Page 1

1

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


2

Gül Gülebilirsen Kapak Tasarım: Onur Çağlar

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


3

Ekip otosuna bindirdiklerinde, bakın; samimi söylüyorum, hiç korkmadım. Çünkü ekip otosuyla aynı fabrikanın ürettiği aynı marka minibüse çok bindim. Yani bu marka minibüslere binme konusunda çok deneyimim var. Betim benzim kaçmış ve bir kireç gibi olmuşsa da bu, korkudan değil de, havanın çok sıcak olmasından olabilir. Minibüsü kullanan yanındakine: -Demek buymuş ha? diye sordu. -Yaaa! demekle yetinde diğeri. Dediğim gibi, ekip otosuna binmenin korkulacak hiçbir yanı yoktur. çünkü, "Yaaa!" diyen, evde arama Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


4 yaparlarken eşyaları ortalığa saçıp dağıttıktan sonra (ki, yardımcı olmak için ne aradıklarını sormuştum ama söylememişti), bir şahitlik için ifademe başvuracaklarını söylemişti. Ama ilginç bir şey yaa… Düşünüyorum da, şahitlik yapabileceğim hiçbir olayı anımsamıyorum. Ben evden işe, işten eve gidip gelen biriyim. Ne maça giderim, ne birahaneye… hatta kahveye bile gitmem. Hani gitmiş olsam, kavga filan olsa, belki şahit yazarlar ama, öyle bir şey de yok! Yalnız, üç-dört ay kadar önce belediye otobüsündeyken şöyle, bir an için bir trafik kazası görmüştüm. Ölü veya yaralı olup olmadığını bilmiyorum. Gerçi otobüsteki yolcular söylemese onu da görmeyecektim. Çarpışan arabaların markaları ve plakaları neydi, renkleri nasıldı falan, farkında bile değilim. Şimdi ben, acaba bu olayın mı şahidi olduğumu sorsam, mantık sınırlarını parçalamaz mıyım? Hem zaten ilgili kişiler orada olduğu gibi, ilgisiz, meraklı kişiler de oradaydı ve ben otobüsün içindeydim. Onlarca insan arasından beni neden ve nasıl seçsinler ki?! Tamam; hadi seçtiler diyelim, peki kimliğimi nasıl tespit ettiler? Yok canıımmm, o olayla ilgili değildir. İmkansız ya, riyelim ki o olayla ilgili. İyi de, evde ne aramışlardı? Eğer şahit isem şahitliğime ilişkin bilgiler halının altında, çamaşır makinasının içinde veya buzdolabının sebzeliğinde değildir ki! Kafamın içindedir! Durum böyleyken acaba evimi niye depremden sonraki hale hale getirdiler? Ayrıca da çok ayıp yani… Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


5 Neyse… Yarım saat, bilemedin bir saat sonra evimi toplarım. Ne yapayım? Ekip otosu karakolun önünde durdu, yanımda duran polis kapıyı açarak indi: -Buyrun, lütfen dikkat edin, kafanızı çarpmayın, dedi. Şu nezaketi, şu çağdaşlığı görüyor musunuz. Bir de kimi çevreler polislerimizin eğitimsizliğinden yakınırlar. Evi de dağıtmasalardı… Ama herşey zamanla olur, onu da öğrenirler veya kimbilir, belki bunlar yeni polis oldular da, bilmiyorlardır. -Teşekkür ederim beyefendi, diyerek araçtan indim. Polislerden biri, sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi gayet samimi bir şekilde koluma girdi ve ikinci kata çıktık. Biz tam komiserin bürosuna gireceğimiz sırada kapı açıldı; bizi karşılayan komiser kırk-kırk beş yaşlarında, güler yüzlü, babacan tavırlı biriydi: -Aaa, geldiniz demek! Hoş geldiniz, buydun, içeri girin lütfen. Karakola "hoş" gelmenin insanlık tarihinde bir kaydı olup olmadığını bilmiyorum; çünkü karakola üç şekilde gelinir ve üçü de "hoş" değildir: Birincisi biri sizi şikayet eder, ikincisi siz birini şikalet edersiniz Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


