Issuu on Google+


BAŞLANGIÇ

B

u sefer çok tembellik yapmadık. Tarihten oldukça beslenerek hazırladığımız sayı, arşivimizdeki yerini şimdiden aldı ve yeni sayının konularının bir kısmını belirledik bile. Eğer yayın süresini 15 güne çekebilirsek daha iyi olacak ama şimdilik ayda bir matrixe dönüşeceğiz gibi bir durum var ortada.

N

eyse, sonuç olarak daha erkeksi bir dergi hazırladık. Yandaki fotoğraf bir yumuşatıcı firmasının reklam çekimi. Binlerce yıllık ata sporumuz olan güreşi, “GÜLEŞ” haline getirenleri kınamak ve herkesin bu konudaki duyarlılığını 2 katına çıkarmak için yayınlıyoruz. Belki de bu yüzden bu sayımız biraz “ATAERKİL” oldu. Geçmişi unutmayalım unutanlara da balık yağı yedirelim lütfen!

D Y O T

erginin statik/depresif halini facebook sayfamızda aşma gayreti içerisindeyiz. 1 milyar insanın dolaştığı bu mecrada, yayınladığımız şeylere dikkat edin deriz, rahatlıkla bulabileceğiniz paylaşımlar değil. İnteraktif olduk kısaca. azarlarımızı onore etmek için onlara nickname/takma ad belirledik. Herkesin yazı yazma veya konuyu işleme tarzı farklı. Ancak gerçekliğimizi gizli tutma andımıza saygı gösterin lütfen, hem ayinesi iştir kişinin, lafa ve ada bakılmaz! bama gene başkan, buralarda başkan olmak isteyenler var! Brad Pitt’in son filmi “Kibarca Öldür” mutlaka izlenmeli, başkanlar başkan olmayanlara başkanlığı anlatmalı. Hayatında bir kere bile başkan olamamış insanlar başkan seçilmeli. üh ya! Akrostiş yapacaktım gene beceremedim ama başkan mı olsam cümle aleme, cihan-ı terbiyeye... En son Yeşilay Kolu Başkanı’ydım... En yakın zamanda görüşmek üzere...

re... e h s a w r e v a il D


BİTİŞ


04 Özgür Kemal hazırladı ve yazdı

SAYI 4 2013

“Bizim öyle bir ecdadımız yok. Biz öyle bir Kanuni, öyle bir Sultan Süleyman tanımadık. Onun ömrünün 30 yılı at sırtında geçti. Sarayda, o gördüğünüz dizilerdeki gibi geçmedi. Bunu çok iyi bilmemiz, anlamamız lazım.” (RTE)

MUHTEŞEM SÜLEYMAN’IN ÖMRÜNÜN KAÇ YILI AT SIRTINDA GEÇTİ?


SAYI 4 2013

05


06

SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

Biz de bilmek anlamak istedik ve Kanuni’nin Sefer-i Humâyun”larının kronolojik bir dökümünü çıkardık. İşte, Kanuni Sultan Süleyman’ın “Sefer-i Humâyun”ları: 30 Eylül 1520: Saltanata çıkış Belgrad Seferi 18 Mayıs 1521: İstanbul’dan hareket 27 Mayıs 1521: Edirne’ye varış 16 Haziran 1521: Sofya’ya varış 29 Ağustos 1521: Belgard’ın fethi 19 Ekim 1521: İstanbul’a dönüş At sırtında total süre: 5 ay Rodos Seferi 16 Haziran 1522: İstanbul’dan hareket-Üsküdar’a geçiş 28 Temmuz 1522: Kütahya-Aydın-Marmaris istikametini izleyip Yeşil Melek adlı kadırgayla Rodos’a geçiş 1 Ağustos 1522: Alman burcuna ilk top atışıyla kuşatmanın başlaması 21 Aralık 1522: Rodos’un fethi 2 Ocak 1523: Yeşil Melek adlı kadırgayla Rodos’tan ayrılış 3 Ocak 1523: Marmaris’e çıkış 29 Ocak 1523: İstanbul’a dönüş At sırtında total süre : 7,5 ay

07


08 Macaristan Seferi 23 Nisan 1526: İstanbul’dan hareket 29 Ağustos 1526: Mohaç Meydan Savaşı 11 Eylül 1526: Budin’in fethi 13 Kasım 1526: İstanbul’a dönüş At sırtında total süre : 6,7 ay 2. Macaristan Seferi 10 Mayıs 1529: İstanbul’dan hareket 3 Eylül 1529: Budin’in yeniden alınması 14 Eylül 1529: Viyana’ya doğru hareket 27 Eylül 1529: Viyana Kuşatması (17 gün) 14 Ekim 1529: Viyana kuşatmasının kaldırılması 16 Aralık 1529: İstanbul’a dönüş At sırtında total süre : 7,3 ay 3. Macaristan ya da Alaman Seferi 25 Nisan 1532: İstanbul’dan hareket Kasım sonları 1532: İstanbul’a dönüş At sırtında total süre : 7 ay 1.İran ya da Irakayn Seferi 23 Haziran 1534: İstanbul’dan hareket 27 Eylül 1534: Tebriz’e giriş 28 Kasım 1534: Bağdat’ın teslim oluşu SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

30 Kasım 1534: Bağdat’a giriş ve burada 4 ay kışı geçiriş 31 Mart 1535: Bağdat’tan ayrılış 30 Haziran 1535: Tebriz’e geliş 8 Ocak 1536: İstanbul’a dönüş At sırtında total süre : 18,5 ay (Bağdat’ta kışın geçirilen 4 ay süreye dahildir) Pulya-Otranto Seferi 17 Mayıs 1537: İstanbul’dan hareket Avlonya’ya geliş 23 Temmuz 1537: Otranto’nun fethi 25 Ağustos 1537: Korfu kuşatması 22 Kasım 1537: İstanbul’a dönüş At sırtında total süre : 6,5 ay Boğdan Seferi 8 Temmuz 1538: İstanbul’dan hareket 16 Eylül 1538: Suceva’nın alınması Aralık başı 1538 : İstanbul’a dönüş At sırtında total süre : 5,5 ay 4. Macaristan ya da İstabur Seferi 20 Haziran 1541: İstanbul’dan hareket 27 Kasım 1541: İstanbul’a dönüş At sırtında total süre : 5 ay

09


10 5. Macaristan Seferi 17 Kasım 1542: İstanbul’dan hareket Edirne’de kışın geçirilmesi 4 Haziran 1543: Belgrad’a varış 10 Ağustos 1543: Estergon’un fethi 16 Kasım 1543: İstanbul’a dönüş At sırtında total süre: 12 ay (Edirne’de kışın geçirilen süre de dahildir) 2. İran Seferi 29 Mart 1548: İstanbul’dan hareket 24 Ağustos 1548: Van’ın alınması Halep’te kışın geçirilmesi 21 Aralık 1549: İstanbul’a dönüş At sırtında total süre: 21 ay (Halep’te kışın geçirilen süre de dahildir) Nahçıvan Seferi 28 Ağustos 1553: İstanbul’dan hareket 6 Ekim 1553: Oğlu Şehzade Mustafa’yı Hürrem ve Rüstem Paşa’nın entrikaları sonucu boğdurması 8 Kasım 1553: Halep’e varış 9 Nisan 1554: Halep’ten ayrılış 5 Temmuz 1554: Kars Ovası’na varış 18 Temmuz 1554: Revan SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

