a product message image
{' '} {' '}
Limited time offer
SAVE % on your upgrade

Page 1


.

YAZARLAR Toprak Sems Tezcan Yagmur Yetim Serkan Gökçe Ahmet Akgün Burçin Kılınç Dilara Kazancı Mikail Burak Özkar Hakan Keskin Zeynep Sahin Gizem Aytekin Emre Güçlü Zarife Uysal Figen Su Yılmaz Selenay Koçer Didem Kılavuz Ismail Piser

ToprakSemsTezcan@Gmail.com MeskalinFanzin@Gmail.com Twitter.com/MeskalinF

Twitter.com/PlutonDergi Facebook.com/PlutonDergi Instagram.com/PlutonDergi


Ön Sözümsü 3. yılımızı doldurduk ve 11. Sayımızla Şubat 2016’da tekrardan karşınızdayız. Büyük ihtimalle duymuşsunuzdur, Plüton Dergi bir Meskalin Fanzin projesiydi ve bu geçen zaman içinde dergimizi raya oturtmaya çalıştık, bu nedenle uzun bir süre sayı çıkartamadık. 10. sayımız da çok yakın zaman önce çıktı aslında; Sıvadık, Lilyum, Kopya ve PNG Fanzinleriyle beraber bir ortak sayı çıkardık. Raflara geri döndük, fanzin kültürünü geliştirmek için de çalışmalarımız her zaman devam edecek. Fanzinlerle iletişimi arttırıyoruz; aynı zamanda köy okullarına yardım projesi başlattık, destek olmak isterseniz ve bizimle iletişime geçerseniz çok seviniriz. Umarım 11. Sayımızı da beğenirsiniz, İyi okumalar...

Toprak Sems Tezcan


İçimdeki vicdan beni rahat bırakmadı kendimi kandırmak için uydurduğum mazeretlerim fazla ikna edici değildi dilimdeki şarkı bitti ve eşlik edeceğim hiçbir ezgi bırakılmadı var olmak için çabaladığım bu dört duvar sırtını döndü bana gecelerce ısınmak için üzerime örttüğüm şu çarşaf ayaklarıma dolandı ben, yüksek bir yerden buraya, olduğum yere tükürülmüş gibiyim.

Burçin Kılınç


Lacivert Kantaron geç kalan ergenliğimi yaşıyordum sorgusuz sualsiz hiçbir şey hissetmeden dura kalka nefes alıyorum hapis edilmiş duygularımın kilidini açamadan bok laciverti bir gecede alıyorum soluğumu yıldızlara karşı her nefesim sönük kalıyordu hayata içtenliğim ise giderek eriyordu hayatın bana köle gibi davranması yalnızlığıma nüksediyordu sadece sevilebilecek günlerin de önemi yok bedenimden bir acı kopuyor ve gider ayak büyüyordu sessizliğim içine kapanık bir kantaron gibi sonsuzluklara dalıyorum…

Serkan Gökçe


Güzel Bir Akşamüstü Bir sevişme esnasında tekme tokat balkondan gelen okey sesleri Gülen komşular Rüzgar bir patron bir çırak küçümseyerek bakmak Yalınayak Ağlamak kusmak… Muslukları açık bırakıp hiç unutmayacağım, Nasıl da bayılmıştım, dayaktan.

Dilara Kazancı


Bir Seyler Kış mevsiminin ortalarında, 4'e beş kala aklına yatmış bir fikirle yaktı paketten aldığı sigarasını. Nefesi hızlandı sanki birazdan duracağının bilincindeymiş gibi son anlarını doya doya yaşarcasına. Adamın önünde bir sehba, sehbada gerçekçiliğin eşantiyon olarak eline tutuşturduğu bir bıçak, bekliyor yapacağı darbeleri. İntihar meyillilerine yakıştırılan karamsar sıfatını O kabullenmezdi. Onun için gerçekçi olmak yeterdi canına kıymaya. Hatta bir 32 sene geç kalmıştı belkide. Tüketmeden varolamayan bu toplum onu tüketmişti bu sürede. Her gün kaldırımları boşa bir koşuşturmayla eskitenler onu eskitmişti. Sehbanın cilası çarptı gözüne. "Cilalı bir şeye güven olmaz."dı o sıra aklından geçen. O da epey cilalı adamdı kendince. Ruhunun göz yaşlarıyla aşınmış görüntüsünü başka nasıl gizleyebilirdi? Profesyonel olmak adına duygularını daima yüzünden okunur hale gelmeden önce kırbaçlayıp bastırmak zorunda kalmıştı. Nedensiz değildi susuşları. İlkokulda ona bağıran öğretmenine, sırlarını tek tek herkese anlatan arkadaşına, kırmızı ışık yanarken karşıya geçtiği için şahsına küfürler yağdıran şöfore, onu doktor olmaya zorlayan babasına. Hiç birine dillenmemişti cümleleri. Sessizliğe eşlik etmeyen sinek saniyeliğine kondu eline ve uçtu. Belli ki odada ki tek ışık olan sigara ateşine gelmişti. "IŞIK!" Güneş doğmadan teslim etmeliydi ruhunu. Çünkü ışık büyüyü bozardı. Aydınlık acının yansımasını silerdi. Ne kalırdı o zaman elinde onu cesaretlendirecek? Sigarası bitene kadar vakit tanıdı kendine.