6 ve üçüncüsü de benim gibi rastgele götürülürsünüz. Örneğin, bir yerden düşüp kolunuzu-bacağınızı kırmışsınızdır, ya da ne bileyim işte, yaralanmışsınızdır ve neredeyse kan kaybından gitmek üzeresiniz de doktorlar sizi: -Ooo! Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Ne iyi ettiniz de geldiniz. Aşk olsun, hani kolunuz bacağınız da kopmasa görüşemeyeceğiz, diyorlar. Ama burada durum o kadar kötü değil ve komiser nezaket gereği "Hoş geldiniz!" diyor, yani tamamen iyi niyetle… tabi ki ben de aynı nezaketle karşılık verdim: -Hoş buldum efendim, teşekkür ederim. İçeri girdik. Komiser makamına geçerken önündeki yumuşacık koltuğu gösterdi: -Buyrun, buyrun lütfen, rica ederim oturun ve rahatınıza bakın. Aslında ben sıkılgan bir insanımdır ve öyle lüks, yumuşacık koltuklara oturmak gibi bir alışkanlığım da yoktur. Kapının hemen yanında duran sandalyeyi göstererek: -Ben şöyle ilişiversem, dedim.

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


7 -A-aa! Hiç yakışık alır mı? Lütfen beyefendi, rica ederim. Eh artık, bunun üzerine: -Yok, illa ki buraya oturacağım, diyebilir miyim? O yumuşacık koltuğa oturdum ama, şöyle, uç kısmına… -Nasılsınız, yi misiniz? diyeiye sordu komiser. -Teşekkür ederim efendim, sağlığınıza duacıyım. -Beyefendi, ne arzu ederdiniz? Çay, kahve, neskafe veya soğuk bir şey… Buyrun şimdi! Hadi bakalım! Gelin de bu nezaket abidesi güzel insanın ikramını reddedin bakalım. -Çay lütfen, zahmet olmayacaksa… -Rica ederim beyefendi ne zahmeti! Çayınızı nasıl arzu edersiniz? Açık, demli, bardakta veya fincanda? Birisi karakola gittiğini ve kendisine böyle davranıldığını söyleseydi, niye yalan söyleyeyim, Vallahi de inanmazdım, Billahi de… Hayır, olmayacağından değil, nezaketin bu kadarını abarttığını düşünürdüm. Oysa komiser nezaketinin yanı sıra şirin mi şirin, insan tatlısı bir adam. Bazı filmlerde çocukların sevgili "Tonton Dede"leri var ya, işte öyle bir şey. Bu komiser, örneğin rahmetli Hulusi Kentmen gibi biri.

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


8 -Farketmez efendim, ama demli ve bardakta olursa… Komiser görevliye çaylarımızı söyledi, görevli getirdi, şekerleri bardağın içine koyup eritmeye başladım. Komiser çayından höpürtülü bir yudum aldıktan sonra bardağımı elime aldım, tam ağzıma götürüyordum ki "İİAAAHHHHHHHHH!" diye korkunç bir çığlık patladı. Tabi doğal bir refleks, korkmadım ama… daa, acayip irkildim. Çayın bir miktarı bacağıma döküldüğü için azıcık yandım. Meret ne de sıcakmış! O anda çayın şekerli olmasından dolayı pantolonumda leke bırakacağını düşünmem yakışık almayacağı için, düşünmedim. Çığlık öylesine yakından geldi ki, hani duysaydınız komiserin masasının altında insan boğazlıyorlar sanırdınız. Komiser ise masasının üstüne açtığı günlük bir gazetenin bulmacasını çözmekle meşguldü: -Bir güneş tanrısı, dedikten sonra yine kendisi yanıtladı ve boş karelere yazdı: RA. Allah Allaahhh ve ayrıca da Süphanallaaaahhh! Yani şimdi bu komiser, bu çığlığı duymadı mı? Yaa ama nasıl olur? Hem de ben yerimden bir metre havaya sıçramışken ve bacağım bile yanmışken! Komiserin yüz ifadesine bakıyorum, en küçük bir değişiklik bile yoktur. çığlığı hiç duymamış gibi… hayal görmek gibi ses de duyulabilir mi, bilmiyorum. Yani bulunduğum ortamdan rahatsız olmadığımı söylersem kesinlikle yalan söylemiş olurum. Tabi, insan rahatOnur Çağlar