30 Ekim 1554: Amasya’ya geliş Amasya’da kışın geçirilmesi 1 Haziran 1555: Şah Tahmasb’la barış At sırtında total süre: 21 ay (Halep’te ve Amasya’da geçirilen iki kış süreye dahildir) Zigetvar Seferi 1 Mayıs 1566: İstanbul’dan hareket 6 Eylül-7 Eylül gecesi: Hakkın rahmetine kavuşması 7 Eylül 1566: Zigetvar’ın fethi At sırtında total süre: 5 ay

Yapılan 13 Sefer-i Humâyun yaklaşık olarak 128 ay sürmüştür. Seferlerde, Kanuni’nin çeşitli şehirlerdeki kışlamalarını çıkarırsak bu süre 108 aya düşmektedir ve bu da 9 yıl eder. Bu da demektir ki Kanuni, ömrünün 30 yılını değil sadece 9 yılını at sırtında geçirmiştir. Ol, 46 senelik ömr-ü saltanatının 35 senesinde Has Oda’da ikamet eylemiştir. Bunu böyle bilesüz…

11


12

i d e m e l i รง e G e l a k k ร‡ana SAYI 4 2013


SAYI 3 2012

! i d e m e l i k e Ç e l a k k a Çan 13


14 “İstanbul kime kalacak? Meselenin esası budur” Mayıs 1808, Napoleon “İstanbul şehri ile Güney Trakya, imparatorluğuma dahil edilmelidir” 3 Mart 1915, Çar 2. Nikola “Türkler, asırlarca Avrupa’da kalmışlar ve Avrupa’nın başına daima dert olmuşlardır. Hiçbir zaman Avrupalı olamamışlardır. Türkleri İstanbul’dan çıkarmanın Müslüman dünya üzerindeki yankıları büyük olacaktır.” Şubat 1920, Lloyd George “Hintliler bile Türkleri yener, hem de tek elleri ile...” Lord Kitchener

HMS Irresistible yan yatmış batarken SAYI 4 2013


Dilaver Uyanık hazırladı ve yazdı

SAYI 4 2013

B

ir destandı. Vatan-millet-Sakarya’dan önceydi, Çanakkale geçilmezdi. Osmanlı, endüstri devrimini yapacak/yakalayacak işçi ve ustabaşı sınıfı olmadığı için kendi topunu, tüfeğini yapamamıştı. Kitlesel bir üretim, yani fabrika organizasyonu çok geç gelmiş ve gelişmişti. Teknolojideki gerilik elbette toplumun her kesimine olduğu gibi orduya da yansımıştı. Almanlarla kurulan ittifakın en önemli yanlarından biri, Alman silahlarının ve dolayısıyla savaş teknolojisinin Edirne sınırından girmiş olmasıdır. Hani şu son anda kurtarılan eski başkent Edirne’dir artık sınır. Ve düşman da Ege açıklarında tam yol ilerlemektedir… Çanakkale Boğazı’nın stratejik önemi büyüktür. Müttefikler bir taşla iki kuş vuracaklar; ilk taş Osmanlıyı saf dışı bırakmak, ikinci taş Rus Çarı’nı devrimcilerden kurtarmak. Böylece Almanyanın iki cephe arasında sıkışmasını sağlamak. 3 oldu taş sayısı, İngiliz aklı işte. Akıllı, mantıklı bir strateji. Akıl ve mantığın çöktüğü yere vardığında büyük savaş gemileri, önce bir gözetlediler etrafı ve sonra daldılar boğaza… Destan başlar! Seyit onbaşı 270 kiloluk mermiyi sırtında taşır. Yapılan atışta büyük zırhlılardan biri batar, ismi önemli değil düşman gemisi işte!

15


16 Seyit Onbaşı, İngiliz zırhlısı Ocean’ı batıran 270 kiloluk mermiyi tek başına kaldırıp topa yüklenmesini sağlamıştı. Savaşın bitiminde cepheyi ziyaret edenCevat Paşa, aynı işi bir daha yapmasını ister onbaşıdan. Seyit bir iki deneme yapar ama başaramaz. 1915’te Harp Mecmuası için çekilen fotoğrafta kaldırdığı mermi ağaçtan yapılmıştır!

Türk topçusu, ecdadını aratmayacak atışlar yapmaya başlar kolonyalist/emperyalist filo üzerinde. Az olan cephaneyi ustalıkla harcarlar. Sadece yüzen kaleleri değil, hızlı ve küçük hücumbotları da vururlar. Dikkat edin hareketli hedefler! Bu botlar ana gemilere gözcülük etmekte ve bataryalarımızın üzerine yapılan top atışlarını düzeltmekle mükelleftirler. Sürekli kafasına cop yiyen bir eylemcinin bunalması gibi emperyalist filo komutanı da bunalır. Biraz dinlenmek için geri çekilelim der. Oysa ki Nusrat’ın döşediği mayınlar onları bekler boğazın soğuk sularında. Gemilerinin yarısı bir gün içinde batırılan ‘burnu büyük’ komutan Amiral John de Robeck, kaçalım der. Kraliçenin adını taşıyan komuta gemisini, ünlü Queen Elizabeth’i bizimkilere yem etmez. Velhasıl kelam büyük bir zafer kazanılır! Elin oğlu bıkmaz! Geri gelirler. Bu sefer karadan çıkarma yaparak ellerindeki Anzakları (Yeni Zellandalılar) kullanmaya karar verirler. Macera yaşamaya gelen, piramitleri görmek isteyen bu tüyü bitmemişler, zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan çocuklarımıza saldırdı. 450 bin insan, Gelibolu Yarımadası’na gömüldü. Gücü tükenen “düşman” kaçtı gitti. Sonrasında tarih değişti. Rusya’da Bolşevikler iktidara geldi, Çar öldürüldü. Almanya bütün gücüyle Fransız cephesine hücum etti ve savaş uzadı vs… Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu önemli olaylar üzerine son dönemde iki film perdeye çıktı. İzlemenize engel olmamak için, mümkün olduğunca içeriği anlatmamaya çalışacağım (Nasıl olacaksa? Hepimiz tarih okuduk). Filmleri izleyin derim çünkü zaten bugüne kadar başka Çanakkale filmi çekilmedi. SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

Film değil belgesel

T

urgut Özakman’ın Diriliş Çanakkale 1915 adlı eserinden uyarlanmış, yönetmenliğini yeşim Sezgin’in yaptığı çalışma, ilk başta bir filmmiş havası veriyor. Cephenin çeşitli yerleri için yapılan sahneler arası geçişler-bağlantılar yok. Dolayısıyla imdadıma ortaokul yıllarında okuduğum tarih bilgileri yetişiyor. Hafızamı tarih ve sahneler arasında koşturarak hızlandırmak hoş bir deneyim oldu. Sonunda kendimi daha fazla yormayıp bir belgesel izlediğime karar verdim. Zırhlı kruvazörlerin batırılışı, meydan savaşları, genel cephe görüntüleri anime edilmiş. Her ne kadar grafikleri başarılı bulmasam da fena değil diyebilirim. Oyunculuk aramaktan zaten vazgeçtim. Tarih filmi çekmenin en büyük zorluğu bu işte! Eğer karakterleriniz zayıfsa ve tarihteki güçlü kişileri filme yansıtamıyorlarsa yapacağınız iş basittir. İhtişamı ve aksiyonu arttırırsınız. Ancak bu da filmin bütçesini 100’e katlar. İkisi de olsun, hem oyunculuk hem ihtişam (ve kurgu) derseniz (ki öyle olması gerekmiyor mu?) daha fazla para harcamanız gerekir. Örnek çok: Braveheart (Cesur Yürek), Er Ryan, Paths Of Glory vs… Yok eğer bu parayı verecek bir yapımcı yoksa dünyada, bekleyeceksiniz. Aslında en bulunmayanı para değil, vizyon!

