Page 1

Patoloji hocalarından sınav sonrası ürperten açıklama: "Bizim anatomicilerden neyimiz eksik?“ Hacettepe anatomi hocalarının derste anlattığı yapıların netter, sobotta, grays ve bilumum anatomi kitaplarında olmayışı dünya anatomistler birliğince tedirginlikle karşılandı…

Tıp öğrencilerinin gelecekleriyle ilgili üst dönemlerden aldığı duyumların, hayal güçlerini aşırı zorlamaya bağlı olarak serebral defektlere ve psikolojik travmalara sebebiyet verdiği ampirik yollarla kanıtlanmıştır.

Tıp okuyom ben ya!

SAYI: 1

Ekim 2010

Mikrop komitesiyle ilgili müthiş tüyolar, dikkatten kaçabilen ama bizden kaçmayan detaylar, çıkmış soru soran hocalar hepsi sayfa 17’de  Fizyoloji AD Başkanı Prof. Dr. Neslihan Dikmenoğlu ile röportaj 8, 9 ve 10’da

Cahit Arf ’ı saygıyla anıyoruz,, 7’de Yemek listesi her yerde,, Bu gazete hazırlanırken ak düşecek saçı kalmamış bir intern abi geldi rüyama… devamı diğer sayıda 

Portakal Amfi, Turuncu Amfi, Dönem 3 Türkçe Amfi…

Hepsi aynı şeydi okulumuz şu anki binasına taşındığından beri. Hacettepe’de okuyan hocalarımız dönem 3’teyken nerde oturduklarını gösterir, “Hepimiz harıl harıl not tutardık.” Derlerdi. Oturdukları yerlerse Turuncu Amfi’nin ilk sıraları olurdu genelde. Hacettepe Tıp’ta dönem 3 olmak-şayet Türkçe gruptaysanızTuruncu Amfide olmak demekti. Turuncu Amfili olmaksa çok şey ifade ederdi. Çünkü okulun en kıdemlileriydik artık. Klinikten hemen bir adım öncesiydik. Hemen karşımızdaki dönem 2’ler biraz gıptayla biraz da acıyarak bakardı bize. Bilirdik böyle olduğunu; çünkü biz de böyle bakmıştık bizden öncekilere. sayfa 5’te

Çok Satan Kitaplar 1. Haliç’te Yaşayan SimonlarDün Devlet Bugün CemaatHanefi Avcı 2. Şah&Sultan-İskender Pala 3. Aşkın Gözyaşları-Sinan Yağmur 4. Asi Melekler-Danielle Trussoni 5. Ye Dua Et Sev-Elizabeth Gilbert 6. Türkiye’nin Yakın Tarihi-İlber Ortaylı 7. Kur’an’ın Altın İklimindeFethullah Gülen 8. Çelik Çekirdek(Türkiye’de Derin Devletin Dünü Bugünü Yarını) 9. Sil Baştan-Ken Grimwood 10. Takunyalı Führer-Ergün Poyraz

Yüz gelişimini sağlayan genin sırrı çözüldü! Sayfa 4’te Bir virüs gördüm sanki… Sayfa 6’da Bilim dünyası şaşkınlık içinde…sayfa 13’de

Arkadaşlar; her türlü öneri, istek ve şikayetinizi, paylaşılmasını istediğiniz yazılarınızı, şiirlerinizi, fotoğraflarınızı portakalgaste@hotmail.com adresine bekliyoruz,,

Bulmaca severler sayfa 14 -15’te buluşuyor…

1


NAZIM İLE PİRAYE

AY HIRSIZI, AY TOZUNA BULANMIŞ HİKÂYELER Sunay Akın'ı tanır mısınız? Şairdir, yazardır, tiyatrocudur, en önemlisi de kırk sekiz yaşında bir çocuktur Sunay Akın. Hatta 2005'ten beri daha da bir çocuktur, çünkü oyuncaklarla dolu kocaman bir evi vardır artık İstanbul'da, Göztepe'de. Duyanınız, gezeniniz olmuştur belki İstanbul Oyuncak Müzesi'ni. Orda kendinden daha yaşlı oyuncakları vardır Sunay Akın'ın, hepsi de dünyanın dört bir yanından özenle toplanmıştır. Yanlış anlamayın ama oynanmak için değil; büyükler, çocuklar gezip görsün de oyunun, oyuncağın değerini anlasın diye. İşte o oyuncakların sahibi "çocuk" Sunay Akın "ay"dan hikâyeler toplamış bize. Hikâye de sayılmazlar aslında. Yaşanmışlıklar hem hikâye, hem masal, hem de şiir tadında yazılmış. Hikâye gibi, çünkü yıllardır öğrettikleri gibi "yaşanmış olaylar" var içinde. Masal gibi, çünkü "bir varmış, bir yokmuş", ve hiçbir hikâye daha az şaşırtıcı, daha az heyecan verici değil çocukken dinlediğimiz masallardaki kırmızı başlıklı kız ve ninesinin kurdun karnından sapasağlam çıkmasından; her ne kadar hepsi mutlu sonla bitmese de. Şiirselliği ise daha en baştan belli zaten, çünkü Sunay Akın'ın eli değmiş hepsine. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan ilk baskısı 2009'da çıkan Ay Hırsızı, ne kadar "kitap sevmez" biri olursanız olun ilgiyle okuyabileceğiniz bir kitap. Kısa kısa hikâyeler resimlerle, şiirlerle ve insanı hayrete düşüren parça parça bilgilerle süslenmiş. Hepsinin üstüne de biraz ay tozu serpiştirmiş Sunay Akın; okuyanlar çocukluğunu, hayallerini, oyunlarını, oyuncaklarını hatırlasın da geçmişe şöyle bir baksın, hatta belki taa o günlere gitsin diye.

Kolaydır şairlere sevdalanmak: Tek bir sözle aklını çeliverir sokakta görsen yüzüne bakmayacağın adam. Zordur şair adamın sevdası; yalnız sevdayı sever o. Şiirler yazar adına, seni olmadığın biri yapar. Şaşırırsın, "ben miyim bu?" İnanırsın, kendinden çok güvenirsin ona. Değişirsin, şiirlerdeki kadın olursun. Ama öyle büyüktür ki şair adamın sevdası, ve öyle çok şiir vardır ki yüreğinde, Yetmezsin ona, ne kadar şiir olsan da. Sonra, günün birinde terk edip gider seni. Nazım bile bırakmadı mı Piraye'sini... Yine de öyle büyük bir sevdadır ki yaşadığın, Üzülemezsin bile seni terk ettiğine. O, dünyanın en büyük en gerçek en sonsuz aşkını yaşamış gibi anlatmıştır sevdanızı şiirlerde. Sen, şiirlere inanmışsındır. Şiirlerde anlatamasan da daha büyük daha gerçek daha sonsuz yaşamışsındır aşkınızı. O, daha nice kadınlar sevecektir Dünyanın en büyük en gerçek en sonsuz aşklarıyla. Daha nice şiirler yazacaktır onlar için. Sense onun sevdasına saplanıp kalmışsındır. Ne o sevdayı bırakıp gitmek gelir artık elinden, Ne o sevdayla bir başkasını sevmek; bunu yapamayacak kadar dürüstsündür sevdaya karşı. Anlamışsındır ki, onun sevdiği sevdiği kadınlar değildir aslında. Onun asıl sevdiği dünyanın en büyük en gerçek en sonsuz aşklarıdır. Aşkın kendisini kıskanmaksa çok daha zordur bir kadını kıskanmaktan. Mahkumsundur yenilmeye; bir şairin en büyük aşkı aşktır. Ekim Helhel

Ay Hırsızı, 235 sayfalık bir hayaller yolculuğu sunuyor kitabı eline alanlara. Öyle keyifli bir yolculuk ki bu, tadı okuyanın damağında kalıyor. Ve sonunda insan kendi kendine sormadan edemiyor, ayın tozları altında bizim bilmediğimiz daha ne hikâyeler var diye...

Tıp sanatı nerede seviliyorsa, orada insan sevgisi de vardır. ---Hipokrat--2


Başlamak. Hani bir adım atmak. İlk olmak. “Neden olmasın”ın verdiği cesaretle “ya yapamazsam”ın arasında gidip gelmek. Ve sonunda yapmak. İyi veya kötü, belki yanlış belki de eksik ama yapmak. Sıfırla pozitif arasındaki koca okyanusa kulaç atmak. Ve sonunda bir şeyler üretmek. Onca zorluğa ve yorgunluğa rağmen içten bir tebessümle son sayfayı da çevirmek. Yeni insanlarla tanışmak, bir şeyler paylaşmak. Kendinin bile bilmediğin yönlerini ortaya çıkarmak. Paylaşmak; bazen akıp giden zamana demir atmak, bazen içinde unutulmak için hüküm giymiş cümleleri azad etmek, konuşmanın aslında ağızdan değil de aklın ve yüreğin süzgecinden çıktığını anımsayarak. Düşünmek; meğer o merdivenin ne kadar uzun zamandır kullanılmadığını, basamaklarının tozlandığını fark etmek. Attığın her adımda önünde duran, sonsuza kadar uzanan o merdivende geride bıraktıklarınla gözünün kamaşmaması. Cümlelerimizin arasına tebessümler eklemek; etrafa pozitif enerji saçan, sıcacık. Sonra onları kahkahalarla pekiştirip servis etmek etrafımızdakilere. Sonra omzunda bir elin olduğunu hissetmek. Güven veren. Sonucuna bakmaksızın ardında olduğunu fısıldayarak yüreğine. Bazense görmek, kimsenin daha önce dikkat etmediği belki de önemsemediği ya da hayatından akıp geçmesine izin verdiği şeyleri. İşte biz de izin vermedik; akıp geçmesin hayatımızdan, bir parçamız olsun dedik. Bir de baktık ki nur topu gibi portakalımız olmuş. Analı babalı hep birlikte büyütüp bizlere faydalı ve yaraşır bir evlat olması ümidiyle esen kalın efendim,, Ömer Faruk TURAN

Ord. Prof. Dr Ö.F.T. Prof. Dr. H.B. Doç. Dr. E.H.

