Page 1


Sessizli⁄in Dili Proje Koordinatörü Öznur CANAYAKIN Belediye Başkan Yardımcısı

Proje Sorumlusu Nuri SİNCANLI Kültür İşleri Müdürü

Küratör Erkan DOĞANAY

Kapak & Grafik Tasarım Muhammed KOCADAĞ


444 81 80

www.pendik.bel .tr Bu eser Pendik Belediyesi yayınıdır.

ISBN: 978-605-82388-4-8

© Pendik - 2017


Dr. Kenan ŞAHİN Pendik Belediye Başkanı

Ülkemiz, doğu batı arasında yüzyıllar boyu bir köprü vazifesi üstlenmiş, hemen her konuda incelenen, arkeolojik araştırmalara saha olan, medeniyetlerin beşiği kabul edilen bir konuma sahiptir. Bu açıdan Tasavvuf ve Mevlevilik’te medeniyetimizin çok önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Tasavvuf yolunda yürüyen dervişlerin tarihimize ve kültürümüze armağan ettikleri değerler, bizlere sadece yaşadıkları dönemin koşullarını anlatmakla kalmaz, aynı zamanda kültürel bir miras niteliği taşımaktadır. Tarihimizin bugüne kadar bize miras bıraktığı bu değerlere sahip çıkmak ve yeni nesile aktarılmalarında rol oynamak bizlerin başlıca vazifesidir. Bu amaçla, Şeb-i Arus’da “Sessizliğin Dili” başlıklı sergimizi gerçekleştirmekten mutluluk duyuyoruz. Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin ve Mevlevilik kültürüne ait dervişlerin kullanmış oldukları objelerin sizlerle buluşturulacağı “Sessizliğin Dili” sergimizde, onların günlük hayatlarında önemsedikleri sembollerin manalarını anlama fırsatı yakalayabileceğimiz inancındayım. Çünkü karşılaşılan her kültürel iz, günümüzde halen yaşamına devam eden çeşitli inanç, dil, kültür gibi toplumsal yapıların günümüzden geçmişe sosyal, siyasal, iktisadi ve sanatsal değerlendirmelerin yapılmasını sağlamaktadır. Koleksiyon ve araştırmalarını bizlerle paylaşan Remzi Gür’e, Mehmet Çebi’ye, Şahin Paksoy’a, Mahmut Köylü’ye, Ülker Erke’ye, Kıymetli Sanatçımız Erol Akyavaş’ın Miraçname’leri için İstanbul Büyükşehir Belediyesi Müzeler ve Kütüphaneler Müdürü Ramazan Minder’e, Merhum Nusret Çolpan çalışmaları için Hasan Çolpan’a, Konya Mevlana Müzesi Yönetimine, Kültür Bakanlığı Konya İl Müdürlüğüne, Adell Armatür Koleksiyonu adına Ali ve Ercan Topçu Beyefendilere, Onur Şimşek’e, Neyzen Burcu Karadağ’a, Semazen Adem Demirel’e ve bu serginin oluşmasını sağlayan Küratörümüz Erkan Doğanay’a teşekkür ediyorum.


Belh’ten Konya’ya... Erkan Doğanay


Türkiye coğrafyası üzerinde yaşam bulmuş kültürel yapıların arkeolojik katmanlarını kazımaya çalıştığınızda, 12. Yüzyıldan itibaren toplumsal değişim ve dönüşümlerin en belirgin izlerine rastlanır. Doğu ile batı arasında bir köprü oluşturan bu coğrafya üzerindeki kültürel kodlar aslında yalnızca bu iki farklılığı değil bir bakıma insanlık tarihinin de izlerini sunmaktadır. Karşılaşılan her kültürel iz, günümüzde halen yaşamına devam eden çeşitli inanç, dil, kültür gibi toplumsal yapıların günümüzden geçmişe sosyal, siyasal, iktisadi ve sanatsal çözümlemelerin yapılmasını da sağlar. Elde edilen verilere baktığımızda muhakkak en önemlisi tasavvufi hayatla ilişkili olanıdır. “İslamiyetin şemsiyesi altında, örf ve geleneğe bağlı arkaik hayat tarzı, kendi kabuğunu çatlatarak imkânlarını sonsuz bir kültür vahasının münbit topraklarına yerleşiyor, ardından bu topraklar üzerinden o güne kadar zühdî hayatın meczupları gözüyle bakılan dervişlerin macerası başlıyordu. 13. Yüzyılın siyasi çalkantılarla dolu tarihi, bu maceranın bütün safhalarını kapsar.” Dervişlerin, tarih ve toplumsal kültüre armağan ettikleri kendi sembol dağarcıkları her ne kadar onları tarihin çeşitli safhalarında mitolojik algı ve yorumlarla karşılaştırılsalar da İslamiyet merkezli inançları gereği kullandıkları ve yaşadıkları dönemin koşul ve ruhuna uygun bir biçimde günlük hayatlarında anlamları olan mistik aygıtlara dönüştürmekte. Seyyah dervişlerin en parlak dönemleri olan 13. ve 14. Yüzyıl, aynı zaman da Anadolu coğrafyasında sembolik ifadeninde gelişim gösterdiği dönemlerdir. Bu dönemde İslamiyet öncesi inanç motifleriyle zenginleştirilmiş bir çeşit halk tasavvufunun temellerini atarken, özellikle şehir merkezlerinde kökleşmiş mistik sembolizme felsefi bir boyut getiren Vahdet-i vücûd düşüncesi de günlük sosyal yaşama hızla nüfuz ediyordu. I. Gıyaseddîn Keyhusrev’in hocası ve aynı zamanda fütüvvet ehlinden olan Şeyh Mecdeddîn İshak’ın daveti üzerine Malatya’ya gelen İbn Arabî, aralarında Konya, Kayseri, Sivas, Erzurum ve Harran’ın da bulunduğu bu kültür coğrafyasına, daha 13. Yüzyılın başında Vahdet-i vücûd’un sistematikleştirilmiş sembolizmini tanıtmıştı. Böylece Şeyh Sadreddîn’in metafizik sembolizmi, Konya’da şekillenen bir diğer tasavvufî gelenekle, yani Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin aşk ve vecde dayalı metaforik dünyasıyla paralel bir gelişim sürecine giriyordu. Bu süreç, Anadolu tasavvuf kültürüne son derece zengin söz, yazı ve ritüellerden meydana gelen sembolizm anlayışı bırakıyordu. Tasavvufî sembolizm, kul ile Allah arasındaki


mistik ilişkinin söz, yazı ve ritüel kalıplarına dökülmüş anlatımıdır. Tasavvuf, bir yolculuktur. Kötü halden iyi hale, günahtan sevaba, güzel işlerden daha güzel işlere yolculuktur. Bu yolculuğun mekânı kalp, aracı zikir ve tefekkürdür. Mevlevî tarikatı terimlerindendir. Mevlevîlerin ayinde ve yemekte yaptıkları dualardandır. Buradan bir rehbere varmaya çalıştığımızda harflerin ve sayıların dünyasına ulaşırız. Resim yazıdan öncedir; okuma yazma bilmeyen resim yapabilir ya da baktığı resimden çeşitli anlamlar çıkarabilir. Yazının tarihi de bunu böyle belirtir. Buradan çıkartacağımız anlam yukarıda değindiğimiz sistematiğin tam zıddıdır. Yazıdan resme geçiştir. Bu konu Mevlevîlerde de kendisini gösterir. Cami ve medrese dışında tekkelerde resim hayli gelişmiş olmakla beraber bu resimleri sadece tekke mensupları görürlerdi. Mevlevîlikte, mimariden kılık kıyafete, sanattan gündelik hayatın çeşitli teamüllerine kadar geniş bir toplumsal değerler yelpazesini kuşatan bu üzeri örtük ifade tarzı, insan-ı kâmil olmaya aday sıradan Osmanlının kültür dağarcığını şekillendirmiş ve girdiği seyr ü sülûk boyunca ulaştığı mertebelere ona bir hayat tecrübesi olarak yeniden kazandırmıştır. Bir Bektaşî’nin ya da Mevlevî’nin, dahası bütün tasavvuf ehlinin hayata bakış tarzı, davranışlarını düzenleyen kurallar manzumesi, bu ifade tarzının ürünüdür. “Sufi Işığı” başlıklı bu sergide yer verilen “objeler” karşımızda elinde teber’i, keşkül’ü, teslim taşları, tarak ve musiki aletlerine dek uzayan, dervişlere ait oldukça zengin semboller dilinin günümüzdeki karşılığını aramaktadır. Günümüzde kendilerine arkaik bir yer edinebilen ve ancak müzelerde sergilenebilen bu mistik objeler aslında kullanımda oldukları dönemde bir seyyah için hayati önem taşımaktaydılar. Teber, seyyahı her türlü saldırıdan koruyan bir savunma silahı; keşkül, gurur ve kibirlerini yenmek için dilenmeye mecbur edilen dervişlerin, kendilerine verilen her çeşit kuru yiyeceği koydukları kabın adıydı. Örneğin Mevlevîlerin sema yaparlarken giydikleri tennure, “elif ”e benzediği için “elif”î nemed” denilen bir kuşakla bele oturtulur ve semazen vücuduyla “elif” harfinin sembolize ettiği vahdet anlayışını temsil ederdi. Bu sembol, yine Mevlevîlerin kullandıkları en önemli musikî enstrümanı olan ney’in biçim açısından “elif”e benzetilmesiyle devam etmiştir. Söz’den yazı’ya ve hüsnü- hattın istiften ritüele doğru genişleyen


bu kültürel doku, bir bakıma insan varlığını sembollerden ibaret bir hayat kozası içerisine almıştır. Bu öylesine kuşatıcı bir dünyadır ki, Söz’den Yazı’ya ve Yazı’dan Ritüel'e açılan kapının sırlı anahtarıdır; ancak ve ancak inançla açılır. Tekkelerin kapatıldığı 1925 tarihine kadar Mevlevîlik, Osmanlı toplumunda siyasi, sosyal ve kültürel bağlamda etkin roller üstlenmişti. Mesela, İstanbul Mevlevîhâneleri adeta birer konservatuvara dönüşmüş ve bu “mutfak”lardan musikîde adı bilinir, parlak simalar yetişmişti. Dolayısıyla bu inanç ve kültür yapılarını günümüzde de doğru analiz etmek, geregince davranmak icab etmektedir. “Sufi Işığı” başlıklı serginin bütününü oluşturan obje, halk resimleri ve çağdaş eserlere gelince; sergilenen bütün objeleri müze kurma arifesinde iken hiçbir tereddüt hissetmeden sunan Bilal Sütçü sanırım bu alanda dünyada eşine az rastlanır koleksiyonlardan birisine sahip ve konu üzerine ciddi bir doküman ve bellek oluşturma gayreti içerisinde. Keza Malik Aksel’in “Halk Resimleri” konusundaki hassasiyeti bilinir. Aksel, bu alanda bir tarih ve kültür arşivcisi, koleksiyoner ve açıklayıcı yazıları ile her dönem anlaşılır kıldığı hocalığı ile de Türkiye Sanat Tarihi’ne erişilmesi güç bir kaynak sunmuştur. Bu temayla ilgili sanat tarihimizde bazı sanatçıların çalışmalarını görmek mümkün. Mesela; Fahrelnisa Zeid’in “Dervişler”i, İlhan Koman’ın yuvarlak bir alan içerisinde, mekanik hareketlerle dönen “Mevlevi”si, yine Malik Aksel’in, Süleyman Seyyit’in, Fausto Zonaro ve Cevat Dereli’nin “Dervişler”i bu tema ile ilişkili örnekler olarak burada anılabilir. Serginin başka önemli bir başlığını oluşturan günümüz çağdaş sanatçıları bu derinlikli alanın Söz’den Yazı’ya, Yazı’dan Resme geçişin tematik ve sembolik izlerini oldukça güncel yorumlarla günümüz sanat izleyicisinin algısına sunmaktalar. Çünkü inanç gelenek gerektirir. Köken problemi olanlar gelenekle ilgilidir. Köken, insanları hatırlamaya doğru yönlendirir. İnsanlar ticari olarak da gelenekle ilgili olabiliyorlar. Entelektüel olarak gelenekle ilgili olanlar var bir de... Şimdi inanç ve köken grupları için geleneğin yenilenmesi söz konusu olamaz. Çünkü gelenek en kutsaldır.” Kendi kültürünün görsel mirasına yönelerek minyatürü, hat sanatını analiz eden Erol Akyavaş, dinsel ritüeller ve semboller aracılığıyla iletişim kurar bizimle.


Hz. Mevlânâ (6 Rebîu’l-evvel, 604) 30 Eylül 1207


Adı: Mevlânâ’nın asıl adı Muhammed Celâleddin’dir. Mevlânâ ve Rûmî de kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz mânâsına gelen Mevlânâ ismi O’na daha pek gençken Konya’da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizî ve Sultan Veled’den itibaren Mevlânâ’yı sevenler kullanmış, âdeta adı yerine sembol olmuştur. Rûmî, Anadolulu demektir. Mevlânâ’nın, Rûmî diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyâr-ı Rûm denilen Anadolu ülkesinin vilâyeti olan Konya’da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.

Doğum Yeri ve Yılı: Mevlânâ’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk kültür merkezi: Belh’tir. Mevlânâ’nın doğum tarihi ise (6 Rebîu’l-evvel, 604) 30 Eylül 1207’dir.

Nesebi (Soyu) : Asil bir aileye mensup olan Mevlânâ’nın annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşâhlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk Prensesi Melîke-i Cihan Emetullah Sultan’dır. Babası, Sultânü’l-Ulemâ (Alimlerin Sultânı) unvanıyla ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî’dir. Eflâki'ye göre Hüseyin Hatîbî, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir âlim idi. Din ilminin üstadı ve âlimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişâbûrlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi. Kaynaklar ve Mevlânâ’nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde Sultânü’l-Ulemâ Bahâeddin Veled’in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed’in (sav) torunu Hazret-i Hüseyin’e (ra) ; baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed’in seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk’a (ra) ulaştığını kaydediyorlar.


Babası Bahâeddin Veled Hazretleri’nin Şahsiyeti: Bahâeddin Veled, 1150’de Belh’de doğmuş, babası ve dedesinin mânevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddin-i Kübrâ (? -I221)’dan da feyz almıştır. Bahâeddin Veled bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mânâ sultânı idi. İlâhî hakikatler ve Rabbânî ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahâeddin Veled, Horasan diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan hiçbirşey almazdı; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi. Kaynakların ittifakla rivayetine göre devrinin âlimleri ve ulu müftüleri, Hazret-i Muhammed’in manevi işaretiyle, Bahâeddin Veled’e Sultanü’l-Ulemâ unvanını vermişlerdir. Bundan sonra da Bahâeddin Veled bu unvanla yâd edilmiştir. Bu unvanının verilişi Türklerin adetiyle de izah edilebilir. Türklerin güzel karakterlerini gösteren birçok âdetleri vardı. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin tanınmadan kaybolup gitmesine, unutulmasına razı olmazlardı. Onları halkın gözünde belirtmek , halkı ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere lâyık oldukları birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazîlete karşı saygı duygularını gösteren parlak bir delildir. Hattâ anane, gereğince imzaların üstünde bu unvanları kullanmaya mecburdurlar. Onlar kazandıkları bu unvanları kendileri için manevî bir rütbe sayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardı. Alimler gibi giyinen Bahâeddin Veled, adeti üzere sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle namazından sonra dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va’z ederdi.


