Issuu on Google+

14

Avrupa’ya çelik boru ihracatı yeniden yükselişte

18

Türkiye’den fon çıkışı sınırlı kaldı

Prof. Dr. Faruk Şen: AB Türkiye’ye leblebi çekirdek parası veriyor

20

Ertan Acar Slogan markanın parmak izidir

26


İŞİNİZİ BÜYÜTMEK İÇİN İHTİYAÇ DUYDUĞUNUZ HERŞEY BU ÇATININ ALTINDA... Danfoss Isıtma Çözümleri Türkiye

Isı Pompaları

Termostatik Radyatör Vanaları

Oda Termostatları

Hidronik Balans ve Kontrol Vanaları

Döşemeden Isıtma Sistemleri

Isıtma Kablosu Çözümleri


EDİTÖR

Abdullah SARIKUZU

Şirketler ücret artış bütçelerinde değişikliğe gitmiyor Nisan – Mayıs sayımızda kapağımıza Towers Watson’ın yaptığı araştırmanın sonuçlarını taşıdık. Türkiye ekonomisinde son dönemde yaşanan dalgalanmalar ve Türk Lirası’nın döviz karşısında değer kaybetmesi şirketlerin ücret artış politikalarını etkiliyor mu? Dünyanın önde gelen danışmanlık şirketi Towers Watson bu sorunun yanıtını bulmak için bir araştırma gerçekleştirdi. Katılımcı şirketlerin yüzde 75’i ekonomideki dalgalanmalara rağmen ücret artış bütçelerinde değişiklik yapmayacaklarını bildirdi. Avrupa ekonomilerindeki toparlanma çelik boru sektörünün ihracat rakamlarına pozitif katkı sağlamaya devam ediyor. 2014 yılının ilk çeyreğinde Türkiye’nin çelik boru ihracatı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 2,5 artışla 472 bin 894 tona ulaştı. Dünyada henüz çok az kişinin ulaşıp deneyebildiği Google Glass (Google gözlükleri) ve uygulamaları artık Türkiye’de tüketici davranışlarının araştırılmasında kullanılmaya başlandı. Bu sayede tüketicinin gözüyle ürün, servis, mağaza, kampanya, ürün yerleşimi, promosyon gibi

İmtiyaz Sahibi ve Sorumlu: Ertan Acar Medya İlişkileri Danışmanlığı adına Ertan Acar • Genel Yayın Yönetmeni: Nurgül Koca Acar • Yayın Koordinatörü: Abdullah Sarıkuzu • Yayın Kurulu: Çiğdem Penn, Fatih Acer, Prof. Dr. Faruk Şen, Prof. Dr. Haluk Gürgen, Mehmet Canıtatlı, Metin Koca, Osman Yılmaz, Tuğba Çiftçi

perakendeciliğin en önemli dinamiklerini çözümlemek mümkün olacak. TÜYİD’in IPREO’nun verilerini kullanarak hazırladığı “Fon Akışı” raporuna göre yılın ilk çeyreğinde benzer ülkelere göre satışlar sınırlı kaldı. Türkiye’den 21,7 milyon dolar yabancı satışı gerçekleşti. En yüksek sermaye çıkışının 2,06 milyar dolarla Rusya’da gerçekleştiği görüldü. Köşe yazarlarımızdan Prof. Dr. Faruk Şen bu ay ki makalesinde Türkiye – AB ilişkilerini değerlendirdi. Tevfik Dalgıç ise anlam kargaşası yaşanan küresel olguları kaleme aldı. İtibar Atölyesi Başkanı Ertan Acar ‘Slogan markanın parmak izidir’ diyerek sloganın bir marka için ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Ali Rıza Değer de markanıza nasıl kişilik kazandıracağınızı açıklıyor. İDA Başkanı Ali Cem İlhan ise son dönemde ülkemizdeki sosyo-kültürel ve siyasal paradigmayı ele alıp Türkiye’ye dikilen yeni elbisenin ayrıntılarını anlatıyor. Hepinize keyifli okumalar…

• İletişim Adresleri: Esentepe Mah. Kasap Sok. Aslan Apt. No:11 D:7 Şişli/İstanbul • Yazı İşleri: editor@reportturk.com • Reklam Satış: Özge Konci Telefon: 0212 272 51 51 Fax: 0212 272 49 50 E-mail: reklam.satis@reportturk.com • Web: www.reportturk.com •

ABD Temsilcisi Prof. Dr. Tevfik Dalgıç Dallas, Texas, USA Tel: 214-212 43 43 e-mail:tdalgic@gmail.com • İngiltere Temsilcisi: Vehbi Koca 10 Avocet Close, Se1 5En London/UK Tel: +44 (0)20 7232 0291 • Sayfa Tasarım V2 Medya İletişim • Dijital Yayın Platformu issuu.com

• REPORTTURK Basın meslek ilkelerine uymaya söz vermiştir. • Köşe ve makalelerdeki yorum, bilgi ve haberlere ilişkin sorumluluk yazarına aittir. • REPORTTURK’te yayınlanan yazıların her hakkı saklıdır. İzinsiz veya kaynak gösterilmeden kullanılamaz.


İÇINDEKILER KISA KISA

6

Ersin Alok’un “1966-2014 Sanayi Fotoğrafları

KAPAK

8

Şirketler ücret artış bütçelerinde değişikliğe gitmiyor

Sergisi” yoğun ilgi gördü Facebook’un ilk çeyrekte geliri arttı İhracatçılar ikinci çeyrekten umutlu Sıvı tuzla Avrupa’ya açılacak Tüketici güven endeksi %7,9 arttı Vergide 53,7 milyar liralık kaçak

MAKALELER

HABER

PROF.DR. FARUK ŞEN AB Türkiye’ye leblebi çekirdek parası

12

“Google Glass”la tüketicileri gözleyecekler

20

veriyor

HABER

PROF. DR. TEVFİK DALGIÇ Küreselleşme Notları

24

14

Avrupa’ya çelik boru ihracatı yeniden yükselişte

ERTAN ACAR Slogan markanın parmak izidir

26

28

HABER

ALİ CEM İLHAN Türkiye kendine yeni bir elbise dikiyor

16

Türkiye için rol model olduk

XXXXXXXX xxxxxxxxxx

HABER

30

Türkiye’den fon çıkışı sınırlı kaldı

18


KISA KISA

rsin Alok’un “1966-2014 Sanayi Fotoğrafları Sergisi” E yoğun ilgi gördü Fotoğraf sanatının ülkemizdeki yaşayan en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Ersin Alok’un, İstanbul Sanayi Odası ev sahipliğinde gerçekleştirdiği “1966-2014 Sanayi Fotoğrafları Sergisi” nin açılış kokteyli özellikle iş dünyası ve akademik çevreden büyük ilgi gördü. Açılış kokteyline, İFSAK Genel Müdürü Tanju Akleman, TML İnşaat Sanayi Ticaret ve Turizm A.Ş. Kurucu ortağı Oğuz Bozkurt, Tekfen Projeler Genel Müdürü Serpil Erolgil, İstanbul Ticaret Üniversitesi Mühendislik ve Tasarım Fakültesi, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ayşen Akpınar, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Orhan Arseven ve daha birçok önemli isim katıldı.

Facebook’un ilk çeyrekte geliri arttı Sosyal paylaşım sitesi Facebook, 2014 yılının ilk çeyreğindeki kârının, uzmanların beklentilerini de aşarak 642 milyon dolara çıktığını duyurdu. Facebook, aynı dönemde mobil reklamlar sayesinde gelirinin de yüzde 72 artarak 2,5 milyar dolara ulaştığını belirtti. Firmanın Ocak-Mart dönemindeki mobil reklam gelirleri toplam gelirin yüzde 59’unu oluşturdu, bu oran geçen yıl yüzde 30 seviyesinde kalmıştı. Facebook’un kurucusu ve yönetim kurulu başkanı Mark Zuckerberg yaptığı yazılı açıklamada “Facebook’un ekonomisi güçlü ve büyüyor. Bu çeyrek 2014’e iyi bir başlangıç oldu. Geleceğe dair uzun vadeli bazı hedefler koyduk ve bir yandan da ana ürünlerimiz ve işlerimizi geliştirip yürümesine odaklandık. Görevimiz doğrultusunda ilerlemeye devam edecek iyi bir konumda buluyoruz” dedi.

İhracatçılar ikinci çeyrekten umutlu Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) tarafından geleneksel hale getirilen ve yılın çeyreklerine göre gerçekleşme ve beklentileri değerlendiren Eğilim Anketi çalışmasının 2014 ilk çeyrek sonuçları açıklandı. TİM İhracatçı Eğilim Anketi 2014 ilk çeyrek sonuçlarına göre, ihracatçıların yılın ikinci çeyreğinde ekonomi, talep ve üretim anlamında pozitif beklentisi artıyor. Sipariş alma oranları ise son 16 çeyreğin zirvesine çıktı. Anket sonuçlarını değerlendiren (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi, “Yılın 2. çeyreğine üretim ve ihracatlarının artacağı beklentisi ile giren ‘umutlu’ ihracatçıların oranında artış oldukça dikkat çekmektedir. Üretim artışı beklentisinde olanların oranı yüzde 33,9’dan yüzde 44’e, ihracat artışı beklentisinde olanların oranı ise yüzde 38,6’dan yüzde 47,2’ye yükselmiş, pozitif beklentide bulunan ihracatçı yüzdeleri ortalama 10 puan artış göstermiştir” dedi. Dünya, Avrupa ve Türkiye ekonomisine yönelik beklentilerin önceki çeyreklere oranla belirgin bir şekilde pozitif geliştiğinin altını çizen Büyükekşi, ayrıca ihracatçı firmaların ek istihdam yaratma ve yatırımlarını genişletmeye yönelik iştahının da giderek arttığını ifade etti.

