Issuu on Google+

İsrail Büyükelçisi ilk kez Türk Basını’na konuştu...

SÜPER GÜÇ, SÜPER BÖCEĞE KARŞI

Mehmet Altan: “Seçimler sürprizlerle doludur” »

■ Dünyanın süper gücü olan ABD, her türlü iç ve dış düşmanlarına karşı mücadele ederken, yıllardır bir böcek ile başa çıkamadı. Amerikalıların korkulu rüyası bu canavarın adı: Bed Bug. » 3’TE

■ Dört yılı aşkın bir süre sonra ilk kez Posta 212’ye konuşan İsrail’in Washington Büyükelçisi Michael Oren, Mısır ve Ortadoğu sorunun yanı sıra Türkiye-İsrail ilişkileri ile ilgili soruları yanıtladı. » 10’DA

11’DE

21 Ağustos 2013 Çarşamba YIL 1 • SAYI 14 HAFTALIK ÜCRETSİZ

A M E R İ K A’ D A K İ

NEW YORK BORSASI SATILIYOR ■ Yaklaşık iki asırlık New York Borsası’nın 8 milyar dolar karşılığında 13 yıllık Intercontinental Exchange’e satışı sermaye piyasası düzenleyicisi SEC tarafından onaylandı. » 7’DE

Türkiye’nin ABD’ye ihracatı büyüyor » 5’TE

Google’a Türk rakip geliyor ■ TÜBİTAK UZAY tarafından yerli olarak tasarlanıp üretilen Türkiye’nin ilk yerli gözlem uydusu RASAT’ın iki boyutlu Türkiye haritası bu yıl içinde internet üzerinden kullanıma sunulacak. » 7’DE

TÜRKLERİN

GAZETESİ

“Sağlık Bakanlığı İlik Bankası’nı neden kurmadı” ABD’de yaşayan 14 yaşındaki lösemi hastası Lara’nın ölümünün ardından hayatını Türkiye’de İlik Bankası kurulması için adayan LÖSEV Başkanı Ezer ağır konuştu ■ Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nın Kemik İliği Bankası kurmakta çok geç kaldığını söyleyen LÖSEV Başkanı Üstün Ezer, “Bu hastalık yüzünden binlerce çocuğumuz ölüyor” dedi.

■ “Sağlık Bakanlığı neden İlik Bankası kurmakta geciktiğini artık açıklasın” diyen Ezer, “Bir çocuk doktoru olarak, bir çocuğun hastalıktan dolayı ölmesine çok sinirleniyorum” diye konuştu. » 9’DA

Başbakan Erdoğan Twitter’ın da lideri...

■ Düşes depresyonda ■ Manhattan’da akıl almaz hırsızlık ■ Yeni iPhone 5C 10 Eylül’de ■ Türklerin Amerika’da katıldığı ilk fuar ■ Google’da gizemli kesinti ■ Çok kazandıran şaşırtıcı meslekler ■ Bu davul başka davul ■ Fenerbahçe USA Zico’yu ağırladı

HEPSİ VE DAHA FAZLASI POSTA212 LIFE’DA

Lara’yı kaybettik... ■ Lara Tanrıkulu Berkmen... Henüz 14 yaşındaydı. Uzun süre lösemi ile mücadele etti. Ama yenik düştü. Ölümü Türk toplumunu acıya boğdu .

» 9’DA

Obama Affı’ndan 400 bin kaçak yararlandı...

■ Sosyal paylaşım sitesi Twitter’da en çok takip edilen liderin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğu ortaya çıktı. 3 milyon 240 bin takipçisi olan Erdoğan’ı CHP lideri Kılıçdaroğlu izliyor. » 8’DE

Düşeş depresyonda

www.posta212.com

■ Brooking Metropolitan Policy Program tarafından yayınlanan rapora göre; ‘Çocukluk Çağı Gelişleri için Erteleme Hareketi’nin ilk yılında programdan 400 bin kaçak göçmen yararlandı. » 13’TE

Bir milyon Müslüman Washington’a yürüyecek... ■ ABD’li Müslümanlar, Başkan Obama’nın 12 yıl önce meydana gelen 11 Eylül saldırılarıyla ilgili incelemelerdeki tutumunu eleştirmek için önemli bir günü seçti. 11 Eylül’de ‘kötü adam’ olarak görülmekten şikayetçi bir milyon Müslüman, Washington’a yürüyerek dini profillemeye karşı çıkacak. » 3’TE

Gelir eşitsizliğinde birinci ülke: ABD» 7’DE

AKP’nin Suriye ve Mısır politikaları

Obama’nın hoşgörü ve demokrasi dersi

Amerikan rüyası kabusa mı dönüşüyor?

Beatles’ın popüler resmi Florya’da mağaza vitrininde

O Ses...

‹LHAN TANIR ■ 8’DE

HALDUN ARMA⁄AN ■ 11’DE

ARZU KAYA URANLI ■ 9’DA

DO⁄AN ULUÇ ■ 3’TE

MEHVEŞ KOÇAK ■ 2’DE


2

Toplum Yaşam

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Bloomberg: Toplu konutlarda yaşayanlar parmak izi vermeli

Mehveş Koçak mehveskocak@posta212.com

O SES....

T

ÜRKİYE çok acılar çekmiş bir ülke. Evde, sokakta, ülkede şiddetin her türlüsünü yaşadı. Savaşa, teröre, töreye yıllarca göğsünü siper etti. Kahpe kurşunlara hedef oldu. Daha yerdeki kan kurumadan bir başka kan ile gözyaşlarını yıkadı... Meslek yaşantımda her türlü savaş, afet ve ölüm gördüm, ama hiçbiri 17 Ağustos’taki gibi değildi... Türkiye’nin yaşadığı en büyük acı Gölcük depremiydi. Bugün 17 Ağustos, dünyanın bir ucunca bir göl kenarında elimdeki sopayı balçığa batırıp çıkartıyorum. Kendimle konuşuyorum… Hala hastayım, tedaviye ihtiyacım var. Beynimdeki sesleri, uğultuları, yardım çığlıklarını unutamıyorum. Ve tekrar o güne gidiyorum... 17 Ağustos 1999... O gece önce depremin uğultusuyla uyandım. Bir kaç saat sonra televizyon canlı yayın ekibi ile Gölcük’ün merkezindeydik. Depremin kalbinden canlı yayın yapıyorduk. Sarsıntılar devam ediyordu. Etraftaki toz bulutu içinde çığlıkları takip ediyorduk. Şaşkınlıktan gözlerimizi kırpamıyorduk. Bölgeye ilk giden ekiplerdendik. Depremi yaşayanların bazıları savaş çıktı sanıyordu. Büyük bir uğultuyla bombaların üzerlerine yağdığını söyleyenler oldu. Sabah olmak üzereydi ama güneşin doğuşunu göremiyorduk. Bir kadın sesi öylesine dipten geliyordu ki, her şeyi bırakıp oraya koştuk. Enkazın üzerindeydik. Sesi takip edince bir aralık bulduk, o aradan sesi daha net duyabiliyorduk. Bir kadın sesiydi : “Yardım edin kımıldayamıyorum!” Enkazın olduğu yere eğilip konuşmaya başladım: “Merak etmeyin buradayız, sizi kurtaracaklar”. Kurtarma ekipleri gelene kadar enkaz altındaki kadınla konuşmaya devam ettik. Kameraman arkadaşım bir taraftan çekim yapıyor diğer taraftan da canlı yayına gitmemiz gerektiğini söylüyordu. O SESİ orada bırakamıyordum. Enkazın diğer ucunda çaresizce elimde mikrofon ile bekliyordum. Tırnaklarımla kazımaya çalışıyordum dev betonları. Biliyordum. İmkansızı deniyordum… O SES ile vedalaşıp geri dönmek üzere canlı yayına girdim. Saatlerce canlı yayından çıkamadım. Aklım O SES’te kaldı. 15 dakikalığına canlı yayından çıktığımız ilk anda o enkaza koştum. O SES hala ordaydı. Şükürler olsun ölmemişti. Artık canı acımıyordu. Kocası vardı, oğulları vardı. Hepsi arka odadaydı. Hiçbirinden ses gelmiyordu. Biliyordu ki onlar sonsuz uykularındaydı. Gece su içmek için mutfağa gelmişti. Oğullarından arta kalan bulaşıkları yıkamış, yemekleri buzdolabına kaldırmış, balkon kapısını kapatmış tam odasına geri dönerken deprem onu koridorda yakalamıştı. Şimdi anlıyorum O SES neden bu kadar etkili! Bir asker eşi. Yıllarca doğuda kalmışlar. Şırnak’ta, Hakkari’de, Van’da yıllarca yaşamışlar. Terörü, savaşı, açlığı, çaresizliği görmüşler. Ölüme her an hazır biri için deprem ne kadar korkutucu olabilirdi ki? “Önemli değil” diyordu. “Kocam oğullarım öldüyse önemli değil yaşamak” diyordu. Kurtarma ekiplerine çoktan haber vermiştik ama gelemiyorlardı. Kurtarılacak çok insan vardı. Çığlıkların geldiği büyük binalardaki insanları çıkartmaya çalışıyorlardı. O sesin adı Tülay’dı. Soyadını hiç sormadım soramadım. Hep oğullarından bahsetti.. Sonra Gölcük’teki askerleri sordu. Memleketlerinden uzakta lojmanlarda kalan askerleri… “İyi dedim” ama değildi. Belki son konuşmalarıydı bunlar. O SES yapayalnız bekliyordu koca enkazın altında... Bu defa gerçekten gitmeliydim. Çaresizce boynum önümde işime geri dönmeliydim. Ne zaman döneceğimi bilmediğim bir süre onu yalnız bırakmalıydım. Vedalaştım. Helallik istedim. Bana sadece “Vatan sağ olsun” dedi. Kurtarma ekipleri yeri işaretlemiş, en kısa sürede gelip enkaz çalışmalarına başlayacaklarını söylemişlerdi. Artık sabah olmuş, on binler yardım için Gölcük’e akın etmişti. Uykusuz geçen 24 saatin ardından o sesin geldiği yere döndüm. Enkaz kazılmış, her yer didik didik aranmıştı. Öğrendim ki binadan kimse sağ çıkmamış! Orda dizlerimin üzerine çöküp kaldım. Donuklaşan gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. İnsanlığımın bittiği, mesleğimden lanet ettiğim gün o gündü. Niye itfaiyeci değildim, niye doktor, hemşire olmadım! Nasıl O SES’e yardım edemedim. Hiçbirini ben kurtaramadım! Öylece orda canlı yayın yaptık. Aradan yıllar geçti. Her sene 17 Ağustos Depremi’nde ölenleri anıyoruz. Ama ben anamıyorum. Hala o günü yaşıyorum... Kulağımdaki o ses beni yerde çağırıyor .Son sözü “Vatan sağ olsun” olan O SES benim tüylerimi diken diken ediyor! Nasıl bir ölüm! Son nefesinde bile vatanı düşünen bir asker eşi. Onun gibi asker olan olmayan, fakir zengin, sağcı, solcu mağdur binlerce insanımız 17 Ağustos’ta ölümle bir yolda buluştu... Unutamadım, unutmayacağım, balçıklar içinde, enkaz altında kalmış bir Türkiye’yi. Unutturmayın sizi yeniden felaketlere taşımak isteyen zihniyetlere, ölümün kardeş, ana, baba, düşman tanımadığını…

ABONE OLMAK İÇİN...

abone@posta212.com

Açıklamaları çoğu kez tartışmalara yol açan New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg, bu kez de toplu konutlarda güvenliği sağlamak için herkesin parmak izinin alınması önerisiyle tepki çekti (NEW YORK – POSTA 212) New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg, toplu konutlarda güvenliğin sağlanması için buralarda yaşayanların parmak iziyle evlerine girmelerini önerdi. “İçeri girmeleri için insanların parmak izlerini almalıyız. Elbette bu evlerin kontratta ismi yazan kişiler tarafından kullanılmadığına dair iddialar da var” dedi. Bloomberg, New York şehrinde nüfusun yüzde 5’inin yaşadığı bu bölgelerde suçun yüzde 20’sinin işlendiğine de dikkati çekti. “Burada suç oranını düşürmenin bir yolunu bulmalıyız” diyen belediye başkanı, binalarda yaşayanların daha fazla polis koruması istediğini ileri sürdü.

» DİKEY DEVRİYE Bloomberg’in bu önerisi, federal savcıların New York Şehri Toplu Konutları sakinlerinin adına polisin binalardaki “dikey devriye” denilen ve aynı anda bir binanın farklı katlarında kontroller gerçekleştirdikleri uygulamaları hakkında dava açmaya hazırlandığı döneme denk geldi. Parmak izi alma önerisi ise, derhal konuyla ilgili kınayan basın açıklamaları yapan üç belediye başkanı adayı başta olmak üzere çeşitli kesimlerden tepki çekti.

» SAYGISIZCA VE ÇİRKİN

Sayman Bill Thompson, “Saygısızca ve çirkin. Başka kelime bulamıyorum… Azınlıklara suç-

lu muamelesi yapmanın bir başka yolu. Bloomberg New Yorkluların evlerinde mahkum gibi hissetmelerini istiyor” dedi. Bill de Blasio ise tepkisini “Bloomberg, bir kez daha, yalnızca şehrin belirli bir bölgesinde yaşadıkları için masum insanları suçlu ilan ediyor” diye dile getirdi. Christine Quinn de yaptığı açıklamada “Toplu konut sakinlerinin evlerine girebilmeleri ve misafirlerini ağırlayabilmeleri için parmak izlerini verme sorunluluğu tamamen saçma bir fikir. Belediyenin, kanunlara uygun vatandaşların peşine düşmek yerine, bu konutlarda yıllardır söz verdiği güvenlik sistemlerini oluşturması gerekiyor” dedi.

New York’un ünlü Türk restoranı satıldı Fenerbahçe’nin eski futbolcusu Salim Görür tarafından 10 yıldır işletilen Dervish Restaurant satıldı. New York’un Times Square bölgesinde bulunan restoranın yerine ticaret merkezi yapılacak NEW YORK’UN dünyaca ünlü Times Square bölgesinde faaliyet gösteren Dervish Restaurant’ın binası 10,6 milyon dolara satıldı. Fenerbahçe’nin eski futbolcusu Salim Görür tarafından 10 yılı aşkın süredir işletilen mekanın daha önce de satıldığı ile ilgili dedikodular çıkmış ancak satış gerçekleşmemişti. The Real Deal haber sitesinde yer alan habere göre Ascot

Properties tarafından satın alınan bina, Witkoff Group’un yeni projesinde ticari mekan ve otel olarak yeniden inşa edilecek. 146 West 47th Street adresindeki dört katlı bina, benzer binaları alarak ticari merkezlere dönüştüren Manhattan merkezli Ascot Properties NYC için boşaltılacak. Binanın satışında görev alan emlakçı Kevin Salmon,

yeni projenin bölgedeki kiraları artıracağını söyledi. Geçtiğimiz yıl Times Square civarındaki ticari mekanların kirasının yüzde 45 arttığına dikkat çeken Ascot’ın yönetim kurulu başkan yardımcısı Michael Brown, artan kiraların binayı satın almadaki öncelikli nedenlerinden biri olduğunu söyledi. 1996 yılında binayı satın alan işadamı Salim Görür,

Dervish Restaurant ismiyle 10 yıldan fazla zamandır New York’un en tanınmış Türk restaurantı olarak Times Square’de faaliyet gösteriyordu. Witkoff Group 5400 square foot büyüklüğündeki dört katlı binanın yanı sıra 701 Sevent Avenue’da da 430 milyon dolara başka bir binayı otel yapmak için geçen yıl satın almıştı. (Cemil Özyurt – Turkavenue.com)


Güncel Toplum

21 Ağustos 2013 Çarşamba

SÜPER GÜÇ, SÜPER BÖCEĞE KARŞI….

3

Doğan Uluç doganuluc@aol.com

Beatles’ın popüler resmi Florya’da mağaza vitrininde

Amerika her türlü düşmana karşı içerde ve dışarda mücadele verirken bir böcek ile yıllardır baş edemiyor. Amerikalıların hayatını altüst eden bu küçük canavarların adı Bed Bug MEHVEŞ KOÇAK NEW YORK

(POSTA 212) Evrim geçirmiş bir tahtakurusu böceği (Bed Bug) teknolojide ve savaş araç gereçlerinde dünya lideri olan ABD’nin başına dert oldu. Türkçesi yatak böceği anlamına gelen bu böcek insan kanı emerek yaşıyor. Sinek gibi uçmuyor ama sinekten daha sinsi yaklaşıyor. Gece uykuda yakalıyor, fark ettirmeden ısırıyor üstelik bir gecede en az beş altı kez farklı yerlerden kan emiyor. Olmuyor, yok edilemiyor virüs gibi yayılıyor.

» EVRİM GEÇİRMİŞLER

Amerika’da özellikle büyük şehirlerde herkesin yaşadığı korkunç bir tecrübe haline gelen böcek, Amerika’ya gelen turistleri de ısı-

rıyor. Bazı otellerde ve kısa sürekli kiralanan evlerde yatakların altında yaşıyor. Türkiye’de birçoğumuzun görmediği, bilmediği bu böcek, eski zamanlarda belki sadece askerlik anılarına hikaye olan tahta kurusunun daha iri ve dayanıklı olan cinsinden. Bazı çevreler bu böceği Amerika’da evrim geçirmiş tahta kurusu olarak yorumluyor. New York bölgesinde bir çok bina, otel ve okulun kısa süreli kapatılmasın neden olan böcek girdiği yerden kolay kolay çıkmıyor.

» KORKULU RÜYA

Bed Bug, New York’ta ev alımsatım ve kiralamada emlakçıların da korkulu rüyası. Çünkü kiralanan ya da satılan evde Bed Bug varsa böceğin yarattığı maddi ve manevi zarardan ev ya da bina sahibi sorumlu. Örneğin kiracı eve

girdi ancak Bed Bug şikayetinde bulundu. Öncelikle ilaçlama firmasının gelip evi temizlemesi, kontrollerini yapması gibi masraflar ödeniyor. Evdeki mobilya eşya ve giysilerin atılması gerekiyorsa yenilerini, ev sahibi karşılamak zorunda. » MOBİLYALAR ATILIYOR Aynı şekilde otellerde de eğer müşteri bu böcek ile karşılaşmışsa, otele karşı tazminat davası açabiliyor. Otel odası ya da otel karantinaya alınıyor. New York, Boston, Washington DC gibi büyük şehirlerde sokak aralarında, evlerin önünde yatak ve mobilya görürseniz şaşırmayın. Hemen hemen her hafta bir kaç evin önüne atılan bu mobilyaların sebebi Bed Bug istilası.

T

BED BUG NEDİR ?

NASIL KORUNULUR ?

NASIL YOK EDİLİR?

Üçüncü dünya ülkeleri böceği olarak bilenen bed bug’ın, Türkçe adıyla tahta kurusunun geldiği yer Hindistan ve Pakistan. Kaynaklara göre Amerika’ya da havayolu ile taşınmış. Milyonlarcanın üremesi için bir tanenin yeterli olduğu böcek, yan yana oturduğunuz birinden, bir eşyadan, toplu taşıma aracından, yeni aldığınız mobilyadan yada evinize gelen bir misafirden bile gelebiliyor. Gizlenmeyi çok bilen bu böcekler, yatakta, duvar boşluklarında, mobilyada, eşyada özellikle otellerde yaşıyor. Bir tanesi 10 bin yumurta yapıyor. Hatta bu yumurtaları insan derisinin altına bile bırakabiliyor.

Amerika’da yeni eve çıkmışsanız ya da turist olarak Amerika’ya gelmişseniz öncelikle yatağınızın altına bakın. Yatağın kenarlarında böceğin izi var mı yok mu emin olun, sonra rahatça uyuyun. Satın aldığınız ikinci el eşyaları iyice kontrol edin. İkinci el yatak almamaya özen gösterin.

Profesyonel ilaçlama şirketleri özel ışıkları ile yatağı ve evi kontrol ediyor. Böceğin kendisi, yumurtası veya dışkısı bulunursa önce ilaçlama yapılıyor. Buharlı özel zehirleme bombaları kullanılıyor. Böceğin kendisi ölse bile 6 ay yaşayabilen yumurtasını yok etmek için buharlı makinalar kullanılıyor. Ya da zehir bombası patlatılıyor. Bütün giysiler yüksek derecede yıkanıyor ve kurutuluyor. Mobilyaların çöpe atılması tavsiye ediliyor. Çünkü çoğu zaman böceğin yumurtalarını bulmak mümkün olmuyor.

TÜRK DOKTOR HASTASINI TACİZ ETTİ

ABD’de çalışan hipnoterapist Ayhan Yavuz, depresyon nedeniyle kendisine başvuran 18 yaşındaki gence tecavüz etmekle suçlanıyor (WASHINGTON – POSTA 212) Washington’da kendi kliniğini işleten Ayhan Yavuz adlı bir hipnoterapistin “enerji tedavisi” adı altında 18 yaşındaki bir hastasına tecavüz ettiği iddia edildi. Mahkeme belgelerine göre Ayhan Yavuz, kendisini geçtiğimiz yı-

lın sonlarında birkaç kez ziyaret eden hastasını cinsel davranışlarda bulunmaya zorladı. Doktor Ayhan Yavuz’u endişe ve depresyon şikâyetiyle Bothell’deki “Balancing Health Clinic”te ziyaret etmeye başladığını söyleyen kurban, doktorun

kendisine enerji terapisi adı altında sıra dışı ve cinsel içerikli şeyler yapmaya zorladığını ifade etti. Olay, kurbanın bu “tedaviden” bir sonraki doktoruna bahsetmesiyle ortaya çıktı. Bir polis memuru, Ocak ayında verdiği bir röportajda Ya-

vuz’un hastasıyla cinsel bir ilişki kurduğunu itiraf ettiğini söylemişti. 5 Ağustos’da King County savcısı, Yavuz hakkında ikinci derece tecavüzden dava açarken, Washington Sağlık Müdürlüğü, Yavuz’un hipnoterapi ve danışmanlık lisansını askıya aldı.

ELEFONDAKİ arkadaşım heyecanla “İki adımlık yer, atla taksiye mutlaka git gör” diye üsteliyor. Hafta başında yemeğe çıktığım arkadaşımın ısrarla gitmemi istediği yer Florya’daki ‘İstanbul Akvaryum’ alışveriş merkezi. Görmemi ısrar ettiği ise ‘Urbaks’ adlı mağaza. “Neyi göreceğim” diye soruyorum, fazla bilgi vermiyor: “Girerken görürsün.” Çarşı kaldığım otele nerdeyse taş atımı mesafede. Yarım saat sonra modern çarşının ikinci katındayım. Bir koridor köşesine geliyorum, karşımda Urbaks. Kapısı geniş, iki yanında insan boyunu aşkın cam vitrinler. Arkada satış malları yerine kapının iki yan vitrinde siyahbeyaz aynı poz iki resim teşhir ediyorlar. Aynı mesleği paylaştığım arkadaşımın niye ısrar ettiğini anlıyorum. Resimler gelmiş-geçmiş en ünlü pop grubu The Beatles’ın Londra’da Buckingham Sarayı’na giderken girişte hayranlarının yarattığı izdihamı gösteriyor. Anı defterimden sayfalar açılıyor. Üniformalı polislerin kapıda insan duvarıyla kontrol almaya çalıştığı gurubun ortasında ben de varım. Darbe alıp düşmesin diye kolum havada, yukarıdan görüntü almaya çalışıyorum. The Beatles Saray’da Kraliçe Elizabeth’den MBE nişanını aldıktan sonra izdihamı önlemek için hileye başvurdular. Nişan törenine Rolls Royce ile gelen John, Paul, George ve Ringo fotoğrafçıları atlatmak için görkemli Rolls Royce yerine minibüsle Saray’ı terk ettiler. Taktik başarılı oldu, fotoğrafçıların çoğu boş yere lüks arabanın peşine takıldı. Minibüs önümden geçerken kapısı aralandı, Ringo Starr “Atla içeri” diye bana seslendi. Aylar önce BBC’nin Lime Grove stüdyolarında röportaj yaptığım “Şahane Dörtlü” (Fab 4) lakaplı grubun şakacı davulcusu azalan kalabalık arasında beni tanımıştı. The Beatles’ın daha sonra nişan töreninde Saray tuvaletinde esrarlı sigara içtiklerini itiraf etmeleri de tüm dünyada yankılar yaptı. Buckingham kapılarında izdiham resmi başta ‘Life’ çeşitli dergilerde kapak olduğu gibi gazetelerde, The Beatles kasetlerinde de kullanıldı. Mağaza personeli ‘Urbaks’ta popüler Beatles resminin niye kullanıldığını bilmediklerini söyledi. (hurriyet.com'dan alınmıştır.)

Bir milyon Müslüman Washington’a yürüyecek

ABD’de 11 Eylül’de 1 milyon Müslüman Washington’a yürüyerek dini profillemeye karşı çıkacak. 11 Eylül saldırılarının herkesi etkilediğini belirten Müslümanlar, “Olaydan 12 yıl sonra bile Müslümanlar kötü adam olarak gösteriliyor” diye tepkilerini dile getiriyor

(NEW YORK-POSTA 212) ABD’deki Müslümanlar, dini profillemeyİ ve Obama’nın 12 yıl önce yaşanan terör saldırılarıyla ilgili incelemelerdeki tutumunu eleştirmek için önemli bir günü seçtiler. 11 Eylül saldırılarının 12’inci yılında Washington’da Beyaz Saray’a yürüyerek tepkilerini gösterecekler. Ancak “Million Muslim March” adı verilen bu yürüyüş için seçilen tarih, ABD’de muhafazakar kesimlerin öfkesini çekti. Yürüyüşü düzenleyen Amerikalı Müslümanlar Siyasi Hareket Komitesi (AMPAC),

yaklaşık 3000 kişinin ölümünde yol açan 11 Eylül’den sonra ülkedeki Müslümanların, İslam karşıtı görüşler nedeniyle mağdur olduklarını savunuyor.

» MÜSLÜMANLAR TRAVMA YAŞADI

AMPAC, konuyla ilgili açıklamasında 11 Eylül’de ABD’nin New York’ta yaşanan korkunç olaylar nedeniyle tamamen değiştiğini ve o gün yaşananların tüm ülkeyi etkilediğini söylüyor. “Müslümanlar da, Müslüman olmayanlar da bir travma yaşadı, ancak biz Müslümanlar olarak olaydan 12 yıl sonra hala kötü adamlar olarak gösterilmeye devam ediyoruz. Bugüne kadar tüm medya kuruluşları ve İslam karşıtı örgütler biz Müslümanlar ve İslamiyet hakkında karalayıcı ve doğru olmayan iddialarda bulundular” diyen grup, hükümetin Müslümanların özgürlüklerini korumak için hiçbir şey yapmaması bir yana, İslam ülkelerinde “Teröre Karşı Savaş” yürüterek konuyu daha da alevlendirdiğini iddia ediyor.

» KURBANLARA SAYGISIZLIK Ancak grubu eleştirenler, ABD’nin İslam diniyle İslamcı radikalleri birbirinden ayırt etmek konusunda 2001 yılındaki saldırılardan beri büyük mesafe kat ettiğini ve Müslümanların yönetim tara-

fından ayrımcılığa uğradığı iddialarının temelsiz olduğunu ileri sürüyorlar. Ayrıca yürüyüş için 11 Eylül gününün seçilmesinin de terör olayının kurbanlarına ve ailelerine saygısızlık olduğunu vurguluyorlar.