Hz.Pir’in (Mevlânâ) Yolu “Tapımızda (yolumuzda) riyazat yok; burada hep lütuf var, bağış var. Hep sevgi, hep gönül alış, hep aşk, hep huzur var burada.” Hz. Mevlânâ (ks)                     


30 Eylül 1207 (6 Rebiülevvel 604) Belh’te doğdu Hz.Pir. Batması olmayacak bir doğmaydı bu, O’na göre batma değildi ölüm. Sadece tenden sıyrılmak, canın kafesten kurtulmasıydı. Düğün dernekti O’nun için ölüm. Rabbine varacağının sevinciyle başı dönmekteydi. Kendisini sağlığa kavuşturmak için uğraşanlara sağlık sizin olsun benim yolum vuslat yolu başka bir dileğim yoktur demekteydi. Belh’te doğan güneş, batıya doğru akmaktaydı bir müddet sonra. 1212-1213 (609610) yıllarında Hz.Pir’in ailesinin göçü başladı, babası Bahaeddin Veled (Sultanü’lUlema)   Hicaz’a, Şam’a ve sonunda Anadolu’ya doğru yol aldı, Larende'nin (Karaman) ardından son olarak Konya mekan  tutuldu. Kimler yoktu ki bu yolun üzerinde, devrin en büyük alimleri, Feridüddin ATTAR ,Muhiyiddin ARABİ, Seyyid Burhanettin ve Tirmizi. Mağrifet ve hakikat sahibi Allah dostları… Gönül gözü sonuna kadar açık erenler. Zira, Hz.Pir’i çocukken babasının arkasından yürüdüğünü gören Muhyiddin ARABİ: “Ne garip! Güneş ayın arkasından gidiyor” derken gönlünden gördüğüyle ne anlatmak istemiştir acaba? Bahaeddin Veled ve ailesi Anadolu’ya geldiklerinde Anadolu  Moğol istilasıyla kaynıyordu adeta, katliamlar kargaşa,mezhep çatışmaları, isyanlar, kardeş kanı dökmeler ve daha nice dayanılmaz acılar. İşte böyle bir dünyada Mevlana   gönüllere akacaktı. Serinletecekti masumların ruhlarını. Acılarla inleyen Anadolu insanına can olacaktı. Her  meclisinde, ağzını Kur’an-ı Kerim’le açıp Kur’an-ı Kerim’le kapatırken gönüllerdeki huzuru hissedecekti. O’nun dergahı umutsuzluk dergahı değildi. Bağışlamak, kapı açmak, gönül açmak, huzuru, buyur etmek vardı başköşeye , başlara taç etmek sevgiyi. Horasan’ın gülleri önce   Konya’da açmaya başlamıştı, sevdalar  tüter oldu Konya’nın ufuklarında, ilahi sevdalar. Hz.Pir, gönül bahçelerinin sultanı haline gelmeye başladı yavaş yavaş, girdiği her gönlü ihya etmekteydi. Karanlık gecelerde  ışıklar saçardı kapısı. Yolsuza yol, ayyaşa berduşa, umut kapısıydı. “Hoş görürdü  yaratılanı yaratandan ötürü”. Mevlana’ya göre İnsan-ı Kamil,  bağışlar, hüsn-ü misaldir, marifet ufkunun yükseltilmesinin peşindedir. “Hz. Pir  bir gün müritleriyle birlikte zikrederken bir sarhoş  aralarına girer Hz.Pir’in  üzerine doğru gelir, hemen müritleri sarhoşu yaka paça uzaklaştırmak ,dışarı atmak isterler, Hz. Pir müritlerine engel olmak isterken şunu der: “Şarabı adam içmiş sarhoşluğu siz yapmaktasınız”. Hz.Mevlana, alemi insanda, insanı alemde gören bir gözle, insanın özündeki cevheri aramasını ancak bu cevheri bulduğunda çok büyük vasıflara nail olunacağını söyler ve bir rubaisinde ( I,43) bunu şöyle dile getirir:


“ Canının içinde bir can var,o canı ara Dağının içinde bir hazine var,o hazineyi ara A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara Ama dışarıda değil,aradığını kendinde ara“ Ve aşk demiştir! Hz.Pir! Çektiği acılardan, üzerinde çıkan onlarca yangından ufukları kararmış Anadolu’nun ortasında. “Aşk” ne yapacaktı ki bunca sapkınlığın, hizipçiliğin, batıl düşüncenin ortasında. Neyi değiştirebilecekti? “Aşk” sevginin gönüldeki dozunun hesapsızca artmış haliyse Mesnevi’deki yazan şu sözleri dile getirmek herhalde aşkın ne yapabileceğine dair en büyük cevaptır: “Sevgiden acılıklar tatlılaşır Sevgiden bakırlar altın kesilir Sevgiden tortulu bulanık sular, arı duru su haline gelir Sevgiden dertler şifa bulur Sevgiden ölü dirilir Sevgiden padişahlar kul olur.” Mesnevî, II, 1529-1531) Mevlana’nın en büyük eseri olan Mesnevi’de ilahi aşkın, yüksek bir vecdin sınırsızlığı ve alemi nasıl kuşatabileceği anlatılmaktadır. Mesnevi’nin kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Dolayısıyla mesnevinin ilk söylediği, insanının kendisini sadece maddi manada görmemesi, manevi bir varlık olduğunu unutmaması gerektiğidir. Hz. Pir'in Mesnevi’si için onun ciğeri yanan aşıklara ilaç olacağını ve onlar için hazırlanmış manevi yiyeceklerin bulunduğu bir bahçe olduğunu  ifade eder. Hz. Pir, Allah’a olan aşkını bütün eserlerinde farklı  ama derin bir uslupla anlatmıştır. Gerek Divan-ı Kebir gerek Fihi Mafihinde gerekse diğerlerinde, başta aşk olmak üzere hep irfan , hikmet vardır. Aşk’ı musiki icra eder gibi süsleyerek ve kulağa çok hoş gelecek şekilde anlatır.Özellikle gazellerinde üslup okuyanı derinden etkiler. Hele ki okuyan bir aşık ise… Mevlana, Divan-ı Kebir’de de Mesnevi’de olduğu gibi sevginin ve aşkın gücünden ve yüceliğinden bahseder. Bazen bunu Şemsi Tebriz’i gibi kendisinde aşk çerağını yakmış bir gönül dostunun söyleşiyle ya da kendisine bunları yazdıran aşkı temsil eden,  alemde ne varsa hepsinin  diliyle yazar.


Mevlana’ya göre evrende her şey aşksa ve her şey aşktansa. (Rubai) Her kötülük aşkın karşısında çaresizdir. Şer’in aşkın karşısında boyun eğmekten ve çekip gitmekten başka yolu yoktur. Yaralara merhemdir , ucu bucağı yoktur aşkın , sınırı da. Her yolcunun yolu zamanı gelince  ondan  geçer, her yolun başı da aşktır, sonu da. Mevlana’nın yolu da şüphesiz aşk yoludur. Fuzuli’ye: “ Aşk imiş her varsa alemde.  İlim bir kil-u kal imiş ancak”           dedirtende aşk yolunun  yolcusu olmasındandır.

Mevlana Türbesi'nin Eski Görünümü


Hazret-i Mevlânâ’nın Babasıyla Belh’ten Çıkışları ve Konya’ya Gelişleri Belh’ten Göç Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Râzî, Bahâeddin Veled’in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden onu Harezmşah’a gammazladı. Bahâeddin Veled’in de gönlü Harezmşah’tan incindi ve Belh’i terk etti. Ancak araştırıcılar, Bahâeddin Veled’in Belh’ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını gösterirler. Göç Yolu Sultânü’l-Ulemâ, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişâbûr’a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat’a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultânü’l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled şu mânîdar cevâbı verir : “Allah’dan geldik, Allah’a gidiyoruz. Allah’dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur.” Bu söz, Şeyh Şehâbeddin-i Sühreverdî (1145-1235)’ye ulaştığında “Bu sözü Belhli Bahâeddin Veled’den başkası söyleyemez”. dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Şeyh Sühreverdî, katırından inip nezâketle Bahâeddin Veled’in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahâeddin Veled, Bağdat’ta üç günden fazla kalmadı ve Küfe yolundan Ka’be’ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Bahâeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlânâ olduğu halde, göç kervanıyla Şam’dan Malatya’ya, oradan Erzincan’a, oradan Karaman’a uğradılar. Karaman’da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya’yı seçip oraya yerleştiler.

Göç Yolunda Hazret-i Mevlânâ’ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar Şeyh Attar Hazretleri (ks) Belh’i terk ettikten sonra Bağdat’a doğru yola çıkan Bahâeddin Veled, Nişâbûr’a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Ferîdüddin-i Attar'la (1119-1221-1230) görüşüp sohbet eder. Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlânâ’nın nâsiyesindeki (alnındaki) kemâli görür ve ona Esrârname adlı eserini hediye eder ve babasına da : “Çok geçmeyecek ki bu senin oğlun âlemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır.” der. Şeyh-i Ekber Hazretleri (ks) Sultânü’l-Ulemâ, Hac farîzasım yerine getirdikten sonra dönüşte Şam’a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin Ibnü’l-Arabi'yle (1165-1240) görüştü. Şeyh-i Ekber,


Sultanü’l-Ulema’nın arkasında yürüyen Mevlânâ’ya bakarak “Sübhânallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!” demiştir.

Hazret-i Mevlânâ’nın Evlenmesi Karaman’da bulundukları 1225 tarihinde Mevlânâ, babasının buyruğuyla itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lâlâ’nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Bânû'yla evlendi. Mevlânâ dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındadır.

Hazret-i Mevlânâ’nın, Konya’ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu “Hak Teâlâ’nın Anadolu halkı hakkında büyük inayeti vardır ve Sıddîk-ı Ekber Hazretlerinin duâsıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete lâyık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah’ın aşk âleminden ve derûnî zevkten çok habersizdirler. Sebeplerin hakîkî yaratıcısı Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik âleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilâyetine çekip getirdi. Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki ledünnî (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamıyla (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan) irfan âleminin mahremi ve dünyâ ariflerinin hemdemi (canciğer arkadaşı) olsunlar.”

Hazret-i Mevlânâ’yı Yetiştiren Mutasavvıflar Sultânü’l-Ulemâ Şeyh Bahâeddin Veled Hazretleri (ks) Önceki bahislerde şahsiyetini belirtmeye çalıştığımız Bahâeddin Veled, Mevlânâ’nın ilk mürşididir. Yâni Mevlânâ’ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir. Bütün İslâm âleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahâeddin Veled, Selçukluların Sultânı Alâaddin Keykûbat’tan yakın alâka ve sonsuz hürmet görür. Bahâeddin Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde Selçukluların baş şehri Konya’yı şereflendirip yerleştikten kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alâaddin Keykûbat (saltanat müddeti 1219-1236), sarayında Bahâeddin Veled’in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevî terbiyesi altına girdi. Sultânü’l-Ulemâ’ya gönülden bağlı olan Sultan Alâaddin onu hayranlıkla şöyle över: “Heybetinden gönlüm tir tir titriyor; yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri gördükçe, gerçekliğim, dinim artıyor. Bu âlem, benden korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum; yâ Rabbî, bu ne hâl? İyice inandım ki o, cihanda nâdir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur.” Dünya sultânına hükmeden, eşsiz Allah dostu mânâ ve gönül sultânı Bahâeddin Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi âleme göçtü. Geriye Muhammed Celâleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maârif gibi bir eser bıraktı. Sultânü’l-Ulemâ, sâdece duygu ve düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı. Etrafındakilerini yetiştirdi ve onları dâima aydınlattı.

Bahâeddin Veled Hazretlerinin Eseri Maârif (ks) Maârif, Bahâeddin Veled’in meclislerindeki anlattıklarının va’z ve nasîhatlarının bizzat kendisi tarafından yazılarak bir araya getirilmesiyle meydâna gelmiş tasavvufî, ahlâkî bir eserdir. Konusu, muhtevası ve üslûbuyla birinci derecede tasavvufî bir eser olan Maârif hem kitabın kendi açısından hem de Mevlânâ üzerindeki tesiri bakımından büyük bir önem taşır.


Seyyid Burhâneddin Hazretlerini Bekleyiş Bahâeddin Veled’in irtihalinde Mevlânâ yirmidört yaşında idi. Babasının vasiyeti, dostlarının ve bütün halkın yalvarmalarıyla babasının makamına geçti, oturdu. Mevlânâ, babasından sonra, Seyyid Burhâneddin'le buluşuncaya kadar, bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halîfesi Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî, Konya’ya geldi. Mevlânâ onun manevî terbiyesi altına girdi. Seyyid Burhâneddin-i Muhakkik-i Tirmîzî Hazretleri (ks) Seyyid Burhâneddin, mertebesi çok yüksek, bir kâmil mürşid idi. Maârif adlı eseri irfanının delîlidir. Kendisine, dâima kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan denirdi. Seyyid Burhâneddin, tâ çocukluk yıllarında bir lala gibi omuzlarında taşıyıp dolaştırdığı, Mevlânâ’ya dedi ki: “Bilginde eşin yok, seçkinsin. Ama baban hâl (manevî makam) sahibiydi; sen de onu ara, kalden (sözden) geç. Onun sözlerini iki elinle kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol. Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihâna ışık saçmada güneşe benze. Sen zahiren babanın mîrasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy.” Mevlânâ babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlânâ candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin’i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kâmil mürşidin kılavuzluğuyla mücâhede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle (dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınarak perhizle) meşgul olup, o kâmil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mânâ sultânı oldu. Nitekim, Mesnevî’sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kâmil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir: “Piş, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkik gibi nur ol. Kendinden kurtuldun mu, tamâmiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu, sultan kesilirsin.”

Hazret-i Mevlânâ’nın Konya Dışına Seyahati Halep’e ve Şam’a Gidişi Mevlânâ, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhânedin’in izniyle Halep’e gitti. Halaviyye Medresesi’nde, fıkıh, tefsir ve usûl ilimlerinde üstün bir âlim olan Adîm oğlu Kemâleddin’den ders aldı. Mevlânâ, Halep’teki tahsilini bitirdikten sonra Şam’a geçti. Burada, ilmî incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam’daki âlimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti. Şam’da Şems-i Tebrîzî Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme Eflakî’ye göre Mevlânâ, Şam’da Şemseddin-i Tebrîzîyle de görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir: Şemseddin-i Tebrîzî, bir gün halkın arasında, Mevlânâ’nın elini yakalayıp öper ve ona: “Dünyânın sarrafı beni anla.” diye hitap eder ve kaybolur. İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya’ya gelecek ve Mevlânâyla içli dışlı sohbet edecektir.