Gül Gülebilirsen


9 sız olunca, doğal olarak huzuru da kaçıyor. Önlem olarak bardağı sehpanın üstüne koydum. Gerçi bu çığlık konusunda belki yanılmış olabilirim ama, eğer yanılmamışsam ve aniden bir çığlık daha patlarsa, çayın tamamını üstüme döküp de oramı, buramı ve diğer taraflarımı yakmayayım diye… Komiser: -Siz de bulmaca doldurur musunuz? Tabi, komiser bu soruyu ifademi almak için sormuyor. -Ara-sıra doldururum efendim, dedim ve hazır konuşmaya başlamışken devam ettirdim. Efendim, benim ifad… diyebildim. Anladınız değil mi? Ben: -Efendim, benim ifademe başvurulacakmış, onu versem de, gitsem, diyecektim ki, diyemedim! -O iş kolay canım, arkadaşlar hallederler, dedi. Çayım on dakikadır masanın üstünde duruyor ve ben daha bir yudum bile almadım. Soğumuş, artık buz gibi olmuştur. Şimdi öyle bir durum ki, içmesem ayıp olacak; komiser, watandaşın ikram edilen çaya tenezül etmediğini düşünecek ve belki de vatandaş Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


10 ile polis arasına soğukluk girecek. İçsem, çay soğudu ve ben soğuk çaydan nefret ederim, hem de tam içeceğim sırada ansızın bir çığlık patlarsa üstüme dökeceğimden korkuyorum. Komiser: -Ee, daha nasılsınız? diye sordu. -Sağolun efendim, sayenizde iyiyim, gülümsemek için tüm gücümü toplamıştım. Demesine dedim ama, komiser bir üstündeki çaya, bir bana bakıyor. Hani:

derken sehpanın

-Ne o? İkram ettiğimiz çayı beğenmedin mi? dercesine bir bakış bu. İş beğenmeye kalırsa, beğenmesine beğendim; yaprak çay kullanmışlar ve Allah için, çok da iyi demlemişler. Nefis bir tadı olduğu kesin ama mesele o değil ki! Çaresiz, bir dikişte bitirmek için bardağa doğru ani bir atak yaptım ama yok; hayır, böyle bir şey olamaz! Ya ben dünyanın en şanssız adamıyım, ya da komiser zamanlama konusunda olağanüstü bir yeteneğe sahip. Çünkü çay bardağını dudağıma değdirip yaşamımda tadına varamadan içmeye çalıştığım ilk çayın ilk yudumunu ağzıma aldığım anda, birincisinden daha şiddetli bir çığlık karakolu inletti. Ağzımdaki yudum, olduğu gibi genzime kaçtı, acı