Yard. Doç. Dr. E.Ö.Ç. Uzm. Dr. K.K. Ast. Dr. T.K.

İnt. Dr. Ü.S Stj. Dr. A.O.K. Preklinik E.C.

Yıl 2010... At sıfırları, ne kaldı? 21... Yaşımız kaç? 20... Çıkar 21’den 20’yi, ne kaldı? 1... Portakal’ımızın 1. sayısı kutlu olsun!

3


Türk Araştırmacılar Yüz Gelişimini Sağlayan Genin Sırrını Çözdü Hacettepe Üniversitesi Tıbbi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Gen Haritalama Laboratuvarı Sorumlusu Prof. Dr. Nurten Akarsu ve ekibi insanlarda ciddi yüz yarıklarına ve gelişme anomalilerine neden olan Aristaless-like homeobox 1 (ALX1) genini keşfederek embriyo döneminde yüzün nasıl geliştiğini aydınlatacak önemli bir adımı tamamladı. TÜBİTAK Sağlık Bilimleri Araştırma Grubu tarafından 287.200 TL ile desteklenen çalışma, genetik alanının en prestijli yayınlarından American Journal of Human Genetics (AJHG) dergisinde yayımlandı ve AJHG tarafından basın duyurusu ile dünyaya duyuruldu. Araştırma insanlarda yüz gelişiminin anlaşılabilmesi açısından bilimsel çalışmalara ışık tutarken, hastalara erken dönemde doğum öncesi tanı imkanı sunuyor ve dudak, damak ve yüz yarıklarında yenilikçi tedavi yaklaşımlarına olanak sağlıyor. ALX Gen Ailesi Yüz Gelişiminde Rol Oynuyor Toplamda 3 adet gen içeren ALX gen ailesinin (ALX1, ALX3 ve ALX4) bir üyesi olan ALX4 geninin yüz gelişimindeki rolünü ortaya çıkaran çalışmalar da yine Prof. Dr. Akarsu ve ekibi tarafından yapılmış ve geçen yıl Human Molecular Genetics dergisi Kasım 2009 sayısında yayımlanmıştı. ALX3 genindeki mutasyonların yüz gelişimindeki rolü ise Oxford Üniversitesi araştırmacıları tarafından aynı yıl içinde bildirilmişti. Hacettepe Üniversitesi araştırmacılarının ALX1 geni mutasyonlarını keşfetmesiyle ALX gen ailesinin tüm üyelerinin yüz gelişimindeki kritik rolleri anlaşılmış oldu. Ekip yeni bulguları, daha önce buldukları ALX4 mutasyon bilgileri ile birleştirdiğinde yüz gelişiminde tüm ALX genlerinin yaptığı kritik rolü açıkladı ve bu malformasyon grubunu isimlendirerek “ALX geni ile ilişkili frontonazal displaziler” terimini dünya literatürüne kazandırdı. Çalışmaya göre ALX1 geni embriyonun erken dönemlerinde burun, gözler, dudak ve damakların oluşumu için kritik öneme sahip ve yokluğu diğer genler tarafından dengelenemiyor. İlkel burun, burun kanatları, damağı oluşturan yapılar görünmekle birlikte bu tomurcukların birbirleri ile kaynaşamaması sonucu yüzde ve damakta ciddi malformasyonlar oluşuyor. ALX3 ve ALX4 genleri ise daha çok burnun son şeklini almasında etkili olurken; bu iki genin yokluğunda burnu oluşturan iki tomurcuğun orta hat üzerinde birleşerek burun ucunu oluşturması gerçekleşemiyor ve burun basık, iki parçalı bir görünümde kalıyor. Akraba Evlilikleri Hastalığın Ortaya Çıkma İhtimalini Artırıyor Hacettepe Üniversitesi Kraniyomaksillofasiyal Cerrahi Çalışma Grubu son 10 yılda birçok disiplini bünyesinde birleştirmeyi başararak kafa ve yüz gelişimlerinde etkin tanı, tedavi ve araştırma vizyonunu gerçekleştiriyor. Prof. Dr. Nurten Akarsu ve ekibinin çalışması kapsamında geni henüz tanımlanmamış frontonasal displazili hasta ve

18.10.2010 Pazartesi 20.10.2010 Çarşamba Mantar Çorba Şehriye Çorba Dalyan Köfte Fırın But (parmak patates garnili) Spagetti Napoliten Zyt. Pırasa Armut Lokma Tatlısı 19.10.2010 Salı 21.10.2010 Perşembe Tarhana Çorba Hanımağa Çorba Etli Bezelye Etli Biber Dolma Şehriyeli Pirinç Pilavı Puf Böreği Cacık Üzüm

aileleri çalışılmış; hastaların aile ağacı çalışmaları bu malformasyonların bir grubunun akraba evlilikleri sonucu ortaya çıktığını ortaya koymakta. Çalışma birkaç DNA örneğinden yeni genlerin bulunmasını sağlayarak ülkemizin bir sorunu olan akraba evliliklerine bağlı “nadir hastalıklar” grubunda son derece etkin bir araştırma ve tanı yöntemi ortaya koyuyor. Çalışmada TÜBİTAK bursu ile projede doktora sonrası araştırıcı olarak çalışan Bio. Dr. Elif Uz ve Çocuk Genetik Ünitemizden Doç. Dr. Yasemin Alanay eş katkı ile ilk isim olarak yer alırken; üniversitemizin yetiştirdiği ve şu anda Kırıkkale Üniversitesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı Başkanlığını yürüten Doç. Dr. İbrahim Vargel, Hacettepe Üniversitesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalından Doç. Dr. Gökhan Tunçbilek, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalından Prof. Dr. Özgür Deren, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Patoloji Ünitesinden Prof. Dr. Şafak Gücer, Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalından Prof. Dr. Engin Yılmaz , Tıbbi Genetik Anabilim Dalından Prof. Dr. Dilek Aktaş ve Prof. Dr. Mehmet Alikaşifoğlu yanı sıra üniversitemizin emekli öğretim üyesi ve Türk genetik camiasının en kıdemli üyelerinden Prof. Dr. Sevim Balcı yer almışlardır. Kaynak: http://www.tubitak.gov.tr http://www.tip.hacettepe.edu.tr

22.10.2010 Cuma Mercimek Çorba Çıtır Balık (fırında elma dilim patates garnili) Marul Salata Tahin Helva 23.10.2010 Cumartesi Minestrone Çorba Etli Karnabahar Soslu Makarna Yoğurt

24.10.2010 Pazar Domates Çorba Sebzeli Kebap Havuç Tava yoğurtlu İrmik Helva

4


Turuncu Amfi Dönem 3’lerindir…

Portakal Amfi, Turuncu Amfi, Dönem 3 Türkçe Amfi… Hepsi aynı şeydi okulumuz şuan ki binasına taşındığından beri. Hacettepe’de okuyan hocalarımız dönem 3’teyken nerde oturduklarını gösterir, “Hepimiz harıl harıl not tutardık.” Derlerdi. Oturdukları yerlerse Turuncu Amfi’nin ilk sıraları olurdu genelde. Hacettepe Tıp’ta dönem 3 olmak-şayet Türkçe gruptaysanız- Turuncu Amfide olmak demekti. Turuncu Amfili olmaksa çok şey ifade ederdi. Çünkü okulun en kıdemlileriydik artık. Klinikten hemen bir adım öncesiydik. Hemen karşımızdaki dönem 2’ler biraz gıptayla biraz da acıyarak bakardı bize. Bilirdik böyle olduğunu; çünkü biz de böyle bakmıştık bizden öncekilere. Bazılarımız sabahları erken gelir önden yer tutardık, bazılarımız son dakikalarda gelip arkalarda oturmayı tercih ederdik. Bazılarımızsa hocadan bile geç gelirdik kimi zaman. Ara verilince hemen, bir üst kattaki kantine koşulur; çaylar, kahveler, sular alınırdı. Bardaklar ve şişeler ders boyunca Turuncu Amfinin sıralarını süslerdi. Bardakların yanında not tutmak için kullanırdık çoğumuz sıraları, bazılarımızda kafamızı yaslayıp uyumak için. Doktor olacağımızı -ya da bazı hocalarımızın dediği gibi bu okula girdiğimiz andan itibaren doktor olduğumuzuTuruncu Amfide anladık galiba. Kolay mı, ilk kez gerçekten yüz yüze geldik hastalıklarla. Belki de ilk kez bir hastayla karşı karşıya gelince ne yapacağımızı düşündük. Gerçekten doktor olacağımızı anladığımız için mi bilinmez, dönem 1’in ilk haftalarından beri ilk kez bu kadar kalabalık oldu amfimiz. Belki de ilk kez böyle istekle ders dinledik. Hem biz şaşırdık buna hem de hocalarımızı şaşırttık. Yerin dibinde olsa da, bazen insanı boğarcasına sıcak olsa da, zaman zaman havalandırmadan yemek kokuları gelse de Turuncu Amfi bizimdi, biz Türkçe dönem 3’lerdik. Ve 4 Ekim 2010’da (daha doğrusu 5 Ekim) değişti her şey. Dönem 3’ler, dönem 3 olmakla hiçbir ilgisi olmayan konferans salonuna geçti. Kimse gelip bize anlatmadı da neler olduğunu; taşınma kararımızı, Turuncu Amfinin yanındaki panoya asılmış bir kâğıt parçasından öğrendik. Yeni yerimizde şaşırdık, bocaladık. Ne not tutabildik; çünkü bir sıramız bile yoktu not tutacak ne de doğru dürüst ders dinleyebildik. Ağır dönem 3 derslerini dinlemek için fazla rahattı koltuklar ve insanın gözü kapanıveriyordu bir yerden sonra. Hiç ders kaçırmayanlarımız bile derse girmekten soğumaya başladı. Garip çareler bulduk. Masalar çektik ilk sıra koltuklara; çantalarımızı, montlarımızı dizlerimizin üstüne yığıp “sıra” yaptık kendimize. Ne biz benimseyebildik konferans salonunu ne konferans salonu dönem 3’lerin olabildi.