Karnı ağrımaya başlayınca kulağında yankılandı annesinin yemek yaparken güzel türküler mırıldanan sesiyle sürekli tekrarladığı cümle; "Öyle terliksiz gezersen hasta olursun. "
Evden giderken şakakları hafiften kırdı. Şimdi bembeyaz olmalıydı bukleli saçları. Sağlığı nasıldı acaba? Hala ağrıyor muydu her soğuk günde başı? Annesini hatırlatan anıların önünü kesti. Düşüncelerinin hızından farklı bir ritimdi bu. Dörtlüğün üstüne gelerek melodiyi bölüp mahveden bir üçlük gibiydi. Onu vazgeçmenin eşiğine getirecek hiç bir notaya ihtiyacı yoktu. Bu kararı verirken baştan göze almıştı dinlenilecek, söylenecek binlerce güzel şarkıdan mahrum kalmayı. Terliksiz gezmişti, karnı ağrıyordu. Kaçıncı olduğunu sayamadığı sigarasını almak için uzanırken gözüne çarptı teninin ölüyüm dese bunu doğrulayacak beyazlığı. Hışımla aldı tetikteki bıçağı ve bir kaç kesik attı uzanan koluna. Soyut acısını somutlaştırmak için ara ara yaptığı bu eylemin bu sefer sebebi başkaydı. Kırmızıyı beyazdan daha çok severdi. Kendine ait ne varsa başka unsurları onlardan daha çok severdi. Belki kendine olan nefret duvarlarını sızarak aşabilirdi akan kan. Halıda ki lekeler tatmin edebilirdi acımasızlığını. Yaralarını deniz suyuyla temizleyecek kadar acımasızdı. Susuzluktan kuruyan boğazına sigara dumanı dolduracak kadar. Kahvaltı yapmayacak kadar. Odasının ışık aldığını sigarasının ucundaki ateş parlamayınca fark etmişti. Yetişememişti. Onu oyalayan düşünceleri yok sayamamış, bu geceyi de canlı sonlandırmıştı. Her sabah doğan güneş ona yine canını bahşetmişti. Yaşıyordu ve bu günde


bir hayat kurtarması muhtemeldi. Ne önemi vardı? Kurtardığı kişilerde bir gün ölecekti. Kendi gibi. "Fakat bu gün değil." Doğruldu saatlerdir oturduğu yerinden. Soğuk bir duş alacağından banyo dolabından havlu almak için parmak uçlarında kalktı. Çünkü yaşıyordu ve 160 boyundaydı. Yaşıyordu ve sıcağı sevmiyordu. Yaşıyordu ve buz gibi suyun altında saatlerce dururdu. Yaşıyordu ve acılarından kendini arındıramadığı sürece istediği kadar yıkansın biraz intihar kokacaktı. Yaşıyordu.

Zeynep Sahin


Listen To The Pouring Rain Yeryüzünde basılmamış toprak bırakmayacakken tel örgülerle çeviriyorlar etrafımızı. Hayır, hayır özgürlüğümü almıyorsun sevgilim. Kalp ve özgürlük aynı şeyler değildir. Bir radyonun en cızırtılı yerinden en güzel parçalar fırlıyor. Sana kendime en yakın noktadan sesleniyorum: kanunların bin türlüsünün canı cehenneme, ben seni seviyorum! Kaderimiz; köprüsüz ırmaklara, silinmiş keçi yollarına, dipsiz sarkaçlara ve batık mağaralara çıkıyorsa, bundan bana ne. Ben, seni seviyorum. Zaten ucunu koparmış bir ip nasıl düşüyorsa yârdan, öylesine sana koşarken dünya ters dönmüş bundan bana ne. Sana altına dünyanın kurulduğu ağacın altından bakarken, gözlerimiz gözlerimize dediğinde 'neden kıyamet şimdi kopmuyor' diye sordun mu? Bazen, bazı şeylerin izahı basittir: belki bir çay daha içelim diye. Sahi, otursana biraz bir çay söyleyeyim… Sahi, seni tutmayayım, gidecek yolların, varacak evin, yatacak uykuların vardır. Hayallerin de doludur belki, fazla yer kaplamam ama olsun. Giderim, yağmurun toprağı çamura çaldığı yollardan.


Giderim ve yine o ağacın gölgesine otururum. Sana şimdi açık adres veriyorum sevgilim: kıyametin kopacağı noktada seni BEKLİYORUM! Gelmek için Nuh'un gemisi dışında hiç bir vasıtaya gerek yok. Ve ellerin markajsız bir çita gibi saçlarının arasında gezindiğinde gezegenler yer değiştiriyor. Bir samuray kıvraklığıyla gündüz vakti güneş yeniden yükseliyor batı cephelerinden ve kirpiklerin tek değişin hastası listen to the pouring rain. Bir şarkı çalıyor; özlem, geceden daha büyüktür.

Mikail Burak Özkar


Yokuş “bir yokuşu inip çıkmaya yorulabiliyordun her defasında. içimdeki adamın katlanabildiği tek şey bu yokuşlardı oysa. bacaklarım ise dayanamıyordu zaman zaman. her dönüşümde çatı katına biraz daha sızlıyordu çıkılan yedi kat merdivenden sonra. gece yarısına doğru elimde iki parça ile dönerdim küçük kulübeme daima. bir tanesi yıllardır dolduramadığım küçük defterim diğeri ise çatı katımdan atlamaya teşvik eden balkonuma özel bir şişe şarap. her gece olduğu gibi. yılların vermiş olduğu yorgunluk her gece özel bir şarap şişesinin dibini görene kadar çıkıyordu. tarafımdan. gündüzleri ne yaptığımın bence önemi yoktu. asıl olan sizler için işti, güçtü, öğlen pahalı kafelerde yenilen yemekler içilen içeceklerdi. ben yalnızca asıl hayatıma giriş yapmadan önce sabahları sizin gibi davranmaya çalışan bir dolandırıcıydım. sizin uyuduğunuz vakitlerde ben yaşardım. gündüzleri masa başında zaman zaman da toz toprak için geçirdiğim bir hayatım vardı. geceleri ise balkonun ucunda, uçsuz bucaksız galata manzarasında elimde defterim ile hayata döktüğüm cümleler. şarap şişesiyle karışan cümleler, ellerime sinen tütün kokusuyla yazılan cümleler. cümleler, gerçekliğimi yansıtan yegane ögelerdi. bu hayatta. ben gece gerçekliğime döneceğim için seviyorum yokuşlarımı. gündüzleri bunu düşleyerek gitmek ve geceleri de bunu düşleyerek gelmek. küçük bir çatı katında insan ne kadar büyük ve ihtişamlı bir dünyaya sahip olabilir ki! dediniz mi.