6

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014


KISA KISA

Sıvı tuzla Avrupa’ya açılacak Avrupalı’nın ‘Altın Suyu’ diye tabir ettiği rafine edilmemiş doğal tuz Türkiye’de üretilmeye başlandı. Tamamı yerli kaynaklardan elde edilen sıvı tuz daha piyasaya çıkalı 1 ay olmadan yurt dışından yoğun talep almaya başladı. Mahmut Grup Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Küçükdoğan, “Doğal tuzu İlk etapta İngiltere, Fransa, Almanya ve KKTC’ye ihraç edeceğiz” dedi. Gelişmiş ülkelerin iyotsuz doğal sıvı tuzun önemini bildiklerini anlatan Küçükdoğan, “Vücudun ihtiyacı olan tuz, rafine edilmemiş sıvı tuzdur. Biz de bu bilinçle yola çıktık ve halkımızın bir ihtiyacını karşılamak için yola çıktık. Fakat gördük ki; yurt dışından da büyük talep var. Yıl sonuna kadar 5 milyon dolarlık ihracat yapmayı hedefliyoruz” diye konuştu.

Tüketici güven endeksi %7,9 arttı

Vergide 53,7 milyar liralık kaçak

Türkiye İstatistik Kurumu ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası işbirliği ile yürütülen Tüketici Eğilim Anketi sonuçlarından hesaplanan Tüketici Güven Endeksi Nisan ayında bir önceki aya göre %7,9 oranında arttı; Mart ayında 72,7 olan endeks Nisan ayında 78,5 değerine yükseldi. Mart ayında 95,9 olan genel ekonomik durum beklentisi endeksi %11,6 oranında artarak, Nisan ayında 107 oldu. Bu yükseliş, gelecek 12 aylık dönemde genel ekonomik durumun daha iyi olacağı yönünde beklentisi olan tüketicilerin sayısının bir önceki aya göre arttığını göstermektedir. Gelecek 12 aylık dönemde tasarruf etme ihtimali endeksi bir önceki aya göre %10,4 oranında arttı. Mart ayında 24,1 olan endeks, Nisan ayında 26,6 değerine yükseldi. Bu artış, tüketicilerin gelecek 12 aylık dönemde tasarruf etme ihtimallerinin bir önceki aya göre arttığını göstermektedir. Gelecek 12 aylık dönemde işsiz sayısı beklentisi endeksi %7,4 oranında artarak, Nisan ayında 85,4 değerine yükseldi. Bu artış, işsiz sayısında artış bekleyenlerin oranındaki azalıştan kaynaklandı. Hanenin gelecek 12 aylık döneme ilişkin maddi durum beklentisi endeksi bir önceki aya göre %3,8 oranında arttı. Mart ayında 91,4 olan endeks değeri Nisan ayında 94,9 oldu. Bu artış, gelecek 12 aylık dönemde hanenin maddi durumunun daha iyi olacağını bekleyenlerin oranının artmasından kaynaklandı.

Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu müfettişlerinin geçen yıl incelemeye aldığı mükelleflerin, yaklaşık 53,7 milyar liralık geliri devletten kaçırdığı belirlendi. Geçen yıl müfettişler tarafından yürütülen vergi incelemeleri sonucunda 185 bin 36 rapor düzenlendi. Söz konusu raporların 144 bin 547’sini vergi inceleme, 16 bin 228’ini vergi tekniği, 12 bin 421’ini vergi suçu, 11 bin 413’ünü görüş ve öneri, 427’sini de diğerleri oluşturdu. Denetimlerde 53 milyar 674 milyon 958 bin 984 liralık gelirin devletten gizlendiği anlaşıldı. İncelemeye alınan 71 bin 352 mükellef bazında bakıldığında, mükellef başına ortalama gelir kaçağı 752 bin 256 lira olarak belirlendi. Vergi müfettişleri, incelemeler sonucunda ortaya çıkan 53,7 milyar liralık gelir için mükelleflere 8 milyar 561 milyon 313 bin 250 lira vergi borcu çıkardı, 19 milyar 86 milyon 884 bin 477 lira da ceza kesti.

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

7


HABER

Şirketler ücret artış bütçelerinde değişikliğe gitmiyor Türkiye ekonomisinde son dönemde yaşanan dalgalanmalar ve Türk Lirası’nın döviz karşısında değer kaybetmesi şirketlerin ücret artış politikalarını etkiliyor mu? Dünyanın önde gelen danışmanlık şirketi Towers Watson bu sorunun yanıtını bulmak için bir araştırma gerçekleştirdi. Katılımcı şirketlerin yüzde 75’i ekonomideki dalgalanmalara rağmen ücret artış bütçelerinde değişiklik yapmayacaklarını bildirdi.

Ücret artış politikalarında değişiklik yapacağını belirten şirketlerin oranı ise yüzde 25. Bu şirketlerin yüzde 19’u 2014 yılı içinde ücret artışı yapmaktan vazgeçtiklerini belirtirken, yüzde 38’i kararlaştırılan ücret artış bütçelerini azaltacaklarını paylaştı. Buna karşın söz konusu yüzde 25’lik dilim içinde, ücret artış bütçelerini yükselteceğini belirten şirketlerin oranı ise yüzde 31. Ücret

8

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

artış bütçelerinde hem yukarı hem aşağı yönlü değişiklik yapan şirketlerin Towers Watson tarafından açıklanan yüzde 8 oranındaki ücret artış bütçesi beklentisine yaklaştıkları gözlemlenmektedir. Dünyanın önde gelen danışmanlık şirketi Towers Watson, “Ülkemiz ekonomisinde son dönemde yaşanan dalgalanmalar ve özellikle TL’nin yabancı para birimleri karşı-

sında değer kaybetmesi şirketlerimizin ücret artış bütçelerinde bir değişikliğe neden olmakta mıdır?” sorusuna yanıt aramak için bir araştırma gerçekleştirdi. Şirketlerin geçirdikleri zorlu dönemde karar alma süreçlerine destek olmak amacıyla gerçekleştirilen araştırma önemli sonuçlar ortaya koyuyor.


HABER

2014 yılı öngörülen ücret artış bütçenizde değişiklik yapacak mısınız?

Araştırmaya katılan şirketlerin yüzde 75’i değişiklik yapmıyor İlaç ve sağlık, teknoloji, hızlı tüketim ve perakende sektörleri başta olmak üzere, 105 şirketin katılımıyla gerçekleştirilen araştırmaya

katılanların yüzde 75’i ekonomik dalgalanmalara ve Türk Lirası’nın yabancı para birimleri karşısında değer kaybetmesine rağmen önceden belirledikleri 2014 yılı ücret artış bütçelerinde herhangi bir değişikliğe gitmeyeceklerini söyledi.

Değişiklik yapan şirketler, bütçelerini 2014 yılı ücret artış beklentisi olan yüzde 8 seviyesine yaklaştırıyor Ekonomik dalgalanmalar dolayısıyla ücret artış bütçelerinde değişikliğe gideceğini belirten yüzde 25

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

9


HABER

Ücret Artış Bütçelerinde Değişikliğe Gidecek Şirketlerin Dağılımı

oranındaki şirketlerin politikaları incelendiğinde farklı yaklaşımlar olduğu gözlemleniyor. Söz konusu şirketlerin yüzde 19’u 2014 yılı içinde ücret artışı yapmaktan vaz geçtiklerini belirtirken, yüzde 38’i kararlaştırılan ücret artış bütçelerini azaltacaklarını bildirdi. Söz konusu şirketlerin değişiklik sonrası bütçeleri ile planlanan bütçeleri karşılaştırıldığında ise ücret artış bütçelerinin yüzde 1,2 seviyesinde azaltıldığı görüldü. Ücret artış bütçelerinde değişikliğe gideceklerini belirten şirketlerin yüzde 31’i bütçeledikleri ücret artış oranını yükselteceklerini aktardı. Söz konusu şirketlerin ücret artış bütçelerini yüzde 1 oranında artıracakları gözlemlendi. Towers Watson Ücret Araştırmaları Yöneticisi Kerem Tuzlacı, “Dikkati çeken önemli bir husus, ücret artış bütçelerini azaltan şirketlerin yüzde 70’inin ücret artışlarını Towers Watson tarafından 2014 yılı ücret artış beklentisi olarak raporlanan

10

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

yüzde 8 seviyesinin üzerinde bütçelemiş olmalarıdır,” dedi. Tuzlacı, şu noktaların altını çizdi: “Benzer bir şekilde, ücret artış bütçelerini yükselten şirketler ise yüzde 63 oranında Towers Watson tarafın-

dan raporlanan bu seviyesinin altında planlamışlardır. Dolayısıyla, söz konusu değişikliğin beklenen artış oranlarına yakınlaşma olarak yorumlanması mümkündür.”


HABER

Dünyada henüz çok az kişinin ulaşıp deneyebildiği Google Glass (Google gözlükleri) ve uygulamaları artık Türkiye’de tüketici davranışlarının araştırılmasında kullanılmaya başlandı. Yılın icadı üçüncü göz olarak anılan bu cihazların dünyada ilk defa pazarlama araştırmaları alanında kullanılması ile tüketicinin gözüyle ürün, servis, mağaza, kampanya, ürün yerleşimi, promosyon

12

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

gibi perakendeciliğin en önemli dinamiklerini çözümlemek mümkün. Alışveriş gurusu Paco Underhill’in 1986 yılında New York’da kurduğu ve bugün 11 ülkede faaliyet gösteren Envirosell’in, Türkiye ofisi ile Türkiye’nin ilk augmented reality ajansı olarak proje geliştiren mobil pazarlama firması Klickar’ın “Project Glass” programına kayıtlı geliş-


HABER

tiricileri sayesinde edindiği Google Glass‘lar bu teknolojinin araştırmadaki ilk uygulamalarına öncülük ediyor. Envirosell Türkiye kurucu ortakları Burç Tutanç ve Melik Karabıyıkoğlu, Klickar ile yapılan stratejik işbirlikteliği ile, Google Glass çalışmalarının, müşteri deneyimi kavramını sayısal ve görsel olarak somutlaştırdığını böylelikle müşteri davranışlarının daha net bir şekilde ortaya konulabildiğini belirtiyor. Klickar’ın kurucu ortağı olan Deniz Altun’da Google Glass’ın daha birçok alanda bilinmezleri ortaya koyabileceğini ekleyerek “Hayata geçireceğimiz proje ve uygulamalarla Google Glass önümüzdeki günler-

de günlük hayatımızın bir parçası olarak çok daha aktif kullanılmaya başlayacak, bu konuda hızlı davranan firmalar rekabette önemli avantajlar elde edecekler” diyor. Çalışmalarını gözlem ve video gözlem ile gerçek tüketici davranışlarının analizine dayandırmayı ilke edinen Envirosell’in 28 yıllık perakende deneyimi ile Klickar’ın, augmented reality ve akıllı cihazlar alanlarında edindiği yeni nesil mobil pazarlama deneyimi, son teknoloji ürünü Google Glass ile birleşerek önümüzdeki dönemde üretici firmaların ve perakendecilerin tüketicileri anlamaya yönelik farklı ihtiyaçlarına çözüm sunacağa benziyor.

