Page 1

Sağlıklı yaşam dergisi

Yıl: 12 Sayı: 64 Mart - Nisan 2017 / Fiyat: 15 TL

Kanser artıyor Basit önlemlerle riskler azaltılabilir...

ÖZEL DOSYA 2 NİSAN OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ

KRONİK LENFOSİTİK LÖSEMİ (KLL)

Otizm, giderek artıyor, bilim; nedenlerini araştırıyor...

Tedaviye bakış değişti... Hangi ilaç ne tür etki yapıyor biliyoruz.

PSİKİYATRİ Bipolar bozuklukla ama sağlıkla yaşamak mümkün... 30 Mart Dünya Bipolar Günü...


KÜNYE Arma Tanıtım Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San. ve Tic. Ltd. Şti Yayın Sahibi Temsilcisi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Cemil DİRİM

BİLİMSEL EDİTÖR

Opr. Dr. Muzaffer YURTTAŞ

YAYIN DANIŞMA KURULU Prof. Dr. Fazıl Apaydın

Ege Üniversitesi Tıp Fak. KBB ABD

Genel Yayın Yönetmeni Zeynep ÇETİNKAYA

Prof. Dr. Mete Akısü

Bilimsel Editör Op.Dr.Muzaffer YURTTAŞ

Prof. Dr. Okhan Akhan

Grafik Tasarım FD DESIGN

Prof. Dr. Mustafa Cankurtaran

Katkıda Bulunanlar Şebnem CİRİT Betül ÇUHADAROĞLU Evrim KAYA

Prof. Dr. Ahmet Muzaffer Demir

Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji ABD Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Geriatri Ünitesi

THD Yönetim Kurulu Başkanı Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı

Prof. Dr. Tuğrul Dereli

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Bölümü

Hukuk Danışmanı Av. Birol KESKIN

Prof. Dr. Nesrin Dilbaz

NPİSTANBUL Hastanesi Bağımlılık Merkezi Koordinatörü

İLETİŞİM

Prof. Dr. İhsan Ertenli

Yönetim Merkez / İZMİR Ismet Kaptan Mah. Sezer Doğan Sok. No: 10 Kat: 6 D: 602 Konak/ İZMIR Tel: 0 232 465 32 32 - 0 232 422 08 38 Fax: 0 232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com Haber ve İletişim Merkezi / (İSTANBUL) Zeynep ÇETINKAYA Atatürk Cad. Cebesoy Sok 65/24 Sahrayıcedit-Kadıköy İSTANBUL Tel: 0 216 355 02 59 Gsm: 532 470 00 25 zeynep@populersaglikdergisi.com populersaglikdergisi@gmail.com Arma Tanıtım Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San. ve Tic. Ltd.Şti Ismet Kaptan Mah. Sezer Doğan Sok. No: 10 Kat: 6 D: 602 Konak- İzmir Tel : 0 232 465 32 32 Fax: 0 232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı

Doç. Dr. Gürkan Sert

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Tıp Etiği AD Öğ. Gör. Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği (HAYAD) Yönetim Kurulu Bşk.

Prof. Dr. Ali Fuat Kalyoncu

Türk Toraks Derneği Başkanı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ABD

Prof. Dr. Oğuz Kılınç

Dokuz Eylül Üniversitesi Göğüs Hastalıkları ABD

Doç. Dr. Levent Köstem Spor Hekimi

Prof. Dr. Nil Molinas Mandel

VKV Amerikan Hastanesi Onkoloji Bölümü

Prof. Dr. Erdem Özkara

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp ABD

Prof. Dr. Semih Ötleş

Ege Üniversitesi Rektör Yardımcısı

Prof. Dr. Erol Tavmergen

Ege Üniversitesi Aile Planlaması ve Kısırlık Araştırma ve Uygulama Merkezi

Prof. Dr. Hasan Tekgül

Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD

Ecz. Doç. Dr. Levent Tuğrul

Yayın Kurulu Op. Dr. Deniz Arslan Uz. Dr. Fatih Sürenkök Op. Dr. Emin Yılmaz Op. Dr. Tülin Eroğlu Kaynak Op. Dr. Ata Bozoklar Uz. Dr. Didem Dereli Uz. Dr. Arif Baysan Dr. Alpay Gökmen

Op. Dr. Mustafa Erşin Dr. Sevgi Postoğlu Op. Dr. Hilmi Güngör Uz. Dr. Ayşegül Barış Uz. Dr.Erdal Duman Uz. Dr. Aylin Çeçen Aksu Ecz.Vildan Semet Uz. Dr. Mehmet Özgür Niflioğlu

Prof. Dr. Serhat Ünal

İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji ABD

Doç. Dr. Işın Yaprak

İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Opr.Dr Cem Yılmaz Özel Ataköy Hastanesi

*İsimler soyadı sırasındadır.

Popüler Sağlık Dergisi Arma Tanıtım Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San ve Tic. Ltd.Şti tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayımlanmaktadır. Yayımcının izni olmadan hiçbir yazı ve görsel alıntı yapılamaz. Popüler Sağlık Dergisi’nde yayınlanan makalelerin sorumluluğu yazarlarına, reklam ve ilan sorumluluğu reklam verene aittir. *64.Sayı sağlık profesyonellerine yönelik olarak hazırlanmıştır. Yönetim Yeri: İzmir Tel: 0 232 465 32 32 (pbx) Faks: 0232 465 30 94 İstanbul İletişim / Ofis: 0 216 355 02 59 info@populersaglikdergisi.com www.populersaglikdergisi.com Yayın Türü: Yaygın / 2 Aylık Renk Ayrım / Baskı / Cilt: Aktif Ofset / Baskı Tarihi: 14.04.2017 Yıl:12 Sayı: 64 MART- NİSAN 2017 Özel Sayı

2 PS / MART- NİSAN 2017


İÇİNDEKİLER 16 ÖZEL DOSYA: 22.UKK KONGRESİ* 37 GELECEĞİN TIP YAKLAŞIMINDA MİKRO VE NANOTEKNOLOJİLERİN TIP VE BİYOLOJİDEKİ UYGULAMALARI Kanser 38 BASİT ÖNLEMLERLE KANSER artıyor mu? Basit önlemlerle RİSKİNİ AZALTABİLİRSİNİZ riskler azaltılabilir... 39 OBEZİTE KADINLARI, SİGARA ERKEKLERİ KANSER EDİYOR 40 GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ, BİRÇOK HASTALIĞIN TEDAVİSİNDE BAŞARILI 43 PLAZMA HÜCRE HASTALIKLARI: MULTİPL MYELOM 44 BEYİN TÜMÖRLERİ TEDAVİSİNDE ALTIN STANDART: GAMMA KNİFE RADYOCERRAHİSİ 46 KRONİK LENFOSİTİK LÖSEMİ 48 BEYİN İLE BİLGİSAYAR ARASINDAKİ EN ÖNEMLİ FARK: ÖĞRENDİKLERİNİ BİRLEŞTİRME BECERİSİ 50 GENÇ GİRİŞİMCİLERE DESTEK BRAİNPARK’TAN 52 2 NİSAN OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ 53 OTİZMLİ BİREY SAYISI HIZLA ARTIYOR BİLİM, SEBEPLERİNİ AÇIKLAMAYA ÇALIŞIYOR 55 TOHUM OTİZM VAKFI OTİZMDE ERKEN TANI VE EĞİTİME YÖNELİK MODEL OLUŞTURUYOR 56 ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ BİR ZEKÂ SORUNU DEĞİL 57 KAGİDER VE SANOFİ TÜRKİYE “GELECEĞİN KADIN LİDERLERİ” PROJESİ Nİ NEW YORK’TA TANITTI 58 ADANA DR. EKREM TOK RUH SAĞLIĞI VE HASTALIKLARI HASTANESİ 62 BİPOLAR BOZUKLUKLA, AMA SAĞLIKLA YAŞAMANIN MÜMKÜN OLDUĞU DAHA İYİ BİR GELECEK DİLEĞİYLE… 64 YAŞAMI TEHDİT EDEN CİDDİ BİR DURUM: NARKOLEPSİGÜNDÜZ AŞIRI UYKULULUK! 66 TORAKS DERNEĞİ ‘’HAYAT NEFES ALMAKLA BAŞLAR AMA UYARIYORUZ: NEFES ALAMIYORUZ! 68 KRONİK HEPATİT B’DE MÜJDE: TAM ŞİFA KAPIDA 70 GÜVENLİ ANESTEZİ “HAYATİ” ÖNEM TAŞIYOR! 72 SAĞLIK HUKUKU: HASTA HAKLARI YÖNETMELİĞİ’NDE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER - II 74 TÜRKİYE’DE İLAÇ SEKTÖRÜNÜN KÜRESEL OYUNCU OLMASINDA BİYOTEKNOLOJİ LOKOMOTİF ETKİ YAPACAK 75 KADIN SAĞLIĞI AKADEMİ PROJESİ 76 AYIN KİTABI: PUSULA 1 77 KÜLTÜR-SANAT 45. İSTANBUL MÜZİK FESTİVALİ’NİN “SIRADIŞI” KONSERLERİ 78 KONGRE TAKVİMİ

Sağlıklı yaşam dergisi

52 2 NİSAN OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ Prof. Dr. Öner ve Tohum Otizm Vakfı dikkat çekici bilgiler verdi.

Yıl: 12 Sayı: 64 Mart - Nisan 2017 / Fiyat: 15 TL

ÖZEL DOSYA

2 NİSAN OTİZM FARKINDALIK GÜNÜ

KRONİK LENFOSİTİK LÖSEMİ (KLL)

Otizm, giderek artıyor, bilim; nedenlerini araştırıyor...

Tedaviye bakış değişti... Hangi ilaç ne tür etki yapıyor biliyoruz.

46

PSİKİYATRİ

Bipolar bozuklukla ama sağlıkla yaşamak mümkün mü? 30 Mart Dünya Bipolar Günü...

* UKK Organizasyon Komitesi işbirliği ile hazırlanmıştır.

4 PS / MART- NİSAN 2017

HEMATOLOJİ Prof. Dr. Güvenç Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) hakkında tanıdan tedaviye sorularımızı yanıtladı.

PSİKİYATRİ Bipolar bozuklukla ama sağlıkla yaşamak mümkün mü? 30 Mart Dünya Bipolar Günü’nde uzmanlar anlattı.

62

48 BEYİN / ZİHİN Beyin ile bilgisayar arasındaki fark nedir?

28 ONKOLOJİ Prof. Dr. Özdoğan, “kanserli hastalarda yaşam kalitesi”ni tanım, etki ve sonuçlarıyla ele aldı.


EDİTÖR’DEN Değerli Okuyucularımız, Merhaba; Bilimsel içerikli yeni bir sayı ile karşınıza çıkmanın haklı gururunu yaşıyoruz. Bu sayımızda iki önemli konuya ağırlık verdik. 01-07 Nisan Ulusal Kanser Haftası dolayısıyla KANSER ve 02 Nisan Otizm Farkındalık Günü dolayısıyla da OTİZM konusularına ayrı bir yer ayırdık. Otizm! Günümüzde her doğan 68 bebekten birinin otizm olduğunu biliyor musunuz? Otizmliye yakın olmanız için onun mutlaka yakınınız olması gerekmiyor.2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü. Nisan ayının tamamı ise, Dünya Otizm Farkındalık Ayı. Ülkemizde yaşayan 1,2 milyonun üzerindeki otizmli ve aile fertlerini de saydığımız da otizmden etkilenen yaklaşık 4.5 milyon bireyin bu hastalıktan etkilendiğini unutmayalım. Otizmin günümüzde bilinen tek tedavisi ise, erken tanı ile yoğun, sürekli özel eğitimdir. Erken tanı ve ardından gelecek haftada en az 20 saat özel eğitimle otizmli çocukların hayatlarında büyük fark yaratmak, sağlıklı gelişim gösteren akranları ile birlikte aynı okulda okuyacak seviyeye getirmek mümkün olabilmektedir. Tohum Otizm Vakfı’nın erken tanı ve tedaviye yönelik çalışma ve projelerini takdirle izliyoruz, destekliyoruz. Son yıllarda dünyayı hızla saran obezite kadınlarda kanserin en büyük tetikleyicilerinden biri. Sigara erkeklerde kanser nedenlerinin içinde başı çekmeye devam ediyor. Kanserin nedenleri yanında bu hastaların bakımı, tedavisi üzerinde durduk. Sadece kanser hastaları ve yakınları değil, Onkoloji hemşireleri de bu hastaların bakım ve tedavisinde büyük zorluklar yaşıyorlar. Bu konuyu hemşirelerin gözünden kaleme almaya ve anlamaya çalıştık. Kolon kanseri üzerinde barsak florasının etkisi gün geçtikçe daha büyük önem kazanmaktadır. Barsaklarımız için ikinci beyin denmesi ne kadar önemli ise, doğal floranın korunması ve bozulmuş dengenin tekrar düzeltilmesi sağlığın korunması adına oldukça ehemmiyet arz etmektedir. Prof. Dr. Tarkan Karakan anlattı. Adana Dr. Ekrem TOK Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’ni ziyaretimizde Başhekim Dr. Sinan Özler hastane ve Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’nde (TRSM) sunulan hizmetleri aktardı, hastalıklar ve güncel tedavi seçenekleri hakkında bilgiler verdi. Bipolar Bozukluk, gündüzleri aşırı uyku durumu diye nitelenebilecek Narkolepsi, Güvenli Anestezi gibi pek çok konuyu sizler için uzmanlarımız kaleme aldılar. Beyin tümörlerinde “Altın Standart” kabul edilen Gamma Knife Radyocrrahisi” ni Prof. Dr. Selçuk Peker ile yaptığımız röportajda okuyabilirsiniz. Dergimizi yayına hazırladığımız günlerde, nisan ayında düzenlenecek 22.Ulusal Kanser Kongresi’nin de hazırlıkları tüm hızla devam ediyordu. Bu sayımızda kongre düzenleme kurulunun ve derneklerin mesajlarına yer verdik. Ülkemizin 3 büyük derneğinin ortaklaşa hazırladıkları geniş katılımlı bu kongrede, kanser tüm yönleri ile ele alınacak. Bir sonraki sayımızda kongrenin yansımalarını sizlerle paylaşacağız. Sağlığı ilgilendiren konularımız dışında sektör, ayın kitabı, kültür-sanat haberlerin de yer aldığı yeni sayımızı beğenerek okuyacağınızı ümit ediyoruz. Havaya, suya, toprağa düşen cemre nasıl düştüğü yeri ısıtıyorsa gönüllerinize düşen cemre de sizleri ve hayatınızı ısıtsın. Sağlıklı ve huzurlu günler dileği ile. Dr. Muzaffer Yurttaş Genel Cerrahi Uzmanı

6 PS / MART- NİSAN 2017


KISA... KISA... / Atamalar

DR. KEMAL KENDİR SANDOZ, ORTADOĞU VE TÜRKİYE MEDİKAL DİREKTÖRÜ OLDU İlaç sektöründe 17 yılı aşkın süredir önemli görevler üstlenen Dr. Kemal Kendir; 2000-2002 arasında Abbott İlaç’ta Medikal Müdürlüğü, 2003-2004 arasında Abdi İbrahim İlaç’ta Ürün Müdürlüğü, 2004-2007 yılları arasında Schering-Plough’da sırasıyla, Medikal Müdür, Orta Anadolu Bölge Satış Müdürü ve KOL İlişkileri Yönetimi Müdürlüğü'nü yürüttü. Aralık 2007’de Novartis Grup’a katılan Dr. Kemal Kendir, Novartis İlaç’ta da sırasıyla; Kardiyoloji Grup Medikal Müdürü, Bilimsel Operasyonlar Bölüm Müdürü, Yoğun Bakım & Bulaşıcı Hastalıklar İş Birimi Direktörü ve İmmünoloji&Dermatoloji İş Birimi Direktörü olarak görev yaptı. Dr. Kemal Kendir, 8 Şubat 2017 itibariyle Sandoz, Ortadoğu ve Türkiye Medikal Direktörlüğü görevini üstleniyor.

SANDOZ TÜRKİYE KALİTE MÜDÜRÜ EBRU DİKMEN OLDU Ortadoğu Teknik Üniversitesi Kimya Bölümü mezunu olan Ebru Dikmen profesyonel kariyerine 2001’de İlsan İlaç’da Stabilite Laboratuvarı Analisti olarak başladı. Sektörde Kalite biriminde çeşitli görevler aldıktan Sandoz Gebze 2 fabrikasında sırasıyla Kalite Güvence Müdürlüğü ve Kalite Kontrol Müdürlüğü görevlerini üstlendi. İlaç sektöründe, 16 yıllık deneyime. sahip olan Dikmen, yeni görevi ile Sandoz Türkiye’nin kalite stratejilerine yön verecek. 8 PS / MART - NİSAN 2017

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

AİFD’NİN YENİ YÖNETİM KURULU BELİRLENDİ Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’nin (AİFD) 14. Olağan Genel Kurul toplantısı 24 Şubat’ta gerçekleştirildi. Genel Kurul’da AİFD’nin yeni dönem Yönetim ve Denetim Kurulu asil ve yedek üyeleri belirlendi. AbbVie Türkiye Genel Müdürü Dr. Mete Hüsemoğlu ikinci kez AİFD Yönetim Kurulu Başkanı seçildi. Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’nin (AİFD) 14. Olağan Genel Kurulu, 24 Şubat 2017, Cuma günü İstanbul’da gerçekleştirildi. Genel Kurul’da, derneğin yeni dönem Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu üyeleri seçildi. Yeni Yönetim Kurulu’nun ilk toplantısında yaptığı görev dağılımı sonucunda, 2016’da görevini başarıyla yerine getiren Dr. Mete Hüsemoğlu’nun ikinci kez Yönetim Kurulu Başkanı seçilmesine karar verdi. Yeni dönemde AIFD Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı görevini Elif Aral (Pfizer Türkiye Genel Müdürü), Dr. Peter Desmond Catalino (Novartis Türkiye Ülke Başkanı) ve Jose Daniel Lucas Guerrero (Lilly Türkiye Genel Müdürü) yürütecek. Dr. Pelin Eriştiren İncesu (AstraZeneca Türki-

ye Ülke Başkanı) ise yeni Yönetim Kurulunda Sayman üye olarak görev yapacak. Derneğin 2017 yılı öncelikleri, stratejileri ile faaliyet programı ve projelerinin de görüşülüp karara bağlandığı Genel Kurul sonrasında yapılan açıklamada yıl boyunca yenilikçi ilaçlara erişim ve hasta hakları, sağlık okur yazarlığı ve bilim projelerine ağırlık verileceği belirtildi. “Araştırmacı ilaç endüstrisi olarak ilk hedefimiz, bilim ve teknolojinin tüm olanaklarını kullanarak, yıllarca süren araştırma ve geliştirme süreçleri sonucunda ortaya çıkan, hayat kurtaran yenilikçi ilaç ve tedavileri Türkiye’de hastalarımızın kullanımına tüm dünya ile eşzamanlı sunmak” ifadelerini kullanan Dr. Hüsemoğlu sözlerine şöyle devam etti: “Kurulduğu 2003 yılından bu yana faaliyetlerini ‘Türk tıbbında yenilikçi ürünlere, teknoloji ve bilgiye erişimi artırmak, sağlık alanında etik ve şeffaf bir ortam oluşturulması için çalışarak ülkemiz sağlık sektörüne katkıda bulunmak’ misyonuyla sürdüren AİFD, çalışmalarına 2017 yılında da aynı heyecan ile devam edecektir.” Genel Kurul’da kabul edilen yeni logo ile bir taraftan geçmişten gelen çizgi korunurken diğer taraftan daha genç, dinamik ve samimi bir çizgi benimsendi.

ABDİ İBRAHİM YENİ ATAMALARLA YÖNETİM KADROLARINI GÜÇLENDİRMEYE DEVAM EDİYOR 2017 yılını yatırım ve istihdam yılı ilan eden Abdi İbrahim, 2020 vizyonu çerçevesinde belirlediği yurt içi ve yurt dışı büyüme hedeflerine, yönetim kadrolarında yaptığı yeni işe alımlar, yeni atamalar ile yönetim kadrolarını güçlendirmeye devam ediyor Abdi İbrahim’de yeniden yapılanan birimlerin başında Tüketici Sağlığı Pazarlama Satış Direktörlüğü geliyor. Bu değişiklikle birlikte Göz (Oftalmoloji) grubu kurularak, Temel Ürünler I ve Merkezi Sinir Sistemi II bölüm müdürlükleri de direktörlük olarak yeniden yapılandırıldı. 2020 Vizyonu Kapsamında Geleceğin Ekipleri Kuruldu Abdi İbrahim’in odaklandığı büyüme alanlarından birini de Sağlık Ürünleri oluşturuyor. Bu çerçevede bu tedavi alanı Tüketici Sağlığı Direktörlüğü olarak yapılandırıldı ve Reformed Pazarlama ve Satış Direktörü olarak görev yapan Şenay Erberdi, Tüketici Sağlığı Pazarlama ve Sa-

tış Direktörü olarak atandı. Bu değişimle birlikte şirketin uzun vadeli stratejileri çerçevesinde büyüme fırsatlarını daha iyi değerlendirmek ve terapötik alanlardaki etkinliği artırmak amacıyla Ömür Salman Oftalmoloji ve Üroloji Bölüm Direktörü olarak atanırken, Bahadır Ahmet Özazar Temel Ürünler Bölüm Direktörü ve Cenkay Türedi Merkezi Sinir Sistemi bölümlerinden sorumlu Bölüm Direktörü olarak atandı. Yeniden yapılanma kapsamında ayrıca; Volkan Mustafa Ticari Operasyonlar Direktörü, Çiğdem Şahinbaş Yılmaz Özel Uzmanlık ve Onkoloji Bölüm Direktörü, Çiğdem Akyürek Ruhsatlandırma ve Pazar Erişim Direktörü, Emre Vural Bilgi Sistemleri ve Teknolojileri Direktörü, Nurdan Ekmen İç Denetim Direktörü, Ali Alaltun ise Yatırımlar ve Uluslararası Pazarlar Finans Direktörü olarak görev yapmaya başladı.


KISA... KISA... / Atamalar TAKEDA TÜRKİYE’DEN NEMEA BÖLGESİNE ÜST DÜZEY ATAMA Senem Birim Alp NEMEA Bölgesi, Executive İnsan Kaynakları ve İletişim Direktörü olarak atandı. 2014 yılında Takeda Türkiye ailesine İK, İletişim ve İdari İşler Direktörü olarak katılan Senem Birim, 1 Mart 2017 itibarı ile NEMEA Bölgesi, Executive İnsan Kaynakları ve İletişim Direktörü olarak atandı. Yeni görevinde, Türkiye, Güney Afrika, Ukrayna, Saudi Arabistan, Mısır, Lübnan, Körfez ülkeleri, Moldovya, İran, Cezayir gibi ülkelerden sorumlu olacak. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu olan Senem Birim Alp, Bankacılık, Telekominakasyon ve İlaç gibi farklı alanlarda 17 yılı aşkın süredir biriktirdiği zengin İK deneyimi ile, Takeda Türkiye organizasyonunun geçirmiş olduğu büyüme ve organizasyonel transformasyonu başarıyla yürütmüş ve Takeda Türkiye’ye Top Employer-En iyi işveren sertifikası kazandırdı.

TUBA ERTEK, TAKEDA TÜRKİYE İNSAN KAYNAKLARI & İDARİ İŞLER DİREKTÖRÜ OLARAK ATANDI Haziran 2015 ‘ten beri Takeda Türkiye bünyesinde İnsan Kaynakları Müdürü olarak görev yapan Tuba Ertek, 1 Mart itibariyle Takeda İnsan Kaynakları ve İdari İşler Direktörü olarak atanmıştır. İÜ’si Kamu Yönetimi Bölümü’nden mezun olan Ertek, çok sayıda fark yaratan inisiyatifi başarıyla hayata geçirmiş ve “En İyi İşveren” sertifikasını organizasyona kazandırmıştır. 10 PS / MART - NİSAN 2017

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

GSK TÜRKİYE’DE YENİ GÖREVLENDİRMELER DEVAM EDİYOR GSK Türkiye’de yönetim ekibinde önemli bir görevlendirme yapıldı. GSK Türkiye İnsan Kaynakları İş Ortağı ve Operasyonlar Müdürü olarak görev yapan Gözde Turan Çeşli, Ülke İnsan Kaynakları Liderliği görevine getirildi. Lisans eğitimini Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümünde tamamlayan Çeşli, iş hayatına GFK araştırma şirketinde, araştırma yöneticisi olarak başladı. Kariyerine insan kaynakları danışmanlığı ile devam eden Çeşli, öncelikle HAY Group’ta danışman olarak görev aldı, daha sonra Towers Watson’ın Türkiye’de kurulmasında etkin rol aldı. İlaç, Hızlı Tüketim ve Teknoloji ağırlıklı olmak üzere 200’ün üzerinde şirkete danışmanlık desteği verdi. “GSK2020 vizyonu” olan “hayatı sağlık ve iyilikle buluşturmak” hedefi kapsamında İK stratejilerinin oluşmasında önemli katkı sağlayan Çeşli, GSK Türkiye bünyesine 2013 yılında katılarak sırasıyla; GSK Türkiye Ücret ve Yan Haklar Müdürü, IK Operasyon Müdürü ve İK İş Ortaklığı Müdürü olarak görev yaptı.

SANOFI PAZARA ERİŞİM ve SAĞLIK EKONOMİSİ DİREKTÖRLÜĞÜNE GÜLİZ KARCEBAŞ GETİRİLDİ İÜ Eczacılık Fakültesi mezunu olan Karcebaş, kariyerine 1997 yılında Roche Türkiye’de başladı. Roche’ta farklı yönetici pozisyonlarında görev alan Karcebaş, Global Ruhsatlandırma Lideri olarak İsviçre’deki Roche Merkez Ofisi’nde kariyerine devam etti. 2013 yılına kadar, nadir hastalıklar alanında uzman olan Actelion Türkiye’de Ruhsatlandırma ve Pazara Erişim Direktörü olarak görev yapan Güliz Karcebaş, 20132016 yılları arasında Merck Türkiye’de Sağlık Politikası ve Pazara Erişim Direktörü olarak çalıştı. 2016 yılında GSK Türkiye’de Sağlık Politikası ve Pazara Erişim Direktörü olarak kariyerine devam eden Karcebaş, 1 Mart 2017 tarihi itibariyle de Sanofi Pazara Erişim ve Sağlık Ekonomisi Direktörü olarak çalışmalarını yürütüyor. Karcebaş, Ülke Yönetim Kurulu üyesi olarak doğrudan Türkiye Ülke Başkanı Fabrizio Guidi’ye raporlayacak.

UCB PHARMA TÜRKİYE’DEN MEA ÜLKELERİNİ YÖNETECEKLER Nöroloji ve İmmünoloji alanlarında sunduğu yenilikçi çözümleri ile sağlık dünyasının öncü biyoteknoloji şirketlerinden olan UCB Pharma’da yeni yıl itibariyle başlayan uluslararası görevler tanımlarına yenileri eklendi. “İş Birimi” yapısını ‘’Hasta Değer Bölümü’’ yapısına dönüştüren UCB Pharma’nın Türkiye Hasta Değer Bölümlerine, Ortadoğu ve Afrika Ülkeleri sorumlulukları dahil edildi. Dr. Falih Kocaman UCB Pharma Türkiye ve Ortadoğu Afrika Ülkeleri Bölgesi Nöroloji Hasta Değer Bölümü Başkanı; Sinan Kırıcı ise UCB Pharma Türkiye ve Ortadoğu Afrika Ülkeleri Bölgesi İmmünoloji Hasta Değer Bölümü Başkanı olarak çalışmalarına devam edecek. Dr. Falih Kocaman ve Sinan Kırıcı; yeni görev tanımları kapsamında ‘’Hasta Değer Bölümü” adıyla 19 farklı ülkenin bulunduğu Ortadoğu ve Afrika Ülkeleri bölgesindeki faaliyetleri operasyonel olarak Türkiye’den yönetecek.


KISA... KISA... / Ürün

SUYUN GÜCÜNDEN GELEN DEVRİM: HYDRABİO EAU DE SOİN SPF 30 Derinlemesine nemlendiren ilk ve tek koruyucu su Hydrabio Eau De Soin SPF 30 derinlemesine nemlendirmesinin yanı sıra, cildi günlük olarak UV ışınlarına karşı koruyarak güçlü anti-aging bakım yapıyor. Makyaj sabitleme ürünü olarak da kullanılan Hydrabio Eau De Soin, günün her saatinde kullanılabiliyor ve ciltte yağlı bir his bırakmıyor. Sabah kullanılan bakım kreminin ya da güneş koruyucunun etkisinin uzun süre devam etmesine yardımcı oluyor. Cilde ışıltı verirken cildin doğal parlaklığına yeniden kavuşmasını ve canlılık kazanmasını hedefliyor. Anti-aging özelliği sayesinde cildi erken yaşlanmaya karşı koruyan Hydrabio Eau De Soin, SPF 30 ile yüksek oranda güneş koruması sağlıyor.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ACUVUE OASYS® 1-DAY GÜNLÜK KULLAN-AT KONTAKT LENSLER İLE YORGUNLUK, YANMA VE KURULUK HİSSİNE SON Johnson & Johnson Vision Care firmasının gözyaşından esinlenerek HydraLuxe® teknolojisi ile geliştirdiği ACUVUE OASYS® 1-Day günlük kullan-at kontakt lensler yorgunluk, yanma ve kuruluk hissini önlüyor. Yeni günlük kullan at lensler, lens kullanıcılarının şikâyetçi oldukları göz kuruluğu, gözlerde yorgunluk ve gün içerisinde performans düşüklüğü ile birlikte hava şart-

Bakımlı, güzel ve parlak saçlar herkesin hayali, saç dökülmesi ise en büyük korkuların başında geliyor. Alman kozmetik devi LR Health & Beauty saç dökülmesine karşı etkili bakım serisi L- Recapin ile tüm korkulara son veriyor. Saç dökülmesine karşı etkili ve eşsiz bir çözüm sunan L-Recapin ile bakımlı, güzel ve gür saçlar hayal olmaktan çıkıyor. Şampuan ve tonikten oluşan bakım serisi saç dökül- m e sinin engellenmesine yardımcı oluyor. Yenilikçi etken kompleksi ile saçların uzama evresinde daha uzun süre saç kökünde kalmasını sağlayarak saçlara hacim kazandırıyor.

12 PS / MART- NİSAN 2017

HydraLuxe® teknolojisi ile geliştirilen ve UV filtresine sahip ACUVUE OASYS® 1-Day günlük kullan-at kontakt lensler nefes alabilen yapısı, genişletilmiş ve üstün uyumluluk sağlayan özelliği ve arttırılmış nem ağı ile lens kullanımını kolaylaştırıyor.

BERKO İLAÇ ZİNCOMEGA BALIK YAĞLARI AMERİKA SAĞLIK SEKTÖRÜNDE GÜVEN KAZANDI ABD pazarına balık yağı markası Zincomega ile ihracat yapan Berko İlaç, üretim tesislerinin beslenme desteği ürünleri için FDA kaydını tamamlayarak ürünün güvenliğini ortaya koydu. Çocuk gelişiminde çok önemli

Formülasyonunda iki özel Bioderma patenti bulunduran Hydrabio Eau de Soin AquageniumTM* patenti sayesinde içeriğindeki elma çekirdeği ekstresi ve Vitamin PP’yi birleştirerek ciltteki su sirkülasyonunu artırıyor. Hücresel BioprotectionTM** patenti ise cildin UV ışınlarına karşı etkin bir şekilde korunmasına yardımcı oluyor.

SAÇ DÖKÜLMESİNE KARŞI ETKİLİ BAKIM SERİSİ: L-RECAPİN

ları, çevresel faktörlere bağlı enfeksiyon riskini en aza indirgiyor.

Çocukların zihinsel ve fiziksel gelişiminde önemli rol oynayan omega 3 yağ asitleri içeren bu ürün, bağışıklık sisteminin desteklenmesine, beyin, göz ve sinir sistemi

ABCDerm MİNERAL SUN CREAM ÇOCUKLARI GÜNEŞTEN GÜVENLE KORUYOR!

gelişimine yardımcı oluyor. Limon aromalı, kokusuz ve kaşık formunda Çocukların gelişiminde büyük öneme sahip olan Zincomega balık yağı, Berko İlaç’ın özel bir teknoloji ile ürettiği bir ürün. Zincomega, 4 yıl süren Ar-Ge çalışmaları sonucu tat problemine inovatif bir yaklaşımla üretildi. Limon aromalı, balık kokusu arındırılmış, içimi kolay balık yağı, hem kaşık hem de şişe formuyla tüketicinin kullanımına sunuldu. Zincomega Balık Yağı, Avrupa’nın lezzet konusundaki lider, bağımsız otoritesi ITQI “üstün kalite ve tat ödülü” almaya hak kazandı.

Bioderma tarafından miniklerin hassas ciltleri için %100 mineral filtrelerle geliştirilen ABCDerm Mineral Sun Cream, zararlı güneş ışınlarına karşı tam zamanlı koruma sağlıyor.

ABCDerm Mineral Sun Cream, SPF50+ ve UVA 22 güneş koruma faktörüyle bebekler için çok yüksek ve güvenli güneş koruması sağlıyor. Hücresel Bioprotection™ patentli formülü sayesinde bebeklerin hassas cildinin biyolojik savunma mekanizmalarını güçlendirerek hücreden başlayan doğal koruma sağlıyor. İçeriğindeki %100 mineral filtreler, güneşin zararlı ışınlarına karşı kalkan görevi üstlenirken, kuma ve suya dayanıklı paraben içermeyen parfümsüz formülü sayesinde bebeklerin ciltlerine rahatsızlık vermiyor.

İLKO İLAÇ, YENİ ANTİDİYABETİK ÜRÜNLERİNİ TIBBIN HİZMETİNE SUNDU! 50 yıllık birikim ve tecrübenin bugünkü temsilcisi İLKO İlaç, ürün portföyünü güçlendirmeye devam ediyor. İLKO İlaç bu doğrultuda, Tip 2 Diyabet tedavisinde endike olan 2 yeni ürünü Metodel Film Tablet ve Pareglin Film Tablet isimleriyle tıbbın hizmetine sundu.

Tip 2 Diyabetin farmakolojik tedavisinde ilk seçenek olarak önerilen Metformin etkin maddesini içeren Metodel, 850 ve 1000 mg dozunda 100 film tablet içeren ambalajlarda; sabit doz kombinasyonda Metformin ve Repaglinid etken maddesi içeren Pareglin ise 1/500 mg ve 2/500 mg dozlarında 90 film tablet içeren ambalajlarda.


KISA KISA... / Kurum

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ABBOTT TÜRKİYE’DE YERLİ İLAÇ ÜRETME KARARI ALDI Global sağlık ürünleri şirketi Abbott, bugüne dek Türkiye’ye ithal edilen kaliteli ve markalı jenerik ilaçların üretimini Türkiye’ye taşıma kararı aldı. Abbott, yüksek katma değere sahip kardiyovasküler, gastroenteroloji ve nöroloji gibi terapötik alanların tedavisine yönelik toplam 23 ürünün üretimini Türkiye’de yapacak. Teknoloji transferi ile söz konusu ilaçlar, Türkiye’de Pharmactive İlaç tesislerinde üretilecek. Abbott ile Pharmactive arasındaki işbirliği

anlaşmasını Abbott Türkiye ve Bağımsız Devletler Topluluğu Bölge Direktörü Asım Çifter ile Pharmactive İlaç Yönetim Kurulu Başkanı Haluk Sancak imzaladı. Abbott Türkiye ve Bağımsız Devletler Topluluğu Bölge Direktörü Asım Çifter, üretimin Türkiye’ye taşıma kararıyla ilgili olarak “Yerel ilaç üretimi, yerel ekonominin desteklenmesi açısından önemli bir rol oynamaktadır. Bu atılım ile hem milli

ekonomiye katkıda bulunacağız, hem de Abbott’un sağlıklı bir yaşama erişim imkanı veren kaliteli çözümlerine ulaşma imkanı sunacağız. Ayrıca Türkiye’de üretilmeye başlanan bu ürünlerin farklı ülkelere ihracatını da gerçekleştireceğiz” dedi. Abbott, yerel üretim kararıyla, Türkiye’yi ilaç iş kolunun bölgesel üssü haline getirerek, büyümekte olan Bağımsız Devletler Topluluğu’nun önemli bir merkezi olarak konumlandırmayı hedefliyor.

JOHNSON & JOHNSON’IN İLAÇ GRUBU JANSSEN 4. KEZ DÜNYANIN EN BEĞENİLEN İLAÇ ŞİRKETİ

NOVO NORDISK TÜRKİYE EN İYİ İŞYERİ SEÇİLDİ İnsan kaynakları ve yönetim danışmanlığı alanında dünya lideri olan Aon Hewitt tarafından her yıl düzenlenen Çalışan Bağlılığı ve Memnuniyeti Araştırması’nın sonuçları açıklandı. Türkiye’den araştırmaya katılan 170 şirketten Novo Nordisk Türkiye, ilk kez katıldığı araştırmada global değerlendirme kriterlerine uygun olan 3 ilaç firmasından biri arasında yer alarak, ‘En İyi İşyeri Ödülü’nü aldı ve önemli bir başarıya imza attı. Çalışanların bağımsız görüşlerine dayanan araştırmada, ‘En İyi İşyeri’ unvanını kazanmak için katılımcı şirketlerin; Bağlılık, Liderlik, Performans Kültürü ve İşveren Markası endeks sonuçları değerlendirildi. Araştırma sonuçlarına göre; dört ana endeks değerinde de yüksek performans gösteren Novo Nordisk Türkiye, ‘En İyi İşyeri’ ödülünün sahibi oldu. Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Dr. Burak Cem; “Novo

Nordisk ailesi olarak ilk defa katıldığımız AON Hewitt Çalışan Bağlılığı Araştırması neticesinde bu ödülü almanın mutluluğunu yaşıyoruz. Biz bir aile olarak yola çıktık ve kendimize sorduk: Ailen için ne yaparsın? Ailen için ne yapmazsın? Gördük ki, çalışan bağlılığı ancak bir bütün halinde aile olarak çalışabilen organizasyonlarda mümkün olabiliyor. Biz dünya çapında milyonlarca insanın hayatını değiştiren, diyabette lider, obezite, hemofili ve büyüme hormonu geriliği alanlarında öncü bir firmayız. Bu başarı ancak inanan, yüreğiyle çalışan, firmasına ve yaptığı işe bağlı bir ekip ile sağlanır. Bizi bu ödüle layık görenlere ve katkılarından dolayı tüm Novo Nordisk ailesine teşekkür ederiz” dedi. Çalışan bağlılığını ve motivasyonunu desteklemek, organizasyonel etkinliği ve performansı arttırmak amacıyla kapsamlı projeler yürüten Novo Nordisk; bu alandaki çalışmalarının 2017 temasını; “Sen Varsan İş Değişir” olarak belirledi.

NOBEL İLAÇ’A ULUSLARARASI KURUMSAL SOSYAL SORUMLULUK ÖDÜLÜ Türkiye’nin önde gelen ilaç şirketlerinden, %100 Türk sermayeli Nobel İlaç, enfeksiyonlardan korunma yolları içerikli eğitim programı ile, J114 ülkede 169.000 üyesi bulunan Junior Chamber International (JCI) tarafından “2016 Uluslararası Kurumsal Sosyal Sorumluluk” ödülüne layık görüldü. Sağlıklı yaşam bilincinin erken yaşlarda 14 PS / MART- NİSAN 2017

eğitim yoluyla geliştirilmesi gerektiğine inanan Nobel İlaç ve gönüllü çalışanları, 7 farklı oturumda ilkokul çağındaki 120 çocuğa ulaşarak enfeksiyonlardan korunma yolları içerikli eğitimler verdiler. Nobel İlaç bu proje ile çocuklarımıza, nitelikli ve kaliteli eğitim verilmesine destek olarak, sağlıklı ve bilinçli bireyler yetişmesine katkı sağlamayı hedeflerken aynı zamanda da onlara rol model olmayı amaçllıyor.

Fortune Dergisi, “Dünyanın En Beğenilen Şirketleri”ni açıkladı. 1.500’den fazla şirketin 9 farklı kritere göre değerlendirildiği listede Johnson&Johnson’ın İlaç Grubu Janssen, bu yılda yine birinciliğe imza attı. Janssen, bu birincilik ile art arda 4. kez “Dünyanın En beğenilen İlaç Şirketi” olarak seçilirken bu yıl belirlenen 9 kriterin dokuzunda da sektör birincisi oldu. Janssen Türkiye Genel Müdürü Maria Fernanda Prado, 4 yıl üst üste “En Beğenilen İlaç Şirketi” seçilmeleri ile ilgili olarak şunları söyledi: “Janssen olarak, “En Beğenilen İlaç Şirketi” seçilmiş olmaktan büyük gurur duyuyoruz. Bu unvana dört yıl art arda layık görülmek ve bu pozisyonumuzu korumak bize ayrı bir sorumluluk daha yüklüyor. Janssen Türkiye olarak, tüm paydaşlarımızla birlikte “Daha Sağlıklı Türkiye için yenilikçi çözümleri birlikte geliştiriyoruz” vizyonumuz ve sürdürebilirlik anlayışımız ile bu unvana layık olmaya devam etmek için var gücümüzle ilerleyeceğiz. Şirketimiz çalışanlarınca her kelimesine inanarak yolumuza devam ettiğimiz Andımız’da belirtildiği gibi hizmet ettiğimiz kişilere karşı olan sorumluluklarımızı önceliklendiriyoruz. Gösterdiğimiz bu çabaların takdir edilmesi çok mutluluk verici.”


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

O

nkoloji alanında en eski ve en çok katılımlı kongrelerden olan Ulusal Kanser Kongresi’nin (UKK) 22. sini Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği, Türk Tıbbi Onkoloji Derneği ve Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Derneği ile birlikte 19 - 23 Nisan 2017 tarihinde Antalya’da düzenliyoruz. Günümüzde kanser ikinci sıklıkta ölüm nedeni olmakla birlikte erken tanı, kanser genetiğindeki gelişmeler ile kişisel tedavilerin gündeme gelmesi ve multidisipliner yaklaşımlarla doğru tedavilerin uygulanması sonucu erken evrelerde kür edilebilir, daha ileri evrelerde ise kronik hastalıklar grubuna girmiştir. Tedavide elde edilen bu iyi sonuçlar bir anda ortaya çıkmamış, tanı ve tedavideki disiplinlerin ortak çalışma kültürünün başlaması, gelişmesi, verilen doğru kararların uygulanması, birikim ve deneyimlerin yoğunlaşması gibi bir sürecin sonunda elde edilmiştir. UKK, 2005 yılından bu yana üç derneğin ortak katılımı ile düzenlenmekte olup kanserin tanı ve tedavisine katkıda bulunan diğer disiplinlerden en çok katılımcısı olan kongredir. Kongremize hekimlerimizin yanı sıra genetik uzmanları, hemşire, teknisyen, psikolog gibi günlük hayatımızda ekibin bütünlüğünü sağlayan ve başarısını arttıran disiplinlerin katılımı da artmaktadır. Bilimsel yeniliklerin yanı sıra sosyal sorunların da tartışılacağı kongremizde sosyal aktivitelerle de birlikteliğimizin her yönde güçleneceğini ümit ediyorum. Yazının hazırlandığı sürede kongreye 1650 kayıt yapılmış olup kongre sırasında bu sayının daha da artacağını umuyorum. Kongremizin ilk günü “Kanser Tedavisinde Moleküler Onkoloji Kursu- Tümör Hücresinin içine yolculuk”, “Yeni İlaçlar ve Yeni Teknolojilerin Yan Etki Yönetimi Kursu”, “Pediatrik Kanserlere Multidisipliner Yaklaşım Kursu” ve Sağlık Bakanlığı onaylı sertifikanın verileceği “Kli16 PS / MART- NİSAN 2017


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

nik Araştırmalar Temel Eğitimi” kursları ile başlamakta, kongremizin son günü “İmmuno-Onkoloji” Kursu ile tamamlanmaktadır. Kurslarımızın içerikleri asistan ve uzmanların onkoloji alanında özellikli konularda daha yoğun eğitim almalarını sağlamak amacıyla belirlenmiştir.. Kongremiz 5 ana salonda eşzamanlı olarak devam edecektir. Kongre salonlarına onkolojiye hizmet vermiş değerli bilim insanları İbni Sina, Hipokrat, Cemil Topuzlu, Hamdi Suat Aknar ve Safiye Hüseyin’in isimlerini vermeyi uygun bulduk. İbni Sina, Hipokrat, Cemil Topuzlu salonlarında “erişkin onkoloji”, Hamdi Suat Aknar salonunda “pediatrik onkoloji”, Safiye Hüseyin salonunda ise “hemşirelik” oturumları ayrı olarak, ulusal sorunlar gibi tüm camiayı ilgilendiren toplantılar ise tek salonda birlikte yapılacaktır. Türkiye’de düzenlenen kongreler içinde onkoloji alanında en büyük katılımcılı kongremizde bilimsel çalışmaların tartışılması yanısıra onkoloji alanındaki kurumlarla olan sorunlar ve bunların çözümüne yönelik toplantı planladık. Bu amaçla Türk Radyasyon Onkolojisi, Türk Tıbbi Onkoloji, Türk Pediatrik Onkoloji Derneği, Ulusal Kanser Enstitüsü Başkanları’nın ve Sosyal Güvenlik Kurumu, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu ve Kamu Hastaneler Birliği Kurumlarının üst düzey yetkililerinin katılacağı panelde araştırmalarda yaşanan zorluklar, özlük hakları vb sorunlar ve çözüm önerileri görüşülecektir. Türkiye’deki son kanser verileri ve şu anda aktif uygulanan kanser tarama sonuçları da kongremizde sunulacaktır. ASCO ile birlikte Türkiye’de ilk defa ortak bir oturum düzenlediğimiz toplantımızda “Columbia University” den Antonio Tito Foja, “Using the Information in Clinical Trial Reports to Better Predict Real World Benefits”, “ Beth Israel Deaconess Medical Center” dan Lowell Schnipper ise “Understanding the Value of Cancer Therapies: New Tools for Decision-making” isimli sunumlarını yapacaklar. Pediatrik Onkoloji Dalı’nda “Institut de Cancerologie Gustave Roussy” den Jacques Grill “Düşük ve Yüksek Dereceli Glial Tümörlerde Moleküler gelişmeler ve Hedefe Yönelik Tedaviler” isimli sunumunu yapacaktır. Ülkemizde yetişmiş, çalışmalarını yurt dışında başarılı bir şekilde yapan Türk Bilim İnsanlarını da kongremizde ağırlamaktayız. Kanser genetiğinin günümüzde popülaritesi hızla artmakta “ Yale School of Medicine” de yaptığı başarılı çalışmalarla tanıdığımız Kaya Bilguvar, “Tedavi seçiminde Genomik Testler Ne Zaman ve Nasıl Kullanılmalı? Sıvı

biyopsilerin Tedavi planlamasında Yeri Nedir?”, yine “The University of Texas MD Anderson Cancer Center’dan Banu Arun ise “Germline Kanser Genetiğinde Yeni Yaklaşımlar” isimli sunumlarını yapacaklar. “University of Oslo” dan Fahri Saatçioğlu “Kanser Hastalarında Yogo Temelli Pratiklerin Yaşam Kalitesine Etkileri” ve “Androjen Reseptörü ekseni ve Prostat Kanseri, Temel ve Kliniğe yönelik Son Bulgular” isimli sunumlarını gerçekleştirecektir. Onkoloji alanında yurt dışında yaptıkları başarılı çalışmaları ile bizleri gururlandıran ve ülkemizi başarılı bir şekilde temsil eden değerli Türk bilim insanlarının kongremize katılması ve genç nesillerle kaynaşması onlara yön vermeleri bizleri mutlu edecektir. Bilimsel programımız sabahları tümör konseyleri ile başlayacaktır. Onkoloji alanında çalışma hayatımızın önemli bir kısmını içeren tümör konseylerinde multidisipliner olarak olguları tartışmakta ve tedavi kararlarını vermekteyiz. Meme, Sarkom, Baş Boyun, Akciğer, Santral Sinir Sistemi, Kolorektal ve Kolorektal dışı, Genitoüriner, Jinekolojik, Pediatrik Tümörler konseyinde kendi alanlarında deneyimli hocalarımız ile birlikte günlük pratiğimizde yaptığımız tümör konseyleri ile olguların tedavi, takip kararlarını tartışacağız. Onkolojide günümüzde hasta veya hasta yakınlarının kurduğu ve katıldığı derneklerin aktiviteleri yoğunlaşmakta, kongremizde Türkiye’deki hasta derneklerinin rolü ve dünyadaki hasta derneklerinin rolü gelecekte yapılması gerekenlerin tartışılacağı ve hasta dernekleri temsilcilerinin katılacağı panelimiz de olacaktır.

