Page 1

AĞUSTOS-EKİM 2017

ÖZEL DOSYA:

GİRİŞİMCİLİK KULÜBÜ MİŞEL TAGAN EĞİTİM BURSU VE ANMA GECESİ TÜRKİYE FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ’NDEN

EĞİTİME TAM DESTEK

Mişel Tagan’ı sonsuzluğa uğurladık

GRENFELL HOPE PROJECT YARDIM ELİNİ UZATIYOR


Saygı ve özlemle anıyoruz… 1881 - 1938


BASKAN’DAN Saint-Joseph Camiasının Değerli Üyeleri, Quartier’nin son sayısının ardından girdiğimiz yaz döneminin keyifli ve dinlendirici geçmiş olduğunu ümit ediyorum. Okulumuza uzun yıllar hizmette bulunan, kalbimizde çok özel bir yere sahip öğretmenimiz Mişel Tagan’ı kısa süre önce kaybetmek hepimizi derinden sarstı. Sevgili ailesine sabır, camiamıza baş sağlığı diliyorum. Kendisi adına bir anma gecesi hazırlamakta, adını yaşatmak üzere çeşitli önerilerimizi bu gecede size sunmayı planlamaktayız. Bu özel günde sizinle birlikte olabilmeyi dileriz. Genç, dinamik ve sorumluluk sahibi bir yönetim kuruluna sahip olmanın avantajlarını yaz döneminde yaşadık. Tüm toplantılarımızı neredeyse eksiksiz bir şekilde gerçekleştirerek önemli projeleri hayata geçirme imkanı bulduk. Yönetim kurulu üyelerimize ve farklı uzmanlık alanlarında önemli katkılarda bulunan “yönetim kurulu destek ekibimize” çok teşekkür ederim. Öneri ve görüşler sunarak aramıza katılan üyelerimiz bu alanlarda sorumluluk alarak önemli katkılarda bulunmakta. Diliyorum ki gelecek dönemde bu motivasyonumuzu koruyarak Saint-Joseph’liler Derneği’nin başarılı çizgisini daha yukarılara taşıyabileceğiz.

GÜRAY KARACAR ’90 SAINT-JOSEPH’LİLER DERNEĞİ YÖNETİM KURULU BAŞKANI

İş hayatına atılırken yaşamış olduğumuz zorlukları yeni mezunlar tatmasın arzusundayız. Bu amaçla “Jeunes Entrepreneurs de Saint-Joseph” Eylül 2017 itibarı ile faaliyetlerine başladı. Derginin ilerleyen sayfalarında detaylarını bulabileceğiniz kulüp, Genç Başarı Vakfı ve Yenibir Lider kuruluşları işbirliğinde, öğrencilerimizi girişimcilik atmosferinin bir üyesi haline getirmeyi ve bu konuda gerekli donanımı sağlamayı amaçlıyor. Bu vesile ile yakın işbirliği ve yapıcı yaklaşımı nedeniyle okul müdürümüz Mr. Paul George’a teşekkürü bir borç biliyorum. Dernek faaliyetlerinin etkin bir şekilde yürütülmesinde üye aidatları önem taşımakta. Bu tutarların toplanmasında mesailerinin önemli bir bölümünü kullanmak durumunda kalan ofis çalışanlarımıza destek olmanızı rica ediyoruz. Bu noktada hatırlatmak isterim ki Saint-Joseph’liler Derneği üyeliği Moda’da bulunan sosyal tesislerin kullanımının ötesinde bir güç ve değerdir. Teknolojinin tüm imkanlarını kullanarak dernek üyelerimizi her ortamda bir arada tutmak temel amacımız. Dolayısıyla yurt dışında da olsanız, profesyonel hayatınız size fazla zaman da bırakmasa lütfen derneğimizin bir üyesi olarak güç almaya, güç vermeye devam ediniz. Amacımız cüzi yönetim giderlerinden arttırdığımız her lirayı eğitim hayatlarına katkı sağlamak amacıyla eğitim bursu olarak kurumumuza döndürmek. Yapılan değişiklik ile oluşturduğumuz burs fonunu okulumuza sunarak, okul yönetimimizin yönergesi ile bu kaynağı en etkin şekilde kullanmayı amaçladık. İnternet sitemizde yer alan banka hesabına basit bir işlemle yapacağınız düzenli bağışlar da bu çalışmaya güç katacaktır. 2017-2018 döneminin Saint-Joseph ve SAJEV eğitim kurumları için yeni başarılara vesile olmasını diler, camiamızda dayanışmanın, sevgi ve saygının en üst düzeye çıkmasına yönelik çalışmalarımızda bize olan desteğinizin devamını ümit ederim. Sevgi ve saygılarımla,

1


OKUL’DAN Bir Efsane: Mişel Tagan “Gurur Kaynaklarım” yazı dizisine zorunlu bir ara vermeliyim. Son derece saygı duyduğum, kendime örnek aldığım bir avuç insandan biri olan değerli hocam Mişel Tagan’ı 31 Ağustos 2017’de kaybettik. Işıklar içinde, huzurla uyuyun sevgili hocam! Emekliliğe ayrılacağı 2014 yılında kendisine sürpriz olarak hazırladığımız ve eski öğrencilerinin yazılarını içeren deftere yazdığım yazıyı sizlerle de paylaşmak istedim. Mişel Tagan. Bu ismi ilk duyduğumuzda diğer öğrenciler gibi, 1975 girişli bizler de sırtımızda bir ürperti hissettik. “Laf salatası yapmayın, yutmaz”, “Edebiyatı boşuna ezberlemeyin, fikirlerinizi mantıklı biçimde açıklayamazsanız not almanız zor” biz pötilerin ağabeylerimizden duyduğumuz ve ürpertimizi katbekat artıran cümlelerdi. Pekiyi bir yolu yok muydu Tagan’da okumamanın? Yoktu. Herkes mutlaka Tagan’ın tornasından geçecekti. Bu ruh sıkıntısı Mişel Tagan sınıfa girip dersini anlatmaya başlayıncaya kadar sürdü. Hoca tez diyordu, antitez diyordu, bir soruya en ince ayrıntısına kadar cevap vermeden diğer soruya geçmiyordu. Dersi son dakikasına kadar kullanıyor, çeşitli kavramları birbirine oklarla bağlayarak tahtayı birkaç kez dolduruyordu. Öğretim yılının sonuna geldiğimizde sınıfın büyük bir kısmı “Keşke seneye de Tagan’ın sınıfına düşsek” demeye başladı: Efsane gerçekleşmişti!

ENDER ÜSTÜNGEL ’83 İSTANBUL ÖZEL SAINT-JOSEPH FRANSIZ LISESI TÜRK MÜDÜR BAŞYARDIMCISI

Değerli Hocam, Fransızcamı size borçlu olduğumu benim ağzımdan çeşitli vesilerlerle zaten defalarca duydunuz. Karşıdakini iyi dinlemeyi, düzen öyle gerektirse bile boyun eğmemeyi ve kimseye zarar ziyan vermeden pasif direnişte bulunmayı, dürüst olmanın getirdiği konforu, karşıdakinin bir kusuru varsa bunu kibarca ve kırmadan hissettirmeyi de sizden öğrendim. Önceleri farkına varmasam da şimdi oturup düşündüğümde el yazısı yazarken “g” harfini tersten bağlamamın size özenmenin bir dışavurumu olduğunu net biçimde görüyorum. Bir cümlenizle karşınızdakinde ani bir aydınlanma yaratırken, başka bir cümlenizle “Yahu ben bunca zamanı boşa mı harcamışım?” diye saatlerce düşünmeye itebildiniz. “Her seçim bir vazgeçiştir” sözünüzle beni alıp çok uzaklara götürdünüz. “Her seçim bir vazgeçiştir.” Bu ne derin bir sözdür! Bu sözü sizden duyduğum andan itibaren düşünmekten kendimi alamıyorum. İmbiğinizden geçmiş ve hayatı özetleyen bu enfes sözünüz bana her zaman rehber oldu. “Ben de Tagan’da okudum” demekten her zaman gurur duydum ve meslektaş olarak sizinle birlikte çalışmaktan inanılmaz bir keyif aldım. Işığınızdan uzun bir süre daha yararlanabilmek dileğiyle ellerinizden öpüyorum. Saygılarımla,

2


VAKIF’TAN Sevgili Saint-Joseph’liler, Saint-Joseph Lisesi Eğitim Vakfı (SAJEV) Özel Küçük Prens Okulları’nda 20. öğretim yılı başladı. Saint-Joseph’in verdiği eğitimle düşünmeyi öğrenenler çok iyi bilirler ki bu camianın içinde yetişmek önemli bir ayrıcalıktır. Bizler de SAJEV olarak Küçük Prens Okulları’nda aynı yaklaşımı öğrenmiş ve benimsemiş öğrenciler yetiştirmek amacıyla yola devam ediyoruz. Okullarımızda öğrenim gören sevgili öğrencilerimiz bu yıl da yeni bilgilerle donanacak, paylaşmanın ve başarmanın tadına varacak, eğlenceli zaman geçirerek güzel anılar biriktirecek; en önemlisi özgür düşünceli çağdaş bireyler olma yolunda adımlar atacaklar. Değerli eğitimcilerimiz de öğrencilerimizle sevgi dolu, güvenli bir ortamda büyük başarılar elde etmek için çok çalışacak ve okulumuzun seçkin öğretim kurumları arasında aldığı yeri daha üst sıralara taşımak için uğraş verecekler. En büyük mutluluğumuz öğrencilerimizin bu öğretim yılını da sağlıklı ve başarılı tamamladıklarını görmek olacaktır.

MEHMET ÖZDENIZ ’68 Kurucu Temsilcisi ve SAJEV Yön. Kur. Üyesi

Kabul etmeliyiz ki Atatürk ilke ve devrimlerinin ışığında Cumhuriyete bağlı gençler yetiştiren Okullarımız; çocuklarımızı, gençlerimizi sadece çağın gerektirdiği bilgi ve donanımla yetiştirmiyor, onlara insan olmanın gereklerini benimsetmeyi de amaç ediniyor, onlara “yürek gözüyle” bakmayı öğretiyor. En önemli hedefimiz, yarınımızı, ülkemizi emanet edeceğimiz gençlerimizi en az iki yabancı dille donatılmış, doğruyu yanlıştan ayırt edebilen, kendisine olan saygısından vazgeçmeyen, görev ve sorumluluk bilinci taşıyan, kendini yenileyebilen ve devamlı öğrenen, teknolojik gelişmeye inanan nesillerin gelmesine katkıda bulunarak fikri ve vicdanı hür bireyler yetiştirmek. Bugünden sonra da SAJEV Özel Küçük Prens Okulları’nın amacı, “anaokulundan üniversiteye kadar” verdiği eğitimiyle, dünyaya Küçük Prens gözleriyle ve geleceğe güvenle bakan gençler yetiştirmeye devam ederek, görev ve sorumluluk bilinci taşıyan örnek öğrencilerin ülkemizin ve dünyanın en önemli üniversitelerinde eğitimlerini devam ettirmelerinin gururunu yaşamaktır. 2016-2017 öğrenim yılında ekiplerin elde ettiği sportif başarılarda önceki yıllara göre izlenen gelişme, elde edilen diğer bireysel sonuçlar, Okullarımızı temsilen proje ekiplerimizin katıldığı yarışmalarda alınan başarılı sonuçlar, ileriye ümitle bakmamızı sağlıyor. Siz bütün Saint-Joseph’lilerin SAJEV Özel Küçük Prens Okulları’nı ziyaret etmenizi, varlığınız ve önerileriniz ile bizlere destek olmanızı bekliyoruz. Sevgi ve saygılarımla,

3


IÇINDEKILER 5 Haberler 8 Haber

TÜRKİYE FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ’NDEN EĞİTİME TAM DESTEK

10 Haber

Saint-Joseph’liler Derneği adına imtiyaz sahibi: GÜRAY KARACAR

İZMİR FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ’NDE HER AN HER ŞEY OLABİLİR

12 Haber

TÜRK-FRANSIZ TİCARET DERNEĞİ’Nİ TERCİH ETMENİZ İÇİN 10 NEDEN

14 Makale

Sorumlu Müdür ZEYNEP DOĞRUSÖZ

16

e.posta: dernek@sjd.org.tr Dr. Esat Işık Cad. No 66/24 34710 İstanbul Tel: (0216) 450 54 84 - (0216) 346 56 39 Fax: (0216) 336 03 54

GRENFELL HOPE PROJECT YARDIM ELİNİ UZATIYOR

16 Özel Dosya

İŞ HAYATI İLE KEYİFLİ BİR TANIŞMA SAINT-JOSEPH GENÇ GİRİŞİMCİLER KULÜBÜ KURULDU

www.sjd.org.tr

20 İz Bırakanlar

EFSANE HOCAMIZ MİŞEL TAGAN’I SONSUZLUĞA UĞURLADIK

www.raklet.com/sjdernek

26 Röportaj

20

OKAN TANŞU’DAN DİJİTAL DÜNYAYA FARKLI BİR BAKIŞ “DIGICRIMINATION, BUNLAR İYİ GÜNLERİMİZ”

28 Röportaj

Saint-Joseph’liler Derneği için banka hesabı: SAINT-JOSEPH’LİLER DERNEĞİ (DERNEK HESABI) TURKISHBANK MODA ŞUBE IBAN : TR59 0009 6000 0008 4000 0749 54 Saint-Joseph’liler Derneği Burs Bağış Fonu: IBAN : TR83 0009 6000 0008 4000 0795 66

“BAŞARI KADAR HAYAL KIRIKLIKLARI DA YAŞADIM”

Yayına Hazırlayanlar ORIGAMI MEDYA

29 Ekonomi

sjdernek

TÜRK LİRASI VARLIKLARIN PARASAL SIKILAŞMA İLE SINAVI

30 Hukuk

REKABET, SANAYİ POLİTİKALARI VE İNOVASYON İLİŞKİSİ ÜZERİNE

32 Röportaj

ÖLÜMÜN KIYISINDAN YAŞAMA DÖNMEM ŞİKE GİBİ BİR ŞEYDİ

42

34 Röportaj

Sorumlu Yazı İşleri Müdürü TUGAY SOYKAN (tugaysoykan@origamimedya.com)

16

VEGA’NIN SAINT-JOSEPH’LİSİ TUĞRUL AKYÜZ

Görsel Yönetmen MURAT CERİT

36 Anı

Yayın Adresi Mecidiyeköy Mah. Atakan Sok. No: 6/7 Şişli / İstanbul T: +90 212 252 87 76 - 77 F: +90 212 211 40 70 www.origamimedya.com

SAINT-JOSEPH’Lİ YILLAR #1 OKULDA İLK GECE

38 Lezzetli Hikayeler

GELENEKSEL VE DENEYSEL LEZZETLERİ BULUŞTURAN; NICOLE

40 Teknoloji

Baskı ve Cilt APA Uniprint Uniprint Basım Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ömerli Köyü, Hadımköy - İstanbul Caddesi, No: 159 34555 / İstanbul T: +90 212 798 28 40 pbx www.apa.com.tr

CEYD-A İLE HAYAT ÇOK KOLAY

42 Keşif

LA BOCA, FUTBOL VE TANGO ATEŞİ

47

44 Tarih

İÇİNE KAPANIK BİR BALIKÇI ADASI BURGAZADA

46 Frengistan’dan

Bu dergideki yazılar ve görsel malzemeler elektronik ya da basılı ortamda izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

BELCASTEL ŞATOSU

47 Bunları biliyor muydunuz?

Editör ULAŞ ATAY (ulas@origamimedya.com)

ZERDÜŞTLÜK BUGÜN HÂLÂ YAŞIYOR MU?

48 Bulmaca

REKLAM TARİFESİ YER

1 sayı

Yıllık (3 sayı)

İÇ TAM SAYFA

1.500 TL

3.750 TL

ÖN KAPAK İÇİ / ARKA KAPAK İÇİ

4.000 TL

10.000 TL

ARKA KAPAK

6.000 TL

15.000 TL


HABERLER

87 MEZUNLARI FETHIYE’DE BIR ARAYA GELDI

87

mezunları, mezuniyetlerinin 30’uncu yılında Fethiye’de bir araya geldi. 7-8 Ekim tarihlerinde gerçekleştirilen buluşmada 30’un üzerinde eski dost son derece keyifli zaman geçirdi. Buluşmaya Fransa’dan, ABD’den de katılımın olması, Saint-Joseph’in, mezunlarının hayatında ne kadar önemli bir rol oynadığını bir kez daha gösterdi. Dış görünüm değişse de içlerindeki çocuk hiç değişmeyen 87’liler, buluşmanın sonunda daha sık bir araya gelme kararı aldı.

91

mezunları Kanada’da yaşayan sınıf arkadaşları Burak Belgen’in İstanbul’a gelmesi vesilesi ile 12 Ekim Perşembe akşamı bir araya geldi.

85-86 MEZUNLARINDAN…

Sevgili Saint-Joseph’liler, Eminim hepinizin kendi dönemine ait birbirinden farklı, ilginç hikayeleri vardır. Ben sizinle benim hikayelerimden birini paylaşacağım… 85 mezunları henüz 9eme de okurken eşi benzeri görülmemiş sayıda arkadaşımız sınıfta kalmıştı. Tam sayıyı bilemiyorum ama 20’ye yakın diyebiliriz. Ertesi sene bu arkadaşlar şimdiki 86 mezunlarına karıştı, kaynaştı. Ben 7eme de kalmayı becermiş olduğumdan, bu entegrasyonu daha önce sağlamıştım. Bu köprü sayesinde 85 ve 86 sınıfları sanki tek bir dönemmiş gibi oldu. Toplantılarda kimin hangi dönem olduğunu karıştırıp sorduğumuz dahi sıkça oluyor. Biz birbirimizi çok sevdik, bağımızı hiç koparmadık, hep görüştük. Ancak geçen yıllar içinde ortak acılarımız da oldu. Bazı arkadaşlarımızı birer birer kaybettik. Hepsini kalplerimizde yaşatmaya çalıştık. Her buluşmamızda hep beraber ayağa kalkıp kaybettiğimiz arkadaşlarımızın isimlerini yüksek sesle telaffuz ettik. Böylece isimlerinin evrende yankılanmasını sağladık. Elden başka bir şey gelmiyordu… Gerçekten yapabileceğimiz başka bir şey yok muydu? İçimizden biri çıkıp:

“Neden kaybettiklerimizin adına bir burs vermiyoruz ki?” diye soruverdi. Olabilir mi? Yapabilir miyiz? diyerek bir el attık hep beraber. Sonuçta ciddi bir maddi güç oluşturduk. Kimimiz (ben dahil) ayda 50-100 lira koydu, kimimiz 500 lira koydu ve biz, 85-86’lılar, sadece bu yıl üç Saint-Joseph

5

öğrencisine omuz olurken, İzi Erbeş, Fuat Eren, Turan Evren, Kerim Günver, Vedat Sabah, Murat Türün, Bülent Çamlıca’nın isimlerini dört bir yanda gönüllerde çınlattık. Biz bu yaptığımızı çok beğeniyoruz… Dr. Ufuk Akyol ’86


ADVERTORIAL

RAKLET’TE BİR ARAYA GELELİM 2015 yılında sivil toplum kuruluşlarının iş yüklerini azaltma, gelirlerini artırıp projelerine odaklanmalarını sağlama hedefiyle yola çıkan Raklet, kurum yöneticilerine olduğu kadar üyelere de birçok kolaylık sağlıyor.

2016

yılında önce Microsoft ve daha sonra Techstars’tan yatırım alarak global bir platform halinde gelen Raklet, bugün itibarıyla dünya genelinde 1.850’den fazla kurum tarafından kullanılıyor. Saint-Joseph’liler Derneği de 2015 yılından bu yana üyeleriyle iletişimini sürdürmek, üyeleri arasındaki etkileşim ve dayanışmayı artırmak ve aidat-bağış süreçlerini üyeleri için kolaylaştırmak amacıyla Raklet kullanan kurumlar arasında. Saint-Joseph’liler Derneği’ne neden mi üye olmalısınız? ÜYELERE ÖZEL SOSYAL AĞDA KURUMUNUZLA ILGILI EN GÜNCEL DUYURULARI TAKIP EDIN Raklet üyelere özel bir sosyal ağ sunar. Sisteme giriş yaptığınızda buradan kurumuzla ilgili en güncel haber ve duyuruları takip edebilirsiniz. PROFILINIZI KOLAYCA GÜNCELLEYEREK KURUMUNUZUN SIZINLE ILETIŞIMINI SÜRDÜRMESINE IMKAN TANIYIN Adres, telefon, e-mail ya da iş değişikliği durumunda sisteme girerek profilinizi kolayca güncelleyebilirsiniz. Böylece kurumunuzla iletişiminiz kopmadan sağlıklı bir şekilde devam eder. AIDAT ÖDEMELERINIZI HAVALEYLE UĞRAŞMADAN TEK TIKLA GERÇEKLEŞTIRIN Aidat ödemelerinizi takip etmekte zorlanıyor musunuz? Aidat ödeme zamanınız geldiğinde banka hesabına havale yapma gibi süreçlerle uğraşmadan tek tıkla ödeme yapabilirsiniz. Tek yapmanız gereken ödemeniz gereken tutarı görebileceğiniz

e-postanın içerisindeki ödeme butonuna tıklamak. Dilerseniz otomatik ödeme talimatı vermeniz de mümkün. Ödeme geçmişinize sisteme girerek dilediğiniz zaman ulaşabilirsiniz. KURUMUNUZU DESTEKLERINIZLE GÜÇLENDIRIN Sisteme girdiğinizde kurumunuz tarafından düzenlenen bağış kampanyalarını takip edebilmeniz ve kredi kartınızla istediğiniz tutarda bağış yapabilmeniz mümkün. Dilerseniz düzenli bağış talimatı da verebilirsiniz. ÜYELERE ÖZEL SOSYAL AĞ ÖZELLIĞI SAYESINDE DIĞER MEZUNLARLA KOLAYCA ILETIŞIME GEÇIN Raklet’in üyelere özel sosyal ağ özelliği sayesinde diğer üyeleri şehir, meslek, okullarına göre filtreleyerek ya da özel bir kişiyi arayarak kendileriyle platform üzerinden dileğiniz gibi iletişim kurabilirsiniz. İŞ ILANLARI VE SUNULAN HIZMETLERLE DAYANIŞMAYA ORTAK OLUN Platformda iş ilanları ya da diğer dernek üyelerine sunmak istediğiniz bir hizmet varsa bunu yayınlayıp diğer üyelerin ilanlarını takip edebilir; dernek üyeleri arasındaki dayanışmaya ortak olabilirsiniz.

