Page 1

ucubelikten

öteKi yüz

tohum annem ‘beynimizdedir trenler’ demişti oysa uyku da düş de camları yumuşatmak için rüzgârın kan dilinde bir atı olduğunu taşlara bakarak öğrendim annem ‘beynimizdedir trenler’ demişti sanki ırmaklar dile geldi bir gece bütün radyoları kirlettiler en çok da sokaklar üzülmüş buna

OSCAR WİLDE'A ŞATHÎYELİ METHİYE Her insan gene de yaşatır sevdiğini Kimisi yavaş yavaş Emek adım Kimi uçarak Gökyüzüne boyatır yeryüzünü Gözleri açık Üç milyon sevda çiçeği Her insan gene de yaşatır sevdiğini Katarak bir geçmişten tutar ellerinden Yüz bin adım geleceğe doğru Öldürür gene de aşka köstebek bir kötürümü De Öldürmez yari Her insan gene de yaşatır sevdiğini Her insan gene de yaşatır sevdiğini Çoğu daha az yaşar sevdiğinden

Takyedin Çiftsüren

bıyıklı adamlar ve onların parkaları; gülün solgunluğu her evde aynı anneme göre dünya öpücüklerden bal yapmaktır kimse gitmesin diye bastırdım burnumu cama ben de annem gibi fesleğenlere çekmişim ateşe sağır olmak yakışmaz ki dünya yok olanın gürültüsüdür avludan ses çıkmıyorsa; sessizlik en çok da çocuğa üşür annem ‘beynimizdedir trenler’ demişti durup bir saksıya alışmamız bundan yeryüzü bir telgraf direğine bakıyordu kış, zamanı yeterince çözmüş bir nalbur bir derenin dilinden anlamaktı merhamet kimse ekmeklerde korku sezmezdi taşlar da gücenik öfkeyle bakana herkes bir bakmaktır gözlüyor kanı aşk diyorum ben, trenler gibi o da bu dünyada her oda bir tohum sancısı

Taner Cindoruk

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

Dosya: Soruşturma öteKi yüz olarak bundan sonra da devam edecek olan soruşturmalarımıza başladık. İlk soruşturmamızı Fanzinimizin gençlerin bir çalışması olması dolayısıyla gençlere yönelik yaptık. Cevaplayan bütün herkese sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Soru: Gençlerin şiirde sıklıkla düştükleri hatalar nelerdir? Gençler neden sağlam şiir üretemiyor? Şiirde hataya düşmek, sağlam şiir üretememek sadece ‘’gençler’’e özgü bir şey değildir. Yaşı ilerlemiş şairler–buna ömrünün belki son yıllarını yaşayan şairler de dâhil - sıklıkla ‘’gençler” ile aynı hataya düşebilir ve yine aynı nedenlerle sağlam şiir üretemeyebilirler. Bu yüzden ''genç şair”, ''genç olmayan şair” sınıflandırmalarını aşmak zorunluluğu doğar verilecek cevaplarda. Ben, ''genç şair'' ve ''genç olmayan şair'' sınıflarında olan arkadaşlara kaçın, okul yıkılacak, kurtarın, şiir ölecek diyor ve Rimbaud'un 16. yaşına selamlarımı iletiyorum.

Lokman Kurucu Soru: Gençlerin şiirde sıklıkla düştükleri hatalar nelerdir? Gençler neden sağlam şiir üretemiyor? Buna öncelikle iki Şair’in sözleriyle cevap vermek istiyorum. Metin Altıok Şiirin İlk Atlası’1 nda “bir şairin en büyük düşmanının şairanelik” olduğunu belirtir. İmge’de ölçüyü tutturamamak gene şiirin düşmanı saydığı durumlardan bir diğeridir. Arif Damar’ın Hürriyet Gösteri Dergisi2 ’ne vermiş olduğu söyleşide de, buna benzer bir durumla karşılaşırız. Sappho’nun hala okunmasını şu şekilde açıklar: “ Şairaneliğe kaçmadığı için, süsten edebiyattan uzakta ve yalın olduğu için.” Bu gün bizlerin peşinde düştüğü yegâne şey şairaneliktir. Şairaneliği yakalamak içinse, sürekli imge üretiminin peşine düşeriz. Bu imge kaygısı aşırı uca kaydığından çoğu şiir sadece imge yuvası halini alır. İmge içinde boğulmaya terk edilmiş bir şiir kalır geride. Daraltılmış bir şiirdir bu. Diğer gözden kaçan durum ise şiirlerin uzunluğudur. Çoğu zaman şiirin ucunu kaçırırız. Uzun uzadıya oluşturduğumuz şeyin daha iyi bir şiir olduğunu zannederiz; oysaki bu tam tersidir gençler için. Yine şiirde kapsayıcı bir durum oluşturmayı unuturuz. Şarkılarda olan nakaratlar gibi şiiri kendine getirecek bir sözcük yaratımına ihtiyaç vardır. Şiirde anlatılan ya da verilmek istenen mesaj gözden kaçıyor. Oysaki bunu vurgulayacak, sesli ya da sessiz bir nokta oluşturmak zorundadır “genç şair”. Ustalar bunu başaranlardır.

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

1 Altıok, Metin(2006), Şiirin İlk Atlası, Kırmızı Yayınları, İstanbul, Sayfa 17 2 Gündoğdu, Cenk(2008), Acılı Kuşağın son Kalesi: ARİF DAMAR, Hürriyet Gösteri, Sayı 293, sayfa 22

Takyedin Çiftsüren Soru: Gençlerin şiirde sıklıkla düştükleri hatalar nelerdir? Gençler neden sağlam şiir üretemiyor? Yanıtlamaya sorunuzun ikinci bölümünden başlamak istiyorum: “Sağlam şiir”le belirtmek istediğiniz, beğenilen, okunan şiirse, bu tür şiirler yazamamak yalnızca “genç”lerle sınırlandırılabilecek bir sorun değil kanımca. Yaşamla ve okurla ilişki kurabilen şiirler yazanlar da var, bunu başaramayan şiirler yazanlar da. Sözcüklerin büyüsüne kapılmadan şiir yazılamaz. Tamam. Yalnızca sözcüklerin büyüsüne kapılınarak da iyi şiir yazılamıyor ne yazık ki. Şiir “yapılan” bir şey olarak düşünüldükçe, ortaya çıkan metinlerin hatta çoğu metin bile olamayan yazıların şiir olması çok da olası görünmüyor. İmgeyi şiirin aracı olmaktan çıkarıp amacına dönüştüren şair, kendisinin ve okurların gündelik yaşamına “değmeyen” sözcüklerle şiir yazmanın bedelini okursuz kalmakla ödüyor. Şiir, bir tür damıtmadır. Âmâ Yaşamdan damıtma, sözlüklerden değil. Bozan Yaman Soru: Gençlerin şiirde sıklıkla düştükleri hatalar nelerdir? Gençler neden sağlam şiir üretemiyor? Gençler sağlam şiir üretiyor, üretemiyor diye bir şey söz konusu değil. Genç derken 17 yaş da genç şiire dâhil, 27 yaş da... Sıklıkla düşülen hataların ne olduğunu bilemem. Fakat bir şiir yazmak istiyorsanız bence hiç denemeyin. Çünkü şiir macera işidir. O maceraya ya girersiniz, kafayı sıyırırsınız, ya girer gibi yaparsınız, kıyıda kalır, kuş böcek şairi olursunuz. Ben iyi bir okurun yaratılmasından yanayım. Şiir, öykü v.b türlerin okuru az. Bunun nedeni ise, yeteneksiz şairin bol olması, dergilerin kötü şiirlerle dolup taşmasıdır. Önüne gelenin arkeolog- olmak yerine şiir yazmasıdır. şiir doğuştan gelen yeteneği beslemek büyütmekle var olan bir iştir. Şiir yazılmaz, şiir yapılır. Şiir bir buluştur... Şiirde düşülen en büyük hata, yeteneksiz olmaktır. ya da yeteneksiz oluşun farkına varmamaktır. Zekâyı şiirin kendisi olduğunu bilmemektir. Şiir zekâ işidir. Bugün büyük şiirlere bakın, hep bir zekâ ürünüdür. Şiir hislerin kâğıda dökülmesi değildir. Bu, büyük bir hatadır. Affedilmez bir yanlışlıktır. Hislerini kâğıda dökmek istiyorsan mektup yazarsın. Hislerini anlatmak istiyorsan sevişirsin, içki içersin, maç seyredersin, bilardo oynarsın, sahilde dolaşırsın, mehtaba bakarsın, eylemlere katılırsın, hayvan beslersin, koleksiyon yaparsın, ikinci bir dil öğrenirsin, araba kullanırsın, sigarayı bırakırsın vs. hisleri anlatmak için illâ ki şiir yazmak zorunda değilsin. Şiir tehlikeli bir iştir. Bu tehlikeyi göze alman için doğuştan gelen bir cesaretin olmalı. O