17


18

Fantastisizmin doruğu

Y

önetmenliğini Sinan Çetin’in yaptığı filmi bir kelime özetleyebilir: Fantastik. Bireylerin yaşamından, aile ilişkilerinden (bir başka deyişle kan bağlılıkları bulunan insanlardan) yola çıkarak savaşa, Çanakkale Savaşı’na değinilmiş. Fimde çocuklarını ölümden kurtarmaya çalışan bir annenin öyküsü anlatılmakla birlikte şöyle bir mesaj veriliyor: Hiçbir savaş insan hayatından daha değerli değildir, söz konusu vatan olsa bile! Yani adamlar yüzen kalelerle gelip toplarıyla size ateş açacak ve siz bu savaşın olmaması gerektiği üzerine düşüneceksiniz. Kısaca filmin en sonunda benim anladığım bu! Hümanist bir açıdan bakarsak filmde anlatılmaya çalışılan “savaşa hayır” söylemini olumlamamız gerekir. Ancak o cephede Hümanizmi bilen pek çok genç aydınımız Anzaklara, Hintlilere, Faslılara, Sihlere, İngiliz Subaylarına mermi sıktı, mermi yedi. Mustafa Kemal’in daha sonra mumla arayacağı okumuş çocuklardan, tarih okumaktan vazgeçip, kendini feda edip, tarih yazanlardan bahsediyoruz! Çorba edilmiş sıcak/pop/Holywood ideolojilerini (hiç sorgulamadan) insanın kanını donduran olayların üzerine boca ederseniz, ortaya çıkan sonuç işte böyle şekilsiz bir şey olur!

SAYI 4 2013


SAYI 4 2013 Bütün bir genel kurmay uyurken, O, işin özünü kavradı ve doğru karar verdi. Seversiniz, sevmezsiniz ayrı, ama hangi ideolojiden olursanız olun bu kadar büyük bir savaşta en kritik kararı vererek şımarık İngilizlere ve peşinden gelenlere en büyük tokadın vurulmasını sağladını unutmayın!

“Ben size ölmeyi emrediyorum” Yarbay Mustafa Kemal

19


20 Oysa ki Çanakkale, yeni kapitalist sömürgeci anlayışın başlangıcıdır. Çanakkale; eski kanlı sömürgeciliğin Türk topçusunun vurduğu gemilerle battığı ve Batı’nın yeni sömürge yöntemleri aramaya başladığı yerdir (Ör: 1900’lerin başında kurulan Amerikan Merkez Bankası (FED), Holywood’un organizasyonu vs…) Sessizce kaçmışlardır, çünkü; düştükleri durumdan ders çıkarmak ihtiyacındadırlar… Osmanlı ise imparatorluk ve ümmet duruşunu tasfiye edip, Mustafa Kemal’in Samsun’dan çok önce Conk Bayırı’na çıkarak tarihi değiştirmesi sayesinde, yeni bir rejime, ulus-devlete dönüşmüştür. İşte bazen olaylar ve içinde bulunulan durumlar, insanları ve değerli hayatlarını değersiz kılabilir. Madem bu sorgulanacaktı, hayatında hiç politika görmemiş bireylerin aslında politikadan nasıl kaçamadıkları aktarılabilir. Hem belki de böylelikle, “ben politikadan anlamam, sevmem” diyerek politikadan kaçtığını zanneden ciddi sayıdaki insana bir mesaj verilmiş olurdu. General Hamilton Türklerin kaçacağını zannediyordu mesela! Ayrıca madem savaşa karşı çıkılacak, bunu gözü yaşlı bir anne üzerinden değil de, emparyalistleri bozguna uğratan Çılgın Türklerin tarihi açıdan yüklendiği büyük sorumluluk üzerinden, yani artık Türklerin emperyal/kolonyal politikalar peşinde koşmaması gerektiği işlenerek verilse/çekilse/yazılsa fena mı olur! Tabii çekilecek yeni reklam işlerine tepeden tırpan gelebilir, kızdırmamak lazım tepedekileri! Sonuç olarak iki film için de şöyle bir cümle kurabiliriz; “Yaptığınız iş anlattığınız olayın altında nasıl ezilir”e güzel örnek(ler). SAYI 4 2013


SAYI 4 2013 Solda Anzaklar, macera peşinde koşup canları tehlikeye attılar. Savaşın sonunda yaptıkları hatanın farkına vardılar. Sağda ise Mehmetçik!

Türklerin, birçok avcı uçağı vardı (çoğu Alman yapımıydı). Çanakkale üzerinde havada da bir savaş vardı. Yönetmenlere duyurulur!

Anlayamadık! 1) Kamera neden hep bel altında dolaşır? Şaryo, boom vs gibi aparatlar kullanılmamış mıdır? Kameraman Hobbitleri çeken şahıs mı? 2) Haluk Bilginer’in usta oyununa neden bir tek Oktay Kaynarca yaklaşabiliyor? 3) Mavzerlerden, toplardan çıkan patlama sesi ve mermilerin sekme/çarpma sesi efektleri neden becerilemez? Neden tüfekler kuru-sıkı ses çıkarır? 4) 3D ve animasyon teknolojisinin inanılmaz yerlere geldiği, color corection (filmi boyama) ve daha birçok efektin üretildiği bir çağda: bu işleri yapacak, savaşı gerçekten canlandırabilecek insanlar nerededir? Tepenin ardında deniz olduğunu hayal edebilen vizyonun mumla arandığı sokaklarda… Sanat ne arar la bu sokakta!

21


22

T端rk Resminde SAYI 4 2013


t r a z o Bir M i r e i l a S Vakas覺

SAYI 4 2013

23


24

SAYI 4 2013


Özgür Kemal hazırladı ve yazdı

SAYI 4 2013

2

9 Mayıs 1453… II. Murat ve Hüma Hatun’un oğlu II. Mehmed, Macar Urban’ın dev topunun 50 metre uzağındaki ve üzerindeki kitabede “Aziz Romanos’a götüren orta kapı” yazan Aya Romanos Kapısı’ndan Konstantinapolis’e giriyor. O artık, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri. Beyaz atının üzerinde, zırhını kuşanmış, ordusunun başında. Ne güzel kumandan, çevresindeki askerler ne güzel asker. Miğferinin arkasından iki kırmızı sancak yükseliyor: Birinde Fetih Suresi’nin ilk iki ayeti, diğerinde Kelime-i Tevhid yazıyor. Atının sağında, Akşemsettin yürüyor. Onun da yanında, korku salan kılıcı ve kalkanıyla zenci bir çeri duruyor. Önlerinde “Kahpe Bizans” ın mağlup askerleri ve atları, hayata veda etmiş, yerde yatıyorlar. Fatih’in solunda, sakallı bir yeniçeri dikkat çekiyor. Tüfeğini çapraz tutmuş, ilerliyor. İşte, O da Fausto Zonaro… Ressam-ı Hazret-i Şehriyarî… II. Abdülhamid’in saray ressamı. Kendini yeniçeri kılığında resmederek imzalamış tablosunu. İstanbul’un Fethi, dendiğinde ilk akla ge-

