Page 1


PANGEA PANGEA nedir? Dünya'da yaşam başladığında bütün kıtaların bir ada gibi birbirine birleşik haline verilen addır. Neden PANGEA? Yaşamın başlamasıyla kıtalar gibi ayrılan insanlık, kendini sınırlara ve sınıflara bölmeye başladı. Belirli bir toprak parçasını sahiplenen ilk insan, bu toprak parçası için ölmeyi ve öldürmeyi meşru kıldı! Bu toprak parçasının sahibi olduğunu söyleyen insan, önce ona bir isim verdi ve sonra ona bir bayrak astı. Buna hiç itiraz etmeyen toplum süre gelen yıllar boyunca bunun için savaşlar verdi. Milyonlarca insan öldü, sakat kaldı veya acılar çekti.. Pangea’nın size anlatmak istediği; sadece kıtaların değil, üstünde yaşayan her canlının birlik ve beraberlik içerisinde olması gerektiğidir. Sınırları, bayrakları, vatan kavramını, ırkçılığı ve aklınıza gelen tüm ayrımları biz icat ettik. Bizi birlikte görmekten korkan düzen bizi milletlere böldü ve aramıza kutsal saydığı duvarlar ördü. Pangea; canlı doğasının özüdür. Şimdi gözlerinizi kapatın ve bu kavramların hiç olmadığını hayal edin.. PANGEA’YA HOŞGELDİNİZ! 1


TELEF HAKKI Salonun ortasında durmuş, çekyatta uzanan beni izliyorum. Sanki elimi uzatsam omzuma dokunacağım ama dokunamam biliyorum. Bedeninin bir kısmının yansımasını aynada görmek gibi düşünme. Depersonalizasyon deniyor dedi doktor. Bildiğin kendimi izliyorum işte yarım metre mesafeden. Senin okurken aklın almıyor bunu. Bense izlemeye devam ediyorum. Dışarıdan bir göz gibi, bir göz odada. Bu penceresi bile olmayan bir göz odada... Kalkıp elimi yüzümü yıkamaya, ruhumla bedenimi tekrar bir araya getirmeye yelteniyorum ve ayna! Yine ayna! Gördüğüm yine ben değilim. Bu yüz? Bu eller? Gözlerim kahverengi miydi benim gerçekten? Bilmiyorum ve şüphe yine şüphe derken kapı. Gelen yan komşum Rahatsız Dayı. Bu benim ona taktığım ismi tabi. Zaten gerçekten adını da hiç sormadım. Yine ütü istiyor benden şaşırmıyor, veriyorum. Bir kaç günde bir gelir hiç konuşmadan ütüyü işaret edip alır gider, Denizli Belediyesi yazan eşofmanlarını ütüler sonra geri getirir. Bende ona bu yüzden Rahatsız derim.

2


KYK'dan burs beklerken kredi çıkmış öğrenciler ve başlarına ne kadar büyük bir bela aldılar da Türkiye'ye kaçmak zorunda kaldı lan bunlar dediğim mültecilerle dolu bir apartta yaşıyorum. Tek ortak noktaları yeteri kadar parası olmaması olan insanlarla. Ha bir de Esma var tabi. Orospu Esma. Kırklı yaşlarında, orta boylarda, koyu kızıl boyalı saçlarıyla, her daim abartılı makyajıyla, suratında alaycı bir gülümsemeyle... Apartmanın sesi, neşesi. Harbici midir yoksa müşterilerini tatmin etmek için kestiği rollerden biri midir bilmiyorum ama Esma'nın inlemeleri dışında çıt çıkmaz hiç bir daireden. Televizyonlar haricinde kimse konuşmaz. Zaten ne söylese tesiri olmayacakların apartmanı burası. Telef olanların. Tekrar kapı çalıyor ütüyü alırken Dayı'dan sigara istiyorum gider ayak. Son üç gündür evden çıkamadığım için sigaram yok demiyorum tabi ki ona. Neyse ki uzatıp, yakıyor birde üstüne. Bende ağzım dolu olduğu için elimle eyvallah deyip kapatıyorum kapıyı. Daha ikinci çekişimde kendime geliyor dışarı çıkmaya karar veriyorum. Ayaklarım kilitlenmiş günlerce yatmaktan. Asansörü ıskalayıp koşar adım iniyorum altıncı kattan aşağı. Apartman girişinde kır saçlı, ellili yaşlarında, ufak tefek bi' amcayla çarpışıyoruz. Önce hafif sendeliyor sonra toparlanıp arkasına bakmadan devam ediyor yoluna. Bende umursamıyorum. Yeni aldığım antidepresanların etkisinde, pamuk gibiyim. Kafam yeni yeni toplanıyor, kendimi yalandan da olsa iyi hissetmeye başlıyorum. Bir-iki turlayıp oradan markete geçiyorum. Günlerce evden çıkmayacakmışım gibi sigara ve ekmek depolayıp tekrar eve dönüyorum. Asansöre binip her zaman ki gibi altı yazan butona basıyorum. Kendimi bildim bileli sevmem asansörlere binmeyi. Zaman geçmez sanki asansörlerde bana. Daralırım. Kendimi bir bahçede hayal etmem gerektiğini söyler böyle zamanlarda doktor. Güzel şeyler düşünmem gerektiğini, böyle yaparsam zamanımın çabuk geçeceğini söyler. Bende tavsiyelerine uymayı dener, hayal etmeye başlarım ve daha aklımda bir şey canlanmadan çoktan altıncı kata gelmiş olurum. Gece iyice kendini hissettirmeye başladığında, uyku ilaçlarımın etkisi altında şiir yazmayı seviyorum. Tezgâhın üstünden gelen çürümüş salça kokusu eşliğinde, köpek kulübesinden farksız bu dört duvar arasından bildiriyorum: "Evimden çıkıp kendime gelene kadar koştum. Şehrin gürültüsü, herkesin üstünde birer kostüm. Yoruldum ve oturdum her zaman ki banka. Aç karnıma yuttuğum yalanlarımı kustum."

