Page 1


“GELECEĞĐ TAHMĐN ETMENĐN EN ĐYĐ YOLU, ONU YARATMAKTIR.”

Politika Dergisi

Sayı 14

Yazar Kadromuz > Ahmet Tuna ALP > Ali Đhsan UĞUZ > Beşir ĐSTEMĐ > Bilgin TÜRK > Emrah ÖZDEMĐR > Erbil DENĐZ > Erdal ALTUN > Erdinç AYDIN > Evren YELKANAT > Gamze G. KONA > Gökhan DAĞ > Kadir Levent BECĐT > Levent SEÇER > M. Burak KAHYAOĞLU > Miraç ÇEVEN > Murat KUTLUOL > Naile DUMAN > Neylan ÇEVĐK > Nihat ATAR > Nuran TALAY > Osman BUDAK > Özcan NEVRES > Saadet TOKSÖZ > Sevda EĞER > Timur V. DOĞRUOK > Yamaç KONA Karikatürler > Irmak ATABERK Kapak Tasarım > Emrah ÖZDEMĐR Web Tasarım > Gökhan DAĞ > Metin TINAY Not: Bu tabloda alfabetik sıralama kullanılmıştır.

iletisim@politikadergisi.com

02.05.2009

Kurucudan... Merhaba Değerli Politika Dergisi Okuyucuları; Bu sayfanın başlığını “Editörden..” şeklinde görmeye alıştığınızı biliyorum. Bu değişikliğin sebebi Politika Dergisi’ndeki görevimin artık editörlük olmaması. Yeni yapılanma çalışmaları çerçevesinde Politika Dergisi’ni kurumsal bir yapılanmaya oturtmaya çalıştık, halen de çalışıyoruz. Dergimizin yerel bir yayın organı olarak Bursa Uludağ Üniversitesi’nde hayatına başladığını belirtmeliyim; fakat gerek duruşumuz, gerek savunduklarımız, gerekse sizin desteğinizle kısa zamanda Türkiye’nin tanınır bir dergisi hâline geldik. Dolayısıyla kurumsal bir yapılanmaya geçiş şart oldu. Dergimizde diğer kesinleşen görevler ise şöyle: Nuran TALAY - Plan ve Proje Müdürü, Timur Veysel DOĞRUOK Đdari Đşler Müdürü, Sevda EĞER - Đç Đlişkiler Sorumlusu ve Politika Dergisi Editörü, Evren YELKANAT - Yazı Đşleri Müdürü, Erbil DENĐZ Politika Dergisi Editörü. Görevi kesinleşen ve ileri ki süreçte görevi kesinleşecek tüm çalışma arkadaşlarıma güvenimin sonsuz olduğunu belirtiyor, Politika Dergisi’ni verimli bir çalışma ortamı yaratarak daha iyi noktalara taşımamız gerektiğini bir kez daha siz değerli okuyucularımızın huzurunda yineliyorum. Detay künyemizi ise yakın bir zamanda sitemizden duyuracağız. Sitemiz Konusunda Politika Dergisi’nin kuruluş felsefesi biliyorsunuz ki apolitik bir nesle karşı duruş fikrinden doğmuştur. Bu karşı duruşta şerefli hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını sınırın dışına koyarak gerçekleştirilemez. Bunun dışındakiler ise zaten politik bir toplum yaratmaktansa apolitik bir toplumu düşünürler. Dolayısıyla sitemiz ve dergimiz herkesin görüşlerine açık olduğu kadar eleştirel bir yapıya da sahiptir; fakat bu yapısı birçok kez görüşlerini yansıtmaktan çekinen insanlarca kullanılmamış bunun yerine sitemize yoğun

e-saldırı yöntemi seçilmiştir. Bu tavır fikrini açıklamaya yüzü olmayan korkak insanların tavrı değil de nedir? Ama şunu bilmeleri lazım ki bizim yüreğimiz bu işi sürdürmekte kararlı. Bu sayının sitemizden yayınlanması da kararlılığımızın açık bir göstergesi. Bundan böyle sitemizde soru - cevap günleri düzenliyoruz. Belirli günlerde yazarlarımız sizden gelecek politik konulardaki soruları cevaplayacaklar. Sorularınızı göndermeniz için gerekli olan her şey 4 Mayıs 2009 Pazartesi saat 21.00’de sitemizde mevcut olacak. Sorularınızı ilk yanıtlayacak yazarımız Ali Đhsan UĞUZ. Yazarımıza sorularınızı 8 Mayıs 2009 Cuma saat 21.00’e kadar iletebilirsiniz. Cevaplarınız çok acil değilse toplu olarak 10 Mayıs 2009 saat 12.00 itibariyle sitemizden yayınlanacak. Politika Dergisi okuruna yakışacak zor sorularla Ali Đhsan UĞUZ’u terleteceğinizi düşünüyorum.. Bu sayımızı 1 Mayıs sebebiyle tüm işçilerimize, yani gücünün hikmetini bildiği takdirde bu ülkenin gerçek söz sahiplerine armağan ediyoruz. Hepinize Selam Olsun.. Gelecek sayımızda görüşmek üzere..

Gokhan.Dag@PolitikaDergisi.Com


Sayfa 4

Đçindekiler

Sayfa 8

Gündeme Dair Gökhan DAĞ

Sayfa 16

Devlet Kapitalizmi Dönemi ve Đşçi Sınıfı (1) Evren YELKANAT

Sayfa 18

1 Mayıs Öncesinde Sohbet Ali Đhsan UĞUZ

Sayfa 22

Devrimin Ruhu—Deniz Sevda EĞER

Sayfa 24

Devrim—Karşı Devrim Nihat ATAR

Politika Dergisi


Sayı 14

Đçindekiler

Sayfa 26

Finans Krizinde Üst Düzey Yöneticilerin Sorumluluğu M. Burak KAHYAOĞLU

Sayfa 29

Bölgesel Baraj Modeli Erbil DENĐZ

Sayfa 31

Anne Bana Sen Sahip Çık Nuran TALAY

Sayfa 34

Politika?, Eşitlik? Neylan ÇEVĐK

Sayfa 5


Sayfa 6

Đçindekiler

Sayfa 38

Demokrasinin Tehlikesi: Kölelik Gökhan DAĞ

Sayfa 40

Soğuk Savaşın Yeni Yüzü ve Türkiye Erdinç AYDIN

Sayfa 43

Küresel Mali Krizde Tekstil Timur V. DOĞRUOK

Sayfa 46

Kardeşin Duymaz, El Oğlu Duyar! Emrah ÖZDEMĐR

Politika Dergisi


Sayı 14

Đçindekiler (Kültür - Sanat)

Sayfa 50

P—Kitap: 1 Mayıs’a Özel Seçkiler Der.:Gökhan DAĞ

Sayfa 51

Uluslararası Đşçi Filmleri Festivali Programı

Sayfa 52

Deniz, Aşk ve Nietzsche Ece ERDAĞ

Sayfa 54

P—Tiyatro: Mustafam Kemalim Ayşegül ĐNAN

Sayfa 56

ÇIZIKTIRMAK

Sayfa 7


Sayfa 8

Politika Dergisi

Gündeme Dair.. yacaksan bu ülkedeki hangi karanlığa çare olabilirsin? Bana lütfen biri aşağıdaki sorunun cevabını versin?

“Okuyucunun dikkatini çekmek için, buraya yazıdan bir alıntı veya ilginç bir cümle koyun.”

“Oy sayım yerini aydınlatamayan ampul amblemli bir iktidar partisi hangi yüzle sözde Ergenekon Örgütü denilen karanlık ilişkileri aydınlatacaktır, yoksa bunların aydınlıktan anladığı Deniz Feneri vasıtasıyla kara paralarımı aydınlatmaktır?” Bu sorunun cevabını bilenler varsa mail adresim gokhan.dag@politikadergisi.com sonuna kadar bilgilenmeye hazırım. Tabii ki, yazdığım ama yayınlayamadığımız gündeme dair başlıklı yazımda sadece karanlığı suçlamadım.. CHP ve DSP’nin de yapmış olduğu yanlışlara değindim.

Gökhan DAĞ

Yayınlayamadığımız Sayının “Gündeme Dair..” Özeti Uzun zamandır iş yaşantım dolayısıyla yazamadığım köşemde, yine sizlerle birlikte olmanın mutluluğunu yaşadığımı belirtmeliyim. Nisan ayında çıkarmayı planladığımız sayımızın sitemize yönelik saldırılar sonrası engellenmesiyle bu köşeden maalesef ki yine sizlere ulaşamadım. Halbuki oldukça güzel şeyler yazmıştım. Gündemle ilgili ilk konuşmaya başladığımızda söylediğim şeyi tekrarlayarak şunu söyleyebilirim ki biz her şeyi çok çabuk unutuyoruz. Çıkartamadığımız sayımızda yazdığım şeyleri belirtmek ve unutmuş olabileceklerimizi tekrar hatırlatmak adına bu sayımızı kapsayan gündemden biraz daha eskiye gitmek istiyorum. Sonrasında ise bu sayımızın ana gündem maddesi olan 1 Mayıs’a geçeceğim. Neler yazmıştım?..

Sonra biraz da halkımıza serzenişte bulundum. Atatürk’ün evlatları nasıl oldu da ülkesini başkalarına peşkeş çekenlere oy verdi diyip durdum. 29 Mart 2009 yerel seçimlerinin, özcesi demokratik seçimlerle bir kez daha demokratik olmayanı seçme geleneğini sürdürdüğünü belirterek seçim defterini kapattım. Daha sonra Hüseyin Barack Obama ve Rasmussen denilen motosiklet görünümlü kaykaylara yüklendim. Obama’nın hayvan severliğini ve ne hikmetse Tayyip Erdoğan’a olan yakınlığını irdeledim. Obama yüzünden halkımızın namaz kılma hürriyetini kısıtlayan sözde dinci iktidarın politikalarını bir bir yazıma döktüm. Evet hatırlayınız. Tayyip Erdoğan sırf Obama için Sultanahmet Camii’ne girişi yasaklamadı mı? Sonra Obama için okullarımızın tatil edilmesini kınadım. Eğitim sistemimizin bu kadar ayaklar altına alınmasını garipsedim. Sonrasında ise Atatürk’ün ölümü üzerine ders yapıp yapmama tereddüdünde kalan Alman profesör ile Đstanbul Üniversitesi Rektörü’nün o meşhur hikayesini anlattım.

Mesela ortaçağ karanlığında yapılan oy sayımızdan bahsetmiştim. Đktidar partisinin amblemi olan ampulün, nasıl birden bire sönüverdiğinden ve amblemini dahi yaşatamayan daha doğrusu yaşatmayı gözüne yediremeyen bir partiden söz etmiştim.

Sonra geldim Rasmussen denilen adama. Müslümanlığı hiçe sayan bu adama Bop Dedik Recep’in nasıl önce Kasımpaşalı edasıyla diklendiğini ve bunun sonrasında nasıl balon gibi söndüğünü bir güzel anlattım.

Sonuçta da demiştim ki, eğer sen seçim sonrası oy sayım sürecindeki karanlığa çare olama-

Bu anlatışa yandaş meydanında nasıl ön ayak olduğunu öyle bir ballandırarak ekledim ki sormayın gitsin!


Sayı 14

Sayfa 9

Çok şey kaçırdınız ya!! Sonra bir ara duraksadım. Eskiyi hatırladım. Bilgisayarımın arşivine dalıp bir ülke sevdalısıyla resimlerimi aradım. Sonunda çok değerli Rektör Hocam Mustafa Yurtkuran ile resimlerime ulaştım. Onunla yapmış olduğum mülakatta nasıl gözlerimden yaşlar aktığını hatırladım ve yazmaya bir müddet ara verdim. Çünkü Rektör Hocam Ergenekon Davası denilen soruşturma sebebiyle tutuklanmıştı!.. Yapmış olduğumuz mülakattan ve hocamızın “hapishanelerde vatan toprağı bir suç işlediysek şereflice gider yatarız” sözünden bahsettim. Hocamdan, onu yıldırma politikalarından, eşinin rektörlüğünün sırf Atatürkçü diye nasıl engellendiğinden bahsettim. Onun “bu ülke size emanettir” ısrarından ve o şu an tutuklu olduğu için benim onu şimdi çok daha iyi anladığımdan bahsettim. Bir gün, bu satırlarda onun beraat edeceği günü yazacağımdan hiçbir şüphemin olmadığını üstüne basa basa söyledim.

“Bir gün, bu satırlarda onun (Mustafa Yurtkuran) beraat edeceği günü yazacağımdan hiçbir şüphemin olmadığını üstüne basa basa söyledim.”

Muhsin Yazıcıoğlu’ndan da bahsettim. Kurtarma operasyonunun nasıl bu kadar saçma sapan işlediğini hayretler içinde belirttim. Bu işte bir komplo var mı, yok mu sorusunun cevabını bilmediğim için bu noktayı es geçip kendisine rahmet ailesine ve sevenlerine başsağlığı diledim. Kendisinin Maraş ve Sivas Katliamları’nda rolünün olup olmadığı konusuna ise hiç girmedim.


Sayfa 10

“Bazı konular önümüze sürekli ısıtılıp ısıtılıp tekrar konarken, bazıları fırından yeni çıkmış gibidir. Đşte o fırından yeni çıkanlarda bazı gariplikleri beraberinde bizlere sunabilir: Ergenekon gibi!”

Politika Dergisi

olsa da kişilerin farklılığı yaratır bu etkiyi. Örneğin bugün Şaban Dişli, Dengir Mir Mehmet Fırat gibiler bir yasadışı olaya karışsa herkes “aha işte yine bu” diye söylenmeyi gereksizlik sayacakken adam gibi adamların bu tarz olaylara karışması halinde “ana bunu da mı görecektik?” diyeceklerdir. Dolayısıyla benzer olaylarda benzer olmayan kişilerin başrolü oynaması fırından yeni çıkmış bir gündem haberidir. O zaman size bir soru kalıbı: Lütfen yukarıda verilen bilgiler ışığında aşağıda sorulan soruları cevaplayınız.

Soru 1: Celalettin Cerrah’ın ölümle sonuçlanan bir operasyon sorası başarılı olduğunu ilan etmesi sonucu verilecek tepki aşağıdakilerden hangisidir? Sadece bir ünlem (!) koyup söyleyeceklerimi orada bitirdim. Dipnot olarak da Sivas Belediyesi’ni kazanan Büyük Birlik Partisi’nin, vefat eden genel başkanlarının üzerindeki söylentileri kaldırmak için Madımak Oteli’ni müze yapması gerektiğini ısrarla belirttim. Tabii Đ. Melih Gökçek’e, Eski Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’e de yazmadan edemedim. Ermeni sorunu, ruhban okulu vs. derken de bana ayrılan köşeyi bir güzel doldurdum. Şimdiyse vakit sıcak gündemi yazma vaktidir.

Sıcak Gündem.. Sıcak diye başlamamın nedeni bazı şeylerin ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulmasına gönderme yapmak. Mesela her sene bu zamanlarda Amerika Birleşik Devletleri Başkanı “Ermeni Soykırımı” kelimesini kullanacak mı kullanmayacak mı onun telaşını yaşarız. Çünkü biliriz ki bizde kula kulluk yapanlar çoğunluktadır. Mesela 1 Mayıs yaklaştığı an kutlamalar Taksim’de mi yoksa başka yerde mi yapılacak diye ortalığı velveleye veririz. Sonuçta her yıl olduğu gibi işçi, Taksim’de veya bir yerde evine polisimizin coplarına maruz kalarak döner. 19 Mayıs yaklaştığı için verilecek baloda türbanlı eşlerin baloya katılıp katılamayacağı, askerin balodaki tutumu, Baykal’ın balo öncesi ve sonrası refleksi de ısıtılıp ısıtılıp önümüze konulacak cinstendir. Daha bunun gibi bir yığın şey işte, ne bileyim.. Ama bazı konularda vardır ki daha fırından yeni çıkmış gibidir. Daha önce soğumamış, dolayısıyla ısıtılamamış türden şeyler.. Olaylar bazen benzer

Cevap: “aha işte yine bu”

Soru 2: Đstanbul Valisi Muammer Güler’in Taksim’i işçilere açmayacağız açıklaması sonrası vereceğiniz (en kibar) tepki hangisidir? Cevap: “aha işte yine bu”

Soru 3: Ergenekon Operasyonun 1. dalgası sonrası verilecek tepki hangisidir? Cevap: “ana bunu da mı görecektik?” (!!)

Soru 4: Ergenekon Operasyonun 13. dalgası sonrası verilecek tepki hangisidir? Cevap: “aha işte yine bu” (!!!)

3. ve 4. sorulardaki ters mantık bana kalırsa davanın meşruluğunu yitirmeye başlaması dolayısıyladır.

Soru 5: DTP’li bir milletvekili ve bir üye Kürdistan lafını etse vereceğiniz tepki hangisidir? Cevap: “aha işte yine bu”

Soru 6: Gökhan DAĞ bu sorudan sonra gündeme yönelik ağır eleştiriler getirecektir dense verilecek tepki hangisidir? Cevap: ”aha işte yine bu”

O zaman 1 Mayıs’tan başlamanın vakti gelmiştir..


Sayı 14

1 Mayıs 2009 Hatırladığınız üzere geçtiğimiz 1 Mayıs sendikaların isteğinin yadsınması üzerine Taksim’de kutlanamamıştı. Hafızalarımıza kazınansa feryad figan eden emekçilerdi. Kanlı 1 Mayıs 1977 olayları sonrası Taksim’i bir onur mücadelesinin merkezi olarak gören işçiler öldürülen yoldaşlarını anmak için Taksim’de toplanmayı hedeflemişlerdi. Ne yazık ki amaçlarına ulaşamadılar. Bense o dönemde yaşananları konuşmak için Devrimci Đşçi Sendikaları Konfederasyonu Başkanı SüleymanÇelebi’nin kapısını çalmış ve bir mülakat talebinde bulunmuştum. Kendisi de bu talebime oldukça olumlu yaklaşmıştı. Biz de gayet verimli bir röportajı okurlarımıza sunmuştuk. Bu sunumda ayrıca 2009 yılında Taksim’de olmak için daha büyük bir özveri gerçekleştireceklerini ve bunu başaracaklarının sözünü vermişti. 1 Mayıs 2009’u dün büyük bir coşku içinde kutladık. Hem de Süleyman Çelebi’nin dediği gibi Taksim’de..

Sayfa 11

da yaşananları aratmadı ne yazık ki. Yine dövülen, yine gaz bombası yiyen emekçiler oldu. Polis panzerlerinden “kaçmayın ulan sesleri” sokakları inletti. Neticede bu ülkenin gücünün farkına varabilse en büyük gücü olan emekçi gücü Taksim Meydanı’na ayak bastı. Bize de emeğin gücü önünde saygı ile eğilmek kaldı. Son sorum ise iktidara. “Yukarıdaki fotoğrafı yaşadığınız güne hiç mi saygınız yok, bana lütfen bunun izahını yapar mısınız?” Not: Fotoğraf bana ulaşan bir e-postadan alıntılanmıştır.

Kabine Değişikliği Tayyip Erdoğan, kabine konusundaki çalışmalarını tamamladı ve nihayetinde bazı isimleri kabinenin dışına yollayıp, bazılarını ise kabinenin içine soktu.

31 yıldır beklenen bu mutluluğa şahit olmak gerçekten oldukça sevindirici.

Gidenler: Hilmi Güler, Hüseyin Çelik, Kemal Unakıtan, Mehmet Ali Şahin, Kürşad Tüzmen, Murat Başesgioğlu, Nazım Erken ve Mustafa Said Yazıcıoğlu..

Taksim’e gidene kadar yaşananlar geçmiş yıllar-

Gelenler: Bülent Arınç, Sadullah Ergin, Cevdet


Sayfa 12

Politika Dergisi

Şimdi de Pervin Buldan’ın söylediklerinden başlıklar; > 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri Kürdistan’ın sınırlarını çizmiştir.

“Pervin Buldan ütopyasının sınırlarını çizmeden önce kendi sınırlarını çizmeli.”

> Türkiye PKK’nın 1 Haziran’a kadar silah bırakma durumunu avantajına çevirmek için çabalamalı > Bu coğrafya, Kürdistan coğrafyasıdır. Bugün bu ülkede sayın Abdullah Öcalan, bu halkın iradesidir. Đsteseniz de, kabul etseniz de etmeseniz de ‘biz varız' diyoruz. Bu halkın yanında yer almaya devam edeceğiz. > Hakkari savaş alanı gibi, oradaki güvenlik güçlerinin gücü yetiyorsa 21 tane DTP’li milletvekillerine dokunsunlar bakalım.