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

13


HABER

Avrupa’ya çelik boru ihracatı yeniden yükselişte Avrupa ekonomilerindeki toparlanma çelik boru sektörünün ihracat rakamlarına pozitif katkı sağlamaya devam ediyor. 2014 yılının ilk çeyreğinde Türkiye’nin çelik boru ihracatı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 2,5 artışla 472 bin 894 tona ulaştı. Sektörün değer bazındaki ihracatı ise 403 milyon 812 bin dolar. Yılın ilk üç ayında en çok çelik boru ihracatı yapılan ülkeler ise Irak, İngiltere ve ABD olarak sıralandı. Türk çelik boru sektörü, 2014 yılının ilk çeyreğinde ihracatını miktar bazında geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 2,52 artırarak 472 bin 894 tona ulaştırdı. Sektörün değer bazındaki ihracatı ise yüzde 1,60 azalışla 403 milyon 812 bin dolar oldu. Mart ayı sonunda elde edilen ihracat rakamlarına göre, en fazla çelik

14

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

boru ihracatı yapılan ülkeler değişmeyerek yılın ilk iki ayında olduğu gibi Irak, İngiltere ve ABD şeklinde sıralandı. Yılın ilk çeyreğinde söz konusu ülkelerden Irak ve ABD’ye yapılan çelik boru ihracatında azalma izlenirken, İngiltere’ye gerçekleştirilen ihracattaki artış oldukça dikkat çekici... Bu dönemde; Irak’a yüzde 2,31 azalışla 77 milyon 626 bin dolarlık, ABD’ye yüzde 7,32 azalışla 62 milyon 898 bin dolarlık çelik boru ihraç edilirken, İngiltere’ye yüzde 97,60 artışla 54 milyon 500 bin dolarlık ihracat yapıldı. Avrupa ekonomilerindeki olumlu havanın etkileri Türk çelik boru sektörünün ihracat rakamlarına da yansıyor. Özellikle AB ülkelerine yapılan çelik boru ihracatındaki artış dikkat çekiyor. Yılın ilk çeyreğinde AB ülkelerine yapılan ihracat 208 bin tona ulaştı ve AB ülkelerinin


HABER

toplam ihracattaki payı %45’e kadar yükseldi. Ülkeler itibariyle ifade etmek gerekirse; Romanya’ya yüzde 53,48 artışla 23 milyon 911 bin, Hollanda’ya yüzde 16,77 artışla 15 milyon 502 bin, Almanya’ya yüzde 38,54 artışla 18 milyon 509 bin, Belçika’ya yüzde 14,62 artışla 9 milyon 589 bin, İtalya’ya ise yüzde 12,79 artış ile 8 milyon 43 bin dolarlık çelik boru ihracatı gerçekleştirildi.

Çelik Boru İmalatçıları Derneği Genel Sekreteri Mehmet Zeren: “Türk çelik boru sektörü sahip olduğu üretim gücü ve kaliteli ürünleri ile dünya pazarında önemli bir yere sahip. Dünyanın pek çok ülkesine ihracat gerçekleştiriyoruz. Küresel pazarda rekabet gücümüze inancımız tam. Yılın ilk çeyreğini geride bırakırken özellikle AB ülkelerine yaptığımız ihracattaki artış sektörümüzün potansiyelini değerlen-

dirmek açısından oldukça önemli bir gelişme. Bununla beraber 2014 yılının ilk çeyreğinde elde edilen veriler ihracatımızda artışı müjdelerken, ithalatta herhangi bir artış olmaması bizleri mutlu ediyor. Bu tablonun değişmemesi durumunda 2013 yılında ihracatta yüzde 4 oranında gerileme yaşayan sektörümüzün, 2014 yılında bu kaybı telafi etmesini bekliyoruz” dedi.

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

15


HABER

Bugüne kadar 25 milyon TL’lik yatırım yaptıkları Yozgat’taki tesis için 5 milyon TL’lik ilave yatırım planladıklarını söyleyen Erensan Grup Yönetim Kurulu Üyesi Ayhan Eren:

Türkiye için rol model olduk Erensan’ın ısıtma sektörünün dünya devlerinden biri olan Atlantic Group ile gerçekleştirdiği ortaklık modelinin ekonomi çevrelerince cari açığa reçete olarak bir rol model olarak sunulduğunu ifade eden Erensan Grup Yönetim Kurulu Üyesi Ayhan Eren, “Şirketimizin yüzde 25’in satın alan Atlantic Grup ile gerçekleştirdiğimiz ortaklığın ardından Yozgat’taki tesisimizi büyüttük. Erensan olarak bugüne kadar Yozgat’a 25 milyon liralık yatırım gerçekleştirdik. Kısa ve orta vadede geliştirdiğimiz yeni ürünlerin üretimi için 5 milyon liralık ayrıca bir yatırım ve sağladığımız istihdamı yüzde 20 artırma hedefimiz var” dedi. Isı sektörünün ülkemizdeki öncü markası Erensan’ın Yönetim Kurulu Üyesi Ayhan Eren’in ev sahipliğinde gerçekleştirilen toplantıda ısıtma sektörü, Erensan’ın sektöre sağladığı katma değer ve istihdamın yanı sıra son dönemde dünya gündemini oldukça meşgul eden tasarruf, çevre ve enerji verimliliği konuları konuşuldu. İstanbul Gayrettepe Point Hotel’de gerçekleştirilen toplantıda basın mensupları ile biraraya gelen Erensan Yönetim Kurulu Üyesi Ayhan Eren, ısıtma sektörüne yönelik önemli açıklamalarda bulundu. Erensan’ın ısıtma sektöründeki yeri ve sektöre yönelik faaliyetlerine

16

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

değinen Ayhan Eren, “Erensan sektörde yarım asrı geride bırakmış ülkemizin öncü ve kendi sektöründe lider markasıdır. Ekonomi çevrelerince cari açığa reçete kabul edilen bir rol model olarak sunulan Atlantic Group ile bildiğiniz gibi bir ortaklık gerçekleştirdik. Bu ortaklığın ardından bugüne kadar 25 milyon lira yatırım yaptığımız Yozgat’taki tesisimizi büyüttük ve ihracat yaptığımız ülke sayısı 100 ülkeye ulaştı. Gerçekleştirdiğimiz bu yatırımlarla ülke ekonomisine ve istihdama katkı sağladık. Yozgat, 2011 yılında yapılan ortaklıkla beraber Atlantic Group’unun kazan üretim üssüne dönüştü. Kısa ve orta vadede ge-

liştirdiğimiz yeni ürünlerin üretimi için 5 milyon liralık ayrıca yeni bir yatırım ve sağladığımız istihdamı yüzde 20 artırma hedefimiz var” diye konuştu. “Made in Yozgat” “Tamamı yerli hammadde kullanıyor olmamız ve istihdamı da katarsak ülke ekonomisi için ciddi bir katma değer yaratıyoruz diyebilirim” diyen Eren, “Dünya ‘Made in Yozgat’ imzalı kazanlar kullanmaya başladı. Yozgat işçisinin yaptığı ürün bugün İtalya’da Torino Hastanesi’nde , İngiltere Cambridge Üniversitesi’nde, Avusturalya’da insanların evlerinde, Afrika’da süt ürünleri üreten mandıralarında,


HABER

Kazakistan’da yağ fabrikasında, Rusya’da şehirlerin ısıtılmasında, Meksika’da kozmetik fabrikasında ve yaklaşık 100 ülkede çalışıyor. Biz de bunu istikrarlı bir biçimde geleceğe taşımak istiyoruz” dedi. “Isıtma sektörü hareketli bir döneme girdi” Ayhan Eren, “Isıtma sektörü, inşaat ve sanayi yatırımları sektörüne bağlı ürünler geliştirerek, söz konusu sektörlerde yaşanan değişimlere paralel bir seyir izliyor. Dolayısıyla İnşaat sektöründeki büyüme; TOKİ ve özel sektör yatırımlarının yanı sıra Binalarda Enerji Verimliliği Kanunu (BEP), ısıtma sektöründe talep artışı yaşanmasına sebep oldu. Binalarda Enerji Verimliliği Kanunu sayesinde 2000 m2 den büyük binalarda Merkezi Sistem Kazan Kullanımı şartı ile Merkezi Sistem Kazan satışlarında bir büyüme gerçekleşti. Kentsel Dönüşüm yasasıyla depreme dayanıklı olmayan

binaların yeniden yapılandırılması veya yıkılarak yeniden yapılması da başlayınca ısıtma sektörü hareketli bir döneme girdi” dedi. “Dünya çevre, tasarruf ve enerji verimliliğine odaklandı” Erensan Yönetim Kurulu Üyesi Ayhan Eren, “Dünya çevreye duyarlı, enerji verimliliği ve tüketimde tasarruf sağlayan ürünlere odaklandı. Enerji verimliliği çıkan yasa ve yönetmeliklerle, yapılan uluslararası anlaşmalarla zorunlu hale gelmeye başladı. Enerji verimliliği yasası ile kaliteyi düşürmeden, ekonomik kalkınma ve sosyal refahı engellemeden enerji tüketimini en aza indirmek amaçlanmaktadır. Bu noktada Türkiye’nin kendinden yoğuşmalı ilk kazanını da üreten Erensan bunun yanında geniş ürün gamı ile enerji verimliliği ve sektörde önemli bir açığı kapatıyor” dedi. Erensan, yeni ürünleri ile Sodex Fuarı’nda

Sektörün nabzını tutacak 2014 Sodex Fuarı’nın önemine değinen Ayhan Eren, ”Yerli ve yabancı katılımcılar ile profesyonelleri buluşturacak olan bu fuarda, dünyadaki endüstriyel gelişmeler yakından takip edilecek. Erensan olarak ArGe’ye büyük önem veren bir markayız. Biz de özellikle Türk mühendisleri tarafından geliştirilen çevreye duyarlı ve verimliliği ön planda tutan yeni ürünlerimizi Türkiye’ye ve dünyaya tanıtmak için Sodex Fuarı’nda olacağız. İtalya MCE Fuarı Erensan açısından oldukça verimli geçti. Çok büyük işbirlikleri gerçekleştirdik ve önemli siparişler aldık. 7-10 Mayıs tarihleri arasında İstanbul Fuar Merkezi’nde gerçekleştirilecek olan Sodex Fuarı’nda yerli ve yabancı katılımcıları ağırlayacağız. Sodex Fuarı’nın da en az İtalya MCE Fuarı kadar verimli geçeceğini düşünüyoruz” diyerek fuar öncesi genel değerlendirmede bulundu.