Hazret-i Mevlânâ Kâmil Bir Mürşid Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya’ya dönen Mevlânâ, Seyyid Burhaneddin’in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yâni üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamâmını ibâdetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhâneddin, Mevlanâ’yı kucaklayıp öptü; takdir ve tebrikle: “Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan; nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemeyecek bir rahmete boğ; bu suret âleminin ölülerini kendi mânâ ve aşkınla dirilt.” dedi ve onu irşâdla görevlendirdi. Seyyid Burhâneddin, daha sonra, Mevlânâ’dan izin alıp Kayseri’ye gitmiş ve orada ebedî âleme göçmüştür (1241-1242). Türbesi Kayseri’dedir. Mevlânâ, Seyyid Burhâneddin ‘in Konya’dan ayrılışından sonra, irşad (Allah yolunu gösterme) ve tedris (öğretim) makamına geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarıyla yaptı. Rivayete göre dinî ilimleri tahsil eden dörtyüz talebesi ve onbinden çok müridi vardı. Hazret’i Mevlânâ’nın Dostları, Halîfeleri; Kendisine İlham Kaynağı Olan Mutasavvıflar

Şems’i Tebrîzî Hazretleri (ks) Bu zatın adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186’dır. Tebrizli Melekdâd oğlu Ali’nin oğlu olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanının yegâne şeyhi olarak gördüğü Tebrizli Şeyh Ebû Bekir Sellebâf’a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etti ve onun terbiye ve irşâdıyla yetişip olgunlaştı. Şems, ulaştığı manevî makama kanâat etmediğinden daha olgun mürşidler bulmak arzusuyla seyahate çıktı. Senelerce takati tükenircesine bir çok yerler dolaştı; zamanının ârifleriyle görüştü. Bu arifler, mânâ alemindeki uçuşundan kinaye olarak Şems’e,   Şems-i  Perende (Uçan Güneş) adını vermişlerdir. Şems, tâ çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine İlâhî aşka dalarak yaşayan bir şahsiyettir. Şems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan bir kâmil velidir. Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Şems’in bir gece kararı elden gitti, heyecan içinde idi. Allah’ın tecellilerine gömülüp mest olmuş bir halde münacatında: “Ey Allah’ım.’ Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum.” diye yalvardı. Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belh’li Sultânü’l-Ulemâ’nın oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi. Bu ilhamla Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi sabahı Konya’ya geldi.

Hazret-i Şems ile Hazret-i Mevlânâ’nın Buluşmaları: Mevlânâ ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet buluştular; görüştüler. Bu tarihte Şems altmış, Mevlânâ, otuzsekiz yaşında idi. Bu iki ilâhî âşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamıyla Hakk’a verdiler ve gönüllerine gelen ilâhî ilhamlarla sohbetlere koyuldular.


Sultan Veled der ki: “Ansıdın Şems gelip ona ulaştı; ona mâşûkluk (sevilen, sevgili olmanın) hâllerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlânâ’yı şaşılacak bir âleme çağırdı; öyle bir âleme ki, ne Türk gördü o âlemi ne Arap.”

Hazret-i Mevlânâ’nın Mâşûkluk Mertebesine Erişmesi Bu hususu Sultan Veled şöyle açıklar: “Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardır ki o, mâşûkluk durağıdır. Aleme bu mâşûkluk durağına dâir haber gelmemiş; bu durakta bulunanların ahvâlini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlânâ Celâleddin’i âşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmamış olan, mâşûkluk mertebesine eriştirmiştir. Esasen Mevlânâ, ecelde, mâşûkluk denizinin incisiydi; herşey döner, aslına varır.”

Kim, Kimi Aradı? Hatırlara gelebilecek, “Şems mi Mevlânâ’yı aradı; Mevlânâ mı Şems’i?” sorusuna şöyle cevap verebiliriz: Şems, Mevlânâ’yı; Mevlânâ da Şems’i aramıştır. Şems Mevlânâ’ya âşık ve taliptir; Mevlânâ da Şems’e âşık ve taliptir. Çünkü âşık, aynı zamanda maşuk; maşuk aynı zamanda âşıktır. Mevlânâ der ki: “Dilberler (gönlü alıp götürenler, mânevi güzeller) âşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, âşıklara avlanmışlardır. Kimi âşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, âşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da. Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar.”

Hazret-i Mevlânâ’nın Mânevi Yolculuğundaki Safhaları: Mevlânâ, manevî yolculuğunu, olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır. “Hamdım, piştim, yandım.” Mevlânâ’nın pişmesi, babası Sultânü’l-Ulemâ Bahâeddin Veled ve Seyyid Burhâneddin’in feyizli nefesleriyle; yanması da Şems’in nurlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ateşiyledir.

Hazret-i Mevlânâ ile Hazret-i Şems Hakkında Mevlânâ, Şems'le Konya’da buluştuğu zaman tamamıyla kemâle ermiş bir şahsiyetti.


Şems, Mevlânâ’ya ayna oldu. Mevlânâ, Şems’in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine âşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlânâ, gönlündeki Allah aşkını Şems’te yaşattı. Mevlânâ’nın Şems’e karşı olan sevgisi, Allah’a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür); çünkü Mevlânâ, Şems’te Allah cemâlinin parlak tecellîlerini görüyordu. Mevlânâ açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesîm oldu. Mevlânâ bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlânâ zâten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı. Şems ile Mevlânâ üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyleyelim: Şems, Mevlânâ’yı ateşledi; ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki alevleri içinde kendi de yandı.

Şems’i Tebrîzî Hazretleri’nin Konya’dan Ayrılışı Şems'le buluşan Mevlânâ, artık vaktini Şems’in sohbetine hasretmiş, Şems’in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir âleme girmişti. Şems’in cazibesinde yana yana dönüyor, ilâhî aşkla kendinden geçercesine Semâ ediyordu. Bu iki ilâhî dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten âciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlânâ’nın yalvarmalarına rağmen, Konya’dan Şam’a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe).

Hazret-i Şems’in Konya’ya Dönüşü Şems’in ayrılığından derin bir ıztırâba düşen Mevlânâ, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled’in başkanlığındaki kafileyle Şam’a, Şems’e gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle Şam’a vardı, Şems’i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygıyla Şems’e sundu. Şems: “Muhammedi tavırlı ve ahlâklı Mevlânâ’nın arzusu kâfidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkılabilir?” diyerek, Mevlânâ’nın dâvetine icabet etti ve 1247’de, Sultan Veled’in kafilesiyle, Konya’ya döndü.

Hazret-i Şems’in Kayboluşu Şems’in Konya’ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlânâ da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems’in şerefine ziyafetler verildi; Semâ meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi; dedikodular ve can sıkıcı durumlar yeniden başladı. Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi; Sultan Veled’e dedi ki: “Gördün ya, azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlânâ’nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırmak, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öylesine bir gideceğim ki hiç kimse benim nerede olduğumu bilemeyecek. Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece birçok yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremeyecek.” İşte Sultan Veled’e böyle yakınan Şems, 1247-1248 tarihinde Konya’dan ansızın gidip kayboldu. Şems’in kayboluşundan sonra Mevlânâ, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems’i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükrânelerde bulunuyordu.


Bir gün, bir adam, Şems’i Şam’da gördüm diye haber verdi. Mevlânâ buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlardan birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems’i hiç görmemiştir, dediğinde Mevlânâ şu cevabı vermiştir: “Evet, onun verdiği bu yalan haber için üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim.” Hazret-i Mevlânâ’nın, Şems-i Tebrîzî Hazretlerini Aramak için Şam’a Gidişi Mevlânâ, Şems’i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam’a gitti. Yine Şems’i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 12481250 yıllan arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled’in ifadesiyle Mevlânâ, Şam’da suret bakımından Tebrizli Şems’i bulamadı; ama mânâ yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems’i, kendinde gördü ve dedi ki: “Beden bakımından ondan ayrıyım; ama bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kişi! ister onu gör, ister beni. Ben O’yum, O da ben.”

Konyalı Kuyumcu Şeyh Selâhaddin Hazretleri (ks) Yağıbasan’ın oğlu Konyalı Zerkûb (Kuyumcu) diye tanınan Şeyh Selâhaddin Feridun, Konya civarındaki bir gölün kenarında balıkçılıkla geçinen bir ailedendir. Ümmî olarak bilinen Şeyh Selâhaddin, gençliğinde Seyyid Burhâneddin’in terbiyesine girmiş, onun sohbetlerinde pişmiş, onun feyziyle olgunlaşmış, kâmil bir insandır. Ayrıca Şems’in sohbetlerinde de bulunmuş, ondan da feyz almıştır. Mevlânâ ile Şems buluşmalarında, altı ay Şeyh Selâhaddin’in hücresinde sohbet etmişlerdir. Onlara hizmet edebilme şerefine ve sohbetlerinde bulunabilme bahtiyarlığına eren zât, Şeyh Selâhaddin’dir. Şeyh Selâhaddin, kuyumcu dükkânında altın varak yaparak, helâlinden para kazanmak ve manevî hâlini kuvvetlendirmekle uğraşırdı.

Hazret-i Mevlânâ’nın Vecdle Semâsı Şeyh Selâhaddin’in, Mevlânâyla tanışması tâ Seyyid Burhâneddin’in manevî terbiyesi altına girdiği tarihte başlar; fakat bütün sevgilerden tamamen vazgeçip Mevlânâ’ya manen bağlanmasına ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep şu hâdisedir: Mevlânâ bir gün Şeyh Selâhaddin’in Kuyumcular çarşısındaki dükkânının önünden geçmektedir, içerde varak yapmak için çekiçle altın dövmekte olan Kuyumcu Şeyh Selâhaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlânâ, o hoş seslerin ahenkle cezbelenir (Allah tarafından manen çekilerek irâdesi elden gider) ve vecdle (kendinden geçip İlâhî aşka dalarak) Semâ etmeye başlar. Dışarıda Mevlânâ’nın Semâ ettiğini gören Şeyh Selâhaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Semâ ettiğini anlayınca, altınının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de dışarı fırlar ve Mevlânâ’nın ayaklarına kapanır.”

Hazret-i Mevlânâ’nın, Şeyh Selâhaddin Hazretleri’ni Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi Mevlânâ, son Şam seyahatinde, mânâ yönünden Şems’i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vazgeçti ve kendisine Şeyh Selâhaddin’i dost ve hemdem olarak seçti.


Mevlânâ, Şems’e duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının aynısını Şeyh Selâhaddin’e de gösterdi ve bu zatla sükun buldu. Mevlânâ, Allah’ın cemâl tecellileri içinde ruhen manevî bir âlemde yaşadığından, müridlerinin irşadıyla bizzat uğraşamamış ve onların irşad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından birini tayin etmiştir, işte Şeyh Selâhaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur. Mevlânâ, Şeyh Selâhaddin’e yalnız manevî bir bağ ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı, hakkında “Benim sağ gözüm” diyerek iltifatta bulunduğu Fatma Hatun’u, oğlu Sultan Veled’e almak suretiyle aralarında bir akrabalık bağı da kurdu. Hazret-i Mevlânâ’nın Çelebi Hüsâmeddin’i Kendisine Hemdem ve Halîfe Seçmesi Mevlânâ, Şeyh Selâhaddin’den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsâmeddin’i seçti ve dostlarına şöyle dedi: “Ona baş eğin, önünde âcizcesine kanatlarınızı yere gerin! Bütün buyruklarını yerine getirin; sevgisini canınızın tâ içine ekin. O rahmet mâdenidir, Allah nurudur.”  Mevlânâ’nın bu buyruğu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled’in diliyle: “Bütün dostlar, onun lütuf suyuna testi kesildiler. Şems’e ve Şeyh Selâhaddin’e yapmış oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden Çelebi Hüsâmeddin’e itaat ettiler.” Çelebi Hüsâmeddin onbeş sene Mevlânâ’nın şerefli sohbetinde bulundu. Mevlânâ’dan sonra da dokuz sene irşad makamında, Mevlânâ’nın postunda oturdu.

Çelebi Hüsâmeddin Hazretleri’nin Değeri Mevlânâ, ancak Çelebi Hüsâmeddin’in bulunduğu mecliste rahat bulur, huzur duyar, coşup mânâlar saçar, hakikat ilminden bahisler açardı. Mevlânâ’ya göre, hakikatler memesinden mânâlar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsâmeddin’dir. Mesnevî’sinde bu mânâya işaretle şöyle der: “Bu söz, can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor. Dinleyen susuz ve arayıcı olursa, va’zeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir. Kapımdan içeri, nâ-mahrem girince, harem halkı, perde arkasına girer, gizlenir. Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi açarlar. Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır. Çengin zir (en ince) ve bam (en kaim) nağmeleri, nasıl olur da sağır kulak için terennüm edilir? Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı.


Koku duyan için yarattı; koku almayan için değil.” İşte İslâmî Tasavvuf Edebiyatının en büyük didaktik şaheseri olan Mesnevî’yi Çelebi Hüsâmeddin, Mevlânâ’nın tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çıkarmıştır.

Çelebi Hüsâmeddin Hakkında Mevlânâ’nın kırk yıl samimiyetle hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsâlâr, Risâle’sinde, Çelebi Hüsâmeddin’in değerini şu cümlelerle belirtiyor : “Hakikatte Hüdâvendigâr Hazretlerimizin tam mazharı Çelebi Hüsâmeddin idi ve bütün Mesnevî-i Şerif O’nun ricasıyla yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk ehli, kendilerine bahşedilen Mesnevî’nin yalnızca yazılması hususunda kıyamete kadar Çelebi Hüsameddin’e teşekkür etseler, yine şükran borçlarını ödeyemezler.”

Mesnevi’nin Yazılışı Eflâkî, Mesnevî’nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki: “Mevlânâ Hazretleri, asil kişilerin sultânı Çelebi Hüsâmeddin’in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Semâ ederken, hamamda otururken, ayakta, sükûnet ve hareket hâlinde dâima Mesnevi’yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki akşamdan başlayarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsâmeddin de bunu sür’atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlânâ’ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsâmeddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu.” Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yıllan arasında sona erdi.

Hazret-i Mevlânâ’nın Bakî Âleme Göçüşü Mevlânâ, Çelebi Hüsâmeddin'le tam onbeş sene güzel demler, hoş sofalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yaşadı. Dostları O’nun cemâlinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlânâ, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedî cemâl âlemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlânâ’nın hastalık haberi Konya’da yayıldığı zaman ahâli, şifâlar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.

Şeyh Sadreddin-i Konevî Hazretleri’nin Ziyareti Şeyh Sadreddin (? - 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlânâ’ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyân edip “Allah yakın zamanda şifâlar versin. Hastalık âhirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz âlemin canısınız, inşâallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz” diye temennide bulundu. Bunun üzerine Mevlânâ: “Bundan sonra Allah sizlere şifâ versin. Âşığın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?” dedi. Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte ağlıyarak kalkıp gitti.