Prof. Dr. Serdar Özkök UKK 2017 Başkanı

Kongremizde 3’ü seçilmiş sözel bildiri oturumunda olmak üzere toplam 95 sözel bildiri, 750 poster sunumu yapılacaktır. Kongremizde “Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği” 3 araştırmacıya, Türk Kanserle Savaş Vakfı 3 araştırmacıya, Nijad Bilge Hocamız 1 araştırmacıya, Türk Tıbbi Onkoloji Derneği 3 araştırmacıya ödül verecektir. Ayrıca kongremizde ilk defa bu yıl multidisipliner çalışmaları desteklemek amacıyla Prof. Dr. Senay Öztop, Prof. Dr. Gökhan Töre ve Prof. Dr. Dinçer Fırat Hocalarımızın anılarına yayın ödülü vermekteyiz. Kongre sırasında en iyi 3 sözel bildiri dışında her sözel oturum için en iyi sözel bildiri ve poster ödülleri verilecektir. Başarılı bir kongre olması dileğiyle saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

Gelecekte onkoloji alanında yapılacak çalışmalarla kanser tedavisinde büyük başarılar elde edeceğimizi umuyorum. Şu anda eğitim programında olan genç onkologların donanımlarını, bilgi düzeylerini sağlam temellere oturtabilirsek bu başarı oranları daha yüksek olacaktır. Ülkemizi yurt dışında başarı ile temsil eden ve kongremize katılan Türk bilim adamları, sektör temsilcilerini, “Genç Onkologlar” oturumunda asistan ve uzmanlarımızla buluşturarak onların deneyimlerini paylaşmalarını sağlayacağız. Araştırmaların yoğun olduğu onkolojide günlük pratiğimiz farkında olmadan hızlı bir şekilde değişmektedir. Kongremizin son gününde Tıbbi Onkoloji, Radyasyon Onkolojisi ve Pediatrik Onkolojide son iki yılda pratiği değiştiren çalışmalar sunulacaktır. Kongremizde 11 tümör konseyi, 14 konferans, 39 panel, 13 sözel bildiri, 13 uydu sempozyum, 1 yuvarlak masa, 2 ASCO, 1 hasta oturumu gerçekleşecektir. MART- NİSAN 2017 / PS 17


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Derneği:

Prof. Dr. Mehmet Kantar TPOG Yönetim Kurulu Başkanı

Türkiye'de çocukluk çağı kanserlerinin tedavi çabaları 1960'lı yıllarda başlamıştır. Başta lösemiler olmak üzere lenfoproliferatif kanserler, çocuk hematolojisi birimlerinde tedavi edilirken, solid tümörlerde ilk kemoterapi çalışmaları o zamanlar radyoloji anabilim dalı içinde bir bölüm olan radyoterapi ünitelerinde başlatılmıştır. Ülkemizde modern anlamda ilk çocuk onkolojisi ünitesi Ocak 1972 yılında Hacettepe Tıp Fakültesi'nde Prof. Dr. Namık Çevik tarafından kurulmuştur. Ülkemizde ilk pediatrik tümörler kongresi, 1975 yılında Ankara'da I. Ulusal Kanser Kongresi bünyesinde düzenlenmiştir. 1972-1980 döneminde kanserli çocuklar, Ankara, Cerrahpaşa, Ege, Hacettepe ve İstanbul Tıp Fakültelerinin çocuk sağlığı ve hastalıkları anabilim dalları bünyelerindeki çocuk onkolojisi veya hematoloji-onkolojisi ünitelerinde tedavi edilmiştir. 21 Kasım 1983 Türk onkolojisi için önemli bir tarihtir. 6834 sayılı yasa ile çocuk onkolojisi yan dal uzmanlık alanı olarak kabul edilmiştir. 1980-1990 döneminde Dokuz Eylül, Çukurova, Uludağ, Erciyes, Ondokuz Mayıs, Dicle, Gazi Üniversiteleri, Gülhane Askeri Tıp Akademisi, ve İstanbul Onkoloji Enstitüsü bünyelerinde çocuk kanserleri tedavi edilmeye başlanmıştır. Pediatrik onkoloji kongreleri zaman zaman ulusal kanser kongreleri bünyelerinde yapılırken bazen de ayrı kongreler olarak çeşitli isimler altında düzenlenmiştir. 24 Haziran 1996 tarihinde Prof. Dr. Münevver Büyükpamukçu başkanlığında Ankara’da toplanan 38 çocuk onkolojisi veya çocuk hematolojisi uzmanı, Dr. Faik Sarıalioğlu tarafından hazırlanmış tüzük taslağını benimseyerek uzmanlık derneğinin temellerini atmışlardır. Dernek, 07.01.1997 tarihinde Ankara Valiliği'ne yapılan başvuru ile ''Pediatrik 18 PS / MART- NİSAN 2017

ÇOCUK VE ERGEN KANSERLERİNDE FARKINDALIĞI ARTIRMAYA, TANI VE TEDAVİLERİNDE REHBER GÖREVİNİ SÜRDÜRMEYE KARARLIYIZ Onkoloji Grubu'' Derneği olarak resmen kurulmuştur. Kurucu Yönetim Kurulu Başkanlığına Prof. Dr. Münevver Büyükpamukçu seçilmiştir. Bakanlar Kurulu'nun 15.04.1999 tarih 99/12773 sayılı kararı ile derneğin resmi adı Türk Pediatrik Onkoloji Grubu - TPOG olmuştur. TPOG, Türkiye'de bilim dalları düzeyinde Türk adını alan ilk dernektir. 20. yılını geçen yıl kutlayan TPOG’nun yönetim kuruluna sırasıyla, 1997-1999 ve 1999-2001 yılları arasında Prof. Dr. Münevver Büyükpamukçu, 2001-2003 döneminde Prof. Dr. Faik Sarıalioğlu, 2003 - 2005 döneminde Prof. Dr.Leyla Ağaoğlu, 2005 - 2007 döneminde Prof. Dr. Canan Akyüz, 2007-2009 döneminde Prof. Dr. İnci Ergürhan İlhan, 20092011 döneminde Prof. Dr. Rejin Kebudi, 2011 - 2013 döneminde Prof. Dr. Tezer Kutluk, 2013 - 2015 döneminde Prof. Dr. Nur Olgun başkanlık yapmıştır. 20152017 dönemi için bu görevi ben üstlenmekteyim. TPOG üyeleri, ülkemizde 35’den fazla merkezde, çocuk ve ergen kanser hastaların tanı ve tedavilerinde rehber görevini sürdürmektedirler. Başta üniversiteler olmak üzere bu merkezlerin çoğunda çocuk onkoloji eğitimi verilmektedir. Kuruluşundan bu yana ulusal düzeydeki pediatrik tümörler kongrelerinin düzenlenmesinde söz sahibi olan TPOG, 4-8 Mayıs 2016’da 19. Ulusal Pediatrik Kanser Kongresi’ni gerçekleştirmiştir. TPOG, 2005 yılından itibaren 3 ulusal onkoloji derneğinden biri olarak Ulusal Kanser Kongresi düzenleme kurullarında yer almaktadır. Bu yıl, TPOG üyeleri, 22. Ulusal Kanser Kongresi’ne 22 sözel, 110 poster ile katılmaktadır. Pediatrik onkoloji salonunda, santral sinir sistemi tümörleri, kemik sarkomları başta olmak üzere çocuk onkolojinin zor konuları tartışılacaktır.

TPOG, ülke çapında, çocukluk kanserlerinde farkındalığı artırmaya yönelik olarak pratisyen hekim ve çocuk hekimlerine yönelik olarak eğitim toplantıları düzenlemektedir. Bu eğitimlerin 14.cüsü Kayseri’de 18. Mayıs 2017’de yapılacaktır. Uzmanlık öğrencilerinin eğitim düzeylerini artırmak amacıyla 2016 ve 2017 yıllarında 3 adet eğitim kursları düzenlenmiştir. Bu kurslar halen devam etmektedir. Son söz olarak, 22.Ulusal Kanser Kongresi’nin tüm onkoloji uzmanları için yapacağı bilimsel katkılar yanısıra, bu kongrenin arkadaşlıkların, dostlukların kazanıldığı, hatırlandığı ve pekiştiği bir ortam olmasını diler, şahsım ve yönetim kurulumuz adına en derin saygı ve sevgilerimi sunarım.

TPOG’UN AMACI: Derneğin temel amacı Çocuk Onkolojisi konusundaki bilimsel, teknolojik, mesleki ilerlemeleri desteklemek ve çocuk onkolojisi tedavi uygulamalarının kalitesini yükselterek tıbbın bu dalında hizmet alan toplum bireylerinin çıkarlarını korumaktır.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği:

HEDEFLERİMİZİN ÖTESİNE GEÇEBİLECEĞİMİZE İNANCIMIZ TAMDIR Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği (TROD), Radyasyon Onkologları, Tıbbi Radyasyon Fizikçileri ve Radyobiyologları mesleki ve sosyal bir çatı altında toplayarak bilimsel ve sosyal yönden gelişmelerini sağlamak, mesleki çıkarlarını korumaya yönelik etkinliklerde bulunmak amacıyla 1993 yılında kurulmuştur. 1994’te tarihinde düzenlenen ilk kongreyi takip eden her 2 yılda bir ulusal kongreler düzenli olarak devam etmiştir. 2005 tarihinde “Türk” sözcüğünü kullanma hak ve yetkisini almıştır. Halen 591 radyasyon onkoloğu ve 212 tıbbi radyasyon fizik uzmanı üyesi ile uzmanlık dalının tek derneğidir. TROD kanser tedavisi ve tanısındaki gelişmeleri içeren Ulusal Radyasyon Onkolojisi Kongresi (UROK) ile beraber 2 yılda bir yapılan Ulusal Kanser Kongresi (UKK) düzenleyen 3 dernekten biridir. Ulusal kongreler dışında her yıl programının belirlenerek ilgili posterlerin tüm yurda dağıtıldığı eğitim kursları yapmaktadır. Özellikle 3 boyutlu konformal Radyoterapiye geçişle beraber beliren hedef volümlerin konturlanma eğitimi ihtiyacına yönelik teorik ve pratik yapılan 14 adet Konturlama kursu düzenlenmiş ve halen kurslarımız ASTRO işbirliği ile yapılan international e-contouring kurslarıyla devam etmektedir. Yapılan kurslar sonrasında “Radyoterapide Konturlama” özel modülü çekimi web sitemize yerleştirilerek tüm üyelerimizin hizmetine sunulmuştur. Ayrıca daha iyi tedavi planlamalarının yapılabilmesi amacıyla fizik uzmanları ile “Tedavi Planlama ve plan değerlendirme” uygulamalı kurslarımız devam etmektedir. İstanbul ve Ankara’da iki kez yapılan Stereotaktik Radyoterapi kursları sonrasında da bu konu ile ilgili modül hazırlayarak kullanma açmak önemli hedeflerimizdendir. Pratik-uygulama kursları yanında yıl içinde Radyobiyoloji, Medikal fizik, Kanıta Dayalı Onkoloji, Multidisiplineer Eğitim kursları, Radyoimmunokemoterapi kursu gibi teorik kurslarımız da devam etmektedir.Yıl içinde yoğun eğitim kurslarımıza bu sene TROD vaka toplantıları eklenmiştir. Yıl boyu beş adet

planlanan toplantılarda radyoterapi endikasyonları ve tekniği multidisiplineer ekiplerce tartışılacaktır. Ayrıca Ayın vakası her ay yeni konu ve sorularla yayınlanarak web’de tartışılmaktadır. TROD bu eğitim faaliyetleri dışında üyelerine 3 ay- 6 ay ve 1 yıllık yurtdışı eğitim bursları vermekte ayrıca her yıl yurtdışı eğitim kurslarına katılım desteği vermektedir. 2017 yılında 5 üyemize uzun süreli yurtdışı eğitim bursu, 35 üyemize yurtdışı kurs katılım desteği yapılmıştır. Dernek üyelerinin hazırlayarak başvurduğu araştırma projelerine “Proje destekleme programı” değerlendirmesi sonucu maddi destek yapılmakta, yayınlanan çalışmalara da “Yayın Ödülü” her yıl ulusal kongreler sırasında verilmektedir. Uluslararası kongrelerde sözel sunumu kabul edilen araştırmacılar da “Kongre bilimsel Toplantı Desteği” ile desteklenmektedir. Radyasyon Onkolojisi uzmanlık eğitiminin ulusal standartlarını oluşturmak ve geliştirmek, uzmanlık eğitimindeki “yeterliğin” ve eğitim birimleri eş yetkilendirmesinin temel ilkelerini oluşturmak amacıyla dernek Yeterlik Kurulumuz oluşturulmuştur. Yeterlik kurulu her yıl yazılı ve sözlü olarak 2 aşamalı sınavlar yaparak başarılı üyelerimize “yeterlik belgesi” vermektedir. 2017’den itibaren de hazırladığımız, yeniden belgelendirme kriterlerini tamamlayan yeterlik belgesi ve yeterlik kurulu belgesi sahibi tüm üyelerimizin “yeniden belgelendirilmesi” sağlanacaktır. Yeterlik kurulumuz ayrıca Radyasyon Onkolojisinde eğitim veren merkezleri de ziyaret etmektedir. Gönüllülük esası ile ilgili formları doldurarak başvuran ilk merkez ziyaretimiz; Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fak. Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı’na gerçekleştirilmiş, Eğitim Akreditasyon belgesine layık görülmüştür. Takiben Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi (Ocak 2017) Radyasyon Onkolojisi Anabilim dalları Akredite Eğitim kurumları olmaya hak kazanmışlardır.

Prof. Dr. Esra Kaytan Sağlam TROD Başkanı

kez basılan yayın organı Turkish Journal of Oncology, pek çok ulusal indexe dahildir. Web of Science, Emerging SCI’da indexlenmesinin ardından PubMed başvurusu da yapılmıştır. TROD üyelerinin mesleki eğitimlerine katkı, mevcut sorunlarının çözümlenmesi ve daha iyi kalitede hizmet verebilmeleri için çalışmalarını sürdürmekte olup Radyasyon tedavilerinde standardizasyonu, gelişen teknolojilere paralel olarak yüksek kalitede hizmet verebilmeyi ve üyelerinin mesleki refah ve başarılarının artmasını hedeflemiştir. Üyelerimizin destek ve katkıları ile bu hedeflerin ötesine geçebileceğimize inancımız tamdır.

TROD’UN AMACI: Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği’nin (TROD) kurulmasındaki ana amaç yurdumuzda sayıları her gün artan Radyasyon Onkologları ile Tıbbi Radyasyon Fizikçileri ve Radyobiyologları mesleki ve sosyal bir çatı altında toplayarak bilimsel ve sosyal yönden gelişmelerini temin etmek ve mesleki çıkarlarını korumaya yönelik etkinliklerde bulunmaktır.

Derneğimizin İngilizce olarak yılda dört MART- NİSAN 2017 / PS 19


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Türk Tıbbi Onkoloji Derneği

HAYAT İÇİN BİLİMİN İZİNDE

Prof. Dr. Mahmut Gümüş Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı

Türk Tıbbı Onkoloji Derneği; Türkiye'deki tıbbi onkoloji uzmanlarının haklarını korumak, yurt dışı muhataplarıyla karşılıklı ilişkiler kurmak, tıbbi onkoloji eğitimini düzenlemek, denetimini sağlamak ve bu doğrultuda mezuniyet sonrası kurs, toplantı ve kongreler düzenlemek amaçları doğrultusunda oluşturmuş olduğu tüzüğünün kabul edilmesi ile 15. 3.1997 tarihinde kuruluşunu resmen tamamlamıştır. Derneğimizin birincil amacı ülkemizdeki tıbbi onkologların özlük haklarını savunmak, ihtiyaçlarının giderilmesini desteklemek, birlikte çalışma kültürünü geliştirmek, onkoloji alanındaki araştırmaları desteklemek, tıbbi onkoloji eğitim ve hizmet standartlarını yükseltmek, kanser hastalarının doğru ve bilimsel güncel tedaviye ulaşmasını sağlamak ve böylelikle ülkemizin tıbbı onkoloji alanındaki düzeyini yükseltmek olarak belirlenmiştir. Derneğin kurulmasındaki ana amaçlardan bir diğeri de, yurdumuzda sayıları her gün artan "Tıbbi Onkoloji Uzmanları" ile "Tıbbi Onkoloji Uzmanlığı Eğitimi" yapanları mesleki ve sosyal bir çatı altında toplayarak bilimsel ve sosyal yönden gelişmelerini desteklemek ve sağlamaktır. Derneğimiz bu amacı gerçekleştirmek için, Tıbbi Onkoloji konularını içeren, kanser tedavisi ve tanısında gelişmeleri yansıtan bilimsel toplantılar düzenler, katkıda bulunur ve bu konularda yayınlar yapar. Ülkemizde eğitim ve öğretim kuruluşlarında, tıbbi onkoloji eğitim ve öğretimine belirli bir düzen ve standart getirilmesi yolunda çalışmalar yapar ve bunların hayata geçirilmesi için çaba harcar. Tıbbi onkoloji yönünden çalışmalar yapan ulusal ve uluslararası benzer bilimsel kuruluşlarla amaçları doğrultusunda bilimsel ve teknik işbirliğinde bulunur, ilgili bilgi ve yayınları üyelerine aktarır. Ülkemizde kanserin tanısı, tedavisi ve savaşı konusunda yapılan ve yapılacak araştırma ve organizasyonlara katkıda bulunur. Bilimsel etkinlik kanıtları olmayan tedavi yöntemlerinin tanıtımını, ticaretini 20 PS / MART- NİSAN 2017

yapan kişi ve kurumların insanlarımızın sağlığına olumsuz etkilerinin önlenmesi için gerekli çabayı gösterir. Kanser konusunda kamuoyunu bilgilendirir, hasta ve hasta yakınlarının yanlış bilgilendirme ve yönlendirilmelerini önlemeye çalışır. Kurulmuş ve kurulacak kamu ve özel tedavi kurumları için tıbbi onkoloji ile ilgili konularda danışmanlık yapar, tıbbi onkoloji uygulamalarının düzeyinin yükseltilmesi için katkıda bulunur. Üyeleri ve konuyla ilgili diğer personelin sosyoekonomik haklarını korumak, yaşam standardlarını yükseltmek için faaliyette bulunur. Derneğimiz kuruluşunda yer alan meslektaşlarımızın ve sonraki yönetimlerin çabalarıyla bugün 584 üye sayısı, yeterlilik ve eğitim planlama ve organizasyon kurulları, düzenli mezuniyet sonrası eğitim programları, Türk Tıbbi Onkoloji ve Ulusal Kanser Kongreleri ve bilimsel toplantılarıyla kurumsallaşmış ve tıbbi onkoloji camiasının bütününü temsil eden önemli bir uzmanlık derneği haline gelmiştir. Derneğimizin en önemli özelliklerinden birisi dernek yönetiminin demokratikleştirilmesi, katılımcılığın arttırılması ve sürekliliğin sağlanmasıdır. Bu amaçla bir başkanın en fazla 2 yıl görev yapabilme ve eski başkanların, sonraki yönetimlerin tabi üyesi olarak yönetimde yer alması kurallarına tüzüğümüzde yer verilmiştir ve bu politika 2006 yılından beri uygulanmaktadır. Bu çalışmayla da kurumsallaşma yolunda çok önemli bir adım atılmıştır. Tıbbi Onkoloji Derneği’nin, isminin başında “Türk” kelimesini kullanmak için yapmış olduğu başvurusu, 31.08.2012 tarihli İçişleri Bakanlığı tarafından kabul edilmiş ve derneğimizin isminin “Türk Tıbbi Onkoloji Derneği” olması bu tarihten itibaren uygun bulunmuştur. Derneğimiz 2012 yılında ‘’Union for International Cancer Control’’ UICC’ye üye olmuştur. Derneğimiz bu dönemde ilk kez olacak şekilde uluslarası ve bölgesel meslektaşlarımızla aramızdaki işbirliğine katkıda bulunacak, birlikte çalışma imkanlarına yol açacak ve eğitimimize katkıda bulunacağına inandığımız uluslarası bir toplantıyı "International Congress on Oncological Science" adıyla düzenlemeyi planlamaktadır. Ayrıca "Journal of Oncological Science" adıyla derneğimizin bilimsel yayın organı olan bir uluslarası dergiyi iki yıldır uluslarası standartlarda yayınlamaktayız. Derneğimiz yıllık olarak düzenlediği ulusal kongrelere ek olarak üyelerinin mezu-

niyet sonrası sürekli eğitimi kapsamında dönemsel olarak farklı başlıklarda onkoloji kursları düzenlemekte ve 3 yıllık yandal eğitimine paralel olarak bu kurslarla üyelerimizin eğitimine katkıda bulunmaktadır. Ayrıca üyelerinin bölgesel olarak düzenledikleri toplantılara destek sağlamakta ve bu toplantıların içerik ve katılım anlamında zenginleştirilmesine katkıda bulunmaktadır. Yine derneğimiz; üyelerimizin uluslarası alanda bilgi ve deneyimlerini artırmak üzere yapacakları çalışmalara rehberlik etmekte ve konuda gerekli desteği vermektedir. Bu konuda desteklenen üyelerimizin sayısı onları aşmıştır. Sonuç olarak; misyon olarak belirlediğimiz ülkemizdeki tıbbi onkologların özlük haklarını savunmak, ihtiyaçlarının giderilmesini desteklemek, birlikte çalışma kültürünü geliştirmek, onkoloji alanındaki araştırmaları desteklemek, tıbbi onkoloji eğitim ve hizmet standartlarını yükseltmek, kanser hastalarının doğru ve bilimsel güncel tedaviye ulaşmasını sağlamak ve böylelikle ülkemizin tıbbı onkoloji alanındaki düzeyini yükseltmek amacıyla çalışmalarımızı sürdürüyoruz ve sürdürmeye devam edeceğiz.

TTOD’UN AMACI: Derneğin kurulmasındaki ana amaç yurdumuzda sayıları her gün artan “Tıbbi Onkoloji Uzmanları” ile “Tıbbi Onkoloji Uzmanlığı Eğitimi” yapanları mesleki ve sosyal bir çatı altında toplayarak bilimsel ve sosyal yönden gelişmelerini desteklemek ve sağlamaktır.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TÜSEB - Türkiye Kanser Enstitüsü:

HEDEFİMİZ; BİLİM İNSANLARININ ARAŞTIRMA VE ÇALIŞMALARININ MERKEZİ OLMAK

T

ürkiye Kanser Enstitüsü 2014 yılında Türkiye Sağlık Enstitüleri’ne (TÜSEB) bağlı olarak kurulan ve kanser araştırmaları ve eğitimi amacıyla hizmet veren tek kurum. Enstitüde başkanlık görevini üstlenen Prof. Dr. Ahmet Özet, Türkiye Kanser Enstitüsü faaliyetleri ve hedefleri hakkında sorularımızı yanıtladı. PS: Kanser Enstitüsü’nün kuruluş amacı nedir ve paydaşlarınız kimlerdir? Prof. Dr. Ahmet Özet: Kanserin giderek artan oranda toplum sağlığını ilgilendiren bir hal alması, bu alanda kullanılan her türlü cihaz, ilaç ve tedavi araçlarının dışa bağımlı olması, kanser tedavisinin özellikle yenilikçi tedavilerin ülke ekonomilerini zora sokacak düzeyde yüksek maliyetlerle olması ve ülkenin bu alanda bilim ve teknoloji üretmesini de içine alacak amacı ile kuruldu. Bilim ve teknoloji üretiminde her türlü yerli ve yurtdışı kişi ve kuruluşlarla işbirliği yapabilme yeteneğine sahiptir. PS: Görev ve yetkilerinden kısaca bahseder misiniz?

.

Prof. Dr. Ahmet Özet: Türkiye Kanser Enstitüsü’nün görev ve yetkilerini şu şekilde sıralayabiliriz: Kamu kurum ve kuruluşları ile gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişileri tarafından kanser ile ilgili Ar-Ge’lerin yapılmasını veya yaptırılmasını sağlamak, bunları desteklemek, teşvik etmek, iş birliği yaparak ortak projeler yürütmek, Ar-Ge sonucu üretilen veya geliştirilen kanser ile ilgili aşı, ilaç, tıbbi cihaz ve ürün ile teşhis ve tedaviye yönelik teknik ve yöntemlerin üretimini, tanıtımını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanılmasını sağlamak, Kanserin teşhis ve tedavi standartlarının oluşturulmasına ve yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine katkıda bulunacak Ar-Ge yapmak veya yaptırmak. Kanser bilimi ve teknolojilerindeki gelişmelerin uygulamaya aktarılması ve ARGE’nin özendirilmesi maksadıyla seminer, sempozyum, kurs, konferans ve benzeri etkinlikler ile sertifika verilmesi öngörülen eğitim-öğretim programlarını düzenlemek ve uygulamak. Kanser alanında çalışan bilim insanlarının ve araştırmacıların yetiştirilmeleri ve geliştirilmeleri için imkânlar sağlamak. Kanser bilim ve teknolojisinin geliştirilmesi amacıyla teknopark, kuluçka mer-

. . . .

. .

kezi, teknoloji merkezi, teknoloji transfer ofisleri, proje geliştirme ve bilgi aktarım merkezleri, bilim merkezi, bilim parkı ve benzerlerini kurmak. Kanser alanında Bakanlık ve bağlı kuruluşlarınca talep edilecek saha araştırmaları, AR-GE, yayın ve danışmanlık hizmetlerini yerine getirmek. Kanserin önlenmesi, erken teşhis ve tedavisi amacıyla toplumsal bilinci artırıcı faaliyetlerde bulunmak, Enstitü faaliyetleri ile ilgili basın açıklamaları yapmak, diğer kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmak. PS: Enstitü bünyesinde hangi birimler yer alacak veya kurulması düşünülüyor? Prof. Dr. Ahmet Özet: Kanser Klinik Araştırma Hastanesi, Kanser Araştırma Laboratuvarları gibi enstitü bünyesinde; Temel Onkoloji, Kanser Genetiği ve Kanser Moleküler Biyolojisi Ar-Ge Birimi ana birimlerle; Kanser Epidemiyolojisi ve Prevantif Onkoloji Birimi, Dökümantasyon (Veri) ve İstatistik, Etik Kurul ve Çalışma İzlem Birimi, Klinik Onkoloji ve Klinik Çalışmalar Birimi, Tümör İmmünolojisi, Kanser Aşı, Kanser Tedavisinde Hücresel Tedaviler ve Transplantasyon Birimi. PS: Kanser Enstitüsü’nün faaliyet alanları ve planlanan çalışmalar nelerdir? Prof. Dr. Ahmet Özet: Faaliyet alanlarımıza bakıldığında; Epigenetik, metebolomik, proteomik, farmakogenetik ve zenograft gibi kanser genetiğiyle yakından ilişkili ileri düzeydeki tekniklerin çalışıldığı projelere öncülük etmek ve desteklemek, kanser gen analizleri, ulusal biyobanka ve veri bankasının oluşturulmasını sağlamak, kök hücre nakilleri, mezenkimal kök hücre nakli gibi innovatif tedaviler, desteklenmesi ve geliştirilmesi alanlarındaki çalışmalara öncülük etmek. Ayrıca kanser tedavisinde immün temelli tedavilerin tanımlanabileceği ve geliştirilebilineceği bir laboratuvara ihtiyaç vardır. TÜSEB olarak planlanan çalışmalar ise; Kanser alanında araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde yurt içi ve yurt dışı merkezler ve bilim adamları ile görüşmelerde bulunulmaktadır böylece ülkemizde bilimsel çalışmaların geliştirilmesi amaçlanmaktadır. 2018 den itibaren sağlık ve kanser alanındaki bilimsel çalışma ve ARGE faaliyetlerinin TÜSEB tarafından yürütülmesi planlanmaktadır. Ankara’da Aziz Sancar

Prof. Dr. Ahmet Özet TÜSEB Kanser Enstitüsü Başkanı

Kanser ve biyoteknoloji enstitüleri araştırma laboratuvarı kurulacaktır. İlerleyen süreçte kurulan laboratuvarın geliştirilerek Türkiye Genom Projesi için kullanılması planlanmaktadır. Ülke ihtiyaçlarına yönelik biyobanka kurulması planlanmaktadır. PS: Proje desteği de yer alıyor mu? Prof. Dr. Ahmet Özet: TÜSEB, Türkiye’de sağlık bilimleri alanında araştırmacılara proje desteği sağlamayı planlamaktadır. Kuruluş aşamasında olan TÜSEB’in mevzuat, uzman personel ve altyapı çalışmalarının en az bir yıl sürmesi öngörülmektedir. Bu nedenle, bilimsel araştırma proje destek programları için 2018 başında çağrı yapılması planlanmaktadır. 3 ana başlıkta planlanan kategoriler ise; Stratejik Projeler; Türkiye için stratejik önemi olan sağlıkla ilgili konularda TÜSEB’in yürüteceği projelerdir. Çağrılı Projeler; TÜSEB’in belirleyeceği öncelikli alanlarda sonuç odaklı, izlenebilir hedefleri olan ve çağrı yapıldığında sunulabilen projelerdir. (TÜBİTAK 1003 projeleri gibi) Periyodik AR-GE Projeleri: Bu kategoride yer alan proje destekleri için araştırmacılar yılda iki kez başvuru yapabileceklerdir. Araştırmacılar sağlık bilimleri alanında konu sınırlaması olmaksızın projelerini sunabileceklerdir. Bu proje kategorisinde süre, bütçe ve genç / kıdemli araştırmacı yönünden farklı başlıklar sunulması planlanmaktadır. PS: Son olarak eklemek istediğiniz bir mesajınız var mı? Prof. Dr. Ahmet Özet: Tüm bu amaçlar, ilkeler ve çalışmalar doğrultusunda TÜSEB Kanser Enstitüsü ülkemizde ve Ortadoğu’da sağlık bilimleri alanında bilimsel çalışmalara katkıda bulunmak isteyen bilim insanlarının araştırma ve çalışmalarının merkezi olmayı hedeflemektedir. MART- NİSAN 2017 / PS 21


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

cerilerin günlük tedavilere yansıtılması (Araştırmacı, yardımcı araştırıcı, çalışma hemşiresi, teknisyen, vb) KLİNİK ÇALIŞMALARIN ULUSAL AÇIDAN KATKILARI İstihdam Üniversite mezunları - sağlık bilimleri Destekleyici firmalar Sözleşmeli araştırma kuruluşları Hastanelerdeki araştırma merkezleri Bölgesel yönetim merkezi Yurt dışından ülkemize getirilen AR-GE yatırımı Hizmet ihracatı Sağlık harcamaları bütçesine katkı

ONKOLOJİ KLİNİK ARAŞTIRMALARI VE YAŞANILAN GÜÇLÜKLER Prof. Dr. İrfan Çiçin Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji Klinik araştırma gönüllülerle yapılan ve belli bir sağlık sorununu hakkında önceden belirlenmiş, cevabı bilinmeyen bir soruyu aydınlatmaya yönelik bilimsel bir araştırmadır. Dikkatle planlanmış klinik araştırmalar, insanlardaki hastalıklara karşı yeni tedavi yöntemleri geliştirilmesi açısından en güvenli ve hızlı yöntemlerdir. Klinik araştırmalar ‘çalışma protokolü’ adı verilen bir plana göre yürütülür. Çalışma protokolünde, hangi hastaların çalışmaya katılabileceği, yapılacak tanı testleri ve diğer işlemlerin isimleri ve yapılma zamanları, kullanılacak ilaçlar ve dozları, tedavi süresi ve araştırmanın ölçülebilir hedefleri yazılı olarak belirtilir. Çalışmaya katılan her gönüllü çalışma kuralları hakkında bilgilendirilerek, mutlaka yazılı onayı alınır. Klinik araştırmalar Sağlık Bakanlığının izni ile Kurumca onaylı Etik Kurulların onayı ile gerçekleştirilmektedir. Klinik çalışmalara katılan hastalar iyi yetişmiş hekim/araştırıcılarla çalışma protokolleri, uyulması gereken ulusal/ uluslararası kılavuz ve kurallarla birlikte en dikkatli ve hassas şekilde tedavi edilmektedir. Bununla birlikte maalesef klinik çalışmalara katılan hastalar terimsel olarak “denek” olarak tanımlanmaları ve tanımın kamuoyunda oluşturduğu olumsuz algı nedeniyle klinik çalışmalara yerleşik olumsuz bir gözle bakılabilmektedir. Bu olumsuz bakışa zıt olarak klinik çalışmaya katılan hastalar aslında daha yeni ve etkin 22 PS / MART- NİSAN 2017

tedavi seçeneklerine (özellikle de onkoloji alanında) ulaşma fırsatı bulan şanslı hastalardır. Klinik çalışmalarda hastaların kobay olarak kullanılması söz konusu değildir.. Araştırmalara en çok hastayı ABD ve Avrupa ülkeleri vermekte, Türkiye’den ise çok az sayıda hasta katılmaktadır. İlaç firmalarının tamamen Türkiye’deki hastalarla yürüttükleri bir araştırma bulunmamaktadır. Klinik çalışmaların hasta, hekim/araştırıcı ve ulusal açılarından çok sayıda kazanımı vardır: KLİNİK ÇALIŞMALARIN HASTA AÇISINDAN KATKILARI Hastaların yenilikçi ilaçlara erken erişimi Karşılanmamış tedavi ihtiyaçlarına yönelik geliştirilen tedavilere tüm dünya ile eşzamanlı ulaşma fırsatı sonucu Nadir hastalıklardaki tedavi alternatiflerine erişim KLİNİK ÇALIŞMALARIN HEKİM VE ARAŞTIRICI AÇISINDAN KATKILARI Yeni tedaviler ile ilgili erken deneyim ve bilgi kazanma şansı Uluslararası kurallar ve standartlarda klinik araştırma yapılması İlaç Geliştirme süreci, yeni tedavi alanları ile ilgili güncel eğitimler alma şansı Bilimsel platformlara katılma şansı Uluslararası ve Ulusal Karar verici komitelerde yer alınması Türk Bilim İnsanlarının İlaç Geliştirme Sürecine yön veren fikirlerinin değerlendirilmesi için platform sağlanması Klinik Çalışma disiplini kazanma ve be-

KLİNİK ARAŞTIRMALAR TÜRKİYE İÇİN ÇOK ÖNEMLİ BİR POTANSİYEL Saydığımız bu çok önemli katkılarına rağmen klinik çalışmalar ülkemizde sınırlı şekilde yapılmaktadır. Klinik araştırmalar Türkiye için çok önemli bir potansiyeldir. Ülkemizdeki bu potansiyele rağmen Avrupa ülkeleri ve İsrail’e göre çok az klinik çalışma yapılıyor. Genel olarak değişik platformlarda klinik çalışma sayısının azlığı destekleyici firmaların Türkiye’ye ilgisinin azlığı ve bürokratik yavaşlık gösterilse de asıl sorun klinik araştırmalara, etkin, istikrarlı ve kaliteli katkı sağlayacak merkez ve araştırıcıların azlığıdır. İstekli görünen çok sayıda merkez ve araştırıcı olmasına rağmen bu istek klinik araştırma disiplini karşılayacak iletişim, uygulama ve sorunlara çözüm oluşturma gibi temel gerekliliklerde eyleme dönüşmemektedir. Araştırıcıların klinik çalışmalara yönelmesinin önündeki en büyük engel günlük iş yükü arasında klinik çalışmalar için gereken yeterli zamanın oluşturulamamasıdır. Hem kamu hem de özel sektörde günlük iş yükü maalesef klinik araştırmalara göre daha öncelikli görülmektedir. Ülkemize yeterli klinik çalışmanın gelmesi yeterli araştırıcı, yeterli araştırma merkezi ile klinik çalışmalarda yüksek performansla gösterilmesine bağlıdır. Çünkü destekleyici firmaların bilgi üretimine yüksek performansla kaliteli katkıda bulunacak araştırma merkezlerine ve araştırıcılara ihtiyacı vardır. Araştırıcılar tarafından başlatılacak klinik çalışmalarda iste temel sorun klinik çalışma bütçeleri açısında ortaya çıkan yüksek maliyetler için destek bulunamaması ve ülkemizden maalesef orijinal moleküllerin geliştirilmesindeki yetersizliklerdir. Özellikle son yıllarda da hem mevzuat hem de başvuru ve onay süreçleri açısından sağlık otoritesi tarafında klinik çalışmaların yapılması ve yürütülmesinde uluslararası standartlara yaklaşılmıştır.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

SON 2 YILDA ONKOLOJİDE PRATİĞİ DEĞİŞTİREN ÇALIŞMALAR GELECEĞE İLİŞKİN BAŞARI BEKLENTİLERİMİZİ ARTIRIYOR

Ç

ocuk kanserlerinin tedavisinde son 40-50 yılda önemli başarılar sağlandı. Tüm çocuk kanserleri birlikte değerlendirildiğinde iyileşme oranı olarak bildirilen yaşam hızı gelişmiş ülkelerde %80’lere, ülkemizde de %65-70’lere yükseldi.

çeneği pratik kullanıma henüz girmese de çalışmalar yoğun olarak sürmekte ve bazı kanserlerde oldukça başarılı sonuçlar bildirilmektedir.

Erken evreli ve iyi prognozlu kanserlerde yaşam hızı %90’ın üzerine çıkmış olsa da, metastatik veya kötü prognozlu kanser tiplerinde ne yazık ki hala tedavi başarısı düşük. Yoğun kemoterapi şemaları, radyoterapi ve kök hücre nakli tedavi başarısını ve yaşam hızlarını artırsa da hem erken hem de geç dönemde, geçici veya kalıcı önemli yan etkiler yaratırlar.

Hedefe yönelik tedavilerin çocuk kanserinde ilk örneği nöroblastomda anti-GD2 antikorunun tedaviye eklenmesidir. Yüksek riskli nöroblastomda yoğun kemoterapi, cerrahi, radyoterapi, kök hücre nakli ve biyolojik farklılaştırıcı ajan kullanımı ile ilk yıllarda %5 civarında olan yaşam hızı %50 üzerine çıkarılabildi. Minimal kalıntı hastalık nöroblastom nüksünde ve tedavi başarısızlığında en önemli olumsuz belirleyicidir ve ne yazık ki bu grup hala tedavisi güç ve arzu edilen başarının elde edilemediği bir kanserdir. Tümör biyolojisinin anlaşılmasına yönelik çalışmalar nöroblastomda tümör hücresinin yüzey antijenlerinin belirlenmesini ve bunlardan biri olan GD2’ye karşı antikor geliştirilmesini sağladı. Anti GD2 antikoru ile immünoterapi geçtiğimiz yıl öne çıkan ve tedavi başarısını artıran önemli çalışma başlıklarından biri oldu. Ulusal ve uluslararası çok merkezli çalışmalar anti GD2 monoklonal antikor immünoterapisinin kalıntı hastalığın temizlenmesinde katkısı olduğunu bildirdi. Anti-GD2 antikoru bazı merkezlerde standart tedavi içinde yer almaya başladı.

Titiz ve başarılı destek tedaviler ile erken dönemde hayatı tehdit eden sorunların önemli kısmında gelişmeler sağlandı. Ancak, kür olan çocukların gelecek hayatlarında karşılaşacakları geç sağlık sorunları daha önemli hale geldi. Bu nedenle artık çocuk kanserlerinin tedavisinde en önemli amaç tedavi başarısından ve iyileşme oranlarından ödün vermeden tedavilerin ve dolayısı ile gelecek yan etkilerin azaltılmasıdır. Son yıllara kadar bir çok kanser tipinde tedavi başarısını koruyarak radyoterapi ve kemoterapötiklerin dozlarının azaltılması kısmen mümkün oldu. Bundan sonra başarının artarak devam edebilmesi ve kanserin herkes için tedavi edilebilir hastalık haline gelebilmesi için kişiye özel tedavilerin geliştirilebilmesi gerekiyor. Değişik kanser tiplerinde vücudun normal ve sağlıklı hücrelerini etkilemeden, özgül olarak kanser hücresini hedef alan ve yok eden ilaçlar hedeflenmiş tedaviler olarak adlandırılır. Kanser tedavisinde kullanıldıklarında tedavi başarısını ve yaşam hızını yükseltebilirler, kemoterapötiklerin sayı, doz veya süresini azaltılabilmesini sağlayabilirler. Çocuk kanserlerinde erişkindeki kadar çok sayıda hedefe yönelik tedavi se-

NÖROBLASTOMA

BURKİTT LENFOMA Bir başka önemli çalışma, Burkitt lenfomalı çocuklarda bildirildi. 1970’lerin sonunda Burkitt lenfomalı çocukların ancak yarısı tedavi ile hayatta kalabilirken, 2000’li yıllara gelindiğinde uluslararası çalışma protokolleri ile yaşam hızları düşük evreli tümörlerde %98’e, evre 3 tümörlerde %91’e ulaştı. Ancak tanıda yüksek tümör yükü olan, santral sinir sistemi veya yaygın kemik iliği tutulumu olan hastalarda daha yoğun tedaviye rağmen yaşam hızı %80 üzerine çıkamadı. Geçtiğimiz yıl ilk so-

Doç. Dr. G. Burça Aydın Hacettepe Üniv.Tıp Fak.Hastanesi Çocuk Sağ.ve Hast. A.B.D. Pediatrik Onkoloji

nuçları açıklanan bir çalışma rituksimabın kemoterapi şemasına eklendiğinde tedavi başarısını artırdığını gösterdi. Rituksimab Burkitt tümör hücresinde bulunan CD20 antijenlerine karşı geliştirilmiş bir antikordur ve özgül olarak yalnızca yüzeyinde CD20 taşıyan hücreleri yok eder. Rituksimabın kemoterapi şemasına eklendiği kötü prognozlu hasta grubunda önceki çalışmada %80 bildirilen yaşam hızının %95’e çıktı ve rituksimab içermeyen yalnız kemoterapi verilen çalışma kolu kapatıldı. Bu sonuçlar Burkitt lenfomanın artık tedavi edilebilir bir kanser haline geliyor olduğuna işaret ediyor. Çocuk kanserlerinin tedavi başarılarının daha yüksek olması, gelecekte giderek daha fazla kanser sağ kalanı olacağını, bu topluluğun sağlık sorunlarının toplum sağlığı içinde ağırlık kazanacağını gösteriyor. Moleküler çalışmaların tümör biyolojisini aydınlatmaya başlaması, hedefe yönelik ilaçların pratiği değiştirmeye başlaması, kanser tedavisinde giderek artan paya sahip olacaklarını gösteriyor ve geleceğe ilişkin başarı beklentilerimizi artırıyor. MART- NİSAN 2017 / PS 23


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TÜRKİYE’DE KANSER ARTIŞ HIZI

ken kadınlarda bir miktar daha düşüktür. Avrupa Birliği ülkeleri ve Amerika gibi gelişmişlik düzeyi yüksek olan ülkelere oranla kanser açısından hem kadınlarda hem de erkeklerde daha düşük bir hızda olduğu görülmektedir. ÖLÜM ORANLARINDA TÜRKİYE’NİN DURUMU Doç. Dr. Murat Gültekin Hacettepe Üniv.Tıp Fak.Kadın Hastalıkları ve Doğum A.B.D. Jinekolojik Onkoloji Bölümü

Ülkemizde ki en son resmi rakamlar değerlendirildiğinde bir yıl içerisinde yaklaşık 96.200 erkek ve 67.200 kadının kanser teşhisi aldığı tahmin edilmektedir. Son 5 yıl verileri değerlendirildiğinde; kanser sıklığında herhangi bir artış ya da azalış olmadığı söylenebilir. Türkiye’de yılda 163.500 civarında yeni kanser vakası olduğu tahmin edilmekte, ülkemizde bir günde yaklaşık 450 kişinin kanser teşhisi aldığı söylenebilir. TÜRKİYE KANSER İNSİDANSI Bu orana göre dünyada sıralamasında Türkiye kanser insidansı, erkeklerde dünya insidansının üzerinde seyreder24 PS / MART- NİSAN 2017

Ölüm nedeni istatistikleri incelendiğinde; kanser tüm ölümlerin yaklaşık %20 civarını oluşturmaktadır. Kanser, 2015 yılı içerisinde 49.946 erkek, 27.022 kadının ölümüne neden olmuştur. Gırtlak, soluk borusu, bronş ve akciğerin kötü huylu tümörü erkeklerde 20.388 kişi ile en fazla ölüme neden olurken, kadınlarda ise meme kanseri 3.853 kişi ile en yüksek sayıda ölüme neden olmuştur. ERKEK VE KADINLARDA TARAMA ORANLARI Toplum tabanlı kanser taramalarında; 81 ilde en az bir tane olmak üzere toplamda 31 adet mobil olmak üzere toplam 190 KETEM (Kanser Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezi) bulunmaktadır. Bunlara ek olarak son yıllarda TSM - AÇSAP ve Aile Hekimleri taramaları büyük destek vermektedirler.

MEME KANSERİ TARAMALARI Meme kanseri taramalarında; ülke genelinde hali hazırda hizmet sunmakta olan mobil mamografi cihazlarının yanı sıra alınan 10 adet yeni mobil mamografi(Pembe Prensesler) cihazı 2016 yılı başında hizmet sunumuna başlamıştır. Yeni mobil mamografilerle birlikte mobil mamografi sayısı toplamda 27’e ulaşmıştır. Mobil ünitelerde meme kanseri taraması için dijital mamografi bulunmakta ve günlük mamografi çekim sayısı ise 40 ile 120 arasında değişmektedir. Mobil ünitelerde ve KETEM’lerde çekilen mamografi görüntüleri Ankara’da Hacettepe Teknokentinde kurulan raporlama merkezine internet üzerinden aktarılmakta ve her mamografi en az iki radyoloji uzmanı tarafından merkezi olarak raporlanmaktadır. Proje kapsamında çalışacak olan radyoloji teknisyenleri ve radyoloji uzmanları çalışmaya başlamadan önce eğitime alınmıştır ayrıca Avrupa kalite kriterleri (yapılan biopsi tipi, lenf pozitiflik oranı, saptanılan kitle çapı vb.) doğrultusunda, Türk Radyoloji Derneği ve Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu tarafınca denetimler yapılmaktadır. Eskiden KETEM’lerde yıllık 80.000 olan mamografi sayıları mobil mamografi projesi ile yılda 350.000’e çıkmıştır.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Tüm Kanserler Yaşa Standardize İnsidans Hızlarının Cinsiyete Göre 2010-2014 Yılları Arasındaki Dağılımı (Her 100 bin kişide yıllık teşhis edilen kanser sayısı) Meme kanseri taramalarında 2015 yılında 1.815.713 kadına erişilmiş, hedef nüfusun % 30,9’una tarama yapılmıştır. 2016 yılında bu rakamlar 2.017.128 kadın ve % 33,6 tarama oranı şeklindedir. SERVİKS KANSERİ HPV DNA TARAMALARI 2014 yılı Ağustos ayında başladığımız HPV DNA taramaları her ilimizde Aile Hekimleri, Toplum Sağlığı, Sağlığı Merkezleri ve KETEM’lerde 30 -65 yaş tüm kadınlarımıza 5 yılda bir ücretsiz yapılmaktadır. Tüm örnekler Ankara ve İstanbul’daki kurulan Ulusal HPV Laboratuarına getirilmektedir. Pozitif olan bireyler için, HPV genotipleme ve sitoloji de çalışılmaktadır. Sonuçlar örneğin laboratuara ulaşmasından itibaren 48 saat içinde web tabanlı bir yazılımla hastalar tarafınca Türkiye’nin her yerinden görülebilmektedir. Tüm süreç toplam 10 günde tamamlanmaktadır. Serviks kanseri taramalarında 2015 yılında 2.845.642 kadının taraması gerçekleştirilmiş böylece hedef nüfusun % 83,7’sine

ulaşılmıştır. 2016 yılında bu rakamlar 2.898.424 kadın ve yine % 83,7 tarama oranı şeklindedir. HPV DNA ile yürütülen servikal kanser tarama programımız ile Türkiye HPV haritasının oluşması sağlanmış ve yaklaşık 9000 kişide kanser öncesi preinvaziv dönemde saptanarak, ileri merkezlere yönlendirilerek erken tanı ve tedavi şansına sahip olmuştur. HPV testi pozitif olan 100.000 olguda yaklaşık 400 kanser öncülü lezyon ve yaklaşık 20-25 kanser yakalanmaktadır. Ayrıca tespit edilen kanser olgularının %90’dan fazlası 1. evre olup yılda yüzlerce kadının hayatı kurtulmaktadır.

Erkeklerde akciğer-prostatkolorektal kanserleri sıralaması

KOLON KANSERİ TARAMALARI Kolon kanseri taramalarında 2015 yılında 1.532.773 kişinin taraması gerçekleştirilmiş, hedef nüfusun 22,6’sına ulaşılmıştır. 2016 yılında ise 1.708.025 kişinin taraması yapılmış, hedef nüfusun % 24,1’ine ulaşılmıştır. Bildiğiniz gibi bu nevi ulusal taramalarda altın standart, hedef nüfusun % 70’ine ulaşmaktır.