4

ABD Gündem

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Tolga Tanış Central Park meselesi

K

ONU çok uzadı. İstanbul’a Central Park’a benzeyen bir yer yapma hevesinin kendi içinde nasıl çarpıklıklar içerdiğini anlatmaya çalışacağım. İşin en yüz kızartıcı kısmından başlayayım. Kadir Topbaş Merter’deki arazi için demiş ki, “Yaklaşık 500 bin metrekarelik bu alanı bölge parkı yapmak istiyoruz. Central Park’tan daha büyük olacak.” Önce aklım almadı. O bölgede nasıl Central Park’tan büyük bir yeşil alan olabilir diye. Meğerse koskoca kentin belediye başkanı bildiğin sıfır hatası yapmış. Özensiz gazeteciler de hesaba atlayıp Central Park’ı Merter’den küçük gösteren grafikler patlatmış. 340 hektardır Central Park. Metrekareye vurunca 340 bin değil, 3.4 milyon eder. Ve Merter’de planlananın neredeyse 7 katı büyüklüğündedir. İnanın çok utanarak söylüyorum. Central Park yapacaksan önce matematik bileceksin. İstanbul’a tek bir büyük park yapınca işin tamam olduğunu da zannetme. Central Park, merkez parkı demek ama… New York’un bir merkezi yok ki, Central Park merkez olsun. Ne Times Meydanı ne de Wall Street’in olduğu Downtown… New Yorklular için merkez kendi oturdukları mahallelerdir. Park Slope’ta yaşayan Prospect Park’a gider. Tribeca’daki Battery Park’a iner. Central Park da büyük bir etkinlik olmadığı sürece Upper West ve Upper East’te yaşayanların yeridir. 1700 tane park ve oyun alanı var New York’ta, haberin var mı!.. Hadi kurdun diyelim. Nasıl koruyacaksın? Central Park’ın olduğu Manhattan’da gece nüfusu sadece 1.5 milyon. Onlar da ortalama yıllık geliri 100 bin doların üzerinde olan dünyanın bir şehirde toplanmış en zengin topluluğu. Uzaktan hoş görünüyor da… O park yılda 38 milyon dolar para yiyor. Ve paranın yüzde 85’i de parkı yaşatmak için New Yorkluların kurduğu yardım kuruluşu ‘The Conservancy’nin bağışlarından geliyor. Cihangirliler bir mahalle parkına iki salıncak koydu diye heveslenme. Bağış yapmayı destekleyen bir vergi rejimin var mı? Bağış havuzu için Manhattan’daki gibi konsantre bir üst gelir grubun var mı? Sırf park olsun diye kurulmuş bir park da değildir Central Park. Çünkü New Yorklular orada haftanın yedi günü sabahın köründen itibaren koşar, bisiklete biner, spor yapar. Spora takıntılı bir kent kültüründen bahsediyoruz. O yüzden sürekli canlıdır. O yüzden rezervuar dedikleri gölün çevresinde sürekli koşan insan olur. İşlevseldir. Böyle bir kent alışkanlığın var mı? Performanslar ise işin en uygulanabilir kısmı. Yazın köşedeki tiyatrosunda Al Pacino’yu Kral Lear’de izleyebilirsiniz mesela. Sahnesinde Mariah Carey’yi New York Filarmoni’yle söylerken duyabilirsiniz. Konserler ücretsizdir, bunları sağlayan da belediye olur. Yaptın diyelim. Ancak şunu da unutma: New York’ta beş ilçesiyle 8.5 milyon kişi yaşar. İstanbul’da neredeyse 20 milyon. O olsa bile Central Park başka bir taraftan da, kentte paranın pusulasıdır aynı zamanda. Mesela İstanbul bir su şehridir. Boğaz’da oturmanın statü sayıldığı bir kent. Ama New York’ta nehir, deniz manzarası kimsenin umrunda olmaz. Asıl statü, evden parka bakabilmektir. Su kenarlarına, New Yorkluların Laz müteahhidi Trump ev yapar. Ve Teşvikiye’yi yavaş yavaş öldüren Keten İnşaat gibileri New York’ta ‘eski para’ Dakota Binası’nın yanına bile yaklaştırmaz. Central Park diyorsan eğer… Değiştirebilir misin? Central Park’ın olsun diye kentin tüm yerleşim alışkanlığını kökünden sökebilir misin? Ve son olarak… Central Park diye tutturan herkes için soruyorum. İnsanın yaşadığı kente şekil verme hevesi son derece anlaşılabilir. Ayrıca Central Park’ın mimarı da bir gazetecidir. Bundan 150 küsur yıl önce oralar boşken bir gazetecinin görevi belki bir park tasarımı çizmek olabilirdi. Ama bugün İstanbul’da gazetecilerin işi hesap dahi bilmeden bir Central Park projesi peşinde koşmak mı? Yoksa kentin kaynaklarının nasıl kullanıldığını denetlemek mi? Gezi eylemleri ilk başladığında da yazdım. Central Park’a gelinceye kadar Eyüp’te açılan 600 bin metrekarelik Vialand denilen o tematik parka tek biriniz laf ettiniz mi? Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Kentin ortasında bu kadar büyük bir arazi halkın kullanımına kapatılıp paralı eğlence yerine dönüştürülemez” dedi mi? Bu tematik parklar dünyanın her yerinde kent dışında bölgelere yapılıyorken, tek bir fahri şehir planlamacısı editör “O bölge düşük gelir düzeyli bir yer. Duvarlarla çevrili bir proje bölgedeki aileler üzerinde derin yaralar açar” diye düşündü mü? (hurriyet.com’daki yazısından alınmıştır)

McCain’in diktatörlüğe karşı duruşu İLHAN TANIR ANALİZ

2008

yılında Obama’ya karşı başkanlık yarışını kaybeden ve Senatörlüğe devam eden John McCain, o zamandan beri Obama yönetimi ile birçok farklı dış ve iç politika konusunda zıt düştü. Dış politika konularında McCain’in en açık ve net şekilde Beyaz Saray’ı suçladığı ve karşı geldiği konu ise Suriye oldu. 2011 yılının Mart ayında başlayan Suriye ayaklanması sonrası, McCain, üyesi olduğu Senato’daki Silah Hizmetleri Komitesinden sıkça Beyaz Saray’ın Suriye konusundaki pasifliğini eleştirdi. 2012 yılından beri ısrarlı bir şekilde ABD silahlı kuvvetlerinin Suriye’ye müdahale ederek, Esad kuvvetlerinin saldırılarını durdurmasını talep etti. McCain özellikle uçuşa yasak bölge, hava saldırıları ve muhaliflerin tanıdık ve ılımlı kesimlerini silahlandırma gibi, farklı politikaları sürekli bir şekilde dile getirdi. Senatör, sadece Obama yönetimi ve Dışişleri Bakanlığı ile değil, Ameri-

kan Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanlığı ile de farklı zamanlarda yine farklı dış politika konuları üzerinde fikir ayrılığına düştü. Temmuz’un 18’inde ise, Genelkurmay başkanı Martin Dempsey, iki yıllık görevinin ardından, iki yıllık ikinci dönemine başlayabilmek için Senato’da onama oturumlarına başladı. Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yapılan ve yaklaşık üç saat süren toplantıda, diğer senatörlerin yanı sıra, özellikle McCain’in Dempsey ile karşılaşması dikkatle izlendi.

» SURİYE POLİTİKASI SORGULANDI

Beklendiği gibi McCain, kendisine ayrılan zamanın hemen tümünde Dempsey’i ABD’nin Suriye politikası ile ilgili sert bir biçimde sorguladı. Suriye’ye daha aktif bir şekilde müdahale konusunda generalin kişisel fikrini öğrenmekte ısrar eden McCain’e karşı Dempsey, kişisel olarak Suriye’de ne yapılması gerektiğini söylemeyeceğini, bunu ancak başkan Obama’ya sunabileceğini söyleyerek, McCain’in salvolarına karşı biraz da umursamaz bir tavır sergiledi.

Geçtiğimiz Şubat ayında, o zamanki Savunma Bakanı Leon Panetta ile yine aynı komitenin önünde Suriye konusunu konuşan Dempsey, Panetta ile beraberce Suriye muhaliflerini silahlandırma yönünde Beyaz Saray’a tavsiye yaptıklarını ama bunun Beyaz Saray tarafından reddedildiğini açıklamış ve bundan ötürü de büyük gürültülere neden olmuştu. Bu kez ise Dempsey, benzer bir skandal ortaya çıkarmamak için dersini iyi çalıştığını gösterdi ve Beyaz Saray’ı zor durumda bırakabilecek herhangi bir çıkış yapmaktan çekindi.

» BAŞKANIN ÖNÜNDEKİ FRENLER

Amerikan sisteminin en önemli dengeleme mekanizmalarından biri hiç şüphesiz başkanın atadığı büyükelçiler gibi üst dereceli diplomat ve askerler veya kabine seviyesindeki yetkililerin, Senato üyeleri tarafından sorgulanmasına izin vermesi. İlgili yetkilinin görev alanına göre, farklı komitedeki senatörler, bazen TV kameralarının önünde adaylara sorular sormaktalar. Eğer herhangi bir nedenden dolayı adayları namzet gösterildikleri

görev yerlerine uygun görmezler ise, senatörler tek başlarına dahi “bekleme” diye anılan veto koyabiliyorlar. Zaman zaman Amerikan sisteminde ciddi bir yavaşlamaya ve tıkanmaya da neden olan bu durum aslında yürütme gücüne getirilmiş olan ciddi bir fren fonksiyonu görmekte.

» KAĞIDA DÖKTÜLER

Bu hakkını kullanmaya karar veren senatör McCain, Genelkurmay Başkanı Dempsey’i, sorularına tatmin edici cevaplar vermediği için Temmuz ayının ortasındaki Komite toplantısından sonra beklemeye aldığını açıklamıştı. McCain’den gelen bu sert tepki sonrası Genelkurmay başkanı Dempsey, Suriye ile ilgili olarak ABD’nin askeri operasyon ihtimallerini kağıda dökerek, Komiteye geri gönderdi. Bu detaylı çalışmada, uçuşa yasak bölge kurmaktan, binlerce özel operasyon güçlerinin Suriye’ye gönderilmesine kadar farklı ihtimaller analiz edildi. Üstüne, Başkan Obama da McCain ve bir başka senatör Lindsey Graham’ı Oval Ofiste ağırlayarak sorunlarını dinledi ve kızgınlığını almaya çalıştı. Ve nihayetinde McCain vetosunu kaldırmaya karar verdi.

NEW JERSEY’E İLK SİYAHİ SENATÖR

» ABD’NİN KURUCU BABALARI Amerikan Başkanlık sistemi, buna benzer başka fren sistemleri ile sürekli kontrol altında bırakılmakta. Örneğin bütçe konularında Kongre’nin Temsilciler Meclisi kanadının ciddi bir ağırlığı var ve Beyaz Saray’ın harcama ve borçlanma yetkilerini sınırlandırabiliyor. Hatırlanmalı ki, son borç tavanı tartışmalarında da anlaşma sağlanamadığı için hâlihazırda Amerikan kurumları otomatik kısıntı ve kesintilere maruz kalıyor, birçok federal memur, mecburi ve ödemesiz tatile çıkmaya devam ediyor. Bazı dengeleme mekanizmalarının aşırı derecede ve partizanca kullanıldığını hemen herkes kabul etse de, ABD’nin “kurucu babaları” olarak bilinen ve Anayasa’yı, bir diktatör ve ceberut bir merkezi devlet çıkmaması için farklı denge mekanizmaları ile donatan sistemin yakın gelecekte değişeceğine dair bir işaret yok. Bu şekilde, hangi partiden gelirse gelsin, başkanların otoriterleşmemesi için kendi güçleri konusunda oldukça hassas olan yasama ve yargı güçleri ile yürütme arasındaki mücadele devam ediyor.

16 Ekim’deki seçimlerde Demokrat Parti’den Corry Booker senatör adayı. Booker seçilirse bir ilki gerçekleştirecek NEW Jersey Federal Senatörlüğü için Demoktar Parti’den Corry Booker yarışıyor. Booker, 16 Ekim’de yapılacak seçimde galip gelmesi durumunda bu eyaletten seçilecek ilk Afro –Amerikalı olacak New Jersey federal senatörlüğü için Demokrat Parti içinde yarışan Newark Belediye Başkanı Cory Booker, girdiği önseçimi kazandı. Demokrat Parti’nin adayı olarak 16 Ekim’de yapılacak seçimde

Cumhuriyetçi rakibine karşı yarışacak olan Booker, galip gelmesi durumunda bu eyaletten seçilen ilk Afro-Amerikalı senatör olacak. Demokratların kalesi olarak görülen New Jersey’de Booker’ın kazanma şansının yüksek. Newark Belediye Başkanı’nın, 16 Ekim’deki rakibi de Cumhuriyetçi Parti içindeki önseçim yarışını kazanan Bogota Belediye Başkanı Steve Lonegan oldu.

Türk dostu olarak bilinen Booker, Başkan Obama’ya da yakın isimlerden. Geçtiğimiz haziran ayında 89 yaşındaki Demokrat Partili senatörü Frank Lautenberg hayatını kaybetmişti. Lautenberg’den boşalan Senato’daki New Jersey üyeliği için eyaletin valisi Chris Christie bu makama atama yerine olağanüstü seçime gidilmesi yolunda karar almıştı. (SEZAİ KALAYCI- ZAMAN AMERİKA)

ABD İLE RUSYA ARASINDA FÜZE SAVUNMA SAVAŞI ABONE OLMAK İÇİN...

abone@posta212.com

(İLHAN TANIR/WASHINGTONPOSTA 212) ABD ile Rusya arasındaki ilişkiler birçok yönüyle Soğuk Savaş yıllarına dönüş sürecinde gibi. Suriye konusunda zıt kutuplar haline gelen iki güç, füze savunma kalkanı projelerinde de bir türlü anlaşamadılar. Aralık ayında Amerikan Kong-

resi Magnitsky Anlaşması’nı geçirerek, birçok Rus yetkilisine ve ailelerine ambargo koydu. Buna karşılık da Rusya, hızlıca Rus çocukların Amerikalı aileler tarafından evlat edinilmesini yasaklayan bir karşı yasa geçirdi. 2009 yılında Obama’nın başkan olmasıyla iki ülke arasında

‘‘wreset’’ veya yeniden ilişkiler başlatmak hayalleri pek de ileriye gitmeden yıkıldı. İkili ilişkilerin bozulmasına en son katkıda bulunan olay ise Edward Snowden isimli Amerikalının, Amerikan istihbarat kurumlarına ait oldukça hassas bilgileri basınla paylaştıktan sonra,

Rusya’da kendine güvenli bir yer bulması oldu. Hong Kong’dan Rusya’ya geçen Snowden, yakın zamanda ülkeye iltica talebinden bulundu. Halen Moskova Havaalanı’nda veya Rus istihbaratının sağladığı bir ‘’güvenli evde’’ tutulduğu söylenen Snowden nedeniyle Başkan

Obama, Eylül’de Rusya’ya yapacağı ziyareti de iptal etti. Rusya başkanı Putin’in artan otoriterliğinin yanında iki ülke arasında kalabalıklaşan problemler serisinin ne yöne kıvrılacağı önümüzdeki aylarda daha iyi anlaşabilecek.


Ekonomi Ticaret

21 Ağustos 2013 Çarşamba

5

Türkiye’nin ABD’ye ihracatı büyüyor Türkiye’nin, dış ticaretinde önemli bir paya sahip ve başlıca ihraç pazarlarından biri olan ABD’ye ihracatı bu yılın 7 ayında 3 milyar 292 milyon dolara ulaştı (POSTA 212) Türkiye’nin ABD’ye ihracatı artarken aynı zamanda Amerika kıtasına gerçekleştirdiği ihracat da yaklaşık yüzde 100 arttı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden derlenen bilgilere göre Türkiye’nin Kuzey Amerika’ya gerçekleştirdiği ihracat son 3 yılda yüzde 86,2 arttı. Son 3 yılda Güney Amerika’yla gerçekleştirilen ihracat yüzde 223,4 ve Orta Amerika ve Karayip Bölgesi ile gerçekleştirilen ihracat da yüzde 23,8 yükseldi. Türkiye, Kuzey Amerika’ya 2009 yılında 3 milyar 578 milyon 829 bin dolar ihracat gerçekleştirdi. Türkiye’nin bu ülkeye olan ihracatı 2010 yılında 4 mil-

yar 242 milyon 435 bin dolara, 2011 yılında ise 5 milyar 459 milyon 299 bin dolara yükseldi. Geçtiğimiz yıl ise bu rakam 6 milyar 662 milyon 554 bin dolara ulaştı. Böylece 2009 yılından geçen yıla kadar yapılan ihracat yüzde 86,2 artış kaydetti. Türkiye, Güney Amerika’ya küresel krizin etkilerini gösterdiği 2009 yılında 677 milyon 599 bin dolar ihracat yaptı. 2010 yılında Güney Amerika’yla olan ihracat , 1 milyar 237 milyon 356 bin dolara, 2011 yılında ise 1 milyar 840 milyon 351 bin dolara yükseldi. Geçen yıl ise bu rakam 2 milyar 191 milyon 82 bin dolara ulaştı. Bu ülkeyle gerçekleştirilen ihracat 2009 yılından geçen yıla kadar yüzde 223,4 yüksel-

miş oldu. Orta Amerika ve Karayipler bölgesine 2009 yılında 621 milyon 826 bin dolar, 2010 yılında 597 milyon 975 bin dolar ihracat yapıldı. Bölgeye ihracat 2011 yılında 626 milyon 293 bin dolar, geçen yıl ise 769 milyon 630 bin dolar oldu. Sonuç itibariyle Orta Amerika’yla yapılan ihracat yüzde 23,8 arttı. Türkiye’nin Amerika bölgesinin tamamına gerçekleştirdiği ihracatın toplam ihracat içindeki payı 2009 yılında yüzde 4,8 olurken, bu oran 2010 yılında yüzde 5,3’e yükselmişti. 2011 yılında Türkiye’nin bölgeye ihracatının toplam içindeki payı yüzde 6,8’e yükselirken, bu oran 2012 yılında ise yüzde 6,3 olarak gerçekleşti. (AA)

OBAMACARE TANITIMI İÇİN 67 MİLYON DOLAR

SAĞLIK SİSTEMİNDE MINNESOTA BİRİNCİ (MINNESOTA - POSTA 212) Minnesota, ABD’deki en kaliteli sağlık sistemine sahip eyalet seçildi. Sağlık Hizmetleri Araştırması ve Kalitesi Kurumu (AHRQ), 2004 yılından itibaren senelik olarak yayınladığı “State Snapshots” adlı raporda her eylatin sağlık hizmetleri ile ilgili bir değerlendirme ve sıralama yapıyor ve 2006 yılından beri Minnesota eyaleti bu sıralamada ilk üçte yer alıyordu. 171 farklı kriterin karşılaştırılması sonucu yapılan bu sıralama, eyaletlerin sağlık sistemi kalitesini değerlendiren bir “altın standart” olarak görülüyor. “2013 State Snapshots” raporunda Minnesota en iyi sağlık hizmetlerinin sağlandığı eyalet seçilirken, aynı zamanda “The Centers for Medicare and Medicaid Services”adlı sağlık sigortası hizmetleri merkezi de son zamanlarda yayınladığı bir raporda, ülkede hastane ücretlerinin en ucuz olduğu eyaletin Minnesota olduğunu söyledi. Sağlık Hizmetleri Araştırması ve Kalitesi Kurumu’nun Minnesota’yı birinci seçmesi, Minnesota Hastaneler Birliği’nin geçtiğimiz senelerde (MHA), eyaletteki tedavilerde yeni ve gelişmiş metodların kullanılması, hastaların güvenliğinin daha çok sağlanması ve kötü sağlık hizmetlerini raporlama sisteminin ilerlemesi konusunda yapılan çalışmalarda ne kadar başarılı olduğunu gösterdi.

OBAMACARE NEYİ KAPSIYOR?

1 2 3 4 5 6 7 8

Çocuklar 26 yaşına kadar anne babalarının sigortalarına dahil olabilecekler. Sağlık sigortası için ödenen tutar yıllık gelirin yüzde 8’ini aşmayacak. Kolonoskopi ve mamografi gibi kanser tarama testleri için cepten ödeme yapılmayacak. Elli ve üzeri tam zamanlı çalışanı olan işletmelere, çalışanlarına sağlık sigortası yaptırma zorunluluğu getirilecek. 2014 yılından itibaren her Amerikalı hükümet onaylı bir özel sağlık sigortası yaptırmak zorunda olacak. Toplum sağlığı merkezlerinin iyileştirilmesi sağlanacak ve özel sağlık hizmeti alamayanlar için sağlık hizmetinin iyileştirilmesi sağlanacak. Gelir vergisinden muaf olan yoksul aileler ile gelirinin yüzde 8’inden daha düşük prim ödemesi bulamayanlar ise cezadan da muaf olacak. Ülkenin halen en yaygın sosyal güvenlik uygulamalarından biri olan MEDICAID’in kapsamı genişletilecek. 65 yaşındaki küçük düşük gelirlilerin çoğunluğu MEDICAID kapsamına alınırken, yıllık geliri 30 bin dolardan düşük olan 4 kişilik ailelerin tamamı artık MEDICAID’ten yararlanabilecek.

Obama yönetimi 1 Ocak 2014’te yürürlüğe girecek Düşük Maliyetli Sağlık Kanunu’nu (Affordable Care Act) hakkında vatandaşları bilgilendirmek amacıyla 67 milyon dolar ödenek ayırdı (POSTA 212) Halk arasında Obamacare olarak bilinen yeni yasanın yürürlüğe girmesine aylar kala halkın sağlıklı bilgi almasını hedefleyen kuruluşlar, çalışmalarına hız vermiş durumda. Vatandaşları yeni yasa konusunda bilgilendirmekle görevli özel ve kamu kurumları, ayrılan ödenekten yararlanabilecek. Mevcut sağlık yasasında 15 bin farklı sigorta planı yer alıyor. Şirketlerin sigorta planları ise 1 Ekim’de netleşecek. Bu süreç içerisinde yeni yasadan faydalanmak isteyenler, şirketlerin sağlık planlarını inceleyip ona göre bir tercihte bulunacak. Sağlık ve İnsani Hizmetler Bakanı Kathleen Sebelius, vatandaşların daha iyi

bilgilendirilmesini amaçladıklarını ifade etti. Her eyalette gönüllülerden oluşan birçok kuruluşun olduğunu hatırlatan Bakan Sebelius “Herkesin yeni yasa ile ilgili bilgilendirilmesi için ödenek ayırdık” dedi. Ülke genelinde yasa ile ilgili bilgilendirme çalışmaları yapan Katolik kiliselerinin de ödenekten faydalanabileceği belirtildi. Beyaz Saray, yeni sağlık reformuna göre 50’den fazla tam zamanlı işçisi olan şirketlerin tüm çalışanlarını sigortalaması şartını içeren maddenin bir yıl erteleneceği duyurmuştu. İş dünyası yeni yasanın henüz tam olarak anlaşılamamış olmasından duydukları rahatsızlıkları siyasilere iletmişlerdi.

HERBALIFE’IN RÜYA ADAMI ÖLDÜ

Herbalife’ ın en çok kazanan distribütörlerinden John Peterson intihar etti. Beylik tabancasıyla yaşamına son veren işadamının ölümüyle ilgili soruşturma sürüyor (NEW YORK – POSTA 212) Geçtiğimiz yıl 3 milyon dolarlık satış rakamına ulaşıp Herbalife satışlarının en üst seviyesini yakalayan ve gösterişli yaşamıyla magazinlere konu olan ünlü iş adamı, evinin önünde park halindeki 2008 Ford marka kamyonette ölü bulundu. Routt County şerif yardımcısı, yapılan incelemeler doğrultusunda John Peterson’ın ölümünün intihar olduğunu ve aldığı kurşun yarası sonucunda hayatını kaybettiğini bildirdi.


6

Ekonomi Para

21 Ağustos 2013 Çarşamba

ABD’li yatırımcıları rahatlattı Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, geçtiğimiz hafta ABD’de finans ve yatırım çevreleriyle bir araya geldi. Ali Babacan, görüşmelerde Mısır, Suriye ve Gezi olaylarının da gündeme geldiğini söyledi (Esin Eşkinat/New York-POSTA212) Geçtiğimiz hafta ABD’de bulunan Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan New York’ta basın mensuplarına açıklamalarda bulundu. ABD’de bulunduğu sırada aralarında yatırımcıların ve kredi değerlendirme kuruluşlarının üst düzey yöneticilerinin bulunduğu finans çevreleriyle bir araya geldiğini ifade eden Babacan, yatırımcıların bölgedeki gelişmelerle ilgili sorularını yanıtladığını söyledi. Babacan, tatil dönemi olmasına rağmen yaptıkları toplantıların büyük ilgi gördüğünü, toplantılarda finans çevrelerine hem Türkiye hem de bölge ile ilgili son durumun aktarıldığını açıkladı.

» YENİ PARA POLİTİKALARI

Babacan, sorular üzerine finans çevrelerinin bölgedeki Suriye ve Mısır gibi ülkelerin iç görünümleriyle Türkiye’nin ekonomisi arasında hiçbir bağlantı kurulmadığını ifade ettikten sonra, soruların daha çok Amerikan Merkez Bankası’nın politika değişikliği üzerine geldiğini söyledi. “22 Mayıs’tan bu yana küresel ekonomik kriz yeni bir safhaya girdi,” diyerek Amerikan Merkez Bankası’nın bu tarihten beri yeni para politikaları uygulamaya başladığını hatırlatan Babacan, ABD Merkez Bankası’nın piyasaya her hafta sağlamış olduğu likiditenin miktarını azaltmaya ya da önümüzdeki yıllarda faiz oranlarını artırmaya başlayabileceğini, bunun bütün gelişmekte olan ülkeler üzerinde az ya da çok bir etkisinin olacağını, yatırımcılarla da ağırlıklı olarak bu çerçevede konuşulduğunu söyledi.

KAYNAĞI BELİRSİZ PARA KAÇMAYA DEVAM EDİYOR Merkez Bankası’nın açıkladığı ödemeler dengesi verilerine göre 2013 yılı Haziran ayında “net hata noksan” kaleminde 2 milyar 332 milyon dolarlık kaynağı belirsiz para çıkışı yaşandı. Haziran ayında yaşanan çıkışın etkisiyle, yılın ilk 6 ayı itibarıyla kaynağı belirsiz para çıkışı 5 milyar 72 milyon dolar düzeyine ulaştı.

FED’in yeni politikaları nedeniyle tüm dünyada varlık fiyatlamalarının gözden geçirildiğini söyleyen Babacan, fiyatlardaki bu denge arayışının bir süre daha devam edebileceğini, ancak sonunda yeni piyasa parametrelerinin oluşacağını söyledi. Bütçe açığı düşük olan Türkiye’nin faiz dışı fazla veren az ekonomiden biri olduğunu, borçlarının milli gelire oranla düşük olduğunu ve bankacılık sisteminin güçlü olduğunu vurgulayan Ali Babacan, tüm bunların önemli artılar olduğunu belirtti. Babacan, petrol ve doğalgaz ihracatına bağlı olan cari açık konusunda Türkiye’nin hangi tedbirleri alacağının ve bu konunun yapısal reformlarla orta ve uzun vadede nasıl çözüleceğinin finans çevreleri tarafından merak edildiğini söyledi.