5


Bir Virüs Gördüm Sanki Leeuwenhoek, protozoaları, mantarları, bakterileri, spermleri ve kan hücrelerini gören ilk kişiydi. Bundan da öte, orada çıplak gözle göremediğimiz bambaşka çeşitliliği olan canlı bir dünya olduğunu ve bu dünya sakinlerinin hastalıklarımızın nedeni olduğunu göstermişti bize. Louis Pasteur ve Robert Koch ise mikrop teorisini geliştirdiler ve mikropları izole eden ve büyüten yöntemleri keşfederek belirli mikropların belirli hastalıklara yol açtığını keşfettiler. Fakat yaptıkları çalışmalara aykırı düşen çok önemli bir gerçek vardı; hiçbir mikrobun yol açmadığı enfeksiyon hastalıklarıyla da karşılaşmışlardı. Aksi halde Koch’un postulatları doğru çıkacaktı. Bunu takiben, örneğin 1880’lerde Pasteur, kuduz hastalığının nedenini bilmese de kuduz aşısı üstünde çalışabiliyordu. Böylelikle yavaş yavaş tüm veriler birikmeye ve görünmeyenler kavramlaştırılmaya başlanmıştı. 1880 yılında Alman bilim insanı Adolf Mayer, “tütün mozaik” adlı hastalığa yol açan tütün yaprakları üzerindeki bir mantar üzerinde çalışıyordu. Hastalıklı yapraklardan aldığı özütü kullanarak hastalığı bir yapraktan diğerine, yani bir bitkiden diğerine bulaştırabileceğini keşfetmişti. Fakat Mayer, bu bakteriyel ya da mantar etkeni izole edememişti. Bu etkenin bir toksin gibi suda çözünen bir madde olabileceğini düşündü. Ancak bunun daha çok yeni bir bakteri çeşidi olabileceğini düşündüğünden bu fikrinden vazgeçti. 1892 yılında Rus araştırmacı Dimitri Ivanofsky, tütün mozaik etkenini, bakterilerin geçişini engelleyen porselen bir filtreden geçirmeyi başarmıştı. Fakat o da Mayer gibi bu organizmayı izole edememişti. Bunun üzerine Ivanofsky kullandığı filtrenin düzgün çalışıp çalışmadığını kontrol etmiş ve ardından 1903’te bu etkenin, çoğalan bir organizmadan ziyade bir toksin olduğu sonucuna varmıştı. Bunu takiben Hollandalı araştırmacı Martinus Beijerinck, filtrelenmiş bu bulaşıcı etkenin, tütün bitkisinin hücrelerinde ortaya çıkıp üremesinden dolayı bir toksin olamayacağını öne sürmüştü. 1898 yılında yayınladığı makalesinde, bunun yeni bulaşıcı bir etken olan contagium vivum fluid (hastalık yapan bulaşıcı canlı sıvı) olduğundan söz etmişti. “Filtre edilebilen etken” terimi ile anılmaya başlanan bu etken, daha sonraları filtre edilebilir etkenlerin sıvılardan mı yoksa partiküllerden mi oluştuklarına dair yıllar süren tartışmaları da beraberinde getirmişti. 1917 yılında Kanadalı Felix d’Herelle, filtre edilebilen etkenlerin, bakterilere tutunarak yaşarken, delikler ve plaklara neden olarak onları tahrip ettiğini keşfetmişti. Bu etkenlere bakteriyofajlar demiştir. Her bir plak tek bir bakteriyofaj tarafından yapılıyordu. Bu gözlem, virüsleri saymanın ilk yöntemi olan “plak sayımı” yönteminin ortaya çıkmasını sağlamıştır. 1935 yılında Wendell Stanley, tütün mozaik virüsünü kristalize ederek her virüsün belirli bir şekli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Tütün mozaik virüsü ilk kez 1938’de elektron mikroskobuyla görüntülenmiştir. Virüsler dünya üzerindeki tüm canlı türlerine bulaşabilirler. Dış bir lipid zarfla ya da zarfsız kapsid denilen bir protein kılıfıyla çevrili genetik materyalden (ya DNA ya RNA) oluşurlar. Bakterilerden 20 ila 100 kez daha küçüktürler ve nanometre ile ölçülürler. En büyük virüs olan poksvirüsleri, yaklaşık 450 nanometre uzunluğundayken, en küçük virüs olan polio virüsü yaklaşık 30 nanometredir. Virüsler canlı hücrenin dışında çoğalamayan organizmalardır. Genetik materyallerini bir hücreden diğerine kendilerini kopyalayarak aktarırlar ve bu işlem sırasında, bulaştıkları hücreleri genellikle tahrip edip öldürdüklerinden soğuk algınlığı, nezle, sarı humma, ebola ya da AIDS gibi birçok hastalığa neden olurlar. Bazı virüsler de hücrelerin kontrolsüz bir şekilde çoğalmasına neden olarak kanseri tetiklerler. Fakat birçok virüs, hücrelere bulaşsa dahi hiçbir belirtiye ya da hastalığa yol açmayabilir. Belki de bunlardan da önemlisi, virüslerin bize çok şey öğreterek işimizi daha da kolaylaştırmalarıdır. Virüsler aslında DNA ya da RNA taşıyıcıları olduklarından, onlar üstünde yaptığımız tüm araştırmalar, aynı zamanda normal hücre biyolojisi ve genetik bilimine de katkı sağlamaktadır. Virüsler, gen terapisi için genetik materyalin hücre çekirdeğine taşınmasında, endüstriyel amaçlı ve araştırmalarda kullanılmak üzere proteinlerin üretilmesinde de bir araç olarak kullanılmaktadırlar. Virüsler, kanser hücreleri gibi önceden belirlenmiş hücre topluluklarını yok etmek için genetik olarak tasarlanabilirler. Örneğin genetik olarak değiştirilmiş haşere virüsleri tarım ilacı olarak kullanılmaktadır. Ayrıca önceden belirlenmiş insan topluluklarını yok etme amaçlı da yapılabilirler. Ayrıca her tür bulaşıcı virüsü silaha dönüştürme girişimleri çoktan başlamıştır. 25.10.2010 Pazartesi 27.10.2010 Çarşamba Sebze Çorba Mısır Çorba Etli Kuru fasulye Patlıcan Musakka Meyhane Pilavı Zeybek Pilavı Karışık Turşu Cacık 26.10.2010 Salı 28.10.2010 Perşembe Cezayir Çorba Ezogelin Çorba Hindi Külbastı (patates kroket garnili) Manisa Kebap Yoğurtlu Semizotu Salata Soslu Makarna Şekerpare Elma

29.10.2010 Cuma Erzincan Çorba Fırın Patates Akdeniz Salata Supangle

31.10.2010 Pazar Toyga Çorba Etli Bamya Cevizli Erişte Kayısı Komposto 30.10.2010 Cumartesi Brokoli Çorba Izgara Köfte (parmak patates garnili) Peynirli Milföy Böreği Kavun

6


ORD. PROF. DR. CAHİT ARF

(d. 1910, Selanik, Osmanlı İmparatorluğu - ö. 26 Aralık 1997, İstanbul, Türkiye) Türk matematikçi, TÜBİTAK Bilim Kolu eski Başkanı.

