürlüğünü de ortadan kaldırmaktadır. Gelelim okur ve yazar ilişkisine. Bir kitabın satış grafiğinin yüksek olması, onun okuruna tam olarak ulaştığı anlamına gelmez; çünkü kitap tüketilmez; okunur. Okumak iki yönlü bir eylemdir; edebiyat metni, okuyan insanla yaşam bulur, onun imgeleminde yeniden üretir kendini. Öte yandan, yazar okuyan insanın duygu ve düşünce dünyasının gelişmesine katkıda bulunur. Üstelik kitap, bir kez okunup bırakılmaz. Elden ele dolaşıp birçok okuru etkileme gücü vardır. Burada “okur” sözcüğünün de üzerinde durmak gerekiyor. Gerçek okurlardan ve güdülenmiş okurlardan söz edebiliriz. Gerçek okur; hangi yazarın kitabını okumak istediğine, hangi kitabı, niçin alacağına kendisi karar veren; sevdiği yazarın yeni kitapları çıkıp çıkmadığını izleyen, okuyup beğendiği yapıtı başkalarına da öneren; kitabı tüketmek yerine, edebiyat metninde yazılanları alımlayan, algılayan ve kendinin kılan kişidir. Güdülenmiş okur

ise; yayın tekellerinin güçlü olanakları, best seller sistemi, gazete- televizyon tanıtımları, duvar ve sokak afişleri, ulusal ya da uluslararası ödül sistemleri aracılığıyla yönlendirilmiş kişidir. Bir başka deyişle kitap alıcısıdır, metni alımlayıcı değil. Edebiyat metninden çok, metin dışı öğeler etkilidir onun için. Yazarın görüntüsü, yazarın ya da yapıtın magazine dönüştürülmüş haberleri, kitabın çoksatar olması, günün moda yazarı-yapıtı olması vb. Bu okur tipini, büyük kentlerin büyük kitapçılarında, kitap fuarlarında, alışveriş merkezlerinde düzenlenen imza günlerinde, yayın tekellerinin popülerleştirdiği yazarlara kitabını imzalatmak için kuyruğa girenlerin arasında görebilirsiniz. Biz burada bilinçli okurdan, gerçek okurdan söz ediyoruz. Ben kendi adıma, yapıtlarımla bu tür okura ulaşmak, yaşama dair anlattıklarımı, söylediklerimi bu insanlarla paylaşmak istiyorum. Ne ilginç ki, yaşam çok zengin ve şaşırtılarla dolu. Hiç beklemediğiniz bir anda, beklenmedik paylaşımlar yaşayabiliyorsunuz. Burada, kuşkusuz hepimizin yaşadığı ilginç okuryazar buluşmalarından birkaç örnek sunmak istiyorum. Bu buluşmalar, büyük yayın tekellerinin yayınladıkları kitapların satışını hızlandırmak için, büyük alışveriş merkezlerindeki kitapçılarda, gösterişli salonlarda düzenledikleri imza günü, yazarkitap tanıtımı vb. etkinliklere hiç benzemiyor. Türkiye’nin kuzeyindeki Karadeniz Bölgesinde önemli bir maden havzası vardır. Teknolojik koşulların yetersizliği ya da önlemsizlik nedeniyle, maden ocaklarında sık sık kazalar olmaktadır. 1983, yılında bu bölgede birkaç ay arayla


