Page 1


MİLAS - HAMİDİYE – MESUDİYE

MELET REFAZETTİN ÇIĞIR

1|ME L ET


MİLAS - HAMİDİYE – MESUDİYE

MELET Yazar:

REFAZETTİN ÇIĞIR ISBN: 978-605-2353-37-0 Birinci Basım: 2017

Basım ve Yayın evi: 72 Tasarım Ltd. Şti. (kitap72) Merkez: Fakülteler Mah. Dirim Sok. Nu: 25 Cebeci / Çankaya / ANKARA www.kitap72.com

444 7 206

Matbaa Sertifika Numarası: 20127 © Copyright 2017, Refazettin ÇIĞIR Bu kitabın hakları Refazettin ÇIĞIR’a aittir. Tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilmeden kitaptan alıntı yapılamaz; Refazettin ÇIĞIR’ın yazılı izni olmadan radyo ve televizyona uyarlanamaz; oyun, film, elektronik kitap, CD ya da manyetik bant haline getirilemez; fotokopi ya da herhangi bir yöntemle çoğaltılamaz, yayınlanamaz ve dağıtılamaz.

2|M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


İÇİNDEKİLER Sayfa No: NEDEN YAZDIM? ........................................................................ 7 ESKİ ÇAĞLARDAN GÜNÜMÜZ MESUDİYE.................................. 13 Milas’tan Mesudiye’ye......................................................... 13 Kazanın Adının Mesudiye Olması ....................................... 16 Mesudiye’nin İdari Olarak Ordu’ya Bağlanması ................ 17 Mesudiye Tarihi Kronolojisi ................................................ 18 Mesudiye’nin Coğrafi Yapısı ............................................... 25 Tarih Boyunca Bölgede Hüküm Süren Boy, Kavim, Beylikler ve Yerleşim Yerleri ............................................... 26 Mesudiye Köylerine Yerleşen Türkmenler Nerelerden Geldiler?............................................................................... 27 1455 Yılında Milas (Mesudiye) Nahiyesine Bağlı Yerleşkeler; ........................................................................... 29 1642 Yılında Milas Kazası’na Bağlı Yerleşkeler;................ 31 Melet Havzasının Arkeolojik Değerleri ............................... 34 Mesudiye Sınırları İçinde Kalan “MELET HAVZASI”nda Tespit Edilen Arkeolojik Buluntular ........... 36 A: Tarih Öncesi / İlk Tunç / İlk Demir Çağı’nda Melet Havzası;................................................................................ 37 B: Arkaik / Klasik / Helenistik Devirde Melet Havzası (Antik Melanthius) Eski Melet Kasabası Buzluk; ................ 50 3|M E L E T


C: Roma-Bizans Döneminde Melet Havzası........................ 58 D. Anadolu Selçukluları ve Beylikleri Zamanında Melet Havzası ................................................................................ 75 Melet Havzasının Türk-İslam Sentezi içinde Yoğrulduğu Zaman Kavramını İşaret Eden Eski Kabristanlıklar ........... 76 MELET HAVZASINDA BULUNAN BAŞLICA ŞİFALI BİTKİ TÜRLERİ ................................................................................... 79 Bitkiler ve kullanıldığı alanlar: ............................................ 80 Mesudiye Yöresinde Yemeklik Mantarlar ........................... 84 Mantar Türleri; .................................................................... 85 BÖLGENİN TURİZM POTANSİYELİ ............................................ 88 ŞAMANİZMDEN KALMA İNANÇLARIMIZ: ................................. 92 Ayların Eski Adları .............................................................. 99 Rumi Ay Adları ve Günümüz Takviminde Başlama Bitiş Tarihleri ............................................................................. 100 Rumi takvime göre iki mevsim vardır. ............................... 100 YURDUMUZDA Kİ FIRTINALARA GÖRE FIRTINA TAKVİMİ: ..... 106 GÖÇ VE NEDENLERİ ............................................................... 112 Mesudiye Yöresinin Göç Hareketleri ................................. 113 UNUTULMUŞ GELENEKLERİMİZ ............................................. 118 Höllük o kadar önemliydi ki, türkülere konu olmuştur. ..... 130 Deyim ve Atasözlerinden Örnekler .................................... 139 Köy Adlarının Değiştirilmesi ............................................. 149 4|M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Mesudiye Köylerinin Eski ve Yeni İsimleri; ....................... 149 KÖYKENT PROJESİ VE KÖY ENSTİTÜLERİ................................... 153 Köykent Projesi: ................................................................ 153 Köy Enstitüleri:.................................................................. 154 Amaç ve Gerekçe: .............................................................. 154 Köy eğitmen ve öğretmenlerinin okul ve kurslarla ilgili vazife ve salâhiyetleri şunlardır: ....................................... 156 Köy eğitmen ve öğretmenlerinin köy halkını yetiştirmekle ilgili vazife ve salâhiyetleri: ......................... 157 Gerekçe ve Gerçekler: ....................................................... 159 Bunun için hangi adımlar atıldı? ....................................... 160 Mesudiye Köykent Projesi ........................................................ 164 Köykent uygulaması nasıl olacaktı? .................................. 164 BENİM ÇOCUKLUĞUMDAN:................................................... 171 Köyde Okul Açılması ve Dersliklerin Yapılması................ 172 ERİKKÖY’DE YAŞAM, TARIM VE HAYVANCILIK ....................... 182 Köyde Yaşam ..................................................................... 182 Çiftçilik ve Tarım ............................................................... 185 Hayvancılık ........................................................................ 191 Oyun Havaları.................................................................... 225 SOY AĞACI ARAŞTIRMALARI .................................................. 226 Osmanlı’da Nüfus Sayımı ................................................. 231 5|M E L E T


Cerîde Nâzırı Said Efendi'nin Nizamnameye Bağlanmasını İstediği Konular ......................................... 234 Osmanlı’da Toplumsal Yaşam ........................................... 235 Gayrimüslim Nüfusun Bölgedeki Varlığı .......................... 236 Rum Nüfusun Oturduğu Köyler : ....................................... 238 MELETÇE: ............................................................................... 243 Deyimler: ........................................................................... 243 ESKİDEN KULLANILAN EŞYA VE ALETLER: .............................. 262 KAYNAKÇA: ............................................................................ 269

6|M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


NEDEN YAZDIM?

İnsan neden yazar? Bu sorunun çok çeşitli cevapları vardır. Benim neden yazdığımı ise bu metin içinde tamamen benim anlatım yeteneklerimle sınırlı ve dalgalı bir anlatımla bulacaksınız. 1950 Yılında Mesudiye Erik Köyünde doğdum. Eğitimimi İlkokul 4 ncü sınıfa kadar orada okudum. O zamana kadar geçen çocukluğumda aklımda kalanlar ne kadar da çokmuş. Sanıyorum bu durum o zamanki köy yaşamından kaynaklanıyor. Yaklaşık 60 hane olan köyde aşağı yukarı herkes birbiriyle bir noktada akrabalık bağı ile bağlıdır. Bu bağ olmayanlar da her gün nefeslerini bile saklayamadığı bu köyde iç içe olmuş, beraber yaşayan insanlardır. Kimsenin kimseden saklayabileceği hiçbir şeyi olamazdı. Bu köyden ayrıldıktan sonra bir daha orada uzun süre yaşama imkânım olmadı. Ancak bağlarım hiç kopmadı, her ne kadar çok zaman ayırıp sık beraber olamasam da hep manen bir bağ içinde olmuşumdur. Sanırım bu nedenledir ki hiç kopmadım, kopamadım. 1961 yılı sonbaharında bölgedeki diğer birçok aile gibi biz de daha iyi bir hayat sürebilmek umuduyla borç harç Samsun Terme’de Gölyazı (Gölardı)’na yerleştik. İlkokulu burada bitirdim. İlkokul 4 ve 5 nci sınıfı okuyabilmek için yaklaşık 4 km. mesafede ve en yakında olan Özyurt, o zamanki adıyla 7|ME L ET


İnesül köyüne gitmek zorundaydım. Okul’a ulaşım için yol bile yoktu, motorlu taşıma aracı ise hiç yoktu. Benimle beraber giden diğer öğrencilerle birlikte tarlalardan geçerek okula ulaşmak durumundaydık. Özellikle kışın çok zorluk içinde ulaşabiliyorduk. Üstelik her sabah bir odun parçası götürmek zorundaydık ki okuldaki soba yakılabilsin 1 . Bu zor şartlarda 1963 yılında ilkokulu bitirdim. O zaman okuyabilmek için ya ortaokul’a gidilecek, ya da yatılı bir okul sınavı kazanıp, yatılı gitmek gerekliydi. İlkokul mezunlarının yatılı gidebileceği okullar arasında öğretmen okulları ya da astsubay okulları vardı. Diğer okullara yatılı gitmenin şartı ortaokul mezunu olmaktı. Bir gün Terme Belediye hoparlöründen duyduğum bir anons hayatıma yön verdi. Anons, Askeri okullara başvuru ile ilgiliydi. Nasıl bir çocukluk ve gelecek heyecanıdır ki, gerekli belgeleri hazırlayarak sınavlar için İstanbul’daki Deniz Astsubay Okuluna müracaat ettim. Süreyi hatırlamıyorum, müracaatımın kabulü ile İstanbul’a giderek girdiğim yazılı, sözlü ve fiziksel sınavların sonunda Deniz astsubay Oklunda öğrenime başladım. Yıl 1963 idi. 1969 yılında mezun oldum. Deniz Kuvvetlerinin çeşitli gemileri ile kara ve Deniz Kuvvetlerinin Hava birliklerinde görev yaptım ve

1

Okulların ısınma ihtiyaçları bu gün olduğu gibi kalorifer sistemiyle değil, sobalarla karşılanırdı. Bu nedenle ihtiyaç duyulan odunlar, her öğrenci her sabah bir parça odunla okula gider ve bu odunlarla sobalar yakılarak ısınma ihtiyaçları karşılanılırdı.

8|M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


2005 yılında emekli oldum. (1983-2005 yılları arasında subay olarak görev yaptım). Okul yıllarımda zamanın en güzel eğitimini aldığım bu yuvada vatan - millet ve Atatürk sevgisiyle yoğruldum. İyi alışkanlıklar edindim. Meslek hayatımda da bu alışkanlıkları pekiştirdim. O günlerden bu günlere, geçirdiğim zamanı düşündüğümde kendi hakkımda söyleyebileceklerim; yaşama tutkuyla bağlı ve her daim öğrenci ruha sahip olduğumdur. Mesleki hayatımı sonlandırıp emekli olduktan sonra, ilgi alanlarıma daha fazla zaman ayırma imkânım oldu. Başta aileme daha çok vakit ayırabiliyor, gezebiliyor ve daha çok okuyabiliyordum. Ancak okuma dışında yazmayı denemek farklı bir duygu ve bu duyguyu tatmak gerekirdi. Farklı bir ilgi ve meşgale alanı daha çıkabilirdi, mutlaka tatmalıydım. Kendimde biriktirdiğim, depoladığım bilgileri dışa aktarmanın en etkin yolu yazarak başkalarıyla paylaşmaktı, bunu da mutlaka denemeliydim. Ne var ki; aldığım eğitimler yazıp-çizmeyi doğrudan besleyen bilgiler değildi. Yazmak ya da yazarlık çok ciddi ve donanım gerektiren bir işti. İki satır karalamak yetmez, hem çok okumak, hem de araştırmak, bu da yetmez donatılı bir edebiyat bilgisine de sahip olmak gerekiyordu, bende eksik olan bir sürü şey vardı. Yani bir “yazar”dan ziyade, “yazan” durumundaydım. Elinizdeki bu kitap nasıl ortaya çıktı derseniz, bu duygular içinde ve tamamen bir merakın dışa vurmasıdır.

9|M E L E T


Rahmetli babama sordum; bizim dedelerimiz hakkında ne kadar bilgiye sahibiz, Ne kadar geriye gidebiliyoruz? Kimlerdir, Nasıl yaşamışlar, nerede ve ne zaman ölmüşler. Babamdan aldığım cevap beni derinden etkilemiştir. - Oğul ben dedemi hiç görmedim, adını dahi bilmiyorum. “Adını dahi bilmiyorum”… Bu cevabın içinde savaş yıllarının acımasız yansıması saklıdır. O gün merakım arttı, bu kitabın başlangıcı aslında işte o gündür. Merakımı giderebilmek için bir soyağacı araştırması yapmalıydım, Doğduğum köyün de bir geçmişine uzanmalıydım. Kimlermiş, nereden gelmişler, nasıl yaşamışlar… Kaç kuşak geriye gidebilecektim acaba? Peki, nasıl olacaktı bu iş? Hiçbir deneyimim yoktu, üstelik içine daldıktan sonra ne kadar zor olduğunu da tahmin etmek güç değildi, çok zorlanacağımı biliyordum. Başlamak bitirmenin yarısıdır diyerek yazmaya karar verdim ve ne kadar bilgi toplayabileceğimi de denemek için önce büyüklerimden sözel tarihi bilgiler almayı denedim. Bu yolla fazla ilerleyemedim. Diğer bir yol nüfus kayıtlarıydı. Konumuz olan coğrafi bölge Mesudiye İlçe Nüfus Müdürlüğündeki kayıtlardan ancak 1900’lü yılların başına kadar ulaşabildim. Daha geriye gidebilmek için Osmanlı Arşiv kayıtlarına ulaşmak lazımdı, yetmez o kayıtları okuyup anlamak ta gerekiyordu.

10 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


O halde ne yapmalıydım? Bu konuda yayınlanmış kitapları edinmeye ya da onlara ulaşmaya çalıştım. Bir kısmını temin ettim, bir kısmını da kimde ve nerede bulursam ödünç aldım ve faydalanmaya çalıştım, internet ortamından faydalandım. İşin içine dalıp ve zamanla yol kat ettikçe konu git gide büyüyordu. Yörenin tarihi değerleri ve birçok tabiat ve kültür çeşitliliği, yaşam şekli insanları, lehçesi… Velhasıl giderek çok ilginç bir duruma ulaşıyordum. Mevcut yayınlardan ve ulaşabildiğim diğer kaynaklardan ana kültür’e uygun düşen bir derleme yapmanın da iyi bir yol olacağını düşündüğümden, kitabın içeriğini zenginleştirmek istedim. Elinizdeki bu kitap bir edebiyatçı tarafından yazılmış eser niteliğinden ziyade bir derleme, yer yer de kişisel fikir ve katkılarımla ortaya çıkan bir bilgilendirme belgesidir. Benzer bir çalışmaya imza atan sevgili sınıf arkadaşım ve yarım asrın üstünde bir süredir kadim dostum Bilal Özel’in “Boynuyoğunlular” 2 eserinden de ilham aldığımı ve çok faydalandığımı burada söylemem gerekiyor. Gelecek kuşaklara ulaşması için yazılı hale getirdiğim bu kitaba, eksikleri olması nedeniyle eleştiriler de fazla olabilir. Ancak; üstüne basarak ifade etmeliyim ki, özellikle yöre gençlerinin ilgi duyup üstüne ilaveler yapabileceği temel bir altyapı olarak değerlendirebilmesini umuyor ve bekliyorum. Bundan sonra başkalarının da ilgi duyup üstüne ilaveler yapabileceğini de düşündüğümde rahatlayabiliyorum. Bir nebze lokomotif olup katkı sağlayabilirsem çok mutlu olacağım. 2

Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını 2016. 11 | M E L E T


Benden sonraki kuşak, yöre ve köyümüz insanlarının geçmişe olan ilgileri ve meraklarını çekip, sağlayabilirsem, onların katkılarıyla eksik kalan bilgi ve belgelerin de kitaba ilaveleriyle daha da zenginleştireceklerine inanıyorum. Refazettin ÇIĞIR. .

12 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


ESKİ ÇAĞLARDAN GÜNÜMÜZ MESUDİYE Milas’tan Mesudiye’ye İlk çağlardan başlayarak orta çağ ve Osmanlı dönemine kadar Melet Havzasına “MİLAS” denilmektedir. Sahil kesimlerinde yaşayanlar bu bölgeyi “MELET”, orada yaşayanları da “Meletli” olarak ifade ederler. Milas, günümüzdeki Mesudiye ilçesi civarıdır. Bir yerleşke değil, coğrafi bir isimdir. Tarihte bölgeye koloniler kuran Miletos’lulardan kalan bir isimdir. Tarih boyunca Milas’ın merkezleri zaman zaman değişmiştir. Osmanlı Tahrir defterleri 1455-1485 yılları kayıtlarına göre Milas’ın yönetim merkezi Herise, Kale (Kala-i Milas), Parçı olarak görülmektedir. Ancak daha başka yerleşkelerin de Milas merkezi olabileceği kanısı kuvvetlidir. Mesudiye, Karahisar-ı Şarki (Şebinkarahisar)’ye Milas adıyla uzun süre bağlı olarak kalmıştır. Önceleri Nahiye olarak, 1858 yılında yapılan yeni düzenleme ile de Kaza olmuştur. O zamanlar kaza merkezi bugünkü Üçyol (Parçı) mahallesidir. Daha sonraları 1862 yılında coğrafi bölge olarak kendisine bağlı yerleşkelere olan uzaklığını ve mesafeyi ortalama ihtiyacı ve düşüncesi ağır basmış, bölgenin Pazar yeri olarak kullanılan şimdiki merkezine taşınması sağlanmıştır. Ancak; bu taşınma işlemleri öyle pek kolay olmamış, bölgenin hatırı sayılır aileleri merkezin kendilerine yakın olması 13 | M E L E T


konusunda anlaşmazlığa düşmüşlerdir. İlçede sözü geçen Ali Çavuş oğulları ile Serdar oğulları arasında bir inatlaşma olmuştur. Ali Çavuş oğulları, ilçenin bu günkü yere (o günkü Pazar yeri), Serdar oğulları ise Yeşilce’ye (Yavadı) kurulsun istemektedirler. Uzun bir direnç gösterme süresi sonunda anlaşma sağlamak için bir araya gelen ailelerden Serdar oğullarından Hasan Bey dönüşte kim tarafından vurulduğu bilinmeyen bir olayda Çerçi Çamlığında öldürülür. Bu olay ortalığı birbirine katar. Ancak araya girenler tarafından iki ailenin anlaşması ile husumet sona erer ve nihayetinde bir anlaşmaya varılır. O günkü Pazar yeri olarak kullanılan şimdiki Mesudiye yerleşim yerinin ilçe merkezi olması yönünde karar’a varılır. 34 imzalı bir dilekçe ile o gün bağlı olunan Karahisar-ı Şarki (Şebinkarahisar) sancağına 30 Eylül 1876 tarihinde müracaat edilir. 3 Karahisar-ı Şarki meclisi de dilekçeyi bağlı olduğu Sivas sancağına iletir. Tarih 31 Ekim 1876’dır. Sonunda oradan da Sultan II Abdülhamit’e sunulan bu teklif Padişah tarafından kabul edilerek 20 Kasım 1876 tarihinden itibaren ilçe merkezinin Pazar yeri olarak kullanılan bu günkü yerine taşınma ve yerleşmesi resmileşir. Adının da Sultan II Abdülhamit’e ithafen HAMİDİYE olması kararlaştırılır ve o tarihten sonra öyle anılmaya başlar. İlçenin yeni yerine taşınmasıyla, imarı ve yerleşim eksikliklerinin hızla tamamlanması gerekmektedir. Bölgenin ileri gelenleri tarafından han ve hamam ile hükümet konağı inşa edilerek bu eksikler hızla tamamlanır. Hamidiye’nin

3

Mithat BAŞ. A.g.e .

14 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


kasabalaşma sürecinde, özellikle Birebir ve Lağos’tan gelen Aliçavuşoğulları, Yavadı’dan Serdaroğulları, Faldacadan Ekşioğulları, ve Müslim sarıca, Sarıca, Çiftlik Sarıca, Geleşer, Eşkere, Fistoru, Tavara ve Manul’dan gelen aileler, merkeze yerleşerek önemli rol oynamışlardır. Ancak kaza hızla kaza hüviyetine bürünürken, civardaki birçok yerden, özellikle Sivas, Karahisar-ı Şarki, Giresun kırsalından gayri Müslimler, yeni kazaya akın ederek yerleşmeye başlarlar. Bu gayri Müslimler ticareti iyi bildiklerinden, bölge ticaretini hızla ellerine alarak, yerleştikleri yerlerde mülk sahibi olmaya da başlamışlardır. 1884 yılında Ordu–Sivas karayolunun da açılmasıyla bölge ticaretinde büyük bir hareketlilik oluşur. Kasaba merkezindeki gayri Müslim mahallelerin yeni kuruldukları Osmanlı arşiv belgelerinde belirtilmektedir. Nitekim 9 Mart 1908 tarihli belgede “Karahisar-i Şarki Sancağı dâhilinde Hamidiye kasabasının yeni Rum mahallesinde yeniden inşa edilecek kilise için “ruhsat itası” istenmektedir. Bu belge aynı zamanda dini hoşgörünün de nasıl olduğu konusunda çok önemli bir fikir vermektedir.4 1901 Yılında yayınlanan “Devlet-i Aliye-i Osmaniye” (Yıllık) adlı salnamede Hamidiye kazasının 3 ncü sınıf bir kaza olduğu belirtilmektedir. Kazaya bağlı nahiyeler ve onlara bağlı köy adetleri aşağıdadır.5

4 5

BOA Fon kodu: DH.MKT. Dosya No: 1238 Gömlek:35. 1901 Tarihli Devlet-i Aliye Osmaniye Salnamesi. 15 | M E L E T


Nahiye Adı

:

Bağlı Köy Adedi :

Yavadı Gebeme Hatunveren Yasdura Lağus Ermene Çavdar Kabal Hasan Şeyh Yavşan

15 18 9 12 8 11 13 16 24 14

O tarihlerde Hamidiye’ye bağlı İskefsir (Reşadiye)’de Hamidiye’den ayrılarak kaza merkezi haline gelmiştir.6

Kazanın Adının Mesudiye Olması 1908 Yılında II Abdülhamit dönemi kapanmış, İttihat ve Terakki Partisi iktidar dönemi başlamıştır. Memleketin her yanında sosyal ve siyasal olaylar yaşanmaktadır ve Sultan II Abdülhamit’e karşı önemli bir kampanya ortaya çıkar. Bu kampanyadan Dâhiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) de Sivas vilayetinden gelen yazıdan etkilenmiş olacak ki, “Hamidiye adının fazlalığından dolayı idarede karışıklıklara sebep olduğu görülmektedir” bahanesiyle, bu adın değiştirilmesi için “Sadaret (Başbakanlık) makamına başvurulur.7

6 7

Ali Rıza ATASOY Reşadiye Halk Kitabı, İstanbul 1950. BOA.DH.MUİ.Nu;63/76.

16 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Dâhiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) Muhaberat-ı Umumiye Dairesinin 4 Şubesinin Divan-ı Hümayuna, Sicil-i Nüfusa, Sivas Vilayetine ve Muhasebeye gönderdiği 15 Şubat 1910 tarihli yazıda; Karahisar-ı Şarki Sancağına bağlı Hamidiye Kazasının isminin Mesudiye Kazası olarak değiştirildiğine dair iradenin Başbakanlıkça onaylandığı bildirilmiştir.8 Böylece 1876 Yılından 1910 yılına kadar Hamidiye olarak anılan ilçenin adı 15 Şubat 1910 tarihinden itibaren “Mesudiye” olarak değiştirilmiş oluyordu.

Mesudiye’nin İdari Olarak Ordu’ya Bağlanması Cumhuriyet döneminde Mesudiye ilçesi 1933 yılına kadar Şebinkarahisar’a bağlı olarak kalmıştır. Şebinkarahisar’a yol bulunmaması nedeniyle Mesudiye’nin sadece adli işlerde bağlantısı bulunmaktaydı. 1930-1933 yıllarında Mesudiye İlçesi’nin sosyal ve ekonomik ilişkileri, bağlı olduğu Şebinkarahisar’la değil, bu tarihlerde onarılmış olan Ordu yolu nedeniyle daha çok sahil kesimiyle oluyordu. Bu durum göz önüne alınarak 20.5.1933 gün ve 2197 sayılı kanunla Mesudiye ilçesi Şebinkarahisar’dan alınarak Ordu İli’ne bağlandı.9

8

9

Mithat BAŞ. Mesudiye Tarihi ve Kültürel Özellikleri, İstanbul 2016, s.154. 20 Mayıs 1933 tarih ve 2197 sayılı kanunun 8. Maddesi; Şebinkarahisar vilayeti Lağv olunmuştur.Vilayet merkezi olan Şebinkarahisar kasabası, merkez kazası mülhakatını ihtiva eden Şebinkarahisar kazasının merkezi olmuştur. İş bu kaza Alucra kazası ile birlikte Giresun Vilayetine, Suşehri, Koyulhisar kazaları Sivas Vilayetine, Mesudiye kazası da Ordu Vilayetine bağlanmıştır.. 17 | M E L E T


Mesudiye Tarihi Kronolojisi Mesudiye yöresinin engebeli ve ulaşımı zor olduğu için, idari yönetim olarak çok değişkenlik yaşamıştır. Bunun içindir ki Mesudiye’nin idari kronolojisi; yayınlanan eserlerde, tarihi belgeler incelenmeden verildiğinden dolayı yanlış aksettirilmiştir. Mesudiye’nin Tarihi Kronolojisi:10 Tarih

Olay

M.Ö. 5000

Bulunan kalıntılar, Mesudiye yöresinde yerleşim olduğunu göstermektedir.

M.Ö.7.yüzyıl M.Ö.6 yüzyıl M.Ö 350 M.Ö.181 M.S.450 1071-1175

1243-1280

1280-1290 1313

10

Belge/Kaynak Prof.Dr. Mehmet Özsait’in yüzey araştırmaları.

Miletlilerin Karadeniz kıyılarında koloniler kurması Miletlilerin Sinop, Samsun, Ünye, Kotyora, Meletios, Giresun, Tirebolu, ve Trabzon yerleşkelerini kurmaları. Helenistik dönemin başlangıcı ve antik Karadeniz ve Anadolu kavimlerinin asimile olarak Helenleşmeleri Pontus Kralı Farnak’ın Kotyora’yı boşaltarak Girsun’a (Farnakia) taşınması. Mesudiye ve çevresinin Bizans hâkimiyetine geçmesi, bu yörede bulunan sikkelerden anlaşılmaktadır. Danişmendlilier’in Mesudiye yöresine hakim olmaları Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra, Mesudiye yöresindeki Türkmenlerin bir boy etrafında kümelenerek kendi adlarıyla aynı olan Mesudiye’deki tepelere yerleşmeleri. Mesudiye’de Hacı Emiroğulları Beyliğinin kurulması. Hacı Emir Bey’in babası Bayram Bey’in sahildeki bir Pazar yerine baskın yapması.

Mithat BAŞ, Mesudiye, Tarihi ve kültürel Özellikleri, İstanbul 2016 s 183-188

18 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Tarih 1357 1386

1396

1397

1398 1402

1411

1413

1427

Olay Hacı Emiroğlu İbrahim Bey’in Maçkaya kadar gazaya gitmesi. Hacı Emiroğlu Süleyman Bey’in Taceddinoğulları’nı mağlup edip İskefsir’i Hacı Emiroğullarına bağlaması Hacı Emiroğlu Süleyman Bey’in günümüzde Ordu yakınlarında karargâh kurması. Bu tarihten sonra Hacı Emiroğulları’nın kışlağı olarak kullanılan “Nefs-i Alevi” yerleşkesi “Ordu” adıyla anılmaya başlamıştır.

Hacı Emiroğulları Süleyman Bey’in Giresun’u fethetmesi.

Hacı Emiroğulları’nın Osmanlı Devletine bağlanması. Ankara Savaşı sonrası Hacı Emiroğulları’nın tekrar bağımsız kalmaları. Hacı Emiroğulları Bey’i Süleyman Bey’in kızı Esleme Hatun’un kendi ismiyle Hicri 814 (miladi 1411 yılının Ekim başı) Esleme Hatun Vakfını kurması. Bu arşiv belgeleri gerek Hacı Emiroğulları Beyliği, gerekse Mesudiye ve çevresi ile alakalı ulaşılabilen en eski kayıtlardır. Mesudiye Yöresi’nin Çelebi Sultan Mehmet zamanın da Osmanlı Devletine bağlanması. Bölgede ilk tahririn yapılması.(Hızır Paşa Defteri–henüz ulaşılamadı) Yeni oluşan idari birimde Vilayet-i Canik-i Bayramlu’ya (Ordu) bağlı Milas Nahiyesinin idari birim olarak kurulması.

Belge/Kaynak

BAŞ Mithat. Ordu Yöresi Tarihi. Ordu Belediyesi Yayınları, Ordu 2012,s234-235 EMECEN Feridun, M, “Giresun Tarihinin bazı meseleleri” Giresun tarihi Sempozyumu. İstanbul 1977,s.22.

ERDOĞDU Erdoğan,/CELEP Yaşar/Bayram Sebahattin. Cimi Tekke Tarihi. İstanbul 2011,s 46-47.

19 | M E L E T


Tarih

Olay

1455

Vilayet-i Bayramlu’ya bağlı Milas nahiyesi.

1485

Vilayet-i Bayramlu’ya bağlı Milas nahiyesi.

1520

Canik-i Bayramlu’ya bağlı Milas Nahiyesi

1547

İskefsir Kazasına bağlı Milas Nahiyesi

1613

Bayramlu Kazasına bağlı Milas Nahiyesi

1642

Karahisar-ı Şarki Livası’na bağlı Milas Kazası

5 Şubat 1667

Karahisar-ı Şarki Sancağı’nın Milas kıtasında timara mutasarrıf bulunan Mehmed’in vefatı hasebiyle yerine Hasan namlı kimsenin tayini hakkında Dizdar-ı Kale-i Milas Osman imzalı arz. (Dizdar-ı Kale-i Milas: Kale bekçisi, kale kumandanı gibi bir unvandır. Halen Kale köyünde Dizdar oğulları isimli bir sülale mevcuttur.)

20 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e

Belge/Kaynak BOA Tapu Tahrir Defteri, nu;13. BOA Tapu Tahrir Defteri, nu; 37. BOA Tapu Tahrir Defteri Nu; 387 BOA Tapu Tahrir Defteri Nu; 255 KKA Tapu Tahrir Defteri, Nu;169 (Kuyud-ı Kadime Arşivi) Aynı defterin bir nüshası da BOA TD Nu;716. BOA, Maliyeden Müdevver Defterler, Nu;299, Orta Karadeniz Kaynakları VII Karahisar-ı Şarki Sancağı Mufassal Avarız Defteri (1642-43 Tarihli) TTK, Ankara 2008.

BOA, fon kodu; İE. AS. Dosya No 16 Gömlek No 1604.


Tarih

17 Ağustos 1727

4 Kasım 1736

2 Ocak 1746

25 Mart 1762

1830-1843

9 Ağustos 1848

Olay Tebriz caniplerinde olan tevaif-i askeriyenin tayinatları için iktiza eden zehairin şimdiden mahsul-i ceddidden mübayaa olunmasına ve mevcud-ı anbar ettirilmesine dair emr-i ali, Erzurumdan Karahisar Sancağında Milas kazasından mahsul-i cedidden mübayaası hakkında zirinde muharrer diğer emr-i ali. (Milas kazasından asker tayinatı için zahire satın alınması yörede tahıl ürünlerinin anılan yılda iyi olduğunu göstermektedir.) Milas’a tabi Bevadi Karyesi’nde Ahi Pehlivan Camii Vakfı tevliyeti evlada meşrut olmakla hariçten müdahalenin men’i (Bevadi=Yavadı olmalı çünkü vakfın merkezi burada bulunmaktadır.) Serid Keçi ve Türkmen Voyvodası Veli Ağa’nın Milas’ın Sarıca Çiftlik köyünde yaptığı camiye hatip tayini. (Hatt-ı Hümayun’lu) Şark-i Karahisar sancağının Milas Kazasında zuhur eden bakır madeninin bir senede ne kadar hâsılat vereceğinin ve cevherine az zamanda inkıta gelip gelmeyeceğinin tetkikiyle neticesinin bildirilmesi için Maden mahalline mütefennin birkaç maden ustası izamı hakkında Gümüşhane emaneti ilhakıyla Trabzon Valisi Vezir Abdullah Paşa’ya hüküm. Bu tarihler arasında Milas Kazasının maden yönüyle Gümüşhane Maden-i Hümayunu’na bağlanması Milas Kazası’nın Gümüşhane’den ayrılarak Karahisar-i Şarki’ye bağlanması hususunda gereken muamelenin yapılmasına dair maliye Nezaretine yazılan yazı

Belge/Kaynak

BOA Fon kodu; AE. SAMD.III Dosya No;16 Gömlek No 1481

BOA.Fon kodu; CEV Dosya No;375 Gömlek No;19019 BOA. Fon kodu;C..EV. Dosya No; 440 Gömlek No; 22275

BOA. Fon Kodu; C..DRB Dosya No;59, Gömlek No;2909

BOA. Kamil Kepeci Tasnifi. Nu;6388. BOA, Fon kodu;A.MKT Dosya No 143 Gömlek;55

21 | M E L E T


Tarih 21 Kasım 1848

1858

1862

21 Temmuz 1866

1866-1867

1868

1870

1867-1876 20 Kasım 1876

1876 Kasım 1876

Olay Karahisar Sancağı’na bağlanan Milas Kazası ahalisinin kendilerinden haraç vergi talep edildiğinden tekrar Gümüşhane’ye bağlanma talepleri. Milas’a “Kaim-makam” atanması ve günümüzdeki anlamda kaza merkezi olması. Mesudiye’nin şimdiki yerinin haftalık “pazaryeri” olarak kullanılmaya başlaması. Karahisar-i Şarki Sancağına bağlı Milas Kazası’nda her sene olduğu gibi bu sene de ruz-ı hızırda açılan ve sükûnetle son bulan Çermik Panayırı keyfiyetinin gazetede yayınlanması. Milas ve İskefsir kazaları Karahisar-i Şarki Livası’na bağlıdır. Orası da Erzurum vilayetine bağlıdır. Milas Kazası ve bu kaza’ya bağlı İskefsir Nahiyesinin Karahisar-i Şarki Sancağına bağlanması, bu sancak ta Sivas Vilayetine bağlıdır. Milas Kazası merkezinin Parçı köyünden (Üçyol) Milas kazası’nın bu günkü merkezi olan ve Pazar yeri diye adlandırılan şimdiki merkeze taşınması. Milas Kazası Karahisar-i Şarki Sancağına, bu sancak da Sivas Vilayetine bağlıdır. Milas Kazası’nın ismi Hamidiye Kazası olarak değiştirildi. Bu kaza ve kendisine bağlı İskefsir nahiyesi karahisar-i Şarki Sancağına bağlandı. Hamidiye Kazası merkezinde halk tarafından hükümet konağının inşa edilmesi. Sivas Valisi Ahmed İzzet Bey’in Hamidiye Kazasına bir okul yaptırması.

22 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e

Belge/Kaynak BOA. Fon Kodu; A.MKT.MHM Dosya; no;8Gömlek;1

BOA. Fon kodu;A.MKT.MHM dosya No; 360 Gömlek;63

BOA. İrade Dahiliye, Nu.60297

BOA. İrade Dahiliye Nu;60297

BOA. İrade Dahiliye Nu;60297


Tarih 1884

1899 1906

1908

10 Şubat 1910

19 Kasım 1912

1912

1 Temmuz 1913 16 Aralık 1913 17 Temmuz 1919

Olay

Belge/Kaynak

Ordu-Sivas karayolunun açılması

BAŞ Mithat, İlkçağdan günümüze Ordu Tarihi, Yason yayınları Ankara 2014

Hamidiye Kazası’nda ilk Belediye teşkilatının kurulması. İskefsir Nahiyesi’nin Hamidiye Kazasından ayrılarak müstakil kaza olması. Serdaroğlu Mustafa Bey’in Meclis-i Mebusan üyesi olması. Bu günkü hükümet binasının Sami Beyin öncülüğünde yaptırılması. Hamidiye Kazasının adının Mesudiye olarak değiştirilmesi ve Karahisar-i Şarki sancağına bağlanması. Bu Sancak da Sivas Vilayetine bağlıdır. Mesudiye ahalisinin Mustafa Efendi başkanlığında bir komisyon kurarak harp yaralarını sarmak için topladıkları 500 Lirayı Ziraat Bankası şubesine yatırmaları Kışla Mahallesinde Rumlar tarafından kilisenin yaptırılması. (İbadete açılmadan yöredeki Hıristiyanlar mübadele ile Mesudiye’den ayrılmışlardır.) Mesudiye de Adliye teşkilatının kurulması Mesudiye Kazası ahalisinin umumiyetle fakir olmaları dolayısıyla askerlikle ilişiği olanların seyahatleri esnasında alınmakta olan kefalet senetleri harcından muaf tutulmalarını istemeleri Serdarzade Mehmet Mustafa Efendi, herhangi bir davet almadan, Mesudiye mümessili olarak seçilip Erzurum Kongresine katılmıştır.

ATASOY Ali Rıza, Reşadiye Halk Kitabı. İst. 1950

BOA Dahiliye Muhaberat –ı Umumiye İdaresi. Nu;63/76 BOA, BEO, Nu;4115-308562

Tanin, 18 Haziran 329/1 Temmuz 1913, No;1648 BOA, Fon kodu; DH.EUM.EMN Dosya No;41 Gömlek;7 KIRZIOĞLU,M. Fahrettin, Erzurum Kongresi. Ankara 1993

23 | M E L E T


Tarih 25 Ekim 1924 17 Kasım 1924

Olay Mesudiye’li Rumların mübadele antlaşması sonucu Mesudiye’den ayrılmaları. Mesudiye’li Rumların Ordu İskelesinden Yunanistan’ın Pire ve Selanik limanlarına hareketleri

Belge/Kaynak Ordu muvaffakiyeti Milliye Gazetesi 17 Kasım 1924 Ordu muvaffakiyeti Milliye Gazetesi

1925

Mesudiye’ye ilk motorlu aracı (Kamyon) Sami Beyin getirmesi

BAŞ Mithat, Mesudiye, özlem Kardeşler matbaası. İstanbul 1982.s.47

20 Mayıs 1933

Mesudiye’nin Karahisar-ı Şarki Vilayetinden ayrılarak Ordu Vilayetine bağlanması.

20 Mayıs 1933 gün ve 2197 sayılı yasa

27 Aralık 1939

Mesudiye’de büyük bir depremin meydana gelmesi ve can kayıplarına sebep olması.

1954 1973 1974 17.02.1995 11.01.1999 2001 2002 04.07.2003

14.03.2013

Mesudiye’nin kendi imkânlarıyla elektrik enerjisinden yararlanmaya başlaması. Mesudiye’nin enterkonnekte sisteme bağlanarak ilçeye enerji nakil hattının yapılması Mesudiye köylerinin elektrik enerjisinden faydalanmaya başlamaları Keyfalan Yaylasının Turizm merkezi olarak ilan edilmesi Topçam ve Yeşilce yaylalarının turizm bölgesi ilan edilmesi. Mesudiye meslek Yüksek okulunun kurulması Türkiye’de ilk kez Mesudiye’de KÖYKENT projesi uygulanmıştır. Topçam Barajının temelinin atılması Ordu Büyükşehir Belediyesi’nin kurulmasıyla Mesudiye’deki Belde ve köylerin Mesudiye Belediyesine bağlı mahalleye dönüştürülmesi.

24 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e

BAŞ Mithat, a.g.e. s.193 BAŞ Mithat, a.g.e. s.194 BAŞ Mithat, a.g.e. s.194 Resmi Gazete. Sayı;22205 Resmi Gazete, sayı;23227

Kanun Numarası : 6360 Kabul Tarihi : 12/11/2012 Yayımlandığı R.Gazete : Tarih: 6/12/2012 Sayı : 28489 Yayımlandığı Düstur : Tertip : 5 Cilt : 53


Mesudiye’nin Coğrafi Yapısı Mesudiye’nin coğrafi yapısının tarifi ile başlayalım. Mesudiye ilçemiz, Orta ve Doğu Karadeniz bölgelerinin kesiştiği Ordu İli’ne bağlı bir ilçedir. Orta ve Doğu Karadeniz Bölgelerini birbirinden ayıran ve ilk çağlardaki adı Melanthinos olan ve günümüzdeki adıyla MELET Irmağı Mesudiye topraklarında derin vadiler çizip, güneyden kuzeye birçok sayıda dere ve çay’ı da bünyesinde toplayarak Karadeniz’e dökülür. Irmağın doğusunda kalan ilçe toprakları doğu Karadeniz Sıradağları, batısında kalan toprakları da Canik Dağları üzerinde bulunur. Mesudiye ilçesi toprakları Orta ve Doğu Karadeniz Bölümlerinin ayırım noktasında olduğu gibi Karadeniz iklimi ile Karasal iklim arasında bir geçiş özelliği gösterir. İşte bu özellik nedeniyle zengin bir floraya sahip, orta Karadeniz’i iç Anadolu’ya bağlayan önemli bir geçiş noktasındadır. Mesudiye, Güneyde Sivas - Koyulhisar, Doğuda Giresun Şebinkarahisar, batı’da Tokat – Reşadiye, güneyde Ordu merkez, Ulubey, Gölköy, ve Kabadüz’le komşudur. Ordu merkez’e 121 km uzaklıktadır. İlçe merkezi 1150 m rakımda olup toplam yüz ölçümü 1180 kilometre karedir. Mesudiye, Ordu İli’nin yüzölçümü bakımından en büyük ilçesidir. İlçede birbirinden en uzak durumda olan köylerin (KaracaörenDarıcabaşı ) arasındaki mesafe 105 km.dir.11

11

Mithat BAŞ, Mesudiye Tarihi ve Kültürel Özellikleri, İstanbul 2016, s.15 25 | M E L E T


Tarih Boyunca Bölgede Hüküm Süren Boy, Kavim, Beylikler ve Yerleşim Yerleri Mesudiye topraklarında, günümüze kadar olan sürede yapılan arkeolojik çalışmalardan yararlanarak çıkartılan sonuca göre Mesudiye’nin M.Ö 2000 yılı başlarında Anadolu’da egemen olan Hitit ve Urartu krallıklarının sınırları içinde kalan bölgede olduğu bilinmektedir, M.Ö 670 yıllarından sonra ise Miletos’lular egemen olmuşlardır. Miletoslular sonraki yıllarda Pontuslular’la iç içe yaşayarak onlarla bütünleştiler. Pontus Kralının M.Ö. 63-88 yıllarında Romalılara yenilmesiyle bu bölge Roma İmparatorluğunun bir eyaleti haline gelmiştir. Oğuz boylarının Ordu yöresinde ilk yurt tuttukları bölge Mesudiye’dir. Çünkü bu topraklar, daha tam olarak yerleşik hayata geçmemiş olan Türkmenlerin yaylak ve kışlık olarak kullanmalarına çok elverişli idi. Mesudiye yöresinin doğu ve batı taraflarındaki geniş otlak ve yaylalar, hayvancılıkla geçinen Türkmenler için önemliydi.12 Ordu yöresine yerleşen Türkmenler sahil kesimlerinin fethedilmesinden önce Mesudiye yöresine gelmişler, daha sonra da sahillere doğru inerek bölgeyi Türkleştirmişlerdir. Sözlü kültür derlemelerinden yararlanılarak çıkartılan aşağıdaki tablo Türkmenlerin geliş istikametleri doğrultusunda bir fikir vermektedir.

12

Mithat BAŞ, ilkçağdan günümüze Ordu Tarihi. S115. Yason Yayınları.

26 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Mesudiye Köylerine Yerleşen Türkmenler Nerelerden Geldiler?13 Geldikleri yer : Mesudiye’de yerleştikleri köyler: Erzincan – Refahiye Erzincan - İmranlı Şark-i Karahisar Koyulhisar Alucra Trabzon Horasan Bayburt Kafkasya Yozgat Diyarbakır Sivas Sivas – Divriği Giresun – Piraziz Azerbaycan Gümüşhane Kars Buhara Tokat Tokat – Erbaa Erzurum Niksar 13

Geldişer Beyağaç Fistoru, Dayılı, Arıkmusa, Maksutalan, Güvenli. Fistoru, Maksutalan, Balıklı, Güneyce, Arıkmusa, Çerçi. Maksutalan, Müslim Sarıca, Aşağı Gökçe, Güzle, Karacaören, Sarıca, Beyağaç, Beyağaç, M.Sarıca, Çavdar, Göçbeyi, Kışlacık, Akkırık, Yukarı Gökçe, Beşbıyık (Beşpınar), Arıkmusa, Beşbıyık (Beşpınar), Balıklı, Beyseki, Beyağaç, Beyseki, Herközü, Yukarıgökçe, Daylı, Yardere, Yeşilce, Armutkolu, Beyağaç, Beyseki, Herközü, Sarıca, M.Sarıca, Erik, Kavaklıdere, Sarıca, Yardere, Güzelce, Beyağaç, Sarıyayla, Güzle, Kenger, Kale, Kale, Topçam, Güzelce, Yeşilce, Beyağaç, Sarıca, Karabayır, Kavaklıdere, Yeşilce,

Mithat BAŞ, a.g.e. S 137-138. 27 | M E L E T


Yukarıdaki tablo gösteriyor ki Türkmenler bölgeye büyük ölçüde doğu yönlerden gelmişlerdir. Anadolu’ya gelen göçebe Türkmenlerin çoğunlukla Azerbaycan, Kars, Erzurum, Kelkit vadisi, ve Sivas yörelerine geldikleri ve buralardan küçük oymaklar halinde hatta daha küçük aileler halinde bölünerek yerleştirildikleri bilinmektedir. Sözlü kültür tespitlerinde bazen bir ailenin bile bölünerek iki ayrı köye yerleştirildikleri görülmektedir.14 Bölgede Oğuz boy ve oymaklarının yerleştikleri yerlere vermiş oldukları isimlerin, Danişmendliler ve Hacı Emiroğulları zamanında kurulduğu anlaşılan köyler: Boy ve Oymak adı:15

Bugünkü Adresi

Alan Çavdar Erik IĞDIR YÜREĞİR Kengerlü

Mesudiye Alan Köyü, Mesudiye – Çavdar köyü, Mesudiye Erik köyü, Mesudiye’de mevki adı, Mesudiye’de mevki adı, Mesudiye Güzle köyü Kenger mahallesi, Mesudiye Balıklı Köyü, Mesudiye sarıca Köyü, Mesudiye Yukarı Sarıca Köyü, Mesudiye Dayılı köyü,

Balıklu Saruca Sarucalu-Yukarı Taylu

14

15

:

Mithat BAŞ, Ahmet GÜRSOY, Ordu Yöresinde Oğuz Boyları, Ankara, 2008, s. 73-74. Burada bahsedilen Oğuz boy veya Oymak adları F.Sümer’in Oğuzlar adlı eserinin esas alındığı, Mithat BAŞ’ın ilk çağdan günümüze Ordu Tarihi adlı eserinde belirtilmektedir. Boy adları büyük harflerle yazılmıştır.

28 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


1455 Yılında Milas (Mesudiye) Nahiyesine Bağlı Yerleşkeler;16 YERLEŞKE Abdili Mezrası Armutkolu Mezrası Arıkmusa Başağrı Bayraklu Beğseküsü Burnaz Mezrası Cancuğaz Mezrası Çerçi Mezrası

HANE 6 8 29 13 18 9 6 3 4

Çimemmi Mezrası

1

Çorak Mezrası

1

Divalu (Yeveli) İnek-alanı Eskidir Fiyez Mezrası

17 8 47 8

Göçbeği Mezrası

1

Hamzalu Herise Hevekse Mezrası Anaşa Mezrası Türkköyü Mezrası İmranşanlu Mezrası İstavrilu Karabayır Merası

6 45 4 14 4 1 23 3

16

YERLEŞKE Andurlu Arpaalanı Aşot Mezrası Başkeykuş Bazarcıkköy Birebir Busey Mezrası Çavdar Mezrası Çiftlik Mezrası Çobanalanı Mezrası Çukuralanı Mezrası Elmayurd Esedlü Fistoru Mezrası Gergeçi Mezrası Gündoğmuş Mezrası Hatunviran Herközü Mezrası Ilışarlu Taylu Mezrası İkşara İspanasa Kala-i Yasduradibi Karaviran

HANE 14 25 9 8 13 19 6 12 1 4 3 18 21 3 6 1 25 10 9 12 6 2 52 15

Mithat BAŞ, Mesudiye, Tarihi ve Kültürel Özellikleri, s.128-129. 29 | M E L E T


YERLEŞKE Karıca Mezrası Kışlacık Mezrası Kiçifaldaca Ulufaldaca Lavus

HANE 6 31 30 16

HANE 3 11 20 5 2

21 13 1

YERLEŞKE Kıcı Mezrası Kızılcaviran Kotanı Mezrası Kübdan Mahmudalanı Mesudalanı Mezrası Musalu Mübariz Mezrası Neclüvek Mezrası

Manok Mezrası

3

Mismilon Muslu Neclü Mezrası Nefs-i Gebeme ve Tazdepe Ortaalanı Mezrası Parçı Sarayderesi Mezrası Samuğa

3

Onarki Mezrası

4

11 28 1 7

Ortaviran Beri Mzrası Sarucalu Söğütözü Mezrası Sarucalu Yukarı Mezrası Şaphane Tavara Yörükören Mezrası Yavadı Yeniceköy Mezrası Emirahor Bağcecik Kala-i Milas Kenger

13 9 12 16

Sarayseküsü Mezrası

1

Sunumi Mezrası Taretyukarı Yahyalu Uruspina Yavşan Zile Alan Baluklu Mezrası Eğricesu

3 11 6 19 26 12 4 -

2 9 3 3

5 8 7 3 11 5 -

Not; Hane yazılı olmayan yerleşkeler boş değildir. Burada oturan Şahıslar vergi mükellefi olmadıklarından hane’ye dâhil edilmemişlerdir.

30 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Milas Nahiyesindeki köylerden 1455 yılında; Başağrı, Bayraklı, Eskidir, Hatunviran, Herise, İkşara, İstavrilü, Kala-ı Yasduradibi, Kiçifaldaca, Lavus, Mismilon, Tavara, Ulufaldaca, Yavşan köylerinde Rumların oturdukları anlaşılmaktadır. Bu köylere Türkmenlerin 1547 ve 1613 tarihleri arasında iskân edilmeye başladıkları da kayıtlardan anlaşılıyor. Buralardaki Rumlar Cumhuriyet ilan edildikten sonra, diğer bölgelerdeki Rumlarla birlikte “Mübadele” sonucunda ayrılmışlardır. 1642 Yılında Milas Kazası’na Bağlı Yerleşkeler;17 YERLEŞKE Nefs-i Kal’a Mezra-i Tarucı tabi-i kotanı

HANE 46

Karye-i Rusbina

11

Karye-i İspanasa Karye-i Beğseüsü Karye-i Abdilü Karye-i Erik Karye-i Çukuralan Karye-i Hatunviranı Karye-i Lağos Karye-i Çerçi Karye-i Karabayır Karye-i Çavdar Karye-i Hevekse/Mahmudalanı Karye-i Faldacı-yı Ulya (Yukarı) Karye-i Heközü

17

HANE 5

3 10 4 2 11 101 13 4 5 12

YERLEŞKE Karye-i Kotanı Mezra-i Çerice Tabi-i Kotanı Kary-i Celal mea Endez Karye-i Armutkolu Karye-i Hamzalu Karye-i Gergeçi Karye-i Birebir Karye-i Zile Mezra-i Gökçekilise Karye-i Alan Karye-i Mirahor Karye-i Aşuklu Karye-i Ortaalan

10

Karye-i YAVADI

36

32

Karye-i Faldacı-yı sülfa (Aşağı) Karye-i Busey

20

2

7

7 9 7 6 5 24 19 44 3 3 7 5

15

Mithat Baş, Mesudiye, Tarihi ve kültürel özellikleri, s.131. 31 | M E L E T


YERLEŞKE Karye-i Arıkmusa Karye-i Karacaviran Karye-i Mnaul Karye-i Çiftlik Karye-i Sunumi Karye-i Eskidir Karye-i Geldişer Karye-i Fisdoru (Fistoru) Karye-i Başağrı Karye-i Şeyhlü

HANE 6 11 4 1 11 31 5 4 14 5

Karye-i Sarıca İslamiye

9

Karye-i Kıcı Karye-i Yasdura Karye-i Musalu Karye-i Enekalanı Karye-i Mismilon Karye-i Karamerek Karye-i Karıca Karye-i Keykuş Karye-i Avkaşe Karye-i Esedlü Karye-i Bağçeköy Karye-i Kışlacık

7 18 15 2 34 4 5 8 4 7 4 9

YERLEŞKE Karye-i Kübdan Karye-i Ilışar Marye-i Maksut Alanı Karye-i Burnaz Karye-i Taylu Karye-i İstavri Karye-i Tavara Karye-i İkşara Karye-i Göçbey Karye-i Gündoğmuş Karye-, Sarıca-yı Diğer Karye-i Arpaalanı Karye-i Balıklu Karye-i Yavşan Karye-i Herise Karye-i Öğrek Karye-i Çorak Karye-i Bayraklı Karye-i Fiyaz (Fiyez) Karye-i Türkköyü Karye-i Ortaviran Karye-i Gebeme -

HANE 2 27 4 7 14 5 3 5 3 4 2 18 6 54 21 11 9 43 9 16 1 9 -

Her iki tablodan da görüldüğü gibi, Milas Kazası’nda 1642 yılında da çok sayıda köy ve mezra bulunmaktadır. Bölgede görülen nüfus farklılığının vergi mükelleflerinin sayısının azalmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Önceki yüzyıllarda gayrimüslimlerin yaşadığı köylerde Müslümanların da görülmeye başlaması, buralara yeni göçlerin geldiğini göstermektedir.