dediğiniz vakit asla gerçek dünyanızı bulamayacaksınız ne yazık ki. bir kadının eteği uçuşuyor rüzgarda, bir çocuk elindeki ucuz enstrümanla götürüyor zihnimi uzaklara. kalemim bir hayatı resmediyor lâkin çizgilerle değil, harflerle. bir balonun uçuşunu, kırmızı bir balonun uçuşunu ve ıhlamur ağacına takılışını seyrediyor gözlerim. geceler her şey canlanıyor dünyamda. odamda bir balon, ıhlamur ağacıma dolanıyor. ufaklık kulağımı mest ediyor. etekli kadın hafif bahar rüzgarında benim dünyamda raks ediyor. dünyamda. gerçekleşen rüyalarımda.”

Hakan Keskin


Bu Gece Yaslanalım Bu gece yaşlanalım. Bir iken. Gün doğumunda ölüp, Batımında yeniden doğalım. Batıdan doğsun Güneş. Doğanlar ölsün bugün, Ölenler yeniden doğmasın. Bir tek biz. Tahtımıza oturalım. Upuzun, yaşlı gövdeli Kalın ve kirli sesli Kiraz ağacı. Bir milat olsun küçük. Kucağında sevişelim. Tüm insanlık sırtını dönsün bize, Güneşe doğru çöksün dizlerine. Zenciler beyaz olsun, Şairler sahtekar. Tanrı da biraz dürüst olsun bu seferlik. Ölüler yüzüğünü taksın. Ağaca as gelinliğini. Gelinciği ise öldür. Beyazken. Bembeyazken tenin, Aşk ölü sansın seni. Gelinliğin rengini gökyüzünden alsın. Çıplaklığın çıplaklığımdan. Bir tek biz konuşalım Ve bir tek biz duymayalım birbirimizi.

Ahmet Akgün


Asansör (2) Sonra otuzuncu katta asansör durdu. Kadın bebek arabasının yanına astığı çantayı aldı sonra da kapıyı sertçe itti. Tüm bunları yaparken bebek arabasını geride bıraktı. “Bayan bebeğiniz!?” diye seslendim. Ama duymadı. Tekrar sertçe kapı kapandı ve ben bebek arabasıyla baş başa kaldım. Bu insanlara ne oluyordu böyle? Bebeğe bakmaya korkuyordum. Hiç sesi çıkmıyordu ayrıca arabanın üstü tamamen kapalı olduğu için bebek var mı yok mu onu bile bilmiyordum. Asansör iki saniye içinde tekrar hareket edince bu sefer kat numarası eksi yediyi gösterdi. İlk başta yavaşça hareket eden asansör tekrar yere çöküp çığlık atmama neden olacak şekilde hızlandı. Bebeği –eğer varsauyandırmamak için ağzımı kapadım. Eksi numaraları neredeyse görmeden asansör eksi yedide durdu. Durduktan sonra fark ettim ki hem kan ter içinde kalmıştım hem de ağlamıştım. Yüzümü kolumla sildim. Sonra kapı açıldı tekrar. Bu kat bodrum katlardan olduğu için nefes almak çok zordu. İçerisi berbattı duvarların sıvaları dökülmüştü ve çok ağır bir rutubet kokusu burna geliyordu. Beş altı saniye sonra açılan kapıdan yedi-sekiz yaşlarında bir oğlan çocuğu içeriye geldi. Elinde A4 kağıdına basılmış “Suriyeden geldik. beş kardeşim var. Evimizin kirası dörtyüz lira” yazıyordu. Ona baktım. Sonra ceplerimi karıştırdım. Ama beş param olmadığı için çocuğa bakıp “Üzgünüm” demek ile yetindim. Çocuk ilk önce karşıya baktı sonra yavaşça kafasını yere indirdi ardından asansör hızlıca inmeye başladı. Ben yine yere çökmüş durmayı beklerken çocuk donuk bir bakış ile yere doğru bakıyordu. Asansör eksi yirmi birinci katta durdu. Kapı açıldı. O iğrenç rutubet kokusunun yerine ter, leş ve toz kokusu karışmıştı. Çocuk kapıyı açtığında hiçbir şey