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

17


HABER

Türkiye’den fon çıkışı sınırlı kaldı TÜYİD’in IPREO’nun verilerini kullanarak hazırladığı “Fon Akışı” raporuna göre yılın ilk çeyreğinde benzer ülkelere göre satışlar sınırlı kaldı. Türkiye’den 21,7 milyon dolar yabancı satışı gerçekleşti. En yüksek sermaye çıkışının 2,06 milyar dolarla Rusya’da gerçekleştiği görüldü. Türkiye Yatırımcı İlişkileri Derneği (TÜYİD) ve IPREO’nun işbirliğiyle hazırlanan ve Türkiye’deki fon akışıyla ilgili trendleri ortaya koyan Fon Akışı “Flow of Funds” raporu, 2014 yılının ilk çeyreğinin değerlendirmesini yaptı. Rapora göre ilk çeyrekte Türkiye’den gerçekleşen net varlık satışı, Macaristan ve Rusya’dan gerçekleşen satış trendine kıyasla kısıtlı oldu. Endeks yatırımcılarının satısları toplam 144 milyon doları buldu. Buna karşılık büyüme ve piyasa değerine yatırım yapan yatırımcıların 122 milyon dolarlık hisse senedi alımı yoluyla net sermaye girişi gerçekleşti. 2014 yılı ilk çeyreğinde Türkiye’den 21,7 milyon dolar fon çıkışı yaşanırken Rusya’dan 2.06 milyar dolar ve Macaristan’dan 617,5 milyon dolar fon çıkışı gerçekleştiği belirtiliyor. Rapora göre en fazla alım İngiltere’den gelirken, Londra’da yerleşik 73 kurum 5,3 milyar dolar ile Türkiye’de en yüksek pozisyona sahip oldu. Finansal hisseler alınırken enerji hisseleri yoğun olarak satıldı. Türk hisse senetlerinde en büyük alıcı olan Blackrock Investment Management’ı Oppenheimer Funds ve Dodge&Cox takip etti. 2013 yılında BİST’de büyümeye dayalı yapılan yatırımlar pozitif yönlü kalırken ikinci çeyrekte düşüş yaşanmıştı. Rapora göre, 2013 yılında gelişmekte olan ülkelerdekinin aksine gelişmiş ülkelerdeki büyümeye yatırım yapan yatırımcıların artış seviyesinin yüksekliği bu yıl için de önemini devam ettiriyor. Türkiye’nin gelişmiş ülkelere yönelen büyümeye dayalı yatırım fonlarının ilgisini kazanması önemli.

18

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014


HABER

REPORTTURK / Nisan-May覺s 2014

19


MAKALE

PROF.DR. FARUK ŞEN

AB Türkiye’ye leblebi çekirdek parası veriyor AB´nin 2014´ten 2020 ye kadar 7 yillik mali plani cercevesinde takriben her yil 137 milyar € civarinda bir bütcesi olacak. 7 yillik bütçenin 980 milyar €´yu geçmemesi bekleniyor. Artik Almanya basta olmak üzere AB´ye katkı yapan ülkeler, bu katkılarını azaltmak için savaş veriyorlar. 137 milyar €´luk 2014 yılı bütçesinin % 35’ini ödeyen Almanya ilk defa bu yıl bütçeden %17´lik bir pay alma savaşı içinde. Bulgaristan, Romanya gibi ülkelere artık çok az pay düşüyor.

Türkiye´ye verilen para çok az Gelelim Türkiye´nin konumuna, tam üyelik görüşmelerinde 9 yıldır yerinde sayan Türkiye´ye bu 7 yıl için öngörülen AB yardımı 4,750 milyar €. Bu sene ödenecek paranın 850 milyar € civarında olması bekleniyor. AB birçok kural yerine getirilmediği için bu paradan da büyük ölçüde kesintiler yapma çabasında. Türkiye özellikle Tarımsal Garanti fonundan neredeyse hiç para almıyor. Bu yıl fındık, kayısı ve diğer ürünlerdeki don olayından sonra ürünler %90´a kadar kayba uğradı. Bu gelişme başka bir AB ülkesinde olsaydı, büyük ölçüde ekonomik yardım alırdı. Türkiye´ye bu konuda yardım gelmiyor. Ayrıca süt ve et ürünlerinde de Türkiye´ye belirli ıslah projelerinin getirilmesi ve Türk süt ve et ürünlerine Avrupa pazarına açılması lazım.

Fonlardan ümit yok Gelelim ikinci konuya, sosyal strüktür fonundan da işsizlik konusunda Türkiye´ye ödenen para

20

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

çok çok az. Türkiye´nin tek, az çok para aldığı fon Bölgesel İstikrar fonu. Bu fonunda özellikle Güney Anadolu Bölgesine yönlendirildiğini görüyoruz. Ege bölgesinde, Burdur´dan tutun Karadeniz bölgesinde bu fona çok ihtiyacı olan bölgeler var. AB´den daha çok fon ve ayrıca Arge fonu almamız lazım. Yeni AB Bakanımız Mevlüt Cavuşoğlu´nun masaya vurma zamanı geldi.

Gümrük Birliği yenilenmeli Aynı zamanda Gümrük Birliği antlaşması da eskilerin 15’lerin AB´siyle yapılmıştır, şimdi 28´lik AB´sine uygulandığı zaman Gümrük Birliği Türkiye´nin aleyhine işliyor. Özellikle ABD ve AB arasında serbest transatlantik Gümrük Birliği bölgesinde Türkiye´nin hiç söz hakkı yok. Bütün bu gelismelerin tekrar ele alınması lazım. 2013 yılında ihracatımızın %34’ü Avrupa Birliğine gitmişti. Buna karşılık Afrika Türkiye´yi ihracatta memnun etmişti. Türkiye´de hükümet ve cemaat arasındaki çatışmalardan sonra Afrika ile olan ilişkilerimizde bir düşme olacak.

2014´ten ümitli miyiz? 2014 yılında AB´ye olan ihracatımızın %45’e çıkması bekleniyor. Hala Avrupa Birliği Türkiye´ye hizmet sektöründe serbestiyet tanımadı. Tırlara getirilen engellerin yanı sıra, Vize konusu da Türk iş dünyasının belini büküyor. Öbür taraftan Türkiye Cumhuriyetin´den AB´ye göç etmiş 5 milyon 400 bin kişide AB ülkelerinde yaşıyor.


Bunların 149 binin işletmesi var. Bu işletmelerin içinde bulundukları ülkelerinde ekonomisine de büyük ölçüde katkıda bulunuyorlar. Bu gelişmeler çerçevesinde 2014 yılında Türkiye - AB ilişkilerinin ciddi bir şekilde gündeme alınması lazım. Artık AB’nin bütçesindeki artışlar minimuma inmiş hatta gerilemeye başlamıştır. Bu açıdan

AB eski ülkelere büyük ölçüde para aktarırken yeni üyeleri Romanya, Bulgaristan ve diğer 10 ülkeye büyük paralar aktaramamaktadır. Bu açıdan AB ülkelerinde Macaristan ve Romanya’dan başlayan çöküş İMF’ye havale edilmiş ve daha sonra 2010 yılından itibaren yavaş yavaş ortaya çıkan Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya’daki ekonomik krizlerde AB’nin başini

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

21


MAKALE

büyük ölçüde zora sokmuş Türkiye’nin de AB’ye bakışını ciddi bir şekilde değiştirmiştir.

Brüksel’in diktesi Türkiye’deki Avrupa Birliği (AB) uzmanları Avrupa’nın bize dayattığı kriterlerin en kısa zamanda yerine getirilmesini istiyorlar. AB’li yetkililerin tüm çabası Örneğin, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasından, Kıbrıs için verilecek tavizlere kadar birçok dayatmanın neredeyse Kophenag kriterlerinin bir parçası olduğunu hepimize inandırmaktır. AB’nin Brüksel’deki uzmanları ve Türkiye’deki uzantıları TürkiyeAB ilişkilerini takip etmekte güçlük çekiyorlar. 2012 yılında TAVAK ( Türkiye- Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı) ‘nın yapmış olduğu araştırmada Türk halkının AB’ye bakışı %17’lere kadar düştü. AB’ye çok gönül verenlerde artık AB’den koparak “olmayacak duaya amin dememe” pozisyonuna girdiklerini görmüyorlar. Artık yavaş yavaş Ankara kriterlerini ortaya çıkartıp, Türkiye’ye “hayır” demek isteyen Fransa, Hollanda, Avusturya ve Almanya gibi ülkelerin önüne sürmekte yarar var. Ankara kriterleri neler olabilir?

