Page 1

ergen

Aylık Ücretsiz İnternet Dergisi Sayı 21 • Mayıs 2016


GECİKTİRİCİ DR

G

ULUSA SESLENİŞ

İllüstrasyon Demet Özge Aykan

ece uzun, mevzu derin, konuşucaz.

Eskiler çok akıllıymış ya da her şey çok basitmiş eskiden. Dünyayı anlamak zor fakat değiştirmek kolaymış… Ya da tam tersi… Ağaçları yaşken eğmeler, yılanların başlarını küçükken ezmeler filan hiçbiri boşuna değil elbet… Çünkü olmuş bitmiş bir dünyanın orta yerinde, bastırıldığı her noktadan fışkırmaya çabalayan bir olasılıklar denizi dalgalanmaktadır. Katılaşmış her şeyin üstümüze gelmesi bundandır… Taşlaşmış, fosilleşmiş, yekpare bir blok olarak o olasılık denizini kuşatmakta olan her şeyin… Rüyalarımızın en güzel yerinde şakımaktan vazgeçiveren o mavi kuşu susturan her şeyin üstümüze üstümüze geliyor oluşu bundandır… Ne zaman yeni sorular sormaya başlasak, utanç içinde kabuğumuza çekilmemizi emretmeleri de aynı nedenledir. Şeylerin kokuları vardır. Her deniz kıyısının, her şarkının, her takvim yaprağının ayrı kokusu vardır. Olmuş bitmiş bir dünyada bunların sözünü etmek elbette ilginç bir şey değil. Eskiler çok akıllıymış ya da her şey çok basitmiş eskiden ve eskiler o yollardan çoktan geçip geri dönmüşler bile… Yeni olan hiçbir şey yokmuş… Her şey keşfedilip tüketilmiş bile… O yol yol değilmiş gitmemeliymişiz oradan! Oysa gece uzun, mevzu derindir ve damarlarımızda akmaktadır kan… Bir mavi kuş şakımaya yeni yeni başlamıştır…

İçimiz burkuktur, şendir, şudur, budur… Önümüzde boylu boyunca yepyeni bir dünya uzanmaktadır. Şeyleri kokularıyla keşfederiz ve bu yollardan geçip gitmiş birileri çıkıp her seferinde burnumuzun dikine gitmekle suçlar bizi… Şeylerin kokularını unutmuşlar mıdır bilinmez… Görülebilecek bir şey varsa görmüşlerdir onlar… Bilinecek her şeyi bilmektedirler… Artık olmuşlardır ve bizim de bir an evvel bu aklı havada vaziyetlerden uzaklaşıp olmamız gerekmektedir… Ol derler… Ol derler… Ol derler… Ve biz oluruz… Söylemiştim; eskiden dünyayı anlamak zor fakat değiştirmek kolaymış… Ya da tam tersi… Ama ne olmuşsa olmuş ve şeylerin donabileceğine, insanların olabileceğine ikna olmuşlar… Ya da karar vermişler dünyayı buz kestirmeye… Şimdi onlara göre her şey donuk… Ya da donması gerek her şeyin… Eskilere göre ergenlik, mutlu çocuklukla olgun yetişkinlik arasındaki bir hastalık hali… Bazıları dünyanın nasıl olmasını istiyorlarsa öyle görürler dünyayı. Onlar olmuşlardır bir kere ve olasılıklara bakmak onların işi değildir. Kimsenin haddi de olmamalıdır elbette. Ve bütün olasılıkların sınırsız bir yelpaze halinde önümüze dizildiği günlerin bir an evvel atlatılıp olunması gerekmektedir. Olmuş bitmiş bir dünyayı muhafazanın yegâne yolu budur çünkü. Ve onlar seni o ergenlik günlerinde dondurmayı başarırlar bazen. Sonra sivilceler kurur, memeler büyür ya da sakallanır yüzün, diplomalar, kariyer planları, nikâh şahitleri, seçimler falan akıp gider hayat… Olmuşsundur… Artist olmuşsundur, müdür olmuşsundur, köşe bızırı olmuşsundur, Ankara


RAJE Büyükşehir Belediye Başkanı olmuşsundur, Bakan olmuşsundur, Başbakan, hatta Cumhurbaşkanı olmuşsundur da o ergenlik günlerinde ol denilip de dondurulan kafan hala tısss yani… Çünkü insan dediğinden o olasılıklar denizi çekilip alındığında, geriye kaskatı bir kabuk kalır ki sen büyüsen de ufkun açılmaz artık. Görüş alanın genişlemez. Bir kez kaybedersen günlerin kokusunu; asık suratlı bir otobüs teyzesi olmaktan gayrı seçenek kalmaz olur önünde. Çünkü onlar kendilerini tanıtmak üzere hangi kartviziti uzatırlarsa uzatsınlar, biz onları bakışlarının donukluğundan tanırız. Sönmüş gözlerden… Ağızlarını her açışlarında çemkiriyor oluşlarından tanırız… Çünkü o olasılıklar denizini çekip aldığınızda, hayat dolu bir ergenden geriye yalnızca o kulak tırmalayıcı çemkirişler kalır… Çünkü hayret edebilme yeteneği alınmıştır elinden. Çünkü niye’ler kayıptır… Çünkü çünkü’lere ihtiyaç kalmamıştır artık… Ergen Draje upuzun bir gecikmeyle karşınızda. Bu gecikmeler ergenliğin şanındandır. Büyümekteyiz ve olmaya hevesimiz yok şükür. Bizi oldurabilecek bir komut icat edilmedi daha… Bu satırlar yazılırken Büyük Ev Ablukada, Tayyar Ahmet’in Sonsuz Sayılı Günleri’nden bahsediyordu. Ve biz

kaldırım taşlarının altındaki kumsala uzanmış, erimekte olan bir dünyanın hayaliyle mest oluyorduk. İsyankar Draje’de görüşmek üzere… Erdinç Yücel Genel Yayın Yönetmeni

Genel Yayın Yönetmeni Erdinç Yücel Yazı İşleri Müdürü Birkan Can Evirgen Grafik Uygulama Erdinç Yücel İnternet Uygulama Onur Şevket Bendeş Editörler Birkan Can Evirgen • Erdinç Yücel • Songül Yücel Yaratıcı Drajeler Aslı Parlak Akbaydar • Çağla Elektrikçi • Elmas Şölenkır • Gizem Güvendağ • Haymatlos Devrim • Louisa Albi • Pınar Karaaslan • Utku Atalay

drajedergi.com

Gelecek ay konsept konumuz: “İSYANKAR DRAJE” Herhangi bir yazı, illüstrasyon paylaşımı ve diğer katkılar için bizimle drajedergi@gmail.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.


muh


hteviyat


6 deforme deforme deforme deforme deforme deforme de deforme d

Zam


deforme deforme deforme deforme deforme def

man ve Bazı Şeyler B

azı şeylerin telafisi yok. Bazılarının da var yani... Ama zaman geçiyor. Yani şimdi “bana bi örnek

versene bayım” deseniz veremem. Bayım da nedir allaşkına? Yine de bazı şeylerin telafisi yoktur, bazılarının da vardır yani...

