Issuu on Google+


AŞK FALCISI Orijinal Adı: Unpredictable EILEEN COOK

Yayın Yönetmeni: Işıl Artış Editör: Ahmet Seyrek Çeviri: Tuğçe Ayteş Kapak ve Bilgisayar Uygulama: Deniz Karatağ Film-Grafık: Berk Grafik 1. Baskı Ağustos 2010 ISBN:

978-605-8860-81-0

Ege Basım Yayın: Davutpaşa Cad. D Blok N o : 127/128 Topkapı - İstanbul Tel: 0212 544 75 72

OLİMPOS YAYINLARI © EILEEN COOK Bu kitabın Türkçe yayın hakları Aslı Karasuil Telif Hakları Ajansı aracılığıyla Grup Yayıncılık Reklamcılık ve Dış Tîc. Ltd. Şii'ye aittir. Yayınevinden izin alınmadan kısmen ya da tamamen alıntı yapılamaz, hiçbir şekilde kopya edilemez, çoğalttlamaz ve yayımlanamaz.

Yayıncı Sertifika N o : 13718

OLÎMPOS YAYINLARI E6 B l o k B 163 N o : 95 Esenler / İstanbul Tel: (0212) 438 02 20 (pbx) Fax: (0212) 438 20 09 www. olimposyayinlari.com - info@olimposyayinlari.com Olimpos Yayınları,

Grup Yayıncılığın tescilli markasıdır.


AŞK FALCISI

EILEEN COOK

OLIMPOS


"Mükemmel... Bana kahkahalar attırdı." -USA Today çoksatan (bestseller) yazan Nancy Warren "Kadın romanlarında en iyi yeni seslerden biri." -New York Times çoksatan yazarı Jennifer Crusie "Yeni, esprili ve alışılmadık, tam bir zevk kaynağı." -Ulusal çoksatan (bestseller) The Scot, the Witch and the Wardrobe yazarı Annette Blair "Kahkahalarla güldüren sahneleri ve sevilesi karakterleriyle, bu kitabı tek oturuşta bitireceğinizi bilmek için medyum olmama gerek yok." -Cover Girl Confidential yazarı Beverly Barlett "Mizah, romantizm ve büyülü biçimde insani karakter­ lerle dolu, canlı ve eğlenceli bir okuma." -sMothering yazan Wendy French


TEŞEKKÜRLER

Fazlasıyla uzayan bir Oscar konuşması gibi görünmesi riskine karşın, birkaç kişiye bütün yardımları için teşek­ kür etmek isterim. Okuma sevgilerini ve espri anlayışlarını benimle pay­ laşan aileme, özellikle anne babam Jane ve Ken Machintosh'a. Beni bugün olduğum kişi haline getirdiğiniz için teşekkür ederim ve on altı yaşımda arabayı çarptığım için özür dilerim. İlk taslakları okuyarak destek olan, beni yüreklendiren ve ihtiyaç duyulan bütün çikolatalar veya martinileri te­ darik eden arkadaşlarıma: Maribeth Ruckman, Alan Donald, Laura Sullivan, Allison Klundt, Marion Abramo ve Tara Immell. Her şeyin mümkün olduğuna inanan ve bir işi başarana kadar cesaret veren Jamie Hillegonds'a özel teşekkürler. O olmadan bunu yazamazdım.


8

Eileen Cook Geçmişteki ve şimdiki yazı ve İngilizce öğretmenleri­

ne, özellikle yazdıklarım yayımlansın istiyorsam onları bir yerlere göndermemi öneren Ivan Coyote'a. Yazma gru­ buma ve ayıracak enerjisiyle dinleyecek zamanı olan eleş­ tiri partnerim Brooke Chapman'a teşekkürler. Yazmaya başladığımda zihnimde hayalini kurduğum bir ajansım vardı ve ona ulaşabilecek kadar şanslıydım; ajans, koç ve arkadaşın mükemmel karşımı Rachel Vater'a teşekkürler. Berkley'deki tüm ekiple çalışmak bir ayrıca­ lık oldu; bu kitabı yayın için şekillendiren editörüm Kate Seaver'a ve asistanı Allison Brandau'ya özel bir teşekkür. Bana eleştirel düşüncenin eğlenceli olabileceğini öğre­ ten CSICOP (www.csicop.org) ve Skepchicks'e (www. skepchicks.org) kocaman teşekkürler. Okuyucular ve kitabevi sahiplerine, kitaplara olan tut­ kunuz ve yeni bir yazara bir şans vermeye istekliliğiniz için teşekkürler. Web sitemde bana iki satır yazıp ne dü­ şündüğünüzü söyleyin: www.elieencook.com En önemlisi: Bana, bu kitaba ve geleceğimize inancı sonsuz olan, nihai kuşkucu kocam Bob'a.


Bir OĞLAK Bugün size yeni maceralar getirecek. Sessiz doğanızın dışı­ na bir adım atmaya istekli olun. Riskten kaçınmayın. İstediğinizi almanın zamanı geldi. Başkaları sizin yeni halinizden endişeye kapılabilir ama sonuna kadar dayanın, onlar da sizi daha fazla takdir edecekler.

Kayıtlara geçsin diye söylüyorum, erkek arkadaşımın hanesine tecavüz etmek için kesinlikle iyi bir nedenim var. Tamam, teknik açıdan, yasa/ara göre iyi bir neden sayılmaz bu. Mekânda yangın çıkmış da içeride çocuklar veya köpek yavruları köşeye sıkışmış değil ya, bununla birlikte dişlerim felaketin eşiğinde takırdıyor, ki bu da açıkça bir acil durum teşkil ediyor. Ayrıca şunları da tek­ nik olarak belirtmek isterim: Erkek arkadaşımın dairesi-


Eileen Cook

]()

ne değil binanın alt tarafındaki çamaşırhaneye giriyorum ki, herkesin size söyleyeceği üzere, pek de suç sayılmaz bu. O taşınmadan önce altı yıl birlikte yaşadığımızdan, bir­ çok yönden burası benim de sayılır. İçeri girmek için hiç­ bir şeyi kırıp dökmediğimi söylememe gerek bile yok, o yüzden sadece "haneye girmeye" daha çok benziyor bu. Doug, benden ayrıldığı için, artık teknik olarak erkek arkadaşım olmadığına dikkat çekerdi ama bu, benim çare bulmaya çalıştığım durum zaten. Altı yıllık bir ilişkiden yüzümde bir gülümseme, yanağa bir öpücük ve arkadaş kalacağımıza dair bir sözle uzaklaşacağım kanısında adeta. Açıkça buradaki deli ben değilim. Yakalanırsam dünya üs­ tünde beni suçlu bulacak bir mahkeme yoktur herhalde. Tabii, planın bir parçası da yakalanmamak, bu yüz­ den çamaşırhanedeki umumi lavabonun altında çömelmiş, Doug'un çoraplarını kavrıyorum. Bütün çorapları­ nı değil, kurutucuda bulunan her çiftten yalnızca birer tanesini. Planım şu: Onu yavaşça çıldırtma çabasıyla ço­ raplarını çalmak ya da daha iyisi, eve geri döndürmek. Alışıldık rutinlere değer veren bir erkektir o. Eşi olmayan çoraplarının acıklı yokluğunun da göstereceği üzere, ya­ şamının bensiz zıvanadan çıktığını fark edince değerimi anlayacak. Buna güveniyorum. Ne var ki, onun çamaşır­ haneye ineceğini hesaba katmamıştım. Evde, onu bir yı­ ğın çamaşırı kirliye atmaya bilfiil ikna ettiğimde -ki güneş


Aşk Falcısı

11

tutulması kadar ender bir olaydı bu- her şeyi kurutucuya koyup orada bırakırdı, çamaşır perisinin nihayetinde on­ ları katlayıp münasip yerlerine geri götüreceğini bilirdi. Çamaşır yıkamayı umursadığımdan değil. Stresli bir işi var; bu tür şeyleri kafaya takmanı. Fakat önemli olan hu­ sus, birlikte yaşadığımız altı yıl boyunca kurutucuyu bir kere dahi boşaltmamış olması. Peki, burada, yeni evinde, niye bunu bu kadar zamanında yapar hale geldi? Doug beni terk ettiğini çamaşırhanede söyledi, Doug'u tanışanız tam da onun yapacağı şey. Yapılacaklar listesin­ deki şeylere tik atmayı sever. Doğru anı bekleyecek biri olmadığından, ona ayrılık dürtüsü saplandığında banyoda bulunmadığım için kendimi şanslı saymalıyım. Doug, iç çamaşırlarının, annesinin onun için yaptığı gibi sıkı bir origami şeklinde katlanmasını sever. Bacak, bacak, ağ kısmı, katla; bacak, bacak, ağ kısmı, katla. Bunu o kadar uzun süre yaptım ki uykumda bile yapabilirdim ve hiç dü­ şünmeden kendi külotlarıma da uyguladığım bir safhaya ulaşmıştı bu. Ayrıldığımız gün, orada durmuş milyonun­ cu iç çamaşırı topağımı yaratıyor ve o gelip de bana ev­ den ayrılacağını söylediğinde marketten neye ihtiyacım olduğunu düşünüyordum. Markete gitmeyi kastettiğini sandım, o yüzden biraz süt ve çamaşır deterjanı almasını istedim. Anlamadım. Böyle olacağını hiç tahmin etmemiştim. Söyleyince kulağa acıklı geliyor, ama öyle değil mi zaten? Dürüst ol-


Eileen Cook

12

mak gerekirse, sorunlarımız olduğunu biliyordum. Hangi uzun süreli ilişkide yok ki? Ben mutluydum. Altı yıldan sonra, yanlış bir güvenlik hissiyle uykuya dalmışım. Birlik­ te olmak için yaratıldığımızı düşünüyordum. İlişki piyan­ gosunu kazanan kişi gibiydim adeta. İlişkimizi "sıradaki aşama"ya taşımanın nasıl da zamanının geldiği konusun­ da büyük bir konuşma yapmıştık. Bunun, bana bir yüzük takacağı yıl olabileceği anlamına geldiğine sahiden inan­ dım. Belli ki "sıradaki aşama"dan kastettiği kendi dairesi­ ne taşınmakmış. Hepsi beklentilerle alakalı galiba. Kesinkes bekledi­ ğim tek şey, ilişkimiz altüst olursa her şey bitmeden önce bunu bir-iki kez konuşmaktı. Oysa, bu durumda ne bir tartışma, ne de kanepeye abartılı bir şekilde boylu boyun­ ca uzandığım, ona girmemesi için yalvardığını ve sonun­ da ona piç kurusu diye bağırdığım büyük bir ağlama nö­ beti yaşandı. Doug, çamaşırhaneye geldiği o sabaha kadar tek bir şeyden bahsetmedi, ayrıldığını söyledi, ellerimden temiz çamaşırları aldı ve kapıdan çıkıp gitti. Aynlmaya nasıl karar verebilmişti? Açık bir buzdolabı­ nın önünde durarak ben kalkıp gösterene kadar hiç hardal yok diye bağıran adam bu. Hardala daha önce plastik ka­ vanozda olanını hiç görmemiş gibi bakar, sonra onu "doğ­ ru" yere koymamakla suçlardı beni. Yüz yirmi santimetre küplük buzdolabında bir çeşniyi bulamayan adam. Kendi başına nasd yaşayacaktı? Daha önemlisi, neden kendi başı-


Aşk Falcısı

13

na yaşamak istiyordu! Ne zaman konuyu açsam kendine ait bir alana ihtiyacı olduğunu ve beni sevdiğini ama bana aşkından artık emin olmadığını söylüyor. Ne Tanrının cezası anlama geliyorsa? Bu, genelde birine biftek bıçağı­ nı saplamakla sonuçlanan türden bir repliktir. Doug, asla duygularından bahseden bir erkek olmadı. Alt tarafı evlilik öncesi stres mi yaşıyor diye merak etmeye başladım. Sinir­ ler yüzünden tüm ilişkimizi heba etmesini istemiyordum. İtiraf edeyim, Doug ilk ayrıldığında bunu atlatabilece­ ğimden emin değildim. Sevgililer Günü'ne iki gün vardı. Şubat Vancouver'daki en kötü aydır, durmaksızın yağan yağmurdan başka bir şey olmaz. Size her ihtimale karşı sırf hobi olsun diye gemi yapmaya başlamayı düşündürtecek türden bir yağmur. Şubat'taki tek aydınlık nokta Sevgili­ ler Günü'dür ve bu yıl o bile elimden alınmıştı. Nefes alıp vermek dahi çok fazla çaba gerektiriyordu adeta. Daha fazlasını öğrenmeden öylece çekip gidemezdim, o yüz­ den onu gözetlemeye başladım. Bunun üstünü çizelim. Gözetlemek kulağa gerçekten olumsuz geliyor. Ona dışa­ rıdan bakıyordum diyelim, bir tür sosyal deney gibi. Üç hafta önce taşındı ve onu izlemek en yeni hobim haline geldi. Bu ilişkiye altı yılımı verdim ve sonsuza dek mutlu mesut yaşayacağımın hayaline ömrümün büyük bölümü­ nü harcadım. Bir açıklama olmadan pes etmeyeceğim. Yeniden bir araya geldik mi bana adanmışlığımdan dolayı teşekkür edecek.


14

Eileen Cook Aslında, bu binada daha ikinci kez bulunuyorum. Ço­

ğunlukla binanın ön tarafına ve girişe yakın bir kenara park edip binayı izlerim. Bu zamana kadar onun iki pizza ısmarladığını ve FedEx'ten bir paket aldığını gördüm. İyi görünüyor ama saç kesimine ihtiyacı var. Beni ne kadar istediğini, bensiz nasıl yaşayamadığını gerçekten fark et­ mesi lazım. Bu farkındalığa kendi kendine varmadığında bahsi yükseltmem gerekti, o yüzden Onu Eve Geri Ge­ tirme Operasyonu'na başladım ve operasyonum arabay­ la başladığından onu buna uygun şekilde isimlendirdim. Mercedes'ine fazladan bir takım anahtar buldum. Bayilik­ ten arabayı aldığında ona iki takım anahtar vermişlerdi. Taşındığında birini ıvır zıvır çekmecesinin dibinde bırak­ tı ve tümüyle unuttu. Ofisine gidip arabasını birkaç park yeri öteye oynatarak işe başladım. Bunu beş kere yaptım, sonuncusunda kapalı otoparka bir kat aşağıya oynatma­ ya kadar büyüttüm işi. Şimdi, kendime acıdığım o gece­ lerden birini yaşadığımda, Doug'u zihnimde canlandırı­ yorum. Evrak çantasıyla öylece durup arabasını bıraktığı yere bakarak telaşa kapılıyor, sonra onu üç-dört boşluk ileride görüyor. O sırada yaşamının altüst olduğunu, bana ihtiyaç duyduğunu fark ediyor. Cüzi bir şey ama beni ger­ çekten iyi hissettiriyor. Duygusal çalkantı zamanlarında dondurma -ve ucuz değil tamamen kremalı ve bol yağlı özel yapım markalargetirmesine güvenilebilecek, en yakın arkadaşım Jane,


Aşk Falcısı

15

benim çok zeki olduğumu düşünüyor. Tam olarak, "Sen çıldırmışsın" türü bir şey söyledi ama demek istediğinin "bir tilki gibi çılgın" anlamına geldiğini biliyorum, ki bu da aslında kurnaz demek. Doug, şehir içinde, çok katlı, krom ve camdan modern bir apartmanda bir daire kiraladı. Binaya ilk girdiğimde biraz önümde birileri yürüyordu ve onları giriş kapısına kadar takip ettim. Hole.göz gezdirdim: Epey tipik, tunç­ tan gri posta kutularının bulunduğu duvar, birkaç tozlu (yapay) kurdele çiçeği ve bir anaokulu çocuğu tarafından boyanmış gibi duran, kızgın ve biraz pornografik görünen büyük, ana renklerde benekleri olan bir tablo. Binanın bir el ilanını buldum. Kendilerine "kentli bekârları" hedefle­ mişlerdi, ki bunun birilerini eve atma mekânı anlamına geldiğini biliyordum. Esasen, alnı açılmış erkeklerin ve sabit bir işe sahip erkek arayan silikon pompalanmış ka­ dınların ikamet ettiği, camdan dev bir fallik semboldü. Doug cuk oturuyor. Saçı dökülüyor; alnı açılmıyor, tepe­ sinde kellik oluşmuyor ama saçı tümden seyreliyor sanki. Kafası karahindibaya benziyor, kuvvetlice liflerseniz saçı başından kopup etrafa savrulacakmış gibi. Bunu söyle­ memem gerekir çünkü gerçekten çekici bir erkek ve iyi bir voliyken kulağa şapşal gibi gelmesine neden oluyor. Doug formunu iyi korur. Beysbol, basketbol ve hokey lig­ lerinde oynar, bir grup erkeği bir araya toplayamazsa da spor salonuna gider. Muhteşem bir gülüşü vardır. Çocuk-


16

Eileen Cook

ken beysbol oynarken sopayı sallayan arkadaşının sırtına fazla yaklaşmış ve arkadaşı onun suratının tam ortasına bir tane geçirmiş. Dişleri ağzını yırtmış ve üst dudağında hâlâ şu küçük, beyaz yara izi var. Bu onun gülüşünü ya­ muk ve enikonu göz alıcı yapıyor. Ne zaman bir yerlere gitse, etkinliğin ilgi odağında bulduğunuz insanlardandır. Kesinlikle buralardaki en sabit iş onunki. Mali bölgede kişisel yatırım danışmanı olarak çalışıyor. Babası şirketin sahibi ve bir gün yönetime Doug geçecek. Kendi vadesiz hesabımı bile dengeleyemezken onun işini çok etkileyici buluyorum. Kısacası öyle kolay kolay bırakılamayacak bir erkek. Bu gece, Doug'ın binasına çoraplarını çalabilmek için girdim. Onu Eve Getirme Operasyonu nun ikinci aşaması çok dikkatli planlandı. Arabasını oynatmak işe yarama­ mıştı. Çıtayı yükseltme zamanıydı. Birkaç Holt Renfrew ve Coach alışveriş çantasını buruşuk kâğıt mendille dol­ durdum ve giriş kapısında durup bekledim. Birinin asan­ sörden çıktığını görünce çantalarımın yerini değiştirip anahtarımı bulmaya çalışıyormuşum gibi el çantamı ka­ rıştırdım. Gülümseyip saçımı savurdum ve lise tiyatro be­ cerilerimi kullanarak kendime, rahatsız, fazla sorumluluk sahibi, pahalı alışveriş çantası taşıyan, şehirli bekâr havası verdim. Bir-iki kere derin derin iç çekip, dünya liderleri­ nin dokunmatik füzeleri fırlatma kararını düşünüp taşı­ nırlarken yaptıkları gibi yoğun bir konsantrasyon içindey-


Aşk Falcısı

17

mişçesine alnımı kırıştırdım. Fosforlu yeşil, özel tasarım yoga kıyafeti giymiş bir kadın çıkarken bana kapıyı tuttu. "Teşekkürler" diye fısıldayıp içeri sıvıştım. Hızla binanın derinliklerine inip açıkça belirtilmiş ça­ maşırhaneye girdim. Yanda bir spor salonu vardı, öyle yüksek sesle hip-hop çalıyordu ki ses dalgalarının duvar­ dan çamaşırhaneye geçişini görebiliyordum. Alışveriş çantalarını büyük çöp tenekesine boşaltıp çamaşır makinası ve kurutucu ağızlarını gözden geçirmeye başladım. Doug'ın çamaşırlarını bugün yıkayacağını biliyordum, çünkü bugün pazar ve her ayın son pazartesisinde ofisinin büyük bir proje inceleme toplantısı olur. Doug tepeden tırnağa giyinip kuşanmayı sever. Aslında, o hafta boyunca giyeceği giysileri serer -iç çamaşırı ve çorapları dahil- her gün için bir askıda bir kıyafet oluşturur. Biriyle o kadar uzun süre yaşamak, onun hakkında beklediğinden daha çok şey bilmem demek. Bu bilgiyi kendi yararıma kullan­ mayı planlıyorum. Oda beyaz: Beyaz duvarlar, beyaz karo zemin, beyaz çamaşır makinaları ve kurutucular. Ve temiz, o kadar temiz ki katlanır masalarda ameliyat yapabilirsiniz. Köşe­ lerde gizlenmesi gereken bütün toz yumaklarına ne oldu diye merak ettiriyor beni. Benim evime göç etmiş olma­ lılar. Sekiz çamaşır makinası ve sekiz kurutucu var ama bu gece biri hariç hepsi son sürat çalışıyor (Pazar, şehir bekârları için büyük çamaşır gecesiydi belli ki). Her ku-


18

Eileen Cook

rutucuyu açıp içini yoklayarak tanıdık çamaşırlar aradım. Bej üniforma ve pamuklu frak gömlekler; hayır. Leo­ par desenli tanga ve takım sutyeni, her güne bir tane külotlarının gökkuşağı karışımı; hayır. Koyu renk ço­ raplarla beyaz şort külotlar. Ta ki... Bingo. Beyazlarla renkliler, bilmeliydim. İç çamaşırları gri bir solgunluk almaya başlamıştı bile. Çamaşır suyu bunun icabına ba­ kar ama ona söylemeyeceğim. Eğer bir kazaya çatarsa ve kötü, "bozuk et" grisi şort külotla yakalanırsa ben mesul değilim. Birlikte yaşadığımızda beyazları ağartır, renklile­ ri ayırır ve çamaşırlara yumuşatıcı katardım (övündüğüm yok). Çorapları kurutucudan çıkarıyorum ve çorap topu yapma dürtümle mücadele ediyorum. Bunun yerine, çift­ leri bulup her çift çoraptan birini içeri geri koyarak diğer­ lerini el çantama sokuyorum. Kurutucuyu tam kapatıyo­ rum ki Doug'ın koridorda güldüğünü duyuyorum. Onun güldüğünü duyana dek, eğer onu görürsem ne yaparım diye hiç kafa patlatmamıştım. Doug'ın bir ça­ maşırhanedeki görüntüsü o kadar yabancıydı ki onu zih­ nimde canlandıramamıştım. Ne de olsa benden ayrılmış­ tı. Böyle bir odaya girmesinin başka ne sebebi olabilirdi ki? Kendimi tek boş kurutucuya sokmayı düşünüyorum ama böyle yapmamaya karar veriyorum. Lanet olsun, bu mekân parıl parıl aydınlatılmış. Çamaşır yıkamak için bu kadar ışığa kimin ihtiyacı olur? Duvarın kenarında diki­ lip ortama karışmayı deniyorum ama beni görmezlikten


Aşk Falcısı

19

gelme sanatında mükemmelliğe ulaşan Doug bile, beni burada muhtemelen fark eder. Sonra birden onu görüyo­ rum. Arka duvarda, geniş (tabii ki beyaz), battal boy bir lavabo var ve altındaki rafta beyaz pamuklu muslin torba­ lar yığılı. Zemine dalıyorum, torbaları çekip çıkarıyorum ve kendimi sokup torbaları üstüme geri çekiyorum. Kapı açılıyor ve Doug çamaşırhaneye giriyor. Kavun göğüslü, marnlamayacak kadar uzun boylu İsveçli kadın­ ları hedefleyen bir katalogun mankeni gibi görünen sarı­ şın bir kadınla konuşuyor. Kadın, Doug'ın söylediği bir şeye gülüyor; aslında çığlık atıyor ve dişleri, eşit aralık­ lı beyaz Chicklet sakızları gibi görünüyor. Ondan nefret ediyorum. "Ah, Douglas, öyle hınzır bir espri anlayışın var ki!" Doug'ın kolunu şakacıktan yumrukluyor, ben de onu, tam o beyaz dişlerinin ortasından yumruklamayı düşünü­ yorum, şakacıktan tabii. Ona kim Douglas der? Doug­ las denilmesinden nefret eder, belli ki kavun göğüslü, uzun, sarışın mankenler hariç. "Onları anlıyormuşum gibi sesleniyorum o kadar" di­ yor Doug, "aa tüh" sırıtışıyla. Çamaşır sepetini, sepetimi­ zi taşıyor. Onu ne zaman almış? Sepeti Winners'tan satın almıştım. Pahalı, özel tasarım bir çamaşır sepetinin bir taklidi. Sahte tasarım olması mühim değil. Önemli olan o sepeti sevmem. Taşınırken ayırdığı eşya yığını içinde olduğunu hatırlamıyorum. Piç kurusu onu almak için eve


Eileen Cook

20

gizlice girmiş olmalı! Evimize gizlice girip çıkıyor! Hane­ me tecavüz edilmiş gibi hissediyorum. Eve sinsi sinsi gi­ rip çıkması ne cüret. Başka ne aldı acaba? Yarın çilingir çağırmayı ihmal etmeyeyim. Sırf bir kısmını ödüyor diye öylece gelip gidebileceğini düşünüyorsa bir daha düşün­ se iyi olur. Onu hemen şimdi azarlamayı ve o sepeti tam da kendini beğenmiş küçük ellerinden kapmayı çok isti­ yorum ama onun çamaşırhane lavabosu altında saklanıyo­ rum ve benden önce bu gerçeği açıklamamı isteyeceğini tahmin ediyorum. Doug, çamaşırlarını, çoraplarının el çantamdaki yarı­ sı hariç, çalıntı çamaşır sepetine çekerken "Neden beni sonra aramıyorsun?" diyor Kavun Göğüs. Doug'ın ensesi­ nin kızardığını görüyorum. Kavun Göğüs fazla ileri gitti. Şimdi Doug, ona kendine Douglas değil Doug denmesin­ den hoşlandığını söyleyecek. Ve de uzun süreli bir iliş­ kiden daha yeni çıktığını. Kalbinin kırık olduğunu, beni atlattığından emin olmadığını ve ciddi ciddi yeniden bir araya gelmeyi düşündüğünü de. Israrcı kadınlardan hoş­ lanmadığını ve geri durması gerektiğini. Doug, kurutucuya yaslanıp soğukkanlı görünmeye çalışarak "Galiba aramayı kendime saklayıp seni yemeğe şimdi davet edeceğim" diyor. Kimi kandırıyor? Kavun Göğüs gülüp saçını arkaya savuruyor. Aslında terlemek­ ten ziyade kırmızı halı için tasarlanmış gibi görünen ta­ kım bir spor salonu kıyafeti var. Yani, kim sporcu sutyeni


Aşk Falcısı

21

olmadan egzersiz yapar; hiç sutyeni yok, ne spor ne de başka bir şey için. Onu suçsuz saymaya çalışıyorum; bel­ ki bütün sutyenleri yıkanıyordur ama şüpheliyim. Bu bir porno provasıymış gibi dudaklarını yalıyor. "Tabii, sana bunu teklif edeceğimi muhtemelen çoktan biliyordun" diye ekliyor Doug. Kadın Doug'u yine şakacıktan ittiri­ yor, bense kadım Lions Gate Bridge'den aşağı şakacıktan ittirmenin nasıl bir his olacağını düşünüyorum. "Benimle dalga mı geçiyorsun?" Saçını tekrar arkaya atıyor. Bu saçı arkaya attırma hareketiyle nasıl karpal tü­ nel sendromu baş göstermemiş diye hayret ediyorum. Bi­ lekleri iflas edecek ya da tuhaf görünen, şişkin kol kasları geliştirecek sanırsınız. "Sana medyuma gittiğimi söylememeliydim. Şimdi delirdim sanıyorsun." Kendi kendime başımla onayladım. Haydi Doug, ona deli olduğunu söy­ le. Sonra koşarak uzaklaş. Eve koş hatta. "Hayır, bence deli değilsin. Psişik âlemde bildiğimiz­ den daha çok şey var tahminimce. Daha önce ben de medyuma gitmeyi düşündüm. Eğer bu hafta sonu o med­ yum panayırına gideceksen onlara beni ve hayatımla ilgili ne yapmam gerektiğini sormak zorunda kalacaksın." "Anlaştık" diyor kadın. Doug gülümsüyor, bense kafama baskı yapan karınca tuzağını ona, pis pis gülümsemesinin tam ortasına atma dürtüsünü bastırıyorum. Şu anda, erkek arkadaşım başka bir kadına kur yaparken ölümcül karınca zehrini soluyorum büyük ihtimalle. Gözlerim yaşanyor ve


Eiken Cook

22

sırf iradeyle onlara hâkim olmaya çalışıyorum. Bunun üs­ tüne bir de ağlamayı reddediyorum. Kadın, çamaşırını ku­ rutucudan çıkarıyor, leopar desenli külot ve sutyen dahil. Bilmeliydim. Doug'ın iyice bakmasını sağlamak için her parçayı kurutucudan yavaş yavaş çıkarıyor. Edepsiz çama­ şırhane dansını yapmak için tek eksiği sürtünme müziği. Zavallıcık yan taraftan gelen hip-hop müziğiyle idare et­ mek zorunda. Doğrusu, bir Victoria's Secret mağazasından bile daha çok fantezi iç çamaşırına sahip. Bozuk lastikli, şişman günler için iç çamaşırları nerede? Onları dairesinde­ ki lavabosunda yıkıyor olmalı. Beş para etmez iç çamaşırı dikiz şovunu umumi çamaşırhaneye saklıyor. Doug temiz şortları ve tişörtlerine neredeyse ağzının suyunu akıtacak. "Peki yemeğe dönelim. Nereye gitmek istersin?" diye soruyor kadın. "Fark etmez. Deniz mahsullerini sever misin? Stanley Park'ta şöyle bir yürüyüp ardından Fish House'a gidebili­ riz." Burada, belirtmek isterim ki yıldönümümüzde Fish House'a gitmeyi arzu ettiğimi söylediğimde Doug orası­ nın çok gürültülü ve pahalı olduğunu söylemişti. Açıkça çamaşırhane flörtlerinde gitmek için mükemmel bir yer. Kavun Göğüs, iç çamaşırı olarak kullandığı parça pincik ipleri, itinalı yığınlar halinde katlayıp gerçekten özel tasa­ rım çamaşır sepetine koyuyor. "Oradaki yemekleri çok severim" diyor abartıyor K.G. "Yengeç keklerinden hiç yedin mi? Mmm. Kırmızı et ye-


Aşk Falcısı

23

miyorum, bilirsin. Organik sebzeler için deliriyorum ve oradaki şef, süper lezzetli bir sebze ızgara yapıyor." Ka­ vun Göğüs Doug'un koluna dokunuyor ve birlikte çama­ şırhaneden çıkıyorlar. Bir süre daha lavabonun altında uzanmaya devam edeceğim galiba. Burası nasılsa güzel ve sessiz. Pamuk­ lu muslin çamaşır torbaları, Bounce kurutucu çarşafları kokuyor. Bu kokuyu seviyorum. Doğrudan beynime sızan karınca zehri olmasaydı burada bütün gece yatardım. Birden, Onu Eve Geri Getirme Operasyonu'nun çorap görevi anlamsız geliyor. Doug'un aniden kendine ait alan istemesinin nedeni şimdi gün gibi meydanda: Hem beni, hem de Kavun'u yaşamına sığdıramadı. Onun o göğüsleriyle bana hiç yer kalmadı. Doug belli ki yeni bir macera arıyor. Tipsiz sayılmam, her yönden ortalamayım o kadar: Ortalama boy, ortalama kumral saç ve ortalama göğüsler. Saçım kıvırcık, herkes bunu istediğini söyler, ta ki kıvır­ cığın, kontrol edilemez için kullanılan daha ılımlı bir ke­ lime olduğunu fark edene dek. İrlandalı atalarımdan bir lanet olarak, burnum ve yanaklarım çillerle kaplı. Onları makyajla kapatmaya çalışırdım ama sonra, onları sakla­ mak için bir parmak fondöten sürmem gerektiğini idrak ettim. Wonderbra'mın içini doldursam dahi, bu kadınla rekabet edemezdim. Birkaç kez burnumu çekip Doug'un çoraplarına siliyo­ rum. Kendimi adamakıllı ağlamaya zorlarken tam önüm-


24

Eileen Cook

de duran bir çift ayakta bir çift ayakkabıyı görüyorum. Başka birinin içeri girdiğini duymamışım. Burnumu ses­ sizce çekmeye çalışıyorum ancak artık çok geç. Adam eğilip bana bakıyor. "İyi misiniz?" Bu soru bana aptalca geliyor, o yüzden onu bir yanıtla doğrulamak istemiyorum. "Birini aramamı ister misiniz?" diye soruyor. Hafif İskoç aksanında sözcük­ ler birbiri ardına öyle yatıştırıcı bir şekilde çıkıyor ki göz­ lerimi kapatıp uykuya dalaşım geliyor. Ne var ki, uzakla­ şıp beyne karınca zehriyle intihar planımla beni baş başa bırakmayacak belli ki; ben tepki verene kadar konuşacak. Lavabonun altından emekleyerek çıkıp birkaç kere derin nefes alıyorum. Sağ şakağımı ovuşturuyor ve karınca tu­ zağının cildimde yuvarlak bir göçük yaptığını anlayabili­ yorum. Mükemmel. Duygusal yaralarımın yanında bir de fiziksel yaram oldu. "Yo, teşekkürler, iyiyim." "İyi misiniz?" diye tekrarlıyor. Herhalde duyma bozuk­ luğu falan var. Şaşkın bir köpek gibi başını kaldırdığını görüyorum. "Evet iyiyim. Biraz çamaşır yıkıyordum ve bütün bu çoraplar eşlerini kaybetmişler; nasıl olur bilirsiniz ya?" Başıyla onaylıyor. "Bu çorapların yıllardır çiftleri var. Bir şeylerin değişeceğinden şüphelenmeden günlük hayatla­ rını sürdürüyorlardı; sonra küt, kendilerini çamaşır makinasından yapayalnız çıkarken buluyorlar. Artık eşleri


Aşk Falcısı

25

olmadığından hiçbir şeyleri yok. Yani, tek çorap ne işe yarar? Çöpe atsan yeridir." Doug'un çoraplarından bir to­ marı çöpe fırlatıyorum ama sonra dayanamayıp onları ye­ niden elime alıyorum. Adam bana ütülü keten bir mendil uzatıyor. Bunlardan artık yaşlı adamlar dışında taşıyanlar var mı bilmiyorum ancak o yaşlı değil. Belki otuzlarının ortasında. Benden biraz kısa ve mavi gözlerini öne çıka­ ran kalın çerçeveli Buddy Holly gözlük takıyor. Mendiline burnumu silip ona geri vermeye kalkıyorum, sonra onu deli kadın sümüğü kaplı halde muhtemelen geri isteme­ yeceğini fark ediyorum. "Birini aramamı istemediğinizden emin misiniz? İster­ seniz dairenize kadar size eşlik edebilirim." "Burada oturmuyorum" diyorum, bunun kulağa pek iyi gelmediğini kavramadan önce. Şimdi benim, binaya zorla girmiş -ki teknik açıdan öyle belki de- çorap fetişli, çatlak bir kadın olduğumu düşünecek. "Bir arkadaşımı zi­ yarete geldim sadece" diye ileri sürüyorum. "Ben Nick McKenna. Onuncu kattayım." "Ben de Sophie Kintock." Tokalaşıyoruz ve bana bir tomar çorabın içine ağlarken rastlamış olması haricinde her şey çok uygarca. "Ee, galiba gitmeliyim." Ona, ken­ dimden emin göründüğünü umduğum bir şekilde gülüm­ semeye çalışıp kapıya yöneliyorum. Geriye göz atıyorum ve elinde çamaşır sepetiyle beni seyrettiğini görüyorum. Bej üniforma ve frak gömleklerin sahibi olduğunu fark


26

Eileen Cook

ediyorum. En azından renklilerini ayırmayı biliyor. Apartman binasından çıkıp ara sokaktaki arabama yü­ rüyorum. Yağmur yağmaya ya da daha çok, kaldığı yer­ den devam etmeye başlıyor. Doııg'm çoraplarını, her bir­ kaç metrede bir tanesini sokağa bırakıyorum. Binaya doğ­ ru bir pamuk yolu meydana geliyor. Sonuncusunu sıkıca tutuyorum. Niye bilmiyorum. Ne kadar kederli olursam olayım ilişkimizin bir tür üzücü, çarpık hatırası gibi çoıabıyla yatmayacağım. Eakat aynı zamanda, onu saklamak da istiyorum. Bu gece tamamen boşa gitmedi. Yine de yarın toplantıya birbirinin eşi olmayan çoraplarla gitmek zorunda.


İki

KOVA Yakın bir arkadaş size duymak istemediğiniz bir bilgi verecek. Dinlemeye istekli olun ve zihninizi açık tutun.

Jane, Starbucks venti boy, yağsız bir latteyi tek elinde tutup, diğer elinde de bir bebek arabasının dört çekerli SUV'sini iterken "Doug'ın başka bir kız arkadaşı mı var?" diye soruyor. Jane, iki yaşındaki oğlu Ethan'ı uyuması için ikna etmeye çabalarken, o ileri geri yuvarlanıyor. Bir be­ bek arabasının mini Hummer'ı çalıştığım dükkâna sığmı­ yor ve Everest'in tepesine tırmanabilir gibi duruyor. Ne var ki bunlardan hiçbirisi, iki yıllık vücudunu baskılara karşı bir kaçış teşebbüsüyle uzatmaya odaklanmış Ethan'ı etkilemiyor. Bana gelince, alışveriş sırasında dev bir La-


28

Eileen Cook

Z-Boy'da1 oraya buraya ittirildiğimi hayal ediyorum ama bende o şans ne gezer. "Aynldığında bir şeyler olduğunu biliyordum. Başka biriyle buluşacağına güveniyormuş. O yaratık tarafından büyülenmiş. Zavallı herif ona neyin çarptığını bile anla­ mamıştır. Sana söylüyorum, o dev göğüslerden tamamen hipnotize olmuş. Nereye baksam oradaydılar." Dükkânın sonundaki bir müşteriye gülümsüyorum. "Bir şey arıyor­ sanız yardımımı istemeniz yeterli" diye seslendim. Çalıştığım yer Stack of Books, bugünün kitap pazarın­ da niş dükkân olarak biliniyor. Bulunması zor, gölgede kalmış kitaplar uzmanlık alanımız. Baskısı bitmiş ya da tüm dünyada mevcut on kadar kopyası olan bir şey arı­ yorsanız kurtuluşunuz bizde. Bugünün dev kitabevi paza­ rında bu bile yeterli değil, o yüzden araştırma işine de gir­ dik. Victoria dönemine ait oturma odaları hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen bir tasarımcıdan, bir makale için İlk Halklar'ın2 toprak anlaşmasının bir kopyasını ele geçirmesi gereken bir öğrenciye, sıradaki demeçlerinde mükemmel ölçüde işe yarayacak bir alıntı arayan devlet görevlilerine kadar, her şey hakkındaki istekleri alıyoruz. Araştırma için olmasaydı bu işi alamayacaktım büyük ihti­ malle. Okulda branşımı beş-altı kere değiştirmiş olmamın ara sıra yaran dokunuyor. Birçok şey hakkında azar azar bilgim var; çok geniş ama sığ bir bilgi havuzu bu. Güçlü 1 Bir masaj koltuğu markası, ç.n. 2 Kanacla'cla yaşayan Aborjinler için kullanılan bir terim. <;. n.


Aşk Falcısı

29

bir kariyer değil, diğer yandan İngiliz edebiyatı diplomam var, o da beni mali bölgede yüksek statülü, köşe başında bir ofis için vasıflı kılmıyor. Babam, bir işin yolunu açacak bir dalda uzmanlaşmam gerektiğini tartışırdı. İngiliz fabri­ kalarının insanları işten çıkardığını bilmiyor muymuşum? Ha ha ha. Babam gerçekten komik adamdır. Dükkân küçük, çok küçük, Jane'le üniversitede kaldı­ ğımız yurt odasından da küçük. İki yan duvarda, yerden tavana kadar kitaplar dizilidir. Mekân sahibi Judith'in, üst raflara ulaşılabilsin diye sürgülü yaylar takılmış tahta merdivenleri vardı. Birkaç yıl önce Judith'e, şimdi odanın ortasında üstlerinde kitap yığılı duran bir çift eski ahşap masanın yüzeylerini yenilemesinde yardım ettim. Arka duvar boyunca "ofis"imiz var: Antika bir yazarkasa bulu­ nan L şeklinde bir tezgâh ve müşteri kayıtlan, envanter ve internet aramaları için son model bir bilgisayar. Her zaman bir çaydanlıkta çay bulunur ve düzenli müşteriler kendi başlarının çaresine bakmasını bilirler. Günlerimi ki­ tap satarak ve araştırma metinlerimizin derlemesinde ya da internette bir şeyler arayarak geçiririm. Bir kitap kurdu için aslında hayalinin işi. En garip ıvır zıvırlann izini bul­ mam için para alıyorum; kare bulmacada yaşamak gibi. Judith harika bir patron. Müşteriler ihtiyaçlarını edindiği sürece Jane'in gelip burada takılmasını umursamıyor. "Yani, ona hurdalarını evden çıkarttırdın?" diye soru­ yor Jane. Ethan'a bir atıştırmalık bulmak için el çantasını


30

Eileen Cook

açıyor. Her an, yanında bir İtalyan düğününde her şeyiyle bir büfe hazırlamaya yetecek kadar yiyecek taşır. Cheerios, meyve suyu kutuları, (boğaza takılmayı önlemek için yarım yarım kesilmiş) üzümlerle dolu bir Tupperware'i, hayvan şekilli krakerler, mısır unu krakerleri, yer fıstığı ezmesi sandviçleri ve ilk çocuğu Amanda doğduğundan beri çantanın içinde duruyormuş gibi görünen bir miktar kuru üzümle dolu küçük plastik bir çantası var. Bana üniversite sırasında Jane'in çalışmayan bir anne olacağını söylenseydi, burnumdan bira fışkırana kadar gülerdim. Bana martini içmeyi öğreten, göz kalemine uy­ sun diye saçını simsiyah boyatan, karanfilli sigaralarından inanılmaz duman halkaları üfleyen Jane'di. New York'a taşınıp bir moda tasarımcısı olmayı planlıyordu ama sıcak bir yuva için hepsinden vazgeçti. Bunun, Jane'in tadını kaçırdığını düşünebilirsiniz ancak o, hayatını gerçekten seven insanlardan. Jeremy'yle mezuniyetten hemen son­ ra evlendiler. Jeremy, Vancouver dışındaki bir ileri teknoloji şirke­ tinde iş buldu ve ikisi, düğünlerinden birkaç hafta sonra taşındılar. O sırada Michigan'daki Traverse City'de yaşı­ yor, İngiliz edebiyatından mezun insanlara uygun işlerin kapsamı dahilinde masaları bekliyordum. Demek ki bü­ yük edebi eserleri inceleme kabiliyetim rağbet görmü­ yordu. Babam bundan sık sık bahsederdi. Çalıştığı sigorta şirketinin müşteri hizmetleri departmanında bana bir iş


Aşk Falcısı

31

bulmaya çalışıyordu. Masaları beklemek benim iÇ>n sıkı­ cıydı ama "arada" bir iş gibi geliyordu, daha büyük şeyle­ re atılmadan önce mola babında bir iş. Bütün gün telefon­ lara yanıt vermek, çılgınca sigorta poliçelerini anlamaya çalışan insanlarla konuşmak, Araf'ta daimi bir pozisyona imza atmaktı adeta. Gerçekle yüzleşmek yerine, Jane'le Jeremy'yi ziyaret etmek için Vancouver'a kaçtım- Oraya varır varmaz çarpıldım. Jane burada yaşayabiliyorsa ben de yaşayabilirdim. Hep Avrupa'da, Londra ya da Paris gibi egzotik bir yer­ de yaşamak istemiştim. Ne var ki Kanada'nın bazı can alıcı avantajları vardı: Çok uzak değildi; orada halihazırda ya­ şayan bir arkadaşım vardı; (kabul etmek gerekir ki komik bir tür aksanla da olsa) İngilizce konuşuluyordu; güvenli bir ülkeydi; yaşam masrafları karşılamak için organlarımı satmam gerekmeyecekti ve muhtemelen en önenihsi, kim çorba ısmarladı diye sormamı gerektirmeyen bir iş tekli­ fi almıştım. Herkesin Kanada'yı Amerika'nın biraz daha temizi olarak düşünmesine rağmen, aslında epey ilginç bir yer ve yine de yabancı bir ülke sayılır. Evde herkesi, buranın Kanada'nın kültürel simgeleri, Kanadalı polisler, vahşi ayılar, Kanada geyikleri, kar ve dağlarla kaynadığına inandırdım. Teknik olarak bu yüzde yüz doğru değil. Bir ayı ya da geyik görmedim ama karlarla dağları gördüm. Kanadalı polisler o hayal gibi kırmızı üniformaları hemen hiç giymiyorlar (belki de birileri kırmızının hukuki yap-


32

Eileen Cook

tırım için kötü bir tercih olduğunu anladı) ama bir anda her şeye sahip olamazsınız zaten. Jane'le Jeremy'yi Vancouver'da ziyaret ettiğimde mekâna âşık oldum. Kanada hayal ettiğim gibi değildi. Zihnimde, köpek kızakları ve oduncu kıyafeti giymiş iri yan çekici erkeklerle beraber, karla kaplı bir manzara canlanmıştı. Bir sürü akağaç şurubu, pastırmayla birlik­ te kulaklıklı ve ekoseli yün şapkalar takan tıknaz insanlar olacağını sanmıştım. İlk şoku Vancouver'ın soğuk olma­ masıyla yaşadım. Kanada'nın tamamen soğuk olduğunu varsaymıştım halbuki. Kanada'nın karla kaplı olmadığı bir resmini hiç gördünüz mü? Vancouver batı yakasındaydı ve Seattle'a aynı havaya sahipti: Yumuşak, Atlantis'te mi yaşıyorum diye sizi merak ettirecek miktarda yağmurlu. Şehir, bir Disney tema parkına benziyor. Esasen Dis­ ney monorayınız olan SkyTrain isimli bir toplu taşıma sistemiyle beraber temiz, ışıltılı yüksek binaları var. Hem herkes, Disney çalışanı kibarlığında gülümsüyor, size çar­ parsa özür diliyor ve genellikle durup "Dünya küçük" mu­ habbetine dalacak gibi görünüyor. Gayri tabii bir şekilde temiz ve dostane olsa da, yine de modayı izleyen butikle­ ri, tasarımcı mağazaları, Chinatovvn'u, tiyatroları, bir ho­ key takımı ve hayal edebileceğiniz her tür yiyeceği sunan restoranlarıyla beraber gerçek bir şehir. Yeni bir fastfood restoranı açıldığında neredeyse milli tatil ilan edilen kü­ çük bir şehirde yetişen bir kız için burası harikaydı.


Aşk Falcısı

33

Buraya taşınmak sırf hokeyi ve suşiyi sevmeyi öğrenmek değildi; Kanada'yla Amerika arasında hesaba katmadığım bazı can sıkıcı farklılıklar vardı. Bir kere, Kanada fıi-len metre sistemini kullanıyor. Yedinci sınıfta matematik öğretmenim, Amerika düzenli, kesin metrik sistem için galon, foot ve pound rahatlığından vazgeçmek zorunda kalır diye kalplerimi­ ze korku aşılamıştı. Ülkemizin mantığın alışkanlığa hükmet­ mesine asla izin vermeyeceğinden emin, kahkahayla bur­ numuzdan solumuştuk. Kanada, açıkça bizim değerlerimizi taşımıyordu ve sistemini bir çırpıda değiştirmişti. Bir gün sa­ atte bilmem kaç mil hızda araba sürerlerken ertesi gün hepsi kilometreler, kırkayaklar ya da öyle şeyler oluvennişti. Vancouver'daki ilk günümde, mahalle bakkalına uy­ gun adım gittiğimde her şeyin bana hiç anlam ifade et­ meyen birimlerle tartıldığını öğrendim. Önceden paket­ lenmiş ürünler fazla karmaşık değildi, nasılsa bir tahmin yürütmek için onların boyutuna bakmam yeterliydi ama şarküteri kasası sorun ihtiva ediyordu. Vitrinin arkasında, her biri yüz gram üstünden fiyatlandırılmış tepeleme so­ ğuk et yığınları vardı. Bırakın yüz tanesini, bir gramın ne kadar olabileceğine dair bir fikrim yoktu. Bir şeyden yüz tane bana çok fazla geliyordu. Numaram çağırıldığında öne çıkıp yirmi beş gram hindi göğsü istedim. Şarküte­ ri tezgâhtan tek kaşını kaldırarak emin olup olmadığımı sordu. Müşterilerden birinin kıs kıs güldüğünü işittim. Ne yaptığımı bilmediğimi hiçbir şekilde itiraf edemezdim.


34

Eileen Cook

Bone takmış biri tarafından sorgulanmaya alışkın olma­ yan, alıngan bir müşteri ayağına yattım. Tezgâhtar omuz silkip temiz, plastik maşalarından birini kullanarak bir di­ lim hindi kesip tartıyı kaplayan mumlu kâğıda yerleştirdi. Ağırlığa baktı, eti tekrar aldı ve yarıya böldü. Yine tarttı, sonra mumlu kâğıda dikkatlice sarıp kasaya kaydırarak başka bir şey isteyip istemediğimi sordu. Sessizce eve sıvıştım, bilgisayarda bir dönüşüm tablosu hazırladım ve onu üç yıl boyunca her yere taşıdım. Nihayetinde Vancouver egzotik bir bölge yerine evim haline geldi. Şimdi tek yönlü caddelerin çetrefilli karışık­ lığında yolumu bulabiliyorum. Suşi, acı Tayland biberi, ev yapımı yabanmersinli çörekler ve el işi güzel takıla­ rın alınabileceği en iyi yerleri biliyorum. Buranın yerlileri gibi "eh" demeye başladım. Bazen gizli bir casus gibi his­ sediyorum; bana bakan ya da benimle ilk defa tanışanlar Vancouver'in yerlisi olmadığımı anlamıyor. Kimse uyum sağlamadığımı söylemiyor. En azından söyleyebilecekleri­ ni sanmıyorum. Hem, dürüst olmam gerekirse yaşamımın hiçbir noktasında bir yerlere uyduğumu hissetmedim, şimdi kafama takmak neden? Jane'le Jeremy'nin uyum sağlamak konusunda endişe­ leri yoktu. Çocukları burada doğdu, ki bu onları teknik açıdan Kanadalı yapar herhalde. Jane, martini içen parti kızından bir Land's End katalogunun reklamına dönüştü. İki çocuğu var, Goodnight Moon'vın sözlerini ezberledi,


Aşk Falcısı

35

evde çorba yapıyor, hem de hiç tarif gerekmeksizin. Daha da sinir bozan şey, Jane'le Jeremy'nin mükemmel bir çift olması. Jeremy her perşembe Jane'e çiçek getirir ve bir flört gecesi geçirebilsinler diye cumaları çocukları bakıcı­ ya bırakırlar. Jane'de bir gelincik metabolizması var ve her 3

istediğini yer. Birkaç yıl önce Boxercize yaptı ve şimdi kadın aksiyon kahramanları gibi belirgin kol kasları var. Yıllar önce sigarayı bıraktı ve şu anda rahatsız edici alış­ kanlıklardan sinir bozucu bir şekilde yoksun. Tüm dünya­ daki en iyi arkadaşım olmasaydı ondan nefret ederdim. Jane'le ben Ethan'ın Cheerios'unu katır kutur yerken, o enerjisini üzüm yarılarını saçında püre haline getirmeye odaklıyor. Biliyorum, Jane benden istiyor ki Doug'a bü­ tün eşyasını almasını söyleyeyim. "Hayır, hiçbir şeyi fazla hızlı yapmak istemiyorum. Bence bu şiş göğüs büyüsü bedeninden çıkar çıkmaz geri dönmek isteyecek" diye açıklayıp O'lan havaya atıp ağ­ zımla yakalıyorum. "Sence buna güvenmek iyi bir fikir mi?" "Ee, öylece pes etmek üstüne plan yapmıyorum. Ne kadar uzun süredir birlikte olduğumuzu biliyorsun ya?" Abartılı bir şekilde duraksıyorum. "Sonsuza dek, işte bu kadar süre. Doug'ı bilirsin, değişimden nefret eder. Bir­ likte taşınmamızı nasıl da ağırdan almıştı hatırlıyor mu­ sun?" 3 Boks ve egzersİ2 karışımı bir spor, ç. n.


36

Eileen, Cook "İşte bunu kastediyorum. Doug hep bir bağlılıktan

korktu. Belki de hayatına devam etme vaktidir." "Söylemesi kolay. İçim yanıyor. Otuz bir yaşındayım. Yeni baştan başlamaya, flört etmeye, işe yaramazları ele­ meye, karar vermeye ve başka birini elde etmeye ömrüm yetmez. Hoşlandığım birini bulup sonra başka bir ilişkiye başlamanın ne kadar süreceğini düşünebiliyor musun? O noktaya gelince, hiç yola gelmeyeceğimi de itiraf edebi­ lirim. Yeni baştan başlamak pes etmekle aym, bense pes etmem. Doug'la mükemmeliz. O alt tarafı biraz garip bir halde... Sinirlerden." Jane'e dikkatle bakıyorum. Onunla geçen birkaç yılda ettiğimiz kavgaların çoğu Doug hakkın­ daydı. "Doug'dan ta en baştan hiç hoşlanmadm, değil mi?" Gözlerini deviriyor. "Doug'a garazım yok. Hoş bir er­ kek. İkinizin farklı şeyler istediğini düşünüyorum o ka­ dar. Doug'la ilgileniyorsun çünkü onda senin istediğin her şey var: Sabit bir ev hayatı, sabit bir iş. Doug da sabit olduğunu biliyor ve bunun sıkıcı anlamına gelmesinden korkuyor. Bu onu yanlış erkek yapmaz, senin için yanlış erkek yapar." Ethan, yalnızca yeni yürümeye başlayan ço­ cukların atabildiği naralardan birini atıyor: Yüksek, tiz ve cam parçalama eşiğinde. "Dinle, çocuğu eve götürmem ve Amanda'yı da anaokulundan almam gerek." Beni ku­ caklıyor, sonra kapıya doğru gidiyor. Ondan kalmasını yalvarmak için bir dürtü peyda olu­ yor. Yalnız kalmak istemiyorum. Doug'un gitmesiyle en


Aşk Balcısı

37

çok özlediğim şey, yanımda birilerinin olması. Doug'la sabahlara kadar felsefi sohbetlere daldığımız falan yoktu, genelde maç izlemekle meşgul olurdu ama onun etrafım­ da bulunması güzeldi. Komik bir şey okuduğumda başı­ mı kaldırıp bunu biriyle paylaşabiliyordum. Boş bir evde kahkaha atmak üzücü geliyor. Geçen gece, eski bir Air Supply CD'si çalarken çaldığım çoraba ağladım. Ona isim vermeyi düşünüyorum. Çorap hoş bir duygusal tampon olsa da harika sohbetler etmiyor. Çorapla çıkmam müm­ kün değil. Jane, kocaman bebek arabasını giriş kapısından çıkar­ maya çalışıyor ve bir müşteri5 yol üstünde ona yardımcı oluyor. İçeri girip beni görünce duruyor. Tanıdık geliyor ama onu bir saniye anımsayamıyorum. Sonra aklıma ge­ liyor: Çamaşırhanedeki adam, Nick. Karnım biraz buru­ luyor ve kendimi, karınca tuzağının izi hâlâ duruyor mu diye bakmak için şakağıma dokunurken buluyorum. "Vay canına. Sizinle yeniden karşılaşmak ne hoş" diyebiliyorum. Bana iri gözlerle bakıyor. Belki de güneş gözlüğündendir ama hiç sanmam. "Sophie Kintock" diye tak­ dim ediyorum, kazayı zihninden tamamen silmişse diye. Ne de olsa, kızlar ümit edebilir. "Evet, tabii. Daha iyi hissettiğinizi gördüğüme sevin­ dim." "Ah, evet, tedavime geri döndüm: Farklılık dünyası" diyorum gülerek ancak o şaka yaptığımı düşünmüyor


38

Eileen Cook

muhtemelen. Kapıya kadar kendine açık bir yol bırak­ maya dikkat ediyor. "Çılgın bir kadın şaka yapıyor işte, n'aparsınız" diye açıklıyorum. Boğazımı temizleyip eğlen­ celi olmayı geçerek doğrudan profesyonel davranmaya karar veriyorum. "Sizin için ne yapabilirim? Özel bir kitap mı arıyorsunuz?" "Evet ve hayır. Bir kitap ve de araştırma için yardım arıyorum. Üniversitedeki iş arkadaşlarımdan bir tanesi bu­ ranın adını verdi." Sanki iş arkadaşı, akademik duruşunu mahvetmek için şeytanca bir komployla onu kasten yanlış yola saptırmışçasına, etrafa biraz güvensizlikle bakmıyor. "Elbette, öğretim görevlileri için bir sürü araştırma ya­ pıyoruz." Bir profesör olduğu anlaşılıyor. Tipi öyle: Mer­ ceklerin kenarlarındaki parmak izleriyle beraber gözlük; azami seviyede dolu deri bir evrak çantası ve gömlek ce­ bine geçirilmiş tükenmez kalemler. Hepsinin, akademik eğilimliler ve modaya meydan okuyanlar için bir ünifor­ ma mağazasından alışveriş yaptığına yemin edebilirdiniz. Ama biraz yenilikle, olağanüstü olabileceğini de söyle­ yebilirdiniz. Gerçi şimdilik, fazlasıyla Clark Kent izlenimi yaratıyor. Boş formlar bulunan araştırma klasörümüzü çı­ kartıyorum. "Ne dersi veriyorsunuz?" "İstatistik." "Iyy, okulda matematikten nefret ederdim." "Matematik değil; istatistik" diyor gülümseyerek, san­ ki yalnızca en ineklerin düşünebileceği bir fark varmışça-


Aşk Falcısı

39

sına. Onun için iş görebilecek gülümseme ve aksanının olması iyi. Matematik becerilerinin piliç mıknatısı oldu­ ğunu hayal edemiyorum. "Umarım bir tür matematik araştırması aramryorsunuzdur. Affedersiniz istatistik." "Hayır. Bir medyum hakkında bilgi arıyorum." Ona şöyle bir göz gezdiriyorum: Kıvırcık siyah saç, ütülenmesi gereken bej üniforma ve dağınık, zeki çocuk tarzında hoş olduğuna karar veriyorum ama medyumlarla ilgilenecek bir tipe benzemiyor. "Medyumlara mı ilgilisiniz? İstatistiğin ve medyum zır­ valarının kaynaşacağını sanmam." "Hayır, ben bir PİBAK üyesiyim, Paranormal İddiaların Bilimsel Soruşturulması Komitesi. Bir grup şüpheciyiz. Paranormal olayları araştırıyoruz. Olağandışı tanımlanan şeylere mantıklı açıklamalar arıyoruz. Haber dergimiz için medyumlarla ilgili bir makale üstüne çalışıyorum. Özellikle, daha yeni bir kitabı çıkan Gary Krull adındaki bir adam hakkında yazıyorum." "Durun tahmin edeyim... Aradığınız kitap bu mu?" "Kitabın ismi Bağlantılar. Makul bir çoksatan oldu ve sonuçta yazarının ünü de arttı. Gazetede çıkan, acemice girişilmiş 'Kaybolan Ama Unutulmayan' köşesinde yazı­ yor. Yaklaşan medyum panayırını o düzenliyor. Umarım onu biraz daha araştırabilirim çünkü tam burada, arka bahçemde."


40

Eileen Cook "Gerçekten bir medyum olmadığını nereden biliyor­

sunuz?" Nick, ona diş perisinin gerçek olmadığını nereden bildiğini sormuşum gibi gözlerini deviriyor. "Açıkçası bilmiyorum ama onun gerçek bir medyum değil sahte­ kar olduğuna inandıracak daha fazla bilgi var elimde. PİBAK'nin bir üyesi, kontrollü bilimsel ortamlarda psişik yeteneklerini ispatlayabilen her bireye bir milyon dolar teklif ediyor. Krull denemedi bile. Çoğu medyum birkaç temel numarasına güveniyor. Biri, genel fal, yani görsel ipuçları ve karşınızdaki kişinin size ne söylediğine daya­ narak mantıksal tahminler yapma ve isabetlerin üstünden gitme. Numara, insanların bilgiyi yaşamlarına uygulayaca­ ğı kadar genel madde çıkartmak." "Kulağa çok kolay geliyor bu. İşe yarıyor da siz anlamı­ yor olabilir misiniz?" diye soruyorum. Derin bir iç geçiriyor. Bu konuda insanları ikna etmek için bir sürü zaman harcadığı hissine kapılıyorum. "Ne olursa olsun, basit numaralar işe yarıyor gibi. İnsanlar söylenenlerden uymayanları unutup sözde medyumun tutturduğu şeyleri hatırlıyorlar yalnızca." Bana bakıyor. "Umarım sizi gücendirmemişimdir. Bu konu hakkında asabiyet yapmaya meyilliyim." "Hiç alınmadım. Ben de büyüye çok inanan biri deği­ lim zaten." "Yalnızca eşi bulunmayan çorapların acıklı hikâyesi mi?" Bunu yan gülerek söylüyor.


Aşk Falcısı

41

"Peki, sizin için ne yapabiliriz?" diyorum, onu hazırda­ ki konuya geri döndürerek. Çorap olayını gündeme getir­ mesine biraz sinir oldum. "Krull'un evveliyatı hakkında biraz daha bilgi edin­ mem gerek. Genelde basın kupürlerini incelemek olacak. Ben yapardım ama bu hafta sonundaki panayıra kadar ye­ terince zamanım yok." "Zaman darlığınız sizin için bir kazanç" diyorum bil­ mek istediklerini not alırken. Bilgisayarda seri bir kontrol yapıyorum. "Bağlantılar bizde yok ama onu sipariş vere­ bilir ve yarından sonraki gün edinebilirim. Yazmayı unut­ tuğum bir şey varsa ekler misiniz?" Formu tezgâhtan uza­ tıyorum. "Araştırmaya ne zamana kadar ihtiyacınız var?" "Cuma desem çok şey mi istemiş olurum?" "Hayır ama hızlı tarifemizi ödemek durumundasınız." "Sorun değil." Bütün iletişim bilgilerini forma yazıyor. Kendi gümüş dolma kalemini kullanıyor. Akla gelen her telefon numarasını, ev, iş, cep telefonu, yazdığını gö­ rüyorum. GPS koordinatlarını vermediğine şaşıyorum. Dükkândan ayrılırken daha sessiz görünüyor. Bence, araştırmasına şimdi başlasam iyi olur. Belki ilginç bir şey keşfederim, Kavun Göğüs'e nasıl lanet uygulayabilirim gibi. Bir kız hayal kurabilir. İşten sonra eve gidip etrafta yalnız dolaşmayı düşün­ mek bile kasvetli. Belki belgesel tarzı ya da Doug'a gözle­ rini ovuşturtan kız işi bir filme gitmeliyim. Ne zaman bir


42

Eileen Cook

film seçsem, Doug ondan peynir yapımının on beş saatlik sinematik deneyimine katılmamı istiyormuşum gibi dav­ ranırdı. Eğer bir şeyler patlamaz, birileri vurulmaz, man­ ken zayıflığında kadınlar soyunmaz veya Victoria's Secret tarzı uzaylılara dönüşmezse, o zaman bu Doug'a uyan bir film değildi. Bütün gece kendime acıyarak aylaklık etmeyi reddedi­ yorum. Kendimi yemeğe çıkarmalıyım: Hoş bir yere, pa­ halı bir yere. Yanıma bir kitap alacağım, ciddi bir şey ve güzel bir kadeh kırmızı şarap ısmarlayacağım. Garson kız bana siparişimi birkaç kez sormak zorunda kalacak. Kita­ bıma o kadar kaptırmış olacağım ki onu duymayacağım ve buna katıla katıla güleceğiz. Karşılarındaki adamla mu­ habbet açmaya çalışan diğer kadınlar, bana bakıp bağım­ sız ruhuma hayran kalacaklar. Kendi kendimi bu kadar özgüvenli ve mutlu hissedebildiğim için ne kadar şanslı olduğumu düşünecekler. Yemek harika olacak. Tatlı için çok düşüneceğim, ama büyük bir irade gücüyle, tam da yeni, zayıf ben yolunda, gözümden düşen ikramı geri çevirip bunun yerine bir filme gideceğim. Eifth Avenue Cinema'da gösterilen bir belgeseli seyredeceğim. Doug'a yemek yapmak için eve gidiyor olsam asla yaşayamayaca­ ğım türden mükemmel bir gece. O, yoluna devam edebi­ liyorsa ben de edebilirim.