168

iki büyük maden kazası olmuş, yüz elliye yakın maden işçisi yaşamını yitirmişti. Gazetelerde fotoğraflarını gördüğüm madencilerin çalışma ve yaşam koşulları beni çok etkilemişti. İlk kez o haberlerden maden bölgelerinde, babası maden kazasında öldüğü sırada, annesinin karnında kalan çocuklara Yadigâr adı verildiğini öğrenmiştim. O insanların acılarını derinden duyumsayıp arka arkaya birkaç şiir yazdım; o andaki acılarını, duygularını dışa vurabilmek, onların acılarına ses olabilmek için. Bu şiirlerden biri, Madencinin Çocuğu adını taşıyordu, ama çocuk şiiri değildi. Yıllar sonra bir okuma etkinliği için, bu maden bölgesindeki bir ilçeye gittim. Bir sendikaya ait büyük salon doluydu ve salonda çevredeki köylerden gelen çocuklar da vardı. Söyleşi bitip soru bölümüne geçildiğinde, salondan birçok parmak kalktığını gördüm. Sorular sordular ben yanıt verdim. Söyleşi bitmek üzereyken gözüm, ısrarla parmak kaldırıp söz isteyen çocuğa takıldı. 10-11 yaşlarında bir kız çocuğuydu. Onun ne soracağını merak etmiştim. Çocuk, kendisine söz verilince heyecanla konuşmaya başladı. “Bir köy okulundan geliyorum. Soru sormayacağım. Sizin yazdığınız Madencinin Çocuğu adlı şiiri okudum. Çok etkilendim. Benim babam da madenci. Biz madenci çocukları için şiir yazdığınız için size teşekkür ederiz.” Almanca’ya çevrilen kitaplarım nedeniyle birkaç kentte düzenlenen okuma etkinliklerine katılmak için Almanya’ya gitmiştim. Frankfurt’taki etkinlikten Köln’e dönerken yolda şiddetli bir yağmura yakalandık. Hemen otoyol üzerindeki ilk

169

benzin istasyonuna sığındık. Yağmurun dinmesini beklerken, bir şeyler içmek için kafeye girdik. Türkçe konuştuğumuzu duyan bir kadın gülümseyerek yanımıza geldi. Mutfak işlerinde çalışan orta yaşlı bir işçi kadındı. Konuşmalarından kırsal kesim kökenli olduğu anlaşılıyordu. Arkadaşlarım, benim Türkiye’den gelen bir şair olduğumu belirtip adımı söylediler. Kadın, “Gülsüm Cengiz” sözünü adını duyar duymaz yerinden sıçradı ve “Gülsüm Cengiz! Akdeniz’in Rengi Mavi” dedi. Bu, benim en son yayınlanan şiir kitabımın adıydı. Ben daha şaşkınlığımdan kurtulamadan, kadın o kitabı okuduğunu ve çevresindeki birçok insana önerdiğini söyledi. Bunları duyunca, bir an düş gördüğümü sandım; durum gerçekten de inanılacak gibi değildi. Sonra onunla sohbet etmeye başladık. Kadının sözleri beni çok heyecanlandırmıştı. Bir otoyolun kıyısındaki benzin istasyonunun kafesinde çalışan bu işçi kadın, Puşkin’in Yüzbaşının Kızı kitabını ve daha birçok klasik romanı okumuştu. Sizin anlayacağınız, Bertold Brecht’in şiirindeki “okumuş bir işçi”ydi o. Birçok yazarın, ozanın yanı sıra; rastlantıyla oradan geçen benim de okurumdu. Yukarda anlatılanlar gerçektir ve yaşanmıştır. Buna benzer pek çok örnekten söz edilebilir. Burada şaşırtıcı olan; yapıtlarım büyük iletişim tekelleri tarafından halka tanıtılmamış, satışı artsın diye bütün tanıtım yolları seferber edilmemiştir. Burada şu soru sorulabilir; peki nedir birbirini hiç tanımayan yazarla okur arasındaki bu güçlü bağı kuran? Yazar, nasıl ulaşmıştır çok farklı toplumsal kesimlerdeki bu insanlara? Benim yanıtım kısa ve yalın. Yaşamdan yola çıkarak yazmakla. Eğer yazdıklarınız yaşamdan