Yılmaz, Ömer Dinçer, Taner Yıldız, Nihat Ergün, Selma Aliye Kavaf, Mustafa Demir ve Ahmet Davutoğlu.. Yapılacak yorum kısa ve öz: “Balık baştan kokar. Gerisi de ona uyar.” Yeni kabineye gelince, arasında birçok meslektaşım olsa da başarılı olabileceğini düşünmüyorum. Umarım yanılan ben olurum.

Pervin Buldan’ın Riyakarlığı Türkiye Büyük Millet Meclisimizin kuruluşunu kutlayalı daha bir ay bile olmadı; ama onun yüceliğini anlayamayanlar ne yazık ki hala mevcut.

Milletvekili yemini okuduktan sonra bunları söyleyen bir insan kendi sınırlarını belirleyememiş demektir. Dolayısıyla kendi sınırlarını belirleyemeyen birisinin başkasının sınırlarını belirlemesi olanaksızdır. Son söz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Bu tarz milletvekilleri için gerekli işlem yapılmalıdır.

Hain Terör Saldırıları Ülkemiz hain terör saldırıları sonrası yine evlatlarını kaybetti. Elimden başsağlığı dilemekten başka bir şey gelmiyor. Yüce Türk milletinin başı sağolsun.

Hatırlayalım daha birkaç gün önce DTP’li vekiller protesto için TBMM’de sabahladılar; ama aynı vekiller hatırlayalım 23 Nisan kutlamalarına katılmadılar.

Bu sayılık benden bu kadar değerli okurlar. Gelecek sayımızda buluşmak dileğiyle…

Bana kalırsa buradaki tezat düşündürücü olduğu kadar provoke de edicidir.

Gokhan.Dag@PolitikaDergisi.com

Bunlar yetmezmiş gibi, bu sürecin sonrasında DTP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan ütopyasının sınırlarını çizdi. Milletvekili yeminini tekrar hatırlatıyorum: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”


Say覺 14

Sayfa 13


Sayfa 14

Politika Dergisi


Say覺 14

Sayfa 15


Sayfa 16

Politika Dergisi

Devlet Kapitalizmi Dönemi ve Đşçi Sınıfı (1) ler yarı proleter niteliklidir. Orta köylülük ve büyük toprak sahipleri ise burjuva niteliklidir ve konumuzun dışındadır.

“Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadroları, Türkiye’yi imtiyazsız-sınıfsızkaynaşmış bir kitle olarak tanımlamışlardır.”

Evren YELKANAT

Günümüzde; neo-liberal sömürünün altında ezilen “Türkiye işçi sınıfı”nın, sadece “DevletçilikDevlet Kapitalizmi” ( 1932 – 1938 ) döneminde sömürü altında bulunmadığı gibisinden tezler ileri sürüldüğünü görmekteyim. Türkiye’de işçi sınıfının sömürülmediği bir dönem olmamakla birlikte, elbette sömürünün yoğun yaşandığı ve diğer dönemlere göre sömürünün az olduğu süreçler yaşanmıştır. Devlet kapitalizmi döneminde de “işçi sınıfı”nın sömürüsü, diğer dönemlerle kıyaslandığında; göreceli olarak daha az olmasına rağmen, sömürü ortadan kalkmamıştır. Devlet kapitalizmi dönemindeki işçi sınıfının durumunu ortaya koymadan önce, toplumsal sınıf ve işçi sınıfı kavramlarını hangi anlamda kullandığımı belirtmeliyim. V. I. Lenin toplumsal sınıf kavramını şöyle tanımlar: “Toplumsal sınıf deyince, üretimde, birbirine benzer bir rol oynayan, öteki insanlara karşı birbirleriyle aynı olan ilişkiler içinde bulunan kişiler topluluğu anlaşılır”. Demek ki toplumsal sınıf deyimi, ancak üretim ilişkileri düzeyinde bir anlam taşır. Đşçi sınıfı ise, üretim araçlarına sahip olmadıkları hâlde onları kullanarak üreten, üretimi ve bölüşüm mekanizmasını denetleyemeyen, işgücünü satarak geçinmeye çalışan, emekçi yığınlardır. Ek olarak belirtmeliyim ki köylülük, bir sınıfsal köken değil, toplumsal bir kategoridir. Tarım işçileri proleter nitelikli iken, küçük üretici-

Bu tanımlamalara ek olarak, 1932–1938 dönemleri arasındaki mevcut iktisat politikası olan “Devlet Kapitalizmini” (Devletçilik) açıklama gereği duymaktayım. Devletçilik dediğimiz uygulamaya, devlet kapitalizmi ismini verirsek, konuyu daha net açıklama olanağı buluruz. Kapitalizmin amacı, nasıl sermaye birikimini sağlamak ise; devlet kapitalizminin amacının da aynı olduğunu söyleyebiliriz. Devlet Kapitalizmi, dünya ekonomisinde tarımsal ekonomiye ağırlık veren yarı sömürge durumdaki devletlerde ortaya çıkmış ve onları etkilemiştir. Devlet kapitalizmi uygulayan yarı sömürge devletlerin amacı, azgelişmiş ülkelerdeki geri kalmışlığın azaltılması için yerli sermayenin yabancı sermayenin boyunduruğundan kurtulması, yerli sermaye adı verilen milli burjuvazinin geliştirilmesini kendine görev adledmesidir. Artık tanımlamalarımızı yaptığımıza göre bu dö-


Sayı 14

nemdeki işçi sınıfının rolünü incelemeye geçebiliriz. Türkiye’deki kurucu kadronun, sınıf yapısına bakış açısını incelememiz çok önemlidir. Zira her yeni kurulan ülkenin başında bulunanlar (kurucu kadrolar), kendi bakış açısına göre belirli sınıfları desteklemektedirler. Zaten devlet dediğimiz olgu, desteklediği sınıf üzerinde gelişir ve büyür. Türkiye Cumhuriyeti ise kurulurken sınıfsal yapıyı reddetmiştir. Mustafa Kemal kurucu kadroların sınıfsal yapıya olan bakış açısını kısaca şöyle belirtmiştir: “Đşte bu sebeplerden dolayıdır ki, biz bu ve bundan evvel ki nazariyeleri memleket ve milletimiz için uygun görmüyoruz. Biz memleket halkı fertlerinin ve türlü sınıf mensuplarının yekdiğerine yardımlarını aynı kıymet ve mahiyette görürüz; hepsinin menfaatlerini aynı derecede ve aynı eşitlik hissiyle teminine çalışmak isteriz. Bu tarz, milletin umumi refahı, devletin bünyesinin kuvvetlenmesi için daha muvafık olduğu kanaatindeyiz.” Mustafa Kemal’in açıklamalarından da anlaşılacağı ve daha sonrada dile getirildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadroları, Türkiye’yi imtiyazsız-sınıfsız-kaynaşmış bir kitle olarak tanımlamışlardır. 1930’lu yıllarda; Serbest Fırka olayı ve rejim karşıtı hareketlerin artması üzerine bu tezden vazgeçilmiş ve tarım burjuvazisinin hâkimiyetinin egemen kılındığı bir sınıfsal yapı oluşturulmuştur. Sınıfsız yapının çökmesiyle birlikte Korporatist Devlet Đdeolojisi uygulanmaya çalışılmıştır. Korporatist devlet ideolojisini “Feroz Ahmad” şöyle tanımlar: “Đşçiyi, patronun; köylüyü, toprak sahibinin karşısındaki saflarda, yatay ittifak grupları halinde organize eden kapitalist toplumun sınıfına dayalı düzen yerine, korporatizm; toplumu çeşitli dikey gruplar halinde organize edecek, bu arada gruplar arasındaki ayrılık ve çatışmalar toplumun tepesindeki tarafsız devlet tarafından çözüme kavuşturulacaktı.” Dönemin Liman şirketi müdürü “Ahmet Hamdi Başar”, Halk Fırkası Genel Sekreterliği’ne resmi müracaatta bulunarak, işçilerin sömürülmesinin önlenmesini istemiştir. A.Hamdi Başar ayrıca işçi kullanma işinin müteahhide verilmesi yönteminin kaldırılmasını istediğini ve bunun devlet politikasının bir prensibi olması gerektiğini söylemiştir. Ahmet Hamdi Başar, bu konudaki görüşlerini Atatürk ve Đsmet Đnönü ile geçen uzun görüşmede şu şekilde aktarmıştır: “Đstanbul'da liman amelesi bile Serbest Fırka'ya rey veriyor. Çünkü bu amele Halk Fırkası namına istismar ediliyor. (sömürülüyor) Amelenin bir cemiyeti (sandığı) vardır. Bu cemiyet (sandık) onları korumak, hastalarına bakmak, muhtaçlarına yardım

Sayfa 17

“Dönemin Liman şirketi müdürü ‘Ahmet Hamdi Başar’, Halk Fırkası Genel Sekreterliği’ne resmi müracaatta bulunarak, işçilerin sömürülmesinin önlenmesini istemiştir. A.Hamdi Başar ayrıca işçi kullanma işinin müteahhide verilmesi yönteminin kaldırılmasını istediğini ve bunun devlet politikasının bir prensibi olması gerektiğini söylemiştir.” etmek için kurulmuştur. Amele yevmiyelerinden kesilen yüzde beşler buraya verilir. Cemiyetin başına Halk Fırkası tarafından reis, idare heyeti azası ve kâtip diye birtakım adamlar konmuştur. Reis filan vekilin tanıdığı bir eski şeyhtir. Katib-i umumi mazul (azledilmiş) bir mülkiyet memuru, azalardan biri falanın akrabası, diğeri de falanın kayırmasıdır. Reis dört yüz lira, azalar ikişer yüz lira aylık alırlar. Amelenin bıraktığı yüzde beşler bu maaşlara bile yetişmediğinden, yardım işini mecburen Liman Şirketi üstüne almış; cemiyet sadece bir yeyinti yeri olmuştur. Cemiyete kayıtlı olmayan ameleye iş verilmez. Onun için evinde çocuğu ilaç beklerken amele, Cemiyet ismi verilen tufeyli (asalak) istismar yuvasını Halk Fırkası'nın kendisi olarak görüyor ve ilk fırsatta bundan kurtulmak için Serbest Fırka'nın kucağına düşüyor. Bu vaziyet yalnız liman amelesi değil, bütün amele için aynıdır. Gündelikleri ve kazançları, onlara ve ailelerine en sefil şartları bile korumaktan uzak olan bu zavallıların bugün Halk Fırkası namına istismarları acınacak bir hal almıştır.” (Devam edecek) Not: Uluslararası işçi sınıfının bayramını yürekten kutlarım.

Evren.Yelkanat@PolitikaDergisi.com


Sayfa 18

Politika Dergisi

1 Mayıs Öncesinde Sohbet Obama ziyareti sonrası Ermeni meselesinden tutun da Kuzey Irak sorunlarına kadar birçok konuda ABD Başkanı talimatlarını verip gitmiş, iktidar ise bunları gerçekleştirirken gündemle sürekli bir şekilde, istediği gibi oynamakta, halkın artan açlık ve yoksulluğunu sürekli bir şekilde göz ardı etmektedir.

Ali Đhsan UĞUZ

Yine 1 Mayıs'ın arifesindeyiz. Son yıllarda rutinleşen Taksim tartışmaları, hemen hiçbir gelişme göstermeyen bir tekrar halinde gündeme girmiş durumda. Đktidar cephesinde ise, imaj siyaseti çok daha gelişkin araç ve yöntemlerle sürdürülüyor. Saldırılar dahi "açılım", "reform", v.b tanımlar eşliğinde gündeme sokuluyor. Gündem, egemenler tarafından sürekli bir şekilde değiştirilmeye çalışılmakta “halkın gerçek sorunları göz ardı edilmektedir.” Obama ziyareti sonrası Ermeni meselesinden tutun da Kuzey Irak sorunlarına kadar birçok konuda ABD Başkanı talimatlarını verip gitmiş, iktidar ise bunları gerçekleştirirken gündemle sürekli bir şekilde, istediği gibi oynamakta, halkın artan açlık ve yoksulluğunu sürekli bir şekilde göz ardı etmektedir. Bazı yanlış sol siyasetler ise bilerek veya bilmeyerek bu anlayışa hizmet etmekte, gündeme kahraman olmak mantığı ile bakmaktadır. Yine bir 1 Mayıs öncesi Türkiye siyasetine bir göz atıp elbette yorumlarımızı sunacağız. Bu nedenle Devrimci Hareket dergisinde yayınlanan yaşadığımız süreç ile ilgili değerlendirmeler oldukça ilgi çekicidir.

"DEVRĐMCĐ YOL HAFIZASIYLA YENĐDEN ÜRETĐM SÜRECĐN ZORUNLU ĐHTĐYACIDIR” “Nedir en zor şey? Görmek gözünün önündekini!” (Goethe)

Bugün sol, belki de tarihinin en boyutlu kafa karışıklığını yaşamaktadır. Yaklaşık 150 yıl boyunca teorik ve pratik düzlemde Marksistlerin ısrarla koruduğu ölçekler bugün aşılarak değil, ya yeri boş bırakılarak ya da karşıtı sayılabilecek ölçeklerle ikame edilerek mevcut fikri bütünlük büyük oranda parçalanmıştır. Sol, zayıf düştükçe, kahramanlık hikâyelerine daha çok öykünür, içeriği değil biçimi öne çıkarır hale geldi. 1 Mayıs'ta olduğu gibi kimi yapıların büyük oranda kendisinin moral ihtiyacını gidermek üzere dönem dönem ortaya koyduğu dar pratikler, o dar çerçeve içinde anlam taşısa da dönemin mücadele ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. Bilinir ki yaşananlardan ders çıkarmamak, tekrara düşmenin önünü açar. Gerçekte konfederasyon başkanlarının bu yılki duruşlarının öz itibarıyla geçen yıldan bir farkı yoktur. Bu yıl 1 Mayıs sonrasında çok ağır eleştirilere maruz bırakılan Süleyman Çelebi'nin geçen yıl 1 Mayıs'ı takip eden süreçte gittiği her ortamda ‘Taksim Fatihi' edasıyla mikrofonlara çağrıldığı anımsanırsa, ortadaki çarpıklığı görmek daha kolay olur. Bu, genelde solun, özelde devrimci yapıların gerçekliğini kabule hala ne denli uzak olduğunun göstergesidir. Hâlbuki bugün devrimcilerin gelişmeleri, doğru okuyup çözüm üretebilmesi için hiç olmadığı denli diyalektik bir algıya ve yaratıcılığa ihtiyacı vardır. Yakın geçmişte F tiplerinin tek gündem maddesi yapılmış olmasının neler kaybettirdiği inanıyoruz ki bugün çok daha net biçimlerde görülebiliyor. Buradan çıkarılan derslerin 1 Mayıs'a izdüşürülmesi halinde ise, gündemin tanımındaki daralmanın güne dair diğer devrimci görevlerin ihmalini beraberinde getirdiği görülecektir. Öznel hesaplarla belirlenmiş gündemleri tek gündem olarak görüp, bunun dışında kalan tüm olasılıkları devrimciliğin kapsama alanının dışında görmek ve kısa periyodlarla çıkan dergiye, tartışma yoğunluklu konular oluşturmak, yeni karşılaştığımız bir olgu değildir. Biz bu gerçekliği tanımlar ve iki yıldır Taksim'i ‘kazananlarla aynı söylemi kullanmazken belki yapay söylemlerle kabartılmış küçük burjuva ilgiden mahrum kalıyoruz, ama gerçeği söyleme ve gerçek gündemler oluşturma onurunu yaşamış oluyoruz. 1 Mayıs'ı önceleyen haftalarda GSS Meclis'te görüşülürken kendilerine tek gündem olarak Taksim'i seçip, yasanın zahmetsizce çıkmasının önünü açanlar, 1 Mayıs sonrasında Đstihdam Yasası geçerken de gelecek yıl 1 Mayıs'ta nerede olacaklarını ilan etmekle, yani yine tek gündemle meşgullerdi. Bu şekilde, sınıflar mücadelesinin dışında


Sayı 14

Sayfa 19

öznel ihtiyaçlar çerçevesinde gündem oluşturmanın diğer versiyonu, önüne bugünden gelecek yıl Nisan ayında yapılma ihtimali olan yerel seçimleri koymak ve bu ihtiyaca bağlı olarak düşünülmüş Çatı Partisi tartışmaları ile vakit geçirmektir. Evet, soruyoruz; Taksim için mücadele etmiş olmak biçimindeki ‘kazanç', son yüz yılın en büyük kayıplarının 1 Mayıs öncesi ve sonrasında yaşanmış olması ile kıyaslanabilir mi? Devrimciler, devam eden ve sebep olduğu kayıplar giderek büyüyen saldırılar karşısında bir çözüm öznesi olarak sahnedeki yerini almak yerine, dar grup çıkarları etrafında içe dönük hesaplarla vakit tüketmeyi sürdürecek mi?" (3 Haziran 2008, Devrimci Hareket )

yürütmek, diğer bir ifadeyle gözleri ve akılları gölge oyununa yöneltip, sürecin temel önemdeki sorunlarının gündem dışı kalmasını sağlamak, son yıllarda giderek artan biçimde egemenlerin başvurduğu bir yoldur.

çekliğinin dışında bütünüyle öznel bir konumda hareket ettiğinin en güncel göstergesidir. Aynı zamanda halk ile devrimciler arasında giderek büyüyen açının ve yaşanan güven sorununun en etkili nedenlerinden biridir. Dünya ölçeğinde imaj siyaseti yürütmek, diğer bir ifadeyle gözleri ve akılları gölge oyununa yöneltip, sürecin temel önemdeki sorunlarının gündem dışı kalmasını sağlamak, son yıllarda giderek

(Şir ke

t)

Evet, yine bir tekrarla karşı karşıyayız. Yukarıda sözünü ettiğimiz kafa karışıklığı devam ediyor. 29 Mart seçimlerinde, devrimcilerin önemli bir kesimi tarafından burjuva siyaset sahnesinde oy peşinde koşturtulup beklentileri sistem içine çekilen kitlelerin, 1 Mayıs'ta Taksim'de olmaları isteniyor. Üstelik çağrıcıların bu konuda eylemin ciddiyetine denk düşen bir planlamasının olduğu da söylenemez. Yine kahramanlık hikâyelerine öykünen, ama 1 Mayıs akşamı televizyonlara yansıyan acz görüntülerinin kimi vicdanları harekete geçirmesinden başarı damıtmaya hazırlanan bir duruşla karşı karşıyayız. Bu durum solun giderek dünya ve ülke ger-

Dünya ölçeğinde imaj siyaseti

üc (Düşük

(Yü kse k

get iri)

ret)


Sayfa 20

Politika Dergisi

Özellikle belirtme ihtiyacı duyuyoruz ki Çelebi'yle malul DĐSK veya onunla giderek aynılaşan KESK, kuruluş amacına denk düşen en küçük bir adım atmaz ve emek cephesinde yaşanan tükenmeyi bir seyirci gibi izlerken, bu yapıların her yıl 1 Mayıs'ın arifesinde yaptığı "devrimcilik" gösterisini artık değerlendirmeye değer dahi bulmuyoruz. artan biçimde egemenlerin başvurduğu bir yoldur. Böylece hem emperyalist politikalar eksiksiz biçimde uygulanmış hem de halkların tepkisi büyük oranda önlenmiş veya ikincil önemdeki konulara yöneltilmiş oluyor. Emperyalistler, krizin yükünü halkların sırtına yıkmak için küresel boyutta kararlar alıp IMF, NATO, v.b oluşumları bu doğrultuda tahkim ederken; bu saldırgan ve sömürücü politikalarını, Obama'nın ten rengiyle, üslubuyla veya yaptığı içi boş vaatlerle kamufle etmektedir. Türkiye'yi, Kafkaslar ve Orta Asya dâhil tüm bölgeyi etkileyecek emperyalist denklemlerin taşeron bileşenlerinden biri haline getirmek için ülkemizi öncelikli ziyaret listesine alan Obama'nın, üçüncü sınıf bir magazin eşliğinde haber yapılması bu nedenledir. Obama, Irak'ta asker azaltmanın, şimdilik Đran'a saldırmamanın veya siyahî renginin arkasına saklanarak halklara yakın, demokrat bir imaj bırakmaya çalışırken; Türkiye'de de Tayyip Erdoğan, Nazım'ın itibarının iadesi, Ahmet Kaya'nın mezarının getirtilmesi, TRT Şeş, v.b ile halkların değişim ve çözüm beklentisini sömürmekte, temel önemdeki hak gasplarını bu şekilde kamufle etmektedir. Đşte 1 Mayısın tatil yapılması da bu kapsamda bir adımdır. 1 Mayıs, işçi sınıfının birlik mücadele ve dayanışma günüdür. Ülkemizde askeri darbelerin dahi gasp etmeye cüret edemediği haklara göz diken, emekçilerin örgütlü olduğu sendikaları güçten düşürüp bir tabela örgütü haline getirmek için her yola başvuran AKP, ülkede sol bir baskılanma da yokken 1 Mayıs'ı tatil yapıyorsa, bunun bir kazanım mı yoksa iktidar tarafından bahşedilmiş bir "şeker" mi olduğuna dair kafa yormak gerekiyor. Sözümüz özellikle bunu bir zafer, bir kazanım olarak sunan sol kesimleredir. Geçen yıl Taksim örneğinde olduğu gibi "zafer", bu denli sık ve kolay telaffuz edildiğinde, içeriği de ona ulaşma olasılığı

da zayıf düşürülmüş, potansiyel güçler yanıltılmış olur. Bu kadar sık kazanılan(!) zaferlerin neden emekçilerin konumunda bir arpa boyu ilerleme sağlayamadığı açıklanamadığında zafere de öncüye de inanç yitirilir. Bizlerin kaygısı bu çerçevededir. "1 Mayıs tatil yapılmasın" demiyoruz. Đktidar bahşetmiş de olsa, biz bu tatili değerlendirmeli; ama bunun mücadele sonucu kazanılmış bir zafer olmadığı bilinciyle hareket etmeli ve oligarşinin bu tatilin gölgesinde geliştireceği manipülasyonu önlemeliyiz. Özellikle belirtme ihtiyacı duyuyoruz ki Çelebi'yle malul DĐSK veya onunla giderek aynılaşan KESK, kuruluş amacına denk düşen en küçük bir adım atmaz ve emek cephesinde yaşanan tükenmeyi bir seyirci gibi izlerken, bu yapıların her yıl 1 Mayıs'ın


Sayı 14

Sayfa 21

arifesinde yaptığı "devrimcilik" gösterisini artık değerlendirmeye değer dahi bulmuyoruz. Küçük burjuva, kendini olguların merkezine koyar. Bu nedenle, örgütlü de olsa bir küçük burjuva için, amaçtan ve toplam kazanımlardan öte, hareketinin ne yaptığı değil kendisinin ne yaptığı önemlidir. Benzer şekilde, bir küçük burjuva örgüt için, diğer tüm devrimci yapıların ne yaptığı değil, kendisinin ne yaptığı önemlidir. Bu nedenle, gerçeklikten uzak tanım ve hedefler geliştirir. Bugün de solun önemli bir kesimi, "Taksim her şeydir" yönlendirmesinin etkisine girmiş; kendi gerçekliğini olduğu kadar ülke gerçekliğini de göremeyen bir yanılsama halinde hareket etmektedir.