Uç BALIK Bugünün olayları kararlarınızı sorgulamanıza yol açacak; kendinize güvenmeyi öğrenin. Başkaları özgüveninizi yıpratma­ ya çalışacak; başkalarının olumsuz yorumlarını değil iç sesinizi dinleyin.

Restoran umduğumdan daha kalabalık. Pazartesi akşa­ mı bu kadar insanın yemeğe çıktığını kim bilebilirdi? Bu insanların gidecek evleri yok muydu? Müşterileri karşıla­ yan görevlinin standının yanında, kolumun altında kita­ bımla duruyorum. Gurur ve Önyargt'yı seçtim. Bin kere falan okumuşumdur. Eski bir arkadaşı ziyaret etmek gibi, hem de edebi. İnsanlar sizi Jane Austen okurken görün­ ce zeki ve zarif olursunuz. İddiasına varım Kavun Göğüs, Jane Austen okumamıştır. Hatta hiç kitap okumadığından


44

Eileen Cook

fazlasıyla şüpheleniyorum. Açıkça, televizyonda realite şovlarını izleyen tiplerden. Diğer yandan ben, o hurda­ yı asla seyretmem. Tamam, bazı realite şovlarını izledim ama sırf televizyonun ne berbat bir hal aldığıyla kafa bul­ mak için. Yani hiçbiriyle ilgilendiğim yok. Tamam, belki Proje Kaçağı ama o kadar. Standartlarım var. "Rezervasyonunuz var mı?" diye soruyor görevli. Söy­ leyecek bir şey düşünemiyorum çünkü ne kadar zayıf ol­ duğuna takılmakla meşgulüm. Kitabımı sırtına tutarsam büyük ihtimalle, metni onun içinden okuyabilirim. Bilek­ lerim onun butlarından daha kalın. Hiçbir yetişkin bu ka­ dar sıska olamaz. Çocuk çalıştırma yasalarını ihlal ediyor herhalde, eğer değilse bir moda pigmesi. Bir restoranda iş bulabilmesine şaşırdım: Kıtlık yardımı için yürüyen bir reklam. Hatırı sayılır bir zaman zarfında yemekle aynı oda­ da bulunmamış gibi geliyor bana. Ona destek sağlamayı önerme dürtümü bastırıyorum. "Hayır, rezervasyonum yok. İhtiyacım olacağını dü­ şünmemiştim." "Evet, pekalâ, size bir yer bulmaya çalışacağım. Gru­ bunuz kaç kişilik?" "Ee, başkası yok. Tek kişiyim." Görsün diye kitabımı kaldırıyorum. Pişkin ve akıllı görünmeye çalışıyorum, gü­ nünü ülkemizin gençlerini eğiterek geçirmiş ya da tari­ höncesi bir elyazmasının çevirisini bitirmiş bir üniversite profesörü gibi.


Aşk Falcısı

45

Görevli, gözleri irileşerek "Yalnız mı yiyorsunuz?" diye soruyor. Elmacık kemikleri yüzünde çıkıntı yapıyor olma­ saydı, gözleri yuvalarından fırlayıp şap diye yere düşme tehlikesi geçirecekti. Bana, sebzelerle ağza alınmaz bir şey yapmasını istemişim gibi bakıyor. "Evet, lütfen" diyorum sesimi alçaltarak. Rejimi salla­ yıp McDonalds'a gitsem daha iyi olabilir diye düşünme­ ye başlıyorum. Donald, tek başına bir Big Mac yemek toplumsal bir kusurmuş gibi davranmaz. Görevli, etrafta başka bir elemana bakmıyor. Ne yapacağmı tamamen bil­ mez halde. Böyle yüksek çapta bir yerin personeli eğitilir güya. "Ee, burada bekleyin. Galiba oturabileceğiniz iki kişi­ lik bir masa var." Etrafa şaşkın şaşkın bakmıyor. "Hemen döneceğim." Gülümsüyor ama göz göze gelmiyor. Bura­ ya daha önce kimse tek başına gelmemiş gibi davranıyor. Kendi kendilerine yemek yiyen başka insanlar da olmalı; filmlerde hep görürsünüz. Gözlerimle saksıdaki eğreltiotlannı aşıp ana yemek sa­ lonuna dikkatle bakıyorum. Sadece bir kişinin işgal ettiği tek bir masa dahi yok. Masalar gülen çiftler, aileler, arka­ daş olması muhtemel büyük gruplarla dolu. Dur bir daki­ ka; rahatlayarak iç geçiriyorum, arkada yalnız oturan bir erkek var. Daha yakından bakıyorum. AMAN TANRIM! Kendi etrafımda fırıl fırıl dönüp nefes alıyorum. Doug ar­ kada yalnız başına oturuyor. Ne yapmam gerektiğini dü-


46

Eileen Cook

şünüp taşınıyorum. Yanına gidip gülümseyerek "Galiba bu gece

ikimiz de yalnız yiyoruz,

sana

katılabilir mi­

yim?" mı demeliyim? Hayır, daha seksi bir şey. Mesela: Akşam yemeği yerine

bir arkadaş

ister

misin?" Hayır,

benim tarzım değil. Belki daha dosdoğru bir şey: "Bura­ ya yalnız geldik,

eve birlikte gidebiliriz." Hayır,

bunu

yapamam. Masama gidip, oturup, yemek yiyip ve hayal ettiğim gibi kitap okuyup onu görmemiş gibi davranmak­ la yetineceğim. Sonra Doug, kendimle ne kadar barışık olduğumu ve diğer insanların bana nasıl da gizemlerin ka­ dını gibi baktığını görerek hatasını kavrayacak. Masama gelip eğilerek biraz kekeleyecek. "Sophie" diye fısıldaya­ cak, "Ah, Sophie... Ben..." Bekle biraz. O da kim? Doug'un yanına biri oturuverdi. Yalnız değil. Alı Tanrım, ona biri eşlik ediyor. Daha iyi görebilmek için neredeyse eğreltiotlanna tırmanıyorum. Çamaşırhaneden Kavun. Daha dün akşam yemeğe çıktı­ lar! İki gece arka arkaya mı? Ne yani, yemek yapmaktan aciz mi? Doug eğilip onu yanağından öpüyor. Ona çiçek uzatırken "Melanie" dediğini duyuyorum. Doug asla çi­ çek almaz. Soluverdiklerinden paranın boşa gitmesi ola­ rak görür. İşediğinde gittiği halde biraya neden para verir merak ederim. Aman Tanrım. O ve Melanie yaratığı benim yalnız ye­ mek yediğimi görecekler. Gizemli, entelektüel bir kadın gibi değil, daha önce yüzlerce defa okuduğu bir kitap dı-


Aşk Falcısı

47

şında, yemeğe gidecek kimseyi bulamamış gibi görüne­ ceğim. Çıkıyorum. Buna ihtiyacım yok. Hepsi bir hataydı. Doug beni görmedi, o yüzden buradan sıvışıp Tayland yemeği alacağım. Ahh! Buraya göz gezdiriyor! Dizlerimin üstüne çöküyorum. Beni buradan göremez. Her şey yolunda bence. Beni görmüş olamaz. Eğreltiotlannın arasında görünüp kaybo­ lan bir surat olmalıyım alt tarafı. Ben olduğumdan şüphe­ lenmesinin imkânı yok. Bir dakika aşağıda öylece kalaca­ ğım, dikkati dağılana kadar, sonra gideceğim. Sorun yok. Amanın. Kıtlık Kız'ın, benim aylık gelirimden kesin daha pahalı olan ayakkabıların yukansındaki kemikli ayak bilekleri tam önümde. Gözlerimi yukarı kaldırıyorum ve sıska kollarında bir menü taşıdığını görüyorum. "Hanımefendi? Masanız hazır." Bence, hizmet standının önünde ellerim ve dizlerimin üstünde değilmişim gibi davranmaya çalışıyor. Eğer yalnız yemek isteyen bir kadı­ na hazırlıksızsa yerde cmekleyeniyle ne yapacağı hiç bilmiyordur. Çoğu yemek servisi eğitim programının bu ko­ nuyu işlemediğinden oldukça eminim. "Her şey yolunda mı hanımefendi?" Destek kuvvetler için etrafa bakmıyor. "Evet, tabii. Her şey yolunda. Ben, ee, kitabımı düşür­ düm de." Kitabı kaldırdım. "Ah, tamam." Bir süre orada dikiliyor ama dizlerimin üstünde kalıyorum. "Şey, kalkmak için yardım ister misi­ niz?"


48

Eileen Cook "Hayır" diyorum alınmamaya çalışarak. "İyiyim, bir

dakika şey, ee, dua etmek istiyorum da. Yemekten önce dua etmek isteyen birine karşı değilsinizdir herhalde?" El­ lerimi birbirine kenetleyip başımı eğiyorum. Görevlinin, koşarak uzaklaşırsa mutfağın güvenli ortamına ulaşana kadar onu yakalar mıyım diye merak ettiğinden şüphe­ leniyorum. "Bakın, belki en iyisi gitmem. Kapıyı açabilir misiniz?" Başıyla, biraz fazla coşkulu bir şekilde tamam deyip kapıyı açmak için etrafımda dikkatlice adım atıyor. Top­ layabildiğim tüm asaletle ellerimle dizlerimin üstünde dışarı emekliyorum. Öyle görünüyor ki çok az asalet top­ layabilmişim. Dışarı varır varmaz, çabucak ayağa kalkıp restoranın pencerelerinden uzaklaşıyorum. Tuğla duvara yaslanıp derin derin nefes alıyorum. Ucuz atlattım. Gözlerimi açınca onu görüyorum. Doug'ın restoranın tam önüne park edilmiş Mercedes'i. Caddenin karşısında, park ettiğinizde çekicinin arabanızı götürdüğü bir alan var. Birden bunun kader, karma, Tanrı'dan doğrudan ile­ ti, ne demek isterseniz ondan olduğuna inanıyorum. Uy­ gulamacı olmak buraya kadar; şimdi daha yüce bir güce inanç bağlama zamanı. Gözlerimi kapatıp Tanrı'ya bir ile­ ti, bir işaret için yakanyorum. El çantamı sallayıp orada olduklarını işitiyorum; Doug'ın çantamın dibinde yuvar­ lanan fazla anahtar takımı. Çantayı yeniden sallıyorum. Anahtarlar bir kere daha tatmin edici bir şekilde şangır-


Aşk Falcısı

49

diyor. Onu Eve Geri Getirme Operasyonu, Ona Bir Ders Verme Operasyonu'na dönüşüyor. Bence her şeyin bir nedeni var. Ve bu neden de saf, görkemli bir intikam. Gerçekten başka seçeneğim yok; ilahi müdahaleden bahsediyoruz burada. Arabaya atlayıp motoru çalıştırıyorum. Mercedes'i caddenin karşısına ilerletip park ederek iniyorum. Uzaklaşırken trafik poli­ sinin Doug'ın arabasının yanma yanaştığını görmek için arkama bakma riskini alıyorum. Polis, çekiciyi çağırmak için omuz telsizine konuşuyor bile. Mükemmel. Ona ha­ fifçe el sallayıp caddede sinemaya doğru ilerliyorum.


Dört KOÇ Üstünde uğraştığınız sorunun yanıtı bugün kendini umulma­ dık bir şekilde gösterecek. Kendinizi bir şekilde şımartın; özel il­ giye ihtiyaç duyan hassas bir yanınız var.

Nick'in araştırmasına başlayabileyim diye işe erken gitmeyi planlıyorum (Bu, bir de dün gece Doug'ın beni gördüğünden ve bu sabah beni tacizden tutuklatmayı planladığından endişe ederek uyuyamadığım için). Kah­ valtıda katı pişmiş bir yumurta yemeyi planlıyordum ama bütün bu endişe beni acıktırdı. Rejimime bu akşamüstü devam ederim diyorum ancak şimdilik, kendime elmalı turta yapacağım. Ne de olsa elmalı turtanın içinde her tür kahvaltı malzemesi var: Elmalar, yulaf ezmesi ve tereyağı, ki o da bir süt türü. Gördünüz mü? Meyve, lif ve süt ürü-


Aşk Falcısı

51

nü. Doğru anlayınca dengeli. O, fırında pişerken duş ala­ cağım ve saçımı kuruturken pişen elma ve tarçın kokusu evi dolduracak. Büyük bir tabak kapıp sabah haberlerini açıyorum. Hava durumu daha fazla yağmur uyarısı yapıyor. Dev­ let bütçe açığı veriyor. Trafik sıkışık. Yemin ederim, han­ gi gün izlerseniz izleyin haberler hep aynı. İskoç teriyerim Mac'i kucağıma alıyorum. Sokulmayı sevmemesiyle meşhurdur. Daha ziyade bağımsız fikirli bir köpek. İlgiyi sever ama kendine yönelik olunca. Doug, Mac'in köpek­ ten çok kedi olduğunu söylerdi. Galiba bununla hakaret etme niyetindeydi. Tepsinin yaklaşık yansını yedikten sonra, elmalı turta­ dan vazgeçmek üzereyim. Başarılı rejimin srrrı yeter de­ mekte yatıyor. Öğlen yemeği için katı pişmiş yumurtamı götürmeye karar veriyorum. Haberler bitiyor ve şen sa­ bah sunucusu hangi etkinliklerle organizasyonların yak­ laştığını sıralamaya başlıyor. Medyum panayırından bah­ sediyor ve tam vaktinde gözümü çevirip Gary Krull'un fotoğrafını görüyorum. Sıradan bir adam. Hiç medyuma benzemiyor: Siyah pelerini, büyücü şapkası yok. Bana sorarsanız, biraz kadınsı, bıyık bakımına ve diğer kıl tüy ürünlerine önemli harcamalar yapıyor gibi. Fazla bakımlı erkeklere asla güvenme. Gary, harika saçı dışında sıkıcı ölçüde normal görünüyor. Haydi oradan, ben bile ondan daha fazla benziyorum medyuma. Acaba Nick bu adamın


Eileen Cook

52

sahtekâr olduğunda haklı mı? Şu ana kadar okuduğum azıcık şeyden görülüyor ki psişik yetenek numarası yap­ mak korkunç kolay. Kavun niye medyuma gidiyor merak ediyorum. Aşk hayatı hakkında tavsiye almak için mi? O göğüs ölçüsüyle aşk hakkında tavsiyeye ihtiyacınız olur mu? Belki de medyum ona rüyalarının erkeğiyle tanışaca­ ğını söylemişti, bu yüzden o da Doug'a odaklanmıştı. Tek ihtiyacım olan, bir medyumun ona Doug'ı bırakmasını söylemesi, ben de hazır ve nazırım. O kadar hızlı oturu­ yorum ki turta tepsisi yere düşüyor. Mac, beklenmedik ziyafetten faydalanmak için fırlıyor. Saçma bir fikir bu. Bunu düşündüğüme bile inanamı­ yorum, sırf düşünmekten hiçbir zarar gelmese de. Fikrin olumlu ve olumsuz yanlarının bir listesini yapıyorum. Psi­ şik yetenek taklidi yapmak:

Olumsuz yanlar:

Bu bir yalan. Nasıl yapacağımı bilmiyorum. •

Yakalanabilirim, sonuç kesin aşağılanma.

Doug'ı geri almak için sahtekârlığa tenezzül etmek bana yakışmaz. İşe yaramayabilir. Yasadışı olabilir. Yasadışıysa, "Stella" isimli, ışıklan kapalı olduğun-


Aşk Falcısı

53

da beni kız arkadaşı olmaya ve nasır kaplı ayak­ larını ovdurtmaya zorlayan bir hücre arkadaşıyla hapishaneye tıkılıp kalabilirim. Soluk hapishane tulumları giymek ve çok pis, lezzetsiz yemekler yemeye mecbur olup yamru yumru, şekilsiz bir patatese benzeyene kadar kilo verebilirim. Hapis­ ten tahliye olur olmaz Kanada'dan sınır dışı ede­ bilirim. "Kanadalı Kızlar Harika" tişörtüm benden alınabilir. Michigan'a dönmek zorunda kalabilirim ve babam bana sigorta şirketinde kapıcılık işi bu­ labilir, zira hüküm giymiş tipler müşteri hizmetle­ rinde çalışamaz.

Olumlu yanlar:

İşe yararsa Doug'ı geri kazanabilirim. İşe yaramazsa hapishanedeki ağırlık ve egzersiz sa­ lonu beni kazara kaya gibi, ince, acımasız bir fıstı­ ğa dönüştürebilir.

Pekâlâ, işte akla kara ortada. Durum daha açık olamaz­ dı. Liste konuştu.


Beş BOĞA Bugün kendinizi inandığınız şey için savaşırken bulacaksınız. Eğer dikkatinizi verirseniz gidişat size bir ders verebilir.

Jane'e demin üç adet dellenmiş mesaj bıraktım. Benim en iyi arkadaşım olduğunu söylüyor ama tam ihtiyacım var­ ken nerede? İşteyim, başparmaklarımın tırnaklarını kemiriyorum. Bütün tırnaklanmı kemirirdim ama bu alışkanlığı yıllar önce bıraktım. Şimdi kendimi yalnızca başparmaklar­ la kısıtlıyorum. Bence bu, büyük bir kendimi dizginleme göstergesi. Sabahtan beri bilgisayar başındayım, bir sürü not alıyorum. İşten kaytarmak değil bu. Teknik olarak, bu araştırmaların hepsi Nick için de faydalı olabilir. Pencerede Jane'i, kalçasında Ethan'la görünce dışarı koşup onu kaldırımda karşılıyorum.


Aşk Falcısı

55

"Nerelerdeydin? Sabahtan beri seni arıyorum!" diye ciyaklıyorum. Jane, kafayı yedim sanarak bir adım geri atıyor. Ethan bana, sanki demin elinden oyuncak ayısını almışım gibi iri gözlü çocuk bakışıyla bakıyor. Alt dudağı dışa bükülüyor ve ağlamaya başlıyor. Jane onu kalçasında aşağı yukarı hoplatıyor. "Niye içeri girmiyoruz ve bana olanları anlatmıyor­ sun?" diyor, bebek annelerinin mükemmelleştirdiği, ya­ tıştırıcı, deliyi sakinleştiren sesini kullanarak. Ethan'ı yere indirip çantasından birkaç plastik Happy Meal oyuncağı çıkarıyor. Çaydanlığın altını yakıp çay bardaklarını çıkarı­ yor. "Pekâlâ, sorun nedir?" "Sorun yok. Mükemmel aslında. Doug'ı nasıl geri alabi­ leceğimi buldum. Yeni kız arkadaşı medyumlara inanıyor, tamam mı? Sana anlattım değil mi? O yüzden bu hafta sonu medyum panayırında olacak. Gidip ona gelecekte Doug'dan ayrılacağını söyleyeceğim. Aynlmazsa feci şeylerin olacağını: Salgın hastalıklar, yanıklar, Botox'a dirençli kırışıklıklar, vak­ tinden önce göğüs sarkması. Çok kötü şeyler. Onu, Doug'ın eski kız arkadaşına ait olduğuna ve evreni düzene sokması gerektiğine ikna edeceğim." Jane bana mantıklı konuşmuyormuşum gibi bakıyor, oysa dahice bir plan. Her şeyin çizi­ mini yaptım. "Doug'ın eski kız arkadaşı olduğumu bilmeye­ cek... Bir medyum olacağım" diye açıklıyorum. "Şimdi bir medyum olduğunu mu düşünüyorsun? İç­ tin mi sen?" Jane ağzımı kokluyor. Onu arkaya itiyorum.


56

Eileen Cook "Hayır, içmedim ve hayır, kendimi medyum sanmı­

yorum. Kulak ver! Bir medyummuşum numarası yapa­ cağım sadece. Sabahtan beri bir sürü şey okudum. Bunu yapabilirim. Melanie hakkında biraz bilgi edineceğim, şimdiden bir şeyler biliyorum, sonra ona bir fal bakıp Doug'la eski kız arkadaşının birleşmesinin kaderi olduğu­ nu söyleyeceğim." Jane "bakış"ım atıyor, çocukları kediyi kurutucuya at­ mak gibi kötü bir şey yaptığında onlara sakladığı bakış. Bu bakışı annesinden öğrendiğini söyler. Doğru yapıldı­ ğında bir çocuğu olduğu yerde dondurabilir, hem de tiz sesli bağırışlarından daha etkili ve onlara vurmanın aksine tamamen yasal. Anında ezilip büzülüyorum. "Hı hım." Jane yanıma oturuyor ve Ethan badi badi ko­ şup, ona bir eğlence merkezindeki kaya tırmanışı duvarına saldırır gibi tırmanıyor. Jane sıcak çay dolu bardağını tutuyor ve tek bir damla bile dökmüyor, çay bardakta çalkalanmıyor bile. Bunu nasıl yapıyor? Onun dengesini koruyan içsel den­ ge çarkı türü bir şeyi mi var? "Bilirsin ya Sophie, seni uzun süredir, ömrümün yansından fazladır tanıyorum ve seni ne kadar uzun süre tanırsam tanıyayım, seninle ne kadar gece yansı muhabbetleri yaparsam yapayım, seni ne kadar eyle­ me geçerken görürsem göreyim beni şaşırtmanın hep bir yolunu buluyorsun. Şimdi geri git ve en baştan başla." Zeki bir kadın olsa da Jane'e bazen konulan tane tane anlatmak gerekiyor. Planı basit adımlarla açıklıyorum:


Aşk Falcısı

57

Mclanie medyumlara inanıyor. Bu hafta sonu bir medyum panayırı var. Tek ihtiyacım olan panayırda bulunup ona bir fal bakabilmek. Medyumların insanları nasıl kandır­ dıklarını okuyup duruyorum ve çoğu da basit numaralara benziyor. Prova yapmak için günler var. Onu Doug'la iliş­ kisini kesmeye ikna edeceğim ya da ona Doug'ı çıldırttığı­ nı bildiğim her şeyi yapmasını söyleyeceğim. Her şekilde Doug'la ayrılacaklar ve Doug eve geri gelecek. Onu affe­ deceğim ve her şey normale dönecek. Jane'in bunun iyi bir fikir bulmadığını anlıyorum. Bunu, ona dolabın arkasından ne olduğu belirsiz bir şey, tuvalete dökülecek bayatlıkta bir süt uzatıyormuşum gibi yüzünü buruşturmasından çıkarıyorum. Sessiz ipuçlarını okumakta şimdiden daha iyi hale geldim, o yüzden bun­ da doğuştan bir yeteneğim olmalı. Jane eskiden daha eğ­ lence düşkünüydü. Anne olduktan sonra vurdumduymaz tavırlarının çoğunu yitirdi. "Tamam, bir an bu planın işe yarayacağını varsayalım, ama dürüst olayım, hiç sanmam. İşe yaradığını ve Doug'ın geri geldiğini varsayarsak, onu niye geri isteyesin ki?" "Niye onu geri isteyeyim derken neyi kastediyorsun? Onu seviyorum." "Onu mu, yoksa onun fikrini mi seviyorsun?" "Bu ne anlama geliyor?" "Yani, Doug'la tanıştığın andan beri onun nasıl da tam da daha küçük bir kızken hayalini kurduğun gibi oldu-


Eileen Cook

58

ğunu söyler dururdun. Lisede senin yaşadığını bile bil­ meyen bir adamdı. Aynı eve taşınmanız futbol takımının kaptanının seni mezuniyet balosuna çağırması gibiydi. O zamandan beri tüm yaşamını Doug'ın istediği gibi şekil­ lendirdin." "Sevdiğin insanı mutlu etmeye çalışmakta bir terslik yok." Çayımı yudumlayıp surat asmamaya çalışıyorum. Bunun böyle gitmesini planlamamıştım. "Senin hesabına patlıyorsa var." Pencereden bakıyor. "Judy seni o konferansa yollamayı önerdiğinde nasıl git­ mediğini hatırlıyor musun?" Omuz silkiyorum. "Doug'ın uçmaktan ne kadar nefret ettiğini bilirsin. Bir avuç eski bina görmek ve hepsi fazla pişmiş yemekler yemek için on saat havada gitmek. Tam bir vakit kaybı gibi göründü." "Doug böyle düşünüyor. Hep Londra'yı görmenin ne kadar harika olacağından bahsederdin ama yine de gitme­ din çünkü Doug istemedi." "Tamam, beni bu hususta yakaladın. O istemedi diye gitmedim, n'olmuş? Hele yeniden bir araya gelelim, iki­ mizin de isteyeceği bir yere yolculuk ederiz." "Sırf yolculuk değil Sophie, her şey. Ne zamandır bir nikâh yüzüğü almayı, evlenmeyi, çoluk çocuğa karışmayı bekliyorsun? Doug yuva kurmak istemiyor. Asla istemedi. Hiçbir zaman istemeyecek demiyorum ama seni hiçbir zaman senin istediğin gibi sevmedi o."


Aşk Falcısı

59

Ayağa kalkıyorum, ağzım açılıp kapanıyor. Bunu söyle­ diğine inanamıyorum. "Doug'dan hiç hazzetmedin değil mi? Pekâlâ, dürüst olmak gerekirse o da sana bayılmıyor­ du. Müdahaleci olduğunu düşünüyordu." Kollarımı göğ­ sümde bağladım. "Benim hakkımda ne düşündüğü umurumda değil. Umurumda olan, yoluna devam etmek yerine onu dön­ dürmeyi saplantı haline getirmen." "Pes etmeyeceğim." "Bu bir yarışma değil Soph!" "Biliyorum. Bu benim hayatım. Pes edivermemi söy­ lemek sana kolay. O zaman elimde ne kalacak? Sen evli­ sin; mükemmel kocaya, mükemmel çocuklara, banliyöde mükemmel bir eve sahipsin. Hayatında harikulade şeyler yaptığını biliyorum ama benim hayatımı denetlemeyi bı­ rak." Ethan ağlamaya başlıyor. Jane eğilip onu kaldırıyor. Söylenecekleri tüketmiş gibiyiz. "Sana ne yapman gerektiğini söylemiyorum. Sana sa­ dece biraz tavsiye vermeye çalışıyordum." Ethan'ı bebek arabasına koyup bana bakıyor. Seninle tartışmaktan nef­ ret ediyorum ama bu, soğukkanlı, sana sadece tavsiye ve­ riyorum tavrından da iğreniyorum. "Evi düşündün mü?" diye soruyor sessizliği bozarak. "N'olmuş ona?" "Kendi başına ödeyebilecek misin?" "Harika, Doug'ı kaybettim diye evsiz de kalacağım.


60

Eileen Cook

Çok güven verici bir sohbet oldu. Bunu daha sık yapmalı­ yız." Arkamı dönüp bardağımı lavaboda duruluyorum. "Abartma. Evsiz kalacaksın demiyorum. İhtimalleri düşünmeye çalışıyorum. Doug hakkında endişelenmek yerine, bankayla konuşman gerek. Morgıçta senin ismin var ama giderlerin çoğunu hep Doug ödedi. Bu aykini de ödedi ama bunu ne kadar sürdürecek? Ödemeleri kendin nasıl yapabileceksin düşündün mü? Yardım etmeye çalı­ şıyorum.""Onun dönmesine ihtiyacım var. Bana bunda yardım et Jane." "Yapabileceğimi sanmıyorum. Kusura bakma." Ethan'ı arabasında kapıdan çıkartıyor. Elimdeki keki duvara fırla­ tıyorum ve kek kırıntı patlaması halinde yere dökülüyor. Hepsini toplamak zor olacak. Araştırma dokümanları yığı­ nı masada tepe olmuş. İşte o zaman kafama dank ediyor: Bana yardım edebilecek başka biri olabilir.


Altı İKİZLER Yeni bir yaklaşım öğrenmeye açık olun; test edilip onaylan­ mış yöntemlere renk katmak gerekebilir. Akıl hocalığınızı yapabi­ lecek biri için tetikte olun.

Arabamı, British Columbia Üniversitesi'nin, esas üni­ versite binasından yaklaşık bir kilometre uzağındaki oto­ parkına park ediyorum. Bütün öğrencilerin formda ve düzgün olmasına şaşmamalı, sınıflarından arabalarına mini bir maraton yapmak durumundalar. British Colum­ bia, film setindeki bir üniversiteye benzemiyor. Sarmaşık kaplı tuğla binaları maalesef yok ve bunun yerine modern cam ve betondan oluşuyor. Sahip olduğu şeylerse manza­ ralar. Şehrin en uç batı tarafında bulunuyor, mükemmel bir zemin meydana getiren dağlar ve ağaçlarla okyanusa


62

Eileen Cook

doğru çıkıntı yapıyor. Yerleşkenin ana caddesinden ara­ balar geçemiyor, sırt çantası takmış, uzun kollu tişört giy­ miş, binadan binaya mekik dokuyan öğrencilerle tıklım tıklım. Bugünkü gibi güneşli günlerde birçoğu çimlerde oturup başlarını yavru kuşlar gibi havaya kaldırıyor. Daha mart ayındayız ama Vancouver'a bahar erken gelir. Nick'in ofisi matematik binasında. Onu bulmam biraz zaman alıyor. Açıkça, istatistik profesörleri manzaralı, köşe başı ofis odalarına layık görülmüyor. Ofisi dar ve karanlık bir koridorun sonunda. Onu bulmak için durup üç öğren­ ciye yol soruyorum. Kapısında oyma bir isim tabelası -NIC­ HOLAS MCKENNA- var; kapının üstüyse New Yorker'dan karikatürler ve Far Side kitaplarıyla kaplı. Birkaçı komik, diğerleriyse bana hiçbir şey ifade etmeyen matematik esp­ rileri barındırıyor. Anlamadığım şakalardan nefret ederim. Kapısı hafif aralık ve tıklattığımda iyice açılıyor. Ofisi, hemen hemen benim salon dolabım ebadında. Bir masa, sandalye, eğreti duran bir kitaplık ve bir konuğa küçük bir sandalye kıtı kıtına sığmış. Bir duvarda Malta Şahini filminin çerçeveli bir afişi var. Masayı içeri sokabil­ menin bulabildiğim tek yolu onun zaten içeride yapılmış olması. Kâğıtlar ve kitaplarla kaplı masanın arkasında kü­ çük bir pencere var. Dağınıklık belli ki onun canını sıkan bir şey değil. Başını kaldırıp beni gördüğünde şaşırdığını söyleyebilirim. Gözlüğü burnunun ucuna kayıyor, ayağa kalıyor, oturuyor, sonra yine ayağa kalkıyor.


Aşk Falcısı

63

"Galiba beni beklemiyordun, hı?" "Lütfen içeri gir." Beni görebilsin diye, masanın köşe­ sinden bir yığın kâğıdı kaldırıp yere bırakıyor. "Araştırma­ yı bitirdin mi yoksa? Almak için uğrardım." "Evet, getirdim. Adam hakkında bir sürü şey var ama aradığın temel bilgileri getirdim yalnızca. Uğramaktan go­ cunmam. Aslında sana birkaç soru sormak istiyordum ve damlayıversem daha iyi olur diye düşündüm." "Elbette. Sorun değil. Bunu bu kadar çabuk hallettiğin için minnettarım. Usta bir araştırmacının huzurunda aya­ ğa kalkıyorum. Sana bir şey getireyim mi? Ana ofiste çay kahve var." Başımı hayır manasında sallıyorum. Hakikaten nazik biri; umarım bendeniz gibi zor durumdaki genç kadınla­ ra seve seve yardım edecek kadar da naziktir. "İnsanların medyuma gitme nedenini sormak istedim." Arkasına yaslandı, onun eğitimci tavrı takınacağını se­ ziyordum. "Birçok nedenden giderler. En geneli, sırf eğ­ lencesine. Bunu, bir Noel hediyesine göz ucuyla bakma, onlar için elde ne var görme şansı gibi. Bir zevk, bir oyun. Bir-iki gülüp geçerler. Akıllı bir medyum, kişinin ilgisini daha fazla çekecek tam da yeterli bilgiyi verir. Çok geç­ meden, bazı insanlar onları neyin beklediğini bilmezlerse bir sonraki adımı atmakta rahat hissetmezler. Diğer ne­ den bana göre daha can sıkıcı: Yaşamlarında birinin kay­ bını, ölümünü yaşamış insanlar. Bitmemiş bir işleri var


64

Eileen Cook

gibi hissediyorlarsa irtibat kurmak için bir yol anyorlar. Medyuma, iletişim kurmak umuduyla gidiyorlar." "Bu sahiden çok üzücü." "Bu dehşet verici. Medyum, hiç kimse ya da hiçbir şeyle irtibat halinde değil, müşterisinin cüzdanı hariç. Bir demet beylik laf ve tahmin atar ortaya. Kişi, yalnızca duymak istediğini duyar ve kendinden faydalanılmasının ayrıcalığına ödeme yapar." "Medyumların gerçek olmadığından nasıl eminsin? Onların dediklerini nasıl inceliyorsun?" Sandalyesinde daha da arkaya kaykılıyor. Tepetaklak olmasını bekliyorum ama mükemmel bir denge noktası buldu. "Eğer dikkatini verirsen o kadar da zor değil. Bak sana göstereceğim." Bir dakikalığına odayı terk edip üs­ tünde bir televizyon bulunan tekerlekli bir sehpayı ite ite geri geliyor. Sehpa odaya sığmıyor, o yüzden kapıya park edip beni geçerek içeri sokmak için ittiriyor. Bir sedir do­ lap gibi, toprağımsı ve sıcak koktuğunu fark ediyorum. VCR'ye bir kaset koyuyor. Gary Krull'un, bana araştırt-. tığı adamın videosu. Krull'un, stüdyo izleyicileri olması muhtemel bir güruhun önünde bir kadına psişik bir fal baktığı özel bir televizyon programı. Kadının ölmüş koca­ sıyla konuştuğunu söylüyor. Kasetin sonunda kadın hün­ gür hüngür ağlıyor ve seyircilerin hepsi hayrete düşüyor. Dürüst olmak gerekirse ben de ağlıyorum, genelde böyle şeylerden hoşlanmasam da.


Aşk Falcısı

65

"Şimdi, Krull neleri başarıyla tahmin etti?" "Birçok şeyi. Kocasının kanserden öldüğünü, büyük bir futbol fanatiği olduğunu ve bunun hakkında eskiden kavga ettiklerini bildi. Kocanın, olması gerektiği kadar se­ vecen olmadığını ve kadının yanında ikisinin birlikte bir fotoğrafını taşıdığını da bildi." Burnumu çekiyorum. Epey hoştu doğrusu. "Onu bunların hiçbirini söylemedi." Nick, kollarını göğsünde bağlıyor. "Evet, dedi. Demin izledim." "Yo. Yeniden izle. Bu sefer izlerken duraklatacağım." Kaseti başa sarıp tekrar oynatıyor. Bu sefer anlıyorum. Krull, büyük genellemelerle başlayıp kadının boşlukları doldurmasını sağlıyor. Mesela, bir erkek için oradaydı, değil mi? Babası? Değil mi? Kadın başını sağa sola salla­ yıp kocası için geldiğini söylüyor. Evet, Krull şimdi kocası olduğunu görebiliyor. Aniden mi ölmüştü? Kadın hayır, kanserdi diyor. Krull, kadının lafını kesip sonunda, her şeyin gerçekten aniden gerçekleştiğini kastettim diyor ve kadın kabul ediyor. Kocasının hastaneden nefret et­ tiğini söylüyor ama lanet olsun, kim tahmin edemez ki bunu? Krull, kocanın sporu sevdiğini tahmin ediyor, bu da kabul etmek gerekir ki epey garantili bir tahmin. İlkin basketbol diye tahmin etti. Tutturmaktan çok yanılıyordu ama onu izlerken fark etmiyordunuz. Notlar almalıyım. Krull ikiyüzlüydü ama başarılıydı.


66

Eileen Cook "Hayret verici" dedim kaseti yeniden durdurduğunda. "Temin ederim ki kadına Krull'un ne bildiğini sorar­

san ona verdiği o bilginin yansını bile hatırlamayacaktır. Krull'un bütün o dikkate değer şeyleri bildiğini hatırlaya­ caktır yalnızca. Krull öte dünyadan sesleri öylece duyamı­ yor, anlamak için kadının yardımına ihtiyaç duyuyormuş havası yaratıyor. Ses üstü bir ıslık işiten bir köpek gibi başını yana eğdiğini fark ettin mi? Bu, Krull'a kadının vü­ cut dilini ve kendinin çoktan dediklerine onun tepkisini okumak için zaman kazandırıyor. Krull tahminlerini sıra­ larken kadının başıyla nasıl onayladığını gördün mü? İşte böyle, doğru yolda olduğunu biliyor. Akıllı medyumlar, doğal insan gözlemcileridir. Ayrıca kumarbazdırlar, ih­ timallere oynarlar. Daha başlamadan ağlayan bu yaştaki bir kadın? Büyük ihtimalle birini kaybettiğini bilirsin: Bir baba, bir çocuk, bir koca. Nasıl da 'Bir hastane görüyo­ rum' dediğini hatırla. Bu milyon şeye, bir hastalığa, bir kazaya açılabilir. Aralan kadın doldunıyor." "Kulağa epey kolay geliyor." "Pek çok şey gibi bu da olduğundan daha kolay gö­ rünüyor. Ama haklısın. Çok karmaşık değil. Kendinden emin bir şekilde çıkmalısın ortaya. Mücadelenin yansın­ dan fazlası, falı bakılan kişiyi inandırmak. Kendi üzerile­ rine düşeni yapmadıktan için önemli bir ayrıntıyı unuttu­ ğuna ikna etmen gerek onları." "Bu insanlar beyinlerini muayene ettirmeli."


Aşk Falcısı

67

"Belki. Herkes bir şeye inanıyor ve birçok insan özel bir şeye inanmak istiyor, o yüzden medyumlara inanmak kolay. İnsanların eleştirel düşünmesini sağlamak zor." "Sence bana bunun nasıl yapıldığını öğretebilir mi­ sin?" Masasına doğru eğiliyorum. Gözümün içine bakıp kaşlarını çatıyor. Biliyorum, benim eleştirel düşünce için eğitilmek istememi umuyor ama gerçeğin farkında. "Niye?" Sesi kuşkulu ve yolda dikkatlice planladığım hikâye dilimde kuruyup kalıyor. Gerçeğe başvurulabile­ cek o durumlardan birisi bu. Radikal bir fikir ama bu, yük­ sek riskli bir durum. Gerçeği itiraf etmenin işe yarayacağı bir adam olduğunu söyleyebiliyorum bir şekilde. Derin bir nefes alıp bakışına karşılık veriyorum. "Şu ana kadar istediğin her şeyi kaybetmenin eşiğinde olsaydın ne yapardın? Yasa dışı ya da ahlaksız bir şey iste­ miyorum, sonsuza dek mutlu mesut yaşamak istiyorum, o kadar. Ulaşmama ramak kalmıştı." Başparmağımla işaret parmağımı kaldırdım. "Her şeyi geri kazanmam için bir şansım var ama yardımın lazım." "Kesinlikle anlamıyorum. En baştan başlayabilir mi­ yiz? Psişik yeteneklerin nasıl taklit edildiğini öğrenmek istiyorsun çünkü..." Sesi gittikçe alçalıyor. "Çünkü erkek arkadaşımı geri istiyorum" diyorum. "Bütün bu zırvalara inanan bir kadınla çıkıyor. Onları ayı­ racak bir fal bakmak istiyorum." Bana muzip bir bakış atı­ yor. Yüksek eğitimiyle böyle bir planın mükemmelliğini kısa sürede göreceğine dair büyük umutlarım var.


68

Eileen Cook "Sahte psişik fenomenleri gözden düşürmeye çaba­

layan bir gruba ait olduğumu açıkladığım kısmı anladın değil mi? Seni bunu yapman için eğitmek, örgütsel değer­ lerimizle biraz çelişkili." "O kısmı anladım. Sana bunun, etik olarak nerede zor bir ikilem teşkil edeceğini de görebiliyorum." "İkilemin nerede devreye girdiğini netleştirir misin? Bir tarafta savunduğumuz her şeyin karşısında senin fik­ rin var, diğer tarafta..." "Ölüm kalım meselesi. Genel anlamda, en etik kodlar bu tür durumlarda zorlayıcı ölçütleri getirir." "Ölüm kalım." Çenesini ovuşturup ağzına pat pat vu­ ruyor. "Planın o kısmını kaçırmış olmalıyım." "Yaşamım. İlişkimin ölümü. Önemli meseleler. Bunun etkilediği tek insan onun yeni kız arkadaşı olacak. Şu açı­ dan bak: Zaten inanıyor, o yüzden plan rasyonel bir dü­ şünürü karanlık tarafa geçirmeyecek. Buna ilaveten, eğer bu onun medyumlara inancını sarsarsa senin tarafın için bir kazanç olur." "Erkek arkadaşını geri kazanmanın daha kolay yollan olduğu hiç aklına geldi mi?" Kollarımı bağlayıp kaşlarımı kaldınyomm. Daha iyi bir fikri

varsa

duyalım

bakalım.

Bir an odada göz gezdiriyor. "Ona yeniden kur yap­ makla yetinsen olmaz mı?"


Aşk Falcısı

69

"Ona kur yapmak mı?" diye soruyorum. Başıyla onaylı­ yor. Onlarca yıllık yüksek eğitimden sonra bulabildiği en iyi şey bu mu? Yorgun bir şekilde nefes veriyorum. "Kur yaptım. İnan bana, elimden geldiğince kur yaptım. Kur yapmak bu işi çözmez." Bana uzunca bir süre bakıyor. "Kolay pes eden bir ka­ dın değilsin, öyle mi?" Buna hayran mı kaldığını, yoksa akıl sağlığımın bozulduğuna mı delalet saydığını kestire­ miyorum. "Bana Katharine Hepburn'ü hatırlatıyorsun; işi gücü sorun aramak." "Bunu iltifat olacak alacağım. Peki, Spencer Tracy'm olup beni düştüğüm bu karmaşadan kurtarmak ister mi­ sin?" Bekle. Kulağa neredeyse fingirdek geleceğim. Takti­ ğimi değiştirip onun bilimsel cakasına hitap etmeye girişi­ yorum. "Bana yardım etme planının en iyi kısmı, kendine yardım edecek olman. Tüm yaşadıklarımı bir deney ola­ rak yazabilir, tabiri caizse teorini eyleme dökebilirsin. Bu açıdan bakarsan bu fırsatı nasıl kaçırırsın bilmem." "Beni düşünmen ne nazikçe." Şimdi gülümsüyor, yap­ macık da olabilir. "Sana yardım edersem bundan bir yarar sağlayacağımı nereden çıkarıyorsun? Belki de saptırılmış bir nezaket hissinden yardım ederim." "Saptırılmış olduğunu nereden çıkarıyorsun?" Gülüyor ve tokalaşmak için masaya ellerini uzatıyor. "Bu fikirden pişmanlık duyacağımı seziyorum ama an-


Eileen Cook

70

lastik." Ciyaklıyorum. Tokalaşmayı salla: Masanın üstüne eğilip formüllerle dolu kâğıt tomarlarını yere saçarak ona kollarımı doluyorum. Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle çıkıp arabama geri sıçrıyorum adeta. Planın ilk adımı uygulamada. Nick bana bir çanta dolusu kitapla video ödünç verdi ve ilk eği­ tim seansı için bir randevu ayarladık. Ne var ki, sırf Jane'e aklımın hep bir karış havada olmadığını kanıtlamak için, ev için de bir planım var.


Yedi YENGEÇ İstediğinizi istemeye isteklisiniz. Karmaşık iletilerden kaçınma­ lısınız; niyetlerinizi mümkün olduğunca kısa sürede netleştirin.

Kime: larrybeier@westcoastcreditunion.com Kimden: sophie@hotmail.com Konu: Bağlanmak Tarih: 8/03/2005

Merhaba, Sizin ve bankadaki herkesin yaptığı bütün kibar şeyler ve attığı "ekstra" müşteri hizmeti adımları için teşekkür etmek is-


72

Eileen Cook

tedim. Her veznede küçük bir zincire tutturulmuş o kalemle­ rin olmasını seviyorum. Hem, mürekkeplerinin bulunması da beni etkiliyor, çek yatırırken oldukça kullanışlı oluyor. Uğradı­ ğım bütün yıllarda, hiçbir zaman mürekkebi bitmiş bir kaleme denk gelmedim. Zincir de insanların onları yanlışlıkla çantala­ rına koymalarını önlüyor. Ben bir kere neredeyse yapıyordum ki zincir beni durdurdu. Ayrıca, depozito ve iade fişlerinin de küçük kutularında her zaman tamamen dolu olduğunu fark ettim. Ne zaman tarihi yazmayı unutsam veznedarlar, formu tam olarak doldurmadığım için beni sıranın arkasına yollamaksızın bunu benim yerime yapıyorlar. Şu ana kadar yanıt verme gayretinde bulunmasam da, her ay e-postayla hesap raporu yollamanızı takdir ediyorum. Bugün raporlarımı göz­ den geçireyim dedim ve paramın takibi için ne kadar ilgi ala­ ka gösterdiğinizi idrak ettim. Yıllardır "kişisel" bankacım ola­ rak görev yapıyor olmanıza rağmen, şimdiye kadar sizi daha iyi tanımaya gerektiği kadar vakit ayırmadım. Kabul etmeliyim ki bugünden önce, kişisel bir bankacım olduğunun farkında bile değildim ama şimdi, sizi daha iyi ta­ nımayı dört gözle bekliyorum. Düzenli öğlen toplantıları ayar­ layabilir, orada vakit geçirip sohbet ederek yakın arkadaş ha­ line gelebiliriz tahminimce. Doğum gününüz ve en sevdiğiniz rengi söyleyin ki ona göre not düşeyim.


Aşk Falcısı

73

Tahminimce orada, bankada benimle ilgili bir dosyanız vardır, o yüzden muhtemelen hakkımda çoktan birçok şey ögrenmişsinizdir! Erkek arkadaşım Doug'la ilişkimizde "zor" bir yoldan geçtiğimizi duymamışsınızdır. Evli misiniz? Eminim bi­ liyorsunuz ki ilişkiler böyle iniş çıkışlar yaşar. Önemli olan şey, dişinizi sıkmaktır. Şu sıralarda, Doug ve ben bu zorluklara yak­ laşmanın en iyi yöntemine dair anlaşma içinde değiliz. Artık taşındığından morgıcın bir kısmını ödemeyi sürdürmek isteme­ yeceği için, evimizi satmayı düşünüyor olabilir. Siz ve ben, bu tür büyük mali kararların düşünmeden yapılmaması gerektiğini biliyoruz. Bir arkadaşa iyilik olarak yapabileceğinizi umduğum şey, bankanın evin satılmasına karşı bir el koyma ya da bir tür mali kısıtlama getirdiğini bildiren bir rapor yollamanız (Tam ne­ deni size bırakacağım. Eminim iyi bir şey bulursunuz). Bu mümkün değilse, evi kendi gelirim üstüne yeniden fi­ nanse etmem mümkün mü? Affınıza sığınarak rakamları he­ sapladım ve morgıcı şu anki yirmi beş yıldan, yaklaşık yetmiş dokuz yıla uzatırsak ödemelerin kendi kendime karşılayabile­ ceğim kadar düşük olabileceğini düşünüyorum. Sizden haber almayı sabırsızlıkla bekliyorum. Bir araya gelip bir kahve içmeye ne dersiniz?

Arkadaşınız Sophie Kintock


Eileen Cook

74

Kimden: sophie@hotmail.com Kime: larrybeier@westcoastcreditunion.com Konu: Re: Bağlanmak Tarih: 8/03/2005

Bayan Kintock, West Coast Credit Union hakkındaki nazik yorumlarınız için teşekkür ederiz. Buradaki herkes müşteri memnuniyetini öncelik olarak görüyor. Kalemler ve dolu işlem fişleri için tak­ dirlerini veznedarlara ileteceğim. Son zamanda ilişkinizde yaşadığın anlaşmazlık için üzgü­ nüm ama bankadan evinizin satılmasını engelleyen bir belge düzenleyemeyeceğimi söylemekten müteessirim. Bu, dolan­ dırıcılık sayılır ve müdürüm, bunu bankanın adına gerçekleş­ tirmemi hiç hoş karşılamaz. Bankamız şu anda yetmiş dokuz yıllık bir morgıç temin etmiyor, yine de buraya uğrarsanız si­ zinle görüşüp diğer seçenekleri belirlemekten memnuniyet duyarım. Kişisel bankacınız olarak, size emekliliğiniz, yatırım planlamanız ve aylık banka borçlarınızı nasıl azaltacağınız dahil, bir dizi mali servis hakkında öneride bulunabilirim. Ara­ maktan ve kendinize uygun bir tarihte randevu almaktan çe­ kinmeyin.


Aşk Falcısı

75

Saygılarımla, Larry Beier

Not: Doğum günüm 16 Temmuz'da, en sevdiğim renk mavi ve evet, evliyim. Sorduğunuz için teşekkürler.

Kime: larrybeier@westcoastcreditunion.com Kimden: sophie@hotmail.com Konu: Re: Bağlanmak Tarih: 8/03/2005

Larry, Evimi kaybetme tehlikesi içindeyim. Banka borçlarından birkaç dolar tasarruf etmekle işlerin gerçekten yoluna girece­ ğini mi düşünüyorsun? Senden "dolandırıcılık" yapmanı iste­ miyordum, bunu küçük beyaz bir yalan olarak düşünmüştüm. Tarafından pek desteklendiğimi hissetmiyorum; muhtemelen başka bir kişisel bankacı atanmasını talep etmeliyim, benim şahsi durumumla ilgilenen ve endişelerimi önemsiz bulma­ yan bir bankacı.

Bayan Kintock


76

Eileen Cook Kimden: sophie@hotmail.com Kime: larrybeier@westcoastcreditunion.com Konu: Re: Bağlanmak Tarih: 8/03/2005

Kahve ve sohbet için bir araya gelmek istediğin anlamına mı geliyor bu?

Larry


Sekiz ASLAN Para sorunları sizi yıpratıyor. Gerçekler tam karşınızda, ama onların peşinden gitmeye istekli olmanız gerek. Önemli mesele­ lerle ilgilenmeden önce bir dinlenme dönemine ihtiyacınız ola­ bilir.

Kötü ve biraz da uygunsuz bir espri anlayışına sahip ki­ şisel bankacım Larry'yi hiç görmek istememe rağmen bir randevu ayarladım. Nerede durduğumu tam olarak öğren­ mem gerekiyordu. Ev sahipliğiyle ilgilenen bendim. Belki de bağlılık fobisinin bir ikaz işareti olarak Doug kirada oturmayı tercih etmişti. Vancouver'daki konut piyasası bütünüyle çıldırmış. Piyasaya girmek gerçek bir bağlılık gerektiriyor, peşin bir ödeme yapabilmek için böbrek­ lerinizden birini satmaya ya da ebeveynlerinizden birini


Eileen Cook

78

öldürmeye gönüllü olmak gibi. Bizim ebeveynlerimiz si­ nir bozucu ölçüde sağlıklıydı ve ikimiz de böbreklerimize fazlaca düşkündük. Gazetelerin emlak sayfalarını yemek dergileri gibi okumaya mecbur kalmıştım. Dayalı döşeli mutfaklara ve parkeli mutfak/yemek odalarının resimleri­ ne ağzımın sularını akıtırdım. Hafta sonları, ziyarete açık evlere gidip bizim olsaydı eşyalarımızı nereye koyardık diye hayal kurardık. Tamam, teknik olarak ziyarete açık evlere giden bendim. Doug'a "başkalarının evinde gezin­ mek" aptalca gelirdi. Büyürken de hep kiralık evlerde oturdum; birkaç yılda bir taşınırdık. Kendime ait bir ev sahibi olmaktan daha huzur verici bir şey düşünemiyorum. Doug, ev sa­ hipliğini istikrardan çok tutukluluk olarak görüyordu. Bir yer alır almaz daha iyi veya daha heyecanlı bir teklif gelmesinden endişe ediyordu bence. Ne var ki, Doug daha fazla şahsi alanı bulunmasıyla ilgileniyordu ve bir yatırım yapmanın benim açımdan iyi bir fikir olduğunu düşündük. Bir şey bulabileceğimizde hemfikirdik, be­ nim adımı koyardık ama ödemelerin büyük bölümünü Doug karşılardı. Evimizi tesadüfen bulduk. Judith benden, düzenli bir müşterimiz olan yaşlı bir kadına birkaç kitap bırakmamı istemişti. Kitapları götürdüğümde kadın beni evine da­ vet etti. Zamanın unuttuğu bir evdi. Kadın, mekânı en


Aşk Falcısı

79

son 1966'da yenilemiş olmalıydı. Mutfak gereçleri zeytin yeşiliydi. Halılar on santimlik tüylerden oluşuyordu; oda­ da yürürken neredeyse dizlerimi gıdıklıyordu. Duvarlar kâğıtlarında, yemek tabağı büyüklüğünde turuncu papat­ yalar vardı. Kadının çevirmeli telefonu vardı, şaka etmi­ yorum. Ev, kadının ayakta tutamayacağı kadar fazla yük oluyordu ona. Kocası bir-iki yıl önce ölmüştü. Çocukla­ rı ve torunlarının daha yakınına taşınmak istiyordu ama evi ne yapacağını bilmiyordu. Evi yok pahasına aldım. Doug'la hoş bir çift olacağımızı düşünüyordu. Bence, ora­ da onunki gibi bir aile kuracağımız fikri hoşuna gitmişti. Ev North Shore'daydı, Vancouver'ın merkezinden Lions Gate Bridge'in hemen üstünde. Dağlar North Shore'da başlıyor, evler yamaçta yükseliyordu. Aşağıdaki ok­ yanusa kayma tehlikesi yaşıyorlarmış gibi görünüyordu. Hava bile şehir merkezinden daha farklı geliyordu: Temiz ve canlıydı. Bir şehre kapı komşusu olan küçük bir kasa­ baydı adeta. Kuzey Vancouver'daki evi almak yetişkinliğe adım atmak gibiydi. Artık masal ya da romantizm değildi. Taşınmadan önce halıyı söktük ama papatyalı duvar kağıdıyla bir sene kadar yaşamak zorunda kaldım, o yüzden papatya­ lı duvar kâğıdını sıyırıp bir kat daha duvar kâğıdı buldu­ ğumda hissettiğim dehşeti hayal edebilirsiniz. Bu sefer­ ki, rengârenk çiçekli bir desendi ve biri duvara bahçe


80

Eileen Cook

kusmuş gibi görünüyordu. Onun altında, sarı çizgili bir deseni olan başka bir kat. Sürekli duvar kâğıdı sıyıra­ cağımdan korkmaya başlamıştım ki tüm duvarı bitirip arka bahçeyi seyretmeye koyuldum. Çoğu işi kendim yaptım. Doug ev işlerine pek gelmez. Planlama aşama­ larım sever. "İşçi" kıyafetlerini giyinip kuşanır. Ayrıntılı ölçümler yapar ve karmaşık NASA formülleri karaladık­ tan sonra Ev Donanımı'na yönelip yepyeni bir evi tama­ men sıfırdan inşa etmede gerekenden daha fazla malze­ me alır. Sonra kendini o gün için yorgun ilan edip yarın nasıl çalışacağına dair büyük sözler sarf ederdi. Aynı şekilde, ertesi gün de izlemeyi dört gözle beklediği bir oyun ya da maç olur: Hokey, futbol, basketbol, körling ya da kayak. Vahim bir durumda, beni bu hakikaten bü­ yük uluslararası dart şampiyonasını görmek için tüm hafta bekledim diye'ikna etmeye çalıştı. Hiç olmazsa iç geçirir, gözlerini devirir ve hafta boyu çok çalıştığı ve alt tarafı küçük bir ara istediği hakkında homurdanırdı. Kavramam yıllarımı aldı ama şimdi kendim fark ediyo­ rum. Ben bitirene kadar bekler, sallana sallana içeri gi­ rer ve "Aman Tanrım, beni çağırmalıydın. Sana yardım edebilirdim" gibi bir şeyler zırvalardı. Bunu, sanki ge­ çen iki gündür yaptığım şeylerden tamamen habersiz gibi, ifadesiz bir suratla söylerdi. Gerçi bütün işlerin parası ödendi ve ev büyüleyici gö-


Aşk Falcısı

81

rünüyordu. Martha Steward görse beğenirdi. Bu evi haki­ katen bir yuva haline getirdim. En sevdiğim şahsi doku­ nuşum mu? Papatyalı duvar kâğıdımın bir parçasını alıp çerçeveleterek mutfağa astım. Size söylüyorum, insanlar lüks tasarımcılara, bunun gibi özgün ve acayip dokunuş­ lar için yüksek meblağlar ödüyor. Doug da mekâna ken­ di dokunuşlarını ekledi, çoğunlukla boya renklerini veto hakkı, "fazla kız işi" olan her şeyden tiksinme ve bir dev ailesi için yapılmış gibi görünen kabank deri mobilya tut­ kusu. Bu evi kaybetmek istemiyorum. Bunu başarmak için, bankacım Larry bana birçok se­ çenek sundu:

Piyangoyu kazanmak.

Tercihen Doug gibi dolgun maaşlı bir ev arkadaşı edinmek. Büyük, dolgun bir maaş talep edip almak. İkinci, üçüncü bir işi düşünmek. İki günde bir yemek yiyerek bütün harcamalarımı en alt seviyeye indirmek. Evdeki net varlığı kullanıp emeklilik birikimlerimi çekerek mal sahibine ödemek ve yaşlılığımda kö­ pek mamasıyla geçinip gitmeyeyim diye evin de­ ğerinin artması için dua etmek.


82

Eileen Cook Eve giderken bir loto bileti aldım. Ne de olsa bilemez­

siniz, kazanmanız için oynamanız gerek. Judith'in ciddi ol­ duğumu fark edince burnundan soluma ve gülme seslerine dayanabileceğimi sanmıyorum. Yemek yemeyi bırakamaya­ cak kadar çok seviyorum ve çalışmaktan da başka bir iş daha almayı düşünemeyecek kadar nefret ediyorum. Ev arkadaşı fikrini düşündüm ama. Dürüst olmak gerekirse, yaşamaya katlanabileceğim tek insan Jane, o da bazı günler istemesine rağmen, büyük ihtimalle kocasıyla çocuklarını bırakıp bana kaçmaz. Yaşamak istediğim diğer insan tabii ki Doug, onun da aklının başına gelip geri taşınacağını umuyorum, tabii Melanie olmadan. Ne var ki, banka ve Bay Larry biz bunu çözedururken ev ödemelerini ertelemeye niyetli değil. Bu da bana yeni finansman seçeneğini bırakıyor. Emeklilik hesaplarımı nakde çevirmek beni geleceği­ mi satmışım gibi berbat hissettirdi. Bunu bir organ nakli ihtiyacı, kalıcı bir musibetle kıyaslamaya çalıştım. Geç­ mişe yolculuk yapıp annemin faturaları ödemek için di­ dinmesini gördüm. Böyle olmayacağıma hep yemin eder­ dim. Biriktirmesi yetişkinlik yaşamım boyunca süren şe­ yin satılmasının ne kadar kolay olduğuna şaştım kaldım. Olay şu ki, korkunç olduğu kadar, hallolmuştu da. Ancak karşılayabileceğim bir ödeme planıyla önümüzdeki otuz beş yıl parasını ödetecek evi yeniden finanse ettim. Ev, emniyetli bir şekilde benim.


Aşk Falcısı

83

Tamamen kendime güvendiğim ilk sefer bu. Doug'la ilişkimizi yoluna sokarken ödemeye koyduğu parayı alıp emeklilik primimi ikiye katlayacağım. Bu benim yaşlanın­ ca köpek mamasına bel bağlamamı azaltacak. Hem, kö­ pek maması reklamlarına bakınca, meretin tadı da gitgide güzelleşiyor. Biraz su kattınız mı bazıları et tadı bile ve­ rir. Pekâlâ. En azından köpek mamasıyla beslenirken ken­ di evimde olacağım.


Dokuz BAŞAK Kendinizi huzurlu renkler ve müzikle kuşatın. Etrafta heyecanlı bir şekilde koşuşturup duruyorsunuz; ara verebileceğiniz bir or­ tam yaratmalısınız. Beklenmedik bir sürprize hazırlıklı olun.

Ev bir felaket bölgesi. Yemek odası masasının üstünde yığınla kitap ve kâğıt var. Kanepeye oturuyor, doğrudan kutusundan dondurma yiyorum. Bir kaşık benim için, sonra bir de Mac için. Üstümde, çamaşır suyu lekeli eşof­ man altım var ve saçım, Doug'ın çorabından yaptığım saç bandıyla geriye çekili. Emeklilik hesabımı yeniden oluşturabileyim diye masrafları kesen bir bütçe üstünde ça­ lışıyorum. Mali geleceğimin sorumluluğunu aldığımdan beri, kendimi güçlenmiş hissediyorum. Teknik olarak son kullanma tarihi geçmiş yiyecekleri almak ve Mac'in


Aşk Falcısı

85

bağışladığı köpek kılından yaptığım iplikle kendi kıyafet­ lerimi dokumak dahil, sıkı bir bütçe hazırlarsam emekli­ likte sorun yaşamayacağım. Mali stres yeterli değilmiş gibi bir de, Nick'le buluş­ tuğumuz her anda psişik "yeteneklerimle" alıştırma yapı­ yorum. Medyumlar hakkında kaset, daha çok kaset ge­ tirdi ve onların daha fazla kitabını okuttu: Bağlantılar, Öte

Dünyaya

Geçmek,

Bulutlarla

Konuşmak.

Farklı

insanları taklit ettiği fal provaları yaptık. Terk edilmiş bir genç kızın kaknem ifadesini canlandırıyor. Aslında, beni sayılarla sıkmadığında çok güldürüyor. Kişi hakkında ilk izlenimde edindiklerime dayanarak güvenli tahminlerde bulunayım diye bana nüfusla ilgili bilimsel veriler getirdi ve beni genel istatistikleri ezberlemeye zorladı. Üniversi­ tede bu kadar sıkı çalışsaydım doktora derecesi alırdım. Medyum panayın yarın ve hiç olmadığım kadar hazı­ rım. Kapı çalıyor ve Mac, dondurma kutusunun kenarını yalamaya dönmeden önce tek bir kez havlıyor. Bir savaş­ çıdan çok bir âşık. Eğer biri hakikaten eve zorla girme­ ye kalkarsa Mac'in ayağa bile kalkacağından şüpheliyim, tabii onun kurabiye kavanozunu çalacak kadar kötü bir sağduyuya sahip değilse. Kapıyı açıyorum ve işte karşım­ da Doug. Geri geleceği anı düşlemiştim. Ne var ki, biraz daha iyi görüneceğimi hayal etmiştim. Kapıdan geriye çe­ kiliyorum. Neden şimdi,

ben Mac'in bahçeden sürükle­

diği bir şey gibi görünürken geldi ki?


86

Eileen Cook "Selam Sophie. Kusura bakma, aramalıydım." Takım

elbiselerinden birini giyinmiş. Kravatının gevşek haliyle, biraz derbeder ve tümüyle tapılası görünüyor. "Hayır, tabii sorun değil. Saçmalama. Burası senin de evin." Böyle söylemek benim cömertliğim, zira bankaya göre teknik olarak tamamen benim. Çekici bir gülümse­ me takınmaya çalışıyorum. "İçeri gelsene." Doug yanım­ dan kayıp geçerek oturma odasına gidiyor. Mac'i yere in­ dirip kanepeye oturuyor. Mac'in hoşuna gitmiyor, Doug gittiğinden beri mobilyada -köpek- olmaz kuralında epey laçkalaştım. Mac yere inmeye hazır değil gibi görünüyor. Kocaman, ihtiyar İskoç köpeği kaşlarını çatıp gözlerini Doug'a dikiyor, o ise tamamen habersiz. Doug'ın yanına, yakınına oturuyorum ama çok yakınına değil. Bu mudur? Af dilemeye ve eve gelmek istemeye mi karar verdi? Ara­ lara erimiş çikolata parçalan kalmadığından emin olmak için dişlerimi yalıyorum. "İyi misin? Senin için endişeleniyorum." Elini dizime koyuyor. Parmaklı bir ısıtma yastığı gibi sımsıcak. "Ne demek istiyorsun?" Sonra etrafa bakıp mekânı onun bakış açısından görüyorum, kâğıt ve kitap istifleri, masadaki erimiş dondurma kabı. Kâğıt biriktirmeye başla­ yıp evden hiç ayrılmayan o kadınlardan birine dönüşüyo­ rum gibi görünüyor. Gazeteci çocuk kokuyu fark edince kadının yalnızca çöpün altında ezilmiş cesedi bulunuyor. "Ah, bu." Hafifçe gülüp elimi belli belirsiz savuruyorum.