Türkiye kriterlerini 14 başlıkta toplamakta yarar vardır. 1. Vizelerin Kaldırılması: AB ülkeleri Schengen vizesini tüm üyelik görüşmesine başlayan ülkelere kaldırmışlardı. Artık Türkiye ye de kaldırmaları gerekmektedir. Vizesiz bir AB Türkiye’nin ilk kriteri olmalıdır. AB’ye tam üyelik görüşmelerine başlama tarihinden itibaren Bulgaristan, Romanya ve Hırvatistan’a yönelik kaldırılan vize uygulamasının 2005 yılından bu yana tam üyelik görüşmelerine başlayan Türkiye’ye yönelik olarak derhal kaldırılmasının sağlanması gerekmektedir. Sırbistan’a vizenin kaldırılmadığı bugünlerde, Türkiye’den gelenlere vize istenmesi AB’nin Türkiye’ye karşı getirmediği sorumlulukların başında gelmektedir. 2. İslamafobi ve Türkofobi’ye karşı eylemler: 505 milyonluk AB ülkelerinde 20 milyon müslüman yaşıyor. İslamafobi her geçen gün artarken, 5 milyon 200 bin insanın yaşadığı AB de

22

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

Türkofobi de gelişiyor. Bu açıdan AB, Brüksel de İslamafobi ve Türkofobiye karşı savaş açmalı ve 2014 yılını İslamafobiye karşı eylem yılı yapmalıdır. İslam dinine yönelik ön yargıların büyük ölçüde geliştiği ırkçı (rasist) akımların büyük boyutlara geldiği AB’de İslamofobi ve ırkçılığa (rasismize) karşı yeni paketler açılmalı ve müslümaların (islam dininin) AB tarafından tanınması sağlanmalıdır. 3. AGSK da söz hakkı; 90’lı yıllarda Balkan krizi çerçevesinde oluşturulan 60 bin kişilik NATO kuvvetlerindeki vurucu ve acil müdahale ekibine Türkiye 6 bin asker veriyor. Fakat AB ülkesi olmadığı için karar mekanizmasında yer alamıyor. Vurucu gücün % 10 unu oluşturan Türkiye, AGSK’nın karar gücünde de yer almalıdır. 4. Gümrük Birliği Tazminatı: 1996 yılında başlayan Gümrük Birliği’nden 2012 yılına kadar AB Türkiye ye 190 milyon £ luk daha fazla mal satışı yaptı. Türkiye 1996-2001 yılları için öngörülen ve Yunan vetosu ile verilmeyen Gümrük Birliğini güçlendirme paraları Türkiye ‘ye ödenmesini istemelidir. Bunun dışında zeytinyağından alınan 1,5 euroluk fonun kaldırılması, ayrıca etli ve sütlü mamüllerin Türkiye’den AB’ye direkt girişi sağlanmalıdır 5. Yeni bölümlerin açılması: Son 3 yıldır AB ile görüşmelerde çok az bölüm açıldı. 2014 yılında 5 bölümün açılması artık sağlanmalıdır. 6. Güney Kıbrıs’a yaptırım: AB ülkeleri Güney Kıbrıs ve Türkiye’ye karşı getirdiği AB ye yönelik vetolarının paketleri kaldırılması için yaptırım uygulamalı ve Güney Kıbrıs a uygulanacak yardımların şarta bağlanmasını istemelidir. 7. Serbest Dolaşım Hakkı: Türkiye 1986 yılında uygulanmaya konulması gereken serbest dolaşım hakkını hala ulaşamadı. Gümrük Birliği’ne “Evet” diyen Türkiye ‘ye serbest dolaşım hakkı da sağlanmalıdır. Bu konuda kademeli bir dönem başlamalıdır.


8. Yardımların verilmesi: AB 1981’den 2008’e kadar Yunanistan’a 108 Milyar Euro’luk hibe kredi yardımında bulunmuştur. Aynı AB 1986 - 2010 yılları arasında İspanya’ya da 70 Milyar Euro’nun üzerinde katkıda bulunmuştur. AB Türkiye’de de bölgeler arası dengesizliğin giderilmesi ve Türkiye’deki belirli etnik sorunların çözülümüne yönelik para harcamasında yarar vardır. Bu açıdan 2014 yılı bütçesine AB Güneydoğu Anadolu’ya yönelik yılda en azından 3000 Milyar Euro’dan 21 Milyar’lık bir para ayırması gerekmektedir.

de açılması gerekmektedir.

9. Güney Doğu Anadolu’ya fon ayrılması: 2014-2020 yılları arasında öngörülen 7 yıllık, 979 milyar £ luk AB bütçesine kürt sorunun çözülmesine yönelik yardım çerçevesinde AB’nin Sosyal ve Bölgesel Strüktür Fonlarından Güney Doğu Anadolu bölgesine fon ayrılmasını istemelidir.

14. Göçmenlere Kolaylık: AB’nin birçok ülkesinin cezaevlerinden tamamiyle izolayona tabi tutulan Türk kökenli göçmenlerin konumları ile ilgilenecek bir komisyon kurmalı ve bu komisyon üyelerinin %50’si de Türklerden oluşmalı ve bunların vereceği raporlara göre ülkelerde cezaevleri koşullarının değiştirilmesi sağlanmalıdır. AB sınırları içinde yaşayan ve sayıları 5 milyon 400 bini bulan Türklere yönelik her türlü ayırımcılığın (diskriminasyonların) önüne geçilmeli ve ayrımcılık-karşıtı (antidiskriminasyon) kanunlarının tam olarak uygulanması sağlanmalıdır.

10. AB’yi sevdirme Fonu: Türkiye de AB ye karşı tepki her geçen gün artmakta ve AB üyeliğine sıcak bakılmamaktadır. AB Tüm üye ülkelerde ve üye olacak ülkelerde AB ye bakışı olumluya çevirmek için fonlar ayırmaktadır ve bu fonların Türkiye’ ye ayrılması gerekmektedir. 11. Zirvelere Katılım: AB’nin genel toplantılarda Türkiye ciddi bir şekilde rol almalıdır. Uzun zamanlı dönem toplantılarına, Türkiye’yi davet etmemektedir. Bunun değişmesi istenmektedir. 12. Batı Trakyalı Türkler : Lozan Antlaşması’na göre, azınlık statüsünde olan Batı Trakyalı Türkler kendilerine hizmet verecek olan Türk kökenli müftüleri seçme hakkına sahip değillerdir. Ayrıca, müftüler Yunanistan’a ve Suudi Arabistan’dan getirilen Arap müslümanları arasından atanmaktadır. Yunanistan’ın Türk terimini kabul etmesi, İskece ve Gümülcine müftülerinin bu bölgelerden yaşayan Türkler tarafından seçilmesi şarttır. Selanik’te Türk din adamlarını yetiştirecek ve Türkiye’deki bir üniversite ile işbirliği yapacak bir din akademisinin veya ilahiyat fakültesinin

13. KKTC’ye Sorumlulukların Yerine Getirilmesi: Kıbrıs’ta Kuzey Kıbrıs’a yönelik AB tarafından Kıbrıs referandumundan evvel verilen sözler yerine getirilmeli, ulaşımda kolaylık tanınarak Avrupa’dan direkt uçakların Ercan Havaalanı’na inmesi sağlanmalı, limanlara direkt gemilerin yanaşmasının dışında ilk üç yıl için öngörülen 2004-2009 yılları arasında ön görülen yaklaşιk 600 milyon euroluk fon KKTC ye verilmemiştir.

15. KPK’nin işlevi: Avrupa Parlamentosu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi arasında oluşturulan karma parlamento komisyonunun (KPK) toplantılarında Avrupa’daki Türklerin sorunları her toplantıda gündeme alınmalı ve bunlara karşı uygulanan baskılarin hafifletilmesine yönelik çalışmalar yapılmalıdır. AB bu 14 kriteri yerine getirirken Türkiye ile yakınlaşmayı sağlayabilir.

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

23


MAKALE

PROF. DR. TEVFİK DALGIÇ

Küreselleşme Notları Türkiye’de bazı çevrelerde olduğu kadar, dünyanın değişik yörelerinde de küresellik olgusu ile ilgili konularda tam bir anlam ve kavram kargaşası ve kavgası yaşanıyor. Bunlardan bazılarında milliyetçilik, çaresizlik, bilgisizlik, garibanlık, istismar, yoksulluk öğeleri öne çıkarılırken, bazılarında da kokuşma, çürüme dediğimiz hortumculuk, rüşvet, irtikap, görevi kötüye kullanma, siyasi kayırma ve taraftara kıyak çekme, avantacılık faktörleri öne çıkarılarak tartışmalar değişik yönlere çekilmeye çalışılıyor. Küreselleşme denilen konu bir oluşumdur, sonuç değildir. Süreklilik gösteren, kendi içinde dinamikleri olan, tarihsel, toplumsal, teknolojik ve ekonomik boyutları olan bir tür sürekli değişimin adıdır. Bir anlamda bugün biz istesek de istemesek de günümüzde dünyaya hakim olan bir ekonomik düşünce şekli olan serbest piyasa ekonomisinin ulaşmayı amaçladığı bir aşamadır. Kuramsal olarak tüm dünyanın tek bir pazar haline gelmesi ve üretimin bölük pörçük olmuş, gümrük duvarlarınca korunmuş, küçük pazarlar yerine, yaklaşık 7 milyara yakın tüketiciyi içeren küresel bir pazar haline dönüşmesidir ve ekonomilerin, kuralların ve finans sisteminin entegre olmasıdır. Bu deyimi bilimsel anlamda ilk kullanan bir Harvard profesörü olan Edward (Ted) Levitt oldu. 1983 yılında Harvard Business Review da yayımlanan Pazarların Küreselleşmesi-Globalization of Markets-isimli makalesinde bazı şirketlerin standart ürünlerle dünyanın dört bucağındaki müşterilerin ihtiyaçlarına yanıt verdiklerini, dünya pazarlarının genişlediğini ve küresel bir hale