kaynaklanıyor ve besleniyorsa, mutlaka yaşamda karşılığını bulur. Yaşam için edebiyat tanımlamasının içini şöyle doldurmak olanaklı: Merkezine insanı koyan, insanın öteki insanlarla ilişkisini belirleyen toplumsal yaşamı, insanın doğayla ilişkisini belirleyen koşulları anlatan; insanın toplumsal yaşam içindeki yerini irdeleyen; umutlarını, beklentilerini ve mücadelesini konu edinen; yaşamın bütünselliğinden ve zenginliğinden beslenen bir edebiyat. Ölüme karşı yaşam, savaşa karşı barış, ırkçılığa karşı kardeşlik, düşmanlık ve önyargılara karşı hoşgörü ve sevgi, baskılara karşı özgürlük ve demokrasiden yana bir edebiyat. Kısacası, merkezine insanı koyan, halktan yana toplumcu gerçekçi bir edebiyat. Burada büyük ozan Nazım Hikmet’ten bir alıntı yapmak istiyorum: “Dünya tarihinde, çağının sorunları karşısında büsbütün yansız ve edilgin kalmış bir tek büyük yazar göstermek kuşkusuz güç olacaktır. Yansız olunduğu sanılabilir ve söylenebilir, ama nesnel olarak hiçbir zaman yansız olunamaz. Bana gelince, ben kesinlikle yan tutmayı yeğlerim.” der büyük usta bir konuşmasında. Burada önemli olan kimin yanında olduğunuz ya da olacağınız konusunda yaptığınız seçimdir. Bir yazar yapıtlarında geniş halk kesimlerini görüp gösterebiliyorsa, halk kesimleri de er ya da geç yazarına ulaşacaktır. O nedenle, yakınmak yerine dönüp kendimize bakmalıyız. Biz gerçekten yaşamdan kaynaklanan ve beslenen, kısacası yaşama dokunan yapıtlar verebilirsek yapıtlarımız yaşamda karşılığını bulur; çeşitli kesimlerden insanlarla yapıtlarımız aracılığıyla bağ kurabiliriz. Ben buna

kendi yaşamımda defalarca tanık oldum. 1995’te, hiç beklemediğim bir anda, okur jürisinin oylarıyla belirlenen ve yarışmalı bir ödül olmayan Truva Şiir Ödülü bütün şiir kitaplarım için bana verildi. Yine hiç haberim olmadan, bir ilk gençlik romanı olan Ayşe’nin Günleri adlı kitabım, İsviçre-Basel’deki BAOBAB uluslararası çocuk ve gençlik kitapları fonu tarafından seçilip Almancaya çevrilerek 1997’de İsviçre ve Avusturya’da yayınlandı. Aynı yıl Almanya’dan bir ödül aldı. Kimden yana olacağım konusunda benim seçimim bilinçliydi; yaşam bana gösterdi ki okurlarımın seçimi de bilinçli. Evet, ulusal ya da uluslararası yayın tekelleri, best seller sistemi, gazetetelevizyon tanıtımları, duvar ve sokak afişleri, ulusal ya da uluslararası ödül sistemleri günümüzde, yazınsal ve yaşamsal kaygılarla yazılmış kitapların görünür olmasına, okuruna ulaşmasına engel olacak düzeydedir. Evet, günümüzde yazar olarak içinde bulunduğumuz koşullar hiç kolay değildir; gerçek okurla, seçimini yaşamdan ve insandan yana yapmış yazar arasında görünür görünmez engeller vardır. Ancak, bu koşullarda bile okurumuza ulaşmak olanaksız değildir. Eğer siz insanları, onların yaşam koşullarını ve sorunlarını önemsiyorsanız; onlar da sizin yapıtlarınızın ayrımına varıyorlar ve aranızda yapıtlarınız aracılığıyla bağ kurulabiliyor. Peki, günümüz yazarları, yayıncılık alanındaki bu piyasa ekonomisi kurallarına karşın okurlarına nasıl ulaşabilir? Benim düşünceme göre bunun yolu birlikte davranmaktan, örgütlenmekten geçer. Yazar, yayıncı örgütleri, okur yazar örgütlenmeleri, demokratik kitle