6

KURUMUNUZUN DÜZENLEDIĞI ETKINLIKLERI TAKIP EDIN, KOLAYCA BILET ALIN YA DA REZERVASYON YAPTIRIN Platform üzerinden kurumunuzun düzenleyeceği tüm etkinlikleri takip etmeniz mümkün. Etkinliklere kolayca rezervasyon yaptırabilir, ücretli etkinlikler söz konusu olduğunda biletlerinizi doğrudan platform üzerinden satın alabilirsiniz. GÜVENLIK Raklet, endüstriyel güvenlik standartlarına göre geliştirilmiş bir platformdur ve verilerinizin korunması için sıkı politikalar izler. GIZLILIK Raklet, verilerinizin gizliliğinin korunması sorumluluğunu üstlenir ve bunları üçüncü kişilerle asla paylaşmaz. Saint-Joseph’liler Derneği Raklet hesabını kullanabilmek için tek yapmanız gereken aşağıdaki QR kodunu okutmak ve e-mail adresinizle bir kullanıcı şifresi oluşturmak. Sosyal medya hesaplarınız aracılığıyla da giriş yapabilmeniz de mümkün. Henüz Derneğe üye değil misiniz? Üyelik başvurunuzu da yine aynı sayfadan yapabilirsiniz.


HABER

Türkiye Fransız Kültür Merkezi

TÜRKİYE FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ’NDEN

EĞİTİME TAM DESTEK Tüm dünyada 200’den fazla kültür kurumunun bir parçası olan Türkiye Fransız Kültür Merkezi, Fransız dili ve kültürünü tüm çeşitliliğiyle keşfetmek isteyenlere, Fransa’daki araştırma ve yenilikler hakkında bilgi edinmek ya da üniversite eğitimini Fransa’da sürdürmeyi planlayanlara rehberlik etmeye devam ediyor.

İ

stanbul’da açılan ilk Fransız Kültür Merkezi kültür ve eğitim alanlarında iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirme amacıyla 1940 yılında Konsolosluk binası içinde açılmıştır. 1952 yılında Fransa-Türkiye arasında imzalanan kültürel anlaşmayı 1952’de Ankara ve 1955’te İzmir’de Fransız Kültür merkezlerinin açılması izledi. 2011 yılında bu üç merkez Türkiye Fransız Kültür Merkezi adını alarak Fransa Büyükelçiliği himayesinde ve Paris’te bulunan Institut Français ortaklığı ile faaliyet göstermeye başladı. Türkiye Fransız Kültür Merkezi, kültür-sanat etkinlikleri ve Türk üniversiteleri ile iş birliği içerisinde sunduğu çeşitli hizmetler ile iki ülke arasındaki ilişkilerin zenginleşmesine katkıda bulunuyor. Fransız Kültür Merkezi bünyesinde yer alan Campus

France büroları da Fransa’da yüksek öğrenim görmek isteyen Türk öğrencilere hizmet veriyor. Fransızca öğretimi ve Fransızcanın yaygınlaştırılması, eğitim ve üniversite alanında işbirliği, kütüphaneler ve farklı disiplinlerde kültür-sanat etkinliklerinden oluşan geniş bir faaliyet alanı olan merkez ayrıca online Fransızca kursları ve dijital kütüphane gibi hizmetler de sunuyor. Türkiye Fransız Kültür Merkezi böylece geleceği tasarlamak ve yeni uygulamalar ile toplumun değişen ihtiyaçlarına cevap vermek üzere kendini sürekli yeniliyor. Fransız kültürünü tüm çeşitliliği ve modernliği ile tanıtmayı amaçlayan bir kültür politikası yürüten Merkez, gerçekleştirdiği iş birlikleri ile her kentin kültür hayatına dahil olmayı

8

hedefliyor. Merkez bu amaçla farklı sanatsal alanlarda, yerel ortaklarla sürekliliği olan ilişkiler geliştiriyor. Fransız Kültür Merkezi programlarında düzenli olarak yer alan Müzik Bayramı ve Frankofoni Haftası veya özel olarak tasarlanan Türkçe ve Fransızca kültür-sanat etkinlikleri ile her yaş ve ilgi alanına hitap ediyor. Önümüzdeki kültür-sanat sezonu içinde Ankara, İstanbul ve İzmir’de zengin

CAMPUS FRANCE İLE FRANSA’DA EĞİTİM

Campus France, Fransız Büyükelçiliği’nin Türkiye Fransız Kültür Merkezi’ne bağlı bir servisi ve Ankara, İstanbul ile İzmir’de hizmet veriyor. Bu servis, Türkiye’de yaşayan ve yüksek öğrenimlerine Fransa’da devam etmek isteyen Türk veya yabancı öğrencilere yönelik. Merkez ayrıca Fransa’da eğitim görmek isteyen öğrencilere de destek oluyor. Merkezin internet sitesinde Erasmus programı, Eiffel bursları, TEV ve Büyükelçilik programları gibi Fransız, Türk veya Avrupa programları finansman veya burs kazanma konusunda çok sayıda imkan sunuluyor.


TÜRKİYE’DEKİ FRANSA Türkiye Fransız Kültür Merkezi’nin binaları ziyaretçilerine hoş bir ortam sunmaktadır. İstanbul ve İzmir şubeleri içlerinde gezinip sohbet etmenin çok zevkli olduğu bahçelerle çevrilidir. Ankara şubesi ise modern ve işlevsel mimarisiyle dikkat çeker. Ankara Konrad Adenauer Cad. No 30 Sancak Mah.06550 YILDIZ Haftanın her günü: 09.30-18.30 Tel: 0.312.408 8200 E-mail: danisma.ankara@ifturquie.org bir program hazırlayan merkezin programında; Eylül ayından itibaren 15. İstanbul Bienali’ne Fransa’nın katılımıyla düzenlenecek etkinlikler ve Kasım-Aralık aylarında güncel Fransız müziğine adanan XXF Festivali yer alıyor. Katılımcılar Ocak ayında tüm dünyada ‘İktidardaki Hayalgücü’ konusu etrafında 68 Mayıs’ının 50. yılı vesilesiyle gerçekleşecek olan Fikirler Gecesi’ni ve Mart ayında birçok buluşma, etkinlik ve yarışmaların düzenleneceği Frankofoni Ayı gibi bazı tarihleri şimdiden merakla bekliyor. DİPLOMA İMKANI Fransız Kültür Merkezi, herkesin ihtiyaçlarını karşılayacak genel Fransızca, tercüme, mesleki Fransızca, seyahate ve Fransa’da eğitime hazırlık gibi kursların yanı sıra çocuklar ve gençler için atölyeler, dil bilgisi programları, yabancılar için Türkçe dersleri de sunuyor. Sınıf ortamında veya özel dersler olarak verilen bu kursların dışında katılımcılar webcam üzerinden Fransızca dersleri alabiliyor ya da web kamera dersleri ile desteklenmiş çevirim içi Fransızca öğrenme platformuna üye olabiliyor. Merkez, eğitim alanında diploma olanağı da sağlıyor. Fransa Milli Eğitim Bakanlığı tarafından verilen ve tüm dünyada geçerli olan DELF-DALF uluslararası resmi diplomalar, Avrupa Dilleri Ortak Çerçeve Programı’nda tanımlanan altı farklı dil seviyesini

belgeleyen ve yaşam boyu geçerli olan bir özelliğe sahip. Özellikle Fransız ve Fransızca eğitim veren üniversitelere kayıt olmak, üniversite eğitim burslarına başvurmak ve Kanada ile Québec’e göç başvurusu yapmak için Fransızca seviyenizi resmi olarak belgelemeniz gerekiyor ve bu açıdan Fransız Kültür Merkezi’nin verdiği hizmet çok kıymetli. Fransız Kültür Merkezi’nin DELF-DALF dışında verdiği diğer diploma ya da sertifikalar ise: TCF, TCF QUEBEC, TCF DAP, TCF ANF, TEF, TEFAQ, TEF Kanada, DFP, TEF, DAEFLE olarak sıralanıyor. MERKEZ SAYISIZ KAYNAK SAĞLIYOR Merkez, içinde 10 binlerce kitap barındıran kütüphaneleri de bünyesinden barındırıyor. Kütüphaneler, erişebileceğiniz sıcak bir ortam ve herkese açık, rahat bir çalışma alanı sunuyor. Farklı yaş gruplarına hitaben eğlenceli aktivitelerin düzenlendiği kütüphanelerde, ziyaretçilere yardımcı olmak amacıyla her daim Türkçe ve Fransızca bilen görevliler hazır bekliyor. Kütüphanenin yanı sıra dijital bir platform olan ‘Culturethèque’ ile Fransızca konuşanlara ve öğrenenlere yönelik bir destek sağlıyor. Bu uygulama, tablet veya bilgisayardan tek bir tıkla Fransız basını okuyabilme, dijital kitaplar yükleme, müzik dinleme, Almanca, İspanyolca veya İngilizce öğrenebilme, çizgi film seyredebilme müzik dinleme gibi olanaklar sunuyor.

Galatasaraylılar Derneği Binası İzmir Cad. No: 19 K.1-2-3 KIZILAY Pazartesi: 9.30-13.00/14.00-18.30 Salı-Cuma: 10.00-13.00/14.00-18.30 Cumartesi: 10.00-16.00 Tel: 0.312.408 8229 E-mail: danisma.kizilay@ifturquie.org İstanbul İstiklal Cad. No: 4 TAKSİM Pazartesi-Cuma: 09.00-21.30 Hafta sonu: 09.30-21.30 Tel: 0.850.755 6800 E-mail: danisma.istanbul@ifturquie.org Caferağa Mah. Dr. Esat Işık Cad. No: 66/11 34710 KADIKÖY Salı-Cuma: 16.00-19.00 Cumartesi: 09.30-14:00 Tel: 0.850.755 6835 E-mail: danisma.kadikoy@ifturquie.org İzmir Cumhuriyet Bulvarı. No: 152 ALSANCAK Pazartesi-Cuma: 09.30-19.00 Cumartesi: 08.30-18.00 Tel: 0.232.466 0013 E-mail: danisma.izmir@ifturquie.org

TAKİP EDİN, SEVİN, PAYLAŞIN! Institut français de Turquie Türkiye Fransız Kültür Merkezi

9

@ifturquie

institutfrancaisdeturquie


HABER

İzmir Fransız Kültür Merkezi

İZMİR FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ’NDE

HER AN HER ŞEY OLABİLİR

Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Ekselansları Charles Fries’in 15. İstanbul Bienali kapsamında Gözde İlkin’in “Yer Düşü” isimli sergisini ziyareti. (16 Eylül 2017)

İ

zmir Fransız Kültür Merkezi, Fransız dilini yaymak ve öğretmek, yaratıcılık, araştırma ve düşünme çalışmalarını yaygınlaştırmak, kültürel etkinliklere destek gibi sorumluluklarının yanı sıra Türk-Fransız kurum ve kuruluşlarla karşılıklı

Carnovsky’nin “RGB: Fantastik Bir Yolculuk” sergisinin açılışı. İtalya Konsolosluğu işbirliğiyle (22 Şubat 2017)

ilişkilerini sürdürmektedir. Aynı zamanda sinema, müzik, tasarım, plastik sanatlar ve gastronomi gibi alanlarda etkinlikler düzenlemek suretiyle şehrimizin kültür ve sanat hayatına katkıda bulunmak ve İzmirli dostlarımızın taleplerine yanıt vermek hedefindedir.

10

İki ülke arasındaki ilişkileri zenginleştirmek, güçlendirmek, her seviyede kurslarla Fransız dilinin öğretilmesi ve CampusFrance aracılığıyla Fransa’da eğitim konusunda öğrencilere yardımcı olmak da Merkezin görevleri arasında yer almaktadır.


Derslikler

ür Saint Joseph öğrencilerinin Fransız Kült leri vite akti i Merkezi kütüphanesindek

Sinema Salonu-Ciné-Club (Her salı saat 19.00’da)

Sanal Müze Projesi/Micro-Folie (Aralık 2017)

Avrupa Caz Festivali (Mart 2018)

Müzik Şenliği/Muzik Bazar (Haziran 2018)

İzmir Fransız Kültür Merkezi

www.ifturquie.org/izmir

insitutfrancaisizmir

institutfrancaisturquie

Cumhuriyet Bulvarı No: 152 35220 Alsancak - İZMİR Tel: 0232 466 00 13 danisma.izmir@ifturquie.org

11


HABER

TÜRK-FRANSIZ TİCARET DERNEĞİ

TÜRK-FRANSIZ TİCARET DERNEĞİ’Nİ

TERCİH ETMENİZ İÇİN 10 NEDEN Türk-Fransız Ticaret Derneği “Türkiye’deki Ofisiniz” mottosu ile yola çıktığı uygulama ile herkesi “iş merkezi”ndeki anahtar teslim bürolara davet ediyor. Peki neden Türk-Fransız Ticaret Derneği’ni tercih edeceksiniz? • Türkiye’nin ekonomi başkenti İstanbul’da çağdaş ve işlevsel şirketlerin hızlı gelişimini destekleyen bir merkez,

• Yüksek giderlere başvurmak zorunda kalmadan maliyetlerinizi tam olarak kontrol altında tutabilme olanağı,

• Kentin belli başlı ana arterlerine, Boğaz köprüleri ile iş ve ticaret merkezlerine yakınlığı ile stratejik bir yerleşim noktası olma özelliği,

• Her türlü etkinliği Türk-Fransız Ticaret Derneği’nin desteğiyle veya desteği olmaksızın düzenleyebilme kolaylıkları ve olanakları,

• Hemen faaliyete geçebileceğiniz “Anahtar Teslim” bir hizmet sunumu ve büronuza 7/24 kesintisiz ulaşım olanağı,

• “İş Merkezine” yerleşmeniz durumunda, Derneğe ücretsiz üyelik hakkı ve birçok hizmetten, bilgiden, yayından ve etkinlikten faydalanma imkanı,

12

• Fransızca ve Türkçeye hakim, uzmanlaşmış ve deneyimli bir ekibin varlığı, • Derneğin ve üyelerinin (yaklaşık 450 üye) iletişim ağından gerçek anlamda yararlanabilme olanağı, • İstanbul’daki Türk-Fransız iş dünyasına kolay ve hızlı bir entegrasyon, • Derneğin üyesi uzmanlar -hukukçular, muhasebeciler, vergi uzmanları, emlak danışmanları, istihdam alanında danışmanlık büroları vb.- ile işbirliği olanakları.


TÜRK-FRANSIZ TICARET DERNEĞI’NI TANIYALIM… • Kendi Kendini Finanse Eden, Türk Yasalarına Tabii ve Kar Amacı Olmayan, Aşağıda Belirtilen Belli Başlı Misyonları Benimsemiş Bir Dernek o Türkiye’deki Türk-Fransız iş dünyasını canlandırmak ve sözcülüğünü yapmak, o İki ülke arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin gelişmesine katkıda bulunmak. • 400’den Fazla Türk ve Fransız Şirket ve Girişimciden Oluşan Ağ o Türk ekonomisinin çeşitli ve ana sektörlerinde faaliyet göstermekte; 1/3’ü Türkiye’ye yerleşmiş Fransız şirketlerinden oluşmakta, o Türkiye’deki Fransızca konuşan girişimci, yönetici ve çalışan gençlerin buluştuğu bir ilişki platformu olan iş kulübü “LE CERCLE”’i bünyesinde barındırmakta.

• Sağlam Olduğu Kadar da Eski Ortaklıklar o Dünyada ilk özel Fransız şirketler ağı olan Fransız Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği’nin (CCI France International) kurucu üyesi, o Fransa’daki Ticaret ve Sanayi Odaları ve Türkiye’deki Fransız resmi temsilciliklerinin iş ortağı. • İki Büyük Alanda Tamamlayıcı Faaliyetler o Türk-Fransız iş dünyasını canlandırmak (konferans, workshop, networking, kokteyl, özel organizasyonlar, eğitimler vb.) o Daha çok KOBİ’lere ve Fransız şirketlerine yönelik tam bir faaliyet ve destek hizmeti sunmak (Pazar ön araştırması, firma listesi, partner araştırması, anahtar teslim kiralık ofisler…) Daha fazla bilgi için http://www.ccift.com/tr/ Adres: Ayazma Dere Cad. Pazar Sok. No: 2-4 Bareli İş Merkezi K.2 Gayrettepe, Beşiktaş/İstanbul Tel: 0.212.249 29 55-56 Fax: 0.212.252 51 75 E-mail: ccift@ccift.com

• İki Kültürlü Bir Organizasyon o Dernek Üyeleri tarafından seçilen eşit sayıda Türk ve Fransız temsilciden oluşan 22 kişilik Yönetim Kurulu, o 6 kişilik, deneyimli, her iki dile ve kültüre hakim operasyonel bir ekip.

13


MAKALE

Melissa KIZILDEMIR BRIGANTE ’96 Grenfell Hope Project Kurucusu

GRENFELL HOPE PROJECT

YARDIM ELİNİ UZATIYOR Saint-Joseph Fransız Lisesi’nden 1996 yılında mezun oldum. Uzun yıllardır aklımda olan bir projeyi bu yılın haziran ayında hayat geçirdim ve Grenfell Hope Project’i kurdum. Tamamen gönüllü olarak başladığım bu çalışma şu anda İngiltere’de resmi olarak kayıtlı bir yardım örgütü konumunda. Artık ”kurtarma” aşamasından “iyileştirme” aşamasına geçmiş bulunuyoruz. Devletten aldığımız fonla bölgedeki okullarda, sosyal kulüplerde, ekonomik durumu iyi olmayan ailelerin çocuklarına ücretsiz sanat terapisi, oyun terapisi, duygusal destek toplantıları, sanat ve spor eğitimleri vermeye başlıyoruz.

14

Haziran 2017. Yer Londra. Saat sabahın ikisi. Telefonuma art arda uyarı mesajları geliyor. Uykumun arasında göz ucuyla bakıyorum. Facebook “güvende misiniz?” diye soruyor. Kendimi “güvende” diye işaretledikten sonra haberlere göz atıyorum. Evimin 15 km ötesinde 24 katlı bir bina yanıyor. İngiltere gibi gelişmiş bir ülkede itfaiyenin bu faciayı en az hasarla atlatacağını umuyorum. Sabah erkenden televizyonu açıyorum. Yanmakta olan bir bina görüntüsü tekrar tekrar ekrana geliyor. Hayretler içinde yangının hala söndürülememiş olduğunu öğreniyorum. Yanan binanın sosyal bir konut olduğu, çoluk çocuk yüzlerce kişinin yanarak can verdiği söyleniyor. Binada oturanların büyük bölümü asgari gelir düzeyinin altında yaşam savaşı veren mülteci ve göçmenler. Dairelerden birinin mutfağında başlayan yangın bir iki saat içinde 24. kata kadar yayılmış. Üniversite yıllarım sonunda Birleşmiş Milletler’de görev aldım. O yıl Irak Savaşı çıktı. Sınırda mültecilerle çalışmak için Türk Kızılayı’na başvurup tarihlerindeki ilk kadın psikolog olarak ekibe alındım. Sonraki yıllarda daha pek çok afette görev aldım. Amerika’da sosyal politika üzerine yüksek lisansımı yaptığım sırada Katrina Kasırgası patladı ve Oxfam America’da İnsani Yardım Program görevlisi

olarak bölgede uzun süre çalıştım. İlk günlerdeki psikososyal müdahalelerin hayati önemde olduğunu iyi bildiğim için, yangın ertesinde kendimi Grenfell Tower’ın önünde buldum. Yangın 60 saat sonra kendi kendine sönmüştü. İnsanlar sokaklarda haykırarak ağlıyor, bağırıyor, yüksek sesle dua ediyorlardı. Kaybedecek vakit yoktu, acilen bir şeyler yapmam gerekiyordu. Facebook profilimden genel bir mesaj yazdım: “Şu anda Grenfell yakınındayım. Bana eşlik edecek acele birkaç gönüllü psikososyal çalışanı arıyorum. Psikolog olmanız şart değil. Telefonda eğitim vermeye hazırım!” Bir saat içinde 40, iki saat içinde 300 gönüllüden “hazırız” diye cevap geliyor. Telefonda gece yarılarına kadar onlarca kişiyi eğiterek ekipler halinde,

14

sokakta şoka girip çığlıklar atarak dolaşan insanlara yardıma yolluyorum. Mağdurlar, gece yataklarından fırlayıp çocukların, anne babaların, komşularının çırpınmalarına tanık olan, kulaklarında hala o sesler yankılanan insanlar… Devlet ve Kızılhaç birlikte bir spor salonunu afet merkezine dönüştürüyor. Biliyorum ki bu insanlar bir spor merkezine gidip psikologlardan yardım alacak durumda değiller. Bizim onlara gitmemiz gerekiyor. Her gün onlarca yeni gönüllüyle büyüyen ekibimi en çok ihtiyaç duyulan bölgelere yolluyorum. Mağdurlara tepkilerinin, hissettiklerinin, anormal bir olaya verilen normal tepkiler olduğunu, sakin olmalarını, yanlarında olduğumuzu söylüyoruz. Sessizce ellerini tutuyoruz. Ağlamalarına,


acılarını yaşamalarına yardım ediyoruz. Yapılacak başka bir şey yok. Çok geçmeden etkilenen nüfusun çoğunun müslüman olduğunu ve kendi ülkelerindeki savaşlardan kaçıp geldiklerini öğreniyoruz. Yanan bina, Londra’nın en zengin semtlerinden birinde yer alan bir sosyal konut. Çevrenin görüntüsünü bozmaması için 8 milyon poundluk bir harcamayla dış kaplama yapılmış ve yanıcı maddeden yapılmış. Birkaç yüz bin pound tutacak zorunlu yangın alarmları konulmadığı gibi yangın merdivenleri yenilenmemiş ve yangın söndürücü su sistemi konulmamış. Mağdurlar arasında İngilizce bilmeyen, geçerli oturma izni olmayanlar da var. Acilen Arapça başta olmak üzere, onlarla kendi dillerinde konuşabilecek psikologlardan ekipler kuruyorum. Bu yolla acılı ve tepkili insanlara ulaşmayı başarıyoruz. Devlete güvenmekte zorluk çeken pek çok kişi bizi aramaya ve bizden destek almaya başlıyor. Bölgede gönüllü çalışmaya başlayan yüzlerce kişinin ve hatta bazı devlet görevlilerinin Dünya Sağlık Örgütü’nün afet sonrası protokollerinden bihaber olduklarını fark ediyorum. Kısa sürede Grenfell Hope Project adı altında kurduğum Facebook grubum saygın bir örgüt haline geliyor, devlet çalışanları ve medya beni aramaya başlıyor. Bu fırsatı değerlendirerek Grenfell Mental Health Coordination Semineri düzenliyorum. 70’in üstünde örgütten kişinin katıldığı bu konferansta uluslararası afet sonrası protokolleri, ‘Do No Harm’ politikaları üzerine eğitimler veriyorum. Bunun üzerine NHS Bölge Başkanı ortak çalışmayı teklif ediyor. Pek çok sebeple NHS’den servis almaya yanaşmayan nüfusla NHS arasında bir köprü olarak çalışmaya başlıyoruz. Eğitimli gönüllü psikologlarla, Grenfell Kulesi’nin yakınındaki diğer sosyal

konutlarda yaşayan yüzlerce kişinin hatırlarını soruyor, hikayelerini dinliyoruz. İntiharın eşiğinde olan gençler gece yarılarında telefonumuzu çaldırdığında yanlarında oluyoruz. Devletten korkan pek çok kişinin devlet hastanelerine gitmelerini teşvik ediyoruz. Tamamen gönüllü olarak başladığım, haftalarca günde sadece iki saat uyuyarak çalıştığım Grenfell Hope Project şimdi İngiltere’de resmi olarak kayıtlı bir yardım örgütü haline geldi. Artık ”kurtarma” aşamasından “iyileştirme” aşamasına geçmiş bulunuyoruz. Devletten aldığımız fonla bölgedeki okullarda, sosyal kulüplerde, ekonomik durumu iyi olmayan ailelerin çocuklarına ücretsiz sanat terapisi, oyun terapisi, duygusal destek toplantıları, sanat ve spor eğitimleri vermeye başlıyoruz. Buradaki nüfusun dayanıklılığını artırma çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Yanan binanın külleri ardından kurduğum bu umut projesinin, bölgede yaşayan pek çok insanın hayatını pozitif yönde değiştireceğine inanıyorum. Grenfell trajedisinde beni derinden etkileyen olaylardan biri, Suriye’den kaçarak çok zor şartlarda Londra’ya sığınan iki kardeşin dramı oldu. Gençlerden biri kurtulup telefonla kardeşini aramış ve binada kalan kardeşiyle konuşurken onun ölmesine tanık olmuştu. Gençlerin ailesi özel vize ile Suriye’den getirtildi. Ramazan ayına rastlayan cenazede o acılı annenin ellerinden tuttum. Söyleyecek fazla bir şey yoktu. Taziye yemeğinde veda etmek istediğimde, gözlerimin içine baktı ve “İftara kalsaydın ya yavrum. Bir şey yemeden gidilir mi?” dedi.

