Issuu on Google+

draje aşık

Aylık Ücretsiz İnternet Dergisi Sayı 7 Eylül 2009

SÖYLEŞİ:

ŞOK HABER:

ŞAŞKIN AŞIK DEHŞET SAÇTI...

MEKÂN:

TİYATRO AŞKI DOLU BİR MEKÂN: İZMİR SANAT KULESİ TATLILAR VE BEN

21. yüzyıl toplumlarının ortak özelliği olan bireysellik, emeklilik programlarında bile boy gösterir hale gelince kimin eli kimin cebinde gibi güzel deyimlerimizi başaşağı eden benim elim benim cebimde mantığı doldurmakta sayfalarımızı... Pınar Karaaslan

METROPOL AŞIKLARI: “AŞIK”


ULUSA SESLENİŞ

Fotoğraf: Alican Erkol

Acıların Dra

M

inik pembe kalpler... Beyaz atlı prensler... Dünya güzeli prensesler... Evlenmişler ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar... Âşk hakkında her şey söylenmiş olmalı ama aklımıza sokup durdukları o pembe jelibon kıvamındaki kokmaz bulaşmaz mutluluk tekerlemelerini tekrar tekrar okumak istiyor insan yine de... Âşık Draje bi sürü minik pembe kalpcikle karşınızda. Yüzümüzü ışığa çevirmiş güzel gelecek masalları okuyoruz size... Gözümüz kamaşıyor ve kör oluyoruz. Arkamızda bize nanik çeken gölgeler filan olduğunu da kimse söyleyemez. Çünkü bütün gölgeler dermansız kalmış artık. Kafası dumanlı gölgeler... Hep bir ağızdan konuşuyorlar ve ne dediklerini anlamamız mümkün olmuyor. Karanlık bir tünelde üstünüze üstünüze gelen bir yük treni varsa gözleriniz kamaşabilir. Ve siz bütün gücünüzle, kulağınızda patlayan

bütün o seslerin yüreğinizden kopup geldiğine inanmak istiyorsanız sizi kimse durduramaz. Ayaklarınız yerden kesildiğinde, yer çekimi yasası gereği yere çakılacağınızı söyleyenler çıkacaktır ve siz aldırmayacaksınız elbette. Ve burnumuz ne kadar çok sürtülmüşse o kadar iyi biliriz ki; âşk insanlık tarihinde görülmüş en büyük mucizedir. Dünyanın en güzel, en yakışıklı, en akıllı, en komik, en duyarlı... En... En... En olağanüstü yaratığının gözlerinizin önünde çürüyüp kokuşan tek hücreli bir organizmaya dönüşmesine tanık olduğunuz bir mucize. Ya da karnınızdaki o tatlı gıdıklanmanın mide bulantısı olarak geri dönüşümü... Aynı hikaye milyarlarca kişi için milyarlarca kez tekrarlanmış olabilir. Bütün hikayeler çok tanıdık... Yine de karamsar olmaya gerek yok. Âşk iyidir. İnsanı yeniler ve bambaşka bir şey haline dönüştürür. Heyecan verir. Falan filan... Nitekim âşk karışık iştir. Bir tür vecd hali... Tutkunun ete kemiğe bürünmesi... Doktorların obsesyon dediği bir akıl tutulması... Ve bazen en küçük iç kıpırtısında bile bulduğumuzu sandığımız hazine... Postacılar telefon faturası


draje Genel Yayın Yönetmeni Erdinç Yücel Yazı İşleri Müdürü Birkan Can Evirgen

ajesi

Art Direktör - Grafik Uygulama Songül Yücel lugnosy@gmail.com

ya da kredi kartı ekstresi için de iki kez çalabilir kapınızı... Hazım güçlüğüyle kalp krizinin birbirine karıştırılması gibi... Belki bir tür hastalık hastalığı...

Redaktör Derya Yücel Koordinasyon Sorumlusu - Menajer İlknur Seda Bendeş

Âşık Draje şevkle, şefkatle, sevgiyle, neşeyle, huzurla, acıyla, melankoliyle, öfkeyle, kaygıyla, kıskançlıkla, kavuşma ve ayrılıklarla, adrenalinle, dopaminle, oksitosinle... Dolu dolu... Sarmaş dolaş karşınızda... İster sevişe sevişe, ister sövüşe sövüşe okuyun. Varsın gasteler yazmasınlar bu şehrin âşklarını... Âşık Draje için hazırlıklara girişmişken güzel bir muhabbetle efkârımızı dağıtan Ömer, Burak, Cem, Elif ve Ozan’a teşekkürler... Âşık Draje’nin erken doğumundaki katkısından dolayı Alper’i de ihmal etmemek lazım... Amerika’da bin bir güçlükle boğuşurken bizi unutmayan Utku’yu da tabii... Belki de Emre Alettin Keskin en doğrusunu söylemişti... Âşk ölmez. Eskidikçe değeri artacak... Âşık Draje’yi en derininizde kamp kurmuş olan maşuğa ithaf etmek istiyoruz. Oyuncu Draje’de görüşmek üzere... Erdinç Yücel Genel Yayın Yönetmeni

İnternet Uygulama Onur Şevket Bendeş

Editörler İlknur Seda Bendeş, B. Can Evirgen, Erdinç Yücel, Songül Yücel

Yaratıcı Drajeler Alpay Erdem, Beyrut Fatoş Yıldırım, Birkan Can Evirgen, Cem Güventürk, Cem Vurnal, Demet Özge Aykan, Ece Naz İlkin, Emre Alettin Keskin, Emre Efendi, Gülden Kunter, Hande Polat, Hayal Can İncesağır, Hayriye Gülle, İlknur Seda Bendeş, Mehmet Atakan Foça, Pınar Karaaslan, Serli Gazer, Tuğba Sanlı, Utku Atalay, Yılmaz Başar Babür

info@drajedergi.com Gelecek ay konsept konumuz: “OYUNCU DRAJE” Herhangi bir yazı, illüstrasyon paylaşımı ve diğer katkılar için bizimle info@drajedergi.com adresinden iletişime geçebilirsiniz.


10

I: AR İ: L Ş K E ŞI YL SÖ ÜN A gen vir L IK E O OP AŞ . Can TR E -B M cel ü Y inç Erd

30 SOMETIMES I MISS YOU! Utku Atalay

DEFORME: YANLIŞ ANLAMA Birkan Can Evirgen

6

muhtev

AŞK-i SAÇMALAMALAR Fatoş Beyrut Yıldırım

28 18


8

14 AH BE BİRTANEM, SAHİ, NEDEN DÖNMEDİN Ece Naz İlkin

17

32

TİYATRO AŞKI DOLU BİR MEKÂN: İZMİR SANAT KULESİ İlknur Seda Bendeş

EYLÜL Demet Özge Aykan

38 TATLILAR VE BEN Pınar Karaaslan

48 42

GİDERKEN... Hande Polat

ÇAPULCU HATUN Mehmet Atakan Foça

BALIKLARLA GELEN ROMANTİZM... Serli Gazer

viyat 46

43


6 deforme deforme deforme deforme deforme deforme de


e deforme deforme deforme deforme deforme deforme def

n ala a m S

Ressam:François Gerard Cupid and Psyche-Eros ile Venüs

ana daha önce de söylemiştim ve

bancı olduğunu.

binlerce kere daha. Sana söylüyorum

Hayır, bir yalandan ya da riyadan bahset-

küçük şey, toy çocuk. O ilk gün fısılda-

miyorum sana, daha çok bir ayrılık diyelim.

dım sadece ve binlerce defa bağırdım. Aşk

Zorunlu, sebepli ve önüne geçilmez bir ya-

dedim, o senin düşündüğün şey değil. Sana

bancılaşma. Sanki yürüdüğünüz yolların ara-

sorsaydım nedir diye, çiçek bahçesi mi derdin

sı hep biraz daha açıldı, aranızdaki sis daha

yoksa cennetten bir köşe mi? Ömre bedeldi

derinleşti, uzaklık sizi daha silikleştirdi. Ellerini tu-

belki veya sonu yoktu ahir dünyada. Ona sa-

tabilecek kadar yakınken, sevdiğini söyleye-

hip olmaktı amacı ömrünün, bir filmin son ka-

meyecek kadar uzaktın ve sadece boş sözler

resini yakalamaktı bu koşuşturmanın emeli.

dökülüyordu ağzından.

Ama öyle olmadı! Ve sonsuza kadar mutlu ya-

Yeterince yaşlandıktan sonra, şimdi bu oda-

şamadılar. Her gün bir öncekinden daha az

da ağlıyorken, sevdiğin kollarında, hala biraz

iyi, daha çok aynı oldu. Sonra zaman devre-

sıcak ve hala biraz senin, aşık bir adamsın dos-

ye girdi, artık ne aynı kişi vardı karşında ne de

tum ve belki budur sebebi bir ölüyü, yakında

daha mutlu günler. Sevdiğinin gözlerine bak-

solacak bir çiçeği koklar gibi öpmenin. Ve

tın derin derin ve düşündün değil mi bir ya-

şimdi çocuk, birbirimizi anlamaya başladık.

Can Deforme’de kullanacağı resime karar verdiğinde Eros’un biraz fazla feminen olduğunu düşündü ve içinden “antik çağ ilahi aşkı işte böyle olur” diye geçirdi. Bunun yanında Can bu yazın en çok tatil yapan ekip elemanı yarışmasında açık ara birinciliği elinde tutmaktadır fakat artık evine kesin dönüş yapması da sevindirici bir gelişme sayılabilir.

