Issuu on Google+

1

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


2

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları Kapak Tasarım: Onur Çağlar

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


3

İçindekiler No

Öykü İsmi

Sayfa No

1 Bunu da Beceremedim 2 Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları 3 Gül Gülebilirsen 4 Postmodern Aşk Olayı

Onur Çağlar

05-34 35-53 54-81 81-96

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


4

Bunu da Beceremedim

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


5

Yok, olmadı; bunu da beceremezsem artık hiçbir şeyi beceremem ve benim bu beceriksizliğim beni bunam bunam bunalttı. Düşünebiliyor musunuz, artık Songül bile, sevgilim yani, benim için canını verebileceğini her fırsatta tekrarlayan kız bile eleştirdi, bana karşı tavır aldı. Eh, alın bakalım; yüklenin üzerime, ruhumu biraz daha iğdiş edin. Nasıl olsa fırsat bu fırsat, buldunuz çökmüş birini, hiç kaçırılır mı! Ben aslında öyle kolay kolay bunalacak biri değilim, bunu övünmek için söylemiyorum; arkadaşlarım, yani eski arkadaşlarım demek istiyorum, zeki bir insan olduğumu her fırsatta hem da yüzüme karşı söylerler(di). Şimdi ise çevremde ne arkadaşlarım var, ne de Songül… Okyanusun göbeğindeki küçük bir Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


6

ada kadar yalnız, insanlar da bana en az o kadar uzaklar. O arkadaşlarım ki, benden "borç" adı altında para alıp üstüne yatanlar, birlikte kafaları çektiğimiz ve nice haltları ortaklaşa karıştırdığımız, sevgilileriyle buluşmaya giderken deri montlarımı ve takım elbiselerimi giyen o "değerli" arkadaşlarım benden teker teker ve çifter çifter (kolayca anlayabileceğiniz gibi sevgilisi olanlarla evli olanlar demek istiyorum) uzaklaştılar. Songül'ü (Ah, canım benim, seni hala seviyorum!) terk etmemin yaşadığım son olayla doğrudan bir ilgisi yoktur. Arkadaşlarım beni terk edince, ben de misilleme olarak Songül'ü terk ettim. Şimdi diyeceksiniz ki: -Senin bu yaptığın doğru bir davranış mı? Ben de sizlere diyeceğim ki: -Peki, sizin toplum olarak yaptığınız doğru mu? Amacım burada sizlerle durup dururken polemiğe girmek falan değil; tersine, yaşadıklarımı sizlerle paylaşmaktır. Yaşadıklarımdan benim payıma düşen, ruhumun derinliklerinde oluşan ve nerede bir olumsuzluk varsa onları uzaydaki Kara Delikler gibi çeken Kara Delikler'in oluşmasıdır. Sizin payınıza düşen ise… Bunu da sizlere bırakıyorum. O olay, yani intihar girişimim, olayın başlangıcı değil, sadece herhangi bir aşamasıdır. Ondan öncesi de Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


7

var ve eğer yazarsam Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday olamasam bile, uzunca bir öykü olacağı kesindir. İntihar girişimi öncesinde bir işyerinde aslanlar gibi çalışıyor ve doğruyu söylemek gerekirse çok da iyi para kazanıyordum. Kazandığım paranın yarısı bile tüm aileme yettiği için ailemin çalışan diğer üyelerinin paralarına da dokunulmadığı, daha doğrusu dokundurtmadığım için aile içindeki itibarım Dünya bankası Başkanı Jim Yong Kim'in Ankara'daki itibarı gibiydi. Annemin "Aslan oğlum"u, babamın "Koçum benim"i, abimin "İmparatorum"u, Songül'ün de "Dünyam benim"iydim. Patronum da beni çok seviyor, hatta öyle ki, zaman zaman arabasıyla beni eve bile bırakıyordu. Gerçi evim zaten yolunun üstündeydi ama olsun; iyilik, iyiliktir. Öte yandan Songül ile olan aşkımız Erdoğan-Emine çiftinin aşkını gölgede bırakacak kadar yücelerdeydi. Sık sık: -Dünyam benim, seni çok seviyorum, sensiz yaşayamam, diyordu bana. Ona her ay aldığım değişik hediyeleri verirken söylüyordu ama bu, tabi ki tamamen tesadüftü. Başka türlü düşünmek mi? Yok, yok; o fesatlık olur. Patronum, Songül ile olan ilişkimizi biliyor ve düğünümüzü kendisinin yapacağını söyleyerek duyduğu yakınlığı ifade ediyordu. Bana bu kadar değer veren ve yakınlık duyan, aylığımı her ay düzenli ödeyen Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


8

patronum, birden ödemez oldu. Bir ay, iki ay, üç ay… Yok; aylık-maylık hak getire! Ben neden vermediğini sormuyorum, o da zahmet edip söylemiyor. İşin kötüsü, evdekiler aylığı aldığımı ve kendilerine beş kuruş vermeden hepsini harcadığımı sanıyorlardı. Tabi evdeki itibarım devletin büyük izniyle Veli Göçer gibi müteahhitlere yaptırılan evlerin Gölcük ve Kaynaşlı depremlerindeki çöküşü gibi çöktü! Tabi, doğru tahmin ettiniz; enkaz altında kalan bendim! Tarihsel bir kararla, aynen Spartaküs gibi bir ayaklanmaya karar vererek hem bu ayki ve hem de biriken tüm maaşlarımı istemek üzere patronuma gittim. Tamam, tamam; anladık! Ne diyeceğinizi biliyorum: -Spartaküs, köle sahiplerine karşı iktidarı ele geçirmek üzere ayaklandı. Sen ise, sadece maaşını istemeye gidiyorsun, bunun Spartaküs hareketiyle neresi aynı? diye soracaksınız. İyi de, günümüzde patronlardan maaş istemenin (dolayısıyla karşı gelmenin) bedeli olan ceza yasalarından haberiniz var mı? "Yasadışı örgüt üyesi" olmaktan başlayıp Anayasa'yı "tangır-tungur etmek"ten yol alıp, "Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü parçalamak"la devam edip "Vatana ihanet"le yargılandıktan sonra "imF Tipi" cezaevlerinden birinde devlet güçlerince "Şefkat Operasyonu"na maruz kalırsınız. Sizin bundan haberiniz var mı? Neyse… Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


9

Karısının ya da kızının nikâhını isteseydim herhalde bu kadar kızmazdı: Ne beni sevmesi kaldı, ne de düğünümüzü yapması… Zaten ben nankörün tekiymişim. Hangi patron işçisini taa evine kadar (yolunun üstünde olsa bile!) götürürmüş? İyi bir fırça yediğim gibi aylık ve tazminatım yerine elime ceketimi verip kapının önüne koydu. Çaresiz eve geldim. Bunun üzerine babam tarafından uyumsuzluk, abim tarafından pasiflik ve korkaklık, annem tarafından da "karı kılıklı" olmakla suçlanınca, kendimi kırbaç yemiş safkan İngiliz atı gibi hissettim ve bu defa ne pahasına olursa olsun, paramı almadan dönmeme kararı ile bir kez daha patronuma gittim. Gitmesine gittim ama, bu sefer de iş yerini basmakla suçlandım, iyi mi? İş yerinin güvenlik elemanlarınca -ki, her biri Kırkpınar Başpehlivanı Karamürsel'li Halil Pehlivan heybetinde yedi kişi(Aslında bu kadar insan azmanına gerek yok ki. Beni haşat etmesi için biri bile yeterdi) burnumu kırıp, alt dudağımı da patlattıktan sonra kaburgalarımdan ikisini de çatlatıp beni yine kapının önüne koydular. Ben kapının önünde inim inim inlerken siren sesini duydum ve siren sesinin bu kadar güzel olduğunu ilk kez orada anladım ama birden siren sesine karşı olan sevgi ve saygım, birden nefrete dönüştü. Sizin de düşündüğünüz gibi ben de o siren sesini ambulansınki sanmıştım ama gelen polis ekip aracıydı. Doğal olarak hastane yerine Emniyet Müdürlüğü'nde gözOnur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


10

lem altına alındım. İki gün kaldığım Emniyet'te bir güzel "ifademe başvurdular"; yasadışı örgütlerle olan bağlarım titizce "araştırılırken" Gezi Parkı Direnişini niye organize ettiğimi ve "Her yer Taksim, her yer direniş!" sloganı ile ne demek istediğimi sordular ama sonradan "temiz" olduğum anlaşılınca(!) serbest bıraktılar. İyileşip, kendime geldikten sonra bir akşamüzeri babamın, ülkedeki işsizliği benim gibilerin yarattığını; annemin, evlendiğim zaman sırtlarından geçineceğimi konusundaki ekonomik, siyasal ve sosyal tezlerine karşılık verip tartışmaya girmek yerine, kahveye gidip bir-iki el okey oynamayı tercih etmiştim. Oyunda da bir güzel yenildikten sonra televizyonda "En Acayip Kral Tv"deki haberlerde gerçek bir gösterim sunuluyordu. Benim yaşlarımda bir genç Boğaz Köprüsü'nden atlayarak intihar etmek istiyordu. Genç, korkulukların öbür tarafında, bu tarafta ise birkaç polis ve elli civarında da meraklı vatandaş topluluğu… Bu durumları önceleri Amerikan filmlerinde görürdük; şükür biz de "Küçük Amerika" olmuştuk! İtfaiyeciler intihar etmek isteyenin atlayacağı yere branda gererler, psikolojiyi iyi bilen bir polis intihar etmek isteyenle konuşarak yaşama bağlamaya çalışır, ikna eder ve kurtarırlardı. Gerçi bizde bu iş için yetiştirilmiş polis yok ama ne gam! Vatandaşlarımızın hepsi uzman psikolog; her kafadan bir ses çıkıyor! Sözüm ona intihardan vazgeçirmeye çalıştıkları gencin sorunuyla benim sorunum Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


11

ayrı: İşsizlik! Epey uğraşıyorlar ama, başaramıyorlar. Sonunda bir işadamı geliyor, onu işe alacağına ilişkin güvence verip lafa tutarken, polisler atlayıp kolundan yakalayarak kurtardılar. Bu görüntüleri izlerken, aslında hiç de fena bir fikir olmadığını düşündüm. Hemen karar verdim: Ben de intihar edecektim! Tabi bu intihar konusu öyle sıradan bir konu olmayıp, en küçük bir yanlış davranışın yaşamıma son verecek kadar ciddi bir mesele olduğunu biliyordum. Bu nedenle de, mevcut bütün şartları objektif bir bakış açısıyla değerlendirip alt yapısını (Hani hep öyle denir ya!) çok sağlam kurmalıydım. Önce ne kadar ulusal televizyon kanalı ve gazete varsa, hepsine telefon açtım ve yarın öğleden sonra saat dördü çeyrek geçe Boğaz Köprüsü'nün Anadolu Yakası'na geçiş yönünde ve köprünün tam ortasından intihar edeceğimi, ama önce ülkede şiddetli depremler yaratacak ve sadece hükümeti değil, devleti de temelinden sarsacak önemli açıklamalar yapacağımı; konuya ilişkin belgeleri sakladığım yeri de söyleyeceğimi bildirdim. Ne kadar inandırıcı olduğumu bilemem ama, en azından ilginç bir haber olarak değerlendireceklerini düşündüm. Nasıl olsa bizim medyaya doğru ve önemli bir haberden önce ilginç haberler gereklidir. Sonra da yerel radyo ve televizyonOnur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


12

lara, son olarak da 155 Polis İmdat'ı arayıp bilgi verdim. Bu ön çalışmalar, yani alt yapı çalışmaları tabi ki boşuna değildi. Ne kadar çok televizyoncu ve gazeteci gelirse, o kadar çok kamuoyu oluşur, ne kadar çok kamuoyu oluşturursam sorunumun çözümü de o kadar kolay olurdu. Ulusal televizyon kanallarına şimdiden altyazı geçebileceklerini, hatta intiharımı naklen yayınlayabileceklerini ve bana bunun için hiçbir ücret (tabi yasal varislerime) istemediğimi eklemeyi de unutmadım. Ertesi günü randevu saatinden önce bir belediye otobüsüyle bir Anadolu bir Rumeli yakalarına geçerek çevreyi gözlemledim. Şehir her zamanki gibi kalabalık, manzara her zamanki gibi güzel, deniz de her zamanki gibi pislik içindeydi ama ilginç; çevrede hiç polis görememiştim. Oysa mantıken köprünün bazı yerlerinde durup intiharı zamanında engellemek için yerlerini almalıydılar. Yoksa polisler acaba mesleki bir yanılgının ön anında mıydılar? Artık zamanı gelmişti. Bir taksiye bindim, köprünün ortasına gelince: -Sağda dur! dedim. Şoför, dikiz aynasından alaylı alaylı bakarak gülümsedi: Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


13

-Ne o; intihar mı edeceksin? dedi ve zaman kaybetmeksizin sağ tarafa yanaşarak frene bastı. Tövbe tövbe! Benim söylememi mi bekliyordun be adam! Alaylı bakışlara alınganlık yapacak veya yasak olmasına rağmen beni kırmayıp durduğu için minnet duyacak psikolojik durumda değilmişim gibi davrandım. Ama Allah nazardan esirgesin, böylesi durumlarda birbirimizi zaten hiç kırmayız! Hemen arabadan indim, görenlerin inanması için koşarak parmaklıkları aştım ve beklemeye başladım. Şoför de dörtlüleri yakıp arabasından indi, sırtını arabaya dayadı ve bana bakarak konuşmaya başladı: -Haydi, atlasana! -Patlama, atlayacağız! Şoför yavaşça ayağa kalktı, birkaç saniye karşımda dikildi ve geri dönüp arabasının bagajına oturarak beni izlemeye başladı. Nedense ben ölmek üzere olan zavallı bir hayvan, o da bana bir akbaba gibi geldi. Saate baktım, tam dördü çeyrek geçiyor. Basın ve polis ekipleri neredeyse gelirler. Belli olmaz, bakarsın naklen yayın aracı da gelir, canlı yayın yaparlar. Tabi bir işadamı denk gelirse eh, hazır canlı yayın, bedava reklam; hiç kaçar mı! gelecek olan bu işadamı sağlam bir iş sözü vermezse, kesinlikle uzlaşmam. Hatta, olur ya, örneğin üç işadamı birden geldi diyelim; bir kere yapacağım iş ne, çalışma saatleri nasıl, servisi var mı, ne kadar maaş verecekler Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


14

ve düzenli ödeme yapacaklar mı falan… Hepsini bir güzel konuşur, tartışırım. Aylığı az bulursam pazarlık yaparım. Hani devrimci sendikalar işverenle toplu sözleşme yaparlar ya, öyle. Sosyal hakları bile konuşurum; Yılda dört maaş ikramiye, yılbaşında ve dini bayramlarda kumanya, yakacak ve yol parası, Songül ile evlendiğim zaman (gerçi şimdi ayrıyız ama olsun) evlenme yardımı, çocuğumuz olduğunda çocuk parası, okula başladığı zaman eğitim yardımı… Haa… En yükseğinden değilse bile, onun bir alt diliminden sigorta pirimi de isterim. Şimdi, siz patronlara güvenimin olup olmadığını soracaksınız. Yok tabi, niye olsun ki. Ama ben çaresini de düşündüm: Noter çağırtır, orada bulunanların şahitliği altında sözleşme yaparım. Yani öyle beleşi beleşine intihar girişimim anında bol keseden ahkâm kesip, bedava reklam yok! Bir de belli olmaz, hani canlı yayında bedava reklam fırsatı ya, belki aralarında rekabete girişip alacağım aylık ve diğer sosyal hakları kendiliklerinden yükseltebilirler. Eğer böyle olursa, ki bu büyük bir olasılıktır, o zaman bir de Dolar veya Euro üzerinden transfer parası isterim. Malum… Enflasyon olayı… Tabi tüm bunlar olurken yapacağım hareketlerle televizyonda uzun süre görünmemi sağlar, iyice tanınırım. Olur ya, sinema filmi ya da televizyon dizisi olmasa bile reklam filmi veya kliplerde rol almam için teklif bile alabilirim. Yani benim "Affet Beni" oyuncularından neyim eksik ki?! Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