Aşk Falcısı

87

"Yoğun bir hafta oldu. Burada tek bir şey bile yapmadım." Saçımı özgüvenli, Melanie Kavun Göğüs usulü savuruyo­ rum ve düğümlü çorap kucağıma düşüyor. İkimiz de ona, yamuk yumuk, kahverengi ünlem işaretine bakakalıyoruz. "Bunun senin için zor olduğunu biliyorum. Umarım seni hiçbir şekilde incitmek istemediğimi biliyorsundur. Bunun yapmamız gereken bir şey olduğunu hissettim yalnızca. O kadar uzun süredir birlikteydik ve ilişkimizin gideceği tek bir doğrultu vardı. Seni seviyorum Soph." Soluğum kesiliyor. Budur. Aptallık ettiğini anladı. Eski çorabını saçıma takmam, evin karman çorman olması önemli değil. Sevdiği şey, evi çekip çevirmem değil biz­ zat benim. Yüreğim biraz parçalanmaya başlıyor. Sonra, beni kollarına almak yerine hızla ayağa kalkıyor. Mac zıplıyor ve başka bir pis bakışla, şekerlemesine kaldığı yerden devam edeceği daha sessiz bir yer bulmak için sallana sallana yürüyor (Duygusal sahneler onun sindiri­ mini bozuyor). "Bunun zor olacağını biliyordum ama bu kadar zor olacağını tahmin etmemiştim." Onu dönmek için yalvarmayı geçiriyorum aklımdan ama zalim davran­ mak istemiyorum. "Sorun değil. Buraya ne söylemek için geldiğini biliyo­ rum galiba" diyorum utangaçça gülümseyerek. "Ne söyleyeceğimi ben daha düşünmeden önce bilir gibisin her zaman" diyor bana minnettar bir bakış atarak.


Eileen Cook

88

"Seni herkesten iyi tanıyorum." Ben de ayağa kalkıyo­ rum. Yüzümü buruşturuyor gibi görünmeden başımı ha­ fifçe eğmeye çalışıyorum. "Onunla tanışmanı isterim." Eğilmeyi bırakıyorum. Mi­ dem çok yükseklerden esnek kordonla atlayış yapmaya başlıyor. "Kiminle tanışmamı?" "Melanie. Görüşmeye başladığım bir kadın. Bir araya, soluklanma fırsatına ihtiyacım olduğunu biliyordum ama biriyle tanışmayı beklemiyordum, birden oluverdi. Onu bu gece getirecektim ancak yalnız sen ve ben konuşsak daha iyi olacağını söyledi. Bırakılmış mevzulardan nasıl da nefret ederim. Melanie bunu kötü karma yarattığını söylüyor. Onun hakkında neler hissettiğimi, ne kadar şaş­ kın olduğumu bilmeni isterim." "Hı hım. Buraya yeni kız arkadaşından bahsetmek için mi geldin? Bizim, yeni kız arkadaşın hakkında derin bir sohbete koyulmamızı istiyorsun?" Birden Melanie, mü­ kemmel uyumlu kıyafetiyle kapıda bana tepeden bakarak dikilirken gözümün önünde beliriyor adeta. "Konuşma­ nın beni incitmek istemediğin kısmına n'oldu? Beni sevdi­ ğini söylediğin kısma n'oldu?" Doug şaşırmış görünüyor. "Kusura bakma, bu biraz bencilce gelebilir ama benim hakkımda konuşmamızın bittiğini sanmam. Melanie'ye ve onu ne kadar umursadığına gelmeye pek hazır değilim daha." Sesimin cırtlaklaştığını duyabiliyordum.


Aşk Falcısı

89

"Kızma. Nasıl hissettiğimi çözmek için biraz zamana ihtiyacım vardı. Bana çok şey ifade ettiğini anladım ama ne istediğimden emin olmam gerekti. Senin ne istediğini biliyorum. Bizi anne babama dönüştürmek istiyorsun. Fa­ kat geleceğim benim istediğim gibi de olmalı. Biraz ma­ ceraya, heyecana ihtiyacım var. Senin yine de hayatımda bulunmanı istiyorum. Arkadaş kalmak istiyorum." "Yani, ilişki sorumlarımızı ele almaya karar verdiğin yol, başka biriyle yatmaya başlamaktı?" Başımı iki yana sallıyorum. "Harika. Bir kitap yazmalısın. Eminim bu ge­ zegen üstündeki bütün erkekler okur. Oprah'a çıkmam saymıyorum bile." Volta atıyorum. "Sana inanamıyorum. Arkadaş kalmamızı mı istiyorsun? Arkadaşın olmak iste­ meyeceğim aklına gelmedi mi?" "Üzgünüm Soph. Bunun seni ne kadar derinden etki­ lediğine dair hiçbir fikrim yoktu. Kendi dünyama o kadar kapılmıştım ki düşünemedim bile. Beni kaybetmenin seni ne kadar harap ettiğini görmeliydim." Voltayı bıraktım. "Beni harap ettiğini mi? Benim için endişelenmene lü­ zum yok. Çok iyiyim." Doug bana bakıyor. Lekeli uzun kollu bir tişört, dağınık bir ev ve eski sevgilinizin kirli çorabıyla bağlı saçınızla özgüven imajı yaratmak çok zor. Acınacak halde olduğumu düşünürse beni hiç istemeye­ cek. Kapı zili yeniden çalıyor ve Mac, kalbi kınk bir hav diyor yeniden. İncelemek için etrafı dolaşıyor. Doug içeri girdiğinde kapıyı tam kapatmamıştım ve Mac, burnuyla


Eileen Cook

90

bir itişte onu açabiliyor. Nick, yıpranmış evrak çantası ve bir paket hazır Tayland yemeğiyle orada dikiliyor. "Affedersin. Akşam yemeğine bir şeyler getirebilirim diye düşündüm." Hazır yemek paketini, görsel bir açıkla­ ma olarak kaldırıyor. Doug beklenmedik bir şey mi arıyor­ du? Ona beklenmedik bir şey vereceğim. Üç uzun adımda Nick'in yanına geçip ona bir öpücük konduruyorum. Cid­ di bir Rüzgâr Gibi Geçti öpücüğü; ölmek üzere olanları hayata döndürmek için acil durumlarda kullanılabilecek türden. Nick, onu bıraktığımda geriye doğru sendeliyor. Gözlükleri yamulmuş ve rujum ağzına yayılmış. "İşte geldin sevgilim! Hiç gelmeyeceksin sandım" di­ yorum gözlerinin içine bakıp psişik dalgalar yollamaya çalışarak. Ne de olsa prova yapıyorum. Nick önce bana, sonra da Doug'a bakıyor. Orada farkındalık kazandığını görebiliyorum. Ee, boşuna doktora derecesi almamış. "Şey, küçük kekim, günün bu saatinde trafik nasıl bi­ lirsin." Yanağımı öpüyor ve cebinden bir köpek bisküvisi çıkararak eğilip Mac'e veriyor. Köpeğin onu sevmesine şaşmamalı. Kendi köpeği bile yok ama cepleri yine de ciğerli bisküvi dolu. Kolunu belime dolayıp ondan en az on beş santim uzun Doug'a gülümsüyor. "Affedersiniz, ismi­ niz neydi?" Doug, orada ağzı bir karış açık duruyor. "İsmim Doug." "Ah evet, eski sevgili. Hay aksi. Tam ortanıza dalıverdiğim için çok üzgünüm ama köpek aldı beni içeri.


Aşk Falcısı

91

Sophie'yle birlikte sessiz bir akşam planlıyorduk. Ne haftaydı ama? Çıkayım da yalnız konuşun e mi kekim?" Kekim mi? Onunla hayali aşk isimlerimizle konuşmayı unutmamalıyım. Kendimi kafamda hiç "kek" tipinde canlandırmamıştım. "Yo, sevgilim. Doug da gidiyordu zaten. Bana başka birini bulduğunu söylemek için uğramış." "Aa, ne harika. Her şey gönlünüzce olsun." Nick, Doug geçsin diye yana bir adım atıyor. Doug arkasına, bir bana, bir Nick'e bakıyor. "Başka biriyle çıktığına inanamıyorum. Neden bilmi­ yorum. Hiç ummamıştım..." "Herhalde ummazsın." Oda sessizleşiyor, başka bir kötü kokan organ kurabiyesi umuduyla burnunu Nick'in pantolon paçasına sesli horultularla sürten Mac hariç. "Şey, galiba gitsem iyi olacak." Doug, sessizce ve adeta savaş sonrası bunalımıyla dışan çıkıyor. Ha! Şimdi kalbine hançer saplanmasının nasıl hissettirdiğini biliyor. Onun sokağın sonuna yürümesini ve dönüp başını kaldırarak eve bakmasını seyrediyorum. Omuzlan çökmüş, dışan koşup ona her şeyin düzeleceğini söylemek istiyorum ama yapamayacağımı biliyorum. Arabasına binip gidene kadar bekliyorum, sonra sıkı sıkı Nick'i kucaklıyorum. Harika biri. Hem, köpek kurabiyesi ve hazır yemek de getirmiş. Onu tekrar tekrar öpebilirim.


On TERAZİ İçgüdülerinize güvenin ve kulaklarınızı açık tutun. Eğer dikkat ederseniz beklediğiniz mesajı alacaksınız. Diğerleri sizin yol gös­ termenize güvenecek; bilgeliğini paylaşmaya istekli olun.

Medyum panayırı, şehir merkezindeki Delta Ötel'de ger­ çekleştiriliyor. Şal desenli anvelop eteğimi, siyah eşarbımı giymek ve Çingene işi halka küpelerimi takmak istedim ama Nick beni bu kılıktan vazgeçildi. Herkes epeyce normal gi­ yinmiş. Bir sürü siyah balıkçı yaka var, birkaç kadın da siyah göz kalemini biraz fazla kaçırmış ama moda sının kapsamın­ da bu. Etkinlik, otelin geniş balo salonlarından birinde. Bir tur atıp mekânın dış hatlarını öğreniyorum. Kapının yanın­ da, satılık parçalann tepeleme istiflendiği masalar var. Bunlar asağıdakilerin herhangi bir kombinasyonunu kapsıyor:


Aşk Falcısı

93

Kristaller. Kristaller hakkında kitaplar. •

Yaşamları kristallere bağlı değişmiş insanlar hak­ kında kitaplar.

Kitap masalarına bir süre göz gezdiriyorum ve satıcı kadın bana sürekli "titreşimi hissedip hissetmediğimi" sorarken çeşitli kristaller tutuyorum. Hiçbir şeyden hiç­ bir titreşim almamamdan dolayı sinirleniyor gibi. Nihayet yalan söyleyip tutuğum mor taşın bana kesinlikle bir tür enerji verdiğini söylüyorum. İkimiz de rahatlıyoruz, ta ki elimde tuttuğumun bir anahtarlık olduğunu ve teknik ola­ rak hiçbir titreşim verme imkânı bulunmadığım belirtene kadar. Ne olursa olsun onu alıyorum. Kapıdaki adam bana salonun bir planını verdi: Plan, çeşitli masa düzenlerini ve hangi medyumun hangi yerde bulunabileceğini gösteriyor. Görünüşe göre medyumluk sektörü hayat edebileceğinizden de fazla gelişmiş. İliş­ kilerde, işte ya da sağlıkta uzmanlaşmış medyumlar var. Mekân dolu ama kalabalık değil. Hiç itiş kakış yok ve her­ kes sırasını bekliyor adeta. İnsanların gelişini izleyebile­ yim diye kapının yanına yerleşiyorum. Şu ana kadar, Me­ lanie ya da göğüslerinden eser yok. Derin nefes almaya odaklanıp kendime, eğitimli bir "profesyonel" olduğumu hatırlatıyorum. Sonunda içeri girdiğinde tepki vermiyo­ rum. Aksine, onu izlemekle yetiniyorum. Bunda yalnız değilim. Başka birçok insan da dönüp onu izliyor.


Eileen Cook

94

Balo kraliçesi mükemmelliğinde, uzun boylu, belli ki kötü bir permaya asla maruz kalmamış sarı saçlı. Saç kremi reklamlanndaki saçlara benziyor, hani kullanırken kadının orgazma ulaştığı türden. Melanie kesinlikle göz alıcı. Formda demek bile az gelir. Olimpik bir atlete ben­ ziyor. Tüm o sağlıklı yaşam, insan için yararlı olmaz her­ halde. Yavaş yavaş hava kaçıran bir balon gibiyim. Doug'ın ondan büyülenmesine şaşmamalı. Odadaki bütün erkek­ ler, eşcinselliğinden emin olduklarım bile ona göz atıyor­ lar. Cenazelere katıldığında, erkek ceset fırlayıp yavaş bir ıslık çalmasın diye tabutun kapağını çivilediklerinden şüpheleniyorum. Lisedeyken onun gibi kızlar beni korku­ turdu. O yaşta eksiksiz özgüvene sahip birine kim güvenir ki? Hiç doğal değil. Gözlerimi kapatıp zihnimde Doug'ı canlandırıyorum, sonra derin bir nefes alıp Melanie'ye doğru yürüyorum. Aynı tüm hafta provasını yaptığım şe­ kilde, ona "tesadüfen" toslayabiliyorum. "Affedersiniz" diyor. O ve arkadaşı, alışveriş masasını çoktan ziyaret etmişler. Belli ki onlar için titreşen taşlar da bulmuşlar; zira taşlar alışveriş poşetlerini aşağı çekiyor. Arkadaşı, Melanie'nin gölgesinde neredeyse kayboluyor. Çok şık giyinmiş ama Melanie'nin parlak ışığına baktık­ tan sonra onu net göremiyorsunuz. Melanie'nin koluna dokunuyorum ve sonra gözlerimi açabildiğim kadar açı­ yorum.


Aşk Falcısı

95

"Bir ilişkin var, değil mi?" Abartılı bir şekilde durakla­ yıp kafatasından gelen psişik dalgalar görüyormuşum gibi başının yan tarafına bakıyorum. "Adı Dave, hayır Darren, bekle, hayır; Doug." Melanie'nin arkadaşı açıkça dehşete kapılıyor, ağzı açık kalıyor. O açık ağza bir Volkswagen bile sürebilirdiniz. "Adı Douglas gerçekten. Nasıl bildiniz?" diyor Melanie. "Ben bir medyumum. Gerçi şu an mola vermiş olmam gerekiyordu." Çok yakından bakmamasını umarak, elleri­ mi masalara doğru belli belirsiz sallıyorum. "Adım Emma Lulak. Dur söyleme... Sen de Miranda? Yo, Mary? Hayır bekle... Melanie?" Arkadaşı, ağzını özgürlüğe teşebbüsle fanusundan at­ layan bir lepistes misali açıp kapatıyor. İkinci kişiliğim olan medyum ismim, göbek adımla annemin genç kızlık soyadının karışımı. Böylelikle hatııiayabileceğimi fark et­ tim. Hem, annemin ensesinde gözleri var gibidir. Evden gizlice çıktığımda veya elbiselerini aşırdığımda hep bilir­ di. Ebeveyn psişik yeteneği türünden bir şey olsa gerek. Kim bilir? Belki de genetiktir ve ondan bana geçmiştir. Melanie'yle yakın arkadaşmışız gibi pis bir kahkaha atıp yeniden koluna dokundum. "Paldır küldür lafa karıştığım için kusura bakma. Senden gelen muazzam bir titreşim algıladım bu konuda. Bir ilişki olmalı."


96

Eileen Cook "Öyle. Tanıştığım en büyüleyici erkek." Arkadaşının

ağzı hâlâ açık. Dili orada kuruyuverecek zannedersiniz. Konuşamıyor gibi adeta. Şirin olması iyi bir şey çünkü ikisi arasından harika konuşmacı olarak tanınamayacak açıkçası. Bir şey, belki sıcak bir yaz gününde bir dondur­ ma kamyonunun uzaktaki ahenkli tıngırtısını duyuyormuşum gibi, başımı yeniden yana çeviriyorum. "Bir ilişkiden, uzun süreli bir ilişkiden daha yeni çık­ mış." Göz kenarındaki küçük bir kırışığı okumaya çalışıyormuşçasına şaşı şaşı bakıyorum. "İlişkinizin ne kadar süreceğini, onun hayatının erkeği olup olmadığını merak ediyorsun." Son kısmı bir tahmin. Melanie buna şakası­ na dahil olabilirdi. Belki de mevzu ona hiçbir şey ifade etmiyordur. Bu durumda, ona dürüst olup kadın kadına, oynayacak başka birisini, henüz kapılmamış birini bulma­ sını söylerim. Ama gözleri yaşlarla dolmaya başlıyor. La­ net olsun. Bunun geçici bir heves olduğunu düşünmek buraya kadarmış. "Sürecek mi? Bana söyleyebilir misin? Bence büyüleyi­ ci... Ona öylesine âşık oluyorum ki." "Üzgünüm. Bunu yapmamalıyım. Bir fincan kahve alacaktım alt tarafı. Moladayım." Melanie elimi kavrayıp göğsüne götürüyor. Elimin, kıyamet göğüsleri tarafından emileceğinden korkuyorum ama orada duruyor. Onu o kadar yakınında kavrıyor ki kalbinin atışını hissedebiliyo­ rum.


Aşk Falcısı

97

"Lütfen gitmeyin. Bana bir fal bakabilir misiniz? Bek­ leyebilirim, bana hangi masanın sizin olduğunu söyleyin yeter, molanızdan sonra orada sizi bulurum." Gülümseyip beklentiyle dudaklarımı yalamamaya çalışıyorum. Nick'le prova yaptığımızdan biraz daha farklı seyrediyor bu. "Ne söyleyeceğim: Lobiye gidip oturacak sessiz bir yer bulalım. Sana en iyi falımı bakayım." O ve arkadaşı, en sevdikleri p o p yıldızıyla sahne arkasında bir tanışma turu kazanmışçasına hafiften ayakladılar. Bir bebekten şeker almak kadar kolay oldu. Aynı Nick'in söylediği gibi, insan­ lar inanmak istediklerinde işin zor kısmını sizin için hal­ lederler. Ona ve arkadaşını lobiye götürürken yüzümdeki sırıtmayı savuşturmaya çalışıyorum.


On Bir AKREP Bugün kendinizi konforla kuşatın; bütün önemli kararlarınızı bırakıp kafanızı yeniden toplamaya zaman ayırın. Ofis politikala­ rından ve gereksiz yüzleşmelerden uzak durun.

Büyüye en son çocukluğumda inandığımı hatırlıyo­ rum. Çocukken, Noel ağaçlarının insanlar gibi, kişilikle­ ri ve aileleri olduğuna inanırdım. Ağacı sökme zamanı geldiğinde tepem atardı. Tatil sezonunu rafa kaldırmışız gibime gelirdi. Bugüne kadar, o Noel ağacı şekilli oda par­ fümlerinin kokusu beni hep rahatlatmıştır. Üretmeye ye­ tenekli olduğum artistliklerden kaçınmak için annem böl ve yönet stratejisi yürütürdü. Büyük babamı ağacı orta­ dan kaldırmaya gönderirken beni de alışverişe götürürdü. Eve geldiğimizde dökülmüş birkaç sivri yaprakla birlikte


Aşk Falcısı

99

ağaçtan, bana hoşça kal diyemeden gittiği için çok üzül­ düğünü ama ormandaki ailesine geri dönmesi gerektiğini söyleyen bir not olurdu. O notları yıllarca sakladım, ta ki babamın bizi terk etmesine dayanabiliyorsam, ağacın oduncuya gitmesinin travmasını da atlatabileceğim kafa­ ma dank edinceye kadar. Hayatımın, ağaçların ruhları olduğuna inandığım kısa dönemi haricinde, doğaüstü olaylara hiç inanmadım. Ge­ celeri çarptığımız şeylerin hayalet olduğundan endişelen­ mem. Bir gölde bir kütük gördüğümde onun Loch Ness canavarının ikinci gelişi olduğunu düşünmem. İnanan in­ sanlardan daha iyiyim demiyorum. Onlar kendi masalları­ na inanıyorlar, ben de kendi masallarıma, mesela sonsuza dek süren gerçek aşka. O yüzden, Melanie'nin inançları­ nı, istediğimi elde etmede kullanmaya hevesliyim. Aşkta ve savaşta her şey mubahtır. Nick'le fal provası yaparken Melanie'nin falına sokuş­ turmak istediğim birkaç noktayı üstelemiştim:

O ve Doug'ın birlikte olması alınlarına yazılmamış. Evren bu eşleşmeyi onaylamıyor. Evrene müdaha­ le etmemesi gerekir. •

Doug'la birlikteliği, hayatının gerçek aşkıyla tanış­ masını engelliyor. Aslında, Doug'la ne kadar uzun süre birlikte olursa kendi gerçek aşkıyla birleşme ihtimali o kadar azalacak.


Eileen Cook

100

Eğer (Doug'ı bir rottweilerın ölümüne kavrayışı gibi tuttuğu için) gerçek aşkıyla tanışmazsa ömrü­ nün geri kalanını yalnız geçirmeye mahkûm ola­ cak. Görünüşü gittikçe kötüleşecek ve sonunda, bir grup kediyle yaşadığı için kedi kabı gibi kokan, yalnız, kırışık bir kocakarı haline gelecek.

Benim hedeflerim bunlar olmasına rağmen Nick'inkiler daha basitti:

Ailesi, sağlığı ve işi hakkında genel bilgi ver. Genel bilginin ne kadarının ıskaya karşı isabet ol­ duğunu belirle ve bana, "medyum"a ne kadar bilgi sağlayabileceğini gör. Nick'in tüm deneyimi güncesine yazmasına izin ver ki kuşkucu ahbap çavuşları tarafından bir tanrı olarak alkışlansın.

İkimizin hedeflerini de yerine getirebildim ve bir saat içinde Melanie'nin açık ağızlı arkadaşı Holly'ye de hedi­ ye bir fal baktım. Kesinlikle bir medyumluk rekor olmalı bu. Melanie'nin öğüdümü harfiyen yerine getireceği ve yaşlandıkça yavaş yavaş inen göğüslerinin görüntüsünün onu can evinden vurduğu göz önünde bulundurulursa, Doug çok geçmeden eve döner.


Aşk Falcısı

101

Başlar başlamaz ne kadar kolay olduğuna şaşırdım. Ben fal bakarken birkaç insan etrafımda toplanıp onların da fallarına bakmamı istedi. İki saat boyunca oradaydım. Aslında epey eğlenceliydi. Büyürken bir danışman olma­ yı düşünmüştüm, şimdiyse medyumluğun da çok farklı olmadığını düşünmeye başlıyorum. İnsanları ve sorunla­ rını dinliyorsunuz, bilgece birkaç öğüt veriyorsunuz ve kalplerinin sesini dinleyip en iyi olduğunu düşündükleri şeyi yapmalarını çevirip çevirip hatırlatıyorsunuz. Daha ne kadar kolay olsun?


On

İki

OĞLAK Küçük zaferleri kutlayın ve neşenizi başkalarıyla paylaşın. Bu, kişisel bir zaferinizi herkes için bir şenliğe dönüştürecek.

Kime: Kimden:

nickmackenna@ubc.ca.edu sophie@hotmail.com

Konu: Harikayız Tarih: 13 Mart 2005 •

Medyum Operasyonu sorunsuz gerçekleşti. Tam tatbik ettiğimiz gibi Melanie'nin yolunu kesebildim. Ona mükemmel


Aşk Falcısı

103

bir fal baktım. Sözde profesyonellerden de iyiydim! Kaderin­ de Yeti'yi bulmak ve dağlara taşınıp kurtçuklarla beslenmek olduğunu söylememek için kendimi zor tuttum. Biraz ileri git­ miş olurum diye düşündüm. Panayırdan sana bir kristal aldım. Teoride, piramitlerden enerji yayıyormuş. Sade, mor bir taşa benziyor ama güzel bir taş ve maceramızın hatırası. Kutlamak için sana akşam yemeği ısmarlayacağım. Yarın akşam 5:30 civarı Granville Island'daki Sand Bar'a ne dersin?

Kime: sophie@hotmail.com Kimden: nickmackenna@ubc.ca.edu Konu: Harikayız Tarih: 13 Mart 2005

Tebrikler. Falının iyi gittiğine sevindim. Umarım kasete kaydedebilmişsindir çünkü tasarladığım makale için bir kısmını deşifre edeceğim, itiraf edeyim, uzun süreden beri ilk defa bir araştırmada bu kadar çok eğlendim. Akşam yemeğinde sana eşlik etmekten çok memnum olurum ama titreşen bir taş, min­ netinin uygun bir kanıtı. Bana yemek ısmarlamana gerek yok.


Eileen Cook

104

Yeti öngörünü uzak tuttuğuna memnunum. Kimsenin dağ­ lara taşınmasına neden olmak istemezsin. Seni görmeyi dört gözle bekliyorum.

Kime:

nickmackenna@ubc.ca.edu

Kimden: sophie@hotmail.com Konu: Harikayız Tarih: 13 Mart 2005

Mıymıntı olma! Melanie mi medeniyetten birkaç yıl uzakta olmaktan yararlanırdı, yoksa medeniyet mi onun yokluğun­ dan yararlanırdı? Hiç kötü öğüt vermedim. Bilge, ağırbaşlı ve dengeliydim. Kimseyi soyup soğana çevirmedim. 5:30'da görüşürüz.


On Uç KOVA Bugün kendinizi rutininizin dışına çıkmış bulacaksınız. Bu de­ ğişken zamanlarda beklenmedik tökezlemeler ve düşmelerden kaçınmak için ihtiyatlı davranın.

Sabah insanı değilim. Annem bana, bebekliğimde bile, gece yarısı emzirilmesine kalkmam için saatin alarmını kulağıma tutup beşiği sallamak zorunda kaldığını söyler. Kendini "uykusu hafif" olarak tanımlayan o insanlardan biri asla olmadım. Uykudan çok komaya yakın bir duruma tekabül ediyorum. Bana göre yetişkin olmanın, Skittles ve süzme peynirden oluşan bir akşam yemeği yapabilmeye ilaveten en harika yanlarından birisi, yaşamınızı gönlü­ nüzce şekillendirebilmeniz. Stack of Books'taki işim beni zengin etmeyecek ama dükkân 10.30'dan önce açılmaz,


106

Eileen Cook

bu da işe 10.29'dan önce varmak zorunda olmadığım an­ lamına geliyor. İdeal sabahım, sekiz-sekiz buçuk civan yataktan ağır ağır çıktığım sabahtır. Sonra, üstümde hâlâ pijamalarımla alt kata inip biraz çay yaparım, ardından tam manasıyla uyanmamı beklerken biraz kitap okur ya da televizyon iz­ lerim. Uyanır uyanmaz günü planlamakla ve güzel, derli toplu bir yapılacaklar listesiyle vakit geçiririm. Sonra sıcak, kabuklu deniz hayvanlarını pişirecek kadar sıcak bir duş alırım ve sonunda kahvaltı ederim. Doug bir sabah insanı­ dır. Alarm çaldığı anda fırlar, ardından doğrudan duşa girer. Benim asabımı fena halde bozardı bu. Kimse sabahlan bu kadar canlı olmamalı. İnsanlar, gerçekten harekete geçe­ bilmek için biraz zamana gereksinim duymalı. Gördüğüm kadanyla, eğer iyi uyuyorsanız yataktan hemen fırlamaz, biraz uyuklarsınız. Fırlayan insanlar muhtemelen deliksiz uyumuyorlardır. Bütün gece, biraz gergin, kısmen uyanık bir şekilde alarmı bekliyor olmalılar. Bu da hiç iyi değil. Yani, sabah saatlerinden ne kadar keyif aldığımı bile­ rek, telefonumun 5:45'te çalmasını ne büyük bir sevinçle karşıladığımı hayal edebilirsiniz. 5:45'te! Doug bile o saat­ te kalkmaz. Sesin ne olduğunu idrak edene kadar telefon iki-üç kere çalıyor. Yeter bu kadar. İlk birkaç zilde, saatin alarmını suçlayarak ona vurup duruyoııım. Sonra saati duvardan söküyonım ama ses devam ediyor. Sonunda, bunun telefon olduğunu fark edecek kadar uyanıyomm.


Aşk Falcısı

107

"Mrgh mhum um eg" diyorum, yani "Kim anyor ve ne istiyorsunuz?" demenin sabah dilindeki şekli. "Sophie? Sen misin?" diye soruyor Jane. Bu saatte nasıl anlaşılır biçimde konuşabiliyordu? 5:45 hâlâ gece yansı zamanı. Herkes sabahın, sabahın erken saatlerinin altıya kadar başlamadığını bilir. "Mmgh." "Kalkıp gazeteyi okuman gerek. Gazeteyi okudun mu?" Şaka mı ediyor? Okumak mı? Gözlerim daha tam açılmadı bile. Onları halen sıkıca birleştiren yapışkan bir çapak var. "Jane?" Bu sözcük, benim tutarlı, tam teşekküllü ilk düşüncem. Telefondan gelen sesle bağlantı kurmak için umutsuz bir teşebbüs. "Uyan! Git gazeteni al! Seni hemen arayacağım." Jane kapatıyor. Ahizeyi bir an tutuyorum, sonra geri koyuyo­ rum. Arkama yaşlanıyorum. Benden yapmamı istediği bir şey var. Hatırlayamıyorum, önemli bir şey olmalı. Kıvrılıp yeniden uykuya dalıyorum. ZIRR! ZIRR! Z1RR! "Gazeteye bakıyor musun?" diye soruyor, ben onun adını hatırlamaya çalışırken. "Hâlâ kalkıp gazeteyi alma­ dın mı?" "Bak, uyuyorum. Senin de uyuyor olman lazım. Her­ kes halen uyuyor. Beni sonra ara." Tam kapatacağım sıra­ da acı feryadı ahizede çınlıyor.


108

Eileen Cook

"Telefonu kapatma! İnan bana önemli bu! Git gazeteni al." Pes etmeyeceğini anlıyorum. Tekrar tekrar arayacak. Telefonun kablosunu çekersem muhtemelen gelip kapı­ yı yumruklayacak. Öyle bir insandır. Çok odaklıdır arka­ daşım Jane. Başkalarının bunu hayran olunası bir özellik buluyordur kesin. "Tamam. Gazeteyi alacağım." Telefonu masaya bırakı­ yorum. Mac, Doug'un yastığı üstünde sıkı bir köpek yu­ mağı halinde yatmakta. Başını kaldırıp uyandırılmaktan memnun olmadığını belirten bir bakış atıyor bana. Mac, uyku üstüne kariyer yapmış bir köpek. Daha sonra, biraz canlandığında, onu erkenden uyandırdığım için pahalı bir ayakkabımı çiğneyerek ya da çamaşırhaneme kakasını yaparak beni cezalandıracak. Verandadan gazetemi alıyorum. Dışarısı zifiri karan­ lık. Belki Jane dışan baksaydı gece yansı olduğunu fark ederdi. Ayaklanmı sürüye sürüye mutfağa gidip gazeteyi tezgâhta açıyorum ve manşetlerden birisi bana bakıyor.

MEDYUM DÖRT KİŞİLİK AİLEYİ KURTARDI. Bir an­ lığına, Jane'in beni bunun için niye uyandırdığını merak ediyorum. Başka bir makaleye mi bakmam gerek acaba? Sonra gazetecinin adını görüyorum: Melanie Feehan. Ka­ vun Melanie yazmış makaleyi. Yazılı dilde kabiliyetli ol­ duğunu kim bilirdi? Sonra idrak ediyorum: Medyum ben olmalıyım. Mutfaktaki telefonu açıyorum.


Aşk Falcısı

109

"Ah Tanrım. Şimdi gördüm. Seni ararım." Telefonu ka­ patıp banyoya koşarak suratıma buz gibi su sıçratıyorum biraz, ardından gazeteyi elime alıyorum.


On Dört BALIK Sonunda çabalarınızın kıymeti anlaşılıyor. Spot ışığını rahatsız edici bulabilirsiniz ama gülümseyip selam verin.

MEDYUM DÖRT KİŞİLİK AİLEYİ KURTARDI Melanie Feehan Vancouver Sun kadrolu yazan

Dün Vancouver'daki medyum panayırında tesadüfi bir karşılaşma, bir yangında dört kişinin hayatının kurtul­ masını sağladı. Medyum Emma Lulak, baktığı falda Holly Hammond'ın ailesini zor, riskli bir durumda gördüğünü söyleyerek uyardı. Yangın detektörlerindeki pilleri kontrol etmeleri gerektiğini kesin bir biçimde belirtti. Falın aka­ binde, Bayan Hammond yangın detektörünü kontrol edin-


Aşk Falcısı

111

ce pillerin bittiğini fark edip onları yeniledi. Geçen akşam Hammond'ların evinde bir yangın çıktı ve alarm çalmaya başlayınca aile, ev yanıp kül olmadan önce kaçabildi. "O akşam pilleri kontrol etmeseydim hiçbir uyan almaya­ caktık. Yangın o kadar hızlı büyüdü ki ancak dışan çıkacak zamanımız oldu. Hiçbir eşyamızı kurtaramadık. Her şey zarar gördü. Önemli olan şey, kocam ve çocuklarımızla emniyetle dışan çıkabilmemiz. Hayatta olduğumuz için şanslıyız. Bunu Bayan Lulak'a borçluyuz" dedi Bayan Hammond. Yangın, mini fırındaki yanlış kablo bağlantısından kay­ naklandı. Hızla yayıldı ve pencerelerdeki perdelere sıçra­ dı. "Perdelerin kumaşında yoğun, zehirli bir dumana yol açan bir kimyasal vardı" diye belirtti itfaiye müdürü Evan Hillegonds. "Ölümle sonuçlanan çoğu yangında, kurban­ lar alevde yanmaktansa duman solumaya karşı koyamı­ yor. Yangın detektörlerinin yerinde kullanımı ve bakımı çoğunlukla bir ailenin felakete karşı en iyi koruması." Medyumlar ve psişik fenomenler, Öte Tarafa Geçmek ve Gidenlerle Dönenler gibi televizyon şovlarının basan olarak görülebilecek bir popülerlik dalgası yaşıyor. John Edwards ve Sylvia Brown gibi medyumlar, şöhretli bir ko­ num elde ettiler. Anketler, yüzde 60'ımızın bir tür psişik yeteneğe inandığını gösteriyor. Delta Pinnacle Otel'de düzenlenen panayır gibi medyum panayırlan, gelecekle­ rini görmeyi ya da geçmişleriyle temasa geçmeyi uman .insan güruhların rağbetine uğruyor.


112

Eileen Cook

Vancouver'daki medyum panayırını düzenleyen grup, Küresel Pişik Bağlantı KPB'nin yöneticisi Larry Undenvood "Psişik fenomenlere ilginin, toplumun daha yüksek bir anlamla temasa geçme arzusundan kaynaklandığına inanı­ yorum. Birçok insan, bir bağlantı kurmak ve anlamsız görü­ nen dünyada bir anlam bulmak için fallarımıza başvuruyor. İyi bir fal, sizin zor bir durumu anlamlandırmanızı sağlar ve bazı durumlarda gerçekten bir mucizedir" dedi. KPB, yüzün üzerinde medyuma temsilcilik de yapıyor, gösterile­ rini düzenliyor ve basın ilişkilerini idare ediyor. "Medyum Emma Lulak'ın açıkça bir yeteneği var. Bir fela­ keti öngörüp ona karşı öğüt vermek muazzam bir kabiliyet gerektirir. Bu, alakalı bütün insanların Bayan Lulak'ın böyle bir tahmini yapabilmesine sevindiği bir durum. Bence bu­ nun bir mucizeden aşağı kalır yanı yok" diye belirtti Bay Undenvood. KPB, medyum Emma Lulak'ı temsil etmiyor ve bu habere yorum yapması için kendisine ulaşılamadı. Görünüşe göre, BBtytfft Lulak'ın medyum panayırında bulunması, kendi içinde kader, çünkü adı listede bile geçmiyor. İnsanlar bunun sadece şans ya da gerçek bir psişik yete­ nek olduğuna ister inansın ister inanmasın, Emma Lulak'ın Bayan Hammond'la koridordaki tesadüfi karşılaşması, Hammond ailesinin önümüzdeki yıllarda Bayan Lulak'a dualarım eksik etmeyeceğini kesinleştirdi ve takvimlerine düzenli yangın detektörü bakımları koymalarım sağladı.


On Beş KOÇ Bugün bir sürü bilinmeyenle karşılaşacaksınız; yeni görevler konusunda endişeler gerginliklere yol açacak.

İnanamıyorum. Gazetedeyim. Tabii kimse onun ben olduğumu bilmiyor. Pekâlâ, Jane ve Nick haricinde. İn­ sanlar

onun

ben

olduğumu

öğrenirse

ne yapacağım?

Annem benim medyum olmadığımı biliyor. Eğer med­ yum olsaydım, on beş yaşımda evden sıvışmaya çalışır­ ken yakalanacağımı bilmem gerekirdi. Annemin beni ve mezuniyet balosunda dans edeceğim flörtümü arabayla bırakmasına izin vermemem gerektiğini bilmem gere­ kirdi. Babamı, tek kaşını kaldırıp bana dik dik bakarken aynen gözümde canlandırabiliyorum. En büyük endişesi, bunun ona ve yeni ailesine nasıl yansıyacağı olacak. Üst düzey sigorta müdürlerinin kızları medyum olamaz.


114

Eileen Cook

Mevzu hakkında Doug ne düşünürdü? Eğer medyum olsaydım tüm olan biteni, beni terk edeceğini, her şeyi görmüş olmam gerektiğini belirtirdi. Onlara medyum ol­ duğumu niye söyledim ki? Her şey açığa çıkarsa tuhaf, sapık bir kadın gibi görüneceğim. İnsanların, bunun ben olduğumu anlamalarının bir yolu var mı? Sahte bir med­ yumla arkadaşlık ettiği için kuşkucu grubuyla başı derde girecek mi? Bunu yapmak istemedi. Onu ikna etmek zo­ runda kaldım. Böyle yaşam derslerini iş işten geçtikten sonra almaktan nefret ediyorum. Belki soran olursa onun neyden bahsettiğini bilmiyormuş, biri medyum ayağına yatıp beni taklit ediyormuş gibi davranırım. İnkâr en iyi seçenek. Sonra telefon yeniden çalıyor. "Okudun mu?" diye soruyor Jane merhaba bile deme­ den. "Evet okudum." "Ne yapacaksın?" "Hiçbir şey yapmayacağım. Kimse onun ben olduğu­ mu bilmiyor. Tüm mesele yakında kapanır." "Şaka mı ediyorsun? Çok büyük OLAY bu. Gazetenin ilk sayfasında! Haber ajansları tarafından balıklama atla­ nan türden. İnsanlar böyle şeyleri sever. Ünlü olabilirsin. Güven bana, bu akşam Larry King, şovunda bundan bah­ sedecek. O herif tam bir medyum bağımlısı. Larry King Live'a çıkarsan onunla ben de tanışmak isterim."


Aşk Falcısı

115

"Larry King, hı?" Biraz sıcak su kaynatıyorum. Madem bu kadar erken kalktım, bari çay yapayım. "Yangın detektörünü nasıl bildin?" "Ne demek istiyorsun? İyi bir tahmin işte. Yani, detektöründeki pilleri en son ne zaman kontrol ettin? Bir sürü şey daha söyledim." "Yine de tuhaf değil mi sence? Bunu tahmin etmen ve o akşam yangın çıkması? Hiç, bir tür sezgiye sahip misin diye merak etmedin mi?" Çay dudaklarımı yaktı ve bar­ dağı indirdim. Bunu hiç düşünmemiştim. Makaleyi oku­ duğumda bilhassa birilerinin onun ben olduğumu öğren­ mesinden endişelenmiştim. Mideme bulantılı, ağır bir his geliyordu. Jane'e telefonu kapattım ki düşünebileyim. Nick'i aramak için makul bir zaman geçmesini bekle­ dim, en az on-on beş dakika. Aradığımda sesi uykulu gibi çıkıyordu.

Tüm günü

uyuyarak

mı geçirmeyi planlı­

yordu? "Nick uyanman gerek. Gazeteyi aldın mı?" "Neden bahsediyorsun? Daha sabahın altısı farkında mısın?" "Gazeteyi alman gerek. Dün yaptığım bir tahminle il­ gili bir makale var. Gerçekleşmiş." Nick'in sesi çıkmadı. Bunu önemli mi buldu, yoksa geri mi yattı çıkaramıyo­ rum. "Melanie'nin arkadaşına yangın detektörünün pil­ lerini kontrol etmesini söyledim ve geçen gece yangın çıkmış. Ne dersin?"


ıı6

Eileen Cook

"Bence sana rastladığı için şanslıymış." "Sadece şanslı mı?" "Bak sen, gerçekten psişik bir an yaşadığını mı düşü­ nüyorsun?" O, bunu söyler söylemez geri zekâlı gibi his­ sediyorum. Acaba kapatırsam yeniden uyuyup aradığımı unutur mu? "Yo. Tuhaf geldi o kadar. Bilmek istersin diye düşün­ düm, makalen için." "Epey ilginç bir insansın, geleceği önceden söyleme yeteneğin olmadan da. Makaleyi haber verdiğin için sağ ol. Sonra akşam yemeğinde görüşürüz." "Elbette." Telefonu kapatıyorum. İddiasına varım çok­ tan uyudu. Uyuyamayacak kadar diken üstündeyim. Yine içime doğdu: Bu makale sorun yaratacak.


On Altı BOĞA Bugün savunmasız yakalandınız ama toparlanabileceksiniz. Havada aşk kokusu var; beklenmedik bağlantılar için gözlerinizi açık tutun.

Granville Island bir alışveriş cenneti. 1970'lerin başın­ da, ölmekte olan bir sanayi parkıydı. Birisinin, burayı bir zanaat ve taze besin pazan haline nasıl getirdiğini asla bile­ meyeceğim. Şimdi, yenilenen fabrika bölgesi, canlı bir ka­ nişten örülmüş gibi görünen topak topak yünden yapılmış el işi kazaklara ve olası hiçbir amaca hizmet etmiyor gibi görünen tuhaf, böbrek şekilli çömleklere ev sahipliği yapı­ yor. Her şeye sahip birine Noel hediyesi almak için ideal bir yer. En sevdiğim kısmı da, taze besin satılan pazar, kasa kasa yükselen meyvelerle sebzeler, domates ve peynir dol-


118

Eileen Cook

durulmuş el yapımı hamur işleri tezgâhlan, kasaplar, ba­ lıkçılar, bir çikolatacı ve taze ekmek kokulu dumanlarını dışarı püskürten birkaç fırın. Nasıl pişireceğime dair hiçbir fikrim bulunmayan torba torba yiyecekler olmadan çıkma­ yı asla başaramıyorum; mekân beni her seferinde yemek pişirmeyi öğrenmem gerektiğine ikna ediyor. Karar, eve varana kadar sona erse de burada olmak çok iyi geliyor. Granville Island pazarına, genel anlamda yemek mey­ danı denebilir ama hiç fastfood eklentisi yok. Stock Pot en harika çorbaları yapar; Pie A'la Mode mümkün her tür turtayı satar ve çeşit çeşit egzotik Asya restoranı, telaffuz edemediğim ama kokularını aldığım anda ağzımı sulandı­ ran yemekler hazırlar. Arkadaşlarla yemek yemek için en mükemmel yerdir. Nick'le buluşmama neredeyse iki saat önce geldim. Reyonların birçoğunu gezmeme zaman kazandırdı bu. Şimdi yiyecek torbalarının gururlu sahibiyim: Ev yapımı Tayland köri sosu, keçi, koyun ve inek dışındaki hay­ vanların sütünden yapılmış türlü peynirler, taze hamur işleri, küçük bir Afrika ülkesini beslemeye yetecek ka­ dar kuşkonmaz, vanilya gibi kokan el yapımı sabun ve tezgâh görevlisinin kremlilikten öleceğini vaat ettiği bir mor patates. Tüm bu yiyecek alışverişi beni acıktırdı, o yüzden tam bir kurabiye almaya karar veriyorum (Nick geç kalabilir ve eriyip gitme riskini almak istemiyorum) ki Doug'ın bana seslendiğini duyuyorum.


Aşk Falcısı

119

"Ne yapıyorsun burada?" diye soruyor dirseğime doku­ narak. Ona ekmek kuyruğundayım demeyi düşünüyorum ama bu yalanın işe yaramayacağı kadar iyi tanıyor beni. "Bir arkadaşımla buluşacağım, beklerken de bir kura­ biye alayım diye düşündüm." "Sen ve senin çikolata manyaklığın" diyor saçını yü­ zünden kaldırarak. Tanrım, çok tatlı ama. "Şu Nick'le mi buluşacaksın?" "Evet, aslında öyle." Soğukkanlı ama aynı zamanda, Doug'ı geri almaya hazır ve istekli görünmeye çalışarak gülümsüyorum. "Belki de akşam yemeğine iki çift birlikte çıkmalıyız? Hem Melanie'yle tanışma fırsatın da olur." Midem bunun düşüncesiyle burulurken kurabiye arzum un ufak oluyor. "Bunu yapmalıyız bir ara." Mesela çıkmaz ayın son çarşambasında. "Melanie hemen şurada. Nick geldiğinde A'la Mode'a geçmeye ne dersin?" Doug birkaç reyon ileriyi gösteriyor ve Melanie'yi, beni Emma Lulak olarak tanıyan Melanie'yi bir boyalı ipek tezgâhına bakarken görüyorum. Boğazım­ dan garip bir gurultu çıkıyor ve ben bir şey söyleyemeden, Doug bir-iki adım öne atıp Melanie'ye sesleniyor. Yavaş çekimde, onun saçını savurup bize döndüğünü gö­ rüyorum. Kaçmaya zaman yok. Beton zemine yüzüstü kapaklanıp Saskatoon çileği gibi tuhaf bir meyveden yapılmış bal ve reçel masasının


Eileen Cook

120

altına yuvarlanıyorum ve torbalarımı arkamdan hızla çe­ kiyorum. Masa örtüsünün altından dışarıyı dikizleyip Doug'ın ayakkabılarının bir çift şeker pembesi topuk­ lu ayakkabıyla birleştiğini görüyorum. İçeride alışveriş yapmak için şeker pembesi topuklular mı? Yani daha ne kadar kullanışsız davranabilir bir insan? Gerçekten sinir bozansa, bileklerinin bile ince ve oldukça seksi olması. Bir masanın altında, toza ve kurumuş reçel kalıntılarına bulanmış halde yattığım dikkate alındığında, beni seksi görmek zor. "Daha bir saniye önce buradaydı" dediğini duyuyorum Doug'ın şaşkınlıkla. Jane haklıysa ve bende bir tür psi­ şik yetenek varsa Doug'ın beynine buradan gitmesi için düşünce dalgalan göndermeye yoğunlaşmalıyım. "Belki de tuvalete koşmuştur. Burada bekleyelim." Aramızdaki zihin

kaynaşması

bu

kadarmış.

"Sence bu iyi bir fikir mi Douglas? Benimle tanışmak istediğinden şüpheliyim. Seni çaldığım için benden nefret ediyor olmalı." Melanie'nin pembe ayakkabıları Doug'ın mokasenlerine sokuluyor. Onun, sağ ayağından birkaç santim ötedeki sakıza basmasını diliyorum ama kd payı kurtuluyor. "Saçmalama. Sophie tanıyacağın en gerçekçi kadındır. Ayakları yere basar. Kimsenin beni çalmadığını' biliyor." "Eminim harikadır. Ama günü benimle baş başa ge­ çirmeni dört gözle bekliyordum. Sonra seni eve götürüp


Aşk Falcısı

121

akşam yemeği hazırlarım. Tatlı için de beni alabilirsin." O gülüyor, bense kusmamaya ve reçel topaklarından hiçbi­ rinin burnuma kaçmamasına veriyorum dikkatimi. "Ala Mode'a göz atabiliriz. Orada bir şeyler içmekten bahsettim. Belki oraya gitmiştir." İki çift ayakkabı uzaklaşıyor ve tanrılara, Doug'u tam bir şapşal olarak yaratmadıkları için bir kere daha dua edi­ yorum. Tuvalete koşabileceğimi ve orada, Doug ve "seni çaldığım için benden nefret etme" sürtüğü Melanie'den uzak Nick'in cep telefonunu arayabileceğimi kestiriyo­ rum. Masanın altından hızla fırlayıp ayağa kalkarak panto­ lonumu silkeliyorum. "Emma?" Yavaşça dönüyorum. Melanie, masaya doğ­ ru yürürken bana ağzı bir karış açık şaşkınlıkla bakıp du­ ruyor. Reçel masasında cüzdanını bırakmış ve onun için dönmüş. Onun hata listesine dalgınlığını da eklemeliyim. En azından masanın altından emeklediğimi görmedi. "Ah Tanrım, sensinl" "Ah, evet. Melanie, değil mi?" Saçıma bir reçel topağı yapıştığını, gözlerimin önünde bir sarkaç gibi sallandığını fark ediyorum. Onu bir tür özel, meyveli saç süsüymüş gibi kulağımın arkasına atıp bir yandan da Doug'ın gelip gelmediğine göz atıyorum. "Seninle bağlantı kurmaya çalıştım ama ne telefon reh­ berinde ne başka bir yerde bulamadım adını. Gazetedeki makaleyi gördün mü? Arkadaşım Holly'yi tanıyorsun ya,


Eileen Cook

122

hani yangın detektörü hakkında uyardığın? Evinde yangın çıkmış! Aynen senin öngördüğün gibi." "Evet, şey, biliyorum. O yüzden ona söyledim. Gerçek­ ten gitmem gerek." Geriye bir adım atıyorum ve Melanie bileğimi kavrıyor. Tırnakları ayakkabılarıyla aynı renkte. Bütün ayakkabıları için oje ayarlamış mıdır diye merak ediyorum. "Erkek arkadaşım Douglas'la tanışmalısın. Hemen ya­ kında." "Yo, bunun iyi bir fikir olduğunu sanmam." Geri çekil­ meye çalışıyorum ama Barbie pembesi kancalarını bana geçirmiş. "Ah ama tanışmalısın, ona bana baktığın faldan bah­ settim. İlişkimizin kaderinin nasıl da kötü olduğundan, ancak tek kelimesine inanmadı. Tam da bağlanabilecek cinsten bir erkek olduğunu söyledi." Ah, gerçekten mi? Bağlanabilecek

cinsten

bir erkek

demek?

"Melanie, sana baktığım fal sırf senin içindi. Onu pay­ laşmaman gerekirdi." Gözlerinin içine baktım. "Eski kız arkadaşı yakınlarda, değil mi? Onunla tanışacak mısın yoksa?" Melanie'nin gözleri pörtledi. "Doğru. Nasıl bildin?" "Havada enerjiyi hissedebiliyorum. Bana güven, onun­ la tanışamazsın. Felaket sezinliyorum, bu buluşma hakkın­ da gerçekten kötü bir his. Doug'ı alıp hemen gitmelisin. Ona bu kız arkadaşla asla tanışamayacağını söylemelisin.


Aşk Falcısı

123

Asla ve asla." Teknik olarak bir yalan bile değil bu. Üçü­ müzün herhangi bir buluşmasının tam bir facia olacağın­ dan neredeyse şüphem yok. "Tamam. Yani onun için önemli ama madem bunun kötü bir fikir olduğundan eminsin." Şevkle başımı sallıyo­ rum, saçımdaki topak vahşice savruluyor. "Kız arkadaşın­ dan uzak durursam ilişkimizi yürütebilir miyiz dersin?" "Kusura bakma Melanie ama gerçekten gitmem ge­ rek." "Bekle, numaran lazım." "Üzgünüm, genelde umumi fal bakmam. Münzevi bir medyumum. Sana sezdiğim her şeyi anlattım. Bence Doug'la hakikaten ayrılmanız gerek. Onunla mutlu bir ge­ leceğin olmayacak." "Hâlâ eski kız arkadaşına âşık, değil mi?" Bunu söyler­ ken üzgün görünüyor. Belki de onunla, beni terk etme­ sinin ne kötü bir hata olduğundan bahsedip duruyordur her an. "Böyle düşünmenin nedeni nedir? Hâlâ ondan mı bah­ sediyor? Ne söylüyor?" Sorularımı duyunca bir adım ge­ riliyor ve konuyla biraz fazla ilgili olduğum kafama dank ediyor. "Yani, gerçekten ne söylediğini, altta yatan mesajı dinliyor musun? Bu soruyu soruyorsan, bence yanıtı çok­ tan biliyorsun." "Bilmiyorum. Bir an beni sevdiğinden eminim, Tanrım bunu bana hep söylüyor, ama başka bir an seviyor mu


124

Eileen Cook

emin değilim. Biliyorum ondan senin- dediğin gibi ayrıl­ malıyım ama zor." "Evet, şey, yapılacak doğru şey ille de en kolay şey olmaz." Harika, şimdi kulağa bir ders veren babam gibi geliyorum. "Yine de numaram istiyorum. Arkadaşım Holly, C-Fun Radyosu'nda çalışıyor ve seni programına çıkarmak isti­ yor, davet gibi bir şey. Onun akimi aldın. Dinleyicilerinin, kendi fallarım duymaktan hoşlanacaklarını düşünüyor. Ona göre, büyük bir bomba olacak bu." "Ee, gururlandım ama yapmamalıyım." Gözlerimi kal­ dırdım ve Doug'ın köşeyi döndüğünü görüyorum; saa­ tine

bakıyor.

Bizi fark etmeden

önce derhal buradan

tüymeliyim, diye düşünüyorum O radyo programından nasıl kurtulacağım hakkında sonra endişelenirdim. "Ta­ mam, işte ajansımın telefon numarası." Nick'in numara­ sını çabuk çabuk söylüyorum. Melanie not almak için bir kalem ararken fırsattan istifade edip kapıya yöneliyorum. "Sonra konuşuruz." Kapı ardımdan hızla kapanıyor ve dışarıda derin bir nefes alıyorum. Doug'ın beni onunla konuşurken görme­ diğinden epey eminim. Facia atlatıldı, o programdan kur­ tulmayı nasıl başaracağımı çözmek haricinde.


On Yedi İKİZLER İlişkiler yaşamınızda güçlü bir rol oynuyor; zor bir zamanı at­ latmak için yardım isteyin. İyi bir arkadaştan daha değerlisi yok­ tur.

Julie Hubbel'ın yedinci sınıftaki pijama partisinde bir Ouija tahtasıyla oynadığımı hatırlıyorum. Diğer bütün zorunlu pijama partisi etkinlikleriyle çoktan haşır neşir olmuştuk.

Erkek kardeşi ağlatana kadar ona sataşmak, Toplam ağırlığımız kadar şekerli besin maddeleri tüketmek, Onun Duran Duran albüm koleksiyonunda dans etmek,


126

Eileen Cook Yediğimiz tırnaklarımıza annesini ojelerini sür­ mek.

Büyük gruplar beni rahatsız eder. Birebir daha iyi his­ sederim. Çemberin dışında takılan biri gibi görünürüm her zaman. Büyük gruplarda ilgi odağı olduğum tek sefer, ilgiyi kendime çekecek bir şey yaptığım zamanlardır: Me­ sela tökezlemek, bir şey dökmek ya da soda burnumdan gelinceye kadar gülmek. Büyürkenki arkadaşım Laura'ydı. İyi anlaşıyorduk ama okulda ne kadar çok arkadaş olursa, o kadar iyidir fikrine kapıldı. Bir grup popüler kıza dahil olmaya çalışıyordu, ben de yamnda yapışkan bir deniz mahlukatı gibi takılıyordum. Julie'nin pijama partisinde işte böyle bulduk kendimizi. Teknik olarak Laura davet edilmişti, sonra o Julie'yle konuşmuş ve birkaç gün sonra Julie beni de çağırmıştı. İstenmediğim hissine kapılma­ mak için epey kasıyordum. Ne var ki, Julie'nin bana dört kere Sara dediği göz önünde bulundurulursa, pek de gru­ ba bağlı hissetmiyordum. Stacey, ablasının Ouija tahtasını getirmişti. Stacey lise­ de zirve yapan kızlardan biriydi. Bir amigo kızdı, koşu takımındaydı ve okulda faaliyet gösteren her komiteyle ku­ lübe hizmet ediyordu. Yıllıkta, onun kabarık, sarı saçıyla gülümsediği bir fotoğrafının olmadığı hiçbir sayfa yoktu. Stacey'nin öteki dünyayla iletişim kurmada pek deneyimi bulunmadığından emin olsam da, bir profesyonelmiş gibi


Aşk Falcısı

127

davranıyordu. Geri kalanlarımızın gözünü korkutmada mükemmel derecede rahattı. Işıkları söndürmek ve mum ışığıyla yetinmek zorundaydık. Tek bulduğumuz mumlar, yabanmersini ve reçineli çam kokan bir Noel süs kutusundakilerdi. Stacey, ruhlar hoş karşılandıklarını hissede­ bilsin diye, hepimizin sessiz olmasında ve alevlere odak­ lanmamız gerektiğinde ısrar etti. Amy ağlamaya başladı. Ouija tahtasını kullanmanın bizi cehenneme gitme riski­ ne soktuğundan epey emindi. Ölü insanlarla konuşmanın kötü bir fikir olduğundan bahsedip duruyordu. Herkesi, şeytanın Ouija tahtasını bize sahip olmak için kullanaca­ ğına dair uyarıyordu. Ne var ki, ölümsüz ruhlarımız ve hangi erkeklerin on iki yaşındaki bedenlerimizin gizli tut­ kusunu barındırdığını öğrenmek arasında bir seçim yap­ mamız gerektiğinde erkekleri seçtik. Amy odadan fırlayıp seans sonlanana kadar banyoda tek başına oturdu. Parmaklarımızı, sırayla plastik üçgene usulca yerleşti­ rirken Stacey, nağmeli bir sesle ruhlara en acil sorularımı­ zı, mesela Snovvball Fling'de bizi kimin dansa kaldıraca­ ğını yanıtlamalarını söyledi. Sıra bana geldiğinde, ruhani dünya özel bir yanıt bulmak zorunda gibi hissetmesin diye baskı yapmamak için zihnimi berrak tutmaya çalış­ tım. Yine de itiraf edeyim, Ryan Reilly ismi çıksaydı bu fikre epeyce açık olurdum. Ben otururken Stacey gülümsedi. Üçgen, yavaşça D-A-N harflerine gitmeye başladı. Sınırımızdaki tek Dan,


128

Eileen Cook

Dan MacTavish'ti. Dan'in, kabarcıklı talihsiz bir cilt hasta­ lığı, sırf eklemlerinden iyi bağlanmamış bacaklardan mey­ dana gelmiş misali görünen bir vücudu vardı. Hep düşüp kitaplarını ya da öğle yemeğini saçan bir çocuktu. Sınıfta ona seslenildiğinde kekeliyordu ve kıyafetleri hep onlarla yatıyormuş gibi görünüyordu. Şu anki aklımla geriye ba­ kıyorum da Dan, üniversiteden sınıf birinciliğiyle mezun olmuş, nokta com günleri süresinde halka açılacak bir yazılım şirketi kurmuştur ve şu sıralarda NASA'ya roket çizimleri yapıyordur herhalde. Şimdi, giyinip kuşanmaya muktedir, hoş bir adam olduğundan eminim. Ne var ki, o sırada Dan'la kendimi bir çift olarak düşünmektense bir trenin önüne atlamayı yeğlerdim. Üçgenin M harfine ilerleyişini yavaşlatmak için ona bastırdım. Stacey'nin üçgeni çektiğini hissediyordum. O anda, Stacey'nin pijama partisinin kraliçesi olmasının, ruhsal bir bağlantı değil şanstan ileri geldiğini anladım. Gözlerimizi tahtaya diktik, bir irade ve parmak gücü sa­ vaşı. Onun bilmediği şey, saatlerce video oyunu oynadığımdı. Bayan Pacman beni hakiki bir sahil kaslı parmak primadonnasına dönüştürmüştü. Üçgen, M'den uzaklaş­ maya başladı. İkimizin parmağının baskısından titreyerek odanın karşısına kaydı. Herkes, bir süre dehşet içinde ses­ sizliğe gömüldü. Ruh dünyasının mesele hakkında açıkça güçlü hisler beslediğini ve belki de Amy'nin haklı olduğu­ nu, kurcalamamız gereken şeyler bulunduğunu kabul et-


Aşk Falcısı

129

tik. Grup, geleceğimde gizemli bir "Dan'in bulunduğuna karar verdi ve Julie'nin anne babası ne yaptığımızı anlamaksızın, kablolu televizyonda on sekiz yaş sınırı konmuş bir film izlemeye koyulduk. Bunu, orada gerçekten psişik eneri olmadığını kanıta örnek teşkil etsin diye vermiyorum, bizzat görmedim o kadar. Bütün sihri dünyadan emip tükürmeye de çalışmı­ yorum. Yaşamın sinirsiz de yeterince karmaşık olduğunu fark ettim de. Bu, yanıtlar için öteki dünyayla iletişime geçme hususunda son girişimimdi. Hem ölüler bütün zamanlarını canlılar ne yapıyor diye endişelenmekle geçirip n'apsın? İnsan, öteki dünyanın ' daha eğlenceli olmasını bekler. Ayrıca, bize ulaşmak için bu kadar çaba sarf ediyorlarsa niye söyleyecek yararlı bir şeyleri yok? Kayıt edilsin, eğer ölüler diyarından geri döner­ sem, aşağıdaki faydalı bilgileri ileteceğime söz veriyorum:

Kazanan piyango rakamları. •

Araba anahtarları, saatler ve küpeler gibi kayıp parçaların nerede bulunabileceği. Önemli testlerle sınav sorularının yanıtları. Snowball Fling'de size gerçekten kimin çıkma tek­ lif edeceği.

Tabii, ölü olacağım için bunları iletmezsem cezalandı­ rılmayacağını. Ama lanet olsun, denemeye değer.


On Sekiz YENGEÇ Dışarı çıkıp kafa dağıtma zamanı;, bugünkü oyunun adı eğ­ lence. Gevşeyin ve yeni bir şeyler denemeye istekli olun. Eski yedeklerden daha fazlasını denemezseniz yeni bir favori bula­ mazsınız.

' i

\

Granville Island'da yemek yiyemedik çünkü Melanie ve Doug mekânda hâlâ sinsi sinsi dolaşıyorlarsa diye çifte kimliğimi saklamam gerekliydi. Yemek için mekânı Nick kendi seçmeye karar verdi. Daha önce La Gavoroche'a gitmemiştim çünkü restoran açıkça, halktan kimsenin onu bulmasını istemiyor. Dışarıya asılmış ne tabela ne de menü var. Kapı, özel bir konuta ait gibi duruyor. İki katlı, boyalı kalkan duvarları olan, Victoria dönemine ait bir ev. Belki bu, yalnızca hakiki gurmeler içeri alınsın


Aşk Falcısı

131

diye ayak takımını uzak tutuyordur. Bizi karşılayan gar­ son kadın Nick'i ismen tanıyor, müdür de onun elini sı­ kıp Fransa'dan henüz gelmiş bir şaraptan bahsetmek için yanımıza geliyor. Arkalarda bir masaya yerleştiriliyoruz ve bize kızarmış ekmekle fesleğenli tereyağı getiriyor­ lar. Ekmek hâlâ sıcak. Buram buram lüks kokusu geliyor, umarım Nick benden yemek ısmarlamamı beklemediğini söylerken ciddidir. "Bütün flörtlerini buraya getirmelisin." "Buraya sık sık gelirim. İyi yemeği severim ama yemek pişirmekten hoşlanmam. Böylece bulaşık yıkamama da gerek kalmıyor. İskoç yulaf ezmesi yiye yiye büyüdüm, o yüzden başka yemek seçeneklerinin -sakatat yahnisi dı­ şında tabii- mevcut olduğu yerleri keşfetmedeki keyfimi hayalet." "Yalnız mı gelirsin?" diye bağınyorum. Kendi yalnız yemek yeme girişimimi düşündüm. Nick sürüne sürüne çıkacak birine benzemiyor. "Hiç rahatsız hissettiğin olu­ yor mu? Yani, yalnız yerken?" "Yo. Genelde bir kitap getiriveririm. Biriyle gelmeye karşı değilim, ama genelde öyle sonuçlanıyor. Çoğu iş arkadaşım evli. Öğrenciyken başım aşağıda dolaşırdım. İnsanlardan çok teorilerle ilgiliydim." Menüyü alıp spesi­ yaller listesini gözden geçiriyor. Seçeneklerine yoğunla­ şırken kaşları çatılıyor. Nick, ona bakarken daha zeki ol­ duğunu anlayabileceğiniz insanlardan, sırf yanında Doğu


132

Eileen Cook

Ülkelerinde Nükleer Enerjinin

Yaygınlaşması gibi isim­

li kitaplar ve bir Charlie Chaplin biyografisi taşıdığından da değil. "Bu kuşku mevzusuyla ilgilenmene ne sebep oldu?" "Galiba işlerin nasılyürüdüğüyle hep ilgiliydim. Çocuk­ ken sihirbazları hayretle izlerdim. Bir numara döndüğünü bilirdim ama bunu nasıl yaptıklarına akıl sır erdiremezdim. Tüm paramı sihirbazlık malzemeleri satan dükkânlarda harcamaya, bir şeyler öğrenmeye başladım. Lisedeyken çocuk partilerinde sihir yapmaktan kazandığım parayla ilk arabamı aldım." Sanki demin Chippendale'de striptiz­ ci olduğu gizli yaşamını itiraf etmiş gibi çekingen görü­ nüyor. "Çıkar baklaları." Omzunu hafifçe itiyorum. Nick öne, tenindeki sabun kokusunu alabileceğim kadar yakına eği­ liyor. Birden beni öpecekmiş hissine kapılıyorum. Elinin sıcaklığını hissediyorum ve sanki elini yan yolda karşılayacakm ışını gibi tüylerim diken diken oluyor. Uzanıp yüzümün yanına dokunuyor. Elini çektiğinde parmakları arasında bir çeyreklik var. ÇeyrekJiğe dokunuyorum, son­ ra kulağıma. "Bunu nasıl yaptın?" Orada bir yerde daha fazla para gizlenmiş mi diye etrafı araştırıyorum. "Sihirbazlar sırlarını asla açıklamazlar. Onları ölene ka­ dar saklamak zorundasın." Gülümseyip bana çeyrekliği uzatıyor. Menüye geri dönüyor. "Armut ve rokfor salata­ sını denemelisin. Harikadır."


