Page 1


Onur ÇaÄ&#x;lar

Makalelerim 03

Makalelerim 03

Sayfa 2


Onur Çağlar

Makalelerim 03

İçindekiler Babam ve Oğlum Siz Hiç Âşık Oldunuz mu Dört Duruş Terör Nedir Aile Nedir Gözler Kurban Devlet ve Ahlak Korkusuz Yaşam Şiir Yazmanın Birkaç Ön Kuralı Sizi Rahatsız Gördüm 01 Kadından İmam ve Hatip Olur mu Yahudilik Sizi Rahatsız Gördüm 2 Zorlar ve Kolaylar Şahıs Zamirleri Tek Namussuz Benmişim; Öldürün Beni! Aşk, Kitap, Türkü Bilme ve İnanma Aylara Göre Yurdumdan Kesitler Evlenmek İstiyorum İslamiyet ve Sömürü Beni Linç Edin

004-013 014-019 020-021 022-026 027-029 030-032 033-044 045-046 047-051 052-054 055-060 061-064 065-066 067-070 071-073 074-075 076-077

078-080 081-084 085-088 089-093 094-097 098-099

Sayfa 3


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Babam ve Oğlum

Filmin Konusu 12 Eylül 1980 askeri faşist diktatörlük öncesi devrimci olduğu için tutuklanan ve gördüğü işkenceler sonucu hastalanan Sadık isimli gencin hastalık dönemi ve ölümü üzerine yapılan “Aslında devrimcilik gerekSayfa 4


Onur Çağlar

Makalelerim 03

sizdi” propagandası eşliğinde kitlelerin bireyselliğe yönlendirilmesi. Kullanılan Araç: Feodal-hümaniter duyguların dramsal kullanımı. Mekân: Konuşulan aksanlara bakılırsa, Ege’nin bir bölgesi. Sosyal Çevre: Hüseyin ağanın ailesi, baldızı ve Sadık’ın birkaç arkadaşı. Zaman:12 Eylül 1980 ile başlayan ve Deniz’in okula başlamasıyla geçen süreç: 1980-1987 (Tahminen) Dönemin Objektif Siyasal Konumu 12 Eylül öncesi görece aktif olan devrimci siyasal hareketlerin bu tarihte yapılan bir cunta ile pasifleştirilmesi bilinmektedir. 12 Eylül cuntasının en önemli özelliği, kendisinden önceki iki cunta gibi sadece örgütsel darbe vurmamış, ideolojik olarak da ağır yaralar açmış, daha açık bir söylemle devrimci hareketlerin kendi sınıfsal duruşlarındaki kararlılığını ortaya çıkarmıştır. Çünkü azgınca, dur-durak bilmeyen askeri faşist diktatörlük sadece “saptanan” devrimci sosyalistlere değil, başta işçi sınıfı olmak üzere köylülüğe de saldırmış ve sindirmeyi başarabilmiştir. Özellikle fabrikalarda grevSayfa 5


Onur Çağlar

Makalelerim 03

lerin ve diğer boykotların yasaklanması ve kimi yerde 8 olan ikramiyeyi en çok dört ikramiye ile sınırlamı, köylüler ise adeta evi ve tarlası arasına hapsedilmiştir. Kuşkusuz ki bundan memurlar da nasibini almıştır. Cuntacı generallerin çıkardıkları emir-yasalarla memurların da hareketsizliği sağlanmıştır. 12 Eylül öncesinde devrimci eylemlerin diğer bölgelere göre Ege bölgesinde biraz daha zayıf olması, film yapımcılarının filmi bu bölgede çekmelerinin de nedenlerinden biri olarak görünmektedir. Filmin Kahramanlarının Sınıfsal Kökeni Olayların konu edildiği ve kendisiyle sınırlı tutulduğu Hüseyin Ağa ve ailesinin üretim ve ticari ilişkilerine değinilmediği için net gösterilmemekle birlikte, sanki “orta düzey” bir toprak ağası konumundaki orta (ulusal) burjuvaziye denk düşmektedir. Filmin yapımcıları hakkında hiçbir bilgimin olmaması, filme ilişkin eleştirimin zayıflığının nedenidir. Filmin Özeti “Dönek devrimcilerin” yanında gazeteci olarak çalışan Sadık, yazdığı yazının yayınlanmamasına sinirlendiği için alkol almıştır, eve sarhoş girer. Eşi hamiledir, doSayfa 6


Onur Çağlar

Makalelerim 03

ğum yakındır. Geceleyin doğum sancıları gelir; tel açarlar taksiye ama taksi gelmez. Komşu dairelerin kapısını vurur yardım etmeleri için, kimse açmaz. Sadık, eşini hastaneye yetiştirmeye çalışmaktadır. Dışarı çıktıklarında da yardım ister ama tüm sokaklara mezarlık sessizliği egemendir. Eşine doğumu kendisi yaptırır; doğum gerçekleşir ama, anne ölmüştür. Sabaha kadar bekler. Günün ışımasına yakın askerlerle karşılaşır ve askerlerden darbe yapıldığını öğrenir: Sokakların (ve insanların) sessizliğinin nedenini anlar. Sadık, kendisine yapılan işkencelerin halâ psikolojik etkisi altındadır, kâbuslar görür. 12 Eylül gecesi doğan Sadık’ın oğlu Deniz, 6-7 yaşlarına gelmiştir. Sadık’ın babası Hüseyin Ağa, oğlu ile küstür. O, kendisini ziraat okuması için İstanbul’a göndermiş ama Sadık “anarşik” eylemlere karıştığı için üzülmüştür. Küsmesinin de nedeni zaten budur. İstanbul’da Ziraat Fakültesi’nin bulunmaması ise bir hayli ilginçlik yaratıyor filme. Hastalığını bilen Sadık, bunu oğlundan saklamaktadır. Oğlunu babası Hüseyin Ağa’nın yanına bırakmak için Sayfa 7


Onur Çağlar

Makalelerim 03

köyüne gelir ama Hüseyin ağa, oğluyla da, torunuyla da konuşmaz. Sadık’ın annesi aralarını düzeltmeye çalışır ve sonunda bunu başarır. Deniz’i atların yanındaki dedesine gönderir ve “ilk yakınlaşma” burada başlar. Amerikan çizgi romanlarının derin etkisinde olan Deniz’e, dedesi bir dükkândan Teksas, Tommiks alır. Eve gelirken oğlu ile karşılaşır; Sadık konuşmak ister ama, Hüseyin ağa yine konuşmaz. Eski arkadaşlarıyla buluşan Sadık, “Ben, bu memleket için savaştığımı düşünürdüm” der. Arkadaşı Özkan’ın, “Ben (devrimciliği) denemeye korkmuş biri olarak bana çok şey kaybettiğimi söyleyebilir misin?” şeklindeki soruya Sadık, “Aradayım” diye cevap verir. Sadık, babasını konuşmaya davet eder. Avluda buluşurlar ve konuşmaya başlarlar. “Sen evlât nedir, bilir misin?” şeklindeki soruya Sadık, “Önünü görememek nedir, bilir misin?” sorusu ile yanıtlandırır. Tartışma sonlanmadan Sadık yere yığılır. Hastaneye götürürler; Hüseyin Ağa oğlunun hastalığını, ciğerlerinin işkence ve tutsaklık sonucu tükendiğini öğrenir ama ailesine açıklamaz. Sadık ölür. Sayfa 8


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Cenaze nakli sırasında Hüseyin ağa, aracı durdurur ve “N’olur, on beş yıl önce kollarımı şöyle açaydım da, gitme, gitmee diyeydim” diyerek kendine sitem eder. Şoka girer. Baldızı Gülistan ise, Sadık’ın abisine “Babanı devir geç, yoksa kendine gelemez; mutlaka onu devirmelisin. Göreyim seni!” der. Oğul, babasını devirir ama bu defa da o kendini kaybeder. Deniz, okula başlar babasının hayalleri içinde ve film biter...

Filmden Bir Sahne Sayfa 9


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Filmin Eleştirisi a) Filmin konusunun eleştirisi Adına “Kültür” denilen kavramın önemli alt disiplinlerinden biri olan ve benim açımdan da oldukça isabetli bir tanımlama olan, "Sosyal bilincin ve insan aktivitelerinin, gerçekliği artistik imajlar halinde yansıtan ve dünyayı estetiksel tarzda kavrama ve temsil etmenin en önemli araçlarından biri” (Bkz: Materyalist Felsefe Sözlüğü) tanımlamasını çıkış noktası alarak başlıyorum. Her olguya yaklaşımdaki çeşitliliğin kökeninde farklı sınıf ve katmanların olması, gerek 12 Eylül 1980 askeri faşist diktatörlük öncesi ve gerekse de sonraki döneminde de kendini olanca çıplaklığı ile göstermektedir. Bulunulan yarı-feodal ve komprador kapitalist kültürün bir formatı olan sanatsal yaklaşımız “Babam ve Oğlum” filmini izleyenlerin neredeyse tamamına yakınının filme “Çok duygusaldı, izlerken kendimi tutamadım; ağladım!” ile göstermesi genel toplumsal konumumuz hakkında oldukça önemli bir veridir. Bu toplumun bir üyesi olarak, itiraf etmeliyim ki, iki yerde benim de gözlerim doldu: İlki, ortamı yumuşatma çabasında tipik bir özellik gösteren Sadık’ın annesinin, torunu Deniz’i atların yanında olan dedesinin yanına göndermesi ve dedesinin kendisi ile konuşmaya başlaSayfa 10


Onur Çağlar

Makalelerim 03

masıdır. İkincisi de, cenaze nakli sırasındaki Hüseyin ağanın “N’olur, on beş yıl önce kollarımı şöyle açaydım da, gitme, gitmee diyeydim” sahnesiydi; ama bu ağlamamız ya da duygusal yoğunluğumuz, sadece bireysel düzeyde ve kan bağına dayalı duygusallığımızın bir göstergesidir ve başka bir şey değildir. Eğer kan bağına değil de, genel insani ilişkilere bağlı bir nitelikte olsaydı, işkence gören, işkencede ya da yargısız infazlarda toprağa düşen herkes için ağlamamızı şart koşardı. Oysa ağlamadık! Toplumun oldukça önemli bir bölümünün (ki buna kan bağına sahip olanlar da dâhildir) duyarsız kaldık! Dahası, duyarsızlığımız devam ediyor hâlâ... Filmin konusunun doğrudan bireyselliğe yönelik olması nedeniyle, bu yönlendiriciliğin kapitalist burjuvazinin tipik özelliği olduğunu söyleyebiliriz. Oysa devrimci mücadele kesinlikle bireysel değil, toplumsal konumundan dolayı sınıfsal bir nitelik taşır. Bir başka söylem ile devrimcilik yapmak ve devrimci olmak oldukça farklı iki konudur. Film, devrimci sınıfsal konumu bireysel “devrimcilik yapma”ya indirgeyerek burjuva bireyci anlayışı beslemektedir. b) Kullanılan araç: Feodal-hümaniter duygusallık, Türkiye toplumunun önemli sosyo-psikolojik tipikleSayfa 11


Onur Çağlar

Makalelerim 03

rindendir. Filmin yapımcısı bunu iyi görmüş ve abartısız bir şekilde, etkileyici olarak kullanmayı başarmıştır. c) Mekân: Bir saati aşkın bir gösterim zamanına sahip olduğu halde, Hüseyin ağanın bir-iki kez kahveye, bir kez torunu Deniz’e Amerikan çizgi roman alması için gittiği dükkân dışında başka bir mekân yoktur. Bu ailesi ve Sadık için de geçerlidir. Mekânın darlığı bir yana, görsel efektlerden de yoksun olması “sanatsal” açıdan ciddi eksikliktir. d) Sosyal çevre: “Sosyal” içerikli bir sinema filminde hiçbir (komşuluk, arkadaşlık, dostluk vb.) sosyal ilişkiye yer verilmemesi, bunun yerine “şöyle bir değinilip” geçilmesi, bu filmin bilinçli tasarımlarından biri olarak öne çıkıyor ve insanları kitlelerden yalıtmanın altını çiziyor. Oysa bir insan “dönek” de olsa, “hain” de olsa, devrimci mücadeleden uzaklaşsa ve hatta tüm bağlarını kesse bile, sosyal ilişkileri bu anlamıyla değişikliğe uğrasa bile (ki, önemli oranda uğrar), yine vardır. Filmin mekânsal boyutuyla sınırlı tutulmak istenmesi ve buna uygun davranılması, filmin yapımcılarının topluma yönelik yaklaşımlarının da bir başka olumsuzluğudur. Oyuncular: Filmde rol alan oyuncuların rollerini başarıyla yerine getirmeleri, filmin en önemli olumlu yanıdır. Bunlar arasında ise özellikle Deniz’in, filmdeki Sayfa 12


Onur Çağlar

Makalelerim 03

yaşantının o anki psikolojik yapısına uygun olarak gösterdiği mimikler ve kendi ruh hali, takdir edilecek bir boyuttadır. İyi bir sinema oyuncusu olacağının sinyallerini oldukça net iletmeyi başarmış. Deniz’in Amerikan çizgi romanlarının derin etkisinde kalması ve sık sık onlara ilişkin hayallere dalıp kendisini o romanlardaki atmosfer içinde bulunması, Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki kültürel egemenliğine yapılan bir gönderme gibi görünmekte ama çok güdük kalmaktadır. Deniz’e yüklenen siyasal “bilgelik” (Kafasında canlandırdığı bir hayali Kurtuluş Savaşı(na benzetmesi ve yeni “Nene Hatun”lardan söz etmesi) oldukça abartılı olmuş. Filmin başında, doğum sancıları geldiği zaman Sadık’ın giydiği pantolonun filmin sonlarına doğru giydiği pantolonun aynı olması dikkatlerden kaçan bir başka olumsuzluk olmuş. Sonuç: Hiçbir sanatsal özelliği olmayan sıradan bir Yeşilçam filmi olmaktan öteye gidememiştir. 26 Eylül 2007

Sayfa 13


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Siz, Hiç Âşık Oldunuz mu? “Aşkın İki Hali” isimli makalemde aşkı, “insanlığın gelişimiyle hareket eden, toplumsal konum ve koşullara göre nicel veya nitel değişiklik gösteren ve diğer şeylerde olduğu gibi bunda da bir evrensel ve özgün yan bulunan hareket halindeki bir sosyal bilinç formudur.” şeklinde tanımlamıştım. Biliyorum. Bu şu an okuduğunuz bu makalemin başlığına baktığınız zaman sorumu çok anlamsız bulduğunuzu ve söz yerindeyse “bıyık altından” gülümsediğinizi biliyorum. Bana bu soruyu sorduran, şu an içinde bulunduğumuz toplumun “aşk” anlayışıdır. Günübirlik ucube cinsel(siz)liklerden ve birkaç “canım-cicim” sözünden öteye gitmeyen, gidemeyen bir aşk anlayışı toplumumuza esas olarak egemen olduğu için günümüzdeki aşkı, “Bukalemun gibi her ortama uyum sağlayan, yılan gibi gömlek değiştiren, istikrardan ve gramerden yoksun bir cinsellik” olarak tanımlıyorum. Bu “aşk” biçimi içinde olanlara göre “Her çiçekten bal almak” örneğin maç izlemek, bira içmek, kendisini başkasına beğendirmek için saatlerce ayna karşısında makyaj yapmak, maçoluk yapmak kadar sıradandır. Sevgili-

Sayfa 14


Onur Çağlar

Makalelerim 03

sini(?) kıskandırmak(!) için yanına bir başkasını alıp hava atmak da olağan davranışlardandır.