3


Koridorda yankılanan çığlıkları duyana kadar cümleler birer birer sıralanıyor, yazdıklarım sanki ezberimde ki bir şarkı gibi kağıda dökülüyordu. Bir an kalemi bırakıp seslere odaklandım. Gittikçe azalıyor, tüm koridoru tekrar mezarlık sessizliği kaplıyordu. Olanları anlamak için dışarı çıktım. İlk bakışta bir tuhaflık görünmüyordu. Tüm dairlerinin kapıları kapalıydı. Tam içeri gireceğim sırada Esma'nın hıçkırık sesini duydum. Kapısı aralıktı. Ona doğru yürüdüm ve "Esma! Esma iyi misin?" Diye seslendim. İçerden cevap gelmedi. Korkarak kapıyı ittim önce Esma’yı aradı gözlerim. Yerde dizlerini karnına çekmiş, içine içine ağlıyordu. Hemen sonra Rahatsız Dayı'yı elinde; vücudundan ayırdığı bir insan kafası ile birlikte oturmuş sigara içerken buldum. Adamı tanıdım. Akşam çıkarken apartman girişinde çarpıştığım adamdı. Kafası vücudundan ayrılmış, boynundan sıcak etinin dumanları yükseliyordu. Anlamıştım hayvan herif Esma'ya tecavüz etmeye kalkmıştı. Rahatsız Dayı bana bir sigara uzattı. Yakıp yanlarına oturdum. Ne kadar zaman geçti, kaç sigara içtik hatırlamıyorum ama uzun bir süre ben, Dayı, Esma, o adam ve kafası evin ortasında öylece oturduk. Sabaha karşı uyku ilaçlarıma dayanamayıp sızmışım. Uyandığımda odada kimseyi göremedim. Ama kendi evimde, kendi odamdaydım.

4


BİR ZAMAN KADINI:

FRIDA KAHLO "İçimde kırk kadın" diyordu. Kırkının da yabancı kırkınında öteki olduğundan bahsediyordu. Biz kadınlar... Hepimizin içinde binlerce kadın yok mu zaten? Hepsi birbirinden farklı, aslında hangisinin olduğumuzun farkında olmadığımız binlercesi yok muydu içimizde? Frida'da bundan bahsediyordu işte... O da kırk tane kadının bir yansımasıydı. Kırk tane kadının bir bütünüydü belki de. Parçaları vardı kendince, birleştirmeliydi onları ki ruhunu yaratsın. Ruhunun her bir parçası bir bütün olmayı kabul etti. Aşkıyla harmanladı onu. Hiçbir karşılık hiçbir çıkar gözetmeksizin çirkin bir devi sevdi. Tüm kalbini açtı adama. Ruhunun, bedeninin, kalbinin kapılarını sonsuza araladı. "Biz" olan bir sonsuza... Küçük bir kadının aşkla imtihanıydı bu. Sonlarına kadar sakladı adamı içinde. Çıkarmak istemedi kalbinden. Zorluklar kapılarını vazgeçişlere çaldı. Sonrasında kendinden bile çok sevdiği "Diego’sundan vazgeçti. Acı çekti hiç durmaksızın... Tüm hayatı acılarıyla doluydu. Bedenen, ruhen her acıyla tanışıktı Frida. Artık bir süre sonra alıştı onlarla yaşamaya. Uzlaşmıştı onlarla. 6 yaşında geçirdiği çocuk felci ve 18 yaşında geçirdiği trafik kazası hem acılarını katladı hem de yaşanmışlıklarını. Güçlü olmayı öğretti ona tüm acıları. Belki bunları yaşamasaydı geç öğrenebilirdi hayatı, acıyı... Tüm bunlar olgunlaştırdı onu. Acılarına katlanmayı öğretti küçük yaşta yaşadıkları. Acıları onu yatağa bağlarken o ruhunu resme bağladı. Hiç durmadan çizdi. Kendini bir ayna gibi yansıttı tuvallerine. Onlarsız kendini düşünemeyecek hale geldi. Kendinden bile çok sevdiği Diego'suyla da böyle tanıştı. Hayattaki en sevdiği şeylerin kesişim noktasıydı. Diego Rivera... Bir zamanların en iyi ressamlarından, çapkınlığıyla ünlü, Frida'ya "Ama sevgilim bir daha gelsem dünyaya yine seni severdim. Canlı canlı çürüyeceğimi bilerek!" dedirtecek kadar kendine bağlamış olan o adam. İşte Frida bu sözlerinden bile neler hissettiğini anlatabiliyordu bize. Bir tek bağlılıkları bunlarda değildi Frida'nın. Doğup büyüdüğü Meksika topraklarının özüne sahipti bu kadın. Meksika devrimini kendi miladı ilan etmişti adeta. O bu devrimle aynı gün doğmuş gibi hissediyordu. Halbuki bir önceki gün; 6 Temmuz'du doğum günü. Devrime olan tutkusunu partilere, eylemlere katılarak daha da büyüttü. İşte tam bu nokta da Frida bütünlüğüne kavuşmuştu. Aşkını, resmini ve devrimini Diego da buldu. Bu sıfatların kadını ilan etti kendisini. Zamanla aşık olduğu bu adamla belki de hiç tahmin edemeyeceği şeylere bir başlangıç atarak "bir fille bir güvercinin evliliğini" dünyalarında resmettiler. Frida, zamanla Diego'nun sadakatsizliğine gözlerini kapayamadı. Mektuplar yazıp kalbini acıtan bu adamdan vazgeçme noktasına en yakını olan kardeşinin sadakatsizliği de eklenmişti. Her şeyi bir kenara atan Frida zamanla toparladı kendisini. Diego'suna döndü ama tüm kırıklıkları kaldı içinde. Onunda kaçamakları oldu ama kalbinde asla ihanet etmedi Diego'suna. Zaman ilerledikçe daha çok hastalandı. Vücudu artık yenik düşüyordu. O gitmek için sabırsızlandığı belki de bir ömür boyu beklediği sergisine bile bir karyola da gitti. En son bacağını da kaybettikten sonra yavaş yavaş kendi sonsuzluğuna gitti bu güzel kadın. Onun resimlerine her baktığımda hüzünden ziyade bir mutluluk yeşeriyor içimde. Böyle mükemmel bir kadın geçti diyorum bu dünyadan. Ayak izlerini bıraktı bize yaşamını bıraktı. Acılarını bile en derinime işleten bu kadının hikayesini her duyduğumda bir şevkle dinliyor, gördüğümde ise izlemekten veya okumaktan kendimi alamıyorum. Ben Frida'yı gördüğünde mutlu olanlardanım... Simsiyah saçlarındaki narin çiçekleri, çıkık elmacık kemikleri, üstünde süzülen havadar elbiseleriyle ruhumu okşayan bu kadın ne olursa olsun benim neşemi her daim filizlendirecek. Bir yüzyıl kadını olmaya belki de hiç unutulmamacasına bu kadın hep var olacak. İyi ki geçtin Frida, iyi ki!