Aşk Falcısı

133

Yemeği ısmarlıyoruz, geldiğinde de yumuluyoruz. Nick haklıymış. Yemek, mükemmel bir lezzet dengesi. Sevdiğimiz çeşitli kitaplar hakkında konuşuyoruz. Kitap okuyan herkesi severim. Nick ayrıca klasik film delisi çık­ tı. Yaklaşık altı milyar DVD'si var, en sevdiği yönetmense Hitchcock. Kamera açılarını, dini bir fanatik tutkusuyla tartışan biri. Arka Pencere filmini izlemediğimi öğrenin­ ce dehşete kapılıyor, o yüzden tatlılarımızı isteyip kalkı­ yoruz ve benim kültürel bilgi eksikliğim daha fazla devam etmeden, derhal filmi izlemek için Nick'in evinin yolunu tutuyoruz. Nick'in evinin neye benzediğine bir ilgi beslediğimi kabul etmeliyim. Onu, ya dağınık, bekâr erkek yurt oda­ sı dekoruyla ya da bol antikalı İngiliz kasaba evi tarzıyla hayal edebiliyorum. İkisini de tutturamıyorum, böylece bir erkeğin mobilya tarzını tahmin etmede psişik yetenek teorim patlıyor. Nick'in dairesinin görünümü, belirli herhangi bir tarza başkaldıran her tür şeyin seçilmiş bir karışımı. Bir tür Ja­ pon antikası olan şu şık televizyon dolabı var; divanı deri ve biraz yıpranmış. Duvardaki resimler, çerçeveli klasik film ve seyahat posterleri. Çalışma masası, tepesinde son teknoloji bir bilgisayar bulunan eski bir masa. Her yerde kitaplar, gizemli romanlar, biyografiler, kurmaca olmayan bilimsel metinler ve gezi rehberleri var. Her masanın ve rafın köşesine yığılmışlar. Ayakkabılarınızı çıkarıp ayakla-


134

Eileen Cook

nnızı divdnda altınıza alarak anında rahatlaştığınız bir yer burası. Nick kendine kahve, bana da vanilya çayı yapıyor ve divana oturup filmi izliyoruz. Aklınızda bulunsun, Arka Pencereyi izlemediyseniz, gerçekten izlemelisiniz. Film, dairesinde oturup komşularını izleyen bir adam, kendi yaşa­ mına odaklanacağına başkaları yoluyla onların yaşamını sü­ ren biri hakkında. Bununla biraz alaka kurabiliyorum. Bazen düşünüyorum da bir şeyi yapmaktansa onunla ilgili bir şey okumayı tercih ederdim. Film bittiğinde saatin akşam on biri gösterdiğine inanamıyorum. Mac şimdiye kadar duvarlara tırmanmaya başlamıştır. Yürüyüşe çıkarılmamış bir köpeğin gazabı cehennemde bile görülmez. Ayakkabılarımı giymek için Nick'in masasına yaslanıyorum. Köşeye sıkıştırdığı bir fotoğraf var, hayatında şu ana kadar bahsetmeyi ihmal ettiği bir kadın profesör var mı saptamak için göz ucuyla bakıyo­ rum. Ama belli ki eski bir aile pozu. Anne, baba, kıvrık kulak­ lı, sempatik bir köpecik ve Nick'in mezuniyet cübbeli daha genç hali ve muhtemelen yakın bir akraba, aynı küçük ben. Nick, omzumun üstünden bakıyor. "Bu kuşku mevzusuyla ilgilenmeme neyin sebep oldu­ ğunu sormuştun ya bugün. İşte başka bir sebep de ora­ da." Parmağıyla fotoğrafa vuruyor. "Bu, erkek kardeşim Simon'dı. Mezuniyetimden üç hafta sonra bir trafik kaza­ sında can verdi." "Çok üzüldüm." Ne söyleyeceğimi bilemiyorum.


Aşk Falcısı

135

"Kardeşimi kaybetmek berbattı; ailemi ne hale getirdi­ ğini izlemekse korkunçtu. Anne babam bunun üstesinden gelemedi. Babam bu konuyu bir daha asla düşünmek is­ temediğine kadar verdi. Ne zaman Simon lafı açılsa bahsi değiştirirdi. Kardeşimin odasını kapatıp kapıyı çekerek evi satmak istiyordu. Annem ters istikamete gitti. Tek konuş­ mak istediği Simon'dı. Onun öldüğüne kabul edemiyordu. Onun lafını açmak, en sevdiği yemekleri pişirmek için -sen söyle- düşünebildiği her nedeni buluyordu. İşleri dü­ zeltmek yoluna koymak, olabileceğini bildiği anne olmak için daha fazla zamana ihtiyacı vardı. O ve babam birbirini iten mıknatıslar gibiydi." Nick, resmi masasına geri koydu. "Annem, Simon öldükten bir yıl kadar sonra bir medyuma gitti. Bu, babam için bardağı taşıran son damla oldu. Öbür dünyadan hiç mesaj duymak istemiyordu. Annem bunu kendisi ve Simon'm reddedilmesi olarak algıladı. Babamı terk etti. İki yıl sonra da boşandılar." Nick omuz silkti. "Hiç bilmiyordum. Seni bütün bunlara sürüklediğim için kötü hissediyorum." "Beni hiçbir şeye sürüklemedin. Ben yapmak istedim bunu. Bütün bunlar bittiğinde hepsini kaleme alacağım ve tüm bu kokuşmuş sektörün ipliğini pazara çıkaraca­ ğım. Anndıncı bir deneyim olacak. Kendimi bilime göm­ mekle çok vakit harcıyorum. Sonunda bir şey yaptığımı hissetmek güzel." "Emin misin?"


136

Eileen Cook

"Tabii. Elbette tatlı bir kişiliğin var ama beni istemedi­ ğim bir şeye dahil olmaya ikna etmedin." "Melanie'ye senin numaranı verdiğim için üzgünüm. Başka ne yapacağımı bilemedim." "Anlıyorum. Melanie aradığında programa çıkmayaca­ ğını söylüyorum ona değil mi?" Bir yanıt bekleyerek bana bakıyor. Radyo programına katılmanın bir hata olacağını biliyorum ama kulağa eğlenceli geldiğini de itiraf etmeli­ yim. Daha önce radyoya çıkma teklifi almamıştım. Keşfe­ dilmek gibi bir şey. "Düşünüyordum da makalene ilginç bir katkı sağlaya­ bilir" diye atılıyorum. "Beni düşünüyor olman çok nazikçe." Benimle dalga mı geçiyor anlamıyorum. "Melanie'ye fal bakmak bir şey, ama bunu bir radyo programında yapman fazla ileri git­ mek olur. Bu şansla, her halükârda bulunuruz. Bunu açık­ lamanın ne kadar zor olacağını hayal edebiliyor musun?" "Haklısın; Melanie öğrenirse muhtemelen gözlerimi oyar." İç geçiriyorum. Medya kariyerim başlamadan bitti. "Tüm uygulamanın amacı Melanie'yle Doug'ın aynlmasıydı. Bugün söyleyebildiğim kadarıyla, Doug onun için hiç olmadığı kadar çıldırıyor." Nick beni kucaklıyor. "Eminim gözlerini çıkarmazdı. Manikürünü mahvetmek istemezdi. Doug'a gelince, o da Melanie'yi sana tercih ediyorsa aptalın tekidir, sen de on­ suz daha iyisin."


A.şk Falcısı

137

Ben de onu kucaklıyorum. "Çok tatlısın." "Efendi erkek sendromu... Elimde değil. Aksi ve tutkulu olmaya hasretim ama beceremiyorum bir türlü. Yete­ rince zorlamıyorum." Kapıdan çıkarken elimi kapıya yaslayıp omzumun üs­ tünden, "Tutkulu bir efendi erkek gerilim filmi içindir, hı? Muhtemelen gizli psikozlu bir yönünü saklıyordur" diye sesleniyorum. Asansör kapısı kayarak kapanırken arkam­ dan kahkaha attığını işitebiliyorum. O radyo programına çıkmayı düşünmemin hiçbir yolu yok. Tümüyle çok risk­ li. Muhtemelen sonunda kendimi komik duruma düşürüp tüm olaydan çok az fayda sağlarım. Hiçbir şey olmasa da durumu beter ederim. Bir dakika daha düşünmem, geri zekâlıyım demek.


On Dokuz ASLAN Beklediğiniz haberi alıyorsunuz. Şimdi düşündüğünüz projey­ le yolunuza devam etme zamanı.

BİİP -

"Sophie orada mısın? Oradaysaıı telefonu

aç. Ben Jane... Lanet olsun. Tamam, fırsat bulduğun­ da beni araman lazım. Doug bugün beni aradı. Haber büyük. Ara beni."

BİİP - "Neredesin? Yine ben, f ane. Benimle artık ko­ nuşmuyor musun yoksa? Cidden,

beni araman gerek.

Doug, Melanie hakkında tekrar düşünüyor galiba. Eve döndüğünde beni ara."


Aşk Falcısı

139

BİİP - "Ya taşındın ya da bana numaranı yanlış verdin. Bir saat sonra falan hazır olurum, eve on bu­ çuktan sonra varırsan beni ara; yoksa yarın ben işten ararım seni." Nick'in evinden ayrıldıktan sonra kendi evime dön­ mek bir ömür sürdü. Lions Gate Köprüsü'nün üstünde, birinin arabası arızalandığı için trafik felç olmuştu. Gece yansından önce eve varamadım. Bütün gece, benimle daha "konuşamadan" dışanda olduğum gerçeğini telafi etmek için Mac'i hemen yürüyüşe çıkarmam gerekliydi. Sesli postama mesaj geldiğini fark ettiğimde saat bire çey­ rek vardı. Jane'in mesajlannı dinledikten sonra, kendime bazı zor sorular sormam gerekti:

Doug'ın ona söylediklerini, beynim kendi kendini havaya uçurmadan, sabaha dek bekleyebilir miy­ dim? • Jane on buçuktan sonraya kalırsa beni yanna ara­ mayı önerdiğinde nedeni, dinlenmeye ihtiyacı olan ve gece geç saatte aranmak istemeyen iki çocuklu bir anne olması mı, yoksa sadece düşünceli dav­ ranıp benim hemen aramak zorunda hissetmemi istememesi miydi? •

Dünyadaki en iyi arkadaşım Jane, hemen arayıp


Eileen Cook

140

bütün sorunlarıma yanıt almak varken yatağımda uyanık, üzgün üzgün, onun ne söyleyeceğini me­ rak ederek yatmamı ister miydi? Aramaya karar veriyorum. Telefonu açtığında bebe­ ğin ağladığını işitiyorum. Kendime, Ethan'ı telefonun uyandırmadığını, hatta Jane çoktan uyanmışken ona bi­ riyle sohbet etme fırsatı verdiğimi söylüyorum. Ne olur­ sa olsun, haberini duymaya pekâlâ değerdi. Doug Jane'i arayıp onunla konuşmuş. Belli ki Nick'e sırılsıklam âşık olduğuma inanmış, bu da onu çıldırtıyormuş. Şimdi beni hafife mi alıyor ve birçok özelliğimi göz ardı etmiş olabilir mi diye merak ediyormuş. Hem, Melanie belki de ilk dü­ şündüğü kadar mükemmel değilmiş. Bu hiç şaşırtıcı değil çünkü Melanie'nin falına baktığımda, ona Doug'ı deliye döndürecek şeylerin kocaman bir listesini sıraladım.

Etrafta bir sürü baharat karışımı bulundur. Ona bu­ nun Doğa Ana'dan pozitif enerji getireceğini söy­ ledim ama meselenin aslı, Doug'ın alerjisi var. Daha fazla "birlikte zaman" geçirebilmeleri için, özellikle de spor müsabakaları sırasında televizyo­ nun fişini çek. Ona, Doug'a yakınlaşmak istiyorsa onun iş ve ho­ key dışındaki şeylerle ilgisini çekmesi gerektiğini


Aşk Falcısı

141

söyledim. Ona her zaman hisleri ve ilgilerinden bahsetmesini de. •

Tuvalet kâğıdını rulonun altından değil tepesinden çek. Brokoli pişir. Her hafta kendi anne babanı yemeğe davet et. Ondan bir çocuğun olmasını istediğinden bahset. Çoraplarınla yat büyük, kalın çoraplarla.

Doug'ın katlanamayacağını bildiğim her şeyin bir lis­ tesini yaptım ve Melanie'ye daha fazlasını öğütlemenin bir yolunu bulmaya çalıştım. Eğer ona cinselliği toptan bırakmasını önermenin bir yolunu bulabilseydim dener­ dim. Fakat şansımı fazla zorlamak olurdu bu. Her halükârda, öğütlerimin bazılarını dinlemiş olma­ lıydı çünkü Doug, Jane'e belki de Melanie'nin kendisin­ den çok düşüncesine âşık olduğunu söylemiş. Nick'le ne kadar ciddi olduğumuzu sormuş. Jane, Doug'ın sesinin kulağa epey üzgün geldiğini düşünmüş. Jane, benim onu özlediğimi bildiğini, ama erim erim eriyecek bir tip ol­ madığımı söylemiş. Konuşabilelim diye beni aramasını önermiş. Jane'in Doug'ın dediklerini ve de ses tonunu tam hatırladığından emin olmak için ondan konuşmayı tekrar tekrar canlandırmasını istiyorum, gece yansı ya da sabahın körü olduğunu göz önünde bulundurunca, na-


142

Eileen Cook

sil bakacağınıza bağlı, tüm mevzuda epey iyi performans gösteriyor. Telefonu kapattıktan sonra, Mac bileklerimi ısırır­ ken evin içinde dans ediyorum. Doug beni seviyor. Ben Doug'ı seviyorum. Tüm mesele kendi kendine çözülecek ve yeniden bir çift haline döneceğiz. Bunun peşini bırak­ mamakta haklı çıktım. Bunu halledeceğimiz vardı. Belki, Doug sırf konuşmaktansa bana evlenme teklif eder bu se­ fer. Evlenip sonsuza dek mutlu mesut yaşarız. Bu da kendime yaptığım öngörü.


Yirmi BAŞAK Anılara bir yolculuk edin. Aradığınız yanıtlar geçmişinizcte ya­ tıyor olabilir.

Doug'la Vancouver'da tanıştım. Orada yalnızca birkaç hafta bulunmuştum. Bir Cadılar Bayramı partisiydi; Jane ile Jeremy beni gitmeye ikna etmişlerdi. Şon anda bir kos­ tüm bulmam gerekti, o yüzden fantezi bir etkinlik için sakladığım siyah elbiseyi-giymiştim ve kan kırmızısı ruj sürüp bir çift azı dişi takmıştım..Kim sorarsa, yüksek sos­ yeteden bir vampir ya da Anne Rice romanlarından bir karakter olduğumu söylüyordum. • Doug korsan kılığında gelmişti. Arkadaşı Brian da kor­ san olmuştu ve bacağını dizden büküp bir tulumba kolunu dizkapağının altına koli bandıyla tahta bacak misali yapış-


144

Eileen Cook

tırnııştı. Harika görünüyordu ama hiç işlevsel değildi, dü­ şüp duruyordu. Bira içtikçe de arttı bu. Doug'ın kostümü o kadar yaratıcı değildi. Sonradan çıktığı bir kıza ait olduğu­ nu öğreneceğim kabarık beyaz bir tişört ve bir göz bandı. Kostüm için kötü bir mazeret ama göz bandıyla derbeder görünümü bir korsana tam uyuyordu. Partideki birisi, bü­ yük bir Barenaked Ladies hayranıydı ve şarkılarını kısa The Cars anılarıyla tekrar tekrar çalıyordu. Ne zaman "Be My Yoko Ono" şarkısını duysam Doug'ı hatırlarım. Jane, Doug'dan kısmen lisede bana yüz vermeyen bir erkek olduğu için hoşlandığımı söyledi. Haklı olabilirdi. Doug yakışıklıydı, geniş omuzluydu, iri yapılıydı, tam ta­ kım kaptanı/mezuniyet kralı tipi. Tüm yaşamı onun için ayrıntılarıyla planlanmış bir çocuk, bense aksine ilerler­ ken hep kendim yolumu çiziyorum gibi hissetmişimdir. Doug popüler olmak için doğmuş. İlginin özel bir şey olmadığını düşünürdü çünkü buna alışmıştı. Hep günlük güneşlik ve sıcak bir bölgede yaşarsanız sıcaklığı hisse­ deceğinizi sanmam.

California'da yaşayan insanların

hava durumunun farkında olduklarını düşünmüyorum. Her gün, güzel bir gün. Bence popüler olmak da böyle bir şey. Gün ışığıyla sıcaklığa alışırsınız, böylece normal gelir. Buna sahip olmamak tuhaf gelir. Doug günışığı ve sıcaklıksa ben kısmen bulutlu ve serinimdir. Popüler ol­ mayan biri değildim. Hiç kimse benimle dalga geçmiyor veya bana sataşmıyordu. Fark etmeyiveriyoriardı.


Aşk Falcısı

145

Kalkıp azı dişlerimi elimde tutarak soğutucudan bir içki almıştım. Oğlanın biri bir bira çıkarmak için eğildi­ ğinde Doug, "Ahırda yetiştin herhalde; her zaman kendi­ ne hizmet etmeden önce bir hanıma içkisini vermelisin" diyerek onu kenara ittirdi. Bira kapağını döndürerek açıp ıslak şişeyi bana centilmence bir selamla uzattı. Şarap al­ mak istemiştim ama bunu almamak nankörlük olurdu, o yüzden gülümseyerek bira içtim ve acı tada aldırmamaya çalıştım. O gece bana çıkma teklif etti ve ilişkimiz böyle başladı. Doug'a o gece neyimin dikkatini çektiğini sorardım ancak hep hatırlayamadığını söylerdi. Bu beni çıldırtırdı çünkü ben o geceyle ilgili her şeyi anlatabilirdim. Ne giy­ diğimizi, ne konuştuğumuzu, hatta öpüştüğümüz zama­ nı: 23.48, bir kitaplığa yaslanırken. Dönüm noktalarını ve özel olayları akılda tutmak belki kızlara özgü bir şeydir. Doğum günlerini her zaman hatırlarım ve o kadar resmi bir şey olmasa da "Cadılar Bayramı"nı içimden hep yıldönümümüz olarak düşünmüşümdür. Doug'ı geri kazanmak için bütün bunları yaptığımdan, dairesine gizlice girdiğimden ve kız arkadaşından kurtul­ mak için bir medyum rolüne büründüğümden dolayı her­ kes benim delirdiğimi düşünüyor, biliyorum ama onunla birlikte olmak için her şeyi yaparım. Sevdiğiniz insan için böyle davranmaz mısınız? Yani, en yüksek dağa tırman­ mak, okyanusu yüzerek geçmek hakkında aşk sarkılan


146

Eileen Cook

dinlemek falan filan. Yeni baştan başlama fikrine dayana­ mıyorum. Doug'la bir geçmiş paylaştım: Onun nereden geldiği bilgisi, ne sevdiği, ne sevmediği. Ne bekleyeceği­ mi biliyorum. Nick bana, birçok insanın medyumlara inanmalarının bir nedeninin, medyumların insanlara duymak istedikleri­ ni anlatmaları olduğunu söyledi. İnsanların beklentilerini karşılıyorlar. Tanrı o kadar büyük bir kavram ki ilahi bir varlığın düşen her serçeyi ve her şeyi izlerken gerçekten sizi gözettiğini hayal etmek zor. Sizi sahiden tanıyan, sev­ gili bir merhumun, bundan sonraki zamanını size göz ku­ lak olmak için kullanacağına inanmak daha kolay. İnsanların medyumlara, hiç yanıtsız her şeye bir yanıt bulmak için gittiklerine inanıyorum. Bunu anlayabilirim; mesleğim araştırmak. Yanıtlara ulaşmayı arzulamadığım­ dan değil, yalnızca bir yanıt olsun istiyorum. Bu çok fazla şey istemek değil herhalde. Doug benim için mükemmel bir yanıt. Tam yaşamımı geçirmenin hayalini kurduğum erkek, onun hiçbir zaman böyle hissediyormuş görünme­ mesi gibi küçük bir gerçek haricinde.


Yirmi Bir TERAZİ Bugün sorunlar başa çıkılamaz gibi görünse de umudunuzu yitirmeyin; o ulvi hedefe ulaşmanıza yardım edecek hangi kay­ naklara ve desteklere sahipsiniz diye bir göz atın. Aileyi görmez­ den gelmeyin; size sıradaki aşama için köprü sağlayabilirler. Her seferde tek bir adım atın.

Jane'le konuşmanın üzerinden iki gün geçti ve Doug' dan tek kelime yok. Doug'ın ülkeyi terk edip sevdikle­ riyle, mesela benimle tüm bağlarını koparmaya kadar vermesiyle sonuçlanan önemli bir gerçeği atlayıp atlama­ dığım saptamaya çalışmak için, bahsi tekrarlamak üzere yaklaşık altı bin kere aradım Jane'i. Bütün geceyi telefonu seyrederek, çalmasını bekleyerek geçirdim ama nerede o şans. Gün boyunca, hiç mesaj var mı dinlemek için sesli


148

Eileen Cook

postamı açıp durdum, sonra Doug tam o sırada telefonu alıp aramışsa ama meşgul sinyalini duyunca vazgeçmişse diye kendime küfrettim. Doug'ın aramamış olması birkaç farklı anlama gelebilir: 1. Bütün geceyi, ili��kimizi dikkatlice düşünüp taşınarak, kalbimi kazanmak için tam neler söylemesi gerektiği­ ni çözmeye çalışarak geçirmiş olabilirdi. 2. Jane'i araması tümüyle bir şaka, geçici bir hevesti, şimdiyse Melanie'yle tavşanlar gibi sevişiyor ve göğ­ sümde "Selam, benim adım" rozetiyle karşısında diki­ liyor olsam da adımı hatırlayamazdı. Takvim yaprağımı çevirince olayı çözdüm. Bugün Doug'ın annesinin doğum günüydü. Doug tarihleri ve çok önemli olayları hatırlamada iyi değildir. Kartların ve hediyelerin dağıtılmasını sağlamaktan resmen ben sorum­ luydum. Bunu onu arayıp hatırlatmak için bir mazeret olarak düşünüyorum. Annesinin doğum günün yanı sıra ne kadar yararlı olabileceğimi hatırlatmak için. Maalesef onu ararsam peşinden koşuyormuşum gibi olur. Öyle görünüyor ki ona en çok onunla ilgüenrniyormıış gibi göründüğümde ilginç geliyorum. Gerçekten yakalanmak istediğinizde ulaşılması zoru oynamak zor. Doug beni annesi Ann'le ilk kez, yaklaşık beş aydır çıkıyorken tanıştırmıştı. Ann, Doug için çikolata dolu bir


Aşk Falcısı

149

Paskalya sepeti bırakmak için uğramıştı. Bence Doug onunla tanışmamızı planlamamıştı ama tam orada oturur­ ken beni tanıştırmaması onun kabalığı olurdu. Şahsen, annesiyle tanışmaktan büyük heyecan duymuştum ve kendimi sevdirmeye kararlıydım. Doug'ın annesi gençliğinde mankenlik yapmış. Bir yerlerinde kamera varmış gibi görünüyordu hâlâ: Düzgün saçlar, mükemmel gülümseme. Evlendikten sonra çalış­ mayı bırakıp mahir bir sosyal planlayıcıya dönüşmüş. Be­ nim annem, haki pantolon, çiçekli bluz ve aklı başında ayakkabılar giyen bir anneydi, yolun sonunda duran kü­ çük bir karavanı ve evde fırında rostosu var gibi görünen annelerden. Doug'ın annesiyse, sosyetik bir moda şovun­ dan adım atmış ve bir limuzinle şoförün gelmesini dört dörtlük bekliyor gibi görünüyordu. Benim annem sizi ayaklarını uzatıp şekerleme yapacak kadar rahat hissetti­ rirdi; Doug'ın annesiyse dişime bir şey takılmış gibi. Dürüst olmak gerekirse, Doug'ın annesi uzunca süre ödümü kopardı. Akşam yemeğine uğradığınızda, kişi ba­ şına on iki parçalık gümüş çatal bıçak takımı olan insan­ lardan. Salatamı yemek için bir karides çatalı kullanmaya ya da başka acemi manevralardan hemen sonra çözdüm. Masadaki herkes, ailenin köpeğini kemiriyormuşum gibi bakakalırdı bana. Bu mesele beni o kadar gererdi ki ye­ mek yemekte zor anlar yaşardım. Doug'ın annesi, yıllarca anoreksik olduğumu sanmıştır herhalde. Kulağa burnu


150

Eileen Cook

büyük biri gibi gelebilir ama hiç de öyle değil. Tepeden tırnağa klas bir kadın. "Yolun ters tarafında" olduğumu keşfedeceğinden korkardım. O ve onun takımı, yoldan o kadar uzaktı ki tren düdüğünü bile duyamıyordum. Gerçi bir süre sonra, annesiyle ortak yönlerimizi keşfedip ra­ hatladım. İkimizin de esas ortak yönü, Doug'ın yerleşip bir aile kurması için arzumuzdu. Gümüş çatal-bıçak ta­ kımının doğru düzgün nasıl kullanılacağını bilmesem de büyük biçimsizliklerimin bulunmadığını, üniversite dip­ lomam olduğunu, kendi kendine giyinmeyi öğrendiğimi anlamıştır herhalde. Diğer ortak yönümüz, Doug'ı şiddet­ le sevmemizdi. İkimiz de onun sözlere sığmayacak kadar harika olduğunu düşünürdük. Bu bizi bir araya getirmeye yetiyordu. Yakın arkadaş değildik ama bir bağımız vardı. Doug'la ayrıldığımızdan beri annesiyle konuşmadım. Eski sevgilinizin ziyaret haklarını istemek mantıklı mı? Doug'la artık çıkmıyorum diye aileyle de ayrılmam gerek­ miyor ya. Onun doğum gününü görmezden gelmek ayıp olur. Ona evde bir kek yapıp içimden geldiği gibi bir he­ diye götürürsem Doug'a bundan bahsedebilir. Belki anne­ sinden dostane bir söz, belirleyici olabilirdi. Beni harika, kendinden emin ve mutlu halde görürdü annesi. Doug'a benim gibi bir ödülü bıraktığı için ahmak olduğunu söy­ leyecek. Beni mükemmel gelin olarak görecek. Tamam, belki mükemmel değil ama Melanie'yle kıyaslandığındaçok daha kendi tarzı. O koca göğüsler kesinlikle onun tar-


Aşk Falcısı

151

zı değil. Doug'a ne kadar kültürlü olduğumdan, bana bir insan olarak ne kadar değer verdiğinden bahsedecek. An­ nesinden akıllıca bir söz muazzam bir değişiklik yapabilir. Kesinlikle kek yapmaya harcanacak zamana değer. Ya da bir kek almaya. Yapmaya çalıştım ama her yanı biçimsiz, bir yanı da dümdüz oldu. Şerbeti dökmeye katlığım­ da da, kek yapısal bir bozukluk gösterdi ve büyük bir kırıntı göçüğü meydana geldi. Sevdiğiniz birine hediye olarak ver­ mek isteyeceğiniz türden bir keke benzemiyordu. Lanetli gibi görünüyordu, sanki onun yaşlanıp çöktüğünü ima edi­ yordum. Gönderdiğiniz mesaja dikkat etmelisiniz. Fırına gi­ dip bir kek aldım. Onu eve götürüp sahte bir ev yapımı şer­ bet havası katmak için tepesinde bir bıçak gezdirdim. Hâlâ fazla güzel görünüyordu, o yüzden bir tarafına parmağımı bastırıp onu berbat ettim. Keki bir kurabiye kâğıdına koyup alüminyum folyoyla sardım. Dükkândan alınmış kaliteli bir kekin ev yapımı ilgili bir görünümle birleşen mükemmel kanşımı. Yol üstünden bir buket de çiçek aldım. Doug'ın anne babası West Vancouver'da, Zengin ve Ünlülerin Hayatları'iıdan bir sete benzeyen bir evde oturuyorlar. Doğal servetini saklamaya çalışmak için kam­ bur duran uzun boylu bir kadın gibi, küçük ve mütevazı görünmeye çalışan büyük bir ev. Araba yolunun karşı­ sında bir kapısı var ve eve ulaşır ulaşmaz manzarayı fark ediyorsunuz: Ev, okyanusu gören bir yamaçta duruyor. Yolcu gemilerinin, Lions Gate Bridge'in altından geçişini


152

Eileen Cook

görebiliyorsunuz. Doug'la evlendiğimizde, bir seçeneğin anne babasının arka bahçesinde küçük bir düğün yapmak olacağını hep düşünmüşümdür. Bizim ve ailenin hediye alan dostlarından yaklaşık yüz tanesi için bir resepsiyon. Ann beni gördüğüne açıkça şaşırdı. Bayan Görgü, eski kız arkadaşın çat kapı uğradığı durumlara alışkın değil herhalde. Çiçekleri ve keki neşeli bir "Nice yıllara!" ile uzatıyorum. Beni çaya ve bir dilim keke davet ediyor, tam tahmin ettiğim gibi. Görgüsüne güvenebilirsiniz. "Ee, nasılsın bakalım?" Platin sarısı saçını kulağının ar­ kasına atarak deri kanepeye zarif bir origami kuğu gibi kıvrılıyor. Ceviz büyüklüğünde elmas küpeler takıyor. Uğrayacağımı bilmemesine rağmen eşofman altı giymi­ yor. Aksine, üstünde pantolonlu uçuk mavi bir takım, boynuna bağlanmış çiçekli, düzgün bir eşarp var. Bu bu­ luşma için yeni bir kıyafet almıştım, yine de o daha derli toplu görünüyor. Onun kanepedeki zarif oturuşunu tak­ lit etmeye çalışıyorum ama sonunda kaba, fincanımın ta­ bağına çay dökerek oturduğumla ve kanepede vıjjt diye minder sesi çıkardığımla kalıyorum. "İyiyim Bayan Chase, ya siz? Doğum gününüz için plan yaptınız mı?" "Sana söyleyip duruyorum, bana Ann de. İyiyim. Be­ nim yaşınıcto doğum günlerini pek büyütmüyor insan." Platin sarısı saçını yüzünden çekiyor. "Beni düşünmen çok nazikçe."


Aşk Falcısı

153

"Evet, şey, bu kadar zamandan sonra aileymişiz gibi hissediyorum." Ona, oğlu bir yüzüğe para bayılmakta bu kadar ağırkanlı davranmasaydı gerçekten bir aile olabile­ ceğinizi hatırlatarak planlı bir şekilde gülümsüyorum. "Doug'la ilişkinizi noktalamaya karar verdiğinizi du­ yunca çok üzüldüm. Hoş bir çifttiniz." "Benden çok Doug'tn karan sayılır. Nabız yoklama ihtiyacı herhalde." Duraksıyorum. Ann'in Kavun'dan ha­ beri olup olmadığını bilmem gerek. "Yeni kız arkadaşı Melanie'yle tanıştınız mı?" "Doug onu geçen hafta sonu eve getirdi." Büyük bir yudum kaynar çayı, yüzümdeki gülümsemeyi bozmama­ ya uğraşarak yutuyorum. Ona anne babasıyla çoktan tanıştırdığına

inanamıyorum.

Dilim

şişmeye

başlıyor.

Peltek konuşmama neden oluyor. "Ah, harika bu. Ben daha bizzat tanışmadım onunla. Hiç adil değil. Doug, yeni sevgilim Nicholas'la tanıştı bile. Biriyle görüştüğümden bahsetti mi?" "Hayır bahsetmedi. Doug'ı bilirsin, hislerle ilişkilerden konuşmaz. Birini bulduğuna sevindim." Kanepede doğru­ lup uzun bir yudum çay alıyor. Yorkshire teriyerleri Bigsey koşarak içeri geliyor, tasmasındaki zil varışını haber veriyor. Köpek bile iyi giyinmiş, saçında pembe ipek bir kurdele var. O bile benden daha görgülü. Köpek aile ağa­ cını takip etse 1800'lerde bir Fransız kraliyet ailesine ait olduğunu bulabilir.


154

F.ileen Cook

Zamanımın tükendiğini hissediyorum. Ann çayını bitirecek, sonra eve dönmem gerekecek. Onu bir daha görmeyeceğim. Beni artık akşam yemeğine davet edecek değil ya. Salona umutsuzca bakıyorum. Bu evi, renkleri uyumlu minderlerini ve bir yılda kazandığımdan daha faz­ la tutan biblolarını seviyorum. Doğuştan kraliyet soyun­ dan gelen bu küçük tatlı köpeği seviyorum. Bu insanları seviyorum. Onlar beni seviyorlar mı? Bana en iyi dilekleri­ ni sunup günbatımına yollayabilirler mi gerçekten? Sıcak bir gözyaşı selinin gözlerime geldiğini hissediyorum. "Şey, gitsem iyi olacak" diye cırıldıyorum. Dağılıp ken­ dine güvenen kadın kılıfımı parçalamadan önce buradan gitmeliyim. Ellerim titriyor ve çay, ben bir geminin güvertesindeymişim gibi çalkalanıyor fincanın içinde. "İyi misin?" Anne eğiliyor. Ölümcül bir hastalığım var­ mış gibi endişeleniyor benim için. Alt dudağım titremeye başlıyor. Kucağımdaki çay fincanını tamamen unutarak birden ayağa fırlıyorum. Fincan adeta yavaş çekimde dü­ şüp yere çarpmasıyla parçalanıyor, kaliteli porselen her yere saçılıyor. Çay, krem rengi halıda kocaman bir leke bırakıyor; özel sipariş verdikleri, bir Türk kadını tarafın­ dan elde dokunmuş ve ithal edilmiş halıda. Bigsey deliler gibi havlamaya ve daireler çizmeye başlıyor. Dizlerime çöküp porselen parçalarını toplamaya başlıyorum. "Çok özür dilerim." Kazağımın kolunu çayı kurulamak için kullanıyorum. "Aklım neredeydi bilmiyorum. Halınızı


Aşk Falcısı

155

temizleteceğim. Bugün birini yollarım." Şimdi gerçekten ağlıyorum ve burnumdan sümük baloncuları çıkıyor. "Sophie lütfen, fincanı bırak, kalk ayağa. Önemli de­ ğil." Beni kaldırmak için kolumdan çekiyor. Gözlerine bakamıyorum. "Marine Drive'daki Safevvay Halı Doktoru temizleyi­ ciler yolluyor. Bir koşu, bu daha kurumadan bir tanesi­ ni getirebilirim. Bir dakikamı bile almaz." Burnumda bir cadı kazanındaki gibi kabarcıklar oluşuyor ve gözyaşlanm halıya dökülüyor. Bu, hiç de planla'dığım gibi yürümüyor. Ann, fincan kırıklarını elimden alıyor. Bir tanesi başpar­ mağımı kesmiş ve parmağım kanıyor. Harika, sanki çay yeterince kötü değilmiş gibi bir de kan akıtıyorum halıya. Belki daha sonra bahçeye çıkıp biraz çim yolar, bunu halının üstüne sürter, biraz kırmızı şarap saçar, bir çift dolmakalem açar, sonunda da bir sanat eseri ortaya çıkarırdım. Ann keten mendilini başparmağıma bastırıp beni kanepeye dikkatle yeniden yerleştiriyor. "Derin bir nefes al." Yüzüme bakıp bana birkaç pe­ çete uzatıyor. Nasıl göründüğümü zihnimde tam olarak canlandırabiliyomm. "Hepsi geçecek." Dizime pat pat vuruyor. Kendimi onun kollarına atıp gerçekten koyuver­ memek için zor tutuyorum. Şimdi üzgün olduğumu sanı­ yorsa daha hiçbir şey görmedi. "Onu çok özlüyorum. Onu seviyorum, gerçekten sevi­ yorum." Feryat ediyorum, Bigsey de bana uluyarak eşlik ediyor.


156

Eileen Cook

"Sevdiğini biliyorum. Ama daha çok sevdiğin başkası­ nı bulacaksın. Eminim bulacaksın." Bana bir avuç selpak daha uzatıyor. Benden nemli, sümük kaplı peçeteleri alır­ ken burnu kırışıyor. Beni ne kadar sevdiğinin bir göster­ gesi olmalı bu, diye düşünüyorum. Bunu herkes için yapıvermezsiniz. Emin ve kendine güvenen bir kadın imajı yansıtmadığımdan kesinlikle eminim. The Jerry Springer Shoıv'da olması ya da gani gani ilaç alması gereken biri izlenimi bırakıyorumdur herhalde. "Gitmeliyim. Bütün bunlar için üzgünüm. Bana ne haller oldu bilmiyorum." Harika, şimdi de kulağa tutarsız geliyorum. "Aşırı duygusal" yeterince cazip değilmiş gibi, artık "dengesiz"i de pakete ekleyebilirim. "Sorun değil. Otur bumda, ben sana yeni bir fincan çay getireyim." "Yo, gitmeliyim. Doğum gününüzü kutlamak istedim o kadar. Gerçekten. Umarım keki beğenirsiniz." Ayağa kalkıp kitaplığa çarparak geri geri sendeliyorum. Sera­ mik kuş koleksiyonundan biri bir an sallanıyor, ardından devriliyor. Döne döne düşüp Bigsey'nin kivi boyutundaki kafasının tam ortasına küt diye çarpışını izliyorum. Bigsey şaşkın bir çığlık atıp koşarak kaçıyor. Kuş iki parçaya ayrılıyor. Gözlerimi kapatıp kuşun kendi kendini iyileş-


Aşk Falcısı

157

tirmesini diliyorum. Tek gözümü açıp gizlice bakıyorum. Yok, hâlâ orada. Halının bu kısmı bir kara delik olmalı; yer çekimi burada daha kuvvetli. Yere düşmediğim için kendimi şanslı saymalıyım. Tekrar özür dilemek için ağ­ zımı açıyorum ama biraz fazla geliyor. Ann'e. halıya, ölü kuşa bakıveriyorum ve kapıya koşuyorum. Beyin hasarlı köpekle yüzleşemeyeceğim.


Yirmi İkinci Bölüm AKREP Hiçbir şey bir gecede olmaz; o yüzden sabırlı olun. Derinden arzuladığınız şeyler iyi bir zamanlama gerektiriyor. Başkalarının sorunlarına fazla karışmayın, yoksa onları çözmeye yardım eder­ ken yeterince nesnel olamayabilirsiniz.

Anne Desteği Operasyonu planlandığı gibi gitmedi. Şimdi tek umabileceğim, Ann'in bu aşağılık mevzudan Doug'a hiç bahsetmemesi ve köpeğin hayatta kalması. Bigsey'nin, travma sonrası stres bozukluğunu atlatması için büyük ihtimalle derinlemesine bir terapiye ihtiyacı olacak. Belki onunla bir grup seansına katılabiliriz. Belki de Ann bir tür kadın dayanışması hissedip beni daha fazla utandırmaz. Yalnızca ikimiz arasında kalan şeylerden ola­ bilir bu. Bir halı temizleme şirketini arayıp kredi kartımı ve Ann'in numarasıyla adresini verdim.


Aşk Falcısı

159

Nick beni arayıp cep telefonuna Melanie'den dört mesaj daha geldiğini söyledi. Radyoya gidip psişik oku­ malar yapmam için benden sürekli randevu koparmaya çalışıyor. Bana "top benim sahamda" diyerek Melanie'nin numarasını benim tele-sekreterime bırakmış. Telefonu açıyorum, ardından kapatıyorum. Ona ne söyleyeceğimi hayal dahi edemiyorum. Jane'i arıyorum. İğrenç olayı baştan sonra anlatıyorum: Halı, uluyan köpek, sahte ev yapımı kek ve kafasız, fazla­ sıyla pahalı koleksiyon kuşu. Jane iyi bir dost. Sana söyle­ dim demez. Hemen biraz Baskin Robbins naneli, çikola­ ta parçalı dondurma getirip enikonu bir daha ağlamama izin verir. Ben sıcak bir duş alıp temiz pijamalar giyerken Mac'i yürüyüşe çıkarır. Böyle zamanlarda, kız arkadaşla­ rın gerçekten kıymetini anlıyorsunuz. Kurutucuda ısıttığı koyun yünü battaniyeyle beni kanepeye sıkıştırır. Bunu çok fazla düşünmememi, yarın bir bakıcı tutup yardım için bana uğrayacağını söyler. Planlamacıdır. Yaşamıma çeki düzen vermem için gerçekten bir plan yaratabilecek biri varsa o Jane'dir. Mac'i kanepeye çekiyorum. Etrafı kokluyor, battaniyeyi eşeliyor, ardından battaniyenin al­ tında dizlerimin arkasına yaslanarak yatıyor. Bir tek sert kıllı ağzı çıkıyor. Yaklaşık iki dakika sonra horlamaya baş­ lıyor. Sesi beni rahatlatıyor ve uykuya dalıyorum.


Yirmi Uç OĞLAK Yeni bir başlangıç yapma zamanı. Temiz bir ev, temiz bir baş­ langıç sağlayacak. İhtiyacınız olmayan şeyleri atın ve yenilerine yer açın. Bu işi yapar yapmaz ne kadar rahatladığınıza şaşıracak­ sınız.

Jane'in işletme diploması var. Amanda'dan beri çalış­ mıyor ama ülke istilaya uğrarsa, başkan ülke güvenliği için Jane'i seçmeli. Bir projesi olduğunda, dini bir fanatik gibi gözünde şöyle bir bakış oluşur. Önem sırasına konulmuş, alfabetik olarak düzenlenmiş, renk kodlu listeler yapmak için güçlü bir istek duyduğunu görebilirsiniz. Jane, sabah ben daha uyanmamışken uğruyor. Hayret verici değil bu. Çocukları olan insanlar, normalde insanla­ rın kalkması gereken saatin asimetrik bir versiyonuna sa-


Aşk Falcısı

161

hipler. Güneş doğmadan güne başlamak isteyen çiftçiler haline gelirler adeta. Mac kanepeden sıçrıyor ve kapıda dikilen Jane'e havlıyor. O enerjiyi toplayabilsem ben de havlardım. Beni sürüye sürüye duşa götürüyor. Mutfak­ ta patır kütür sesler çıkardığını işitebiliyorum. Banyodan çıktığım sırada tabaklarımızı hazırlıyor. Jane dünyanın en harika Fransız usulü tostunu yapar. Ortası krem peynirli sandviçler yapıyor ve yumurta karışımına portakal suyu ekliyor. Sonra ekmek/krem peynir sandviçlerini karışıma batınp gerçek yağda kızartıyor. Tadı harika ve altı milyar kaloriye değer. Çaydanlıkta Earl Grey çayı demliyor ve kendinden memnun bir bakışla onu içmemi izliyor. Taba­ ğı ittiğimde listelerini çıkarıyor. Ülkeler daha az ayrıntılı listelerle savaşa gitmiştir. Jane, işleri küçük yöntemlerle halleden biri değil. Bir bagaj dolusu kutu getirmiş. Her odayla dolabı elden geçi­ rip Doug'a ait her şeyi kutulara kaldırıyoruz: Kıyafet, kap kaçak, dergiler. Arka bahçede, Doug'ın çorabını ızgaraya koyup ardından onu ateşe verdiğimde, bir dakikalık saygı duruşu yapıyoruz. Çorap yavaş yavaş yanıyor ve nahoş bir koku yayıyor ama yine de önemli bir ritüel gibi geli­ yor. Jane, artık bana uymayan ve bir gün eşleşecek bir şey bulmayı planlayarak satın aldığım kıyafetleri de kutuya kaldırtıyor. Mutfak dolaplarımı temizliyor, dolabımdaki havlularımı tekrar katlıyor ve buzdolabımı siliyor. Bana banyoyu temizletip aldığı çarşafları yatağa serdiriyor.


162

Eileen Cook

Doug'la paylaştığım her yatak örtüsü takımını başka bir kutuya kaldırtıyor. Jane kâğıt istifleri yapıyor ve her şey, "sakla" ve "at" yığınlarına ayrılmalı. Etiket aleti getirmiş ve bana dosya dizinleri ve fotoğraf kutuları yaptırıyor. Başka bir hayatta kütüphaneci olabilir. Kanepeye çöküyorum. Mekânın ne kadar iyi göründüğüne inanamıyorum. Çam kokulu temizlik ürünleri ve temiz çamaşır kokuyor. Jane daha yeni başlıyor. Öğle yemeğinden sonra Jane arabasına dönüyor ve kutu kutu boya çıkartıyor. Doug hep beyaz duvar hasta­ sı olmuştur. Çarpıcı renkler çaldığı tabloları için "beyaz bir tuvaFden hoşlanırdı. Giderken boyalan yanında gö­ türmüş, beni tabloların asılı olduğu yerlerin belli belirsiz soluk çerçevesi bulunan beyaz duvarlarla bırakmıştı. Jane boya kutularının kapaklarını açıyor. Yumuşak, tereyağımsı bir san seçmiş. Fırçalar, brandalar, rulolarla donanımlı gelmiş ve öğleden sonramızın kalanım boya yaparak geçi­ riyoruz. Mac, rulo temizlediğimiz tablaya basmayı başarı­ yor ve meşe parkelerde san pati izleri bırakıyor. Bunlann görüntüsünü beğeniyorum ve kalmalanna karar veriyo­ rum. Akşam yemeği için Hint yemeği ısmarlıyoruz, son­ ra Kurtuluş Ordusu'na (E.n: Salvation Army: Bir yardım kuruluşu) verilecek kıyafetlerle birlikte arabasını toplu­ yoruz. "Doug'ı arayıp ona ait şeyleri almasını ayarlamamı is­ temediğinden emin misin?" diye soruyor Jane, arabasına


Aşk Falcısı

163

yaslanarak. Saçında san boya lekeleri var. Bütün kutuları ve Doug'ın tekli koltuğunu garaja sürüklemiştik. Kabarık kanepeyi çoktan almıştı. İşte o sırada düzgün olan her şeyi alıp bana kalanını bıraktığını fark ettim. Evde hâlâ ne kadar çok şey olduğuna şaşırdım. İlk ayrıldığında ne var ne yok almış gibiydi. "I ıh. Ben ararım onu. Öyle geliyor içimden. Hem sen yeterince uğraştın. Sana nasıl teşekkür edebüirim?" "Hepsi en iyi arkadaş iş tanımına dahil. Teşekküre ge­ rek yok." "Ev harika görünüyor. Nasıl farklı bir hale büründüğüne inanamıyorum." Jane'i kucaklıyorum. "Artık senin evin." Gülümseyip arabasına biniyor. Pen­ cereyi açıyor. "Ayrıca, sağlıklı bir kafa düzenli evde bulu­ nur. Yarın beni ara." Ona el sallayıp eve geri dönüyorum. Sarı duvarlar sı­ cak ve davetkâr duruyor. Bir çift mum yakıyorum. Bir tanesi vanilya kokulu. Bodruma inip birkaç yıl önce fo­ toğraf kursuna giderken çektiğim siyah beyaz fotoğrafları çıkarıyorum. Onları 20x25'e büyüttürüp çerçevelettirmiştim ama hiçbir yere asmamıştım. Onları yukarı çıkarıp tozlarını alıyorum. Çeşitli duvarlara yaslayıp nerede en iyi duracaklarına karar vermeye çalışıyorum. Sonunda bir şişe şarap açıp fotoğrafları yere bırakıyo­ rum. Duvarlar çivi çakılamayacak kadar hassas görünü­ yor. Kitaplıkların temizlenmesiyle her şey daha ön plana


164

Eileen Cook

çıkmış. Etrafta dolanıp çeşitli şeyleri alarak onları nereden bulduğumu hatırlamaya uğraşıyorum. Mac, kenarı köşeyi koklayarak odalarda aylak aylak geziniyor. Muhtemelen hâlâ aynı evde mi diye merak ediyor. Yatıp bunu ertesi güne ertelesem mi ertelemesem mi diye düşünüyorum ama her şey tek hamlede bitirirsem daha kolay olacak. Aradığımda Doug'ın telesekreteri çıkıyor. BİPP - "Selam Doug. Ben Sophie. Bugün evi biraz temizledim

ve sana

ait biraz daha

kaldırdım. Almak istersen garajda. orada. Artık onu de

annene

eşyayı kutulara

Eski koltuğun da

istiyor musun bilmiyorum.

uğradım

doğum gününü

Geçen­

kutlamak

için.

Melanie'yi eve getirip onunla tanıştırdığını söyledi. İki­ niz işi ciddiye bindiriyorsunuz galiba.

Her şey gönlü­

nüzce olur umarım." BİİP - "Melanie için bir mesaj. Melanie, ben Emma Lulak. Mesajlarına karşılık veremediğim bakma,

biraz yoğundum.

için kusura

Ruhsal rehberlerime danış­

tım ve radyo programına katılmanın benim için doğ­ ru olmayacağına karar verdim. Bana bu fırsatı öner­ diğin için minnettarım. Kendine iyi bak." BİİP - "Melanie, yine ben Emma, rahatsız ettiğim için affedersin.

Şu baharat konusunu düşünüyordum


Aşk Falcısı da.

165

Galiba falın o kısmını yanlış gördüm. Bence ondan

sakın. Ah, anne babanı da her hafta sonu çağırman biraz fazla kaçabilir. Tamam, kendine iyi bak. BİİP - "Selam Nick, ben Sophie. Radyo programını yapmamaya

karar verdiğimi söyleyeyim

de makale konusunda sana yardım Yarın

akşam

boşsan sana

dedim.

etmek

Yine

istiyorum.

akşam yemeği hazırlaya­

yım. Beni ara." Dişlerimi fırçalayıp yatağa dalıyorum. O soğuk, yeni çarşaf hissi var. Alt kattaki mumdan hâlâ biraz vanilya ko­ kusu alabiliyorum. Hüngür hüngür ağlıyorum ama sonra uyuyorum.


Yirmi Dört KOVA Yemek yapmak, yaratıcılığınızı gösterme ftrsat) sunuyor. Ye­ mek, vücut kadar ruhu da besler. Mutfağa dalın ve bırakın yarattahğıntz konuşsun. Arkadaşlarınızı davet edin ve yaptıklarınızı paylaşın.

Bir mutfak tannçasıyım. Jane, kocası ve iki çocuğuna öğlen yemeği hazırladım. Bu, teknik olarak iki menüm vardı demek. Yetişkinler için Asya usulü, kavrulmuş ba­ demli tavuk salatası, çocuklar için spaghetti, sosisti sand­ viçler, tatlı için herkese dondurma. Jane'in kocası Jeremy fotoğrafları benim için astı ve hep beraber oturma odasın­ da oturup ne kadar harika göründüğünü konuştuk. Jane'e ne kadar minnettar olduğumu anlatabilmek için, bu hafta sonu bebek bakacağıma söz verdim. Ben Ethan'la


Aşk Falcısı

167

Amanda'ya göz kulak olurken birlikte akşam yemeğine çıkabilirler ve geceyi kendilerine ayırabilirlerdi. Jane'i ak ettim ama ona söylediğim gibi, hepsi en iyi arkadaş iş ta­ nımında yazılı. Öğlen yemeği başarımla galeyana gelerek, Nick'e ak­ şam yemeğinde yapılacak mükemmel şeyi bulabilmek için yemek kitaplarına asıldım. Ağzının tadını bildiği için zor olacak bu. Sonunda, az bulunan ton balığı bifteği, turunçgilli salsa sos ve bir yeşil salatada karar kıldım. Nick gelmeden önce büyük ölçüde hazır olma gibi fazladan bir ikramiyesi de var. Yemek yaparken insanların seyretmesi beni gerer. Nick tam vaktinde, bana çiçekler ve Mac'e köpek kurabiyeleriyle geldi. Akşam yemeği çıktı, güzel görünmü­ yordu ama tadında sorun yoktu. "Bu yemek harikulade. Yemek yapmayı bildiğinden haberim yoktu." Bunu iltifat olarak almaya ve benim uzak­ tan evcimen görünmediğimi düşünmesine fazla odaklanmamaya çalışıyorum. "On parmağında on marifet olan bir kadınsın." "Sana bir armağanım var. Tüm sabrın, bana ettiğin tüm yardım, her şey için." Diğer odaya gidip ona bir dosya ge­ tirerek önüne koyuyorum. Onu kurdeleyle bağlamak ak­ lımdan geçti ama vur deyince öldürmek olurdu bu. Nick ilk sayfayı açıp içindekileri okuyor. İri iri olan gözlerini kaldırıyor, ardından sayfalan karıştırmaya başlıyor.


168

Eileen Cook

"Bütün bunları yaptığına inanamıyorum. Ne ara vakit buldun?" "Araştırma yapmak benim işim biliyorsun. Alfred Hitchcock ve filmleri hakkında bilmek isteyeceğin her şey var." Omzu üstünden eğiliyorum. "İşte, şuna bak. İlk İngiliz dönemi ve ABD için yaptığı filmler diye ikiye ayırdım. Her film için bir oyuncu listesi, gösterim süresi ve olay örgüsünün kısa bir özetini koydum. Özgün film yorumlarını da bastım. Gizli Teşkilat'm tam senaryosu­ na da edinebildim. Hepsini almak istedim ama pahalılar. Sonra, eğer şu sekmeye geçersen, onun eserlerine biat eden modern filmlerin bir listesini yaptığımı göreceksin. Sonra bu sekmenin altında, onun eserlerini yerel olarak taşıyan videocu dükkânlarının bir listesini yaptım, bu da o ve filmleri hakkındaki kitapların bir listesi. Son sekme­ de kişisel bilgileri var. Köpekleri severmiş. Bir erkekte bu özelliği tutarım." "Bu Hitchcock İncili olmuş resmen. Bütün bunları bulduğuna inanamıyorum." Sayfaları bir ileri bir geri çe­ virmeye devam ediyor. "Bunu sana nasıl ödeyebilirim? Olağanüstü." "Bu, müesseseden. Sana hazırlamak istedim." İnsanla­ ra güzel şeyler yapmayı seviyorum. Beni "merhamet me­ leği" gibi hissettiriyor. "Ciddi misin? Bunu hayatta armağan olarak kabul ede­ mem. Çok zamanını almıştır."


Aşk Falcısı

169

"Almanı istiyorum. Bana medyumluk eğitimi verdiğin zamanı düşün. Bunu yapmak zorunda değildin." "Yapmak istedim ama. Doug'la aranızı düzeltmediği için üzgünüm." "Evet, şey, kazanmak da var kaybetmek de. Belki de en hayırlısı budur." Şarabımı şerefe kaldırıyorum. Şüphe durumunda, olumlu şeyler tekrar etmeye karar verdim, ta ki onlara inanana kadar. "Kendim için yeni bir yaşam ve yeni maceralar öngörüyorum." Kadehlerimizi tokuşturup içiyoruz. "Radyo programının iyi bir macera olmayacağından emin misin?" Nick tek kaşını kaldırıyor. "Eminim macera olurdu ama sen haklısın. Bunu pas geçmem gerek." "Düş kırıklığına uğramadın değil mi?" "Hayır, pek değil." Kocaman bir yudum şarap içiyo­ rum. "Dürüst olabilir miyim?" Başıyla evet diyor. "Med­ yum olmaktan acayip zevk aldım. İnsanların bunu neden yaptıklarını anlıyorum. Herkes bütün yanıtların sende ol­ duğuna inanıyor. Özel hissediyorsun." "Bunu anlayabiliyorum." Nick şarabını masaya koyup sandalyesini sandalyeme yaklaştırıyor. "Ben de sana dü­ rüst olabilir miyim?" "Tabii." "Bunun Doug'la aranı düzeltmediği için üzgünüm der­ ken ciddi değildim." Midem yere serbest düşüş yapıyor.


170

Eileen Cook

"Değil miydin?" "Yo. Hiç değildim esasen." "Ah." Ne söyleyeceğimden emin değilim. Bana, çözü­ lecek istatistiksel bir soruymuşum gibi ciddi bir bakışla bakıyor. Öne eğilmeye başlıyor, ama o sırada telefon ça­ lıyor. Lanet olsun. Aceleyle arkasına yaslanıp mendiliy­ le oynuyor. Arayan Jane, ona bebek bakıcılığı yapmam için bana planlar yapıyor. Telefondan paçayı kurtardığım anda Nick ayağa kalkıp gitmeye hazırlanıyor. Kapıda oya­ lanıyorum ama anın büyüsü kaçtı. Mac'in kulağını sıvaz­ layıp yola koyuluyor. Nasıl öpüşeceğini merak ediyorum. Doug uğradığında onu kısacık öpüvermemden bir şey anlamamıştım. Yeterince dikkat etmemiştim. Herhalde Doug gibi öpüşemezdi. Beni öpecek değildi ya. Şarap ve boya kokusu bende kafa yapıyor olmalıydı.


Yirmi Beş BALIK Biraz düşündükten sonra, önemli bir karar hakkında fikrinizi değiştirebilirsiniz. Eğer vakit ayırırsak, geçmişten ders alabiliriz.

İlk öpüştüğüm insan, aile fertleri haricinde tabii, Joel Metcalf ti. Birlikte tiyatro dersine gidiyorduk. Grease oyununa hazırlanıyorduk; ben Rizzo'yu oynuyordum, o da Danny'yi oynuyordu. Sahnelerden birinde öpüşmek zorundaydık. Bu konuda, tüm okulun önünde şarkı söyle­ mekten daha gergindim. Tiyatro topluluğu, lise ortamının tuhaf bir karışımı. İlk birkaç provada herkes akranlarına saplanıp kalmıştı. Oyun açıldığında hepimiz birbirimize sarılıp hep beraber takılacağımıza, sonsuza dek arkadaş kalacağımıza söz ve­ riyorduk. Kapanış gecesi partisinden sonra peri masalının


172

Eileen Cook

bittiğine bahse girebilirdiniz. Sindirella'nın at arabası ye­ niden bal kabağına dönüştü ve koridorlarda birbirimizin yanından yabancılar gibi geçmeye devam ettik. Joel bir transfer öğrenciydi. Anne babası Chicago'dan taşınmıştı. Aslına bakılırsa, Chicago'da bir Shakespeare oyununda öne çıkan bir rolü vardı. Paralı oyuncular, biri­ nin annesi tarafından dikilmemiş kostümler ve tam temsil etmeleri gereken şeyler gibi görünen setlerin bulunduğu bir oyun. Tabii yalnızca "mızrak taşıyıcı no.2"ymiş ama gerçek bir oyunculuk rolü yine de. Okulla ilişiği kesilince New York'a taşınmaktan bahsediyordu. Başka herkes bir yıldız olmaktan söz ediyordu ama o, bir oyuncu olmakla ilgileniyordu. Sürekli yüzüne düşen bir Flock of Seagulls saç modeli vardı. Yalnızca alternatif üniversite radyo is­ tasyonunda çalan grupları severdi. Uzun boyluydu, sınk gibiydi ve büyüleyici bir kahkahası vardı. Vurulmuştum. Kısıtlı öpüşme bilgimin kendini göstereceğinden ve aşın tükürük ya da dil kasılmalarından muzdarip olaca­ ğımdan endişeliydim. Çocukluktan kalma oyuncak ayım Bay Winky'yle birçok gece öpüşme denemeleri yaptım. Dürüst olayım, Bay Winky'nin Joel'in yakınından geçme­ yeceğini biliyordum. İlk öpücük biniz fiyaskoydu. Sola gi­ deceğini sandım ama sağa gitti, o yüzden tuhaf bir burun hokeyi anı oldu ama sonra başardık. Birkaç hafta her gün pratik yaptıktan sonra epey iyi hale geldik. O kadar iyi ki prova dışında da öpüşmeye başladık.


Aşk Falcısı

173

İlişkimiz, o savaş mağlubu aşklar gibi acayipti. Bir çift olarak yaratılmadığımızı biliyordum. Ancak oyun ve bü­ yüsü bitene kadar birlikte olabilirdik. Benimle kalacak cinste biri değildi. Geçen geçe Jane'e bebek baktım. İşte o zaman kafa­ ma dank etti: Benim geleceğim bu. Eğer şansım varsa, o ve Jeremy, garajlarının üstündeki odaya taşınmama izin verecekler, ben de garip Sophie Teyze olacağım. Jane tatillerde çocukları beni yanaktan öpmeye zorlayacak. Tuhaf koktuğumdan şikâyet edecekler. Cırtlak, korkunç bir kahkaha edineceğim, toplumdan uzak tutulanlann kahkahasından. Çürüyen bir Muppet gibi, o fazla arka­ daşça davranan, kız kurusu, tuhaf yaşlı kadınlardan biri olacağım. Sadece özel durumlarda garajdan çıkmama izin verilecek. Niye evlenmemiş erkeklere "bekâr" denir ama evlen­ memiş kadınlar "kız kurusu"dur? Tabii, "bekâr hanım" da diyebiliriz fakat kimse kanmaz. Terimi geri alma zamanı olduğuna inanıyorum. Ezilen diğer grupların başka aşağı­ layıcı isimlere yaptığı gibi. K I Z KURUSU adında bir grup kurmayı planlıyorum; bekâr, güzel, özgür, normal, sek­ si, mükemmel, enerjik ama aşk engelli kadınları temsil edecek. Bu grup, yalnızca otuz yaş üstü kadınlara açık olacak. Yeni her üyenin imzalaması gereken bir manifes­ tomuz olacak.


Eileen Cook

174

Resmi KIZ KURUSU Manifestosu Sevgili ya da evli arkadaşlarımız, bize çaresiz oldu­ ğumuzu düşündüklerine inanmamızdan başka se­ çenek bırakmayacak kadar itici birilerini sırf sem­ pati olsun diye ayarlamak için davet ETMEYECEK­ LERİNE söz vermedikleri takdirde, onların akşam yemeği partilerine artık katılmayacağız. •

Aile toplantılarında, etrafımız genç yeğenler ya da kardeşlerle çevriliyken, yaşlı bir teyze, yaşamınızdaki diğertüm başarıları görmezden gelerek "Sen de şu evlenmeyendin, değil mi?" diye sorduğunda yüzümüzü ekşitmeyeceğiz. Güzel porselenler ve havluları göstereceğiz ve sev­ diklerimizi, birine yemek pişirmek hakkında kitap­ lar yerine, gerçekten istediğimiz hediyeleri almaya zorlayacağız. Başkalarının düğünlerine katılırken, genç kızlarla ve çiçekçi kızla, buketi yakalamak için, aç insanla­ ra yemek atılıyormuşçastna rekabet etmeyeceğiz. Bir erkekle tanıştığımızda artık Bay Doğru mu diye merak etmeyeceğiz, bunun yerine Şimdiki Bay Doğru'ya razı olacağız. Eğer sahneye hiçbir erkek çıkmazsa, pille çalışan bir erkek arkadaşla ilişkiye başlamayı kabul edile­ bilir sayacağız.


