RedHaber 3

Page 1

1


SÖYLENECEK NE KALDI KI Her şeyi bu duvar yazısı özetliyor. Son haftada yaşananlara ve üzerine tartışılanlara baktığımızda içinde sürüklendiğimiz karanlığı tüm hücrelerine kadar görebiliyoruz. AKP’nin Valileri kendilerinden son zamanlarda epeyce söz ettiriyor. Hatırlantısınız İzmir Valisi’nin marifetlerini. Peki Yalova Valisi’ne ne demeli. Bay Vali ziyarete gittiği okulda, izlemek için girdiği derste Halil Serkan Öz öğretmeni sınıftan kovuyor. Nedeni de sakal, kılık kıyafet! Vali, dilenci gibi öğretmen mi olurmuş diyor! İşte böyle Vali’nin ve onun Saraylarda oturan paşalarının yönettiği bir ülkede böyle bir öğretmen olamaz tabii. Halil Serkan Öz için Öğretmene Saygı Yürüyüşü düzenleniyor. Yaşadıklarına dayanamayan

2


saldırı, toplumun nasıl bir cinnete teslim olduğunu göstermekle kalmıyor asıl bundan sonra yazılan ve konuşulanların sağlığını bütünüyle yitirmiş bir aklın nasıl hakim hale geldiğini hayretlerle ortaya koyuyor. Misal Trabzonspor başkanının olaya ilişkin ilk yorumu, ‘üst akıl’ oldu. AKP televizyonlarında spor kanallarında dahi olup biten seçimler öncesinde iktidara yönelik bir saldırı olarak anlatılıyor. Kim daha çok çıldırmış ki sahi, ateş eden mi bunlar mı! Bu türden olaylarda farklı bağlantıların olması da mümkündür elbette. Ama her yanda ayrımcılığın, kutuplaşmanın yaşandığı toplumda insanların birbirine öfke duymasından daha doğal ne olabilir ki. Türkiye böyle bir ülke haline geldi. Yoksullaştıkça yoksullaşan insanlar, öfkelerinin birbirlerine karşı kusuyor. İnsanlar sarıldıkları bir kimlik etrafında birbirini gözünü kırpmadan öldürebiliyor. İşte Fenerbahçe saldırısı toplumdaki bu cinnetle birlikte, AKP iktidarının tüm alanları tahakküm altına almak için yaptığı müdahalelerin geldiği boyutu da gösteriyor. *** Ve son süpriz. Bir öğlen ansızın Savcının kararıyla sosyal medyaya iletişim kesildi. Halil öğretmenin kalabi duruyor. Ve Halil Öğretmeni kay-

Önce elektrik, sonra sosyal medya.... Tam anlamıyla bir

bediyoruz. Onun ardında şimdi, öğrencileriyle çekilmiş fo-

seçim provası mı yapılıyor ne?

toğrafları ve -dergimizde de göreceğiniz- onlara bıraktığı kitap listesi var.

Ardındaki bir yana. İktidar her şeyi denetim altına almaya, alamadıklarını ise yasaklamaya çalışıyor. Duvara yazılan

Halil Serkan Öz, öğrencilerine eleştirel düşünmeyi öğreti-

bu yazı o yüzden önemli.

yordu. Onlara, Vali gibilerinin görse ancak yasaklamaktan başka bir şey düşünemeyeceği kitapları okutuyordu.

Bütün browserlar birleşin! İnternet mecrasındaki alternatif kanalların yaşatılması ve geliştirilmesi için de ihtiyaç

İşte böyle bir ülke olduk! Bu Valilerinin ülkeyi yönettiği,

olan bağımsız alternatifler geliştirme ihtiyacı aslında top-

Halil Serkan Özlerin ise yüreği kaldıramadığından öldüğü

lumsal zeminin bütün alanlarında hayatta kalmak, nefes

bir ülke!

almak için zorunlu hale geldi.

***

Evet bunun için her alanda tüm güçler birleşin!

Bir başka cinnet halini de Fenerbahçe futbol takımı otobüsüne yapılan saldırıda gördük. Popmalı tüfekla yapılan

3


* RİZE FINDIKLI’DA LAİK EĞİTİM MÜCADELESİ

HAZİRAN TÜRKİYE’SİNİ KURALIM

16

UMUT YÜRÜYÜŞÜ GÜLER UMUT BURAK YÜCEL

8

TÜRKİYE NEREYE AYÇA SÖYLEMEZ GÜRAY ÖZ ÖNDER İŞLEYEN


* RAŞİT TÜKEL ve ÜNİVERSİTELERDE SÖZ VE KARAR HAKKI MÜCADELESİ

MUSTAFA SÖNMEZ EKONOMİK KRİZLER VE SİYASET

* LATİN AMERİKA VE İSPANYA’NIN PODEMOS’U *KULLAN-AT ASİSTANLIK DEVRİ AYSUN GEZEN

DEPRESYON REÇETESİ Ve ŞİDDET ÇETELESİ

* DÜNYA ÜNİVERSİTELERİ PARALI EĞİTİME KARŞI DİRENİYOR


* 12.SAYI ÇIKIYOR

6


Birleşik Haziran Hareketi, 3 Şubat’ta “Bilimsel ve Laik Eğitim İçin” uyarı boykotu gerçekleştirmişti. Uyarı boykotunun ardından laik ve bilimsel eğitim mücadelesini Meclisleriyle sürdüreceğini ilan eden Haziran Hareketi Meclisleri, eğitimdeki gerci uygulamalara karşı yerel mücadeleler sürdüyor. Rize Fındıklı HAZİRAN Meclisi, bir süredir okullara gönderilen ders kitaplarındaki gerici müfredata karşı mücadele başlattı. Fındıklı Meclisi bunun için imza kampanyası ve bilgilendirme çalışmaları sürdürülüyor. Fındıklı HAZİRAN’ın yürüttüğü çalışmaları Meclis üyesi Murat Özbulut ile konuştuk.

FINDIKLI HAZIRAN MECLISI GERICI MÜFREDAT KALDIRILSIN Murat Özbulut Fındıklı Haziran Meclisi Söyleşi Serpil Şahbaz

Fındıklı’da kaymakamlığın okullara okuma için gönderdiği kitaplarda gerici unsurlar keşfettiniz. Bu süreci anlatır mısınız? Kitaplarda karşı olduğunuz özellikler nelerdi? İyi günler. Öncelikle forumlar sürecinden itibaren Rize bölgesinde işlevsiz kalmış olan Birleşik Haziran Meclisleri’ni harekete geçirmeye ve iddialarını anlatmaya çalıştığımızı söylemek isterim. Okullara gönderilen kitaplar da hem toplumda kamuoyu yaratmak hem de meclisin çalışma tarzının nasıl ve ne olacağını meclis bileşenlerine ve Fındıklı halkına benimsetmek adına meclis gündemine alınmıştır. Fındıklı Kaymakamlığı’nın okullara (toplam 4 ortaokula gönderildiğini biliyoruz) göndermiş olduğu kitapları, -ücretli öğretmen arkadaşımız olan- bir öğretmen arkadaşımız ilk olarak keşfetmiş, kitapları incelemeye başladığında gerici unsurları tespit etmiştir. Tespit edilen ki-

7


tapların bir tanesinde Said-i Nursi’nin resmi ve Nursi’ye ait

özellikle öğrencilerinin bulunduğu okullarda etkili oldular

sözler kurgulanmış şekilde cemaat sohbetleri eşliğinde ki-

ve idareye kitaplarla ilgili sorular sorup baskı oluşturdular.

tapta yer almaktaydı. Allah Nasıl Yaratıyor? Mehmed PAK-

Şu an itibariyle süreç lehimize işlemekte. Çünkü kitapların

SU adlı yazarın bu kitabı ücretli öğretmen arkadaşımızın

ne gönderilen okullarda ne de İlçe Milli Eğitim Müdürlü-

iradesiyle idari amirlere bildirilip her sınıfa yerleştirilmiş

ğü’nde incelenmeden sınıflara yerleştirildiği ortaya çıkmış-

olan kitaplıklardan kaldırtılmıştır. Daha sonra her sınıf için

tır. Önümüzdeki süreçte imza kampanyasını sürdürmekle

gönderilen kırk adet kitaptan diğerlerine de bakıldığında

birlikte Birleşik Haziran Hareketi adına bir heyet oluşturup

bariz şekilde algı yönetimine yönelik ifadeler yer aldığı

Kaymakamlık bünyesinde bu konunun muhataplarıyla

görülmüştür. Kitaplar hem bu yönden hem de pedagojik

görüşmeler gerçekleştirilecektir. Kitapların toplanması ta-

yönden ortaokul yaş grubu öğrencilerine uygun değildir.

lep edilecektir. İmza kampanyası devam edecek ve kay-

Kitaplarda karşı olduğumuz durum bu türden özelliklerdir.

makamlığa bir dilekçe eşliğinde Fındıklı halkıyla birlikte sunulacaktır. http://www.nesilyayinlari.com/ (Fındıklıda

Eğitimde gericileşmeye dur demek için ve özellikle “kin-

Ortaokullara Gönderilen Kitapların Yayınevi Linkten İnce-

dar” nesil yetiştirmeye karşı bir kampanya düzenliyorsu-

lenebilir)

nuz. Bu kampanya nasıl ortaya çıktı? Bu süreci anlatır mı-

8

sınız? Özellikle velilerle nasıl ilişki kurdunuz?

HAZİRAN bu süreçte nasıl bir konum alacak?

İmza kampanyası; Haziran Fındıklı Meclisi’nin yürüttüğü

HAZİRAN bu süreçte hem kendi iddialarını Fındıklı halkının

tartışma sonucunda ortaya çıktı. Bu konunun Fındıklı’da

gözünde somut kılmak hem de bir süredir işlevsiz olarak

yaşayan duyarlı insanlar tarafından bilinmesi gerekliliği

devam eden yapısını Birleşik Haziran Hareketi’nin iddiaları

düşünülerek “Daha fazla insan nasıl bilgi sahibi olur bu du-

üzerinden harekete geçirmektir. Gerçekleştirmek istediği-

rumdan?” şeklinde düşünüldü ve Fındıklı’nın en kalabalık

miz panelde hem Türkiye genelinde eğitim alanında yaşa-

olduğu Perşembe günleri stant çalışmaları yapılması ka-

nan gericileştirme projelerinin siyasi sebep ve sonuçlarını

rarlaştırıldı. Fındıklı küçük bir sahil kasabası olduğundan

hem de bunun pedagojik anlamda ne gibi sorunlara yol

çoğu insan birbirini tanımaktadır. Bizim de duyarlı olduğu-

açabileceğini Fındıklı halkına etkili bir şekilde anlatmak

nu bildiğimiz tanıdığımız veliler bulunmaktaydı. Bu veliler-

hem de tüm bunlarla birlikte Birleşik Haziran Hareketi’ni

le bireysel görüşmeler yapılarak Birleşik Haziran Hareketi

Fındıklı kamuoyu için yeniden güncellemek Fındıklı halkını

Fındıklı Meclisi’nde görüşmeler yapıldı. Veliler bu süreçte

bu meclis içerisinde çalışmalara katabilmektir.


9


QUOVADİS? Ayça Söylemez

Ne olacak? Uzun bir süredir hepimiz aynı soruyu soruyoruz. İlerisi karanlık, el yordamıyla yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Bize yol gösterecek her ışık, her an kaybolacakmış gibi duruyor, güvensiz. Gelecek belirsizse en doğrusu geçmişe bakmak. Yakın ve uzak geçmişe. Memleketinve Ortadoğu’nun geçmişine ve en çok da sınıf savaşları tarihine. Bir “Dünyayı Değiştiren 10 Gün” olmasa da Mart ayının son 10 günü ziyadesiyle fırtınalı geçti. Son devir, Adımlar dergisinin bombalanmasıyla başladı: “Söylenmeyeceklerin haricindekileri söylemek gerekirse yine bir ‘99 şartlarında o günü yaşayanlar, o gün kumandanımız ne tür hazırlıklar içinde bulunmamızı söylediyse bugün de aynı hazırlıklar içinde olmak gerekiyor…”

10


Bu sözler, 24 Mart’ta bombalanan Adımlar dergisi-

tili polisi korumak değildi, geri adım atmamaktı. Ve

nin Genel Yayın Yönetmeni Ali Osman Zor’un Ekim

övündükleri bin yıllık devlet refleksiyle saldırdılar.

2014’teki konuşmasından. Konuşmanın gidişatına

Sonuç, 90’lardaki infazlarla aynı oldu, tek fark dev-

bakılırsa, “söylenmeyecekler”den kastı, silahlanma

let bu kez kendi savcısını da öldürdü. O dönemde

ve savaş hazırlığı. Örgüt ilk kez silahlanmıyor ancak

balkondan sarkıp polisi alkışlayarak kutlayanlarsa

yıllardır sessiz kalan bir örgütün şimdi ufukta tehlike

bu kez dönemin ruhuna uygun olarak Twitter’dan

görmesi ve hazırlık yapması, gelecekte olabilecekle-

tezahürat yaptılar pek sevgili devletlerine.

rin de işareti. Örgütün geçmişteki icraatları malum, ileride neler yapabileceğini tahmin etmek zor değil.

AKP’nin yeteneksiz ve eğitimsiz kadroları ve hatta “eski” kadroları devşirip tekrar MHP’yi oyuna sok-

Hazırlanan sadece örgütler değil elbette. Devletin,

ması, gidişatın yakın zamanda düzelmeyeceğinin

örgütlerin gördüğünü-bildiğini onlardan daha önce

ipuçlarını veriyordu zaten. Bir de üzerine kaybetme

görmek gibi bir alışkanlığı olduğundan, hem istihba-

ihtimalinin olduğunu düşündüğü bir genel seçim ek-

rat aygıtları hem yasalar (örn. iç güvenlik adı verilen

lendiğinde en ufak muhalif sese “tahammül göste-

sıkıyönetim yasası) hem de yeni ordusu çevik kuv-

rilmeyeceğini” bizzat Başbakan da açıkladı. Şu anda

vet ile en azından hükümet yeni bir döneme hazır-

istedikleri son şey “kaos” ve yönetememe krizlerinin

lanıyor.

daha da görünür olması. Ancak durum, hükümetin engelleyebileceği eşiği geçmiş durumda. MHP’li

Görünen o ki devlet de, hükümetin sarsılması ve

polis şeflerinden aldıkları akılla devlet yönetmeye

hatta yıkılması halinde olabileceklere hazırlanıyor.

soyunan hükümetin, her muhalefeti olası bir “kaos”

Hükümetteki muktedirlerin arasındaki çatlaklardan

gördüğü, her muhalifi “terörist” gördüğü açık. Bu

su yüzüne çıkanlarve elektrik kesintisinin nedenini

durumda seçim öncesi başlayan çatışmanın, sonuç

bile bulamayacak kadrolarla baş başa kalmış yöneti-

ne olursa olsun seçim sonrasına da uzanacağını ön-

cilerle, devletin hükümet konusundaki öngörüsü çok

görmek yanlış olmaz. Merak edilen, “bin yıllık” gele-

da yanlış değil gibi görünüyor.

neğe sahip, “1000 operasyon” yapmış devletin buna nasıl cevap vereceği. Daha da önemlisi, muhalefetin

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi eylemi sonrası ale-

ne yapacağı… Muhalefet iktidarın yarattığı algı çer-

lacele kotarılan “AKP Kartal ilçe binasına saldırı” ko-

çevesinde oluşturulan gündeme mi kapılacak yoksa

medyası ise devletin değilse de hükümetin becerisi

kendi gündemini belirlemeyi mi seçecek?

konusunda bir fikir veriyor. Alevi düşmanlığı üzerinden safları sıkılaştırmaya yönelen iktidarın, üzerinde

Devletin, uluslararası sistemin, hükümetin başımıza

Zülfikar olan bayraklı eylemi ya da kiminyönettiği

ne gibi çoraplar öreceği belirsiz. Geleceğimizin şe-

malum olan sosyal medya hesapları üzerinden Ale-

killenmesinde etki edebileceğimiz tek şey, muhale-

vilere katliam çağrısı yapması ise oyunu artık mani-

fet olarak bu olup bitenlere nasıl cevap vereceğimiz

pülasyon yoluyla değil kör şiddetle oynamak iste-

olabilir: Yoksulların, emekçilerin düzene ve egemen-

mesiyle ilgili olabilir.

lere başkaldırmaya başladığı bu ortamda biz de örgütlenip direnecek miyiz, kurallarını bizim koymadı-

Bu yöntemi tercih edeceklerini pek çok açıklama-

ğımız bir oyunda yok mu edileceğiz?

larında dile getirdiler zaten. Ancak adliye eylemi sonrası “başarılı” bulunan yargısız infaz, bu yöntem

* Nereye (gidiyorsun)?

değişikliğiyle birebir ilgili değil. Eylemin başladığı andan beri, böyle biteceği devleti azıcık tanıyan herkesçe malumdu. Çünkü asıl dertleri Berkin’in ka11


TOPLUMSAL MUHALEFETİ NE BEKLİYOR? Güray Öz

Olanaklarla ve tehlikelerle tanımlanabilecek günlerdeyiz. Hemen her gün sıkışan, yoğunlaşan, üst üste gelen, birbirini etkileyen olaylar, siyaset sahnesinin aktörlerinin politika üretmelerini zorlaştırıyor. Değişen durumlarda ne yapacaklarını bilemiyorlar. AKP’nin, iktidar olmanın olanaklarıyla kendini saklamayı acemice başaran görüntüsünün aldatıcı olduğunu, deyim yerindeyse paniklediğini sezebiliyoruz. İktidar partisi karşısına çıkan ve doğrudan siyasi nitelikte olmayan sorunlara çözüm bulmakta zorlandıkça daha çok örtüye, daha çok gizlenmeye, daha çok yalana başvuruyor. Aslında karşılaştığı siyasetle doğrudan bağlantılı olmadığı söylenebilecek

12

ama son tahlilde ondan soyutlanamayacak sorunlar konusunda gerçekten çare-


karşı çıkanların sayısı artıyor, sesleri yükseliyor. Bu tablonun seçim yaklaştıkça daha netleşmesi, kozların daha açık paylaşılması beklenebilir. Kamuoyu yoklamalarının bir inişi göstermesi ise kargaşayı daha da artırabilecektir. Bu tabloya dış politika alanındaki çaresizlikler de eklenebilir. Yazıyı uzatacak bu konuya girmeyelim. Ama AKP yönetimi ve yönetime aktif bir şekilde müdahale eden Cumhurbaşkanı, ortaya çıkan karmaşık dış politika sorunları konusunda yeterli bir esnekliğe ve birikime sahip görünmüyorlar. AB ile ABD ile ilişkiler iyi gitmiyor. Büyük komşular İran ve Rusya politikaları da bir istikrar göstermiyor. Arap dünyasının çok çetrefil ve sıklıkla değişen ilişkilere dayanan politikaları karşısında Türkiye şaşkındır. Dış politika alanındaki şaşkınlığın üst perdeden konuşmakla, belki iç politikada etkili olabilir ki artık bu da zordur, giderilmesi, örtülmesi mümkün değil. Saldırganlık artacaktır. Bütün bu gelişmeler, yineleyelim; iktidar partisini saldırganlaştırıyor. Sorunları kestirme yöntemlerle çözme eğilimini güçlendiriyor. Meclis çoğunluğunu zorbaca kullanarak çıkartılan yasalar da yeterli olmayınca yasadışı yöntemler öne çıkıyor. En son sizdir. Ülke çapında tam gün süren elektrik “arızası”, çeşitli yerlerde çıkan güvenlik açıkları bu türden sorunların son günlerdeki en çarpıcı örnekleri. İktidar partisi, parti içinde ve bürokraside çok başlılığın, yeteneksizliğin pekiştirdiği, ideolojik alt yapısından kaynaklanan doğal sonuçlardan kaçınamıyor. Doğrudan siyasi sorunlar ise daha da can sıkıcıdır. Eski müttefikle girişilen savaş çok da iyi gitmiyor gibi. Partide, hükümet içinde bu savaştan huzursuz olanlar var. Cumhurbaşkanı’nın Başkanlık konusundaki ısrarı, neredeyse tek başına mücadelesi, ne hükümet kanadından ne de önümüzdeki dönem artık parlamentoda yer alamayacak AKP’li siyasilerden sıcak bir destek alabiliyor. Dahası Erdoğan’ın tutumuna açıkça

avukatların Adliyelere girerken avukatlık yasasındaki açık hükme rağmen üstlerinin aranmasının doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından emredilmesi ve uygulamanın hemen başlatılması bunun tipik örneği. Öyle anlaşılıyor ki, AKP seçimi kazanabilmek için her yolu denemeye hazırlanıyor. Yine iktidarlarını sürekli kılmak için bir çözüm olarak gördükleri “çözüm süreci” de bu tabloda aksıyor. Seçimlere daha zaman varken bu konuda kendi anlayışlarına, idielojilerine uygun bir “çözüm” konusunda PKK ve Kürt siyasi hareketi ile bir uzlaşma sağlayabilselerdi, sonucu “terörü bitiren parti” olarak oya tahvil edebileceklerini planlamışlardı. Ama bu gerçekleşmedi. Çünkü çözümün öteki tarafı AKP’nin planlarını anlamayacak kadar saf değildi ve proje akim kaldı. Bu durumda