5


6


Bu şiir Aladağ’daki yangında kaybettiğimiz çocuklarımız anısına yazılmıştır.

12

Bilmem ne bela bir kıvılcım, Düşer yakar Aladağ'ı. Büyür büyür gelir alevler, Kül ederler Adana'yı. Yangın sarar Zeliha'yı, Hepimizi yangın sarar. Annesi sorar Tuğba'yı, Reayalar kader sanar. Sema sarılır Fatma'ya, Örter üstü, fıtrat yalanın. Bahtsız derler Bahtınur'a, Bahtı batsın bu dünyanın! Kolu çıkarılmış kapının, Sevim kaçmasın diye. Şimdi yanar oracıkta, Nurgül yavrum İlknur ile! Bir bir çıkar cenazeler, Hepsi tanınamaz halde. Teşhis gerek Gamze’me, Sare’ye de Sümeyye'ye... Konuşur erkan-ı devlet, Hep bir ağızdan şehitlik. Vaad ediyorlar Cennet, Öldürdüklerine bu ne iştir? 7


“Belki de deli dedikleri tek kişilik bir azınlıktır. Bir zamanlar dünyanın güneşin çevresinde döndüğüne inanmak nasıl delilik belirtisi olarak görüldüyse şimdi de geçmişin değiştirilemeyeceğine inanmak delilik belirtisi olarak kabul ediliyordu. Bu inancı bir tek kendisi taşıyor olabilirdi ve eğer öyleyse, o zaman delinin tekiydi. Ama deliliği pek dert etmiyordu, onu asıl ürküten yanılıyor olabileceğiydi.” 1984, George Orwell (Sayfa 105)

“Bir erkek, karşına kurulmuş, sanki sen onun kaburga kemiği bile etmezmişsin gibi bir tavırla, senin hakkında, geçmişin, geleceğin, ne olduğun, olamayacağın hakkında ahkâm kesmeye kalkışınca onu sakın dinleme.” Mucizevi Mandarin, Aslı Erdoğan (Sayfa 25)

“Kim büyük sanatçı olabilmişti başkaldırmadan?” Mavi Karanlık, Vedat Türkali (Sayfa 63 – Everest - 9. Baskı - Eylül 2012) “Uçakların icadı Zweig'ın neslini çok heyecanlandırmış,

dünyada savaşların sonunun geldiğine inandırmıştı. Uçaklar havadan uçtuğuna göre sınır falan tanımazdı ki. Dolayısıyla sınırlar yok olacak, barış gelecekti. Ama o nesil birkaç yıl sonra uçakların gökten bomba yağdırarak Avrupa'yı yıktığını görmenin şokunu yaşamıştı.” Serenad, Zülfü Livaneli (Sayfa 430) Serenad, Zülfü Livaneli (Sayfa 430)

8


ÇOCUKTUM Çocuktum, Tüm yeryüzü çocukları gibi sadece kendi dilimde konuşabiliyordum… Çocuktum, bir gün esmer bir adam tuttu elimden, babamdı… Sırtımda ilk kez bir şeyler vardı, çantamdı… Arkamda ilk defa el sallayarak ağlayan bir kadın vardı, annemdi… Sonra varlığım düzenli olarak her sabah; başka varlıklara armağan edilmeye başlandı, Hep bir ağızdan bağırarak armağan ediyorduk varlığımızı Türk varlığına, Türklüğü din gibi bir şey sanıyor, Kürtlüğümden utanıyordum. Bu yüzden ilk ben öğrendim Türkçeyi, en güzel de ben… İlk ben söktüm okumayı yazmayı, en güzel de ben… Cep aynam vardı, bakıyordum, babama benziyordum, esmerdim… Fakat umursamıyordum esmerliğimi; öğretmenimin bir diğer öğretmene; “Bu çocuğun damarlarında Türklük var.” dediğini duyduğumda mutluydum. Ve akşam uzun uzun kollarımı inceliyordum. Çocuktum, bir tek kollarda damar olduğunu sanacak kadardım. Damarlarım sıradandı ama umursamıyordum, mutluydum, en iyi ben biliyordum her şeyin Türkçesini! Sonra annemin okuma yazma bilmediğini, cep aynamdaki esmerliğin; babamın suratından başka bir şey olmadığını ve damarların, kollardan başka yerlerde de olduğunu öğrendiğimde; mutsuzdum ve hiçbir varlığa armağan edebilecek bir varlığım yoktu! Atatürk’ün sevdiği şarkılardan başka bir şey bilmiyordum. “Mayadağ’dan kalkan kazlar.” Mutsuzdum, babamın söylediği esmer şarkılar, kulağımı tırmalamaya başlamıştı bile… En sonra Ne var ne yok arkamda bırakıp büyük bir sürgünde, küçük bir beden olduğumda; hiçbir şarkıyı sevmiyor ve kollarıma uzun uzun bakıyordum. Galiba kötü bir şeyler oluyordu ve nedense her kötülüğü babamın esmerliğinden biliyordum! Mahçupçaydı, babamdı… Şimdi büyüdüm ve galiba o yüzden böyleyim.