gözükmüyordu. Çocuk, bebek arabasını iterek karanlığın içinde kayboldu. Bu arada midem asansörün ve kokunun etkisiyle mahvolmuştu. Kapı kapanırken eğilip kusmak zorunda kaldım. Artık buradan bir an önce çıkmak zorundaydım. Asansöre bağırdım, “Bu berbat yerden beni çıkart sıfırıncı kata çıkmak istiyorum!” Asansör tekrar hareket ediyordu şimdi ve artık gerçekten ağlıyordum. Asansör onyedinci kata çıkarken tüm yolculuğu yerde sızlanarak geçirdim. “Bu binada ne işim var benim?” diye bağırdım. Bu boğazıma zarar vermiş olmalı, yutkunurken acı hissediyordum ve Allah'a yalvarmaya başladım. Bitsin ne olur bitsin Allah'ım ne olur... Bitmiyordu. On yedinci kat. Kapı açılırken duamı yarıda kesen resmi giyimli, sinekkaydı tıraşlı genç adama bakıyordum. Elinde devasa bir saat taşıyordu. Bu saatin sesi o kadar rahatsız ediciydi ki kulaklarımı kapatarak adama yalvardım. -Bayım lütfen buradan nasıl çıkacağımı biliyor musunuz? Bayım lütfen konuşun benimle, buradan çıkmam lazım… -Buradan çıkmak mı? Çok çok çok çok ve sürekli çalışmak, evet işte bu! Herkesi herkesi herkesi memnun etmek. İyi iş çıkartmak her dakika düşünmeden çalışmak! Soru sormadan ve düşünmeden! -Ne diyorsunuz, zamanım yok buna ben sadece giriş kapısına inmek istiyorum. -Giriş mi? Yo yo hanım efendi, orası başladığımız yer orası sıfırıncı kat. Orası olmaz. Çıkış kırkıncı kattadır ama dikkat edin kuvvetli rüzgar sizi düşürebilir! -Ama ben zaten o… -Üzgünüm hanımefendi. Sohbet edecek zamanım yok. Patronum beni bekler. İyi Şanslar!


Kat numarası otuz beşti ve devasa saatli adam burada indi. Yerden kalktım. İlk defa arkamı dönüm aynaya baktığımda kan çanağına dönen gözlerim, birbirine yapışmış saçlarım ve titreyen ellerimle karşılaştım. Demir çubuklara tutundum. Başımı eğdim ve gözlerimi kapattım. Asansör durdu. Sıfırıncı kat. Elinde sigarası olan bir adam içeriye adımını attı. İyi giyinmiş, oldukça yakışıklıdenilebilecek türden, yapılı bir adamdı bu. Ben arkamı dönmeden aynadan izliyordum onu. Aynaya dönüp sigarasını yaktı. Kafamı kaldırıp sustum. Bu arada asansör garip bir şekilde oldukça yavaş yukarıya çıkıyordu. Kat numarası bu sefer gözükmüyordu. adama döndüm, umutsuzca: -Buradan nasıl çıkacağımı biliyor musun? -(Sigarasından bir fırt alarak) Hayır, sen biliyor musun? Cevap vermedim. Sadece başımı eğdim ve aynaya bakmaya devam ettim. -İğrenç hayat katları -(Bitkince)Efendim? -Hayat katları, hepsi berbattır. Eksi katlar işkence hele ama kırkıncı katta insanı çileden çıkartır eksi kırkta, yinede sanırım zengin ölmeyi daha cazip buluyor insanlar. -Eksi kırıncı kat mı var? -Var tabii ki ve görmek istemeyeceğine eminim. -Buradan nasıl kurtulacağız peki? -(sigarasından uzun bir fırt daha alır.) Ölerek. -Ölmek için mi içiyorsun onu?


-Hayır, ölmek için daha yaratıcı fikirlerim var. -Ah, lütfen birkaçından bana bahset. Kat, çatı katı. Ben açılan kapıya ve masmavi havaya bakıp gülümseyerek kurtuluşuma adım atıyordum yada adım attığımı sanıyordum. Adam aparmanın kenarına doğru ilerlemeden bana yaklaşıyordu. Ben gökyüzüne tutulmuş bakarken yüzümle onun yüzü arasında beş santim mesafe bıraktı sadece. “İşte bu yaratıcı fikirlerimden sadece bir tanesi” dedi ve geri çekildi. Apartmanın kenarından kendini attı. Ben ise asansöre geri döndüm. Ve kat numarası biri gösterdi. İnmeye başladım.

Yagmur Yetim


Delirememek Yeterince delirmediğimle yüzleştim bugün. Bu iyi bir şey miydi? “Böyle devam edersem öleceğim ve neden öleyim ki?” diye soran birine “bazen sonu anlamlı kılmak istersin” dediğimi hatırlıyorum. Bunu, ilerleyen saatlerde paranoyasıyla dansa başlayan adama söylediğimi fark ettiğimde ve bunu fark edecek kadar aklı başında olduğumu fark ettiğimde, dilimi köpüren ağzımda boğdum. Kulaklarım sözcüklerinin arasındaki hırıltıları bile duymaya başladı birden.Seçeneğim var mıydı? Tırmanıp dururken, tutunduğum şeyin var olmadığını gördüğüm an mı başlayacaktı her şey? Bir yaş ne demekti? Yaşı, zaman mı ölçer yaşadığın yaşam mı? Devam edebilmeyi öğrendiğimiz yaştan sonra metrekareye düşen zaman yüzde kaç artar? Görüş alanım netleştikçe görünürlüğüm azaldı. Eklenmek istemediğim toplum haddimi bildirildi, bildiriyor ve bildirmeye devam edecek gerçeği ile varlığımın sınırlarında bekliyorum. Annemin en militan tarafını nasıl uğurladığını izliyorum bir taraftan. / Bir taraftan hatırlayamadığım yaşımın yaşlılığını yaşıyorum. Eteği tabut olan annenin ağıdını Duydukça, Sevgilisi katledilmiş kadını Gördükçe, Anlıyorum; Doğurarak çoğalamayacağımı…