» “YANLIŞ ANLAŞILMA ÇÖZÜLMÜŞ”

“Türkiye’nin mayıs sonundan beri devam eden iç gelişmeleri de toplantılarda gündeme geldi” diyen Babacan “temel bir konu olmasa da, önümüzdeki dönemde ülkenin iç huzuru ve istikrarı açısından bir risk oluşturup oluşturmayacağını” yatırımcıların merak ettiğini ifade etti. “Ama ben şunu gözlemledim ki aradan bir süre geçtikten sonra iş dünyası ve yatırım çevreleri olup biteni daha doğru algılama eğilimine girmiş” diye konuştu. Babacan, olayların ilk haftasında Londra’da bulunduğunu ve oradaki atmosferin çok daha farklı olduğunu söyleyerek, “Zaman, birçok yanlış anlaşılmayı çözmüş” dedi. “Milyarlarca dolarını bir ülkeye bağlayanlar zaten az çok hesap yapan ve ne olup bittiğini iyi anlayabilen kişilerdir” diyen Babacan, Türkiye’de bor-

sadaki düşüşün de Gezi Parkı eylemlerinden çok, aynı döneme denk gelen ABD Merkez Bankası’nın para politikasını değiştirmesinden kaynaklandığını söyledi. “Yetkili konumda olan bizlerin hem geçmiş olaylara bakışı hem de bundan sonra izleyeceği politika, piyasaları çok çok etkileyeceği için değil, ama Türkiye’nin orta ve uzun vadede istikametinin nereye doğru gideceği konusunda kuşkusuz merak ediliyor,” diyen Babacan “Biz Türkiye’de çok iyi işleyen bir demokratik sistem istiyoruz. Temel hak ve özgürlükler konusunda dünyanın en iyi standartlarına Türkiye’yi ulaştırmak istiyoruz. Bunlar konusunda en ufak bir kuşkumuz yok. AB süreci de bütün bunların gerçekleşmesi için çok önemli bir dış çapa oluşturuyor. Ancak bazı illegal yapılanmaların Türkiye’de şiddet yoluyla bir şeyler elde etmelerine göz yummamız mümkün değil. Dolayısıyla bu illegal yapılanmaların her türlü şiddet içeren eyleminin önünü almak konusunda çok dikkatli olmalıyız. Ama öte yandan en doğal temel insan haklarından biri olan şiddet içermeyen barışçıl gösteri yürüyüş ve açıklamaları demokrasinin doğal bir gereği olarak görmemiz lazım” diye konuştu. Babacan, “Biz Türkiye’de belli kesimin değil, Tüm ülkenin hükümetiyiz. Bu bakış açısıyla devam ettikten sonra zaten önümüzdeki dönemin Türkiye için daha da iyi olacağını düşünüyorum” dedi. Mısır konusunun hemen her görüşmede gündeme geldiğini belirten Babacan, Türkiye’nin Mısır konusunda çok ilkeli

Büyüme yavaş ama düzenli ABD ekonomisi bu yılın ikinci çeyreğinde yüzde 1,7 büyüdü. Bu rakam, ABD’de ulusal gelir düzeyinin yavaş ama düzenli biçimde büyüdüğüne işaret ediyor (WASHINGTON) Dünyanın en büyük ekonomisi olan Amerikan ekonomisi, bu yılın ikinci çeyreğinde, yıllık baza vurulduğunda, yüzde 1,7 oranında büyüdü. Bu daha önceki tahminlerden daha iyi bir rakam. Bununla birlikte ekonomik veriler, Merkez Bankası’nın (FED) ekonomiyi canlandırmak için uyguladığı tahvil alım programını yavaşlatması için yeterli olmadı. Ulusal gelir düzeyi Amerika’nın yavaş ama düzenli biçimde büyüdüğüne işaret ediyor. Bunda da artan tüketim harcamaları ve konut piyasasındaki düzelme etkili oluyor. Ancak ekonomistlere göre, canlanma yeterli düzeyde değil. Yine de kamu harcamalarındaki kesintiye rağmen kaydedilen büyüme dikkat çekiyor. Peterson Enstitüsü Uzmanı Joseph Gagnon, “Kamu harcamalarındaki kesintilere ve artan vergilere rağmen ekonomi çok iyi bir performans sergiledi. Bir veya iki yıl içinde de ABD ekonomisi tam olarak toparlanır. Ekonomide yüzde 3 veya yüzde 4’lük bir büyüme görürüz” diye konuştu. Amerika Merkez Bankası, Kongre’ye, kamu kesintilerine yoğunlaş-

(ANKARA-ANKA) Merkez Bankası’nın açıkladığı ödemeler dengesi verilerine göre 2013 yılı Haziran ayında “net hata noksan” kaleminde 2 milyar 332 milyon dolarlık kaynağı belirsiz para çıkışı yaşandı. Haziran ayındaki girişin etkisiyle, yılın ilk 6 ayı itibarıyla kaynağı belirsiz para çıkışı 5 milyar 72 milyon dolar düzeyine ulaştı. 2013 yılı gerçekleşmeleri ele alındığında ocak ayında Türkiye’ye 132 milyon dolar kaynağı belirsiz para girişi olurken, şubat ayında 2 milyar 35 milyon dolar, mart ayında 1 milyar 758 milyon dolar, nisan ayında 1 milyar 573 milyon düzeyinde kaynağı belirsiz para çıkışı gerçekleşmişti. Mayıs ayında Türkiye’ye giriş yapan gizemli para 2 milyar 494 milyon dolar düzeyindeydi. Böylece haziran ayında yaşanan 2 milyar 332 milyon dolarlık çıkışın etkisiyle birlikte yılın ilk 6 ayında net hata noksan kaleminde yaşanan çıkış 5 milyar 72 milyon dolar düzeyine ulaştı. Ödemeler dengesinde nereden geldiği ya da nereye gittiği tam olarak ayırt edilemeyen girişin yer aldığı kalem olarak ifade edilen net hata noksan kaleminde, 2012 yılında 793 milyon dolar düzeyinde kaynağı belirsiz para girişi gerçekleşmişti.

ÇİN’İN YAVAŞLAMASINDAN TÜRKİYE FAYDALANACAK Morgan Stanley’nin raporunda, Çin ekonomisindeki yavaşlamadan faydalanacak gelişmekte olan ülkeler arasında Türkiye gösterildi (NEW YORK – POSTA 212) Morgan Stanley, yayınladığı raporda, Çin’in artan borçlarının gelişmekte olan ekonomi üzerindeki olası etkilerini değerlendirdi. Raporda, Türkiye’nin bu durumdan faydalanacak ülkelerden biri olduğu yazıldı. Rapora göre, Çin’in ekonomik verileri temmuz ayında beklendiğinden daha iyi çıksa da, bu durum yatırımcıların endişelerini gidermek için yeterli değil.

davrandığını ifade etti. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Batı Avrupa ülkelerinin hatta ABD’nin bile Doğu Avrupa’daki Sovyetler Birliği’nden kopan ülkelerin hızlı bir şekilde demokrasiye ve serbest piyasa ekonomilerine geçişlerinde, siyasi ve ekonomik reformları yapmalarında o ülkelere destek verdiğini hatırlatan Babacan, Batı’nın benzer bir şekilde Kuzey Afrika’da, Ortadoğu’da demokrasi arayışına giren ülkelere maalesef aynı desteği vermediklerini söyledi. Babacan, “Demokrasi varsa, temel haklar varsa, bunlar evrensel ilkeler ise, bunların her ülke için geçerli olması lazım. Bu kavramlar, değerler, idealler sadece Batı’nın tekelinde değil. Dolayısıyla bu duruşu sergileyemediler. Bu bir demokrasi, ilke, prensip sınavıydı. Maalesef bu sınavı pek çok batı ülkesi geçemedi,” diye konuştu.

Morgan Stanley’den Manoj Pradhan ve Patryk Drozdzik’in hazırladıkları rapor, Çin ekonomisindeki yavaşlamadan etkilenebilecek 13 gelişmekte olan ekonomiye odaklanıyor. Bu ekonomilerden bazılarının darbe yiyeceğini, bazılarınınsa fayda sağlayacağını belirten raporda Türkiye fayda sağlayacak ülkeler arasında yer alıyor. Raporda “Türkiye, Çin’in yavaşlamasından net bir fayda sağlayacak. Çin’le ti-

cari bağları zayıf olsa da, petrol ve emtia ithal ediyor ve Çin’in büyümesinin yavaşlamasından fayda sağlayabilir” denildi. Ayrıca, 2011’deki hızlı büyümeden sonra ülkenin ekonomisini kontrol altında tutmak zorunda olduğu ancak bunun kritik bir sorun olmadığı söylendi. Rapor, Türkiye’nin kredi büyümesini yavaş yavaş kontrol altına alırken, cari hesap açığını da aynı zamanda azaltması gerektiğini yazdı.

manın ekonomik canlanmayı sekteye uğratacağı uyarısında bulundu. LPL Mali Danışmanlık grubundan Anthony Valeri, 2013’ün ilk yarısındaki büyümenin yavaş olması nedeniyle bankanın 85 milyar dolarlık değerli kağıt alımına devam edeceğini söyledi. Valeri, “Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke, hala faizleri düşük tutmaktan yana. Banka, bono ve tahvil alımlarını azaltma veya faizleri yükseltme konusunda aceleci davranmayacaktır” dedi. Merkez Bankası ayda 85 milyar dolarlık bono ve konut kredisine dayalı tahvil alımı yaparak uzun vadeli faizleri en düşük seviyede tutmayı hedefliyor. Uzmanlar, alımlar durdurulursa, emlak piyasasındaki düzelmenin tekrar yavaşlayacağı görüşünde. Ekonomist Ken Simonson da aynı fikirde: “Faizler artmaya devam ederse, halkın ev kredisi alması zorlaşacak, bu da satışları durduracak. Böyle olursa inşaatlar da yavaşlar.” Son resmi verilere göre işsizlik oranı yüzde 7,6’dan yüzde 7,4’e düştü. Bu da ekonomideki düzelme belirtilerine eklenen yeni bir olumlu işaret olarak görülüyor.


Ekonomi Finans

21 Ağustos 2013 Çarşamba

ABD gelir eşitsizliğinde birinci

7

SEC NEW YORK BORSASI’NIN SATIŞINI ONAYLADI

İki asırlık New York Borsası’nın 13 yıllık Intercontinencal Exchange’e satışı, yüksek teknolojinin etkisini kanıtlıyor

Dünyanın en ünlü iktisatçıları tarafından yapılan bir araştırmaya göre, gelişmiş ülkeler arasında gelir dağılımı eşitsizliği bakımından ilk sırada Amerika bulunuyor ZEYNEP ÖZ NEW YORK

(POSTA 212) Dünyaca ünlü iktisatçılar Facundo Alvaredo, Anthony B. Atkinson, Thomas Piketty ve Emmanuel Saez tarafından hazırlanan bir rapor, gelişmiş ülkeler arasinda gelir dağılımı eşitsizliği bakımından ilk sırada gelen ülkenin ABD olduğunu söyledi. 1970 yılından bugüne ülkedeki en yüksek geliri yazanan yüzde 1’lik grubun şu andaki gelir dağılımından yaklaşık yüzde 20’lik bir pay aldığını ortaya çıkaran çalışma, diğer gelişmiş ülkelere kıyasla, ülke içindeki en yüksek gelir uçurumunun ABD’de yaşandığını tespit etti. Bu yılın ilk aylarında OECD’nin (İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı) yaptığı bir çalışma, ABD’nin gelişen ülkeler arasında gelir eşitsizliğine sahip

ülkeler sıralamasında birinci sırada yer aldığını yazarken, bu çalışmada ABD’yi sırasıyla Şili, Meksika ve Türkiye takip etmişti. Peki nasıl oldu da, Amerika’daki yüksek ve düşük gelirli kişiler arasındaki uçurum bu kadar büyüdü? Bu konuyu ele alan Huffington Post gazetesi konuya şu şekilde açıklık getirdi : Yüzde 1 grubuna ne kadar büyük vergi kesintisi yapılıyosa, o ülkede daha büyük bir gelir eşitsizliği yaşanıyor. Bu durum, vergi yönetmeliğinin ülkelerdeki gelir dağılımı üzerinde çok büyük bir etkisi olduğu tezini doğruluyor. Washington’un eşitsizliği körükleme şekillerinden biri, zenginlere yüksek vergiler uygulayarak bunun fakirlerin yararına olacağını planlaması. Fakat rapor gösteriyor ki, zenginlere uygulanan yüksek vergilerin fakirlere açıkça bir yararı dokunmuyor. Aradaki fark

hep aynı kalıyor. Son 20-30 yıldır bankalar ve zenginler lehine bir çok yeni kanun çıkaran Wall Street ve Washington arasındaki dinamik ortaklık sayesinde şu an bu durumdayız. “Kazan kazan” ilkesi gibi düşünün. Üzgünüz, umarız bir sonraki seferde zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelirsiniz! The Atlantic dergisinden Matthew O’Brien, bankacılara ve CEO’lara olması gerekenden çok fazla ödeme yapılmasının ülkedeki gelir eşitsizliğin nedenleri olarak gösterdi. Aynı zamanda ABD’nin kanun koyucularının, zenginlerin yatırımlarının daha fazla değer kazanması yararına çok avantajlı bir vergilendirme sistemi inşaa ettiklerini belirterek “ Yüzde 1 grubundaki kişilerin bu durumdan çok kar ediyorlar ve asla geriye bakmıyorlar” diye ekledi.

“AB’nin Türkiye’ye 50 yıllık faturası 221 milyar dolar” Türkiye, AB’ye tam üyelik macerasında Eylül ayında yarım yüzyılı geride bırakmaya yaklaşırken, üye ülkelerle Türkiye arasındaki Gümrük Birliği sonrası gerçekleşen dış ticaret açığı toplamda 221 milyar doları geçti (İSTANBUL-ANKA) Türkiye 12 Eylül 2013 tarihinde, Avrupa Birliği (AB) ile tam üyelik yelik için imzalanan Ankara Anlaşması’nda 50 yılı geride bırakmaya hazırlanırken, yarım yüzyılda ticari dengeler bütünüyle AB ülkeleri lehine sonuçlar doğurdu. İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nın (İSMMMO) “Türkiye-AB: Bitmeyen Senfonide 50 Yıl” adlı raporuna göre, AB yolunda en heyecan verici gelişme olarak görülen Gümrük Birliği ile dış ticarette verilen açık son beş yılda 100 milyar dolara yaklaştı, toplamda ise 221 milyar doları aştı. Raporda Türkiye’nin, Avrupa Birliği’ne başvurduğunda üye sayısının 6 olduğu, bugün ise 28 ülkeye ulaşılmasına karşın hâlâ kapıda bekleyen bir ülke statüsünde olmasının da kamuoyunda AB’ye olan güveni erozyona uğrattığı belirtildi.

» “AB NALINCI KESERİ GİBİ!”

“Türkiye-AB: Bitmeyen Senfonide 50 Yıl” adlı AB raporuna göre, Türkiye Gümrük Birliği’nin imzalandığı 1996 yılını izleyen dönemde AB’ye ihracatta patlama bekledi. Ancak açıklanan verilere göre tam tersi bir görüntü ortaya çıktı. Rapora göre Türkiye, AB ülkeleri arasındaki ticari ilişkide sürekli eksi bakiye verdi. Dış ticaretteki negatif denge son beş yılda hızla arttı. 1996-2009 arasında yıllık ortalama 10 milyar dolar seviyesinde açık verilirken, 2010 yılında bu açık 19.5 milyar dolar, 2011 yılında 28.8 milyar dolar, 2012 yılında da 28.2 milyar dolar oldu. Son beş yılın toplam açığı 100 milyar dolara yaklaşırken 2013 yılının ilk 5 aylık döneminde bile açık 12 milyar doları buldu. 1996 yılından 2013’ün mayıs sonuna kadar verilen açık ise 221 milyar doları aştı.

» PAYLAR DÜŞÜYOR

Rapora göre; Türkiye ile AB arasındaki ticari ilişkilerin çarpıcı bir göstergesi de hem ithalatta hem de ihracatta, AB ülkelerinin

Bunun en somut göstergesi ise AB’nin üçüncü ülke ve ülke grupları ile yaptığı ticari anlaşmalar. AB herhangi bir ülke ile Serbest Ticaret Anlaşması (STA) imzaladığında ilgili ülke AB’nin Türkiye de dahil ortak gümrük sahasına, anlaşma çerçevesi içinde ticaret yapabiliyor. AB ülkeleri de ilgili ülke pazarında aynı haklardan yararlanıyor. Ancak Türkiye, ilgili ülkenin ihracatını ithalatçı ülke olarak söz konusu anlaşma çerçevesinde değerlendirmek zorunda kalırken “AB üyesi” olmadığı için aynı ülkeye ihracatta söz konusu anlaşma hükümlerinden yararlanamıyor.

» AB, ABD İLE ANLAŞIRSA... payının göreceli olarak azalması. Türkiye, Gümrük Birliği Anlaşması’nı imzalarken AB ile ticaretin artacağı ve taraflar arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin en üst düzeye çıkacağı varsayılıyordu. Oysa veriler karşılıklı bağımlılığın giderek azaldığını da ortaya koydu. Rapora göre, Gümrük Birliği Anlaşması’nın imzalandığı 1996 yılında Türkiye’nin toplam ithalatı içinde AB ülkelerinin payı yaklaşık yüzde 56 seviyesindeydi. 2012 yılına gelindiğinde bu oran yüzde 37’ye düştü. Aynı şekilde, Türkiye’nin ihracatı içinde de AB’nin payı düşüş gösterdi. Rapora göre, Türkiye her 100 dolarlık ihracatının 54 dolarını AB ülkelerine gerçekleştirirken, bu oran 2012 yılına gelindiğinde yüzde 38.8’e kadar düştü.

» STA’LARLA DIŞLANIYOR

Rapora göre, AB ile ticarette beklenen ivmenin sağlanamamasının önemli nedenlerinden biri Türkiye’nin karar süreçlerinden uzak tutulması. AB Türkiye ile bir anlaşma imzalamış ve Gümrük Birliği’ni sağlamış olmakla birlikte, birleştirilmiş bu gümrük sahası ile ilgili karar sürecine Türkiye’yi dahil etmiyor.

Türkiye’nin ısrarlı girişimlerine karşın AB organları Türkiye’yi STA kapsamında görmüyor. Bu durum ise Türkiye açısından ciddi ticari sorunlar yaratıyor ve anlaşmayla gelen kolaylıklardan yararlanamadığı için rekabet gücünü kaybediyor. Son dönemdeki en önemli gündem maddesi de AB ile ABD arasında süren STA görüşmeleri. Rapora göre AB ile ABD arasında imzalanacak bir serbest ticaret anlaşması Türkiye’nin dış ticaretine çok büyük bir darbe vuracak.

» AB ALGISI DEĞİŞTİ

İSMMMO’nun yayınladığı raporda ticari alandaki bu gelişmelere, siyasi alandaki tartışmaların da eklenmesinin, ilişkilerin gevşemesine ve uzaklaşmaya neden olmaya başladığı tespitinde de bulunuluyor. Raporda yapılan çok sayıdaki kamuoyu araştırmasının, Türk kamuoyunda Avrupa Birliği hakkındaki düşüncelerin giderek olumsuz bir noktaya doğru seyrettiğini gösterdiği vurgulanarak şu ifadede bulunuluyor: “Araştırmalar, Türk halkının Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemekte olduğunu ancak yakın bir gelecekte üyeliğin gerçekleşeceği konusunda Avrupa’ya güven duymadığını ortaya koyuyor. Ortada, katılımcıların yüz-

de 83.9’unun ‘Sizce AB Türkiye’ye karşı güvenilir ve samimi davranıyor mu?’ sorusuna ‘hayır’ yanıtını verdiği araştırmalar var. Yapılan araştırmalar da gösteriyor ki, gerek Türk kamuoyu gerekse de AB kamuoyu ‘tam üyelik’ düşüncesinden giderek uzaklaşıyor ve her iki tarafta da karşı tarafa güvenenlerin sayısı azalıyor.” “Türkiye-AB: Bitmeyen Senfonide 50 Yıl” adlı raporu değerlendiren İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası (İSMMMO) Başkanı Yahya Arıkan, “1957 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu adıyla altı ülkenin kurduğu birliğe katılmak için Türkiye 1963 yılında imza koydu. 1996 yılında ise Gümrük Birliği imzalandı. Aradan geçen yarım yüzyıla karşın Türkiye’nin tam üyeliğinin gerçekleşmemiş olması, buna karşın dış ticarette Türkiye aleyhine bir denge olması düşündürücüdür” diye konuştu. AB ile Kopenhag Kriterleri çerçevesinde görüşülmesi gereken 35 fasıldan, görünür kısa vadede ancak 22’incisinin açılabileceğini anımsatan Arıkan, AB’nin Türkiye’ye karşı samimi ve güvenilir bir görüntü vermekten çok uzaklaştığı tespitinde bulundu. Arıkan özellikle orta vadede Türkiye’ye ekonomik anlamda ciddi olumsuzluk doğurabilecek gelişmelerin ufukta göründüğü uyarısında da bulunarak, “AB, üçüncü ülkeler ve ülke grupları ile imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarında (STA) ihracatta Türkiye’nin çıkarlarına ters adımlar atıyor. Türkiye tam üye olmayı hedefleyip bunun için Gümrük Birliği anlaşmasını imzalarken, AB Serbest Ticaret Anlaşması’nda Türkiye’yi dışlıyor” diye konuştu.

(NEW YORK- POSTA212) New York Borsası’nın 8 milyar dolara 13 yıllık Intercontinental Exchange (ICE) şirketine satışı, ABD’nin sermaye piyasası düzenleyicisi SEC tarafından onayladı. 221 yaşındaki New York Borsası’nın bu kadar genç bir şirkete satılması, finans piyasalarının ileri teknoloji tarafından şekillendirilişinin simgesi olarak yorumlandı. İki tarafın yöneticileri ABD’nin sermaye piyasası düzenleyicisi SEC’in anlaşmayı onaylamalarından mutluluk duyduklarını getirdi. NYSE, Avrupa’da faaliyet gösteren NYSE Euronext’e de ortak olduğu için satışın SEC’in yanı sıra Avrupa’daki düzenleyiciler tarafından da onaylanması gerekiyordu. AB’nin düzenleyici kuruluşu olan Avrupa Komisyonu, onayını Haziran ayında vermişti. İşlemlerin sonbahar aylarında tamamlanması bekleniyor. New York Borsası’nın tarihi 1792 yılında New York’un Wall Street caddesinde 28 brokerın bir çınar ağacının altında imzaladığı ve ismini bu ağaçtan alan Buttonwood Anlaşmasına kadar gidiyor. Borsa işlemleri için teknolojik yatırımlar yapıp yeniliklere imza atan Atlanta merkezli ICE, borsanın Wall Street ve Broad Street köşesinde bulunan meşhur işlem tahtasının kalacağını açıkladı. Ancak bu tahta teknolojik gelişmeler nedeniyle ancak simgesel bir değer taşıyor.

Türkiye-AB ticareti 221 milyon dolar Yıllar 2013(5 ay) 2012 2011 2010 2009 2008 2007 2006 2005 2004 2003 2002 2001 2000 1999 1998 1997 1996 TOPLAM

AB’ye İhracat 25.359 59.199 62.347 52.685 47.013 63.390 60.396 47.935 41.365 36.581 27.394 20.415 17.546 15.664 15.425 14.809 13.435 12.563 633.521

AB’den İthalat Dış Açık 37.313 11.954 87.448 28.248 91.128 28.781 72.180 19.494 56.509 9.496 74.408 11.017 68.395 7.996 59.387 11.452 52.696 11.340 48.096 11.515 35.140 7.746 25.689 5.274 19.823 2.278 28.524 12.862 22.530 7.106 25.282 10.473 26.119 12.684 24.321 11.757 854.994 221.473

Türkiye Dış Ticaretin AB Etkisi Azalıyor (Milyon $) AB AB Yıllar İhracat Payı(%) İthalat Payı(%) 2013(5 ay) 62.829 40.4 104.790 35.6 2010 113.883 46.3 185.544 38.9 2005 73.476 56.3 116.774 45.1 2000 27.775 56.4 54.502 52.3 1996 23.224 54.1 43.627 55.7


8

İlhan Tanır @Washingtonpoint

AKP’nin Suriye ve Mısır politikaları

2

012 yılının Ocak ayında Şam’a gittim. Şam’ın merkeze 10 ila 45 dakika uzaklığındaki semtlerinde 2 hafta geçirdim. Kimi ayakkabı tamircisi, kimi bilgisayar öğretmeni kimi de tıp öğrencisi olan birçok Suriyeli ile konuştum. Henüz o zamanlar aktif hale gelmeye başlayan Suriye Özgür Ordusu yerel komutanları ile mülakatlar yaptım. Aynı zamanda komutanların evlerinde çay içmeye davet edildim, çocuklarının oyuncakları ile oynamasını seyrettim. Yerel bir isyan, meşru nedenlerle neden ateşlendiğini anlatmakta zorluk yaşamıyordu. Arap isyanlarının büyüsüne kapılmış bu insanlar, hayatları boyunca yaşadıkları baskıdan kurtulmak, özgürlüğe kavuşurken eşit ekonomik haklara sahip olmaktan bahsediyordu. Bu görüştüğüm muhaliflerin hemen hepsi, Batılı ve Doğulu liderlerden verilen sözlerin bir türlü yerine gelmemesi sonunda, birer-ikişer hayatlarını kaybettiler. 2012’nin Ağustos ayında da Halep ve İdlib’i ziyaret ettim. Suriyelilerin talepleri yine büyük oranda aynıydı. Ama kriz uzadıkça radikalleşme belirtileri artıyor, daha önce sıfıra yakın sayıda bulunan yabancı mücahitler Halep’in bazı kesimlerinde küçük birlikler oluşturmaya başlamışlardı. Batıdan Ilımlı Suriyeli militanlara söz verilen silahlar da bir türlü gelmiyordu. Obama’nın 2012 seçimleri öncesi kabinesinin hemen tüm üst seviyeli yetkililerinin tavsiyelerinin zıddına, silah yardımı yapmak kararına karşı çıktığı aylar sonra öğrenildi. Türkiye’nin Suriye politikasını destekledim çünkü bu sadece idealist bir duruş değil ama aynı zamanda uluslararası toplumla birlikte hareket eden, realist bir yönü de sergiliyordu. Türkiye, uzun yıllardır suçlandığı diktatörlerle elele, demokrasi ve insan haklarına değer vermeyen bir dış politikadan, zamanının ruhuna uyarak değere atıf yapan bir dışpolitikaya evriliyordu. Mısır ve Libya’da bu değişimin meyvelerini toplamıştı. Suriye’de beklenen olmadı. ABD ve Batı hiçbir zaman ılımlı Suriyelileri sağlamca destekleme adımını atmadı. Obama için Ortadoğudan uzak kalmak kolay ve çekici geldi. Suriye radikalleşti, iyi ve kötüyü ayırmak giderek güçleşti. Uluslararası medyanın Al Kaide’ye olan merakından dolayı da uluslararası kamuoyu ve dolasıyla de Batılı liderler romantik Suriye isyanından soğumaya başladılar. Suriyeli Muhalifler, tam da söylendiği gibi, uzun yıllar süren Baas baskısı sonrası birbirine güvenemeyen ve ortak noktada buluşamayan, elitist ve etkisiz gruplar olarak otel lobilerinde yaşamaya devam etti. AKP de bu ve benzer nedenlerle izlediği Suriye politikası nedeniyle dezavantajlı bir pozisyona düştü. AKP’nin Suriye politikasında birçok hatalar yapılmış olsa da, Suriye politikasını büyük çerçevedeki doğru duruşundan dolayı çokları destek verdi. AKP’nin Mısır politikası da önce değerler pusulasının doğru yerine konumlandı. Ama duruş şekli herşeyi anlamsız ve kazançsız bir hale sürükledi. Öyle ki, Batı ve Doğu’da kendisi kadar Mısır darbesini kınamayanlara (herkes demekti bu) sataşmaya başladı. Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in gidişini kendi çıkarları için destekleyen Körfez ülkelerine daha sert mesajlar vermeye başladı. Suriye politikasında Doğu’da ve Batı’da geleneksel müttefiklerle daha yakın ilişkiye giren Türkiye, Mısır politikasında bu müttefikleriyle arasını giderek bozdu. Suriye’de söz verdiği şekilde Esad’ı devirecek şekilde isyancılara destek veremedi ama şimdilerde yarım milyonu bulan Suriyeli mültecilere dünya standartlarını aşan bir misafirperverlik sundu. Üniversitelerini açtı onlara, birçok şekilde büyük yıkımın ağırlığını azalttı. Uzmanlarına göre ciddi bir iç savaş tehlikesi yaşayan Mısır’da ise, olası böyle bir korkunç senaryoya maruz kalabilecek Mısırlılara yardım etmek imkanına, Türkiye sahip değil. Esad’a karşı planlanan ambargolarda veya Suriyeli muhaliflere yardım noktasında uluslararası arenada çokça liderlik yapan Türkiye, Mısır’da ise bütün dünyaya ayar veren hırçın profil çizdi. Erdoğan’ın Esad’a karşı tutumunu uluslararası basın ve yayın organları uzun zaman takip etti, manşetine çekti. Türkiye’nin caydırıcılığı vardı ve müttefiklerinin bolluğu, askerinin güçlü görüntüsü, dışarıdan bakıldığında Ankara’ya dikkat etmeyi gerektirdi. Mısır politikasında ise, Erdoğan’ın en radikal söyleme sahip lider haline geldiği, Mısır’ın darbeci lideri El Sisi ile Assad’ı bir tutan sert konuşmasına dünya medyası iltifat dahi etmedi. Ankara’nın bu söylemini anlamlı bir politikaya çevirecek ekonomi ve müttefiklerden yoksun olduğunun herkes bilincindeydi. AKP, dış poliitkada maruz kaldığı yalnızlığı övmeye, yaşanan başarısızlıkları arabesk müziği eşliğinde içselleştirmeye başladı. Daha 1 yıl önce bölgede liderlik hesaplarını yüksek sesle seslendiren AKP, şimdi ise bir anda bölgede yalnızlığının değerine atıf yapmaya başladı. Bu yalnızlaştırıcı politikalara yapılan devasa yatırımlar, bölge politikaları ve ilişkilerinde yapılması gereken değişimlere karşı umudu giderek azaltıyor. Umalım AKP dış politikası, ülke gemisinin tabanını bir büyük kayaya çarptırmadan rotanın yanlışlığını anlasın. Çünkü kendileri dışında yerli, yabancı, dost, düşman herkes anladı.