Koulutus Finlandiya. Resmi adıyla Finlandiya Cumhuriyeti. Baltık Denizi kıyısında yer alan bir Kuzey Avrupa ülkesi. Aynı zamanda çoğu insanın hayallerini süsleyen İskandinavya'nın da bir parçası olan bu 6 milyon nüfuslu ülkede eğitim sistemi adeta baştan yazılıyor. "Bizler hala 19. Yüzyıl'ın ihtiyaçlarına yönelik eski moda bir eğitim sistemiyle hareket ediyoruz. Oysaki 1900'lü yıllardan bu yana çok şey değişti ve bizler de artık 21. Yüzyıl'ın ihtiyaçlarına göre bir eğitim sistemi planladık." Bu sözler Finlandiya Eğitim Bakanı Marjo Kyllonen'e ait. Günümüz koşullarına uygun bir eğitim sistemi hedeflediklerini aktaran Kyllonen, ev ödevlerinin öğrencilerin sosyal hayatlarından çalınan zamanlar olarak gördüklerini söylüyor. Günlük müfredatın sadece 4 saat sürdüğü okullarda, oyun alanları düzenlenirken mimarlar ile öğrencileri ortak çalışmış. Eğitim alan çocukların mutluluğunun esas alındığı bu“modern sistemde”katı disiplin kurallarına da yer yok. Spora geniş zaman ayrılmasına karşın spor karşılaşmaları yapacak takımlar ise hiç oluşturulmamış. Rekabet, üstünlük kazanmak gibi kavramlar Fin kültüründe değer verilen şeyler değilmiş.

Son olarak Fizik, Matematik, Edebiyat, Tarih, Coğrafya gibi alışılagelmiş tüm klasik dersleri kaldırma kararı alan Finlandiya’da, ilkokul çağındaki öğrenciler bile okula ulaşımlarını bisikletleri ile sağlıyor.

10


YÜZLEŞME Herkes çocukluk yıllarına dönmek ister. Yaşamın en güzel yılları, en masum olduğumuz, hayattaki tek derdimizin daha fazla oyun oynamak olduğu zamanlara. Çocukların masumiyeti saf olmalarından gelir. Daha ön yargıları, iç hesapları bulunmaz onların. Her çocuk geleceğe şekil verme potansiyeliyle gelir bu dünyaya, bunun içinse çocukluğunun hakkını verebilmelidir. Erken büyümek zorunda kalan bir çocuk varsa aslında bir çocukluğu, geleceği birisi yok etmiş demektir. Çocukluğun en güzel özelliklerinden biri sorumluluklar yüklenmemesidir tabii ki. Fakat dünyada bazı yerde, hatta yanı başımızda bu yaşadığımız yerde okuluna gidip oyunlar oynaması gereken bir yıldız söndürülüyor. Yaşıtlarımızın yeni oyuncaklar aldığı dönemde, bizim başka birinin aldığı bir oyuncağa dönüştüğümüzü hayal edin. Bir gün sokaktan dönüyorsunuz evinize. Babanızın yanında tanımadığınız birkaç adam. Anlamıyorsunuz ne konuşuyorlar. Birkaç gün geçiyor aradan bembeyaz bir elbise giydiriyor annen sana. Ödevini yapmıştın tüm gece ama okula yollamıyorlar seni. Müziklerin çaldığı bir yere götürülüyorsun sonra, o garip yaşlı adamın yanına oturtuyorlar seni. Anlamaya çalışırken birde bakıyorsun ki o adam tutup götürüyor seni, sesleniyorsun; ANNE.. BABA.. senin kulaklarında yankılanıyor ama gelip kurtaran yok seni. Ancak yarısına gelebiliyorsun yanında ki adamın, korkudan kalbin yerinden çıkacak sanki, duyabiliyorsun kalbinin atışını. Sonra bir eve giriyorsunuz, tek başınasınız. Senin evin artık burası diyor adam, ben senin kocanım. Anlayamıyorsun, gözlerine dahi bakamıyorsun adamın içini ürpertecek kadar korkunç bakıyor sana. Kapı kapanıyor. BAM! Karanlık... Sanıklar; anne, baba, korkunç bakışlı yaşlı adam ve bu olaya şahit olan herkes. Planlanmış bir şekilde bir çocuğun yok oluşuna sebebiyetten insan vicdanı, sizi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına layık görmüştür. 11


Her gün, her yerde, hatta gözümüzün önünde ufacık bedenler, haddinden fazla bir yükle karşı karşıya kalıyor. Bir insanın ne kadar büyüse de kaldıramayacağı şeylere çocukları maruz bırakıyoruz. Bu insanlık ayıbı bu denli meşru şekilde işlenirken biz buna engel olmak için elimizden geleni yapmadıkça kaybolan her çocukluktan suçluyuz. Kız çocuklarının hak ettiği okul önlükleri, beyaz gelinlikler değil. Geleceklerimizi, vahşi ellerin almasına müsaade etmeyelim.

12


Haklı ve doğru olmak üzerine.. Günümüz dünyasında dört bir yanda kendi fikirlerinin, kendi ideolojisinin ne kadar doğru olduğunu bize dayatmaya çalışan birçok topluluk ile rahatsız ediliyoruz. Sağ ve sol görüşler, yüzyıllardır süren gelenekler, çocukluğumuzdan beri aklımıza sokulup durulmuş onlarca kural ve eylem... Bunların arasında bir yerde kendisinin sürekli olarak nerede olması gerektiğini arayan bizler ve neyin haklı olduğunu bulmaya çalıştığımız bir bilmece. Doğru tarafta olduğumuzdan nasıl emin oluruz? Bıkmadan usanmadan kendilerine "...-ciyiz", ben "...-istim" veya da bilmem kimin askerleriyiz deyip duran milyonlarca hatta milyarlarca insanın hangisine destek çıkmamız gerekiyor? Hepimiz bir dönem hayatımızda soktuk bu kalıplara kendimizi fakat emin olamadığımız o bulanık kısımları da kapatamadık. Her yaşantı kendi haklılığını doğururken ben demekten duraksamadığımız için bu kadar fikir karmaşası oluştu belki de. Şimdi özümüze dönüp sorgulasak, kurduğumuz hayallerde, yuhalayıp sövdüğümüz durumlarda veya doğru olan bu diyerek anlattıklarımızda, doğru muyuz? Şu an bunu okurken bir dakikalığına dikkatini çevrenden uzaklaştır. Senin için en önemli olan yargıları da bir köşede bırakalım. Kendine sormaya başla. "Ben haklı mıyım?" İlk soru; fikirlerin sadece seni, çevreni ve tek bir topluluğu mu kapsıyor? Tamam bu basitti devam edelim, fikirlerin gördüğün veya görmediğin başka bir kişiye mi ait? Bunu da hallettiysek eğer sıradakine geçelim, bugüne kadar düşündüğün tüm idealarda sorulan sorulara samimiyetsiz veya bunun böyle olması gerek, başka yapılacak bir şey yok gibi cevaplar verdin mi? Eğer buda tamamsa, peki hayalini kurduğun dünyanın gerçekleşmesi için yapılacak her şey mubah mıdır? Herkesin seninle aynı fikirde olması gerekir mi? Herkes birebire yakın aynı hayatı mı yaşamalıdır? 13