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


11 acı öksürdüm ve çay burnumdan gelince komiser babacan başını kaldırdı: -Helal, helal, dedi. O kadar rahat görünüyordu ki, olamaz yani, gerçekten olamaz. Yani bu çığlığı duymamış olması imkansız, anlaşılır gibi değil ve ben ikinci kez hayal görürcesine ses duymuş olamam. Bunun ne çığlığı olduğunu soran gözlerle komisere bakıyorum ama adam gözlerini bulmacadan kaldırmıyor ki! -Öhhö öhhöö, diye yalandan öksürdüm. Komiser bunun gerçek bir öksürme değil, bir dikkat çekme öksürüğü olduğunu hemen anladı ve bana baktı. Ne soracağıma ilişkin iki olasılık yürütmüş olmalı: İlki ifademi anımsatmak, ikincisi de çığlık ama ne olursa olsunhiçbirine fırsat vermedi: -Eee, daha daha nasılsınız?, diye sordu. Olasıdır ki, bir kez daha konuşmaya kalksam bu kez de üç defa "daha, daha, daha" dedikten sonra "Nasılsınız?" diye soracak, çünkü her konuşma girişimim için bir "daha" ekliyor. Sırf beni konuşturmamak için… -Sağolun efendim, diyerek durumu idare ettim.

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


12 Şimdi aniden ve hızlı bir şekilde onun "Daha, daha, daha nasılsınız?" sorusuna fırsat vermeden, "Benim ifademe başvurulacakmış, alsalar da gitsem", desem: -O iş kolay canıım, arkadaşlar halleder, diyeceğini bildiğim için demedim. Demeyeceğim de! Canları ne zaman isterse ifademi o zaman alsınlar. Çığlıklar beynimde sonsuz bir eko gibi uçuşuyor. Bu çığlıkları insan ancak işkence altındayken çıkarır ve buna göre burada işkence yapılıyor demektir. Ama bu nazik, bu babacan insan böyle bir insanlık suçuna nasıl izin veriyor, anlamanın olasılığı yoktur. Olmadığı gibi, böyle bir şey yapanı da sürüm sürüm süründürmeleri gerekir. Böyle bir insan, işkencenin insanlık suçu olduğunu bilmez mi? Bal gibi de bilir. Bir çığlık daha patladı. Yok, bu kez korkmadım ve korkmadığım gibi irkilip sıçramadım da. Komiser, bulmacayı bir miktar çözmüş ve bırakmış, sonra da okumaya başlamıştı. Sayfayı çevirirken çığlığı yine duymadı. O zaman bu komiserin çığlık duymama gibi bir "özelliği", hatta özelliğinden de öte yeteneği olduğuna karar verdim. Burada daha ne kadar bekleyeceğimi bilmiyorum ama anlaşılan o ki, öğleden önce işe gidemeyecektim. Bari öğleden sonra gidebilseydim. "Küüt!" diye: -Şu ifademi alsalar da gitsem artık, dedim. Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


13 -O iş kolay canıım, arkadaşlar halleder, dedi gazeteden gözlerini ayırmayarak, hem de çok sakin bir şekilde! Başka bir şey söyleseydi zaten şaşardım. Nedendir bilmiyorum ama içimde sanki oyalanıyormuşum gibi bir duygu var. Az sonra sivil giysili biri içeri girdi. Komiser: -Tamam mı? -Tamam efendim, hazırladık. -İlgilenin, diyerek odasından çıktı. Kolumdan tutularak bir odaya götürüldüm. Bu penceresiz odanın köşesinde bir masa, masanın üstünde bir takım bez parçaları, yaklaşık birer metre uzunluğunda beş-altı parça naylon çamaşır ipi, ne olduğunu ve dolayısıyla ne işe yaradığını anlayamadığım eski tip kollu hesap makinasına benzeyen ama daha çok eski tip telefonları çağrıştıran ve birkaç kablosu sarkık bir araç vardı. Diğer köşede ise şöyle kazma saplarına benzer ve genellikle "sopa" adı verilen altı-yedi tane ağaç parçası, tavanda ise duvara yakın bir yerde kasap çengeline benzeyen iki çengel ve hemen altında da bir otomobil tekeri vardı. İlginçtir, ifademi almak için en gerekli olan aletler; bilgisayar veya daktilo, kalem ve kağıt, oturmamız için sandalye falan yoktu! Beni odaya getiren: Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