ABONE OLMAK İÇİN...

Güncel

21 Ağustos 2013 Çarşamba

abone@posta212.com

İSTANBUL TURİZMDE AVRUPA BİRİNCİSİ TRAVEL AND LEISURE İSTANBUL’U AVRUPA’NIN 1 NUMARALI TURİZM KENTİ SEÇTİ

Travel and Leisure dergisi İstanbul’u Avrupa’nın bir numaralı, dünyanın da iki numaralı turizm kenti seçti (ANKARA-ANKA) Ünlü küresel seyahat dergisi Travel and Leisure, İstanbul’u Avrupa’nın en iyi turizm kenti ilan etti. Geçen yılın Avrupa birincisi Floransa’yı tahtından indiren İstanbul “Dünyanın En İyi 10 Turizm Kenti” sıralamasında ise Bangkok’tan sonra 2. oldu. Dergi Avrupa’nın en iyi turizm destinasyonu sıralamasını şöyle yaptı: 1-İstanbul (2), 2-Floransa (1), 3-Roma (3), 4-Barselona (5), 5-Paris (4), 6-Venedik (6), 7-Prag (-), 8-Bruges (-), 8-Viyana (8), 10-Londra (-) Avrupa sıralamasında iki kent 8’inci sırayı paylaştı. Dergiye göre dünyanın en iyi 10 tu-

rizm destinasyonu ve geçen yılki durumları şöyle: 1- Bangkok (1), 2-İstanbul (3), 3- Floransa (2), 4- Cape Town (4), 5Kyoto (9), 6-Roma (6), 7-Charleston, ABD (-), 8-Barselona (-), 9-Paris (10), 10-Chiang Mai, Tayland (-) İstanbul dünyanın en iyi turizm kentleri sıralamasında geçtiğimiz aylarda bir sıra yükselerek ikinciliğe yerleşti.

» SIRALAMA NASIL YAPILIYOR?-

Travel and Leisure’ın “2013 Dünyanın En İyileri” anketi 1 Aralık 2012-1 Nisan 2013 tarihleri arasında derginin sayısal versiyon dahil aboneleri, internet sitesi üyelerinin oylarıyla belirlendi. Oy

atan okurlar ya da turizm meraklıları uçakla ulaşım, oteller, otel-spalar, araba kiralama, kentler, turizm operatörleri, safari donanımları, otel markaları, havalimanları, büyük yolcu gemileri gibi kategorilerin her biriyle ilgili birkaç soruyu yanıtladı. Yanıtlar alındıktan sonra profesyonel amaçlı yönlendirmeler olup olmadığı yönünde bir araştırma daha yapıldı. Sıralama yöntemine ilişkin bilgiler Travel and Leisure’nin internet sitesinde ayrıntılı biçimde anlatıldı. Ünlü derginin sıralamasında kentler, ülkelerin durumlarına göre her yıl yapılan ankette değişik puanlar elde edip, iniş ve çıkışlar gerçekleştirebiliyorlar.

TWITTER’IN LİDERİ ERDOĞAN Yapılan bir araştırma, Twitter’da en çok takip edilen liderin Başbakan Erdoğan olduğunu ortaya çıkardı. Erdoğan’ı CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu izliyor (ANKARA-ANKA) Yaşar Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü Araştırma Görevlisi Cudi Kaan Okmeydan, Twitter’da en çok takip edilen liderin 3 milyon 239 bin 322 kişiyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğunu belirtti. Erdoğan’ı 1 milyon 402 bin 377 kişiyle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu izliyor.

» SOSYAL MEDYAYA İLGİ AZ

Okmeydan’ın yüksek lisans tezi olarak hazırladığı araştırmada, dünyada sosyal medya platformlarına en fazla ilgi gösteren ve sadece Facebook’ta 30 milyon-

dan fazla üye ile Avrupa’da birinci sırada yer alan Türkiye’de “siyasi partilerin” sosyal medya platformlarına ilgisiz kaldığı ortaya çıktı. Devletten seçim yardımı almayan partilerin TBMM’de yer alan partilere göre sosyal medya platformlarını daha çok kullandıklarını belirten Okmeydan, “Dünyadan örneklere baktığımızda, 2008 yılında ABD Başkanı Barack Obama’nın 16 farklı sosyal medya platformlarından seçmenleriyle iletişime geçtiği, İngiltere ve Avustralya’da da 2010 yılında gerçekleştirilen genel seçimlerde partilerin aktif olarak sosyal medya platformlarını kullandıkları gö-

rülmüştür. Ancak Türkiye’de 2011 genel seçimlerine baktığımızda CHP dışındaki partilerin sosyal medya platformlarında yeteri kadar yer almadıkları gözlemlenmektedir” dedi.

» TERCİH GELENEKSEL MEDYA

Türkiye’deki siyasi partilerin sosyal medya platformları üzerinden takipçileriyle diyalog kurmayı başaramadıklarını da belirten Okmeydan şunları ifade etti: “Bu durumda parti ve takipçileri arasında ve takipçilerin kendi aralarında, herhangi bir fikir alışverişi ve düşünce paylaşımı söz konusu değildir. Ancak bunlara

rağmen araştırma Türkiye’deki siyasi partilerin 2011 genel seçimleri döneminin ardından sosyal medya platformlarına daha çok önem gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda 2011 genel seçimleri döneminde hiçbir sosyal medya platformunda yer almayan partilerin, seçimlerin hemen ardından, sosyal medya platformlarına yöneldikleri, 2011 genel seçimleri döneminde sosyal medya platformlarında zaten hesapları bulunan partilerin ise seçim döneminin ardından sosyal medya platformlarındaki hesaplarında daha çok paylaşımda bulundukları görülmektedir. Bu durum

2011 genel seçimleri döneminde geleneksel medya platformlarının Türk siyasi partileri tarafından daha çok tercih edildiği şeklinde yorumlanabilir.” Twitter’da en çok takip edilen siyasetçinin 3 milyon 239 bin 322 takipçi sayısıyla Başbakan Erdoğan olduğuna dikkat çeken Okmeydan, Erdoğan’ı 1 milyon 402 bin 377 takipçiyle Kılıçdaroğlu, 645 bin 158 takipçiyle MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 74 bin 899 kişiyle Hak ve Eşitlik Partisi Genel Başkanı Osman Pamukoğlu ve 28 bin 726 takipçiyle BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’nin izlediğini aktardı.

Büyük yatırım yapılabilecek üç yükselen piyasa

J.P.Morgan “Yükselen Piyasalar Stratejisi” başlıklı raporunda “Özellikle büyük yatırım yapılabilir yükselen piyasalarda öne çıkan üç ülke var: Güney Afrika, Türkiye ve Hindistan” saptaması yaptı (ORHAN AYSEZEN - ANKARAANKA) Derecelendirme kuruluşu J.P.Morgan, yükselen piyasalara ilişkin ikinci çeyrek raporunda “Özellikle büyük yatırım yapılabilir yükselen piyasalarda öne çıkan üç ülke var: Güney Afrika, Türkiye ve Hindistan” saptamasında bulundu. J.P.Morgan “Yükselen Piyasalar Stratejisi” raporunda yükselen piyasaların haziran ayı sonunda, önce ABD Merkez Bankası’nın aylık varlık alımlarını azaltacağı, ikinci olarak da Çin kanun yapıcıların banka dışı kredi segmenti üzerine daha sıkı gidileceği açıklamasından etkilendiğini bildirdi.

» RAPORDA TÜRKİYE

Raporda Türkiye’ye ilişkin şu değerlendirmeler yer aldı:

“-İç talepte güçlü artış ve yüksek faiz gibi iki faktörden arındırarak bazı cari işlem fazlalarının düşük düzeye hareket ettiğini, bazı cari işlem açıklarının yükseldiğini görmeye başlıyoruz. Özellikle büyük yatırım yapılabilir yükselen piyasalarda öne çıkan üç ülke var: Güney Afrika, Türkiye ve Hindistan. Her bir ülkede cari işlem açıkları GSYH’nın yaklaşık yüzde 5’ine, yükselen piyasalar için bile, dış finansman gereksinimine ilişkin endişelerin olduğu bir düzeye gidiyor. -Yükselen Piyasalar para birimlerinin FED sönümüne kırılganlıklarının değerlendirilmesi: ... Bazı ülkelerin cari işlem açığı yelpazesinin yukarı bölümünde bulunması iyi haber. Özellikle kimi

Asya ülkeleri yelpazenin bu bölümünün en yukarısında. Tayvan aslında net finansman fazlası veriyor. Yelpazenin diğer ucunda bir avuç ülke genellikle de Avrupa, Orta Doğu ve Afrika bölgesinde (ve özellikle Türkiye) akışlar perspektifinden, net fonlama ihtiyaçları karşısında rezervlerinin görece düşük düzeyi karşısında daha kırılgan görünüyor. Sonuç olarak para birimleri üzerinde ek baskı görebilirler. ...Bir diğer önemli nokta dış fonlamada yavaşlamaya karşı görece kırılgan bazı para birimlerine baktığımızda, akış riski ölçüsünde bir değerlenme riskleri görünmüyor. Hint rupesi şu anda ayırt edilebilir şekilde ucuz; ikinci çeyrek başlarında sert darbe yiyen Güney Af-

rika randı, nötrün ucuz tarafında; ve portföy akışlarında yavaşlamaya karşı kırılgan görünen Türkiye, piyasa değeri civarında alım satım yapıyor. Aslında yükselen piyasalarda hem değerleme hem de akış riskinin bir kombinasyonunun yeraldığı örnekler bulmakta zorlanıyoruz. -Yükselen piyasalarda iç kredi döngüleri-gelişti ancak kader iflas değil: ...Varlık sınıfı genelinde özel kredilerin büyümesi analiz edildiğinde; kredi büyümesi oldukça kuvvetli oldu ve son üç yılda her yıl yüzde 20 arttığı birkaç ülke var (Türkiye, Brezilya, Endonezya)... Kredi büyümesinin nominal GSYH’lerin üzerinde olduğu birçok

Yükselen piyasa ülkesi var, fakat genel olarak özel kredilerde artışların nominal GSYH’nın yüzde 20’sini aştığı bir ülke yok. Bir ölçüde soğumayı görmekten memnuniyet duyacağımız, kredi büyümesinin yeterli ölçüde hızlı gerçekleştiği bir çift ülke söz konusu. Brezilya ve Türkiye bu açıdan öne çıkan ülkeler. ASEAN bölgesindeki Endonezya ve Latin Amerika’daki Kolombiya da görece hızlı kredi büyümesi deneyimi yaşadı ve büyüklük GSYH’larının yüzde 10’una ulaştı. Ancak, yükselen piyasalarda yaşanan hızlı kredi büyümesi kadar bir dizi kredi iflasının da hızla gerçekleşecek gibi görünmemesi iyi haber.”


Güncel

21 Ağustos 2013 Çarşamba

9

Arzu Kaya

Uranlı twitter@arzukayauranli

Amerikan rüyası kabusa mı dönüşüyor? “Öyle bir güce sahibiz ki, bu nesli insanlık tarihinin en iyisi yapmak da; en son nesli yapmak da elimizde.” John F. Kennedy

H

LARA’YI KAYBETTİK Lara Tanrıkulu Berkmen’in henüz 14 yaşında kansere yenilmesi Türk toplumunu acıya boğdu (NEW YORK-POSTA212) Amerika’da yaşayan Lara Tanrıkulu Berkmen, lösemiye karşı verdiği savaşı kaybederek henüz 14 yaşında hayata gözlerini yumdu. Lara’ya geçtiğimiz Eylül ayında lösemi teşhisi koyulmuş, Amerika’daki Türk toplumu Lara’ya uygun ilik bulmak için seferber olmuş ve binlerce kişi iliğini bağışlamıştı. Geçtiğimiz Mayıs ayında Lara için aranan iliğin bulunduğu, küçük kızın kemoterapi sürecini geride bırakıp, onu kesin olarak iyileştirecek kemik iliği nakli aşamasına geçebileceği haberini sevinçle vermiş ve Lara ile bir röportaj gerçekleştirmiştik. Ancak Ağustos ayının başında tedavi süreci beklendiği gibi gitmeyen Lara, uzun zaman sonra evine dönerek son günlerini ailesi ve arkadaşlarıyla geçirdi. Nevin Berkmen ve Oğuz Tanrıkulu’nun çocukları Lara ve ikiz kardeşi Alp 19 Temmuz 1999’da Boston’da dünyaya geldi. Daha sonra taşındıkları Fairfield, Connecticut’ta Lara, Roger Ludlow Orta Okulu’nda yedinci sınıfı tamamlamıştı. Başarılı bir yüzücüydü ve Norwalk Youth Symphony’de flüt çalıyordu.

Lara’nın tedavisi geçtiğimiz Mart ayından beri New York’taki Sloan Kettering Cancer Center’da devam ediyordu. Lara’nın hastalığını büyük bir olgunluk ve cesaretle karşılaması birçok kişiye ilham vermişti. Hastalığından çok şey öğrendiğini anlatıyor, “Hayata daha pozitif bakmaya başladım çünkü hayatın değerini daha fazla öğreniyorsun. Zamanlar kötü olunca pozitif bakmayı öğreniyorsun çünkü aksi halde her şey daha da zorlaşıyor,” diyordu.

» KİTABI YAYINLANACAK

Lara, bir dileğini gerçekleştirmek isteyen Make a Wish Foundation’a bir hayatını kitaplaştırmak istediğini söylemiş, vakfın desteğiyle hayat hikayesini ve lösemiye karşı verdiği savaşı yazmaya başlamıştı. Lara’nın annesi Nevin Berkmen, Lara adına açılan Facebook sayfasına kızının son isteklerinden birinin kitabın onu yakından tanıyanların yardımıyla bitirilmesi olduğunu yazdı. Lara’nın cenazesi 24 Ağustos Cumartesi günü, Fairfield, Connecticut’ta bulunan Lesko & Polke Funeral Home’da (1209 Post Road, Fairfield Center) gerçekleştirilecek.

LÖSEV Başkanı : “Sağlık Bakanlığı artık gerçekleri açıklasın!”

ER nesil yenilikler, yeni buluşlar ve semboller peşindedir ve kendisinin bir önceki nesilden daha ilerde daha şanslı olduğuna inanır. Üstelik bir önceki nesilden ileri gitmek zorundadır da çünkü onun omuzlarında yükselir. Her zaman çocuklarımızın bizden daha büyük fırsatlara sahip olduğuna inandık ama galiba son günlerde ABD’de bu teori değişiyor ABD’de yeni neslin durumu pek iç açıcı değil . Yapılan son çalışmalar Amerikan eğitim sisteminin bir an önce ciddi bir reforma ihtiyacı olduğunu gösteriyor; gençler arasında intihar istatistiklerinde ciddi bir yükseliş dikkat çekiyor, yeni mezunlar için iş bulmak en önemli problemlerin başında geliyor, evlenme ve çocuk sahibi olma oranları sürekli düşüşte, aile yapısı ise çöküşte. Belki kulağınıza çılgınca gelebilir ama son verilere göre ABD’de her gün 7.000 lise öğrencisinin okulu bıraktığına inanabilir misiniz? Hatta College Board adlı kurumun son açıkladığı rapora göre, bu sayı çok daha yüksek görünüyor: ABD’de saat başı 857 lise öğrencisi okulu bırakıyor. Haziran ayında, Washington’da başkan adaylarının yapılacaklar listesinin başına eğitimi koymaları için büyük bir çaba harcandı. Herkesin ABD yükselen eğitim sorununun ne kadar büyük olduğunu kavraması için problemi görselleştirmek adına okulu terk eden her öğrenciyi temsilen 857 okul sırası Washington Anıtı’nın önüne sıralandı. Devlet okullarının başarısı da sorgulanır hale geldi. Zira geçen eylül ayında ABD’li liseliler bizdeki öğrenci seçme yerleştirme sınavının benzeri olan SAT’de son kırk yılın en düşük skorunu yaptı. Bunların yanı sıra, üniversiteyi kazanabilen gençler arasında da intihar oranlarının yükselişinde inanılmaz bir artış var. Virginia Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre, üniversite öğrencileri arasında görülen ölüm sebeplerinin başını intihar çekiyor. Üniversite mezunlarına baktığımızdaysa lise ve üniversiteyi bitirmenin sağlıklı ve mutlu bir yaşama başlangıç için yeterli olmadığını görüyoruz çünkü ABD’de iş bulmak başlı başına bir iş haline geldi. 2012 mezunları, 2008’de üniversiteye ilk adım attığında Wall Street’in devlerinden Lehman Brothers çökmüştü ve bu ekonomik krizi tetiklemiş durgunluğu da arttırmıştı. Gelin görün ki, son dört yılda olumlu bir gelişme olmadı ve iş bulmak hala büyük bir problem. Birçok yeni mezun harıl harıl iş bakıyor. Harvard Üniversitesi Politika Enstitüsü’nün Mart ve Nisan aylarında yaptırdığı ankete göre günümüzde, Amerikalı gençlerin en çok endişe duydukları konuların başında yeni iş imkanları açılmaması ve işsizlik oranlarındaki artış geliyor. Demokrat bir düşünce kuruluşu olan Ekonomik Politika Enstitüsü’nden Heidi Shierholz da kısıtlı iş imkanlarının sebep olduğu depresyonun 30 yaşın altında 9,5 milyon genci etkilediğini söylüyor. Öte yandan PEW Araştırma Merkezi verilerine göre, ABD’de evlilik ve doğum oranları da 1920’den bu yana en düşük seviyesine ulaştı. Her şey ekonomi ile ilişkili gibi. Ekonomik refaha ulaşıldığında iş imkânları artıyor. Sağlam bir işi olanlar evlenme ve çocuk sahibi olma konularına daha iyimser bakabiliyor. Tabi, bol kazançlı bir meslek hayali de erken yaşlarda akademik başarı için etken bir motivasyon oluyor. Yani ekonominin bozulması adeta domino taşlarının art arda yıkılması misali kökten her şeyi olumsuz etkiliyor. 37 yaşındaki Amerikalı yıldız Chloe Sevigny, “Biz son Amerikan nesliyiz. 1990 öncesi ve sonrası arasında dağlar kadar fark var. Günümüz çocuklarına üzülüyorum” diyor. Geçen hafta Washington Post’taki köşesinde Robert J. Samuelson da “Ekonomi kayıp bir nesil mi yaratıyor?” diye soruyordu. Bu soruyu ciddiye alıp üzerinde düşünmek lazım. Gençler hayata atılmak için hazırlıklarını yaparken etraflarındaki her şey adeta çöküşte. ABD gençlerin daha iyimser olması ve mutlulukla başarıya ulaşabilmesi için yeni metotlar bulmak zorunda ama nasıl?

Lara’nın ölümü LÖSEV Başkanı Ezer’i kızdırdı: “İlik Bankası kurulmasında çok geç kalındı. Her yıl binlerce çocuk ölüyor. Çocukların hastalık yüzünden ölmesine çok sinirleniyorum” Sağlık Bakanlığı Kemik İliği Bankası’nın neden geciktiğini artık kamuoyuna açıklasın (NEW YORK - POSTA 212) Minik Lara’nın acı vefatının ardından LÖSEV Başkanı Üstün Ezer ağır konuştu. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nın kemik iliği nakli bankası kurulması konusunda çok geciktiğini söyleyen Ezer, “Bu nedenle her yıl binlerce kanserli çocuğumuz vefat ediyor. Sağlık Bakanlığı bu konuda neden geciktiğini artık kamuoyuna açıklasın!” dedi.

Ailesiyle birlikte Amerika’da yaşayan 13 yaşındaki lösemi hastası Lara’nın vefatı nedeniyle çok üzgün olduğunu belirten Üstün Ezer, “Lara’nın annesi, babası, kardeşi ve tüm yakınları onunla birlikte çok büyük bir mücadele verdiler. Ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Onlara çok büyük başsağlığı ve sabır dileklerimi iletiyorum diye konuştu.

Türkiye’de bir ilik bankası kurulması için LÖSEV olarak beş senedir beklediklerini belirten Ezer, “Bu konuda 5 senedir mesaj veriyoruz. Binlerce kanser hastası çocuğumuzu, bu eksiklik yüzünden kaybettik. Buradan Sağlık Bakanlığı’na bir kez daha seslenmek istiyorum. Kemik iliği bankası kurulması konusunda neden geciktiğini kamuoyuna açıklasın.

Bir an önce Amerika’da ve Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde gerçek sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte Sağlık Bakanlığı denetiminde bir Türk ulusal kimlik iliği bankası oluşturulsun. Bunun için 6 ay gibi kısa bir süre bize yeterli” dedi.

» LARA SON OLSUN

Amerika’da yaşayan Türkle-

re LÖSEV’in yanında olmaları için çağrı yapan Ezer, “ Sizler kamuoyu vasıtasıyla buradaki Türklerin önünü açabilirsiniz “ diye belirterek “Sadece Sağlık Bakanlığı’nın el uzatmasını beklemeyelim. Sivil toplum örgütleri ve diğer kuruluşlar ele ele verelim ve bu sorunu çözelim. Umarım Lara son kaybımız olur” diye ekledi.

HABER OLMAK İÇİN...

haber@posta212.com


10

Güncel

21 Ağustos 2013 Çarşamba

“ABD travmada ORTADOĞU’YA YAKLAŞMIYOR” İSRAİL BÜYÜKELÇİSİ, TÜRK BASININDA İLK KEZ POSTA 212 İLE GÖRÜŞTÜ

Selim Atalay twitter@SelimAtalayNY

Tarihi yanılgı...

T

RAJEDİNİN böyle bir vahşetle tırmanacağını bilmiyor muyduk? Aksi olsa şaşırırdık.Geçen hafta ABD-AB, Katar, BAE temsilcileri Kahire’de çözüm için uğraştılar. Hatta bu ekibin planına İhvan’ın razı olduğu, ancak rejimin yanaşmadığı bilidirildi. AB temsilcisinin ‘Artık yapacak birşey kalmadı’ açıklamasıyla, beklenen sona yaklaşıldı. Son çare iki Amerikalı Senatör McCain ve Graham Kahire’ye gittiler. Senatörler iki taraftan da taviz istediler, ama General Sisi’yi kızdırdılar. McCain dönüşünde ‘Bu bir darbedir, Mursi salıverilmelidir, ardından da siyasi süreç başlatılmalıdır’ dedi. Formüllerde Mursi’nin salıverilmesi, ancak siyasetten emekli olması, İhvan’ın sürece başka liderlerle katılması vardı. Ayrıca Mısır’daki yoğun ABD karşıtı havadan etkilendiği anlaşılan McCain “Sokaklarda ABD’yi canavar gibi gösteriyorlar, yani bizim desteğimizi önemsemiyorlar” dedi... Mısır’da hemen bütün siyasi gruplar ABD’ye karşılar. Galiba General Sisi de aynı düşüncede. Sisi’nin ABD’ye çoktan ‘Ya ben ya radikalizm’ resti çektiğini düşünmekteyiz. ABD ise asıl radikalizmin, Sisi kan dökerse geleceğini düşünmekteydi... ABD arada F-16’ların teslimini geciktirerek bir sinyal verdi. Bu sinyalin Sisi’yi ürkütmeyeceğini 30 Temmuz’da yazmıştık. Hiçbir etkisi olmadı. Şimdi ABD-Mısır ortak askeri manevralarının iptali de Sisi’nin umurunda olmaz. Obama Yönetimi başından beri ‘Tamam Mursi rejimi de iyi değildi, sonra olan oldu, bari bundan sonrasını kurtaralım, Mısır’ı yeniden kurgulayalım, tek parti iktidarı olmasın, koalisyonlar olsun, kutuplaşma olmasın, İhvan da süreçte kalsın’ havasındaydı. Bu kapsamda ordunun ‘şark usulü hakem’ olması istendi... Kerry’nin ‘Ordu demokrasiyi inşa ediyor’ lafı biraz ABD’nin arzusunu biraz da Kahire’den verilen sözlere aldanmasını yansıtıyor. Gerçi sonra Kerry’nin o sözleri geri aldığı bildirildi... Kanlı Çarşamba sonrasında Beyaz Saray’ın ‘Uygulanan şiddet, hükümetin siyasi uzlaşma taahhütlerine ters düşüyor’ demesinin Türkçesi: ‘Ama... ama bize söz vermişlerdi...’ demek. Şimdi ne olacak? Sisi ile ABD balayının sonuna geldik. Sisi hesapta istikrar sağlayacak ve hakem olacaktı, hakem değil taraf oldu ve radikalizmi bizzat körüklüyor. Söyleneni dinlemiyor... ABD için sevimsiz bir durum. Mısır trajedisinin faturası Obama yönetimine çıkabilir. ABD yardımının havuç olarak kullanılıp orduyu etkileme çabası da işe yaramadı. Obama Yönetimi bu kartı oynamakta biraz daha ısrar edebilir... Yardım kesilince Mısır’da oynayacak kart kalmıyor... Hatta ‘Meydanları şiddet kullanarak boşaltırsanız yardım kesilir’ mesajı Sisi’ye çok tekrarlandı, sonuç ortada... Siyasi çözüm sürecinin Sisi ile olmayacağının anlaşılmasıyla ABD yardımı kesilebilir. O zaman da Sisi’yi kenara alacak ve siyasi süreci başlatacak yeni kurtarıcı general aranır. O arada Körfez’den Sisi’ye vaadedilen yardımın durumu önemli. O para ABD yardımından daha fazla. Üstelik Körfez yardımının siyasi şartı yok, hatta sanki İhvan’ın ezilmesine ödül gibi. Ancak bunlar riskli ve sonucu garanti olmayan siyasi mühendislikler. Siyasi mühendislik demişken: ABD’nin Mısır’da ‘Liberalizm’ umutları liberal El Baradey’in istifasıyla çöktü. Liberal denen grupların askeri rejime derin muhabbeti ve desteği göklere yükselince, bu grupların Hüsnü Mübarek rejimine dönüş istedikleri fark edilince, kafalar karışmıştı. Malum, hem askeri rejime muhabbet, hem liberal olunmuyor. Darbe sonrasında devlet başkanı olmayı bekleyip dışlanan, sonra güç bela bir sandalye bulan El Baradey, rejimi yumuşatamadı: Bünye kabul etmedi... ABD ya da Liberal Demokrasi Sisi’nin umurunda değil. Sokaktaki destekçilerinin de umurunda değil. Askeri rejim ve destekçileri artık kendi hesaplarına çalışıyorlar. Sisi sıfır numara milliyetçilikle Nasır zamanına gidiyor: Nasır’ın kitabında İhvan’la uzlaşma falan yoktu, süngü vardı. Aynı senaryo Mübarek’e kadar geldi. Şimdiki senaryo: Nasır-Sedat-Mübarek nasıl yaptıysa biz de yapalım, İhvan’ı silelim... Tarih ve coğrafya yanıldıklarını hatırlatıyor, zaman da yanıldıklarını gösterecek.