32 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


1642 Tarihli avarız defterlerinde ilginç kayıtlar da vardır. Örneğin; Lavus köyü halkının bir kısmı “Müremmane” ve “Dirsek Köprüsü” adlı iki köprünün bakım ve onarımını yapmaları şartıyla vergiden muaf tutulmuşlardır.18 Çavdar Köyünde o yıllarda yol güzergâhında olmalı ki gelen ve gidenleri doyurdukları, camilerin bakım ve onarımlarını yaptıkları, caminin çeşitli ihtiyaçlarını gördükleri için vergiden muaf tutulmuşlardır.19 İkinci tabloda yer alan “Karye-i Erik”,Tahrir defterleri döneminde (15. Ve 16. Yüzyıllar) birinci tabloda bulunan “Karye-i Taretyukarı”ya 20 tabi, “Mezra-i Erüklü” olarak bahsedilen ile aynı olduğu bağlantısı düşünülmekte ve çiftlik olarak kullanıldığı, sadece 1 nüfus barındırmakta iken, ikinci tabloda “Karye-i erik” 2 nüfuslu olarak kayıtlıdır. 1642 Avarız Defterleri kayıtlarında “Karye-i Erik” te bulunan iki hane, Yusuf Çavuş oğlu Mustafa ve Yusuf Çavuş oğlu Ali Beşe’dir. İki kardeş olduğu anlaşılan bu kişilerden Ali Beşe büyük kardeştir. Her iki kardeşin de Hatunviran Köyünden buraya gelip yerleştikleri belirtilmektedir.21 Yusuf Çavuş oğlu Mustafa aynı zamanda sipahidir.

18 19

20 21

Mithat BAŞ, Mesudiye, Tarihi ve kültürel özellikleri, s.133 Mehmet Öz, Fatma Acun, Orta Karadeniz tarihinin kaynakları VII.TTK.Yayını 2008.s.165. Karye-i Taretyukarı, Parçı (Üçyol) yakınlarında bir köy. Mithat BAŞ, a.g.e. s.228-229. 33 | M E L E T


Melet Havzasının Arkeolojik Değerleri22 Arkeoloji: Arkeolojik yöntemlerle ortaya çıkartılan kültürleri, sosyoloji, tarih, etnoloji gibi birçok bilim dalından yararlanarak araştıran ve inceleyen bir bilim dalıdır. Türkçemize yanlış bir biçimde “kazıbilim” olarak çevrilmiş olsa bile kazı; arkeolojik araştırma yöntemlerinden sadece birisidir. Arkeoloji Yunancadaki, “ar(ch)ke” eski, eskiden kalma ve “logos” bilgi, bilim, öğreti bilimi, öğretisitanımlaması ve ortaya çıkartılması anlamına gelmektedir. Arkeoloji kendi içinde birçok farklı bilim dalını barındırmaktadır. Bunların arasında; tarih öncesi (prehistorya) arkeolojisi, klasik arkeoloji, protohistorya ve önasya arkeolojisi, Mısır arkeolojisi, Tevrat arkeolojisi, ortaçağ arkeolojisi sayılabilir. Arkeoloji, yazılı tarihten önce ve sonra yazılmış insanlara ilişkin bilgi edinme olanağı sağlaması açısından özellikle önemlidir. Bu bilim dalının uzmanları olan arkeologlar, araç, eşya ve yapı kalıntılarını inceleyerek eski insanların nasıl yaşadıkları hakkında bilgileri ortaya çıkartırlar. Arkeoloji hakkında genel bir bilgi paylaştıktan sonra, Melet havzasının geçmişi bu kadar öncelere dayandığına göre nasıl bir kalıntı fakirliği yaşayabilirdi? Bu konuda çok yakın zamanlara kadar bu havzanın bomboş bir alan olduğu ve elde edilen arkeolojik buluntular açısından çok fakir olduğu görülür.

22

Azmi Karaduman, Buluntular Işığında Melet havzasının tarihi ve arkeolojik değerleri. İstanbul 2015. Mesudiye ve Melet Havzası için çok kapsamlı olan bu çalışma, Detayların bütünlüğünün bozulmaması için önemli ölçüde bu bölümün neredeyse tamamının kaynağını oluşturmaktadır.

34 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Ancak; amatör bir arkeolog ruhuyla yılmadan çalışan bir sevdalı Sayın Azmi Karaduman’a kadar ilgi görmeyen bu coğrafya, ortaya çıkan buluntulardan sonra dikkati çekmeli ve hak ettiği değer verilmelidir. Arkeolog ve editör Nezih Başgelen Azmi Karaduman’ı şöyle tanımlamaktadır: “Sayın Aziz Karaduman’ın doğup büyüdüğü coğrafyanın geçmişini bilinçle merak edip, akademik bir eğitim almamasına karşın amatör bir anlayışla yıllar yılı büyük bir emekle geliştirdiği Melet Havzası’na yönelik belgeleme çalışmaları, her, yönden takdir edilmesi gereken bir farkında olma girişimidir. Kendisi bu konuda bilimsel bir formasyonu olmamasına karşın, yaşadığı yörenin kültür varlıklarına duyduğu bilinçli ilgiyle, yöre tarihi değerleri konusunda ulaşabildiği yayınlar çerçevesinde kendini yetiştirmeye çalışmıştır. Prof. Dr Mehmet Özsait’in yüzey araştırmalarına yardımcı olurken de saha disiplini içinde nasıl hareket edildiğini yakından gözlemleme fırsatını bulduğu anlaşılmaktadır. Bu güne kadar belgelemeye çalıştığı ve Ordu müzesine tutanaklarla teslim ettiğini belirttiği bu verileri üzerindeki gözlemleri ve yorumları ise kendi değerlendirmeleridir. Bu açıdan ayrıntılı bir şekilde tanıttığı yerleşimler ve yüzey malzemeleri, daha sonra konunun uzmanları tarafından ayrıca tarihi kaynaklar ve bilimsel veriler ışığında incelemesi gereken nitelikli bulgular olarak değerlendirilmiştir”.

35 | M E L E T


Mesudiye Sınırları İçinde Kalan “MELET HAVZASI”nda Tespit Edilen Arkeolojik Buluntular23 Melet Havzasının İlk Çağlardan itibaren çok çeşitli medeniyetlere kucak açmış bir bölgedir. Bu nedenle; bölgede çok sayıda kültür kalıntılarına rastlanmaktadır. Bu tarihi varlıkları, elde edilebilen buluntulardan yola çıkarak 4 bölümde toplamak mümkün olur. A. B. C. D.

Tarih Öncesi Tunç/İlk Demir Çağı, Arkaik/Klasik/Helenistik Devir, Roma/Bizans Dönemi, Anadolu Selçukluları veBeylikleri Dönemi.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Ana bilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Özsait ve eşi Arkeolog Nesrin Özsait ile birlikte Karadeniz bölgesine yaptığı çalışmalarda, 199093 ve 2003’de olmak üzere beş sezon Mesudiye sınırları içinde sistematik yüzey araştırmaları gerçekleştirmişlerdir. Araştırma sırasında bulunarak incelenen 70 kadar yerleşim yerine, yüzeyden toplanan bulgular çerçevesinde, Mesudiye’de yaklaşık M.Ö: 5000’lerden itibaren insanların yerleşik yaşama geçtiği anlaşılmıştır. Bölgenin Kalkolitik Çağlar’dan sonra ilk Tunç Çağı’nda, Demir Çağı’nda Helenistik ve Roma dönemlerinde yoğun olarak yerleşimlere sahip olduğu saptanmıştır.

23

Azmi Karaduman. A.g.e.

36 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


A: Tarih Öncesi / İlk Tunç / İlk Demir Çağı’nda Melet Havzası; Evkaya Mağarası; Mesudiye Çaltepe Köyü 3 Km kadar güney batısında Sahanlı suyu’nun açtığı kanyon kayaçları arasında gizlenmiş doğal oluşumlu bir mağaradır. 40x5 m boyutunda ve yaklaşık 3 m yüksekliğindedir. Yer yer insan eli değmiş bir mağaradır. Buluntular arasında yer alan, sadece çeyrek parçaları kalmış bir taş nesne, her ne kadar öğütme taşı gibi bir görünüm sergilese de bunun bir öğütme taşı olduğu söylenemez. Çünkü araştırma yöresi kapsam alanları içinde birçok öğütme taşlarıyla karşılaşılmış, ancak böylesine farklı bir form yansıtanına hiç rastlanmamıştır. Diğer buluntular arasında hayvan stilinde işlev gümüş bir taş parçası ile kullanım izli taş yongalar yer alır. Göstergeler; mağaranın avcılık ve zamane insanının yaşam barınağı olduğundan yanadır. M.Ö: 400.000-40.000/14.00 üst paleotik devir (Taş ve yontma taş devri) arası süresini düşündürmektedir. Ziraat Tepesi; Mesudiye Türk Köyü Köykent ilköğretim okulu hizmet Binası’nın 30 m. kadar güneyinde, oldukça Tümülüs görünümlü bir yerleşmedir. (M.Ö. 3200-2700-2600) ilk Tunç Çağı kermik parçalarının yanı sıra volkanik Karataş ve çakmak taşı yongalarına sıkça rastlanmaktadır. Ayrıca höyüğün 80 m. Kadar kuzeybatısının tarla yüzünde bulunan kireçtaşından çizgi bezekli bir kap parçası oldukça düşündürücüdür. Tepe Tarla; Mesudiye Çardaklı Köyü Demircikıran Mahallesinin 200 m kadar güney batısındadır. Göstergeler 37 | M E L E T


burada büyük bir nüfus potansiyeli barınmış olduğunda yapılmış bir yer olduğunu işaret etmektedir. Buluntular arasında, maden eritme potası kulpu, gövde parçası ve üç delikli üfleç (körük borusu), hatta eritme potanın dip cidarındaki bakır oksit tortuları bile halen görülmeye değerdir. Diğer buluntular arasında, döküm kalıpları, döğme ya da döküm esnasında oluşmuş tunç artıkları, maden cürufları, kurşun ağırlıklar, tunç ok uçları, keskiler, delgiler, baltalar gibi çeşitli alet-edevat parçaları yer alır. Ağılyanı Tepesi; Mesudiye Çardaklı Köyü İmam mahalsinin 300 m. Kadar doğusunda volkanik bir kaya kütlelerinin üzerine kurulmuş Tümülüs görünümlü bir yerleşmedir. Biraz aşağısında Karapınar deresi akar. (M.Ö 3200-2700/2600) Tunç çağı çanak çömlek parçalarının yanı sıra, özellikle (M.Ö. 1200-800/600) Demir Çağı’nın Firig sürümlü keramik parçalarıyla sıkça karşılaşılmıştır. Ağılyanı Tepesi, Melet Havzasının Demir Çağı safhasının en azından bir bölümünü aydınlatmanın yanında Firig kültürünün coğrafi açılımı konusunda da çok önemli ipuçları veren yerleşmelerin başında gelmektedir. Diğer tesadüfi edinimli buluntular arasında, demir kaide üzerine raptedilmiş tunç’tan bir at figürü ile kopça, yüzük, fibula, ok, mızrak ve kargı uçları yer alır. Karapınar- I; Mesudiye Çardaklı Köyü’nün 6 Km. kadar batısındadır. Karapınar deresinin aktığı vadinin kuzeyine kurulmuş, bir yamaç yerleşkesidir. Yüzeyinde ilk Tunç Çağı keramiklerinin yanı sıra, özellikle de volkanik karataş’tan alet ve yongalara daha fazla oranda rastlanır. Buluntular arasında 38 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


yer alan piramit formunda, pişmiş topraktan bir idol ya da ağırlık tipi nesneler bulunmaktadır. Diğer buluntular arasında, sikkenin icadından çok önceleri para birimi yerine kullanılmış olabileceği değerlendirilen nesnelere rastlanmıştır. Kırantarla-I-II; Mesudiye Çardaklı Köyü’nün 7 Km. kadar batısındadır. Birbirine yakın olan üç ayrı birimin ortasında ve en görkemlisidir. Tepeüstü mekânın tamamı bitki örtüsüyle kaplı olduğundan yüzeyinde az sayıda (M.Ö.3200-2700/2600) İlk Tunç çağı emarelerinin yanı sıra, (M.Ö.1200-800) Demir Çağı buluntularıyla da karşılaşılmıştır. Buluntular arasında yer alan Demir Çağı formundaki bir tunç bilezik tıpkı Geldişer Tepeüstü buluntusuyla birebir benzerlikler taşımaktadır. Kırantarla-II-III; Kırantarla-I ‘in 50 m. Kadar batısındaki basık seviyeli arazi üzerindedir (M.Ö.3200-2700/2600). İlk Tunç Çağı’na özgü mimari yapılanmayı hissettirmektedir. Buluntular arasında pişmiş toprak ağırlıkla birde ağırşak yer alır. Kırantarla-III, yerleşme I’in hemen 60 m. Kadar doğusundadır. Birisi basık, diğeri Tümülüs olan iki ayrı tepe boğumundan oluşmaktadır. Galeyanı / Güngörmez; Mesudiye, Kışlacık Köyü’nün 1,5 km. güneyinde, Karapınar deresinin oldukça sarp bir kayalığı üzerine iskân edilmiş kale tipi bir yerleşkedir.(M.Ö.32002700/2600) İlk Tunç çağı emarelerinin yanı sıra özellikle de (M.Ö.8.y.y,-6.y.y) Demir Çağı’nın Firig sürümlü keramik parçalarıyla karşılaşılmıştır. Diğer buluntular arasında içi demir dışı tunç kaplama bir boğa başı fiğürü de yer almaktadır. 39 | M E L E T


Diğer yandan, kaleye giriş hattının hemen batısında (M.S.12.13.yy.) geç dönemlere özgü olabilecek türden horasan haçlı duvar kalıntıları ve dahası sırlı seramikten kap parçalarıyla karşılaşılmıştır. Yazıtarla-I; Mesudiye, Çavdar Köyü’nün 2km. kadar güneybatısında Handeresi’nin aktığı vadinin batısındaki sırtın üzerine iskan edilmiş bir yerleşimdir. Yazıtlarla (M.Ö.50003200-2700/2600) Kalkolitik, ilk Tunç ve dahası Demir Çağı safhalarını dolu dolu yaşamış, ilgi çekici bir mekândır. Yazıtlarla buluntular arasında pişmiş topraktan bir kadın figürü oldukça ilginçtir. Diğer buluntular arasında çeşitli aletedevat’ın yanı sıra keramik kap parçaları yer alır. Yazıtlarla sadece bu zaman kavramlarıyla da sınırlı kalmamış olup, aradan geçen uzun zaman boşluğunun ardından, üzerine birden fazla nekropol alanının kurulmuş olduğu gözlemlenmiştir. Melet Havzasının çok ender rastlanan höyükleri arasında yer alır. Gelinkayası; Mesudiye, Çavdar Köyü, Başyayla’nın Hohurdan Çukuru mevkiinde, yekpare taştan, oldukça görkemli bir dikittir. Yaklaşık 4,5 m. Yüksekliğinde ve 4,3 m. genişliğindedir. Etrafı iri kütleli kaya parçalarıyla tam bir çember içine alınmış olup, dikit taşın ise çember yayının tam merkezi bir yerinde kalmış olduğu gözlemlenir. Mezar anıtı yüzeyini sarmalayan kan kırmızısına dönüşmüş kaya yosunlarına bu civarın hiçbir yerinde rastlanmaz. Anadolu’nun birçok yerlerinde çeşitli efsanelere konu olmuş yüzlerce sayıda Gelin Kayası vardır. Hatta araştırma bölgesi yakınlarında doğal temsili Glin 40 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Kayaları ve efsaneleri oldukça yaygındır. Bu anıt kayaların en ünlüleri, Ordu İlinin Çamalan Yaylası, Melet Irmağı vadisinde ve Giresun İli Mesudiye Köyü, Bulancak İlçesi İnece Köyü ve dahası Çanakçı İlçesinin Karabörk Köyü civarında bulunan doğal oluşumlu kayaçlardır. Horhor gelin kayası dikitinin bir doğal kaya oluşumundan daha çok bir menhir mezar anıtı olasılığı oldukça yüksektir. Çukurçayır; Mesudiye, Çavdar Köyü Başyayla’nın 1 km. kadar kuzeybatısında, oldukça Tümülüs görünümlü bir yerleşmedir. Yerleşmenin her yanı oldukça çok kırık dökük çanak-çömlek parçalarıyla karşılaşılmış, hatta aralarında öylesine keramik kap parçalarına rastlanmıştır ki, günümüzde bile büyük hayranlık uyandıracak niteliktedir. Diğer tesadüf edilen buluntular arasında kemik ve çeşitli taşlardan alet-edevat parçalarının yanı sıra hayvan figürleri ile deniz canlıları kabuğundan takas paralar yer alır. Çukurçayır buluntularından yansıyan sahici görüntüler, buranın (M.Ö.5000-32002700/2600) kalkotilik ve ilk Tunç Çağı safhasını dolu dolu yaşamış bir yer olduğundan söz ettirir. Galacuk-I; Sivas, Koyulhisar, Sugözü Köyü, Dağ Eksi Yaylası’ın 2 km. kadar kuzeybatısında bulunan tümülis görünümlü bir yerleşkedir. Galacuk-I, yörenin en dikkat çekici ve içlerinde en görkemli olan höyüğüdür. Bu mekân ağır iş makineleriyle büyük oranda tahrip edilmiş olduğundan, yüzeyde çok sayıda çanak-çömlek parçalarıyla karşılaşılmıştır. Tahribat alanı kesitlerinde (M.Ö.5000-3200-2700/2600) Kalkolitik belirtilerin yanı sıra, özellikle de ilk Tunç Çağ’ına tanıklık eden 41 | M E L E T


buluntulara sıkça rastlanır. Buluntular arasında Demir Çağını işaret den emareler de yok değildir. Galacık höyüğünün en üst katmanının kesitinde insana ait kemik kalıntıları yoğunluktadır. Galacuk-II-III, Galacuk-I’in 300-400 m. Kadar kuzeybatı yakasındadır. Her iki yerleşmenin yüzeyinde de İlk Tunç Çağını işaret eden emarelerle karşılaşılmıştır. Pilav Tepesi (Dayılı)- Avlunundere Tepesi; Mesudiye, Dayılı Köyü’nün 2 km. doğusunda, Baldıran Deresi’ni iyi görebilen oldukça sarp bir tepe üstü yerleşmesidir. Buranın yüzeyinde ve dereye bakan yamaçlarında (M.Ö.5000-3200-2700/2600) Kalkolitik Çağ belirtilerinin yanı sıra İlk Çağ keramik parçalarıyla da sıkça yüzleşmek mümkün olmuştur. Avlunundere Tepesi, Pilav Tepesi’nin 300 m. Kadar kuzeydoğusunda etrafı tamamen bitki örtüsüyle kapalı bir tepedir. Yerleşmenin üzeri kısmen tahribat görmüş olduğundan, yüzeyinde Kalkolitik nişanelerin yanı sıra İlk Tunç Çağ emarelerine de rastlanmıştır. Acem Tepesi; Mesudiye, Dayılı Köyü Burnaz Mahallesinin 60 m. Kadar kuzeybatısındadır. Acem Tepesi’nin üzerinde uzun yıllar boyunca tarım yapılmış olduğundan yerleşmenin cidarları epeyce yıpranmış, yüzeyinde, kalkolitik belirtilerin yanı sıra İlk Tunç Çağ ve dahası Demir Çağ’ına tanıklık eden buluntulara rastlanmıştır. Helenistik Devir’e özgü sikke buluntularına rastlanmıştır. Diğer yandan tepe üstü mekânın üzeri ve aşağı yamaçlarında insana ait diş ve kemik kalıntılarının yanında, Helenistik Devir’e özgü sikke 42 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


buluntularına rastlanmıştır. Bu durum yerleşmenin yumuşak dokulu en üst tabakasının geç devirlerde neropol alanı olarak kullanılmış olduğunun göstergesidir. Torluk Tepesi-I; Sivas Koyulhisar, Yeniaslan Köyü’nün 3,5 km. kadar güneydoğusunda kale görünümlü bir tepe üstü yerleşmesidir. Toprak katmanları giderek aşınmış olduğundan aşağıya bakan yamaçlarda çok sayıda (M.Ö.3200-2700/2600) İlk Tunç ve Demir Çağı buluntularıyla yüzleşilir. Hatta aralarında öylesine yöresel keramik türleri vardır ki, havalinin karanlıkta kalan orta ve son Tunç safhalarına ışık tutar niteliktedir. Diğer buluntular arasında (M.Ö.8.yy.-6.yy) arası formu taşıyan tunçtan ok ucuyla daha başka aynıyatlar yer alır. Diğer taraftan, Torluk Tepesi’nin Hamamyeri, Çıkrıkkapı mevkiinde Helenistik, Roma ve Bizans devirlerine özgü yerleşme ve nekropol alanı tespit edilmiştir. Torluk Tepesi neredeyse Anadolu uygarlıklarının tamamını bağrında taşıyarak yaşatmış, oldukça şanslı bir mekândır. Ağcababa Tepesi; Mesudiye Ilışar Köyü’nün 2 km. kadar kuzeybatısında, her yeri çok iyi görebilen piramit biçemli bir tepedir. Aynı zamanda Evliya Tepesi de denilmektedir. Tepeüstü zirvesinde herhangi bir başka emareye rastlanmasa bile, buranın yüzeyinde bulunan (M.Ö.3200-2700/2600) İlk Tunç Çağı formundaki tunç’tan bir boğa figürini, eski çağlarda dinsel ayinlerin yapılmış olduğu kutsal tören alanları ya da bir tapınak yeri olduğundan yana söz ettirmektedir. Burası Kıyan kayası kutsal tören alanıyla aynı ortak özellikleri paylaşır.

43 | M E L E T


Buruncakardı Tepesi; Mesudiye, Esatlı Köyü yaylasının Buruncukardı mevkiine kurulmuş bir tepe üstü yerleşmesidir. Buradaki mekânın yüzeyinde, (M.Ö.5000-3200-2700/2600) Kalkolitik belirtilerin yanı sıra özellikle de ilk Tunç Çağı emareleriyle çokça yüzleşir. Dahası, buranın köklerinin daha da derinlerde olduğuna ilişkin bazı nişaneler vardır. Buluntular arasında yer alan bir kapı mili taşı, tıpkı İmam mahallesi buluntularıyla birebir benzerlik taşır. Güleyanı Tepesi; Mesudiye Üçyol Beldesi’nin 25 km. kadar güneybatısında Sahanlı düzlüğü ve çevreye hâkim bir tepe üstü yerleşmesidir. Hemen yanı başında Sahanlı suyu ve Üçyol Yayla yolu geçer. Yerleşme sathının yüzeyinde (M.Ö.50003200-2700/2600) Kalkolitik İlk Tunç Çağ ve (M.Ö.8.y.y.-6.y.y) Demir Çağı ile ilintili çok çeşitli buluntular izlenmiştir. Güleyanı buluntuları arasında yer alan tunç’tan bir ok ucu, yörenin Tepe tarla buluntularıyla birebir benzerlikler taşıdığı görülmüştür. Güleyanı tipi kadın idolleri oldukça ilginçtir. Diğer buluntular arasında keramik parçaları, taştan topuz başı kemik mekik ve kıvrılmış bakırdan tasarlanmış bir ok ucu yer alır. Buluntular ışığında neredeyse Anadolu Uygarlıklarının tamamını bağrında taşıyarak yaşatmış bir mekândır. Bektaş Tepesi; Mesudiye Üçyol Beldesi Uzunyol Anşa Pınarın 300 m. Kadar güneybatısında, Sahanlı suyu yakınlarında Tümülüs görünümlü bir yerleşmedir. Tamamen tahrip edilmiş olduğundan, ortalıkta gelecek nesillerin görebileceği eserler kalmamış, (M.Ö.5000-3200-2700/2600) İlk kalkolitik, ilk Tunç Çağı’nın yanı sıra az da olsa Demir Çağı emareleriyle yüzleş 44 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


ilmiştir. Buluntular arasında; bir tas formundaki bir kap ile kazıma çizgi bezemeli keramik parçaları dikkat çekmektedir. Nedeni şu ki; söz konusu buluntular sanki güneşte kurutulmuş gibi bir görünüm sergilemektedir. Bu mekânın yaşam köklerinin daha da derinlerde olduğuna dair bir dizi nişaneler vardır. Taşarası, I-II-III-IV; Mesudiye Üçyol Beldesinin 6 km. kadar güneybatısında, Sahanlı Suyu’nun açtığı vadinin her iki yakasına doğru dizilmiş dört ayrı birim yerleşmeden oluşur. Taşarası I-III, fazlaca uru tümseği olmayan kısa evreli geçici bir görünüm sergiler. Taşarası yerleşmeleri güneyden batıya doğru 300 m. Boyunca geniş bir sahaya yayılmış vaziyette devam eder. Bu durum İlk Tunç Çağı safhasında burada büyük bir nüfus varlığının barınmış olduğunun göstergesidir. (M.Ö.5000-3200-2700/2600) yerleşmelerin yüzeyinde, kalkolitik belirtilerin yanı sıra özellikle de İlk Tunç Çağı ve dahası (M.Ö.800-600) Demir Çağı kanıtları da izlenmiştir. Hancıtarla; Mesudiye Üçyol Beldesi’nin 2 km. kadar güneybatısında Uzunyolun kenarında Sahanlı Deresini görebilen yüzüne kurulmuş bir yerleşimdir. Yüzeyde; (M.Ö.5000-3200-2700/2600) Kalkolitik ve İlk Tunç Çağı emarelerine sıkça rastlanmaktadır. Batıdan doğuya doğru uzanan, Sahanlı Vadisi boyunca daha nice höyüklerin ve geçici kısa evreli yerleşmelerin varlığına tanık olunmuştur. Delikçetaş; Mesudiye Üçyol Beldesi Meydandüzü piknik alanı’nın 2,5 km. kadar güneybatısındaki düzlüğün tam ortasındadır. Diğer bir tarifle, Keşiftepe ile Kızılağaç’lı deresinin tam arasındadır. Dolmen türü bu tip mezarlar, 45 | M E L E T


(M.Ö.1200-800) İlk Demir Çağı mezarlarından sayılır. Ne yazıkki yörede ki Dolmen tipi mezar anıtlarının neredeyse tamamı tahrip edilmiştir. Burada anıt taşlarının bir çoğu geç dönem süreçlerinde, daha başka işlevlerde kullanılmak üzere yerlerinden sökülerek, apayrı alanlara taşınmış olduğu anlaşılabilen bir durumdur. Delikçetaş mezar anıtının etrafı, Kabataş nişaneleriyle çember içine alınmıştır. Hal böyleyken mezar anıtı çember yayının tam merkezi yerinde kalmış olduğu gözlemlenir. Buradaki mezar anıt taşş bloklarının geç dönemlerdeki süreçlerde sökülerek başka işlevlerde kullanılmak üzere ayrı mahallere taşınmış olduklarını düşündüren bir olgudur. Zira böylesine bir durumun tıpkısı, Çardaklı Köyü’nün Deliklitaş mevkiinde yaşanmıştır. Delikçetaş buluntuları arasında yer alan sapı, ucu demirden ok veya mızrak ucu parçaları oldukça dikkat çekicidir. Söz konusu buluntular, sanki İlk Demir Çağı mezarlarına öngörülen tarihle örtüşüyormuş gibisine bir durum sergilemektedir. Molla Değirmeni Tepesi; Mesudiye Karabayır Köyü’nün 3 km. kadar güneydoğusunda, köye yaklaşan anayol bağlantısının hemen kenarında, oldukça dikkat çekici bir tepeüstü yerleşmedir. Yüzeyinde a sayıda, İlk Tunç Çağı emareleriyle karşılaşılmıştır. Mekânın bağrında daha çok (M.Ö.1200800/600) İlk Demir Çağı buluntuları yoğunluktadır. Buluntular arasında yer alan bir saban demiriyle bir mızrak ucu, bölgenin Demir Çağı safhası hakkında önemli ipuçları vermektedir.

46 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Kuyucak Selemen Yolu; Tokat Reşadiye, Kuyucak Köyü’nün Selemen yolu uzantısında, Köyün başı, Tepedibi ve Fadime Hatun Çayırı mevkiinde üç ayrı yerleşme tespit edilmiştir. Yüzeyde (M.Ö.5000-3200-2700/2600) Kalkolitik belirtilerin yanı sıra özellikle de, İlk Tunç Çağı ve (M.Ö.800-600) İlk Demir Çağı buluntularıyla da karşılaşılmıştır. Evliya Tepesi; Mesudiye Erik Köyü’nün 300 m. Kadar batısında Tümülüs görünümlü bir yerleşmedir. Tepe üstü höyüğün dere yönü yamaçlarında, (M.Ö.5000-3200-2700/2600) Kalkolitik Çağ nişanelerini yanı sıra özellikle de Tunç Çağı’na özgün her türlü emareye rastlanmıştır. Hatta buranın yaşam kökenlerinin daha da derinlerde olduğuna dair de bir takım nişaneler vardır. Tepeüstü buluntuları arasında yer alan özellikle de çeşitli taşlardan değişik formlarda tasarlanmış ok uçları oldukça dikkat çekicidir. Edilinen izlenim; burası sanki yörenin araç-gereç ihtiyacını karşılayan konumundaki bir yermiş gibi sahici sinyaller vermektedir. Pilav Tepesi (Eymir); Tokat Reşadiye, Kızılcaören Köyü yolunun Eymr Köyü sapağı yakınlarında bir tepeüstü yerleşmesidir. Yüzeyinde, (M.Ö.5000-3200-2700/2600) Kalkolitik ve İlk Tunç Çağına özgün buluntuların yanı sıra, (M.Ö.8.yy.-6.yy.) Demir Çağı’na has emarelere de rastlanmıştır. Buluntular arasında kazıma çizgi bezekli bir taş nesne soru işaretleriyle doludur. Buranın yaşam köklerinin daha da derinlerde olduğuna dair bir dizi belirtilere de rastlanmıştır.

47 | M E L E T


Göllüyazı-I (Sarıca); Mesudiye Kafisarıca Köyü’nün Göllüyazı mevkiinde, Ordu-Sivas karayolunun 300 m. Kadar yakın doğusundadır. Üzerinde uzun yıllar boyunca tarım yapılmış olduğundan höyüğün toprak katmanları giderek aşınmıştır. Yüzeyinde (M.Ö.5000-3000-2700/2600) Kalkolitik nişanelerin yanı sıra özellikle de, İlk Tunç Çağına has oldukça kaliteli çanak-çömlek parçalarıyla karşılaşılmıştır. Göllüyazı I, buluntuları arasında havalide çok ender rastlanabilen taşlardan yapılmış çeşitli aletler yer almaktadır. Diğer yandan bu mahallin yakın civarında öylesine belirtilere rastlanmıştır ki, buranın yaşam köklerinin daha da ötelere uzandığına dair sinyaller yansıtmaktadır. Göllüyazı II, yerleşme I’in 400 m. Kadar güneybatısındadır. Burası daha ziyade kısa evreli geçici bir yerleşme görünümü sergilemektedir. Yerleşmenin katmanından alınan toprak malzeme sonucu, burası neredeyse yok olmak üzeredir. Yüzeyinde az sayıda da olsa İlk Tunç Çağı emarelerine rastlanmıştır. Küllüce I-II; Küllüce-I; Mesudiye, Müslimsarıca Mahallesi’nin güneybatısında, Küllüce II, ise buranın hemen 300 m. Kadar batısındadır. Her iki yerleşme de büyük ölçüde tahribat görmüştür. Buluntular; (M.Ö.5000-3200-2700/2600) Kalkolitik, İlk Tunç Çağı ve kısmen de olsa (M.Ö.800-600) Demir Çağı keramik parçalarına rastlanmıştır. Merkez Kaleiçi; Mesudiye, Kaleiçi mevkiinde, üç tarafı kaya korunaklı bir alan üzerine iskan edilmiş bir yerleşimdir. Hemen aşağı yanı başından Melet Irmağı geçer. Satıh yüzeyinde, 48 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


(M.Ö.3200-2700/2600) İlk Tunç Çağı emarelerinin yanı sıra (M.Ö.800-600) Demir Çağı’nı işaret eden buluntular tespit edilmiştir. Ayrıca burası daha çok yerleşmelere sahne olmuş gizemlerle dolu ilginç bir mekândır. Kıyan Kayası ve Nekropol Alanı; Mesudiye, Konacık Köyü’nün 1,4 km. kadar kuzeyinde, Yeşilce Suyu’nun kenarından itibaren yükselen basık görünümlü ve gösterişli bir ana kaya kütlesidir. Terek kaya ile buranın hemen arasından Yeşilce ana yol güzergâhı geçmektedir. Bir yerleşmeden daha çok kutsallık içeren bir tören alanıymış gibi tapınak sinyallerini vermektedir. Bu mahal, yören çağdaş Ağca baba ve Dığıl kaya kült mekânlarıyla benzerlikler içermektedir. Kıyan buluntuları arasında (M.Ö.3000-2700/2600) İlk Tunç Çağı formundaki tunç’tan bir geyik figürü ve bir çıngırak oldukça ilginçtir. Kıyan Kayası çevresinde, İlk Tunç Çağı buluntularının yanı sıra (M.Ö.800-600) Demir Çağı’na tanıklık eden emarelere de rastlanmıştır.

49 | M E L E T


B: Arkaik / Klasik / Helenistik Devirde Melet Havzası (Antik Melanthius) Eski Melet Kasabası Buzluk; Antik Melanthius (eski Melet Kasabası)’na, Yardere Köyü ile Geldişer Mahallesi arasındaki Buzluk ve uzantısı olan Geldişer Tepeüstü ve Mesudiye Kaleiçi mevkiinde rastlanmıştır. Yerleşmeler Melet Irmağı boyunca kombine biçimde sıralanmış üç ayrı birimden oluşmaktadır. Her üç yerleşimde rastlanan kanıtlar, buranın antik Melanthius kasabası olduğu yönünde ki görüşleri kuvvetlendirir yönde dir. Buzluk mevki oldukça yoğun volkanik Karataş kütleleri ve bitki örtüsüyle kaplı olduğundan, yüzeyde az sayıda emarelere rastlanmıştır. Buzlukta görülen kare veya dörtgenlerden oluşan kaba duvar yapılaşması, burada bir zamanlar ahşaba dayalı bir mimari yapılanmanın varlığına işaret etmektedir. Kısa örgülü kaba taştan duvarların, toprak ile ahşap yapılaşmanın temasını kesmeye ve ahşabın çürümesini önleyip ömrünün uzatılması için alınmış bir tedbir olarak değerlendirilebilir. Buluntularda rastlanan çanak-çömlek parçaları, M.Ö.8.yy.-6.yy. ları arasına özgü tunçtan ok uçlarına rastlanması hali de dikkat çekicidir. Buradaki taşocakları mevkiinde taş söküm işlerinde kullanılan iş makinelerinin yerinden kaldırdığı bir kaya kütlesi altında rastlanan tunç bir kabın içindeki bileziklerin, buranın bir Pazar yeri olduğu ve dükkanı bulunan bir esnafa ait olduğunu düşündürmektedir. Buzluk mevkii taş ve kaya kütlelerinin çok yoğun olduğu bir yer olması yanında özellikle de sürüngenlerin koruması ve üremesi için uygun bir ortamdır. Burası günümüzde bile kiremit kırmızısı, koyu kahve renkli, baklava 50 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


motifli ve boynuzlu engerek yılanlarının oldukça yoğun bulunduğu bir yerdir. Geldişer Tepeüstü; Mesudiye Geldişer Mahallsi’nin 500 m. Kadar güneybatısındadır. Her ne kadar İlk Tunç Çağı yerleşmesi ise de, en üst tabakasının Arkaik Devri nekropol alanı veya yerleşmesi olabileceğine dair emarelere rastlanmıştır. Buluntulardan yansıyan sahici görüntüler buranın aynı zamanda Eski Melet Kasabasının bir uzantısı olduğundan yanadır. Buluntular arasındaki sikkelerden birisinin kartal başı figürü kenarından, diğeri de, ezilerek iptal edilmiş olduğu gözlemlenir. Tepeüstü sikkeleri aynı zamanda, Antik Melanthius Kasabasının bir zamanlar antik (Sinop) Sinope’ye bağlı bir koloni olduğunun da bir göstergesidir. Mesudiye Merkez Kaleiçi; Mesudiye Kaleiçi mevkiinde, Melet Irmağının kenarından yükselen doğal kayaçlar arasında iskân edilmiş kale tipi bir yerleşimdir. Kaleiçi surlardan günümüze sadece temel aksamları kalabilmiştir. Bu tip kayaçların çok yumuşak ve kırılgan oluşumlu olması sebebiyle üzerindeki çoğu detaylar kaybolmuştur. Burası Melet Irmağı boyu uzanan vadinin üzerinde, yerleşmeye en uygun olan alanların başında gelir. Kaleiçi mahallin yüzeyinde, İlk Tunç Çağı emareleriyle yüzleşir. Ancak ne var ki, M.Ö.640/630-480 Arkaik, M.Ö.480330 Klasik ve M.Ö.330-30 Helenistik Devir buluntularına daha da fazla oranda rastlanmaktadır. Diğer yandan antik kaynaklarda adı geçen, Karadeniz’e özgü kütük mimariyle donanımlı, yangın görmüş kale tipi mekanlardan biriside (Melanthius-Eski Melet) Kaleiçi yerleşmesi olabilir. 51 | M E L E T


Söğütözü Oluklu Tepe – Sakaoğlu Tarlası; Mesudiye Çardaklı Köyü’nün 4 km. kadar batısında küçük boyutlu doğal bir tepedir. Yüzeyinde çok sayıda, demirden ok uçlarına rastlanmıştır. Buluntulardan anlaşılan, Helenistik Devir sürecinde küçük çaplı bir muharebeye sahne olmuşçasına bir durum sergilemektedir.150 m. Kadar güneybatısında, Sakaoğlu Tarlası mevkiinde de Helenistik Devir’e ait olduğu anlaşılan, bir de nekropol alanı tespit edilmiştir. Mahal erken ve geç dönemlerde birçok kez yağmalanmış olduğuna dair belirtilere kanaat getirilmiştir. Eğriçimen Yaylası, Havuzlar; Sivas Koyulhisar, Eğriçimen yaylasının Havuzlar mevkiinde, 150 m. Kadar batısındaki ormanlık alanın içinde saklı Tümülüs görünümlü bir yerleşimdir. Buluntular arasında yer alan Helenistik devire özgü sikkeler buranın şimdilik m.ö.120-63 VI Mithridat zamanıyla sınırlı kalmış olduğundan yanadır. Ayrıca; Eğriçimen yaylası (M.Ö.3200-2700/2600) İlk Tunç Çağı safhası ve dahası RomaBizans devirlerini de dolu dolu yaşamış, şanslı bir mekândır. Terekkaya-I; Mesudiye Konacık Köyü’nün 1,3 km. kadar kuzeyinde, Kıyan Vadisi boyunca uzanan Yeşilce Mahallesi anayol güzergâhının hemen yanı başından yükselen devasasa kaya kütlesinin üzerine kurulmuş bir yerleşmedir. Bu mahal sanki Babil Kulesi görünümünü yansıttığı hissi vermektedir. Konik görünümlü ana kayacın etrafının çember yayı çerçeve kesilerek üzerine teraslar oluşturulmuştur. İlk Tunç, İlk Demir, Arkaik/Klasik/Helenistik Devir, Bizans ve Anadolu Selçukluların dönemlerini dop dolu yaşamış şanslı bir mekândır. 52 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Arıkmusa Kalesi; Mesudiye Arıkmusa Köyü sınırları içinde, Melet Irmağının kıyısında yükselen büyük bir kaya kütlesinin üzerine iskan edilmiş kale tipi bir yerleşkedir. Burada zamanında Karadeniz’e özgü ahşaba dayalı kale tipi kütük bir mimari yapılanmanın söz konusu olduğu bir takım nişanelerden anlaşılmaktadır. Bölge genelinde şıkça karşılaşılan M.Ö.120-63 VI. Mithridat zaman kalelerinden sadece birisidir. Ayrıca Hıristiyan Roma devrinde de kullanım görmüş olduğuna dair de çok sayıda emareler vardır. Kalenin; geçen zaman içinde birçok detayı kaybolmuş olduğu gözlemlenir. Griye sadece büyük çaplı soğutma deposu, sarnıç ve silo tipi kısımları günümüze kadar kalabilmiştir. Kaledibi-I; Mesudiye Beyağaç Köyü’nün 2 km. kadar kuzeybatısında granit bir kaya kütlesinin üzerine iskân edilmiş, küçük çaplı kale veya karakol konumunda olan bir mekândır. Burası antik yol hattının kontrolünde oldukça stratejik bir mekândır. Bir zamanlar İç Anadolu’dan Karadeniz’in sahil kentlerine giden, Karadeniz’den de İç Anadolu’ya doğru devamlı mekik dokuyan ticari kervanların buradan geçmiş olduğuna dair çok sayıda nişane vardır. Kaledibi buluntularından anlaşılan bu mahal öncelikle, M.Ö.120-63 VI Mithridat zamanın da iskan görmüştür. Aradan geçen uzun bir zaman boşluğunun ardından M.S.10.yy.11.yy.lar arası Bizans Döneminde yeni baştan yapılandırılmış ve aynı kale görevi işlevini tekrar sürdürmüş olduğu gözlemlenmiştir.

53 | M E L E T


Yastura Kalesi; Mesudiye Yeşilçit Köyü Yastura mahallesinde, granit bir kaya kütlesi üzerine iskan edilmiş kale tipi bir yerleşmedir. Kale üstü mekanın üzerinde erken ve geç dönemleri işaret eden çok sayıda detaylar vardır. Kaleüstü mekanın geç dönem kale üstü surlarını bir yana bırakırsak, geriye kalan diğer niş’li bölümlerin M.Ö.I.yy,dan kalma olduğundan yana söz edilebilir. Henüz kesin bulgular olmasa da burası yörenin Arıkmusa ve öteki Pontus (M.Ö.120-63) VI. Mithridat kaleleriyle tıpkı birebir benzerlikler taşımaktadır. Torluk Tepesi-II; Sivas Koyulhisar, Yeniaslan Köyü’nün 2,5 km. kadar güneydoğusunda kale görünümü bir yerleşmedir. Bu mekan ve yakın civarında M.Ö.330-30 Helenistik Devir buluntularının yanı sıra Roma Bizans Dönemini işaret eden çok sayıda yerleşme emareleri ile nekropol alanı nişaneleriyle karşılaşılmıştır. Burası aynı zamanda Kalkolitik, İlk Tunç ve Demir Çağı yerleşmelerine de kucak açmış, ilginç bir yerdir. Yirmek Tepesi; Mesudiye Çaltepe Köyü’nün 5 km. kadar güneybatısında, Sahanlı Vadisi ile Esatlı Yaylası arasından yükselen epeyce gizemlerle dolu kutsal bir mekândır. Tepeüstü zirvesinde, ayrıntıları pek belli olmayan, sanki sırlarla dolu bir nekropol alanı tespit edilmiş, dahası tepeüstü zirvenin hemen yanı başında başka bir mekânın da nişaneleri gözlenir. Burada her haliyle, kütük mimariye dayalı bir tapınak tipi yapılanma söz konusu olabilir. Yörenin diğer tepeüstü zirvelerinde görüldüğü gibi burası M.Ö.120-63 VI. Mithridat zamanının yüzlerce tapınak ve nekropol alanı görevi icra eden tepelerinden birisi ve en gizemlilerindendir. 54 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Yirmek tepesiyle aynı çağdaş ortak özellikleri paylaşan diğer kutsi tepe zirveleri ise şunlardır; Aydoğan Kırı Tepesi, Erdemkırı, Erdembaba Tepesi, Eriçok Tepesi, Beyseki Köyü Karababa Tepesi, Yukarıgökçe Köyü Manahos Tepesi, Doğançam Köyü Kılıçbaba Tepesi, Karacaören Köyü Horon Tepesi, Sivas/Koyulhisar, Ortakent Beldesinin Güzlyurt ve Gümüşlü Köyü civarındaki, Umumsarı ve Üvezlice Tepesi gibi kutsal alanlardır. Antik Çağların Kutsal Gölü, Çiğgöl; Mesudiye Dayılı Köyü’nün 3 km. kadar güneyindedir. Yaklaşık 200x150 m. Boyutlarında olup, oldukça bakir bir göldür. Hemen yanı başında, Dayılı Köyü yayla yolu bağlantısı geçer. Hatta bu yol, Eğriçimen Yaylası ile Handersi antik kervan yoluna kadar ulaşır. Çiğgölün hemen çeperlerinde çok sayıda meteor taşı parçalarına rastlanmıştır. Bu meteor taşlarının varlığının Çiğgöl çukurunun oluşmasıyla ilgili olduğu düşünülmektedir. Kurak geçen mevsim sürelerinde göl’ün sığlık bölümlerinde balçık katmanları içinde bir takım antik devir objeleri ve sikkelere rastlanmıştır. Söz konusu emarelerden, bir zamanlar buranın katsallık payesi içeren göl tipi bir tapınak yeri olduğundan yana önemli ipuçları içermektedir. Göl alanının ön sığlıklarından bulunmuş olan sunular arasında M.Ö.120-63 Pontus Kralı Eupator Mithridat zamanının, bronz sikkelerinin yanı sıra, tokalar, iğneler, küpeler… gibi objeler göze çarpar. Buluntular hakkında yöre halkı tarafından ilginç hikâyeleri vardır. Çermikgözü Tepesi; Mesudiye Çardaklı Eminoba Mahallesinin 1,5 km. güneydoğusunda Çermik kaynak suyunun kenarından, 55 | M E L E T


yayvan görünümlü tepenin üzerine kurulmuş bir nekropol alanıdır. Yörenin diğer nekropol alanlarında olduğu gibi burası da erken ve geç devirlerde birçok kez yağmalanmış olduğundan geriye sadece zenginlikten çok uzak denebilecek derecede mezar sunak artıkları kalabilmiştir. Gülyanı Tepesi-II; Mesudiye Üçyol Beldesinin 1,5 km. güneybatısındadır. Burası Sahanlı Deresi boyunca uzanan vadinin yamaçlarına kurulmuş, çok sayıdaki yerleşmelerin en önemlisi ve de en göz alıcısıdır. Kalkolitik-İlk Tunç ve Dmir çağı safhalarını dolo dolu yaşamış, oldukça şanslı bir mekandır. Taştekne / Muhtar Hamza Tepesi – Reyhanoğlu Sırtı; Mesudiye Çardaklı Köyü’nün 3 km. kadar batısındır. Çoğarpa suyunun açtığı vadinin her iki yakasındaki sırtların üzerinde iki ayrı parçadan oluşan bir nekropol alanıdır. Derenin her iki yakasında da çok sayıda olduğu düşünülen mezarlar, erken ve geç devirlerde bir çok kez soygun görmüş oldukları gözlemlenmiştir. Mezar sunusu sikke buluntuları M.Ö.350-250 yılları arasını işaret etmektedir. M.Ö.120-63 VI. Mithridat zamanının skke buluntularına da rastlanmıştır. Karapınar / Kırantarla; Mesudiye Çardaklı Köyü’nün 7 km. kadar batısındadır. Karapınar Deresinin kuzey yamaçları üzerine kurulmuş, oldukça büyük kapsamlı Helenistik Devire özgü bir nekropol alanıdır. Hemen yanı başında yer alan tarih öncesi çağlara has höyüğün üzerine kurulmuş geç dönemleri işaret eden bir başka nekropol alanı daha tespit edilmiştir. Erken ve geç devir süreçlerinde bir çok kez yağmalanmış olduğu muhakkaktır. Kırantarla mezar sunuları arasında yer 56 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


alan fosillerden yararlanılarak tasarlanmış taş paralar oldukça dikkat çekicidir. Musulu / Kıraçları; Mesudiye, Armutkolu Köyü Musulu mahallesinin 1 km. kadar kuzeyindedir. Kıraçlar mevkiin dere yönünde, timülüs görünümlü tepeciğin yüzeyinde bulunmuş, İskit formunda tunçtan kovanlı, mahmuzlu ve ateşlendiğinde ıslık çalabilentürden bir ok ucu, aynı zamanda eski Mlet Havzasının bir zamanlar, İskit kültürünün yayılım alanlarının içinde olduğunun bir göstergesidir. Aynı tip ok uçlarına, Melet Havzasının eski Sisorta, yani Sivas İli, Koyulhisar İlçesi, Ortakent Beldesinin Çandır köyünde de rastlanmıştır. Yazıtarla-II; Mesudiye Çavdar Köyü’nün 1,5 km. kadar güneybatısındadır. Handeresi suyu ve Barsık boğazı antik yol güzergahı buradan geçer. Yazıtarla höyüğünün en üst tabakasının güneye bakan uzantısına kurulmuş bir nekropol alanıdır. Mezar sunusu bir adet bronz sikke oldukça dikkat çekicidir. Melet Havzası kapsam alanı içinde böylesine bir sikke buluntusuyla ilk defa yüzleş ilmiştir. Diğer mezar sunu buluntuları arasında, Helenistik Devir formu taşıyan bir tunç ayna ve bilezikler yer almaktadır.

57 | M E L E T


C: Roma-Bizans Döneminde Melet Havzası Anisyalar Vadisi-I-II; Mesudiye Aşağıgökçe Köyü Anisyalar Vadisinde iki ayrı yamacın dereyi iyi görebilen yüzüne iskân edilmiş iki ayrı evre yerleşmedir. Anisyalar I ya da Küçükçayır buluntularından anlaşılan, burası şimdilik M.S.3.yy. yerleşmesine tanıklık etmektedir. Anisyalar II, han yeri buluntuları arasında yer alan tunçtan çeşitli çıngıraklar ve tokalar dikkat çekicidir. Bizans formundaki sütun başlıkları I_II, 1940’lı yıllarda Aşağıgökçe Köyünde, şimdilik yri henüz belli olmayan bir tarlanın içinde bulunmuştur. Manahos Tepesi; Mesudiye Yukarıgökçe Köyü’nün, Manahos Tepesi zirvesinde, oldukça küçük çağlı bir kalıntıdır. Bu mekan zamanında, her ne kadar taş ve horasan harcıyla yoğrulmuş ise de, günümüze kadar sadece temel aksamları gelebilmiştir. Melet yöresinin çoğu yerlerinde bu tip kalıntılar vardır. Manahos Tepesi, Bizans Dönemine özgün bir manastır ya da Kılıçbaba Kalesiyle bağlantılı bir gözetleme kulesi olabilir. Ayrıca Manahos zirvesinin M.Ö.I.yy.da kutsal bir mekan olarak ziyaret görmüş olduğuna dair çeşitli nişaneler vardır. Faldaca Kalesi; Mesudiye Yukarıgökçe Köyü’nün hemen yanı başında dik bir kaya kütlesinin üzerin iskân edilmiş, kale tipi bir yerleşimdir. Geçen zaman içinde çeşitli tahribatlara uğramış olduğundan geriye sadece çok az sayıda nişaneler kalmıştır. <kale tipi iskân alanının yakın civarında Roma ve erken Bizans dönemlerini işaret eden çok sayıda emarelerle karşılaşılmıştır. 58 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Kale tipi yapılanmanın 400 m. Kadar batısındaki tepe üstü yamaçlarında ve Memükler Mahallesine çıkan yol hattının her iki yakasında olmak üzere toplam üç ayrı birim nekropol alanı tespit edilmiştir. Kale etekleri ve yakın çevresi buluntuları, buranın Roma ve Bizans dönemlerini yaşamış olduğunu düşündürmektedir. Dilençi / Kızılpara Tepesi; Mesudiye Bayraklı Köyü’nün 1 km. kuzeyindedir. Burası sanki beyaz kil oluşumlu bir tepenin bağrında saklı kalmış olduğundan olsa gerek henüz hiç bozulmamış bakir bir nekropol alanıdır. Çardaktepe; Mesudiye Yavşan köyü, Aşut mahallesinin 1,5 km. kuzeyinde her yeri iyi görebilen oldukça çekici bir tepedir. Buranın hemen yanı başından Herközü Köyü Maden Mahallesine giden yol güzergâhı geçmektedir. Tepe üstü mekânın timülüs görünümlü uru üzerinde içi kül-kömür ve kemik kalıntılarıyla dolu tunç bir testi ile hemen yanı başında kırık-dökük keramik kap parçalarına rastlanmıştır. M.Ö.1.yy.Pontus-Roma geçiş dönemi arası form özelliği yansıtan bu tunç testinin ölü kabı olarak kullanılmış olduğu, içinden çıkan emarelerden ve mahallinde rastlanan mezar sunusu artık-kırık-dökük koku kabı parçalarından anlaşılabilir olarak değerlendirilmiştir. Kılıçbaba Tepesi-II; Mesudiye Doğançam Köyü’nün Bıçakçı Mahallesinden yükselen tepe zirvesinin üzerine iskan edilmiş kale tipi bir yerleşmedir. Etrafı her ne kadar kale surlarıyla çevriliymiş is de, geriye sadece temel aksamları kalabilmiştir.