25


26 len eser olan bu tabloyu, II. Abdülhamid, saray ressamı olan Zonaro’ya, 1905 yılında ısmarlamıştır. Peki kimdir, Fausto Zonaro? 1854 yılında, yoksul bir İtalyan ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Okula gidemez. Çocuk yaşta proleter olur. İnşaatlarda çalışır ve kısa zamanda aranılan bir duvar ustası (mason) olur. Ancak zaman geçtikçe, taş ve harç onun yaratma dürtüsüne yeterli gelmez. Modaya uyar ve kendini resme verir. Yaptığı tabloları gösterdiği bazı otoriteler, ondaki cevheri görür ve eğitim almasını tavsiye eder. Verona’da, Accademia Cignoralli’ye, ardından Roma Güzel Sanatlar Akademisine devam eder. Açtığı ilk sergi ses getirince doğal olarak Paris’in yolunu tutar. Artık şöhret ve para sahibi bir ressamdır. Ama aynı zamanda diğer ressamlardan farklı olmak istemektedir. Resmedeceği, kafasındaki masalsı dünyayı aramak için yüzünü doğuya döner ve çalışacağı şehri bulur: İstanbul… 1891 yılında Sarayburnu’nda karaya çıkar ve göğe yükselen minareleri görünce kendinden geçer. Karısı Elisa ile Taksim’de ahşap bir ev tutarlar. SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

Oryantalist bir coşkuyla çalışmaya başlar: Camileri, minareleri, çeşmeleri, Haliçteki kayıkçıları, vapurları, sokak satıcılarını, balıkçıları, kadınları, dervişleri ve Boğaziçi’ni resmetmeye başlar. Bu arada Osman Hamdi Bey ile tanışır. Zonaro, bir Cuma günü Galata Köprüsü’nde resmigeçit yapan Ertuğrul Süvari Alayı’nı görür. Bu merasimin her hafta tekrarlandığını öğrenince eskizlerini yapar ve sahneyi tuvale aktarır. Söz konusu resim, Abdülhamid’in kulağına dek gider ve saraya çağrılır. Tabloyu çok beğenen padişah, Zonaro’ya Mecidi Nişanı taktığı gibi bir teklifte de bulunur: Ressam-ı Hazret-i Şehriyarî Ressama, dolgun bir maaş bağlanır ve Beşiktaş Akaretler’de atölye olarak da kullanacağı iki katlı bir ev tahsis edilir. Zonaro’nun, İstanbul macerası, 1911 Trablusgarp Savaşı’na kadar sürer. İşte İstanbul’da güzel günler geçiren Zonaro, padişahın kendisinden istediği Fetih resmini yaparken kolaya kaçar. Daha önceden yapılmış bir resmi, birebir kopyalar. Zonaro’nun resmi aslında bir reprodüksiyondur, doğrusu tam anlamıyla bir intihaldir. Tek yenilik orijinal tablonun renklendirilmesi olmuştur, tıpkı eski siyah-beyaz filmlere yapıldığı gibi.

Peki kimdir bu orijinal tablonun sahibi?

27


28

SAYI 4 2013


SAYI 2 2012

2

9 Mayıs 1453… II. Murat ve Hüma Hatun’un oğlu II. Mehmed, Macar Urban’ın dev topunun 50 metre uzağındaki ve üzerindeki kitabede “Aziz Romanos’a götüren orta kapı” yazan Aya Romanos Kapısı’ndan Konstantinapolis’e giriyor. O artık, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri. Beyaz atının üzerinde, zırhını kuşanmış, ordusunun başında. Ne güzel kumandan, çevresindeki askerler ne güzel asker. Miğferinin arkasından iki gri sancak yükseliyor: Birinde Fetih Suresi’nin ilk iki ayeti, diğerinde Kelime-i Tevhid yazıyor. Atının sağında, Akşemsettin yürüyor. Onun da yanında, korku salan kılıcı ve kalkanıyla zenci bir çeri duruyor. Önlerinde “Kahpe Bizans” ın mağlup askerleri ve atları, hayata veda etmiş, yerde yatıyorlar. Fatih’in solunda, bu kez sakallı değil pala bıyıklı bir yeniçeri dikkat çekiyor. Tüfeğini çapraz tutmuş, ilerliyor. İşte, O da Hasan Rıza… Kendini yeniçeri kılığında resmederek imzalamış tablosunu. Hasan Rıza, bu tabloyu, 1898 yılında yapmıştır. Fausto Zonaro’ dan yedi yıl önce.

29


30

Sözünü ettiğimiz iki tablo da tıpatıp aynıdır. Lakin bazı küçük farklar da yok değildir. Hasan Rıza’nın çini mürekkebi kullanarak sepya efektiyle yaptığı kompozisyonu, Zonaro yağlı boya ile renklendirmiştir. Her iki ressam da imza olarak kendini tabloya yerleştirdiğinden, Fatih’in solundaki yeniçeri iki resimde de farklıdır. Hasan Rıza 1881 yılında Bahriyeden mezun olmuş, 1877 yılında çıkan Rus Harbi’ne Askeri Lisenin son sınıfında iken okulunu yarıda bırakarak gönüllü olarak katılmıştır. Savaş sırasında İtalyan bir ressamının korumalığına verilen Hasan Rıza, bu ressamdan etkilenmiş ve onun çalışmalarını yakından izlemiştir. Savaş bittikten sonra Hasan Rıza Bahriye’ye devam etmiş ve bu arada İtalyan ressam ile de bağlarını koparmayarak görüşmeye devam etmiştir. Bahriyenin son sınıfında iken Sultan Abdülhamid’in , Sultaniye Gemisinin kamaralarını süslemekle görevlendirilmiş ve gösterdiği başarıdan dolayı okuldan mezun olmadan subay rütbesine getirilerek ödüllendirilmiştir. Bu durumu içine sindiremeyen Hasan Rıza, rütbesini de bırakarak, savaş sırasında tanışıp dostluk kurduğu İtalyan ressamdan aldığı tavsiyeler üzerine İtalya’ya gitmeyi tercih etmiştir. İtalya’da Roma, Floransa, Napoli atölyelerinde on yıl çalışmış, daha sonra Mısır’a gitmiş ve iki yılda orada çalışarak sanat anlayışını geliştirmiştir. İstanbul’a döndükten sonra Kaptan Paşa tarafından rütbesi geri verilmek istenmiş fakat kendini sanata adayan Hasan Rıza bu teklifi kabul etmeyerek Edirne’ye gitmiş ve burada Sanat Okulunda müdürlük yapmıştır. Hasan Rıza, eserlerinin çoğunu bu okulda müdürlük yaptığı sırada oluşturmuştur. Balkan Savaşı sırasında Edirne Hastanesinin müdürlük görevini sürdürürken, 13 Mart 1912 tarihinde Edirne’ye yapılan şiddetli bombardımandan SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

eserlerini kurtarmak amacı ile gittiği atölyesinde Bulgar askerleri tarafından parçalanarak şehit edilmiştir. Zonaro, kendisine Fetih’le ilgili resimler yapması emri verildiğinde, Bahriye Müzesi’nden bazı tablolar getirtmiş ve bunlardan esinlenmek şöyle dursun aynen kopyalamıştır. İşte bu tablolar Hasan Rıza’nındır. Zonaro’nun “Fatih’in İstanbul’a Girişi” nden başka, Hasan Rıza’dan kopyaladığı diğer tablolar şunlardır: Fatih Sultan Mehmed’in Ordusuyla Edirne’den İstanbul’a Yürüyüşü. Hasan Rıza’nın aynı konulu çalışması Deniz Müzesi’ndedir. Fatih Sultan Mehmed’in, Gemilerin Karadan Yürütülmesine Nezareti. Hasan Rıza’nın 1989 tarihli çini mürekkebi çalışması Deniz Müzesi’nde, yağlıboya çalışması ise Edirne Belediyesi’ndedir.

