Issuu on Google+

SAYI: 5


“eskiden de bizi aşağılarladı, şimdi de aşağılıyorlar.’’ Yesenin iktidar ilişkilerini, ihaneti, yarı yolda bırakmayı, unutulmayı, yalnız kalmayı, vefasızlığı, insanları sırtından tanımayı öğrenmeyi istiyorsanız fanzin çıkarın. konformizme karşı 90lı yılların fanzin geleneğinin temsil ettiği bağımsız yayına sahip çıkmak. Edebi statükoya teslim olmamak. Daima sokakta kalmak. Sokaktan beslenmek. Sokakta aşağılanmak. ve yeni özgür bir mecra. dergileri ve televizyonları boşverin. onların dönemi bitti. onlara ihtiyacınız yok. acı çekmekten korkup kalabalığın yanında yer almayın artık. Artık. papafanzin@gmail.com twitter.com/oguzcanonver


evsiz börtü böceksiz köpeksiz hem evsiz geceyle hey pis leke leke kalp leke paça leke şehre giriş şifresiz, sokul zor kullan hacmini bul şehrin annen sanki sokul katı buranın havası küt tak küt gece tak tuk tok tak kadar katı büst gibi tuk geçti tuk duyabilirsin ha katı katı adım ses kut haydi tekrar edelim anla burası tak ekonomik tuk ve toplumsal kinetik tak yaz gününün piç çocuğu tak kışlık gece şşşşş mide kulak tak kıt kıt hava kat beton kat ağız kkk

abdülkadir gıynaş


ta ta ta tamm! bu şiirin adı ya kuranda sosyal medya olacaktı ya leyla ile mecnun izlemiyorum tiksinmeden sana söylüyorum uyanmaya sen anlat ben sabahları uyuyamıyorum geçenler de tırnaklarımı keseceğim bir sosyal intihara imza atmışım transfer olmuşum bonservisim elimde değil  senin şahsında tüm özel üniversitelere keşkül ederim beni böyle davran dövmesiyle morluklarını kapatan kıza vakıflar olsun lo ben iyi değilim deyince ben iyi değilim mi anlıyorsun yoksa ben iyi değilim mi anlıyorsun bu idraka göre seni seveceğim görmezliğe aldanmadan söyledim alçaklığın bir tarihi var bir yazarı var cem sultan hani değildi sen hainsin diyen ihanet edene hain denir elbet muz mu densin tahribat sanatı bitmiş insan batıya göçmek isteyen doğuyu sevmeyen bir ayfon şarjıdır nasıl intihar edildiğimi size anlatmak istemiyorum mutluluğun bir ruhsal bozukluk olduğunun kanıtlanması yakın bu konu hakkında bir yasa tasarısı da hazırladım iddaaaa makamının söylecekleri bu kadar mı ta ta ta tamm! işte karşınızda okumaya değer bir şeyler bir gören olur bir duyan olur ama kimse görmez kimse duymaz filistinli dostlar amerikan oldular başka istanbul mu yok sana ne bu halin çeki düzen ver kendine  çekinme beni tanımıyorlar sokakta yürürken metroda okulda kafede istiklalde yürüyemezken ama vallaha bak olay o değil yazarken de ağlamak aklıma gelmesin diye yazıyorum ağlamak akla gelince ağlanıyor çünkü bir halkı arzu nesnesi olarak gören çoğunluk ve haklı olarak ağlayan nesneler arzular hep mi şelale Oğuzcan Önver


Fwd: Akmış bilinçte simülasyon

[robert wyatt dinleyerek okuyun] İsmail Aslan hakkında yazarken insan, Freud şöyle demiş, Lacan şöyle dememiş, Jung’un eş zamanlılığının Internet üzerinden yorumu gibi şeyler demeye çekiniyor. Adam psikolog çünkü. Özel bir kurumda. Çok özel. Bu sebepten ötürü İsmail Aslan’ın psikolog olmadan önceki hayatına yöneliyoruz. Tımarhaneden kaçmaya karar vermeden çok önceleri, 6 yaşında, bir camide akşam ezanı okuduktan sonraki zamanlara. Modeminizin fişini takın. SİSTEM ÇÖKTÜ MİSAL ÇOK YALNIZIM, 160. kilometre yayınlarından çıkmış bir şiir kitabı. Mı? Önce bunda bir anlaşalım. Sanki öyle. Yayınevinin şiirin okurlarla birlikte dışarı çıkması gerektiğine inanması sonucu kitap cep boyutunda. 160. km yayınları akıllı bir iş yapmış. Kitaplar, metroda, sokakta, okulda rahatça okunabildi, okunabiliyor. 4768 sözcükten oluşan bu kitap 22 şiir barındırıyor. İsmail Aslan şiirini, Ücra’da yayınlanan ‘Ora Sekansı’ ve ‘Ora Sekansı Sinopsis’ adlı şiirlerinden tanıyorum.