Bu sorular uzar gider, tamam şimdi dikkatini normale alabilirsin. Tekrar sor kendine sen gerçekten doğru olan mısın? Herkesin doğrusu kendine, evet ama ipin ucunu kaçırdığımız yerde bu takıp durduğumuz maskeler görmemiz gereken her şeyi engelliyor. Biz ise sırf aşmaktan korktuğumuz duvarları olan ya da kendimizi her şeyi aşmış zanneden ama aslında bir sürü prangası olan insanlar olduğumuz için aynı yerde sekiz çizip duruyoruz. Yargı insanın kendinde başlamazsa ilk önce çokta uzaklara gidemiyor maalesef. Haklılığı bulmak içinse baya uzaklara gitmek lazım, buradan taa özümüze. Bize isimler, kimlikler, yaşam standartları takılmamış halimize. Saf insana. Haklılık kendi acını değil, başkalarınınkini duymaya başladığında başlar ve aşmam dediğin sebeplerin yerine, sonunda gülen çocuk yüzleri vadediyorsa amacın, sen doğru olansın arkadaşım. Biz böyleyiz demekle bitmez hiçbir arayış, biz böyle olmamalıyız demedikçe yarım kalırsın. İçinde olduğumuz topluma ayak uydurmalıyız demekte büyük yalan, ayak uydurmayanların dünyanı nasıl değiştirdiğine bak sadece. Biz çok azız diyerekte aldatma kendini, Fransa'daki bir grup köylü sayesinde yok olan monarşiyi gör. İçinde bulunduğumuz her duruma göre yeni standartlar uyduramayız kendimize. Vicdan denen süzgeçten geçmeyen hiçbir fikir ne haklıdır ne doğrudur. Körü körüne peşine düşersek eğer her kalıbın, kazanan birileri illa ki olur fakat ne yazık ki işin sonunda bu biz olmayız. Zaten sen haklı olduğundan emin olursan önünde de hiçbir engel duramaz.

14


SOKAK LAMBASI FEDAİLERİ Karasinek Hamit Abi ve onun can dostu Sivrisinek Haşim, nam-ı diğer Sivri Haşim’in sokak lambası altındaki sohbeti. Oo Haşim hoş geldin. Nerde kaldın ya? Hiç sorma Hamit abi. Bu devirde iki insan emdirmiyolar adama. Ee Haşim, insanlar kahpe olmuş. 2 gram kanın hesabını yapar olmuş herkes.

İnsanlık kendini kaybetmiş abi. Bakıyorum şimdi hepsinin elinde spreyler var. Eskiden böyle miydi ya? Bizim zamanımızda ekmek bulmak zordu. Sen hatırlamazsın o zaman sinek arabaları gezerdi. Sokağa çıkamazdık.

Şimdi bütün sinekler toplaşsak hepsini tükürüğümüzde boğarız! Nerdeee.. Birlik beraberlik kalmamış sinekler arasında. Eskiden birbirimizi kollardık. Şimdi bak yeni nesil lambaya kafa atmaktan başka ne yapıyor?

Afrika sineği bir başka abi. Adamlar bir hastalık yayıyor, alayını kurutuyorlar. Bizde öyle mi? Herkes kendi derdinde. Ya bırak Haşim. Senin o büyüttüğün Afrika sineği zamanında bizim elimize bakardı. Şimdi adam mı olmuşlar? Öyle deme Hamit abi. Adamlar bir emdiğini bi daha emmiyo, bi konduğuna bi daha konmuyor. Elin Afrikalı sineği gezsin tozsun, biz burda konmak için bok arayalım amınakoyim. Adalet mi lan bu?!

Haklısın abi ne diyeyim valla sonumuz hayır olsun.. Amaan siktir et Haşim. Biz mi kurtacaz lan bu sinek ırkını? Ben kaçıyorum hanım bekler..