15

Parmaklıkları aşıp bu tarafa geçeli 13 dakika oldu. Otomobiller sonsuz tren katarları gibi gelip geçiyor ama biri bile durup ne yaptığımı sormuyor. N'oolacak ki; duyarsız insanlar… cezaevlerinde ve sokaklarda bir yığın insan açıkça katledilirken sesi soluğu çıkmayanın benim gibilere sesi çıkar mı sanki. Arabasının bagajına oturup ayaklarını tampona koyan şoför, cebinden sigarasını çıkarıp yaktı: -Sen de içer misin? Son sigaramı üç saat önce içtiğim koşullarda, hem de sigaram bitmişken şoförün teklifini reddetmek, şimdi, Allah için, nezaket kurallarını kapı dışarı etmek değilse, nedir? -İçerim, dedim. Bu "içerim" sözcüğünü yaşama bağlılığın bir ifadesi olarak algılanmaması için de hemen ekledim: -Ama son sigara! Sigarayı yakıp bana verdi. Karşılıklı bir güzel tüttürmeye başladık. Bir-iki nefes çektikten sonra yüzüme kuşkulu kuşkulu bakarak sordu:

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


16

-Birader gerçekten intihar mı edeceksin, yoksa şow mu yapıyorsun? -Niye sordun? dedim sert bir şekilde. -Hayır, yanlış anlama da, bugüne kadar çok intihar şovu gördüm de, intihar edeni hiç görmedim. Yani şov yapacaksan boşuna beklemeyeyim; malum, iş, güç… Şimdi ben bu adama ne diyeyim? -Yok kardeşim, intihar etmeyeceğim. Bir sorunum var da, onun çözümü için şov yapacağım. Sen boşuna bekleme; git, çoluğunun çocuğunun nafakası için çalış! mı diyeyim? Diyemem tabi ki. Onun yerine: -Yorum yok! dedim.Niye öyle dedim? Çünkü milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar ve cumhurbaşkanları bile köşeye sıkıştıkları zaman ne diyorlar: "Yorum yok!" Bu yanıtım her ne kadar oldukça politik bir yanıt olduysa da, bunun nedeni başka bir alternatifimin olmayışıdır. -Anlaşılan Azrail'in gelmesini bekliyorsun. Bugüne kadar yapılan tüm bilimsel araştırmalar O'nun randevusuna asla geç kalmadığını göstermiştir. Biraz geç kalırsa da, artık kusuruna bakma, şehir trafiği… Bu gıcık şoför, her halinden belli olduğu gibiya benimle açıkça dalga geçiyor, ya da sinirlenmemi sağOnur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


17

layarak o tarafa geçip kendisine saldırtmak istiyor. Tabi o zaman da beni kollarımdan tutup arabasının içine attığı gibi, gaza basacak ve böylece tüm planımı alt-üst edecek. Ama bende gaza gelecek göz var mı! adamın benimle açıkça dalga geçmesi zoruma gitmedi değil ama, böyle sıradan dış tahriklere kapılıp güzelim planımı bozmam. Bu bir bakıma geleceğimi basit bir tepkiye kurban etmem anlamına gelir ki, işte bu benim açımdan düşünülemez bir durumdur. İşin kötüsü, hiç tepki göstermemeyi de gururuma yediremediğim için adama okkalı bir küfür zinciri gönderdim; ana, avrat, kız, kısrak… İçimden ettiğim bu küfürleri adam duymadıysa da, intikamımı aldığım için mutluydum. Yanıt olarak pis pis sırıttım. Şoför sigarasından son bir nefes çekti, yere atıp üzerine basarak bir güzel ezdi, direksiyona geçip arabasını çalıştırdıktan sonra: -Haydi, kolay gelsin birader! diyerek uzaklaştı. Allah'ınızı severseniz lafa bakın! "Kolay gelsin"miş! İntiharın "kolay geldiği" nerede görülmüş ki?! Saate baktım; beşe yirmi var. Bu tarafa geçeli yirmi beş dakika olmuş. Kollarım yorulmaya başladı. Şehir trafiğinden de öte, ülke trafiğinde ne kadar araç varsa hepsi gelip geçiyor da, bir Allah'ın kulu, erdem ve sorumluluk sahibi, duyarlı bir insan evladı sorunumla ilgilenmiyor. Sorunumdan vazgeçtim, beni Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


18

bile görmezden geliyorlar. Araçlardan bana bakıp alaylı alaylı sırıtanlar da işin cabası yani! Bende şans yok, şans! Burada, benim yerimde bir zengin çocuğu olsaydı, bizim İnsan Hakları Derneği bir tarafa, Avrupa Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu'nun tüm üyeleri hücum ederlerdi. Bir araba biraz yavaşladı mı, yoksa bana mı öyle geldi ne; arabadakiler beni iyice görsünler diye el filan da salladım. Şoförün yanında oturan kadın da bana el salladı ama, aynı hızla uzaklaştılar. Bir de kadınların erkeklerden daha duyarlı olduğunu söylerler. Nerede o kadınsı duyarlılık; ama, bu kadın duyarlı davranmadı diye bütün kadınları suçlamam yakışık almaz. Bana el sallayan kadın, bana öyle geliyor ki, bir feministti. Belki de bizzat Duygu Asena'nın kendisiydi. Hani, en erkek düşmanı cinsinden… Yalnız, benim tam da burada anlayamadığım bir şey var: Şimdi bu feministler (gerçi onlar da renk renk, çeşit çeşitler ya) mademki erkek düşmanı oluyorlar, öyleyse o "ihtiyaçlarını" neden düşmanlarıyla gideriyorlar? Yaptıkları bu "eylem" bir bakıma ihanet, yani düşmanla işbirliği olmuyor mu? Düşmanla işbirliği yapmanın cezası da… Neyse.. Şimdi burayı geçelim, yani bunların hepsi lezbiyen değil ya! Aslında şimdiye kadar televizyoncuların gelmesi gerekiyordu ama, hala görünürlerde kimseler yok. Yoksa RTÜK'çüler intihar girişimi haberimi aldılar da, sırf benim için tüm kanallara acaba kapatma ceOnur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


19

zası mı verdiler? Olur mu olur, yaparlar bunlar. Canları istedikleri zaman kapattıklarına tüm sessiz Türkiye şahit değil mi? Ama yine de belli olmaz, belki uzaktan çekim yapıyorlardır. Eğer öyleyse buna gerek yok ki; gelip, açıktan açığa canlı yayın yapabileceklerini zaten söylemiştim. Hatta bu konuda bir açık oturum bile düzenleyebilirler. Örneğin "Siyaset Meydanı" gibi bir program olabilir. İstemedikleri kadar katılımcı da olur. Önce bana neden intihar etmek istediğimi sorarlar, ben de uzun uzun anlatırım. Programa katılan bir psikolog durumumu psikolojik açıdan değerlendirerek bilimsel bir analiz yapar. Ardından bir sosyolog, intihar olaylarının sosyal boyutunu irdeleyerek açıklamalarda ve önerilerde bulunur. Filozof ise olayı felsefi açıdan değerlendirdikten sonra yorum getirir (oysa Marx, "Aslolan yorumlamak değil, değiştirmektir." demişti Ama onun yorumunu kabul etmem, ben Marx okumuş bir filozof isterim) ve diğer katılımcıları da ikna ederek bu konuda bir yasa çıkartmaları için Meclis'e önerilerde bulunmalarını sağlar. Tabi bu arada ben de "Gümm!" diye aşağıya düşüp program şehidi olmazsam iyi! Hava çok sıcak. Ortaköy kıyıları cıvıl cıvıl… Elalem sevgilisiyle, eşiyle, metresiyle, jigolosuyla ve daha bilmem neleriyle çay bahçelerine oturup bir şeyler yiyip içerlerken, tatlı tatlı söyleşiyorlar, yeni transfer ettiği futbolculara ödediği milyonlarca doların hesabını aklına getirmeksizin aldığı paranın dedikodusunu yapıyorlar, Serdar Ortaç ya da Atilla Taş Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


20

gibilerin zırdeli saçması olan kliplerine olan hayranlıklarını belirtiyorlar; Levi's marka pantolonların mı yoksa Puma marka ayakkabıların mı daha havalı olduğu üzerine oldukça hararetli tartışmalar yapıyorlardır. Ya da oralardan eksik olmayan ve büyük bir olasılıkla bir reklam ajansında metin yazarı olarak çalışan keçisakallı biri, yine büyük bir olasılıkla bir barda tanıştığı ve kendisinden 33 yaş küçük sevgilisine şöyle anlatıyordur: -Birgün, 12 Eylül'den önce bir gece yoldaşlarla önder yoldaşımız adına yazılamaya çıkmıştık. Yazılama bölgemiz de, faşistlerin kalesi! Değil ki "sol"cu, solcunun "S"si bile oraya adım atamıyor. Örgüt, tabi ki sorumluluğu deneyimli ve pratik zekâlı oluşum gereği bana vermişti. Cephane olarak çok güçlüyüz; her yoldaşımda üçer yedek şarjörüyle ikişer on dörtlü, ki Smith Wesson markaydılar, birer kendi imalatımız olan el bombası; bende ise bir Kaleşnikof, bir Blow 357 Magnum ve üç tane de bir karakola düzenlenen saldırıdan elde ettiğimiz üç el bombası var. Yaza yaza gidiyoruz. Derken, ara sokakların birinden bir polis ekip otosu çıkmaz mı? Yazının altındaki imzayı görünce öylece kala kaldılar! Ekip otosunun yanına gittim ve: -Gördüğünüz gibi bizler KPMLM/GVZ'nin şehir gerillalarıyız; sizleri öldürmek istemiyoruz, çekin gidin ve bizi de görmemiş olun. Çoluk-çocuğunuz vardır. Eğer bir daha gelirseniz (bombaları filan da Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


21

gösterdim) bunları kafanıza yersiniz, tamam mı? dedim. -Tamam abi, Allah razı olsun, Allah'ımı inkar edeyim ki delikanlı adamsın, dedi ekip şefi ve gaza basarak uzaklaştılar. Kız da ona: -Bırak abi yaa, bunlar nostalji, der… -Şimdiki kuşak tam bir kavram kargaşası içinde, der. Nostalji, anıların anlatılması değil, geçmişe özlemdir, der ve sohbet "Çok iyi sevişiyorsun" sözüyle biter. Bitmesine biter ama, ne Gölcük ve Kaynaşlı depremlerinde devletin suçu üzerine, ne Ulucanlar Cezaevi, ne 19 Aralık'taki "Şefkat Operasyonları", ne de Gezi Parkı eylemleri üzerine konuşmak kimsenin aklına gelmez. Tayyip Erdoğan'ın kızının ayda 50 bin lira maaşı nasıl aldığı ya da Çalık Şirketlerin her ihaleyi nasıl da kazandığı da kimsenin umurunda değil. Haydi tüm bunlardan vazgeçtik, en önemlisi, ben; burada intihar etmek üzere bulunan gençle de kimse ilgilenmiyorsa… Şimdi Songül ile aram bozulmasaydı, tabi ki cebimde de param olsaydı, Ortaköy'de olsaydık, abartmak gibi olmasın ama en az 9876 defa bahsettiğimiz Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


22

gibi evliliğimizden ve doğacak olan biri kız biri erkek çocuklarımızın üstüne konuşurken dondurma yeseydik ne iyi olurdu! Hem de vanilyalı… Şimdi ister misin Songül bir belediye otobüsünde olsun, buradan geçerken beni görsün, kendisi için intihara teşebbüs ettiğimi sansın, bağıra-çağıra otobüsü durdursun ve gelip beni caydırmaya çalışsın! Olamayacağını söylemeyin, Tayyip Erdoğan'ın Başbakan olduğu bir ülkede böyle bir rastlantı hiç de mucize sayılmaz. Tabi, otobüs durunca meraklılar da iner ve pazarlık başlar. Bakın, görün; işte o zaman tüm televizyon ve gazeteler nasıl da akın akın buraya gelir! Bu tarafa geçeli tam 41 dakika olmuş. Böyle gergin durunca, kollarımdan başka ayaklarımın da yorulduğunu hissetmeye başladım ve, evet; halan ne gelen var, ne giden… Demek ki benim yaşamım on dört yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz eden "dini bütün" Hüseyin Üzmez veya fuhuş ve uyuşturucu kullandığı ve sattığı için mahkeme koridorlarında boy boy poz veren manken ve dizi oyuncularından daha az "haber" değeri taşıyor. Eh, bunu unutmayın ey Basın Konseyi, sabah-akşam dini yayınlarla insani erdemlerden ve ahlaktan söz ederek insanları bıktıran televizyon ve gazete sahipleri, bunu unutmayın! Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


23

Ben bunları düşünürken bir araç durdu ve arka koltukta oturan adam, kapısının camını indirdi. Olay abi, olay bu! Bu ülkenin insanlarının duyarsız olduğunu kim söylüyorsa yalan söylüyor ağabeycim, ablacım! Şimdi konuşmaya başlayacak, sorunumu soracak, ben de pazarlığa başlayacağım. Camı indiren patron kılıklı adam: -Ne o delikanlı, intihar şovu mu yapıyorsun? demez mi? Buyrun! Adam daha ilk cümlesinde iletişim özürlü olduğunu kanıtladı. Bu herif, büyük bir olasılıkla İletişim Fakültesi'nin yüzkaralarından biridir. Yüzüme karşı şov mu yaptığımı soruyor. İşte böylesi insanlar kararın zorla değiştirilmesini sağlayıp gerçekten intihar ettirirler! Ama gözü kör olsun, bu şartlarda duygulara seslenmek gerek: -Ne şovu ağabeycim, ben doğarken ölmüşüm. -Demek bu senin ikinci ölümün olacak ha? Ölme konusunda deneyimlisin yani. Yardım edecektim de… -Buna hiç kuşkum yok, sağ olun, ben hallederim. Öbür dünyadaki yakınlarınıza bir notunuz varsa verin, çekinmeyin, ben iletirim. -Yok, notumuz falan yok, teşekkür ederim, diyerek uzaklaştı.

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


24

Arabalar gelip geçiyor ama, zaman bir türlü geçmiyor. Hani bir şey değil, bir de burada pazarlık süresince duracağım. Ne oturabiliyorum, ne de başka bir şey… Bir intihar yeri olarak hiç de tekin bir yer değil. Elim bir kaysa, hoopp denize! Elli metreden beton etkisi yaparmış. Bu hesaba göre betona çakılmış gibi olacağım ki, suya düşene kadar eğer korkudan ölmezsem vücudumda kırılmadık kemik kalmaz da, sarmak için alçı fabrikası satın almak gerekir. Allah kahretsin! Ulusal gazete ve televizyonlardan vazgeçtim, bari yerel televizyon ve gazetelerden biri gelse, hiç değilse reytingleri artar! Ulan… Şeytan diyor ki, "Bekleme, ibret-i alem için kendini aşağıya at; hiç değilse, senden sonrakiler ders alır!" Ama bunu şeytan diyor, ben değil; onun için de şeytanın sözüne uyup kendimi aşağıya atmayacağım ve kahrolası şeytana inat, bekleyeceğim. Bir araba biraz yavaşlayınca otostop işareti yaptım. Adam, Erbakan'cıların işaretini yaptığımı sanmış olacak ki, o da bana zafer işareti yaptı. Devrimciydi galiba. İyi de, devrimciler duyarlı insanlardır, insana değer verirler. Bu niye durmadı acaba? Galiba döneğin tekiydi! Yılmadım. Yine beklemeye devam ettim. Az sonra kesinlikle yanlış anlaşılmaya yol açmayacak kadar kesin otostop işareti yaptım. Bir araba durdu, benim Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


25

tarafımda oturan bayan camı açtı, parmağımla o tarafı gösterdiğim için: -Delikanlı, yanlış tarafa otostop yapıyorsun. Mecidiyeköy tarafına gideceksen diğer tarafa geçmelisin. Biz Üsküdar'a gidiyoruz, diyerek "vahim" hatamı düzeltmeye çalıştı. Ne de olsa kadınlar daha duyarlı oldukları için benim gibi bir gencin hata yapmasını istemiyorlar. Bu iş böyle olmayacak. Acaba ne yapsam da insanların dikkatini çekebilsem?! Ulan televizyoncular, reytingleriniz ve izlenme oranlarınız başınızda patlasın da, RTÜK ekranlarınızı sonsuza dek kapatsın e mi! size güvendik de bu tarafa geçtik di mi? N'olacak, bunlar anlayışsızlar ordusundan başka bir şey değil ki! Sonra da utanmadan halk için çalıştıklarının propagandasını yaparlar, ikiyüzlüler! Hadi Ulusal ve Yerel Medya'dan gelen olmadı. Lan amatör kamerası olan biri de mi buradan geçmedi? Cep telefonu olan yok mu bu memlekette? Pekiii, "155 Polis İmdat"çılar nerede? Onlar gelmezse, hiç işadamları gelir mi? İşte bir araba durdu! İnsanlarımızın duyarsız olmadıkları ve benimle mutlaka ilgileneceklerini biliyordum. Adam camı açtı: -Hey, genç! diye seslendi, intihar mı edeceksin?