AKP’nin süreci geri çevirmek ve milliyetçilik dozunu

HDP’nin siyasi ağırlığının bu çok başlılıktan güç aldığı

artıran bir kampanya ile “çözüm sürecini” askıya al-

da bir gerçek. HDP’nin bir Türkiye partisi olma hedefi

mayı, çözüm sürecindeki gelişmeler nedeniyle oyları-

ve bu yönde attığı adımlarla belirgin bir sempati ka-

nı belirgin bir şekilde artırdığı belirtilen MHP’ye giden

zandığı da ortada. Ama bu sempati iktidar partisi ile

oyları geri çevirmeyi öngören B planına geçti.

yürütülen “müzakereler”, ilişkiler nedeniyle haklı bir kuşkunun gölgesi altındadır. HDP lideri Demirtaş’ın

Muhalefet de kaotik ortama hakim değil

bu “müzakerelerin” “demokratik bir Türkiye” hedefi

AKP’nin işinin zor olduğu ortada. Onun her anlamda

ile çelişmeyeceği, örneğin; Cumhurbaşkanı’nın Baş-

köşeye sıkışmış hali artan saldırganlığı muhalif siyasi

kanlık iddiasının hiç bir zaman desteklenmeyeceği

parti ve hareketleri dikkatli olmaya sevk etmeli. Bu

yolundaki sözleri bir ölçüde eşyanın tabiatına aykı-

durumun ana muhalefet partisi tarafından yeterince

rıdır.

değerlendirildiği kanısında değilim. Seçimlerden sonra barajı geçen bir HDP’nin kaCHP’nin söylem düzeyinde sertleşen muhalefetinin

çınılmaz bir şekilde AKP ile baş başa kalması,

politik analizlerine tam olarak yansıdığını söylemek

Anayasa değişikliği konusunda bir tartışma içi-

doğrusu zor. CHP, AKP iktidarının üzerine oturduğu

ne girmesi muhtemeldir. Üstelik hiçbir siyasi güç

ve uzunca bir süre kendi mantığı içinde kriz yöneti-

de bu türden bir müzakereyi yadırgama hakkına

mini başaran Kemal Derviş politikalarına herhangi bir

sahip olmaz. Tam da bu nedenle Türkiye’nin sol

itirazının olmadığı anlaşılıyor. Siyasi olarak “bağım-

siyasi güçleri ve Gezi direnişi ile cisimleşen top-

sızlıkçı, demokratik, sol” bir söyleme sahip olduğunu

lumsal muhalefeti kuşku duymakta haklı olur.

sık sık dile getiren CHP yöneticileri, neoliberal politikalara sadık kalarak o sol söylemin gereklerini yerine

Ama siyasette teorik haklılık, pratik strateji ve tak-

getiremeyeceklerinin farkında değiller. Kalkınmacı,

tikler konusunda her zaman belirleyici olmayacak-

devletçi, yeni Keynesçi politikaları bile söz konusu

tır. Haziran Hareketi’nin seçimlerle ilgili tutumu da

etmeye, tartışmaya yanaşmıyorlar.

bu nedenle kimi çevreler tarafından yadırgansa da doğru bir tutum olmuştur. Seçimler nasıl sonuçlanır-

CHP 70’li yılların sonunda sosyal demokrasiye mu-

sa sonuçlansın, Türkiye’yi hareketli günler bekliyor.

sallat olan neoliberalizmden kendini kurtarmadıkça

Toplumsal muhalefet güçlenebilmek için kendini bu

Marksizm’e düşman ama aynı zamanda “kardeş”

hareketli günlere hazırlamak durumunda.

sosyal demokrat bir parti olma şansını yakalayamayacak. Bu durum onun yalnız ekonomi politikalarını

Ve yine kuşkusuz AKP’hin oylarında belirgin bir dü-

etkilemiyor, aynı zamanda Türkiye’nin öteki sorunları,

şüş, CHP’nin yüzde 30’ları zorlaması ve HDP’nin ba-

örneğin Kürt sorunu, konusunda da tutarlı politikalar

rajı geçmesi bu hareketli günleri toplumsal muhalefet

geliştirmesini önlüyor.

açısından daha olumlu, daha bereketli, daha umutlu hale getirecektir.

Anahtar Parti HDP ve Haziran Hareketi Önümüzdeki günlerin önemli öteki siyasi gücü kuşkusuz Kürt siyasi hareketi ve kendisine yeni bir imaj yaratmaya çalışan HDP’dir. HDP herkesin bildiği gibi tek başına hareket edebilen, siyaset oluşturabilen bir hareket değildir. Bir yandan hareketin lideri Öcalan diğer yandan Kandil, HDP’nin özgürce politika oluşturmasının önünde engeldirler. Ama aynı zamanda 14


BUNALIM VE ÇIKIŞ YOLU Önder İşleyen

Bugünlerde moda ‘üst akıl’. Olup biten her şey ne olduğu meçhul bir üst akılla açıklanarak, ülke gerçekliği görünmez hale geliyor. Sadece AKP yandaşlarından söz etmiyoruz. Elbette onlar olup biten her şeyi şimdi AKP karşısındaki güçlerin seçimler öncesinde kaos çıkarma planına bağlıyor. Gezi direnişinden bugüne öyle yapıyorlar zaten. Erdoğan böylece yedi düvelle savaşan bir kahraman olarak Parti içindeki çatlakları kapatmanın ve tabanını konsolide edebilmenin de yolunu buluyor. Olup bitenler noktasında, normalin dışında müdahaleler olabileceği kuşkusuz ki akılda tutulmalı. Tüm istihbarat ve emniyet yapısını tekelleştirmiş, ‘gerekirse 3-5 bomba atttırım’ diyebilen bir iktidardan söz ediyoruz sonuçta. Ancak tüm olup biteni sağlıklı biçimde değerlendirebilmek önümüzde duran gerçek sonuçlarına odaklanarak yapılabilir.

15


AKP için denizin bittiği noktadayız. Bunu en iyi de ken-

dele pespektifi ile halkın politikleşmiş toplumsal direniş

dileri görüyor. İktidar blokunun dağılmasının ardından ya-

hareketini geliştirmeyi temel alan, bağımsız bir siyaset

şanan çatışmalar, AKP’nin içine kaymış durumda. Arkasın-

çizgisini geliştirebilmesidir. Daa önce de defalarca ifade

daki toplum desteği zayıflıyor. Dayandığı temel güçlerden

ettiğimiz gibi, AKP’nin faşist baskılarına direnmenin de

birisi olan emperyalist odaklar Erdoğan’ı uzun zaman önce

AKP’nin versiyonları ile halkın direnme eğilimlerinin pa-

gözden çıkardı.

sifize edilmesinin önüne geçilebilmesinin yolu da budur.

Derinleşen ekonomik kriz ve artan toplumsal tepkiler AKP’yi yönetemez hale getirdi. Bu koşullar altında ancak

Bunun ötesindeki spekülasyonlara-olasılıklara dayanarak yapılan tartışmaların bir anlamı yoktur.

fiili bir sıkıyönetim içinde ülkeyi hızla faşistleştirerek ayakta kalabiliyorlar. Yeni yasalarla birlikte, gelişen olaylar karşı-

***

sında gösterilen reflekslere baktığımızda seçimi de bu tür bir baskı altında kotarmaya çalışıyorlar.

Politikleşmiş toplumsal direniş hareketi –HAZİRAN- ekonomik-sosyal kriz dinamiklerini ve toplumdaki direnme

Ancak tüm bu kriz dinamiklerini ve denizen bitmiş olması

eğilimlerini temel alarak mücadelesini sürdürmelidir.

AKP’nin sonunun geldiği anlamına gelmiyor. Haziran direnişinin ardından, AKP’nin sonunun başlangıcı olduğunu

AKP iktidarında ülkenin toplumsal-sosyal dokusu bütü-

çok kez ifade etmiştik. Ama bu son kendiliğinden olacak

nüyle parçalanmış, ekonomik eşitsizlikler derinleşmiştir.

değil. Olsa herhalde şimdiye kadar on kez olmuştu.

Haziran direnişinde de görüldüğü üzere toplumsal-sınıfsal zemindeki çelişki damarları patlama noktasına gelmiştir.

Haziran direnişi sonrası yaşanan dönem bu anlamda bir

Bugün de meydana gelen pek çok mesele –politik alanla

geçiş dönemi. Erdoğan merkezli Saray iktidarı bu geçiş

doğrudan ilgisi olmasa dahi- asıl olarak bu birikimin farklı

döneminde iktidarını tekelleştirerek faşist baskı yöntemle-

biçimlerde dışa vurumudur. Toplum içinde biriken öfke bir

riyle aşmaya çalışıyor. Bunun bir yanı da iktidar bloku için-

biçimde bulduğu kanal içinde kendisini ifade etmektedir.

deki –çok merkezli çatışma- çerçevesindeki müdahaleler biçiminde gelişiyor.

Ekonomik krizinin de giderek derinleştiği, toplumsal ayrışmanın yoğunlaştığı koşullarda önümüzdeki dönemde bu

Bu çatışmaların kimi zaman şiddetlenmesi ya da AKP içine

tür patlama noktaları giderek de artacaktır. O yüzden tüm

yansıyan yönlerinin görünür olması tutum alışlarla da kimi

olup biteni kendi dinamiklerine bakmaksızın salt yukarıdan

kafa karışıklıklarını ortaya çıkarabiliyor. Güncel uğrakları

müdahaleler çerçevesinde okumak her düzeyde gelişen

abartarak yapılan bu tür tutum alışlar karşısında doğru bir

öfke birikmesini, gerçek çelişki zeminlerini ıslamaktadır.

politika geliştirebilmek noktasında iki noktanın altını çizmek gerekir. Birincisi iktidar bloku içindeki çatışmalar kar-

O yüzden asıl mesele –seçim sonuçlarının değiştireme-

şısında başat güç ve tali güç ayrımıdır.

yeceği- bu ekonomik-sosyal ve siyasal kriz dinamikleridir. Malesef tüm bu gelişmeler karşısında halk iradesinin etkin

İktidar blokunun dağılmasından başlayarak bugüne uza-

biçimde müdahale kanallarının henüz yaratılamamış olma-

nan kriz süreci Erdoğan-AKP iktidarının belirleyiciliği altın-

sıdır. Biliyoruz ki böyle bir devrimci halk hareketi olmaksı-

da şekilleniyor. Bunu sınırlamaya yönelik düzen güçlerinin

zın da bunun başarılması mümkün değildir.

yukarıdan müdahaleleri bu kriz döneminin parçası olarak tedrici oarak geliştiriliyor. Bu durum muhalefeti özünde

HAZİRAN Hareketi, bu toplumsal-sınıfsal çelişki zeminle-

‘tek adam diktası mı tek parti diktası mı vb.’ biçimlerde-

rinde örgütlü bir güç biriktirme mücadelesi içinden geç-

ki –sonucu değiştirmeyecek- tartışmalarla rejim sınırları

tiğimiz dönemin devrimci demokratik tek çözüm imkanını

içerisine haspediyor. Bu tür bir yanılgının asıl üzerinden

sunmaktadır.

atladığı ise Erdoğan’lı ya da Erdoğansız olmasından da bağımsız olarak mezhepçi faşizmin pek çok öğesi ile yerle-

O yüzden Haziran Türkiye’sini Kurmak için başlatılan umut

şiklik kazanmış olmasıdır. Mesele o yüzden basitçe AKP’nin

yürüyüşü bu ülkenin biricik umududur. Hep birlikte yürü-

hakimiyetini o ya da bu düzeyde olmasından ötedir.

yelim.

Bu tür kaotik bir geçiş içerisinde uzun dönemli bir müca-

16


Birleşik HAZİRAN Hareketi, HAZİRAN Türkiye’sini Kuralım çağrısıyla #umutyürüyüşü başlattı. Haziran’ın çağrısında 4 adımda 8 HAZİRAN’a uzanacak direniş adımları açıklandı. Bu çağrının bazı bölümleriyle birlikte, Haziran Hareketi Yürütme Kurulu Üyeleri Güler Umut ve Burak Yücel’in değerlendirmelerini yayınlıyoruz.

HAZİRAN TÜRKİYE’SİNİ KURALIM #HAZİRANUMUTYÜRÜYÜŞÜ

Erdoğan-AKP iktidarı yargıdan Meclis’e tüm alanları Kaçak

yolda yürümektir. Haziran halk meclislerinde halkın birleşik

Saray’ın denetimine soktu. 12 Eylül’e dayanan anti-demok-

direnişini örgütleyeceğiz. Kaçak Saray iktidarının saldırıla-

ratik yasalarla, barajlarla, ucube siyasi partiler kanunlarıyla

rına karşı yaşamın her alanında barikatlar, yeni hatlar ku-

birlikte seçimler halkın iradesinin önüne konulan bir bari-

racağız.

kat işlevi görüyor. AKP, yasakların yanında hile ve manipülasyonlarla sonucunu önceden belirlemeye çalıştığı seçim-

Halkın kendi sorunlarını çözemeyeceği ve asla kendi ken-

lere dayanarak iktidarını sürdürmeye çalışıyor.

dini yönetemeyeceği fikrini yüz yıllardır halka dayatan bu kula kulluk düzenini, halkın dayanışması ile yıkacağız. Da-

Erdoğan-AKP iktidarının meşruluğu yoktur!

yanışmacı, paylaşımcı yeni bir hayatı bugünden başlayarak ilmek ilmek öreceğiz. AKP’yi halkın örgütlü gücüyle yen-

Yasaklı, baskılı, barajlı ve hileli seçimlerle alınacak yetkinin

mek için bir araya geldik, birleştik, birleşik bir hareket oluş-

de meşruluğu yoktur! Bu koşullarda bu ülkede Erdoğan’ın

turduk; siyasal eylemliliğimizle halka umut verdik; şimdi bu

diline doladığı ‘milli irade’nin çıkacağı son yer seçim san-

umut yürüyüşümüzü büyütüyoruz.

dığıdır! 2013 Haziran direnişi tüm bunlar karşısında halkın kendi sözü ve eylemiyle yeni bir yol açtı. Forumlarda-mec-

HAZİRAN ÜLKESİ’NDE

lislerde ve meydanlarda halkın birleşik gücüne ve kendi

Saray Olmayacak!

iradesini dayanan yeni bir siyaset zemini oluştu. Erdo-

Gericiliğin, kadın düşmanlığının, devlet şiddetinin, saltanat

ğan-AKP iktidarını durdurmanın yolunu bu direniş göster-

hayallerinin, halk düşmanlığının simgesi olan Kaçak Saray’ı

di. Bugün bizim sorumluluğumuz halkın direnişle açtığı bu

yıkacağız.

17


“Yaşamak güzel şey be kardeşim!” denecek!

Halk Haziran Meclisleriyle örgütlenecek ve yönetecek!

Çalışma hakkının hayata geçirilmesi, taşeron, güvencesiz,

Emekçi halkımızın siyasete katılımını sağlamak için oluş-

esnek ve kuralsız çalışmanın yasaklanması; sendikalaşma-

turduğumuz halk meclislerini Türkiye çapında etkin biçim-

nın, toplu sözleşme ve grev hakkının önündeki engellerin

de örgütleyecek, en uç mahallelere, işyerlerine kadar yay-

kalkması için mücadele edeceğiz. Ücretlerin insanca ya-

gınlaştıracağız. Haziran halk Meclisleri bugünden halkın

şam için gerekli üst seviyeye getirilmesi, emekliliğin temel

gelecekteki yönetim organlarının filizleri olarak yeşerecek;

bir hak kabul edilmesi için sorumluluk alacağız.

Haziran Meclisleri güçlendikçe halk kendini kendi meclisleri eliyle yönetecek

Türk ve Kürt İnce Memedler kol kola girecek! Ülkemizin, yurttaşlarımızın ve bölge halklarının kaderini

Kask, cop ve gaz tarih olacak; herkes güven içinde yaşa-

belirleyecek her türlü karar sürecinin, topluma açık ve em-

yacak!

peryalist güçlerden bağımsız koşullarda yürütülmesi için

Yurttaşların demokratik taleplerini dile getirmesini engel-

ön alacağız. Türklerle Kürtlerin özgürlük ve eşit yurttaşlık

lemek amacıyla kurgulanmış mevcut tüm yasal mevzuatı

koşullarında bir arada yaşaması, halkların gerçek barışının

en ince ayrıntısına kadar ortadan kaldırmak için mücade-

kurulması ve egemen kılınması için mücadele edeceğiz.

lemizi güçlendirecek; Polis Devletine geçit vermeyeceğiz.

Dış politikada barış fikri egemen olacak!

Herkes için eğitim, herkes için sağlık düşünü gerçek yapa-

Emperyalistler ile yeni-Osmanlıcı, İslamcı ve yayılmacı

cağız!

AKP’nin birlikte kan gölüne çevirdiği Ortadoğu’da ve ül-

Bütün özelleştirmelerin durdurulması; özelleştirilen kamu

kemiz topraklarında barış, kardeşlik, bağımsızlık, enternas-

varlıklarının kamulaştırılması, eğitim, sağlık, elektrik, su,

yonalizm ve aydınlanma değerlerine dayanan bir dış poli-

doğalgaz hizmetlerinin tüm yurttaşlarımız için ücretsiz

tikanın egemen olması için mücadele edeceğiz. NATO’dan

hale gelmesi için mücadele edeceğiz.

çıkılması, üslerin kapatılması ve IŞİD, El Kaide gibi örgütlerin palazlanmasında sorumluluğu olan günümüz muk-

Hiçbir çocuk aç uyumayacak!

tedirleri ve onlara kölece bağlı mutemetlerin yargı önüne

Türkiye’nin yabancı sermaye-sıcak para akışına, üretken

çıkarılması için öncü olacağız.

olmayan sektörlere dayalı kırılgan ve dışa bağımlı ekonomik yapısını değiştirmeyi ve toplumsal gereksinimleri esas

Kadınlar karar verecek, yönetecek ve sokaklarda, meydan-

alan, halkçı-kamucu planlı bir ekonomi kurmak için müca-

larda olacaklar!

dele edeceğiz.

Kadınları baskı altına alan, evde, işyerinde ve toplumsal

18

yaşamda ikinci sınıf insan konumuna iten düzenlemele-

Sular, dereler ve gökyüzü ışıl ışıl parlayıp yaşam saçacak!

rin karşısında olmaya devam edeceğiz. Kadınlara yönelik

Kentlerimizin, parklarımızın, meydanlarımızın, derelerimi-

şiddete koruma sağlayan tüm yasal düzenlemelerin kaldı-

zin ve doğamızın talan edilmesini durdurmak için müca-

rılması için bir an bile duraklamayacak, ayrımcı, adaletsiz

dele edeceğiz.

hukuk mevzuatını tamamen değiştireceğiz.


1

MECLİSLERDE BİRLEŞELİM HAZİRAN, seçimlere ilişkin tutumunu açıkladığı metinde HAZİRAN Meclislerinde birleşme çağrısı yapmıştı. Haziran Türkiye’sini Kuralım iddiasının dayandığı siyaset zemini olarak da Haziran Meclisleri işaret

2

ediliyor. Haziran Hareketi, Türkiye Meclisi toplantısında, Haziran Meclislerinin halkın söz ve karar hakkının nüveleri ve birleşik direnme-dayanışma zemini olarak tanımlamıştı. Haziran, bu dönemde de ülkenin

LAİK EĞİTİM

pek çok noktasında kurduğu Meclislerini büyütme ve çoğaltma mücadelesini geliştirmeye çalışacak.

