Issuu on Google+

KOLAJ SAYI

1


Bilen bilir. İnternet üzerinden beş sayı çıkardık. Şimdi o sayılardan bir kolaj sayı yapalım dedik. Fanzini ücretsiz dağıtıyoruz. Fotokopi için parayı zor denkleştirdik. Bizi taktir edin, çok sevin. Neşet Ertaş’a selam olsun. http://papafanzin.tumblr.com/ twitter.com/palaspandıras papafanzin@gmail.com

2


Aslında bir konu yok [Yasemin Mori]

‘‘Aslında bir konu yok’’ temel olarak agnostik bir şarkı. Sözlerindeki ilk bakışta görülen dağınıklık ve anlamsızlık tekrar dinlendiğinde yerli yerine oturabiliyor. Şarkının agnostikliğini imleyen dizeler: Elimde cevabım yok / Birileri yaz birileri kış Birileri önce Şarkıda hissedilen terk edilmişlik duygusu/karşılıksız sevgi izlekleri yoğun olarak insanı vuruyor. ‘Ben güzelim kadınlar berbat’ dizesini ‘Ben berbatım kadınlar güzel’ olarak da okuyabildiğimiz gibi bu dizeden hemen sonra gelen ‘Neden buna gülmezsin’ dizesinden bu durumun komik olduğunu anlıyoruz. Şarkının en hüzünlü dizesi: ‘‘Elimde cevabım yok/ Olsa neye fayda yüzün bana dönmez ki’’ Mori burada sevilen kişinin yüzünün asıl özne olan seven kişiye dönmemesinin edilgen’in etken’e ihaneti olarak sunuyor ve bu ihanet olmasa bile [yüz dönse/sevgiye karşılık bulunsa bile] cevabın olmadığını, bunun aslında pek de bir şeyi değiştirmeyeceğini söyleyerek durumu bir kat daha acıklı hale getiriyor.

3


Bu kadar bilimsel açıklamadan sonra devinimi sahaya alıyorum ve koşturabildiğimce koşturuyorum onu. Yasemin Mori “Aslında bir konu yok diye bir şey de yok. Bir konu üzerine başlıyor her şey. Sahne açılıyor ve siz artık oradasınız. Siz oradasınız ve bir başkası da orada. Siz oradasınız bir başkası orada ve onlar da orada. Güç artık devrede, kimse engel olamaz buna. Konunun başladığı anda silinmeye doğru koşması bu. Güç birinizin elinde alevleniyor, sarıyor, yakıyor, buzdan sarkıtlar oluşturup kıçınıza batırıyor. Kalbin yerini kıçlar alıyor. Artık acıma yok. Vahşet var. Artık içinizdeki şeylerin gemiye bindirilip de meçhule gönderileceği günler yakın. Konuşamazsınız. Nedeni yoktur bunun ama sorarsınız. Neden konuşamadığını sorarsınız. Suskunluk şiddetiyle beraber gelir ve ikinizin birden ırzına geçer. Suskunlukla grup seks yapma fikri çok yeni olmamakla beraber acıtıcıdır. Hep başkaları vardır orda. Sussanız bile, baksanız bile, bıraksanız hatta bırakamayan olsanız bile. İçinizde biriken sıvının kasıklarınıza yaptığı ağrıya eş değerdir bu. O anda herkes çirkindir ya, tüm kadınlar çirkindir yani. Bir o güzeldir, bir ben güzelim dersiniz. Ya da siz çirkinsinizdir de kadınlar güzeldir, bunu değiştiren o kurban senaryosuna yakılan ağıt ve dumanlı ironi.. Kimse gülmez buna. Sen de gülmezsin. Asrın trajedisidir bu! Mutsuzlukla tamamlanır. Mutsuzluk bir ihtiyaçtır. Neden hep mutsuz olduğunu sorgulayana dönülmez. Yüzün de bana dönmez bu yüzden. Benim yüzümün sana dönmesi de önemli değildir, nedir yüzlerimiz birbirine dönük başlamışızdır zaten. Ya da bir an dönmüşüzdür de geri dönmüyoruzdur. Cevap yok şimdi. Benim elimdeki yokluk değil bu sadece cevabı vermesi gerekenin de cevapsızlığı aynı zamanda. Şimdi nasıl şarkının ortalarındaysak yolun da ortasındayız. Unuttuğumuz tüm o tablolar karşımızdalar. Tek bir kadeh kalkmıyor, tek bir saki koşmuyor doldurmaya. Bardağın pası üzümün pasına karışıyor. Üzümün pası var mı bilmiyorum. Olmamaya doğru koşan konunun pası beynimin basına karışıyor. Beynim bir zamanlar iş görür müydü bilmiyorum. Burada umut devreye giriyor. Senin ekmeğin umut. Umudu dişliyorum, koparım atıyorum küflerini derken çenemi oynatamaz haldeyim. Konu olmamaya doğru koşarken yara da benim diken de benim. Senin acıtma görevini de ben üstleniyorum. Kendi sabahlarımı kendim ıslatıyorum. 4


Kendi kendime seviyorum, öyle ya kızabiliyorum. Oradan inmek üzereyken ben, sahnede ağzıma damlatılmışken zehir, birileri de eksik olmuyorlar. Birileri hep geliyorlar. Özneler birbirine karışıyor. Kahramanlar birbirini tanıyamıyor. Kıyım gerek şimdi. Bir anomi başlıyor ki sormayın gitsin. Basit sözcüklerle yazmanın keyfini yaşıyoruz. Kıyımın içinde birilerine ağıtlı öğüt veriyoruz. Kıyım lazım, cinayet lazım, bir defa silah olmadan bamlamak lazım. Herkes kaçışıyor ve ben kaçarken de üşüşüyorlar başına. Onu seviyorlar, ona sesleniyorlar. Bu filmin kötü adamlığı da bize kalıyor. Gezegenler üçgen olmak zorunda. Yazı, tura ve bir yan daha. Üçüncüye hep başka şeyler düşer. Üçüncü boyut olmazsa üçüncüye kalan olmaz. Bize hiç kalan olmaz, yüzler dönmez, kervan geçmez. Konu diye bir şey kaldıysa artık. Konu diye bir şey olmuşsa elbette.” diyor kanımca. OĞUZCAN ÖNVER & MUNI Palaspandıras Fanzin Sayı: 1

5


kalibre kampüsü frankofon cinayeti “Anneme reklamcı olduğumu söylemeyin… O beni bir genelevde piyanist sanıyor!” Jacques Seguela yılan rekoruna bakayım bu piyanonun pezebankası benim gelen evde kimseyi bulamıyor konser ve kutulara gitmiyorsun gitme bunun bi sakıncası var mı yok napıcam mutfakta 7.65 kalibre niyetlendim savaştan önce reklamcıları bi mahzende tutarlar yine senleyim yine yetkilerim bir haddi yine aşarken tam müzik başladı radyo yine kim derdi ki neşet ertaş türkülerini duymayanlar şiir yazacak ve salih ameller ve ideolojiler ve meme uçları dehşetle bu adamın ne dediğini anlamıyorum lo aşırı derecede içime kapandı ben onu böyle sevdim inşallah mandabatmazda küçüleceğim bir cumartesi kalmaz diyorum bu adam bir muzbalığı hastalığına yakalanmış olmalı vuruldu bir şarkıyı mırıldanmayarak neşeli sen de üzülürsün üzülürsen sana bir kahve ısmarlarım bask kökenli bi paşa olarak kütüğüm Selanik bu çalıntı şiir ben bir reklamcıyım ama seni seviyorum misilleme olarak Allahın tanıtım günleri yok Allahtan Allah özel üniversite değil suçu kabullenmek isteğimin yitirilişi ve rus yazgıcılığının başbakanla çeliştiği noktalar ve bizim fanzinin okunmayışının senin hiç mi hiç umrunda olmaması yılan rekoruna bakayım derken çok ciddiydim hâla ciddiyim Oğuzcan Önver oguzcanonver@gmail.com