31


32

BANKSY’DEN SEVGİLERLE

i SAYI 4 2013


Dilaver Uyanık sizin için yardırdı, araştırdı ve buldu

SAYI 4 2013

Kaynak: banksy.co.uk

33


34

SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

35


36

SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

37


f 38

acebook sayfam覺z覺

i

SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

takip etmenizi şiddetle tavsiye ediyoruz. İster tıklayın, ister tıklamayın ama bu ister eğlenin ister eğlenmeyin anlamına geliyor. Unutmayın! Seçimleriniz bir saniye sonra başınıza ne geleceğini belirler! 39


40

Kalebent hazırladı ve yazdı

MAÇTAN ÖNCE TRANSFER YAPILIR BAZEN DE ADAM KAÇIRILIR MAÇTAN SONRA TRANSFER YAPILIR GOLÜ KAÇIRMIŞTIR ÇÜNKÜ KAÇIRILAN OLAY ADAM! SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

M

aç var. Bahar gelmiş ama hava yine de serin. Fenerbahçe şiir gibi top oynuyor. Biz 3 arkadaş karar vermişiz maçı çay bahçesinde seyredeceğiz. Hem yürüyoruz Havuzlu Bahçe’ye doğru hem de makara yapıyoruz. İnce bir heyecan var üçümüzde de ama baskın geliyor Oğuz’a Aykut’a Şeytan Rıdvan’a güvenimiz. Eminiz maçı alacağız. Havuzlu Bahçe’de bira içip Galatasaraylı arkadaşlarla dalga geçeceğiz. Herkes birbirini tanır bizim burada. Gençler Hikmet Abi’nin Havuzlu Bahçesi’ne, babalar, emmiler, dayılar Belediye Çay Bahçesi’ne gider genelde. Havuzlu Bahçe, ağaçlar altında 6-7 masası, ortasında küvet büyüklüğünde havuzu olan, etrafı bel yüksekliğinde bir duvarla çevrilmiş küçük bir bahçe. Neyse biz alıp biraları kurulduk bir masaya. Maç başladı bizim yüzümüzdeki tebessüm de kaybolmaya başladı. Düt dedi Sadık Deda, penaltı, Tanju 1-0, sonra Tanju, yine Tanju 3-0. Gözlerimize inanamıyorduk. Prekazi ayağında top sektiriyordu orta sahada, Tanju rövaşata yapıyor kaleci Simoviç topu göğsünde stop ediyordu. Bizim halimiz sahadakinden daha kötüydü.

41


42 Galatasaraylısı Beşiktaşlısı gelişine vuruyor, sağlı sollu bindiriyorlardı bize. Devre arası testis geçtiler resmen bizle. 5 olur hoş olur diyorlardı devre başlarken. İkinci yarı tık Aykut Kocaman sol çizgiden sıfıra yakın bir yerden vurdu gol oldu. ‘Olur mu lan acaba’ diye kıpırdadı içimiz. Sonra Hasan Vezir ayağına her geleni gol yaptı 4-3 kazandık. Vezir Fenerbahçe’nin kral olduğunu bir kez daha ilan etti herkese. 4 golde de asisti yapan Şeytan Rıdvan’dı. Bir ay o devre arasında yaptıklarının öcünü aldık bizim arkadaşlardan. Takım o sezon 103 golle şampiyon oldu. Beşiktaş’la oynanacak Türkiye Kupası finalinden önce gazetelerde bir

SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

haber okuduk sonra. Manşetler kocaman ‘Galatasaray Hasan Vezir’i kaçırdı’ diyordu. Vezir bizde kiralıktı ve transfer görüşmelerinde daha anlaşılamamıştı dirbi kahramını golcüyle. Vezir kupa finalinde oynamadı. Galatasaray’a imza attı. Sonra bir dizi tatsız olay oldu. Önce Galatasaray Adası’ndaki düğünü bastı Fenerbahçe taraftarı. En güzel gününü burnundan getirdiler Hasan’ın. 1-0 yenildiğimiz maç sonrası evini basıp kapıcısını bıçakladılar. Tüm bunlar yaşanırken Hasan dikiş tutturamadı Galatasaray’da. Fenerbahçe seyircisi ‘Hasan’a selam veren bizden değildir’ dedi. Hasan’ı sokağa bile çıkartmadılar.

43


44

Yıllar sonra kendi ağzından kaçırılış hikayesini anlattı Hasan Vezir: ‘Ergun Gürsoy ve Yurdaşen Karahasan ağabeyler bana haber gönderdi. ‘Seni bekliyoruz’ diye. Onlarla Küçükyalı’da buluştuk. Yanımda abim de var. Ona, ‘sen buradan ayrıl, biz Hasan’ı eve bırakırız.’ diyorlar. Bursa’ya doğru yola çıkıyoruz. Orada Özhan Canaydın’ın tekstil fabrikası vardı. Oraya gidiyoruz. ‘Ergun abi’ diyorum, ‘Ne yapıyoruz? Benim kupa maçım var’. ‘Yok bir şey olmaz.’ diyor. ‘Seni kaçırıyoruz biz. Artık dönüşü yok bunun.’ Bursa’ya uğradık, oradan da Fethiye’ye tatil köyüne gittik” Eskiden çok duyardık kaçırma hikayelerini. En son Beşiktaş Mehmet Topuz’u kaçırdı ama eski zaman kaçırmaları gibi olmadı. Kayserispor’la anlaşan Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım Topuz’u da ikna edip geri aldı Beşiktaş’ın elinden. Mevzu transferden açılmışken söylemeden geçemeyeceğim. Bayılırım transfer dönemlerinde gazete okumaya. Bizim spor basını harikadır. Öyle kadro kurarlar ki taraftarın aklı başından gider. Bu ara transfer döneminde yine coştu gazeteler. Ben 31 futbolcu saydım Fenerbahçe’yle anlaştığı iddia edilen. ‘ Valbuena, Dieogo, Sneijder, Battala, Dzsudzsak, Belhanda, Olsson, Ziegler, Emenike, Sercan Sararer, Eren Derdiyok, Etxebarria, Demba ba, Mert Tosun, Nobre, Zarate, Andre Santos, Kaka, Gomis, Reyes, Robinho, Pareja, Llorente, Gameiro, Cirigliano, Higuain, Rolando, Webo, Neto, Marko Marin ve Gaston Ramirez ‘ ! Ne diyeyim Allah bereket versin

SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

45


Özgür Kemal hazırladı ve yazdı

46

Öyle bir geçer H

omo Sapiens’in, önüne çıkan sorunları çözmesiyle gelişmiştir, teknoloji dediğimiz insanal doğa. Ki bu mutlak tinin kendine yabancılaşıp doğayı var etmesi gibi bir süreçtir. İnsan yarattıkça kendine ve doğaya yabancılaşır, “1844 El Yazmaları”nın dediği gibi. Ve bu yabancılaşma “Kapital” de fetişe dönüşecektir. Tarihsel metaryalizmin kült fetişleri, uzlaşmaz çelişkilerle doğsa da diyalektik zamanın spiral girdabında aşılarak bir üst boyuta sıçrarlar. Köleler, önce serf sonra proleter olurlar. Tıpkı gramofonun önce teyp sonra cd daha sonra da MP3 olması gibi… Gelin, tarihsel misyonlarını tamamlamış, 70lerin kült eşyaları arasında bir yolculuğa çıkalım.

SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

er zaman ki... ÇAMUR TEMİZLEME DEMİRİ Eskiden sokaklar asfalt değildi. Beton yya a da taş da kaplı değildi. Arnavut kaldırımı gelişkinlik göstergesiydi. Yollar topraktı ve g el statik elektriği rahatlıkla vvücudunuzdaki üc a atardınız. ta Ancak kış mevsimi geldi mi her yyer er çamur olurdu. Yürüdükçe ayakkabınız, ttabanında ab biriken çamurla ağırlaşır, pantollonunuzun on paçası kuruyan çamurla kolalan nırdı. ır İşte eve girmeden önce ıslak toprağın b bu u doğal etkisinden kurtulmak için, apartm man a kapılarının kenarında bulunan demirlle e ççamur sıyrılır ve ayakkabı temizlenirdi. B u aparat, o apartmanda oturanların gelir Bu sseviyesine ev göre kimi zaman düz bir demir p ar parçası kimi zaman da dantel gibi süslü estetik bir dekorasyon öğesi olurdu.