59 | M E L E T


Kılıçbaba buluntularından anlaşılan burası M.S.11.yy. Bizans Döneminde kale işlevi görmüştür. Karagöl Yaylaları; Ordu ile Giresun İllerinin güney uç noktaları boyunca uzanan sıra dağlar üzerinde irili, ufaklı onlarca sayıda yayla ve binlerce hektara varan yaylalık alan vardır. Söz konusu bu alanların tamamı öteden beri Karagöl Yaylaları diye anılır. Karagöl dağlarının antik çağlada her türlü maden kaynaklarının yanı sıra çok yoğun orman varlıklarını da bünyesinde barındırır. Bu hal aynı zamanda antik devirler boyunca yöre insanını oldukça zengin kılmış olmalıdır. Ancak orman zenginliklerinde günümüze kadar çok az bir miktar orman türü gelebilmiştir. Buna sebep çağlar boyunca madencilik ve katrancılık olarak gösterilmektedir. Karagöl Yaylalarının Kabadüz İlçesi Yokuşdibi Obası ve Mesudiye İlçesi Armutkolu ve Tavara obası arasında kalan Kale köyü obasının yakınlarında Roma ve Bizans Dönemlerinden kalma olduğu emarelerinden anlaşılabilen üç ayrı birim katran fırınları tespit edilmiştir. Armutkolu yayla obasının yakınlarında genç Bizans Döneminden kalma olduğu bazı emarelerden anlaşılan bir de antik yol karakolu tipi yerleşme belirlenmiştir. Herközü Köyü Maden mahallesinde 18.yy.dan kalma olduğu bilinen maden işletmesinin antik dönemlerde de işletilmiş olduğuna dair de emarelere rastlanmıştır. Bu durum Karagöl dağlarındaki orman çeşitliliğinin neden yok olduğu sorusuna cevap da teşkil edebilir.

60 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Kale-Beyseki; Mesudiye ilçesinin 5-8 km. kadar kuzeyindedir. Kale Köyü kapsam alanları içinde, Bizans Döneminden kalma bir kale ile kilise kalıntısı, geç Roma ve erken Bizans Devrini işaret eden bir nekropol alanı ile bir kaya mezarı ve Beyseki Köyü’nün Mezere mevkiinde, karakol konumu sergileyen bir de yerleşme tespit edilmiştir. Bu durumu antik devir kalıntılarının varlığını mahal yerlerinde rastlanan sahici buluntular doğrular niteliktedir. Terekkaya-II; Mesudiye Konacık Köyü’nün 1,5 km. kadar kuzeyinde, Yeşilce anayol güzergâhının doğusundan yükselen büyük bir kaya kütlesinin üzerine ve etrafına kurulmuş kasaba tipi bir kale yerleşmesidir. Burası Anadolu Uygarlıklarının neredeyse tamamını bağrında taşıyarak yaşatmış ilginç bir mekândır. Terekkayanın özelliklede M.S.10.yy. ila 12.yy.ları arasında, Melet Havzasının idari merkezi konumundaki bir yer olduğuna dair, çok sayıda marangoz, demirci, bakırcı, saraç, terzi gibi, kısaca her türlü zanaat dallarının kale içi mekânda icra edilmiş, kale çöplüğü buluntuları doğrular niteliktedir. Kaledibi-II; Mesudiye, Beyağaç Köyü’nün 2 km. kadar batısındaki kaledibi mevkiinde, volkanik kaya kütlesinin üzerine iskân edilmiş kale tipi derbenttir. Burası aynı zamanda, Melet Havzasının Terekkaya, Ilışar Köyü Kalecik, Yukarıgökçe köyü Manahos, Doğançam Köyü Kılıçbaba kaleleriyle aynı çağdaş özellikleri paylaşır. Melet yöresinde M.S.10.yy. başlarına ait daha çok sayıda köy tipi kale yapılanması vardır. Kaledibi buluntuları arasında yer alan içi demir dışı tunçtan yapılmış olan posta tipi bir kilit oldukça dikkat çekicidir. 61 | M E L E T


Çal’ın Tepesi; Mesudiye, Çaltepe Köyü’nün 5 km. kadar batısında, tepeüstü zirvesinin üzerinde tapınak veya daha başka işlev görmüş bir kalıntı yer almaktadır. Büyük oranda tahrip edilmiş olduğundankalıntıda çok kayda eğer taş blokların yanı sıra taban tuğlası ve sıva harcı parçalarına sıkça rastlanmaktadır. Bazı taraklanmış taş blokların üzerinde, güneş ve haç sembolleri görülür. Bir kilisecik veya timülüs olacağını andıran bu taş yapı, oldukça soru işaretleriyle doludur. Ancak rastlanabilen bütün emareler buranın M.S.4.yy.Roma Devrinde kullanım görmüş olduğunu çağrıştırmaktadır. Çal’ın hemen yanı başında yükselen Yirmek Tepesi de ayrı zaman kavramını yansıtan tapınak ve nekropol alanı nişaneleriyle dolu olup, tıpkı Çal’ın tepe zirvesiyle aynı ortak özellikleri paylaşmaktadır. Her iki ayrı tepeüstü zirvesi de değişik zaman kavramları boyunca oldukça renkli geçen ziyaretlere sahne olmuş kutsallık payeli tepeüstü zirveleridir. Bağtamı – Suma; Mesudiye, Çaltp Köyü’nün Irmak mahallesinde bir tapınak yeri kalıntısı bir de nekropol alanı tespit edilmiş, Çaltepe köy merkezinin yanı sıra Köykent suyunun Melet Irmağına döküldüğü deltanın neredeyse hemen her yanı Roma-Bizans Devirlerini işaret eden yerleşme ve nekropol alanlarıyla doludur. Bu duruma göre Çaltepe yöresinin bir zamanlar melet Havzasının idari merkezi konumunda bir yer olduğunu çağrıştırmaktadır. Güzle Köyü Civarı; Mesudiye Güzle Köyü, köyiçi, Muzamana, Asırcık, Bürük, Kuş Tepesi, Kuzuluk, Yazlık Yaylası, Tenemeke ve Karabayır Köyü’nün Ziyaret Tepesi, özellikle de Genç Roma 62 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


ve Bizans Döneminin Anastasius M.S.491-518, zamanı ve sonrasında oldukça yoğun yerleşmelere sahne olmuştur. Özellikle Güzle Köyü’nün kapsam alanları içerisinde, taş, tuğla ağırlıklı yapılmış çok sayıda yapı türü kalıntısı vardır. Melet Havzasının çoğu yerleşmelerinde, ahşaba ağırlık verilmiş olduğu gözlemlenir. Han yerleri, tapınak veya karakol gibi bazı yapıların horasan harcı ile taş-tuğla kullanılarak yapılmış oldukları gözlemlenmektedir. Bu durum aynı zamanda RomaBizans Dönemi antik yol güzergâhı ana hatlarından birisinin de Güzle Köyü’nün kapsam alanları içinden geçmiş olabileceğinin göstergesidir. Bürük Eski Kilise; Mesudiye Güzle Köyü Bürük Mahallesinin hemen yanı başı güneyinde, burası her haliyle Bizans dönemine özgü kilise tipi bir mekândır. Yörenin her yanında olduğu gibi, burası da tamamen yok olmuştur. Her şeye rağmen, geriye bir takım buluntuların yanı sıra bazı nişaneleri kalabilmiştir. Erik suyunun açtığı vadinin her iki yakasının da çeşitli yerleşmelere ve nekropol alanlarına sahne olmuş olduğuna dair çok sayıda nişaneler vardır. Katıran Kiliseyanı; Birebir Köyü Katıran mahallesinin kiliseyanı mevkiinde geç Roma Dönemine özgü tapınak, karakol veya han tipi bir yerleşmedir. Melet Havzasının çoğu yerlerinde olduğu gibi buradaki kalıntılardan da geriye yok denecek akdar çok az şey kalabilmiştir. Ancak, yüzeyde geç Roma Dönemini yansıtan taban tuğlalarının yanı sıra horasan harcı kullanılarak örülmüş duvar aksamlarına da rastlanabilmiştir. 63 | M E L E T


Taştekne / Midebus; Mesudiye Çardaklı Köyü’nün 4 km. Kışlacık Köyü’nün 6 km. batısındadır. Diğer bir tanımla; Köykent piknik alanı ile Çoğarpa Suyunun kuzeyindeki sırtın üzerinde kurulmuş bir nekropol alanıdır. Mezarlığın erken ve geç devirlerde birçok kez soygun görmüş olduğuna dair bir hayli nişaneler vardır. Araştırmalarda, Ortadağ ormanlık alanları içinde, Galacık Kalesi, Samanlık yeri gibi mevkilerin yanı sıra daha başka yerleşme ve nekropol alanlarının varlığına tanık olunmuştur. Gavurözü, Dilkem ve Söğütözü; Mesudiye Çardakı Köyü’nün 7 km. kadar batısında, özellikle de Roma ve Bizans Dönemlerinde çeşitli yerleşmelere ve nekropol alanlarına sahne olmuş, ilginç mekânlardan birisidir. Yerleşme ve nekropol alanları zinciri sadece burayla da sınırlı kalmamış, ayrıca Dilkem’in hemen yanı başından geçen, Karapınar Deresinin açtığı vadi boyunca da devam etmektedir. Buluntular arasında yer alan çeşitli sikkelerden anlaşılan, şimdilik M.S.2.yy.-4.yy.ları arasını dopdolu yaşamış bir mekândır. Dilkem nekropol alanları, apayrı parsellerden oluşan epeyce geniş kapsamlı bir sahaya yayılmış vaziyettedir. Bu durumda, söz konusu zaman kavramı evrelerinde bu mekân ve yakın çevresinde oldukça kalabalık bir nüfus potansiyelinin barınmış olduğunun bir göstergesidir. Ne varki nekropol alanlarında erken ve geç dönemlerde büyük yağmalara sahne olması olayların tespitini zorlaştırıcı önemli nedenlerdendir. Diğer taraftan Veli Hocagilin tarla demir definesi buluntuları, Roma Devri demir işçiliğinin ne denli gelişmiş olduğu hakkında 64 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


önemli ipuçları vermektedir. Ayrıca Dikmen yerleşmesinin 700 m. Kadar güneyindeki Söğütözü Hıdır mevkiinde M.S.11.yy. Bizans Döneminden kalma ve yangın görmüş olduğu emarelerden anlaşılan bir kilise kalıntısı ile hemen çeperlerinde bir de nekropol alanı tespit edilmiştir. Yakınçayır; Mesudiye, Çardaklı Köyü, Eminoba Mahallesinin 50 m. Kadar güneyinde, tapınak tipi bir yerleşme ile onun hemen dış kenarına kurulmuş bir mezar anıtı tespit edilmiştir. Yöredeki benzeri kalıntılardan anlaşılan burası bir meskenden ziyade taş temeller üzerine kurulmuş ahşaba dayalı kilise tipi yerleşme görünümü yansıtmaktadır. M.S.10.yy.-12.yy.lar arasını işaret eden emarelere de rastlanmıştır. Çermikgözü; Mesudiye Çardaklı Köyü Tiryaki Mahallesinin 2 km. kadar güneyindedir. Sözkonusu mahalde bir tapınak kalıntısı ve bir de nekropol alanı tespit edilmiştir. Burası araştırma bölgesinde karşılaşılan taş taban tuğlası ve horasan harcı kullanılarak yapılmış Hıristiyan Roma tipi kilise kalıntılarıyla birebir benzerlikler taşır. Çermikgözü-TiryakiEminoba mahallelerinin arasında Bizans Döneminden kalma bir de köy tipi yerleşme tespit edilmiştir. Camboynu Tepesi; Mesudiye Türkköyü ve Çavdar Köy sınırları ara noktasında, Baldıran ile Karapınar Deresinin tam kesişim çaprazında yer alan kasaba tipi bir yerleşmedir. Buranın hemen yanı başında bir tapınak kalıntısının yanı sıra büyük çaplı bir de nekropol alanı yer almaktadır. Ayrıca ırmak yakınındaki düzlük alanın kasaba tipi bir Pazar yeri olduğuna ilişkin emareler vardır. Yine bazı belirtilerden anlaşılan çoğunluğu ahşaba dayalı kütük 65 | M E L E T


bir mimari yapılanma söz konusu ise de aralarında taş, tuğla ve horasan harcı yapılmış olanlarına da rastlanmaktadır. Camboyu nekropol alanı buluntularından anlaşılan burası şimdilik M.S.4.yy.Geç Roma ile Erken Bizans Dönemini işaret etmekte ise de, bu mahallin asıl kökenlerinin Arkaik/Klasik/Helenistik devire kadar uzandığına dair emareler vardır. Çavdar Çiftlik Yaylası; Mesudiye, Çavdar köyü, Çiftlik yaylasının hemen yanı başında, antik Barsak Boğazı Handeresi (Eski Koyulhisar- İskefsir) arası eski yol güzergâhının hemen yanı başına kurulmuş, Geç Roma Devrine özgü han tipi bir yerleşmedir. Her nedense antik çağlarda bu yol hattı üzerindeki konaklama ve dinlenme tesisleri Koyulhisar İlçesinin Eğriçimen Yaylası ile Mesudiye İlçesinin Taştekne düzlüğü, Sahanlı ve Reşadiye İlçesinin Yağşiyan Köyü arasında yoğunlaşmaktadır. Böylece 40 km. kadar uzantısı olan bu yol boyu hattının üzerinde çeşitli dönemlerden kalma onlarca sayıda han tipi yerleşme kalıntılarına rastlanmıştır. Barsak Boğazı / Handersi – Bağdatlı – Cımbızlı Tarla; Mesudiye Çavdar Köyü’nün Bağdatlu mevkiinde, Barsak Boğazı, Handeresi eski Koyulhisar Kasabasından gelen antik yol güzergâhının hemen yanı başına iskan edilmiş iki ayrı han tipi yerleşmedir. 500 m kadar batı uzantısının Cımbızlı Tarla mevkiinde bir yerleşme ile bir de nekropol alanı tespit edilmiştir. Bir zamanlar umut tacirlerinin kervanlarla mekik dokuduğu bu antik yol güzergâhları bu günlerde tek başına yapayalnız kalmıştır.

66 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


1970’li yılların başlarında, Barsak Boğazı Handeresi yol güzergâhının, bir Fransız araştırma ekibi tarafından incelenmiş olduğuna dair anlatılar vardır.24 Kuzuluk Sırtı – Hohurdan; Mesudiye Çavdar Köyü, Erdemkırı Başyayla’nın Kuzuluk sırtı üzerine kurulmuş, roma Devrine özgü büyük çaplı bir nekropol alanıdır. Ancak, burası erken ve geç devir süreçlerinde birçok kez tahrip edilerek yağmalanmış olduğundan, bu mekân neredeyse tamamen yok olmak üzeredir. Kuzuluk buluntularından yansıyan görüntüler şimdilik M.S.3.yy. Roma Devrinde defin görmüş olduğundan yana bir durum sergilemektedir. Hohurdan yerleşmesi, kuzuluk Sırtının 400 m. Kadar güneydoğusunda, Bizans Döneminden kalma yayla tipi bir yerleşmedir. Erdemkırı civarında, Roma-Bizans Dönemlerinden kalma daha çok sayıda yayla tipi yerleşme vardır. Bu antik yayla tipi yerleşmeler arasında Erdemkırı, Erdembaba Tepesinin Reşadiye İlçesi kapsam alanları içinde kalan 1900 rakımlı bir krater çukuru içine kurulmuş olan, Çukuroba yerleşmesi içlerinde en ilginç olanıdır. Ilışar Kalecik; Mesudiye, Ilışar Köyü’nün kalecik mevkiinde oldukça sarp kayalığın üzerine kurulmuş, manastır tipi bir yerleşmedir. Ancak ne yazık ki bu mekândan geriye kalan sadece temel aksamları kalabilmiştir. Göstergeler M.S.10.yy.12.yy.ları arası zaman döngüsü içinde manastır olarak 24

Azmi Karaduman’ın, eserdeki ‘dipnot’ta açıklanan haliyle Önce Yuvalı köy muhtarı, daha sonra da, yöre halkının ifadelerine yer verilmiş ilginç bir hikayesi anlatılmaktadır. A.g.e. s.214. 67 | M E L E T


kullanılmış olduğundan yanadır. Bu durum buluntulardan elde edilen biri tunçtan, diğeri demirden iki ayrı buhardanlık’la doğrulanır niteliktedir. Gedehor – Eski tarlalar; Mesudiye Müslimsarıca Mahallesinin Gedehor Eski tarla mevkiinde, tepe üzerine kurulmuş bir nekropol alanıdır. Bütün emareler şimdilik buranın M.S.2.yy.6.yy.ları arası, yani üç asırdan fazla bir zaman zarfı içinde, nekropol alanı olarak kullanılmış olduğundan yanadır. Kilise Tepesi; Mesudiye Müslimsarıca Mahallesinin Kilise Tepesi mevkiinde, han, karakol veya tapınak tipi yerleşmedir. M.S.4.yy.lı işaret eden, bu biçimdeki muhkem yapılara havalının birçok yerlerinde rastlanmıştır. Ancak geçen zaman içinde doğal nedenlerle başka amaçlarla kullanıldığından önemli ölçüde tahrip edilmiş oldukları gözlemlenmiştir. Boğazçayır – Baldıran Vadisi; Mesudiye Arpaalan Köyü Boğazçayırdan başlayan vadi boyu uzantı, batıda Baldıran Vadisi ile birleşmektedir. Sözkonusu vadi boyu uzantılarının her iki yakası da, erken ve geç devir süreçlerinde birçok yerleşme ve nekropol alanlarına sahne olmuştur. Arpaalan Köyü, Boğazçayır uzantısının her iki tarafında yer alan Düvez Tepe, Mezarlıküstü ve Elbis kayası mevkilerinde, Helenistik ve Roma Devrinden kalma olduğu, çok somut buluntulardan anlaşılan üç ayrı birim nekropol alanı tespit edilmiştir. Ayrıca Arpaalan köyü, Boğazçayır ve Gemi kayası mevkilerinde çok sayıda kaya ve lahit mezarın varlığı tespit edilmiştir. 68 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Baldıran Vadisi; Boğazçayır vadisinin bitimini takiben Baldıran vadisi başlar ve kuzeybatıda Melet Irmağı Vadisi ile kesişmektedir. Güneyce Köyü, Ambardüzü Mahallesi, Baldıran Vadisinin her iki yakasının üzerindeki Maltepe ve su deposu mevkilerinde iki ayrı dönem nekropol alanı tespit edilmiştir. Nekropol ve yerleşimler buralarla sınırlaı kalmaz, Vadi boyunca sıralanan, Dayılı, Çavdar, Türkköyü, Esatlı ve Çaltepe Köyü’nün suma mahallesine kadar devam etmektedir. Antik yol güzergâhı görünümü yansıtan bu vadinin üzerinde, daha tam çözülememiş timülüs görünümlü yüzeyi eski bir kabristanlık alanı olan, Çermikönü, pilavtepesi gibi birçok yerleşmenin varlığındn sözedilebilir. Örencik; Sivas Koyulhisar, Taşpınar Köyü’nün 3 km. kadar kuzeybatısında, Ordu-Mesudiye karayolu güzergâhının hemen güneyinde, kısmen düzlük bir alan üzerine kurulmuş, pazaryeri tipi bir kasaba yerleşmesidir. Burası bir zamanlar yörenin idari merkezi konumundaki bir yeri olduğundan yana söz edilebilir. Diğer yandan bu sınırlı alanın üzerinde, hükümet konağı, tapınak, karakol, pazaryeri tipi dükkân ve konutların bulunduğuna dair çok sayıda deliller vardır. Kurumsal idari binaların dışındaki yapıların ise tamamen yığma ahşap kütük mimariye dayalı olduğuna dair birtakım nişanelere rastlanmıştır. Örencik Geç Roma ve erken Bizans Devirlerini yaşamış bir mekândır.

69 | M E L E T


Mesudiye Melet Havzasında Tespit Edilen Diğer Antik Yerleşmeler ve Nekropol Alanları25 Abdili Köyü; Kaleyanı, eskiköy, Haraçtepe, Ortatepe, Alanköyü; Köyiçi, Değirmenyanı,

İnece

kalesi,

Kaleardı,

Kızıltarla,

Arıcılar köyü; Tuğla, Işıklıyeri, Niyetyeri, Tekke, Arıcılar yaylası, Arıkmusa Köyü; Kaleçayırı, Kalekesek, Kiliseyeri, Danışman, Mağaradibi, Yedipınar, Kayabaşı, Armutkolu Köyü; Musulu kıraçlar, Arpaalan Köyü; Boğazçayırı, Sivrikaya, Uzunpara, Deliklitaş, Kazanderesi, Baldırantepe, Elbiskayası, Kılıçlanmışkaya, Aşağıgökçe Köyü; Alacakilise, Erbonos, Kalekıranı civarı,

Anisyalar,

Andostepesi,

Aşıklı Köyü; Çan, Kayabaşı, Kaleli, Kiliseyanı civarı, Balıklı Köyü; Günberez, Dilberin çayır, Nişanyurt, Karataş, Balıklısuyu, Gökçeboğaz civarı, Bayırköy; Yedekçi Mahallesi, Elmabükü Mahallesi, Kaleliyamaç, Atyolu, Asaroğlu-Eğrigöl ikitepeler, Bayraklı Köyü; Bayraklı Kalesi, Kızılpara, Kordonosluk civarı, Beşbıyık Köyü; Cicenos, Melet Irmağı karşıgeçe civarı, 25

Azmi Karaduman, a.g.e. s.229.

70 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Beyağaç Köyü; Mağarayanı, Kaledibi civarı, Beyseki Köyü; Karababa Tepesi, Dileklikaya, Harmanparası, Lağus yolu, Eskiparçı mevki, Birebir Köyü; Katran ahbunları, Birebir yaylası, Hatipli sırtları, Kırcalı dereyanı, Asaroğlu, Eğrigöl civarı, Celal Köyü; Manastır, Güveyi Tepesi, Ziyaret, Mağaraönü, Çaltepe Köyü; Garipler Eskioba, Suma, Dağdibi, Eliyos, Keşiş, Manastır, Kiliseyanı, Kaledibi, Azmikle, Baltacıkıranı. Çardaklı Köyü; Ortadağ, Galacıkkalesi, Samanlıkyeri, Gavurözü, Söğütözü, Karapınar, Kiliseyanı, Garipler, Kaçaklar, Çavdar Köyü; Köyiçi, İntaşı, Kiliseboynu, Tuğkaya, Bozlar, Çiftlik Mahallesi, Başyayla hohurdan, Çerçi Köyü; Kalekoyu, Ermelikdibi, Gebelçayırı, Eskiköy dereboyu, Çiftlik Sarıca Köyü; Torziyit ve Çiftlik Sarıca yaylası etekleri, Çukuralan Köyü; Tepeüstü zirveler, Irmak yanı, Darıcabaşı Köyü; Evliyakıranı, Gümeldüzü, Dayılı Köyü; Kalecik, Dereboyu, Sivrinintepe, Asarcık, Kuyupıar, Derebaşı Köyü; Kiliseyeri, Çukurtarla, Aydoğankırı, Eski selemen,

71 | M E L E T


Doğançam Köyü; Bıçakçı Mahallesi, Keşişkıranı, Karanlıkdere civarı,

Hamampınarı,

Dursunlu Köyü; Köyiçi, Erik Köyü; Kiliseyanı, Mağarageçesi, Kızıldere, Melet Irmağı Vadi boyu, Esatlı Köyü; Sugözü, İncik tarlası, Fazlıpınar, Mezarlıkyanı, Örüföylü kalesi, Göçbeyi Köyü; Kostantin, Kilisebaşı civarı, Gülpınar Köyü; Eğripara, Hıdıryeri civarı, Güneyce Köyü; Ambardüzü, Çukurlar, Keykuş küplüterla, Eskipınar civarı, Baldıran vadi, Güvenli Köyü; Güvenli Köprükaya, Göbeden, Öreme, Irmak boyu, Güzelce Köyü; Suvey, Kertil, Güzle Köyü; Kilise yeri, Asarcık, Bürük, Muzamana Mahallesi civarı, Tenemeke, Yazlık kuzuluk, civarı, Hamzalı Köyü; Harçbeli tepeüstü zirveler, Herközü Köyü; Maden Mahallesi civarı, Ilışar köyü; Ponti Değirmeni, Ilışar Alacası, Gözüniçi kilise yeri, Irmak yanı, Bostanlar, Kazancıtarlası, Kafi Sarıca Köyü; Göllüyazı, Gederek, Kuşyuvası, Eskiköy, Kızılpara, Delikçetaş,

72 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Kale

Köyü; Sarayderesi, Minehordipleri, Pazaryeri, Pazarpınarı, Köleyeri mevki,

Kiliseburnu,

Karabayır Köyü; Eskiköy, Ziraat Tepesi tarafı, Karacaören Köyü; Horontepesi, Kavaklıdere Köyü; Kiliseüstü, Zarbonas, Kaleboynu, Eskidir dereboyu mevkii, Kışlacık Köyü; Galeyanı Göngörmez, Mihail keseği, Boğazçayır, Bahçeköy, Eskiköy, Alaca, Göztarla Mezarlık Mevkii, Konacık Köyü; Maltepe, Ispanasa Boğazı, Drbentbaşı, Eskikörük Mevkii, Mahmudiye Köyü; Kilisedüzü, Gökçekilise, Kiliseyanı, Eskiköy, Harçbeli,Hanyeri Mevkii, Mesudiye; Mezere Kiliseyeri, Ekşere kiliseüstü, Serkizler, Fistoru, Kirazındibi, Maksutalan Evliya Tepesi, Tavara Eskiköy, Musalı Köyü; Kızılpara, Kilisederesi, Maraçayırı, Yaylayolu Eski Mezarlık civarı, Pınarlı Köyü; Mahmat ve Kiliseyanı, Gümeledüzü, Sarıyayla Köyü; Şahnapınarı, Konacık Köyü Çıkışı, Topçam Beldesi; Muzadere, Şıhdere, Akkırık Karaoluk, Eskioba, Köşe Kilisesi, Kilisekıranı, Karabelan, Türkköyü; Manastır, Eskiköy, Kuşyuvası, Sancar, Alaca, Dereboyu mevkii, 73 | M E L E T


Üçyol Beldesi; Kalecik, Sahanlı Boğazı, Körük Tepesi, Küçük kilise, Kuşyuvası, Eğripara, Kızılpara civarı, Yağmurlar Köyü; Manastır, Eski Sülümü atyolu civarı, Yardere Köyü; Eski Manul, Karşıgeçe, Gederek, Kaleboynu, Koçtaş, Kuşyuvası civarı, Yavşan Köyü; Aşut, Mihailçorum, Anadannu, Kiliseüstü, Andon civarı, Yeşilce Beldesi; ürbeyanı, Kiliseboğazı, Sümbükyeri, Eğricesu, Ispanasaçukr, Uzunpara, Eğripara, Yeşilyurt keltepe, Yeşilçit köyü; Türbeyanı, Kaleyanı, Kaledibi, Anahor, İlisana Mahallesi civarı, Yeveli Köyü; Yamanos, Hamamderesi, Zilederesi mevkii, Yukarıgökçe köyü; Memükler, Kiliseyanı, Kalebayır civ<rı, Yuvalı Köyü; Eskievler, Kayabaşı, Handeresi, Çayırlar civarı,

74 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


D. Anadolu Selçukluları ve Beylikleri Zamanında Melet Havzası Atbağlama Taşı – Eski Kabristanlık; Mesudiye Abdili Köyü’nün merkezinde, Eski Mezarlık ise, he yazıkki bizde, ecdadı taşıyan bu tür eserler ve dolayısıyla dikit taşlar, her an için her türlü tahribata maruz kalabilir durumdadır. Acil önlemler alınmaz ise, atbağlama taşında olduğu gibi, çok geç kalınmış olacaktır. Eski Mezarlık balbalları her ne kadar İslami kurallara göre uyarlanmış gibi bir görünüm yansıtmakta ise de, bazı taşlardaki kabataslak insan gibi şekiller soru işaret yaratmaktadır. Abdili Köyü, Eski Kabristanlığı apayrı bir inceleme konusudur. Bu mekânın özellikle de bilimsel yöntemlere dayalı ve esaslıca irdelenmesi gerekmektedir. Erdemkırı / Erdembaba Tpesi; Tokat-Sivas İl sınırlarının kesiştiği boylamın üzerinde, çeşitli efsanelere konu olmuş, kutsallık payesi kazanmış, 2181 rakımlı bir tepedir. Zirvede İslami bir kabristanlık alanı ve mescit yeri kalıntılarının yanı sıra, Anadolu Evliyalar Evliyası Erdembaba’nın kabri yer almaktadır. Tahribat çok yüksek olduğundan yerine çok kaba saba da olsa bir temsili anıt mezar yapılmıştır. Buradaki buluntulardan anlaşılan, 13.yy. Anadolu Selçukluları zamanını işaret etmektedir.

75 | M E L E T


Melet Havzasının Türk-İslam Sentezi içinde Yoğrulduğu Zaman Kavramını İşaret Eden Eski Kabristanlıklar Mesudiye Yukarıgökçe köyü ile Bayraklı Köyü arasında yol yapım çalışmaları sırasında ortaya çıkan mezar taşından anlaşılan İslami bir kabristanlık alanına rastlanmıştır. Burada sadece baş şahidesi bulunmuş olan kitabeli mezar mezar taşı oldukça dikkat çekicidir. Kitabenin hemen alt sathının sağ tarafında görülen, Arap alfabesiyle bağdaşmayan bir damga dikkati çekmektedir. Kesin olmamakla beraber, bunun OğuzlarınBegdili Boy Damgası ile birebir benzerlikler taşıdığı değerlendirilmektedir. Bu kapsamda değerlendirilen kabristanlıklar; Güneyce Köyü, Çukur Mahallesi, Çermikönü Kabristanlığı, Üçyol Beldesi, Sahanlı Kabristanlığı, Reşadiye Kuyucak köyü, Selemen yolu, Meçhul kabristanlık, Kışlacık Köyü, Taştekne Kabristanlığı, Güzle Köyü, Köy Kabristanlığı, Kale Köyü Kalesi ve Kümbet Mezarlar; Mesudiye Kale Köyü’nün 200 m. Kadar batısında yer alan büyük bir kaya kütlesinin üzerine kurulmuş,oldukça gösterişli derbent tipi bir uç kaledir. Hemen aşağısında, Yeşilce Suyunun açtığı vadinin uzantısı geçmektedir. Melet Irmağı kavşağından ayrılan antik yol güzergâhından birinin de Kale Köyü vadisini takiben, antik

76 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Zile geçidine ve oradan da Karadeniz’e kadar uzandığına dair çeşitli işaretler vardır. Kale Köyü kalesi her ne kadar muhkem yapılmışsa da, Anadolu’nun çoğu yerlerinde olduğu gibi burası da çeşitli etkenlerden dolayı büyük oranda tahrip olmuştur. Eğer önlemler alınmazsa gelecek nesil bizim kadar da şanslı olamayacaktır. Taştekne; Mesudiye Kışlacık Köyü’nün 3-4 km. kadar batısında yer alan büyük bir düzlüktür. Eğriçimen Yaylası, Handeresi, Çavdar Köyü üzerinden geçenantik yol güzergâhı uzantısının Taştekne mevkiinden geçmiş olduğuna dair işaretler vardır. Taştekne, Anadolu’nun Türk-İslam sentezinde yoğrulmuş olduğu zamana özgü buluntuları içinde taşıyarak yaşatmış ve çeşitli efsanelere konu olmuş görülmeye değer bir doğa harikasıdır. Ancak bugün tarihi dokusundan geriye kalan pek bir eser maalesef kalmamıştır. Büyük neden olarak yağmalama ve tahrip denilebilir. Herşeye rağmen mahallinde rastlanan sikke buluntularından buranın Anadolu Selçukluları ve Beylikleri zamanında yaşanmış bir yer olduğunu göstermektedir. (Kale-i zir) Aşağı Kale ve (Kale-i Bala) Yukarı Kale; Sivas Koyulhisar Kelkit vadisi uzantısının doğusunda ve batısında yer alan derbent başları üzerine kurulmuş, her haliyle Türk-İslam sentezi içinde yoğrulmuş olan iki ayrı kale tipi yapılanmadır. Her ikisi de doğudan batıya doğru Kelkit Vadisi ve kuzeyde Karadeniz’e açılan yol hatlarını kontrol edebilecek konumda olan mekanların üzerine iskan edilmiş derbent tipi kaledir. 77 | M E L E T


Yukarı kale de M.S.10.yy.-11.yy.ları arası Bizans Dönemine özgü bir takım emareler vardır. Ancak, Anadolu Selçukluları tarafından fethedilerek tekrar ve yeni baştan kale tipi iskana açılmış olduğu rastlantılardan anlaşılmaktadır. Yörenin nihai olarak Türkiye Devleti Vatanı Toprakları olmasında bu kalenin çok kayda değer rolleri olmuştur. Böylesine bir olgunun olmasını sağlayan (1186) Tokat Melik’i Nasrettin Berkyaruk, (1205-1211) Koyulhisar meliki Celalettin Keyferidun’un bu kalede cenklerle dolu gazaları vardır. Bu tarihi kalıntılardan da anlaşılacağı gibi yöre zengin bir kültür hazinesidir.

78 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


MELET HAVZASINDA BULUNAN BAŞLICA ŞİFALI BİTKİ TÜRLERİ26 Melet havzasında yağış kıyı kesiminden içerilere doğru sokuldukça azalmaktadır. Ordu Merkezde deniz kenarındaki yağış istasyonunda ortalama yıllık yağış 1300 mm civarında iken bu değer 900 m. deki Gölköy istasyonunda yaklaşık 900 mm, 1200 m.deki Mesudiye istasyonunda ise yaklaşık 540 mm civarındadır. Bu havzanın topoğrafik yapısının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Orta havzadaki dağlar denizden gelen nemli havanın içeri kesimlere sokulmasını engellemektedir. Doğu Karadeniz bölgesindeki diğer havzaların Karadeniz ardı kısımları ile karşılaştırdığımızda Melet havzasının Karadeniz ardı kısmı (Mesudiye ve Yöresi) daha fazla yağış almaktadır. Melet havzasının topoğrafik özellikleri havzanın iklimini, dolayısı ile de bitki örtüsünü etkilemektedir. Havza; Türkiye Flora Bölgelerinden, Avrupa-Sibirya Bölgesinin kolşik ve ökşin kesimini birbirinden ayıran sınır olarak kabul edilen bir coğrafi yerdir. Bu nedenle bölgede uzmanların ilgisini çekmiş ve araştırma - incelemeler yapılmıştır. Yöredeki bitki zenginliği içinde Şifalı bitkiler konusu başlı başına ayrı bir uzmanlık konusu dur. Bu nedenle, bilinen türler ve kullanıldığı alanlara kısaca değinmekle yetinelim. 26

Yrd. Doç. Dr. Aydın Tüfekçioğlu, Melet Havzası Bitki Örtüsü ve Toprak Yapısına Genel bir bakış. Yüksek lisans tez. Artvin Orman Fakültesi Kafkas Üniversitesi. 79 | M E L E T


Bitkiler ve kullanıldığı alanlar:

Defne: Zehirli bileşikler taşır. Basura karşı kullanılır.

Koyun otu: Kökleri kabız ve idrar artırıcı, çiçekli dallar dahilen fıtığa karşı kullanılır.

Mayasıl Otu: Çiçkli dalları kabız, ateş düşürücü, kuvvet verici ve idrar artırıcı olarak kullanılır.

Çöpleme otu: Vücuttaki ağrıları geçirir. Yüksek tansiyonu düşürür. Burun tıkanıklıklarını açar. Damarları genişletir, Kalp ritmini ayarlar. Uyuz, sedef ve sivilce gibi deri hastalıklarına iyi gelir. Zehirli bir bitki olduğu için dahili kullanımı yoktur. Lapa haline getirilerek haricen kullanılır.

Kurt bağrı: Yaprakları kabız, yara iyi edici olarak kullanılır.

Ekşi Yonca: Bitki idrar artırıcı olarak kullanılır

80 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


balgam

Küçük uyuz otu: Bitki kabız, idrar artırıcı ve yara iyi edici olarak kullanılır

Güzel avrat otu: Ağrı kesici, spazm giderici, ter, süt ve mide itirazını azaltıcı etkilere sahiptir.

Altınbaşak: Bitki idrar artırıcı, gaz söktürücü ve antiseptik olarak kullanılır.

Yüksük Otu: Yaprakları kalp hastalığına karşı kullanılır.

Deve kulağı: (yara otu) Kökü ve yaprakları kabız, midevi ve yara iyi edici olarak kullanılır.

Yara Otu: Çiçekli dallar söktürücü olarak kullanılır.

81 | M E L E T


Tavşan memesi: Kökleri idrar söktürücü, kum dökücü, iştah açıcı, ateş düşürücü ve terletici olarak kullanılır.

Dere Kirazı (At dili): Tavşan memesi gibi kullanılır

Sumak: Kurutulmuş yapraklar, kabız, kan kesici ve antiseptik etkilere sahitir. Ayrıca sepi sepi maddesi olarak derilerin tabaklanmasında

Boyacı sumağı: Kurutulmuş yapraklar antiseptik, kabız, kan kesici ve ateş düşürücü, odunu kumaş boyamada kullanılır.

Dar yapraklı sinirli ot: Kurutulmuş yapraklar kabız göğüs yumuşatıcı, balgam ve idrar artırıcı olarak etkilidir. Taze yapraklar yaraları iyileştirmede ve çıban açıcı olarak kullanılmaktadır.

Siklamen: Yumrular kusturucu, müshil ve uyarıcı olarak kullanılır.

82 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Ölmez Çiçek: Kurutulmuş çiçekli gövde ve dallar idrar söktürücü ve kum dökücü olarak kullanılmaktadır.

Kara hindiba: Kurutulmuş kökü müshil, idrar ve safra söktürücü olarak kullanılır.

Yabani hindiba: Kurutulmuş kökü idrar artırıcı müshil, terletici, midevi, iştah artırıcı, kuvvet verici ve safra söktürücü olarak kullanılır.

Salep: Kurutulup öğütülmüş yumruları salep üretiminde kullanılır.

Isırgan: Kurutulmuş veya taze yapraklar kan temizleyici, idrar artırıcı ve iştah artırıcı olarak kullanılır.

Çöplemecik: Kökü hayvan hastalıklarında kullanılır

83 | M E L E T


Mesudiye Yöresinde Yemeklik Mantarlar Mantar çok aranan ve sevilen bir protein deposudur. Ancak; eğer iyice tanımıyorsanız, yani %100 emin değilseniz yememelisiniz. Risk oranı yüksek bir besin kaynağıdır. Bu önemli not’u düştükten sonra mantardan bahsetmeye başlayalım. Bilinen o ki, eski çağlardan beri insanoğlu mantarı merak etmiştir. Mantarlar kırda, tarlalarda, arazilerde, ormanlarda, Orman içi açıklıklarda ani yağışlardan sonra yetişen canlılardır. Klorofili olmayan mantarların, üreme organı “tüf” denilen küçük borucuklardan ibarettir. Klorofilleri olmadığından organik maddeleri oluşturma kabiliyetinde değillerdir. Mantarların esas bünyesi, ince iplikçikler şeklindedir. Büyüme ve gelişmelerini tamamlayabilmeleri için uygun bir ortama ve neme ihtiyaçları vardır. Birçok mantar türü bütün yıl boyunca bulunabilir. Yenebilen birçok mantar türü, çok kısa zamanda usule gelir ve ömürleri kısadır. Mantar toplama, tecrübe gerektirdiğinden, daha ziyade yaşlı insanlar bu işi yapıyor. Bölgede yaşayanlardan genç insanların da konuya hakim oldukları biliniyor. Mantar toplama işi bir sepet içine yapılması uygundur. Rutubeti sevdiklerinden, daha çok kuzey yamaçlarda bulunur. Kokularına ve tatlarına değinecek olursak; Mesela lamelliler belli bir kokuya sahiptirler. Acı ve keskin bir kokuya sahip olanlar genellikle zehirli olanlardır ve yenilmezler. Mantarlar, protein açısından oldukça zengindirler. Ancak sindirimi

84 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


zorlaştıran azotlu bir madde ihtiva ederler. Sofrada fazla yenmemeli, iştah açıcı olarak kullanılmalıdır. Mantar zehirlenmelerinde önce mide bulantısı, baş dönmesi gibi belirtiler görülür. Bu durumda kişiyi derhal ılık su, ve yağsız ayranla kusturmak gerekir. Öncelikle mantarın posasının atılması sağlanmalıdır. Daha sonra da bir sağlık kuruluşunda kontrol yaptırılmalıdır. Mantar Türleri;27

Kuzu Göbeği; Özellikle Tüm Mesudiye’de yaygın olan bir türdür. Besin değeri yüksektir. Yavaş yavaş pişirildiği zaman çok lezzetlidir. Hatta bu tür mantarın ticareti de yapılmaktadır. Ancak toprağa yakın olduğu için, pişirilmeden önce yakama yapılmalıdır. Aynı familyadan bir başka mantar da şapkası biraz oyuk vaziyette olanıdır. Bu mantara daha çok kireçli arazilerde rastlanmaktadır.

27

Sütsüz Mantar; Şapkası geniş, lamelli, beyaz renkli olup, sapı kısadır. Halk arasında “acı mantar” olarak anılır.

Orman Y.Mühendisi Hakan Durmuş. Mesudiye’de biyolojik çeşitlilik ve Organik Tarım Alternatifi. Mesudiye Gelişme Vakfı yayını. İstanbul 2003. 85 | M E L E T


Kanlıca Mantarı; Kırmızı süt renginde bir sıvı akıtır. Ağustos – Kasım ayları arasında bulunur. Sarıçamların altında ve çayırlarda sık görülür. Oldukça fazla tüketilir.

Tirmit Mantarı; Bu mantar genellikle dere kenarlarında, sulak arazilerde bulunur. Yetişme zamanı, Temmuz – eylül arası aylardır. Tadı badem tadında ve balık gibi de bir kokuyu çağrıştırır.

Çörek Mantarı; Halk arasında ayı mantarı olarak bilinir. Özellikle yapraklı ağaçların altında bulunur. Çok fazla pişirilerek yenilebilir.

Geyik Mantarı: Yağ oranı oldukça düşük olan geyik mantarı, çam mantarı ve cincile mantarı gibi, diyet yaparken zayıflamaya yardımcı olur. Protein açısından zengin olan tirmit mantarı, yağsız yapısı ile kolesterol hastaları tarafından et yerine tüketilebilir. Geyik mantarının kalbi koruduğu ve damar tıkanıklığının önüne geçtiği düşünülmektedir.

86 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Geyik Sırası Mantarı; Lezzet bakımından kanlıca mantarı ile yarışır. Lezzeti bildik, tanıdık mantar lezzetine benzese de biraz daha değişik olup çok lezzetlidir. Şapkalı mantarlardandır. Düz ve uzun sap üzerinde muntazam bir şapka vardır. Bu mantar güney tarafta bulunur. Sadece kuzeydeki dağlık kesimlerde yetişir. Belirli sıralar halinde bulunduğu için “geyik mantarı” adıyla anılır. Bazı mevsimlerde bu mantar kanlıca mantarı bittikten sonra çıktığı görülür.

Çayır Mantarı; Yöremizde bu mantarlara “İçi Kızıl” ya da “Ak Mantar” denmektedir. Bu mantar türü bütün dünyada en yaygın mantar türü olduğunu sanıyoruz. Genellikle açıklık alanlarda, ekilmeyen tarlalarda ilkbahar ve sonbahar mevsiminde çıkmaktadır. Sapı ve şapkası beyazdır. Lamelleri kahverengi olan ve pembe olan iki türü vardır. Lamelleri kahverengi olan türün lamelleri açıktan koyu kahverengiye kadar değişir. Pek etli değildir kolay kırılır. Lamelleri pembe olan çeşidin şapkası sap üzerine sarılmış haldedir. İyice yaşlanınca bir şapka şeklini alır. Gayet etli ve sert bir mantardır.

Ayı Mantarı; Zehirli olmadığı ve bol bulunduğu halde yenmeyen bir mantardır. Bazen çok körpeleri köylerde yenmektedir. Orman içlerinde de açıklık alanlar içinde de bol olarak yetişen bir mantardır. Şapka ve sapı açık kahverengi renktedir. Lamellerinin şekli ve renkleri değişiktir. Esas adı “Ayı Boku” mantarıdır. Çürüdüğü zaman ayı pisliğini andırdığı için bu isim verilmiştir.

87 | M E L E T


BÖLGENİN TURİZM POTANSİYELİ HES ve Yeşil Yol’un bölgeye sağlayacağı değişim: 28 Kalkınma “toplumların sosyal ve kültürel koşullarını geliştirmek” olarak değerlendirilebilir. Bu kapsamda; “Koruma” ve “Kalkınma” daima biri diğeri aleyhine tavır takınan ve çoğu zaman kaynaştırılması zor süreçlerdir. Çevre yaşam için çok önemlidir, fakat insan hayatı ve çevre arasındaki denge 1950’lere kadar fazlaca gündeme alınamamış ve o tarihten itibaren bazı anlaşmalarla birlikte önem kazanmaya başlamıştır. Ancak; dünya politikalarını kolaylıkla şekillendiren çok Uluslu Şirketler çevre üzerinde inanılmaz şekilde etkin olmaktadır. Politika şekillendirici Uluslar arası bu şirketlerin, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki, özellikle az gelişmiş ülkelerdeki yatırımlarını sürdürmek adına birçok çevresel kaygıları göz ardı ettikleri ve bu ülkelere büyük teşvikler verdikleri görülmektedir. “Ya kalkınacaksınız ya da çevreye önem vereceksiniz” ikilemiyle karşı karşıya kalan bu ülkelerin, iki seçenek arasından tercihlerini kalkınmadan yana kullanmaları için büyük bir baskı altında bırakıldıkları gerçeği vardır. Özetle: Önce kalkınalım, sonra koruruz tercihiyle kendi politikaları olarak belirleme dayatmasıyla karşı karşıya bırakılmaktadırlar. Mesudiye yöresinde öne çıkan ve bu olguları içine alan üç konu’dan söz etmek mümkündür.

28

Yrd. Doç. Dr. Oğuz Kurdoğlu, Orman Müh. Volkan Bektaş (KTÜ Orman Fakültesi). Yeşil Yol’dan Hes’lere doğru Karadeniz’de Çevresel Sorunlar. Mesudiye 2 Türkiye Demokrasi Forumu Bildiriler.

88 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


1- ‘HES’ler29 2- Madencilik 3- Yeşil Yol Projesi Ülkemizin gelişmesi için olmazsa olmazlardan birisi enerjidir. Enerji açığımızın karşılanmasında Karadeniz Bölgesindeki akarsuların kullanılarak bu açığın kapatılmasına çalışılırken, bölgemizdeki Melet Irmağı’da bu kaynaklardan birisini teşkil etmektedir. Melet’in suyunun değerlendirilmesi ve hem yöreye hem de ülkeye katkı sağlamasına kimsenin itirazı yoktur. Ancak; ‘HES’ler kurulurken altyapı ve inşa çalışmalarında tabiatın zarar görmesi yanında, çıkan hafriyatın depolanmasında uygulanan işlemler ile Üslenici firmaların bitip tükenmeyen ve daha az masraf yapma, daha çok kazanma hırsı bir türlü önlenememektedir. Bunun sonucunda ise çevreye bir kez daha zarar verilmektedir. İnşaat yapılırken çıkartılan hafriyatlar, yakın havza’lara akıtılarak ya da orman içine depolanarak doğal hayatı bir kez daha etkilemektedir. Keza madencilik ya da taş ocakları da aynı yöntemle işletilmekte ve aynı zararı vermektedirler. Samsun’dan başlayıp Artvin’e, yani Gürcistan sınırına kadar uzanan, yaylaların hepsini birbirine bağlayacak olan “Yeşil Yol Projesi”, bölgeye turizm merkezleri oluşturarak yaylaları turizme açmayı amaçlayan bir projedir.

29

HES: Hidro Elektrik Santralı. 89 | M E L E T


Yeşil yol projesine göre; ilk aşamada 2600 Km yol öngörülmektedir. Ordu ilinden: Akkuş-Kumru-KorganKabataş-Aybastı-Gölköy-Mesudiye ve Kabadüz ilçelerinden geçmektedir. İl dâhilinde 234 Km mesafe kat etmektedir. Orman yollarının 4-5 metre genişlikte olması yönünde bir kıstas vardır. Ancak bu yeşil yol projesi kapsamında yol genişliği 12, yer yer de 13-14 metre olarak şekillenmiştir. Bunun da ekosisteme zararları çok büyüktür. Ayrıca yol dışında turizm merkezleri de oluşmaktadır. Bu merkezler; Akkuş-Argan yaylası, Aybastı-Perşembe ve Toygar yaylaları, Kabak tepe, Çam başı, Keyfalan, Yeşilce, Topçam yaylalarıdır. Projenin iki yönü vardır. Bir yönü iyi yansıyan yönüdür. Diğer yönü ise getireceği ve bırakacağı kötü etkileridir. Bu nedenle projeyi savunanlar ve karşı çıkanlar vardır. Ordu İl’i için iyi olan tarafları; İlimize gelen yerli ve yabancı, özellikle Arap turistlerin ilimizi tercihleri nedeniyle sayısında artışlar olacaktır. Yaylalarda çirkin yapılaşmanın önüne geçilecek, mülkiyet sorunu çözülecek, doğa hem korunacak hem de kullanılacak, bu arada bölgenin geliri artacak ve bir refah sağlanacak, bölgeye bir canlılık gelecektir. Projenin iyi olmayan tarafları ise; Doğu Karadeniz’de Rize’de de benzeri ifadeler kullanılmış, Uzun göl ve Ayder yaylası örneklerini gösterirsek betonlaşmanın önüne geçilemediği ve turistlerin artık bölgeye olan ilgilerinin azaldığı ifade edilebilir. Yapılacak yol nedeniyle suyun toprakta tutunmasını sağlayan ormanlık alanların ve dağ çayırlarının azalacağı, yapılaşma 90 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


nedeniyle su havzaları kalmayacak. Zaten bölgede var olan heyelanlar artacak, Yeşil Yol bölgeyi imara açacak, oteller, lokantalar, benzin istasyonları açılacak, yaylalarda çöp sorunu yaşanacaktır. İnşaat artıkları ve hafriyatlar, yamaçlara dökülecek, dere yatakları toprak ve artıklarla dolacaktır. Orman ve doğal yaşam zarar görecek, Orman ve dağlardan hammadde elde edilmeye çalışılacak doğa tahrip edilecektir. Bu kaygılar Çambaşı Yaylasında, yerleşim ve yapılaşma izinleriyle şimdiden baş göstermeye başlamıştır. Sonuç olarak: Kalkınmayı sağlayalım derken büyük bir ‘Rant’ın peşinde koşan sermaye sahipleri; turizm v.s diye bahanelerle ceplerini doldurarak çevreyi ve doğal güzellikleri tahrip edip, kaynakları büyük bir iştahla tüketmeleri, uzun vadede bölgenin zarar görmesine neden olacaktır. Mevcut haliyle koruyarak geleceğe taşımakla yerli ve yabancı turistlerin dünyada giderek aranan Karadeniz’in muhteşem doğasının görülmesine olan ilgisinin artacağı ve işte o zaman konusunda dünyada söz sahibi bir ülkenin gururunu yaşayacağımızı söylemek isabetli olacaktır. Kalkınma sınırsız ama doğa sınırlıdır. Bu nedenle geleceği inşa ederken, kalkınma planlarında doğayı korumak daima ön planda olmalıdır.

91 | M E L E T


ŞAMANİZMDEN KALMA İNANÇLARIMIZ: Şamanizm: 30 Şamanizm arkaik esrime tekniklerinden biridir. Hem gizemcilik hem büyü hem de terimin geniş anlamıyla dindir. Türklerin Şamanizm'den İslamiyet’e geçişi, yüzyıllar öncesine dayansa da günümüzde Şamanizm'den kalan birçok adet ve gelenekleri bulunuyor. Çocukluğumda çok etkin kullanılan bu adetlerin büyük bir kısmı hala kullanılmaya devam etmektedir. Günümüze Kadar Gelen Şamanizm İnançları31 Günümüze kadar süregelen bazı adet ve inanışlarımız çoğu insanımızda devam etmektedir. En fazla kullanılanlardan birkaçını aktaralım. Su dökerek uğurlama: Gidenin arkasından su dökmek eski Türklerdeki su kültünün doğurduğu bir adettir. Mum: Cami avlularında mum yakılması, ağaçlara bez ve çaput bağlanması da Şamanizm döneminden günümüze aktarılan geleneklerdir. Tahtaya Vurmak: Yine, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir Şaman inanışıdır. Kurşun Dökme: Kurşun Dökme de Şaman geleneklerinden kalan bir âdettir. Şamanlar bu ritüele32 “Kut Dökme” anlamına

30

Mircea Eliade, Şamanizm, İmge kitapevi yayınları 1999, s.16.