HAYATI Yüksek öğrenimi Yüksek öğrenimini Fransa'da Ecole Normale Superieure'de 1932'de tamamladı. Bir süre Galatasaray Lisesi'nde matematik öğretmenliği yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde doçent adayı olarak çalıştı. Doktorasını yapmak için Almanya'ya gitti. 1938 yılında Göttingen Üniversitesi'nde doktorasını bitirdi. Kariyeri Türkiye'ye döndüğünde İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde profesör ve ordinaryüs profesörlüğe yükseldi ve 1962 yılına kadar çalıştı. Daha sonra Robert Kolej'de Matematik dersleri vermeye başladı. 1964 yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) bilim kolu başkanı oldu. Daha sonra gittiği Amerika Birleşik Devletleri'nde araştırma ve incelemelerde bulundu; Kaliforniya Üniversitesi'nde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1967 yılında Türkiye'ye dönüşünde Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde öğretim üyeliğine getirildi. 1980 yılında emekli oldu. Emekliye ayrıldıktan sonra TÜBİTAK'a bağlı Gebze Araştırma Merkezi'nde görev aldı. 1985 ve 1989 yılları arasında Türk Matematik Derneği başkanlığını yaptı. Arf, İnönü Armağanı'nı (1949) ve TÜBİTAK Bilim Ödülü'nü kazandı (1974). Onuruna yapılan cebir ve sayılar teorisi üzerine uluslararası bir sempozyum, 1990'da 3 ve 7 Eylül tarihleri arasında Silivri'de gerçekleştirilmiştir. Halkalar ve geometri üzerine ilk konferanslar da 1984'te İstanbul'da yapılmıştır. Arf, matematikte geometri kavramı üzerine bir makale sunmuştur. Cahit Arf 1997 yılının Aralık ayında bir kalp rahatsızlığı nedeniyle aramızdan ayrıldı. Çalışmaları Cahit Arf, cebir konusundaki çalışmalarıyla dünyaca ün kazanmıştır. Sentetik geometri problemlerinin cetvel ve pergel yardımıyla çözülebilirliği konusundaki yaptığı çalışmalar, cisimlerin kuadratik formlarının sınıflandırılmasında ortaya çıkan değişmezlere ilişkin Arf değişmezi ve Arf halkaları gibi literatürde adıyla anılan çalışmaları matematik gibi kavramların yanı sıra "Hasse-Arf Teoremi" ile anılan teoremler kazandırmıştır. Cahit Arf hep seviyeli bir şekilde çalışmalarını devam ettirmiştir. Matematik anlayışı Cahit Arf, matematiği bir meslek dalı olarak değil, bir yaşam tarzı olarak görmüştür. Öğrencilerine sürekli “Matematiği ezberlemeyin kendiniz yapın ve anlayın." demiştir. Hakkında yazılmış bir yazıda şöyle denmiştir: « Bir zamanlar integrali bilen kimselerin matematikçi, üstel fonksiyonu bilenlerin ise büyük matematikçi sayıldığı ülkemizde derin matematik konularının tartışılacağı hayal bile edilemezdi. Cahit Arf, Türkiye'de matematiğin o günlerden bu günlere gelmesinde en büyük rolü oynamıştır.» Cahit Arf, "Matematik esas olarak sabır olayıdır. Belleyerek (ezberleyerek)değil keşfederek anlamak gerekir" demiştir. "Matematik de resim, müzik ve heykel gibi bir sanattır." diyerek matematiğin sanatsal yönünü vurgulamıştır. Kaynak: Vikipedi

Çalar saatiniz bozulmuş. Her saat otuz altı dakika ileri gidiyor. Üstelik tam bir saat önce, yani sabah 8.24’te durmuş. Gece 2.00’de doğru saati göstermiş olduğunu biliyorsunuz. Saat şimdi kaç?

7


Sıcacık röportaj için teşekkürler hocam.

Hocamızın korkuluğu

O defter 

Neden tıp fakültesi? Tıp fakültesine de fizyolojiye de kazara geldim. Üniversite sınavına girdiğimde daha on yedi yaşındaydım. Mesleklerle, kendi yeteneklerimle, yeteneklerimin neye uygun olacağıyla ilgili bir fikrim yoktu. Bildiğim tek bir şey vardı, ne yapacaksam iyi bir şekilde yapmalıydım. Bölümleri arka arkaya sıraladım, daha düşük puan alamadığım için buraya geldim Aslında on yedi yaş insanın seveceği, başarılı olabileceği bir mesleği seçmesi için çok erken bir yaş. Şu mesleği yapsaydım daha iyi olurdu dediğiniz bir meslek var mı? Tıp fakültesini babam istedi. İstemeden geldim aslında. Çalışmayı severim. Kapasitem dâhilinde olduğu sürece her şeyi yapabilirdim. O yüzden tıp fakültesinde okumak benim için çok da sorun olmadı. Nasıl bir öğrenciydiniz? Mesela amfinin neresine otururdunuz? Amfinin en arka sırasından ders dinlemeyi çok severim. En önde oturduğum zaman sanki hocaya onu dikkatle dinlediğini ifade eder bir tarzda bakman gerekiyormuş gibi oluyor ve ben onu yapmaya çalışırken dersi dinleyemiyorum. Dersi en arka sıradan dinleyip keyfime göre not tutmak bana daha uygundu. Duymak sorun olmuyor muydu? Bizde en arkaya oturunca duymak sorun oluyor. Sizde şimdi mikrofon yok mu? Mikrofon var ama insanlar konuşunca anlaşılmıyor. Yok, öyle bir sorun olmuyordu. Peki, çalışkan bir öğrenci miydiniz? Notlarınız falan nasıldı? Çalışkanlık ne ile ifade edilir? Tıp fakültesinde çalışkanlık notla mı ifade edilir? Derslerin hepsine giren bendim. Sekiz buçuktan beş buçuğa kadar derslere giriyordum. Hepsinin notunu tutuyordum. Ama 2. sınıfta bütün derslere girerken ve böylesine not tutarken B2’nin üzerinde bir tane not alamadım. Dersten beş buçukta çıkıyorsun. Eve varıp yemek yiyene kadar sekiz buçuk oluyor. Öyle perişansın ki. Yatıp uyuyorsun, hiçbir şey çalışamıyorsun. Bir kalıyorsun hafta sonuna. Buna rağmen çok gayretle çalıştım. Ama doku komitesi sınavından çıktığım zaman “Ben herhalde çok da zeki değilim, tıbba da kazara girmiş olmalıyım. Bu kadar çalıştım bu soruların hiçbiri bana bir şey ifade etmedi. Ben en iyisi gideyim buradan.” dedim. 3. sınıfta da B2, C zor kurtarıyoruz. Hani bazen diyorum ya “Bak ben B2’leri ala ala profesör oldum. Siz daha neler olursunuz.” Sonra derslere girmekten vazgeçtim. Tüm hocalar beni boğacak bunu söylediğim için ama işin doğrusu B1’leri A2’leri takır takır almaya başladım. Bunları yazarsak gazeteye izin vermeyebilirler  Benimle ilgili olan gerçek bu. 4. sınıfta hastaneye geçince çalıştığını hocalar birebir görebiliyor. O zaman daha farklı takdirleri olabiliyor hocaların. Sizi daha yakından tanıyorlar. Sözlüye girdiğin zaman sadece sözlüdeki performansını değil de bütün bütün bir staj bulunduğun yerdeki performansına göre çalışmanı göze alıp ona göre notunu daha iyi alabiliyorsun. Ondan sonra not ortalamam ciddi şekilde yükseldi. 3.17 ile mezun oldum 4 üzerinden. Notlarınızı hiç unutmamışsınız hocam. Hepsi aklınızda yer edinmiş. Tabi. Dâhiliyeden B1 alıp dışarı çıktığım zamanı nasıl unutabilirim. Mesela sınavlardaki en korkunç şey, sözlü sınavlarda benden bir önceki arkadaşın her sınavdan ağlayarak çıkmasıydı. İster A1 alsın ister C alsın, her sınavdan ağlayarak çıkardı. O kadar negatif bir şeydi ki. Benden sonra gelen arkadaşla aramız pek iyi sayılmazdı ama o, üniversite biterken bana teşekkür etti. “Teşekkür ederim, bütün sınavlardan gülümseyerek çıktın. Sayende ben de mutlu girdim sınavlara, sınavlarım daha iyi geçti.” dedi. Bunları nasıl hatırlamam. Mesela Doğan Taner hoca vardı. Hepimizi bütün anatomiden tek tek sözlüye almıştı sene sonunda. Koca bir anatomi kitabı elinde, indeksini açıp bir şey seçiyor ve anlat diyor. Düpedüz kâbus gibiydi. Peki, fizyolojiyle aranız nasıldı 2. sınıftayken? Berbattı. Hiç bir şey anlamıyordum. Ama öğrendiğim takdirde çok faydalı bir şey olacağının da farkındaydım. Fizyolojiye girdiğimde ilk işim dönem 2’deki fizyoloji notlarımı çöpe atmak oldu. Konuların her birini kitaplardan okuyayım dedim. Örneğin böbrek fizyolojisi hiç öğrenemeyeceğimi düşündüğüm bir konuydu. Oturdum, bir kitaptan konuyu okudum ve on günde böbrek fizyolojisini öğrendim.