1 Mayıs, aynı zamanda bir yıl boyunca mücadele içinde elde edilen başarıları/ kazanımları taçlandırma günüdür. Yani, 30 Nisan'dan devralınanla, 2 Mayıs'a çıkma günüdür. Sanıldığının veya gösterilmeye çalışıldığının aksine "Taksim" yönlendirmesinin arkasında radikal bir duruş da yok.

ŞĐĐRSEL SÖYLEME DEĞĐL GERÇEKLĐĞĐ GÖRMEYE ĐHTĐYAÇ VARDIR Devrimcilerin, hızla yaşanmakta olan erime ve geri düşme halinden çıkabilmek için şiirsel söyleme değil; gerçekliği görmeye ve çözüm geliştirme imkânlarını büyüten bütünlüklü bir perspektife ihtiyacı vardır. Lenin, tarihin izlediği yolun Nevski'nin kaldırımı gibi düz olmadığını; Mahir Çayan, devrim yolunun engebeli, dolambaçlı ve sarp olduğunu söyler. Bu yol, günübirlik hesaplar üzerine bina edilmiş kolay kazanımlarla değil, devrimi öngören "sabır taşları"yla döşelidir. Bugün dünyada ve ülkemizde yaşanmakta olan kriz, on yıllardır olmadığı denli sistemin kendi kendini teşhirini sağlamakta, halkların egemen yönlendirmeler dışında farklı arayışlara yönelmesini hızlandırmaktadır. Bu koşullarda yapılması gereken, 1 Mayıs'ı dar kadro eylemine indirgemek değil, devrimcilerle halkların buluşma zemini haline getirmektir. Sorun radikal refleksleri büyütmekse; bilinmelidir ki bunun da yolu böyle bir buluşmadan geçmektedir.

1 Mayıs, aynı zamanda bir yıl boyunca mücadele içinde elde edilen başarıları/kazanımları taçlandırma günüdür. Yani, 30 Nisan'dan devralınanla, 2 Mayıs'a çıkma günüdür. Sanıldığının veya gösterilmeye çalışıldığının aksine "Taksim" yönlendirmesinin arkasında radikal bir duruş da yok. Yıl boyu düşülen politikasızlığın ve edilgenliğin bir sapma halinde dışavurumudur yaşanan. Üstelik sahnelenen fiili duruşta önceki örneklerde görüldüğü gibi "üstün" değil "mağdur" duruma düşüldüğü için, sınırlı sayıdaki hedef kitlenin motivasyonu da arttırılmış olmamakta, aksine giderek azalan bir güven ve artan bir karamsarlık halinin müsebbibi olunmaktadır. Bu gidişat değiştirilmeli, demir tersine bükülmelidir. Devrimciler, gücünü öncelikle haklılıktan alır. Ezilenlere önderlik ederken sergileyecekleri pratiklerde, ezilmeyi yeniden üreten acz örnekleri değil, kitlelerin kendine güvenini büyüten yaratıcılık örnekleri ortaya koymalıdır. (Devrimci Hareket dergisi, 24 Nisan 2009.) Bütün yaşanılan bu süreç içersinde elbet Taksim inkâr edilemez. Devrimciler yukarda belirtilen nedenleri de göz önünde bulunduracaklar ancak yine de Taksimde olacaklardır. Bu anlayış çerçevesinde sloganlarımız halkın gündemi olmalı, iktidarın ve/veya egemenlerin gündemine kuyrukçuluk yapılmamalıdır. Saygılarımla…

Ali.Uguz@PolitikaDergisi.com


Sayfa 22

Politika Dergisi

Devrimin Ruhu—Deniz “Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedik. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canlarının telaşına düşsün. Ve ben, 24 yaşındayken, kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. ‘Deniz Gezmiş’ - Savunma”

Sevda EĞER

“Biz 50 sene evvel Kurtuluş savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı’nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman için muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşını yapmak için Samsun’a çıkanlara Đstanbul örfi idaresince ve mahkemelerince idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki, Osmanlı Đmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş savaşına iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada Đstanbul’da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir. “Đkinci Dünya savaşı sırasında faşizme hayır diyen gençler, ilerici gençlerdi. Ve 28 Nisan 1960 tarihinde özgürlük savaşı veren gençlerdir. Amerikan emperyalizmi tarafından Đnönü hükümetten düşürüldüğünde protesto gösterisi yapan gençler, ilerici gençlerdir. Anayasa’ya Bağlılık Mitingi’ni de bizler yaptık. O günün mitinginde iktidarın kiralık adamlarından ve polisinden dayak yiyen de gene bizlerdik. Gerçekler örtülmek isteniyor. Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkanlar varsa onlar da bizleriz. Onun Đstiklal-i tam prensibini ve onun Đstiklal-i tam Türkiye idealini yalnızca biz de-

vam ettiriyoruz. Đddia makamı bizim vermekte olduğumuz Bağımsızlık Savaşına karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na karşı, reformlara karşı ve bu nedenle bizim Anayasa’yı ilgaya teşebbüs ettiğimizi ileri sürmektedir. Çünkü Süleyman Demirel hala ortada gezmektedir. Kudreti yetiyorsa Süleyman Demirel hakkında aynı şekilde dava açsın, onlar 36 milyonluk ülkenin bütün yükünü 20 gencin üzerine yıkmaya alışmışlardır. Süleyman Demirel’in Anayasa’yı ihlaline, despotizmine ve ülkeyi Amerika’ya satmasına ses çıkarılmadı. Ve meydanlarda bunlara karşı bizler dövüşmek zorunda kaldık, bizler kurşunlandık. Ve sonunda idam isteğiyle buraya getirildik. Türkiye’nin bağımsızlığından başka hiçbir şey istemedik ve hayatımızı bu yola koyduk. Varlığımızı Türkiye halkına armağan ettik. Bunu aksini iddia edenler vatan hainidir. Bizim düşmanlarımız, Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileridir. Bizim kişi güvenliğini, mülkiyet hakkını, egemenlik ilkelerini milli bütünlüğü bozmak için harekete geçtiğimiz iddiaları vardır. Kişi güvenliğini ihlal edenler kimlerdir? Bunu evvela tespit etmemiz lazım. Karakollarda işkence gören bizler olduk. Meydanlarda kurşunlanan bizler olduk. Bakanların emriyle içeri atılanlar bizler olduk. Buna rağmen kişi güvenliğini bozan olmakla itham ediliyoruz. Asıl kişi güvenliğini bozanlar ise serbestçe meydanlarda dolaşmaktadır. Mülkiyet hakkını ortadan kaldıracağımız iddia


Sayı 14

Sayfa 23

ediliyor. Bizatihi Anayasa mülkiyet hakkını toplum yararına kısıtlamıştır. Mutlak mülkiyet hakkı tanımamıştır. 50 köye sahip bir toprak ağasını Anayasamız kabul etmez. Milli bütünlüğe karşı çıkmakla suçlanıyoruz. 101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz gülünç olmaktadır. Mustafa Kemal sağ olsaydı bu gün çok şaşırırdı. Đddianame baştan beri sırf kelle istemek maksadıyla hazırlanmıştır. Hukuki kıymet ve değerden mahrumdur. 21 yılın hesabını 21 gençten sormak maksadıyla ve suçluların telaşı içerisinde hazırlanmış bir iddianamedir. Türkiye’nin bağımsızlığından başka bir şey istemedik. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. Bundan dolayı da ölümden korkmuyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün ve ancak onlar kendi canlarının telaşına düşsün. Ve ben, 24 yaşındayken, kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. ‘’ Deniz Gezmiş-Savunma (Kısaltılmıştır) ** 1961 Anayasası, Menderes’in zorba hükümdarlık anlayışından sonra adeta yalancı bahar coşkusu yaratmış iken demokrasiye hasret memleketin yurttaşlarında, buzdağının görünmeyen kısmı homurdanıyordu aynı memleketin temellerinde. Menderes ve dava dostları yargılanmıştı yargılanmasına ancak; öncesinde imzalanan ve günümüzde bile hala gerçek nüshalarına ulaşılamayan, birçoğunun hala içeriği bile tam olarak anlaşılamayan uluslararası anlaşmalar, protokoller vardı. Ekonomi yerle bir olmuştu. Tarikatçılık hızla gelişimini sürdürürken, faşist milliyetçilikte siyasi destekle sağ sol çatışmalarını körüklemekteydi. NATO, SEATO -dolayısında - CENTO anlaşmalarının ağır yükümlülükleri, özellikle üniversiteli gençlerin deşifreleriyle hızla gün yüzüne çıkmaktaydı. Üniversitelere uygulanan yoğun baskı ve öncesinde gerçekleşen SBF ve Hacettepe Üniversitesi’ndeki kanlı olaylar, işkencede ölen, gözaltında kaybolan, sokakta vurulan gençlerin sayısının giderek artması, tarafları silahlı çatışmalara sürükledi. “Deniz”lerin yargılanmaları da işte böyle bir ortamda başlamış oldu. Davanın en önemli gerekçesi, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucusu olan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının TCK’nin 146. maddesini ihlal ettikleri idi. Ve savcı Baki Tuğ’un isteği bu suç bağlamında idamdı. 16 Temmuz 1971 tarihinde Altındağ Veteriner Okulu binasında Tuğgeneral Ali Elverdi başkanlığında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Mahkeme-

“Deniz Gezmiş, Hüseyin Đnan, Yusuf Aslan ve arkadaşları yaptıkları eylemlerden çok yapma ihtimali öngörülen eylemleri ile yargılandı. Ancak onları sevenler onları anlayanlar, hatta anlamayıp sadece hayran olanlar, sevenler hem de sebepsiz sevenler ve daha bilmem kimler tarafından hatıraları daima yaşatıldı.” sinde başlayan yargılamalar 9 Ekim 1971 günü sona erdi. Đdam cezalarının infazı için meclis oylaması mecburiyeti, talimatlara göre -mecburiyettenkarar veren hakim ve savcılardan vebali alıp, bizatihi sorumluların boynuna atmış oldu. 24 Nisan 1972 günü TBMM’de yapılan oylamaya 115 milletvekili katılmadı. Katılmayanlar arasında Necmettin Erbakan, Osman Bölükbaşı bulunuyordu. Đsmet Đnönü, Bülent Ecevit siyasi suçlarda idam olmaması gerektiği savıyla “hayır” oyu kullandı. Toplamda 276 kişinin “evet” oyuna karşın 48 kişinin “hayır” demesi sonucu değiştirmedi. Đdam edilmelerine el kaldırarak onay verenler arasında Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş, Nahit Menteşe, Đsmet Sezgin ve Necmettin Cevheri de bulunmaktaydı. Deniz Gezmiş, Hüseyin Đnan, Yusuf Aslan ve arkadaşları yaptıkları eylemlerden çok, yapma ihtimali öngörülen eylemleri ile yargılandı. Ancak onları sevenler, onları anlayanlar, hatta anlamayıp sadece hayran olanlar, sevenler hem de sebepsiz sevenler ve daha bilmem kimler tarafından hatıraları daima yaşatıldı. Yaşlarından beklenmeyecek cesaretleri mi, darağacına giderken bile umutla soğuk avluda çınlayan “Yaşasın tam bağımsız Türkiye” sözleri mi bilinmez… Ama bilinen o ki; onlar, birinin boynunda kolye, birinin dilinde bir türkü, birinin evladına verdiği bir isim, bir başkasının duvarında bir resim olarak yıllarca acı ama gururla yaşatıldı. Herkes iyi bildi ki onlar devrimciliğin olanca ateşiyle yanarken aslında kötü ve yanlış hiçbir şey yapmadı.

Sevda.Eger@PolitikaDergisi.com


Sayfa 24

Politika Dergisi

Devrim—Karşı Devrim “Aydınlanma ve uygar bir millet olma adına başlattığımız devrim, gününden evvel ve tüm organlarını tamamlamadan doğan, çok fazla ve sağlıklı bir yaşam şansından uzak bir bebek gibi yaşama başladı. Kısa bir zaman sonra da karşıtlarıyla tanıştı. Karşı devrimle aralarında devam eden mücadelede henüz üstünlük sağlayabilen yok.”

Nihat ATAR

Canlı türleri içinde insanı farklı kılan özelliklerin başında düşünebiliyor, sorgulayabiliyor, üretebiliyor, sürekli olarak yaşamını daha iyi hale getirebilme arayışı içinde olabiliyor olması gelir. Elde ettiği her iyi ve yeni, onu bu konuda daha çok çaba sarf etmeye yönlendiriyor. Açgözlülük, doyumsuzluk, tatminsizlik olarak da yorumlanan insanın bu özelliğini, yaşamını ve neslini devam ettirme içgüdüsünün, bir garanti arayışı veya ortaya çıkış biçimidir diyebiliriz. Đnsan türünün bu özelliğini, insanların oluşturduğu tüm toplumlarda ve toplumsal örgütlenmelerde de aynen görmekteyiz. Đnsan ve oluşturduğu toplumlar sürekli olarak değişime ve yenilenmeye açık olmak zorundadır. Bir başka ifadeyle çağın bilimselliğine, teknolojisine ve kültürüne ayak uydurmak zorundadır. Bu zorunluluğun gereklerini yerine getiremeyen toplumlar öteki toplumların dayatmaları, sömürüsü ve gücü karşısında öteki canlı türlerinin konumuna düşerler. Doğal süreci içinde bilimsel, teknolojik ve kültürel gelişimini sağlayıp özgürleşemeyen toplumlarda değişim ve egemenlik modelinin belirlenmesi iki şekilde olabilir. Birincisi: toplumu oluşturan bireylerin yaşamını ve neslini devam ettirme içgüdüsünün zorlamasıyla, gereksinimleri gerçekleştirmek ve yaşamını daha kaliteli hale getirmek için siyasal iktidara karşı tepki vermesidir. Bu tepki verme demokrasilerde yasaların belirlediği eylem biçimleri şeklinde olur. En etkin tepki de seçimlerde oyunu vermeyerek iktidarı değiştirmektir. Bu yöntemin

uygulanmasında en büyük risk halkın kendisine tanınan bu eylemlerde başarılı olmasına yetecek, ekonomik ve siyasal özgürlüğe sahip olmaması ihtimalidir. Bireyler temel gereksinimlerini karşılamakta kendisine tanınan olanaklarla çözüm oluşturamasa ve bu çözümsüzlük kronikleşirse, yasalara, kurulu devlet düzenine ve değer yargılarına olan inancını ve saygısını yitirir. Doğru ile yanlışı ayırt edemez hale gelir. Hem bu durumda, hem de demokrasinin geçerli olmadığı toplumlarda ise toplum içinde isyan, soygun, terör gibi olaylar artar. Herkes kendini yasaların ve devletin yerinde görmeye başlar. Değişim uygulamasının ikinci şekli değişimin siyasal iktidarlar tarafından veya işgal altında kalma gibi durumlarda, başka toplumlar tarafından topluma uygulanmasıdır. Toplumsal değişimler eğer kendi doğal süreci ve kuralları içinde gerçekleşmiyor ise uygulamada bir dayatma ya da zorlama söz konusudur. Her zorlamanın da bir karşı tepki yaratması doğaldır. Zorlamalar çoğunlukla dışarıdan topluma yönelik olur. Nadiren de toplumların kurulu düzene ve egemen unsurlara karşı olduğu görülür. Osmanlılıktan Cumhuriyete geçiş bir devrim ya da bir toplumsal değişim örneğidir. Çağının yaşam standartlarının çok gerisinde kalmış Türk toplumu için hayati önem taşıyan ve gecikmeye tahammülü kalmamış bir değişimin gerçekleşmesi söz konusu olmuştur. Toplumun böylesi bir devrime gereksinimi çok büyüktü. Ancak, ekonomik ve siyasi özgürlükten yoksun olan bu toplumdan, düşüncede, inançlarda, hukukta, hak ve özgürlüklerde, yaşam biçiminde, ekonomide ve egemenlikte değişim, daha açık bir anlamda devrim gerçekleştirmesi, ya da böylesi kapsamlı bir devrime uyum sağlayıp sahip çıkması beklenemezdi. Devrimlerin topluma mal edilmesi için öncelikle kültürel alt yapının sağlanması, bunun için karşı kültürel akım, yapı ve kurumların tasfiyesi gerekir-


Sayı 14

di. Toplum yeniliklerin kendi yaşamında meydana getireceği olumlu gelişmeler konusunda bilgilendirilmeliydi. Kısacası toplum bu yeniliklere motive edilmiş olmalıydı. Ne yazık ki bu hususlar gerçekleştirilemedi. Aydınlanma ve uygar bir millet olma adına başlattığımız devrim, gününden evvel ve tüm organlarını tamamlamadan doğan, çok fazla ve sağlıklı bir yaşam şansından uzak bir bebek gibi yaşama başladı. Kısa bir zaman sonra da karşıtlarıyla tanıştı. Karşı devrimle aralarında devam eden mücadelede henüz üstünlük sağlayabilen yok. Toplumsal değişimlerden ya da devrimlerden önce, karşıt akımların, yapıların, kurumların tasfiye edilerek devrime uygun ortam hazırlanması, böylece siyasal egemenlikten önce kültürel egemenliğin sağlanması ilkesinin, sömürgen odaklar ve işbirlikçileri iktidarlarca çok iyi bilindiğini, özenle uyguladıklarını görüyoruz. Cumhuriyet döneminin aydınlanma ve çağdaşlaşma devrimine karşıtlığını üslenmeyi kendileri için yaşamsal bir görev sayan siyasal iktidarlarımız, kültürel egemenlik kurma konusundaki girişimlerine, kendileri için sakıncalı gördükleri kurumların tasfiyesi ile başladılar. Köy Enstitüleri kapatılıp yerine imam – hatipler açıldı. Sonra Halk Evleri kapatıldı. Eğitimde bilimsellikten uzaklaşıldı. Üniversite yönetimlerinde kadrolaşma sağlandı. Şimdilerde TÜBĐTAK’ın kendisine ismini veren bilimsellik kimliğinden uzaklaştırılmasına çalışılıyor. Yönetimine yapılan müdahalelerle üniversitelerde ve YÖK de hâkimiyet kurdular. Yargıya ve TSK’ya karşı, ABD ve AB işbirliği içinde bir yıpratma kampanyası başlatıldı. Laikliğe karşı duruş ve söylemler, dini inançları ve kuralları yasalardan üstün göstermeye çalışmalar, devlet yönetiminin her kademesindeki uygulamalarla yaşam biçimine dönüştürülmeye çalışılıyor. Aydınlara ve siyasal iktidar muhaliflerine yönelik, hukuka aykırılıklar taşıyan “Ergenekon” soruşturmalarıyla bir korku toplumu yaratma çabasındalar. Basın ve medyaya akıl almaz baskılar yapılıyor. Atatürkçü düşünceyi, çağdaşlığı savunan derneklere, muhalif siyasi partilere, kısacası iktidarlarına muhalif tüm kurumlara ve kişilere karşı baskı uyguluyorlar. Seçim ortamlarında dağıttıkları sadakalarla, yolsuzluklar konusundaki duyarsızlıklarıyla toplumdaki değer yargılarını ve bireylerin kendilerine olan saygılarını zaafa uğratılıyor. Bir siyasi yetkilinin veya devlet yöneticisinin yolsuzluk yapmış olduğu veya rüşvet aldığı iddia edildiğinde, bu durum tepkiyle bile karşılanmaz oldu. Hatta “helal olsun, yaman adammış, rüşvet almayan, yolsuzluk yapmayan mı var” gibi değerlendirmeler yapılmaya başlandı. Türkiye’de yaşanan bir karşı devrimdir. Bu sadece bir siyasi parti veya iktidar sorunu değildir. Şu

Sayfa 25

“Türkiye’de yaşanan bir karşı devrimdir. Bu sadece bir siyasi parti veya iktidar sorunu değildir. Şu anda yargılanan kişi veya kurumların mağduriyetinden ibaret de değildir. Yargıya herkesin bir gün ihtiyacı olabilir. Birilerini sorgulamakla, sorumlu ya da suçlu aramakla geçiştirilemeyecek bir sorunla karşı karşıyayız.” anda yargılanan kişi veya kurumların mağduriyetinden ibaret de değildir. Yargıya herkesin bir gün ihtiyacı olabilir. Birilerini sorgulamakla, sorumlu ya da suçlu aramakla geçiştirilemeyecek bir sorunla karşı karşıyayız. Toplumlar gelişme ve çağdaşlaşma sürecini geciktirme veya ihmal etme şansına sahip değildirler. Kültür değişimlerinin sağlıklı biçimde yaşanabilmesi, kendine özgü kuralları ve süreci içinde gerçekleşmesine bağlıdır. Đnsanın ve toplumların gelişmelerini önlemek, ya da geciktirmek, toplumsal çözülmelere ve insani özelliklerinin yitirilmesine neden olabilir. Bütün bu hususlar dikkate alındığında, konuya inançlarımızdan, etnik ayrılıklarımızdan, siyasi parti tercihlerimizden, duygusallıklarımızdan, öfkelerimizden ve saplantılarımızdan uzaklaşarak sağduyulu bir yaklaşım içinde bakmamızın gerektiği inancındayım. Bilimselliğin ve insancıllığın gereğini yerine getirme konusunda,”bizimkiler” - “ötekiler “ ayrımına girmeden, yeni düşmanlıklar yaratmadan hareket etmek zorundayız. Yanlışları yapanlarla düzeltmeye çalışanları bir araya getiren paydada buluşmak dileğimdir.