Hazret-i Mevlânâ’nın Hanımına Cevâbı Mevlânâ, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu; fakat onlar, bedenen de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı. Mevlânâ’nın hanımı, Mevlânâ’ya hitaben: “Ey âlemin nuru, ey âdemin canı.’ Bizi bırakıp nereye gideceksin?” diyerek ağlıyor ve ilâve ediyordu: “Hudâvendigâr Hazretleri’nin dünyayı hakikat ve mânâlarla doldurması için üçyüz veya dörtyüz yıllık ömrünün olması lâzımdı.” Mevlânâ da cevaben: “Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrûd’uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak âleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben, insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım; yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah’ın sevgili dostunun, Hazreti Muhammed’in yanına döneceğimiz umulur.”  dedi.

Hazret-i Mevlânâ’nın Tavsiye Ettiği Bir Dua Mevlânâ son demlerindeyken dostu Sırâceddin-i Tatarî’yi yanına çağırarak, kendisine şu duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında okumasını tavsiye etmiştir: “Yâ Rabbî! Bana, ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek, seni teşbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü artıracak bir sıhhat ver. Ey merhamet edenlerin merhametlisi! Merhametinle bu duamı kabul et.”

Hazret-i Mevlânâ’nın Vasiyeti “Ben Size, gizli ve alenî, Allah’dan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, dâima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefâsına dayanmanızı, avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı,kerem sahibi olan sâlih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az e öz olanıdır. Hamd, yanlız tek olan Allah’a mahsustur. Tevhîd ehline selâm olsun.’’

Şeb-i Arûs İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, 5 Cemâziye’l-Ahir, 672 (17 Aralık, 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığıyla bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet âleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arûs derler. Hazret-i Mevlânâ’nın Cenaze Merasimi Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük, büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlânâ’nın cenaze merasimine katıldı. Müslümanlar, müslüman olmayanları sopa ve kılıçla savmaya çalışarak, onlara “Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultânı Mevlânâ bizimdir, bizim imâmımızdır” diyorlardı. Onlar da şu cevabı veriyorlardı: “Biz Musa’nın, İsa’nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini


onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridiyseniz, biz de onun muhibbiyiz. Mevlânâ Hazretleri’nin zâtı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunun hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır. Mevlânâ ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü?”

Hazret-i Mevlânâ’ya Yeşil Kubbe Mevlânâ’ya Yeşil Kubbe denilen Türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser’in gayreti ve Emir Pervane’nin eşi (Sultan II. Gıyâseddin Keyhüsrev’in kızı) Gürcü Hatun’un yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı. Türbe’nin mîmârı, Tebrizli Bedreddin’dir. Selimoğlu Abdülvâhid adlı bir sanatkar da Mevlânâ’nın kabri üzerine, Selçuklu oymacılığının şaheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yapmıştır. Bu sanduka bugün, Sultân’ül-Ulemâ Bahâeddin Veled’in kabri üzerindedir. Hazret-i Mevlânâ’nın Ölüme ve Mezara Bakışı “Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme. Bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmadı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür; ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryâd etsin? Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hâyuhûyun, mekânsızlık âleminin fezâsındadır.”


BESMELE 26x53 cm Mehmet Çebi Koleksiyonu 36

Sessizli⁄in Dili


BESMELE 70x32 cm Remzi Gür Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 37


TEKKE LEVHASI Allah (cc) Yarıçap: 18 cm Şahin Paksoy Koleksiyonu 38

Sessizli⁄in Dili


TEKKE LEVHASI Hz. Muhammed (sav) Yarıçap: 18 cm Şahin Paksoy Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 39


HZ. MEVLÂNA TEKKESİ Gravür Mevlânâ Dergahı’nın 1300’lü yıllardaki görüntüsü 40x60 cm Şahin Paksoy Koleksiyonu 40

Sessizli⁄in Dili


FERMAN Sultan I. Abdülaziz (1861-1876) 9 satır, kağıt üzerine siyah ve kırmızı mürekkep, tuğralı, berat. 80x62 cm “Kastamonu’da Ahmet Dede Sultan Dergahı Vakıf Mütevelliğine Ahmed Ziyaüddin İbn-i Derviş’in atandığına dair berattır.” Remzi Gür Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 41


RIFAT ÇETECİ Derviş Portresi Tuval üzerine yağlıboya 40x30 cm Mehmet Çebi Koleksiyonu

42

Sessizli⁄in Dili


TEKKE LEVHASI 19. yüzyıl 40x60 cm Şahin Paksoy Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 43


44

Sessizli⁄in Dili

TEKKE LEVHASI Ya Hz. El Aşıkin Muhammed Mevlana Celaleddin Gaddesallahu Sırrihi Aziz (Allah Sırrını Aziz Etsin) 58x43 cm Şahin Paksoy Koleksiyonu


TEKKE LEVHASI Muhammed Celaleddin Ya Hz. Mevlana 58x43 cm Şahin Paksoy Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 45


TEKKE LEVHASI Ahşap üzerine marufle kağıt 41x31 cm Şahin Paksoy Koleksiyonu 46

Sessizli⁄in Dili


TEKKE LEVHASI Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Hu 57x49 cm Şahin Paksoy Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 47


TEKKE LEVHASI Ahşap üzerine sedef kakmalı, Sikke formunda Allah Üç boyutlu Mevlevî levhası 28x36 cm Remzi Gür Koleksiyonu


CAMALTI TEKKE LEVHASI 59x44 cm Şahin Paksoy Koleksiyonu

50

Sessizli⁄in Dili


CAMALTI TEKKE LEVHASI 39x59 cm Özel Koleksiyon

Sessizli⁄in Dili 51


TEKKE LEVHASI 34x43 cm Mahmut Köylü Koleksiyonu

52

Sessizli⁄in Dili


TEKKE LEVHASI 45x45 cm Mahmut Köylü Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 53


SİKKE FORMLU TEKKE LEVHASI Kumaş üzerine işleme 65x56 cm Mahmut Köylü Koleksiyonu

54

Sessizli⁄in Dili

SİKKE FORMLU TEKKE LEVHASI Kumaş üzerine işleme 57x63 cm Mahmut Köylü Koleksiyonu


SİKKE FORMLU TEKKE LEVHASI Kumaş üzerine işleme 65x70 cm Mahmut Köylü Koleksiyonu

SİKKE FORMLU TEKKE LEVHASI Kumaş üzerine işleme 40x32 cm Mahmut Köylü Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 55


56

Sessizli⁄in Dili

SİKKE FORMLU TEKKE LEVHASI Camaltı, 19. yüzyıl 52x43 cm Mahmut Köylü Koleksiyonu


SİKKE FORMLU TEKKE LEVHASI Dekupe, metal kesim 40x36 cm Mahmut Köylü Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 57


58

Sessizliâ „in Dili


TEKKE LEVHASI Tuval üzerine karışık teknik 40x60 cm ADELL Armatür Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 59


TEKKE LEVHASI Gravür 19. yüzyıl Çap 30 cm Özel Koleksiyon 60

Sessizli⁄in Dili


CAMALTI TEKKE LEVHASI 19. yüzyıl sonu 50x35 cm Özel Koleksiyon

Sessizli⁄in Dili 61


TEKKE İŞİ HAT ÇALIŞMASI Anonim Dekupe, ağaç işçilik, 99x69 cm ADELL Armatür Koleksiyonu


TEKKE LEVHASI Mevlevi Sikkesi formunda, sedef kakmalı Tekke işi levha. Ya Hz. Muhammed Mevlana Celaleddin Gaddesallahu Sırrihi (Allah Sırrını Aziz Etsin) 15x9 cm Ercan Topçu Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 65


TEKKE LEVHASI 55x78 cm Mehmet Çebi Koleksiyonu

66

Sessizli⁄in Dili


SİKKE FORMLU TEKKE LEVHASI Kumaş üzerine iplik işleme 40x60 cm Mahmut Köylü Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 67


SİKKE FORMLU TEKKE LEVHASI Kumaş üzerine boyama 40x60 cm Mahmut Köylü Koleksiyonu 68

Sessizli⁄in Dili


SİKKE FORMLU TEKKE İŞİ KOLYE UCU ADELL Armatür Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 69


70

Sessizli⁄in Dili

FATİH ÖZKAFA İki Dost (Hz. Muhammed s.a.v. ve Hz. Mevlana) Tezhip: Nadir Tatar 72x53 cm Ercan Topçu Koleksiyonu


“Candan cana görkemli giden bir yol var, Gönlüm uyanık, o yolda sevdayı arar, Hoştur gönlüm, hoştur-saf bir su gibi, Saf bir su ışıldar Aya saf ayna tutar MESNEVİ’DEN Hat: Ali Toy / Kaligrafi: Etem Çalışkan 80x32 cm, 2007 Ahmet Hamdi Topçu Koleksiyonu.

Sessizli⁄in Dili 71


BEŞİKTAŞ MEVLEVİHANESİ Bugün Ortaköy’de Çırağan Sarayı’nın olduğu yerde yıllarca

levhasıdır. Bu meydanın üç tarafı billur, necef ve moran

hizmet veren Beşiktaş Mevlihanesi İstanbul’un belli başlı

camlardır. Şeyhi Mübarek Hasan Dede'dir, zamanımızda

tekkelerinden birisi olarak Seyahatname’de anlatılmakta-

110 yaşında duası kabul olu­nur bir kimse idi. Mukabele

dır. Beşiktaş’ta yıkıldıktan sonra, Eyüp’te “Bahariye Mev-

günleri kürsüde Mesnevî-yi Şerif okurken bazı zaman

levihanesi” olarak devam etmiştir. Dini musikimizin pek

kendilerine bir vecd gelip, "Bu gece dersimizi Hz. Mev-

çok önemli bestekarının yetiştiği bir dergah olan Bahariye

lânâ'dan öylece okuyup hazır ihvana da öylece okuruz."

Mevlihanesi de geçirdiği yangınla yok olmuştur. Kaderin

diye ders verirdi. Sonra damadı Neyzen Derviş Yusuf Celâ-

garip tecellisi Beşiktaş Mevlevihanesi yıkılarak Çırağan

li şeyh olup Mesnevi okuturken birkaç kere mest olarak

Sarayı yapılmış, orası da geçirdiği yangınlarla uzun yıllar

kendisini kürsüden aşağı dervişlerin üstüne atar, semâ

harabe halinde yaşamıştır.

edip döndükçe kaşı, gözleri yüzü bile görün­mezdi. Öyle bir

Seyahatname’de Beşiktaş Mevlevihanesi

semâ ederdi ki bütün dervişler hayrette kalırdı. Böy­le bir

De­niz kıyısında, semahanesi denize bakan iki katlı mev-

İlahî aşkla kendinden geçmiş, ateş parçası gibi celâl sahi-

levîhanedir ki İstanbul'da ve başka diyarda benzeri yok-

bi kim­se olduğundan Şeyh Yusuf Celâlî derlerdi. Bu kere

tur. Semahanesi bir sanatlı tavan kırmızı renkli kubbedir

cemâli mahalli ol­duğunda başına toplanan bütün âşıklar

ki şimdiki ustalar ona benzer bir kub­be yapamazlar. Gayet

Mevlânâ'nın neyini çalınca semâ etmişlerdir. Bazı yerde

yüksek ve beğenilir bir kubbedir. Fukara odala­rı batı ta-

ceng çalınca bütün âşıklar mest olurdu.

rafında mamurdur. Semahane Meydanı baştanbaşa ceviz

MEHMET HAKAN ÇAĞLAR 60x80 cm Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesindeki Beşiktaş Mevlevihanesi 72

Sessizli⁄in Dili


ANONİM Mevlana Türbesi ve Semazen Ahşap üzerine yağlıboya Yarıçap: 13,5 cm Şahin Paksoy Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 73


HİLYE-İ ŞERİF Peygamberimiz Hz. Muhammed’in vücut yapısına ve üstün özelliklerine, güzelliklerine dair Hz. Ali’nin naklettiği Hadis-i Şerif’in özel kompozisyonla yapılmış levhası. XVIII. Yüzyıldan itibaren görülmeye başlar. En eski örneği Hattat Hafız Osman’a ait olduğu için ilk defa onun tarafından levha halinde yazıldığı kabul edilir. Giderek yaygınlaşmıştır. Hilye-i Saadet levhasını bulundurmak başlı başına bir arzu halini alarak benimsenmiştir. “Hilye-i Saâdet” levhaları bir Türk zevk ve estetiğinin, Sevgili Peygamberimize (sav) duyulan berrak ve derin muhabbet, bağlılık, hürmet ve özlemin tezahürüdür. “Süs” manasına gelen “Hilye” kelimesi, “Hilye-i Saâdet”, Hilye-i Nebevî” şeklinde hat çevrelerinde çok büyük değer ve yere sahiptir. Daha çok Hz. Ali’nin rivâyeti olan metin yazıla gelmiştir. Hilye-i Şerif levhasında başlıca şu kısımlar bulunur. 1) Baş Makam: Buraya mutlaka Besmele yazılır. 2) Göbek: Hadis’in büyük kısmı buraya yerleştirilir. Daire, oval, dikdörtgen şeklinde düzenlenmiştir. 3) Hilâl: Sıvama altın veya altın üstüne süs motifleriyle kaplanan bu bölüm, göbek olarak bırakılabilir. Hz. Peygamberimiz, dünyayı aydınlattığı için güneş ve aya benzetilmiş ve çevresini de “Hilâl” şeklinde göstererek kompoze edilmiştir.

74

Sessizli⁄in Dili

4) Köşeler: Bunların dışında en gösterişli yer, dikdörtgende oluşan köşelerdir. Buraya “İlk Dört Halife” (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali)’nin isimleri yazılır. Buraya bazen Peygamber Efendimiz’in (sav) dört ünlü adı olan (Ahmed, Mahmud, Hâmid, Hamîd) yazılabilir. Cennetle müjdelenmiş (Aşere-i Mübeşşere) sahibinin isimlerinin yazıldığı örneklerde nvardır. 5) Ayet-i Kerime: Sevgili Peygamberimiz ile alâkalı bir Âyeti – i Kerime’nin yer aldığı kısım. En çok görülen: “Biz seni âlemlere ancak rahmet olsun diye gönderdik.” (21/107) meâlinde olanıdır. 6) Etek: Hadis – i Şerif ’in devamı ve dua satırlarının yer aldığı alt kısımdır. “Ketabe” satırı da bunun sonunda bulunur. 7) Koltuk: “Etek” kısmının iki yanında meydana gelen boşluklara denir. Burası çok nefis şekilde tezyin edilerek bezenir. Burada Peygamberimizin iki torunu olan Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in adlarının yer aldığı da olur. Bu yaygın ve genel durumdan farklı olarak düzenlenmiş, şekillendirilmiş kompozisyonlar da vardır. Hilye yazımında Sülüs-Nesih, Muhakkak Sülüs-Nesih , Ta’lik hatlarının kullanılması dikkati çeker. Cepte taşınabilmesi için çok küçük ebatta olanlar bulunduğu gibi, orta boyda ve iki buçuk metre boyunda yazılmışları da vardır.