170

171

örgütlerinin ortak çalışmaları, demokratik basın yayın araçları önemli bir olanaktır. Bu örgütler aracılığıyla düzenlenen yazar- okur buluşmaları, imza etkinlikleri, söyleşiler, dinletiler sorunu kökten çözmez belki, ama önemli bir adımdır. Burada geçtiğimiz dönemlerde Genel Sekreteri olduğum Türkiye Yazarlar Sendikası’nda yaptığımız bir çalışmadan söz etmek istiyorum. Türkiye Yazarlar Sendikası olarak, işçi sendikalarıyla birlikte çalışarak bazı sendika lokallerinde ve işyerlerinde okumalar düzenledik; yazar ve okur buluşmaları gerçekleştirdik. Bu ve buna benzer olanaklar her ülkede vardır ve her ülkede kendi koşullarına uygun olarak okurla yazarı buluşturacak etkinlikler gerçekleştirilebilir. Son söz olarak, içinde bulunduğumuz güçlükleri aşmak ve okurumuza ulaşmak için; öncelikle insana ve yaşama olan umudumuzu diri tutmak, yayın tekellerinin oluşturduğu best seller sistemine ve pek çok şeye karşın direnmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü asıl olan yaşamdır; biz yazarlar için en büyük ödül de, okurun yapıtlarımızı sahiplenip kendisinin kılmasıdır.

ART LIFE


Gökhan Gezik

Gökhan Gezik

He was born in1976 in Erzincan.

1976 Erzincan doğumlu.

He graduated in 1999 from the Communications School of Istanbul University. Following 1999 Marmara earthquake, as a trainer he participated in the photography workshops organized by the Solidarity Volunteers for the children living in the tent city of Izmit-Bekirpaşa Old Armory.

1999 yılında İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. 1999 Marmara depreminden sonra Dayanışma Gönüllüleri’nin İzmit-Bekirpaşa Eski Cephanelik Çadır Kenti’nde çocuklarla yapılan fotoğraf çalışmalarına eğitmen olarak katıldı.

He served as a photography trainer at places and institutions including Photography House, Photography Foundation, Bilfen College and İstek Acıbadem High School. He was invited to the Project called “Young Breaths in the Turkish Photography” organized jointly by “Wider Angle” photography magazine and Istanbul Photography Center in 2004, and he participated in the Project via his documentary photography Project called White Russians (SPASSIBO) he initiated in 2002. With his photographs of this Project he took part in the exhibitions held in Istanbul Photography Center, Cemal Resit Rey Convention Center, Russian National Photography Center in St. Petersburg and Moscow Photography House. He currently takes photos for a publication group based in Istanbul.

Gökhan Gezik

Istanbul’da, Fotoğrafevi, Fotoğraf Vakfı, Bilfen Koleji ve İstek Acıbadem Lisesi’nde fotoğrafçılık eğitmenliği yaptı. 2002 yılında başladığı Beyaz Ruslar(SPASSİBO) belgesel fotoğraf projesiyle 2004 yılında “Geniş Açı” fotoğraf dergisi ve “İstanbul Fotoğraf Merkezi”nin işbirliğiyle düzenlenen “Türk Fotoğrafında Genç Soluklar”a çağrıldı ve bu projeyle İstanbul Fotoğraf Merkezi, Cemal Reşit Rey, St. Petersburg’da Rusya Ulusal Fotoğraf Merkezi ve Moskova Fotoğraf Evi’nde sergilere katıldı. Halen İstanbul’da bir yayın grubunun çıkardığı dergiler için fotoğraf çekiyor. ggezik@gmail.com


ROSETTA DERGI-son.indd 172-173

2/20/13 7:35 PM


176

177


178

179

BIOS


180

181

Şenay Varlıoğlu Akdamar senayvarlioglu@gmail.com Manager of the Artshop Publishing House which publishes works of literature, theatre and intellectual magazines as well as translated poetry collections. Vedat Akdamar vedatakdamar@gmail.com General Publishing Manager of the Arthsop Publishing House which publishes in Turkey culture, art and literature works. Mesut Şenol resillient.mesut@gmail.com Journalist, writer, poet, translator, TV host, public speaking instructor. Ayşegül İzer Graphic Designer and academician.

Saime Oğuzhan gazetekentim@gmail.com Publisher and media specialist.

Süheyla Bayrak suheylabayrak@gmail.com Media specialist.

İlyas Tunç tuncilyas@hotmail.com Writer, poet, translator.

Metin Fındıkçı m_findikci@yahoo.com Writer, poet, translator.


182

183

Erkut Tokman erkuttokman@ymail.com Writer, poet, translator, actor.

Bella Clara Ventura bellaclaraventura@yahoo.com.ar Movie director and producer, writer, poet, translator. She has got South African father and Mexican mother. Her ancestors have Turkish and Greek origin. Sanja Domazet Daničić sanjadomazet@hotmail.com Writer, poet and literary critic.