8


Sarı kapaklı bir defterim vardı, ona notlar aldım. O defter hala durur. Bir de inanılır gibi değil, ilk günlerde okuduğum o böbrek fizyolojisi kitabından öğrenmiş olduğum şeyler uzmanlık sınavında da çıktı, doçentlik sınavında da çıktı. Bir bakıma oradaki bilgiyi herkese sata sata buraya kadar geldim. Uzmanlıkta neden fizyoloji seçtiniz hocam? O da yanlışlıkla dediniz. Çok da fazla yanlışlıkla değil. Aslında istediğim şey hep çocuk psikiyatristi olmaktı. O dönemde çocuk psikiyatrisi asistanlığı yoktu. Önce psikiyatriye girmek, sonra çocuk psikiyatrisi çalışmak gerekiyordu. Prekliniğe girebileceğim belliydi. Ancak beni sadece mekanizmalar cezbedebilirdi. Ben oturup bir şeyleri sıra sıra ezberleyemem. Şimdi bile anlatırken ezberden bir şey söyleyince yanlış söylüyorum. Ezber bana göre bir şey değil. Ezber olmadığını düşündüğüm için, bana daha kolay gelebilir diye fizyolojiyi tercih ettim. Yani preklinik olacaksa bu olacak diye düşündüm ama çok üzgündüm. Defalarca TUS’a girdim. Ama hiçbir zaman ailemi bırakıp gidemedim. Çok mutsuzdum fizyolojide. Hiç istemiyordum. Ne zaman ki doçentliğimi aldım, ders vermeye başladım orda mutluluğu buldum. Benim için sosyal etkileşim, insanlarla iletişim çok önemli. Fizyolojide ancak ders vermeye başladıktan sonra mutlu oldum. Dönem 2’deki arkadaşlar için soralım. Fizyolojiye nasıl çalışalım dersiniz? Bence kitaplarda ilk cümleler, ilk paragraflar o kadar gereksiz ki. Sonradan ben de bir kitap bölümü yazdım. İlk bölümü laf salatası yapmanız gerekiyor, konuya giriş paragrafı. Bunu söyleyebilirim kendi tecrübelerimden. Çünkü orası öyle bir şey ki ileride okuyacağınız bütün bir bölümün özeti gibi başlıyor adam. Orada ben bir şeyler anlamaya çalışacağım diye takıldın mı yandın yani. İlk sayfaları atlayın falan diyebilirim ilk olarak. İkincisi, bu genel fizyoloji kitaplarını yazanlar her konuda yazdıkları için bunları anlaması bana çok daha zor geliyor. Konuya özel kitaplar daha anlaşılır. Bir de sonra okumak üzere anladıklarınızı not alırsanız çok iyi oluyor. Dedim ya sarı defterim hala duruyor. Bir de her konu aynı kitapta aynı güzellikte olmuyor. Peki, Guyton ve Ganong arasından hangisini seçersiniz? Seçemiyorum. Aslında bizlerin bir kitap yazması lazım. Her sene sonunda bir konuşma yapıyorum öğrencilere. Birinde birisi el kaldırdı. “Hocam kitap yazın. Sizin anlatma biçiminiz benim hoşuma gidiyor” dedi. Bu çok güzel bir şey. Ben de gayret ettim, solunum fizyolojisi ile ilgili bir kitap yazmaya başladım. Fakat iş güç yükünden ona bir türlü vakit ayıramadım, beş senedir öylece bekliyor. Bizim çok az dersimize girmiştiniz. Belki artık daha çok giriyorsunuzdur Türkçe gruba. Ben fizyolojide göreve başladığımda iki tane hoca vardı İngilizce gruba ders veren. Türkçe gruba da yedi tane hoca giriyordu. İngilizce ders veren hocalardan biri emekli oldu, ben bir anda onun tüm derslerine girmeye başladım. Anlatacağım konuyu kitaptan çalışıyordum gece ikiye kadar, özetini ve şekilleri çıkarıyordum, neleri anlatabilirim diye karar veriyordum. Sabah gelip asetatlara fotokopi çekiyordum, gidip ders anlatıyordum. Türkçede hoca eksikliği olmadığı için bana Türkçe tıptan hiç ders verilmedi. Sonradan İngilizce bilen kişiler gelse bile benim derslerim hep burada kaldı. Birkaç kere Türkçe tıptan öğrenciler geldi. “Hocam niye bize de girmiyorsunuz. Sizi çok seviyor İngilizcedekiler.” dediler. Çok hoşuna gidiyor insanın böyle şeyler. Başka ne zevkim var ki şu üniversitede. İşte ondan sonra ben biraz Türkçe ders istiyorum dedim akademik kurulda. Nimet hoca o sene emekli olmuştu. Böbrek derslerini anlatıyordu. Tesadüf gene böbrek çıkıyor her yerden benim şansıma. Onları aldım. En azından kendi dilimde bir şey anlatıyordum. Çok net bir şekilde söyleyebilirim ki bu üniversitede kalmama ve bu mesleği yapmama öğrencilerim en önemli sebeptir. Elbette hayatımı da kazanmak zorundayım. Ama bir meslek zevk için yapılır. Sevdiğin bir şeyi yapmak ve onunla birlikte para kazanmak istersin. Araştırmalardan, bir makalemiz kabul edildiğinde yine büyük zevk alıyorsun bir şey başardık diye ama bana en büyük keyif dersler. Biraz öğretmen ruhunuz ön planda galiba. Evet. Hani sanatçılara sorarlar ya ilk defa ne zaman başladınız diye. Benim hikâyem de ona benziyor. Ben kendimi bildim bileli komşu çocukları, okuldaki arkadaşlar ya notlarımı alırlar ya da gelirler eve hafta sonu, onlara ders anlatırım. Yani yakaladığıma – onlar mı beni yakalıyordu artık bilmiyorum- herkese bir şeyler öğretirdim diye hatırlıyorum. Herhalde kariyerim erken başlamış denilebilir. Hastanede bizden bir alt sınıfta arkadaşlarım vardı, bunları yakalardım. “Bak çok önemli bir şey öğrendim. Bunları kafanıza yazın.” derdim. Huy herhalde bilemiyorum. Umarım ileriye gitmiyorumdur. Herkes herkesi sevemez. İnanmıyorum böyle bir şey olduğuna. Ama işimle ilgili olarak öğrencilerin beni sevmesi makul çünkü gerçekten verici olmaya çalışıyorum. Birkaç esprili şey de anlatayım. Eskiden dönem 2 amfileri şimdiki konferans merkezindeydi. Konferans merkezine gittim Benimkinden önce anatomi dersi vardı. Hocaya ayıp olmasın diye içeri girmedim. Bir kız öğrenci geldi. “Şey ders bitmedi mi?” dedi. “Hayır” dedim. “Bundan sonra ne dersi var” dedi. “Fizyoloji” dedim. “Hımm, sen girecek misin” dedi. Hiç bozuntuya vermiyorum. “Evet, ben gireceğim” dedim. İçimden de bensiz olmaz ki diyorum=) “Haa öyle mi, nasıl, iyi anlatıyor mu?” dedi. “Valla pek bilemiyorum artık o tarafını.” dedim. “Peki, teşekkür ederim.” dedi, gitti. O öğrenci İngilizce tıpta mıydı, derse girdi beni gördü mü ne yaptı, hiç bilmiyorum.