HAZİRAN, bilindiği gibi 13 Şubat’ta bilimsel ve laik eğitim için uyarı boykutu gerçekleştirmişti. Uyarı boykotunun ardından mücadelesinin süreceğini ifade eden HAZİRAN, şimdi Bilimsel ve Laik Eğitim için bir adım daha atıyor. Bu adım, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve okullların imam hatipleştirilmesinein durdurulması için imza kampanyasını, din derslerinin veliler tarafından takibi gibi eylemleri içeriyor.

3

4 ADIMDA #HAZİRAN UMUT YÜRÜYÜŞÜ

GÜN IŞIĞI EKMEK ve YAŞAM HAZİRAN, gün ışığı, ekmek ve yaşam yürüyüşleri ile 1 Mayıs ve 13 Mayıs Soma günlerine yürüyecek. Emekçilerin yakıcı talepleri etrafında

4

örgütlenecek bu mücadele ile yer altında ve üstünde yaşamla ölüm arasında çalışmak zorunda kalan emekçilerin özne olduğu bir toplumsal düzen mücadelesini güçlendirecek.

BİZ VARIZ HAZİRAN, 13 Mayıs’ın ardından 7 Haziran’da gerçekleşecek seçimler öncesinde AKP’ye karşı direniş mücadelesini büyütecek, buluşmalar gerçekleştirecek. 8 Haziran’da Biz Varız buluşmaların pek çok ilde gerçekleştirilmesi planlanıyor.

19


HAZİRAN’IN ANLAMI MECLİSLERDE SAKLI Burak Yücel

Haziran’ın anlamının meclislerinde gizli olduğunu düşünüyorum. Diğer bir ifadeyle Haziran’ı Haziran yapan esas itibariyle meclisleridir. Haziran meclisleri alternatif bir düzeni, toplumu ve ülkeyi kurabilecek ana odaklar olacaktır. Haziran’ın ülkesinin bugünkü nüveleridir meclislerimiz. Çarpık bir temsil düzenine, manüplasyona ve hırsızlığa dayalı burjuva düzeninin karşısına söz, yetki ve kararın halkta olduğu, bütünüyle sistem dışı araçlarla dikilme iradesidir bana göre. Bu anlamda, özellikle seçim sürecinde bir çeşit ‘heyecan patlaması’ yaşayan, ilkeler ve programı bir kenara bırakıp bütünüyle oya endekslenen duruşlar maalesef yaygınlaşıyor. Meseleye sadece oy, baraj, sandık çerçevesinde bakınca, yaratılmak istenen devrimci odağın embriyonları olan “Haziran Meclislerinde Birleşelim!” çağrısının da ne ifade ettiği tam anlaşılamıyor. Bu tabii ki rejime/sisteme, mücadeleye ve de Haziran’a nereden baktığımızla ilintili bir durum bence. Önümüzdeki en büyük görev mevcut Haziran meclislerini gerçek birer halk meclisi haline getirmektir. Bu süreci ilmek ilmek işlemektir. Meclislerimizin olmadığı yerlerde yeni meclisler örgütlemektir. Sadece ilçe meclislerimizin olduğu noktalarda mahalle meclislerini oluşturmaktır. Haziran’ın ülkesi böyle kurulacaktır. YOL uzun. İşimiz çok. Hazirancıların başaracağından yana ise benim en ufak bir kuşkum yok.

20


Yeni Türkiye yapılanmasında Haziran Hareketi’nin olması gereken bir hareket olarak görüyorum. Türkiye’deki bugünkü faşist diktatörlüğün ancak Haziran Hareketi ile kırılabileceğini, HAZİRAN’ın sokaklarda varoluşuyla yenilebileceğine inanıyorum. Bunun sandıkta çok da geriletebileceğine inanıyorum belki ama Haziran’ın sokaklarda işçi hareketiyle olabileceğini düşünüyorum. Bunların ancak sokaklarda geriletilebileceğine ve yenilebileceğine inandığım için Haziran Hareketi’ni, Türkiye Haziranı’nı önemli buluyorum ve bir an önce de harekete geçilmesi gerektiğine inanıyorum. Haziran Türkiyesi’ni çok olumlu değerlendiriyorum. Türkiye’nin ancak HAZİRAN’ın sokaklara dökülmesiyle gerçekleşebileceğine inanıyorum.

ANCAK HAZİRAN HAREKETİYLE KAZANABİLİRİZ Güler Umut

Bu hareketlerle Türkiye kurtulur. Başka türlü kurtulması mümkün değil. Haziran Türkiyesi sokaklarda kuruluyor. Haziran’ın kurmak istediği Türkiye AKP’siz sömürüsüz, kamuya teslim olmayan bir HAZİRAN düşlüyoruz. Bizim düşlediğimiz bu. Erdoğan AKP’sini, AKP iktidarının yıkılması, özgüzlükçü, eşitlikçi, adaletli bir Türkiye düşünüyoruz. Dolayısıyla bunun da sokaklarda olacağına, sarayları yıkacağımıza Türk, Kürt, Alevi, Sünni ayrımı olmadan, halkların kardeşliğine inandığımız Türkiye’nin ancak Haziran Hareketi’yle olacağına inanıyorum. Bunları da her yerde Haziran Meclisleri’ni örgütleyerek, meclislerin daha da büyümesini sağlayarak başarabileceğimizi düşünüyorum. Bu meclislerin tüm Türkiye’de daha çok yayılması ve mahalle bazına indirgenmesi çok önemli. Bizler yaklaşık 42 ilde varız. Bu ilden de öteye gidip adım adım çoğalmayı düşünüyoruz. Dolayısıyla bütün adaletsizliklere, Türkiye’de yaşanan bütün olumsuzluklara anında tepki vererek, kendi kararlarını kendileri verebilecek meclislerinde. Daha laik, daha emekçi, daha kardeşçe bir Türkiye’ye yol aldığımızı düşünüyorum.

21


TÜRKİYE’NİN KRİZLER TARİHİ KRİZLERİN EKONOMİK SONUÇLARI Mustafa Sönmez

Türkiye’nin Cumhuriyet tarihine baktığımızda, her önemli ekonomik kriz, arkasından bir siyasi krizi getirmiştir. Dolayısıyla, krizleri anlamak önemlidir. Bugünün konjonktüründe acaba bir kriz ihtimali var mı? Türkiye yeni bir krize doğru mu gidiyor? Eğer öyleyse bunun siyasi sonuçları ne olabilir? Türkiye’nin Cumhuriyet tarihine baktığımızda, her önemli ekonomik kriz, arkasından bir siyasi krizi getirmiştir. Dolayısıyla, krizleri anlamak önemlidir. Kriz denilen hâdise aslında kapitalizmin, Tayyip Erdoğan’ın deyişiyle, “fıtratında” var, doğasında var. Çünkü kâr ve sermaye birikimi, eninde sonunda bir anarşiye yol açıyor. Yani planlı değilse, ne üretilecek, nasıl üretilecek, nasıl paylaşılacak, kaynaklar nasıl kullanılacak, buna dair bir merkezi plan yoksa ve ana saik de kazanmak ve daha çok kazanmak, kâr etmek ise, eninde sonunda kapitalizm bir yerlerde tökezliyor, birbirine giriyor. Kuşkusuz, bu krizlerin bazen çok daha yaygın, bugünkü deyimle küresel, bütün dünyayı ilgilendirenleri olmuştur; bazıları da yerel, ülkeler düzeyindedir. O 2008-2009 dünya krizi de, tıpkı birinci ve ikinci dünya savaşlarını doğuran çaptaki bir küresel krizdi. Geçiştirmek üzere çeşitli tedbirler alındı; her ülke bu kriz koşullarında kendi özel tedbirlerini alsa da, hâlâ daha etkileri tam atlatılabilmiş değil. Neredeyse üzerinden 6-7 yıl geçmiş olmasına rağmen, hâlâ daha bu kriz geçiştirildi denilemiyor. Amerika kendi ayakları üstüne doğrulmak üzere hamleler yaparken, bir başka taraf bozuluyor. Yakından izlediğimiz gibi, Amerika, “Toparlandım ve artık koltuk değneklerini çekiyorum; faizleri artıracağım, büyümeye geçiyorum” dediği anda bütün dünyada dolar güçleniyor. Bütün dünyanın farklı yerlerindeki sermayeler Amerika’ya yeniden göç edince, Türkiye dahil olmak üzere, birçok ülkede, kan kaybı gibi, sermaye kaybı meydana geliyor ve dolar hızla yükseliyor. Böylece farklı yerlerden su almaya başlıyor sistem. Dolayısıyla, sistemin bir tür güvenlik kurumları olan IMF-Dünya Bankası daha fazla devreye giriyor, Amerika’yı uyarıyor: “Aman, bu faizleri birdenbire artırmayın, birdenbire bir düzelme hamlesi yapmayın, yoksa diğer taraflar göçmeye başlıyor” diye. Bu denklemle nereye doğru gideceklerini hep birlikte göreceğiz. Tabii, bu konjonktür Türkiye’yi de 2-3 senedir etkiliyor. Özellikle 2013 ortalarından başlayarak bugüne kadar gelen bir dalgalanma var. İşte günlük olarak izliyoruz, dövizin,

22


faizin fiyatında dalgalanmalar oluyor ve bunlarla birlikte

ve o günün savaş koşulları içerisinde de epey yol alınır.

Tayyip Erdoğan- Merkez Bankasının kavgası misali faiz,

1. Sanayi Planı yazılır ve başarılı bir şekilde uygulanır.

döviz kavgalarını görüyoruz. Bunlar, Türkiye’nin gündelik hayatını, ekonomisini, siyasetini etkiliyor.

IMF, DB ve NATO’ya Merhaba

Türkiye gibi ülkelerin yaşadıkları ekonomik krizler, ağır-

İkinci Dünya Savaşı sonrası şartlarında, dünyanın bir

lıkla, entegre olmaya çalıştıkları dünya ekonomisiyle,

tarafında Sovyetler Birliği öncülüğünde bir sosyalist

dünya sistemiyle bağlantılı olan krizlerdir. Yani Türkiye

blok oluşmaktadır, bir yanda da kapitalist blok oluş-

gibi ülkelerde kapitalizm kendi dinamiğiyle gelişmediği

maktadır. “Bu yol kavşağında tercihimizi nereden yana

için, daha çok dünya kapitalizminin geliştirdiği, onun di-

yapalım?” diye sorulduğunda, o dönemin CHP’sinden

namikleriyle hayat bulduğu için, dünya sisteminde olup

de, Demokrat Partisinden de herkes “hür dünya”dan,

bitenler ve dünya sistemiyle olan ilişkileri Türkiye gibi

kapitalist dünyadan yana olmak yönünde bir tercih

ülkelerde krize yol açıyor.

kullanır. IMF’ye, Dünya Bankasına üye olunur, diğer taraftan siyasi ve askeri olarak da NATO üyesi olunur,

Cumhuriyet Dönemi Krizleri

böylece tercih kapitalizmden yana kullanılmış olur.

Mesela, Cumhuriyetin ilk krizi 1929 krizidir. 1929 dünya buhranı patladığında, o dönem yeni kurulan Cum-

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Marshall Planı vardır, bu

huriyetin kadroları bir anda ekonomiyi bir kaotik du-

plandan Türkiye de yararlandırılır. Yavaş yavaş Türki-

rumla karşı karşıya bulurlar. Zaten savaştan çıkılmıştır,

ye’de kapitalizmi geliştirmeye dönük yapılar inşa edilir.

daha taşlar oturmamıştır. Yeterli sermaye birikimi

Sanayi geliştirilsin diye, Dünya Bankası, Sınai Kalkınma

de yoktur; daha önce yabancılara verilen imtiyazlar

Bankası diye bir bankayı Türkiye’ye kurdurur; dışarıdan

vardır, bir yandan o imtiyazlar iptal edilir. Ama yetiş-

krediler akmaya başlar.

miş bir özel sektör de olmadığı için, “Sitemde öyle mi yapsak, böyle mi yapsak” diye bir yol ararlar. Bir

Bir yandan kapalı tarımı kapitalizme açmak, bir yandan

nevi kendi özel sektörlerini yetiştirmek isterler as-

da kentlerde gıda ve tekstilden başlayan, diğer sektör-

lında; İş Bankasını kurarlar, İş Bankası üstünden yer-

lere doğru da ilerleyen bir sanayileşme faaliyeti hızlan-

li burjuvazi yaratmaya çalışırlar. Ama 1929 krizi öyle

dırılır. Koç’lar, Sabancı’lar, tüm bu kesim Anadolu’dan

bir derin krizidir ki işler düşünüldüğü gibi gitmez.

kalkıp gelerek, yabancı sermaye/yabancı ortak bularak birtakım sanayiler kurmaya başlarlar. Ama daha sonra

Tabii, o dönem bir tarım ülkesi Türkiye, nüfusun yüzde

da hep örneği görüleceği üzere, bunlar iç pazara dönük

80’i kırlardadır. Dış dünyayla olan ilişkiler de daha çok

sanayiler olacaktır. Bu sanayiler döviz kazanmaz, ihra-

tarım ürünlerine dayalı. Türkiye tarım ürünleri satıyor;

cat yapabilecek güçleri yoktur. Dolayısıyla hep döviz

pamuk satıyor, Ege’nin incirini, üzümünü, tütününü satı-

tüketir, ama döviz üretemezler. Dolayısıyla 10 yılda bir

yor. Bu dünya kriziyle beraber birdenbire tarım ürünleri

döviz sıkıntısı başlar, birdenbire dövizler tükenir. Ondan

fiyatları düşer, köylü çok zor durumda kalır, yabancılar

sonra, “Ne yapmak lazım?” sorusuna cevaplar şöyle

çekilirler ve Cumhuriyet, o dönemde, 1929 krizinde daha

gelişir: “Devalüasyon yapmak lazım. Yani Türk Lirasının

çok bir devletçi programda karar kılarak, krize karşı ka-

dolar karşısında değerini düşürüp, böylece ihracatçıyı

munun önderliğinde bir programı yürürlüğe koyar. Sü-

cezp etmek lazım.”

merbank’lar, Etibank’lar kurulur; ülkenin üç beyaz, üç siyah dediği hammaddelerini kullanarak, yani bir yandan

Krizden İhtilale

şeker, patiska, un fabrikaları, bir yandan kömür, demir

Bütün bu gibi durumlarda gidilen adres ise IMF’dir. Tür-

fabrikaları... Üstelik de bunu böyle Marmara’da, İstan-

kiye’de 1958’de 58’de çok önemli bir devalüasyon yaşa-

bul’da değil, Türkiye’nin dört bir yanında gerçekleştirmek

nır. Birden doların fiyatı artar, dolarla satın alınan ener-

üzere bir devletçi politikayla bu kriz aşılmaya çalışırlar

jiden ilaca, hammaddeye kadar her şeyin birden fiyatı 23


artar, içeride enflasyon oluşur, enflasyonla beraber halk

ekonomi. Fakat döviz üretmediği için yine sıkıntıya gi-

yoksullaşır ve memnuniyetsizlikler artar. Mesela, ‘58 kri-

riyor ve IMF’ye gidiyor. IMF de, “Ekonominizi artık açın”

zi, halktaki memnuniyetsizliği, Demokrat Parti’ye olan

diyor. Fakat bu arada ona eşlik eden bir başka şey var;

memnuniyetsizliği biraz daha artırmıştır; keza 60 İhti-

kamu açıkları. Kamu, bütçesiyle, KİT’leriyle, Sosyal Gü-

lalının da bunda önemli bir rolü vardır. Esasen bir krizin

venlik Kurumuyla ekonomide önemli bir yer tutuyor.

ihtilala dönüşmesi durumu yaşanır.

Dolayısıyla, kamu, önemli bir kriz dinamiği olarak görülmeye başlanıyor ve bundan sonrasında müdahaleler

70’li yıllara gelindiğinde yine benzer bir şey yaşanır, ama

kamunun açıklarının daraltılmasına dönük de yapılıyor.

biraz daha gelişerek. Dünya Bankasından, IMF’den kre-

Yani bir yandan ekonomi döviz üretebilsin diye dışa

diler bulunmuş, bir büyüme ivmesi yakalanmıştır. Ama

açılıyor, ihracata özendiriliyor, bir yandan da içeriden

yine iç pazara dönük, yine döviz üretmeyen, aksine tü-

kamunun açıklarını daraltmak üzere bir operasyon ger-

keten. Bu da beraberinde şuna yol açar; 70’lerin sonun-

çekleştiriliyor.

da sistem tıkanmaya başlayınca, 70 krizi, 70 devalüasyonu oluşur. Arkasından da yine memnuniyetsizlikler ve

Kriz ve 12 Eylül

yine bir darbe gelir. 12 Mart 1971 darbesinde yine bu 70

Türkiye’yi 12 Eylül’e götüren süreçte de bu ekonomik

krizinin önemli bir payının olduğunu görüyoruz.

kriz var. 79’da iyice tıkanıyor; döviz yokluğu, kuyruklar, yapılamayan ithalat, kapasiteler iyice düşüyor vesaire.

IMF: “Ekonominizi artık açın!”

Bu durumda, IMF ve Dünya Bankası diyorlar ki, “Sizin

80’lere giden süreçte de yine biraz daha gelişiyor sa-

artık dışarıya ihraç edebilir bir ülke haline gelmeniz la-

nayi, kapitalizm; ama yine iç pazara dönük, yine döviz

zım. Bunun için de içeride maliyetleri düşürmeniz lazım,

üretmeyen bir şekilde. İthalat yapan, makine teçhizatı,

ihracat gücünüzün olabilmesi için. Bunun için de emek

hammaddeleri ithal eden, iç pazarda beyaz eşya yapan,

maliyetlerini düşürmeniz lazım.”

yavaş yavaş otomobil yapan, ama iç pazara satan bir

24


Tabii, o dönemde epey güçlü bir sendikal faaliyet de

bahanesi siyasi kavga olan (Cumhurbaşkanı Anayasayı

var. DİSK var, özel sektörde örgütlü olan; TÜRK-İŞ var,

fırlatmış falan diye takdim edildi, ama o işin bahane-

kamuda örgütlü olan. Ama bu istenen dönüşümün, yani

si) birden bir devalüasyon, adı devalüasyon olmasa da,

dışarıya ihracatçı bir ekonomi olmanın önünde bu sen-

şok bir kur artışı- yüzde 96’yı bulan dolar artışı oldu. Ve

dikal yapı bir engel. Ayrıca bir sol muhalefet var, bütün

ekonomi yine o yıl yüzde 5.7 şiddetinde daraldı, küçül-

bu memnuniyetsizlikleri politik bir mecraya dökmeye

dü. 2001 krizi de böyle geldi.

çalışan. Dolayısıyla, bu ekonomik operasyon olmuyor, olamıyor.

Bu krizi aşmak için Kemal Derviş Amerika’dan taşındı, Başbakan Yardımcısı yapıldı ve beraberinde bir dizi acı

Dolayısıyla, 12 Eylül askeri darbesinin gerekçesi, asli ge-

reçeteyi uyguladı. Çünkü IMF dedi ki, “Bu krizi aşmanız

rekçesi bu. Yani istenen ekonomik dönüşümü yapabil-

için ben size 30 milyar dolar dış borç veririm, bunu büt-

mek için, o krizi aşabilmek için 12 Eylül askeri darbesi

çenize koyarsınız; ama bunun karşılığında ekonomiyi

kaçınılmaz hale geliyor. Darbeyle beraber, 24 Ocak 1980

benim istediğim gibi düzelteceksiniz.” “Ne yapacağız?”