31http://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/samanizmden_gelen_turk_adetleri/

92 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


gelen “Kut Kuyma” adını vermişlerdi. İnsana musallat olan kötü ruhların olumsuz etkisini ortadan kaldırmaya yönelik olarak çok eski dönemlerde uygulanan sihir kökenli bir ritüeldi. Kırmızı Kurdele: Loğusa kadınların başına bağlanan kırmızı kurdele Şaman döneminden günümüze kadar ulaşmış bir adettir. Bu kurdelenin anneyi ve yeni doğan çocuğu, alpız denen şeytana karşı koruduğuna, özelikle Alevilikte gözlemlenen mezarın başına bağlanan kırmızı kurdelenin da ölüye kötü ruhların musallat olmasını engellediğine inanılır Ay: Anadolu'da yeni ayın görünmesi sırasında yere diz çökerek niyaz edilmekte, gökyüzüne, aya ve toprağa bakarak dilekte bulunulmaktadır. Yeni ayın yeni umutlara ve yeni başlangıçlara vesile olacağı düşünülür. Bu olgu da Türklerin eski Gök tanrı inancından kaynaklanmaktadır. 40 Sayısı: Eski Türk inanışına göre ruh fizikî bedeni 40 gün sonra terk etmektedir. Türk destanlarında kırk sayısı çok yer alır ve kırk yiğitler, kırk kızlar epeyce geçer. Manas destanında olduğu gibi, Dede Korkut hikâyelerinde kırk yiğitler görülmektedir. Oğuz’un verdiği şölende, diktirdiği sırıkların boyu kırk kulaç uzunluğunda idi. Hikâyelerde ve masallarda kırk gün ve kırk gece düğünler, kırk haremiler, kırk satır ve kırk katır çok geçer. Bazı ejderhalar vardır ki onlar yenilmez ve ölmezler, ancak bunların tılsımları bozulursa ölürler. Bu gibi ejderhaların kırk günlük bir uyku zamanı vardır. İşte bu

32

Ritüel, bir toplumda, bir toplulukta çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkınlıklar, bilgi, töre ve davranışlar. 93 | M E L E T


zamanda ejderhanın yanına gidilir, üzerinden kırk tane kıl koparılır, ateşe atılarak yakılırsa ejderha da ölür İslâmiyette ölünün ardından 40 gün geçtikten sonra Kuran ve Mevlit okutma adeti, Musa'nın Tanrı'nın buyruklarını Tur dağında 40 gün 40 gecede alması, eski Mısır’da firavunun ölümünden kırk gün sonra cennete gidebilmek için bir boğa ile mücadele etmek zorunda kalması, Hıristiyanların paskalyaya 40 gün oruç tutarak hazırlanması, Ayasofya kilisesinin zemin katında 40 sütununun ve kubbesinde de 40 penceresi olması o devirlerden kalma Şaman veya totem geleneklerine benzetilmektedir. Mezar taşı: Şaman ayin sırasında yardımcı ruhlarını kullanmaktadır. Ölülerin, ailenin vefat etmiş büyüklerinin, eski Şamanların ruhlarının, ormanın, suyun ve yerin yardımcı ruhlarının da Şaman'a yardım ettiği kabul edilir. Ölen büyüklerin ruhlarının çoğalması sonucu bu ruhların en kıdemlisinin ruhların başına geçeceğine ve bunun da diğerlerinin yardımı ile Şaman'a yol göstereceğine inanılır. Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şaman'a gökyüzüne yapacağı yolculukta yardımcı olmaktadırlar. Toplumda ulu kabul edilen kişilerin ölümünden sonra ruhlarından medet ummak mezarları kutsamış ve bu yerler medet umulan yerler hâline gelmişlerdir. Günümüzde mezar, türbe, yatır ve benzeri yerlerin ziyareti ve bunlardan medet umulması da bu inanç sisteminin devamı olarak ortaya çıkmıştır. Eski Türklerde mezarları gizleme geleneği yoktur, aksine özellikle büyüklerin özel mezarları yapılıp, üzerlerine bir yapı (bark) yapılmış, barkın iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş sahnelerini gösteren resimlerle süslenmiştir. Ayrıca 94 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


mezarın veya mezar yapısının üstüne Balballar 33 dikilmiş, sıradan kişilerin mezarlarına da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir. Arap dünyasında mezar taşı yoktur. Ölünün toprakla bütünleşmesi ve zaman içinde kaybolması istenir. Kutsanması günahtır. Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın sanat eseri hâline getirilecek kadar süslenmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülmektedir. Dilek Tutma: Gök tanrı inancında kanlı kurbanlardan başka bir de kansız kurbanlar vardır. Saçı, yolma, yani ağaçlara veya kamın davuluna bağlanan paçavralar, ateşe yağ atma, tözlerin ağızlarını yağlama ve kımız serpme gibi törenler bu kansız kurbanlardır. Ölüm: Şamanizm'de köpek ruhun yaklaştığını uzaktan acı ulumayla haber verebilmektedir. Sıradan bir kişi bu ruhu görürse bu onun pek yakında öleceğine işaret sayılır. Anadolu’da günümüzde köpek uluması uğursuz sayılmaktadır. Köpeklerin bazı olayları önceden algıladıklarına ve bunu uluyarak anlattıklarına inanılır. İçki: Şamanlar (kamlar), Tanrı ve koruyucu ruhlar için arak (rakı) saçı saçarlar, bu kansız kurban sayılır. Oysa İslâmda içki içilmesi kesinlikle yasaklanmıştır. Eski Türk kültüründe içki içilmesi yaygın bir gelenektir. Özellikle düğünlerde ve mutlu günlerde müzik eşliğinde içki içilmesi geleneği vardır.

33

Balbal; Eski Türklerde mezar başına ya da çevresine dikilen taş. 95 | M E L E T


Kubbe: Ayrıca, cami mimarisine kattığımız "kubbe" gök tanrı dininden taşıdığımız bir durumdur. Nazar: Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inançtır. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu”, “deve boncuğu”, “göz boncuğu” v.s. takılır. Nazar olgusu da eski Türk inançlarındandır. Halı Kilim Desenleri: Şaman'ın üzerine giydiği giysiye yılan, akrep, çıyan, kunduz gibi yabanî ve zararlı hayvan şekilleri çizilerek onların kaçırılacağına inanılırdı. Bugün Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim gibi örgüler Şaman giysilerinin izleri taşımaktadır. Müzik: Şamanlar ayinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müziksiz bir ayin düşünülemez. Oysa İslam dininde Kuran dışındaki dinî eserlerin müzikle okunması günahtır. Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da Hz. Muhammed'in, Hz. Ali’nin hayatları müzikle okunmaktadır. Mevlit ve İlâhiler sadece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır.

96 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


ESKİYE NEDEN ÖZLEM DUYARIZ? Kırsal kesimlerden kentlere göçmüş insanlar acaba nelere özlem duyarlar? Bu soruya verilecek cevapların her birisi, içi dolu dolu geçmişe olan özlemdir. Konuyu biraz irdelersek karşımıza çıkan sebepler, bu sıla özlemiyle birleşince sorumuzun cevabını da teşkil edecektir. Mesudiye ve yöresi genellikle karasal iklimin hüküm sürdüğü bir yerdir. Kışları karlı ve soğuktur. Yaz kurak geçer ve kısa sürelidir. Birkaç ay süren sıcak günlere nazaran, soğuk geçen ay sayısı daha fazladır. Ulaşım ve yerleşime olan yetersizliğini de dikkate alınca, yaşam için kendi içindeki ekonomik yetersizliği ile ön plana çıkmaktadır. İşyerlerinin yetersizliği ve işsizlik, kış mevsiminin uzun sürmesi, yöre halkının yoksullaşmasında rol oynayan en önemli sebeplerdir. Yetersiz ekonomik şartlardan dolayı, yıllardan beri ilçe dışına sürekli göç olmaktadır. Bundan dolayı bugün ülkenin hemen her kentinde Mesudiyeli birinin yaşıyor olmasını normal karşılamak gerekir. Şu veya bu sebepten insanın doğup büyüdüğü memleketi terk edip başka bir şehre göç etmesi, rızkını orada araması elbette ki kolay değildir. Göçün sebepleri çeşitlidir ve ayrı bir başlıkta incelenmiştir. Ancak şuna eminiz ki Mesudiyelilerin göç etme sebeplerinin başında geçim sıkıntısı gelmektedir. İnsanlar gittikleri yerlerde bir yandan geçimlerini sağlamaya çalışırken, bir yandan da o bölgeye uyum problemlerini çözmeye çalışır. Ancak unutmadıkları bir husus vardır ki o da sıladır. 97 | M E L E T


Köye veda ve İnsanların doğup büyüdüğü toprağı terk etmesi, başka bir coğrafyaya ve topluma ayak uydurması kolay değildir. Bunun için pek çok sebep sıralanabilir. Ancak şurası var ki insanlar bırakıp terk ettikleri topraklara geçmişteki günlerine hayatları boyunca hep özlem duyarlar. İnsanlar için bazı faktörler vardır ki manevî yapısını olumsuz yönde etkiler. Bunlar; yaşanılan olaylar (kaza ölüm yangın haksızlıklar baskılar vs) maddî imkânsızlıklar ve bedenî arızalar gibi faktörlerdir. Özlem ve sılaya kavuşma arzusunu da bunlara dâhil edebiliriz. Acaba insanlarımız bu sırada hangi ruh hallerindedir? Hatıraları, malı, mülkü ve hayalleri kişilerin ruh ve düşünce dünyasında nasıl etki bırakmıştır. İnsanların hayatında derin izler bırakan faktörlerin başında ise ayrılık gelir. Bundan dolayıdır ki ayrılık üzerine; “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, ayrılık bir dirhem fazla gelmiş.” “Ayrılık ateşten gömlektir.” “Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı.” gibi pek çok söz söylenmiştir. Ayrılığın beraberinde getirdiği bir husus da özlem / hasrettir. O muhabbet bir başladı mı saatlerce bile sürebilir. Herkes iç çekerek, “nerde o eski günler” der. Çocukluğunda oynadıkları oyunları tek tek hatırlar, birbirine büyük bir heyecanla anlatır. İnsanların kendi yöresini önemli kılan en etkin sebep de çocukluğunun ve gençliğinin oralarda geçmesidir. İnsanlar uzun yıllar önce terk ettiği memleketine özlem duyuyorken, işin doğrusu geçmişine özlem duymaktadır, o günlerini özlemektedir. Hafızasında kalan güzelliklerle memleketini överken yoğun bir özlemli duygular içerisindedir. Sonuç olarak, 98 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Anadolu’nun dört bir yanında duygularıyla yanıp tutuşurlar.

insanlar

sılaya

hasret

Ayların Eski Adları Eskiden ayların adları da farklı olarak söylenirdi. Günümüzde her şeyin değiştiği gibi ay adları da değişti. Halk dilinde “eski hesap” diye adlandırılan ay hesaplarının yapıldığı bir hesaplama yöntemi de vardır. Eskiden büyüklerimiz hep bu eski hesabı kullanırlardı. Ayların, eski aylara gün hesabı yapılırken, bu günkü tarihten 13 gün geriye gidilirdi. Yani her ayın hesabı yapılırken bulunduğumuz günden 13 gün geriye gidilerek eski hesaptan ayın kaçı olduğu bulunabilir. Rumi, Hicri ve Miladi adlarıyla üç ayrı takvim kullanılmıştır. Bunlardan Rumi ve Hicri takvimleri günümüzde artık kullanan yoktur. Eskiden kullanılan bu takvimler hakkında biraz bilgi aktaralım. Osmanlı Devleti’nde birçok takvim kullanılmıştır. Hicri Takvim ve Rumi Takvim bunlardan bazılarıdır. Hicri Takvim resmi takvim olarak uzun yıllar kullanıldıktan sonra, Rumi Takvim de 19. yüzyılda resmiyet kazanmıştır. Rumi Takvim: Güneşin hareketlerini esas alarak oluşturulmuştur. 12 aydan oluşur. Bir yıl 365 gündür. Rumi Takvim Hicret’i başlangıç kabul eder. 13 Mart 1840 yılında kullanılmaya başlanmıştır. 1 Mart yılbaşıdır. Hicri Takvim: Ayın hareketlerini esas alarak oluşturulmuştur. 12 aydan oluşur. Bir yıl 354 gündür. Hicri

99 | M E L E T


Takvim Hicret’i başlangıç olarak kabul eder. Hicret’ten 17 sene sonra oluşturulmuştur. 1 Muharrem yılbaşıdır. Rumi Ay Adları ve Günümüz Takviminde Başlama Bitiş Tarihleri Rumi Aylar Zemheri Gücük Mart Abrul Mayıs Kiraz Orak Ağustos İstavro (İlk Güz)34 Avara (Orta Güz)35 Koç (Son Güz)36 Karakış

Miladi Aylar’a göre Başlama Tarihi 14 Ocak 14 Şubat 14 Mart 14 Nisan 14 Mayıs 14 Haziran 14 Temmuz 14 Ağustos 14 Eylül 14 Ekim 14 Kasım 14 Aralık

Bitiş Tarihi 13 Şubat 13 Mart 13 Nisan 13 Mayıs 13 Haziran 13 Temmuz 13 Ağustos 13 Eylül !3 Ekim 13 Kasım 13 Aralık 13 Ocak

Rumi takvime göre iki mevsim vardır. Birinci mevsim Kasım günleri (kış günleri). 8 Kasım’da başlar, 5 Mayısta sona erer. İkinci mevsim Hızır günleri (yaz günleri): 6 Mart’ta başlar, 7 Kasım’da sona erer. Bu takvimde baharın müjdecisi olarak kabul edilen ve tabiatın canlanmasının başlangıcı olan ‘CEMRE’lerdir.

34 35 36

Anadolu’nun bazı yörelerinde İlk Güz olarak da söylenirdi. Anadolu’nun bazı yörelerinde Orta Güz olarak da söylenirdi. Anadolu’nun bazı yörelerinde Son Güz olarak da söylenirdi.

100 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Birinci cemre; Rumi gücük ay’ının 7’si, Miladi 20 Şubat’ta havaya, ikinci cemre; Rumi gücük ayının 14’ü, Miladi 27 Şubat’ta suya, üçüncü cemre ise; Rumi gücük ayının 21’i, Miladi 6 Mart’ta toprağa düşer. Eski ayların fırtına ve şiddetine bağlı olarak uyarıcı halk deyimleri vardır ki, bu gün bile mevsimlerin eskisine göre farklılık göstermesine rağmen bu deyişlerin etkinliği hala görülebilmektedir. Halk arasında söylenegelen bazı inançların boşuna oluşmadığı anlaşılmaktadır. “Korkma zemherinin kışından, kork abrulun beşinden, öküzü ayırır eşinden” Hicri Takvim; Hicri takvim Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç kabul eden ve ayın dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicri Takvimde Aylar; Muharrem, Sefer, Rebiülevvel, Rebiülahir, Cemaziyeevvel, Cemaziyeahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhicce’dir. Halk Takvimi;Halk Takvimi, uzun yılların deneyimi sonucunda oluşturulmuş, tarım ve hayvancılığa dayalı bir zaman bölümlenmesini içerir. Halk takvimlerinin oluşmasında toplumun ekonomik yapısı ve ekonomiyi belirleyen uğraş biçimi etkili görülmektedir. Geleneksel tür tarım ve hayvancılığa ilişkin her türlü etkinlik, bu takvime göre düzenlenir. Sözgelimi çoban dağda sürüleriyle birlikte kalma süresini, koç katma, dağdan inme ve sürü 101 | M E L E T


sahipleriyle hesaplaşma günlerini bu takvime göre hesaplar. Sürü sahipleri tarafından hıdırellez (6 Mayıs) günü tutulan çobanlar, güzün 8 Kasımda görevlerini tamamlarlar. Halk takviminde Kasım doksan, (5 Şubat) toprağın canlanmaya başladığı dönemdir. Kasım yüz (15 Şubat) toprağın kazılıp havalandırılma, saban sürme zamanıdır. Nevruz arpa ekim zamanıdır. Kasım yüzellide (5-6 Nisan) yaz başlar. Zemheri, Hamsin, Erbain, Cemre, Mart dokuzu, Karakış, Kocakarı soğukları, kırkikindi, Hıdırellez, Ekim zamanı, hasat zamanı, Kuşluk zamanı, imbat, sam yeli, Pastırma yazı gibi kavramlar halk takvimiyle ilgilidir. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan kesim için halk takvimi yaşamsal bir önem taşır. Uzun süreli deneyim ve bilgi birikiminin ürünü olan halk takvimine uymamak, onun gösterdiği doğrultuda hareket etmemek bireyin büyük Zaralara uğramasına neden olabilir. Halk takviminde yıl, Kasım ve Hızır günleri olarak ikiye ayrılır. Kasım günleri, 8 Kasımda başlayıp Hıdırelleze kadar yani 5 Mayıs akşamına kadar süren dönemdir. Bu süre kış mevsimidir. Hızır günleri ise; 6 Mayıs’ta başlar, 7 Kasım akşamına kadar olan süredir. Bu süre de yaz mevsimidir. Toplam 185 (186)37 gündür.

37

Şubat ay’ının 28 gün ve 29 gün çekmesine bağlı olarak değişmektedir.

102 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Tamamı 180 (179) gün olarak kabul edilen kış devresinin ilk 135 günü Kasım – Zemheri – Hamsin aylarıdır. Bu devre kışın en şiddetli olduğu süredir ve insanlar tarafından uygun tedbirler almak üzere hesaplanır. Kasım’ın 45’inde Arapça 40 gün anlamına gelen “erbain” (21 Aralık-31 Ocak) başlar. 21 Aralıktan 31 Ocak’a kadar süren bu soğuk karakış günlerine Zemheri denilir. Kasım’ın 86’sında Arapça 50 gün anlamına gelen “hamsın” başlar. Elli günlük dönem de oldukça soğuktur. Kış devresi Kasım’ın yüzüncü gününde leylekler gelir. İlkbahardan önce birer hafta arayla cemrelerin düştüğüne inanılır. Cemre ateş parçası demektir. İlk olarak Kasım’ın 105’inde 7 Şubat (miladi 19-20 Şubat)’ta havalar ısınmaya başlar, Kasım’ın 112’sinde 14 Şubat (miladi 26-27 Şubat) suya, Kasım’ın119’unda, 21 Şubat (miladi 5-6 Mart) tarihinde de toprağa düşer. Cemreler havaların ısınmaya başladığının ve kışın soğuk günlerini geride bırakmak üzere olduğumuzun habercisidir. Kocakarı Soğukları; Şubat Ayı’nın son dört günü ile Mart Ayı’nın ilk üç gününü içine alan haftada 26 Şubat-4 Mart (miladi 11-17 Mart)’ta görülen soğuklara ülkemizde kocakarı soğukları denilmektedir. Nevruz; Dünyanın çeşitli yerlerinde olduğu gibi Anadolu’da da 21 Mart (Eski ay dilinde Mart dokuzu) İlkbahar’ın başlangıcı kabul edilir, törenlerle kutlanır. Havanın ısınıp baharın geldiğine inanılır. 103 | M E L E T


Kışı tamamlayan 45 günlük bir devre daha vardır ki bu da 21 Mart’ta başlayıp, 6 Mayıs’a kadar geçen süredir. 6 Mayıs ise havaların iyice ısınıp yaz mevsiminin geldiği gün olarak bilinir. Anadolu’da 5 Mayıs akşamı başlayıp 6 Mayıs günü de süren geleneksel bahar şenliği Hıdırellez günü olarak kutlanır. Halk takvimine göre, tarım toplumlarında ay’ın durumuyla ilgili bilgiler de son derece önem kazanmaktadır. Tarlaya tohum ekme zamanı da ay’ın durumuna bağlı olarak belirlenir. Tohum ekerken ayın yeni çıktığı ilk günlerde ekim yapılmaz, bir süre beklenir. Yine kırsal kesim insanı için yaşamsal bir önem taşıyan hava tahmininde, hayvanlar ve bitkilerin gözlemlenmesi etkili olmaktadır. Örneğin; ayva yılı (ayva bolluğu) olduğunda ya da kavak ağaçları yapraklarını tepeden dökmeye başladığında kışın sert geçeceği anlamı çıkarılır. Aynı şekilde çam kozalakları fazla olursa kış zor ve uzun geçecek demektir. Hayvanların davranışları da havanın nasıl olacağı konusunda ip uçları vermektedir. Örneğin; keçiler kuyruğunu kaldırdığında ya da koyunlar yüzünü kıbleye karşı dönerek yattığında bu kısa süre içinde yağmurun yağacağı anlamına gelir. Takvim; Takvimler zamanı, yıllara, aylara, haftalara ve günlere bölerek hesap eden cetvellerdir. İnsanlar çok eski çağlarda bile mevsimleri, ayları, haftaları, günleri hesaplamak için kendilerine göre çeşitli takvimler yapmışlardır. Geleneksel Hint ve Yahudi takvimleri dinsel olarak hala kullanılmaktadır.

104 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Günümüzde Hicri (Kameri) ve Miladi (Şemsi) takvimler kullanılmaktadır. Osmanlı Devletinde Tazminat’a kadar Hicri takvim kullanılmıştır. Tazminat’tan (3 Kasım 1839) sonra, 26 Aralık, 1925’e kadar mali konularda Rumi takvim, diğer işlerde Hicri takvim kullanılmıştır. Rumi takvimde yılbaşı Mart ayıdır. Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk öncülüğünde gerçekleştirilen yenilikler çerçevesinde 1926’dan itibaren miladi takvime geçilmiştir. Miladi (Gregoryen) takvim Hz. İsa’nın doğumunu başlangıç alır. Dünyanın güneş çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Miladi Yılın Rumi Yıla Çevrilmesi İçin; miladi tarihten 584 çıkartılır, Rumi tarihe 584 eklenirse miladi tarih hesaplanmış olur. Rumi Takvimde Ay Adları: Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Teşrin-i evvel, Teşrin-i sani, Kanun-i evvel, Kanun-i sani, Şubat’tır. Hicri Takvimde Ay Adları: Muharrem, Safer, Rebiülevvel, Rebiülahir, Cemaziyeevvel, Cemaziyeahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhicce’dir. Hicri takvim Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicretini başlangıç kabul eden ve ayın dünya çevresinde dolanımını esas alan bir takvim sistemidir. Hicri yılı Miladi yıla çevirmek için Hicri yıl önce 33’e bölünür, elde edilen sayı Hicri yıldan çıkartılıp 622 sayısı eklendiğinde Miladi yıl bulunmuş olur.

105 | M E L E T


YURDUMUZDA

FIRTINALARA GÖRE FIRTINA

TAKVİMİ: Ocak; 2 Ocak: Fırtına (3 gün) 8 Ocak: Zemheri fırtınası 17 Ocak: Fırtına 18 Ocak: Fırtına 23 Ocak: Fırtına 25 Ocak: Kışın Şiddeti 28 Ocak: Ayandon Fırtınası

Nisan:

Şubat:

Mayıs:

1 Şubat: Fırtına 4 Şubat: Fırtına (3 gün) 7 Şubat: Fırtına (3 gün) 10 Şubat: Fırtına 13 Şubat: Fırtına 23 Şubat: Fırtına

4 Mayıs: Çiçek Fırtınası 7 Mayıs: Fırtına 13 Mayıs: Fırtına 17 Mayıs: Filiz Kıran Fırtınası 20 Mayıs: Kokulya Fırtınası 21 Mayıs: Ülker Fırtınası

Mart: 1 Mart: Fırtına 11 Mart: Kocakarı Fırtınası 12 Mart: Hüsum Fırtınası 24 Mart: Koz Kavuran Fırtınası 26 Mart: Çaylak Fırtınası 29 Mart: Fırtına

8 Nisan: Kırlangıç Fırtınası 11 Nisan: Fırtına (3 gün) 16 Nisan: Kuğu Fırtınası 21 Nisan: Fırtına (3 gün) 29 Nisan: Fırtına

Haziran: 3 Haziran: Fırtına (3 gün) 10 Haziran: Ülker Fırtınası 22 Haziran: Gündönümü Fırtınası 28 Haziran: Fırtına 29 Haziran: Yaprak Fırtınası

106 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Temmuz:

Ekim:

11 Temmuz: Çark Dönümü Fırtınası 16 Temmuz: Fırtına (2 gün) 25 Temmuz: Fırtına (2 gün) 30 Temmuz: Kızıl Erik Fırtınası

4 Ekim: Koç Katımı Fırtınası 9 Ekim: Yaprak Dökümü Fırtınası 15 Ekim: Meryem Ana Fırtınası 18 Ekim: Kırlangıç Fırtınası 22 Ekim: Bağ Bozumu Fırtınası 27 Ekim: Balık Fırtınası

Ağustos: 14 Ağustos: Fırtına 17 Ağustos: Fırtına 20 Ağustos: Fırtına (2 gün) 31 Ağustos: Mircan Fırtınası Eylül: 7 Eylül: Bıldırcın Fırtınası 13 Eylül: Çaylak Fırtınası 25 Eylül: Fırtına 28 Eylül: Kestane Karası Fırtınası 30 Eylül: Turna Geçimi Fırtınası

Kasım: 2 Kasım: Koç Geçimi Fırtınası 7 Kasım: Fırtına 28 Kasım: Fırtına Aralık: 2 Aralık: Ülker Dönümü Fırtınası 9 Aralık: Karakış Fırtınası 12 Aralık : Fırtına 19 Aralık: Fırtına 21 Aralık: Gün Dönümü Fırtınası 28 Aralık: Fırtına

107 | M E L E T


YÖREMİZ İNSANINDA HALK İNANIŞLARI Anne çocuğunun üzerinde düğme dikerken, aklı dikilmesi diye ya ağzına kibrit çöpü verir ya da bir eliyle yakasını tutturur. Avuç kaşınırsa para gelecek demektir. Ayakta su içilmez, Aynı gün doğum yapan kadınlar kırkları çıkmadan bir araya gelmezler. Kırkları çıkmadan iki akraba gelin görüşmek zorunda kalırlarsa, bebeklerini kırk basmaması için yazmalarını değiştirirler. Ceviz ağacının altında yatıp uyunmaz (uykusu ağır olur, baş ağrısı yapar). Ezan okunurken iş yapılmaz (bırakılır) Gece tırnak kesilmez (kesenlerin boyu kısa olur). Gece ıslık çalınmaz (uğursuzluktur, şeytan çağırmaktır). Gece aynaya bakılmaz. Gece bulaşık suyu dökülmez. Gece ev süpürülmez. Gece kül atılmaz. Gece köpek uluması pek hayra yorulmaz. Giden yolcunun arkasından bir tas su dökülür. Hıçkırık tuttuğunda biri anıyor olmalı diye düşünülür, hıçkırığın geçmesi için ateşe tuz atılır, sırta vurulur ya da su içirilir. İki dini bayram arasında nikâh yapılmaz.

108 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Sağ kulağın çınlaması iyi haber, sol kulağın çınlaması kötü haber habercisi kabul edilir. İstenmeyen bir haber anlatılırken tahtaya el tokmak gibi üç kez vurulur. Kadınlar erkeklerin önünü kesip geçemez. Kapı eşiğinde oturulmaz. (oturan iftiraya uğrayabilir). Kapıdan geçerken önce sağ ayak atılır. Çorap veya ayakkabı giyerken de sağ ayaktan başlanır. Kötü bir şey konuşulduğunda, şeytan kulağına kurşun denir. Kuş yuvası bozulmaz, (bozan kişinin yuvası bozulur). Makas ve bıçak istenirse elden verilmez, yere konur. Sağ gözün seyirmesi iyiye, sol gözün seyirmesi kötüye yorumlanır. Sofrada türkü çağrılmaz (söylenmez). Yakına konan baykuş veya karganın ötmesi hayra yorulmaz. Yatan çocuğun üzerinden atlanmaz (atlanırsa büyümesi durabilir). Yeni doğan bebeğin göbek bağı düştüğünde cami duvarı kovuğuna bırakılır. İki elin parmaklarını birbirine geçirerek bağlayıp taraklamak, kısmeti kapanmaya sebep sayılır.

YÖREMİZDE KULLANILAN DOĞAL İLAÇLAR Anadolu’nun pek çok yöresinde olduğu gibi ilçemiz Mesudiye’de de hastalar doğal ilaçlarla da iyileştirilmeye çalışılır. Bu örneklerden bazıları: 109 | M E L E T


Anne sütü: Çocuğun kulağı ağrıdığında anne sütü damlatılır. Arı sokması: Arı sokmasında soğuk demir sürülür. Arpacık: Arpacık çıktığında sarımsak sürülür. Ateş: Ateşi düşürmek için el ve ayaklara sirke sürülür. Balık yağı: Büyüme bozukluğu olan çocuklara içirilir. Baş ağrısı: Baş ağrıdığında ya bir soğuk patates dilimlenerek alna konup üzerinden geçen bezle bağlanır veya alna sirkeli bez konur. Diş ağrısı: ağrıyan yere tuz, kolonya, rakı veya aspirin konur. Dolama: Soğanın tepesi kesilir, içi biraz oyulur, oyulan boşluğa iç yağ konur, ocaktaki sıcak küle gömülür. Pişen soğan ikiye bölünür, bez parçasının üzerine konur ve sıcak sıcak şiş olan parmağın üzerine gece yatarken kapatılıp sarılır. Sabah parmağın şişi ve acısı geçer. Kara Sakız: Çıralı çamın yakılmasıyla elde edilir. Tarlada ya da harman yerinde çalışmaktan dolayı çatlayan parmaklara sürülür. Hayvanlar için de kullanılır. Kına: El ve ayak çatlaklarını iyileştirmede ve saç boyamada kullanılır. Düğünlerde gelin ve damada kına yakılır. Kepek: Kepekli saçlar sirkeli su ile yıkanır. Kesikler: Kesik yaralara, yakılan bez parçası, sigara külü veya tütün basılır ya da işenir. Kırık: Yumurta ve rendelenen sabun iyice çırpılır karıştırılır. Kırık yere sürülüp sarılır, tahtayla desteklenir. Kırık çıkık sarmada ziftte kullanılır. Solucan Düşürme: Taze çiğ kabak çekirdeği aç karnına yenir.

110 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Sülük: Pis kanı, sever ve emer. Bilhassa çıbanlara karşı sülük kullanılır. Sülük yapıştığı yerden koparılmaz, kendiliğinden düşer. Uçuk: kaşığın sapı ısıtılarak uçuğun üzerine basılır ya da uçuk üzerine sarımsak sürülür. Yanıklar: yanıklara yoğurt sürülür. Bel Ağrısı: Bel ağrısını geçirmek için yapağı sarılır. Beli ağrıyan kişi yıkanmamış koyun yapağısını beline üç gün süreyle sardığında ağrıları geçer. Soğuk Algınlığı: Soğuk algınlığını gidermek için deri çekilir ya da arpa hamuru veya bal vurulur. Deri çekme: Aşırı soğuk algınlığını tedavi etmek için uygulanan bir yöntemdir. Çok hızlı bir şekilde yüzülen koyun veya keçi derisi sıcağı sıcağına soyulan hastaya sarılır. Akşam sarılan deri sabah alınır. Bal: Bal bez üzerine yayılır, araya bez konmadan sırta veya göğse kapatılır, sabah alınır. Soğuk algınlığına iyi gelir. Tüm bunlara rağmen iyileşmeyen hastalar hocaya götürülür okutulur. Felçliler ve çocuğu olmayanlar yatırlara giderek adakta bulunurlar. Muska, üfürük, büyü geleneği günümüzde hemen hemen tamamen kalkmıştır diyebiliriz.

111 | M E L E T


GÖÇ VE NEDENLERİ Neden göç ederiz? İnsanoğlu asırlar boyunca göç halindedir. Bu göçlerin sebebi olarak birçok neden sıralanabilir. Yaşadığımız yerde o an içinde bulunduğumuz sosyo ekonomik nedenler, doğal afet durumları, salgın hastalıklar gibi daha birçok nedenleri sayabiliriz. Geniş anlamda bakılınca göç nedenlerini ikiye ayırmak mümkündür. İç Göçler, Dış Göçler. Konu olarak kendimize ağırlıklı olarak iç göçleri aldık. Bu nedenle öncelikli olarak iç göçlerden bahsedelim. İç Göç’ün nedenleri: Bu nedenleri çok çeşitlendirebiliriz. Ancak en önde gelenleri sıralamakla yetinelim. -Ekonomik Nedenler Tarımsal yapıdaki değişmeler, Tarımsal etkinliklerde ekonomik verimliliğin düşük olması, Toprak mülkiyetinin eşitsiz dağılımı, Toprağın toprak sahibinin ölümünden sonra geride kalanlar arasında miras yoluyla işe yaramayacak kadar küçük parçalar halinde paylaşılması, Gelenek ve görenekler, Bilgisizlik nedeniyle artan nüfus istihdamının yetersiz kalması ve iş gücü fazlasının açığa çıkması, en başta gelen nedenler arasındadır. 112 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


-Teknolojik Nedenler 18. Yüzyılda Batı Avrupa’da başlayan Sanayi Devrimi, Makineli fabrika üretimi ile seri halde üretimlerin gelişmesi, Kentlerde kurulan sanayi tesisleri üretimin merkezini elden, kitlesel üretimin yapıldığı fabrikalara yönlendirmiştir. Buna bağlı olarak da kırsal kesimden kentlere göçler artmıştır.

Mesudiye Yöresinin Göç Hareketleri İlçenin nüfus yapısı oldukça esnektir. Son senelerde az da olsa göç hızı azalmış ve özellikle yaşlı nüfusun geri dönüşünde ilçe lehine bir hareketlilik görülmektedir. Yazın ve kışın yaşayan insan sayısı oldukça değişkendir. İlçede yaşadığı süreye göre; - Yazlıkçılar (2-6 ay) - Tatilciler (1-2 hafta) - Gurbetçiler (Yabancı ülkelerde yaşayan ve çoğunlukla 2-3 yılda bir ziyaret edenler) - ve tabii ki yerleşik düzende olup da 12 ay süreyle oturanlar olmak üzere 4 gurupta toplanabilir. Yaşlıların sağlık, gençlerin de eğitim-öğretim ve iş olanaklarının yetersizliğinden dolayı göç ettikleri ağırlıktadır.

113 | M E L E T


Sosyal güvencenin tarımsal üretimden uzaklaşma etkisi de göç nedenlerindendir. Ülkemizde de 1950’lerden sonra sanayi devrimin de etkisiyle tarımda makineleşme artmıştır. Buna bağlı olarak kırsal kesimde bir iş gücü fazlalığı meydana gelmiştir. Sanayileşmenin neden olduğu makineleşmeden kaynaklı iş gücü fazlalığı, ülkede karayolları yapımına ağırlık verilmesiyle artan ulaşım olanakları da göçü hızlandırmaya katkı sağlamıştır. Mesudiye ve köylerindeki göçlerin hız aldığı yıllar Yurtdışı işçi göçleriyle de hareketlilik göstermiştir. İşçi göçleri esasen 2 nci Dünya Savaşı sonrası yıkılan Avrupa ekonomisini yeniden kurmak için 1952 – 54 yılları arasında Almanya, Belçika, Avusturya ve Fransa gibi ülkelerde ciddi bir kalkınma hamlesi başlamıştır. Bu ülkelerin kalkınma çabaları dış ülkelerden önemli sayılabilecek bir iş gücü ihtiyacını beraberinde getirmiştir. 1952’lerden itibaren Federal Almanya yabancı işçi gücü çalıştırmaya başlamıştır. Portekiz, İspanya, Yunanistan ve İtalya Avrupa’da işçi göçü veren bazı ülkelerdir. Kuzey Afrika’da yer alan Cezayir, Fas ve Tunus gibi eski sömürge ülkeleri de özellikle başta Fransa’ya olmak üzere işçi vermişlerdir. Türkiye ve Yugoslavya da bu göç kervanına katılan ülkeler arasında yer almıştır. Türkiye’den Avrupa ülkelerine yönelik ilk işçi göçü 1958 – 1961 yılları arasında çok yoğun olarak yaşanmıştır. Türkiye 1961’de

114 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


ilk olarak Almanya ile işçi göçü antlaşması yapılmış, daha sonra da diğer Avrupa ülkeleriyle devam etmiştir. Türkiye’deki işçi göçünün o yıllarda zaman içinde hızla arttığı görülmektedir. Bunun başlıca nedenleri; Hızlı nüfus artışı, kırsal alanda isteklerin çoğalması ve çeşitlenmesi, gelir dağılımındaki bozukluklar, istihdam sorunları, kırsal kesimdeki gelirin düşük olmasıdır. Anadolu’nun birçok kırsal alanında olduğu gibi Mesudiye ve köylerinde de ekonomik ve sosyal ihtiyaçlar baskısıyla yurt dışına olan işçi akınına büyük bir katılım sağlanmıştır. Yoğun olarak 1961 yılından başlamak üzere, Mesudiye’nin her köyünden işçi gitmiş olup neredeyse köylerden işçi göndermeyen aile bile yok gibidir. Bu gün bakıldığında yurtdışında ikinci ve üçüncü kuşak vatandaşlarımız bulunmaktadır. Günümüzdeki gelinen durum incelenirse; sılaya ve köye bir özlem yaşandığı, köye dönüşlerin başlamış olmasından anlaşılmaktadır. Esasen bunun sadece özlemden kaynaklandığını söylemek de doğru bir tespit değildir. Hızla artan nüfusla birlikte trafik sorunları çıkmıştır. Kentleri çepeçevre kuşatan gecekondu semtleri hızla büyümüş ve bazı modern semtlerin arasına sıkışmış kalmıştır. Göç alan yerleşim alanlarında iş alanları artmış ve çeşitlenmiştir. Yerleşmeye uygun olmayan bu alanlarda konutlar yapılmış, yağmur sonrasında oluşan sellerde maddi zararlar meydana gelmiştir. Göçler, göç edilen yerlerde kültürel çeşitliliğe neden olmuştur. 115 | M E L E T


Hızlı göç, ormanlık alanların tahrip edilmesine ve buralarda yapılaşmaya yol açmıştır. Fabrikalar, göçten önce yerleşim alanları dışındayken göçle birlikte yerleşim alanları içinde kalmıştır. Şehirlerde nüfusun hızla artması sonucu taşıt ve konut sayısı gidere artmış ve bunun sonucunda da çevre ve hava kirliliği artmıştır. Bütün bu nedenlere ilaveten insanların eskiye nazaran ekonomik durumlarının iyileşmesinin de, kent yaşamının çarpık kentleşme ve trafik, hava kirliliği gibi nedenlerle yaşam koşullarını zorlayıcı nedenlerinden dolayı bıktırıcı ve yıpratıcı olması çok önemli rol oynamaktadır. Yıllar önce köyden kente göç etme nedenlerinin format değiştirmesi, bunun sonucu olarak da ekonomik rahatlığa kavuşanların çocukluk ve gençlikte ki yaşamına duyduğu özlemlerin depreşmesi baskısıyla da olsa gerek, kentten köye göçler başlamıştır. Genç kesimin yine kent yaşamından beklentileri ve kentlerdeki olanak farklılığı nedeniyle tercihlerini kent lehine kullandıkları izlenmektedir. Ancak; yılın belli bir kesiminde köylerini ziyaret ederek, hem tatil hem de köy yaşamına olan özlemlerini gidermede istekli davrandıkları, sıladan kopmadıklarıkopamadıkları gözlenmektedir. Yukarıda; günümüzde göçlerin başlıca nedenleri sıralamaya çalışılmıştır. 1950-60’li yıllarda ön sıradaki sebeplerin başında geçim derdi ve belki biraz eğitim ihtiyaçları gelirdi, sağlık ve diğer ihtiyaçlar çok zorunlu olduğunda sıralamada yerini alabilirdi.

116 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Geçmişte, günümüze göre nüfus yoğunluğunun az olması bir avantaj gibi kabul edilse de, ilerleyen zaman içinde bilgi çağının getirdiği imkânlarla ve yükselen eğitim seviyesiyle, yaşamdan beklentiler de artmıştır. Bu nedenle; eskiden adı duyulmayan birçok göç nedeninin bu gün önemli ölçüde hayatımızı yönlendirdiği görülmektedir.

117 | M E L E T


UNUTULMUŞ GELENEKLERİMİZ Bayramlar; Dini bayramlar, Ramazan ve Kurban bayramı bugünkünden çok farklı olarak kutlanır, bu bayramlar için birkaç gün önceden hazırlıklar başlardı. Ev temizliği, yiyeceklerin hazırlanması, giyecek elbiseler, ayakkabıların hazırlanması hep büyük bir ciddiyetle yapılırdı. Arife günü çoğunlukla ikindi namazından sonra mezarlıklar ziyaret edilir, mezarların bakım ve temizlenmesi, yapılarak dualar okunurdu. Ayrıca evin dışında bir yerde arife günü büyük kazanlarla sular ısıtılarak çoluk çocuk herkes banyo yapar (çimer) ve temizlenilirdi. Arife suyu ile yıkanmak kutsal sayılırdı. Bu günkü gibi hazır giyim olmadığı için de daha önceden terziye diktirilen elbiseler ki bu elbiseler çok sık giyilmediği için başka bayramlarda ve düğünlerde ve resmi makamlardaki işlerde de giyilir bu yönüyle özenle korunurdu. Arife günü akşamı erkenden yatılır. Sabah yine erkenden kalkılır ve temiz elbiseler giyilerek erkekler bayram namazı için camiye giderler. İmam namaz vaktine kadar bayram vaazı vermeye devam eder. Hep birlikte cemaat bu vaazı dinler. Namaz vakti gelince de imam bayram namazının kılınması kısaca hatırlatır ve hep birlikte namaz kılınır. Namaz bitince caminin önünde köyün en yaşlısından başlayarak sıraya dizilir ve en büyükten sonra gelenler sırayla bayramlaşır ve yanına sıraya geçer. Bu en son kişi bayramlaşana kadar sürer ve kuyruk uzayıp gider. Bu arada bu vesileyle köyde küs olanlar varsa barışmış olurlar. En son topluca okunan dua ardından herkes evlere gitmek üzere ayrılır. Eve gitmeden önce yol üstü mezarlıklara uğranıp dua okunur ve öyle eve gidilir. Evde aile büyüklerinden başlamak 118 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


üzere herkes birbiriyle bayramlaşır. Büyüklerin elleri öpülür ve kahvaltıya öyle oturulur. Köyün dışından namaza katılanlar varsa eğer, köyün varlıklı aileleri onları yemeğe götürür. Daha sonra komşular ve akrabalarla bayramlaşma yapılır. Büyükler çocuklara hediyelerini verirler. Bu bazen mendil benzeri şeyler olduğu gibi bazen de para olur. Öğleden sonra mevsime göre çocuklar ve gençler salıncak kurar sallanırlar. Büyükler birinci ve ikinci günler evde kalırlar ve küçüklerin gelip bayramlaşmasını beklerler. Son gün ise kendilerine gelenlere iade-i ziyarette bulunurlardı. Köyde imamlık yapan kişi belli bir ücretle imamlık yaptığından, köyün İmamının maaşını önceleri köylüler verirdi. Daha sonra kadrolu oldular. Kurban bayramında bunlara ilaveten kurban kesme ve dağıtma vardır ki, kurbanın seçiminden, beslenmesi, kesilmesi ve dağıtımına kadar her şey çok dikkat ve büyük bir özenle yapılırdı. Eskiden kurbanlıklar bir yıl önceden alınır ya da kendi hayvanından kesilecekse kurban belirlenir ve beslenirdi. Büyükbaş hayvanların kurban edilmesine yedi kişiye kadar ortak olunabilirdi. Köyde kurban genellikle bayramın ilk günü kesilir. Bazen ve zorunlu nedenlerle ikinci ya da üçüncü güne sarkması da olabilir ama genellikle ilk günde olmasına gayret gösterilirdi. Kurban kesilene kadar kesen kişi oruç tutar ve kesimi müteakip orucunu açar. Kurban; kesenlerin ya da vekâlet edenlerin katılımıyla kesim yerine gözleri bağlı olarak ve incitmemeye özen göstererek dualarla getirilir ve kesilir. Hayvanın olabildiğince stres ve sıkıntıdan uzak kalması ve sakinleşmesi için çaba gösterilir. Kurban kesildikten sonra ilk önce kurbanın sakatatları alınır ve pişirilerek kurban kesenin 119 | M E L E T


orucunun açılması sağlanır, kalanı da orada olanlara ikram edilir. Kurban kesimi tamamlandıktan sonra, kemikli olarak parçalanır ve ortak sayısı kadar hisseye ayrılır. Köyün çocuklarının kurban kesim yerlerini dolaşarak et toplamaları adettendir. Çocuklara küçük parçalar halinde ortak etten parçalar verilir. Çocuklar ellerindeki çatala etleri takar ve başka kesim yerlerine giderler. Bu böylece devam eder. Hisse paylaşımı yaparken, kemikli ya da etli kısımlar özenle eşit miktarda paylaştırılmaya çalışılır. İşkembe ve hayvanın kelle paçası genellikle fakir ve kurban kesemeyenlere verilir. Derisi de ya camiye hayır işleri için ya da Kızılay veya Türk Hava Kurumuna verilir. Payların ayrılmasını takiben, Bir kişi arkasına dönerek kendisine sorulan “Bu kimin” sorusuna sırayla ortakların adlarını söyleyerek payların sahiplerini belirler. Ortaklar, aralarında hak geçmiş olma ihtimaline karşın birbirleriye helalleşirler Eve gelen kurban etleri üçe ayrılır. Bir kısmı fakir fukaraya, bir kısmı ev halkına, bir kısmı da kurban kesmemiş komşu ve eş dost ve akrabalara verilir. Yılbaşı Kutlamaları; Bayramlardan bahsetmişken, Yılbaşılar’dan da bahsetmeden geçmeyelim. Bizim için yeni yıl rumi yıldı (ocak 13). Birkaç gün önceden köyün delikanlıları ve gençleri bir araya gelir hazırlıklar yapardı. Ben köyden çok erken yaşımda ayrıldığımdan (10 yaş) bu hazırlıklara katılamadığımdan içimde hep bir ukde kalmıştır. Bu hazırlıklarda; kim deve, kim köçek olacak (kızlar katılmazlardı), kimin yağ, kimin un, kimin bulgur toplayacağı belirlenirdi. Hangi 120 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


maniler söylenecek tespit edilirdi. Deve iki kişi, biri önde biri arkada olmak üzere eğilir. Üzerlerine ip’ten dokunmuş bir çul örtülür, öndekinin elinde ağaçtan yapılmış bir deve başı olurdu. Elde bir sopa, iple deveyi çeken ve topluluğu yöneten ayrıca bir kişi bulunurdu. Deve, üzerinde ve boynunda çanlar – ‘kelek’ler olur ve büyük bir gürültü içinde kapı kapı dolaşarak, un, bulgur v.b toplanırdı. Bu esnada maniler söylenirdi. İşte geldik kapınıza Selam verdik yapınıza, Selamımı almazsanız Daha gelmem kapınıza… Toplanan yiyeceklerle bir eve gidilir, bir kısmı ev sahibine verilmek koşuluyla, çörek, pilav v.b yapılarak topluca yenirdi. Çöreğin içine mavi boncuk veya kömür konulurdu. Kimin ağzına gelirse o yılın şanslısı da o sayılırdı. Bahar Bayramı; Mesudiye köylerinde Bahar Bayramı 21 Mart gündönümünde kutlanmaktadır. Bazı köylerimizde “Nevruz/Navruz Bayramı” veya “Leylek Bayramı” olarak adlandırılmaktadır. Nevruz aslında Nev=yeni, Ruz=gün anlamını taşıdığından, “yenigün” anlamındadır. Ancak; Mesudiye’de “Nevruz” bir bahar çiçeğinin de adıdır. Gündönümüyle birlikte hem bu çiçeğin toprakta görüleceği, hem de leyleklerin geleceği baharın müjdecisi olarak algılanır. Bu günlerde kadınlar çocuklarına sac üzerinde pişirilen cırıkla, leylek ekmeği veya dönderme de denilen hamurdan yapılmış özel bir ekmek pişirirlerdi. Çocuklar Nevruz çiçeği toplamak için kırlara çıkarlardı.

121 | M E L E T


Eskilerde sosyalleşmenin başka bir şekli sayılan bu olaylar, günümüzde farklılıklar gösterse bile anımsanıp yaşatılıyor olmasını memnuniyetle karşılanması gereken bir durumdur. Düğünler ve Kız İsteme; Eskiden “ömrün uzun, düğünün güzün olsun” demek iltifattan sayılırdı. Düğün dernek de hasatı takiben yapılır ki bolluk içinde olsun. Bu mevsim yeme, içme ve para pul yönünden uygun bir mevsimdir. Düğünden bu kadar bahsetmişken, bu düğünlerin nasıl yapıldığını da not düşelim. Benim delikanlılığım köyden uzak geçti bu nedenle aşk, meşk işlerinin ömrümdeki evresinde köyde kendimle ilgili bir sevda anım yok. Ancak delikanlılığım dönemlerimde düğünlere birçok kez katılmışlığım vardır. Bu gözlemlerime ilaveten çocuk gözüyle tespitlerimi de anlatmalıyım ki, o da önemli bir aktarım olacaktır. Bir defa delikanlı için kız istemeler var ki, onu anlatmak lazım. Köyün gençleri birbirlerin ya köy içinde çobana sığır katarken, ya da çeşme başı veya tarla bostan, düğün dernek gibi yerlerde görebilirdi. Fazla bir kaçamak alanı yoktu. Bazen de delikanlıların başka köylerden kızlara gönül verdiği de olurdu. Kızlar için gönül vermenin önemi yoktu. Çünkü bir kızın bir delikanlıyı istiyor olmasının duyulması hoş karşılanacak bir durum değildi. Oğlan isteğini anasına söyler veya aile üyesi biri vasıtasıyla ifade eder. Yoksa oğlanın, anaya, hele de babaya doğrudan evlenmek istediğini söylemesi çok kolay ve sık karşılaşan bir durum değildir. Evlenme çağına gelmiş oğlan bir yolla ana babaya ilettiği evlenme isteğini ve gönlündeki kızı, aile büyükleri uygun görmüşlerse eş-dost vasıtasıyla kızın 122 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


ailesinin niyetlerini sorup soruşturur. İstemeye gelecekleri konusunda izin isterler. Karşı taraftan olumlu cevap almaları halinde kız isteme hazırlıklarına başlanır. Bu niyetler mümkün olduğunca gizlilik içinde yapılır. Nedeni ise, olası bir olumsuz cevap alındığında hoş karşılanmayan bir durum olur ki, aile rencide olmaktan çekinir. Kız İsteme; İlk gönül işleri ailenin onayını aldıktan ve olumlu sonuçlandıktan sonra artık sıra kız istemeye geçilebilir. Eğer Büyükbaba ve Büyükanne sağ ise Ana ve Babadan önce her iki aile için de söz sahibidirler. Kız istemeye de oğlan tarafından onlar giderler. Kararlaştırılan günde kızın evine gidilir. Hoşbeş, hal-hatırdan sonra erkek tarafından en yaşlı olan konuya girer. “Allahın emri, Peygamberin kavliyle kızınız (…) i, oğlumuz (…)e istiyoruz” diye cümleyi tamamlar. Bu esnada kız tarafı sükûnetle dinler. Zaten hemen cevap beklenmez. Genelde “Bir düşünüp taşınalım, kısmetse olur” denir. “Bir kızı bin kişi ister, bir kişi alır” de denir ki olası bir olumsuz cevap için de oğlan tarafı uyarılır. İkram edilen çaylar içilir ve o gün için yapılması gerekli şeyler tamamlanmış olur. Artık oğlan evi, kız evinden gelecek cevabı beklemeye başlar. Gelen habere göre hareket edilir. Cevap olumlu ise kararlaştırılan günde büyükler toplanıp kız evine gidilir. Gelin adayı el öper, kahveler pişer ikram edilir, başlık ve çeyizler konuşulur. Çeyizlik denilen şeyden biraz bahsedelim ki bu gün gitgide önemini yitiren ancak o günlerin çok değer verilen bu örf-adedi, yeni nesil gençliğin kafasında biraz canlansın. Çeyiz olarak adlandırılan altın, bilezik ve başka detaylar bu arada 123 | M E L E T


konuşulur. Bir defa yatak yorgan olmazsa olmazlardandır.38 Bir de gelin adayının mutlaka bir sandığı olur ki, bu sandığı içinde kızın daha önceden hazırladığı çeyizler olur. Patik, çorap, mendil, yazma, oyalı tülbent (cember) gibi evlendiğinde vereceği hediyeler… Basma, kadife, kendi hazırladığı elişleri, yastık kılıfı, cecim v.b… bulunur. Bu aşamada detayların karara bağlanmasıyla söz de kesilmiş olur. Artık gençlerin ‘söz’ü kesilmiş ve sözlenmiş olurlar. İş şimdi resmileşmiştir. Düğün tarihi ve yapılacak işler kabaca kararlaştırılmıştır. Kızın başı bağlanmış olur. İleri bir tarihte gelin için “bohça” götürülür. Alınan elbiseler, takılar ve benzeri şeyler… Bu sefer yüzükler takılır ve resmen nişanlanmış olurlar. Bundan sonraki aşamada düğün hazırlıkları ve düğün telaşı başlar ve düğün tarihi de tam olarak kararlaştırılmış olur. Düğüne kadar geçen sürede gelin adayının evine “Bohça” götürülür. Düğün gelip çatınca, katılacak misafirlerin haberdar ve davet edilmesi işi vardır. Bu işleme “Düğün Okuması” denir. Bu okuma işi davetlilere ufak bir hediye verilmek suretiyle yapılır. Bu bazen bir peşkir, bazen bir kalıp sabun, bazen bir entarilik basma, bazen de bir yazma… Gibi şeylerdir. Bu daveti yerine getirenlere de “okuyucu” denir. Davete uyup da düğüne gelenler, yakınlık derecelerine göre hediye ile gelirler. Bu gelenek maalesef günümüzde uygulanmamakta ve tarihe karışmış durumdadır.