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

cesaret, yeteneğin ta kendisidir. Bir siyasetçinin ikna yeteneği varsa, bir şairin de gözlem yeteneği olmalı. Gözlem algıyla birleşir, akabinde sürekli okuma yapmak gerekir. Taner Cindoruk Soru: Gençlerin şiirde sıklıkla düştükleri hatalar nelerdir? Gençler neden sağlam şiir üretemiyor? Ben şairi şiirine bakarak değerlendirenlerdenim. Genç ve usta diye ayırmıyorum. Şiir gerçekten iyiyse o şair benim gözümde ustadır. Şunu da belirtmek isterim; Şiir ne söz cambazlığını ne de imge bombardımanını sever. Şiir yalınlığı sever. Şiir yazmak iç dökmek, sözcükleri yan yana sıralamak değildir. Şiir yazmak bilgiye duyguya dayanır. Şiirin felsefi, tarihi bir alt yapısı olmalıdır. Sözgelimi şairin neden beslendiği çok önemlidir. Duruşu şiirine yansır. Şair, toplumu ne kadar anlıyor, diline kültürüne ne kadar sahip çıkıyor? Sokağa çıktığında ne görüyor, gördüklerine nasıl bakıyorsa o şiirine yansır. Karacaoğlan, Pir Sultan, Hayyam, Kaygusuz Abdal ve Yunus bu ülkenin değerleridir. Genç şairler bu değerlerimizi ne kadar anlamıştır merak ediyorum. Bu ülkenin etnik kültürü, mitolojisi yine şaire esin kaynağıdır. Gençlere haksızlık etmek istemiyorum, iyi- sağlam şiirler yazdığını biliyorum. Ödülleri fazla önemsemesem de son yıllarda kimseye bırakmıyorlar ödülleri. Asıl sorun, Türkiye’de yazma sorunu değil okur sorunu dur. Ve bu eksiklik ciddi anlamda kendini göstermektedir. Gerek şiirlerde gerek kurmacalarda. Şairlerin şiirlerini okuduğumda gördüğüm eksiklikleri şöyle sıralayabilirim. Geçmiş yok Mekanik Sıradan okur hedefleniyor Dokundukları bir şey yok Dertleri yok İfade gücü zayıf Düşünceler savruk Kırılma yaratamıyorlar. Estetik yok Üslup sorunu

Cennet Bilek

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

Soru: Gençlerin şiirde sıklıkla düştükleri hatalar nelerdir? Gençler neden sağlam şiir üretemiyor? Şiirin gençken yazıldığı söylenmiştir, kimi yaşça kemale ermiş şairlerimiz tarafından. Söz konusu yaşça genç şairler olunca baştan bir üstenciliğin devreye girmesi her konuda kaçınılmazdır, bu ülkede. Oysa durum öyle sözü edildiği gibi değildir; doğrusu şiirin kaleme alınışı bağlamında bir gençlikten söz etmemiz gerekir. Bazen, şair denilmeyen insanların yazdıklarında da şiir vardır. Bazen de büyük ve şüphe edilmeyen şairlerin şiir diye yazdıklarında şiire girmeyen unsurların bulunduğunu görebiliyoruz. Bu yüzden gençken kaleme alınmış bir şiiri, şiir yazımında olgunlaşmış birinin şiirleriyle mukayese etmek hayli zor ve kimin yazdığına gerçek anlamda şiir diyeceğimiz noktasında ‘özgür’ ve ‘mutlak’ bir kavrayış pek mümkün değil gibi. Şairlik kabiliyetini payelendirirken, her iki kuşağı da kullanmış olduğu ‘edebi’ malzeme ölçüsünde yargılayabiliriz ancak. Ama şunu da söylemeden geçmeyeceğim; hangi birimiz ilk yazdığımız şiirlere olgunlaştığımız noktadan dönüp baktığımızda esef duymadık ki? Önerim, şiire genç yaşta başlayanların acele davranmamaları, bir süre eski şairlerin izinden sabırla yürümeleridir. Cemal Süreya, her ne kadar durum böyle bir gereklilik gösterse de, olgun kalemlerin kendi izinden gelen genç kalem şairlerin şiir serüvenini yakından takip etmeleri gerektiğini, yoksa şiirsel eskimeye uğramalarının kaçınılmaz olduğunu söyler. Bu tespitin de dikkate alınması düşüncesindeyim. Osman Günay Sonuç : 1. Genç ya da usta şair yaşla bağlantılı değildir. Şiire yoğunlaşma ve şiir öretmek ile ilgilidir. 2. Düşülen hatalar, sadece gençlere mahsus bir durum değildir. 3. Şiir sadece imge kolonisi değildir. Aşırı imge şiiri boğar. İmge, şiirde sadece bir araçtır amaç değildir. 4. Söylenenler, söylenmek istenenler ya da anlatılanlar her ne ise çok dağınık. Netlik yok.

Görüldüğü üzere okumak, kelime hazinesi gibi durumları belirtilmeye bile gerek duyulmamıştır. Çünkü bunlar olmadan şiir diye bir metinten bahsetmek mümkün değildir.