Aşk Aşkın sadece tek kuralı vardır: Kuralsızlık! Öyle ki, egemen sömürücü güçlerin yasalarını ve insana zarar veren yoz törelerini başlarına çalarken tarihteki tüm tanrıları ve tanrıçaları önünde “secdeye” kapatmış, diz çökertmiştir. Birbirlerine düşman olan uluslardan, dinlerden ve her tür ideolojik farklılıklardan sayısız insan birbirine âşık olmuş, evlenmiştir. Ne ırk ayrımına girmiştir, ne coğrafya; ne yaş ayrımına girmiştir ne fiziksel sağlamlık ve/veya güzellik; ne para umurundadır, ne pul... Bu, sadece kendine uygun gördüğünü yapması demektir ve başka da hiçbir kural tanımaz ama bilinçli Sayfa 15


Onur Çağlar

Makalelerim 03

aşk bunu yaparken göz çıkarmaz, tam tersine göz “ekler”! Yani aşk, iki kişilik bir komünizmdir! Aşk, aklın ilkbaharının ılık havasında doğar ve yüreğin yaz sıcaklığında yaşar. Aşk zamana sığmaz, ömür biçilemez; girdiği anda zamanı parçalar ve fırlatıp sonsuzluğa atar. Aşkın en iyi anı, güneşin, kirpiklerini zirvelerin arasından göstermeye başladığı ve âşık olanın evrenin tüm maviliğini bir peştamal gibi tenine sardığı andır. Aşk hiçbir zulme diz çökmez; ölürken de, öldürülürken de düşmanın kalbine saplanan ok gibi dimdik durur. Aşk en acımasız gerçeklerden biridir. Aynı diğer gerçekler gibi uyandırıldıktan sonra uyumayı asla kabullenmez. Aşk, ölüm hırıltılarını türkülere dönüştürür. Eğer aşk, akıl ile inanç arasındaki çatışmada yerini şaşkınlıkla mayalanmış bir özgüvene bıraktırıyorsa, bu çok güçlü bir aşktır. Aşk içinde annelik, babalık, kardeşlik, dostluk, arkaSayfa 16


Onur Çağlar

Makalelerim 03

daşlık, eşlik, karılık, kocalık ve yoldaşlık da barındırır, alabildiğince geniş kucak açar bu kavramlara. Teolojik saçmalıklar bir tarafa, “cehennem zebanileri”, ihanete uğramış aşkın ta kendisidir; onları bu denli dizginsiz yapan, kendisine yapılan ihanettir. Âşık Olan Oysa âşık olan insan yağmur yüklü bir bulut gibidir; her bitkinin köküne cömertçe yağar. Eğer önceden egoist bir yapısı varsa ondan hızla uzaklaşır, yaşam pusulasını paylaşıma doğru çevirir. Oysa âşık olan insan öylesine hassaslaşır ki, elindeki sopanın örümcek ağına dokunduğunu hisseder. Âşık olduğu insanın “yüzü suyu hürmetine” tüm insanlığa karşı daha duyarlı olur ve elinden geldiği kadar bunun gereklerini yapar. Oysa âşık olan insan, sevdiğini hiç düşünmez; çünkü o, her zaman aklındadır; düşündükleri, sevdiğine ilişkin istemlerden öteye geçemez. Oysa âşık olan insanın kanı, harlanmış bir volkan gibidir; damarları patlatır ve lavlarını bir sel gibi içindeki zaaflarına yönlendirir, yok eder, gittikçe erdemi güçlenir. Sayfa 17


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Oysa âşık olan insan, karıncanın ayak seslerini duyar. Sevdiğinden bir şey duyuyorsa, bilir ki, doğrudur; tartışmaz. Oysa âşık olan insan, sevdiğinin her sözüyle gökten yıldız söker; kendine yol, yâre taç yapar. Oysa âşık olan insan, yârinin her nefesinden yeni evrenler yaratır; güneşe ışık ve alev emzirir. Kızıllığı sokak sokak gezerek üşüyen insanlara avuç avuç dağıtır. Oysa âşık olan insan, sevdiğinin karşısında titrer, dili tutulur, gözleri (yüreği) konuşur. Oysa âşık olan insan, çocukça sevinç çığlıklarını göğe öylesine yükler ki, göğün beli kamburlaşır. Oysa âşık olan insan “Yâr Okyanusu”nda bir damla su gibidir, erir içinde. Oysa âşık olan insan Kızılırmak misalidir, Anadolu’yu sarması gibi sarar yârini. Oysa âşık olan insan, “Benden bu kadar renk!” diyerek “renk” sınırlamasına gitmez, gidemez. Gökkuşağının tüm renklerini göğe cömertçe sunması gibi kendini yâre sunar. Sayfa 18


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Oysa âşık olan insan, tek insandır; kendini sevdiğinde, sevdiğini kendinde bulur. Gökyüzündeki bu buluşmaya gülümseyerek tanıklık eder gökkuşağı, bulutlar selâma durur. Oysa âşık olan, çamurlu, adi taş parçalarını sürükleye sürükleye renkli şimşir taşlarına çeviren güçlü bir akarsudur. Oysa âşık olan, aşığının gözlerinde kendisine ilişkin köleliği ve utancı çok net bir şekilde görür. Oysa âşık olanın evi, köçek kilimi gibi rengârenk efsanelerle tatlandırılmış sevdiğinin yüreğidir. Siz... Hiç âşık oldunuz mu? 20 Eylül 2007

Sayfa 19


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Dört Duruş Çoğu zararlı, azı yararlı onlarca yaşam ve düşünce biçimlerinin olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Her ne kadar kimi bilimsel alanlardaki kesinlemelerde, örneğin matematikte “3x5=15” olduğunu toplumu oluşturan tüm bireyler tartışmaksızın kabul ederken, özellikle sosyolojik alanlardaki kesinlemelere yaklaşım (ya da o kesinlemenin kabulü), matematik bilimindeki gibi olmamaktadır; kesinlemeler ve onlara yaklaşım, toplumu oluşturan tüm sınıf ve katmanların sayısından biraz daha fazladır. Bu fazlalık, o kişi(ler)in o kesinleme karşısındaki kapasitesinden doğar. Başta Marksizm’in kuramcıları olmak üzere değişik alanlardaki öğretmenlerimin bana öğrettikleriyle gözlemlerimi karşılaştırdım onlarca kez... Ve bu karşılaştırmalar sonucu herhangi bir (genel sosyolojik) alandaki bir kesinleme karşısında dört duruş sergileyebildiğimizi gördüm: 1] Tamamen kayıtsız kalıyoruz; 2] O kesinlemeden yana oluyoruz; 3] O kesinlemenin karşısında oluyoruz; 4] İkiyüzlüce davranıyoruz. Tamamen kayıtsız kalmak, bugün, egemen burjuva sistemlerin yapmak istedikleri ve çok ciddi oranda da baSayfa 20


Onur Çağlar

Makalelerim 03

şardıkları bir gerçekliktir. Böylece her katliam ve sömürü biçimine de kayıtsız kalmamız sağlanmakta ve cirit atmalarına objektif olarak yardımcı olmaktayız. Tamamen kayıtsızlık, en sıradan insani erdemlerden bile uzaklaşmanın çok billur bir göstergesidir. Herhangi bir kesinleme karşısında olumlu veya olumsuz kararlı tavır alış, o kesinleme karşısındaki teorik ve pratik deneyimlerimizle doğrudan ilişkili olsa da, bu yeterli değildir. Yeterli olabilmesi için gerekli bir şey daha var: Doğru’yu doğru görmek ve o şekilde yaklaşmak. Bunun eksikliği durumunda o kesinleme karşısında ne kadar kararlı davranırsak davranalım (sübjektif olarak çok üst düzeyde iyi olsak bile), objektif olarak yanlış içindeyiz demektir. İkiyüzlüce davranmak, davranışlar içinde en çirkin olanıdır. Bu davranış içinde bulunan “insan(lar)” için hiçbir etik, hiçbir doğa, hiçbir hukuki yasa geçerli değildir (siyasal yelpazenin ve “sosyete”nin üst taraflarına doğru bakarsanız ne demek istediğimi daha net anlarsınız). Öyle ki, kendi koydukları yasaları bile ilk önce kendileri çiğnerler. Doğru’yu doğru görerek onun yanında yer almak, ciddi bedeller istiyor. Bedeller ise, yürek... 13 Ekim 2007 Sayfa 21


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Terör Nedir? “Terör” ve “Terörist” (Terreur = Terör, Terroriste=Terörist) sözcüklerinin Fransızca’dan geldiğini saptayan Türk Dil Kurumu’na göre tanımlamalar şöyle: Terör: “Yıldırma, cana kıyma ve malı yakıp yıkma, korkutma, tedhiş: "Fransız ihtilalinin teröründen kaçanlar da bunlara eklenmiş."- H. Taner.” Bkz:http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA8 49816B2EF4376734BED947CDE&Kelime=ter%c3%b6r

Terörist: “Bir siyasi davayı zorla kabul ettirmek için karşı tarafa korku salacak, cana ve mala kıyacak davranışlarda bulunan kimse, yıldırmacı, tedhişçi.” Bkz:http://www.tdk.gov.tr/TR/SozBul.aspx?F6E10F8892433CFFAAF6AA8 49816B2EF4376734BED947CDE&Kelime=ter%u00f6r

Fransızca’da “Terör”ün tanımlanması: “Peur extrême, angoisse profonde, très forte appréhension saisissant quelqu'un en présence d'un danger réel ou imaginaire.” Türkçe’si: Sayfa 22


Onur Çağlar

Makalelerim 03

“Aşırı korku, derin sıkıntı, herhangi birinin üzerinde oluşturulan gerçek veya hayali olan çok güçlü endişe.” Bkz : http://www.cnrtl.fr/lexicographie/terreur?

“Imposer” biraz özel bir sözcüktür. Fransızca’da “Birinci Grup Fiiller” içinde yer alan bu sözcüğün üç farklı anlamı vardır: 1) Vergi koymak; 2) Zorla kabul ettirmek; 3) Saygı oluşturmak. Birinci maddenin konumuzla bir ilgisi bulunmamaktadır. “Terörist”in Fransızca’sı: “Membre d'une organisation politique qui exécute des actes de terrorisme pour imposer ses conceptions idéologiques.” Bkz : http://www.cnrtl.fr/lexicographie/Terroriste

Sayfa 23


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Devlet Terörü Türkçe’si: “İdeolojik anlayışlarını zorla kabul ettirmek için terör eylemlerini uygulayan politik kuruluş üyesi.” Tanımlamalardan da rahatlıkla görülebileceği gibi terördeki amaç, karşı tarafı sindirmektir, korkutmaktır; ele geçirmek veya kontrol altında tutmayı sağlamaktır.

Sayfa 24


Onur Çağlar

Makalelerim 03

“Devlet” denilen siyasal kavram, her şeyden önce bir örgüttür. Bu örgüt, irili ufaklı birçok örgütlenmenin; yasamadan yürütmeye, bilimden sanata, silahlı güçlerden medyaya, üretimden tüketime, vd. yapılmış örgütlenmelerin merkezileşmiş halidir ve kesinlikle sınıfsaldır; ya öz olarak sömürücülerin elindedir, ya da sömürüye karşı olanların. Yukarıdaki kavramlar her ne kadar “terör” uygulayan herkesi içerse de, pratikte böyle değildir; tek taraflıdır ve bu tek taraflılık, sadece devletlerin tekelindedir. Devlete karşı olan herkes “terörist “ir ama devletlerin yaptıkları asla terör olmayıp(!), sadece “devletin bekasını korumaya yönelik savunma” olduğu için “yasal”dır. Amaç, sömürü sistemlerinin devamıdır ve bu uğurda her türlü etikten ve yasalardan bağımsızdırlar.