Bize grenfellhopeproject@gmail.com’dan veya Facebook sayfamız Grenfell Hope Project’den ulaşabilirsiniz.

15


ÖZEL DOSYA

Saint-Joseph Genç Girişimciler Kulübü

İŞ HAYATI İLE KEYİFLİ BİR TANIŞMA

SAINT-JOSEPH GENÇ GİRİŞİMCİLER KULÜBÜ KURULDU Saint-Joseph Lisesi ve Saint-Joseph’liler Derneği, girişimcilik konusunda öğrencilere ve mezunlara katkıda bulunmak amacıyla Genç Girişimciler Kulübü’nün (Club des Jeunes Entrepreneurs) kuruluşunu gerçekleştirdi. Genç Başarı Vakfı ile imzalanan protokol töreni ile ilk aşaması devreye alınan çalışmalar üç aşamalı bir yol haritası ile sürdürülecek.

Ö “

ğrencilerimizi inovatif birer girişimci olarak yetiştirmek” vizyonuyla faaliyetlerine başlayan Genç Girişimciler Kulübü, öğrencilerin yeni iş fikirleri yaratmalarına, gerçek birer şirket kurmalarına, o şirketi yönetmelerine ve bütün prosesleri deneyimlemelerini amaçlıyor. Hedef bu konuda düzenlenen ulusal ve uluslararası yarışmalarda zirveye ulaşmak. Girişimcilik ekosistemini öğrencilere tanıtırken, onların iletişim, çevresel gözlem, teknoloji, dinleyici olma, takım oyuncusu olma gibi teknik becerilerini; amaç belirleme, karar verme, insan ilişkileri, pazarlama, finans, muhasebe, yönetim, denetim, sorun çözme gibi yönetsel

becerilerini; risk alma, inovasyon, değişimi yönetme, kararlı olma, vizyon sahibi olma gibi bireysel becerilerini geliştirmeyi hedefliyor. Bu süreçlerde yapılacak yetkinlik belirleme testleri ile öğrencilerin farklı alanlardaki yetkinliklerinin farkına varmasına katkıda bulunacak.” Saint-Joseph öğrencileri ve mezunları, faaliyetler çerçevesinde iş hayatının önde gelen iş insanları tarafından verilecek, motivasyonunu arttırıcı, sunum ve seminerler ile bu konularda

16

teorik ve pratik bilgilerini arttıracaklar. BIRÇOK KURUM ILE İŞBIRLIĞI YAPILACAK Öğrencilere mesleklerin tanıtımı, o mesleğin önde gelen Saint Joseph’li mezunlar tarafından yapılacak. Mezun ve öğrenciler belli bir aşamanın ardından melek yatırımcılar bir araya


getirilerek, yatırım olanakları bulacak ve yatırım ile ilgili aranılan özellikler hakkında bilgilendirilecek. Projenin ilk aşamasında Genç Başarı Vakfı ile işbirliğine gidildi. Eylül 2017 itibarıyla uygulamaya konan protokol ile lise öğreniminde bulunan öğrencilere erişim sağlanacak. Diğer konu uzmanı kuruluşların işbirlikleri ile öğrencilere girişimcilik ekosistemini tanıtmak” amacıyla çıkılan yolda gençlerin aşağıdaki sorulara yanıt bulması ve adı geçen konular hakkında deneyim kazanması amaçlanıyor; • İş fikri nasıl bulunur? • İş planı nasıl yapılır ve iş modeli nasıl oluşturulur? • Şirket nasıl kurulur? • Girişimciler için finansmana erişim yolları, • Satış strateji ve kanalları yönetimi, pazarlama, dijital pazarlama, e-ticaret, sürdürebilirlik, ticarette etik kavramı konularında eğitimler vererek, farkındalıklarını ve bilgilerini arttırmak, şirket yönetme ve liderlik becerilerini geliştirmek, • Yeni yetkinlikler kazandırmak ve mevcut yetkinliklerini geliştirmek, • Network sağlamak, • Gelecekteki girişimlerindeki hatalarını en aza indirmek.

ÖĞRENCILER GERÇEK ŞIRKETLER KURARAK YÖNETECEK Bu proje ile öğrenciler ekiplere ayrılacak ve buldukları iş fikirleri ile Milli Eğitim Bakanlığı onaylı gerçek şirketler kuracak ve ekim-mayıs arasında uygulayacakları iş modellerini hazırlayacak, görev dağılımı yapacak, finansmanlarını bulacak, ürünlerini ürettirecek, satacak ve kar etmeye çalışacaklar. Mayıs ayında şirketlerini kapatacak ve varsa karlarını Saint-Joseph’liler Derneği Eğitim Bursu’na bağışlayarak öğrenim çağındaki öğrencilere çok önemli bir katkıda bulunacaklar. En önemli nokta her şeyi kendilerinin yapacak olması. Bu çalışma ile öğrencilerin bilgi ve potansiyellerini açığa çıkarmaları, kendilerini ve yapabileceklerini görmeleri büyük faydayı teşkil edecek. HEDEFTE ÖDÜLLER VAR Projelerini tamamlayan öğrenciler, projenin tamamlanmasını takiben Genç Başarı Vakfı tarafından verilecek ve uluslararası geçerliliği bulunan referans mektuplarına da sahip olabilecek. Öğrenciler kendi iş fikirleri ile kurdukları şirketleriyle, haziran ayında Genç Başarı Vakfı’nın her yıl bu projeye katılan okullar arasında açtığı yarışmaya katılacak ve şirketini tanıtacak; birinci olmaları halinde ise Türkiye’yi yurtdışında temsil etme şansına sahip olacaklar. Yaşayacakları bu sürecin onlara çok büyük bir deneyim kazandıracağı muhakkak.

17

Yükseköğrenim aşamasındaki mezunları iş hayatına hazırlandıkları bu önemli aşamada yalnız bırakmamak kulübün öncelikleri arasında yer alıyor. Bu süreçte Yenibirlider Derneği işbirliği ile girişimci adayları iş hayatını yakından tanıma ve güçlü bir giriş yapma fırsatı bulacaklar. Genç Girişimciler Kulübü’nün, girişimcilik ekosistemindeki ilk aktivitesini, bütün dünyanın takip ettiği ve bütün ülkelerde aynı haftada düzenlenen Global Girişimcilik Haftası’nda yapması planlanıyor. Girişimcilik Kulübü’ndeki öğrenciler, kasım ayı içindeki bu bir hafta boyunca üç aktivite gerçekleştirmeyi planlıyor. Böylece Saint-Joseph, dünya girişimcilik ekosisteminde, Fransız okulları arasında ilk defa yer alacak. SAINT-JOSEPH CAMIASI GÜCÜNÜ GIRIŞIMCILERDEN ALACAK Projenin ikinci aşamasında, halen üniversite eğitimine devam eden mezunlara, “modüler girişimcilik eğitimleri” hazırlayarak, onların da bu sürece dahil olmasını amaçlanıyor. Camia mensuplarının katılımları, Genç Başarı Vakfı ve Yenibirlider Derneği kuruluşlarının katkıları ile Saint-Joseph mezunlarına kariyer ve kişisel gelişim seminerleri ile Genç Profesyoneller Programı’na katılımlarının sağlanması planlanıyor. Nihai hedef ise iş hayatına atılmış Saint-Joseph’lilerin start-up şirketlerine yatırım yapacak bir Saint-Joseph fonu oluşturulması.


ÖZEL DOSYA

Saint-Joseph Genç Girişimciler Kulübü

“Projenin sürdürülebilirliği ve öğrencilerin projeye sahip çıkması çok önemli” Genç Girişimciler Kulübü Projesi’nin sürdürülebilir olmasının ve öğrencilerin projeye sahip çıkmasını sağlamanın çok önemli olduğunu vurgulayan Saint Joseph’liler Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Başkan Yardımcısı Alp Sunar ’84, projenin ulusal ve uluslararası alanda ödüller kazanması hedeflediklerini ifade ediyor.

S

aint Joseph’liler Derneği Yönetim Kurulu Üyesi ve Başkan Yardımcısı Alp Sunar, Genç Girişimciler Kulübü’nün elde edeceği başarının Saint-Joseph markasını daha da yukarılara taşıyacağını belirtiyor. Öncelikle bize kendinizi birkaç cümle ile tanıtabilir misiniz? Bir de bu projedeki pozisyonunuzu öğrenebilir miyiz? Saint-Joseph’ten 1984 yılında mezun oldum. İş makineleri yedek parçaları ithalatı ve Türkiye genelinde pazarlaması, bunun yanı sıra iş elbiseleri üretimi ve pazarlaması üzerine faaliyet gösteren iki şirketim bulunuyor. GYİAD ve DEİK’in İtalya, Fransa, Belçika ve Kore iş konseylerinde görev aldım. Melek yatırımcı belgesine sahibim ve yatırım yaptığım üç start-up bulunuyor. Saint-Joseph’liler Derneği’nde Başkan Yardımcısı ve Girişimcilik ve Coaching Komitesi Başkanıyım ve bu projenin yürütülmesinde görev alıyorum. Genç Girişimciler Kulübü (Club des Jeune Entrepreneurs) fikri ne zaman ve nasıl ortaya çıktı? Okulun projeye yaklaşımı nasıl oldu? Yeni yönetim oluşurken bana girişimcilik komitesini kurmam ve yürütmem, birikimlerimi aktarmam konusunda talep geldi. Ben de kabul ettim ve bu vesile ile dernek yönetiminde yer aldım. Yaptığımız ilk toplantıda, girişimcilik ekosisteminin öğrencilere daha kapsamlı aktarılabilmesi ve bunun sadece bizim dönemimizde yapılan bir çalışma olarak kalmaması, daha çok öğrenciye ulaşarak,

aktarımın kesintisiz bir şekilde sürdürülebilmesi için okulda bir “girişimcilik kulübü” kurulması fikri gelişti. Biz bu fikri hayata geçirmek için harekete geçtik. Okulun projeye yaklaşımı da çok sıcak ve samimi oldu; önerimiz kabul edildi ve süreci Okul ile birlikte yürütmeye başladık. Projenin hayata geçirilmesine karar verildikten sonra nasıl bir yöntem izlendi? Dört kişilik bir ekiple çalışmaya başladık. Okulun onayı gelince, projeler için daha önce yaptıkları başarılı çalışmalarını bildiğimiz Genç Başarı Vakfı ve

18

Yenibirlider Derneği ile temasa geçtik. Belli bir iş planı ve takvim üzerinde projeleri oluşturduk, bunları Okul ile paylaştık ve süreci başlattık. İlerleyen dönemde projenin nasıl bir boyut kazanacağını öngörüyorsunuz? Okulda uygulamaya başlayacağımız bu projenin sürdürülebilirliğini sağlamak ve bu projeye öğrencilerin sahip çıkmasını sağlamak çok önemli. Bu kulübün başarısı Saint-Joseph markasını daha da yukarılara taşıyacaktır. Bu projenin hem ulusal hem de uluslararası ödüller kazanması hedeflerimiz arasında yer alıyor.


“Kulüp uluslararası platformda fırsatlar yakalama imkanı sunacak” Barış TEZCAN / Genç Başarı Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Genç nesil her geçen gün klasik öğrenim yöntemlerinden uzaklaşıyor. Gençler artık yaşayan ortamlarda deneyim kazanmayı, öğrenmeyi, hatta eğlenmeyi tercih ediyor. Okullarımızdaki özel içerikli kulüpler tam da bu noktada kritik bir önem kazanıyor. Çünkü bu kulüpler, öğrencilerin yaşamları boyunca yönelmek istedikleri konuları, araştırabilecekleri, öğrenebilecekleri, deneyimleyebilecekleri imkanlar sunmak için biçilmiş kaftan. Okul yönetimi ve kulüp öğretmeninin sunduğu alternatifler ve içerikler ile gençler, sorumluluk alabilecekleri, kendilerini ifade edebilecekleri ve eğlenerek öğrenebilecekleri bir alana sahip olurlar kulüpler sayesinde. Biz de Genç Başarı Eğitim Vakfı olarak Saint-Joseph Genç Girişimciler Kulübü’nün kurulmasından büyük mutluluk duyuyoruz. Gençlerimiz bu kulübün çatısı altında kendi mini şirketlerini kuracak, görev dağılımlarını yapacak, ürün ve hizmetlerini üreterek, satışını gerçekleştirecek ve şirketlerini okul yılı sonunda tasfiye edecekler. Bunun sonucunda da uluslararası platform ve etkinliklerle dünya genelindeki fırsatları yakalama imkanına erişecekler.

“Başka bir okulda sahip olamayacağımız deneyimi yaşıyoruz”

karşısında nasıl davranılacağını ve çözüm bulunacağını, kendimizden yaşça büyük insanlarla diyalog kurmayı, iş bölümü yapmayı, sınırlı zamanda yaratıcı şeyler üretmeyi öğrendik. Ancak tüm bunları gerçekleştirirken edindiğimiz başarma ve becerebilme hissi bizi em çok memnun eden şey oldu. Burada öğrendiğimiz bilgilerin, girişimcilik konusunda ve iş hayatındaki insan ilişkilerini çözümlerken bize yol göstereceğine inanıyoruz. Bu noktaya kadar sadece şimdiye kadar

deneyimlediğimiz olayları yazma fırsatı bulmuşken, yıl içinde kulüpte yapacaklarımız konusunda biraz bilgi vermek istiyoruz. Sıfır sermaye ile bir şirket kurmak ve büyük çaplı konferanslar düzenlemek gibi birçok öğrencinin deneyimleme fırsatı bulamayacağı olayların içinde görev alarak kendimizi daha fazla geliştireceğimizi düşünüyoruz. Sonraki sayılarda da Girişimciler Kulübü hakkında okulumuzu ve biz öğrencileri gururlandıracak haberler okumanız dileğiyle.

GENÇ GIRIŞIMCILER KULÜBÜ RESMEN FAALIYETE GEÇTI

9 Ekim 2017 Pazartesi günü, Saint-Joseph’liler Derneği Sosyal Tesisleri Burunelle’de Saint-Joseph Lisesi ve Genç Başarı Vakfı arasında; Okul Müdürümüz Paul Georges, Genç Başarı Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Barış Tezcan ve Yönetim Kurulu Üyelerimizin katılımı ile Derneğimizin öncülüğünde bir protokol imzalanmış ve Okulumuzun Girişimcilik Kulübü resmi olarak faaliyete geçmiştir.

Ceki Cem LEVİ & Kibele KÜRÜM Saint-Joseph Lisesi 9. Sınıf Öğrencileri Bu projeye ilk dahil olan kişilerdeniz. Başka bir okulda sahip olamayacağımız deneyimi bu proje aracılığıyla gerçekleştirme fırsatı bulduk. Bu yüzden yazımıza başlarken Saint-Joseph’liler Derneği’ne, çok sevdiğimiz lisemize ve öğretmenlerimize teşekkürlerimizi sunuyoruz. Projeye başlayalı üç ay olmasına rağmen, beklentilerimizin ötesinde, daha önce aklımıza dahi gelmeyen durumlar

19


IZ BIRAKANLAR

Mişel TAGAN

EFSANE HOCAMIZ MİŞEL TAGAN’I SONSUZLUĞA UĞURLADIK MIŞEL TAGAN KIMDIR? Saint-Benoît Fransız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisi Bölümü’nden mezun olan Mişel Tagan, 1975-2014 yılları arasında Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde Fransızca öğretmenliği yaptı. 2014 yılından bu yana Frankofon Yabancı Dil Kursu, Galatasaray Üniversitesi Hazırlık Kursları Koordinatörü olarak görev yapmakta olan Tagan, 2015 yılında Akademik Palmiye Nişanı’na (Ordre des Palmes Académiques) layık görüldü.

Dile kolay tam 39 yıl, 1975-2014 yılları arasında, Saint-Joseph’te Fransızca öğretmenliği yapan değerli hocamız Mişel Tagan’ı 31 Ağustos 2017 Perşembe günü kaybettik. Çok uzun yıllar okulumuzda görev yapan ve bu sırada çok sayıda öğrencisinin hayatına dokunan, onların geleceğinde önemli bir yeri sahip olan Mişel Tagan hakkında dostu Pierre Manestar ve farklı yıllarda kendisinin öğrencisi olma şansına sahip olan öğrencileri neler düşünüyor. 20


Efsane Öğretmenlerden Biri: Mişel Tagan Pierre Manestar ’56 Öncelikle yapacağım yoruma izin veren; Saint-Joseph’liler Derneği’nin değerli başkanına ve ekibine bütün kalbimle teşekkür ederim. 40 yıllık dostum ve meslektaşım Mişel Tagan gelmiş geçmiş çok değerli hümanist öğretmenlerden biriydi. Mesleğini her şeyden üstün tutar ve senelerce hiç yorulmadan, dinlenmeden İstanbul’dan Kadıköy’e ikinci yuvasına ve talebelerine her zaman dakik biri olarak yetişirdi. Onlara geçmiş asırların doktrinlerinden ve yazarlarından örnekler vererek geleceğe yönlendirirdi. Buluğ çağından sonra gelen 15-25 yaş çok zor bir dönemdir. Bu dönemde duygular şahlanır, muhakeme zayıflar. Bu dönemde gençlik eğitimden uzaklaşır ve dış dünyaya yönelir. Bu dönemde anne, babaların ve eğitimcilerin işi çok ama pek çok zorlaşır. Bu dönemin talebelerini eğitebilmek cidden bir uzman işidir ve tabii ki de eğitimciler çok zorlanır ve yıpranır. İşte Mişel Tagan da birçok böyle dönemler yaşadığı için diğer meslektaşları gibi yıpranır. Ama ona sorduğunuz zaman cevap olarak “ Bu çabalarım onlara helal olsun” der. “Bu dünyaya bir daha gelsem tekrar öğretmen olurum” der. İşte bu yetenek yüzünden Mustafa Kemal Atatürk, Türk toplumunu öğretmenlere emanet eder. Şimdi canlı bir örnekle bu söylediklerimi kanıtlamaya çalışacağım. Mişel Tagan’ın 91-99 senelerini yaşamış bir talebesi, Avukat Orhan Aker, şu anılarını Mişel için yazdıklarımı içtenlikle doğrulamaya çalışır: “Lise 2 ya da son sınıftaydık. Yukarı katta büyük anfide Tagan’ın yazılı sınavı sırasında bir arkadaşımız ”walkman” dinliyordu. Tagan arkadaşımızı görünce, arkadaşımız apar topar kulaklığı toplamaya çalıştı. Tagan ise “Niye topluyorsun, niye kulaklıkla müzik dinleyerek müziği kulaklarına hapsediyorsun ve bizimle paylaşmıyorsun ve müziği özgürleştirmiyorsun?” der. Hepimiz Tagan’ın bu davranışından ters köşe olmuştuk.

Sorarım sizlere kaç öğretmen Mişel Tagan gibi hareket ederdi. Egzistansiyalizm sınavıydı galiba, Tagan canlı bir örnek vermişti. Mişel Tagan hocamız çok özel bir insandı. İyi ki ona rastlamışız şu kısa hayat diliminin bir parçasında. Saint-Joseph’i bitirdiğimde okulu sevmediğim için tüm defter ve kitapları çöpe atmıştım ama sadece Tagan’ın defterlerini sakladım. Bana bir şeyler öğretebileceğini, yol göstereceğini düşünerek bu davranışta bulundum.”

Pierre MANESTAR ve Mişel TAGAN

21

Bana göre Orhan Aker iyi ki Mişel Tagan gibi bir öğretmene rastlamış ve bu kısa zaman diliminde başarılı ve sevilen bir avukat oldu. Bu yorumlardan sonra şu sonuca vardım; bazı istisnalar dışında tüm öğretmenler dikensiz birer çiçek gibidirler ve yaşamları boyunca Mişel Tagan gibi önümüzü ve hayatımızı aydınlatırlar. Bu kutsal mesleği sevelim ve onu seçenleri unutmayalım… Sevgili dostum Mişel Tagan sonsuza dek mekanın cennet olsun ve oradan bize gülümse…


IZ BIRAKANLAR

“Değerlerimizin birçoğunu size ve sizin felsefenize borçluyuz” Ercan GÜRVIT ’81 “Le monde qu’on perçoit n’est qu’une succession d’illusions.” Bize sadece Fransızca öğretmediniz hocam, hayatı öğrettiniz, insanlığı öğrettiniz, düşünme derinliğini öğrettiniz, analitik düşünmeyi öğrettiniz; bugün var olan değerlerimizin birçoğunu size ve sizin felsefenize borçluyuz. Nurlar içinde uyuyun sevgili hocamız Mişel Tagan. “ACTA EST FABULA”

“Bir eğitim filozofuna dönüştüğünü görmekten gurur duyduk ve çok mutlu olduk” Alp AKSUDOĞAN ’80 Mişel’e ait düşünce ve anılarımı cenaze töreninin ardından Facebook’ta

Mişel TAGAN

paylaşmıştım. Burada da aynı metni paylaşmak istiyorum… Bizlerin Mişel ile ilgili anıları “Erken Mişel Dönemi”ne aittir; Saint-Joseph’te askerlik sonrası uzun dönemli ve kalıcı öğretmenliğinin başlangıç yılları yani. Yıllar sonra -mezuniyetimizin 25. yılını kutlarken- kendisinin nasıl bir eğitim insanı/eğitim filozofuna dönüştüğünü görmekten hem gurur duyduk hem de çok mutlu olduk. Bizlere verdiği bir saatlik dersin kayıtları mevcut, Ender Üstüngel’de bir kopyası olabilir. Orada “Olgun Mişel Dönemi”ni görebilirsiniz. * Diğer hocalara oranla yaşça bize daha yakın olduğundan aramızda hep Mişel olarak geçer.