6


SARPHAN UZUNOGLU RÖPORTAJI Devrim neden olmuyor? Bu soruyu kendimize mi sormalıyız yoksa devrimcilik adı altında particilik, particilik adı altında çarpışan oto işine girenlere mi bilmiyorum. Çarpışan oto derken, şu lunaparktakileri kastediyorum elbette. Yoksa, Türkiye’deki devrimci kadroların iki araba çarpıştıracak gücü bile bulmak için yüzlerce toplantı düzenlemesi gerekir. Belki de devrim tam da bundan olmuyordur. Konformizmin her şeyi plana, hiyerarşiye bağlayan, modernizmin getirdiği tüm bu hiyerarşiyi ve sabit anlayışı kabullenmenin sonucunda. Hem devrim belki Türkiye’de olmuyor; ama her yerde olayazıyor. Arap Baharı’nın bir kısmı hüsranla sona ermiş reklam şirketlerinin desteklediği partiler iktidarı ele geçirmiş olabilir; ama Mısır gibi örnekler de var. Devrim var, olacak da. Foti abiyle (Benlisoy) yaptığım röportajda o laboratuar koşullarında üretilmiş devrim beklentisinin yanlış olduğunu düşünüyordu. Ben bir adım ileri gidebilirim, sadece devrimin değil devrimcilerin ve halkın tamamının bu üretime uyması bekleniyor. Sınıf kavramının içi öylesine eski bir tanımla dolduruluyor ki o kocaman plazalardaki küçük insanların hiçbiri kim olduklarının farkında değiller. Anlatılanın başkalarının hikâyesi olduğunu sanıyorlar. Bu da sanıyorum ki en çok da görsel sol kültürün dahi klasik “işçici”, post-endüstriyel dönemi algılayamamış olması. İşçi deyince hala sadece fabrikadaki ustayı algılıyorsak, işin içine bir terslik giriyor. Hizmet sektörünün tamamını camdan aşağı atmış oluyoruz. Üstelik düştükleri yer benim içimi ferahlatmıyor, onları pazara hizmet etmeye resmen sevk ediyoruz. Ben devrimin en önemli koşulunun bir “iletişim stratejisi” varlığı olduğuna inanıyorum. Ne yazık ki ortada iletişimci yok, olanlar da burjuvazinin yöntemleriyle solu resmen pazarlamaya yönelik…

7


Devrimden sonra nasıl propaganda bakanı olunur? Devrimden sonra “propaganda bakanı” olacak mı? Devrim olacak mı sorusuyla aynı şey belki de. Hani demiştim ya şu “iletişimciler” sol partilerin propagandalarını yaparken burjuvazinin yöntemlerini kullanıyorlar diye, evet. Şaşırtıcı bir şey yok. Burjuvazi kendini nasıl tanımlıyorsa sol da böyle tanımlıyor. Dahası propaganda kelimesi devrime pek de yakışmıyor. Devrimden sonra kliklere kadar inebilecek çok ciddi bir propagandaya ihtiyaç var diyebilir kimileri; ama devrimin olduğu bir dünyada propaganda gibi tek yönlü bir iletişim sürecinin fazlasıyla “iktidarcı” olacağını düşünüyorum. Devrim, doğrudan bir demokratik, özgürlükçü yaklaşımı beraberinde getirebilecekken neden propagandayla insanları ona öğretsin devrimi yapanlar? Keza devrimi yapan kitleler olmayacak mı? Birileri için mi devrim yapılacak? Tahrir’deki 1 milyon kişi “başkaları” mıydı? Başkalarının adına mı Mübarek’i devirdiler. Elbette neoliberalizm vs. de etkendi; ancak oradaki 1 milyon kişi asli unsurlardı. Yönetme işini diyemem ama yürütme işini üstlenenlerin dertlerini “bağırarak” anlattığı bir sistem ne kadar devrimcidir? Devrimci olan dinlemek ve anlamak değil midir? Sanırım devrim sonrasının değil, öncesinin “iletişim uzmanlığı” asıl mühim olan. Devrimden sonra dediğimiz şey ancak bir film olabilir… Türkiye solunun ulusalcılıkla ettiği dans Emma Goldman’ın bahsettiği danstan ne kadar farklı? Ulusalcılık falan demeyelim. Neden adını koymuyoruz. Bunun adı “milliyetçilik” değil mi? Birileri yıllarca kavga ettiği bir anlayışı eski yol arkadaşlarına atfetmeyi “yediremediği” için mi ulusalcılık diyoruz. Çok sevdiğim bir söz var: “Yurtseverlik alçakların son sığınağıdır.” Bugün “eskinin solcusu yeni NAZİ’lere” bakın hepsinde aynı telaş: Mustafa Kemal ve ittihatçilerin “haysiyetini koruma” telaşı. “Türkiye” telaşı. Ulus hareketlerinin böylesine güçlendiği bir dönemde hâkim 8


ulustan olanların bir de “tam bağımsızlık” gibi nutuklar atması, sermayenin adını ağızlarına almamaları, solcu bildiğimiz bir gazetenin “İş Bankası” reklamı alması. Arka Plan: 2007 haziranında Origin of the World: Science and the Fiction of the Vagina (Dünyanın Kökeni : Vajina) isimli bir kitap bastı Agora. Pespembe bir kapak, otobüste-rahat-okunsuncu yayınevlerinin baskısını andıran ancak bir o kadar da gönül fethedici bir kitap boyutu. Üstelik kapaktaki o siyah karmaşık desen de vajinanın üzerindeki botanik bahçeyi andırıyordu. Şimdi, pübis kıllarının medusaya benzetilmesi, vajinaya bakanın medusaya bakanmışçasına taşlaşması ile o küçük yaratığın diş gıcırtısıyla korkudan büzülen solucanlar ışığında ve Foucault’nun öznenin tanımlanmasında kullandığı “cinsellik” kisvesi altında; 1)Dünyanın kökeni bas(tır)macı iktidar mıdır yoksa dişli vajina mıdır? Dünyanın kökeni iktidara yönelik saldırıdır. İktidar sadece bu saldırı karşısında tüm gücünü seferber etmiştir. Hani “dünya yerinden oynar” dedikleri an var ya, o an bizim boyun eğeceğimiz andır işte. Ve dünyanın kökeni kadın aklıdır, en azından erkek egemenlik var olduğu sürece. Sistemin “ezilen” tarafında olanlar bir ekosistemin temel unsuruymuşçasına dünyayı yaşanır kılıyorlar. Dünyanın her yanındaki kadın hareketlerinin böylesine mühim olması; ama her birinin sermayece oportunist ve conformist çizgiye çekilmeye çalışılması da sanırım buradan kaynaklanıyor. Büyük sermaye kuruluşları, sosyalistliğe ve devrimciliğe evrilebilecek tüm hareketleri içkinleştirerek devrimci potansiyellerini eritiyorlar. 2)Her salise birileri içini boşaltıyorken ve birileri dişleriyle solucanların boyunlarını büküyorken, iktidar bir sil(l)(k)indirik penisin içinde zuhur olmuşken, güç kimde güç istenci kimdedir? Sanırım az önceki cevabım yeterli. Kürşad Kızıltuğ bu konuda bir sohbetimizde aklımı açmıştı. 9