47


48

TROLEYBÜS İETT’nin saklı ‘T’si... İstanbullulara her iki yakada au uzun zun yyıllar ıllar h hizmet izmet vveren eren e elektrikli lektrikli tramvayların 1950’li yılların sonunda kentin ihtiyacını karşılayamaz hale gelmesi üzerine; otobüslere oranla daha ekonomik olması ve elektrikle enerjisiyle çalışması dolayısıyla çevreci özelliği de göz önüne alınarak troleybüs sisteminin kurulmasına karar verilir. Güç beslenmesi çift havai elektrik hattından sağlanan troleybüsler için ilk hat Topkapı-Emönönü arasında döşenir. İtalyan Ansaldo San Giorgia firmasına 1956-57 yıllarında sipariş edilen troleybüsler 27 Mayıs 1961’de hizmete girer. Toplam uzunluğu 45 kilometre olan şebeke, 6 kuvvet merkezi ve 100 troleybüslük işletmenin maliyeti o günün rakamıyla 70 milyon lirayı bulur. Şişli ve Topkapı garajlarına bağlı olarak hizmet veren ve kapı numaraları 1’den 100’e kadar sıralanan araçlara 1968 yılında, tamamen İETT işçilerinin üretimi olan ‘Tosun’ da katılınca araç sayısı 101 olur. Tosun, 101 kapı numarasıyla İstanbullulara 16 yıl süreyle hizmet verir. Elektrik kesintileri yüzünden sık sık yollarda kalan ve seferleri aksayan troleybüsler, trafiği engellediği gerekçesiyle 16 Temmuz 1984’te işletmeden kaldırılır. Araçlar İzmir Belediyesi’ne bağlı ESHOT (Elektrik, Su, Havagazı, Otobüs ve Troleybüs) Genel Müdürlüğü’ne satılır. Troleybüslerin 23 yıllık İstanbul macerası böylece son bulur. SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

GIRGIR 70lerde ve 80lerin başlarında ev hanımlarının bir numaralı el aletiydi. –ki zaten el gücüyle çalışırdı- Yerlerdeki kırıntılar, tozlar, tüyler bu aletle temizlenirdi. Altında, iki ya da üç sıra toz toplayıcı silindiri olan, plastik ya da metal bir toz haznesi ile bu hazneye bağlı bir koldan ibaret, son derece basit, mekanik bir araçtı. Kullanımı oldukça kolaydı ve bir kullanma klavuzuna ihtiyaç göstermezdi. Gırgıra takılı vidalı sapından tutup ileri geri sürdüğünüzde yerdeki süprüntü makinanın haznesinde toplanırdı. İşte bu işlem sırasında çıkan gırgır sesi aletin de adı olmuştu aynı zamanda. Aletin mucidi bununla da yetinmemiş ve bir kademe ayar düğmesi ekleyerek, süpürülecek yüzeyin halı ya da marley olmasına göre silindirleri yükseltip alçaltan bir mekanizma geliştirmişti. Gırgır “sıfır” elektrik tüketimiyle y g günümüzün en A p plus aletlerine dahi korkunç bir fark a atan tan e enerji nerji ttasarruf asarruf ssistemine istemine ssahipti. ahipti.

49


50 PİJAMA HAVAYOLLARI DH89 (1937) İlk kuruluş yıllarında metal renkteki uçağın üzerinde sadece kırmızı şeritler bulunurdu. Uçağın burun bölümünde ‘Devlet Hava Yolları’ ibaresi yer alırdı. De Havilland şirketinin imalatı DH89, 6 koltuk kapasitesi sahipti. DC3 (1947) THY, en büyük atılımlarından birini 1946’da DC3 uçaklarıyla yaptı. Amerikan stoklarından alınan ve 33 adedi için sadece 20 bin dolar ödenen uçaklar önce metal renge boyanmıştı. İnce kırmızı şeritler burunda Lufthansa’nın eski amblemine benzer bir logoda buluşurdu. Gövde üzerinde Türkçe ve İngilizce ‘Devlet Hava Yolları’ yazardı. VISCOUNT (1958) Devlet Hava Yolları 1956’da isim değişikliği ile Türk Hava Yolları haline geldi. ‘Pijama’ efsanesi şirketin turboprop motorlu ilk yolcu uçağı İngiliz Viscount serisi ile başladı. Burunda başlayan beş kırmızı çizgi kuyrukta birleşiyordu. DC9 (1967) THY’nin dünyada tanınmasında önemli bir yere sahip logosu 1960’ların ikinci yarısında ortaya çıktı. Filonun ilk jet uçağı DC9’da gövdedeki kırmızı çizgiler artık kuyrukta da yeni logoyla birlikte yer alıyordu. B727 (1982) 1980’lerle birlikte farklı bir tasarımla ‘Turkish’ gövdedeki ana slogan oldu. Kırmızı logo, kuyrukta mavi ve yeşile dönüyordu. Yine bu renkteki şeritler gövdeyi sarıyordu. SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

DC10 (1989) Filodaki ilk geniş gövdeli jet DC10’lar 1989’da ilginç bir boyama ile yolcuların karşısına çıktı. Gövdede kırmızı ‘Turkish Air’ tek bir çizgi ile vurgulanırken logo kuyrukta iki kalın kırmızı çizgi arasına alındı.

A310 (1990) THY 1990’lardan itibaren iyice karışan dış tasarımını tek bir modele oturttu. Logo tamamen kırmızı kuyrukta yuvarlak içine alındı. Gövdede ‘Turkish Airlines’ lacivert yazıldı. Arka gövdede kırmızı ‘THY’ yazısı bulunuyordu. Bu boyamada 1990’ların ikinci yarısında ‘Airlines’ silindi. B707 (1971) THY, 1970’lerin başında bir ara farklı bir boyamaya gitti. Gövdedeki ve kuyruktaki kırmızı şeritler tek bir çizgi haline geldi.

51


52

BİLYELİ ARABA Erkek çocukları tarafından yatay birr ttahtanın ahtanın d dört ört k kenarına enarına ssabitlenabitlenmiş metalik motor bilyelerinden oluşan ilkel taşıma araçlarıydılar. Arabanın önündeki iki bilyayı tutan uzun tahta, tam orta noktasından sağasola dönebilir şekilde sabitlenir, çocuk da ayaklarını bu tahtanın üzerine koyarak, hem dengesini sağlar, hem de ayaklarını oynatarak arabayı sağa sola çevirebilirdi. Bazen yere yatay konumdaki taşıyıcı tahta gövdenin önüne dikey bir tahta daha monte edilerek, ucuna gidon vazifesi gören bir tahta çakılırdı. Böylece bilyalı araba “L” şekline getirilerek ayakta da kullanılır ve adı da “bilyalı kay-kay” olurdu. İşi abartan bazı çocuklar tahtanın arka kısmına küçük bir kasa çakarlar, üzerini de yastıklarla örterek oturma yerleri yaparlardı. Asfaltta giderken çıldırtıcı bir metalik ses çıkaran bu arabalarla yukarı-aşağı saatlerce kayan mahallenin çocukları, başları şişen kimi ev kadınları tarafından, camlardan üzerlerine kovalarla atılan sularla ıslanırlar, 5 dakikaya kalmadan İstanbul’un bunaltıcı yaz öğlenlerinin sıcağında kuruyuverirlerdi. Kimi zaman ise bilyelerden biri, raptedildiği tahtanın ucundan ayrılıverir ve üzerindeki çocuğun asfalt boyunca sürüklenerek, başta dizleri olmak üzere her yerinin kan-revan içinde kalmasına sebep olurdu. Günümüzde bilyeli araba geleneğini FORMULAZ yarışları sürdürmektedir. SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