Soruşturmamıza katılan bütün herkese sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Soruşturmayı Düzenleyen: Sabri Basut

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

İKİNCİ YENİ YA DA ŞİİRİN DEĞİŞEN YÜZÜ Osmanlı sürecinde ve Türk Edebiyatı’nda Edebi Hareketler 1839'da, kültürel ve siyasi hareketlerin sonucu olarak ortaya çıkan Tanzimat Fermanı (Tanzimat-ı Hayriye veya Gülhane Hatt-ı Humayun) denilen yenileşme hareketinin uygulamaya konulmasıyla; siyasî, edebî ve toplumsal hayata ilişkin olarak batıya yönelim başlamış oldu. Siyasi hareketlerde gelişmelerle ilk defa anayasal düzen için adım atılmış, bu fermanla padişahın otoritesi sarsılırken, toplumsal düzen içerisinde de bunun yansımaları hissedilmiştir elbette. Örneğin, azınlık hakları netleştirilmiştir. Mal edinme ve miras bırakmaları konusunda düzenlemeler yapılmıştır. Vergiler adil bir şekilde yeniden düzenlenmiştir. Edebiyata olan yansımaları ise, nesirde, anlatım biçiminde yenilik sağlayan ve şiirde Divan’ın “parça güzelliği” anlayışı yerine, “bütünün güzelliği” ve “ konu birliği” ne önem verilmiştir. Bu anlamada edebiyatta ki ilk hareket yenileşme etkisinde gelişmiş Servet-i Fünun’dur. Bir anlamda divan edebiyatının katı biçiminden kurtulmaya çalışan Tanzimat Edebiyatı’nın da devamı niteliğindedir. 1896 ile 1901 yılları arasında ki dönemi kapsayan Serveti Fünun (Edebiyatı Cedideciler) hareketi genel anlamda Batı Edebiyatı ile bir tanışma sürecidir. Batı edebiyatından etkilenmeleri “estetik, edebiyat, edebî zevk, edebiyatta tenkit, edebiyat ve şiir, şiirde konu, vezin, kafiye, nazım şekilleri, hikâye, roman, edebiyat devreleri, eski-yeni” tenkit düzeyinde kalmıştır. Hareketin uzantısı olan dergi uzun zaman yaşamaya devam etmiştir. Servet-i Fünuncular kadar etkili olamayan, 1908 de kurulan ve 1912 de dağılan Fecri Aticiler belirli bir ilke çerçevesinde bir çıkış göstermemişler daha çok bir grup bilinci içerisinde üretimlerine devam etmişler. Şiir için önemli bir çalışma ortaya koyamayan Fecri Ati topluluğu daha sonraları amaçlarını "Sanat, şahsi ve muhteremdir” olarak açıklarlar. 1911 yılı ve sonrasında Osmanlı’nın her anlamda gücünü kaybedişi ile başlayan Türkçülük önemli önem kazanmış tam da bu noktada “Genç Kalem” dergisinde bir araya gelen bir grup, Milli Edebiyat’ın oluşmasını sağlamışlardır. (Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Ziya Gökalp…) Amaçları: Dilde sadeleşmeye gitmektir; “yabancı kelimeler atılmalı, ancak Türkçeye yerleşmiş kelimeler Türkçe gibi kullanılmaya devam edilmelidir.” Şiirde hece ölçüsüne sadık kalınmalıdır. Edebiyat halka hizmet etmelidir ve halkın sıkıntıları konu edilmelidir. Aruz’dan heceye geçiş de önemli rol oynayan ve Hece ölçüsünün genellikle 11'li (bugün benim/ efkarım var/ zarım var = 4+4+3) ve 14'lü kalıbını (söylenmemiş masal gibi Anadolu’muz = 7+7) kullanan Beş Hececiler Milli Edebiyat akımının ilkelerine bağlı kalarak, halk şiirimizin geleneğinden yararlanmışlardır. Anadolu halkının yaşayışını şiirde coşkulu bir dille işlerken, günlük kullandıkları dil sanatsal söyleyişten uzak konuşma dilidir. Yine de yeni biçimsel arayışlar içinde şiir örnekleri vermişlerdir. Görülüyor ki yukarıda bahsedilen akımlar ya da hareketler hep birbirinin devamı niteliğinde olmuşlar ve yeni bir söylemi eskisini değiştirerek değil olumlayarak koymuşlardır. Asıl bu anlamda ilk kırılma ve -Milli Edebiyat şairlerine ve Beş hececilere karşı- tavır Yedi Meşaleciler de görülmektedir. Asıl çıkış noktaları hem doğu hem de batı edebiyatından

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

sıyrılmak ve öze dönmektir. Çok ses getirmese de bu tavır, o dönem için hem ideolojik hem de edebi bir çıkış sağlamıştır. 1928 de Servet-i Fünun dergisinde çıkış nedenlerini “Yalın, kolay anlaşılır, düz anlatımlı, milli temalarla dolu bu şiir anlayışına” karşı olduklarını açıklamışlardır. (Sabri Esat Siyavuşgil,Yaşar Nabi Nayır, Vasfi Mahir Kocatürk, Ziya Osman Saba, Cevdet Kudret Solok, Kenan, Hulisi Koray, Muammer Lütfi). Yedi Meşalecilerden sonra ortaya çıkan tüm küçük ya da büyük hareketler de hep bir önceki sürecin eleştirisini yapmış ve çok uzun ömürlü olmasalar da yeni bir şey söyleme iddiasında bulunmuşlardır. Cumhuriyet Dönemi şiirinde önemli kırılma noktası yaratan İkinci Yeni hareketi Modern Türk şiirinin temelini oluşturmakta ve etkilerini hala sürdürmektedir. Denilebilir ki dünya şiirin kapısını aralamıştır bu çıkışı ile. Ancak yine de birbirinden farklı gözükse de Garipçilerin (Birinci Yeni) bu anlamda bir ilk olduğunu düşünüyorum. Toplumcu Gerçekçi Kuşağın ise böyle bir iddiası olmadığı gibi onlar farklı bir damardan geliyor ve şiirlerini toplumsal hareketler ve yaşam biçimleri etkiliyordu. İkinci Yeni; Realizmin modern şiirdeki yansıması olan 1940’larda ortaya çıkan toplumcu kuşağa ve 1950'li yıllarda ortaya çıkan Garipçiler'e karşı geliştirilmiş bir tepki olsa da, her yeni hareket bir önceki anlayışı eleştirse de, onun temellendirdikleri üzerine kurulur elbette. İkinci Yeni de böyle bir harekettir. Ortaya çıkış sürecinde karşı durduğu iki sanat anlayışını da kısaca bilmek İkinci Yeni ile ilgili nedenleri daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Toplumcu Gerçekçilik ve Garip Hareketine Kısa Bakış: Nazım’ın 1938’de tutuklanması sonrasında onun sürecini devam ettiren 1940 Toplumcu Gerçekçi anlayış; Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Suat Taşer, Ömer Faruk Toprak, Arif Damar, Mehmet Başaran, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Ahmed Arif’ten oluşmaktaydı. Sonradan Ceyhun Atuf Kansu toplumcu çizgide şiirlerini verirken, Attilâ İlhan hem bu izleri takip etmiş hem romantik şiirleri ile hem de Garip Akımı hakkında ki eleştirel yazılarıyla yolunu belirlemiştir. Toplumcu şairler marksist anlayışla toplumun sorunlarını ön plâna çıkarmışlar, yoksulluk, kapitalist ve emperyalist sömürü, siyasi işkenceler, sosyal adaletsizlik, özgürlük temalarına yer vermişlerdi şiirlerinde. Savaş yılları olmasından dolayı toplumsal duyarlılığa çok ihtiyaç duyulan yıllardı. Elbette bu yıllar hem şiirini hem de şairini öne çıkarmıştır. Adı geçen şairlerin birçoğu sadece bu kuşağın bir parçası olarak değil bu sürecin temsilcileri olarak da anılmaktadır. Ve beslendikleri damar bugün bile özel bir anlam taşımaktadır. Bu süreçte yaşanan sıkıntılar, şirin sadece bu kanalı beslediği düşüncesi, siyasi ve kültürel değişim, batı şiirinin şiirimize daha fazla girmesi, divan şirinin etkilerinin o süreçte hala devam ediyor olması Birinci Yeni (Garip Akımı)’nın çıkış manifestosunda ortaya koydukları şiir özelliklerini belirlemelerine sağlamıştır.