Kararları, Özal’ın ekonominin başına getirilmesi ve kri-

“Banka sistemini rehabilite edeceksiniz, batık bankaları

zin aşılarak, sermaye birikiminin tekrar devam etmeye

ayıklayacaksınız, bunları birbirleriyle bir araya getire-

başlaması söz konusu oluyor.

ceksiniz.” Bunun için de Bankacılık Denetleme Kurulu diye bir kurul kurdu. “Sonra kamu kesimini iyice bir

80 sonrası önemli bir kriz dönemi 94’te meydana geli-

tırpanlayacaksınız” dedi. “Ne yapmak lazım?” “Kamu

yor. 5 Nisan Kararları, Çiller dönemi. Ondan sonra 2001

kesiminde, KİT’lerin özelleştirilmesi önünde ne engel

krizi yaşanıyor. Sonrasında ise bugünkü küresel krize

varsa bunları kaldırıp, yasaları çıkarmanız lazım. Hemen

bağlantılı olarak 2009 krizi yaşanıyor.

hızla özelleştirmelere başlayacaksınız. Tarıma destekleri kaldıracaksınız, tarım satış kooperatiflerine giden kamu

2001 krizi birdenbire çıkmadı. 2001 krizi de 98-99’da

kaynaklarını azaltacaksınız” dedi. Memur maaşlarına

yaşananlarla beraber geldi.2001’e doğru giderken ra-

tırpan, memur sayısını azaltma, kamu harcamalarını

kamlara bakıyoruz; , yine bir cari açık var, yüzde 3.7 de

sağlıktan, eğitimden kesme; bütün bu tedbirleri istedi.

olsa; ama esasen yine büyüyerek gelen bir kamu açığı

Bu bir acı reçeteydi ve 2001 krizi de bu acı reçeteyle

var. Yani bütçe açıkları bitmemiş, KİT’ler henüz istenil-

beraber aşıldı.

diği kadar özelleştirilmemiş, belediye açıkları var, ama daha çok da SSK açıkları var, tarım kooperatiflerinin

2001 Krizi, Yeniden Yapılanma ve AKP

açıkları var. Bütün bunlar birikerek, milli gelirin yüzde

2001 krizinde yine bir darbe ihtimali olmadı. Çünkü za-

12’si kadar bir kamu açığı taşımış 2001 krizine. Bir ban-

ten iktidarda yüzde 22 oyla gelmiş olan bir DSP vardı,

ka sistemi söz konusu ki içi boşaltılmış, yani bankalar

onun yanında merkez sağ partiler vardı, MHP vardı. Bu

sürekli hortumlanıyor. Böyle bir batık banka sistemi var.

acı yılı, 2001 krizini toplum sadece yaşadı, yani buna

Dolayısıyla, krize götüren en önemli iki dinamik: Bir, ba-

bir tepki veremedi. Ama neyi bekledi; 2002 seçimlerini

tık banka sistemi, hortumlanmış banka sistemi. Bir de

bekledi. 2002 Kasım seçimlerinde, sandık önüne konul-

yüksek kamu açıkları.

duğunda, hiç gelenin AKP olduğuna bakmadan, sadece 2001 krizine yol açanları cezalandırmak için AKP’ye bir

2001 krizinde, önce IMF ile bir antlaşma yapılmıştı; IMF,

yöneliş oldu. Bir de, yine o 82 Anayasasının getirdiği

bir reçete vermişti, “Dövizi bir çipaya bağlayın, dövizi

baraj sisteminin azizliğine uğrayarak, koalisyon ortak-

artırmayın, böylece enflasyonu düşürürsünüz” diye.

larının hepsi barajın altında kaldılar. DSP-Ecevit, yüzde

Ama o çipa tutmadı; ucuz dövizle müthiş ithalat yapıldı,

22’yle başlamıştı iktidara, yüzde 1’le çıktı 2002 Kasım

kısa süre içerisinde cari açık büyüdü; o büyüyünce, ser-

seçimlerinden. Diğer partiler, Doğru Yol Partisi, ANAP,

maye dışarıya kaçmaya başladı ve 2001 Şubat ayında,

MHP, hepsi yüzde 10’un altında kaldılar ve ne oldu; AKP, 25


yüzde 33 civarında bir oyla Mecliste tek başına iktidar

buluyorsunuz, dış tasarrufları kullanıyorsunuz. Onun

oldu. 2001 krizi de böyle geçiştirildi.

için, dış tasarruf geldiği takdirde büyüme oluyor, yatırım oluyor; dış tasarruf gelmediği takdirde büyüme ol-

2001’den sonra müthiş bir para akışı olmaya başladı;

muyor. Böyle bir bağımlılık ilişkisi var Türkiye’de.

yılda ortalama 40 milyar dolar bir para girişi olmaya başladı. Bunun dörtte biri doğrudan yatırımlara geldi.

Bugün karşımızda duran önemli bir kriz öğesi de dış

Yani ne yaptılar; işte özelleştirmeler, KİT’leri almak için

borçlar. Dış borçlanma müthiş artmış vaziyette. AKP

geldiler, yerli bankaları satın almak için geldiler ya da

iktidara geldiğinde 130 milyar dolardı dış borç, bu yılın

geldiler, burada yatırım yaptılar. Geriye kalan dörtte üçü

sonunda 302 milyar dolar oldu ve burada esas borçla-

ise ya borsaya kâğıt almaya geldi ve/veya dış borç ver-

nan da kamu değil, özel sektör. Özellikle döviz kurunu

meye başladılar ve o dış sermaye girişi sayesinde eko-

düşük tuttukları yıllarda özel sektör dışarıdan inanılmaz

nomi yılda ortalama yüzde 5 büyümeye başladı.

ölçüde borçlandı. Şu anda 402 milyar doların yüzde 70’i özel sektör borcu. Yani risk aslında firmaların ve banka-

Tabii, bu yabancı girişini bu kadar iştahlı yapan şeyler-

ların üstünde. Böyle bir kırılganlığa geldi Türkiye. Üste-

den biri de enflasyonun düşmüş olması. Yüksek enf-

lik de bunların yüzde 42’si kısa vadeli borç; 167 milyar

lasyon, özellikle yabancılar açısından hep bir belirsizlik

doların 12 ay içinde çevrilmesi gerekiyor. Hele ki bu yeni

unsurudur. Bir ülkede yüksek enflasyon varsa, yabancı

para iklimi, yükselen dolar vesaireyle beraber. Bu borç-

sermaye oraya gitmek istemez. Çünkü bu bir tür yük-

lanmanın dolar üzerinden olduğu unutulmamalı. Dolar

sek tansiyon gibi bir şeydir, yüksek şeker gibi bir şeydir.

kuru, çok değil, 2012’de 1.80 TL idi, 2013’te 1.90 TL oldu,

Daha öngörülebilir, daha kabul edilebilir enflasyonları

2014’te 2.20 TL oldu. Şimdi 2.60 TL’ye doğru gidiyor.

tercih eder. Nitekim, enflasyon düşük seyretmeye baş-

Yani borçlanırken 1.80-1.90 TL’den borçlanıyorsunuz,

layınca yabancı sermaye girişi de artmaya başladı.

şimdi geri öderken, birden 2.60 TL’den ödemek durumunda kalıyorsunuz. Tabii, eğer önlemler almadılarsa,

Yabancı sermaye girişi olunca ekonomi büyümeye baş-

mesela bir tarafta döviz biriktirmedilerse, çoğu firma

ladı. Yani AKP dönemindeki bu yıllık ortalama yüzde 5

bunun altında kalır, bu kur farkının altında kalır. Bugün

büyümenin kilit unsuru, yabancı paranın gelmesidir. İs-

böyle bir kırılganlık söz konusu.

ter dış borç olarak, ister borsaya gelen para olarak, ister doğrudan yatırım olarak. Yabancılar geldikçe, ekonomi

Bir başka kırılganlık da şu: Dışarıdan bu kadar serma-

büyüyor; yabancılar çıkıyor, ekonomi küçülüyor.

ye girdi, AKP bununla ekonomiyi yüzde 5 büyüttü, bu büyümeyle beraber kitleleri acayip etkiledi. Değil mi?

İşte 2008-2009’da da sermaye azalıyor, ekonomi kü-

Sağlık harcamaları, otoyollar, gökdelenler, müthiş inşa-

çülüyor. Sonra tekrar yabancılar gelmeye başlayınca

atlar falan; birden, insanlar, “Ne çalışkan iktidar” falan

ekonomi büyüyor. Şimdi mi ne oluyor? Şimdi yabancılar

dediler, hepsini hakikaten oya tahvil etti. Fakat bütün

çıkıyor, ekonomi küçülüyor.

bu dışarıdan borçlandığı paraları esas olarak iç pazarda, iç yatırımlarda kullandı; inşaat odaklı, inşaat ağır-

Kısaca Türkiye ekonomisinin yabancıların giriş çıkışıyla

lıklı olmak üzere. Hiç döviz üreten tarzda kullanmadı.

ilgili böyle bir durumu var. Çünkü yabancı para nedir?

Ekonomide hep böyle bir iç talep büyümesi oldu ve dış

Türkiye ekonomisinde yeterince tasarruf yok; yani in-

katkı son derece düşük oldu. Bu, ciddi bir kırılganlık.

sanlar bir yandan tüketime özendiriliyorlar, ayrıca para

Yani ekonomiye baktığınızda, rüzgarını nereden almış;

biriktiremiyorlar. Toplumun çok önemli bir kısmı böyle.

hane halkının tüketiminden almış. İç hanelerin tüketimi;

Dolayısıyla, iç tasarruflar milli gelirin yüzde 15’ini aşa-

dışarıya satış değil. Devletin tüketimi, yatırımlar; özel

mıyor. Hâlbuki sizin yatırım için tasarrufa ihtiyacınız var,

yatırım ve kamu yatırımının payı var. Ama ihracatın payı

paraya ihtiyacınız var. Nereden bulacaksınız; dışarıdan 26


Ekonomik krizler olur, ama siyasete bunun birebir yansıması diye bir şey olmaz. Siyaseti kontrol eden, eline sopayı alır, krizde kafayı kaldırana, “Hani benim işim, hani benim aşım?” diyene de geçirir. Ki bu Hükümetin yaptığı ve yapacağı şey budur. O nedenle, yani böyle, “Bir kriz tanrısı gelse de, şunları bir yaksa, çökertse, şimşekleriyle mahvetse de kurtulsak” diye bir şey yok. Kriz tabii ki işleri zorlaştırıyor ama unutulmasın ki bir dönem de kolaylaştırdı. Ekonominin iyi gittiği zamanlarda AKP yüzde 30 olan oylarını yüzde 40’lara, 50’lere çıkarabildi. sayede, o oylar nereden geldi? Dışarıdan para geliyor, ekonomi büyüyor, istihdam oluyor, sağlık harcamaları artıyor, kömür-erzak yardımları mümkün oluyor, dolayısıyla bir seçmen katlanması vardı. Şimdi negatif; yani ihracat önemli bir rüzgâr olmamış bu bü-

o iklim geri çekiliyor; yani o alıştıkları şeylerden insanlar

yümeye, iç talebe odaklı büyüdüğü için. Bunu yapabil-

mahrum kalmaya başlayacaklar. Eh, bir de işten güçten

mek için de ne yaptılar; halkı borçlanmaya teşvik ettiler.

olmaya başlarlarsa, sızlanmalar artacak.

Hepimiz üçer-dörder tane kredi kartı koyduk cebimize, kredi kartıyla harcama yaptık, borçlandık; arkasından

Ama her sızlanma beraberinde değişimi getirmiyor. İş

konut kredisi aldık, otomobil kredisi aldık; kredi kartı

dönüş dolaşıp, çok iyi bir siyasi mücadele, çok örgütlü,

borcunu ödeyemeyince, gidip ihtiyaç kredisi alıp, onu

kararlı, bütün bu baskı rejimine karşı koyabilecek bir ör-

onunla kapatmaya çalıştık. Bakın, şu anda bankaların

gütlü mücadelede düğümleniyor. Ki son günlerde olan

üçte bir alacakları, hanelerin, halkın sırtında.

bitenler aslında budur; sandığa toplumu korkutarak

Yani ne oldu?Eski dönemlerde risk alanı hep kamuydu;

götürmek istiyorlar. Yani toplumu, “Bakın, istikrarsızlık

kamu açık veriyordu ve o açıkla nasıl baş edeceğini dü-

geliyor. Bakın, belirsizlik geliyor; bugün elinizdeki avu-

şünürken, IMF’nin kapısını çalıyordu hükümet, IMF belli

cunuzdakinden bile olacaksınız” diyerek, korkutarak,

koşullar dayatıyordu, o koşullar yerine getiriliyordu, on-

bir liman, bir sığınma hüviyeti göstermeye çalışıyorlar.

dan sonra bir nefes alınıyordu, devam ediliyordu.

Son şeyleri bu. Bunu 7 Hazirana kadar götürecekler, 7 Hazirana kadar tırmandıracaklar. Topluma, “Bakın, biz

Bir süredir IMF yok ortalıkta, IMF gelmiyor. Çünkü dışa-

gidersek kıyamet kopar, her şey altüst olur, kaos olur”

rıdan hâlâ borçlanabiliyor; yani açıkları dışarıdan döviz

mesajı vermeye, bu korkuyla sürdürmeye çalışacaklar.

bularak kapatmaya çalışıyor. Ama alanı giderek daralı-

Böyle günlerle karşı karşıyayız. Ama bütün bunlara di-

yor. Fakat geçmiş dönemden farklı olarak, bu dönemde

renmek gerekiyor; yani korkmamak gerekiyor, sokağa

risk alanı olan, risk altında olan kamu değil, hane halkı

çıkmak gerekiyor, demokratik hakları kullanmak gereki-

ve şirketler. Borçlu olanlar, kamudan çok, şirketler, ban-

yor; her tür anayasal gösteri, toplantı, yürüyüş hakkını

kalar ve onların borç vermiş olduğu, kredi kullanmış,

hiçbir şekilde bırakmamak gerekiyor. Çünkü çok zor du-

kredi kartı kullanmış halk. Yani bir kriz hali yaşanacaksa,

ruma girdiler, gerçekten.

riskli unsurlar bu kez şirketler ve hane halkı olacak. *MMO Ankara ŞB “Türkiye Ekonomisi ve Kriz Dinamikle“Bir ekonomik kriz olsun da, bu iktidar batsın” Diye Bir

ri” adlı söyleşisinden derlenmiştir

Şey Yok Bir de şöyle beklentisi olan arkadaşlar var: “Bir ekonomik kriz olsun da, bu iktidar batsın” Öyle bir şey yok. . 27


GÜVENCESİZLİK KULLAN-AT ASİSTANLIK DEVRİ Aysun Gezen

AKP iktidarı, güvencesizleştirme ve esnek istihdam modelini üniversitelerde de yaygınlaştırarak, yerini sağlamlaştırdı. Üniversiter değerleri tamamen yok eden, üniversiteleri piyasaya girdi üreten şirketlere indirgeyen politikalarını uygulamaya devam ediyor. Bu politikalar ise kuşkusuz sadece AKP iktidarına özgü değil; hem neoliberal politikaların bir uzantısı hem de Bologna süreciyle Avrupa üniversiter sisteminde yaratılmaya çalışılan dönüşüme zamansal olarak denk düşüyor. Türkiye’yi bir anonim şirket gibi yönetmenin yollarını arayan cumhurbaşkanı ile üniversitelere farklı muamele beklemek hayal olsa gerek. Üniversite, adı sadece tabelada yazar duruma geldi bile – az da olsa istisnalar var neyse ki. Bu doğrultuda yükseköğretimde AKP’nin uyguladığı esnek istihdam ve güvencesizlik politikası hem çalışma ilişkilerinde ağır tahribatlara yol açıyor hem de siyasal iktidara itaati sağlamanın, bu itaati sürekli yeniden üretmenin mekânlarına dönüştürüyor üniversiteleri. Akademinin paryası da diyebileceğimiz asistanlar bu etkileri en ağır hisseden kesim olarak görülebilir. Asistanlar sistemle ilk temaslarından itibaren bu etkilere maruz kalıyorlar. Kadro ilanları, alım sınavları, bu sınavların sonuçlarının açıklanması “itaat etmeyeceksen gelme” der niteliğinde. Sözlü sınavlarda tarafın belli edilmesine/seçilmesine yönelik sorular soruluyor. En yalın örnekse “nere-

28


lisin?”. Adayların etnik-dini kökenlerine vb. göre alın(ma)

bu gerekçeyle işinden atıldı örneğin . Sürenin başarı kriteri

dığı, politik duruşlarını, sistemle barışık olup olmadıklarını

sayılmaması gerektiği çok açık. Kaldı ki 50/d aslında bir is-

saptayarak “muhalifleri”, “sistem için tehlike arz edenleri”

tihdam şekli olmadığı, yüksek öğrenim yapanlara verilecek

elediği bir sistem daha baştan işletiliyor. Mevcut asistanlar

bir burs olarak düzenlendiği halde sonradan asistanların

için ise farklı istihdam biçimleri devreye giriyor.

50/d’ye göre atanmasının yaygınlaşmasıyla güvencesizlik de üniversitelerde yaygınlaştırılmakla kalmayıp istisnadan

Şu anda asistanlar 33/a , 50/d (YÖK yasası), ÖYP (öğ-

kurala dönüştürülüyor. Bu sürelerin sonunda yetişmiş ve

retim üyesi yetiştirme programı), MEB bursuyla ve söz-

ders vermeye aday öğretim üyeleri işten atılıyor, bizzat ik-

leşmeli (vakıf üniversiteleri) olmak üzere farklı şekillerde

tidar eliyle kamu kaynakları heba ediliyor.

istihdam ediliyor. İstihdam edilen asistanlar da çalıştıkları üniversitede yüksek lisans, doktora programı bulunmadığı

YÖK’ün atılmayı ve harçları (kısmen) kaldırdıktan sonra

durumlarda öğrenimlerini sağlamak üzere 35. madde ile

harçları düzenlemeye yönelik belirlediği süreler, hukuksuz

bu programların bulunduğu üniversitelere geçici olarak

biçimde öğrenimi sınırlayan süreler olarak yorumlanıyor.

(öğrenimlerini tamamlayana kadar ve “başarısızlık” veya

Her türlü angaryanın, işin yüklendiği asistanların ise bu sü-

geri dönmeme durumuyla ilgili ödemeyi taahhüt ettikleri

rede kendi öğrenimlerini sürdürmeleri neredeyse imkânsız

binlerce liralık senetlerle) görevlendiriliyorlar. Görevlendir-

hale geliyor. Hatta sabah sekiz-akşam beş “hocalara” hiz-

me 50/d’de daha az görülse de 33/a ve ÖYP için de geçerli.

met etmek zorunda oldukları, derslerini, tezlerini özel za-

AKP’nin “her ile bir üniversite” şiarıyla plansızca açtığı üni-

manlarında yazmaları gerektiği bile kendilerine söyleniyor.

versiteler yüksek lisans, doktora programı açabilecek ne

Asistanlar akademinin köleleri olarak görülüyor. Güvence-

kadrolara ne de niteliğe sahip. Bu da bu üniversitelerde

sizlik asistanlara mobbing, baskı, yıldırma olarak dönüyor;

çalışmaya başlayan asistanların 35. madde ile görevlendi-

çalışma konularını özgürce seçememeyi, geleceklerinin iki

rilmesinin zorunluluğuna işaret ediyor. Fakat birçok üni-

dudak arasına sıkışmasını getiriyor. Bu şartlar altında, ge-

versitede yönetimler yükseköğrenim hakkını gasp edecek

lecek kaygısı taşıyarak, hiçbir iş güvencesi olmadan özgür

biçimde, görevlendirme yapmıyor; çünkü asistanları daha

bilim yapılamaz, özgür düşünce üretilemez ki zaten büyük

ziyade idari işleri yaptırmak üzere “kullanıyorlar” veya biat

ölçüde de bu amaçlanıyor. Son dönemde YÖK’ün uygula-

etmeyenlere gösterilecek sopa olarak ellerinden bu “kozu”

maları ve getirdiği değişiklikler de bu sorunları düzeltmek

eksik etmiyorlar.

bir yana derinleştirecek nitelikte.