Yazı: Birkan Can Evirgen - E-mail: birkance@gmail.com - İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen

YANLIŞ


8


iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. İnanamadım... İkinci kez zorlukla baktım resmine. Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde. Nihayet değişmezi bulmuştum. Resmin benim içime bakıyordu. Benim kendimi görüyordu... Bana hep dostlukla, iyilikle, sevgiyle baktı. - Benim bakışlarımda da sevgi var. Ben de senin kendini görüyorum. Resmimin yerine ben seveceğim seni. Artık ben varım. Kadın bir yerlerden tanıyor gibiydi adamı... Adamsa hep yalnız... Hayali bir yalnızlıktı yaşadığı. Hayaline bir isim taktı ve hayal konuştu. Söylediği tek bir cümle vardı: “Sana benzer.” Adam o hayali dinleseydi... Keşke adam sadece o hayalin sesini duysaydı. Her şeyini kadına benzetmeye, her şeyde kadını görmeye devam etseydi... Azcık dayansaydı. Ama uğultular kapladı kulaklarını, ısırdılar. Adama uğultulardan kulak yaptılar. Ve sonra adam hayal dışında her şeyi duydu. Uğultular adamı sevgide bırakmadı, adam yanıldı. Kadının kırmızı kalemden yaptığı ruju silindi, küpelerindeki kirazlar çürüdü, dağıldı papatyadan tacı... Herkes sus-pus oldu. Durdu dünya, ölüm sessizliğiyle doldu. “Bir mısra gibi ağzınız.” Adam kapıları kapattı yaralarıyla birlikte, kadın da kara kaplı defterini... Oysa adam kapının deliğinden bakıyordu, kadınsa defterin kabına yazıyordu hala... Ve son... Hayır hayır. Böyle basit bir şey değil, bitmeyen bir son yazdılar kendilerine, ikisi de bir çini kalemini tutup. Çünkü biri siyahtı, biri beyaz. Çünkü sarılmak üzere yaratılmışlardı. Siyah ve beyaz, sarılmadan duramazdı. Beyaz olan “son” kelimesini silmekle yükümlüydü, siyah olan da güzel bir dünya çizmekle... Eylül, kuyruğu olmayan bir yıldızdı. Hiç kaymadı, kaybolmadı. Kimsenin ölümüne neden olmadı. Tutulu bir dilek olarak duruyor ellerimin içindeki gökyüzümde. Kadın şimdi 12’yi bekliyor. Ve Eylül’ü... Hep o bilinen geceyarısı masallarına inat bu sefer öğlen 12’de ikisini birden ipek çantasına koyup gidecek adamla ilk kez oturdukları limon bahçesine... Kırılacak avuçlarında sakladığı zaman, tekrar çevrilecek gözleri kitaba; hani şu sayfaları kaybolan... Bir külkedisine dönüşmeyecek hiçbir zaman..

EY LÜ L

Yazı: Demet Özge Aykan - E-mail: d.ozge.aykan@gmail.com - İllüstrasyon: Demet Özge Aykan

S

aatler 12’yi vurduğunda prenses, külkedisine; arabası, balkabağına dönüştü. Sanki onu görmüştü. Turuncu turuncu gülümsüyordu. Kadına doğru geliyordu. Kadınsa biraz ürkekti ve telaşlı... Adamı büyük sevebileceğini düşünüp ürktü. Ama görmüştü işte onu-er veya geç görmüştü-. Olabildiğince hızlı, geçmişten geliyordu. Beyoğlu’nu kıskandıracak bir havası vardı artık kadının. Gördü, sevdi. “Seni mi gördüm? Çözüldüm geçmiş gibi. Bi karanfil açmış gibi yakamda...” En büyük kavgalarının kendileriyle değil de aslında hayatla olduğunu anlayamadılar. Adam söyledi, kadın söyledi. Sanki bir Fransız filminin başrolleri ellerindeydi. Kadın kırmızı montu ve siyah ipek eldivenleriyle antika vazoyu sinirli adama fırlattı. Orada sadece ikisi vardı. Adam durdu. An durdu. “Kavgadan kaçmayacak kadar akılsızım.” Adam vazodan kaçmadı, işte bu yüzden seçtikleri aşk filmi Fransızlarındı. Vazo düştü yere, sarıldılar... Adam hayatı boyunca sadece kendinden kaçtığının aslında farkındaydı. Kırmızı kalemin ucunu tükürükleyip kendine ruj yaptı kadın. Kulaklarına kiraz taktı, saçlarına papatyadan taç. Her şey hazır; Küçük Hanım’ın kusursuz maskesi... Aşk yeni bir şey değildi. Aşk böyle bir şey değildi. Bu aşk değildi. “Aşk nedir, söyle kayboldum. belki bir düşte unutulmak: Her sabah bir dev masalında uyanınca hep çocuk kalmak, kurtulmak...” Maske kusursuz değildi çünkü kadın ufacık bir detayı unutmuştu; gözlerini. Onlarla görmüştü hani adamı? Hani onlardı adamı turuncu yapan? Ne de çabuk unuttun... - Ama ben senin yüzünü tahmin edemiyorum neden? - Yüzüme bakmıyosun ondandır... Birden “radyo tiyatrosu”nu hatırladı kadın. Adamla beraber gitmişlerdi dinlemeye, bilet almadan. Hatırladı kadın... Ninni niyetine dinlemişti her gece radyolarını, buluttan yastığına sarılarak... Birden “Sevmek Zamanı”nı hatırladı adam. Kadınla beraber gitmişlerdi izlemeye, bilet almadan. Hatırladı adam... Tekrar tekrar izlemişti her gece öykülerini yıldızlara tutunarak: - Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? Resminle... İlk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. Birden bana


metropolü

10

Biz bir odaya girip bir şeyler kayde iki önemli iletişim biçimiyle tek tek değiştirme

Röportaj: Erdinç Yücel Fotoğraflar: Gülden Kunter •


ün asıkları ,

ediyoruz veya konser veriyoruz, bu insanları değiştirip sonuçta dünyayı ek istiyoruz

l • Birkan Can Evirgen • Emre Efendi • Erdinç Yücel


12

Burak Beyrek

Cem Kurt

Draje: Yolculuk nasıl başladı? Ömer: Cem ile ben Küçükyalı’da çalmaya başladık. Bir yandan çalışıp boş zamanlarımızı da projemize ayırıyorduk. Ardından alt komşumuzun da biraz zoruyla rahatça müzik yapabileceğimiz bir yere taşınma ihtiyacı duyduk (gülüşmeler). Ardından her şeyin asıl başlangıcı olan Kınalıada’nın tepesinde en yakın komşusuna 20 - 30 metre uzaklıkta olan şimdiki evimize taşındık. Bu ev grubun gelişiminde belirleyici oldu. Burak: Bundan sonra grubumuzun elemanları eklemlenmeye başladı. Ömer: Ayrıca bu yeni evimiz bizim müziğimizi bir başka boyuta taşıdı. Çünkü burada müzik bizim hayatımızın yemek yemek, uyumak gibi bir parçası oldu. Sabah kalkıyorsun kahvaltı yapıyorsun, gidiyorsun birşeyler çalıyorsun. Bir buçuk senedir adadaki stüdyomuzda besteler üzerinde gece gündüz çalışma fırsatımız oldu. Âşık bu bir buçuk senenin ürünü. Draje: “Âşık” ne alaka? Ömer: Bizim uzun bir isim listemiz vardı aslında. Yaklaşık bir sene isim üzerine kafa yorduk. Ve bir anda da bu ismi seçtik. ÂŞIK birden çok anlama gelen bir kelime. Tavrımızı yansıtan bir kimyası var. Âşık âşktan gelir ve bütün varoluşun sebebi âşktır. Ayrıca aşığın gözü kördür ve sadece vuslatına koşar. Bir başka manası da Anadolu kültüründeki aşık figürüdür ve halk müziğini yaratmıştır. İstanbul’u da bir köy olarak düşünürsek biz bu köyün âşıklarından biriyiz. Aşığın köyündeki olaylardan etkilenerek türkülerini yaktığı gibi biz de metropolün sokaklarında gezerek, içinde yaşayarak ve onun enerjisinden yararlanarak yapıyoruz müziklerimizi. Cem: Aşık geleneğindeki doğaçlama tavrı da bizimle ilişkili. Caz müziğinde de geçerli olan bir tavır bu. Tamamen doğaçlama yaratılmış parçalarımız olduğu gibi, çaldığımız bazı bestelerin belli bölümleri de doğaçlamadır. Bunun yanında Neşet Ertaş’ın bir türküsünü (Ahirim Sensin) repertuarımıza aldık. Bu türküyü de caza özgü bir doğaçlama tavrıyla yeniden düzenledik. İsmimizin öncelikle tasavvufi aşktan gelen anlamı akla gelmelidir.

Elif Gökbulut

Ömer Erciyes

Draje: Saykodelik blues yaparak halk ozanlarının rahatça ulaşabildiği kitlelerden kabul göreceğinizi düşünüyor musunuz? Ömer: “Saykodelik pank-caz” diyelim ona. Aslında yaptığımız müziği kategorize etmek özellikle kaçındığımız bir şey, ama sorulduğunda bir şey söylemek gerekiyor. Halk ozanları dertlerini ait olduğu kültürün (yani yerel kültürünün) müzikal dili ile anlatır. Biz de, ait olduğumuz, içine doğduğumuz kültür olan metropol kültürünün müzikal dilini kullanıyoruz. Caz ve rock metropolün malıdır. Cem: Müziğimizin şu aşamada geniş kitlelerce kabul görüp görmediğini veya görmeyeceğini bilemiyoruz ancak görmese bile bu özellikle hoşumuza gidecek bir durum olur çünkü ortaya çıkan yeni bir müzik. Bazı dinleyicilerimizin de bize şaşırarak bakmasının sebebi bu olsa gerek. Kimin dinleyeceğini umursayarak müzik yapmıyoruz. Elif: Âşk herhangi bir seviyedeki (bu zekâ da olabilir ekonomik de olabilir) insanın hissedebileceği bir duygu ve içinde kendini bulabileceği bir olaydır. Ve en uç noktada yaşanan duygudur. Grubun müziğinin özellikleri de bunlarla örtüşüyor. Fakat şunu da belirtmek gerekiyor biz müziğimizin tarzını şu ve ya bu olsun diye oluşturmuyoruz. Biz kendi müziğimizi yaptığımızda o da kendi tarzını kendi belirliyor. Draje: Sizce âşk saykodelik bir şey mi? Ömer: Belki öyledir belki de değildir bunu bilebileceğimi sanmıyorum. Ama âşk deyince sadece bir erkek ve bir kadın arasındaki âşkı anlamamak gerekir bence. Burak: Yaşanış durumlarına göre psikopat, saykodelik veya mülayim de olabilir hatta tasavvufi de olabilir. Draje: Grup üyelerinin müzikal geçmişlerinden bahseder misiniz? Ömer: Marmara Üniversitesi Müzik Öğretmenliği bölümünü bitirdim. Okulda çello ve biraz piyano çalıştım. Öğrendiklerimin çoğunu okuldan ziyade bahçede çay içip sohbet ederken öğrendim. Üç sene öğretmenlik yaptım, bu zaman zarfında ço-