“Şiirde her türlü kurala ve belirli kalıplara karşı çıkmışlardır, Şiirde ölçü, kafiye ve dörtlüğe karşı çıkmışlardır, Şiirde şairaneliği, mecazlı söyleyiş ve sanatları kabul etmediler, Süslü, sanatlı dile karşı çıkıp sade bir dil kullandılar, Şiirde o güne kadar işlenmedik konuları ele aldılar, Konuşma dili ile günlük sıradan konuları işlediler, işledikleri konular günlük hayattan sıradan insanların problemleri, yaşama sevinci ve hayattaki bazı garipliklerdir, Halk deyişlerinden yararlanmışlar, toplumsal yergiye yer vermişlerdir” Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat Horozcu’dan oluşan akım, şiirde her türlü kurala ve önceden belirlenmiş kalıplara ve şiirdeki tüm sanatlara karşı çıkmış ve bunu

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

bir daraltma olarak düşünmüşlerdir. Onlara göre bu durum yaratıcılığı öldürmektedir. O nedenle şiir özgürce yazılabileceğini savundular ve şiirin konularını geniş bir alana yaydılar. Şiirin "seçkin" olma anlayışını bozdular. “Konuşma dilini şiire dahil ettiler, halk deyişlerini şiire aktardılar”. O dönemde öne çıkan bu özellikleriyle şiir gibi anlaşılmayan ve tepkiler toplayan Garip anlayışına, şimdi bakıldığında daha net ne istedikleri görülebilmekte. Garipçiler, manifestolarında, “Türk şiirini katı kurallara bağlı ve doğallıktan uzak bulduklarını belirtmişlerdir”. Onlar şiirde bu durumun temel nedenini hece, uyak, aruz gibi kalıplardan vazgeçilmez olunmasına bağladılar. Bu anlamda Geleneksel- Divan- şiirini, yeni şiirin dışında bırakarak bir anlamda ezber bozmuşlardır. (Parnasyenler de geleneksel şiire ve anlatıma karşılık doğmuştur. Çıkışları buraya dayandırılabilir. Çünkü onlar da katı söylemden ve kilisenin etkilerinden uzaklaşarak özgürleştirmek istemişlerdi şiiri) Garipçiler anlaşılır, anlamca açık, somut, halk dilini içine alan, biçimsel kaygısı olmayan şiiri savundular. Diğer taraftan şiirin çok anlaşılır olması noktasında bir risk te fark edilmektedir. Orhan Veli bu durumu şöyle yorumlamakta ve aslında bir tespitte varmaktadır. “Genç okuryazarlar, hatta bu işle uğraşanlar sandılar ki, şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelâde bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu alelâdelik şiirin bir tarifi, bir şartı oldu (Orhan Veli, 1949).Bu elbette yaygın bir görüştür ve yeni bir şeyler yapılmalıdır. Hisar Şairleri, Divan’ın etkileriyle kendinden önce gelen tüm geleneksel yapıyı ret eden Garip Hareketi’ne ve geleneksel yapı ile birlikte “ideolojik” şiire yönelen Nazım Hikmet’e karşı geliştirilmiştir. Nazıma karşı alınan tavır, sanatın ideolojinin baskısı altında olmaması ve de şiirin, ideolojiye araç olarak kullanılmaması görüşünden yola çıkılmıştır kuşkusuz. Diğer yaklaşımları ise (Fransız etkilerine karşı) daha çok ulusal yapıya dönük, taklitçi olmayan, eski sanatsal yapıyı koruyarak yeni bir şeyler üretmek gerektiğini savunmuşlardır. Bu anlamda Milli Edebiyat ve de -memleket şiirleri ve yazıları yazılan- Memleketçi (1923-1940) şiirin devamı sayılabilir bu şiir ve şairler. (Talat Sait Hamlan, Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer, Munis Faik Ozansoy, Yahya Benekay, Gültekin Samanoğlu,). Garip Hareketi sanat anlayışına karşı tavır geliştiren Hisar’dan sonraki ikinci grup ise Maviciler Grubu’dur. Attila İlhan, Özdemir Nutku, Yılmaz Gruda, Ahmet Oktay, Demirtaş Ceyhun, Demir Özlü, Tahsin Yücel gibi şair ve yazarlar “MAVİ” adlı dergide 1952- 1956 yılları arasında devam ederler yazmaya. Atilla İlhan’ı ön plana çıkaran da Garip akımına karşı yazdığı eleştirel denemeleridir. Her akım bir öncekinin arkasından kendi algılarıyla gelişmektedir. O halde Toplumcu Gerçekçilik Hareketi ve Garip Hareketine kadar olan farklı anlayışları bilen ama çıkış noktalarında karşılarına aldıklar iki önemli edebiyat değişimini de bilmek gerekir İKİNCİ YENİ: İkinci Yeni Akımı’nın oluşmasını sağlayan nedenler sadece bir grup tavrı değildir elbette. İkinci dünya savaşından sonra ülkenin içinde bulunduğu durumlar,1960 askeri darbesini açtığı yara ve 61 anayasasının sağladığı düşünsel zenginlik, edebiyatın kendi iç dinamizmindeki dalgalanmaları ve batının edebiyatımıza etkileri farklı olana yönlendirmiştir şairleri. Toplumcu olmadığı ve bireysel bir anlayışın ürünü olduğu söylenen İkinci Yeni Akımı toplumsal bir değişimin etkilerini de taşıyarak ironik bir dille ürünlerini verdi. Karşı durduğu Garip te mizah ne kadar şiirdeyse, yeni şiirde de ironi o kadar şiir dilinin içindeydi. Elbette bu değişimler tek başına gerçekleşmiyor bir öncekinin eksikleri üzerine gelişiyordu. Kendi edebiyat sürecimizde karşı durduklarımıza temel oluşturan ve kaynak olan Batı Edebiyatında İkinci Yeni’yi etkilemiştir. Elbette hepsi değil bir kaçı, bu akımlardan bahsederek asıl konuya