Devrimci Terör Sayfa 25


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Devrimci sosyalizm de bu yönteme başvurur ama burjuvazi gibi adressizliği kabul etmez; tersine, mümkün olduğu kadar adresli hareket ettiği gibi, bireysel terörizmi de dışlar. Nasıl ki sömürücü devletlerin amacı sömürüyü devam ettirmek için halk üzerinde terör uygulamaksa, devrimci sosyalistler de burjuvazi üzerinde terör uygular ki, sömürü yok edilemese bile, mümkün olan en aza insin. 24 Ekim 07

Sayfa 26


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Aile Nedir? Her şeyden önce sosyo-tarihsel bir kategori olan aile, ekonomik bağlar başta olmak üzere diğer çıkarların kadın ve erkek arasındaki doğal ilişkiye eklenmesiyle yerleşen yaşam biçimine ve buna ek olarak cinsiyet ve yaşa göre işbölümü temeline dayanan gens sistemi döneminde ortaya çıkmıştır. Günümüze kadar değişik biçimlerde kendini gösteren ailenin iki yönlü karakteristiği, yani maddi ve manevi süreç yönleri esasta değişmemiştir. Bu iki yönün ilkini ekonomik ve tüketim ilişkileriyle birlikte biyolojik ilişkiler oluştururken, ikincisi olan manevi süreci ise yasalar, etik, inanç, sevgi ve benzeri psikolojik ilişkiler oluşturmaktadır. Sözcük olarak Arapça’dan Türkçe’ye geçtiğini saptayan Türk Dil Kurumu sekiz açılım yapmış ama yedi ve sekizinci maddeler konumuzun dışında olduğu için onları almıyor, diğer altı açılımı veriyorum: 1. Evlilik ve kanı bağına dayanan, karı, koca ve çocukla, kardeşler arasındaki ilişkilerin oluşturduğu en küçük birlik. 2. Karı, koca ve çocuklardan oluşan en küçük topluluk. 3. Aynı soydan gelen kimseler zinciri. 4. Aralarında kandaşlık veya hısımlık bulunan kimselerin tümü. Sayfa 27


Onur Çağlar

5. 6.

Makalelerim 03

Birlikte oturan hısım ve yakınların tümü. Eş, karı.

Bkz: TDK Bana göre bu açılımların doğrusu, birinci maddedir. İkinci tanımlama, birinci tanımlamanın daraltılmış biçimidir. Üçüncü ve dördüncü tanımlamalar aslında “akraba”yı tanımlamaya çalışır görünümü yansıtmaktadır. Beşinci tanımlama “aile”yi tanımlamaktan çok uzaktır ve daha çok “akraba” tanımlamasına yakındır. Altıncı tanımlama kavram değil ama sözlük anlamı içermektedir. “Eş” ve “Karı” sözcükleri toplumumuzda kimi zaman “aile” anlamında kullanılmaktadır. Bilindiği üzere “akraba” ve “hısım” sözcükleri Türkçe’deki eşanlamlı sözcüklerden biridir. Her iki sözcük de aileyi çağrıştırdığı için bunlardan birinin açılımını almakta yarar var. Yine aynı sözlükteki açılıma göre “akraba” da Arapça’dan Türkçe’ye geçen sözcüklerSayfa 28


Onur Çağlar

Makalelerim 03

den biridir. “Karib”in çoğulu olan “Akriba”nın Türkçeleşmişi olan “akraba”nın ikisi mecaz olmak üzere üç açılımı yapılmaktadır: 1. Kan ve evlilik yoluyla birbirine bağlı olan kimseler, hısım. 2. (Mec.) Oluşma yönünden aynı kaynağa dayanan şeyler. 3. (Mec.) Biri, diğerinin sonucu olan şeyler. Bkz: TDK “Akraba”nın açılımını ayrışım olması anlamında verdim. Burayı geçiyorum. Aile yaşamını ve biçimini belirleyen o ailenin bulunduğu sosyo-ekonomik formasyon ve bu formasyona bağlı olan sosyolojik ilişkilerin niteliğidir. Eğer bir toplum, feodal sosyo-ekonomik formasyon içindeyse, aile de buna bağlı olarak feodal karakter taşırken, örneğin kapitalist / emperyalist bir formasyon içinde bulunan toplumdaki aile de kapitalist karakter taşır. Bu (genel geçerlik anlamında) zorunludur. 29 Ekim 2007

Sayfa 29


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Gözler Olympos tanrıları, baştanrı Zeus’un yönetiminde kullarına karşı keyiflerince ve despotça davranırlarken, bu adaletsizliğe bir ses itiraz etti ve gözyaşlarıyla yoğurduğu balçıktan insan yarattı. Yarattığı insanın çok yönden aciz olduğunu görünce acıdı ve alev tanrısı Hephahistos’un ateş ocağından bir ateş parçası çalarak kendini koruması ve güçlenmesi için ona armağan etti. Kendi düzenlerinin bozulacağından korkan Zeus, bu davranışı ve asiliği yüzünden derhal Prometheus’u tutuklatarak Kafkas Dağı’na zincirle bağlattı. Zeus ve diğer tanrı(ça)ların kafasında 30.000 yıl sürmesi planlanan bir işkence vardı: Kendileri tarafından görevlendirilen bir kartal, her gün yenilenen Prometheus’un ciğerlerini geceleri yiyordu. Bir süre sonra Zeus’un çocuklarından biri olan yarı tanrı yarı ölümlü Herakles kurtarır Prometheus’u. Acılar yumağı halinde sökülünce ciğerleri, kendini karanlıkları kışkırtan dipsiz uçuruma düşerken buldu! Kendini buldu ama ellerini bulamadı ki onların yordamıyla uçurumdan uç veren ve yaşam kurtaran dala tutunsun! Zaten Herakles de yoktu! Düşerken onu şaşırtan yüreğinin çığlığından daha hızlı oluşu değil, yaSayfa 30


Onur Çağlar

Makalelerim 03

şanmışların ve yaşanacakların kurgusunun film şeridi gibi her bir karesinin boşluk bırakmadan akıp gitmesiydi. İsa gibi “göğe yükselmiş” ama çok sürmeden Prometheus gibi, uçurumlara çivilenmişti. Tüm evren adeta Faunus ve Parcae’nin denetimine girmişti: Yalnızca ölüm ve ölümün buz gibi sessizliği vardı. Düşerken düşündüğü tek şey, Fimes’e olan düşkünlüğüydü ve bunu yerine getirecekti Beyninde zamanı geri çevirdi. Bir keresinde ormanda gezerken minicik bir karacayla karşılaşmış, 5-10 saniye süreyle göz göze gelmişti. Karacanın gözlerinde öylesine masum, öylesine berrak bir bakış vardı ki, insanlığından utanmıştı. Karaca, kendisinden ürküp kaçarken o gözlerini karacanın gözlerinde bırakmış ve öyle berrak bir göze uzun süre rastlamamıştı. Çok daha sonraları güneşe parlaklık ve ateş emziren bir çift gözle karşılaşmıştı. Kimi zaman gözler güneşte buluşmuş, kimi zaman birbirleriyle bütünleşmiş ve her bütünleşmede sevinç çığlıklarını bulutlara armağan etmişti. Bulutların kamburluğu bundandı. Pandora’nın Kutusu’nda sadece hastalıklar ya da kötülükler yoktu; iyilikler, güzellikler, sevgiler ve sevgililer de vardı. Kendisinden fersah fersah uzaktı ama olsun, yine de vardı... Uçurumda ise zaten hiç gerekli olmayacaktı. Sayfa 31


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Gözler kendisine iyi gelmiyordu, “göze” geliyordu... 01 Aralık 2007

Sayfa 32


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Kurban Lütfen üretim ilişkilerine ve biçimlerine dikkat edin: Âdem ile Havva, cinsel ilişkiye girerler ve önce Kayin (Kâbil) doğar, sonra Hâbil... Kayin çiftçi olur, Hâbil ise çoban... Her nasılsa bir gün Tanrı’ya kurban sunmak isterler ve sunarlar. “Tekvin (Yaratılış) 3: Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden RAB'be sunu getirdi. Tekvin (Yaratılış) 4: Habil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. RAB Habil'i ve sunusunu kabul etti. Hâbil’in kurbanını kabul eden Tanrı, Kâbil’inkini kabul etmez. Habil, “ilk doğan hayvanlardan” kurban sunuyor, Kâbil ise “ilk ürünlerden” sunmadığı için reddediliyor. Suratını asıyor Kâbil, reddedildiğine üzülüyor. Her şeyi bilen ve gören Tanrı soruyor: Tekvin (Yaratılış) 6: RAB Kayin'e, "Niçin öfkelendin?" diye sordu, "Niçin surat astın? Ve sonra da Kâbil’e kızıyor:

Sayfa 33


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Tekvin (Yaratılış) 7: Doğru olanı yapsan, seni kabul etmez miyim? Ancak doğru olanı yapmazsan, günah kapıda pusuya yatmış, seni bekliyor. Ona egemen olmalısın." Bkz: http://incil.info/kitap/Yaratilis/4

RAB’bın reddediş nedenlerinden biri olarak, kurbanın kansız oluşu görünmektedir. Bu durum Tevrat’ın “Çıkış”, “Sayılar” ve “Tesniye” bölümlerinde açık açık anlatılır. RAB, kanı seviyor, kandan çok hoşnut oluyor! Kurban, ülkemizde de oldukça köklü geleneklerdendir. Canımız sıkıldıkça kurban kesen ama çoğunlukla da kurban olan bir toplumuz. Bu alışkanlığın her ne kadar öncesi varsa da, İslamiyet ile “tek noktada” yoğunlaştığı bilinmektedir ve bu kurban alışkanlığını daha birçok konuda olduğu gibi Hıristiyanlıktan aldığı Sayfa 34


Onur Çağlar

Makalelerim 03

için, İslamiyet’in “Allah”ının da kandan hoşlanması kaçınılmazdır. İlgili bölüm Kur’an’da, “Saffat Suresi”nde şöyle geçiyor: 99. İbrahim şöyle dedi: "Ben Rabbime (onun emrettiği yere) gideceğim. O bana yol gösterecektir." 100. "Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla." 101. Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik. 102. Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?" dedi. O da, "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi. 103, 104. Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!" 105. "Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız." 106. "Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır." Sayfa 35


Onur Çağlar

Makalelerim 03

107. Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık. 108. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık. 109. İbrahim'e selam olsun. Bkz: http://www.kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=1&sid=37

İnsanlığın henüz “Barbarlık” aşamasında olduğu bu dönemde, erkeklerin analık görevini yerine getirme yeteneğinden yoksun oluşu sonucu kendilerini dışarıya, yani avlanmaya vermeleri kaçınılmazdı. Kadınların ise çocukların bakımı, sebze-meyve türü şeylerle ve ocak ile ilgilenmesi de kaçınılmazdı. Böylece tarihteki ilk işbölümü, doğal olarak gelişen yaşa ve cinsiyete dayalı işbölümü gerçekleşmiş oldu. Bu dönem, gentilice örgütlenmenin de dönemidir. Gittikçe gelişen insan, öncellerinden köklü bir şekilde ayrılmaya başlamıştı: Doğanın sunumundan başka bir şeye sahip olamayan hayvanların tersine, bilincinin doğrultusundaki emek ile doğaya bağlılıktan kurtulmaya başlamıştı. Her geçen an doğayı biraz daha anlayan ve ona uygun çalışmalara giren insan, bir zaman Sayfa 36


Onur Çağlar

Makalelerim 03

sonra tarımdaki ve hayvancılıktaki yetkinleşmeyi ve ardından da ilk toplumsal işbölümünü gerçekleştirir. Az önce okuduğunuz Kâbil ile Hâbil, bu dönemin insanlarıdırlar. [*] İnsanların varlığını belirleyen şeyin bilinç olmayıp, tam tersine bilinçlerini belirleyen şeyin toplumsal koşullar olduğu tespitini yapan Marx’ın bu sözü bir kez daha doğrulanmaktadır burada. Hâbil, belli ki, hayvancılıkla; Kâbil ise tarımla uğraşmaktadır ve bunun için her ikisi ancak koşullarına uygun “kurban” sunmaktadırlar. Gerek Tekvin’deki ve gerekse Kur’an’daki “kurban” durumu ile ilgili hiç de azımsanmayacak kadar sorular sorabiliriz, çünkü hiç de azımsanmayacak kadar hem “tanrısal” ve hem de “insansal” mantık dışı davranışlar var. Bir tanrının yarattığı(!) koca evrenin bir mikro parçası olan herhangi bir canlının kanı, zaten tüm kâinatın sahibi(!) olan tanrıya ne verebilir? Her şeyin sahibi olduğu iddia edilen Tanrı’nın bu davranışının nasıl bir açıklaması olabilir? Puta tapan kavmiyle tartışmaya giren İbrahim, putların gereksizliğinden söz eder. Sonra gidip putları kırmaya başlar. Bu tartışmanın ortasında her nedense İbrahim, Sayfa 37


Onur Çağlar

Makalelerim 03

“Ben Rabbime (onun emrettiği yere) gideceğim. O bana yol gösterecektir.” der ve Rabbinin emrettiği yere gider. Şimdi yukarıdaki Kur’an ayetlerini sırasıyla sorgulayalım: Ayet 100: Puta tapma tartışması içindeyken bir evlât sahibi olmak da neyin nesidir, bunu olduğunu anlamak bir hayli güç, ama İbrahim istiyor. Ayet 101: Tanrı, İbrahim’in bu isteğini hemen kabul ediyor ve bir erkek evlâdı olacağını müjdeliyor. Ayet 102: Çocuk, babasıyla birlikte koşup oynayarak büyüyor. Belli bir yaşa gelince İbrahim oğluna, kendisini boğazlayacağını (keseceğini), çünkü rüyasında Tanrıdan böyle bir buyruk aldığını söyler ve ekler: “Düşün bakalım, ne dersin?” Sadece aklın ve mantığın değil, ama ayrıca vicdanın da asla kabullenemeyeceği bu davranışı nasıl değerlendirmek gerekir? Bir “baba” düşünün. Rüyasında “Allah” ile konuşuyor(!) ve eğer dileğini kabul ederse, O da dileğini kabul ettiği için oğlunu kendisine kurban edeceğini söylüyor ve tanrı da bunu kabul ediyor! Bunun bir rüya olduğunu bile bile nasıl “kanıt” olarak kabul edebiliyor? Bu nasıl bir tanrıdır ki, bir babayı evlât katili olmaya yönlendiriyor? Çocuk da bu “tanrı buyruğu”nu kabul ediyor ve “kes beni” diyor. Zaten başka Sayfa 38


Onur Çağlar

Makalelerim 03

şansı yok; çünkü 101ci ayette belirtilen gibi “uysal” yaratılmıştır! Sen kalk, yarattığın(!) bir kulun rüyasına gir ve, “Sana bir erkek evlât vereceğim ama sen de bana onu kurban

edeceksin” diye emret! Günümüzde de (medyadan yüzlerce kere okumuş veya doğrudan tanık da olmuş olabilirsiniz) bu tür rüyalar gören ve akıl almaz cinayet işleyen cahil ve ruh hastası insanlar var. Soruyorum, bunlarla İbrahim arasında fark var mı? Sayfa 39


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Ayet 103-104: İbrahim, oğlunu kesmek için yüz üstü yatırıyor, tam kesecekken Tanrı konuşmaya başlıyor. Ayet 105: Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdiğini ve iyilik yaptığını söylüyor tanrı. Sonra da ekliyor: “Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.” Bir tanrının bir kulundan “iyilik” beklemesi nasıl açıklanabilir? Evlâdı kesmek iyilik mi oluyor? İbrahim oğlunu alıyor, keseceği yere getiriyor, yüz üstü yatırıyor ama tanrı hâlâ bekliyor. Belli ki İbrahim’in kesip kesmeyeceğini görmek istiyor! Maazallah, ya kesmezse! İşini garantiye alıyor ve tam kesecekken de konuşuyor. Oğlunu keseceğini “anlıyor” tanrı! İyi de “kendisi tarafından” gönderilen ayetlere bakarsak İslam’ın tanrısı her şeyi biliyor; hem geçmişi biliyor, hem geleceği... Her şeyi biliyor ama (şimdilik) İbrahim’in oğlunu kesip kesmeyeceğini bilmiyor, onun için bekliyor zaten. Diyelim ki, tanrı gerçekten de İbrahim’in rüyasına girdi ve ayetlerde olduğu gibi oğlunun kurban edilmesini emretti. Kabul!