Yokluğumuzda çay yaptınız, sokağa çıktınız, farmwille falan oynadı çoğunuz, okula gittiniz, işe gittiniz, buluşmalarınız oldu... Yapmasanız da olurdu yaptığınız bir çok şeyi ama yaparsanız öleceğiniz şeylerden uzak durdunuz ki okuyorsunuz bu satırları. Hepiniz hayatta kaldınız ama sizinle devam edemeyenler de oldu... Bazı şeylerin telafisi yok işte.... Az önce saate baktım, ilk heyecanımızın üzerinden yedi yıl iki ay geçmiş. Bunun saatle ne ilgisi var demeyin bana. Herkes bazen boş konuşur çünkü ve boş konuşmanın telafisi vardır. Hayatınız boyunca boş konuşmuş olmanızınsa yok fakat... Boş inançların da yok... Uyansan da geçtir. Ben demiyorum Bukowski söylüyor: “Yalnız kalmaktan daha kötü şeyler de vardır hayatta ama genellikle bir ömür alır bunun farkına varmak o zaman da çok geçtir ve çok geçten daha kötü bir şey yoktur hayatta.” Gerçi alıntıyı alakasız yerde kullandığımı düşünenler de olabilir, sanki bağlamın dışına düşmek boş inançlarla alakasızmış gibi... Ve aynı zamanda henüz ergenlik çağlarında Bukowski alıntısı paylaşmamış olan bir kişinin hayatı boyunca ergen kalma riski yok mudur? Diyeceğim o ki sorgulayıcı bakışlarınızı çekin artık bu çocukların üzerinden. Dünya hala boktan ve sıkıcı bir yerse ergenin bunda suçu ne? Ya da Bukowski’nin... Biraz da aynaya bakın artık... Çünkü bazı şeylerin telafisi yoktur. Yaparsınız geçer, geri al tuşu yok ki hayatın... Ama yapmadıklarınız da genellikle geçer. Er veya geç, geçecektir ya da... Sözün tam burasında “hiçbir şey için geç değildir” demeye yeltenecek ilk filozofun ağzına sıçayım. Çünkü bazı şeylerin telafisi yoktur.

Yazı: - İllüstrasyon: Erdinç Yücel

Ve zaman hala geçiyor...

Ressam: Roberto Ferri “Deposizione Olio su tela”

Ressam: Petrus Christus “Genç Kız Portresi”


8

Utku Atalay - u nothing bu


utkuatalay.com ut the road


10

Yazı: Pınar Karaaslan Fotoğraf: Aslı Akbaydar


U

Ergen Heyecanlı Yoğurt Mayası

zun metrajlı ilişki baş düşmanı beklenti, hayatlarımıza ergenlik döneminde hükmetmeye başlar. Neyi neden istediğimizi, mantıklı olsun olmasın, seçmeye başladığımız zamanlarda yani. Pis bir şeydir beklenti.

Çoğunlukla dile getirilmeyen beklentilerimiz, sessiz sessiz ilan eder hanedanlığını, bedende.

*** Her duygusal ilişkinin başında vardır ergenlik heyecanı. *** Hiç bitmeyen bir süreçtir o dönem. Erilir erilir, başa döneriz tekrardan. Her bitişle.

Ve beraberindeki başlangıçla. Beğenmemezlik ve her elde edişte daha Gelmesine acıktığımız başlangıç. da yükselen çıtamızla biz, mikado oynamaya başlarız beyin odalarımızda. *** (Bknz. Mikado: http://tr.wikipedia.org/ wiki/Mikado_(oyun) ) Tekerrüre olan aşk, aşkın kendisine olandan daha büyüktür ki; bitişlere meraklı “Çıtam çok uzadı, böldüm. Şimdi birçok çıtalar mikadosu oluruz, hepimizi paketçıtam ve birçok oyunum var yöneteleseler. cek..” replikli “Çook çalışmam lazım; çook” diyen reklam canavarlarına dö*** nüşürüz. Beklentilerle donatılmış gece sofralarımız(Bknz. http://www.youtube.com/ la, uzay lambasına dönüştürürüz dünyayi watch?v=aNs0xFb-ak0) her gece. Beklemek, sevmeye sevmeye yaptığımız ama uzattıkça uzattığımız bir süreçtir. Umut fakirin ekmeği misali. Bekleriz. Ergen olup, bedeni keşfe çıkmayı. Ergenliğimizle oynadığımız asi zamanlarda, erilmeyi ve hükmetmeye çalıştığımız hormon ve bedenlerimizi umursamayabilmeyi bekleriz.

Özenli ve her gelişinde başka, her uyanışında dopdolu ve her bitişinde karın ağrılı.Yeni gelenin heyecanından. İster gün de, ister gece. İster ergen, ister olgun. Sadece beklentidir bu yoğurdun mayası. Içine ergen heyecanı serpilmiş. Tenceresi beden.

O dönemden çıkınca Lale Devri’ne girecekmişiz gibi, aklımız daracıksokaklarda şarap içer.

*** Bekleriz.

Belki de o yüzden bekleyebiliriz.

Çalınmayı.

Bu yazı tam da iddiasına uygun şekilde dört yıl boyunca bekledi. Yazarı kendisini unutmuş olsa dahi o bekledi. Beklerken bir parça sıkılmış olsa dahi bekledi... Çünkü sadece beklentiydi bu yazının mayası...Ama hayat kısa kuşlar uçuyor.


12

Sen ve d

Şiir ve Fotoğraf: As

İ

pe gerilmiş çamaşırları İstanbul’un her iki yakasına Pat pat silkeleyerek koptu kopacak asıyordu bir kadın. Şıngır mıngır şarkılar söyleyerek yerdeniz boşluğuna savuruveriyordu geçmişini... Bu sırada, başka bir yerde, yakası bir araya gelemeyen insanların hayallerinden enfes bir ziyafet veriliyordu

koca göbekli bir beyefendiye. Musiki nameleri arasında tüm güzelliklerini sunuyordu İstanbul. Boğazın ışıltılı suları, rakı, balık, muhabbet vesaire... Yoksul, ha yağdı ha yağacak göğe bakarak derin bir iç çekiyordu, sabırla. Yorgun bakışları,


diğerleri

slı Parlak Akbaydar

gri ve soğuk çiviler gibi çakılıyor, gölgesini deviriyordu caddenin kırık dökük kaldırımlarına... Aldırmaz, uçarı, soytarı bir umut, genç ve güzel yüzünü gösteriyordu ardından ıslık çalan aç kalabalığa. şehir,

Geceleri öylesine büyüyordu ki

ışıklar kimseye yetmiyor, renkler yeteneksizleşiyor, karakalem bir İstanbul gururundan daha çok içine kapanıyor, derin bir siyahın içine gömülüyordu. Bir sokak müzisyeni, gidecek yeri olmayanları sarıp sarmalıyor; kemanıyla yedi tepenin üzerinde durmaksızın dansediyordu.