“Hocamızın mesleğini severek yapması bana ilham verdi” Suna BAYKAM ’97 Değerli hocamız Mişel Tagan’ın sınıfında okumuş öğrencilere teker teker sorarsak eminim ki sonsuza kadar uzayan bir roman olurdu yazılar. Geçmişte kalan günlerin tortusuna,

22

yılların deneyimi eklenince öğretmenimizin bilgisinin ışığı daha da önem kazanıyor. Saint-Joseph’te öğrencilerin bilmeden başına gelen en güzel şey Mişel Tagan’ın sınıfı idi. Her saniye ürettiği yeni fikirleri ile bizleri bambaşka konulara öteleyen ve ufkumuzu genişleten, düşünme yolumuzu düzelten, felsefeyi ince ince, kelime kelime inceletirken bizleri bu serüven içerisinde kendi hayal dünyamızdan mutlak doğruya ulaştırarak erdemli, başarı çıtalarını aşmış insanlar olmamıza imkan sağlamıştır. Hayatımda tanıdığım en değerli insanlar arasında olan Sayın Mişel Tagan, çağın en önemli sorunlarını bilerek bizlere pozitif yetenekler aşılamıştır. Kendisine baktığımda öğretmenliği ne kadar severek yaptığını görerek kendime hayat anlamında bir umudun her gün doğacak bir güneş, her gün açacak bir çiçek, her gün yaşanacak bir barış olacağını hissederek yazarlık hayatıma kendisinden ilham alarak başladım. “Söz uçar yazı kalır” derken yazıların kalıcılığının verdiği güvenle, herhangi bir sözün hissettirdiği duygular tarifi mümkün olmayan bir sevinç veya üzüntünün anlatılamaması gibi. Evrenin ışığından ilham alan herkesin birbirinin anlayışına hoşgörülü davranmasını dileyerek yaşadığımız zaman dilimlerinin görev ve


sorumluluklarını yerine getirebilecek kadar kendi bilgilerine hakim olduğunu biliyoruz. Emeğini biz öğrencilerine aktararak sıralardan duvarlara, koridorlardan dünyaya açılan kapılara ulaştıran değerli hocamız Mişel Tagan’ı unutamayacağız. Saint-Josephliler ile tüm dünyaya yayılan bilgeliği yaşatmalı, değerini bilmeli ve sahip çıkmalıyız. Sözümün sonuna gelirken ilk kız öğrencilerden olarak hem zor hem şanslı bir dönemden geçtim. Tüm zorluklara beraberce göğüs germemiz gerektiğini ve güzel okul anılarımızı unutmamamız gerektiğini düşünüyorum.

MIŞEL TAGAN’I ANMA GECESI

“Size minnetim ve hayranlığım sonsuz mösyö” Aylin Ecem GÜRŞEN ’10 Benim Mişel Tagan ile tanışmam Kardelen Dergisi Kulübü’nde gerçekleşti. 11. sınıfta Fransızca hocam olarak karşıma çıkmasıyla hem işin içine ders ciddiyetinin girmesinden hem de yaşımın daha büyümüş olmasından mütevellit kendisini daha iyi tanıma ve anlama şansım oldu. İçimi en rahatlatan şey, onun kıymetini okul bitmeden, öğrencisiyken anlamış olmam. Teneffüslerde hep sınıfta oyalanır, dersle ilgili ilgisiz sorularla anlattıklarını dinlerdim. Bu sohbetlerin birinde “Le Monde Diplomatique” okuduğunu ama bulmakta zorlandığını söylemişti. İlerleyen günlerde gazeteyi bulmayı kendime görev edindim. Arayan bulur, buldum da. Böylelikle 11. ve 12. sınıf boyunca süren Mişel Tagan’ın gazetecisi misyonuma başlamış, etrafında gezinmek için bir bahane daha bulmuştum… Ne kadar “başka” bir insan olduğunu burada ne kadar anlatsam beyhude, bunu anlamak için kendisiyle çok kısa bir konuşma bile yeterliydi... Mişel Tagan için şimdi böyle bir yazı yazıyor olmak içimde bir şeyleri kırsa da o, güldüğünde bir ton daha mavileşen gözlerindeki ifade ile hep hatırımda olacak biliyorum. Mişel Tagan, beni ben yapan, ilk gençliğimin en güzel güzelliklerinden biri olarak kalacak, Petit Pain’ler onsuz biraz buruk olacak... Her şey için size minnetim ve hayranlığım sonsuz mösyö, ışıklar içinde uyuyun…

2 Kasım Perşembe günü saat 18.30’da Saint-Joseph’liler Derneği Sosyal Tesisleri Brunelle’de Mişel Tagan’ı Anma Gecesi düzenlenecektir. Gecede Tagan Bursu’nun tanıtımı yapılacak ve Mişel Tagan ile ilgili anılar paylaşılacaktır.

“Öğrettikleri ile bizimle yaşıyor” Dila YUMURTACI ’07 Sevgili hocam Mişel Tagan’ı kaybettik, çok değerli bir insandı… Bu kadar kibar, saygılı, hassas, duyarlı bir insanın dersleri de farklıydı tabii. Dersler çoğu kişiye başlarda soyut gelirdi, Fransız edebiyatı ile çağdaş felsefe arasındaki bağlantıyı hayattan örneklerle anlatırdı. Derslerini heyecanla beklerdim, ders bittiğinde etkisinden kolay kolay çıkamaz, düşünmeye devam ederdim. “Öğretmek bir ruh halidir” derdi, “Öğretiyorum o halde varım”. Bu öğrenme ve öğretme halinden nedense ben hiç çıkamadım, sanırım “Candide’de ‘il faut cultiver notre jardin” lafı bir kere aklıma kazındı o yüzden. Öğrenme tutkusunu

23

bize kazandırdığı için çok şanslıyız, öğrenme hiçbir zaman bitmiyor. Son beş yıldır Saint-Joseph Lisesi Çağdaş Dans Kulübü’nde öğrencilerle yaptığım derslerde ben de aynı yaklaşımı benimsemeye çalışıyorum. Dansın ötesine geçerek, hareketi analiz edip hareketin nereden çıktığını, hislerle olan bağlantısını, diğer sanat dalları ile olan ilişkisini, hayatla olan ilişkisini düşünerek birlikte öğrenerek yaratmaya alan açmaya çalışıyorum. Ezber dışı bir yaklaşım ile genç yaşlarda Mösyö Tagan sayesinde tanışmış oldum. Değerli birçok öğretmenimizden biriydi elbette ki, ancak bazı öğretmenler insanın hayatına dokunuyor, insan büyüdükçe bunu fark ediyor. Hayatımıza dokunabilen öğretmenlere ihtiyacımız var, mütevazı bakışı ile hayatı sorgulamayı değerli hocamdan öğrendiğimi düşünüyorum. Başımız sağ olsun. Öğrettikleri ile bizimle yaşıyor.


IZ BIRAKANLAR

Mişel TAGAN

“Senin ışığın bizlerin hep yanında olacaktır” Muhittin ALPARSLAN ’07 Lise son sınıfa kadar Monsieur Tagan’ın öğrencisi olmamıştım. O öğretim yılının ilk dersine girdiğinde şunu anladım; “Bir bilgi deryasında yolculuk yapacağız”. İsmim uzun geldiği için bana Tintin derdi ve onun dersleri hep bir “prise de conscience” olmaktaydı. Hala sesi kulaklarımdadır. Bize hayatı paranteze alıp, altını çizdirip daha da anlamlandıran yüce insan. Senin ışığın bizlerin hep yanında olacaktır. Işıklar içinde uyuyunuz İmparator Tagan. “Vive le taganisme absolu...”

“Hem Rousseau hem Descartes hem Sartre hem Camus’dur” Osman ATAMAN ’85 Bizim dönemde “A” şubesinin 7’eme öğrencisi iken hayatımıza girdi. Zaman içinde olgunlaşırken, henüz çocuk aklımızla karşımıza bir “filozof” konulduğunu ve “öğretmen” çıtamızın erişilmez derece yükseltildiğini anladık. Belki genel “mükemmeliyetçilik” zehirlenmemiz ve “sceptique” araştırıcı olmamız da hep ilk tohum O’nun. Rousseau, Descartes, Sartre ve Camus; hepsinin bir bileşimi ile karşılaşan çocuklardık kısacası. Sessiz sever, bakarak anlatırdı; mütevazı bir bilgeydi. Absürt ayrılışı Camus’ye nazireydi. Vedasında bile farklılıkları etrafına topladı. Büyük bir insandı, acısı da öyle. Biz ondan sadece bir damla öğrendik. Unutulmayacak.

“İyi ve doğru insan olmayı başarabilen nadir kişilerden biriydi” Cüneyt KALABALIK ’95 Akademik düzeyde Fransızca edebiyatı dersi veren bir öğretmendi. Saint-Joseph’i bitirdikten sonra İstanbul

Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldum. Ondan daha iyisini görmedim. Çünkü verdiği eğitimin felsefi bir yönü de vardı. Konusunda uzman ve işini iyi yapan bir kişiydi. Verdiği kaliteli eğitimin dışında, kişiliği ve karakterinden dolayı öğrencileri tarafından çok sevilirdi. Bence bu daha önemlidir. Çünkü herkes işinde başarılı olabilir. Ama iyi ve doğru insan olmak kolay değildir. Bence bunu başarabilen nadir kişilerden biriydi. İyi ve doğru insandı ama işini de iyi yapardı. Bunun dışında iyi futbol oynardı.

24

Eğitim yılı sonunda öğrencilerin öğretmenlerle yaptığı maçlarda gösterdiği performans ve teknik ile biz öğrencilerini şaşırtmayı başarmıştır. Emekli olduğu 2014 eğitim yılı sonunda, 2002 Saint-Joseph mezunu olan kuzinim Begüm Kasapoğlu’nun nişanında onu görmem ve damadımızın eniştesi olması, benim için ilginç bir sürpriz ve güzel bir anı olmuştur. Kendisini saygı ile anıyor, Tagan ailesine ve Saint-Joseph camiasına baş sağlığı diliyorum. Huzur içinde uyusun...


Eğitime destek olmak çok kolay! 1

Derneğimizi arayarak düzenli ödeme talimatı verebilirsiniz.

2

QR code aracılığıyla ya da tarayıcınızdan Raklet’e giriş yaparak ilgili yönlendirmeleri izleyebilirsiniz.

3

Aşağıdaki hesap numarasına bağışlarınızı doğrudan ulaştırabilirsiniz. ALICI BANKA ADI HESAP NUMARASI IBAN NUMARASI

: Saint Joseph’liler Derneği : TURKISHBANK Moda Şubesi : 4000079566 : TR83 0009 6000 0008 4000 0795 66

* Lütfen üye numaranızı ya da ad-soyadınızı belirtiniz.

Unutmayın!

Ayda yalnızca 50 TL tutarında bir bağış ile 55 kişi, bir öğrencinin bir yıllık eğitimin masraflarının tamamını karşılayabiiyor.

25


RÖPORTAJ

Okan TANŞU ’88

OKAN TANŞU’DAN DİJİTAL DÜNYAYA FARKLI BİR BAKIŞ

“DIGICRIMINATION, BUNLAR İYİ GÜNLERİMİZ” Akademisyen Okan Tanşu’nun ilk kitabı “Digicrimination, Bunlar İyi Günlerimiz” eylül ayında Türkçe olarak Türkiye’de yayımlandı, ekim ayında da İngilizce olarak yurtdışında piyasaya çıkacak. Tanşu, Bilgi Çağı’na girerken baş döndürücü bir hızla değişen hayatımızın, hayat tarzlarımızın daha anlaşılabilir olmasına yönelik birtakım düşünceleri içeren bu ilk kitabında tüm Saint-Joseph’lilerin kendilerinden bir şey bulabileceklerine inanıyor.

İ

nsanoğlunun son 25 yılda hayat tarzlarını tanımlayan ve çerçeveleyen teknoloji anlamında inanılması güç derecede büyük bir değişime maruz kaldığının altını çizen Okan Tanşu, yakın gelecekte dijital teknolojiler çerçevesinde dayatma ve ayrımcılık açısından, bugün karşılaştığımız zorlukların katbekat fazlasını yaşayacağımız görüşünde. “Digicrimination, Bunlar iyi Günlerimiz”i yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Kitabın giriş bölümünde de aynen aktardığım şekilde; bu kitabı yazmaya 2002 yılında, ağırlıklı olarak bilişim dünyasına yönelik bir içerik oluşturmayı hedefleyerek başladım. Fakat türlü sebeplerden ara vermek zorunda kaldım. İlk çıkış fikrime göre, daha ağırlıklı olarak akademik ve bilişim güvenliğine yönelik bir kitap yazma fikri vardı. Zaman içerisinde bu fikrimden uzaklaşıp daha popüler bir kitap yazma fikrini benimsedim. 2016 yılının başlarında, kitabı yeniden ele alıp bitirmeye karar verdim ve oldukça titiz bir çalışmanın ardından taslağı çıkarmış oldum. Bu kitabı yazma sebebim, kitapta da açıklamaya çalıştığım üzere, elektronik donanım

ve yazılımların günlük hayatımızı nasıl değiştirdiğinin ve geometrik şekilde artan bu değişimlerin yakın gelecekte etkisinin neler olabileceğinin bir kesitini sunmaktı. Aldığım geri bildirimlerden yola çıkarak, ortaya ilginç bir iş çıktığını ve anlatmak istediklerimi anlatabildiğimi düşünüyorum.

26

Fikri nasıl geliştirdiniz ve kitabın yazım süreci nasıl gelişti? Kitabın tanıtım ifadesinde de dile getirildiği üzere, “Digicrimination, Bunlar iyi Günlerimiz”, dijital dünya ile ilgili bilinenleri farklı bir açıdan değerlendirerek, Bilgi Çağı’na girerken yapılan hataları, bundan sonra


karşılaşacağımız yeni teknolojik ekosistemi ve yapılması gerekenleri ortaya koymaya çalışırken aslında baş döndürücü bir hızla değişen hayatımızın, hayat tarzlarımızın daha anlaşılabilir olmasına yönelik birtakım düşünceleri içeriyor. Bu şekilde bile betimlerken, oldukça karmaşık geliyor. Esasında kitap, hızlı dijital dünyanın bir anlık fotoğrafıyla, geçmiş ve geleceğe yönelik saptamalar yapıyor. Kitabın içeriğinin doğasından dinamik olması, bir yandan yazdığım bazı kısımların güncelliğini yitirmesine yol açarken, diğer yandan yeni bölümlerin eklenmesi gerekliliğini ortaya çıkardı. Nihayet, Bilgi Çağı’nın getirdiklerini genel bir perspektiften değerlendirip, yapılan hataların altını çizerek, bizi yakın ve uzak gelecekte bekleyen tehlikeye vurgu yapan bu çalışmayı bitirebildim. Hal böyleyken yazım sürecinde sıkça güncellemeler yapmam gerekti. Bunun yanında farklı aşamalarda, fikrine, bilgisine güvendiğim dostlarımla içeriği kısmen paylaşarak varmak istediğim noktaya yönelik adeta bir pusula edindim. Tüm bu süreçte elbette, yazım konusunda profesyonel desteğe de ihtiyacım oldu. Sağ olsunlar okulumuzun eski mezunları Gökhan İçöz ve Hilmi Hacaloğlu bana bu konuda destek oldular ve doğru kişilere yönlendirdiler. Edisyon ve yazım konularında destek ve yönlendirme alarak kitabı daha da akıcı ve ilginç hale getirdiğimi sanıyorum. Kitap eylül ayı ortasında Türkiye’de piyasaya çıktı, muhtemelen ekim sonunda da tüm dünyada İngilizce olarak yayımlanacak. Açıkçası şu an uzun zamandır uğraşıların ve verilen emeklerin karşılığını almanın hazzını yaşıyorum. Son 25 yılda sizce neler yaşandı? Bunlar neden iyi günlerimiz? İnsanoğlu son 25 yılda hayat tarzlarını tanımlayan ve çerçeveleyen teknoloji anlamında inanılması güç derecede büyük bir değişime maruz kaldı. Kitapta aktardığım şekilde, bu değişim toplumda benim görüşüme göre bir teknoloji kullanım dayatmasıyla kendini gösterdi. Bu dayatma da elbette ki sonuç olarak bir ayrımcılık doğurdu. Nitekim kitabın ismi “Digital” ve “Discrimination” (İngilizce ve Fransızcada ayrımcılık) kelimelerinin birleşiminden oluşuyor.

Şimdi yeni bir aşamanın, hayatımızı bilgisayar ve akıllı telefondan daha da fazla değiştirecek olan ve kitapta yalnızca bazılarına değindiğim teknolojilerle tanışacağımız bir dönemin eşiğindeyiz. Ben bu yaşam ekolojisi içerisinde, dijital becerilerin avantaj sağlamasının ötesinde, bazı alanlarda dijital becerilerin üst düzeyde olmasının beklendiği toplumda bunun artık bir ayrımcılığa dönüştüğü fikrini savunuyorum. Endüstri toplumunun ayrımcılığından farklı olarak, bu yeni tür ayrımcılığı hayatın, yeni yaşam ekolojisinin kendisi yapıyor. Ve yine iddiam o ki, yakın gelecekte dijital teknolojiler çerçevesinde son 25 yıldır karşılaştığımız dayatma ve ayrımcılık açısından, bugün karşılaştığımız zorlukların katbekat fazlasını yaşayacağız. Üzerinde çalıştığınız ya da çalışmayı düşündüğünüz bir kitap var mı? Varsa konusu ne olacak? “Digicrimination, Bunlar İyi Günlerimiz” henüz piyasaya çıktı. Açıkçası bana gelen değerlendirmeler ve yazım sürecinde aldığım yorumlara göre, kitabın devamı mahiyetinde bir çalışma beklentisi oluşuyor. Belki bir-iki yıl içerisinde böylesi bir çalışma yaparak, ilk kitabın bir muhasebesini de içeren bir çalışma söz konusu olabilir. Ama bunu katiyetle söylemek için biraz erken sanırım. Diğer yandan şunu kesinlikle söyleyebilirim ki, eğer ikinci bir kitap

27

olacaksa bunun içerisinde muhtemelen şu an yoğunlukla çalıştığım ve kullandığım “biometrik araştırma teknikleri” de ağırlıkla yer alacak. Son olarak şunu belirtmek istiyorum, Saint-Joseph’li olmak farklı bir kişilik veriyor insana. Zaman zaman bunun mizahını da yaparız aramızda. Her konuya farklı bakmak içimize işlemiş. Hatta zaman zaman bunu o kadar abartırız ki, gerçeklerden uzaklaşabiliriz. Lakin bu özellik biz Saint-Joseph’lileri dijital dünyanın yeni ekolojisinde de, tıpkı bir önceki toplum düzeninde olduğu gibi çok değerli kılıyor. Esas açısından bakarsak, bu kitabın asıl odağı bilgi ve bilgiyi erdemle ve bilgece kullanabilmenin metotlarının dönüşümü. Saint-Joseph’in bize kazandırdığı en büyük kalite belki de dönüşüm ve değişim ne şekilde olursa olsun, ayakta kalabilmeyi ve adapte olabilmeyi öğretmesi. Bu çerçevede “Digicrimination, Bunlar İyi Günlerimiz”in, Saint-Joseph’lilerin kendilerinden bir şey bulabilecekleri bir çalışma olduğunu düşünüyorum.

OKAN TANŞU KIMDIR? 1988 Saint-Joseph Lisesi mezunuyum. Üniversite eğitimimi bitirip bir süre özel sektörde çalıştıktan sonra, eski dernek başkanlarımız Ateş Vuran ve Ahmet Orkan’ın yönlendirmesi ve destekleriyle akademik hayata adım attım. Farklı üniversitelerde görev yaptıktan sonra 2000 yılında Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde çalışmaya başladım. Bu kurumda farklı kademelerde görev aldım ve yine aynı dönemde Yunanistan, Finlandiya, İspanya gibi ülkelerdeki üniversitelerde dersler verdim. 2005 yılında, akademik kariyerimin yanında özellikle bilinçaltı iletişim, nöropazarlama konularına odaklanan Kano Danışmanlık firmasını kurdum. Uzun yıllar onlarca firma ve kişiye iletişim, pazarlama ve satış alanlarında eğitim ve danışmanlık hizmeti verdim, birçok online eğitim programının içerisinde aktif olarak yer aldım halen de almaktayım. 2015 yılında Bilgi Üniversitesi’ndeki görevimi bırakarak Almanya’ya yerleştim. Akademik kariyerimi ve danışmanlık hizmetlerini halen Almanya’da sürdürmekteyim.


RÖPORTAJ

Batuhan HAKAN ’17

“BAŞARI KADAR HAYAL KIRIKLIKLARI DA YAŞADIM” Henüz 19 yaşında olan Batuhan Hakan küçük yaşlardan itibaren ev-antrenman-okul üçlüsü arasında mekik dokuyor. Emeklerinin karşılığını kazandığı bursla alan Saint-Joseph Lisesi mezunu Hakan’ın hedefi ise yüzme sporunun en tepesi olan olimpiyatlara katılmak.