Direnen iktidardır. Güç bizde. Güç istenci, yani bizim sahip olduğumuz her şeye sahip olma istenci ise iktidarda. Bu manasız arzuyu ne kadar sürdürecekler bilmiyorum. Ne olacak bu Jiyan’ın hali? Şimdilik iyi gidiyoruz. Belki sen daha çok yazsan daha iyi olur. Herkesin birilerince fonlandığı, bankaların sola reklam verdiği, STK’lerin at koşturduğu bir medya düzeninde ayakta kalma çabamız sürüyor. Jiyan’ı cep harçlıklarımızla kurduk, cep harçlıklarımızla devam ettiriyoruz. Yeni yazarlarla, belki zamanla bir ofisle bir şeyler yaparız. Ama işimiz zor. Eleştirdiğimiz kurumların paraya ihtiyaç nedeniyle yukarda saydıklarımı yaptıklarının da farkındayız; ama sanırım Bianet’in sloganındaki gibi başka bir iletişim mümkün, onlarınkinden bile başka, militan bir iletişim… Mesele editörü olunca kızlar teklif ediyormuş diye duyduk? Mesele’den ayrıldım. İlk kez buradan duyurmuş oluyorum sanırım. “Kızların teklif etmesi” için sanırım Mesele editör olmaya değil de kadınların akıllarının ahlaki zırvalarla doldurulmamasına gerek var. Kadınların cinsellikle aralarında çok büyük bir mesafe var. 27-28 yaşında kentli bir kadın klitorisini yeni keşfediyorsa orada lanetli bir durum vardır. Bu bağlamda sanırım Mesele’nin getirisi “teklifler”den ziyade yayıncılık tecrübesi oldu. Ancak alan tecrübesi kazanmak, daha fazla fotoğraf çekip, video kaydedip haber yapmak lazım. Olan biten sokakta oluyor ve artık internet var. Hem zaten “tekliflere de” açık değilim. Kitabın ne zaman çıkacak? Açıkçası bir süredir üstünde çalıştığım bir şey var. Bugüne dek herkes içine doğduğu savaşı anlattı. Kürtler, Türkler derken ortaya “epik” hikâyelerle dolu bambaşka bir edebiyat çıktı. Sanırım bu savaşa “kürtlerin başkaldırılarıyla barışık” bir öyküyle dâhil olacağım. Paralel iki öykü, iki ayrı “ezilen halk” hikâyesinin orta yerinde bir şey. Göreceğiz… Belki de hiç göremeyiz. 10


Zorunda mıyım? Zorundalıklar çok. Küçükken en sevdiğim şarkı “mecburen”di. Sanırım artık değil… Mecbur değiliz, mecbur oldukça masum değiliz çünkü. Sırrı abinin keyfi yerinde mi? Sanırım TBMM’ye girdikten sonra “keyif ” gibi şeylerin durumu pek umrunda olmuyor insanın. Süregelmiş bir mücadeleyle, onun tam zıttı bir kültürün karşılaşması. Her yanda resmi ideolojiyi temsil eden ikonlar vs. Keyif meselesi sanırım göreceli. Çoğumuza göre kötü olsa gerek. Aynı çatının altında olduğu insanları düşünsene? Ama sanıyorum ki temsil ettiği halk kitlelerinin öfkesini içinde taşıyor ki keyfi değil de çalışmayı dert ediniyor. Palaspandıras Fanzin Sayı:3

Oğuzcan Önver

Sarphan Uzunoğlu

11


BEYAZ FİLLER GİBİ TEPELER* Ebro Vadisi’nin karşısındaki tepeler uzunca ve beyazdı. Güneş altındaki tren istasyonu iki demiryolu arasında kalıyordu ve bu kısımda ne bir ağaç ne de bir gölge vardı. İstasyonun karşısındaki binanın ılık gölgesi çarpıyordu zemine; barın ağzına kadar açık kapısına sinekleri dışarıda tutmak için, boylu boyunca bambu çubuklarından yapılmış bir perde asılıydı. Amerikalı ve beraberindeki kız binanın dışında gölgelik bir masaya oturmuşlardı. Hava epey sıcaktı ve Barselona ekspresinin gelmesine daha kırk dakika vardı. Ekspres bu tren hattında birkaç dakika durup oradan Madrid’e yol alacaktı. “Ne içsek ?” diye sordu kız, şapkasını çıkartıp masanın üstüne koymuştu. “Dehşet sıcak.” dedi adam. “Bira içelim.” “Dos cervezas[1].” diye seslendi adam perdeden içeri. “Büyüklerden mi olsun?” diye sordu bir kadın kapıdan. “Evet, iki büyük.” Kadın iki bardak bira ve iki de keçenden bardak altlığı getirdi, bardak altlarını ve biraları masaya koydu, adama ve kıza şöyle bir baktı. Kız tepelerin hizasına bakıyordu. Güneş gören tepeler bembeyazdı, kırlarsa yanmış ve kurumuştu. “Beyaz fillere benziyorlar.” dedi kız. “Bir tane bile beyaz fil görmedim.” dedi adam birasını yudumlarken. “Zaten görmemişsindir.” “Görmüş olabilirim.” dedi adam, “öyle senin lafınla değil.” Kız çubuktan yapılmış olan perdeye doğru baktı. “Üzerine bir şey yazmışlar.” dedi kız. “Ne diyor?” “Anil del Toro. Bir tür içki işte.” “Denesek mi?” Adam perdeye doğru “Bakar mısınız?” diye seslendi. Kadın bardan çıktı. “Dört real.” “İki Anil del Toro istiyoruz.” “Sulu mu olsun?” “Sulu mı içmek istersin?” 12


“Bilmem ki.” dedi kız. “Suyla iyi mi gider?” “İyi gider.” “Yanında su istiyor musunuz?” diye sordu kadın. “Evet, suyla olsun.” “Tadı meyan kökünü andırıyor.” dedi kız ve bardağı bıraktı. “Senin için hepsi aynı.” “Öyle.” Dedi kız. “Hepsinin tadı meyan köküne benziyor. Özellikle de sabırsızlıkla beklediğin şeylerin, absent gibi yani.” “Of, bırak artık şunu.” “Sen başlattın, ben eğleniyordum, ne güzel vakit geçiriyordum.” “İyi, tamam. Hadi tekrar deneyelim.” “Peki. Ne diyordum. Tepeler beyaz fillere benziyorlar diyordum. Zekice değil miydi?” “Zekiceydi.” “Şu yeni içkiyi denemek istedim. Yaptığımız her şey bundan ibaret değil mi zaten, manzarayı seyredip yeni içkiler denemek.” “Galiba öyle.” Kız tepelere doğru baktı. “Güzel tepeler.” dedi. “Yani gerçekte beyaz fillere benzemiyorlar herhalde. Sadece ağaçların arasında öyle göründüğünü kastetmiştim.” “Birer tane daha içer miyiz?” “Olur.” Ilık rüzgar çubuklu perdeyi masaya doğru savuruyordu. “Bira iyi geldi, ferahlattı.” dedi adam. “Evet, iyi.” dedi kız. “Sahiden basit bir operasyon bu Jig.” dedi adam. “Hatta operasyon bile denemez.” Kız masanın ayaklarının dayandığı yere doğru baktı. “Bunu önemsemediğini biliyorum Jig. Gerçekten önemsiz bir şey. Altı üstü içini temizleyecekler.” Kız hiçbir şey söylemedi. “Seninle geleceğim ve operasyon boyunca yanından ayrılmayacağım. Sadece içini temizleyecekler ve her şey yine eskisi gibi olacak.”