O şiirleri çıktıkları zamanlar sonrası defalarca okumuştum. Bu yazıyı yazma nedenim de esasında o şiirlerin beni derinden etkilemiş olmasıdır. İsmail Aslan şiirinde iki temel kavram var. Internet ve onun temsil ettiği batı, modernite. Doğu ve onun temsil ettiği acı, Allah. Facebook, gmail, modem, harici disk, kırık link, 3G, ... gibi sözcüklerin şiirde kullanılmasıyla yeni medyanın 2000ler şiiri üzerindeki etkisini apaçık görüyoruz. Daha önce de bazı şairler şiirlerinde yeni medya terimlerini kullanmışlardı fakat bu kez bu terimler kitabın iskeletini oluşturuyor. Bu açıdan bir ilk. Batıdan yeni medya yoluyla gelen bu modernizm, Doğu’da -veya hadi en azından İsmail Aslan’da diyelim- sessiz bir acı etkisi yaratıyor: sevgilim netten düşmüş [s.28] abi link kırıkmış kalbim paramparça [s.30] televizyonu kapadılar ve iç savaş bitti [s.48] anladım ki msnde online olmak hiçbir gerçeği yansıtmıyor [s.27] Olur da bir gün dünya çapında, elektrikler kesilirse falan elektrikle gelen tüm imkanlar kapanacak. Batının modernitesi yıkılacak. Bir anarşist devrimde yok edilecek ilk şey elektriktir. Batı, işte bu tarz gerçek olmayan bir teknoloji üzerine yeni medyayı tanımladı ve tanımlıyor. Yeni medya, yeni iktidar ilişkilerini doğası gereği kuruyor. Yeni olan her şey tehlikelidir ve yeniliğinin içinde iktidarını barındırır. Sosyal medya tahakkümü de şaire sevinç getirmiyor ve bunu şair de biliyor, msnde online olmak hiçbir gerçeği yansıtmıyor. (insan ilk, annesine dokunandır.) [s.17] Mehmet Kaplan olaydı şimdi ‘’Şiir Tahlilleri’’ adlı kitabında farklı şiirlere binlerce kez yaptığı gibi bu dizeye Freudyen yorumlar getirirdi. Biz öyle yapmayalım. Anne duygusunun şiire sindiğini not edip geçelim.


İsmail Aslan’ın Internete verdiği önemi Internet ona vermiyor. Twitter’da 56 takipçisi var. Ekşi Sözlük’te ona dair tamı tamına 0 yazıyla sıfır entry var. İsmail Aslan başlığını tıklayınca Fenerbahçe’den kiralık olarak Giresunspor’a transfer olmuş genç bir futbolcuyu görüyoruz. Peki şair bu durumdan yakınıyor mu? Tam anlamıyla sanal olan bu ilgisizliğe değil de gerçek olan ilgisizliğe bir yakınma var: Birileri artık mümkünse Beni haklı bulsun [s.25] çok çok çok teşekkür et lütfen [s.22] Bir şairin ilk kitabı gibi değil de ikinci kitabı gibi duran bu kitap, Türkiye şiirinin yeni medyayla köprüsünü kurmuştur. Şimdi önemli olan o köprüleri atmaktır. Temennimiz, İsmail Aslan, yağmurlarla Allah’a gidilebiliri savunmaya devam eder de biz kuşağımızın şiirini okuruz. yazılamayan uzun bir eleştiri için itiraf yazdım sildim yazdım sildim yazdım sildim yazdım sildim yazdım sildim yazdım sildim yazdım sildim yazdım sildim yazdım sildim yazdım sildim -elektrikler kesildi.İsmail Aslan’ın twitter üzerinden paylaştığı son üç müzik: Richard Strauss - Stimmungsbilder Op. 9 No.2 “An einsamer Quelle” Gorillaz - Welcome To The World Of The Plastic Beach Ane Brun - To Let Myself Go -İşbu kitapta: kapitalizm/burjuvazi/palaspandıras/kürt/nişan/yüzüğü kelimeleri geçmemiştir.Oğuzcan Önver


İsmail Aslan - Oğuzcan Önver Röportajı ‘‘11 yaşımdan bu yana mutsuzum; internet mutsuzluğuma hiç dokunmadı.’’