Görevlendirildikleri üniversitelerde de asistanların sorun-

19 Kasım 2014’te kabul edilen torba yasa, üniversitede

ları bitmiyor. Her türlü işi (derse girmek, sınav yapmak,

piyasalaşmanın bir örneği ve bu yasayla bazı kanun ve

kağıt okumak, sınav gözetmenliği, öğrenci danışmanlığı,

kanun hükmünde kararnamelerde yapılan değişikliklerle

sekreterlik, panel-sempozyumlarda getir-götür işleri, fo-

üniversitede atılmaların geri gelmesi gündemde, öğrenim

tokopi çekmek, üniversite tanıtımlarında stant hostesliği,

için “yeni”den azami süre belirlemek söz konusu ve bu

çay-kahve dağıtmak, davetiye dağıtmak, fatura yatırmak,

yetki Yüksek Öğretim Kurulu’na veriliyor. Bu tarih itibariyle

kişisel işlere koşulmak gibi…) yapan asistanlar görevlen-

öğrenimini sürdüren herkes açısından, hak kaybına yol aç-

dirildikleri üniversitelerin bir bileşeni olarak görülmüyorlar.

maması için öğrenim sürelerinin sıfırdan hesaplanması söz

Öğrenimlerini sürdürmeleri için gerekli çalışma araç-ge-

konusu olacak fakat öğrenimi, başarıyı süreyle sınırlamak

reçleri, çalışma ortamı ve hatta bir masa bile sağlanmadığı

kabul edilemez. Bununla birlikte aynı zamanda yükseköğ-

gibi yolluk, proje, yayın yapma gibi konularda da büyük

retimde öğrenci de olan asistanlar açısından durum yine

güçlükler yaşayabiliyorlar. Bununla birlikte hiçbir yasal ze-

sorunlara yol açıyor. Aleyhte bütün uygulamalarda öğren-

mini olmadığı halde başarılı sayılmaları süreye tabi kılınıyor

cilik ile asistanlık süreleri örtüştürülüp “azami süre doldu-

ve öğrenimlerini tamamlamadan (ki bu tezlerini yazarak

ğu” gerekçesiyle ilişiğin kesilmesi söz konusu iken lehte

tez jürisinden geçmiş olmakla gerçekleşiyor) apar topar

olan uygulamalarda öğrencilik ve asistanlık ayrı görüle-

ilişikleri kesilmeye çalışılıyor. Başarı süreyle bağlandığı için

rek asistanlığın sonlandırılması yoluna gidiliyor. 12 Şubat

de kadro iadesi işlemleri esnasında görevlendirmeyi yapan

2015’te ÖYP usul ve esaslarına ilişkin yönetmelikte yapılan

üniversite, “başarısızlık”ı gerekçe göstererek asistanların

değişiklikle ise (düzenleme, ÖYP asistanlığı ile ilişiği kesi-

işine son verebiliyor. 50/d’ye göre atanan asistanlar sürey-

lenlerin öğrencilikle de ilişiği kesilir diyor) öğrencilik hakkı

le daha da sıkı bağlı. Yılın tezi ödülünü alan bir asistan sırf

da gasp edilerek açıkça anayasal suç işleniyor. 35. mad-

29


deyle görevlendirilenlerin, özellikle de ÖYP asistanlarının

konulmamalıdır. Senet – süre baskısıyla özgür bilim yapı-

imzaladığı senetler ise cabası. İlişiği kesilecek olanlar kor-

lamaz. Getirilmeye çalışılan performans sistemi, güvence-

kunç bir borç yükünün altına sokuluyor ve borçlandırma

sizliğin Truva atıdır. Dolayısıyla bu sistem güvencesizliği

politikası burada da kendini gösteriyor. Sistemden kaçış

yerleştirecek, akademik üretimin niteliğini düşürecek, ça-

yolları tıkanmaya, kölelik tescillenmeye çalışılıyor.

lışma barışını bozacak, üniversitelerin varlık sebeplerinden biri olan kolektif üretimi, paylaşımı ortadan kaldıracaktır.

31 Mart’ta ise YÖK’te 50/d’ye göre atanan asistanlarla bir

Evet, mevcut istihdam biçimlerinin kendine özgü sorunları

toplantı yapıldı. Bu toplantıdaki eğilim, farklı istihdam bi-

var. Burada bu özgül sorunları tek tek aktarmamız mümkün

çimlerini tekleştirmek. Fakat bunu kriter getirerek yapmak

değil. Eğitim Sen’in internet sitesinde yükseköğretim sek-

söz konusu olacak gibi görünüyor. Zaten 33/a’ya göre ila-

mesinde asistanların sorunlarına ve çözüm önerilerine dair

na çıkılması ve atanması gereken asistanların kritere göre

kapsamlı raporlar mevcut. Fakat belirtilmesi gereken asıl

bu kadrolara “geçirilmesi” bir hakkın lütuf gibi sunulması

nokta, aynı işi yapan asistanlar arasında ayrımların, özellikle

olduğu kadar farklı istihdam biçimlerinin yarattığı eşitsiz-

de özlük hakları bakımından eşitsizliğin farklı istihdam bi-

liği başka bir açıdan yeniden yaratmak anlamına geliyor.

çimleriyle yaratılmış olması. Bunun asistanların mücadelesi

Bu anlayış, akademik üretimi performans kriterlerine bağ-

açısından da farklılaştırıcı, mücadeleyi sekteye uğratıcı so-

layarak piyasalaşmayı arttıracağı gibi aslen tez çalışmasına

nuçları söz konusu. Asistanlık, kullan-at şeklinde tasarlan-

odaklanması gereken asistanları yayın sorunuyla karşı kar-

mış durumda ve bu, burada ayrı ayrı anılan (33/a da dahil)

şıya bırakacaktır. Akademik teşvik ödeneğinin de benzer

bütün istihdam biçimleri için geçerli. Güvenceli istihdam,

bir mantıkla getirildiği düşünüldüğünde yayın “çöplüğü-

güvenceli gelecek üniversiteyi üniversite yapan değerler

nün”, para ile yayın yaptırmanın bizleri beklediği de gayet

bakımından olmazsa olmaz bir zorunluluk. Bunun için de

öngörülebilir.

asistanların birlikte mücadelesi çok büyük önem taşıyor.

Her istihdam biçiminin kendine özgü sorunları var. Hatta

Velhasılıkelam:

farklı istihdam biçimleri asistanlar arasında küçük bir hi-

Bütün asistanlar birleşelim!

yerarşi yaratıyor. Görece en güvenceli konum 33/a iken bu

Dipnotlar 2547 sayılı yasanın Beşinci Bölüm “Öğretim Elemanları” başlığının “Öğretim Yardımcıları” maddesinde (33/a maddesi) “Araştırma görevlileri, yükseköğretim kurumlarında yapılan araştırma, inceleme ve deneylerde yardımcı olan ve yetkili organlarca verilen ilgili diğer görevleri yapan öğretim yardımcılarıdır. (…) araştırma görevlisi kadrolarına en çok üç yıl süre ile atanırlar; atanma süresi sonunda görevleri kendiliğinden sona erer. Bunlar aynı usulle yeniden atanabilirler.” hükümleri yer almaktadır. 2547 sayılı yasanın “Yedinci Bölüm Öğretim ve Öğrenciler, Lisansüstü öğretim” maddesinde (50/d) düzenlenmiştir: “d) Lisansüstü öğretim yapan öğrenciler, kendilerine tahsis edilebilecek burslardan yararlanabilecekleri gibi, her defasında bir yıl için olmak üzere öğretim yardımcılığı kadrolarından birine de atanabilirler.” Öğretim Üyesi Yetiştirme Programı’na (ÖYP) bağlı araştırma görevlisi; öğretim üyesi ihtiyacını karşılayabilmek amacıyla, bu iki maddenin (yurtdışı ve yurtiçi doktora öğrenimini kapsayan 33. ve 35. maddelerinin) harmanlanması ile geliştirilmiş bir modeldir. 2010 yılına kadar DPT ortaklığı ile ODTÜ önderliğinde yürütülen program 2010 yılından itibaren YÖK’ün koordinasyonuna girmiş ve yaygınlaştırılmıştır. 2547 sayılı yasanın Beşinci Bölümde “Öğretim Elemanı Yetiştirme” maddesinde (Madde 35) “(…) Öğretim elemanı yetiştirilmesi amacıyla üniversitelerin araştırma görevlisi kadroları, araştırma veya doktora çalışmaları yaptırmak üzere başka bir üniversiteye, Yükseköğretim Kurulunca geçici olarak tahsis edilebilir. Bu şekilde doktora veya tıpta uzmanlık veya sanatta yeterlik payesi alanlar, bu eğitimin sonunda kadrolarıyla birlikte kendi üniversitelerine dönerler. Yurtiçi veya yurtdışında yetiştirilen öğretim elemanları, genel hükümlere göre bağlı oldukları yükseköğretim kurumlarında mecburi hizmetlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere, yükseköğretim kurumlarında görev verilmez.(…)” denmektedir. Daha detaylı bilgi ve çarpıcı angarya örnekleri için Eğitim Sen’in 2013 Araştırma Görevliliği araştırmasına bakılabilir: http://www.egitimsen.org.tr/genel/ bizden_detay.php?kod=22318&sube=0#.VR5yGfysWSo Yılın tezi ödülünü aldığı halde başarısız addedilerek işten atılan Begüm Akman’la yapılan röportaja erişmek isteyenler için: http://www.egitimsen.org.tr/ ekler/81ee78ae51ef92e_ek.pdf s.23-27.

hiyerarşinin en altında merdiven altı asistanlık yani vakıf üniversitesi asistanlığı bulunuyor. YÖK toplantısındaki “tek istihdam biçimi altında birleştirme” tavrı ilk planda olumlu gibi görünse de performansa dayalı sistemin getirilmesinin ilk adımı olacağı görülüyor. Bu adımı aynı zamanda ÖYP’nin kendilerine yüklediği maliyetten kurtulmak ve ÖYP ile merkezi sınavla yerleşme söz konusu olduğundan kimin akademiye alınacağını kontrollerinden çıkaran uygulamayı sonlandırmak için de bir adım olarak okumak mümkün. Mevcut 50/d’ye göre atanmış asistanların, 33/a’ya göre atanması için hiçbir kriter aranmamalı, 50/d’ye göre atanmaya son verilmelidir. 33/a’ya göre atanan doktorasını tamamlamış asistanlar için de öğrenimlerini tamamladıkları andan itibaren güvenceli kadrolara atanmak için kriter

30


SANDIK VE FİİLİ DEMOKRASİ #BENİMREKTÖRÜMRAŞİTUKEL

RedHaber

Raşit Tükel’in Rektörlük seçimlerini kazanmasının ardından, bu sonucun YÖK ve RTE’nin iradesine terk edilmedi. Üniversitenin demokratik iradesi, kendi oylarına da sahip çıkarak #RektörRaşitTükel eylemlerini başlattı. Bu eylemler, üniversitenin birleşik bir demokrasi ve mücadele zeminini oluşturabildiği oranda, RTE’nin atamasını sonuçlarını en baştan yok sayacak bir meşruluk ve güç kazandı. Bütün bu yönleriyle Raşit Tükel’in Rektör seçimlerinde en çok oyu alması ve sonrasında yaşananlar üniversite mücadelesinin gelecek dönemi açısından üzerinde durulması gereken kimi tartışma başlıkları açıyor. Bunlara ilişkin giriş niteliğinde bazı değinmelerde bulunabiliriz. Sandık Meselesi Raşit Tükel’in kazanmasının ardından, herhalde biraz da seçim sürecindeki tutum alışlardan kaynaklı olarak, tartışmanın bir yönü sandık meselesi üzerine yoğunlaştı. Bazıları ‘gördünüz mü sandıkta da kazanmak mümkün’ türünden değerlendirmeler yaptı. Hakikaten de demokratik muhalefet sandıkta da kazanmanın mümkün olduğunu bu rektörlük seçimi ile farkına varmış olabilir mi! Biraz komikce bir değerlendirme. Ama atında yatan temel neden özellikle Gezi’den sonra anlamsız şekilde sandık ve sokağı karşı karşı koyarak yapılan

31


DOĞAN TILIÇ İLE GÜNDEM ÜZERİNE uç değerlendirmeler yapılıyor. Bu ikisi arasında bir salınma, Raşit Tükel

eylemleri, özelliklle de RTE’nin atamasının

alınan güncel pozisyonlara göre çizilen zikzaklarla yeniden

ardından yeni bir boyut kazanmalı. Bu kazanılacak yeni

üretiliyor. Yine söyleyelim sokak mücadelesi olarak ifade

boyut anlık tepkinin ötesindeki kurucu bir anlayışla ele

edilen mücadele birincisi dar anlamda bir sokak eylemi

alınmalıdır. Her mücadele ve eylem biçimi, o günün özgün

değildir, bir toplumsal çalışma olarak görülmeledir. İkincisi

koşulları ve güç ilişkileri içerisinde değerlendirilmelidir. Bu

de, bu alandaki mücadele kendi dinamiklerine dayanarak

noktada bu eylemlerin nasıl sürdürüleceğini ve eylem bi-

tüm platformları kullanmayı ilkesel olarak reddetmez. Bu-

çimlerinin belirleyici olacak noktası geniş öğrenci kesimle-

nun içinde Parlamentoyu da YÖK’ün seçimleri de başkaca

rinin ve üniversitenin tüm demokratik bileşenlerinin ortak

şeyleri de koymak mümkün.

iradesinin güçlenmesi ve uzun süreli bir mücadeleye taşınma olanaklarının arttırılmasına bağlı olarak ele alınmalıdır.

Ama bugün olup bitene bakın sandıkta da kazanmak mümkün türünden, dünyayı yeniden keşfetmeye kalkala-

Üniversitede Söz ve Karar Hakkı

rak yapılan değerlendirmeler asıl kazanmayı mümkün kı-

Bugün gelişen bu dinamik asıl olarak kendisini üniversite-

lan noktaları görünmez kılar. Raşit Tükel’in Rektör olarak

nin fiili demokrasi zemini inşa etmeye seferber edilmeye

seçilmesi, kendisinin de aktif biçimde uzun zamandır yü-

çalışılmalıdır. Mahmut AK’ın İÜ’ye atansa da rektör olama-

rüttüğü demokratik üniversite mücadelesinin bir sonucu-

yacağını gösterecek şey, üniversitenin demokratik karar

dur. Bu kazanım aynı zamanda üniversitelerdeki öğrenci

alma Meclislerinin kurularak fiilen üniversiteye yönetmeye

gençlik mücadelesinin de üzerine yükselmiştir. Eğer bu

başlamasıdır. Raşit Tükel’in varlığı ile birlikte onu seçenle-

atlanır, mesele salt sandık meselesi olarak görülürse bu

rin kendi iradelerine sahip çıkma kararlılığı bu imkanı ya-

başarının yarattığı imkanın geliştirilme dinamiklerinin de

ratmaktadır.

üzerinden atlanmış olur. Böylesi kurucu bir çizgi üniversite mücadelesinde yeni bir Üniversitelerde Ortak Mücadele Zeminleri

adımın ilk taşlarını döşeyebilir. Üniversitenin tarihsel biri-

Raşit Tükel’in Rektörlük seçimleri öncesi ve ama özellikle

kimi içerisinde bu tür deneyimler bulunmaktadır. Öte yan-

de seçildikten sonra gelişen mücadele, üniversitenin tüm

dan içinden geçtiğimiz tarihsel dönemde de özellikle Ha-

demokratik bileşenlerinin ortak bir hatta, meşru bir müca-

ziran direnişinin içinden ve ardından gelişen Forum-Meclis

dele çizgisini izleyerek fiilen kazanmasını sağlamıştır. Bu-

örgütlenmeleri, üniversite gençliğinin kendisini ifade etme

rada savunulan basitçe sandık sonuçları olmanın ötesinde

zeminleri olarak güncel bir deneyimdir.

bir üniversite modelidir. AKP’nin, neoliberal ve RTE-YÖK tarafından belirlenmeye çalışılan yönetim yapısı yerine kamusal ve demokratik bir üniversite anlayışı uzun zaman sonra ilk kez bu denli güçlü bir zemin üzerinde somutlanabildi. Ancak asıl mesele bunun nasıl korunup geliştirilebileceğini ilişkindir. Tam da bu noktada üniversite mücadelesinin zihnen ve eylem biçimleri itibariyle yeni bir konumlanmaya olan ihtiyacı bir kez daha görülmektedir. Üniversite mücadelesi uzun zamandır, tepkisel sınırların ötesine geçemiyor. Ancak bu sınırlarda yürütülen mücadele kimi konjonktürel yükselişler sağlamakla birlikte, bunun ötesine geçmeyi başaramıyor. Bu noktada üniversite öğrenci hareketi de giderek kendisini bu sınırlar içerisine hapseden bir düşünme ve eylem biçimine kilitleniyor. Bunun da bir sonucu olarak geniş öğrenci kitlelerinin ortak bir eylemlilik içerisinde seferber edilmesi başarılamıyor.

32


SÖZ VE KARAR ÜNİVERSİTEYE Ezel Yıldırım İstanbul Üniversite Tıp Fakültesi Öğrencisi Egemenlerin yalnızca ülkemizde değil dünyanın dört bir yanında üniversiteleri kontrol altına almak istediği, kendi düşünsel yapılarını yeniden üretecek mekanlar olarak kurguladıkları bilinen bir gerçek. Son yıllarda üniversite siyaseti daha çok bu alana yönelik yapılan saldırıları savurmak ve ülke çapında hakim kılınmaya çalışan gerici-faşist hegomonyayı üniversitelere yayma girişimlerine dur demek üzerine yükseliyordu. İstanbul Üniversitesi’ndeki rektörlük seçimleri,bu seçimin sonuçları ve ortaya çıkarttıkları bu anlamda bir kırılmaya yol açtı diyebiliriz. Prof. Dr. Raşit Tükel’in henüz seçim çalışmalarının başlangıcından itibaren (ve hatta bunu bundan bir önceki rektörlük seçimlerine dek uzatabiliriz) adaylığını üzerine kurduğu ilkeler ve bu ilkelerin gördüğü ilgi, üniversiter mücadeleyi yeni bir sürece sürükledi. Seçimleri Raşit Tükel’in birinci olarak yüksek bir farkla önde bitirmesi elbette bizler için itici bir faktör, ayağımızı bastığımız zeminin sağlamlığı açısından özgüven kaynağı olmuştur. Recep Tayyip Erdoğan’nın Mahmut AK’ı atamasının ardından ise mücadeleyi yalnızca bu zeminde yürütmenin ciddi kısıtlılıklar yaratacağı görülmüştür. Bu seçimleri değerlendirirken muhakkak aklımızda bulundurmamız gereken nokta, yıllar boyunca üniversitelerde verilen AKP ve YÖK karşıtı ( zamanla özdeşleşen ve son atamalarla Rte’nin danışmanı görevi gören ) mücadelenin, piyasalaşmaya, gericileşmeye, tektipleştirmeye, faşist saldırılara karşı sürdürülen demokratik, özgür, özerk, kamusal, parasız, bilimsel bir üniversite talebinin sandık nezdinde de kazandığı bir başarı olarak görülmesi gerekliliğidir. Saptamayı buradan yaparsak bu mücadelenin yalnızca İstanbul Üniversitesi’nin değil, tüm üniversiteleri ilgilendiren bir derinliğe sahip olduğunu ve bu talepleri her yerde savunmanın ve tartışmanın tam zamanı olduğunu gösterir.’Benim Rektörüm Raşit Tükel’ sloganının içeriği de burada yalnızca seçimlerden birinci çıkan bir hocasına sahip çıkan öğrenci toplamından öte bir noktaya Raşit Tükel’in sahiplendiği ilkelerin mücadelesini daha geniş kesimlerle buluşturmanın gayretine işaret etmektedir. ‘Demokratik üniversite’ kavramının altını doldurabilmenin ancak ve ancak okulun tüm bileşenlerinin doğrudan söz söyleme ve karar alma mekanizmalarına dahil olmasıyla mümkün olabileceğini savunan bizler için, seçim sonrasındaki dönemde Raşit Tükel’e destek eylemlerinde ortaya çıkan profil (henüz yalnızca kapsam olarak ve tepkisellik zemininde bir araya geliş olsa da ) ‘Söz, Yetki, Karar Üniversiteye’ sloganını tekrar güncel bir mücadele hedefi olma noktasına getirmiştir. Mahmut Ak’ın atanmasının ardından yapacağımız tüm çalışmalar mevcut akademisyen-öğrenci-işçi bir aradalığını muhafaza edip, üniversiteye dair taleplerimizin hala geçerli olduğunu daha yüksek bir sesle dile getirmek için gerçekleşecek. AKP zihniyetinin bu atamayla ikiyüzlülüğü bir kez daha açığa çıkmıştır. Raşit hocamızın atanmamasının ardından akla ilk gelen tarihsel örnek Hasan Tan’ın ODTÜ’ye rektör yapılmaya çalışılması oldu. Aslında bu örnek bizler için birçok ders barındırıyor. İlk ders elbette ki bu sürecin başarıyla yürütülmesinin yegane yolunun bıkmadan usanmadan verilecek meşru militan ve kitlesel mücadeleden geçtiğidir. En az ilki kadar değerli olan bir diğeri ise ODTÜ’de yaşanmış olan bu sürecin ülke çapında faşizme karşı verilen yaygın mücadelenin üniversite alanına yansıması oluşudur. Bugün de İstanbul Üniversitesi özelinde verilen mücadele ancak, öncelikle tüm üniversitelerde demokratik, özgür, özerk üniversite mücadelesi ile bütünleştirilirse ve bunu da ülke genelinde AKP’ye karşı yürütülen mücadelenin bir parçası olarak ele alırsak hedeflediğimiz noktaya varabilriz.