16


“Uzun sessizlikler büyük işlerin alameti olsa gerek.” Söyleşi: Gizem Güvendağ

E

skişehir’in en şahane barlarından biri olan Del Mundo’da daha da şahane bir Cuma günü Orange Skies ile karşılaştık. (Kesinlikle buluşmadık.) Üzerlerinde happy hours’u yakalamanın garip bir mutluluğu vardı. (Happy hours bitince kalktık zaten.) Ben de bu mutluluğa ortak olmak istedim. Bir baktık grup hakkında konuşuyoruz. (Nasıl oldu hiç anlamadım.) Bir baktık resmen röportaj soruları soruyorum ve röportaj cevapları alıyorum. Her şey çok şuursuzca gerçekleşti ve ortaya eşsiz Orange Skies röportajı çıktı. Sonuç: Eskişehir çıkışlı taze post-rock/rock grubu Orange Skies güzel şeyler yapacağa benziyor. Röportajı okunmalı, şarkıları dinlenmeli. Mis valla.

Draje: Siz kimsiniz ne okuyorsunuz neler yapıyorsunuz müzik dışında? Serhat: Ben genelde mesela vize haftasıysa eve kapanıyorum, müzik mi var müziğe abanıyorum öyle yani. Müzikle ilgileniyorsam okulu sallıyorum. Eğer vize haftam varsa diyorum Mert’e bu hafta bana bulaşmayın. İkisi birlikte yolunda gitmiyor yani. Matematik öğretmenliği okuyorum ben. O yüzden biraz zor. Mert: Ben mesela ALES için Serhat’tan matematik


Bizim aklımızda bir projemiz vardı. Arkadaş çevrimizde bizden farklı enstrüman çalan kim varsa ne çaldığınız umrumuzda değil, bizi dinleyin ve gelin bizimle çalın diyorduk. Bizim istediğimiz dinleyiciyi afallatmak değil.

dersi almayı düşünüyorum. Denklem fonksiyon vs. (gülüşmeler) Ediz: Ben sinema okuyorum hatta bu son senem. İnanılmaz boşum neredeyse hiç dersim yok beyin hücresi öldürüyorum evde. En son Battlefiled 3 aldım. 5 aydır onu oynuyorum evde. Mert: Ben de İletişim tasarımı ve yönetimi okuyorum. Eskiden bölümün adı İletişim’di sadece. Öyle diyince bir kalıyorlardı soranlar şimdi bu yeni ismiyle daha güzel oldu. (Ortama biralar gelir) Huooav, hops, şerefe, ooohh, hadi geğirsin biri. Benim haftada iki gün dersim var en az Ediz kadar boşum. Muhittin: Ben de Sinema okuyorum son sınıfım. Draje: Baştan itibaren kısaca Orange Skies ‘ın hikâyesi nedir? Ediz: Lisedeyken başladım müziğe ve hep içimde bir şey yapma isteği vardı müziğe dair. Sonrasında Eskişehir’e geldik. Ve geldiğimin ilk günü şans eseri Mert ile tanıştım. Sonra beraber eve çıktık. Şu anda da hala beraber kalıyoruz. Sonra ben Erasmus ile Almanya’ya gittim. Muhittin: Mert evde yalnız kaldı. Mert: Çok yalnız kaldım lan. (gülündü) Ediz: Ben Erasmus’a giderken müziği neredeyse tamamen bırakmıştım. Ama demek ki içimde bir şeyler kalmış ki gider gitmez arkadaşım Ege ile gitar bakmaya başladık. İkimiz de Telcaster hastasıyızdır. E-bay’e dadandık baya bir. Sonra bir gece odamda otururken bir gitar gördüm. Orjinal Amerikan Telecaster. Hani belki salakça gelecek ama 1989 yapımı ve ben de 1989’luyum. Böyle

bir bağ kuruldu aramızda. (güldük) Sonra kapadım gözümü ve aldım gitarı. Sonra gitarı aldığımın ilk haftası bir anda i think i know’u yaptım. O zamanlarda Viyana’lı bir şarkıcının klibini çekiyorduk ve şarkı kayıtları için stüdyoda kayıt yapıyordum. Boş zamanlarımda i think i know’u stüdyoda kaydetmeye başladım ki görebileyim ikinci gitarları, arpejleri ile şarkı neye dönüşüyor. Sonra “Desert Rush” geldi ardından “Somewhere quite near the harmony” geldi. Sonra fark ettim ki ben içimdeki bu hisleri engelleyemiyormuşum. Bu bir şekilde kendine çıkış arıyormuş. Ardından Türkiye’ye geldiğimde baya bir şarkı birikmişti. Ben hala tam olarak post rock yaptığımızı söyleyemiyorum. Tamam belki o tınıya sahibiz ama genel olarak sadece içimdeki hissi yansıtabilen şarkılar yapmaktı amacım. Ardından Mert’e dinlettim şarkılarımı. Enteresandır ki birbirimizden tamamen habersizken o da bana kendi yaptığı enstrümantal şarkıları gönderiyordu. Bir şekilde demek ki yollarımızın kesişeceği önceden


belliymiş. Sonra grubu teknik olarak 2010 yılında başlattık. İlk zamanlarda basçımzı ve davulcumuz yoktu. Mert: Tabi ki de bu iş grup formuna bürünmeden yapılamayacak bir şey. İki kişi kalsaydık şarkılarımızı internete koyup kendi çapımızda takılırdık ama biz bunu istemiyorduk. Ediz: Zaman içerisinde diğer elemanları bulana kadar durmadan beste yaptık ama bir çoğu otosansüre takıldı ve daha tamamlanmadan elendiler. Mert: Sonra Muhittin ile tanıştık. Ona şarkılarımızı dinlettik ve sevdi ki şu an bizimle beraber. Ediz: Post rock’a uzak değildik zaten hiç bir zaman. Mert’in de benimde çok uzun zamandır severek dinlediğimiz bir janr’dı. Ve illa ki bir yerden sonra elimizden dökülen melodiler de onların izinden gidecekti. Mert: Sonra üçümüz bir araya geldik ve elimizdeki şarkıları iyileştirmeye başladık. Ardından

da davulcu araştırmasına giriştik. Muhittin: O zamanlar eyleme olan bir açlığım vardı. Beraber şarkıları dinledik ve çok sevdim. İçten içe mütevazı takılmaya çalışıyorlardı ama bu zor bir şey. Böylesine kendinden emin ve temiz çalışmalar kolay kolay ortaya çıkmıyor. Ardından beraber çalışmaya başladık. Hem müzikal anlamda hem de arkadaşlık anlamında kısa sürede çok yol kat ettik. Ardından hatırlıyorum yaz dönemiydi. Ben Fethiye’de otostop tatilimin ortasında yarın nereye gitsem acaba diye düşünürken Ediz’den telefon geldi ve ilk konserimizin haberini bu şekilde aldım. Ama ortada daha davulcu yok. Hemen hazırlanmaya başladık ve İzmir’den yakın bir arkadaşım Oğuz Atakan bu konser için bize davulcu olmayı kabul etti. Beraber 1 ay boyunca hazırlandık. Çok da güzel oldu, en azından içimize sindi. Sonra atladık trene İstanbul’a gittik. İlk konserimizi de böylece İstanbul’da postrockmusic.com organizasyonu olan Post Rock Nights vol 1 ‘de sahne aldık. Ediz: Burada özellikle iki isimden bahsetmek lazım. Bu organizasyon için bizi evlerinde ağırlayan ve her türlü yardımlarını hiç bir şekilde esirgemeyen Halit Sertaç Uzun ve Önder Çakırtaş’a buradan çok teşekkür ederiz.