38

Yataktan bahsedilirken “bir kat yatak, iki kat yatak” diye konuşulur. Bir kat yatak; bir yatak, bir yorgan, bİr yastıktan oluşur. Tamamı yünden oluşur. Bir yatak, 10 kğ, bir yorgan 4 kğ, bir yastık ise 2-3 kğ yün kullanılarak yapılır.

124 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Düğünler genellikle oğlan evinde, Perşembe günü davul zurnanın eve gelmesiyle başlar. Damat; damatlık banyosunu yapar, yine damatlık tıraşını olur. Kız evinde ise cumartesi günü yemekler pişer, hazırlıklar tamamlanır ve akşam kına gecesi yapılır. Pazar günü ise gelin almaya gidilir. Gelin almaya giden düğün alayına katılanlara “Düğüncü” denir. Gelin alma işi eğer köy içindeyse gelin evine davul zurna eşliğinde ve zaman zaman gençler tarafından oynanan oyunlarla, yok eğer gelin alınacak yer uzakta ya da başka köyde ise, at üzerinde gidilir. Düğün yemeği hem kız evinde hem de oğlan evinde yapılır. Keşkek başyemektir. Keşkeğin kıvamını tutturmak ustalık ve beceri ister. “Güdel” denilen uzun saplı bir çeşit kepçeyle, büyük kazanlarda saatlerce karıştırılıp iyice ezilmesi sağlanır. Düğün Cumartesi, ya da çoğunlukla Pazar günü gelinin alınmasıyla sona erer. Bu gelin almalarda bir de yastık kaçırma vardır ki, anlatılmadan geçmemek lazım. Gelin almaya giden gençlerden bir ya da ikisi bir yolunu bulup gelinin evinden bir yastığı alır. Yastığın evden alınmasında yardımcı olan birisi mutlaka bulunur. Yastık büyük bir çabuklukla alınır ve süratle oradan ayrılır. Yastık kısa zamanda damada ulaştırılır ve bahşiş alınır. Yastığın damada ulaşması demek damat için gelin alındı anlamına gelir. Düğüncülerin ağırlanması ve geleneklere uygun işlerin yapılması sonunda sıra gelinin evden çıkmasına gelir. Gelinin evden çıkması en can alıcı noktadır. Ondan önce gelinin eşyaları ve çeyiz sandığı çıkartılır ki bu iş gelin çıkartmak 125 | M E L E T


kadar zor bir iştir. Özellikle çeyiz sandığının evden çıkartılabilmesi için bir dizi adetlerin yerine getirilmesine bağlıdır. Evin oğlu sandığın üzerine oturur ve sandığın taşınmasına izin vermez. Sandığın alınabilmesi için oğlanın gönlü yapılarak rızası alınmalıdır. Sandıktan önce diğer eşyalar (yatak-yorgan) çıkartılıp atlara yüklenmiştir. Sandık da çıkartılınca sıra geline gelmiştir. Bundan sonrası gelinin anası ve babası için hüzünlüdür. Gelin en son ana ve babasına sarılarak vedalaşır. Bu esnada hem gelin, hem de ana baba gözyaşı döker. Gelin; genellikle at üstünde damadın evine getirilir. Yol boyunca düğüncüler ve davul zurna eşlik eder. Biraz uzak ve başka bir köyden getirilmiş ise ve bazı yerleşim yerlerinden geçilirken orada davul zurna çalmak adettendir. Bu arada gelin alayının önünü kesmek de adetler arasındadır. Bahşiş alındıktan sonra yol verilir. Gelin, damat evine gelince, damadın babası ve anası tarafından karşılanır ve attan indirilir. Önce gelin inmek için nazlanır, attan inmek istemez. Bunun anlamı “bana neler vereceksiniz” demektir. Geline verilenler; kuzu, koyun, inek hatta tarla bağışlamalara kadar iş varır. Bu işlem de bittikten sonra gelin attan iner ve eve girer. Girerken gelinin tepesinden, bolluk bereket simgesi şeyler atılır ki sıkıntı çekmeyeceği bir yaşam sürsün anlamına gelir. Bereket ve bolluğu temsilen genellikle; buğday, kuru meyveler (üzüm gibi) bazen de bozuk para atılır. Gelin doğruca odasına alınır. Odaya girmesiyle gündüz işleri sona erer. Bu sıralarda damat ortalarda görünmez. 126 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Yatsı namazından sonra; damat eve gelir. Hazır olan İmam tarafından nikâh kıyılır. Sonra da “içeri atma” denilen bir törenle damat gelinin odasına girer. İçeri atma töreninde, damada sağdıç39ve köyün delikanlıları, gelin odasının kapısına kadar getirirler ve odaya girerken hep beraber damadın sırtına vurmaya çalışırlar. Bu fiskelerden korunmak için damat hızlı hareket ederek odaya girmek zorundadır. Çünkü ne kadar dışarıda kalırsa o kadar çok fiske yer. Ertesi sabah kadınlar tarafından “duvak düğünü” töreni yapılır. Birkaç gün sonra da damadın ve gelinin büyüklerine ve yakın akrabalarına, damat ve gelin el öpmeye giderler. Gelin aile büyüklerinin yanında yüksek sesle konuşmaz. Ses tonunu büyüklere duyurmadan kısık bir sesle konuşur ve dudak hareketlerini göstermez. Buna “Yaşmak tutmak” denir40. Gelin olduktan sonra baş bağlama şekli de değişimi olur ki bu cember denilen yazmayla baş sarmalanır. Boğaz ve ense görünmez. Baştaki saçlar da kapatılmaya özen gösterilir. Bir yazma iki ucundan tutularak baş üzerinden arkaya doğru sarkıtılır ve öndeki iki uç alınlara bırakılarak, sağdaki ya da soldaki alt uçlardan birisi boğaz önünden ve çeneyi kapatacak şekilde geçirilerek diğer ucu altına alıp enseden diğer tarafa yanakta kalan üst ucun içine sokularak bağlanmış olur. Bu çene 39

40

Sağdıç damadın yol göstericisi ve arkadaşıdır. Evli ve ondan daha tecrübeli birisi sağdıç olabilir. Tutulan yaşmağın bir saygı ifadesi olduğundan, karşı taraf da makul birkaç yıl geçtikten sonra buna değer verdiğini ve “yaşmağını çözmek” için yazma, entarilik basma v.b gibi uygun bir hediye alarak yaşmağı çözer. Aksi takdirde gelin bu işi bırakana kadar devam eder. 127 | M E L E T


üzerindeki kısım büyüklerin ve erkeklerin yanından geçerken Burun üstüne çekilir ki bu çekilen kısma da yaşmak denir. Yaşmak tutmayı açmak için, yaşmak tutulan büyük tarafından geline yaşmak açma hediyesi verilir. Aksi takdirde gelin onun yanında yüksek sesle konuşmamaya devam eder. Hem kız, hem de oğlan tarafının beklediği şey artık bir bebektir. Bu o yıllarda daha da önemlidir. Genç Cumhuriyet hızla yaralarını sarmaya çalışmaktadır. Ancak araya bir de ikinci Dünya Savaşı girmiştir. Gerçi bu savaşa ülke olarak girilmemiştir ama hemen tüm sınırlarımızda yaşanan bu durum nedeniyle her an bize de sıçrayabilir korkusu hâkimdir. Yorgun ve bitap düşmüş bir ülkede zaten erkek nüfus yok olmuş, iş gücü çok büyük yaralar almıştır. Bu nedenle Ülkenin bir tek insanın bile kaybına tahammül yoktur. Doğumlarla neslin yenilenmesi ve çoğalması devlet tarafından da teşvik edilmektedir. İkinci Dünya Savaşı sırasında Devletin aldığı bir takım kısıtlayıcı tedbirler çok konuşulmuş, konuşulmaktadır. Ancak, Ülke savaşa sokulmamış ve bu başarılmıştır. Yaşayanların anılarını dinleme şansı yakalayanlar o yılları birinci ağızlardan öğrenmişlerdir. Yoksa yaşamayanlar ya da onları dinleme fırsatı yakalayamayanlar için “Hariçten Gazel Okumak” tabiri yerindedir. Bu nedenle hem iş gücü, hem de neslin devamı için çocuk sahibi olmak çok önemli bir şeydi. Ailelerin yine de bebek beklemeleri etrafa pek belli edilmezdi. Zaman ilerledikçe bebek gelene kadar tatlı bir telaşla hazırlıklar yürütülür, zıbın, patik, hırka, kundak, beşik, ihtiyaç duyulan şeyler tamamlanırdı.

128 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Köyde; genellikle ‘ebe’lik, kırık, çıkık işleri dâhil “Kocakarı İlaçları” denilen ve şimdilerde adına “Alternatif Tıp” dedikleri işleri de yapan birileri mutlaka olurdu. Doğum gelip çatınca ondan yardım alınır ve onun kontrolünde takip edilirdi. Doğum evde yaptırılır, zaten bunun başka çaresi de yoktur. Doğumu takiben anne ve bebek kırk gün boyunca kimseyle görüştürülmezler. Buna “Lohusalık” denir. Bu tedbirin doktor olmadığı düşünülürse bir sağlık tedbiri olduğu, bebeğin ve annenin mikroplara karşı korunma yöntemi olduğu değerlendirilebilir. Bebekler beşikte yatırırlar ki soğuk kış günleri sıcak muhafaza edilsin, yazın ise tarlaya, koyun sağmaya, yaylaya veya ev dışında kadınlar beşiklerini sırtına sararak götürürler ki, gidilen yerde de bebeğin alıştığı ortamda uyuması sağlanabilsin diye. Bebeği beşiğe belemek öyle kolay bir iş değildir. Önceleri büyükler gençlere yardım etmeyi sürdürürler ama zaten evin kızı çok küçük yaşlardan itibaren evde kardeşleri üzerinde antrenmanlıdır. Fazla zorluk çekmez ama yine de büyükler onlara yardımlarını esirgemezler. Beşik; tahtadan ve sallanabilmeyi kolaylaştırabilmek için yarım ay şeklindeki ayaklar üzerinde yerden biraz yüksekte bir yatak yeridir. Üst tarafında genellikle boncuklar ve hareket ettikçe ses çıkartıcı ve sallanan birçok şey konur ki bebeğin hem oyuncağı hem de dikkatini oraya vererek sakinleşmesini sağlayarak uyumasına yardımcı olur. Bebekler beşiğe yatırılmadan (belemeden) önce hazırlanıp sarıp sarmalanması gerekir. Bunun için “kundaklama” denilen bir 129 | M E L E T


işlemin dikkatlice ve ustalıkla yapılması önemlidir. Bebek, karnı doyurulup zıbın denilen elbisesi giydirildikten sonra kundaklanıp beşiğe yatırılır. Kundaklama işi ayrıca önemlidir. Bu günkü gibi pratik bebek bezleri yoktur. Bunun yerine “Höllük” denilen bir çeşit kum kullanılır. Bu höllükten biraz bahsedelim. Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi bizim yörede de bebeklerin altına konulan elenmiş kuma höllük denirdi. Başka yörelerde “Öllük” denildiği de bilinir. Bu nedenle; Höllük’ü kundak çocuklarının altına konulan, ince elenmiş ve kavrulup ısıtılmış toprak diye tarif edebiliriz. Özel emiciliği olan bu kumlu toprağın bebeğin idrarını çekerek, bacaklarını ve poposunun pişmemesini sağlamış olur ve bu sayede altını ıslatmış bebek rahatsız olmaz. Daha sonraları bu höllükler yerini yıkanıp tekrar tekrar kullanılabilen bezlere ve şimdilerde de pratik kullan at bezlere bırakmıştır. Höllükler sadece bebeğin çişini tutmakla kalmaz, ısıtılıp kurutulduğu için, kış günlerinde bebeği sıcak tutmak gibi bir yararı da vardır. Höllükler toprağın negatif elektriğini de aldığı bilindiğinden, büyüklerimiz bez yokken bebeklerini yani bizleri höllükle büyütmüşlerdir. Eskiden Erik köyü höllük kumları “Kaş altı” denilen yerden alınırdı.

Höllük o kadar önemliydi ki, türkülere konu olmuştur. Eledim eledim höllük eledim Aynalı beşikte canan bebek beledim Büyüttüm besledim asker eyledim Gitti de gelmedi buna ne çare. Yandı ciğerim de canan buna ne çare 130 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Bir güzel şimadır aklımı alan Aşkın sevdasını canan sineme saran Bizi kınamasın ehl-i din oğlan Gitti de gelmedi buna ne çare Yandı ciğerim de canan buna ne çare. Cenaze işleri: Diğer dinlerde de vardır ama İslam dininde cenazenin defnedilmesiyle ilgili önemsenen kurallar öngörülmektedir. Cenazeyi bu kurallara göre defnetmek farzdır. Bir grup Müslüman’ın yapmasıyla görev yerine getirilmiş sayılır. Ölüm döşeğindeki kişiye İslami terminolojide muhtazar, ölen kişiye meyyit denir. Ölünün defne hazır hale getirilmesi için yapılan hazırlıklara techiz, ölünün yıkanmasına gasil, ölüyü yıkayana gassal, kefenlenmesine tekfin, musallaya ve namazdan sonra kabristana taşınmasına teşyi, kabre konulmasına defin denir. Ölen kişinin (meyyit) hayattayken yaptığı bir vasiyetle, cenazesini kimin yıkamasını, kimin kıldırmasını, kimin defnetmesini veya nereye defnedilmesini istemesi bağlayıcı olmamakla beraber, vasiyet edilen bu isteklerin, ölünün yakınları tarafından yerine getirilmesine özen gösterilir, ancak bağlayıcı bir durum değildir. Ölüm döşeğinde yatan hastanın son anları yaklaşınca başında kuran okumak ve ona huzurlu bir ortam sağlamak önemlidir. Hasta, mümkünse sırt üstü yatırılarak, başı kıbleye gelecek şekilde olması sağlanır. Hastanın can çekiştiği hissediliyorsa başında bulunanlar dualar ederler. Hastanın yanında şahadet getirilir ki, onun hatırlayıp şahadet getirmesine yardımcı 131 | M E L E T


olunur. Hasta vefat edince ağzı kapatılır, çenesi bir bez ile bağlanır, gözleri yumulur. Eller iki yana getirilir. Bu işler yapılırken de dualar okunur. Sonra ölünün üstüne bir örtü örtülür. Eğer yakınlarının gelmesini beklemek zaman alacak ise, ya da sabahı bekleyecekse, evinde bir odaya alınır, sırt üstü yatırılarak üzeri örtülür. Üstüne metal bir şeyler (bıçak, makas gibi) konur. Ayrıca kendi eşyalarından ceket; hırka veya da benzeri bir şeyler de üzerine örtülür. Dinimizde ölen kimsenin en kısa zamanda yıkanarak kefenlenmesi ve cenaze namazının kılınarak defnedilmesi esastır. Vakit kaybetmeden ölünün yakınları haberdar edilir ve defin işlemlerine derhal başlanır. Bu nedenle komşular, hatta bütün köy bir yardımlaşma içinde olurlar. Kara haber alınır alınmaz herkes el ele verir. Dargınlar bile bu yardımlaşmaya katılarak üzüntüler paylaşılır. Bir yandan defin işlemleri sürdürülür, iletişim ve ulaşım araçlarının olmadığı ve yetersiz kaldığı yıllarda dahi, cenaze ilanının hızlı ve seri şekilde yapıldığı bilinmektedir. Civar köylere ve cenazenin yakınlarının yerleşim yerlerine haberler gönderilir. Cenazenin uzaktaki yakınlarının gelmesiyle sala sesleri yükselir. Cenaze evinde toplananlar büyük bir kalabalık oluşturur. Herkes üzerine düşen görevleri bölüşür ve hakkıyla yapmaya çalışır. Köyde erkekleri köyün imamı yıkar, ancak kadınların yıkanması bir kadın tarafından yapılır. Bazen köyde bu işi yapacak bir kadın yoksa diğer yakın köylerden getirtilir. Mezar tahtaları biçilerek hazırlanır. Kefen bezi, sabun ve benzeri eksiklikler tamamlanır. Bu arada birkaç kişi 132 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


de mezar yerini hazırlar. Cenaze genellikle öğle namazına müteakip defnedilir. Ancak bu bazen, uzakta bulunan yakınlarının gelmesine bağlı olarak ikindi namazına müteakip de yapılabilir. Ben normal şartlarda bu iki namaz haricinde defnedilen bir cenaze görmedim. Cenaze yıkandıktan sonra evinde son kez helallik alınır ve camiye götürülür. Orada vakit namazından sonra toplanmış cemaatle toplu halde kılınan cenaze namazının ardından “merhuma hakkınızı helal ediniz” denilerek topluluktan helallik alınır. Bu işlemden sonra yakınları, arkadaşları ve dostları tarafından eller üzerinde cenaze taşınmaya başlanır. Köy mezarlığı yürüme mesafesindedir. Bu nedenle cenaze eller üzerinde ve kişiler sırayla değişerek mezarlığa kadar götürülür. Bu taşıma işini camiden başlayarak önce en yakınları ve giderek sırayla diğer katılanlar yapar. Mezarlığa gelince yakınlarından bir kişi, oğlu varsa oğlu mezara iner ve mezara yerleştirilmesine yardımcı olur. İmam nasıl yerleştirileceği hakkında tarifte bulunur ve ona göre yerleştirilerek kefenin baş bağı çözülür tahtalar yerleştirilerek mezar kapatılır. Sonra yakını ya da oğlu mezardan alınır. Üstüne ilk toprağı en yakını atar ve sırayla orada bulunanlar toprak atmaya başlar. Toprak atanlar küreği yere bırakır ve bir diğerinin alıp toprak atmasına sıra verir. Mezar tamamen toprakla kapatıldıktan sonra baş ve ayak tarafına mezar tahtaları dikilir. Baş tahtaya geçici olarak ölünün ismi ve ölüm tarihi yazılır. Bu sırada imam ve cemaatten dua okumalar devam eder. Dualar bitince cenaze defini için mezarlıkta bulunanlar aile yakınlarına baş sağlığı diler, taziyelerini bildirirler ve cenaze merasimi sona erer. 133 | M E L E T


Eskiden cenaze evine komşuları tarafından yemekler götürülürdü ki o kargaşa ve duygu yoğunluğunda ailenin yemek pişirmeyle uğraşamaz diye düşünüldüğü ortadadır. Günümüzde cenazeye gidenlere cenaze evinde yemek verildiği düşünülürse yemek işinin komşularca karşılanmasının ince bir düşünce olduğu şimdilerde daha iyi anlaşılmaktadır. Cenaze haberi alındıktan sonra yakınları tarafından ağıtlar yakılır. Kolu komşu da düğün, eğlence gibi etkinlikleri erteler, köyde bir yas havası hâkim olur. Ölü evinden helva yapılarak dağıtılması da usuldendir. Eskiden ıskat41 dağıtımı yapılırdı ancak günümüzde buna pek rastlanmaz. Cenaze defnedildikten 7 gün sonra yedisi denilen bir okuma için davet yapılır. Ayrıca 52 sine rastlayan günün akşamı da yine yemekli davet yapılarak okuma yapılması önemli sayılmaktadır. Kır Pazarı Geleneği: Eskilerde ihtiyaç malzemelerinin temini ya da üretilen ürünlerin satılarak ihtiyaçların alınması bu güne göre kıyaslanamayacak kadar önemli ve zorluklar içeren bir meseleydi. Birçok köyün ortaklaşa buluştuğu bu tür Pazar yerleri için genellikle büyük ve açık alanlar seçilirdi. Selemen Pazarı:Tokat’ın Reşadiye sınırları içinde, Kuyucak köyünden geçilip gidilen SELEMEN Yaylası, bölge yerleşim yerlerinde ve yakın çevrede bulunan köylerin Cuma günleri ürün ve hayvanlarını sattığı/aldığı Pazar yeridir. Bu Pazar, tarihi özelliği olan bir yayladır. 1514 yılında Çaldıran seferine çıkan Yavuz Sultan Selim ordusu ile birlikte bu bölgede 41

Iskat; Ölenlerin kılınmamış namazları ve tutulmamış oruçları için verilen sadaka. Türkçe Sözlük, TDK.İstanbul 1992.

134 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


konaklamış ve bir Cuma namazını bu yaylada kılmıştır. Selemen ismi rivayetlere göre, önceleri, “Selim’i An” , ya da “Selim Han” diye adlandırılan bu yer, zamanla Selemen olarak anılmaya başlamıştır. O günden günümüze kadar ilkbahardan itibaren ilk kar düşene kadar her Cuma günü bu yaylada geleneksel yayla pazarı kurulmaktadır. Tokat, Ordu, Samsun, Giresun, Sivas illerine bağlı bölgedeki ilçe insanları ürünlerini bu pazarda satmakta ve ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Bu pazarın özelliklerinden olan önemli bir konuyu es geçmemek lazım. Şimdilerde doğrudan alışveriş ağırlıklı olan ticaret, benim çocukluğumda değiş-tokuş, (mübadele) usulüyle yapılırdı. Bu sebeple Selemen Kır Pazarı'nın en az yüz seneden beri her Cuma günü bu yaylada kurulduğu söylenmektedir. Böylece bu çevrede kurulan pazarın tarihi bir özelliğe sahip olduğunu söylemek mümkündür. Köylere yürüme mesafesinde bir alış-veriş yeri bulunmadığından pazarın periyodik bir nitelik taşıması yöre halkı için pazarın fonksiyonelliğini artırmaktadır. Pazarın Cuma günü kurulması başta da belirttiğimiz gibi bir bakıma tarihi olarak belirlenmiştir. Sabahın erken saatlerinden itibaren üretici/satıcılar mallarını pazara getirmeye başlarlar. Pazarda yerleşim yerleri diğer pazarlarda olduğu gibi sabittir. Her Cuma herkes kendi yerinde tezgâhını açar. Tezgâhların veya satıcıların yerleşimi açısından bir gruplaşma söz konusu değildir. Her türlü malı satanlar karışık olarak tezgâhlarını kurarlar. Çevre köylerde yaşayan insanlar da saat 6.00 civarında pazara alış-veriş etmeye gelirler. Erken denilebilecek bir saatte de,9.00-10.00.da alış-verişlerini bitirirler. Bu alış135 | M E L E T


veriş genellikle bir haftalık yiyecek türü maddeleriyle ağırlıklı olur. Pazarda, gıdadan mutfak eşyasına, tuhafiye ürünlerinden giyime kadar her türlü mal bulmak mümkündür. Hemen her tezgâhta farklı bir ihtiyacı karşılama imkânı bulunur. Ancak pazarın ağırlığı gıda ürünlerindedir. Burada satılan mallar açısından oldukça yoğun bir işbölümü görülür ki; örneğin neredeyse peynir satan kimse yoğurt satmaz. Çoğunlukla gıda satıcıları aynı zamanda üretici durumundadırlar. Bu pazar açısından göze çarpan bir başka davranış biçimi de alışveriş sırasında bir pazarlığın söz konusu olmasıdır. Özellikle yarı dayanıklı tüketim mallar için daha fazla pazarlığın yapıldığı gözlenir. Çünkü gıda türü mallarda aşağı-yukarı fiyatlar bellidir. Karadeniz de kurulan birçok yayla pazarı gibi bu pazar da coğrafi olarak yayla üzerindedir. Yayla çevredeki köylerin tam ortasında yer almaktadır. Pazara alıcı ve satıcılar, Tokat’ın civar köyleriyle, Ordu’nun bu Yaylaya yakın bölgelerinden gelmektedir. Selemen Kır Pazarı sürekli bir pazar niteliğinde değildir, sadece haftada bir gün, Cuma günleri kurulmaktadır. Ekonomi toplumların sahip olduğu sosyal normlarla örf ve adetlere göre şekillenir. Nitekim bu tip küçük pazarlar da güçlü bir kültürün hâkimiyetine ve varlığına rastlamak mümkündür. Ancak burada kültürün hem maddi hem de manevi yönünün dikkate alınması gerekir. Cemaatçi toplumlar dışa kapalı bir özellik gösterdiğinden geleneklerini yaşatma ve sürdürme arzusu kuvvetlidir. İşte bu bakımdan bölgede sürekli yaşayan 136 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


bireyler bölgenin örf ve adetlerini koruyarak kültürünün devam etmesine yardımcı olmaktadır. Çeşitli sebeplerle bölge dışında yaşayan bireyler ise her yıl düzenli olarak doğup büyüdükleri bölgeye gelerek bir canlılık getirmektedirler. Asıl burada önemli olan her iki tarafın zihniyetinin çatışmadan bir arada bulunmasıdır. Bu ise kültürün gelişmesine ve taşınmasına yardımcı olmaktadır. Yine çocukluğumda, köyden Selemen Pazarına atlarla gidilirdi. Hafızam beni yanıltmıyorsa, Köyümüzden bir iki kişi Selemen pazarına satmak için pılı pırtı denilen, basma, kumaş, yumurta v.b bir şeyler götürürler, köyden diğer gidenler ise pazarı gezmeye, ya da ihtiyaç karşılamaya giderlerdi. Selemene satmak için götürülenler arasında “Çarşı Ekmeği” dediğimiz Ofis unundan yapılmış ekmeğin de olduğunu hatırlarım. Helva ve ekmek pazara gidenlerin tercih ettikleri ve bu günün deyimiyle “fast-food” yiyecekti. Çocuklar için en güzel an, Selemencilerin köye dönüşleriydi. Biz çocuklar onların önünü keser, elimize aldığımız bir tutam buğday ya da arpa demetini dönenlerin atlarına yedirir ve böylece onlardan karşılık beklerdik. Bu ödül şeker olabildiği gibi, bir elma, bir armut, ya da küçük bir salkım üzüm olurdu. Su Değirmenleri:Yine artık sadece yöremizde değil,Anadolu’da kaybolmakta olan bir maddi kültür unsuru da su değirmenleridir. Değirmen kültürü sadece Anadolu’da değil, Türklerin yaşadığı başka coğrafyalarda da var olagelmiştir. İnsanoğlunun temel 137 | M E L E T


ihtiyaçları barınma, giyinme ve beslenmedir. Beslenmenin temel maddesi olan buğdayın öğütülmesinde değirmenler önemli bir yere sahiptir. Anadolu’da su değirmenleri 20. yüzyılın son çeyreğine kadar işlevsel olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak gelişen teknik şartlar içerisinde artan nüfusla birlikte varlıklarını yitiren ve yerlerini modern fabrikalara bırakan su değirmenleri bugün yok olmaya yüz tutmuştur. Su değirmenleri; temelde besin kaynaklarından buğdayın una dönüştürüldüğü önemli bir üretim yeridir. Değirmenler aynı zamanda günlük hayatın içinde yer alan at, eşek, koyun kuzu, inek vb. hayvanların beslenmesinde kullanılan arpa, yulaf vb. ürünlerin işlenmesinde de önemli bir yere sahip olmuştur. Değirmen taşı; çark, oluk ve tekne gibi çeşitli unsurlardan oluşmaktadır. Su değirmeni kültürü içinde yörelere göre değişmekle birlikte en çok ulanılan haliyle; kile (32 kilo ağırlığında), yarım (16 kilo ağırlığında) şinik (8 kilo ağırlığında) ölçek (4 kilo ağırlığında) hakla (1,5 kilo ağırlığında) gibi ölçü birimleri de yer almaktadır. Değirmenler Anadolu’da ki yaşam içinde o kadar önemli bir yer kaplamaktadır ki, Atasözü niteliği taşıyan onlarca söz varlığından bu durum açıkça kendini göstermektedir. Bu gün kullanılmıyor olsa da dillerde dolaşan değirmenle alakalı birçok söylem canlılığını devam ettirmektedir.

138 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Deyim ve Atasözlerinden Örnekler “Ben saçımı değirmende ağartmadım.” sözü: “Saçım unla ak olmadı.” anlamındadır. “Değirmenden gelenden çörek umarlar.” sözü: “Başka bir yerden gelen kimseden, geldiği yerle ilgili, küçük de olsa bir armağan beklenir.” anlamındadır. “Değirmene gelen nöbet bekler.” sözü: “Bir şeyden birçok kimse yararlanacaksa, herkes geliş sırasıyla işini görmek üzere beklemelidir.” anlamındadır. “Değirmenin suyu nereden geliyor?” sözü: “Bu işin masrafını karşılayacak para nasıl kazanılıyor.” anlamında. “Değirmen taşının altından diri çıkar.” sözü: “En ağır şartlarda bütün güçlükleri yener.” anlamındadır. “Hak deyince akan sular durur.” sözü: “Bir meselenin çözümünde, bir anlaşmazlıkta adaletli ve tarafsızca davranılır, doğru yol tutulur, hakkaniyet gözetilirse hiç kimse bir şey söyleyemez, herkes verilen kararı kabul eder.” anlamındadır. “Hak değirmende olur.” sözü: “Her işte olduğu gibi yapılan işin karşılığı olarak değirmenciye ‘hak’ adı altında bir pay verilir.” anlamında bir söz. “Tanrı’nın değirmeni yavaş işler ama, ince öğütür.” sözü: “İlahi adalet eninde sonunda tecelli eder.” anlamındadır. Su değirmenleri bir şahsa ait veya köyün ortak malı olarak işletilmektedir. Köyün ortak malı olarak işletilen değirmenlerin 139 | M E L E T


bir kısmında ise değirmenler, köy ihtiyar heyeti tarafından maaş ya da hak karşılığı tutulan bir değirmenci tarafından çalıştırılmaktadır. Bazı Köy değirmenlerin ise, una ihtiyacı olan köylü kendi buğdayını kendi öğütmektedir. Bu tür su değirmenlerinde değirmenin onarım işi imece usulüyle yapılmaktadır Mesudiye’de benim köyümde 1960 yıllara kadar değirmen işletildiğini hatırlıyorum. Hatta bu değirmende yakın köyler de faydalanabilirdi. Değirmen köyün ortak malı olarak çalıştırılır ve güz (sonbahar) aylarında ihtiyaçların yoğun olması nedeniyle un öğütme işi sıra alınarak yapılırdı. Ancak “Değirmenci” olarak belirlenen birisi var ise bu kişiler, öğüttüğü un miktarına bağlı olarak belli oranda olmak üzere gelen tahıldan hak alır. Buna “değirmenci hakkı” denirdi. Şimdilerde yeri bile belli olmayan bu “su değirmen”leri gelişen teknolojiyle tarih sayfalarında çoktan yerini almış durumdadır. Bulgur Yapımı: Çocukluğumdan aklımda kalan ve bulgur denince aklıma ilk gelen “Hedik” tir. Hasat toplanıp buğdaylar çuvallandıktan sonra sıra kışlık hazırlıklara gelir. Genellikle Ağustos – Eylül aylarında, iri ve sert olanlarından seçilen buğday, önce iyice yıkanır. İçi kalaylı büyük bakır kazanlarda kaynatılarak yenebilecek kıvama getirilir. Bu haşlanmış buğdaya “hedik” denir.42 Kolu komşuya da hedik ikram etmek adettendi. Yenilebilecek kıvama gelen buğdaylar, düz bir alana serilen büyük kilimler üzerine

42

Hedik; çerez niyetine de yenebilir. Ayrıca çocukların diş çıkarmalarında da hedik yapılırdı.

140 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


kurutulur. Havanın güneşli olması önemlidir. Kuşlardan ve mahallenin tavuklarından korumak için başında nöbet tutulur. Kurutma işi bittikten sonra elenen buğday için iki yol bulunmaktadır. Birincisi değirmene götürerek, ya da büyük soku taşlarında (dibeklerde) dövülerek işlenir. Bu beceri isteyen dövme işleminde, kuru ve sert buğdayın soku taşı ya da değirmen taşında sıçrayarak dışa atılmaması için hafif ıslatılması gerekir. Eskiden kullanılan el değirmenleri yuvarlak iki taştan oluşur. Alttaki taşın tam ortasında dökülmüş kurşunla tutturulmuş çelik veya sağlam bir ağaç mili bulunur. Üstteki taşın tam ortasında oyulmuş bir boşluk olur. El değirmeni çalıştırılacağı zaman, üste gelecek taşın oyuk deliği alttaki taşın miline geçecek şekilde değirmen taşları üst üste konulur. Alttaki taş sabit kalır, üstteki taş çevirme kolu sayesinde alttaki taşın üzerinde yatay olarak çevrilir. Çevirme esnasında üstteki taşın ortasındaki boşluktan öğütülecek buğday elle dökülür. İki taşın arasından öğütülen buğday, bulgur haliyle çıkar. Düğür, buğday ve mısır aşlığı da bu yöntemle yapılır. Çamaşır Yıkama: Eskilerde köylerin çamaşır yıkama için seçtikleri bir su kenarı -ki bu dere olması tercih edilirbulunurdu.Benim köyümde de adı “yuyacak” diye anılan bir dere vardır. Bu dere eskilerde köyün çamaşırhanesiydi. Çamaşır yıkamak için belirlenen gün sabah erkenden kalkılır, koca koca çamaşır kazanları hazırlanır, yıkanacak ne varsa, kil ve kül ile birlikte “Yuyacak” deresinin kenarına götürülür. Ocaklar yakılır, çamaşır kazanları sacayak ya da o işi gören taş 141 | M E L E T


v.s üzerine yerleştirerek sular kaynatmaya başlanır. Tokaç denilen özel yıkama ve tokatlama sopası, kil, kül ve çamaşırlar hazırlanır. Yıkanacak çamaşırlar düz bir tahta ya da taş üzerine serilir, kaynar su ile ıslatılarak üzerine kül serpiştirilir, tokaçlarla tokatlanır ve iyice ovuşturarak çamaşırın her tarafına yayılması sağlanır. Bu işlem kil ile de benzer şekilde yapılır, bir farkla; kil önceden hafif eritilerek serpiştirilir. Sıcak su ile ovulan çamaşırların tüm kirleri, kil veya kül ile temizlenerek ter temiz olur. O zamanlar atlarla kil getirmek ayrıca bir iş kolunu teşkil ediyordu. Kil, onu tanımayan yeni nesil için bir toprak cinsini ifade etmekten başka anlam taşımaz. Fakat kil yüzyıllar boyunca Doğu ve Batı âleminde temizlikte ve tıbbî tedavide kullanılan uluslararası bir ticaret malıdır. Kil kullanımı üstelik ekonomik kaygıların getirdiği zorunluluktan kaynaklanmıyordu. Kil uygulamada olumlu sonuçları bilinen, faydalı, denenmiş, ucuz ya da bedava bir ihtiyaç maddesi olduğu için tercih ediliyordu. Baş kili, çamaşır kili ve bulaşık kili gibi muhtelif cinsleri vardı. Özellikle kadınlar, saçlarının yumuşaması için kili daima kullanıyorlardı. Banyoya girmeden yarım saat önce ıslatılan ve böylece yumuşayan kil başa sürülerek saçların yumuşaması sağlanırdı. Bu gün bazı turistik yörelerimizde kil banyoları önemli bir kazanç kapısı olarak işletilmektedir. Teknoloji ve bilim ilerledi. Her eve su bağlandı. Çamaşır makineleriyle birlikte toz deterjanlar kullanıma sunuldu. Kil-kül tarihe karıştı.

142 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Yeni yetişen nesil belki hayatında okulda kullandığı çamur kilinden başka kili görmemiştir. İşte son yıllarda kozmetik alanında daha fazla kullanılmaya başlayan baş kili, banyo çamur ‘kil’i, kile olan ilgiyi artırmaya başladı, Kil kadınların saçlarının yıkanmasında da kullanılan o zamanın en önemli kozmetik maddesiydi. Bu gün de kil ve çamur banyolarının önemli görüldüğü biliniyor ve ilaç niyetine aktarlarda satılan kile hala ilgi eksilmemiştir. Yaylacılık: Yayla, çevreye göre daha yüksek anlamında kullanılır. Fazla engebeli olmayıp düz otlaklarla kaplı, suyu bol olan yaylalar hayvancılıkla geçim sağlamada kullanılan bir gelenektir. Genel olarak yaylalar 1500-200 m olan orman sınırlarının hemen bitiminde başlar. 13. Yüzyıldan itibaren yerleşik hayata geçen Türkmenler, göçebe geleneklerinden vazgeçmemiş, yerleşik olmaları yanında Mesudiye yöresinde Anadolu’nun diğer yörelerinde olduğu gibi göçebe bir köylülük yaşamını da sürdürmüşlerdir. Mevsime göre oturdukları yerlere “kışlak – Yayla - Güzle” ve “Oba” gibi adlar vermişlerdir. Mesudiye’nin her Köyü’nün bir yaylası olması bu nedenledir. Yerleşik düzen devamlı bir yaşam için tercih edilen bir durum iken, Yayla geleneği tarım ve hayvancılığa bağlı bir yaşamdır. Yaylaların bol ve verimli otlaklarından ve serin, tertemiz havasından yararlanma, büyük ve küçükbaş hayvanlardaki süt veriminin korunarak bozulmasını geciktirmesi etkisi bir yana, lezzet ve verim artması bilinen gerçektir.

143 | M E L E T


Günümüzde yaylacılık, üç ayrı kategoride değerlendirilmektedir. - Hayvancılık için yapılan yaylacılık. - Kökeninde göçebe-hayvancılık olan, ancak üretim tekniklerini geliştirerek yerleşik tarıma geçme gibi bir nedenle yaylacılığı ekonomik faaliyet olarak değil de, eski günlerin hatırlanması açısından yılın belirli zamanlarında yaylaya çıkma-yayla şenlikleri biçiminde sürdürülen faaliyetler, - Günümüzde çevre sorunlarıyla boğuşan kentlerden belli bir süre de olsa uzaklaşmak, temiz bir doğayla kucaklaşmak için sportif amaçlar ve buna bağlı olarak gerçekleştirilen yayla turizmi faaliyetleridir. Bu gün eskilerde kalan ve unutulmaya yüz tutmuş yaylacılık geleneğini genç kuşaklara aktarmak adına çocukluğumda ki yaylacılıktan da bahsetmeliyim. Çocukluğumdan hatırlarım yaylanın ayazında bekletilen sütün üzerindeki kaymak kalınlığı ve lezzeti hayallerimi hala süslemektedir. Günümüzde anlamını yitirmiş ve farklı maksatlarla bakılan bir yaylacılık yapılmaktadır. Acaba şimdilerde damağımın tadındaki o kaymağı elde edebilen bir yer var mıdır? Yayla göçleri için hazırlıklar yapılırken köyü tatlı bir heyecan sarardı. Yaylaya götürülecek yatak, yorgan, kap-kacak, özenle hazırlanırdı. Yani kısaca köye bir canlılık gelir, havası değişirdi. Yayla göçü için gerekli olan malzemeler tekrar 144 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


gözden geçirilirdi. Peynir mayaları, un ve tuz çuvalları, yatak – yorgan – yastıklar, bakraç, güğüm,, ibrik, leğen, tas, tabak, balta, bıçak ve girebi… Yeni nallanmış at ve eşeklerin üzerine sıkıca bağlanarak yüklenirdi. Çobanlar, koçların boyunlarına uzun ve kavisli çanlar, sığırtmaçlar da inek ve öküzlerin boynuna bakırdan yapılma ve don don don biçiminde sesler çıkartan iri ve dongur kelekler takarlardı. Küçük çocuklar yüklü atların ve eşeklerin semerlerinin orta yerine ya da terkilerine oturtulur, çocuklara semerin kaşlarına sıkıca tutunmaları tembihlenirdi. Her ihtimale karşı, yabani hayvanların ve yabancı köpeklerin saldırısından korunması amacıyla çoban köpeklerinin boyunlarına çivili boyun zincirleri bağlanırdı. Yaylaya varınca, koyunlar pönneklerde çoban tarafından güdülürken büyükbaş hayvanlar sellim43 edilirdi. Bin bir çeşit çiçekler ve çayırlarla bezenmiş yayla hayatı tüm canlılara taptaze bir yaşam aşılardı. Yayla göçünden 10-15 gün sonra koyunlar kuzularından ayrılırdı. Bunun sebebi koyunların sütünden olabildiğince yararlanmaktı. Koyunlar sevimli hayvanlardır, üstelik sütünden, etinden, yününden faydalanırsın, yetmedi sana bir de kuzu verirler. Yaylada koyun sağma işlemlerini seyretmek bile çok keyifliydi. Sağım için getirilen koyunlar kadınlar tarafından sağılırdı. İşlem bittikten sonra kuzular analarıyla buluşturulurdu. Kadınlar arasında bir de süt ödünçlemesi olurdu. Elde edilen sütler pişirilerek mayalanır ve tereyağı, 43

Sellim; Büyükbaş hayvanların çobansız olarak otlaklarda serbestçe yayılması. 145 | M E L E T


peynir gibi süt ürünleri yapılırdı. Ancak günlük süt yeterli olmadığı hallerde ödünçleme yapılırdı. Ödünç verilen sütü ölçmek için, bir kap (genellikle bir bakraç) kullanılır ve miktarı belirleyen ve çentikle işaretlenen bir çubukla tespit edilirdi. Aynı miktardaki süt ertesi gün geri ödenirdi. Yaylacılık denince önceleri akla hayvancılıktan başka bir şey gelmezdi. Yaylalar günümüzde turist ve turizm ile de anılmakta, özellikle orta ve Doğu Karadeniz’de hızla yükselen bir çizgiye sahiptir. İnsanlar, özellikle de yabancılar turizm denilince bilinenin aksine, güneş, kum, deniz üçlemesinin içine sıkışan bir turizm türü anlamıyorlar. Ekoloji ve otantik yerleri gezip görmeyi ve vakit geçirmeyi istiyorlar. Bu güzelliklerin gelecek kuşaklara da bırakılması için hem eko sisteme hem de örf-adetlere uyma konusunda nazlı, hatta hoyratça davranıldığı giderek tırmanan bir olgudur. Tez elden ve kararlı bir şekilde buna sahip çıkmak ve tedbirler almak, büyük bir kazanım olacaktır.

Değişen Teknoloji Çok da eskilere gitmeden, sadece Cumhuriyet döneminden itibaren değişen teknoloji bile hayatımıza hızla yön vermiş, yaşantımızı çok kolaylaştırmıştır. O zamanlar adını sanını duymadığımız teknolojileri şimdilerde kullanmadan yapamıyoruz.

146 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Dedelerimiz, ninelerimiz hayatlarını nasıl idame ettiriyorlardı, ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorlardı sorusuna aranan cevapları biraz irdeleyelim. Eskiden daha insan gücüne dayalı bir hayat vardı. Elektrikli aletler yokken kömürle ısınan ütülerle ütü yapılır, çamaşırlar elde yıkanır, fırınlar odunla yakılır, aydınlatmada ise gaz lambaları, çıralar ve mumlar kullanılıyordu. Doğadan; aydınlatma, ısınma ve yemek pişirme alanında daha çok faydalanılıyor, şimdiki elektrikli aletlerin yaptığı işler ise insan ve hayvan gücüne dayalı olarak yapılıyordu. Deterjanlar yokken çamaşırlar elde yıkanırken kül ve kilden yararlanılır ve işler bilek gücüne dayanarak halledilir, buzdolabı yerine toprağın altına malzemeler yerleştirilir ve öyle saklanırdı. Elektriğin dağıtım ve kullanımı yaygınlaştıkça, ona dayalı teknolojik araçların da kullanımı yaygınlaşmış, kullanılan yöntemler süratle terk edilmiştir. O zamanlar aydınlatma işinde; çıra, gaz lambası v.b. kullanılırken, bu gün elektrikle aydınlatılma kullanılmaktadır. Yine eskiden haberleşmeyi mektupla sağlarken, bu gün telefonlarla haberleşmeyi sağlıyoruz. Yine bu gün radyo ve televizyonlar da çok etkin iletişim araçlarıdır. Yine günümüzde internet kullanmadan işler yürümüyor, hayatımızın her alanında mutlaka internetle tanışmak durumundayız. Köylerde tarım aletleri bu gün ki modern teknolojinin yanında oldukça ilkel sayılırdı. Mesela Traktör ve biçerdöverler yokken, Kara saban kağnı kullanılırdı. Yaşam yerleri basit barakalar ya 147 | M E L E T


da kerpiç evlerdi, bu günün gökdelenleri ya da yüksek katlı apartmanları yoktu. Günümüzde ısınmada kullanılan kalorifer sistemi yerine soba, hatta daha önceleri ocak ateşi vardı. Bu gün kömür, akaryakıt ya da doğal gaz ile sağlanan ısıtma sistemlerine artık güneş enerjisi de ilave edilmiştir. Yaşam şartları çok kolaylaştırılmış, insan ömrü uzamıştır. Ancak; bunun beraberinde bu çağa mahsus birçok olumsuzlukları da getirmiş, getirmektedir. Eskiden normal yaşamda Uçakla seyahat yapılmasına olanak bulunamazken günümüzde ki seyahatlerimizde hava yolunu tercih eder olduk. Yeni teknolojileri kullandıkça işlerimiz ve yaşam kolaylaşmış ve hep yeni, daha yeni teknolojiler arar olduk. Kısacası, şu anda hayatımızı kolaylaştıran aletlerin birçoğu yoktu. Günümüzde hayatımızı kolaylaştıran ve onların olmadığı bir yaşamın devam etmesi imkânsız gibidir.

148 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


MESUDİYE KÖYLERİ - ESKİ VE YENİ İSİMLERİ Köy Adlarının Değiştirilmesi Ülkemizde Cumhuriyet döneminde zaman zaman yer adlarının değiştirilmesi işlemleri yapılmaktadır. Bu süre içerisinde yaklaşık 28 bin kadar yerleşme adı değiştirilmiştir. Bunların 12 binden fazlası ise köy adlarıdır. Köylerin bir kısmının adları Türkçe olmasına rağmen, çeşitli sebeplerle değiştirilmiştir. Bu tür değiştirmeler tüm yurt sathına yayılmış durumdadır. İsmi değiştirilen köylerin ülkedeki dağılışında en fazla dikkat çeken özellik Doğu Karadeniz, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da sayılarındaki artış ve yoğunlaşmadır. Bu alan içinde yer alan köylerin tamamına yakın bir kısmının ismi Türkçe olmadığı için değiştirilmiştir.

Mesudiye Köylerinin Eski ve Yeni İsimleri;44 Yurt çapında isimleri değiştirilen köyler arasında bulunan Mesudiye Köyleri; 1 Mart 1968 itibariyle. Yeni Adı Abdili Akkırık Alanköy Arıcılar Arıkmusa Armutkolu Arpaalan

44

Eski Adı Abdili Akkırık Alanköy Foruhçulu Arıkmusa Armutkolu Arpaalan

Köylerimiz, İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü yayını,1968, 149 | M E L E T


Yeni Adı Aşağıgökçe Aşıklı Balıklı Bayırköy Bayraklı Beşbıyık (Beşpınar)45 Beyağaç Beyseki Birebir Celal Çardaklı Çaltepe Çavdar Çerçi Çifliksarıca Çukuralan Darıca (Kavaklıdere) Darıcabaşı Dayılı Derebaşı Derinçay Doğançam Dursunlu Erikköy Esatlı Göçbeyi Gülpınar Güneyce Güvenli Güzelce Güzle Herközü

45

Eski Adı Aşağıfaldaca Aşıklı Balıklı Hatunveren Bayraklı Mismilon Zile Beyseki Birebir Celal Afan Herüse Çavdar Çerçi Çifliksarıca Çukuralan Eskidir Darıcabaşı Dayılı Derebaşı Kotanı İstavri Fiyez Erikköy Esatlı Göçbeyi Rösbene Keykuş Busey Gergeçi Lağus Herközü

Mismilon Köyü’nün adı önce Beşbıyık olarak değiştirilmiş, 2016 yılında da Beşpınar ismini almıştır.

150 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Yeni Adı Ilışar İnalaln Kaleköy Karabayır Karacaören Karıca Kavaklıdere Kışlacık Konacık Köşe Mahmudiye Musalı Ortaalan Özlükent Sarıca Sarıyayla Topçam Türkköyü Üçyol Yağmurlar Yardere Yavşan Yeşilce Yeşilçit Yeveli Yukarıgökçe Yuvalı

Eski Adı Ilışar İnalan Kaleköy Karabayır Karacaviran Karıca Eskidir Kışlacık Başağrı Köşe Mahmudiye Musalı Ortaalan Çeriçe Kafisarıca Ispanasa Gebeme Türkköyü Parçı Sülümü Manul Yavşan Yavadı Yastura Yeveli Yukarıfaldaca Karamerak.

Yerleşmelerin bazılarının isim değişiklikleri üzerinden onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen yöre halkı hâlâ eski isimleri kullanmayı tercih etmektedir. Eski isimlerin kullanımdaki bu süreklilik özellikle aile içinde kullanılan dil özellikleri ile ilgili olmalıdır. Ancak eski isimlerin kullanımında genç insanlar göz 151 | M E L E T


önüne alındığında belirgin azalmalar dikkati çekmektedir. Bu durum en az birkaç on yıl daha eski isimlerin kullanımının süreceğinin göstergesidir.

152 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


KÖYKENT PROJESİ VE KÖY ENSTİTÜLERİ Köykent Projesi: Türkiye Cumhuriyeti’nin Köy Enstitüleri46 Projesi’nden sonraki en kapsamlı kırsal kalkınma projesinin adıdır. En basit haliyle 3 madde ile anlatmak gerekirse: * Köykentler, birbirine ulaşım kolaylığı olan 5-10 köyün gücünün birleştirilmesiyle, yani köylülerin kendi aralarında kooperatifleşerek örgütlenmeleriyle kurulacak, az sayıda personel ve yatırımla, en kısa zamanda kırsal kesim nüfusunun tüm gereksinimleri karşılanacak, * Hızlı nüfus artışının ortaya çıkardığı fazla nüfusun bir bölümü ile işsiz nüfus köykentlerde iş olanaklarına kavuşacak, * Böylece, iş olanaklarına kavuşturulan kırsal nüfusun kentlere akımı sonucunda büyük kentler civarında oluşacak

46

Köy Enstitüleri sadece köyleri hedef alarak köy okullarına öğretmen, köylere tarım ve sağlık görevlisi yetiştirmek amacına dayanan bir başlangıçla, önceleri askerliğini çavuş ve onbaşı olarak yapan köylü gençlerin, kısa bir eğitimden geçirerek kendi köylerinde görev yapmak üzere gönderilmesiyle oluşturulmuştur. Açılan kursların başarılı olmasıyla Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanan bir program çerçevesinde, önce 3 bölgede (Kastamonu-Gölköy, İzmir-Kızılçullu, Eskişehir-Çifteler) Köy Enstitülerini açmış, sonradan diğer bölgelere de ilave okullarla sayıları 21’e yükselmiştir. Köy Enstitülerinden toplam 5447 Öğretmen, 8756 Eğitmen ve 300 Sağlık memuru yetişmiştir. 1951 yılında müfredatı değiştirilerek Öğretmen Okullarına çevrilmiş, 1954 yılında da Demokrat Parti hükümetinin aldığı bir karala tamam kapatılmıştır.

153 | M E L E T


nüfus yığılmalarını engelleyerek, sağlıklı kentleşmenin önü açılacaktır. Köykent Projesinin mimarı Bülent Ecevit’tir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin 1969 seçim bildirgesinde yer almış, daha sonra da bu dönemde kurulan “Köy İşleri Bakanlığı” tarafından geliştirilmiştir. Köykent projesinin Atası sayılan ve gelmiş geçiş en etkili Türk eğitim ve geliştirme modeli olan Köy Enstitüleri hakkında bilgi sahibi olmadan olmaz. Bu nedenle Bu önemli ve ilginç projeye bir hatırlatma yapalım.

Köy Enstitüleri: Gelmiş geçmiş en etkili Türk Eğitim Gelişme Modeli olan Köy Enstitüleri’nin temel esprisi, bu eğitim modeli kişinin kendi farkına varılabilirliğini kazandırmasıydı. Anlıyor, düşünüyor, sorguluyor ve üretiyor. Yaptığı işin verdiği mutluluk ile yaşamına anlam katabiliyordu.

Amaç ve Gerekçe: Köy Enstitülerinin ne olup olmadığının anlaşılması için konuyu biraz derinden almak ve irdelemek gerekir. Öncelikle Amaç ve Görevleri nedir, nasıl doğmuştur, başarı çizgisi ve neden kapandığının bilinmesiyle, bu mükemmel ve

154 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Türk tipi projenin katledilmesi hakkında tarihe düşmüş notlara yer verelim. Bir defa Hukuksal metinler, Köy Enstitülerinin amaçları ile ilgili yalın düzenlemeler getirmiştir.