33


ÜNİVERSİTELERDE TİCARİLEŞMEYE KARŞI SAVAŞ HER YERDE

Çeviri Özgün Dede

Kanada, Hollanda ve İngiltere’de akademisyenlerle öğrenciler neden kurumlarına karşı duruş sergilediklerini açıklıyor. Londra Güzel Sanatlar Üniversitesi öğrencileri (UAL), bazı ders programlarında yapılması öngörülen kesintileri protesto etmek için geçtiğimiz perşembe günü üniversitenin resepsiyon alanını işgal etti. Bu işgal eylemiyle birlikte UAL, dünya genelinde çalışanlarla öğrencilerin grev ve işgal eylemleri düzenlediği kurumlar arasına katılmış oldu. Bu eylemlerin farklı sebepleri var: Kimi yüksek lisans öğrencilerinin karşı karşıya kaldığı çalışma koşullarıyla, kimisi de üniversite yönetimlerinin şeffaf olmamasıyla ilgili. Önemli bir konu ise yükseköğretimin ticarileştirilmesi. Birçok öğrenci ve akademisyene göre üniversitelerin ticarileştirilmesi, üniversite yöneticilerinin mali hedefleri öğrenci ve çalışanların üzerine koymasına neden oluyor. Kanada, Hollanda ve İngiltere’deki akademisyen ve öğrencilerle neden eyleme geçtiklerini konuştuk. Toronto Üniversitesi, Kanada

34


Omar Sirri, siyaset bilimi doktora öğrencisi

savunur. Bu projenin adına da biz Londra Parasız Üniversitesi

Ne oluyor? Yüksek lisans ve doktora öğrencileri üç haftadır

dedik.

grevde.Grev neden başladı? Doktora öğrencileriyle öğretim asistanları Toronto Üniversite’sindeki derslerin olmazsa olmazı.

Okul yönetimini rahatsız etmek için sembolik olarak eğitimi-

Ancak çalışanlar, yıllık 15,000 Kanada doları olan asgari mali pa-

mizin neo-liberalleşmesinden sorumlu olan yönetim toplantı

ket ödeneği alıyor. Bu miktar yaşam masraflarını karşılamaktan

odasını işgal ediyoruz. Bu alanı, eğitimimizi geri kazanmak ve

çok uzak.

birbirimizden öğrenerek, birbirimize öğreterek siyasi katılımı teşvik etmek için kullanıyoruz. Burada gerçekleşen şey eğitimin

“Lisansüstü ve doktora öğrencileri için verilen temel fonlar son

ticarileşmesinin reddedilmesidir. Parasız ve özgür bir eğitimi

yedi yıldır hiçbir artış görmedi. Öğrenciler yoksulluk sınırının

gerçekleştiriyoruz.

8.000 Kanada doları altında kazanmak için hem ders veriyor hem de araştırma yapıyor. Öğretim elemanları, okutmanlar

Buradaki alan ile atölyeler, bir hareket olarak parasız eğitim,

ve öğretim asistanları Toronto Üniversite’sindeki derslerin %

işçi hakları, üniversitede demokrasi ve yönetim, özgürleşme ve

60’ndan fazlasının verirken, üniversite bütçesinin yalnızca %

etik konularındaki taleplerimize yoğunlaşarak bunları yeniden

3,5’i onlara ayrılmış durumda.

tanımlanması için kullanılıyor. İşgalin gücü, domino etkisi yaratmasından gelir; bu daha başlangıç.

Bu sorunu çözmek için lisansüstü ve doktora öğrencilerinin yoksulluk sınırının üzerinde belirlenecek bir asgari fon ile enflasyon

Amsterdam Üniversitesi, Hollanda

ve yaşam masraflarındaki artışa endeksli zam oranlarını elde

Jessica Lee beşeri bilimler doktora öğrencisi; Darren Patrick

etmesi gerekmekte.

çevre çalışmaları doktora öğrencisi Ne oluyor? York Üniversitesi öğretim asistanları, doktora asis-

Bunun yerine, yönetim üniversitenin kâr oranlarını arttırmak için

tanları ve öğretim elemanları 3 Mart’tan beri grevde. Grev ne-

lisans ve lisansüstü öğrencilerin (özellikle de uluslararası öğren-

den başladı? Greve katılan çalışan ve öğrencilerin, doktora öğ-

ciler) kayıt ücretlerini arttırma yoluna gitti. Öğrencilerin ciddi

rencileri ve araştırma görevlileri için daha fazla fon ya da LGBT

boyutlara ulaşan mali sorunlarını çözmek yerine, üniversite yö-

çalışanlar için daha iyi istihdam hakları gibi birçok talebi var.

netimi uzlaşı masasına oturmayı reddederek haftalar geçirdi.

Aynı zamanda lisansüstü öğrencilerin kayıt ve harç ücretlerin-

Düşük seviyedeki ve kadrosuz akademik çalışanların sömürül-

deki artışların yardım fonlarına da yansımasını talep ediyorlar.

mesine izin veren son teklif ise akademideki güvencesiz çalışma koşullarını düzeltmekte elbette başarısız oldu.

“Bir zamanlar radikal bir kurum olarak düşünülen York Üniversitesi, şimdilerde saldırgan bir şekilde böl-yönet biçiminde grev

Üniversite yönetimlerinin, Kanada ve Kuzey Amerika’daki dev-

kırıcı taktikler peşinde koşmakta. 9 Mart’ta üniversite yönetimi

let üniversitelerinde gerçekleştirilen eğitim ve araştırma kalite-

büyük ölçüde kıdemli kadrolulara yönelik bir “son teklif” suna-

sini çürüten bu ciddi yapısal sorunları çözmeleri gerek.”

rak birliği açık bir şekilde bozmaya çalıştı. Doktora ve öğretim asistanları teklifi reddetti ve yasal greve devam ediyor.

York Üniversitesi, Kanada Natalie Fiennes siyaset sosyolojisi yüksek lisans;

York, greve rağmen dersleri yeniden başlatarak öğrencileri sı-

Ellen Lees sosyal antropoloji lisans öğrencisi

nıfa giderken kapı önünde bekleyen grev hattını kırmaya zor-

Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu (LSE), İngiltere

lamış, hatta grevdeki işçileri grevi bırakmaya davet etmiştir. Bu

Ne oluyor? Merkezi yönetim odalarından biri 18 Mart’tan beri

denemelere rağmen, hem akademisyenler hem de öğrenciler

öğrenciler tarafından işgal ediliyor. Eylem neden başladı? Bu iş-

arasında dayanışma güçlenmiş, birçoğu grev hattını bozmama

gal, eğitimin ticarileştirilmesine karşı başlatılan bir işgaldir.

hakkını kullanmıştır.

“LSE neo-liberal üniversitenin ta kendisidir. Düzen ve yönetim

Doktora adayları olarak bizler yalnızca öğrenim ücreti ödemiyo-

şirket çıkarları etrafına kurulmuş, elitizm teşvik edilmekte, eşit-

ruz, aynı zamanda ön saflarda öğretmenlik yapıyoruz. Kısacası,

sizlik kalıcı hale getirilmektedir. LSE’yi işgal et, üniversitenin,

güvencesiz işlerimizin “ayrıcalığını” ödüyoruz. Fonlar olmadan

öğrenciler, hocalar ve işçiler tarafından yönetmesi gerektiğini

işimize devam etmemiz mümkün değil.

35


Hem öğrenci hem çalışan olan için bu ne anlama geliyor?

çalıştığımız şirketvari ortamı, dümdüz sıraları, tek tip alan-

Geçenlerde uluslararası öğrencilerden biri Kafkaesk bir

ları, delinmez betonları, bükülmez demirleri, alternatif ses-

şekilde üniversiteden aldığı sıfır dolarlık maaş çekinin bir

ler, birlikte karar alma, birlikte tartışma ile damgaladık.

resmini twiterda paylaşmış; uluslararası öğrenci öğrenim

Öğrencilerimizle haftalık olarak buluşup işletmeciliğin, ti-

ücretini ödedikten sonra ona kalan öğrenim fonu. Üniver-

carileşmenin etkilerini, başka bir yol kalmadığında da nasıl

sitede biz buna “York’lanmak” diyoruz.

günlük direniş eylemleriyle bunlara itaatsizlik edeceğimizi derinlemesine tartıştık.

Julie McBrien Antropoloji Bölümü Yardımcı Doçent

Bertold Breht’in ünlü dizesi “Bir savaş hayal edin, kimsenin

Ne oluyor? Öğrenciler, daha demokratik bir üniversite

gitmediği”den yola çıkarak, biz de kimse form doldurma-

çağrısıyla, üniversitenin merkez yönetim binası Maagden-

dığında bürokrasiye ne olacağını hayal ediyoruz.

huis’i işgal ediyor. Eylem neden başladı? Eylemciler, üniversitenin karar alma süreçlerinin daha şeffaf ve sorumlu

Üniversitemizi ele geçiren sistemle işbirliği yapmayı red-

olmasını, üniversitenin yeniden yapılanma, kesinti ve satış

dettiğimizde, üniversiteleri geri alıp yeniden yaratmaya

programını durdurulup yeniden değerlendirilmesini istiyor.

doğru bir adım atmış oluyoruz. Çoğumuz bunun farkında değil, ama bu eylemler üniversitenin bir öğrenme ve keş-

“Bürokrasiye karşı nasıl eylem yaparsınız? Üniversitenin

fetme alanı olarak yeniden yaratılmasında önemli bir rol

içine sızan, bizleri yaratıcılık, eğitim ve eleştirel düşüncenin

oynuyor.”

yerine verim, harmonizasyon ve kâra yönelten ticarileşme ve işletmeciliğe karşı nasıl çalışırsınız?

Kaynak:http://www.theguardian.com/higher-education-network/2015/mar/25/university-protests-a-

Biz Amsterdam’da sembolik üniversite binalarını işgal ederek, miting düzenleyerek, sokakları hep birlikte ele geçirerek bunu başlattık. Bildiriler yazıyor, televizyon ve radyoya çıkıp açık mektuplar yayınlıyoruz. Ama direnişin birçok biçimi vardır. Bir eleştiri ve değişim yöntemi olarak biz çalışma alanlarımızı geri aldık. İçinde

36

round-the-world-a-fight-against-commercialisation


YENİ TÜRKİYE’DE KADINLAR İÇİN ‘ADALET’ Mİ, ‘EŞİTLİK’ Mİ? Aysel Aydın

AKP iktidarı ve başının(eski/yeni) on yılı aşkın bir süredir yürüttüğü gerici ve neo-liberal düzen, giderek irtifa kaybetse de her gün dozunu arttırdıkları baskı politikaları, emeği ile kendini var etmeye çalışan halklar için zulüm yasalarına dönüşmüş durumda. “Benden olmayan öte gitsin” aklıyla toplumda yarattığı kutuplaşma, hileli ve bol yalanlı geçmişlerinin yegane mirası oldu. Kendinden olmayanla sürekli çatışma hali, insanlar arasında güvensizliği arttırsa da (ki istedikleri buydu) tahmin edemedikleri bir dayanışma basıncıyla da karşı karşıya geldiler. Hem iktidarlarını sallayan hem de itibarlarına gölge düşüren bu karşı çıkışlara her defasında bir B planını hazır tuttular. İşte çürümenin doruklarında oldukları şu günlerde, yine böylesi bir planı devreye sokmanın gayretkeşliği içindeler. Kendilerine ters gelen, uygun bulmadıkları kavramları, algı yönetimi ile içini boşaltıp, yerine süslü cümlelerle donattıkları “yeni” kavramlar eklemeyi mutlak bir vazife olarak görmekteler. Eğer konu kadınlarsa ve bu kadınlar eşitlik, özgürlük talebiyle sokağa çıkanlarsa, mevzu daha çok önemseniyor, hemen arkasından da söz yarıştırmada birbirini kovalayan erkekler ve onları onaylayan kadınlarla karşılaşıyoruz. Tabi her zaman ki gibi başvurdukları yol bin yıllardır kadın bedeni üzerinde baskı aracı olarak kullandıkları din oluyor. Çünkü bu en kolay ve en etkili olanıdır. Bu yöntem toplumda, derinden ve iz bırakarak ilerleyen, içine işleyen ve her defasında kendini yeniden üreten ataerkinin ebedi var oluşudur. (Kürtajın günah sayılması, örtünmenin yüceltilmesi, kahkahanın ayıplanması ve sayamadıklarımız…) “Adalet mi , Eşitlik mi?” Bu yazıya vesile olan konu, geçtiğimiz günlerde Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) başkan yardımcısı Sümeyye Erdoğan’nın AKP Bürüksel Siyaset Akademisi’nde “Dünyada Müslüman Kadın Algısı ve Eşitlik Mücadelesi” konulu derste yapmış olduğu konuşmadaki ifadeleri ile ilgili. Konuşmayı kısaca özetlemek gerekirse; Eşitlik savunusunun pozitif ayrımcılık talebine aykırı olduğunu, savunulması gereken kavramın adalet olduğunu, kadınların tek hareket noktası eşitlikse pozitif ayrımcılıkları istememizin hak olmadığını ama adaletli davranmak söz konusuysa pozitif ayrımcılıkları istemenin hakkımız olduğunu, adaletin eşitliğin tüm kazanımlarını koruduğunu hatta eşitliğin boşlukta bıraktığı alanları doldurduğunu söylüyor. İslam’da itaat cinsiyete değil, prensiplere dayalıdır

37


diyor. Ve dinen toplumsal rolün erkeğe verildiğini – ev ge-

Ataerkil dinsel ideolojinin içselleştirilmesi

çindirme, eşinin ve çocuğunun rızkını temin etme görevi

Bitirirken son söz, kadının özgürleşmesi mücadelesinde

– söyleyerek miras hakkının da (büyük rol gereği) erkekte

düşün gücü ve araştırmalarıyla tarihin derinliklerine inen

olduğunu ifade ediyor.

ve kadınlarında bir tarihi olduğunu bize fark ettiren aynı zamanda bu yazıya da esin kaynağı olmuş sevgili Fatma-

AKP iktidarının yürümesinde dini referanslar öncellik olun-

gül Berktay’a… Varolsun…

ca bu ifadelere şaşırmamak gerekiyor. Üstelik sözün mu-

“… Kendilerini dindar saymayan insanlar bile, dinsel gele-

hatabı kadın bile olsa bu değişmiyor. AKP döneminde mil-

neklerin kültüre kattığı imgeler aracılığıyla “düşünürler” ve

letvekili ve bakan olan kadınların ne kadar kadın sorunu ile

bunların yaydığı değer yargılarını içlerinde taşırlar. Dinsel

ilgili olduklarını hep beraber gördük.

geleneklerin yarattığı imgelerin büyük çoğunluğu erkeklerce yaratılmıştır ama kadınlar bunları içselleştirir ve belki

İslami şartlarla örmek istedikleri ve hatırı sayılacak kadar

de her şeyden daha çok bu tanımların baskısı altında ka-

da ilerledikleri, Yeni Türkiye kurma hayali, gözlerini bunca

lırlar.

karartmışken “eşitlik” kavramı elbette ki yeniden tanımlanacaktı. Bu kendilerine göre eşitlik tanımı sahte demokrasi

Ataerkil dinsel ideolojinin içselleştirilmesi, kadınları “kendi

kanalları işletilip (özellikle İslam’ın birleştirici yanı) “din ve

yerlerinde” tutmaya yarayan çok çeşitli mekanizmalar için-

kültür adına uygulanıp meşrulaştırılan pratikler” olarak ka-

de, büyük bir olasılıkla en etkili olanıdır. İranlı Binas örneği,

dınların var olan eşitsiz durumunu derinleştiren hak/adalet

bu içselleştirmenin boyutlarını ortaya koyması bakımından

arama çabalarına da direk cepheden saldırarak yanıtlar

düşündürücüdür: “Binas, yaşlı ve bilge bir kadındı. Kuranı

üretiyor.

okuyabildiği gibi, her şeyi de bilirdi. Bir gün bize rüyasında cehennemi gördüğünü anlattı. Cehennemde, kocasının

(Ülke genelinde sahip oldukları belediyelerin konferans sa-

izni olmadan başka bir kadının bebeğini emzirmiş olan bir

lonlarında, Yeni Türkiye başlığı altında kadın sorunu, kadın

kadın göğüs uçlarından demir çengelle asılmıştı; bir diğeri

ve aile, medeni durum, anne-çocuk ilişkisi vb. konularda

de kızgın demirden zincirlere bağlanmıştı, çünkü yaşarken

yaptıkları söyleşi ve panellerde bu işin diğer yüzü)Fakat

kocasından izin almadan sağa sola gitmişti. Başka bir ka-

kadınlar, kendi tarihlerine dönüp baktıklarında biliyorlar ki

dın da kaynar sular içine atılmıştı; dünyadayken kocasının

eşit olmadıkları müddetçe, hak/adalet

her istediği zamanda onunla cinsel ilişkiye girmemiş olma-

“kıyıda olanlar” için ufukta görünmeyen bir gemi…

sıydı. Taş yutmak zorunda kalan bir deri bir kemik kalmış bir kadın da görmüştü, Binas; o da yaşarken kocasına ve

Sahici mevziler şart

çocuklarına doğru dürüst yemek yapmamış, yemekleri aşı-

Bu yüzden eşitlik ve adaleti birbirinin karşısına koyarak

ğına yedirmişti! Yaşarken çok gülen bir kadının ağzından

tartışan, tartıştıran kadınları da bu manada kutuplaştıran

şimdi alevler fışkırıyordu; boşanma parasını istemekte ısrar

bir zihniyetin AKP iktidarına olsa da, kadınlara hiç bir fay-

eden bir kadının ise ayaklarına ağır taşlar bağlanmıştı. Ce-

dası olmayacaktır. Kadınların ezilmişliğini fıtrata bağlayan

hennem, bedenlerine iğneler, çiviler saplanmış; gözleri çı-

bu çürümüş zihniyete karşı direkt ve sahici bir mevzi kur-

karılmış; burunları kesilmiş; ateşte yürümek, karda yatmak

madıkça mevcut hak kırıntılarımız elimizden gittiği gibi,

zorunda bırakılmış kadınlarla doluydu.” Erika Friedl

her gün 5 kadının öldürüldüğü bu ülkede yaşam hakkımızdan da olacağız.

Hangi kadın tıpkı bu örnekteki gibi -belki daha az belki daha çok- korku yüklü masallarla büyütülmemiştir ki…

Bugün kadınların eşitlik, özgürlük ve demokratik temellerle inşa edilmiş bir Türkiye’de, kendilerini de bu temelde yeniden kuran, birleştiren ve dayanışmayı ören bir hayata ihtiyaçları vardır. Böylesi bir değişimi ve dönüşümü talep etmediğimiz sürece, var olmak için gösterdiğimiz onca emek, sistem içinde eriyen, görünmeyen ve oyalayan pratikler olarak kalacak. Ne yazık ki bu da bizi üzmenin ve yormanın ötesine geçemeyecek.