Bu organizasyon da tamamen onların eseriydi. Bunun yanında bugüne kadar en çok eleman pozisyonumuz davulcuydu. Tamam Oğzu bize çok yardımcı oldu ama kendisi İzmir’de yaşadığı için bizimle devam etmesi olanaksızdı. Sonrasında bir çok arkadaşla beraber çalıştık ama en son Serhat’la tanıştık ve şu anda çok güzel bir enerji yakaladığımızı düşünüyoruz. Serhat: Müzik konusunda zamanında ben çok sıkıntı çektim. Bir çok grupta çaldım ancak en büyük sorun her zaman beraber çalıştığım grupların bir tarz bir üslup oturtamamış olmasıydı. Orange Skies’da böyle bir sorun çekmedim. Hem teknik anlamda hem de müzikal düşünüş anlamda ilk baştan beri ne yapmak istedikleri belliydi. İlla ki şarkıdan şarkıya farklı denemeler oluyor ancak genel bir duruş ve genel bir hedef olduktan sonra ilerlemek çok kolaylaşıyor. Zaten gruba ilk geldiğimde grubun ikinci ep’si olan Mobo’s Dream’in cd’sini tutuşturdular elime. Ev arkadaşlarım ilk başta pek sallamıyordu ama cd’yi görünce durumun ciddiyetini anladılar. Ediz: Bizim için gruba eleman seçiminde önemli olan zaten dinlediği müzik türü ya da bugüne kadar edindiği tecrübeleri değildi. Önemli olan bizim anlayışımzıa yakın olması ve müzisyen rolünü kesinlikle benimsemiş bir halde bulunmasıydı. O müzisyen rolünü kendine giydirebilmeyi başarmış bir enstrümantalist zaten tarz ne olursa olsun bir şekilde kendini ifade etmek üzere harekete geçebiliyor belli bir zamandan sonra. Draje: Şarkıları yaratım sürecinden biraz bahseder misiniz? Önce konsept mi belirleniyor? Ediz: Ben önce hikâyeyi yazı-


yorum sonrasında o hissi takip eden notayı bulayım ve bunun üzerine tüm bu histen sapmayan bir trafik oluşturayım diyenlerin samimiyetine inanmıyorum. Bence zaten bu şekilde yapabilen müzisyenlere bugün biz babalar diyoruz. Belki de onlar da bu şekilde çalışmıyorlardır. Ancak bence bu konsepti yapabilecek müzisyenler zaten belli bir yere ulaşmış oluyorlar. En azından bizim ve bizimle beraber bir çok grubun böyle bir hacme ulaştığını düşünmüyorum. Bizim sürecimiz önce bir melodi bulmakla başlıyor. Sonra o gelişiyor bir riff’e dönüşüyor. Ardından basit bir kayıt alıp üzerine diğer enstrümanlarla denemeler yapmaya başlıyoruz. Belli bir uyum sağlandıktan sonra o parça yavaş yavaş kendi yolunu çizmeye başlıyor. Son haline geldikten sonra da genel bir dinleme yapıyoruz. Eğer hepimizin içine sinen hepimizin gözünde hikaye canlandırabilen bir yapısı varsa ana kayıda geçiyoruz ve şarkı böylece oluşmuş oluyor. Muhittin: Şarkıdan önce hikâye yazımı elbette ki olabilir. Fakat şarkı yazılırken hikâye de değişir. Şarkıyı yaparken o an ne hissediyorsan ortaya o çıkıyor. Onu sadece kelimelere dökmek hikâye. Onu en yakın şekilde nasıl anlatabileceksen öyle anlatıyorsun. Hikâye denilen şey sadece şarkının içinde gizli. Ondan sonra kullandığın kelimeler tamamen senin kendini anlatmaya çalışmandan öte hiçbir şey değil. Draje: En sevdiğiniz hikâye hangi şarkıya ait peki? Ediz: “I think I know”. Serhat: “Here i go”. Muhittin: “Aslında o da mutlu”. Mert: “Here i go” farklı bir yerde her zaman ama “Le voya-

ge dans la lune” derim. Hatta Bunuel’in filmi olan Le voyage’ı izledikten sonra yaptığımız bir şarkı olduğu için belki de diğer sorudaki çalışma tarzına en yakın işimiz bu olsa gerek. Önce konsept sonra şarkı. Draje: İkinci ep’niz Mobo’s Dream’in görselleri nasıl ortaya çıktı peki? Ediz: Bizim zaten genel çalışma anlayışımız tema üzerine gelişiyor. Ben bir şey yazdığımda Mert’e Muhittin’e gidip de abi şimdi şunu şunu çal demiyorum. Onlara tema’dan bahsediyorum ve işin geri kalanı onlarda. İçlerinden nasıl geliyorsa nasıl de-

vam ettirmek istiyorlarsa o hikayeyi o şekilde devam ettiriyorlar. Aynı şey albümlerimizin görsellerinin hazırlanma sürecinde de öyle. İlk Ep’miz We’ve Believed the Skies’da Gizem Güvendağ ile, Mobo’s Dream’de Remzi Erdem ile beraber çalıştık. Ve onlara tüm şarkılarımızı verip şimdi içinizden nasıl geliyorsa öyle bir görsel verin bize dedik. Şanslıyız ki içlerinden bizim temamıza çok uygun bizim de hoşumuza giden şeyler geldi. Bu biraz da bize aslında içimizdeki o tarifsiz hikayenin güzel bir şekilde karşı tarafa iletilebildiğini kanıtladı. Draje: Senin sıkı bir punk dinleyicisi olduğunu biliyorum. Bu sen-


God is an astronaut ve Godspeed You! Black Emperor. Ve son albümleri ile Anathema demek istiyorum. Anathema beni post rock’a hazırlayan sonrasında da post rock gruplarıyla karşılaştığımda ben bu kafaya yabancı değilim dedirten gruptur. Porcupinee Tree çok severim. Bunun dışında başta 123 olmak üzere birçok Türk grubu da takip ediyorum.Ayrıca ben bir opera hayranıyım. Özellikle de George Bizet. Bu gruplara bir de Queen’i ekledik mi tam olur. Muhittin: Pink Floyd’un Animals albümü benim için her zaman bir numaradır. Türkiye’den ise Replikas ve Redd’in 21 albümü. Serhat: Şu sıralar sıklıkla Porcupine Tree’yi dinliyorum. Şu an aklıma gelenlerden diğerleri Chickenfoot ve yerli olarak da Discolonga diyebilirim. Draje: Karlı bir Eskişehir günü evde çekirdek çitleyip kahve içerken ne dinlersiniz? Ediz: Balmorhea Mert: Ef Muhittin: Pj Harvey Serhat: Porcupine Tree

ce sizin müziğinize nasıl yansıdı? Ediz: Doğru. Haklısın. Aslında genel müzik anlayışı olarak pek yansıdığını söyleyemem. Ama “Here i go” mesela punk sistemini, melodilerini bir post rock şarkısı ile birleştirsem nasıl bir şey ortaya çıkar acaba sorusu ile başladığım bir şarkıydı. Ve aldığımız geri dönüşlere göre en çok sevilen şarkılarımzıdan biri de o.