s

Ozan Akgöz

müzik bizim mesleğimiz değil, yaşam biçimimiz ve onu mümkün olduğunca satmadan paylaşmak istiyoruz. cuklardan çok şey öğrendim. Başta Luxus olmak üzere çeşitli gruplara bas çaldım. Kafamda hep bestecilik vardı. 2000’lerin başından itibaren şarkı yazmaya başladım. “Âşık”la bu şarkıları çalıştık. Cem: Müzikle ilgili bir okuldan mezun olmadım. Müzikle ilgili yegâne eğitimim müzik dinlemektir fakat gerçekten dinlemekten bahsediyorum ve oturup onu kurcalamaktır. Müziğe on beş yaşımda gitar çalarak başladım. Çok fazla grupla da çalışmadım esasında. Ömer’le tanışmamıza vesile olan, birlikte çaldığımız FX grubuydu. O dönemden önce müziği daha çok kendi kendime yaptım. Bu dönem müzikal gelişimimde önemli bir yer tutar. Elif: Ömer’le okul arkadaşıydık ve önce ayrı ayrı

projelerimiz vardı sonra belki bu projelerimizi beraber gerçekleştirebiliriz dedik. Ben ona vokal yapmaya karar verdim fakat şu anda iş vokalden daha farklı bir noktaya geldi. Şu anda beraber yaptığımız müzik benim de tamamen kabul ettiğim ve kendimi içinde hissettiğim bir konuma geldi. Öte yandan okulu ben de çok önemsemiyorum, sosyal yaşamda edindiklerimin eğitimimdeki payı daha çoktur. Burak: Ömer’le ben Luxus’ta beraber çalıyorduk. “Underground” sayılabilecek gruplarla çaldım, Siyasiyabend olsun Kara Güneş olsun... Mümkün olduğunca müzik endüstrisinin dışında işler yapmaya çalıştım ama çeşitli bar gruplarıyla da çaldım. Yani çift yönlü bir maceram oldu. Saydam, Marsis, Geist im Glas adlı gruplarla çalıştım. Halen Luxus’ta çalıyorum. Draje: Sahneyi önemsediğinizi biliyoruz ve sizin için yeri nedir? Cem: Şu anda albüm kayıtlarına başladık. Fakat kanal kayıtlar sahnenin aksine bir arada ve aynı anda çalarak yapılmadığından duygudan uzaklaşıp yapaylaşıyor. Sahnede yapılan ise o anın müziğidir ve işin özüdür. Ömer: Her şey sahnedir, hatta sahne müziğin olması gereken tek yerdir. Çünkü kayıt bir geçmiş anı yansıtır ama sahnede bir etkileşim söz konusu olur. Müziği yaparken karşındaki insanla etkileşebilirsen bu iki yanda da güzelliği ortaya çıkarır. Müziğin amacı dinleyiciye güzelliği bulmak için yol göstermektir. Elif: Bizim şarkıları icra edişimiz, şarkının içinde var olup onun içinde yaşamamızdır. Eğer kafan dâhil her yerin suyun içindeyse suyun içinde olduğunu anlamazsın, sahnede yaşanan budur. Ben şarkıların sözlerini yazmamama rağmen kendimi onların içinde hissediyorum. Zaten sahnede seyirciyle karşılıklı duyguları paylaşmanın tek yolu da bu kendini ait hissetmeyle mümkün oluyor. Sahne performansı her seferinde aynı duygunun yeniden yaşanması ve ilk defaymış gibi hissedilmesi durumudur. Draje: Meramınızı anlatmakta eksik kalan bir konu var mı? Burak: Kendi adıma özetlemem gerekirse müzik bizim mesleğimiz değil, yaşam biçimimiz ve onu mümkün olduğunca satmadan paylaşmak istiyoruz. Ömer: Özet olarak biz bir odaya girip bir şeyler kaydediyoruz veya konser veriyoruz, bu iki önemli iletişim biçimiyle tek tek insanları değiştirip sonuçta dünyayı değiştirmek istiyoruz. Ve gerçekten yapmayı bildiğimiz tek şey de bu. Draje: Bize üç tane kitap tavsiye eder misiniz? Aşık: Beyaz Zenciler - Ingvar Ambjornsen, Tutunamayanlar – Oğuz Atay, Mülksüzler – Ursula K. LeGuin, Yanılsamalar Kitabı – Paul Auster, Mesnevi, Meydan Larousse vb. www.myspace.com/asikthebando


14

“Love” - Fotoğraf: Alpay Erdem -


E-mali: alternativen@hotmail.com


16

AH BE BİRTANEM, SAHİ, NEDEN DÖNMEDİN?


Yazı: Ece Naz İlkin - E-mail: ecenazilkin.ilkin@gmail.com - İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen

P

ırıl pırıl bir güneş vardı bugün. Açık mavide sarı pırıltılar asılıydı. Koskoca gökyüzünü ciğerlerine doldurur gibi solurdun ya böyle havalarda; işte o kadar güzeldi gün. Seni hatırlattı güzelliği. Beni bilirsin aslında bahar geldi diye kendini kelebek zanneden, sezonudur diyip aşk şarkıları söyleyenlerden olmadım hiçbir zaman. Sen de değildin ya onlardan o yüzden sevdim seni. Kalıplardan çıkarmıştık mutluğu o yüzden sevdim. Duygu sömürüsü yüklü şarkılar dinlemedik o yüzden sevdim. Maskeler takmadık, gerçeklere kapamadık gözlerimizi aşığız diye o yüzden, doğallığı giyinip çıktık birbirimizin karşısına o yüzden, çok yakışırdı gamzelerin o yüzden sevdim… Güzeldi, ruhuma ve hayatıma kattığı güzelliği taşırım hâlâ… Tek anı ağırlık yarattı ruhumda… Tek bir ana sığacak tek bir anı sarstı temelimden… Girdap gibi… Dibe vurmak denir ya aşkım, ben gördüm acının dibinin ne kadar derinde olabileceğini. O derinliğin içinde, mermer kadar soğuk, boşluk kadar siyahtı asfalt. Gecenin karanlığı ve asfaltın kapkara yüzünde uzayıp gidiyordu kesik kesik beyaz çizgiler… Upuzun boylarıyla yolun iki yanında dizilmiş, başlarını üzerimize eğmiş hiçbir lamba aydınlatamadı o geceyi… Yıldız patlamaları acıyla parlıyordu geceye açılmış yeşim gözlerinde. Gözbebeklerine kıpkırmızı nehirler akıyordu; kançanağına dönmüştü o yeşimler. Yığılan bedeninin yanıda yola çökmüş benimle kalman için yalvarıyordum. Kızıl bir gölün ortasında, kanlar içindeki başın kucağımda, ellerin sımsıkı avuçlarımda… sen sarsıldıkça acıdan ben bağırıyordum “kal!” diye. Titredikçe basamak basamak çıkıyordun kat kat yükselen göğe. “benimle kal” dedikçe ağladın; acı doğuyordu gözlerinden, yanaklarından süzülüyordu ince ince. Benim yaşlarım ne kadar gür çağlıyorsa seninkiler o kadar zayıflıyor ölüyordu. Acımasızlık akıyordu bedeninden oluk oluk,

kıpkırmızı örtüyordu yolları, ruhumu… “Çabuk olun” diye bağırıyordum bomboş yollara bakarak. Sen giderken yavaş yavaş, gelen yoktu yollarda. Hüznün nemini taşıyan ağır havaya hırıltılar karışıyordu boğazından. “aşkım” diye döküldü son kuvvetin dudaklarından, göğsün göğe doğru kabardı; son kez kokumu doldurdun benliğine... yapabildiğin kadar… sonrası… Bakışların takılı kaldı gözlerime, bir elin ellerimde diğer elinde kana bulanmış saçlarım. Hiç durmadan bağırdım yaralı başını okşayarak. Elini bırakmıyordum, sanki gitmemişsin, bıraksam gidiverecekmişsin gibi… Rahatsız olmuş gibi homurdandı dünya; birbiri ardına damlalar düşmeye başladı karanlığın içinden… Asfaltı yıkıyordu yağmur siler gibi yaşanan her şeyi. Kıpkırmızı akıp gitti bir parçam yol boyunca… Hiç duymamışım sirenleri. Fark etmemişim gelenleri, giden kollarımdayken. Zorla kopardılar seni benden, bakışlarını, ellerini, hepsini, hepsini çekip aldılar. Durmalarını söyledim defalarca, “bırakın” diyordum, “ellerini bırakın, ellerini tutmalıyım”, “uyanınca beni görmeli yanında…”, “siz tanımazsınız onu” diyordum “uyanacak”, “beni bırakıp gitmez ki o...” Kendimi koskoca evrende yapayalnız hissettiğim an anladım dönmeyeceğini. AH BE BİRTANEM SAHİ, NEDEN DÖNMEDİN? Geri kalan her şeyi anlatmaya o gecenin tasviri yeter. Uzayıp giden o kesik kesik çizgiler ve çaresizliği aydınlatamayan sokak lambaları… Çaresizlik kaldı elimde avucumda. Ellerin olmadan ellerim… O yoklukla yaşamayı da öğreniyorsun zamanla. Tek bir şey vardı ki; yaşayamamıştık birbirimizi daha; gözlerin açık gittin ya aşkım… Rüyalarımda bile göremiyorum seni, bakışların kilitli hâlâ gözlerimde, sen kapatamamıştın, ben de kapatamıyorum gözlerimi aşkım…