Kadınlarda meme-tiroidkolorektal; kanserleri sıralaması MART- NİSAN 2017 / PS 25


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

YENİ RADYOTERAPİ UYGULAMALARI STREOTAKSİK RADYOTERAPİ

TEDAVİ PLANLAMASI Streotaksik vücut radyoterapisi uygulamalarında hedefi hassas olarak belirleyebilmek ve tedaviyi planlayabilmek için Bilgisayarlı Tomografi, Manyetik Rözenans Görüntüleme ve benzeri ileri görüntüleme teknikleri kullanılır. Elde edilen görüntüler üzerinde hedef hacim ve çevresinde yer alan normal yapılar çizilir. Ardından kişiye özel tedavi planlaması yapılır. Tedavi tümörün tipine ve yerleşimine bağlı olarak genellikle 1-5 seferde ve günde 1 kez uygulanılır. Prof. Dr. Zeynep Özsaran Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı

Radyoterapideki pratik uygulamalar son 60 yıl içinde oldukça gelişmiştir. Günümüzde rutin olarak kranium ve vücut içerisindeki hedef dokular, hassas konformalite sağlayan iyi kalibre edilmiş iyonizan ışınlarla, tekli ya da çoklu fraksiyonlarla ışınlanabilmektedir. Radyoterapide amaç yüksek tümör kontrolü yanında düşük yan etki ile tedavinin tamamlanmasıdır. Medikal görüntüleme, immobilizasyon teknikleri ve bilgisayar yazılım programlarındaki gelişmeler yeni radyoterapi yöntemi olan streotaksik radyoterapinin geniş alanlı kullanımına olanak sağlamıştır. Streotaksik vücut radyoterapisi çok yüksek dozlardaki radyasyonun çeşitli yoğunluklarda birçok ışın demetleri kullanılarak ve farklı açılardan milimetrik hassasiyetle vücuttaki hedefe yönlendirildiği bir tedavi biçimidir. Farklı açılardan gönderilen ışın demetleri hedefte birleşerek en yüksek dozu oluştururken çevrede yer alan normal dokuların aldığı dozun en az olması sağlanır. Böylece radyoterapiye bağlı istenmeyen yan etkilerin görülme oranları azalır. Ancak standart radyoterapiden çok daha komplike bir yöntemdir. Farklı cihazlarla uygulanılabilir; LİNAK, tomoterapi cihazı, Cyberknife ve proton tedavi cihazları. 26 PS / MART- NİSAN 2017

Bu tedavi için en uygun olan adaylar cerrahiye uygun olmayan ve iyi sınırlı tümörü olan olgulardır. En çok kullanım alanları; beyin, kemik metastazları, spinal kord yerleşimli tümörler, karaciğer kanseri veya metastazları, akciğer kanseri ve/veya metastazları, prostat kanseri, pankreas kanseri, yineleyen hastalık (baş-boyun kanseri, jinekolojik maligniteler) olarak sayılabilir. Uygulanılan tümör lokalizasyonuna ve çevresindeki normal dokulara göre görülebilecek yan etkiler de değişmektedir. DOZ AYARLAMASI Konvansiyonel radyoterapide toplam doz genellikle günlük fraksiyonlara bölünerek verilmektedir. İki fraksiyon arası normal dokuların onarımına izin verecek şekilde, fraksiyonlar arası minimum 4-6 saat bırakılmaktadır. Aynı zamanda fraksiyon başına doz arttıkça (günlük konvansiyonel 1.8-2 Gy) rejenere olmayan normal dokularda (karaciğer, kord gibi) geç yan etkilerin artışı beklenir. Stereotaktik radyoterapide,radyoterapideki bilinen bu temel prensiplerden farklı olarak çok yüksek doz genellikle 1-5 fraksiyonda hedefe verilir. Hedef hacme çok az emniyetle yüksek doz uygulanmaktadır. Dolayısıyla yaratılan biyolojik etki normal dokuda tümöre göre daha belirgin olur. Bu nedenle streotaksik radyoterapide diğer radyoterapi uygulamalarına göre (IMRT, konformal ve

diğerleri) 1-5 fraksiyonluk yüksek dozun çok hassas bir doğrulukta hedefe ve tersine minimize ederek normal dokuya verilmesi gerekmektedir. Bu amaçla, tedavi edilecek tümöre veya yakın komşuluğuna küçük belirteçler (fidüsiyel belirteç) yerleştirilir. Bu belirteçlerin özelliği tedavi uygulanılırken düzenli olarak alınan x-ışını görüntüleri veya BT kesitlerinde görülerek tedavinin hedefe milimetrik doğrulukla verilmesine olanak sağlamasıdır. AVANTAJLAR-DEZAVANTAJLAR Diğer taraftan konvansiyonel radyoterapide fraksiyonizasyon, yeniden siklusa giren tümör hücrelerini radyasyona hassas G2 ve M fazlarında yakalama şansını arttırmaktadır. İkincisi, hipoksi iyonizan radyasyon için bir sorun olup, fraksiyone radyoterapi tümörün fraksiyonlar arasında yeniden oksijenizasyonuna izin verir. Genellikle tek fraksiyonda uygulanan streotaksik radyocerrahi’de (SRS) bu avantajlar kullanılamamaktadır. Bu dezavantajlara karşın SRS’nin etkinliği klinik çalışmalarla gösterilmiştir. Normal doku yan etkileri minimaldir. Bunun nedeni yüksek dozun belirgin endotelyal apopitozis ile tümör mikrovaskülaritesinde yıkıma yol açması gibi tümör yanıtında önem kazanan komponentleri ve değişik yolakları kullanması ile açıklanmaktadır. Ayrıca fraksiyonlar arası tümör hücrelerinin repopulasyon imkanı SRS ile kaybolmaktadır. 1990’ların başında uygulanmaya başlayan streotaksik vücut radyoterapisinde doz-zaman şemalarının, tedavi sırasında hedef hacim hareketlerinden dolayı tümör lokalizasyonun ve radyobiyolojik etkinin doğru bir şekilde belirlenmesi hala gelişen, değişen ve araştırılan parametrelerdir. Cerrahiye alternatif noninvaziv bir tedavi modeli olarak gelişimine devam etmektedir.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

S

on 35 yılda immünolojinin daha detaylı anlaşılması ile immünoterapötik yaklaşımlar tekrar gelişim sürecine girmiştir. Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Dr. Abdurrahman Yurtaslan Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştirma Hastanesi’nden Doç. Dr. Umut DEMİRCİ, kanser tedavisini değiştiren immünoterapilerin gelişimi hakkında güncel bilgileri aktardı. “İmmün sistem konaği patojenlere karşi korumada rol oynar. İmmün cevap malign hücreler dahil olmak üzere aberran self antijenlere karşıda gelişebilmektedir. Kanser immünoterapisi ise immün sistemin spesifite ve etkinliğini kullanarak tümör tedavisini hedefler. Humoral immünitenin 1880'lerde tanımlanması ile antikor çalışmaları 1960'lara kadar asıl ilgi alanı olmuştur. Paul Ehrlich “magic bullet” hipotezini yaklaşık 100 yıl önce tanımlamıştır. 1890’ların başında Coley Ewing sarkomda bakteriyel ürünleri (Streptococcus erysipelatis ve Bacillus prodigious) kullanmış ve bazı hastalarda yanıt elde etmiş. Ancak James Ewing aynı dönemlerde radyoterapinin etkinliğini göstermesi ile immünoterapide yaklaşık 50 yıl duraksama olmuştur.

Son 35 yılda immünolojinin daha detaylı anlaşılması ile immünoterapötik yaklaşımlar tekrar gelişim sürecine girmiştir. Özellikle kanser spesifik antijenlerin tanımlanması ile antijen spesifik immünoterapiler gelişmiştir. HBV ve HPV'ye yönelik aşılar ile tümör gelişimi önlenebilmiştir. 1976’da IL2 tanımlanmış, 1983’te E. Colide üretilmiş ve bir yıl sonra kullanıma girmiştir. 1992’de metastatik renal hücreli karsinomda (RCC), 1998 de malign melanomda FDA onayı almıştır. Yüzeyel mesane kanserinde standart tedavi olarak kullanılan BCG; TLR 2 ve TLR 4 agonisti etki göstererek inflamatuar yanıta neden olarak immün kontrol sağlar. Özellikle RCC ile başlayıp son birkaç yılda malign

İMMÜNOTERAPİ ÇEŞİTLERİ VE KANSER TEDAVİSİNDE PRATİĞİMİZİ DEĞİŞTİREN İMMÜNOTERAPİLER melanomda önemli sonuçlar elde edilmiştir. Çoğu immünoterapötik tedavi yaklaşımı 2 kategoride sınıflandırılır. Tümör immün yıkımının negatif regülatör sinyaller ile bloke edilmesi (‘‘check-point inhibitörleri’’ ve tolerojenik enzimler) ve immünojenik yolakları direk stimüle etmek. Diğer immünostimülatör stratejiler ise aşılar, sitokinler, onkolitik virüsler ve hücre tedavileridir. Nonspesifik stimulasyon ile hastanın kendi antitümör yanıtını uyarmak amaçtır. İnterlökin [IL] 2, IFN, veya anti-CTLA4 antikorları (ipilimumab), anti PD-1, anti PDL-1 antikorları endikasyonu olan tedavilerdir. Şu anda “check-point inhibitörler” farklı tümörlerde etkinlik göstermiştir ve bir kısmında onay almıştır. Aktif immünizasyon ise kolay uygulanabilir, toksisitesi kabul edilebilir ancak henüz anlamlı yanıt elde edilememiştir. Adaptif hücre transferi (ACT) ise hastalara antitümör effektörleri (antikorlar ve T-hücreleri) sağlamak amaçtır. Malign melanomda %70 üstünde yanıt elde edilmiş ve %40’ında uzun süreli olmuştur. İmmünoterapide özellikle immün check-point inhibitörleri ve kimerik antijen reseptör (CAR) T hücre adoptif tedavileri ile yeni bir çağ açılmıştır. Aktif ve pasif immünoterapi olarak sınıflandırılabilir.

1.

Aktif İmmünoterapi (tümöre karşı immün yanıt oluşturabilecek ajanlar) a) Terapötik Kanser aşıları (Tümör derive antijen sunan hücre (APC) ve Dendritik hücre aşıları b) İmmün check-point inhibitörleri

2.

Pasif İmmünoterapi (tümörün direk veya indirek regresyonunu yönlendirebilecek ajanlar) a) Nonspesifik- Sitokinler IL-2/Interferonlar/TNF alfa b) Hücre temelli tedaviler (Adaptif hücre tedavileri); Tümör infiltre lenfosit (TIL), kimerik antjen reseptör (CAR) T hücre tedavileri c) Spesifik- Tek başına veya kemoterapi ile birlikte tümöre spesifik veya aşırı eksprese edilen antijenleri hedefleyen monoklonal antikorlar, toksinler, radyoizotop antikorlar d) Bispesifik antikorlar (blinatumomab) e) Onkolitik virüs tedavileri İmmünoterapi sınırlılıkları; optimal tedavi şeması (doz-süre) hedef popülasyonu belirlemek kemoterapiye göre daha zor olması, her yeni immünoterapötik ajanın yüksek maliyeti ve farklı yan etki profilidir. Ek olarak ileri evre hastalıkta yerleşmiş immünsüpresif ortam nedeni ile olası daha az etkinlik sayılabilir. MART- NİSAN 2017 / PS 27


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Yaşama yıllar katmak değil, yıllara yaşam katmak KANSER HASTASINDA YAŞAM KALİTESİ

Prof. Dr. Mustafa Özdoğan Tıbbi Onkoloji Uzmanı Memorial Sağlık Grubu Antalya Onkoloji Merkezi Başkanı

Son yıllarda kanser biliminde gelişmeler ve tedavilerdeki yenilikler baş döndürücü düzeydedir. Son yirmi yılda geliştirilen yeni kemoterapi ilaçları, hedefe yönelik akıllı ilaçlar, immünoterapi ve radyoterapi teknolojisindeki yenilikler sayesinde her 3 kanser hastasından ikisi hastalıklarından kurtulmaktadır. Tabi ki bu tedaviler bir takım yan etkiler içermekte ve bir grup hastamızda tedavilerin yetersiz kalmasından dolayı yaşamlarını kaybetmektedirler. Kanser tedavi stratejisine bakışımızda bilimde yeniliklere paralel olarak değişti. Klasik tedavi ilkelerimiz kür sağlamak ve destek tedaviler verme hedefinden kanseri önlemek, erken tanı koymak, şifa elde etmek, yaşam süresini uzatmak, yaşam kalitesini artırmak gibi daha modern bir bakış kazanmıştır. Peki yaşam kalitesi nedir? Hasta ve yakınlarımız bundan ne anlamalı ve sağlık profesyonellerinden ne talep etmeli? Yaşam kalitesini tıpta ilk tanımlayan hekimlerden birisi Alexis Carrel’dir. 20. Yüz yılın ilk yarısına damgasını vuran ve vasküler (damar) cerrahinin dolayısı ile or28 PS / MART- NİSAN 2017

gan naklinin babası sayılan Nobel ödüllü Dr Carel (1873-1944) “Yaşam kalitesi yaşamın kendisinden de önemlidir” söylemi tıp dünyasında çok etki yaratmıştır. KANSERLİ HASTALARDA YAŞAM KALİTESİ’NİN TANIMI NASILDIR? Yaşam kalitesi kavramı kişiye özel bir kavramdır. Bireylerin kendi kültürleri ve değerleri içinde kendi durumlarını algılayış biçimi gibi anlaşılması zor tanımlar yapılsa da aslında kanser hastaları için tanım daha anlaşılır ve sade olmalıdır. Kanser hastaları için yaşam kalitesinin tanımı fiziksel, psikolojik ve sosyal iyilik halinin hasta tarafınca algısıdır. Ölçülmesi güç gibi görünen bu kavram yıllar içinde geliştirilen metodlar ile standart hale getirilmeye çalışılmıştır. HASTALARIN YAŞAM KALİTESİ SKORLANABİLİR VE ÖLÇÜLEBİLİR Mİ? Fiziksel iyilik hali daha kolayca ve hekim tarafınca ölçülür. Karnofski ve ECOG performans ölçümleri olarak adlandırılan bu ölçümler klinik araştırmalarda son derece önemli olduğu gibi biz onkologlar günlük pratiğimizde de her hasta vizitinde hastayı ölçer ve dosyamıza not ederiz. Yaşam kalite ölçeği ise uluslararası QLQ C30, FACD-G ölçekleri ile karmaşık bir şekilde ölçülebileceği gibi, vizüel anlog skalası adı verilen basit metodlar ile de ölçülebilir ve hastaya öğretilebilir. Hasta

VAS skalası olarak adlandırdığımız bu ölçüm yolunu öğrenirse takiplerde hastalık ve tedavi süreci konusunda hekime yol gösterici olabilir. Aşağıda görüldüğü üzere son 1 haftada yaşam kalitenize kaç puan verirsiniz; 0 en kötü, 10 en iyi puanlar olmak üzere hastadan bir puanlama belirlemesi istenir. Bu yapılırken de hastaya fiziksel, ruhsal ve sosyal iyilik halini bütüncül gözetmesi istenir. KANSER HASTASINDA YAŞAM KALİTESİNİ NELER ETKİLER? Bireye henüz kanserin tanısı koyulmadan dahi yaşam kalitesi bozulmuş olabilir, kanserle ilişkili belirtiler kişinin yaşantısını olumsuz etkilemektedir ve kişi hekime başvurup kanser tanısı alır. Tanı ve tedavi süreci başlar. Bu süreçte neredeyse her hasta veya yakınının hastalığa bağlı ciddi düzeyde yakınması olmasa bile hem yaşam kaybı hem de acı çekme ile ilgili endişeleri çoktan başlamıştır Son yıllarda FDA (Amerikan İlaç Dairesi), ASCO (Amerika Tıbbi Onkoloji Derneği) kanser ilaç ve tedavi stratejisi geliştirme çalışmalarında tedavi edilen hastaların yaşam kalite ölçümlerini zorunlu tutmaktadır. Günümüzde bir ilacın sadece yaşam süresine katkısı bilimsel olarak yeterli bulunmamakta ve yaşamı uzatırken aynı zamanda yaşam kalitesine de olumlu katkı sağladığı ispat edilmelidir. Bu nedenler ile biz hekimler hastalarımızın tedavisini planlarken sadece tedavinin etkinliğini değil yaşam kalitesine olan katkısını da göz önüne alırız.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

YAŞAM KALİTESİNİ ETKİLEYEN KANSER VE KANSER TEDAVİSİNE BAĞLI FAKTÖRLER Fiziksel sorunlar: Bunların başında ağrı gelir. Diğerleri iştahsızlık, kilo kaybı, vücutta ödem, halsizlik, bulantı kusma, kabızlık, uzuv veya organ düzeyinde fonksiyon kaybına bağlı sorunlar (gırtlak kanserinde cerrahi sonrası boğazda delik olması ve konuşma sorunları gibi) ve cinsel fonksiyon bozukluklarıdır. Cinsel sorunlar fiziksel olabileceği gibi psikolojik de olabilir ancak sağlık profesyonellerinin sıklıkla ihmal ettiği ve hasta ve ailesinin yaşam kalitesini bozabilecek durumlardan birisidir. Psikolojik sorunlar: Kanser tanısının konulduğu andan itibaren karşımıza çıkan ve kişiye göre türlü şekil boyutlarda olabilen sorunlardır. Kaygı (anksiyete) başta olmak üzere, hafif depresif bozukluk, kabullenememe, fazla kabullenme (nasıl olsa öleceğim), ağır depresif bozukluk gibi durumlar söz konusu olabilmektedir. Bunun yanında kanserin kendisi veya tedavisinin neden olduğu fiziksel sorunlar da ruhsal sorunlara neden olabilmektedir (saç dökülmesi, boğazda açılan delik ile yaşamak...) Sosyal sorunlar: Hayata keyif katan sosyal etkileşim ve eğlenceye erişimde yetersizlikle karşı karşıya kalınabilmektedir. Hastalık ve sonuçlarının yükü aile ve arkadaşlar ile üstlenilmesi yine bir sosyal sorun olabilmektedir. Bireyin yaşadığı fiziksel ve ruhsal sorunların mesleki, ekonomik, sosyal ve aile yaşantısını etkilemesi kaçınılmaz bir durumdur. Fiziksel ve ruhsal yetersizliklere bağlı sosyal yaşantının etkilenmesi mevcut ruhsal durumu daha da kötüleştirebilmektedir veya mesleki sorunların ortaya çıkması diğer yaşam kalitesi göstergelerine etki edebilir. Bu kısır döngü mutlaka bir yerden kırılmalıdır. Kanserde yaşam kalitesini etkileyen belirteçleri gözden geçirdiğimizde aslında hepsinin birbiriyle ilişkisi olduğunu da görmekteyiz. Bu da bize kanser hastasında iyi bir ekip gerektiren bütüncül bir yaklaşımın önemini hatırlatmaktadır.

Hastalık sürecinden ve tedavi yan etkilerinden kaynaklanan rahatsızlıklar yaşam kalitesi üzerine olumsuz etkilere neden olmakta ve tedaviye uyumu zorlaştırmaktadır. Hastalık halinde kişi öylesi sorunlarla savaşmaktadır ki, yaşam kalitesi öyle etkilenmiştir ki, yaşam yaşanmaz bir hale gelebilir, bu noktada şu çok net söylenebilir: kanser gibi ağır bir hastalıkta - her ne kadar hayatta kalma kaygısı her daim olsa da - yaşam kalitesi yaşamın kendisinden daha önemli hale gelebilmektedir. PALYATİF BAKIM VE EVDE BAKIM HİZMETLERİNDE AMAÇ : YAŞANABİLİRLİĞİ SAĞLAMAK

YAŞAM KALİTESİ YAŞAMIN KENDİSİNDEN DE ÖNEMLİ

Kanser tanısı almış hastada yaşam kalitesini artırabilmek için kanserin kendisine ait tedavi yaklaşımları kadar palyatif bakım ve evde bakım hizmetlerinin de gelişmesi, kanser hasta ve yakınının eğitimi ve bilinçlendirilmesi çok çok önemlidir.

Kanser dünyada birçok ülkede yaşam kayıplarının başta gelen nedenleri arasındadır. Ciddi oranda tedavi edilebilir ve önlenebilir bir hastalık olmasına rağmen ağır ve tedavisi güç bir hastalıktır. Böyle bir hastalığın yaşam kalitesini etkileme düzeyi, orantılı olarak elbette yüksektir. Kanser, yaşam kalitesi üzerine etkileri en fazla araştırılan hastalık gruplarından biridir.

Palyatif bakımın temeli kişinin kendini daha iyi hissetmesi sağlayan bir yaklaşımdır, hastalığı tedavi eden yaklaşımdan ayrılır. Amaç kişinin mevcut şartlarda yaşam kalitesini, yaşanabilirliği sağlamaktır ve yaşam kalitesini etkileyen tüm sorunlara dair bir yaklaşımı vardır. Palyatif bakım hizmetinin geliştiği ülkelerde bu sorumluluk konunun uzmanları tarafından omuzlanmaktadır,

hatta hasta yakınının ihtiyaçları da göz önünde tutulur. Kanser Hastasının Yaşam Kalitesini Artırmaya Planı Şu Mantık Üzerine Kurulmalıdır: "Yaşama yıllar katmak değil, yıllara yaşam katmak". Bu aslında bir palyatif bakım sloganı olmuştur. Kanser hastasında yaşamın kendisinden daha önemli hale gelen yaşam kalitesini yakalayabilmek için öncelikle hastanın yaşam kalitesini bozan sorunların çok iyi ortaya koyulması gerekir. Bu noktada sağlık ekibinin sorgulayıcı ve araştırıcı yönü çok önemli olduğu gibi, hasta ve hasta yakınlarının da kendi durumlarını yeterli ifade etmeleri büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde de kanser ve diğer ağır hastalıklarda yaşam kalitesine verilen önem giderek artmaktadır.

olarak Kanser bir hastalık lediği yaşam kalitesini etki de gibi tedavi sürecinin zan yaşam kalitesini bo r. etkileri söz konusudu

MART- NİSAN 2017 / PS 29


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KOLON KANSERİ VE BARSAK MİKROBİYOTASI Prof. Dr. Tarkan Karakan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı

Kolorektal Kanser (KRK) dünyada önde gelen ölüm nedenleri arasındadır. Kolorektal kanser ile ilgili tüm çalışmalara rağmen patofizyolojisi tam olarak anlaşılamamıştır. Etiyolojisi multifaktöriyeldir.Genetik, diyet, inflamasyon ve son zamanlarda mikrobiyotanın rol oynadığı düşünülmektedir. Kolorektal kanserlerinin %95’i sporadiktir. Yapılan çalışmalar barsak mikrobiyotasının kolonda inflamasyonun ana kaynağı olduğu ve kolorektal kanser gelişimine katkıda bulunduğunu göstermiştir. İnflamasyon oluşumunda mikroorganizmaların etkisi bilinmektedir. Ancak diğer inflamatuvar hastalıklarda (ülseratif kolit, Crohn) kolorektal kanser insidansı sadece hafif artış göstermektedir. Bu nedenle tek başına inflamasyonla karsinogenezi açıklamak mümkün değildir. MUKOZAL İMMÜN SİSTEM MİKROBİYOTA İLE YAKIN İLETİŞİM HALİNDEDİR Segmentli filamentöz bakteriler (omurgalılarda en yakın bakteri tip I Clostridia) T helper 17 (Th 17) hücre yanıtını etkiler. Bu bakterilerin varlığı immün sistemi inflamatuvar yönde değiştirerek 30 PS / MART- NİSAN 2017

bazı enfeksiyonlara karşı korur. Ancak hayvan çalışmalarında Tip I Clostridia varlığı otoimmün hastalıklarla birliktelik göstermektedir. Bacteroides fragilis gibi kommensal bakteriler ise T regulatuvar yanıtı dolayısıyla anti-inflamatuvar cevabın oluşmasını sağlar. Kommensal bakteriler barsak prebiyotiklerden (yararlı bakterileri selektif olarak çoğaltan besinler) kısa zincirli yağ asitleri (KZYA) sentezler. KZYA ise immünregulatuvar ve anti-inflamatuar etkilere sahiptir. KZYA ve niasin kommensal bakterilerin son ürünleridir ve GPR109A reseptörü üzerinden Treg farklılaşmayı uyarır. Ayrıca GPR109A tetiklenmesi intestinal epitelden IL-18 indüksiyonuna ve bu da inflamasyon ve karsinogenezin baskılanmasına yol açar. Son olarak, Faecalibacterium prausnitzii (clostridial organizma) inflamatuvar barsak hastalığından koruduğu için yararlı bir bakteri olarak bilinmektedir. Özellikle Crohn hastalığında azalması ile hastalığın alevlenmesi koreledir.

kultatif anaerobik bakterilerde artış olur. Bu bakteriler patolojik bakterilerdir ve inflamasyonu tetikler. Disbiyozis birçok hastalığa eşlik eder ancak bu durumun inflamasyona sekonder mi yoksa diyet, konakçı genetiği gibi nedenlere ikincil mi olduğu tam bilinmemektedir.

SAĞLIKLI İNSANLARDA BARSAKTA ZORUNLU ANAEROBİK BAKTERİLERDEN OLUŞAN BİR “KOR” MİKROBİYOTA VARDIR

DOĞAL İMMÜN SİSTEM BAKTERİLERE KARŞI İLK SAVUNMA MEKANİZMASIDIR

Bu kor mikrobiyota iki aileden oluşur: Firmicutes ve Bacteroidetes. Ancak bu dengenin bozulmasıyla (disbiyozis) fa-

OBEZİTE DİSBİYOZİS NEDENİDİR VE AYRICA BİRÇOK KANSER İÇİN RİSK FAKTÖRÜDÜR Obez kişilerde Firmicutes artar, Bacteroidetes azalır (F/B oranı artar). Obezitede sistemik düşük dereceli inflamasyon vardır. Bu durum obezitenin tüm kanserlerle %15-20 katkısı olduğu gerçeği ile örtüşmektedir. Kolorektal kanser dokusuna eşlik eden dokunun bariyer fonksiyonu bozulmuştur. Bariyerin bozulması tümörün bakteriyel ürünlerle invazyonuna neden olur. Bunun sonucunda tümör kökenli inflamatuvar sitokinlerden IL-17 ve IL-23 salınımı sonucu tümör gelişimi hızlanır.

Doğal immünitenin bir parçası olan adaptör protein MyD88 farklılaşması sonucu TLR ve IL-1/IL-18 sinyal yolağı aktive olur ve bu da karsinogenezi indükler. Ancak MyD88 yolağı aslında iki


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ucu keskin bir bıçaktır. Bazı çalışmalarda MyD88 deneysel kolit modellerinde kanser koruyucu özellik göstermiştir. Bu farklı etkiler, MyD88 in aynı zamanda IL-18 yolunu uyarmasıyla açıklanabilir. MyD88 in eksikliği IL-18 sinyal yolunu bozar. IL-18 ise mikrobiyal kompozisyonuna kontrol etmektedir. Bu nedenle MyD88 yolağının çalışmaması IL-18 in salınmaması nedeniyle disbiyozisi indükleyerek karsinogenezi tetikler. Bu kompleks mekanizmanın diğer parçaları inflamazom eksikliği üzerinden otofaji mekanizmasının bozulması ve mikrobiyotaya anormal immün cevap oluşmasıdır. FUSOBACTERIUM NUCLEATUM VE KOLON KANSERİ Fusobacterium nucleatum aslında oral mikrobiyotanın bir parçasıdır ve barsakta nadiren bulunur. Ancak KRK ile ilgili çalışmalarda, tümör ve komşuluğunda kontrollere göre artmış bulunmuştur. Amerika’da yapılan bir çalışmada kolorektal kanserinde F. nucleatum %13 sıklıkta bulunurken, Japonya’dan yapılan çalışmada %8.6 bulunmuştur. Ancak her iki çalışmada da F nucleatum varlığı, tümörde mikrosatellit instabilite artışı (MSI-high status) ile birliktedir. Tümör komşuluğundaki dokuda ise %3.4 sıklıkta bildirilmiştir. F. nucleatum kanser mekanizması immün sistem üzerinden T-hücre aracılı adaptif immünitede baskılanma sonucu tümör oluşumu ve bunun dışında microRNA aracılı özellikle miR-21 üzerinden etkili olduğu iddia edilmektedir. KOLOREKTAL KANSER VE MİKROBİYOM (GENETİK MİKROBİYOTA ANALİZİ) Kolorektal kanser hastaları ile kontrollerin barsak mikrobiyotasının farklarını gösteren çalışmalarda, kolorektal kanser hastalarında farklı bir barsak mikrobiyotası olduğu gösterilmiştir. klorektal kanser de bakteri ailesi düzeyinde 3 ailenin arttığı gösterilmiştir: Eubacteriaceae, Clostridiales Family XI. Incertae sedis ve Staphylococcaceae. Genus seviyesinde incelendiğinde ise Fusobacterium ve Campylobacter öne çıkmaktadır. Özellikle Fusobacter genus artmıştır. Fusobacter genusunun alt grupları incelendiğinde: Fusobacterium nucleatum, Fusobacterium periodonticum, Fusobacterium necrophorum, Fusobacterium ulcerans, Fusobacterium varium, ve Fusobacterium gonidiaformans ın arttığı görülmüştür. MİKROBİYOTA TEDAVİLERİ POLİP VE KANSERDEN KORUNMADA ETKİLİ OLABİLİR Mİ? Barsak mikrobiyotasının modülasyonu yeni bir konu ve henüz hangi yöntem-

le barsak mikrobiyotasında terapötik iyileştirme yapılabileceği bilinmemektedir. Diyet en sık başvurulan ve en kolay yöntem olarak ön plana çıkmaktadır. Ancak diyet luminal mikrobiyota üzerinde etkili olmasına rağmen daha derinlerde yerleşen mukozaya yapışık olan mikrobiyotaya etkisi sınırlıdır. Probiyotikler ve prebiyotikler yardımcı tedavi olarak kullanılabilecek diyet tavsiyeleri olabilir. Bunun dışında daha radikal tedavilerden fekal mikrobiyota transplantasyonu (FMT) henüz sadece Clostridium difficile enfeksiyonları için FDA onayı almış bir tedavidir. FMT sağlıklı bir insanın feçesinden elde edilen solüsyonun kolonoskopi veya nazojejunal yol ile disbiyozis olan hastaya verilmesiyle yapılan bir tedavidir. Bazı hastalıklarda deneysel çalışmaları devam etmektedir. Özellikle ülseratif kolit ve Crohn hastalığında yapılan çalışmalarda çe-

lişkili sonuçlara ulaşılmıştır. Gelecekte kolorektal kanser riski taşıyan hastalara bu yöntemin uygulanması teorik olarak mümkündür. Ancak en önemli sorunlar: Hangi donör kullanılmalı, ne kadar sıklıkla bu işlem tekrarlanmalı, antibiyotik kullanmak gerekir mi gibi ucu açık problemleri beraberinde getirmektedir.

sak Yapılan çalışmalar bağır da lon ko ın mikrobiyotasın ağı inflamasyonun ana kayn tal ek lor ko olduğu ve da kanser gelişimine katkı ir. işt rm ste gö bulunduğunu

MART- NİSAN 2017 / PS 31


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

bakımın gerçekten ne olduğuna işaret etmektedir; iyileşmeyen hastalığın belirtilerini maskelemek veya küratif tıptan yararlanamayan ve soğukta kalan hastalara pelerin olmak.

PALYATİF BAKIM KAVRAMI TANIMI VE PRENSİPLERİ

Palyatif bakım tüm uygun palyatif tedavilerin uygulanmasını içerir, buna hastalığı tedavi eden cerrahi tedavi, radyoterapi, kemoterapi, hormonal girişimler vb. dahildir. Bütün bu girişimlerin ortak hedefi hastayı mümkün olduğu kadar rehabilite etmek, ve en iyi hayat kalitesini sağlamaktır. Bu nedenle palyatif bakımın hastane ve toplumda sağlık sistemlerine tam olarak entegre edilmesi büyük önem taşımaktadır. Hem hastalık hem de semptom tedavi edici yaklaşımlar bireysel bazda ve sık aralıklarla değerlendirilerek en uygun tedavi şemaları oluşturulabilir. Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) palyatif bakımı şöyle tanımlar: küratif tedaviye cevapsız hastanın aktif tüm bakımıdır. Ağrı ve diğer semptomların; ve psikolojik, sosyal ve ruhani sorunların kontrolü çok önemlidir. Palyatif bakımın hedefi hasta ve ailesi için mümkün olan en iyi hayat kalitesinin sağlanmasıdır (WHO 1990), Bu tanım, hasta odaklı olması, durumun çok yönlülüğünü ifade etmesi ve hayat kalitesini hedef tutması nedeniyle değerlidir, ancak küratif kelimesinin kullanımı yetersizdir; çünkü birçok hastalık tam iyileşmese de yaşam beklentisi 10 yılı aşabilir.

Prof. Dr. Şeref Kömürcü Anadolu Sağlık Merkezi Medikal Onkoloji Uzmanı

Tanılar ve temel prensiplerden önce, palyatif bakımın sağlık hizmetinin diğer öğelerinden farklı olarak değerlendirilmemesi gerektiğini anlamak önemlidir. Farklılık, palyatif bakımın sağlık hizmetinin bir parçası olmasını engeller veya zorlaştırır. Palyatif bakımın kilit öğeleri küratif tıp için de geçerlidir; palyatif bakımın gelişmesi, ruhani sorunlar gibi, az ele alınan sorunlara odaklanılmasını sağlayarak, diğer sağlık hizmetlerini olumlu etkileyebilir. Palyatif bakım tanımları yıllar içinde, çeşitli 32 PS / MART- NİSAN 2017

ülkelerde bu alanda gelişmeler oluşmuştur. Palyatif bakım organ, yaş, hastalık tipi, patolojisine göre tanımlanmaz; daha çok muhtemel prognozun değerlendirilmesi ve hasta/ hasta ailesinin özgün gereksinimlerine göre tanımlanır. Geleneksel olarak palyatif bakım özellikle ölümün kaçınılmaz olduğu durumda uygulanabilir sayılmaktaydı. Şimdi ise progresif hastalık durumunda daha erken dönemde palyatif bakımın yararlı olabileceği kabul edilmektedir. PALYATİF BAKIMIN HASTANE VE TOPLUMDA SAĞLIK SİSTEMLERİNE TAM OLARAK ENTEGRE EDİLMESİ BÜYÜK ÖNEM TAŞIMAKTADIR Palyatif deyimi Latince’de maske veya pelerin anlamına gelen “pallium” kelimesinden köken almaktadır. Bu etimoloji palyatif

Doyle, palyatif bakımın yaşamın son yıl veya aylarında, artık ölümün ihtimal değil öngörülebilir bir durum olduğu döneme, mevcut olan ve düzeltilebilir fiziksel, duygusal, sosyal ve ruhani acılara odaklandığını söyleyerek tanıma açıklık getirmiştir. Daha yeni bir WHO tanımı, acı çekmenin önlenmesini vurgulamaktadır: “Palyatif bakım, ağrı ve fiziksel, psikososyal ve ruhsal sorunların erken tanı, detaylı değerlendirme ve tedavisi yoluyla acının önlenmesi veya azaltılmasını sağlayarak hayatı tehdit eden bir hastalıkla karşı karşıya gelen hasta ve yakınlarının hayat kalitesini artıran bir yaklaşımdır.” PALYATİF BAKIM TANIMI Bu son tanımına ek olarak WHO aşağıdaki çekirdek prensipleri ortaya koymuştur, buna göre palyatif bakım: - Ağrı ve diğer semptomların giderilmesini sağlar; - Yaşamı destekler, ölümü normal bir süreç olarak değerlendirir; - Ölümü ne hızlandırmak ne de yavaşlatmaya niyet eder; - Hasta bakımının psikolojik ve ruhsal yönlerini entegre eder; - Hastanın ölüme kadar mümkün olduğu kadar aktif yaşamasına yardım edecek destek sistemi sunar; - Hasta ailesinin hastalık ve yas süreci ile


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

başa çıkabilmesi için destek sistemi sağlar; - Hasta ve ailesinin gereksinimlerini, yas için rehberlik dahil, desteklemek için bir ekip yaklaşımı sağlar; - Hayat kalitesini artırır ve hastalık seyrini olumlu etkileme olasılığı da vardır, - Hastalığın erken döneminde, yaşamı uzatacak kemoterapi, radyoterapi gibi tedavilerle birlikte uygulanabilir.

iyi hayat kalitesine odaklanmadır. Bu ciddi semptom kontrolüne dikkat edilmesini; hastanın yaşam deneyimi ve o anki durumunu hesaba katan “holistik” bir yaklaşımı; hem ölmekte olan kişiyi hem de onun için önemli insanları kucaklamayı; hasta, yakınları ve sağlık çalışanlarına karşı açık ve duyarlı bir iletişimi içerir.

Yukarıdaki tanımlardan açıkça görüldüğü gibi, palyatif bakım herhangi bir hastalık tipiyle tanımlanmamaktadır. Potansiyel olarak her yaşta hastaya, muhtemel prognozları ve özgün ihtiyaçları değerlendirilerek uygulanabilir. Terminal bakım palyatif bakımın bir devamı olup ölüm kaçınılmaz ve yakın, birkaç saat veya gün, olduğunda hastanın bakımını tanımlar. Bu terimin palyatif bakımın tüm elemanları için kullanılması uygunsuz ve yararsızdır. Palyatif tıp aktif, ilerleyici ve ileri hastalığı olan ve prognozu sınırlı hastalarda hayat kalitesine odaklanan tıbbi bakımdır. Palyatif tıp hastanın ölümü öncesi ve sonrasında ailenin gereksinimlerinin dikkate alınmasını da içerir.

Palyatif bakım etik konuların yoğun olduğu bir alandır, bir çok başka sağlık alanlarına benzerdir. Ancak burada terminal dönem sorunları daha belirgindir. Palyatif bakımda etik sorunların temelinde iyileşmeyen veya terminal dönemde olan bir hastanın başka bir şey yapılamayacak, anestezi gerektiren, yaşamının uzatılmasına gerek olmayan biyolojik bir kalıntı olmadığı, son ana kadar etken, ilişki kurulursa yaşama büyüme ve başarı tecrübesi katan bir kişi olduğu gerçeği yatmaktadır.

PALYATİF BAKIM YAKLAŞIMI Tüm sağlık çalışanları palyatif bakımın esas prensiplerini tanımalı, günlük pratiklerinde uygun şekilde kullanmalıdır. Genel palyatif bakım: Bazı sağlık çalışanları, sadece bu konuyla ilgilenmeseler bile, palyatif bakım alanında ek eğitim ve uzmanlığa sahip olabilirler. Bu personelin çalışmaları “genel palyatif bakım” olarak adlandırılır. Uzman palyatif bakım: Esas etkinliğin palyatif bakım verme olduğu uzmanlık hizmetidir. Daha karmaşık, zaman gerektiren bakım gereksinimi olan hastalarla uğraşır ve daha üst düzeyde eğitim, personel ve kaynak gerektirir. Etkili, hastalığı gerileten tedavilerin uygun olmadığı zaman bile, palyatif bakım çok etkili bir bakım şeklidir, bazen yoğun bakım ile benzeştirilir. Hiperkalsemi tedavisi, ağrı, kanama ve spinal kord kompresyonu için radyoterapi, vena kava süperior sendromu için kemoterapi, kırık veya barsak tıkanmaları için cerrahi gibi etkili girişimler sıktır. Ayrıca, kayıp ile birlikte yoğun ve hatta bazen dayanılmaz acılar yaşayan hasta ve ailesi ile çalışmak yoğun bir sorumluluktur. Rehabilitasyon da genel olarak aktif bir palyatif bakım şekli kabul edilir. (Doyle, Hanks, ve McDonald 1998). Palyatif bakım ayrıca hem aktif, hem de pro-aktiftir; sorunları önceden tahmin etmeyi, önlemeyi ve her zaman olası sorunları hesaplamayı niyetler. Tüm palyatif bakım hizmetleri altında yatan temel prensip her hasta ve ailesi için mümkün olan en

PALYATİF BAKIM VE ETİK

Profesyoneller tıbbın sınırlılığını bilmeli ve fazla tedavi yapmamalıdır. Ağrı ve acıyla başa çıkmanın tek yolunun tedavi olduğu bilinmelidir. Ayrıca toplam ağrının (ölüm korkusu, ayrılma endişesi, yalnızlık, başkalarına yük olma, varoluşçu sorunlar vb.) sadece tıbbi yöntemlerle tedavi edilemeyeceği hatırlanmalıdır. Toplam ağrı söz konusu olduğunda, analjeziklerin etkinliği ilaç tedavisine iyi bir diyalogun katılması ile ilişkilidir. Doktorlar ve bakım veren kişiler, Beauchamp ve Childress tarafından (Beauchamp ve Childress 1994) saptanan dört prensibi (otonomiye saygı, fayda, zararsızlık ve adalet) takip ederek hastalara ve yakınlarına desteğin önceliklerini ve amaçlarını kabul ederek, hastanın istediği bilgiyi vererek ve hastanın tedavi almak istememesine anlayışlı olarak hastanın otonomisine saygı göstermelidirler. Bakım veren kişiler yararsız girişimden ve rehabilitasyondan kaçınmak için tedavinin faydalarını ve yan etkilerini dikkatli olarak dengelemeli (fayda) ve her bir klinik kararın risklerini ve yararlarını (zararsızlık) değerlendirmelidirler. İLERİ EVREDE VE TERMİNAL DÖNEMDE OLAN HASTALAR DA DİĞER HASTALAR GİBİ HAKLARA SAHİPTİRLER

görme ve maksimum ağrı kontrolü haklarına da sahiptirler. Palyatif bakım ekip üyeleri tedavinin faydasını ve zararlarını değerlendirmelidirler (yararlılık), her bir klinik kararın risklerini ve getirisini tartmalıdırlar (zararsızlık), mümkün olabilen en yüksek bakım standardına her hastanın hakkı olduğunu anlamalıdırlar ve kaynakların uygun şekilde kullanılmasını bilmelidirler. Ölmekte olan hastaların temel hakları şunlardır: Tıbbi bakım alma hakkı, kişi olarak değer görme hakkı, kişisel destek hakkı, ağrısından kurtulma hakkı, bilgilendirilme hakkı, kendisi ile ilgili karar verme hakkı ve tedaviyi reddetme hakkı. Hastanın sağlık durumu, tıbbi değerlendirmesi, önerilen girişimler ve tetkikler, bu tetkik ve girişimlerin yapılmasının veya yapılmamasına riskleri ve avantajları, girişim ve tetkiklerin planlanan tarihleri, başka bir alternatif işlem ve metot olup olmadığı, tedavi süreci ve beklenen cevap ile ilgili konularda ayrıntılı bilgiyi alma hakkı vardır. Hastaların tetkik veya tedaviyi etkileyen kararlara katılma hakkı vardır. Herhangi bir tıbbi girişiminden önce hastanın oluru alınmalıdır. TEDAVİYİ REDDETME HAKKI Hastanın ciddi bir hastalığı varsa, uygun tıbbi tedaviye rağmen kısa bir zaman içinde ölüm gerçekleşecekse, hasta yaşam-destekleyici veya yaşam-kurtarıcı girişimleri reddedebilir. Daha sonra gelişebilecek yetersizlik durumu hakkında karar vermeye halen yeterli olan bir kişi, gelecekte şifa edilemez bir hastalığı olduğunda yaşam-destekleyici veya yaşam-kurtarıcı tedavileri vasiyeti ile kabul etmeme hakkına sahiptir. Hastanın kapasitesinin yeterli olmadığı durumda bu hakkı başka birisine devredebilir. Bu kararı herhangi bir zamanda istediğinde geri çekebilir. Tedaviyi reddeden hastalar ağrı kontrolünü ve acının azaltılmasını isteyebilirler.

Palyatif bakımın hedefi hasta ve ailesi için mümkün olan en iyi hayat kalitesinin sağlanmasıdır.

İleri evrede ve terminal dönemde olan hastaların tıbbi bakım ve personel desteği alma (bir yakınının refakatçi olarak kalması gibi) hakkı, bilgilendirilme hakkı, bir tanısal işlemi veya tedaviyi reddetme hakkı gibi. Tedavi özellikle ölüme engel olamayacaksa tedaviyi reddetmesi anlayışla karşılanmalıdır. Tedaviyi reddetmesi palyatif bakımın kalitesini hiçbir şekilde etkilememelidir. Daha önemlisi, palyatif bakımdaki hastalar maksimum kişisel saygı MART- NİSAN 2017 / PS 33


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

2017-2018 Yönetim Kurulu: Ayşin Kayış, Fatma Gündoğdu, Ferhan Çetin Şeref, Sultan Kav, Kıymet Akgedik, Figen Bay, Şerife Koçubaba, Sevinç Kutlutürkan, Miray Aksu

Onkoloji Hemşireliğinin Gücü; HASTA VE AİLESİNİN KANSER YOLCULUĞUNDA BİRLİKTE YÜRÜMEK Kanser tedavisi multidisipliner bir ekip yaklaşımı gerektiriyor ve Onkoloji Hemşiresi de bu zorlu süreçte ekibin önemli ve bütünleyici elemanıdır. Onkoloji Hemşireliği Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Figen Bay ile derneğin faaliyetlerini konuştuk, onkoloji alanında çalışan hemşirelerimizin yaşadıkları güçlükleri ve çalışma deneyimlerini sizlerle paylaşmak istedik. PS: Derneğiniz kuruluşundan bugüne kadar geçen süreci anlatır mısınız? Kaç üyeniz var ve dağılımı nasıl? Figen Bay: Derneğimiz 13 Ekim 1989’da 12 kurucu üye tarafından “Onkoloji Hemşireliği anlayışı ve bilgisini geliştirmek, bu bilgi ve anlayışı yaymak” amacıyla kurulmuştur. Kurucu üyelerimiz; Eren Kum, Nebahat Kum, Leman Birol, Saadet Ülker, Fethiye Erdil, Filiz Ulusoy, Günsel Başak, Nuran Akdemir, Lale Taşkın, Gülşen Terakye, Ümit Seviğ ve Süheyla Abaan’dır. Derneğimizin, % 75 klinisyen, %25 akademisyen toplam 600 üyesi bulunmaktadır. PS: Derneğiniz mevcut ve gelecek stratejilerini nasıl belirlediniz? Figen Bay: Derneğimiz; 2002’den itibaren 5 yıllık strateji planı oluşturarak çalışmaktadır. 2017-2021 strateji planımızı yönetim kurulu eski başkanlarımızdan Prof. Dr. Nurgün Platin önderliğinde Ulusal Kanser Kongresi’ne katılan meslektaşlarımızla oluşturmayı planlıyoruz. PS: Hedeflerimiz nelerdir, öncelikli olanları sıralayabilir misiniz? Figen Bay: Hedefimiz; ulusal ve uluslararası düzeyde lider olmak. Onkoloji hemşireliğini güçlendirmek, geliştirerek birey ve toplumun bu alanda bilinçlenmesini arttırmak ve bakım kalitesini yükseltmek için çalışmalarımıza devam etmek diyebiliriz. Son yapılan strateji planımız ışığında; 34 PS / MART- NİSAN 2017

Onkoloji hemşireliğinde sürekli eğitim programlarının düzenlenmesi ve yaygınlaşmasını sağlayarak, hemşirelerin bilgi ve beceri düzeylerinin en üst düzeyde tutulması, Onkoloji hemşireliği alanında araştırmaların yapılması ve çalışma sonuçlarının hasta bakımında kullanılır hale getirilmesi, Onkoloji hemşireliğinin mesleki gelişiminin sağlanması ve özlük haklarının iyileştirilmesi, Kanserli hasta bakım standartlarının oluşturulması ve yaygınlaştırılması, Üyelerle iletişim ağının güçlendirilmesi, ulusal/uluslararası kuruluşlarla ve toplum ile iletişimin geliştirilmesidir. PS: Alt çalışma gruplarınız var mı ? Figen Bay: Evet var. Bu hedefleri geliştirmek amacıyla; Araştırma Grubu, İletişim Grubu, Jineonkoloji Hemşireliği, Kök Hücre Nakli Hemşireliği, Meme Hemşireliği, Palyatif Bakım Hemşireliği Pediatrik Onkoloji Hemşireliği, Psikoonkoloji Hemşireliği, Radyoterapi Hemşireliği alt çalışma grupları oluşturulmuştur ve faaliyetler gruplar eşliğinde yürütülmektedir. PS: Dernek olarak hangi faaliyetlerinde bulunuyorsunuz? Figen Bay: Bu kapsamda; Temel Kanser Eğitimi ve Kemoterapinin Temel İlkeleri Kursu, Meme Kanseri Eğiticilerin Eğitimi Kursu, Meme Kanseri Toplumsal Farkındalık Eğitimleri, Temel Düzey Psikolojik Bakım Kursu, TİTAN (Trombositopeni, Anemi ve Nötropeni Eğitim Programı), TARGET (Hedeflenmiş Tedaviler Kursu), Kemoterapi Hemşireliği Sertifika Kursu, Hematopoetik Kök Hücre Nakil Hemşireliği Kursu düzenlenmektedir. Onkoloji Hemşireliği Derneği Sağlık Bakanlığı ile oluşturulan protokol çerçeve-

sinde “Kemoterapi Hemşireliği Sertifika Kursu” 2005-2015 arasında 22 kez düzenlenmiş 850 hemşire bakanlık onaylı “Kemoterapi Hemşireliği Sertifikası” almıştır. Sertifika yönetmeliği değişikliği sonrası Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’na yaptığımız eğitim merkezi başvurumuz 05.04.2017 tarihinde onaylanmıştır. Böylece SB Abdurrahman Yurtaslan Ankara Onkoloji Eğitim Araştırma Hastanesi işbirliği ile “Onkoloji Hemşireliği Sertifika” programlarımı yapılmaya başlanacaktır. PS: Ulusal ve uluslararası toplantılar, çalışmalar içinde de yer alıyorsunuz. Hangi derneklerle birlikte çalışıyorsunuz? Figen Bay: Tüm bu eğitimlerin yanında; Ulusal Kanser Kongresi, Tıbbi Onkoloji Kongresi, Geriatrik Hematoloji Kongresi, Ulusal Pediatrik Kanser Kongresi’nin hemşirelik programları derneğimiz tarafından düzenlenmektedir. Ayrıca Onkoloji Hemşireliği Derneği kuruluşundan itibaren; EONS (Avrupa Onkoloji Hemşireler Derneği) ve ISNCC (Uluslararası Kanser Hemşireliği Derneği) üyeliğini sürdürmektedir ve bu kuruluşların yanında ESO, SIOP, UICC, MASCC, MECC ve BUON gibi diğer uluslararası kuruluşlarla da işbirliğinde bulunmuştur. Dernek eski başkanlarımızdan Sultan Kav, 2005-2013 EONS Yönetim Kurulu Üyesi ve EONS Başkanı olarak görev yapmıştır. Derneğimizden bir temsilcimiz EONS Danışma Kurulu Üyeliği yapmakta ve her yıl yapılan danışma kurulu toplantılarına katılmaktadır. PS: Son olarak eklemek istediğiniz, vermek istediğiniz mesajınız var mı? Figen Bay: Kanser tedavisinin bir ekip işi olduğunun bilinciyle, hastalarımıza en iyi hizmeti götürmek temeline dayanarak planlanan bu programların bir parçası olmaktan her zaman gurur duyuyoruz. Katkısı olan herkese teşekkür ederiz.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof.Dr.Sultan Kav ONKOHEM Yönetim Kurulu Üyesi Birey, ailesi ve yakınları için kanser süreci tanı, tedavi ve ötesinde geçen uzun bir yolculuktur. Bu yolculuk hasta ve sağlık çalışanları ile paylaşılır; biz hemşireler bu süreçte hasta ve ailelerine doğrudan bakım ve destek sağlayan bir meslek grubuyuz. Kanser deneyimi bireyleri fiziksel, psikolojik, sosyal, manevi birçok boyutta etkiler; bu süreçte yaşanan belirsizlik ve bilinmezlik önemli bir stres kaynağıdır. Onkoloji hemşireleri hastaların gereksinimlerini belirleyerek yeni duruma uyum yapabilmesi için rehberlik sağlar, birey merkezli bakım sunar, bireyin özerkliğini ve otonomisini destekler. onkoloji hemşireliğinin özü kanserli birey ve ailelerinin yaşamında anlamlı bir fark yaratmak; mesleki ve etik standartlar doğrultusunda bakım vermektir. Değişen ve gelişen sağlık sistemi ile yeni bilimsel gelişmeler kanser bakımına entegre edilmekte bununla birlikte onkoloji hemşireliğinin rolleri de genişlemeye devam etmektedir. Onkoloji hemşirelerinin sağlık alanındaki gelişmelere yanıt vermesi, hemşirelikte özelleşmenin değerini ortaya koyması, hemşirelik bakım standartlarını ve yeterliliklerini tanımlaması ve uygulaması; bakım sonuçlarını ve etkinliğini ortaya koyması gerekmektedir. KANSERLİ BİREY VE AİLESİNİN BAKIM GEREKSİNİMLERİ VAR Uzm. Hem. Ayşin Kayış ONKOHEM Yönetim Kurulu Üyesi “Kanserli birey öncelikle kaygı, korku ve anksiyete yaşamaktadır. Neden şimdi ve bana oldu, neden hastayım, neden ben gibi sorularla yaşadığı korku ve inkar ile birlikte, bunda sonra ki hayatının nasıl olacağı, ne olacağı ve ne yapması gerektiği konusunda, bilinmeyene karşı yaşadığı bu duygularla karışık bir ruh hali içindedir. Korku ve kaygılarını gidermek, bilgilendirmek, duygularını anlamaya çalışmak çok önemli. Çünkü insan bilinmeyenden daha çok korkar. Anlaşıldığını hissettirmek çok önemli. Hasta gibi ailesi de benzer durumdadır ve hatta hastasını korumak adına daha agresif, daha sorgulayıcı olabilir. Bu etkili ve güvenli bir iletişimin olmasını engellediği gibi tedavi ve bakım sürecini de etkilemektedir. ONKOLOJİ HEMŞİRESİ OLMAK CİDDİ BİR FEDAKARLIK, ÖZVERİ, ÖZGÜVEN VE SEVGİ İŞİDİR Miray Aksu ONKOHEM Yönetim Kurulu Üyesi Onkoloji hemşiresi öncellikle çok farklı bir hemşirelik hizmeti sunduğunun farkında olmalıdır. Hem onkoloji hemşiresi olmanın gerektirdiği profesyonel bilgi ve beceriye

GÜÇLERİMİZ VE GÜÇLÜKLERİMİZ

sahip olmalı ki kanserli bireyin ihtiyacı olacak bakımı yönetilmeli hem de iletişim ve dinleme becerisine de sahip olmalı ki kanserli birey ve aileyi bütüncül olarak görüp hizmet verebilmelidir. Kesinlikle onkoloji hemşiresi olmak ciddi bir fedakarlık, özveri, özgüven ve sevgi işidir. Hastamıza ve ailemize karşı fedakar ve özverili çalışmalı, mesleki bilgi ve becerilerimiz konusunda özgüvenimiz yüksek olmalı, hem mesleğimize hem hastalarımıza sevgimiz sonsuz olmalı ki onkoloji hemşiresi olmanın farklılıklarını ortaya koyabilelim. Evet, belki istenenler çok fazla olabilir ama tüm onkoloji hemşireleri bilir ki, onkoloji bambaşka bir dünyadır. YAŞADIĞIMIZ GÜÇLÜKLER Ferhan Çetin Şeref ONKOHEM Yönetim Kurulu Üyesi Kanserli birey tanısını öğrendiği, tedavi süresinde semptomları ağır yaşadığı ve son döneme yaklaştığında kendini hayattan soyutlayabilmekte bu dönemlerde iletişim kurmakta, bakım gereksinimlerin belirlenmesinde, hemşirelik uygulamalarının yapılmasında güçlükler yaşanabilmektedir. Diğer sağlık çalışanları klinik uygulamalarda çoğu kez hastaların öncelikle fiziksel değerlendirmelerinin ve tedavilerinin planlanmasını yapmaktadırlar. Bu da hastanın sosyal, psikolojik faktörlerin geri planda bırakılması yaşadığı sorunların daha çok iletişime geçtiği hemşirelere aktarmaktadırlar. Zaman zaman göz ardı edilen sorunların çözülmesinde diğer ekip üyeleri ile çatışmalar yaşanabilmektedir.