Muhittin: Genel olarak Ediz’in ki gibi aynı şeyler. (Geçiştirdi : )

Draje: Grup dışındaki kişisel projeleriniz? Ediz: Okulumu bitirmeye çalışıyorum. Bitirme projelerimiz var. Bunların dışında Battlefield 3 oynuyorum. Ahşap işlemeyle uğraşıyorum bir yandan.

Draje: Etkilendiğiniz gruplar ya da albümler: Mert: Amethystium’dan Isabliss albümü Ediz: The Doors hayranıyımdır. Pink floyd’u bıkmadan dinlerim.

Draje: Mert bize Peter Sid’den bahsedebilir misin biraz? Mert: Tatlı bir imge. Kendimce David Bowie’nin Ziggy Stardust karakteri ile bir benzerlik kurmaya çalıştığım bir oyuncak bebek. Ediz: İsteyen facebook’tan kendisini ekleyebilir.

Draje: Hepimizin garip huylara bağımlılıkları vardır. Mesela Ediz’in muhteşem Yüzyıl izlemesi gibi. Peki sizinkiler nelerdir? Serhat: NBA K-12 oynamak Muhittin: Her akşam üstü saçma bir uyku halinde televizyonda Arka Sokakları izlemek.(gülündü) Mert: Pes oynamaktan hala keyif almak. Draje: Ergenlikte yaptığınız şeyler nelerdir? Serhat: Yanımda yürüyen insanların adımlarına ayak uydurmak. Mert: Telefonda birilerini işletmek. Ediz: Punk zamanlarımdaki van-


20

dalizm. Muhittin: Ben de Vandalizm diyeceğim. Draje: Sizce Ergen olmak kötü bir şey mi? Ediz: Hayır. Mert: İyi ya da kötü bir şeyden öte zaman zaman gerekli bir şey. Muhittin: Gideceğim ergenliğin kapısını çalıp içeri gireceğim. İnsanın bazen bunu yapması gerekiyor. Çünkü her şey çok ciddi. Bu kadar ciddiyet insanı yoruyor gerçekten. Serhat: Ben ergenken ailem bana biraz daha saygı gösteriyordu. O yüzden tamamen kötü bir şey diyemeceğim. Draje: Sizce Orange Skies ergenliği bitirdi mi? Ediz: Bence evet. Ancak o ergen

yebilirmisiniz? Serhat: Kesinlikle evet. Mert: Serhata katılıyorum ayrıca da bir grup sahne seçebiliyorsa bence ergenliği bitirmiştir Muhittin: Şu an kendi tarzımızı oturttuğumuzu söyleyebilirim ancak dönem dönem ergen tavırlar sergilediğimizi düşünüyorum. Draje: Replikas’ın bir röportajını okuduğumda şu sözleri dikkatimi çekti: “Zaten müzik yapabilen insanlarız, bir zevke sahibiz. Neden yeni şeyler denemiyoruz”. Post rock yapıyoruz post rock yapacağız demek bir dayatma ya da sıkıcı bir şey değil mi ? Muhittin: Her grup bunu yapıyor. Şekil değişikliğine ister istemez geçiyor. Bizim şarkılarımızdan da Somewhere Quite Near the Harmony olsun Desert Rush olsun post rock şarkılarıdır bence,

Eskişehir piyasası iyiyken kötüledi. Amatöründen profesyoneline envai çeşit grup dinleyebiliyordum ve o zaman, mekan daha azdı. Biz şu an herangi bir mekana gidip de şu şekil bir müzik yapıtığımızı söyleyip bir sahne istediğimizde bize iki üç gün içinde size arayacağız deniyor ancak arayan olmuyor. Eskişehir bu kafayla gittiği sürece – bizden bağımsız olarak söylüyorum bunu- ciddi bir şey yapamayacaktır. Piyasa müziği dışında müzik yapan gruplar İstanbul’a Ankara’ya gitme mecrubiyetinde bulunuyorlar. ruhunu da kaybetmemek gerekli. Serhat: Piyasanın isteklerini yapmak yerine kendi tarzında ısrar ettiği için bence bitirmiştir. Bu grubun önemli özelliklerinden biri de kendi tarzını aynı yolda ilerletmesidir. Draje: Bunu iki ep için de söyle-

nereden bakarsan bak. Trash metal’e bile sığdırabilirsin bu şarkıları. Ediz: Ben Desert Rush’ı yaparken şunu düşündüm. Net bir şekilde pis bir şey anlatmayı istiyordum. Bunun post rock olup olmadığı hiç umrumda değildi. Ondan sonra hayatımda yazdığım ilk şarkı: I think I know: Bence hiç


post rock değil. Serhat: İnsanlara müziğimizi değişik tarzda aktarabiliyorsak ve insanlar güzel bir şey bu diyebiliyorsa benim için olay bitmiştir. Muhittin: Ben kimlikten nefret ederim. Bir süre sonra insanlara Orange Skies’ı tanıtmak için bir kimlik koymak zorunda oluyoruz. Ben şu an Oranse Skies’ı bir kimliğe oturtamıyorum. Draje: O zaman ergenliğin bununla bir ilgisi yok. Ediz: Bizim mottomuzda anlatmaya çalıştığımız şey de oydu. Hikayemi dinlemek istiyorsun o zaman gel bizimle. İşin özeti budur yani.(ciddiydi) Draje: O zaman tarzın önemi kalmıyor. Hikaye sizin ergenliğiniz oluyor. Ediz: Kesinlikle. Ama dil biz post rock’ız dedirtiyor ama müzisyeniz aslında. Bence bu daha önemli. Draje: Grubunuza eklemek istediğiniz enstrüman? Ediz: Bizim aklımızda bir projemiz vardı. Arkadaş çevrimizde bizden farklı enstrüman çalan kim varsa ne çaldığınız umrumuzda değil- bizi dinleyin ve gelin bizimle çalın diyorduk. Bizim istediğimiz dinleyiciyi afallatmak değil. Biz tamemen şundan bahsediyorduz: Ben bu şarkıyı yazarken nasıl hissediyorsam senin de bu şarkıya benim bilmediğim bir evren içinde katkıda bulunmanı istiyorum. Bu kafaya ayak uydurabilecek arkadaşlarımızla beraber bir müzik icra etmek istiyoruz gelecekte. Ayrıca ben thereminin tınısını da duymak isterim müziğimizde. Mert: Artık olay şuna dönüştü. Post rock’ın olmazsı olmazı çello’dur. Ben bu şekilde düşünmüyorum. Sadece tek gitarla