13


“Ya sonra n’olacak? “Sonra iyi olacağız. Tıpkı eskiden olduğu gibi.” “Bunu nerden biliyorsun?” “Çünkü tek derdimiz bu şimdi. Bizi mutsuz eden tek şey bu.” Kız perdeye baktı, uzanıp çubukların iki şeridini ellerinin arasına aldı. “Yani sonra her şeyin yoluna gireceğini ve mutlu olacağımızı düşünüyorsun.” “Mutlu olacağımızı biliyorum. Korkmana gerek yok. Daha önce bunu yapmış olan bir sürü insan tanıyorum.” “Ben de tanıyorum.” dedi kız. “Sonunda hepsi muratlarına erdi.” “Bak,” dedi adam “Eğer yapmak istemiyorsan buna mecbur değilsin. Sahiden yapmak istemiyorsan seni zorlayacak değilim. Ama tereyağından kıl çeker gibi olacağından şüphem yok.” “Peki sen gerçekten istiyor musun?” “Bence yapılacak en iyi şey bu. Ama sen gerçekten yapmak istemiyorsan ben de yapmanı istemiyorum.” “Yani eğer bunu yaparsam, mutlu olacaksın, her şey tıpkı eskisi gibi olacak ve beni seveceksin, öyle mi?” “Seni zaten seviyorum. Seni sevdiğimi biliyorsun.” “Biliyorum. Ama bunu yaparsam her şey tekrar yoluna girecek ve şu tepelerin beyaz fillere benzediğini söylemem hoşuna gidecek?” “Elbette hoşuma gidecek. Hem şimdi de hoşuma gidiyor. Ama şu anda buna odaklanamıyorum. Canım sıkkın olduğunda ne hale geldiğimi biliyorsun.” “Peki bunu yaparsam hiç canın sıkılmayacak mı?” “Sıkılmayacak; çünkü çok kolay olacağını biliyorum.” “Öyleyse yapacağım. Bana ne olacağı umrumda bile değil.” “Benim umrumda.” “Neyse. Ama benim umrumda değil. Bunu yapacağım ve sonra her şey yoluna girecek.” “Böyle söyleyeceksen yapmanı istemiyorum.” Kız ayağa kalktı ve istasyonun bitimine doğru yürüdü. Karşıda, diğer yanda, Ebro Nehri hizası boyunca damarlı ağaçlar vardı. Uzakta, nehrin ardında dağlar sıralanmıştı. Bir bulutun silueti süzüldü tahıl tarlası üzerinde ve kız ağaçların arasındaki nehri gördü. “Bunların hepsi bizim olabilirdi.” dedi kız. “Hepsine sahip olabilirdik 14


ama her geçen gün dunu daha da imkansızlaştırıyoruz.” “Ne dedin?” “Bunların hepsine sahip olabilirdik dedim.” “Her şeyi elde edebiliriz.” “Hayır, edemeyiz.” “Bütün dünyayı ele geçirebiliriz.” “Hayır, yapamayız.” “Canımızın istediği yere gidebiliriz.” “Hayır, gidemeyiz. Artık bize ait değil.” “Bizim.” “Hayır, değil. Onu bir kez kopardılar mı senden bir daha asla geri alamazsın.” “Ama onu almadılar.” “Bekleyip göreceğiz.” “Hadi gölgeye gel.” dedi adam. “Böyle düşünmemelisin.” “Hiçbir şey düşünecek halim yok.” dedi kız. “Zaten biliyorum.” “Yapmak istemediğin bir şeyi yapmanı istemem.” “Bence de iyi olmaz öylesi.” “Biliyorum. Birer bira daha alabiliriz miyiz?” “Peki. Ama şunu anlaman lazım-“ “Anlıyorum.” dedi kız. “Konuyu kapatabilir miyiz?” Masaya oturdular, kız uzaklara, vadinin kurumuş tarafındaki tepelere baktı; adam da ona ve masaya baktı. “Şunu anlaman lazım ki,” dedi adam “eğer bunu yapmak istemiyorsan ben de yapmanı istemiyorum. Bu senin için bir şey ifade ediyorsa ben sonuna kadar varım.” “Senin için bir şey ifade etmiyor mu? Orta yol bulabilirdik.” “Tabii ki bulunur. Ama ben senden başka kimseyi istemiyorum. Başka kimseyi istemiyorum. Ayrıca bunun hiç de zor olmadığını da biliyorum.” “Evet, çok kolay olduğunu biliyorsun.” “Bunu söylemenin sakıncası yok, ama biliyorum.” “Hemen şimdi benim için bir şey yapmanı istesem?” “Senin için her şeyi yaparım.” “N’olur n’olur n’olur n’olur n’olur n’olur n’olur konuyu kapatabilir miyiz?”

15


Adam tek kelime etmeden istasyon duvarına dayanmış valizlere baktı. Üzerlerinde geceledikleri otellerin etiketleri vardı. “ Ama şöyle olsun istemiyorum-“ dedi adam “neyse umrumda değil.” “Şimdi haykıracağım” dedi kız. Kadın elinde iki birayla perdenin arasından göründü ve bardakları ıslanmış altlıkların üstüne koydu. “Tren beş dakikaya burada olur.” dedi kadın. “Ne dedi?” diye sordu kız. “Tren beş dakikaya geliyormuş.” Kız teşekkür etmek için gülümseyerek kadına baktı. “Valizleri istasyonun diğer tarafına görürsem iyi olacak.” dedi adam. Kız gülümsedi ona. “Anlaştık. Sonra gel de biralarımızı bitirelim.” Adam iki ağır valizi aldı ve onları istasyonun diğer bölümüne taşıdı. Demir yoluna doğru baktı; ama treni göremedi. Dönerken istasyondaki barın içinden geçti, insanlar bir şeyler içerek trenin gelmesini bekliyordu. Barda bir Anis içti ve insanlara şöyle bir baktı. Hepsi akıllı uslu treni bekliyordu. Çubuklu perdenin arasından geçti. Kız masada öylece oturuyordu ve ona doğru gülümsedi. “Daha iyisin değil mi?” diye sordu adam. “İyiyim” dedi kız. “Hiçbir sıkıntım yok. İyiyim.” *Hills Like White Elephants, Ernest Hemingway Translation by Muni

[1] İspanyolca “iki bira” manasında.

16


jitem mantısı piyi üç alınız piçleri rahat bırakınız iki öğrenci deyip parayı uzatıyorum minibüsteyim seçkinci alter-egomla halk çocuğu olarak ben sevişemiyorum beynimle lan benyimle] orospu mantısı var orospu çocuğu mantısı yok mesela ekmekle ye ekmekle ye kızlarla mücadele eylem planı yakalım bu gece bize gel bir şarkıyı birden çok dinleyince bir kez dinlemiş olmuyorsun pijamalarda saklı bazı gençlikler olmalı nasıl ki toplu mezarla taksiler arasında bir ilişki varsayalım yoksulsan ikisine de yalnız giremiyorsun yoksul ve yalnız aynı dizede başlattım çift çoktan unuttuk kimsenin kimseyi severken çıkardığı sesleri fransız muhipleri cemiyetinden birkaç arkadaş para topladık aramızda size bir soykırım aldık özür dilerim özne değişsin bu şiirin öznesi sen değilsin kızım dizi izliyorsun alay ediyorsun güzelsin ayfonun var benim afyonum yok sorunlardan biri de bu değil diyemem mi tüm karşılıksız aşklarımızın sorumluluğunu Osmanlı yaptı ben yapmadım sen bana bakmıyorsun ya bu meseleyi tarihçilere bırakalım bülent ersoyu jitem öldürürse hepimiz bülent ersoyuz elbet de cumaları bırakma cumaları bırakma