14

-Arkanı dön, dedi. -Neden?! -Gözlerini bağlayacağım. Şimdi gözlerimin bağlanasıyla ifademin alınması arasında ne gibi bir ilişki olduğunu doğrusu anlayamadım. Örneğin gözlerimi değil de, ağzımı bağlasalardı konuşamaz, dolayısıyla da ifade veremezdim. Yani bir ilişki var! Yine de sordum: -Gözlerimi neden bağlıyorsunuz? -Usül böyle. Haaa… Tabi o zaman başka. Arkamı döndüm ve gözlerim bağlandı. Bağlandı da, bu göz bağlama, işin doğrusu bana yine de garip geldi. Çocukken körebe oynardık ya, onun gibi bir şey… İfademi alacak polis belki de çocukluğunu doğru dürüst yaşayamamış biri; bilinç altında iz bırakan bu eksikliğini belki de böyle giderdiğini düşünerek hoş gördüm. Belki böyle bir usül de yok; ifademi alacak polis muhtemelen utangaç biri, yüzünü göstermek istemiyor da, mahsus öyle söyledi. Neyse… Gözlerimi bağlayan polis odadan çıktı (görmedim ama, ayak seslerinden anladım), az sonra birkaç kişi içeri girdi ve girer girmez de kaba, hırçın bir ses: -Haydi beyler! diye kükredi. Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


15 Kükrer kükremez de biraz önce gördüğüm ilk beşinin "sopa" adı verilen, onu takip eden ikisinin biri sağ biri sol olmak üzere yumruk; üçünün tekme biçiminde ve penaltı noktasındaki topa vururcasına mideme, sırtıma, kafama, burnuma, bacaklarıma ve söylemeyi kendime yediremediğim "kutsal" yerlerimi rihter ölçeğine göre en az 9,8 büyüklüğünde darbeler aldım. Tabi alt yapı sağlam olmadığı için çok kısa sürede vücudum yığıldı ve ben de vücudumun enkazı altında kaldım. Daha sonraki darbeleri saymak ne mümkün! Aldığım darbelerin sonucu olarak canım müthiş yanıyor ve nefes almakta bir hayli zorluk çektiğim için konuşamıyor, konuşamayınca durmalarını söyleyemiyor, söyleyemeyince de işkence görmeye devam ediyordum. Şu kısır döngünün kısırlığını görüyor musunuz? Ayrıca sopa yemekle ifade vermek arasında hiç bağlantı yoktu ki! Hayır, soru sorsalar söyleyeceğim de, sormuyorlar, dövüyorlar. İğrenç küfürler de cabası! İnsan, en olumsuz koşullarda en olanaksızı başarıyor, hem de en "mucize"sinden! Ne yaptım, biliyor musunuz? Sopa, yumruk ve tekme sağanağı altında ellerimi şemsiye gibi düşünerek kafamı şiddet sağanağından korumaya çalışırken açıkta kalan kıçımdan yediğim küfür dolularını da bir tarafa, iterek ve inim inim inleyerek, fakat bir işe de yarayacağından bir hayli kuşkulu olarak bağırmayı başarabildim: -Duruunnn, yapmayıınnnn! Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


16 Bu mucize, bir başka mucizeye yol açtı. Belki inanmayacaksınız ama, durdular! Biri: -Konuşacak mısın lan hırbo? -Eh yani, izniniz olursa, diye sertçe cevapladım. Tabi ki kızmıştım, yoksa daha nazik bir şekilde konuşabilirdim. Yine biri, diğerine: -Ben sana bu zirzopu on dakikada çözerim dememiş miydim? diyerek böbürlendi. Neyi çözdüğünü sakın sormayın, çünkü ben de anlamadım. -Kim lan senin sorumlun olan puşt? -Sorumlum mu? Sorumlum Cafer Zurna, ama "puşt" değil. -Yapma yaa! Öyleyse lezbiyen lan! Dedikten sonra kahkahayı bastılar. Kim lan bu Zurna mıdır kaval midir artık ne boksa? -Kayınpederim. -Bu ne lan böyle, siz ailece mi örgütsünüz? -Evet, bir bakıma öyle; çünkü, aile şirketi de olsa bir bakıma örgüttür. Öteki söze girdi: -Bana bak lan dangoz efendi, kafa mı yapıyon lan bizinen ööle şirket-mirket, haa?