bile çok güzel bir sound yakalabilirsiniz. Bu artık günümüz teknolojisiyle de yakından ilgili. Draje: Kayıtlarınızla ilgili nasıl bir süreç izliyorsunuz? Ediz: Şarkı yaparken şu yolu izliyoruz: Örneğin ben bir riff bir arpej buluyorum. Bana bir şey ifade ediyor ama ne olduğunu tam bilmiyorum. Onu kaydediyorum, sonra üstüne basını kaydediyorum. Kendi içinde tutarlı ama eksiği olan bir durum oluşturuyorum. Sonra Mert üstüne bir şeyler yazıyor kaydediyoruz. Henüz davulu yokken anafikrini veren bir şey oluşuyor. Sonra altına standart bir davul atıyoruz ve midi klavye aracılığıyla çok çeşitli enstrümanlar denemeye başlıyorum. Teknoloji bize artık bunları sağlayabiliyor. Enstrümanın o yapı içinde kendi karakterini bulmasını sağlıyorum. Hangi enstrüman kendini o şarkının içinde ifade edebiliyorsa o enstrüman şarkılarımızda yer buluyor. Serhat: Aslında müzik te de olay resimdeki bütünlük gibi. Aynı resimdeki gibi müzikte de bir parçayı bir riffi çıkardığım zaman müzik bozuluyorsa ve önceki daha iyiyse şarkı bitmiştir benim için. Draje: Eskişehir müzik piyasası hakkında ne düşünüyorsunuz ? Ediz: Eskişehir piyasası iyiyken kötüledi. Amatöründen profesyoneline envai çeşit grup dinleyebiliyordum ve o zaman, mekan daha azdı. Biz şu an herangi bir mekana gidip de şu şekil bir müzik yapıtığımızı söyleyip bir sahne istediğimizde bize iki üç gün içinde size arayacağız deniyor ancak arayan olmuyor. Eskişehir bu kafayla gittiği sürece – bizden bağımsız olarak söylüyorum bunu- ciddi bir şey yapamayacaktır. Piyasa müziği dışında müzik yapan

gruplar İstanbul’a Ankara’ya gitme mecrubiyetinde bulunuyorlar. (acılar)

İletişim için: email: Orangeskiesband@gmail.com http://www.facebook.com/pages/ Orange-Skies/185020474877296 http://www.myspace.com/ orangeskiesband http://twitter.com/orangeskiesband http://orangeskiesband.tumblr.com/ http://www.reverbnation.com/ orangeskies


22

Peçete Peçete

Yazı: Haymatlos Devrim - http://dev Görsel: Erdinç

A

slında beynim ergen bir çocuğun odası gibi. Posterlerim var, duvarlarda, kokmuş odam ve dolu kültablalarım. Kirlilerim de ortalıkta, biri toplar diye umuyorum. Az önce öldürdüğüm çocuklar, peçetenin arasında. Sıcak bir meme, her zaman iyi olurdu. İlk boşaldığım anı iç unutmam, çünkü oda karanlıktı ve tvde kırmızı noktalı bir şeyler vardı ve evdeki herkes uyumuştu. Ben de yorganın altında, hızlı soluklar eşliğinde gördüğüm memelere bakıyordum ve bir şeyler akıp gitti, rahatladım. Çiş sandım ve halıya damlamıştı, tüm içimde birikenler. Işığı açmak zorunda kalmıştım,çünkü beyaz renkli şey bir yerlere fırlamıştı ve kimse görmeden onu yok etmeliydim. İyi ki ıslak bezler, hep banyoda durur. Ergenlik, müziklerde, kitaplarda, televizyonda gördüğün ilginç insanlarda yaşamaya devam eder, vakit ne olursa olsun. Sakalların çıkmasında, bıyıkların terlenmesinde, ilk adet gününde, isyankarlığı dindirmek için solcu olunmada, metal dinlemede, aileye kızıp gidip biriyle öpüşmede. Ergenlik her zaman, her yerde bizimle. Biz sadece, onun geçtiğini zannederiz ama, ergen ola ola, büyüdüğümüzle böbürleniriz. Sivilcelerden sıkılırsın, baby face tiplerden de. Canını sıkan babandan, annenin ilgisinden, memesini elletmeyen sıra


Arası Arası

vrimhaymatlos.tumblr.com Yücel

arkadaşından, hepsine tek tek kızmak için nedenlerin ep vardır ve kıza kıza büyürsün ve büyürken de ergen olarak algılanırsın ki tecrübe denilen şey de bilmeye çabalarken, başından geçen hikayeler değil mi. O yüzden,hep ergeniz biz aslında ve ergen ola ola da öleceğiz. Sadece, ergenliğimiz dinecek bir zaman. Bir zaman, kızıp aniden yola çıkacağız, bir zaman, öküzün altında buzağı aramaktan vazgeçeceğiz. Bir zaman, tanrıya ihtiyacın olmadığını, devletin gereksiz olduğunu, emekli olmayı hayal etmenin saçma olduğunu ve askerden sonra evlenmeyi düşünmemeyi, annenin bulduğu biriyle hayatını geçirmeyi, içerek de iyi insan olacağını ve her memeden tatmayı, her penisi görmeyi olağan karşılamayı da ergenlikten sonra atlatırız, BELKİ... Ben, barışın, savaş yoluyla getirilmeye çalışıldığı Dünya’da, fakirlere çöp kutularından açlıklarını dindirmeleri için olanak sağlayan, hala ışınlanmanın icat edilmediği, 90’lı yıllarda çekilen tüm bilim-kurgu filmlerinde 2000’leri uçan arabalı olarak hayal edilip, petrol için binlerce insanın katledildiği, ergen bir ortamdayım ve ne zaman isyan etsem, mezarımı kazıyor çok bilmişler. Hem, “Her zaman, öğrenilecek bir şey vardır” diyen büyükler değil miydi? Madem, her zaman ezileceğimizi vaat eden, çok büyükler var, neden, kızan, başka bir şey isteyenlere ergen denir? Tüm yarattığınız olgun bedenlerin kokusunu duymak, güzel memelerini

sıkmak, kutsal yerlerinize çiş yapmak, cenazelerde avuç açmamak, kına gecelerinde lokum almak, tanıdığın düğününde, takım elbisesiz oynamak, lacivert resmi kıyafetlilere “siz de kötüsünüz” demek, anneme “boşver bunları” demek, yanımda devleti övene kafa atmak, eğer söylenmesi gereken tek şey küfür etmek ise o an onu bir güzel söylemek, siktir olup gitme özgürlüğüne sahip olmak, maaş çeklerinize bağlı olmadan, açlıktan ölmemek isyanlarını barındırıyorum ve ben bu isyanları barındırırken, diğer yanda birilerinin öldüğünü de bilmek, beni ergenliğe sevk ediyor. Öyle saf ve masum bir ergen isyanım var ki milyarlaca yıllık kainatınızı, 5 saniyede sikip yok etmek çok basit geliyor. Evet, yasadıkça, tecrübe sahibi oluruz, halk buna “kaşar olmak” der ve bunların hepsi kötüye tekabül ederken, ergen de gülümsenerek yad edilirken, kim ergen kim büyük. Hepimiz, yaşayarak ergenliğin üzerinden geçiyoruz ve zaman geçtikçe de “keşke çocuk kalsaydım” deriz. Çünkü biz tecrübeli riyakarlarız ve her zamanokumaktan nefret ederiz. Son sözüm, istedikçe olmuyorsa, koştukça uzaklaşıyorsa, bir de yeni gelmişsen e ne oluyor diye bakınıyorsan, doğru yerdesin. Burası, kimsenin bir sik bilmeden filozof olduğu, canı sıkıldıkça devrim yaptığı, abazalıktan ölen playboyların paralı seksi beceremediği, peçete arasında kalmış son durak ve burada hep bir çocuk vardır ve hep o bakkala gitmek zorundadır.