Aşağıdaki kelimelerin size çağrıştırdığı şeyi birer cümleyle açıklayınız: 1) Jartiyer 2) kulak temizleme çubuğu 3) Safra Kesesi 4) Terliksi Hayvan Gökhan (tanımazsınız): 1) sex 2) duş 3) çiş 4) biyoloji Ece Naz: 1) şuh ve Eray 2) tombalak annem 3) yumurta 4) Emoş


18

ÂŞK KARIN DOYURMAZ

o

oyunu

Yazı: Erdinç Yücel- E-mail: yucelerdinc@gmail.com - İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen

yunumuz, erkek ortaokul bebesinin kız ortaokul bebesini görmesi ile başlar. Bu karşılaşma sonucunda erkek çocuk, adına platonik âşk dediğimiz tehlikeli hastalığa yakalanır. Hastalığın bulaşıcı özellik kazanması halinde “platonik” sıfatı ortadan kalkmaktadır. Ancak oyunumuzun kuralları gereği hastalık bulaşıcı olmamalıdır. Mâşuğun evinin karşısındaki mahalle bakkalı âşığın evine de yakın olmalıdır. Bu durumda kimi oyuncular günün her dakkasını bakkalda geçirerek kuralları ihlal edecek olursa bu, diskalifiye nedeni sayılacaktır. Âşık mâşuğu her görüşünde dizleri titreyip bütün vücudu ter içinde kaldığı için måşuğun duruma uyanmasından tırsacaktır. Bu nedenle de caddeye her çıkışında caddeyi boydan boya radarla taramalı ve eğer mâşuk oralardaysa yolunu değiştirip uzaktaki mahalle bakkalına voltalamalıdır. Bütün gününü måşukla karşılaşma hayalleri kurarak geçiren åşığın bu tutumu rasyonaliteye aykırı fakat oyunumuzun kurallarına uygundur.

Uzaktaki bakkal yalnızca uzakta değil, aynı zamanda mâşuğun evi ile aynı cadde üzerindedir. Bu durumda oraya ulaşmak için söz konusu cadde kullanılmamalı, ara sokaklara sapılmalıdır. Ara sokaklar, lağım deresinin üzerindeki sallanan tahta köprüler, azgın sokak köpekleri ve geveze okul arkadaşları birer birer aşılarak uzaktaki bakkala ulaşılır. Dönüşte de aynı güzergah takip edileceğinden adrenalin hep tavanda seyredecektir. Ekmekten alınan kalori, aşılan tehlikeli sokaklarda harcanan enerjiyi karşılamayacağından; âşık ilerleyen yıllarda da obeziteye karşı bağışıklık kazanacak, hatta kaşeksiden muzdarip bir hayat sürdürecektir. Eğer âşık ilerleyen yıllarda “devrimci yaşam”ı seçecek olursa bu oyunumuzun çok faydasını görecek ve aç biilaç sokaklarda dolaşmaktan yorulmamayı çoktan öğrenmiş olacaktır. Oyunun kaybedeni yakındaki bakkal, kazananı ise uzaktaki bakkal olacaktır. Mâşuk her şeyden habersiz hayatına devam edecek; âşık ise çektiği onca azabı er geç unutacak ve yıllar boyu anlatacak bir hikayeye sahip olacaktır.

Gerekli Malzemeler: 0 Bir adet ortaokul bebesi (âşık erkek) 0 Bir adet ortaokul bebesi (mâşuk kız) 0 Bir adet mahalle bakkalı (mâşuğun evinin karşısında) 0 Bir adet mahalle bakkalı daha (ilk bakkaldan daha uzakta) 0 Bir adet lağım deresi 0 Sallanan tahta köprüler 0 Bolca ara sokak 0 Azgın sokak köpekleri

No:7 Yazarımızın ortaokul yıllarında yaşadığı gönül maceralarından bazıları sansasyonel magazin haberleri olarak gündeme bomba gibi düşebilirdi. Ne mutlu ki o günlerde paparazzi kurumu bugünkü kadar gelişkin değildi ve yazarımızın Julliet Binoche, Nasstasja Kinski gibi isimlerle yaşadığı aşk maceraları magazin malzemesi haline getirilemedi. Milla Jovovich’le Mavi Göl’e Dönüş filminden sonra başlayan düzeyli platonik ilişkisi ise hala sürmektedir.


“ACAYİP ŞEYLER”

TÜM MÜZİK MARKETLERDE! www.luxusorientalblues.com


20

GÜN GELDİ

Yazı ve illüstrasyon: Cem Güventürk - E-mail: cemguventurk@windowslive.com

ÇOCUĞUNU UYKUSUNDA SEVEN

A

BABA OLDUM!..

rabalardan hiç anlamam. Hiç araba merakım da olmadı bu güne kadar... Sırf artistliğine, özenti bi şekilde ilgilenmiştim ilkokul 5’te. Bi b.k bildiğim de yoktu yine ama iş artisliğe dönüşmüştü artık... Hayatta hep bi uzmanlık alanım olsun istedim, bi ara araba uzmanlığına çok heves etmiştim… Ama araba konusu da dipsiz kuyuydu arkadaş!.. Şanzımanı var, ateşleme sistemi var, markası var cantı var, ayvası var narı var... Hevesim iyi bi hevesmiş ki dergi falan almaya başlamıştım... İlkokulda bi gün sınıfta oturuyoruz… ben: olum bu sınıfta araba markaları sayma yarışması olsa bu sınıfta herkesin dumanını çıkarırım ben: valla bak. (bildiği tek şey Lamborgini diablo v12<<onuda gaza gelmişlikle aldığı dergiden örenmiş...) namık: heralde olum cem arabaları çok iyi bilio..<<bakınız bu oltaya gelmiş burak: ben senle yarışırım len cem!

ben: ya hadi ya şimdi bana en fazla sölücein babanın arabası doğan görünümlü kartal<<espriye dikkat! (Ama yine de gülüşmeler).. burak: tamam başlayalım hadi... ben: olum ben zaten süper biliyorum ondan sen başla (içimden lan ne b.k yiycez?) burak: mercedes benz! ben: lamborghini diablo v12 burak: porsche cayenne ben: ya üfff burak piyasa arabaları söleyip bişey bildiğini idda etme şimdi.(bakınız nası tırsmış buraktan ayarı almaktan) burak: cem sıra sende ben: ferrari!<<salaklığa bakar mısınız! sonra ben bi yolunu bulup sıyrıldım ama namığa artisliğide kestim çünkü adam heralde anladı benim araba konusunda ne kadar mal oldumu hehehhe olsun...


● Araba aşkı içimi yiyo ya güya,araba dergisi almaya gitmiştim o zamanlar,2.el alış satış araba emlak dergisi almışım (hay denyo aşık seni ya!) ● Kızlı ortamda “En çok araba nerede bulunur? Karsta!” diyerek, kendimi yakmışlığım vardır... ● İzmir’de ehliyet kursuna yazıldım ama Eskişehir’e okula dönmem lazım, ilk kuru tamamladım tak okul açıldı,bütün direksiyon kursları yalan oldu…Sınav için İzmir’e geldim direksiyondan 95 aldım(Çok zekiyim akıllıyıma getirmiyorum yanlış anlaşılmasın,gaz pedalıyla fren pedalını ayırt edemeyen biriyim(trafik canavarı),böyle anlaşılsın) ● Arabalarla aşkım karşılıklı sanırım, hiç trafik kazası geçirmedim, çünkü ne arabam oldu,ne de çok araba yolculuğu yaptım, arabalarla hep “bi dönemdi geçti” cinsinden bi bağım oldu, gün geldi çocuğunu uykusunda seven baba oldum... ● Çok iyi bir yayayım. ● Bir arabada en çok dürüstlüğe önem veririm, sonra ellere ve dişlere... ● Turbo sakızlardan çıkan araba kağıtlarını birikitirip araba aşığı olamazsın, daha çok araba emlak dergisi okuman lazım, öğretmenden temiz, imoblayzerli. ● Amcam galeriye götürmüştü beni,yaş gene küçük ortokula yeni geçilmiş,evde yaptığım muhabbet,”baba arabaların çoğu ekmeğini yemiş ya,çok kilometre yapmış allahıma”(benim böyle çocuğum olacak ağzına tokat vururum,”çalımın kime lan bücürüx?”derim,araba ekmeğini yemiş ne olm,çocuk böyle laf eder mi hiç? ● Arabası olana kızlar teklif ediyomuş… ● Bana gore dünyanın en iyi arabacısı şumayherdir,onu mahalleden arkadaşım sarı pipi izler, 3’lük için de raykonen ve doğrultmacı refik çekişir (gibime geliyor,bilmiyorum) ● Son 5 sene içinde araba konuşulduğu bir ortama tek bir cümleyle nüfuz eder ve oradan uzaklaşırım. “porşe değil o porş” İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir yosma geçiyor kaldırımdan; Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar. Bir şey düşüyor elinden yere; Bir gül olmalı; Yok lan değilmiş, jartiyermiş… Aysel git başımdan ben sana göre değilim Ölümüm birden olacak