Aşk Falcısı •

175

Bir şeyler yapmak için doğru adamla karşılaşmayı artık beklemeyeceğiz; gururla tek başımıza yemek yiyeceğiz, kendi kendimize seyahat edeceğiz ve mümkün olduğunca yeni maceralara atılacağız.

Hayatımın ilginç olmasının tek yolu böyle yapmamdan geçiyor. Joel'le oyundan sonra ayrıldığımızda, onu geri kazanmak için hiç mücadele etmedim. Olduğu gibi bıra­ kıp kabullendim. Doug'ın ne yapmayı seçeceği üstünde kontrol sahibi olmayabilirim ama kendi kaderimi kontrol ediyorum. O yüzden Meİanie'nin arkadaşı Holly'yi ara­ dım. Radyo programına yalnız ve yalnız bir kere çıkaca­ ğım. Böylece medyumluk kariyerimi bitirebilir ve biraz yaşamak için şansımı deneyebilirdim. Hayatta şansınızı denemezseniz yaşamanın ne anlamı var? Biliyorum biraz riskli ama her zaman karşınıza çıkan türden bir fırsat de­ ğil bu. Herkesin bunu iyi bir fikir olduğunu düşünmeye­ ceğinin farkındayım ama bir radyo programına katılmak, yaşamımın ihtiyacı olan gaza getirici türden bir macera. Kitaplarla yaşamayı bırakmam, salt okuyucu olmak yerine biraz da yapıcı olmaya başlamam gerek. KIZ KURUSU'nun ilk resmi üyesi olarak, diğerleri için rol modellik yapmak benim sorumluluğum.


Yirmi Altı KOÇ Bugün yeni bir macera başlıyor. Seyahatinizi planlayabilmek ve yan gezilerden kaçınmak için bir haritaya bakın.

Radyo istasyonundaki buluşmama yirmi dakika geç kaldım. Evde ajansları arıyordum. Melanie'nin arkadaşı Holly beni arayıp bir ajansım olup olmadığını sorunca, bir şey söylemem gerekiyormuş gibime geldi. Belli ki bütün büyük yeteneklerin kendi ajansı vardı; kim bilir? Holly'ye benim de ajansım olduğunu söyledim ki teknik açıdan bir yalan. Bir ajans edinmeyi düşündüm, ama evi temizle­ mek ve yaşamımda ilerlemekle meşguldüm. Holly'yle konuşup telefonu kapattıktan sonra, birini aramam gerektiğini biliyordum. Zamanım azalıyordu. Bu sabah aramaya başladığımda, beni kabul etmeyi düşünen


Aşk Falcısı

177

birkaç ajans çıktı ama bu akşamüstü boş olan bir tanesini bulmalıydım. Oysa sonunda, çoğunun programının dolu olduğu ortaya çıktı. Birkaçının böyle acil durumlar için boş zaman bıraktığını düşünür insan. Bazılarına bu öğüdü verdim. Toplantıyı hemen oracıkta iptal etmek istedim ancak bunu yapamayacağımı ya da programa yeniden katılmak için cesaretimi asla toplayamayacağımı biliyor­ dum. Holly, programa çıkmadan önce imzalanması gere­ ken bazı belgeler olduğunu ve bunları gözden geçirmesi için ajansımı getirmem gerektiğini söyledi. Bunu kesin bir plan yerine bir öneri olarak aldım. Bu noktada iki se­ çeneğim var gibi görünüyor: Ya kandırmaca yaparak yo­ lumu bulacağım ya da buluşmayı iptal edeceğim. İmkânı yok iptal etmem. Bu benim şansım. Programa çıkmazsam yaşamımın sıkıntıya mahkûm olduğunu da kabul etmem gerekir. Radyo istasyonu ofisi şehir merkezinde, Georgia Street'te yüksek bir binada. Asansörle çıkmak biraz mide­ mi bulandırıyor. Vücudumun kalanı hızla yukarı çıkarken midem hâlâ zemin katta gibime geliyor. Resepsiyon gö­ revlisi, odayı dolduran dev bir ahşap masanın arkasında oturuyor. Başının üstünde, radyo istasyonunun logosunun yanıp söndüğü neon bir tabela var. Masa, yanı kocaman bir kızılağaçmış gibi görünüyor. Yan tarafa hippi bir çev­ recinin kenevir halatla bağlı olduğunu görsem şaşırmam. Resepsiyon görevlisi yüksek bir düzlemde oturuyor ol-


178

Eileen Cook

malı. Müdürün odasına çağırılmış bir ilkokul çocuğu gibi hissediyorum. Masanın üstüne bir sandalye çekip onunla konuşmak için bunun üstüne çıkma dürtümle mücadele ediyorum: Birine başını kaldırarak bakmanın nasıl oldu­ ğunu hissetsin diye. "İstasyon müdürümüz Myron ve Holly Hammond ha­ lihazırda konferans odasındalar. Burada ajansınızı bek­ lemek ister misiniz, yoksa şimdi içeri girmek mi?" diye soruyor. Şimdi bir ajansım olmadığını itiraf etme zamanı ama bunun yerine, ajansım nerede diye merak ederce­ sine saatime bakıyorum. Sinir bozucu, geciken ajanslar, medyumların iyi bir yardım alması gitgide zorlaşıyor. "Evet, pekâlâ, niye gidip onlara katılmıyorsun?" Kadı­ nın peşinden konferans odasına gidiyorum. Fırlatıldığın­ da ölümcül bir kung fu silahı olarak etkisi ikiye katlana­ bilecek şu topuklu ayakkabılardan giyiyor. En azından dokuz on santim yüksekliğinde olmalılar. Ben olsam daha iki adım atmadan yüzüstü kapaklanırım. Bilgisayarda yazı yazabilmesi kimin umurunda? Bu kadının yeteneği var. Ahşap panelli bir kapının dışında duruyoruz ve içeriden gelen sesleri duyabiliyorum. "İşte burası" deyip kapıyı açıyor. Uzaktaki duvar, yer­ den tavana pencerelerden ve şehir merkeziyle dağ man­ zarasından oluşuyor. Masa odanın ortasında havada süzü­ lüyor gibi. Myron ve Holly, bir uçta birtakım doküman­ lara eğilmişler. İkisi de aynı anda başlarını kaldırıyor ve


Aşk Falcısı

179

keşke rujumu tazelemek, saçımı taramak ve dişimde dev yemek parçalan olup olmadığına bakmak için banyoya uğrasaydım diye düşünüyorum. "Ajansınız varır varmaz size katılmasını sağlayacağım. Masada kahve, çay ve su var." Myron'a tatlı tatlı gülümsü­ yor. Bak, diyor gülümseme, ben kibarım, iş bilirim ve bunların

hepsini

cambaz ayakları

takarken yapabiliyo­

rum. Myron ayağa kalkıp bana doğru gelerek eltini sıkıyor. Holly bir adım arkada ve bana sıkı sıkı sarılıyor. Masada ya­ nıma oturuyor. Onu en son gördüğümden bu yana arkadaş olduğumuzu anlıyorum. İkimize de biraz su koyuyorum. Myron, hiç onu hayal ettiğim gibi kurumsal bir tip de­ ğil. Doğruyu söylemek gerekirse epey hoş. Yaklaşık kır­ kında, siyah saçlı ve kalın, gür kaşlı. Soyağacında bir İs­ panyol varmış gibi egzotik görünüyor. Üstünde pahalı bir takım elbise var ama kravat takmıyor. Elleri, hafta sonları­ nı yelken yaparak ya da at binerek, bir tür erkek işi, nasır büyüten bir etkinlikle geçiriyor gibi sert. Bir şey söyle­ mem mi yoksa resmi yetenek olarak primadonna gibi mi davranmam gerek merak ediyorum. Belki bu radyo fırsatı benim ilginç bekâr erkeklerle tanışmamı sağlar. "Bize katıldığınız için minnettarım Bayan Lulak." Ba­ şımda selam verip pencereden dışarı bakıyorum. Ajan­ sımın gelmediğini fark

etmeleri

ne

kadar zaman

alır

acaba? Bardağımla masadaki suda daireler yapıyorum. Altlıkları olmalı. Bulanık bir su izi bırakacak bu. "İsmim


180

Eileen Cook

Myron Brackenridge, ama yoğun psişik yetenekleriniz bunu zaten biliyordur." Myron yarım ağızla gülümsüyor. "Holly'den biraz daha şüpheci olduğumu kabul etmeli­ yim. Radyo istasyonumuzun, yetersizce sergilenen sihirli numaralar formatı haline gelmesini istemem. Ne var ki, program personelimiz Holly bununla gerçekten ilgili ve bunun kasıp kavuracağını garanti ediyor." Muhteşem, benden çoktan nefret ediyor ve duyguları­ nı gizleyen bir adam değil. Bana göre bir adam olduğunu sanmam. Galiba kendini daha insanlara yönelik bir mesle­ ğin aksine, radyoda böyle buldu. Tabii, bu radyo mevzu­ sunu bir noktada başaramazsa mükemmel bir koleksiyon ajansı olabilir. Bana, engelli çocukları olan bir aileyi bir evden çıkarıp ve sokağa atmaktan memnuniyet duyacak bir adammış gibi geliyor. Bitkin bitkin gülümseyip canlı limon rengi yasal kâğıdına bir şeyler yazıyor. Ben de bir şeyler not alabileyim diye ondan kâğıt istesem mi acaba? Bir ajansım olsaydı kâğıt getirirdi diye tahmin ediyorum. Ajans okulunda böyle bir şeyi öğretiyorlardır: Yanınızda her zaman kâğıt ve kalem getirin. "İnanılmazsın. Sana nasıl teşekkür edebileceğimi bi­ lemiyorum." Holly coşkulu, eğilip koluma dokunuyor. Daha yaklaşırsa samimi bir ilişki meydana gelecek. "Evet, şey. Yardım edebildiğime sevindim." Çekimser­ ce omuz silkip paranormal etkinlikler alelade bir işmiş gibi davranmaya çalışıyorum.


Aşk Falcısı

181

"Tam manasıyla hayatımı kurtardın." İnanmazcasına başını sağa sola salladı. "Seni Holly'nin programına çıkarmayı düşünüyoruz. Sohbet formatında. Daha önce dinledin mi?" diye araya giriyor Myron, ilan-ı aşktan sıkıldı bile. Programı, sırf ge­ çen haftadan beri değil de yıllardır dinliyormuşum gibi hevesle başımı sallıyorum. "O zaman formatı biliyorsun. İkiniz, ona baktığın falı ve genel olarak psişik meselele­ ri tartışacaksınız. Sonra sana telefon bağlayacağız. Daha önce böyle bir formatta bulundun mu?" "Şey, hayır, aynen böyle bir format değil." "Yani daha önce radyoya çıktın?" Gülüp soruyu tam yanıtlamaksızın kendimden emin bir havada olmasını umarak saçımı savuruyorum. Myron, kalemini bloknotuna pat pat vurarak "Belki ajansını arayıp onu geciktiren bir şey mi var öğrenmeli­ yiz. Seni bugün programa çıkarabilmek için çabucak bir anlaşma imzalamayı umuyorum" diyor. "Müsaade ederseniz çıkıp onu arayıvereyim" deyip kalıyorum. Sanki oksijen kıtlığı var, çok yüksekteyiz ve hava seyreldi. Kadınlar tuvaletini bulup kendimi bir kabi­ ne kilitleyerek oturuyorum. Duvarlar bir tür granit ya da mermerle kaplı. Oturup sıcak yüzümü soğuk duvara yaslı­ yorum. İyi gitmiyor bu. Bir medyum, hem de ajanssız bir medyum olduğum hakkında yalan söylemekle kalmıyor, şimdi bir de radyo deneyimim konusunda yalan söylüyo-


182

Eileen Cook

rum. Şu KIZ KURUSU Manifestosu biraz ileri gitmiş ola­ bilir. Derin derin nefes almaya yoğunlaşıyorum. Kapının açıldığım işitiyorum. Resepsiyon görevlisi başka bir ka­ dınla konuşurken kendi ve cambaz ayaklarının zemindeki sesinden tanıyorum. Resepsiyon görevlisinin ilişki yaşadı­ ğı birisi ve bunu işte başkalarının bilip bilmediği hakkın­ da çene çalıyorlar. Karısının bu ilişkiyi öğrenmesinden endişe ediyorlar. Mekân, ölümsüz yaşam sığınağı. Holly ve Myron beni aramaya çıkmadan banyoda ne kadar uzun süre kalabilirim acaba? Herkes gece evine gidene kadar burada oturma fikrini sevdim. Ayağa kalkıp her şeyi top­ tan bırakıvermeyi düşünüyorum. Resepsiyon görevlisinin beni durdurmaya çalışma ihtimali ne ki? Birkaç dakika daha oturduktan sonra kalkıyorum. Bir yerlerden sürüne sürüne çıkıp duramam. Bazen ayağa kalkmanız, gerekir. Bu bir hataydı. Eve gidiyorum. Çıkarken aynada dişlerimi kontrol edip biraz ruj sürüyorum. Myron ve Holly, odaya girdiğimde konuşmayı bırakı­ yor. Böyle olmasından nefret ediyorum. "Galiba programı yeniden ayarlamamız gerekecek. Ajansımın acil durumu var ve gelemeyecek." Şahsen gerçekten hayal kırıklığına uğramışım ve bu toplantıyı gerçekleştirmekten başka bir şey istemiyormuşum gibi hafifçe omuz silktim. Çıkmam için izin beklediğimi hissediyorum. Myron sıkkın bir şekilde iç geçiriyor. İnsan bu hususta daha anlayışlı olur. Hayali ajansım gerçek bir acil durum


Aşk Falcısı

183

yaşıyor. Ailesinden biri ölmüş ya da bir kaza geçirmiş ola­ bilir. "Ajansınızın haberine üzüldüm, ne var ki anlaşma standart. Şimdi imzalarsınız, bize de daha sonra imzalasın diye ajansınıza faks çekeriz. Böylece bugünün programı­ nı kaçırmak zorunda kalmayız." "Böyle yapmalı mıyız emin değilim. Yani, ajansım yok­ ken." "Tabu o imzalayana kadar anlaşma bağlayıcı değil ama size anlaşmanın standart olduğunu garanti ederim. Hiç zorluk çıkacağını sanmam." Masanın karşısına bir parça kâğıt itiyor. Onu okumaya başlıyorum ancak yasal kontrat dili dolu, "Bundan sonra sanatçı olarak anılacak Emma Lulak" falan filan, "Ne sebepten, yükümlülüğünü yerine ge­ tiremezse, Kuzey Amerika'daki tekrarlar için ilk haklar" falan filan. Sözcükler birleşip sayfa üstünde dans etmeye başlıyor. Bundan bir anlam çıkarmak için zamana ihtiya­ cım var. Neyi kabul ettiğimi anlayamıyorum ve bilebildi­ ğim kadarıyla, ilk çocuğumdan feragat etmemi isteyen bir paragraf var. Doug, Melanie'nin yatağına sıkıca kök salmışken ve kız kurusu konumum yeni onaylanmışken ilk çocuğum ya da bir çocuğum olacak değil ya. Myron bana bir dolma kalem uzatıyor. Bırakmam gerektiğini bi­ liyorum ama formu imzalamazsam programa çıkmama izin vermeyecek. Şimdi programa çıkmazsam o zaman bu mevzu tümden kapanacak ve günlük yaşamıma geri döneceğim. Derin bir nefes alıp ileri atılıyorum. Myron'a


184

Eileen Cook

gülümseyip formu imzalıyorum. Cesaret yoksa, zafer de yoktur derler. Myron korkutucu ölçüde hızlı reflekslerle kavrıyor for­ mu. Koluma girip beni koridorda ilerletiyor. Çeşitli rad­ yo şahsiyetlerinin büyük, parlak fotoğraflarını geçiyoruz, içimde yavaşlayıp bakmak için güçlü bir dürtü var. Bu he­ riflerden bazıları ürkütücü, mesela Chuck Goodine, sabah programını yapan adam. Sıcak bal gibi gelen bir sesi var. Evinize davet edip akşam yemeğiyle film formalitelerini atlayarak onu doğrudan yatağa atmak istemenize neden olan bir ses. Ne var ki fotoğrafta, lise yıllığında muhte­ melen kapsamlı bir estetik ameliyata ihtiyacı olacak ço­ cuk gibi görünüyor. Elbette radyoda çalışmak o dişlere bir şey yapabilmesine yetecek kadar para getiriyordur. Hepsi alt dudağı üstüne yelpaze misali serpilmiş. Kuduz bir kunduza veya İngiliz diş hekimliğinin bir sözcüsüne benziyor. Jane'e anlatmak için sabırsızlanıyorum. Myron beni, koridorun son kısmına gelinceye kadar çekiştiriyor. Kapının arkasındaki kapı çeşitli stüdyo numaralarıyla işa­ retlenmiş. Myron beni, bir gömme dolaptan daha geniş olmayan bir odaya oturtuyor. Buranın, NASA kontrol odasına ben­ zer bir penceresi var. Holly'yle Myron diğer odaya gidiyor. Onları camdan görebiliyorum. Onlara kendimden emin bir şekilde el sallıyorum. Düzenden biraz hayal kırıklığı­ na uğradığımı itiraf edeyim. Ne beklediğimi bilmiyorum,


Aşk Falcısı

185

belki biraz eski Hollywood büyüsü. Bunun yerine, odada birkaç yerinden yırtılmış, 70'ler usulü tüvit duvar kâğıdı ve bir çöp bidonundan kurtarılmış gibi görünen bir masa var. Masada, içinde soğuk kahve olan plastik köpük bir bardak ve kenarına yapışmış bir topak kurumuş sakız var. Onu masanın diğer ucuna itiyorum. Yavaşça sandalyeye oturuyorum. Baştaki tuvaletten kaçma fikrim daha iyi bir plandı sanki. Maceraların bu kadar gerilim yüklü olduğu­ nu kim bilirdi? Kulaklığı, saçımı bozacağını bile bile ba­ şıma geçiriyorum. Kocaman, siyah bir kulaklık. Prenses Leia'nın robot versiyonuna benziyorum herhalde. Tek bir şey duyamıyorum. Myron bana el sallıyor, o yüzden ben de el sallıyorum. Bunu böyle bir dakika falan yapıyoruz, ardından Holly odaya giriyor ve bana gülümsüyor. "İnterkomu açmadın. Bizi böyle duyamazsın." Başım­ la onaylayıp masaya dönüyorum. Kadran ve düğmelerle kalpli, hemen hemen ayakkabı kutusvı boyutunda metal bir kutu var. Hiçbirinde yardımcı olacak biçimde İNTERKOM yazmıyor. Jane'in etiket aletine fena halde ihtiyaç var burada. Büyük bir düğmeye basıyorum ve tiz bir arka plan sesi patlıyor. Diğer odada Myron kulaklıkları başın­ dan aniden çekiyor. Holly içeri uzanıp küçük, ne olduğu belirsiz bir kolu kaldırıyor. Şimdi Myron'un sövdüğünü işitebiliyorum. "Alı, şu interkom düğmesi" diyorum. Holly omzuma pat pat vurup ardından Myron'a katılıyor.


186

Eileen Cook

"Bayan Lulak, bunu daha önce yaptığınızdan emin mi­ siniz?" "Üzerinden biraz zaman geçti." El çantamı can yeleği gibi tutuyorum. Aşağı iniyorum gibime geliyor. Gözlerimi kapatıp masanın altına kayıversem iyi gelecek. "Ajansınızın ismi ne Bayan Lulak?" Myron'un alnı tüm­ den kırışıyor. Harika, şimdi bana acıyor. Kendi kendime işinin ehli bir ajans edinemeyeceğimi düşünüyor. Zavallı adamın ailevi bir acil durumu var ve mesleğinden atılma­ nın eşiğinde. Kendi hayatım bu kadar mahvolmamış ol­ saydı onun adına kötü hissederdim. "Bence bunları yapmadan önce gerçekten ajansım­ la konuşmalıyız." Ya da en azından bu radyo mevzusu hakkında bir şeyler daha öğrenme fırsatım olana kadar. Bu konu hakkında kitaplar olmalı. Ayağa kalkıp kapıya doğru dönüyorum. Masaya kabloyla bağlı kulaklıklar tak­ tığımı unutmuşum. Bir saniye gerilip ardından elastik bir kordon gibi beni geri çekiyor. Dizlerimin üstüne düşüp ardından hemen geri zıplıyorum. Myron'un kulaklıktan tiz kahkahasını işitebiliyorum. Kulaklıkları aniden çıkanp kapıya fırlıyormuş gibi görünmemeye çalışıyorum. Holly arkamdan koşup bana istasyonun lobisinde yetişiyor. "İyi misin? Sinirsel mi? Bak, birçok kişi radyoya çıkmak konusunda gerilir. Abartılacak bir şey değil, Myron sabır­ sız bir insan o kadar. Onu kahve içmeye yollarız, seni bunda ben hazırlarım." Çok iyi davranıyor. Ona yalan söy-


Aşk Falcısı

187

lediğimi bilse böyle davranır mıydı bilmiyorum. Gözlerim dolmaya başlıyor. Harika, şimdi de hiç insani onurum kal­ madı. Myron, resepsiyon görevlisi ve başka bir sekreterin yanında dikiliyor. Tanrım, niye biraz mısır patlatmıyoruz da onlar sandalyelerini önümüze çekmiyorlar? "Zamanınızı aldığım için özür dilerim" diye mırıldanı­ yorum. "Bayan Lulak, burası ciddi bir radyo istasyonu. Med­ yum davet etme işinden daha en baştan memnun değilim ve bugünkü davranışınız güven artırmıyor." Harika. Şimdi madem fırça yiyorum, fikrimi değiştirdim ve Myron'un uzaktan yakından çekici olmadığına karar verdim. Daha karanlık ve sinsi. Masum kızları demiryoluna bağlıyor olabilecek tipte bir adam. "Bu tamamen saçmalık" diyor öfkeyle. "Psişik fenomenler karmaşıktır ve size kendimi savun­ mak zorunda değilim." Gözyaşlanmı gömleğimin koluna silip uzun rimel çizgileri yapıyorum. Ucuz malzeme asla suya dayanıklı olmuyor. Holly bir bana, bir Myron'a çılgın gibi bakıyor. "Ne yapmaya çalıştığınıza dair hiçbir fikrim yok. Psişik bir damarınız olduğundan şüpheliyim" diyor Myron. "Evet var." "Hayır yok." "Var işte." Sohbetimiz ortaokul seviyesine saplandı. Tam bir gösteri. Sonra sıra bana geliyor. Yüzümü resep-


188

Eileen Cook

siyon görevlisine dönüyorum. Ona bir parmağımı doğrul­ tuyorum. Parmak doğrultanlardan hiç hoşlanmam ama etkileyici olduğunu kabul etmelisiniz: "Sen!" Resepsiyon görevlisi, topuklu ayakkabılanyla yere zım­ balanmış gibi. Şimdi lobide epey bir kalabalık toplamışız. Herkes hilal şeklinde yüzleri bana ve asansörlere dönük dikiliyor. Küçük bir orta oyunu. "Sen!" diye onu işaret ettim yeniden. "Sen birine âşıksın, bunu sezinliyorum." Kusursuzca manikürlü elle­ rinden biriyle kendini gösteriyor. Myron gözlerini deviri­ yor. "Bu mu psişik yeteneğin? Genç bir kadının âşık oldu­ ğunu talimin etmek çok etkileyici." Onu duymazdan ge­ liyorum. "Halihazırda başkasını seven birine âşıksın. Bekle, evli biri." Resepsiyon görevlisinin soluğu kesilip rengi atıyor. Budur. "Varlığını yakınlarda duyumsuyorum. Bu ofise geldi değil mi?" Havayı kokluyormuşum, psişik titreşimle­ ri alıyormuşum gibi etrafımda dönüyorum. "Burada çalı­ şıyor değil mi?" Diğer personelin fısddaştığını işitiyorum. "Korkuyorsun, ilişkinin kötü bir şekilde sonlanacağından korkuyorsun. Yalnız olmaktan bıktın. Biriyle tanışıp kalı­ cı bir ilişki istiyorsun. Sana söylüyorum, bu adamla olma­ yacak." Bilmiş bilmiş öne eğiyorum başımı. Resepsiyon görevlisi şimdi ağlıyor. Myron çok huzursuz görünüyor. Birden, ofisteki o evli erkeğin kim olabileceğine dair bir


Aşk Falcısı

189

önsezim beliriyor. Gözlerimi Myron'a dikiyorum ve gözle­ ri irileşiyor. Başımı eğiyorum. Ona da parmağımı doğrult­ mak geçiyor içimden ama bunun yerine, her şeyi bilen bir gülümseme takınıyorum. Myron adeta kusacak. Hölly, ağzı açık balık alışkanlığını yapıyor yine. Bu kız çok kolay makaraya alınıyor. İlk umumi falım için hiç fena değil. Asansörün zili çalıyor ve dönüp içeri giriyorum. "Bekle! Ne yapmalıyım?" diye bağırıyor resepsiyon gö­ revlisi. Kapılar kayarak kapanırken "Karısını sepetlediği gibi sen de onu sepetlemelisin!" diyorum. Holly diğer asansöre binmiş olmalı çünkü giriş kapı­ sından çıkarken beni caddede yakalıyor. Myron'dan çok çok özürler iletiyor. Radyo istasyonu beni açıkça daha da fazla istiyor. Ücretimi yükseltmeye bile razüar. Ona bu­ nun peşini bırakmasını söylemek istiyorum ama bunun yerine, beni geri götürmesine izin veriyorum. Bu sefer iş­ lerin iyi gideceğine dair bir önsezim var. Öyle görünüyor ki yanılmışım.


Yirmi Yedi İKİZLER Yolunuzu buldunuz ve oyunun zirvesindesiniz. Bugün her şey adeta ayağınıza geliyor.

İşlerin iyi gideceğini öngördüğümde inanılmaz ya­ nılmışım. İyi gitmedi; inamlmaz ölçüde muhteşem gitti! Bence durmadan ne kadar zeki olduklarından bahseden insanlardan daha sıkıcı çok az şey var ama gerçekten ken­ dimi tutamıyorum. Holly'nin beni istasyona geri götürme­ sine izin verdim. Resepsiyon görevlisi, topuklu ayakkabılanyla etrafımda kişisel iyilik meleğim gibi tıkır tıkır dolaş­ tı. Bana su getirdi ve Perrier sevdiğimden bahsettiğimde köşedeki bakkala gidip aldı, tercihen soğuk olmasını da ekleyebilirdim. Holly beni stüdyoya geri götürüp bana bir tuş ve düğme turu attırdı. Resepsiyon görevlisi düşünceli


Aşk Falcısı

191

bir şekilde neon renkli post-it not kâğıtları getirip benim için her şeyi işaretledi. Ufak odaya ne zaman hava girse bütün cihazların üstünde pır pır eden Hindu dua bayrak­ larına benzediler. Myron bizzat özür dilemeye geldi. Radyo programının kendisi çocuk oyuncağıydı. Holly deneyimlerinden bahsetti. Başına tuhaf bir paranormal olay gelmeden arkasını bile dönemeyen bir kız olduğu ortaya çıktı. Ona yaptığım yangın detektörü tahminune ek olarak, bir de yatağının ucunda büyük annesinin belir­ diğini görmüş ve bir saat sonra onun gerçekten vefat et­ tiği haberi gelmiş. Telefon çaldığında bazen hattın diğer tarafında kimin olduğunu bilirmiş. Birkaç hafta boyunca, kınk ayakkabı topukları ve güneş kremine ağır bir alerjik tepki dahil bir dizi aksilikten dolayı kötü niyetli bir ruhun onun peşinde olduğundan şüphelenmiş. Kız tam bir ha­ yalet mıknatısı. Bana psişik yeteneklerimin ne zaman farkına vardığımı sorduğunda bir an durdum. Konuşmayı bırakıp bana bilfi­ il soru sormuş olmasından yarı dehşet içindeydim. Kişisel deneyimlerini o kadar uzun süredir zırvalıyordu ki kulak­ lıklarla tuşlardan dolayı, NASA uzay inişinden sorumlu olduğumu hayal ederek kendi dikkatimi dağıtıyordum. Holly' nin bana kendim hakkında soru sormasını bekleme­ miştim. Telefonları cevaplamaya odaklanacağımızı san­ mıştım. Camdan Holly'yi görebiliyor ve donakalıp bunu başaramayacağımdan endişelendiğini biliyordum. İşte o


192

Eileen Cook

zaman bir yalancı olarak doğduğumu ya da radyo prog­ ramı yapmakta çok daha rahat davranan bir rehber ruhla irtibat kurduğumu keşfettim. "Pekâla Holly, geriye baktığımda, küçük bir çocukken bile hep bir şeyleri 'bildiğimi' fark ettim. Özel bir şey ol­ duğunu bilmiyordum. Büyüdükçe bunun özel bir yete­ nek olduğunu anladım ama yine de bir şekilde sıra dışı diye düşünmedim. Tuhaf olmasına rağmen, bir seviyede başkalarının bunu anlamayacağını ve kendime saklamam gerektiğini hissettim." "Anne baban anlayış gösterdi mi yoksa inanmadılar mı?" İnanmadılar kelimesini, kulağa anne babam kaçak çocuk pornosu yapıyormuş gibi gelecek şekilde söylü­ yor. "Anne babam ben çok küçükken ayrılmışlar. Dürüst olmak gerekirse, babamı çok sık görmedim. Annem bizi ayakta tutmaya çalışmakla epey meşguldü, dolayısıyla o sıralar sahip olduğum 'önsezilerim' hakkında endişelene­ cek fazla zamanı yoktu muhtemelen. Psişik yeteneğin de diğer yetenekler gibi olduğunu düşünüyorum; alıştırma gerekiyor. Uzun bir süre alıştırma yapmadım açıkçası." "Senin için ne değişti?" "Son zamanlarda kişisel bir aksilik yaşadım. Önemse­ diğim biri beni çok incitti. O zaman fark ettim ki bunun olacağını bir şekilde biliyordum. İçimdeki sesten saklanmaktansa onun ne dediğini dinlemeye başlamalıydım.


Aşk Falcısı

193

Kendimi bu incinmeden kurtarıp başkalanna da yardım etmem gerekliydi. Kendimi kesinlikle bir profesyonel saymıyorum ama yeteneklerim başkalarına bir şekilde yardımcı olabiliyorsa o zaman belki de bu yüzden, bunu yapmak için buradayım." Holly daha fazla hemfikir olamayacağını ballandıra bal­ landıra anlattı. Başka insanların yaşamlarına ne kadar sık dokunduğumuzu nasıl da bilmiyoruz. Holly'nin yangın detektörünü kontrol etmesi gerektiği öngörüm nasıl da küçük bir şeydi ama tam anlamıyla hayat kurtardı. Son­ ra telefon hatlarını açtı. Başta gergindim ancak umdu­ ğumdan daha kolaydı. Birçok insan sadece nasıl hayret bir şey yaşadıklarına, bunun nasıl gerçek olduğuna dair hikâyelerini anlatmak için arıyordu. Tesadüf, bu insanla­ rın aşina olduğu bir terim değil. Her şeyin cidden derin bir anlamı olduğuna inanıyorlar. Kendilerinin de medyum olabileceği fikriyle daha ilgililer adeta. Bence, başkaları­ nı psişik yeteneklerinden haberdar etmek için eğitmek büyük bir sektör olabilirdi, numara yaptığınızı açığa vur­ mamak kaydıyla. Bu bölgede dev bir gelişmemiş yetenek kuyusu olduğuna herkes inanmış gibi. Hiç yetenekleri ol­ madığını düşünseler de bende olduğundan eminlerdi. İlk birkaç aramadan sonra, sahiden rahatlayıp iyi bir zaman geçirdim. "Babam hakkında bir şey söyleyebilir misin?" diye so­ ruyor bir arayan, sesi çoktan ağlamaklı.


194

Eileen Cook

"Denerim. Bir adamla küçük bir kızın görüntüsü belü-iyor. Tam babasının kızıymışsın galiba." Kulaklıktan, beni doğru yolda olduğuma ikna eden hıçkırıklar geliyor. "Genç kızken ona söylediklerin yüzünden çok kötü hisse­ diyorsun. Baban bana diyor ki bunlar da ciddi olmadığını, alt tarafı ayrı düşmek anlamına gelen büyüme işini yaptı­ ğını biliyormuş." "Öldüğünden beri o kadar berbat hissediyorum ki. Ba­ zen ona çok fena davrandım." "Şimdi gülümsüyor. Sana kızgın olduğu tek şeyin mut­ suzluğun olduğunu duyumsuyorum. Seni, böyle şeyler için endişelenmeye bu kadar fazla zaman harcamaktan daha iyi yetiştirdiğini söylüyor. Sana özel bir isim takmış, sırf onun kullandığı bir isim..." "Bunu nasıl biliyorsun? Alı Tanrım, buna inanamıyorum." Soluğu kesiliyor,-Zor bir tahmin değildi; kaç anne baba ço­ cuklarına bir evcil hayvan adı takmazdı ki? Bu düşünceyi kendmıe sakladım. "Babam bana minnoşum derdi." "Pekâlâ Minnoş, baban sana kendine iyi bakmanı söy­ lüyor. Sana göz kulak oluyor." Kadın biraz daha ağlayıp bana teşekkür ediyor. Bu psişik mevzu kolay ama kadının babası hakkında daha fazla bilgi istemesinden dolayı kötü hissediyorum. Bu, Nick'in annesinin başına ne geldiğini düşündürüyor bana fakat cidden, kadının sesi biz konuş­ tuktan sonra kulağa çok daha iyi geliyor. Neyse ki arayan çoğu insanın aşk hayatlarıyla ilgili soruları var.


Aşk Falcısı

195

"Birisiyle tanışacak mıyım?" "Evet, birini görebiliyorum. İkinizin bir kafenin dışın­ da oturduğunu, güldüğünü görebiliyorum." "Vay canına, bu harika, bana başka bir şey söyleyebilir misin?" "Onun tam bir resmini almam zor, daha çok sezin­ leme. Siyah saçlı bir erkek, gözlerinden çekip durduğu sarkık perçemleri var. Hafif eğri, harika bir gülümsemesi var." Kusursuz erkeğimi resmetmeye biraz kaptırmıştım ki arayan gitgide sessizleşiyor. Bir şekilde yanıldım. Belki de gerçekte sarışınlardan hoşlanıyordur. "Siyah saçlı bir erkek mi?" diye sordu. Eyvah. Galiba sorunu biliyorum. Bu kadın hayallerinin erkeğini aramı­ yor. O, nasd denir, diğer takıma oynuyor. "Evet, bir erkek. İkinizi masada görüyorum. Bekle bir dakika, sana katılması için birine el sallıyor. Onun kız kar­ deşi olduğunu seziyorum. Adam onu yanağından öpüyor. Bu kadının, onun dişi hali olduğunu görüyorum: Aynı saç, aynı gülümseme... Şimdi seni öpüyor. Galiba partnerin bu kadın." Bunu karşılayan bir sessizliğin ardından, arayan kişi coşkuyla konuşmaya başlıyor. Muhteşem olduğumu düşünüyor. Holly de muhteşem olduğumu düşünüyor. Ses teknisyeni de muhteşem olduğumu düşünüyor. Program bittiğinde, kendimi hâlâ teller, kablolar ve kulaklıklardan çözmeye çalışırken Holly koşarak içeri gi­ riyor.


196

Eileen Cook

"Muhteşemdin! O kadının eşcinsel olduğunu bildiğine inanamıyorum." Bana bunu ayrıntılarıyla açıklayana ka­ dar bilmediğime dikkat çekmeyi düşünüyorum ama aksi­ ne karar veriyorum. "Bana programa katılma şansı verdiğin için minnetta­ rım. İyi gittiğini düşünmene memnun oldum." Bir güzel­ lik yarışmasını kazanmışım gibi hissediyorum. Herkes to­ kalaşmak ya da sırtıma pat pat vurmak için stüdyoya geli­ yor. Batı Yakası Hikâyesi'nden "Güzel Hissediyorum"u söyleyivermek istiyorum. Birisi başıma papatya tacı tuttursa ya da büyük bir buket gül verse büsbütün şaşırma­ yacağım. Herkese el sallama dürtümü bastırmak için elim­ den geleni yapıyorum. Nick bu medyumluk mevzusunda yanılmış olabilir. Ger­ çekten yeteneğim olduğunu söylemiyorum ama o kadar yanlış mı sahiden? İyi bir isabetli tahmin becerim var, bu da özel bir yetenek olmalı. Arayan herkesin bir sorunu var­ dı, ben de onlara canlı yayına katılan bir psikolog gibi öğüt ya da avuntu sağladım. Bence sorun, dünyada yeterince umut olmaması. İnsanlara tek sunduğum, tutunabilecekleri bir nedendi. Buna birçok açıdan, onlara bir iyilik yapmak gözüyle bakabilirsiniz. Holly bana gelecek hafta da gelip bir programa daha katılacağıma dair söz verdirdi. Bir an te­ reddüt ettim ancak içimdeki cevheri göstermemek gerçek­ ten doğru olmazdı. Bir kazanın olay yerinde durup yardım etmektense gaza basıp gitmek gibi olurdu.


Yirmi Sekiz YENGEÇ Işığının parıl parıl parıldıyor. Başkaları yeni halinize alışmakta zorlanabilir. Yalnız kalmanız gerek; negatif enerjinin ışığınızı sön­ dürmesine izin vermeyin.

"Tamam, anlat bakalım kadının eşcinsel olduğunu na­ sıl tahmin ettin?" Jane'le oturma odamda oturmuş, yarım litre Hâagen-Dazs kurabiye hamuru paylaşarak medyaya ilk çıkışımı yeniden yaşıyorduk. "Başta tahmin etmedim. Ona gelecekteki flörtünü tarif ederken sesi o kadar düş kırıklığına uğramış geliyordu ki tamamen farklı bir şey aradığı dank etti kafama." Kaşığımı sallayarak omuz silktim. "Sence siyah saçlı, eğri gülüşlü bir lezbiyen için tetikle olacak mı?"


198

Eileen Cook

"Bilmiyorum. En azından Bay, yani Bayan Doğru'nun gelmesini beklerken hayalini kuracak güzel bir şeyi oldu." "Ya senin tarif ettiğini aramakla fazla meşgul olduğun­ dan gerçek Bayan Doğru'suyla ilişki kuramazsa?" "Bilemem. Bir türlezbiyen kaderi olmalı. Herhalde ola­ cağı varsa olur." "Ama gerçekten kader değil, öyle mi? Yani doğru ol­ mayan bir şey söyledin ona." "Ona duymak istediği şeyi, orada onun için biri oldu­ ğunu söyledim. Bu kişinin esmer, sarışın ya da saçının ye­ şile boyalı olması gerçekten önemli mi? Bak, eğer senin canını cidden sıkıyorsa, Holly'nin programına bir dahaki sefere çıktığımda siyah saç kısmında yanıldığımı açıkla­ yabilirim. Arayan kişi zihnini her türlü olasılığa açık tut­ malı." Jane kaşığını kutuya bıraktı. "Bir dahaki sefere derken neyi kastediyorsun? Programa bir daha çıkmayacaksın de­ ğil mi?" "Bunu planlamıyordum ama Holly'yle Myron, herkes bana yalvardı. Söylüyorum sana, neredeyse utandım." "Şu Holly'yi sırtından atabilmek için bunu bir defa ya­ pacaksın sanıyordum." "Ne fark eder? Sana söylüyorum, acayip eğlendim. Bana nasıl da Perrier suyu getirdiklerinden bahsettim mi? Bilirsin, ortaokulda radyo DJ'yi taklidi yapardım. Arkadaş-


Aşk Falcısı

199

lanma karışık kasetler çekerdim, şarkı arası yorumlar da­ hil. Belki de bu radyo mevzunun olacağı vardır." Jane dondurmadan hiç yemiyordu. Meşhur bakışını takındı. Kusursuz annenin, belli bir davranışınızdan sizi utandırması için tasarlanmış "Beni fazlasıyla hayal kırıklı­ ğına uğrattın" bakışı. "Yine de DJ olmakla aynı şey yerine geçmez, değil mi? Şarkı sunmuyorsun, insanlara öngörüler­ de bulunuyorsun. Gerçek bir medyum falan da değilsin." "Mesele şu ki kimse medyum değil. Sahte öngörüler­ le epey yetenekli bir medyumu işinden ediyor değilim. Hepsi sahte." Jane yanağının içini kemirdi; görünüşe göre gamze çu­ kuru var. "Medyumlara inanmadığını biliyorum" diyor Jane. "Bana

inandığını

söyleme."

Buna

inanamıyorum.

Jane bu duygusal meseleye inanıyor mu? Jane ayrıntı ve düzenleme ustası, Bayan Gerçeğe Dayanan, medyumlara inanıyor mu? "Bilmem. Otomatik olarak sahte saymıyorum. Bence anlamadığımız, anlayamadığımız bir sürü şey var. Bence bununla oynamamalıyız. Yani, Doug'ı geri kazanmaya ça­ lışman bir yana, ama bunu yapman yanlış geliyor." "Şaka ediyor olmalısın. Haydi ama Jane, burada aklını kullan." "Bu şeylere inanmanın aptalca olduğunu mu söylüyor­ sun? Yani senden farklı düşünen herkes aptal mı?"


200

Eileen Cook

"Hayır. Bütün bunların saçma olduğunu söylüyorum o kadar. Cidden Jane, sana nasıl yapıldığını gösterebilirim. Bir oyun o kadar." "Bana nasıl yapılabileceğini gösterirsin. Tek bildiğin bu. Başka insanların nasıl yaptığını bilmiyorsun. Nasıl açıklanacağını bilmediğim bir sürü hikâye duydum. Ara­ da bir küçük bir büyüye inanmaya ne oldu?" Birden be­ nim de yiyesim kaçtı. "Bunda anlaşmamakta anlaşalım, tamam mı?" Uzlaşma­ cı olmadığımı kim demiş? "Tamam, mevzuyu rafa kaldırmayı kabul edeceğim ama bence sen de radyo programını bırakmayı kabul et­ melisin." "Medyumluğu saymazsan, insanlara iyi öğütler veriyo­ rum. Konuştuğum herkesi dinledin mi? Hepsi fazlasıyla minnettardı. İşittiklerinden hoşlandılar. İnsanlara yardım ediyordum." "Yani, bunu başkalarına yardım etmek için yaptığını mı söylüyorsun? Radyoya kesin surette insani nedenler­ den dolayı mı yeniden gitmek istiyorsun? Şimdi Psişik Tedavi'nin Rahibe Teresa'sı mı oldun? Bunun ilgi odağı haline gelmekle hiçbir alakası yok mu?" Ayağa kalıp mutfağa uygun adımla giderek dondurma kutusunu buzdolabına atıyorum. Harika bir gündü. Se­ vinçten havalara uçuyordum. Tek istediğim, günü biraz dondurma ve beni, birinin köpek yavrusunu ezmişim, ar-


Aşk Falcısı

201

dindarı da arabayla geri geri çıkıp tüylü küçük cesedine tükürmüşüm gibi hissettirmeye çalışmak yerine, basan­ ının tadını çıkartmama yardım edeceğini sandığım güya en yakın arkadaşımla zirvede sonlandırmaktı. Jane "Keyfini kaçırmak istemedim" deyip mutfağın sövesine (E.n: Pencere ve kapı kenarlanndaki süs kalıp­ ları) dayanıyor. "Bu radyo programına bir daha katılırsan belaya davetiye çıkarırsın diye düşünüyorum o kadar. Ya birisi sesini tanırsa? Aynı sen gibi çıkıyor. Ya Doug anlar­ sa? Bunun kötü sonuçlanacağına dair bir his var içimde. Güzel zaman geçirdin. Eğlenceliydi ama yol yakınken bı­ rakmalısın." "Yani şimdi de sen öngörülerde bulunuyorsun?" Kula­ ğa aşağılık geliyor ama dayanamadım. "Sana biraz tavsiye vermeye çalışıyorum." "Tavsiyelerin alınmış farz et." Kollanmı bağlayıp Jane'in özür dilemesini bekliyorum ki oturma odasına dö­ nüp medya basanından konuşmaya devam edelim. "Pekâlâ o zaman, galiba gitsem iyi olacak." Bir an bakı­ şıyoruz. İkimiz de Jeremy'nin çocuklara yemek getinneye söz verdiğini ve Jane'in hiçbir yere gitmek zorunda olmadığını biliyoruz. "Elbette. Görüşürüz." Ona kapıya kadar eşlik etmiyo­ rum. Giriş kapının dilinin şak diye kapandığını duyunca buzdolabına hafif bir tekme atıyorum. Birkaç rom ve Diyet Kola'dan sonra, Jane'in böyle


202

Eileen Cook

hissetmesine şaşırmamam gerektiğine karar verdim. Her arkadaşlıkta bir lider, bir de takipçi vardır. Jane Lone Ranger'dı, ben Tonto. O Sherlock Holmes'tü, ben Wat­ son. O Batman'di, ben Robin. Olay bu. Üniversitede onunla tanıştığımda aşmış bir karizması vardı. Siyah göz kalemi, kırmızı ruj ve ince karanfil kokulu sigara olayında dört dörtlüktü. Lisede popülerdi ve o özgüven dalgasını doğrudan üniversiteye sürüklemişti. Radardan kaçmaya çalışan benim aksime. Ne giydiği hakkında asla endişelenmezdi. Ne uydurursa uydursun iyi göründüğüne dair bir özgüveni vardı. Biri onu beğenmezse bunun üstüne saatlerce kıvranmazdı, onların sorunu olduğunu düşünüp yoluna devam ederdi. Jane'le modern edebiyat dersinde tanıştık. Dersi Profesör Limtick veriyordu. Bu huysuz yaş­ lı adamın kulaklarında başındaki saçlardan daha çok kıl vardı. Ders anlatırken kalın siyah çerçeveli gözlüğünün sapını kemirirdi. Cidden içimi kaldırırdı bu. Öğrencileri külfet olarak gören bir öğretmen hissi verirdi. Margaret Atwood'un Bir Beslemenin Hikâyesi'ni okuyorduk.

Pro­

fesör Limtick kadınların birbirlerine yaptıkları zulümleri anlatıyor da anlatıyordu. Kadınların birbirini nasıl bastır­ dığını, ama birbirlerini suçlamadığını, bunun yerine er­ kekleri suçladığını. Yavaş yavaş ısınıyordum ama bir şey söylemek esasen hiç aklıma gelmemişti. Öyle bir öğren­ ci değildim. Jane kusursuzca manikürlü ellerinden birini kaldırdı.


Aşk Falcısı

203

"Evet?" diye sordu Profesör Limtick, sanki Jane soru­ sunu daha sormadan sıkılmıştı. En iyi tarafıysa, Jane soru sormadı. Fikrinden şüpheye düşmedi, onu belirtmekle yetindi. "Bence yanılıyorsunuz." "Efendim?" "Bence yanılıyorsunuz. Yani, kadınlar birbirlerine kötü davranır ama bu, erkeklerin kadınları daha zayıf bir rolde tutmada oynadıkları role kıyasla sönük kalır. Kadınların saç saça baş başa kavgalarla sınırlandığını ima etmek, me­ seleyi fazlaca basitleştirmektir." Profesör Limrick ne diyeceğini bilemedi galiba. Göz­ lük sapını bütünüyle kemirdi. Plastiğin çıtırdadığı işitili­ yordu. Bir şey homurdanıp başka konuya geçti. Dersten sonra Jane'in yanına koşup yorumlarını ne kadar takdir ettiğimi söyledim ona. Cesur olduğunu düşünüyordum. Beni etkileyense, kendinin hiç de cesur olduğunu düşünmemesiydi. Fikrinin hocanınki kadar geçerli olduğunu düşünüyordu o kadar. Beni onunla gelip bir fincan kahve içmeye davet etti ve o günden sonra arkadaş olduk. Mesele şu ki, Jane ilişkimizin lideriydi. Beni kendi sos-, yal çevresiyle tanıştırdı. Çıktığı erkeklerin arkadaşlarına ayarladı. Gittiğimiz filmleri o seçti. Kanada'ya ilk o taşın­ dı. Bir güç yolculuğuna çıktığını falan söylemeye çalışmı­ yorum ama hep nereye gittiğini bilir gibi görünen insan­ lardandır. Bir grupta, yemeğe nereye gidileceğine karar


204

Eileen Cook

vermeye çalışması ve herkesin "Bilmem. Nereye gidelim sence?" demesi nasd olur bilirsiniz. Jane asla bilmiyorum demez. Nerede olmak ve ne yapmak istediğini her zaman bilir. Benim görüşümü dinlemeye istekli olmadığından değil; pek sık görüşüm olmaz zaten. Tavsiyeyi veren değil alan tarafımdır genelde. Bu ani başarımı görmenin Jane için ne kadar zor oldu­ ğunu anlayabiliyorum. Spot ışığı üstünde olan hep oydu. İlginin, tabiri caizse "medya ışıltısı"nın bana döndüğünü görmek zor olmalı. Bu seferlik daha büyük insan olaca­ ğımın farkındayım. Ahmakça davrandığını anlaması için ona birkaç gün, ardından da bir şans vereceğim. Şu anda benim için mutlu olmasını beklemek ondan çok şey is­ temek olur. Bu olgun öngörüyü, romuma dondurma ve Diyet Kola katıp böylece lezzetli, alkollü bir dondurma sodası yaratarak kutlamaya karar veriyorum.


Yirmi Dokuz ASLAN İçinize bakıp kendinizi sorgulamaya istekli olun. Başkaları, ge­ lecek günlerde kararlarınıza karşı çıkacaklar ama şimdi hayalleri­ nizden vazgeçmenin zamanı değil.

Bugün Holly'nin programına dördüncü kez çıktım. Tu­ valet için kendi manyetik kartım var ve fotoğrafımın altın­ da "Medya Yeteneği" yazıyor. Tabii, kartın üstündeki isim Emim Lulak gerçekten t>enim ismim değil ama önemli olan yine de karizmatik durması. Geldiğimde resepsiyon görevlisi benim için soğuk bir Periler koymuş bulunuyor. Bugün bana bir şükran kartı verdi. Evli aşkıyla ayrılmış -bu arada Myron 'du o- ve öngördüğüm gibi yeni biriyle tanışmış. Bu da zor bir tahmin değildi. Kadın çekici ve vücuduna bir denge noktası bulmak için umutsuz bir giri-


206

Eileen Cook

simle göğüslerini bir tarafa, kalçasını da diğer tarafa çıkar­ maya zorlayan ayakkabılarla yürüyebiliyor. Çok uzım süre evde yalnız oturmaya saplanıp kalacak bir kadın değil. İstasyona paket bırakan UPS teslimat şoförü ona çıkma teklif etmiş. Onun olağanüstü olduğunu, kısa kahverengi şortla inanılmaz göründüğünü düşünüyor, üstüne üstlük adam bekâr. Kadın adeta cennette. Aşk hayatındaki bu dönüşten benim sorumlu olduğumu düşünüyor. Belki bir şekilde öyleyimdir, zira onun yaşama bakış açısını sarsmasaydım, köhne motellerde Myron'la gizli gizli buluşu­ yor olacaktı hâlâ. Myron onu köhne otellere götürüyor muydu bilmiyorum. Onu Four Seasons gibi kalburüstü mekânlara götürmesi de ihtimal dahilinde ama mesele şu ki artık aşkının karanlık ve utanç verici olduğu bir yalanı yaşamak zorunda değil. Şimdi yeni erkeğiyle UPS kamyo­ nunda gururla dolaşabilir, tabii UPS böyle bir aşna fişneye izin veriyorsa. Radyo olayını kaptım. Hangi düğmelere basılacağını biliyorum ve ses teknisyenine ismiyle, Brandon diye hi­ tap ediyorum. Ses kontrolü yapılırken kulaklığı tek kula­ ğıma tutabilmede iyice geliştim. Holly hakkında yanıldı­ ğıma bile karar verdim. Melanie'yle arkadaş olduğundan, onu boş kafalı bir sürtük sayıyordum ama bu hiç de doğru değilmiş. Çok akıllı ve kendini keşfe ilgili. "Kendini keş­ fetme" üstüne her tür derse katılıyor ve içebakışlarıyla dolu yığınla defterleri var. Günlük tutmanın kendi yolunu


Aşk Falcısı

207

çizmenin önemli bir parçası olduğunu düşünüyor. Nere­ den geldiğinizi bilmezseniz kim olduğunuzu nereden bi­ leceksiniz? Böyle bir şey, kahve içerken bundan bahsetti­ ğimizde daha anlamlı gelmişti. Beni, kendi içebakışlarımı yazabileyim diye çıkıp bir defter almaya teşvik etmişti bu. Ne var ki, sade bir defterin ihtiyaç duyduğum şey olma­ dığına kadar verdim. Güzel, deri, belki bir desen işlenmiş bir günlük istiyorum. Ne de olsa, epey ciddi düşüncelere sahip olmayı planlıyorum ve onları uygun bir şeyde sakla­ maya çaba göstermeliyim. Güvenlik görevlisine neşeyle el sallayarak radyo bina­ sından çıkıyorum. Şakır şakır yağmur yağmaması kaydıyla Vancouver'm şehir merkezine yürümeyi severim. En son oraya gittiğimde, tek seferde tek bir yerde o kadar çok yağ­ mur yağıyordu ki bir gemi inşa edip hayvanları ikişer ikişer alma vakti gelmişti. Ne var ki bugün yağışsız, bu da onu radyo istasyonundan Robson Street'e yürümek için mü­ kemmel bir gün yapıyor. Robson Street, New York City'nin Fifth Avenue'sunun, Paris'in Champs Elysee'smin ya da Londra'nın High Street'inin Vancouver sürümü. Kişiye özel lüks giyim mağazalarından, ucuz turist tişört dükkânlarının yanındaki modern butiklere. Herkes bir fotoğraf çekimin­ den henüz adım atmış gibi görünüyor. Caddedeki insanlar bile şık adeta. Bir alışveriş cenneti. Gelecekteki günlüğü­ mü barındırıyor olabilecek birçok dükkân var. Zor bir iş olsa da, onu tespit edene kadar her bir dükkâna girmeyi


208

Eileen Cook

planlıyorum. Bu bir macera; Indiana Jones ve Kayıp Gün­ lük Gemisi gibi bir şey. Muhtemelen bir kazak ya da yeni makyaj malzemeleriyle birlikte keşfedilir keşfedilmez, bir Yeni Yıl gezisinden sonra, caddeye konfeti gibi saçılmış bir sürü Starbucks'tan birine gideceğim. Kulağa egzotik geldiği için bir chai tea latte ısmarlayıp dışarıdaki işlenmiş demir masalardan birinde oturarak yeni günlüğüme derin düşüncelerimi yazacağım. "Sophie!" Başımı kaldırıyorum. Nick caddenin karşı­ sında, geçmeyi bekliyor. Birden tükürüğüm koyulaşıyor ve yutkunmak zorlaşıyor. Nick'ten kaçındığımı söyleye­ mem. Yani, teknik olmamı isterseniz, yalnızca üç-dört, en fazla altı kere aradı. Çok meşgul bir kadındım. Bu radyo mevzusu beni meşgul yaptı. Çeşitli burçlar ezberlemek zorundaydım. Eğer insanların doğum günlerinden yola çıkarak burçlarını hemen bilemezseniz titizleniyorlar. Ne tür tahminler yaptığımı not etmeliydim. Jargonu kapıp şakra terimini cümle içinde kesin kullanabileyim diye yerel kütüphanemin tüm psişik kişisel gelişim kitapları koleksiyonunu gözden geçirdim. Nick'in bana ödünç ver­ diği videoyu milyonlarca kez yeniden izledim. Onu, Özel Bir Kadın ve Karayip Korsanları

DVD'lerimden

bile

çok seyrettim. Bunun ötesinde, Stack of Books'taki işimi sürdürmek ve ayakkabı çiğneyicilikle kendini gösteren köpek öcünü önlemek için Mac'i düzenli olarak parkta yürüyüşe çıkarmak zorundaydım. Mac'i, ihmal edilecek


Aşk Falcısı

209

bir köpek değildir. Mesele şu ki, Nick'le geri irtibat kur­ mamış olmama rağmen bu bir ihmal değildi. Yüzüme yayvan bir gülümseme yapıştırıp bir resmigeçit platformunun tepesindeymişim gibi el sallıyorum ona. Işığın değişmesini beklerken yutkunabiliyorum. Hiç gelen araba olmamasına rağmen, Nick itaatkâr bir biçim­ de köşede, ışık değişene kadar bekliyor ve yanıp sönerek yürüyen adam ona onayı veriyor. Tek elini cebinin derin­ liklerine sokmuş, pantolonu diz yapmış, karşıya geçiyor. Diğer eliyle deri evrak çantasını kavramış. Çanta, Nick onu normalde arabasının arkasında son sürat sürüklemiş gibi görünüyor. "Nick! Seni görmek ne güzel." Eğilip tek elimle kısaca tokalaşıyorum. "Seni arayamadığım için üzgünüm. Yo­ ğundu." "Yoğun mu?" "Dinle, niye bir fincan kahve alıp olan bitenden bah­ setmiyoruz? Eğer şu an sana uymazsa, yani bir yere gidi­ yorsan başka zaman da buluşabiliriz." "Buraya, istasyondan çıkışını yakalamak için geldim." Buna ne demem gerektiğinden emin değilim. Bir şekilde suçlu hissediyorum. Başka bir açıdan, bence aylar geçmiş de beni takip etmekten başka şansı kalmamış değildi ya. Yani arardım. "Ee, şimdi bulduk birbirimizi." Ona bir daha gülümsü­ yorum ama dudaklarım adeta dişlerime yapışmış. Demin


210

Eiken Cook

ağzımda fazla tükürük var gibiydi, şimdiyse hiçbir yerin­ de yeterince kalmamıştı sanki. "Bu radyo programlan hakkında..." Durup cam silen çocuklara hayran kalmışçasına uzaklara, caddenin sonu­ na bakıyor. Çocuklar ışıklar arasında trafiğe atlıyorlar. "Onlara ne kadar süre daha katılacağımı merak ediyor­ sun." Bunu söyleyip onu yüzleşme belasından kurtardı­ ğım için rahatlamış görünüyor. "Hayal kırıklığına uğradı­ ğının farkındayım. "Programa katılmamaya karar vermiştin sandım. Bu­ nun beni koyduğu durumu tasavvur edebilirsin. PİBAK'a çalışıyorum. İşimiz medyumları araştırmak, şimdiyse en hızlı popülerlik kazanan medyum, kendi eğittiğim med­ yum. Kontrolden çıkan Frankenstein canavarı gibisin." Elini kıvırcık saçından geçiyor ve saçı, yataktan henüz kalkmış gibi oraya buraya dağılıyor. "Gerçekten de en hızlı popülerleşen ben miyim?" "Bence burada esas noktayı kaçtrıyorsun." "Hiç fikrim yoktu. Yani, programın burada popüler­ lik kazandığını ve çevrimiçi yüklenebildiğim biliyordum. Böyle şeyleri için bir tür takip sistemleri var mı? Bir çoksatar listesi gibi?" "Çoksatar listesi mi? Kitap yazmayı mı planlıyorsun?" diye soruyor. Pekâlâ, bunu ciddi ciddi düşünmemiştim. Yalnızca dört programa çıktım ama had safhada iyi gittiler. Holly,


Aşk Falcısı

211

arayanları idare etmede doğal olduğumu düşünüyor. İyi bir yazarım. Bir kitap yazabilirim, ne kadar zor olabilir ki? Tek seferde sadece bir cümle. Bir kitap yazmayı dü­ şündüğümden değil, sakın öyle düşünmeyin, düşünmesi ilginç o kadar. Kitabın arkasında bulunan o zinde yazar resimleri için ne giyebileceğimi hayal ederken Nick'in bana tuhaf tuhaf baktığını fark ediyorum. "Tabii bir kitap yazmayı düşünmüyorum! Popülerliği­ min arttığını söylediğinde biraz merakım uyandı. En iyi­ sinden eğitim aldığım için bunu edindim herhalde. Ciddi­ yim, bunu sensiz yapamazdım." Elimi koluna koyuyorum, o ise hemen geri çekiyor kolunu. "Güvenoyunu takdir ediyorum ama keşke bunların hiçbirini yapmasaydın. İşe arkadaşlarım buna karıştığımı öğrenirse benim için çok utanç verici olur." "Kesinlikle kimseye anlatmamayı planlıyorum." "Mesele bu değil. Mesele, bunu sana bir iyilik olarak yapmamı istemen. Beni yanlış yönlendirdin. Bunun iliş­ kinle ilgili bir şey olduğunu belirttin. Şimdiyse radyo programında telefonla arayan herkese fal bakıyorsun." "Bu konuda nasıl hissettiğimi biliyorsun." "Hayır, bu konuda tek bir şey bilmiyorsun!" "İnanmadığını biliyorum. Ben de inanmıyorum. Fakat birçok insan inanıyor. Ne var ki bunda? Peki, doğru ol­ mayan bir şeye inanıyorlar. Bu deneyimden bir şey kaza­ nıyorlarsa kim incinir? Tanrım, kim bilir? Belki de bir şey


212

Eileen Cook

vardır bunda. Ne olursa olsun, eğer iyi hissediyorlarsa, o zaman büyütecek ne var? Noel zamanı küçük çocuklara Noel Baba yok diyor musun?" "Sana inanamıyorum. İnsanları aldatmada, onlara ya­ lan söylemede sorun yok diyorsun. Dahası var olmayan bir şeyi satıyorsun. Bunu yapacak bir insan olduğunu san­ mazdım." "Yanlış bir şey yapmıyorum. Eğlence, o kadar. Belki senin canını sıkan, bunu sana olumsuz yansımaları olma­ dan araştıramamandır." "Yani budur. Mantığı görmeyi reddediyorsun. Haklı­ sın, kötü görünmekten endişeleniyorum. Gurur duydu­ ğum bir ünüm var. Yaptığın şey, inandığım her şeye kar­ şı. İrademe karşı olarak bile buna karışmak beni utandırı­ yor, senin için de utanıyorum." Nick birden bire dönüp yürüyor. "Nick!" Omzunu kavrıyorum. Yüzünü bana dönüyor. Gözleri, bana bağırmaya ya da boğazıma sarılmaya yakın­ mış gibi açık. Sanki bu mevzuyu biraz fazla uzatıyor. "Lüt­ fen kızma." "Kızmamamı mı istiyorsun? O zaman bırak. Bunu bı­ rak ve yaptığın şeyi kabul et." Georgia Street'te dikilip bir süre birbirimize bakıyoruz, ardından yine dönüp uzakla­ şıyor.


Otuz BAŞAK İşler değişip kontrolünüzden çıkıyor gibi. Zorlukları engel ola­ rak değil yeni bir şey öğrenmek için bir fırsat olarak görün.

Bu, benim alışveriş arzumu baltaladığı için canım sık­ kındı, biliyordum. Normalde bir bacağım kopsa da atarda­ mara ipek bir eşarp bağlayıp alışveriş merkezinde kendi­ mi sürüklemeye devam ederdim. Şimdi sadece eve gidip yün battaniyem ve Mac'la kanepeye kıvrılmak istiyorum. Serbest ölçüde çikolata dozları gerekebilir. Etrafımdaki herkes bana karşı sanki. Bir medyum gibi davranmak ye­ rine, yaşlı insanları alavere dalavereyle emekli aylıkların­ dan ediyorum gibi davranıyorlar. İşli, deri bir günlük yerine, dolapta bulduğum bir par­ ça paket kâğıdının arkasına yazıyorum sonunda.


214

Eileen Cook

Radyoda medyum programı yapmaya devam etmek için nedenler: Bunu seviyorum. Para kazandırıyor, ki dürüst olmak gerekirse, mes­ leğiniz bir kitabevinde çalışmaksa yararlı oluyor. Herkes ne düşünürse düşünsün, insanlara yardım ediyorum. Kimse incinmiyor. Fallara bakmak için para almı­ yorum. Radyo istasyonu ödeme yapıyor ve o kadar fazla da para vermiyor. Mali bir tehlikede olmadık­ larından eminim. Bu bana heyecanlanacak bir şey veriyor, Doug ay­ rıldığından beri iyi hissettiren ilk şey. Mutluluktan kendi payımı hak ettiğimi düşünüyorum. Programı bırakmak için nedenler: Yakalanabilirim. •

Jane. Nick.