HAYATA DAİR ÇOK ŞEY ÖĞRENDİĞİM BİR ALAN Şerife Koçubaba ONKOHEM Yönetim Kurulu Üyesi “Mesleki tecrübelerimin ve bilgi birikiminin yanında hayata dair çok şey öğrendiğim bir alandır onkoloji. Mesleki başlangıcım 6 yıl yoğun bakımdı. Ölümün nefes kadar yakın olduğu yerdi. Ama Onkoloji yapabileceklerimi sınadığım, sabrın, emeğin, değerli olmanın, umut etmenin, bir gülümsemenin hayatın kendisi kadar değerli olduğunu bana hissettirdiği yerdir. Kanser tanısı alan bireyde kum saatinin tersine çevrildiğini, ama su gibi akan zamanın daha kıymetli kullanılabileceğini öğreten okuldur onkoloji. Tedavi ve bakımının çok ötesinde hastaların hayatlına dokunabilme, iz bırakabilme, teşekkür ve minnet duygusunun hazzını yaşatan alandır.” BEDEN, BEYİN VE RUH SAĞLIĞI BÜTÜNCÜL DEĞERLENDİRİLMELİ Seçkin Erdal ONKOHEM Yönetim Kurulu Üyesi “Hastayla doğru iletişim kurmak, hastanın duygu ve düşüncelerini dikkate almak, bakım sürecine hastayı dahil etmek ve bunun için de doğru iletişim kurulması gerekmektedir. İletişimin doğru kurulması için; hastaya kiminle görüşüp kiminle görüşmek istemediğini sormak, bazen susmak, ‘Ölecek miyim?’ diye sorduğunda, duygularını anlıyorum ancak ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilmiyorum demek işe yarar çünkü hasta için önemli olan, birinin yanında olduğunu bilmektir.” MART- NİSAN 2017 / PS 35


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HASTA DERNEKLERİNİN ROLÜ

Amacımız; gençleri kansere karşı korumak ve hastalar için savunuculuk yapmaktır

Salih Yüce Genç Birikim Derneği Başkanı

Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün raporunda, Türkiye’nin de içinde yer aldığı gelişmekte olan ülkelerde kanser hastalarının oranının 2020’ye kadar %50 artış göstereceği tahmin edilmektedir. Sınır tanımayan bir hastalık olan kanserle etkin mücadele edilmediği, öngörülemeyen durumlar da gözönüne alındığında, bu rakamların daha da yükseleceği kuvvetle muhtemeldir. Bugün etkin bir mücadeleye başladığında, kanser teşhislerinde %20 civarında azalma olabileceği tahmin edilmektedir. Kanser hastalığını yenebilmek için tıp dünyası büyük gayret içerisindedir. Bununla birlikte kanserle mücadele sosyal, kültürel, ekonomik vb. birçok değişkene bağlı bir konudur. Tıp dünyasının belirlediği alan dışında, dört ana eksen etrafında mücadeleyi ele almak mümkündür; 1- Kanser Öncesi (Bilinçlendirme ve Koruma): Kansersiz bir yaşam için gençlerin, ailelerin ve çocukların eğitimi ve doğru bilgilendirilmeleri hastalığın önlenmesi açısından çok önemlidir. 2 - Erken Teşhis: Gençlerin, ailelerin ve çocukların kanserle mücadele konusundaki eğitimi ve bilinçlenmeleri hastalığın erken teşhisinin sağlanması açısından da oldukça önemlidir. Bu aşamada kanseri yenmek daha kolay olmaktadır. 3 - Hastalık Aşaması: Hastalık aşamasında tıp dünyasının benimsediği hastayı destekleyecek ve tıp dünyasına mücadele konusunda yardımcı olabilecek destek alanları yaratabilmek için, konuyu bir sosyal alan içinde ele almak gerekmektedir. 4 - Uluslararası Alan: Kanserle mücadele konusunda tıp dünyası uluslararası işbirliği alanı içerisinde çalışmakta36 PS / MART- NİSAN 2017

dır. Uluslararası işbirliği çalışmalarının, STK’ların (Sivil Toplum Kuruluşu) etkin mücadele edebildiği sosyal alanlara da taşınması gerekmektedir.Bu konuda STK’lara önemli görevler düşmektedir. STK’ların kanserle mücadele konusunda güçlü roller üstlenmeleri, değişik ülkelerin deneyimlerinden yararlanmaları, kanserle mücadele alanını güçlendirecektir. KANSERE KARŞI KÜRESEL EYLEMİN İÇİNDE OLMALIYIZ Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre; Harekete geçmezsek 2020 yılında 10 milyon kişi kanser nedeniyle ölebilir! Dünya Sağlık Örgütü’nün bu verilerinin iyi okuması ve her ülkenin kendine göre yorumlaması gerekmektedir. Kanserle mücadele; devletin, bilim insanlarının, özel sektörün ve sivil toplum kuruluşlarının, konuyu birbirinden kopuk bir anlayışla ele almaması gereken, dünyanın geleceğini tehdit eden ve sürekli gündemde kalması gereken oldukça önemli bir sağlık problemdir. Uluslararası ve ulusal düzeyde deneyimlerin ve iyi örneklerin paylaşımı da büyük önem taşımaktadır. Bir ülkenin kanser alanında yaşadığı tecrübe, bir diğer ülke için rehber niteliğinde olabilmektedir. GENÇ BİRİKİM DERNEĞİ VE ONKO-SEV Yaklaşık 10 yıl önce yakalandığım yumuşak doku kanseri “rabdomyo sarkom” nedeni ile uzun bir süre kemoterapi ve radyo terapi tedavisi gördüm. Tedavi süreci sonunda eğer kanseri yenebilirsem bir hasta, bir baba ve birey olarak edindiğim tecrübeleri, toplumla ve kanser hastalarıyla paylaşmayı ve kanserle mücadele konusunda Türkiye’de toplumsal bir eylem planı oluşturulması ve uygulanması üzerine çalışma sözü verdim. Bu süreçte insanın hayata kıl payı tutunduğu en zor zamanlarda, küçük bir desteğin bile hayati önem taşıdığını anladım. Bu nedenle kanser hastalığını yendikten sonra kendi köşeme çekilmedim, diğer hastalara destek olabilmek için çalışmanın yollarını aradım. Benim yaşadığım şehir olan Muş, Türkiye’nin doğusunda küçük bir şehir. Muş ekonomik göstergeler açısından Türkiye’nin diğer illerine oranla daha

alt sıralarda yer alıyor. İlk olarak Muş’ta “Onkoloji Hastaları Yardımlaşma ve Sevgi Derneği-ONKO-SEV”i kurarak çalışmalarımıza başladık. Ardından kansere karşı mücadelede özel olarak çocukları ve gençleri hedefleyen, onların sosyal ve kültürel yaşamlarını zenginleştirmeyi amaçlayan “Genç Birikim Derneği”ni kurduk. Bu iki dernek vasıtasıyla 2004’ten bugüne kanserle mücadele konusunda çok sayıda çalışma gerçekleştirdik. “ROL MODEL” OLMAYA ÇALIŞIYORUM Genç Birikim Derneği olarak hedeflerimizin başında, çocukları ve gençleri kansere karşı korumak ve hastalar için savunuculuk yapmak geliyor. Kanser, psiko-sosyal ve ekonomik tarafları olan çok yönlü bir sağlık sorunudur. Bu nedenle ailelerin, gençlerin ve sivil toplum kuruluşlarının kanserle mücadele sürecinde etkin olarak yer alması, kanserle mücadele alanını genişletmekte, güçlendirmekte ve toplumsal bir bilinç yaratılması konusunda yapılan çalışmalara katkı sağlamaktadır. Dernek olarak çalışmalarımızı bu eksen içerisine oturtmaya gayret gösteriyoruz ve kanserle ilgili olarak elimizden geldiğince her platformda yer almaya çalışıyoruz. Kanser hastalığım size bu anlattığım çalışmaları yapmamı sağladı. Kanser olmamayı çok isterdim ama eğer kanser olmasaydım, bunları yapmayacaktım. Bazen şunu düşünüyorum; hasta olduğumu öğrendiğim ilk günlerde Allah ile ölmemek için sürekli pazarlık yapıyordum! Ölmemek için hep yeni bir şans diliyordum. Bugün o günlere dönüp baktığımda ise, ben kanserle mücadeleyi öğrenmek ve öğretmek için kansere yakalandım diyebiliyorum. Kanserle mücadelede hastalığım süreci de dahil 11 yıldır birçok çalışmanın koordinasyonunda aktif roller üstlendim. Kanser hastalarına şunu söylüyorum; ben başardım, sizler de başarabilirsiniz yeter ki buna gerçekten inanın... Genç, çocuk ve kadınlara sağlığınıza dikkat edin diyorum! Bunu başaran insanları görebilmek beni çok mutlu ediyor.


BİLİM / ARAŞTIRMA

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

GELECEĞİN TIP YAKLAŞIMINDA Mikro ve Nanoteknolojilerin Tıp ve Biyolojideki Uygulamaları

K

anser tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu. Belirtilerin ve laboratuvar testlerindeki delillerin yetersizliğinden, hastalık erken aşamalarda teşhis edilememektedir. Metastazın değişik evrelerinde, bazı hücreler tümorlü bölgeden kopup kana karışmaya başlar. Kanda serbestçe dolasan tümör hücrelerinin (CTC) ve hücre kümelerinin (CTM), kanserin metastazından sorumlu olduğu bilinmektedir. Literatüre göre bu hücrelerin sayıları, hastalığın evresine göre 1-1,000 hücre olarak değişmektedir. Kanımızda ise milyarlarca kan hücresi var: 1 mL kanda yaklaşık 10 milyon lökosit, 5 milyar eritrosit bulunmaktadır. Kanda dolanan bu hücreleri tespit etmek, “saman yığınında” bir tane “iğne” aramaya benzetilebilir. CTC’ler ilk kez 1869 yılında tümörlü bir hastanın kan örneğinde saptanmıştır. Fakat, bu çok nadir görülen hücrelerin kandan tespiti ve ayrıştırılması hem teknolojik, hem biyolojik açıdan çok büyük bir problemdir. Günümüz tıp dünyasında kanser hücrelerini kandan ayırmaya çalışan tüm teknikler, immünolojik özelliklere dayanmakta ve hücreleri epitel hücre yapışma molekülü (EpCAM) olan antikorlarla yakalamaya ve ayırmaya yöneliktir. İmmünomanyetik bir sistem olan Cell Search, FDA tarafından onaylanmış tek yöntemdir. CTC’lerin bu yöntemle izolasyonu manyetik parçacıkların hücrelerin yüzeyindeki anti-EpCAM ve anti-CD45 antikorlarına bağlanmasına dayanır. Fakat, kanser hücreleri fenotipik ve genotipik olarak heterojendir; hepsinde bu antikorlar bulunmayabilir. Özellikle, epitel durumdan mezenkimal duruma geçiş yapmış kanser hücrelerini EPCAM antikorlarıyla yakalamak imkansızdır. Dahası, manyetik parçacıklarla izole edilen CTC’ler çoğunlukla canlılıklarını çok çabuk kaybederler ve ex-vivo hücre kültürü için kullanılamazlar. Ayrıca, hücrelere yapışan manyetik parçacıklardan kurtulmak çok zor olduğu için, biyolojik karakterizasyon için gerekli genomic, proteomic ve transcriptomic analizler zorlaşmaktadir.

Diğer yaklaşımlar, CTC’lerin kan hücrelerine göre “büyüklük elektromanyetik ve dielektrik özellikler” veya “deformabilite” gibi diğer fiziksel farklılıklarını analiz ederek tespit etmeye çalışmaktadır.

Bununla birlikte, CTC heterojendir; Aynı tümör içinde birden fazla fenotip mevcut olabilir ve hücrelerin özellikleri kan dolaşımına girdikten sonra dinamik olarak gelişebilir. Bu sebeple; çok nadir ve düşük konsantrasyonlarda (1 milyar kan hücresi icinde dolasan 1 CTC hücresi) olarak görülen kanser hücrelerinin kandan tespiti ve hastalığın tehsisi ve seyrinde kullanılması için yeni tıbbi ve teknolojik yöntemlere acilen ihtiyaç vardir. Stanford Üniversitesi’ndeki araştırmalarım sırasında, mıknatıslar arasında tek bir canlı hücreyi yerçekimsiz ortamda “uçurabilen” ve yoğunluğunu çok hassas bir şekilde ölçebilen bir mikroçip geliştirdim. Bu teknoloji aynı zamanda, hücrelerdeki biyolojik değişiklikleri çok hassas, çok hızlı, basit ve düşük maliyetli bir şekilde tespit edebilmektedir. Bu çalışmamız, 2015 yılında Proceedings of the National Academy of Sciences (PNAS) dergisinde yayımlandı. Science ve New Scientist de bu çalışmayı kendi sitelerinden duyurdu. Geliştirdiğimiz mikroçip sayesinde, her hücrenin kendine has bir manyetik özelliği olduğunu gösterdik. Örneğin, kırmızı kan hücresi, beyaz kan hücresi, kanser hücresi ve bakteri hücresi; hepsinin kendine özgü bir manyetik hassasiyeti var. LEVITAS adını verdiğimiz bu hassas cihaz, kandaki tüm hücrelerin biyofiziksel farklılıklarını kullanarak yoğunluk (density) profillerini hızlıca çıkarıyor. Böylelikle, hiç bir biomarker ya da yüzey antikoru kullanmadan kandan CTCleri hızlı bir şekilde ayırt ediyor. Geliştirdiğimiz manyetik mikrocip sayesinde basit bir kan testiyle milyarlarca kan hücresi arasından çok nadir görülen bu kanserli hücreleri 20 dakikada tespit edebildiğimizi gösterdik. Geçtiğimiz yıldan beri de çalışmalarımızda, çeşitli kanser türlerinde (meme, akciğer, böbrek) çok düşük konsantrasyonlarda (10 CTC/ml) bile bu hücreleri kandan %80-90 verimlilikle ayırabildiğimizi tespit ettik. Ayrıca, farklı kanser türlerinden olan hücrelerin spesifik ve etiketsiz (biomarker-free) izolasyonunun yanı sıra, kandan ayrıştırılan CTClerin canlılığını ve işlevselliğini bir hafta boyunca koruyabildiğimizi gösterdik. Bu yöntem hiç bir manyetik parçacık kullanmadığı için kandan ayrıştırılan kanser hücrelerinin DNA, RNA ve proteinlerinin incelenmesine de izin vermektedir.

Dr. Gözde Durmuş Stanford Üniversitesi Araştırma Görevlisi

Geliştirdiğimiz bu “Sıvı biyopsi” yönteminin en büyük uygulama alanı kanser tarama ve seyri üzerinedir. Şu anda, Stanford Tıp Fakültesi hastaneleriyle ortaklaşa klınik çalışmalarımız devam etmektedir. Bu platform teknolojiyle değişik evrelerde olan akciğer ve böbrek kanseri hastalarından alınan kan örneklerindeki, serbestçe dolasan kanserli hücre sayılarını tespit etmekteyiz. Böylelikle, biyopsiye gerek kalmadan yapmadan, kanda yakaladığımız kanser hücrelerinin hem tipini hem de genetiğine bakıp hastada hangi mutasyonların olduğunu anlamamız mümkün olacaktır. Ayrıca, hastanın uygulanan ilaç tedavisine cevap verip vermediğini basit bir kan testiyle anlayabilirmiyiz onu araştırıyoruz. Değişik zaman aralıklarında hastalardan alınan kan öneklerinde ayrıştırdığımız CTC’lerin hem sayısını hem de moleküler bilgisini karşılaştırıyoruz. Diğer sıvı biyopsi yöntemleri, “exosome” adınıverdiğimiz küçük (30-100 nm büyüklüğünde ) keseciklere ya da tümor hücrelerinden koparak kana karışan cfDNA’lara yoğunlaşmaktadır. Özellikle, cfDNA çok erken dönemde dolaşıma karışmaktadır. Bu sebeple, kanserin başka bir marker yada görüntüleme metodu ile saptanamayacak kadar erken bir evrede teşhisi için önemli oldukları düşünülmektedir. Geliştirilen yeni likit biyopsi yöntemleri, “Geleceğin tıp yaklaşımında” kanser hücrelerinin hangi ilaca nasıl yanıt vereceğini anlayıp, kişisel bir tedavi yöntemi geliştirmek için daha doğru ve hızlı bir yol sunacak, kemoterapi, radyoterapi ve immünoterapiye “tamamlayıcı tanılama” sistemi olarak da kullanılabilecektir.

MART- NİSAN 2017 / PS 37


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

BASİT ÖNLEMLERLE KANSER RİSKİNİ AZALTABİLİRSİNİZ

üzere; baş-boyun, dudak, ağız içi, kalın bağırsak, pankreas, böbrek, karaciğer, mesane, rahim ağzı ve meme kanseri riskini artırmaktadır. Sigara kullananların yanında bulunan kişiler bile pasif içici durumuna düşerek, akciğer kanseri riski ile karşı karşıya kalabilmektedir. Bu nedenle kendimize ve çevremize yapabileceğimiz en önemli iyilik, tüm sigara ürünleri ve alkolü hayatımızdan çıkarmak olacaktır. Doç. Dr. Soley Bayraktar Memorial Şişli Hastanesi Onkoloji Bölümü

Kanser tüm dünyada ve ülkemizde kalp damar hastalıklarından sonra kaynağı belli olan ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer alıyor. Ülkemizde her yıl 200 bine yakın kişiye kanser teşhisi konuluyor. Ancak yaşam şeklinde yapılan birkaç olumlu değişiklik sayesinde kanser yüzde 30-40 oranında önlenebiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Onkoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Soley Bayraktar, kanserden korunma yöntemleri hakkında bilgi verdi. Kadın, erkek ve çocuk ayırt etmeden her yaştan her dönemde insanın yakalanabileceği bir hastalık olan kanserle mücadelede gelişen teknoloji ve tıp bilgileri ile önemli bir mesafe kat edildi. Tüm bu ilerlemeler sayesinde, pratik tetkiklerle kanserin erken teşhisi mümkün olmakta ve tedavisi kolaylaşmaktadır. Genetik miras, yaşam tarzı ve çevresel sebepler de göz önüne alınarak, basit önlemlerle kanser riski en aza indirilmektedir.

SARIMSAK VE SOĞANI SOFRANIZDAN EKSİK ETMEYİN Sağlıklı ve organik ürünler tüketerek beslenmek kanser riskini tamamen ortadan kaldırmamaktadır ancak bu riski minimum düzeye düşmektedir. Rafine şekerli ve hayvansal yağlı gıdalardan uzak durarak; bol taze sebze, meyve, tam tahıllı ürünler ile baklagillerden oluşan yiyecekleri tüketmek, kişilerin ideal kilolarda kalmasını sağlayarak başta kanser olmak üzere birçok hastalıktan korunmasını sağlayabilmektedir. İşlenmiş yiyecekler yemek borusu, pankreas ve kalın bağırsak gibi kanserlerin riskini artırmaktadır. Sofralarda işlenmiş ürünler yerine; kanseri sevmeyen brokoli, samon balığı, avokado, karnabahar, soğan ve sarımsak tercih edilebilir. İDEAL KİLODA KALIN

7 ALTIN KURAL:

İdeal kiloda kalınarak böbrek, prostat, akciğer, kalın bağırsak ve meme kanseri riski en aza indirilebilir. Haftada 150 dakika aerobik egzersiz yapmanın sayısız faydası bulunmaktadır. Bu süreyi günlük orta seviye zorlukta yapılan 30’ar dakikalık egzersizlere bölmek kişinin hem çok aktif olmasını kalmasını hem de bedenen ve ruhen sağlıklı olmasını sağlayacaktır.

SİGARA VE ALKOLÜ HAYATINIZDAN ÇIKARIN

GÜNEŞ IŞIĞINI KONTROLLÜ KULLANIN

Sigara ve alkol başta akciğer olmak

Deri kanseri sanıldığından daha sık rast-

38 PS / MART- NİSAN 2017

lanılan ancak önlem alındığı takdirde önlenmesi en kolay kanser türlerindendir. Bu nedenle deri kanserinin en önemli sebeplerinden biri olan güneş ışınlarını kontrollü ve bilinçli kullanmak gerekmektedir. Yaz aylarında güneş ışınlarından saat 10:0016:00 saatleri arasında uzak durulması gerekmektedir. Zorunlu hallerde en az 30 faktörlü güneş koruyucu sürülmesi, uzun kollu tişörtler ve pantolonlar giyilmesi, geniş bir şapka ve güneş gözlüğü kullanılması gerekir. Bronzlaşmak için solaryumdan kesinlikle uzak durulmalıdır. AŞILARINIZI İHMAL ETMEYİN Hepatit B virüsü karaciğer kanserine sebep olabilmektedir. Özellikle sağlık sektöründe çalışanların, birden fazla kişiyle ilişkiye girenlerin, çocukların, uyuşturucu ilaç kullananların, eşcinsel bireylerin hepatit B virüsü aşısı yaptırması son derece önemlidir. Human papillomavirus (HPV) rahim ağzı kanseri, genital organların kanserleri ve baş-boyun bölgesindeki kanserlere sebep olabilir. HPV aşısı hem erkek hem de kız çocuklarında 11-12 yaşlarına geldiklerinde önerilmektedir. Eğer kişi çocukken bu aşıyı olmadıysa, istediğiniz yaşta yaptırabilir. RİSKLERDEN UZAK DURUN Kanseri önlemek için dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, tehlikeli davranışlardan uzak durulmasıdır. Örneğin, tehlikeli cinsel ilişkilere girmekten kaçınılmalıdır. Çok sayıda partnerle beraber olmak veya cinsel ilişki sırasında kondom kullanmamak kanser riskini artırır. HPV ve HIV virüsleri cinsel ilişkiyle bulaşır ve bu virüsler rahim ağzı kanseri, karaciğer kanseri, baş-boyun kanseri, genital bölgelerin kanserleri (anüs, penis, vulva, vajen), sarkom, lenfoma ve akciğer kanserine sebep olabilir. DOKTOR KONTROLLERİNİZİ DÜZENLİ OLARAK YAPTIRIN Bazı kanserlerin erken evrede yakalanabilmesi taramalarla mümkündür. Bunlar meme, rahim ağzı, akciğer, kalın bağırsak ve deri kanserleridir. Erken evrede yakalanan kanserlerin tedavisi daha kolaydır ve tedavinin başar şansı çok yüksektir.


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

OBEZİTE KADINLARI, SİGARA ERKEKLERİ

KANSER EDİYOR T

ürkiye’de her 100 bin erkeğin 260’ı, her 100 bin kadının da 180’i çeşitli kanser türlerine yakalanıyor. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi ve Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Şuayib Yalçın kadınlar, erkekler ve çocukların farklı kanser türlerine daha yatkın olduğunun altını çizdi. İstatistiklere göre kadınlar obezite kaynaklı kanserlere, erkekler ise sigara kaynaklı kanserlere daha çok yakalanıyor. Prof. Dr. Yalçın, yaşam tarzı ve alışkanlıkların düzeltilmesi ile sık görülen kanserlerin önüne geçilebileceğini gösterdiğini belirtiyor.

Erkeklerde sıklıkla akciğer, prostat, kalın bağırsak, mesane (idrar torbası), mide, lenfoma, böbrek, gırtlak, tiroid ve beyin tümörleri görülürken, kadınlarda ise en sık meme, tiroid, kalın barsak, rahim, akciğer, mide, yumurtalık, lenfoma, beyin ve rahim ağzı kanserleri görülüyor. Çocuklarda kanser çok daha az görülse de, ülkemizde en sık görülen çocukluk çağı kanserleri lösemi, beyin ve sinir tümörleri, nöroblastom, kemik tümörleri, yumuşak doku sarkomları, cilt kanseri, germ hücreli tümörler, böbrek tümörleri ve retinoblastomdur. Ülkemizde sıklıkla görülen kanserlerin çoğu sigara, obezite ve hareketsizlikle ilişkili kanserlerdir ve büyük bir kısmı yaşam tarzında gerekli değişiklikler yapılarak ve aşılamalarla önlenebilir. Sigarayla ilişkili kanserler yalnızca akciğer kanseriyle sınırlı değil. Erkeklerde ağız, farenks, özofagus, mide, kolorektal, karaciğer, pankreas, larenks ve böbrek kanserleri de sigara kullanımıyla ilişkili. Sigara kadınlardaysa ağız, farenks, özofagus, mide, kolorektal, karaciğer, pankreas, larenks, akciğer, rahim ağzı, yumurtalık, böbrek, mesane ve kan kanseri riskini artırabiliyor. Sigarayla

ilişkili kanserler daha çok erkeklerde görülürken, kadınlardaysa obeziteyle ilişkili kanserler daha yaygın: özofagus, kolorektal, safrakesesi, pankreas, meme, uterus, yumurtalık ve böbrek kanserleri. OBEZİTE TÜRK KADINININ EN BÜYÜK DÜŞMANI

Prof. Dr. Şuayib Yalçın HÜ Tıp Fak. Onkoloji Ens. Öğr. Üy. Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği Genel Başkanı

Yediklerinize dikkat ederek ve egzersiz yaparak obeziteden ve ilişkili olduğu kanser türlerinden korunabilirsiniz. Kadınlarımızı daha hareketli bir yaşama ve sağlıklı beslenmeye teşvik ederek kilo kontrolü sağlarsak, erkeklerimizi de sigaradan ve alkolden uzak tutarsak ve bütün bu davranışları çocuklarımıza da aşılarsak, kanser türlerinin büyük bir kısmını önlemek mümkün olabilir. Ayrıca Türkiye’deki nüfus gitgide yaşlanıyor. En son nüfus sayımına göre Türkiye’de 65 yaş üstü kişilerin sayısı, toplum nüfusunun yüzde 8’ini aştı. Bu da artık daha yaşlı bir nüfusa doğru gittiğimizi gösteriyor. 2050’de bu oran yüzde 10’ları da aşacak ve kanser o zaman daha büyük bir problem haline gelecek. Bu nedenle hem bireysel hem toplumsal önlemler almak ve bunu bir devlet politikası haline getirmek gerekiyor.

Ülkemizde çok iyi tıbbi onkologlarımız, cerrahlarımız, radyasyon onkologlarımız, tüm branşlarda çok başarılı doktorlarımız var ve hastanelerimizin çoğu büyük bir gelişim yaşadı. Ancak tüm bunlarla yetinmemeli, bilimsel çalışmalarla bu meslektaşlarımızı ve tıbbı daha da güçlendirmeliyiz. Her geçen gün kanseri daha da iyi tanıyoruz ve kanserin farklı alt tiplerini belirleyerek bunlara yönelik yeni tedavi yöntemleri geliştiriyoruz. Tüm bu gelişmeler kanserden kurtulan hasta sayısını her geçen yıl daha da artırıyor. Biz de bu alanda daha çok bilimsel çalışma yürütmeli ve bu yenilikçi ilaçların keşfine ve Türkiye’de üretilmesine, ve hastalarımızın bu ilaçlara daha hızlı erişmesine katkı sunmalıyız.

TÜRKİYE’DE BİLİMSEL ÇALIŞMALARIN ÖNÜ AÇILMALI

İleri evrede de olsa kanserle baş etmenin en önemli faktörlerinden birisi kanseri kabullenmek. Kanserle, ancak kanseri kabullenerek baş edebiliriz. Temennimiz kansere hiç yakalanmamak ancak bu mümkün olmadığında normal yaşantımızı nasıl sürdürebileceğimizi ve bu hastalıktan nasıl en az etkilenir hale gelebileceğimizi düşünmeliyiz. Uzun süren kanser tedavisi sürecinde hayatı durdurmamak gerekir. Bu dönemde psikolojik olarak güçlü olmak kansere karşı çok büyük bir silahtır. Dolayısıyla bu konuda da toplumun eğitilmesi ve kanserli hastaların mutlaka psikolojik ve sosyal olarak desteklenmesi gerekiyor.

Ülkemizde kanser tanı ve tedavisinde gelişmiş ülkelerin gerisinde değiliz ancak bu konuda daha da ilerlemek için Türkiye’deki bilimsel çalışmaların önü açılmalı ve bir devlet politikası olarak kanser çalışmaları desteklenmelidir. Çünkü kanserin tedavisi esas itibariyle bilimsel çalışmalarda gizlidir. Türkiye’de zaman zaman çeşitli nedenlerle bazı kanser ilaçlarına erişmekte problem yaşansa da, genelde sorunsuz erişim sağlayabiliyoruz ve ne mutlu ki 80 milyonluk nüfusumuz sosyal güvence altında. Bu birçok ülkede olmayan bir şey.

KANSERLE MÜCADELEDE POZİTİF YAKLAŞIM ÇOK ÖNEMLİ

MART- NİSAN 2017 / PS 39


KONGRE / GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TIBBIN HIZLA İLERLEYEN DALI: GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ

gulamaların sunuldu, karşılaşılan sorunlara çözümler üretilmesi hedefledi. Bilimsel programda yer alan konular alanlarında uzman olan değerli ulusal ve uluslararası bilim insanlarının katılımıyla tartışıldı. Prof. Dr. M. Halil Öztürk TGRD Yönetim Kurulu Başkanı KTÜ.Tıp Fak. Radyoloji AD Öğr. Üyesi

Türk Girişimsel Radyoloji Derneği (TGRD) tarafından düzenlenen “12. Girişimsel Radyoloji Yıllık Toplantısı”, 9-12 Mart 2017 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleşti. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına katılan Prof. Dr. M. Halil Öztürk, Prof. Dr. Cem Yücel, Prof.Dr.Hasan Dinç ve Doç. Dr. Burçak Gümüş, girişimsel radyolojinin uygulandığı alanlar ve yeni gelişmeler hakkında bilgiler aktardı. GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ, BİRÇOK HASTALIĞIN TEDAVİSİNDE BAŞARI İLE UYGULANIYOR Prof. Dr. M. Halil Öztürk TGRD Yönetim Kurulu Başkanı KTÜ.Tıp Fak. Radyoloji AD Öğr. Üyesi Yüksek düzeyli bir bilimsel programla düzenlenen 400’ü aşkın katılımcının takip ettiği 12. Girişimsel Radyoloji Yıllık Toplantısında girişimsel radyolojideki bilimsel son gelişmelerin ve güncel uy40 PS / MART- NİSAN 2017

31’i oturum başkanı olmak üzere 51 konuşmacının yer aldığı toplantıda, paralel olarak devam eden 2 salonda 20 oturum düzenlendi. Ayrıca İnme, Onkolojide Lokal Ablasyon, Vasküler, Arkes ve Serebral Anevrizma Çalıştayları gerçekleştirildi. Girişimsel Radyoloji’de yaptığımız işlemleri, Damar (vasküler) tedavileri ve Damar dışı (nonvas-küler) tedaviler olarak iki büyük gruba ayırmaktayız. Nonvasküler girişimsel radyolojik uygulamalar, değişik anatomik bölgelere ve hastalıklara göre çok çeşitli olup, abse/kist tedavileri gibi sıvı drenajlarını, böbrek veya safra kanallarına yönelik kateter girişimlerini, tümör ablasyon işlemlerini içermektedir. Örneğin RF-Radyofrekans Ablasyon tedavilerinde; tümörlerde iğne ile hastalıklı bölgeye görüntüleme cihazları eşliğinde bir iğne ulaştıktan sonra bu iğne aracılığı ile yakma veya dondurma tedavileri yapılmasıdır. Ancak bunun için tümörün uygun bir evrede yakalanmış olması gerekmektedir. Çok değişik tümörler için bu yöntemler uygulanabilmektedir. Son zamanlarda, tiroid nodüllerinde de ablasyon tedavileri önemli bir alternatif olmuştur.Damar daralması veya tıkanıklığında Balon Anjioplasti (PTA) ve

Stentleme dediğimiz yöntemleri kullanmaktayız. Diz altı damarları gibi çok ince damarların tedavileri bile artık büyük bir başarı ile gerçekleştirilmektedir. Bazen tıkanıklık nedeni pıhtı olabilir. Bu durumlarda da pıhtıların eritilmesi veya çıkarılması şeklinde işlemler uygulanabilmektedir. Damar pıhtılarına müdahale, özellikle inme yani felç geçirmekte olan hastalar için hayati önem arz etmektedir. Bu nedenle girişimsel radyologlar inme hastalarına müdahale ekibinin çok önemli bir parçasıdır. Damar tedavileri çoğunlukla anjiyografi cihazları kullanılarak yapılmakla birlikte, artık ultrason cihazları da zaman zaman damar müdahaleleri için kullanılmaktadır ve işlem başarısını belirgin şekilde artırmaktadır. GÖRÜNTÜLEME CİHAZLARINI ETKİN KULLANABİLEN BİR BRANŞ OLMAMIZ TEDAVİ BAŞARIMIZI ARTTIRIYOR Birden fazla görüntüleme cihazını etkin bir şekilde kullanabilmek, eğitiminin asıl başlangıcı görüntüleme cihazlarını kullanmak olan girişimsel radyologları, bu işlemleri yapan diğer branş hekimlerinden ayıran en önemli farktır. MALZEME TEMİNİNDE SORUN YAŞIYORUZ Girişimsel radyoloji işlemlerinde kullanılan malzemelerin temininde giderek


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

artan güçlükler yaşamaktadır. Çünkü Sosyal Güvenlik Kurumunca malzeme fiyatlarına yıllardır enflasyon ile orantılı düzenleme yapılmamıştır. Girişimsel radyoloji işlemlerinde kullanılan malzemelerin maalesef çoğunluğu ithal ürünlerdir. Büyük ölçüde dışarıya bağımlı olduğumuz bu ürünlerde, üreten veya temin eden firmaların, fiyat politikaları nedeniyle ülkemizdeki faaliyetlerini kısıtlaması ya da sonlandırması endişesi yaşamaktayız. Bunun örnekleri geçmişte yaşanmıştır ve bazı kalemlerde de halen yaşanmaktadır. Bu konular yıllardır dile getirdiğimiz sorunlar olup, artık bunları konuşmamak için, malzeme fiyatlarına enflasyon ile orantılı düzenlemelerin düzenli olarak yapılmasını yetkililere önermekteyiz. İNMEDE GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ Prof. Dr. Hasan Dinç TGRD Yıllık Top. Bilimsel Kurul Başkanı KTÜ Tıp Fak. Radyoloji AD Öğ.Üyesi İnme, beyin damarlarında ani oluşan sorunlar nedeniyle beynin fonksiyonlarının bir kısmını kaybedilmesi olarak tanımlanabilir. Neden olan damar sorunları, çoğunlukla pıhtıya bağlı tıkanmalardır. Pıhtı kaynağı ise kalp boşlukları veya boyun damarlarındaki darlıklar olabilir. İnme. Kalp-damar hastalıkları ve kanserden sonra en sık üçüncü ölüm nedeni olup, dünyada ve ülkemizde büyük bir toplumsal sağlık sorunudur. Sakatlığa yol açan hastalıklar açısından ise ilk sıradadır. Bu nedenle hem önlenmesi hem de tedavisi için çok sayıda çalışmalar yapılmaktadır. İnmenin önlenmesi için koruyucu ilaç tedavileri yanında, varsa boyun damarlarındaki darlıkların tedavisi girişimsel radyolojinin önemli uğraş alanlarındandır. Karotis arteri daralmaları felç oluşumunda önemli bir risk faktörüdür. Bu darlıklar çoğunlukla ateroskleroza bağlı oluşur ve girişimsel nöroradyolojik yöntemlerle tedavisi, felçleri önlemede çok önemli katkı sağlamaktadır. Endovasküler yolla stent uygulaması karotis damarındaki darlığın tedavisinde kullandığımız en iyi yöntemdir. Ancak bu işlemin bu konuda deneyimli girişimsel nöroradyoloji hekimlerince ya-pılması, işleme ait risklerin azalması için gereklidir. Çünkü bu bölgenin stentlenmesi, teknik olarak diğer stent tedavilerinden farklı olup daha karmaşıktır. Ayrıca risklerinin sonuçları da diğer bölge stent tedavileri ile karşılaştırıldığında çok ciddidir. 2014 ve 2015’te yapılan çalışmaların sonuçlarına göre, girişimsel radyolojik yöntemler zamanında müdahale ede-

bilen inme hastasının tedavisinde çok etkin olmaktadır. Zamanında müdahale ise, inme sonrası hastanın hastaneye ilk 3-4 saatte getirilmesinin ve ilk 6-8 saat içinde yapılan müdahaleyi ifade etmektedir. Bu zaman aralığında müdahale edilen hastalarda gerekli ise damar içinden beyindeki pıhtıyı temizlememiz mümkündür. Bu yöntemler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de tedavide girişimsel radyologlar tarafından kullanılmaktadır. İNME MERKEZLERİNİN OLUŞMASI LAZIM Toplumun inme hastalığını iyi tanımaları ve erken reaksiyon göstermeleri gerekmektedir. Ayrıca sağlık sisteminin de bu konuda iyi bir organize olması gereklidir. İnme geçirmekte olan hastaların hızlı bir şekilde ulaşabileceği ve bu işlemin yapılabildiği merkezlerin oluşturulması gerekmektedir. Birçok sağlık kurumumuzda bu amaçla merkezler oluşturulmuştur. Bakanlığımızın da bu amaçla bir çalışma içinde olduğunu biliyoruz. TGRD olarak, akut inme ile gelen hastaların tedavisini yapabilmeleri için tüm Türkiye’de girişimsel radyologlara yönelik bu konuda ileri düzey teorik ve uygulamalı kurslar düzenlemekteyiz.

TİROİD NODÜLLERİNİN TEDAVİSİNDE SON GELİŞMELER: ABLASYON TEDAVİSİ Prof. Dr. Cem Yücel GÜ.Tıp Fak. Radyoloji AD Öğretim Üyesi TGRD Üyesi Ablasyon tedavileri, 1990’lı yılların ortalarından beri karaciğer başta olmak üzere çeşitli organların (böbrek, akciğer, kemik, meme vb) iyi ve kötü huylu tümörlerinin tedavisinde kullanılmaktadır. Görüntüleme yöntemleri eşliğinde gerçekleştirilen ablasyon tedavilerinden başlıcaları arasında; Radyofrekans (RF), mikrodalga, laser ve kriyoablasyon sayılabilir. Tüm bu yöntemlerin esası ultrasonografi veya bilgisayarlı tomografi gibi yöntemler eşliğinde görerek özel bir iğne-elektrod ile ciltten girilerek hedef dokuya ulaşılması ve bu dokunun yakma ya da dondurma ile haraplanmasına dayanır. Tiroid nodüllerinin tedavisinde RF ablasyonu ise 2007’de G.Koreli Dr. Baek tarafından tanımlanmıştır. Ülkemizde ise yöntem 2012’de uygulanmaya başlanmıştır. Toplumda tiroid nodülleri oldukça sık olup bireylerin % 30-40’ında görülür. Kötü huylu nodüllerin tedavisi cerrahidir. Ancak % 5-10 gibi küçük bir grup. MART- NİSAN 2017 / PS 41


KONGRE / GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. Cem Yücel, Prof. Dr. M. Halil Öztürk, Prof. Dr. Hasan Dinç, Doç. Dr. Burçak Gümüş

İyi huylu nodüllerde ise tedavi gerektiren durumlar:

Hastaların işlem hakkında bilmesi gerekenler:

Nodülün bağımsız olarak tiroid hormunu salgılaması (Otonom nodül)

Ablate edilen nodülün boyutları aylar-yıllar içinde küçülür. Birden fazla seans gerekebilir.

Komşu dokulara bası sonucunda ortaya çıkan sorunlar(Yutma güçlüğü, solunum sıkıntısı gibi) Takipteki nodülde boyut artışı eğilimi Kozmetik nedenler Bu gruptaki olguların büyük bir kısmında RF yöntemi ile tedavi uygulanabilir. Yöntem cerrahi ile karşılaştırıldığında önemli avantajlara sahip olduğu görülmektedir; Avantajlar: İşlem ayaktan yapılır. İşlem sırasında lokal anestezi ve gerekirse sakinleştirici kullanılır. Genel anestezi yapılmaz. Ciltte kesi yapılmaz. Nodül boyut ve sayısına bağlı olarak 10-30 dk. sürer. Yanan nodül zaman içinde vücudun bağışıklık sistemi tarafından ortadan kaldırılır. Nodül, 1 yıl içerisinde % 80-90 oranında küçülür. Kanama ve ses kısıklığı gibi sorunlar cerrahiye göre daha nadir gelişir. İşlem sonrasında hasta hemen normal hayatına dönebilir. Gerekli durumda işlem tekrar edilebilir. RF tedavisi, herhangi bir nedenle daha sonraki zamanlarda yapılacak bir cerrahiye engel değildir. 42 PS / MART- NİSAN 2017

Nodülün yakılamayan kesimleri yeniden büyüyebilir ve ek tedavi gerekebilir. İşlem sırasında ağrı hissedilebilir. Nadiren de olsa ses kısıklığı ve kanama gibi komplikasyonlar gelişebilir. Her ne kadar yöntemin birçok avantajları olsa da uygulayacak hekimin ultrason cihazı kullanımı ve ablasyon yöntemleri ile yeterli deneyimi olması gereklidir. DİABETİK AYAK DAMAR TIKANIKLIKLARINDA GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ Doç. Dr. Burçak Gümüş TGRD Bilimsel Kurul Üyesi Okan Üniversitesi Tıp Fak. Radyoloji AD Öğretim Üyesi Diabet, tüm dünyada ve ülkemizde yaygın olarak görülen ve sıklığı giderek artan bir halk sağlığı sorunudur. Diyabetin insan vücudunda etkileri her organ sisteminde görülmekle birlikte, en ağır sonuçları dolaşım sisteminde izlenir. Kontrolsüz şeker hastalarında hızlanmış ateroskleroz normal insanlara göre 2- 4 kat daha sık görülür. Ateroskleroz sonucu kalp, sinir sistemi, kol ve bacak damarlarında darlıklar ve tıkanıklıklar gelişmesi kaçınılmaz bir sondur. Özellikle bacakta izlenen damar tıkanıklıkları, diyabet hastalarının önemli bir sorunu haline ge-len diabetik ayak yarası oluşumunda ana faktördür. Diabetik ayak yarası olan hastaların büyük bir kısmında eğer ayak yarası iyileşmesi

sağlanamazsa uzuv kaybı ve eşlik eden artmış ölüm oranları beklenen sonuçtur. Dünya üzerinde her 20 saniyede bir, diabete bağlı olarak bir bacak kesilmek zorunda kalınmaktadır. Özellikle tıkanıklık seviyesi kritik düzeyde olan hastaların %35’i bacak kesilmesi, %20’si ise ölüm ile karşı karşıyadır. Bu veriler diabetik ayak yarasının önemini bir kez daha vurgulamaktadır. Diabetik ayak yarasının tedavisinde birçok disiplinin ortak çalışması yüz güldürücü sonuçlar doğurmaktadır. Bunlar arasında girişimsel radyolojinin rolü büyüktür. Tıkanık olan damarların açılmasında özellikle diz altı seviyedeki darlık ve tıkanıklarda eskiden kullanılmakta olan cerrahi tedavi yöntemleri artık yerini endovasküler tedavi yöntemlerine bırakmıştır. Halk arasında da yaygın olarak bilinen balon ve stent tedavileri ayak damarları içinde kullanılarak yüz güldürücü sonuçlar almak artık mümkündür. Hastalar için de konfor getirirken, diğer yandan daha az istenmeyen hadise oranları ile daha etkin tedavi imkanı bulmaktadır. Medikal teknolojinin her geçen gün gelişmesi ile ve yeni teknikleri de günümüz pratiğine kazandırılmakta olup ileride girişimsel radyolojinin diabetik ayak yarasının tedavisinde daha büyük bir paydada rol oynayacağı görülmektedir. Diabetik ayak yarası ile uğraşan hekimlerin girişimsel radyolojinin ve endovasküler tedavilerin farkındalığında olması ve işbirliği sağlanmasının bu sağlık problemi ile mücadelede daha iyi sonuçların elde edilmesine katkıda bulunacaktır.


HEMATOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

PLAZMA HÜCRE HASTALIKLARI MULTİPL MYELOM MULTİPL MİYELOM NASIL OLUŞUR? Multipl Miyelom, sağlıklı kişilerin kemik iliğinde de az miktarda bulunan plazma hücresi denen hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Plazma hücrelerinin özelliği vücuda giren birçok mikroorganizmaya karşı antikor üreterek onları etkisiz hale getirmeleridir. Multipl Miyelom’da olduğu gibi bu plazma hücreleri kontrolsüz arttığında kanda bulunan antikorlar artmaktadırlar. Ancak, bu antikorlar enfeksiyonlara karşı normal fonksiyonlarını yapamamanın yanı sıra kanın akışkanlığını da bozmaktadırlar. Aynı zamanda kemik iliğinde sayıca artan plazma hücreleri ilikte normal üretilmesi gereken akyuvar, alyuvar, kan pulcuklarının yapılmasını da engeller.

sında bel, sırt ağrısı vardır Hastalık kemiklerde hassasiyet ve kolay kırılmaya meyil sağlar. İleri vakalarda omurgalarda kırıklarla hastalık karşımıza çıkabilir. Yine, plazma hücrelerinden kontrolsüz bir şekilde salınan ve fonksiyonel olmayan antikorlar böbreklerde hasara yol açabilirler. Bunun yanında enfeksiyon fonksiyonel olmayan antikorlar nedeni ile hastalarda sık görülen bir şikayet olmaktadır. TANISI NASIL KONULUR?

Multipl Miyelom hastalığına sebep olan faktörler şunlardır demek zordur. Ancak sigara içmek, aşırı kilolu olmak gibi faktörlerin hastalığa yakalanma riskini artırdığını bugün biliyoruz. Multipl Miyelom kalıtsal bir hastalık değildir.

Doktora Multipl Miyelom düşündürecek bazı ipuçları kan tahlillerinde görülebilir. Örneğin kansızlık, çok yüksek değerlere varan sedimantasyon düzeyi veya kan biokimyasındaki yüksek protein, kalsiyum, kreatinin (böbrek fonksiyon testi) doktora Multipl Miyelom düşündürecek tetkiklerdendir. Ardından protein elektroforezi denilen test kesin tanıya götürür. Kemik iliğinden alınan biyopsi ise hastalığın adını kesinleştirmek için mutlak gereklidir. Tanı konulduktan sonra hastalığın kemiklerde yarattığı hasarı değerlendirebilmek için röntgen, manyetik rezonans veya bilgisayarlı tomografi tetkikleri yapılır.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

EVRELERİ VAR MIDIR?