HİLYE-İ ŞERİF Gravür, 1900'lü yıllar 70x50 cm Özel Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 75


Ey haşâ pehluyi zamm boşluk edenin en bihteri Dâhi anın hayrı kim zamm eyleye hak ü serâ “Ey aihrete göç edenlerin ve toprağı kucaklayanların en hayırlısı, senden daha büyük ve topluma yararlı başka bir insan var mıdır?” Hz. Ali (ra)

TAÇ, BAŞLIK Her tarikat farklı bir taç benimsemiştir. Taçların renkleri, terkleri(dikişleri), destarları (sarık bezi) farklı birer anlam ve sırlar içermektedir. Evliya Çelebi ilk defa taç giyenin Hz. Adem (sa)olduğunu, gönderilmiş yüz yirmi dört bin peygambere Tac-ı Nübüvvet yani, peygamberlik tacı verildiği, son peygamber Hz. Muhamme'de (sav) Miraç gecesi bizzat Allah’ın taç verdiği ve bunun peygamberlere baş tacı olduğu, o tacı Ehli Beyt’in giydiği onlardan başkasına nasip olmadığını yazmıştır. “Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil Gönlünü derviş eden hırkaya muhtaç değil”


SİKKE Dastarlı Yün Derviş Başlığı 19. Yüzyıl Yükseklik 30 cm, Çap 25cm Mahmut Köylü Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 77


MUSİKÎ ALETLERİ Ney, Zilli Maşa, Növbe, Çarpare, Nefir ve Def Nevbe yani çalgı aletleri, harp aletleri kullanımı tarikatlara göre farklılıklar arz etmektedir. Halil'e Habil'in koçu kabul edilip göğe yükselirken Habil'in sevinip koyunun ürküp geri dönmemesi için iki taş alıp birbirine vurarak ses çıkartmasından gelmiştir. Tarikat ehli de bayram günlerinde ya da diğer mutluluk zamanlarında zikir meclislerinde, tevhid neşesi, Allah aşkının verdiği zevk ve şevk altında iken “halile” veya “çarpare” denilen aletleri Habil’in sünnetine uyarak çalarlar. Def de Peygamber Efendimizin Medine’ye girişlerinde ve savaş meydanlarında çalındığı olmuştur. Çeşitli tarikatlar kendilerine has olmak üzere “burhan” gösterirler. Kadiriyye, vecd halinda aşk ateşine dalar, Rifaiyye harp aletlerine vurur, Bedeviyye kızgın saç üzerinde zikr eder, Sa’diyye “müncemid” yani tokmak kullanır. Rifaiyye tarikatında harp aletleri ile oynamanın sebebi şudur: Hz.Pir Seyyid Ahmed er-Rifai(k.s.) Ravza’ya varınca “Ey Atam! Benim Seyyid olduğumu kabul etmiyorlar” detince Ravza-i Mutahhara’dan Resulullah’ın (sav) eli zuhur etti ve “Evladım!” sesi işitildi. Müritleri de bunu görüp işittiler. İstiğrak ve vecd haline dalan müritlerin kimisi kendini taşa çarptı, kimisi taşla kendisini dövdü, kimisi de harp aletleriyle kendisine vurdu. Daha pek çok haller göründü. O zamandan bu zamana kadar Hz. Rifai’ye bağlı olanlarda bu hal görülür.

78

Sessizli⁄in Dili

“Dinle ney’den kim hikâyet etmede Ayrılıklardan şikâyet etmede Der kamışlıktan kopardılar beni Nalişim zar eyledi merdü zeni Şerha şerha eylesün sinem firak Eyleyem ta şerh-i derd-i iştiyak Herkim aslında ola dur ü cüda Rüzgâr-ı vaslı eyler mukteda.’’ Hz. Mevlâna Celaladdin-i Rumi


NEY Bütün Mesnevî yorumcuları, ayrılıklardan şikâyet eden ve kamışlıktan koparıldığı günden beri aşk ve hasret ateşiyle yanıp tutuşan ney’in, elest bezmindeki bir oluşu ve benzersiz bir musiki gibi hatırlanan “Elestübirabbikküm?” “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabını özleyen İnsân-ı Kâmil’i temsil ettiği görüşündedirler. Kamışlık (neyistan) ise öz yurttur, birlik ve beka âlemidir.

Sessizli⁄in Dili 79


80

Sessizliâ „in Dili


Sessizliâ „in Dili 81


TEBER Teber ve nize derviş çeyizlerindendir. Teber bir çeşit baltadır ki sapı uzun ve başı demir temrenli yani süngülü ve ağzı sapının tulu (boyu) hizasında olan savaş aletidir. Derviş fukaralarının eline, mürşidin izniyle tekbir ve gülbang okunarak verilir. Vilayetler, çöller ve dağlar dolaştığında çeşitli zararlı hayvanlar ve haşeratı def etmek için yanlarında ve omuzlarında taşırlar. Teber ve nize, Hz. Peygamber’in ashabından Hassan bin Sabit’in sünnetidir. Hz. Peygamber, Hassan’a bir nize hediye etmiş ve ”Ey Hassan! Her nereye gidersen bu nizeyi yanında taşı “ buyurmuştur. Hz. Ali de bu emri yerine getirenler arasındadır.

82

Sessizli⁄in Dili


Sessizliâ „in Dili 83


KEŞKÜL “Genc-i Karun Keşkül-i Mecnun” Devamlı seyahat eden dervişlerin yiyecek ve içecek saklama kabı olarak kullandıkları keşkül, eşsiz şekliyle dünyanın “deniz” veya “çifte ceviz” olarak bilinen en büyük tohumudur. Keşkül kelimesi, bir zamanlar bu nesnenin omuz üstünde taşındığına işaret ediyor. Çünkü taşımak anlamına gelen Farsça “kash” ve “kashidan” veya şimdiki hâliyle “keshidan” ve omuz anlamına gelen “kul” kelimesinden meydana geliyor. Şeyh Yahya Agâh Efendi ”Mecmuatüzzarâif ” adlı eserinde keşkülün kerametlerine dâir rivâyetler aktarır. Kadiri şeyhinin emriyle Mısır’a gelen Kaygusuz Sultan, o sırada sıkıntılı bir hâlde bulunan Mısır melikinin sıkıntısını giderince Melik kendisine, “Ne muradın varsa göreceğim.” der. Kaygusuz da keşkülünü pirinçle doldurmalarını ister. Melik, “isteye isteye bir keşkülcük pirinç mi istiyorsun?” diye hayret edince, “Siz doldurun.” diye ısrar eder. Neticede keşküle pirinç konmaya başlanır. Ancak çuvallarla pirinç konduğu hâlde keşkül bir türlü dolmaz. Nihayet bir müddet sonra keşkül dolar. İşin hakikati ise o zaman anlaşılır. Meğer pirinçler Halep’teki Kaygusuz’un şeyhinin tekkesine gitmekteymiş ve şeyhi: “El verir, yeter.” deyince ye kadar da keşkül dolmamış. Özet olarak “Bir derviş çeyizi olan keşkül sembolik olarak pek çok sırrı içinde barındırır.”

84

Sessizli⁄in Dili


KEŞKÜL Hindistan Cevizi 19. yüzyıl başları Şahin Paksoy Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 85


TEKKE TESBİHİ “Genc-i Karun Keşkül-i Mecnun” Tekke tesbihleri iri taneli olup büyüklüklerine göre 500’lük veya 1000’lik şeklinde adlandırılırlardı. İsm-i Celâl’i çeker ve tesbihin tanesini yanındaki dervişe iletir, o da aynı şekilde bir sonrakine ileterek tesbih halka içinde çevrilirdi. Ayrıca dergâhlarda haylaz çocuklar uslandırılmak için şeyh tarafından tesbihten geçirirlerdi. “Tesbihlerin ruhu sabırdır. Sabır, başlı başına bir tesbihtir.” (Mesnevi II:3175).

TEKKE TESBİHİ ADELL Armatür Koleksiyonu

86

Sessizli⁄in Dili


Sessizliâ „in Dili 87


KAŞIK Konya 19. ve 20. yüzyıl Şimşir ağacından mamul hazne kısımları Mevlevi, bitkisel motifli, sap kısımları Osmanlıca yazılı Özel Koleksiyon

88

Sessizli⁄in Dili


KAŞIKLAR Konya 19. ve 20. yüzyıl Şimşir ağacından mamul hazne kısımları Mevlevi, bitkisel motifli, sap kısımları Osmanlıca yazılı Özel Koleksiyon

Sessizli⁄in Dili 89


KAŞIKLAR Konya ve İstanbul işi Bronz ve döküm Özel Koleksiyon 90

Sessizli⁄in Dili


KAŞIKLAR Konya ve İstanbul işi Bronz ve döküm Özel Koleksiyon

Sessizli⁄in Dili 91


TEKKE İŞİ SAHAN 19. yüzyıl Metal Mahmut Köylü Koleksiyonu 92

Sessizli⁄in Dili


TEKKE İŞİ SAHAN 19. yüzyıl Metal Mahmut Köylü Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 93


TEKKE İŞİ SAHANLIK Metal 19. yüzyıl ADELL Armatür Koleksiyonu 94

Sessizli⁄in Dili


Sessizliâ „in Dili 95


ÇAĞDAŞ İKONOKLAST: Erol AKYAVAŞ Beşir AYVAZOĞLU Ressam Erol Akyavaş’la, 1989 yılında, “Miraçname” adlı litografi dizisi etrafında uzun bir röportaj yapmıştım. Özeti Tercüman’ın Kültür-Sanat sayfasında,(1) tamamı Dergâh dergisinde(2) yayımlanan bu röportajın ilk sorusu şöyleydi: “Sizi böyle bir çalışmaya yönelten nasıl bir ihtiyaçtı? Nasıl bir sancının ürünüydü Miraçnâme?” Akyavaş’ın cevabı, doğrusu Türk ressamlarından duymaya hiç alışık olmadığımız bir cevaptı: “Benim anlayamadığım hadiselerden biri de, nüfusunun yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu, bu yüzde doksan dokuzun en az yüzde 50’sinin de samimi Müslüman olduğu bir ülkede, büyük bir kitleyi heyecanlandıran bazı şeyleri aydınlarımızın yok saymalarıdır. Müsaade ederseniz, altı yedi yıl kadar önce yaşadığım bir hadiseyi anlatayım. Hacıbektaş’tan geçiyordum. Dedim türbeyi ziyaret edeyim, iki re kât namaz kılayım, çıkayım. Girdim, çıktım. O gün de Hacıbektaş kazasının pazarı. Anadolu pazarı işte, eşekler gelmiş, kamyonlar, domates, hıyar... Bir faaliyet, bir hayattır gidiyor. Bir ara tekkenin duvarının dibinde sessiz bir kalabalık gördüm. Şöyle gittim, aradan baktım. Otuz kırk kişilik bir ce maat toplanmış. Bir saz şairi Yunus’tan mı, Pir Sultan’dan mı bilmiyorum, şiirler okuyor ve Kerbelâ vakasını anlatıyor. Ve dinleyenler ağlıyor. İnanılmaz, müthiş bir şey! Anado lu’nun göbeğinde, bin

sene önce şehit düşen biri için, bir pa zarın ortasında, domatesin biberin içinde şiir söylendiğinde, halk ağlıyor. Dehşet bir şey. Yani ihtiyaç var. Mesela bin senedir Mevlit okunuyor. Düşünün, bu dinî mevzulu bir şiir. Bu şiirin popülaritesini düşünün, kitlelerce se vilmesini düşünün, bir de bugün en çok satan şairlerimizin popülaritesini düşünün. Komik bir nispet çıkıyor ortaya. Üç milyonda, beş milyonda bir. Ve bizim aydınımız, dindar ol sun, dinsiz olsun, bu olayı yok farz edip kafasını kuma sokmuş. Ve Miraç hadi sesi… Bildiğiniz gibi, Miraç, on sekizinci asra kadar en popüler konulardan biri. Musikide, şiirde, minyatürde, hâsılı her sanat dalında bir şeyler yapılmış. Daha sonra demode olmuş. Ama kan dili var. Bütün Müslümanları yakından ilgilen diriyor. Camiler kandillerde dolup taşıyor. Fa kat sadece bizde değil, bütün İslâm dünyasında Miraç hadisesi, halkı ne kadar ilgilendiriyorsa, aydınların, sanatkârların o kadar ilgisinin dışında. Halbuki müthiş bir hadise. Anlatırken heyecanlanıyorum. Bir ömür boyu Miraçnâme yapmak mümkün. Niye olmasın? Elhamdülillah Müslümanız. Biz bu Miraç konusuna bir el atalım dedik. Halta Miraçnâme dizisine önsözü yazan Muhammed Arkoun -ki yakın dostumdur- bili yorsunuz. İslâm felsefesi profesörü, bunu yapsa yapsa bir Türk sanatkârı yapabilir dedi.” Erol Akyavaş, kendisini çok heyecanlandıran Miraç hadisesini daha etkileyici bir biçimde anlatabilmek için bir enstalasyon projesi de hazırlamıştı. İçine girip doğru yolu bulduğunuz takdirde ulaşacağınız son noktanın hayal meyal göründüğü sırf camdan imal edilmiş büyük

1 “Bir ömür boyu Miraçname yapabilirim” (“I can continue with Miraçname for a whole lifetime”), Tercüman Daily, 23 October 1989. 2 “Miraçnâme ressamı Türk resmine nasıl bakıyor?”, Dergâh, nr. 5, Temmuz 1990, s. 12-15.

96

Sessizli⁄in Dili


bir lâbirent düşünüyordu. İçine girdikten sonra her doksan derecelik dönüşte, hem aranızdaki perdeler azalacak, hem de her aşamada dış dünyadan biraz daha soyutlanacaktınız, ve elbette, siz yaklaştıkça varılacak nokta biraz daha netleşecekti. En gürültülü ortamlarda bile, altı yedi aşama katettikten sonra hiçbir ses duyulmayacak, varılacak son noktada âdeta mutlak sessizlik yaşanacaktı. Bu noktada bir kayanın kırığından çıkıp gökyüzüne doğru jilet gibi yükselerek kıble yönünde kaybolan bir lazer huzmesi tasarlanmıştı. İçinden lazerin çıktığı kaya, Hazreti Muhammed’in Miraç yolculuğuna başlarken Kudüs’te ayağını bastığı taşı temsil ediyordu. Eskilerin Kûfi yazı istiflerini andıran bu lâbirentin -işin esasın bilmeyenlerin hiç fark edemeyecekleri- bir özelliği vardı; yukarıdan bakıldığı zaman Allah kelimesi dört defa okunuyordu. Açıkçası, Akyavaş’ın biz farkında ve şuurunda olmasak bile, Allah’ın her yerde “hâzır ve nâzır” olduğunu anlatan lâbirenti, Vahdet-i Vücut felsefesinin metaforuydu; merkeze ulaşan bir bakıma “fenâfillâh”ı yaşayacaktı.

lında İstanbul’da, benimsemeye zorlandığımız Batı kültürünün reddedilen zengin kültür mirasımızla didiştiği gerilimli, mütereddit bir dünyaya doğan Erol Akyavaş’ın ailesi, modern olmakla beraber içinden geldiğimiz kültüre hiç yabancı değildi. Çocuk yaşta, Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi’nin misafir öğrencisi olarak devam ettiği Güzel Sanatlar Akademisi’nde Yunus Emre’nin şiirleri üzerine bir litografı dizisi yapmaya, muhtemelen, o tarihte eski kültürümüzün en büyük uzmanlarından biri olan dayısının, Abdülbaki Gölpınarlı’nın(3) Yunus hakkındaki çalışmalardan etkilenerek karar vermişti. Amcası Ragıp Akyavaş da, son beş sadrazama yâverlik etmiş, çeşitli gazetelerde eski İstanbul hayatı ve Osmanlı kültürü hakkında yazılar yazan seçkin asker ve hukukçuydu.(4) Akyavaş böyle bir aile ortamında yetişmekle beraber dışarıda çok başka rüzgârlar esiyordu. Güzel Sanatlar Akademisi’deki ortam, Bedri Rahmi’nin folklor düşkünlüğü bir yana bırakılırsa, içinden geldiğimiz dünyaya yabancı/yabancılaştırıcı bir ortamdı ve iyi bir ressam olmaya kararlı olan Akyavaş’a tek yol gösteriyordu:

Modernliğin yabancılaştırıcı ve dayanılmaz baskısına rağmen, geleneğin vazgeçilmez değerlerini yeniden hayatımızın bir parçası haline getirmeye çalışan Akyavaş’ın yapmak istediği, kısaca özetlemek gerekirse, modernleşme tarihimizde örneği pek az bulunan, içinden geldiğimiz dünyanın estetik tercihlerini de belirleyen tasavvufu modern resmin araçlarını ve imkânlarını kullanarak yeniden okuma tecrübesidir. Belki Yahya Kemal’in şiirde, Turgut Cansever gibi birkaç seçkin mimarın da mimaride yaptıklarına benzeyen bir tecrübe. 1932 yı-

Avrupa! Floransa Güzel Sanatlar Akademisi’nde yaz çalışmalarına katıldıktan sonra, Paris’te Andre Lhote ve Fernand Leger atölyelerinde çalışan ve bir ara Cercle et Carré grubuna katılarak soyutlamaya dayalı çalışmalar yapan genç ressam, 1954 yılında ABD’ye giderek çağdaş mimarinin kurucularından Mies van der Rohe’in yönettiği Illionis Institute of Technology’de mimari eğitimi gördü ve Earo Saarinen’in ünlü mimarlık bürosunda çalışarak bazı önemli projelere katkıda bulundu.