● Araba aşkı, araba seksi var bi de, ıssıza çekip sonra araba seksi, bilmiyorum, olmaz öyle şey zannımca, arabayla seks?, yok ya olmaz, arabada seks var (bunu mu demek istediniz?) ● (evet.) ● Arabam yok almayı da düşünmüyorum, toplu taşıma araçlarının bünyeye daha yaratıcı olarak geri döndüğünü düşünenlerdenim, Kemal Sunal’ın atla gel şabanındaki gibi, o pis kokan torbalı amca ya da vırvır cırlayan teyzenin tınısı gibi, olmalı böyle şeyler, yaşamdan koparan bişey bence araba, nedir yani, araban olsun sosyal çevreden fıyarsın gör bak!Ekmeğini kafasının içindekilerle kazanansan Atla’ndan Gel’inden Şaban’ından kopmayacaksın. ● Düşük krediyle araba satışları var lan, bu kurban 4 aile birleşip “hayundayi”ye mi girsek nan, yok yok onun sahibi hara-kiri yaptı, bugün kendini kesen, yarın evladını, sonra senin benim gibi dar gelirliyi küçük esnafı keser... Ha bi de arabayı dandik sactan yapıyolarmış bu japon mapon, kolpaya gelmem, paramı sana kaptırmam hayundayi, şimdi sktir git gözüm görmesin seni! ● şu dünyada bir Mustafa Keser’I , bir de güzel araba çizen insanı kıskandım… ● size peyintte denediğim birkaç araba çizimimi gönderiyorum,herbiri birer sanat eseridir, telifleri keçiören 12. noterliğinden alınmıştır, orda burda görürsem donunuza kadar alır, mahkemelerde sürüm sürüm süründürürüm, diyim. o: rusçada evet? ben: da o: tibet sığırı ne ya? ben: yak... o: bu resimdeki araba ne cem ya? ben: AAAA LAMBORGİNİ DİABLO V12 BU YAAA!!!!!! o: saçmala mazda bu! ben: ass.ktiğr! çok saygılarım ile(çok ama) cem güventürk

seziyorum. Hem ben hala kulak temizleme çubuğu kullanan biriyim. Aysel git başımdan istemiyorum. Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...han duvarları Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları, Önde uzun bir kışın söndürdüğü etekler, Sonra dönen, dönerken inleyen

tekerlekler... Ellerim takılırken safra kesene Güçsüze merhametini, zalime direnişini Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini Ben senin en çok bu hayvanlığını, terliksi hayvanlığını sevdim. Cem


22


“LOVE SUN GROW” Yılmaz Başar Babür E-mali: mail: baykush_bbr@msn.com http://basharbbr.deviantart.com/


24 sıcak gündem sıcak gündem sıcak gündem sıcak gündem

ŞAŞKIN AŞIK D

Haber: Hayriye Gülle - E-mail: asparajans@gmail.com - Fotoğraf: As Parajans

Edward ve Diana’nın eski mutlu günlerinden bir kare.

Amerika’nın Indianapolis eyaletinde 31 Ağustos günü gerçekleşen olay, dehşet dolu dakikalar yaşanmasına neden oldu. Ülkenin en büyük hayvanat bahçesi olarak bilinen Nice City’de timsah bakıcısı olarak görev yapan Francesca Evangelista (25) olay günü işe gitmeyince olanlar oldu. Üç kişinin hayatını kaybettiği olaylar dizisi şöyle gelişti...

T

imsahları kıskandı Birlikteliklerinin birinci yıl dönümünde sevgilisine sürpriz yapmak isteyen Denis Faktruth (20) sabah saatlerinde elinde bir demet çiçekle hayvanat bahçesinde

görüldüğünde, kimse gelişecek talihsiz olaylar dizisini tahmin edemezdi. Ağustos ayının 30 çektiğini düşünen şaşkın aşık, sevgilisini hayvanat bahçesinde göremeyince şüphelenerek hayvanat bahçesinden çıktı ve döndüğünde yanında pompalı tüfeği vardı. Timsah kafesine yaklaşan saldırgan, sevgilisinin timsahlara kendisinden daha çok ilgi gösterdiğini iddia ederek ateş etmeye başladı. Tel örgülerden seken saçmalar 4 çocuğun yaralanmasına neden olurken, tesadüfen orada bulunan bir polis memurunun olaya müdahale etmesiyle ortalık savaş alanına döndü.


m sıcak gündem sıcak gündem sıcak gündem sıcak gündem s

DEHŞET SAÇTI M

aymunlar rehin alındı ve emektar gazeteci öldü Müdahalenin ardından maymun kafeslerinden birine giren Denis Faktruth, Jenny ve Moe isimli iki şempanzeyi rehin aldı ve maymunları kendisine siper ederek müdahale devam ederse maymunları öldüreceğini söyledi.Çetin pazarlıklar sürerken yaşanan talihsizlikler de sona ermiş değildi. Bir güvenlik görevlisine ait gaz bombasının yanlışlıkla patlaması sonucu olay yerinde bulunan ve astım hastası olduğu belirtilen 53 yaşındaki emektar gazeteci Adam Johnson ağır yaralandı. Sağlık görevlilerinin tüm müdahalelerine rağmen kurtarılamayan Johnson’un Zoo Magazine isimli yerel derginin yazarı olduğu belirtildi.

T

msahlar da boş durmadı Talihsiz olaylar bununla da bitmedi. Şaşkın aşığın açtığı ilk ateş sırasında timsah kafeslerinin kilitleri parçalandığı için serbest kalan timsahların da sahneye girmesiyle yaşanan trajedi daha da vahim bir hal aldı. Dişi timsah Diana bir ziyaretçinin kolunu ve diğerinin de bacağını parçalarken, erkek timsah Edward’ın Indianapolis SWAT timinde görev yapan K9 köpeklerinden Benito’yu canlı canlı yemesi herkesi acıya boğdu. Kafeslerinden kaçan timsahların SWAT timleri tarafından ölü olarak ele geçirildiği öğrenildi. Yaralanan ziyaretçiler ise iki gün boyunca geçirdikleri onca ameliyata rağmen 2 Eylül’de hayatlarını kaybettiler.

F

rancesca geldi ve saldırgan teslim olduYaklaşık 3 saat süren rehin alma olayı; o gün izin günü olduğu için hayvanat bahçesinde bulunmayan Francesca’nın olay yeri-

ne gelmesi ile sona erdi. Sevgilisinin yanına giderek onu sakinleştiren Francesca’nın son günlerde epeyce kilo aldığı ve bacaklarındaki selülit görünümünün daha belirgin hale geldiği de gözlerden kaçmadı.

D

enis Faktruth: “Bugünün 1 Eylül olduğunu sanıyordum!” Silahını bırakarak sevgilisine uzun ve ateşli bir öpücük konduran Denis Faktruth’un; “Sevgilisiyle yıldönümleri olan 1 Eylül’ü kutlamak için hayvanat bahçesine gittiğini ancak Ağustos ayının 31 çektiğini unuttuğu için böyle bir yanlış anlamanın meydana geldiğini” anlatarak özür dilemesinden sonra olay tatlıya bağlandı ve olay yerindeki herkesin alkış ve tezahüratları eşliğinde şaşkın aşık Faktruth, dizlerinin üstüne çökerek Francesca’ya evlenme teklif etti. Francesca ise “olur böyle şeyler sevgilim” diyerek Faktruth’u affetti ve onunla evlenmeyi kabul etti.

T

ürk asıllı polis şefinden büyük jest Saatler süren olayın gerilimi atlatıldıktan sonra şaşkın aşığın gözlerindeki parlamayı fark eden Türk asıllı polis şefi Hatice Hunt, “aşıklar arasında böyle tatsızlıklar yaşanabileceğini ve küçük kıskançlıkların aşkın tuzu biberi olduğunu” söyleyerek şaşkın aşık Denis Faktruth’u serbest bıraktı. Aldığımız bilgilere göre Hatice Hunt’un bu jesti karşısında sevince boğulan çift kelime-i şehadet getirerek müslüman oldular. Sevimli ikilinin önümüzdeki aylarda yapacakları düğünden sonra balaylarını geçirmek üzere Türkiye’ye gelecekleri de alınan bilgiler arasında.


26

ARAYI H

issettiğimizi sandığımız kırmızı yastıkların üzerinde büyük harflerle yazılı olan duyguyu bir kelime ile ifade et,yokluğunda ismini koyamadığımızınkinle aynı olsun. Erosun hayali oklarını kendine batır ki ilham versin. İnsanların uydurmacası,bahanesi ile birbirlerini tüketmekte hiç çekinmeden kullandıkları ve bu uğurda kirletilmiş olmaktan öteye geçemeyeni tanımlasın bana. Çünkü Shakespearin yazdığı,Balzacın yaşadığı ve Orhan Velinin anlatamadığı karşılıksız silüeti yaşamak istiyorum.Evet çok şey istiyorum,belkide olmayanı isteyerek saçmalıyorum.

Bizim sevginin saçmaladığını düşünmemiz, gerçekleştirilemeyen ümitlerimizden,sevgiden ne beklediğimiz ile elde ettiklerimiz arasındaki farktan doğuyor. İşte bu farkın ortaya çıkardığı boşluk, bu hayatta sığınabilecek en sonsuz haliyle yaşanılan anlarda unutmak istediğin ama kalbinden söküp atamadığımız kaybetme korkusu olarak karşımıza çıkıyor. Aşkı yanıbaşında soluyamadığımız her an, en mutlu anlarında bile o sonsuz yitirişi hep yüreğimizde taşıyoruz. Yitirişi hatırlatan yeni bir yitiriş başlamıştır artık. Derin savruluşların ardında aşk adını verdiğimiz kutsal duyguya sadık kalabilmek için kendimize karşı sadakatsiz davranıyorduk... Aldanışlardan çaresizce teslim olmuş bedenim bir gölgenin grilerine bürünmüş. Faili meçhul cinayetin ölmeyi başaramamış bir kurbanı gibi ıssız sokaklar-

Bazen yağmurlu bir günde başlıyor aşk işte. Yalnızlık daha da üşütüyor ıslak bedenimi gecenin karanlığında. Sonra birden sabah oluyor ve güneş en tepede.

da yerde sırılsıklam... Bazen yağmurlu bir günde başlıyor aşk işte. Yalnızlık daha da üşütüyor ıslak bedenimi gecenin karanlığında. Sonra birden sabah oluyor ve güneş en tepede. Kaldırımın üstünde çırılçıplak bedenim usulca uzanıyor senin uzattığın aşk kıyafetlerine. Zaten hep olduğu gibi kirli ve yırtık sanki diğerlerinden farklı olacağını bekler gibi. Mümkünse üstüme olmasını bekleme her ne kadar ihtiyacım olduğunu düşünsende.Bu yüzden kirletme beni, bırak çırılçıplak çıkıyım bu kapıdan dışarı;senin bulduğun,benimse merak ettiğim ve henüz adı konmamış olanıı bulmaya..... Ama bunu unutma ben asla vazgeçmeyeceğim arayışımdan P.Eluard bana bir şeyler fısıldasada: Kapılar tutulmuş neylersin Neylersin içerde kalmışız Yollar kesilmiş Şehir yenilmiş neylersin Açlıktır başlamış Elde silah kalmamış neylersin Neylersin karanlık bastırmış Sevişmezsin de neylersin...