Hastalık kimi zaman hiç bir şikayete sebep olmadan kan tahlilleri sırasında karşımıza çıkabilir. Bunun yanında hastaları sıklıkla doktora getiren şikayetler ara-

Hastalığın evrelemesi tedavi seçimi için yapılmaz. Hastalığın agresif gitme olasılığını değerlendirmeye yarar. Doktorun yol haritasına yardımcı olur. Bununla bir-

RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR?

Prof. Dr. Muhit Özcan Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji ABD

likte genetik birtakım testlerde bu evre değerlendirmesinin yanında önemlidir. TEDAVİSİ NASIL YAPILIR? Her Multipl Miyelom hastası tedavi almak zorunda değildir. Kansızlık, böbrek yetmezliği, kalsiyum yüksekliği veya kemik hasarı gibi sorunlara yol açmadıkça Multipl Miyelom hastalığı 3 aylık aralarla takibe alınır. Takipte bu bulgulardan biri gelişir ise tedaviye başlanır. Tedavide kullanılacak ilaçların kararı hastanın yaşı, ek hastalıkları gibi faktörler göz önüne alınarak verilir. Tedavi kemoterapi ve özel durumlarda da kemoterapiye radyoterapinin eklenmesinden oluşur. Kemoterapi rejimlerinde bir kaç ilaç kombine edilerek verilir. Kortizon ilaçları tedavinin olmazsa olmazları arasındadır. Multipl Miyelom son 10 yılda en hızlı gelişmelerin kaydedildiği hastalıkların arasındadır. Yeni geliştirilen ilaçlarla bu ilaçların olmadığı döneme göre tedaviye yanıt elde etme oranları belirgin olarak artmıştır. MART- NİSAN 2017 / PS 43


BEYİN VE SİNİR CERRAHİSİ / RADYOCERRAHİ

Prof. Dr. Selçuk Peker Koç Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü Türk Nöroşirürji Derneği Sekreteri

Metastatik tümörlerin içinde en sık görüleni beyin tümörleri. Uygun hastalarda başarı ile uygulanan tedavide ‘Altın Standart’ olarak kabul Gamma Knife Radyocerrahisi. Metastatik tümörler ve Gamma Knife ile ilgili sorularımızı Prof. Dr. Selçuk Peker yanıtladı. PS: Öncelikle metastatik tümörlerin oluşmasındaki sebep nedir? Prof. Dr. Selçuk Peker: Metastatik tümörlerin en sık görüleni beyin tümörleridir. Vücudun başka yerindeki bir tümörün beyine yayılması sonucu oluşan tümörlerdir. Diğer tüm beyin tümörlerinin toplamından daha çok rastlanmaktadır. Otopsi bulguları, kanserli hastaların %20-50’sinde beyin metastazı olduğunu göstermektedir. Bunun en önemli nedeni erkeklerde akciğer, kadınlarda ise meme kanseridir. PS: Nasıl metastaz yapıyor? Prof. Dr. Selçuk Peker: Beyine kanser hücreleri akciğerden geçerek kan yolu ile gelirler. Akciğerdeki veya vücudun başka bir yerindeki kanser hücreleri kan damar44 PS / MART- NİSAN 2017

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

BEYİN TÜMÖRLERİ TEDAVİSİNDE ALTIN STANDART: GAMMA KNIFE RADYOCERRAHİSİ larına girerek dolaşım ile beyine ulaşırlar. Bu nedenle beynin en çok kan alan bölgesi daha çok sayıda metastaz ile karşılaşır. Beyincik ve omurilik soğanında daha az sayıda metastaz görülür. Tüm metastazların %80-85’i beyinde, %10-15’i beyincikte, %3-5 kadarı da omurilik soğanında ortaya çıkar. Metastazlar genellikle çok sayıda olmaktadır. Metastazların sayısı, tedavinin ne şekilde olacağı konusunda belirleyici faktörlerden birisidir. PS: Tedavide aynı protokol mu izleniyor? Prof. Dr. Selçuk Peker: Metastatik tümörlerin tedavisinde radyoterapi, radyocerrahi, cerrahi ve kemoterapi tek başına veya kombine şekilde kullanılmaktadır. Bunların tedavisinde en çok kullanılan yöntem radyoterapidir. Eğer tanı konur ve metastatik tümörler tedavi edilmezlerse çok kısa sürede hasta yaşamını kaybedebilir. Metastatik tümörlerde cerrahi uygulanarak tümörün çıkarılması yaşam süresini uzatmakta etkilidir. Cerrahi sonrasında hastalarda radyoterapi veya radyocerrahi ile ek tedavi yapmak gerekmektedir. Kemoterapi beyin metastazlarında genellikle çok etkili olmamaktadır. Ancak bazı tümörlerde yaşam süresinin uzatılmasına katkı getirebilmektedir. Radyocerrahide ise yüksek dozda radyasyon kafatası içindeki küçük bir hedef

alana yönlendirilmekte ve bu etkiden yararlanılmaktadır. Günümüzde radyocerrahi Gamma Knife veya LINAC ile yapılmaktadır. PS: Gamma Knife radyocerrahi ile başarılı sonuçlar alınıyor. Biraz sisteminden tedavisinden ve elde edilen sonuçlardan bahseder misiniz? Prof. Dr. Selçuk Peker: Beyin metastazlarının tedavisinde özellikle Gamma Knife radyocerrahisi ile hastaların %95’inden çoğunda tümörü etkisiz hale getirmek mümkündür. Hastaların çoğunda beyindeki tümörler bir şekilde tedavi edilebilmekte, ancak pek çok hasta primer hastalıklarının ilerlemesi nedeni ile kaybedilmektedir. Radyocerrahi, geçtiği beyin dokusunda bir hasara yol açmayan çok sayıda düşük enerjili ışın demetlerinin, kafatası içinde hastalıklı bölgeye yönlendirilmesi ve hastalıklı noktada odaklanıp, sadece bu noktada yüksek enerji sağlayarak dokuda değişiklik yaratılması demektir. Gamma Knife AVM, beyin tümörleri, fonksiyonel hastalıklarda kullanılabilmektedir. Hastalara kansız ve bıçaksız tedavi imkânı sunmaktadır. Yoğun bakım gereksinimini ortadan kaldıran, sadece bir kaç saat süren bir tedavi şeklidir. Tedavi sonrası ertesi gün hastaların çoğu normal günlük yaşantı-


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

sına dönebilmektedir. İnvaziv olmayan bir yöntem olması nedeni ile bu ihtiyacı karşılamaktadır. PS: Teknik açıdan nasıl bir sitem? Prof. Dr. Selçuk Peker: Gamma Knife cerrahisinde temel, stereotaktik çerçeve ile sabit hale getirilen kafatasındaki hastalıklı alanın bilgisayarlarla belirlenmesi ve bu alanın çok sayıda (192-201) kobalt kaynağından çıkan gamma ışınları ile ışınlanmasıdır. Her bir kaynaktan çıkan gücü düşük ışınlar normal beyne zarar vermemekte, tüm ışınların odaklanmış olduğu noktada ise yüksek miktarda radyasyon etkisi görülmektedir. PS: İşlem basamakları nasıl, tedavi anestezi altında mı yapılıyor ve aşamaları nelerdir? Prof. Dr. Selçuk Peker: Tedavinin en başında Leksell stereotaktik çerçevenin hastanın başına takılması gerekir. Bu işlem lokal anestezi altında yapılır. 12 yaşından küçük hastalarda işlem sedasyon altında yapılmaktadır. Çerçeve takıldıktan sonra hastanın patolojisine uygun nöroradyolojik görüntüleme yöntemi uygulanır. Günümüzde hastaların tümüne MR yapılmaktadır. AVM olgularında stereotaktik çerçeve ile anjiografi yapılır. Bazen kafa kaidesi tümörlerinde veya MR’a girmesi mümkün olmayan hastalarda bilgisayarlı tomografi de tedavi planlamasında kullanılmaktadır. Özel bilgisayar programları sayesinde tedavi edilecek hedef doku keskin bir hassaslıkta sınırlanarak uygulanacak olan radyasyon dozu tespit edilir. Hassas yapılara komşu tümörlerde “plugging” uygulaması ile ışınların bazı yönlerden tümöre ulaşması engellenebilmektedir. Planlama için kullanılan bilgisayar programlarının gelişmesi bu konuda önemli yararlar sağlamaktadır. Bu işlemler sırasında hasta yatağında sohbet ederek, TV seyrederek vakit geçirebilmektedir. Işının uygulanmasında ise; bilgisayarda tedavi planı yapıldıktan sonra ayrı bir kısım olan tedavi ünitesinde tedavi uygulanır. Bunun süresi 10 dakika ile 3-4 saat arasında değişir. Belirleyici olan lezyonun hacmi ve uygulanacak olan radyasyon dozunun miktarıdır. PS: Gamma Knife nasıl bir etkiye sahip? Prof. Dr. Selçuk Peker: Stereotaktik radyocerrahi, dokuda diğer radyoterapi yöntemleri gibi etki etmektedir. Gamma Knife ile tümör veya hastalıklı doku çıkartılmamakta, bunun yerine hücrelerin DNA’sında hasar oluşturulmaktadır. Bu nedenle tümör hücreleri normal özelliklerini kaybetmekte, bölünme ve beslenme fonksiyonları bozulduğu için ölmektedirler. Tümördeki küçülmenin hızı yaklaşık olarak büyüme hızına eşittir. AVM tedavisi ile Gamma Knife damarların duvarla-

rının kalınlaşmasına ve giderek tıkanmasına yol açmaktadır. Tümörde küçülme veya AVM yumağının kapanması zaman içinde gelişmektedir. İyi huylu tümörlerde ve AVM’lerde bu süre 18 ay ila 2 yıl arasındadır. Kötü huylu tümörlerde ve metastazlar ise hızlı büyüdüğünden Gamma Knife’a cevap birkaç ay içinde ortaya çıkabilmektedir. PS: Hangi tümörlerin tedavinde sıklıkla kullanılıyor? Prof. Dr. Selçuk Peker: Gamma Knife 1968’den bu yana tüm dünyada değişik endikasyonlarla giderek artan sayıda hastada kullanılmaktadır. Damarsal bozukluklarda, iyi huylu ve kötü huylu tümörü olan hastalarda, hareket hastalığında kullanılıyor. Bunun dışında fonksiyonel hastalığı olan hastalar da trigeminal nevralji, epilepsi ve kronik ağrı tedavisinde de uygulanmaktadır. Beyinde ulaşılması güç ve derin bölgelerinde yerleşmiş tümörler, yaş, tıbbi durum, genel sağlık durumu gibi nedenlerle cerrahi girişimi tolere edemeyecek durumda olan hastalar ve açık cerrahiyi reddeden hastalarda da bazı durumlarda Gamma Knife radyocerrahisi kullanılabilmektedir. PS: Tedavi ne kadar zamanda etki eder? Prof. Dr. Selçuk Peker: Etkisi birkaç ay ile birkaç yıl arasında değişen sürelerde ortaya çıkmaktadır. Bu her hastalıkta farklıdır. Hastaların izleminde doktorun önermiş olduğu sıklıkta MR, Anjiografi gibi tetkiklerle inceleme yapmak gerekmektedir. Gamma Knife radyocerrahisinde amaç tümör büyüme kontrolüdür ki bu da tümör boyutlarının artmaması veya tümörün küçülmesidir.

PS: Gamma Knife tedavisi radyasyon açısından güvenli midir? Prof. Dr. Selçuk Peker: Hastalıklı dokunun çok hassas olarak gamma ışınları ile etkilenmesini sağlayan invaziv olmayan bir beyin cerrahisi yöntemidir. Açık cerrahi girişimlerde ortaya çıkabilecek olan kanama, enfeksiyon gibi komplikasyonlar görülmemektedir. Hastanede yatışı gerektirmediği için buna bağlı ortaya çıkabilecek olan problemler görülmemektedir. Kullanılan radyasyon enerjisine bağlı normal dokuda reaksiyon gelişme olasılığı %1-2 kadardır. Bunların çoğu da geçicidir. PS: Altın standart denilmesinin en önemli sebebi nedir? Prof. Dr. Selçuk Peker: Gamma Knife diğer radyocerrahi yöntemlerinden daha üstündür. Daha hassastır. Sahip olduğu teknolojik özelliklerle 0.3 mm hassasiyete sahiptir. Daha etkilidir. Etkinliğini yayınlanmış binlerce bilimsel makale ile ispatlamıştır. Hastaya zarar vermemek ve en iyi sonucu almak özelliği bilimsel çalışmalarla desteklenmektedir. Binlerce bilimsel makale yayımlanmıştır. 1968’den bu yana dünyada 330 merkezde, yaklaşık 1 milyon hasta olumlu sonuçlarla tedavi edilmiştir. Benim vaka sayım ise yaklaşık 10 bin. Gamma Knife ile tedavi edilen hastalarda etraftaki normal dokulara gelen radyasyon miktarı çok daha azdır. Gamma Knife’ın hassasiyetine ulaşabilmiş bir cihaz henüz yoktur. Bu sebeplerden Gamma Knife için radyocerrahinin ‘Altın Standart’ı diyoruz. Röportaj: Zeynep Çetinkaya MART- NİSAN 2017 / PS 45


HEMATOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KRONİK LENFOSİTİK LÖSEMİ:

Son dönemde tedaviye bakışımız değişti. Artık başka mutasyonlara bakarak hangi ilacı verebileceğimizi biliyoruz

olması veya hiç olmaması, normal nötrofil ve platelet sayısı gibi. Yıllarca stabil kalabilir. Diğer KLL hastalarında hızlı ilerleyen hastalık formu vardır. KLL hücreleri kemik iliğinde ve kanda akümüle olur ve kırmızı küre ve platelet sayısında belirgin düşüş vardır. PS: Genetik yatkınlığı veya risk faktörleri var mı ? Prof. Dr. Birol Güvenç: KLL hastalarının birinci derece akrabalarında KLL gelişimi olasılığı KLL hastası birinci derece akrabası olmayanlara göre üç – dört kat daha fazladır. Ancak, risk yine de küçüktür. Örneğin, KLL hastasının 60-yaşındaki kardeşi veya çocuğunda KLL gelişme olasılığı 10.000’de 3 – 4 iken, aile hikâyesi olmayan 60 yaşındaki herhangi bir bireyin şansı 10.000’de 1’di. Erkeklerde daha fazla görülüyor. KLL genellikle herhangi bir çevresel veya eksternal faktöre eşlik etmemektedir. Ancak herbisidlerle KLL arasındaki ilişkinin olduğu üzerine bazı raporlar vardır. PS: Hangi yaş gurubunda daha sık görülüyor ve insidansı nasıl ?

Prof. Dr. Birol Güvenç İç Hastalıkları ve Hematoloji Uzmanı Çukurova Üniversitesi Tıp Fak. İç Hastalıkları AD

Kronik Lenfositik Lösemi (KLL), erişkinlerde ikinci sıklıkta, orta veya daha ileri yaşlarda sık görülen bir lösemi türü. Kemik iliğindeki yapılan kan hücrelerinin anormal lenfositler lösemi hücrelerine dönüşmesi ve aşırı çoğalmaları sonucu sağlıklı hücrelerin gelişimini engellemesiyle enfeksiyonlarla mücadele edemiyor ve hastalık ortaya çıkıyor. Prof. Dr. Birol Güvenç Kronik Lenfositik Lösemi hakkında tanıdan tedaviye sorularımızı yanıtladı. PS: KLL nasıl bir tür, genel bir bilgi verebilirmisiniz? Prof. Dr. Birol Güvenç: KLL bütün kanserlerin %1.1’ini oluşturuyor. Kronik lenfositik lösemi (KLL) lenfosit gelişiminde yer alan tek bir kemik iliği hücresindeki akkiz yani doğumda var olmayan DNA değişikliğinden kaynaklanıyor. KLL hastalarının %95’inde bu değişiklik B lenfositinde ortaya çıkar. KLL hastalarının kalan %5’inde normal hücreden lösemik hücreye dönen hücre T lenfosit veya DÖ hücre özellikleri 46 PS / MART- NİSAN 2017

taşır. Bu nedenle, üç temel lenfosit tipinden herhangi biri (T hücresi, B hücresi veya DÖ hücre) B-hücreli KLL ile ilişkili hastalıklara neden olan malign transformasyona uğrayabilir. Sonuçta kemik iliğinde KLL hücreleri kontrolsüz olarak büyür ve kanda KLL hücre sayısının artışına neden olur. KLL hastalarının kemik iliğinde akümüle olan lösemik hücreler, normal kan hücresi üretimini akut lenfositik lösemideki kadar kapsamlı şekilde engellemez. Bu önemli bir ayrımdır: KLL’nin erken evresinin genellikle daha az şiddetli olmasının nedenidir. Bu değişikliğe neyin sebep olduğunu halen anlaşılamamıştır. Kemik iliği hücresi lösemik değişikliğe uğradığında birçok hücreye bölünür. KLL hücreleri büyür ve normal hücrelerden daha çok yaşar; zamanla normal hücrelerin yerini alırlar. PS: KLL nasıl ortaya çıkıyor? Kan tablosuna bakıldığında hangi değişimler görülüyor? Prof. Dr. Birol Güvenç: KLL farklı biçimlerde ortaya çıkar. Bazı hastalarda hastalık yavaş ilerlemektedir. Kan hücresi sayımında minimum değişiklikler olan kişiler de kan lenfositleri sayısında artış ve kırmızı küre sayısında az miktarda düşüş

Prof. Dr. Birol Güvenç: KLL 60 yaş ve üzerindeki kişilerde genç erişkinlerden daha sık görülür. KLL görülen kişi sayısı 50 yaşın üzerinde artmaktadır. Az sayıda hasta 30-40’lı yaşlarında KLL tanısı alır. Çocuklarda KLL görülmez. ABD için 2016 yılında 18.960 KLL hastası bekleniyor. Amerika’nın nüfusu ile Türkiye’yi oranlarsak Türkiye’de yaklaşık 7.000 kişi KLL yeni bekliyoruz. PS: Belirti ve bulgular nelerdir? Prof. Dr. Birol Güvenç: Çabuk yorulma, normal aktiviteler sırasında nefes darlığı, lenf nodları ve dalakta büyüme, enfeksiyonlar, kilo kaybı, bazı hastalarda ağrı, ateş ve gece terlemeleri gibi başka belirtiler de bulunabilir. KLL semptomları genellikle zamanla gelişir. Bazı KLL hastalarında hiçbir semptom yoktur. Yıllık fiziksel veya tıbbi incelemenin bir parçası olarak veya başka bir hastalık nedeniyle yapılan kan testlerinden elde edilen anormal sonuçlar nedeniyle hastalıktan şüphelenilebilir. Beyaz küre (lenfosit) sayısındaki artış doktorun KLL tanısını dikkate almasına neden olan en yaygın bulgudur. Hastalığın erken dönemlerinde KLL genellikle kişinin iyilik halini olumsuz etkilemez. Tanı koymak için özgün kan ve kemik iliği tetkikleri yapılmalıdır. PS: Hasta ön tanıyı aldıktan sonra hangi incelemelerle KLL tanısını konuluyor? Prof. Dr. Birol Güvenç: KLL tanısı genellikle kan hücresi sayısı ve kan hücreleri incelemesi sonucunda konur. KLL hastasında lenfosit sayısı artmıştır. Platelet sa-


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

yısı ve kırmızı küre sayısı da düşük olabilir; hastalığın erken evrelerinde bu sayılar genellikle sadece hafifçe düşmüştür. Bu konuda hazırlanan kılavuzları kullanıyoruz. Tanıyı koyduktan sonra hastalığını sınıflandırıyoruz. Bunun içinde bazı testleri uyguluyoruz. KLL tanısı koymak için genellikle kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisi gerekli değildir. Bununla birlikte, genellikle tedavi başlamadan önce bazı testlerin yapılması önerilir, çünkü bu test sonuçları daha sonra tedavi etkilerinin değerlendirilmesi için temel veriler sağlar. Tekrarlayan kemik iliği biyopsileri hastalık ile tedavi sonrasında belirli bir zaman sürecinde iyileşmesi beklenmeyen kan hücresi sayısı düşüklüğüne neden olan tedaviyle ilişkili sebeplerin ayrılmasında yararlıdır. KLL hastalarında kemik iliği incelemesi kemik iliğindeki lenfosit sayısında artış ve sıklıkla normal kemik iliği hücrelerinde düşüş göstermektedir. Kemik iliği biyopsi sonuçları KLL’nin dört karakteristik özelliğinden birini gösterecektir: nodüler, interstisiyel, karma veya diffüz. İmmünofenotiplemede lenfositlerin “immünofenotiplemesi” kanser hücrelerini normal immün hücrelerle karşılaştırarak KLL ve diğer lösemi ve lenfoma tiplerine tanı koymak için kullanılan önemli bir süreçtir. Test sonuçları bireyin lenfositlerinin monoklonal olup olmadığını gösterir. Bu bulgu önemlidir çünkü lösemiyi erişkinlerde nadiren görülen nonkanseröz orijinli lenfositi artışından ayırmaktadır. Kandaki lenfosit sayısı hafif bir artış gösterdiğinde bu test özellikle önem kazanmaktadır. İmmünofenotipleme KLL hücrelerinin B-hücresi gelişimindeki değişiklikten mi yoksa T-hücresi gelişimindeki değişiklikten mi kaynaklandığını göstermektedir. Birçok KLL hastası B-hücre tipidir. Kanda immünglobulin (gamma globulin) konsantrasyonu ölçümü bir diğer önemli testtir. İmmünglobulinler sağlıklı bireylerde vücudu enfeksiyondan korumak için B hücreleri tarafından yapılan ve “antikorlar” olarak adlandırılan proteinlerdir. KLL hücreleri etkin antikorlar yapamaz. KLL hücreleri geride kalan normal lenfositlerin antikor yapma yeteneğini de engeller. KLL’li bireylerde immünglobulin seviyesi düşüktür ve hastaların enfeksiyon riski artmıştır. PS: Evreleme tedavi planlamasını nasıl ekiliyor, neleri dikkate alıyorsunuz ve ilk hedefiniz nedir? Prof. Dr. Birol Güvenç: Tedavide amacımız ve ilk hedefimiz KLL hücrelerinin çoğalmasını yavaşlatmak, uzun süreli remisyon sağlayarak KLL bulgularının azaltan, kişinin kendini günlük aktivitele-

rini ve enfeksiyon, halsizlik gibi diğer belirtiler bulunan kişilerin kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlamak. KLL evrelemesi hem hastalığın nasıl ilerlediğini değerlendirme hem de tedavi planını geliştirme konusunda doktora yardımcı olur. KLL evreleme sistemlerinde dikkate alınması gerekenler; Kan ve kemik iliği lösemik lenfosit sayısındaki artış, Lenf nodlarının boyutu ve dağılımı, Dalak boyutu ve anemi derecesi ve kan platelet sayısındaki azalmanın derecesi. Hastaların evrelendirilmesinde iki sistem kullanılır. RAİ ve Binet sistemi. Tanı Anında Evre ve Bulgular Düşük Risk-0 ise kanda ve kemik iliğinde lenfosit sayısının anormal artış, Orta Risk-I & II kanda ve kemik iliğinde lenfosit sayısının anormal artışı ve lenf nodları genişlemesini veya dolaşan kanda ve kemik iliğinde lenfosit sayısının anormal artışı ve dalak ve/veya karaciğer büyümesini, Yüksek Ris-III & IV Dolaşan kanda ve kemik iliğinde lenfosit sayısının anormal artışı ve anemi (hemoglobin <11 g/dL) veya Dolaşan kanda ve kemik iliğinde lenfosit sayısının anormal artışı ve platelet sayısı düşüklüğü (plateletler <100,000/μL) dikkate alınır. Ayrıca bazı kromozom değişiklikleri doktorların yakın tıbbi takip veya bazı tedavi tiplerinden fayda sağlayabilecek olan KLL hastalarını belirlemelerine yardım edebilir. PS: Hedef yönelik tedaviler tedavinin seyrini nasıl etkiledi? Prof. Dr. Birol Güvenç: KLL tanısı konan hastaya bekle-gör politikası izliyorduk. Bazı kriterlerimiz vardı. O kriterler oluşuncaya kadar bu hastalara tedavi vermeyip izliyorduk. Son dönemlerde özellikle 2010 yılından sonra hem bizim bakış açımız değişti, hem teknoloji çok gelişti. Bugün biliyoruz ki bu hastalık homojen değil. Bir grup son derece güzel gidiyor, bir grup yavaş yavaş ilerliyor, bir grup ise baştan itibaren kötü seyrediyor. Dolayısıyla buradan anlıyoruz ki KLL tek bir hastalık değil. Eskiden hangi hasta iyi gidecek, hangisi kötü seyredecek biz bunu bilemiyorduk. Ama bugün geldiğimiz noktada KLL’de bir hastanın kötü gidip gitmeyeceğini baştan bilme şansımız var. Biz buna prediktif markerler diyoruz. Şu anda biz bunun yanında vereceğimiz tedavinin işe yarayıp yaramayacağını da biliyoruz. Bazı mutasyonların varlığı durumunda hastalığın kötü seyredeceğini en başından biliyoruz. Hastanın şikayeti yoksa bile bu hastaya kemoterapi vermek lazım. Günümüzde geldiğimiz nokta şu: Başka mutasyonlara bakarak hangi ilacı verebileceğimizi biliyoruz. Günümüzde hedefe yönelik tedavilerle kişiye özel tedaviler uygulayabiliyoruz. Bu ilaçlar sa-

dece kanser hücrelerini etkiliyor. PS: Tedavi sonrası tekrar görülebilir mi? Prof. Dr. Birol Güvenç: Yineleyen KLL dediğimiz önce tedaviye yanıt veren, ancak tedaviden altı ay veya daha uzun süre sonra yanıtın kaybolduğu KLL vakaları görülebilir. Refrakter KLL olarak adlandırdığımız da ise; remisyona girmeyen, stabil kalan veya son tedavinin uygulanmasından sonraki altı ay içinde daha kötüye giden KLL vakalarıdır. Yineleyen veya refrakter KLL hastaları ek tedavi ile genellikle yıllarca remisyonda kalarak kaliteli bir yaşam sürer. Yineleyen veya refrakter KLL hastalarında genellikle yeni tanı konulan kişilerdeki tedavi yöntemleri uygulanır. Ancak, bazı refrakter KLL hastalarında ilk tedaviden sonra KLL hücre çoğalması olan kısa bir dönem ve kromozom değişikliği görülebilir. Bu tür KLL hastalarında standart ilaç tedavisine yanıt alınmayabilir. Bu hastalar, klinik çalışmalarda tedavi görme konusunda doktorlarıyla görüşmelidir. PS: Tedaviye olumlu yanıt alınması yaşam süresinin uzatıyor mu? Prof. Dr. Birol Güvenç: KLL’li hastaların tedavi sonuçları büyük değişiklikler göstermekte ve hastalığın evresi, yüksek riskli hastalıkla ilişkili çeşitli faktörlerin varlığı veya yokluğu, hastanın genel sağlık durumu ve diğer faktörler beklenen sonuçları etkiler. Yapılan çalışmalar yeni tedavi kombinasyonları ve yaklaşımların sürvi süresini uzatabildiğini göstermektedir. PS: KLL tedavisi sonrası takipte, hastalar nelere dikkat etmeliler? Prof. Dr. Birol Güvenç: KLL hastalarına tedavi tamamlandıktan sonra düzenli tıbbi takip yapılmalıdır. Tedavinin tam etkisini değerlendirmek ve ilave tedavi gerektiren herhangi bir progresif hastalık dönüşünü tanımlamak önemlidir. Bazı KLL hastalarında tedavi sonrasında kan ve kemik iliği incelemeleri gibi olağan klinik testlerle tanımlanamayacak kadar düşük seviyede KLL hücreleri kalır. Anormal hücrelerin varlığını saptamak için daha duyarlı testler yapılabilir. Bu teknikler hastalık relapsını belirleme ve tedaviye yeniden başlama konusunda doktora yardımcı olan bilgiler sunar. KLL veya diğer kanserler için tedavi alan bireyler aldıkları tedavilerin kayıtlarını muhafaza etmeleri konusunda teşvik edilirler. Bu kayıtları, hem tedavi sırasında hem de tedavi sona erdikten sonra hastanın genel sağlık sorunlarını izleyen doktorla paylaşmak iyi bir fikirdir. Deri, kolorektal, meme ve diğer kanser tiplerinin düzenli olarak taranması ve izlenmesi önerilmektedir. Röportaj: Zeynep Çetinkaya

MART- NİSAN 2017 / PS 47


BEYİN / ZİHİN

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

BEYİN İLE BİLGİSAYAR ARASINDAKİ EN ÖNEMLİ FARK: ÖĞRENDİKLERİNİ BİRLEŞTİRME BECERİSİ

48 PS / MART- NİSAN 2017


BEYİN / ZİHİN

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

B

eyin ve hafızanın bilgisayara benzetildiğini ancak bunun büyük bir yanılgı olduğunu belirten Prof. Dr. Sinan Canan’a göre, beyin ve zihin için esas olan ve bizi bilgisayardan ayıran en önemli fark “öğrenmek.” Milyonlarca dosya kaydedilebilecek bilgisayarın bunlar arasında bir ilişki kurup yenilikçi bir düşünce üretemeyeceğini belirten Prof. Dr. Sinan Canan, “Oysa insan zihni, öğrendiği her şeyi daha öncekilerle karıştırır, birleştirir, karşılaştırmalar yapar ve sonunda orijinal fikirler üretir. Zaten bizi de özel yapan şey budur” diyor.

ZİHİN, ÖĞRENDİKLERİNDEN ORİJİNAL FİKİRLER ÜRETİR

ÖNÜMÜZDEKİ YÜZ YILIN KONUSU BEYİN VE ZİHİN OLACAK Önümüzdeki yüz yılın hatta eğer insanlık hala kalacak olursa uğraşacağı en önemli konunun beyin ve zihin bilimleri olacak. Çünkü insan zihninin nasıl işlediğini çözebilmek bir yandan onu anlayıp sağlık açısından yol almamızı sağlayacak diğer taraftan da maalesef manipüle etmek isteyenler için de yeni silahlar, yeni araçlar geliştirme evresiyle olacaktır. Şu anda dünyada en fazla para harcanan, en fazla gelişim gösteren bilim alanlarının başında sinir bilim alanı geliyor. BEYİN BİLGİYİ YENİDEN ÜRETİYOR Beynin kapasite sorusu en sık sorulan soru. Aslında bu, beyni bilgisayara benzetmemizden kaynaklanıyor. Buradaki temel yanlış, bilgisayarın bizim yaptığımız bir şey olması ve çok daha basit olmasıdır. Beyin hâlbuki bilgisayar değil, bambaşka bir şeydir. Bilgisayar onun sadece bir kısmını açıklamakta kullanılır. Ama kapasite deyince biz genelde hafızayı düşünüyoruz. Herkes hafızasına bir göz atsa kayıtların hiç de bilgisayar gibi olmadığını fark edecektir. Aklımızın bir kısmı karadeliktir, bazı şeyleri hiç hatırlayamazken, bazı önemli şeyleri ve duygusal hadiseleri hatırlarız ayrıca olduğu gibi değil, çarpık bir şekilde hatırlarız. Yani hatırlarken beyin onu yeniden üretir. Ama bilgisayar hafızası böyle bir şey değildir; bilgiyi olduğu gibi tutar. Ne sorarsınız dosdoğru cevap verir size. Dolayısıyla bu sistem beyinden çok farklıdır. BEYİN FİKİR ÜRETİR, BİLGİSAYAR SADECE BİLGİ SAKLAR Beynin sınırlı bir kapasitesi yok. Beyin ve zihin için en önemli olan yeteneği öğrenme. Sınırsız deyince internetteki bütün bilgiyi bir adamın kafasına toplamak gibi bir sınırsızlıktan bahsedilmiyor. Çünkü

o tip bir bilgi, beyin için hiç de önemli bilgi değildir. Beyin için, zihin için esas önemli bilgi, ilişkiler cinsinden öğrenmedir. Bir bilgisayara milyonlarca dosya kaydedersiniz, fakat o bunların arasında bir ilişki kurup hikmetli bir düşünce üretemez. Ama insan zihni, öğrendiği her şeyi daha öncekilerle karıştırır, mezceder, bakar, karşılaştırmalar yapar sonra orijinal fikirler üretir. Zaten bizi de özel yapan şey budur. GÜNÜMÜZ DÜNYASINDAKİ EN ÖNEMLİ MESELE; YARATICI FİKİR ÜRETEBİLMENİN YOLLARINI ARAMAK Bu konu en önemli araştırma alanlarından biridir. Neden bazı insanlar böyle cin fikirli enteresan şeyler yapan tipler oluyor da insanlığın büyük bir çoğunluğu böyle bir potansiyeli neden kullanmıyor? Ve bunu daha çok insana nasıl bir ilham, bir bilgi olarak verebiliriz, nasıl insanların yeni kompleks sorunları çözmek için daha verimli kullanmalarını sağlayabiliriz? Şu anda birçok insan buna çalışıyor. Çünkü bugünkü sorunlarımız, 1000 sene önceki sorunlarımıza hiç benzemiyor. Kendi başımıza açtığımız dertlerle uğraşıyoruz. Dünyayı berbat ediyoruz; küresel ısınma, yörünge kaydı gibi birçok telaşımız var. Bunlarla ilgili parlak fikirlere bolca ihtiyacımız var.

Prof. Dr. Sinan Canan Üsküdar Üniv. İnsan ve Toplum Bilimleri Fak. Psikoloji Böl.Öğr.Üy.

GENÇLER BEYİN VE ZİHİN BİLİMLERİNİN OKURYAZARI OLMALI Davranış bilimleri ve sağlık alanında Türkiye’nin ilk üniversitesi olan Üsküdar Üniversitesi’nde beyin ve sinirbilim alanındaki çalışmalara ağırlık verildiğini belirten Prof. Dr. Canan, “Türkiye’de Üsküdar Üniversitesi gibi tematik bir üniversitenin açılması da aynı mantığa dayanıyor. Bu noktada gençlerimizi harekete geçirmek, sonraki nesillerde de hangi alanda eğitime sahip olurlarsa olsunlar herkesin bir şekilde beyin ve zihin bilimlerinin en azından okuryazarı olmasını, bu konuda birtakım fikirler öne sürebilmeleri için çalışıyoruz. Toplumun bakışını biraz buraya yönlendirmeye çalışıyoruz. Beyin sadece bilimsel değil, felsefi açıdan da en önemli konudur.’’ MART- NİSAN 2017 / PS 49


BİLİM - TEKNOLOJİ / HABER

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

GENÇ GİRİŞİMCİLERE DESTEK BrainPark’TAN Nevzat Tarhan, gençlere “Hayal kurun” dedi. “Bilimi popülerize etmek ve topluma mal etmek şart” diyen Prof. Dr.Tarhan, bunun için de BrainPark’ı kurduklarını söyledi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan Üsküdar Üniversitesi Rektörü

Üsküdar Üniversitesi girişimciliği ve ticarileşmeyi desteklemek amacıyla BrainPark şirketini hayat geçirdi. BrainPark ile genç girişimcilere başlangıç desteği vermek, gelecek vaat eden fikirleri belirlemek ve bu fikirlerin önünü açmak hedefleniyor. Gebze Organize Sanayi Bölgesi (GOSB) Teknopark’ta faaliyete geçen ve doğrudan ticari ürüne dönüşme potansiyeli olan girişimleri destekleyen BrainPark, Üsküdar Üniversitesinde düzenlenen bir programla tanıtıldı. Toplantının açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, GOSM Teknopark Genel Müdürü Dr. Emre Aksan, Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Türker Kılıç ve BrainPark Direktörü Doç. Dr. Barış Metin yaptı. Aslanoba Capital Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdür Hasan Aslanoba “Melek Yatırımcı Desteği Nasıl Alınır?” ve Young Guru Academy Kurucusu Sinan Yaman da “Girişimcilik ve Liderlik” başlıklı konuşmaları ile tecrübelerini paylaştı, önemli mesajlar verdi. Dünyayı değiştiren tüm buluşların bir hayalden çıktığına dikkat çeken Prof. Dr. 50 PS / MART- NİSAN 2017

BİLGİ GÜCÜNÜZ ORANINDA GÜÇLÜSÜNÜZ İçinde bulunduğumuz bilgi çağında ülkelerin sahip oldukları bilgi gücü oranında güçlü olduklarını belirten Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, çağımızda fiziksel ve parasal gücün yerini bilginin aldığını söyleyerek; “Gelişmiş ülkeleri gelişmiş yapan oradaki üniversitelerde üretilen ilginç fikirler ve buradaki fikirlerin üretime dönüştürülmesi. Bu konuda ülkemizde önemli bir açık ve eksik var. Biz üniversite olarak bu konuda ne yapabiliriz dedik. Üniversitelerin AR-GE ve toplumu bilgilendirme görevleri var. Bilimi popülerize etmek ve topluma mal etmek gerekiyor. İnsanlarda heyecan uyandırsın, bilim ticari ürüne dönüşsün. Bunun için BrainPark’ta altyapıyı oluşturduk. Hedef kitlemiz de öğrencilerimiz ve hocalarımız” diye konuştu. ŞİRKETLER KURUN, FİKİRLERİNİZİ HAYATA GEÇİRİN Prof. Dr. Nevzat Tarhan; “Ümitlerinizi körelten söylemler olabilir. Bunlara aldırmayın, genç arkadaşlarımın mutlaka projeleri olsun. Şu anda gelişmiş ülkelerdeki üniversiteler öğrencilerini takip ediyorlar, hangi mezunum nerede çalışıyor değil, hangi mezunum nerede

hangi şirketi kurdu? Buna bakılıyor. BrainPark bizim için de övünç kaynağı olacak. Şirketler kurun, fikirlerinizi hayata geçirin. BrainPark’ta öğrenci bütçesine dokunmadan burada çalışabilecek ama hayallerini de hayata geçirebilecek” mesajını verdi. TÜM BULUŞLAR BİR HAYALDEN ÇIKTI Prof. Dr. Nevzat Tarhan dünyadaki tüm buluşların bir hayalden çıktığını hatırlatarak “İnsan saçma bile olsa hayal kurmalı. Hayallerin sonrasında keşifler ortaya çıkıyor. Arşimet ya da Newton nasıl çıkmış, hep hayal kurmuşlar. Newton veba salgını olduğu için Cambrigde Üniversitesi’nden iki yıl boyunca çıkmamış, fizik ve kimya kitapları okuyup düşünmüş ve hayal kurmuş. Newton bir gün elma ağacının altında oturduğu sırada kafasına elma düşünce yerçekimi kanununu bulmuş. Keşfedici düşünceler böyle çıkıyor. Gençlerin realizmi idealizmi ve aktivizmi birleştirmeleri gerekiyor. Bu üçü bir araya gelince hayaller ürüne dönüşüyor” dedi. ZORLU OLAN BU YOLCULUKTA ÇOK ÇALIŞIN VE YILMAYIN GOSM Teknopark Genel Müdürü Dr. Emre Aksan, Teknopark olarak en büyük sorunlarının kalifiye eleman bulamamak olduğunu belirterek Türkiye’de 64 teknoparkın olduğunu söyledi. Teknoparklarının bünyesinde 130-140 arasında şirket bulunduğunu bunların 30-35’inin kuluçka şirketleri olduğunu belirten Ak-


DÜNYA KANSER GÜNÜ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

san, teknoparklarda önemli devlet desteklerinin olduğunu da ifade etti. Sosyal sorumluluk projelerine de önem verdiklerini belirten Dr. Aksan, gençlere 4 yıllık eğitimle yetinmemelerini, çok çalışmalarını ve zorlu olan bu yolculukta asla yılmamaları gerektiğini ifade etti. İNSANI İNSAN YAPAN YANINDAKİ. ÇÜNKÜ; HER ŞEY İÇİNDE BULUNDUĞU AĞ İLE ANLAMLI Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Türker Kılıç ise, hayalden gerçek üretmenin her zaman çok zor olduğunu belirterek beynin evren gibi bir bağlantısal bütünlük içinde çalıştığını ifade etti. Kılıç “Öyle bir metamorfoz döneminden geçiyoruz ki, içinde yaşadığımızdan bunu algılayamıyoruz. 2015 Aralık sonuna kadar insanlığın ürettiği bilginin 1.4 kat fazlası 2016 da üretildi. Bilginin iki katına çıkması tıpta 28 ay, nörobilimde 22 ay. Bugün tıp fakültesine başlayan bir öğrenci 6 yıl sonra mezun olduğunda 8 kat bilgi yükü ile karşı karşıya. Bu durumda biz ister istemez böyle bir dönüşüm dönemi içerisindeyiz. Bütün bu bilimsel buluşların ortak noktası, sistemin bağlantısal bir bütünlük içerisinde çalıştığıdır. Beyin, evren gibi bir mantıksal bütün içerisinde çalışıyor. Bu bağlamda hiçbir şey tek başına anlamlı değil. İnsanı insan yapan, yanındaki. Her şey içinde bulunduğu ağ ile anlamlı. Bu açıdan bakıldığında BrainPark’ın Üsküdar Üniversitesi’ne çok yakıştığını, onu çok geliştireceğine inanıyorum. Çünkü bu yapının zaten buna ihtiyacı vardı. Türkiye’de bunun önderliğini yapıyor olmanız dolayısıyla sizleri alkışlıyorum” diye konuştu. YETER Kİ İŞ FİKİRLERİ OLSUN BİZ DESTEKLERİZ Proje ile ilgili bilgi veren BrainPark Direktörü Doç. Dr. Barış Metin, BrainPark ile genç girişimcilere başlangıç desteği vermeyi hedeflediklerini söyledi. Metin, “Ürünlerin ticari hayata geçmesini hızlandırmak istiyoruz. Ciddi bir vergi ve kira avantajı var. Genç arkadaşlar bu avantajları kullanarak çok minimal masraflarla ticaret hayatına atılabiliyorlar. Amacımız ticari hayata başlayacak genç girişimcilere eğitim, danışmanlık, şirketleşme ve ofis desteği sağlamak.” Doç. Dr. Barış Metin ciddi bir cari açıkla karşı karşıya olan Türkiye’nin ancak üreterek ve fikirleri gerçeğe dönüştürerek bu açığı kapatabileceğini söyledi. İYİ BİR EKİP KURUN VE BÜYÜK PAZAR HEDEFLEYİN Mutlaka iyi bir ekip oluşturmak gerekti-

ğini belirten Aslanoba Capital Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Aslanoba; “Adreslenebilir pazarınızın çok büyük olması gerekiyor ve orada büyük bir sorunu çözmeniz gerekiyor. Ürününüzün mutlaka çok inovatif çok yaratıcı kimsenin düşünmediği bir ürün olması gerekmiyor. Yurt dışında çok başarılı olmuş bir iş modelini de başlatabilmeniz sizi yeterince inovatif yapar bizim gözümüzde. Biz zaten hadiseye bu özgün bir fikir mi değil mi olarak bakmayız, bu ne kadar büyük ekonomik değer yaratır ne kadar büyük bir pazar adresidir, ne kadar büyük bir sorunu çözer diye bakarız. İyi ekip olarak bir araya gelin, büyük pazar hedefleyin, yatırımcınızı etkileyecek, güzel bir kullanıcı deneyimi olan bir ürününüz olsun. Önce iyi bir web sitesi bir uygulaması, ondan sonra da yatırımcınıza bu ürün ve pazar uyumunun sağlandığını yani işin artık tutmaya başladığını göstermeniz gerekiyor. Sürekli olarak dünyayı takip etmek gerekiyor. Sadece lokal çevrenizle kısıtlı kalmayın, okuyun, takip edin ve seyredin. Teknolojik girişimcilik çok zor olan bir alan, herkesin harcı değil, kısaca kan ter ve gözyaşı. Yıllarca çalışmanız ve odaklanmanız gerektiğini en başta anlayarak bu işe girmenizi tavsiye ediyorum” dedi.

BAŞARI İÇİN İHTİYAÇ OLAN ÜÇ ODA: HAYAL ODASI, TESPİT ODASI VE GİRİŞİM ODASI Young Guru Academy Kurucusu Sinan Yaman ise dünyanın en çok okunan, saygın liderlik dergilerinden Harward Business Review’in başarı için ihtiyaç olan üç odayı hayal odası, hayalin önündeki manileri tespit odası ve girişim odası olarak tanımladığını belirterek “Bu üç odanın hakkını verebilirsiniz ama yanınızdakilerle beraber hakkını vermek çok önemli. Etrafınızı kimlerle çevirdiğiniz çok önemli. Girişimciler sen ben kavgasının olmadığı iklimde birlikte başarmayı başarabilirler” dedi. YGA’nın yaptığı projelerle inovasyonlarla değil, o projeleri yapış şekliyle dünyaya ilham vermek istediklerini belirten Yaman, “YGA’nın varoluş amacı bu yani bunun nasıl yapıldığı bu girişimlerin nasıl hayata geçtiği. Birlikte özgürce fikirlerin söylendiği özgün projelerin oluşturulduğu, özgüvenli insanların birlikteliği. Eğer geleceği hayal etmemiş, planlamamışsanız, birilerinin hayalinin bir parçası olursunuz” dedi. Üsküdar Üniversitesi Kuluçka Merkezi BrainPark hakkında detay bilgi için: http://brainpark.net/ MART- NİSAN 2017 / PS 51


OTİZM

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

NİSAN Otizm

2

Farkındalık Günü

52 PS / MART- NİSAN 2017


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

OTİZMLİ BİREY SAYISI HIZLA ARTIYOR BİLİM, SEBEPLERİNİ AÇIKLAMAYA ÇALIŞIYOR....

Yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan ve nörogelişimsel bir bozukluk olan Otizm Spektrum Bozukluğu’nun sıklığı 2000’li yılların başında her 150 çocukta bir olarak tanımlanırken, bugün dünyada her 68 çocukta bir görüldüğü belirtilmektedir. OSB, yaygınlığının artıyor görünmesi, ağır bir bozukluk olması, nedeni ve tedavisinin açık olmaması nedeniyle, Dünya’da üzerinde en çok bilimsel makale yazılan bozukluklardan biri. Sadece 2016 yılından bu yana bu konuda 5400’ün üzerinde bilimsel makale olduğunu belirten Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Prof. Dr. Özgür Öner 2 Nisan Otizm Farkındalık Günü sebebiyle geçen sene içerisinde dünyanın en saygın bilimsel dergilerinde OSB konusunda yayınlanan bilimsel makaleleri özetledi. ARAŞTIRMALAR OTİZMİN SEBEBİ ÜZERİNDE YOĞUNLAŞIYOR... Otizm olgu sayısının artması karşısında araştırmacılar bu artışı da açıklayabilmek için otizmin sebepleri üzerine yoğunlaşıyor. Otizmin genetik bir bozukluk, ancak tek başına genetik nedenler bütün olguları açıklamaya yetmiyor. Çevresel risk faktörleri arasında en belirgin olarak görünenler ileri anne baba yaşı, doğumda bebeğin oksijensiz kalması, vitamin D eksikliği olarak ortaya çıkmaktadır. Diğer olası etken-

lerle ilgili veriler daha az; aşılar, annenin gebelikte sigara içmesi, yenidoğan sarılığı, ışık terapisi ve thimerosal, tüp bebek ise otizm riski ile ilişkili görünmemekte. GEBELİKTE GEÇİRİLEN ENFEKSİYONLAR OTİZME YOL AÇABİLİR Farelerde yapılan bir çalışmada, annede gebelik sırasında enfeksiyon sonucu ortaya çıkan bağışıklık aktivasyonu ile, yavrunun beyninde sinir iletimini etkileyen bir çok genin işlevinin değiştiği gösterilmiş. Bu bulgu insanlarda da geçerli ise, annenin geçirdiği enfeksiyonların bebekte nasıl otizme yol açabileceğine dair ipucu sağlamış oluyor. Annenin gebelikte geçirdiği enfeksiyonun tipi, zamanı, şiddeti ve genetik yatkınlıklar, hangi bebeklerde OSB ve diğer nörogelişimsel sorunların ortaya çıkacağını belirliyor olabilir. Öte yandan, büyük bir çalışmada gebelikteki grip enfeksiyonu ile otizm arasında bir ilişki olmadığı gösterilmiştir. Annenin gebelikte geçirdiği enfeksiyonların geniş etkileri var ve bunların bebekler üzerindeki sonuçları yoğun şekilde çalışılmaya devam ediyor. OTİZM GENETİK Mİ? Son 1 yıl içerisinde otizm ile ilgili en be-

Prof. Dr. Özgür Öner Çocuk ve Ergen Psikiyatristi

lirgin gelişmelerin olduğu alan genetik birçok çalışmada yeni genler bulundu. Bu çalışmalarda ortaya konan bulgular arasında, 15. kromozomdaki bir değişikliğe bağlı olarak miktarı değişen bir protein ve bunun sonucunda sosyal ilişkini azalması; OSB olan çocuklarda ortalama olarak 100’e yakın yeni genetik mutasyon saptanması; bu yeni mutasyonlara sahip çocuklarda motor gelişimin (ör yürüme) daha geri olmasına karşın otizm belirtilerinin daha hafif olduğu; SHANK genlerindeki mutasyonların bireylerde sinir iletimini bozarak OSB riskini arttırdığı yer almaktadır. Çalışmalar, sürekli farklı genlerde ortaya çıkan yeni mutasyonlar ile otizm arasında ilişki olabileceğini gösteriyor; ancak görülen o ki, otizm ile ilgili yüzlerce, hatta binlerce gen var.” BEYNİN HACMİ BEBEKLERDE OTİZM RİSKİNİ ARTTIRIYOR MU? Beyin görüntülemesi çalışmaları da birçok ilginç bulgu ortaya koyuyor. Önemli bir çalışmada, otizm için yüksek risk altında olan (kardeşlerinde otizm olan) çocukMART- NİSAN 2017 / PS 53


OTİZM

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

yeni bir çalışmada, beyin hacmindeki ve yüzey alanındaki artışın otizm bulgularının hangi çocuklarda ortaya çıkacağını anlamak için kullanılabileceği rapor edilmiştir. İşlevsel beyin görüntüleme çalışmaları otizmi olan bireylerde yüz tanıma, duygu tanıma, sosyal ilişkilerle ilişkili bölgelerde normalden farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur. ÇOCUĞUNUZ TELEVİZYON KAPANDIĞINDA TEPKİ VERMİYORSA DİKKAT! Otizm Spektrum Bozukluğu sosyal ilişki bozukluğu ile kendini ifade ediyor. Hastalık tanısı alan tüm çocuklarda günlük hayatı sekteye uğratan belirtiler az ya da çok mutlaka var. Televizyon kapandığında bile çevresiyle iletişim kurmayan, ilgisiz davranan, seslenildiğinde cevap vermeyen çocukların mutlaka değerlendirilmesi gerekiyor. Anne babalar bu belirtiyi kesinlikle kaçırmamalı.

ların beyin gelişimi Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR) ile izlenmiş ve izlem süresince otizm saptanan ve saptanmayan yüksek riskli bebeklerin beyin gelişimi karşılaştırılmış. Daha sonra otizm tanısı alan çocuklarda 6-12 ay arasında beyin yüzey alanında hızlı bir artış olduğu ve 1214 ay arasında da beyin hacminin arttığını göstermektedir. Beyin hacminin arttığı dönem aynı zamanda otizm belirtilerinin de çıktığı dönemdir. Bu çalışmaya göre, 6-12 ay arasındaki beyin yüzey alanı gelişiminin izlenmesi, yüksek riskli bebeklerin hangilerinde daha sonra otizm çıkacağını bulmak için kullanılabilir. Eğer bu sonuçlar tekrar edilirse, otizmin erken tanısı için önemli bir veri sunabilir.