CİN ALİ KİTAPLARI Cin Ali Hikaye Kitapları, 1968 yılında yayınlanmaya başladığında, kuşaklar boyu çocukların ilk kitabı olacağını yazarı ve yaratıcısı Rasim Kaygusuz da tahmin edemezdi. Aradan geçen 44 yıl boyunca Cin Ali’nin çok renkli bir yaşamı oldu. İlk korsan baskısı yapılan kitap Cin Ali idi. TRT yayınlarını izleyemeyen köylerde bile çocuklar okumaya Cin Ali ile başlamıştı. Cin Ali, Türkiye’de ilkokul öğrencilerine okumayı kolay öğretmek amacıyla geliştirilmiş 10 kitaplık hikâye serisinin kahramanıydı. Ali adlı çocuğun, belli bir seriyi takiben; okuldaki, piknikteki, denizdeki, müzedeki, törendeki, dişçideki ve hayvanat bahçesindeki müthiş heyecanlı (!) maceralarına yer veren kitaplardaki çizimler çöp çizgilerden oluşmaktaydı. Her şey ama her şey birkaç çizgiden ibaretti;; evler,, arabalar,, insanlar,, hayvanlar, y , eşyalar... şy Kollar ve bacaklar ve vücutlar olup herhangi bir organ tlar ççöpten öpten iibaret baret o lup h erhangi b ir o rgan iihtiva htiva etmemekteydi. Kafalarsa b bir ir yyuvarlaktan uvarlaktan m müteşekkildi. üteşekkildi.

53


54

AÇIK SATILAN BİSKÜVİ ve KUTUSU USU Mahalle bakkallarında şimdiki g gibi ibi p paketlenmiş aketlenmiş b bisküviler isküviler yyoktu oktu yya a da lüks sınıfına giren birkaç marka da pahalı olduğundan pek tutulmazdı. Hemen her bakkal dükkânının giriş kapısının yanında ortalama 30X30X30 ebatlarında teneke bisküvi kutuları düzenli bir şekilde üst üste oturtulmuş halde dururdu. Bunların ön kısmında camlı bir kapakları olurdu. Kapak, içindeki bisküvilerin bayatlamaması için sürekli kapalı olur, camdan içinde hangi tür bisküvi olduğu görülürdü. Bu kutular, içindekilerin herhangi bir kazaya kurban gitmemesi için zeminden 30 derece kadar yukarı bakacak şekilde meyilli konulurdu. İstenen tür bisküvi, bakkal tarafından kâğıttan bir kesekâğıdına doldurulup tartılarak müşteriye verilirdi. En çok giden çeşit kremalı (kaymaklı da denirdi) bisküvi olurdu. LEBLEBİ TOZU Mahalle bakkallarından temin edilen harikulade b bir gıda maddesiydi. İşaret parmağı uzunluğunda ve kalınlığındaki şeffaf torbalara doldurulmuş şekerli lebk llebi e tozları, çocuklar tarafından çok sevilen ve genelde yyenmek üzere değil de, ağza tümüyle doldurulduktan ssonra karşındakine hızla püskürtülmek için satın alınan b bir abur cuburdu. Eğer ağızda fazla tutulursa, boğaza ffena e halde kaçar ve uzun süre öksürtürdü. SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

TELLİ ARABA O yıllarda, bütün erkek çocuklarının sahip olduğu telli arabalar, ucuz plastikten ve o dönemin revaçta olan otomobil markalarından Murat 124, Renault ve Anadol modellerinin taklitleriydi. Dökme kalıba plâstikten imal edilmişlerdi. Kimi çocukların sahip olduğu plastikten Mercedes ve Chevroletler ise sahibine müthiş bir statü kazandırır ve diğer çocukların gıptayla bakmalarına sebep olurdu. Bu arabaların tavanını delerek içinden çengellenen, üzeri plastik kaplı telin diğer ucu çocuğun direksiyon kullandığını hissetmesi için yuvarlatılmış olur ve buradan tutularak araba kolayca sağa sola döndürülürdü. Bazıları ise işi abartarak, direksiyona daha bir benzemesi için, yine o dönemin hit oyuncaklarından olan çıngıraklı tekerleğin kerleğin ttekerini ekerini ççıkarıp ıkarıp ttelin elin u ucuna cuna ssıkıca ıkıca rraptederlerdi. aptederlerd

55


56

TRİPORTÖR 1970lerde, Devlet Malzeme Ofisi ile ortak olan Arçelik, İtalyan motosiklet ve bisiklet üreticisi Lambretta’nın lisansı altında, ufak nakliye işlerinde kullanılmak üzere bir araç üretir : Triportör… Üç tekerleği bulunan ve direksiyon yerine bir gidonla kumanda edilen bir tasarım harikası. İtalyanların küçük ve ekonomik araçlar yapma hastalığının bir uzantısı olan triportörün kokpitinin önünde gidona bağlı olan bir tekerlek, arkadaki kasada da iki tekerlek bulunurdu. Gidon kokpitin ortasındaydı ve sürücü de doğal olarak ortaya otururdu. Sürücünün sağına ve soluna zorlayarak da olsa birer yolcu otururdu. Kasa, kimi zaman üstü açık, kimi zaman tenteli, kimi zaman da kapalı olurdu. En büyük müşterisi DMO idi ve bu sevimli araçlar neredeyse PTT’nin de simgesi olmuştu. Arçelik marka triportörden başka bir de yine lisans altında montajı yapılan MotoGuzzi’ler vardı. Bu küçük araçlar basit yapılarından dolayı o kadar sağlamdılar ki niz. onlara hala yollarda rastlayabilirsiniz.

SAYI 4 2013


SAYI 4 2013 201

Lİ DİVAN DİVAN-KÜTÜPHANELİ Üzerinde oturmak ve yatmak için tasarlanmış bir ev eşyasıydı. Yaylı bir baza üstüne konmuş sünger bir yatak ve yastıklardan oluşurdu. Yatak ve yastıklar, evin hanımının estetik beğenisini yansıtacak kilim ya da dal-çiçek desenli döşemelik kumaşla kaplanırdı. Çocuklar için bulunmaz bir oyun parkıydı da aynı zamanda…üstünde yaylar deforme olana kadar zıplanır, yastıkları yerlere atılarak ev ya da savaşçılık oyunu için siper yapılır ve anneden dayak yenirdi. Daha sonraları evrim geçirerek bünyesine bir kütüphane de almış “kütüphaneli divan” olarak anılmıştır. Bu modelde, üzeri yine kumaş kaplı sünger bir tabana sahip iki sırtlık bulunurdu ki bu sırtlıklar aynı zamanda arkasında bulunan dolapların kapağıydı. Dolapların ortasında birkaç rafı olan bir kitaplık bölmesi bulunurdu. Buralara gazetelerin kuponla verdiği ansiklopediler ya da biblolar-resim çerçeveleri konurdu. Divanı tutup, kendinize çektiğinizde, bir yatak ortaya çıkardı. Yatağın altındaki baza, evin her türlü ıvırını zıvırını, alabilecek bir kapasiteye sahip olurdu.