Ç

ok küçük yaşta ailesinin teşvikiyle yüzme sporuna başlayan Batuhan Hakan, bu spor dalında elde ettiği başarı sayesinde ABD’de burslu olarak okuyor. Kariyer hedefi olarak olimpiyat finallerini koyan Hakan, Saint-Joseph Lisesi mezunu ve spor hayatının yanı sıra ABD’de mühendislik eğitimi alarak eğitim hayatında da başarılı bir grafik çiziyor. Yüzmedeki başarısında okulunun verdiği desteğin çok faydalı olduğunu söyleyen Hakan ile spor ve eğitim hayatını konuştuk. Çok küçük yaşta yüzmeye başlamışsınız. Bu spora başlama serüveniniz nasıl gerçekleşti? Henüz beş yaşımdayken annem Fenerbahçe Kulübü’nde beni yüzmeye başlattı. Gittiğim okulların havuzunun olması da bu konuya ilgi duymamı sağladı sanırım. Sekiz yaşında Fenerbahçe’nin lisanslı yüzücüsüydüm. Kulübüm adına birçok yarışa katıldım; madalyalar, finaller, rekorlar, Türkiye şampiyonlukları, uluslararası dereceler bazen de hayal kırıklıkları yaşadım. Bunlar hayatımın vazgeçilmezleri oldu. Yoğun antrenman ve yarış temposu derslerinizi etkiliyor muydu? Derslerimi okulda çalışmam gerekiyordu çünkü eve gelince buna vaktim olmuyordu. Derslerin yanında bir de Seviye Belirleme Sınavı’na hazırlanmam gerekiyordu. Yoğun antrenman temposuna sahip sporcular derslerini, derste öğrenmek zorunda. Ben de öyle yaptım. SBS’den de yüksek puan alınca gerek kulübüme yakınlığı gerekse ablamın aynı okuldan mezun olması gibi sebeplerle Saint Joseph’in yolunu tuttum. Hiç de pişman olmadım. Beş yıl nasıl geçti anlamadım.

Okulunuzun spor yaşamınıza etkisi ne oldu? Mesela lise 4. sınıfta çok devamsızlığım oldu. Olimpiyat senesi olduğu için kamp ve yurt dışı yarışlar çok fazlaydı ama okulum bana gereken toleransı gösterdi. Hemen hemen tüm öğretmenlerim ders notlarımı bana ilettiler. Okula geldiğim zaman küçücük bir arada bile ders telafisinde bulundular. Kısacası özel derse gerek kalmadan okulumu başarıyla tamamladım. Şimdi Amerika’da çok istediğim Purdue University’de yüzme bursuyla mühendislik eğitimi alıyorum; bunu tamamen yaptığım spor sayesinde başardım. Diğer taraftan açıkçası çok fazla sosyal ortamlarda bulunamadım. Bir haftadan fazla yaz tatili yapamadım, yediklerim, içtiklerim hep kontrollü oldu. Babamdan çok gördüğüm antrenörüm, hep daha fazlasını istedi benden, hala da istiyor. Spor kariyerinize dair geleceğe yönelik hedefleriniz neler? Yüzme sporunda aylarca hazırlanırsınız, kulvara çıkarsınız yüzlerce kişinin gözleri

28

önünde yüzersiniz. Bazen bir kaç salise ile şampiyon olur, bazen de bir kaç salise yüzünden dereceye bile giremezsiniz. Sevinciniz de, üzüntünüz de yarışınız gibi kısa sürer. Hemen bir sonraki hedefe odaklanmanız gerekir. Bu şekilde tam 14 yılım geçti, şimdi gittiğim üniversite takımının da yüzücüsüyüm. Çocukluğumdan beri tek idealim olimpiyat yüzücüsü olmak ve finallerde yüzebilmek. Dilerim bu hedefime ulaşabilirim. Okulla sporun bir arada götürmekte zorlandınız mı? Okul ile spor eş zamanlı olarak yürütülebiliyor. Hele okulunuz Saint Joseph, müdürünüz Monsieur Paul ise. Amacınız yurt dışı eğitimi ise sporunuz daha da önem kazanıyor. Üniversiteye girdiğiniz anda sporcu olmanızın avantajını ve iltimasını görüyorsunuz, her olanağın en mükemmeli size sunuluyor. Bana sunulan bu fırsatlardan dolayı önce aileme sonra koçum Fatih Yıldırım’a, bana emek veren Fenerbahçe ve Enka’ya tüm okul ve takım arkadaşlarıma teşekkür ederim.


EKONOMI

Gurur ALTUN ’93

TÜRK LIRASI VARLIKLARIN PARASAL SIKILAŞMA ILE SINAVI

A

merika’da Trump’ın verdiği seçim sözlerinin tutulamaması -vergi indirimi sözünün tutulamaması ve sağlık sistemi reformunun cumhuriyetçi adayların oylarıyla geçirilememesi gibi- ile Amerikan Doları zorlu bir dönemden geçti. Bu politik sebeplerin yanında FED üyelerinin enflasyon görünümü nedeniyle aşırı güvercin olmaları bu güçsüzlüğü daha da pekiştirdi. Haziran başında 96 seviyelerinde olan Amerikan Dolar Endeksi (DXY), eylül başında son dönemin en düşük seviyesi olan 91,01 seviyesine kadar geriledi. Doların gerilemesi ile gelişmekte olan ülke para birimleri de görece iyi performans gösterip dolara karşı değer kazandı. Gelişmekte olan para birimleri içerisinde Güney Afrika Rand’ı ülkedeki yolsuzluk haberleri ve başkan Zuma’ya karşı yapılan güvensizlik oylaması ile birlikte bir miktar negatif ayrışırken, bunun tam tersine ülkede yolsuzluklara karşı sürdürülen yasal süreçler sebebiyle Brezilya pozitif ayrıştı. Türkiye’de ise, ilk dönemde negatif ayrışan TRY ilk önce aşağı trend direncini denedikten sonra, global risk iştahıyla yönünü değer kazanma tarafına çevirdi. Çok kısa süre 3,40 altını test ettikten sonra bu seviyelerde çok fazla tutunamayan TRY daha sonra yeniden yönünü yukarı çevirip haziran başındaki seviyelerine doğru yeniden tırmandı. Son dönemde, özellikle Kuzey Kore’nin nükleer başlıklı füze denemeleriyle tırmandırdığı tansiyonla birlikte, özellikle geçen hafta FED’in 2017 içerisinde bir faiz artırımı olasılığının masada olduğunu söylemesi ve bilançosunu küçültmeye yine 2017 içerisinde başlayacağını söylemesi ile yaz başında başlayan dolar zayıflığı döneminin en azından bir süreliğine sonuna gelinmiş olma ihtimali artıyor. Yapısal olarak da TRY’nin uzun vadede değer kaybının devam etmesinin kaçınılmaz olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

Türkiye ekonomisinin lokomotif sektörleri az önce de bahsettiğimiz gibi özel tüketim ve inşaat sektörü. Ayrıca tasarruf oranı da, kendi sermaye piyasalarından çok daha fazla büyük olan Amerika Birleşik Devletleri’nin tasarruf oranından daha düşük. Sabit yatırımlar tarafı da iyimser olmayı zorlaştırıyor. Türkiye gittikçe, düşük verimlilikle çalışan ve buna bağlı olarak sürekli cari açık veren ekonomisini, yani tasarruf açığıyla yaşayan ekonomisini, döviz üretmeyen sektörlere yatırım yaparak yürütmeye çalışıyor. FED’den gelen baskı kısa süre içerisinde ECB tarafından da gelmeye başlayacaktır ki, 2018 başında ECB’nin de para politikasında değişiklikler olabileceğine dair sinyaller gelmeye başladı. TRY’nin değer kaybının engellenebilmesi için kesinlikle ve kesinlikle şu anda talep edilen faiz indirimi değil, tam tersine faiz artırımı gerekecektir. Şu anda yaşadığımız döngünün devam etmesi durumunda bu duruma gelinmesi de kaçınılmaz gibi gözükmektedir. Yurtdışında da Türkiye’nin ekonomik performansı dolayısıyla özel sektörün önümüzdeki döneme sağlıklı bir şekilde uyum sağlayabilme olasılığı ciddi şekilde sorgulanmaya başlamış durumda. Bir süredir Türk piyasası hakkında olumsuz görüşte olan bazı yatırımcılar zaten Türk piyasasının yönünün aşağı olacağına yatırım yapmaya başlamışlardı. Girişte anlattığım sebeplere bağlı olarak güç kazanan TRY, ekonomik dönüşe karşı alınan ve ne kadar

29

sağlıklı olabileceği tartışmaya çok açık olan önlemlerle, dünyadaki risk iştahındaki artışın artmasıyla da yukarı giden Türk varlık fiyatları için bunun sürdürülebilir olamayacağına dair iddialarını arttırmış durumdalar. Küçük ve orta ölçekli şirketlere kredi büyümesine, belki de fazlaca büyümesine, sebep olan kredi garanti fonu, yurtdışında pozitiften çok, tasarruf açığı olan bir ülkenin aşırı kredi büyümesiyle büyümenin sürdürülebilir olmadığı konusunda daha da emin olunmaya başlanıyor. iShares MSCI Turkey ETF’inde açığa satış talebi üç ayın en yüksek seviyelerine tırmanırken, tedavülde olan payların %11,6’sına yükselmiş durumda. Bunlara bağlı olarak, eylül ayı içerisinde gösterge indeks olan MSCI endeksine göre Türk hisse ortalama fiyatları dolar bazında, Katar endeksinden sonra en çok düşen ikinci endeks oldu. Ocak-ağustos dönemi içerisinde 2009’dan beri en iyi getirisini getiren Türk varlıkları, sadece bu çeyrekte %19 yukarı giden petrol fiyatlarının da etkisiyle cazibesini petrol ihraç eden başka ülkelere, mesela Rusya, kaptırmış durumda. Hükümetin kredi garanti fonunun da etkisiyle iştah artarken, önümüzdeki dönem Türk varlıkları ve Türk Lirası’nın hareketleri FED’in ne yapacağı ve Türkiye’deki enflasyon görünümüyle çok ciddi korele olacak.


HUKUK

Dr. Fevzi M. TOKSOY ’90

REKABET, SANAYI POLITIKALARI VE İNOVASYON İLIŞKISI ÜZERINE

D

ünyanın yeni bir iktisadi devinim içerisine girdiğini kolaylıkla gözlemleyebiliyoruz. Özellikle gelişmiş toplumlarda ortaya çıkan ve tüm dünyaya kolayca yayılan yeni ürün ve hizmetlerin büyüklükleri, yüz yıllık geleneksel sanayi üretimlerini yakalayıp çok kısa bir süre içerisinde de geçiyor. Üretim süreçleri ve dolayısıyla tüketici beklentileri eskisinden daha hızlı değişiyor. Tüketici her alanda ‘şahsının o anki ihtiyaçlarına özel’ ürünler talep ediyor. Arabaya ve ehliyete sahip olmadan arabalı bir hayat, resepsiyonu olmayan bir otel odası, bakkalıyla konuşan bir buzdolabı, tercihlerini bilen, öngören ve anlayan bir dünya istiyor. Girişimci de daha teknolojik üretim, daha az bürokrasi, daha yalın ticaret akışı, veri güvenliği, alternatif ödeme araçları istiyor. Tüm bu süreçlerin sosyolojik analizini yapmak veya iktisat teorisindeki devrimsel anlamı üzerine konuşmak beni aşar. Benim değerlendirmeye çalışabileceğim boyut “sanayi politikaları, rekabet hukuku ve bunun inovasyon üzerindeki etkileri” olacak. İnovasyon terimiyle de “mucizevi ve yenilikçi ürün ve hizmet modeli” şeklindeki konvansiyonel çağrışım yerine, yukarıdaki tüketici ve girişimci taleplerinin nihai çıktısını tanımlıyorum basitçe. Çok bilindik bir denklem vardır; rekabet olmazsa inovasyon olmaz. Bu müthiş denklem her çağda geçerlidir. Rekabet, herhangi bir pazardaki oyuncuların birbirlerini geçmek için yaptıkları yarıştır. Bu yarışın adil olması kaçınılmazdır. Varsayılan adil rekabeti nasıl uygulamalar ortadan kaldırır? Mesela fiyatları rakiplerle beraber belirlemek, teknolojik gelişmenin hızına birlikte karar vermek, pazarları ve müşterileri/ihaleleri paylaşmak. Bu uygulamaların hepsi tüketicinin beklentilerini suni bir şekilde şekillendirirken gelişimi de yavaşlatır. Tüketicinin rekabet olsaydı katlanacağı maliyetten daha

fazlasının cebinden çıkması sonucu da cabası. Tabii bu kartel oyununu oynayabilmek için pazarda benzer güçte ve büyüklükte üç-dört firmanın olduğu varsayılmalıdır. Bir de cesametiyle rakiplerine büyük fark atmış bir mega oyuncunun olduğu pazarlar var. Mesela Google’ın durumu buna net bir örnektir. Peki Google kimle rekabet edecek? Bu gibi durumlarda ise bu büyük oyuncu, piyasa parametrelerini kendi ticari çıkarları doğrultusunda dayatabilir. Yani kartele ihtiyacı olmadan tüketiciye benzer külfetler doğuracak uygulamalara gidebilir. Mesela finansal gücünü kullanarak rakiplerinin ortaya çıkmasını engelleyebilir, gelirlerini maksimize etmek için fahiş fiyatlar uygulayabilir, patentlerinin lisanslamasını manipüle edebilir.

30

Buna en güzel global örnek ise Intel firmasıdır. Intel, bilgisayar işlemcisi üreten mega bir şirkettir. Rakibi olarak ortaya çıkan AMD firmasının pazara girmesini engellemek için birçok bilgisayar üreticisine AMD işlemcili bilgisayar üretmemeleri için baskı yapmıştır. Intel’e muhtaç olan firmalar da bu baskılara boyun eğerek AMD ile çalışmayı keserek firmanın büyümesini ve Intel’e rakip olmasını durdurmuştur. Bu gibi durumlarda, alternatifi olmayan tüketici -veya müşterileri- koşulları kabul ederek canavarın büyümesine yardımcı olur. İşte rekabet hukuku bu tip uygulamalarla savaşmak için dizayn edilmiştir. Google ise arama motoru pazarındaki tartışılmaz pazar hakimiyetini arama sonucunda tüketicilere sunulan alışveriş


tercihlerinde kendisiyle çalışan perakendecileri kayırarak diğer online alışveriş platformlarının Google arama sonuçlarında daha aşağıda -çoğunlukla ilk sayfadan sonraçıkmalarını sağlamıştır. Kendisine yüklü ödemeler yapan perakendecileri ise üst sıralara taşıyarak tüketici algısını manipüle etmiştir. Hem Intel hem de Google bu uygulamaları sonucunda mahkum olarak milyarlarca dolar ceza ödediler. Pazardaki rekabeti bir müsabakaya benzetecek olursak, rekabet hukukunu da hakeme benzetmek yanlış olmayacaktır. Tüketiciler de bu müsabakadan medet uman taraftarlar olacaktır. Beklentileri ise şikesiz, herhangi bir tarafın kayırılmadığı ve eşit güçler arasında bir yarıştan maksimum faydayı sağlamaktır. Daha hesaplı akıllı telefonlar, daha ucuz uçak bileti, daha uygun fiyatlı hammadde, daha iyi sağlık hizmeti ve sonucunda da sürekli bir inovasyon. İnovasyon tüketicinin ödülüdür. Piyasada faaliyet gösteren şirketlerin rakiplerini geçmek için ortaya çıkarttıkları gelişmenin adıdır inovasyon. Peki inovasyonun ortaya çıkması için rekabet kurallarının uygulanması tek başına yeterli midir? Buna cevabım koca bir “hayır” olacaktır. Zira tüm bu devinim içerisinde değişmeyen bir kural daha var: eğitim olmadan inovasyona sahip olamazsınız. İşte yine çağlara meydan okuyan sabit bir denklem. Çocuk yuvasından başlayıp patent tesciline giden yoldur eğitim. Kimileri inovasyon yaparak patentini tescil eder, kimileri bunları geliştirir, kimileri de bu patentlerin ölçek ekonomilerine ulaşacak bir ekonomik faaliyet halini alması yolunda kaliteli ve talepkar tüketiciler olarak eğitimin nemasından faydalanır. Aynı kaliteli eğitimden nemalanan siyasetçi ve bürokratlar da bu oyunun kaliteli bir sahada adil bir şekilde akıllıca oynanması için gerekli altyapıyı sağlar. Yani inovasyonu sadece yurtdışında eğitim alan ve ülkesine dönen bilim insanlarıyla ekonomi politikanıza entegre edemezsiniz. Eğitim homojen olarak toplumun her kesimini yeni düzene hazırlar. Tüm bu perspektiflerden baktığınızda, mal ve hizmet piyasalarında olması gereken rekabet ortamının aslında toplumun tüm ihtiyaçları için aynı derecede var olması gerektiği sonucuna ulaşıyoruz. Dolayısıyla

sadece mal ve hizmetlerin tabi olduğu rekabet kurallarının mükemmelen uygulanması tek başına tüketici refahının sağlanması için yeterli olmayacaktır. Rekabetçi eğitim, liyakate dayalı bürokrasi ve rekabetçi endüstri aslında rekabet ve inovasyon denkleminin ayrılmaz parçalarıdır. Ancak bu döngünün sağlanmasıyla rekabet, kaliteli toplum bireylerinin taleplerini seslendirdiklerinde bu talebe cevap vermesi gereken olgu olarak şekillenir. Sonucunda da, toplumda (veya ülkenizde) kaliteli tüketiciler ortaya çıkar ve daha iyi bir ürünün var olduğunu veya olabileceğini idrak ederek bu ürünü talep etmesi gerektiği içgüdüsüne sahip olur. Yukarıda söz ettiklerim sadece yeni dünya teknolojileri ve gelişmiş toplum tüketicileri için geçerli değildir. Her ülkenin, seviyesi ne olursa olsun, kendi ekonomik devinimi ve sanayi politikaları vardır veya olmalıdır. Rekabet hukuku uygulamaları da ülkenin sanayi politikasıyla eşgüdümlü olmalıdır. Ülkenin nihai refah hedefi doğrultusunda kullanılmalıdır. Aksi taktirde okyanustan tefrik ettiğiniz bir akvaryum içerisindeki balıkların arasındaki rekabeti düzenlemenin önüne geçilemez. Global rekabete entegre olamazsanız yaşayamazsınız. Bir fındık ülkesi olan Türkiye’nin Nutella’da vücut bulan hikayesidir bu. Tarlada 1 TL olan ürünün raflarda 10 TL olmasının macerasıdır. Teknolojiye, enerjiye ve müptela tüketimine (tütün, alkol vb.) tüketicinin ancak yüksek vergiler ödeyerek ulaşması dramıdır. Bir üçüncü dünya ülkesinde temel insani ihtiyaç maddelerinin (gıda, sağlık hizmetleri, iletişim ve barınma gibi) hangi süreçlerle tüketiciyle buluştuğunun dizaynıdır sanayi politikası. Bir coğrafyanın dünya ticaret akımlarındaki yeri, malların ve hizmetlerin serbestçe girip çıkması, teknik engellerin sanayi politikası ile rasyonel biçimde bağlantılı olup olmaması gibi birçok faktör o coğrafyadaki tüketicilerin refahına etki eder. Tüm bu faktörlerin dikkate alınması için ise bir ülkenin hangi alanlarda rekabet edeceğini önceden belirlemesi gerekmektedir. Yani önce sanayi politikasını belirlemek, sonra bu doğrultuda savaşacak sermayedarları oluşturmak, sonra bunlar arasındaki koordinasyonu yönetmek, daha

31

sonra ise dünya rekabetine açılmalarını sağlayacak yoğunlaşmalarını dizayn etmelerine imkan tanıyacak bir soluk aldırılmalıdır. Burada elbette tüketici refahını doğrudan hedef alan rekabet ihlallerinden söz etmiyorum. Zaten rekabet kurumlarının birincil önceliği bu tip oluşumlarla mücadele etmektir. Benim ifade etmek istediğim rekabet arenasındakilerin kayırılması da değil. Rekabet kuralları daha henüz bir alanda faaliyete geçmemiş potansiyel girişimcileri dahi korumalıdır, teşvik etmelidir. Hakemin adil olacağını bilerek arenaya çıkacaklarını bilmeleridir. İfade etmek istediğim şey, rekabet kurallarını uygularken sanayi politikalarının nihai hedeflerini ön plana koymak gerekliliğidir. Gelişimin önüne geçebilecek kısıtlar getirilmemesidir. İşadamı denen ‘tür’ tüccar da olsa sanayici de olsa içinde rekabet ateşiyle yanıp tutuşmalıdır. Bu türün illa tüketiciye fahiş fiyatla mal satmak veya rakibini hileyle yok etmek nihai hedefiyle hareket ettiğini varsaymak büyük bir hata olacaktır. Şayet bu tip uygulamaların ağırlıklı olduğu bir işadamı profiliniz var ise bir hata yapıyorsunuz demektir. İş hayatınız güçlü olanın hayatta kalacağı yarışla şekillenmiyordur. Yukarıda tasvir etmeye çalıştığım yeni dünya düzeninde, Türk işadamının nihai rekabet alanı hedefi tüm dünya olmalıdır. Ülkemiz doğru sanayi politikaları ve eğitimle dünya sahnesinde -seçtiği alanlarda- kıyasıya rekabet eden sermayeler yaratması kaçınılmazdır. O sermaye ki, artık yeni dünyada kurumsal yapıların evrilmesiyle sadece kendisine ait değildir. Steve Jobs’ın “kendi şirketi” olan Apple’dan kovulması buna en güzel örnektir. Şirketler artık topluma aittir. Özellikle son dönemlerde teknoloji alanındaki hızlı gelişmelere baktığınızda, çok enteresan girişimci profilleri ile karşılaşmaktayız. UBER, Amazon, Tesla, Google gibiler bunların başlıcalarıdır. Yeni işadamları bu profillerdir. Ama yine biliyoruz ki, bu şirketler ve kurucuları toplam kalitenin ürünleridir. Doğru sanayi politikalarının, adil rekabet kurallarının ve bilinçli tüketicilerin bir ürünüdür. Internet of Things, yapay zeka, Endüstri 4.0, Blockchain gelişmelerine seyirci kalmayanlar dünyanın yeni sahipleri olacaktır. Bu treni kaçırmamak gerekir.


RÖPORTAJ

Cihat LEVENT ’84

ÖLÜMÜN KIYISINDAN YAŞAMA DÖNMEM ŞIKE GIBI BIR ŞEYDI Cihat Levent, 24 yaşındayken trafik kazası geçirdi. Kendi deyimiyle öldü, sonra tekrar hayata döndü. Yaşadıklarını ve deneyimlerini kitapta toplayan Levent, başlıktaki gibi dedi ve ekledi: “Bu olay benim hayatımı kökten değiştirdi. Artık her aldığım nefesin bir anlamı var benim için.”

E

ski milli basketbolcu Cihat Levent, nam-ı diğer ‘Leylek’in yazdığı Ölümüne Şike adlı kitabı ilk elime aldığımda irkilmedim dersem yalan olur. Adam harbi harbi nasıl öldüğünü anlatmış! Ama bu ölüm

Fotoğraf: Mert Arslan olayını öyle bir noktaya bağlamış ki; yaşama dair müthiş bir azim ve başarı öyküsü yaratmış. Yetmemiş bu öykünün içine spor hayatındaki birikimlerini de katıp, şikeden dopinge kadar Türk spor tarihine önemli bir not düşmüş.