Zarife Uysal


Ben Bugün, Yarın Belki Şuan, Her An Ölebilirim. Beyaz güvercinler gökyüzüne kanat açacak mı anne? Yoksa uyandığım her yeni gün unutulacak ölümler mi doğuracak beraberinde. Korkuyorum anne. Bende mi öleceğim? Sabahı getiremeyecek o kadar çok nedenim var ki ‘güzel ülkemde’. Kadınlığım mı neden olacak ölümüme? Giydiğim etek mi yoksa içtiğim bira mı hafifletecek elimden alınan yılların acısını. Ne söyleyecekler ardımdan. Ya da hiçbir şey söylemeyip susacaklar da öldüğüm ayın ‘kadın ölümleri’ sıralamasındaki bir numaradan mı ibaret olacak yaşamım. Ben öldürülmek için ‘neden’ olmuşken, katilim sürdüğüm rujun kırmızısına aldanıp da mı beraat edecek? Korkuyorum anne. Sınırları olmayan düşüncelerim, sınırları olan ‘güzel ülkeme’ uymadığı için mi öleceğim? Benim bakıp da gördüğüm yalnızca kalpken, bakıp da din, bakıp da ırk bakıp da dil görenler mi atacak toprağı üzerime? Ne söyleyecekler ardımdan. Ölmeyelim demek için ölmüşken. Giydiğim tişörtün rengine mi dem vuracaklar beni suçlu ilan etmek için, çekildiğim fotoğrafta yaptığım barış işaretine mi? Korkuyorum anne. Tuttuğum takımdan cinsiyetime, fikirlerimden dış görünüşüme kadar bir maktulum bu ülkede. Ben bugün, yarın belki de şuan her an ölebilirim.

Gizem Aytekin


Cüretkâr Cesaret Bir bardağın buğusuna kaç derece açıyla vurgun ölürsün. Yalnızlığın denkleminde kördüğümlenen zihnin. Kaçıncı tetiğe basışında akar bedeninden Vücuduna batan gölgelerin ışıksız evrilmesinde Hangi tanrılar kovar yokluğunu Özlemini çektikçe sonlanan umutların Kaçıncı filiz vermesi bu çatlamış topraklarda Güz yapraklarının altında bilediğin benliğini Hangi çekmeceler saklar erimesin diye Zamanın kelepçelenmiş kimsesizliğinde Daha kaç gezegen yıkılır ölümsüzlük uğruna Ellerini hangi dalgalı denizde alabora edip batırırsın. Yarının ne getireceğine boşverip Dünün götürdüklerini hangi başucunda çürütebilirsin Uykusuzluğun ağaran sol yanıyla uzandığın pencereden Yaprakların uğuldayan kimsesizliğine inat Kaldırımlarda doğan binalara Tepeden tükürmeye ne dersin Boşverdiğin tutulmalara zincirleyebilir misin düşlerini. Gökyüzünde doğan gökyüzünde ölmez elbette Bunu bilip kovabilir misin örümcekler beslediğin ahşap yerlerini. Her şeyi bırakıp bir bardağın buğusun da yansıtabilir misin bu derin boşluğu


İçebilir misin tek dikişte baştan yazılan hikayeyi İçilemeyecek yerlerini avutabilir misin yokluğun kahrıyla. Bana bakabilir misin bir bardağın buğusunda hiç bakmadığın kadar. Tüm bu bilmelerimi uçurabilir misin zihnimden Ya da her şeyden vazgeçip Uykusuzluğun ağaran sol yanıyla uzandığın bedeninden Duvarların üzerine düşen ağırlığına inat Yaşanmamışlara eyvallah çekip Tepemden tükürmeye ne dersin

Emre Güçlü


Turuncu Turuncu bir gezegenim var benim, mor günlerimi orada yıkayıp kuruması için asarım ağaçlara ve aynı ağaçlarda meyveler yerine hayvanlar yetişiyor. Siz dalından koparılan taze bir filin mutluluğunu bilir misiniz? Derinlerdeki köklerden ve kalın gövdeden güç alan aslanların rüzgarla kükremeleri yüzünden dilinizi ısırsanız keşke. Karanlıklar terli, ellerimiz yapış yapış ümitsizlik kokuyor.


Turuncu gezegene kötü davranmışlar, yıpranmış. Turuncusu aynı ama sağında solunda bir iki sökük var, dikmek lazım. Yamayı yağmurla yaparız burada. Yumurta sarısı güneşimiz parlıyor yine, kabuklar etrafta uçmaktan yorgun. Kanatları acıyor galiba. Yumurta akı bileklerimize akıyor. Biraz un, biraz tuz, az da su verin. Kendime yeni bir ev yoğurayım. Bahçede güller var. Kim doğurdu bunları? Ben gül sevmem alın ve gidin bayım. Küçük bir bisikletim var, tekerlekleri portakal, direksiyonu muzdan. Bütün gezegendeki bahçeleri sulamalıyım. Kirpi ağacı budanmalı, tavşanların köküne havuçları bırakmak lazım. Günler mor burada, saatler çok pişmiş genelde. Saniyeler acı biraz, sanırım dakikaların suyunu emdiklerinden böyle. Turuncu gezegende saatçiler çoktur. Geçen öğlen uğradım birine, sekiz dakika istedim. Çok acıkmışım, acısını bol koymuş. Ayransız gitmedi. Bahçemde orkideler var. Kim doğurdu bunları? Çok narinler, orkidelerinizi alın ve gidin, bayan. Arada gelir insanlar turuncu gezegene. Ağaçlara asılı, ıslak, mor günleri mi duyar gelirler; saatçilerin ününden mi, bilemem. Geçen altı kişilik bir grup geldi, portakallı bisikletimin peşine takıldılar. Biri kadın, beşi erkek... Sırtlarında koca