ğışıklık arasında yakın bir ilişki olduğunu göstermektedir. Hayvan çalışmalarında, annenin gebelikte geçirdiği enfeksiyonların bebeğin barsak florası üzerindeki olumsuz etkilerinin probiyotik kullanımı ile azalabileceğini gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. Otizm olgularında da bu konu aktif bir şekilde çalışılıyor; ancak barsak florasındaki değişiklikler tam bir uyumla gösterilebilmiş değil. Eğer bu konuda daha fazla, güvenli ve farklı çalışmalarda teyit edilen bilgiler elde edilirse, otizm açısından önemli bir açılım olacak.

OTİZM NEDEN ERKEKLERDE DAHA ÇOK GÖRÜLÜYOR?

Bu yıl içinde otizmin sebebine yönelik çalışmalar olduğu gibi erken teşhis ve tedaviye yönelik çalışmalar da yapıldı. Tedavi ile ilgili yapılan çalışmalar erken yaşlarda başlayan ve anne babayı hedefleyen eğitimlerin etkin olduğunu ve etkinin uzun süreli olduğunu düşündürmektedir. Diğer bir çalışmada ise B vitaminleri ile ilişkili olan folinik asit tedavisinin bazı çocuklarda dil gelişimini hızlandırdığı gösterilmiştir. Tekrar edildiği taktirde bu önemli bir çalışma olacaktır.

Bunun birçok nedeni var. Geçen sene yayınlanan diğer bir MR çalışmasında, erkek ve kadın beyinleri arasındaki farklar incelendikten sonra, kişinin beyni ne kadar “erkek beyin” yapısına yakınsa belirginliğin otizm riskinin o kadar arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmaya göre, kızların beyinleri ne kadar “erkek beynine” benzerse, otizm riskleri o kadar artmaktadır. Toplumda erkeklerde kızlara göre daha fazla otizm görülmesinin nedenlerinden birisinin de bu olabileceği belirtilmiştir. BARSAK SAĞLIĞI VE OTİZM ARASINDA BAĞLANTI Bir diğer aktif çalışma alanı barsak yerleşimli mikrobik canlılar ve bağışıklık ile ilişkilidir. Bazı çalışmalar, barsaktaki mikroplar ile beyin gelişimi, işlevleri ve ba54 PS / MART- NİSAN 2017

ERKEN TEŞHİS VE TEDAVİYE YÖNELİK ÇALIŞMALAR DA DEVAM EDİYOR...

MR ÇALIŞMALARI NE GÖSTERİYOR? Otizmi olan bireylerle birçok beyin görüntüleme çalışması yapılmıştır. Bu çalışmalar birçok beyin bölgesinde anormallik olduğunu ortaya koymuştur. En tutarlı bulgulardan birisi otizmi olan çocukların erken dönemde baş çevrelerinin ve beyin hacimlerinin daha büyük olmasıdır. Çok

Çocuklara iki yaşından önce kesinlikle televizyon izlettirmeyin, cep telefonu ve tabletle buluşturmayın. Bunu çok sık söylüyoruz ancak yine de günlük hayatta maalesef ailelerin buna uymadığını ve çocukları televizyon karşısında bıraktığını görüyoruz. Çocuk televizyon izlerken sağlıklı çocuklarda seslenseniz, işaret etseniz, dikkatini çekmeye çalışsanız da başarılı olamazsınız. Televizyonu kapattığınızda otizmli olmayan çocuklar yeniden sosyal hayata döner, size cevap ya da tepki verir. Otizmli çocuklar ise televizyon kapandığı zaman bile yeterli bir tepki vermez, göz teması kurmaz, oyun başlatmaz, işaret etmez, anne ve babasının ilgisini çekmeye çalışmaz. İlgisiz halleri devam eder. İşte anne babalar bu belirtiyi kesinlikle kaçırmamalı. Eğer çocuk, televizyon kapandıktan sonra da etrafındakilerle iletişim kurmuyorsa mutlaka bir uzmana başvurun. Bununla beraber, genel anlamda, 18-24 ay arasındaki çocuk göz teması kurmuyorsa; sosyal oyunlara katılmıyor, aile ile gülmüyorsa; bir şeyi işaret etmiyor, işaret edilen yere bakmıyorsa yine bir uzmana başvurmanız doğru olacaktır. OTİZMLİ ÇOCUKLARIN AİLELERİNE DESTEK OLUNMALI... Otizmli bireylerde görülen kısıtlı ilgiler, aynılık tutkusu, duyusal farklılıklar, sesler, tatlar, kokular, dokunma ve görme ile ilgili olağanüstü hassasiyetler, bozuklukla ilgili yeterli bilgisi olmayan kişiler tarafından ‘şımarıklık, yaramazlık, sınırsızlık’ gibi görülebilir. Bu durum, otizmli bireylerin ailelerinin de yanlış olarak çocuklarına yeterli terbiyeyi vermeyen insanlar olarak değerlendirilmesine yol açıyor. Oysa otizmli bireylerde çok şiddetli olabilen takıntılar ve duyusal farklılıklar, bireyin davranışlarını belirli olarak kısıtlıyor ve yönlendirilmesi çok güç olabiliyor.


GÜNCEL / OTİZM

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Tohum Otizm Vakfı’ndan geleceğe anlamlı adım:

OTİZMDE ERKEN TANI VE EĞİTİM MODELİ

T

ohum Otizm Vakfı’nın 18-36 aylık çocukların otizm riski açısından taranması ve tanılanmasını; otizm tanısı almış 0-6 yaş aralığındaki çocukların eğitim sisteminde yer almaları ve eğitimlerinin niteliğinin artmasını gerçekleştirerek otizmin tek tedavi yöntemi olan erken tanı ve yoğun eğitime yönelik bir model oluşturabilmek için ocak ayında hayata geçirilen proje kapsamındaki çalışmalar devam ediyor. İstanbul Kalkınma Ajansı tarafından desteklenen ve Tohum Otizm Vakfı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve İstanbul Halk Sağlığı Müdürlüğü ortaklığında yürütülen ‘Otizmde Tarama, Tanılama ve Eğitim Modelinin Geliştirilmesi Projesi’ kapsamında yapılan Otizmi Tanıma ve M-Chat Tarama Ölçeği Eğitimi 10 Mart’ta, Maltepe Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Ocak-Aralık 2017 arasında yürütülecek olan projenin ilk eğitimi Halk Sağlığı Müdür Yardımcısı Dr. Erdoğan Kocayiğit ile aile hekimleri, aile sağlığı elemanları ve psikologlardan oluşan yaklaşık 70 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Eğitimde Tohum Otizm Vakfı Genel Müdür Yardımcısı Özgül Gürel, Vakıf ve proje hakkında bilgiler verirken; Çocuk-Ergen Psikiyatristi Prof. Dr. Özgür Öner ise erken yaşta otizmin belirtileri konusunda sunum yaptı. Eğitimin devamında ise aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları tarafından Aile Sağlığı Merkezlerine gelen 18-36 aylık çocuklara uygulanacak M CHAT tarama ölçeği yazılımının kullanımı hakkında katılımcılara bilgiler verildi. Proje ile 10.000 çocuğun otizm riski taramasından geçirilmesi hedefleniyor. Otizm riski taraması İstanbul’da 29 ilçede aile hekimleri ve aile sağlığı personeli tarafından gerçekleştirilecek.

Araştırma Merkezleri, Okul Öncesi Eğitim Kurumları gibi eğitim alanında ve Engelliler Merkezi gibi sosyal sosyal hizmet alanında çalışan kurumlar arasında koordinasyon ve iletişimin artırılması hedefleniyor. Ayrıca bir çocuğun otizm riski taramasının gerçekleştirilmesi, tanı alması, ailesine psikolojik destek sunulması, çocuğa nitelikli eğitim sunulması aşamalarının bütüncül bir yaklaşımla gerçekleştirilmesi amaçlanıyor. TOHUM OTİZM VAKFI Tohum Türkiye Otizm Erken Tanı ve Eğitim Vakfı, ‘otizm spektrum bozukluğu’ olan çocukların erken tanısının konulması, özel eğitimi ile topluma kazandırılmasına öncülük edilmesi ve bunun yurt çapında yaygınlaştırılması amacıyla, kar amacı gütmeyen ve kamu yararını gözeten bir sağlık ve eğitim vakfı olarak 15 Nisan 2003’te kuruldu. Tohum Otizm Vakfı, Türkiye’de OSB olan çocukların erken tanılanması; tanı alan çocukların ve ailelerinin sağlık, eğitim, meslek edinimi, istihdam, bağımsız yaşam ve kaynaştırma ile ilgili gereksinimlerinin dünya standartlarında karşılanmasına yönelik faaliyetlerde bulunuyor. Ayrıca, diğer özel eğitim gerektiren çocukların ve gençlerin ilgili gereksinimlerinin karşılanmasında önemli bir destek sunuyor.

PROJE İLE ÖRNEK MODEL OLUŞTURULACAK

Eğitmen kadrolarının yetiştirilmesi, eğitim ve araştırma yapılmasının sağlanması, özel eğitim ve kaynaştırma alanlarında, ilişkili meslek dallarında kapasitenin artırılması ve eksik meslek elemanlarının Türkiye’ye kazandırılması yönünde çalışmalar yürüten vakıf, ülke çapında yürütülen sağlık ve eğitim hizmetlerinin desteklenmesi ve iyileştirilmesine de katkıda bulunuyor. Vakfın misyonunu ise otizmli bireylere meslek edindirme, bağımsız yaşam ve sosyal yaşam imkanlarının desteklenmesi ve geliştirilmesine katkıda bulunma oluşturuyor.

Proje ile oluşturulacak modelde; Aile Sağlığı Merkezleri, Toplum Sağlığı Merkezleri ve hastaneler gibi sağlık alanında; Rehberlik ve

Tohum Otizm Vakfı ayrıca OSB konusunda tarama, ayrıntılı değerlendirme ve tanılama süreçlerinin dünya standartlarına getirilmesi ve

ülke çapında yaygınlaştırılmasına, OSB olan çocukların erken yoğun özel eğitim almaları, en az kısıtlayıcı eğitim ortamından yaşamın tüm evrelerinde kaynaştırmaya kadar tüm gereksinimlerinin karşılanması için kapasite oluşturulmasına ve OSB olan çocukların, gençlerin eğitiminde PCDI programları uygulanarak model okul oluşturulması ve programların ülke genelinde yaygınlaştırılmasının sağlanması için çalışmalar yürütüyor. Otizmin günümüzde bilinen tek tedavisi, erken tanı ile yoğun, sürekli özel eğitimdir. Erken tanı ve doğru bir eğitim yöntemi ile yoğun olarak eğitim alan çocukların yaklaşık yüzde ellisinde otizmin belirtileri kontrol altına alınabilmekte, gelişim sağlanabilmekte, büyük ilerleme kaydedilmekte ve hatta bazı otizmli çocukların ergenlik yaşına geldiklerinde diğer arkadaşlarından farkı kalmayabilmektedir. Otizmde olabildiğince erken dönemde (18 ay civarı) tanı koyabilmek ve otizm tanısı almış çocukların haftada en az 30 saati bulan yoğun bir eğitim almalarını sağlamak büyük önem taşımaktadır. Özellikle 3 ile 5 yaş arasında bu yoğun eğitim çok kıymetlidir. MART- NİSAN 2017 / PS 55


ÇOCUK PSİKOLOJİSİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ÖĞRENME GÜÇLÜĞÜ BİR ZEKÂ SORUNU DEĞİL,

K I L I RKL

FA

BU BELİRTİLERE DİKKAT!

Leyla Arslan Özcanlı Uzman Klinik Psikolog Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi

Okul dönemindeki çocuklarda akademik başarıyı etkileyen öğrenme güçlüğü beynin bazı fonksiyonlarındaki aksamayı gösteriyor. Öğrenme güçlüğünün bir zekâ sorunu, bir hastalık olmadığının altını çizen uzmanlar ‘farklılık’ olarak tanımladıkları öğrenme güçlüğünde çocukla beraber ailenin de eğitim alması gerektiğini belirtiyor. Öğrenme güçlüğü olan çocuklarda okuma yazma ve bazı şeyleri öğrenmede güçlük yaşandığını belirten Uzman Klinik Psikolog Leyla Arslan Özcanlı, bunun özel ve farklı bir durum olarak değerlendirilmesi gerektiğini, sorunu 8 ayda aşmanın mümkün olduğunu söylüyor. YAVAŞ OKUR, GEÇ ÖĞRENİRLER! Bu özel bir durum ve çocuğun eline olmayan bir durumdur. Beynin bazı bölgelerinde aktivasyon eksikliği olduğu için çocuğu suçlamamak gerekir. Öğrenme güçlüğü olan çocuk çok yavaş okur ve çok geç öğrenir. Aslında bu bir zekâ sorunu değildir, bir hastalık da değildir, farklılıktır. 56 PS / MART- NİSAN 2017

Bu sorunun aşılması için ailelerin çocukla beraber belli bir eğitim alması gerekiyor. Çocuğunda öğrenme güçlüğü olduğunu fark eden ailenin ilk işi, çocuğu olduğu gibi kabul edip çocuğuyla beraber eğitim almak olmalı. Çocuğuna uygun egzersizi yaptırmalı, örneğin 1. sınıfta geç okumaya geçmiş bir çocuk için 10’ar dakikalık okuma seansları yapabilir ve çocuk da bunu taklit edebilir. Çocuk yazması çok zorlanmamalı, buradaki egzersizler yavaş yavaş yaptırılmalı. BAZI RAKAM VE HARFLERİ TERS YAZARLAR Çocuklar bazı harfleri yanlış çizer, mesela B ve D’yi karıştırır. 1, 3 ve 7’yi ters yapar. Bunlar tipik belirtirdir. Özellikle okuma sırasında atlamalar yaparlar, ve’yi ev diye, çok’u koç diye okurlar. Bu şekildeki atlamalar ilkokul birinci sınıfta düzeltilmediyse çocuk gelecek yıllarda akademik başarıda zorluklar yaşayabilir. Kimi zaman lise son sınıfa kadar gelmiş çocuklarda bunu düzeltmeye çalışıyoruz. SORUNU CİDDİYE ALIN Aile öğrenme güçlüğü sorununu dikkate aldığı zaman 8 aylık tedavi ile bu şikâyetleri sona erdirilebilirler. Ailelere tavsiyemiz bu sorunu ciddiye almaları. Aile bu sorunu fark etmesine rağmen ciddiye almazsa sorunun çözümü için harekete

geçmezse çocuk hayatının bir aşamasında okumaktan kaçmak gibi dersin başına oturmak istememe gibi kaçma davranışları ve davranış bozuklukları gösteriyor. Bu davranışları engellemek için çocuğu anlayışla karşılayıp, gerekli yardımı almasını sağlamak lazım. Bazen ders çalışma konusunda anne-baba ihtilafa düşüyorlar, aralarındaki ilişki bozuluyor. Bu ve benzer olayların önüne geçebilmek amacıyla çocuğun ders çalışmasını sağlamak için araya gölge öğretmen, yardımcı abla koyabilirler ya da bu işi teknik olarak öğreten bir kurumdan destek alabilirler. Ailelere burada düşen görev, çocuklarının farklı olan özelliklerini bulup, iyi taraflarını öne çıkarmak olmalıdır. Çünkü bu çocuklar zihinsel engelli olmadıkları için birçok işi başarılı şekilde yapabilirler. Einstein ve Van Gogh’un öğrenme güçlüğü çektiği söylenir, öğrenme güçlüğü müdahale edildiği takdirde düzeltilebilir. TEDAVİDE ÖĞRETMEN VE AİLE İLE İŞBİRLİĞİ ÖNEMLİ Hastanemizde önce beyinle ilgili detaylı bir inceleme yapıyoruz. Çoğunlukla ilaç kullanılmıyor. İlaç eğer çocukta öğrenme güçlüğüne eşlik eden kaygı, depresyon gibi hastalıklar varsa veriliyor. Bunun dışında psikoeğitimle tedavi ediyoruz. Beyin programlarımız var, bunlarla çalışıyoruz. Ayrıca öğretmen ve aile ile işbirliği yapıyoruz. Okulun programını takip ediyoruz, biz de birlikte çalışıyoruz ve öğrenme kolaylıklarını konuşuyoruz.


SEKTÖR / HABER

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KAGİDER VE SANOFI TÜRKİYE “GELECEĞİN KADIN LİDERLERİ” PROJESİNİ NEW YORK’TA TANITTI Servîsimin Cömert Birced, Sanem Oktar, Türkan Özcan

“Değişen İş Düzeninde Kadınların Ekonomik Olarak Güçlendirilmesi” olarak belirlenen ve 17-21 Mart tarihinde Birleşmiş Milletler düzenlenen Birleşmiş Milletler 61’inci Kadın Statüsü Komisyonu toplantılarında Türkiye Kadın Girişimciler Derneği (KAGİDER) ve Sanofi Türkiye, Türkiye’de 2010 yılından bu yana devam eden “Geleceğin Kadın Liderleri” projesini dünyaya tanıttı. KAGİDER Yönetim Kurulu Başkanı Sanem Oktar ve Sanofi Türkiye İnsan Kaynakları Direktörü Türkan Özcan ile birlikte dernek yöneticilerinin ve Sanofi Türkiye proje temsilcilerinin de katıldığı basın toplantısında proje hakkında bilgiler paylaşıldı. 7 YILDA YAKLAŞIK 500 MEZUN KAGİDER ve Sanofi Türkiye’nin genç kadınların ekonomik ve sosyal hayata katılımını artırmak amacıyla hayata geçirdiği uzun soluklu projelerden biri olan “Geleceğin Kadın Liderleri” kapsamında üniversiteden yeni mezun veya son sınıf öğrencisi, başarı potansiyeli yüksek ve eşit fırsata sahip olmayan genç kadınlar seçiliyor ve katılımcılara eğitim ve mentorluk desteği veriliyor. Proje, genç kadınların toplum ve iş hayatındaki yerlerini kuvvetlendirmek amacıyla; onların iş arama süreçlerini kolaylaştırmayı, iletişim ağlarını genişletmeyi, iş gücüne katılımlarını sağlamayı ve sosyal duyarlılıklarını geliştirmeyi hedefliyor. Projede yaklaşık bir hafta süren eğitim programı çerçevesinde iş hayatına yönelik temel bilgi ve beceriler, kariyer geliştirme ve yönetmeye yönelik bakış açısı ve işe giriş becerileri başlıkları altında eğitim veriliyor. Ayrıca katılımcıların hem

girişimci hem de profesyonel hayattan rol modeller ile buluşmaları sağlanıyor, Endüstri, şirket ve girişimcilik tanıtımları yapılıyor. Bugüne dek 7 dönem uygulanan programdan yaklaşık 500 kadın mezun oldu. Eğitimler sonrasında Geleceğin Kadın Liderleri projesinden mezun olan genç kadınlar hem işe girişlerinde hem de kariyerlerinin ilk yıllarında eğitimci ve mentorlerden ve daha önce programdan mezun olmuş diğer katılımcılardan destek alıyorlar. İş hayatında giderek sayısı artan Geleceğin Kadın Liderleri programının mezunları, çeşitli iletişim kanalları, sosyal medya grupları, dönemsel ve bölgesel buluşmalar aracılığıyla birbirlerine destek veriyorlar. PROJENİN SONUÇLARINDAN VE GÖRDÜĞÜ İLGİDEN MEMNUNUZ Toplantının açılışında bir konuşma yapan KAGİDER Yönetim Kurulu Başkanı Sanem Oktar şunları söyledi: “Çalışma hayatında kadın çalışan sayısının artırılması KAGİDER’in temel stratejilerinden biridir. Kadının iş gücüne katkısını arttırmanın sürdürülebilir kalkınma yaratma adına çok önemli olduğunu biliyoruz. Kadınların eğitim seviyesi yükseldikçe iş gücüne katılımlarının arttığını da biliyoruz. Türkiye’de kadının istihdama katılım oranı yaklaşık yüzde 28 seviyesinde, yani erkeklerin istihdam oranının yarısı kadar. Bu durumu değiştirmek için hayata geçirdiğimiz projelerden biri olan Geleceğin Kadın Liderleri Projesi eğitim seviyesi yüksek kadınların desteklenmesini ve istihdama sürdürülebilir katkıda bulunmasını hedeflemektedir. Bugüne kadar çok başarılı sonuçlar aldık. Gerek projemizin sonuçlarından, gerekse de

New York’ta gördüğü uluslararası ilgiden memnunuz. Çalışmalarımızı kararlılıkla sürdüreceğiz.” Sanofi Türkiye İnsan Kaynakları Direktörü Türkan Özcan, “Yedi yıldır koşulsuz olarak desteklediğimiz Geleceğin Kadın Liderleri projesi ile iş hayatına girecek kadınlarımızın, ilk adımda yanlarında olacak detaylı bir eğitim serisi ile hayatlarında fark yaratmak için çalışıyoruz. Genç kadınlarımıza yönelik olan bu eğitim programının ülkemizin aydınlık geleceğinde kadınlarımızın rolünü daha da güçlendireceğine tüm kalbimizle inanıyoruz” diye konuşan Özcan, “Bu bizim için oldukça önemli bir deneyim. Sanofi olarak kadınların iş hayatındaki rolünün artırılması için ortaya koyduğu global vizyon doğrultusunda istihdam ve fırsat eşitliğine yönelik projelerimizle ülkemizde toplumsal hayata katkı sağlayan öncü kuruluşlar arasında yer almaktan dolayı gurur duyuyoruz.” dedi. Toplantıda projenin etki analizi sonuçlarını paylaşan KAGİDER Yönetim Kurulu Üyesi Servisîmin Cömert Birced, projeden mezun olan genç kadınların iş ve özel yaşam dengesini kurabilmiş başarılı iş kadınları olan rol modeller ve eğitmenlerle tanışma şansı bulmaları, iş hayatıyla ilgili bilgi ve beceri kazanmaları, kendilerine olan güvenlerinin artması, kendi aralarında network oluşturmaları ve iş hayatına daha donanımlı başlamaları başlıklarının projenin güçlü yanları olduğunu ifade etti.

MART- NİSAN 2017 / PS 57


SAĞLIK KURUMLARIMIZ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Akıl ve vücut bir bütün ise, biz bütün için varız. Amacımız; hastalarımıza maksimum kaliteli sağlık hizmetini sağlamak ve sunmak

Dr. Ekrem TOK Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi Başhekimi, Hastane Yöneticisi Dr. Sinan Özler, hastane ve Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’nde (TRSM) sunulan hizmetleri aktardı, hastalıklar ve güncel tedavi seçenekleri hakkında bilgiler verdi.

Dr. Sinan ÖZLER Dr. Ekrem TOK Ruh Sağlığı Hastanesi Başhekimi, Hastane Yöneticisi

T.C. Sağlık Bakanlığının Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri uygulaması 2011 yılında başladı. Amacı: ağır ruhsal bozukluğu olan hastalara, toplum temelli ruh sağlığı modeli çerçevesinde psikososyal destek hizmetlerinin verilmesi, takip ve tedavilerinin gerektiğinde evde sağlık hizmetleri uygulamasına entegre bir şekilde yaşadıkları ortamda sunulabilmesi doğrultusunda, ağır ruhsal hastalığının sebep olduğu yeti yitimi ile toplumdan ve yaşamlarında uzaklaşan hastaların yeniden topluma kazandırılmasını olarak belirlendi. Adana ve çevresindeki 16 vilayete sağlık hizmeti sunan Dr. Ekrem TOK Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi bir bölge dal hastanesi. Bünyesinde; Çocuk ve Ergen Psikiyatri poliklinik hizmetleri, Sigara Bırakma poliklinik hizmetleri, AMATEM poliklinik ve yataklı tedavi, Nöroloji poliklinik ve yatan hasta konsültasyon hizmetlerinin yanı sıra, Çukurova ve Sarıçam Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri’ni de bünyesinde bulundurmakta, toplum temelli psikososyal destek sağlamaktadır. 58 PS / MART- NİSAN 2017

PS: Dr. Ekrem TOK Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi ve Toplum Ruh Sağlığı Merkezlerinde verilen hizmetlerinizden bahseder misiniz? Dr. Sinan Özler: 2011 yılında Bakanlığımız Ulusal Eylem Ruh Sağlığı Eylem Planı oluşturdu. Bu planda toplum ruh sağlığı temelli çerçevesinde 200bin nüfusun üzerinde olan ilçelerde, merkezlere yakın yerleşkede olmak üzere Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri açılmasına karar verildi. Adana ilimizde toplam 5 Toplum Ruh Sağlığı Merkezi mevcut. Adana Dr. Ekrem TOK Ruh Sağlığı Hastanesi olarak iki ilçede biz bu hizmeti yürütüyoruz ve Sarıçam ve Çukurova ilçelerimizdeki Toplum Ruh Sağlığı Merkez’lerinde faaliyet gösteriyoruz. Bizim hastanemiz 16 yıldır hizmet veriyor ve yılda ortalama 200bin poliklinikle beraber 10bin yatan hasta tedavisini yapıyoruz. Şu an 28 psikiyatri hekimi görev yapıyor. 80’i AMATEM yatağı olmak üzere 713 yatağımız var. PS: Dünya oranları ile karşılaştırdığınızda Türkiye’de psikiyatrik hastalıklarının görülme sıklığı nedir? Dr. Sinan Özler: Türkiye Ruh Sağlığı Araştırma istatistiğinde ülkemizde %18 psikiyatrik hastalık görülme oranı var. Bunun %1-1.5 ağır psikiyatrik hastalar. Yapılan

çalışmalarda dünya ile örtüşüyor, birbirine yakın diyebiliriz. PS: Hangi psikosomatik hastalıklar daha sıklıkla görülüyor ve hangi yaş döneminde ön plana çıkıyor? Dr. Sinan Özler: Şizofreni genetik modalitesi olan bir beyin hastalık. Ailede bipolar ve şizofreni olduğunda çocuklarda görülme ihtimali yüksek bir hastalık. Çevresel faktörlerde suçlanıyor ancak psikiyatrik hastalıklarda şundandır diyemiyoruz. Multifaktörel diyebiliriz. Çevresel dediğimizde en yakından baktığımızda anne baba tutumları görülüyor. Genetik olarak bazı virüslerin de etkin olduğu konuşuluyorsa da net değil. Epstein-Barr virüsü ile ilgili çalışmalar var. Yetiştirilme tarzı da bunda etkili deniliyor. Hastalıkların erken yaşta yani 20’li yaşlarda başladığını görüyoruz. Erken tedaviye başlandığında tedaviden daha iyi sonuç alınıyor. Bize gelenler genellikle atak halinde gördüğümüz hastalar. Bu atakları tedavi sonrası da dönemsel yaşayabiliyorlar. Bunun da sebebi tedaviye direnç göstermeleri ve ilaç kullanımlarındaki uyumsuzlukları. PS: Hastalığın başlangıç ve alevlenme dönemlerinde hangi uyarıcı belirtiler görülüyor? Ailenin hastaya ve hastalığa karşı tutumu nasıl? Dr. Sinan Özler: Alevlenmeler aniden oluşabilir, ancak genellikle uyarıcı belirtileri bulunur. Psikotik süreç dediğimiz psikoz öncesi yaşanılan bir süreç var ve onların da olgusu var. Bunların olacağı şart değil ama bazı bulgular oluyor. İçine kapanıklık,


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

daha az arkadaşı olan sosyalleşmesi az olan, olağanüstü güçlerinin olduğu, sanrıların ortaya çıktığı ve kişisel bakımını ihmal ettiği süreçle geliyor. Garip davranışlarının başladığını karışık veya dağınık konuşmaları ile aile bunun farkına varabiliyor ama her zaman fark etmeyebiliyorlar. Hasta aynı zamanda içgörü sahibi olmadığından hastalığı kabul etmiyor ve inkâr da başlıyor. PS: Hastalar veya hasta yakınları hangi aşamada size başvuruyorlar? Dr. Sinan Özler: Öncelikle şizofreni hastasının ebeveyni olmak oldukça zor. Ancak genelde son noktada geliyorlar, bilimsel olmayan geleneksel tedavilere örneğin duaya, muskaya, hocaya başvuran da oluyor. Bu gecikmeler tedaviyi zorlaştırıyor. Oysa erken tanıda tedavi daha başarılı oluyor. Ailelerin tedavi sürecine katkısı, hastalarının başarıyla iyileşmesi ve rehabilitasyonunda önemli bir role sahip. Ailelerden destek arayışında olanlarla da karşılaşıyoruz. Diğer taraftan stigma ailelerinde en çekindikleri durum. Kendilerini suçladıkları bir süreci de hasta ile birlikte yaşıyorlar. Saklıyor, gizliyorlar. Bu biraz ailenin sosyal kültürel düzeyine de bağlı. YENİ NESİL İLAÇLARLA HASTALIĞI ARTIK DAHA KOLAY KONTROL EDEBİLİYORUZ PS: Yeni nesil ilaçlar tedavinin seyrini nasıl etkiliyor ve yeni nesil ilaç tedavilerine erişimde sorunlar yaşanıyor mu? Dr. Sinan Özler: Yeni nesil ilaçlar hem hastaları hem de bizleri oldukça rahatlattı. Hastalığı daha kolay kontrol edebiliyoruz. Uzun etkili enjeksiyonlarla ilaçlar yavaş salınımlı bir şekilde vücutta kalabiliyor. Her gün ilaç almayıp sıklıkla tekrarlayan hastalıklarda ve hastalar için oldukça fayda görüyoruz. Tedavide dünyada hangi ilaç tedavisi yapılıyorsa, ülkemizde ve hastanemizde uygulanıyor. Gerek oral, gerek intravenöz damar yoluyla veya intramüsküler yani ilacın kas içine verilen şekliyle tüm preparatları uyguluyoruz. Bunlarla hastalığın seyrini kısa sürede kontrol altına alabiliyoruz. PS: Yoğun tedaviden sonraki süreç nasıl gelişiyor? Dr. Sinan Özler: Ondan sonraki süreç de idame tedavisi geliyor. İçgörüyü kazanması anlamında da tedaviye katkısı oluyor. Farkına varmasına neden oluyor, tedavi içinde kalmasına sebep oluyor ve yeti yitimleri daha az görülüyor. Önceleri katatonik dediğimiz fiziksel bir postürde kalabiliyordu. Bu oldukça dramatik bir görünümdür. İşte yeni nesil ilaçlarda bunlar artık görülmüyor. Daha iyi neticeler alıyoruz. Bu da psikiyatrik rahatsızlığını kabul edip, psikiyatrik iç görüyü kazan-

dıklarından sonra tedavinin devam etmesi sağlanıyor. Özellikle ağır psikiyatrik rahatsızlıklarda bir kısırdöngüye giriyoruz. Kişi hastalığı kabul etmediği için tedavinin dışına çıkabiliyor. İlaç tedavisini kullanmıyor, bırakıyor ve bundan dolayı tekrar rahatsızlanıyor. Ben hasta değilim dediğinde hiçbir güç sizi tedaviye götüremez. Zorlayamaz. Ancak kendisine veya çevresine zarar verdiğinde, gerek adli yollarla gerek yakınları tarafından merkez yönlendirilerek tedaviye ulaşıyor. PS: Tedavinin başarıya ulaşmasında birçok faktör var ancak sizce en önemli faktör nedir? Dr. Sinan Özler: Şizofreni hastası bir kişiye yardımcı olmanın en önemli yollarından biri ilaçlarını hekiminin önerdiği gibi alması, psikolojik eğitim desteğinin avantajlarından faydalanması ve doktoruyla olan takip randevularına uyması konularında cesaretlendirmektir. İlaç tedavisi ile birlikte rehabilitasyon ile tedaviyi tercih ediyoruz. Çünkü tam kür şansı olmayan veya kür şansı az olan bir hastalık. Yeniden ataklarla tekrarlayabilir ve bu da sürekli tedavi anlamına gelebilir. Ataklara göre düşük tedavi uygulansa da hep tedavi gerektiren, yeti yitimlerine neden olan bir hastalık. Hastanın tedavinin içinde kalması yeti yitimlerinin engellenmesine katkı sağlıyor. PS: Ruh sağlığı ekibinde psikiyatri hemşireliği ve destek personel tedavide oldukça önemli bir yer alıyor. Hem sayı hem de nitelik anlamında ülkemizde uzman personel yeterli mi? Dr. Sinan Özler: Psikiyatri profesyonelliği özellikle hemşirelik hizmetleri özveri ile verilmeye çalışılsa da sayı ve hizmet olarak henüz tam istenen düzeyde değil. Çünkü hemşirelik eğitimi içinde özel piskiyatri hemşireliği yok. Psikiyatri hemşireliği için özel sertifikalı bir eğitim için bakanlık düzeyinde girişimlerimiz var. Örneğin bizim hastanemizde 20 yılı aşan personelimizde var, yeni başlayan da. Bu alan biraz tecrübeyle de oluşuyor. Yeni personel atandığında yetişmelerinde daha deneyimli personelimizin eşlik etmesini sağlıyoruz. Özellikle akut ya da alevlenme dönemi dediğimiz dönemde, çevreye ve kendisine zarar verme dönemi olabiliyor. Saldırganlık ve şiddete eğilim fazla olabiliyor. Bu dönemde bilimsel yaklaşım kadar tecrübede tedaviye önemli katkı sağlıyor. PS: TRSM’de kaç hastanız rehabilitasyon programında ve başvuru nasıl alınıyor? Dr. Sinan Özler: Öncelikle biz onlara hasta demiyoruz. Stigmatizasyon dediğimiz damgalanmaya karşı hasta olarak nitelemiyoruz, üyelerimiz olarak görüyor ve bu şekilde hitap ediyoruz. Çukurova ilçemizde TRSM’ne kayıtlı 950 kayıtlı üyemiz

var. Başvuru alınırken öncelikle ağır psikiyatrik rahatsızlıklar dediğimiz şizofreni ve bipolar hastalıkları olanları kaydediyoruz. Ayakta klinik kabulü de oluyor. Genelde psikiyatri polikliniklerinde muayene olduktan sonra, hekimin yönlendirmesi ile TRSM’ne geliyorlar. İlçelerimizde tanıtıcı faaliyetlerimizle de bu merkezlerin olduğunu duyurmaya çalışıyoruz. Ailelerin de başvuruları bu konuda oldukça önemli. Servis araçlarımızla gelemeyen, gelmekte zorlanan kişileri evinden alıyoruz ve merkeze getiriyoruz. Merkezimizde tüm gün belli bir program çerçevesinde faydalanıyorlar. PS: TRSM ruh sağlığı ekibi ve Psiko-Eğitim grubu kimlerden oluşuyor? Dr. Sinan Özler: Psikiyatri hekimiz, psikolog, hemşireler ve halk eğitim merkezlerinden istihdam ettiğimiz uğraş öğretmenleri ile beraber, psikiyatrik rahatsızlığı olan üyelerimize toplum temelli model çerçevesinde rehabilitasyon ve iş uğraş terapi faaliyetlerini yürütmekteyiz. Öz bakım günlük yaşam aktiviteleri planlarına göre sosyal anlamda günlük aktivitelerinin normalleşmelerine katkı sağladığını düşünüyoruz. Örneğin şizofreni hastaları en basit hijyen bakımları, beslenmeleri ve günlük işlerinin organizasyonunda sorun yaşayabiliyor. İş-uğraş, ergoterapi faaliyetlerimizle bunları düzenlemeye çalışıyoruz. Meslek edinmede istekli olan bireylerle İŞKUR aracılığıyla yönlendirebiliyoruz. Bunların dışında sosyal yaşam içinde kendilerini iyi hissettirecek ve katkı sağlayacak çeşitli faaliyetlerinde bulunuyoruz. PS: İş-uğraş, ergoterapi faaliyetleriniz içinde hangi kurslar var? Dr. Sinan Özler: Rehabilitasyon planı çerçevesinde günlük yaşam aktiviteleri planına göre örneğin bahçe uğraşları, ahşap el sanatları, el işi, pasta yapımı, resim atölyeler atölyelerimizde el becerilerini geliştiriyorlar. Her gün spor merkezinde spor eğitmenlerimizle birlikte sabah spor aktivitelerinde bulunuyorlar. Bazen 2-3 üyemizle bir hemşiremiz pazar alışverişini birlikte çıkıyorlar. Yemek hazırlıyorlar. Usta öğretim elemanları ile birlikte primer aktiviteye katılmaları sağlanıyor. PS: Olgu danışmanlarınız nasıl çalışıyor, bireysel danışman gibi mi? Dr. Sinan Özler: Toplum Ruh Sağlığı Merkezi’nde her üyemizin bir dosyası var. Olgu danışmanlarınız bir anlamda bireysel danışman gibi çalışıyor. Rehabilitasyon planına göre ev ziyaretlerinde ve merkezimizde bire bir görüşülüyor. Her birinin hangi saat, hangi aktivitenin yapılacağının günlük planlama dosyaları var. Bunun üzerinden takipleri ve yönlendirmeleri yapılıyor, aktivitelere katılımları raporlanıyor. MART- NİSAN 2017 / PS 59


SAĞLIK KURUMLARIMIZ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Adana Dr. Ekrem TOK Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nde düzenlenen hasta eğitim programlarıyla kronik hastalıklarda hasta yakınlarının yaşamlarını daha iyi sürdürme ve hastalarının yaşam kalitelerini arttırmaya yardımcı olmak hedefleniyor. Eğitimler, ilgili hastalık alanlarında uzmanlaşmış hekim, hemşire, psikolog ve sosyal hizmet uzmanları tarafından slayt ve videolar eşliğinde veriliyor.

PS: Hastane bünyesinde aynı zamanda ülkemizin ikinci büyük merkezi Adana AMATEM var. Bölgesel durumundan mı kaynaklı? Dr. Sinan Özler: 1984 yılında kurulan hastanemizde bölge konumu itibariyle 16 il’de, 10 milyon nüfusa adli ve psikiyatri alanında hizmet vermeye çalışıyoruz. Bağımlılık tedavileri de bunların içinde yer alıyor. Psikiyatri hastalarının madde bağımlılığına yakalanma riski diğer popülasyona göre 2-3 kat daha fazla. Psikiyatri dışında madde bağımlılığı özellikle bu bölgede daha da fazla görülür. PS: Bunun sebebi sizce nedir ve bununla ilgili bir araştırma var mı? Dr. Sinan Özler: Üniversite hastanemizle birlikte bu konuda bir çalışma başlattık. Kanalizasyon sularında madde taraması ile genel popülasyonun tespitine çalışacağız. İlk ayağı yapıldı. Belediye beli zaman aralığıyla örnekleri alınarak sonuçları alacağız. İngiltere’de daha önce yapılmış bir çalışma var. Üniversitemizin Toksikoloji Anabilim Dalı ile birlikte uyarlamasını yapacağız. Adana ülkedeki ikinci büyük AMATEM ve yıllık 25bin poliklinik yapıyor. 2bin’i yatırarak tedavi diyoruz. 80 yatakla hizmet veriyoruz. Yatak %90 kapasite ile çalışıyor Bu rakamlar gösteriyor ki Adana’da eğilim ve potansiyeli fazla ve bu madde bağımlılığına eğilimi bilimsel bir çalışma ile ortaya koyalım istiyoruz. PS: Bağımlılık tedavilerinde nasıl hizmet veriyorsunuz? Dr. Sinan Özler: Madde bağımlığı önemli ve zor bir konu. Hayatı boyunca günlük döngüsüne yaşamına dikkat etmek durumunda, mangalda köze benzetiyorum. O köz yanından uzaklaştığınızda kurum bağlıyor, sönmüş gibi duruyor. Yelleme ile tekrardan alev alıyor. Yani tedavi sonrası çevresine, arkadaşlarına dikkat etmek durumunda. ‘Bir kereden bir şey olmaz’la 60 PS / MART- NİSAN 2017

tekrar başladığında, relaps başlıyor. Bakanlığımız bu konuya özel önem veriyor, madde bağımlılığına dikkat çekmeye çalışıyor. Valiliğimizin SODES -Sosyal Destek Programı projesi var. Halk Sağlığı Müdürlüğü ve Aile Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü ile faaliyetler yeni yeni başladı. TRSM’de olduğu gibi kaynak ayrılıp madde bağımlılarının rehabilite olduğu bir merkez oluşturuldu. Biz hastaları o merkeze yönlendiriyoruz. 8 Bakanlığın katkıları ile her ilde uyuşturucu ile mücadele il koordinasyon kurulları oluşturuldu. Bu kurullar aylık Vali başkanlığında toplanıyor. Etkin mücadele her anlamda yapılmaya çalışılıyor. Sonuçta emniyet vasıtasıyla maddeye ulaşımının engellenmesi, tedavi ile bizlerin buna katkıda bulunması ve bundan sonraki süreçte maddeden arındırıldıktan sonra da rehabilitasyon süreci ile yaşamlarının organizasyonlarının sağlanmasını kapsıyor. Tedavi sonrası onları topluma kazandırmak adına katkıda bulunmak için içimizde barındırmamız lazım. Madde kullanmayı bırakmış ex-user kişileri madde tedavisi programı içine alarak deneyimlerini aktarmalarını bir nevi koçluk yapmalarından da faydalanıyoruz. HASTALARI VE HASTA YAKINLARINI HASTALIK, TEDAVİ VE TEDAVİNİN OLASI YAN ETKİLERİ KONUSUNDA EĞİTİYORUZ PS: Gerek ayakta tedavi gerekse hasta yakınlarının bu konudaki bilgi eksikliklerini nasıl tamamlıyorsunuz? Eğitim çalışmalarınızdan de biraz bahseder misiniz? Dr. Sinan Özler: Hasta yakını eğitimi programı Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesinin kamuya sunduğu sağlık hizmeti kapsamında kronik ruhsal hastalığa tutulmuş kimseler ile konunun uzmanı hekimleri bir dostluk ortamında bir araya getirmek ve böylece hastaların yaşamını daha rahat sürdüre-

bilmelerini sağlamak üzere planlanmıştır. Sağlık hizmeti verilmesi sırasında klinik ve polikliniklerde genellikle rutin tıbbi uygulamalar yapılmakta ve hastalıkların gerekli tedavileri düzenlenmektedir. Ancak, zaman yetersizliğine ve diğer bazı faktörlere bağlı olarak hastaların gündelik pratik sorunları hakkında hekimler ile yeterli bir diyalog kuramadıklarında gerçektir. Özellikle kronik hastalığı olan ve bu hastalığın getirdiği ömür boyu sürecek medikal sorunlar ile birlikte yaşayan hastalar, buna ek olarak sosyal, psişik ve ailevi sorunlar içinde çoğu kez bunalmaktadır. Basit eğitim programları ile bu hastaların bazı gündelik tıbbi problemlerini kendilerinin veya aile fertlerinden birinin çözmesi mümkündür. Aile görüşmeleri ile hastalara tedavilerinden sonrasında neler yapacak, nasıl davranacakları ve iş uğraşı faaliyetlerinde yapılması lazım, aileleri de bu konuda ayrı toplantılarda bilinçlendirme bilgilendirme toplantıları yapıyoruz. Aile sosyal hizmetle uzmanlarına da hizmet içi eğitimlere tabi tutarak faaliyette bulunuyoruz.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

PS: Etkinlik ve faaliyetlerinizden birkaç örnek verir misiniz? Dr. Sinan Özler: 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü O’nu Anla projesini oluşturduk. Psikiyatri rahatsızları toplum çok iyi bilmiyor. Şizofreni, bipolar bozukluk, manik depresif nedir? Hasta ile karşılaşıldığında ne yapılmalı? Ön belirtileri nelerdir gibi bilgi eksikliklerini topluma anlatmamız gerektiği düşüncesiyle ”O’nu Anla!” ekinliğinde hasta yakınlarına ve tüm Adana’ya anlatmak istedik. Bunun dışında düzenlediğimiz her toplantıda başka bir hastalık anlattık. Şizofreni, bipolar bozukluk, manik depresif, bağımlılık, intihar gibi konularda bilgi aktardık. Bunların bizim içimizde olduğunu, insana dair bir hastalık olduğunu anlatmaya çalıştık, çok da etkili oldu. SPOR VE TOPRAKLA UĞRAŞI TEDAVİLERİNE ÖNEMLİ KATKI SAĞLIYOR Yatan hastalarda uğraşı faaliyetleriyle dikkatlerin yoğunlaştığı önemli günlerde faaliyetlerde bulunuyoruz. 26 Haziran uyuşturucu ile mücadele günü gibi. Geçtiğimiz yıl alkol madde tedavi merkezimizde bağımlı hastalarımızla masa tenisi turnuvası düzenledik. Spor, yaşamda olduğu gibi madde bağımlılığının tedavisinde de çok önemli etken. Spor aktivitesi sağlandığında yaşamlarına bunu adapte ettiklerinde tedavilerine çok önemli katkı sağlıyor. Spor ayrıca metaboliksendrom, kardiyovasküler gibi kronik hastalıkları olanlarda ya da olmalarına engel olma açısından da önemli. Psikiyatri hastalarımızla ve TRSM’den gelen hastalarımızla hatıra ormanı oluşturduk. Hastane arazinde bir seramız var. Toprakla uğraşı, hastalar üzerinde uygulanan tedavi yöntemlerinden ergoterapinin önemli bir parçası ve tedaviye olumlu katkı sağlıyor. AÇIK HAVA SİNEMA ETKİNLİĞİ HASTANE ORTAMINDAN UZAKLAŞTIRIYOR Hastanemiz 30 dönümü kapalı alan olmak üzere 130 dönüm. Ormanlık bir alan ve açık alanımız çok. Açık havada her hafta bir servise hastalara uygun şekilde filmler seçerek açık hava sinema etkinliği yaptık ve çok da olumlu geri bildirim aldık. Bu alanlar sayesinde kendilerini hastane ortamından uzaklaşmalarına açık alanda farklı ortamda hissetmelerini sağlıyor. Bunların dışında birçok konuda önemli günlerde dikkat çekmeye çalışıyoruz. Örneğin; 9 Şubat sigara bırakma gününde polikliniğimizde sigara bırakanlar bir kütüğe plaket çaktı. Kızılay kan bağışı kampanyasına katkı sağladık. Down Sendrom’lu bir çalışanımız var. Gelecek aktivite planlarımızın içinde kitap projemiz

Adana Dr. Ekrem TOK Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nde bahçe, spor uğraşları, açıkhava sinema etkinliği ve önemli gün etkinlikleri ile hastaların tedavilerine olumlu katkılar yapılıyor.

var. Çalışanlarımızın psikiyatri hastaları ile anıları var. Bunları kitaplaştırmak istiyoruz. Ayrıca tiyatro çalışması planlıyoruz. HASTA ve ÇALIŞAN GÜVENLİĞİNE ÖNEM VERİYORUZ. PSİKİYATRİ HASTANLERİ ARTIK DAHA NİTELİKLİ OLACAK PS: Sizce psikiyatri hastanelerin fiziki içyapısı hastaların sosyal yaşamına ve hasta takiplerine uygun nitelikte mi? Dr. Sinan Özler: Çok yakında yapılacak düzenlemelerle koğuş hizmetinden uzak, 3 yataklı odalarda tedaviler olumsuz davranışlarını engellenmesi açısından da katkı sağlayacaktır. Kamera sistemleri ile nitelikle hastanelerle daha iyi hizmet verileceğinden eminim. Nitelikli hasta odalarında hasta takipleri bunu ortadan kaldıracaktır. Biz psikiyatri hekimleri 3 yatak olmasının daha uygun olduğunu 3.kişinin müdahale ya da durumu görevli sağlık personeline hemen bildirmeleri açısından etkili olacağını düşünüyoruz. Belki şiddet eğilimli hastalar için daha yüksek güven-

likli hastanelerde yapılabilir ancak Adana olarak 200 bin hasta tedavi ediyoruz. Bazen istemediğimiz olaylar yaşayabiliyoruz. Keşke hiç olmasa ama az da olsa görüyoruz. Bu vakaların basında yer aldığı kadar çok olmadığını ve olumsuz haberlerle hastaların stigmatize edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. PS: Son olarak eklemek istediğiniz ve vermek istediğiniz bir mesajınız var mı? Dr. Sinan Özler: Dr. Ekrem TOK Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi olarak, güncel tedavi yaklaşımlarımızla hasta güvenliği ve memnuniyetini ön planda tutarak kaliteli bakım ve rehabilitasyon hizmeti sunmaya ve devamlılığı sağlamaya kararlıyız. Hedefimiz; koruyucu, tedavi edici ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini, hastaların korkmadan, kendilerini güvende hissedeceği, çağdaş bir düzen içerisinde, tüm çalışanların işbirliği ile sunan, ülkemizin en iyi hastanelerinden biri olmaktır. Röportaj: Zeynep Çetinkaya

MART- NİSAN 2017 / PS 61


PSİKİYATRİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Bipolar bozuklukla ama sağlıkla yaşamanın mümkün olduğu daha iyi bir gelecek dileğiyle… 30 Mart 2017 Dünya Bipolar Günü

30

Mart Dünya Bipolar Günü, kendisinin de bipolar bozukluğu olduğu kabul edilen ünlü ressam Vincent Van Gogh’un doğum gününde kutlanmaktadır. Uluslararası işbirliği ile Dünya Bipolar Günü’nün amacı hastalık konusunda toplumsal duyarlılığı, bilgiyi ve eğitimi artıracak faaliyetler aracılığı ile tüm dünyada farkındalık yaratmak ve toplumsal damgalamayı ortadan kaldırmaya yardımcı olmaktır. Ülkemizde bu yıl üçüncü kez düzenlenen 30 Mart Dünya Bipolar Günü etkinlikleri kapsamında ruh sağlığı alanında faaliyet gösteren mesleki ve sivil örgütleri; Türkiye Psikiyatri Derneği, Bipolar Bozukluklar Derneği, Bipolar Yaşam Derneği, Lityum Derneği, Türk Nöro-psikiyatri Derneği, RUSİHAK (Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği), Psikiyatri Hemşireleri Derneği, Sanat Psikoterapileri Derneği ve Türk Psikologlar Derneği GSK Türkiye’nin de desteğiyle bipolar bozukluğu olan kişi ve ailelerine destek olmak, toplumsal farkındalığı artırmak ve damgalamanın azaltılmasına katkıda bulunmak için ilk kez geniş bir katılımla bir araya geldi. 62 PS / MART- NİSAN 2017

Ruh sağlığı alanında çalışan dernek ve örgütler platformu adına Prof. Dr. Sibel Çakır Bipolar bozuklukla ama sağlıkla yaşamanın mümkün olduğu daha iyi bir gelecek...” umduklarının mesajını verdi. Prof. Dr. Sibel Çakır Bipolar Bozukluk hakkında bilgi verdi ve hastaların yaşadıkları zorlukları aktardı. BİPOLAR BOZUKLUK Bir duygu durum bozukluğu olan bipolar bozukluk (eski ismiyle manik depresif hastalık) ya da iki uçlu bozukluk; taşkınlık (mani) ya da çökkünlük (depresyon) dönemlerinin yaşandığı, duygusal ve davranışsal iniş çıkışlarla giden, ara dönemlerde hastaların olağan iyilik hallerine döndükleri fakat bu hastalık dönemlerinin yaşam boyu görülebildiği bir bozukluktur. Günümüz şartlarında bipolar bozukluk başarılı bir şekilde tanınmakta ve etkili biçimde tedavi edilebilmektedir. Ancak


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

hastalığın ilk yıllarındaki müphem belirtiler, bozukluğun yineleyici doğası ve değişik zamanlarda farklı hastalık dönemleri ile ortaya çıkması tanı koyma sürecini zorlaştırmakta, uygun tedavinin başlanmasını geciktirebilmektedir. Uzun süren ağır depresyon dönemleri, bu bozukluğu olan bireylerin %15’inin intihar ile yaşamını kaybetmesine neden olabilmektedir. Bu oran genel topluma göre 30 kat yüksektir. Bu tür zor dönemler hasta, hasta yakını ve ruh sağlığı çalışanları arasında sürekli bir işbirliği sayesinde aşılabilmektedir. DAMGALAMA YAŞAMLARINI OLUMSUZ ETKİLİYOR Bipolar bozukluğun biyolojik kökenli bir tıbbi sorun olduğu açıkça bilinmesine rağmen tıptaki diğer sağlık sorunlarından farklı olarak hastalığa yönelik damgalama, bu bozukluğu yaşayan kişilerin toplumsal haklarını kullanmasını engellemekte, yaşam alanlarını ve sosyal çevrelerini kısıtlamaktadır. Dahası sorunu kabullenmelerini ve sağlık hizmetlerine, erken tanı ve etkili tedavilere erişimlerini geciktirmekte, bipolar bozukluğu olan kişi ve ailelerinde tükenmişliğe neden olmaktadır. TÜRKİYE’DE DURUM Ülkemizde yaklaşık iki milyon bipolar bozukluğu olan kişi ve bu durumdan doğrudan ya da dolaylı olarak etkilenen altı milyon aile bireyi olduğu tahmin edilmektedir. Başlıca sorunlar, pek çok bipolar bozukluk hastasının yeterli ve düzenli ruh sağlığı hizmeti alamaması, ilaç tedavilerini destekleyen psikoterapilerin kamuya bağlı sağlık kurumlarında ve sosyal güvence kapsamındaki hizmetlerde yok denecek kadar az olması, özel sağlık sigortalarının tüm psikiyatrik tedavileri kapsam dışı bırakması, bozukluğu yaşamış kişilerin

Türkiye Psikiyatri Derneği Başkanı Prof. Dr. Timuçin Oral, Prof. Dr. Sibel Çakır

mesleki ve sosyal kayıplarına yönelik rehabilitasyon hizmetlerinin yetersizliği, hastalık sürecinin başından itibaren hastaların hukuki ve medeni haklarının kullanımında ve sürece aktif katılımında zorluklar ve toplumda eksik veya yanlış bilgilenmeye bağlı olarak ortaya çıkan damgalama şeklinde özetlenebilir. Zaman zaman medyada yer alan gerçek dışı ya da eksik adli vaka öyküleri, intihar, uyuşturucu madde, alkol kullanımı ve bipolar bozukluk arasında bağlantı kurulması, bozuklukla mücadele eden geniş kitleyi derinden sarsmaktadır. Medya mensuplarının mesleki etik kuralarına uygun biçimde, dikkatle, spekülasyondan uzak haber yapması oldukça hayatidir.