57


58

ÇATI ANTENİ ve YÜKSELTİCİ Sadece TRT’nin tek bir kanalla rakipsiz olduğu beyaz kipsiz o lduğu ssiyah iyah b eyaz yyıllardı. ıllardı. Özel televizyon gibi bir kavram bilinmiyordu ve TRT de şimdiki gibi öyle TRT-6, TRT-10, TRT-20 değil sadece TRT’ydi. Dallas’ı ya da Kunta Kinte’yi izleyebilmek için televizyonun dışında bir de elektromanyetik dalgaları toplayabilecek bir alıcı cihazı yani anteni çatınıza kurmanız gerekmekteydi. Ve eğer İstanbul’daysanız yönünü Çamlıca Tepesi’ne çevirmeliydiniz. İnce ayar için çatıdan, pencere ya da balkondaki diğer bir aile üyesine cep telefonu da olmadığı için : “oldu mu, oldu mu ?” diye bağırırdınız. Ancak tüm bunları yapsanız da UHF-VHF bandı yeterince güçlü olmaz ve ekran karıncalı olurdu. İşte o zaman da bir yükseltici satın almanız gerekirdi.

FACIT HESAP MAKİNESİ İsveç malı olan bu dahi makine dört işlemi sıfır h hatayla hesaplayan bir mekanizmaya sahipti. 70ler ve 8 80lerde muhasebecilerin ve esnafların sağ koluydu. T Toplanacak ya da çıkarılacak sayılar makine üzerindeki ttuşlarla u girildikten sonra yandaki kol çevrilir ve işlemin u uzunluğuna göre bu “basma-çevirme” hareketi tekrarllanır a ve en son işlemin sonucu bir fişe basılırdı. Bankayya a gittiğinizde, masalarında oturmuş sürekli bu aletin k kolunu çeviren memurlar görürdünüz. SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

KURNA ve ODUNLU TERMOSİFON Şimdi banyolarımızda duşakabinller, e küvetler, jakuziler ve kombiden gelen sıcak su var. Eskiden evlerin g e banyolarında, genellikle yekpâre merb a merden oyulmuş orta boylarda kurnam llar a olurdu. Üst kısımları dikdörtgen, a l tarafları ise yarım daire şeklinde alt b i forma sahip olan kurnaların oyuk bir o olan l hazne kısımları, yaklaşık 10-12 llitre it suyu tutabilirdi. Yıkanacak şahıs kurnanın yanında küçük bir tabureye k u o oturur, t musluktan hazneyi sıcak suyla d doldurur o ve hamam tası adı verilen p plastik l ya da metal kaplar yardımıyla k kurnadan u düzenli aralıklarla aldığı ssuyu u üzerine boca ederek yıkanma eylemini gerçekleştirirdi. e y Sıcak su ise alt kısmında odun yakılan bir soba, üst kısmında ise bir su tankı bulunan odunlu termosifonda üretilirdi. Bu cihaz suyu ısıtmakla kalmaz, banyoyu da yerinde bir tabirle hamam gibi sıcacık ederdi.

59


60

MEKAP ve ESEM SPOR AYAKKABILAR Bir ayakkabı markası, bir toplumun ekonomik - sosyal ve siyasal tarihini anlatabilir mi? Mekap’ın öyküsünü okuyunca bunun mümkün olduğunu anlayacaksınız... 70’lerde başlayan ve günümüzde hâlâ devam eden bir serüven bu... Her delikanlı bir Converce ya da bir Tiger için ölüp biterdi. Kızların gözü arkası yeşilli Adidas Stan Smith’lerdeydi... Çok şanslı olanlarını, eşin dostun yurtdışı gezilerinden bir bavula sıkıştırarak getirdikleri bir çift, acayip mutlu ederdi... Daha az şanslı olanlar ise genellikle Amerikalı askerlerden ‘düşürülen’ ikinci el pazarlarda aradıklarını bulurdu. Ya diğerleri?.. Onların imdadına ise girişimci Hikmet Kurşunoğlu yetişecekti. 1970’li yıllarda gençlerdeki spor ayakkabı tutkusunu keşfeden Hikmet Kurşunoğlu, ‘akıllı bir yatırım’ yapıyordu. İtalyan bir firma ile anlaşma yaparak, teknoloji ithal etti. Poliüreten tabanlı, sarı - lacivert renkli ayakkabılara bir de isim takıldı: Mekap... İşte Türkiye’nin siyasi, sosyal ve ekonomik hayatında rol alan bir marka böyle doğdu.

SAYI 4 2013


SAYI 4 2013

Sınıfsız Mekap topluluğu Mekap, doğduğu ilk yıllarda alım gücü olsa dahi piyasada bulamadığı için yabancı marka ayakkabı alamayan ya da parası zaten yabancı marka ayakkabıya yetmeyen tüm Türk gençlerinin ayağındaydı. Sağcısı, solcusu, zengini, fakiri Mekap’la yetiniyordu. Yani koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin yapamadığını Karadenizli girişimci Hikmet Kurşunoğlu becermiş ve gençler arasında sınıfsız ve de kaynaşmış bir toplum yaratmıştı. Bugünlerde 40’lı - 50’li yaşlarını süren o zamanın genç kız ve genç erkeklerine sorsanız, Mekap’larını ‘iç geçirerek’ anarlar. Gerçi Converce’liler onların Mekaplı ayaklarına bakıp, bakıp ‘en tepede’ olmanın tadını çıkarırdı ama bu kadarı da onların ‘kusurlarıydı.’ Sınıfsız Mekap topluluğuna onlardan bir zarar gelmezdi. Ta ki bir başka ayakkabı girişimcisi Emin Cankurtaran’ın ürettiği Esem marka spor ayakkabılar çıkıp gelinceye dek. Esem’ler ‘bir bölen’ olarak huzuru bozdu. Esem’ler, yabancı markalara biraz daha benziyordu. Albenisi vardı ve azıcık zorlasa neredeyse ‘Adidas’ bile olabilirdi. Esem’lerle birlikte Mekap’ın yeri de tayin edildi. Artık bu ayakkabılar garibanlara aitti. Esem’ler ise orta sınıf gençlere. Üretimlerinin toplum içindeki ifadesi farklıydı ama iki firma da bu rekabetten zararlı çıkmadı. Türkiye’de her ayakkabıcıya yetecek kadar her yaştan, her gelir gruptan yığınla genç vardı nasıl olsa...

61


SAVAŞMA SEVİŞ... Esir Horace Greasley, kampın yakınlarında bulunan köyün en güzel kızına gönlünü kaptırmış. Kız Alman tabii... Tam 200 kere kamptan kaçmış Horace. Her defasında da yakalanmış... Bu azimli delikanlıyla Heinrich Himmler bir denetim sırasında karşılaşırlar...


SENSİZ GEÇEN ÖMRÜMÜZE... Hakkında yazılan çizilen hiçbir şey seni bize anlatamadı. Belki sen bile ne yaptığının farkında değildin. Etkilenmek eylemini bu kadar mı etkili kılar bir insan. İşte o sendin. Sessizce gittin arkana bakmadan. Nefesimizi kestin, kalbimiz durdu Emmanuel! Nam-ı diğer

Slyvia Kristel


DAHA ŞİMDİDEN ÖZLEDİK Our Lord Jon Lord

Bir pop grubu olarak kurulan Deep Purple’ın efsanelerindendin. Umarız cennettesindir. Eğer cehennemdeysen zebanileri mort ettiğini biliyoruz. Zebaniliklerini hatırlattın çünkü. Reenkarnasyon varsa ve mümkünse yanımıza gel! Hiçbiri ise şıkkımız, sınavdan boş kağıt ile çıkarız! Seni unutanı unutur, solfeji 100 bin defa tahtaya çizeriz. Yeter ki notalara tekrar hayat ver!


Pro Geyik sayi 4