çantalar, kaç senelik geçmişleri, bitik ömürleri... Kadının gözlerinden su akıyordu. Kadının saçları uzun, kirpikleri kısa, kaşları yok. Üç çocuğumu bıraktım dünyada, biri sen yaşlarda dedi. Kadının sesi ipek, kadının kelimeleri pamuk. Dudaklarında bahar gülümsemesi... Önce onları en güzel saatçiye götürdüm, geçmişlerini bırakıp bir saat istediler. Onar dakika düştü hepsine. Ben kadına bir de ayran ısmarladım, malum dakikalar acı oluyor bu aralar. Yola devam ettik, ben portakallı bisikletimde ama bisiklet yavaş bu gün. Yaramaz kunduzlar birer pipet batırıp portakalın suyunu emmişler yine. Kadın beni izliyor. Gözleri toprak, gözleri memleket. Bahçemde bordo bir hastalık var. Kim doğurdu bunu? Hastalıklar soldurur kalbimi, alın ve gidin bayım. Beş erkek kadını taşımaya başladı, yolları uzun, yolları uzak. Kadın yorgun, parmakları küllü, bedeni turuncu bir ateş. Zor oldu ama gittiler. Gözlerimden su akıyor. Hadi unu, tuzu verin. Evimi yoğurmam lazım. Gecenin baltası keskin olur, sığınacak yer lazım.

Didem Kılavuz


Ulus Meyhanesinde Bir Fahişe Ulus’un tahterevalliyi andıran kaldırımlarında yürüyor, hayatımı her zamanki gibi gözden geçiriyordum. Her şey çok sıradandı. Öyle sıradan ki kağıda yazsam mürekkebe, bilgisayara aktarsam elektriğe, konuşsam kulaklarınıza ziyan. Kaldırımı kahveye boyayan çöp konteynırlarının arasından geçip varoş birkaç meyhanenin önüne seğirttim. Herhangi bir planım yoktu, evde bekleyenim, yolumu gözleyenim, arkadan dikizleyenim yoktu. O an değişiklik olsun diye, tesadüfen karşılaştığım bir tanıdık “Sen buralara gelir miydin ya?” desin diye, sırf dünümden ve dünümden önceki yirmi yedi yıldan farklı olsun diye girdim meyhanenin kapısından. Tahta koridor oldukça dardı ve bastıkça gıcırdıyordu. Bira siparişi verip en kuytu masayı seçtim.


Paralıların ya da üniversitelilerin geleceği yerlerden değildi. Daha çok kadın satıcılarının uğrak yeriydi burası. Masalarda sofra bezinden devşirme örtüler, ruj lekeli rakı bardakları, dibi tutmuş kül tablaları, duvarda solgun Ankaragücü posterleri, ağır ter kokuları ve tam karşımda iki bıyıklı müzisyen… Neon ışıklarla süslenen bar, müzisyenler desibeli arttırdıkça yanıp sönüyordu. Garson biramı ve istemediğim halde duble çerezimi getirdiğinde cüzdanım geldi hatırıma. Maaşımdan kalan son yüz liralık banknot… Öyle bir para ki ne batırır ne çıkarır. Felekten gece çalsam yetmez, iki bira içip kalksam kesmez. Savurup düşüncelerimi uzaklara, radarımı açtım usulca. Masaların birinde kart bir zampara tek kullanımlık yavuklusuna kavun yediriyor, kart zamparanın arkasında iki babayiğit travesti kadeh kaldırıyor, travestilerin arkasında ise bir grup erkek av sezonunu başlatıyordu. Şüphesiz mekandaki en genç kişi bendim ve bununla elbette gurur duymuyordum. Önümdeki masada bir kadın çarptı gözüme. Beyaz tenli, iri gözlü, büyük ağızlı. Bedeni ipince, genleşmiş damarları belirgin, otuzlu yaşlarında. Şehrin yerlisine benzemiyor. Yapayalnız. O an değişiklik olsun diye, sırf dünümden ve yarınımdan farklı olsun diye cesaretimi toplayıp kadının masasına seğirttim. Sormadan oturdum karşısına. Neden böyle davrandığımı bilmiyordum. Avcı veya av değildim, kameraların açısına girecek kayda değer biri değildim. Çapkın ya da sapkın, meftun ya da mecnun değildim. Sadece demir parmaklıkların dışına çıkmak, toplumda bıraktığım izlenimleri yerle yeksan etmek, yapmadan önce ölünmesi gereken icraatlerde bulunmak ve sıradanlığımı yaradılış laneti


olmaktan kurtarmak istiyordum. Biramı kökleyip “birini beklemiyordun umarım” dedim. “Hayır.” “Adın ne?” “Isabel.” “Nerelisin Isabel?” “İsrailliyim ama uzun zamandır burada yaşıyorum.” “Ne iş yaparsın?” “Dalga mı geçiyorsun tatlım?” Elbette fahişe olduğunu biliyordum. Ağır parfümünden, etlerini açık bırakan giysisinden, farları yanan makyajından ve tek başına sefil bir meyhanede oturmasından belliydi. Mazur görmeliydi beni, hayatımda ilk kez bir fahişeyle iletişim kuruyordum. Rahatlamak için garsondan rakı istedim ki normalde ağzıma sürmem: “Bayana da lütfen.” “Ne zaman Türkiye’ye geldin?” “On yıl kadar oldu.” “Neden Türkiye?” “Gevezelik ediyorsun.” “Sadece seni tanımaya çalışıyorum.” “İki yüz lira. Muamele istiyorsan iki yüz elli.” “Sadece konuşsak olmaz mı?” “Benim evde iki yüz, sana geleceksem üç yüz.” “Rakamlarla mı konuşursun hep?” “Evet. Alıcı değilsen ikile.” “Kızma tamam. Sadece sohbet etmek ne kadar?” “İki yüz.” “Ama seksle aynı fiyat. Nasıl oluyor bu?” “Hayatım ikisi de aynı eziyet.” “Anlaştık. Ya dürüst olmanı istersem?” “İki yüz elli.” “Olur. Neden fahişelik yapıyorsun?” Bu soruyu beklemiyor gibiydi. Benden önce birileri sormuş muydu acaba? Zannetmiyorum. Kime ne bundan? İneğe neden süt veriyorsun diye