Örneğin; 17 Nisan 1940 günü TBMM’de kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu şöyle diyor: Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde Maarif Vekilliğince [Milli Eğitim Bakanlığınca] köy enstitüleri açılır. (m.1) Köy enstitülerinden mezun öğretmenler, tayin edildikleri köylerin her türlü öğretim ve eğitim işlerini görürler. Ziraat işlerinin fenni bir şekilde yapılması için bizzat meydana getirecekleri örnek tarla, bağ ve bahçe, atölye gibi tesislerle köylülere rehberlik eder ve köylülerin bunlardan istifade etmelerini temin ederler... (m.6) Konu elbette bu kadar basit değildi. Enstitülerin amacını daha net anlayabilmek için, köy eğitmen ve öğretmenlerine yasayla yüklenen ödevlere bakmak gerekir. Bu ödevler, 19 Haziran 1942 günü çıkarılan 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu’nda ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. 155 | M E L E T


İsmail Hakkı Tonguç 47 ’un söyleyişiyle, “Bu görevler, bütün çalışmaları sadece okuma-yazmaya dayanan eski okulun vazifelerinden tamamen ayrı karakterde, köyü canlandıracak mahiyette” idi. Adı geçen yasanın 10. maddesinde bu ödevler şöyle sıralanıyor:48

Köy eğitmen ve öğretmenlerinin okul ve kurslarla ilgili vazife ve salâhiyetleri şunlardır: 1. Köy Okulu binasının, işliğinin yapılışında ve bahçesinin kurulu şunda çalışmak; bu okullara verilen eşyayı iyi bir şekilde muhafaza etmek, hayvanlara bakmak ve onları üretmek; 2. Okula mahsus araziyi örnek olabilecek şekilde işlemek, boz (boş, ekilmemiş) bırakmamak; 3. Köy Okulu işliğini, köylülere de faydalı olabilecek şekilde işletmek; 4. Köyde okul talebesinin eğitim ve öğretimiyle ilgili her türlü tedbirleri almak ve aldırtmak; 5. Talebenin sağlık durumlarını tehdit edici vakaları önlemeğe ve gidermeğe çalışmak ve bunun icap ettirdiği tedbirleri almak ve aldırtmak;

47

48

İsmail Hakkı Tonguç, Köy Enstitüleri’nin kurulup geliştirilmesinde büyük rol oynayan eğitim bilimci. http://www.koyenstitulerivakfi.org.tr/

156 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


6. Teftiş bölgesine giren köylerin okul binalarını yapmak, fidanlıklarını kurmak gibi elbirliği isteyen işlerde birlikte çalışmak ve yardımlaşmak.

Köy eğitmen ve öğretmenlerinin köy halkını yetiştirmekle ilgili vazife ve salâhiyetleri: 1. Köy halkının, Milli Kültürünü yükseltmek, onları sosyal hayat bakımından asrın şartlarına ve icaplarına göre yetiştirmek, köy kültürünün müspet kıymetlerini yaymak ve kuvvetlendirmek için gereken tedbirleri almak. Milli bayram günlerinde, okulların açılışlarında, mahalli ve milli âdetlere göre kutlanan iş günlerinde törenler yapmak ve bunları, halk türküleri, oyunları, marşları ve müzik âletleri esas tutulmak suretiyle tertip, tanzim ve idare etmek; köy halkını radyodan azami derecede faydalandırmak; 2. Köyün ekonomik hayatını geliştirmek için, ziraat, sanat, teknik alanlarında köylülere örnek olabilecek işler yapmak. Okullarda sergiler açmak ve uygun görülecek diğer yerlerde panayırlar açılmasına yardım etmek. Üretimin artırılması ve ürünlerin değer kazanması, köy iş hayatının canlandırılmasıyla ilgili tedbirlerin alınmasında köylülere gereken yardımlarda bulunmak. Gidip gelinmesi mümkün yerlerdeki pazar, sergi, panayır, fuar, müze gibi ekonomik hayatın gelişmesiyle ilgili kuruluşlarla halkı ve öğrencileri ilgilendirmek, buraları ziyaret etmelerine kılavuzluk etmek. Ormancılığa ait bilgilerin artırılmasına çalışmak ve ormanların faydalarını ve 157 | M E L E T


korunmalarını anlatmak. Kurulmuş köy ormanlarının bakımıyla korunmasında ve yeniden kurulacakların kurulmasında yardım etmek. 3. Köyde ve yakın semtlerde bulunan tarih eserleriyle memleket güzelliklerini teşkil eden tabii ve teknik kıymeti haiz eser ve anıtların onarılması. Neslinin tükenmemesi ve körelmemesi gereken hayvan ve bitki cinslerinin tespiti ve korunmasıyla ilgili işlerde muhtar, köylüler ve ilgili diğer teşkillerle beraber çalışmak. 4. Köy halkının saadet ve felâketiyle ilgili bütün işlerde elden gelen her türlü yardımı yapmak, gerekli koruyucu tedbirleri almak ve bu gibi mahallerde hükümet teşkilâtını ilgilendiren işleri zamanında ilgililere yazı ile bildirmek veya gidip haber vermek; 5.

Devletin ve köy halkının umumî menfaatleri ve mukadderatıyla ilgili millî müdafaa, imece, asker ailelerine yardım, orman ve köy yangınlarını söndürme, ortaklama ziraat ve nakil vasıtaları edinme, her türlü kooperatifleri kurma ve işletme gibi hususlarda köylülerle işbirliği yapmak ve bu işlerin icaplarına göre çalışmak;

6. Muhite ve temin edilecek vasıtalara göre köy gençlerinin yüzücü, kayakçı, güreşçi, binici, atıcı, avcı, bisiklet, motosiklet ve traktör kullanıcı gibi hareketli ve canlı yetiştirilmeleri için gereken her türlü teşebbüslerde bulunmak, mümkün olan tedbirleri almak ve bu hususların gerçekleşmesi için çalışmak. 158 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Gerekçe ve Gerçekler: Türkiye’de köye öğretmen ve diğer meslek erbabı yetiştiren bazı kurumlar daha önce de açılmıştı. O halde Köy Enstitüsü Sistemine neden gereksinim duyuldu? Bunun nedenleri şöyle özetlenebilir: Daha önceki düzenlemeleri yapanlar, Türkiye’nin köy gerçeğini nitel ve nicel boyutlarıyla tam kavrayamamışlardı. Bu nedenle açılan kurumlar geleneklerin ve Batı taklitçiliğinin etkisinden kurtulamamış ve toplumsal bünye bunları kabul etmemiştir. Önceki denemeler, köyün beklediği gerçek eleman tipini yaratamamış ve yetiştirememiştir. Bu nedenle köye gönderilen öğretmenlerin çoğu, köy kökenli olanlar da dâhil, bir an önce kente kaçmanın yollarını aramışlardır. Çünkü bu elemanlar köyün koşullarında yaşayabilecek, köylüye örnek olabilecek beceri ve davranışları kazanamamışlardı. Sorunun sayısal ve parasal boyutu ürkütücüydü. Örneğin, 1935 Türkiyesi’nde yaklaşık 40 bin köy bulunuyordu. Bu köylerin 32 bininin (yüzde 80) nüfusu 400’den az, bunun da 16 bininin (yüzde 40) nüfusu 150’den azdı. Sadece 5400 köyde okul vardı. Bu durumda köylere gerekli olan en az 40 bin ilkokul öğretmeninin yarısı bile sağlanamamıştı. Mevcut okul binalarının büyük çoğunluğu okul denecek durumda değildi ve haraptı. Köyler yoksul, ıssız, cansız ve bitkindi. Bulaşıcı hastalıklar, kuraklık, kıtlık, doğal afetler, haşarat insan yaşamını ve tarım ürünlerini harap ediyordu. 1938’den sonra, Türkiye sınırına 159 | M E L E T


dayanan ikinci Dünya Savaşı devlet bütçesini ve genç erkek iş gücünü alıp götürecek, 1933’ten sonra emeklemeye başlayan sanayileşme de duraklayacaktı. Nüfus artışının özendirildiği 1940’lı yıllarda köylü kadın, kocası tekrar askere alındığı için çocuklarına ve ailenin yaşlılarına yalnız bakmak, üstelik askerdeki kocasına harçlık göndermek zorundaydı. Bu koşullarda köylünün çocuğunu elinden alan ilkokul bile ona yük haline gelmekteydi. Cumhuriyetle yer altına inmiş irticanın engelleri de cabası. Belki en önemli neden, bu sorunu bütünüyle kavrayıp çözüm üretebilecek siyasal ve teknik liderlerin bulunmayışı idi. Çözüm, bu engellerin aşılmasıyla başlayacaktı.

Bunun için hangi adımlar atıldı? Önce soruna çözüm getirecek liderler bulundu. Atatürk, 1935 yılında, eski kurmaylarından Saffet Arıkan’ı Milli Eğitim Bakanlığına (o zaman “Kültür Bakanlığı” deniyordu) atadı. iyi yetişmiş bir asker ve yönetici olan Arıkan, aynı yıl, Nafi Atuf Kansu, Cevat Dursunoğlu gibi eğitimci kökenli arkadaşlarının görüşlerini alarak, Mektep Müzesi Müdürü ve Gazi Eğitim Enstitüsü Müdür Vekili Eğitimci İsmail Hakkı Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğüne atadı. Tonguç, sınıfsal kökeni, kuramcılığı ve uygulayıcılığı ile tam bu işin adamı idi. O, arkadaşları arasında “Köylü İsmail Hakkı” olarak da tanınırdı. Kendisi de dar gelirli bir köylü çocuğu olup çok güç koşullarda, ancak yatılı öğretmen okulunda öğrenim görebilmişti. 160 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Kendisine çok kıt parasal olanaklar verilen teknik lider Tonguç’un elinde değerlendirebileceği bazı potansiyel kaynaklar bulunuyordu. Bunlar, az sayıda idealist eleman, çocuk işgücü ve Anadolu toprağı idi. En önemlisi, bunları eyleme götürecek akıl, bilgi ve deneyime sahip olması idi. Yapılacak eylem ve uygulamalar için en “hakiki mürşit” ise, bilim olacaktı. Tonguç, önceki deneyimleri de değerlendirip çağdaş eğitim bilimlerinin verileri ışığında gerekli plan, proje ve modelleri geliştirdi. Onun hazırlıkları, ülke ve köy gerçeğini çıkış noktası yapıyor, köy sorununun çözümü için yirmi yıllık bir perspektif ön görüyordu. Yaptığı planlar kısa (ivedi) ve uzun erimli aşamalardan oluşuyordu. Tonguç’a göre, köy sorunu ne tek başına bir eğitim sorunu, ne de bir kalkınma sorunu idi. Sorun, eğitimi ve kalkınmayı da içeren kapsamlı bir köy insanını “bilinçlendirme ve canlandırma” sorunu idi. Tonguç, köyleri birer laboratuar gibi kullanarak önce sorunları teşhis etmekle işe başladı. Üç dört ay çalışarak Bakan Arıkan’a verdiği rapor gerçekçi önerilerden oluşuyordu. Gerek bu raporda, gerekse 1940’a kadar yazdığı yazılarda Tonguç’un şu saptamaları yaptığı görülüyor: “Köylüye bir şey öğretebilmek için evvela ondan birçok şeyler öğrenmemiz lazımdır.” Ne var ki, köylünün gerçek yaşamı “sır” gibidir. Onun için, “Kanımızı ve iliklerimizi isteyerek köyün içine akıtmadıkça, kırk bin köyün kenarına münevver insanın mezar taşı dikilmedikçe... Köyün sırlarını anlayamayız. Köyü anlayabilmek, köylüyü duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefese gelmek lazımdır. Onun içtiği 161 | M E L E T


suyu içmek, yediği bulguru yemek, yaktığı tezeğin ifade ettiği sırları sezebilmek ve yaptığı işleri yapabilmek şarttır.” Tonguç, on bir yıllık genel müdürlüğü döneminde Türkiye’deki hemen hemen tüm il ve ilçe merkezleriyle 9150 köyü gördüğü halde, köy gerçeğini tüm boyutlarıyla tam kavrayabildiğinden hâlâ emin değildir. Köyün ve köylünün gerçek yaşamını tam olarak ancak kendi içinden çıkanlar bilebilir. Onun için; “Köyün ne olduğunu evvelâ büyük âlimler, artistler değil, kahramanlar anlayacaklar, sonra âlimlere ve sanatkârlara anlatacaklardır. Türk köyü daha belki yirmi beş yıl âlim değil kahraman isteyecektir. Bataklığı kurutmak, sıtmalıya kinin rejimi yaptırmak, trahomlunun gözüne ilaç damlatmak, okul binasını yapmak, yaralının yarasını sarmak, gebeye çocuğunu doğurtmak, pulluğun nasıl kullanılacağını veya tamir edileceğini öğretmek, bozuk köprüyü yapmak, islâh edilmiş tohumu tarlaya saçmak, fidan dikerek onu büyütmek ve step köylüsünün ‘dal’ diye adlandırdığı ağacı, hakikaten ağaç haline getirmek, ulemanın işi değil, kahraman teknisyenler ordusunun başaracağı işlerdir. Türk köyü şayet, münevverin dediği gibi kötürüm ise, bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür. Köy, her sahada çalışacak kuvvete ve kahramana muhtaç. O, bu kahramanları içinden yetiştirmeğe mahkûm. Münevverin şuuru bunu bir alev gibi insanın içine sokabildiği gün köy birdenbire canlanacaktır. Köyün en büyük ve içten dileği budur. Münevverin içini köy için alevlendirmek lâzımdır.”

162 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Köy Enstitülerine emeği geçenler büyük bir yurtseverlik, çağdaşlığa ve bilime ulaşmanın en seri ve uygun yöntemini bulmuş olmaları nedeniyle onları minnet ve saygıyla anmak gerekiyor.49

49

Kuruluşa emeği geçenlerin konuyu besleyen söylemleri: Mustafa Kemal Atatürk : “Okul, genç dimağlara insanlığa saygıyı, ulusa ve yurda sevgiyi,onuru, bağımsızlığı öğretir.... Yurdu ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde namuslu birer uzman olmaları gerekir. Bunu sağlayan okuldur. Eğitim programımızın temeli, bilgisizliğin yok edilmesidir. Bunu yok etmedikçe yerimizdeyiz. Yerinde duran bir şey geriye gidiyor demektir.” Hasan Ali Yücel: "Biz, istiklâl mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu, imamdır. İmam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin verene dek, doğumundan ölümüne kadar bu cemiyetin manen hâkimidir. Bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. Çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. Biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermeyi isteriz. İmam basıl doğarken ezan, vefatında telkin ile doğuştan ölümüne kadar elinde tuttuğu küçük toplumun hâkimi ise, önderi ise, bizim ki de bir taraftan maddi, diğer taraftan manevi köyün imamı olsun. Ve imam nasıl onun çocuğunu okutuyorsa (Elif be'den başlayıp amme tebareke'ye kadar) bizimki de onun çocuğunu okutsun. Çocuğunu okutmak için bu otoriteyi elde etmesi lâzımdır, düşüncemiz bu idi." İsmet İnönü : ‘Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlisi, en sevgilisi sayıyorum. Köy Enstitülerinden yetişen evlatlarımızın muvaffakiyetlerini ömrüm boyunca yakından ve candan takip edeceğim İsmail Hakkı Tonguç : “Bizce adam demek, iş gören, işi başarabilen adam demektir. İş yapmadan sadece söyleyen, ya da yazan insana biz iyi adam demeyiz, iş görmeyen bir insanın dürüst, akıllı olacağına da inanmayız. Böyle insanların bir ulusu iyi yola götürdükleri görülmemiştir. Beceriksiz insanlar vatanı sevdiklerini söylerler,ama bu boş ve havada bir sevgidir. Çalışan, iş gören insanlar böylelerini sevmezler. Bizce köylü ile okur-yazar arasındaki ayrılığın nedeni budur.”

163 | M E L E T


Köy Enstitüleri hakkında bilgi sahibi olduktan sonra, Köykent ve Mesudiye Köykent projesine geçebiliriz.

Mesudiye Köykent Projesi Yöredeki dokuz köyü kapsayan projede içme suyundan telefon Santrali’ne, kütüphaneden kooperatife, fabrikadan okula eksiksiz bir sosyal ve ekonomik yapılaşma gerçekleştirildi. Proje zamanın Mesudiye Kaymakamı Şafak Başa'nın öncülüğünde, yine zamanın Başbakanlık Müsteşar yardımcısı Selçuk Polat'ın desteğinde bir yıldan az bir sürede tamamlandı.

Köykent uygulaması nasıl olacaktı? Köykent uygulamasında köylüler yerinden yurdundan olmayacak, köyler değil, hizmetler birleştirilecek, okullar birleştirilecek, sağlık ocakları birleştirilecektir. Devletin katkıları ile köylülerin gücü birleştirilecektir. Biraz daha açalım: Diyelim ki birbirine yakın beş veya on köy bir araya gelerek bir köy-kent oluşturdu... Bu köylerin her birine ayrı ayrı okullar kurulması yerine, köy-kent halkının uygun göreceği bir yerde bir tek büyük okul kurulacak. Bu büyük okula köy çocukları otobüslerle ulaştırılacak; yeterince öğretmen sağlanabilecek; öğretmenlere konut sağlanabilecek; öğrenciler bilgisayardan ve her türlü çağdaş öğretim araç ve gereçlerinden yararlanabileceklerdir. Elbirliğiyle zaman içinde her köye spor olanakları kurulabilir. Kitaplıklar kurulabilir. Çağdaş hayvancılık için ortak tesisler 164 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


kurulabilir. Ama bir köy kendi başına fabrika kuramaz. Birbirine komşu konumda olan; emeklerini, bilgilerini ve kooperatiflerini köy-kentlerde birleştiren köylüler ise verimli tarım veya hayvancılık işletmelerinin yanı sıra ortak sanayi işletmeleri de kurabilirlerdi. Sonucunda: 1.

Köylerimiz kentleşme sürecine girecek, köylümüz de köyünde kentlileşecekti.

2. Kentlerimizde çarpık yapılaşma olmayacaktı. 3. Kentlerimiz, köylülerin uğramayacaktı.

kitlesel

göç

akınlarına

4. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, yoksulluk ve işsizlik büyük ölçüde giderilmiş olacaktı. 5.

Başta Doğu ve Güneydoğulular olmak üzere tüm ulusumuza uzun yıllar kâbus yaşatan bölücü terör, binlerce insanımızın ölümüne ve milyarlarca dolarlık ekonomik kayba sebep olamayacaktı.

6. Bugün aş ve iş derdi olan insanlarımız köy-kentlerin sağladığı ekonomik ve kültürel kalkınma sayesinde bu sorunları yaşamayacak ve dolayısıyla bölgelerinde terör örgütlerinin ve cumhuriyet karşıtı yapılanmaların barınmasına bu ölçüde fırsat vermeyecekti. 7.

Türkiye bugün yaşadığı sorunların hemen hiçbirini ya yaşamayacaktı ya da çok azını yaşayacaktı. 165 | M E L E T


8. Elde edilecek bu kazanımlarla Türkiye, bölgesinin yanı sıra dünyanın da sayılı ülkeleri arasında yer alacaktı. 9. Özetle ülkemiz, her açıdan çağdaş ülkeler arasındaki yerini almış olacaktı. Mesudiye Köy-kent projesi ise, yukarıda ana hatlarıyla açıklanmaya çalışılan “Köy Enstitüleri” mucizesinin bir devam gibi olup; Mesudiye’nin öz evladı olan Sayın Oktay Ekşi’nin zamanın Başbakanı Sayın Bülent Ecevit’e yazdığı 5 Ocak 2002 tarihli bir mektupla50 start almıştır. Köykent Projesi Yaklaşımı Açısından Mesudiye İlçesi Pilot Alan seçimi: 51 Mesudiye ilçesinin, 3 kasaba ve 57 köyden (2002) oluşan bir yerleşim yapısı mevcuttur. Köylerde köykent projesi yaklaşımı açısından köy gurupları oluşturmak için yapılan çalışmalarda, 9 köy gurubu benimsenmiştir. Birinci Bölge: Çavdar Köyü Merkezli Gurup52: Çavdar, Esatlı, Türkköyü, Kışlacık, Çardaklı, Göçbeyi, Dayılı, Yuvalı, İkinci Bölge: Bayırköyü Merkezli Gurup: Bayırköy, Dursunlu, Aşıklı, Güzelce, Çukuralan, Hamzalı, Mahmudiye, Abdili, Birebir, Derebaşı, Arıcılar. Üçüncü Bölge: Yukarı Gökçe Köyü Merkezli Gurup: Yukarı Gökçe, Aşağı Gökçe, Bayraklı, Doğançam, Armutkolu, Celal, Kavaklıdere. 50

51 52

Mesudiye Köyken Gelişme Projesi, s.3. Mesudiye Gelişme Vakfı yayını Ankara 2003. A.g.e. s,16,17. Türkköyü bu listeye zaman içinde ilave edilmiştir.

166 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Dördüncü Bölge: Arıkmusa Köyü Merkezli Gurup: Arıkmusa, Herközü, Karacaören, Yavşan, Beşbıyık, Güvenli, Musalı. Beşinci Bölge: Üçyol Belde Merkezli Gurup: Üçyol Mahallesi, Güzle, Erikköy, Karabayır, Çaltepe, Alan. Altıncı Bölge: Güneyce Merkezli Gurup: Güneyce, Yeşilçit, Arpaalan, Balıklı, Yardere (Gündoğmuş Mahallesi). Yedinci Bölge: Yeşilce Merkezli Gurup: Yeşilce mahalleleri, Beyağaç, Yeveli, Gülpınar, Sarıyayla, Yağmurlar. Sekizinci Bölge: Topçam Merkezli Mahalleleri, Pınarlı, Darıcabaşı,

Gurup:

Topçam

Dokuzuncu Bölge: Mesudiye Merkezli Gurup: Mesudiye mahalleleri, Sarıca, Çiftlik Sarıca, Ilışar, Çerçi, Kale, Beyseki, Konacık. Bu guruplar arasında, İlçe Kaymakamı, Tarım İlçe Müdürlüğü, Orman İşletme Müdürlüğü, Sağlık Gurup Başkanlığı, Milli Eğitim Müdürlüğü elemanları ile Öğretim ve Köy Muhtarlarından oluşan komisyonun yaptığı toplantı sonucunda, Köykent projesinin öncelikle Çavdar Köyü Merkezli gurup köylerinde uygulanmasının uygunluğuna karar alınmıştır. Çavdar ve Yöresi Köylerinin Öncelikli Seçilmesi Sebepleri: Çavdar köyü nüfusu ve altyapısı, merkezi konumu açısından uygunluk göstermektedir. Nüfus yoğunluğunun fazla olmasına rağmen köylerde gelir düzeyi ilçe ortalamasından düşüktür. 167 | M E L E T


Bütün köyler aynı havuzda yer almakta, çoğunluğu aynı yol güzergâhında sıralanmakta ve köyler arasında ulaşım ve iletişim olanağı bulunmaktadır. Altyapı yatırımlarının ve sosyal hizmetlerin çok kısa sürede ve düşük maliyetle tamamlanması olasıdır. Bağlı köyler katılımcılığa ve kooperatifçilik açısından örgütlü davranışa açıktır. Değişik köylerde kurulması öngörülen sosyal, kültürel ve ekonomik amaçlı tesislerden bağlı köyler rahatlıkla yararlanabilecektir. Seçilen köyler genellikle toplu yerleşim kültürü olan köyler olup, köylerde konutlaşma süreci yaşanmaktadır. Bağlı köyler arasında sosyal gerilimler bulunmayıp, sosyal dayanışma güçlüdür. Bağlı köyler benzer üretim koşullarına ve potansiyeline sahiptir ve ortak girişim olanaklıdır. Sonuç Olarak: 2 Eylül 2002 Tarihinde başlatılan ve Çavdar Köyü ve çevresindeki 8 köyü (Çavdar, Kışlacık, Esatlı, Türkköyü, Ilışar, Dayılı, Yuvalı, Göçbeyi) kapsayan Köykent Projesi, bu modeli destekleyenleri güçlendirmiştir. Çünkü Tam 14 ay sonra projenin %85-90’ı tamamlanmış, uygulamaya konulduktan sonra yörede 43 iş yeri açılmış, köye dönüş hızı artmış, bazı gözlemcilerin iddiasına göre bu köylerden şehirlere gidenlerin %30 kadarı köylerine geri dönüş yapmıştır. Sadece söz konusu 9 köyde değil, Mesudiye’nin diğer köylerinde de insanlar, yıllar 168 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


önce terk ettikleri evlerini onarmaya ya da yeniden inşa ederek yerleşmeye başlamışlardır. Gidilmeye gidilmeye unutulan yaylalar tekrar yazlık yaşamın bir parçası olmuştur. Mesudiye’de uygulanan Köykent projesi, İlçe Kaymakamının başkanlığında ilgili köy muhtarlarının oluşturduğu bir “Yürütme Kurulu” sürecinin “demokratik yöntemlerle” gerçekleşebileceğini ortaya koymuştur. Mesudiye, bir “ilk”i daha gerçekleştirmiştir.53 Köykent’in “başarılı bir kırsal kesim kalkınma modeli” olup olmadığı, Dünya Bankası uzmanlarınca 3 kez incelemeye alınmış ve verdikleri olumlu raporlarla Türkiye’ye 300 milyon dolar kadar kredi açmış, ancak 58 ve 59’ncu hükümetler bu krediyi amacından başka yerlerde kullanmak isteyince Banka krediyi kullandırtmamıştır.54 Ülkemizin en kapsamlı projesi olan bu Köykent projesi, iki yıl gibi kısa bir sürede önemli bir aşama gerçekleştirmiş, ancak Çavdar bölgesi haricindeki diğer bölgeler uygulanamadan, devlet desteği ve ilgisinin de kesilmesiyle yarım kalmıştır. Şu bir gerçektir ki, hiçbir kırsal kalkınma projesi yalnızca devlet kaynaklarına ve devlet kuruluşlarının çalışmalarına dayanarak

53

54

1991 yılından itibaren her yıl Temmuz Ay’ının ilk cumartesi günü “İlçe Kurultayı” aralıksız yapılmaktadır. Buna ilaveten 2015 yılında ikincisi yapılan “Türkiye Demokrasi Forumu” da Mesudiye İlçesinde yapılmaya devam edilmektedir. Bu sürecin; 2018 yılında “Avrasya Demokrasi Forumu” ve 2023 yılında yapılacak “Dünya Demokrasi Forumu” ile zirveye ulaşması planlıdır. Mesudiye Köykent Gelişme Projesi. S,6. Mesudiye Gelişme Vakfı yayını Ankara 2003. 169 | M E L E T


başarıya ulaşamaz. Bunlar, yalnızca tarlaya ekilen tohumlar gibidir. Onları köklendirmek, yeşertmek, büyütmek ve ürün almak halkın çalışmalarına bağlıdır. Yapılan gözlemler, seçilen köy grubunda yaşayan halkın bu konuda yetersiz olduğunu ortaya koymaktadır. Katılım açısından görülen bir diğer eksiklik ise, kadınların görüşlerinin karar alma mekanizmalarına doğrudan doğruya yansıtılmamış olmasıdır. Diğer yandan, ne yazık ki, bu projeye ulusal düzeyde gösterilen ilgi, olması gerekenin çok altında kalmıştır. Saptanıldığı kadarıyla, projeyi incelemeye değer gören çeşitli ilgi gruplarından yerli temsilciler, yalnızca Dünya Bankasının projeyi incelemek üzere gönderdiği uzman heyetlerinden daha azdır. Bu durum, ülkemizde kırsal kalkınma konusuna verilen – ya da verilmeyen- önemin de açık bir göstergesi niteliğindedir. Mesudiye Köykent Projesinin sağladığı deneyim ve bilgi birikimi, bir sonraki hükümetin konuya yönelik ilgisizliği nedeniyle boşa gitmiş heba olmuştur.55

55

Cihan Erdönmez. Süleyman Demirel Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi Seri: A, Sayı: 2, Yıl: 2005,

170 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


BENİM ÇOCUKLUĞUMDAN: Çok küçük yaşlarda Mesudiye - Erik köyünden ayrıldım. Bu bölümde anlatacaklarım çeşitli yayınlardan derlemelerim yanında, çocukluk hafızamın aldığı kadar ve tabi ki silinemeyenlerle sınırlı olanlardır. Hatırladıklarım arasında, büyüklerimin kendi aralarında yaptıkları sohbetlerde, geçmişe yönelik olarak dişe dokunur olanlar pek fazla değildir. Çoğunlukla “çift-çubuk, tarlatapan” diye isimlendirilen, günlük olaylar, yani günlük yaşamda karşılaşılan zorluklar, yakın geleceğe dair kaygılar ve planlar, hayvan hastalıkları, kuraklık, hastalık, abartılı olarak (filancının oğlu İstanbul’da çalışmaya başlamış… gibi) gurbettekilerden haberler ve en çok da askerlik anıları v.s konuşulurdu. Ancak ara sıra geçmişe yönelik olaylardan, kendi büyüklerinin anlattıklarından ve duyuma dayalı olarak, kendi yorumlarını da katarak anlattıkları da olurdu. Fakir bir köy olması nedeniyle de, hem köyde, hem de komşu köylerdeki hali vakti yerinde olanlardan bahsederken, onlara karşı çok saygılı oldukları ve onların nasıl yardımlarının olduğunu, özellikle kasabada ki işlerinde bir selamla nasıl kolay hal edildiği keyifle anlatılırdı. Bunları çok az da olsa bu tür sohbetlerin yapıldığı tek göz odalarda56 ve özellikle kışın ocak 56

Evler genellikle iki göz tabir edilen iki oda’dan müteşekkil, Arazi durumuna göre, kot farkı kullanılarak iki katlı olurdu. Alt kat ahır olarak kullanılır, üs kat ise yaşam yeriydi. Ahırın alt katta olması çetin kış şartlarında hem hayvanların bakım ve beslenmesini kolaylaştırmak, hem de daha önemlisi onların ısısından yararlanarak, üst katta ki yaşam yerinin bu ısıtılmasına yardımcı olmaktı. Bazı köylerde tuvalet dışarıda bir yerdeydi ancak benim yaşadığım köyde ev’e bitişikti. 171 | M E L E T


başında yapıldığından mecburen tüm aile bir arada olurdu. Ben de içinde bulunduğum sohbetlerden hatırlarım. Köyde Okul Açılması ve Dersliklerin Yapılması Erik Köyünde okul ancak 1955 yılında “Ağalık Konağı”nda57 bir odada tek derslik olarak açıldı. Hatırladığım kadar bu bina iki katlı bir binaydı. İlk yıl bu binadaki odada derslere devam edildi. Daha sonra köy Camii derslik olarak kullanılmaya başlandı. Bu arada köye okul yapılması için arsa ve yer seçimi yapılmış ve okul inşasına da başlanmıştı. Okul binasının tamamlanması ile üçüncü yıl dersler bu yeni dersliklerde yapılmaya başlandı. Bu hesaba göre Okul binasının yapılışı ve orada öğrenime başlanması 1958-59 öğretim yılıdır. Köyün tarihi hakkında bu güne kadar yazılı bir belgeye ulaşamadım. Büyüklerimden bu güne aktarılabilen çok fazla bir bilgiye de ulaşamıyorum. Zira benden yaşlı ve halen hayatta olan kuşakların önemli bir bölümü, tüm yaşamını gurbette geçirenlerden oluşuyor. (Bunların bir kısmı 1960’lı yıllarda yurt dışına işçi olarak gidenlerdir). Gençlerden de bu konulara ilgi duyan ve araştıranlar var mı onu da bilmiyorum, öyle bir çalışma olsa bile şu ana kadar ortaya çıkmış bir esere de rastlamadım. Bu nedenle çocukluğuma kadar ulaşan ve hatırlayabildiklerim, eskilerden bende depolanmış olup köyün

57

Eskiden köylerde hali vakti yerinde olanların, ya da yakın köylerdeki varlıklı olanlardan o köye öncülük etmek maksadıyla, yerleştirildiği bilinir. Bu kişilerin oturdukları evler de diğerlerinkinden farklı ve gösterişli olurdu. Bahsedilen konak Fuat ve Üzeyir Karayaka kardeşlerin babadan kalma konağıydı.

172 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


yaşlılarının sözlü anlatımlarından elde edilen bilgilerle bu anlatıma devam ediyorum. Köyde devamlı kalan erkekler genellikle hasta ve yaşlı olanlardı, genç olanlar ise askerlik çağı öncesi ve askerden sonra gurbetçi olup ailenin geçimini sağlarlardı. Genç erkeği olmayan evler, genellikle fakir-fukaralar olarak anılırlardı. Oku- yazar sayısı ise, okul açılana kadar yok denilebilirdi. Bir ya da iki kişi varsa bile onlar da genellikle genç erkekler olup, Cumhuriyet dönemiyle birlikte askerde okuma yazma öğrenenlerdi. Zaten köyde bundan başka bir olanakları da yoktu. Askerde; yakın tarihlere kadar süregelen “ALİ OKULLARI” genç nüfusun okur-yazarlık oranını büyük bir devamlılıkla yükseltmiştir. Ancak günümüzde ihtiyaç duyulmadığından artık bu okullar işlevini ve görevini tamamlamış olarak tarihteki yerini almış görünüyor. Cumhuriyet döneminde, ilk yıllarda savaşlardan bitap düşen ülkenin yaralarını sarmak kolay olmadı. Memlekette genç nüfus kalmadığı gibi, erkek nüfus cephelerde şehit ya da gazi olmuşlar, gazi kalanlar ise yaşlı, hasta ve sakat olanlardır. Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder ATATÜRK’ün dehasıyla, yoktan var etmeyi başardığı bir ulusun ayakta kalıp, yeniden Dünya coğrafyasındaki yerini alması için top yekûn bir kalkınma seferberliği başlatmasıyla perçinleşmiştir. 10 ncu yıl marşında anlatıldığı gibi. Çıktık açık alınla on yılda her savaştan, On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan. Başta bütün dünyanın saydığı Başkumandan, Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan. 173 | M E L E T


Türk’üz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi, Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri. Köyümüze okulun açılması 1955’leri bulmuştur. O tarihte köyde bulunan ve çocuk çağında olanlar (ki 15-16 yaşında olanlar da vardı) okula kaydedildi. Sınıf mevcudu dolsun diye 5 yaşındakiler bile kayıt yaptırmışlardı. Ben de 3 okul numarasıyla ve 5 yaşında kayıt yaptıranlardanım. Yukarıda bahsi geçti, ilk olarak “Ağalık” 58 ta bir derslik açıldı. İlk öğretmenimin ismini maalesef hatırlayamıyorum beni affetsin. Ancak bu öğretmenim kuvvetle muhtemel Vekil öğretmendi.59 Düşünün, işe yarar erkek nüfusun neredeyse tamamı gurbette. Haberleşme ise, ya bir gelen-gidenle, ya da çok az da olsa mektupla olabiliyor, ancak mektubu okuyacak ve cevap yazabilecek kimse yok. Çoğu kez başka köylerde mektup okutmak ve yazdırmak için okur-yazar aramaya gidilen bir zaman dilimi. O zamanki eğitimde ilkokula giden bir öğrenci, birinci sınıfta okuma ve yazmayı öğrenebilirse ikinci sınıfa geçirilirdi. Yani bir yılda ancak okuma yazma öğrenildi. Bunun en büyük sebebi öğrencilerin anlama ve kavrama, ya da öğretmenin anlatma ve öğretme yeteneğinden daha çok, öğretim sisteminden kaynaklandığıdır. O tarihlerde ki sistem; önce tek tek harfleri, daha sonra ‘hece’leri sonra da kelimeleri öğretmekti. Bu sistemin ne kadar zor olduğunu bugünkü sistemi görünce daha iyi anlamış 58

59

Ağalık: eskiden köyün ileri gelen ve hali vakti yerinde olan ailenin yaşadığı ev’e verilen isimdir. Vekil öğretmen o senelerde öğretmen açığının kapatılması için ortaokulu bitirmiş olanlardan faydalanılan ve öğretmen vekilliği yapan geçici öğretmenlerdi.

174 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


bulunuyorum. Rahmetli annem derslerime çalışabilmem için köyde kim okur-yazarsa ona götürür ve o gün okulda öğrendiklerimi tekrar ederek aklımda kalmasını sağlardı. Akşam gün batınca eğer gökyüzünde ay da çıkmamışsa köy zifiri karanlık olurdu. Bu nedenle elinde idare lambası ile evden çıkar ve söndürmemek için harcanan çaba ve dikkat her şeyin üstündeydi, gidilecek yere gidebilirsen başarılısın demekti. İlkokul çağlarında en büyük sosyal aktivite olarak bazen yakın köy okullarıyla birleşip, birlikte yapılan açık hava ve kır gezileriydi. Mayıs ayı başlarında, hava durumu da kollanarak, güze bir günde ve ‘Hıdrellez’e getirilmesine özen göstererek mutlaka okulca komşu köy okullarının da katıldığı kır gezileri yapılırdı. Geziye çıkmadan önce evde azık’lar hazırlanırdı. Bunların başında haşlanmış yumurta, haşlanmış patates (gostil) kül çöreği gibi yiyecekler gelirdi. Yemek zamanın “çıkın” açılınca birbirimizle değiş tokuş yaptığımız da olurdu. O gün yağmur yağmasın diye dualar edilirdi. Gezi sabahı ellerimizde azık torbaları yollara dökülürdük. Gezi yerini Öğretmenler kararlaştırırlardı. Yakın köy okullarıyla birlikte bir gezi olacaksa orta bir yerde buluşulurdu. Çok keyifli bir gezi olması için gayret sarf edilirdi. Her okuldan bilgi yarışması için öğrenciler seçilir, belli kurallar içinde matematik, tarih, coğrafya, Türkçe gibi derslerden öğretmenler gözetimi ve hakemliğinde, birbirlerine sorular sorarlar cevaplar alınırdı. Küçük düşürücü hiçbir davranışa rastlanmaz ve izin de verilmezdi. Ancak en heyecanlısı, sportif yarışmalardı. Bu 175 | M E L E T


yarışmalar komşu okullar olmadığı zamanlar da yapılırdı. Daha çok, kaşıkla yumurta taşıma, çuval yarışı, koşarken iğne saplama, halat (urgan) çekme ve kısa mesafe koşular gibi etkinliklerdi. Bütün bunlar öğle vaktine kadar yapılır, guruplar halinde azıklar açılıp yemek yenirdi. Dönüşe kadar öğrenciler serbest bırakılırdı. Bu esnada diğer okul öğrencileriyle arkadaşlıklar, dostluklar kurulurdu. Anlaşılacağı gibi köyde yaşam zor işti. Büyüklerin işleri daha da zordu. Bütün gücünü, yaşamak için geçime veren insanlar, bulduklarıyla yetinmek zorundaydılar. Zaten çalışmaktan arta kalan boş zamanları, ancak kışın olabiliyordu ki, o zaman da çetin kış şartlarında köyden dışarı çıkmak uzunca bir süre mümkün olamıyordu. Bu mevsimde tarım işleri bitmiş ve hayvanlarının bakımı ve yaza çıkartılması en önemli uğraş olarak ortaya çıkıyordu. Geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktı, onlar da sadece kendi ihtiyacını karşılayacak kadar olabiliyordu. Tarımda kullanılan kara saban, kıraç ve çoğu taşlık ve verimsiz olan tarlaları sürmeye yeterli olmak zorundaydı. Başka bir karşılığı ve yerine kullanılacak tercih bulunmamaktaydı. Tarım ve hayvancılık, bu her iki geçim kaynağı da kendi geçimini zar zor karşılar durumdaydı. Arta kalan çok az bir miktar olursa, takas yoluyla, ya da satıp paraya çevirerek diğer ihtiyaçların karşılanması sağlanırdı (Gaz yağı, tuz v.b). Yeri gelmişken aydınlatmada kullanılan gaz yağının öneminden de bahsetmek lazım. Aydınlatma ihtiyaçları ilk başta nasıl 176 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


karşılanırdı tam ve kesin bir fikir açıklamak gerekirse, çıra60 ile başlandığını söyleyebilirim. Sanırım benim köyümde değil, yurdun çok önemli bir bölümünde 1900’lü yılların başına kadar böyle devam eder. Çok çetin şartlarla mücadele eden insanlar, zaten akşam olunca yorgunluğa yenilip erken yatmakta ve erken kalkmaktaydı. Dolayısıyla aydınlanma ihtiyacı en aza inerdi. 1900’ün başlarından itibaren memlekette gazyağı kullanılmaya başlandıktan sonra, zamanla, önce köyün ileri gelenleri ve hali vakti nispeten iyi olanlardan başlamak üzere, gazyağıyla ışık veren araçlar kullanılmaya başlanmış ve giderek yavaş yavaş kullanım yaygınlaşmıştır. Aydınlatmada çocukluğumdan hatırladığım; akşam olunca ocaktaki yanan odun ateşinin verdiği ışık ve ilaveten “İdare” lambası denilen aydınlatma aracı ile aydınlanırdık tabi ki gaz yağınız varsa. Eğer gazyağınız yoksa aydınlanma çıra ile yapılırdı. Yeri gelmişken “Duman“ 61 ustayı rahmetle anarak idare lambasından bu gün ve gelecekteki gençlere bilgi aktarımı ve tarihe not düşmek açısından biraz bahsedelim. İdare lambasının genellikle sacdan yapılan bir haznesi vardır. Gövde üste doğru daralır ve ince bir boğaz şeklini alır. Bu boğazda bir fitil haznedeki gazyağını emerek ışık vermeye yarar.

60

61

Çıra; Çam vb. reçineli ağaçların yağlı ve çabuk yanmaya elverişli bölümü. Bu bölümden küçük küçük kesilerek hazırlanmış, tutuşturma ve aydınlatma işlerinde kullanılan parça. TDK. Sözlüğü. Duman usta tamamen el becerisine bağlı, kendi yaptığı el aletleriyle, gazyağı tenekelerinden soba ve idare lambası yapardı. 177 | M E L E T


Daha varlıklı ailelerde bir sonraki aşama olarak gaz lambaları kullanılmaya başlanmıştır. Bunlarda cam bir hazne içine gazyağı konur, üzerine fitil ve fitilin boyunu ayarlayan bir mekanizma bölümü ve en üstte de baca görevi yapan ve yanmanın olduğu aydınlatma bölümünü kapsayan üstü açık cam kısım vardır. Fitilin boyu uzadıkça aydınlatma da o kadar çok olur. Bir de mum vardır ki, onun ekonomik değeri nedeniyle sadece acil ve geçici durumlarda daha ziyade zorunlu durumlarda kullanılması tercih edilmiştir. Daha sonraları fenerler ve lüks denilen aydınlatma araçları yaşamımızı kolaylaştırmak üzere hayatımıza katıldılar. Tarım ve hayvancılık: Tarım ve hayvancılık konularına ileride daha detaylı olarak değineceğimiz için, sadece o zaman kullanılan tarım aletlerinden biraz bahsedelim. Kağnı Arabası: Getirilen ekin, eğer harman yeri hazırlanmışsa serilir ve düven sürülmeye (harman edilmeye) başlanır. Eğer harman yeri hazır değilse hazırlanır (ki genellikle daha önceden hazırlanır). Bu hazırlama işine “Harman sıvarma” denirdi. Önce sıvarma işleminden bahsetmem gerek: Köyde herkesin bir harman yeri vardır. Düz bir alan ve bitiminde samanların depolandığı bir samanlık deposu olur. Deponun önünde “Kuruluk” denilen ve üstü örtülü bir uzantı vardır. Buraya işlenmiş ekinlerin harman edilmesi ve toplanıp makineye verilmesi için depolaması yapılır. Düvenle işlenmiş ekinler, ağız kısmı samanlığın direk içine çevrilen harman makinesine verilir ve doğrudan samanlığa gitmesine olanak sağlanır. İşlenmiş 178 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


ekinler “harman makine”sinin üst kısmından verilerek insan gücüyle çevrilen bir kol vasıtasıyla makine çalıştırılır, üsten verilen buğday ya da arpanın samanları makinenin önünden samanlığa, buğday veya arpa da arkasındaki hazneden ayrılarak çuvallara doldurulmaya hazır hale getirilir. Harman Savurma Makinesi: O günlerde köyde herkesin Harman makinesi yoktur. Bu iş için sıra beklemek lazım. Bu sırayı beklemek bazen günler alabilir. Bu nedenle savurma da denilen yelleme usulü de kullanılırdı. Bu yelleme denilen yöntem için rüzgârın iyi alınabildiği bir yer seçilir ve yaba ile havaya atılan düvenden geçmiş (işlenmiş) ekinler, rüzgar esintisinin yardımıyla sapından ayrılarak harman makinesinin gördüğü işlem biraz zahmetli bir yöntemle yerine Getirilirdi. Bu işlemlerin çok zahmetli ve bir telaş içinde bin bir meşakkatle olduğunu söylemeye gerek yoktur. Zahmet ve meşakkati anlamışsınızdır ama telaş niye diyenler için onu da söyleyeyim. Bu telaş, eğer hasat bir an önce ambara girmezse ve bu arada bir yağmura yakalanıp da ıslanırsa onu tekrar ve süratle kurutup kaldıramazsan buğday ya da arpa filizlenir ki bu da özelliğinin kaybolması demek olur, bu bütün emeklerin heba olması bir yana, kışın aç kalmak anlamına gelir. Bu nedenle hasat zamanı kimsenin gözü kimseyi görecek kadar ölü zamanı yoktur. Daha sonraları bu harman makineleri yerini patozlara ve biçer- döverlere terk etmiştir. Bu güne gelindiğinde köyümüzde neredeyse tarım yapılmamaktadır.

179 | M E L E T


Hasat bittikten ve ürünler ambara konulduktan sonra su değirmeninde 62 un ihtiyacı da karşılandıktan sonra yayladan dönüşler de tamamlanmış olur. Çocukluğumda derelerde o zamanlar yeterli su bulunmaktaydı. Köyün ortaklaşa kullandığı ve su gücüyle çalışan bir su değirmeni vardı ve köylü sıraya girerek buğdaylarını öğütürdü. Kış hazırlıklarının en önemlilerinden birisi de yakacak stoklamasıdır. Kış mevsimi bölge de çok çetin ve uzundur. Bu nedenle yakacak ihtiyacı ihmale gelmez. Büyüklerimiz “Mart kapıdan baktırır, Kazma kürek yaktırır” derlerdi. Bunun boşuna söylenmiş bir söz olmadığını herkes bilir. Köyün hazine yerlerinden kendisinin kullanımında olan ormanlık arazide, yaşlı ve işe yaramaz olan ağaçların odun için kesilmesine izin verilir. Bu Muhtar ve köy ihtiyar heyetinin izini, Köy korucusunun da kontrol ve denetiminde olurdu. Çocukluğum başlığı altında köyümden bahsetmişken, Coğrafi konumu ve bazı kısa bilgileri de aktaralım.

Erikköyün İl ve İlçe Merkezi ile Civar Köylere Mesafesi:63 Erikköyün coğrafi olarak Dünya üzerindeki yeri: koordinatlar: 40 derece 31 dakika 51 saniye Kuzey, 37 derece 39 dakika 36

62

Su değirmeni su enerjisine bağlı olarak çalışan ve yakıt harcamadan çalışan değirmen türüdür. MÖ 100 yılında Eski Yugoslavya ve Arnavutluk'ta ilk kez kullanılmaya başlandığı söylenmektedir.

63http://www.yerelnet.org.tr/koyler/koy.php?koyid=256943

180 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


saniye Doğu, koordinatlarında yer almaktadır. Erikköyün İl merkezi Ordu’ya uzaklığı; 92 Km, İlçe merkezi Mesudiye’ye 23 Km mesafededir. 1290 metre rakımda bulunan Erikköy, Kendisine en yakın köyler ve mesafeleri aşağıdadır. Erikköy - Birebir 3.04 Km. Erikköy - Arıcılar 3.23 Km Erikköy - Güzle 3.25 Km Erikköy - Kuyucak 4.28 Km. Erikköy - Alanköy 4.96 Km. Erikköy - Bayırköy 5.34 Km. Erikköy - Karabayır 5.61 Km Erikköy - Derebaşı 5.88 Km. Erikköy - Beyseki 6.06 Km Erikköy - Üçyol 6.13 Km. Erikköy - Mahmudiye 6.48 Km.

181 | M E L E T


ERİKKÖY’DE YAŞAM, HAYVANCILIK

TARIM

VE

Köyde Yaşam Çocukluğumun geçtiği Erik Köyü; Mesudiye – Ordu karayoluna 5 Km mesafede ve Mesudiye’ye 23 Km uzaklıktadır. Çocukluğumda (1950’li yıllar) yaklaşık 60 haneli bir köy idi. Mesudiye’nin diğer köylerine göre nispeten düz bir arazi yapısı vardır. Hayvancılık ve tarım başlıca geçim kaynağıydı. Ancak geçim yeterli olmayınca gurbet yolu tutulurdu. Köyde kalanlar için, diğer köylerde olduğu gibi genellikle yaz aylarında yaşam çok hareketli ve zahmetlidir. Üstelik işlerin düzenli ve seri yapılma zorunluluğu vardır. Normalde bir günlük hayat sanki birbirinin kopyası gibidir. Sabah ezanıyla birlikte kalkılır. Evin hanımı ilk kalkandır. Doğruca evin kapısını açmaya gider. Evde insan olduğu sürece gündüzleri kapının açık kalması adettendir 64 . Kapı önleri süpürülür, ahır dolaşılır, kümesin kapısı açılarak kümes hayvanları serbest bırakılır. Bu arada evde tüm hane halkı uyanmış, elini yüzünü yıkamış, güne hazır olmaya çalışmaktadır. Çocuklar da dâhil, herkesin yapacağı bir iş mutlaka vardır. Topluca kahvaltı yapılır. Evin hanımı inekleri sağıp buzağıları analarıyla buluşturduktan sonra, diğer büyükbaş hayvanlarla beraber sığırtmaca katma telaşındayken, diğerleri de baba ile birlikte o gün ne iş yapılacaksa onun 64

Kapısı açık görünmeyen evler hoş karşılanmaz. Kapalı olan evler, komşular tarafından evde bir sorun olduğu şeklinde değerlendirilir ve kapı çalınarak ses almaya çalışılır.

182 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


hazırlığını yapmaktadırlar. Baba kış ise, hayvanların yemini, suyunu vererek altını temizler, hayvanların gübresini tömek 65 denilen delikten kemreliğe atarlardı. Bu işler genellikle biraz hareketli bahar ve yaz aylarında nispeten daha az, çetin kış şartları içinde daha bir zahmetlidir. Sabah kalkış ve kapının açılması, önünün süpürülmesi, kahvaltı işleri aynen devam ederken, Hayvanların bakımları da en önemli işlerden birisidir. Kış boyu tam (ahır) denilen kapalı alanlarda yapılmaktadır. Bu nedenle günde birkaç kez beslenme ve sulama ihtiyaçları olmaktadır. Samanlıklar genellikle evlerin bitişiğinde olmaz. Saman taşınması için günlük olarak samanlığa gidilmektedir. Çetin geçen kış mevsiminde çoğu kez kar yolları kapatmaktadır. Bu nedenle samanlık yolunun kardan temizlenip açılması gerekir. Günümüzde olduğu gibi kar yağdıktan birkaç gün sonra erimezdi. Çok net hatırlıyorum, karda açılan harman, köy içi, okul ya da cami yollarından giderken karın üstünü göremez, ayaklarımız üzerine zıplayarak görebilirdik, bazen zıplayarak da göremediğimiz zamanlar bile oluyordu. Bundan anlaşılması gereken; bu olayı hatırladığıma göre en azından 5-6 yaşlarında olmalıyım. Eh boyum da bir metre olsa demek ki yağan kar bir metrenin çok üstünde oluyordu. Kışların uzun sürmesi hem insanlar, hem de hayvanlar için yiyecek sıkıntısı ortaya çıkardı. Büyükbaş hayvanlara yöre insanının “purç” dediği ağaçların dal uçları ve “geven” denilen diken kökü; küçükbaş hayvanlara da “pür” denilen çam dalları yedirilirdi. Köyde o yıllarda az da olsa keçi bulunuyordu. Çocukların en büyük eğlencesi “çayan” denilen kızakla karda kaymaktı. 65

Ahırdan gübre atmaya yarayan delik. 183 | M E L E T


Baharla birlikte, güneş yüzünü gösterip, karlar erimeye başlayınca da köyde bir canlanma ve hareketlilik yaşanırdı. İçeride beslenen hayvanlar artık yavaş yavaş dışarıda sulamaya, giderekte otlatmaya çıkartılır, doğal olarak kışın kasveti hali köyde bir canlığa dönerdi. O zamanlar, ekili alanlara zarar vermemesi ve yaylaların verimli topraklarındaki otlarda beslenmeleri için hayvanlarla birlikte yaylaya göç edilirdi. Ekinler biçilince de tekrar köye dönülürdü. Köye dönen hayvanlar ekinler biçilmiş ve toplanmış olduğu için güdülmeye ihtiyaç duyulmaz ve başıboş bırakılarak otlamaya salınırdı. Buna “sellim” denirdi. Köyün yaylası Gölköy ile Mesudiye’nin sınırlarını belirleyen ve 1490 rakımlı Harçbel de idi. Yaylaya göç at ve eşeklerle yapılırdı. Çobanlar, köpekleri de yanında olarak yayla yolunu tutarlar ve yaklaşık iki ay sürecek bir yolculuğa çıkarlar. Yaylaya götürülen hayvanlara ‘çan’lar ve ‘kelek’ler 66 takıldıktan sonra yollara düşülürdü. Yayla’da çok soğuk bir su kaynağı vardı. Evler ağaçtan yapılmıştı. Yaylanın bir bekçisi olur ve yayla göçü olana kadar baharda yaylanın sınırları içindeki merayı korumakla görevliydi. Yaylada koyunlar ve kuzular bir arada otlatılmazdı. Öğle saatlerinde ağıllara alınıp sağılan koyunlar sağımdan sonra kuzularıyla buluşturulur. Yüzlerce koyunun, yüzlere kuzu içinden kendi yavrusunu nasıl bulduğunu anlamakta güçlük çeker, zevk ve hayretle onları izlerdim. Bu buluşma ikindiye kadar sürer ve emişmelerine izin verilirdi. İkindide çobanın “haydi seçeğe” çağrısıyla çoluk 66

Büyük çan’lara kelek denir.