Sayfa 40


Onur Çağlar

Makalelerim 03

İyi ama verdiği emri geri çekmek tanrıya uygun düşer mi? “Bizim sözümüz değişmez” diyen kendisi değil mi? Görüş ya da emir değiştirmek tanrıya uygun olur mu? İslam’ın tanrısı her şeyi bilmiyor! Ayet 106: Zaten burada da bilmediğini kendi ağzıyla itiraf ediyor İslam’ın tanrısı. “Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.” diyor... Tanrı... İmtihan! İlginç değil mi? Ve tanrı, İbrahim’in oğlunun hayatını bir başka kurban ile değiştirir! Kanı çok seviyor bu tanrı... Kur’an’dan okuyalım: Hac Suresi, Ayet 34: Her ümmet için, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine ismini ansınlar diye kurban kesmeyi meşru kıldık. İşte sizin ilahınız bir tek ilahtır. Şu halde yalnız ona teslim olun. Alçak gönüllüleri müjdele!

Sayfa 41


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Özel mülkiyetin gelişip gürbüzleşmiş hali olan Köleci Toplum ve onun genetik kodlaması olan özel mülkiyet, insanlığın, günümüzde de olanca gücüyle devam ettiği bir yüzkarasıdır. Bu toplum düzeni içinde kölelerin alı-

nıp satıldığı, zevk için işkence edildiği veya işkencelerle öldürüldüğü, hiçbir değerlerinin olmadığı herkesin bilgileri dâhilindedir. Milyonlarca köle değişik biçimlerde tanrıları hoşnut kılma adına kurban edilmiştir. “Üç büyük din” olarak; Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık, bu toplumun bağrında ortaya çıktığı için her üçünde de kölelik serbesttir. Köleliğe karşı söylenen birkaç “iyi” söze aldırmayın, İslam peygamberinin de düzinelerce kölesi ve cariyeleri vardı. Sayfa 42


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Eğer kan akmamışsa “caiz” değildir o kurban, “caiz” olması için kan şart! “Sözlükte yaklaşmak, Allah'a yakınlaşmaya vesile olan şey anlamlarına gelen kurbân, dinî bir terim olarak, ibâdet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. Kurban Bayramında kesilen kurbana udhiye, hacda kesilen kurbana ise hedy denir.! Bkz: http://www.enfal.de/diyanetfetvalar/fetvalar3.htm#55

Neredeyse tüm dinler kurban istemiş ve almıştır da. Sokaklarda rasgele ve vahşice katledilen hayvanların çırpınışları çocuklarımıza da izlettiriliyor ve daha başka şeylerin yanı sıra, ayrıca kanla büyütülüyor. Kanla beslenen, kan ister tabi ki. Eğer bir tanrı, hem de her şeyin yaratıcısı ve sahibi olarak(!), hoşnut olmak için kan istiyorsa biraz düşünmek gerekmiyor mu? [*] Bildiğim kadarıyla, şu ana kadar “Kâbil ile Hâbil” diye iki insanın yaşamış olduklarına dair hiçbir belge bulunmamaktadır. “Adem ile Havva” da dahil olmak üzere bunlar hakkındaki tüm aktarımlar, söylencelerSayfa 43


Onur Çağlar

Makalelerim 03

den ibarettir. Düşünceme göre bu isimlerin yaşadığı (varsayılan) dönem, anaerkil rejimin ilk evrelerindeki “Grup Evliliği” dönemidir ve aynı “Adem ile Havva” gibi bu iki ismin de birer “grup” ismi olduğudur. Ancak bu makalem boyunca bu isimleri grup ismi olarak değil, dinlerin söylediği gibi “tek tek insan” ismi varsaydım. 21 Aralık 2007

Sayfa 44


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Devlet, Adalet ve Ahlâk Yılbaşı gecesi, tüm dünyada yeni yıl kutlaması yapılıyordu. Birçok yerde güzel geçmişti. Kuşkusuz kötü bir yılbaşı girişi yapan yerler de vardı ama sanıyorum ki hiçbir yerde Türkiye gibi utanç verici bir davranış ve yine aynı boyuttaki utanç verici bir hukuksal uygulama olmamıştır.

Haberleri izleyenler bilirler: Birkaç turist bayana hani neredeyse “toplumca” tacize başladılar. Canı yanan turistler, korku ve acı içinde bağırırlarken “namuslu” kişiler tüm rezilliklerini sırıtmalar ve hayvani ulumalar eşliğinde sergilemeye devam ediyorlar. Turistler bir Sayfa 45


Onur Çağlar

Makalelerim 03

eczaneye sığınıyorlar, saldırganlardan birkaçı “yakalanıyor”, adaletinden sual olunmayan “yüce Türk adaleti” tarafından “yargılanıyorlar” ve sonuç olarak 57, evet 57; hadi karışıklığa meydan vermemek için bir de yazıyla yazayım, elli yedi ytl karşılığında serbest bırakılıyorlar. Bağımsızlığından ve adaletinden sual olunmayan “Yüce Türk adaleti” (yani Türkiye Cumhuriyeti devleti) diyor ki: -Eyy namussuzlar, ey sapıklar, ey kişilikten yoksun hayâsızlar, ey ahlâk yoksunu insan artıkları; dilediğiniz kadar namussuzluk yapmakta serbestsiniz. Arkanızda ben varım. Bunun karşılığı 57 ytl.dir. Bana 57 ytl ödediğiniz sürece kimse önünüzde duramaz. Toplumun arkasında bulunan devletin topluma ne yaptığını “bilemem” ama bildiğim gırtlağımıza kadar hayâsızlığa gömüldüğümüzdür. Bundan kurtulmak ve hayâsızlıkları hayâsızların başına çalmak gerekir. 02 Ocak 2008

Sayfa 46


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Korkusuz Yaşam *

Şu an doğadan korkmamız için çok önemli gerekçelerimiz var.

Korku! İsmi bile içimizde ürpertiler yeşerten bir sözcük... Kimi zaman yapmaktan, kimi zaman yapamamaktan kaynaklanan irili-ufaklı binlerce şeyden korkarız. Bellibaşlı korkuları irdelediğimiz zaman uç noktada ölümü görmekteyiz; eğer ölümü “korku” kavramından söküp atarsak, geriye korkmamız için sadece birkaç şey kalıyor. Birbiriyle sıkı bağıntılı üç büyük korku türü olduğunu düşünüyorum:

Sayfa 47


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Birincisi doğadan gelen korkudur, “Doğal Korku” diyorum. İnsanın doğa karşısındaki güçsüzlüğünden, bilinçsizliğinden ve dikkatsizliğinden doğan korkudur. Sel, yangın, heyelan, deprem, vahşi hayvanlar, donma ve benzeri durumlar karşısında oluşan korkudur. Bu korkuların özünde ölüm korkusu olduğu çok belirgindir. Bilim ve teknolojinin sürekli olarak gelişmesi sonucu bu “doğal korkular” arasında ciddi azalmalar olsa da, değişik coğrafyalara baktığımız zaman grafiğin inişliçıkışlı olduğunu ve devam ettiğini görüyoruz. Bu gördüklerimize bakarak da bilim ve teknolojinin o coğrafyaya ne kadar yayıldığını anlayabiliyoruz. Bir başka söylemle bu korkuların azalması ya da yok olması, bilim ve teknolojinin o coğrafyaya ne kadar girdiğiyle doğrudan bağlantılıdır. Örneğin yeterli ve yerinde kullanılan malzemelerle yapılmış bir villada yaşayanlar için deprem sadece jeolojik bir terimi ifade ederken, eksik ve yetersiz malzemelerle yapılmış bir evde oturanlar için ölüm korkusunu ifade etmesi gibi... İkincisi, insanın insandan korkusudur. Bu korkunun birçok değişik biçimi ve boyutu olsa da, ölüm korkusu yine ön plandadır. Kimi dönemlerde belli coğrafyalarda kurulmuş bulunan sosyalist toplumlarda insanın insandan korkması önemli ölçüde azalsa da, her geçen Sayfa 48


Onur Çağlar

Makalelerim 03

gün bu korku kendini katlayarak büyümektedir. Bana göre en önemli korku, insanın insandan korkmasıdır.

Emperyalist burjuvazinin egemenliğine son verildiği zaman, bu fotoğraflar müzede kalacak. İnsanın insandan korkmasını besleyip büyüten, Köleci Toplum’dan beri siyasal erki ellerinde tutan egemen sömürücü sınıflardır.Sosyolojik tarihi oluşturan sınıf mücadeleleri bunun en somut örneklerini oluşturmaktadır; işgaller, ilhaklar ve insana aykırı diğer davranışlara karşı çıkış olan isyanlar bunları net belgelemektedirler. Üçüncüsü, dinlerden gelen korkudur. Bu korku da yine egemenlerce beslenip, değişik renk ve biçimler verilerek insanlara dayatılan korkuların başlarında yer almaktadır. “Kutsal” kitaplarda “tanrılar”, “kullarını” kimi zaman azarlar, kimi zaman intikam alır, kimi zaSayfa 49


Onur Çağlar

Makalelerim 03

man küfreder ve çoğunlukla da bitmek bilmeyen bin bir çeşit işkenceyle tehdit eder.

Dinlerin yerine bilim ve teknoloji geçmelidir. Şimdi bu üç başlıca korkuyu sözlüğümüzden çıkardığımızı düşünelim: Doğal afetlere ve vahşi hayvanlara karşı gerekli bilimsel ve teknolojik donanım sağlandığını (ki, insanın buna büyük bir çoğunlukla gücü yeter); herkesin üretimde olduğunu ve ihtiyaçlarını sorunsuz karşıladığını, yani zengin-fakir ayrımının ortadan kaldırıldığını; tamamen uydurma söylentilerden ibaret olan ve hiçbir gerçekliği bulunmayan dinlerin yerine bilim geçirildiğini düşünün. Soruyorum: Korku var mı? * Bir psikiyatr ya da psikolog olmadığım için, korku türlerinin bilimsel isimlerini ve tam olarak nereye denk düştüklerini bilmiSayfa 50


Onur Çağlar

Makalelerim 03

yorum. Bu denememi, yetkin insanların hoşgörüsüne sığınarak yazıyorum.