sorulur mu? Merak işte. Isabel boş bakışlarıyla beni süzdü. Anlatmak istemediği belli ama iki yüz elli kağıdın bir gece hatırı var. “14 yaşındayken bir hahamın tecavüzüne uğradım. Ailem öğrenince dışladı beni. Sonra bir vasıtayla Türkiye’ye geldim. İş bulamayınca…” “Haham?” “Sizdeki imam işte.” “Nasıl olabilir bu?” “Dindar bir ailem vardı. Düzenli olarak sinagoga giderdik. Bundan keyif alırdım. Mimarisi ve tasavvufi ruhu beni büyülerdi. Oradaki haham aile dostumuzdu. Baş başa kaldığımızda bana Mişna’dan bölümler okurdu. Bu durum ailemin hoşuna giderdi.” “Mişna?” “Onun karşılığı sizde yok valla tatlım. Bir haham derleyip yazmış. Yahudilikte medeni ve ceza hukuku.” “Sonra?” “Bir gün sinagogun kapılarını kapattığında yalnızdık. Bana cinsellik üzerine dinin buyruklarını anlatmaya başladı. Ses tonu kuvvetliydi, adeta ruhuma işliyordu. Mişna’dan ayetlerle sözlerini destekliyordu.” “Nasıl yani?” “Mişna’ya göre çalışmayan erkekler her gün, gündelik işçiler haftada iki, eşek sürenler haftada bir, denizciler de altı ayda bir cinsel ilişkiye girmeliymiş. Sonra lafı döndürüp dolaştırıp kendi cinsel ihtiyaçlarına getirdi. Haham sözcüğünün etimolojik olarak Rabbi anlamına geldiğini ve kendisiyle ilişkiye girmenin ibadet olduğunu anlattı. Ve üzerimdekileri çıkartmaya kalkıştı…” Bilindik bir hikayeydi, gerisini anlatmasını istemedim. Sohbetimin seksten daha eziyetli geçmesini istemiyordum. Garsondan rakıları


tazelemesini, bir tabak da kavun getirmesini rica ettim. “Evine gidelim mi? Hoş çocuksun. Üç yüz liraya muamele de yaparım.” “Biraz daha konuşalım.” “Tatlım sen çok mu yalnızsın?” Cevap vermedim, vermek zorunda değildim. Ama o zorundaydı. Kiralamıştım onu. Bedeni değil ama beyni, dili ve ses telleri bana aitti. Hayatını tüm çıplaklığıyla anlatıyordu. Araştırmacı ruhum hazine bulmuştu. Dürüstlüğü para karşılığı da olsa elde edebilmenin hazzını tahmin edemezsiniz. Etrafıma bakındım. Travestilerle Ankara barzoları kıyasıya pazarlığa tutuşmuşlardı. Bıyıklı müzisyenler kim bilir kaçıncı kez Ankara havası okuyordu. Diğer masalar boştu, işlerin kesat olduğu bir gece. Neon ışıklar bile sönmüştü. “İsrailli olman Türkiye’de sorun olmuyor mu?” “Tam aksine canım.” “Nasıl yani?” “Milliyetçi Türkler fantezi için tercih ediyor beni.” “Sana zarar mı veriyorlar yani?” “Kollarımın bacaklarımın morardığı oluyor. Tabii baştan ücretlendirmeye tabii tutuyorum. Vücudumun bir yeri morarırsa fiyat iki misline çıkar.” Fiyat kelimesini duyduğumda kafam dank etti. Saat sabahın üçüydü. Cebimde yüz liralık banknot vardı ki yetmişlik rakıyı kurtarmaz. Terlemeye başladım. Büyük olasılıkla mafya kılıklı patrondan ve garsonlardan dayak yiyecektim. Belki boğazımı kesip çöp konteynırına bırakacaklardı. İyi ihtimali yoktu bu işin. Ayıldıkça titremelerim arttı, yutkunamaz oldum. Isabel şaşkındı: “İyi misin tatlım?”


“Biraz üşüyorum da.” “Hayatım bak seni sevdim. Sohbetten para almayacağım. Her şey dahil iki yüz elli lira, son fiyat. Evine götür beni, ısıtırım seni.” Teşekkür ettim. Lavaboya gideceğimi söyleyerek ayağa kalktım. Önümde tek yol vardı: Kaçmak. Tahta koridora basar basmaz dışarı yöneldim, olan gücümle koşmaya başladım. Başım dönüyordu, birkaç kez duvara çarpıp sektim. Omzum sıyrıldı. Hızımı alamadığım için dış kapının vitrinini aşağı indirdim. Kalbim yerinden çıkacaktı. Karanlık ve dar sokaklara doğru koştum. Garsonlar kapı ağzındaki ayyaşlara “tutun ulan şu ibneyi!” diye bağırırken ve müşteriler bana ağız dolusu söverken, Isabel tiz sesiyle sadece iki kelime haykırabilmişti: “Orospu çocuğu!” Bir süre kovaladılar. Tıpkı sokak kedilerinin yapacağı gibi, kuytudaki bir arabanın altına saklandım. Alkole rağmen canım fena yanıyordu. Gök ağarana dek orada bekledim. Saatlerce egzoz borusunu inceledim ve hayatımı gözden geçirdim. Öyle sıradandı ki kağıda yazsam mürekkebe, bilgisayara aktarsam elektriğe, konuşsam kulaklarınıza ziyan. Ama bu gece öyle değildi. Ulus geceleri hiç bana göre değildi.