3 Gölpınarlı, Erol Akyavaş’ın annesinin dayısıydı. Dedelerinden biri de Merdivenköy Tekkesi şeyhidir. 4 Ragıp Akyavaş’ın Türk kültürü ve İstanbul hakkındaki yazıları kızı Prof. Dr. Beynun Akyavaş tarafından toplanarak kitaplaştırılmıştır: Âsitâne I-II, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2000; Tarih Meşheri I-II, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2002.

Sessizli⁄in Dili 97


Ancak aldığı bu seçkin mimarlık eğitimine rağmen ilk göz ağrısından, yani resimden hiç vazgeçmemişti. IIT’deki eğitimi sırasında soyut resimler yapmaya devam ediyor, hat sanatından yansımalar da taşıyan rölyefler deniyor, fotoğraf sanatıyla da yakından ilgileniyordu. New York’ta açtığı ilk sergisinden satın alınan bir resimle Modern Sanatlar Müzesi’nin sürekli koleksiyonuna girmeyi başarınca tercihi kesinleşti; artık mimari bilgisini resimde kullanacaktı. Modern Sanatlar Sanatlar Müzesi tarafından satın alınan “The Glory of the Kings” (Padişahların Zaferi) adlı resmi, ilk bakışta Türk hattatlarının karalamalarını hatırlatan kaligrafik bir düzenlemeydi. Böylece henüz yirmi iki yaşındayken Amerika’da yabancı bir ressam için açılması imkânsız denecek kadar zor kapılardan birini aralamayı başaran Erol Akyavaş, aynı müzenin 1963 yılında hazırladığı, çeşitli sanat merkezlerinde tekrarlanan Modern Resmin Tarihi sergisinde de temsil edilen tek Türk ressamı oldu.(5) Renkler, şekiller ve semboller arasında, böyle bir yazıda özetlenemeyecek kadar uzun bir arayış ve sorgulama (kendi kimliğini ve burjuva kültürünü) dönemi geçiren Akyavaş, resimde izleyeceği yoldan çok, yapmak istediği resmi dayandırabileceği bir felsefenin peşindeydi. Paul Klee’nin “yaşayan olumlu bir felsefe olmadan resim yapma”nın bir ressamı ancak kısmen tatmin edebileceği yolunda söyledikleri aklına yatmıştı. Türkçeye dayısı Abdülbaki Gölpınarlı tarafından tercüme edilen Gülşen-i Râz’ı o sıralarda okudu (1971). Şebüsterî’nin tasavvufu özlü bir biçimde anlattığı bu küçük, fakat benzersiz kitapta karşılaştığı bazı cümlelerden büyülenmişti: “Başladığı noktadan itibaren dönüp duran şu devran binlerce şekle bürünüp görünmekte. Her noktadan bir dönüş başlamakta, yine o noktada bitmekte. Merkez de o, dönen de. Bir zerreyi bile yerinden oy-

natsan, baştan başa bütün âlem bozulup gider. Her şey başı dönmüş, hayran bir halde. Bir zerre bile imkân sınırından dışarıya adım atmamış”. Gülşen-i Râz’dan hareketle Mevlânâ ve İbn Arabi’nin eserlerine ulaşan Akyavaş, bu arada, Fâtih Albümü’nden Matrakçı Nasuh’a, Surnâme’lerden Miraçnâme’lere, Falnâme’lerden fermanlara kadar, Türk-İslâm kültürünün zenginliklerine derin bir tecessüsle yönelmişti. 1970’lerin başlarında yaptığı bazı resimlerde, sürrealizm ve bilinçaltı akımıyla ilişkileri devam etmekle beraber bu tecessüsün yansımaları belirmeye başlamıştı. Mesela Aklın Hapsi (1974) adlı kâğıt üzerine akrilik resminde minyatürlerde suyu göstermek için kullanılan iç içe yarım daireler şeklinde stilize edilmiş dalgalar, Matrakçı Nasuh’un resimlerini hatırlatan duvar ve kale resimleri, nazar boncuğuna benzer şekiller belirmişti. 1975 yılında gerçekleştirdiği Kaleler dizisi ise aslında Akyavaş’ın Batı’ya bir meydan okuması olarak görülebilir. Bu dizinin resimleri, üç boyutluluk izlenimi yaratmayan, nesnelerin iki boyutlu yüzeyin tabiatına uygun olarak gösterildiği ve belli kalelerin değil, sanatçının zihnindeki kale kavramının anlatıldığı resimlerdir. Miraç konusuyla da aynı yıllarda ilgilenmeye başlayan ve bu yukarıda sözünü ettiğim metaforik lâbirent projesini 1984 yılında karışık malzemeyle tuvale uygulayan Akyavaş, daha önce Kerbelâ hadisesiyle de ilgilenmiş ve 1983 yılında etkileyici bir dizi gerçekleştirmişti. Kaç eserden oluştuğunu tam tespit edemediğimiz Kerbelâ dizisindeki resimlerde, Alevi-Bektaşi sembolleri ve ikonografisini kullanılmıştır. Bu dizinin en tanınmış parçalarından biri olan 1983 tarihli Kerbela IV’te, siyah zemin üzerinde, ikisi üstte, biri altta olmak üzere üç kırmızı çadır yer almaktadır. Üstte soldaki çadır üzerine çatallı altın bir kılıç uza-

5 Erol Akyavaş’ın resim macerası hakkında geniş bir değerlendirmesi için bkz. Jale Erzen, Erol Akyavaş, Enlem 80 Yayınları, Ankara 1995.

98

Sessizli⁄in Dili


nır. Bu kılıç ucu çatallı olduğu için Ali’nin ünlü kılıcı Zülfikar’ı hatırlattığı gibi, onu şehid eden hançere bir gönderme de olabilir. Kılıcın altındaki on bir adet yeşil dörtgen Hz. Ali dışındaki on bir imamı; solda, büyük çadırın iki yanındaki kırmızı güller de muhtemelen Hz. Muhammed’i ve damadı Ali’yi temsil etmektedir. Gül’ün Bektaşilikte önemli bir semboldür; Hz. Ali’nin son nefesini vermeden önce Selman’dan bir deste gül istediği ve sonra son nefesini bu gülleri kokladıktan sonra verdiği söylenir. Alttaki tek çadırın ortadan ikiye kesilmiş olduğu görülmektedir. Erol Akyavaş, belki de bununla Kerbelâ’da şehid edildikten sonra başı gövdesinden ayrılan Hz. Hüseyin’in hazin akıbetini anlatmaya çalışıyordu. Çadırın iki tarafındaki eller ise “Pençe-i Âl-i Aba”dır. Alevi-Bektaşi ikonografisinde önemli bir yeri olan ve “Hazreti Fatma’nın Eli” olarak nazarlıklara kadar giren bu elin beş parmağı, Peygamberi ve ailesini (kızı Fatıma, damadı Ali, torunları Hasan ve Hüseyin) temsil eder. Akyavaş’ın resmindeki ellerden birinin üzerinde “Ya Hasan”, diğerinin üzerinde “Ya Hüseyin” yazılıdır. Sağdaki elin altında altın varakla yapılmış kare Kâbe’yi hatırlatır. Onun üzerindeki yarım dairenin içinde de “Ya Rab” ibaresi okunmaktadır. Kerbelâ dizisini, bugün Finansbank’ın koleksiyonunda olan Fîhi Mâfih (İçindeki İçinde) izlemiştir. Akyavaş, adını Mevlânâ’nın meşhur eserinden alan Fîhi Mâfih için yazdığı metinde, Aya İrini Kilisesi’nin tarihine göndermede bulunduğunu söyler. Mimari tarihi açısından da önemli bir ortodoks kilisesi olan Aya İrini, fetihten sonra camiye dönüştürülmez ve Fâtih tarafından üvey annesi Mara’ya ibadetini rahatça yapabilmesi için bağışlanır. Sırbistan kralı Jorj Brankoviç’in kızı Prenses Mara, II. Murad’la evlendiği halde dinini değiştirmemiş, değiştirmesi için de zorlanmamıştır. Daha sonra Sırbistan’a giden, hatta Sırp tahtı için mücadeleye girişen Mara, üvey oğlu Fatih’ten her

zaman yardım görecektir. Erol Akyavaş bu hadiseyi anlattıktan sonra, on beşinci yüzyılda böylesine bir hoşgörünün çağdaş dünyada bile örnek alınabilecek bir medeni seviyeye işaret ettiğini ve Fîhi Mâfih’le bir bu hoşgörüyü anlatmaya çalıştığını söylüyor: Demir stand üstünde üç semavi dini temsil eden altın varak kaplı pleksiglastan üç büyük levha; her birine çağlar boyunca duvarlarda bu dinleri ifade eden semboller yerleştirilmiş: Kabbala konulu eski bir kitaptan alınmış bilgelik sembolü, Amiens katedralinin lâbirenti ve Ahmed Karahisarî’nin Kûfî hatla İhlâs Sûresi istifi. Fîhi Mâfih, Erol Akyavaş’ın, sentezden unsurların birbirini “nötralize” ettiği bir bütünlüğü değil, farklılıkların bir aradalığını anladığını gösteren dikkate değer bir eserdir. Ancak onun arayışı giderek sentez arayışını aşar; Türk-İslâm kültürünü ve tasavvufu dışarıdan kuşatarak değil içinden kavrayarak “görsel”leştirme çabasına dönüşür. Renklerine yansıyan canlılığın ve metafizik etkiler uyandıran ışığın mistik mânada bir kendinden geçişi ifade ettiği söylenebilir. 1980’lerin başından ölümüne kadar yaptığı bütün resimlerde böyle bir kendinden geçiş hali, yani mistik bir gerilim vardır: Kerbela, Gazzâli, Kimya-yı Saadet, Hallâc-ı Mansur’un Pasyonu, Fermanlar, Hazreti Ali resimleri, Fihi Mafih, Miraçname... Erol Akyavaş, bilgi ve tartışma ihtiyacıyla Amerika’da ve Fransa’da yaşayan Seyyid Hüseyin Nasr, Muhammed Arkoun, Fuat Sezgin, Chotchowitz gibi önemli Müslüman entelektüellerle tanışıp yakın dostluklar da kurmuştu. İslâm tasavvufu ve sanatıyla bu içli dışlılık, Erol Akyavaş’ı ister istemez tasvir yasağı meselesine götürmüştür. Ancak entelektüel birikimi, üç semavi dinde de var olduğu için evrensel bir nitelik taşıyan bu yasağı basit bir resim ve heykel yasağı olarak değil, daha temel bir ilke olarak kavramasını sağlamıştı. Başka bir ifadeyle, bu heyecan verici

1 “Bir ömür boyu Miraçname yapabilirim” (“I can continue with Miraçname for a whole lifetime”), Tercüman Daily, 23 October 1989. 2 “Miraçnâme ressamı Türk resmine nasıl bakıyor?”, Dergâh, nr. 5, Temmuz 1990, s. 12-15.

Sessizli⁄in Dili 99


EROL AKYAVAŞ Miraçname Litografi, 65x55 cm, 1987 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu 100

Sessizli⁄in Dili


resim macerasının sonunda bir çeşit bilgeliğe ulaşmıştı. İkonoklastlar İçin İkonalar dizisi, sanatla bilgeliğin buluştuğu benzersiz bir çalışmadır. Para temasının işlendiği, bir yandan antik sikkelerde beliren suretleriyle putlaştırılmış tiranları, dolayısıyla tiranlığı, totalitarizmi; bir yandan da para fikri etrafında maddeciliği ve maddeci batı dünyasını yargılayan İkonoklastlar İçin İkonlar, “tasvir yasağı” meselesine de yeni bir yorum getiriyor, Erol Akyavaş’ın sanatına ve düşünce dünyasına dair son derece önemli ipuçları taşıyordu. Tasvir yasağı eğer genel bir “putlaştırma” yasağı olarak anlaşılırsa, bütün zamanlar için geçerli bir evrensel ilkeye ulaşılabilirdi. İkonoklastlar için İkonalar dizisi, bu yeniden okuma çabasının bir ürünü olarak doğmuştur. Lamine edilmiş saydam bloklar içinde antik sikke diaları, üstüste harfler, şekiller ve sıcak renklerle elde edilen ışıltılı dünyada erirken, seyredenlere çarpıcı mesajlar ileten dokuz parçalık bir dizi... Akyavaş, modern bir ressam olarak, kendi çağının içinden ve problemleri arasından geleneğe bakarken, bu problemlere en doğru cevabı, sanattan politikaya kadar her alanda kar şımıza çıkan putlaştırma eğilimine ve eylemlerine karşı dikkatli olmaya davet eden tevhid ilkesinde bulmuştur. Bu olağanüstü dizi, aynı zamanda, sanat eserine kutsallık (dolayısıyla dokunulmazlık) atfederek onu adeta putlaştıran ve farkına varmadan sanatı dinin yerine ikame edenlere verilmiş bir cevap olarak da okunabilir. İkonoklastlar İçin İkonalar’la üç dinde de var olan tasvir yasağına ve Doğu Roma tarihinin belli bir dönemine damgasına vuran ikonoklazm hareketine atıfta bulunarak modern çağın en önemli problemlerinden birine sanatın diliyle etkili bir eleştiri getiren Erol Akyavaş’ın sanatı, modernizmin yarattığı sıkıntılarla boğuşan ülkelerin sanatçıları ve entelektüelleri için bu sıkıntıların nasıl aşılabileceğine dair mesajlarla doludur.