15


KONUK OYUNCU BREMEN MIZIKACILARI Yaşamın yükünü bir eşek gibi çekerken, ya da bir köpek gibi sadıksan, bir kedi gibi ilişti isen bir parça ciğer için sahibine, erken öten bir horozun akıbetidir sana kalan. Yaşam dediğimiz masalda, size şarkılar söyleyecek şehirler yok, iki büklümsün çünkü sırtındaki yükten! Sadakatin sahibine değil, olsa olsa zincirlerinedir. Bu yüzden ne kadar ıssız bir köşeye kıvrılsan da şakırdayan zincirlerin uykuyu haram kılacak. Ve ''yeter'' dediğin an, hep erkendir onlar için... Yeter ki ötmeye gör! Gidemeyenlere gelenler ile gelemeyenlerle ölenlerin bir arada yaşamaya yüz tuttuğu bir toplama kampında sen istediğin şarkıyı söyle. Her şarkı kendini inkâr ederken, duyduğun her ses sahibinin sesidir! Yurt dediğin bir toprak parçasıdır; gidecek bir yerin yoksa gömülecek bir yerin olmalıdır! Gerisi bir cenaze marşı. Heyhat... Biraz da kakafoniktir melodimiz. Bu yüzden her dil kendine yasaklı, her toprak kendine lanetli. Her ev bir mülteci kampı. Ve haydutların ziyafetine yük taşımaktır alın yazın. Sadakatle servis ederken sofrasına ömrünü, işin bitince köşeye çekil! Ve sakın yeter diye ötme, hiçbir ''yeter'' yeterli değildir, yetersiz bir yaşamın mecburi ikametinde. Gitmek için gelenler ile dönmemek üzere ölenlerin melodisidir kulağını tırmalayan. Kakafonik bir travmadır çıkardığın her ses ve hep erkendir. Yükün ağır eşşek kardeş, sadakatin köpekleşmiş; trajik ve çaresizliğin dramatik bir kedi misali. Ve sonun bir sofrada erken ötmüş horozdur olsa olsa, tüyleri yolunmuş ve pişmiş! İşte üst üste binip haydutları kovacağını sandığın masalın hasıdır bu sana anlatılmayan! Eşekliğine doymayasın, köpekliğinden tiksinmeyesin, kediliğinden utanmaya, horozluğuna yanmayasın... Oysa son bir kez toplayıp tüm gücünü ve sadakat ile bir yoldaş edinecektik köşeye kıvrılmış çaresizliğimizi, hep birlikte bağıra çağıra sokaklarda yankılanacaktı sesimiz, buraları terk edip başka diyarlara göçerken. Ta ki onları görene dek: Başka diyarlardan, başka masallarda tutsak, başka dillerde yasaklı ne kadar lanet varsa, şahit tutmuştu esmer derili çocuklar! Ve bu dinlediğin masal, sana hiç anlatılmayan bir masaldı. Ve sırtına basarken pencereden içeriyi görmek için - ne yediklerini haydutların -, duyduğun bir ağıttan ibaretti, iki nehirde yıkanmış, yine de arınamamış...

Yani anlayacağın ne gidecek bir şehrimiz var ne de hayallerimiz şarkılar söyleyecek. Geriye yasaklı bir dilde, pasaklı bir ağıt kalmış. Heyhat...

16


Doğru düşünüyorsun aslında; Hiphop neden umurunda olsun ki? Umurunda olmayan bir bilgiyi neden öğrenmek isteyesin ki? Bunu ben de istemem! Ne sen bana anlat ne de ben sana anlatayım böyle bir şeyi! Peki, insanların öyküleri umurunda mı? Hiphop insanları değil haa! Sadece insandan bahsediyorum. Herhangi bir renkten, herhangi bir inançtan olan ama herhangi bir şekilde ölememiş insanların öykülerinden bahsetsem? Mesela, Neonaziler tarafından henüz on iki yaşındaki kızının gözleri önünde vurularak öldürülen bir babadan bahsetsem… Adı Ali Bayram… Umurunda olur mu? Ya da sırf köle olmak istemediği için Ku Klux Klan örgütü tarafından diri diri derisi yüzülerek bir ağaca asılan ve ateşe verilen isimsiz bir Afrikalının öyküsünden bahsetsem? Umursar mısın? Veya ülkesi işgal edilerek sevdiği adamdan zorla koparılan ve Fransa’ya sürgün edilen, dini, dili zorla değiştirilmiş; bayrağı, kültürü unutturulmuş: sömürülmüş, kullanılmış bir Cezayirli kadının öyküsü? Biri henüz altı aylık, diğer ikisi üç yaşında, toplamda beş kişilik bir ailenin diri diri yakılarak katledildiği Solingen’deki evi saran ateşler gibi yakabilir miyim yüreğini? Ya da hiç duydun mu Bahide Arslan ve iki torunu içindeyken kundaklanan evi? Mölln Faciası sana bir şeyleri umursatabilir mi? Yirmi dokuz yaşındaki Mehmet Kaymakçı’nın sokak ortasında bir grup Neonaziler tarafından sıkıştırılarak, kafasının beton bloklarla ezilmesini, her taş darbesinde biraz daha ölümü hissetmesini, hissedebilir misin umurunda? Çok fazla soru sordum… Canını sıkmak istememiştim ya da içini karartmak… Aslında sorduğum sorulara da bir cevap vermek zorunda değilsin. Bunları neden anlattım biliyor musun? Bak yine soru sordum. Ama bunu ben cevaplayacağım. Bunları sana anlattım çünkü bu ölen insanlar, zorla köleleştirilen, sömürülen insanlar. Bu öyküler onların öyküleri… Köleleştirildikleri, sömürüldükleri yetmezmiş gibi bir de işkence edilen, öldürülen insanlar… İşte Hiphop Kültürü’de bu insanların çocukları tarafından ortaya çıkarıldı. Almanya’da diri diri yakılarak öldürülen bir Türk’ün, Fransa’da tecavüz edilen bir Cezayirli kadının, Amerika Birleşik Devletleri’nde anayasal olarak köleleştirilen bir Afrikalının çocuklarıydı onlar. İşte bu öyküleri anlatmak için yarattılar Hiphop Kültürü’nü. İşte bu adaletsizliklere başkaldırdılar. Ben sana Hiphop’u anlatmam azizim. Doğuşuna ilham olan öyküleri anlatırım. Ve sorduğum hiçbir soruya da cevap istemem. Sadece başlıktaki soruyu cevapla yeter. Umuruna dokunabildiyse bu öyküler, Hiphop’u sen zaten araştırır, öğrenirsin. 17


Bu sokağın penceresi yok, tenceresi boş. Öyle çatık kalmış kaşım, hiçbir şeyim yok, hiçbir yerim yok. Düşmüş yüzüm, gözlerimin altlarına bakıp sonra gülümsemek zor. Hüzünlenmek yok, bir sıcak çay koy, ellerimi ovuştursam Bu soğuklar sanki bizi bir şeylere kavuşturacak, koş! Avuntular yoz, savruldukça boşlukta, zaman durdu. Parkım, sokağım, memleketim bir de param yoktu. Bir sokak çocuğuna isyan oldu şarap, Birden sabah olsun diye bağırdılar onlar neden duyan yoktu, elbet geçer dayan oğlum. Ben bu yolu seçmedim ki bu yolun sonu karanlık, eş zamanlı kirlendikçe gizlenecek yer arandık. Bir yanım yalnızlık, bir yanım bahardı, yerim yurdum falan vardı, ışıklarım yanardı.