SERİ İLAN seriilan@posta212.com VERMEK İÇİN...

WASHINGTONPOINT İsrail’in Washington Büyükelçisi Michael Oren, dört yılı aşkın bir süre sonra ilk kez özel bir mülakatla, Türkiye basınında, Posta212’ye konuştu. Büyükelçi Oren’in ABD’deki görevinden bu yılın sonunda ayrılması bekleniyor. Kendisi aynı zamanda bir tarihçi de olan ve kitapları bulunan Oren, Posta212’ye verdiği röportajda başta Mısır olmak üzere Ortadoğu meseleleri ve Türkiye ilişkileri ile ilgili soruları cevaplandırdı. İLHAN TANIR WASHINGTON

■ Washington’daki göreviniz esnasında en çok hatırlayacağınız olay ne oldu? Aslına bakarsanız iki tane çok unutulmaz hatıram oldu izin verirseniz. Birisi Başkan Obama’nın İsrail’i ziyareti. 2013’ün Mart ayında yapılan o gezide oldukça uzun ve detaylı bir ziyaret çalışmamız oldu. Diğeri ise İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’in Başkan Obama’dan ‘Başkanlık Madalyası’nı almasıydı. ■ Bütün dünyanın dikkat kesildiği Mısır’da neler oluyor? Öncelikle Mısır içinde olanlar hakkında Mısır’ın içişleri olduğundan dolayı yorum yapmıyoruz. Bu konuda yorum yapmak Mısır halkına düşer. Biz Mısır’a refah, güvenlik ve barış diliyoruz. Ve tabi ki demokrasi. Bizim için önemli olan şey Mısır ile aramızdaki barış anlaşması. 1979’da yapılan bu anlaşma sadece İsrail çıkarları için değil, Mısır’ın çıkarları için ve Ortadoğu’nun istikrarı için sonucu etkileyecek bir öneme sahiptir. ■ Peki, Mısır’da 3 Temmuz’dan beri devam eden gelişmeler bu anlaşmayı pozitif mi negatif mi etkiliyor sizce? Mısır ile olan sınır bölgelerimizdeki güvenlikten endişeliyiz. Sınırlarımızda son zamanlarda birkaç saldırıya maruz kaldık. Örneğin sadece birkaç gün önce Mısır’ın Sina yarımadasından güney şehirlerimize bir roket atıldı ki ‘demir kubbe’ füze kalkanı sayesinde bu roket etkisiz hale getirildi. Ayrıca Gazze’deki Hamas’a gelen roketlerin çoğu Mısır-Gazze sınırındaki tünellerden ulaşıyor. Şimdilerde Mısırlılar bu tünelleri kapatmak için daha çok gayret göstermekte. Genel olarak çok sıkı bir gayretle Sina’da güvenliğin artırılması çalışması yapıyoruz. ■ Bölgedeki bazı ülkeler ABD ve Batı’yı Mısır’a karşı ilkesiz bir politika uygulamasından dolayı eleştiriyor. Geçerli görüyor musunuz bu eleştirileri? ABD ve Başkan Obama bir karar verdiklerinde birçok faktörü ve ayrıca Amerikan kamuoyunun fikrini hesaba katması gerekiyor. Bilinmeli ki Amerikan kamuoyu şimdilerde, özellikle yaşanılan iki travmatik Ortadoğu savaşından sonra (Irak, Afganistan) Ortadoğu’ya bulaşma konusunda oldukça isteksizler. Bunun yanı sıra Amerikan yönetimi, ABD’nin stratejik ve ekonomik çıkarlarını düşünmek zorunda olduğu gibi ekonomik sınırlarını da göz önüne almak zorunda. Ortadoğu bir türbülansta ve hızlı değişimlerin yaşandığı bir zamandan geçiyoruz. Bu dönemde her konuya uyacak tek bir politika bulmak oldukça güç. Öte yandan bizimle ilgili konularda ABD oldukça ilgili ve olayların içinde. ABD Dışişleri bakanı Kerry, bakan olduktan sonra tam altı kez bölgeye geldi ve İsrailliler ile Filistinliler arasında barış anlaşmasının başlatılmasında da başarılı oldu. Bu çok önemli. Ayrıca geçtiğimiz Kasım ayında

ABD, İsrail ile Hamas arasındaki çatışmaların bitişi için başarılı bir şekilde arabuluculuk da yaptı. Ve ABD İran’ın nükleer askeri kapasiteye ulaşmaması için de yine olayların içinde. ■ İsrail ile Mısır geçici hükümeti arasındaki ilişkiyi bizim için tanımlar mısınız? Biz her zaman için Mısır Askeri ile çok iyi (very good) ilişkilerimiz oldu, hatta Mursi döneminde de dahi iyi (good) ilişkilerimiz vardı. O ilişkiler devam ediyor ve şimdilerde oldukça iyi (quiet good) (geçici hükümet ile). Sina yarımadasının terörist saldırılar için bir yer haline gelmemesinden emin olmak için birbirine benzer çıkarlarımız var. ■ Suriye’de ne yapılması gerekiyor? Biz Suriye’deki savaşın bitmesini istiyoruz. Biz aynı şekilde refahın, barışın ve sonunda demokrasinin Suriye’ye gelmesini istiyoruz. Suriye ile ilgili olarak ne yapılması gerektiği konusunda tavsiye yapmaya gelince, belli ki oldukça karışık bir durum. Ama şunu söylemek gerekir ki İsrail, kendisine kim ateş ederse, Suriye devleti güçleri veya Suriyeli muhalifler, bu saldırılara karşı kendisini korumak için her şeyi yapacaktır. Suriye konusunda ayrıca Suriye’de istikrar ve güvenliğin yeniden tesis edilmesinde Türkiye ile ortak çıkarlarımız bulunmaktadır. Suriyeliler İsrail’in Washington’da, ABD’lilerin daha etkili bir Suriye politikası geliştirmemesi için lobi yaptığına inanıyor. Biz Suriye’deki savaşa hiçbir şekilde karışmıyoruz. Hiçbir şekilde. Hatta dolaylı olarak dahi. ■ Yeni göreve gelen İran Cumhurbaşkanı’ndan umudunuz var mı? İsrail, öyle sanıyorum ki Türkiye ile birlikte İran’ın nükleer silah kapasiteye ulaşmamasında ciddi ortak çıkarlara sahip. Ve İran’ı nükleer silahlara ulaşmaması için diplomatik yollarla ikna etmek iki ülke açısından önemli. Maalesef, yıllar süren ambargolar ve diplomasiye rağmen, İran nükleer programından vazgeçmeyi bırakın, yavaşlatma dahi yapacağına dair herhangi bir işaret vermiyor. Yıllardır süre giden diplomaside şimdi Cumhurbaşkanı seçilen Ruhani nükleer diplomatik görüşmelerde İranlı liderdi. Şimdi ise nükleer programla ilgili politika yapmak Ruhani’nin değil Dini Lider Hamaney’in yetkisinde. Ve biz herhangi bir belirti görmüyoruz nükleer programlarını durdurmaları veya yavaşlatma adına. Tam tersine hızlandırmaktalar. Yani cevabımız hayır, yeni İran Cumhurbaşkanı’ndan umutlu değiliz. ■ Bahsettiğiniz gibi yeniden Ortadoğu barış görüşmeleri başlatıldı. Sürekli bir şekilde İsrail yönetimince illegal yerleşkelerin ilan edilmesi bu görüşmeleri tehlikeye sokmuyor mu? Hayır, sokmaması gerekir. Duyduğunuz bütün bu yeni inşaat anonsları herhangi bir müzakere neticesinde zaten İsrail topraklarında kalacak olan bölgeler için yapılıyor. Ve bu bölgelerde geçmişteki müzakerelerde de hep İsrail’in parçası olarak

kabul gördü. Bunlardan dolayı bu anonslar herhangi bir karışıklık meydana getirmemeli. Biliyoruz ki bu barış müzakerelerinin toprakları tartışmayı gerektiren bir boyutu da var ve biz bunu tartışmaya hazırız. Fakat bunun barış müzakerelerinin içinde geniş bir sürecin parçası olarak ele alınması gerekiyor. Açıkçası bu konunun müzakere öncesi ele alınmasını ümit verici bir gelişme olarak addetmiyoruz. ■ Tüm Ortadoğu ülke liderlerine tavsiye verebilecek bir konumda olsa idiniz bu liderlere ne teklif etmek isterdiniz? Bölgede aşırılıklarla (dini) karşı gelmek için birçok kesim bir araya gelebilir, İsrailliler, Araplar veya Türklerden. İslam’a karşı büyük bir saygımız var ve aşırılığa karşı herkesin ortak mücadele yapmaması için bir neden göremiyorum. Üstelik teknoloji paylaşım imkanlarımız da var. İsrail birçok teknolojik alanda dünya liderliğini yapıyor ve birçok projede komşularımızla ortak hareket etmekten mutluluk duyarız. Beraberce bölgenin insanına su, enerji ve düşük bütçeyle temiz enerji sağlayabiliriz örneğin. Bunların tümü ortaklık ve açıklık ruhuna bağlı. Umut ederim gelecek yıllarda bu mümkün olur. ■ Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin geleceği? Bu soruyu tarihi bağa atıf yaparak cevap vermek isterim. Yahudiler ve Türk halkının dostluğu 500 yıllık bir geçmişe gider. Tarihi bir dostluktur bu. Yahudiler her zaman Türkiye’de iyi karşılanmışlardır. İsrail ve Türkiye Ortadoğu’da çok yakın müttefik ilişkileri kurmuşlardır. Biz o ittifakı yeniden inşa etmek istemekteyiz. Bu yılın başlarında İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu cesur bir şekilde başbakan Erdoğan’a telefon açtı ve yeni bir dönem (track) başladı ilişkilerde. Ama maalesef bu yeni dönem sonuca ulaşamadı, ümit ederim yakında sonuca erdirmek mümkün olur. Bununla birlikte ticari ilişkilerimiz devam etmekte, hatta biraz da artmakta. Eskiden çeyrek milyon kadar İsrailli her yıl Türkiye’yi ziyaret ederdi. Şimdilerde o rakama yeniden dönüldüğünü görüyoruz, yavaş olsa da. Suriye ile olan sınırda güvenlik durumu veya Akdeniz bölgesinden doğal gaz enerji çıkarımı gibi birçok konuda Türkiye ile muazzam (tremendous) ortak çıkarlarımız var. Samimi olarak ümidim Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin gelişmeye devam etmesi. Bu arada, İsrail’i veya Yahudileri şeytanlaştırma, İsrail devletinin meşruiyetini yok etme konularında yapılanlara karşı dikkatli olunmalı. Bu konu ilişkilerin devamı konusunda çok önemli olacaktır. ■ Washington’ın en çok neyini özleyeceksiniz? Washington’ın en çok insanlarını özleyeceğim. Beyaz Saray, ABD Dışişleri Bakanlığı, Pentagon, ticari ve istihbari alanlardaki seçkin erkek ve kadınlarla teşrik-i mesai yapmak benim için harika bir tecrübe oldu.

Ahmet Buğdaycı ahmetbug@gmail.com

Mısır’da sorunun kökeni: Ulusal kimlik/sizlik

İ

SLAMCI olmayan iki Mısırlının konuşması (NYTimes): - Nereye gidiyoruz? Birbirimizle sonsuz bir şekilde savaşacak mıyız? Arkadaşı cevaplıyor. -Ben Mursi karşıtı gösterilere katıldım, polisler beni korudu o zaman, ama şimdi Mursi yanlılarını öldürüyorlar. Bir taraf gösteri yapınca emniyette, öbür taraf yapınca öldürülüyor. Ya, hepimiz Mısırlı değil miyiz aslında?” Evet Mısır’ın yaşadığı trajedi bundan daha güzel anlatılamazdı. Şimdi İslamcı olmayan Mısırlılar da, ordunun katlettiği kişilerin kendi kardeşleri olduğunun farkına varmaya başlayarak, hayatlarını riske atma pahasına göstericilere destek veriyor. Olay Mursi destekçiliğinden çıkıp haksızlığa karşı direnişe dönüşüyor. Yüzbinlerce Mısırlının sokaklarda, alanlarda çadır kentlerde, aynen Gezi örneğinde olduğu gibi, başlattığı oturma eylemlerine katılanların bir kısmı da Müslüman Kardeşlere’e muhalif olan çoğu ılımlı, işinde gücünde insanlardan oluşuyordu. Seçimle gelmiş bir iktidarın uğradığı haksızlık onları pasif direniş etrafında toplamıştı. Şimdi de kiliseler, İslamcı olmayanlar direnişe destek olmaya başlıyor. M.Ö 3500 yıl öncesine kadar giden bir tarihi ve kültürü olan bir ülke neden içine düştüğü kanlı girdaptan bir türlü çıkamıyor. Sorunun kökenini dış güçlere, diktatörlere ya da İslamcılara bağlamak işin en kolayı. Ama bu kadim kültürün tarihi sürecinin analizi, bugünkü bölünmeyi daha derinden kavramamızın ip uçlarını veriyor. Mısır’ın yaklaşık 2500 yıl sürecek bir esaret hayatı M.Ö. 345 yılında Medlerin işgali ile başladı. Daha sonra Yunanlılar, Romalılar, Araplar, Osmanlılar ve İngilizlerin egemenlikleri birbirini izledi. İki yeni din, Hristiyanlık, İslam ve yeni bir dil, Arapça Firavunların ülkesinde belirdi. 19. yüzyılda Mısır kendisini Arap kimliğinden kesin çizgilerle ayıran, buna şiddetle karşı çıkan, bir milliyetçiliğe tanık oldu. Halen de Mısırlıların bir bölümü kendilerini Arap saymıyor. 20. yüzyılın ilk onyılları, 2500 yıllık işgale son verecek bir uyanışa tanıklık etti. Ortaya üç temel ideoloji çıktı: Firavun kültürünü genişleten Etno Mısır milliyetçiliği, seküler Arap milliyetçiliği, pan-Arapçılık ve İslamcılık. 1952 devrimiyle Mısır nihayet Mısırlıların olacaktı. Ama devrimin lideri Cemal El Nasır, Pan Arapçılığı Mısır’ın yeni ideolojisi ve kimliği olarak açıkladı. Mısır Arapların yeni lideri olacaktı. Nasır ülkeyi hızla Araplaştırmaya başlayarak ulusal kimliğin eksenini tayin etti. Otantik Mısır kültürünün tolerans, sevgi, özgürlük gibi değerlerini silerek, Arap kimliğini topluma dayatan bu politika Mısırlıları kendilerine yabancılaştırdı, köklerinden kopardı. Araplaşma, İslamı kendince yaşayan Mısırlıları Arapların sofu İslam anlayışına doğru sürükledi. 1950’lere kadar kara çarşaf pek bilinmezken, bu tarihten sonra İslamın Arap yorumu yaygınlaşmaya başladı, kadınlar örtünmeye başladı. Ama İsrail karşısında bozgunla biten 1967 savaşı Nasır’ın “Birleşik Arap Dünyası” hayalini kumlara gömdü. Bir zamanlar “sosyalist Arap kahramanı” olarak anılan Nasır’ın seçimi, aslında politik kurumların toplumların hayat çizgisinde ne denli yaşamsal bir rol oynadığının da kanıtı. Daha sonra iktidara gelen Sedat ve özellikle Mübarek, otoriter-seküler bir politika izledi. Sivil hayatı bastırarak toplumun sosyal organizasyonlar oluşturma yeteneklerini, dinamizmini boğdular. Mübarek, gücü ordu merkezinde ve elitler çevresinde toplayarak, halkın büyük çoğunluğunu tamamen dışlayıcı, paylaşımcı olmayan bir politik sistem kurdu. İsrail karşısında ezilmiş, ABD’nin desteğiyle ayakta duran, kimlik olarak seküler-otoriterliği öne süren rejim, yaygın yoksulluğun ve baskının ortaya çıkardığı siyasi İslamcıları tabanda güçlendiriyordu. İslamcılar ise Araplaştırılma karşısında yabancılaşan toplumun özellikle yoksul kesimlerini, “mazlumluk”larından güç alarak, bu sefer diğer ekstreme, tamamen İslamcı bir karaktere büründürmeye ittiler. Toplumu yine köklerinden kopardılar ve başka bir yönde yabancılaşma başladı. İslamcılar, Firavunları “tiran” olarak tanımladılar, müzelere saldırarak nefretle andıkları bu kültürün izlerini yok etmek istediler. Mursi geçen sonbaharda yeni bir anayasaya hazırlayarak demokrasiye geçiş için bir adım attı. Ama Müslüman Kardeşler’e göre anayasanın dayanacağı temel zemin, ulusal kimlik, İslamdı. Oysa demokratik bir devletin bazı, insanları biribine bağlayan ulusal kimliktir. Bu kimlik de o toplumda insanların benimsediği tüm dinler, topluluklar ve politik görüşlerle uyumlu olmalıdır. Ulusal kimlik Japonya örneğinde olduğu gibi kültürel değerler veya ABD’de olduğu gibi ortak değerlerden kaynaklanabiliyor. Ama Mısır örneğinde, “ortak, herkesi birbine bağlayan, tutkal görevi gören bir kimlik” hiç olamadı. Müslüman Kardeşler, İslamcılığı ulusal kimlik haline getirmek istediği için, tüm sekülerlerin, ılımlı Müslümanların, toplumun geniş bir çoğunluğunun tepkisini çekti. Önce Araplaştırılan toplum, Müslüman Kardeşler’in İslamcı kimliğine karşı durdu. Onlar, kendi tarihinden nefret eden teröristlerin vali olarak atandığı bir ülke değil, sadece Mısırlı olmak istiyordu 2500 yıl sonra. Müslüman Kardeşler iktidarına karşı milyonları sokağa döken ana dinamik buydu. Sonuçta Mısır’da iktidara kim gelirse gelsin, cepheleştirici, partizan ve sekter kimlikleri toplumun üstüne giydirmeye çalışıyor. Bugün feci bir kaos içinde yanan Irak ve Afganistan da aynı kaderi paylaşıyor. Toplumsal binanın temel dayanağı, kolonu olmadan, Mısır seçim de yapsa, halkın geri kalanı iktidara gelene gücü devretmiyor; iktidara gelen de, çoğunluğu unutup gücü kendi tekeline alıyor, demokratik kurumları inşa edemiyor. Bugün olduğu gibi kanlı diktatörlükler ile sekter İslamcılık arasında sıkışıyor, duruma göre, iktidarda kimin olduğuna bağlı olarak tavır alıyor. Seçimle ve darbeyle gücü eline geçiren, kendi kimlik tasavvurunu topluma kabul ettirmeye çalışarak, ekonomik ve siyasi olarak diğer kesimleri dışlayan bir bir politikaya sarılmaktan başka bir yol bilmiyor. Askeri darbeler ise Mısır gibi ülkelerin başına gelebilecek en büyük talihsizlik. Müslüman Kardeşler iktidarının İslamcı kimliğe dayalı toplumsal mühendisliğine karşı çığ gibi büyüyen tepki, çatışmalarla, çelişikilerle dolu da olsa, tam Mısır’ı kendi olmaya doğru evrilme aşamasına itmişken, toplumsal süreç darbeyle bıçak gibi kesildi. Mazlum durumuna düşen, üstelik şimdi de acımasızca katledilen müslümanlar, Mısır’a ve bölgedeki diğer ülkelere geçerli tek kimliğin İslamcılığa sarılmak olduğu mesajını vermekte gecikmiyorlar. Demokratik mücadeleye alternatif siyasi organizasyonlar oluşturarak sabırla devam etme yolu seçilse, Müslüman Kardeşler ilk seçimlerde zaten gidecekti. Darbe, dinamik bir şekilde oluşan kimlik sürecini yok edip İslamcılığı tek alternatif hale getiriyor.


Güncel

Seçimler her türlü SÜRPRİZE AÇIK

Gazeteci-Yazar Prof. Dr. Mehmet Altan gündemle ilgili çeşitli konuları Posta212 için değerlendirdi. Cami ile kışla arasına sıkışmanın ve sürekli rövanş alma hareketlerinin sakıncalarını vurguladı BARBAROS SAYILGAN İSTANBUL

■ Türk toplumun yıllardır Kemalist reflekslerle şekillendiği bugün onun yerini de dinin aldığı iddia ediliyor ve siz de bunu ifade ediyorsunuz. 28 Şubat’tan bugüne geçen aslında kısa sürede, bir toplumun böyle iki kutup arasında savrulmasını nasıl açıklayabiliriz? Tarihsel bir zaaf nedeniyle Türkiye’de sosyal sınıflar oluşmamış. Temel toplumsal çelişki Saray ile tebaa arasında oluşmuş. Cumhuriyet Osmanlı’daki yapıyı tüm çelişkileriyle birlikte olduğu gibi devralmış. Saray’ın bakiyesi devlet eliti askeri kışla safında yer alırken, çaresiz tebaa da camii etrafında mevzilenmiş. Bizde siyaset kışla ile camii üzerinden yapılıyor. AKP ilk başlardaki değişim siyasetinden uzaklaşarak askeri vesayet rejimini ortadan kaldırmak yerine ele geçirmeyi tercih etmiş gözükmekte. 12 Eylül rejimi anayasa ve temel yasalarıyla birlikte olduğu gibi duruyor. Milli Güvenlik Kurulu, YÖK, halka gerçek siyaseti yasaklayan Siyasi Partiler Yasası, seçim yasas��… Fazlasını saymaya gerek yok, hepsi yerli yerinde… Türkiye AB standartlarında bir demokrasiye geçmek yerine “camii ile kışla parantezinde” kalmaya, iki kamp üzerinde amansız rövanş oynamaya devam ettikçe bu mevcut bölünme derinleşmeye devam eder… ■ AK Partinin üçüncü döneminde ne değişti de bugünlere gelindi? Bu otoriter refleks hep mi vardı? Bu tavır değişikliğinin altında ne yatıyor? Siyasal iktidar, özellikle başbakan, alınan olumlu mesafedeki dünyanın oynadığı rol ve yardımı zaman içinde inkâr edip, kerameti kendinde aramaya başladı. Duruma tamamen hakim olduğunu, değişim ve demokratik bir anlayışa artık ihtiyacı olmadığını düşünmeye başladı. Ardından da Milli Görüş ve Erbakan çizgisine geri döndü. 76 milyonun kendine benzeyeceği ve siyasal İslam anlayışının öne çıkacağı bir Sünni-İslam çizgisine yaklaştı. Demokratikleşme çoktandır durdu, AB reformları stop etti, “Müslüman” kavramı etrafında bir Sünni anlayış baskısını artırmaya başladı. ■ Gezi Olaylarının ardından, AK Parti’den çok fazla çatlak ses çıkmamasını, partide bir ayrılık ya da dağılma yaşanmamasını nasıl yorumluyorsunuz? 12 Eylül rejimi siyaset kurumunun demokratikleşmesini ortadan kaldıran bir siyasal sistem kurdu… AKP ve başbakan ve 12 Eylül reji-

mi ertesindeki tüm siyasetçiler de bu vesayetçi yapıya sahip çıktı, çıkıyor. 12 Eylül rejimi Kenan Evren’in üzerine dikilmiş “tek adam” anlayışına dayalı bir elbisedir. Erdoğan şimdi bundan yararlanıyor. Ayrıca muhafazakar kesim “biat” anlayışından geliyor, “itiraz kültüründen “ uzak bir anlayış hakim. Ama gene de AKP’nin güllük gülistanlık olduğunu sanmak yanlış. Seçimler yaklaştıkça Türk siyaseti her türlü şaşırtıcı sürprize açık. ■ Gallup bu hafta bir araştırma yayınladı. Buna göre Türkiye’de 2011’de taşra ile kentler arasında yönetime ve kurumlara bakış konusunda daha küçük bir fark dikkati çekerken, 2011’den 2013’e taşra ile kentin görüşleri ayrılıyor. Taşra hükümeti de, orduyu da, adaleti sistemini de yüksek oranlarda onaylamaya devam ederken, kentli kesimin bu üç kuruma karşı güveni çok belirgin bir biçimde düşüyor ve taşra ile kent arasında büyük bir görüş ayrımı ortaya çıkıyor. Siz nasıl yorumlarsınız bu sonuçları? AKP ve özellikle Başbakan bir kasaba anlayışını hoyrat ve nobran bir üslupla kentlere dayatmaya çalıştıkça gerginlik ve tansiyon yükseliyor. Kent kültürü “yadırga-

mama” üzerine kuruludur. Ayrıca demokrasi “farklılıkların meşrulaştığı” rejimin adıdır. Siz 76 milyon kişiyi kasaba alışkanlıkları üzerinden kendinize benzetmeye çalıştığınız, demokratik ilke ve kuralları yok saydığınız bir yaklaşım içinde ısrarcı olursanız kentleri patlatırsınız. Başbakan’ın sahiplendiği 12 Eylül vesayet rejimi kasabanın kentler üzerinde baskısını artırmak üzerine kullanıldığı zaman kentler yönetilemez ve kapsanamaz hale gelir. Yaşanan da budur. ■ Geçtiğimiz günlerde “Devletin hâkimi, savcısı bir karar alıyorsa illa bunun arkasında bir şeyler aramak hiç mantıklı değil” dediniz. Ergenekon sürecini nasıl okuyorsunuz? Bu cümleyi Türkiye’deki tartışmaların henüz asırlar önceki Montesquieu’nün modern devlet teorisinin çok gerisinde seyrettiğini vurgulamak için kullandım. Modern devlet teorisinde “yasama, yürütme ve yargı” vardır. Siz bu ayrımları bir yana bırakıp, olup biteni siyaset üzerinden değerlendirirseniz, ortaya yabancı dillere çevrildiğinde asla ve kata anlaşılmayacak saçmalıklar çıkar. Türkiye’de örneğin MİT başkanının savcı tarafından çağrılması “yargı” üzerinden değil, “cemaat” üzerinden okunduğu vakit, bunun doğru veya yanlış olması bir yana, henüz modern devlet algı ve işleyişinden çok uzakta seyrettiğiniz görülür. Eğer devlet birileri tarafından ele geçiriliyor ise o devlet değildir. Çünkü devlet kimsenin ele geçiremeyeceği hukuksal bir sosyal organizma olmalıdır. Balyoz, Ergenekon, Cumhuriyetin demokratikleşmesi çok önemli ve tarihsel adımlar olarak başlayıp, “camii-kışla” rövanşının kurbanı hale geldi… Bu nedenle de kamplaşmayı kışkırttı, inandırıcılığını zedeledi… ■ Kürt sorununda çözüm sürecinin gidişatını nasıl yorumluyorsunuz? Bu sürecin en sevindirici yanı ölümlerin durmuş olması, bu gerçekten insanı çok mutlu eden bir sonuç… Ancak sürecin kalıcı olması ve