Nihat.Atar@PolitikaDergisi.com


Sayfa 26

Politika Dergisi

Finans Krizinde Üst Düzey Yöneticilerin Sorumluluğu Olağan şüpheliler olarak tabii ki türev ürünler ve hedge fonlar başrolde görünmektedir. G–20 zirvesinden çıkan sonuçlar da türev ürünler ve hedge fonların sıkı denetime tabi tutulması yönündedir. Bununla birlikte gözden kaçmayan bir başka sorumlu grup ise üst düzey şirket yöneticileridir (CEO).

Mehmet Burak KAHYAOĞLU

ABD’de başlayan ve bütün dünyayı etkisi altına alan finansal kriz bugün itibariyle daha öngörülebilir bir hal aldı. Kriz, iflaslarla başlayarak bir şok etkisi yarattı, büyük çaplı zararlarla devam etti ve en sonunda reel sektöre sıçrayarak dünya çapında bir resesyona (durgunluğa) sebep oldu. Krizin yarattığı korku nedeniyle, tüketicilerin talebi kesmesi dünya ticaretini daralttı. Krizin etkilerini hafifletmek amacıyla alınan bölgesel önlemler sonuç vermedi

ve gözler G–20 zirvesine çevrildi. G–20 zirvesinden de 1 trilyon dolarlık gücü ile dünyanın kurtarıcısı rolüne sahip bir IMF çıktı. Bunun yanında küresel ticaretin artırılması, korumacılığın engellenmesi ve finansal sektöre ilişkin sıkı düzenlemeler yapılması konularında mutabakat sağlandı. Şimdi dünya, küresel ölçekte alınan önlemlerin etkilerinin ne olacağını merakla bekliyor. Krizin şokunu üstünden atan dünya, şimdi sorumluları araştırmaya başladı. Olağan şüpheliler olarak tabii ki türev ürünler ve hedge fonlar başrolde görünmektedir. G–20 zirvesinden çıkan sonuçlar da türev ürünler ve hedge fonların sıkı denetime tabi tutulması yönündedir. Bununla birlikte gözden kaçmayan bir başka sorumlu grup ise üst düzey şirket yöneticileridir (CEO). Firmaları rekor zararlar yazarken ve hükümetlerin kapılarında batmamak için dilenirken, CEO’ların milyon dolarlık ikramiyeleri kamu vicdanında derin yaralar açmaktadır. Üstelik krizin bu boyuta ulaşmasındaki en önemli unsur CEO’ların ücretlendirme yönetimidir. Yaşanan gelişmelerin gösterdiği üzere, küresel organizasyonlar üst düzey şirket yöneticilerinin ücretlendirilmesinde sosyal patlamalar yaratacak ölçüde kantarın topuzunu kaçırdılar. Hem krizin en önemli sorumlusu olmaları, hem de krizden hiçbir yara almayarak sıyrılmaları, üstelik bir de tazminat olarak milyon dolarlar almalarına kimse tahammül edememektedir. Öncelikle CEO’ların ücretlendirme politikalarına göz atalım.


Sayı 14

Üst düzey şirket yöneticilerinin ücretlerini 5 ana başlık altında toplamak mümkündür. Bunlar; 1. Baz Ücret: Aylık maaş 2. Yan Faydalar: Şirket arabası ve şoförü, mobil şirket iletişim aracı ve bağlantıları, şirket bilgisayarı, sağlık sigortası, periyodik sağlık kontrolleri, mesleki dernek üyeliği aidatları, özel kulüp aidat ödemeleri, ev kirası, çocuklarının özel eğitim giderleri, taşınma giderleri, yabancı dil eğitimi giderleri gibi organizasyonun gereksinimlerine, konumuna, lokasyonuna göre uzayan bir liste. 3. Kısa Dönemli Özendiriciler: Yıllık performans primleri

Sayfa 27

Bilindiği üzere kâr ve zarar kardeştir ve bunu çok iyi bilen CEO’lar, aldıkları yüksek riskler sonucunda oluşabilecek zarar neticesinde şirketten ayrılmak durumunda kaldıklarında, kendilerini garantiye almak için astronomik tutarlarda tazminatlar almalarını sağlayacak maddeleri sözleşmelerine

4. Uzun Dönemli Özendiriciler: Özel emeklilik planları, hayat sigortası, hisse senedi sahibi olma seçenekleri, uzun dönem performans primleri. 5. Altın Paraşüt (1)

Baz ücret, yan faydalar ve uzun dönemli özendiriciler, yöneticilerin toplam gelirlerindeki pay olarak diğer iki ücrete nazaran daha düşük orandadır. Yöneticilerin gelirlerindeki önemli bir kısmı yıllık performans primleri ve şirketten ayrılmaları halinde alacakları tazminatlar teşkil etmektedir. Kısa dönemli özendiriciler kanımca, krizin başlamasında ve bu boyutlara gelmesinde en önemli unsurdur. Kısa dönemli (1 yıllık) performanslarına göre yüksek oranda prim alma hakkı kazanan CEO’lar büyük riskler aldılar ve bu riskleri görmezden geldiler. Çünkü yüksek risk firma için yüksek kazanç demektir, aynı zamanda CEO için yüksek prim! Zaten bu şekilde güdülenen bir yöneticiden başka bir şey beklemek sanırım imkânsızdır; fakat burada önemli olan konu, kısa dönemli yüksek performans uğruna uzun dönemli performansın riske atılmasıdır, ki burada altın paraşüt kavramı devreye girmektedir. Bilindiği üzere kâr ve zarar kardeştir ve bunu çok iyi bilen CEO’lar, aldıkları yüksek riskler sonucunda oluşabilecek zarar neticesinde şirketten ayrılmak durumunda kaldıklarında, kendilerini garantiye almak için astronomik tutarlarda tazminatlar almalarını sağlayacak maddeleri sözleşmelerine koymaktadırlar. Kısacası yönettikleri şirketler batarken kendileri zengin olmaktan çekinmemektedirler. Yöneticiler için her durumda kazan-kazan anlamına gelen bu uygulamalar ise kamuoyunda şiddetle eleştirilmektedir. Günümüz küreselleşme düzeyinde büyük şirketlerin hisse senetleri dünyanın birçok ülkesinde alınıp satılmaktadır. Dünyanın her yerinden küçük yatırımcıların yatırım yaptığı bu şirketler, küresel çapta iş ilişkilerine sahip olduklarından, yaşanan bir finansal kriz aynı anda birçok yeri etkileyebilmektedir. Bunun yanında bu tipteki krizlerin nihai faturası

koymaktadırlar. (Enflasyon, işsizlik, vergiler, ücretlerin düşmesi vb.) çoğu zaman sokaktaki vatandaşa kesilmektedir. Bu nedenle üst düzey şirket yöneticilerinin ücret yapılarının organizasyonun tüm paydaşları için (yatırımcılar, müşteriler, tedarikçiler, rakipler, kamu yönetimi ve toplum) adil ve makul bir düzeyde olması gereklidir. (2) Altın paraşüt kavramına ilk ciddi eleştiri ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’den geldi. Bush’un ekonomik krizi engellemek adına 700 milyar dolarlık paket için ABD Kongresini ikna etmeye çalıştığı sırada söz alan Pelosi tepkisini ‘‘Mali sorumsuzlukla, ekonomide her şey mubah zihniyeti birleşti ve bugün bulunduğumuz noktaya geldik. Yani düzenleme yok, denetim yok, disiplin yok. Ve eğer çakılırsanız, vergi ödeyen vatandaşların paralarıyla size altın bir paraşüt veriliyor. O günler geçti. Beyler, parti bitmiştir’’ sözleriyle ortaya koydu. Bunun yanında 700 milyar dolarlık kurtarma paketinden faydalanan bankaların 2007 yılı sonu itibariyle üst düzey yöneticilerine maaş ve emeklilik ikramiyesi dâhil 40 milyar dolar borcu olduğu ortaya çıktı. Adı

Kovulduğu Şirket

Bob Nardelli

Home Depot

Tazminat (milyon dolar) 210

Hank Mckinnell Stan O’Neal

Pfizer

200

Merrill Lynch

160

Morgan Stanley Hewlett Packard

62

Philip Purcell Carly Fiorina

21

Pelosi’nin tarihi konuşmasından sonra gözler CEO’ların tazminatlarına çevrildi ve karşılaşılan


Sayfa 28

Politika Dergisi

manzara inanılmazdı. Đşte birkaç örnek; CEO’ların bunlarla yetinmeyerek ‘‘altın tabut’’ kavramı ile öldükten sonra bile yakınlarını korumayı amaçlayan bir takım maddeleri sözleşmelerine koymayı başardıklarını görüyoruz. Örneğin, bir şirketin CEO’su ölümü halinde ilk yıl 2 milyon dolar, ikinci yıl bunun % 75’i, üçüncü yıl ise % 50’sinin yakınlarına ödenmesini, anlaşmasına koyabilmeyi başarmış. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ise Eylül 2008’de yaptığı konuşmada krizin sorumlusu olarak CEO’ları gösterdi ve yöneticilerin yanlış yaptıktan sonra altın paraşütle kaçamamaları gerektiğini; ayrıca, yönetici ücretlerinin uzun dönemli reel performanslarına göre belirlenmesi gerektiğini belirtti. Hatta sorumluların (CEO’lar) adaletin sağlanması için en azından para cezasına çarptırılmalarını önerdi. Bu konuya önem veren bir diğer isim ise yeni ABD Başkanı Barack Obama oldu. Bu durumdan duyduğu rahatsızlığı dile getiren Obama, konuya son noktayı koyan isim oldu ve CEO’ların devlet yardımı talep etmelerine rağmen, yıllık 20 milyon doları bulan maaşlarından feragat etmeye yanaşmamalarını yöneticilerin arsızlığı olarak değerlendirdi. Sigorta şirketi AIG’nin devletten 170 milyar dolar yardım aldıktan sonra çalışanlarına 165 milyar dolar ikramiye dağıtması ise ABD’de kamuoyunun sinirlerini iyice gerdi. Bunlara tepki olarak, ABD’de Sorunlu Varlıkları Kurtarma Programı (TARP) olarak adlandırılan finans sektörünü kurtarma paketi çerçevesinde yardım alan bankaların üst düzey yöneticilerinin yıllık maaşlarına 500 bin dolar sınırı getirileceği belirtildi. Esas önemli nokta ise şirket yöneticilerinin maaşlarının uzun dönemli performanslarına göre belirlenmesi gerektiği kabul edildi. Böylece artık, şirket yöneticileri ya da çalışanları, kısa vadede zafer tadında başarılar sağlamış olsa da, uzun vadede aynı başarı yakalanamıyorsa yüksek ödemeler alamayacaklar. Son olarak 2 Nisan’da toplanan G20 zirvesinde mali sistemin sıkı denetime tabi tutulması yönünde bir karar alınmıştır. Bu karar elbette CEO’ların ücretlendirme sistemine de yansıyacaktır. Yaşadığımız küresel finans krizinin oluşmasında ve etkilerinin derinleşmesinde CEO’ların ücretlendirme sisteminin büyük payı olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. Küreselleşmiş bir dünyada geminin kaptanı konumunda olan CEO’ların yüksek risk almalarına ve bu riskleri görmezden gelmelerine yol açan ücretlendirme sisteminin sonucu olan bir finansal kriz ile karşı karşıyayız. Bireysel yatırımcılar ile kurumsal yatırımcıların finansal sisteme olan etkilerini karşılaştıracak olursak, zaten kurumsal yatırımcıların nihai karar vericisi konu-

munda olan CEO’ların etkisinin çok yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Açıkçası bireysel yatırımcıların finansal piyasalardaki rolü daha çok edilgen konumdadır. CEO’lar (kurumsal firmalar) daha çok piyasaya yön veren konumundadır. Bu konumlarından dolayı finansal sistemin denetimine CEO’ların ücretlendirme sistemlerinden başlanması kaçınılmaz görünmektedir.

Dipnotlar (1) Akçasoy,Gül, ‘’Yönetici Ücretleri ve Altın Paraşüt’’,www.ydd.org.tr,2008 (2) Akçasoy, “a.g.e”, 2008

MBurak.Kahyaoglu@PolitikaDergisi.com


Sayı 14

Sayfa 29

Bölgesel Baraj Modeli Erbil DENĐZ

Yıllardır hep tartışma konusudur ülkemizdeki seçim sistemi. Adil olmadığından, eşitçe temsil sağlanamadığından ve dolayısıyla demokrasinin tam olarak işlemediğinden yakınılır. Sanki demokrasi için seçim sisteminin düzelmesi yetecekmiş gibi. Oysa az çok demokrasi modellerinden haberdar olanlar bilirler ki; baraj formülünün uygulanması, yönetimsel açıdan önemlidir. Aksi halde, yönetimde ve muhalefette birçok farklı görüş ve çıkar grupları oluşabilir ve bu da ülke yönetiminin bazı konularda karar alamamasına ve kilitlenmesine neden olur. Ama bu baraj nasıl olmalıdır? Asıl düşünülmesi, eleştirilmesi gereken konu bu olmalı. Yüzde 10’luk baraj yüksek belki, ama yüzde 5’lik baraj da fazla düşük olabilir. Yeni bir düzenleme, yeni bir model uygulanabilir. Bu modelin yeryüzünde benzeri olması da gerekmez. Ülke olarak zaten benzersiz bir yapıya sahip olduğumuz için, kendimize uygun bir model de düzenleyebiliriz. Farklı fikirlerin ve tavırların daha fazla temsil edilmesi için bu düzenleme kaçınılmaz olarak gözükmekte. Şu anki sistemden en çok şikâyetçi olan siyasi partilerin başında hiç kuşkusuz DTP gelmekte. Bu da, hem halkta, hem de politikacılarda ister istemez kuşku uyandırmakta. “Yeni düzenlemeler, DTP’nin güçlenmesini sağlarsa?” sorusu içten içe ayak sürümelere neden olmakta. DTP için şu an farklı bir durum yok, zira bağımsız adaylarla da olsa mecliste yerlerini alabiliyorlar artık. Korkuyla ilerlemek ne kadar mümkün olabilir? Bu konuyu milli duygulardan uzak tutmak gerekir. Her ne kadar DTP’nin malûm bölücü terör örgütünün siyasi kanadı olduğu gün gibi ortada olsa bile, hukuk devletlerinde bunu engellemenin yolları bellidir. Zorluklar çıkararak değil, gerekli düzenlemeleri ve caydırıcılıkları kullanarak engellemek gerekir. Konuyu sadece DTP endeksli düşünmemekte fayda var; örneğin, 2002 genel seçimlerindeki tabloyu hatırlayalım. Yaklaşık olarak yüzde 45’lik kesim meclis dışında kaldı. Böyle bir durumda demokrasiden bahsetmek ne kadar mümkün peki? DYP yüzde 9.5, MHP yüzde 8.3 ve GP yüzde 7.2 ile dışarıda kaldı. Bu sistemden dolayı halk da istediği partiyi desteklemekte zorlanıyor, oy vermeden önce akıllara gelen “Bu parti barajı geçemezse, bu yüzden oyum boşa giderse?” fikri, hep ikinci partilere yönelmeye veya baraj altında kalan partilerin hakkı olan milletvekili sayılarının, başka partilere verilmesine yol açıyor. Son yerel seçimleri göz önüne alırsak, tablo daha da net ortaya çıkmakta. Siyasi partilerin aldıkları

Son yerel seçimleri göz önüne alırsak, tablo daha da net ortaya çıkmakta. Siyasi partilerin aldıkları oyların dağılımlarına ‘bölgesel’ olarak bakarsak, ne kadar haksız bir düzen olduğunu anlarız.

oyların dağılımlarına ‘bölgesel’ olarak bakarsak, ne kadar haksız bir düzen olduğunu anlarız. Kısaca, ülkemizde her partinin hâkim olduğu iller ve/ veya bölgeler mevcut. Bu durumda farklı bir düzen uygulanmalıdır. Peki, bu eşitsizlik nasıl ortadan kalkabilir? Çaresi var mıdır? ‘Bölgesel Baraj Modeli’ diye bir sistem oluşturulabilir. Bu modelde, genel baraj ortadan kaldırılarak, bölgesel barajlar konulabilir. Bu bölgesel barajların sabit bir oran olması yerine doğal bir oran ile gerçekleşmesi gerekmekte. Peki, ‘Doğal oran’ nedir? Her bölgenin kendine özgü bir barajı olmasıdır. O şehrin temsil edileceği milletvekillerinin, siyasi partilerin yine o şehirde aldıkları oy oranında temsil edilmesi. Kısaca, 5 milletvekili hakkı olan bir şehirde, 1 milletvekilliği oranı, kullanılan oyların yüzde 20’si olarak düşünülebilir. Boş kalan milletvekillikleri ise öncelikle bölgesel oy çoğunluğu, daha sonra genel oy oranı ile dağıtılabilir. Kaba tabir ile bu şekilde anlatmak mümkün bu modeli. Đlk bakışta oran yüksek gözükebilir ancak en büyük il olan Đstanbul’un 7 milyon seçmen sayısı ve 85 milletvekilliği olduğu düşünülürse, her milletvekilliği yaklaşık 80.000 oya denk gelmektedir (herkesin seçime katılması halinde) ve bu da Đstanbul gibi bir il için fazla olmasa gerek. Bu sistem için farklı türler de denemek mümkün. Örneğin il bazında doğal oran olabileceği gibi, bölge bazında da olabilir. Açıkta kalan milletvekillikleri içinse, il / bölge / genel gibi sıralama yapılabileceği gibi, sadece ülke geneli oy oranı da kullanılabilir. Tabii bu model akla eyalet düzenini getirebilir; ama bunu da gerekli düzenlemelerle sınırlarını belirleyerek aşmak mümkün. Olumlu tarafları; her siyasi partinin yerel seçimlere ve bölgelere daha