24

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

dönüştüğünü bu şirketlerin artık küreselleşmiş olduklarını yazdı. Aslında yaptığı serbest ticaret ve rekabet sistemin ulaştığı aşamayı gozlemleyip buna isim koymaktan ve bazı genel düşüncelerini aktarmaktan başka bir şey değildi. Bazı araştırmacılar dünya ekonomilerinin tarihin ilk çağlarından bu yana yavaş yavaş birbirleri ile entegre olmaya devam ettiklerini, sovyet siteminin de serbest rekabet ve ticarete açılmasıyla, demokratikleşme, özelleştirmeler, teknoloji ve internet gibi oluşumların bu entegrasyon sürecinin hızlandırdığı görüşündeler. İnsanların, sermayenin, teknolojinin ve ürünlerin kolayca hareket edebilmesi bu olguya sadece ekonomik değil, sosyal, politik ve çevresel boyutlar da getirmiştir. Konuya kuramsal açıdan bakıldığında entegre olmuş tüm dünyayı kapsayan bir küresel pazar için yapılan büyük ölçekli üretim sonucu birim başına sabit maliyetlerin düşmesi nedeniyle toplam üretim maliyetinin azalması yüzünden bir çok malın fiyatı düşecek, yoksullar daha çok mal ve hizmet satın alabilme olanağına kavuşacak, şirketler de büyük ölçekte mal üretip satabilecek ve kar edebileceklerdir. Kuşkusuz böyle bir gelişme üretim kolaylığı sağladığı gibi, mal ve hizmetlerde de belirli bir kalite standardı gerektirecektir. Ayrıca aynı marka ve aynı tanıtım yöntemleri pazarlama maliyetlerini de aşağıya çekecektir. Yalnız küresel aşamaya gelmiş bir çok şirketin ekonomik gücünün küçük devletlerin milli gelirlerinden bile çok olunca ortaya ister istemez bu şirketlerin değişik ülkelerde uygulamaya


çalıştığı siyasi baskılar, siyasetçi satın alma olguları, doğal kaynakları kirletme ve kurutma, yerli firmaları yok etme çabalarını da hatırlatmakta yarar var. Türkiye’de halkımızın küreselleşme konusunda ne düşündüğünü anlamak için büyük anketler düzenlemeye, sorular sormaya gerek yok. Şöyle bir çarşı pazar dolaşın, halkın neyi aldığına, neyi giydiğine, neyi yediğine bir dikat edin. Pahalı ürünler satan değişik AVM’leri bir gezin. Dükkan isimlerine bir bakın. Satılan malların markalarına bir göz atın. Genellikle üst

gelir gruplarının seçtiği bu yerlerdeki tüketici tercihleri ile daha düşük gelir düzeyindeki grupların tercihi olan kenar kentlere ve semtlere bir uğrayın. Aynı gözlemleri de oralarda yapmaya çalışın.. Demekki kuru hamaset duyguları ekonomik gerçeklerin önüne engel oluşturamıyor. Önemli olan dünyanın dört bucağında satabileceğimiz kalitede üretim yapmak ve küresel marka yaratabilmektir.

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

25


MAKALE

ERTAN ACAR

Slogan markanın parmak izidir Slogan bir başka deyişle motto, bir kurumun, ürünün ya da markanın varoluş iddiasını, amacını ve felsefesini ortaya koyan ve hedef kitlesinin duygu ve davranışlarını tetikleyen beklide en önemli iletişim aracıdır. Bu yüzden kurum, ürün ve markaların iletişim ve reklamlarında kullanılan sloganlar sürdürülebilirlik, akılda kalıcılık sağlamada çok büyük önem taşır. Elbette markanızın ölümsüzleşmesi yalnızca bir sloganla mümkün değildir. Ama doğru sloganı kullandığınızda kurumunuz ya da markanızla ilgili yaratmak istediğiniz algının tesisi için hedef kitleleriniz nezdinde çerçeveyi doğru çizersiniz. Markanız için sınırları doğru çizen, vaatleri iyi ve doğru ifade eden bir slogan kullandığınızda bu size satış başarısı, markalaşma ve zirveye giden yolda üstünlük olarak geri döner. İlk bakışta slogan, her ne kadar akılda kalıcı, en az bir, en çok beş sözcükten oluşan, markanın vaat ettiği ürün ve hizmet deneyimini ifade eden basit bir metin olsa da bu metin her yerde sizi temsil eden bıraktığınız parmak ya da ayak izinizdir. Öte yandan firmalar geliştirdikleri ürün ve hizmetlerin tanıtımı için gerçekleştirdiği reklam kampanyalarında sloganları sürekli değiştirseler de, kurumsal sloganları uzun yıllar aynı kalır ya da kalmalıdır. Bununla birlikte, son yıllarda kurumların kendilerini öven sloganlar yerine, müşteri deneyimi, ürün veya hizmetlerinin yarattığı fayda üzerine odaklanıldığı gözlenmektedir. Başarılı iletişimcilerin “Doğru slogan nasıl olmalı?” sorusuna verdiği yanıt hemen hemen aynıdır. Evet, iyi bir slogan, kolay anlaşılır, motive edici

26

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

ve hedef kitlede amaçlanan tutum değişikliğini tesis eden mesajları taşımalıdır. Pekiyi kurum ve markalar için birer parmak izi niteliğindeki doğru sloganı bulmanın ipuçları nelerdir? Kendilerini bağımsız bir tasarım hareketi olarak tanımlayan “İdemama” grubunun blog sitesi “İdemama.com”da yer alan makaleye göre iyi bir sloganın 6 temel özelliği bulunuyor.

İşte o 6 temel şart: 1 – Hatırlanır olmalıdır: Öncelikle iyi bir slogan kolay hatırlanır ve kısa olmalıdır. Hatırlanır olmak hedef kitleniz tarafından bir ipucuna ihtiyaç duyulmadan sloganınızı ilk sorulduğunda söylemesi demektir. Örneğin; “Arçelik” desem pek çok okurum devamını “demek yenilik demek” şeklinde getirmiştir bile… Hatırlanır bir slogan seçmede başarıya ulaşmanın en önemli yol, seçilen sloganın uzun soluklu olarak kullanmaktır. Eğer seçilen slogan çok yeniyse, mutlaka o slogan, verilmek istenen mesajlar, iletişime taşınarak, sloganın hedef kitlelere öğretilmesi tabiri caiz ise ezberletilmesi şarttır. 2 – Markayı çağrıştırmalıdır: İyi bir slogan, mümkünse marka ismini de içinde barındırmalıdır. Örneğin; ‘Turkcell’le Bağlan Hayata’, ‘Mc Donald’s Gibisi Yok’, ‘Aç Kapa Artema’ gibi... Eğer markanızın ismi, sloganınızda yer alamayacak kadar zor bir kelimeyse de çözüm iletişim faaliyetlerinizde markanızla sloganı bir arada telaffuz etmeniz olabilir. Örneğin, “Tahsildaroğlu benim peynirim” gibi… 3 – Sağladığı faydayı anlatmadır: Markanın reklam sloganının, ürünün sunduğu en önemli


faydayı içinde barındırması çok akıllıcadır. Böylece hem markasının faydasını öne çıkarır hem de rakiplerinden önce bulunduğu kategorideki ana faydalardan birini sahiplenmiş olur. Örneğin; ‘Sek Süt içsek Büyüsek’ bunu gösteren iyi örneklerden biridir. 4 – Kafiye barındırmalı: Slogan seçerken, kafiyeli olması hatırlanmasına yardımcı olacak, çok başvurulan yöntemlerden biridir. Türkiye’de hala en çok hatırlanan sloganlardan biri Tokai’nin ‘Çakar çakmaz çakan çakmak’ sloganıdır. Bunun yanı sıra yine geçmişten gelen ‘Kalebodur, seramik budur’ sloganı da akıllara kazınmıştır. 5 – Temsil ettiği markanın rekabetçi olunduğunu ve fark yarattığını sergilemeli: Sloganınızın fark yaratması ve orjinal olması da markanıza tahmin etmeyeceğiniz kadar büyük bir sıçrama sağlayabilir. Örneğin yıllar önce Sana margarinin kullandığı ‘Yoksa siz hala annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?’ sloganı hala günümüzde hatırlanmakta ve orjinalliğini korumaktadır. Aslına bakarsanız çok uzun olması ve bir soru cümlesinden oluşması çok da alışılmış bir kalıp değildir. Ancak Sana, o dönem margarin kategorisinin en büyük sorununun, insanların margarin se-

çerken önceki alışkanlıklarını devam ettiriyor olmaları ve yeni markalara karşı uzak durmaları olduğunu tespit etti. Bu problemi çok iyi analiz eden Sana, sloganında da direk bu konuya odaklandı. Bu sorunu cesurca kabul edip tüketicisini tanıdığını gösterdi ve sadece bir sloganla insanların bu alışkanlıklarını bırakmaları yönünde onların üzerinde çok hoş bir etki yarattı. Rekabetçi sloganların bir diğer başarılı örneği ise yıllar önce yaratılan Efes Pilsen’in ‘Bira bu kapağın altındadır’ sloganıdır ve hala gelmiş geçmiş en iyi Türk sloganları arasında ilk sırada gösterilmektedir. 6 – Hedef kitlede pozitif çağrışım ve duygular oluşturmalı: Son olarak başarılı bir slogan mutlaka ve mutlaka pozitif bir his yaratmalıdır. Slogan, markanızla tüketicinin ilk konuştuğu anlardan biridir, dolayısıyla oluşabilecek negatif bir etki, müşterinizi markanızdan direkt soğutabilir. Omo’nun son yıllarda kullandığı slogan negatif bir konuyu bile en güzel şekilde pozitife çevirmeyi başaran bir örnektir. ‘Kirlenmek Güzeldir’ sloganıyla Omo, deterjan kategorisinde ister istemez akıllara gelen ‘kirlenmek’ faktörünü bile kendi lehine çeviren ve yüzleri gülümsetmeyi başarmaktadır.