bugünkü çok olumlu ortamın misliyle kanlı bir geri dönüşe sürüklenmemesi için cumhuriyetin demokratikleşmesi,12 Eylül rejiminin tasfiye edilmesi lazım… Böyle bir değişimi bırakın, medyadaki baskının da sergilediği gibi Türkiye sıkı ve karanlık bir baskı dönemi yaşıyor, faşizme doğru koşuyor… Geçen gün yabancı bir uzman Kürt sorunu için iki ihtimalden söz etti, “ya demokratikleşme, ya Kürdistan’ın PKK’ ya bırakılması”. Birincisi ortada olmadığına göre, sürecin geleceği de net gözükmüyor. ■ Anayasanın ve darbeci kurumların Türkiye’de değişmesi gerektiğini sık sık dile getiriyorsunuz. Var olan anayasa çalışmalarını nasıl görüyorsunuz? Anayasa değişikliği nasıl yapılmalı. Biz neyi eksik yapıyoruz? Siyasal Partiler Yasası, seçim yasası, meclis iç tüzüğü 12 Eylül rejiminin yasalarıdır ve gerçek demokratik bir siyaseti halka yasaklar, parti içi demokrasiyi engeller… AKP, başbakan ve diğer siyasal partiler 12 Eylül darbecilerinin oluşturduğu ve özünde anti-siyaset üreten bu yapıdan huzursuz değiller. Çoğulculuğu yasaklayan darbeci anlayışın şekillendirdiği bir siyaset kurumu bu yapıyı koruyarak, Türkiye’yi demokratikleştirip, demokratik bir anayasa yapabilir mi? Yaşananlar seçim sathı mailine giren ve sadece ikbal hesabı yapılan bir ortamda oyalama, bir şeyler yapıyormuş gibi görünme çabasıdır. Siyaset seçim sürecinde sadece ve sadece ikbal peşinde ve bunun hesabı dışında hiçbir şey düşünmüyor. Tersi olsa, 12 Eylül yasaları bir günde değişir. Şike yasasının anında değiştiğini unutmayın… ■ Erdoğan’ın üçüncü kez seçildiği günlerde Orta Doğu’da bir zafer havası hâkimdi. Türkiye Müslüman demokrasilere örnek olarak gösterilirken, İhvan da Mısır’da yükseliyordu. Müslümanlık (ya da din) ve demokrasi bir arada yürümedi mi, ya da yürüyemez mi? Bu gerçekten de tabiatına mı aykırı? Siyasal iktidar, Suriye ve Mısır’da Sünni bir blok üzerinden hâkimiyet, halifelik rüyaları gördüğü için, anayasal suç noktalarında müdahaleler yaptı ve gerçekleri görme

noktasında da büyük körlük yaşamaya başladı. Demokrasinin siyasetini değil, içerde son zamanlarda yeğlediği camii-kışla rövanşını dış politikaya taşıdılar ve duvara tosladılar. Bir siyasetçi “insan” kavramı yerine “Müslüman” sıfatını kullanıyor ve bundan nemalanıyor ise, orada “demokrasi” olmaz… Ötekileştirme, düşmanlık, karşıtlık ve siyasi kaos olur. Nitekim durum da bundan ibarettir. Türkiye’de 34 insanımızı paramparça eden Uludere katliamının üzerini örtmek için bu kadar büyük çaba sarf eden birinin başka diyarlarda vicdan ve ilke sahibi olduğuna inanmak mümkün mü? ■ Türkiye’nin geleceği ile ilgili öngörüleriniz nedir? Bu dönemde kişisel özgürlüklerde ve basın özgürlüğünde kaybedilen alan, ileride nasıl yeniden kazanılabilir? Yani gelecek seçimlerde AK Parti yerine başka bir parti iktidara gelse, ne değişecek? Mevcut hal devam eder de, camii kışladan rövanş konusunda bugünkü ipin ucunun çoktan kaçtığı durumda ısrarcı olur ise, yarın bir gün de büyük ve muhtemelen çok kanlı bir diğer rövanşa da çanak tutmuş olur. Kendi gibi olmayan her şeyi düşman gören ve tüm toplumu tek adamın keyfine bırakıp, ona benzetmeye çalışan bu hal çok uzun devam edemez. Ayrıca, Türkiye’yi sadece Türkiye toplumu üzerinden okumak yetersiz, bir de dünya kamuoyu, dünya toplumu var. Dünya sistemi içerde ve dışarıda çöken, kaotik bir ortamın alt yapısını besleyen, bölgedeki çalkantıları daha da artıracak, Sünni anlayışın egemen olduğu 28 Şubat’ın Erbakancı rövanşına saplanıp kalmış anlayışı ne kadar taşır? Türkiye ağır fatura ödeyerek ya da akılcı bir refleksle yeniden AB reform çizginse dönmek mecburiyetindedir. Çünkü camii-kışla parantezi sadece kan ve gözyaşı getirir. Hayat, siyasi katakullilere çok da fazla şans tanımıyor, yanlışı şu veya bu şekilde tashih ediyor. Dilerim Türkiye’de de akıl devreye girer, yol yakınken dönülür…

21 Ağustos 2013 Çarşamba

11

212’NİN İKİ YAKASI

Haldun Armağan info@haldunarmagan.com

Obama’nın hoşgörü ve demokrasi dersi

T

ELEVİZYONLARIN genelde herşeyi basite indirgemesinden ve bilgilendirmeden ziyade eğlendirmeye odaklanmasından yakınır dururuz. Bütün bu gerekçelerde haklılık payı olmasına rağmen, televizyonun işlevselliği ve kitleleri etkileme gücünün rakipsizliği bir başka gerçek. Dahası, PEW tarafından Temmuz ayında yapılan kamuoyu yoklamasında “esas haber kaynağı” olarak televizyon %59 oranı ile %51 seviyesindeki İnterneti bile geride bırakınca, söyleyecek pek birşey kalmıyor. Amerika’nın ünlü sohbet ustası Jay Leno geçenlerde Başkan Barack Obama’yı konuk etti. Bu tür sohbet programları siyasetten daha çok eğlence ve müziğe göre formatlanmış olduğundan, program çizgisinde ufak tefek ayarlar yapıldığı dikkatten kaçmadı. Obama’dan başka konuk almayan Jay Leno, normalde en fazla 10 dakika içinde bitirdiği konuşmaları bu defa iki reklam arasıyla birlikte üç bölüme çıkarmış, sürenin neredeyse tamamı Obama’ya ayrılmıştı. Leno daha önce de Başkan Obama’yı konuk etti. Ancak bu kez yapılan sohbette Rusya’daki gelişmelere ve Edward Snowden konusuna odaklanınca demokrasi ve tolerans adına ilginç dersler ortaya çıktı. Üstelik program açılışında Obama üzerine yaptığı şakalar, özellikle asık suratlı olmanın ciddiyetle eşdeğer olduğuna inanmaya devam eden bizdeki anlayışın tamamen tersi bir durum oluşturuyordu. G-8 zirvesi öncesi Rusya’daki güncel gelişmelere değinen Leno önce sözü yakın zamanda çıkartılan “antigay” yasasına getirerek, halka açık yerlerde “gay hareketlerde bulunmanın” yasa ile yasaklandığını hatırlattı. Obama’nın bu konuda çok net bir mesajı vardı: Herkesin ırk, dil, din veya cinsel yönelim anlamında dokunulmaz olduğunu vurgulayıp, bu hakların evrenselliğini ilan etti. Bu tavır, kendi seçmenine bir mesaj vermek noktasına indirgenmeyecek kadar önemlidir. Çünkü dünya politikacısı olmanın vizyon sahibi olmaktan geçtiğini gösteren bir kanıttır adeta. Daha da önemlisi, Edward Snowden olayı sorulduğunda, Başkan Obama demokrasi ve insan hakları anlamında tarihe geçecek bir tutum sergiledi. Önce Snowden’ın “bazı suçlar işlediğinin iddia edildiğini” vurgulayıp, daha sonra ekledi: “Önyargılı davranmak istemem, çünkü kendisiyle doğrudan irtibata geçmiş değiliz, tam nedir bilmiyoruz. Keşke ülkesine dönse ve hukuk yollarını kullanarak kendisini ifade etse...” Amerika’nın uluslararası imajını yerle bir eden, Avrupa Birliği dahil bütün ülkelerin casus programlarıyla izlendiğini söyleyen Edward Snowden’ın itiraflarından en fazla etkilenen ve en sert tavrı göstermesi beklenen hükümetin başkanı “önyargılı olmamaya” çalıştığını söyleyebiliyor. Düşünün ki Washington perspektifinden bakıldığında düpedüz “vatana ihanet” niteliği taşıyan bir olayda! Demokraside insan hakları ve hukukun üstünlüğü dediğimiz kurallar zaten bu tür “olağan dışı” durumlarda anlam kazanır ve deyim yerindeyse, ete-kemiğe bürünüp somutlaşır. Herşey iyi-kötü normal seyrinde giderken, hak ve hukuk üzerine mesajlar vermek işin en kolayı. Esas mesele herkesin üzerinde ittifak edeceği bir ulusal bir meselede bile “kızabilir, eleştirebiliriz ancak önyargılı olamayız” diyebilmek. Üstelik kamuoyundaki genel eğilim bunun tam tersi bir mesajı duymak isterken! Yürütülen bir soruşturma çerçevesinde ifadesine başvurulan insanların bile (hele bir de ünlü ise hiç şansı yoktur) afişe edilerek, daha soruşturma bitmeden suçlu veya sorumlu olarak damgalandığı Türkiye’de, maalesef böyle bir olgunluktan eser yok; olacak gibi de görünmüyor. Açılan bir davanın iddianamesinde geçen herkesin peşinen hükümlü muamelesi gördüğünü hatırlayınca ister istemez “masuniyet karinesi” akla geliyor. “Suçu ispat edilinceye kadar herkes masumdur, suçsuzdur” şeklinde tanımlanacak bu temel hukuk ilkesinin değerini acaba birgün kavrayacak ve gerçekten içselleştirecek miyiz?


Güncel

5 Yıldız: Online demokrasi mi, Online otoriterlik mi?

Aydoğan Vatandaş

İ

Snowden olayı aslında ne anlatıyor?

A

MERİKAN kamuoyu ABD’ye yönelik siber saldırılarından ötürü ABD Başkanı Obama’nın 7 Haziran’da Çin Devlet Başkanı’nı ABD ziyareti sırasında sert bir dille uyarmasını bekliyordu. Ancak beklenen olmadı. Obama’nın Çin Devlet Başkanı’nı utandırması beklenirken, üstelik aynı gün, 7 Haziran’da utanan Başkan Obama ve Amerikan İstihbarat topluluğu oldu. Pentagon, Mayıs ayında tarihinde ilk defa Çin Hükümeti’ni ve Ordusunu ABD’ye yönelik siber saldırıların sorumlusu ilan etmişti. Çinli yetkililer bunu yalanlamakta gecikmediler. Bununla birlikte dünyanın en yaygın siber casusluk ve saldırı gücüne sahip olan ülkenin ABD olduğunu iddia ettiler. Çinli yetkililer, Rusya’yla birlikte 2011’den bu yana da siber güvenlik konusunda BM nezdinde konsensüs oluşturmaya çalıştılar. ABD’nin internet şirketlerinin datalarını edinmelerini sağlayan PRİSM adlı programın Edward Snowden tarafından deşifre edilmesi, ABD ve Rusya-Çin arasında yaşanan siber gerginliğinin tam ortasında patlak vermesi ve Çin Devlet Başkanı’nın 7 Haziran’da Kalifornia’da utandırılacağının beklendiği bir tarihte gerçekleşmesi kuşkusuz not edilmesi gereken bir ayrıntı. PRİSM adlı programın hedefinde 3 ülke bulunuyordu. Brezilya, Rusya ve Çin. Bu ülkeler, kamuoyunda, BRİCS kısaltmasıyla bilinen topluluğun 3 önemli ülkesi. Diğer ülkeler Hindistan ve Güney Afrika. Brezilya’lı yetkililer ABD’nin izleme programının en önemli hedeflerinden biri olduğunu öğrenince ABD yönetiminden acil açıklama beklediklerini belirttiler. Bu vakte kadar da aslında tatmin edici bir açıklama gelmiş değil. ABD Dış İşleri Bakanı John Kerry 13 Ağustos’ta Brezilya’da, Brezilya Dış İşleri Bakanı Antonio Patriota ile bir araya geldi ve gazetecilerin sorularını yanıtladı. Patriota’nın konuşmasında iki önemli detay vardı. Birincisi, ABD’nin söz konusu casusluk olayıyla ilgili Brezilya’yı tatmin edici bir açıklama yapmaması durumunda, iki ülke arasındaki güvensizliğin tamir edilemez noktaya geleceği uyarısıydı. Diğeri ise, Brezilya Dış İşleri Bakanı’nın, ABD ile ilişkisini tanımlarken, ‘Bilateralism’e, yani ‘çok yönlü ilişkilere, bir başka deyişle, ‘çok kutuplu dünya sistemine’ atıfta bulunmasıydı. Brezilya Dış İşleri Bakanı aslında, John Kerry’ye ‘artık soğuk savaş döneminde değiliz’ ve ‘dünyanın iki süper gücünden biri değilsiniz’ mesajı verdi. John Kerry ise konuşmasına başlar başlar başlamaz, Brezilyalı meslektaşının verdiği mesajı anladığını ve uzun uzun, ABD’nin artık diğer ülkelerle olan ilişkisinde kesinlikle soğuk savaş mantığıyla hareket etmediğini ve dünyanın yükselen diğer güçleriyle birlikte hareket etmekten memnuniyet duyduğunu anlattı. Kerry bunu söylemekle birlikte, Brezilya’nın ABD ile kader birlikteliği yapması durumunda hem Brezilya’nın hem de dünyanın daha güvenli bir ortama sahip olacağını da söylemeyi ihmal etmedi. Brezilya modernleşmesini her ne kadar ABD üzerinden gerçekleştirse de, aslında ABD ile olan ilişkilerinde mesafeli bir tutum izliyor. ABD’nin uzun yıllar Dış Politikasını güvenlik ihtiyaçlarına göre tanımlaması ve dış politikasının merkezine Ortadoğu’yu oturtması Brezilya’yı kaybetmesinin önemli nedenlerinden biri. Bir diğeri ise ABD’nin Brezilya’yı uzun yıllar yöneten askeri yönetimlerle ile iyi ilişkilere sahip olması. Bu Brezilya’yı yöneten sol eğilimli elitler tarafından iyi anımsanmıyor. Brezilya’nın Filistin meselesine bakışı da ABD ve İsrail yönetimleriyle uyuşmuyor ve Brezilyalı yetkililer yeri geldiğinde rahatlıkla İsrail’i eleştiren açıklamalar yapmaktan çekinmiyorlar. İran konusunda da, Brezilya’nın Türkiye ile birlikte hareket ederek, ABD ve müttefiklerini rahatsız eden arabuluculuk çabası da hala unutulmuş değil. Snowden olayı çok kutuplu dünya sisteminin kendisini daha güçlü bir şekilde hissettirmesi olarak değerlendirilebilir. Ancak ABD her ne kadar çok kutuplu dünya sistemini kabul ediyor ve buna saygı duyuyor gibi görünse de, dünya hegemonyasını tehdit eden ve edebilecek tüm ayrıntıları, olasılıkları değerlendirip kontr-atakları yapmaya devam edecektir. Uzmanlar, 2050 yılında, BRİCS ülkelerinin dünyanın en zengin ülkeleri olacağını açıkça ilan ediyorlar. Bunun siyasi güce dönüşme olasılığı da kuşkusuz bir spekülasyon olmamalı. ABD bu süreci engelleyebilecek mi? Bunu kuşkusuz zaman gösterecek. (Samanyolu Haberden alınmıştır)

A M E R İ K A’ D A K İ

TÜRKLERİN

GAZETESİ

21 Ağustos 2013 Çarşamba

YIL: 1 SAYI: 14

SAHİBİ POSTA 212 PUBLISHING LLC ADINA

EKMEL ANDA

MEDYA GRUP BAŞKANI

CAN KAMİLOĞLU GENEL YAYIN YÖNETMENİ

YILMAZ SOYTÜRK YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ

AHMET RAVALI

HABER KOORDİNATÖRÜ HALDUN ARMAĞAN

GÖRSEL YÖNETMEN SÜLEYMAN PEROL

EDİTÖRLER

SAYFA TASARIM WEB WASHINGTON TEMSİLCİSİ

MEHVEŞ KOÇAK ADNAN ONARAN ESEN ÜNAL ERDAL ÖZBEK EMRE EMİRGİL İLHAN TANIR

İDARİ MÜDÜR

MEHVEŞ SÖNMEZ

REKLAM VE PAZARLAMA TEMSİLCİSİ

YELİZ KARAFAZLI

ADRES 31 – 00 47th Ave. Long Island City, NY 11101 TELEFON 718 732 08 57 ABONE SERVİSİ REKLAM SERVİSİ SERİ İLAN HABER MERKEZİ DAĞITIM

abone@posta212.com reklam@posta212.com seriilan@posta212.com haber@posta212.com dagitim@posta212.com

POSTA 212 GAZETESİ ANKA HABER AJANSI ABONESİDİR

NTERNETİN gençler ve beyaz yakalılar arasında ana medya olması, toplumsal yapıları değiştiriyor, karmaşıklaştırıyor. Hong Kong’dan Mısır’a, Gezi’den Brezilya’ya, Bulgaristan’dan, İtalya’ya “Facebook kuşağı” sahneye çıkıyor. Mevcut parlamenter sistem ve medya yapısı, bu yeni postmodern kuşakla ilişkisiz kalıyor, adeta toplumun bir kesimi ana gövdeden kopuyor, İnternet etrafında kendi dünyasını yaratıyor. İnternet’in herkesi anlık iletişime katışı, yepyeni bir demokrasi modelinin doğum sancılarını da beraberinde getiriyor doğal olarak. Ancak, İnternet yepyeni bir dünya yaratırken, kendi karanlıklarını da üretebilme potansiyelini taşıyor. Örneğin, geçtiğimiz aylarda İnternet üzerinden gerçekleştirilen her türlü iletişimin kayıt altına alındığı şoku, ABD’yi ve Batı dünyasını hala sarsıyor. İnternet şimdi bir medya olmanın ötesinde global mutsuzlara yeni bir demokrasi imkanı vaat ediyor. İtalya’da 5 Yıldız Hareketi online sivil hareketin en gözde örneği olarak karşımızda duruyor. Şeffaf, katılımcı, demokratik-alternatif bir online siyasi model olmanın yanı sıra, otoriter liderlik, ucu açık bir popülizmle faşizmin dijital bir versiyonuna kadar uzanabileceğinin de ipuçlarını vererek mercek altına alınmasını hak ediyor.

AHMET BUĞDAYCI

12

21 Ağustos 2013 Çarşamba

» SİYASETE KÜFÜR İLE BAŞLADI

5 Yıldız Hareketi (M5S), İtalya’nın en popüler komedyenlerinden Beppe Grillo tarafından 1999’da kuruldu. Hareket ilk kitlesel başarısını 2007’de, Grillo’nun yozlaşmış politikacılara ve devlet adamlarına karşı düzenlediği V-Day (V= ‘Fuck you’) festivaliyle kazandı. İnternet üzerinden de yayınlanan miting bir anda kitleselleşti. Sisteme inancını yitirmiş kızgın göstericileri arkasına alarak Grillo tam 12’den vurmuştu. Hemen arkasından online tartışma gruplarını bir sosyal platformda bir araya getirip, ana akım medyayı pas geçerek, sınırsız ifade özgürlüğünü kutsayarak kendi ağlarını oluşturmaya başladı. Arkasından meşhur blog’u geldi. O sırada hareketin perde arkasındaki diğer lideri Casaleggio devreye girmişti bile. Casaleggio, online marketing, Web dizayn ve PR alanında uzmanlaşan bir şirket olarak hareketin dijital alt yapısını oluşturmaya başladı. Grillo hızla İtalya’nın en çok takip edilen blog yazarı haline geldi. Bu arada, iki lider M5S’i, tüm hakları kendi üzerlerinde olmak üzere, bir marka olarak tescil etmeyi de ihmal etmediler. Hareketin parti olarak resmi kuruluşu Grillo tarafından blog’unda ilan edildi. Herhangi bir partiye ya da siyasi örgüte üye olmamak, daha önce herhangi bir suçla ilgili ceza almamak, bir dönemden daha fazla partide görev almamak, M5S’in sivil grubuna seçilmek için ön şartlardı. Ancak Grillo’nun her aday üzerinde veto hakkı vardı. Online hareketin ilk sınavı 2012’de yerel seçimlerdi. Dört kentte belediye başkanlıklarını kazanan Grillo, sadece online kampanyanın yeterli olmadığını görmüş, mitingler de yapmaya başlamıştı. Mitinglerde, hedefteki politikacıların isimlerini çarpıtarak yeni isimler yaratmaya, şakalara, suçlamalara uzanan basit ama etkili bir dil kullanıyordu. M5S’ın programı beş amaç üzerine kuruluydu: Temiz enerji, parasız İnternet bağlantısı, kamunun kontrolüne geçen su kaynakları, temiz atık toplanması ve refah devletine dönmek. Daha sonra bu program genişletilse de ana vurgu yozlaşmış politikacıların imtiyazlarını kaldırmak, devlet monopollerinin lağvedilmesiyle kamu masraflarını kısıp borçları azaltmak ve çevresel sorunları vurgulamaktı. Ekonomi, dış politika, AB politikaları boşluktaydı.

» GRİLLO İTALYANLAR’A İLAÇ GİBİ GELDİ

Anti kurumsal bir hareket olarak M5S baş döndürücü bir hızla yükselmeye başlamıştı. 70’lerden bu yana politik skandallarla boğuşan ülkede, Berlusconi’yle siyasetin alenen fuhuş, rüşvet, suç batağına çekildiğini yaşayan,

kirli politikacılardan gına gelmiş İtalyan halkına Grillo’nun keskin politika eleştirisi ilaç gibi geliyordu. M5S’in gelir düzeyi ANALİZ yüksek kesim dahil her sınıftan oy almasının temel nedeni de online, şeffaf bir ortamla herkesin sistem içinde kendini ifade edebilme fikrinin cazipliğiydi. Ayrıca işçi haklarının korunmasını talep eden tavrı, işçi sınıfının oylarını almasına yol açıyordu. Öte yandan, ofis adresi olarak Grillo’nun web adresi olarak gösterilen hareketle temas ancak Grillo’nun e-mail adresi üzerinden kurulabiliyordu. Grillo, TV’de elde ettiği ünü hızla politik bir yöne tahvil etti, ama bir yandan da o hala bir komedyen olduğunu iddia ediyor, politikacı sıfatından kendini uzak tutuyordu. Bu arada, İtalya’ya sığınan göçmenlerin vatandaşlık hakkını almasına karşı çıkarak, sağ bir popülizm sergiledi. Ayrıca hareketi sadece İtalyan vatandaşlarına açık tutması, milliyetçi damarını işaret ediyordu. Aslında M5S, politikacılardan nefret, sosyal sorumluklardan kaçınmak, hiç bir konuya kendini adamayan yüzer gezer, her şeye muhalif tavrıyla, yine bir komedyen gazeteci olan Giannini’nin 40’ların sonunda kurduğu “Sıradan Adam” partisine çok benziyordu.

» İLK SEÇİMLERDE BEKLENMEYEN BAŞARI

2013 Şubatı’nda yapılan genel seçimlerde M5S oyların yüzde 26’sını alarak şaşırtıcı bir şekilde ipi önde göğüsledi. Seçimlerden sonra hiç bir partinin çoğunluğu sağlayamaması üzerine kitlenen hükümet kurulması sürecinde, Grillo, mevcut partilerle işbirliği yapmayacağını ilan etti. Hükümeti kurma görevini üstlenen merkez sol parti PD’yi desteklemeyince, iktidar bir kez daha Berlusconi’nin partisi PDL’ye gitti. Grillo, Berlusconi’den kurtulmak istediklerini her fırsatta söylerken, bu fırsatı tepti ve iktidarı altın tepside Berlusconi’nin partisi PDL’ye sunmuş oldu.

» ONLİNE DESPOTLUK

Grillo bu arada M5S üyelerinin “yoz” TV talk show’larında gözükmesini yasakladı. Ama onu dinlemeyip sol bir kanalda tartışma programına çıkan iki üyesini partiden attırınca hareket içinde Grillo’ya karşı muhalefet büyümeye başladı. Partinin Şubat’ta aldığı yüzde 26 oy oranı son kamuoyu yoklamalarına göre yüzde 18’lere gerileyince, hareketin yıldızının sönmeye başladığı yorumları yayılmaya başladı. Çoğu gençlerden oluşan taraftarları, hareketi geleneksel yetkilendirme ya da hiyerarşiye sırt çevirerek, eşitlikçi, katılımcı bir demokrasinin öncüsü olarak tanımlıyor. Diğer yandan İnternet’in sunduğu demokrasi imkanının, Grillo örneğinde, geleneksel, tepeden her şeye karar veren lider kültüyle tam aksi yöne gidebileceği, online despotluğa kayabileceğini de gösteriyor. Ancak, hareketin asıl stratejisti sahne arkasındaki lider Gianroberto Casaleggio. Milan bazlı web şirketi “Caseleggio Associates” partinin arkasındaki asıl güç olarak gösteriliyor

» İÇERİĞE BOŞVER, KARA MİZAHA BAK

Grillo bir lider gibi davranmasına karşın sahnede hala tam bir komedyen. Aşağılamalarla, küfürlerle, “Politikacılar evinize dönün”, “Mafya pisliktir” “Yolsuzluk bitmeli” gibi popüler ama içi boş sloganlarla orta sınıfı cezbediyor. Politik tartışmalar biraz daha derine inerse, mutlaka bir kahkaha veya şakayla kesiliyor. Blogunda yaptığı yorumların politik bir duruş mu yoksa bir şaka mı olduğu pek belli değil. Kısacası M5S’in siyasi temel ilkelerinden, ciddi meselelerde duruşundan söz etmek zor. Kararlar doğaçlama verilebiliyor ya da lidere delege ediliyor. Aslında içerik olarak bu herhangi bir temelden yoksun kaotik yapısı, tam tamına da Facebook sayfalarında çoğu

kez farklı düşünceden görüşlerin birbiri arkasına “post” edilmesinden farklı değil. Grillo, sanki İnternet’in mevcut halinin somut dünyadaki yansıması olarak politikada sörf yapıyor.

» TARAFTARLAR HER KESİMDEN

Birkaç yılda hızla taraftar kitlesi büyüyen hareketin profiline baktığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Taraftarların çoğunluğu ilk politik deneyimlerini Grillo’nun tartışma gruplarında yaşamış. Bunu dışında, hayal kırıklığına uğramış solcular ve mevcut partilerden bıkmış olanların yanı sıra daha muhafazakar, hatta yabancı düşmanı veye faşist fikirlere yakın olanlar da hareketin içinde. Grillo, hareketin bu her telden çalan profiline ilişkin olarak demokrasinin her türlü görüşü barındırdığını ileri sürerek cevap veriyor. Seçmenlerin yüzde 46’sı soldan, yüzde 39’u sağ kanattan geliyor.