Sessizli⁄in Dili 101


EROL AKYAVAŞ Miraçname Litografi, 65x55 cm, 1987 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu 102

Sessizli⁄in Dili


EROL AKYAVAŞ Miraçname Litografi, 65x55 cm, 1987 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 103


EROL AKYAVAŞ Miraçname Litografi, 65x55 cm, 1987 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu 104

Sessizli⁄in Dili


EROL AKYAVAŞ Miraçname Litografi, 65x55 cm, 1987 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 105


EROL AKYAVAŞ Miraçname Litografi, 65x55 cm, 1987 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu 106

Sessizli⁄in Dili


EROL AKYAVAŞ Miraçname

Litografi, 65x55 cm, 1987 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 107


EROL AKYAVAŞ Miraçname Litografi, 65x55 cm, 1987 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığı Koleksiyonu

108

Sessizli⁄in Dili


Ah, mine-l aşk ve hâlâtihi Ahraka kalbî bihararâtihî Manâzara aynî ilâ gayrikûm Uksimü billahi ve ayâtihi “Aşk’tan, onun hallerinden feryat ediyorum ki kalbimi ateşleriyle yaktı. Allah’a, onun büyük eserlerine yemin ederim ki, gözüm senden başkasına bakmadı.” Hz. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî


Giren bilmez, bilen girmez bu bir bâb-ı ilâhîdir. Giyen bilmez bilen giymez bu bir Konya külâhıdır.


NUSRET ÇOLPAN (Bandırma 1952-2008) ‘Bir Ustanın Ardından’ Cahide KESKİNER Nusret Çolpan’ı tanıdığımda gencecik bir çocuktu. Tam tarihini hatırlamıyorum ama yetmişli yılların başında olduğunu iyi biliyorum. Babası ile birlikte Cerrahpaşa Tıp Tarihi Enstitüsü’ne gelmiş, rahmetli hocamız Prof.Dr. A.Süheyl Ünver’in bir ilim ve irfan yuvası olan atölyesine intisap etmişti. Aradan otuz beş yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen o gün Hoca’ya göstermek için yanında getirmiş olduğu çalışmalar, gelecekte yapacaklarının müjdecisiydi. Takdirle izlemiştik. Yıllar geçti, sevgili Nusret çalışmalarındaki tempoyu hiç azaltmadı. Edebi ile yaşadı, sanat adabına daima sadık kaldı. Sanat hayatında olsun, özel hayatında olsun dengeli, sevecen ve azimli bir kişiliğe sahipti. Beyni ile eli arasındaki sağlıklı uyum onun tasarımlarındaki başarısının en büyük nedeni olmuştur. Sanat üslubunun oluşmasında şüphesiz Matrakçı Nasuh’un “Sefer-i Irakeyn” adlı tarihi eserinin etkisi büyüktür. Ancak bu tesir daha ilerki yıllarda giderek azalmış ve Nusret Çolpan’a has bir karakter ve yorumlama kazandırmıştır. Her sanatkarın içinde coşup taşan ırmaklar vardır. Bu coşku bazen bir kalemin ucunda, bazen bir fırçanın ucundaki renklerin ahenginde, bazen de bir neyin nağmelerinde sanat eseri olarak hayat bulur ve ölümsüzlüğe ulaşır. İşte geride kalanlar, sevgili Nusret’in ardında bıraktığı eserlerine baktıkça, onun köpüren dalgalarında, kıvrım kıvrım raks eden bululutlarında, mimarlığının da verdiği bir ustalıkla resmettiği mekanlarında onu daima yaşayacak ve yaşatacaklardır. Sanat hayatının en verimli yıllarında, ondan daha çok şeyler beklerken bizlerden ayrıldığı için şüphesiz acımız çok büyük. Ancak şunu kabul edelim ki yirmi birinci yüzyılda Türk minyatür sanatında bir Nusret Çolpan vardı. Ne mutlu bize...

112

Sessizli⁄in Dili


NUSRET ÇOLPAN Kavuşma Kağıt üzerine karışık teknik, 50x70 cm, 2007 Hasan Çolpan Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 113


NUSRET ÇOLPAN Türbe ve Sema Kağıt üzerine karışık teknik 53x69 cm, 2007 Hasan Çolpan Koleksiyonu

114

Sessizli⁄in Dili


Sessizliâ „in Dili 115


ALİ TOY (Kütahya, 1960) Ali TOY ile H. İbrahim KURUCAN’ın söyleşisinden. Yazının dolambaçlı bir resme dönüşmesi, sanatçının yazıyı son sınıra vardırdığı ve tekrara dönüştüğü sıkıcı çizgiden sonradır. Yazı gelenekselden ayrışarak çözüm arayan bir resme dönüştü. Öyle ki, geleneklere aşırı bağlı olanlar kendilerinde bu cesareti bulamadılar, yazının sınırlarından dışarı çıkamadılar. Bu cesareti gösterenlerden birisi de Hattat Ali Toy’dur. Hüsn-ü Hat sanatına getirmiş olduğu yenilikçi yaklaşım, karakterlerin stilize edilmesi, geometri matematik gibi bilimlerin işin içerisine dahil edilmesi bu yazıları geleneksel kalıbın dışına çıkardı. Mimarlık eğitimi almış olan Ali Toy, yirmi yıla yaklaşan bir süredir hat sanatı ile uğraşmaktadır. 1988 İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden, 1992 Röleve Restorasyon Bölümü’nden mezun olmuştur. Prof. Dr. Ali Alparslan’dan hat icazeti almıştır. Talik, divanî, rika yazı çeşitlerinde yazar. Yurtiçinde ve yurtdışında birçok sergiye katılan sanatçı, 28 kişisel sergi açmıştır. Milletlerarası 4 yarışmada 6 ödül kazanmıştır. Genel mimarlık hizmetleri, restorasyon ve hat çalışmalarını İstanbul’da sürdürmektedir. Modern hatlarda mimarî tasarım bilgisi ve temel geometrik çizgileri kullanmaktadır. - Toplumun hat sanatına karşı ilgisi nasıl? Daha çok kimler satın alıyor? Toy: Hattı tanıyan ve imkânı olan herkes satın alıyor. Müşterisi oluyor. Zaten hattı sevmemek mümkün değil. Yalnız bizde genel sanat eğitimi zayıf olduğu için, sanatsever diye bilinen kişiler dışındakilerin ilgisi, bilgisizlikten dolayı çok az bir seviyede. Tahmin edildiği gibi muhafazakâr kesimin hatta ilgisi yok veya çok az seviyede. Bugüne kadar ben ilgilerini çekemedim, diğer hattatlar da çekebilmiş değil. Müslüman olmayan kişilerin ilgisi, iyi müslüman diyebileceğimiz kişilerden daha fazla. Müslümanların bu konularda eğitim seviyesi düşük tabii. Hatta muhafazakâr müslümanların dini bilgilerinin de çok yüzeysel olduğunu söyleyebiliriz. Yani şekli bir muhafazakârlık var. Buraya gelip gidenlere kendimce anketler yapıyorum. Kur’an okumasını biliyor musunuz? Hangi tür dini kitapları okuyorsunuz? diye. Bugün beş vakit namazını kılanların büyük çoğunluğu, belki yüzde 90’dan fazlası, Kur’an’ı Kerim’i okumasını bilmiyor. Bilenlerin de çoğu Kur’an’ı baştan sona okumuş değiller. Böyle bir müslümanlık yaşıyoruz. Böyle olunca

116

Sessizli⁄in Dili


hatta da ilgi az oluyor. Hatta İstanbul’daki hattatlar, 1990 yılına kadar, daha çok yabancılara hat satarlardı. Avrupalılar, Amerikalılar, Japonlar müşteri olurdu. Onların da çoğu müslüman değildi. Yabancılar, hattaki grafik gücü, estetik gücü bildikleri için alıp evlerinin en güzel yerlerine asıyorlarmış. Ben de bir çoklarına rastladım, birçoklarına eser verdim. Hatta manalarını da sorup öğreniyorlar. Bizde maalesef bilen az. Sadece sergilerle tanıtım yapabiliyoruz. Sergileri gezip merak edenlerin bir takım sorularına cevaplar veriyoruz, o şekilde tanınıyor. Halbuki bunun okullarda, genel bir sanat bilgisi içinde tanıtılması gerekiyor. - Resimle hat sanatı arasında bir bağlantı var mı? Resimle kıyasladığımızda hat nasıl bir sanat dalı? Toy: İkisi de sanat ama resimde bir perspektif olayı var. Hat sanatında da perspektifin reddi var. Bunlar tamamen farklı sanatlar. Bizde tabii resim sanatı da gelişmiş değil. Ülkemizde çok zayıf durumda. Çok iyi ressam yetişmesine rağmen resimle geçinebilen insan yok. Bu da toplumdaki genel bir kültür düşüklüğü veya eğitimsizlikten ileri geliyor. Sanata karşı bir eğitim eksikliği var ondan kaynaklanıyor. Yoksa bizde de onları alabilecek zengin bir kesim var. Avrupa’daki ressamların baskıları, bizdeki ressamların orjinallerinin fiyatları kadar. - Şiirin bir ruhi iklimi var. Resmin, yazının, ayrı bir ruhi iklimi var. Hatta nasıl bir ruhi iklim buluyorsunuz? Bir hattı bitirince neler hissediyorsunuz? Toy: Bu da diğer sanatlar gibi aslında. Bütün sanatlarda ortak bir yön var. Hani şair “bir ilham gelmesi gerekir” der ya, o ressamda da var, şairde de var, hattatda da var. Bir eşref saati istiyor tabii. Bütün sanatlarda o yön var. Ayrıca bir huzur istiyor. Dünyada birçok işi, moraliniz bozuk olsa da, huzurunuz olmasa da yapabilirsiniz, çalışabilirsiniz. İşinizi devam ettirebilirsiniz. Ama bir sanat eseri üzerinde böyle bir ruh haliyle kesinlikle çalışamazsınız. En ufak bir huzursuzluğu ve dikkatsizliği kabul etmiyor. Fakat özellikle bizim hat sanatında yazdığımız eserlerdeki çalışmalarımız uzun sürüyor. Ona rağmen yorucu değil, çok zevkli bir iş. Onun için bütün hattatlar en temiz duygularıyla, eserlerini yazıyorlar. Herhangi birşeyi de yazmıyorlar, güzel sözleri yazıyorlar. Güzel sözleri yazdıkları için, onun doğru ve güzel olması için ayrıca bir özen gösteriyorlar.

Sessizli⁄in Dili 117


ALİ TOY Mevlevi 35x23 cm. Remzi Gür Koleksiyonu


ALİ TOY Kavuk

90x67 cm. Mehmet Çebi Koleksiyonu


MUHSİN KALELİ 1963 Yılında İzmir Urla da doğmuş olup,Beyşehir Yenidoğanlıdır.İlköğrenimini Bergama’da bitirdikten sonra orta ve lise eğitimini Konya ve Beyşehirde tamamlamış ,yüksek öğrenim olarak Sosyal bilimler bölümünü bitirmiştir. Azeri İbrahim Rzayev atölyesinde altı yıl resim eğitimi alan Muhsin Kaleli, halen Konya’da kendi atölyesinde çalışmalarına ve öğrenci yetiştirmeye devam etmektedir. Üç kişisel sergi açan sanatçı, yurtiçinde ve yurtdışında bir çok karma sergiye katılmış.Çeşitli ulusal ve uluslararası sanat sempozyumlarında bulunmuş, Eserleri, özel koleksiyonlar ve müzelerde yer almaktadır. Muhsin KALELİ eserlerin de felsefi dünyasına dünyayı nasıl algıladığına ve duygu birikiminin nelerden etkilendiğine bakmak gerekir. Çünkü Kaleli, doğu felsefesinin,özellikle Hz.Celalettin Rumi düşüncesinin mistik yapısıyla eserlerini oluşturmaktadır. Zengin bir kültürün etkisinde geleneksel sanatların izlerinin görüldüğü eserlerinde Kaleli ince ince işlediği motifleri ve süslemeleriyle dikkat çekmektedir. Gerçekçi yaklaşımıyla gelenekçi bir çizgide eserlerini oluşturan Kaleli çağdaş düşünce ve değer yargılarıyla günümüz insanını ve mekanlarını kendine özgü pencereden görsel-eleştirel bir tavırla ortaya koymaktadır. Kompozisyonlarının oluşumunda kültürün bütün unsurlarını kullanmış ve modern dünya arasında mistik bir yaklaşım kendini hissettirmektedir. Sıradan bir yaşam içinde unutulan değerlere dikkat çekmeye çalıştığı eserlerinde Kaleli, ışığın ve rengin etkisiyle bunu büyük bir ustalıkla yansıtmaktadır. Sanata ve kültür miraslarımıza sahip çıkmakta bir sorumluluk hisseden kaleli bunu eserlerine yansıtmış ve yansıtmaya da devam edecektir.

120

Sessizli⁄in Dili


MUHSİN KALELİ

Derviş Tuval üzerine yağlıboya 120x100 cm, 2016

Sessizli⁄in Dili 121


MUHSİN KALELİ Dergah

Tuval üzerine yağlıboya 120x200 cm, 2014


ONUR ŞİMŞEK , Yrd. Doç. Dr. Mag arch. 1982 de Salzburg’ta doğdu. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık ve Sanat Enstitüsünde lisans ve yüksek lisansını tamamladı. Viyana Üniversitesinde felsefe okudu. Mezuniyetinin ardından Viyana’da serbest Yüksek Mimar olarak projeler yaptı ve Viyana Teknik Üniversitesinden Doktora ünvanını aldı. Eylül 2014 de Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesinde göreve başladı. Türk-İslam Mimarisi ve Sanatı hakkında çeşitli makaleler kaleme alan Şimşek, atölye çalışmalarına İstanbul`da devam etmektedir.

124

Sessizli⁄in Dili


ONUR ŞİMŞEK Kalplerin Tıbbı

Sessizli⁄in Dili 125


ŞAHİN PAKSOY İlk orta ve lise öğrenimini Adana'da tamamladı. 1973–1980 yılları arasında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Seramik Bölümü’nde eğitim gördü. İlk sergisini 1980 yılında İstanbul’da açan sanatçı, geleneksel kültür öğelerini gerek resimsel açıdan gerekse konu yönünden sanatına kaynak edinmiş ve bunlardan beslenerek çağdaş resim içerisinde özgün bir üslup meydana getirmiştir. Yurtiçi ve yurtdışında pek çok kişisel ve karma sergi gerçekleştiren Şahin PAKSOY için Osmanlı minyatürleri, Bizans ikonaları ve Selçuklu halıları onun renkçi denebilecek resimleri için en iyi örnekler olmuştur. Resimlerindeki figürlerden hareket ederek küçük boyutlu figüratif heykeller de yapan PAKSOY, geleneksel Anadolu halkının yaşam değerlerini ve yaşama biçimlerini işlerinde en ince biçimde yeniden üretir. Figüratif temelli ve çoğu zaman mizahi bir bakış açısı ile yapıtlar ortaya çıkaran sanatçının eserlerinde öykücü bir yaklaşım dikkat çekicidir.