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

geçmek gereklidir. Amaç bir tablo içinde tüm değişimleri görmek ve de İkinci Yeni’yi yeniden irdelemek. Bunlardan ilki, “Bireyi aklın tutsaklığından ve akla dayalı düzenden kurtarmak, sanatta her türlü geleneği yıkmak sözcükleri bilinen anlamları dışında kullanmak, yerleşik dil ve estetik kurallarını kaldırmak akıldışılığı, kuralsızlığı ve sürekli değişmeyi savunmak gibi amaçları “ olan Dadaizim’dir. Özelikle altı çizili olan bölümle anlıyoruz ki İkinci Yeni şirinde yaptığı geleneksel şiir anlayışında yarattığı değişimini bu akıma borçlu. Örtük kullanım ve şiirde sezgisel algıyı çok iyi kavratan Sembolizm’den de etkilenen Yeni, anlaşılmama durumunu ile başı epeyce belaya girmiş ve eleştirilerin dozu bu noktada çoğalmıştır. Sembolistler kısaca ne demişler peki: “Sembolistler, dış dünyanın görüntülerini somut nesnel gerçeklikleriyle değil de; bu görüntülerin sezgilerinden, izlenimlerinden yansıyan niteliklerini şiire aktardılar. Duyguların, dış dünyayı ancak olduğu gibi değil, onu değiştirerek ulaştırabileceğini düşündüler. Sembolistler, sembol ve mecazlarla dolu kapalı bir anlatımı seçtiler. Herkesçe farklı algılanabilecek yorumlanabilecek şiiri hedeflediler” Dilde yaratılan eksiltmeler ve yok saymaların kaynağı olan Sürrealistle’rin anlayışı da önemlidir onlar için “Bilinçaltı ancak sarhoşluk, rüyalar, sayıklamalar…Gibi durumlarda aklın denetiminden kurtularak bilinç üstüne çıkacaktır” ve noktalama işaretlerine karşı çıkmışladır. İkinci Yeni şairleri edebiyat akımların birçoğundan etkilendiği gibi batının resim sanat akımlarından da etkilendiler. Örneğin C.Sürreya Chagall’in Rose lovers tablosundan etkilenmiş ve şiirini yazmıştır. İkinci Yeni Akımı’nın Garip Hareketine ve Toplumcu şiire karşı olduğu yazılmış olmasına rağmen Muzaffer İ.Erdost ve E.Cansever aynı fikirde değildir. Erdost’un bir anlamda itiraz sayılacak cümlesinde“İkinci Yeni, ne kendisine göre daha önce var olan şiiri ne de kendi dönemi içinde ama kendi dışında yer alan şiiri yadsıdı” ifadesi kullanmaktadır. Cansever ise benzer bir ifadeyle İkinci Yeni’nin tam bir tepki şiiri olmadığını belirterek, hatta biraz daha ileri gidererek “Garipçilerin getirdiği yeniliği verdikleri örnekleri bizim için gerçek bir şiir geleneği sayacağım” diyecektir. Kuşkusuz kendi süreci içerisinde fark edilen eksiklikler yeni bir şeyler yapmaya zorlar sanatçıları, sanatta as’lolan durağanlık değildir çünkü yeni yaratımlarla alanlar açmaktır. Sanatçının var olmadığı bir yerde sanat var olur mu? Olmaz. O nedenle itirazlar hep devam edecektir. Üstadın da üzerinde durduğu “karşı olma” durumu elbette kişilere değil, bir önceki görüşün yarattığı boşluğadır. Bugünden bakıldığında daha bağımsız bir alandan geçmiş, yeniden ve daha adil değerlendirilebilir elbette. Diğer taraftan sanatçının kendi özgürlüğü için de gereklidir bu alan. Ve evet bu anlamda bireyseldir sanatsal yaratı. Ve de İkinci Yeni de, diğer akımlarda, bireysel bir düşünceden doğar, sonra toplumsallaşır, sanatçının ideolojik algısıyla toplumcu bir çizgiye varır. Bura da kastedilen ideolojik bir şiir değildir. Öyle bir şiir de çok dar bir alana sıkıştırılmış yine kurallarla yazılmış bir şiir olacaktır. Ki tamda bu noktada İkinci Yeni’nin yapısal olarak bir bir hareket miydi, akım mıydı ve bir önceki şiire itirazı neydi ona bakmak gerekir. İkinci Yeni’nin adına en çok söz alan Muzaffer İlhan Erdost “Şiirin U Dönüşü” kitabında şunu der. 

İkinci Yeni yapısal olarak hem akımdır hem değildir. Bu çelişki Meşaleciler, Hececiler ve Garipçiler gibi –kuralları ve ilkeleri olan- manifesto ile çıkış yapmamalarına bağlanır. “böyle dar anlamda” bir akım sayılmayabilir ama “belirli bir dönemde, belirli bir toplumsal ve kültürel aşamada yaygınlaşan bir eğilimi kucakladığı için akım

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

sayılabilir” demektedir. Ve de İkinci Yeni “her şairin kendi şiirini yazması anlamında bir akımdır” da belirtecektir aynı zamanda. Öne sürülen neden biraz zorlama olsa da evet kendi şiirini yazmaktadır şairler. E.Cansever’se emindir aslında bir akım olmadığından, ”İkinci Yeni’ye bir akım niteliği kazandırmak ikinci bir yanılgıya düşmek olur, o değişik şairlerin, kişilikler kurduğu bir yenileşme alanıdır olsa olsa” 

İkinci Yeni’ye dahil tüm şairlerin şiir anlayışında öne çıkan biçim ve içerikte yapılan yeniliklerdir. Garipçilerin şiir anlayışının aksine şiiri çok özel bir yere oturttular ve okuyucunun da bir algısı olduğunu, bu algıyla okuyucunun şiiri tamamlayacağını düşündüler. Cemal Süreya bunu şöyle belirtir: “Biz şiir salt biçimdir, demiyoruz, belki en çok biçimdir diyoruz. Bunu belirtebilmek için de soyut bir metotla diğer her şey aynı kaldığı takdirde biçimin beklenebilir değişmelerini arıyoruz. Biçimi önemsiyoruz. Bunu da gerekli buluyoruz." (Pazar Postası, s. 41, 1958). Yukarıda bahsedilen yeniliklerdir aslında tepki olduğu yolunda ki savları güçlendiren. Cansever bu durumu M.İlhan Erdost’tan farklı olarak şöyle izah etmektedir. “Yeni şiir hem önceki şiire tepki; hem de onu genişleten, şiire yeni olanaklar kazandıran bir davranıştır.”

Yeni bir dil, biçim ve ses arayışına giren İkinci Yeni, geleneğin koyduğu kalıpları ret ederek ”Her yeni özün biçimini de beraberinde getireceği” ni savunmuşlardır. Ece Ayhan bu arayışı "Yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi” olarak değerlendirir. Bu değerlendirme bile başlı başına yeni şiirin hangi kararlılıkla geldiğinin habercisidir. Muzaffer Erdost’ta göre ise ne “Cahit Sıtkı’nın “35 Yaş” şiirinden, ne O.Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum” şiirinden, ne de Atilla İlhan’ın “İkinci Şahsın “Şiirinden daha iyisi o süreçte yazılmamaktadır ve şiirler birbirini tekrar etmeye başlamışlardır. Genel anlamda bakıldığında dilde yaratılan bu kırılma ve bu kırılma içerisinde ki denen, zor anlaşılan imgeler ve birden ortaya çıkan kelimelerdeki farklı estetik yaklaşım şaşırtıcıydı. Diğer taraftan anlaşılmayan ve anlamsız bir şiiri doğurdu dilde açılan bu olanak. Konuya ilişkin eleştirilere biraz da yanıt olması içindir“anlamlı şiirden anlamsız şiire bir geçiş değil, kolay şiirden zor şiire geçiş” tir demektedir. Erdost düşüncesiyle; halkın anlayabileceği şiiri yaratırken, şiiri sırdan bir anlayışla “bunu ben de yazarım- algısına karşı farklı bir bakış da getirmiştir bu söylemiyle. İKİNCİ YENİ* ŞİİRİ Atilla İlhan Garip şiirini “batıyı taklit etmek, yerli bir sanat görüşüne dayanmamak ve dolayısıyla toplumun gerçeklerinden uzak olmakla” suçlamış ve sadece bir anlam şiiri olmayı hedefleyen Garip Hareketi’nin imajı yok ederek şiiri bir söz oyunu, bir şaka haline getirdiğini” ileri sürmüştür. Oysa edebiyat tarihinde bu tür örneklere çok rastlanır. Tanzimat döneminden tutunda modern şiire kadar deneysel çalışmalar hep yapılmıştır.Çok anılmasa ve de çok üzerinde konuşulmasa da önemlidir Garip Hareketi. Diğer taraftan İkinci Yeni de Türk Şiirinde “değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş bulma amacında olan bir akımdı. Ortak özellikleri; dilin alışılmış kalıplarını yıkmak, sözdizimini zorlamak, değiştirmek ya da bozmak oldu. Şiirde hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler. Bireyin yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temaları sıklıkla işlediler. Söylemek istediklerini soyut bir dille anlatmaya çabaladılar, yer yer anlamın yittiği görülür şiirlerinde. Amaçları verilmek istenilen duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmektir.” anlayışını batı şiir akımlarından aldı. İmgesel yoğunluğu, şiirde anlamın görmezden gelinmesi ve soyutlamanın ön plana çıkarılışı noktasında Sembolizmden etkilenmiş görünüyorlar. “Sözcükler arasındaki anlamsal bağlantıları kopararak” yeni yeni imgeler yaratma anlayışı ile de, bilinçaltını harekete geçirme yöntemini kullanan gerçeküstücülerden yaralanmışlardır. Diğer taraftan düşünce ve duyguların aklın kontrolüne girmesine karşı çıkan ve düş gücünün