Fizyoloji asistanlarından Aslı Hoca’nın gözünden kırık fayanslar…

9


Hocam biz daha kliniği görmedik, kliniği bilmiyoruz ama temel bilimlerde, fizyolojideki tüm hocalar, asistanlar, herkes birbiriyle samimi gibi bir izlenim bırakıyorsunuz. Kendi içimizde mi? Ne güzel, ne mutlu bize. Bilmiyorum, biz bölümde de aktif olmaya çalışıyoruz. Dans kursu ayarlamaya çalıştım bölümde. Asistanlara zorunlu gönüllülük koştum. Onu Serkan hocaya sorarsınız Neslihan hoca size ne eziyetler etti diye  Yani beraber sinemaya gittiğimiz de olur tek tük de olsa. Bowling oynamaya gittiğimiz olur. Evli arkadaşlar pek katılamıyor ama asistanlarla daha küçük hocalarla bir şeyler yapmaya çalışırız. Ben kuru bir hayatı yaşayabilecek bir insan değilim. Bir psikolog arkadaşım herkesin içinde bir çocuk vardır ama seninki koccamann demişti Geçen gün ben daha genç kişilerle niye mutlu oluyorum diye düşündüm. Hayatta sürekli olarak üzüntüler gelip bir tortu gibi birikiyor. Neşeler ise geçici, gelip gidiyormuş gibi. Çok enteresan. Mesela rüyalarımızın bile çoğu üzücü konular üzerineymiş. Mutlu rüya daha az. Geçmişe baktığımız zaman, neden bilmiyorum, insanlar hep daha kötü anılarını hatırlıyorlar. Güzel anılar sanki hiç yokmuş gibi. Bilmiyorum onlar nöronal olarak daha yüksek bir etki mi bırakıyorlar. Herhalde gençlerde ruh çok yorgun değil. Hayat henüz çok sıkıntı vermemiş, onlar birikmemiş ruhta. Gençlerde bir coşku var. Daha huzurlu, az yara almış ruhlarla birlikte oluyorum. Herhalde onun için derslerle mutlu oluyorum diye düşünüyorum. Dansla ilgileniyorum dediniz. Bunun dışında başka uğraştığınız hobileriniz var mı? Üniversiteden çok sevdiğim, abla dediğim bir insanın evinde yılbaşı partisi vardı. Orda video kamera ile çekmişim herkesi. Yeğenime gösteriyorum. 3,5 yaşındaki çocuk bana döndü “ hala, sen dans etmiyorsun, öylece duruyorsun” dedi. Bir gün öğrenciler M kapısının girişinde dans ediyorlar. “Hocam, gelin” dediler. “Çocuklar, bugün hiç keyfim yok, sizin de tadınızı kaçırmayayım.” dedim. Biri “hocam, bu sefer biz size keyif verelim.” dedi. Aldılar eşyaları elimden. Orda çocuk bana swing öğretti. On beş dakika dans ettim. Ömrümde bu kadar huzur bulduğumu hatırlamıyorum. Dans edebileceğimi, dansın öğrenilebilir bir şey olduğunu öğrendim. “Dans edin şarkı söyleyin, dans edin şarkı söyleyin” diye meğer bütün okuduğum kitaplar bağırıyormuş ama ben bunu bizzat yaşamadan önce fark etmemişim. Sonra dans derslerine başladım. Fena da değil. Bir dans hocası vardı. Akşam çıkışında buraya geliyordu. Biz burada dans dersimizi alıyorduk. Salsa öğrendik. Çaça, rumba, epey bir vals öğrendik. Birkaç sene epey ciddi şekilde devam ettik. Sonra dağıldı. Ben şimdi dışarıya gidiyorum devam ettirmek için. Dışarıya gitmek zahmetli, biraz üşendiriyor insanı ama hoşuma gittiği için gayret gösteriyorum. Psikologların “ana düşmek” dediği bir şey var. Gelecek endişesinden ve geçmiş üzüntülerden kopup sadece anı yaşamak gibi bir şey. O an da ruhun huzur bulduğu an. Hiç sıkıntı yaşamadığı bir an. Dans ederken o oluyor. Yani beden sadece beyin sapı ve daha alt merkezlerle idare ediliyor. Mesela beyin sapında bir yeri uyardığımızda yapılan hareketler ilginç bir şekilde dans hareketlerine benziyor, sporcuların hareketlerine benziyor. O zaman beyin sapına yükleniyorsun belki. Ve ana düşüyorsun. Sonra şan dersine gittim. Opera sanatçısı bir hocam vardı. “ Neslihan Hanım, neden bana geldiniz” dedi. “Hocam, ben bas bas bağırıp içimi dökmek ihtiyacındayım”dedim. “Sizi bas bas bağırtacağım, hiç endişeniz olmasın” dedi. Hani içimi dökmek istiyorum şarkıyla sanki. O da “Sizin sesinizi bebeklikte çıktığı haliyle çıkar hale getirmeye çalışacağım” dedi. Bebekken sesi havaya bırakırsınız, direkt nasıl çıkıyorsa damağa öyle çarpar. Sonra zamanla konuşmayı öğrendikçe onu farklı yerlere çarptırmaya, farklı yerlerden geçirmeye başlarsınız. Ama şarkı söylemeyi öğrenebilmek için onu eskisi gibi, serbest bıraktığınız haldeki gibi çıkışını sağlamayı tekrar öğrenmeniz lazım. Şu anda çalıştığınız bir konu var mı? Oya yapıyorum. Mekik oyası yapıp, ondan kolyeler yapıyorum. Fizyolojik olarak Kan akışkanlığı çalışıyorum. Güzel, hoş bir konu denk gelmiş. Buraya geldiğimde ne çalışılıyorduysa bana ne öğretildiyse ben de onu öğrendim. Aslında keyifli bir konu çünkü her organla ilgilenebiliyorsun. Kan her yeri dolaşıyor. Kan akışkanlığı pıhtılaşmadan farklı bir şey, akmaya direnç. Kan akımı yavaşlarsa ondan sonraki basamak olarak kanın pıhtılaşması gelebiliyor. Kan akışkanlığı kalp krizleri için önemli olabiliyor. Bir risk faktörü olarak da kabul edilmeye başlandı. Henüz hastanelere, kliniğe sürekli kullanılan bir test yöntemi olarak pek yerleşmedi. Kalp krizleri geçiren gruplarda incelemeler yapıyorum. Mesela uyku apneli hastalarda kalp krizleri, inmeler, damar tıkanıklıkları çok olabiliyor diye bir şey öğrendim. Araştırdım, onlarda kan akışkanlığına hiç bakmamışlar. Bir baktık, viskozite yüksek çıktı bu grupta. Sonra polikistik over sendromlu hastalarda da kalp hastalığı riski fazlaymış. Ona bakmaya başladık ama endokrinin iş yükü çok olduğu için devam edemedik. Ondan sonra diş sağlığı iyi olmayan hastalarda kalp krizleri daha sıkmış. Diş hekimliğinden iki hocayla baktık, bu hastalarda kan akışkanlığının gerçekten düşük olduğunu gördük. Tıp hayatınız boyunca en zevkli anınızı bizimle paylaşabilir misiniz? Sürekli anlattığım bir hatıram var. Bir lenfomalı Mehmet vardı, onu hiç unutmuyorum. O çocuk ne oldu bilmem. 4.sınıfta visit yapıyoruz. Bir hasta arkadan, visiti bozmadan komodine uzanıp su almaya çalışıyor. Biraz da arkada kalmışım. Durup bir bardak su doldurdum, verdim, afiyet olsun deyip döndüm. Hocayı dinliyoruz, yakalanmayalım. Arkadan şöyle hafifçe dokundu mu, çekti mi bilmiyorum “Doktor hanım.” dedi. “Efendim”, dedim, acaba bir şeyi eksik mi yaptık diye düşünüyorum. “Ben size bir şey söylemek istiyorum, kusuruma bakmayın ne olur.” Şöyle baksanız gariban, okumamıştır, düşük bir kültür seviyesinden geliyordur falan gibi bir izlenim bırakan bir hasta. Fakat öyle yüksek bir kültürü ve öyle yüksek bir gönül kültürü varmış. Dedi ki “ben size bir şey söylemek istiyorum ama önce özür dilemem gerek yanlış anlaşılmamak için” “ne diyeceksiniz” dedim. “elinizden su öyle tatlı geldi ki, teşekkür ederim” dedi. Yani size hoş bir söz söylemek, gönlünüzü almak için bir şey söylemek isteyen bir insan ve bunun için de yanlış anlaşılmaktan korkuyor, öncelikle özür diliyor. Nasıl tarif edebilirsiniz böyle bir insanı? Çok hoş bir anıydı. Öğrencilerle ilgili de çok güzel anılarım var. Babamın rahatsız olduğu bir zamandı, üzgün üzgün dolaşıyorum. Gözümde yaş hazır. Kaloriferlere oturuyorlar ya öğrenciler, oradan geçerken “nasılsınız hocam” dediler. “Bana dua eder misiniz?” dedim. “Yani ihtiyacım var bu ara, çok üzüntülüyüm.” Bir kız öğrenci çıktı, “ hocam sizin öyle birikmişiniz var ki” dedi “yenisine gerek yok, siz onları kullanın yeter” dedi. Bazen Allah kahretsin, şu öğrenciler yüzünden şuradan çekip gidemiyorum derim. Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Rica ederim. Bu kadar keyif alacağımı ben de düşünmemiştim ama malum bir konuşmaya başladı mı iki saat susmayan bir hocayım 

10


Şu An Gösterimdekiler 15 Ekimde Sinemada 1. Başlangıç (Inception)-Aksiyon, bilimkurgu, dram, fantastik, •Red-Aksiyon, komedi psikolojik, gizem-9,1 •Mahpeyker: Kösem Sultan-Belgesel, dram, tarih 2. Stone-Dram, gerilim, psikolojik-8,4 •Ayla: Tek Beden İki Hayat-Dram, romantik 3. Toprak Altında (Buried)-Gerilim, gizem-8 •Çoğunluk-Dram 4. Ejderha Dövmeli Kız: Millenium Üçlemesi 1-Gerilim, gizem7,7 22 Ekimde Sinemada 5. Satılık Ruh (My Soul To Take)-3 boyutlu, gerilim, korku-7,5 •Son Savaşçı (Centurion)-Aksiyon, dram, gerilim, savaş, tarih-6,4 6. Baykuş Krallığı Efsanesi (Legend of the Guardians)•Paranormal Activity 2-Gerilim, korku, psikolojik Animasyon, 3 boyutlu-7,3 •Sosyal Ağ (The Social Network)-Dram, tarih 7. Resident Evil: Ölümden Sonra-3D, aksiyon, bilimkurgu, •Aşka Fırsat Ver (L’age De Raison)-Komedi, romantik gerilim, macera-7,2 •O Kul-Hayal Bile Etme-Dram 8. Yedek Polisler (The Other Guys)-Aksiyon, komedi, suç-7 9. Şeytan (Devil)-Gerilim, gizem, korku-7 29 Ekimde Sinemada 10. Borsa: Para Asla Uyumaz-Dram-6,8 •Testere 7 (Saw 7)-3 boyutlu, gerilim, gizem, korku, suç, 11. Sevgili Hedefim (Wild Target)-Aksiyon, dram, komedi, psikolojik romantik-6,8 •Nene Hatun: Aziziye-Belgesel, biyografi, savaş, tarih 12. Seni Uzaktan Sevmek (Going The Distance)-Dram, •Kubilay-Dram, savaş, tarih romantik, komedi-6,4 •Nefes Nefese (Inhale)-Dram, gerilim-5,4 13. Cehennem 3D-Gerilim, gizem, korku, 3 boyutlu-6,3 •Sihirbaz (L’illusionniste)-Animasyon 14. 3 Harfliler: Marid-Gerilim, gizem, korku-6,1 15. Aşkın İkinci Yarısı-Dram, romantik-6 5 Kasımda Sinemada 16. Kavşak-Dram-5,9 •New York’ta Beş Minare-Aksiyon, casusluk, polisiye, dram, 17. Harbi Define-Komedi-5,9 politik 18. Kako Si? (Nasılsın?)-Dram-5,9 •Pak Panter-Aksiyon, komedi 19. Kardeşimden Sonra (Charlie St. Cloud)-Dram, romantik-4,9 •Vay Arkadaş-Aksiyon, komedi Çok Satan Albümler 20. Ye Dua Et Sev (Eat Pray Love)-Dram, komedi, romantik-4,8 •Ayran-Dram

1. 2. 3. 4. 5. 6. 7.