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


17 Anlamadım değil. Burada kullanılan "dangoz" sözcüğü aptal, dangalak anlamında ve tabi ki beni aşağılamak için kullanıyor. Bu kaçıncı hataları, baksanıza: "Kafa mı yapıyon?", "bizinen", "ööle"… Bir kere "yapıyon" değil, "yapıyorsun"; "bizinen" değil, "bizimle"; "ööle" değil, "öyle" demesi gerekir ama neredeee! -Rica ederim beyefendi, ne kafa yapması. Kayınpederim şirketin Yönetim Kurulu Başkanı'dır, dolayısıyla sadece benim değil, şirketteki tüm personelin sorumlusudur. İlk konuşan, anlaşılan o ki biraz sabırsız: -Lan, Allah Allaahhh! Bana bak aslanım, bizim bir yığın işimiz gücümüz var, bizi oyalamaya çalışma. Biz herşeyi biliyoruz ama, bir de senden duymak istiyoruz. Örgütün diğer elemanlarını söyle, kurtul. Bak, benden söylemesi. Eğer söylemezsen yıllarca cezaevlerinde sürünür de bir gün Hayat Kurtarma Operasyonuna denk gelirsin. 19-22 Aralık 200 tarihinde tüm cezaevlerinde eşzamanlı bir operasyon ile yüzlerce tutsağı hem de uykularındayken yaptıkları bir operasyonla "kurtarmış"(!) ve dönemin Bakan'ı ve hem de "Hukuk Profesörü" olan Hikmet Sami Türk, yapılan bu operasyonu "Şefkat Operasyonu" olarak adlandırmıştı. Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


18 Konuşma özürlü de aynı sözü tekrarladı: -La oolum bak, biz herşeyi biliyoz söyle kurtul. Hoppalaa! Madem herşeyi biliyorlar, o halde niye soruyorlar? Yok eğer bilmiyorlarsaniye bildiklerini söylüyorlar? Bu saçmalığa bebekler bile inanmaz ve ben Billahi bir şey anlamış değilim ama, bu durumda illa ki bir örgütten söz etmem gerektiğini çok iyi anladım: -AAÖİOABD üyesiyim, dedim. -Açık konuşsana lan ibnoş; ne o ööle AİÖOA felan… Bunlar hem kaba, hem terbiyesiz ve hem de Türkçe özürlüler ve sorusu da yanlış: "Açık konuşsana" değil, "Açılımını söyle(r misiniz)" demeliydi ama önemsemedim ve yanıtladım: -Ahmet ve Ayşe Ören İlköğretim Okulu Aile Birliği Derneği. Hayır, bu cümleyi tamamlayamadım ve kolayca tahmin edebileceğiniz gibi darp yoluyla falakaya yatırılarak susturuldum, daha doğrusu susturulmadım da, "Ahmet ve Ayşe Öreni" ile başlayan tümceme "İlköğretim" ile devam edecektim ki, "İlköğretim", "İLKÖĞĞĞAAAHHHH!" şeklindeki çığlığa dönüş-