03 Şubat 2008

Sayfa 51


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Şiir Yazmanın Birkaç Ön Kuralı 1] Çok Şiir Okumak: a) Ortalama olarak günde en az on tane şiir okuyalım; b) Okuduklarımız arasında tanınmış şairlere öncelik tanıyalım; c) Örneğin Nazım Hikmet’e ait bir şiir okurken Nazım Hikmet’i kafamızdan silelim ve sadece şiiri okuyalım. Eğer silmezsek, şiir güzel olmasa bile onun isminin etkisiyle“Güzel!” demek zorunda kalabiliriz. Bu yüzden şiiri okuyalım ve sadece şiiri okuyalım. 2] Çok Şiir Yazmak: a) “Çok şiir yazmak”tan kastım sayısal anlamda şiirlerin çokluğu değildir. Şiir üstündeki çalışmamızı içimize sinene kadar tekrar tekrar yazmamızdır; b) Bizim açımızdan tamamlanmış şiirimizi çevremizdeki insanlara sunup onların düşüncelerini alalım; c) Kuru-sıkı övgülere değil; yol gösteren, gelişmemizi isteyen önerileri dikkate alalım, çalışmamızı tekrar gözden geçirip gerekli düzenlemeleri yapalım. 3] Duygu Yüklemek: Tek tek, ikili veya üçlü olmak üzere yazdığımız bir şiire üç duygu yükleyebiliriz: Sayfa 52


Onur Çağlar

Makalelerim 03

a) Kendi duygumuzu verebiliriz; b) Bizim dışımızdakilerin duygusunu verebiliriz; c) Bu ikisini birlikte verebiliriz. Duygunun, şiirle okuru bütünleştiren önemli faktörlerden birisi olduğunu unutmayalım. 4] Anlam Yüklemek: İster küçük bir anlam olsun ister büyük, şair, belli bir sınıfın üyesi olduğu için bilerek veya bilmeyerek bir anlayış yansıtır; yani ya bir şey(ler) açıklar, ya bir şey(ler) verir, ya da bir yer(ler)e yönlendirme yapar. Bundan dolayı şiir aracılığıyla gönderdiğimiz mesaj çok önemlidir. 5] Çağrışım Oluşturmak: Şiirimizi okuyan insanın beyninde gerek konu ve gerekse tema bakımından çağrışım kıvılcımları oluşturmaya çalışmalıyız. Bu kıvılcımlar, okurumuzun hayal ve düşünce dünyasına da renk katacağı için, eğer aynı anlayış sahibi ise yeniliklerle karşılaşmış olacak, farklı bir anlayış sahibi ise bir düşünce savaşına girecek veya girmeye yönlenecektir. 6] Üslup: Sayfa 53


Onur Çağlar

Makalelerim 03

a) Üslubumuz kesinlikle şiirimizin ruhuna uygun olmalıdır. Yalvaran bir şiirde kahramanlık taslamak boşunadır, bizi komik duruma düşürür; b) Yabancı dillerdeki sözcükleri veya bilimsel sözcükleri gelişi güzel kullanarak okuru labirente sokmayalım. Elverdiğince sade bir dil kullanalım; c) Sağa-sola çekiştirilebilecek sözler yerine yenilgiyse yenilgi, zaferse zafer, mutluluksa mutluluk, yiğitlikse yiğitlik ifadelerini kararlı bir biçimde kullanalım; d) Yoz sokak dilini “asli dilimiz” yapmayalım, dilimizi mümkün olduğu kadar düzgün kullanalım. 7] İmge ve betimlemeler kullanalım. Şiir ağaçsa imge ve betimlemeler çiçekleri ve yapraklarıdır fakat ağacı çiçeklerle ve yapraklarla görünmez kılmayalım. 8] Şiirin başlığı ile şiirin kendisi arasında kesinlikle bir bütünlük oluşturmalıyız. 9] Dizeler ya da kıtalar arası geçişte kopukluk yapmamalı, birbirlerini tamamlar şekilde oluşturmalıyız. 10] Sözcükleri düzgün yazmayı, dil bilgisi kurallarını ve noktalama işaretlerini öğrenelim. 13 Şubat 2008

Sayfa 54


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Sizi Rahatsız(!) Gördüm; Hayırdır?! 1 “Zengin, yasayı para kesesinde taşır.” Jean-Jacques Rousseau Değişik boyutlardaki ezenlerin ve ezilenlerin olduğu sınıflı toplumda yaşıyoruz. Her toplumun kendine özgü bir anlayışı ve şekillenmesi olduğundan adına “yasa” denilen hukuksal düzenlemelerde de kendilerini ayrıştırır bu anlayışlar. Hangi sınıf veya toplumsal anlayış egemense, yürürlükte de o sınıfın anlayışı paralelindeki yasalar bulunmak zorunda olduğundan dünyadaki tüm yasalar, siyasal erki ellerinde tutan egemenlerin, yani burjuva sınıfının çıkarları için burjuvalarca hazırlanmıştır. Yasalar, egemenlerin istemi doğrultusunda toplumun şekillendirilmesi ve kendisine bağımlı kılınmasının çok önemli araçlarından biridir. Siyasal iktidarların, yani aynı sömürücü egemenlerin farklı tonları arasında el değiştirmesinin getirdiği ton farklılığı, doğal olarak yasalara da yansır. Daha önce birçok örneğini, şimdi ise son örneğini AKP Hükümeti’nde yaşıyoruz. Yakın tarihsel süreçte (ve sonuncusu olarak) 12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlüğü’nün hazırlattığı günümüzdeki Anayasa, barındırdığı maddeler ve bu maddelere bağlı olan ceza yasalarının Türkiye’ye neler getirdiğini (yoksa neleri götürdüğünü mü söylemeliyim?) ilgili ve duyarlı Sayfa 55


Onur Çağlar

Makalelerim 03

herkes bilmektedir. Bunun önemli bir maddesi, hem de değiştirilmesi teklif bile edilemeyen bir maddesi, hukukçuların çoğunluğuna göre açıktan ihlal edilerek değiştirilmektedir ve onlara göre bir “anayasal suç” işlenmektedir. Öncelikle belirtmeliyim ki, beni ne bunların anayasası ilgilendiriyor, ne de diğer yasaları. Beni ilgilendiren tek bir nokta var: İstedikleri zaman kendi koydukları ve topluma dayattıkları yasaları bir çırpıda nasıl da kendileri tarafından çiğnendiğidir. Yöneticiler ne tür bir değişikliğe giderse gitsin, yönetilenlerin de bu buyruklara uymaktan başka seçeneği bulunmamaktadır! (Devrim hariç) Efendi emir verir, uyruk yerine getirir! AKP Hükümeti, adına “Türban Yasası” denilen bir yasayı meclisten çorap halinde çıkararak başımıza geçiriyor. Şu an Cumhurbaşkanı ABDullah Gül’ün onayını bekliyor(!). Birkaç gün içinde Gül tarafından imzalanacak ve Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girecektir. Gül, iki nedenden dolayı imzalamak zorundadır: Birincisi, kendisi de aynı anlayışa sahiptir, onun eşi de türbanlıdır hükümettekilerin çoğunluğunun türbanlı olması gibi; ikinci neden de ABDullah Gül’ün şu anki resmiyette Başbakan Erdoğan’ın “üstü” konumunda olmasına rağmen pratikte onun astı olmasındandır Sayfa 56


Onur Çağlar

Makalelerim 03

(Bkz: ABDullah Gül ve Başbakan’ın Zihniyeti isimli makalem). Yapılan tartışmalarda bir kesim bunun bir “inanç özgürlüğü” olduğunu ve özgürlüğü savunan herkesin bunu desteklemesi gerektiğini iddia etmektedirler. Karşı çıkan kesim ise (özcesi) bunun inanç özgürlüğü ile bir bağının bulunmadığını, Başbakan’ın da itiraf ettiği gibi bir siyasal simge olduğunu; bunun uygulanmasının anayasanın ikinci maddesinin ihlali anlamına geldiğini iddia ediyorlar. “Türban Yasası” denilen bu yasanın bizleri hangi uçurumların dibindeki kan göllerine sürükleyeceği konusu, ayrıca konuşulması gerektiği için geçiyorum ve hukukçuların iddialarını (araştırmam çok dar olmakla birlikte fikir verebilir kanısındayım) maddelerle tanıtlayalım: Yapılan polemiklerde AKP Hükümetinin Anayasa’nın “değiştirilemez hükümleri”ne bağlı maddeleri ihlal ettikleri vurgulanmaktadır. Anayasa’nın “Genel Esaslar” bölümünde yer alan “IV. Değiştirilemeyecek Hükümler”in hemen altında Anayasa’nın dördüncü maddesi olarak yer alan açılım: “MADDE 4. – Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 Sayfa 57


Onur Çağlar

Makalelerim 03

üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” Bu maddenin açılımına göre Anayasa’nın ilk üç maddesinin değişikliği teklif bile edilememektedir. Değil ki değiştirmek, değişikliği bile teklif edilemeyen üç maddeyi aktarıyorum: BİRİNCİ KISIM Genel Esaslar Devletin şekli MADDE 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir. Cumhuriyetin nitelikleri MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir. Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, millî marşı ve başkenti

Sayfa 58


Onur Çağlar

Makalelerim 03

MADDE 3. – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.” “Türban Yasası” ile devletin şeklinin değişikliğinin de ilk somut sinyalini veren şeriat özlemcisi AKP Hükümeti’nin (şimdilik) birinci ve üçüncü maddelere dokunmamakta, hukukçuların söylediği ikinci maddeye dokunmaktadır. Hukukçular, “Başlangıç”ın ilk paragrafına dikkat çekerek Atatürk Devrimlerine ve ilkelerine dikkat çekmektedirler. Bu paragrafı da aktarıyorum: “Türk Vatanı ve Milletinin ebedî varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;” (abç) Hukukçuların itiraz noktasının çıkış yeri ve ilgili maddeler bunlar. Bunun içinde kılık-kıyafetten alfabeye Sayfa 59


Onur Çağlar

Makalelerim 03

kadar birçok ilke ve anlayış var. Bunların hiçbiri değiştirilemez, diyor hukukçular. Benim düşünceme gelince: Seçim öncesi “Laiklik”, “Cumhuriyete ve Atatürk İlkelerine Bağlılık” gibi ülke çapında birçok yürüyüşü onlarca milyon insan olarak gerçekleştirdiniz. Bir önceki seçimde %35’ler civarında olan AKP’nin oy oranını %45’lere ben çıkarmadım, sözüm ona şeriatı “protesto” edenler olarak siz çıkardınız. Siyasal erki karşı çıktığınız(!) şeriat özlemcisinin ellerine tamamen siz verdiniz. Nedense sizi çok rahatsız(!) gördüm; hayırdır?! 15 Şubat 2008

Sayfa 60


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Kadından İmam ve Hatip Olur mu? İmam ne demektir? 1. Cemaate namaz kıldıran kimse. 2. Müslümanlıkta mezhep kuran kimse. 3. Hz. Muhammed'den sonra onun vekilliği görevini üzerine alan halifelere verilen unvan. 4. Bazı küçük İslam devletlerinde devlet başkanı. 5. En önde bulunan kimse, önder. Türk Dil Kurumu, böyle tanımlıyor. Hatip ne demekmiş, ona bakalım: 1. Bir topluluk karşısında etkili, açık, düzgün konuşarak düşüncesini anlatmada, duygusunu aşılamada yetenekli kimse, konuşmacı: "Bu genç doktor, birçok meslektaşları gibi biraz da hatipti."- Ö. Seyfettin. 2. din b. (***) Cuma ve bayram namazından önce camilerde hutbe okuyan kimse. Hiç kimse sağa sola çekiştirmesin: İslamiyet’te kadın imam yoktur, kadından imam olmaz. Bir kadın cemaatin önüne geçip namaz kıldıramaz. Ayetlerde ve hadislerde belirtildiği üzere erkeklere “emanet” olarak yaratılan “korunmaya muhtaç”, “yarım akıllı” bir yaratık Sayfa 61


Onur Çağlar

Makalelerim 03

olan kadının hem de “himayesi altındaki” erkeğin önünde “önder” olması düşünülemezken bile, özellikle namazdaki “rüku” ve “secde” durumları, arkasındaki erkekleri “tahrik” eder, topluca kılınan namaz topluca bir başka şeye dönüşür. Allah’a ibadet sırasında aklınfikrin Allah’a yönlendirilmesi gerekirken bunların “hesaplanması” ilginç tabi. Birinci madde, böylece hükümsüzleşti.

Kadın İmam Amina Wadud, İngiltere’de Cuma Namazı Kıldırdı ve Şimşekleri Üzerine Çekti İkinci madde de aynı nedenler yüzünden hükümsüzleşir, çünkü sadece kadınları içine alan bir mezhep, hem de kökeni İslamiyet’e dayalı bir mezhep kurulamaz Sayfa 62


Onur Çağlar

Makalelerim 03

ama olsa olsa feminist bir örgüt kurulur. Bu da İslamiyet’e terstir. Bu madde de hükümsüzdür. İslam peygamberinden sonra halifelik alanlar belli. Hem de erkek bunlar. Üçüncü madde de hükümsüzleşti. İslam devletinden söz edince bir kadın devlet başkanından söz etmek abesle iştigaldir, bu madde de hükümsüzleşti. “Önder” niteliği kadına verilmez; hem ayetler engel, hem de hadisler. Bu madde de hükümsüzleşti. Demek ki İmam Hatip Liselerinde kız öğrencilerin bulunmasının gerekçesi yüzde elli azaldı. Geriye kaldı yüzde elli. “Hatip” düzgün, etkili konuşma anlamına geliyor. Biz sosyalist devrimcilerin deyimiyle “propagandist” yani... Propagandist, İtalyanca kökenli bir sözcük olan “Propaganda”dan türemiş bir isimdir. “Tanıtan, tanıtım yapan” anlamına gelir. Bu konuşmalar da bir topluluğa yönelik olacağı için herhangi bir düşüncenin o topluma tanıtılması demektir. Kadınlar bunu yapar mı? Evet, kadınlar bunu yapar ama erkeklere yönelik konuşarak yapamazlar; kadınlar kendi aralarında toplanırlar ve öyle yaparlar. Neyin propagandası (tanıtımı) olacak bu konuşma? Din eğitimi aldığı için din üzerine, yani İslamiyet üzerine olacaktır. Sayfa 63


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Özcesi şu: Kadınlardan imam olmaz ama propagandist olur. İmam Hatip liselerine propagandist olarak yetişmek üzere gidebilirler. Bu değerlendirmelerimin yeterli olduğunu düşünerek bu yazımı noktalıyorum. 16 Şubat 2008

Sayfa 64


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Yahudilik Birçok biliminsanı ve araştırmacının “İlkel Komünist Toplum” olarak isimlendirdikleri ve anaerkil rejimin hüküm sürdüğü İlkel Komünal toplum, irili-ufaklı binlerce (gentilice vb örgütlenmeleri yazımın dışında tutuyorum) kabileden oluşuyordu ve her kabilenin bir ismi vardı. Bu dönemde değişik nitelik ve biçimlerdeki tanrılardan söz edebiliyoruz ama bir dinden söz etmek için, henüz erken. İnsanlar arasında hiçbir ayrıcalığın olmadığı bu toplum da diğer şeylerde olduğu gibi sonlanmak, ya da daha doğru bir söylem ile helezonik bir geçiş ile nitel dönüşüme uğramalıydı. Öyle oldu ve Köleci Toplum, böyle doğdu. Anaerkil rejimin son dönemlerine doğru Totemizm, Fetişizm ve Animizm oldukça üst düzeyde kabul görüyordu. İlkel Komünal Toplum’un meşalesinin yavaş yavaş sönüp karanlıklar ve vahşetler dönemi olan Köleci Toplum’a geçiş dönemlerinde; işte bu üçünün ortak bir sentezi olarak doğmuştur Politeizm.