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

27


MAKALE

ALİ CEM İLHAN

Türkiye kendine yeni bir elbise dikiyor İçinde olunca pek de fark edilmiyor sanki ama hayli olağanüstü günler yaşıyoruz. Özellikle 2010’dan sonra çok ciddi bir toplumsal dip dalgası, hızlanan bir tempoda Türkiye’de yerleşik sosyo-kültürel ve siyasal paradigmayı alt üst etti; aynı dönemde başlayan Arap Baharı ise, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı yıktı geçti. Şimdilerde ise Suriye’deki savaş bir yana, Ukrayna yanı başımızda bir başka sonuçları şimdilik meçhul bir istikrarsızlık merkezi olarak duruyor. 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde içinde yaşadığımız bölge, muhtemelen sınırlarda dâhil olmak üzere, baştan sona yeniden şekilleniyor. Dün, Gazi Mustafa Kemal’in kurduğu daha sonra İnönü’nün devam ettirdiği Cumhuriyet, o zamanlar geçmişin acıları üstüne binen bir dizi sert ve yeni acılar üreten eylemlerinin üzerinden bir Sovyet Cumhuriyeti, bir İngiliz yarı müstemlekesi ya da Nazi işbirlikçisi olmaktan “mek parmak” mesafe ile kurtulurken, bugün Kırım’ın birkaç haftada Rus toprağı olduğu, belki yarın Doğu Ukrayna’nın da ona bağlanacağı, Irak ve Suriye’nin ve hatta İran’ın yeniden şekillenebileceği koşullarda Türkiye çok daha büyük meydana okumalara gebe. Bir başka deyişle, bazen gün aşırı, bazen saat başı değişen iç siyasal gündemi ile Türkiye, kendi sınırlarını da aşan büyük bir toplumsal ve siyasal anaforun tam merkezinde. Bu arada 2002 yılında 230 milyar dolar olan Türkiye’nin milli geliri bugün 820 milyar dolar ile dünyanın

28

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

17. büyük ekonomisi. Önümüzdeki dönemde yıllık ortalama yüzde 4 oranında büyürse Türkiye 2030’da dünyanın en büyük 11. ekonomisi olacak. İlk bakışta Türkiye ekonomisinin ulaştığı hacim ve istikrar bu koşullar altında en önemli güvence. Özetle dün, bugün ve yarın çizgisinde bu gelişmeler Türkiye’nin kendi içinde bazı fırsatlar barındırsa da, son derece tehlikeli sularda seyretmekte olduğunu ortaya koyuyor. Ben görür müyüm bilmiyorum ama, acaba 2030’da bugünün genç ama o günlerin bir hayli yaşlanmış Türkiye’si nasıl bir ülke olacak? Daha da önemlisi tabii o dönemin tarihçileri başta olmak üzere acaba o günlerin entelek-


tüelleri bugün yaşamakta olduğumuz günleri, adeta yüksek reytingli bir televizyon dizisinin heyecanlı bölümleri gibi yaşadığımız bu olayları nasıl değerlendirecekler? Siyaset ve aslında her türlü iş öncelikle mümkünün ikmali anlamına gelir. Ama beyan edilmiş olsun veya olmasın bir vizyonu yani eylemlerinin sonucunda ulaşılması gereken bir yüksek amacı da hedeflerler. En azından teorik olarak bu böyledir. Ben şahsen bazen tereddüte düşüyorum. Yaşadıklarımız, iktidar ve muhalefet cephesinde yapılan bazı siyasi çıkışlar, atılan bazı idari hukuki adımlar ne kadar günü kurtarma telaşının neticeleri, ne kadar bir vizyonun bugüne dair izdüşümleri emin olamıyorum. Gençlik yıllarımın “tarihsel materyalizm” öğretisine duyduğum yüksek güvensizlik her şeyi diyalektik bir okuma üzerinden bir tür satranç hamleleri gibi okumama engel oluyor. Bu anlamda olabildiğince ta-

rafsız bir gözle bakıldığında Türkiye’nin liderler siyasetinde onların kişisel öznelliklerinden kaynaklanan kayda değer bir pay olduğu gerçeği de su götürmez.

70’li yıllardan sonra ilk büyük ve gerçek siyasallaşma Öte yandan benim 70’li yıllardan çok iyi bildiğim, tüm toplum kesimlerinin aşırı siyasallaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bunu söylerken tabii bir ek bilgi vermemde yarar var: O dönemde özellikle 70’li yılların ikinci yarısında bu ülkede her gün karşıt görüşlü grupların silahlı çatışmalarında 20-30 kişi ölürdü. Sokaklarda insanlar infaz edilirdi özetle, örneğin İstanbul’un bir mahallesinden diğerine gitmek bile adeta bir Rus ruleti oynamak gibiydi… O dönemde siyasallaşmanın kendini dışa vurumu büyük ölçüde şiddet üzerindendi ve taraflar arasında fikri veya eylemsel temelde hiçbir etkileşim zemini yoktu. Bugün ise, yaşanan siyasallaşma daha farklı, şaşırtıcı fikri ortaklaşmalar veya eylem birlikleri gündeme gelebiliyor. Bazı durumlarda, bir kesim için dünün en büyük hasımı, yarın onun baş müttefiki olabiliyor. Gülenciler ile başta CHP olmak üzere laik kentli anti-AKP kesimler arasına olduğu gibi; ya da AKP ile ulusalcı çevreler arasında ilk işaretleri gözlenen flörtleşmeler de olduğu gibi… Ayrıca bu siyasallaşma söylem düzeyindeki bütün sertliklere rağmen şiddet üretmiyor hatta Kürt topluluğunun siyasallaşma sürecinde olduğu gibi, aktörlerini bir noktada şiddeti dışlamaya bile zorlayabiliyor. Bu durumu basitçe siyaseten pragmatizm veya ideolojisiz olmakla açıklayabiliriz belki ama, kanımca mesele o kadar basit değil. Çünkü bu defa ideolojilerin bıraktığı boşluğu kimlikler ve

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

29


MAKALE

onu anlamlandıran kültür ve yaşam tarzı katılıkları öylesine doldurdu ki, normal koşullarda eskisinden kat be kat bir dışlayıcı şiddet üretmeleri beklenmelidir. Sanırım bu sorunun cevabı geçmişten farklı olarak, bu kez siyasallaşmanın devlet ve onun çeperindeki elitlerden topluma değil, tam tersine toplumsal katmanlardan, onların içine girdikleri devinimlerden kaynaklanıyor olmasında yatıyor. Bir örnek ile açıklamam gerekirse, bu anlamda Gezi Olayları ve beraberinde getirdiği siyasallaşmayı ele alabiliriz. Ondan önce aynı toplumsal kesimler ile bağlantılı Cumhuriyet mitingleri olmuştu hatırlanacağı gibi, belli başlı şehirlerde de hayli büyük kabalıklar toplanmıştı. Ama bunlar belli siyasi merkezlerden örgütlenen, yani oralardan çoğaltılan eylemlerdi ve belli bir sert çekirdeğin dışında hedeflenen kentli, laik toplum kesimlerini tam anlamı ile hareketlendiremedi. Hâlbuki Gezi, tam anlamı ile bu toplum kesimlerinin anlık da değil kalıcı bir öfke patlaması ve siyasallaşma süreci oldu. Karşı bir örnek olarak, 30 Mart seçimlerine giden süreçte Başbakan’ın mitinglerini dolduran kalabalıklar ve ardından gelen % 46 oy oranı da böyle bir şey. Kabul etmek gerekir ki, Başbakan iyi bir “sörfçü”, toplumsal dalgalar üzerinde düşmeden iyi sörf yapmayı biliyor. Aslında bazı istisnalar hariç, Başbakan için sıklıkla zikredilen, “o kamuoyu anketlerine bakmadan hiçbir şey söylemez” sözü yukarıda betimlediğim durumu bir kez daha teyit edici: Mevcut siyasallaşma büyük ve belirleyici ölçüde, daha önceleri olduğu gibi yukarıdan aşağıya değil, toplum dinamiklerinden siyasal üst yapıya doğrudur. Türkiye’nin farklı toplumsal tezahürlerini açık ara en iyi analiz eden entelektüellerden biri olan Zaman gazetesi köşe yazarı Etyen Mahçupyan,30 Mart seçimleri ile ortaya çıkan sonucu “zamana yayılmış bir halk ‘ihtilâli’” olarak tanımlıyor. Bu bence de gerçeğin oldukça nesnel bir tanımlaması. Bana göre de, son yıllarda ülke olarak yaşadığımız dönüşümler Ak Parti, hatta sıklıkla inanıldığı gibi Recep Tayyip Erdoğan kafasına göre öyle istediği için olmuyor; bütün bunlar Ak

30

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

Parti sosyolojik tabanı ile doğru bir ilişki kurduğu, Recep Tayyip Erdoğan bu taban ile özgün bir ilişkiyi maharetle taşıdığı için mümkün oluyor. Mahçupyan’ın tanımının tek eksiği sanırım “ihtilal” tanımının sınırlayıcı etkisi dolayısıyla diğer başka bazı toplum katmalarında yaşanan değişimi ve alışverişi yeterince göz önüne çıkartmıyor olması durumu. Hâlbuki yaşanan, Gezi sonrası seküler kentli kesimlerin de siyasallaşması ile birlikte topyekûn toplumsal bir devinim ve dönüşüm.

Arafta olma hali ve vasatlık Araf’ta olmak bir nevi ne gidebilmek ne kalabilmek durumudur. Bu durum kanımca, Türkiye’nin taraf olan ve kutuplaştığı varsayılan tüm toplum katmanları ile içinde kaldığı durumu çok iyi tarif ediyor. Siyasal düzlemde plansız programsız savrulmalar da bu noktada ortaya çıkıyor. Sonuçta “Pandora’nın kutusu” açıldı bir kere. Etnik, dinsel veya yaşam tarzı bağlamında kimlikler ayrışarak belirginleşti ve belli oranlarda da katılaştı. Kürtler, Aleviler, dini cemaatler ve dahi Ateistler ve birçokları… Ancak kamuoyu anketlerine de pek sık yansıdığı şekli ile – ki bu kanımca büyük ölçüde soru setine bağlı- burada asıl olan siyasi ve de alışkın olduğumuz üzere ideolojik olduğu varsayılan bir kutuplaşma değil; yani özellikle de bugünlerde, AKP’li olmak veya anti-AKP’li olmak değil. O bir sonuç sadece. Türkiye’de bugün, birbirlerinin karşısında kendini bir diğerine karşı tanımlayan, bunu siyasal tercihlere tedavül eden farklı büyüklüklerde birçok toplumsal grup bulunuyor ve yeri geldiğinde, faydacı biçimde bir dizi siyasal ittifak da oluşabiliyor. Örneğin bundan 10- 15 yıl önce bir MHP’linin CHP’li bir adaya oy verebileceği düşünülebiliyor muyduk? Ya da bundan birkaç yıl önce, kim derdi ki Gülen Cemaati mensupları kalkıp CHP’li adaylar için oy isteyecekler? Şimdi oluyor. Bu süreçte yerine göre, ortak fikir buluşmaları olduğu gibi, bazı durumlarda da geçmişte üze-