38

*Fatmagül Berktay – Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın


DEPRESYON REÇETESİ Ve ŞİDDET ÇETELESİ Redaksiyon Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Atölyesi

Sağlık Bakanlığı verilerine göre geçen sene 8 milyon kişinin antidepresan kullandığını ve kadınların sayısının iki kat fazla olduğunu söyleyen haberler okuduk geçen hafta… Bu haber DSÖ’nün verilerine de uyuyor, DSÖ’ye göre depresyon 2020 yılında dünyada en çok hastalık yüküne yol açacak hastalıklar listesinde 2. sırayı alacak ve bu artış kadınlarda daha fazla olacak. Şu anda da dünya genelinde kadınlarda depresyon erkeklerden iki kat daha sık. Kadınlarda ruhsal hastalıkların erkeklerden daha sık olmasını biyolojik farklılıklara, bireysel faktörler ile açıklamak yetersiz olacağı gibi “duygusallık”(?), “zayıflık”(?) gibi kadına atfedilen toplumsal cinsi-

39


dan belirlenirken buna uymayan, bunu “ihlal eden” kadınların erkek şiddetine maruz kaldığını biliyoruz. Üstelik erkek şiddetini önleyecek, kadınların şiddetten korunabileceği ve şiddete uğrayanların başvurabileceği mekanizmalar yaratılmadığı gibi erkek şiddeti yukarıdaki söylemleri tekrar tekrar üreten hükümet tarafından meşrulaştırıldı. Peki şiddet sonucu kadınların yaşadıkları? Eğer hayatlarını kaybetmedilerse bedensel, ruhsal, cinsel ve üreme sağlıklarını kaybediyorlar; erkek şiddetine direnmenin toplumsal ve hukuki mekanizmaları yok edildiği için, erkek yerine kadın yargılandığı için bu kayıplar daha da derinleşiyor, gerçekleşmeleri engellenemediği gibi çözümleri de güçleşiyor. Bu noktada kadınların sağlık hizmetine ulaşmadaki dezavantajları da etkili bir faktör elbette. Yoksulluk boyutu da kadın ruh sağlığını etkileyen önemli faktörler arasında. Yoksulluk ve eşitsizlik dünyanın her yerinde kadınları daha derinden etkiliyor, kadınların daha az eğitim almasından kadın istihdamının düşüklüğüne, aynı işi yapan erkeklerden daha düşük ücret almalarından esyet rolleri ile açıklamak bilimdışı olmanın ötesinde erkek

nek ve eğreti istihdam biçimlerinin adeta kadın istihdamı

egemen toplum kabulleridir. Belki de bu verilerin kayna-

biçimi olmasına ve kadının görünmeyen hane içi emeği-

ğını tam da bu erkek egemen toplumda aramak gerekir…

ne kadınlar yolsulluk ve güvencesizlikle yüzyüze kalıyor-

Bu egemenlik ilişkisi yaşamın her alanında tekrar tekrar

lar. Yoksulluk aynı zamanda kadınların toplumsal hayata

kendini ürettiği ve kadınların hayatlarını ciddi biçimde et-

katılamamaları ve sosyal dışlanmayı da diğer faktörlerle

kilediği oranda kadınların ruh sağlığını da etkiliyor elbette.

birlikte getiriyor. Bu kadınların kişisel ihtiyaçlarını karşıla-

Liste uzatılabilecek olsa da erkek şiddeti, yoksulluk, göç,

yamamalarına neden olduğu gibi kadınların sağlık hizme-

güzellik algısı ve dayatması, savaş, sağlık hizmetlerine

tine ulaşmalarını engellemekte, erkek şiddetine daha fazla

ulaşamama, kamusal alanda görünmezlik, bakım verme,

maruz kalmalarına sebep oluyor…

görünmez emek, eşit işe düşük ücret kadının ruh sağlığını etkileyen sistemin ürettiği faktörler olarak incelenebilir.

Yoksulluk ve eşitsizlik bu noktalarda kadınları daha fazla

En temelinde diğerlerini kapsayabildiği ve belirleyebildiği

etkileyerek kadının ruh sağlığını daha fazla risk altına so-

oranda erkek şiddetinin ve yoksulluğun kadın ruh sağlığını

kuyor. Bu noktada yoksulluk ve göç de karşılıklı olarak bir-

etkileyen iki ana sorun olduğunu söyleyebiliriz.

birlerini yaratmaları bakımından birlikte değerlendirilebilir. Göçün her aşamasında toplumsal cinsiyetçi iş bölümü ken-

Kadınlar dünyanın her yerinde fiziksel, ekonomik, cinsel,

dini tekrar üretirken göçmen kadınların çoğu fuhuş sektörü

psikolojik şiddete maruz kalıyorlar. Sağlık Bakanlığı verile-

ve ev içi bakım hizmetlerinde çalışıyor. Ev içi bakım hiz-

rinin kadınların depresyon ilaçlarını erkeklerin 2 katı aldı-

metleri ucuz, vasıfsız, esnek ve kayıt dışı çalışmanın göç-

ğını belirttiği sene yani 2014’te İHD’nin verilerine göre 296

men kadınlara dayatıldığı, dolayısıyla yoksulluğun, ayrım-

kadın öldürüldü, 39 kadın intihar etti, 191 kadın taciz ve te-

cılığın yeniden kadınların karşısına çıkartıldığı biçimlerdir.

cavüze uğradı, 585 kadın darp edildi ve yaralandı, 6 kadın

Bu olguların Türkiye’de ortaya çıkarttığı rakamlar ise şöyle:

“namus cinayetiyle”, 13 kadın kuşkulu şekilde öldürüldü.

Türkiye’de kadın istihdamı %24 iken, kadınlar erkeklerin 6 katı kadar süreyi günlük ev ve bakım işlerine harcıyor…

Kadınların nasıl giyineceklerinden, eğitim alma kararlarına;

TÜİK verilerine göre ise ev içi bakım hizmetlerinde çalı-

paralarını nereye harcayacaklarından eve hangi saatlerde

şanların yüzde 83’ünü kadınlar oluştururken bu kadınların

girip-çıkacaklarına; kiminle arkadaşlık edeceklerinden ne

yüzde 94.2’si kayıtdışı çalışıyor…

zaman ve kiminle evleneceklerine kadar erkekler tarafın-

40


KİTAP OKUYUN ÇOCUKLAR HALİL SERKAN ÖZ

Yalova Valisi’nin incelemelerde bulunmak için gittiği Termal Fen Lisesi’nde kıyafetlerini gerekçe gösterip “dilenci” ve “anarşist” ifadelerini kullanarak sınıftan kovduğu matematik öğretmeni Halil Serkan Öz’ün “Öğretmene Saygı Yürüyüşü”nde kalp krizi geçirerek yaşamını yitirmesinin ardından, Halil Serkan Öz’ün öğrencileri, öğretmenlerinin onlara verdiği 60 kitaplık kitap listesini sosyal medyada paylaştı. Bu hafta Halil Hoca’nın anısına öğrencilerine verdiği listedeki kitaplardan on tanesinin tanıtımına yer veriyoruz:

EKİN AKYAZ

Zorba- Nikos Kazancakis Kazancakis bu romanında, İngiliz bir yazarın Girit Adası’nda Alexis Zorba ile karşılaştıktan sonra hayatında ve yaklaşımlarındaki değişimi inceler. Yazar, kaba saba ama hayata şehvetle bağlı orta yaşlı bir Yunan olan Alexis Zorba ile tanışır ve onu ustabaşı olarak işe alır. Aradan geçen birkaç aylık zamanda bu ilginç Yunan, genç yazarı derinden etkileyecektir. “Kusura bakma patron ama sen bir kağıt faresisin. Şu zavallı sen de, hayatında bir kez olsun güzel bir yeşil taş görebilirdin, ama göremedin. Vallahi işsizken bir yerde oturuyor ve kendi kendime düşünüyorum: ‘cehennem var mı, yok mu?’ diye. Fakat dün mektubunu alınca şöyle dedim: ‘bazı kağıt fareleri için kesinlikle bir cehennem vardır’ Elias Canetti- Körleşme Roman, Dünyasız Bir Kafa, Kafasız Bir Dünya ve Kafadaki Dünya olarak üç bölümden oluşur. Canetti Kahramanı Kien’i bu dünyalarda sırasıyla yaşatır. Uygarlığın yıkılışı ile insanın aşağılanması kitabın ana temasını oluşturur. Bir diğer kitabı Kitle ve İktidar’a ki kitle-iktidar ilişkisi yaklaşımının izlerini bu kitapta da bulmak mümkündür.

41


Kayıp Zamanın İzinde - Marcel Proust

anılan Dövüş Kulübü, yeni binyılın eşiğinde geçen bir an-

Proust’un 7 kitaptan oluşan serisi; Bu seri Swann’ların Ta-

ti-ütopya öyküsünü anlatıyor. Yaşadığı hayattan nefret

rafı, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermantes

eden, ölüm düşüncesini saplantı haline getirmiş, insani ya-

Tarafı, Sodom ve Gomorra, Mahpus, Albertine Kayıp Ve

kınlığı kanser dayanışma gruplarında arayan genç adam.

Yakalanan zaman kitaplarını içeriyor. Serinin tamamı yak-

Ve baştan çıkarıcı bir intikam meleği Tyler. Tyler’ın felsefe-

laşık 3000 sayfa.

sine göre, tüketim kültürünün uyuşturucu etkisinden kurtulmanın yolu, fiziksel acıyla tanışarak yeniden doğmaktır.

Yağmur Kaçağı- Atilla İlhan Atilla İlhan, ‘Yağmur Kaçağı’ndaki şiirlerinde belirli bir dö-

Dilenci- Necip Mahfuz

nemin, 50’li yıllardaki soğuk savaşın, insanlık dışı siyasal

1950’li yılların Kahire’sinde geçen bu hikâye gençliğinde

baskının, atom savaşı tehlikesinin ve bunların bunalttığı

şiirle de uğraşan ateşli bir devrimcinin zengin ve ünlü bir

insanın, toplumsal ve kişisel özelliklerini bulmuş ve sevmiş,

avukat olarak orta yaşlara geldiğinde içine sürüklendiği

zengin imgelere taşkın bir duyarlık katmıştır. “...Elimden

psikolojik bunalımı ele alıyor. “Hastalık” olarak gördüğü

tut yoksa düşeceğim/ yoksa bir bir yıldızlar düşecek...”

bunalımıyla mücadele ederken işini ve ailesini ihmal eden Ömer el Hamzavi bir süre çeşitli aşk oyunlarıyla oyalan-

Açlık- Knut Hamsun

maya ve güya kendini tedavi etmeye çalışsa da aslında

Roman karakteri; çoğu zaman aç gezen, parasızlık dibe

her şeye, hatta kendine bile yabancılaşmanın sancılarını

vurunca kaldığı bir göz odadan da atılan, geçim kayna-

çekmektedir. Necip Mahfuz, bu arada Nasır’ın 1952 Dev-

ğı yazdığı makaleler olan bir genç adamdır. Yazı yazacak

rimi’nin ardından Mısır’ın gerçekçilik ve idealizm, bilim ve

kağıdı ve kalemi bile zar zor bulmaktadır. O kadar açtır ki,

sanat arasındaki çatışmalar içinden kendine uygun bir yol

kendi parmağından kendi kanını emerek hayatta kalma-

arayışını da etkili bir şekilde sergiliyor.

ya çalışır. O kadar açtır ki, sokakta bulduğu bir portakal kabuğunu kemirir. Açlığın bir aydın adayını nasıl gemi gü-

Aylak Adam- Yusuf Atılgan

vertelerine yönelttiğini, idealist bir yazarın geçim sıkıntıla-

Bir ismin bile çok görüldüğü C.’nin bir yıl boyunca başın-

rını, eşitsizlikleri bir İskandinav ülkesindeki bir yazar adayı

dan geçen olayları anlatan kitap, dörde ayrılmış olup her

üzerinden anlatıyor.

bölümde farklı mevsimlerde C.nin yaşantısını ele almıştır. Aylak Adam, aradığı ve tek tutamak olarak gördüğü ger-

Dövüş Kulübü- Chuck Palahniuk

çek sevgiyi, kadını ararken aslında sürekli O’na teğet geç-

İlk kez yayımlandığı 1996’dan beri bir yeraltı klasiği olarak

mektedir. Kurt Kanunu- Kemal Tahir Mustafa Kemal’e yapılması planlanan suikast girişiminin arka planını konu alır. Eserde romanı eski iktidar partisi İttihat ve Terakki Fırkası’nın üyelerinin gözüyle anlatırken İttihatçıların aralarında yaşanan çekişme ve hesaplaşmaları aktarır. Romanın adı, “Kurtlukta, düşeni yemek kanundur” sözünden gelir. “Kanlı Tuzak”, “Sürek Avı” ve “İnsanlık Sorunu” başlıklı üç bölümden oluşur. Her bölümde yeni kahramanlar ortaya çıkar ve olaylar yeni kahramanların dilinden anlatılır. Kolera Günlerinde Aşk- Gabriel Garcia Marquez Gabriel Garcia Marquez’in sinemaya da uyarlanan bu romanında 19. yüzyılın sonları-20. yüzyılın başları arasında geçen bir aşk hikayesini konu alıyor. Fermina Daza, Florentino Ariza ve Doktor Juvenal Urbino üçgeninde gelişen karşılıksız canlı bir aşkı konu alan kitap, acı çekmenin yüce bir davranış olduğu fikrini yoğun şekilde işler. Florentino

42


LATIN AMERİKA VE İSPANYA’NIN PODEMOS’U: HEGEMONYA VE YIĞINLAR ARASINDA Brono Cava - Çeviri İdem Erman

HALKÇILIK Halkçı söylem ile klasik liberal söylem arasındaki fark şuna dayanır; ilkine göre, “halk” oluşturulması gereken bir şeydir, liberallere göre ise zaten vardır. İlk durumda, halkın oluşturulması, yeni bir temsiliyetin oluşturulmasını da gerektirir. İkinci durumda ise, temsiliyet zaten önceli olan, daha önce var olmuş, çoktan oluşmuş bir toplumu düşündürür sadece. Halkçılıkta, bir halk yaratmanın tarihi, “bizler” ve “onlar” arasındaki bölünmede gösterir kendini. Halkçılık, doğrudan yeni bir evrensellik talebine sahip olmadan bizi artık temsil etmeyen, var olan temsiliyet düzenine karşıdır. Burjuva devrimleri sırasında bu durum ancien regime karşı verilen mücadeleydi. Asalak aristokrasiye karşı verilen bu mücadele, yeni bir ulusu ve artık evrensel bir kategori olarak kabul edilen burjuva yurttaşın şekillenmesini mümkün kılmıştı. Sömürge karşıtı mücadeleler sırasında, birlik ve ulusal kurtuluş adına metropole ve emperyalizme karşı verilen mücadeleydi. Antonio Gramsci’ye göre, halkın yaratılması aydınları, işçileri ve köylüleri ortak ulusal halk bilinciyle bir araya getirip kendilerini burjuvalardan kurtarmasıydı. ULUSAL-HALKIN İNŞASI Brezilya’da, ulus halkın inşası fikri ilerlemeci uyarlamaların içinde mevcuttu, ulusal modernleşme, pedagojik anlamda harekete geçen ve eylemler örgütleyen halkın kurtuluşu ile bir arada gerçekleşecekti. İktidarın ele geçirilmesi, sadece devletin ele geçirilmesiyle olmazdı. Ulusun inşası tabandan başlayan bir kültürel ve ideolojik yayılma ile mümkündü. Bu projede aydınların görevi, bir kurtuluş programına bağlı kalarak kitlelerin aydınlanması sürecine önderlik etmekti. Böylece, yeterince sanayileşmiş ülkede bilinçli bir proleterya yaratılmış olacak ve bu proleterya ekonomik determizmin içine düşme tehlikesini saf dışı etmiş olacaktı. Ulusal kurtuluş mücadelesi, modernleşme için hiçbir ayrım gözetmeksizin militanca emek harcamaması durumunda, sınıf egemenliği yine üretilecekti. Bu ulusal halk vaadine en yakın siyasi kuram, her ne kadar sanayileşmiş toplumları ekonomik merkez bağlamına yerleştirse de, Gramsci ‘ci bir kuramdır. Geçen yüzyılın ilk yarısında yazmış olan Gramsci’ye göre, kapitalizmde iktidar sadece baskı ve korku ile uygulanmaz. Her şeyin ötesinde sayısız ortak kültürel kurumlar vasıtasıyla meşruiyetini yaymak ve çoğun-

43


luğun rızasını sürekli olarak almak zorundadır. Bu bağlam-

“genel çıkarların” taşıyıcısı olarak ortaya çıkan hegemonik

da temsiliyet alanı, hükümetlerden, partilerden ve sendi-

bir grubun varlığını tayin eden devletin, zorla oluşturduğu

kalardan oluşur ve bu şekilde adeta “genel çıkarları” temsil

bir birliğin bulunduğu bir kültürel operasyondur. Hege-

ediyormuş gibi iş görerek çatlakları kapatır ve sapmaları

monya denince, asıl sorulması gereken kapitalizmin nasıl

önler.

işlediğinden çok, bizatihi bizim onu nasıl işlettiğimizdir. Kapitalizm bizlerin de günlük yaşantılarımızla, planlarımız-

İdeoloji bu durumda, bir sistematik mistifikasyon sistemi

la ve kendimizle ilişkilendirerek detaylandırdığımız bir ka-

olarak ortaya çıkmaz. İdeoloji sanki gerçekliği kapatan bir

rine ve duygu taşımaktadır.