Kalemi bırakıyorum ve Mac'i alıp gözlerinin içine bakıyorum. Hiç olmazsa sizi en iyi tanıyana dönmeniz gerekir. Mac'in, gür, ihtiyar adam kaşlarının arasına gö­ mülmüş koyu, çikolata renkli gözleri var. Önemli bir şey söyleyeceğimi biliyor. "Kötü bir insan olduğumu düşünmüyorsun, değil mi?" Mac burnumun ucunu yalıyor. Tabii ki kötü bir insan de-


Aşk Falcısı

215

ğilsin demek için türler arası iletişimi kullandığım anlayabi­ liyorum. Ben kurabiye veren, tiz sesli oyuncaklar sağlayan, yağmurda bile onu yürütmeye, bir tür doğal felaket olsa ve tek bir yemeğimiz kalsa paylaşmaya istekli olanım. "İkisi bana, programa çıkmamam gerektiğinin nedenle­ ri yüzünden üstüme atlamak yerine, niye bunu yaptığımı sorsalar belki anlarlar." Mac bana gözlerini dikiyor. Beni seviyor ama zor konulan kurcalamaktan korkmuyor. "Tamam, belki kendime biraz daha anlayışlı davranabi­ lirim. Kabul ediyorum ama bunu gerçekten seviyomm." Mac gözünü dikmeyi sürdürüyor, ne göz kırpma, ne baş­ ka yöne bakma yok. Lanet olsun, zorlu olabiliyor. "Tabii bunu arkadaşlanmdan daha fazla sevmiyorum. Gelme üstüme hele." Mac alçak sesle uluyor, tam bir ho­ murdanma değil, daha ziyade köpekçe bir tiksinti sesi. Ona bakıyorum ama sonunda gözlerini kaçan beni olu­ yorum. İnanılmaz, bu kadar az laf edip de bu kadar ikna edici bir köpek. Harvard münazara takımına kök söktürebilirdi. "Tamam, sen kazandın. Haklısın." Onu kanepeye indi­ riyorum, orada doğru noktayı bulana ka'iar etrafında dö­ nüyor da dönüyor ve yatıyor. İşi bittiğine göre şekerleme yapmaya hazır. Ona katılmak baştan çıkancı görünüyor, ama bence yarınki radyo programına hazırlanmakla va­ kit geçinneliyim. Ne de olsa sonuncu programım olacak, onu kesinlikle hatırlanası kılmalıyım.


Otuz Bir TERAZİ Bağımsız olmayı tercih ettiğinizi söyleseniz de, doğru insan­ la bağlantı kurmak yeni bir soluk getiriyor. Tuhaf bir merak sizi yeni, heyecanlı bir mekâna götürecek. Kaybettiğinizi düşündü­ ğünüz bir şeyi kazanacaksınız.

Program bugün gerçekten yoğundu. Telefonlar deli gibi çalıyordu. Myron bu sabah beni kapıda çiçeklerle karşıladı, ucuz çiçeklerden değil, 7/24 açık süpermarket kasalarından da değil, pahalı çiçekçi çiçekleri. Belli ki istasyonun dinlenme oranları, ben takıma katıldığımdan beri tavan yapmış. Myron, programdan sonra benimle kadrolu olmam konusunda konuşmak istiyor. Çiçekleri alıp sonra adamı bırakmak nankörce olur gibime geldi. Mac'le tartışmamızı yaptıktan sonra başta tasarladığım


Aşk Falcısı

217

planımla devam etmem daha kolay olacak. Ani bir "görü" sahibi olmak etkileyici olur diye düşündüm. Görüm basit. Jane'nin söyleyeceği üzere -ki ona bunu anlattığımda kesin söyleyecek- basit olan zariftir. Kabul etmem gerekir ki bir kuşkucunun bile seveceği bir görüy­ le ortaya çıkmaya epey vakit harcadım. Planım, progra­ mın sonuna kadar beklemek, ardından bunu açıklamak: Psişik öngörüler sunmak yanlıştır ve insanlar medyumlara gitmeyi bırakmalıdır. Geleceğin büyüsü bilinmemesindedir. Bilmedikleriniz hakkında yanıtlar aramak, onları ken­ dinizin bulma fırsatını yadsır. İnancın aslı, kanıt istemek değildir. Orada beni dinleyen bütün insanlara tavsiyem, biraz inançları olması. Sonra herkese her şeyin gönül­ lerince olmasını dileyip kısa ama görkemli medya med­ yumluğu kariyerimden emekli olacağım. Jane'le Nick'i bu gece arayıp ne yaptığımı onlara haber vererek ikisinden de ahmaklığım için özür dileyeceğim. Günü, Mac'e bil­ geliğine teşekkür etmek için fazladan bir kurabiye daha vererek noktalayacağım. Holly programa geç kaldı. Normalde mola salonun­ da takılıp programdan önce bir bardak çay içerdik ama bugün yapmadık. Stüdyoya biz başlamadan ancak birkaç dakika önce koştum koştura gelip hiçbir şey söylemeden oturdu. Ses teknisyeni Brandon, bize pencereden el sal­ layıp parmaklarıyla geri saydı: Üç, iki, bir. Holly'yi işa­ ret etti, o da dinleyicilerimize neşeli bir merhaba deyip


218

Eileen Cook

bana programa yeniden hoş geldiğimi söyledi. Benimle göz göze gelmedi. Galiba sorunu biliyorum. Muhtemelen reytinglerle çiçeklerden haberi oldu ve tehdit altında his­ sediyor. Anlayabiliyorum, yıllardır onun programıydı bu. Şimdi ben buradayım, o da büyük ihtimalle yerinin neresi olduğunu merak ediyor. Yıllardır yardımcı oyunculardan biri olduğumdan onun ne hissettiğini biliyorum. Bugü­ nün programı biter bitmez farklı hissedecek. Telefonları almaya başlamadan önce ona ipucu vermeyi tasarlamış­ tım ama yeterli zaman kalmadı. Onun içinde tatlı bir sürp­ riz olur kanımca. Biraz inanması yeterli. Reklam arasından döndük ve birkaç kez derin nefes aldım. Bir görünün vakti geldi. "Holly, bugün daha fazla telefon almadan önce söyle­ mek istediğim bir şey var. Bazı insanları hayrete düşüre­ cek bir şey." "Pekâlâ, tesadüfe bak, benim de seni biraz hayrete dü­ şürecek bir şeyim var." Gülümsüyor ama gözleri soğuk. Kalp atışım yavaş yavaş hızlanıyor. İçtiğim Perrier suyu midemi yakmaya başlıyor. "Birçok izleyicimizin bildiği üzere, Emma'yla ilk kez medyum panayırında tanıştım. Bana tam anlamıyla hayatımı kurtaran bir öngörüde bu­ lundu. Ne var ki, yakın bir arkadaşıma da öngörülerde bulundu; bunlar nasıl sonuçlanmış bir dinleyelim." Stüdyonun kapısının açıldığını işittim. İşte Melanie orada, kollan göğsünde bağlı, kalçasını yana atmış. Bana


Aşk Falcısı

219

hiçbir şey hakkında teşekkür edecekmiş gibi durmuyor. Beni geçip Holly'nin yanma oturarak kulaklıkları takıyor. "Beni programında ağırladığın için çok teşekkürler Holly. İsmim Melanie Feehan. Birçok insan gibi ben de iliş­ kim konusunda bir medyumla konuşmakla ilgiliydim. Bir aşk ilişkisinin, insanların yardım aradığı başka nedenlerden daha önemli olmadığını biliyorum ama benim için kesinlik? le önemli. İşte bu ilgiyle Emma Lulak'la tanıştım." Galiba benim bir şey söylemem gereken bir sessizlik oldu ama tek çıkan ses gurk oldu. Aynı, Mac'in yan çiğ­ nenmiş bir demiri ya da ayakkabılarımdan birinin bir par­ çasını fırla tınca çıkardığı ses. "Melanie, bize Emma'nın sana baktığı faldan neler bahsedebilirsin?" diyor Holly tatlı tatlı, sesi adeta eriyen bir pamuk şeker. "Yaşadığım ilişkinin benim için kötü olduğu, görüştü­ ğüm adamdan ayrılmam gerektiği konusunda uyardı. Hiç de birbirimiz için yaratılmadığımızı söyledi. Hayal kırıklı­ ğımı tasavvur edebilisiniz. Bu adamla daha yakın zamanda çıkmaya başlamıştım ve ona gerçekten âşık oluyordum." Holly, halden anlayan bir ses çıkarıyor. Yerime zımbalan­ mış gibiyim, yüzüm alev alev. Brandon gözlerini, bu kötü, duygusal bir tenis maçıymışçasına bir Holly, bir Melanie, bir de benim aramızda gezdirip duruyor. "Bak hele Melanie, hayal bile edemiyorum. Sonunda hayatının aşkıyla tanışmak, sonra da kaderin sana karşı


220

Eileen Cook

olduğunu öğrenmek. Yıkılmış olmalısın." Holly dilini şak­ latıyor. Bu performans için Oscar kazanabilir. Ona söyle­ diğim güzel şeyleri geri alıyorum. O, kristal ovalayan bir cüce. "Fakat tam her şeyin bittiğini düşünmüşken senin için her şeyi değiştiren bir şey öğreniyorsun. Dinleyicile­ re bunu anlayabilir misin?" Melanie bana bakıp "Emraa Lulak'ın gerçek isminin Sophie Kintock olduğunu öğrendim" diyor. Bir şey söylemek için ağzımı açarsam kusma riskim var. Şansım böyle giderken kusmuk kontrol panelini kısa devre yaptırır, ben de çarpılırım. Teknik olarak, şu anda elektrik çarpmasını pek de umursamazdım. Aslında bunu sonlandırmaya değerdi. Elektrik çarpmasının, bu duru­ mun tek olumlu noktalanışı olabileceğinden şüpheleni­ yorum. "Onun ismini öğrenmek bir şeydi ama Sophie'nin esa­ sen erkek arkadaşımın eski sevgilisinin adı olduğunu öğ­ rendim." Brandon'ın ağzı açık kalıyor. Yayını kesip başka bir reklam koymasını umuyorum ancak sandalyesini çe­ kip bir bira açarak bir süre kalmak istermiş gibi görünü­ yor. Holly "Şaka ediyorsun!" deyip bu haberlere hiç şaşırmamışçasına bakıyor. "Hayır Holly, maalesef şaka değil. Yaşamımda en gü­ vendiğim insanın bana tavsiye vermekle ilgisi yokmuş. Yaşamımı mahvetmeye çalışıyormuş."


Aşk Falcısı

221

"Öyle değildi" demeyi başanyorum. Doğruyu itiraf et­ mek kulağa daha iyi mi gelir diye karar vermeye çalışı­ yorum. Onun yaşamını mahvetmek istemiyordum; kendi yaşamımı kurtarmaya çalışıyordum. "Ne elde etmeye çalışıyordun?" "Şey istedim, şey ummuştum..." Sesim gitgide alçalı­ yor. Nasıl başlayacağımdan emin değilim. "Güçlerini böyle kullanmanın etik dışı olduğunu dü­ şünmedin mi?" diye soruyor Holly. Tanrım, etik dışı da olsa hâlâ bir medyumum diye düşünüyorum. Eski erkek arkadaşının yeni sevgilisinin yaşamını mahvetmek için yeni seviyelere düşmeye razı bir medyum. "Ona fal ba­ karak geleceğine çomak sokuyordun! Kötü karma olmalı bu. Arayanlar ne düşünüyor bakalım." Arama paneli Noel ağacı gibi aydınlanıyor. Bir grup yırtıcının yavaş hareket eden yaralı bir hay­ vanı alaşağı edip sürükledikleri o doğa programlarını hiç izlediniz mi? Durum aynen öyleydi. Suda kan vardı ve bu palas pandıras kristal ovalayıcılar grubunun karnı açtı. Acaba kulağa çaresiz gelmeden görüme sahip olmamın bir yolu var mıydı? Telefon ardı telefon, tam da kim ol­ duğumu zannettiğimi merak eden ve benden nasıl hayal kırıklığına uğradığını söyleyen insanlar. Annem beni cüz­ danından Calvin Klein kot pantolon almak için para aşılır­ ken yakaladığından beri böyle utanmamışttm. Brandon, üç parmağını kaldırarak Holly'ye çılgınca el sallıyor; belli


222

Eileen Cook

ki hatta kim varsa çok önemli. Muhtemelen, tam olarak ne tür bir işkence hak ettiğimi betimlemek isteyen başka biridir. Arayıcının sesi geliyor. "Sophie seni ismi hakkında yanlış yönlendirmiş olsa bile, bu ilişkinin kaderinde yazmadığı öngörüsünün yine de doğru olabileceğini hiç düşündün mü?" Ses kulaklık­ larımdan geçiyor. Bu sesi tanıyorum. Sese kilitlenmek, o sesin her bir parçasının kayıp gitmek yerine kulaklarıma girmesi için ellerimle kulaklıkları bastırıyorum. "Bazen tam önünüzdekini fark etmezsiniz. Sıradan görünen, as­ len sıra dışı olanı fark etmek için büyülü bir şeye ihtiya­ cınız vardır." Holly'nin kafası karışmış görünüyor ama Melanie'ye baktığımda anlıyorum ki telefondakini tanı­ yor o da. Mutlu değil. Melanie parmağıyla boğazını çizi­ yor. Telefonun kesilmesini istiyor. Brandon talimat için Holly'ye bakıyor. Başımı hiddetle hayır manasında sallı­ yorum. Eğer Brandon bu telefonu kesmeye kalkarsa pen­ ceresinden uçarım. "Aradığınız için teşekkürler. Başkasına da..." diye baş­ lıyor Holly. "Bekleyin!" Arayan bağırıyor. "Kader hakkında bir şeyler dinlemek istemez misiniz? Sophie gerçeği söyledi. Melanie'ye ait değilim. Sophie'ye aidim." Melanie ağlama­ ya başlıyor. Holly açık ağızlı balık taklidine geri döndü. "Sophie hâlâ geleceğimize, bana, bize inanıyorsa stüdyo­ nun dışında, alt kattayım. Beni duyuyor musun Sophie?"


A,şk Falcısı

223

"Seni duyuyorum. Hemen geliyorum." Kulaklıkları hızla çıkarıyorum. Holly, Melanie'nin sırtını sıvazlıyor. Üzgünüm demek istiyorum ama bu ifadenin arkasındaki hisleri gerçekten temsil edecek yeterli sözcük yok gibime geliyor. Yan isteksiz bir şekilde omuz silkip el çantamı kaparak kapıdan dışarı fırlıyorum. Resepsiyon görevlisi, ben yanından geçerken alkışlıyor. Banyoya uğrayıp iyi gö­ ründüğümden emin olmak istiyorum ama bunu yaparsam Doug'ın hâlâ alt katta beklememesinden, çıkıp gitmesin­ den korkuyorum. Asansör fazla yavaş iniyor sanki. Dur­ muş gibi geliyor ve iki kat arasında kalakaldığım berbat bir an tahayyül ediyorum. Yaşamımın psişik kaderim ve Doug arasındaki bir arafta sıkışıp kalması. Binanın ön girişine koşa koşa gittim. Şakır şakır yağmur yağıyor ve nereye baksanı şemsiye denizi görüyorum. Sonra onu, köşede dikilirken görüyorum. Cep telefonunu hâlâ kulağına tutuyor. Kapatıp cebine sokuyor. Deri ce­ ketini giymiş ama hiç şemsiyesi yok. Sarı saçı sırılsıklam olmuş. Başına yapışmışken koyu kahverengi görünüyor. Yağmurda birbirimize bir süre bakakalıyoruz. Yavaşça bana yürüyüp gözlerini indiriyor. "Lütfen eve gelmeme izin ver" diyor sonunda, o kadar sessizce söylüyor ki onu yağmurdan, arabalardan ve ge­ çen insanlardan zor duyuyorum. Doug'a doğru bir adım atıyorum, o da beni kollarıyla sarıyor. Zaten evde gibi­ yim.


Otuz İki AKREP Hiçbir şey değişmemiş gibi davranmak dışarıda işe yarayabi­ lir ama sizi önemseyenler gerçeği görebiliyor. Sorunu öğrenmek için içe bakın. Yalnızca farkındalıkla bunu çözebilirsiniz.

Doug eve geri taşındı. Birçok açıdan, sanki hiç gitme­ miş gibi geliyor. Eşyasını eşyamın yanında görmek, bana buranın ne kadar boş olduğunu fark ettiriyor. Tek başıma kalmaktan hoşlandığıma, bunun iyi, öncekinden daha iyi olduğuna ikna etmeye çalışmıştım kendimi. Gerçek şu ki, kırık bir porseleni yeniden yapıştırdığınızdaki gibi aynı. Sorunsuz görünebilir ama yine de çatlaktır. Sabah kalkıp dolabı açınca gömleklerinin gömleklerimin yanına sokul­ masını seviyorum. Buralarda olmadığında yatağın onun ta­ rafına uzanıp yüzümü yastığına gömerek kokusunu içime


Aşk Falcısı

225

çekiyorum. Tuvalet kapağını indirmekle uğraşmayı ya da gece yarısında kalça çarpışmasını bile umursamıyorum. Doug'ın dönüşünün iyi bir şey olduğuna inanmamış görünen bir tek Mac. Yataktan sürülmesinden sonra biraz "uyum zorluklan" çekiyor. Doug'ın İtalyan mokasenlerini çiğneyerek konfeti boyutunda deri parçalan haline getir­ di, Doug önemli noktayı gözden kaçınrsa diye bir de üst­ lerine işedi. Artık oturamadığı mobilyalara efkârlı bir ba­ kış atarak odadan odaya süngüsü düşük bir halde dolandı. Ne zaman yere uzansa derin derin iç çekti. Her değişimle "dönüşüm" zorlukları gelir, eminim Mac değişikliklere alıştı mı sorun kalmayacak. Eskiden Doug'a epey düşkün­ dü. Doug rüşvet olarak pahalı organik köpek mamaları almaya başladı ama Mac pis, iğrenç bir parça köpek sü­ müğü uzatılıyormuşçasına davranmayı sürdürüyor. Doug inanılmaz davranıyor. Eve neredeyse her gün çiçek getiriyor ve dışarı çıkmak yerine, evde bir sürü ro­ mantik akşam yemeği yedik. Şu anda beni kimseyle pay­ laşmak istemediğini söylüyor. Benim açımdan sorun yok, o Melanie kazasından sonra ben de onu paylaşmaya pek meraklı değilim. Doug, şehir merkezindeki daireden ta­ şındığından beri Melanie'yi aramadı. Melanie burayı bir­ kaç kere aradı ama Doug sesli mesajları siliveriyor. Söyle­ necek hiçbir şey kalmadı diyor. O ve Holly'nin her şeyi umuma taşıması yanlıştı diyor. Özel yaşamlarımızı umumi yapmanın hiç bahanesi yok diyor. Biraz rahatsız edici tek


226

Eileen Cook

şey, Doug'ın bu medyumluk konusunun gerçek olduğu­ na inanması. "Neden bana böyle bir yeteneğin olduğundan bahset­ medin? Bazı şeyleri nasıl bildiğini merak ederdim ama bulamazdım." Buna nasıl karşılık verilir? Ona gerçeği, her şeyin bir yalan olduğunu söylersem hoşuna gitmeye­ ceğinden epey eminim. Belli belirsiz yanıtımsılarla idare ediyorum. Doug, katıldığım radyo programlarının kaset­ lerinin kopyalarını istedi. Bir gece işten eve geldiğimde onları teybimizde dinliyordu. "Ayrılmamızın seni yeteneklerine odakladığını hiç dü­ şündün mü?" "Ne?" Mac ayaklarımın etrafında mutlu mutlu eve hoş geldin köpek dansını yaparken çantamı yere koydum. "Ee, Holly'ye ayrılmamdan ne kadar incindiğini anlat­ manı dinledim. Bu, hayret edici bir şekilde bir şeyi ser­ best mi bıraktı acaba?" "Bilmem. Fark eder mi?" Doug ayağa kalkıp Mac'i aya­ ğıyla yolundan iterek bana sarılıyor. Mac alçak sesle hırla­ yıp şüphesiz Doug'ın ayakkabılarından daha fazla intikam almayı planlayarak ağır ağır yürüyor. "Tabii fark etmez. Gizli cadı kadınımı keşfetmeyi il­ ginç buluyorum o kadar" deyip boynumu öpüyor. Bana Cadı Kadın demeye başladı, herhalde seksi olduğunu düşünüyor ama gerçekte sinir bozucu hale geldi. Hiçbir şey söylemedim çünkü sevdiğim adamın bana taktığı ismi


Aşk Falcısı

227

beğenmediğimi tartışmak biraz önemsiz ve küçük geldi. Bana Aşk Hüngürdeğim falan demiyor ya. Daha eve geldiği ilk gece, hemen hemen tüm hikâyeyi anlattım ona. Birlikte yatakta yatarken, beni radyoda din­ leyip bu özel güce sahip olmamı ve bunun inanılmazlığını fark ettiği zamanı anlattı bana. Özel olduğumu ve benim kaçıp gitmeme neden olduğu için ne kadar şapşalca dav­ randığım idrak etmiş. Birinin heyecan verici olması için yeni olması gerekmediğini de. Bana sürekli ona dair ön­ görülerim olup olmadığını soruyor ama galiba ne söyledi­ ğimin pek önemi yok; benim bunu yapma fikrimi seviyor o kadar. Ona göre, bacağımı başımın yukarısına kaldır­ mak gibi hünerli bir numara geliştirdim. Bütün kadın der­ gileri, erkeğinizin ilgisini çekmek için bir yol bulmanız gerektiğini söyleyecektir. İlişkinizin rutinleşmesine izin verirseniz onu bir reveransla paketleyip başka bir kadına da teslim edebilirsiniz. Eğer Doug benim bir "medyum" olmamı ilginç buluyorsa, o zaman ben de medyumluğa razıyım. İşe yarayacaksa bir köpek gibi havlamaya da razı­ yım. Önemli olan şey Doug'ın evde bulunması. Tam iste­ diğimi elde ettim ve daha mutlu olamazdım. Cidden.


Otuz Uç OĞLAK Yarattığımız iyi tasarımlı yaşam bu hafta biraz yavan görünü­ yor. Kendinizi yeniden icat etme gücü bir tek sizde var. İhtiyacınız varsa sevdiklerinizden cesaret istemekten korkmayın.

Jane "Nick'le konuştun mu?" diye sorup Ethan'j bebek arabasında ileri geri sallıyor. Jane'le barışmak bu hafta, Doug'ın eve gelmesinden hemen sonraki en iyi ikinci şeydi. Bir paket Pepperidge Farm Orange Milano kurabiyesiyle ve bir özürle evine çıkageldim. İkimiz de hüngür hüngür ağladık, ardından her şey normale döndü. Yakın arkadaşlıktan böyle buluyorum, ıslaklık ve çikolata onlan birbirine yapıştırıyor. Bugün Jane, Stack of Books'a uğ­ rayıp bana öğlen yemeği getirdi. Yemeğimi Doug'a ver­ miştim. Bu sabah evden çıkarken ona bir öğlen yemeği


Aşk Falcısı

229

hazırladığım için bana teşekkür etti ve ne kadar düşünceli olduğumu nasıl da unuttuğunu söyledi. Buzdolabındaki yemeğin benim olduğunu itiraf etmek önemsiz ve küçük geldi, o yüzden onu öpüverip yemeği almasına izin ver­ dim. Dükkânda bulundurduğumuz çay ve yavan Graham krakerleriyle idare edebileceğime inandırdım kendimi. On bire doğru, bunun işe yaramayacağını biliyordum ve acil B planım babında Jane'i aradım. "Radyo programından sonra Nick'i aradım ama tuhaf davranıyordu. Doug'la aramızdaki meselenin hallolduğunu ve programa artık katılmayacağımı söyledim. Bunun onu mutlu edeceğini düşündüm ama yine de asabı bozuk gibiydi. Sessiz, sözsüz bir 'her şey yolunda' tarzı anlarsın ya." Jane'nin bana yaptığı salamlı sandviçten koca bir yu­ dum aldım. Bana mükemmel bir çocuk yemeği hazırla­ mıştı: Salam ve hardallı sandviç, mısır cipsi ve bir elma. Tadı harikaydı. "Belki hâlâ her şeyin sahte olduğunu itiraf etmeni bekliyordur. Ne de olsa kuşkucu. Öyle görünüyor ki, radyo prog­ ramını dinleyen herkes, senin yalnızca dünyanın en iyi med­ yumu değil, bir aşk kahramanı olduğunu da düşünüyor." "Galiba öyle de olabilir." Ayaklarımı yere sürtüyorum. "Herkese medyumlara inanmamalarını söylemeyi nasıl planladığımı anlattım ama bana inandı mı emin değilim." "Ona üzgün olduğunu söyledin. Radyo programını yapmayacaksın. Hâlâ kızgınsa onun sorunu. Belki de söy-


230

Eileen Cook

leyecek bir şeyi kalmamıştır. Ne de olsa, medyum projesi yüzünden arkadaş oldunuz." Omuz silkti. "İkinizin pek ortak noktası yoktu." "Bu doğru değil. Aslında birlikte çok eğlendik. Kurnaz bir espri anlayışı var ve Hitchcock filmlerine ilgimi uyan­ dırdı." Paylaştığımız birçok şeyi göstermek için elimi sal­ lıyorum. "Her tür şey." "Tamam, açıkça yakınmışsınız. Yaşamını derinden et­ kiledi ya da en azından film izleme alışkanlıklarını. Yanıldım, kabul." Jane başını eğip mısır cipslerini ağzıma tıkmamı izliyor. "Ondan hoşlanıyor musun?" "Nick mi? Tabii ki hayır. Yani, tabii ondan hoşlanıyo­ rum ama hoşlanmıyorum, hoşlanıyorum." Jane yavaş çe­ kimle sallıyor başını. Gerçeği duyana kadar X ışınlı ölüm gözünü bırakmayacak bir düşman ajanı gibi. "Tipim de­ ğil. Doug'la sorun yaşarken Nick, beni dinleyen ve kibar davranan biriydi muhtemelen. Yalnızdım. Mümkün, buna inanmasam da arkadaşlık hislerini daha fazlasıyla karıştır­ mış olmam muhtemel." "Hı hım." Jane hiç yapmadığı kadar yaklaşıyor gibi. Ya­ kında, biz bu sohbeti ederken kucağıma oturacak. Emi­ nim bu yüzden sıcaklık yükseliyormuş gibime geliyor. "Aslında ondan çok hoşlanıyorum, keşke bu radyo mevzusunu aşabilsek." Tezgâhtan öğlen yemeğimin kı­ rıntılarını süpürüyorum. "Bence ondan hoşlandığım söylemelisin."


Aşk Falcısı

231

"Bunun ne önemi var? Beni dinliyor musun? Doug eve geldi; yeniden birlikteyiz. Yeni baştan başlıyoruz. Onu geri alabilmek için yaşadığım onca şeyden sonra, niye bunu riske atacak bir şey yapayım ki?" Jane doğrulup eğilerek Ethan'ın ayakkabısını ağzından çekiyor. "Hem, Doug yerine Nick'le daha mutlu olacakmışım gibi konu­ şuyorsun, çok da abuk bu." "Haklısın. Bir şey demedim farz et. Gitmem gerek; ma­ nava uğramam lazım. Sonra görüşürüz." Jane dışarı adım atarken kapıdaki zil çalıyor ve her nedense, beni Nick'e bir şey söylemeye ikna etmediği için hayal kırıklığına uğruyorum, ki çok saçma bu. Herhalde İlişlerimle dolu bir kutu, geçen hafta yaşadığım bütün değişikliklere ayak uydurmak için öylece bekliyormuş. Duygusal bir kamçı vuruşu gibi.


Otuz Dört KOVA Yıldızlar tam sizin yararınıza sıralanıyor. Beklediğiniz bir şey gelmek üzere. Geçmişe bir yolculuk, size ne kadar yol kat ettiği­ nizi hatırlatacak. Bu özel zamanın tadını çıkarın.

Doug, ikimize anne babasıyla bir yemek ayarladı. Es­ kiden ailesiyle vakit geçirmek istememin tuhaf olduğunu düşünürdü. Kendi ailem uzakta yaşadığından onun aile­ siyle görüşmenin hoş olacağını söylerdim. Ailemi özlüyorsam gidip onları ziyaret etmem gerektiğini söylerdi. Asla ailesini yalnız bırakmamı açıkça söylemedi ama ileti buy­ du. İlişkimiz vardı, sonra da ailesiyle ilişkisi. Bu alanlarda fazla çakışma isteyen biri değildi. Aileyle vakit geçirmek, Bırak Beaver Yapsın'm bir bölümünde, mükemmel aile­ de kapana kısılmışız gibi geliyordu ona.


Aşk Falcısı

233

Birden anne babasıyla yemek yememiz için planlar ya­ pıp Nazi modacısına dönmüş. Seçtiğim hiçbir şey doğru değil. Yatağın üstünde bir yığın giysi tepe haline geliyor. Nihayet Doug işi ele alıp dolabıma dalarak bana giyecek bir şey seçiyor. Alı tarafı anne babasının evine gidecek olmamıza rağmen, bana iki yıl önce Noel'de aldığım bir kıyafeti çıkarıyor. Vücuduma oturuşuna dayanarak, ya do­ laptaki sıcaklık çok artmış ve sonuçta elbise daralmış ya da daha muhtemelen, ayrılık sonrası dondurma zerkleri beni fena yakalamış. Kalçam yeni ve nahoş yönlere geniş­ lemiş görünüyor. Sonunda, pantolonu kapatmak için çen­ gelli iğne kullanıyorum çünkü pantolonumu, yemeğin or­ tasında üst düğmem fırlayıp birinin gözünü çıkarma riski olmaksızın ilikleyemem. Bu şansla, gider köpeğe çarpar. Araba yolunda, Doug'a annesini son görmeye gittiğim­ de olanları anlatsam mı diye düşünüyorum. Doug pek bir şey bahsetmedi; bu da, annesinin ona hiçbir şey anlatma­ dığından şüphelendiriyor beni. Hiç konuşmamayı planlı­ yorsa sorun yok ama yemek veya içki üstüne açılıp saçılırsa iş açabilir bu. Ya köpek bir tür beyin hasarı geçirmişse? (Gerçi, o kadar aptal bir köpekte bunun nasıl anlaşılacağı beni aşar). Bu beni, önceden anlatıp anlatmamaya karar vermeye dair karmaşık bir durumla baş başa bırakıyor. Normalde Doug'ı gerçekten sinir edecek bir şey, o kadar da iyi geçiniyoruz. Büyüleyici görünüyor. O acayip yu­ muşak siyah pantolonunu ve gri kaşmir kazağını giyiyor.


234

Eileen Cook

Beni, onu seyrederken yakalayınca elimi tutup öpüyor. Eskiden elimi hiç tutmazdı. Bunu, akşamın kusursuz ge­ çeceğine dair bir alamet olarak alacağım. Fazla şık giyindiğimizden korkuyorum ama Doug'ın anne babası da elinden geleni ardına koymamışlar. Kapı­ da, yanaktan birçok öpüşme ve kırmızı halı tarzı kucak­ laşmalar oldu. Adeta bir kutlama. Doug'ın babası Theodore bize birkaç kokteyl hazırlamış. Onun pembe, köpüklü, martinilerinden sonra bayram havasına giriyorum ve pan­ tolonumun sucuk kılıfından daha sıkı olduğu gerçeğini neredeyse aklımdan çıkarıyorum. Oturma odalarında iç­ kilerimizi içip mezelerimizi yiyoruz. Kırık seramik kuşun olmadığını fark ediyorum. Ann onu yapıştırdı mı yoksa yenisini mi aldı diye merak ediyorum ama bunun yerine, tüm raf kuş adeta hiç var olmamışçasına yeniden düzenlenivermiş. Her nedense bu beni, diğer kuşlar yaşamla­ rına devam etmeden önce yeterince beklemeliymiş gibi üzüyor. Oturma odası anne babasının, hepsi mum ışığı yansıtan porselenleri ve kristalieriyle döşeli. Bu insanları lüks ta­ baklar dışında bir şeyde yemek yerken görmedim. Bir yer­ lerde, bodrumun derinliklerinde, çentikli kırılmaz, bula­ şık makinesinde yıkanabilir bir Corningware takımları var mı merak ediyorum. Şüpheliyim. Ann, deniztarağıyla safranlı ve kremalı risotto yapmış. Tahmin etmem gerekirse, yemekten alınan ortalama kaloriyle ulusal bütçe açığına


Aşk Falcısı

235

yakın bir sayı elde ederim. Tabağı yalamama engel olan tek şey, ufukta tatlı göründüğü için tıka basa doymamak. Yemeğe eşlik eden şarap harikulade, herhalde tek kade­ hi bir yıllık maaşım kadar ediyordur. Theodore, Ann'le yolculuklarında Fransa'daki Burgundy'den geçerken bu şaraptan bir şişe seçmelerinin ve gezilerinin geri kalanın­ da onu sürükleme çabalarının komik öyküsünü anlatıyor. Jet sosyeteyle yabancı ülkelere giderken böyle sorunlara alışkınmışım gibi ben de onlarla beraber gülüyorum. Öğ­ renciliğimde yolculuk yaparken en büyük sorunum, sırt çantamda patlayan ton balığı konservesi olmuştu. Her şeyi ne kadar sık yıkarsam yıkayayım balık üretim çiftliği gibi kokuyordum. Nereye gidersem gideyim mahallenin sokak kedileri beni, Fareli Köyün Kavalcısı'ymışım gibi takip ederlerdi, özellikle sıcak günlerde kimse yanımda durmak istemediğinden hoştu bu. Ann'e tabakları toplamasında yardım ediyorum. Yıka­ mayı da teklif ediyorum ama beni mutfaktan kışkışlıyor. Bütün bu kırılabilir şeyler hususunda bana güvenmiyor galiba. Theodore havluyu elimden alıp Doug'la oturma odasındaki şöminenin yanında keyfime bakmamı öneri­ yor. Odaya girdiğimde Doug, kanepede beni yanına çeki­ yor. Yanına kıvrılıp boyun boşluğuna kafamı dayıyorum. Bunun hayalini kurmuştum, gerçi hayalimde pantolonum beni ikiye ayırmıyordu tabii ama her şeye sahip olamaz­ sınız. O ikinci porsiyon risottoyu yememeliydim. Acaba


236

Eileen Cook

Doug fark etmeden çengelli iğneyi çıkarmamın gelişigü­ zel bir yöntemi var mı? "Seni kaybetmeye bu kadar yaklaştığıma inanamıyo­ rum" diye mırıldanıyor Doug saçıma. "Bana ikinci bir şans vermeye istekli olman benim için bir şans." "Ben de şanslı hissediyorum." "Gerçekten mi? Bence her şeyin düzeleceğini biliyor­ dun. Hâlâ bu yeteneğe sahip olmana ve benim hiç bil­ mememe inanamıyorum." Biraz kımıldanıyorum. Benden hisse senedi tüyolan ya da kazanan loto sayılarını isteme­ sinden korkuyorum. Hiç bilmediği bu sırra sahip olmam aklını almış gibi. Başka ne bilmediğini merak ediyor. Aym Melanie konusunu bıraktığı gibi, bu konuyu da bırakması­ nı umuyorum. İkimiz de Melanie'den bahsetmeme sana­ tında mükemmelleştik. "Sana söylemek istediğim bir şey var... Ne olduğunu biliyor musun?" Birden bilebilirim diye düşünüyorum. Gi­ yinip kuşanmak, aileyle resmi akşam yemeği, hepsi man­ tıklı geliyor. Midem ayaklarıma doğru oyuluyor. Bu nedir? Biraz daha ayık ve daha az tok olmayı hayal etmiştim. Ya yanılıyorsam? Ya benden maçı izleyebilsin diye uzaktan kumandayı ona uzatmamı istiyorsa? "Galiba biliyorum. Bana bir soru, oldukça önemli bir soru sormak üzere olduğunu hissediyorum" deyip tüm yumurtaları aynı sepete koymuyorum. Doug gülüp cebi­ ne uzanıyor.


Aşk Falcısı

237

"Seni nasıl şaşırtacağım ben?" Platin zeminde harika kesimli bir pırlanta yüzük çıkarıyor. Kocaman. Elizabeth Taylor'ın başparmağına takacağı türden bir şeye ben­ ziyor. Kendim için tam olarak hayal ettiğim yüzük değil ama bir pırlanta yüzük, gerçek bir pırlanta nişan yüzüğü. Cıyaklıyorum, Doug da yüzüğü parmağıma geçiriyor. "Bu sesi evet olarak alıyorum." "Evet, tabii, evet." Elimi çekip uzun uzun bakıyorum. Gerçek bir medyum olsaydım maniküre giderdim. Tır­ naklarım çentik çentik ve fena halde parlatıcıya ihtiyaç var. Ne fark eder; yüzük parmağımda ya. Yüzük parmağı­ mı boğuma kadar kapatıyor. Home Shopping Network'te bulabileceğiniz bir şeye benziyor, ancak bu gerçek bir pırlanta ve şöminenin ateşinde bir ampul gibi yanıyor. Theodore odaya eğilip "Kutlama zamanı geldi mi?" diye soruyor. Soğuk bir Dom Perignon şişesi tutuyor. Ann de tam arkasında dört tane uzun şampanya kadehi taşıyor. "Beni kabul etti!" diye ilan ediyor Doug ve kalkıp anne babayla uzaktan öpüşüyoruz. "Aileye hoş geldin" diyor Ann, Chanel No: 5'inin burnumdaki kokusu şampanyanın köpükleriyle yanşıyor. Hep olmasını istediğim şeydi bu ama umduğum gibi his­ settirmiyordu. Havada yürüyormuşum gibi hissedeceği­ min hayalini kurmuştum. Aksine, durum hiç gerçek gel­ miyor, içkilerden de olabilir ama başkasının yaşadığı bir


238

Eileen Cook

sahneyi dışarıdan izliyormuşum gibi hissediyorum. Safranlı krema sosuyla hiç iyi gitmiyor. Artık tatlı havasında değilim, tüm dikkatimi müstakbel kayınvalidemle kayın­ pederimin oturma odası halısına kusmamaya veriyorum. Acaba çayı döktüğüm lekeli noktaya kusmayı başarabilir miyim? "İkiniz bir tarih belirler belirlemez oturup düğün plan­ lan hakkında konuşmamız gerekecek. Aklınızda önceden bir tarih var mı?" diye soruyor Anri. "Tanrım, emin değilim." Doug'a bakıyorum, babasıy­ la erkek erkeğe yan tokalaşma, yan kucaklaşmasını yap­ makla meşgul. "Hep bir yaz düğünü, dışanda bir şey hayal etmiştim." "Ya dinin ne olacak? Gün dönümü ne zamanmış diye takvime bakalım mı?" "Dinim mi?" diye soruyorum. Doug yakma gelip ko­ lunu bana doluyor. Çengelli iğne çabalamayı bırakıp açı­ larak bana batıyor. Krema sosu ve şampanyanın ufak de­ likten yavaşça aktığını görsem şaşırmam. İğneyi yerinden oynatmak için kımıldanmaya çalışıyorum. "Evet. Bu konuda okuyoruz. Theodore'la her şeyde çok açık fikirli olmak isteriz. Birçok yerel unsuru da ka­ bul edip mevzuyu çok ileri götürmeyeceğini umuyorum, itiraf edeyim." Theodore'a gergin bir şekilde bakıyor. "Anne!" diyor Doug. Ann'in neden bahsettiğine dair hiçbir fikrim yok. Annem hobisine Metodist'tir; pek cid-


Aşk Falcısı

239

diye almaz. Kiliseye Noel'de, Paskalya'da ve büyük anne ve büyük babam şehre geldiğinde giderdik. Bunu radikal bir din falan diye tanımlamazdım. "Diyorum ki senin özel gününü biliyoruz ama yine de orada bizim papazımızın olmasını gerçekten isteriz. Ne de olsa, uzun bir süredir ailemizle ilgilendi; Doug'ı vaftiz eden o, anlarsın. Vira hakkında pek bilgim yok ama emi­ nim her şeyi kaynaştırabiliriz." Vira mı? Kamıştan mobil­ yalar olmasından mı endişe ediyor? Pier One temalı bir düğün yapacağımı mı sanıyor? Sonra ne demek istediği dank ediyor kafama. "Vicca mı? Beni cadı mı sanıyorsunuz?" "Alı, evet, kusura bakma, Vicca, ne dedim ben?" Yar­ dım için Theodore'a bakıyor ama kesme kristal bir bardak­ tan bir litre viski gibi görünen şeyi devirmekle fazlasıyla meşgul ve bahçeye doğru gözlerini dikmiş. Şampanyasını çoktan bitirmiş olmalı. Karaciğeri bir labrador köpeğininki kadardır herhalde. "Ben bir cadı değilim." Bu konuşmayı yaptığıma ina­ namıyorum. Zavallı kadının bu kadar gergin görünmesi­ ne şaşmamalı. Muhtemelen, konukların golf kulübünün gıcık yeşilliklerinde bir keçi kurban eden rahipler gibi giyindiği bir sosyete düğünü canlandırıyor hayalinde. Olumlu açıdan, bu mevzuda epey açık fikirliler. En azın­ dan beni arka bahçelerinde bir kazığa bağlayıp diri diri yakmakla tehdit etmediler.


240

Eileen Cook

"Kusura bakma. Böyle açıkladın sandım." Bazı yanıtlar için Doug'a bakıyor. Ona katılıyorum. "Sophie bir medyum. Geleceği önceden bildirebiliyor, göçüp gitmişlerle konuşabiliyor, öyle şeyler" diyor Doug. Ann bu haberle rahatlamışa benzemiyor. Şimdi, gelinin koridorda yürüyerek gelmesi yerine bir tabuttan yalpalaya yalpalaya çıktığı bir düğün hayal ediyor. "Büyütülecek bir şey değil aslında" diye açıklamaya çalışıyorum. "Bazen bazı şeyler hakkında önsezilerim olu­ yor, o kadar." Omzumu silkeleyip konuyu önemsemeye­ rek sohbeti daha güvenli bölgelere yönlendirmeye çalışı­ yorum. "Geleneksel bir düğün isterdim." Theodore "Ölülerle konuşabiliyor musun?" diye sora­ rak, ben tam Ann'le lale, ipek, tül ve çiçek düzenlemele­ rinin irdelenmesi üstüne bir bağ kurmak üzereyken lafa karışıyor. "Şey, bir şekilde, galiba." "Hazel'la irtibat kurabilir misin?" diye soruyor. Hazel'ın kim olduğuna dair hiçbir fikrim yok; Doug ailesinden faz­ la bahsetmez, o yüzden bunun Theodore'un annesi ya da çok sevdiği uzak bir kuzen olma ihtimali yüksek. İsim hayal meyal tanıdık, sanki daha önce duydum ama çıkar­ tamıyorum. Mideye indirdiğim üç kokteyl, şarap ve şam­ panya yardım etmiyor. Daha da dikkat dağıtıcı olan çen­ gelli iğnenin sürekli dürtmesinden hiç bahsetmeyeyim. Theodore bana yoğun bir konsantrasyonla bakıyor, sanki


Aşk Falcısı

241

çok güçlü yönetim kurulunun odasındaki bir toplantıda şirketinin Uzak Doğu'ya muhtemel genişlemesini tartışı­ yoruz. Hazel her kimse, açıkçası önemli biriymiş. "Deneyene kadar Hazel'a ulaşabilir miyim emin ola­ mam." "Köpeklerle iletişim kurabildiğine dair hiç fikrim yok­ tu" diyor Doug ve Ann bile bu gelişmeden epey etkilen­ miş görünüyor. Hazel bir köpekmiş. Birden hatırlıyorum: Hazel, Doug küçükken aile köpeklerinin adıydı, doğru hatırlıyorsam ödül kazanan bir Yorkshire teriyeri. Harika, şimdi ölü bir köpek için bir fal bakmak zorunda kalaca­ ğım. Ne söylemem gerekir? "Burada, gökyüzünün köpek kulübesinde her şey muhteşem? Bana verdiğiniz tiz ses­ li oyuncakları hep sevgiyle hatırlıyorum?" Her nasılsa, düğünümü, hiç olmayacağından korktuğum bir düğünü planlamayı hayal ettiğimde, elbise tasarımları yerine ölü bir köpeği tartışmayı zihnimde canlandırmamıştım. Her­ halde Mac benden iğrenecek.


Otuz Beş BALIK Geçmiş bir aşk yarası iyileşmiş görünse de hâlâ yapılacak işler olabilir. Uzaklaştırmaya çalıştığınız bir düşünce, onun hakkında halen tutkulu hissediyorsanız incelenmeli.

Son zamanlarda KIZ KURUSU grubumu düşünüyorum. Onu terk ettiğim için kötü hissediyorum. Evli bir kadın olmamak, sanki başarısızlığa uğramışız gibi, niye utanma­ mız gereken bir şey olsun ki? Erkekler böyle hissetmiyor. Evlenmediklerinde kulağa bir şeylerden kurtulmuşlar gibi geliyor. Umutsuzluk havasına kapılmıyorlar; bilakis, bekâr konumları onları karşı cinse daha çekici kılıyor. Bunu, kız kuruluğundan mezun olup "yeni nişanlı" du- * rumuna geçtiğimden beri düşünüyorum. Bir dev misali, doğuştan çok kötü bir biçim bozukluğuna sahip o çocuk-


Aşk Falcısı

243

lar gibi hissediyorum, adeta başımın yanındaki beysbol topu büyüklüğündeki kist birden alındı. Şimdi fark edi­ yorum ki insanlar, kız kuruluğu konumdan, ayakkabıma takılmış tuvalet kağıdıyla aynı şekilde kaçınıyorlar, benim için üzülüyorlar ama bu nahoş konuyu gün ışığına çıkar­ maya isteksizler. Galiba insanlar, anne babamın beni ta­ van arasına kilitlemesi gerektiğini düşünmediği için ken­ dimi şanslı saymalıyım. Eski kız kurusu durumumu savunmak için çetin bir dürtü hissetmeme rağmen nişanlı olduğum için mutlu­ yum. Doug'ın bana evlenme teklif etmesi içimi ferahlattı. İlişkimizdeki bu değişiklik şu anlamlara geliyor:

Doug, yeniden bir arada gelmemiz konusunda ger­ çekten ciddi. Annesi de işin içinde olduğuna göre, geri dönüş yok. Beni bir prenses gibi gösterecek bir gelinlik giy­ mem şart. Mükemmel gelinliği seçmeden önce, bir N e w York telefon rehberi boyutundaki gelin dergilerini almam lazım, sonra satış sorumlusu bana "Gelin" derken günlerimi değişik modeller deneyerek geçireceğim. Profesyonel yapım, yaratımı için en az yarım gün ve yerinde durması için tüm bir saç spreyi kutusu gerektiren, süslü bir saç modeli seçmem şart. Yük­ sek bir binadan daha çok yapı desteği olacak.


Eileen Cook Arkadaşlarımı, birinci sınıf Little Bo Peep gibi gö­ rünmelerine neden olacak fahiş fiyatlı, şeker renk­ li nedime elbiseleri almaya zorlayabilirim. Yıllardır beni giymeye zorladıkları bütün o elbiseler için münasip bir intikam. Uyum sağlayacak şekilde boyanmış ve boya sızdırarak gelecek haftalarda ayaklarını lekeleyecek ayakkabılar almak zorunda kalacaklar. Boya, bu zor zaman boyunca beni ne kadar desteklediklerini hissetmeme dayanarak ze­ hirli olabilir de olmayabilir de. Daha önce ihtiyacım olmayan her tür şeyi listele­ yebilirim: Mesela fondu kaplan, kriket ve badminton takımları, özel tasarımlı içki altlıkları, karides çatalları ve yalnızca bayramlarda kullanılabilecek cam eşya. Arkadaşlarım bana, kendine "Aşk Memuru" ismi­ ni veren, polis memunı gibi giyinmiş, pejmürde bir striptizci, içlerinde meyve kokteylleri bulunan aşın tatlı içkiler, ip ve ipek mendillerden yapılmış gibi görünen pahalı iç çamaşırlarıyla tam takım bir bekarlığa veda partisi verecekler. Her ruh hali değişimi, tamamen anlayışla karşılana­ cak çünkü ben, "Özel Gün"ünü planlama stresiyle dolu "Gelin"im. Mutsuzluk ve huysuzluk, bunu at­ lamamın söylenmesi yerine, SPA'ya gezüer ve ser­ best dozda tedavisel çikolatayla irdelenecek.


Aşk Falcısı

245

Doug'dan "erkek arkadaşım" diye söz etmeme ar­ tık gerek yok; bu, kulağa hâlâ lisedeymişiz de me­ zuniyet balosuna beni çağırmasını bekliyormuşum gibi geliyor. Ona "partnerim" de dememe artık ge­ rek yok. Bu, insanları acaba lezbiyen miyim diye düşündürüyor. Ona resmen "nişanlım" diyebili­ rim, ki bu çok daha saygıdeğer.

Hep evlenmek istemişimdir. Büyürken gelin dergileri alıp çeşitli resimleri keserek yatağımın altındaki bir ayak­ kabı kutusunda saklardım. Prenses Diana'yı suçlardım çünkü bu, o kadar takıntılı olduğumu hatırlayabildiğim ilk olaydı. Onun düğünün her ayrıntısını biliyordum. Dü­ ğünü canlı izleyebilmek için yaklaşık sabahın dördünde kalkmıştım. Annemle babam tam o sıralarda boşanmış­ lardı, Sonsuza Dek Mutlu Yaşadılar'a ani hayranlığımın nedenini açıklayabilirdi bu. Oturma odasında, televizyo­ na hemen hemen yirmi santim uzakta oturdum ki bütün etkinliğe biraz daha yakın olabileyim. Hâlâ pijamalarımlaydım ve ayakkabı kutusundaki kupürlerimi göğsüme yaslamıştım. Kendime Frosted Flakes'ten bir kahvaltı ha­ zırlayıp göze çarpmayan tahıl gevrekleri cazip pullardan çamura, sonunda bej hamura dönerken ağlamıştım. Dü­ ğün bittikten ve Today program ekibi önemli sahneleri yeniden gösterdikten sonra annem odaya girdi. "Sürmez" deyip kahvesini yaparken sütlüğü bornozu-


246

Eileen Cook

na döktü. Mosmor oldum. Diana'nın özel gününde nasıl böyle bir şey söyleyebilirdi? Sanki kilisede çıkagelip de tüm kraliyet ailesinin önünde güzel, uzun gelinlik kuy­ ruğuna tükürmüştü. Tabii bu, Camilla'yı öğrenmemizden önceydi; belki de annem medyumdu. Kesinlikle kötüm­ serdi. Babamla deneyimi, onu Beyaz Atlı Prens kavramın­ dan ve evlilik hayatının yararlarından şüphede bıraktı. Ev­ lilikten elde edebildiği şeyler, kullanılmış bir fondu kabı, ben, çatlaklar ve erkeklere dair kötü bir izlenimdi. Renk koordineli bir evdeki evli anneden, boşanmış, kariyer ya­ pılamayacak bir sürü işte çalışıp dolgu macunu renkli ki­ ralık dairelerde yaşayan anneye geçiş yaptı. Babam, boşanmayı kısmen ele alacak bir adam değildi. Annemle ayrıldığında, aşağı yukarı benimle de ayrılmıştı. Belki de televizyonu, arabayı ve havluları, tabaklarla çar­ şafların yansını aldığı için anneme de bir şey bırakmalı diye düşünmüştür. Annem bana, babamın beni yalnızca yan zamanlı görmeyi fazla zor bulduğunu söylemişti. Ap­ tal bir çocukken bile, tüm hikâyenin bu olmadığını bili­ yordum. Hikâyenin geri kalanı, babamın yeni ve genç kansı Sharon'la alakalıydı. Sharon'da annemin sahip olmadığı her şey vardı: Daha genç, daha sıkıydı ve babama abayı büsbütün yakmıştı. Aynca, tanıştıklannda ruj, kırmızı ta­ kım elbise ve vatkalarla tam donanımlı bir elektrik sant­ raliydi. Babamın şirketinin Chicago kolunda çalışıyordu.


Aşk Falcısı

247

Babamın Chicago'ya iş gezileri arttı, ta ki bir gün eve ge­ lip oraya taşındığını açıklayana kadar. O sırada epey he­ yecanlanmıştım çünkü tüm aile taşınıyor sanmıştım. Ona eşlik etmeyeceğimizi bir hafta sonra falan annem çıtlatmıştı. Babam taşınmamıştı, yaşamını değiştirmişti. Birkaç hafta sonra, korkunç ziyaretlerimden biri için Chicago'ya uçtum. Sharon bana babamın, varlığına taham­ mül edilen kabadayı üniversite arkadaşları gibi davrandı, bu da babamın beni hayatından aşama aşama çıkartaca­ ğını açıkça pekiştirdi. Evlendiklerinde benden nedime olmamı istememişti çünkü beni "tuhaf bir konuma" sok­ mak istemediğini söyledi. O sırada ergenlik öncesindeydim ve bana dair her şey tuhaftı ama bu, fırfırlı bir elbise giymek istemediğim anlamına gelmiyordu. Gerçek şu ki, Sharon beni resmi fotoğrafların hiçbirinde istemiyordu; babamın geçmişini boya badana yapmıştı bile. Evlenmelerinden hemen sonra, Sharon'ın Mısır delta topraklarından daha verimli olduğunu keşfettik. Babam­ dan altı yıl içinde dört çocuğu oldu. Üvey kardeşlerim, ha­ lihazırda gün planlayıcılar, mali bilançolar ve evrak çanta­ ları savurarak piyasaya çıktılar. Doğdukları andan itibaren kusursuz Stepford çocukları haline geldiler. Gerçekten hiç bağ kurmadık. Babam yeni ailesi ve onlara yükümlü­ lükleriyle gitgide daha meşgul olmaya başladı. Nihayet bu, halledilmesi gereken bir tarih ve ayrıntı meselesiymiş gibi davranmayı bıraktık ve ziyaretlerimi kestim. Babam


248

Eileen Cook

zaman zaman arayıp numarayı sürdürdü ama bir-iki yıl sonra, babam olmaktan istifa ettiği netlik kazandı. Evlenme hayranlığımdan mutsuz çocukluğumu sorum­ lu tutuyorum. Şimdi anlamadığım şeyse, hep istediğim şe­ yin eşiğindeyken niye bekârlığa taktım ve bunun o kadar da kötü bir şey olmadığını savunma ihtiyacı duyuyorum? En azından düğüne kadarki aylarda, göğüslerimin üstün­ de kaçık bir el yazısıyla "Kız Kurusu" yazan bir tişört yap­ tırmak cazip geliyor. Eğlenceli olabilirdi.


Otuz Altı KOÇ Köprü inşa etmek istiyorsanız ilk adımı atmanız gerekebilir. Risk almaya istekli olun; ne ödüller getireceğini bilemezsiniz.

Kime: nickmckenna@ubc.ca.edu Kimden: sophie@hotmail.com Konu: Hitchcock film festivali Tarih: 11 Nisan 2006

CBC'nin cumartesi günü bir Hitchcock film festivali dü­ zenlediğini fark ettin mi acaba? Bütün gün yorumlarla birlik­ te arka arkaya filmleri gösterilecek. Bana, ilcini çekebilecek bir şey gibi geldi. Seninle bir süredir konulmadım, umarım iyisindir. Sophie


250

Eileen Cook

Kime: sophie@hotmail.com Kimden: nickmckenna@ubc.ca.edu Konu: Hitchcock film festivali Tarih: 11 Nisan 2006

CBC'nin festival düzenlediğini gördüm. Birazını yakala­ mayı umuyorum ama cumartesi günü operada olacağımdan büyük bölümünü kaçıracağım. Beni düşündüğün için sağ ol. İyiyim ama sömestr yaklaştığı için epey meşgulüm. Umarım sen de iyisindir.

Kime: nickmckenna@ubc.ca.edu Kimden: sophie@hotmail.com Konu: Hitchcock film festivali Tarih: 11 Nisan 2006

Birbirlerine bağıran bütün o İtalyan tipler mi? Şaka ediyor olmalısın. Kim operaya gider ki cidden? Sırf yaşlı insanlara göre olduğunu zannederdim.

Kime: sophie@hotmaiI.com Kimden: nickmckenna@ubc.ca.edu


Aşk Falcısı

251

Konu: Hitchcock film festivali Tarih: 11 Nisan 2006

Ve kültürden hoşlanan insanlar için. Bir ara denemelisin.

Kime: nickmckenna@ubc.ca.edu Kimden: sophie@hotmail.com Konu: Hitchcock film festivali Tarih: 11 Nisan 2006

Kültürü bir kere denedim, sakız gibi buldum.

Kime: sophie@hotmail.com Kimden: nickmckenna@ubc.ca.edu Konu: Hitchcock film festivali Tarih: 11 Nisan 2006

Sen hakikaten türünün tek örneğisin Kintock. Kendine iyi bak.


Otuz Yedi BOĞA Yaşam sizi meşgul ediyor ama yeterince yavaşlayıp onun tadını çıkardığınızdan emin olun. Yavaşlamazsanız yol boyunca bazı önemli tabelaları kaçıracaksınız. Ters yola sapmayı göze alabilir misiniz?

İtiraf ediyorum, bir yanım Nick'in beni evinde film iz­ lemeye davet etmesini umuyordu. Ne var ki önemli olan, uygar bir eposta konuşması yapmamız ki bu, açıkça ar­ kadaşlığımızı yeniden inşa etmenin ilk adımı. E-posta te­ lefon konuşmalarına, telefon konuşmaları kahve için bu­ luşmaya yol açacak ve sonunda yeniden arkadaş olacağız. Arkadaşlık Operasyonu'nu ikinci eylem adımını şimdi, Nick'e film festivalini kayda alarak yürürlüğe koyuyorum. Operada olup bunu kaçıracağı için ona, düşünceli ve an­ layışlı bir arkadaş olduğumu göstereceğim.


Aşk Falcısı

253

Nick'e filmleri kaydederken bir yandan izleyebilece­ ğimi de düşündüm. Gerçek şu ki, onları sevmeye başlı­ yorum. Kuşlar filmi korkunç ötesi. Tüm dünyanın altüst olduğu hissine kapılıyorsunuz. Doğa size düşman oldu mu bilin ki başınız belada. Mac'le yün battaniyemin al­ tında kanepeye kıvrıldık. Küçük, masum serçelerin bu kadar ürkütücü olabileceği aklıma hiç gelmemişti ama artık bunu düşünüyorken, onları güvenilmez gösteren küçük kuş gözleri şöyle dursun, nasıl da gerçekten tüy­ ler ürpertici görünen ayakları olduğunu fark ediyorum. Televizyondan toplu kuş çığlıkları geldiğinde, mesela Tippi Hedren'ı cadde boyu kovalarlarken Mac bile biraz tedirgin görünüyor, adeta onları uyarırcasına televizyona alçak sesle hav hav yapıyor. "Ben geldim!" Doug içeri girerken oturma odasının ışığını açıyor ve ani aydınlanmadan şaşkına dönerek hem Mac, hem de ben doğruluveriyoruz. Doug, Mac'i tek eliyle kavrayıp yere koyuyor ve onun yerini alıp yanıma kıvrılıyor. Dışarının hâlâ üstünde yapışık soğuğunu hisse­ debiliyorum. "Kusura bakma, geç kaldım, maçtan sonra arkadaşlarla birkaç bira içtik." Eski ilişkimizde arkadaşla­ rıyla takılıp geç kaldığında aramazsa sinirlenirdhn. Yeni, kendinden emin, nişanlı ben, erkeklerin her zaman erkek olacağını ve Doug'ın arkadaşlarıyla vakit geçirmeye ihti­ yaç duyduğunu anlıyor. Hem, medyum olduğuma da ina­ nıyor, o yüzden doğruyu söylemesi için "gözünün" içine


254

Eileen Cook

bakmam yetiyor, dolayısıyla beni aldatma riski neredeyse kalmıyor. "Sorun değil." Onu öpüp sokularak dikkatimi filme veriyorum. Tam kuşlar evin yan tarafından durmaksızın uçuşurlarken televizyon Spike TV'ye ve bir Kirli Harry filmine geçiyor. "Hey!" Dönüp bakınca Doug'ın uzaktan kumandayı tuttuğunu görüyorum. "Ne? İzliyor muydun?" Televizyonumun önünde otur­ muş ne yaptığımı sanıyorsun diye sorma dürtümü yutu­ yorum. "Gerçekten güzel. Hiç Hitchcock filmi izledin mi?" "Eski filmlerden nefret ederim; fazla duygusal ve çak­ ma." "Kirli Harry'ye kıyasla, hangisini daha belgesel olarak sınıflarsın?" "Haydi ama, Kirli Harry bir klasik." "Kuşlarda

öyle."

"İkisi de klasik olduğuna göre, hangisini izlediğimiz fark etmez değil mi?" Boynumu öpüyor. "Fakat filmi milyonlarca kez izledin. Nasıl bittiğini bili­ yorsun" diye belirtiyorum. Doug derin bir iç çekiyor. "Sen kazandın. Bu sefer senin filmini izleriz." Kanalı geri açıyor. Kuşlar hâlâ eve saldırıyor. Bir dakika sonra Doug boynumu öpmeye başlıyor. Hoş gelmiyor değil ama birisi vücudunuzun parçalarını tükürüklerken psikopat kuşlara yoğunlaşmak zor. Doug'ın elleri yılankavi kıvrılıp


Aşk Falcısı

255

gömleğimden içeri kayıyor. Elleri soğuk ve ürperiyorum. Bunu bir tür orgazmsal titreme olarak alıyor, bir mısır koçanıymış gibi boynumun ileri doğru ısırıyor, elleriyse bir ineği sağıyormuş gibi göğüslerime saldırıyor. Filme yo­ ğunlaşmak kayda değer ölçüde zorlaşıyor. "Doug?" "Mmm-hmm." "Filmi izlemek istemiyor musun?" "Pek değil." Öpmeye devam ediyor. Sinirlenmem çok aptalca. Ne de olsa filmi kaydediyoaım. Daha sonra izle­ yebilirim. Önemli olan husus, Doug'ın sevecen davran­ ması, pekâlâ, sevecenden biraz daha fazla, doğru tabir "azgın bir teke gibi." "Sana bir sürprizim var, ne olduğu­ nu tahmin edebilecek misin?" diye soruyor. Bunun onun seksi konuşma anlayışı olup olmadığını merak ediyorum çünkü düşündüğüm şeyse, şu noktada pek sürpriz sayıl­ maz. "Niye sen söylemiyorsun?" "Ne? Bilmiyor musun? Tahmin etmek bile istemiyor musun? Annem tahmin edeceğinden emin." Annesinin Doug'ın seks hayatına karıştığına inanmak zor geliyor. Annesi Doug'ın yaşamına karışmayı sever ama sınırlar vardır. Eğer annesi karışıyorsa Doug başka bir şeyi kaste­ diyor demek. Sürprizleri severim. Daha az Dynasty görü­ nümlü, farklı bir yüzük mü diye merak ediyorum. Doug'ı görebileyim diye kanepede diğer tarafa dönüyorum.


256

Eileen Cook

Doug'ın gözünde bir bakış var. Bir şeyin peşinde ama Me­ lanie kavun göğüslü tarzı bir şeye kıyasla iyi bir şey. "Söyle bana. Tahmin edemeyecek kadar yorgunum." "Ee, yorgunsan sabaha kadar bekleyebilir" diye takılı­ yor. Gülmeye başlayana kadar kaburgalarını gıdıklıyorum. "İşkenceye mi başvuruyorsun? Hile yapıyorsun." "Söylesene!" Kaburgalarının altındaki en gıdıklanan yeri birkaç kere daha dürtüyorum. "Tamam tamam, seni bütün bunlardan alıp götürmeye karar verdim." Elini haşmetli bir şekilde sallıyor. "Oturma odamızdan mı? Mutfağa heyecanlı bir gezi mi tasarladın?" "Hayır, bunun yerine Island'da romantik bir hafta so­ nuna ne dersin?" "Cidden mi?" Daha önce hep romantik kaçamaklar ta­ sarlamaya çalışırdım ama Doug her zaman fazlasıyla meş­ gul olurdu. Bütün bunları, feribot rezervasyonları, otel planlarını tasarlamaya bilfiil vakit ayırmış olmasına inana­ mıyorum. Bir sürü iş. "Sana böyle bir konuda yalan söylemem hoş olmazdı değil mi?" Kısacık ciyaklayıp yeniden ona sokuluyorum. Bu adamla zaman geçirmek yerine film izlemek istediği­ me inanamıyorum. "Her şeyi annem planladı." Yerimde doğruluyorum. "Romantik hafta sonumuzu annen mi planladı?" "Elbette, o ve babam odamızın yanında oda tuttular."