Aslında hiçbir şeyin faydası yok. Üç tarafı deniz, dört tarafı acı dolu bir ülkede, Memleket mi sorun? Bitecekse bir gün hayat, isteklerin olsun, olsun.

Bir gün kandıracak kirlenen zihinleri, o saçma sapan yazılmış memleket şiirleri. Ya kör oldu gözlerim ya soluyor renkleri tabloların. Abi neden kayboluyor bilincim? Bu hız, bu telaş, bu kaygı, bu 26 yaş, erken değil mi yani? Kalk bir gözlerime bak. Aç bir' sözlerime bak ve yaşlı insanlara bak. Kaçmış olanları anla şartlı salınanlardan. Ne çiçeği aptal olma kalbi kırılanlara, ne getireceği belli olmayan güzel yarınlara, Gereğinden fazla alkolü kullananlara bir armağan olacaksa, başladık unutmaya. Zaten herkes sığdı biz sığmadık dünyaya Bi' gidip kollarını kesti, anlamıştı güya beni Bir hayatı paylamıştık vefa deyip, hangi şehre düştük şimdi, nasıldır iklim? Gazapizm - Memleketsiz (Bir gün Her şey - 2016) 18


Niyazi Saban Niyazi sigarasından son bir nefes çekip söndürdükten sonra az önce bitirdiği heykelini bir süre izledi.. 29 yıldır hiç çıkmadığı penceresiz evini aydınlatan mumlardan birini alıp, bitirdiği heykeli alt kattaki odasına götürdü. Odada biriken heykeller neredeyse yürümeye fırsat vermiyordu. Merdivenden Niyazi’nin inme seslerini işiten Hande “Yemeğin hazır, yemeyecek misin?” dedi. Soruya cevapsız kalan Niyazi, Hande’nin her zamanki soğuk yüzüne bakıp tekrar üst kata çıktı. Bu duruma hiç tepki göstermeyen Hande, yemeği mutfağa geri götürdü. Niyazi’nin bu tavrına zaten alışkındı. Ne de olsa onu büyüten oydu. Tabakları dolaba yerleştirmek için taburenin üstüne çıktı, ortalığı toparlamaya başladığı sırada Niyazi, göz ucuyla balkon boşluğundan Dahan şehrinin ışıklarına daldı. Bu sıra biraz sızan Niyazi, güneş ışıklarının yüzüne vurmasıyla asabi bir şekilde uyandı.” Hande!” diye seslendi. Yanına gelen Hande’nin iri ve masmavi gözleri, yüzüne düşen kumral saçları ve gencecik yüzü, odanın aydınlanmasıyla ortaya çıktı. Fakat güneş ışıkları bile Hande’nin soğuk ve ifadesiz yüzünü değiştirmeye yetmiyordu. Niyazi “Perdeyi kapat! “Diye çıkıştı. Hande bir yandan kalın perdeleri çekerken bir yandan da söyleniyordu.” Artık kaç yaşına geldin? Ama hala dışarıya adımını atmadın. Daha ne kadar kendini bu eve hapsedeceksin? “Niyazi doğrulmak için elini Hande’ye uzattı. Çünkü üstünden hiç çıkarmadığı zırhının ağırlığıyla kalkamamıştı. Ayağa kalkınca bir sigara yaktı ve Hande’ye “Dışarı mı çıkayım? Dışarıda bana göre hiçbir şey yok. Burası çok daha güvenli. Bir çocuğa bunları açıklayacak değilim.” Dedi. Niyazi 29 yaşına gelmiş, her gün bütün zamanını heykeller yaparak geçiren, takıntıları ve korkuları olan birisiydi. Çalışmıyordu zaten kendine yetecek kadar parası her zaman vardı. Üstünden hiç çıkarmadığı zırhı ve bileklikleri onun takıntılarından sadece bir kaçıydı. Uzun kıvırcık saçlarını ve kirli sakallarını hiç kesmezdi. Kendini bildiğinden beri bu büyük evde Hande’yle birlikte yaşamaktaydı. Hande ise bebekliğinden bu yana Niyazi’ye bakıyordu. Dışardan bakıldığında 15-16 yaşlarında bir ergen kızı andıran Hande, yıllar geçmesine rağmen hiç yaşlanmıyordu. Sıska vücudu ve beyaz teniyle ilk bakışta ürkütücü bir duruşu vardı. Niyazi yeni bir heykele başlamıştı ki balkondan bir ses duydu. Sanki birisi ona sesleniyordu. Ağır adımlarla balkon kapısına gelen Niyazi, korkarak araladığı perdenin arkasında bir tavus kuşuyla karşılaştı. Oldukça yaşlı ve harap olmuş kuş ona “Artık bu evden çıkmanın vakti geldi. Seninle uzun bir yolumuz var.” Dedi. Niyazi perdenin arkasından kaşlarını çatarak, “Sende kimsin?” diye sordu. Zamanı geldiğinde kim olduğunu öğreneceğini söyleyen tavus kuşu, Niyazi’ye doğru birkaç adım atarak “Dışarıda seni bekleyen insanlar var. Yıllardır kendini bu eve hapsettiğin için özel yeteneklerinin farkına varamadın. Şimdi benimle dışarı gelip, insanlara yardım etmen gerekiyor.” Dedi. Tavus kuşunun söyledikleri karşısında şaşkına dönen Niyazi, perdeyi kapatıp bir süre odasında düşündü. Ne de olsa yıllardır dışarıya hiç adımını atmamıştı. Tavus kuşunun bahsettiği özel yeteneklerde neydi? Doğru olabilir miydi? Bunlar üzerine düşüncelere daldığı sırada odaya Hande girdi. Niyazi’ye “Ne oldu, neyin var?” diye sordu. “Sence benim özel yeteneklerim mi var? İnsanlar benden yardım mı bekliyor?” dedi Niyazi. Hande, bu sorulara nerden kapıldığını merak etti. Niyazi’nin eliyle balkonu işaret etmesi üzerine Hande balkon perdesini açtı ve tavus kuşuyla karşılaştı.