32

BİLİM KURGU FİLMİ GİBİ Ölümü bir deneyim gibi anlatan çok çarpıcı bir kitap. Bu fikir ne zaman ve nasıl oluştu? Trafik kazası geçirdikten sonra çıktı bu fikir. Kazanın şokunu atlattıktan


sonra yaşadıklarım çok enteresan geldi bana. Bilim kurgu filmleri gibiydi, bunu diğer insanlara anlatma isteği doğdu içimde. Ölüm olayını kaleme almak istedim. Sadece ölüm olayını kaleme almak değil, o olayın tetiklediği, hayatımda meydana gelen bütün olayları, duyguları insanlarla paylaşmak için yazdım. 1989 yılında geçiriyorsunuz bu kazayı ve sizin cümlelerinizle, “Gittim, geldim” diyorsunuz. Bunu açar mısınız biraz? Ruhum bedenimden ayrıldı ve kendi bedenimi dışarıdan başka insana bakarmış gibi gördüm. 24 yaşındayken öldünüz!.. (Gülüyor) Evet öldüğümde 24 yaşımdaydım. Öldükten sonra insan geldiği bütüne geri dönüyor. Bir bütün var, bunun damlaları evrene yayılıyor ve canlanıyor. Ondan sonra yaşam ya da bu dünyadaki deneyim bittikten sonra bütüne dönüyor ve bütün deneyimler bir arada toplanıyor. Peki bu ölüm anı ne kadar bir zamana yayıldı? Polis raporlarına ve benim hastaneye götürüldüğüm saate göre yaklaşık 4 saat. Bu bir mucize o zaman… Beyin ölümü bilimsel olarak 4 dakikada gerçekleşiyor. Ama şu anlattıklarımın hangisi bir bilime sığıyor ki? Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Ama bütün bunları 4 dakikada gözlemlemiş olmam ve öldüğümü fark etmem, yani kendimi dışarıdan görmem 4 dakikadan daha uzun süreydi. Belki de yaşamla ölüm arasında gidip gelen anlar yaşadım. Şu anda bunu tahlil etmem, bilime dayandırmam mümkün değil. BENİM İÇİN BÜYÜK ŞANSTI Ne hissettiniz peki? Hiçbir korku yok. Hiçbir

ve kendi iç hesaplaşmamdan ibaret. Ben de bu ölüm olayını spordaki anılarımla birleştirip, günlük hayata göndermeler yaparak, bütün yaşadığım duyguları bu yolla ifade ettim. Ölümün kıyısından yaşama dönmem sanki şike gibi bir şeydi. Kitabın adı da böyle doğdu.

ağrı sızı yok. Endişe yok. Duygu yok. Hayatınızda ne değişti? O kazadan önce bir adam var… Popüler bir sporcu. İyi para kazanıyor. Bir hayran kitlesi var. Sonra o adam kazada her şeyini kaybediyor. Bu, dışarıdan baktığınız zaman büyük bir felaket. Ama ben bunu büyük bir şans olarak görüyorum. Çünkü hayatımı kökten değiştirdi, her şeye daha farklı yaklaşmaya başladım. Ne olacaktı spora devam etseydim? 30-35 yaşımda varlıklı bir adam olacaktım. İdeallerim olmayacaktı belki. Ama şimdi her yaptığımın, her aldığım nefesin bir anlamı var benim için.

Bu yaşadıklarınızı tıp insanlarına anlattığınızda ne dediler? Yakın arkadaşlarım arasında çok başarılı hekimler var. Hemen hemen tamamı benimle konuşup, bilgi almaya çalıştı. Çok hoşlarına gitti. Benzer binlerce vaka geliyor karşılarına. Hepsinde de sonuçlar farklı oluyor. O nedenle çok ilginç buldular. FENERBAHÇE’NİN HAKSIZLIĞA UĞRADIĞINI DÜŞÜNÜYORUM 3 Temmuz sürecinde Fenerbahçe’nin yanında yer alan bir Galatasaraylı olarak dikkat çekmiştiniz. Kitabı yazmanızda bunun etkisi oldu mu? 3 Temmuz şike sürecinde Türkiye’de şike yapan bir sürü takımın içerisinden

Aslında burada müthiş bir başarı öyküsü var. Bir sürü insan bundan ders çıkarabilir… Ben zaten bunu bir spor kitabı olarak yazmadım. Ama sporcu kimliğim herhalde ömrümün sonuna kadar yakamı bırakmayacak. Bu kitap da benim spor hayatımda yaşadıklarımın gerçek hayata aktarılması

33

bir tanesinin cımbızla çekilerek cezalandırılması bana büyük bir haksızlık olarak geldi. Çünkü bu davanın şikeyle ilgili olmadığını düşünüyorum. Bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe’nin haksızlığa uğradığına inanıyorum. Bu yönde sosyal medyada bir paylaşımda bulundum. Arkasından kendi Galatasaraylı dostlarımdan çok tepki aldım. Hatta Galatasaray taraftarları arasından ölümle tehdit edenler oldu. 21 kişi hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundum. Türkiye’nin önemli hukukçularından biri olan o zamanki Galatasaray Kulübü Başkanı Prof. Dr. Duygun Yarsuvat; “Fenerbahçe yanlış mahkemede yargılandı” diyerek noktayı koydu ve sözüm legalite kazandı. O zaman ben bir dernek kurdum. Ezeli Rekabet Ebedi Dostluk Derneği. Bu kitabı da bu projenin bir devamı olarak yazdım. Bu röportaj Nil Soysal tarafından yapılmış ve 10 Ekim 2017 tarihinde Sözcü gazetesinde yayımlanmıştır.


RÖPORTAJ

Tuğrul AKYÜZ ’88

VEGA’NIN SAINT-JOSEPH’LİSİ

TUĞRUL AKYÜZ

Kendine has sesiyle Türk müziğinde farklı bir yere oturan Vega isimli grubun kurucusu ve gitaristi Tuğrul Akyüz ile okulun buz gibi “Foyer”sinden başlayan müzik macerasını konuştuk. Kendi yolunu çizen, mühendislikten hiç vazgeçmeyen ve bittikçe albüm çıkaran bu grubun Tuğrul’unu yakından tanıyalım.

1990

’lardan bu yana hayatımızda Vega isminde bir grup var. Kendi tarzıyla çalan; değişik vokali ve müzik rengiyle farklı bir grup. Grup, geçtiğimiz günlerde, “Delinin Yıldızı” adıyla yeni albümleriyle uzun bir aradan sonra tekrar hayranlarının karşısına çıktı. Her hafta, müzik platformu Spotify üzerinden yüzbinlerce dinlenme alan bu grubun kurucularından ve solisti Deniz’in eşi Tuğrul Akyüz, 1988 mezunu bir Saint-Josephli… Saint-Joseph’ten müzik konusunda çok önemli isimler çıktı. Okulun “Frère”lerin özel çabalarıyla başlayan müzik eğitimi; 1960’larda Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması ile popüler müzikle buluştu. Sonrasında okulda hemen her dönemden çok yetenekli müzisyenler ve gerçekten severek dinlenen müzik grupları çıktı. “OKULUN BİZE VERDİĞİ İMKANLARI UNUTMAK MÜMKÜN DEĞİL” Grand Quartier’de her dönemde farklı bir amaç için kullanılmış olan salonun altında, her daim orada olan yalağın sağından aşağı doğru inen merdivenlerde bir müzik odası vardı eskiden. Foyer adı verilen bu yer özellikle 1980’lerde efsane notalara sahne oldu. Soğuk ve karanlıktı. Ama okulun öğrencilere verdiği özel bir müzik alanıydı orası. Tuğrul, Foyer’nin müziğine katkısının çok büyük olduğun söylüyor: “Okulda hep müzikle iç içeydik. Ders aralarında, hatta bazen ders sırasında

birbirimizden müzik ile ilgili yeni bir şeyler öğrenmeye çalışırdık. Sonraları gitar çalmaya başladığımda, birkaç kişi toplanıp sevdiğimiz grupların müziklerini çalmayı denedik. Bir süre sonra küçük bir grubumuz oluştu ve okul saatlerinde Foyer’i kullanmaya başladık. Foyer’nin ilginç bir akustiği vardı. Biz ding ding diye çalar eğlenirdik önceleri kendi aramızda. Foyer’den içeri girince orada gerçekten müzik yaptığımız hissine kapıldık. Tamam dedik biz grup olduk. Pink Floyd’un Shine On You Crazy Diamond’ını çalar, o akustik sayesinde iyi bir iş başarmış hissine kapılırdık. Foyer’de elektrik vardı, ama soba yoktu. Soğuktan birbirimize sokularak çalardık. Bir ışığı bile olmadığını fark etmedik uzun bir süre. Bizim için büyülü bir yerdi. Soğuktan titrerdik ama anahtarı bizdeydi sonuçta. Okulun bize verdiği imkanları unutmak mümkün değil. Baktığınızda

34

18 yaşında mezun olduk, ilk albümü 30 yaşında yaptım. Ama okulun verdiklerini yine de unutamam. Benim babam da Saint-Josephli. O zamanlarda okulun orkestrası varmış. Hafta sonları klasik müzik konserleri verirlermiş. Modern zaman gereği onlar kaybolmuş. Ama okul bize müzik konusunda kafa dengi adamların bir araya gelmesini sağladı.” “MÜZİK İŞ OLURSA ARTIK ESKİ KEYFİNİ VE BÜYÜSÜNÜ KAYBEDER DİYE KORKTUM” Müzik ile okulu bir potada eritmeyi başarmış Tuğrul Akyüz. Bu, hayatının sonraki kısmına da etki etmiş: “Ailem bana gitar almak istemedi önceleri. Şimdi çocuklarına hemen piyano alan aileler gibi değildi bizimkiler. ‘Eğer müzisyen olmak istiyorsan konservatuara git’ derdi ailelerimiz. Okulu ön plana çıkarmamı istediler. Bütün


bir sene üniversite imtihanları için bıraktım müziği. Sonrasında başlamak zor oldu, başlasam mı başlamasam mı diye uzun uzun düşündüm. Ama bir şekilde döndüm tekrar müziğe… İş hayatıma şimdi çalıştığım yerde 1996’da mühendis olarak başladım. 20 yıldır aynı şirketteyim, işimi severek yapıyorum. Müziği ve mühendisliği çok sevdiğim için ikisini birden yapıyor olmak bana ağır gelmiyor. Bir de müzikten hiçbir zaman öyle çok para kazanmayı beklemedim. Yani müziğe başlarken de albümü çıkarırken de dünya bizi bekliyor inanılmaz bir yere geleceğiz diye düşünmedik. Ben sağlamcı olmaya çalışırım. Bir de müzik iş olursa artık eski keyfini ve büyüsünü kaybeder diye korktum. Müzik bittiğinde nereye kaçacağım? Bu da beni korkuttuğu için mühendisliği bırakmadım. Ayrıca mühendislik öğrenme tarafımı çok destekliyor. Bu da çok hoşuma gidiyor. 1990’da bilgisayarda ilk ses kartımı aldığım zaman dünyalar benim olmuştu. O zamanlar şarkıları diske direkt olarak kaydetmek mümkün değildi. Hafızada, RAM’de, en fazla üç dakikalık bir şarkı tutabiliyordunuz. Fazla detaylı bir şarkı olunca parçayı loop yapıyorduk.” ÜTÜ PROSPEKTÜSÜNDEN ŞARKI SÖZÜ Okulda yaptıkları ve yaşadıkları hayatına unutulmaz anlar katmış. Bunları anlatırken müzisyen, mühendis, evli ve bir kız babası Tuğrul gidiyor, lise öğrencisi beliriyor karşımızda: “Bir gün evde müzik denemeleri yaparken, Derya Uztürk ’88 ile Flamenko tarzını deneyelim dedik. Gitarları aldık, bir şeyler tıngırdatmaya başladık. Kayıt da yapıyoruz, bari söz de olsun dedik. Ama İspanyolca bilmiyoruz ve elimizde herhangi bir şarkı sözü yok. Ne yapalım diye düşünürken odadaki ütü kutusuna ilişti gözümüz. Ütünün prospektüsünü elimize aldık. İspanyolca açıklamalarını açtık ve yazanları söz olarak kullandık. Çok eğlenmiştik.” Tuğrul ilk konsere çıkışlarını da şu şekilde anlatıyor: “İlk konserimde Saint-Joseph’ten arkadaşlarla Alman Lisesi’ne gittik. Beyoğlu taraflarına ilk gidişim, sırtımda gitarla yürüyorum. Beyoğlu bölgesinin tekin olmadığı ile ilgili bir sürü hikaye duymuşuz. Bir tedirginlik var. Bu hisle okula girdik ve konser vermeye başladık. Kızların çığlıklarını duydum ve hiç alışık olmadığım bu durum karşısında ne yapacağımı şaşırdım. Bütün konser

boyunca önüme bakarak çaldım. Hala öyle çalarım...” “BİR “PETIT” GELSE ‘KENDİ YOLUNU BUL VE ORADAN GİT’ DERİM” Tuğrul’un müziğe bakış açısı ve müzik konusunda gelecek nesillere önerdikleri ise şöyle: “Biz müziğimizi hep hazır olduğunda, biz hazır olduğumuzda albüme dönüştürdük. Bu yüzden albümlerimizin arasında ciddi zaman farkları var. Eğer içimize sinmemişse o şarkı asla çıkmaz. Ben katıyım, Deniz benden daha da katı ve titiz bu konularda. Çalıştığımız şirketler de bizi biliyor ve sıkıştırmıyorlar bu konuda. Müzikle alakalı para kaygımız olmadı hiç. Müziği para için yapmadık yani. Öyle bir beklentimiz de olmadı. Gelince mutlu olduk tabii ki. Konser sayımız fazlaydı, onu bile azalttık. Bunu çok iyi bir şey olarak söylemiyorum ama biz böyleyiz işte. Mühendisliği bitirip sadece müzik yapsam ticari kaygı da otomatik olarak başlar. Ama müzik motivasyonunu kaybetmeden iş hayatını götürebilmek çok güzel bir şey. 2008 yılında Koç Fest vardı, şirketten bir ay izin alabildim mesela. Böylesi bir işte çalışabilmek çok güzel bir şey… Albümlerden sonra okuldan öğrencilerden gelip bizim bu işi nasıl yaptığımızı soran kimse olmadı. Ben okuldaki grupları elimden geldiğince takip ettim. Küçük dayanışmalar

35

1997 yılında kurulan Türk rock müzik grubu Vega, İTÜ Elektronik Mühendisliği mezunu Tuğrul Akyüz ve Mimar Sinan Üniversitesi mezunu Deniz Özbey ile yoluna devam ediyor. Diskografi • Tamam Sustum (1999) • Tatlı Sert (2002) • Tatlı Sert 2 (2003) • Hafif Müzik (2005) • Delinin Yıldızı (2017) olmadı değil. Ama zaten okuldan çıkan mezun sayısı fazla olmadığı için çok geniş bir dayanışma kitlemiz yoktu. Bugün müzikle ilgilenenlere şunu yapın bunu yapmayın diye bir şey söylemem herkesin kendi yolu var; bu tamamen şans işi zaten. Ama yarattığın şey çok fazla denemeden sonra ortaya çıkıyor. Şans faktörü var, bizde de oldu. Ama çok çalışmak gerekiyor. Şimdi bir “petit” gelse ne derim bilmiyorum. Herkes kendi yolunu örnek gösterir. Ben ‘Kendi yolunu bul ve oradan git’ derim. Bugün herkes çok sonuç odaklı çalışıyor. Bizim tayfa müzik yaparken ilerde çok büyük olacağım ünlü olacağım dile yola çıkmadı. Kendi eğlenmek keyif almak için çalardı. Bu da bayağı güzel sonuçlar verdi.”


ANI

Ersin ARISOY ’58

SAINT-JOSEPH’Lİ YILLAR #1

OKULDA İLK GECE

24

Eylül 1951 akşamı aile dostumuz ve velim Hasan Bey Amca beni elimden tutarak Saint-Joseph Lisesi’nin petit quartier’sinin avlusuna getirdi ve bir yığın afacanın arasına bıraktı gitti. 12 yaşında idim ve Ankara’daki aile yuvamdan ilk kez uzaklaşıyordum. Benim gibi yeni öğrenciler birbirinden uzakta, arpacı kumrusu gibi düşünürken eski öğrenciler pür neşe, ya yaz maceralarını birbirlerine aktarıyor ya da préau’da bir tenis topunun peşinde koşturup duruyorlardı. Saat 19.30 gibi uzunca boylu, iri yapılı, bembeyaz saçlı, sallana sallana yürüyen, altmış yaşlarında bir adam avluda, okul yapısının giriş kapısının yanındaki çanı ufaktan ufaktan çaldı. Eski öğrenciler aralarında “Ayı geldi! Ayı geldi!” diye mırıldandılar. Yaşlı adam dört-beş basamaklı giriş merdiveninin önünde toplanan öğrencilere sinirli bir biçimde, pek de “hoş geldiniz!” anlamında olmayan bir şeyler mırıldandı. Yanındaki genç adam sözcükleri Türkçeye çevirdi: “Böyle başıbozuklar gibi dağınık durmayın, tek bir sıra oluşturun, beni izleyerek koridordaki üçüncü karoların üzerinde yürüyün. Réfectoir’a, yani yemekhaneye gidiyoruz!” Uzunca bir koridoru kat ederek, ucunda konuşlanmış merdivenlerden indik ve yemekhane salonuna ulaştık. Uzun mermer masaların iki yanındaki ahşap sıraların arkasında, ayakta sıralandık. Yedinci sınıftaki ağabeyler bizimle aynı yemekhaneyi paylaşıyorlardı. Yüksekçe bir platform üzerindeki masaya da yaşlı adam ve yanındaki genç adam oturdu. Herhangi bir yanlışlık yapmamak için ağabeyleri dikkatle izliyorduk. Masasının üzerinde bulunan ve yaşlı adamın çaldığı ilk zil üzerine ahşap sıraların üzerine oturuldu, ikinci zilden sonra da konuşmaya başlandı. Bu yemekhane ritüeli (!) yedi yıl boyunca hiç değişmeden sürecekti. İlk menümüz sonradan okulumuzun ünlü spesiyalitesi olduğunu

quartier inspecteur’ü Pasteur-Jules imiş. Okulun ünlü sıkı disiplinini insafsızca uygulayanların başında geliyordu. Öğrenciler kendisine “Ayı Bey” adını uygun bulmuşlardı. Cuma akşamları etüt salonuna gelir oyunlarda başarılı öğrencilere “espérance (1)” dağıtır, cumartesi sabahları cher frère directeur’ün haftalık karne dağıtımına yardımcı olurdu. Bir de her karne öncesi düzenlenen “nomination” törenlerinde genel sıralamayı okur, sonra da elinde tomar halinde tuttuğu “mention”ları dağıtırdı. İki yıllık inspecteur’lüğü sona erince esas uğraşı olan yedinci sınıf matematik hocalığını sürdürdü.

Ayı Bey

Sürecek…

anlayacağımız mercimek yemeği idi. Yemeğin ardından, yine koridorların iki duvarının dibindeki üçüncü karoları izleyerek birerli kolla, önce grand quartier’deki tuvaletlere, oradan da dortoir’a ulaştık. Bu yürüyüşün tümünde, koridorun ortasında yürüyen beyaz saçlı yaşlı adam, ağabeylerden sırayı bozan iki-üç kişinin ensesine ardı ardına şaplakları yapıştırdı. Yatakhanede soyunup pijamalarımızı giyindik ve ellerimizde havlumuz, sabunumuz, diş fırçamız lavaboların önünde kuyruğa girdik. Sıra bir türlü gelmiyordu. Yaşlı adam hiç de sevecen olmayan bir tavırla ilk ve son olarak Türkçe bir laf etti: “Yarın!” Bu, yıkanamadan yatağımıza dönüp yatmamız gerektiğini belirtiyordu. Öyle de yaptık. Elektrikler sönüp ölü kırmızı ışıklar yandığında, okulun dışından, uzaklardan bir lokomotif düdüğü duyuldu. Bu Ankara’ya giden ekspresin sesiydi. Oradaki evimi, annemi, babamı anımsadım. Anında gözyaşlarımın sessizce yanağıma süzüldüğünü duyumsadım. Yıllar sonra öğreneceğime göre o gece evleri İstanbul’da olan yatılı öğrencilerden bile ağlayan olmuş Bu uzunca boylu, iri yapılı, bembeyaz saçlı, sallana sallana yürüyen kişi petit

(1) Espérance: Umut anlamındaki bu sözcük aynı adla anılan ve karne denilen çok sayfalı cep defterine vurulan damga. Ceza affettirmeye ve de yıl sonundaki sıralama notunu yükseltmeye yarar.

36

FOTO BİLMECE?

1924’te İstanbul’da doğdu. Saint-Joseph Fransız Lisesi’ni ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Dışişleri Bakanlığı’nda görev aldı. Katiplik, konsolosluk gibi hizmetlerden sonra NATO delegeliğinde çeşitli görevler üstlendi. Helsinki ve Yeni Delhi büyükelçiliklerinde bulundu, 1968’de NATO genel sekreterliği birinci yardımcılığına atandı. I. Nihat Erim Hükümetinde dışişleri bakanlığı yaptıktan sonra Türkiye’nin Birleşmiş Milletler baş delegesi oldu. 1978-1988 arası NATO merkezinde Türkiye’nin daimi temsilcisi olarak görev yaptı. 12 Eylül 2010 tarihinde aramızdan ayrıldı. Yanıtı bir sonraki sayıda…


UGO’NUN OBJEKTIFINDEN Ali Suavi Sokak, Bahariye

Ali Suavi Sokak, Bahariye

Ali Suavi Sokak, Bahariye 37

Ugo Antonio CORINTIO ’58

Seyahat etmeyi çok seven Corintio, on yıldır amatör fotoğrafçılık ile uğraşıyor; doğa ve hayvan fotoğrafları özel ilgi alanına giriyor.


LEZZETLI HIKAYELER

Reha TARTICI ’87

GELENEKSEL VE DENEYSEL LEZZETLERI BULUŞTURAN;

NICOLE

Yaşadığım lezzet deneyiminin ardından Nicole’ü nasıl tanımlamamın doğru olacağını uzun süre düşündüm. İstanbul’un gastronomik restoranı demek bence en uygunu. Gerçi ülkemizde gastronomik ifadesi pek kullanılmıyor ama Nicole için en doğrusu bu ifade.