Cem’in yazısında şiirine yer verdiği Paul Eluard’ın gerçek adı, Eugene Grindel’dir. Kendisi dadacı ve gerçeküstücüdür. Aynı zamanda Fransız milliyetine sahip şairimiz, verem tedavisi gördüğü sırada bir Rus kızıyla tanışıp evlenmiştir. Kendisi birinci dünya savaşında da görev almış olup, bu dehşetli savaşı Le Devoir isimli bir şiir derlemesiyle dile getirmiştir. Le Devoir Türkçe’ye “ödev” olarak çevrilebilir. Bunun yanında yazıda alıntalanan “Karartma” adlı şiir Zülfü Livaneli tarafından “Neylersin” adıyla bestelenerek aynı isimli albümde seslendirilmiştir. Ve bu şarkı, sözleri nedeniyle TRT’nin pek de hoşuna gitmemiştir. Cem, bize bu yazıyı yazarken ne yediği, ne içtiği, ne dinlediği hakkında bir bilgi vermemiş olsa da kafasının içinde bu şarkının dolandığından kuşku duymamaktayız.


7

Yazı: Cem Vurnal - E-mail: cemvurnall@hotmail.com - İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen

YIŞ


28

AŞK-i SAÇMA


E

ylülü dinleyen bir delikanlı sahafın önünden geçerken gözü takılır, gider bir kitap alır. Eski kitabı açar, papatya kurusunun olduğu sayfa... Yıllar öncesinden bir şair seslenir tüm heybetiyle. Tarih 12 Eylül’ü vuruyordur. Delikanlı bahardan kalma aşkı yüreğinde bu sese kulak verir. “Delikanlım.. İyi bak yıldızlara onları belki bir daha göremezsin Belki bir daha yıldızların ışığında kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin...” “Nazım Hikmet”

Bu gün var olan neyin nesi?” “ Ömer Hayyam” Bir kadın... Yüreğinde bahardan kalma bir aşk... Adam köşeyi dönüp giderken, kadın vazgeçiyor sevmekten. Erdem ya da kaçış... Vazgeçiyor savaşmaktan. Adam köşeyi dönüp giderken kadın çoktan şehri terk ediyor. “Bir ikindi vaktiydi.. Cesaretimi rüzgara katıp Kararımı verdim Kimse fark etmeyecekti gittiğimi Kirli bir arabanın camına “Hoş çakal şehrim” yazmasaydım....

Delikanlı kitabı kapatır ve yüzünde tebessüm belirir. Yaz bitti ve sonbahar tüm kapıları çalıverdi işte... Kiminin baharlardan kalma serüveni vardı aşıktı, vazgeçmek için vakti vardı, savaştı... Kimi vazgeçti, yüreğini aldı çekti gitti hiç dönmemek üzere. Biri vazgeçmeyi erdem saydı, biri kaçış... Her sonbahar biraz daha hüzünlendi yaşlı bilgeler. Çünkü değişen hiç bir şey yoktu. Çünkü her yağmurda yüzünün boyası biraz daha akıyordu gerçeğin. “Bu gün benim gibi sevdalı var mı? Bu gün benim gibi deli? Yerlere serilmiş yüreği kan içinde. Ben değilsem kim şu adam? Bir zamanlar vardım, ben bendim.

Sonbahar içimizdeki aşklarla, aşk acılarıyla ve muhtemel kalp kırıklıklarıyla geliyor. Hüzünlenmeye hazır mıyız? Bence hazırız, son olarak bir şiirle veda edeyim bende. AŞK-İ SAÇMALAMALAR Aşkı saçmalıyorum, Aşkı saçmalıyorsun, Aşkı saçmalıyor... Aşkı saçmalıyoruz, Aşkı saçmalıyorsunuz, Aşkı saçmalıyorlar, Aşkı saçmalarlar, Aşk saçmalıktır...

Beyrut Fatoş Yıldırım, yaratıcı drajeler arasına İlker Ayrık röportajı ile katılmıştı. Aslında kendisini AŞIK röportajında da görmek istemekteydik. Oysa Beyrut şehir dışındaydı... Beyrut, Lübnan’ın başkenti olup nüfusu bir buçuk milyonun üzerindedir. Deniz etkisinden bir parça korunan bir körfezin kıyısındadır. Beyrut, 1950 - 1970 yılları arasında Ortadoğu’nun gözbebeği idi... Fakat biz kendisini daha çok iç savaş dönemindeki şöhretinden tanırız. Savaş 1991 yılında sona erdiğinde Beyrut bir harabeye dönüşmüştü ancak bunların hiç biri Beyrut Fatoş Yıldırım’ı bağlamamaktadır.

Yazı: F. Beyrut Yıldırım - E-mail: beyrutfatosyildirim@gmail.com - İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen

MALAMALAR


30

FotoÄ&#x;raf: Utku Atalay - dramod.deviantart.com


....................! Düşüncelerinde öylece kalakalmış her şey için çok üzülüyorum. Çünkü sendeki ”düşüncenin hayat bulamamışı” dile gelseydi, “senin yüzünden adım bu” diye bağırırdı suratına. “Neden ben” derdi. Aşkını haykıramamanın sendeki karşılığı, uzuvlara sahip olsaydı eğer, bi temiz pataklardı belki de seni. “Arkadaşı değilsin, bal gibi aşıksın işte” derdi. Ve içinde bir devinim. Bir hengame. Bu iç konuşmaları artıran bir durumdur. Sen “düşüncenin hayat bulamamışı” kişiliğini yaşarken, iç konuşmalarınla kaşın gözün oynar. Ve yolda sokakta baş-

kaları tarafından “allahallah” dedirtecek dudak büzmeleri yaşarsın. Daha ileri vakalarda el kol hareketleri görülür dersem abartmış olur muyum, bilmiyorum.. :). Hayata karşı net olmak gibi bi zorundalık sıkar seni zamanla. İçinde büyür ve karışırsın hatta. Hiç bitmeyecek bir baş ağrısı gibi hissedersin aşkı. Benim anlamadığım neden aşk hissini “düşüncenin hayat bulamamışı” kişiliğinde yaşayıp,bu baş ağrısına katlanır durursun. Sevdiğin insanda olsa o senin dışında biri. Ve ne sen onun “düşüncenin hayat bulamamışı” halini bilebilirsin, ne de o, senin bu haline “bana aşık” anlamı yükleyebilir. Korktuğun şey, istediğin karşılığı bulamamak mı?. İyi de bu ne zamana kadar böyle devam edebilir ki. Gürültüsüz patırtısız sessiz sedasız öylece geçip gitsin hayat. Ve sen bu bilinmezlikle yaşamaya devam et. Hipnoz sessizliği sakın bozma.. İçinden konuş sevdiğinle. Bu mudur?.

Tuba, cennette bulnduğuna inanılan, kökü yukarıda dalları aşağıda kocaman bir ağaçtır. Fransızlar ise üzerinde pistonlar bulunan, bakırdan nefesli bir çalgıya tuba demektedir. Tuba ismine sonradan bir “ğ” eklemlenmesinin sebebi, Arapça orijinalinde “u” harfinin üzerinde bir işaret bulunması ve “u”nun uzun okunmasıdır. Tuğba Hanım Şanlı Draje Dergi ile Facebook vasıtasıyla tanışmış ve iletişime geçmiştir. Kendisi çok pozitif bir kişi olup Hanım olan ikinci ismi bazı drajelere pek eğlenceli gelmiştir. Ebeveynlerine buradan selam eder hürmetlerimizi sunarız... Dergi çalışması sürerken zaten geciktiğimiz yetmiyormuş gibi gecenin dördünde elektrikler kesildi ve gecenin sessizliğinde sahura kalkan mahalle halkının bardak tabakları nasıl kırdığına tanıklık etmek zorunda kaldık. Elektriklerin gelmesini beyhude şekilde bekledikten sonra yatan drajeler sabah uykusunu alamadan kalkıp yeniden dergiye girişse de elektrikler yine gitti... Elektrikler yeniden geldikten sonra “hadi bu kez bitirelim” denilse de Tuğba Hanım Şanlı’nın sayfa altı hazırlanırken bir kez daha elektriksiz kalmış olmamız kaderin bir cilvesi olsa gerekir. Aşık Draje maceramızın böylesine süne süne sonuna gelebilmiş olmamız bize aşkın ne mene bir şey olduğunu bir kez daha hatırlatmış ve hayatımızın geri kalanını “bekar” olarak geçirmenin daha faydalı olacağını düşünmemize sebep olmuştur. Ayrıca bizi böyle uzun bir sayfa altı metni yazmak zorunda bıraktığı için tasarımcımız ve sanat yönetmenimiz Songül’e teessüflerimizi sunmayı bir borç biliriz.