Markéta Hejkalová marketa@hejkal.cz Writer, translator, publisher, PEN International Board Member, founder and director of Czech National Autumn Book Fair in her hometown Halickuv Brod. Daniel Taylor dwtaylor321@gmail.com Ph.D., Emory University. Author of ten books, including The Myth of Certainty, Letters to My Children, Tell Me A Story, and, most recently, Creating a Spiritual Legacy. Virginia Dale dalex006@umn.edu She graduated from the University of Minnesota Medical School in 1983, and has practiced Pathology in a community hospital since then. In her spare time, she has enjoyed studying Spanish, and studied translation and interpretation at the University of Minnesota for two semesters, and reading literature. She is currently pursuing an MS degree in the School of Public Health at the University of Minnesota.

Georgia Rubenstein rube0038@umn.edu She is a project manager at a nonprofit and helps local businesses pursue environmental and sustainability projects. Georgia will receive her Master of Urban & Regional Planning in May, 2013, from the University of Minnesota, and received a Bachelor’s degree in International Development Studies and Russian Studies from McGill University in Montreal, Quebec, in 2007. Heidi Mastrud goldm120@umn.edu She is currently a Master of Public Affairs student at the Humphrey School of Public Affairs, University of Minnesota, and have editing, copy proofing, and writing in her professional background. Diane Gavey diane.gavey@gmail.com BA, MSc and CELTA qualified English Teacher through Cambridge University. She studied At the University of Birmingham to complete a master in learning disabilities and cultural studies in 2007. She was qualified to teach English at Leeds University through Cambridge University in 2006. Alison Kideys alison.kideys@gmail.com She was born in Scotland. She studied marine biology at UCNW, Bangor, U.K., and now she works in Turkey as an English advisor. Talat S. Halman temerkez@bilkent.edu.tr: He is the chair of the Turkish Literature Center of the Bilkent University. He served as a Culture Minister in Turkey. Susana Roberts roberts_susana@hotmail.com Writer, poet, translator.


184

185

Zeki Ergas zeki.ergas@netplus.ch A Ph.D. in political economy from Geneva University, Switzerland. He is scholar, writer, social activist and the Secretary General of the Swiss Roman Center of PEN. Gilwon-Lee lee@penkorea.or.kr Writer, poet, president of Korean PEN and Board Member of PEN International. Elif Sezen elifszn@yahoo.com She explored the research topic of how memory was existentially re-conceptualized through fragmented autobiographical narratives in the 21st century poets and artists. She is currently working towards the completion of a PhD in Fine Arts at Monash University. Hughes Labrusse hughes@labrusse.com Professor of Philosophy, poet, essayist. He has published a great number of poetry books. Basri Çapriqi – bcapriqi@yahoo.com: President of Kosovo Pen Center. Writer, poet, essayist, academician. Antonio Della Rocca dellarocca.pentrieste@yahoo.com Writer. He is currently president of the Trieste PEN Centre, and sits on the Executive Board of PEN International. Hıfzı Topuz hifzitopuz@yahoo.com Writer, essayist, journalist, scholar.

Özgür Özmeral ozgurozmeral@hotmail.com Poet and academician.

Dogan Hızlan dhizlan@hurriyet.com.tr Leading literary critic, columnist.

Laila Al Atrash alatrash@yahoo.com Activist, novelist, media professional, and president of Jordan PEN Center. Jumoke Verissimo olajumoke.verissimo@gmail.com Writer and poet.

Emmanuel Uduma emmanuel.uduma@yahoo.com Writer and publisher.

Yekta Kopan yekta.kopan@gmail.com Writer, essayist, publisher, media professional.

Hasan Erkek hasan_erkek@yahoo.com A playwright and a professor of drama, and an author of fiction and non-fiction books. Küçük Iskender thesouljam@gmail.com Poet and active professional in the movie industry.

Gülsüm Cengiz glsmcengiz@gmail.com Poet, writer and a lecturer at the Comparative Literature Department of Osmangazi University.


Rosetta Literatura Spring 2013 Issue  

An international literary magazine

Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you