Sayfa 65


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Kölecilikteki toplumsal iş bölümünün insanları, kendileri arasında değişik hiyerarşik farklılıklar oluşturmuşlardı ama bununla da yetinmediler; yine kendi yarattıkları tanrılara da bu hiyerarşiyi uyguladılar. Çünkü politeizme geçişte eşit fetişler ve benzerlerinin, ama özellikle de (“görünmedikleri” için) ruhların yerini nesnel nitelikli ve ismi olan inançlara bıraktı. Anaerkil rejimin izlerinin tamamen silindiği ve artık yerleşik bir halde olan Köleci Toplumdayız. Bu toplumda, kökeni şimdiki Yahudilere dayanan Pagan Politeizmi’nden ise kendisini gittikçe sağlamlaştıran Yahudilik doğduğu zaman, tarih, İsa Öncesi yedinci yüz yılı gösteriyordu. Yani söz konusu din, tam 2700 yıldan beri varlığını sürdürmektedir. Bu dinin özellikleri arasında en öne çıkan üç kural vardır: Birincisi, “Tek tanrı” olan “Yehova”ya inanmak ve doğal olarak ondan önceki (ve sonraki) tüm tanrı ve tanrıçaları reddetmek; ikincisi, bir “kurtarıcı”nın, yani bir “Mesih”in olduğuna inanmak ve üçüncü olarak da, Yahudilerin Tanrı’nın en seçkin kulları olduğunu kabul etmektir. En önemli kaynakları Tevrat ve Talmud’dur. 16 Şubat 2008 Sayfa 66


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Sizi Rahatsız(!) Gördüm, Hayırdır? 2 Değişik kaynaklar, İmam Hatip liselerinin kökeninin 1913 yılında “İmam” ve “Hatip” yetiştirmek üzere kurulmuş bulunan “Medresetü’l Eimmeti vel Hutaba” üzerinde birleşmektedirler. Yine aynı kaynaklara göre bu okullar 03 Mart 1924 tarihli “Eğitimde birlik” ilkesini içeren “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”na kadar sürdüğü ve ülkedeki eğitimin dönemin Milli Eğitim Bakanlığı olan “Maarif Vekaletine” bağlandığı belirtilmektedir. Medreselerin kapatılmasıyla onların yerine 29 “İmam Hatip Mektebi” açılmış ama 1925 yılında yirmiye, 1926 yılında da ikiye düşmüş, 1930 yılında da tamamen kapatılmıştır. Devamla, 1931 yılında öğretmen okullarıyla diğer orta dereceli okullarda din eğitimi programdan çıkarılmış; 1933 yılında da “öğrenci yetersizliği” nedeni ile İlahiyat Fakültesi kapatılmış ve sonraki yaklaşık 15 yıl boyunca okullarda din dersi olmamıştır. 1948 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Sayfa 67


Onur Çağlar

Makalelerim 03

olarak ilkokullara tekrar din konulmuş ve on ay süreli “İmam Hatip Kursları” açılmıştır. Bu teklifi CHP yaptı. İşte iktidarlara göre açılan İmam Hatip Kursları ve Liseleri: 1949: CHP: 8 (Aynı yıl, Ankara üniversitesi bünyesinde İlahiyat Fakültesi açıldı). 1951-1959 / Adnan Menderes / 19 adet 1962-1963 / İsmet İnönü / 7 adet 1965-1971 / Süleyman Demirel / 46 adet 1973- Bülent Ecevit / 33 adet 1974-1975 / Bülent Ecevit / 29 adet 1975-1978 / Süleyman Demirel / 233 adet 1976 tarihine kadar bu okullara kız öğrenci alınmıyordu. Bu tarihten sonra kız öğrenciler de İmam Hatip Liselerine alınmaya başlandı. 1978-1979 / Bülent Ecevit / 4 adet 1979-1980 / Süleyman Demirel / 36 adet 1980-1982 / Kenan Evren / 35 adet. Bu dönemde İHL mezunlarına diledikleri fakültelere girme hakkı da tanındı ve 24cü madde ile din eğitimi "devlet güvencesi" altına alındı. „Seçmeli Ders“ olarak okutulan din dersleri ilk ve orta dereceli okullarda zorunlu hale getirildi. Sayfa 68


Onur Çağlar

Makalelerim 03

1984-1989 / Turgut Özal / 90 adet 1990-1992 / Mesut Yılmaz / 23 adet 1992-1994 / Süleyman Demirel / 12 adet 1994-1995 / Tansu Çiller / 13 adet 1995-1997 / Diğer Hükümetler / 97 Bu tarihte, devlet denetimindeki toplam İmam Hatip Lisesi’nin sayısı, toplam 685 oldurken “İlim Yayma Cemiyeti”nin açtığı 110 İHL ile birlikte sayı 795’e yükseliyordu. Vatandaş katkısı olarak adlandırılan İHL ile birlikte 90 tane daha açılınca rakam 885’e yükseliyordu. 2002-2003 öğretim yılında bu okullarda okuyan öğrenci sayısı resmi verilere göre 64 bin 534 olarak verilmesinin doğru olduğunu sanırım kimse kabul etmez. 2004 yılında, AKP’nin birinci iktidarı döneminde öğrenci sayısı yaklaşık 98 bin olurken İlahiyat Fakültesi sayısı da 24 oldu. 1951-52 öğretim döneminde sadece 88 öğrenci bulunmasına karşılık bu sayı 19951996 öğretim döneminde 500 bini geçmişti. 7 Ağustos 2007 tarihli Akşam gazetesinin verilerine göre 2007 yılında, diğerleri bir tarafa, sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı Kur’an Kursu sayısı 5.654 ! Bu kurslarda 18.641 erkeğe karşılık 108.766 bayan vardı. Görüyor musunuz tabloyu? Sayfa 69


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Şimdi... Yukarıda adı geçen devlet ve hükümet başkanlarını meydanlarda Kur’an’dan ayetler okuyup, imam hatip lisesi açtığını söyleyince onları alkış tufanına boğanlar sizsiniz. Adı geçen halk düşmanlarının kirli yüzlerini açığa çıkaran sosyalist devrimcileri gördüğünüz yerde ya ihbar eden ya da linç eden sizsiniz. Nedense sizi rahatsız(!) gördüm; hayırdır?! 20 Şubat 2008

Sayfa 70


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Zorlar ve Kolaylar Uzun söze gerek yok; “edebiyat parçalamadan” söylemek istediklerimi doğrudan söylüyorum: Sendikal çalışma yürütmek, en insani protestolarda bile bulunmak zor, gözaltına alınmak ve işkence görmek kolaydır; Her türlü ahlaksızlığı ve soygunu yapan asalak kesim için vergi kaçırmak, teşvik primleri ve vergi iadeleri almak kolay, bunlardan hesap sormak zordur; Bilimsel eğitim istemek zor, bilimi me-taya dönüştürmek, öğrencilerden veya velilerinden har(a)ç almak kolaydır; Doktor ve ilaç bulmak zor, hastalanmak ve ölmek kolaydır; Ortaçağ karanlığına dönmek kolay, buna karşı çıkmak zordur; Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası gibi kan emici keneler yuvasına borç ve faiz ödemek kolay, işçiyememura maaş ödemek zordur;

Sayfa 71


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Neredeyse tüm bütçeyi savaş ağalarının direktifiyle silahlanmaya harcamak kolay, toplumsal barışı gerçekleştirmek zordur; İşyerinde oluşan en küçük sorunları bile çözmek zor, işyeri cinayetine kurban gitmek kolaydır; Yer altı ve yerüstü zenginlikleriyle ülkemizin emperyalistlere peşkeş çekilmesi kolay, sahip çıkılması zordur; Herhangi bir hukuksal sorunda ceza almak kolay, yargılanmak zordur; Emre itaat etmek kolay, itiraz etmek zordur; Herhangi bir toplumsal veya bilimsel bir (çok) konuda kitap yazmak kolay, basımını ve dağıtımını yapacak yayınevi bulmak zordur; Sayfa 72


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Düşünce özgürlüğü olduğunu söylemek kolay, düşünceyi açıklamak zordur; Delirmek ve mutsuz olmak kolay, akıllıca davranmak ve mutlu olmak zordur; Bölünmek kolay, birleşmek zordur; Çocuk yapmak kolay, sorumluluğunu üstlenmek zordur; Sevdalanmak zor, arkadan hançerlenmek kolaydır; Arkadaş, dost kalmak zor, ihanet etmek kolaydır! 14 Ağustos 2009

Sayfa 73


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Şahıs Zamirleri Ben konuşmuyorum! Sen konuşmuyorsun! O konuşmuyor! Biz konuşmuyoruz! Siz konuşmuyorsunuz! Onlar konuşuyorlar! Evet; üçü tekil, ikisi çoğul beş şahıs zamiri konuşmuyor. Sadece konuşmamakla kalsa yine iyi, hiçbir reaksiyon da göstermiyor. Üzerlerinde ölü toprağı var sanırız. Ölü toprağı olsa amenna, ama ölü toprağı ölünün üstünde olur. Bunlar ölü değil, robot! Ben’im, Sen’in, O’nun, Biz’im ve Siz’in yerine konuşan Onlar, sadece konuşmakla kalmayıp diğer şeyleri de yapıyorlar. Ben’im, Sen’in, O’nun, Biz’im ve Siz’in adlarına karar alıyorlar; iyiyi ve güzeli seçiyorlar, hangisinin daha “hayırlı” olacağına karar veriyorlar ve “Haydi uygulayın” diyorlar ve buyruk yerine getiriliyor! “Ben’i ben’den iyi tanıyamaz ve düşünemez, bu nedenle de benim için neyin “hayırlı ve güzel” olacağını bilemezsin sen. Senin kişiliğin ve pratiğin, beğendiklerin hakkında yeterli veri sunuyor. Seni beğendiklerinle Sayfa 74


Onur Çağlar

Makalelerim 03

birlikte mezara gömeceğiz! Canın cehenneme!” diyerek ayrıkotları gibi ortaya çıkıp etrafı zehirlemeyenler de yok değil hani! İşte bu noktada bir hareketlilik başlıyor: Mekanikleştirilen beş şahıs zamiri, hemcinsleri olan bu ayrık otlarına karşı altıncı şahıs zamirinin imdadına koşuyorlar! Ben ölüyorum! Sen ölüyorsun! O ölüyor! Biz ölüyoruz! Siz ölüyorsunuz! Onlar öldürüyorlar! 14 Ağustos 2009

Sayfa 75


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Tek Namussuz Benmişim; Öldürün Beni! Kardeşim karşımda: “Sen beni tanıyorsun; ne kadar dürüst, ne kadar açık sözlü insan olduğumu biliyorsun. Keşke bütün insanlar benim gibi olsa…” Annem karşımda: “Benim gibi arlı-namuslu bir kadın dünyaya bir daha gelmez.” Sevgilim gözlerimin içine bakıyor: “Senden başkasına bakan gözlerim kör olsun! Sen benim nefesimsin.” Babam karşımda: “Ne harama uçkur çözdüm, ne yetimin hakkını yedim. Boğazınızdan geçen her lokmayı helal kazandım.” Arkadaşım karşımda: “İnsanlar arkadaşlığın, dostluğun ne olduğunu bilmiyorlar ki! Benden fedakâr bir arkadaş bulabilir misin yeryüzünde?” Az ötemde bulunan iki kişi sohbete dalmış: “Abi, ben kim olursa olsun iyilik yaparım. Kimseye Sayfa 76


Onur Çağlar

Makalelerim 03

fesatlık, kalleşlik düşünmem. Benim onurum, gururum var!” Gazetede köşe yazarlarını okuyorum: “Nedir bu ego? Nedir bu çıkar hırsı? Hepimiz de insan değil miyiz? Niye insanca davranmıyoruz? Gelin el ele tutuşalım, birbirimize destek olalım.” Televizyonlarda hayırseverliğe ve dayanışmaya yönelik haberleri dinliyorum. Başbakan, tüm tarihimiz boyunca halkını kendisi kadar çok düşünen bir yöneticiye rastlamadığını açıklıyor. Emperyalist ülkelerin silahlı kuvvetleri ve devlet başkanları insani erdemlerden ve barıştan söz ediyor… Düşünüyorum. Demek ki dünyadaki tüm insanlar iyi, adil, dürüst, fedakâr… Meğer tek namussuz benmişim! Öldürün beni! 14 Ağustos 2009

Sayfa 77


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Aşk, Kitap, Türkü Çocukluğumdan beri okumaya düşkünüm. Kuşkusuz kitaplarda da önceliklerim var ama hangi konuda olursa olsun, ne bulursam okurum, çünkü her okuduğum eserden sonra bilgimin ve bilincimin renkleri ya değişir, ya keskinleşir. Hava şartlarına uygun olarak kimi zaman kapalı bir alanda kimi zaman açık alanda; örneğin dere kenarında ya da minik bir korulukta sırtımı ağaca yaslayarak yaptığım okumaya kuşların ötüşlerinin eşlik etmesinden müthiş zevk alırım. Kuş sesleri beni kesinlikle rahatsız etmez. Okuduğum eseri sonsuz, masmavi bir gökyüzüne çevirir, ben kuş olur, sayfalar arasında özgürce kanat çırparım. Bir ay kadar önce küçük bir korulukla minicik dalgalarını birleştiren göl kenarına kitap okumaya gittim. Bir taraftan yüzen, sohbet eden, oyunlar oynayan, bir şeyler yiyip içen insanlara bakarken diğer taraftan da kitabımı okuyordum. Yaklaşık bir saat kadar sonra önümden iki genç göle doğru yüzmeye gidiyordu. -Şimdi görürsün; seni geçeceğim, dedi genç kız gülerek. -Seni seviyorum miniğim, diyerek kızın dudaklarından Sayfa 78