ŞAHİN PAKSOY Semazen Heykel, karışık teknik Yükseklik 26 cm.

126

Sessizli⁄in Dili


ŞAHİN PAKSOY Mevlevi Ayini ve Kani Karaca Tuval üzerine yağlıboya 200x95 cm Mahmut Köylü Koleksiyonu

Sessizli⁄in Dili 127


Herkesin Mevlânâ’sı Ülker Erke


Minyatür sanatçısı Ülker Erke, Mevlânâ’nın Allah dostu ve filozof yönüne hiç yakışmayan resimlerine karşı çıkıyor. Sofradan aç kalkan, az uyuyan, çok okuyan ve yazan Mevlânâ’nın kırmızı ve tombul yanaklı çizilmesini anlamsız bulan sanatçı, “Herkes kendi Mevlânâ’sını çiziyor galiba.” diyor. “Mevlana, kırmızı yanaklı, tombul bir insan değildi.” diyor minyatür sanatçısı Ülker Erke. Mevlânâ’nın yüzü yorgun ve zayıf resmedilmeli ona göre. Bakışları ‘cin gibi’ değil, düşünceli gösterilmeli. Sofradan aç kalktığı ve gecelerini okuyup yazmakla geçirdiği herkesin malûmu. Müritleri de onu, ‘elmacık kemikleri çıkık, uzun yüzlü, gözleri kısık; ama güleç, seyrek sakallı, mütefekkir bir Asyalı’ olarak tarif etmişler. Hâl böyleyken, yüzünden sağlık fışkıran Mevlana minyatürleri de nereden çıktı? Ülker Hanım: “Şimdiye dek çizilmiş minyatürleri araştırdım. Biri diğerine benzemiyor. Anlaşılan, herkes kendi Mevlânâ’sını çiziyor.” diyor. Topkapı Sarayı’ndaki bir minyatürde, “Halep’te bir Frenkle satranç oynayan” Mevlânâ, çekik gözleriyle Uygur Türklerini andırıyor. Atının üzerinde Tebrizli Şems'le konuşan, olsa olsa Nasreddin Hoca olabilir. Mısır kaynaklarında elinde yelpazesiyle görülen Mevlana, Budapeşte Neineth Koleksiyonu’nda Hintliler gibi resmedilmiş. En yadırganacak minyatür Berlin Müzesi’nde; “Rebap çalan Sultan Veled’i dinleyen” saçları ve sakalları birbirine karışmış, aşırı kilolu o adam Mevlana olabilir mi? Birbirine benzemeyen Mevlânâ minyatürlerinin sırrını çok eskilerde aramak lâzım. Şahabettin Uzluk, 1957’de yayımlanan Mevlevilikte Resim adlı kitabında Rumî Nakkaş Aynuddevle’nin günümüze kadar ulaşmayan Mevlana resimlerinden bahsediyor. Selçuklu Sultanı 2. Keyhüsrev’in kızı Gürcü Sultan tarafından Mevlânâ portreleri çizmeye memur edilen Aynuddevle, ayakta durmasını rica ettiği ünlü düşünürün pek latif bir suretini nakşeder kâğıda. Resimlerin kaybolma nedeni kıskançlık. Lâkin, Mevlânâ her seferinde gözüne farklı görünür ve ayaküzeri kurşun kalemle çizilen resimlerin sayısı yirmiyi bulur. Bu hâle şahit olanlar, nakkaşın hayretinden kalemlerini kırdığını kaydediyor. Mevlânâ gibi büyük

130

Sessizli⁄in Dili

bir dahinin müteaddit mimik hareketleri yapmış olmasını normal bulan yazar da, bütün resimlerin Mevlânâ’ya benzediği, aksi takdirde Gürcü Sultan’ın onları bir sandıkta Kayseri’ye götürmeyeceği tespitinde bulunuyor. O resimlerin kaybolmasını kıskançlıkla açıklıyor Ülker Erke: “Mevlana’nın eserlerini ve onunla ilgili belgeleri imha edenler olmuştur.” Ona göre gerçeğe en uygun Mevlânâ minyatürü, vaktiyle İstanbul Belediye Kütüphanesi’nde gördüğü; ama şimdi nerede olduğunu bilmediği minyatür. Düşünürü, kollarını önde kavuşturmuş, başı hafif öne eğilmiş gösteren bu çalışma, en aşina olduğumuz minyatür aynı zamanda. “Her aralık ayında krizim tutar.” diyor Ülker Erke. Mevlânâ’nın düğün gecesi, aradan geçen 732 yıla rağmen onu heyecanlandırıyor. Geleneksel sanatların üstadı Süheyl Ünver’den icazet aldığı 1958 yılından bu yana, her aralık ayında Mevleviliğe ilişkin bir minyatür çalışan Erke, şimdilerde Son Selamlaşma’yı renklendiriyor. Sema ayinini, şeyhin girişini, semazenlerin hırkalarını bırakıp semaya açılmalarını ve selamlaşmalarını neredeyse yarım asır önce 41 parçadan oluşan bir sergiyle tanıtan sanatçı, “Bütün detaylarıyla minyatüre taşınmış bir Mevlevilik sergisi o devir için yeni bir şeydi. Sergi bitti; ama benim aşkım hiç bitmedi.” diyor. Ülker Hanım’ın Türkiye, Ortadoğu ve Balkanlar’da birçoğu harap durumdaki Mevlevihaneleri kâğıt üzerinde belgeleme merakı da yine Süheyl Ünver’den miras. Hocasının kendisine emanet ettiği defterdeki çizimler, fotoğraflar ve notların ilhamıyla çalışmaya başlayan Erke, sadece Anadolu’da değil, Kahire, Kudüs, Halep, Şam, Saraybosna, Filibe, Üsküp gibi şehirlerde şimdi çok farklı işlevleri olan Mevlevihaneleri de tespit etmiş. Kıbrıs’taki ve Saraybosna’daki Mevlevihaneler müze, Girit’teki çocuk yuvası, Filibe’deki ise lokanta olarak kullanılıyor. Terk edilenlerin ömrü ise çok kısa oluyor. Samsun Mevlevihânesi yola kurban gidince geriye ‘Mevlânâ Yolu’ tabelası kalmış; ancak Tokat’taki müze, Kütahya’daki ise Dönerler Camii olarak yaşamaya devam ediyor. Dostlarının ve öğrencilerinin gönderdiği fotoğraflarla aslına bire bir uygun çizdiği Mevlevihanelerin sayısı 48’i


bulmuş; ama sanatçının kulağı dünyanın herhangi bir köşesinde yeni keşfedilmiş bir Mevlevihane haberinde. Niyeti, Mevlevihaneleri çizimler ve tanıtıcı metinlerle kitaplaştırmak. “Son şeyhlerin hikâyelerini yazıyorum.” diyor Ülker Erke: “Metinlerde sadece bir ibadethane değil, felsefenin, şiirin, müziğin merkezi olan bu yapıların şehir hayatı üzerine etkisi de yer alacak. Mevlevihaneler dönemlerinin güzel sanatlar akademisiydi aynı zamanda. En büyük kat’ı sanatçıları buralardan çıktı. Dede Efendi, Galip Dede Mevlevidir. Mevlana’dan büyük feylesof var mı? İnsanlar onun öğretilerine göre hayatlarına yön vermeye çalışıyor hâlâ.” Anadolu Ateşi’nin İzler Gibi Sema Ayini İzle Ülker Erke, geçen sene Konya’da yapılan bir araştırmada Mevlana’nın tam olarak tanınmadığının ortaya çıkmasına hiç şaşırmamış. Ona göre uzunca bir süredir Şeb-i Arus törenleri de bir gösteriden farksız “Bundan 10 yıl önce Konya’daki törenlere çok heyecanlanarak gitmiştim; ama tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Âdaba göre önce Şems ziyaret edilir sonra Mevlana. Oysa bizim gruptaki hanımlar ilk önce bir yatıra gidip taşlarla dilek tuttular. Belediye memuru karları eşeleyip taş çıkarıyor, sosyetenin hanımları da o taşları toplayıp İstanbul’a dönüyor. Tek yaptıkları Konya’nın taşlarını bitirmek. Sema ayininde de bir görevli, "Bu ibadettir, lütfen alkışlamayın” diye uyardığı halde her gösteri sonunda alkış yükseldi. Türbe ziyaretleri, itiş kakış, herkes elini bir yerlere sürmeye çalışıyor. Belediye memurları "Yürüyün hanımlar, beyler" diye bağırıyor. Hâsılı tam bir fiyaskoydu.” Ülker Hanım, 1950’lerde herkesi dilin tutulmuş gibi izlediği sema ayinlerinin günümüzde bir şova dönüşmesinden de rahatsız. “Aksi bir kadın mı oldum nedir?” diyor sanatçı, “İzleyiciler daha edepliydi o zaman. Şimdikiler, Anadolu Ateşi’ni nasıl izliyorlarsa sema ayinini de öyle izliyorlar. Ayin, para karşılığı yapılmaz, semazen yemek yenen yerde çatal bıçak sesleri arasında dönmez. Bu işin ciddiyeti var.” 

ÜLKER ERKE Tezhip ve minyatürü Ord. Prof. A.Süheyl ÜNVER (18981986) ‘den öğrendi. 1958 yılında icâzet aldı. Türk Süsleme Seminerleri’nde hocasına uzun yıllar yardım etti. Ayrıca ressam Ali Sami BOYAR’la 5 yıl çalıştı. Ressam Ercüment KALMIK’tan desen ve anatomi öğrendi. Ünver hocanın vefatının ardından Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü’ndeki ‘‘Türk Süsleme Grubu’’nda öğretim hizmetine başladı. 1998 yılına kadar bu görevini sürdürdü. • Karacaoğlan ve Nedim’in şiirlerinden özgün minyatürler, • ‘‘Mevlevilik’’ konulu özgün tezhip ve minyatürler Mevlana portreleri (araştırma ve toplama) * • Edremit yöresi folkloruyla ilgili özgün minyatürler, • Minyatürlerde gemiler ( araştırma, toplama ve özgün)* • Masal ve efsanelerle ilgili özgün minyatürler* • Minyatürlerle Atatürk Evleri ve Atatürk’le Anıtlaşan toplama ve özgün)* • Masal ve efsanelerle ilgili özgün minyatürler* • Minyatürlerle Atatürk Evleri ve Atatürk’le Anıtlaşan Yapılar (grup çalışması)* • Kuşlar (araştırma, özgün) • Mevlevîhâneler • Selçuklu ve Osmanlı Dönemi Hastaneleri** gibi değişik konularda hazırladığı eserleri ile 17 kişisel sergi açmış, 60 dolaylarında da grub sergisine katılmıştır. • Anadolu Dansları • Zeytinin Hikâyesi *İşaretli konuların ilk üçü 1999 yılında Kültür Bakanlığı’nca 3 ayrı kitap olarak olarak basılmış, sanatçının kendi projesi olan öğrencileriyle gerçekleştirdiği Minyatürlerle Atatürk Evleri ve Atatürk’le Anıtlaşan Yapılar serisi aynı yıl Bilay Vakfı’nca kitaplaştırılmıştır. Bu minyatürlerin asılları Anıtkabir Müzesi’ne armağan edilmiştir. • **38. Uluslararası Tıp Tarihi Kongresi için kitap olarak basılmıştır.

Sessizli⁄in Dili 131


YA HZ. MEVLANA Hattı Makılı ile yapılmış Ya Hz. Mevlana yazısı Hat: Süheyl Ünver Tezhip: Ülker Erke 7x18 cm x 2

132

Sessizli⁄in Dili


YA HZ. ŞEMS Hattı Makılı ile yapılmış Ya Hz. Şems yazısı Hat: Süheyl Ünver Tezhip: Ülker Erke 7x18 cm x 2

Sessizli⁄in Dili 133


ÜLKER ERKE Sikke formunda küfi yazı Hat: Ragıp Torun 21x14 cm 134

Sessizli⁄in Dili


ÜLKER ERKE Hat: Ressam Mürteza Bey 22,5x22,5 cm

Sessizli⁄in Dili 135


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 24x18 cm Ressam Ahmet Yakupoğlu’nun bir çalışmasından 136

Sessizli⁄in Dili


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana, 22x15 cm Ressam Ahmet Yakupoğlu’nun bir çalışmasından

Sessizli⁄in Dili 137


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana ile Şems-i Tebrizi (Detay), 23x14 cm Budapeşte Müzesi Koleksiyonu (Fotoğraf kopyası Ankara Etnografya Müzesi’ndedir.) 138

Sessizli⁄in Dili


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 24x17 cm Şehabettin Uzluk Koleksiyonundan

Sessizli⁄in Dili 139


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 23x18 cm Firuzan Selçuk Koleksiyonundan. 140

Sessizli⁄in Dili


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 25x28 cm

Sessizli⁄in Dili 141


ÜLKER ERKE Minyatür Hazreti Mevlana (Detay), 23x17 cm

142

Sessizli⁄in Dili


ÜLKER ERKE Minyatür, Hz. Mevlana (Tipik Buharalı görünümünde, sağ elinde kitap sol elinde yelpaze), 22x14 cm Darülkütübül Mısriye No:41

Sessizli⁄in Dili 143


ÜLKER ERKE Minyatür Menakıb-ı Hz. Mevlana (Detay) Divan-ı Hafız, 18x16 cm T.S.M.Koleksiyonu, H.986 / y. 21 b 144

Sessizli⁄in Dili


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 22x18 cm

Sessizli⁄in Dili 145


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 18x13 cm T.K.S. Hazine 829, sayfa 80 146

Sessizli⁄in Dili


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 20x16 cm

Sessizli⁄in Dili 147


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in rababını dinlerken. (Detay), 21x16 cm Berlin Müzesi 148

Sessizli⁄in Dili


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 12x10 cm

Sessizli⁄in Dili 149


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 22x18 cm

150

Sessizli⁄in Dili


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 19x16 cm

Sessizli⁄in Dili 151


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 24x16 cm Budapeşte Nemeth Koleksiyonu 152

Sessizli⁄in Dili


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in rababını dinlerken. (Detay), 21x16 cm Berlin Müzesi

Sessizli⁄in Dili 153


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 25x18 cm

154

Sessizli⁄in Dili


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana (Detay), 22x18 cm

Sessizli⁄in Dili 155


ÜLKER ERKE Minyatür Mevlana’nın Molla Şems ile konuşması (Detay), 21x15 cm Yaklaşık 1601 yılı – civarı. T.K.S. Hazine 1230 (Bağdat Ekolü) 156

Sessizli⁄in Dili


SİKKE Mermer 19. yüzyıl Özel Koleksiyon 158

Sessizli⁄in Dili


Sessizliâ „in Dili 159


Profile for Pendik Belediyesi

Sessizliğin Dili Sergisi  

Sessizliğin Dili Sergisi Sergi Katalogu

Sessizliğin Dili Sergisi  

Sessizliğin Dili Sergisi Sergi Katalogu

Advertisement