Adını Kalbine Yaz-Tarkan Sadem-Soner Sarıkabadayı Rengarenk-Sertab Erener Pop 100-Çeşitli Sanatçılar Bir Nev-i Alaturka-Nev Kara Kedi-Serdar Ortaç 130 bpm-Ozan Doğulu

En İyisi Sen Olmalısın Dağ tepesinde bir çam olamazsan, Vadide bir çalı ol… Fakat oradaki en iyi çalı sen olmalısın. Çalı olamazsan bir ot parçası ol. Bir yola neşe ver. Bir misk çiçeği olamazsan, Bir saz ol… Fakat gölün içindeki en canlı saz sen olmalısın. Hepimiz kaptan olamayız, tayfa olmaya mecburuz. Dünyada hepimiz için bir şey var. Yapılacak büyük işler var, küçük işler var… Yapacağınız iş, size en yakın olan iştir. Cadde olamazsan patika ol. Güneş olamazsan yıldız ol. Kazanmak yahut kaybetmek ölçü değildir. Sen, her neysen, onun en iyisi olmalısın. Douglas Malloch

01.11.2010 Pazartesi 03.11.2010 Çarşamba Bulgur Çorba Mercimek Çorba Kadınbudu Köfte(püreli) Mezgit Fileto (roka garnili) Kereviz Salata Zeytinli Barbunya Pilaki Üzüm Tahin Helva 02.11.2010 Salı 04.11.2010 Perşembe Tarhana Çorba Köylü Çorba Etli Taze Fasulye Yoğurtlu Kıymalı Ispanak Şehriyeli Pirinç Pilavı Peynirli Kol Böreği Yoğurt Muz

05.11.2010 Cuma 07.11.2010 Pazar Minestrone Çorba Maraş Çorba Tavuk Şinitsel (parmak patates garnili) Orman Kebap Beyaz Lahana Salata Soslu Makarna Revani Mevsim Salata 06.11.2010 Cumartesi Vitamin Çorba Etli Bezelye Sigara Böreği Karışık Meyve Komposto

11


Ankara Devlet Tiyatroları Büyük Sultan Oviedolu Katalina (yeni) Yer: Akün sahnesi Yazan: Miguel De Cervantes Konu: Catalina, Kuzey ispanya’da Asturias eyaletinde bir şehir olan Oviedo’dandır. Kendisi 10 yaşında köle olarak İstanbul’a götürülmüş ve Sultan Murat daha ilk bakışta Catalina’ya aşık olmuştur. Sultan Murat Catalina ile evlenmeyi arzu etmektedir fakat Catalina müslüman olmak istemediği için reddetmektedir. Fakat bununla birlikte Sultan Catalina’yı o kadar tutkuyla sevmektedir ki sonunda Catalina onun isteğine boyun eğer ve onun ilk eşi olur. Bu arada kendisi de esir düşen babasına tekrardan kavuşmuştur. Oyunda ikinci hikaye Lamberto ve Clara hakkındadır.

Trafik Cezası (yeni) Yer: Şinasi Sahnesi Yazan: Paolo Levi Konu: Artık kapana girdin bir kere, tıpkı yeni doğan çocuk gibisin. Çivilendin buraya. Neden ve niçin olduğunu bilmeden, tıpkı bir iğneyle belinden tahtaya raptedilen kelebek gibi. Burada bir tek kapı, yalnız giriş kapısı vardır dostum ve yaşamak bizatihi bir suçtur. Yaban (yeni) Yer: İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi Yazan: Y. Kadri Karaosmanoğlu Konu: Bu eser benliğimin çok derinliklerinden kendi kendine sökülüp koparak gelmiş bir şeydir. Bir şeydir diyorum zira bu ne bütün manasıyla bir roman, ne bütün manasıyla bir sanat ve edebiyat işidir. Hele politika denilen gündelik davalarla hiç bir alakası yoktur. “Yaban, çölde bir feryattır.” Soğuk Bir Berlin Gecesi (yeni) Yer: Küçük Tiyatro Yazan: Barış Eren Konu: Bir yanda; Avrupa’nın ortasında uygar bir kentte, uygar insanlar arasında dili, dini ve kültürü farklı olduğu için yabancı konumuna düşen daha doğrusu düşürülen, dışlanan, ötekileştirilen Tarık’ın bu insanlara sorduğu soru. Neyi seversiniz siz? Arabalarınızı seversiniz, köpeklerinizi seversiniz, ha birde biralarınızı yudumlamayı seversiniz. Diğer yanda; yine aynı Tarık’ın kendisini tutkulu bir aşkla seven, çevre baskısına karşı onu kanatları altına alan Katrine. Zaman zaman ilkellik boyutuna varabilecek zaafları yüzünden pis kokan bir aşk yaşatan olaylar örgüsü… İmparatorluk Kuranlar Yer: Akün Sahnesi Yazan: Boris Vian Konu: Var olan sistemi koruma çabasıyla, korkularıyla yüzleşemeyen bir burjuva ailesinin yaşamlarının anlamsızlaşan boşluğu... Burjuva toplumunun içi boşalan değer yargıları, bireyin yalnızlığı ve kent insanının paranoyası üzerine grotesk bir Boris Vian oyunu.

Bir Delinin Hatıra Defteri Yer: Akün Sahnesi Yazan: Nikolay Vasiliyeviç Gogol Konu: Bir delinin değil, adım adım deliliğe giden, yaşadığı gerçeklerle baş edemeyen bir adamın hatıra defteri... Geç Kalanlar Yer: Şinasi Sahnesi, Altındağ Tiyatrosu Yazan: Pervin Ünalp Konu: Geç kalanları göstermek istiyoruz… Yolun başında olanlar gecikmesin diye… Çok fazla zamanımız yok! Hemen, şimdi, şu anda söylenmeli ve yaşanmalı… Ne söylenecekse… Ne yaşanacaksa… Seyircimize mesajımız basit aslında “hayat; ’seni seviyorum’ demeyi erteleyecek kadar uzun değil”… Hepsi bu…

Tek Kişilik Şehir Yer: Şinasi Sahnesi Yazan: Behiç Ak Konu: Aileler artık tek kişilik mi? Teknoloji yazın üşümemizi, kışın terlememizi mi sağlıyor? Artık hayat bir takım kurslara gitmekten ibaret mi? Ekonominin kötüye doğru gittiğini havanın ve suların temizlenmesinden anlayabilir miyiz? İnsanlar sırf kendi çıkarları için mi intihar ediyor? Şehirler şehir dışına mı taşınıyor? Küsmek, kalp ve damar hastalıklarına iyi gelir mi? Kendimizi en yalnız hissetmediğimiz anlar, yalnız kaldığımız anlar mı? Kendinize gülebilirsiniz ama kendinizi gıdıklayabilir misiniz? Kandırılması en kolay canlılar erik ağaçları mı?” Kerbela Yer: Büyük Tiyatro Yazan: Ali Berktay Konu: “Kerbela”, İslamiyetlin kuruluşunda var olan demokratik öğelerin yok edilmesine, Hilafetin saltanatlaşıp Doğu’nun klasik devlet yapılanmasına (nemrutlaşmasına) ve şeriatın bu saltanatdevlet anlayışının resmi doktrini haline gelmesine, din kisvesi arkasında, inançların yerini çıkarların almasına duyulan tepkinin ve direnişin öyküsüdür. Hüzzam Yer: Oda Tiyatrosu Yazan: Güner Sümer Konu: Toplumsal değişmeyle zaman, bir buldozer gibi gelip geçecek. Krem Karamel Yer: Oda Tiyatrosu Yazan: Zeynep Kaçar Konu: Gerçek durumla sanal olan durumun iç içe geçtiği bir anlatımla her şeyin sahte olduğu bir dünyada, bir kadın gerçeklere karşı tek başına… Kadını içinde bulunduğu durumdan kurtaracak bir çıkış yolu var mı?

Tiyatro, bir memleketin kültür seviyesinin aynasıdır. M. Kemal Atatürk

12


Şok şok şok! Sonunda bu da oldu. Araştırmacı gazetecimiz Fıstıkçı Şahap‘ın saman altından su yürüterek yaptığı gizli araştırma ile hayal bile edemeyeceğiniz gerçeklere ulaştık. KPSS’deki kopya skandalından sonra bir skandal da HÜ Tıp Fakültesi’nden. Sular hiç durulmuyor! Fıstıkçı Şahap‘ın iddialarına göre Türkçe bölümünde 3. Sınıflarda P.Ç.T.K. isimli öğrencinin ÖSYM’deki kalem yontma müdürü ile gizli bir anlaşma yaptığı ve sınav sonuçlarını ertesi gün öğrenmesi karşılığında çocuğuna haftada 3.5 saat biyoloji çalıştıracağı anlaşıldı. Sınıfının 1.si durumunda olan P.Ç.T.K. durumun anlaşılmasından sonra Fıstıkçı Şahap’a verdiği röportajda kalem yontma müdüründen(K.Y.M.) soruların cevapları yönünden hiçbir isteğinin olmadığı zaten bilinçli olarak her sınavda birkaç soruyu yanlış yaptığını yoksa kopya iddialarından başının yanacağını tek isteğinin sonuçları erkenden öğrenmek olduğunu söyledi.