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

alabildiğince özgür olmasını savunan ve bilinçaltına yönelen gerçeküstücülerden de ayrılırlar. Çünkü bilinç akış tekniği değildir yararlandıkları. Bundandır ki şiirde bahsedilen anlam kapalılığı tam olarak gerçekleşmemiştir. Edip Cansever’in ne “masa da masaymış ha” şirinde, ne de “Mendilim de Kan Sesleri”nde, ya da Turgut Uyar’ın “Akşam Üstü Rüyası’n da, Ne İlhan Berk’in “Ayrılığın Yüreğinde” bu ne C.Süreyya’nın “Balzamin” şiirinde bu anlamsızlık görülmez. Ve evet Ece Ayhan şiirleri diğerlerine göre daha kapalıdır ama anlamsız değildir. Kaldı ki şiirin bir miktar kapalı olması ve yoruma açık olması düşünsel yapıyı da zenginleştirmiştir. Ancak ifade edilen soyutlamadan kaynaklı ve farklı çağrışımlar kullanma şiiri anlamayı zorlaştırmıştır. Oysa işaret edilen anlamsızlık tematik bir örgü içerisinde sağlanan bir anlama dayanma değildir, İkinci yeni de ki anlama anlayışı şiirin kendi işçindeki rastlantısal gelişimidir. Bir şekilde şiir kendi içinde anlamını kuracaktır. Garipçilerin aksine anlaşılırlık yerine anlamca kapalılığı, somuta karşılık soyutlamayı, imgeci ve biçimci bir şiir anlayışını savundular. İkinci Yenini varlığını göstermeye çalıştığı süreçte Türk Edebiyatında bu bir “spekülasyon” olarak değerlendirildiği gibi şiirde yeni bir iç ses arayışı olarak da düşünüldü. Ancak daha çok İkinci Yeni hakkındaki bu spekülasyonlar daha ciddi boyutlarda düşünüldü yapılan yeniliklerin dilde bir sapma olduğu kanısına varıldı. Peki neydi bu sapmalar Bu eğilimi dilbilimci Prof.Ünsal Özünlü, “Olağan dilbilgisi ve sözcükbilgisi dışında sözcüklerin şairler tarafından yeni biçimlerde oluşturulması bu tür sapmalara örnektir. Kök ve ekler, yeni kök ve eklerle birleştirilerek olağan dilde olmayan yepyeni sözcükler oluşturmada” kullanıldığından bahseder bu da yeni şiirde yeni sözcüklerle yeni imgeler kurulmasını amaçlar. Dilde ki sapmalar, alışılmamış sözdizimleri -Cemal Süreya’nın “Şiir geldi, kelimeye dayandı” sözü gibi- yeni alışılmamış sözcük seçimleri (alışılmamı bağdaştırmalar) ve Yazımla ilgili Sapmalardır bunlar. Bir noktada haklıydılar elbette ikinci Yeni’yi eleştirenler, İkinci Yeni’nin ilk süreçlerinde sözcük bağdaştırmalarında mantıksal düşünüşü zorlayan yapılar denendi. Örneğin. Doç. Dr. Hulisi GEÇGEL’den alıntıladığım aşağıda ki örnekler bu bağdaştırmaları açıklayabilir. "Sizi görmüyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum", "En akıllı tarafımdır balıkla deniz tutmak", "Çocuğu çocukluyor bir düdüğün kırmızısı", "Güneş bir pazartesi olarak mı duruyor burnunuzda", "Bu kaç kapılı konyak" (Edip Cansever) "Ay sessiz sedasız bir çingenedir", "Adam yıldızlara basa basa yürüdü", "Dengesini uzun bıyıklarına borçlu yürürken", "Başladı Afrikası uzun bir gece", "Güvercin kuşkusu cırlak güneş" (Cemal Süreyya) "Denizin pencereleri sürgülüydü","Atımı istedim evin göğü gerindi", "Yalnızlığın dükkânlarında hasır koltuklarda oturduk", "Bu denizler ne güzel böyle değil mi f", "Bir f'diniz Önasyalarda o şey evlerde" (İlhan Berk) "Seni çağırıyorum parmaklarımdan süt emmeye", "Ses kışı. Ateş yırtıldı. Çarpıldık", "Bir bülbül içimde sedefle kaplanıyor", "Kaybolursa taşlar içinde taşlar getiren taş bir bulut" "Baharı seller götürdü boğuldu yaz" (Sezai Karakoç)