BİPOLAR BOZUKLUĞU OLANLAR İÇİN DAHA İYİ BİR YAŞAM Bipolar bozukluğa yönelik toplumsal tutum ve değerlendirmelerin kültürlerarası farklılıklarına değinmek amacı ile, Asya Bipolar Bozukluk Ağı, Uluslararası Bipolar Vakfı ve Uluslararası Bipolar Bozukluklar Derneği bir araya gelerek Dünya Bipolar Günü için çalışmaktadırlar. Bipolar bozukluğu olan hastaların ve yakınlarının yaşam kalitelerine olumlu katkı sağlama ve damgalamayı engellemek bu girişimin temel hedefidir.

“Yaşamının büyük bölümünü bipolar bozuklukla geçiren oğlumun bir gün hastalığı nedeniyle yargılanmayacağı, kişilik özellikleri ve nitelikleriyle değerlendirileceğini hayal ediyorum. Dünya Bipolar Gününün bu hayalimin gerçekleşmesine yardım edeceğine inanıyorum”. Uluslararası Bipolar Vakfının (International Bipolar Foundation) Kurucusu ve Başkanı Muffy Walker

MART- NİSAN 2017 / PS 63


MERKEZİ SİNİR SİSTEMİ HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

YAŞAMI TEHDİT EDEN CİDDİ BİR DURUM: NARKOLEPSİ GÜNDÜZ AŞIRI UYKULULUK!

Aşırı uykululuk hali, ciddi rahatsızlıklara neden olabilen önemli bir sorun, ancak günlük iş temposu veya başka sağlık sorunları ile ilişkilendirilerek çoğu zaman ciddiye alınmıyor. Birçok kişi uzun yıllar aşırı uykululuk halini normal olarak değerlendiriyor. Türk Uyku Tıbbı Derneği’ nin, ülkemizde 7 bölgede ve 5021 kişi üzerinde yapmış olduğu anket çalışmasında, %14 oranında uyku apne sendromunun ana belirtilerine sahip kişi olduğu ortaya çıkmıştır. 17 Mart Dünya Uyku Günü nedeni ile düzenlenen basın toplantısında Prof. Dr. Derya Karadeniz, Prof. Dr. Murat Aksu ve TEVA Medikal Direktörü Dr. Pınar Köktürk sosyal yaşamdan, iş yaşamına günlük hayatı olumsuz yönde etkileyen ve dikkat edilmesi gereken gündüz aşırı uykululuk problemi ve beraberinde getirdiği hem kişisel hem de toplumsal riskler hakkında bilgi verdiler. GÜNDÜZ UYKULULUK HALİ NORMAL BİR DURUM DEĞİLDİR! Prof. Dr. Derya Karadeniz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı, Uyku Merkezi Başkanı “Modern sosyal yaşamda mutluluk ve iyi bir iş performansı için uyanıklığın yeterli 64 PS / MART- NİSAN 2017

düzeyde olması gerekir. Gündüz uykululuk hali mesleki, sosyal ve araç kullanımı gibi aktivitelerde, bazen hayatı tehdit edecek düzeye dahi gelebilir, ciddi performans kayıplarına neden olabilir. Gündüz uykululuk hali, uyanık kalınması gereken gün içi zaman diliminde uyanıklığın korunamaması, istem dışı olarak uyuma eğilimi ya da uyku ataklarının ortaya çıkmasıdır. Uykululuğun ağırlık derecesi değişkendir ve hatta bazı kişilerde uzun uyuklamalar halinde seyredebilir. Narkolepsi gündüz aşırı uykululuk ile seyreden bir hastalıktır. Gündüz uykululuk hali normal bir durum değildir ve sadece uyku bozukluklarında görülmez, başka birçok hastalığa da bağlı olabilir. Gündüz uyuklama kişinin kendisinin çok farkında olmadığı ve kabul etmediği bir durum da olabilir. Gündüz aşırı uykululuk genellikle hastaların en çok yakındıkları ve ilk görülen belirtidir. Gündüz saatlerinde tekrarlayan istemsiz ve kısa uyuklamalar vardır. Hastalar tipik olarak gün içinde kısa süreyle uyuyakalırlar, sonra dinlenmiş şekilde uyanırlar; ancak 2-3 saat içinde kendilerini yeniden uykulu hissederler. Narkolepsi’ de görülen gündüz uyuklamalarının en önemli özelliği, kısa süreli

ve dinlendirici olmalıdır. Bu durum gün boyu tekrarlar. Uykululuk özellikle televizyon seyretme gibi, aktif katılımın olmadığı, durumlarda ortaya çıkar. Ani ve genellikle karşı konulamayan bu uykululuk, uyku atakları halinde gelir (öyle ki, aniden uyuya kalmak ve istemsiz uyku dönemleri bunun örnekleridir), yemek yeme, yürüme veya araç kullanma gibi olağan dışı durumlarda da ortaya çıkabilir. Nedeni bilinmeyen veya genetik kökenli bazı hastalıklar da GAU’ ya sebep olabilir. Kökeni tespit etmek için yapılan testler sonucunda hastaya uygun uyanıklık artırıcı tedaviler belirlenir. Normal bir uyku, hava karardıktan belli bir saat sonra başlar ve gün aydınlandıktan belli bir saat sonra sona erer. Uyku ve Uyanıklık, saat içinde oluşan, başta aydınlık ve karanlık olmak üzere, sosyal durum ve beslenme ile düzenlenen ritmin kontrolü altındadır. Bu ritme sirkadiyen ritim denir. Normal şartlarda, uyku, sirkadiyen ritim ve sosyal ritim uyum içerisindedir. Bu uyum yeterli düzeyde ise gece yeteri kadar dinlendirici ve derin uyunur, gündüz de maksimum uyanıklık yaşanır. Uyku ritim bozukluklarında ana belirti, uyanmak istenen saatlerde uyanılamaması veya uyanık kalınması gereken saatlerde uyanık kalınamamasıdır. Uyku ritim bozukluklarında en bilinen örnekler


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

arasında Jet Lag ve Vardiyalı Çalışma Uyku Bozukluğu yer alır. UYKU HASTALIKLARININ TANISI NASIL KONULUR? Uyku hastalıklarında, hastalığın tipine göre farklı tanı yöntemleri kullanılır. Uyku hastalıkları tanısı, uyku ve uyku hastalıkları konusunda uzmanlaşmış hekimler tarafından yapılmalıdır. Zira uyuyamama ya da uyuklamanın altında hayatı tehdit eden bir uyku hastalığı yatabilir. Gündüz uyuklamamanın ana belirti olduğu ‘hipersomni’ hastalıklarında gece uyku tetkikine ilave olarak gün içinde uykuya eğilimin ve uyanık kalabilmenin ölçüldüğü detaylı tetkikler yapılmalıdır. Hangi tipte gündüz uykululuk hastalığı olduğu ancak bu şekilde ortaya konulabilir.” TÜRKİYE’DEKİ HER 5 TRAFİK KAZASINDAN BİRİ GÜNDÜZ AŞIRI UYKULULUKTAN KAYNAKLANIYOR Prof. Dr. Murat Aksu Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi “Avrupa Uyku Araştırma Kurumu’nun 2015 yılında, 19 ülkede yaptığı “Direksiyon Başında Uyuya Kalma” anketine göre çıkan sonuçlar oldukça ilgi çekici. Ülkelerin çoğundaki kaza vakalarının 80%’inden fazlasında, direksiyonda uyuya kalmaktan kaynaklanan kazalar, sürücülerin kendilerini “çok uykulu” ya da “biraz uykulu” hissettikleri zamanlamada meydana gelmiştir. Bu çalışmada, geçtiğimiz 2 yıl için, ülkelerin üçte ikisinde her altı kişiden en az birinin direksiyonda uyuya kaldığı öngörülmüştür. Ankete katılanların kaza anında uykuda düşmelerinin nedenleri ile ilgili en sık bildirilenler ‘önceki gece yetersiz uyumaları’ (%42,5), ‘genel olarak kötü uyku alışkanlığı’ (%34,1), kötü hissetmeleri (18.6%), ve ‘çok uzun süreli sürüşler’ (%16,2) olarak belirlenmiştir. Uykulu araç kullanmaya bağlı kazalar Estonya ve Avusturya’da daha sık gerçekleşmiş olup (sırasıyla %2,7 ve 2,6) diğer ülkeler içinde Hollanda ve Türkiye’ de daha az sıklıkta gerçekleşmiştir. OUAS (Obstrüktif Uyku Apne Sendromu) Erkek Cinsiyeti İçin Artmış Risk Direksiyon başında uyuya kalmanın yaygınlığının yaşla birlikte azaldığı tespit edilmiştir. Ham analizinde önem, sınır değerlerde gerçekleşmiş olmasına rağmen kazaların yaygınlığı en yaşlı grupta en yüksek değerlere ulaşmıştır. Cinsiyete göre, direksiyon başında ve ilgili kazalarda uyuya kalma yaygınlığı, erkekler arasında önemli ölçüde yüksek gerçekleşmiştir. Erkek cinsiyeti, uzun süre sürüş ve OUAS için artmış risk, direksiyon

Dr. Pınar Köktürk, Prof. Dr. Derya Karadeniz, Prof. Dr. Murat Aksu

başında uyuya kalmanın ana belirleyicileri içerisindedir. Bununla birlikte erkekler arasında, direksiyon başında uyuya kalma ve buna bağlı kazaların yaygınlığı riski ile birlikte önemli ölçüde artış göstermiştir. Erkeklerde bu riskin yaşla birlikte arttığı gözlemlenmiştir. Yapılan diğer çalışmalar ise tüm trafik kazalarının %10-30’ unun uykululuktan oluştuğu belirtiliyor.’’ MERKEZI SİNİR SİSTEMİ HASTALIKLARI TEVA’NIN EN ÖNEMLI ODAKLARINDAN BİRİ Dr. Pınar Köktürk TEVA Medikal Direktörü “TEVA olarak yenilikçi ve orijinal ilaçlar geliştirmek üzere Ar-Ge faaliyetlerine büyük önem veriyor ve her sene yaklaşık 1.7 bin USD’lık bir bütçeyi yeni ilaçlar geliştirmek üzere harcıyoruz. Merkezi Siniri Sistemi Hastalıkları hastalara ve hasta yakınlarına büyük yük getiren hastalıklardır. İlaç araştırma geliştirme faaliyetlerimiz özellikle merkezi sinir sistemi hastalıklarına odaklanmıştır. Uyku bozukluklarının da içinde bulunduğu MSS-Merkezi Sinir Sistemi Hastalıkları TEVA’nın önemli odaklarından biri. MSS içinde yer alan uyku bozuklukları alanında da yenilikçi tedavi seçenekleri sunuyor, özellikle karşılanmamış ihtiyaçlarına odaklanıyoruz. TEVA olarak, sosyal sorumluluk anlayışımız çerçevesinde Dünya Uyku Günü vesilesi ile gündüz aşırı uykululuğun

ciddi hayati risklerine, başlı başına bir hastalık olduğuna veya önemli hastalıkların belirtisi olabileceğine dikkat çekmek üzere bu toplantıyı destekliyoruz. Bu sorunu yaşayan kişilerin uyku hastalıkları konusunda uzmanlaşmış bir nöroloji uzmanına başvurması gerektiğinin önemli olduğunu hatırlatmak istiyoruz.”


KONGRE / HABER

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. İpek Kıvılcım Oğuzülgen, Prof. Dr. Hasan Bayram, Prof. Dr. Metin Akgün, Prof. Dr. A. Fuat Kalyoncu, Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu, Begüm Ergan

HAYAT NEFES ALMAKLA BAŞLAR AMA UYARIYORUZ: NEFES ALAMIYORUZ Türk Toraks Derneği 25.yılında 20. Kongresi’ni 5-9 Nisan tarihinde Antalya’da gerçekleştirdi. 1650 katılımcının takip ettiği, yurtiçinden ve yurtdışından 450’yi aşkın konuşmacı katıldı.

Sağlığı Kurumu Kronik Hastalıklar Daire Başkanlığı, Dünya Sağlık Örgütü’nün de olduğu 64 ulusal paydaşımız ile oluşturduğumuz 81 ildeki GARD il kurullarıyla çalışmalarını sürdürmektedir.

Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında; Türk Toraks Derneği Başkanı Prof. Dr. A. Fuat Kalyoncu, Kongre Başkanı Prof. Dr. Metin Akgün, Türk Toraks Derneği 1. Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu, Türk Toraks Derneği 2. Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Hasan Bayram, Bilimsel Komite Başkanı Kıvılcım Oğuzülgen, Basın İlişkileri Sorumlusu Begüm Ergan ve TTD Çalışma Gruplarının temsilcileri katıldı. Prof. Dr. A. Fuat Kalyoncu’nun moderatörlüğünde özellikle toplum sağlığını ilgilendiren çevresel sorunlara dikkat çekildi.

GARD sürecinde DSÖ ile birlikte hareket edilmesi nedeniyle Sağlık Bakanlığı süreç içinde önder olmuş ve somut bir plan ortaya çıkmış, ülkemizin Ulusal Kontrol Programı olarak uygulanmaya başlamıştır. Programın uygulanmasıyla ülkemizde gelecek 20 yılda kronik solunum hastalıkları alanında mortalite ve morbiditede belirgin azalma beklenmektedir. Bu da TTD’in temel hedefi olan “Ulusal Akciğer Sağlığını Korumak” amacına hizmet anlamındadır.

GARD TÜRKİYE İDEAL KOŞULLARIN TÜMÜNÜ YERİNE GETİREN TEK ÜLKE Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu TTD 1. Başkan Yardımcısı GARD (Global Alliance on Respiratory Diseases), Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından kurulmuş kronik akciğer hastalıklarının (KAH önlenmesi ve kontrolüne yönelik küresel işbirliğinin sağlanmasını amaçlayan bir organizasyondur. 2008 yılından bu yana Türk Toraks Derneği, Ulusal Allerji ve Klinik İmmünoloji Derneği ve aralarında Sağlık Bakanlığı, Türkiye Halk 66 PS / MART- NİSAN 2017

Diğer önemli gelişme DSÖ bünyesinde öncelikli sağlık alanları içine ilk kez Kronik solunum hastalıklarının dahil edilmiş olmasıdır. Bu GARD’ın tüm dünyada solunum hastalıkları alanına yaptığı çok önemli bir katkıdır. DSÖ kardiyovasküler hastalıklar, kanser, diabet ve kronik solunum hastalıkları en önemli 4 hastalık olarak önceliklendirilmiştir. GARD Türkiye 2014 yılında Avrupa Parlamentosu Aktif ve Sağlıklı Yaşlanma projesi (EIP on AHA) paydaş olabilmek için başvurmuş ve kabul edilmiştir. 2016 yılında ise bu proje için tüm Avrupa’dan referans merkez seçimleri yapılmıştır. GARD Türkiye 2 yıldız alarak bu merkezlerden biri olmuş ve 7 Aralık 2016'da

Brüksel'deki özel törende ödülünü almıştır. Türkiye'den bu projeye kabul edilen tek merkez; ''GARD Türkiye ve Türk Toraks Derneği"dir. “GÖRÜNMEZ KATİL” HAVA KİRLİLİĞİ Prof. Dr. Haluk Çalışır TTD Hava Kirliliği Görev Grubu Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) hava kirliliğini “görünmez katil” olarak tanımlamaktadır. Çünkü her yıl 7 milyondan fazla kişi hava kirliliğinin yol açtığı bir hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir. DSÖ verilerine göre akciğer kanserine bağlı ölümlerin %36’sı, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalıklarına bağlı ölümlerin %35’i, inmeye bağlı ölümlerin %34’ü ve kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin %24’ünün sorumlusu hava kirliliğidir. Türkiye’de ise hava kirliliği uzun yıllardır önemli ancak kamuoyunun dikkati yeterince çekmeyen bir sorundur. TTD Hava Kirliliği Görev Grubumuz tarafından gerçekleştirilen ve Türkiye’de hava kirliliği ölçüm yapan istasyonların 2016 yılındaki sonuçlarını ortaya koyan çalışmanın sonucunda partikül madde kirliliği açısından Muş, Ağrı Doğubeyazıt, Iğdır, Tekirdağ Merkez ve Kayseri Hürriyet istasyonları, 2016 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün izin verdiği üst sınırın 5 kat üzerinde kirlilik tespit etmişlerdir. Öte yandan İstanbul ve İzmir istasyon-


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ları DSÖ’nin kabul ettiği sınırı 2, başkent Ankara ise 3 kat aşmıştır. Bursa, Zonguldak, Mersin, Adana ve Hatay gibi önümüzdeki dönemde yoğun biçimde termik santral yapımının hedeflendiği illerde ise hava kirliliği DSÖ limitlerinin 2 ile 4 kat üzerindedir. Türkiye’de hava kirliliğinin yaşanmadığı nefes alınabilecek yerler sadece Tunceli, Artvin, Biga (Çanakkale) ve Doğankent (Adana)’dır. Daha kötüsü 29 il (%36) ve 62 istasyonda (%36) 2015 yılına göre hava kirliliği artmıştır. İkinci araştırma ise; hava kirliliğinin sağlık etkilerini irdeleyen çalışmadır. Bu araştırmaya göre; 2013-2014 yılları arasında solunum sistemi rahatsızlıklarına bağlı olarak sağlık kurumlarına 13 milyona yakın kişinin başvurduğu, en sık tanının “Üst Solunum Yolu Enfeksiyonu” olduğu ve en fazla hastanın da 0-14 yaş grubunda olduğu saptanmıştır. Yapılan analizlerde iki yıllık süre içerisinde yaklaşık 150.000 kişinin başvurusunun tümüyle hava kirliliğine bağlı olduğu gösterilmiştir. Başka bir ifadeyle hava kirliliğinin azaltılması sonrasında 150.000 kişinin hastalanmaması ve Sosyal Güvenlik Kurumu fiyatları dikkate alınsa bile en düşük ihtimalle 9 milyon TL tasarruf yapılması mümkün olacaktır. KENTSEL DÖNÜŞÜM, BİNA YIKIMLARI VE ASBEST TEHLİKESİ Prof. Dr. Metin Akgün TTD Çevresel ve Mesleki Akciğer Hastalıkları Çalışma Grubu Asbest lifli yapıda inorganik bir maddedir. İnsan vücuduna genellikle solunum yoluyla girmekte ve başta akciğer olmak üzere birçok organda kanser dahil pek çok sağlık sorununa yol açabilmektedir. En sık karşılaşılan sağlık sorunları akciğerin katılaşmasına yol açan asbestozis hastalığı, akciğer kanseri ve malin mezotelyoma olarak adlandırılan akciğer zarı kanseridir. Asbest solunduktan sonra etkisi hemen ortaya çıkmadığı, hastalık oluşumu için yaklaşık 10-40 yıl gibi bir süreç gerektirdiği için başlangıçta tehlikenin farkına varılamamaktadır. Eski binalardaki yoğun asbest içeriği nedeniyle, eğer usulüne uygun söküm yapılmaz ise, sadece söküm sırasında çalışanların sağlığını tehdit etmekle kalmayıp, asbest liflerinin yayıldığı yakın çevrede yaşayanlar için de risk oluşturabilmektedir. İlgili yönetmelikte belirtildiği gibi sökümler bu konuda deneyimli uzmanlar gözetiminde yine bu konuda uzman çalışanlar tarafından belirli şartlara riayet edilerek yapılmalı ve çevreye asbest liflerinin yayılımı engellenmelidir. Islatma işlemi de uygun yapılmazsa asbestli içerik akan suyla çevreye yayılabilir ve kuruduktan sonra yine çevredekiler açısından zararlı olabilir.

SİGARA TÜKETİMİ VE TÜTÜN KONTROLÜ: “ELEKTRONİK SİGARA VE NARGİLE MASUM DEĞİL” Dr. Çağla Uyanusta Küçük TTD Tütün Kontrolü Çalışma Grubu Elektronik sigara tütün endüstrisinin yeni bir atlatma yöntemi. Dünyada çok hızlı yayılan bir tütün ürünü ve nikotin içeriyor. Nikotin zaten bizim tütün bağımlılığında savaştığımız temel unsur. Dolayısıyla nikotin devam ettiği, sigara davranışını taklit ettiği ve içine de tütün ürünü koyduğunuz sürece kullanılan cihaz masum olmuyor. Elektronik sigara ile tütün endüstrisi ortaya tekrar güçlenmiş bir şekilde ortaya çıktı ve ne yazık ki birçok ülkede hekimleri de ikiye böldü diyebiliriz. Sanki bir sigara bırakma yöntemiymiş izlenimini vererek çalışıyorlar. Eğer bu konuda taraf olan hekimlerin biraz kafasını karıştırmaya başlayabilirseniz satışlarınız da çok artabilir. NARGİLE İÇİMİ HIZLA ARTIYOR, DENETİM YOK! Nargile bizim için önemli bir sorun. Çünkü nargile kapalı alan yasaklarını delmenin yeni bir yöntemi. Nargile daha önceki şeliye tömbeki tütünü kullanılırken içimi daha sertti ve herkes kullanamıyordu. Özellikle 1990’lı yıllardan sonra Mısır'da başlayarak tütünün içine katkı koyarak içiminin kolaylaştırılması neticesinde, bütün dünyaya hızla yayıldı. Özellikle gençlerde nargile kafelerde bulunma, nargile içme oranları çok arttı. Bu herhangi bir tütün ürünü kullanmaya başladığınızda sigara bağımlılığına geçişlerde kolaylık sağlıyor. Kapalı alanlarda nargile oldukça çok kullanılıyor. Ayrıca toplumda nargilenin zararlı olmadığına dair bir algı var. Yapılan bir araştırmanın sonucuna göre, gençlerin bunun zararlı olmadığını düşündüklerini göstermektedir. Oysaki bir saatlik nargile seansında bir sigara içimiyle karşılaştırdığınızda, bir saatlik boyunca yaklaşık 100-150 sigara içilmiş gibi dumanı ciğerlerinize çekebiliyorsunuz. Bu sadece kişiyi etkilemiyor. Kapalı ortam olması sebebiyle çevrede pasif etkileşimli oturdukları kişilerimde etkileyebiliyor. Türkiye'de şuan tütün kontrolü kişi üzerinden yürüyor. Devlet politikalarıyla, ihlallerin kontrolüyle, tütün endüstrisinin reklam ve promosyon alanında müdahale edebildiğinde çok daha iyi kontrol edebiliyor. Kapalı alanlarda çalışmalarımızda denetimlerde azalmaların olduğunu görüyoruz. Bu da ne yazık ki direk kullanım oranlarına yansıyor.

EN BÜYÜK KORKUMUZ DİRENÇLİ TÜBERKÜLOZ Doç. Dr. Şeref Özkara TTD Tüberküloz Çalışma Grubu Türkiye de gerçekten veremle mücadelede çok büyük başarı elde ettik. Son 10 yılda hasta sayımız yarıya düştü. 1213 bin hastaya tedavi veriyoruz. 25 bin yakın kişiye de koruyucu ilaç veriyoruz. Dünyada örnek bir faaliyet yürütüyoruz. Ancak şu an korkumuz ‘ilaca dirençli tüberküloz’. Özellikle eski SSCB ülkelerinden bize gelen ve tedavisi artık imkânsız hastalık dediğimiz yaygın ilaç dirençli tüberküloz, dünyada da büyük bir korku yaratıyor. Havayla bulaşıyor ve önleyemiyorsunuz. Aranızda öksüren bir insan size bulaştırabilir. Hastayı hastaneye yatırdığınızda hastanedeki insanlara bulaştırma riski var. Tedavi edecek ilaç yok, çünkü dirençli. Türkiye'de 10 hastadan sadece 2’si yerli vaka çıktı. Bu hastaların kimden aldığını bilmiyoruz. Ancak büyük çoğunluğu ülke dışından tedavi için gelen hastalarda görülüyor. Türkiye artık Avrupa ve ABD'nin yaşadığı göçle gelen hastaların sorununu gündemine almak ve kalıcı çözümler vermek, bunları geliştirmek zorunda. Bunlar içerisinde bütün hastalarla baş edebiliyoruz, tedavi edebiliyoruz ama en büyük korkumuz bu ‘’süper mikrop’’ dediğimiz yaygın ilaçlı tüberküloz vakaları. Bunları tedavi etmekte çok zorlanıyoruz. Göçmenlerden yaklaşık 500’e yakın tüberküloz hastamız var. Bu hastalar Türkiye'deki sıklığa eşit. Siz hasta sayısını söylerseniz ben size nüfusu söylerim, yaklaşık 2,5 milyon hastaya denk geliyor. Mutlaka daha iyi önlemler almak gerekiyor. Sadece tıbbi yaklaşımla, ilaç tedavisi ile değil, sosyal, ekonomik, psikolojik sorunlar vb. bütün bunlara yönelik bütünleyici çözüme ihtiyacımız var. Burada çok önemli tedbirler almamız lazım yayılmaması için bu konuda ciddi önlemler talep ediyoruz.

MART- NİSAN 2017 / PS 67


KONGRE / HABER

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. Necati Örmeci, Prof. Dr. Sadettin Hülagü, Prof. Dr. Abdülkadir Dökmeci, Prof. Dr. Selahattin Ünal, Prof. Dr. Hasan Özkan, Prof. Dr. Mehmet Arhan

KRONİK HEPATİT B’DE MÜJDE: TAM ŞİFA KAPIDA Prof. Dr. Sadettin Hülagü’nün kongre başkanlığı ve Prof. Dr. Mehmet Arhan’ın genel sekreterliğinde 5-8 Nisan tarihleri arasında Antalya’da düzenlenen 14. Ulusal Hepato Gastroenteroloji Kongresi kapsamında gastroentero-hepatoloji konularında ülkemiz ve yurt dışından saygın bilim insanları bir araya geldi. Kongrenin ilk günü Kocaeli Üniversitesi Gastroenteroloji Kliniği’nden kongre merkezine canlı olarak vaka bazlı uygulamalar yapıldı. Yapılan bu uygulamalarda erken evre sindirim sistemi kanserlerinin endoskopik yöntemlerle tanı ve tedavisi, karaciğer safra yollarının endoskopik görüntülenmesi ve pankreas hastalıklarının endoskopik yöntemlerle tedavi uygulamaları başarıyla gerçekleşti. Kocaeli Üniversitesi Gastroentereloji Kliniği’ndeki canlı vaka uygulamalarına farklı üniversitelerden bilim insanları katıldı. Gastroenteroloji alanındaki gelişmeler ve yeni tedavi yöntemlerinin ele alındığı kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında ise Hepato Bilio Pankreatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Abdülkadir Dökmeci, Hepato Bilio Pankreatoloji Derneği Genel Sekreter Prof. Dr. Hasan Özkan, Hepato Bilio Pankreatoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Necati Örmeci, Gastroenteroloji Cerrahisi Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Musa Akoğlu, Kongre başkanı Prof. Dr. Sadettin Hülagü, Hepato Bilio Pankreatoloji Derneği 2. Başkanı Prof. Dr. Selahattin Ünal, Sayman Prof. Dr. Mehmet Arhan açıklama yaptılar. 68 PS / MART- NİSAN 2017

. .

CANLI VERİCİDEN KARACİĞER NAKLİNDE GÜNEY KORE İLE BİRLİKTE DÜNYA LİDERİYİZ

Dökmeci, karaciğer yağlanmasını önlemek, varsa yağlanmadan korunmak ve tedavisi için önerilerini paylaştı:

Hepato Bilio Pankreatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Abdülkadir Dökmeci, “Canlı vericiden yapılan karaciğer naklinde Avrupa’da 1. sırada, dünyada da Güney Kore ile birlikte ön sırada yer alıyoruz” dedi.

Kişilerin, özellikle üç beyazdan ( şeker, un ve tuz) sakınmaları, bu yiyecekleri dengeli ve az tüketmeleri gerekir.

“Ülkemizde karaciğer sirozunun en önemli sebebi yüzde 60 oranıyla Hepatit B’nin yaptığı karaciğer hasarıdır. Hepatit C ikinci sıradadır. Alkol üçüncü sırada rol oynar. Karaciğer hücresinden kaynaklanan karaciğer kanseri ülkemizde ve dünyada kanser ölümlerinin önemli nedenlerinden birisidir. Ülkemizde organ bağışının yeterli olmaması nedeniyle kadavradan karaciğer nakli çok az oranda (yüzde 15-20) yapılmakta, sık oranda (yüzde 80-85) canlı vericiden gerçekleştirilmektedir. Canlı vericiden yapılan karaciğer naklinde Avrupa’da 1. sırada, dünyada da Güney Kore ile birlikte ön sırada yer almaktayız. Ülkemizde karaciğer nakli için çok sayıda hastanın bekleme sırasında olduğunu göz önünde tutarsak organ bağışının ne kadar önemli olduğu ortaya çıkar.” KARACİĞER YAĞLANMASINA KARŞI BESLENME ALIŞKANLIKLARI DEĞİŞMELİ! Toplumumuzda her 3-4 kişiden birinde karaciğer yağlanması olduğunu belirten

Düzenli ve iyi çiğneyerek yenmek yenmesi, fast-food dediğimiz yiyeceklerden sakınılması, bol lifli, sebzeli yemeklerin tercihi, bitkisel protein, balık ve yeter miktarda kırmızı et yenmesi uygundur. Enginar, brokoli ve lahana gibi sebzelerin sık yenmesi faydalıdır.

. . . . .

Alkol ve gereksiz ilaç kullanımından kaçınılmalıdır. Meyve suyu konsantreleri, kola, şekerli meşrubatlardan kaçınılması ve hatta taze meyve suyu tüketiminin abartılmaması gerekir. Gereksiz ve bilinmeyen ilaç kullanılmamalıdır. Ağır metallerle (civa, kurşun gibi) temas edilmemelidir. Kaciğer yağlanması olan yada olmayan hipertansiyon , obezite, şeker hastalığı, insülin direnci, hipotiroidi, kolesterol ve trigliserid yüksekliği olan ve damar sertleşmesi ve kalp hastalığı olan hastaların düzenli doktor kontrolünde olmaları gerekir.

.

Mutlaka egzersiz yapılması ve yağın


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

karaciğer ve damarlarda birikmesinin önlenmesi gerekir. Bu amaçla ağır olmayan egzersizler, en ideali günde 1 saat yürüme önerilir.

.

Son çalışmalarda kahvenin karaciğer yağlanmasına iyi geldiği gösterilmiş olup günde 1-2 fincan Türk kahvesi yada filtre kahve içilmesinin yararı vurgulanmıştır. TÜRKİYE’DE KADINLARDAKİ OBEZİTE SIKLIĞI YÜZDE 41 Gastroenteroloji Cerrahisi Başkan Yardımcısı Prof.Dr. Musa Akoğlu, Türkiye’deki kadınlarda obezite sıklığının yüzde 41 olduğunu, günümüzde obezitenin tüm toplumlarda ve her yaş grubunda görülen ve giderek küresel hale gelen bir sağlık sorunu olduğunu belirterek şunları söyledi: “ABD Ulusal Beslenme Ve Sağlık Araştırması Raporu’na göre; obezite kadınları yüzde 35,8; erkekleri yüzde 35,5 ve 2-19 yaş aralığındaki çocukları yüzde 16,9 oranında etkiliyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre ise ülkemizde obezite sıklığı erkeklerde yüzde 20,5; kadınlarda yüzde 41 ve genel olarak yüzde 30,3 şeklindedir. Obeziteye yönelik yapılan sağlık harcamaları Ekonomik İş Birliği ve Kalkınma Teşkilatı’na üye ülkelerin çoğunda toplam sağlık harcamalarının yüzde 1-3’ünü, ABD’nin ise yüzde 5-10’unu oluşturmaktadır. Bütün bu nedenlerden dolayı ülkemizde son yıllarda obezite ile mücadele Sağlık Bakanlığı tarafından bir devlet politikası olarak uygulanmaktadır.” Bugün dünya çapında yaklaşık 350 milyon hepatit B hastası olduğunu belirten Uluslararası Avrasya Gastroenteroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Hasan Özkan,

şöyle konuştu: “Şimdiye kadar uyguladığımız tüm tedavi metodları ile fonksiyonel kür (klinik şifa) % 25 civarında gerçekleşebilmekte, ancak tam şifa ideal bir hedef olarak kalmaktaydı. Tam şifaya tıbbi literatürde son günlerde radikal kür denmektedir. Diğer bir deyişle Virolojik Kür (HBV visüründen tümüyle temizlenme) olup tüm HBV DNA’ların negatifleşmesi ve karaciğerde rcRNA ve cccDNA yapımının durup vücuttan temizlenmesidir. İşte günümüzde bu hedefe yönelik araştırma ilaç geliştirme işinde sona gelinmektedir. HBV’nin karaciğer hücresine girip çoğalma aşamasında 6 farklı noktayı etkileyecek 9 ayrı stratejik çalışma geliştirildi ve bunların bir kısmı faz 3 aşamasındadır. Bu anlamda çok yakında aşısı da dikkate alındığında Kronik Hepatit B hastalığını tümüyle yok edebilmek için sona gelmekteyiz.”

sebebi ile nakil yaptırmaktadır. Bu sebeplerden dolayı erken tanı çok önemli” dedi.

HEPATİT C HASTALIĞI 2030’LARDA TARİHE KARIŞACAK

Prof. Dr. Arhan, ayrıca “Beslenme ile kalın bağırsak kanserleri arasında da ilişki söz konusudur. Taze meyve ve sebzeden fakir, hayvansal yağdan zengin, kalsiyum, folat ve liften fakir diyetle beslenenlerde kalın bağırsak kanseri riski daha fazladır. Ayrıca sigara içenlerde içmeyenlere göre kanser riski artmıştır” dedi. Prof. Dr. Arhan son dönemde ortaya çıkan dışkılama alışkanlıklarında değişiklik, dışkıda kan ve buna eşlik eden kilo kaybı olan bireylerin özellikle de ailesinde erken yaşta kalın bağırsak kanseri olan varsa mutlaka bir hekime başvurmalarını önerdi.

Hepatit C hastalıklarının tedavisinde yeni ilaçların üretildiğine dikkat çeken Hepato Bilio Pankreatoloji Derneği Üyesi Necati Örmeci ise “Hepatit C hastalığını tamamen ortadan kaldırmak için her geçen gün yeni araştırmalar yapılıyor. Ülkemizde Mısır, Hindistan, Pakistan gibi bazı ülkelere nazaran hasta sayısı daha az olmasına rağmen, çalışmalar daha fazla ve yeni ilaçlarla hastalığı yenmede yüzde 100 başarıya ulaşıyor. Hepatit C hastalığı, ilaçların araştırılması ve geliştirilmesi sayesinde 2030’lu yıllarda tarihe karışacak. Hastalık tedavi edilmediği zaman yüzde 40 siroza dönüyor, siroza yakalananların yüzde 3 ile yüzde 5 arasında da karaciğer kanserine sebep oluyor. Ülkemizde karaciğer nakli yapılan hastaların 1/3’ü hepatit C virüsü

KANSER RİSKİ TAŞIYAN POLİPLER ERKEN DÖNEMDE ÇIKARTILMALIDIR İleri yaş ve poliplerin kalın bağırsak kanseri için önemli bir faktör olduğunu belirten Prof. Dr. Mehmet Arhan “Her polip kanser olmamakla birlikte kanser gelişimi açısından risk taşıyan oluşumlardır, 50 yaş üzerinde sık görülmeye başlar. Kanserleşme riski nedeniyle polipler çıkartılmalıdır, polip türü ve sayısına göre belirlenecek aralıklarla düzenli olarak kolonoskopi ile kontrol edilmelidir. Poliplerin erken tespit edilerek çıkartılmaları kalın bağırsak kanseri riskini önemli ölçüde azaltmaktadır” şeklinde konuştu.

MART- NİSAN 2017 / PS 69


DERNEKLER’DEN

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

GÜVENLİ ANESTEZİ “HAYATİ” ÖNEM TAŞIYOR! Her yıl dünya genelinde 230 milyon hastaya cerrahi girişim için anestezi uygulanmaktadır. Cerrahi işlemlerle ilişkili olarak 7 milyon kişide ciddi komplikasyon gelişmekte ve yılda bir milyon insan hayatını kaybetmektedir. Hasta güvenliği, sağlık hizmetine bağlı hataların önlenmesi ve bu hataların neden olduğu yaralanma ve ölümlerin ortadan kaldırılması için geliştirilmesi gereken sistemleri içerir. Anestezi uzmanı hasta güvenliğini artırma çabalarında daima başı çekmektedir. Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı bu konuda klinik uygulama kılavuzlarına sahip çıkan ilk bilim dalı olma özelliğini taşımaktadır. Türk Anesteziyoloji ve Reanimasyon Derneği (TARD) tarafından halkın sağlığını korumak, halkı anestezi ve reanimasyon ile ilgili bilgilendirmek, hasta güvenliğini artırmak ve yanıltıcı bilgilerin önüne geçmek amacıyla, Hasta Güvenliği Haftası ‘nda basın bilgilendirme toplantısı düzenledi. Toplantya katılan Prof. Dr. Hülya Bilgin, Prof Dr. Tuğhan Utku, Prof. Dr. Zuhal Aykaç, Prof. Dr. Hilal Ayoğlu, anestezide hasta güvenliğinin önemi, ameliyathane ve yoğun bakımlar ile ameliyathane dışı anestezi uygulamalarında hasta güvenliği, çocuk hastada güvenlik gibi önemli başlıklara değindiler. ANESTEZİ BUGÜN OLDUKÇA GÜVENLİ HALE GELMİŞTİR Prof. Dr. Hülya Bilgin TARD Başkanı “Anestezi günümüzde Perioperatif Tip olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlama anestezi ve yoğun bakım uzmanının 70 PS / MART- NİSAN 2017

ameliyat öncesi anestezi polikliniklerinde hastanın değerlendirilmesi, cerrahi işlem için gerekli tüm hazırlıklarının yapılarak hastanın operasyona alınması, operasyon sonrası gerek derlenme gerekse operasyon sorası bakım ünitelerinde ya da yoğun bakım ünitelerinde bakımının yapılmasından sorumlu olduğunu ifade eder. Diğer medikal alanlarla karşılaştırıldığında, anesteziyoloji hasta emniyeti ve güvenli sağlık hizmeti açısından en önde gelenler arasındadır. Anesteziyolojideki ölüm oranları, klinikteki uygulamaların bugün oldukca güvenli olarak yapıldığını ortaya koymaktadır Bu bakımdan, kendine özgü yüksek riskli bir uygulama olmasına karşılık, anesteziyoloji bugün oldukça güvenli hale gelmiştir. Son 10 yıl içerisinde Fransa, Hollanda, ABD, Avustralya ve Yeni Zellanda’dan gelen sonuçlara göre anestezi kaynaklı komplikasyon ve yan etkilere bağlı ölüm riski bugün için her 100.000 vakada 1 olarak gözükmektedir. Hasta güvenliği için kalıcı hasar verileri de fikir vericidir. Bazı önemli çalışmalarda anestezi ile ilintili kalıcı hasar bırakan komplikasyon oranı da %0,2-0,6 olarak bildirilmektedir.. GÜVENLİĞİ ARTTIRMADA KANITLANMIŞ YÖNTEMLER ANESTEZİ UYGULAMALARINDA DA KULLANILMAKTADIR Günümüzde, kritik olay bildirimi sadece anestezi ve yoğun bakımda değil, aynı zamanda çeşitli diğer medikal branşlarda da uygulanan kanıtlanmış bir yöntemdir. Yerel olarak hastanelerde uygulanmakta, ulusal düzeyde de bütün dünyada hem gelişmiş hem de geliş-

mekte olan ülkelerde kullanılmaktadır. Bütün bu sistemlerin gayesi bildirilmiş istenmeyen olayları veya buna yol açabilecek durumları öğrenmek ve bunları önleyici sistemler geliştirmektir. Sağlık Bakanlığı bu amaçla ülkemizde 2016 mart ayından beri Güvenlik Raporlama Sistemini kurmuştur. Anestezi ile uğraşan profesyonellerin teknik becerileri ve insan olmaları nedeniyle teknik olmayan becerileri, hasta emniyetini etkileyen tek faktör değildir. Topluluktaki değişik paydaşların bilinç seviyelerinin yükseltilmesi ve yetkili politik mercilerin gerekli desteğinin sağlanması da en az bunlar kadar önemlidir. Bu kapsamda, Haziran 2010’da “European Board of Anesthesiology” ve “European Society of Anesthesiology” Anesteziyolojide Hasta Güvenliği İçin Helsinki Deklarasyonu’nu kabul etmişlerdir. Bunların anestezi pratiğine transferi anestezistlerin, akademisyenlerin ve kamu sektörünün birlikte çaba sarfetmelerini gerektirmektedir. Sağlık hizmetinde tanı ve tedavi kadar hasta güvenliğinin sağlanması da çok önemlidir. Hasta güvenliği, sağlık hizmetine bağlı hataların önlenmesi ve bu hataların neden olduğu yaralanma ve ölümlerin ortadan kaldırılması için geliştirilmesi gereken sistemleri içerir. Hasta güvenliği farkındalığının arttırılması için hem sağlık çalışanlarına hem de topluma önemli sorumluluklar düşmektedir. Anesteziyoloji ve Reanimasyon uzmanları hasta güvenliğini arttırma çabalarında daima başı çekmektedir. TARD , dünyada ve ülkemizde çok önemli bir konu olan “Hasta Güvenliği Kültürü”nün önemine dikkat çekmek, yaygınlaştır-


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

mak ve de Anestezi ve Yoğun Bakımda Hasta Güvenliği’nin oluşturulabilmesi için toplumda farkındalık yaratmak için çalışmalarını sürdürmektedir.” TARD HASTA GÜVENLİĞİ KONUSUNDA NELER YAPIYOR? Prof. Dr. Tuğhan Utku TARD Hasta Güvenliği Bilimsel Kurulu Başkanı “2012 yılında kurulan Hasta Güvenliği Bilimsel Komitesi, özellikle alanda uluslararası bir kurallar manzumesi olan Helsinki Hasta Güvenliği Bildirgesi ne ilk imza atan Derneğin bir aygıtı olarak çalışmalarını planlamıştır. Öncelik alandaki hekimlerin eğitilmesi olarak belirlenmiş ve bu yıllar içinde çok sayıda bilimsel eğitim çalışma faaliyeti sürdürülmüştür. Bu çalışmalarda konusunda uzman yerli ve yabancı öğretim üyeleri görev almışlardır. Bu yaklaşımın bir kültür haline dönüşebilmesi için gereken kurallar çerçevesini oluşturmak adına birçok kılavuz yazılmış ve sahada meslektaşlarımızın rahatlıkla kullanmaları için hazırlanmışlardır. Bu anlamda eksik olduğu düşünülen konularda yenilerin yazılması devam etmektedir. Aynı şekilde konu ile ilgili Türkçe kaynak sıkıntısı nedeniyle, Türkçe dilinde ilk Hasta Güvenliği kitabının yazımı devam etmekte ve yıl sonuna kadar yayınlanması planlanmaktadır. En kalıcı ve başarılı çözüm yolunun, hasta güvenliğinin kurumun en öncelikli konusu ve ortak değeri olarak kabullenilmesi olarak kabul edilen hasta güvenliği kültürünün oluşturulması olduğu kabul edilir.Bu süreçte en önemli paydaşlardan biri olan hasta ve yakınları da sürece aktif katılım sağlamalıdırlar. Bu amaçla Joint Commission “Speak Up” kampanyası başlatmış ve hasta ve yakınlarının yapması gerekenler özetlenmiş ve teşvik edilmiştir.” SAĞLIK BAKANLIĞI GÜVENLİK RAPORLAMA SİSTEMİ İLE HATALARIN ÖNÜNE GEÇİILMESİNİ HEDEFLİYOR Prof. Dr. Hilal Ayoğlu TARD Hasta Güvenliği Bilimsel Kurulu Başkan Yardımcısı “Güvenlik Raporlama Sistemi, ülkemizde Sağlık Bakanlığı tarafından 23.03.2016 tarihinde kurulmuş; sağlık hizmeti üreten birimlerin ve sağlık profesyonellerinin tıbbi süreçlerde karşılaştıkları hataları bildirebilecekleri, riskler, yaygın olarak gerçekleşen hatalar ve bunların önlenmesi, iyileştirilmesine yönelik konular hakkında bilgi edinebilecekleri bir platformdur. Ayrıca hatalara ilişkin tüm raporlar, Sağlıkta Kalite Standartları’nın geliştirilmesi amacı ile kulla-

Primum Non Nocere - Önce zarar verme Önce Hasta Güvenliği nılmakta, böylece sağlık hizmet süreçlerine ilişkin hataların önüne geçilmesi hedeflenmektedir. Genel olarak, 2016 yılı içerisinde Sağlık Bakanlığı Güvenlik Raporlama Sistemi’ne toplam 74383 hata bildirimi gerçekleştirilmiştir. Dört ana başlıkta toplanan bildirimlerin %1.68’i Cerrahi Hata, %2.03’ü Hasta Güvenliği Hatası, %3.21’i İlaç Hatası, %93.82’sini Laboratuvar Hataları oluşturmaktadır. EN SIK HATALAR KLİNİK CERRAHİ İŞLEM HAZIRLIĞINDA GÖRÜLÜYOR Cerrahi süreç içerisinde en sık bildirimi yapılan ilk 10 hatanın başında klinik cerrahi işlem hazırlığı sürecinde (%58.77) karşılaşılan hatalar gelmektedir. Bunlar; ameliyat bölgesinin/ tarafının işaretlenmemesi, makyaj, protez ve değerli eşyaların çıkarıldığının teyit edilmemesi şeklinde karşımıza çıkmakla beraber, ameliyathaneye transfer ve hasta kabulü sırasında (%11.67) hasta kimliği, ameliyat yeri ve cerrahi işlemin doğrulanmaması, hasta transferine sağlık çalışanının eşlik etmemesi, anestezi öncesi hazırlık ve kontroller (%9.25), hasta rızasının alınmaması ve kontrol edilmemesi, ameliyat öncesi açlık gerekliliğinin teyit

edilmemesi, ameliyat sonu kontrolleri (%5.36), ameliyathane cerrahi işlem hazırlığı (%5.27), ameliyat kesisi öncesi kontroller (%5.27), ameliyathaneden hastanın ayrılışı ve transferi (%2.77), ameliyat sürecindeki takip ve kontroller (%1.64) aşamasında da hatalarla karşılaşılmaktadır. Bu hataların sıklıkla 08.01-12.00 saatleri arasında (%39.28) gerçekleştiği gözlenmektedir. Hasta güvenliğini etkileyen hataların başında; tıbbi kayıt ve klinik değerlendirme hataları, hastanın temel bilgilerinin yanlış kayıt edilmesi, hasta/ refakatçi kaynaklı hatalar-hastanın düşmesi, tıbbi kayıt ve değerlendirme hataları-hastanın yanlış kimliklendirilmesi yer almaktadır. En sık bildirimi yapılan ilaç uygulama hataları ise; hatalı doz, yanlış ilaç, okunaksız el yazısı, ilaç adında kısaltma kullanımı, elektronik ortamda yanlış ilaç seçimidir. İlaç uygulama hataları en az ameliyathanelerde (%2.58), en fazla klinik içerisindeki uygulamalarda gerçekleşmektedir (%55.97), benzer şekilde hasta güvenliğine ait hatalar da en fazla kliniklerde (%56.94) göstermektedir.” MART- NİSAN 2017 / PS 71


SAĞLIK HUKUKU

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HASTA HAKLARI YÖNETMELİĞİ’NDE YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER -II- (Tanımlar ve Hastaların Uyması Gereken Kurallar İle İlgili Yapılan Değişiklikler)

3. Bilgilendirme: Tbbi müdahaleler öncesinde müdahale yapılacak kişilere bilgi verilmesi olarak tanımlanmıştır. Doç. Dr. Gürkan Sert Marmara Ün. Tıp Fak. Tıp Tarihi ve Tıp Etiği AD Öğ. Gör.