Aşk Falcısı

257

Birden ailesinin ne tür bir tuhaflık içinde olduğunu me­ rak etmeye başlıyorum. Düşündüm de, babasının küçük kuş gözleri var. "Bizimle mi geliyorlar?" "Annemle babam bize bir nişan partisi planladılar. Empress Hotel'de olacak ve bir grup aile dostumuzu da davet ettiler. Nişanı ilan etmen ve herkesle tanışman için harika bir yöntem." "Vay canına." Nedense hayal kırıklığına uğradım. Koştura koştura bir partiye gidiyor gibiyiz ya da en azından her şeyin planlanma kısmına ben de dahil olmalıydım. "Harika olacak. Menüyü bana e-postayla yolladı, ye­ mekler inanılmaz görünüyor. Eminim listeye senin için çilekli tatlı da koyarlar. Ebeveynlerini de davet ettiler." "Ebeveynlerimi mi? Yani anne babam mı?" "Başka ebeveynin var mı?" "Yo. Geleceklerinden şüpheliyim de. Yol çok uzun ve uçuşlar pahalı. Aynı odada olmaktan bile nefret ederler. Dürüst olmak gerekirse, onları buraya, düğüne getirebi­ lirsek hayrete düşerim." "Geleceklerini söylediler bile." "Söylediler mi? Annen keramet sahibi olmalı" diyorum. Düşünüyorum da banşa aracılık yapmaya bu kadar meraklıysa belki de Ortadoğu'ya uçup orada bir şeyler halledebilir ve ailemi rahat bırakır. Gelmelerini istemediğünden değü ama ne zaman bir araya gelseler ortam geriliyor.


Eileen Cook

258

"Annem bir parti canavarıdır. On bir yaşımdan beri bu partiyi planlıyor. Nişan partisi için tasarladığı dekorasyon­ ları görmelisin. Acaba düğüne ne bulacak?" "İtiraf ediyorum, ben de merak içindeyim. Belki benim de düğünüm olduğu için, hiçbir şeyi bensiz yapmaz?" "Yuh. Çıldırdın mı?" Çıldırdım mı bilmek istiyor. Be­ nim, on bir yaşımdan beri planladığım düğünüm kaçırıl­ dı. Ann kendi düğününü yaptı, niye benimkini de yapma ihtiyacı duyuyor ki? "Bak, istersen annemle konuşabiliriz. Bununla hiçbir şey kastetmiyor. Çok mutlu olduğundan bunu bizim için yapmak istiyor, o kadar. Güven bana, ha­ rika bir parti olacak bu. Kimi istersen davet edebilirsin." Pekâlâ,

bu güzel,

bilmediğim

kendi

her kimi

nişan partime

istersem

tanıdığımı

bile

davet edebilirim.

"Bu parti ne zaman?" "Ay sonunda. Cuma günü izne çıkıp Victoria'ya erken saatteki bir feribotla gidebiliriz. Cuma gecesini kendimi­ ze saklarız. Annem ikimize bir fayton turu ayarladı. Parti cumartesi gecesi." Sinirlenmek aptalca. Annesi bize güzel bir parti, lüks, sosyetik bir etkinlik hazırlamış. Yerel gazetelerin gelip artık içlerinden biri olacağım bütün güzel insanların fo­ toğraflarını çekeceği türden bir şey. Sinirleniyorum çün­ kü bunu ilk ben akıl etmedim. Akıl etmiş olsaydım, daha çok, insanların bira içip sosisli sandviç yediği barbekülü bir etkinlik yapardım. Hem, anne babam da geliyor.


Aşk Falcısı

259

Ann babamı gelmeye ikna etmiş, inanamıyorum. Ba­ bam buraya asla gelmemiş, Vancouver Kanada'da bulun­ duğu için karlara gömülü olduğuna ve ulaşım şekli olarak köpek kızakları kullanmak zorunda kalacağına inanıyor. Parti kusursuz olacak. Doug'ın annesi için mükemmel bir teşekkür armağanı alacağım ve şampanyamızı yudumlar­ ken onunla düğün hakkında konuşup gelecek planlarını benimle paylaşmasını gelişigüzel bir biçimde rica edece­ ğim. Her şey güzel olacak. Bundan eminim. Midemdeki burulma muhtemelen fazla patlamış mısır tüketimine bağlıdır, yaklaşan kötü olayların habercisi değil.


Otuz Sekiz İKİZLER Müstesna bir davet hazırlamak ya da sevdiklerinin bir araya geldiği bir etkinlik için müthiş bir görüntü oluşturmak size yapı­ lacak bir sürü iş çıkarıyor. Sinir bozucu bir insana aldırış edilme­ meli, onunla meşgul olunmamalı. Rahatlayın ve olayları akışına bırakın.

Jane'le yaklaşık yedi saattir alışveriş merkezindeyiz. Burada biraz daha kalırsak, yeniden daire çizerken bize keskin gözlerle bakan güvenlik görevlileri tarafından dükkân hırsızı zannedileceğiz. Nişan partime uygun el­ biseyi bulmak için dükkân dükkân geziyoruz. Ne giyece­ ğimin kararı, dünya barışının önemiyle boy ölçüşüyor. Elbise ağırbaşlı ve zarifken aynı zamanda beni seksi ve dayanılmaz göstermeli. Bence fazla bir şey istemiyorum.


Aşk Falcısı

261

Jane'in biraz iyi gün dostu olduğunu keşfettim. Bu alışve­ riş yolculuğuna sabah çok istekliydi ama beşinci saat civa­ rı yan çizmeye başladı. Hevesinin azaldığını seziyorum. Talbots'ta lacivert dar bir elbise deniyorum. Parlak taf­ tadan yapılmış ve biraz 1960'lar Jackie O. tarzı. Esasen Talbots'un çığlıklar serisi ve zamansız tarzından ama bi­ razcık seksilik şubesinde eksikliği olmasından endişe edi­ yorum. Aynada arkaya bakmak için dönüyorum. "Beğendim. Sence nasıl?" "İlk iki denemende sana beğendiğimi söylemiştim." Jane, üç yönlü aynanın yanındaki bir sandalyede oturmuş smoothie yudumluyor. İçeceği, içine onu biraz canlandı­ racak enerji tozu katacaklarını umarak ben aldım fakat şu ana kadar hiçbir büyü yapmamış gibi. "Beğendiğini biliyorum ama sevdin mi?" "Sevdim." Jane'i göz ucuyla kesiyorum. Bana bakmı­ yor bile. "Uzun bir gün olduğunu biliyorum. Belki yemek yiye­ rek iyice düşünüp taşınmalıyız." "Sophie, nükleer tesisleri tasarlamaya daha az zaman ve düşünce harcanıyor. Vancouver bölgesindeki her elbi­ seyi denedin. Elbisen bu, güven bana. Onu bugün alalım ve bugünlük paydos edelim." "Bu parti önemli; düzgün görünüme sahip olmam la­ zım. Ömrümün geri kalanında bu fotoğraflara bakacağım. Bunda yalnızca tek şansım var. Geriye dönüp bakınca el-


262

Eileen Cook

biseyi düşünürken ne halt yediğimi merak etmek istemi­ yorum. Ya bu, evliliğe kötü bir nota verirse?" Yine elbise­ nin önüne dikkatle bakarak kendimi ilk defa gördüğümü zihnimde canlandırmaya çalışıyorum. "The Bay'deki kır­ mızı elbise biraz daha canlıydı, belki onu tekrar deneme­ liyim." "Yeter. Ayaklarım buna dayanamayacak. Bu alışveriş merkezinde bir adım daha yürüyecek mecalim kalmadı. Kırmızı elbiseyi milyon kez denedin. Alt tarafı bir elbise. Gelinliğini seçerken neye benzeyeceksin acaba?" "Bilmek istemezsin ama bana eşlik etmeyi planlıyor­ san daha iyi ayakkabılara yatırım yapmalısın bence." Elbi­ seye yeniden bakıyorum. Güzel, sade, zarif. "Bunu almam gerektiğine emin misin? Sırf daha fazla alışverişten kaytar­ mak için söylemiyorsun bunu değil mi?" "Evet, daha ilk denediğinde söyledim. Hatırlamıyor ol­ man muhtemel, o kadar uzun zaman önce gördün ki." Bardağı bitirirken smootlıiesi höpürtülü bir ses çıkarıyor. "Karar verme sorunu ne iş? Sen böyle yapmazdın." Haklı. Genelde alışverişçi değil alıcıyımdır. Soyunma kabinine giderim ve eski halime dönerim. Orada durum kendime bakıyorum. Biraz kilo vermeliyim; hiçbir şey, kalçalarım­ da nar depoluyormuşum gibi göründüğüm gerçeğini vur­ gulamada parlak ışıklar ve bir boy aynası gibi olamaz. "Bilmem. Her şey kusursuz olsun istiyorum, o kadar" diye mırıldanıyorum.


Aşk Falcısı

263

"Jeremy'yle düğün planlarken annem bana ne dedi bi­ liyor musun? Düğünü sadece yirmi dört saatten kısa bir gün olarak hatırla dedi. Düğüne harcadığım enerji ve ça­ bayı evliliğe saklamamı söyledi. Düğün gününde ne olur­ sa olsun, ne sorun yaşanırsa yaşansın, günün sonunda ko­ ridorun sonunda bekleyen adamla mutlu olduğun sürece önemi yok." Bunu etraflıca düşünüyorum. Jane'in anne babası neredeyse Taş Devri'nden beri evli. Eş kazaklar gi­ yen ve biraz birbirine benzeyen o evli çiftlere dönüştüler. Yavan bir durum ama mutlular. Evlilik tavsiye departma­ nında daha kötü insanlar olabilir. Satış sorumlusu, elbiseyi askıya asıp bir elbise torba­ sına, askıyı içine sokuşturacakmış gibi ince kâğıtla kap­ layarak yerleştiriyor. Bu ana damga vurmak için trompet­ lerin çalması gerekli gibi geliyor ama neticede oldukça heyecansız. Jane arabayla beni eve bırakıp içeri içki içme­ ye gelmeyi pas geçiyor. Eve gidip ayaklarını kaldırmaya hazır olduğunu söylüyor. Eğer evimde içerse çıkabilme becerisini yitireceğinden endişeli. Elbise torbasını dolap kapağına asıp yatağa uzanarak ona bakıyorum. Nişan par­ tisi elbisem. Beni kız kurusundan saygıdeğer, evlenmek üzere olan bir insana resmen dönüştürecek elbise. Tek bir elbiseye bu kadar şey asla yüklenmedi.


Otuz Dokuz YENGEÇ Ne pahasına olursa olsun, duygularınızı kontrol altında tu­ tun. Bu, normalden daha zor olabilir, özellikle de işin içine aşk ve romantizm karışınca.

Island'a feribotla gitmeyi seviyorum. Macera gibi ge­ liyor ve kendimi, mini bir seyahat gemisinde olduğuma neredeyse inandıracağım. İtiraf edeyim, yetersiz dona­ nımlı bir seyahat gemisi ve disk iteleme oyun alanları, kumarhanelerle kulüp yerine bir White Spot hamburger kafeteryası ve video oyun bankası var. Olumlu tarafından bakarsak, hediye dükkânı açık pazarda mevcut olan her bayağı kadın dergisini satıyor. Bu demek ki şöyle doygun makaleleri seve seve okuma fırsatım var:


Aşk Falcısı

265

• Bildiğini Bilmediği Yerleri Isırın; Onu Çıldırtın! • Ergen Kızımın Erkek Arkadaşına Âşık Oldum! • Tavuk Artıklarıyla Yapılacak Altı Düzine Şey! • Cinsel Açıdan Bastırılmış Mısınız? On Adımlık Program!

Bütün makalelerde ünlem işareti var. Vasattan daha iyi görünen insanlara hızlandırılmış yaşam. Nedense Cosmo'daki "O, Sizin Erkeğiniz mi?" makalesine sinirlen­ dim. Testi yaptım ve Doug'la ikimiz hakkında ortalama bir puan tutturabildim. Makale bu seviyeye "ısıtılmış kalıntı­ lar" demiş. Bu çerçöpü okumayı cidden bırakmalıyım. Kitabımı aşağıda, feribotun iç kısmında park edilen arabada her zaman "unutmayı" başarırım, o yüzden va­ kit geçirmek için bir yığın parlak dergi almak "zorunda kahrım." Kafeteryadan çikolata parçalı kurabiyelerden bir tane, bazende iki tane alıp pencere kenarına oturarak okyanusun geçmesini izlerim. Dışarıdaki manzara sıkarsa insan seyretme fırsatları hepsinden iyidir. İnsanlar kablo­ lu televizyon izler. Tuhaf bir karışıma hep güvenebilirsi­ niz. Eğri büğrü görünen doğal lifler giyen hippiler. Anne babaları onları tanımıyormıış gibi yaparken koridorlarda koşup çığlık atan çocuklar. Dizüstü bir bilgisayarla hâlâ işe bağlı olan ofis kaçakları. Güzel bir günde, insanların tartışmalarına ya da gelecekteki ilişkileri hakkında konuş­ malarına kulak misafiri olabilirsiniz.


266

Eileen Cook

Jane'le Jeremy de o gün izin almaya karar verdiler ve aynı feribota bindiler. Partiye davet ettiğim az sayıda kişiden ikisi onlar. Jane'le aldığımız dergi yığınının tadı­ nı çıkarıyoruz, erkekler de temiz hava almak için dışarı çıktılar. Güvertede bir yürüyüş yapmak, geçiş esnasında biraz güneş ışığı yakalama ümidiyle bikini üstlerini çıkar­ mış kızlara bön bön bakmanın erkekçesi bu. Jane tuvalete kadar gitti. Çocuklarını bu hafta sonu bir bakıcıya bıraktı ve tuvalete tamamen yalnız gidebilmenin heyecanını hâlâ atlatamadığını söylüyor. Tuvalette o kadar uzun süre kal­ dı ki sessizliğin keyfini çıkarmak için orada öylece otur­ duğundan şüpheleniyorum. Parti için iyiden iyiye heyecanlanıyorum. Önceki kay­ gılarım hiç şüphesiz kendi güvensizliklerime dayanıyor. Ann bana Sindirella temalı bir parti planlamış. Otel cam ve kristal, spreyle gümüş rengine boyanmış kıvrımlı sö­ ğüt dallarıyla süslenecek. Masa örtüleri buz mavisi ve çi­ çekler tozpembe veya beyaz. Pastanın tepesinde ufak bir kristal ayakkabı olacak. Tek eksik şey, dev bir balkabağından at arabası. Doug, çok ince mavi bir çizgisi olan gri takım elbisesini giyecek. Jane, güzel ama mavi elbisem­ den biraz daha az güzel olduğuna ant içtiği koyu mor bir elbise buldu. Jane'le partiden önceki cumartesi akşamüstünü SPA'da masaj ve pedikür yaptırarak geçireceğiz. Zımparalanacak, parlatılacak ve gevşetileceğim, tablo kusursuzluğunda bir


Aşk Falcısı

267

gelin adayı olacağım. Anne babam yarın uçakla geliyorlar ve rahat duracaklarına söz verdiler. Mükemmel olacak. Bu partinin şu ana katıldığım her şeyden daha büyük ola­ cağı gerçeğine rağmen, Ann'in düğüne dair ortaya attı­ ğı fikirlere kıyasla hiçbir şey. Düğün koordinatörleriyle görüşüyor, yaratıcı ve geleneksel arasındaki mükemmel dengeyi arıyor. Onun müdahil olmasına kızmak yerine, yardım etmek istemesinden zevk almaya karar verdim. O ve Theodore'un her şeye ne kadar para ödemeyi aşağı yukarı planladıkları şöyle dursun; Ann'in belirttiği üzere, onların ailesinin o kadar çağıracak insanı varken benim ev halkımın bunda sorumluluk alması cidden adil olmaz­ dı. Muazzam bir ferahlık sağlıyor bu. Babam muhtemelen düğüne fazla bağış yapmayacak çünkü hiç şüphesiz iki kötü üvey kız kardeşimin düğünü için para biriktiriyor. Annemin bütçesi de, düğün planlayıcısı ve porselenden daha ziyade Holiday Inn ve kokteyl sosislere yeter. Tam gelinliğimi mutlu mutlu düşünüyorum ki bir ses düşünce dizimi bölüyor. "Sophie?" Gözlerimi hemen açıyorum ve işte karşım­ da Nick. Olağan profesör görünümünü takınmış, yani gömleği hâlâ boynuna kadar ilikli, tüvit spor paltosu tam takım, ama kravatını evde bırakmış. Hızla doğruluyorum ve dergi yığınım yere kayıyor. Parlak resimleri feribotun floresan ışıklarında göz kırpıyor. Pornografiyle yakalan­ mış bir çocuk gibi hissediyorum. Niye Discover, Scienti-


268

Eileen Cook

fie America ve Jlıe Smithsonian gibi bir dergi yığımyla basılmadım ki? Nick'in kolunun altında bir kitap var; baş­ lığı okuyuveriyorum: Balın Hızı ve Gündelik Fizik. Lanet olsun; onu bir kerecik de Stephen King romanıyla ya­ kalamak isterdim. "Seni görmek ne güzel." Ayağa kalkıp ona sarılıyorum. "Yolladığım kaseti aldın mı?" "Aldım. Teşekkür etmek istedim, çok nazikçeydi. Be­ nim yolladığım CD'yt aldın mı?" Hitchcock filmleri kase­ tini gönderdikten yaklaşık iki gün sonra Opera'mn En Büyük Hit/eri başlıklı bir CD geldi. Kart yoktu ama tabii kimden geldiğini biliyordum. Operanın büyük hitleri ol­ duğunu düşünen tek bir tanıdığım vardı. Kabul ediyorum CD'yi birkaç kere çaldım. Bazıları epey hoş ama akılda ka­ lıcı, eşlik edilebilen şarkılar hiç yok ve ritim de tam olarak dans edilecek türde değil. "Oldukça güzel. Özellikle bir şarkıyı sevdim." Beynim, zihnen aklımın dosya dolabında, CD'de dinlediğim her­ hangi bir şarkının adını hatırlamaya çalışarak harıl hani çalışıyor. "Bilirsin ya, ilki işte." "La donna e mobile'ı mı kastediyorsun?" diye soruyor. Sanki bir şeyi serbest bırakmak istiyormuşçasına alnıma şaplatıyorum. /"Tabiiya! Aklımdan nasıl da uçup gitmiş. Sevdim onu. Arabamda sürekli çalıp duruyorum." "Gerçekten beğendin mi?" Tek kaşını kaldırıyor.


Aşk Falcısı

269

"Tabii beğendim!" Operadan zevk alacak kadar kültür­ lü olduğumdan şüphe ettiğini hissediyorum, ki tek keli­ meyle saçma bu. Operadan zevk alabilirdim ama almıyo­ rum o kadar. Bir sürü kültürel etkinliği severim, mesela bale. Fındıkkıran'ı televizyonda en az on kez izledim. Ay­ rıca Mozart hakkındaki filmi de seyrettim, hani Mozart'ın cidden sinir bozucu sırtlan kahkahası attığı. "Bunu duyduğuma memnun oldum. Bir ara bana katıl­ mak istersen sezon biletlerim var." "Harika olur bu!" Kulak tıkacı getirmek zorunda ka­ lırım ama buna değer. Nick ilk defa beni görmeye dair ilgisini belirtti. Arkadaşlık Operasyonu sihrini gösteriyor. Ona kocaman gülümsüyorum. "Island'a niye gidiyorsun?" diye soruyorum. "Victoria'da bu hafta sonu bir PİBAK konferansı var." "Bir şüpheciler konferansı mı? Kim demiş eğlenmeyi bilmiyorsun diye! Koca Ayak ya da Nessie'nin peşine düş­ meyi mi planlıyorsunuz?" "Bu yılın konusu eleştirel düşünceyi öğretmek. Koca Ayak ve Loch Ness Canavarı hakkında konferans gerçek­ leştirdik bile." Bunu gerçekten ifadesiz bir suratla söyle­ yebiliyor. "Epey ilginç olacak. Batı yakasının çoğundan katılım olacak. Ray Hayman ana konuşmacılardan biri." U2 konferans yemeğinde çalmayı kabul etmişçesine he­ yecanlı görünüyor. Beni hayran bırakıyor; ilgi alanlan an­ siklopedik.


270

Eileen Cook

"Kulağa çok ilginç geliyor." "Çok ilginç bir şey istiyorsan Cathie'yle tanış" diyor göz kırparak. "Cathie mi?" İsmi boğazıma tıkanıyor. "Cathie şey değil..." Bana bakış atıyor. "Ah, boş ver. Sen niye gidiyorsun?" Mesele şu ki, Nick'e daha nişanlandığımı söylemedim. Ona yakın zamanda söylemeyi planlamıştım ama bir türlü konu açılmamıştı. Dürüst olmak gerekirse pek konuşmamıştık ve bunu e-postada söylemek tuhaf kaçacaktı. Yüz yüze paylaşmak istediğiniz türden bir haber, fakat şimdi yüz yüze olsak da hiçbir şey söylemek içimden gelmiyor. Ne de olsa konuşmaya henüz başladık; Doug'la evlenme­ yi düşündüğümüzü yumurtlayıvermek büsbütün garip olur. Pekâlâ, düşünmekten daha fazlasını yapıyoruz gali­ ba. Hele birbirimize yeniden alışmak için biraz daha vakit geçsin, öyle anlatacağım Nick'e. "Ah anlarsın ya, birkaç arkadaşı görmeye gidiyorum." Teknik olarak bir yalan değil bu. Arkadaşları görüyor ola­ cağım. Bir nişan partisine katılıyormuşum gibi değil ki. Aslında, onu davet etmediğim için, bundan bahsetmek kabaca olur. Pek çok açıdan düşünceliyimdir. Onu davet etmeyi düşündüm ama doğrusu onu Doug veya anne ba­ basının arkadaşlarıyla uyduramadım. Annem onu severdi ama Nick'e annemle semer vurmak adil gelmedi, o yüzden onu konuk listesinin dışında bıraktım. Doug'ın bu konuda


Aşk Falcısı

271

nasıl hissedeceğinden emin olmamam şöyle dursun. Ne de olsa, Doug Nick'le bir ilişki yaşadığımız izlenimine kapıldı. "Belki konferansa uğranın, nerede yapılıyordu?" "Uğramak mısın emin değilim." Nick birden aşağı ba­ kıp kendi ayakkabılarıyla yakından ilgilenmeye başlıyor. Sorun nedir? Benimle görülmekten utanıyor mu? Şüphe­ ci arkadaşlarına yetecek kadar iyi değil miyim? Kızmayı bıraktı sanıyordum ama belki de bırakmamıştır. Belki de kin tutan biridir. Yani, cidden atlat şunu, özür diledim ya. "Şu medyum meselesi ve başka şeylerden dolayı." "Doğru." Unutmuştum, tabii şüpheci arkadaşlanna kalırsa bir numaralı toplum düşmanı, iflah olmayan bir medyumdum. Beni öngörülerimden caydırmaya zorla­ mak için diri diri yakarlardı. "Yani, senin 'itiraf etmek' gibi bir niyetin varsa bile­ mem." "Üzgünüm. Bence iyi bir fikir olmaz bu." Nick sanki yanıtı çoktan biliyormuşçasına başıyla onaylıyor. Bir süre daha birbirimize bakarak dikiliyoruz. Nick "Keşke..." dedikten sonra Jane bir anda beliri­ yor. "Balinalar!" diye bağırıyor. Nick'le ona dönüyoruz. Neye keşke? Cümlesini bitirsin istiyorum ama dikkati da­ ğıldı. Bu anlaşılabilir, zira Jane cırlıyor ve ellerini sallıyor. "Balinalar!" diye bağınyor yeniden. "Zamazingo tarafın­ da, sağ tarafta tam bir orka sürüsü var."


272

Eileen Cook

"Sancak tarafı mı?" diye soruyor Nick. "Evet, sancak tarafı, çabuk gelin!" Bir an Nick'e bakı­ yorum, ardından üçümüz dönüp güvertenin merdivenle­ rine koşuyoruz. Parmaklıktan sarkıyorum ve bir süre bü­ yük, gri-mavi dalgalar dışında bir şey görmüyorum, sonra yüzeye çıkıyorlar. Yaklaşık altı katil balinalık bir sürü, siyah sırt yüzgeç­ leri dalgaları keserek feribotu takip ederken yağlı kara. Vancouver sahil şeridi açıklarında bir sürü balina olur ama onları ne zaman görsem bana, tepemizde uçan tek boynuzlu atlar misali, gerçekten çok hayal gibi gelir. Da­ lıp çıkan bu büyük, güzel şeyler, Özgür Willy'nin bana ait uyarlamasında oynuyormuşum gibi tezahürat yapma isteği doğuruyor bende. "Baksana!" Özellikle birine bağırmıyorum. Nick elimi tutup sıkıyor. Onunla göz göze geliyorum ve onun da his­ settiğini anlıyorum. Sihir bu, onun inandığı türden. Yeni­ den size inanan türden. Balinalar, adeta izleyicileri sezercesine, siyahla beyazın bulanıklığını görebilesiniz diye su fışkırtarak gösteri yapmaya başlıyorlar. Onlara hoplayıp zıplayarak eşlik ediyorum ama Nick'in elini sıkı sıkı tut­ mayı da başanyorum. Balinaları fark eden birkaç kişi dalia var. Fotoğraf maki­ nesi getirenler poz çekip duruyor. Keşke benim de fotoğraf makinem olsaydı da bu anı yakalayabilseydim ama onlara kadrajın uzaklığından bakmadığıma memnunum. İçeride


Aşk Falcısı

273

insanların gazete okuduğunu, birbirleriyle çene çaldıkları­ nı veya cep telefonuyla konuştuklarını görebiliyorum. Ya burada balina olduğunu bilmiyorlar ya da zahmet etmiyor­ lar. Bir-iki dakika sonra, balinalar sanki oyundan sıkılmışçasına sıçramayı bırakıyor ve sonra sola dönüyorlar. Kaptana onları takip et diye bağırmak istiyorum ama ne de olsa bu, bir balina gözlem gemisi değil toplu taşıma aracı. İçimden suya atlayıp peşlerinden yüzmek geliyor. Nick "Büyüleyici" deyip sessizliği nihayet bozuyor. Dönünce onu öpmek için güçlü bir dürtü hissediyorum. Elimi sıkıyor ve işte o sırada yüzüğü fark ediyor. Gözlerini ona indiriyor. Yüzük, parmağımda dev bir pırlanta kurba­ ğa gibi çömelmiş. Sanki gördüğüne inanamıyormuşçasına elimi suratına yaklaştırıyor. "Nişanlandın mı?" diyor titrek titrek. "Hayır." Yemin ederim dudaklarımdan kendiliğinden çıktı. Tane kendi etrafında dönüp bilmediği bir dilde ko­ nuşuyorum gibi bakıyor bana. "Yani, teknik olarak galiba öyle." Söyleyecek hiçbir şey doğru gibi gelmiyor. "Teknik olarak mı?" diye soruyor Nick. "Şey, yani, karışık. Yani, Doug teklif etti." İşte o sırada Doug'la Jeremy'nin yaklaştığını görüyorum. Nick'in elini yanıyormuş gibi bırakıveriyorum. Alçak bir şey yaparken yakalanmışçasına yanaklarıma sıcak kan hücum ediyor. Yürüyüp gitmek istercesine öne bir adım atıyorum ama hiç kaçış yok.


274

Eileen Cook

"İşte buradasın" diyor Doug. "Terk edilmiş dergi yığı­ nını buldum ve kaçırıldın mı diye meraklandım. Onları ge­ ride bırakman için başka neden göremedim." Jeremy'nin omzuna erkekçe vuruyor ve aptal kız maskaralıklarımdan iğrenen sesler çıkarıyorlar. "Jane bir balina sürüsü gördü." Doug suya bakıyor. "Şimdi gittiler" deyip bariz olanı gösteriyorum çünkü yüz metrede görünen tek bir balina yok. Dovıg dönüp bana ve Nick'e bakıyor. Suratı sertleşiyor ve çene çizgileri daha keskinleşiyor. Eyvah. Doug, Nick'e "Burada ne yapıyorsun?" diye sorup beni kendine çekiyor. Nick bir failmiş ve kadınlar tuvaleti kabininin altından röntgencilik yaparken yakalanmış gibi davranıyor. "Sophie'yi feribotta gördüm. Öylece gelip merhaba dedim." "Pekâlâ, merhabanı dedin." Doug şimdi kendini yanı­ ma, erkek bir Siyam ikisi misali cerrahi olarak tutturmayı başarıyor. "Doug!" Ona, bence gıcıktık yaptığı gerçeğini ilettiği­ ni umduğum bir bakış atıyorum. Ondan biraz uzağa eği­ liyorum ama kendimi çekip ayırmaya gönüllü olmazsam Doug'ın kavrayışından kurtulamayacağım. Bana, saçımdaki sakız gibi yapışık. Tekrar Nick'e bakıyorum. Ellerini ceplerinin derinliklerine sokmuş ve hafifçe öne eğiliyor. Birden havada yumruklar uçuşarak birbirlerine girdikleri


Aşk Falcısı

275

canlanıyor gözümde. Doug kazanırdı; en azından Nick'ten en az on beş santim uzun ve yirmi beş kilo fazla. Bu şans­ la, sonunda Doug Nick'i feribotun yanında, bir SeaWorld gösterisindeki balina yemi gibi sallandırır. "Haberi yeni aldım. Herhalde tebrik etmek uygun dü­ şer" diyor Nick, kenetli dudaklar arasından. Doug biraz gevşiyor. "Teşekkürler. Kaçınılmazdı; beş yıldır beraberdik." "Aslında altı yıl." Bunun bir şekilde önemi varmış gibi söylüyorum. Hem Doug hem de Nick göz eskrimlerini bana bakacak kadar uzun süre bırakıyorlar. "İkinizin birbiri için yaratıldığını görebiliyorum." Her nedense, Nick'ten gelen bu iltifat, onun beni aşağıladı­ ğını düşündürüyor. "Ben gideyim o zaman." Nick eğilip beni Doug'dan çekerek yanağıma bir öpücük konduru­ yor. Kulağıma usulca "Tebrikler. Bunu ne kadar istediğini biliyorum" deyip beni bırakıyor. Sözcükler onun nefesiyle sıcacık ve kulağımı gıdıklıyor. Doug beni geri çekiyor ve lastikle tutturulmuşum gibi yanına yapışıveriyorum. "Umarım konferansta güzel vakit geçirirsin" diye mırıl­ danıyorum. Nick bana içtenlikle gülümseyip aynlmadan önce Jane'le tokalaşıyor. Doug "Amma da yüzsüzmüş" deyip başını sağa sola sallıyor. "Ne demek istiyorsun?" "Uğrayıp sana yanaşmaya çalışmasını. Durumu idrak


276

Eileen Cook

etmesi ne kadar sürecek? Herkes senin için deli olduğunu anlayabilir." "Gerçekten mi?" diye soruyorum. Doug bana bir bakış atıyor. "Ona karşı hâlâ bir şeyler hissettiğini söyleme bana. Kitap kurdunu bana tercih eder miydin?" Jane'le Jeremy, işler pembe dizideki gibi patlak vermeden önce sıvışma­ ya çalışıyor gibiler. Tam da kulak misafirliği yapmayı sev­ diğim türden konuşmalar, ama bana olmadığında. "Kabalaşma. Yalnızca bir soru sordum. Bir şey olduğu yok. Bir konferans için Island'a gidiyormuş, merhaba de­ meye uğradı. Bir arkadaşım." "Bırakalım bu konuyu; aslında hiç açılmamış gibi yapa­ lım. Muhtemelen o şüpheci konferansa gidecek, anlarsın. Öyle birine benziyor." "Şüpheciler konferansını nereden bildin?" "Televizyon kanalı söyledi bana. Programa gruptan bir temsilci almaya çalışıyorlardı. Biliyorum önemli olduğu­ nu düşünüyorlar." "Ne programı?" "Yerel kanal cumartesi günü medyumlar hakkında bir program yapıyor. Çıkmak ister miyiz diye görmek için beni aradılar. Deneyimimiz ve nasıl tekrar bir araya geldi­ ğimizle ilgileniyorlar. Bunun insanların merakını uyandı­ ran büyük bir hikâye olduğunu düşünüyorlar." "Onlara katılırız demedin, değil mi?"


Aşk Falcısı

277

"Tabii ki dedim. Harika bir deneyim olacak. Hep tele­ vizyona çıkmak istemiştim." "Ben televizyona çıkmak istemiyorum." "Aptallaşma. Eğlenceli olacak. İstemezsen konuşma­ nın çoğunu ben yaparım. Hem, Holly'nin radyo progra­ mında muhteşemdin, bunu resimli radyo olarak düşün." "Bana bundan bahsetmeyi planlıyor muydun?" "Tabii, adamdan henüz telefon geldi. Seni bulup söyle­ meye geliyordum ki seni Bay Şüpheci Thomas'la gördüm. Ona dikkat etmelisin. Eğer bir şüpheciyse, seninle sırf ye­ teneklerini baltalamaya girişmek için arkadaşlık kurmaya çalışıyor olabilir. Kendi görmedikçe dünyanın güneş etra­ fında döndüğüne inanmayacak bir tip." "Gerçekten iyi biridir." Doug omuz silkiyor. Taktik de­ ğiştiriyorum. "Cumartesi günü nişan partimiz var. Progra­ ma katılmaya zamanımız kalır mı emin değilim. Hem, her şeyi büyütmekten rahatsızım. Bu medyumluk konusunu ayrılığımızla ilişkilendiriyorum, kötü hatıraları geri getiri­ yor." "Alı bebeğim." Doug beni sıkı bir sarılmayla havasız bı­ rakıyor. Çamaşırlarımızda kullandığım Bounce kurulama mendillerinin okyanus havasıyla karıştığını koklayabiliyorum. "Beni bir daha kaybetmeyeceksin. Endişelenmene gerek yok." Doug'a onu kaybetmediğimi belirtmeyi fazlasıyla is­ tiyorum. İlişkimizi yanlış yere koymuş değildim ya; o


278

Eileen Cook

benden aynldı. Tüm bu zamandır nerede olduğunu bili­ yordum. Şimdi bunun hakkında konuşma şekli beni, dö­ nüşüne memnun olmam gerektiğini düşündüğü hissiyle bırakıyor. Sanki ben yanlış bir şey yapmıştım ve o, yüreği­ nin derinliklerinde beni affetmişti. Teknik olarak, burada yanlış yapılan taraf benim. Özür talep eden ve ona endi­ şelenmemesi gerektiğini söyleyen ben olmalıyım. Doug'ın sıkı tavsiyesine rağmen endişeliyim. Onu kay­ betmek değil televizyon programına çıkmak hakkında. Holly'nin programındaki son deneyimim beni medyada olay yaptı. Kulağa tehlikeli geliyor, adeta gölde yüzerken yanınızda bir şeyin yüzdüğünü fark ediyorsunuz, büyük bir şeyin.


Kırk YENGEÇ Cuma günü dolunayın İkizler'de olmasıyla, kanatlarınızı açıp uçmaya hazır hissedebilirsiniz. Sorun, hissettiğiniz kadar hazır olmamanız. Vaatler, gerçekten ne istediğinizle sınırlandırılmalı.

Küçükken, doğumda başka bir bebekle değiştirildiği­ mi düşünürdüm. Kendimi bir şekilde yanlış ailede buldu­ ğumdan epey emindim. Esasen kraliyet ailesinin kayıp bir ferdi, küçük bir düşes falan olabileceğimi de hesaba katıyordum. Prenses olduğumu sanacak kadar göz alıcı değildim, kayıp bir prenses kesinlikle daha fazla haber değeri taşırdı ama bir düşes -şey- arada kaynayabilirdi. Kaderinde kraliyet ailesi olan ancak vasat bir yaşam sür­ dürmek zorunda kalmak... Galiba bu yüzden SPA'Iara bu kadar taktım.


280

Eileen Cook

Yıllarca hiç SPA'ya gitmedim. Yabancı insanların bana do­ kunduğunu, bunun üstüne bir de para ödediğimi düşünmek gülünç geliyordu. Bir yıl, doğum günümde Jane bana bir ma­ saj ve bir pedikür için hediye çeki verdi. Oysa yabancı insan­ ların size dokunması iğrenç değildi, eğitimli profesyoneller olmaları şartıyla gerçekten hoştu. SPA'nın benzer serin mer­ merleri var ve herkes, kilisedeymiş gibi hafif dingin bir ses tonuyla konuşuyor. Müzik genelde Enya ya da yağmur sesle­ riyle birleşmiş tuhaf bir flüt müziği. Bütün giysilerinizi çıka­ rıp, endişelerinizle birlikte bir dolaba kaldırıyorsunuz. Kalın bir bornoza sanılıyorsunuz. Kamyon boyutunda olmanızın zaran yok, ince hissedin diye bornozu büyük beden yapıyor­ lar. Sonra sizi, kemikleriniz sıvı bal kıvamına gelene kadar yo­ ğurmaya başlıyorlar ve bir bakımdan diğerine geçiyorsunuz. Sonunda, ne kadar ücret istediklerinin önemi kalmıyor. Sırf kırk dakikalık yerine altmış dakikalık bir masaj yapsınlar diye bir organımı satmaya razıyım. Doug SPA'yı arayıp oradakilere bu akşam televizyona çıkacağımı söylemiş ve planlanan bakımlarımın tepeden tırnağa bir revizyona yükseltilmesini benim adıma ayarla­ mış. İnsanların bir ev satın almak için kenara koymaları gereken miktar kadar ödeme yapacak. Şu feribot fiyasko­ sundan sonra bana yaptığı bir barış teklifi bu. Günün geri kalanını, "iyi" olduğumu hiç de öyle olmadığımı bildire­ cek şekilde söyleyerek geçirdim. "Romantik" akşam ye­ meğimiz sırasında bir ara, sorunun ne olduğunu sormayı


Aşk Falcısı

281

bıraktığında çileden çıktım. Eve giderken çocukça dav­ randığımı söyleyince, inmek için at arabamızın sürücüsü­ ne kenara çekmesini söyledim. Onu otele geri yürümekle tehdit ettim, ardından yol kenarında dikilerek iyice ağla­ dım. At arabasının sürücüsü dinlemiyormuş gibi yaparken barıştık. Nişanlı olmanın bulutların üstünde yürüme hissi vereceğini sanmıştım ama Fear Factor'ın bir bölümünde yol almak gibi stresli olaylar silsilesi çıktı. Doug'ı affetmiş olabilirim fakat yine de televizyon prog­ ramı yapmak konusunda heyecanlanmıyorum. Ne var ki Doug, Noel sabahı kalkan bir çocuk gibi sabırsızlanıyor. Bu sabah kravat mı taksa yoksa daha gelişigüzel mi giyinse diye düşünmekle yirmi dakika geçirdi. Sonunda giyecek yeni bir şeyler almaya karar verdi. Keşke yeni giysiler beni bütün bu mevzu hakkında daha iyi hissettirseydi. Başımı yana çeviriyorum, Jane yanımdaki koltukta; ayak parmak­ larımızı yaptırıyoruz. Koltuklar, masaj ve titreşim modları dahil dev beyaz La-Z-Boys; ayaklarımız mini bir sıcak su leğenine daldırılmış, köpük köpük. Jane'in gözleri kapalı. Sık sık zevkten inlemese uyuduğunu zannederdim. "Televizyon programına çıkmakla büyük bir hata mı işliyorum sence?" "Evet." Gözlerini bile açmadan mırıldanıyor. "Çok sağ ol. Ne yapabilirim? Doug'ı duydun, sevinç­ ten uçuyor. Adeta, kapıda kocaman yapay bir mutluluk gülümsemesiyle beliren Ed McMahon."


282

Eileen Cook

"Evet." "Beni dinliyor musun?" "Evet." "Başka bir şey söyle." "Başka bir şey." Böyle zamanlarda Jane'in neden en ya­ kın arkadaşım olduğunu merak ediyorum. "Cidden, sence kötü bir fikir mi?" Jane, sanki ülkesi için yaşamını feda etmesi istenmiş gibi abartılı bir şekilde iç çekiyor. Oturur hale gelip bana göz gezdiriyor. "Seni daha iyi hissettirecek bir şey mi söy­ lememi istersin yoksa gerçeği mi?" Bir an düşünüyorum. "Gerçeği." "Bence program bir hata; sen bir medyum değilsin. Gidip kendini öyle gösterdiğin her seferde, kötü karma, şans ya da ne dersen de ona davetiye çıkanyorsun." Şansımın, kum saatindeki kum gibi akıp gittiğini canlandınyorum zihnim­ de. Gelecekte bir gün, düşen bir piyanonun altında duruyor olacağım ve keşke tüm iyi karmamı kullanıp bitirmeseydim diye düşüneceğim. "Fakat o kadar insana yalan söylediğin gerçeği, Doug'a yalan söylemenle asla kıyaslanamaz." "Bu medyumluk konusunu uydurduğumu söylememi benden bekleme. Bunu seviyor. Herkesin kaderin bizi na­ sıl bir araya getirdiğini söylüyor. Beni radyoda dinledik­ ten sonra geri geldi." "Seni gerçekten sende bulunmayan bir şey için seven biriyle, gerçekten birlikte olmak istiyor musun?"


Aşk Falcısı

283

"Hayır." Parlak tırnaklarıma bakıyorum. "Gelin Pem­ besi" adında bir renk seçtim. Nişan elbisemle çok iyi gide­ cek. "Bence Doug beni sırf medyumum diye sevmiyor." "Ben de ama madem böyle, niye ona gerçeği söylemi­ yorsun? Evlilik hayatınıza niye önünüzde böyle bir şeyle başiayasınız?" "Ona bir ara söylerim, şimdi zamanı mı emin deği­ lim." "Ona söyleme zamanı, televizyon programına çıkıp bundan bahsetmeden önce olmalı. Hele bir çıktı mı ona söyleyemeyeceksin. Yalanı, ömrünün geri kalanında sak­ lamak zorunda kalırsın. Çocuklarınız olduğunda senden kız mı erkek mi diye tahmin etmeni bekleyecek." "İyimser tarafından bakarsak, bunda elli-elli şansım olacak." "Senin hayatın, en hayırlısının ne olduğunu düşünü­ yorsan onu yap." Jane yine gözlerini kapatıyor. Yalnız­ ca, hafta sonu küçük çocuklarından kaçabilmiş anneler için mümkün olan yeni bir gevşeme evresine girdi. Evde, dişçi koltuğunda uyuyakalır. Orada, kimse ondan bir şey yapmasını beklemeden oturmanın ulvi olduğunu söyler. • Kendi dişleri oyulurken uyuyabiliyorsa, herhalde burada uykuya dalmasına fazla şaşırmamalıyım. Koltukta doğruluyorum. En iyi yaptığımı düşündüğüm şeyi yapıyorum, düşünüyorum. Bir şey söylemek için ağ­ zımı açıyorum ama SPA teknisyenleri pedikürlerimizi


284

Eileen Cook

yapmak için içeri giriyorlar. SPA personeli biraz ruhban sınıfı gibi, SPA sırasında her şeyi söyleyebilir, adeta gü­ nah çıkarırsınız. Kimseye anlatamazlar; mekân, duygusal bir tapınak, en azından öyle olması gerekiyor. Onlara bu konu hakkındaki fikirlerini sorup oylama yapmayı istiyo­ rum ama muhtemelen halihazırdaki ayaklarımı ovuştur­ ma görevinden dikkatlerini dağıtmamalıyım. En iyi ihtimalle Doug'a gerçeği söylerim ve duruma gü­ lüp geçeriz. Ne var ki yaşam sıklıkla en iyiden daha azdır. Jane, bana hayatın her şeyin güllük gülistanlık hale geldiği bir hayal dünyası olmasını beklememeni hep söyler. Bir­ çok kadın kocalarından sır saklar; alışveriş merkezlerinde ne kadar para harcadıklarını, çatlaklarının parlak ışıklarda nasıl göründüğünü ve eski erkek arkadaşlarını yatakta on­ larla gerçekten nasıl kıyasladıklarını. Nick'e bak. Cathie'yi bir sır olarak saklamış. Doug'la kolay kolay paylaşmayaca­ ğımız şeylerden biri. Bu televizyon programına çıkacağız ve Doug'a bunu son olduğuna dair yemin ettireceğim. Güçlerimi artık kullanmamam gerektiği hakkında bir ön­ görüm olduğunu söyleyeceğim ona. Birlikte yaşlandığı­ mızda paylaştığımı o "hatırlar mısın" hikâyelerinden biri olacak. Şöminenin yanında çayımızı içerken buna gülüp geçeceğiz. Bu programı, nişan partimizden, sonunda dü­ ğünümüzden ve Sonsuza Dek Mutlu'dan önceki son bir engel saymalıyım. Daha önce elden kaçanları göz önünde bulundurunca, ne kadar kötü olabilir ki?


Kırk Bir ASLAN Profesyonel hayatla ev hayatını dengelemek bunaltıcı. Geç­ mişin rahatsızlıklarını yeniden ele almak sizi yerinizde saydırıyor. Bir fark yaratacak cesur değişiklikler için geleceğe bakın. Beklen­ medik bir sürpriz bugün başını uzatacak.

Televizyon kanalı, Victoria'nın şehir merkezindeki bir limanın kıyısında bulunan bir binanın en üst katında. Lo­ biye girdiğinizde arka duvar yerden tavana kadar pencere. Limanın tüm iç kısmının bir manzarası var. Kaldırım bo­ yunca masalar kurmuş ressamların tablo, el yapımı mü­ cevher ve çömlek sattıklarını görebiliyorsunuz. Olağan çeşitlilikte sokak göstericileri, dansçılar, gitarcılar, ke­ mancılar ve en az sevdiğim palyaçolar var. Palyaçolardan nefret ederim. Bunun için somut bir kelime var: Koulro-


286

Eileen Cook

fobi, palyaço korkusu. Bunun için, altıncı yaş günümde oynaması için bir palyaço ayarlayan büyük annemi suç­ luyorum. Herif ödümü patlattı, her resimde çığlık atıyo­ rum. Bunun akıl dişi bir korku olduğunu düşünmüyorum. Bence, çuval gibi kıyafetler giyen ve kendini makyajla sak­ layan insanlara güvenilmemeli. Neyi saklıyorlar ki? Hem, balon hayvanlarında da bir gariplik var. Bir insan, lateks okşamakla bu kadar çok vakit geçirmek istiyorsa ne anla­ ma gelir bu? Bilirsiniz, alıştırma yapmaları gerekli. Eciş bü­ cüş balon hayvanları yaratırken çıkardıktan gıcır gıcır ses, dişlerimi kamaştırmaya yetiyor. Palyaçoları, bir tür kötü alamet dışında görmeye çabalıyorum elimden geldiğince. Ben pencereden bakarken Doug lobide gezinip duru­ yor. Terörist bir ıspanak parçası, itinayla ütülenmiş Polo keten pantolonunu aşıp uçuk mavi pamuklu tişörtünden tırmanıp beyazlatılmış dişlerine saplanmış olmasın diye aynada onları kontrol edip duruyor. Bana sorarsanız bu konuda paranoyak. Endişemi, saçma sapan davranmama saklıyorum. Sadece farklı öncelikler durumu. Arkaya götürülüyoruz, orada makyajcı bana bir katman daha ekleyip Doug'a süngerle bronzlaştıncı sürüyor. George Hamilton gibi, aşın bronz ve pürüzsüz görünüyor. "Sence beni yüzüm sağ tarafa dönük mü oturturlar?" "Ne?" "Beni sağ tarafa oturtmalannı umuyorum, bence en iyi tarafım orası, sence?" Doug tek tarafım dönüyor, ardın­ dan diğer tarafından profilini gösteriyor. "Ee?"


Aşk Falcısı

287

"Bence ne tarafını dönersen dön harika görünüyor­ sun." Doug alnıma bir öpücük konduruyor, çekildiğinde dudaklarında pudramın hafif gölgesini görüyorum dudak­ larında. Makyajımı ve onun yeni tişörtünü mahvetmeye­ ceğini bilsem kendimi kollarına atacağım. "Tamam, sizi aşk kuşları; burada keselim bunu." Pro­ düktör, elinde bir kâğıt panosuyla içeri alelacele giriyor. Saçı geriye o kadar sıkı çekilmiş ki gözlerini kapatabildiğinden şüpheliyim. "Programı canlı yapacağız ve az sayı­ da stüdyo izleyicisi var, o yüzden bu sizi şaşırtmasın. Sizi içeri götürüp oturtarak kurulumu yapacağız. Sunucumuz Filen Bigham. Bugün burada ikinizi de ağırlamaktan çok mutlu; gerçekten dört gözle bekliyor bunu. Şimdi, başka soru var mı?" Kadın o kadar hızlı konuşuyor ki yeniden konuştuğunda hâlâ aşk kuşları hakkındaki ilk cümlesindeyim. "Tamam, mükemmel. Haydi gidelim. Bu arada ikiniz de harika görünüyorsunuz. Tek kelimeyle harika." Doug'ın kolunu hafifçe sıkıyor. "Tam anlamıyla cennet­ ten bir parçasın!" Bana dönerek "Bunlardan bir tane ken­ dime almak için ne yapmalıyım?" diye soruyor. "Sophie sana da bir fal bakmalı. Belki sana kendi Bay Muhteşem'inle ne zaman tanışacağını söyleyebilir" diyor Doug. Prodüktör Doug'ın omzuna girip bizi sete doğru ye­ şil bir odaya götürüyor. Tekrar bana bakıp gülümsüyor. "Sırf hoş değil yakışıklı da. Daha uygun olamazdın, bel­ ki sonra sevgilini bana fal bakmaya ikna ederim."


288

Eileen Cook

Stüdyoda ilk dikkat ettiğim şey, dondurucu soğuk ol­ ması. Meme uçlarınız yay misali fırlayıp masanın altına kaçacakmış gibi hissettiren bir soğuk. Kolumdaki deri, her kılın daha iyi görmeye çalışan bir çayır köpeği gibi başını uzatmasıyla dik dik oldu. Salon, bir uçak hangarı kadar geniş. Ortada set, üç tarafı yapay duvarlarla kaplı bir oturma odası var. Zemin bazıları bantlanmış, bazıla­ rı serbestçe kıvrılan teller ve kablolarla kaplı. İzleyiciler açık sıralarda oturuyor. Korktuğum kadar çok değiller, en fazla otuz kişi. Dostane görünüyorlar. Biz kanepeye geçerken konuşmayı bıraktılar. Ünlü olmadığımızı anlar anlamaz birbirleriyle konuşmaya devam ettiler. Ses teknisyenlerinden biri, sesi kontrol etmek için koşuş­ turuyor: "Kontrol, kontrol, kontrol, beni duyabiliyor musu­ nuz?" Kamera yaklaşıyor, ardından özenle kurulmuş bir ba­ let gibi geri çekiliyor. Işık teknisyenleri çeşitli spot ışıkları açıp doğrudan gözümün içine gelecek şekilde çeviriyorlar. Boğazım daha da düğümleniyor. Sanki yeterince hava alamı­ yorum. Doug, sağ tarafı kameraya dönük olsun diye tuhaf bir açıyla oturuyor. Yoga sınıfında öğrendiğim nefes alma tekniklerini hatırlamaya çalışarak derin nefes alıyorum. So­ run şu ki yoga dersine o harika kıyafetleri ve herkes fazlasıyla Zen göründüğü için gittim. Dersin kendi çok zahmetliydi. O pozisyonlardan bazıları için gereken birçok ana eklem benim vücudumda yoktu. Açıkça nefes alma önerilerine de pek kulak asmamışım çünkü hiç işe yaramıyor.


Aşk Falcısı

289

Bir koşuşturma oluyor ve sunucu Ellen Bigham sette beliriveriyor. Makyajcılar ve kâğıt panosu taşıyan bir grup destek personeliyle etrafı sarılı. Ufak tefek, bir elli boyla­ rında ve ek makyaj hacmi ve saç spreyiyle en fazla kırk beş kilo çekebilir. Güzellik yarışmalarında yer alan bir il­ kokul çocuğu gibi. Giydiği takım elbise göz alan şeker pembesi renkli ve nasılsa ona uygun bir ruj bulmuş. Mi­ nik parmaklı elini kaldırınca ve avucunu açıp kapayarak el sallayınca stüdyodan aaa diye bir ses geliyor. Tek ihti­ yacı olan bir duba, böylece Rose Bowl prensesi olabilir. Bize doğru adım atıyor, Doug da tokalaşmak için ayağa kalkıyor. Kâğıt pano taşıyan asistanlardan birisi, Doug bir suikastçıymış gibi kendini Ellen'ın önüne atıyor. "Lütfen Bayan Bigham a dokunmayın. Takım elbisesini kırıştırabilirsiniz." Asistan, Doug fazla hızlı hareket edip keteni tehdit ederse yumruk yumruğa kavga etmeye ha­ zır gibi. Doug yeniden oturuyor ve ilk defa biraz tedirgin görünüyor. Bayan Bigham insanların dokunmasıyla sorun yaşıyorsa şaşarım. Kimyasal silah vazifesi yapacak kadar parfüm sıkmış. Neredeyse çıplak gözle görülebilecek ger­ çek koku dalgaları yayılıyor kadından. "Suze'un kusuruna bakmayın. Kişisel asistanımdır ve bence 'bekçi köpekliğini' de görevlerinden biri sayıyor." Ellen çın çın kahkaha atıyor. Eteğini altına sokuşturarak ve ceketini aşağı çekiştirerek itinayla oturuyor. Şeker pem­ besi ruj bulaşmış mı diye tek parmağını dişlerine kontrol


290

Eileen Cook

etmek için sürtüyor. Ancak oturduğunda koltuğunun sert minderleri olduğunu görüyorum. Doug'la sıcak lokum­ dan yapılmış gibi minderlere gömülmüş vaziyetteyiz. "Bizden programa katılmamızı istediğiniz için çok te­ şekkür ederim" diyor Doug. "Hayır, katılmayı kabul ettiğiniz için ben teşekkür ederim. Şimdi, kameralara aldırmayın ve birbirinizle ya da benimle bir akşam yemeği partisindeymişsiniz gibi ko­ nuşun." Eğilip kolumu sıkıyor. Parfüm dalgalarının taze saldırısından gözlerim yaşarıyor. Bir an bana dokunma yoksa ketenim kırışacak demeyi düşünüyorum ama çok haince geliyor bu. Ekip, bağırarak geri sayıyor ve daha ne olduğumu anlayamadan ışıklar üstümde yanıyor ve yayı­ na giriyoruz. "Hepimiz talihsiz âşıkları ve kaderlerindeki ilişkileri duymuşuzdur ama bugünün çifti için, bu sadece masal değil gerçek yaşam. Sophie Kintock ve Doug Chase'e kocaman bir hoş geldin diyelim!" Ekip ALKIŞ yazan bir tabela kaldırıyor ve stüdyo izleyicileri, iyi eğitimli evcil hayvanlar gibi tezahüratla karşılık veriyorlar. "Sophie batı yakasının medyum sevgilisi oldu. Öngörüleri hayatların ve ilişkilerin kurtanlmasıyla sonuçlandı. Fallarına aldığı karşılıklar çok kuvvetli. Bu yetenekli kadın için bir sürü gelecek başarısı öngören birçok insan biliyorum. Bize bü­ tün bunların nasıl olduğunu anlatsana." Ağzımı açıyorum ama Doug konuşmaya başlamış bile.


Aşk Falcısı

291

"Ellen, çoğu erkek gibi ben de bağlanmada zorluklar ya­ sadan." Doug, çocuksu gülümsemelerinden birini sergiliyor. "Sophie'ye uzun bir süre çıktım ve onun özel biri olduğunu bilirken ona, ilişkimize alıştım. Ayrılmaya, denizde başka ne balıklar olduğunu görmek için birbirimize fırsat tanımaya karar verdik." Dişlerimi sıktım. Ayrılmaya biz mi karar ver­ miştik? Revizyonist geçmişinden bahset. "Yaşamım, dikiş­ lerinden sökülüyor gibiydi.. Eşyamı yanlış yerlere koymaya başladım, mesela arabamı. Hiçbir şey birlikte olduğumuz zamanki kadar tıkır tıkır ilerlemiyordu adeta. Sophie'yle ile­ tişim kurup onun yeniden bir araya gelmemizi isteyip iste­ mediğini göremeyecek kadar endişeliydim." Başım esefle iki yana sallıyor. "Tesadüf bu ya, haftalar sonra radyoda bir med­ yuma rastladım. Medyumun Soplıie olduğunu öğrendiğimde yaşadığım şaşkınlığı düşünün. Birine, beraber olduğu insanla birbirleri için yaratılmadıklarını anlatan bir fal bakıyordu. O sırada hayatımın kadınının Sophie olduğunu fark ettim. Ol­ ması gerekenin önünde gururun durmasına izin veriyordum. İşte o zaman tesadüfe inanmayı bırakıp ikimize inanmaya başladım." Elimi tutup kameraya gösteriyor. Stüdyo izleyici­ leri mutlulukla hafifçe iç geçiriyor. "Sophie, Doug'la ayrılığından önce psişik yeteı.eklerini sır olarak saklamışsın. Neden o sırada ileri atmaya karar verdin?" "Ee, psişik yeteneklerimin özel bir şey olduğunu hiç düşünmemiştim. Kendimi alt tarafı önsezilere sahip bir


292

Eileen Cook

insan gibi görürdüm. O önsezilerden biri aleni hale geldi ve bu, bana radyoya çıkma fırsatı tanıdı. Umuma açılmak gerçekten bir karar değildi, oluverdi." "Ama umuma açılmak ikinizi bir araya getiren şey, de­ ğil mi? İnsan tesadüf nerede biter ve kader nerede başlar merak ediyor" diyor Ellen. "Şans mı kader mi bilmiyorum ama bu özel kadını bir daha bırakmayacağımdan eminim. İzleyiciler bir daha iç geçiriyor. "Bu akşam nişan partimiz var ve Sophie, bizim sonsuza dek mutlu olacağımızı öngörüyor." "Başka öngörüler yapmayı da planlıyor musun? Emi­ nim buradaki izleyicilerimiz ne söyleyeceğini duymak is­ ter." Kalabalık tezahürat yapıyor. "Alı hayır. Umumi fal günlerim bitti maalesef." "Utanma Sophie, buyur" diyor Doug. "Haydi ama Sophie!" diyor Ellen. "İzleyicilerimizden birçok kişinin ne söyleyeceğini duymak istediklerinden eminim. Victoria'dan, Sophie'nin söyleyecekleriyle ilgi­ lenen bir grup da aramızda. Paranormal olayların ince­ lenmesine adanmış şüpheci bir organizasyon olan PİBAK da bir konferans için şehirde. Modern zaman gizli dosya avcıları. Bir üyesinin bugün bize katılıp Sophie'nin öngö­ rülerini değerlendirmesini istedik. Bu reklam arasından sonra hemen dönüp Medyum Sophie Kintock ve şüpheci Profesör Nick McKenna'yla canlı yayına bağlanacağız!" "Ve... Kestik." Ekipten adam bağırıyor ve ışıklar klik


Aşk Falcısı

293

diye sönüyor. Nereye baksam beyaz bir halka, spot ışı­ ğının hayaletvari izi var. Kâğıt panolu rotvveiller, Nick'i sete götürüyor. Kendimi Doug'dan ve bataklık minder­ lerinden kurtarıp kaldırarak Nick'i, yolunu kesen setin kenarında karşılamaya gidiyorum. "Burada ne yapıyorsun?" diye tıslıyorum Nick'e. "Ben de sana aynı şeyi soracaktım" diye o da bana tıs­ lıyor. "Bunu yaptığına inanamıyorum" diyerek kollarımı bağlıyorum. "Neyi yaptığıma? Kanaldan, programa bir medyum al­ dıklarını ve bakış açımızı temsil etmesi için birinin yol­ lanmasını arzuladıkları hakkında bir telefon geldi. Bu ne kadar ender olur bilir misin? Çoğu zaman medya med­ yumları İncil'miş gibi yayına alır. Bu kanal bize başka bir taraf olduğunu göstermek için fırsat veriyor. Ben bunu yapıyorum, medyumun sen olacağını hiç bilmiyordum." "Yeni kız arkadaşınla vakit geçirmeye ne oldu? Med­ yada görüneceğine onu kazanıp yemeğe falan çıkarman gerekmiyor mu?" "Yeni kız arkadaşım mı?" Nick bana bir süre bakıyor, ar­ dından gözlerini deviriyor. "Cathie'yi mi diyorsun? Onun, şüpheci davaya epey baş koyduğuna emin olabilirsin." "Aman ne güzel. Eminim ikiniz uzaylı istilasının ger­ çekliği hakkında tartışırken güzel zaman geçiriyorsunuzdur."


294

Eileen Cook

"Güzel tabii. Aslında, bu gece konferansta ona Vancouver'a taşınmasını teklif ettim." Ağzım açık kalıyor. Bay Mantıklı ona buraya taşınmayı mı teklif ediyor? "Sadece çıkıyorsunuz sanıyordum?" "Öyleydi ama onu yıllardır tanıyorum.