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


26

Ooohhhh beee! İlk kez "şov" sözcüğü kullanılmadan sorulan bir soru… iyi de, ben bu adama şimdi ne cevap vereyim: -Hayır; iş bulmak için şov yapıyorum, diyebilir miyim? En iyisi tatlı-sert olmak. Hafifçe kaşlarımı çatıp: -Şimdi prova yapıyorum, eğer başarılı olursam gerçekten intihar edeceğim, dedim. -İyi, dedi adam gayet sakin (ve tuhaf ama biraz da mutlu bir şekilde). Trafik kazaları ve intiharlar da olmasa, azalacağımız yoktur. Nüfus planlamasını öğrenip de, şeyimize dur demiyoruz ki! (Aslında adam "şeyimize" demedi, ben buraya öyle yazıyorum. Terbiyesiz adam, n'oolacak!) Tövbe ya rabbiimmm… Bas gaza aslanım, gidelim! Bravo, hiç mi hiç şaşırmadım! Allah kahretsin, yorgunluktan kollarım kopacak yahu! Gelmeyin lan gazeteciler, gelmeyin lan televizyoncular, gelmeyin lan, gelmeyin! Hiç değilse polisler gelse de beni buradan kurtarsalar. Bu yorgunlukla diğer tarafa geçmeye çalışsam, kesin denizi boylarım. Korkulukların bu tarafına geçeli tam bir saat 20 dakika olmuş ve yirmi milyonluk bu koskoca şehirde yirmi milyonda bir oranında bile bir vatandaş duyarlılık gösterip de benimle ilgilenmedi. Hepinize, ama istisnasız hepinize cebren, kerhen, resmen ve re'sen teşekkür ederim! Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


27

Ahaa! Lüks mü lüks bir araç durdu! Sırtı kalınlardan olduğu arabanın tekerindeki tozdan bile belli yani, o derece! Şimdi bu işadamı bana intiharımın nedenini soracak veee… hem de tam benim önümde! Tabi canım, benim insanım duyarlıdır. Birkaç kendini bilmez benimle ilgilenmedi diye bütün insanlığı suçlayamam ki! Bir kadın arabanın camını aşağı indirdi, gülümseyerek yüzüme baktı ve yanındaki çocuğa: -Bak bebişim, bu abi şimdi intihar edecek, dedi ve bana yönelerek, lütfen; oğlum çok şey gördü ama hiç intihar görmedi. Hadi, kendinizi atın da, oğluşum onu da görmüş olsun, lütfeeennn! demez mi?! Haydi! Buyur buradan yak! Ulan bu ne iş be?! Bu memlekette her şey sorun yahu! Belli ki bu burjuva süprüntüleri ya "safari" adı altında Afrika'dan insan avından geliyorlar, ya da TEM Müdürlüğü'nden. Acaba şimdi ne yapmak gerekiyor? Bu burjuva soytarının çocuğu görsün diye köprüden atlamalı mıyım, yoksa karşıya geçip saçlarından tuttuğum gibi onu mu aşağıya atayım? Hayır, bir şey değil, bu iki durumda da zararlı yine ben oluyorum. Hedefime ulaşamıyorum ki! Üçüncü alternatif olarak burada Bülent Ersoy gibi süt banyosu yaptığımı da söyleyemem, inanmaz yani. Ben bunları düşünürken kadın kibarca ısrarını sürdürdü:

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


28

-Ama lütfeeenn… Kendim için değil, oğlum için, lütfeeeenn… istersen sana para da veririm, n'ooluuurr, lütfeennn… -Hanımefendi, dedim aynı nezaketle, ben yalnız başıma atlamaktan korkarım. İsterseniz siz de buyurun, buradan birlikte atlayalım. Böylece "bebişiniz" iki intiharı aynı anda görerek Guiness Rekorlar Kitabı'na girer. -Aaa, olmaz. Tanımadığım bir adamla atlarsam dedikodu çıkar, zaten magazinciler peşimde. -Lan hanfendi, dedim nezaketi bozarak, seninle aşağı doğru uçarken şey etmeyeceğiz. Zaten mümkün de değil. Sadece birlikte atlayacağız, geliyorsan gel! -Hayır, o dediğinizden yapmamız bir şey değil de, ben yüksekten korkarım, korktuğumu basına manşet yaparlar, onun için yani. Bu atlamayacak, gidelim, dedi ve camı kapatarak uzaklaştılar. Göz ucuyla tekrar saatime baktım; iki dakika çene çalmışım ve bu tarafa geçeli tam bir saat yirmi beş dakika olmuş. İşte, köprünün koruma polisleri nihayet lütfediyorlar! Hadi oğlum, nasıl sıkı bir pazarlıkçı olduğunu göster şunlara. Tabi, olacağı buydu! Şimdi medya istediği kadar gelmesin. Polis telsizlerindeki anonsları duydukları zaman, buraya arı gibi üşüşecekler. Ulan, size çekim ve yazım yasağı koymazsam namerdim! Polis ve kameralar ortaya çıkınca merak eden işadamları da duracak. Eh, o zaman ben ne yaOnur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


29

pacağımı çook iyi biliyorum! Polisler biraz daha gelirlerse, fazla yaklaşmamalarını söyleyeceğim. Biraz daha yaklaşsınlar… Ben tam bağırmaya hazırlanıyordum ki, polislerden genç olanı birden silahını çekip haykırarak emretti: -Dur, eller yukarı! Eller nasıl yukarı be! Kaldırır kaldırmaz denizi boylarım! Tabi ki tüm cesaretimi toparlayarak emre itiraz ettim: -Kaldırmıyorum, dedim yumuşak bir sesle. Şimdi ben ellerimi kaldırmayacağımı söyledim ama kaldırırsam, zaten yorgunum, denizi boylarım. Kaldırmasam, ateş eder ve ben yine denizi boylayacağım diye ödüm kopuyor ama bir kez ok yaydan çıkmıştı: -Durun, yaklaşmayın, diye can havliyle bağırdım. -Kaldır lan ellerini! Anavam avradım olsun acımam, vururum, gözünün yaşına bakmam. Vurur abi. Yemin etmesine bile gerek yoktur, çünkü bunu defalarca ispatladılar. Örneğin Gezi Parkı eylemlerinde de vurmuşlardı. Gerçi orada vurulan Ethem Sarısülük'ün durumu benimkinden farklıydı. Orada, Ethem Sarısülük havada uçarken, polisin de Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


30

havaya uyarı ateşi yapması sonucu kazayla vurulmuştu ve devletin yetkili ağızları bunu basına açıklamıştı. Onlara göre polis havaya uyarı ateşi yapmıştı ve olay bu kadar basitti. -Tek elimi kaldırırsam kabul edip etmeyeceğini soracaktım, vazgeçtim. Bunun yerine: -Yaklaşmayın, kendimi aşağı atarım, dedim. -Hastir lan sen de, atlarmış(!), diyerek alay etti yaşlı polis. Sonra da genç olana dönüp: Sen de o silahı yerine koy, artist, dedi. Benim bütün tehditlerim onlara sinek vızıltısı gibi geldi. Hiç oralı bile olmadan yanıma geldiler. Yaşlı olan: -No lan, intihar mı edicen? -Evet; her gün yüzlerce insanın şu veya bu nedenden dolayı intihar ettiği ama kahrolası medyanın reklam aracı olarak kullandığı bir ülkede bundan daha doğal ne olabilir ki? Ne yani, benimki çok mu anormal? Sanki ilk atlayan benmişim gibi… -Hadi, atlasana lan dingil! dedi ve aynı anda korkulukların arasından dizimin üstüne, tüm sinirlerin toplandığı yere çok sert bir tekme vurdu. -Aaahhh! diye acıyla kıvrandım. Hani neredeyse ellerimi bırakıp dizimi ovuşturacaktım ki, nerede olduğum aklıma geldi ve korkuluklara daha sıkı sarıldım. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


31

Şu anda bana vuran bu polisle ben bir futbol maçında rakip takımın futbolcuları olsaydık, hakem olarak da "Oynatalım Uğur'cuğum!" olsaydı, bu polis değil ki kırmızı kartla anında oyundan atılmak, bizim futbol federasyonu bir tarafa, UEFA bile zaman kaybetmeden devreye girer ve futbol yaşamını bitirirdi. Allah aşkınıza, şu hale bakın lan! Yaşamımızın değeri devlet görevlilerince bir oyun kadar bile ciddiye alınmamakta. Ya da diyelim ki Erdoğan ile Netanyahu bir toplantıda pazarlık yapıyorlar. Pazarlık sırasında Netanyahu'nun masanın altından Erdoğan'a bir tekme vurduğunu varsayalım. Şimdi bu Erdoğan için bir savaş nedeni değilse nedir? Adam İsrail'lilerle ve Amerika'lılarla konuşa konuşa başımıza savaş ağası kesilmedi mi? Adamın Suriye, İran ve Irak politikasına baksanıza… Aradaki tuhaf çelişkiyi görebiliyor musunuz? Bir tekme benim gibilerin yaşamını hiçe saymamak anlamına gelirken, aynı oran ve nitelikteki bir tekme savaş nedeni sayılabiliyor ve tabi bunun karşılığında binlerce insan öldürülüyor. Genç polis: -İntihar etmek yasak! diye kükredi.

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


32

Devrimciler bu ülkede demokrasi olmadığını söylerken meğer yerden göğe kadar haklılarmış. Baksanıza, özgürce yaşamanın yasak olması yetmiyormuş gibi, intihar etme (planı) bile çok görülmekte.

Gerçek fotoğraftır. -Size ne; yaşam benim değil mi? karışamazsınız, dedim. -Yasak lan, yasak, intihar etmek yasak! Yaşlı olan, genç olana döndü:

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


33

-Sen sus, dedi ve tekrar bana yöneldi. Hadi atlasana lan, ne bekliyorsun? Diye bir güzel bağırarak kızdıktan sonra bir tekme de öteki dizime vurdu ama bu defaki çok daha sertti. -Aaaahhhhhhhhhh! Yav ne vuruyorsun bee! Diye acıyla kıvranarak söylendim. Genç polis, bir müzikal komedi izliyormuşçasına bizleri gülümseyerek izlerken yaşlı olanı: -Tekme. Tekme vuruyorum, dedi ve böylece ne tür bir şiddete maruz kaldığım da açıklık kazanmış oldu. Kollarım öylesine yorulmuştu ki, korkulukları aşıp diğer tarafa geçecek gücüm-kuvvetim kalmamıştı. Ben, polislerin kollarımdan tutup diğer tarafa geçirmelerini beklerken, yaşlı olanı bir tekme daha patlattı. -Madem atlamayacaktın da, ne bok yemeye diğer tarafa geçtin? deyip, arkalarını dönerek benden uzaklaşmaya başladılar. Polisler gelince geleceklerini sandığım medya çalışanları ve işadamları da gelmediler. Vatandaşlar durup sorunumla ilgilenmedikleri gibi, bir de benimle bir güzel alay ettiler ve böylece özene-bezene hazırladığım intihar girişimi yoluyla iş bulma projem de başarısızlıkla sonuçlanmış oldu. Olmamıştı. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


34

Başaramamıştım. Kollarım yorgunluktan kopuyordu. Daha önce aklıma gelmeyen bir korku içimi sardı. Ya tanıdıklardan birisi beni bu durumda gördüyse ve akşam kahvede: -Ne o yahu, akşamüzeri Boğaz Köprüsü'nde ne arıyordun? Yani intihar-mintihar olayı mı? diye sorarsa ben ne cevap veririm? Rezil olmaktansa: -Bir arkadaşla iddiaya girmiştik, onun için oradaydım, dedim. Anlaşılan ve görünen o ki, mecburen yalan söyleyeceğim. Güç-bela diğer korkulukların başına geçtim ve yürümeye başladım. Şimdi ister misiniz gişe memuru beni "araç" yerine koyup geçiş ücreti istesin! Hem de cebimdeki son parayı taksiye vermişken…

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


35

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


36

Ülkemizin önde gelen, reklam verdiği televizyon kanalları ve gazeteler tarafından (Sırf yağcılık olsun diye!) "Saygın" diye anılan ve lanse edilen işadamlarımızdan Hulki Ördek beyefendi, kendisine göre haksız da sayılmayan derin bir ekonomik kriz içindeydi. Birden bire zengin olanlardan değildi; adam, ülke ekonomisi kalkınsın diye dövizlerdeki kur artışından yararlanabilmek için pusuya yatmak zorunda kalmış, tıpkı diğer işadamları gibi devlet bankalarından yüzlerce milyon dolarlık krediler alıp üstüne yatmış, şöyle en iyi kalite hayalisinden ihracatlar Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


37

yaparak deve yüküyle vergi iadelerini deve yapmış, en özel sekreteri olan Şule hanıma verdiği bir aylık maaş tutarında bile vergi ödememiş ve böylece domuz olmaktan kurtularak zengin olmuştu. Anlayacağınız çok çekmişti! Tüm bunları yapmasına karşın bir türlü rahata kavuşamamıştı. Nasıl kavuşsun ki!? İsviçre bankalarındaki hesabı "makul" seviyeye ulaştırabilmek için işletmelerinin büyük çoğunluğunu taşeronlaştırmış, diğerlerini de Mersin'e, "Serbest Bölge"ye taşımış, geriye kalan işletmelerinde çalışan işçilerinin tamamına yakınını beş parasız kapı dışarı ettiği halde, yine olmamıştı. Müthiş bir ekonomik kriz içindeydi, kendini kötü hissetmesinin nedeni buydu. Oysa şöyle sıfırı bol olan, çok uzun vadeli bir kredi için kapısını aşındırarak rüşvet teklif etmedik ne banka müdürü, ne de başvurmadık Bakan kalmıştı ama olmamıştı, olmamıştı işte, olmamıştı! Hulki Ördek, holdingdeki bürosunda arpacı kumrusu gibi düşünmeye devam ediyor ama, bir türlü çıkış yolu bulamıyor, bulamayınca canı sıkılıyor, canı sıkılınca da en özel sekreteri Şule hanfendiyi çağırarak bürosunun kapısını içeriden kilitletiyordu. Tabi bu durum saygın işadamımızı derinden etkilediği için, adeta programlanmış bir robot gibi o otelin lobisi senin, bu motelin restorantı benim, şu otelin terası ötekinin hesabı dolaşıp duruyordu. Şöyle en yeni şöhret olmuşundan aktrist mi olur, şarkıcı mı olur, manken mi olur; artık Allah neyi rast getirdiyse süit Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