oğuzcan önver

17


KATİP BARTLEBY : BİR WALL STREET HİKAYESİ 1)Bilinç(li)(siz) Bir Esin: Hegel Hegel kendi bilincine varışın ortaya çıkışını Tinin Fenomenolojisi’nin ilk bölümlerindeki meşhur köle-efendi mücadelesi hikâyesinde dramatize eder. Kendinden eminliğin en önemli yönü, kendini yaşama karşı, yaşamın “karşıtı” olarak tanımlamasıdır. Buna karşın kendinden eminlik aşaması içerdiği anlam itibariyle dışsal bir “farkına varış”a işaret eder. Ve kendini yaşamın algısına rağmen, onun üstünde oluşmuş bir şey olarak görür. Hegel’deki özbilinç kavramının kaçınılmaz olarak bir çatışkı içermesi de, özbilincin ölüm ihtimalinin bilincine varılmasıyla mevzu bulur. Bu pek tabii özbilincin, “şeylerin” dışında “arzunun” da bilincine varış biçimine büründüğü anlamına gelir. Şimdi bu hikayenin kırılma noktasına gelmeden önce şunu da bilmemiz gerekir: izole edilmiş bir bilinç kendi bilinci dahilinde “oluş”unu sürdüremez. Bu durumda ortaya çıkan dışsal ikinci benlik, kendi arzusunun nesnesinin, kendinden bağımsız olduğunun ayırdına varır. Söz konusu nesne hikâyenin en kanırtıcı bölümünde baş gösteren “öteki”dir. Burada bizatihi bir iktidar savaşına şahit oluruz: Özbilinç kılıcını kuşanmak ve ötekini alt etmek zorundadır; çünkü ancak bu şekilde kendinden emin olabilir. Dikkatle baktığımızda bu hikâyede zihnimize çarpan bir şey olduğunun ayırdına varırız: Kendi kendini yenilgiye uğratan hangi savaş “kendi”nin eminliğiyle sonuçlanabilir? Ancak özbilincin kuşandığı kılıç bir kıyımdan çok, ötekini kendine katma girişimine sebep olur. Çünkü özbilincin devam etmesi, başka bir özbilinçle yüz yüze gelmesine bağlıdır. Bu bir nevi öteki tarafından tanınma ihtiyacının ürünüdür. Her biri kendi kendini olumsuzlarken, kendilerini ve birbirlerini bu ölüm kalım mücadelesi içinde tanıyacaklardır. Hikâyenin sonu en iyi ihtimalle taraflardan birisinin ölümüyle sonuçlanır. Daha ilginç bir sonuçsa birinin ötekine bağımlı bir halde var olmaya devam etmesi durumudur. Bu durumda ikisi de hayatını tehlikeye atmış, ölüm korkusuyla yüzleşmiştir. Ve nihayet bu ölüm korkusu iki bilincin birbirinden farklı dönüşümlere uğramasına yol açar. Hegel’in zihninden doğmuş iki çocuk: doğmuş iki çocuk: Efendi ve köle. 18


Bu esaslı direnişin efendisinin özbilinci, tanınma arzusunun tek taraflı sürdürülmesiyle yerine getirilecektir. Efendinin, üzerinde kendi efendiliğini yerine getirdiği nesne, bağımsız bir bilinç değildir. Bu daha çok efendinin, efendiliğinin farkına varamayacağı kölemsi bir bilinçtir. Biraz sonra bahsi geçecek konuya temel oluşturması bakımından asıl konu ise kölenin bağımlı bilincidir. Burada biraz karmaşık da olsa kavram trafiğine takılmış bir konudan bahsetmek elzemdir: Efendinin özbilincinin dışsallaşmış hakikati kölenin “kölemsi” bilincine denk düşerken; kölenin dışsallaştırılmış hakikati, efendinin özgür bilincine denk düşer. İşte hikâyenin bu yazı kapsamındaki son kırılma noktasına vardık böylece: Köle dünyayla olan bu dolayımsız ilişkisini dünyanın özbilinçli farkındalığına dönüştürebilir. Ve temeli sarsan ölüm korkusuyla yüzleşen kölenin gözünde yaşam ve çalışma, çalışanın kendi çizdiği biçim dahilinde yeniden işlemenin bir yolu haline gelir. Köle bilinci, şeyleri oluşturup biçimlendirmesi sayesinde efendi için zor olan sürekliliği yakalar. Sürekli özbilinç, kölenin benliğinin dışarıda bulunabilmesi için, ben’in dışsallaştırılmasını gerektirir. Ve bu tür bir nesnelleştirmenin olmaması durumunda da, özbilinç, güçsüz düşer ve yeniden yaşamın içinde yavaşça yitme eğilimi gösterir. Bu hikâyenin sonu da birçok yeni hikayenin başlangıcını oluşturur. 2)Katip Bartleby* Herman Melville, 1853’te New York’taki yayıncısının binasında çıkan yangın sonucu kül olan “depo kitaplarından” sonra yazmayı ısrarla sürdürdü. Okurların ilgisizliğine, okurların okur ol(a)mamalarına rağmen çeşitli hikâyeler yazmaya devam etti. Putnam’s Monthly Magazine’de yayınlanan bu hikâyelerden biri de Katip Bartleby (Bartleby, the Scrivener)’di. İhtiyar bir avukatın aziz katibi, Bartleby, olanca gerçekliğiyle, bir iş ilanı vesilesiyle, büronun kapısına geldiğinde dikkatli bir okuyucu hemen ayırdına varacaktır; avukat o gün kapıyı açık bırakmıştır. Bartleby kapının ardındaki görünmezlik evresini görünenle perdelemiştir. Bartleby görünmüştür ve kapı kaybolmuştur. Özne ve nesne bu basit “an”da yer değiştirmiştir. Bartleby eşikten adımı atar ve artık tüm cansız canlılığıyla 19