Oregon

Üniversitesi'nde keyfi yerinde değil, bence birlikte ça­ lışmamız için Vancouver'a taşınmasının vakti geldi. Pek çok ortak noktamız var. Medyum etkinliklerinde bir sürü önemli iş yaptı." "İkiniz için de ne hoş. Numara yaptığımı kanıtlamak için buradasın. İkinizin gülüp eğlenecek bir şeyi olsun diye herkesin önünde beni küçük düşüreceksin." "Saçmalamayı bırak da beni kötü adam gibi hissettir­ me. Neanderthal'le evlenen sensin. Niye programa ka­ tıldın? Artık fal bakmayacağını, buna son verdiğini söy­ lemiştin. Bunun beni düşürdüğü durumu hiç düşündün mü? Yüksek sesle söylemek gerekirse, numara yaptığını kanıtlayacak değilim, zaten numara yapıyorsun." Doug birden yanımda belirerek "Seni rahatsız mı edi­ yor?" diye soruyor. Nick gözlerini deviriyor. "Lütfen, mağara adamı, ormanların kralı Tarzan ko­ nuşmanı boşa sarf etme. Sophie benimle, sen kahramanı oynamadan tıkır tıkır konuşabiliyor. Sana kurtarılmaya ih­ tiyacı varmış gibi mi geldi?" Doug "Bak dostum" deyip tek parmağıyla Nick'i göğ­ sünden itiyor. "Ondan uzak dur tamam mı? Neyin peşin-


Aşk Falcısı

295

desin bilmiyorum ama sana geri çekilmeni son kez söylü­ yorum." "Bu replikleri nereden ediniyorsun? Clint Eastwood filmlerinden başka bir şey izlemez misin? Evde ayna kar­ şısında bir yandan kaslarını sıkarak alıştırma mı yapıyor­ sun? Sophie'yle konuşmaya çalışıyorum. En azından, çok heceli sözcüklerden bir cümle oluşturmaya muktedir. Niye sen geri çekilmiyorsun?" "Peki, yetti bu kadar." Doug gömleğinin kollarını sıyı­ rıp Nick e doğru bir adım atıyor. Prodüktör tekrar bizi kanepeye doğru iteleyerek "Ta­ mam, siz ikiniz bunu kameraya saklayın" diyor. "Üç, iki, bir, kayıt." Ellen'ın megavatlık gülüşünden daha parlak tek şey olan ışıklar yeniden açılıyor. "Yeniden hoş geldiniz, burada Sophie Kintock, nişan­ lısı Doug ve şüpheci Dr. Nick McKenna'yla birlikteyiz. PİBAK'ın medyumlardan nefret ettiğini söylemek adil olur mu? Gerçek aşka karşı mısınız?" "Bunun aşk ya da nefretle ilgisi yok, bilimle ilgili. PİBAK, paranormal iddiaların bilimsel incelenmesine adadı kendi­ ni. Olaylara bakıp eleştirel düşünce becerileri geliştirmeye inanıyoruz. Psişik fenomenler gitgide popülerlik kazanı­ yor. İnsanlardan tam olarak ne söylendiğine bakmalarını ve mantıksal bir yaklaşım benimsemelerini istiyoruz." Doug, Nick'in sözünü keserek "Aşkın nesi mantıksal­ dır Ellen?" diyor. "Onu hiçbir bilimsel ölçütle ölçemez-


296

Eileen Cook

siniz. Belki ölçülemeyen bir şeyde hayata dair daha fazla şey vardır." "Aşktan bahsetmiyoruz. Medyumlardan bahsediyoruz" diyor Nick büzdüğü dudakları arasından. "Sevdiğim kadından bahsediyorsun. Onun psişik be­ cerileri bizi bir araya getirdi. Onun psişik yeteneklerine saldırınca tam da ilişkimizi yapıştıran tutkala saldırmış olursun." "İlişkinizi hiç tartışmamayı tercih ederim. Mevcut ko­ nuyu, psişik iddiaları, bu iddiaların nasıl uydurulabileceğini ve başka insanları nasıl incitebileceğini tartışmayı yeğlerim." "Sizce Sophie numara mı yapıyor?" diye soruyor Ellen. "Yaptığı ve gerçekleşen tahminlerine nasıl karşı çıkıyor­ sunuz? Orada, sizin söylediklerinize itiraz etmeye hazır olan sırf hayatındaki erkek değil, bir sürü dinleyici konu­ ğumuz var." Nick bana bakıyor. Buraya kadarmış, hemen şuracıkta foyamı meydana çıkarabilir. Tek söylemesi ge­ reken, bildiğim her şeyi bana onun öğrettiği ve bunları Doug'ı geri kazanmak için yaptığımı söylemesi. Gözlerini kaçırıp uzaklara bakan ilk Nick oluyor. "Bayan Kintock'ıın numara yaptığını kanıtlayamam." Ferahlık akın akın geliyor ve derin bir nefes alıyorum. "Bu, mantık ya da bilimle değil Ellen, fena halde ezik biri olmakla ilgili. Bay McKenna benim Sophie'me âşık" diyor Doug. "Onunla çıktığını inkâr mı ediyorsun? Peşin-


Aşk Falcısı

297

den köpek yavrusu gibi koşuşturdun, bana geri döndü­ ğünde de buna dayanamadın. Sırf onunla birlikte olama­ dığı için burada." Dilim adeta kupkuru oldu ve setten sı­ vışıp saklanmak geliyor içimden. Nick'in burun delikleri genişliyor ve yüzü gitgide kızarıyor. "Sizin i��in bir sakıncası yoksa adım Dr. McKenna. Mantıklı tek şey var, o da Bayan Kintock sizi kabullen­ mekten daha iyisini yapabilir açıkça" diye yapıştırıyor ce­ vabı Nick. "Bu sohbet kesinlikle kızışıyor! Reklamlardan sonra bizden ayrılmayın; medyumlar, şüpheciler, aşk ve kaybet­ me hakkında fikirlerini ileri sürecek başka bir konuğumuz daha var" diyor Ellen neşeyle. Işıklar klik diye sönüyor. "Bak, söyleyecek başka bir şey kalmadı. En iyisi git­ mem." Nick ayağa kalkmaya çalışıyor ama kanepeye ta­ kılan mikrofon kablosu onu aşağı çekiyor. Doug burnun­ dan gülüp uzağa bakıyor. Ellen'a bir hata olduğunu, başka fal yapmayı arzulama­ dığımı, paydos etmemiz gerektiğini söylemek için dönü­ yorum ama onu taze bir katman daha pudra ve ruj sıva­ yan bir grup makyajcının altına gömülmüş. Bunların bir kısmını da ben kullanabilirdim. Alnımdan fışkıran terlerin kaygan parlaklığını hissedebiliyorum. Ellen "Şimdi çıkamazsın Nick. Bize katılan başka bir ko­ nuğumuz var" deyip gözleriyle yan tarafı gösteriyor. Bakı­ şını takip edince midem ağzıma geliyor. Kablo denizinin


298

Eileen Cook

karşısındaki kuliste Melanie'yi hazırlıyorlar. Doug'ın eli elimi daha sıkı tutuyor. Melanie, Ellen'ın yanındaki koltu­ ğa oturuyor. Dudakları sımsıkı büzülmüş, gülümseme de olabilir homurtu da. Şu noktada anlamak biraz zor. Nick dehşete düşüp ses teknisyeni onu nazikçe kanepeye yön­ lendirirken itiraz etmeksizin tekrar oturuyor. Işıklar yeni­ den klik diye yanıyor ve odadaki sıcaklık anında artıyor. "Üç, iki, bir, kayıt." Ekip elemanı Ellen'ı işaret ediyor, o da hazır gülümsemesiyle giriş yapıyor. Gitgide kötü kalpli bir kabak fenerine benziyor. "Medyumlar, şüpheciler ve medyum Sophie Kintock' un hikâyesini tartışıyorduk. Yetenekleri onu ve ayrı er­ kek arkadaşını bir araya getirdi ama bu, birilerini açıkta bıraktı. Bunlardan birisi, kaybettiği aşkıyla şüpheci olan Dr. McKenna, diğeri de..." "Melanie" diyorum vurgusuz bir sesle. Ellen benimle göz göze gelip daha da yayvan gülümsüyor, kameralardan birinin Doug'la beni yakın plandan yakalamak için hızla geldiğini hissediyorum. "Bu doğru. Burada bulunacağına dair bir görün oldu mu? Yutkunup başımı hayır manasında sallıyorum. "Mela­ nie Feehan, Doug'la çıkıyordu. Sophie, ikisinin ayrılması gerektiği, birlikte olmalarının kaderlerinde bulunmadığı­ na dair bir fal bakmış. Doug ve Sophie'yi yeniden bir ara­ ya getiren ama Melanie'yi yalnız bırakan fal." "Bana başka bir fal daha borcun olduğunu düşündüm.


Aşk Falcısı

299

Son baktığın fal doğruydu, o yüzden bence geri gelip bana başka ne diyeceksin görmeliyim" diyor Melanie. Her sözcük buzla çıtırdıyor. "Melanie, benim için savaşmak hiçbir şeyi değiştirme­ yecek" diyor Doug. "Artık seninle alakalı değil bu. Buraya geldim çünkü Sophie'nin bana ne söyleyeceğini duymak istiyorum. Ona geri gittin çünkü onun fikrine âşıksın. Onun sihirli güçle­ re sahip bir medyum olduğu fikrine. Bence numaradan başka bir şey değil bu." "Pekâlâ Dr. McKenna, görüşlerinizde yalnız değilsiniz. Belki de ikiniz birlikte olmalısınız." Ellen bunu söyleyince Nick irkiliyor. Şüpheci yedeği olarak Melanie'den emin görünmüyor. Doug, hâlâ dünyanın kendi etrafında dön­ meyi nasıl bıraktığını anlamaya çalışıyor adeta. "Bildiğin üzere Ellen, ben bir gazeteciyim" diyor Me­ lanie yumuşak bir ses tonuyla. "Eleştirel düşünme bece­ rilerimle gurur duyanın, yine de kendimi başlı başına bir şüpheci saymam. Utanç verici olsa da Bayan Kintock'tan etkilendiğimi itiraf edeceğim. Her zaman açık davran­ manın önemine inanan biri olmuşumdur. Maalesef, bu durumda kendimi dolandırıcı bir kadına açık bıraktım. Doug'ı çalmak çabasıyla medyum numarası yaptı. Onu geri alabilmesinin tek yolunun pis numaralara başvurmak olduğunu biliyordu." İzleyiciler yuhaladılar. Hepsi bana doğru döndüler. İnsanlar işte böyle linç ediliyor.


300

Eileen Cook

"Bu gerçekten bir fikir değişikliğine, o dedi- bu dedi türü bir şeye indirgenebilir mi?" diye soruyor Ellen, sanki hâlâ mantıklı bir tartışma yapıyoruz. "Apartmanımızdaki insanlarla görüştüm ve biraz araş­ tırma yaptım. Bayan Kintock, birçok kere Doug'la yaşa­ dığımız apartmana yasadışı olarak girerken görülmüş. Bu fırsatları, durumu 'gözetlemek, bilgi toplamak için kullan­ dığına ve öngörülerini' bundan yarattığına inanıyorum. Her şey ta en başından beri hesaplanmıştı." "Bu saçma" diye ciyakladım ama kimse bana aldırmı­ yor gibiydi. Soldaki bir ekranda, kumlu bir güvenlik vi­ deosu titreşiyor. Doug'ın eski apartmanının çamaşırha­ nesi. Kapı açılıyor ve kabak gibi görünüyorum. Çamaşır­ hanedeki o ışıkların fazla aydınlık olduğunu biliyordum. Galiba öyle olmaları gerekliydi, orada belgesel çekmekle meşguldüler. Videoda hiç ses yok ama iyi bir sessiz film­ deki gibi, yine de ne olup bittiğini çıkarabiliyordunuz. Çamaşır makinalan ve kurutucuları karıştırıyor, itinayla çorapları seçiyor, ardından katlanan masanın altına da­ lıyordum. Melanie'yle Doug sahneden ayrılıyorlar. Son­ ra Nick girip masanın altından çıkmama yardım ediyor. Video durdu. Melanie kendini beğenmişçe gülümsüyor. Arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne atıyor. Havanın ya­ vaş yavaş sızdığı şişme bir yatak gibi hissediyorum. İyice sönüp kanepeden kayıp gitmem de mümkün. Ellen "Ne diyeceğimden emin değilim" diye mırıldanıp


Aşk Falcısı

301

gülümsemesini saklamak için epey çabalıyor. Ondan nef­ ret ediyorum. Kanada Televizyonu'nun Jerry Springer'ı haline geldi. Tek eksik olansa, stüdyoda üstlerini çıkaran birkaç kadın, bir kavga ve Melanie'nin gizlice babasının âşığıyla çıktığının ifşası. "Sophie, bunu açıklayabilir misin?" Doug bana, striptizcilik yaptığım saklı bir geçmişim olduğunu keşfetmiş gibi iri gözlerle bakıyor. "Elbette." Bir yanıtın bana gelmesini beklerken duraksıyorum. Doug'a bir gün gerçeği anlatma ihtimalinin hep olacağını biliyordum. Ancak bunu, beni ışık kablolanna asmaya hazır bulunan canlı bir stüdyo izleyicisinin önün­ de anlatmayı ummamıştım. "Buyur açıkla. Herkese nasıl numara yaptığını anlat" diye böbürleniyor Melanie. Bir ona bir Doug'a bakıyorum. Buraya kadar. Gerçeği anlattığımda her şey bitecek. Doug ona geri dönecek, lanet olsun, yüzüğü şuracıkta parma­ ğımdan zorla çıkarmaya ve Melanie'ye vermeye çalışabilir. Nick "Ben açıklayabilirim" deyip sessizliği bozuyor. Herkes hızla dönüp ona bakıyor, onun orada olduğunu unutmuştuk. "Bayan Kintock'u, medyum numarası yapsın diye ben işe aldım. İnançlar ve insanların medyum öngörüleri gibi şeylere ne kadar kolay kandıkları üstüne bir makale yaz­ mayı planlıyordum. Onun fikri bile değildi, benim fikrimdi. Bu durum için sorumluluğu üstleniyorum."


302

Eileen Cook

"Yalan söylüyorsunuz" diyor Melanie yumuşak bir şe­ kilde. "Maalesef yalan değil. Bayan Kintock'un çalıştığı Stack of Books'un iş kayıtlarını kontrol ederseniz işlemi göre­ ceksiniz. Araştırmacı gazeteci yetenekleriyle gurur duyan biri olarak, fazla araştırma yapmadığınızı söylemeliyim. Her şey orada yazılı olarak mevcut. Hesabın eksiksiz ola­ rak kapandığına inanıyorum. Hemen şimdi aramaktan çe­ kinmeyin, ek kanıt gerekirse, eminim dokümanlar bura­ ya, kanala fakslanabilir." "Fakat o zaman, niye Doug'ı gözetliyordu?" diye soru­ yor Melanie. Nick, sanki ondan derin bir biçimde hayal kırıklığına uğramışçasına başını yavaşça sağa sola sallıyor. Yanıtı ben de merak ediyorum. "Doug'ı gözetlemiyordu, sizi gözetliyordu. Hiç eleştirel düşünme yapmadan sonuçlara atlamanın sorunu bu. Bayan Kintock'un Doug'ı gizlice izlediğine karar verir vermez öğ­ rendiğiniz her şeyi o filtreden yorumladınız. Bu gerçeği çar­ pıttı ve size görmek istediğiniz resmi sundu. Kayıtlar için, ben de o apartmanda yaşıyorum. Gazetede bir muhabir olduğunuzu biliyordum. Onun eski erkek arkadaşıyla ala­ kadar olmanız yalnızca talihsiz bir tesadüf. O sırada, bana deneyi bitirmem için yalvardı ama o kadar iyi gidiyordu ki içimden gelmedi. Doug'la yeniden bir araya geldiklerinde bana devam edemeyeceğini söyledi ve buna bir son verdik. Bu durumda yalnızca onurlu ve dürüst davrandı."


Aşk Falcısı

303

Doug bana bakarak "Niye bana anlatmadın?" diye so­ ruyor. Ben bir şey söyleyip hikâyemizi mahvetmeden önce Nick, "Yapamazdı. Ona gizlilik anlaşması imzalattım" dedi. Doug'a bakıp kız ne yapsın ki? diye omuz silktim. "Yani bu, beni kandırmak için mi tezgâhlandı?" diye fısıldadı Melanie. "Kandırmaca değil bir testti. Size, psişik yetenekleri olan biri sunuldu. Araştırmak, sorular, o hususta herhan­ gi bir şey sormak yerine bunu tamamen yuttunuz. Bunu halka bir gerçek olarak sundunuz. Hikâye altüst olmaya başladığında bile en cüretkâr kısmı, onun bir medyum olmasını sorgulamadınız. Sorguladığınız kısım onun hare­ kete geçme nedenleriydi. Her şeyin, erkek arkadaşını geri alabilmek için özenle hazırlanmış bir entrika olduğunu düşündünüz. Gülünç bu. Bu kadar kolay kandırılmanız, konumunuzdaki biri için çok fena." "Anlayışımızın dışındaki bir şeye inanmak boşaymış gibi konuşuyorsunuz. Hiç mucize ya da büyünün bulun­ madığı bir dünya sıkıcı olmaz mıydı?" diye soruyor Ellen. "Neyi büyüleyici buluyorum biliyor musunuz? Neyi mucizevi buluyorum?" Nick stüdyo izleyicilerine göz gez­ diriyor. "Binlerce ton su, hiçbir görülebilir destek aracı olmadan havada nasıl tutulur biliyor musunuz? Biliyor musunuz?" Setteki herkes ve stüdyo izleyicilerinin çoğu kafalarını hayır anlamında sallıyor. Birkaç kişi, setin yuka-


304

Eileen Cook

nsında tonlarca suyun havada durduğunu görebileceklermiş gibi bakışlarını kirişlere kaldırıyor. "Bir bulut yaparsı­ nız." Biz bunu düşünürken duraksıyor. "Bilim şaşırtıcıdır, dünyayı büyüleyici bulmak için büyüye ihtiyacınız yok. Tanıştığımız insanlar ve kurduğumuz ilişkiler dünyayı özel kılar. Evren başlı başına büyüleyici bir yerdir. Onu ilginç kılması için paranormal olaylara ihtiyaç duymaz." "Paranormal fenomenleri ilginç bulmuyor musunuz?" diye soruyor Ellen. "Neyi ilginç buluyorum biliyor musunuz? İnsanların, Tennessee'nin kuytularında bir köylüde anal incelemeler yapmaktan başka hiçbir neden gütmeden bu gezegene gelmek için ışık hızıyla yolculuk yapan teknolojiye ve ilgiye sahip uzaylılara inanmasını; uzaylıların, tarlalarda sinyallerden başka hiçbir iletişim şekli olmadığına ve ekinlerde tuhaf şekilli ve tasarımlı izler yarattığına inan­ masını ilgin buluyorum. Buraya yolculuk yapabiliyorlarsa, galaksiler arası grafiti yaratmaktan daha değerli bir şey yapmazlar mıydı?" "Ama..." Melanie tam konuşmaya başlarken Nick onun sözünü kesti. "İnsanların, ölülerin iletişim kurmak için dö­ nüp 'burada işler iyi'den başka söyleyecek bir şeyleri olma­ dığına inanmasını ilginç buluyorum. İnsanların, NASA'ya harcanan paranın boşuna olduğunu düşünmesini ama Yeti arayışıyla, asker pantolonu giyip omıanda dolanan bir ada­ ma tam destek vermelerini hayret verici buluyorum. Birisi


Aşk Falcısı

305

çıkıp maymun kostümü giydiğini söylese bile kimse ona inanmıyor. Ah hayır, muhakkak dev maymun oğlan ger­ çek. İnsanların sağaltıcı dokunuşlar ve homeopatiyle şifa bulacaklarına inanmalarını hayret verici buluyorum. İnsan­ ların yaşamlarındaki insanları görmezden gelip kurmaca olana odaklanmasını ilginç buluyorum." "Kulağa hiçbir şeye inanmıyormuşsunuz gibi geliyor Dr. McKenna" diyor Ellen yumuşak bir şekilde. "Bu mevzunun tamamen büyütüldüğüne inanıyorum. Bayan Feehan, buraya Bayan Kintock üstünde bir 'iğne' operasyonu yapmayı denemek için geldi. Sorun şu ki, bir komplo var." "Bence yaptığınız zalimane. Bir hususu kanıtlamak için bütün bunlar, çok haince bana göre" diyor Melanie. "Tebrikler, düşünebildiğinizi bilmek hoş. En azından bir şey kanıtladınız" diye karşılık veriyor Nick. Melanie'nin gözleri irileşiyor. Ayağa kalkıp mikrofonu bluzundan söküyor ve Nick'e doğru fırlatarak setten paldır küldür iniyor. Ekipten adam çılgınca el sallıyor ve kâğıt panolu asistanlar kameranın arkasında fısır fısır konuşuyorlar. Bunun, en sonuncu baştan ayağa mucizevi değişim prog­ ramından beri, bu setin gördüğü en heyecanlı şey olduğu fikrine kapılıyorum. "Medyum Sophie Kintock'un ardındaki gizem çözül­ müşe benziyor ama genel olarak paranormal olayların gizemini çözmek, burada harcadığımızdan daha fazla za-


306

Eileen Cook

man gerektirecek. Benimle, sunucunuz Ellen Bigham'la birlikte Live at 11'e katıldığınız için teşekkürler." "Kestik" diye bağırıyor ekipten adam. Ellen herkesle tokalaşıyor, ardından kâğıt panolu dalkavuk sürüsü tara­ fından yutuluyor. Büyük resmi kaçırmaktan bahsetmişken Doug, "Yani, ikiniz aslında çıkmıyordunuz?" diye soruyor. Nick, başı­ nı hayır anlamında sallıyor. "Bir iş ilişkisiydi" diyor Nick. "Benimle gerçekten çıkacağını düşünmedin, değil mi?" "Hayır, fakat öte yandan terk etmemin üstüne sinirlen­ miş olabilir diye de düşündüm." Doug elini uzatıp Nick'le tokalaşıyor. Diğer kolu da omzuna erkekçe pat pat vuru­ yor. "Yanlış anlama için kusura bakma, umanın hakkımda kötü düşünmüyorsundur. Davranış şeklimden ötürü biraz öküzün teki gibi hissediyorum da." "Kötü düşünmüyorum, eminim öküzlük yapmadan duramıyorsundur." "Efendim?" "Şaka şaka. Affedersin, profesörlerin tuhaf espri anla­ yışı." Nick, mikrofonunu çıkarıp setten dışarı adım atıyor. "Umarım ikiniz harika bir parti geçirirsiniz, tekrar tebrik­ ler." Onun, kameralar arasından geçerek omuzlan düşük bir şekilde yürüyüp gitmesini izliyorum. "Bekle, ona bir şey sonnam gerek" diyorum Doug'a, ardından Nick'in arkasından koşuyorum. Onu kapıda ya­ kalayıp kolundan kavnyorum.


Aşk Falcısı

307

"Dur bir dakika. Sana nasıl teşekkür edebilirim? Muh­ teşemdin. Durumun tamamen berbat olduğunu düşünü­ yordum. PİBAK'la sorun yaşamayacaksın, değil mi?" "Birkaç kişinin canı sıkılacak. Grubun tamamı, med­ yumları tartışmak için çok kökten bir yaklaşımı destekli­ yor. Numara yapması için birini tutmak normalde uygula­ dığımız bir yaklaşım değil. Daha sonra, bunun kesinlikle benim fikrim olduğuna, topluluğa hiçbir yansımasının bulunmadığına dair beyanatta bulunacağım. Başka birkaç kişi de bunu şaka olarak algılayacak." "Bulaşmak zorunda kalmanı istemedim. Kötü hissedi­ yorum." "Kötü hissetme... Buradaydım çünkü burada olmak is­ tedim. Sonuçta, olabilecek en iyi şekilde çözüldü: PİBAK biraz basında çıktı, sen ve Doug da hâlâ berabersiniz." "Doug biraz can sıkıcı davrandığı için üzgünüm. Her şeye karşı basmakalıp bir bakış açısı var." Göğsümdeki hissi açıklayacak sözcükleri bulamıyor gibiyim. "Bence söylediklerin güzeldi, bilimin nasıl gerçek mucize oldu­ ğu, mantık ve akla inancın. Normal şeylerin aslında özel olduğu." "Mantıksız ve akıl dışı tek bir şeye inanıyorum." "Nedir o?" "Sana inanıyorum." Beni usulca öpüyor ardından ka­ pıdan çıkıp gidiyor. Elimi uzatıp kapıya dokunuyorum: Soğuk ve sert. Nİck'in arkasından koşmak istiyorum ama


308

Eileen Cook

hiç mantıklı gelmiyor. Onu çok az tanıyorum, hem de başkasıyla çıkıyor. Cathie nasıl biri acaba? Seksi kütüpha­ neci tip olarak canlanıyor zihnimde. Büyük olasılıkla ikisi yatağa uzanıp kuantum fiziği tartışıyor ve bilimsel terim­ ler içeren müstehcen espriler yapıyorlardır. Birbirlerine aitler. Derin bir nefes alıp Doug'a doğru geri dönüyorum. Benim için, akıllıca olan şeyi yapıp yıllarca sevdiğim ve beni seven insanla birlikte kalma zamanı. Doug'la birbiri­ mize mükemmel uymuyor olabiliriz ama böyle bir denge­ den çekip gidemezsiniz. Aşk hep havai fişek ve heyecan demek değil. Dudaklarıma bir gülümseme çizip Doug'ın yanına dönüyorum.


Kırk İki BAŞAK Her şeyi göründüğü gibi almak çok önemli bir şeyi kaçırma­ nıza neden olabilir. Yaşamınızdaki ipuçlarını takip ederseniz bu­ lunmayı bekleyen yeni bir hazine keşfedeceksiniz. Hızlı hareket etmezseniz at arabanız bal kabağına dönüşecek.

Doug'la stüdyodan ayrıldıktan sonra, liman boyunca dalgakıranda yürüdük. Kızgın değilim dedi ama onun öyle olduğunu biliyordum. Hangisinin daha kötü olduğu­ na karar vermeye çalışıyordu: Nick'le çıktığımızı sanması mı yoksa ondan bir sır saklamış olmam mı. Teknik ola­ rak hiçbir şey yapmamış olsam da, benden af dilememi beklediğini biliyordum. Tamam, teknik açıdan onu gizli gizli izledim ve onu geri alabilmek için medyum numarası yaptım ama bildiği kadarıyla, yalnızca bir sır olarak sak-


310

Eileen Cook

lamaya söz verdiğim şey konusunda sustum. Aslında, bu açıdan bakarsanız yapabileceğim tek asil hareketi yaptım: Sözümü tuttum. Doug benim her şeyi herkese anlatan in­ sanlardan olmamı mı istiyor? Yine de, üzgünüm dedim. Biraz da ağladım ve ondan bir daha böyle bir şey saklama­ yacağıma söz verdim. Doug'ın resmi hikâyesi şöyle: Baştan beri medyum olmadığımdan şüphelenmiş. İçimden "Yalancı, yalancı, sana kimse inanmaz!" diye bağırmak geçti ama bunu içim­ de tutmayı başardım. Bunun yerine, beni sıkıştırmadığı ve önemli olmasaydı ondan bir sır saklamayacağımı içgüdü­ sel bir şekilde bildiği için ne kadar takdir ettiğimi söyle­ dim. Öpüşüp barıştık ve birbirimize bir daha paranormal güçlerimiz varmış gibi davranmamaya söz verdik. Jane tüm hikâyeyi eğlendirici buluyor. Ona hiç komik olmadığını söyleyip duruyorum ama lafımı kesip kasetin bir kopyasını alıp alamayacağını öğrenmek için kanalı arı­ yor. "Nick, Melanie'ye düşünce tarzıyla gurur duyduğunu söylediğinde suratının ifadesini görmem lazım. Paha biçilemez olmalı." "Nick'in bunu yaptığına, her şeyin kendi fikri olduğu­ nu söylediğine hâlâ inanamıyorum." "Ben inanabiliyorum, sana deli oluyor deyip duruyo­ rum." "Beni öptü."


Aşk Falcısı

311

"Ne! Niye hiçbir şey söylemedin?" Jane otel yatağın­ dan karşıya fırlıyor ve diz dize oturuyoruz." "Daha çok veda öpücüğüydü. Biriyle görüşüyor. Ona bu gece Vancouver'a taşınır mı diye soracak." "Ne yapacaksın?" "Hiçbir şey yapmayacağım. Hazırlanıp akşamki nişan partime gideceğim." Jane abartılı bir şekilde iç çekiyor ama bana giyinmemde yardım ediyor. Daha söyleyecek­ leri olduğunu biliyorum fakat şükür ki fikirlerini kendine saklıyor. Yaptığımız tüm alışverişe değdi; elbise mükem­ mel. Kumaş ışığı yansıtıyor ve katlar tam doğru yerlerde. Elbise beni en az beş kilo zayıf gösteriyor, bu da başlı ba­ şına her kuruşuna değer demek. Jane saçımı benim için topuz yapıyor ve bu seferliğine, lülelerim sanki etkinli­ ğin önemini fark etmişçesine, başımdan fırlamak yerine uyumlu davranıyorlar. Sahip olmanın hayalini kurduğu­ nuz türden bir görünüm. Genelde deneyip içler acısı bir halde başarısızlığa uğradığım birleştirilmiş bir görünüm. Partide şu ana kadar hayalini kurduğum her şey var. Otelin balo salonu büyüleyici görünüyor ve birkaç yüz ya­ kın arkadaşımla etrafım sarılı. Teknik olarak bu insanların birçoğu yakın arkadaşım değil. Aslında, çoğunu tanımı­ yorum bile. Ann bir kabul sırası düzenlemiş ve son saati, Doug'la Theodore arasında dikilirken tümüyle yabancı insanlar tarafından öpülerek geçirdim. Dostane bir toka­ laşma takınmaya çalıştım ama onlarda öyle bir şey yoktu,


312

Eileen Cook

eğilip biraz dudak hareketi yapmakla yetiniyorlardı. Gö­ rünüşe göre, Doug'la artık resmen nişanlı olduğumdan, Chase ailesinin genel çemberindeki herkes tarafından sevginin aleniyete dökülmesine uygundum. Ann, akşam çalması için bir yaylı sazlar dörtlüsü tut­ muştu, müziğin sesleri sohbetler arasında dolanıyordu. En azından kiralamıştır diye düşünüyorum. Onları satın almış olması ve tüm grubun hayatlarının geri kalanını Ann'in ga­ rajında, yeniden gerek duyulmalarım beklerken yaylı çal­ gılarını tıngırdatarak geçirmeleri de muhtemel. Bu benim partim, eğleniyor, içki içiyor, dans ediyor, yemek yiyor, kapının yanında dikilmekten başka bir şey yapıyor olmam gerekir diye düşünür insan. Ayaklarım acımaya başlıyor. El­ biseyle mükemmel görünen çivi topuklu ayakkabılar, belli ki işlev değil moda için yapılmış. "Beni kapıya bırakıver" tarzı ayakkabılar. Küçük parmağımın kenarının su topla­ dığını hissediyorum. Şu anda, kabarcık parmağımla aynı boyda. Halihazırdaki büyüme şekline dayanarak, bir saat içinde iki kat büyüyeceğini ve ayağımı, bir cins kabarcık kütlesi gibi ele geçirme sürecine gireceğini hesaplıyorum. Babamla Sharon, sıradan yaklaşık yirmi dakika önce geçti. Babamın bakındığını ve etrafındakilerden hayre­ te düştüğünü görebildim. Herhalde sonunda, yasak bir yere park edeceğimiz bir römorkun kaparosu için düğün resepsiyonunda suratına patlatacak "Jed" isminde biriyle evleneceğimi düşünüyordu. Empress Otel ve para akıtan


A.şk Falcısı

313

konuklan onun için hoş bir sürprizdi. Shannon içerlemişti. Onun, yüzüğüme güzel, uzun bir bakış attığından emin ol­ dum. Aşırı süslü olabilir ama büyük pırlantayla aşın süslü. "Güzel görünüyorsun" diyor babam. "Teşekkürler, iyi ki geldin." "Kızımın nişan partisini kaçırmak aklımdan bile geç­ mezdi." "Bunu ödemede sana yardım edemeyeceğimizi biliyorsundur. Uraanm buna güvenmiyorsundur. En büyük çocuğumuz Lindsey bu yıl üniversiteye başlıyor" diyor Shannon. Dişlerimi sıkıyorum. Babam elini onun koluna koyuyor. Hatta biraz utanmışa benziyor. Muhtemelen, gerçek kalitenin varlığında sahte olanı tanıyabiliyor. "Doug'ın ailesi partiye ev sahipliği yapmakla yeterince nazik davrandı ama düşündüğün için sağ ol." "Bize katılmanıza çok memnun olduk" diyor Doug, gelmiş geçmiş en samimi ve hoş karşılayan ev sahibi gibi. "İşiniz hakkında bir şeyler duymayı isterim Bay Kintock. Sophie bana sizden çok bahsetti. Belki de işiniz bize bir şekilde yardımcı olabilir. Şirketimin Chicago'da bölgesel bir ofisi var." "Gerçekten mi? Ee, bu ilginç olur. Daha sonra konu­ şalım. Ne de olsa, küçük kızımı çalan adamı tanımam gerekecek." Gülümseyip babamın kiminle evlendiğimle değil, bir iş anlaşmasıyla açıkça daha fazla ilgilendiğine aldırmamaya çalışıyomm. Bütün bu yıllarda babamın


314

Eileen Cook

onayını istemiştim, şimdiyse onayını almışken daha heye­ canlanacağımı sanmıştım. Sharon babamı dosdoğru bara götürüyor, orada açık bar ikramının nimetlerinden fayda­ lanacak gibi görünüyor. Tam Theodore'un başka bir iş tanıdığını yanağından öperken annemi köşede dikilirken görüyorum. Yağın pe­ çeteden akmasının ne kadar sürdüğü üstüne derinleme­ sine bir araştırma yapıyormuşçasına minik aperatiflerine hayretle bakıyor. Elbisesi fazla uzun. Herhalde bir arka­ daşından ödünç aldı. Bir daha giymeyeceği bir elbiseye bir avuç para vermekten nefret eder. Fazla uzun elbise onu ufak tefek ve çelimsiz gösteriyor. Doug'a müsaaden­ le diye fısıldayıp anneme doğru gidiyorum. "Ne kadardır buradasın?" diye sorup ona kocaman sarılıyorum. "Niye kabul sırasından gelmedin? Geldiğini bile bilmiyordum." "Ee, birileri kendini Kaf Dağı'nda sanıyor ki annesinin onu görebilmek için sıraya girmesi gerektiğini düşünü­ yor." Yanağımı öpüyor. "Tepeden tırnağa çok güzelsin." "Teşekkürler anne." Yayvan yayvan gülümserken bu­ luyorum kendimi. Annem ciddi olmadıkça iltifat eden biri değildir. Sosyal ayrıntılara inanmaz. On dört yaşımdayken bebek bakıcılığı paramı biriktirip alışveriş merkezindeki lüks bir kuaförde saçımı yaptırmıştım. Eve kabaran bir kuş edasıyla geldiğimde bana saçımı kendim kesmişim gibi göründüğünü söylemişti. Zalim olduğunu söylediğimde,


Aşk Falcısı

315

bir âlemden sonra, kör makasla ve gözlerim kapalı kes­ mişim gibi göründüğünden bahsetmeyerek yeterince iyi davrandığını söylemişti. Onunla bir hafta konuşmadım. Fotoğraflar var, öyle görünüyor ki haklıymış. "Eminim parti buna denir." Odaya bakmıyor. "Baban ortamını bulmuş. Dikkatli ol yoksa buradaki insanları söğüşlemeye başlar. Kedinin balık kokusunu aldığı gibi alır paranın kokusunu." "Anne! Uslu duracağına söz vermiştin." Gülümseme­ meye çalışıyorum, babam barda hakikaten Theodore'un iş arkadaşlarından birçoğunun cebine sızmaya çalışıyor. Sharon gitgide artan boş kadeh yığınının yanında. "Uslu duracağım ama işin eğlencesi kaçıyor böyle de." Şarabından büyük bir yudum alıyor. "Harika Çocuk parti hakkında ne düşünüyor?" Annem, Doug'la ilk tanıştığın­ dan beri ona "Harika Çocuk" diyor. Bu sevecen takma isimden Doug'a hiç bahsetmedim. "Ona böyle demeyi kes." "Cilalanması lazım gibi görünüyor." Bana bir bakış atı­ yor. "Kusura bakma, alaycılık istemsiz geliyor bana. Hoş görünüyor ve açıkça seni önemsiyor." "Onu seviyorum anne. Seviyorum." "Beni ikna etmene gerek yok. İkna olması gereken sensin. Hem..." Duruyor. "Boş ver." "Yine 'aşk yetmez' konuşmalarından birini yapacaktın, değil mi?" Abraham Lincoln, "Seksen yedi yıl önce" sözüy-


316

Eileen Cook

le nasıl meşhursa annem de bu konuşmasıyla meşhurdur. Konuşmanın özeti; aşk iyidir ama faturaları ödemen, evi ısıtmaz ya da aç kalmanızı önlemez. Annem, tumturaklı gerçek aşk bahislerine güvenmez. "Sen bir şüphecisin." "Şüpheciliği severim; sırf kısa süreli bir his için değil, doğru olduğunu bildikleri için bir şeye inanıyorlarsa. Şüp­ he duyan ama yine de inanmayı sürdürmeyi seçen insan­ lar, işte onlara güvenebilirsin." Önündeki tabakta duran aperatif yığının kemirmeye dönüyor. Herhalde gece bit­ meden, yiyecekleri peçetelere sarıp el çantasına sokuş­ turacak. "Sence de Doug'la evlenmeliyim değil mi?" Sesim, ha­ yal ettiğim gibi güçlü kuvvetli değil, fısıltılı ve yumuşak çıkıyor. Annem odaya şöyle bir bakıyor, ardından askeri sırlar takas etmek için buluşan casuslarmışız gibi ağzının kenarıyla fısıldıyor. "Şüphen mi var?" "Hayır, tabii ki yok. Evlilik öncesi heyecan o kadar. Doug'la çok uzun süredir birlikteyiz. Bir erkekte istedi­ ğim her şeye sahip. Evlenmeyi o kadar çok istedim ki şim­ di gerçekleştiği için gergin hissetmem doğal. Değil mi?" Annem hiçbir şey söylemiyor, bana bakmakla yetiniyor. Tam bir şey daha söylemek üzereyim ki Jane kalabalıktan çıkıp kolumu tutuyor. "Doug'ın annesi seni bulmamı istedi. Birkaç kadeh kal­ dırmak istiyor, ardından personel, yemekleri servis etme­ ye başlayacak."


Aşk Falcısı

317

"Peki." Jane'in beni baş masaya götürmesine izin veri­ yorum. Bekleyen personel uzun flüt kadehlere şampanya koyuyor ve kendimi, Doug'ın yanında bir kadehi havaya kaldırarak kalabalığa göz gezdirirken buluyorum. "Bu, eminim Sophie'nin hiç gelmeyeceğini düşündüğü bir gündür" diye beyan ediyor Doug; kalabalık iyi niyetle kıkırdıyor. "Evlilik bağlarından kaçabileceğimi sandım ama bu gece kendimi sımsıkı bağlanmış buluyorum. Bu gecede bize katılan bütün arkadaşlara ve aile fertlerine teşekkürler. Hepinizi düğünde yeniden görmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz." Doug, içmek üzereymiş gibi kadehini kaldınyor, sonra du­ ruyor. "Ve sizi bir dahaki görüşümüzde hediye bekliyoruz!" Kalabalık kahkahalara boğuluyor ve herkes içkisini içiyor. Müzik tekrar başlıyor ve insanlar masalarına yöneliyor. Herkes yemeklerini bitirirken Doug "Tavuğunu yemiyorsun" diyor dikkatle. Tabağımdaki tavuk leşini bir daha dürtüyorum. Tabağın diğer ucuna çekilip kuşkon­ mazımın üstüne yerleşiyor. Midem gergin ve sert. Akşam yemeğine hiç yer yok. "Tüm gün hiçbir şey yemedin; bu sabah kahvaltı etmeden koşa koşa SPA'ya gittin." "İyi hissetmiyorum. Hem, SPA'da bana üzüm verdiler" diye mırıldanıyorum.

v

"Saçmalama, hasta olman mümkün değil." Galiba, "hastalıkta ve sağlıkta"dan bu kadar. "Bir dakika müsaade." Masadan ayrılıp banyoya yöneliyorum. Başta doğrusu göstermelik ama yan yolda gerçek-


318

Eileen Cook

ten kusabilirim gibi geliyor. Bütün konuklarımızın masa­ larını geçerken gergin bir gülümseme takınabiliyorum. Sadece kadınlar tuvaletine giden bir gelin adayı, burada bakılacak bir şey yok. Son birkaç adımı koşmaktan kaçı­ nıyorum. Tuvalet kapısı şak diye kapanıyor ve partinin sesi kesili­ yor. Tuvalet ahşap paneller, pelüş, dizi dizi duvar kâğıtları ve krem rengi mermer lavabodan oluşuyor. Tezgâhın üs­ tünde pamuk toplan, saç spreyi, losyon ve peçeteler var. Bu tuvaleti sevdim; burada daha önce hiç vakit geçirme­ diğime inanamıyorum, çok güzel. Kabinde bir süre oturu­ yorum. Yüzümü duvara bastırarak aynı anda hem sıcağı hem soğuğu hissediyorum. Niye istediğim her şeyi alıyorken kaybediyormuşum gibime geliyor anlamıyorum. Tuvaletten dışarı adım atıyorum ve duvarda asılı ankesörlü telefon kümesine bakıyorum. Çok düşünmeden numarayı tuşluyorum. Cep telefonu numarasını ezbere bilmemin bir anlamı var mı? Tek bir kere çaldıktan sonra telefonu açtığında "Nick?" diyorum. "Her şey yolunda mı?" "Elbette. Seni arayıp bir kere daha teşekkür etmek is­ tedim." Duraksama oldu, keşke yüzünü görebilseydim. "Rica ederim." Ne söylemeyi planladığımı bilmiyorum ama muhabbetin bundan biraz daha iyi gideceğini um­ muştum.


Aşk Falcısı

319

"Cathie, Vancouver'a taşınma fikrine ne dedi? Herhal­ de çok heyecanlanmıştır." "Daha sormadım. Pek duygusal bir tip değildir. Aslın­ da..." Nick duruyor. "Müthiş ama daha ayrık, akılcı bir tip. Neticede iyi anlaşıyoruz, tutkudan önce mantık." Bo­ ğazımın kuruduğunu hissediyorum. "Seni partiye davet etmediğimizi fark ettim. İstersen gelebilirsin." Sözler ağzımdan dökülür dökülmez kendimi tekmelemek istiyorum. Nick'i böyle bir etkinlikte, gümüş spreyle boyanmış söğüt dalları arasında dikilirken hayal edemiyorum. "Gelebileceğimi sanmam, burada konferans var. Koca Ayak tartışmasını kaçırmak istemem." "Televizyon programı üstüne sorun yaşadın mı?" diye soruyorum. Nick gülüyor. "Biraz ihtilaf konferansın işine gelir. Endişelenme bu konuda." "Keşke seninle farklı bir zamanda tanışsaydım." "Zaman makinesine ihtiyacımız var desene." Yine bir duraksama. "Muhtemelen partine dönmen lazım." "Evet, öyle. Herhalde senin de Cathie'yle şüpheci gü­ ruhuna dönmen lazım." Nick "Evet. Kendine iyi bak" deyip kapatıyor. Ahize­ yi yerine koyuyorum. Parti hareketleniyor. Kim elemiş zenginler coşup parti yapmayı sevmezler diye? İnsanlar masalarından kalkıp dans ediyorlar. Dans ederek, müzik-


320

Eileen Cook

te ileri geri sallanmayı değil gerçekten dans etmeyi kaste­ diyorum. Vals mi fokstrot mu anlayamıyorum ama açıkça belirli adımları var. Babam bileğimi kavrayıp "Kaybolup durmamalısın" di­ yor. "Biliyorsun, bu partinin ev sahibesisin. Beni utandırı­ yorsun." Kolumu ondan hızla çekiyorum. Onu utandırıyor muyum? Yok daha neler. Konukların arasında dolanırken sık sık durup merhaba diyorum ve iyi vakit geçirdiklerin­ den emin oluyorum. Benim haricimde herkes lanet olası iyi vakit geçiriyor. Doug beni görüp yanıma geliyor. "Neredeye gittin? Seni bulamadığımdan, pastayı kes­ mek için beklemek zorunda kaldık." "Pasta mı var?" "Tabii ki pasta var." Doug birdenbire durup beni ya­ nına çekiyor. Bir an bunun tutkudan ileri geldiğini sanı­ yorum ama sonra fotoğrafçıyı fark ediyorum. "Gülümse Tanrı aşkına. Bitkin ve mutsuz görünüyorsun. İnsanlar ne düşünecek?" Flaş patlıyor ve Doug anında uzaklaşıyor. "Haydi, dans etmeliyiz." "Cidden istemiyorum. Doğrusu Doug, iyi hissetmiyo­ rum. Bence oturmam, hatta belki birkaç dakika uzanmam lazım." Doug, sanki ona bizzat işkence ediyormuşum gibi iç çekiyor. "Annem günlerdir bu partiyi planlıyor." Yine iç çeki­ yor.


Aşk Falcısı

321

"Partiyi mahvetmek istemiyorum." "Güzel. O zaman dans edelim. Ardından hâlâ kötü his­ sedersen pastayı keseriz, sen de odaya çıkıp biraz uzana­ bilirsin. Ondan sonra etrafta olman önemli değil, kimse fark etmez." "Pekâlâ, senin için uygun bir programda ne kadar süre keyifsiz olabilirim ki" diyorum ama dokundurmayı kaçı­ rıyor. "Teşekkürler bebeğim, mücadelecisin." Doug dört­ lüye gülümseyip parmağını kaldırıyor ve dörtlü yeniden çalmaya başlıyor. Kalabalık bize yer açıyor ve Doug beni kendine çekiyor. Yüzümü farklı fotoğraf makinelerine döndürüyor. Flaşlar gözlerimde patlayıp duruyor ve ne tarafın ilerisi olduğunu söylemekte zorlanıyorum. Işıklar daralmaya başlıyor ve tuhaf olan şu ki artık müziği duy­ muyorum, yalnızca salona okyanus akıyormuş gibi hışır­ tılı bir ses var. Yanda siyah beyaz flaşları görebiliyorum, odada bizimle bir balina sürüsü var sanki. Bizi feribot iskelesinden takip etmiş olmalılar. Adeta Titanic'teyiz ve batıyoruz. Doug'a bir şey söylemek istiyorum ki o da tehlikede olduğumuzu bilsin. Bana tuhaf tuhaf bakıyor, ismimi söylediğini işitiyorum ama bir mağaranın diğer ucundan bağınyormuş gibi geliyor sesi. Geriye bir adım atıyorum ama orada hiçbir şey yok ve düşüyorum.


Kırk Üç TERAZİ Her şey altüst oluyor, geri geri gidiyor, içi dışına'çıkıyor gibi. Rehber yıldızlarınıza bakın ve telaşa kapılmayın. Kendi yıldızınızı takip ederseniz, eve dönüş yolunu bulacak ve sadece masalların "sonsuza dek mutlu yaşadılar" diye bitmediğini keşfedeceksiniz.

Kendime geldiğimde balo salonunun zemininde boylu boyunca yatıyordum. Birisi masa örtüsü katlayıp başımın altına koymuş. Alnımda soğuk, yaş bir mendil var. An­ nemle Jane yanıma diz çökmüşler. Annem elimi tutuyor, Jane'se elini yüzüme etkisiz bir yelpaze olarak sallıyor. Onların hemen arkasında konukların daire şeklini aldıkla­ rını görüyorum. Pekâlâ, bu hepsine gelecek hafta golf ku­ lübünde, iyi hizmetkârlar bulmanın ne kadar zor okluğu


Aşk Falcısı

323

dışında konuşacak bir konu sağlayacak. Gerçekten uma­ rım ki bayılırken eteğimi tutmayı başarmış ve onları, bu elbisenin gerektirdiği korseli külotumun görüntüsünden mahrum bırakmışımdır. Doğrulmaya çalışıyorum ama dünya sola doğru eğilerek hafif hafif dönüyor. Annem omzumdan bastırıp beni yeniden yatırıyor. "Şimdi kendine geldi" diyor annem. Doug eğilip bana bilimsel bir projeymişim gibi bakıyor. Ona keyifsizim de­ dim diye belirmek geliyor içimden. "Ayağa kalkabilir mi? Orada numara yapıyor" diyor Doug. Ah, kahramanım. Gerçekten nasıl hissettiğim hakkında değil bunun nasıl göründüğünden endişe ettiği­ ni bilmek sevindirici. Annem Doug'ın elini ittiriyor. "Ona bir dakika ver." Bakışlarını bana indiriyor. "Nasıl hissediyorsun?" "Galiba bayıldım." Annem "İşte bunda anlaştık" deyip beni oturur konu­ ma getiriyor. "Bir dakika dinleniver, hızlı hareket etme, düşecek gibi duruyorsun." "Kendini görmeliydin, fena düştün. Bence herkes ba­ şının yere çarptığını duydu" dedi Jane, her zaman yar­ dımsever arkadaşım. Elimi uzatıp başımın yanına doku­ nuyorum. Bir şiş oluşmaya başlıyor. "Yıldızlan gördün mü?" Bunu söylediğinde nefesim bir an dunıyor. Bir şey gördüm. Ona, anneme, Doug'a bakıyorum. Kendi gele-


324

Eileen Cook

ceğime doğru bir yolculuğu mükemmel bir şekilde gö­ rebiliyorum ama geleceğim henüz burada değil. Her şey önceden belirlenmiş gibi davranıyordum ama doğru değil bu. Geleceğimi değiştirebilirim. Saat takmıyorum. Ne ka­ dar geç, çok mu geç acaba? Nick'in Cathy'nin yanında oturduğunu, eğilip kulağına fısıldadığını gözümde canlandırabiliyorum. Bacaklarım, beynimin onlara yolladığı mesajlarla uyum sağlama yeteneğini kaybetmiş gibi. So­ nunda dizlerim üstüne yuvarlanıp kendimi öyle kaldırıyo­ rum. Bir süre ayakta sallanarak derin nefesler almaya ça­ lışıyorum. Etrafa bakmıyorum. Çoğu masada mumlar var ve otel, romantik bir ışıklandırma yaratmak için odadaki ışıkları loşlaştırmış ama birden her şey netleşiyor. "Anne, bir şey gördüm. Bir rüya." Beni duymak için eğiliyor. "Haydi Sophie, seni üst kata çıkaralım, biraz uzanırsın" diyor Doug. Sinirli görünüyor. Partinin böyle gitmemesi gerekirdi. Evvela, artık ilgi odağı değil. Doug bir eş değil komutan muavini arıyor, bense bundan sonra yardımcı aktrisi oynamaya razı olacağımı sanmıyorum. Annem Doug'ın önüne atlayıp "Ne gördün Sophie?" diyor. "Bilmem, belki hiçbir şeydi, bir an şey gibi göründü..." Sesim gitgide alçalıyor ve başımı iki yana sallayıp orayı adeta mesken tutan ham pamuğu çekmeye çalışıyorum.


Aşk Falcısı

325

"Öngörü işini bıraktın sanıyordum" diyor Doııg. Söz­ cükleri amonyak tuzu etkisi yaratıp tam bir berraklık do­ ğuruyor. Benim hayalini kurduğum şey değil, her şeyin nasıl öyle göründüğü ya da diğer insanların ne düşün­ düğü bu. Onun hakkında endişelenmek mantık dışıydı. Mantıklı görünen tek bir şey, tek bir kişi vardı. "Ben de bıraktım sanıyordum." Anneme baktım. Gü­ lümsüyor, ne düşündüğümü biliyordu; zihnimi okumuş­ tu. Birden gözümde peri anne gibi giyindiği canlandı. "Kiralık arabamı alabilirsin. Girişin ilerisine park ettim, korkunç SUV tarzı bir şey. Gözden kaçırmazsın, rengi tu­ runcu. Okul otobüsü kadar geniş. Vardığımda kiralama şirketinin elinde bir o kalmıştı" deyip bana anahtarları uzatıyor. "Hiçbir yere gidemezsin. Pasta ne olacak?" diye nere­ deyse ciyaklıyor Doug. "Gitmem lazım." Ona bakıyorum, kravatı yamuk. "Üz­ günüm Doug." "Ne zaman döneceksin?" "Dönmeyeceğim." Herkes sessiz, sanki sözcüklerim odada hâlâ zıp zıp zıplıyor. "Ciddi olamazsın." Etrafa bakıyor. "Bundan pişman olacaksın." Doug'ın dudakları gitgide büzülüyor. "Olabilirim ama olmayabilirim de." Anahtarları annem­ den alıyorum. Emin olduğum tek şey, denemezsem daha


326

Eileen Cook

büyük pişmanlık duyacağım. İnsan güruhuna göz gezdi­ riyorum. Bir duyuru yapma arzusu duyuyorum. "Hepini­ ze geldiğiniz için teşekkür ederim, tatsız durum için de kusura bakmayın. Bir şey fark ettim. Birçoğunuz kısa bir medyumluk kariyerim olduğunu biliyor, geleceği önce­ den görme falan filan. Oysa geleceği bilmeniz gerekmi­ yor. Üstünüze düşen tek şey, sizi gitmek istediğiniz yöne ve birlikte olmak istediğiniz insanlarla götüren seçimi yapmak." Hiç kimse hiçbir şey söylemiyor. Bunun epey bilgece olduğunu sanmıştım ve daha büyük bir tepki umuyordum. Annem beni hafifçe kapıya doğru itekliyor. Dışarısı yağmurlu, gökyüzünden dökülüp otelin araba yo luna şıp şıp düşen damlalar. Annemin kiralık arabası ileride park halinde. Valenin yanından hızla geçip içeri adıyorum. Volkswagen Beetle kullanıyorum; arabamı bunun içine park etsem gene de yer kalır. Anahtarı çevirip motoru çalıştırıyo­ rum. Temiz hava beni canlandırdı ve birden, bir dakika geç değil hemen şimdi orada olmak istiyorum. Cathie'yle konuş­ madan önce Nick'i bulmalıyım. O adımı bir attı mı değiştir­ mesi zor olacak, bunu yapamayacak kadar centilmen. Ara­ bayı otelin yoluna sokup luzla caddeye yöneliyorum. Vale arabanın önüne koşup çılgınca el sallıyor. Onu Doug'ın beni durdurma çabasıyla yolladığından şüpheleniyorum ama yo­ lumdan öyle kolayca sapmayacağım. Direksiyonu sağa kırıp valeyi atlatarak otelin çıkıntısının altına hızla ilerliyorum.


Aşk Falcısı

327

Çıkıntının altına sürmeden bir saniye önce, "1.8 met­ re" yazan küçük bir tabela fark ediyorum. Yarın saniye­ liğine düşünüyorum; acaba bu şey ne kadar yüksek? Bilenen metal sesi bağırıyor. O zaman anlıyorum ki SUV en azından 1.8 metre ve bir santim yüksekliğinde. SUV'yi, katran çukurundaki mastodon gibi sıkıştırdım. Geri vite­ se alıp arka arka çıkmaya çalışıyorum, daha fazla metal gıcırtısı, ardından sesli bir inleme ve özgürlük. Saçımın üstünden bir şeyin fırladığını hissediyorum. Açılır tavan kopup gitmiş, bir vida daha zıplayıp düştükten sonra, parçanın tamamı motor kapağına düşüp ardından yere düşüyor. Yağmur arabanın içine yağmaya başlıyor. Araba­ yı durdurup yüzümü bir an yağmura tutuyorum. "Hanımefendi, çıldırdınız mı?" diye bağırıyor vale. Yanıtlamıyorum. Yanıt gerektirmeyen bir soru gibime geliyor. Arabadan dışarı adım atıp dışarıdan da o kadar kötü görünüyor mu diye bakıyorum. Otel çıkıntısı eriyen bir mum gibi oyulmuş. Annemin kiralık SUV'sinin tepesi içe göçmüş, açılır tavansa araba çarpmış bir hayvan gibi yalıyor. Bu şeylerin böylesi adi yapıldığını kim bilirdi? Arabanın içine yağmur yağıyor. Buna dayanamam. "Koli bandınız var mı?" diye soruyorum, bence sakin bir sesle. "Bant mı? Hanımefendi, arabanızı otele sürdünüz!" "Otele sürmedim. Bu bir tür çıkıntı belli ki. Sonradan ek-


328

Eileen Cook

lenmiş, herkes anlayabilir bunu. Bana sorarsanız, otelin gö­ rüntüsünü de bozuyor ya neyse. Şimdi, bant ve çöp poşeti gibi bir şeyiniz var mı?" Hızla gidiyor, yardım çağıracağından kuşkulanıyortim ama talep edilen parçalarla geri geliyor. "Kafanızda her ne varsa size yardım etmeyeceğim. İşim, kesin surette arabaları park etmek." Kollarını bağlı­ yor. Zor insanlarla konuşmak mı aman aman... "İstemedim zaten. Bak, en azından çıkmama yardım etsen olur mu?" İç geçirip ellerini bağlayarak bir üzengi yapıyor. Ayakkabılarımı çıkarıp atarak SUV'nin tepesine atlamak için valeyi kullanıyorum. Aslına bakılırsa, yuka­ rısı epey kayganmış. Kiralama şirketi bu arabaları haftada bir parafinliyor olmalı. Elbisemi yukarı çekiyorum, araba­ nın tavanına ata biner gibi oturuyorum ve tavandaki açık deliğe yanaşıyorum. Çorabım bir metal parçasına takılıp kaçıyor. Küfrediyorum, ta ki bunun sorunlarımdan en kü­ çüğü olduğu kafama dank edene kadar. Elbisemin kolunu kullanarak arabanın çatısını elimden geldiği kadar kum­ layı p çöp poşetini deliğin üstüne itinayla yapıştırıyorum. Tamir tamamlandı, midemin üstüne yuvarlanıp arabanın kenarından yavaşça kayıyorum, elbise bel hizamda takılı­ yor. Bunun herkese külotumun nasıl bir gösterisini sun­ duğunu gözümde canlandırabiliyorum. Yere ayak basıp elbisemi indiriyorum. Dönüp baktı­ ğımda konukların çoğunun ne olup bittiğini görmek için


Aşk Falcısı

329

otelin girişine geldiğini görüyorum. Herhalde otel çıkın­ tısına sıkışmış bir araba her gün karşılaştıkları bir vaka değil. Felç geçiriyormuş gibi görünen Ann'e hafifçe el sallayıp arabanın içine yeniden atlıyorum. Valeye başpar­ mağımla tamam işareti verip caddeye çıkıyorum. Ayakka­ bılarımı orada bıraktığımı fark ediyorum ama geri dönüp onları toplamak değeceğinden daha fazla sorun sanki. Zihnimde, Nick'le Cathie'yi karşılıklı oturmuş, homeopatik tedavinin yararlarını tartışırken canlandırabiliyorum. Nick onun elini tutuyor, bu konuşmalardan ne kadar hoş­ landığını ve bunun konferans bittiğinde sona ermemesini umut ettiğini söylüyor. Sırf bu görüntü bile gazı daha da köklememe neden oluyor ve SUV ileriye atılıyor. Laıırel Point Inn, Imress Otel'den yalnızca birkaç dakika uzaklıkta. Arabayı onların park yerine çekip dışarı zıplıyo­ rum. Anahtarları valelerine atıp içeri ağır ağır koşuyorum. Aynalı arka duvarda kendime gözüm çarpıyor. Jane'in sa­ çımda kullandığı ürünler yağmurla iyi gitmemiş; saçım tu­ tanı tutam dökülmüş, rimelim akmış, ayakkabısızım, çora­ bım da kaçık. Yepyeni elbisemse eskimişe benziyor. Eşyayı olması gerektiği gibi yapmıyorlar. Bir an durup parmağımı gözümün altında gezdirerek rimeli siliyorum ve eteğimi, daha az deli Leydi Macbethvari görünme çabasıyla aşağı çekiştiriyorum. Umalım da Nick seçimlerini dış görünüş­ ten daha fazlasından yana yapıyor olsun.


330

Eileen Cook

"Affedersiniz? Bana şüpheciler konferansının nerede olduğunu söyleyebilir misiniz?" diye soruyorum, bana sa­ londa havada duruyormuşum gibi bakan kapı görevlisine. Adeta konuşma yetisini yitiriyor, o yüzden işaret etmekle yetiniyor. Ona gülümseyip koridorda ağır ağır koşuyo­ rum, ayaklarım karo zeminde şapur şupur ses çıkarıyor. Konuşmaları duyabiliyorum. Salonun dışında kayıt masa­ sı var. Masanın başında duranlardan birinin uzun kollu Star Trek tişörtü var, diğeriyse üstünde bir tür matematik denklemi esprisi olan bir gömlek giymiş. Bana ömürle­ rinde hiç kadın görmemiş gibi bakıyorlar. Muhtemelen görmemişlerdir de. Yanlarından geçip konferans salonuna adım atıyorum. Salon tıka basa insan dolu. Önde, çeşitli insanların otur­ duğu baş masayla bir masa daha var. Nick'i görebiliyo­ rum, sonlarda, önündeki küçük bir kartta "DıvMcKenna" yazılı. Başka birisi konuşuyor ve PowerPoint projektörün­ de slaytlar gösteriyor. İçeri girdiğimde birkaç kişi dönüp bakıyor. Birbirlerini dürtüp yanlarındaki insanlarla fısıldaşıyorlar, göze çarpmayan giriş buraya kadarmış. ıNick gözlerini kaldırıyor ve beni tanıdığında gözleri irileşiyor. Gerçekten orada durduğumun doğrulanmasını beklercesine iki yanına bakıyor. Sunumu yapan kişi, nihayet ilgi­ nin ondan dağıldığını fark edip konuşmayı bırakıyor! "Sıkıntı verdiğim için kusura bakmayın, seninle bir


Aşk Falcısı

331

dakikacık konuşabilir miyim Nick?" Nick ayağa kalkıyor, oturuyor, sonra yine kalkıyor. "Özel" diye açıklık getiri­ yorum. Nick başıyla onaylayıp yanında oturan kişiye ses­ sizce bir şey söyleyerek sahneden paldır küldür iniyor. "Ne oldu Sophie?" diye soruyor bana yaklaşınca. "İyi misin?" "İyiyim. Cathie'yle konuştun mu bilmem gerek." "Ne?" "Cathie, onunla konuştun mu?" Nick başını hayır an­ lamında sallıyor ve midemdeki düğüm biraz gevşiyor. Bu hiçbir şeyi değiştirmeyebilir ama denemem gerektiğini bi­ liyorum. "Seninle konuşmam, bir şey söylemem lazım." "Elbette, tabii." Nick beni salonun arkasına yönlendiri­ yor, sunum yapan kişi alternatif sağlık yöntemleri ve uy­ gunsuz araştırma çalışmaları hakkında konuşmaya devam ediyor. İnsanlar onu mu dinliyor bizi mi izliyor anlamıyo­ rum. Belki üstümü değiştirmeye vakit ayırmalıydım. "Konferansını bölmemeliydim. Kusura bakma." Boğa­ zım kuruyor. Saçımı pat pat vurarak indirmeye, bir nevi şekil vermeye çalışıyorum. "Herkese medyumluk konu­ sunun benim fikrim olduğunu söylemek isterim. Sorum­ luluğu benim için üstlenmeni beklemek adil değil." "Sorun değil. Cidden fark etmez." "Hatırla, televizyon kanalında bir şey demiştin." Nick bana bakıyor; tam da aynı boydayız. Hep uzun boylu er-


332

Eileen Cook

keklerle çıkmak istedim ama birinin dosdoğru gözlerinin içine bakmanın ne kadar hoş olduğunu hiç fark etmemi­ şim. "Bana inandığını söylemiştin." Başıyla evet diyor. "Gerçekten uzun bir süredir bana inanan ilk insansın. Ben kendime bile inanmıyordum. Ben de sana inanıyo­ rum." Nick elimi tutuyor; elleri sıcak ve kuru. "Sophie, ben kısa boylu bir İskoç göçmeniyim. Akade­ mide çalışıyorum ve yıllık maaşım, Doug'ın muhtemelen kıyafet bütçesine denk. Uzay-zaman süremi ve ünsüz kişi­ lerin hayatları hakkında kitaplar okumaktan zevk alıyorum. İlginç hobilerim yok ve sosyal partilerden sakınırım. Koca Ayak'ın varlığı hakkında tartışmayı severim ve daha da utan­ dırıcısı. Vampir Avcısı Buffy'mn her sezonunun DVD'si var elimde. Bunu mu istiyorsun?" Başımla evet diyorum. Birden gülümsemeye başlıyor. "Fikrini ne değiştirdi?" "Bir görüm oldu." "Bir görü mü?" "Bir öngörü." "Hı hım. Ne tür bir öngörü?" Kaşlarını kaldırıyor. "Birbirimize ait olduğumuzu öngördüm. Sonsuza dek mutlu mesut yaşadılar görüsü." Bakışımı indiriyorum. Çe­ nemi kaldırıp gözlerimin içine bakıyor. "İşte bu öngörüye inanabilirim." Beni öpüyor. Konfe­ rans salonunda bir alkış kopuyor. Şüpheciler bile gerçek aşka inanıyorlar. Bir köşede gizlenen perişan görünümlü bir kütüphaneci tip var mı diye odaya göz gezdiriyorum.


Aşk Falcısı

333

"Cathie ne olacak?" diye soruyorum. Umarını kütüp­ hanecidir. Ya çanı yarması, oduncu tipli biriyse? Ne de olsa Oregon'lu. Ya benden konferans salonunun arkasına gitmemi isteyip bir güzel döverse? "Ondan yine de yanıma taşınmasını isteyeceğim gali­ ba." Kollarından geri çekiliyorum. Şimdi, tam da her şey mükemmel diye düşünürken, acayip bir sapıklığını mı itiraf edecek? "Yanına taşınmasını mı istiyorsun?" diye tekrar ediyo­ rum ki bunun ne kadar kötü bir plan olduğunu işitsin. "Öyle." Bana kocaman gülümsüyor, bana bir tür şaka yaptığını anlıyorum ama çıkartamıyorum. Beni kendi et­ rafımda çeviriyor, böylece yine salonun ön tarafına dönü­ ğüm, sonra afişi görüyorum: CATFIIE; Critical Analytical Thinking far Higher Institutions of Education (Yüksek Eğitim Kurumlan için Eleştirel Analitik Düşünce). "Üni­ versite öğrencilerine eleştirel düşünceyi öğretmek için bir müfredat programı. Oregon Üniversitesi'nde pilot olarak denendi ama onu buraya da getireceğim." "Yani Cathie, kim değil ne?" "Aşağı yukarı. Sana tek başıma, senin için çırpındığı­ mı düşündüremezdim, değil mi? Bir erkeğin de gururu vardır. Buraya Catlıie'yle beni ayırmak için beyhude bir çabayla alelacele geldikten sonra, beni onunla paylaşma­ yı arzu eder misin?"


334

Eileen Cook

"Ona alışabilirim. Haddini bildiği sürece." "Anlaştık o zaman. Sonsuza dek mutlu mesut olacaksa, o zaman herhalde operada sezon biletlerimde bana eşlik edersin?" "O konuda şüpheliyim işte" diye kıvırıyorum. Nick kahkaha atıp beni yeniden öpüyor. Nihayet, hiç şüphe duymadığım bir şeye sahibim.


AŞK FALCISI