38

daireye çekilerek zurnada peşrev yapıp duruyorlardı. Tabi ki bütün bunlar Hulki Bey'in içinde bulunduğu ekonomik krizin sosyal alana yansımasından başka bir şey değildi. Yoksaa, saygın işadamımız Sayın Ördek, aslında mazbut ve mutaassıp bir aileye sahipti ama böyle durumlarda istemeyerek de olsa, ailesini ihmal etmiş oluyordu. Olmasına oluyordu da, durumun bilincinde olan Hulki Bey'in özel şoförü Tarık (yani en özel sekreteri Şule'nin kocası), sayın patronundan doğan boşluğu doldurma gayreti içinde sevgili zevcesi Şukufe hanfendiyi bir saniye bile olsa yalnız bırakmayarak sadece üstüne düşen görevi değil, altına düşen görevi de büyük bir zevk ve heyecanla yapıyor, hizmette kusur etmemek için elinden gelen çabayı gösteriyordu. Şimdi iyi de Sayın Okur'um, saat gecenin on bir buçuğu olmasına rağmen, bu mazbut ve mutaassıp ailenin lise ikinci sınıfta okuyan sevgili kızları Hande'nin nerede olduğu sizi niye ilgilendiriyor ki! Hande hanım, sınıftan bir arkadaşının doğum günü partisine davetli olduğu için, şu anda Belgrat ormanının azıcık iç taraflarında bir otomobilin içinde arkadaşına doğum günü hediyesini tam iki kere verdikten sonra, otomobildeki diğer iki erkek arkadaşına da doğmama günü hediyesi vermekle meşgul ve bu sizi niye ilgilendiriyor, merak ettim! Hulki Ördek (tabi ki saygın işadamımız) şu çok yıldızlı ve "Turistik" olarak ünlenen otellerimizin kral Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


39

dairelerinden birinde, en özel sekreteri Şule hanfendinin bir mankenlik ajansından ayarladığı on altı - on yedi yaşlarında biri sarışın diğeri esmer olan iki mankenin en şeffaf cinsinden iç çamaşır defilesini izledikten sonra, en özel sekreterinin deyimiyle "Moral Terapisi" yapıyordu. Mankenlerin, kızı Hande ile aynı yaşlarda olmasından mıdır, nedir; aklına ansızın kızı geldi. Sayın ağabeyciğim ve ablacığım, bu bir "iş" adamıdır; neyle neyin arasında nasıl bir bağlantı kuracağı belli mi olur? "Moral Terapisi"ni tam final noktasındayken kesti ve saray yavrusu villasının yolunu tutarak sıkı bir plan hazırladı. Evet; bu ekonomik krizden kızı Hande sayesinde kurtulacaktı! İçeri girdi, elbisesini çıkarıp "rob dö şambr"ını giydi, buzlu viskisini aldı, koltuğa oturdu, ayaklarının altına da pufu çektikten sonra geriye doğru yaslanarak yaldızlı bir çerçeve içinde Arapça yazılmış olan "Bismillahirrahmanirrahim" yazısına baktı, Arapça bilmiyordu ama Türkçe'sini öğrendiği için) içinden okudu ve sonra çok kıymetli zevcesi Şukufe hanfendiye döndü: -Geçen gün kadim dostum Kenan Bey'in oğlu Kemal'i gördüm. Maşallah delikanlıya, tığ gibi bir delikanlı olmuş; bir yakışıklı, bir akıllı, bir efendi ki, sorma. Çok hoşuma gitti, beğendim vallahi, dedi. Şukufe hanfendi, gözlerini efendisine çevirdi. Hulki Bey konuşmasına devam etti: Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


40

-Bizim Hande'miz, minik kuşumuz da neredeyse on sekizinde… Şunun mürüvvetini bir dünya gözüyle görsek… Şukufe hanfendi bu sözlerin aslında: -Hanım, durum çok kötü. Eğer Hande'yi o sünepe Kemal ile evlendirip babası olacak Kenan pezevengiyle ortak olmazsak, boku yedik! anlamına geldiğini "şıp" diye anladı. -Amaann, aşk olsun efendi! Ne on sekizi? Kızımız on dört, bilemedin on dört buçuk yaşında. Ayıptır söylemesi, daha iç çamaşırı bile kirlenmemiş olabilir, dedi. Bu sözlerin de: -Sen ne diyorsun bey? O, ne şıllık ki ooo! Daha şimdiden beni solladı. Sen yorgun olduğunu söyleyerek kıçını kucağıma koyup eski bir arabanın karbüratörünün su kaynatması gibi horul horul uyurken, o yan odada Tarık denilen herifle ne yapıyor, bir bilsen! Evlendiriyor musun, artık ne yapıyorsan yap da, Tarık'cığım yalnızca bana kalsın, anlamına gelmesi Hulki Bey'in aklına gelmeyeceği gibi, zaten umurunda da değildi. Neyse… Plan, teorik olarak böyleydi. Pratikte bir takım sorunlar çıkabilirse de, koskoca "iş" adamı, Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


41

eşek değil ya; çözerdi elbet! Tabi ki konunun açıklanması görevi, mazbut ve mutaassıp aile yapıları gereği Şukufe hanfendiye düşüyordu. Hulki Bey, kıymetli zevcesine kamp süresinin üç-beş gün sürebileceğini söyleyerek Kenan Bey'in sık sık uğradığı otele taşındı. Nasıl olsa bugün-yarın gelirdi ve işi bağlardı. Hulki Bey gider de hiç Hande Hanım boş durur mu? Gece saat on ikiye kadar Ebru'larda ders çalışacaklarını söyleyerek izin aldı. Tolga, Berk ve Yeşim ile Ercü'lere (annesi ve babası Avrupa'da gezide olduklarından villaları uygundu) gittiler ve birlikte ders çalışmaya başladılar. Artık ne kadar doğum günü, Kabotaj ve ulusal bayramlar varsa; ne kadar kavun, karpuz, erik, hıyar, domates festivali varsa, hepsini bir tamam kutladılar. Hatta Berk: -Hande'ciğim, gel bir de Edirne'nin düşman işgalinden kurtuluşunu kutlayalım. Gerçi ben Edirne'li değilim, Zonguldak'lıyım ama olsun; Edirne'lileri çok severim, dediyse de Hande: -Sen manyak mısın oğlum, bende kutlama yapacak hal mi kaldı? Baksana Yeşim'e, hala Tolga ile ders çalışmakla meşgul. Üçünüz birlikte kutlayın. Edirne'lilere de selamımı söyle, kusura bakmasınlar, diyerek reddetti.

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


42

Annesinden gece saat on ikiye kadar izin almasına rağmen bütün kutla… Pardon, ders çalışmaları saat on buçuk civarında bittiği için Hande eve on biri çeyrek geçe geldi. Kendi odasına çıkacakken annesinin odasından bizi hiç de ilgilendirmeyen bazı sesler işitince, kapıya yanaştı, kulağını kapının menteşeli tarafına dayadı, sonra kapı aralığından içeriye baktığı zaman o seslerin hangi somut koşullarda ve ne şekilde çıkarıldığını hiçbir demagoji ve spekülasyona yer vermeyecek netlikte gördü. Şimdi, bir dakika! Bu "gördü"de duralım. Duralım, çünkü öykümüz çığırından çıkarak pornografik bir hal almaya başladı. Biz, sabah kahvaltısı sonrasından öykümüze devam edelim. Günlerden de varsayalım ki Cumartesi olsun. Hani… Öyle varsayalım. Şukufe Hanfendiyle biricik kızı Hande Hanım kahvaltılarını bitirmişler, çay keyfi yapıyorlardı. Şukufe Hanım, içinde bulundukları genel ve özel durumu en ince ayrıntılarına kadar anlattı. Bunun sonunda her şeyin yolunda gideceğini umuyordu ama Hande: -Olmaz anne, ben Tarık'ı seviyorum, dedi. Annesi Şukufe hanfendi, ne de olsa güngörmüş ve geçirmiş bir kadınd�� ve bu sorunu mutlaka çözmesi gerektiğini bilincindeydi:

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


43

-Sev kızım, Şule için bir sakıncası olmadığına göre (Az kalsın, "Benim için de bir sakıncası yok!" diyecekti, vazgeçti.) sorun yok demektir. Ama yalandan da olsa Kemal'i sev. Fazla mal göz çıkarmaz ki! Hande yine de: -Düşünmeliyim, bana fırsat ver, dedi. -Düşün tabi kızım, düşün. Hande hanım düşünmeye başladı. Yaklaşık olarak on sekiz saniye sonra kesin kararını açıkladı: -Tamam, kabul ediyorum ama düğünümün en geç bir ay içinde yapılması koşuluyla kabul ediyorum. Şukufe hanfendi kızının bu aceleciliğinin onun gençliğinden kaynaklandığını düşündüyse de, durum hiç de onun düşündüğü gibi değildi. Değildi, çünkü Hande iki aylık hamileydi. Yaptığı tüm takvimsel hesaplamalara karşın kimin doğum gününde, nerenin kurtuluş yıl dönümünde, ne festivalinde ve kimden hamile kaldığını bir türlü çıkaramadı. Gerçi herhangi bir önemi de yoktu, önemli olan bundan nasıl kurtulacağıydı. Daha öncekilerde olduğu gibi bunda da özel aile doktorları olan Jinekolog Operatör Doktor İhsan Acıtmaz Bey amcası ona: -Üçüncü kez kürtaj için gelme. Masada kalma riskinin dışında bir de Sağlık Bakanlığı'nın bu konuda Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


44

babanız Hulki beye veya anneniz Şukufe hanıma konu ile ilgili bir SMS gönderme riski var, diyerek uyarmıştı. Hande üçüncü kez kürtaj için gittiğinde artık yapılacak bir şey kalmamış, İhsan Acıtmaz Bey amcası onu kaderiyle baş başa bırakmıştı. -İyileştikten sonra seni sık sık ziyar… Şey… Kontrole gelirim, dediyse de ikna edememişti. Hande hanımın aceleciliği bu yüzdendi. Neyse… Biz öykümüze kaldığımız yerden devam edelim: Eveettt; babası ne de olsa "iş" bitirici bir adamdı. Kampa girdiği otelde, üçüncü günün sonunda Kemal Bey'i, karısı Refika Hanım'ı ve oğlu Kemal Bey'i "birer kahve içmek üzere" villasına davet etti. Akşam yemeğini yemişler, eski günlerini anmaya başlamışlardı. Bu kalemden olmak üzere Hulki Bey Refika Hanım'ı, Şukufe hanfendi de Kenan Bey'i yakın markaja alarak adam kadına, kadın adama tam saha pres uyguluyordu. Hande ise, Kemal ile kendi odasına çekilmiş, o anki objektif olgular gereği: -Ohh aslanım benim, güçlü erkeğim, demeye başlamıştı.

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


45

Ertesi günü yapılan ikili, dörtlü ve altılı görüşmeler sonucu bu hafta sonunda nişanın, üç hafta sonra da düğünün yapılması karar altına alınarak bir tutanak hazırlandı ve taraflarca imzalanarak yürürlüğe sokuldu. Uzatmayalım, iş dünyasından çok saygın temsilcilerin, sanat ve siyaset dünyasından çok önde gelen isimlerin, sosyete dünyasının acayip tanınan simalarının katıldığı ama öbür dünyadan ise hiç kimsenin katılmadığı görkemli bir düğün töreniyle kızımız Hande ile oğlumuz Kemal dünya evine girdiler. Girmesine girdiler de, düğünden üç gün sonra yayımlanan ve yayın politikasını el-âlemin oralarına, buralarına, şuralarına ve öteki taraflarına göre düzenleyen bildik gazetelerden birinin manşetten verdiği bir haberde Hande'nin üç aylık hamile olduğunu duyurdu. Buyrun! Hadi buyurun da pirincin taşını ayıklayın bakalım! Kemal haberi okur okumaz kan beynine sıçramış gibi yaptı: -Bu durumu açıklar mısın Hande Hanım? -Elbette açıklarım sevgilim. Yalnız, şimdi mi açıklayayım, yoksa bir basın toplantısı mı istersin? -Aaa! Çook rica edicem, lütfen beni daha fazla sinirlendirme ve benimle kafa bulma aşkım. Burada çok ciddi şeylerden söz ediyoruz. Biz, henüz üç günlük evliyiz ve sen üç aylık hamilesin. Cenin denen bu Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


46

meret bir günde bir ay olarak gelişmez ki! Di mi ama hayatım? Senin bu durumun nasıl oluyor da olunca n'oluyor hani!? -Aşkım, kalbimin Düden Şelalesi, güçlü erkeğim benim… Bu, bir kısım medyanın çarpıtmasıdır. Bak, dikkat et; kimi devlet büyüklerimiz gibi "uydurması" demiyorum, çarpıtması diyorum. Doğru, hamileyim ama adı geçen gazetenin manşetinde belirttiği gibi üç aylık değil, bir aylık hamileyim. Bize geldiğin günü bir hatırlasana, ha! O gün bana neler de yapmıştın, hınzır seniii! -Hımm… Açıklama mantıklı olduğu için anlaşılır görünüyor ama neyse. Bunu doğum yaptığın gün nasıl olsa anlayacağız, diye düşündü ve: Öyle mi? demekle yetindi. Yalancının mumu yatsıya kadar yanarken Hande Hanım'ın mumu daha dayanıklı olduğundan altı ay daha yandı. Bu hesaba göre yüz seksen yatsı eder ki, ne mummuş bee! Sonuç olarak Hande Hanım normal zamanda doğum yaptı. Bu hesaba göre çocuk Hande Hanım'ın yalanını ortaya çıkarırken gazete, belki de yayın yaşamında ilk kez doğrulanmış oldu. Kemal Bey, kendisini alenen boynuzlanan keriz yerine konulduğunu düşündü ve Hande Hanım'dan bu konuda ikinci bir açıklama istedi. Hande Hanım önemsemez bir tavırla: Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


47

-Valla bana sorarsan doğum normal zamanda oldu, dedi. -Olmaazz! diyerek itirazda bulunur gibi yaptı Kemal. Senin hesabına göre çocuk yedi aylık. "Normal zamanda" diyorsun, "normal zaman" eğer yanlış bilmiyorsam dokuz ay on gündür, değil mi? -Aslında gazete de, sen de yanılıyorsunuz. Çünkü bu bir erken doğum olayıdır ve tıp konusundaki bilgisizliğinizle beni fahişe durumuna düşürdüğünüzü fark etmenizi isterim. Doğum bu; Allah'ın işi, sen işi-gücü bırakıp Allah'ın hikmetinden mi sual edeceksin? Ayıp olmaz mı? Beni rahatsız eden soruların devam ederse annemin yanına giderim, diyerek kesin tavrını koydu. -Ama ruhumun Ruhsar'ı, ortada spekülatif bir durum var ve düzeltilmesi gerekiyor, dediyse de Hande oralı olmadı. Ertesi günü pılısını-pırtısını, yani elmaslarını, altınlarını, menkul ve gayrimenkul artık nesi varsa valizlere tıka basa doldurup baba ocağına döndü. Dönmesine döndü ama, evi bıraktığı gibi de bulamadı ki! Çünkü ve öncelikle annesi Şukufe hanfendi Tarık'a gayri-resmi el koymuş, bir nevi tekeline almıştı. Hande, annesine birlik ve beraberliğe en çok muhtaç oldukları bu günlerde Tarık'ı ortaklaşa kullanmalarının birlik ve beraberlik ruhuna denk düşeceğini, çünkü birlikten kuvvetin doğacağını belirttiyse de, annesi Şukufe hanfendi bu öneriye sıcak bakmadı. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


48

-Ehh, peki, nasıl istersen anneciğim… Ama ben seni ikna ederim, diyerek odasına gitti ve bir CD ile döndü. Az önce bir "gördü" de kalmıştık ya, bir bakıma şimdi o "gördü"nün devamına geldik. -Anneciğim, senden Ebru'larda ders çalışmak için izin almış ve gece saat on ikide döneceğimi söylemiştim, hatırlıyor musun? O gün eve on ikide değil, derslerimiz erke bittiği için on bir sularında gelmiştim. Sen odanda yalnız değildin ve vücut ısınız ile tansiyonunuz enflasyon gibi yükseklerde seyrediyordu. Durumunuza uygun olarak çıkardığınız sesleri duyunca, cep telefonum ile kapı aralığından o muhteşem anınızı ölümsüzleştirdim, dedikten sonra CD'yi bilgisayara koydu ve "Play" tuşunu tıklayarak konuşmasını sürdürdü: Babam porno filmlere bayılır ama oyuncular tanıdık olunca ne diyeceğini bilemem, dedi ve koltuğa oturdu. Şukufe hanfendi oyuncuların kendisi ve Tarık olduğunu görünce: -Şıllık, orospu, fahişe, maymun iştahlı haspa, doyumsuz zilli! diyerek kızar gibi yaptı. -Anneciğim benim, çok anlayışlısın, çok teşekkür ederim, dedi ve ana-kız böylece anlaştılar.