masasındadır. Bu Bartleby için şeyleri biçime sokma aşamasıdır. Onlar düzene girecektir, Bartleby efendinin zihnini sürükleyecektir, ben’ini “dışsallaştırmamayı tercih eden” Bartleby yitecektir yahut biz yittiğini düşüneceğizdir. İşe başlamasının (ihtiyar avukatın tahminiyle) üçüncü gününde kendisine buyrulan kopya etme işine verdiği “yapmamayı tercih ederim” yanıtıyla efendisinin gayet dışsallaştırılmış alanından “özgürlük” eşmeye başlar. Ve Wall Street’in baş döndürücü akılsızlığıyla insanların önemsiz gülünçlükleri içinde, kaybolarak, esas kişi sıfatında karşımıza çıkar. Tercih etmekle tercih etmemek arasında cevap olmayan cevaplar birbirini izler. Bartleby’nin dilden uzaklaşan bir deneyin mi yoksa dilin kendisini bürünen, onu ötekileştirip sonra kendisine katan bir deneyin mi içinde olduğunu düşünmek bu noktada önem teşkil eder. Lakapları dışında (Hindi, Kıskaç, Zencefilli Çörek) yalnızca karikatürize edilmiş özelliklerinden haberdar olduğumuz iki kâtip ve bir yardımcı edimleriyle oradadırlar. Kızarlar, sakinleşirler, çalışırlar, oyalanırlar, söylenirler… Bartleby ise tüm bu “düzen” içinde eşyaya en yakındır. Masasının başındadır. Konumuna sadıktır Bartleby, efendisinin kölemsi bilincini ifşa ederken(!) oradadır. Pişkince özgürlüğe sarılmaz yahut dişlerini keskinleştirip efendinin tuzlu gırtlağına dayanmaz. Nesneyle özne yer değiştirirken, yani devinim içli naralar atarken Bartleby “Sabit kalmayı tercih eder.” Orada yatar, kalkar, yemek yer, çalışma saatini doldurur, sabit kalır, cevap vermemeyi tercih eder. Bartleby büroyu ve diğerlerinin dillerini ele geçirdikçe –evet, bu bir anlamda ele geçirmedirihtiyar uzaklaşır. Köle efendinin sınırlarını erittikçe, zafer sahibi kaçışa yönelir. Biri yaklaşır öteki uzaklaşır, ilk korku artık evrilmiş biçimiyle başlarındadır. Efendi, bir korkudan bir Bartleby’den kaçar. Ancak bu da bir kurtuluş olmamıştır nihayetinde. Bartleby büronun yaşamdışılığını içselleştirmiş yaşamiçi alanına katmıştır. Kendinden olmayan ötekiyle bir olmuştur. Kaçış diyalektik açıdan, uzaklaşmanın karşısında beraberliği barındırır. Avukat da kaçar ama uzaklaşamaz. Kendisine ulaştırılan haberle Bartleby’nin bürodaki konumunu değiştirmemeyi tercih etmekte ısrarcı olduğunu görür. Ve burada Bartleby’in biran için dilin kendisi olmaya ara verip dilde vücut bulan cümlelerini(!) işitiriz. 20


“Mevcut durumumda herhangi bir değişiklik yapmamayı tercih ederim,”der. İhtiyarın konfeksiyonda çalışması önerisi karşısında “O tür bir iş yapınca insanın özgürlüğü çok kısıtlanıyor. Hayır, konfeksiyoncuda çalışmayı istemem; ama bunu istemeyen tek kişi de ben değilim,” der. Bürodan ayrılmamakta kararlı olan Bartleby, kendi özgürlük alanını çizerek yarattığı hapishanesinden, başkalarının sınırlarını çizdiği bir hapishaneye götürülür. Ve yer değiştiren özneyle nesnenin sonucunda ben’inin dışsallaştıramayan özne, kendini, kendinden olmayan bir ötekinde eritmek için yollanır. Bartleby belki de köleyi köle, efendiyi efendi yapan iksirin olumsuzlama sırasına denk gelmiştir. Ancak bu olumsuzlama, yani olumsuzlamanın olumsuzlaması Hegelci düzlemde bir olumlamaya denk düşer. Olumsuzlamanın “mükâfatı”, tercih etmeksizin tercih etmenin mükâfatıdır. Pasif kılıfını geçirdiği direnişini burada da sürdüren Bartleby “uyur”. Uyku, tek olmadığını bilen Katip’in hikayesinin sonu değildir. İhtiyar avukattan son bir efendi tokatı yeriz hikâyenin son sayfalarında. Avukat, Bartleby’nin bir zamanlar Washington’da adresine ulaşamayan ölü mektupların getirildiği bir büroda kâtiplik yaptığından bahseder. Burada irinli elleriyle, zamanında Bartleby’nin yakasına yapışan ölü umutlar bizim de yakamıza yapışır. Direnişin ardından hesap mı sorulur yoksa hesap mı verilir karıştırırız. Devinimin sebebinin devinimin sonu olduğunu söylerken; devinimin sonunun sebebe evrildiğini görürüz. Ölü umutlar diyalektiğin kapılarını ikinci kez değil’leyerek açarlar. Değil’in değil’i bir anahtardır. Şimdi köle efendiye nesnelleştirilmiş yerini bırakmış, onu sahte zaferiyle sarhoş etmiştir. Bu bir tuzaktır. Başka bir köle aynı efendinin bilincine dahil olmak için yol almaktadır şimdi. İlkel benlikler kapalı kapının ardında, görünmeyen bir şeyler ifade etmektedir. Kendini orada biçime sokan görüntü kendi deliliğinin çevresinde yörüngeye girmeye başlamıştır. Hikâyenin sonunun döllediği yokolma eğiliminin varolma eğilimlerine gebe kalması muhtemeldir. Muhtemel olmaması tercih edilebilir. “Muhtemel değildir” denilebilir. Muhtemel olması da tercih edilebilir. Hatta ihtiyar avukatın yaptığına benzer acı, boğuk bir yakarışta dahi bulunulabilir: Vah Bartleby! Vah İnsaniyet! Muni 21


22


Cihaton de D’uman 2012’nin herhangi bir ayının herhangi bir gününde Mösyö D’uman’ı kaybettik. Son günlerinde tanıtım yazarları aracılığıyla kitap eklerinde (k)ekleşen şairler tek sesli korosunda adını duyuran D’uman’ın ölüm sebebi, birçoğunuzun malumu olduğu üzere: okurun doğumu. Cihaton de D’uman ücra bir semtte, mahalle ebesinin ellerine okurunu götünden fırlatırken son nefesini verdi. Cesetini gasilhanede yıkayan imamın bir daha asla sertleşemediği konuşulanlar arasında. Okur ise gerek necasetle aynı yerden zuhur olması gerekse “hem ana hem babasını” kaybetmesi nedeniyle suskunluğunu koruyor. Biz de üzerimize düşen görevi yerine getirmek ve şayirin anısını “kitapekiköşeleri”nden kurtarmak adına son kitabı hakkında usul bilmez aklımızla bir şeyler yazalım dedik. -Bu yazı klasik eleştirinin başına kılıcını geçirerek, okurunu yücelten bir yazı olarak devam edecektirÖncelikle şunu iyi bellemek gerek; yazarı öldürmek metnin ilmeğini sökmeyi gereksiz hale getirir, yazarı atamak da anlamı zindanlara tıkmak, ilmekle kördüğümsel şekiller yapmak manasına gelir. O halde biz ne yapacağız? Biz, sevgili ciyat, yazarı keşfetmek uğruna eleştirmeyi deneyeceğiz. 1- Hallac Kanamak (insan mezarsız yaşayamaz ki – Asyak, Sekiz Yaşında Bir Çocuk) -Kadının biri sanki yavşak entelektüeller zümresine ait değilmişçesine bir yazıya koyuldu. – “konumuz başkasızlık” “Kızkardeşleşmek” başlığı altında ezilen şiirlerin ilki bu dizeyle başlıyor. Ötekinin olmadığı bir diyalektik kurulmasına mı çabalanıyor yoksa şayirin zihninden sıçrayan kandırmalı sözlere manasızlıklar mı yüklüyoruz? Burada iş karmaşıklaşıyor, Mösyö Duman’ın dizelerinde mana aramak, Lazarus’un gözlerine baktığı halde kaosun kıyısında duramamayı beraberinde getiriyor. Dizeler “kendi cephelerinde, aşırı bir atıf, gösterge ve ima yüküyle karşılaşarak, gerçek çehresini kaybediyor.” [1] Bu da kitaptaki dizeler hakkında çağrışımsız ve pür bir okumaya yapmayı engelleyen bir durum halini alıyor. 23