Onur Çağlar

Makalelerim 03

öptü erkek ve sarılarak yürümeye devam ederlerken içimden bir türkü tutturdum: “Seni yerlerde, göklerde bulamazlarken, Bende gizli olduğunu sezenler olmuş” Tekrar kitabıma yöneldim. Soner Yalçın’a ait olan “Efendi 2, Beyaz Müslümanların Sırrı”ydı. Bir süre okuduktan sonra ilginç bir bölüme (gerçi tüm konuları ilginç bulmuştum), “Resmi belge ile” ırkçı şair Nihal Atsız’ın bir “dönme” olduğunun açıklandığı bölümdeydim. İbrani asıllı bir dönmeymiş… Okumaya ara verdim ve Nihal Atsız’ı düşündüm. Bir İbrani, mantık parçalayacak kadar Türk ırkçısı olabiliyordu! Aklıma Adolf Hitler geldi. O da Avusturya’lıydı ve görünen o ki, Atsız ondan çok şey öğrenmişti! Peru’nun 10-15 yıl önceki Japon diktatörü olan Fujimori’nin Peru’daki halka yönelik yaptığı konuşmalarında Peru’luların nasıl da asil kan taşıdıklarını ve kahraman bir ulus olduklarını (Atatürk gibi!) söylüyordu! Her yerde söylemleri aynıydı! Tek farklılık, coğrafyaların değişikliğiydi. Bunları düşünerek tekrar kitabıma yöneliyordum ki iki bağırtı ile başımı göle doğru çevirdim. Tartışanlar, az önce önümden geçen “sevgililerdi”. Diğer insanlar da onlara bakmaya başladılar. Sayfa 79


Onur Çağlar

Makalelerim 03

-Sen tamamen delisin! Artık seninle kesinlikle çıkmam! diyordu kız. -Sanki senden başka becerilecek kız mı yok? Deli sensin, kapat gaganı! diye karşılık verdi erkek. Onların kavgalı yürüyüşlerine bakarak türküme devam ettim: “Aramızda dağlar, yollar, yıllar Beni sana sımsıkı sarılı görenler olmuş”

var

iken,

23 Ağustos 2009

Sayfa 80


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Bilme ve İnanma Yaşamın her alanında karşımıza çıkan bu iki kavram bazı yerlerde ayrıştırılsa da, entelektüel seviyemizin çoğunlukla darlığından dolayı sinonim olarak kullanıldığı da görülmektedir ve bu yüzden “inandığımız”ı bildiğimiz sandığımız için “iddia” etmekte tereddütsüz davranırız. Oysa “bilme” ile “inanma” kavramları nitelik olarak tamamen farklı yerlere işaret ederler ve aralarındaki ortak (sayılabilecek) payda(lar) sadece diyalektik bağıntı gereğidir. Yapılması gereken ilk sorgulama, bu iki kavramın ayrıştırılmasına netlik kazandırmak, yani kendi konumumuzdan emin olmaktır: “Ben bunu biliyor muyum, yoksa bunun böyle olduğuna inanıyor muyum?” şeklindeki soruya verilecek doğru ve tutarlı yanıt, o şey hakkındaki sorgulamalarımızın önünü aydınlatan fener olabileceği gibi, kim bilir; belki son derece basit olmasına karşın önümüzde bir zifirilik de oluşturabilecektir. Türk Dil Kurumu sözlük anlamıyla “bilme”yi üç şekilde tanımlamış: Bilmek işi.  felsefe Bir şeyin ne olduğunun bilincine varma.  felsefe Bilgi edinmenin gaye ve sonucu. “İnanma”yı ise “İnanmak işi” olarak açıklıyor. 

Sayfa 81


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Kaynak: Türk Dil Kurumu Sözlük anlamları, birçok açıklamayı dışarıda bırakmak zorunda olduğu için bizlere yeterli gelmemektedir. Bu gerekçeyle felsefeye geçmek zorundayız: Orhan Hançerlioğlu’na ait Felsefe Sözlüğü’nde “Gerçekliğin insan düşüncesinde yansıyarak yeniden üretimi” olarak tanımlanan “Bilme” kavramının sürecinin duyumlarla başladığını, düşüncede üretildiğini ve uygulamada da gerçekleştirildiği belirtilmektedir. (abç) Buradan da anlaşılabileceği gibi herhangi bir şeyi bilmemiz için o şeyin “duyumlarla algılanabilir” bir gerçeklik olmasını şart koşmaktadır. Özellikle teolojik inanç sahiplerinin burada “Atomu bizim duyularımız algılamıyor, yani onları şimdi yok mu sayacağız?” gibi sorularını duyar gibi oluyorum. Evet; atomlar, çıplak gözlerimizle ya da diğer duyu organlarımızla algılanabilecek bir boyutta değiller ama konumuz da zaten nesnelerin boyları-postları yani nicelikleri değil, nesnelerin var olup olmadığıdır. Çıplak duyu organlarımızla algılayamadığımız atomu elektro mikroskoplarıyla çok rahat algılamakta, hatta onun içine bile girebilmekte, değişikliklere de uğratabilmekteyiz.

Sayfa 82


Onur Çağlar

Makalelerim 03

İnanma, herhangi bir şeyin kanıt dışı gerçek kabulü demektir. İki yönlüdür: İlk inancı bireysel güven oluştururken ikincisini toplumsal niteliğiyle teolojik inanç oluşturur. Bireysel güven(sizlik) kaynaklı inanç(sızlık), sosyal yaşamımızdaki gözlem ve deneyimlerimize dayalı olarak gerçekleşir ve genel bir kural olarak inancımızı yakın çevremizdeki insanlar sağlar. Örneğin belli bir süreden beri dostluk yaptığımız biri bize “Yarın akşam saat sekizde yağlı boya portreni gelip alabilirsin. Resmi bitirdim.” dediği zaman resmin bitirilip bitirilmediğini bilmediğimiz halde o dostumuzun geçmiş davranışlarına yaptığımız gözlem (ve olası deneyler) sonucu doğru söylediğini varsayarız, yani inanırız. Bitirilmiş portreyi gördüğümüz zaman bu inancımız o anda “bilme”ye dönüşür ve artık o portreye ilişkin hiçbir inancımız kalmaz. Bu tür inançlarımız sürekli devinim halindedir, nesnellikle karşılaştığı an kendini “bilme”ye bırakır ama teolojik inançta bu mümkün değildir. Teolojik inançta “kutsal” sayılan kitaplar ne yazmışsa o haliyle ve asla sorgulama yapmadan kabul edilmek zorundadır. Kabul edilmek zorundadır, çünkü sorgulamalar dinler tarafından yasaklanmıştır. Örneğin Kamer suresinin birinci ve ikinci ayetlerini sorgulayamazsınız, ayın ikiye bölündüğünü ama sonra hemen birleştirildiğini kabul etmek zorundasınız, çünkü Kur’an yazmışsa bu “gerçek” demektir! Böylece teolojik inançlar, her tür bilimsel gelişmenin önünde doğrudan engellerden birini oluşturur. Sayfa 83


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Konumuz bağlamında İslami düşünce ve yaşam biçimine sahip bir insanın bilimsel araştırmalarda bulunması ya mümkün değildir ya da inancı ile ters düşen açıklamalar yapmak zorundadır. Mümkün değildir çünkü “Cenab-ı Allah” insanı bir defada ve tastamam yaratmıştır, öyleyse antropolojiye gerek yoktur! “Allah gökleri görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. Yeryüzüne de, sizi sarsmasın diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Gökten de yağmur indirip orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik.” diyen Lokman Suresi, Ayet 10’u okuyan örneğin Müslüman bir jeofizikçi, dağların sarsıntıları durduramadığını çünkü dağların “işinin” sarsıntıları “durdurmak” olmadığını, her saniye dünyanın değişik bölgelerinde irili-ufaklı yüzlerce sarsıntının olduğunu, dahası dağların da tektonik hareketlilik içinde olduğunu bilir ama açıklamalarında bu ayeti “yok sayarak” inancıyla çelişir. Aynı anda iki açıklamayı yapması olanaksızdır. 25 Ağustos 2009

Sayfa 84


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Aylara Göre Yurdumdan Kesitler Eylül : Eğer seçim dönemi ise siyasi partilerin oy toplamak için odun-kömür, beyaz eşya filân dağıtmaları… Sabahleyin iş bulma umuduyla evden çıkış ve bulamamanın getirdiği hüzünle eve dönüşlerin yoğunlaşması… Seçim dönemi değilse karamsarlığın, cenneti garantileyen derviş edasıyla beyinlere kurulması… 12 Eylül’ün üniformalı diktatörlerinin yargılanıp yargılanamayacağının yazı-tura ile belirleme çalışmalarında önemli mesafe kaydedildiği haberlerinin ilk haber olarak sunulması… Ekim : Değişik şehirlerimizin hatta kasabalarımızın değişik yabancı işgallerden kurtuluşlarının bilmem kaçıncı yıldönümü olarak ekranlarda artistik pozlar eşliğinde yerli işgalcilerce tarihi demeçlerin verilmesi; yurdun çeşitli bölgelerinde, Türki Cumhuriyetlerde ve dış temsilciliklerde şölenlerin düzenlenmesi… Örneğin Konya’da Preveze Deniz Zaferi’nin canlandırılması ve temsili düşman gemilerinin top atışları eşliğinde denize gömülmesi… Kasım: Geleneksel YÖK protestosu sonrasında öğrencilerin güvenliklerini sağlamak için yüzlercesinin bir güzel emniyetten geçirilmesi ve az bir kısmının emniyet yetkililerinin ricaları üzerine ajanlığı kabul etSayfa 85


Onur Çağlar

Makalelerim 03

meleri… Atatürk’ün ardından dökülen timsah gözyaşlarının ülkeyi sele boğması… Aralık: Bu kış komünizm gelecek sendromunun yeniden yeşermesi ve yeşeren sendromun Maraş’ta ya da cezaevlerinde olduğu gibi kitlesel şefkat operasyonları ile çiçeklendirilip meyvelendirilmesi… Ocak: Yeni yılın belki de artık refaha erişileceğinin, çünkü her geçen gün ekonomik olarak güçlenildiğinin; işsizliğin ve enflasyonun geçen yıla göre iyice azaldığı ve neredeyse yok olduğunun, terör belasının son çırpınışlar içinde olduğunun, birlik ve beraberlik içinde dostça, kardeşçe bir yaşamın bütün ülkemizde elinin kulakta olduğunun gözlerin içine baka baka yinelenmesi ve aymazca alkışların göğe ulaşması… Şubat: Meteorolojinin, devlet baskısının az olduğunu düşünmesi ve insanları hareketsiz bırakacak kadar güçlü soğuklarını ülke üstünde kuluçkaya yatırması… Çeşitli nitelikteki darbe tatbikatlarının yapılması ve hodri meydan çığlıklarının ayyuka çıkması… Mart: Kedilerin dama yoğun ilgi göstermeleri… Üniversite önlerinde öğrencilerin üzerlerine bomba atarak ya da öğretim görevlilerini kurşunlayarak vatan kurtarma tatbikatlarının yapılması… Newroz’un aslında Newroz değil Nevruz olduğunun bilimsel bir şekilde Sayfa 86


Onur Çağlar

Makalelerim 03

açıklanması… IMF ya da Dünya Bankası gibi hayır kuruluşların temsilcilerinin sık sık ülkemizi hayrına ziyaret etmeleri ve tarihi yerlerde hatıra fotoğrafı çektirmeleri… Nisan: Öncelleri gibi işçiden, emekten yana olduklarının, hiçbir işçinin mağdur edilmeyeceğinin, alın teri döken her emekçiye saygılı olduklarının ve işkence ya da kötü muamele döneminin artık tarihe karıştığının iktidarlar tarafından sık sık medya aracılığıyla duyurması… Emekli maaşı kuyruklarının uzaması, hastanede parasızlıktan dolayı rehin kalanların artması… Mayıs: Alanlara işçilerden önce işgalcilerin gelmesi ve tüm giriş-çıkışların kapatılması… İşgalden kurtarmak isteyen emekçilerin işgal güçlerince ve kendine yaraşır tarzda bastırılması… Emekten yana olan iktidarın devlet görevini layıkıyla yaptı açıklaması… Haziran: 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi’nden büyük dersler çıkardığı için sendikalardan aldıkları maaşlarla büyük servetler edinen işçi sendikalarının başkanlarının medyada sık sık boy göstermeleri ve işçilerin yaşam standartlarının kendileri tarafından nasıl da yükseltildiğinin açıklamaları… Temmuz: Hem gündemi saptırmak ve hem de iktidar koltuğuna emniyet kemeri ile bağlanmak için iktidar Sayfa 87


Onur Çağlar

Makalelerim 03

güçleri arasında yoğun bir restleşme yaşanması ve bunun kamuoyuna temiz ve müreffeh bir Türkiye için yapıldığının açıklanması… Emperyalist devletlere ve bağlaşıklarına bir balon içine okunarak üflenen duaların havada kalması… Ağustos : N’olacak lan bu memleketin hali sorusunun Ağustos sıcağında erimesi ve tüm ay boyunca canımın sıkılması… 25 Ağustos 2009

Sayfa 88


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Evlenmek İstiyorum -Ahmet bey, stüdyomuza hoş geldinizzzz. Nasılsınız, iyi misiniz? -Hoş buldum İlkgül abla; iyiyim, teşekkür ederim, sizi sormalı… -Biz de iyiyiz, sağol aşkım. Şimdi sen evlenmek istiyorsun di mi? Nasıl bir kız istiyorsun hayatım, söyle bakalım. -Yaaa helal süt emmiş biri olsun abla. Kapalı olsun. Ben çok şey istemem. Yumuşak, dürüst biriyim. Benim bütün dediklerimi yapsın, başka bir şey istemiyorum. -Ahmet neyin var, neyin yok çıkar da görsü… pardon, söyle de bilsinler. -Çalışıyorum abla. Gelirim net 1423 ytl maaşım var. Şahsen kendime ait özel evim var. Ev benim olduğu için kira felan vermiyorum. -Eveettt sevgili seyirciler, Ahmet beyi gördünüz. Yakışıklı, güzel bi delikanlı valla. Bununla evlenmek isteyenler hemen ‘Ahmet’ yazdıktan sonra, boşluk bırakıp ‘900 900’e sms göndersinler. Ayy Ahmet, sen de valla pek bi hoşmuşsun ayol. Kocamdan ayrılıp ben mi evlensem? Ha ha haaaa… ***** -Efendim şimdi de huzurlarınıza güzeller güzeli Nurgül hanım geliyoo! Hoş geldin Nurgül. Kız bu ne endam, bu ne güzellik böyle! İncecik bel, dolgun göğüslerr, Sayfa 89