24

Louisa ile 5 Dakika

F

ransa’da Normandiya bölgesindeyiz. Burada yaz kış yağmura yakalanmak olası ama bugün serin bir rüzgar eşliğinde güneşlenebiliyoruz. İşlek caddeler dahi o kadar işlek sayılmaz aslında. Genelde sokak müzisyenlerinin tuttuğu bir köşede bu kez çizimlerini sergileyen Louisa ile karşılaşıyoruz. Fransız bir anne ve Çinli bir babanın kızı olan Louisa 17 yaşında ve Lise öğrencisi. Çizimlerinin yanındaki küçük notta “prix libre” yazıyor. Draje: Fransa’da mı doğdun? Louisa: Evet ama 2013’te bir yıllığına Çin’de de yaşadım. Draje: Çince biliyor musun? Çin’de çizgi roman yayıncılığı ne durumda? Louisa: Ah hayır Çince bilmiyorum. Çin edebiyatına yabancıyım, çok gelişkin olduğunu zannetmiyorum. Asya’da yalnız Japonya’nın çizgi romanlarından haberdarım. Draje: Manga sever misin? Yakınlarda bir Manga Cafe var biliyorsun değil mi? Louisa: Çok severim, evet biliyorum. “Yashiro Manga” değil mi. Bir şeyler içerken manga okuyabiliyorsun. Draje: Ne tür çizgi romanları seviyorsun? Louisa: Manga severim. Comics ve süper kahramanları severim. Kişisel konuları işleyen çizgi romancıları severim. Fransız ve İngiliz çizgiromanlarını severim. Draje: Kimleri tercih edersin okumak için? Louisa: Alan Moore. En çok V For Vendetta ama eserlerinin hepsini severim. Draje: Fransızlardan tercihin hangisi? Louisa: Julie Maroh. “Le bleu est une couleur chaude”

“Gönlünden ne koparsa” manasında. Biz konuşurken bir Fransız gelip bir çizim seçiyor ve karşılığında elindeki viski şişesini vermek istiyor. Muhabbet biraz uzun fakat eğlenceli. Louisa “alkolik olmak istemediği” için 10 avroluk viski yerine adamın cebinden çıkan bozuklukları tercih ediyor. Bu arada evet, Fransa’da alkollü içecek fiyatları Türkiye’ye oranla ortalama üç kat kadar daha düşük, asgari ücret ise üç kat daha yüksek. (Mavi en sıcak renktir) Draje: Süper kahramanlardan tercihin hangileri? Louisa: Deadpool, Kickass... Superman’i pek sevmem, ona karşı Batman’i tercih ederim. Filmi de henüz izlemedim ama bence Batman kazanır. Draje: Çizgiroman uyarlamalarını da izliyorsun yani. Louisa: Tabii... Batman, Kickass, Deadpool... Superman’i çok sevmesem de bütün filmlerini izledim. Bence bir süper kahraman için bile fazla mükemmel... Draje: (Çizimlerini işaret ediyorum) Gelelim bunlara. Neler yapıyosun? Louisa: Bunlar kara kalem ama fotokopilerini satıyorum. Draje: Gerçekten güzel işler. Eğitim almış gibisin, yoksa kendi kendine... Louisa: Yoo liseliyim. Freelance artist diyebiliriz. Draje: Çizgiroman çizmek ister miydin? Louisa: Evet çok istiyorum. Bu yıl lisede son senem, güzel sanatlara başvuracağım ama perspektif ve anatomi çalışmam lazım. Daha sonra belki Paris’te çizgiroman eğitimi alabilirim.


Louisa gerçekten çok yetenekli, facebook sayfasında çok daha iyi çizimleri olsa da biz, 15 yaşındayken çizdiği otoportresi ile daha çok ilgilendik.


26

Kırılgan Ütopya Yazı ve Fotoğraf: Çağla Elektrikçi

D

rajeyle tanışmam kötü bir dönemin güzelim başlangıçlarındandı. Herhangi bir düşüncenin, varlığın ya da topluluğun vadesini değerlendirmenin muazzam olması dışında aidiyet gibi manevi bir hediye kazanmak manik kainatın günümüz insanından sakındıklarından. Draje için yazdığım makaleyi ve yayımlandığı zamanki heyecanımı anımsıyorum da, kiraladığım küçük melankolik odam renklenmişti. Kıtalar arası iletişim

kurduğum kişilerle görünmez bağla kolektif bilginin paylaşıldığı, drajenin putlaştırılmadan çizgisini mütevazi yazar ve grafikerlerle sürdürmesi ütopik ve gereksiz düzeyde olan iyimserliğine iyimserlik kattı o zamandan bu zamana kiraladığım küçük melankolik odalarımın. Aidiyet ve çocukluktan az biraz da olsa sıyrıldığını sanan kırılgan döneminde insan, sınırlarını farkedemeyecek kadar bireysel bir döngünün içerisinde yeniliklerin gizemine kapılır. Narsist kim-


liğin şekillendiği, kişinin en kritik dönemi olan ergenlik bir çok sebepten ötürü ayrım ve çizgilerle boğuşadurur. Kişi genetik dağılımını, 46 kromozomun nerelerden kendisini etkilediğini seçemese de, çocukluğundan sıyrıldığı anda hayret, heyecan ve kalıtımsal şansına bağlı olarak varoluşunu yansıma, yanılsamalar arasında farkederek dönüm noktasına erişir. Bu dönemi telaşsız atlatan herhangi bir kişinin olduğunu sanmıyorum. Kimliğini, benliğini, adaletini, doğrularını ya da nihilizmin doruklarını keşfederken dengesini sağlamaya çalıştığı bireysel bir kainatı şekillendirmeye çalışan genç kafi derecede görünmeyen ve edindiği reflekslere dayanarak bir şans üçgeninde aidiyetine erişmeye çalışacaktır. Herşeyi, bildiğini, bilmediğini, istediğini, istemediğini kumarbazca oynayarak belki birşeylerin farkına erkenden varacaktır. Zamanının ihtiyaçlarını ve düşüncelerinin ahvalini izleyerek düşlere dalacaktır. Ütopik kırılgan bir kainattir kişinin ergenliği. Kendisine uzaktan bakabilecek pek zamanı olacaktır sonrasında. Hiç bitmeyecek, geçmeyecekmiş gibi yaşar bir çok insan bu dönemi. Zaman zaman atlatsa dahi bu matematiği ister istemez başladığı noktaya dönmek zorunda kalır. Birseyselliğinden hiç ayrılamayacak ya da o zamandan kopacaktır kolektivizmden. Ilk ağır yabancılaşma ve yanılsamadır ergenlik. Hep kırılgan ve hayalperest kalacaktır. İnsan doğası yaratıcılığını dönemine özgü metalarıyla bütünleştirirken, ne mutlu ki drajeler izleyecek ve yine buralardan birilerine seslenebilecekler. Ütopya erişilebilir, hayaller, odaları ve köhne duvarları aşabilir olacak.