1- Internet hiç varolmamış olsaydı nasıl bir insanlık olurdu? İnsanlık nasıl olurdu, bunu uzun uzun anlatmak mümkün. Yalnız, ben kendimi iyi bilirim. 11 yaşımdan bu yana mutsuzum; internet mutsuzluğuma hiç dokunmadı. 2- Elektriği yok etmek ister misin? Elektrikle çalışıyorum ben. 3- Şiir yazmaya ne zaman niçin kimle başladın? Onlar öldüklerinde başladım. Onlarla ancak şiir yazabiliyordum ve onlarla yazmaya başlamış oldum. Neden yazdığımı ise sanırım ancak onlarla bir araya geldiğimde anlayacağım. 4- Şiir yazmayı bıraktığın gün hangi müziği dinleyeceksin? Bu arada şiiri de bırakmış olduk; ama dinlediğim müziklere devam edeceğimdir. Müzikte çokça gezindiğim oluyor yalnız hep aynı yerde durup soluklanıyorum. Aynı yer dediğim de: Bach, Chopin, Schumann,


Rachmaninov, Shostakovich, Satie, John Cage, Arvo Part, Morton Feldman... 5- Devrim olacak mı? Lise yıllarında gerçekten neyin değişmesi gerektiği konusunda pek bir fikrimiz yoktu ama devrime inanıyorduk. Şu an için neyin değişmesi konusunda epey fikrim var yalnız devrimin olacağına inanmıyorum. 6- 3. kitabın ne zaman çıkacak? İlk kitabımdan kısa bir süre önce. 7- Hastalarından şiirlerini okuyanlar var mı? Onlara şair olduğunu söylüyor musun? Hastalarım olmadı hiç. Dahası “hasta” sözcüğünü de ağır buluyorum. Kimselere de şair olduğumu söylemedim; ama insanlar bir şekilde öğrenmiş oluyorlar. Yakınlarda şiir yazdığımı bilen bir arkadaşın henüz tanıştığımız bir hanımefendiye bundan bahsetmesi bu arkadaşı paylamama neden oldu. Sırtımızı Suriye sınırına vermişiz, aramızda 50 metre mesafe. Ben sadece yazıyorum, şiir konuşmak beni hep germiştir. Dahası ben ağlamışım, adam bu ne saçmalık diyor; oysa ben hiçbir saçmalıktan ötürü ağlamamıştım. Cevap başka mecralarda buluştu, affola. 8- Kimleri okuyalım? Evvela insanı, dünyayı okuyorum. Sonrası sizin bileceğiniz bir şey aslında. Sevdiğim kadına dahi bir kitap verdiğimde boynumu bükerim, utanırım. 9- Bilebildiğimiz kadarıyla ülkede şu an 2 savaş var. Adorno’yu anmadan soruyorum, Auswitch’ten sonra şiir yazdığımız için devlet barbar mı?


Ben de yapmış olduğunuz gibi Adorno’yu anmadan cevaplayayım. Şiirin her koşulda yazılacağı kanaatindeyim. Aslında en çok da bunun peşindeyim. Etrafımda hareket halinde ya da durmuş olan –nitekim durmuş olanın da bir hareket hali içerisinde olduğunu düşünüyorumher ne ise bana varışından sonrasını önüme açıyorum. Önüme açmam bir yerde olup bitene de gözlerimi açmış olmamı sağlıyor. Burada şiir yaşam alanı buluyor. Ülkede 2 savaş var’ın şiirini de yazmaktan bahsetmiyorum sadece. İnsanlığın cebelleştiği her ne ise onun şiirini diyorum. Bu yüzden koşullar şiirin yazılmasına engel olacak değil aksine olup bitene kulaklarını tıkamayan şiirin yazılmasını sağlayabilmeli. 10- Buraya -bize sorun biz cevaplayalım- sorusu gelecek. Siz de mutsuz musunuz? Palaspandıras Fanzin: Size nasıl intihar edildiğimi anlatamam.

İsmail Aslan [Şanlıurfa, 1984] Çeaş Şanlıurfa Anadolu Lisesi’ni ve Dicle Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nü bitirdi. Şiirleri Ücra, Yeniyazı, Fayrap, Kitap-lık gibi dergilerde yayımlandı. Özel bir kurumda psikolog olarak çalışıyor. Sistem Çöktü Misal Çok Yalnızım, ilk kitabı.