Yazı: Tuğba Hanım Şanlı -E-Mail: ulkum.tr_ths@hotmail.com

H

epimiz iki kişi yaşarız. Ve bu bedenimizin arada kaldığı anlamına gelir. Kişilerden biri “düşüncenin hayat bulmuşu”, diğeri “düşüncenin hayat bulamamışı”dır. Ve birinin gözümüze bakıp anlaşılması imkansıza yakınken, diğerinin insanın anlamlandırma doğasına uygun sözcükleri mevcut olduğu için pekala mümkündür.


52


Tiyatro Aşkı Dolu bir Mekân:

İzmir Sanat Kulesi Söyleşi ve Yazı: İlknur Seda Bendeş • E-mail: bendesilknur@gmail.com Fotoğraflar: İlknur Sera Bendeş

İzmir’den, Karşıyaka’nın güzel sokaklarından sesleniyorum size. Burada bir mekân buldum, hem sanat yapıyorlar hem küçücük bir işletme, mütevazı ve girdiğinizde size huzur veren insanlarla dolu.

D

ans ediyorlar. Yüzünden gülümseme eksik olmayan dans hocası eşliğinde, hoş bir koreografi hazırlanıyor 15 kişilik tiyatro ekibiyle. Sanat kulesi ekibi, şu anda İzmir’de profesyonel anlamda tek doğaçlama tiyatro yapan ekip. Ramazan ayı boyunca Hacivat-Karagöz, Aşuk-Maşuk, orta oyunlar, dans gösterileri ve meddahla dolu eğlenceli ekibi her akşam 21.30 da Karşıyaka çarşıda izlemek mümkün. Henüz açılmasının üzerinden bir sene geçmiş bir ekiple tanıştım fakat işlerini o kadar profesyonelce yapıyorlar ki, onlar size söylemeden bir sene olduğunu tahmin etmek gerçekten zor. 9 Eylül Üniversitesi’nde drama üzerine yüksek lisans yapan İlker’le konuştuğumuzda, kurs verdikleri çocuklar üzerinde Çoklu Zekâ Teorisi’ni kullandıklarını anlattı bize.


34

Howard Gardner tarafından 1983 yılında geliştirilen bu teknik ile çoklu zekâ kuramında 8 çeşit zekâ belirlenmiştir. Bunlar: Sözel Matematiksel (mantık) Görsel (Uzay) Müziksel (Ritmik) Bedensel (Kinestetik) Sosyal (kişilerarası) İçsel (kişiye dönük) Doğa… Çoklu zekâ testlerinde temel alınan kriterlerle çocukların hangi zekâlarına yönelik çalışmalarına karar veriliyor İzmir Sanat Kulesi’nde… Bu küçük ve samimi tiyatroda yaz dönemi programını takip etmek isteyenler olacaktır. Her Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri 21.00 da gösteriler başlıyor. Salı günü tiyatro sporu yapan Gırgır Şamata grubu, seyircisiyle ortak bir çalışma

ürünü sergiledikleri için tempo hiç düşmüyor. Bu işi yapmak için paraya değil, sahneye âşık olmak gerektiğini belirten kuruculardan Tuğba Keskin, sahne performansının muhteşem olmasını da, ekip arasındaki iletişimin ve güvenin sürekliliğine bağlıyor. Çarşamba günü Dı Makara ile buluşan izleyici, hoş bir skeç-doğaçlama gösterisi ile ağırlanıyor Sanat Kulesi’nde… Çaylar, kahveler ve bir kafede bulabileceğiniz envai çeşit ürün ile izliyorsunuz gösterinizi… Perşembe günlerine bakarsak, tiyatro sporu yapan alt grup Abur Cubur ile tanışıyoruz. Alt grup sadece lafta fakat diğer kurucularımız Ahmet Kurban ve Şahverdi Ali Eren, verdikleri dans, diksiyon, yaratıcı drama, resim, müzik gibi çeşitli eğitimlerle destekledikleri gençlerin başarılarından gurur duyuyorlar. Grup içi motivasyonu sağlamanın yollarından biri de bu tabi…


Her yaştan sanatsevere profesyonel tabanlı eğitimler vadeden İzmir Sanat Kulesi’nin ulaşım bilgileri:

1693 sok. No: 70 Karşıyaka Eshot Sokağı sonu / İZMİR Tel: 0232 368 22 39 Web: www.izmirsanatkulesi.com Facebook: www.facebook/isksm


Emre Alettin Keskin - E-mali: alettin_keskin@hotmail.com

56


38

TATLILAR VE BEN

2

1. yüzyıl toplumlarının ortak özelliği olan bireysellik, emeklilik programlarında bile boy gösterir hale gelince kimin eli kimin cebinde gibi güzel deyimlerimizi başaşağı eden benim elim benim cebimde mantığı doldurmakta sayfalarımızı. Hmmh yazık! gibi serzenişler duymaktayım! Peki ne yapmalı, insanlığımızı hatırlamak, yine düşeni kaldırır hale gelmek için? Maalesef o kadar agresifleştik ki toplum olarak, düşeni tekmeler hale geldi reflekslerimiz! İnsan farklı şeyler denemeli demeyin hemen. Bazı şeyler var ki, sahip çıkmak gerek. Ne olursa olsun, benliğimizden uzaklaşmamamız gerek. İnsan’ı sevmemiz gerek. Bir yandan da, belki de Sartre’ın dediği gibi hümanistlerdir insanlardan en çok nefret eden? İnsani değerlerin ne kadar çok farkında olursak o kadar çok nefret besleme yüzdemiz var çevremizdeki insancıklara karşı. Varmış yani! Öyle diyor sevgili düşünür. (Bulantı serisinin bir yerinde vardı bu detay. Pek bir bunalmıştım okurken. Ama düşürememiştim hani elimden de..) Gündelik hayatımızda ise pek de fazla düşünmemek gerekir. Zararlı ve yorucudur nitekim!? (Bakınız ben eskiden pek bir sık yapardım. Şimdiyse azalttım dozunu; hep detay hep detay olmuyor yani. Yüzeysellik de kolay öğrenilir iş değil. Denemelerdeyiz; ben ve birçokları desem boşa fırlatılmış bir taş olmaz herhalde?) Peki nasıl devamlılığı sağlanır gelişmelerin, olayların? Düşünmeden? Nasıl sıyrılır insan bu bireysellikten, ben-den ve yine ben-den? En savunmasız andır bu aradığım. Kişiye eblek bir gülümseme indiren, gözlere fer katandır bu örüntü. Krem şantili etimek tatlısına benzer. Çılgın bir

duygu yoğunluğudur; rahat bırakmaz suyu yatağında. Bekir Coşkun’un bahsettiği yanmaz tavadır. (En Sona Acıyı Koymuşlar, 21 Eylül 2002) İnsana her şeyi herhangi bir anda, düşünmeden ve fütursuzca yaptırabilendir. Bakalım altından ne çıkacak? kuşağımızın tarif reyonundayız yine. Tatlının adı AŞK. (Elif Şafak’ın kitabından bahsetmiyorum. Tasavvuf’a vardırmadım daha işi!) Yiyeni ise çok. Pişirmesini bilen bilmeyen herkes koşturmacasında bu telaşlı vesvesenin. İnsan garip bir mahluk zaten! Çok ama çok enteresan gerçekten bu gibi hallere istekli bir bünyemiz ve üstü defalarca kazınmış künyelerimiz olması. Hümanistliğimizden değil, vahşi doğamızdan gelir bu katkısız künye. Her boyundaki farklı fonttadır; ama aynımsıdır da bir yandan; hatta her biri kompozisyon gibi seyreder. Girer, gelişir, sonuçlanır. Hemen hemen yazılan her şarkıda, çekilen her of’ta vardır bu duygu. Empati kurdurur, kesintisiz. Çeşitleri boldur da, hikayeler benzer çoğu zaman. Yazması zaman, süresi enerji alır. Bazen de verir tabi. Mutasyondur bir nevi. Bocalar günümüz insanı bu devinimde. Çünkü bireyselliğinin sınırları zorlanır, daralır hafiften. Hikayesinin yazılması emek isteyen bu tatlıda, fedakarlık belirir diz boyu. Kafa çalışmadığından mıdır nedir, bunar insan. Bu halleri fark eden cingözler de, hemen değerlendirir bu havayı. Toplum, jenerasyonlar ve benzeri gruplar daha kolay sindirilir; sessizleştirilir. Daha ne olduğunu anlayamadan da 1984ler yaşanır mahallelerde. Hadi bağla Pınar konuyu! 21. yüzyıl insanı mı? Hümanist.

Pınar, yaz boyu yerinde durmayı başaramayıp burdan oraya, ordan şuraya, şurdan buraya gidip durmuştur. İstanbul’da mola verdiğinde Erdinç’i aradı fakat o sıra Erdinç’in hastalanacağı tutmuştu... Burada küçük bir parantez açmamız gerekirse o parantezi hemen kapamamız da gerekeceğinden parantez filan açmamak daha iyi geliyor. Can Srtre’ın suratının çok komik olduğunu düşünmekte, Erdinç de Sarter’ı günahı kadar sevmemektedir.


Yaz覺: P覺nar Karaaslan - E-mail: pnar.karaaslan@gmail.com - 襤ll羹strasyon: Birkan Can Evirgen


40

A üs m t so us Ta ra u m ca er Çı

-2 -3 -4 -5 ! ş t! ! -6 de tt -7 ve -8 en Ev 0-9 rrr . B 1 rr Ş bi n u r O

i nsa n mı b e h atır l a m a z S o n gül Ta m e r ! Yüc e l

Bu de l büyü Ta r i . Ke kle r i n z a n z a n n di le h ep Ad n edi ve C e r i n i s i a İ yo l nce ar yn s ağ h a a ır

Haezırlayan: Songül Yücel - E-mail: lugnosy@gmali.com


ğı e l fıtıi a bi b a l l d Va in m, h a o l a c a ça b u k çe k ya a a v i rg e n Ca n E

Ev kı vet Oğ mıld tt ka uz a m çe dr a b ay Ut ki n aj i i b ın . k a . yid u n ir Çı ha da di m

Ca U tkn n sık per a n b ı tu t beğ sp e k i tür asın İl k e n m i tifi lü n u r yo o S. o o ! Ben deş

A AŞ Y Y Y D N İV I K Y B N EE A N M U ur E I, N L ca A M R n İ? Be nd eş

G ÇE ÜL R - Ü A UM Kİ MS .O M -Y E ğu ! O Yİ O N z Be nd eş

A şk tü ım n m un ü h o a a a m diy tır ğa e lıy cın or ıd s a n am a .