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


49

Bunlar ana- kız… Uzlaşırlar daa, uzlaşmazlar daa… Bu bizi ilgilendirmez. Biz Hulki Bey ve şirketine dönelim. Hande ile Kemal evlendikten sonra Hulki Bey de Kenan Bey ile ortak oldu. Hulki Bey'in şirketlerine önemli ölçüde kaynak transferleri yapıldı ve şu an durumu neredeyse "makul" seviyeye çıkmış durumda. Şirketin durumu iyi olmasına iyi de, bunun böyle gitmesi Hulki Bey açısından hiç iyi değil, çünkü kar oranı "fifti fifti" değilse de, önemli bir kısmı Kenan Bey'e gittiği için onu sepetlemeni yollarını düşünmeye başlamıştı. Atalarımız, "Evlat ebeveyne benzer" anlamında "Armut, dibine düşer!" buyurmuşlar. Hulki Bey, Kenan Bey'i sepetlemeyi düşünür de, hiç Hande kızımız Kemal'i sepetlemeyi düşünmez mi? Hande, hizmetçileri Hatice'yi odasına çağırdı (Belirtmekte kamuoyu açısından yararı var: Hatice 22 yaşında, 1.65 boyunda ve 57 kilo 100 gram ağırlığında ve tahminen 89-59-89 ölçülerinde çok güzel bir kızdır.): -Hatice'ciğim! -Buyrun Küçük Hanım. -Hatice'ciğim, çalışarak bir yılda kazandığın parayı bir defada ve yarım saatte, hadi bilemedin bir saatte kazanmak ister misin? -Elbette isterim, kim istemez ki? İyi de, ne yapacağım? Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


50

-Anlatayım. Kemal ile aramızın bozuk olduğunu, onu başımdan defetmek istediğimi, bir gün arayla beni ikna etmek için bize geldiğini biliyorsun, değil mi? -Evet, zaten bunu herkes biliyor. -Dinle şimdi. Dün gelmediğine göre, bugün mutlaka gelecektir. O geldiği zaman ben rahatsız olduğumu söyleyerek odama çekileceğim. Sen ise altına iç çamaşır giymeden ve en kısacık eteğinle içki servisi yapacak ve onunla ilgileneceksin. Sonrası… Artık ne yapacağını biliyorsun. Ben de sizleri filme alacağım. Böylece ben ondan kurtulurken, sen de paranı alacaksın. Hepsi bu. -Ama… Nasıl olur yani!? -Nasıl olacak kızım, iyi ve zevkli olacak. Hem Kemal yatakta fena değildir. -Tamam kız, anlaştık ama paranın yarısını şimdi, diğer yarısını da iş tesliminde alırım, tamam mı? Plan, tıkır tıkır yürüdü. Kemal geldi, Hande hasta olduğunu söyleyerek odasına çekildi ve Kemal ile ilgilenmek Hatice'ye kaldı. O da, hakkını yememek lazım, çok iyi ilgilendi. İlgi yoğunlaşınca beklenen olay oracıkta başladı ve Hande de kırk yıllık kameraman gibi bu "belgesel"i kaydetti. Çekim biter bitmez, tam Hatice odadan çıkacakken Hande odaya girdi. Tabi ki Kemal mos mor! Hande, babasının evinde kendisini bir başkasıyla aldatan biriyle evli kalmasının etik açıdan mümkün Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


51

olmadığını, mazbut ve mutaassıp aile yapılarının buna izin vermeyeceğini, hele hele kendisini bir "hizmetçi parçası" ile aldatmasının sosyal kariyerini fena halde sarstığını ve bunun telafisi için elmas bir gerdanlığın yeterli olacağını, ayrıca boşanmaları konusunda kendisine yardım etmesi gerektiğini, aksi taktirde gelişecek olaylardan sorumlu tutulamayacağını tüm nezaket, diplomatik ve sosyetik kurallara uyarak belirtti. Kemal, çaresiz kabul etti. Birlikte boşanma davası açtılar ve "şiddetli geçimsizlik" gerekçesiyle ilk oturumda boşandılar. Bu durum, Hulki Ördek Bey için iyi bir fırsat oldu. Filmin baş tarafını Kenan Bey'e izletti: -Devamını da izlemek ister misiniz? Kenan Bey, oturduğu koltuğa yığılıp kalmıştı. Ne film, ne oyuncular ne de başka bir şey umurundaydı. O, para peşindeydi. Bunun neye patlayacağını çok iyi anlamıştı. Tabi canım, ne de olsa Kenan Bey de eski kulağı kesiklerdendi; bu yöntem iş dünyasında farklı nüanslarla da olsa, en çok kullanılan yöntemlerin başlarında gelmekteydi. Ortaklık, hemen orada ve tamamen Hulki Bey'in çıkarlarına denk düşecek şekilde iptal edildi. Şimdi bazılarınızın:

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


52

-Yahu, biz ekonomi konusunda bir öykü okuyacağımızı sanıyorduk ama olaylar hep çok özel yerlerde ve çok özel durumlarda gelişti. Yani öyle ki, Yeşilçam'ın bir kısım "klasiklerine" rahmet okuttu, diyerek dudak bükeceğinizi biliyorum. Hiç öyle dudak-mudak bükmeyin kardeşim. Hulki Ördek Beyler ekonomik işlerini bu ve benzeri yöntemlerle düzenliyorlarsa, ben ne yapayım? Ben, onların yaşadıklarını sizlere aktaran bir aracıyım ve, "Elçiye zeval olmaz!" atasözünü sizlere hatırlatırım. Bazılarınızın ise: -Bekar olduğum için Şule isminde bir karım olmadığı gibi ismim de Tarık değil, ama acaba Hulki Ördek Bey'e şoför lazım mı? diye soracaksınız. Cevaplandırayım: Ülkemizdeki işadamları namuslu ve dürüst kişilerdir. Tüm işlerini yasalara ve toplumun etik kurallarına göre gerçekleştirirler. Okuduğunuz, tamamen uydurma bir öyküdür ve dolayısıyla uzaktan-yakından hiçbir gerçekliği yoktur. Ayrıca günlük alış-verişi Hatice değil, Bahçıvan Rüstem efendi yapmaktadır ve Hande çocuğu ile ilgilendiği için okulu filan da bıraktı. Bazılarınızın ise:

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


53

-Tamamen yoz, emekçi sınıflara bir şey vermeyen burjuva edebiyatının bir prototipi, diyeceğinizi biliyorum. Cevabıma gelince: Engels'in, "Cinsel aşk, proleter sınıf içinde gerçek aşk olabilir", ve Mao'nun, "Oysa sınıflı bir toplumda ancak sınıfsal bir sevgi olabilir" sözlerini hatırlatmak isterim. Yukarıdaki, ama özellikle sonuncu soruyu soranlara bir soru da benden: Siz, günümüzdeki evliliklerin neyin üzerine kurulduğunu sanıyorsunuz?

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


54

Gül Gülebilirsen

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


55

Ekip otosuna bindirdiklerinde, bakın; samimi söylüyorum, hiç korkmadım. Çünkü ekip otosuyla aynı fabrikanın ürettiği aynı marka minibüse çok bindim. Yani bu marka minibüslere binme konusunda çok deneyimim var. Betim benzim maçmış ve bir kireç gibi olmuşsa da bu, korkudan değil de, havanın çok sıcak olmasından olabilir. Minibüsü kullanan yanındakine: -Demek buymuş ha? diye sordu. -Yaaa! demekle yetinde diğeri. Dediğim gibi, ekip otosuna binmenin korkulacak hiçbir yanı yoktur. çünkü, "Yaaa!" diyen, evde arama Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


56

yaparlarken eşyaları ortalığa saçıp dağıttıktan sonra (ki, yardımcı olmak için ne aradıklarını sormuştum ama söylememişti), bir şahitlik için ifademe başvuracaklarını söylemişti. Ama ilginç bir şey yaa… Düşünüyorum da, şahitlik yapabileceğim hiçbir olayı anımsamıyorum. Ben evden işe, işten eve gidip gelen biriyim. Ne maça giderim, ne birahaneye… hatta kahveye bile gitmem. Hani gitmiş olsam, kavga filan olsa, belki şahit yazarlar ama, öyle bir şey de yok! Yalnız, üç-dört ay kadar önce belediye otobüsündeyken şöyle, bir an için bir trafik kazası görmüştüm. Ölü veya yaralı olup olmadığını bilmiyorum. Gerçi otobüsteki yolcular söylemese onu da görmeyecektim. Çarpışan arabaların markaları ve plakaları neydi, renkleri nasıldı falan, farkında bile değilim. Şimdi ben, acaba bu olayın mı şahidi olduğumu sorsam, mantık sınırlarını parçalamaz mıyım? Hem zaten ilgili kişiler orada olduğu gibi, ilgisiz, meraklı kişiler de oradaydı ve ben otobüsün içindeydim. Onlarca insan arasından beni neden ve nasıl seçsinler ki?! Tamam; hadi seçtiler diyelim, peki kimliğimi nasıl tespit ettiler? Yok canıımmm, o olayla ilgili değildir. İmkansız ya, riyelim ki o olayla ilgili. İyi de, evde ne aramışlardı? Eğer şahit isem şahitliğime ilişkin bilgiler halının altında, çamaşır makinasının içinde veya buzdolabının sebzeliğinde değildir ki! Kafamın içindedir! Durum böyleyken acaba evimi niye depremden sonraki hale hale getirdiler? Ayrıca da çok ayıp yani… Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


57

Neyse… Yarım saat, bilemedin bir saat sonra evimi toplarım. Ne yapayım? Ekip otosu karakolun önünde durdu, yanımda duran polis kapıyı açarak indi: -Buyrun, lütfen dikkat edin, kafanızı çarpmayın, dedi. Şu nezaketi, şu çağdaşlığı görüyor musunuz. Bir de kimi çevreler polislerimizin eğitimsizliğinden yakınırlar. Evi de dağıtmasalardı… Ama herşey zamanla olur, onu da öğrenirler veya kimbilir, belki bunlar yeni polis oldular da, bilmiyorlardır. -Teşekkür ederim beyefendi, diyerek araçtan indim. Polislerden biri, sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi gayet samimi bir şekilde koluma girdi ve ikinci kata çıktık. Biz tam komiserin bürosuna gireceğimiz sırada kapı açıldı; bizi karşılayan komiser kırk-kırk beş yaşlarında, güler yüzlü, babacan tavırlı biriydi: -Aaa, geldiniz demek! Hoş geldiniz, buydun, içeri girin lütfen. Karakola "hoş" gelmenin insanlık tarihinde bir kaydı olup olmadığını bilmiyorum; çünkü karakola üç şekilde gelinir ve üçü de "hoş" değildir: Birincisi biri sizi şikayet eder, ikincisi siz birini şikalet edersiniz Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


58

ve üçüncüsü de benim gibi rastgele götürülürsünüz. Örneğin, bir yerden düşüp kolunuzu-bacağınızı kırmışsınızdır, ya da ne bileyim işte, yaralanmışsınızdır ve neredeyse kan kaybından gitmek üzeresiniz de doktorlar sizi: -Ooo! Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Ne iyi ettiniz de geldiniz. Aşk olsun, hani kolunuz bacağınız da kopmasa görüşemeyeceğiz, diyorlar. Ama burada durum o kadar kötü değil ve komiser nezaket gereği "Hoş geldiniz!" diyor, yani tamamen iyi niyetle… tabi ki ben de aynı nezaketle karşılık verdim: -Hoş buldum efendim, teşekkür ederim. İçeri girdik. Komiser makamına geçerken önündeki yumuşacık koltuğu gösterdi: -Buyrun, buyrun lütfen, rica ederim oturun ve rahatınıza bakın. Aslında ben sıkılgan bir insanımdır ve öyle lüks, yumuşacık koltuklara oturmak gibi bir alışkanlığım da yoktur. Kapının hemen yanında duran sandalyeyi göstererek: -Ben şöyle ilişiversem, dedim. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


59

-A-aa! Hiç yakışık alır mı? Lütfen beyefendi, rica ederim. Eh artık, bunun üzerine: -Yok, illa ki buraya oturacağım, diyebilir miyim? O yumuşacık koltuğa oturdum ama, şöyle, uç kısmına… -Nasılsınız, yi misiniz? diyeiye sordu komiser. -Teşekkür ederim efendim, sağlığınıza duacıyım. -Beyefendi, ne arzu ederdiniz? Çay, kahve, neskafe veya soğuk bir şey… Buyrun şimdi! Hadi bakalım! Gelin de bu nezaket abidesi güzel insanın ikramını reddedin bakalım. -Çay lütfen, zahmet olmayacaksa… -Rica ederim beyefendi ne zahmeti! Çayınızı nasıl arzu edersiniz? Açık, demli, bardakta veya fincanda? Birisi karakola gittiğini ve kendisine böyle davranıldığını söyleseydi, niye yalan söyleyeyim, Vallahi de inanmazdım, Billahi de… Hayır, olmayacağından değil, nezaketin bu kadarını abarttığını düşünürdüm. Oysa komiser nezaketinin yanı sıra şirin mi şirin, insan tatlısı bir adam. Bazı filmlerde çocukların sevgili "Tonton Dede"leri var ya, işte öyle bir şey. Bu komiser, örneğin rahmetli Hulusi Kentmen gibi biri. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


60

-Farketmez efendim, ama demli ve bardakta olursa… Komiser görevliye çaylarımızı söyledi, görevli getirdi, şekerleri bardağın içine koyup eritmeye başladım. Komiser çayından höpürtülü bir yudum aldıktan sonra bardağımı elime aldım, tam ağzıma götürüyordum ki "İİAAAHHHHHHHHH!" diye korkunç bir çığlık patladı. Tabi doğal bir refleks, korkmadım ama… daa, acayip irkildim. Çayın bir miktarı bacağıma döküldüğü için azıcık yandım. Meret ne de sıcakmış! O anda çayın şekerli olmasından dolayı pantolonumda leke bırakacağını düşünmem yakışık almayacağı için, düşünmedim. Çığlık öylesine yakından geldi ki, hani duysaydınız komiserin masasının altında insan boğazlıyorlar sanırdınız. Komiser ise masasının üstüne açtığı günlük bir gazetenin bulmacasını çözmekle meşguldü: -Bir güneş tanrısı, dedikten sonra yine kendisi yanıtladı ve boş karelere yazdı: RA. Allah Allaahhh ve ayrıca da Süphanallaaaahhh! Yani şimdi bu komiser, bu çığlığı duymadı mı? Yaa ama nasıl olur? Hem de ben yerimden bir metre havaya sıçramışken ve bacağım bile yanmışken! Komiserin yüz ifadesine bakıyorum, en küçük bir değişiklik bile yoktur. çığlığı hiç duymamış gibi… hayal görmek gibi ses de duyulabilir mi, bilmiyorum. Yani bulunduğum ortamdan rahatsız olmadığımı söylersem kesinlikle yalan söylemiş olurum. Tabi, insan rahatOnur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