AÇIK HAVA /Onu Bedesten’den aldım. Yürümeye başladık kol kola./ Çarşı esnafının raconu sağlamdır, gençleri pek bir parlak, ütülü, dükkan sahipleri derin bakışlıdır. Şimdi bütün bu ütülü, derin bakışların arasında sevgilim sana saygısızlık edemem. Küskünlüğümü bir yana koyup gizliden cebimdeki bozuk paraları saymalıyım sen Facebook’un yeni halini anlatırken. “İlhalk Kütüphanesi şimdi ne kadar soğuktur?” dedi. “Mart kapıdan baktırır” filan dedim. Üç lira yetmiş beş kuruş. Mevlana ile Üçler Mezarlığı arasındaki caddeden Kültür Park’a doğru ilerliyoruz. Mevlana turistleri otobüs tutmuşmuşlar yüzlerce otobüs etrafımız otogar sanki TrevegoPark. Mezarlık duvarlardan oluşur tüm mezarlıklar da öyledir değil mi? Mezarlık duvarlarıyla beraber yeşillenir Mevlana yeşili. Kaldırımlar otobüs ile insan arasındaki mezarlık. Mesela sevgilim ben bu kaldırım taşını, şu beyazı değil, sarı olanı bizim aile mezarlığımız ilan edebilirim. Zaman tüneline taziyeler düzülür hem buralar hep yatır doluymuş bu yollar. Karşımızdan gelen adam Mevlevi’yse selam verme ihtimalimiz artar. Caddeden hiç sapmadan ilerliyoruz. Yirmi üç yaşımdayım o yirmi dört. Bir saat önce şehrimizde deprem oldu, artçı depremler bekleniyor. Bahar sayılır. O depremleri pek sevmediğini söyledi, gerilmiş. Ot teklif ettim. Sevindi. Yeni Mahalle’ye iki beşlik almaya gidiyoruz, caddeden hiç sapmadık. Mesela bu yol cennetteki köşklerimizin antresi bile olamaz. “Cennet ne kadar büyükmüş be!” dedi. “Öyle ya!” dedim, “depremden bile.”


Yeni Mahalle etrafı toplu konutlarla çevrilmiş bir gecekondu gettosudur. Yetmiş altı Ford minibüsler ve yeni model minibüslerin egemen olduğu bu semtte “teberce” konuşulur. Seçimlerde kime oy verdikleri bilinmez, merak edilmemiştir. Saksılarda, bahçelerde kenevirler boy alırken yeşil yeşil onlar biralı ve savurgan kahvaltılarını yaparlar. Orada deprem hissedilmez derler, göreceğiz. Vay vay vay. Hoş geldiniz gençler. Sen de hoş geldin yinge. Mal var mı? Allahı var allahı. Gelin bâyım içeri. Depremden korkmasan bu evi dezenfekte ederdik hayrına. Neyse, belki deprem temizler. Deprem, en temiz kentsel dönüşüm. Yedi harikalardan harika, yediler kırklar gücünde, harika. Depozite istemeyen çadırcı ha. Ona oturacağı yeri gösterirken mahalleliye “İki beşlik sarsan ya bize” dedim. Odadan çıkarken bize bakmadan “tamam” dedi. Az bekledik, hesabı bin bir ısrarla o ödedi. “KYK bizden zengin” dedi. Anlamadım sen ne diyordun filan derken siren ve helikopter sesleri söylediklerimi anlamsızlaştırdı. Otçunun şişman karısı kıştan kalma sobaya bütün malı tıktı ve sobayı yaktı. Adam karısının zekâsını kutsarken sokağa doğru koştuk. “Çok korkuyorum canım” dedi. Onu damsız bir kuytuya götürdüm, beni sevdiğini söylüyordu. “Korkma bir beşlik yakalım” dedim. Kuytunun Mevlana’yı gören tarafını seçtik. Titreyen elleriyle cigaramı yaktı, “tamam geçti” dedim. Hızlıca döndük.


.

Dün beni üzdün. Sana kırgınım. Sana bir şey söyleyeyim mi? Söyle. Bir şey! Hahahahaha!

Yuh! Helikopter bizi kesiyor. Hahahahaha! Polis amca! Hahahaha!