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

"Üzünç yüklenmiş bir gemi", "soğuk tirşe renkli salı günleri arkamızdan koşardı", "En cumartesili bir İstanbul düşünerek bu kantoları düşünüyorsun", "Yüzüklerinde altın parmaklar takılıymış", "arsenik şişesine eylül doluyor" (Ece Ayhan) Ancak yine de bugün şiirimizin geldiği noktadan bakacak olursak verilen örnek dizelerde kullanılan imgler çok alışılmışın dışında durmuyor ve süreç için çok şaşırtıcı olduğunu kabül etmeliyiz.. Evet her dönem kendi içinde değerlendirilmelidir ama İkinci Yeni’nin dönemini aşan bir yazım dili olduğunu da yadsımamak gerekli. Bugünün şiirine bakıldığında çoğunlukla izler taşıdığı açıkça görülür. Sözdizimin de ki faklı kullanımlar, biçim/içerik ve açısından yapılan denemeler bunu gösteriyor. Ya da daha yalın bir söylemi tercih eden şairler aynı zamanda Garip hareketinin var oluşunun haklılığını da destekler tarzdadır. Elbette eleştirilebilinir ama her iki çıkışında bıraktığı izler sürdürülmektedir. (Bağdaştırma konusunda günümüz şiirinde ilk akla gelen isimler Ersin Cansever; “fısıltın bir mermi sürsün kalbime”, Cansu Fırıncı;”madem gidiyorsun küçük bir gecenin pervazından / öl beni!” Perihan Baykal "hayatta ben en çok seni sustum”) Örneğin Garip Hareketinin tam aksine İkinci Yeni’de hem fikir olunan “kelime deformasyonları” na bakmak gerekli: Ece Ayhan, “konsertosu", "cehennette "cinaedi”, “Dimdoğru.", “aparthanlarda” melankolya”, " " ankabakışı …“ gibi kullanımlar konusunda, Sezai Karakoç 29 Haziran 1958 tarihli Pazar Postası’nda yayımladığı “Dişimizin Zarı” başlıklı yazısında bu hareketin ve de özel de Ece Ayhan’ın kelimeleri farklı kullanışı konusunda “Yeni Şair, hep somutun somutunu plastike gider... Ece Ayhan –ki yeni şiirin Necatigil’idir- insanın, çarpık ve negatif realitesini olduğu gibi anlatır, kelimeyi bundan dolayı çarpıtır” Demektedir. Ama sadece Ece Ayhan değil, C.Süreyya da “gözistan,” "Üvercinka " telcek-bulutcak","Ilım” “günlerimevsimölçerleri” Turgut Uyar; " İstanbulistan”,” Vizansiyan” İlhan Berk; “Senleniyorsun “ gibi… değiştirmeleri şiirlerinde kullanmışlardır. Bunu kelimede deformasyon yaratma olarak değil yenilik ve yeni bir şey söyleme olarak düşünmüşlerdir. Bugün bile denenmeye devam edilen, “Şiirin geleneksel özelliğinin dışına çıkılarak dize başının küçük harfle yazılması, özel isimlerin baş harfinin küçük yazılması, dize içinde cins bir ismin baş harfinin büyük yazılması gibi yazım kurallarını ilgilendiren sapmalardır” yazımda ki sapmalar. İkinci Yeni’de Kullanılan Dil ve Toplumcu Gerçekçilik İlişkisi Arif Damar, Damar Dergisi (2006)’nın arka kapak yazısında Toplumcu Şiir konusuna değinmekte ve “O dönemde bu konu ile ilgili kuramsal bir kitap dilimize çevrilmemişti. Yalnızca bazı kitaplarda Marx’tan Engels’ten kısa örnek sözler vardı. Örneğin Engels şiirde toplumsal mesajın bir elmanın kokusu gibi olması gerektiğini söylemiştir. Marx, Sheakespeare’i ezbere bildiği gibi Latin şairlerini de çok iyi tanırdı. Marx biçime çok önem verirdi; bir şiir için günlerce uğraşırdı” demektedir. Sanırım altı çizili cümleyi yeniden okumak ve Muzaffer Erdost’un cümlelerine kulak vermek gerekiyor “şiirin alanının daraldığı bir süreçte doğmuştur İkinci Yeni. Alan ne ölçüde daraldıysa, iç yoğunluğu o denli arttı şiirin. Toplumsal alanda ki işlevi azaldı” der. Çünkü o süreçte bireysel ve toplumsal alanda tartışılan yapıtlar ideoljik, siyasi, bilimsel, felsefi ve ekonomik konularıdır. Yaranın daha çok kanadığı bir dönemdir (bana kalırsa o nedenledir ki toplumcu kanaldan daha fazla beslenebilirlerdi) ama buna rağmen kastedilen ideolojinin şairden arındırılması değildir elbette. As’lolan şairin şiirine yansıttıklarıdır. Tek bir şiirle bir genelleme yapılamayacağı gibi tamamen bireycidir demek de bir miktar ikinci yeni için haksızlık sayılır.

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

Çünkü burada İkinci Yeni şiiri ve şairi toplumsal duyarlılıktan yoksun değildir sadece geleneksel yapıdan uzaklaşan şiir içsel bir değişim yaşarken ve özgürleşirken kendine yer arıyordur. Arif Damar’ın cümlelerine dönecek olursak neyin konuşulduğundan çok konuşulanın sanata nasıl yansıdığı önemlidir. Elma kokusuyla girmesidir amaçlanan. Aynı yazı içerisinde şunu da yazar Arif Damar; Toplumcu gerçekçilikte halk için yazmak diye bir şey var; halk için yazmak, halkın anlayacağı şekilde yazmak diye bir düşünce. Oysa halk için yazmak halkın anlayacağı biçimde yazmak değildir. Yanlış anımsamıyorsam Brecht: Halk için savaşan entelektüeller için de yazmak, halk için yazmaktır, demiştir. Bu şekilde yazılmayan şiirler için kapalı şiir diyorlar. Hâlbuki Ritsos, Neruda bizim ülkemizdeki toplumcular gibi mi yazıyor? Şimdi tekrar söylemem gerekirse; ben toplumcuyum, gerçekçiyim; ama toplumcu gerçekçi değilim? 1956 ‘larda Pazar Postası dergisinde bir araya gelen grup neden böyle bir hareketin ortaya çıktığına dair bir manifesto yayınlamamışlardır. Her biri birbirinden bağımsız kurmuşlardır şiirini. Bunun nedeni bahsedilen süreçte – kısa sürelide olsa ortaya çıkan ulusal edebiyat hareketlerine rağmen- Divan şiirinin devam eden etkisinden kurtulma çabası, batıda gelişen akımların etkisi, şiirin geleneksel kalıplardan kurtarılarak içerik ve biçimin şiirin içeriğiyle gelişebileceği ilkesi sayılabilir. Elbette yeni bir şey söylemek bir önceki yapıyı ya da bu anlamda var olan bir ezberi bozmakla ilişkilidir. İkinci yeni de aynen böyle bir yol izleyerek o çok konuşulan anlamın rastlantısal olarak kendini şiir içinde var edebileceği, sözcüklerin yeniden ve farklı kullanımı -ki bu sözcükte sapma olarak değerlendirilmiştiryeniden sözcük üretme “yani alışılmamış sözcük seçimleri”, dilbilgisi kurallarının kullanılmaması vb birçok farklı uygulama elbette çok şaşırtıcı ve yadırganan bir durumdu. İkinci Yeni şiiri için bu anlamda bireyci ve *“birşey söylemeyen şiir” olduğu yolunda ki ifadelerin süreç içerisinde eridiğini de görmekteyiz. Çünkü E.Cansever’in Mendilim de Kan Sesleri, Masa da Masaymış şiiri, E.Ayhan’ın Mor Külhani’si, Meçhul Öğrenci Anıtı, Melahat şiiri, C.Süreyya’nın Afrika Şiiri,”, Ortadoğu şiiri “ ve “Onlar İçin Minibüs Şarkısı” adlı uzun şiiri ironik olarak toplumcu bir çizgide verilmiş şiirlerdir. Elbette her şair kendi şiirini kurarken zaman içerisinde dönüştürebilmelidir de. Ancak şiir doğası gereği toplumsal hizmete sunulmuş bireysel bir çalışmadır diğer sanatlar gibi. Toplumcu anlayışı şiirlerinde tam olarak yansıtmasalar da, aslında bu İronik bir dille veriliyordu. İkinci yeni için bir dışa vurum biçimidir çünkü İroni. İç ve dış dengenin aynı terazide harmanlanmasıdır. Ne keskin bir dil kullanmışlardır ne de doğrudan söylem. Tüm göndermeler ironinin estetiği içerisinde verilmiştir. Örneğin 1946- 59 yıllarının çalkantılı sürecinin eleştirisini örtük dizelerle ve çağrışımlı dizelerle vermişlerdir. Bu hem dilde bir metafor yaratarak anlamı gizlemeyi ortaya çıkarmıştır hem de psikolojik bir rahatlama sağlamıştır. Temel olarak bu yolun seçilmesi siyasi sürecin güvensizliğe doğru gidişi ve bu durumun değiştirilmemesi karşısında çok fazla seçeneğin olmamasıydı sanırım. Şaire düşen dilin olanaklarını kullanarak yeni alanlar açmaktı ki İronist yaklaşım grubun apolotik olduğunu düşündürdü. Bu akımın yer almış birçok şairden farklı olarak Muzaffer Erdost bu grubun içinde politik anlayışı bakımdan ayrı tutulmalıdır. KAYNAKÇA * Orhan Duru’ya ait olan -İkinci Yeni- cümlesi, M.Erdost’un Pazar Postası”nda yayınlanan yazısının da başlığını oluşturmuştur. Muzaffer İlhan ERDOST Şiirin U Dönüşü; Onur Yayınları 2009 Kemal ÖZER; İkinci Yeniden Toplumcu Gerçekçiliğe Yordam Yayınları Doç.Dr. Hulisi GEÇGEL; Uluslararası IV. Dil, Yazın ve Deyişbilim Sempozyumu 2004 BirGörüntü (İmgeler) Sanatı Olarak Şiir