Sayfa 30

Politika Dergisi

Asıl sorun şu: Gerçekten bu seçim düzeninden kurtulmak istiyor muyuz? Eğer bu sorunun cevabını bulabilirsek, çözümler de kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

fazla önem vermek zorunda kalmasıdır. Belli başlı illere hizmet götürmekle, sadece o bölgenin oylarını almak mümkün olabilir ve genel seçimlerde yüksek oranda destek görmek için çalışmalarını daha da büyütmeli ve her bölgeye / şehre aynı önemi vermek mecburiyetinde olmalıdır. Böylece bölgeler arasındaki sosyal ve ekonomik uçurumlarda giderilecektir. Diğer taraftan seçime katılım oranı barajı belirleyeceği için ve her partinin şansı olduğu için halkın sandığa gitmemesi kısmen de olsa önlenmiş olacaktır. Bu model nasıldır? Đyi midir kötü müdür tartışmasına girmeye gerek yok. Uygulama zorlukları mevcut olabilir ama şu anki düzenden daha adaletli olduğu da göz ardı edilemez. Kaldı ki; bu modelin geliştirmeye ve düzenlemeye açık bir yapıda olduğu da aşikâr. Asıl sorun şu: Gerçekten bu seçim düzeninden kurtulmak istiyor muyuz? Eğer bu sorunun cevabını bulabilirsek, çözümler de kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Đlla a modeli veya b modeli olsun diye bir beklenti içinde de değiliz hiçbirimiz, sadece bu sistemden daha adaletli, daha eşit temsil sağlayan ve farklılıkları gözeten bir seçim modeli oluşturulmasını istiyoruz. Tabi ki sadece halk olarak istiyoruz, şimdiye kadar siyasi partilerimizden böyle istekler duyamadık. Her partinin seçim vaatleri arasında baraj konusu vardır; fakat Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin mistik havasını soluyan her insanın unutma hastalığı, sürekli tekrarlanan bir gerçek. Ellerindeki otoriteyi kendi çıkarları için kullanmak fikri, bütün konularda olduğu gibi seçim sistemi konusunda da gönülsüz davranmalarına neden olmakta. “Hep bana, tek bana” düşüncesi ile ortak bir nokta bulmanın zorluğunu bilen her kesim, suyu kendi tarlasına çevirmeye çalışmakta. Bu yüzden yıllardır sürüncemede kalan birçok konudan sadece biridir bu durum. Ara sıra paylaşılamayan su yüzünden sitemler, hakaretler olsa da belli bir anlaşma mutlaka sağlanmakta ve o

bağırışlar yerini elde edilen haksız getirinin keyfini sürmeye bırakmakta. Bu öneri veya fikre sahip çıkılır veya çıkılmaz önemli değil, ama yapılması gereken bir şeyler olduğunu hatırlamak gerekmekte. Sadece bu konu için değil bu düşünce, birçok konuda yapılması gereken o kadar çok düzenleme, atılması gereken o kadar adım var ki… Duyduklarımızı, okuduklarımızı ve yaşadıklarımızı çabuk unutan bir toplum olarak, bu konunun da fazla hatırlarda kalmayacağını biliyoruz. Yakın zaman içinde yeniden birkaç ‘sözde’ tartışmalar izleriz, daha sonra yine özümüze döneriz. Unuturuz, sünger çekeriz…

Erbil.Deniz@PolitikaDergisi.com


Sayı 14

Sayfa 31

Anne Bana Sen Sahip Çık Nuran TALAY

Erkekleri de kadınları da dünyaya getiren anne olduğuna göre o zaman analar sahip çıksın evlatlarına... Kadın, sen doğurdun evladını… Kimi zaman “neden bana erkek evlat vermedin diye aşağılandın, üstüne getirilen kumaya boyun eğdin, aile planlaması nedir bilmeden bir bir dünyaya getirdin evlatları”.

Hadi bir şekilde göndermişsin kızını okula, bu nişan takmak da neyin nesi? Derslerini düşünmek yerine kocası olacak adamı düşünüyor, diğer arkadaşlarına da kötü örnek oluyor, sen de vurdumduymazlık yapıyorsun.

Şimdi soruyorum sana; Hamilelikte cinsiyeti belirleyen “erkektir” bunu bile bile hala boyun eğecek misin? Evet mi diyorsun pes… Kız evladını okula göndermeyen babasına karşı gelmeyecek misin? Hayır diyorsun, sana söyleyecek söz bulamıyorum… Hadi bir şekilde göndermişsin kızını okula, bu nişan takmak da neyin nesi? Derslerini düşünmek yerine kocası olacak adamı düşünüyor, diğer arkadaşlarına da kötü örnek oluyor, sen de vurdumduymazlık yapıyorsun. Kendi kızını düşünmeyen diğer çocukları neden düşünsün değil mi? Yasalar izin veriyor buna, sen ne diyorsun hanım diyorsun bana. Üstelik Milli Eğitim Bakanlığının Lise ve Đlköğrenimde yaptığı değişiklikle nişana serbestlik geldi diye övünüyorsun. Sen bu yasayı sorgulamak yerine neden övünüyorsun diyorum, “Nişanlı kız okula gitmesin” diyen binlerce aile var, onun önüne geçmek için diye bir de savunuyorsun. Sen 12-13-14’ten başlayarak kızlara evlilik vizesi çıkaran yasayı açıkça onaylıyorsun da farkında değilsin. Đş yok güç yok diye bir de vicdan yapmıyor musun? Söyleyecek söz bulamıyorum sana… Buna rağmen en az üç çocuk en az diye haykıranlara, evet evet Allah verir rızkını diye destek veriyorsun. Bakamayacağın kadar çok çocuk doğurdun şimdi, hepsine eşit şekilde ilgini, sevgini, eğitimini verebilecek misin? Bilmiyorsun! Kızın 12-13 yaşına geldiğinde onu satın almak isteyenlere başlık parası altında satacak mısın?

Babası istiyor elim mahkûm diyorsun demek… Aile içi şiddete maruz kalan senin acılarını gören evladının psikolojisini düzeltebilecek misin? Ya benim durumum ne olacak diye çıkışıyorsun birde… Okumak yerine evlenen kızının çocukları cehalet içinde yetişecek bunu görsen de engel olmayacak mısın? Ben de okumadım diye kadercilik yapıyorsun, ne diyeyim ben sana… Biliyorum senin de aynı süreçten geçtiğini, biliyorum aynı acıları yaşadığını… Evlendirildiğinde yanı başında oturan yabancıya bakmak ne zor gelmişti, belki baban yaşındaydı içinde kopan fırtınanın sesini, senin annen de duymamıştı. O halde neden anne, neden aynı kaderi bana yaşatıyorsun, neden çektiğin acıların tekrar benim bedenimde, ruhumda yeşermesine göz yumuyorsun demez mi kızın sana? Bari sen duy evladının sesini annesi, sen duyda bu kadercilik, bu cehalet son bulsun. Bak oğluna, Okula gidemedi serseri oldu çıktı. Sokaklarda kızlara laf atar, haraç keser, kahve köşelerinde gencecik hayatını heba eder durumda, için acımıyor mu senin? Cinsellik bilgisi ayıp ya öğretilmedi senelerdir. O çocuk bilseydi, okula da öğrenseydi internet


Sayfa 32

Politika Dergisi

mız, oğullarımız evlatlarımız için diye yola çıkan birçok sosyal proje var daha önce de anlattım, biraz kulak kabartmanı istiyorum, küçük de olsa değişim başlayacak emin ol.

“Baba beni okula gönder” adı ile ÇYDD’de Prof. Dr. Türkan Saylan önderliğinde kızlarımıza okuma imkânı sağlayan bir proje var. Bu kampanyaya destek vererek binlerce kızımızın okula gitmesini sağlayabilirsin.

Caferlerinden öğreneceğine, tacizde bulunur muydu? Peki, amcanın, dayının veya onların oğullarının yaptıklarına ne demeli, kızına tacizde bulunduklarını bildiğin hâlde kol kırılır yen için kalır hesabı saklıyorsun. E be kadın, bu kız senin canın, evladın ne diye ses çıkarmazsın. Oğlun da, kızın da “cehaletin” kurbanı oluyor. Sen sessiz kaldıkça onlar acı çekiyor ve torunlarında senin yüzünden aynı acıları yaşayacak. Bana hiç babası var azıcık da o düşünsün deme! Kızı da doğuran sensin, erkeği de… Onların hayatını sen belirliyorsun!

“Baba beni okula gönder” adı ile ÇYDD’de Prof. Dr. Türkan Saylan önderliğinde kızlarımıza okuma imkânı sağlayan bir proje var. Bu kampanyaya destek vererek binlerce kızımızın okula gitmesini sağlayabilirsin. Ya da senin bilinçsizce davranışlarının önüne geçmek için “evlilik değil, evcilik” adında SODEV’ in yürüttüğü anlamlı proje var. Kızlarını erken yaşta evlendiren, çocuklarını okutmayan aileler olmasın diyerek çıktığı yolda hepinize il il, ilçe ilçe her mezraya ulaşarak aydınlatmaya çalışanlar var. Bunu neden mi yapıyorlar? Senin kızın, senin oğlun “senin gibi” olmasın diye! Sen annesin, evladını bile bile cehalete mahkûm etmezsin, artık kendine bir çeki düzen ver. Hem kendini, hem eşini ve etrafında olan milyonları uyar. Geleceğine, yarınlarına sahip çıkarak, hem kendini, hem evlatlarını kurtaracaksın unutma. Hala duymayacak mısın evladının sesini, bak ne diyor “anne bana sen sahip çık!” Sosyal projelere nereden ulaşabilirim diyorsan burada senin için aktarıyorum! "Evlilik Değil, Evcilik!" kampanya direktörü Atilla Aydemir'e aaydemir@sodev.org.tr”den ulaşabilirsiniz.

Çözüm mü istiyorsun? Bak senin için kızlarıDestek için hesap numaraları: Vakıfbank Beyoğlu Şubesi 2036527, Yapı ve Kredi Bankası Parmakkapı Şubesi 82002660, Not: 50 TL'nin üzerinde bağışlarınız için, eğer dilerseniz posta adresinizi secilturkkan@sodev.org.tr'ye yollayıp el yapımı kampanya defterlerimizden isteyebilirsiniz. “Baba beni okula gönder!” kampanyası için; http://www.bbog.org/bagis.html http://www.bbog.org/indexMain.html adresini ziyaret edebilirsiniz.

Nuran.Talay@PolitikaDergisi.com


Sayı 14

Sayfa 33

Bize reklam verin; adımlarımız sağlamlaşsın. “GELECEĞİ TAHMİN ETMENİN EN İYİ YOLU, ONU YARATMAKTIR.”

Geleceği Kuruyoruz

Politika Dergisi Neyi Đfade Etmektedir? Politika Dergisi; insan hakları, demokrasi, Cumhuriyetimiz, hukuk söz konusu olduğunda taraflı; bu ilkelere saygılı olan düşünce ve akımlara karşı yansızdır. PD’nin yola çıkış amacı; okuyan gençliği düşünmeye, düşündüğünü düzenli bir biçimde dile getirmeye; bu bağlamda da eskimeyen bir yapılanma oluşturmaktır. Toplumun en dina-

mik ve temiz katmanı olan gençlerin ve düşünsel anlamda genç olanların sürdürdüğü bir akım olan PD, kesinlikle birincil amacını parasal kazanç olarak belirlememiştir. Politika Dergisi için kâr, yalnızca yeni projelerini yaşama sokabilmek için önemlidir. Politika Dergisi, özcesi; düşünen, düşündüğüne inanan, etkin olmaya çalışan, kâr

amacı gütmeyen, Cumhuriyet ve demokrasimizi gerçek anlamda yüceltmek isteyen bir kuruluştur.

iletisim@politikadergisi.com reklam@politikadergisi.com

iletisim@politikadergisi.com, reklam@politikadergisi.com

Reklam için;

Neden PD’ye Destek Vermelisiniz? Toplumumuzda genel olarak; okumayan, düşünmeyen, edilgin kalan bir gençlik olduğundan yakınılır. Politika Dergisi olarak, biz bu gereksinime yanıt vermeye çalışıyoruz. Elbette böyle bir gençlik var; fakat PD, genel olarak internette bulunan ve çok dağınık olan gençleri ve gençlerin düşüncelerini bir araya getirmeye çalışmaktadır. Siz de bu akımı, maddi ve/veya manevi destek olarak istediğimiz düzeye çıkartmamız için yardımcı olabilirsiniz. Yeni projeleri yaşama sokmak için, desteklerinize ihtiyacımız var.


Sayfa 34

Politika Dergisi

Politika?, Eşitlik? ödülleri herkes için ulaşılabilir hale getirmekti.

Fakat, günümüz demokrasisinin en iyi örnekleri bile, Marx’ın dediği çelişkileri bir miktar içermektedir. Marksizm’e göre demokrasi; “sunduğu, bir yanda politik eşitlik ile diğer tarafta ekonomik eşitlik anlayışı arasındaki tutarsızlıktan, çelişki içerisindedir.”

Neylan ÇEVĐK

Bu ayki yazımda 1 Mayıs sebebiyle, Marksizm ve Marksizm’in -çağımızın en çok tartışılan bir diğer kavramı olan- demokrasi üzerine eleştirisine yer vermeyi istedim. Marksistler; “kapitalizmin her hükümdarlığı, kapitalistlerin diktatörlüğüdür” derler. Faşizmin, demokrasinin yardımıyla yenileceğini söylerler. Demokrasinin, faşizm tarafından yok edilmesi, işçilerin gözünü açarak, devrimin değerinin yükseltilmesini sağlayacak ve devrim demokratik metotlarla yapılacaktır, derler. Bu demokratik bir devlette, burjuvazinin baskınlığının azaltılması için çaba sarf edilmediği takdirde oluşur; fakat demokrasiye karşı da tavır oluşturur. Marx ve Engels’in zamanındaki demokrasinin başlangıç aşamasında ve çok yeni olduğunu unutmamak gerekir. 19. yüzyılın ortalarında işçi sınıfı haklarından mahrumdu. Oy verme ve diğer politik haklar elimine edilmişti. Greve gitme, politik parti kurarak organize olma gibi hakları yoktu. Fransız ihtilalinin başlangıcından 80 yıl sonra uluslararası kamuoyu oluştu, 95 yıl sonra basın özgürleşti, 120 yıl sonra dernek kurmak yasal hale geldi. Bu yüzden 19. yüzyılda burjuvazinin egemen sınıf olmasından ve demokrasinin bir diktatörlük rejimi gibi görünmesinden bahsetmek, günümüzdekinden daha ikna ediciydi. Sonuçları istenen gibi olmasa da modern toplumun oluşumunda demokrasinin evrilme amacı, sosyal eşitliği sağlayarak, doğuştan getirilen türlü sınıf ayrımlarını kaldırarak, tüm mevkileri ve

Marksist zamanda birkaç önemli toplumsal yönetim biçimi (Faşizm, Sosyalizm vb.), toplumsal hayatın söylemlerine ve düşünce hayatına ağırlığını koyuyordu. Bu açıdan postmodernliği, teknolojide büyük gelişmeleri yaşamış olduğumuz bu günün dünyasında toplumsal yaşamı, o zamanın “Sosyalizm ve Demokrasi“ atıflarıyla anlamak yanlış olur. Fakat, günümüz demokrasisinin en iyi örnekleri bile, Marx’ın dediği çelişkileri bir miktar içermektedir. Marksizm’e göre demokrasi; “sunduğu, bir yanda politik eşitlik ile diğer tarafta ekonomik eşitlik anlayışı arasındaki tutarsızlıktan, çelişki içerisindedir.” Đkincisinin varlığı, politik ve kanun önündeki eşitliğin tam anlaşılmasını önler. Bir kişi, kendisini ifade edebilmek için, lobi faaliyetine girebilmek için, başkalarını etkilemek ve kendisini bir politik parti veya organizasyonda seçtirebilmek için veya mahkemede kendini savunmak için para, boş zaman ve eğitimli olmak gibi kalifiye bir duruma sahip olduğunda, bahsedilen herkesin sahip olduğu, kanunen politik eşitlik etkinliği bir miktar yok olmaya başlar. Aynı seviyede para ve eğitime sahip olmayan kişiler, kendisini seçtiremiyor, politik olarak


Sayı 14

Sayfa 35

aktif olmak isterse olamıyor, kendi hakkını yeterince savunamıyor. Demokrasi, toplumdaki her ekonomik sınıfa eşit bakıyor fakat kullanımında ekonomik eşitliği sağlayacak teşkilatlar içermiyor. Politik eşitliği ise oy verme olarak ele alırsak, ancak insanlar politik olarak farksız olabiliyorlar. Çünkü, yönetimin, kişilerin mal sahibi olmasına, eğitim görmesine karışmaması, kendini arka plana atıyormuş gibi görünmesine yol açıyor. Fakat gerçekte böyle mi? Demokrasi, bu tür kişisel haklara uzak durarak, tabakalaşmanın oluşmasına muhalif olmadığını gösteriyor, gücünü de bu farklılaşmadan almıyor mu? Vaat ettiği eşitlik anlayışı yüzünden ise hata veriyor görünüyor. Çünkü toplumda sınıfsal ayrımların olmadığı durumda, zaten devlet denen bir kurum oluşmuyor. Devlet, toplumun farklı sınıflarının etkileşimini sağlayan özerk bir kurum olarak ortaya çıkmıştı. Bu bakımdan, devletin tarafsızlığından da bahsetmek imkânsızdır. Đktidar olmuş bir sistemin, birincil vazifesi kendi varlığının karşısına çıkabilecek başka iktidarlara yaşam hakkı tanımayıp, kendisini korumasıdır. Bu haliyle, devlet tarafsız olamaz. Desteklediği düşünceleri, çeşitli politikalarla insanlara içselleştirebilir. Çünkü söz konusu rejim, demokrasi bile olsa, iktidar mefhumunun olduğu yerde tarafsızlık olamayacaktır. Tarafsızlık, eşitlik gibi konular politika düzleminin problemleri değildir. Dolayısıyla sınıfsız bir toplum tasavvuru ancak devletin, bir monarşik düzende tek, kesin ve despot hâkimiyeti ile vücut bulabilir. Marx’ın eleştirdiği noktada demokratik devletin varlığı, farklılıklar arasındaki çelişkileri çözümleyerek adalet işlevi gören bir kurum olmasından çok, ekonomik egemen sınıfı yeniden üreterek, edilgen olmaktan öteye gideme-

Sermaye birikiminin koruyuculuğunu yapmak, kriz zamanlarında araya girmek gibi çeşitli yollardan liberalizmi destekler görünmesidir. Bu bakımdan demokrasi, yumuşak başlı görünen bir rejimken, liberaller tarafından kapitalizmle arasında organik bir bağ kurulmasına da elverişlidir.

mesidir. Devletin ekonomik varlığının, bu egemen sınıfın ekonomik varlığı olmasıdır. Sermaye birikiminin koruyuculuğunu yapmak, kriz zamanlarında araya girmek gibi çeşitli yollardan liberalizmi destekler görünmesidir. Bu bakımdan demokrasi, yumuşak başlı görünen bir rejimken, liberaller tarafından kapitalizmle arasında organik bir bağ kurulmasına da elverişlidir. Yani, demokrasinin özünde bahsi geçen eşitlik anlayışıyla, kullanılışındaki anlayış birbirini tutmamaktadır. Bununla beraber iyi yönleri de yok mu? Bireyler arasındaki “eşit” yaklaştığı tabakalaşmayı, kutuplaşmayı gizlemeden gösteriyor ve maddi ve sosyal ortamdan kopmuş bireylerin seslerini duyurabilmesine, isteklerini ve taleplerini dile getirmesine çeşitli kanallarla izin veriyor. Bu özellikleriyle Lenin’in dediği gibi: “Sosyalizme giden yolda yapılan bir egzersiz olarak görülebilir demokrasi.” Burjuvazi, tarihte yönetmeden hâkim olan tek sınıf olagelmiştir. Globalizm, insanlar arasındaki farkı kullanır. Ekonomik yapılanmasıyla bütünü parçalara ayırarak nasıl sınıf ayrımı yaptıysa, insan topluluklarına toplum adını vakfetmiş, insanı da bireye indirgemiştir aslında. Marx’ın teorisinde ise, proletarya ile onu temsil edecek kişi ve kişiler arasındaki ilişki belirsiz bırakılmıştır, işçi sınıfının diktatörlüğü söz konusudur, temsilcileri ne