Onur Çağlar

Makalelerim 03

kiraz dudaklaarrr… Kız dön, bi de popona bakim kız. Ayy Allah iyiliği versin. Şu popoya bakar mısınız ayol, Allah özene bezene yaratmış vallayii! Seni dinliyoruz Nurgülcüüm. -Ayy… Hihihiiii… Ay ascık utandım daa… Esrar hanım 32 yaşındayım. Bi evlilik geçirdim ve üç ay evli kaldım. Kocam içkiciydi. Biri üç diyeri beş yaşlarında iki çocuum var. Kocamdan ayrıldım. Ay Esrar hanım Allah inandırsın, iki senelik evlilik bana zindan oldu, zindan… Her gün dayak, her gün aç… -Canım, canım yaa… Üzüldüm. Kız Nurgül, sana bi talipli geldi. Sütüdyoya çağırim de ascık konuşup anlaşın ve sonra evlenin hı? Eveeettt, Nurgül hanımın taliplisi Memet beyi sütüdyomuza alıyoz hemencecik. Hoş geldin Memet bey, hadi konuşup anlaşın. Ayol nası da yakıştılar birbirlerine yani ha, kıskandım!” -Meraba Memet bey. Şahsen ben artıkın çalışmak istemiyom. Biras gün görmek istiyom. Eyer beni alcasanız çalıştırmıycanız ve beni gezdirmeniz gerekiyo çünküm ben de insanım ve de gezmek istiyom. Nerde, ne zaman olursa olsun, istediyiniz zaman ben sizi mutlu ederim; o hiç önemli diil yane. Annadınız di mi?” -Kız Esrar, ay ben elektrik almadım bunlardan ayol! Biri kova diğeri aslan burcundaaann… Ay bunlar evlenmesinler, burçları tutmuyo vallayi!” -Dur bi dur! Bi konuşup anlaşsınlar, bakalım ne olacak? Belki tutar. Hadi siz şöyle oturun, size beş dakka veriyoz konuşup anlaşmanız için. Sayfa 90


Onur Çağlar

Makalelerim 03

-Nurgül hanım bu çiçekler size ayit. Ben kendim 57 ytl vererek aldım. -Ayy çok mersi ederim. Çok hoşsunuz valla Memet bey. Nası da biliyonuz kadının kalbine giden yolu. (…) -Evet, biz ikimiz birlikte karar vererekten evlenmeye karar verdik. Çok teşekkür ediyoruz ve de ayrıcana hayırlı günner diliyoz. ***** Evlilik, ilk önce Köleci Toplum’da “kurum” haline geldi ve değişik biçimlere bürünerek köklerini saldı derinliklerimize. Günümüz emperyalizm ve proleter devrimleri çağında da niteliğini esas olarak koruyarak yaşamını sürdürmektedir. Olan değişiklikler, esasta, içinde bulunulan sosyo-ekonomik formasyonun getirdiği değişikliklerdi. Günümüzde evlilik, genel bir saptama olarak, ilgili bilim dallarının birçok veriyi değerlendirerek saptadığı 18 yaş itibarıyla gerçekleşen bir kadın ve bir erkeğin birlikteliğidir. Belirleyicilik, cinsel ilişki ve bu ilişkinin getirileri etrafında dönmektedir. Tüm renkleriyle birlikte karşı-devrimci medya, faşist Sayfa 91


Onur Çağlar

Makalelerim 03

diktatörlüğün en önemli kitle manipülasyon aracıdır; yaptıkları yoz kültürel bombardımanlarla toplumların beyinleri dumura uğratılmakta, belirleyici insani özellikler tuz-buz edilmekte ve başta bireyin kendisi olmak üzere giderek tüm toplumda bir yabancılaşma sağlamakta ve böylece de sermayelerine sermaye katmaktadırlar. Cinsel ilişki, yemek, içmek, nefes almak, bakmak, işitmek gibi tamamen doğal bir davranıştır. Hayvanlar arasındaki ilişki ile insanlar arasındaki ilişki arasındaki en önemli fark, birinin “doğal güdü” niteliğine karşın diğerinin bilinçli olmasında, daha açık bir söylemle hayvanlıktan insanlığa geçişte cinselliğe de bilinç yüklenmesindedir. Tam da bu nedenle Engels, “İnsanlar, hayvanlar arasındaki cinsel ilişki biçimlerini tamamen aşarak insanlığa geçmişlerdir.” demektedir. (abç) (Bkz: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, sf. 45) Neredeyse abartısız aktarmaya çalıştığım yukarıdaki örneklerin adı ister “İzdivaç” olsun, ister başka bir şey; yapılan fuhuşun propagandası, yaptırılan ise doğrudan fuhuş olurken, kendileri de bu mesleklerinden ötürü pezevenktirler. Mürekkeplerini içirerek, ofsetlerini parçalayarak ve ekranlarını da başlarına çalarak “Dur!” demek gerekiyor. Sayfa 92


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Bir dipnot olarak iki kavram: “Orospuluk” ve “Fahişelik”, Türkçe’de aynı anlamda kullanılan ama aslında iki farklı açılımı olan biri Farsça’dan, diğeri Arapça’dan geçen ikikavramdır . Orospuluk, cinsel ilişkiyi tamamen doğal ihtiyaç ve bireyin zevkini içerirken fahişelik, cinselliğin pazarlanmasını içermektedir. Devrimci proletaryanın orospuluğa karşı çıkmazken fuhuşa tamamen karşı çıkmasının nedeni budur. 01 Eylül 2009

Sayfa 93


Onur Çağlar

Makalelerim 03

İslamiyet ve Sömürü Araştırmalardan ve incelemelerden yoksun bırakılmaya alıştırılmamız ve genel toplumsal yapı olarak da bunu “kanıksamamız”, gökyüzünü bile zindana çeviren en önemli, belirleyici durumdur. Söylenen veya yazılan şeyleri karşılaştırma yapmadan kabul etmek, dahası tüm yaşamımızı “inanca” terk etmek, gelecek olan tüm artı ve eksileri bu durumu bizlere uygulatanlara bırakmakla eşanlamdadır. Bu durumu bize uygulayan ve uygulatanlar ise, belli… Dinler, her şeyden önce, olduğu “söylenen” ama gerçeklikle ilişkisi olmayan söylenti bir “varlığın” “buyruklar bütünlüğü” olamazlar. Dinler (ortaya çıkışının ve sonraki gelişim süreçlerinin farklı bir konu olması nedeniyle ayrı tutarak), doğrudan doğruya sömürücü egemen güçlerin uydurmasıdır; toplumsal konuma göre esasta “elektromikroskopik” bir hareketlilik getirmekte, ama ilke olarak durağanlığı sağlanmakta ve böylece insanları da durağanlaştırarak sömürü düzenlerini sürdürmektedirler. Sık sık “Dinler tanrı buyruğudur, tanrıdan başkası kural koyamaz” gibi “nakaratlanan” söz salatalarına aslında biraz dikkatle bakıldığında bunların aslı astarı olmayan yalanlar manzumesi olduğu görülecektir. Uzak tarihi Sayfa 94


Onur Çağlar

Makalelerim 03

boş verelim, yakın tarihimizden iki örnek sunduktan sonra, örneğin İslam dininin nasıl da “patrondan yana” olduğunu göstermeye çalışacağım. Vaftiz edilmek, iki bin yıldan beri uygulandığı ve bilindiği üzere, Hıristiyanlar için geçerli bir dinsel ritüeldir. Doğan çocuk kiliseye götürülerek vaftiz edilir; vaftiz edilmeyen çocuklar cennete gidemezler. Nazi artığı olan şimdiki Papa bilmem kaçıncı Benediktus, geçen sene vaftiz edilmeyen çocukların da cennete gidebileceğini insanlığa “müjdeledi!” Muhtemelen tanrıyla konuştu ki söylüyor! 20 Eylül 2008 Cuma tarihli Hürriyet gazetesinin onuncu sayfasında “Cuma namazları, mesaiye göre düzenlenecek” başlıklı bir haber yayınladı. Bu haberin kaynağı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi internet sitesidir. İsteyenler, bakabilirler. Yaklaşık bin dört yüz yıldan beri gün ışığının konumuna göre, yani belli saatler dilimi içinde kılınan Cuma namazlarının saatleri, böylece değiştirildi! Kuşkusuz tıpkı Papa bilmem kaçıncı Benediktus gibi Diyanet İşleri Başkanı Profesör(!) Ali Bardakoğlu da “Tanrı” ile konuştu! Çünkü din kurallarını koyan Ali Bardakoğlu olmadığına göre, Tanrı’nın kendisidir! Niye mesaiye göre değiştirildiği konusu da farklı olSayfa 95


Onur Çağlar

Makalelerim 03

duğu için geçiyorum ve İslamiyet’in patronlara nasıl da hizmet ettiğini, nasıl da patronların “dini” olduğunu sure ve ayetlerle belirtiyorum: Bakara Suresi, Ayet 155: Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele. Ta Ha Suresi, Ayet 131: Onlardan bazı kesimlere, kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak verdiğimiz şeylere gözünü dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Zuhruf Suresi, Ayet 32: Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır. Bu ayetlerin yeterli olduğunu düşünerek hadislere ve başka örneklere gerek duymuyorum. İnanan, Müslüman bir insanın çoğunlukla neden devrimci olmadığının köklerindendir bu ayetler. Böyle inanıyor, böyle uyguluyor ve böylece emeğe, hem de kendisi de emekçi olduğu halde emeğe karşı durarak “sabrediyor” uydurulmuş cennet söylencesine kanarak. Sayfa 96


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Aydınlık yarınlar temennisiyle… 03 Eylül 2009

Sayfa 97


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Beni Linç Edin! Gözlerine bakmam günahsa... Ellerini avuçlarıma almam zinaysa... Dudaklarını öptüğüm için katlim vacipse... Altı yaşındaki kız çocuğu ile nişanlanıp dokuz yaşındayken gerdeğe girmesine, sayısız kadını becermesine, evlatlığının karısını elinden alma hakkını Muhammed'e veren ey Allah; isyanım ve meydan okumam sanadır! Yarattığın cehennemden bin kat daha dehşetlisini benim için yarat! Kabulümdür! Nefesinin yüzümü okşamasından dolayı ahlaksızsam... Yüreğimin tınısıyla sevdiğimin ruhunu dans ettirdiğim için terbiyesizsem... Sevdiğim için töresizsem... Hiçbir çıkara dayanmadan bedenimi ve canımı teslim ettiğim için satılıksam... Aşkı iki kişilik komünizm olarak tanımladığım ve benimsediğim için kişiliksizsem... Sayfa 98


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Çocuğuna dahi tecavüz etme hakkını kendinde gören, karısını veya kızını kumar masalarında bırakan, ülkemizin yer altı ve yerüstü zenginliklerini peşkeş çekenlere ses etmeyip emeğinin karşılığını almak ve insanca bir yaşam ve doğa için direnenlere saldıran, kendi namusunu ve ahlakını koruyamazken başkalarının ahlak ve namus bekçiliğine soyunanlar; isyanım ve meydan okumam sizedir! Gelin beni linç edin! Kabulümdür! 25 Mayıs 2010

Sayfa 99


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Hakkımda Savaşların alıp başını gittiği, yaşam koşullarının dayanılmaz bir noktaya ulaştığı bir dönemde, benim Sivas'ta doğup İstanbul'da büyümüş olmamı bilmenin kimseye yarar sağlayacağını düşünmüyorum. Henüz lise öğrencisiyken evlendirildiğim(iz)de, yaşım(ız) tutmadığı için "resmi nikâh”ı birkaç sene beklediğimiz de kimsenin işine yaramaz. Birkaç kez gözaltına alınmam, izleyen günlerde tutuklanmam da kimsenin... Henüz minicik bir ilkokul öğrencisiyken mahallemiz birden bire ıssızlaşmaya, insansızlaşmaya başladı. Sonradan bunun nedeninin "Sıkıyönetim" olduğunu, asker ve polis "amcalarımın" köşe-bucak "anarşit-şaki" aradığını öğrenmiştim babamdan. Tren istasyonlarında bu "anarşit-şaki"lerin "Aranıyor!" afişinde resimlerini gördüğüm zaman, "Demek ki 'anarşit' bunlarmış!" diye düşündüm "anarşit"in ne anlama geldiğini bilmeden. Devrimci önderlerden Deniz Gezmiş'in ismini sık sık duyuyordum ama Mahir Çayan'ın ismini ilk kez İstanbul-Maltepe'de Sibel Erkan'ı rehine alma eylemi sırasında duydum. Çocuktum; ne olup bittiğini bilmiyor,

Sayfa 100


Onur Çağlar

Makalelerim 03

anlayamıyordum. İbrahim Kaypakkaya'yı ise, çok sonraları duydum. Devrimci mücadele ile tanıştıktan sonra her şey "puzzle" gibi yerine oturmaya başladı: Resim gittikçe netleşiyor, netleşen resim beni yeni alanlara yönlendiriyor, dur-durak bilmeden ne bulursam okumamı ve araştırmamı hızlandırıyordu. Önceleri faşizmi teorik olarak "ezberledim", sonra da aktif pratiğin içinde yaşayarak öğrendim! İşçi olarak başlayan çalışma hayatım, yine bir işçi olarak devam ediyor. Eşim ve çocuklarımla birlikte İsviçre'de yaşıyorum.

Sayfa 101


Onur Çağlar

Makalelerim 03

Sayfa 102

Makalelerim 3