» ONLİNE TAKİPÇİLİK

Grillo’nun Facebook sayfasını 1 milyon kişi takip ediyor. Yine Twitter’da 900 bin takipçisi var. Blog, belki de dünyada online takipçiliği politik etkiye dönüştüren en başarılı örnek. Blog’un yönetimi tamamen Grillo’ya ait. İstediği zaman yazı post ediyor ya da kimin post edeceğine karar veriyor. Postlara yapılan yorumlar gelişigüzel, rastgele. Yorumlar modere edilmediğinden hiçbir zaman kapsamlı bir tartışmaya dönüşmüyorlar. Bu da blogun demokratik bir enstrüman olma işlevini kaldırıyor. Bir anlamda, Grillo, blogger’dan çok, sanki karşısındaki pasif TV izleyici kitlesine sürekli her konuda postlarını yayınlayan bir TV yayıncısı gibi davranıyor. Grillo ve takipçileri, İnternet’in otomatik olarak kendiliğinden özgürlüğü sağladığına güçlü bir inanç duyuyorlar. Hatta, her iyi vatandaşın ve M5S taraftarının bir Facebook sayfası olduğu varsayılıyor. Oysa bu sadece İtalya’nın yarısı için geçerli.

» DİJİTAL DİKTATÖRLÜKLERİN İŞARETÇİSİ Mİ?

Tamamıyla online bir demokrasiyi getirme iddasıyla yola çıkan ve ilk adımda büyük bir başarı da kazanan hareket, anti kurumsallık ile popülizm arasında gidip gelen, muğlak bir hareket olmanın zaaflarını taşıyor. Hareketin en önemli sorunu, tek lider kültü yörüngesinde dönmesi. Grillo’nun otoriter, kararları tek başına alan yönetim tarzı, online, katılımcı demokrasi fikriyle kökten bir çelişki yaratıyor. Klasik organizasyonlarda görüldüğü gibi lider, sadece kendisine sadık taraftar istiyor; karşı gelenleri de partiden atarak cezalandırmakta hiç gecikmiyor. Hareket iddia edildiği gibi yatay olarak değil, dikey “tek kişilik” bir hıyerarşi ekseninde ilerliyor. Tüm hareketin siyaset kurumuna karşı olarak anarşist temeller üzerinde başlaması ilk başta kitlelere çok sevimli gelse de, temel sorun, hareketin bir vizyonunun ve stratejisinin olmaması. Ülkenin sosyal ve ekonomik sorunları, sadece Grillo’nun anlık yorumları üzerinden gündeme geliyor. Grillo’nun itiraz kültürü, sağlıklı, kapsamlı bir politika analizine dayanmıyor. Sadece popüler duygulara seslenen bir muhalefet, boşluktaki kitleleri cezbedebiliyor, ama somut bir vaatte bulunmuyor. 21. yüzyılda online bir parti olarak M5S gerçekten incelenmeye değer bir sosyal fenomen. Online demokrasi gibi başlangıç noktası çok doğru olan bir hareket, lider sultasıyla klasik bir otoriter yapıya dönüşebiliyor. Aslında M5S, İnternet’in kaotik, popülist, basit, birbiriyle çelişen görüşleri ve profilleri bir arada tutan yapısının bir ürünü. İnternet’in tek başına her şeye yeterli olacağı, her cevabı kendiliğinden üreteceği varsayımı, hareketi bir blog olmanın ötesine götürmüyor. İtiraz kültürü, online ortamla birleşince, bir enerji yaratıyor ama, organize bir düşünsel altyapı sisteminden yoksun, tek adamlığa dayanan hareketlerin ucunun modern Mussolini’lere dayanabileceğini göstererek geleceğin dünyasında dijital diktatörlükler olasılıklarını işaret ediyor.

Amerikalılar medyaya eskisinden fazla güveniyor ABD’de yapılan bir kamuoyu yoklaması halkın eskisinden daha fazla medyaya güvendiğini ortaya çıkardı. Halk, basının denetimi sayasinde politikacıların daha dikkatli davrandığına inanıyor (NEW YORK- POSTA 212) Son zamanlarda casusluk ve telekulak skandallarıyla gündeme gelen Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir kamuoyu yoklaması, halk nezdinde medyanın eskisinden çok daha saygın ve güçlü konumda olduğunu ortaya çıkardı. Amerika’nın ünlü araştırma kurumu PEW tarafından Temmuz ayında yapılan çalışmanın sonuçlarına göre, basın yayın organlarının denetimi ve haberciliği sayesinde politikacıların daha dikkatli olmaya zorlandığı ve böylelikle kendilerini yasalara uymaya mecbur hissettiğini düşünenlerin oranında ciddi bir artış var. Benzer bir kamuoyu yoklamasını 2011 yılında yapan PEW, o zamanki araştırma sonuçlarında medyanın insanların hak ve hukukunu gözeten bir denetim mekanizması işlevi gördüğünü savunan Amerikalıların oranını yüzde 58 olarak belirlemişti. En son yapılan çalışmada ise aynı oran 10 puan

birden artarak yüzde 68 seviyesine yükseldi. Özellikle genç kuşak Amerikalılarda basın ve yayın organlarının etkisine olan inanç ve güvenin yükselmekte olduğu kaydedildi. Siyasi tablo açısından bakıldığında büyük bir çoğunlukla bütün siyasi eğilimlerin medyanın işlevi ve önemi konusunda hemfikir olduğu belirlendi. Cumhuriyetçiler yüzde 69, Demokratlar yüzde 67, bağımsızlar ise yüzde 69 oranında medyanın kamu adına denetim yaptığını belirterek, önemini vurguladılar.

» HABER ALMA KAYNAKLARI

PEW çalışmasında Amerikalıların genel olarak haber almak için hangi kaynakları kullandığı da araştırıldı. Buna göre Amerikalılar yüzde 59 televizyon, yüzde 56 radyo, yüzde 55 gazeteler ve yüzde 51 İnternet üzerinden haberleri takip ediyor ve bilgileniyor.

ABD ANKARA’YA “İSTİHBARAT” AYARI YAPTI

(ANKARA-POSTA212) Ankara’daki “ABD karargâhı” diye bilinen ABD Savunma İşbirliği Ofisi’nde görev yapan asker sayısı 40’tan 52’ye çıkarıldı. Ankara’daki ABD Karargâhı olarak bilinen ve Irak’ın kuzeyinden insansız hava araçlarından alınan görüntülerin de aktığı Savunma İşbirliği Ofisi (ODC) Başkanlığı’nda görev yapan Amerikalı asker sayısının artırıldığı ortaya çıktı. Vatan gazetesinden Levent İçgen’in haberine göre, 26 Şubat tarihine kadar 40 ABD’li istihbaratçı askerin görev yaptığı ofiste, artık 52 istihbaratçı Amerikalı asker görev yapıyor.

» EN KÖKLÜ KARARGÂH

ABD Savunma İşbirliği Ofisi’nde Türk subaylar da bulunuyor. TSK, istihbaratın paylaşımı maksadıyla ODC’de subay görevlendirmesi yapıyor. Türk subaylar ABD’li istihbaratçı subaylarla, başta terörle mücadele olmak üzere iki ülke savunmasını ilgilendiren birçok konuda istihbarat paylaşımı yürütüyor. Ofis, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği nezdinde faaliyet gösteriyor ve Türkiye’de üslenmiş en köklü Amerikan karargahı olduğu söyleniyor. 1947 yılından beri Türkiye’de kurulu olan ofisin, TSK’nın yanı sıra ABD’li istihbarat örgütleriyle de organik bağı bulunduğu iddia ediliyor. Ayrıca bazı kesimler tarafından ofisin TSK’nın hızlı modernizasyonu ve Türkiye’de, ABD politikalarını geçerli kılmak için çalışmakta olduğu da öne sürülmüştü. GEZİ VE SURİYE ETKİSİ Mİ? ABD’nin başta Ortadoğu olmak üzere bölge ve Türkiye’deki gözü kulağı olan Savunma İşbirliği Ofisi Başkanlığı’ndaki Şubat sonu itibariyle 40 olan ABD’li asker sayısının 52’ye çıkarılmış olması, merak konusu oldu. Gezi olayları, Suriye’deki gelişmeler, Irak ve son olarak Mısır’da yaşananların, ABD’nin bu konudaki kararında

»

İLK UYGULAMA GURBETÇİLERE

Yüksek Seçim Kurulu, ‘dijital oy kullanma sistemi’ için harekete geçti. Sistemin pilot uygulaması, 2014’te cumhurbaşkanlığı seçiminde yapılacak. Pilot uygulamaya, yurtdışındaki gurbetçilerle başlanması planlanıyor. (POSTA 212) Seçimlerde mühür devri kapanacak, yeni sistemde seçmen, bilgisayar ekranında desteklediği partinin üzerine “tıklayarak” oyunu verecek. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK), Havelsan’la birlikte üzerinde çalıştığı projeyle yeni seçim sistemi tamamen dijital olacak. Oy vermeye gelen seçmen listede adının karşısına yine imza atacak. Ancak bu kez sandık kurulundan oy pusulası almayacak. Bunun yerine kabinde dokunmatik bir bilgisayar ekranın karşısına geçecek ve desteklediği partinin üzerini “tıklayarak” oyunu vermiş olacak.

» ÜÇ AŞAMALI SAĞLAMA YAPILACAK

Tıklamanın ardından, bilgisayar kişinin oyunu dijital olarak ulusal yargı ağı üzerindeki sistemde saklayacak. Bunun yanı sıra, bilgisayar kendi içinde yer alan “sanal sandığa” da seçmenin kullandığı oyun bir örneğini gönderecek. Ayrıca bilgisayar, oy kullanan her seçmene, bir çıktı verecek. Seçmen, tercihini gösteren bu kağıdı zarfa koyup, sandık kurulunun önündeki sandığa atacak. Oy verme işlemi bitince bilgisayarın sakladığı veri, bilgisayardaki ‘sanal sandık’ ve sandık kurulu önündeki gerçek sandıktaki oylar karşılıklı kontrol edilerek, üç aşamalı sağlama yapılacak.

» PİLOT DENEME SENEYE

Tercih yapılmaz ya da bilgisayar çıktısı sandığa atılmazsa oy geçersiz sayılacak. Eski sistemdeki gibi, “mürekkep bulaşmış” gibi nedenlerle oy geçersiz olmayacak. Yetkililer, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, yurtdışındaki oy verme işlemlerinde sistemin pilot olarak denenebileceğini söyledi.

» SANDIK İÇİN YENİ SİBER GÜVENLİK

İnternet korsanlarının (hacker) kamu kurumlarının bilişim sistemlerine yönelik siber saldırılarındaki artış, kurumların yeni güvenlik önlemlerini de hızlandırdı. Kendilerini “Redhack” olarak tanıtan yerli hacker grubunun, kısa adı “SEÇSİS” olan “Bilgisayar Destekli Merkezi Seçmen Kütüğü” sistemine yönelik tehdidi üzerine sistemi hazırlayan Havelsan ve Yüksek Seçim Kurulu’nu (YSK), yeni siber güvenlik önlemleri için harekete geçti. Ülke genelindeki tüm seçmenlerin kayıtlarının tutulduğu ve sandık sonuçlarının bölgesel bazda birleştirilerek kısa sürede ülke genelindeki seçim sonuçlara ulaşılmasını sağlayan “SEÇSİS” sistemindeki siber güvenlik önlemlerini artırma çalışması tamamlanma aşamasına geldi. “SEÇSİS” sistemi, Adalet Bakanlığı’nın kurduğu Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) üzerinden işletildiği için, UYAP’a ilişkin güvenlik önlemleri de, Adalet Bakanlığı ile işbirliği içinde en üst seviyeye yükselecek.


Göçmenlik

21 Ağustos 2013 Çarşamba

OBAMA AFFINDAN 400 BİN KAÇAK GÖÇMEN YARARLANDI Obama Affı olarak bilinen “Çocukluk Çağı Gelişleri İçin Erteleme Hareketi”nin ilk yılında, programdan 400 bin kaçak göçmen faydalandı (NEW YORK- POSTA 212) Genç kaçak göçmenlere sınır dışı edilme tehlikesinden geçici olarak korunma, ABD’de kalma ve çalışma olanağı tanıyan “Erteleme Hareketi” (Deferred Action) adlı hükümet programı, geçtiğimiz 15 Ağustos’ta bir yaşını doldurdu. Geçtiğimiz hafta Brookings Metropolitan Policy Program tarafından yayınlanan raporda, programın ilk yılına ilişkin veriler sunuldu. Brookings Enstitüsü’nden kıdem-

li analist Audrey Singer ve analist Nicole Prchal Svajlenka’nın hazırladıkları rapora göre programa 557 bin’den fazla genç göçmen başvuruda bulundu. Bu başvuruların yaklaşık yüzde 72’si (400.562) onaylandı. Başvuru yapanların yaklaşık dörtte üçü, programa başvurdukları sırada on yılı aşkın zamandır ABD’de bulunuyorlardı, üçte biri ise ABD’ye 5 yaşından önce gelmişti. Programa başvuranların dörtte biri

Türkiye gibi göçün henüz iç politika malzemesine dönüşmediği ülkelerin aksine, ABD ve Avrupa ülkelerinde göç yasaları partilerin seçim kampanyalarında öncelikli sırayı alıyor. Uluslararası şirketlerin en kalifiye göçmenleri istihdam etme yarışları hepimizin malumu. Bireyleri piyango yöntemi ile seçerek vatandaşlık veren Yeşil Kart sistemi ne kadar sorunlu ise; niteliklerine göre seçmek ve elemek de bir o kadar etik değil ■ DR. SEÇİL PAÇACI ELİTOK

» RÜYA YASASI

Tüm bu şüphe ve itirazları hafifletmek amacıyla Obama’nın havuç politikasını ise, Meksika sınır güvenliği konusunda alacağı tedbirler oluşturuyor. Planlar arasında sınırdaki devriye sayısını arttırmak (20 bin ilave), sınıra bir nevi güvenlik duvarı inşa etmek (yaklaşık 1200 km) ve Meksika kaynaklı göç akımlarını düzenlemek amacıyla misafir işçi programları (yıllık 200 bin işçi kotalı) düzenlemek var. Reform girişimi ABD için yeni değil, zira 1980’lerden bu yana birçok “yasallaştırma” çabası başarısız oldu. En son 2010 yılında Rüya Yasası olarak bilinen “Dream Act (The Development, Relief and Education for Alien Minors)” genç kaçak göçmen sorununa eğilmiş ve çocukluk döneminde yasadışı yollarla ABD’ye girmiş göçmenlere yasal statü kazandırmayı hedeflemişti. Kongre yasayı reddetti ve tasarı yasalaşamadan rüya olarak kaldı.

» İSTATİSTİKLER

Yasadan etkilenecek göçmen sayısı resmi tahminlere göre 11 milyon olsa da,

göçün sonuçlarına odaklanarak onun yarattığı ekonomik ve sosyal problemler ekseninden bir tartışma zemini yaratıyor. Oysaki göçün nedenlerini anlamaya çalışmak, dahası insanları yasadışı göçe iten koşulları kavramaya çalışmak hem yapısal nedenleri tartışabilmemiz hem de kalıcı çözümler üretebilmemiz için oldukça önemli.

» GÖÇMEN LOBİSİ

gerçek rakamın bunun oldukça ötesinde olduğu malum. Yasal olmayan kısaca “kağıtsız” ve “kayıtsız” göçmenlere dair gerek medyanın bu grubu kriminalize eden tutumu gerek de toplumun “işlerimizi elimizden alıyorlar, ücretleri düşürüyorlar” genel algısı ve inancı, göçmenlik olgusunu daha da çetrefilli bir hale getiriyor. Öte yandan bilimsel istatistikler göçü ve göçmeni olumsuzlayan bu söylemi hiç de destekler nitelikte değil. Örneğin Brookings Enstitüsü’nün 2010 Hamilton Projesi göç hakkında on temel iktisadi olguyu ABD için raporluyor. Bu olgular içinde mevcut yasa tasarısı tartışmaları için anlamlı olabilecek iki temel veri bize genel algı ve gerçeklik arasındaki açığın büyüklüğü hakkında bir fikir verebilir. Sözü geçen rapora göre; ortalamada göçmenler -ücretlerin artmasına ve fiyatların azalmasına sebep olarak- Amerikalıların yaşam standardını yükseltiyor. Emek piyasasında göçmenler Amerikalıların yaptığı işleri daha ucuza yaparak bir ücret rekabeti yaratmaktan ziyade (ikame etkisi), bu işleri bütünleyen işlerde istihdam edilerek üretkenliği artırıyorlar (bütünleme etkisi). Öte yandan, göçmen emeği yoğunluklu sektörlerdeki (ev içi hizmetler vb.) ücret düşüklüğü, Amerikalıların alım

ABD’YE GİDEN GÖÇMENLERİN BABALARI ÇOCUKLARINDAN DAHA CESUR VE GİRİŞİMCİ Amerika’da birinci ve ikinci kuşak göçmen anne ve babaların çocuklarından hatta torunlarından bile daha cesur ve daha girişimci olduğu belirlendi

24 yaşından büyüktü, büyük çoğunluk ise 15-23 yaş arasındaydı. Brookings yazarları raporlarında, başvuru ücretinden dolayı programa başvuramayanlar olduğunu, bazı göçmenlerinse ABD’de kesintisiz yaşadıklarını kanıtlayacak belgeye sahip olmadıklarını belirtti. Programa başvurular, Ekim ayında 116.223 kişinin başvurmasıyla doruk noktasına ulaştı ve o zamandan beri düşüş kaydetti.

Amerika’nın Göçmenlik Reformu ile imtihanı ABD’nin göçmenlik reformu yasa tasarısı geçtiğimiz ay Senato’da kabul edildi. Obama’nın seçim kampanyalarında büyük rol oynamış olan tasarı, yasalaşırsa, yaklaşık 11 milyon yasadışı göçmene hem yasal göçmen statüsü kazandıracak hem de Amerikan vatandaşlığının yolunu açacak. Yasa tasarısının kabulü göçmenlere dair bilindik bir tartışmayı yeniden gündeme getirdi. Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu elinde bulunduran Cumhuriyetçiler, bir yandan güvenlik eksenli yaklaşımlarındaki ısrarlarını devam ettirirlerken bir yandan yasadışı göçmenlerin yarısından çoğunu oluşturan Latin kökenli göçmelerin oylarını kazanmak istiyorlar. Güvenlik tehdidi ile oy kaygısı arasında salınan Cumhuriyetçilerin en güçlü argümanı ise bu reformun getireceği potansiyel maddi yük. Göçmenler söz konusu olduğunda sıkça gündeme gelen “sosyal güvenlik sisteminden faydalanma ama bunun karşılığında vergi ödememe’’ iddiaları reform sürecinde de tekrar konuşulur oldu. Böyle bir toplu affın yasa dışı göçü ödüllendirici bir işlev göreceği ve reformun ABD’yi yasa dışı göçmenler için daha da çekici hale getireceği de Cumhuriyetçiler kanadında dile getirilen kaygılar arasında.

13

gücünü artırarak refah seviyelerini olumlu etkiliyor. Göçmenlerin, sanıldığının aksine, federal hükümet bütçesinde bir sızıntı yaratmadıkları bulgusu da raporun ikinci önemli verisi.

» İNSAN HAKKI

Maliyet/fayda analizini bir kenara bırakıp, göçe insan hakları perspektifinden bakmak, yüzde 12’si göçmenlerden

oluşan Amerikan toplumunda göçmen reformu tartışmasını başka bir düzleme taşıyabilir. Gelişmekte olan ekonomilerin kendi yoksulluk ve işsizlik kamburlarını gelişmiş dünya ekonomilerinin sırtına yüklüyor olduğu argümanı özellikle bu tip “toplu yasallaştırma” veya “vatandaşlığa kabul” dönemlerinde bolca dile getirilir. Benzer bir yaklaşım şu an Meksika-ABD için söz konusu. Ne var ki, bu yaklaşım

Türkiye gibi göçün henüz iç politika malzemesine dönüşmediği ülkelerin aksine, ABD ve Avrupa ülkelerinde göç yasaları partilerin seçim kampanyalarında öncelikli sırayı alıyor. ABD’de reform öncesi kampanyalarda en çok öne çıkan lobi grubu FWD.us isimli savunucu grup oldu. Başını Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’in çektiği grup göç reformunun özellikle sınır güvenliğinin artırılması, yüksek nitelikli iş gücü göçünün teşvik edilmesi ve vatandaşlık hakkı gibi alt başlıklarına da taraftar oldu ve reformu destekleyici lobi faaliyetleri ve kampanyalara ciddi miktarda maddi kaynak aktardı. Grubun kurucuları arasında Bill Gates ve Steve Chen gibi birçok ismin oluşu ve web sitelerindeki “başarılı ve iyi göçmen” söylemi lobi faaliyetleri hakkında şüpheler oluşturuyor. Zira uluslararası şirketlerin en kalifiye göçmenleri istihdam etme yarışları hepimizin malumu. Bireyleri piyango yöntemi ile seçerek vatandaşlık veren Yeşil Kart sistemi ne kadar sorunlu ise; niteliklerine göre seçmek ve elemek de bir o kadar etik değil. İşverenlerin nitelikli göçmen emeğine en az maliyetle (istihdam ederken karşılaştıkları bürokratik engeller, çalışma/oturma izni maliyetleri olmadan) erişme gayeleri reformu desteklemelerin öncelikli nedeni olabilir.

» SONUÇ

İstatistikler bize genel kanının tam aksi bir resim çiziyor. Amerikalılar ve göçmenler aynı işler için rekabet etmedikleri gibi, göçmenlerin sosyal devletten faydalanıp hiç katkı koymamaları gibi bir durum da söz konusu değil. Bilimsel verilerin toplumsal algıyı doğru şekillendirmesinde sivil tolum kuruluşlarına çok iş düşüyor. Kongre’de Temsilciler Meclisi ile Senato reform üzerinde anlaşabilecek mi bilinmez ama reformun yeni bir “vatandaşlık” tartışmasını tetikleyeceği kesin. ‘Hiçkimse yasadışı değildir’, Hamburg Reeperbahn Bölgesinde bir duvar yazısı (Milliyet gazetesinden alınmıştır)

(POSTA 212) Kongre’nin gündeminde olan Göçmenlik Reformu üzerine tartışmalar devam ederken, birinci ve ikinci kuşak göçmenler üzerine yapılan bir çalışmada ilginç bulgular elde edildi. Buna göre, Amerika Birleşik Devletleri’ne yasal göçmen statüsü ile yerleşen bir anne veya baba, daima çocuklarından ve torunlarından daha cesur davranıyor ve daha girişimci adımlar atıyor. Babaların ticari anlamdaki gözüpekliğine karşın, çocukları aynı iradeyi gösteremiyor ve “başarısız olursam” endişesi daha ağır basıyor. Sosyal ve siyasi araştırmalar yapan “Babson & Baruch” tarafından Kongre için yapılan çalışmadan çıkan sonuçlara göre, ilk kuşak göçmenler yüzde 27 oranında girişimcilik örneği sergilerken, aynı durum ikinci kuşak göçmenlerde yüzde 17’ye düşüyor.

» BABALARIN GÖZÜPEK

Benzer şekilde, birinci kuşak göçmenler çoğunlukla risk analizi yapmaksızın yatırımda bulunup, bir yeni işyerini rahatlıkla kurabilirken, ikinci kuşaktaki göçmenler öncelikle finansal riskler ve başarısızlık karşısında alınabilecek tedbirler üzerinde yoğunlaşıyor. Bu çerçevede, babalar ticari anlamda her zaman çocuklarından daha gözüpek ve kararlı bir konuma geliyor. Araştırmada eğitim seviyesi bakımından da yeni yerleşen ilk kuşak göçmenlerin daha yüksek bir düzey tutturduğu belirtildi. Buna göre, ilk kuşaktaki göçmenlerin yüzde 57’si üniversite veya daha yüksek düzeyde öğrenime sahipken, aynı oran ikinci kuşaklarda yüzde 32’ye iniyor.

GÖÇMENLİK REFORMU “İYİ BİR OLASILIK” Meclis Adalet Komitesi Başkanı Temsilci Bob Goodlatte (Cumhuriyetçi-Virginia), bu yılki kongre döneminde göçmenlik reformunun yapılmasına dair “iyi bir olasılık” olduğunu söyledi. (POSTA 212) NBC’nin haberine göre, geçtiğimiz hafta CBS’in “Face the Nation” programında konuşan Goodlatte, bozuk göçmenlik sisteminin yeniden düzenlenmesi için zaman olduğunu söyledi, ancak bir uyarıda bulundu.

» KADEMELİ YAKLAŞIM

Goodlatte, öncelikle yeni bir kaçak göçmen dalgasının gerçekleşmeyeceğinin garanti edilmesi gerektiğini söyledi. Yeniden Amerikan halkının güveninin tazelenmesi gerektiğini söyleyen Goodlatte bir göçmenlik reformunun gerçekleştirilmesinin uygun yolunun, göçmenlik reformunun farklı alanlarına eğilen kademeli bir yaklaşım benimsenmesi olduğuna inanıyor. Fakat Temsilci Bobby Scott (Demokrat – Virginia) bu konuda Goodlatte ile aynı görüşte değil. “Anlaşmanın kapsamlı olması gerekir. Burada olan insanların ve sonrasında oransız olarak buraya gelen insanların üstesinden gelmek için sınırları güven altına almalısınız” dedi. Scott, göçmenlik reformunun kademeli olarak yapılabileceğini düşünmediğini, bunu problemlere yol açacağını, ayrıca halkın büyük bir kesiminin kapsamlı bir yasa beklentisinde olduğunu ifade etti.


14

Eğitim

21 Ağustos 2013 Çarşamba

Amerikalı öğretmenlerin fikri Türkiye gezisiyle değişti (NEW YORK - POSTA 212) Türk Kültür Vakfı’nın (TCF) organize ettiği 2013 TCF Öğretmen Çalışma Turu kapsamında Türkiye’yi ziyaret eden öğretmenler ülkemize hayran kaldıklarını dile getir-

diler. Havai’den Vermont’a ABD’nin 14 farklı eyaletinden 2013 TCF Öğretmen Çalışma Turu’na katılan 52 Amerikalı öğretmenden Türkiye gezileri öncesinde ülkemizi bir kelimeyle tarif etme-

si istenmişti. O zamanlarda ülkemizi “tehlikeli, fakir, gelişmemiş, muhafazakar” olarak tanımlayan öğretmenlerden 2 haftalık Türkiye tecrübelerinden sonra aynı şekilde bir kez daha tanım

yapmaları istendiğinde, fikirleri tamamen değişmiş olarak, Türkiye’yi “akıllara durgunluk veren, zenginleştirici, hayranlık uyandırıcı, modern, dostane, güzel, çeşitli, enerjik ve davetkar” keli-

Borç parayla okulları açıyorlar

Philadelphia’da mali kriz nedeniyle okulların zamanında açılması tehlikeye girince belediye Başkanı 50 milyon dolarlık borç buldu (PHILADELPHIA-POSTA 212) Philadelphia’nın Eğitim İdaresi Başkanı William R. Hite, Jr., şehir yönetiminden 50 milyon dolarlık bir destek alamadıkları sürece okulları zamanında açmalarının mümkün olmadığını

duyurmuştu. Bunun üzerine Belediye Başkanı Michael Nutter, gereken paranın borç alınacağını ve okulların zamanında açılacağını açıkladı. Böylece Philadelphia’da okullar 9 Eylül’de, ancak kadro ve ek ders-

lerde büyük kesintilerle açılabilecek. 136 bin öğrencinin bulunduğu bölgede Haziran ayında 24 okul kapatılmış, 127 müdür yardımcısı, 646 öğretmen ve 1200’den fazla hizmetli işsiz kalmıştı. Bu alışılmadık durumun poli-

tikalar ve uzun vadeli yapısal sorunlardan kaynaklandığını ifade eden uzmanlar, Detroit’in iflasının ardından Chicago ve Los Angeles gibi zor durumdaki şehirler kervanına Philadelphia’nın da katıldığını söylüyorlar.