42

GİDERKEN... Yazı: Hande Polat - E-mail: punctum_saliens@windowslive.com - İllüstrasyon: Hayalcan İncesağır

G

önülsüzce yarı açık bırakılmış bir kapıdan içeri girilen bir dehlizdir hayatımız. İrademizde olmadan bize bahşedilen birkaç

on yıllık gün tüketimi. İstemeden doğduğumuz gibi istemeden ölüyoruz. Ve birileri giriyor hayatımıza, birileri çıkarken. Bunlarda bile tam olarak kararı biz veremiyoruz. Kimi bedenini kimi sigarasını sunuyor bize, resmi dosya arasında verilen para ehemmiyetiyle. Her gidenden bir şeyler kalıyor ya da her giden bir şey götürüyor paradoksunda kan kaybediyoruz. Kimsesiz yaşamak zor mu bilinmez ve herkesle yaşamak yoruyor. Yanında sıçtığın, kustuğun, sarhoş olup oraya buraya tükürdüğün adam ya da kadın sonradan toplumun bir neferi oluyor kişinin zorlu savaşımında. Düşünmeden yaşamanın aslında şahane olduğunun farkına varıyorsun. İt gibi üşümenin ya da ne bileyim kedi gibi kin beslemenin cazibesinde kendi varoluşunu sorguluyorsun. Ama dedik ya şu satırları yazmaya harcadığım birkaç dakika bile ne zaman sonlanacağını bilemediğin yaşamından kaçıp gidiyor umarsızca. Birileri giderken hayallerini de götürüyor. Sonra gelenler yitirdiği ‘hayal beklentileri’ ile kapında beliriyor. Ve yine senin elinde olmadan damarlarından beynine nüfuz ediyor. İstemeden olan her şey canımı yakıyor. Kusma sonrası boğazda takılan erik tanesi kadar tıkayıcı, burnunla dudağında kalan pis koku kadar acı. Acıyı somutlaştırarak daha da doyumsuzlaştırıyorsun. Hani şu istemeden canına yapışan acıyı. İstemeden bir şeyleri isteyene kadar mücadele veriyorsun, istemeden istediğini kaybedene kadar.


Emre Alettin Keskin - E-mali: alettin_keskin@hotmail.com


Emre Alettin Keskin - E-mali: alettin_keskin@hotmail.com

44

“İKİ GÜN GÖKYÜZÜ Gİ


İBİ DEĞİLDİ GÖKYÜZÜ”


46

BALIKLARLA GELEN ROMANTİZM... Yazı: Serli Gazer - E-mail: serligazer@gmail.com - İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen

B

enim bir akvaryumum var. Yaklaşık 1 yıl önce sevgilimle birlikte kurduk. İçine de iki tane mavi yunus attık. Birinin adı Flip, diğerinin Per. Yani birleştirince Flipper... Ve bugün... Benim yunuslardan biri hamile kaldı! Tam 50 tane yavruları oldu. Mecburen anne yunusu, ağzında yavrularla birlikte, doğurana kadar farklı bir yere aldık. Bunun neresi mi aşkla ilgili? Durun anlatıyorum… Anne yunus, yavrularını ağzında taşıyor. Arada bir bırakıyor; dışarı çıkıyorlar. Ama akvaryuma biri yaklaştığında -onun için tehlike anı oluyor- hepsini ağzının içine geri topluyor. Görmeniz gerek! İnanılmaz bir şey. Ben de sevgilime, annelerinin tehlike hissettiğinde yavruları tekrar ağzının içine topladı-

ğını, en güvenli yerin gerçekten de orası olduğunu anlatırken, ondan bir cevap aldım. “Tehlike anında sen de benim ağzımın içine girersin...” Ben romantizmi pek seven bir kız değilim. Mum ışığında saatlerce oturup, gözlerimizin içine bakalım, yağmurun altında ele ele tutuşup yürüyelim falan hiç bana göre değil. Hele sevgilime göre hiç değil! Yapmacık bulurum. Daha zeki, sadece ikimize özel hususlara bayılırım. Peki sorarım size... Bir adamın güllerle kapınıza gelmesi mi daha güzeldir? Yoksa onun ağzından böyle bir şey duymak mı? Benim için asıl romantizm bu! E ben şimdi bu adama aşık olmayayım da ne yapayım!? Bir “Draje kızı” olarak, bana Aşık Draje diyebilirsiniz!

Jartiyer: “Oh bebeğim okşa beni!” Terliksi hayvan: Sıpalarını terlikle kovalayıp, yine aynı suç aletiyle deli gibi pataklayan bir anne türüdür. Safra kesesi: Bir nevi çöp tenekesidir, düzenli boşaltmak gerekir! Kulak temizleme çubuğu: “Kulak orgazmına yarayan

kulak dildo’lari çok afedersiniz” Ekşisözlük’ten alınmıştır. Tüm bu kelimelerden ne mi çıkartıyorum?! Anneniz sizi jartiyer giyinmiş halde elinizde bir kulak çubuğuyla yakalarsa, terlikle kovalayabilir! Siz de korkudan safra kesenizdeki çişleri altınıza kaçırabilirsiniz!


Okuması artık basit, fekat göze hâlâ faidelidir! Bu alana reklam vermek için: info@drajedergi.com


48

ÇAP


PULCU HATUN Şiir: Mehmet Atakan Foço - E-mail: atakanfoca@gmail.com İllüstrasyon: Birkan Can Evirgen

bayan.. siz hiç papatyalardan yaptığı taçla sokakta koşturan bir çocuk gördünüz mü? siz hiç kirlenmemiş sözcükleri ağzınıza aldınız mı bayan? cesaret edemediği kimsenin kullanmaya. elbise kıvrımlarınızda sörf yapmayı denediniz mi mesela? onları düzeltmek yerine. kırmızı topuklu ayakkabılarınızı ayağınızdan hiç çıkardınız mı sahi bayan? yakışını hissettiniz mi toprağın parmaklarınızı? siz hiç kirazları kulak ardı edip küpe yaptınız mı kendinize bayan? tarif edilemez mutluluklar deryasında dolandınız mı yalınayak? ters yüz edebildiniz mi alışkanlıklarınızı? aynanın karşısına geçip tükürebildiniz mi suratınıza? peki siz hiç sokak çocuklarını dört ayaklılardan ayırma zahmetine girdiniz mi zihninizle? çabaladınız mı at gözlüklerinizden kurtulmaya? siz hiç ölü bir adamın suratına bakabildiniz mi tiksinmeden? kendinize yakıştıramadığınız ciddiyetsizliği bir de onun suratında gördünüz mü? sahi bayan sizi buralara sürüyen ne? bir parça rüzgar belki, belki bulutları izlemenin verdiği dayanılmaz haz, ama burada olduğunuzun farkına varmalısınız artık bayan buradasınız ve kırmızı topuklu ayakkabılarınızı sokak çocukları sizden çoktan çaldı..


Çıkan kısmın özeti: Ölü derilerinizden kurtulup cilalı, mis gibi, yepyeni bir deriye sahip olmak, gerçeklikle ilişkinizi diri tutan bir kurtarıcı olsa gerek. Cümleler birbirine bağlanabilir gibi gelmiyorsa Chuck Palahniuk, Ursula K. LeGuin, Mehmet Açar filan enternasyonal marşını söyleyecekmiş gibi hissediyorum. Orasında burasında pireler hoplatarak bize nanik çeken sevgili sivrisineklerimiz size selam söylediler ve rakı sofrasına çağırdılar. Orada da bir adam intihar mektubunu yazarken kapı çalınır ve sırf Özge duvarlarını renklendirsin diye onun adına üzülürüm o kadar. On bir senede küçükler büyüyünce, bizim sınıftaki kızlar karanlık tuvaletlere girmek ürkütücü olduğundan altına koyverir… Bu kâbusun her gece görülmesi beni garip bir şekilde mutlu ediyor. Fakat susuzluktan ağzı köpür köpür olmuş deve, anne babası yatana kadar ne yapacağını bilir. Yine de dış görünüşe çoğu insan çok önem verir. Sonbahar boyunca hafif atıştıran yağmurun altında topluca şeftali yiyen çocukluğumu çok derinlere çektiler oooohhh... Şaka yapmıyorum. Dondurma yemeye çıkan aile eşraflarının çocuklarını, “hay ben sizin kurum ve kuruluşunuzun” diyerek geceleri yatakta sigara içenlere gönderiyorum… 6 Haziran 2009 tarihinde elma şekerleri vardı bakkalların ve kimse bisikletinin çalınmasından endişe etmiyor. Kabataş’tan bindiğimiz vapur önce Kadıköy’e uğruyor ve sonra mantık dizgesinde bozuluma ve suçluluk duygusu kaybına yol açıyor. Muhabbet keyifli ve çay güzel olunca poposunu yıkayan ender ırklardan nefret ederim ama yiğidi öldür hakkını yeme. Onlar yirmi dört saat İngiliz bayanları nasıl memnun etsek diye kafa yoruyorlar. Beta karoten içeren ve antioksidan özelliği gösteren Steve Gerard Gerard sabah beni aradı. Yerden kalkıp da kendime gelene kadar açtım telefonu. Bunun yanında kalp hastası değilsek, tüm rezilliklerimizle barışık halde çantaları elimize alıp, İlker Ayrık’ı düelloya davet etmesinden korkuyoruz... Sanırım YAZLIK tatilde Sıcaktan bunalmış Tamer Abi’ye Ö��retmen Mürsel yazıyor.


Aşık Draje || Draje Dergi