184 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


çocuk her kim varsa sürüyü çembere alıp, koyunların çember dışına çıkmasına izin verilir, kuzular çember içinde kalırdı. Sonra ertesi gün tekrar buluşturulur ve tekrar aynı işlemler….

Çiftçilik ve Tarım Tarım’a gelince; Genellikle buğday, arpa, mercimek ve fiğ ekimi yapılırdı. Bu ürünlerden buğday ve arpa ekmek ve yemeklik için, fiğ ise hayvan yemi olarak kullanırdı. Sonbaharda (güz) güzlük buğday yani “siyez”, ilkbaharda ise yazlık buğday, arpa, yulaf, fiğ, mercimek ekilirdi. Tabi bunlar öküzlerle çekilen karasabanla yapılırdı. (pulluk ve traktör daha sonraları köye girebildi). İlk önce çayırlar biçilir, devamında da mevsimin ilk ürünü olarak mercimek ve fiğ toplanırdı. Toplanan ürün hemen harmanlara taşınırdı. Özellikle mercimek toplamak çok zahmetli bir işti. Boyu kısa olduğu için biçme yapılamaz ve el ile yolunarak toplanırdı. Bu işlemi de sabahın çok erken saatlerinde yapmak, güneşin yükselip sıcağın arttığı zamana bırakmamak gerekirdi. Çünkü kuruyup gevreyen mercimek çok kolay yere dökülebilir ve ürün kaybı olurdu. Arpa ve buğdaya gelince; Hem arpa hem de buğday orak (galuç) la veya tırpanla biçilirdi. Ekin biçme, kalabalık aileler kendisi, varlıklı aileler ırgat tutarak yaparlardı. Büyük tarlaların biçilmesinde bazen imece (keşik) usulü de kullanılırdı. Biçiciler sıraya dizilir, bir elinde orak, diğer elinde biçtikleri ekin (pırmıt)… Bunlar desteler halinde toplanırdı. Ekin biçme önemli bir işti. Hakkında ne türküler yakılmıştır. 185 | M E L E T


Bu konuyu en iyi anlatan ve Yukarı Faldacalı ozan Rüştü Tuncalı’nın yörede en çok bilinen türküsü; 67 Ekin Biçme Türküsü;68 Ekini biçe biçe Bulamadım ucunu Dahasını söylemem Anşa bilir suçunu. Ekin biçtim göğüdü Nerden aldın öğüdü Ben üstüne geldikçe Senin göynün böyüdü. Ekini biçe biçe Çıktım öğner başına Adam havas ediyo Gelmiş on beş yaşına. Ekini biçe biçe Ağrıdı bileklerim, Çok yalvardım Allah’a Geçmedi dileklerim. Nakarat kısmı ise insanları bir coşturur ki…. Pöçükteki iki kişi öğneri coşturmak için sözleşmişçesine bağırırlar….

67

68

Rüştü Tuncalı, Mesudiye Yukarı Gökçeli bir Ozandır. Türk Halk Müziği repertuarına geçmiş eserleri vardır. Ordu Türküleri, Taner Can, Salih Turhan. Ordu belediye Kültür yayınları. S 101. Bu türkü düğünlerde de özellikle Mesudiye’nin doğusunda kalan köylerde sıkça söylenir.

186 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


-Yatmışlar…. -Yağı bala katmışlar… -Bir güzel de öpmüşler… -Nerede? -Şu karşıki derede… -Hey heeeeyiii iiii…. Uhu…. Arpa çok sıcağa dayanmaz, sapları çabuk gevrer ve başaklar yere dökülüp onda da mercimek gibi ürün kaybı olur o nedenle erken saatlerde ve güneş kızdırmadan biçilmelidir. Buğday ise nispeten biraz daha geç olgunlaştığından sırasını bekler. Güneş ve sıcağa daha dayanaklıdır. Köye yakın ve gübreleme olanağı olan yerlere “ahbun” denirdi. Bu yerler biraz daha verimli oluyordu, ikinci bir ürün elde edilebiliyordu. Genellikle kırsal kesimlerde ürün, bire iki ya da üç verebiliyordu. Biçilen ürünler ( ekinler) en kısa sürede harman yerine taşınmalı, yoksa hem orada muhafaza edilmesi zor olur hem de yağmur yağarsa ıslanma riski vardır ki tekrar kurutup tekrar toplamak çok zahmet ve ürün kaybına neden olur. Harman yerine genellikle kağnı (öküz arabası) ve kızak denilen ve iki tekere ilaveten önde bir ucu öküzlere koşulan, diğer ucu da ana gövdeye bağlı ve yerde destek olup sürüklenerek çekilen arabalarla taşıma yapılırdı. Genellikle öküz koşulur, nadiren de olsa manda (kömüş) da koşulurdu. Getirilen ekin, eğer harman yeri hazırlanmışsa serilir ve düven sürülmeye (harman edilmeye) başlanır. Eğer harman yeri hazır değilse, yığın yapılarak harman edilmeyi beklerledir. Harmanda bu yığınların ortasına rüzgârda devrilmesin diye uzunca bir sırık çakılırdı. Samanlıkların önü düzlüktü. Bu 187 | M E L E T


düzlükler iyice sulanarak toprak pekiştirilir. Bu işleme “sıvarma” denir. Yeri gelmişken sıvarma işleminden biraz bahsetmek gerek: Harman olarak adlandırılan yer; düz bir alan ve bitiminde samanların depolandığı bir samanlık deposudur. Ekinlerin harmanlandığı bu dış alan kış boyunca, dış etkenler ve yağmur, kardan bozulmaktadır. Harmanlama yapılabilmesi için düzleme ve hazır hale getirilmesinde bir dizi işlemler gerekmektedir. Bunun için düzlenen ve tamiratı yapılan alanın sert ve killi olan toprağının ıslatılarak su ile yumuşatılıp uygun şekil vermek ve düzleştirmek gerekir. Su hemen öyle ayağının dibinde değildir. En yakın dereden küplerle getirilen su, kurumuş ve bozulmuş toprak alana dökülerek tefsiye ve düzeltme yapılır. Ertesi gün yığınlar sırayla harman yerine serilir. Öküzlerin çektiği, altında keskin taşlardan dişlerle kaplı döven (düven) üstüne bir insan binerek öküzler haylanırdı. Artık harmanın genişliğine bağlı olarak dön dur... Döven üstüne bir kişi bindirilirdi ancak bu kişi çoğunlukla evin çocuklarıdır. Bundan maksat hem öküzleri yönetmek, ham de düven üzerinde bir ağırlık yaparak, altında kalan ekinlerin parçalanmasına yardımcı olmaktır. Ben de bu işi çok yapmışımdır. Döven üstünde öyle tatlı uyku gelir ki kafanı kaldıramaz olursun. Öküzler kendiliğinden işlerini yaparlar ama uyumaman gerekir. Hayvan dışkılama yapacağı zamanı kaçırdın mı vay haline… Döven üstünde bir kürek olur. Eğer hayvan dışkılarsa hemen bu küreği hayvanın kıçına tutarak dışkıyı düşürmeden alıp dışarı atılırdı. Döven sürme işlemi saatler alır, hatta ertesi güne bile kaldığı olurdu. Saman oluncaya kadar devam ederdi. Bu 188 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


esnada dirgonla, 69 biraz daha inceldiğinde ise yabalarla 70 karıştırarak ezilip incelmesine yardımcı olunurdu. İyice incelip saman haline gelince de “sıyırgı” larla71 toplanır ve makineye vermeye hazır hale getirilirdi. Bu işleme “tığ” yapmak denir. Şimdi sıra ‘düven’lenmiş harmanı, saman, buğday ve arpa’yı ayrıştırmak için harman makinesine vermeye geldi. Hazırlanan harman yeri deponun önünde “kuruluk” denilen ve üstü yağmura karşı korumalı bir uzantısı vardır. Buraya işlenmiş ekinlerin harman edilmesi ve toplanıp harman makimsine verilmesi için depolama yapılır. Harman makinesi ahşaptan yapılmış bir tarım aletidir. İnsan gücüyle çalışan ve bir kol vasıtasıyla işlev gören tarım aletidir. Düvenle işlenmiş ekinler Harman makinesinin üstündeki boşluktan ‘yaba’yla bir kişi tarafından düzenli aralıklarla makineye doldurur. Ağzı harmanın içine çevrilen makineden çıkan samanlar doğrudan ‘harman’a püskürtülür. Buradan verilen buğday ya da arpanın samanları makinenin önünden samanlığa, buğday veya arpa da arkasındaki hazneden ayrılarak çuvallara doldurulmaya hazır hale getirilir. Köyde herkesin Harman makinesi yoktur. Bu iş için sıra beklemek lazım, bir ücret ödemek lazım. Bu sırayı beklemek bazen günler alabilir, ücret de ödemek kazançtan kayıp demekti. Bu nedenle “yelleme” da denilen savurma usulü de kullanılırdı. Bu yelleme denilen yöntem için rüzgârın iyi 69 70

71

Dirgon; sap karıştırmaya yarayan ucu çatallı sopa. Yaba; İncelmiş sapları ya da samanı karıştırmaya yarayan parmaklı ağaç kürek. Sıyırgı; saman haline gelmiş harmanı, sıyırarak toplanmasını sağlayan bir sopa ucunda üçgen şeklinde bir tahta. 189 | M E L E T


alınabildiği bir yer seçilir ve yaba ile havaya atılan düvenden geçmiş (işlenmiş) ekinler, sapından ayrılarak harman makinesinin gördüğü işlem biraz zahmetli bir yöntemle yerine getirilirdi. Eğer hasat bir an önce ambar’a girmezse ve bu arada bir yağmura yakalanıp da ıslanırsa onu tekrar ve süratle kurutup kaldıramazsan buğday ya da arpa filizlenir ki bu da kışın aç kalmak demektir. Bu nedenle hasat zamanı kimsenin gözü kimseyi görmez. Zaman içinde bu harman makineleri yerini patozlara ve biçerdöverlere terk etmiştir. Günümüzde tarım köyümüzde neredeyse yapılmamaktadır. Sonbaharda harmanlar yapılıp ürün ambarlara konulurdu. Bu ürünün bir kısmı tohumluk olarak saklanır, diğer kısmı ise su değirmenlerinde öğütülüp un yapılır, bir kısmı da yine su ile çalışan ‘seten’lerde ya da dibeklerde72 ıslatılıp konulan zahire ağaçtan yapılmış dibek döveceği ile vura vura kabuğundan ayrılır. Daha sonra el değirmenleri ile bulgur haline getirilirdi. Bu kadar zahmetli işlere karşılık köyde çok az kimsenin elde ettiği mahsul kendilerine yeterdi. Bu nedenle geçinmek için insanlar gurbet ellerine çalışmaya giderdi. Mesudiye’de yaşayan halkın tarımda emeğinin karşılığını alabilmesi için modern tarım yapma yolunu mutlaka ve en kısa sürede denemesi gerekmektedir. Tarım yapılacak arazinin kısa bir ıslah çalışmasından sonra verimli hale gelebileceği açıktır. Aslında arazinin yeterli olduğu konusunda hiç şüphe 72

Dibek; içi oyulmuş taş.

190 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


bulunmamaktadır. Hükümetlerin tarım politikaları nedeniyle yıllardır gelişme gösterememiş olması bu gerçeği kapatamaz. Dünyada örneği olan ülkeler vardır. Örnek olarak verilmesi gerekirse; Hollanda küçük bir ülkedir ve Konya ilimiz sınırları kadar toprağı vardır. Göçmen ve mülteciler de dâhil Hollanda’nın nüfusu yaklaşık 17 milyon kadardır. Ancak ulusal tarım ürünleri ihracında Amerika Birleşik Devletlerinden sonra ikinci veya üçüncü ülke konumundadır.73 Hollanda buraya nasıl gelmiştir bunun incelenmesi halinde Mesudiye topraklarının da güzel ve kararlı bir çalışmayla halkın makûs talihi sonar erecek bir proje olabilecektir.

Hayvancılık Ülkemizde şehirler ve ilçeler simgesi olarak anılan bazı ürünler vardır. Bu ürünler bazen tekstil, bazen hayvancılık, bazen de meyve ve sebze olabiliyor. Turizmle anılan il ve ilçelerimiz de var elbette. Örnek; Kayısı deyince Malatya, Buldan (Denizli) ve Şile deyince; Buldan ve Şile bezi, Ordu ve Giresun deyince; fındık, Kayseri sucuk ve pastırma, Ankara’nın Keçisi, Karacabey deyince de at ve Merinos koyunu akla gelir. Ancak Mesudiye’nin bunca potansiyeli varken simgesi olan ve ülke çapında bilinen bir şeyi henüz yoktur.

73

Gerard TERBERG,Hollanda’nın Ankara Kraliyet Büyükelçiliği Tarım Ataşesi, Kırsal Kalkınma ve Köykent yaklaşımı s 23, Mesudiye Vakfı yayımı 2002.

191 | M E L E T


Mesudiye, Arıcılık, büyük ve küçükbaş hayvancılık için çok uygun arazi ve mevsim koşullarına sahiptir. Bu günün şartlarında Mesudiye’nin diğer birçok köyü gibi Erik köyü de arazi yapısı olarak her türlü hayvancılık için en çok elverişli köylerden birisidir. Eskiden köyde hayvancılık mecburi geçim kaynağı iken şimdilerde hayvancılığa, imkânların daha da fazla olmasına rağmen maalesef köyde oturanlar tarafından bile “nazlı” bakılmaktadır. İnsanların kolay para kazanma ve kolay yaşama alışkanlıklarından dolayı bu zor coğrafyaları terk etmişlerdir. Ulaşımı zor, yaşam standartları zor, eğitim ve sağlık standartlardan uzak bu yerlerde, özellikle kışın insanlar yaşamlarını büyük kentlerde sürdürmeyi tercih ederek geçirmekteler. Ekilip biçilen araziler günümüzde verilen göç ve yukarıda belirttiğim bölgenin imkânsızlıkları ile çetin kış şartları, ulaşım güçlükleri nedeniyle artık işlenmemektedir. Bu nedenle; yeterli arazi olmasına rağmen hayvancılık yapmaya çok hevesli insan bulunmamaktadır. 1970’li yıllara kadar hem Erik köyünde hem de İlçenin diğer köylerinde hatırı sayılır miktarlarda küçük ve büyük baş hayvancılığı yapılırdı. Hatta bu durum 1980- 90’lı yıllara kadar da azalarak olsa bile devam etmiştir. Bu hayvanlar hem bölgenin et ihtiyacını karşılar hem de Samsun, Ankara, İstanbul gibi büyük şehirlere götürülerek paraya çevrilirdi. Daha sonraları hayvancılık çok para etmeyince insanlar buraları terk ettiler. Günümüzde bazı Devlet teşvikleri olmasına rağmen bazı bürokratik zorluklar nedeniyle bu işleri yapmak isteyenler olsa bile uğraşmak istememektedirler.

192 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Eskiden köyde geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktı, zor ve ilkel şartlar nedeniyle o da sadece kendi ihtiyacını karşılayacak kadar olabiliyordu. Tarımda kullanılan kara saban, kıraç ve çoğu taşlık ve verimsiz olan tarlaları sürmeye yeterli olmak zorundaydı. Başka bir karşılığı ve yerine kullanılacak tercihi bulunmamaktaydı. Tarım ve hayvancılık, bu her iki geçim kaynağı da kendi geçimini zar zor karşılar durumdaydı. Arta kalan çok az bir miktar olursa, takas yoluyla, ya da satıp paraya çevirerek diğer ihtiyaçların karşılanması sağlanırdı. (Gaz yağı, tuz v.b). Konu buraya gelmişken aydınlatmada kullanılan gaz yağının öneminden de bahsetmek lazım. Aydınlatma ihtiyaçları ilk başta nasıl karşılanırdı? Bunu tam ve kesin bir fikir ile açıklamak için biraz gerilere gitmek gerekiyor. Başlangıcını çıra olarak saymakla işe başlamalıyız. Sanırım 1900’lü yılların başına kadar böyle devam eder. Çok çetin şartlarla mücadele eden insanlar, zaten akşam olunca yorgunluğa yenilip erken yatmakta ve erken kalkmaktaydı. Bu nedenle de zaten daha fazlasını bilmediğini düşünürsek, dolayısıyla aydınlanma ihtiyacı en aza inerdi. 1900’ün başlarından itibaren memlekette gazyağı kullanılmaya başlandıktan sonra, zamanla, önce köyün ileri gelenleri ve hali vakti nispeten iyi olanlardan başlamak üzere, gazyağıyla ışık veren araçlar kullanılmaya başlanmış ve giderek yavaş yavaş kullanım yaygınlaşmıştır. Aydınlatmada çocukluğumdan hatırladığım, akşam olunca ocaktaki yanan odun ateşinin verdiği ışık ve ilaveten “İdare” lambası denilen aydınlatma aracı ile aydınlanırdık. Yeri 193 | M E L E T


gelmişken Duman 74ustayı bir kez daha rahmetle analım. İdare lambası ve aydınlatmada kullanılan araçlardan bu gün ve gelecekteki gençlere bilgi aktarımı ve tarihe not düşmek açısından biraz bahsedelim. İdare lambasının genellikle sacdan yapılan bir haznesi vardır. Gövde üste doğru daralır ve ince bir boğaz şeklini alır. Boğazın bitiminde bulunan bir fitil haznedeki gazyağını emerek ışık vermeye yarar. Fitil kısaldıkça fitilin boyunu ayarlamak gerekir. Daha varlıklı ailelerde ya da idarenin bir sonraki aşamasında da gaz lambaları kullanılmaya başlanmıştır. Bu lambalar, içine gazyağı konan cam bir hazne, üzerine fitil ve fitilin boyunu ayarlayan bir mekanizma bölümü vardır. En üstte de baca görevi yapan ve yanmanın olduğu aydınlatma bölümünü kapsayan üstü açık cam kısım bulunmaktadır. Fitilin boyu uzadıkça aydınlatma da o kadar çok olur. Bir de mum vardır ki, onun ekonomik değeri nedeniyle sadece acil ve geçici durumlarda daha ziyade zorunlu durumlarda kullanılması tercih edilmiştir. Daha sonraları fenerler ve lüks denilen aydınlatma araçları yaşamımızı kolaylaştırmak üzere hayatımıza katıldılar. Geçim kaynağı tarım ve hayvancılık dedik ama bu işlemin nasıl yapıldığından biraz bahsedelim: Yukarıda da bahis edildiği gibi benim çocukluğuma uzanan zaman dilimine kadar geçim kaynağı Tarım ve Hayvancılıktı. Bazı evlerde dokuma tezgâhları olduğunu hatırlıyorum, ancak bu tezgâhlar bir ya da iki evde vardı. Örf ve adetlerimize bakıldığında tarihi 74

Duman usta tamamen el becerisine bağlı, kendi yaptığı el aletleriyle, gazyağı tenekelerinden soba ve idare lambası yapardı.

194 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


kökenlerimizin Türk Oğuz baylarından olduğu kanısı baskındır. Oğuz Türklerinde yerleşik düzene geçmeden önce Orta Asya’dan göç ederek “konar-göçer” bir yaşam sürdükleri için daha ziyade hayvancılık ön plana çıkar. Onların yaşam tarzı ve örf-adetleri bizimkilerle neredeyse tam olarak uyuşmaktadır. Hayvancılık geçim kaynaklarında en önemli yeri almaktadır. Daha sonra yerleşik düzene geçtiklerinde bu geçim kaynağına tarım da eklenmiştir, ancak sadece kendi ihtiyaçlarını karşılayacak kadar tarım yaptıkları bilinmektedir. Bizim çocukluk zamanımızda uyguladığımız ve şimdilerde olmayan yayla kültürümüz de bu düşüncemi doğrulamaktadır. Eskiden düzenli olarak yaylaya çıkılan, her köyün bir yaylası vardı, doğal olarak bizim köyün de bir yaylası vardı. Yaz gelince yayla hazırlıklarının büyük bir heyecanla yapıldığını hatırlıyorum. Uzun ve kasvetli kıştan sonra bu hareketlilik, herkese bir heyecan ve canlılık verirdi. Bu mevsimde köyde tarlalar ekili olduğundan hayvanlar için otlaklar çok kısıtlanmış olur ve bu ihtiyaç için yaylalar çok elverişli olurdu. Hayvanlar burada beslenip kışın kaybettikleri gücü tekrar kazanırlardı. Yine hatıralarımda aşağı yukarı hemen herkesin yaylada bir evi vardı ve bu evler şimdilerde “Kütük Ev” dedikleri evlerdendi. Buz gibi suyu, tertemiz havası insana bir dirilik ve canlılık verirdi. Artık günümüzde bu yaylalara piknik yapıp mangal yakmak için çıkılır oldu.

195 | M E L E T


MESUDİYE MANİLER

YÖRESİNE

AİT

TÜRKÜLER

VE

Mesudiye, yazarı, çizeri, çalıp-söyleyen insanların bir hayli fazla olduğu bir yöredir. Erik Köyünde yazar-çizer becerilerini ortaya koyan, şarkı söyleyen, müzik aleti çalanlar yönünden Mesudiye’nin diğer köylerine göre biraz (en azından benim çocukluğumda) zayıf kalmaktadır. Ancak dillerde dolaşan türküler hep aynıdır. Sanat ve sanatla uğraşı olayı bir yetenek olsa da, hemen etrafında cereyan eden bir sanat örneği yoksa ve sanat’a ulaşmak da biraz zor ise, doğal olarak bulaşıcı olduğuna inandığım bu kültür dalı, ortamda kendini göstermekte zayıf kalabiliyor. Bu nedenledir ki Mesudiye’nin birçok köyünde bu tür sanat faaliyetleri olmasına rağmen (Yeşilce, Yeveli, Aşağı ve Yukarı gökçe, köşe köyleri gibi) Erik köyü başta olmak üzere bazı köylerde görülen bu kısırlığa üzülmemek elde değildir. Bu tür faaliyetlerin olduğu köylerin eğitim düzeyinin benim kuşağım ve daha eskiler (70 yaş üstü)’in ilgisi ve eserleri daha çok göze çarpmaktadır. Bu nedenle Türküler, maniler gibi miraslarımızı Mesudiyemizin mirasları olarak buraya almayı düşündüm. Erik köyü genç kuşaklarının, büyüklerine göre daha ilgili olacaklarını, sanat etkinlikleri ve eserleri bakımından bu eksikleri tamamlayacağı dileğimi ve umudumu muhafaza ediyorum. Bir hemşerimizin hoş bir sitem şiiri ile devam edelim.

196 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Dohtur Bey75 1960’lı yıllar. Mesudiye insanının yoğun olarak gurbete gittiği, fakat Mesudiye ile de bağını koparamadığı yıllar. İnsanların hastalandığında büyük kentlerde gördüğü sağlık hizmetlerini Mesudiye’de de görmek istediği faka bir türlü sağlık merkezinde doktor bulamadığı yıllar. Dursun GÜL isimli bir hemşerimizin 1981 yılında Mesudiye gazetesinde 76 çıkan şiirini o yılların sağlık sorunlarını anlatması bakımından bu güne aktaralım. Önce izzet ikram ile Ahretten sana selam dohtur bey. Kırk bin tane dert hamalı sağ ile Söyleşelim birkaç kelam dohtur bey. İzin dedin bir ayına he dedik, Rapor dedin iki aya hu dedik, Ecel şerbetleri içtik su dedik, Bu sözlerim yalan değil dohtur bey. Yalan olmuş Hipokratın yemini Öğrenmişiz dohturların tümünü. Kaç civanmert toprak etti canını, Can mülkümüz talan oldu dohtur bey. Mesudiye İstanbul’un arası Harca harca kalmadı han parası, Derinleşti fakirliğin yarası, Bir virane elde kalan dohtur bey. 75 76

Mithat Baş; Mesudiye tarihi ve Kültürel Özellikleri İstanbul 2016 Mesudiye gazetesi, Mesudiye Matbaası. Ağustos 1981, sayı; 329 Kazım Yüzbaşıoğlu tarafından çıkarılan bu gazete yayın hayatını 1972-1985 yılları arasında sürdürmüştür. 197 | M E L E T


Hızır gibi yollarını bekledik, Günler aylar derdi derde ekledik, Sen gideli yüz ölü kefenledik, Bini aştı sakat kalan dohtur bey. Mesudiye ve yöresi maniler ve türküler yönünden oldukça zengin bir birikime sahiptir. Dillerde dolaşan ve repertuarlarda yerini almış önemli eserler bulunmaktadır. Bu kültür hazinemizden örnekler vermeden ve paylaşmadan geçmeyi uygun bulmuyorum. Bu nedenle “maniler ve türküler” başlığı altında biraz içine girmek, hatta uzunca tutarak girmek gerektiğini düşündüm. YÖRE MANİLERİ İstanbul evrülesün Evrüle devrülesin Aldın gettin yarimi Dibinden devüilesin. İstanbuldan kaz yolla Kanadına yaz yolla Kurban olayım Allah Şu yârimi tez yolla. Susadım su isterim Suyolunu gösterin Suyolunu göstermen Yar yolunu gösterin Et yerük direminen Derdimiz vereminen Geldi geçti ömrümüz Bir guru selamınan. 198 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Yaylanun çiçekleri Yayulur inekleri Goyun yağına benzer Yârimin bilekleri. Guş gadar olamadım Dallara gonamadım Veran galası köyde Sevdüm de alamadım. Ekün ekdüm yollara Yedürmedüm ellere Yedü yıldur yar sevdüm Bildürmedüm ellere. Ekin dikülen yere Desde dökülen yere Can gurban canım gurban Kekül dökülen yere. Ekin ekdim az galdı Tel gırıldı saz galdı Gatlan yüreğim gatlan Gavuşmaya az galdı.

199 | M E L E T


Erüğün çayırları77 Mismülon bayırları Anşa gızı gaçurdu Guz köyün ayuları. Yaş peştamal yamadım Yârinen uyamadım Yâri gördüğüm yerde Kanıp da doyamadım. Tenekede hamaylı Ben onu takarmıyım Yollara altın döksen Dönüp de bakarmıyım. Ekin biçtim destem var Yatak serin hastam var Şu köylerin içinden Orta boylu yosmam var

77

Erik köyünden güzel Ayşe Mismilon ( beşpınar) a nişanlıdır. Ancak köyün öteki başındaki “Guz köy” denilen mahalle de ki bir delikanlı Ayşe’yi başkasına yar etmeyi hazmedememektedir. Âşıktır ama babasına durumu da açamamıştır. Ne fakirlik yaftasından kurtulacak desteği, ne de başlık verecek parası vardır. Ayşe nişanlanmış ve elden uçtu uçacaktır. Zaman hızla daralmaktadır. Kararlıdır ve arkadaşlarına konuyu açarak yardım ister. Bir gün ekin biçmeye gidişini fırsat bilerek güzel Ayşe’yi kolundan tuttuğu gibi kaçırır. Köyde kıyamet kopar. Nişanlı bir kızı kaçırmak ailenin onurunu zedeler. Ancak delikanlı kızı çoktan kaçırmış ve kayıplara karışmıştır. Ara tara bulamazlar. Birkaç gün bu aramalar devam etse de nafile artık, kaçak âşıklara ulaşılamaz. Sonunda köyün muhtarı ve hatırlı kişileri araya girer ve zaten kaç gündür kaçırılmış bir kızın nişanlısına artık yar olamayacağı yönünde aileyi ve aile tarafından da nişanlının ailesi ikna edilir. Ayşe ve delikanlı’ya haber salınır ve ortaya çıkmaları sağlanır. Jandarmada ifadeleri alınır ve rızaları olduğu tutanaklar geçirildikten sonra nikâhları yapılarak yuva kurmalarına izin verilir. İşte bu mani bu kaçak günlerinde Ayşe kızın arkadaşları tarafından yakılır.

200 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Kuyu kaz derin olsun Suları serin olsun Dua edin komşular Sevdiğim benim olsun. Ordu’nun demir tahtı Yağmur yağdı sel aktı Yeşilce güzelleri Beni derde bıraktı. Entari dürüyorlar Yüzüme gülüyorlar Sevdam yok diyom ama Benzimden biliyorlar. Yaylanın çayırında Malım yok ki yayıla Gezerim deli dolu Yârim yok ki darıla. Mahmat’ın bayırları Düz olur çayırları Keller’den kız alanlar Çift vursun davulları. Pınara testi koydum Doldurmadan kaldırma Yar üstüme yar sevmiş Allah murat aldırma. Şu dağların alucu Kınalı parmak ucu Bekar gezen kızların Kabul olmaz orucu

201 | M E L E T


Kayada urganım var Dibinde yorganım var Yar geldi diyene Koç koyun kurbanım var. Mani demeye geldim Kaymak yemeye geldim Meramım kaymak değil Yâri görmeye geldim. Terekteki siniler El vurmadan iniler Gurbetteki yârimin Kulakları çınılar. Mendil aldım kırkbeşe Yudum serdim güneşe Senin yârin gül ise Benimki de menekşe. Çağlarda çalımıyım Çalının dalımıyım Eller sevmiş bırakmış Ben onu alır mıyım. Ayağım yalın idi Dikeni kalın idi Ayrılmazdım yârimden Ayıran zalim idi. Ekin biçtim az kaldı Tel kırıldı saz kaldı Katlan yüreğim katlan Kavuşmaya az kaldı.

202 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Peştamalın düğümü Yana değiyor yana Kız senin bakışların Cana değiyor cana. Başındaki yazmanın Çiçekleri solmasın Kız söyle ağabeyine Böyle inat olmasın. Dağın başı darılık Benzim oldu sarılık Eller çifte gezerken Bize düştü ayrılık. Maniler yönünden zengin bir hazineye sahip Mesudiye, halk müziği ve türküler yönünden de çok zengindir. Bu zenginliğe de yer vererek gelecek kuşaklara aktarılması ve canlı kalmasına vesile olalım. YÖRE TÜRKÜLERİ78 Ekin Türküsü79 Ekini biçe biçe Çıktım öğner başına Adam havas ediyor Gelmiş onbeş yaşına.

78

79

Türkülerdeki kaynak kişiler, Ordu Belediye Kültür yayınları“Ordu Türküleri” adlı eserden alınmıştır. TRT repertuarına girmiş bir türküdür. Kemençeci Rüştü Tuncalı’ya aittir. 203 | M E L E T


-Yatmışlar -Yağı bala katmışlar -Bir güzel öpmüşler, -Nerede? Şu karşıi tepede. Ekini biçe biçe Bulamadım ucunu Dahasını söylemem Anşa bilir suçunu. Ekin biçtim göğüdü, Nrden aldın öğüdü Ben üstüne vardıkça, Senin gönlün büyüdü. Ekini biçe biçe Aürıdı bileklerim Çok yalvardım Allah’a Geçmedi dileklerim. Turnalar80 İki turnam gelir yolda yorulmuş, Şahin vurmuş kanatları kırılmış O da benim gibi yardan ayrılmış. -Turnalar turnalar allı turnalar -Benden yâre selam söylen turnalar İki turnam gelmiş Muş’tan Maraş’tan Kanadı ıslanmış yağmurdan yaştan 80

TRT repertuarına girmiş bu türkü Faldacalı kemençeci Rüştü Tancalı’ya aittir.

204 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Turnam korkmaz mısın alıcı kuştan. -Turnalar turnalar allı turnalar -Benden yâre selam söylen turnalar Turnam kanadı ipekten telden Çekerim ayrılık ne gelir elden O da benim gibi ayrılmış gülden. -Turnalar turnalar allı turnalar -Benden yâre selam söylen turnalar. Ocağa Koydum Kazan81 Ocağa koydum kazan Yak altını kaynasın Yeni çıktın horona Kemiklerin oynasın. -Hadi kızlar oyna bi denem, -Bir de sen iki denem. Ayakkabımın üstü Kırmızı gül olacak Benim sevdiğim oğlan Yüksek tahsil olacak. -Hadi kızlar oyna bi denem, -Bir de sen iki denem.

81

Bu türkü Arıcılar köyünden Ramazan Elbaş’a aittir. 205 | M E L E T


Almu Türküsü82 Şu Almu’nun köprüsü Bastıkça yaylanıyor, Hanife’nin yanağı Öptükçe ballanıyor. -De gülüm nanay na nanay -He gülüm nanay na nanay. Yeveli deresine Gel sesime sesime Altın olsam dizilsem Hanife’nin fesine. -De gülüm nanay na nanay -He gülüm nanay na nanay. Şu Almu’nun dibeği Kaptı beni köpeği Onbeş okka yüz dirhem Hanifenin göbeği. -De gülüm nanay na nanay -He gülüm nanay na nanay. Hanife boyun yosma Çorapsız yere basma Beni sana geçmişler Her söze kulak asma 82

Bu türkü Yeveli köyünden öğretmen Tahsin Eraslan’a aittir. TRT repertuarına girmiştir, fakat isim benzeşmesi nedeniyle Tokat-Almus türküsü olarak okunmaktadır. Türkü derleyen insanlar işi ciddiye almalarının ne kadar önemli olduğu bu yanlıştan bir kez daha anlaşılmaktadır.

206 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


-De gülüm nanay na nanay -He gülüm nanay na nanay. İnce Dere Göl Olmuş83 İnce dere göl olmuş Yar peşimde delolmuş Gözyaşları yüzünden Yayla yolu sel olmuş. Eğrek çamın yeşilce Yâri aldı düşünce Kıymetlere mi bindin Ben peşine düşünce. İncedere dibinde Mavi göl çiçeğisin Çambaşı pazarında Sarı bal peteğisin. Vuruldum gözlerin İnce dere gölünde Sevdamız masal oldu Şu Ordu’nun dilinde. O Yar Çamaşır Yıkar84 O yar çamaşır yıkar Yavadı deresinde Göz görmüş gönül sevmiş Kusuru neresinde. Ortasalah düz bi yer 83 84

Söz Fatma Duman Aydın, Müzik; Kubilay Duman. Söz – müzik Kubilay Duman. 207 | M E L E T


Elini elime ver Bir kez sarılsam ona Acep annesi ne der. Pisikliğin koyunu Terektaş’tan görünür Seni sevip almayan Ölmez ama sürünür. Çağman, Kümbet, Çambaşı Resmim koynunda taşı Diştaşlar da yiyelim Koyultmaçla ekmaşı. Kızıma Ninni 85 Hüzün dolu gözlerinde umudum Seninle ağladım seninle güldüm Bu gecede seni rüyamda gördüm Uyu kızım büyü kızım can kızım. Güzel yavrum bu canım senin için Gözlerine bakınca erir içim Türküler söylerim ben senin için Uyu kızım büyü kızım can kızım. Bu dünyada muradına eresin Haklı haksız aman ayırdedesin İnsan olanlara değer veresin Uyu kızım büyü kızım can kızım.

85

Söz – müzik, Hürdağ Aydın.

208 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Bizim Eller 86 Bahar geldi bizim eller Yaylalara göçtü m’ola Kızılağaç Çukuralan Lale sümbül açtı m’ola. Bağlama’nın çayırları Çavuşlunun pınarları Meri keklik yavruları Kanatlanıp uçtu m’ola Yeşilce gözümde tüter Bu gurbetlik artık yeter Ahbunlarda otlar biter Seferoğlu biçti m’ola. Yollarımı bekler mi anam Ben bu derde dayanamam Ayrılık yaman dostum, yaman Acep bir gün biter m’ola. Kırıldı çalmıyor sazım Hiç kimseye geçmez nazım Yeşilce’ye gitmek lazım acep Dostlar bir gün gelir m’ola. Mesudiyem 87 Özü doğru sözü doğru Güzellikten şaşmaz yolu 86 87

Söz – müzik; Hürdağ Aydın. Söz – müzik ; Menderes Koç. 209 | M E L E T


Hele bir de Anadolu Seviyorum Mesudiyem Mesudiyem ortasından Akar gider Melet ırmak Sanki küsmüş bir dost gibi Ağlar gider Mesudiyem. Deresine tepesine Kurban olam doğasına Hele bir de insanına Sevdalıyım Mesudiyem. Şu Meletin Evleri 88 Şu Meletin evleri Hp yamada yamada Ev yeri verilmiyor Paylaşmadan adama. Suya giderim suya İçeyim doya doya Allah yardım eylesin Bir haller olmuş köye. Koç Menderes sözüm çok Yükseklerde gözüm yok Adam anlamıyorsa Söylemeye lüzum yok.

88

Söz – müzik; Mnderes Koç.

210 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Armudun İrisine 89 Armudun irisine Vuruldum birisine Anne beni vermiyon Yiğidin iyisine. Armut dalda daldasın Sevgülüm ne haldasın Geliyor habarların Sakın ben, aldasın. Terekte gezelerim Ağrıyor azalarım Yâri bana verseler Kesilir fizalarım Başındaki yazmanın Yandalları solmasın Gız söyle gardaşıan Böyle inad olmasın. Aldır Aldır Mukaddes 90 Aldır aldır aldır aldır (Mukaddes) Al yanakları baldır O kınalı ellerinl (Mukaddes) Beni uykudan kaldır.

89

90

Mesudiye Köşe köyü. Kaynak; Ayşe Aybastı, Ordu Türküleri, Ordu blediyesi Kültür yayınları. S,55 Mesudiye köşe köyü, kaynak; Kemancı Ali Kıran. Ordu Türküleri Ordu Belediye Kültür yayınları. S. 53 211 | M E L E T


Çam dibine yaslandım (Mukaddes) Yağmur yağdı ıslandım Ben o yarin yanında Badem ile beslendim. Aşağıdan Gelir Yaylı Makine 91 Aşağıdan gelir yaylı makine , makine Bırakın gır atı girsin ekine canım canım canım canım Verin benim sevdiğimi terkime, terkime Gırat yorulur da gönül yorulmaz canım canım canım canım. Dere kenarında yayılan gazlar ya gazlar Uzatmış boynunu sılayı gözler canım canım canım canım Ekmk yediğimiz gelinler gızlar Gelin birer birer helalleşelim canım canım canım canım. Başındaki Yazmanın 92 Başındaki yazmanın Yan dalları solmasın Gız söyle gardaşıya Böyle inad olmasın. -Başındaki yazmanın -Yudur kirini yudur -Gönül kimi severse -Dünya güzeli odur.

91

92

Mesudiye yöresi, Kaynak, Cengiz Dilaver, Ordu Türküleri Ordu Belediye Kültür yayınları. S. 56. Mesudiye Köşe köyü, Kaynak; Nuriye Aybastı. Ordu Türküleri Ordu Belediye Kültür yayınları. S. 564

212 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Başındaki yazmanın İşlemeli oyası Çok dolandım peşinde Göremedim doyası -Başındaki yazmanın -Yudur kirini yudur -Gönül kimi severse -Dünya güzeli odur. Cenikden Duttum Darı 93 Mendilden bohçası var hop dini nam dini nina nina nam Bir zalim kocası var nina nam nina nina nina nam Kaldır kolları indir yar nina nam nina nina ninanam At boynuma dolandır hop nina nam nina nina nina nam -Hop dini nam dina nina nina nam -Yar nina nam nina nina naina nam -Hop dini nam dina nina nina nam -Yar nina nam nina nina naina nam Çalılıktan Bir Su İçtim 94 Çalılıktan bir su içtim kanmadım Elli direm gurşun yedim ölmedim Üç gün oldu ben bu yâri görmedim

93

94

Mesudiye yöresi, Kaynak; Ramazan Erbaş, Ordu Türküleri, Ordu Belediyesi Kültür yayınları, s. 78 Mesudiye, Köşe ve yeveli köyleri. Kaynak; Amil Karabulut. Ordu Türküleri,Ordu Belediyesi Kültür yayınları s.80 213 | M E L E T


-Aslan dağlar yaslan yosmam geliyor -Eller gınalı gollar sıvalı sandım dostum geliyor. Depeler depeler yüksek depeler Orda yağmur yağar burada sepeler Sandukda çürümüş elmas küpeler. -Aslan dağlar yaslan yosmam geliyor -Eller gınalı gollar sıvalı sandım dostum geliyor. Çambaşı’nın Evleri 95 Çambaşı’nın evleri Çamdandır çivileri Oturmuş koyun sağar Terlemiş sineleri. Çambaşında çarşılar Yarim koyun karşılar Yedi yıldır seviyor Size n’oldu komşular. Çam başında çam biter Yarim gözümde tüter Yar yayladan gelsene Hasretlik artık yeter.

95

Bu bir gelin ağlatma havasıdır. Kaynak; İhsan Gürdal.

214 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Çambaşı’na Çıktım ÇıramYanmadı 96 Çambaşı’na çıktım anam çıram yanmadı Mektup saldım yere aman mektup varmadı Etrafıma baktım anam kimse kalmadı -Ağlama gelinim ağlama aman -Beni yolumdan eyleme. Sazaklara ev yapma anam o batar gider Uzaklara kı verme aman o yiter gider El kadarcık ekmeğin anam o bana yeter -Ağlama gelinim ağlama aman -Beni yolumdan eyleme. Dertliyim Dereliyim 97 Dertliyim dereliyim Sorun ben nereliyim Bakmayın güler yüzüme Yürekten yaralıyım. Derdim var dağlar gibi Yanarın yağlar gibi Gel yatalım sevdiğim Kırmızı güller gibi. Gidiyom dur diyen yok Kebap oldum yiyen yok Ayrılık gömleğini anam Benden gayri giyen yok. 96 97

Gelin Havası, Kaynak; Ziya Taşova. Mesudiye yöresi. Kaynak; Çakır Şenol. 215 | M E L E T


Hey duman deli duman Kalksana yollarımdan Düştüm yolun altına anam Tutsana ellerimden. Düz Tarlanın Ekini98 Düz tarlanın ekini (gız findoğli Havva gız) Bellemeye gelmiyor (gız findoğli Havva gız) Havva gızın şaçları (gız findoğli Havva gız) Ellemeye gelmiyor (gız findoğli Havva gız) Dere geçtim daşı yok (gız findoğli Havva gız) Yüzük buldum gaşı yok (gız findoğli Havva gız) Oniki glin sevdim (gız findoğli Havva gız) Havva gızdan başı yok. (gız findoğli Havva gız) Irmak daştı gum saçtı (gız findoğli Havva gız) Havvam gocaya gaçtı (gız findoğli Havva gız) Havva gızı sorarsan (gız findoğli Havva gız) Köprübaşından aştı (gız findoğli Havva gız) Eminem Pazar mısın? 99 Eminem Pazar mısın? Şeftali satar mısın? Şeftali şöyle dursun Benimle kaçar mısın?

98 99

Mesudiye Köşe köyü, Kaynak; Kemancı Ali Kıran. Mesudiye yöresi, Kaynak; Cengiz Dilaver.

216 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


-Dalgın da Eminem oy oy oy -Baygın da Eminem oy. Eminem gonca mısın? Çayırda yonca mısın? Kaçıracağım seni Kalır da gelmez misin? -Dalgın da Eminem oy oy oy -Baygın da Eminem oy. Eminem ince belin Güllü anama gelin Kaçıracağım seni Olacaksın benim. -Dalgın da Eminem oy oy oy Baygın da Eminem oy. Enterim Aktur Benim 100 Enterim aktur benim Zilvim darahdur benim Şu köylerin içinde Emsalim yoktur benim. İçliğini biçtürmüş Koltuğuna gıstırmış Ne dedim de o yâre Sevdiğime küstürmüş.

100

Mesudiye Köşe köyü, Kaynak; Fikriye (Hanım) Okutan. 217 | M E L E T


Gız saçını örmüşler Bir omuzdan bir omuza Seni nasıl verdiler Domuz oğlu domuza Ben yanamam yanamam Fındıh odunu gibi Gızlar aşmış geliyor Şeer hatunu gibi. Evleri Garşumuzda 101 Evleri garşumuzda Sevdası başımızda Bu nasıl sevdayıdı Gencecik yaşımızda. Garşu garşu hanımız Çarşuda harmanımız Geçek garşu garşuya Çatlasın düşmanımız. Garşunun çıraları Işıdır buraları Ah yârim bize gelmiş Ayrılık sıraları.

101

Mesudiye Köşe köyü şıhdere mahallesi. Kaynak; Altun ve Metin Okutan.

218 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Gidemem Şiraz’a Ben 102 Gidermem Şiraz’a ben Dayanamam naza ben İnşallah gavuşurum Gerdanı beyaza ben Giderim Şiraz üstü Mendilim suya düştü Mendilimi ararken Meylim bir kıza düştü. Kahve içtim fincandan Kenarları mercandan Kız ben seni severim Hem yürekten hem candan. Gidiyom Gidemiyom 103 Gidiyom gidemiyom Sevdim terk edemiyom Vuruldum gaybetine Yüzüne diyemiyom. Fındıh dibi çubucah Gel edelim bir gucah Gız ben seni almazsam Meydanı açah pıçah. Gara goyun şaçayı Gızdan çekin paçayı 102 103

Mesudiye yöresi, Kaynak; İbrahim Tokluca. Mesudiye Köşe köyü, Kaynak; Çakır Şnol. 219 | M E L E T


Alurum der alamaz Yiğitlerin alçağı Dalma göller deründür Gölün dibi seründür Yiğit senin eylencen Orta boylu gelindür. Irmak sıra gum sıra Yarim gitti Mısır’a Goyun olsam yayılsam Yarimin ardı sıra. Hanım Senin Ne Güzel Gaşların Var 104 Hanım senin ne güzel gaşların var Gaşlarına gurban olam Hopla da gel gülüm hopla da gel Hanım senin ne güzel saçların var İnci gibi dişlerin var Hopla da gel gülüm hopla da gel. Hanım senin ne güzel ayağın var Ayağına çapul alam Hopla da gel gülüm hopla da gel. Hanım senin ne güzel ellerin var Ellerine gına yakam Hopla da gel gülüm hopla da gel.

104

Mesudiye yöresi, Kaynak; Rüştü Tuncalı.

220 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Hey Kemençeci Dayı 105 Hey kemençeci dayı, Gözüme gakdın yayı Gözlerimin üstüne Çevürsene gaydayı. Dere akıyor dere İki dere bir yere Başımı bağladılar İstemedüğüm yere. Gidiyosun o yana Bakmıyosun bu yana Yat kolumun üstüne Dön o yana bu yana Bahçe pezük değimli Ciğer ezük değimli Ben sevdim eller aldı Bana yazık değimli. Yar Çiçeğim Çiçeğim 106 Yar çiçeğim çiçeğim Ben onu biçeceğim Eğer yarim gelmezse Kuş olup uçacağım. Değirmen üstü çiçek Orak getirin biçek 105 106

Mesudiye Köşe köyü, kaynak; Temel Elibol. Mesudiye yöresi, Kaynak Rüştü Tuncalı. 221 | M E L E T


Seninki azyar ise Benim ki de mor çiçek Sigarayı yandırdım Pencereye konurdum O ale gözlerini Öptüm de uyandırdım Sular gibi akmayın Mavi boncuk takmayın Ben bir köy çocuğuyum Duruşuma bakmayın. Yavadı’dan Çıktım Yaldız Piyade 107 Yavadı’dan çıktım yaldız piyade Yaşım küçük amma derdim ziyade Kekülüm yüzümde sürmem gözümde Ben murad almadım dünya yüzünde. Çatağa da vardım baktım arkama Beylik kurşun birden girdi kafama Anam babam yok ki gelse yanıma Ben benim ağlarım yanar giderim. Yaylanın yaprağı düştü Çifte kardaşlarım gldi yanıma Nasıl kıydın Hakkı tatlı canına Ben benim ağlarım yanar giderim. Vurulduğum yerler çatağa yakın Gidin komşularım halime bakın 107

Mesudiye Yeşile, Kaynak; Temel Ünal.

222 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Murat çocuğuma kızıma bakın Ben benim ağlarım yanar giderim. Mesudiye’nin kendi kültürüne has şive ve ezgileriyle çok sayıda olan türküleri içinde bir de Mesudiye yöresinin uzun havaları vardır. Bu örneklerden de vermeden geçmek olmaz. Çukuralan’dan Çıktım Sağ Selamet 108 Çukuralan’dan çıktım sağ selamet Maşad’a gelince goptu gıyamet Küçük guzularım kime emanet Veran yıldırım’a verdim canımı gurban canımı. Maşad’ınan Yıldırım’ın arası Sol yanımdan girdi bıçak yarası Nedir gomşularım bunun çaresi Veran Yıldırım’a verdim canımı gurban canımı. Üç gün oldu ben yaylıya göçeli Yar oturur evde alnı peçeli Her gün durmaz ağlar gündüz geceli Veran Yıldırım’a verdim canımı gurban canımı. Seferberlik Çıhtı Gelin Dediler 109 Seferberlik çıhtı gelin dediler Üç günlük erzahı alın dediler Varın Erzurum’a galın dediler.

108 109

Mesudiye yöresi, Kaynak; Kemancı Ali Kıran. Mesudiye yöresi, Kaynak; Kemancı Ali Kıran. 223 | M E L E T


-Seneler seneler ille bu sene -Gitsin de gelmesin böyle bir sene. Anam çıhsın yaylasını yaylasın Sağsın gara goyun gaymah bağlasın Anam oğlu çoh beni neylesin. -Alsın gucağına gönlün eylesin -Alsın gucağına gönlün eylesin. Yaylam Senin Başına Duman Almamış (Yaylalar) 110 Yaylam senin başın (duman almamış)2 Duman almış ta anam (gülü solmamış)2 Yarsız yaylaların (gülüm)2 (tadı kalmamış)2 Güzel kalk gidek de bizim (yaylaya)2 -Yaylalar yaylalar da yeşil yaylalar -Benim yârim oralarda üşür yaylalar. Bu kadar çeşitli kaynak arasında elbette ki oyun havaları da olacaktır. Ülkemizde her yörenin kendine has müzik kültürü olduğu bilinmektedir. Ancak Mesudiye müzik kültürü ve folklorunda oyun havaları çokça yer işgal etmektedir. Karadeniz'in kıyı kültürüyle Anadolu'nun iç kesimlerinin karşılaştığı bir geçiş alanıdır. Genelde Karadeniz insanının oyun oynama kültürü bu yörede de etkin bir biçimde görülmektedir.