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


19 tü. Falakaya yatırmışlardı ve sopanın biri inip diğeri kalkarken, tekmeler de hazır hale getiriliyordu. Bunca hengame arasında beni bir düşünce almıştı. Örneğin, elbiselerimin tamamını yırtarcasına, zorla çıkarttıktan sonra en "kutsal" yerlerime darbeler vurmaktan ve hemen bitişiğindeki yumurtaları burmaktan garip bir zevk alan bu polislerin annesi vergi veriyor da bazı zamanlar "vergi rekortmeni" olduğu için devlet tarafından ödüllendirildiği oluyor muydu? Oramı-buramı burmaktan zaman ayırarak bir fedakarlık(!) örneği gösterip ciğerlerime de darbeler indirerek nefes almamda antagonist çelişkiler yaratan devletin bu güzide evlatları, adına "Vatanh hizmeti" denilen askerliklerini "Zürafa Sokak"ta mı yapmışlardı, vb… Adam işi gücü bırakmış, kullandığı her sözcük için sopayla ya da tekmeyle ama bazen de ikisiyle birlikte vurmaya başlamıştı: -Allah-bilir-sen-uluslar-arası-çalışma-örgütü-İLO'ya da- üyesindir! Bu hesaba göre polis, kullandığı bu cümle için bana tam dokuz darbe vurmuş oluyor. Allah'tan heceleyerek, sonra da hızını alamayarak harf başına darbe vurmadı! Hayır, İLO'ya değil ama ÇİKKD'ne üye olduğumu söylesemaçılımını soracaklar. En iyisi açılımını söyleyeyim: Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


20

-İLO'nun üyesi değilim ama Çukurtepe İlçesi Kurugöl köyü Kalkındırma Derneği'nin üyesiyim. Doğru söymememe rağmen, işkenceden zevk alan tanrılarına ibadetin en önemli farzlarından biri olan işkenceye devam ettiler, ben de çığlık atmaya… Düşünüyorum da, ben doğruyu söylediğim halde işkencedeyim; ya yalan söyleyenler veya bu güruhun "terörist" dediklerinden olsaydım! Vay, vay, vay ki vay! İşin kötü yanı bir vatandaş ifade vermek için gelmişse, komiserin odasında çay içmeye çalışıyorsa, ben çığlık attığım zaman o da elindeki çayı bacağına döküyordur. Kesinlikle böyledir, eminim! Vay, vay, vaayyy! Solcu gazetelerin yazdıkları demek ki doğruymuş! Oysa o tip gazetelerin sadece devleti yıpratmak için yazdıklarını düşünürdüm çünkü ben işkencenin Ortaçağ'da kaldığını sanıyordum. Bir de utanıp, sıkılmadan "Çağdaş hukuk devleti" olduklarını söylüyorlar! Ya o babacan komiser? Nasıl oluyor da işkenceye göz yumuyor? Bunlara insanlara işkence yapmaları için kim emir veriyor? Vali mi, Genel Kurmay Başkanı mı, İçişleri Bakanı mı, Başbakan mı, Cumhurbaşkanı mı, kim? Eğer başbakan ise, seçim döneminde miting alanlarında veya televizyonlarda konuşmalar yaparken:

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


21 -Sevgili vatandaşlarım, iktidara geldiğimiz zaman sizlere çeşit çeşit işkence yaptıracağız. Hatta isteye Amerika'dan, Avrupa'dan uzman işkenceciler getirteceğiz, diye niye söylemiyorlar? Hem bir şey daha var: Vatandaş onları kendilerine işkence yapmaları ve soyup-soğana çevirmeleri için oy vermiyor ki! Bilmiyorum ama, aklım yine o solcu gazetelere takıldı. Yıllardır işkencelerden, zamlardan (ki onu bahsetmelerine bile gerek yok, biliyorum), emperyalizmden ve faşizmden bahsedip duruyorlar. Zamları, dediğim gibi zaten biliyordum; işkence iddiaları da doğru çıktı. Şimdi ister misiniz ülkemizin emperyalizmin kölesi olduğu ve peşkeş çekildiği; uyuşturucu, kadın, silah ve diğer ahlaksızca ticaretlerin yapılması, çeşitli biçim ve gerekçelerle insanların öldürülmesi ve daha birçok işleri devleti yönetenler tarafından yapıldığı iddiaları da doğru çıksın! Ve ister misiniz, ben de devrimci olayım! Birden ne olduysa işkenceyi durdurdular. Bir hücreye kapattılar ve gözlerimi orada açtıktan sonra, adının "mazgal" olduğunu öğrendiğim ve böylece hapishane kültürümü geliştirdiğim küçücük pencereden gözbağımı uzatıp, verdim. Gözlerimi neden bağladıklarını sorduğum zaman onlar "usül" olduğunu söylemişti. Tabi… "Usül"! Kurbanları tarafından tanınmamak için başvurulan Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