örtü, halkı gerçek iktidar ilişkilerinin gerçeğinden ayıran mistik bir perdedir. Dahası, ideolojinin bir maddi karakte-

Bu nedenle, karşı hegemonik hesaplaşma, aynı zamanda

ri vardır: bu karakter davranışları belirler ve alışkanlıklara

kültürel ve ideolojik iklimle hesaplaşmadan geçer, yavaş

nüfuz eder. Kapitalizm, özünde kimseyi kandırmaz. Mis-

yavaş sistemin içine girer ve önemli konumları işgal eder

tifikasyonunun ifşa edilmesiyle kapitalizmin gücünü kay-

–Marksist kuramda buna konum savaşı denmektedir- Asıl

bedeceği perspektifleri naiftir. Bireyler zaten kapitalizmin,

çaba hegemonyayı kıracak siyasi kimliklerin yeniden dü-

bir uçta lüks ve harcama diğer uçta ise sefalet ve şiddet

zenlemek ve iki karşıt konumu pekiştirmektir: onlara (bur-

üreten bir sömürü bütünü olduğunu bilirler.

juvalara) karşı biz (halk). Başarılı olunduğunda, bunun anlamı sosyalist temsiliyetle iş birliği içinde emekçi sınıfların

UYUM VE KARŞI HEGEMONYA

ve köylülerin kimliklerinin damgasını vurduğu ulusal halk

Gramsci hegemonyayı şöyle adlandırır: siyaseten gelişmiş

bilinci ile uyum içinde bir halk yaratmaktır.

ve griftleşmiş ve temsili demokrasilerin hakim olduğu top-

44

lumlarda siyasetin normal biçimi. Hegemonya, öncesinde

LACLAU VE BOŞ İMLEYEN


toplamdan, düşük temsile kadar nüfuz eden bir yeni söylem düzeni tarafından doldurulma mücadelesidir. Okurun mutlaka dikkatini çekmiştir; Laclau söylemi siyasi eylemin merkezine yerleştirir. Laclau’nun karşı-hegemonyası evrenselliğin söylemsel olarak yeniden tarifini içerir. Siyasetin özerkliği öyle bir çelişki yaratır ki, son anda kendini dil olarak çözer. İktidar ancak ortak iradenin küresel anlamda ifade edilmesiyle konsolide edilebilir. Siyasi kimliklerin düşük temsile dek kristalleşmesi, aynı anda hem siyasi, hem kültürel birlik halinde yeni bir tarihsel blok var eder. PODEMOS’UN HALKÇILIK 2.0’I Yeni Podemos partisinin aydınlarından Inıgo Erregon, Evo Morales ile Sosyalizm’e Doğru (MAS) hareketinin Bolivya’da iktidara gelişi hakkında yazdığı 650 sayfalık tezine referans olarak Laclau’yu alır. Yazar, 2000 ile 2005 arasında su savaşları ile gaz savaşını da içeren isyan döngüsünün sonrasında, Evo ile MAS’IN, sendikaların/cocaleros, yerlilerin/ köylülerin ve neoliberalizm karşıtı solcuların mücadelelerini birleştirerek hegemonyayı yeniden nasıl kurduklarını anlatır. Tarihi sonuç, 21. yüzyılın başında Bolivya’daki temsil krizinde açılan boş imleyenin bütün katmanlara uzanan yeni bir söylemsel toplamla onarılmış olmasıdır. Erregon, Hareketçi eğilimlerle yerliciliğin (ve bizzat Evo’nun) mistifikasyonunu silindiği, Arjantinli post-Marksist Ernesto Laclau, karşı hegemonyanın bir sınıf savaşını yapılandıracağı fikrinden uzaklaşarak Gramsci’den ayrılır. 20. Yüzyılın sonunda yazmış olan Laclau’ya göre, toplumun ikili bir sınıf şeması ile tarif edilemeyeceği bir post ideolojik gerçekliğin içinde yaşamaktayız artık. Sınıf savaşı diğer savaşların içinde sadece bir tanesidir. Karşı Hegemonya mücadelesi bu şekilde çeşitli siyasi kimliklerle ifadesini bulan yeni hareketlere kaymış, ırk, etnisite, cinsiyet, cinsellik ve göçmenlik gibi mücadele alanlarını da içermiştir. Bir temsiliyet krizi anında, anlam kaybının hali hazırdaki durumunun insicamı bozulur. Hegemonik blokta istikrarsızlığa bağlı olarak açılan boşluğu, Laclau boş imleyen diye tanımlamaktadır. Burası, karşı hegemonya tarafından kışkırtılan çoklu sürtüşmelerin insafına kalmış bir şekilde başıboş bir şekilde sürüklenen yapısal bir yerdir. Mücadele, talepleri telafi ederek, aydınları seferber ederek ve var olan düzeni yeniden yapılandırarak (Gramsci’nin pasif devrim dediği durum) çatlakları onarma şeklinde gelişir. Mücadele, boş imleyenin yeni bir evrensellik, toplumsal bir

buen vivir (iyi yaşamak) ve

pachamamismo [Doğa anacılık]denilen endojen [yerli] paradigmanın üzerinden “ödeme gizemi” nin kaldırıldığı, sosyal değişimin devlet reformlarını ve yeniden yapılandırılan kurumları içerdiği, diğer siyasi kimlikleri sürecin aktif katılımcıları olarak tanıdığı sonucuna varır. Bugün İspanya’da en büyük seçmen kitlesine sahip olduğu tahmin edilen Podemos’un stratejik planı, bütünüyle Gramsci, Laclau ve Erregon’a dayanan bu hegemonya kavramına dayanıyor. Bu yoruma göre, 2011’deki 15 Mayıs Hareketi günlerinde, 1978 Monarşi rejiminin havasının, PSOE (Sosyalist Parti ) ve (PP (Halk Partisi) arasında değişen iktidar ufkunun kırıldığı duygusu oluşmuştur. Bu şekilde, M15 tartışmaya katılan bir boş imleyen yaratmıştır. Bununla birlikte hiçbir güç, yeni bir sosyal küresel duygu yaratarak bu boşluğu dolduramamıştır. Bu yetersizlik krize rağmen, pasif devrimin onarıcı kalıplarını da harekete geçirecek şekilde eski rejime yayılmıştır. Podemos’un çok kuvvetli bir şekilde ortaya çıkışı, doğru yerde, doğru zamanda bulunuşuyla, M15’in boş imleyeni-

45


ni doldurma görevini üstlenmiş olmasıyla açıklanabilir. Bu

ettiler. Bu durumu sınıf içinde aktif bir şekilde çalışan Paulo

durum dalgalanmakta olan toplum kesimlerini kendine

Freire’nin ezilmişlerin pedagojisinde veya Augusto Boal’ın

çekerek sosyal bir bütünlük halinde birleştirmeyi başaran

ezilmişler tiyatrosundan, MTST (Topraksız İşçiler Hareke-

bir söylem kullanmış olmasını da içerir. Buradan Pablo Ig-

ti)’nin lideri Guilherme Boulos gibi sosyal hareketlerin li-

lesias’ın söyleminde var olan, “tablonun merkezine yerleş-

derlerine kadar her yerde görüyoruz.

mek” fikrine varılır. Yani, M15 sonrası toplumu bütünleştiren yeni bir evrenselliğe varılmıştır. Bu, Bolivya’da MAS’ınkine

Podemos’un “Halkçılık 2.0”ında yorum farklıdır. Sanki li-

benzeyen, isyankar döngüyü yeni bir kurumsal döngünün

derlik/taban diyalektiği ile örgütlemenin bir anlamı yok-

içinde bütünleştiren, devlette reformlar yapan ve yeni ha-

muşçasına, hareketin tabanını oluşturan sınıfın bileşimini

reketlerin aktif özneler halinde temsil edilmesini sağlayan

değiştirilmiştir. “Taban içinde çalışmak” fikri , sosyal ço-

geniş ve geçirgen bir sentezdir. Liderlerinin tasavvurla-

ğunluk bakımından bir karşıtlığa dönüşmüştür. Hegemonik

rına göre, karşı hegemonik saldırı cepheci (halk cephesi

blokta çatlaklar açan Sosyal mekanların çeşitliliği, bireyle-

anlamında) değildir. Zira cephecilik, muhalefetin –öncülük

rin diğerleri arasındaki hareketliliği ve iletişimin hızı, başka

bakımından büyük önem taşır şekilde-, temsil edilmeyen

anlamlar taşır olmuştur. Bu nedenle , hem sentezin pro-

kuvvetlerin dağınık gücünü toparlamaya çalıştığı niteliksel

aktif entelektüel kapasitesine hem de çok çeşitli ve her biri

ve taktiksel bir birlikteliktir yalnızca . Oysa murat edilen,

kendi başına özerk sektörlerin düzlemsel bakımdan sesle-

anlam ufkunda niteliksel ve dayanıklı bir değişim yarat-

rinin duyulmasına yoğunlaşılmıştır. Kitlelerle birlikte hare-

mak, farklı siyasi talepleri, arzuları ve özneleri bir yeni ve

ket eden organik aydın figürü Gramsci’ci anlamda ortadan

somut evrensellik içinde bütünleştirmektir.

kaybolmuştur: Iglesias medya manzarasında bir post organik, hatta dahası inorganik bir aydın olarak belirmiştir.

HALKÇILIĞIN ELEŞTİRİSİ Gramsciden Iglesias’a kadar hegemonya kuramlarına yapı-

YIĞIN X HEGEMONYA

lan ilk eleştiri, aydınlara çok fazla önem atfetmiş olmaları-

Halkçılık ile yığın kuramı arasındaki fark, Negri ve Hardt’a

dır. Elbette, aydın burada, akademisyenle karıştırılmamalı.

göre şunları içerir: Yığın kuramına göre, iktidar halkın in-

Gramsci’ci bir deyişle, aydın, söylem üreten herkestir. Geç

şasının içinde oturmaz. Halk yığınlar içinde değildir, çünkü

kapitalist toplumlarda aydınlar, genel iletişim üretiminin

yığınlar herhangi bir birleşmeyi kabul etmeyen tekil güç-

başını çekenlerdir: kültür, müzik, ünlüler, televizyon sunu-

lerden oluşurlar. Bu şekilde “boş imleyen”, boşluğun bir

cuları vesaire. Post Gramsci’ci kuramlarda, iletişime büyük

yapısal değişiklik değil de göçün (exodus) ürünü olduğu

önem verilmiştir.

olgusunu gözden kaçıran bir yapısalcı soyutlamadan öte bir şey değildir. Göç çöle gider çünkü dünyaya gebedir ve

Brezilya’da bu eğilim, kolektif iradenin oluşumunda “bü-

imleyenlere ihtiyacı yoktur.

yük medya”nın rolünü aşırı derecede önemseyen analizlerin bolluğundan anlaşılmaktadır. Bu hegemonik hattın

Tekillerin oluşturduğu çoklukların bir araya getirilişiyle olu-

teşhisine göre, karşı hegemonyanın önündeki en önemli

şan kriz, kimlikler ve tümlük arasındaki açık bir kırılmadan

engellerden biri, siyasi kimlik oluşturmak bakımından rad-

fazlasıdır. Perspektifi değiştirecek olursak, bu bakımdan

yo ve televizyonların içine nüfuz edememektir. “Boş imle-

M15, bir “eğer” yaşama tecrübesinden, bir iş birliği dersin-

yen” kapalı kalmıştır.

den, ağların ve ortak güce sahip olmak sevgisinin yaratılmasından daha fazla bir şeydir ve salt duyguda bir değişim

Gramsci’ye göre, tarihsel olarak ortaya çıkan güçlerle aynı

değildir. Yığınların işi, anlamın onarılması bakımından “so-

çizgideki aydınlar, kendilerini günlük militan eylemlerle, or-

mut evrensellik” konsolidasyonunu oluşturmaktan ziyade,

ganik katılımla, pratik hayatta kurucu, örgütleyici ve ikna

zaferi derinleştirmeye dönük taktiksel çeşitlilik içindeki

edici olarak ortaya koymak durumundadır. Aydın halka

sürtüşme noktalarını çoğaltmaktır.

karışmasının da ötesinde, halkın dönüşümünü sağlayan ulusal-halkçı bilinci oluşturmak için çalışmalıdır.

Negri ve Hardt’a göre, ulusal halkçılığın yaratılması ahlaki olarak yanlış değildir, çünkü temsil edilmeyen politik kim-

46

20. yüzyılın Brezilya’sında, genellikle orta sınıftan aydınlar,

lik çeşitliliğini bir başka iktidar projesini (ulusal -halkçı ya

tarihsel görevlerinin proleteryanın bilincini yükseltmek (ve

da başkası) sona erdirmek için birleştirmeye çalışır. Daha

en azından ilkesel olarak önderlik etmek) olduğunu iddia

doğrusu, öncelikle, bu “kimlikler” temsil edilemezler çün-


kü daimi bir dönüşümün içindeki tekillerdir. İkinci olarak da

mekanizmaların kurulmasıyla metabolize edilebilir. Bunlar,

birleştirme çabası ifade ettikleri farklılıkların gücünü ortadan

romantikleştirilmiş yerelci politikalara ayrıcalık tanımaktan

kaldırır. Bu kuram, Marksist kuramın özüyle örtüşür, çünkü,

ziyade, yüksek yoğunluklu, tanımlanmış sınırları, kimlikleri

yığın bir sınıf kavramıdır ve devrimi gerçekleştiren de sınıf sa-

ve mekanları aşan özelliklerinin yayılmasıyla birlikte geniş-

vaşıdır. Yığının özü kendi gücüdür, çünkü yığının içindeki tekil

lemeye açık hareketlerdir. Sonuçta, azınlıklar bütün dünyayı

güçler hayat formları, aktif etkileri, yaşama hakları ve yaratıcı

oluştururlar.

kapasiteleri bakımından doğrudan üretkendirler. 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra yaşanan bir çok dönüşüm, Laclau ve Negri’nın güncel koşullar altındaki mücadele ko-

ne bu şekilde, temsiliyet reformlarından ne de bazı boş im-

ordinatları da birbirinden farklıdır. Laclau, bir post ideolojik

leyenlerin işgaliyle yaşanmıştır, ki bu aynı derecede boş bir

çağ ortaya koyar, bu çağda sınıf mücadelesi, kendilerini etkin

tarih dışı bir şemadır. Örneğin, 60’ların cinsel, uyuşturucu

kılmaya çalışan kimliklerin çeşitliliği karşısında pes etmiştir.

devrimine veya bazen gayet yersiz bir şekilde “sosyal ge-

Negri ise öznelerin özerkliğine, düzlemsel işbirliğine ve De-

lişme” olarak yorumlanan ancak aslında somut pratiklerin

luze ile Guattari tarzında, mekanik düzeyde insan ile insan

üretilmesi, kristalleşmiş etkiler ve alışkanlıklar anlamına ge-

olmayanın birleşimine dayalı yeni bir sosyal hayat formunun

len durumlara bakalım. Dilin düzeyi insan olmayan yapılar,

kapitalizmin mutasyonuna yol açtığına işaret eder. “Yeni ha-

makineler ve bunların moleküler boyutları arasındaki işlemsel

reketlerin” çeşitliliği içinde çözülen, Laclau’nun söylediği gibi

akışın ve göndermelerin dünyasını kapsamaz.

sınıf değildir. Gerçekte sınıf, günümüz kapitalizminin sosyal örgütlerinin verili koşulları altında yeniden örgütlenmiştir ve

Özünde, , sömürgeci kapitalizm sıradan hayatla zaten aynı

yığınlar bu zemin üzerinde, karşıtlıklarla ve yaratıcı eylemler-

bilinçsiz temel üzerinde işlediği için, yığının mücadelesi, hal-

le ortaya çıkabilir.

kın söylemsel inşasından daha güçlüdür. Bu, iletişimin taşıdığı anlama da uygulanabilir, “büyük medya” Leviathan’ına

HALKÇILIK 2.0’IN ELEŞTİRİSİ

fazlasıyla karşı olma takıntısını ortaya koyar. Hiçbir iletişim

Söyleme yapılan kuramsal vurguyla, “Halkçılık 2.0” (Erregon)

kurumu, eline geçtikten sonra doğrudan sosyal dokuda do-

kapitalizmin işleyişinin üzerinde durduğu alt katmanı tama-

laşıma girecek bildirgeleri yayacak melekelere sahip değildir.

men gözden kaçırıyor. Negri ve Hardt’ın sözünü ettikleri mu-

En fazla yapabildiği, arzusal etkilerin ve akışın önceden var

tasyonlarla, öznelerin kendilerini içinde var ettikleri mücade-

olan ağlarını belli bir tutarlılıkla birbirine bağlamak ve birleş-

lenin maddi zemini ile ortak iradeyi dile getirdikleri kültürel

tirmektir. Büyük bir yayın kuruluşunun habercisinin gücünün,

ve ideolojik zemin arasındaki muhtemel bölünmeler ortadan

arzu çevreleri tarafından pembe dizilere ve futbola nasıl bağ-

kalkmaktadır.

landığına bakmak yeter de artar bile.

Kültür ve ideolojinin ekonomik ilişkilerin üst

yapısı olması doğrudan doğruya söylem öncesi, dil öncesi, mekanik arzu düzeyi tarafından düzlemleştirilmiş olsalar da

Şurası açıktır ki, bu algı bizi “medyanın gücü”nü hafife alma-

çok fazla bir önem taşımaz – zaten bu vulgar Marksizm olur-

ya götürmemeli, ancak medyayı ne şekilde işlettiğimizi daha

du-.

iyi anlamamamızı sağlamalı.

Yeni hareketlerin ve isyankar döngülerin –Bolivya’da veya

PODEMOS KÜRSÜDE Mİ?

İspanya’da- deneyimledikleri mücadeleler, duygu düzeyin-

Bütün bunları söyledikten sonra, MAS’ın Laclau’nun hege-

de bir dönüşüm yaratıyor, demokrasiye ve kolektif eylemi

monya tarifinde yaptığı veya profesör ideologlarının Pode-

hissetmeye dair yeni bir yol oluşturuyor. Etki, alışkanlıklarda

mos’u tariflerinde olduğu gibi acele yalınlaştırmamalara var-

kristalleşen iyi temaslarla, daha “doğallaşmış” davranışlarla

mamak, tarihi ve maddi anlamı kavramak açısından önemlidir.

yaratılıyor. Eğer kapitalizmin kendine ait bir karinesi ve etkisi

Bir tecrübe hakkında (o tecrübeyi yaşayanlar da dahil olmak

varsa, bu tür siyasi dokunuşlu yapıların da başka karineler ve

üzere) ne söylendiği ile, yaşanan tecrübenin bizde uyandırdı-

başka etkiler yaratma gücü var.

ğı sorular arasındaki farka dikkat etmek önemlidir.

Gerçek bir değişim, eski düzeni baskılayan bir küresel ideolo-

Podemos’un sosyal çoğunluk arayışı, M15’in köklerini yakala-

jinin üzerine kurulamaz ve bu şekilde dilsel düzeyde kalarak

yışı, muğlak, ayrımlaşmamış popülizmi, esnek, danışıkçı tavrı,

ilerleyemez. Gerçek bir değişim, ontolojik öncelikle birlikte

Iglesias’ın kişiliği ya da antropolog Salvador Schavelzon’un

azınlık hareketlerinin kendileriyle, yeni alışkanlıkların, yeni

sözleriyle Güney Amerika’daki deneyimlerin siyasi kültürel

47


anlamda zayıf yorumu (oportünizm?) bakımından zaten eleş-

ideolojinin kendi varlığını olumsuz bir şekilde tanımlayarak

tirildi. Podemos İspanya’ya Güney Amerika’da üretilmiş en iyi

saptadığını doğrulamıyor mu?

şeyi değil, tam da hükümetlerin kendilerini sadece parçalı sü-

Benim baktığım yerden, bu cevaplanmamış bir soru

reçlere kapatmasına yol açan en sorunlu şeyi taşıyor. Pode-

*Bruno Cava, son on yıldır kentsel mücüdeleler üzerine araş-

mos, anti-postkolonyal, çok uluslu ve kozmopolit değil, ancak

tırma yapıyor, hukuk felsefesi üzerine yüksek lisans yaptı,

sosyalist, ulusçu-halkçı ve hegemonik mücadele verecektir.

quadradodosloucos.com.br de yazıyor. 2103’de Brezilya’da meydana gelen büyük protestolar üzerine bir kitabı bulunu-

Oysa tersine, Bolivya’da olduğu gibi İspanya’da Podemos’un

yor.

ilgisiz halkı boğacağı söylenmektedir; yığın bu mudur? Boliv-

Referanslar

ya’da, Evo ve MAS’ın ilerlemeciliği sonunda, hiç biri çözülme-

BEASLEY-MURRAY. La clave del cambio social no es la ide-

diği için öncekilere katılan ve Bolivyalı Marksist (ve Başkan

ologia, sino los cuerpos, los afectos y los habitos. Eldiario.

yardımcısı) Alvaro Garcia Linera’nın Kıyamet bağı diye ta-

Es, 1015

nımladığı yeni çatışma ve sürtüşme cepheleri açmıştır. Yığın

ERREJON, Inigo. La lucha por la hegemonia durante el pri-

aynı anda hem Evo’ya rağmen, hem de Evo’ya karşı çeşitli

mer gobierno del MAS en Bolivia (2006-2009): un analisis

taktiklerle Evo ile birlikte davranmaya devam etmektedir.

discursivo. Tese de doutarado. Madrid, 2012

Aynı şekilde, eğer “Podemos’un gücü” enine keserek yığını

FERNANDEZ-SAVATER, Amador. Fuerza y poder; reimagınar

da içerecekse, Podemos hükümetinin dağınık güçleri rehin

la revolucion. Eldario, es, 2013

tutacağı, şu anda seçim taktiği üzerinde bahse girmek olma-

GRAMSCI, Antonio, Prison Notebooks. Columbia University

yacak mı? Eğer güç yığındaysa, kuvveti öncelikle kendisine

Press, 1996

bağlı olan bir hegemonik alternatiften korkmak niye?

HARD Michael, NEGRI Antonio: Multitude: War and Democraici in the age of empire. Penguin 2005

Yanlışlık , Podemos’u, Laclau’nun Gramsci’ci kalıplarının için-

LACLAU, Ernesto. On popülist reason, Verso, 2005

de halkı yaratacak bir strateji, yine yığın taktiklerinin içinde-

SANCHEZ, Raul. O pader do Podemos. UniNomade, 2014

ki bir yerde güç ve iktidarı birbirine bağlayan bir bağlamda

SCHALVEZON, Salvador. Podemos, America de Sul e repub-

düşünmekte mi? Bir örgütsel deneyimin kaderini kendisine

lica plurinacional, UniNomade, 2015

atfedilen ideolojinin önüne koyarak planlamak, tam da bu

48


REDAKSİYON KADIN VE TOPLUMSAL CİNSİYET ATÖLYE DERGİSİ REDSİSTA

49


50


Millions discover their favorite reads on issuu every month.

Give your content the digital home it deserves. Get it to any device in seconds.