19


-Merhaba Hande. -Merhaba Safir. Niyazi için mi buradasın? -Kısmen.. Safir ve Hande’nin arasında geçen diyaloğa şaşıran Niyazi, “Siz nerden tanışıyorsunuz?” deyince, “biz aslında hep tanışıyorduk” cevabını aldı. Hande, Niyazi’ye dönüp “Safir’in söyledikleri doğru. Ona güvenebilirsin. Belki de yeryüzünde güvenebileceğin tek kişi odur.” Hande’nin söyledikleri üzerine iyice kafası karışan Niyazi, yıllar sonra gerçekten bu evden çıkacak mıydı? Dışarı çıkmak onun için vermesi çok zor bir karardı. Dış dünyaya hiç güvenmiyor ve bu korkusunu hiçbir zaman yenemiyordu. Safir ve Hande’nin yanından ayrılıp alt kata inen Niyazi, burada bir süre düşündü. Bahsedilen özel yeteneklerini çok merak etmişti. Acaba dışarı çıktığında bu korkuları tamamen geçecek miydi? Bunları düşünürken uyuyakaldı. Rüyasında kendini ilk defa evin dışında bir yerde, insanlara yardım ederken gördü. Birden uyanan Niyazi, gördüklerinin rüya olduğunu anlayınca üzüldü. Hayatı boyunca ilk defa farklı duygular içinde uyanmıştı. Nedense bugün kendini çok iyi hissediyordu. Heyecanla yüzünü yıkamaya giderken üstündeki zırhın artık bir fazlalık olduğunu fark edip çıkardı. Yüzünü yıkarken kolunda ki bilekliklerden de kurtuldu. Koşar adımlarla kahvaltı yapmak için üst kata çıktı. Bu sırada sofrayı hazırlayan Hande, onun bu neşesini fark etti. Ayrıca ilk defa onu zırhı ve bileklikleri olmadan görüyordu. “Dün olanlar hakkında düşündün mü? Kararını vermiş gibisin.” Hande’nin her zaman ki gibi suratsızlığı ve kendinden emin sorusu üzerine bozulan Niyazi, “Henüz karar vermedim.” Dedi. Güzel geçen kahvaltının ardından balkon kapısının önüne gitti. Perdenin arkasından bir süre izledikten sonra cesaretini toplayıp balkona adımını attı. Dahan şehrini ilk defa gündüz gözü ile görüyordu. Bu onun için çok ilginç bir deneyimdi. Aslında dışarısı tahmin ettiği kadar korkutucu değildi. Hatta ona çekici bile gelmişti. Sanki yıllardır bu şehirde oturmuyordu. Tam bu sırada balkonda beliren Safir, “Vakit geldi de geçiyor, korkacak bir şey yok. Haklı olduğumu dışarı çıktığımızda göreceksin.” Dedi. Dünden beri olanlar, Safir’in bahsettiği özel güçler, Hande’nin söyledikleri ve gördüğü rüya Niyazi’yi fazlasıyla etkilemişti. Saçlarını geriye doğru toplayıp bir sigara yaktıktan sonra çekinerek “Tamam. Aşağıda kapıda buluşalım.” Dedi. Balkondan çıkıp salonda ki Hande’nin yanına gitti. “Hadi kalk, gidiyoruz.” Dedi ve birlikte dış kapıya doğru yöneldiler. Hande önden Niyazi ise çekingen bir şekilde arkadan geliyordu. Hande kapıyı açtığında Safir çoktan oradaydı. Bir süre kapıda onlara bakan Niyazi derin bir nefes çekti ve dışarıya ilk adımını attı. Safir, “Yolumuz uzun. Zaras’a gidiyoruz...

DEVAM EDECEK…

20


BABYLON

ZION

Kurd genî ne,

Bekleme ölene sevinmemi,

Kurd cahil û hovin,

Öldüreni sevmemi,

Tirsonek û xayînin!

Ölümü sevemedim.

Ji me re wiha hîn kirin..

Aydınlandı tanyeri,

Rastî ji me veşartin,

Karardı bam telim,

We wiha nîşan dan..

Fikrim; aklımın danteli..

Li min bibore birayé min é Kurd,

Hızlandırılmış sesler,

Rêhevala min é egît!

Dönüp duran kasetler,

Li herêmekî kavil,

Hesap soran cesetler..

Kolanén hatine bombebaran kirin,

Zalim mırıldanır zulmü,

Zarokén te yén pîrûpak,

Evren hapis mi, hür mü?

Tenê peyvek li ser zimanê wan bû: aşîtî!

Güneşler yarınlara küstü..

Di nava te de agirekî gewre û gur dişewite,

Bir bebek, bin çığlık!

Ji brîna te yé bi salan ji xwîn diherike..

Bin çocuk, bir ıslık!

Ew vîna te ya mezin

Bin bir mezar ısıttık..

Wê van tanq û topan bi fetisîne,

Kesmesin sizi nefret, kin.

Ez dizanim,

Katledilen belli, katil kim?

Wê roj berê ji bo rojhilatê helat bibe!

Bunlara Tanrı dahil değil. Söylersen ayıplanırsın, Bağırırsan ayıklanırsın,

21

Su yutma çamurlaşırsın!


PANGEALILAR Yazarlar Kubilay KABAKULAKOĞLU (sf.2,3,4,7,15,19,20,21)

Talha BAYRAK (sf.11,12,13,14,15,19,20)

Gökçe AKTAĞ (sf.5)

Çizerler Ayşe ÜSTÜNOĞLU (Kapak, sf.2,4,10)

Hümeyra KÜÇÜKŞAHAL (sf.6,12)

Seda ÜRÜNDÜ Seda Ulusu (sf.15 çizimi), Nedja Ivanic (sf. 16), Teoman Karadeniz (sf.17), Suad Işık’a (sf.9) katkılarından dolayı teşekkür ederiz.


Pangea Dergi 1. Sayı  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you