Manasızlık üzerimize delicesine saldırırken, Gözleri: İki Film Birden şiirindeki gibi, anlatmak istediğini okyanusa çeviren; ancak her şey bitiyor, adam allahlaşıyor dediğimiz anda, yarattığı okyanusun içinde çırpınan, okuruna “al hepsi senindir” diyerek hediye verme kılıfında mor bilyeler yediren bir adamla karşı karşıyayız. Aynı şiirde; “sebep ara bulursun iliştir beni yazdıklarıma üzendeki kao sazuhur bitti işte Bitti işte kurgulayabildiklerim” dizelerini alt alta sıralamak bir güçsüzlük işareti değil midir? Şiirin güçsüzleşmesi de aynı anda aşırı değinilmişliğe son veren, şiirlerin taşlaşmasını engelleyen bir kurtarıcıdır da esasında. Bilginin dışında bilgeliğin lanetini üzerimizden kaldırmak, onu biçimsel olarak yok etmeye kalkışmak da bütün bunlara dahildir. Eğer “kızkardeşleşmek” daha az sosyal medya orospusu olsaydı, bu adamın ahlaksız bir masumiyeti şiire getirdiğini söyleyebilirdim. Zira bir eliyle bunları yazarken diğeriyle mastürbasyon yapması başka türlü açıklanamazdı. “sağ elim başkasıyla sevişti sağ elim benim kardeşimdi sağ elim üçbuçuk kilo kullanamıyorum” Burada yüzyılın trajedisi duruyor, şiir yazmak uğruna mastürbasyon kardeşini, biricik sağ elini kullanmaktan fedakarlık eden bir adam. Sağ elini böylesine kestirip atmak, şüphesiz, bir Cihaton de D’uman tribidir. 2- kızkardeşleşmek ( Beyazlar giymiş iki kız kardeş/ Biri oğlan biri erkek – Reşit İmrahor) Oğulların babalarından daha pezevenk, kızların annelerinden daha fahişe olduğu bir anda;“anneyi hatırla babayı hatırla anneyi ve babayı da iki kardeş gibi hatırla” emri, beni kendi bacak arası kokum kadar tiksindiriyor ve en az onun kadar haz veriyor. Anneyle baba, birbirinin içinde kilitlenmiş iki köpek, kalpten değil de kıçtan bağlı gibiler ya belki de ikiz kardeştirler. Kardeşleştikçe iç içe girmeleri küçülür, ayrıklık bütünleşmenin dölüyle, tüm şeffaflığıyla ve arsız şehvetiyle karşımıza dikilir. Ellerimizle kardeşimizin boynuna tutunur ağzından içeri bir yolculuğa çıkarız. Zaman koca pipisiyle üzerimize çişten yağmurlar serperken, aynı yastıkta ve ayrı yataklarda kardeş 24


kardeşin içine acıyla girerken, vahşetin sunduğu elde edilmesi çok güç hazlar vardır. Utanmanın raflara kaldırıldığı –böylece sabitlendiği ve kaçmasının engellendiği- anlarda; “hiç utanmadan seviştik kızkardeşleştik” figürüne koşut bir fon vardır elbet. Tek kişilik bir orgy’nin hüznü ve harareti, çoklu bir yıkımın fenomenini oluşturur. “ezilen halkların haksız leşi” üzerinde ne yapsan leşleşemezsin. Delik kapanmalıdır ki oyun burada bitsin ve şurda devam etsin. “Leş”leşen cesetleşen halkın deliği kapanmış mıdır dersiniz? Halk düzülmekten deliksizlikle –eğer varsa böyle bir şey- kurtulabilmiş midir yahut? Yaşarken “hak”kına sahip olamayan ve ırzına geçilen kadim çoğunluk, leşleşince ırz yollarına kapasın ya da kapamasın “haksız”dır, cansızdır ve pestilleşmiştir. Üzerinde sevişmek şöyle dursun, ölüseviciliğin kapılarını zorlayan, cesetten hamile kalan, ceseti düzüp evladıyla evlenenler sağımızdan ve solumuzdan her daim akıp gittiler. Edilginleşmiş dizelerin arasından nefes alabildiğim oranda batağa kafamı daha çok gömüyorum. Ebedi insanın doğuşu ve dönüşünü beklerken, modern insanın, o rezil kardeşimin ardı ardına ölmesine dayanabilmek çok güç. Godot’yu yaratmadan, bir bekleyiş içine sokuluyoruz bu kitapta; yaşayan ölüyor, ölü ölüyor, doğmak üzere ölünüyor ve yadsınıyor. Ve biz nerede bir nefret bulacağımızı düşünsek orada bir allah buluyoruz; nerede dizeleri öldürmeyi düşünsek orada doğumumuz şerefine apaçık ölüyoruz. 3- yalnızlığın da bir a mı var? (Metin Eloğlu mu çalsın, Xavier Cugat mı yeniden?/ Bu kadar gizem karına bile yakışmaz. – Mustafa Irgat) Benim gibi ahlak-sız* bir insansanız, insanlığınızda, yalnızlığınızda ve vücudunuzda bir a mı bulunur. Sıkı bir kahkahanın ağzını açan “a”lar vardır nihayetinde, biliriz. “yasal meyve”de söylendiği üzere ağzımızı hakla kapayan Hak var derler, biliriz. Demiş ki zat-ı ciyat: “allaH resmen susma hakkıymış” ‘Allaahhh deyi’ haykırmanın getirdiği bonuslar mevcut. İncil’de tanımlanan Gerçek Mutluluk tam da şimdi görülmeye değerdir: 25


“Benim yüzümden insanlar size sövüp zulmettikleri, yalan yere size karşı her türlü kötü sözü söyledikleri zaman ne mutlu size! Sevinin, sevinçle coşun! Çünkü göklerdeki ödülünüz büyüktür.” Ve şimdi Nietzsche’nin Hıristiyan ahlakı devreye girer. Allah susma hakkıdır, arzunun sızıntılarından aç kalma mücadelesidir hatta allah, doymanın imkansızlığına şükretmenin “ha kavramdan medet umma ha ekmek parası”ndan dem vurma ha da kavramı emir deyip tac etme işidir başa. Hıristiyan ahlakı hakkın karşısına safi bir çıkarcılığı yerleştirdiği anda, güçsüzü susma hakkıyla nasıl güçlü yapıyorsa, açın açlıktan toklaşması, vaat edişmiş mutlulukla mutlu olan mutsuzlar sürüsü neyse allah tanrı ya da neyse o, odur, yetmedi budur. Yine de söylemekte fayda var: “Tanrı için her şey adil ve iyi ve doğrudur,” der Herakleitos; “fakat insanlar bazı şeyleri yanlış, bazı şeyleri doğru sayar.” (Beni de insanlardan sayınız.) 4- gizli forvet (Ölümden sonra ereksiyon var mıdır? – Raif Kadıoğlu) Dizlerin peşinden koşturmak gittikçe güçleşiyor. Öznenin hakimiyetinin biçimde yok olmasıyla rahatladığımızı düşünsek de bu kitapta manayı tahtından eden bir özneden ziyada manaya dönüşen bir özneyle savaşıyorum. “özneden kaçmak için ayaklarımı kullanmam kutsal” diyen bir şayir buğulu pencere arkasından hepimize orta parmağını gösteriyor. Şayir kaçar, yok olma çabasındadır; zira var olmayı bırakmadan tepeyi alt üst edip oraya kurulmak yolsuzluk dışı imkansızdır. Başka bir dize daha; “ilkaşkını kaybetmiş herkes kardeşse” hepimizin aynı pınardan ağlama stoku var. İlkaşklarımız, ikinci ilkaşklarımız bir de üçüncüleri üzerine söylenmemiş sözler olmadığından ben hala geceleri söylüyorum söyleyeceklerimi. Ve şayir tekrar dizelerini önümüze kapatıyor: “ şakalarım öbür dünyada masum” Yazının okunmaya olan aşağılıklığı bir yanda eylemsel olmayan düşüncenin affı, masumiyeti bir yanda. Şakaları öbür dünyaya ısmarlanmış, hafifletilmiş günahlı-özürlü bir şayirden medet umulur mu? Düşüncesiyle eylemselleşmeyi başaran bir başlığın kötürüm 26