A

ylin Yazıcıoğlu’nun bu idealist girişimi zaman içinde okula dönüşmüş. Gastronomi dünyasında yolu Nicole’den geçenlerin yeri ayrı. Bugün diploma vermiyor ama Nicole kendine has kuralları ve ilkeleriyle kendi ekolünü oluşturmuş. Lokal, organik ve taze ürünlerle farklı pişirme teknikleri ve kombinasyonları deneyerek oluşturdukları mevsimsel menüleri periyodik olarak değişim gösteriyor. Nicole’ün kavı şato

tarzı şaraplara ağırlık veriyor. Yerli ve yabancı “Gastro Turistler” için öne çıkan bu özellikleri ve deneyimli servis ekibi ile rafine damaklara hitap eden vazgeçilmez bir butik restoran “Nicole”. Nicole İstanbul’un tarihi dokusunu doya doya yaşayabileceğiniz bir lokasyonda, Tomtom Suites’in İtalyan Konsolosluğu bahçesi ve ardında Adalar’a kadar uzanan eski İstanbul manzarasına sahip terasında yer alıyor. İsmi ise Fransisken

Aylin YAZICIOĞLU

38


Sarımsak püresi ve taze nohut eşliğinde uykuluk

Fransız usulü sütlaç, gül sorbe eşliğinde

rahibelerinin hastalara şifa dağıttığı tarihi binanın yöneticisi Agnès Marthe Nicole’den geliyor. Tarihi doku ve göz alıcı İstanbul manzarasının önüne geçmeyen sıcak, samimi ve doğal dekorasyonu Nicole’ün sadeliğini ön plana çıkarıyor. Bu sadeliğin yanı sıra menülerdeki mevsimsel değişim bu özel restorana farklı bir dinamizm katıyor. Nicole altı hafta da bir değişen iki farklı tadım menüsü (Keşif ve Nicole Menü) ile misafirlerini ağırlıyor. Menülerinde asla donmuş malzeme kullanmayan Aylin Hanım ve ekibi ideal ürünü bulamadıklarında menüde değişikliğe gitmeyi göze alabilecek kadar tavizsizler. İstedikleri kalitede ürünü bulma konusunda ciddi sorunlar yaşayabiliyorlar. Bu nedenle pazar pazar, şehir şehir hatta köy köy gezip ihtiyaç duydukları ürünleri bulmaya çalışıyorlar. Bu kadar özenle hazırlanan Nicole’ün özgün menüsünde bende derin iz bırakanlar “Hamsi Cipsi”, yabani otlar ve

Kayısı püresi, sarıkız mantarı ve badem ile servis edilen bıldırcın dolgulu ravioli tarama ile servis edilen “Zeytinyağlı Enginar”, kayısı püresi, sarıkız mantarı ve badem ile servis edilen “Bıldırcın Dolgulu Ravioli”, sarımsak püresi ve taze nohut eşliğinde “Uykuluk” ve gül sorbe

Zeytinyağlı enginar, yabani otlar ve tarama eşliğinde

39

eşliğinde “Fransız Usulü Sütlaç” oldu. Farklı ve özel bir lezzet deneyimi yaşarken ruhunuzu da dinlendirmek istiyorsanız Nicole’de yerinizi hemen ayırtın.


TEKNOLOJI

Cenker ŞİŞMAN ’90

CEYD-A ILE HAYAT ÇOK KOLAY Uygulamanın yaratıcısı Cenker Şişman, CEYD-A’yı “Türkçe sorgulama yapan sesli bir yanıtlama uygulaması” olarak tanımlıyor. Henüz sadece Android cihazlarda kullanılabilen CEYD-A hem telefonunuz odanın bir ucundayken saati sorduğunuzda yanıt veriyor hem de markete gittiğinizde notlarınızı size söylüyor.

C

enker Şişman tarafından geliştirilen CEYD dilinin “Asistanı”ndan adını alan CEYD-A, şu anda Türkiye’nin kullandığı en popüler Android tabanlı mobil asistan konumunda. Uygulamanızı tanıtır mısınız? Amacı, özellikleri, hedef kitlesi ve hedefleri neler? Android cep telefonu, tablet ve navigasyon cihazlarında kullanılan bir asistan olan CEYD-A’yı kısaca “Türkçe sorgulama yapan sesli bir yanıtlama uygulaması” olarak tanımlayabiliriz. Şu ana kadar iki milyon kullanıcı uygulamayı indirdi ve halen 70 bin kişi aktif olarak kullanıyor. Cep telefonlarının yanı sıra web üzerinden de (http://beta.ceyd-a.com) kullanılabilen uygulamanın, geliştirici firmalar için web servis hizmeti de bulunuyor. Bu şekilde, isteyen firmaların kendi Siri, Cortana, Google Asistan veya Bixby benzerlerini oluşturmaları mümkün. Hatta CEYD-A’nın Türkçe desteği en iyi sunan servis olduğu düşünülürse çok yakında rakipsiz bir asistan da görülebilir. Ne kadar sürede geliştirdiniz? Yaklaşık yedi aylık bir çalışmanın eseri. Severek yazıldığı için beğeniler devam ettiği sürece devamı da geldi. Dördüncü yılına girmek üzere; hız kesmeden haftalık güncellemelerle yoluna devam ediyor. Halihazırda 400’ün üzerinde sürüm çıkarıldı. Her sürümde en az birkaç özellik olduğu düşünüldüğünde… Bir başka deyişle keşfedilmesi gereken bir proje.

Nedir CEYD? CEYD dili (CEnker.com Yapay Zeka Dili), sohbet robotu ile karşılıklı konuşmayı sağlayan, verilen sesli soruların tanımlanmasını ve bu komutlara robotun nasıl cevap vermesi gerektiğini tanımlayan bir dil. İç içe ve özyinelemeli (recursive) çağrılan bir yapıda olduğu için kullanıcıların kendi komutlarını da bu fonksiyonlar gibi kullanmak mümkün. Bir başka deyişle yüzbinlerce komutu olan bir dil gibi düşünülebilir. Rakiplerinizden ne tür farklarınız var? Öncelikle diğer uygulamalar gibi sadece sabit cevaplar veren veya aynı şablonda bilgi veren bir uygulama değil. Bir başka farkı da soruları

40

dilbilgisine uygun olarak sorabiliyor olmanız. Yani “Pendik’in trafiği nasıl?” diye sorduğunuzda size Pendik’teki trafik durumunu gösteriyor, sesli olarak trafik yoğunluğunu söylüyor. Ya da “Cengiz’i ara” dediğinizde Cengiz ismini eşliyor ve o kişiyi arıyor. Geliştirilebilen bir yapıya sahip; ister yazılımcı ister kullanıcı kendi asistanını eğitebiliyor. Bu eğitme işlemi sözlü de yazılı da olabilir. Yazılı olduğunda programlanabildiğinden daha komplike komutlar öğretmek mümkün. Örneğin kur hesaplama işlemini kullanıcı kendisi tek satır kodla tanımlayabilir. Hatta birçok servisten bilgi çekerek bu bilgileri kıyaslayıp yorumlayabiliyor. Örneğin “Adana mı daha soğuk Antalya mı?” sorusu için iki yerin hava durumunu sorguluyor, karşılaştırıyor


ve sonra sonucu istediğiniz formatta yazdırıyor. Sıfatların anlamını kendisi önceden bilmekte ve bunları sizden onay isteyerek kendini kişileştirebilmekte. Komutlar, önce kişisel olarak cihazlarda ve onaylanmamış olarak havuz sisteminde saklanıyor. Havuzdakiler ben veya yetkili kişiler tarafından onaylandığında kullanıcıların kendi komutları artık herkes tarafından kullanılabiliyor. Şu anda yüz binlerce kullanıcı komutu oluşmuş durumda; onaylandıklarında inanılmaz bir komut haznesi oluşuyor ve hızla gelişen muazzam bir asistan ortaya çıkıyor. Ayrıca uygulamanın komut ekleme dışında cazip gelen yenilikçi birçok özelliği var. Sadece siz sorduğunuzda değil, belirli koşullar oluşunca size sesli bilgi sunabiliyor. Örneğin tuttuğunuz takımın maçında gol atıldığında size sesli haber veriyor, SMS geldiğinde size detaylı olarak sesle bilgi veriyor. “Sesle Çalıştır” özelliği CEYD-A ya özel yenilikçi bir özellik; uygulama kapalı olsa bile, hatta telefon uykudayken içinde CEYD-A geçen cümleler sorarak

uygulamadan sesle bilgi alabiliyorsunuz. Düşünsenize evin bir kösesinde uzanıyorsunuz telefonunuz masanın üzerinde kapalı ve siz seslenerek “CEYD-A saat kaç?” diyorsunuz ve size saati söylüyor. Bunu filmlerde görüp hayal ederdim. Bunu hayata geçirebilmek müthiş bir duygu. İsteğe bağlı olarak telefon çaldığında kimin aradığı size sesle söylenebiliyor ve siz yine sesle “Aç” ya da “Kapa” diyerek telefona müdahale edebiliyorsunuz. Whatsapp, Facebook, Twitter mesajlarınızı geldiği anda size haber vererek bu mesajları size sesli okuması da etkileyici özelliklerinden. Bir başka yenilikçi yönü ise “Geldiğimde Hatırlat” uygulaması. Örneğin Markete gittiğinizde alınacakların listesini size hatırlatmasını istiyorsunuz. Markete “Geldiğimde Hatırlat” diyorsunuz ve yapılacakları ona söylüyorsunuz. Eğer marketi daha önce kaydettiyseniz, markete gittiğinizde size sesli olarak yapılacakları söylüyor. Park ettiniz ve park yerini unutmamak için “Park Yeri Sakla” diyorsunuz. Sonrasında “Park Yeri Listele” dediğinizde park yerinizi size haritada gösteriyor. Ve unutmadan; “Not Defteri” özelliği ile uzun uzun konuşup aralıksız not alabiliyorsunuz ve sonra bu notları başka uygulamalar ile paylaşabiliyorsunuz. Bu uygulamadan gelir elde etmeyi planlıyor musunuz? Girişiminize dair eklemek istediğiniz başka bir şey var mı? Ben yaklaşık 35 senedir uygulama geliştiriyorum ve işimi zevkle yapıyorum.

41

Bu uygulamaya hobi amaçlı başladım ve severek devam ediyorum. İnsan işini severek yaptığında daha iyi bir şeyler ortaya koyduğunu düşünüyorum. Mutlaka bir gelir de sağlamalı tabii. Çünkü sağlık problemleri dahi gözetilmeksizin sürekli ve ciddi bir emek sarf ediliyor. Ama ilk etapta güzel Türkiyemize faydalı bir uygulama olması, teknoloji geliştirme de biz de varız dedirtebilmesi çok önemli benim için. Zaten başarılı olduktan, tanıtımını yaptıktan sonra maddi açıdan gerisi gelir diye de düşünüyorum.

CENKER ŞIŞMAN KIMDIR? 1971 yılında doğdum. 1990 yılında Saint-Joseph’ten mezun oldum. Bilgisayar mühendisliği alanında Yıldız Teknik Üniversitesi’nde lisans, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde de yüksek lisans eğitimi aldım. Savaş Köse ile birlikte yazdığımız “Parallel Implementation of the Hough Transformation” çalışması SCI’99/ ISAS’99’da yayınlandı. Yazdığım uzaktan bilgisayar kontrol uygulaması “Panda Future Connection” Bimeks 1998 En İyi Yazılım mansiyon ödülünü aldı. Yazdığım diğer programlar WinPerfect, CleanDisk, VideoCapture, FTPExplorer, CardReader ve Multi-Email Sender zaman zaman yurtdışında yayınlandı ve çeşitli otoriteler tarafından ödüle layık görüldü.


KESIF

Serdar KÖLÜRBAŞI ’93

LA BOCA, FUTBOL VE TANGO ATEŞI La Boca sadece Arjantin’de değil belki de dünyada görüp göreceğiniz en renkli mahallelerden biridir. Bu renkliliği sadece hareketli yaşamı ve tarihinde değil, aynı zamanda evlerin dış cephelerinde de görebilirsiniz.

M

atanza olarak bilinen 64 kilometre uzunluğunda Riachuelo nehrinin, genişliği yer yer 220 kilometreye kadar çıkan dünyanın en geniş nehri Rio De La Plata’ya döküldüğü yer olan ve La Boca, yani Ağız ismini almış mahalle, aslında bölgede İspanyollar tarafından kurulmuş en eski yerleşim ve ticari limanlardan biri. 1536 yılında burada kurulan yerleşim daha sonra Buenos Aires şehrinin temellerini oluşturuyor. 19. yüzyılda Avrupa’dan göçenlerin kullanmaya başladığı, aslında Afrika’dan getirilen köleler için yapılmış barakaların bölgedeki tersanelerden artan gemi boyalarıyla boyanması sonucu mahalle bugünkü renkli karakterine sahip olmuş. Buenos Aires denince akla Boca gelir. Peki, Boca

denince akla ne gelir? Tabii ki futbol ve tango. LİMANA İLK GİREN GEMİNİN BAYRAK RENKLERİ FORMALARI OLUR Arjantin’de futbol denince dünyaca ünlü iki ezeli rakipten bahsetmek gerekir: River Plate ve zamanında Maradona’nın da top koşturduğu Boca Juniors. Bugün hala bu ikisinin oynadığı Superclasico adı verilen derbi dünyanın ilgi odağı olmaktadır. Futbol tarihine 1905 yılında bu semtte siyah-beyaz renklerle başlayan Cenovalı göçmenlerin kurduğu Boca Juniors bugün mavi ve altın sarısı renkleri ile adeta semtin ruhunu yansıtmaktadır. Siyah-beyazdan, mavi-sarıya geçiş hikayesi ise oldukça ilginçtir. Şehirde aynı renklere sahip Nottingham de Almagro takımıyla formalar karıştırıldığı

için bu renklere resmi olarak sahip çıkmak adına iki takım 1906 yılında bir maç yapar. Maçı ve renkleri kaybeden Boca Juniors başkanı limana girecek ilk geminin bayrağının renklerini kulüp renkleri olarak kabul edeceğini açıklar. Limana bu karar sonrası ilk giren gemi olan İsveç gemisinin bayrağının renkleri o günden sonra kulübü temsil edecektir. HAYAL KIRIKLIKLARI, TAMTAMLAR VE LATİN DOKUNUŞLARI 1800’lü yıllarda, yeni bir başlangıç, mutluluk ve zenginlik için Avrupa ülkelerinden Arjantin’e doğru büyük bir göçe şahit oluruz. Bu dönemden kalma günümüzde de kullanılan şu deyim hala popülerdir: “Meksikalılar Azteklerden gelmiştir, Perulular İnkalardan gelmiştir, Arjantinliler ise gemilerle gelmiştir.”

19. yüzyılda Avrupa’dan göçenlerin kullanmaya başladığı, aslında Afrika’dan getirilen köleler için yapılmış barakaların bölgedeki tersanelerden artan gemi boyalarıyla boyanması sonucu mahalle bugünkü renkli karakterine sahip olmuş.

42


Bu göç hikâyelerinin hayal kırıklığı ile bitmesi ise sıklıkla rastlanan bir durumdur. İşte bu yıllarda fakir yaşantılarına göçtükleri bu ülkede devam etmek zorunda kalanların, asilik, küstahlık, başkaldırış ve melankolilerini dışa vuran bir müzik yayılmaya başlar La Boca’dan. Bu müzik zaman içinde biraz Afrika tamtamlarının hırçınlığıyla biraz da Latin dokunuşlarıyla yoğrulacak ve Tango adını alacaktır. Zaten Tango isminin asla nasıl ortaya çıktığı bilinmez. Kimisi Afrika tam tamların çıkardığı Tan-go seslerinin, kimisi Latince dokunmak anlamına gelen tanger fiilinin evrilerek bu müzik ve dansa adını verdiğini iddia etmektedir. Konuyla ilgili daha bilimsel araştırmalar bölgede 1850’lere kadar yoğun yaşayan zenci Afrikalıların bu dansın temelleri üzerinde hatırı sayılır etkisini kabul etmektedir. Yerliler tarafından kullanılan Quechua dilinde Tambo kelimesinin kölelerin toplandığı yer anlamında kullanıldığı bilinmektedir. 1800’lerin ilk yarısında köle pazarlarına tango denilmesi ve bu pazarlarda davullar eşliğinde zencilerin dans etmeleri gene bir başka ilginç bilgidir. 1850’lere kadar Tangonun bugünkü anlamda bir dans olmaktan öte daha çok zencilerin kendi aralarında yaptıkları müzik ve çeşitli Afrika danslarından oluştuğu gözlenir. Avrupalı göçmenlerin beraberlerinde getirdiği, İskoç dansları özellikle de polka ve vals, tangoyu

Arjantin’de futbol denince dünyaca ünlü iki ezeli rakipten bahsetmek gerekir: River Plate ve zamanında Maradona’nın da top koşturduğu Boca Juniors. Bugün hala bu ikisinin oynadığı Superclasico adı verilen derbi dünyanın ilgi odağı olmaktadır.

oluşturacak potada zenci müzik ve danslarıyla harmanlanacaktır. 1850’li yıllar ve sonrasında göçlerin yoğunlaşmasıyla, La Boca ve civarında erkek nüfusun hızla arttığına şahit oluruz. Doğal olarak bu süreçte semtte fahişelik de artacaktır. Tango, halk arasında alt sosyal sınıfın eğlencelerinde fahişelerle ettiği dans olarak anılmaya başlanır. Hatta kadınlarla daha iyi dans edebilmek için birbirleriyle dans ederek eğlencelere hazırlanan erkekler bu dansın itibarının yükselmesine izin vermeyeceklerdir. Arjantin müziği, 1845 yılında Almanya’da kilise orguna alternatif olarak üretilen Bandoneon isimli akordeon benzeri çalgı İle 1900’lerden itibaren tanışır. 71 tuşlu, körükleri açarken

Tango’nun dünya çapında itibar kazanması ise 1890 yılında Fransa’nın Toulouse şehrinde doğan Carlos Gardel sayesinde olacaktır. İki yaşında annesiyle Buenos Aires’e göçen El Francesito, yani mahalledeki adıyla küçük Fransız, ilk smokinle tango yapan kişi olarak Tangonun Kralı ve Sihirbaz unvanlarını kazanmış ve üst sosyal sınıfın da tangoya ilgisini çekmiştir.

43

ve kaparken aynı tuşun farklı sesler çıkardığı dünyanın en zor enstrümanı olarak kabul edilen, sağ elle tiz sol elle bas seslerin çıkarıldığı Bandoneon, Tangonun ruhunu en iyi yansıtan çalgı olarak da bu dansın sembolü olur. TANGONUN KRALI BİR FRANSIZ Tangonun dünya çapında itibar kazanması ise 1890 yılında Fransa’nın Toulouse şehrinde doğan Carlos Gardel sayesinde olacaktır. İki yaşında annesiyle Buenos Aires’e göçen El Francesito, yani mahalledeki adıyla küçük Fransız, ilk smokinle tango yapan kişi olarak Tangonun Kralı ve Sihirbaz unvanlarını kazanmış ve üst sosyal sınıfın da tangoya ilgisini çekmiştir. 1935 yılında sadece 40 yaşında bir uçak kazasında öldüğünde geride yerine konmaz tango şarkıları ve besteleri bırakmıştır. Tarihi böylesine renkli mahallenin bugün neden bu kadar yoğun bir turist akınına uğradığını anlamak zor değil. Özellikle öğleden sonraları gökkuşağı renklerine boyalı teneke çatılı kulübelerin arasındaki yaya yolu Caminito’da hediyelik eşya mağazalarını gezmek, sokağa yayılmış kafelerde bir kahve ya da bira içmek, sokak müzisyenleri ve kostümlerle tango yapanları seyredip onlarla resim çektirmek gerçekten büyük keyif. Özellikle öğleden sonraları gökkuşağı renklerine boyalı teneke çatılı kulübelerin arasındaki yaya yolu Caminito’da hediyelik eşya mağazalarını gezmek, sokağa yayılmış kafelerde bir kahve ya da bira içmek, sokak müzisyenleri ve kostümlerle tango yapanları seyredip onlarla resim çektirmek gerçekten büyük keyif.


TARIH

Erdal TUNÇOK ’66

İÇINE KAPANIK BIR BALIKÇI ADASI

BURGAZADA Burgazada, Prens Adaları’nın üçüncüsü ve daha önce tarihçe ve hikayelerinden kesitler sunduğum Büyükada ve Heybeliada’dan daha küçük, içine kapanık, bugün dahi balıkçı köyü görünümünü muhafaza eden bir adadır.

Y

üzölçümü bir buçuk kilometre kare kadardır. İstanbul limanına olan uzaklığı 17 kilometre, Anadolu sahilinde Maltepe’ye uzaklığı 6,5 kilometredir. Burgazada’nın kuzey ve güney sahilleri denize dik inen kayalıklarla kaplıdır. Genelde adanın tamamı taş ve kayalardan oluşur (Kalpazankaya, Karpuzdankaya), doğal bitki örtüsünü makiler meydana getirir. Adanın ağaçlandırılması 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlamıştır. Burgazada’nın ana yerleşim alanı adanın doğusundaki düzlük ve küçük doğal limanın çevresinde yoğunlaşmıştır. Küçük koyun önündeki Kaşıkadası (Pita) doğal bir dalgakıran görevi yaparak Burgazada koyu ve limanını sert kuzeydoğu rüzgarlarından korur. Adanın yüksekliği 170 metreye ulaşan tek tepesi Bayrak Tepesi (Hristos Tepesi)’dir. TANRILARIN KORUNAKLI LİMANI Burgazada’ya eski çağlarda küçük ve korunaklı limanından esinlenerek Panormos adı verilmiştir. Bu kelime Yunan mitolojisinde ormanların ve hayvan sürülerinin koruyucu tanrısı olarak adı geçen tanrı Pan’ın seçtiği korunaklı liman anlamına gelmektedir.

Daha sonraki yıllarda, muhtemelen MS 311 yılında İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçmek için Marmara bölgesine gelen Makedonyalı muzaffer Yunan komutan Dimitrios adaya oğlu Antigonos’un adını vermiş, bu tarihten sonra ada Antigoni olarak anılmaya başlamıştır. Bir başka anlatıma göre, Antigonos Romalı komutan Sezar Vargas’ın oğludur ve tüm ada onun kişisel malıdır. İstanbul’un fethinden sonra burada bulunan eski kale nedeniyle Osmanlılar Antigoni’ye Burgaz ismini yakıştırmışlardır. 20. yüzyıl başlarında küçük bir yerleşim alanına sahip olan ada halkının balıkçılık, denizcilik ve bahçıvanlık ile geçimini sağladığı belirtilmektedir. Tarihçi Kavalieros Markuizos 1909 yılında Burgazada’da 180 Rum ailenin yaşadığını yazmaktadır. Yine aynı yıllarda İstanbul’da yayınlanan bir başka yıllıkta adanın nüfusunun 700 kişi olduğu, sadece görevli memurlardan oluşan 10 kadar Müslüman Türk’ün bulunduğu belirtilmektedir. Prof. Ernest Mamboury 1943 yılında Burgazada’nın yerleşik Rum nüfusunun 1.408 kişi olduğunu, yaz aylarında ise Rum burjuvazisinin ağırlıklı olarak adaya

44

gelmesiyle bu rakamın 3 bin 500 kişiye çıktığını yazmaktadır. Bu gün ise Burgazada’nın yerleşik nüfusu 15’i Rum olmak üzere 2 bin kişi kadardır. Bizans döneminde, MS 9. yüzyılda yaşanan ikonaklazma çatışmaları nedeniyle Burgazada korkunç ve dramatik bir olaya sahne olmuştur. Bizans tahtına çıkan ve ikona düşmanı olan İmparator 2. Mihail, Ortodoksluk için ikonaların gerekli olduğunu savunan Patrik Methodios’u Burgazada’ya sürmüştür. Çeşitli kaynaklar patriğin karanlık bir mahzende zincirlere bağlı olarak dayanılmaz eziyet ve işkence gördüğünü, 700 kırbaç darbesi vurulduğunu, dişlerinin söküldüğünü, kemiklerinin kırıldığını yazmaktadır. Fakat dokuz canlı olan Patrik Methodios 7 yıl boyunca tüm bu işkencelere karşı hayatta kalmayı başarmış, imparatorun ölümü üzerine Bizans tahtına çıkan yeni imparator Theofilos ve eşi Theodora, Patrik Methodios’u zindandan çıkarıp özgürlüğünü ve onurunu iade etmiştir. Patrik Methodios daha sonra uzun yıllar yaşamış, öldüğü zaman günümüzde Fatih Camii’nin yerinde bulunan Havarium Kilisesi’ndeki imparator mezarlarının yanına gömülerek onurlandırılmıştır.