110

Mesudiye yöresi, Kaynak; Kemancı Ali Kıran,

224 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Oyun Havaları111 -Dik Horon Havası, -Hobi Oyun Havası, -Hoş Bilezik Oyun Havası, -Keman açış havası (Çeşitleme) -Köçek (tek) oyun havası, -Mesudiye Karşılaması, -Mesudiye Sallaması, -Temir Ağa Oyun Havası (Çeşitleme), -Yanık Kerem Oyun Havası (Tek),

111

Oyun havalarının notaları; Ordu Türküleri, Ordu Belediyesi Kültür Yayınları, s, 321-354. 225 | M E L E T


SOY AĞACI ARAŞTIRMALARI Bu soruyu hemen herkes kendisine sormaktadır. Bu gün birçok kişide tarihi bir kimlik arayışı eğilimi gösteren ilgi çekici bir istek vardır. -Ben kimim, -Kökenim nereye dayanır, -Dedelerim, atalarım kimlerdir, -Ne kadar gerilere kadar uzanıp dedemim dedesinin dedesinin dedesi… kimdir?…. Ancak bu o kadar da kolay olmuyor. Kamuya açık imkânlardan ulaştığım sonuca göre, eğer şecereleri zaman süreci içinde bizzat kendileri tarafından yazılan veya Devletin çok önemli mevkilerinde bulundukları için resmi arşiv kayıtlarından veya kaynak eserlerinden araştırmalar sonucu “soy ağaçlarını” tespit edilebilen aileler dışında, fert fert bütün insanların şeceresini bulabilmenin mümkün olmadığıdır. Araştıranlar ne kadar istekli ve azimli olursa olsun, erinde sonunda bu konuya soyunmuş benim gibi sade her vatandaş bu sonuca ulaşacaktır. Osmanlı Tahrir defterleri içinde saklı bilgilere ulaşılabildiği takdirde ve bu bilgilerden hareketle birçok ailenin aşağı yukarı bu günden geriye giderek 150-200 yıl süren birkaç neslini ve XIX yüzyılda nüfus sayımlarının başlamasından sonraki durumlarını yakından takip etme imkânı da çıkabilir. Ancak; bu işlemler hem toplama hem de metot geliştirme açısından geniş ve uzun vadeli çalışmaları zorunlu kılması bir yana, ulaşılabilecek bilgileri okuyup anlayabilmek ve günümüze taşıma bilgisi ile de donatılı olmayı gerektirmektedir. Bu 226 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


bilgiler ışığında toplumların veya Milletlerin kimliğini tespit etmek için bütün fertlerinin şeceresine sahip olmak da gerekmez. Önemli olan fert olarak değil de, toplum olarak ortak kimliğin araştırılması, bilinmesi ve bunun şuuruna varılması daha önemlidir. Ancak bir yol göstermesi bakımından yine de soy ağacını araştırmak isteyenlere aşağıdaki önerileri verelim: Soyağacı araştırması yapmak isteyenler öncelikle günümüzden geriye doğru gitmelidirler. Bu konudaki en önemli kayıtlar nüfus kayıtlarıdır. İlk Önce gidilecek yer kişinin bağlı olduğu nüfus idaresidir. Nüfus kütüklerinde cumhuriyet dönemi kayıtlarının hepsine ulaşmak mümkündür. Cumhuriyet öncesi nüfus kayıtlarına ise "Atik Nüfus Defterleri" diye adlandırılan kayıtlarda rastlanılabilinir. Cumhuriyet dönemi öncesi kayıtları türlerine göre şöyle sıralayabiliriz: 1. Nüfus Sayımları ve Nüfus Defterleri 2. Temettüat Defterleri 3. Tapu-Tahrir Defterleri 4. Sicil-i Ahval Kayıtları 5. Biyografik Eserler 6. Vakıf Belgeleri 7. ATASE Genelkurmay Arşivleri 227 | M E L E T


1. Nüfus Sayımları ve Nüfus Defterleri -1831 Sayımı (II. Mahmut Dönemi) -1841 Sayımı (Abdülmecit Dönemi) Bu iki sayımla ilgili kayıtlara Osmanlı Arşivinin tasnifi tamamlanmış fonları arasında henüz rastlanmamaktadır. Bu yüzden bu defterlere ulaşma imkânınız şimdilik yoktur. -1894 Sayımı (II. Abdülhamit Dönemi) -1904 Sayımı (II. Abdülhamit Dönemi) II. Abdülhamit Döneminde yapılan bu sayımlar Osmanlı dönemi nüfus Kayıtlarının en esaslı ve düzenli olanlarıdır. Ayrıca MERNİS Projesi kapsamında yer alan ilk kayıtlardır. MERNİS Projesine göre isteyen herkes 1800'ün sonları ya da 1900'ün başlarına kadar olan soy bilgilerine ulaşabilme imkânına sahip olacaktır. Şu anda MERNİS Projesinin bir sonucu olarak il ve ilçe nüfus müdürlüklerinden ve ayrıca İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'nden şecere bilgileri öğrenilebilmektedir. - Ara Nüfus Sayımları (Nüfus Ceride Defterleri) Bunlar ana nüfus sayımlarına ek olarak yapılan 6 aylık doğum ve ölüm kayıtlarını içeren nüfus yoklama kayıtlarıdır ki Osmanlı Arşivinin değişik fonlarında Nüfus Ceride Defterleri olarak rastlanmaktadır. - Bölgesel Sayımlar (Atik Nüfus Defterleri)

228 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


1904 öncesi bölgesel olarak yapılan sayımlardır. İl nüfus müdürlüklerinde bu kayıtlara ulaşılabilmektedir. Ne yazık ki bunların önemli bir bölümü savaşlar ve yangınlar nedeniyle günümüze ulaşmamıştır.

2- Temettüat Defterleri 1840'lardan sonra tutulmaya başlanan kayıtlardır. Yapılan Nüfus sayımlarında tespit edilen kişilere ait mal varlıklarını belirlemeye yönelik çalışmaları ihtiva eder. Osmanlının doğu vilayetlerini kapsamamaktadır.

3- Tapu-Tahrir Defterleri Osmanlının ilk dönemlerinden itibaren tutulmaya başlanan bu defterler 5 yılda bir yenilenmiş olup bu kaynaklarda kişi ve cemaat adlarına rastlanmaktadır. Köylerin gelir gider durumunu ve bazen hane sayılarını bildirmektedir. Bu kaynaklarda geçen kişi adları lakaplarla birlikte yazılmadığından soyacağı araştırmalarında çoğu zaman önemini yitirmektedir.

4- Sicil-i Ahval Kayıtları Genel Olarak 1879-1909 tarihleri arasında II. Abdülhamit Döneminde Osmanlı Devletinde Görev almış memurlara ait hal tercümeleridir ki bu kayıtlarda isim, mahlas, künye, baba ismi, 229 | M E L E T


sülalesi, göreve başlayışları, tahsil durumları, liyakat ve ehliyet dereceleri, gayrimüslim ise milliyeti yer almaktadır. 92000 memurun sicil kayıtları 201 defterde toplanmıştır.

5- Biyografik Eserler Osmanlı Döneminin önemli kişilikleri hakkında bilgi veren çok sayıda biyografik eser çalışması yapılmıştır. Bunlar; Genel, Sadrazamlar, Şeyhülislamlar, Ulema, Kapdan Paşalar, Reisülküttaplar, Hattatlar, Şuara Tezkireleri olmak üzere gruplandırılır. (Eser adları için bkz. Mübahat S. KütükoğluTarih Araştırmalarında Usul)

6- Vakıf Belgeleri Elinde vakfiyeleri olan kişiler bu vakfiyeler yardımıyla kendi ailelerine ait vakıfların belgelerine Osmanlı Arşivleri ya da Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde ulaşabilirler.

7- ATASE (Genel Kurmay Arşivleri) Kırım Harbi sonrası askeri kayıtları ihtiva eden bu arşivde askeri görevliler ve şahsiyetler hakkında bilgi bulunabilmektedir.

230 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Osmanlı’da Nüfus Sayımı 112 Yerleşimi tamamlanan yerlerdeki nüfusun sayımı bakımından Osmanlının, güçlü bir geleneğe sahip olması bakımından, nüfus yoğunluğu ve Müslim-gayri Müslim sayımlarındaki kayıtlara önemli bir özen gösterdiği anlaşılmaktadır. Osmanlı döneminde tasarlanan güçlü ve geleneklere dayanan bir nüfus hizmetleri olduğu bilinmektedir. Hazineye gelir sağlamak ve savunma–fetih için asker toplama gayesiyle, arazi ve nüfus yazma/sayma yapılması ve bununla ilgili kayıtların tutulmasına özel bir önem vermiştir. Bu sayım ve yazım geleneği Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Osmanlı kayıtlarının incelenmesi için sıradan bir vatandaşın imkânları yeterli olamamaktadır. Arşivciliği bilmesi bir yana eski yazıyı okuyabilme, terim ve ifadeleri anlayabilme yetisine sahip olmak gerekir. 1900’lü yılların başından önceki kayıtlara ulaşabilmek özel bir gayret gerektirmektedir. Görüldü ki, bu gün itibariyle herkese açık kaynaklar değildir. Akademik çalışmalarda lisansüstü ve Doktora tezleri ile akademisyenler tarafından yayınlanmış makale ve kitaplardan faydalanma yoluna gidilerek bazı genel bilgilerin elde edilmesi mümkün olabilmektedir.

112

Dr. Adnan Çimen, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, Araştırma Geliştirme ve Dış İlişkiler Daire Başkanı, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 14/3 (2012). 183-216. http://iibfdergisi.gazi.edu.tr/index.php/iibfdergisi/article/viewFile/505/493 . 231 | M E L E T


1900’lü yıllara kadar yapılan nüfus sayımlarında, kadınlar ve çocuklar askere alınmadıkları ve vergi vermedikleri için sayım dışı bırakılmıştır. Ayrıca konar-göçerlerin de sayım dışı kaldığı görülmektedir. Yeni fethedilen ve tımar sistemi uygulanan topraklarda, vergilendirilebilir ekonomik faaliyetlerin ve insan kaynaklarının tespiti maksadıyla arazi ve nüfus sayımı yapılmaktaydı. Bu sayım sonuçları Tahrir adı verilen defterlere yazılır, ihtiyaç duyulması ve Padişahın değişmesiyle birlikte yenilenirdi. “Memleket Tahriri” adı da verilen ve modern nüfus sayımı niteliğinde olmayan bu tahrirlerle arazi kayıtları yanında, Devlet sınırları içinde her köy ve kasabadaki yetişkin erkek nüfus, ellerindeki toprak miktarı, tabi tutuldukları vergi mükellefiyetlerine dair rakamlar, mükelleflerin ve babalarının isimleri tek tek kaydedilirdi Osmanlının modern anlamdaki ilk sayımı 1831 yılında yaptığı nüfus sayımı olduğu anlaşılmaktadır. 1831 yılında yapılan ilk genel nüfus sayımından sonra, 1844, 1852, 1856, 1866, 1881/82 ve 1905 gibi değişik tarihlerde bölgesel veya genel nüfus sayımları yapılarak, kayıtların güncel tutulmasına çalışılmıştır. Ortaya çıkan ihtiyaçlara göre şekillenen nüfus kayıt sistemi çeşitli aşamalardan geçmiştir. Bu çalışmada Osmanlıdaki nüfus kayıt sistemi “Klasik Tahrir Kayıtları Dönemi”; “Özel Amaçlı Nüfus Kayıt Dönemi” ve “Genel Amaçlı Nüfus Kayıt Dönemi” olarak üç farklı döneme ayrılarak, nüfus hizmetlerinin incelenmesine yeni bir yaklaşım getirilmiştir. Kayıt sistemindeki değişim, nüfus teşkilatının gelişimiyle de paralellik göstermiştir. Başlangıçta nüfus 232 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


hizmetlerini yürüten Ceride-i Nüfus Nezareti, 1884’de Nüfusu Umumiye Müdüriyetine dönüştürülmüştür. Bu birim 1889 tarihinde Sicili Nüfusu Ahali İdareyi Umumiyyesi olmuş, 1914 yılında Nüfus Müdüriyeti Umumiyyesi adıyla yeniden revize edilmiştir. 1905 yılında yapılan Genel Nüfus Yazımıyla oluşturulan kayıtlar ve 1914 yeniden düzenlenen Sicil-i Nüfus Kanunu Cumhuriyet dönemindeki nüfus hizmetlerinin temelini oluşturmuştur. 1831 sayımını nüfus hizmetleri açısından önemli kılan husus, vergiye tabi Ve askerlik hizmetiyle yükümlü erkek nüfusun doğum, ölüm ve nakil gibi nüfus olaylarının takibi için defterlerin tutulmaya başlanmış olmasıdır. Çünkü Cerîde Nâzırı Mehmed Said Paşa tarafından hazırlanan ve padişaha sunulan bir düzenleme ile vilâyet ve kazalarda yapılan sayımlarla ilgili tutulan Defterlerin İstanbul'a gönderilmesi teklif edilmiş, yapılan sayımların boşa Gitmemesi için konunun bir nizamnameye bağlanmasını istemiştir. Bu tarihlerde kurulan Ceride Nezareti ve buna bağlı olarak taşrada örgütlenen Defter Nazırlıkları günümüz nüfus müdürlükleriyle hemen hemen aynı görevleri yapmaktaydı.

233 | M E L E T


Cerîde Nâzırı Said Efendi'nin Nizamnameye Bağlanmasını İstediği Konular 113 1. Nüfus olaylarını bildirmek üzere Anadolu ve Rumeli’nin her bir kazasında yerli halktan birer kayıtçı görevlendirilmesi, 2. Doğan çocukların ismi, babasının isminin altına doğum tarihiyle birlikte Kayıt edilmesi, 3. Ölen şahısların isimlerinin üzeri çizilerek, ölüm tarihinin yazılması, 4. Bulundukları yerleri değiştirenlerin kayıtları defterlerinden bulunarak gerekli değişikliklerin yapılması, 5. Bu sistemin düzenli olarak devamı ve kontrolü için Anadolu'da livâ merkezlerinde, Rumeli'de ise her bir kazada güvenilir bir nâzır-ı defter tayin olunması, 6. Papaz ve kocabaşıların da reayânın doğum ve ölümlerini, gelip geçenleri ve göçenlerini deftere kaydettirmeleri, gibi hususların düzenlenmesi istenmiştir.

113

Dr. Adnan Çimen, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü, Araştırma Geliştirme ve Dış İlişkiler Daire Başkanı, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 14/3 (2012). 183-216. Http://iibfdergisi.gazi.edu.tr/index.php/iibfdergisi/article/viewFile/505/493.

234 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Osmanlı’da Toplumsal Yaşam Osmanlı’da toplumun günlük hayatını dört bölümde incelemek mümkündür. 1. Saray hayatı, 2. Şehir hayatı, 3. Köy hayatı 4. Göçebe hayatı. Saray Hayatı: Saray yaşantısı tamamen hanedanın yaşadığı bir yaşam şeklinden oluşmaktadır. Şehir Hayatı:Ticari yaşamın ve kültürel etkinliklerin yaşandığı yerler ve burada sürülen hayat şeklidir. Köy Hayatı: Köylerde temel geçim kaynakları olan tarım ve hayvancılıkla geçinen insanların sürdürdüğü hayat tarzıdır. Konar-göçer Hayat: Bu tür yaşam göçebe olan insanların yaşam şeklidir. Hayvancılıkla uğraşırlar. Hayvanların kıllarından elde ettikleri çadırlarda oturarak, yine hayvanların yünlerinden ürettikleri eşyaları giyerek yaşadıkları bir hayat tarzıdır. Mesudiye İlçesinin Ordu İli’ne Bağlanamadan Önceki Sayımda Kayıtlara Geçen Nüfus Dağılımı;( 1927 Şebinkarahisar Nüfus Sayımı’na Göre)

235 | M E L E T


İLÇE

Erkek sayısı

Kadın sayısı

Toplam

Yüzölçümü

Alucra Koyulhisar Mesudiye

9428 8870 10527

11811 10500 12678

21239 19370 23205

1100 1050 955

Km2ye düşen nüfus 19,3 18,4 24,3

Yerleşim birim sayısı 83 84 82

Gayrimüslim Nüfusun Bölgedeki Varlığı 114 Türk fethinden itibaren, Ordu bölgesinde, Hıristiyanların sayılarının hiçbir zaman %10 oranını aşmadığı bilinmektedir. Birkaç istisna hariç, Müslümanlaşıp Türkleşmediklerini ve Türk müsamahası sayesinde varlıklarını son yüzyıla kadar sürdürebildiklerini, İmparatorluğun zayıflaması neticesinde de dış güçlerin desteği ile nüfuslarını artırma ve bağımsız bir Pontus Devleti kurma hayallerinin olduğu ortaya çıkmıştır. Bu hayalleri hiçbir gerçeğe dayanmadığı için sonuç vermediği ve neticede ülkeyi terk etmek zorunda kaldıklarını söylemek yerinde olur. Osmanlı döneminde Rumların Ordu’da yoğun olarak yaşadıkları tek yer Mesudiye idi. Türkler Ordu bölgesini ele geçirdiklerinde burada yaşayan Rumların Karadeniz’in doğusuna, Trabzon istikametine çekildiklerini anlıyoruz. Çünkü Osmanlı belgelerinde görülmektedir ki Ordu’da Mesudiye haricinde Rum köyü kalmamıştı115.

Bahaeddin Yediyıldız-Ünal Üstün, Ordu Yöresi Tarihinin Kaynakları1.TTK. yayını, Ankara 1992. 115 Hikmet Pala, Ordu Tarihinde Olaylar ve İnsanlar, s.17 114

236 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


1891 yılında Şemsettin Sami, ünlü eseri “Kamus-ül Alam”da o yılların Mesudiyesinde 20 tane Hıristiyan okulu olduğuna dair bilgi vermektedir. “İş bu kaza 10 nahiye, 150 köy ve ahalisi 34.000 kadar olup 4.000’den fazlası Rum ve Ermeni, gerisi Müslüman’dır. Kazada 71 cami, 6 medrese, 1 Rüştiye, 80 İslam ve 20 Hıristiyan mektebi mevcuttur”116.

1901yılında yayınlanan “Devlet-i Aliye-i Osmaniye” adlı Devlet salnamesine 117 göre adı Hamidiye olan Mesudiye, 10 nahiyeden oluşmaktaydı. Bu nahiyelerin adları; 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10.

Yavadı, Gebeme, Hatunviran, Yastura, Lağus, Ermene, Çavdar, Kabalı, Hasanşeyh, Yavşan.

Kurtuluş savaşından önce ilçe merkezinin dörtte üçü Rumlardan oluşmaktaydı. Günümüzdeki Fistoru Caddesinin doğu kısmı ve kışla mahallesinin yarıdan fazlasında Rumlar oturmaktaydılar. İlçeye bağlı 28 köyde yine Rumlar 116 117

Hikmet Pala a.g.e .s.17 Hikmet Pala.a.g.e. s.18. 237 | M E L E T


bulunmaktaydı. Bu köylerin çoğunda sadece Rumlar yaşarken, bazı köylerde ise Rumlar ve Müslüman nüfus karışık yaşamaktaydı. Rum Nüfusun Oturduğu Köyler : 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13. 14. 15. 16. 17. 18. 19. 20. 21. 22. 23.

Şıhdere, Karabelen, Taztepe, Çağman, Musadere, Aşıklı, Mahmat, Çarıkçıkaran, Katıran, Bürük, Eskidir, Bıçakçı, Manahos, Aşağıfaldaca (yarısı), Yukarıfaldaca (yarısı), Musulu, Maden, Ayhutamı, Yavşan (yarısı), Andanu, Mezere, Maharçorumu, Göbeden,

238 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


24. 25. 26. 27. 28.

Kızıldere, Kırcalı, Asarcık, Karaağaç, Çamlık.

Mesudiye’li Rumlar, ticaret ve el sanatlarında Müslümanlardan (Türkler) daha ileri durumdaydılar. Erik köyü yakınlarında bulunan Kırcalı Rum köyü kalaycılıkla geçinirdi ve köyde onbeşten fazla kalaycı bulunmaktaydı. Nüfusunun tamamı Rumlardan oluşan Maden Köyünde 65 demirci dükkânı vardı. Bu köyde o yıllarda Sivas, Erzincan, Ordu ve Giresundan günde ortalama 25 katırcı gelir ve yapılan aletleri satın alırlardı. 1878 yılından itibaren Mesudiye ilçe merkezinde de demirci dükkânları açılmaya başlanmıştır. “Seferberlik yılları” olarak adlandırılan 1914-1918 yıllara arasında ilçe merkezinde 25-30 kadar demirci dükkânı bulunmaktaydı. Bıçakcı adlı Rum köyünde Hamampınarı denilen bir hamam bulunmaktaydı. Özellikle Haziran ayında çevre Rum köylerinden 10-15 kişilik kafileler halinde ziyaretçiler gelirdir. Bu ziyaretlerin dinsel bir anlamı vardı. Buraya “Meryem Ana Ziyaretgâhı” denilmekteydi. Rumların çoğu Mesudiye, Reşadiye ve Gölköy’ün bazı köylerinde yaşıyordu. Mesudiye ve Reşadiye hariç 1613’de Ordu’nun diğer bölgelerinde hiç Rum kalmamıştı. Mevcut Rumlar ilk fetihlerden itibaren Türklerin Geniş hoşgörüsü ve 239 | M E L E T


Osmanlı Devletinin uyguladığı zimmî hukukunun garantisi altında rahat bir hayat sürmüşlerdir. Ancak, XVIII. Yüzyıl sonlarından itibaren yöreye başka yerlerden Rum ve Ermeniler gelmeye başladılar. XIX. yüzyılda sayıları daha önceki yüzyıllara nazaran artmaya başladı. Bir Rum Pontus Devleti kurma hayali içinde olan kişiler, bölgede Hıristiyan nüfusu artırmak için, özellikle Patrikhanenin, Yunanistan’ın ve İngilizlerin yardımıyla ve Osmanlı Devletinin zor şartlar içinde bulunmasından da istifade ederek Karadeniz bölgesine yönelik göçmen hareketini teşvik ettiler. Bilindiği gibi, merkezi idarenin zayıflaması neticesinde, XVIII. Yüzyıldan itibaren her bölgede olduğu gibi Karadeniz bölgesinde de ayanlar ortaya çıkmış, bölgede siyasi ve idari açıdan hâkim duruma gelmişlerdi. Sözünü ettiğimiz Hıristiyan göçmen hareketlerinin arkasında yatan siyasi gayenin ve bunun uzun vadede ortaya çıkacağı sonuçların farkında olmayan ayanlar, bu göçmen hareketini kolaylaştırıcı rol oynadılar. Devlet arazilerini (miri veya beylik arazi) göçmenlere icara vererek gelirlerini artırma yolunu tuttular. Böylece kısman bölgede nüfuslarını artıran Rumlar, daha 1904’lerde, bağımsız bir Pontus Devleti kurma faaliyetlerine başladılar. Papadopulos adlı bir öğretmen, Merzifon Amerikan Kolejinde Pontus Cemiyeti kurdu. İtilaf devletlerinin desteğini kazanan bu cemiyetin bir şubesi de Ordu’da açıldı. Aynı gayeyi güden ve merkezi Samsun’da olan Müdafaa-i Meşruta Cemiyeti adlı Rum teşkilatının da Ünye ve Fatsa’da şubeleri açılmıştı. Birinci Dünya savaşı yıllarında Rusya, Samsun yöresine büyük çapta silah göndererek, ayrılıkçı Rum gençlerini 240 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


silahlandırmıştı. Mondros Mütarekesinden sonra, Rum çetelere itilaf devletleri yardım etmeye başladılar. İngilizler, sadece Samsun yöresindeki ayrılıkçı Rumlara on bini aşkın silah dağıtmıştı. Geniş ölçüde dış desteğe sahip ayrılıkçı Rumların yoğun baskı kampanyalarına karşı, yörenin Müslüman halkı tedbir almakta gecikmedi. Trabzon Muhafaza-i Milliye Cemiyeti, 12 Şubat 1919’da bu amaçla kurulmuştur. İsmail Bey de teşkilatın Ordu şubesini açtı. Pontus çeteleri, 1920’de öldürme ve kundaklama faaliyetlerini hızlandırdılar. Trabzon ve Samsun metropolit merkezlerinde, Pontusçuların ihtilal belgeleri ele geçti. Yunan Donanmasının 9 Haziran 1921’de İnebolu’yu bombalaması üzerine, sahili koruyabilmek ve Türk kuvvetlerinin emniyetini sağlamak üzere, Rusya’dan ve İmparatorluğun iç bölgelerinden göçmen olarak Karadeniz bölgesine gelen Rumlar, geldikleri yerlere gönderildi. 15-50 yaş arasındaki eli silah tutan Rumların iç bölgelere nakline karar verildi. Ankara Hükümetinin bu kararı 26 Haziran 1921’de yürürlüğe girdi. Lozan antlaşmasıyla da söz konusu Rumlar Yunanistan’daki Türklerle mübadele edildi. Mesudiyeli Rumlar da öncelikle 1921 yılında iç kesimlere sürgüne gönderilmiş, büyük kısmı geri dönemeden bulundukları (Çoğunluk Sivas) yerlerden 1924 yılında bu mübadele kapsamında Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Mesudiye’de Rumların Mübadele ile Yunanistan’a gönderilmeleriyle geride kalan yeni inşa ettikleri ve hiç kullanamadıkları bir kilise kalmış, Mesudiye Merkez Kilisesi 241 | M E L E T


adını taşıyan bu yapı, Kışla mahallesinde bulunmaktadır. 1912 yılında yapılan bu kilise 2010 yılında restore edilerek Kültür Merkezi olarak hizmete açılmıştır. Osmanlı Arşivi uzmanı Sayın Yaşar Celep’in kendi arşivinden alınan bilgilere göre Erik köyü ile ilgili olarak 1834 Sayımına göre ERİK köyünde oturan sülaleler: 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11.

Mollahasanoğlu sülalesi, Erikoğlu sülalesi, Pehlivanoğlu sülalesi, Velioğlu sülalesi, Alibaşoğlu sülalesi, Hacıoğlu sülalesi, Karagözoğlu sülalesi, Tuloğlu sülalesi, Dilsizömeroğlu sülalesi, Karahaliloğlu sülalesi, Kasımoğlu sülalesi,

242 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


MELETÇE: Deyimler: Gadanala:

Sendeki hastalığı, üzüntüyü, belayı ben alayım, seni o dertten kurtarayım,, bu isteğini karşılarız, bütün dertlerin bununla son bulsun, anlamında.

Bahdulu seni:

Ne mutlu sana.

Sıracalu:

Bakımsız, güçsüz, hastalıklı, dertli, huysuz, gıcık.

Andırgala:

Lanet olsun, uzak dursun, olmaz olsun.

Davun çıhsın:

Bir çeşit bedduadır. Tavun; hayvanların boğazında çıkan şişlik, veba.

Acıma otsum:

Öyle çok acıktım ki.

Öllüğün körü, depeen mıhı: Bir sitem sözüdür. Duyarsız kalınan ya da ilgi göstermekte geç kalınan bir konuyu sitemkar olarak imalı ve biraz da kızgın ifade etmek. A Ablah: Abu: Ağartu: Ağnaşdurmah: ahacuh: Alaf:

Dolgun Yüzlü. Abla. Yoğurt, ayran. Anlaşılması için dolaylı yoldan anlatmak. İşte orada, hemen şurada. Kışlık hayvan yiyeceği, mısır sapı. 243 | M E L E T


Altbaş: Anşa: Ağıl: Ağırşah: Ağu: Ahıldene: Ahbap: Amel: Arlanmaz: Aşu: Avuz: Ayakyolu: Azınsımak:

Aşağı mahalle. Ayşe. Etrafı çalılarla çevrilmiş, üzeri açık koyunkeçi barınağı. Yünden iplik eğrilen ‘iğ’i ağırlaştırmak için alt ucuna geçirilen ağırlık. Zehir. Akıl veren, danışılan kimse Dost, arkadaş. İshal olmak. Utanmaz. Koyunların kime ait olduğunun tanınması için sürülen boya, Yeni yavrulamış hayvanların doğumdan hemen sonraki sütü, Hela, tuvalet. Birşeyi az bulmak, yeterli görmek.

B Balah: Badal: Baduç: Bağane: Baldırcan: Besimet: Bazlama: Belermek: Bellim: Behni: Beküştürmek: Beslek: Bıldır:

Kömüş (manda) yavrusu. Merdiven basamağı. Fiğ, nohut gibi bitkilerin tanelerinin bulunduğu kısım. Bana ne. Patlıcan. Peksimet, kuru ekmek. Sac ekmeği. Gözlerini büyülterek bakışlarını sertleştirmek. Bari anlamında kullanılan söz. Hayvanlara saman ve yem verme yeri. Sağlamlaştırmak, pekiştirmek. Hizmetçi. Geçen sene.

244 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Bıtırah: Biçik: Bidıhım: Bidığnah: Bibıdıh: Biyol: Bohça: Bostan: Boyna: Boyunduruh: Boz: Böcük: Böğün: Börtüme: Buymak: Buzo: Bük: Büvelek: Bürük:

Dikenli ot. Yeni doğmuş buzağı. Bir parçacık. Çok az bir miktar. Çok az bir miktar. Bir kez, bir kere. İçine giysi sarılan bez. Bahçe. Sürekli. Öküz arabasını (kağnı) çekmeleri için öküzlerin zelve ile bağlandığı kısım. Ekilmemiş tarla. Böcek. Bugün. Haşlama, az pişirme. Üşümek, çok üşümek. Buzağı. Çalılık ve dikenliklerle dolu viraj. Yazın hayvanları ısıran iri sinek. Kadınların başlarına geçirdikleri yazmanın bir tür bağlanış şekli.

C Cablama: Cahal: Calaz: Cazu: Cerek: Cecim: Cedelleşmek: Cember: Cemek:

Çatıda kiremit altına konan yassı ağaç (tahta) parçası. Cahil. Mısır sapı. Suratsız, geçimsiz ve kötülük yapan kadın, cadı. İnce uzun odun (sırık). Elde dokunan kilim. Ağız dalaşı yapmak, çekişmek. Başörtüsü. Övendiredeki saban çamuru sileceği. 245 | M E L E T


Ceyran: Cıbır: Cırcır: Cılh: Cılız: Cılga: Cıvık: Cicik: Cimciklemek: Cingan: Cıymak: Cudam: Cücük: Corut:

Elektrik. Çıplak, fakir. Fermuar. Bozuk yumurta. Zayıf. Patika yol. Bol sulu, Şımarık. Meme. Çimdik atmak. Çingene. Pençe, tırnak atmak. Beceriksiz, güçsüz, görgüsüz kimse. Civciv. Zayıf.

Ç Çahıldah: Çalhama: Çalu: Çamdu: Çaput: Çaruh: Çatmak: Çekişmek: Çelpeşük: Çebiş: Çeğil: Çıhrıh: Çıtıh:

Koyun ve kuzuların yünlerine yapışan öte beri. Yoğurdu sulandırılıp karıştırarak yapılan içecek. Kurumuş dal parçası. Duvar. Kumaş veya bez parçası. Tek parça deriden yapılmış bir çeşit ayakkabı, çarık. Arkadan gelip yetişmek, sataşmak. Sözlü kavga etmek. Karışık işler. Keçi yavrusu. Tarlada bir araya toplanmış taş yığını. Yün eğiren ve yünden ip yapmaya yarayan alet. Bir elin iki parmağını birine sürterek ses çıkartmak.

246 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Çiğit: Çılpı: Çimmek: Çirkef: Çite: Çitil: Çitimek: Çor: Çördük: Çöğdürmek: Çömelmek: Çıkı(n): Çul:

Fasulye tanesi, meyve çekirdeği. Küçük çalılar. Yıkanmak, banyo yapmak.. Edepsiz, terbiyesiz. Örgü işlerinde kullanılan ‘mil’den büyük ‘şiş’ten küçük araç. Çabuk sinirlenen, hır çıkaran, geçimsiz. Birbirlerine iliştirip dikmek, düzeltmek. Çok tuzlu su. Yaban armudu. Küçük çişini yapmak. Dizlerini bükerek ayak parmakları üzerine basılı durmak, Bohça. Yünden yapılan el dokuması yere serilen eşya.

D Dabah: Dadanmak: Dekmük: Demin: Dene: Depmek: Deyha: Dığıl: Dıhız: Dımbıl: Dınnah: Dırmuh: Dillik: Dilliksiz:

Hayvanlarda görülen bulaşıcı bir hastalık, şap. Alışkanlık edinmek. Tekme. Az önce. Tane. Tekmelemek, Tekme atmak. Daha orada, aha orada, işte orada. Küçükbaş hayvanların yuvarlak dışkısı. Sıkışık. Küçük çocukların erkeklik organı. Tırnak. Tırmık. Dirlik, geçim. Geçimsiz.

247 | M E L E T


Dirgon: Ditmek: Don: Dömbelek: Düve: Düğü: Düven:

Biçilen otları toplamaya yarayan çatallı tarım aracı. Küçük parçalara ayırmak, lime lime tmek. Kilot. Darbuka. Bir-iki yaşında dişi sığır. Bulgurdan ince yemeklik buğday. Harmanda buğday saplarını parçalamaya yarayan, altında çakmak taşlarından dişler çakılı tarım aleti, döven.

E Ebem kuşağı: Ecücük: Enselemek: Enteri: Enük: Eğiş: Eğirmek: Eğleşmek: Eğrek: Ellehem: Elduvan: Emmi: Emişik: En: Enemek: Erinmek: Erük: Erüşte: Essah: Eşgere: Evermek:

Gökkuşağı. Azıcık. Yakalamak. Entari. Kedi köpek yavrusu. Kül küreği. Yünü ip haline getirmek. Durmak, beklemek. Hayvanların toplanma yeri. Galiba. Eldiven. Amca. Süt kardeş. Hayvanların tanınması için kulaklarına yapılan işaret. Hayvanları iğdiş etmek., kısırlaştırmak. Üşenmek, isteksiz olmak. Erik. Evde yapılan bir tür makarna, erişte. Gerçek. Aşikar, açık açık.. Evlendirmek.

248 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Evmek:

Acele etmek.

F Fene: Ferik: Fırahtu: Fışkı: Firengi: Fisil: Folluk: Foruz:

Fena, aşırı, yaman. Ciivcivlikten çıkmış yumurtlama çağına gelmiş tavuk. Çit. Dışkı. Ağaç direkleri yandan tutmaya yarayan direk. Küçük soğan. Tavuğun yumurtladığı yer. Horoz.

G Gabala: Gahışlamak: Gağruh: Galuç: Galuh: Galtah: Gamaşuh: Gancuh: Gağırtmah: Garanluh: Garametlü: Gasvet: Gatıh:

Gatiyen: Gatuaz:

Toptan almak ya da vermek. İtip kakmak, bir kimseye gözdağı vermek. Boğazdan zorla gelen kaba tükürük. Orak. Evde kalmış kız. Argoda iffetsiz, ahlaksız kadın. Uyuşukluk. Dişi, argoda kalleş. Zorlayarak esnetmek. Karanlık. Talihsiz, bahtsız. Keder, üzüntü, dert. Yoğurdun ayran halinden daha koyu haline benzer kıvamda tuzlanmış ve ihtiyaç duyulduğunda çorbalara karıştırarak lezzet veren bir karışım. Asla, kesinlikle, kati surette. Kaba, anlayışsız, inatçı. 249 | M E L E T


Gavil: Gavur: Gaybet: Gayda: Gayfe: Gavi: Gayış: Gayfaltu: Gazuh: Gebermek: Gelberi: Germücük: Gıdıh: Gınnata: Gınnap: Gılıç: Gılıf: Gırhlıh: Gırışuh: Gusmuh: Gı: Gısurah: Gıtluh: Gıymuh: Gidişmek: Girebi: Gilik: Gişi: Golarmah: Gocunma: Gopça:

İddia. Kafir. Gıybet. Ritim. Kahve. Sıkı, sağlam. Kemer. Kahvaltı. Kazık. Ölmek. Harman makinelerinin altından buğdayı çekmeye yarar alet. El değirmeninin ortasına iki taş arasına konulan ve taşların sürtünmesini önleyen küçük tahta parçası. Küçük sepet. Klarnet. Küçük şeyleri bağlamaya yarayan ince ip. Çul dokumada kullanılan araç. Kılıf. Koyun kırkma makası. Kırışık. Kusmuk, kusulan şeyler. Kız. Dişi at. Kıtlık. Kıymık, çok küçük odun parçaları. Kaşınmak. Diken ve çalıları kesmeye yarayan uzun saplı ucu eğri küçük balta Küçük pide. Kişi. Vuruyormuş gibi yaparak korkutmak. Alınma, alınganlık gösterme. Düğme.

250 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Gostil: Goya: Goyun gözü: Goyvermek: Göğnümek: Gödük: Göresimek: Göynek: Gözer: Gözleşmek: Gubat: Gundah: Gübür: Güççük: Güdel: Güdek: Gülk: Güyoğu: Gubarmak: Günnükçü: Güppedene:

Patates. Güya, sözde. Papatya. Serbest bırakmak. Meyvelerin aşırı olgunlaşması. Buğday ve arpa konan, hayvanlara yem vermeye yarayan ahşap (ölçü) kap. Özlemek. Gömlek. Büyük kalbur. Birisiyle zıt gitmek. Kaba. Bebeğin sarıldığı bez, kundak. Toz toprak. Küçük. Keşkek karıştırmaya yarar tahta. Kısa. Kuluçkaya yatan tavuk. Damat. Göğsü kabarmak, gururlanmak. Gündelikçi işçi. Aniden.

H Habire: Hatıca: Halbur: Haggatten: Halva: Hamamlıh: Haral: Herk:

Durmadan, devam ederek, aralıksız, üst üste. Hatice. Buğday elemek için kullanılan bir çeşit elek. Hakikaten. Helva. Evde odanın bir köşesinde banyo yapmak için kullanılan yer. Elde dokunan büyük çuval. Suyolu. 251 | M E L E T


Hatıl: Hatır: Havas: Hayva: Hazetmek: He: Hedik: Hela: Helbet: Helle: Hemi: Herif: Heğ: Herek: Herk: Hımbıl: Hıra: Hışır: Hırtlah: Horu: Horunmak: Höllük: Huğ:

Taş duvarların üzerine konulan kalın kalas. İtibar. kişiye duyulan saygınlık. Heves, istek. Ayva. Hoşlanmak. Evet. Haşlanmış buğday. Tuvalet. Elbet, elbette. Un çorbası: Öylemi, emi. Koca. eş. Büyük yük sepeti. Fasulye sırığı. Sürülmüş tarla. Uyuşuk. Bakımsız, zayıf, hastalıklı, fiziksel olarak gelişmemiş. Eski, hurda. Gırtlak. Hayvan otlatılmak için ayrılan yer. Korunmak, savunmak. Eskiden bebeklerin altına konulan elenmiş toprak. Kamıştan veya sazlardan yapılmış küçükbaş hayvan barınağı.

I Ihbala: İhbal: Ilıncah: Iraf: Iramazan:

Şansına, kısmetine. Şans, talih, kısmet. Salıncak, özellikle çocukların yatırıldığı hamak benzeri salıncak. Raf. Ramazan.

252 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Irgalamak. Irız: Işmar etmek: Işgun:

Sağa sola sallamak. Namus, ırz. İşaret etmek, çeşitli mimiklerle uyarmak. Ağaç sürgünü, şıvgın.

İ-J İbraham: İdare: İleçber: İlezir: İlif: İlistir: İskemle: İstida: İşgillenme: İt dirseği:

İbrahim. Eskiden kullanılan bir çeşit aydınlatma aracı. Rençber, çiftçi. Rezil, kötü. Banyo yapılırken kullanılan kese. Delikli madeni süzgeç. Sandalye. Dilekçe. Kuşkulanma, kuşku duyma. Arpacık.

K Kaltah: Kelik: Kef: Keh: Kemçük: Kenef: Kerme: Kertük: Kelem: Kem:

Kesek: Keşik:

At eyeri ya da semere benzer oturak. Eskiden terlik benzeri ayakkabı.. Yemeğin üzerinde oluşan tabaka. Uçurum, yar. Zayıf yüzlü, dişsiz. Tuvalet. Hayvan dışkısı, gübre. Çentik. Lahana. Ot ya da buğday saplarını deste yapıp bağlamak için ot veya buğday sapından yapılan bağ. Parça. Sıra. 253 | M E L E T


Kip: Kiren: Kirtik: Köfne: Köstere: Kömüş: Küskü: Külek: Külüstür:

Sağlam. Kızılcık. Küçük sabun. Eskimiş, yıpranmış. Kesici aletleri bilemeye yarayan yuvarlak taş. Manda, camız. Kalınca sopa. Ağaçtan yapılmış yağ ya da pekmez kabı. Eski.

L Leğlek: Löküs:

Leylek. Gazyağı ile yanan aydınlatma aracı, lüks.

M Mabal: Mada: Mahana: Mahat: Mahsusdan: Mamür: Mapishane: Mazu: Meğelsimemek: Meğel: Mendebur: Menevşe: Meşaggat: Meymenetsüz: Mıh: Mıymıntı:

Vebal. İştah. Bahane. Divan, kanepe. Şakacıktan. Memur. Hapishane. Öküz arabasında (kağnı) tekerleğin bağlı olduğu kısım. Önemsememek. Bir çeşit kazma, çapa. Uğursuz, hayırsız. Menekşe. Uğraşı, çaba. Vefasız, hayırsız, suratsız. Çivi. Elinden iş gelmeyen, uyuşul, sünepe.

254 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Mızıhçı: Mintan: Mitil: Mudara: Mudul: Muhgem: Muhanet: Muhayyet olmak: Mustağmel: Müstehah: Müzevir:

Oyunbozan. Gömlek. Yüzsüz yorgan. Sağlam ve dayanaklı olmayan. öğenderenin ucundaki çivi. Sağlam. Hayırsız, başa kakan. Sahip çıkmak. İkinciel. Layık. Laf taşıyan, ispiyoncu.

N Nacah: Nahıt: Nalet: Namazloğ: Nasibetsiz: Niza:

Küçük balta, nacak. Ne vakit. Lanet. Seccade. Yersiz hareket eden, olur olmaz konuşup hareket eden. Ağız dalaşı, çekişme.

O Ohçur: Ok: Okuma: Oluh: Omuzluh: Oncacuh:

Uçkur. Kağını arabasında boyunduruğun bağlandığı ön kısım. Davet etme. Çeşmede su akan boru, oluk. Çatıda kullanılan uzun ağaç. Çok az miktar, azıcık.

255 | M E L E T


Ö Ödüçlemek: Öğürsemek: Öğsöğü: Örme: Örk: Öteğeçe: Ötürük:

Hayvanları sağarken sütleri birleştirip, sırayla birisine vermek. İnklerin boğa isteme dönemi. Yanmış odun. Örülerek elde edilmiş kalın ip. Hayvanların otlaması için uzun bir iple bir yere çakılan kazığa bağlanması. Derenin, ırmağın karşı tarafı. İshal. amel.

P–R Pahla: Pahlava: Pakit: Palan: Pavlike: Panga: Panganot: Patırama: Partal: Pasa: Pırtı: Pıtlak: Pinnik: Pimpirim: Pisik: Peşkir: Potin: Portekal: Pöğrek: Pul: Puvar:

Bakla. Baklava. Paket. Eşeğin semerinin bağı. Fabrika. Banka. Banknot, kağıt para. Kavga gürültü. Palavra. Devamlı. Elbiselik kumaş. Patlama özelliği olan, patlamış mısır. Kümes. Semizotu. Kedi. Havlu. Bot, ayakkabı. Portakal. Betondan yapılan su borusu. Düğme. Pınar, çeşme.

256 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Pünçek: Pür: Püsküüt:

Ağaçların ince kökleri. Çam yaprağı. Bisküvi.

S Sacayak: Sadır: Sağdıç: Sasuh: Sahan. Sahtiyan: Sapah: Savah: Sayvan: Sayimi: Sef: Seyirtmek: Sele: Sepet: Sıracalu: Sıçan: Sıvaz: Siğnenmek: Sille: Simsim: Sinor: Sini: Sitil: Sohu: Soluğan:

Genellikle üçayaklı, ateş yakıldığı zaman ateş üzerine tava, sac gibi gereçlerin altına konulduğu gereç. İdrar. Damadın arkadaşı. Tuzsuz, densiz anlamında kullanılır. Tabak. Ayakkabı yapımında kullanılan işlenmiş deri. Yol ayrımı. Suyun ayrıldığı yer. Bağ bahçe beklemek için yapılan küçük ve basit kulübe. Sahi mi, gerçek mi.? Yanlış. Koşmak. Yayvan sepet. Gıdık. Aksi, inatçı, ukala. Fare. Sivas. Saklanmak. Tokat atmak. Yavaş hareket eden, uyuşuk. Tarla sınırı. Büyük tepsi. Madeni kova. Dibek. Nefes darlığı olan. 257 | M E L E T


Somurtmak: Soyha: Sufra: Sümsük: Sünepe: Sürtük: Sülük: Süyem:

Küsmek, surat asmak. Kötü, işe yaramaz. Sofra. Pisboğaz, her şeyi isteyen. Kılıksız, uyuşuk. Gereksiz yere çok gezen. Salyangoz. Başparmak ucu ile işaret parmağı ucu arası mesafe

Ş Şalah: Şamar: Şeer: Şefdelü: Şelbet: Şilte: Şimcik: Şinik: Şip: Şire: Şişek: Sivişmek: Şo yanı:

Fazla olgulaşmış, içi geçmiş tohumluk kavun ya da salatalık. Tokat. Şehir. Şeftali. Şerbet. Döşek yaparken içine yün konulan kumaş. Şimdi. Tahıl ölçmeye yarayan 8 kğ ağırlığındaki ölçü kabı. Çabuk. Şıra. Doğurmamış koyun. Ortadan kaybolmak. Şu tarafa.

T Tapan: Tebelleş: Tekir:

Tarlaya tohum ektikten sonra üzerinin örtülmesi, tezeklerin ufalanması için çekilen “T” şeklinde tarım aleti. Sataşmak. Teker, tekerlek.

258 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Tellik: Temellü: Tentene: Terpoş: Terek: Terki: Tevek: Tevellüt: Tomatis: Tükan: Tille:

Tirit: Tohat: Tohtur: Tokaç:

Tohlu: Tosbağa: Tökezimek: Tömek: Tuman: Tünemek:

Bere, fes Tamamen kalıcı. Dantel. Bakır tabak. Raf. Atın eyerinin arka kısmı. Yaban üzümü. Doğum tarihi. Domates. Dükkan. Yük hayvanlarını tek başına yüklerken, yüklü tarafı dengelemek için yükü askıda tutmaya yarar kazık. Yemeğin suyu. Tokat. Doktor. Yün, halı, kilim yıkarken veya kil ya da kül ile çamaşır yıkarken üzerine vurmaya yarayan ağaç sopa. Beş-altı aylık kuzu. Kaplumbağa. Ayağı dolaşmak. Ahırdan gübre atılan delik. Şalvar. Bir yere sığınarak büzülmek.

U Urbuh: Uçgur: Uğmak: Uğra: Umuh: Urba: Uruşvat:

İbrik. Don lastiği yerine bağlanan ip. Yanacak kadar ısınmak. Hamur açarken yapışmaması için hamurun altına serilen un. Sıcak, ılık. Elbise. Rüşvet. 259 | M E L E T


Ü Üçgül: Üflük Ürusvağ: Ürmek: Üyez:

Yoncaya benzer bir ot. Ağızdan çıkarılan kuvvetli hava. Rezil kepaze. Köpeğin havlaması. Yazın insanları rahatsız eden küçücük sinekler.

V Variyetli: Velvele:

Varlıklı, zengin. Gürültü, patırtı. yaygara.

Y Yağannu: Yamaluh: Yal: Yalah: Yağlaş: Yallık: Yarenlik: Yaraça: Yassu: Yaygara: Yayhamah: Yazu: Yağnış: Yarımağız: Yaşmak: Yeltenmek: Yennemek:

Sırt, bel. Yırtılan yere yama yapılan parça. Hayvanlar için hazırlanmış sıcak yemek. Çeşmede hayvanların su içtiği yer. Mısır unundan yapılan bulaaç. Çocuk önlüğü. Şaka. Kalın ağacın yarılmasıyla elde edilen odun. Yatsı. Dedikodu, ortalığı ayağa kaldırmak. Yıkamak. Düz arazi. Yanlış. İsteksiz. Yazma, başörtüsü, Yeni gelinin büyüklerinin yanında konuşmaması. Bir işe girişmek. Dişi hayvanların yavrulamaya yakın zamanları.

260 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Yeğnik: Yemişen: Yeygü: Yımırta: Yoha: Yonga:

Yoz: Yunak: Yüklü: Yüklük: Yülemek:

Hafif. Küçük kırmızı meyveleri olan yabani bitki. Hayvan yiyeceği. Yumurta. Sığ, derin olmayan. Ağaçtan yarılarak elde edilen kiremit ve hartama yerine de kullanılan çatı örtmeye yarayan küçük ağaç parçaları. Kısır koyun. Yıkanma yeri. Hamile. Yatak yorgan dolabı. Kesici aletlerin ağzını köstere, eğe veya masat ile keskinleştirme.

Z Zabah: Zabanan: Zağar: Zahra: Zebellah: Zebillik: Zelve: Zeklenmek: Zelzele: Zevzek: Zıbarmak: Zınnuh: Zıhım: Zipçi: Zirzop: Zahur:

Sabah Sabahleyin. Köpek. Zahire. İri yarı. Bolluk, bereket. Öküzü boyunduruğa bağlayan eğri odun Taklit etmek. Deprem. Şımarık, terbiyesiz. Uzanmak, uyumak, gebermek, ölmek. Çok az miktar. Zıkkım, zehirleyici. Yaş söğür dalının kabuğundan yapılan düdük. Delice hareket eden. Sahur.

261 | M E L E T


ESKİDEN KULLANILAN EŞYA VE ALETLER:

Beşik

Soldan sağa,; Lüks, Fener, Gaz Lambası, İdare Lambası.

Bulgur kaynatma işlemi. El matkabı, burgu.

Çarık.

Çıkrık.

262 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Çan

Düven

Düven sürme, harman etme

El değirmeni

El dikiş makinesi

El terazisi

263 | M E L E T


Gaz ocağı

Halbur

Harman makinesi

Köpeklere takılan demir tasma

İbrik ve leğen

Kahve değirmeni

264 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Kara lastik

Kara sabanla çift sürme

Kaşıklık

Koyun kırpma makası

Kömürlü ütü

Köstere taşı

265 | M E L E T


Köz (kül) mangalı

Sapan (sünek) Kuş lastiği

Lambalı radyo

Loğ taşı

Marangoz l aletleri

Oluk (su teknesi)

266 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Kara saban demiri

Yufka yapılışı

Gödük (şinik)

Kemik tarak

Bakkal terazisi

Topuzlu kantar

267 | M E L E T


Makine

Yaba

Yular

Harman Makinesi

Tığ savurma

268 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


KAYNAKÇA Bahaeddin yediyıldız, ünal üstün. Ordu yöresi tarihinin kaynakları – ı /1455 tarihli tahrir defteri / türk tarih kurumu 1992 Bahaeddin yediyıldız, ünal üstün. Ordu yöresi tarihinin kaynakları – ıı/ 1485 tarihli tahrir defteri / türk tarih kurumu 2002 Bahaeddin yediyıldız, mehmet öz, ünal üstün. Ordu yöresi tarihinin kaynakları – ııı/ 387 numaralı defter-i karaman ve rum’un canik livası’na ait bölümü (1520) / türk tarih kurumu 2002 Mithat baş, ilkçağdan günümüze ordu tarihi yason yayınevi. Hikmet pala, ordu tarihinde olaylar ve insanlar Sıtkı çebi, ordu şehri belediye tarihi Mithat baş, mesudiye tarihi ve kültürel özellikleri, istanbul 2016 Azmi karaduman, buluntular ışığında melet’in saklı sırları-ı, tarih öncesi çağlardan arkaik devire kadar. Azmi karaduman, buluntular ışığında melet havzasının (ordumesudiye) tarihi ve arkeolojik değerleri Taner can, salih turan, ordu türküleri, Mesudiyede biolojik çeşitlilik ve organik tarım alternatifi. Mesudiye gelişme vakfı yayını 2003

269 | M E L E T


Mesudiye ilçe kurultayı ve değerlendirme toplantıları haziran 2016 Prof. Aziz ekşi, 2. Türkiye demokrasi forumu, doğrudan demokrasi ve yerel kalkınma. 18-20 eylül2015 Mesudiye dergisi temmuz – ağustos 2014. Hayati erdönmez, yaşadığım gibi. (1936-2016) 2. Türkiye demokrasi formu 18-20 eylül 2015 mesudiye bildiri kitabı. Türkçe sözlük, türk dil kurumu yayını 1992 Mehmet Öz-Fatma Acun,Orta Karadeniz Tarihinin Kaynakları, VII, TTK Yayını, Ankara 2008. Prof. Dr. Turhan Baytop, Türkiyede Bitkiler İle Tedavi. Nobel Tıp Kitapevleri Ltd. Şti. Yayınları, 1999. İstanbul. Yrd. Doç. Dr. Aydın Tüfekçioğlu, Melet Havzası Bitki Örtüsü ve Toprak Yapısına Genel bir bakış. Artvin Orman Fakültesi Kafkas Üniversitesi. İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü yayını 1968. “Köylerimiz”. 1

Reşat Ekrem Koçu, Türk giyim kuşam ve süslenme sözlüğü, Doğan Kitap 1 nci baskı, s.158.

1

Mircea Eliade, Şamanizm, İmge kitapevi yayınları 1999, s.16.

M.Şinasi Acar, Osmanlıda Günlük Yaşam Nesneleri. 270 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e


Cihan Erdönmez. Süleyman Demirel Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi Seri: A, Sayı: 2, Yıl: 2005, ISSN: 13027085, Sayfa: 35-51. (Köykent) Mesudiye Köykent Gelişme Projesi. Mesvak yayını Ankara 2003. Bilal Özel, Boynuyoğunlular, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları. Aydın ALTUNÖZ, Meletliler, Ankara 2011. Mesudiye ilçesi Hayvancılığı Geliştirme program, Mesudiye Gelişme Vakfı Yayını: 4, Ankara 2006. Mesudiye İlçesi Gelişme Planı (MEGEP), Ankara 2002. Kırsal Kalkınma ve Köykent yaklaşımı, Mesudiye Gelişme Vakfı Yayını:2, Ankara 2002. http://www.mesutsener.com.tr/index.php/halk-ilaclari https://tr.wikipedia.org/ http://diyanet.gov.tr/ http://atif.sobiad.com/sobiadfiles/sobiadarsiv2/History/Dergi/12 29.pdf (Trabzon Maçka ) http://www.nvi.gov.tr/Files/File/Etkinlikler/ppt/Osmanl%C4%B 1da%20n%C3%BCfus%20hizmetleri.pdf

271 | M E L E T


http://www.yumpu.com/tr/document/view/23585227/yaylaturizmi-sektor-profili-2004-ito/7 Yayla Özelliğine sahip yerler. http://www.koyenstitulerivakfi.org.tr/

272 | M i l a s – H a m i d i y e - M e s u d i y e

MELET  

Milas- Hamidiye-Mesudiye-Melet

MELET  

Milas- Hamidiye-Mesudiye-Melet

Advertisement