61

sız olunca, doğal olarak huzuru da kaçıyor. Önlem olarak bardağı sehpanın üstüne koydum. Gerçi bu çığlık konusunda belki yanılmış olabilirim ama, eğer yanılmamışsam ve aniden bir çığlık daha patlarsa, çayın tamamını üstüme döküp de oramı, buramı ve diğer taraflarımı yakmayayım diye… Komiser: -Siz de bulmaca doldurur musunuz? Tabi, komiser bu soruyu ifademi almak için sormuyor. -Ara-sıra doldururum efendim, dedim ve hazır konuşmaya başlamışken devam ettirdim. Efendim, benim ifad… diyebildim. Anladınız değil mi? Ben: -Efendim, benim ifademe başvurulacakmış, onu versem de, gitsem, diyecektim ki, diyemedim! -O iş kolay canım, arkadaşlar hallederler, dedi. Çayım on dakikadır masanın üstünde duruyor ve ben daha bir yudum bile almadım. Soğumuş, artık buz gibi olmuştur. Şimdi öyle bir durum ki, içmesem ayıp olacak; komiser, watandaşın ikram edilen çaya tenezül etmediğini düşünecek ve belki de vatandaş Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


62

ile polis arasına soğukluk girecek. İçsem, çay soğudu ve ben soğuk çaydan nefret ederim, hem de tam içeceğim sırada ansızın bir çığlık patlarsa üstüme dökeceğimden korkuyorum. Komiser: -Ee, daha nasılsınız? diye sordu. -Sağolun efendim, sayenizde iyiyim, gülümsemek için tüm gücümü toplamıştım. Demesine dedim ama, komiser bir üstündeki çaya, bir bana bakıyor. Hani:

derken sehpanın

-Ne o? İkram ettiğimiz çayı beğenmedin mi? dercesine bir bakış bu. İş beğenmeye kalırsa, beğenmesine beğendim; yaprak çay kullanmışlar ve Allah için, çok da iyi demlemişler. Nefis bir tadı olduğu kesin ama mesele o değil ki! Çaresiz, bir dikişte bitirmek için bardağa doğru ani bir atak yaptım ama yok; hayır, böyle bir şey olamaz! Ya ben dünyanın en şanssız adamıyım, ya da komiser zamanlama konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahip. Çünkü çay bardağını dudağıma değdirip yaşamımda tadına varamadan içmeye çalıştığım ilk çayın ilk yudumunu ağzıma aldığım anda, birincisinden daha şiddetli bir çığlık karakolu inletti. Ağzımdaki yudum, olduğu gibi genzime kaçtı, acı Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


63

acı öksürdüm ve çay burnumdan gelince komiser babacan başını kaldırdı: -Helal, helal, dedi. O kadar rahat görünüyordu ki, olamaz yani, gerçekten olamaz. Yani bu çığlığı duymamış olması imkansız, anlaşılır gibi değil ve ben ikinci kez hayal görürcesine ses duymuş olamam. Bunun ne çığlığı olduğunu soran gözlerle komisere bakıyorum ama adam gözlerini bulmacadan kaldırmıyor ki! -Öhhö öhhöö, diye yalandan öksürdüm. Komiser bunun gerçek bir öksürme değil, bir dikkat çekme öksürüğü olduğunu hemen anladı ve bana baktı. Ne soracağıma ilişkin iki olasılık yürütmüş olmalı: İlki ifademi anımsatmak, ikincisi de çığlık ama ne olursa olsunhiçbirine fırsat vermedi: -Eee, daha daha nasılsınız?, diye sordu. Olasıdır ki, bir kez daha konuşmaya kalksam bu kez de üç defa "daha, daha, daha" dedikten sonra "Nasılsınız?" diye soracak, çünkü her konuşma girişimim için bir "daha" ekliyor. Sırf beni konuşturmamak için… -Sağolun efendim, diyerek durumu idare ettim.

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


64

Şimdi aniden ve hızlı bir şekilde onun "Daha, daha, daha nasılsınız?" sorusuna fırsat vermeden, "Benim ifademe başvurulacakmış, alsalar da gitsem", desem: -O iş kolay canıım, arkadaşlar halleder, diyeceğini bildiğim için demedim. Demeyeceğim de! Canları ne zaman isterse ifademi o zaman alsınlar. Çığlıklar beynimde sonsuz bir eko gibi uçuşuyor. Bu çığlıkları insan ancak işkence altındayken çıkarır ve buna göre burada işkence yapılıyor demektir. Ama bu nazik, bu babacan insan böyle bir insanlık suçuna nasıl izin veriyor, anlamanın olasılığı yoktur. Olmadığı gibi, böyle bir şey yapanı da sürüm sürüm süründürmeleri gerekir. Böyle bir insan, işkencenin insanlık suçu olduğunu bilmez mi? Bal gibi de bilir. Bir çığlık daha patladı. Yok, bu kez korkmadım ve korkmadığım gibi irkilip sıçramadım da. Komiser, bulmacayı bir miktar çözmüş ve bırakmış, sonra da okumaya başlamıştı. Sayfayı çevirirken çığlığı yine duymadı. O zaman bu komiserin çığlık duymama gibi bir "özelliği", hatta özelliğinden de öte yeteneği olduğuna karar verdim. Burada daha ne kadar bekleyeceğimi bilmiyorum ama anlaşılan o ki, öğleden önce işe gidemeyecektim. Bari öğleden sonra gidebilseydim. "Küüt!" diye: -Şu ifademi alsalar da gitsem artık, dedim. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


65

-O iş kolay canıım, arkadaşlar halleder, dedi gazeteden gözlerini ayırmayarak, hem de çok sakin bir şekilde! Başka bir şey söyleseydi zaten şaşardım. Nedendir bilmiyorum ama içimde sanki oyalanıyormuşum gibi bir duygu var. Az sonra sivil giysili biri içeri girdi. Komiser: -Tamam mı? -Tamam efendim, hazırladık. -İlgilenin, diyerek odasından çıktı. Kolumdan tutularak bir odaya götürüldüm. Bu penceresiz odanın köşesinde bir masa, masanın üstünde bir takım bez parçaları, yaklaşık birer metre uzunluğunda beş-altı parça naylon çamaşır ipi, ne olduğunu ve dolayısıyla ne işe yaradığını anlayamadığım eski tip kollu hesap makinasına benzeyen ama daha çok eski tip telefonları çağrıştıran ve birkaç kablosu sarkık bir araç vardı. Diğer köşede ise şöyle kazma saplarına benzer ve genellikle "sopa" adı verilen altı-yedi tane ağaç parçası, tavanda ise duvara yakın bir yerde kasap çengeline benzeyen iki çengel ve hemen altında da bir otomobil tekeri vardı. İlginçtir, ifademi almak için en gerekli olan aletler; bilgisayar veya daktilo, kalem ve kağıt, oturmamız için sandalye falan yoktu! Beni odaya getiren: Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


66

-Arkanı dön, dedi. -Neden?! -Gözlerini bağlayacağım. Şimdi gözlerimin bağlanasıyla ifademin alınması arasında ne gibi bir ilişki olduğunu doğrusu anlayamadım. Örneğin gözlerimi değil de, ağzımı bağlasalardı konuşamaz, dolayısıyla da ifade veremezdim. Yani bir ilişki var! Yine de sordum: -Gözlerimi neden bağlıyorsunuz? -Usül böyle. Haaa… Tabi o zaman başka. Arkamı döndüm ve gözlerim bağlandı. Bağlandı da, bu göz bağlama, işin doğrusu bana yine de garip geldi. Çocukken körebe oynardık ya, onun gibi bir şey… İfademi alacak polis belki de çocukluğunu doğru dürüst yaşayamamış biri; bilinç altında iz bırakan bu eksikliğini belki de böyle giderdiğini düşünerek hoş gördüm. Belki böyle bir usül de yok; ifademi alacak polis muhtemelen utangaç biri, yüzünü göstermek istemiyor da, mahsus öyle söyledi. Neyse… Gözlerimi bağlayan polis odadan çıktı (görmedim ama, ayak seslerinden anladım), az sonra birkaç kişi içeri girdi ve girer girmez de kaba, hırçın bir ses: -Haydi beyler! diye kükredi. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


67

Kükrer kükremez de biraz önce gördüğüm ilk beşinin "sopa" adı verilen, onu takip eden ikisinin biri sağ biri sol olmak üzere yumruk; üçünün tekme biçiminde ve penaltı noktasındaki topa vururcasına mideme, sırtıma, kafama, burnuma, bacaklarıma ve söylemeyi kendime yediremediğim "kutsal" yerlerimi rihter ölçeğine göre en az 9,8 büyüklüğünde darbeler aldım. Tabi alt yapı sağlam olmadığı için çok kısa sürede vücudum yığıldı ve ben de vücudumun enkazı altında kaldım. Daha sonraki darbeleri saymak ne mümkün! Aldığım darbelerin sonucu olarak canım müthiş yanıyor ve nefes almakta bir hayli zorluk çektiğim için konuşamıyor, konuşamayınca durmalarını söyleyemiyor, söyleyemeyince de işkence görmeye devam ediyordum. Şu kısır döngünün kısırlığını görüyor musunuz? Ayrıca sopa yemekle ifade vermek arasında hiç bağlantı yoktu ki! Hayır, soru sorsalar söyleyeceğim de, sormuyorlar, dövüyorlar. İğrenç küfürler de cabası! İnsan, en olumsuz koşullarda en olanaksızı başarıyor, hem de en "mucize"sinden! Ne yaptım, biliyor musunuz? Sopa, yumruk ve tekme sağanağı altında ellerimi şemsiye gibi düşünerek kafamı şiddet sağanağından korumaya çalışırken açıkta kalan kıçımdan yediğim küfür dolularını da bir tarafa, iterek ve inim inim inleyerek, fakat bir işe de yarayacağından bir hayli kuşkulu olarak bağırmayı başarabildim: -Duruunnn, yapmayıınnnn! Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


68

Bu mucize, bir başka mucizeye yol açtı. Belki inanmayacaksınız ama, durdular! Biri: -Konuşacak mısın lan hırbo? -Eh yani, izniniz olursa, diye sertçe cevapladım. Tabi ki kızmıştım, yoksa daha nazik bir şekilde konuşabilirdim. Yine biri, diğerine: -Ben sana bu zirzopu on dakikada çözerim dememiş miydim? diyerek böbürlendi. Neyi çözdüğünü sakın sormayın, çünkü ben de anlamadım. -Kim lan senin sorumlun olan puşt? -Sorumlum mu? Sorumlum Cafer Zurna, ama "puşt" değil. -Yapma yaa! Öyleyse lezbiyen lan! Dedikten sonra kahkahayı bastılar. Kim lan bu Zurna mıdır kaval midir artık ne boksa? -Kayınpederim. -Bu ne lan böyle, siz ailece mi örgütsünüz? -Evet, bir bakıma öyle; çünkü, aile şirketi de olsa bir bakıma örgüttür. Öteki söze girdi: -Bana bak lan dangoz efendi, kafa mı yapıyon lan bizinen ööle şirket-mirket, haa?

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


69

Anlamadım değil. Burada kullanılan "dangoz" sözcüğü aptal, dangalak anlamında ve tabi ki beni aşağılamak için kullanıyor. Bu kaçıncı hataları, baksanıza: "Kafa mı yapıyon?", "bizinen", "ööle"… Bir kere "yapıyon" değil, "yapıyorsun"; "bizinen" değil, "bizimle"; "ööle" değil, "öyle" demesi gerekir ama neredeee! -Rica ederim beyefendi, ne kafa yapması. Kayınpederim şirketin Yönetim Kurulu Başkanı'dır, dolayısıyla sadece benim değil, şirketteki tüm personelin sorumlusudur. İlk konuşan, anlaşılan o ki biraz sabırsız: -Lan, Allah Allaahhh! Bana bak aslanım, bizim bir yığın işimiz gücümüz var, bizi oyalamaya çalışma. Biz herşeyi biliyoruz ama, bir de senden duymak istiyoruz. Örgütün diğer elemanlarını söyle, kurtul. Bak, benden söylemesi. Eğer söylemezsen yıllarca cezaevlerinde sürünür de bir gün Hayat Kurtarma Operasyonuna denk gelirsin. 19-22 Aralık 200 tarihinde tüm cezaevlerinde eşzamanlı bir operasyon ile yüzlerce tutsağı hem de uykularındayken yaptıkları bir operasyonla "kurtarmış"(!) ve dönemin Bakan'ı ve hem de "Hukuk Profesörü" olan Hikmet Sami Türk, yapılan bu operasyonu "Şefkat Operasyonu" olarak adlandırmıştı. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


70

Konuşma özürlü de aynı sözü tekrarladı: -La oolum bak, biz herşeyi biliyoz söyle kurtul. Hoppalaa! Madem herşeyi biliyorlar, o halde niye soruyorlar? Yok eğer bilmiyorlarsaniye bildiklerini söylüyorlar? Bu saçmalığa bebekler bile inanmaz ve ben Billahi bir şey anlamış değilim ama, bu durumda illa ki bir örgütten söz etmem gerektiğini çok iyi anladım: -AAÖİOABD üyesiyim, dedim. -Açık konuşsana lan ibnoş; ne o ööle AİÖOA felan… Bunlar hem kaba, hem terbiyesiz ve hem de Türkçe öz��rlüler ve sorusu da yanlış: "Açık konuşsana" değil, "Açılımını söyle(r misiniz)" demeliydi ama önemsemedim ve yanıtladım: -Ahmet ve Ayşe Ören İlköğretim Okulu Aile Birliği Derneği. Hayır, bu cümleyi tamamlayamadım ve kolayca tahmin edebileceğiniz gibi darp yoluyla falakaya yatırılarak susturuldum, daha doğrusu susturulmadım da, "Ahmet ve Ayşe Öreni" ile başlayan tümceme "İlköğretim" ile devam edecektim ki, "İlköğretim", "İLKÖĞĞĞAAAHHHH!" şeklindeki çığlığa dönüşOnur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


71

tü. Falakaya yatırmışlardı ve sopanın biri inip diğeri kalkarken, tekmeler de hazır hale getiriliyordu. Bunca hengame arasında beni bir düşünce almıştı. Örneğin, elbiselerimin tamamını yırtarcasına, zorla çıkarttıktan sonra en "kutsal" yerlerime darbeler vurmaktan ve hemen bitişiğindeki yumurtaları burmaktan garip bir zevk alan bu polislerin annesi vergi veriyor da bazı zamanlar "vergi rekortmeni" olduğu için devlet tarafından ödüllendirildiği oluyor muydu? Oramı-buramı burmaktan zaman ayırarak bir fedakarlık(!) örneği gösterip ciğerlerime de darbeler indirerek nefes almamda antagonist çelişkiler yaratan devletin bu güzide evlatları, adına "Vatanh hizmeti" denilen askerliklerini "Zürafa Sokak"ta mı yapmışlardı, vb… Adam işi gücü bırakmış, kullandığı her sözcük için sopayla ya da tekmeyle ama bazen de ikisiyle birlikte vurmaya başlamıştı: -Allah-bilir-sen-uluslar-arası-çalışma-örgütü-İLO'ya da- üyesindir! Bu hesaba göre polis, kullandığı bu cümle için bana tam dokuz darbe vurmuş oluyor. Allah'tan heceleyerek, sonra da hızını alamayarak harf başına darbe vurmadı! Hayır, İLO'ya değil ama ÇİKKD'ne üye olduğumu söylesemaçılımını soracaklar. En iyisi açılımını söyleyeyim: Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