Abdülkadir Gıynaş


Reklamcıları Niçin Öldürmeliyiz? ”Dünyaya bir daha gelecek olsam, reklamcılık yapmak isterim.” Franklin D. Roosevelt ABD Başkanı. Jacques Seguela, insanlık tarihinin en olaylı siyasi reklamcılarından biri. ”Anneme reklamcı olduğumu söylemeyin… O beni bir genelevde piyanist sanıyor!” adlı kitabı AFA yayınlarından 1989 yılında çıkmış. Yeni baskısı yok. Sahaflarda bulunuyor. İlk baskısını 4 liraya aldım. Okumak isteyenlere ödünç verebilirim. Kitap, Seguela’nın kendine ithaf ettiği bir anı kitabı. Reklamcılık hayatına nasıl başladığını, bu hayatta neler yaptığını, reklamın nasıl bir şey olduğunu güzelce anlatıyor. Çevirmen de gayet iyi: Ragıp Duran. Kitapta şu tarz bölümler var: [1969 Kaçış Yılı, 1970 Mavi Yıl, 1971 Kara Yıl.] O yıllarda neler olduğunu her sayfada sinemavari bir dille aktarıyor. Bu bir kurgu numarası zira kitabın sonunda jenerik ve sahneler var. Kitabın meramı: ‘Reklamcı olmak bir genelevde piyanist olmaktan daha ahlaksız bir durumdur.’ Bu fikri destekleyen anılar, 70li yılların Fransasının reklam sektöründeki pislikleri birinci ağızdan ispiyonlanıyor. 70li yıllar düşünüldüğünde bu benzetme belki haklıdır ama günümüz reklamı için hafif kalır.


Zaten Seguela, Fransız asilliğine sahip büyük reklamcı olduğu için fahişe olmak daha iyidir diyememiş, genelevde piyanist olmak diyebilmiştir. Adamların genelevlerinde bile piyano var. Bu arada fahişelere selam olsun. Bir dönem, Neşet Ertaş’ı tanımayan Nil Karaibrahimgil’in, ülkenin en prestijli reklam ajanslarından birinde metin yazarlığı yaptığı bu kültürel çöl ikliminde, bu kitap üzerinden yola çıkarak reklamı satmaya çalışıcam. Yandım. John Berger, ‘‘Görme Biçimleri’’ adlı şaheser kitabında “Reklamcılık, Rönesans resminin can çekişmesidir.” mottosuyla reklamcılığın kendini Rönesans resmini çalarak var ettiğini örneklerle anlatır. Dünyadaki reklamcılar, Rönesans resmini inceliyor, anlıyor ve reklamlarına töz olarak uygulayabiliyor. Biz de durum birazcık farklı. Yanlış olan genel bir algı var: ”Reklamcılık, kapitalizmle beraber doğmuş, gelişmiş bir sistemdir.” M.Ö. 500lü yıllarda satılan bir vazonun altında, o vazoyu tanıtan, o vazonun müşteri tarafından alınmasını sağlamaya yönelik bir takım yazılar tespit edilmiş. Bu demek oluyor ki reklamcılık, reklam isteği, insanlık tarihiyle paralel bir gelişim göstermiş ve ilk insanlarda bile reklam arzusu/zaafı varmış. Bu, reklamın ne kadar insani olduğunu göstermekle birlikte, aynı zamanda insanın reklama ne kadar muhtaç olduğunu da gösteriyor. Elbette kapitalizmin geliştiği, sermaye birikiminin arttığı dönemden itibaren, reklam kapitalizmin ücretli köleliğine hizmet eder hale geldi. Değişimin simgesi reklam oldu, yeni ve özgür hayatlarına ancak reklamla ulaşılacağına inanan reklam çağının insanları, reklamı gereğinden fazla içselleştirdi. Örneğin bir donut 4 lira. Donut+Donut yemekle alınan Amerikan imajı=4 lira aslında. Satın alırken ücretin yarısını imaja vermeye başlayan insanlık [hangi yarısını verdiğini hiç bilemeden] reklam sayesinde bu hale geldi. Reklam, Pavlov’un klasik koşullandırmasını ve Freud’un psikanaliz kuramını çok iyi kullandı.


Freud’un yeğeni Edward Bernays, Amerika’daki ilk reklamcılardan biriydi. Kadınların sigara içmesinin toplum nezdinde ayıplandığı bir dönemde feministleri ayaklandırarak ‘‘sigara içmek=erkeklerle eşit olmak’’ denklemini kurmuştu. Kadınların sigara içmesinin kolaylaşması büyük ölçüde Freud düşüncesiyle sağlanmıştır. Toplumda X ve Y’ler reklamlar yüzünden sürekli değişiyor. Saat, zamanı gösteren bir nesneyken statü belirtisi/güç sembolü haline geliyor. Bir saati alırken dikkat edilen; saatin güzel görünmesi, saat pahalıysa şayet zengin olunmanın imlenmesi gibi şeyler, saatin asıl işlevi olan zamanı göstermesinin önüne geçiyor. Oğuzcan Önver oguzcanonver@gmail.com


PALASPANDIRAS FANZ覺N papafanzin@gmail.com twitter.com/oguzcanonver


Palaspandıras Fanzin, Sayı:5