Sayfa 36

Aynı şekilde, işçi sınıfının sosyalizmde yönetici sınıf olması ile de aynı gerçeğin tekrarlaması da beklenebilir. Bu bakımdan Marksist teoriyi, ezilen sınıfların mücadelesi olarak tanımlayabiliriz, çünkü sadece mücadeledir, mücadeleden öteye gitmesine de demokrasinin kısırdöngüsü izin vermiyor. kadar etkileyeceğinin sınırları çizilmemiştir. Bu klasik eleştirileri baz alırsak, Marksizm’i bir politik ideoloji değil de sosyal yöntem olarak düşündüğümüzde; böyle bir sosyal yöntemin bir politika olmasına, günümüz şartları ve düşünce hayatı imkan vermemektedir. Proletarya, burjuvazi gibi politik kimlik ve yapılanma içinde değildir. Marx’a göre; proletarya bütünü parçalara ayırmadan, bütün olarak görür. Onu burjuvaziyi gördüğümüz gibi somut olarak ele alamayız, istediğimiz gibi eleştiremeyiz. Bu bütünlük, varolan bütün politik sistemlere karşı bir yalanlamadır, bununla birlikte onun doğruluğunu kanıtladığı gibi, nasıl uygulanacağına dair sözcükler de yetersiz kalmaktadır. Zeitgeist Addendum filmini izleyenler bilirler, Venüs projesinden bahsediyor… Globalizmin, paranın hakimiyetinin tavan yaptığı, insanları birer obje yapmaktan ileri götürmeyen ve borçla, köleliğe sürüklediği dünyamızda, global firmaların teknolojiye de engel olduklarını ileri sürüyor. Dünyada herkese yetecek kadar kaynak, hammadde olduğundan bahsediyor. Global firmaların ise, malum statülerini korumaları için açlığın devam etmesinin, teknoloji-

Politika Dergisi

nin gelişimini ise kendi çıkarlarıyla çatıştığı için istemediklerini konu alıyordu. Filmin sonunda önerilen Venüs projesiyle, bu emperyalist firmalar ortadan kaldırılacak, teknoloji gelişimi durdurulmadan kaynaklar eşitçe dağıtılacak, para kullanımı sona erecek gibi argümanlar ortaya konmuştu. Bu değişimlerinse, politikayla değil ama mühendislikle, teknolojiyle yapılacağı ileri sürülüyordu. Çünkü politikanın ve politikacıların bu değişimi gerçekleştirecek güçleri, potansiyelleri ve özellikle istekleri olmadığından bahsediliyordu. Marksist teoride; kapitalist toplumlarda burjuvazinin egemenliği, yerini işçi sınıfının diktatörlüğüne bırakır. Fakat şu andaki kapitalist toplumlarda merkezi politik kuruluş olarak devlet, güçlü sınıfın enstrümanıysa, varlıklarını hissettiğimiz ama belki henüz adlandıramadığımız bazı politik sorular boy göstermeden kapanırlar. Aslında bu politik sorular, dünyanın hiç değişmeyen, henüz adlandıramadığımız sorularıdır. Aynı şekilde, işçi sınıfının sosyalizmde yönetici sınıf olması ile de aynı gerçeğin tekrarlaması da beklenebilir. Bu bakımdan Marksist teoriyi, ezilen sınıfların mücadelesi olarak tanımlayabiliriz, çünkü sadece mücadeledir, mücadeleden öteye gitmesine de demokrasinin kısırdöngüsü izin vermiyor. Günümüz gerçeklerine baktığımız zaman, Marksizm’in önerdiği sosyalizm anlayışının tüm boyutlarıyla uygulanabilir metodunun bulunamayışının, demokraside hakların sosyal eşitliğinin üstü kapalı kaldığı düşünüldüğünde, bu proje daha önce denenmiş sistemlerden daha az mantığa aykırı görünmüyor. Sevgilerle…

Neylan.Cevik@PolitikaDergisi.com


Say覺 14

Sayfa 37


Sayfa 38

Politika Dergisi

Demokrasinin Tehlikesi: Kölelik Temsili demokrasi yönünden bir bilgilendirme yoluna başvurduğumuz zaman da karşımıza JeanJacques Rousseau çıkıyor. Bakın ne diyor Rouesseau: “Bir halk temsil edilmeyi kabul ettiği anda artık özgür değildir.”

“Bir halk temsil edilmeyi kabul ettiği anda artık özgür değildir.” (Rouesseau)

Bu tarz bir bilgilendirme yapsam her haldeki bizim milletimiz olayı saptırır, köktendinciler ve Atatürk düşmanları Atatürk aleyhine propagandalar düzenler. O zaman da Rousseau’nun özgürlük kavramının hiçbir kısıtlamaya meydan vermeyeceği bilgisini aktarmamız gerekir. Peki, o zaman Rousseau neden bir toplum sözleşmesi önermiştir!! Tabii bunlar, işin derin siyaset bilimi mevzuları; benimse amacım şimdilik aklınızı bulandırmak!

Gökhan DAĞ

Thomas Jefferson’un bir sözüyle başlayalım: “Toplumun en üstün gücünün emanet edilmesi için halkın kendisinden daha emin bir yer bilmiyorum ve eğer kendi denetimlerini sağlıklı bir akılla uygulayacak kadar aydınlanmamış olduklarını düşünüyorsak, bunun çaresi denetimi ellerinden geri almak değil, akıllarını bilgilendirmektir”. Jefforson burada demokrasiden başka bir yolun mümkün olamayacağına yönelik inancını sergilemekte. En azından ben bu sözleri okuyunca bunu anlıyorum. Peki, halkımızın denetimini sağlıklı bir akılla yürüttüğünü söyleyebilir miyiz? Ben buna inanmak istesem de maalesef inanamıyorum.. Denetimi ellerinden almaya yönelik bir tavrımda, isteğimde çok şükür ki yok. Öyleyse Jefforson’a uyarak halkın aklının bilgilendirilmesi gerektiğini savunuyorum. Bu savunmayı yaparken de Thomas Jefforson gibi onları hangi konularda bilgilendirmemiz gerektiği sorusuna gelip derin bir nefes alarak olduğum yerde duruyorum ve kendime şu soruyu soruyorum: “Hangi konuda bilgi?” Liberal tabanlı mı yoksa ondan çok farklı doğrultuda bir bilgi mi? Yoksa emek katmanlı bir demokrasi bilgisi mi?

Biz yine Thomas Jefforson’dan ilham alalım öyleyse. Başka bir yerde bize ilham verebilecek başka şeyler söylüyor çünkü.. “Bir yurttaşı yönetimde ve kendisine en yakın, en ilgi duyduğu kurumlarda etkin bir üye yapmak, onu en güçlü duygularıyla ülkesinin bağımsızlığına ve cumhuriyetçi anayasaya bağlayacaktır.” Kısacası ister özgürlük kısıtlamasıyla, ister toplum sözleşmesi denilen aslında var olmayan sözleşme tipleriyle halkın aklını bilgilendirmenin tek yolu onları ilgi duyduğu kurumlara adapte etmek için tüm yolları açmaktır. Halkın katılımcı olması bir yere kadar yeterlidir, tamamıyla yeterli olacak onu yönetim süreçlerinde doğrudan görevlendirebilmektir. Đnsanlar yönetildikleri rejimin yapılarını yaratma kudretine sahiplerse ve bu kudreti de en iyi şekilde somutlaştırabiliyorlarsa işte o rejimin adı demokrasidir.


Sayı 14

Sayfa 39

Demokrasi birçok yönden bir amaç olsa da onun asli görevi insanların siyasal olarak evrimlerini sağlayabilmeleri için araçsal bir konuma sahip olmasıdır. Đyi bir demokrasi için iyi araçlara ihtiyaç vardır; fakat iyi bir siyaset için de iyi bir demokrasiye gereksinim duyulacağı aşikardır. Đnsanlar belli soyut hakikatlere rıza gösterdikleri için yurttaş olmazlar, yurttaş haline geldikleri için uygun pratik hakikatler yaratmaya muktedir kişiler olurlar. Demokrasinin görevi, yurttaşların siyasal yargı gücünü besleyecek kurumlar ve işleyişler bulmaktır (Benjamin Barber). Dolayısıyla insana demokrasinin bilgisini verecek olan insanın var ettiği demokratik yapılanmadan başka bir şey değildir. Bu sebeptendir ki insanın aklına verilecek bilginin ne olduğu sorusuna demokrasi ve onun enstrümanları dışında başka cevap verilemez. Bizim ülkemizde yönetim denetimini elinde bulunduranların bilgi dağarcığının eksik olmasının sebebi

Hâl böyle olunca da demokrasi savunucuları gibi gözüken bir takım kişilikler, halkın aklına bilgiyi sokmaktan çok, halkın aklındaki bilgiyi alıp götürmektedirler.

maalesef ki demokrasiye olan inancın her daim yok edilmeye çalışılmasıdır. Güçlenen demokrasi birinin elinde törpülenmekte ve var olanın (demokrasi) oluşturacağı bilgi düzeyi sürekli cılızlaştırılmaktadır. Hâl böyle olunca da demokrasi savunucuları gibi gözüken bir takım kişilikler, halkın aklına bilgiyi sokmaktan çok, halkın aklındaki bilgiyi alıp götürmektedirler. Ve tek bir amaç uğruna: “Geleceğin köleliğini yaratmak” Ve elde kalan soru: Yoksa J.J. Rousseau haklı mı? Ve son bir alıntı: “Demokrasimiz yalnız ve yalnız bize aittir; kendimizin yaparak meydana getiririz onu. Eğer yapamazsak, onu kırarız ve kaybederiz ve –demokrasinin gerçek ruhu içinde– kendimizden başka suçlayacak kimseyi bulamayız (Benjamin Barber). Ve son söz: Gelecek sayımızda görüşmek üzere..

Gokhan.Dag@PolitikaDergisi.com


Sayfa 40

Politika Dergisi

Soğuk Savaşın Yeni Yüzü ve Türkiye

Özetle, “Đşçi sınıfının sınıf bilinci” iyice köreltilmiş, fakat dayanışması gereken gerçeklikler artmışken, kime karşı dayanışacaklarını bilmeyen, içeriği hükümet edenlerden ilham alan bir “dayanışma anlayışı” salık verilir olmuştur.

Erdinç AYDIN

“Nevruz” ardı sıra yeni bir resmi tatilli bayram; “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü”, emeğin ve dayanışmanın sahibine göre de “1 Mayıs Đşçi Bayramı”... Dayanışacak işçinin kalmamış olması, istihdam denen şeyin sünnetlene sünnetlene iş görmez, çiş görebilir bir hale getirilmesi, ardından “Hamdolsun” sendika sayılarının ve çeşitlenmesinin emeğin dayanışması için kapital sahipleri ile değil, kendi kendileriyle “rekabet” edici noktaya getirilmesi, ardından sarısından geçtik, yeşili, ne olduğu belli olmayanı peydahlanırken; sendikaların, zaten bir avuç bırakılan işçi sınıfının üretimden kaynaklanan gücü lime lime bölünerek iş görmez ve dayanışamaz hale getirilmesi, ardından: 1 Mayıs Emek ve Dayanışma günü, tatil promosyonlu olarak hükümet eliyle işçilerimize takdim olunacak. Hayırlı olsun(!) Hamdolsun (!) Taksim bir fenomen haline

gelmişken, bu fenomenin artık mazide acı anımsatmalar yaratması hatta mazisi olmayan sendikalar tarafından zaten anımsatmalar bile yaratmamasının yanı sıra, mazisi olan ve rengini güneşten almış eskinin en kitlesel gücü (ki hala da öyle) bir sendika, biz Taksim başvurumuzu yaptık (Ama başvurumuz kabul olmazsa Kadıköy'e çıkarız) diyerek; Sayın Genelkurmay Başkanımızın atıfta bulunduğu ünlü sosyolog Max Weber'in protestan ahlakı ve “Kapitalizmin Ruhu” adlı eserde olduğu gibi “ılımlı”, “anlaşmacı” bir toplumsal sendika misyonu üstlendiklerini; “çatışmacı bir süreç istemiyoruz. Taksim için olmazsa Kadıköy olur” diye açıklamışlar; sevin sevmeyin, “Đşçi sınıfının” doktrininin kurucusu olarak kabul edilen Marx yerine, “r” harfini atarak, Max Amca’nın öğretilerini tercih etmişlerdir yine. Özetle, “Đşçi sınıfının sınıf bilinci” iyice köreltilmiş, fakat dayanışması gereken gerçeklikler artmışken, kime karşı dayanışacaklarını bilmeyen, içeriği hükümet edenlerden ilham alan bir “dayanışma anlayışı” salık verilir olmuştur. Đyi de olmuştur. Kendi safını bilmeyen bir emeğin neyi korumasını, kime karşı dayanışmasını beklersiniz ki? Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti, “halkçılık” gibi bir prensiple kurulmuş olmasına rağmen, zaten halk olanın, halkı neden savunması gerektiğinin ayırdına varamamış ve vardırılamamış, halk kitlesinin üretimdeki unsuru işçiler, bıraksanız da zaten ülke yönetemezler(!) anlayışı kendi içlerine de yerleştirilmiş “kutsallar tarafından”, yöneten ve üreten


Sayı 14

Sayfa 41

kabulünün gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Sorun kimine göre imamet sorunu! Kimine göre ise imametin kimin elinde olduğu sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk'ün, 23 Nisan 1920’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılması ve egemenliğin sultandan alınarak “Millete” verilmesinin ardından bile, tebaa olanın millet olma azmi; alışkanlıklarından dolayı olsa gerek ki pek değişmemiştir. Hala kendine kıble arayan bir güruh, ol cemaatle birlikte F-tipi bir hocanın ardından yön aramaktadır. Yön ve yol aramak o kadar güzel bir şeydir ki; amacın, zaten kıblenin belirleyicisi olan “kabe” olmadığı da artık çok açıktır. Ya da “kabe” başkalaşmış, Ortadoğu’da, “Kabe'nin kendisi de “Money is Power” (Para, güçtür.) ile açıklanabilir olmuştur.

Sayın Genelkurmay Başkanının yıllık değerlendirme toplantısında alıntı yaptığı Max Weber'in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı eserinde; Kapitalist Sistemin, insanları bir “Demir Kafes” içerisinde yaşıyor gibi hissetmelerini sağlar çıkarımını göz ardı etmesi, şu an “demir kafesler” ardına konmuş komutan ve profesörlerin ironik bir göz ardı edişi midir bilinmez, ama bilinenin; hukuk devletinde hukuksuzluk boyutuna varan uygulamaların yaşanıyor olduğudur.

***

isimlerin gözaltına alınması sürecinin ardından, toplumun bir bölümünü yeniden kaplayan endişeler artarken; Haberal, Manisalı ve Yurtkuran gibi diğer değerli akademisyenlerin, bu soruşturma çerçevesinde tutuklanmaları, yargı sürecinin sonucunu bekleme sürecine girerken bu soruşturma kapsamında bir yılı aşkın bir süredir içeride tutuklu olarak yatmakta olan insanların ciddi sıkıntılar yaşayacağı da mutlaktır.

Her şey başkalaşıyor; zamanda mekân, mekanda insan, insanda algılar, değişmeyen tek şey değil mi ki değişimin kendisi, bunu da pek yadırgamıyorum. Ama yadırgadığım husus olumluyu biriktirmek yerine olumsuzların galip çıkması, bu değişim içinde en azından bu dönemlik, Türkiye sürecinde...

Davanın ucunun açık oluşu, davanın içeriği ve niteliği bakımından, davayla ilintili niceliksel sayı açısından da kaçınılmaz zorluklar yaratacaktır. Fakat bu davanın bir an önce sonuçlanması önemlidir ki; “Gecikmiş adaletin de adalet olmadığı” gerçeği herkesçe malumdur.

Diyarbakır'ı önemsemek şekliyle özetlenebilecek bir yaklaşımın en uç sonuçlarını, 29 Mart sürecinde aşiretlerin devlete mesajı olarak aldık. Etnik milliyetçilik üzerine çıkar ilişkileri inşaası talebi gibi bir yüzleşme. Yönetim, pazarlık ve taviz olarak tanımlanırken çoğu kere, bir şeyi unutmamak gerekir ki; yönetenlerin içini doldurduğu mekânlar ve üstüne giydiği urbalar ya da atfedilen manevi sıfatların gereğini yapmak, pazarlık ve taviz ile yek başına açıklanabilecek şeyler değildir.

Đşte efendim, imkânlar ve koşullar demek ile açıklanacak süreç değildir bu davanın da diğer davalar gibi dört, beş hatta onlarca sene sürmesinin muhtemel oluşu.

Bu çekinceler ile; 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, 1 Mayıs Đşçi Bayramı, öncelikle ülkemiz emekçilerine ve tüm dünya emekçilerine kutlu olsun! diyerek, gündemi oluşturan bir diğer konuya değinmek istiyorum.

Sayın Genelkurmay Başkanının yıllık değerlendirme toplantısında alıntı yaptığı Max Weber'in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı eserinde; Kapitalist Sistemin, insanları bir “Demir Kafes” içerisinde yaşıyor gibi hissetmelerini sağlar çıkarımını göz ardı etmesi, şu an “demir kafesler” ardına konmuş komutan ve profesörlerin ironik bir göz ardı edişi midir bilinmez, ama bilinenin; hukuk devletinde hukuksuzluk boyutuna varan uygulamaların yaşanıyor olduğudur. Sayın Saylan, Yurtkuran, Haberal ve Manisalı gibi

Türkiye Cumhuriyeti, büyük bir devlettir! Türkiye Cumhuriyeti, demokratik bir devlettir! Türkiye Cumhuriyeti, hukuk devletidir! Diyenlerin ve iktidar olanların, devletin büyüklüğüne, demokratik yapısına ve hukuk devleti oluşuna halel getirmeden, en kısa zamanda bu ve diğer davaların sonuçlarının alınmasında hızlandırıcı tedbirler geliştirmek gibi sorumlulukları vardır. *** Bir diğer konu ise Azerbaycan - Türkiye ilişkilerinin geldiği çarpıcı noktadır. “Đki devlet bir millet” olunduğu dillendirilen “kardeşimiz” Azerbaycan ile olan akrabalık bağlarımız, “üvey kardeşlik” nokta-


Sayfa 42

Türkiye, yeni bir “Soğuk Savaş” dönemine girmiştir. Ancak yaşadığı ekonomik kriz, iç siyasi hesaplaşmalar, AB süreci, iç güvenlik meseleleri; ABD'nin, Ortadoğu kapsamında politika değişikliğine gidip gitmeyeceği, Rusya'nın düne karşılık bugünkü Kafkasya üzerindeki elinin güçlenmesi, Đran ile ABD ilişkileri; bu soğuk savaşın, önceki soğuk savaş döneminden daha çetin geçeceğine dair emareler vermektedir. sına varan bir çizgiye yeniden çekilmiştir. Azeri kaynaklara göre; Türkiye'nin, Azeri doğalgazının Türkiye üzerinden geçmesinin “izah edilemez derecede çok yüksek maliyetler ve talepler” ile geçişinin ortaya çıkması, Türkiye'nin, Azerbaycan doğalgazının aktarımı sürecinde Azerbaycan çıkarlarını pek de gözetmediği gibi bir durumun ortaya çıkması, Azerbaycan'ın “öz abisi” Rusya'ya dönmesine ve Türkiye'nin de “öz abisi” durumunda görünen stratejik ortağı ABD'nin niyet ve taleplerini, Ermenistan ile normalleşme süreci şeklinde sürdürmesiyle “iki devlet bir millet” olduklarımızla, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev'in Rusya'ya doğalgazı satacağı beyanıyla başka bir mecraya, “üvey kardeşliğe” dönmüştür maalesef. Bunun, Azerbaycan yönetimi ve Türkiye yönetimi açısından dengeler, taktikler ve stratejiler üzerine kurulu bir dünyada, açıklanabilir yanları mutlaka vardır. Rusya'nın, Kafkasya üzerinde etkinliğinin artması, Türkiye'nin elini çoktan zayıflatmış hayali bir projenin ardından da (Türkî Cumhuriyetler ile olan ilişkiler) çıkar ilişkisine dönmesine neden olmuştur doğal olarak. Türkiye-Azerbaycan ilişkileri, ticari ilişkiler açısından ele alındığından, “kar etme” güdüsü ile yürütülen bir yaklaşım, iki ülke yönetimini değilse de, iki ülke halkını derinden sarsmıştır. Tarihi birlikteliklerin, yarınlara böyle bir anlayışla, her zaman çok da sağlıklı taşınamayacağı da ortaya çıkmıştır. Ermenistan ile Türkiye arasında, ABD ve AB'nin etkileriyle “Normalleşme” süreci olarak başlayan süreç, yine kamuoyu tarafından dikkatle takip edilmektedir. Sınır kapısının açılması konusu günde-

Politika Dergisi

me düştüğünde, Azerbaycan’ın da, Rusya'da Cumhurbaşkanı sıfatıyla yaptığı açıklamada, “Karabağ Sorunu’nun” uygun bir çözüm bulunarak halledilmesi söz konusu olursa, Azerbaycan'ın da, Ermenistan'a “dehliz” yani bir sınır kapısı açacağı dahi dillendirilmiştir. Bu karşılıklı dış siyaset, Türkiye'nin Karabağ sorunu ve sınır kapısı ilişkisini tekrar eski anlayışla paralel yürütmesi gerektiği, Azerbaycan'ın çıkarlarının bu konuda bizim çıkarlarımız olduğu söylemiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı tarafından açıklanarak, yeniden bir dinginlik sürecine girme arayışına gidilmiş görülmektedir. Türkiye, ABD ve AB baskısı altında uygulamaya çalıştığı Ermenistan ile normalleşme süreci girişimini, Azerbaycan'ın öz abisini yani Rusya'yı anımsamasıyla, (Ya da Türkiye'ye bunu tekrar anımsatmasıyla) dış politika anlamında başarısız bir dönem yaşamaya başlamıştır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde yapılan seçimlerin, UBP tarafından tek başına iktidar olunacak şekilde %44'lük bir oy oranıyla kazanmasıyla ilgili bir fotoğraf çekecek olursak yaşadığımız coğrafyaya: Türkiye, yeni bir “Soğuk Savaş” dönemine girmiştir. Ancak yaşadığı ekonomik kriz, iç siyasi hesaplaşmalar, AB süreci, iç güvenlik meseleleri; ABD'nin, Ortadoğu kapsamında politika değişikliğine gidip gitmeyeceği, Rusya'nın düne karşılık bugünkü Kafkasya üzerindeki elinin güçlenmesi, Đran ile ABD ilişkileri; bu soğuk savaşın, önceki soğuk savaş döneminden daha çetin geçeceğine dair emareler vermektedir. Siyasallaşan ve bu siyasallaşması da meşrulaştırılan etnik Kürt milliyetçiliği ise birilerinin elinde, Türkiye aleyhinde, maalesef bu ülkenin vatandaşı olan Kürtlere rağmen, (Aşiretlerin de devlet ile olan pazarlık payını güçlendirmek istemesinden dolayı) onlara “azınlık” statüsünü bahşedenler ve yöneticiler tarafından, bunu söyleyen stratejik ortağımıza verilen prim sayesinde, bu belirsiz soğuk savaşta; Türkiye halkının yeni acılarıyla birlikte, bu konunun da devletin elini zayıflatan bir araç olarak kullanılmaya devam edileceği görülmektedir.