Geçen sayımızda Sağlık Bakanlığı 8 Mayıs 2014 tarihinde yayımladığı Hasta Hakları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile Ağustos 1998 tarihinde yayımlanan Hasta Hakları Yönetmeliği’nde (HHY) değişikliklere gidildiğini belirtmiş ve bu değişikliğin hastanın bilgilendirilmesi ve onamının alınması ile ilgili değişikliklere yer vermiştik. Bu sayımızda Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Tıp Etiği Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi ve HAYAD Başkanı Doç. Dr. Gürkan Sert, yönetmeliğin getirdiği yeni tanımlar içinde yer alan hasta onamları ve “Hasta sorumlulukları’’ yeni ifade ile “Hastanın Uyması Gereken Kurallar” tanımlamalarını yorumladı, hastanın sağlık durumu konusunda bilgilendirilmemesindeki etik ve yasal tartışmalarda nelerin göz önünde bulundurulması gerektiğini aktardı. BAZI YENİ TANIMLAR 1.Tıbbi müdahaleye onam verme ile ilgili yeterliliği: Burada yeterlik, yaş küçüklüğü, akıl /hastalığı - zayıflığı, sarhoşluk ya da benzer sebeplerle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan ve ona önerilen tıbbi müdahale ile karşılaşacağı veya müdahaleyi ret ederse olabilecek sonuçları makul bir şekilde anlama ve değerlendirme yeteneği olarak tanımlanmıştır. 2.Tıbbi müdahale: Tıbbi müdahale, tıp mesleğini uygulamaya yetkili kişiler tarafından uygulanan sağlık koruma, teşhis, tedavi amaçlı mesleki yükümlülük ve standartlara uygun olarak yapılan girişim olarak tanımlanmıştır. 72 PS / MART- NİSAN 2017

4. Rıza: “Rıza” kişinin tıbbi müdahaleyi serbest iradesi ile bilgilendirilmiş olarak kabul etmesi olarak tanımlanmıştır. HASTANIN UYMASI GEREKEN KURALLAR Tanımlar ile ilgili bu değişiklikler dışında yönetmeliğe eklenmiş önemli bir bölüm hastanın uyması gereken kurallar bölümü. Hastaların uyması gereken kurallar ile ilgili bölümde hastaların başvurduğu kurum ve kuruluşlardaki kurallara uyması beklenmektedir. Ek olarak teşhis ve tedavi ekibi ile uyumlu hareket etmeleri anlamında hizmet aldığı sağlık ekibinin bir parçası gibi davranması da vurgulanmıştır. Sağlıkları konusundaki bilgileri mümkün oldukça doğru aktarması ve belirlenen sürelerdeki kontrollere gelmesi hastaların uyması gereken kurallar arasında belirtilmiştir.

SÖZLÜ VE FİZİKİ SALDIRI Hastaların uymaları gereken kurallar arasında yer verilen “Personele sözlü ve fiziki saldırıya yönelik davranışlarda bulunmaz” ifadesi dikkat çekicidir. Böyle bir ifade sağlık çalışanı - hasta ilişkisi ve yasal düzenlemede yer alabilecek hükümler kapsamında anlaşılmaz bir içeriktedir. Sağlık çalışanına yönelik fiziksel, sözlü, psikolojik şiddet ülkemizde sağlık hizmetlerinin işleyişindeki olumsuz başlıklardan biridir. Bununla mücadele edilmesi gündemde tutulması önemlidir. Ancak sağlık çalışanı – hasta ilişkisi açısından bu gibi ifadeler şiddetin önlenmesine hiçbir katkı sağlamayacaktır. Bu yaklaşımın yarar sağladığı varsayılırsa, sağlık çalışanlarının ve hastaların kişi hak ve özgürlüklerine yönelmiş her türlü saldırının önlenmesi ile ilgili ifadelerin tek tek yönetmelikte sayılması gerekecektir ki bu yöndeki saldırılar zaten yasalara kapsamında yasaklanmış ve hatta suç olarak sayılmıştır.

Hastaların uyması gereken kurallar konusunda bilgilendirilmesi ve haklarını daha iyi kavramaları ve bu hakların sınırlarında ya da kapsamında hareket etmesini kolaylaştıracaktır. Ancak, bu başlıkta kullanılacak dil ve içerik, hasta haklarını belirleyen dil ve içerikte olması gerektiği gibi sağlık çalışanı ve hastayı karşı karşıya getirmeyecek ve çalışan hakları ile hasta haklarını karşıt haklar olarak göstermeyecek nitelikte olmalıdır.

Suç oluşturacak eylemler dışında hastaların uyması gereken kurallara uymaması ile kurum veya sağlık çalışanlarının kurallara uymamasının getireceği hukuki sonuçlar farklı olacaktır. Hastanın randevusuna geç gelmesi ya da hiç gelmemesinden dolayı ortaya çıkacak sorumluluk ile randevusuna zamanında gelen hastanın herhangi bir gerekçe olmadan geç muayene edilmesi ya da muayene edilmemesinden kaynaklanan yasal sorumluluklar birbirinden farklı niteliktedir.

Bu kapsamda Yönetmeliğin “Hasta sorumlulukları” veya “hasta yükümlülükleri ifadeleri yerine “hastanın uyması gereken kurallar” ifadesini kullanması yerinde olmuştur. Çalışanların sorumlulukları ile hasta sorumluluklarını aynı kapsamda değerlendirmeye çalışan anlayıştan uzaklaşılması açısından önemli ve olumludur.

Hastaların uyması gereken kuralların temel amacı, sağlık hizmetlerinin insan sağlığını ve haklarını önceleyen bir yaklaşım ile sürdürülmesini sağlamaktır. Buna ek olarak hastaların uyması gereken kurallar, işleyişin hem çalışan haklarını hem de diğer hastaların haklarını gözeterek yürütülmesini sağlar.


SAĞLIK HUKUKU

Hastanın hastalığı ve sağlık durumu konusunda bilgi sahibi olma hakkı vardır ve bu bilginin başkalarına söylenmemesini isteme hakkı vardır. Ek olarak hastaların, kendilerine uygulanacak tıbbi girişimler, bunların yararları ve riskleri konusunda bilgilenme hakkı vardır. Bu bilgiler sadece hastaların istediği sınırlarda ve kişiler ile paylaşılabilir. Bu haklar hastanın özel yaşamına ve özerkliğine saygının bir sonucu olarak hastaya tanınmıştır. Teşhisin hastadan saklanabileceğini öngören bazı hükümler bu konuda tartışma yaratır.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HASTANIN SAĞLIK DURUMU KONUSUNDA BİLGİLENDİRİLMEMESİNİN GETİRDİĞİ ETİK VE YASAL TARTIŞMALAR

Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nün 14/2-3 maddesi ile HHY nin 19. maddesi teşhisin hastadan saklanabileceği bazı halleri düzenlemektedir. Bu maddelerde daha çok tanının söylenmesinin hastanın psikolojisi ve dolayısıyla klinik tablosunun daha kötüleşmesi kaygısının duyulduğu durumlarda değerlendirilir. Hastadan bilginin saklandığı ya da hastaya bilginin verilmediği durumlarda hastanın sağlık durumu konusunda bilgi edinmesi hakkı ve hastanın özel hayatının gizliliği konusunda etik ve yasal açıdan durumlar ile karşılaşılmaktadır. Hastaya gerçeğin söylenmemesi hastanın özerklik ve özel hayatına saygı hakkı çerçevesinde yasal, etik, deontolojik, sorunlar oluşturabilecektir. Hastanın yararı düşünülerek de olsa hastaya tanının söylenmemesi hastanın hastalığını ve sağlık durumunu öğrenmesi hakkı ile çelişki oluşturur. Hastanın hastalığı konusunda bilgi edinmesi, kendi yaşamı ile kararlar almasında yaşamını bu gerçeğe göre yönlendirmesinde etkili olabilecektir. Hastaya hastalığının veya bundan sonraki seyrinin açıklanmaması hastanın özel hayatının bu boyutunu etkileyebilir. Birey özel hayatının önemli bir parçası olan yaşamını yönlendirme ve yaşamı konusunda seçim yapabilme açısından kendi gerçeğine uygun kararlar alamayabilecektir. Bununla beraber hastaya hastalığının söylenmemesi beraberinde hastadan başkasının, hastanın hastalığı konusunda bilgilendirilmesini gündeme getirecektir. Bu durum hastanın mahremiyeti açısından etik sorunlar getirmektedir. Yönetmelik ve tüzükteki ilgili maddeler hastaya açıklanması halinde hastayı olumsuz etkileyebilecek teşhisin hastaya söylenmemesi durumunda hastalığın hastanın ailesine açıklanabilme yetkisini hekime tanımıştır. Bu maddelerde hastanın başkasına bilgi verilmesini istemediği durumlarda hekim bilgiyi başkasına veremeyeceği belirtilmiştir. Buna karşılık hastaya ait bilgilerin öncelikle hastaya açıklanması kuraldır. Hastadan başkasına söylenmesinin kuralının hastanın talep ettiği durumlarla sınırlı olması gerekirdi. Hekimin hastanın durumunu hastaya söyleyip söylememe inisiyatifi olması ile hastanın aksi bir talebi olmadıkça ailesinin

haberdar edilebilmesi hükümleri hastanın özerklik ve mahremiyet haklarına aykırıdır. Örneğin kanserli bir hastanın kişinin durumla ilgili ailesinin haberinin olmamasını açıkça talep etmediği hallerde ailesinin haberdar edilmesi hastanın özerklik ve mahremiyet haklarına aykırıdır. Böyle bir bilginin ancak hastanın isteği ile ailesine bildirilmesi gerekir. Hekim-hasta ilişkisinde özel ve istisnai bir durum olması nedeniyle, hekimin hastanın hastalığı konusunda hastadan başkasını bilgilendirmesinde deontoloji kuralları ve tıp etiği ilkeleri önem taşımaktadır. Hekim bu yetkisini kullanırken, hastaya zarar vermeme ve hastanın özerkliğine saygı ilkeleri çerçevesinde hastanın öznel koşullarını değerlendirmelidir. Hastanın hastalığını hastanın dışında birine açıklaması, hastanın yaşamı ve hastalığının tedavisi açısından bir yarar sağlamayacaksa hastanın bilgilendirilmesi öncelikli olmalıdır. Hastanın bakımı aile çevresinde yapılacaksa hastanın bakımından sorumluluk alacak kişilerin bilgilendirilmesi ya da hastanın kendini daha yakın hissettiği kişilerin bilgilendirilmesine özen gösterilmelidir. Hekim hastadan başka bir kişinin bilgilendirilmesi kararını alırsa bunun etkin olacağı ve hastaya yarar sağlayacağı koşulların bulunmasını mutlaka değerlendirmelidir. Örneğin başkalarının hastanın sağlık durumu ile ilgili bilgi sahibi olduğu bazı durumlarda, bu kişilerin duyarsız bir şekilde hastaya durumu konusunda bilgi vermeleri söz konusu

olabilecektir. Bu durumda etik ve deontolojik sorumluluğu ve duyarlılığı bulunan bir mesleğin mensubu olan hekimin hastayı bilgilendirmesi çok daha yararlı olacak ve hastanın daha az zarar görmesini sağlayacaktır. Hastadan başka bir kişinin bilgilendirilme ihtimalinin bulunduğu durumlarda hastanın en az zarar göreceği koşulların göz önünde bulundurulması ve buna göre hareket edilmesi tıp etiği ilkelerine uygun bir yaklaşım içerecektir. Bu bağlamda bilginin saklanmasında hastanın öznel koşulları bağlamında; 1. Hastaya neden bilgi vermiyoruz veya sınırlı bilgi veriyoruz? 2. Hastaya bilgi vermeyerek veya sınırı bilgi vererek ne yarar bekliyoruz? 3. Hastaya bilgi vermemenin veya sınırlı bilgi vermenin sakıncaları nelerdir? 4. Hastaya günümüz koşullarında hastaya (iletişim medya vb koşullar) bilgi vermemek veya sınırlı bilgi vermek gerçekçi bir yaklaşım mı? 5. Hastaya bilgi vermeyecek olursak hastanın yerine kimi bilgilendireceğiz? 6. Hastadan başkasının bilgilendirilmesi hastanın özel hayatında hangi ihlaller neden olacak? 7. Duyarlılıkları bulunan bilimsel bilgiye sahip, mesleki etik ve deontolojik kuralları bulunan bir meslek mensubunun hastayı bilgilendirmesi yükümlülüğünü ikincil hale getiren gerekçe nedir? bu sorular mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. MART- NİSAN 2017 / PS 73


SEKTÖR

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TÜRKİYE’DE İLAÇ SEKTÖRÜNÜN KÜRESEL OYUNCU OLMASINDA BİYOTEKNOLOJİ LOKOMOTİF ETKİ YAPACAK

Nezih Barut İEİS Yönetim Kurulu Başkanı

Türkiye ilaç endüstrisinin köklü ve önde gelen kuruluşu olan İEİS, biyoteknoloji alanında endüstrinin yetkinliğini ve rekabet gücünü artırmak ve Türkiye’de bu alanın gelişimine katkı sağlamak amacıyla Türkiye Biyoteknolojik İlaç Platformu’nu kurdu. Bu alanda çalışan saygın firmaları bir araya getirerek sinerji yaratılmasını hedefleyen ve 18 üye ile yola çıkan platformla ilgili açıklama yapan İEİS Yönetim Kurulu Başkanı Nezih Barut, platformun İEİS’e üye olmayan ilaç firmalarına da açık olduğunu vurgulayarak şu bilgileri paylaştı: “Biyoteknolojik ilaçların ülkemizde geliştirilmesi ve üretilmesi İEİS olarak çok önem verdiğimiz bir konu. Böylece, hastalarımızın bu ilaçlara daha kolay erişimi sağlanacak, dış ticaret açığı azalarak ülke ekonomisine kayda değer bir katkı yapılacak ve teknolojik birikimin oluşturulması mümkün olacak. Türkiye’de ilaç sektörünün küresel oyuncu olmasında biyoteknoloji lokomotif etki yapacak.” “İEİS OLARAK, ENDÜSTRİMİZİN BİYOTEKNOLOJİ ATILIMINA ÖNCÜLÜK EDECEĞİZ” Türkiye Biyoteknolojik İlaç Platformu’nun kurulmasına yönelik açıklamalarda bulunan Barut, Platformun, dünyada ve Türkiye’de önemi her geçen gün artan biyoteknolojik ilaç alanında Türkiye ilaç endüstrisinin etkinliğini artırmak yönünde çalışmalar yapmak amacıyla kurulduğunu belirterek, “İEİS olarak, endüstrimizin biyoteknoloji atılımına öncülük edeceğiz. Tüm dünyada bitkisel ve kimyasal kaynaklı ilaç üretimi, bilim ve teknoloji alanındaki 74 PS / MART- NİSAN 2017

yeni gelişmeler kapsamında hızla yerini biyoteknolojik ilaçlara bırakıyor. Dünyada biyoteknolojik ilaçların kullanım oranı %20 ’leri aşmış durumda ve artmaya devam ediyor. Ülkemizde de benzer bir durum söz konusu. Türkiye’de biyoteknolojik ilaçların 2016’da toplam pazar büyüklüğü 3,40 milyar TL’ye ulaşmış olup, bu değer toplam reçeteli ilaç pazarının yaklaşık %16,5’ini oluşturuyor. Biyoteknolojik ilaç alanı ülkemiz için oldukça yeni bir alan. Endüstrimizin bu alandaki insan kaynağı ve bilgi birikimi henüz kısıtlı. Ancak, firmalarımız, uzun vadeli bakış açısıyla, geri dönüşü yıllar sürecek, yüksek maliyetli yatırımlar yapıyor. Ülkemizi biyoteknoloji gibi stratejik bir alanda güçlendirmek için var gücüyle çaba gösteriyor”dedi. Biyoteknoloji alanında başlayan yatırımların gerçekleşmesi ve yeni yatırımların devreye girmesiyle, endüstrinin bu alanda atılım yapacağına inandığını belirten Nezih Barut, “Geç girdiğimiz bu alanda rakiplerimizle etkin rekabet edebilmek için kamunun Ar-Ge ve biyoteknoloji yatırımlarına sağlayacağı desteğin daha da artırılması büyük önem taşıyor. Ayrıca, hedefimizi destekleyici bir mevzuat ikliminin yaratılması, ruhsatlandırma, fiyatlandırma ve geri ödeme sisteminin; yatırımı anlamlı kılacak nitelikte düzenlenmesi gerekiyor. Bu çerçevede, Türkiye Biyoteknolojik İlaç Platformu ile biyoteknoloji alanındaki teşvik mekanizmalarının artırılması ve mevzuatın belirlenmesinde etkin olmayı amaçlıyoruz. Nitelikli işgücü yetiştirilmesi için girişimlerde bulunmayı, referans noktası olarak ulusal ve uluslararası kuruluşların iletişim kurabileceği, bilgi alabileceği bir platform olmak için güçbirliği yapmak istiyoruz.” TÜRKİYE BİYOTEKNOLOJİK İLAÇ PLATFORMU Platform İEİS üyesi olan ve olmayan 18 üyeden oluşuyor. 5 ana alanda çalışmalarını sürdürmeyi hedefliyor: Mevzuat, teşvik, nitelikli işgücü, rekabet öncesi iş-

birliği, iletişim. Bu çerçevede aşağıdaki çalışmaları yapmayı planlıyor; Biyoteknolojik ilaçlara yönelik sorunları tespit etmek ve çözüm önerileri geliştirmek, Teşvik mekanizmalarından daha fazla yararlanılabilmesi için çalışmalar yapmak, İhtiyaçlara uygun mevzuat ortamının oluşturulmasında etkin olmak, Kamu ve akademik kuruluşlarla yakın işbirliği geliştirmek, Sağlık profesyonellerinin biyoteknolojik ilaçlara ilişkin bilgi ve farkındalık düzeyini artırmak, Ulusal ve uluslararası STK’larla işbirliği yapmak, Ulusal ve uluslararası etkinlikler düzenlemek. İlaç Endüstrisi İşverenler Sendikası’ndan (İEİS) Türkiye Biyoteknolojik İlaç Platformu üyeleri: Abdi İbrahim, Adeka, Arven, Atabay, Centurion, Dem, EİP Eczacıbaşı, Hasbiotech, İlko, Koçak, Liba, Mustafa Nevzat, Nobel, Onko, Sandoz, Teva, TR Pharm, Turgut İlaç. a rakiplerimizle “Geç girdiğimiz bu aland için kamunun ek ilm eb etkin rekabet ed yatırımlarına AR-GE ve biyoteknoloji da artırılması ha da ğin sağlayacağı deste büyük önem taşıyor.”


KADIN SAĞLIĞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kadın sağlığı konusunda eczacı danışmanlığında yeni dönem:

KADIN SAĞLIĞI AKADEMİ PROJESİ

Bayer ve Türk Eczacıları Birliği (TEB) işbirliği ile eczacıların kadın sağlığı hakkında referans noktası olması hedefleniyor. Proje çerçevesinde eczacılara yönelik eğitimler sunacak olan Kadın Sağlığı Akademi’nin eğitim programı, akademisyen jinekolog ve eczacılar ile birlikte geliştirilecek. Bu işbirliği kapsamında TEB üyesi 25 binden fazla eczacının kadın sağlığı konusunda bilgi düzeyinin artırılması hedefleniyor. Bayer ve TEB yöneticilerince uzun zamandır üzerinde çalışılan proje ile eczacılar uzaktan eğitimle bilgilerini tazeleyecek. Üreme sağlığı alanındaki yeni gelişmelerden an be an haberdar olacaklar. Bayer İlaç Ülke Müdürü Dr. Oğuz Mülazımoğlu ve TEB Başkanı Erdoğan Çolak proje hakkında bilgi verdi. ECZANELER KADINLAR İÇİN ÖNEMLİ DANIŞMA MERKEZLERİNDEN BİRİ Dr. Oğuz Mülazımoğlu Bayer İlaç Ülke Müdürü “Kadın Sağlığı alanının lideri olarak faaliyet gösteren Bayer, hamileliğin arzulanan bir deneyim olarak yaşanmasını amaçlıyor. Sosyal sorumluluk faaliyetlerimiz çerçevesinde, tüm dünyada sağlıklı aile planlaması ve üreme sağlığı konusundaki eğitimlere destek vererek, özellikle gençlerin aile planlaması konusunda gelecekleri ile ilgili daha bilinçli karar vermelerine yardımcı oluyoruz. Bayer olarak, 2014 yılında hayata geçirdiğimiz Kadın Sağlığı TV ile ise; cinsel sağlık, infertilite, aile planlaması yöntemleri, gebeliğe hazırlık, adet dönemi, mutlu cinsellik, kadınlarda en çok görülen hastalıklar, vajinal estetik ve menopoz gibi A'dan Z'ye kadınları yakından ilgilendiren tüm konularda kadınları bilinçlendirmek üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Eczaneler de kadınlar için önemli danışma

merkezlerinden bir tanesi. Bu kapsamda TEB ile birlikte toplumu kadın sağlığı konusunda bilinçlendirme misyonu ile yürüteceğimiz Kadın Sağlığı Akademi projesi için çok heyecanlı ve mutluyuz.” HEDEFİMİZ ECZANELERİN REFERANS NOKTASI OLMASI Erdoğan Çolak TEB Başkanı “Yaptığımız bir araştırmaya göre, bugün eczaneye girenlerin yüzde 50’den fazlasının kadın olduğunu ve kadınların genelde üreme sağlığı, ergenlik dönemi, yeni doğan ve bebek beslenmesi, doğum kontrol yöntemleri, gebelikte ilaç kullanımı, gebelikte beslenme gibi konularda eczacılardan danışmanlık almayı tercih ediyor. Bayer ile birlikte gerçekleştireceğimiz Kadın Sağlığı Akademi projesi ile hâlihazırda kadın sağlığı ve üreme sağlığı alanında danışman rolüne sahip olan eczacıların bu rolünü daha da geliştirmeyi planlıyoruz. Eczacılara vereceğimiz eğitimlerle, üyemiz olan 25 binden fazla eczacının kadın-üreme sağlığı konusunda bilgi düzeyini artırmayı ve eczanelerin referans noktası haline gelmesini hedefliyoruz.” Bayer ve TEB işbirliği ile hayata geçecek olan Kadın Sağlığı Akademi Projesi ile kadın sağlığı konusunda kadınların danışmanlık aldığı ilk noktalardan biri olan eczacıların bilgilerini tazelemesi amaçlanıyor. Bayer Kadın Sağlığı Bölümü’nün 2016 yılında GFK ile yaptığı tüketici araştırmasına göre, kadınlar doğum kontrol hapı seçimiyle ilgili eczacılara danışıyor. Türkiye'de; • Her yıl 1 milyon 325 bin 783 bebek dünyaya geliyor. • Bebek ölüm oranı binde 10,7 ve bir yılda

ölen bebek sayısı 14 bin 164. • Ölen bebeklerin %64,2’si 1. ayını, %87,1’i ise 5. tamamlayamadan ölüyor. • 6 bin 132 çocuk cezaevinde. • 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların sayısı 8 milyon 397 bin. Bu tabloya bakıldığında, kadın sağlığı konusunda toplumun bilinçlenmesi, alınabilecek önlemlerin halkla paylaşılması amacıyla yapılan çalışmalar olumsuzlukların önüne geçilebilmesi için son derece önemli. Yüksek riskli gebeliğin yaygın olduğu ülkemizde, en sık karşılaşılan risk kategorisinin doğum aralığının 24 aydan kısa olduğu doğumlar ile doğum sayısının 3’ün üzerinde olduğu doğumlar olarak belirlenmiş durumda. • Ülkemizde gerçekleşen doğumlara bakıldığında ise %74’ünün istenen zamanda gerçekleştiği, %11’inin daha sonra olmasının istendiği, %13’ünün de istenmeyen gebelik sonucunda olduğu görülüyor. • Yaklaşık olarak, her 10 evli kadından 7’sinin gebeliği önlemek veya geciktirmek için bir aile planlaması yöntemine ihtiyaç duymasına karşın modern bir yöntemle korunanların oranı sadece %47. Türk Eczacıları Birliği ve Bayer işbirliği ile bilgileri güncellenen eczacılar, bundan sonra da bir toplum sağlığı sorunu olan kadın sağlığı konusunda danışmanlık vermeye devam edecekler.

Kadın sağlığı ile ilgili soru ve sorunlarınız için

E

CZACINIZA DANIŞIN MART- NİSAN 2017 / PS 75


KİTAP / Ayın Kitabı:Pusula 1

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

hizmet üretiminin ruhuna aykırı görünmektedir. Bu nedenle 90’ların başında bu görevler ve birimler oluşturulurken çeşitli idare sıfatlar kullanılmıştır. Yıllar geçtikçe, yapılan yatırımların büyüklüğü, yatırımın geri dönüş beklentileri, rekabetin artması her sektördü olduğu gibi pazarlama birimlerini ve görevlerini meşrulaştırmıştır. 2000’li yıllardan sonra bu birimler hastane işletmeciliğinin olmazsa olması olmuştur. Bu kez de sağlıkta pazarlama olgusunun ortak anlayışı sorun olmuştur. Hastane yönetimleri ve sermayedarlarının pazarlama departmanına atfettikleri görev ve sorumluluklar çeşitli göstermiştir. Buna rağmen bugüne kadar halen sağlıkta pazarlama görevleri daha dar alanda algılanmaktadır. Bugün için doğru bildiğimiz pazarlama stratejileri, beş, on yıl sonra önemi yitirmiş farklı noktalara kaymış olacaktır. Rekabetin çok yüksek olduğu sınırlı kaynak üretim yapılabilen sektörümüzde iletişim, pazarlama ve satış fonksiyonlarını bugün uygulama şeklimiz, gelecek yıllarda boyut değiştirecektir. Ülkemizde ve dünyanın birçok ülkesinde, sağlıkta tanıtım ve reklam yapma yasağı ve kısıtlılıklarının olması temsil ettiğiniz kurumun belli hedeflerine erişmesini sağlamak amacıyla oldukça yaratıcı olmanızı da gerektiriyor.

B

u sayımızın Ayın Kitabı köşesini, Meri İstiroti’nin Akademisyen Kitabevi’nden çıkan “Sağlık Hizmetleri Pazarlamasında Bütünleşik Yaklaşım Pusula 1” kitabına ayırdık. Kitapta, sağlık işletmeciliğindeki inceliklere, pazarlamadaki yeni metodolojilere, deneyimlere ve pratik uygulamalara yer veriliyor. Sağlık sektöründe 27. yılına giren Meri İstiroti, profesyonel hastane yönetimini ilk uygulayan yöneticilerden olmuştur. Sektör çalışanlarının iyi tanıdığı ve çok sayıda sağlık yöneticisinin yetişmesine katkıda bulunan Meri İstiroti birçok özel hastanenin ve sağlık kurumunun açılışından saygın bir marka haline getirilmesi yönünde çalışmalarda yer almış, son olarak Liv Hospital Grup Koordinatörü olarak meslek hayatına devam etmektedir. Türkiye Sağlık Turizmini Geliştirme Derneği İcra Kurulu Başkanlığı görevini de üstlenen İstiroti sağlık hizmetlerindeki birikimlerini çeşitli akademik ve sertifika programlarında eğitimci olarak aktarıyor.‘30 Yaşa Mektuplar’, ‘Son Söz Doktorların’ adlı kitapların da yazarıdır.

76 PS / MART- NİSAN 2017

İstiroti, Pusula 1 kitabını yazmaktaki amacını şu ifadelerle anlatıyor; “Bilginin daha hızlı yayılımı ile kurumlar eşbiçimli olmaktadır. Yönetsel ve yönetimin bir fonksiyonu olan pazarlamada da bu etki görülmektedir. Özellikle ülkemizde sayısı son yıllarda önemli ölçüde artan sağlık kuruşları arasındaki rekabet da aynı hızda arttı. Artık farklılaşmayı yakalayıp, bunu sürdürebilen kurumlar pazar fırsatlarını iyi değerlendirip kuruluşu kuvvetlendirebiliyor. Bu gözlemlerim üzerine, yıllardır farklı platformlarda gerçekleştirdiğim sağlık hizmetlerinde pazarlama konulu seminerlerimi kalıcı bir yayına çevirmek istedim.”

Yıllar içinde hastane organizasyon örgütlenmesi oturmaya başlayınca pazarlama birimlerinin daha da ihtisaslaşmış olduğunu görüyoruz. Bu konuda amaç hem bütünü hem de detayı görebilen ekipler oluşturmak. Bu ekiplerin genel hastane işleyişini bilen, finansal sonuçları takip edin ve bu sonuçlarla ilgili sorumluluk hisseden, daha da önemlisi bir arada çalıştığı hekimlerin tıbbi sonuçları takip eden sorumlulukta olması arzu edilmelidir.” PUSULA, BİR YOL HARİTASI Kitapta, sağlık sektöründe çalışanlara ve sektöre yeni girmek isteyenlere yol haritası ile birlikte önemli mesajlar da veriliyor.

Kitabında dünden bugüne sağlık sektöründe pazarlama faaliyetlerindeki sürecin ve şu anki durumunu analizini yapan İstİroti, bugün uygulama şeklinin gelecek yıllarda boyut değiştireceğini, daha yaratıcı olunması gerektiğinin altını çiziyor.

“Finansal çıktıları bilen, sağlık kuruluşunu tüm iş akış süreçlerini bilen, iç tıbbi dinamikleri anlamış, pazarlama uzman ve yöneticiler daha etkin, hedefi belirleyebilen doğru projeleri hayata geçirebileceklerdir. Bir pazarlama görevine atandığınız gün, siz siz olun, sadece ürünü/ hizmeti değil tüm süreçleri ve tıbbi kalite ile sayısal çıktılara da hakim olun. Bu bilgiler ışığında yaptıklarınızın, sonuçları çok farklı olacak. Daha odaklanmış çalışmalarla, kurumun öncelikli ihtiyaçlarına yönelik projeleri hayata geçirmiş olacaksınız.”

“90’ların başında hastane işletmeciliğinde pazarlama birimi çok benimsenmemiştir. Tanıtım, halkla ilişkiler, pazarlama hele hele de satış yetkilisi görevleri sağlıkta

Sağlık sektörüne yönelik deneyimlerin paylaşıldığı “Sağlık Hizmetleri Pazarlamasında Bütünleşik Yaklaşım, Pusula 1’i keyifle okuyacağınızı umuyoruz.


KÜLTÜR-SANAT

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

45. İSTANBUL MÜZİK FESTİVALİ’NİN “SIRADIŞI” KONSERLERİ

45.

İstanbul Müzik Festivali bu yıl “Sıradışı” temasıyla müzikseverlere, klasik repertuvarın yanı sıra yeni keşifler, disiplinlerarası çalışmalar, multimedya öğelerinden yararlanan yapımlar ve farklı dönemler ve müzik türleri arasında etkileşim kuran performanslarla yepyeni konser deneyimleri yaşatacak

RENKLERİN SESİ: Kandinsky & Chagall” başlıklı konser festival dinleyicilerini müziği görmeye ve resmi duymaya davet ediyor. BBC Music dergisinin dünyanın en büyük 20 piyanisti arasında gösterdiği Mikhail Rudy, konserin ilk bölümünde Mussorgsky’nin Bir Sergiden Tablolar’ını yeni bir video uygulamasıyla tekrar hayata geçirirken ikinci bölümde ise Renklerin Sesi projesiyle Chagall tarafından yapılmış tavan resmi eskizlerinden oluşan bir animasyon eşliğinde görsel ve işitsel bir şölen sunacak. Çizgilerin harekete geçtiği, notaların renklere büründüğü bu düşsel konser 31 Mayıs’ta İş Sanat’ta.

MOZART’TAN ELLİNGTON: Konserde, müzikal sınırları keşfetme aşkıyla bir araya gelen genç virtüöz müzisyenlerden oluşan Geneva Camerata (GECA) ve şefi David Greilsammer, caz piyanisti Yaron Herman’la güçlerini birleştiriyor. Baroktan klasik döneme, çağdaş müzikten caza uzanan müzikleriyle “Mozart’tan Ellington’a” 12 Haziran’da Aya İrini’de...

bir program sunuyor. 29 Mayıs - 21 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek 45. İstanbul Müzik Festivali, programında St. Petersburg Rus Oda Filarmonisi, Viyana Oda Orkestrası, Londra Oda Orkestrası, Ebéne Yaylı Çalgılar Dörtlüsü gibi seçkin top-

luluklardan Hüseyin Sermet, Fazıl Say, Alina Pogostkina ve Mathias Goerne gibi usta solistlere ve genç kuşak sanatçılara, 600’ü aşkın yerli ve yabancı sanatçıyı, 8 tanesi ilk .Program defa kullanılacak, İstanve ayrıntılı bul’un 15 farklı mekânınbilgi için: da ağırlayacak. muzik.iksv.org

SONSUZ AŞK: İstanbul Müzik Festivali bu yıl dinleyicileri Kapalıçarşı’nın 555 yıllık sokaklarında tınlayacak tasavvuf müziğinin eskiden yeniye en güzel örneklerini dinlemeye davet ediyor. 4 Haziran Pazar günü Kapalıçarşı’nın Kalpakçılar Caddesi’nde gerçekleştirilecek Sonsuz Aşk başlıklı konserde, arp sanatçısı Şirin Pancaroğlu ile okuyucu ve besteci Bora Uymaz tarafından kurulan Şimdi Ensemble, eskiden yeniye ilahi örnekleri sunacak. Projenin konuk sanatçısı Fransız Michel Godard orta çağdan bir dini müzik çalgısı olan serpent ve tuba ile topluluğa dahil olacak. OPUS 2: Çağdaş sirk ile Şostakovic’in müziklerinin bir araya geldiği bir başka sıradışı deneyim; kendi sesini yaratma tutkusuyla yola çıkan Debussy Quartet’in, sirk sanatına yeni bir pencereden bakan Circa Ensemble ile bir araya geldiği Opus 2 başlıklı gösteri 20 Haziran’da Zorlu PSM Drama Sahnesi’nde olacak. Tek elinin üstünde amuda kalkan, trapezde sallanan, havada uçup taklalar atarken sahnenin bir ucundan diğer ucuna atlayan cambazların gösterilerindeki alışılagelmiş sirk müzikleri yerine Şostakoviç’in dramatik, lirik ve ironik müziğinin doğrultusunda Yaron Lifschitz tarafından oluşturulan koreografi dans, tiyatro ve sirk arasındaki sınırları kaldırıyor

LA STRAVAGANZA: Günümüzün en özgün ve başarılı müzik topluluklarından Soqquadro Italiano, Venedik’ten Roma’ya, Napoli’den Milano’ya uzanan görseller eşliğinde Vivaldi’nin müziklerine adanan yeni projeleri La Stravaganza ile 5 Haziran akşamı Zorlu PSM Drama Sahnesi’nde olacak. La Stravaganza projesi tüm sahne öğelerini bir büyük orkestraymışçasına birlikte ele alarak müzik ve görüntü arasında yeni ilişkiler kuracak.

GÜLİSTAN : Kayhan Kalhor, Derya Türkan ve Sokratis Sinopoulos’un bestelerinden oluşan ve büyük bir süit formunda sunulurken eski fasıl geleneğine de vurgu yapan bu müzik, 2 Haziran akşamı ECA-Serel gösteri sponsorluğunda tarihi ve ruhani dokusuyla Galata Mevlevihanesi’nin bahçesinden semaya yükselecek.

MART- NİSAN 2017 / PS 77


KONGRE TAKVİMİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

12. Ulusal Endoüroloji Kongresi 13-16 Nisan 2017 Perissia Hotel Kapadokya / Nevşehir Organizasyon: BROS 14. Türkiye Hemofili Kongresi 14-17 Nisan 2017 Gloria Golf Resort Otel Antalya Organizasyon: D Event Turizm

NİSAN 2017

16. Ulusal Pediatrik Kardiyoloji ve Kalp Cerrahisi Kongresi 19-22 Nisan 2017 Titanic Lara Otel / Antalya Organizasyon: Serenas Uluslararası Turizm Kongre Organizasyon

16. Ulusal Spor Hekimliği Kongresi 2 Nisan - 5 Nisan 2017 Antalya Organizsyon: Plaza Event Kongre

12. Uluslararası Türk Omurga Kongresi 19 -22 NİSAN 2017 Susesi Otel Antalya / Belek Organizasyon: Ege Kongre

Türk Toraks Derneği 20. Yıllık Kongresi 5 -9 Nisan 2017 Sueno Deluxe Otel / Antalya Organizasyon: Serenas Uluslararası Turizm Kongre Organizasyon

22. Ulusal Kanser Kongresi 19 - 23 Nisan 2017 Regnum Carya Golf Hotel / Antalya Organizasyon: DMR

6. Ulusal Transplantasyon İmmünolojisi ve Genetiği Kongresi 6 Nisan - 9 Nisan 2017 Antalya Organizasyon: flaptour 6. PUADER Kongresi 9 Nisan - 13 Nisan 2017 Antalya Organizasyon: FTS Turizm Kongre Uluslararası Akademik Geriatri Kongresi 12-16 Nisan 2017 Calista Otel Kongre Merkezi Belek / Antalya Organizasyon: Serenas Turizm 3. Klinik İmmünoloji Kongresi 12 Nisan - 15 Nisan 2017 / İzmir Organizasyon: Meta Tourısm

ISSAID 2017 27-30 Nisan 2017 Titanic Belek Hotel /Antalya Organizasyon: Serenas Uluslararası Turizm Kongre Organizasyon 15. Hipertansiyonla Mücadele Kongresi 27- 30 Nisan 2017 Mardan Palace / Antalya Organizasyon: Selen Kongre

7. Ulusal Alzheimer Kongresi 20-23 Nisan 2017 Dedeman Otel / Konya Organizasyon : Flap Tour 26. Ulusal Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kongresi 25-29 Nisan 2017 Maxx Royal Otel / Antalya Organizasyon: Opteamist 9.Uluslararası Psikofarmakoloji Kong. 5. Uluslararası Çocuk ve Ergen Psikofarmakolojisi Sempozyumu 26-30 Nisan 2017 Susesi Otel / Antalya Organizasyon: Global Turizm 12. Akdeniz Romatoloji Sempozyumu ve Eular Basic Ultrason Kursu 26 - 30 Nisan 2017 Cornelia Deluxe Hotel / Antalya Organizasyon: DMR

MAYIS 2017 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi 3 - 7 Mayıs 2017 Sueno Deluxe Hotel / Antalya Organizasyon: DMR 10. Anadolu Romatoloji Günleri 3 - 7 Mayıs 2017 Elexus Hotel, Girne / KKTC Organizasyon: Serenas Uluslararası Turizm Kongre Organizasyon 4. Beslenme ve Sağlıklı Yaşam Zirvesi 4 Mayıs 2017 Conrad Otel/ İstanbul Düzenleyen: Sabri Ülker Vakfı

78 PS / MART- NİSAN 2017


KONGRE TAKVİMİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

19. Ulusal Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Kongresi 10 - 14 Mayıs 2017 Elexus Otel Gırne / K.K.T.C Organizasyon: GENX KONGRE 29. Ulusal Nükleer Tıp Kongresi 10-14 Mayıs 2017 Regnum Carya Otel Belek /Antalya Organizasyon: Serenas Uluslararası Turizm Kongre Organizasyon 6th International Congress on Leukemia Lymphoma Myeloma (ICLLM) 11-13 Mayıs 2017 Xanadu Resort Hotel/ Antalya Organizasyon: Serenas Uluslararası Turizm Kongre Organizasyon

12. Klinik Onkolojide Güncel Tedaviler Sempozyumu 19-21 Mayıs 2017 Paloma Pasha Resort Özdere / İzmir Organizasyon: Dalya Turizm İKON 2017 4. Aile Hekimliği Kongresi 23-26 Mayıs 2017 Elexus Otel Girne / KKTC Organizasyon: Topkon Turizm 53 Türk Pediatri Kongresi 14 - 18 Mayıs 2017 Elexus Resort Hotel, Girne/KKTC Organizasyon: Topkon XVI. Türk Kolon ve Rektum Cerrahisi Kongresi “IX. Kolorektal Cerrahi Hemşireliği Kongresi” 16-20 Mayıs 2017 Regnum Carya Otel / Belek Organizasyon: Valör XVI. Türk Kolon ve Rektum Cerrahisi Kongresi “IX. Kolorektal Cerrahi Hemşireliği Kongresi” 16-20 Mayıs 2017 Regnum Carya Otel / Belek Organizasyon: Valör 11.Ulusal Hepatoloji Kongresi 17- 21 Mayıs 2017 Kaya Palazzo Otel Belek Antalya Düzenleyen: Hepato Bilio Pankreatoloji Derneği Organizasyon: Serenas Uluslararası Turizm Kongre Organizasyon

2. Avrasya Pozitif Psikoloji Kongresi 2nd Eurasian Congress on Positive Psychology 12-14 Mayıs 2017 Üsküdar Üniversitesi / İstanbul Organizasyon: Üsküdar Üniversitesi 2. Avrasya Pozitif Psikoloji Kongresi 2nd Eurasian Congress on Positive Psychology 12-14 Mayıs 2017 Üsküdar Üniversitesi / İstanbul Organizasyon: Üsküdar Üniversitesi 53 Türk Pediatri Kongresi 14 - 18 Mayıs 2017 Elexus Resort Hotel, Girne/KKTC Organizasyon: Topkon

25. Avrupa Jinekoloji ve Obstetrik Kongresi 15. Ulusal Jinekoloji Obstetrik Kongresi 17 - 21 Mayıs 2017 Titanic Deluxe Belek Hotel Belek / Antalya Organizasyon: Opteamist

İlaç ve Tedavi Kongresi 24 - 28 Mayıs 2017 Ela Quality Resort Hotel / Antalya Organizasyon: DMR 6. Ulusal Sağlıklı Yaşam Sempozyumu 1. Yaşam İçin Beslenme ve Spor Kongresi 24-27.Mayıs 2017 Hilton Bosphorus Otel / İstanbul Organizasyon: Topkon Turizm

15. Rejyonal Anestezi Kongresi 18-21 Mayıs Rixos Premium Otel /Antalya Organizasyon: FlapTour Akciğer Kanseri Tanı ve Tedavisinde Uzlaşı Sempozyumu 18-20 Mayıs 2017 Ilıca Otel / Çeşme Organizasyon: Serenas Uluslararası Turizm Kongre Organizasyon

10. Multidisipliner Nöroonkoloji Sempozyumu 26-27.Mayıs 2017 Grand Hyatt Otel / İstanbul Organizasyon: Coremice Türk Oftalmoloji Derneği 40. Bahar Sempozyumu 26-28 Mayıs 2017 Wyndham Grand Otel Levent / İstanbul Organizasyon: Global Turizm MART- NİSAN 2017 / PS 79


64. SAYI ÇIKTI! at:

k-

Yıl:

yı:

Sa

63

Oca

bat

2017

/ Fiy

15

TL

Şu

isi

erg

md

aşa

lı y

ğlık

Sa

12

en erd ak ü? ns Ka runmün mrtiler ko ümk beli ? alı m ngi Ha rkutm . a.. ko A’d SY DO

ABONELİK: er Özel

Sayı

Kans

A DÜNY : BAT GÜNÜ 4 ŞUNSER riskini KA or, kanser ek

ilec li azaltab eğlence it ve dir.” en bas an biri / UICC yollard Aran Sanchia

“Sp

Prof.

KLI ĞLI m SA RI yaşa N VE 9 SIR günlük UZU RÜN or ve sp ÖM nme, eriler... Rİ leri Besle ili ön RLE tümör ile ilg MÖ beyin TÜ an rin YİN ılaşıl mele BE karş geliş ri... jik sık ile En nolo e etk ve tek şirurjiy nöro tanı,

I AĞ KÇ n KLU Rİ de erke ... or CU LE ÇO SER ücadele kurtarıy N t m KA lıkla i haya Hasta u tedav doğr

Sağlıklı

klı

ğlı

Sa

m

şa

ya

isi

rg

de

yaşam

dergisi

Yıl: 11

Sayı:

stos-

61 Ağu

NUSU K KO anı KAPA Okul Zam aması Şimdi lık Tar cesi Sağ Okul Öna Yapılmalı! TL I Mutlak SYAS avisinde yat: 15 t Ted ET DO / Fi DİYAB t ve Diyaber 16 20 Diyabe l Gelişmele ralık Günce -A ım rdisk vo KasNo .. R: No 62 tirmek. Değiş SEKTÖ ayı: ti abe en S 12 imiz: Diy yecan Ver Yıl:def İçin He “He ” ek Gelec alarımız Var ayene seri Çalışm Kez Mu im Kan ve Rah Yılda Bir ServiksTeşhis İçin Erken üyle DEF ı Her Yön lık: SE Yaşam en Bir Hasta lık: n Hasta Etkiley et OlaU) Diy i avis (PK yor Tek Ted ETONÜRİ Kurtarı Hayat FENİLK p Pilleri uz Kal Kablos

: kte SU ce DÜN NU ele KO ri G ET LÜL K anse visi cek” AB ünü 1 EY PA r K eda işe İY :D et G ’’ 2 KA iğe r T Değ SU iyab nde Akc ansemen NU D stü “K ma KO nya Ü Ta n: A Dü betin o Y S m iya sy ları lika ti DO Kasıer D alık mp pa 14 özl ast Ko tino ‘’G rH tan Re lik ama rku tik ikte D Ko abe Birl Kalp Diy eli hlik t ve SU Te abe NU Diy KO ir? IN S ed AY -AID ıN rlığ HIV r za li” mla rya lidir? nE ya vra Okunem Ka ğla ni ğlık Ö Sa Ye lar Sa den ifa ta lılık ,Ş ık Ne lıl ğım zü Gö ğım Ba t! Ba nal ka ren ö a Dik S G ın ji n”a ıbb lo alo “T dyo B ki Ra de iniz “İç

Eylül

2016

t: / Fiya

15 TL

Popüler Sağlık Dergisi’ne abone olmak isterseniz; abone@populersaglikdergisi.com veya info@populersaglikdergisi.com adreslerine iletişim bilgilerinizi yazarak talebinizi lütfen iletiniz. TALEBİNİZİN ARDINDAN FORMUN TARAFIMIZA ULAŞMASIYLA ABONELİĞİNİZ BAŞLAYACAKTIR.

YA

ALZ

EHİ

MER

GÜN

Ü

12. Yıl

Yönetim Merkezi (İZMİR) : 0232 465 32 32 -0232 422 08 38 Faks: 0232 465 30 94 İstanbul Haber Merkezi....: 0 216 355 02 59 GSM: 0 532 470 00 25 info@populersaglikdergisi.com www.populersaglikdergisi.com


Populer saglik dergisi sayi 64 2017  

64 .Sayımızdan bir kaç başlık... Özel Dosya 22.Ulusal Kanser Kongresi Girişimsel Radyoloji Plazma Hücre Hastalıkları : Multipl Myelom Beyi...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you