72

-İLO'nun üyesi değilim ama Çukurtepe İlçesi Kurugöl köyü Kalkındırma Derneği'nin üyesiyim. Doğru söymememe rağmen, işkenceden zevk alan tanrılarına ibadetin en önemli farzlarından biri olan işkenceye devam ettiler, ben de çığlık atmaya… Düşünüyorum da, ben doğruyu söylediğim halde işkencedeyim; ya yalan söyleyenler veya bu güruhun "terörist" dediklerinden olsaydım! Vay, vay, vay ki vay! İşin kötü yanı bir vatandaş ifade vermek için gelmişse, komiserin odasında çay içmeye çalışıyorsa, ben çığlık attığım zaman o da elindeki çayı bacağına döküyordur. Kesinlikle böyledir, eminim! Vay, vay, vaayyy! Solcu gazetelerin yazdıkları demek ki doğruymuş! Oysa o tip gazetelerin sadece devleti yıpratmak için yazdıklarını düşünürdüm çünkü ben işkencenin Ortaçağ'da kaldığını sanıyordum. Bir de utanıp, sıkılmadan "Çağdaş hukuk devleti" olduklarını söylüyorlar! Ya o babacan komiser? Nasıl oluyor da işkenceye göz yumuyor? Bunlara insanlara işkence yapmaları için kim emir veriyor? Vali mi, Genel Kurmay Başkanı mı, İçişleri Bakanı mı, Başbakan mı, Cumhurbaşkanı mı, kim? Eğer başbakan ise, seçim döneminde miting alanlarında veya televizyonlarda konuşmalar yaparken: -Sevgili vatandaşlarım, iktidara geldiğimiz zaman sizlere çeşit çeşit işkence yaptıracağız. Hatta isteye Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


73

Amerika'dan, Avrupa'dan uzman işkenceciler getirteceğiz, diye niye söylemiyorlar? Hem bir şey daha var: Vatandaş onları kendilerine işkence yapmaları ve soyup-soğana çevirmeleri için oy vermiyor ki! Bilmiyorum ama, aklım yine o solcu gazetelere takıldı. Yıllardır işkencelerden, zamlardan (ki onu bahsetmelerine bile gerek yok, biliyorum), emperyalizmden ve faşizmden bahsedip duruyorlar. Zamları, dediğim gibi zaten biliyordum; işkence iddiaları da doğru çıktı. Şimdi ister misiniz ülkemizin emperyalizmin kölesi olduğu ve peşkeş çekildiği; uyuşturucu, kadın, silah ve diğer ahlaksızca ticaretlerin yapılması, çeşitli biçim ve gerekçelerle insanların öldürülmesi ve daha birçok işleri devleti yönetenler tarafından yapıldığı iddiaları da doğru çıksın! Ve ister misiniz, ben de devrimci olayım! Birden ne olduysa işkenceyi durdurdular. Bir hücreye kapattılar ve gözlerimi orada açtıktan sonra, adının "mazgal" olduğunu öğrendiğim ve böylece hapishane kültürümü geliştirdiğim küçücük pencereden gözbağımı uzatıp, verdim. Gözlerimi neden bağladıklarını sorduğum zaman onlar "usül" olduğunu söylemişti. Tabi… "Usül"! Kurbanları tarafından tanınmamak için başvurulan bir "usül"! Eh, haklılar… Örneğin akşam evlerine Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


74

gittikleri zaman küçük çocuğu ve eşiyle birlikte herhalde şöyle sohbet etmiyorlardır: -Babacığım, işten mi geldin? Babası, çok "babacan" bir babadır: -Evet yavrum, işten geldim. -Babacığım çok yorulmuşa benziyorsun. -Sorma evladım, çok çalıştığım için çok yoruldum. -Baba? -Efendim oğlum? -Sen ne iş yapıyorsun? -İşkence yapıyorum oğlum, ben uzman bir işkenceciyim. Amerika'da eğitim gördüm. Büyüdüğün zaman sen de işkence yapacaksın, hatta benden de iyi işkenceci olmanı istiyorum, der ve uzun uzun işkencenin faydalarını anlatır! Ben, böyle sohbet etmediklerini söylerken acaba kendimi mi avutuyorum? Mesleğinin işkencecilik olduğunu meslektaşlarının dışında, örneğin ailesine, arkadaşlarına filan acaba söyleyebilirler mi? bana göre söylerler! Kendimi avutmuyorum ve bire bin bahse girerim ki söylüyorlar. Çünkü işkence gibi aşağılık, bir insanlık suçunu kendisine meslek edinenlerde utanma, arlanma gibi insani erdemler olamayacağı için, pekala da söylerler. Söyleyemeyenlerin ya da söylemeyenlerin tek gerekçesi olabilir: Kendi can güvenliği! Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


75

İşkencede zaman kavramı geçerliliğini yitirdiği için, ne kadar zamandır burada olduğumu bilmiyorum; saatlerce, günlerce, haftalarca…? Tahminen ertesi günü ben yine gözlerim "usül"den bağlanarak işkence odasına götürüldüm. Yine küfürler ve dayaklar derken, bu kez ayıptır söylemesi, önce ayak serçe parmağıma, sonra da "kutsal yerimin" ucuna da bir şey bağladılar… mı, yoksa bana mı öyle geldi? Birden dünyadaki, hatta evrendeki ışığa ilişkin ne varsa hepsi mi karardı, yoksa doğadaki tüm şimşekler benim beynime mi doluştu anlayamadım ama, "övünmek"(!) gibi olmasın da elektrik işkencesi uyguladıklarını hemen anladım! İki sabit kablo yetmemiş olacak ki, üçüncüsü, sahilde yalpalayarak dolaşan bir ayyaş gibi kafamın sağında solunda dolaştırılıyor. Dördüncüsü de sanki onun güvenliğini sağlıyordu! Böylece ülkemizin elektrik sıkıntısı çekmesinin nedenini de çözmekte hiç gecikmedim! Değil ki Bulgaristan'dan elektrik almak, dünyanın tüm termik ve nükleer santrallerini Türkiye'ye doldursak ne yazar! İşkence tekrar başladığında onların deyimiyle "ifade verme", bana göre ise "ifade verememe" de başlamış oldu. Biraz sonre ne olduysa artık, ismimi sormak gelmiş olmalı ki: Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


76

-Senin adın ne lan? Yook, hayır; bunlar sadece bir kısım vergi rekortmenlerinin çocukları olamazlar. Daha başka bir şey… dee, acaba ne?! Yoksa öktü kalpli uzaylılar dünyayı ele mi geçirdi? -Ali Taşkın, dedim. Bir an bir sessizlik oldu. İşkencede deneyim kazandığım için, artık varsayım bile öne sürebilmekteyim. Galiba şaşkınlıktan birbirlerinin yüzüne bakıyorlardır. Birisi: -Bak ulan orospu çocuğuna! İsmini bile doğru söylemiyor, demesiyle birlikte tekrar ibadetlerine başladılar. Askerdeyken çavuşun attığı birkaç tokat ile yüzbaşının vurduğu sekiz-on tekmeyi saymazsak bu yaşıma kadar hiçkimseyi dövmediğim gibi, kimseden sopa da yememiştim. Çok uysal bir insan olarak şiddeti asla benimsemedim ama yaşamın bu rezil alanlarında insan nelere alışmıyor ki? Örneğin şu anda işkence seansında öncekine oranla daha az acı hissediyor ve istediğim anda konuşabiliyordum. Bunu fark eder etmez: -Yahu durun! Allah Kur'an çarpsın ki ismim Ali Taşkın. İsmimi koyan da Safinaz teyze ve hala yaşıyor, inanmazsanız gidin sorun, dedim. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


77

-Doğru mu söylüyorsun lan yavşak? -İki gözüm önüme aksın ki doğru söylüyorum. -Lan bana bak, eğer doğru söylemiyorsan iki gözünü gerçekten önüne akıtırım, bilmiş ol, diye kükredi. -Tamam beyefendi akıtın, ama önce bir sorun. -Peki öyleyse veli Şaşkın kim? -Bu isim altında ve bu ülke topraklarında böyle bir insanın yaşıyor olması mümkün ama ben "Veli Şaşkın" isimli bir beyefendiyi tanımadığım için taktir edersiniz ki, nerede yaşadığını bilemem. Gözlerim bağlı olduğu halde yüzlerinin ne şekil aldığını bilemiyordum ama, bir çuval dolusu limon yemiş gibi olduklarını tahmin etmek ihç de zor değildi. Anlaşılan o ki, "Veli Şaşkın" beyefendinin yerine kurban olarak beni getirmişlerdi. Bu durum benim açımdan bir şanssızlık, işkenceciler arasında da basit bir "mesleki hata"ydı! Tekrar hücreye getirip gözlerimi açmamı istediler. Hücrede ayna olmadığı için şeklimin-şemalimin nasıl olduğunu bilmiyorum. TIP denilen bilimin Ortopedi bölümünün verilerine göre: Burnum ve sağ kolum kırık, kafamda altı yerde ezik, sol gözümün çevresinde çapı tahminen yedi santimetre olan bir morluk, sağ kaşımda yaklaşık iki buçuk santimetrelik bir açılma, iki patlak dudak, iki eksik diş, ve yine ünlü tahmin yeteneğime göre ayaklarımın numarası en az iki, üç numara büyümüştü. Bu durumda benim coğrafi yapım Finlandiya'nın kıyılarına benziyor ki, Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


78

bir de Finlandiya Büyükelçisi gelip üstüme Büyükelçilik binası inşaa etmek isterse, hiç şaşmam! Ben bu tespitler içine usta bir dalgıcın denize dalması gibi dalmışken, bulunduğum hücrenin dışından gelen bazı sesler, yine TIP biliminin kulakburun-boğaz bölümünün verilerine göre ve artık nasıl olmuşsa, kulaklarımın tam kapasite ile çalıştıklarını kanıtladı: -Hayır komiserim, bu Ali Taşkın'mış. Yasadışı örgüt üyesi olduğu iddia edilen Veli Şaşkın bu şahsın üst katında oturuyormuş ve zaten oraya da yeni taşındığı için tanımıyormuş. Zilin Üzerinde "Ali Taşkın" yazısını okuyunca "Veli Şaşkın" ile karıştırmışız. -Peki, diğerini yakalayabildiniz mi? -Hayır komiserim. -İyi bok yediniz! -Şeyy… Biz bu vatandaşı getirdikten sonra bir kamyonla beş işçi gelip hemen evi boşaltmışlar. -Tabi aracın plakasını da alamadınız, değil mi? -Evet komiserim, o bölgede mobese kameraları da olmadığı için alamadık. Biraz sonra hücremin kapısı açıldığında o sevimli, o babacan ama o işkenceye göz yuman "nazik" komiserle karşılaştım. -Oooo! Geçmiş olsun sayın vatandaş. Ne oldu sana böyle, karakolun merdivenlerinden mi düştün? Vah, Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


79

vah vaahh! Çok kötü düşmüşsün yahu, çok üzüldüm; neyse, geçmiş olsun, dedi. -Hayır, merdivenlerden aşağı atıldım. Şu yanınızdaki polisler debana işken… dedim ama komiser beni dinlemiyor ki! -Yaa, yaa… Bu merdivenler de çok dik canım. İnsan bi düşmeyegörsün, paldır küldür taa dibe kadar gidiyor. -Komiser bey, ben tökezlemedim ve yanınızdakiler bana işkence… -Düşmekle kalsalar yine iyi, kafalarını da sağa sola çarpıyorlar. -Ben ne düştüm ne de sağa sola çarptım. Bu polisler bana iş… Resmen konuşturulmuyordum. Birgün benim karakola götürüleceğimi önceden bildiği ve sırf beni konuşturmamak için özel ders mi almıştı, yoksa kendi çöplüğünde olduğu için mi rahat ötüyordu bilmiyorum ama, hem resmen ve hem de fotoğrafen beni konuşturmuyordu. Az önce beni "konuşturmak" için işkence yapanlar, ister misiniz şimdi de konuşturmamak için işkence yapsınlar? Olmaz demeyin abicim ablacım, bu memlekette her şey oluyor. Az öncesine kadar benim üzerimde uyguladıkları eski tip telefondan yapılan işkence aletini soranlara dönemin Emniyet Müdürü Necati Bilican "Bunlar geliştirilmiş dinleme cihazları" dememiş miydi? Aradan onca yıl geçmesine karşın hala kullanılıyor. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


80

-Tabi insan kafasını çarpınca da bazen ne söylediğini hatırlayamayabiliyor. -Ben size işk… -Geçici bir hafıza kaybı. Geçici olduğu için zaten geçer ve çok kısa zaman içinde merdivenlerden düştüğünüzü bal gibi anlarsınız. Neyse.. Geçmiş olsun ve güle güle. Demek "Güle güle" ha?! Evet komiser efendi, son gülen ben olacağım!

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


81

Postmodern Aşk Olayı

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


82

AŞK! "A", "Ş" ve "K" harflerinin gizlice yan yana gelip anlaşarak oluşturdukları tanrısal bir kavram! Sadece üç harften oluşan bu tanrısal olgu, kendini çok çeşitli biçimlerde göstermektedir. Kimi mahlukat paraya aşıktır; televizyona çıkar, sözüm ona o Kayseri veya Adana ağzıyla, "Yatırım yapaağh, gazanaağh, gazanaağh" der. Adamın tüm hücreleri para olduğu için, nikâhını bile "uygun" fiyata "yatırım yapar"! Kimisi koltuğa sevdalıdır; kovarsın, kovarsın ama gitmez; aslında her on yılda bir şapkasını alır gider de, sağduyulu sayın halkımız onu geri getirir ve koltuğa oturtur. Kimisi çağdışı, ilkel Padişahlık'a âşıktır; kerameti kendinden menkul inancını bir "çimento", Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


83

kendisini de "Halife Padişah" olarak görürken aynı inanca sahip kimi vatandaşlarımız da O'nu Allah'a eşdeğer görür ve aşağıdaki gibi dizeler(!) döktürür:

Fatma Durmuş'un "İlahilerle Hakka Çağrı" İsimli Şiir(!) Kitabı Hele hele bazı mahlukatlar var ki, onlar da zulmetmeye aşıklar. Öğrenciler bir olumsuzluğu protesto mu yapıyorlar? Tamam işte; kurdun sürüye dalması gibi dalarak birkaçını "emniyet"e aldıktan sonra basarlar işkenceyi. Memurlar sendika mı istiyorlar? Bu memurların vücutlarında kırılmadık "sendika" bırakmamak için bundan daha güzel fırsat mı olurmuş? Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


84

Aslında aşk, çok derin bir konudur ve benim konum bunlar olmadığı için burayı geçiyor ve insanın insana olan aşkından söz etmek istiyorum. Yasalarda da çok önemli bir yer tutan bu olgu için neler yapılmamıştır ki! Ferhat, sevgilisi Şirin için elinde hiçbir dozer, greyder vb. iş makinesi olmadığı halde aşkı uğruna koskoca dağı delerek tünel açmış. Hem de sadece bir külüng ile! Bu tünel nerededir, içinden karayolu mu yoksa demiryolu mu geçmektedir, kimse bilmez. Hem, Kerem niye dağı deliyor ki? Delmiş olsa bile bunun mantıkla açıklanabilecek bir yeri yok. Eğer Şirin'e giden yolun üstünde bu dağ engelse, niye aşmayı denemek yerine delmeyi tercih etmiş ki? Ne de olsa engel olan dağlar Himalaya'lar Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