Erdinc.Aydin@PolitikaDergisi.com


Sayı 14

Sayfa 43

Küresel Mali Krizde Tekstil Kredi borçları yürümüş gitmiş, işler Timur Veysel DOĞRUOK

— Merhaba Timur! — Merhaba. — Hangi sektördeydin? — Tekstil. — Hmm. (surat buruşur…)

Tekstil için bu söylemleri duymak gerçekten üzücü ama sektörel anlamda hâli de cidden harap olmaya başladı demek izafi değildir. Đş yapabilme gücü ile birlikte düşen iş yapabilme potansiyeli de çoğu firmayı zora sokmuş hatta yok etmiştir. Zaten tekstil sektörü 2002–2003 yıllarından sonra düşüşe geçmiş olup, “küresel mali krizin de” etkisi ile iyice zayıflamış bir sektör hâlini almıştır. Sektörde işlerin düşmesi, çoğu sektörde olduğu gibi iki ana pazara içindir: Đç pazar ve ihracat.

Đç Pazar: Tekstil, alt dalları olarak birçok ayrı alt-sektörü içinde barındıran bir sarmaldır. Birbiriyle hiç alakası olmayan ürün grupları da tekstil sektörü içerisinde kendine yer bulabilmektedir. Çok prestijli bir meslek olarak bilinen tekstil işinin son yıllarda oldukça geriye atılması hepimizi üzmektedir. Bu alt-sektörlere örnekler verecek olursak; perdelik mensucat, yatak örtüsü, konfeksiyon, döşemelik vs… diyebiliriz. Bu önbilgilerden sonra gelelim iç pazar ve iş potansiyelinin düşüşüne; özellikle küresel mali krizde… Şöyle bir gerçek var ki, az önce de bahsettiğim gibi 2003 yılından sonra kârlar oldukça geri çekilerek, fiyat kırma politikası ile rekabet edebilme gücü eridi. Büyük yatırımlar sermaye destekleri ile ücra köşelere bile ulaşarak, “yıllardır çalıştığım insan” tabusunu yıkmayı başardılar. Kalitede herhangi bir problem yok, hatta belki daha da iyi, fiyat çok cazip, ticari işletmelerin de kâr maksimizasyonu arzusu ile sistematik bir değişim gerçekleşti. O yıllarda, prestij sağlam, tezgâhlar çalışıyor, paralar dönüyor… Keyifler yerinde… Neredeyse en tarihsel sektör de tekstil sektörü olduğu için ileride de herhangi bir problem çıkmaz gözüyle bakılması çok da saçma gibi görünmüyor. Neyse, gelelim son zamanlara. Kredi borçları yürümüş gitmiş, işler düşmüş, satış yok, fiyat yok, paranın dolaşımı neredeyse yok… Bu durumlarda iç piyasada artık batma veya kapat-

düşmüş, satış yok, fiyat yok, paranın dolaşımı neredeyse yok… Bu durumlarda iç piyasada artık batma veya kapatma seviyesine gelen firmalar, stok grubu için önceden hazırladıkları malları, piyasayı kırarak en azından borçlarının belli bir kısmını; örneğin faizini durdurmayı amaçlayarak satışa sundu. ma seviyesine gelen firmalar, stok grubu için önceden hazırladıkları malları, piyasayı kırarak en azından borçlarının belli bir kısmını; örneğin faizini durdurmayı amaçlayarak satışa sundu. Bu durumda hâlihazırdaki talebi belirli oranda arttırdı. Ama cidden iş yapmak, piyasa eski koşullarında stabil kalmak isteyenleri ise sıkıntıya düşürdü. Nitekim “tekstil sektöründe” vadeler, diğer sektörlere göre dudak uçuklatan cinsten. Bu da nakit akış çabasını zora sokan en önemli kriter olmaktadır. Dönen


Sayfa 44

Politika Dergisi

Tekstil sektörü, ciddi istihdam potansiyeline ve “kadın istihdam” potansiyeline sahip bir sektördür. Özellikle konfeksiyon işletmelerinde, bayanların sıkça çalışmış olduğu bilinmektedir. Kapanan, krize dayanamayan veya dayanmakta güçlük çeken firmalarda çalışmakta olan teyzelerimiz, ablalarımız ise işsizler ordusunda yer almaktadırlar. Sadece kadınlar değil tabii. çekler, protesto senet/çeklere karşılık verilen ilave çekler, onlarında karşılıksız çıkması vs… Çok can sıkıcı.

Đhracat: 2001 Krizinde TL’nin değer kaybı ile beklenilenden fazla paraların kazanıldığı bir pazar daha vardı: Đhracat pazarı. Đhracat yapanın gücüne güç kattığı dönemlerdi o zamanlar. Şimdi ise ihracat yapıyor olmak, stabil kalmak için önemli bir değer olarak görülebilmektedir. Kriz’in global yapısının artık sıkıcı olmaya başladığı bu dönemlerde tekstil sektörünün canlanması için firmaların özgül çabaları nelerdir? Firmalar doğal bir getiri olarak fiyat kırmış ve yeni pazar arayışları içine girmişlerdir. Daha önceki yazılarımda belirtmiştim; beyaz yakanın artık daha kilit noktalar üzerinde çalışması bir gereklilikten öte zorunluluk haline gelmiştir. Ha bide “fuarlarımız” var. Mayıs ayında dünyanın en büyük 2. ev tekstili fuarı “Evteks” gerçekleşecektir. Lakin fuarlardan beklentiler de düşmüştür. Neden? Fuarlardan bireysel anlamda benim de beklentilerim fazla değildir. Çünkü katılımcı firmaların çokluğundan kaynaklanan bir durum olarak, ziyaretçi firmaların her katılımcıya uğraması arzusu ile zamanın kısıtlı olması gibi bir dezavantaj mevcuttur. Ha tabi ben ne yapıyorum? Bardağın boş kısmından bakıyorum şu an… Ama sektörün getirisi olarak büyük yüzde, bardağın boş tarafı olarak karşımıza çıkıyor. Yurtdışındaki firmalar ne düşünüyor peki? Yurtdışındaki firmaların Türkiye’den tekstil mamulleri ihraç etmelerinin en önemli sebebi Türkiye’nin Uzakdoğu ülkelerine nazaran, lokasyon avantajının olmasıdır. Örneğin bir ürün ve Çin dendiğinde çoğu kesim 3., 5. sınıf kalite, kötü mal olarak bakıyor

ama aslında öyle değil. Çin, cidden üretim konusunda çığır açmış bir konumdadır ve farklı kalitelerde üretim potansiyelini rahatlıkla içinde barındıran bir ülkedir. Lakin Avrupa’ya mal satması, özellikle ulaşım dezavantajı sebebiyle zordur. E, bu sebeple yıllardır süregelen durum ne oluyor? Fiyat kırılması ile kâr maksimizasyonunun düşmesi, ancak karşılığında iş yapabilme durumunun aktifleşmesi sağlanıyor. Olsun, iş olsun! Lakin diğer bir gerçek var ki; ona istihdam deniyor! Sıkça duyuyoruz nasılsa… Hazmettik toplum olarak. Tekstil sektörü, ciddi istihdam potansiyeline ve “kadın istihdam” potansiyeline sahip bir sektördür. Özellikle konfeksiyon işletmelerinde, bayanların sıkça çalışmış olduğu bilinmektedir. Kapanan, krize dayanamayan veya dayanmakta güçlük çeken firmalarda çalışmakta olan teyzelerimiz, ablalarımız ise işsizler ordusunda yer almaktadırlar. Sadece kadınlar değil tabii. Otomotiv sektörü ile ilgili olan yazımda belirtmiştim. Enerji maliyetleri, genel maliyet sınıfı içerisinde iri maliyetler olarak belirmemekteydi. Ancak, “tekstil sektöründe” bu durum öyle değil. Tekstil sektöründe enerji maliyetleri ile birlikte sabit maliyetler ciddi anlamda işletmelerin belini bükmektedir. Yine enerji maliyetleri kısmına geldiğimizde; doğalgaz, elektrik gibi maliyetlere ciddi oranlarda zam gelmesine mukabil, satışları dibe vuran firmalar, çalışmasına rağmen vadelerin de uzaması ve ödemelerin risk boyutunun artmasıyla bu maliyetlerini bile karşılayamaz hale gelmiştir. Vadelerin uzamasından bahsettik; ihracat yapılan yabancı firmaların bile bu tarz istekleri mevcuttur. Đhraç pazarında da vadeler uzamıştır. Tekstilin zorda kaldığı diğer bir nokta ise şudur: Risklerin artmasıyla, tekstil dışı sektörlerde genelde tedarikçilerin vadeyi daraltma önlemleri alması vuku bulmuştur. Tekstil sektöründeki firma ise, tekstil mamulü satacak ki, parasını bekleyecek de, tedarikçisine ödeyecek. Đşte bu da ciddi bir sıkıntı! Hatta bazı ciddi kurumsal firmaların vadeli satışlarda teminat mektubu bile istediğini duymuştum. Devletten bazı beklentileri, sektör temsilcileri dile getirdiler. Bunlar neydi ya da neler yapılabilir, birazda bunlara değinelim. Öncelikle vergiler! Fason işlemlerde her işlem için KDV oranı %8 değil. Enerji maliyetleri keza yüksek, hem de vergileri de yüksek. Dış maliyetlerin vergi oranları da yüksek. Çoğu firmanın devlete borcu var. Kosgeb’ten, can suyu kredisi alamadılar. Nedeni: borçları vardı. Zaten bu borçları kapamak için alınacağı, atlanmış olmalı. Yoksa düşünsenize, bana biraz ekstrem geliyor; firma, krizde dibe vurmaya yakın bir sektörde ve deli gibi yatırım maliyeti için can suyu kredisine ihtiyaç duymuş durumda! Can suyu, acil borçlarının ödenmesine


Sayı 14

Sayfa 45

olanak sağlaması çerçevesinde olmalı. Adı bu tarzda, öyle değil mi? Gerçeği şu ve durum oldukça açık ki; sektör için önlem alınmakta çok geç kalındı. Neler yapılabilir kısmı için; bu oranlarda sektöre özel bir düzenleme yapılabilir. Ya da tekstil sektörü için, otomotivcilerin beklediği ve Avrupa’dan örneklendirdiği gibi, ciddi ön şartlar koyulmadan yıllık faiz oranı çok düşük veya faizsiz kredi destekleri olabilir. Hibe ödenekler ayrılabilir. Lakin bu önlemlerin deforme olmuş, piyasada plastik deformasyon kalıbında değil, elastik deformasyon kalıbında olması gerekmektedir. Yani piyasanın yaralarını sarmaya yönelik olması gerekliliği atlanılmamalıdır. Üreticinin daha çok desteklenmesi istihdamı da verimli kılacaktır. Çark dönsün gerisi gelir ağabeyim! Saygılarımla…

Timur.Dogruok@PolitikaDergisi.com

Lakin bu önlemlerin deforme olmuş, piyasada plastik deformasyon kalıbında değil, elastik deformasyon kalıbında olması gerekmektedir. Yani piyasanın yaralarını sarmaya yönelik olması gerekliliği atlanılmamalıdır. Üreticinin daha çok desteklenmesi istihdamı da verimli kılacaktır.


Sayfa 46

Politika Dergisi

Kardeşin Duymaz, El Oğlu Duyar! Serj Sarkisyan’ın Wall Street Journal’de yer alan söyleşisinde Erdoğan’ın bazı konularda çift taraflı davrandığı söylediğim bağlamda- izlenimine kapılıyoruz. “Elbette ki Başbakan Erdoğan’ın beyanı (Karabağ ile ilgili) bizim anlaşmaların çerçevesinde değildi.”

Emrah ÖZDEMĐR

Merhaba değerli okuyucularım. 1 Mayıs Đşçi Bayramımızı diğer yazar arkadaşlarımın nitelikli değerlendirmeler yaptığını düşündüğümden, bu sayımızda son günlerde patlak veren Azerbaycan ilişkilerimizi konu edinmeyi yeğledim. Yine de girişimizde 1 Mayıs Đşçi Bayramımızı kutlar, güzel günler görmeyi umut ederim. Gelelim konumuza. Malumunuz; Recep T. Erdoğan ve dış politika kahramanlarımız (!), Azerbaycan’la aramızın bozulması pahasına, Ermenilerle iyi ilişkiler (!) kurmaya başladılar. Ne için, kim için, kimin emirleriyle? Bunların hepsine bazı haber hatırlatmaları ve yorumlarımız eşliğinde değinmeye çalışacağım. Abdullah Gül’ün Prag yolculuğu öncesinde yaptığı açıklamayla giriş yapalım: “Her bağımsız ülke kendi iç ve dış politikasını tayin etmede özgürdür.” (Hurriyet.com.tr) Abdullah Gül, her ne kadar Azerbaycan’ı da düşündüğümüzü belirtse de konuşmanın can alıcı cümlesi olarak bunları görüyorum. Konuşmadaki diplomatik süs kaldırıldığında, “kimseye hesap verme durumunda değiliz” mesajını okumak zor olmaz. “Bu sırada Azerbaycan Dışişleri Bakanı Yardımcısı Guliyev, Babacan'a yaklaşarak kulağına bir şeyler fısıldamaya başladı. Bunun üzerine Ermeni protokol görevlileri iki bakandan ayrılmaları iste-

minde bulundular. Ancak Azeri bakan yardımcısı ikazlara aldırmadan konuşmaya devam edince Ali Babacan, kendisine sert bir şekilde hitap ederek dışarı çıkması için kapıyı gösterdi. Beklemediği karşılık üzerine şaşkın duruma düşen ve morali bozulan Azerbaycanlı Bakan Yardımcısı sinirli bir şekilde oradan ayrılarak çıkış kapısı yerine tuvalet kapısından içeri girdi. Đddiaya göre Azeri bakan yardımcısının komik duruma düşmesi karşısında, Ali Babacan olayı seyreden Ermeni yetkililerle birlikte gülüştü.” (Radikal, Ermeni ve Azeri basınında yer alan bir haber.) Tayyip Erdoğan’ın Azeri-Ermeni ilişkileri normalleşmeden Ermenistan’la tam mutabakatın sağlanamayacağını belirtmesi de diplomatik bir söz olarak kalacaktır. Temel olarak, bu sözün hiçbir geçerliliği yoktur. Serj Sarkisyan’ın Wall Street Journal’de yer alan söyleşisinde Erdoğan’ın bazı konularda çift taraflı davrandığı -söylediğim bağlamda- izlenimine kapılıyoruz. “Elbette ki Başbakan Erdoğan’ın beyanı (Karabağ ile ilgili) bizim anlaşmaların çerçevesinde değildi.” Güney Osetya krizi patladığında, 1 Eylül 2008’de çıkan 7. sayımızda belirttiğim gibi, Türkiye Kafkaslarda Amerikan elçiliği yapmaktadır. Gürcistan ve Ermenistan’ın Amerika safında yer almasıyla, arada Rusya’ya tek yakın ülke durumunda kalan Azerbaycan’ın tarihsel ortağı ve uluslararası alandaki en önemli savunucusu olan Türkiye’nin eliyle direncinin kırılmaya çalışılması çok anlamlıdır. Yoksa, seçimle iş başına gelen bir hükümetin kendi kamuoyundan tepki görmek pahasına böyle bir atılımda bulunmasının başka türlü bir açıklaması olabilir mi? Komşularımızla gereksiz kavgalar ve gerginlikler içinde olma-


Sayı 14

mızın bize zarar verdiğini öteden beri belirtiyoruz; fakat “soykırım” savlarında direten, henüz bu 24 Nisan’da resmi törenle Türk ve Azeri bayraklarını yakan, Karabağ’la ilgili herhangi bir adım atmayan Ermenistan’la hangi konuda mutabık olabiliriz? Serj Sarkisyan WSJ’deki söyleşisinde kimin adına barış yapıldığı konusunda da bizi aydınlatıyor: “En büyük çaba ABD tarafından yapıldı ve yapılıyor. Bunun için ABD yönetimine çok minnettarım.” Mutabakat tek taraflı bir olgu olmadığına göre, bu işin görünmeyen bir yüzü vardır demektir. Özcesi; burada bir barış değil, Azerbaycan’ın gardının düşürülme amacı söz konusudur. Đlham Aliyev’in adına bir açıklama yapan danışmanı, Muhammedov’un “Türkiye bu konuda, Azerbaycan'ın kuruluş günlerinden itibaren izlenen çizgiyi takip etmelidir. Turgut Özal'ın, Süleyman Demirel'in, Ahmet Necdet Sezer'in izlediği çizgiyi izlemelidir. Buna göre, Ermenistan 'soykırım' ve 'toprak' iddialarından vazgeçmeli ve işgal ettiği Azerbaycan'a ait topraklardan çekilmelidir.” sözleri dikkat çekicidir. Buradan iki önemli soru çıkabilir. Birincisi; Abdullah Gül yönetimi, Azerbaycan konusunda Özal, Demirel ve Sezer’den farklı olarak hangi çizgiyi izlemektedir? Đkincisi; Türkiye’nin eski politikasının ve Azerbaycan dış politikasının anlamsız bir Ermeni düşmanlığı etrafında değil, Ermenilerin soykırım ve toprak iddialarından vazgeçmesi ve işgal ettiği topraklardan çekilmesi bağlamında bir baskı oluşturma çabası etrafında şekillendiği söylenebilir. O hâlde, Ermenistan iddialarını geri çekmediğine göre; Türkiye, bu politikadan ne uğruna vazgeçmiştir? Kanaatimce Türkiye, yukarıda değindiğim üzere, ABD’nin Kafkasya politikasının elçiliğini yapmaktadır. Çünkü; (1) Obama, 24 Nisan’da Ermeni iddiala-

Sayfa 47

Mutabakat tek taraflı bir olgu olmadığına göre, bu işin görünmeyen bir yüzü vardır demektir. Özcesi; burada bir barış değil, Azerbaycan’ın gardının düşürülme amacı söz konusudur.

rının ve bizim “özür”cülerin söylemini (medz yeghern / büyük felaket) kullanmıştır; (2) Tarihsel dostumuz Azerbaycan’ı dirençsiz bırakmak veya tamamen Rusya’nın ellerine bırakmak pahasına bir barışçı politika olamaz, bu sav geçersizdir; (3) Ermenistan, henüz hiçbir iddiasından ve yaptırımından vazgeçmemiştir. Aliyev’in önümüzdeki günlerde Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan ve Rusya Devlet Başkanı Medvedev ile yapacağı görüşmeler, büyük olasılıkla Azerbaycan açısından yeni yol haritasını belirleyecek önemli gelişmeler olacak. Bakalım, ne sonuç çıkacak? Yandaş basının bu konuda nasıl bir bilgilendirme (!) içinde olduğu konusunda da bir örneğimiz var. “Rusya'nın Ergenekon’u kullandığını ileri süren Laçiner, hükümetin başı ne şekilde derde girerse girsin bundan yarar uman bir takım insanların bulunduğuna dikkat çekti. Rusya'nın asıl hedefinin Azerbaycan'daki Türk okulları ile işletmelerini kapattırmak olduğunu savunan Laçiner, Türkiye'nin Ermenistan ile yaptığı müzakereler konusunda kamuoyunu bilgilendirmemesinin de hata olduğunu vurguladı.” (…) (Yorum: Bir kısım Gülen okulunun Amerikan ajanlığı nedeniyle kapatılmasının üzerini yine Ergenekon adı verdikleri canavarla örtüyor olmasınlar!) “Azerbaycan ilişkilerinin gerilmesinde Ergenekon yapılanmasının rolüne yönelik bir soruya Laçiner: “Ergenekon da bu işin içerisinde bir yerlerde var. Açıkçası Ergenekon çeteleşmesi içerisinde bir takım isimler Rusya ile omuz omuza, dirsek dirseğe çalışıyorlar. Dolayısıyla Rusya onları kullanıyor. Rusya'nın onları kullanmasına ilaveten Ankara'daki hükümetin başı ne şekilde derde girerse girsin bundan yarar, medet uman bir takım insan-


Sayfa 48

Politika Dergisi

’nin son dönemde Kafkasya üzerinde oynadığı oyunları hasıraltı edip, olayı tamamen Rusya üzerine yıkmaya çalışmak, bilgilendirme değil, yönlendirmedir. Dezenformasyon, tam sürat yani!