çocukları kalıyor yine. Dizeler zihnimin duvarlarını yıkıp geçerken kendilerini de sakat bırakıyorlar. 5- Hikmet Benol (Bir adam bir kadın var içimde iyice anladım / Bana bunu sessizce anlatıyorlardı.- Cahit Zarifoğlu) Yazının bu bölümünü Cihatın de D’uman öldüğü için yazmıyorum. Muni / [1]Michel Foucault, Deliliğin Tarihi, s. 46

27


NEŞELİ AYAKLAR Sağ ayakla girdim içeriye tabi. Cübbemi ellerimle kavramalıydım vakarlı yürümeliydim cemaat beni hiç bakkalda görmemiş gibi. Yavaş hareket etmeliydim –fizik mi matematik mi- benden önceki imamlar böyle yapardı. Karım hiç bu halimi görmedi. Bizim camii ayakkabı kokmaz! İkindin vaktiydi –yeni yemin etmişim gibi- . Kamete başladı bile Aktar Ali –imamlar belki yıllarca kamet getiremezler- elleri kentleşmiş göbeğinde. Sesi büyüdükçe gözleri küçüldü, gözbebekleri aynı kaldı, gözleri küçüldü. Sesi büyüdükçe keskin baharat kokusu, sesi büyücülükte, sesi “hayya’alessalah”, herkes ayakta buyursun. ‘Cemaat, safları temiz ve düzenli tutalım.’ Uzun tuttum kıyamı, -imam ne zamlı okudu acaba- secdeleri tez geçtim. Sonuçta minare şerefesinde tütünle şereflenebilen, yeşil tabut tozu alan bendim, burada ayaklar bana uyuyordu. Şimdi ben -ki on dokuz kişi yedeğimde- sana sesimi duyurma çabasındayım. -Allah’ım.- Camimizdeki tüm klimalar çalışıyor, avizelerden sarkan tespihler yok, teşbihte hata yok bütün tespihler halı çizgileri ile paralel dizili. Huzur ile toz dans ediyor birazdan bizi de kaldıracaklar. Her şeyi duyan sensin. Es-selam-u aleyküm ve rahmetullah. KİRÂMEN: Aleyküm selam ve rahmetullah. Esselam-u aleyküm ve rahmetullah. KÂTİBİN: Ve aleyküm selam ve rahmetullah. Cemaatime dönmeliyim ben hep dönerim sorumluluklarım var. Hastası var iyisi. Bakarsa biriniz bana gözlerimi kaçırırım baştan söyleyeyim. Çünkü ben değilim cübbem.

28


Aktar Ali sakinlemiş secdede, sesi ‘Teoman mırıltısı’. Herkes tesbihata kaldıysa –izahata lüzum yok- burası bir mahalle camisidir. Ve mahalleli müftülüğü resmen tanımak, bağlılığını bildirmek, aracısız bağ kurmak amacıyla “imamlarını” şikâyet. Süb süb. Bazı dedeler tespihlerini unutmuşlar -komidinde- seçim zor camide kararsızlık baş gösterdi. Bize yetişirler mi? Elhamdülillah. Çocuklar camide en çocuk. Bir on dokuz daha çiz dedim –halı- kirpiksiz çocuğa. Bir bu kadar daha duyulur sesimiz, -tamam hile yapmayacağızsıkışır, aynı sayıda görünürüz. Halıda yaparlar resim ödevlerini. -çocuk kaç yaşında hobi doğururBen “amin” dedim, birçok avuç açıldı. Rabbim gücümüze su kat, paslanmayalım. Rabbim sen -tövbesi edilmemiş- günahlarımıza faiz koymazsın. Ali neden ellerini birleştirmiş? Karımı ve dokunduğu her şeyi affet Rabbim. El Fatiha. -İkindinden sonra hangi aşır okunurduAbdulkadir Gıynaş

29


isa hiç aşık oldu mu ben olmadım bir kez de benim istediğim adamı keselim lo dönüp de ne yapacaksın evi kiraya verdim kapıcıyı kovdum ama olur mu hiç ölür mü inansan tanrıya tanrı ölmez ki dağlarda değilim şehirlere ısınamadım sobayı temizle ben çok ölüm gördüm ölüm öldürmeyen intikam alırsam sana sormam hangi senden başlasam çocukken vurulur mu hiç insan babaya ne gerek ver ödip’i bulursam a’ğzını bur’nunu kıracağım iSa’yı düşün ne acı baban seni sevmiyor ve sen tanrısın sen İsasın ben senin içindeyken öldüm nasıl yapalım çürüyorum bir melek çağır kurtarsın beni buradan ışık yok yasımı sıkı tutma ölürsem duyan olmaz diyordum oysa tüm cennet ayakta sizin tuzunu kuru tabi deplasmanda oynayan benim peki şimdi ne olacak ha ne olacak şimdi meleği unut anamı çağır pıçaklasın beni çıkarsın daha önce de yapmıştı yine yapabilir katil diye onun adını ver polislere polislerle annem iyi anlaşabilir mikrop mikroba bir şey yapmaz derdi babaannem (isa’nın babaannesi yok) e o zaman ee bana ne ettiniz siz böyle memento mori

30


Kadının cinselliği psikanaliz tarafından yerli yurtlulaştırılır ve kendisi için bir yer -yani vajina- sınırı çizilerek belirlenir: klitorisin yersiz yurtsuzlaştırılmış akışıyla, vajinanın yerli yurtlulaştırılmış akışları arasına bir çizgi çekilir. Sonuçta klitorise ‘’Girmek Yasaktır’’ tabelası yerleştirilir. Bizim Paranoyağımızın da -yani Sartre’ın- tanımladığı gibi vajina bir mahfazaya, obur bir ağıza, hırsıza, doldurulması gereken bir oluğa, sömürgeleştirilecek bir yere dönüşür. Ve yalnızca oyuk ‘’doldurulduğu’’ ve bu yer sömürgeleştirildiği zaman, Kadın olarak Kadın, erkek için tanımlanmış olur. Erkek ��unu ilan eder: Yalnız Bir Özne vardır ve yalnız bir Ben; kadın nesnedir, Ötekidir. Ayrıca, sadece Tek arzu (ya da libido) akışı vardır ve o da elbette erildir. Fallus-merkezciliğin faşizmi, yalnız Tek libidinal enerji kaynağı olmasını ister. Ve kadınlar...onların arzu akışları öyle bir yerli-yurtlulaştırılmalı, sınırları öyle bir çizilmeli ve öyle bir yere oturtulmalı ki, yalnızca Tek’in, paranoyağın, faşistin bedenine bağlanmaları ile mümkün olabilsin. Kadın’ın arzu akışları sadece dikey ve hiyer(arşik) bir eşleşme ile vuku bulmalıdır: Erkek üstte iken, erkek içine girerken. Freud’a göre kadının istediği de zaten budur; yani bir noksanlık olarak kadının arzuladığı şey budur. Oedipal yapı ve onun despotik, faşist doğası, böyle bir arzunun yalnızca açık bir şekilde dile getirilmesidir. *Deleuze ve Guattari / Anti-Oedipus : Kapitalizm ve Şizofreni 31


32


Palaspandıras Fanzin kolaj sayı