Ismail Piser


EL-MA “Bir elma bir elmadan üstün müdür?” dedim manav beye “El elden üstündür MA çiçektir” dedi Şimdi, bir gülü ortadan bölmek aşk mıdır? Yoksa tahribat mı? Aşkı eşit dağıtamazsın insanlığa. “Bu elma diğerinden neden pahalı?” diye sordum MA-nav beye, bir elma ötekinden üstün müdür sahi? “insanlar kerizdir” dedi usulca ve ekledi “kötü olanlar satsın diye fiyatını şişiriyoruz” işte o zaman anladım, insan insandan üstündür MA aşk denen şey tam da bu...

Toprak Sems Tezcan


Ses Gazete eklerinden topladığım Siyah beyaz şehirler gibi, Bir yanım yırtık veeski. Ve zamandan yontulmuş, Kağıt yarası inceliği. Bir yanım gece kondu aralarında koşuşturan aç köpek gibi. Sıra sıra kemikleri sabahın ayazında bir evin soğuğundan, ötekine değin ince ve ürkek adımlarda. Korku nöbetlerinin, tuvalete doğru uzanan, nasırlı topukların, geceye uyanışında. Sesimi, başka bir pencereye, gecenin güneşe meydan okuyan kara yazısına, kenar mahalle çocuğunun yamalı düşlerine, balkonun altından geçen ince oyalı bir tabuta, çoğul sevdaların tekil yaralarına, ömrümden geçenlerin giderken götürdüklerine koydum.


bilsem, geç olmadığını, dirlik vaktinin herhangi yarına yanımda kalacağını… darağacında çiçek olmaz. darağacında gün ağarmaz. bana gündüzleri değil, geceleri lazım.

Selenay Koçer


Aksine Kulağımda kendi çığlıklarım... Karanlığın en vahşi tonu üzerimde. Birkaç saat önce seviştiğim adamdan hamile kaldım bu gece. Saç diplerime kadar soydu, benliğimi. Arsız ve utanmaz neyim varsa serdim önüne. Kaybolmak üzere geldiğim bu kollarda öldüm. Köklerimden tutundu bana, dallarımı savurdu. İntikamını aldı hayattan! Bana sadece sevmem gerektiği öğretilmişti, sadece sevebildim. Derin tırnak izleri, bedenimde. Öfkeyi kokladım, kasıklarında. Tüylerinde acizliğin tadı. Babasına olan hasretini, annesinin fahişeliğini ve erken yaşta kaybettiği kardeşlerini üzerime kustu. Sandı ki, yükünden kurtulabilir oysa çoğalttı kederini. Ensemde ölümün samimiyeti. İçime aktığından habersiz, dolandı bedenime. Bir daha hiç bulunmayacak çorabın teki, evi terketti birkaç saat önce. Çarşafın kırmızısı hükmünü sürdü, sokak lambası eşliğinde. Gözlerinin karasını çaldı bilmediğim yerlerime. Köşelerime sığındı, çocukluğunu sakladı kadınlığıma. Aldığım nefesi verdi dudakları. Kulağımda acı çığlıklarım... Aydınlığın en sahte tonu üzerimde. Hamile kaldığım adamın gözleri önünde öldüm, birkaç saat önce. İnsan olmak benim tercihim değildi daima söylediğim gibi şans tanınsaydı eğer salyangoz olurdum. Fakat bu ölüm benim en iyi tercihim oldu. Ölümü seven ve mutluluktan tiksinen biri olarak, sevişerek toprağa döndüm. Parmak uçlarımda, olukları... Hislerimin her kademesi ona ait. Birkaç saat önce öpüştüğüm kadından nefret ediyorum bu gece. Öfkemi sıyırdı, derimden. Haset, azgın ve kırgın yerlerimi soyundum, önünde. Bilinçsizce kollarımı açtım ölüme. Saçlarından çekiştirdim, tırnaklarını kemirdim. Canını yakarsam, canımın acısı geçer


diye. Aksine canımdan oldum! Soluduğum saflık, beni içine hapsetti. Teninde toprak dokusu. Sesinde merhametin tadı. Burnumu dayadım, kıvrımlarına... Dilimi oyuklarına. Resmettiğim şey, doğuşumun tanığıydı. Hiç sevilmemişliğin hüznü, terkedilmenin korkusu ve gücün getirdiği yalnızlığı benimle dönüştürdü. Nefesinde huzurun sıcaklığı. İçine aktım, sıfırlandı kimsesizliği. Bir daha hiç kaybolmayacak çorabın teki, eşini buldu birkaç saat önce. Sokak lambasına çarpan rüzgâr, karanlığın eşiğinde. Derisini sardım, sarmalandım üzerime. Gülümsedi, bilmediğim bir dilde. Köşelerime dayandı, kadınlığını buldu çocukluğumda. Verdiğim nefesi soludu burnu. Parmak uçlarımda, kanı... Benliğimin her zerresi ona dahil. Bana hamile olan kadın gözlerimin önünde öldü, birkaç saat önce. Ölüm benim tercihimdi, doğduğum bedeni hiçe sayarak.

Figen Su Yılmaz


Profile for Plüton Yayın

Meskalin Fanzin 11  

11. Sayı

Meskalin Fanzin 11  

11. Sayı

Advertisement