Lakin Ermenilerin 1915 olaylarında olduğu gibi, onun bunun oyuncağı olması ve Türkiye’nin kardeş ulusu Azerbaycan’ı göz ardı etmesi kabul edilebilir değildir.

lar da var. Türkiye'deki bazı grupların Bakü'de uzantıları var. Onlar gazetede çıkarıyor, televizyon vs yayınlar da yapıyorlar. Çeşitli gazetelerin içerisinde de yer alıyorlar. Yalan, tamamen hayal ürünü, iki ülke ilişkilerini baltalamaya dönük provokatif haberler yapıyorlar.” (Cihan) Devletin resmi kanalında başlayan Ayrılık adlı bir dizi var. Türkiye’de filmlere bile harcanmayan müthiş bir prodüksiyon ve masrafla çekilen dizide; Gülen okullarının öneminden, Rusya’nın aramızı bozmaya çalıştığı vs. dile getiriliyor veya ima ediliyor. Dizinin oyuncularından birisi de Fethullahçılığı ile tanınan Ahmet Özhan. Yandaş (Gülenci) basın ve AKP’nin (bir zamanlar devletin olan) resmi yayın organı TRT’nin halkı nasıl yönlendirdiğini iyice ele almak gerekiyor. Meseleyi Ergenekon ve Rusya sathında tutup, AKP’nin Azerilere yaptıkları ve Amerika’nın bölgedeki varlığı göz ardı edilmek isteniyor. ABD-

Tarihsel ve kültürel kardeşimiz olan Azerbaycan’a karşı alınan tutum, Erdoğan’ın Azeri vekillere fitneci yakıştırması yapması vd. kabul edilemez. Türkiye’nin barışçı bir siyasa izlemesi ve özellikle komşularıyla iyi ilişkiler geliştirmesi, bizim için çok önemlidir. Bize barıştan yana olmadığımız eleştirilerine karşı diyebilirim ki Ankara-Erivan arasında ve tamamen ulusların karşılıklı iyi niyetlerine dayanan görüşmelerin gerçekleşmesine en ön safta destek vereceğiz. Lakin Ermenilerin 1915 olaylarında olduğu gibi, onun bunun oyuncağı olması ve Türkiye’nin kardeş ulusu Azerbaycan’ı göz ardı etmesi kabul edilebilir değildir. Böyle sürerse; Ermeniler, ilk başbakanları Ovanes Kaçaznuni’nin 1923 Parti Konferansı’na sunduğu raporda belirtildiği gibi yine aldanan; biz de kardeşimizin hakkını çiğnetip, emperyalizme hizmet etmiş olan bir millet olarak kalacağız. Son söz olarak; bizim dış politikamızı vurgulamak gerekirse, Atatürk’ün 1921’deki sözlerine dönmek yeterlidir: “Dış siyasetimizde başka bir devletin hukukuna tecavüz yoktur. Ancak hakkımızı, hayatımızı, memleketimizi, namusumuzu, savunuyoruz ve savunacağız.” Dayancınız için teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

Emrah.Ozdemir@PolitikaDergisi.com


Say覺 14

Sayfa 49


Sayfa 50

Politika Dergisi

P—Kitap: 1 Mayıs’a Özel Seçkiler Mustafa Kemal ATATÜRK: “Ben çocukken fakirdim. Đki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu

Harry Braverman Emek ve Tekelci Sermaye

Tuncer Uçarol (Genel – Đş Sendikası) Đşçi Öyküleri

Yıldırım Koç 100 Soruda Türkiye’de Đşçi Sınıfı ve Sendikacılık Hareketi

Emine Engin Marksizm’de Đşçi Sınıfının Kapsamı ve Türkiye

Volkan Yaraşır Đşgal, Direniş, Grev

Nail Güreli 1 Mayıs 1977

Marx, Engels, Lenin Đşçi Sınıfı Partisi Üzerine

Halil Çelik Uluslararası Đşçiler Birliği (1. Enternasyonal)

Samir Amin 21. Yüzyılın Meydan Okumaları Karşısında Köylü ve Đşçi Mücadeleleri

Ronaldo Munck Emeğin Yeni Dünyası

H. Sami Güven Endüstriyel Đşçi Kooperatifleri (Kuramı ve Sosyal Politikası)

kitaba verirdim.

Marshall Berman Marksizmle Maceram

Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıklarımın hiçbirisini yapamazdım.”

Tevfik Çavdar Türkiye Đşçi Sınıfı Tarihinden Kesitler

Hazırlayan: Gökhan DAĞ

Bu Bölüme Đlişkin Önerileriniz Đçin: kultursanat@politikadergisi.com


Say覺 14

Sayfa 51


Sayfa 52

Politika Dergisi

Deniz, Aşk ve Nietzsche

Kız, çocuğun dizlerine yatmış; çocuk, yavaşça okşuyor kızın saçlarını. Ortalıkta bir karanfil kokusu dolanıyor ve bir de çıtırtılar. Nuri Bilge geliyor aklıma. Sigara seslerini abartılı kaydeder ve çok güzel olur diye düşünüyorum.

Ece ERDAĞ

Az önce soğukça bir denize atladım. Güneş o kadar cılız ki, ısıtamıyor ürpermiş tenimi. Gümüş martılar geçiyor üzerimden; gölgeleri titriyor martıların, denizin dalgaları susturuyor çok sesi. Bir o içimdeki gürültüler susmuyor. Yaşadığım yerden uzakta olmayı neden bu kadar seviyorum, soruyorum kendime. Neden bu kadar bağlanamaz bir halim var? Neden ütopyalarım bile suskun kalmış pesimizmim yanında? Büyük sorularımın fonunda bir çift, bağırış çağırış atlıyorlar suya. Çift değiller, pardon, âşıklar… Çift olurlarsa o büyü bozulur. Aidiyet kötü ya, ondan. Öpüşüyorlar. Kalemi elimden düşürüyorum… Denize bakıyorum sonra. Gözlerimi kısıp bakabildiğim en uzak noktaya bakıyorum, ufku göremiyorum; miyobum artmış mı ne. Gerçi görülesi bir ufuk da yok ortada. Dağlar kıvrım kıvrım kıvrım… Dağları boş ver şimdi, ben denize tutkunum ve içinde denizi barındıran her şeye tutkunum… Đçinde deniz olan şehirlere, denize kıyısı olan ülkelere, adı “Deniz” olan insanlara, denizli şarkılara, şiirlere, içinde denizi taşıyabilecek kadar cesur olan erkeklere, deniz kenarında yenen yemeklere, içilen rakılara, babama ki babam deniz kokar hep… Bir balık atlıyor önümden açığa doğru. Kongrenin son oturumunu asmanın keyfi içimde, saçlarımdan deniz suyu damlıyor. Kurumak bilmiyor saçlarım, kafamda onlarca düşünce birbirine dolanıp çözülüyor deniz suyu damladıkça saçlarımdan yere. Đnsanın kalbi neden böyle güzel anlarda ağırlaşır ki?

Sigara paketine uzanıyorum, âşıklar açıktaki dubanın üzerine çıkmış. Kız, çocuğun dizlerine yatmış; çocuk, yavaşça okşuyor kızın saçlarını. Ortalıkta bir karanfil kokusu dolanıyor ve bir de çıtırtılar. Nuri Bilge geliyor aklıma. Sigara seslerini abartılı kaydeder ve çok güzel olur diye düşünüyorum. Âşık olmak ne kadar zor oysa. Birbirinin üzerinde mülkiyet anlayışı geliştirmeksizin sevebilmek birini ne kadar zor. Gerçi abartmamak lazım, o kadar da zor değil. Sosyal psikoloji öyle bir içselleştirmiş ki bu sahip olma durumunu, kemikleşmiş. Kaldı ki ben içimdeki bu b.ktan yoksunluk hissiyle hiçbir şeyi mülküm haline getirememeyi çok iyi beceriyorken neden mülkiyet anlayışını sorun ediyorum, anlayamadım. Bilmiyorum, iyi bir şey belki bazen sahiplenmek ya da sahiplenilmek. Đnsan sığınmayı da özleyebiliyor bazı gecelerde. Okulda/işte/ sokakta onlarca dandik insanın yerlerde sürünen dandik egolarının dandik kaprisleriyle uğraşmaktan bıkıyor insan. Yoruluyor. Đnciniyor. Baltalanmış hissediyor. Eve koşup birisine anlatmak istiyor hepsini, anlatmak ve hafiflemek. Sarılmak ve susmak istiyor. Aman aman. “Gitme eksperi”nden iddialı sözler dökülüyor yine. Demek ki kendime olan kızgınlığımı aşabilmişim. Çıkış noktama geri dönüyorum, beni kendime “kızdıran” adamı hatırlıyorum. The


Sayı 14

Sayfa 53

Smiths tam o anda şöyle diyor kulağıma: “The story is old, but i know it goes on” Ah, Nietzsche… Deniz kenarında bir lise, Kabataş Erkek Lisesi. Lisede bir pencere denize bakan, pencerede bir kız çocuğu. Çocuğun içinde kıpırdanan bir deniz. Denizde bir dalga, Nietzsche. Pesimizmimin kökeni, kronikleşmiş umutsuzluğumun yakıtı adam. Elimde “Tan Kızıllığı”, aforizmik bir yazarın kaleminden döküldüğü belli, yeni yeni keşfediyorum, keşfettikçe ruhumun derinlerindeki dalgalar duruluyor. Hırçınlığım diniyor. Yaşamı bu kadar ciddiye almak ne kadar doğru, sorguluyorum. Ama belli ki kafa aynı kafa, yine bir konfüzyon… Öyle mi böyle mi düşünceleri, “bu nasıl bir adam; tam da düşündüğüm şeyi yazmış” sesleri. “Ne okuyorsun” diyor Gülçin Orkan tam o anda. “Eyvaah, seni de kaybedeceğiz belli ki” diyor görünce elimde kitabı, gülümsüyor. Sosyoloji ve felsefe öğretmenimiz Gülçin Orkan. 68 kuşağını bize hissettiren, hümanizmi kabul ettiren güzel kadın. “Çocuklar ben lisede sizin gibi değildim, ikmale kalırdım” diyebilecek kadar cesur. “Yaşama karşı sorumluluğumuz, daha yücesini yaratmaktır. Daha alçağını değil”in aslında ne olduğunu anlatan kadını, Gülçin Orkan’ı 2002’de kaybettik. O sıralarda Đzmir’deydim ve Đzmir’e lanetler yağdırıyordum; Đzmir’in ne alakası varsa…

Öyle bir hayat yaşıyorum ki, Cenneti de gördüm cehennemi de Öyle bir aşk yaşadım ki Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de Bazıları seyrederken hayatı en önden, Kendime bir sahne buldum oynadım Öyle bir rol vermişler ki, Okudum okudum anlamadım. Kendi kendime konuştum bazen evimde, Hem kızdım hem güldüm halime,

Elimde “Tan Kızıllığı”, aforizmik bir yazarın kaleminden döküldüğü belli, yeni yeni keşfediyorum, keşfettikçe ruhumun derinlerindeki dalgalar duruluyor. Hırçınlığım diniyor. Yaşamı bu kadar ciddiye almak ne kadar doğru, sorguluyorum. Ama belli ki kafa aynı kafa, yine bir konfüzyon…

Sonra dedim ki ’söz ver kendine’ Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin, Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin, Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin. Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin. Öyle bir hayat yaşadım ki, Son yolculukları erken tanıdım Öyle çok değerliymiş ki zaman, Hep acele etmem bundan, anladım

Aradan yedi uzun yıl geçmiş… Deniz kenarında bir şezlong, şezlongda yatan bir kız çocuğu. Çocuğun elinde bir defter, defterde bir deniz… Denizde dalgalar… Alelacele kalkıyorum, yalnız başıma çıkıyorum merdivenleri… Đçimde dalgalar kıpırdanıyor, galiba âşık oluyorum.

Nisan 2009, Marmaris

Ece.Erdag@PolitikaDergisi.com


Sayfa 54

Politika Dergisi

P—Tiyatro: Mustafam Kemalim çük bir salon ve de küçük bir sahneye rağmen, seyircisi eksik olmayan oyunda, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı’nın tüm önemli isimleri yer alıyor. Genel anlamda Atatürk’ün anılarından derlenen oyun, “cepheden - bağımsızlığın kazanılmasına”, devrimin toplumsal hayata geçişine kadar yaşanan zorluklarda, karmaşalarda Ata’nın nasıl usta bir şekilde çözüme gittiği, halkının onu nasıl sonsuz bir sevgiyle bağrına bastığını anlatılırken, Atatürk’ün herkesçe bilinen insancıllığı, vatan ve millet sevgisi, barışçıl yaklaşımı bir kez daha ifade ediliyor. Oyunda, başta Atatürk’ü canlandıran Ömer Gecü olmak üzere birçok genç oyuncu yer alıyor. Her sahnesinde dinamizmini koruyan oyunda, Ata’ya ait anılardan oluşan her bir sahne izleyiciyi içine her dakika daha çok çekiyor. Sahnenin çok büyük olmayışı, dekorun görkemini engelleyen bir faktör olmamakla birlikte, oyuncuların sahne trafiğini iyi oturtmuş olması sayesinde, oyunun akıcılığı hiçbir şekilde bozulmuyor. Kostümler ise dönemi en iyi anlatabilecek nitelikte tasarlanmış. Ayşegül ĐNAN

Bir insanı anlayabilmek… Yaptığı her işin, attığı her adımın kendine değil koskoca bir ulusa armağan olduğunu fark edebilmek… Dünyada herkesin gıptayla baktığı askeri bir dehaya, sonsuz bir vatan sevgisine, müthiş bir zekâya ve liderlik vasfına sahip olduğunu bilmek… Ve bunları bir kez daha yeni nesillere aktarabilmek, nasıl bir minnet duygusuna sahip olduğumuzu anlatabilmek… Ve aynı gururu, minneti, sevgiyi, saygıyı onlara da her daim hissettirebilmek… Okuyup, araştırıp, özümsediğimiz tarihimizin en önemli lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ü her zaman olacağı gibi yaşatabilmek… Müjdat Gezen Tiyatrosu tarafından ilk kez 29 Ekim 2008’de Đstanbul Kadıköy’de sahnelenmeye başlanan oyun, yine aynı yıl içerisinde Tuncer Cücenoğlu tarafından yazılmış. Müjdat Gezen’in rejisiyle sahnede hayat bulan oyunda, birçok farklı rolde yirmi altı oyuncu yer alıyor. Oyunun en önemli özelliklerinden biri, Atatürk’ün cephede kullandığı otomobilin aynısının yapılması. Müjdat Gezen’in bin bir güçlükle kurduğu okulunun ardından, böyle güzel bir tiyatro salonuyla, tiyatro dünyamıza katkısı, her zamanki gibi devam etmekte. Kü-

Ciddi ve titiz bir çalışma gerektiren bu oyunda, maddi ve manevi hiçbir özveriden kaçınılmamış, bu özveriler karşılığını bol alkışla alma şansına erişmiştir. Oyun, metni de alıp rahatlıkla okunacak bir metin olmasına rağmen, Ata’yı sahnede izleyebilmek, o döneme bir kez daha dâhil olup ona hayranlığımızı kat ve kat yaşamak, onu anladığımızı düşünürken bile tekrar ona dair bir şeyleri anlamak, bugünlere kolay gelinmediğini hatırlamak, millet olarak tek bir vücut olmamızın gerekliliğini bir kez daha görmek ve de “Ulu Önder’i” hep yapacağımız gibi minnetle anmak için gerçekten izlenmeye değer. Ve tabi ki Cumhuriyet’in ve devrimlerin yılmaz bekçileri olduğunu, belki de bu sefer alkışlarla ifade edebilmek şansını yakalamak açısından da önemli. Şimdiden iyi seyirler… "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir..."

“Bütün ümidim gençliktedir.”


Sayı 14

“Cumhuriyet, fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre saygı duyarız.”

Sayfa 55

“Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir."

Ali ŞAHĐN Oyundan…

Aykut GÜNER

“Đnsan, ait olduğu halkın varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar, bütün dünya halklarının huzur ve mutluluğunu da düşünmeli ve kendi halkının mutluluğuna ne kadar değer veriyorsa diğerlerinin mutluluğu için de çalışmalıdır. Çünkü dünya halklarının mutluluğu için çalışmak diğer bir yoldan kendi huzur ve mutluluğunu sağlamaya çalışmak demektir. Dünya halkları arasında barış, açlık ve anlayış olmazsa ne yaparsa yapsın huzur bulamaz…”

Ayşegül ASLAN

“…Dünyanın herhangi bir yerinde bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi ilgilenmeliyiz. Đşte ancak bu yaklaşım; insanları, halkları ve onları yönetenleri bencillikten kurtarır. Bencillik kişisel olsun, ulusal olsun her zaman fena sayılmalıdır.”

Ebru DEMĐR

YAZAN: Tuncer CÜCENOĞLU YÖNETEN: Müjdat GEZEN DEKOR VE KOSTÜM: Leyla GEZEN OYUNCULAR: Ferdi MERTER Erdoğan TUNCEL Ali Rıza KARA

Burak TEKEL Buse DEMĐR Bülent ÖZCAN Can BANA Diren POLATOĞULLARI

Erhan IŞIKTAŞ Faruk KALKAN Güray ÖZÇELĐK Đzzet BAŞLAK Mehmet Ali YILMAZ Melike EGE Ömer GECÜ Pınar GORDE Taner KARAHAN Zeynep AKAY

Aysegul.inan@PolitikaDergisi.com

“Devrimin amacını kavramış olanlar sürekli olarak onu koruma gücüne sahip olacaklardır.”


Sayfa 56

Politika Dergisi

ÇIZIKTIRMAK IRMAK

Irmak.Ataberk@PolitikaDergisi.com

/

Irmak ATABERK


www.politikadergisi.com — iletisim@politikadergisi.com

Gençliğe Hitabe Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Teşekkürler… > Uludağ Üniversitesi Eski Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran’a > Değerli Hocamız Yrd. Doç. Dr. Sertaç Serdar’a,

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. Đstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. Đstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

> YeniÇağ Gazetesi Yazarı, Sayın Arslan Bulut’a

Ey Türk istikbalinin evlâdı! Đşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

> Değerli Eğitimci ve Yazar Sayın Emre Kongar’a

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

> Milliyet Gazetesi Yazarı, Çok Değerli, Sayın Melih Aşık’a ve Tabii ki Haldun Ertem’e > Metin Tınay ve Verim Hosting’e

> Tüm Emeği Geçenlere > Ve Tabii ki Desteğini Bizden Esirgemeyen Tüm Okurlarımıza Politika Dergisi’ne verdikleri destekten ötürü teşekkürü bir borç biliriz.

Not Bu sayımızda bazı yazarlarımızın yazıları çeşitli nedenlerden dolayı yayınlanamamıştır. Okurlarımızdan özür dileriz.

20 Ekim 1927


Politika Dergisi Sayi 14  

Politika Dergisi Sayi 14

Advertisement