rinde büyük kavgalar verilmiş sorunlar da adeta bir sihirli değnek değmişçesine herkesi şaşırtan biçimde aşılabiliyor. Bunun son bir örneği son 15- 20 yıl boyunca büyük kavgalara yol açan kamuda ve TBMM’de başörtüsü kullanımıydı. Mevcut koşullarda özellikle Ak Parti’nin arkasında mevzilenen “muhafazakâr” büyük bir toplumsal grup ve tabii son bir yıldır ağırlıklı olarak BDP’nin temsil ettiği Kürt kökenli toplum kesimleri, onların sözcüleri, artık kabul etmek gerekir bürokratik elitlerin ve kentli seküler orta sınıfın ve kısmen Alevilerin inatla sahiplendiği Cumhuriyet’in kurucu paradigmasını büyük ölçüde dağıtmış durumdadırlar. Bugün, devleti hükümetten ayrı ve onun üzerine konumlandıran, dini özel hayata sınırlayan, laik, çağdaşlaşmacı (Batılılaşmacı!) ve Türk olmayı öne çıkaran bu bakış açısının marjinal bazı siyasi gruplar dışında bir bütün olarak savunucusu kalmamış durumda. Örneğin parlamenter muhalefet cephesinde, ne CHP ne MHP dahi bu çizgiyi tam ve hakkı ile savunamıyorlar. Buna karşın bunun yerine ne koyulacağı, içinde yaşanılan coğrafyada yaşanan altüst oluşlar bir yana, dahası 21. Yüzyıl’ın kendine özgü meydan okumalarına hangi cevaplar verileceği kocaman bir boşluk olarak önümüzde duruyor. Ne istemediğini bilmek ama asıl ne istediğini tarif edememek… Araf’ta olmak halinin tipik bir göstergesi olan bu durumun kaçınılmaz sonucu ise hâlihazırda, ne yazık ki tüm toplumsal kesimleri ve onların siyasi aktörlerini içine alan alabildiğine bir vasatlık. Bu vasatlığın üç temel özelliği bulunuyor. Birincisi hala eskinin, biten paradigmanın içinden konuşmak zorunluluğu; ikincisi alabildiğine sözel bir şiddet, muarızlarını gerçekte karşılığı olmayan vasıflarla suçlama ve üçüncüsü ise nasıl bir gelecek sorusuna dair önermelerinde “utangaç” bir belirsizlik. Bu utangaçlık değişimden yana olan siyasi aktörler için bir önceki durumun baskın söylemlerinin nihai kırılma noktasına ulaşmamış olmasından; hala bütün değişim dinamiklerine rağmen zahiride başat görünüyor olmasından kaynaklanıyor. Mevcut

durumu muhafaza ederek geliştirmek etmek isteyen siyasi aktörler için ise, oluşan yeni koşullarda mevcudu ideal hali içerisinde savunulabilecek durumda olmamalarından. Her iki duruşun savunucularının ortak noktası bu vasatlık. Az insan bunu aşmayı deniyor. Aştığını varsayanlar hepsi bunu bulundukları yer itibarı ile geriye dönük sanal bir zamanın referansları üzerinden yapıyorlar. Mevcudu savunanlar kabul ettikleri paradigmanın özünü perdeleyen bir sanal dünya üzerinden konuşmaya gayret ettikçe vasatlaşıyorlar. Değişimi savunanlar ise, neyi istemedikleri bilgisinin üzerine gerçekten ne olacağına dair tam bir özgüven geliştiremedikleri ölçüde bir tarihsellik, daha doğrusu bir tür aynı ölçüde “altın çağ” üzerinden konuşuyorlar. Bunların dışında ise geride kalıyor reel politik söylemler. Hâlbuki vasatlığın panzehri ne sanal bir geçmişin yüceltilmesi ne de reel politika. Vasatlığı aşmak önce bugün ve dünün talihsizliklerini/ yanlış tercihlerini, büyük olumsuzluklara yol açan küçük hesapları aşmayı gerektiriyor. Bu kısmen de yapılıyor da ama tek başına bu da yeterli değil zaten. Bunun ikinci adımı reddedilen mirasın önüne yeni bir paradigma oluşturmayı gerekli kılıyor.

Ermeni taziyesi ve Rubikon’u aşmak Rubikon İtalya’da küçük bir nehrin adı. Rubikon’u aşmak ünlü Roma İmparatoru Sezar’ın iktidarı ele geçirmek üzere Roma üzerine yürümesini anlatır. Sezar burada bizde ok yaydan çıktı anlamına gelen ünlü sözünü söyler: Alea iacta est! Bu anlamda Rubikon’u aşmak ya da geçmek geri dönüşü olmayan bir yola girmek anlamına gelir. Başbakan Erdoğan yukarıda tanımlamaya çalıştığım vasatlık ortamında, tıpkı 2005 Diyarbakır konuşması, Dersim özrü veya Öcalan’ın 2013 Nevruz mesajı gibi çok önemli, hatta bütün bunları da sonuçları itibarı ile aşması muhtemel bir çıkış yaptı. 23 Nisan gibi, 1920 Meclisi’nin açılış günü olması nedeni ile sembolik anlamı yüksek bir günde,

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

31


MAKALE

1915 olaylarında hayatını kaybeden Osmanlı vatandaşı Ermenilerin torunlarına taziyelerini sunarak kurucu Cumhuriyet paradigmasının bir bakıma kilit taşı sayılabilecek bir konuda yerleşik söylemi yerle bir etti. Ardından 29 Nisan’da yaptığı Meclis konuşmasında ise, “Millet olarak 100. yıl dönümlerine ulaştığımız hadiseleri ön yargılardan uzak ele alma vakti geldiğine inanıyorum” diyerek, kelimenin gerçek anlamında Rubikon’u aştı. Beğenilsin ya da beğenilmesin, son ayların kendisinin de dahil olduğu esas olarak oy tabanını konsolide etmeye yönelik vasatlık çizgisinde radikal bir kopuş noktası bu. Bundan sonra sadece Ermeni meselesini “sözde soykırım” söylemleri ile almak mümkün olamayacağı gibi, Türk olmak, faklı etnik ve dinsel kökenlerden Türkiye vatandaşı olmak nedir ne değildir temelli büyük ve kapsayıcı bir kimlik tartışmasının kapısı sonuna kadar açılmış olmaktadır. Devamında kaçınılmaz olarak, Türkiye’nin ekonomi, dış politika, kültür sanattan eğitime kadar giden geniş bir yelpazede olası farklı tercihlerinin bu mihenk taşı üzerinde tartışılması, olgunlaştırılması ve yeni mecralara yönlendirilmesi gelecektir. Bunun adı yeni bir kurucu paradigmanın oluşum sürecinde olduğumuzdur. Umalım ki herkes, her toplumsal kesimden insan, bunun sonucunda öyle ya da böyle dikilecek yeni elbisenin içinde kendini rahat hisseder... Başbakan’ın bu çıkışına gerek aydınlardan gerekse siyasetçilerden bir kısmı açıklamanın tarihi özelliğinin hakkını veren, bir diğer önemli bölümü günlük politika dairesinde tepkiler geldi. Kanımca dış politika sonuçları vesaire bir yana, sözlerinden örtük olarak da olsa, bu taziyenin uzun erimli sonuçlarının farkında olduğu anlaşılan en dikkat çekici yorumlardan biri CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loğoğlu’ndan geldi. Loğoğlu Başbakan Erdoğan’ın din, yargı, eğitim gibi her alanı siyasallaştırdığını ileri sürdüğü konuşmasında şunları söylüyordu: “Hepsini siyasi istismar konusu yaptılar. Bir tek tarih alanı kalmıştı, onu iç politika malzemesi olarak kulla-

32

REPORTTURK / Nisan-Mayıs 2014

nıyordu Başbakan, ‘İnönü şöyle yaptı’, Atatürk’e belki tam laf dokunduramıyorlardı, ama şimdi bu ülkenin, bu insanların, bu yörede yaşayan, Türklerin, Ermenilerin ve diğer insanların tarihini de siyasi istismar konusu yapıyor. Biz bu zihniyete, bu yaklaşıma karşıyız.” Gerçi bu da tabii ki negatif bir söylem ama ters yüz edildiği zaman onun da şu sorunun cevabını vermesini gerekli kılıyor: Velev ki ortada bir istismar var, ayrıştırmayan bütünleştiren nasıl bir tarih okuması yapılması gerekir ki bu istismarın önüne geçilsin? Sonuç olarak öyle anlaşılıyor ki, Cumhurbaşkanlığı seçimine giden süreçte, Başbakan Erdoğan’ın elinde, sosyolojik tabanının ve ona komşu etnik hassasiyeti yüksek toplum kesimlerin nabzına göre inceden inceye ayarlanmış ayrıntılı bir siyasal stratejik plan bulunuyor. Bunun yönü ile içinden geçilen tarihsel “an” gerçekten kritik önemde. Bu noktada, gündelik siyasal itiş kakışların ötesinde, siyasetçisinden sivil toplum örgütlerine, akademisyenlerden köşe yazarlarına tüm kamuoyu oluşturucularının bu “anın” tehditlerinden ziyade fırsatlarına odaklanan vasatı aşan bir yaklaşım içinde olmaları gerekiyor. İstisnalar hariç olmak kaydı ile, keşke bugünlerde, seküler aydınlar içine yuvarlandıkları sadece kendi mahallelerinde alıcı bulan reddiyeci yaklaşımdan, çok konuşup bir şey söylememe vasatlığından; karşı siperde mevzilenen Erdoğan’ın her söylediğini meşrulaştıracağım ya da onun yürüdüğü izlekten yürüyeceğim diye helak olanlar da şakşakçı vasatlıktan nasıl kurtulurum sorusunu biraz daha fazla düşünseler… Yeni bir elbise dikilirken herkesin kendi payını koymasında yarar var.



REPORTTURK NİSAN-MAYIS 2014 SAYISI