AMERİKA’DA EĞİTİMİNİZ BÜTÇENİZE UYGUN OLSUN

Amerika’da almayı planladığınız eğitimin bütçenize uygun olup olmadığına karar verirken birçok faktörü göz önünde bulundurmalısınız. Bu ülkeye gelen öğrencilerin çoğu, mevcut giderlerinin önceden planladıklarından çok daha fazla olduğunu belirtmektedirler (NEW YORK - POSTA 212) Üniversite eğitimi için 3 - 4, master eğitimi için 1 - 2, doktora için ise 3 - 7 senelik bir süre boyunca yapacağınız harcamaları planlamalısınız. Amerika’da kalmayı planladığınız süreyi ve bu süre içerisinde yapacağınız okul ve yaşam masraflarınızı çok iyi hesaplamanız gerekir. Yeterli mali kaynağınız yoksa evvela burs veya asistanlık alma yollarını araştırabilirsiniz. Amerika’daki yabancı öğrencilerin yüzde 75’i söz konusu masrafları kendi ülkelerindeki kaynaklardan (kişisel kaynaklar veya burslar) karşılamaktadırlar. Ayrıca eğitiminiz devam ederken aynı zamanda çalışarak da bütçenize katkıda bulunabilirsiniz. Bunun için Amerika’da yabancı öğrencilerin çalışma koşullarını öğrenmelisiniz. Amerika’da eğitiminiz sırasında yapacağınız masrafları üçe ayırabiliriz:

» Okul Masrafları:

Amerika’da okul ücretleri okuldan okula büyük farklılıklar gösterir. Okula ödediğiniz ücretin (tuiti-

malar doğal olarak kişiden kişiye büyük farklılıklar göstermektedir. Fakat ortalama bir rakam vermek gerekirse, okul masrafları hariç her akademik yıl için en az 6 dolarlık bir harcama beklenmelidir. Bu rakam kişiden kişiye olduğu kadar okulun bulunduğu şehir ve bölgelere göre de farklılıklar göstermektedir. Yaşam masrafları hakkında ilgileneceğiniz okullar ile de temasa geçip daha iyi fikir sahibi olmaya çalışabilirsiniz.

» Gizli Masraflar:

on) yanı sıra alınacak ders kitapları gibi okulla ilgili diğer masrafları da göz önünde bulundurmalısınız. Bir akademik yıl için yapacağınız okul masrafı önceden de belirttiğimiz gibi çok değişkendir. Fakat bir rakam telaffuz etmek gerekirse, ortalama 30 bin dolar veya 10 bin dolar ile 50 bin

dolar arasında değişen bir rakamdan bahsedilebilir. Bu konuda en güvenilir bilgiyi ilgileneceğiniz okullar ile direkt irtibata geçerek elde edebilirsiniz.

» Yaşam Masrafları

Amerika’da alınan eğitim sırasında okul dışında yapılan harca-

Gizli masraflar Amerika’daki eğitiminiz esnasında beklenmeyen hallerde ortaya çıkan ve ilk anda akla gelmeyen masrafları kapsar. Sağlık sorunları için ayrılması gereken miktar, döviz kurlarında meydana gelen değişikliklerin etkisi, tatillerde yurdu ziyaret etme masrafları, araba almak gerektiğinde çıkabilecek sigorta gibi ekstra masraflar unutulmamalı ve mali planlamalar yapılırken göz önünde bulundurulmalıdır. (Kaynak mezun.com)

meleriyle tanımladılar. Amerika Dünya Meseleleri Konseyi (World Affairs Council of America) ortaklığında, Amerikalı öğretmenlerin Türk kültürü hakkında bilgilerini geliştirmesini hedefleyen

bu program sonunda, öğretmenlerin hepsi Türkiye’de yaşadıkları tecrübeleri öğrencileri,aileleri ve diğer yakınlarıyla paylaşmanın heyecanı ve hevesi içerinde ayrıldılar.

AMERİKALI ÖĞRENCİLER TÜRKÇE ÖĞRENDİ Amerika’dan Türkçe öğrenmek için Türkiye’ye 60 üniversite öğrencisi gelmişti. Bu öğrenciler, Ankara, İzmir ve İstanbul’da katıldıkları kurs programlarını bitirip sertifikalarını aldılar (BURSA-POSTA 212) ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 15 ülkede yürüttüğü ‘CLS’ (Kritik diller bursu) kapsamında Türkiye’ye gelen ABD’li 60 üniversite öğrencisi Ankara, İzmir ve Bursa’da dil okullarına katıldı. Ankara Üniversitesi Tömer Bursa Şubesi’nde 2 ay eğitim gören ve Bursalı ailelerin yanında kalarak Türk kültürünü öğrenen Amerikalı 20 öğrenci, Bursa Kent Konseyi’nin desteğiyle düzenlenen törenle mezun oldu. Tömer Bursa Şubesi Müdürü Halil Çağlar, ABD’nin dünya genelinde belirlediği 15 ülkede öğrencilere o ülkenin dillerini öğrenmelerini sağladığını, bu ülkeler arasında Türkiye’nin de bulunduğunu söyledi. Ankara, İzmir ve Bursa’ya toplam 60 Amerikan öğrencinin geldiğini, bunun 20’sinin de Bursa’da Tömer Bursa Şubesi’nde eğitim gördüğünü belirtti. Yabancı öğrencilerin 2 ay boyunca Türk ailelerin yanında kaldığını ve Türk

arkadaşlar edindiğini ifade eden Çağlar, kısa sürede Türkçe ile Türk adetlerini öğrenen Amerikalı öğrencilerin gönüllü Türkiye tanıtım elçisi olacaklarını dile getirdi. Öğrenciler adına konuşan Joanno Wolsbug, Türk dilini ve kültürünü öğrenmek için geldiklerini, Türk ailelerinin yanında kalarak çok değerli dostlar edindiklerini anlattı. Will Zeman ise, kendilerini en iyi şekilde ağırlayan Türk ailelerine ve eğitmenlerine teşekkür etti. Bursa’da havaların sıcak olduğunu, biberin daha sıcak olduğunu, Bursalıların ise çok sıcak insanlar olduğunu ifade eden Will Zeman, kısa sürede Türkçeyi en iyi şekilde öğrendiklerini kaydetti.


Güncel Toplum

21 Ağustos 2013 Çarşamba

15

YOL GÖSTERİCİ New York Polis Teşkilatı’nın kadrosunda Toplum Koordinatörlüğü yapan Erhan Yıldırım, emniyetle müslümanların arasında diyalog sağlıyor

ESİN EŞKİNAT NEW YORK

(POSTA212) Erhan Yıldırım, New York’taki Türk ve Müslüman toplumunun yakından tanıdığı bir isim. Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’nda dokuz yıl başkan yardımcılığı yapan, ABD’deki ilk İslami cenaze şirketini kuran, ardından 11 Eylül’den sonra New York polisi ile Müslüman toplumunu birbirine yakınlaştırmak için önemli çalışmalar yapan Erhan Yıldırım, topluma bu hizmetlerinden dolayı da çok saygı görüyor. Erhan Yıldırım, bugün New York Polis Teşkilatı’nın kadrosunda, doğrudan Emniyet Müdürü Raymond Kelly’ye bağlı olarak Toplum Koordinatörlüğü görevini yürütüyor. Yıldırım, Amerika’ya 1994 yılında üniversite okumak için geldiğini söylüyor. Geldikten 4 yıl sonra kurduğu ABD’nin ilk İslami cenaze firması Islamic Funeral Services bugün hizmet vermeye devam ediyor. Yıldırım’ın sivil toplum kuruluşlarında çalışmaları sürüyor.

Ama Yıldırım, günlük mesaisini New Yorklu Müslümanlarla, NYPD’nin arasındaki diyalogu sağlamaya adamış durumda.

» SİVİL TOPLUMUN GÜCÜ

Bu işe nasıl başladığını “Türkiye’de 99 depremi olduğu zaman ben sivil toplum kuruluşlarının ne kadar önemli olduğunu öğrendim. Amerika’da Belediye Başkanı’nın basın toplantısını bir sivil toplum kuruluşunun temsilcisi gelmedi diye beklettiğini gördüm” diye anlatıyor. 1999’dan sonra, önce Brooklyn güney bölgesinde emniyet teşkilatında gönüllü olarak temsilcilik üstlendiğini söylüyor. 2001’de 11 Eylül’den sonra Yıldırım’ın hizmetlerine en çok ihtiyaç duyulan dönem başlıyor. “11 Eylül’den sonra herkes sağa sola saldırırken, biz daha sakin davranarak, insanları tedirgin etmeden, İslamiyet’in ne olduğunu anlattık. En başta İslamiyet’in ne olduğunu anlatan küçük kitapçıklar yaptık, Bu kitapları karakollara dağıttık ve Müslümanlarla aralarında bir tampon oluşturduk” diyor.

» NEW YORK’TA BEŞ MİNARE’DE ROL ALDI

» TEŞKİLATTA BİR İLK

Kendisi anlatmasa da, 2010 yılında Mahsun Kırmızıgül’ün yönettiği New York’ta Beş Minare filminde küçük bir rol bile üstendi.

Verdiği hizmetlerle Boşnaklardan Pakistanlılara tüm Müslümanlar arasında iyi tanınan Yıldırım, 2006 yılında New York Times

gazetesinin dikkatini çekince, New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg’in senelik yılsonu toplantısına konuşma yapmak üzere davet ediliyor. Yıldırım, burada Türkler ve Müslümanlar adına bir konuşma yapınca, New York Emniyet Müdürü Raymond Kelly ona Brooklyn Güney Bölgesi’nde yaptığı işleri artık resmi bir statü altında yapmasını ve polis ekibine dahil olmasını teklif ediyor. Erhan Yıldırım New York Polis Teşkilatı’nın kadrosuna böyle alınıyor. “Emniyet müdürü de kendi insiyatifiyle istediği kişiyi, istediği yere atayabiliyor. Beni de kendi insiyatifiyle resmi, maaşlı emniyet mensubu olarak atadı” diye anlatıyor, ama bu konuda bir ilk olduğunu da belirtiyor. “Benim gibi polislikten gelmeyen birinin emniyet teşkilatında tepeye koyulması görülmemiş bir şey,” diyor. “Benim gibi bir dedektif var, ama adam 20 yıldır dedektif; polislik yapmış, sokaklardan gelmiş, Yahudilerle arası iyi olduğu için onu seçip Yahudilerin temsilcisi seçmişler. Ama ben akademide eğitim almadım. Beni bir altı ay polislerin yanında eğittiler, çünkü polis olmasam da polis gibi düşünmem gerekiyordu. Böyle bir eğitim sürecim oldu. Silah taşımasam da benim politik bir gücüm var.”

Müslümanlık hakkında 20 dakikalık bir tanıtıcı film hazırlanması olmuş. “New York’un 8,5 milyon nüfusu var. Bunun 800 bin kadarı Müslüman. Buradaki imamlarla beraber Müslümanlar nelere inanırlar, İslam’ın şartları nelerdir, bir eve girdikleri zaman örneğin başı açık kadın başının kapatacağı zaman nasıl hareket etmeliler, camide acil bir durum olursa ayakkabı ile girebilirler mi? Bunları anlattık” diyor.

» POLİSLERİ CAMİYE SOKTU

İkinci proje dahilinde 6-8 bin kadar polisin camiye girmesini sağlamış. “Bir restoranın önünden sürekli geçiyorsunuz. İçeride nasıl yemekler yenildiğini merak edersiniz.

“Yapılan işler başarılıysa bir sonraki emniyet müdürü devam ettirir. Kelly’nin yapmış olduğu hizmet New York tarihinde takdir edildi. Aslında şunu kimse bilmez, Giuliani öncesi Kelly bir yıl emniyet müdürlüğü yaptı. Giuliani gelince kendi ekibini getirdi, iki dönem belediye başkanı oldu, ardından Bloomberg gelince yeniden Kelly’yi geri çağırdı. Dolayısıyla Kelly 20 yıl önce emniyet müdürlüğü yaptığı zaman aslında sistemini kurmuştu. Başka emniyet müdürü gelse de Kelly’nin sistemi devam etti, çünkü güzel bir sistemdi.” Yıldırım, imkanı olan tüm Türk gençlerinin ABD’de devlet kurumlarına girmesini tavsiye ediyor. “Şu anda New York Polisi’nin yüzde 60’ı, ABD dışında doğan insanlardan oluşuyor. Hiç çekinmeden, korkmadan US Marshalls, Gümrük Muhafaza Birliği, NYPD, FBI, nereye girebiliyorlarsa girsinler. Green Card ile başvuru yapabiliyorlar ama polis olmak için Amerikan Vatandaşı olmaları gerekiyor. En azından başlangıç süresini kısaltmış olurlar. Girsinler, ama iyi bir örnek olsunlar. Bir hatıra bıraksınlar orada,” diye konuşuyor. “Türklerin Emniyette yolunu açan Can Akdikmen, Yalkın Demirkaya gibi insanların bize çok yardımları oldu. Bizim onların yaptıklarını ilerletmemiz gerekiyordu. Ama biz Amerika’da bir araya gelip birbirimize destek olamamanın zararını şimdi çekmezsek de belki 5 yıl sonra çekeceğiz.

» CLINTON’A YOL GÖSTERDİ

“Ben ilk 3-4 yıl, Community Affairs denilen Toplum Birimi’nde çalıştım. Daha sonra Emniyet Müdürü beni yanına aldı. Eskiden Emniyet Müdürü’nü ayda bir görüyordum, sonra her hafta Emniyet Müdürü’ne rapor vermeye ve yapması gerekenleri izah etmeye başladım,” diyen Yıldırım bugün Emniyet Müdürü’nün yan görevindeki altı kişiden biri. İşi temelde Müslümanlarla emniyet teşkilatı arasında diyalogu sağlamak. Müslüman toplumu içinde polislere yol gösterirken, Müslüman toplumunun da kurallar çerçevesinde hareket etmesine yardımcı oluyor. Örneğin, Bronx’ta hayatını kaybeden Müslüman çocukların ailelerini ziyarete giden Hillary Clinton’a Müslüman gelenekleri konusunda yol gösterdiğini anlatıyor.

» HILLARY CLINTON’A TEMEL BİLGİLER

“Amerika’nın en büyük özelliği başka inançlara çok büyük saygı göstermeleri. Dolayısıyla bilmeden saygısızlık etmek istemiyorlar, o nüansları yakalamak istiyorlar. Hillary Clinton Müslüman aileyi camide ziyarete geldiğinde benden yardım istediler. Örneğin Hillary Clinton’a karşı taraf elini uzatırsa onun da uzatmasını, uzatmazsa uzatmamasını, ‘başınız sağolsun’ demesini söyledim” diyor. Ama Erhan Yıldırım’ın NYPD içinde Müslüman toplumu için gerçekleştirdiği üç büyük projesi var. Bunlardan birisi hem polislerin, hem de Polis Akademisi’nde eğitim görenlerin çok fazla zaman harcamadan izleyebilecekleri,

Caminin önünden geçen adam da nasıl ibadet edildiğini merak ediyordu. Çünkü televizyonlarda gazetelerde İslamiyet hakkında sıkıntılı haberler vardı. Her gördüğü sakallıyı terörist ilan edenler vardı. Her ‘Allahu ekber’ diyen adamın bomba patlatacağını düşünüyorlardı” diyor. “Eskiden cami bir duvardı, içeri giren sakallı insanlar vardı. Şimdi böyle görmüyorlar, diyaloglar kuruldu.” Bugün NYPD’de 600-700 Müslüman’ın çalıştığını söyleyen Yıldırım’ın üçüncü hizmeti ise Müslüman polisleri bir araya getiren Müslüman Polisler Derneği’nin kurulması. “Burada çalışanların cinsi, ırkı, dini, dili sorulmaz. Ama kurum içinde bir dernek kurmak isterseniz saygı gösterirler. Herkesin, Yahudilerin, Hıristiyanların Gey ve Lezbiyenlerin dernekleri vardır” diyor ve Amerika’da sivil toplum kuruluşlarının gücünü yeniden hatırlatıyor. “Böyle bir dernek olduğu zaman, isteklerinizi bir vakıf aracılığıyla, daha güçlü biçimde ifade edebiliyorsunuz.” Emniyetteki Toplum Temsilciliği pozisyonu, Kelly emekli olunca devam edecek mi?

Ben arkamdan gelen bir kişiye yol göstersem, ona yardımcı olsam, onu güzel bir yere yerleştirsem, o da yerine başka birisini koysa biz burada daha güçlü oluruz. Ama bunu yapmıyoruz. Emniyetteki Türk Derneği de aynısını yapabilirdi. Ama fazla söyleyince sandalye istediğim sanılıyor. Sandalye istesem, sandalye her yerde var. Gider alırım. Ama sen bana sahip çıkarsan, ben güçlü olursam kimin için güçlü olurum? Senin için güçlü olurum. Biz bunu yapamıyoruz,” diyor.

» TÜRKLER BİRİNDEN UZAK DURMASIN

“Amerika’da ‘Aman ben Türklerden uzak durayım’ diyen çok insan var. Uzak durdukları zaman, bir şey olduğunda bize çok uzak kalıyorlar. O nedenle aman uzak kalmasınlar, yine bir arada olalım. Çünkü ne olursa olsun biz yine kötü gün dostuyuz. Bugün bir radyomuz, gazetemiz varsa, bunlara sahip çıkmamız gerekiyor,” diyor ve ekliyor “Ahmet Ertegün’den Erhan Göksel’e, Erdal İnönü’ye ben burada ölen herkesin cenazesini kaldırdım. Hayatın ne kadar kısa olduğunu benden iyi bilen yoktur. O yüzden arkada güzel şeyler bırakmak lazım.”


KÖPEKLER NEDEN ESNER Japon bilim insanlarının yaptığı yeni bir araştırmaya göre, köpekler, esnerken de sahiplerine olan sadakatini gösteriyor (POSTA-212) Japon bilim insanlarının yaptığı yeni bir araştırma ilginç sonuçlar ortaya koydu. ABD bilim dergisi “PLOS One”da yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, köpekler sahiplerinin yorgunluğunu seziyor ve bu hisse empati gösteriyor. Eğer sahipleri esnerse köpekler de daha fazla esnemeye başlıyor.

» ESNEME BULAŞICI

Tokyo Üniversitesi’nde yürütülen araştırmanın sorumlusu Teresa Romero “Yaptığımız araştırma, esnemenin, empati nedeniyle köpeklerde de insanlardaki gibi bulaşıcı olduğuna işaret ediyor” diye konuştu. Araştırma kapsamında 24 köpe-

ğin, sahibine ve yabancı kişilere nasıl tepki verdiği gözlendi. İncelemenin sonucunda köpeklerin sahiplerini yabancı kişilere oranla çok daha fazla taklit ettiği saptandı. Hatta köpeklerin, sahiplerinin farklı yüz ifadelerini ayırt edebildiği de tespit edildi. Benzer bir davranış, bir süre önce yapılan bir başka araştırmada şempanzelerde de tespit edilmişti. Uzmanlar, insanlarda esnemenin bulaşıcı olmasını ise beynin empatiden sorumlu yarımküresindeki faaliyetlerle bağlantılı olduğunu düşünüyor.

21 Ağustos 2013 Çarşamba YIL 1 • SAYI 14

HAFTALIK ÜCRETSİZ

Google’a Türk rakip Türkiye’nin ilk yerli gözlem uydusu olan RASAT’ın iki boyutlu Türkiye haritası bu yıl içinde internet üzerinden kullanıma sunulacak

30 DAKİKA Los Angeles – San Francisco

Uzay taşımacılığı şirketinin sahibi ABD’li işadamı Elon Musk, çılgın projesi Hyperloop’u tanıttı. Bu sistemle yolcular, saatte 1300 km hıza ulaşabilen kapsüllerde seyahat edecek. Hyperloop saatte 1400 km ile uçan savaş uçağı F-16’larla yarışacak (POSTA-212) Türkiye’nin ilk yerli gözlem uydusu olan RASAT’ın iki boyutlu Türkiye haritası ise bu yıl içinde internet üzerinden kullanıma sunulacak. TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü (TÜBİTAK UZAY) tarafından yerli olarak tasarlanıp üretilen RASAT uydusu, görevi boyunca dünya üzerinde toplam 3 milyon 856 bin kilometrekarelik alanın görüntüsünü çekti. Bu alan, 783 bin kilometrekare olan Türkiye yüzölçümünün yaklaşık 5 katına karşılık geliyor. Dünyadan 7,5 metre çözünürlükte fotoğraf alabilen RASAT, çektiği görüntüleri TÜBİTAK UZAY’ın Ankara’daki yer istasyonuna iletiyor. Milli uydunun çektiği görüntülerle Türkiye’nin iki boyutlu uydu görüntü veri tabanı oluşturuldu. Güncelliğin sağlanması amacıyla çekilen yeni görüntülerle veri tabanı her geçen gün daha da zengin hale getiriliyor.

» BİLİME FAYDA SAĞLIYOR

RASAT’tan elde edilen görüntüler haritacılık, afet izleme, tarım, çevre, şehircilik ve planlama çalışmalarında kullanılıyor. Daha önce yabancı uydulardan alınan uydu görüntülerinin RASAT ile yerli olarak karşılanması amacıyla TÜBİTAK UZAY, kamu kurumları, üniversiteler ve özel sektör ile çalışmalar yapıyor. Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, Maden Tetkik ve Arama Kurumu olmak üzere çok sayıda kamu kurum ve kuruluşuna uydu görüntüsü sağlanıyor.

» ÖZEL SEKTÖRE HİZMET

Düzenli olarak görüntü sağlanan bu kurumların yanı sıra 2013 yılında toplam 50 farklı kamu kurumu ve üniversite ile onlarca özel sektör kuruluşunun da uydu görüntüsü talepleri karşılandı. TÜBİTAK UZAY,

Kalkınma Bakanlığı desteği ile başlattığı Geoportal Projesi kapsamında ülkemize sunduğu uydu görüntüsü sağlama hizmetini internet üzerinden erişilebilir hale getirecek. Bu kapsamda RASAT internet portalı için gerekli altyapı çalışmaları büyük ölçüde tamamlandı. Bu yıl içinde hizmete açılması planlanan portal ile RASAT uydusunun elde ettiği görüntülere ulaşmak vatandaşlar için çok daha kolay ve hızlı bir hale gelecek.

» UZAY PROJESİ BAŞLANGICI 2011’de uzaya gönderilen RASAT, Türkiye’nin uzay projeleri için bir mihenk taşı oldu. Uydunun sistem mühendisliği ve sistem tasarımı yurtdışından herhangi bir destek alınmadan TÜBİTAK UZAY mühendisleri tarafından gerçekleştirildi. Uyduda, yerli olarak tasarlanan ve üretilen ‘Bilge’ isimli uydu görev bilgisayarı, T-REKS isimli XBant haberleşme sistemi ile GEZGİN isimli gerçek zamanlı görüntü işleme modülleri kullanılıyor. 7,5 metre siyah beyaz, 15 metre renkli görüntüleme yeteneğine sahip RASAT, 93 kg ağırlığında ve hiçbir kısıtlama olmaksızın dünyanın her yerinden görüntü alabiliyor. Yeryüzünden 700 kilometre yükseklikte bulunan uydu, dünya çevresini 98 dakikada turluyor.TÜBİTAK UZAY, RASAT’ın ardından 18 Aralık 2012’de Türkiye’nin yüksek çözünürlüklü yerli keşif uydusu GÖKTÜRK-2’yi uzaya göndermişti.

(NEW YORK – POSTA 212) Sıradışı projeleriyle tanınan Amerikalı milyarder işadamı Elon Musk, özel uzay yolu taşımacılığı projesi olan “SpaceX’ten sonra bu kez de farklı bir fikirle ortaya çıktı. Hyperloop adlı projesinin detaylarını açıklayan Musk, insanları uzun mesafeler arasında tüp içinde 1300 km/s hıza ulaşan özel kapsüller ile taşımayı düşünüyor. Elektrikli otomobil üreticisi Tesla Motors ve ilk özel uzay taşımacılığı şirketi olan Space Exploration Technologies firmalarının başkanı Elon Musk, yaklaşık bir yıldır kamuoyundan gizlediği “dahice” fikrini nihayet açıkladı. “Hyperloop” adını verdiği sistemin, otomobil ve otobüsler, uçaklar, trenler ve gemiler gibi bilindik ulaşım araçlarına alternatif olacağını söyleyen Musk, bunun yepyeni, süper hızlı ve güneş enerjisiyle çalışacak bir sistem olacağını vurguladı.

» UZAKLIKLAR ORTADAN KALKACAK

Projesinin detaylarını açıklayan Musk’a göre, sistem, 45 ile 91 metre yüksekliğe monte edilen tüplerin içinde hava basıncıyla hareket eden özel kapsüllerle işleyecek ve bu vagonlar, saatte 1300 kilometre hıza ulaşabilecek. Sistem sayesinde insanlar, örneğin Los Angeles ile San Francisco arasındaki yaklaşık 600 kilometrelik mesafeyi 30 dakikada katedebilecek. Aynı mesafe, uçakla iki katı zamanda geçilebiliyor. Alüminyum tüp içindeki kapsüller, havada hareket edecek. Borunun bir ucunda havayı çeken, diğer ucunda da havayı iten bir motor olacak. Hava akımıyla yerden belirli bir yüksekliğe erişen kapsüller de, zıt hava akımı sayesinde hareket edecek. Kapsüller için, her 8 kilometrede bir istasyonlar da olacak. Her bir kapsül, 28 yolcu alabilecek ve adam başı ücret 20 dolar olacak.

» GÜVENLİK SORUNU YOK! Projenin fikir babası Elon Musk, güvenlik konusunda bir endişe yaşanmaması gerektiğini belirtirken, “Hyperloop” sisteminin depremlere dayanıklı olacağını kaydetti. Musk, yerden belli bir yükselikte bulunacak Hyperloop için, “Gökten kafanıza düşmesi

gibi bir şey söz konusu değil. Tüplerde ilerleyecek vagonlar yoldan çıkamaz” dedi. Bilim adamlarıysa, Musk’ın sisteminin, yüksek hızlarda yolcularda çok fazla basınç oluşmasına neden olacağını, ayrıca içeride sürtünmeden ve hızdan kaynaklı yüksek ısı açığa çıkmasının mümkün olduğunu savunuyorlar.

İşadamı Musk, Kaliforniya’ya yapılması düşünülen ve 70 milyar dolara malolacağı söylenen sistemi hantal bulduğunu söylemiş, çok pahalı olduğunu iddia etmişti. Gerçek ışınlanmanın dışında süper hızlı seyahatin tek yolu bir tüp inşa etmek” derken, Hyperloop’un maliyetinin sadece 6 milyar dolar olacağını ve projesinin 10 yılda hayata geçebileceğini söylüyor. Musk, yakın zamanda prototip üretmeye başlayacaklarını, amacının bu projeden para kazanmak olmadığını vurgularken, Hyperloop için patent de almayacağını sözlerine ekledi. Yolcu uçakları günümüzde saatte 926 km hıza ulaşabilirken, Şanghay’da hizmet veren ve mıknatıslar üzerinde hareket eden Maglev Treni saatte 500 kilometre hız yapabiliyor. Gelecekte tekrar hizmete girmesi beklenen sesten hızlı jetlerin ise saatte 2 bin 200 kilometre hıza yaklaşmaları bekleniyor.


POSTA212 - SAYI 14