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

Edip Cansever Gül Dönüyor Avucumda Adam Yayınları , 2000 Prof.Ünsal Özünlü, Edebiyatta Dil Kullanımları 1997 Özlem Fedai; Garip Ve İkinci Yeni Şiirinde Bir Kaynak Olarak Humour Ve İroni Edebiyat ve Türkçe Öğretmenlerinin Kaynak Sitesi ( Batı ve Türk Edebiyatında Akımlar) Aydanur Saraç Tavsiye Film : Lütfen Beni Öldürme

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

On yıl süren zahmetli bir çalışmadan sonra, romancı Karen Eiffel, en iyi kitabını tamamlamak üzeredir. Önündeki tek sorun, ana karakteri Harold Crick i nasıl öldüreceğini bulmaktır. Yazar, Harold Crick’in gerçekte yaşadığını ve sözcükleri yazdığı anda olayları yaşadığını bilmemektedir. Şaşkına dönen Harold, yazarın aklındakileri duyup romanın (ve kendi) sonunu değiştirmesi gerektiğini düşünür.

Yapım: - ABD, Tür: Dram, Fantastik, Komedi, Romantik, Süre: 113 dakika Yönetmen: Marc Forster, Oyuncular: Dustin Hoffman, Queen Latifah, Maggie Gyllenhaal, Will Ferrell, Emma Thompson, Tony Hale, Christian Stolte, Tonray Ho, William Dick, Guy Mussey, Müzisyen : Brian Reitzell, Britt Daniel, Görüntü Y.: Roberto Schaefer, Senaryo: Zach Helm, Yapımcı: Lindsay Doran


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

ağaç karın güzelliği sona erdi. beklemeyin beni yoksul evlerinizin kapı eşiğinde ben yarın karanlık gökyüzü altında olacağım beni, banliyö bir trene gider gibi düşünün eğer düşersem siz bir kuş sanacaksınız ama bilin ki ben bir kuş değilimdir siz gökyüzünü yukarı tutun yeter bir ağaca yaslanıp duracağım gölgem iki kanat takacak o kadar ağaç beni ben ağacı sevdim çünkü’ osman günay 3. Merhaba diyor şehrimde dökülmemiş çöp bidonları Pas ve kir kokusu Rüzgâr ıslık çalınca Halaya duran naylon poşetler Kavruk yüreklerin çatlamış elleri geliyor sonra Tasası içinde dilinde sigara siyah paltolu suretler geçiyor Şehrim güne hınzırca merhaba diyor

Durma Git 1. Zülfü döküldü gecenin Bir tutam ateş, bir tutam kül Sekerek geçiyor usturaya vurulmuş hasretin Bir yanım su, bir yanım çöl Durma Git Diyeti ödendi günün İvmesi hızlanan kanımda raksediyor alkol İşgüzar hayalini odamdan al da git, durma... 2. Eksiliyor gamzelerine değen nefesim Saçların gelincik bahçesi ellerin hala kekik kokar mı? Gözlerin hala nemsiz ayaz geceler gibi mi? Ya yüreğin adını çoğullaştırılmış insanların bilmediği Anadolu’nun küçük şehirleri gibi mi hala Sağanak sağanak düşüyorsun geceme Önce ruhun, sesin... Gözlerini al da gel Al da gel unutmaya çalıştığım neyin varsa Al da gel memleket bakışlım Anılardan gülüşünü ruhuma sar da gel

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

4. Penceremde menekşe susuz dün, bugün ve dünden [ önceki gün Bedenim uykusuz Gör ki koyvermiyor adsız sürgünlüğüm Duygularımda kanser teşhisi Ölmeye yatmış dün, bugün, bugünden sonraki gün Ve sonraki günün sonrası Kapılar kapanmalı Kapanmalı kuyularına tomurcukken koparılan çiçekler Gün ışığında ölmemeli Ayışığında kurulmuş hayaller 5. Sevdalı yanım, naçar kalanım Suskuyu giyin örtünsün gece Ayrı mevsimlere düştük aynı zaman dilimlerinde Sevenim, ruhumu öksüz edenim Çekil git odamdan, düşümden, şehrimden Al da git suretini baktığım yerlerden Topla neyin varsa Önümde, ömrümde durma Git

Nigar Baran


ucubelikten

öteKi yüz Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

GÖÇ – II ‘’ Annemdi sen değil! İşvesine yatırılan ölümün bir kıyı boyu kuytuda, çığlık [ çığlığa! Göbek bağında boğulan bir avuç yıldızdı, ben değil ’’ - Ay geceye ulur, uykularım yeni suretler arar, durmaz [ durulmaz. Bir göç daha başlar ; Kervanım, kan revanım… Olmayan, Olunmayan Durulmayanım, Münecciminim. Kirli şuuruna mültecinim! Şifahen salgınını tüccarlara satanım Göç katanım Kanatılanım. Göçmeden ağzımdan, sızımdan koparılan terkinim. Ah! Terkin tekmil Ah! Sen; Dinler alameti, Kutsal kitaplar laneti, Tırnak izi, kan pazarı, savrulan ölüm Orta doğunun kıyımı, Ömer’in gömülen kızı Yemininden dönme! Merhametin tutarsız tutar cürümüm sızlar… Durmaz durulmaz bu göç, muhacir ayrılıklar Artık uslanmaz, aklanmaz canım.

‘’ Annemdi ben değil! Sahranın ortasında kanatılan Yusuf’un gömleğinde, yangın [ yangın !’’ - Hançerin sırtımda tutunur, sıratımda yeni yaralar bulur, [ durmaz durulmaz Kan sızar, ölüm var.

Erdiven VURAL

Sivil Aşk

öfke içermeyen çığlıkların atıldığı tek mekan yatak odasıydı ve devlet daireleri zaman aşımına uğratırdı insanları. resmi ile sivil arasındaki fark; kandaki alkol miktarı , ve içilen sigara markası ile ölçülürdü o zamanlar tüm yüzler vesikalık fotoğrafın ardında gizli ve çok sonraları öğrendim aynadaki yansımaların aslında gerçeği yansıtmadığını biz sivil doğduk sivil yaşadık sivil sevdik ve öldük tüm zamanlarda Baran Üçer

Kültür Sanat Edebiyat Fanzini

ötekiyuzdergisi2  

ötekiyüz dergisi e-dergi

Advertisement