YOKLUĞUNDA DRAJE... Draje’nin 4 yıllık yokluğunda drajelerin neler yapıp ettiğini merak edenleriniz çıkacaktır elbette. (Merak etmeyenin de canı sağolsun. Biz sizi böyle de severiz.) Hayal çoluk çocuğa karıştı misal, Can kendini bisikletlere adadı, Özgelerden Denizci olanı şarkılı türkülü çocuk yetiştiriyor. Biz yokken adam bayağı büyüdü yani. Biraz daha geciksek dergiyi de o çıkaracaktı. Öyle düşünün... Özgelerden Demet Özge olanı koptu gidiyor, ne zaman ne yaptığını biz de takip edemiyoruz. Remzi de onun kadar meşgul, en son Kötü Kedi Şerafettin’de parmak izlerine rastlamışlar... Serra kendini yollara vurdu, bir gün kendisiyle Antartika’da falan karşılaşmayı umuyoruz. Ceren ve Ada artık pek minik sayılmazlar, “Minik Draje” neden yok diye merak eden olursa zamanın akışındandır... Marika ve Çınar’ın ellerine kalem klavye alacakları günü bekliyoruz. Haa bir de Cem var... Güventürk olanı hani... Kitabın kapağı yukarda ama 1. Baskı tükendi bile. Bütün drajeler toplandık, okumayanı rencide ediyoruz... Çünkü bir anlamı vardır yani...


44

Fotoğraf: Erdinç Yüc


cel - Model: Le誰la Seri


30

Takip edilsem, susmazdım. Yazı: Pınar Karaaslan - İllüstrasyon: Elmas Şölenkır

2013-01-29 Ne yazsam yalan bunca zamandan sonra. Risk alıp yalan söylesem? … Beceremem. Kendini tamamıyla vermeden olur mu hiç bir iş? Yarım yamalak okunur mu kitap, gerçekten anlamaksa amaç? Ya da yürünür mü yolda, gidilecek yolla gidilen birbirini tutmadan? ***

Bakındım çevreme Var mıydı bağıracak kimseler? Nerden bilebilirdim takip edilmediğimi? Kimliğimin o kadar da umursanmadığını nereden bilebilirdim? Aynam olsaydı bari. Ya da bir dükkan vitrini çevremde, kendimi görebileceğim. Önemli hissetmek istiyor insan kendini. Neden gelmiyorlar ki peşimden?


Yazarım ben de umarsızca, programlar gibi “ ” Kan ter içindeydim Korkulara kapıldım, içerilere atılacağım, elimden tutulmasına izin verilmeyecek bir daha, kalemim bile olmayacak ya da yabancı gözlerin filtrelerinden geçmeden yazamayacağım bir daha diye. “ ” Koştum çılgınca sokaklarda. Kalabalıklar aradım karışacak. “ ” Bilmiş bilmiş konuşan çocukları bile geride bırakacak dillerle yazacağım kitaplarımı diye. Masum dillerine olgun cümleler oturtacağım. Kullanacağım masumiyeti, taraf değiştirmek entegrasyon olacak diye. “ ” Kırbaçlanmayacağım hayır “ ” “ ” ama acısının nasıl olduğunu kolayca tahmin edebilecek seviyeye çıkaracaklar hayal dünyamı diye. “ ” Ermiş olmak ağır. Sözlere dahi yüklenmemeli bu ağırlık. Yazık kelimelere. Satır aralarına... imlalara yazık. *** Takip edilsem, susmazdım. Korku beyindedir evet. Peki beyin?

YOKLUĞUNDA DRAJE... Draje’nin yokluğunda arayıp soranımız pek fazla olmadı. Zaten dergiye daha yüksek anlamlar atfetsek adı draje olmazdı. Yut geç, biraz ağzın tatlansın. Hepsi budur. Bir National Geography değiliz sonuçta. Ama güzel karşılaşmalarımız oldu, tanıştık, kaynaştık, biraz kafamızı boşalttık, biraz tecrübe edindik falan filan... Kariyer planlarının, sosyal ilişkilerdeki zorunlulukların, hayatımızı kuşatan o boğucu ciddiyet zorunluluğunun dışında duran küçük bir adacık gibi düşünün. Boğulmak üzereyken gelip biraz nefeslenirsin. Draje’nin işlevi budur. Ortalama 2 bin okurlu düzensiz bir dergiden ne bekleyebilirseniz draje odur... Neredeyse herkes işinde gücündeydi. Gerçi Esmeralda ne iş yapar biz de bilmiyoruz. Tolga dört ayaklı kardeşler için koştururken bazen asabi oluyor, haksız olduğundan değil ama “hadi ergen draje çıksın diye isyan ederken burada kendisini teşhir edebileceğimizi de yani düşünmeliydi bence. Bu arada Luxus 3. albümü “Hunim Başımda” ile listelerimizin bir numarasıydı. Özge’lerden Denizci olanı ise ikinci kitabı “27” ile raflarda...


Çıkan kısmın özeti: Okurumuzla, bakarımızla, yazarımız, çizerimiz, fotoğrafçımızla hazırladığımız sevgi kelebeği programının bugünlük sonuna geldik. Bütün nesillerin hayatının orta yerine kaka yapmış bir Bâb-ı Âli’nin kariyer planları bir gün çatık kaşlı bir otobüs teyzesi ya da çamur amcaya bir fiyat biçilmişken bırakalım da kimse dışarıda kalmasın. Onca bokun içinde herkes tutsaktır ve paranın açamayacağı tek kapı hırslı bir kahkaha atıyordu. Hastanenin psikiyatri koğuşunun heyecanını görüş alanından çıkarmak istedi. Onlar için Cumartesiden çok Pazar gibiydi. Sanki şimdi ona birdenbire dönüp bakan martıların sesleri en içeriden selam eyler. Hasretinden artık prangalar eskitmeye başladığımız kulis dansı aldı başını yürüyor. Bi Ertuğrul Özkök etkilenmesi Shaft’ta başladı. Çok alkollü olduğum zamanlar para kazanma kaynaklarımı bıyık altından yaz bari. İtiraf etmek gerekirse bırakmak için bahane arıyordum ama iki yıl boyunca Luxus’taki muhalefet biçimi benden kaynaklanmıyor tabii. Sadece Cinyıs’ın sözlerini beş yıl boyunca “Beeaaaaskıın veeaeaeaeaeaer” diyerekten sevgililere söylenesi “I know kung fu?!” repliği ahvâlimi öyle bir anlatmakta ki cânım röportaja terbiyesiz gibi sızıyorum. Draje’lerin kendine özgü küçücük ama aynı zamanda sıcak dünyasında kaşıklar büken, kodları osurtan, evrenler sallayan insan hayatı, euro karşısında bugün de gebe kalacak. Gariptir, yirmi dokuzunda dahi çiş yaptığım yere sigaranın izmaritini sorgulamaya girdim ki kirli tozların arasında grup sex yapıyor olduğumun farkına vardım. Sense, mum ışığında mutluluktan ağlayan nineler ile ismini yok edeceksin. Acaba dolgun memeli kızlar bir yerden baş aşağı sarkarken evdeki haşeratı yemesi katlanılamaz hale geldiğinde bi kahveye tav mısın? Sonra bir gün, bir dost meclisinde fotoğraf çekiyor. Lakin çok trajikomik bir hikâyedir. Fakülte sekreterliğinde kımıl kımıl bir provokasyon meydana geliyordu. Kazandığını idareli kullanmak Hindistan’da büyük bir dezavantaj oluyor. Çeşme suyunu hiç bu kadar benimsememiştim. Sokaklarda taşkınları kontrol altında tutabilmek için dükkanı olan bir kadınla tanıştık. Çünkü UCUZ üretim bir çok sorun yaratıyor.

Ergen Draje || Draje Dergi  

Mayıs 2016 - Sayı: 21

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you