Bilim Dünyasında Şaşkınlık Yaratan Gelişme

Kamerun Ulusal Mikrobiyoloji Enstitüsü tarafından yürütülen araştırma projesi, gözle görülmeyen dünyanın da bizimkine çok benzediğini ortaya koydu. 2 yıl 3 ay 4 gün süren kapsamlı incelemelerin sonuçları geçtiğimiz hafta bilim dünyasıyla paylaşıldı. Dedikodu gırla gidiyor! Araştırma faaliyetleri için tasarlanan ve üzerlerinde bir kamera ve mikrofon bulunan mikro robotçuklar, çaktırmadan mikropların arasına karışarak veri topladılar. Tamamen doğal ortamda yapılan çekimlerde çok çarpıcı bilgiler elde edildi. İnsan doğasına da ışık tutması beklenen bu bilgilerden en dikkat çekici olanı, mikropların da dedikodu yapmadan duramamaları oldu. Tıpkı insanlar gibi mikroplar da eş, dost, akrabalarının arkasından konuşuyorlar ve bu hareket ahlaklı mikroplarca ayıplanıyor. Bilim adamlarına göre dedikodu mikro dünyada da evrimsel işlevlere sahip olabilir. Kariyer büyük kalabalıklarda fark edilmenin tek yolu Sayıları inanılmaz boyutlarda olan ve “kopyala-yapıştır” yapılmış gibi birbirlerine benzeyen mikrop camiasında, fark edilmek bir hayli zor. Kariyer yapmak, kalabalıklar arasından sıyrılmanın tek yolu. Ele geçirdikleri canlıların başına en fazla bela açan mikroplar, toplum içinde çok büyük saygı görüyorlar. Böyle mikroplar yaşlılık günlerinde de el üstünde tutuluyorlar. Mikroplar da eşlerini sahipleniyor Araştırma sonucunda ulaşılan bir başka çarpıcı bilgi de mikropların eşlerine karşı sahiplenici davranışlar göstermesi oldu. Bu uğurda kavgaya girmekte, gerekirse can yakmakta hiç tereddüt göstermiyorlar. Bilim adamları, bölünerek çoğalan bu canlıların neden böyle davrandıklarını çözemediler. Bazı hastalıklar kıskançlık yüzünden bitmiş olabilir Bununla birlikte araştırmalarını sürdüren Kamerunlu bilim adamları, dünya tarihinde birçok insanın ölümüne neden olup birden zengin kalkışı yaparak ortadan kaybolan hastalıkların sırrının da, mikroplar arasındaki kıskançlık ve namus kavgaları olabileceğini iddia ettiler. Buna göre söz gelimi veba hastalığı mikroplardan birinin bir diğerine “sen benim karıma mı baktın lan hödük?” demesiyle başlayan ve zamanla büyüyen kavgaların sonucunda bitmiş olabilir. AIDS için büyük umut Ortaya çıkan bu bilgiler bilim adamlarının hastalıklara bakışını değiştirecek cinsten. Şimdi bilim adamları, AIDS’e yol açan HIV virüs camiasını namus kavgalarıyla birbirlerine düşürecek nifak tohumu arayışındalar.

Aşağıdakilerden hangisi iyi bir hekim olmak için yapılması gerekenlerdendir? a-) günde 1 saat pes oynamak b-) günün 23 saatini uyuyarak geçirebilmek c-) günde 3 öğün yemek yemek ç-) günü gününe ders çalışmak d-) 25 saat ders çalışırken iyi insan olmaya çalışmak e-) hepbiri f-) hepsi ğ-) e veya f

13


KARE KARALA! Bu oyunda amaç gizli resmi ortaya çıkarmak. Şeklin dışındaki sayılar, satır ve sütunda karalanacak blokların uzunluklarını gösteriyor. Bloklar arasında en az bir kare boşluk bulunmalıdır.

6

8

1 10

2 12

2 13

3 3 7

3 3 6

2 3 7

2 3 6

5 6

2 1 2 1 6

3 5 6

3 1 3 7

2 7

2 7

2 7

12

11

9

7

1

2 5 3 6 2 5 2 2 6 3 9 3 11 2 4 2 3 5 2 4 5 2 4 5 4 6 6 8 8 20 19 17 15 11 7

Karşınızda iki kapı var. Birinin ardında amansız bir aslan, diğerinin ardında ise bir küp altın bulunuyor. Kapıları iki muhafız bekliyor. Yalnızca bir soru sorma hakkınız var. Bir muhafız hep doğru söylüyor. Öteki ise hep yalan söylüyor.

Altın dolu küpün hangi kapının ardında olduğunu anlamak için nasıl bir soru sormanız gerek?

14


Mantık Bilmecesi Cuma günü öğleden sonra kendi alanında uzman 5 doktor farklı saatlerde ve farklı ameliyathanelerde ameliyat yaptılar. Ameliyathanelerin koridordaki konumları aşağıda belirtildiği gibidir. İpuçlarından yararlanarak hangi doktorun nerede ve ne zaman hangi ameliyatı yaptığını bulabilir misiniz?

Fatmagül

Semiramis

Ulvi

Muhittin

Behlül

Ortopedi

Beyin

Kalp

Doğum

Mesane

19:00

18:00

16:00

15:00

13:00

1. Kalp ameliyatı yapan kişi Fatmagül’ün karşı ameliyathanesindeydi. 2. Doğumu yapmayan Muhittin 4 numarada ameliyat yapıyordu ve beyin ameliyatı yapan kişi koridorun en başındaydı. 3. Ulvi ortopedi ameliyatı yapıyor ve Behlül ile koridorun aynı tarafındalar. 4. Doğum mesane ameliyatından hemen sonraydı ve arada 2 saat vardı. 5. Saat 16:00 da ameliyat yapan Fatmagül’ün ameliyathanesi koridorun sağ tarafındaydı. 6. Ortopedi ameliyathanesi koridorun en sonundaydı. 7. En erken yapılan beyin ameliyatı kendinden sonraki ameliyatla koridorun aynı tarafındaydı.

1 2 3

4 5 Behlül Muhittin Ulvi Semiramis Fatmagül Mesane Doğum Kalp

Koridorun solu

2

4

Koridorun sağı

1

3

5

1

3

5

Beyin Ortopedi Doktor

Ameliyat

Saat

Ameliyathane

15


MÜZİK VE OYUN DENEME TOPLULUĞU Topluluğumuz, 1973 yılında Hacettepe Üniversitesi Mezuniyet Sonrası Fakültesi'ne bağlı olarak Müzik ve Güzel Sanatlar Enstitüsünde, Müzikoloji Koordinatörlüğü Başkanlığına atanan Cemil Demirsipahi tarafından kurulmuştur. 2003 yılından itibaren çalışmalarını Sağlık, Kültür ve Spor Dairesi Başkanlığına bağlı olarak Prof. Dr. Serhat Ünal ve Doç. Dr. Ayten Kaplan Akademik Başkanlığında yürütmektedir. Topluluğumuz sene boyunca halk oyunları ile koro çalışmaları yürütmekte ve bu çalışmalarını sene sonunda hazırladığı gösteri ile her sene 19 Mayıs haftasında Gençlik Haftası Kutlamaları çerçevesinde Hacettepe Üniversitesi M Salonunda izlenime sunmaktadır. Ayrıca nefesli (ney,mey,mızıka) ve telli (bağlama,gitar) çalgı kursları ile sene boyunca eğitim faaliyetlerini devam ettirmektedir. Her dönem topluluğa yeni katılan üyelerin eski üyelerle ve birbirleriyle kaynaşmaları amacıyla, hep birlikte güzel vakitlerin geçirildiği tanışma yemekleri organize edilir. Seneyi ise herkesin yiyip içip doyasıya eğlendiği Geleneksel Modent Pikniği ile tadı damağımızda kapatıyoruz. Güzel dostlukların kurulduğu, insana sosyal yönden değerler katan ve bir süre sonra vazgeçilmezlerinizde yer alan, her bölümden renk renk insanın bir arada ortak güzellikleri oluşturup paylaştığı topluluğumuza katılmak isteyen herkesi bekliyoruz…

ÇOCUK RUH SAĞLIĞI TOPLULUĞU Hepsi şimdi değişik yerlerde hekim olarak görev yapan 11 arkadaş toplanmış ve Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalının yolunu tutmuşlardı. Gereğinin yapılması rica ediyorlardı. Yıllar sonra tıp fakültesi dışında çok sayıda üyesi olacak ve ÜNİVERSİTELİ ÇOCUK ETKİNLİK GRUPLARI ORTAK GİRİŞİMİ(ÜÇEGOG) ismiyle diğer üniversitelerde benzer toplulukların kuruluşuna ön ayak olacaklarının farkındalar mıydı bilinmez ama o günlerde yazdıkları amaç halen önümüzü aydınlatıyor. Normal çocuk ve ergen ruh sağlığı gelişimi, hasta çocuğa yaklaşım, kronik hastalığı olan çocuk, hastanede yatan çocuğun psikolojisi, fiziksel patolojilere eşlik eden psikolojik sorunlar, çocuk ergen ruh sağlığı gelişimindeki bozukluklar, suça itilmiş çocukların ve ergenlerin psikolojisi ve günümüzde haber bültenlerinde daha çok yer alan çocuk istismarı ve ihmali nedeniyle sorun yaşayan çocuklar konusunda çalışmalar yapmayı düşünmüşlerdi. Çocuklara zarar verme ve topluluğa zarar verme sloganları ile uzun vadeli kurum-kuruluş ve hastane çalışmalarını ilke edinmiş ve HOBİ topluluğu olmadığını EVRENSEL değerlere sahip üyelerin var olması gerektiğini bu değerlerin DOĞAYI KORUMAK gibi eylemleri de içerdiğini topluluk tüzüğünde belirtmişlerdi. Her pazartesi 17:30’da Çocuk Hastanesi koridorlarında beyaz önlüksüz melekler görürseniz onlar büyük olasılıkla Çocuk Ruh Sağlığı Topluluğu olarak çocuklarla yeni dünyaların kapılarını açmaya çalışan gönüllülerimizdir. Onların bu gönüllü çalışmalarına destek vererek, klinik süreçler içerisinde bazen zaman darlığından gösteremediğimiz ilgiyi göstermeye çalışan değişik sınıflardan üniversitelilere siz de katılabilirsiniz. Geçmişte toplulukta görev yapan ÇeReSecilerin miras bıraktıkları topluluğu iyi ki kurduk, iyi ki onda çalışmışız dedirtmek dileğiyle…

16

_SoN_

Portakal Gaste 1.Sayı  

1.Sayı|Ekim 2010

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you