85

değil, söylentiye göre Amasya'daki dağlardan biriymiş. Hayır, gidip bölgedeki en yüksek dağ olan 2061 metre yüksekliği olan Akdağ Tepesi bile kontrol ettim, delik-melik görmedim. Kerem, Aslı için kendini yakma eylemi gerçekleştirmiş. Bir şey değil, dua etsin ki o zamanlar "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası" yokmuş. Eğer olsaydı, cesedi bile Silivri'de yargılanır, başta Terörle Mücadele Yasası olmak üzere birçok suçtan yargılanır ve hiç kuşkunuz olmasın Ümraniye E Tipi Cezaevi'nde yer yoksa bile Kandıra imF Tipi Cezaevi'ne tıkılırdı. Daha başka ünlü aşıklar da var: Tahir ile Zühre, Garip ile Şahsenem, Arzu ile Kamber, Hacı ile Bacı gibi… Bir de sınır tanımayan ulusal âşıklarımız da var: Baltacı Mehmet Paşa ile Katerina, Johny ile Burçin, Musa ile Sarah gibi… Haa, bir de Zsa Zsa Gabor yengemiz var. Bir zamanlar bir vatandaşımıza aşık olmuş. Ama benim cahilliğime bakın ki, yabancı olan yengemizin adını biliyorum da, yerli abimizin adını bilmiyorum. Bizde ünlü aşıklar olur da, sanki başka ülkelerin vatandaşları arasında olmaz mı? Onlarda da var: Örneğin Romeo ile Juliet, Mayakovsky ile Lili, Liani ile Papandreau, Mem ile Zin, Hans ile Helga gibi… Aslında Hans ile Helga isminde ünlü bir aşık çift varsa da ben bilmiyorum. Burada uydurdum. Almanya, Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


86

Avusturya veya Lihtenştayn'da birbirlerine aşık Hans ve Helga isimli birileri kesinlikle vardır. Şimdi sırf ünlü olmadıkları için burada anmamak haksızlık olmaz mı? Belki de benim sayemde ünlü olacaklar, değil mi ama! İlk aklıma gelenler, bunlar. Bu "aşk" meselesi garip bir mesele… Örneğin İngiltere Kralı'nı (adı Edward mıydı, neydi!) tacından tahtından ederken, Barbara Cartland'a köşeyi döndürmüştü. Eee, aşk bu, yapar mı, yapar! Barbara Cartland dedim de, aşk insanların sanat dünyasını da derinden etkilemiştir. Baktığımız zaman, dünyadaki sanat ürünlerinin yüzde doksan beşinin aşk üstüne olduğu görmekteyiz. Örneğin Erzurum'lu Emrah aşk için: "Emrah neyleyeyim devlet-i devran Ben mülk-i aşkından neylerim ihsan Bir mim nigah etse o sultan Bana ondan özge inayet var mı" Derken Aşık Sürmeli, hakkında dedikodu çıkaran sevgilisi Gülizar'a: "Pınarın başında testin var imiş Beni öldürmeye kastın var imiş Duydum çiftçilerden dostun var imiş Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


87

Sallanma karşımda lazım değilsen" demiş. Bir örnek de kadın aşıklarımızdan vereyim de, hatun milletinin gönlü hoş olsun. Yapılan büyü sonunda sevdiceği Mahmut'u yaralayan Aşık Mahbup, bakın ne demiş: "Dağlar al giyinmiş deryalar kara Sinem kan bağlamış her yanım kara Ellerim kırılsın ben vurdum yara Dilim tutmaz nasıl diyem yar Mahmut" Aşık Mahbup, Aşık Sürmeli, Erzurum'lu Emrah aşk için türkü söyler de, bizim Rize'li Tarkan durur mu? Tabi ki O da: "Yakalarsam (Tövbe tövbe ve affedersiniz -bn.) muckss muckss" diyor! Görüldüğü üzere herkes kendi dönemine, düzeyine ve anlayışına göre aşık olurlar ve aşkı yorumlar. Okurlar, magazin babından yazarların aşk yaşamlarını merak etmeden duramazlar. Bendeniz kulunuz da azıcık yazar sayıldığıma göre, bu merakınızı kendi cenahımdan azıcık gidermeye çalışayım. Bendeniz zavallısına aşkın verdiği kısa dönemler halinde mutluluk olmuşsa da, sonrası ve uzun yıllar için acı, hüzün, ıstırap, bunalım ve altı kilo yüz yetOnur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


88

miş iki gram zayıflama olmuştur. Bu aşk meselesinde mutsuzluğum kronik bir durum arz etmeye başladı, çünkü; gerçek en son aşkım kendini otokontrol veya otosansür diyebileceğim bir çemberin içine sokarak beni ve aşkımı da kendi içimde yaşamaya mahkum edince: -Tamam. Bu, bir dönem böyle devam etsin, nasıl olsa, öyle çok da uzakta olmayan bir tarihte yüreğinin ve mantığının sesini dinleyip çemberini kıracak, diye düşündüm. Bu arada ben de boş durmaktansa, bu "aşık olma" durumundan yararlanmaya çalışmayı düşünerek bir plan hazırladım. Planıma göre, eğer ona ithaf ettiğim bir öykü yazarsam, bu öykümle bir yarışmaya katılırsam, yarışmada ödül alırsam, kazandığım ödülü ona armağan edersem bu armağan, kalbinin ve mantığının sesini duyabilmesi için bir "işitme cihazı" yerine geçebilirdi (Okuduğunuz bu öykü, bu amaçla yazılmaktadır, bilesiniz haa!). Birileriniz beni hayal kantarının topuzunu fazla kaçırmakla veya ciddi olmamakla suçlamasın, çünkü başınızı siyasal piramidin üst taraflarına doğru çevirirseniz, bu ülkede ne "mucizeler"in gerçekleştiğini ve gerçekleşmekte olduğunu görürsünüz. İşin bu yanına bir nokta koyup, öykümüze temel oluşturacak olaya, telefonumun zilinin çalmasından Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


89

sonra başlamış olduğunu öğrendiğim en yeni son aşkımı size anlatayım ama, bunu en gerçek son aşkımla sakın karıştırmayın! Telefonum, altını kirleten bebek gibi zırlamaya başlayınca, susturma refleksiyle hareket ederek kapattım. Sonra ekranında arayanın numarasını gördüm ama bu numara benimkinde kayıtlı olmadığı için, isim göremiyordum. Tam arayacaktım ki, yine O beni aradı: -Buyrun! -Sesinizden tanıdım, siz "O"sunuz. -Ben "O"ysam, siz kimsiniz? -Ben de "O"yum. Hani Sedir Bar'da gözünüzü üzerinden ayıramadığınız bayan. Sedir Bar'a gittiğimi hatırlıyorum ama gözümü üzerinden ayıramadığım o kadar çok bayan vardı ki, acaba hangisi? -Telefonumu kimden aldınız? -Bu sorunuz hiç de zeka yansıtmıyor. -Ama merakımı yansıtıyor. Neyse, istiyorsunuz? -Kahve içmek.

peki.

Ne

Bu "kahve içmek"in ne olduğunu anladınız, değil mi? Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


90

-O halde misafir ol gel bana, kahveler içireyim sana. -Gelmediğimi nereden biliyorsun? Şu anda arabada olduğumu ve cep telefonuyla konuştuğumu düşünemediğine göre, anlaşılan teknolojik gelişmelerle başın hoş değil. Bu durumda o tuğla kalınlığındaki romanlarını, dipnotları metnin üç katı olan incelemelerini bilgisayarla değil de, galiba üçüncü hamur kağıttan yapılmış sarı sayfalı eski matematik defterlerine sabit kalemle yazıyorsun. Yoksa papirüs mu deseydim? Otantik olayı yani… -Şimdi sana evimin nerede olduğunu nasıl öğrendiğini sorsam, sanırım geri zekalı olduğum konusunda hiç kuşkun kalmaz. -O kadar acımasız olduğumu düşünmeni istemem. Kaldı ki, öyle düşünsem sana aşık olabilir miydim? -Olabilirdin, çünkü aşkın gözünün kör olduğunu söylerler. -Sen o söylentilere inanma. Eğer aşkın gözü gerçekten kör olsaydı, dünyanın en büyük örgütünün "Altı Nokta Körler Derneği" olmaz mıydı? Ben aşkı daha çok bir çeşit anarşiste benzetirim. Yasa, kural, töre tanımayan cinsinden… -Neyse. İşin felsefi ve politik yanını istersen daha sonra devam etmek üzere, şimdilik bir yana bırakalım, çünkü elin direksiyonda, gözün yolda, aklın felsefe veya siyasette veya güney kutbunda olmasın. Zira çok kanallı Teleşnikof marka medyamızın senden "Trafik canavarı" diye söz etmesine gönlüm razı Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


91

olmaz. Bu arada ben de "Kuru Kahveci Mehmet efendi ve Mahdumları"na ticari bir ziyaret yapayım. -Oookkeeeyyy, çaauuvvvvv! Evet, en yeni son aşkım işte böyle "Küt!" diye, daha doğrusu "Zırrr" diye başladı. Bu aşamadan sonrasına en yeni son aşkım gelene kadar ara verelim ve bu fırsattan yararlanarak hiç hesapta olmadığı halde sırf sizi oyalamak için, ilk aşkımdan söz edeyim. İlk aşık olduğum zaman memleketteydik. Doğal ve zorunlu koşullar nedeniyle bir hemşerime aşık olmak zorundaydım ve oldum. On dört yaşındaydım. Gönlümün meleğinin adı da Melek'ti ve benden altı yaş büyüktü (Hoop, bir dakika! Şimdi buradan yola çıkarak bende büyüklerine aşık olma hastalığı olduğunu düşünen olursa, gözünün üstüne yumruğu yer, bilesiniz!). matematik biliminin kurallarına göre Melek yirmi yaşında oluyordu. Bundan başka ablamın arkadaşı olmak gibi bir özelliği ve bize sık sık gelme gibi bir alışkanlığı da vardı. Çünkü ablamla çeyiz hazırlama babından kanaviçe işler, dantel örerlerdi. Bu kanaviçe ve dantel olayı pratik yaşamlarında onlara ne kazandırdığını bilemem ama, bana dev gibi bir aşk kazandırdı. Ateşin bacayı ne zaman sardığını bilmiyorum ama gönlümün itfaiye sireniyle irkildiğimde, kendimi onu düşünürken yakaladım. Hem de adamakıllı, ciddi ciddi düşünüyordum. Ruhumda kopan fırtınalar duygularımı bir yaprak gibi sağaOnur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


92

sola savuruyor, sevgim gökkuşağının yedi rengiyle donanıyor, tansiyonum bir enflasyon gibi yükseliyordu. Öyle ki, bu betimlemeler renkli duygularımın siyah-beyaz kopyası bile olamaz. Sonuç olarak, kendimle yaptığım ikili görüşmeler sonucunda Melek'e taammüden aşık olduğuma karar verdim ve kendi kendime: -Bu çok iyi bir şey; demek ki ben bir insanım, seviyorum ve sevileceğim, dedim. Melek bize geldiği zaman ablamın görüş alanının dışında durur, bir şeyler yapıyormuşum gibi oyalanır, zümrüt yeşili gözlerinin derinliklerine, oradan ruhsal güzelliklerine, güçlü kişiliğine, erdemlerinin armonisine bakmadan kendimi alamazdım. Göz göze gelişimizin ilk zamanlarında korkar mıydım yoksa utanır mıydım pek bilemiyorum ama, her nedense kaçırırdım. Sonraları Melek'in bana bakışlarında beni uzaklaştıran değil çeken, yakınlaştıran bir ışıltı, bir sıcaklık olduğunu gördüm ve bakışlarımı bir daha kaçırmadım. Birbirimize bakmayı ikimiz de istiyorduk ve belki birkaç saniye süren bakışmalarımızda asırlarca süren bir birliği yaşıyorduk. Üzerine tek bir sözcük konuşmasak bile, bir şey kesinlik kazanmıştı: Birbirimizi görmekten mutlu oluyorduk! Evleri, bizim evden beş ev ötedeydi, aynı sokaktaydık. Her gün değilse bile haftanın dört, beş günü bize Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


93

geliyor ve böylece "görüşüyorduk". Ona sevdiğimi söyleyecektim ama, bir türlü fırsat, açıkçası cesaret bulamıyordum. Bu yükün ağırlığını bir aydan fazla yaşadım. Melek bir gün bakkaldan alış veriş yapmış evlerine doğru giderken gördüm ve hemen yanına giderek elindeki poşetlerden birini aldım ve birlikte yürümeye başladık. -Seni çok seviyorum, dedim. Ruhu ışıl ışıl gözlerine yansıdı, çok hoş bir gülümsemeyle yüzüme baktı: -Biliyorum, dedi. O kısacık yol boyunca zaten başkaca söz etmedik. Evlerinin önüne geldiğimiz zaman poşeti geri verdim ve gözlerinin içinde kaybolmaya başladım. Açıkçası o "Biliyorum"dan sonrasını, hiç değilse "Ben de seni seviyorum!" demesini bekliyordum. Melek poşeti aldı ve gitmediğimi görünce: -Teşekkür ederim, dedi. Duymak istediğim bu olmadığı için gözlerinde kaybolmaya devam ediyordum. -Git artık, çevrenin dikkatini çekeceksin, dedi. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


94

Ne ben gidebiliyordum, ne de o içeri girebiliyordu. Birkaç saniye veya birkaç asır sonra zümrüt gözlerinde ışıltılar çoğaldı; o gül, o orkide narinliğindeki sesiyle: -Ben de seni seviyorum, dedi ve kaçarcasına içeri girdi. Öyle çok romantik olduğumu falan düşünmeyin. Bu satırları yazarken o duyguların hepsini yeniden yaşadım. Bu nedenle bu öyküye hepinizin huzurunda alenen ve resmen teşekkür ediyorum. Bu öykü ile artık öykü falan kazanmasam da olur. Bu rüya anıları tekrar yaşamak, kazanacağım ödüllerden çok daha değerledir. Gerçek en son aşkıma artık bir başka hediye düşünürüm. Bu sırada yüzünü hatırlayamadığım ve ismini bilmediğim, büyük olasılıkla 91-61-91 ölçülerinde, 1.70 cm boylarında (benzetmek gibi olmasın da hani) neredeyse Gülşen Bubikoğlu'nun genç hali sandığım o harika yaratık, yani en yeni aşkım geldi, içeri girdi. Kanepeye uzanmıştım, doruldum. Selam-sabah, tanışma-manışma hak getire! Pattadanak: -Hımmm… Evin, senin zevkli olduğunu gösteriyor, dedi. -Buraya kadar gelmen ve bana aşık olman da senin zevkli olduğunu gösteriyor. Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


95

-Evin çok sıcakmış, diyerek bluzunu ve (bunu anladık) sutyenini (de) çıkardı (Eşek değiliz, bunu da anladık) sonra da bara yöneldi. -Yüreğim daha sıcaktır, dedim ama tınmadı bile. Hayret! Bu romantik sözleri sanki ona değil de, masanın üstündeki henüz bitirmediğim resme söyledim! -Viski? diye sordu. -Evet, lütfen. Allah Allaahh! Sanki o bana değil de, ben ona gitmişim gibi… hazırladı, getirdi, verdi, karşımdaki kanepeye otururken ayaklarını da sehpanın üstüne koymayı unutmadı. İçkilerimizi içtik, birlikte banyoya girdik, birbirimizi okşayarak yıkandık, yatak odasına gidip bol bol eviştik. Aşkın felsefi yanı, sanatın öznesi ve nesnesi, Guatemala'nın tarihi, plantasyonlardaki yaşam koşulları ve çoktanrılı dinlerin kökenine ilişkin hiçbir şey konuşmadık. O anda ne enflasyon, ne işsizlik, ne de yobazlığın gün be gün yükselmesi ve şeriat umurumuzdaydı. Hiçbir şey konuşmadık. Yalnızca seviştik, müzik dinledik ve uyuduk. Sabah uyanınca yine duş aldık, kahvaltımızı yaptık, yine seviştik ve yine duş aldık. Sonra aynanın karşısına geçip makyajını yapaOnur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


96

rak bir güzel süslendi, gelip dudaklarıma öpücük kondurup kapıya yöneldi: -Ne zaman görüşeceğiz? diye sordum. -Üç yüz yetmiş beş yıl sonra. -Bari ismini söyle. -Belki Belkıs, belki belgin, belki Belma, fark eder mi? Ve "Zırrr" diye başlayan en son yeni aşkım, kapının hızla örtülmesiyle "Küütt!" diye bitti.

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


97

Onur Çağlar

Hulki Bey, Kızı Hande ve Ekonomik Durumları


Hulki bey, kızı hande ve ekonomik durumları