1.200 YILLIK BİR KİLİSE: AYA YANİ Bugün İstanbul’un en güzel kiliselerinden biri olan Burgazada’daki Ayios İoannis (Aya Yani) Kilisesi’nin temeli MS 812’de Methodios döneminde atılmıştır. İstanbul’un fethinden az önce Osmanlı Donanması Antigoni’yi kuşattığı zaman, içinde az sayıda balıkçıların ve inzivaya çekilmiş keşişlerin yaşadığı Antigoni Kalesi hiç zorluk çıkarmadan teslim olmuş, böylece ada halkı yağma ve katliamdan kurtularak sakin ve huzurlu yaşamlarını devam ettirmeyi başarmışlardır. 19. yüzyıl ortalarında Burgazada yeniden bir Rum patriğin sürgün yeri olmuştur. 1830-1834 yılları arasında Mora İsyanı nedeniyle bazı din adamlarının yeni Yunan Kralı Othon’a fazla ilgi gösterdiği için cezalandırılmadığı gerekçesiyle Patrik Konstandios Burgazada’ya sürgüne gönderilmiştir. Patrik 1859’da ölümüne kadar, 25 yıl burada yaşamış, kendini ilime adayarak çok sayıda Rumca yazılı eser bırakmıştır. Daha sonraki yıllarda Patrik Neofitos 1894 yılında, Patrik Antimos 1897 yılında görevlerinden istifa ettikten sonra ölümlerine kadar Burgazada’da yaşamayı tercih etmişlerdir. Burgazada’nın en önemli dini yapısı Vaftizci Yahya’ya ithaf edilmiş olan Ayios İoannis O Vaptistis (Aya Yani) Kilisesi’dir. Bizans döneminde MS 867 yılında İmparatoriçe Theodora tarafından Patrik Methodios’un kapatılıp işkence yapıldığı mağara zindanı üzerine yaptırılmıştır. İstanbul’un fethi sırasında harap durumda olan kilise 1844 yılında İstanbul’daki Gül Camii (Aya Theodosia Kilisesi) örnek alınarak benzer bir mimari tarzda ahşap çatılı olarak yeniden yaptırılmıştır. 1894 Depremi’nde büyük hasar gören kilise yıktırılmıştır. Günümüzde mevcut olan kilise binasının temeli Burgazada’ya yazlığa gelen zengin Rum ailelerin maddi katkıları ile 1896 yılında atılmış, 1899 yılında takdis edilerek ibadete açılmıştır. Dış görünüşü itibarıyla İstanbul’un en zarif kiliselerinden biri olan yapının mimarı, İstanbul Fener’de Kırmızı Mektep olarak bilinen ünlü Rum lisesinin mimarı Dimadis’in yine mimar olan oğlu Nikolaos Dimadis’tir. Çok zengin bir ikonastasiye sahip kilisenin altında bulunan Patrik Methodios’un kapatıldığı zindana on bir basamaklı bir merdivenle inilir ve her yıl patriğin anısına 14

Haziranda bir ayin düzenlenmektedir. Bundan başka Burgazada’da Bizans döneminden kalan, adanın en yüksek tepesinde bulunan Hristos Manastır ve Kilisesi ile Kınalıada’ya bakan meyve bahçeleri ve bağlar arasında Ayios Yeorgios Karipis Kilise ve Manastırı bulunmaktadır. Bir başka dini kurum Avusturya Sankt Georg Lisesi öğretmenlerinin yazlık olarak kullandıkları sosyal tesis, dinlenme evi ve bir Katolik şapeldir. Burgazada’nın tek Müslüman ibadethanesi İstanbul’un fethinin 500. yılı münasebetiyle 1953-1954 yıllarında yaptırılan Burgazada Cami’sidir. “YAZMASAM ÇILDIRACAKTIM” Burgazada’nın sembolleşmiş en önemli şahsiyeti hiç şüphesiz ki iskele meydanında sizi büstü ile karşılayan, Cumhuriyet dönemi hikayeciliğinin babası olarak anılan Sait Faik Abasıyanık’tır. 1906 yılında Adapazarı’nda doğan Sait Faik varlıklı bir kereste taciri olan Mehmet Faik Bey’in ve Makbule Hanım’ın oğludur. İlkokulu Adapazarı’nda bitirdikten sonra, orta öğrenimini Bursa Erkek Lisesi’nde tamamladı. Kurtuluş Savaşı sonrası ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. 1928 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’ne girdi, 3 yıl sonra eğitimini yarım bırakarak, ekonomi eğitimi görmek üzere gittiği İsviçre ve Fransa’da bir süre yaşadı. Babasının çağırması üzerine 1933 yılında yurda döndü. Yine

Prof. Ernest Mamboury 1943 yılında Burgazada’nın yerleşik Rum nüfusunun 1.408 kişi olduğunu, yaz aylarında ise Rum burjuvazisinin ağırlıklı olarak adaya gelmesiyle bu rakamın 3 bin 500 kişiye çıktığını yazmaktadır. Bu gün ise Burgazada’nın yerleşik nüfusu 15’i Rum olmak üzere 2 bin kişi kadardır. babasının isteği üzerine ticaret hayatına atıldı ise de başarılı olamadı. İlk öykü kitabı Semaver 1936 yılında basıldı. İkinci öykü kitabı Sarnıç 1939’da yayınlandığı sırada babası öldü. Sait Faik’in asıl başına buyruk yaşaması o tarihten sonra başladı. Kışları Şişli’de, yazları Burgazada’da annesi ile birlikte yaşadı. 1944 yılında yayınlanan Medar-ı Maişet Motoru adlı ilk romanı sıkıyönetim tarafından toplatılınca bir süre yazmaya ara verdi. 1946’da siroz hastalığına yakalandığını öğrenince içinde yeniden yazma isteği uyandı. Lüzumsuz Adam (1948), Mahalle Kahvesi (1950), Havada Bulut (1951), Son Kuşlar (1952), Alemdağ’da Var Bir Yılan (1954) öykü kitapları yayınlandı. Sait Faik 1953 yılında çağdaş edebiyata katkılarından dolayı ABD’deki Mark Twain Derneği’nin onur üyeliğine seçildi. 1954 yılında çok genç bir yaşta aramızdan ayrıldı. 1937 yılında Dr. Spanudis tarafından babası Faik Bey’e satılan köşk annesi Makbule Hanım’ın 21 Ocak 1963 yılında ölümünden sonra vasiyeti gereği Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışlanmış, onarılarak müze haline getirilmiş ve Mayıs 1964’te ücretsiz olarak halkın ziyaretine açılmıştır. 1955 yılında annesi Makbule Hanım tarafından Sait Faik adına bir öykü yarışması ödülü kondu . Bugün çağdaş edebiyatımızda önemli yere sahip edebiyatçılarımızdan bu ödülü kazanan isimler arasında Haldun Taner, Tahsin Yücel, Necati Cumalı, Orhan Kemal, Faik Baysal, Bekir Yıldız, Fakir Baykurt, Selim İleri, Tomris Uyar, Pınar Kür, Ayla Kutlu, Nezihe Meriç sayılabilir. Tüm öykülerinde bir nakış inceliğinde insanı işleyen Sait Faik’in “her şey bir insanı sevmekle başlar”, “ yazmasam çıldıracaktım” dediği yer de Burgazada’dır. Kaynakça - Tarih Boyunca İstanbul Adaları – Pars Tuğlacı (2 cilt). Antigoni’den Burgaz’a – Küçük bir adanın hikayesi – Orhan Türker. Sait Faik - Efsane Adam ve Düşlerim - Ayten Çetiner.

45


FRENGISTAN’DAN

Ali AKTOĞU ’71

BELCASTEL ŞATOSU

Değerli dostum ve sevgili SJ kardeşim yüksek mimar Sûreyya Saruhan ’77 üstadıma ithaf olarak: « On ne rêve guère sinon de façon intéressante. Il faut apprende à veiller de la sorte: ne point veiller sinon de façon intéressante »  - Friedrich NIETZSCHE

Belcastel Frengistandaki, Association des Plus Beaux Villages de France’ın en pitoresk köylerinden biri. Aveyron ırmağının kıyısındaki yamaçta yükseliyor. Irmağın üzerinden geçen çok da hoş bir taş köprüsü var. Üstünde yükseldiği yamacı ise Belcastel şatosu taçlandırıyor.

B

u şatoya ünlü Frenk mimar Fernand Pouillon ilk görüşte aşık oluyor ve onu yıkıntı halinde satın alıp sekiz yıllık çok özenli bir çalışma sonunda harika bir şekilde restore ediyor. Ama ancak dört yıl sefasını sürebilmiş. 1986’da vefat edince vasiyeti uyarınca köyün mezarlığına gömülmüş. Pouillon’un vefatından sonra New Yorklu iki galerist 2005’de şatoyu satın alıp tarihi anıt olarak halka açıyor. İçinde resim heykel sergileri düzenliyorlar ve beğendikleri Frenk sanatçılarını da ABD’de tanıtıyorlar. Belcastel şatosunun en müthiş iki

özelliğiyse tek duplex suite’iyle Belcastel köyüne hakim o muhteşem terasında Pouillon’un tasarımladığı olağanüstü charmant yüzme havuzu… Yaşamımda gördüğüm en müthiş, en muhteşem yüzme havuzu… O terasta o pitoreski seyredip o havuzda serinlerken “bambaşka bir alem nümayan olduğun” görüyorsunuz. Bir Ortaçağ şatosunda o atmosferde yalnız kalmak insanda anlatılması güç

duygular uyandırıyor…Bir hayal aleminde gibi hissediyorsunuz kendinizi… Gittiğimizde sahibi hanım galerist Heidi Leigh orada idi. Akşamüstü bize şampanya ikram etti. Sanat aşkımızı paylaştığımız ilginç bir söyleşimiz oldu. Pouillon’la ilgili bir dernek kurduğunu anlattı. Biz de onu Périgord’da Belcayre şatosunun karşısındaki evimize davet ettik. Onun da gourmet yanı var ve Périgord mutfağını merak ediyormuş zaten. Belcastel şatosunda yaşamı bir sanat eseri gibi yudumluyorsunuz…

46


BUNLARI BILIYOR MUYDUNUZ?

Dr. Reşat UZMEN ’65

ZERDÜŞTLÜK BUGÜN HÂLÂ YAŞIYOR MU?

Z

erdüştlük veya Mecusilik ülkemizde “ateşe tapanlar” olarak bilinen çok eski bir dindir, inanıştır. İlk defa MÖ 1000 yıllarında Yunanca yazılan belgelerle Zerdüşt adındaki “peygamberin” ortaya koyduğu ilkelere dayanır ve iyi ile kötü arasındaki mücadele dinin temelini oluşturur. İran’ın İslâmlaşması sırasında Mecusîlerin bir bölümü İran’da kaldı, bunlardan otuz bin kişilik bir topluluk halen Tahran, Yezd ve Kerman şehirlerinde yaşamaktadır. Ama önemli bir kısmı dinlerini daha rahat yaşayabilmek için Hindistan’da göçmeyi tercih etmiştir. Hindistan’da Parsi denen Mecusiler bu ülkenin kültür, sanat ve ekonomik hayatına önemli katkılar sağlamıştır ve sağlamaya devam etmektedir. Söz gelişi ülkemizde de artık iyice tanınmaya başlayan motorlu araçları,

demir-çelik sanayiindeki iştirakleriyle bilinen güçlü Hint sanayi kuruluşu Tata bir Parsi ailesi tarafından kurulmuştur. Gene klasik müzik meraklılarının yakından tanıdığı dünyaca ünlü Zubin Mehta ile Rock müziğin zirvesinde yer alan Bohemian Rhapsody’nin bestecisi ve yorumcusu, gerçek adı Farrokh Bulsara olan Freddy Mercury’nin Zanzibar’a yerleşmiş bir Parsi, yani Zerdüşt aileden geldiğini biliyor muydunuz? Bugün Hindistan’da yüz bin kişilik Parsi topluluğun kısmen Batı ülkelerine göçmeleri ve Hindu dininden Hintlilerle olan evliliklerden dolayı sayılarının azalacağı sanılmaktadır. İran’da Şah döneminde yükselen İslam öncesi Fars kültürü ve medeniyetine verilen önem sayesinde Hindistan’da yaşayan Parsilerin İran tabiiyetine geçmesine kolaylıklar sağlanmıştı. Ancak İslam Devrimi’nden

Ateş Tapınağı, Yezd 47

sonra kurulan İslam Cumhuriyeti bu akımı durdurmuş olsa da yönetimdeki Farsların etkisiyle Mecusilik kültürel ve folklorik anlamda itibar ve ilgi görmektedir. İran’da halen Tahran’da 17, Yezd’de 25 kadar olmak üzere Zerdüşt dernekleri ve ateş tapınakları vardır. Ayrıca Zerdüşt kütüphaneleri, yayınevleri, dergileri, müzeleri, dinlenme evleri, otelleri ve tıp merkezleri de bulunmaktadır. İran Meclisi’nde, resmi azınlık olarak tanınan Zerdüştlerin her zaman bir milletvekili kontenjanı olduğunu da unutmayalım. İran’daki mevcut rejimden hiç umulmayan bir hoşgörü değil mi? Ülkemizde de yaşamaya devam eden bir kısım anma günleri olan ilkbaharın ilk günü, Nevruz ile yılın en uzun gecesine denk gelen Yelda Gecesi (Şeb-i Yelda) hep Zerdüştlükten kalan adetlerdir.


BULMACA 1

2

3

4

5

6

7

8

9

10

11

Melih LEVİ ’78 12

13

14

15

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15

Soldan Sağa 1. Her iki küreği bir kişi tarafından çekilen, birden üç çifteye kadar savaş gemisi sandalı - Dört telli bağlama . 2. Aceleci, hızlı, çabuk - Kişiler, şahıslar - Öldürücü hastalık salgını, kıran. 3. Asalak, başkalarının sırtından geçinen kimse Gereksiz, anlamsız, boş söz. 4. Kişilerin veya toplulukların birbirine karşı olan durumu veya ilgisi - Bir kimsenin oturduğu yer - Akrep ile Oğlak arasında bulunan takımyıldızının adı. 5. Kendisine kitap indirilmemiş Peygamber - Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç - Tantal elementinin simgesi. 6. Batı - Geleneksel olarak yayılan veya toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren Alegorik bir anlatımı olan halk hikayesi. 7. Kayıkta dümeni kullanmak için dümenin baş tarafına takılan kol - Bir kimsenin, bir tüzel kişinin mülkiyeti altında bulunan, taşınır veya taşınmaz varlıkların bütünü - İnce bez. 8. Göçebelerin konak yeri - Pembeye çalan beyaz tüylü, kanatları gri renkli, alt gagasında deriden bir kesesi olan iri kuş - Nikel elementinin simgesi. 9. Bir yerleşim bölgesinin, aynı şehirden gelen insanların yerleştiği bölümü - Halı, koltuk, yatak gibi yerlerde ve nemli ortamlarda yaşayan, astıma yol açabilen, insan vücudundan dökülen deri tozlarıyla ve parçacıklarıyla beslenen bir tür canlı - Kalıpta pişen bir tür meyveli pasta.

10. Yüce, yüksek - Çok ince tabaka - Genellikle eski iş yerlerinde bulunan, duvara bitişik, alçak, tahta sedir. 11. Düşünmeden, ölçülerek değil de yalnızca alışkanlığın verdiği kolaylıkla veya yalnız kasların hareketiyle yapılan iş, hareket. 12. Baharda buğday tarlalarında mor renkli çiçekler açan bir bitki, mavi Kantaron - Özen isteyen baskı işlerinde kullanılan, parlak, düzgün, pürüzsüz, kaygan kağıt - Koyun, Kuzu gibi hayvanların çıkardığı ses. 13. Toprak ürünlerinden onda bir oranında alınan vergi, ondalık - Elektromotor gücün veya gerilimin birimi - Rüzgar. 14. Bazı bitkilerin genellikle süt görünüşünde olan öz suyu - İş bıraktırımı, işverenin işçileri topluca işten uzaklaştırma veya işten çıkarma kararı. 15. Kimyasal yöntemlerle ayrıştırılamayan veya bileşim yoluyla elde edilemeyen madde - Bir rüzgar türü.

4. Bir çeşit İngiliz birası - Bir çocuğu koruyan, işlerine bakan ve her türlü davranışından sorumlu kimse İstek, amaç, gaye, maksat. 5. Harman savurmakta kullanılan, çatal biçiminde, tahtadan tarım aracı - Yalan söz - Tellür elementinin simgesi. 6. Kadınların çarşaf yerine kullandıkları, başörtüsü ile birlikte giyilen hafif üstlük - Son zamanlarda, son günlerde, yakınlarda. 7. Bir dini tören sırasında veya cemaatle namaz kılınıp dua edildikten sonra okunan Kuran ayetleri Gemileri iskele rıhtım veya şamandıraya bağlamaya yarayan kalın halat - Kuveyt’in plaka işareti. 8. Birlikte yaşayan dişi ve erkek hayvandan her biri Kaşındırıcı bir deri hastalığı - Vesairenin kısa yazılışı. 9. Bazı ağaçlardan elde edilen, parfüm ve ilaç yapımında kullanılan reçine - Pamuk iplikleriyle yapılan ilk cilt bezi. 10. Amerika Birleşik Devletleri’nin plaka işareti - Soylu, köklü kimse, aile - Büyük dağ evi. 11. Yağda veya fırında kızartılan küçük küp biçiminde ekmek parçası - Osmanlı ordusunda bir süre kullanılan, kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tabanca türü. 12. Yapay su birikintisi - Yollarda, tarlalarda toprağı ezmek için kullanılan, silindir biçimindeki ağır taş Sıhhi tesisatta su borusunu, üç yönlü kullanabilme durumuna getiren parça - Kiloamperin kısa yazılışı. 13. Hayvan topluluğu - Endüstri, Uran - Sağ ve solun ortak adı, taraf, cihet. 14. Namazda bir kıyam, bir rüku ve iki secdeden oluşan bölüm, Eğitilmiş hayvanların ve cambazların gösteri yaptıkları genellikle kapalı yer - Ölüm. 15. Özellikle kumaşlara ve çinilere uygulanmış, ikisi altta biri üstte iç içe geçmiş halkalar ve şimşeği ifade eden iki yatık kıvılcımdan meydana gelen süsleme motifi - Binek hayvanlarında eyerin altına konulan keçe.

ÖNCEKİ SAYININ ÇÖZÜMÜ 1 2 3 4 5 6 7

1

2

K A M A R O T

A K İ D E

8

Yukarıdan Aşağıya 1. Lüle taşı - Ruhsal yaşama ve bedene egemen olmayı amaçlayan Hint felsefe sistemi - Teyze kızı. 2. Kabuğu çizgili ve tüylü, yeşil veya sarımtırak, üzeri yeşil lekeli, irice bir meyve. 3. Nuh Peygamber zamanında yağan ve bütün dünyayı su altında bırakan şiddetli yağmur - Kesin - Su akan musluksuz boru.

9 10 11 12 13 14 15

M A V R U K A

3

P A Y İ D A U R Z A H Y A Y A D L A A R Z İ

4

5

6

O R T B E A S M İ N İ F H Ş B A A Z N R A P A A Ğ Y O M Ş A K A Z P

7

8

9

A Ç D R E A P M E V A R E F S E M A V U İ K R T D K A K E R E V F E S E N G

10

11

A N A L İ Z

P A Ç A L I K

R A Z A L Ç E Ş A S Ö

Aramızdan ayrılanlar

Aramıza katılanlar • Muratcan Sabuncu ‘13 • Mehmet Rıza Arseven ‘17 • Eren İnal ‘01

• • • • • • • • • • • • • • • • •

Ertuğrul Ceylan ‘43’ın eşi Zülal Ceylan Edvin Setrak Sağpazaryan ‘56’ın eşi Mihriban Jülyen Sağpazaryan Faruk Cillov ‘58’un kardeşi, Haldun Cillov ‘70’un babası Prof. Dr. Haluk Cillov ‘41 Tümay Özüak ‘62 Yrd. Doç. Dr. Hasan Banguoğlu ‘67 Ahmet Ulvi Soydaner ‘68’in annesi Mualla Soydaner Hasan Gençağa ‘73 Dr. Volkan Özgüz ‘74 ve Salih Hakan Özgüz ‘78’ün annesi E. Muazzez Özgüz Ali Ziya Akyüz ‘74’ün babası İbrahim Akyüz Zihni Ülgen ‘75’in annesi Nafia Ülgen Şaban Ufuk Çetiner ‘78’in babası Şükrü Çetiner Dr. Nuray Sıdkı Uyar ‘79’ın annesi Sevim Uyar Osman Diyarbekirli ‘83’nin babası Vedat Diyarbekirli ‘52’nin ağabeyi Prof. Dr. Nejat Diyarbekirli ‘47 Nezih Kemal Arıkan’88’ın annesi Nezahat Arıkan Güney Kurdak ‘97’ın babası Ömer Faruk Kurdak H. Çağ Günaçar ‘07’ın dedesi Sebahattin Günaçar Saint-Joseph Lisesi Fransızca Öğretmeni (1975-2014) Mişel Tagan

48

12

13

14

15

A R I Z J Ş A R I Z N E T T I P H M İ A P R Ç U C U L E H N R İ E T E M O N T R K O U L U K T U R A


Quartier - Sonbahar 2017  

Saint-Joseph'liler Derneği Süreli Yayını

Quartier - Sonbahar 2017  

Saint-Joseph'liler Derneği Süreli Yayını

Advertisement