22 bir "usül"! Eh, haklılar… Örneğin akşam evlerine gittikleri zaman küçük çocuğu ve eşiyle birlikte herhalde şöyle sohbet etmiyorlardır: -Babacığım, işten mi geldin? Babası, çok "babacan" bir babadır: -Evet yavrum, işten geldim. -Babacığım çok yorulmuşa benziyorsun. -Sorma evladım, çok çalıştığım için çok yoruldum. -Baba? -Efendim oğlum? -Sen ne iş yapıyorsun? -İşkence yapıyorum oğlum, ben uzman bir işkenceciyim. Amerika'da eğitim gördüm. Büyüdüğün zaman sen de işkence yapacaksın, hatta benden de iyi işkenceci olmanı istiyorum, der ve uzun uzun işkencenin faydalarını anlatır! Ben, böyle sohbet etmediklerini söylerken acaba kendimi mi avutuyorum? Mesleğinin işkencecilik olduğunu meslektaşlarının dışında, örneğin ailesine, arkadaşlarına filan acaba söyleyebilirler mi? bana göre söylerler! Kendimi avutmuyorum ve bire bin bahse girerim ki söylüyorlar. Çünkü işkence gibi aşağılık, bir insanlık suçunu kendisine meslek edinenlerde utanma, arlanma gibi insani erdemler olamayacağı için, pekala da söylerler. Söyleyeme-

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


23 yenlerin ya da söylemeyenlerin tek gerekçesi olabilir: Kendi can güvenliği! İşkencede zaman kavramı geçerliliğini yitirdiği için, ne kadar zamandır burada olduğumu bilmiyorum; saatlerce, günlerce, haftalarca…? Tahminen ertesi günü ben yine gözlerim "usül"den bağlanarak işkence odasına götürüldüm. Yine küfürler ve dayaklar derken, bu kez ayıptır söylemesi, önce ayak serçe parmağıma, sonra da "kutsal yerimin" ucuna da bir şey bağladılar… mı, yoksa bana mı öyle geldi? Birden dünyadaki, hatta evrendeki ışığa ilişkin ne varsa hepsi mi karardı, yoksa doğadaki tüm şimşekler benim beynime mi doluştu anlayamadım ama, "övünmek"(!) gibi olmasın da elektrik işkencesi uyguladıklarını hemen anladım! İki sabit kablo yetmemiş olacak ki, üçüncüsü, sahilde yalpalayarak dolaşan bir ayyaş gibi kafamın sağında solunda dolaştırılıyor. Dördüncüsü de sanki onun güvenliğini sağlıyordu! Böylece ülkemizin elektrik sıkıntısı çekmesinin nedenini de çözmekte hiç gecikmedim! Değil ki Bulgaristan'dan elektrik almak, dünyanın tüm termik ve nükleer santrallerini Türkiye'ye doldursak ne yazar! İşkence tekrar başladığında onların deyimiyle "ifade verme", bana göre ise "ifade verememe" de başlamış Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


24 oldu. Biraz sonre ne olduysa artık, ismimi sormak gelmiş olmalı ki: -Senin adın ne lan? Yook, hayır; bunlar sadece bir kısım vergi rekortmenlerinin çocukları olamazlar. Daha başka bir şey… dee, acaba ne?! Yoksa öktü kalpli uzaylılar dünyayı ele mi geçirdi? -Ali Taşkın, dedim. Bir an bir sessizlik oldu. İşkencede deneyim kazandığım için, artık varsayım bile öne sürebilmekteyim. Galiba şaşkınlıktan birbirlerinin yüzüne bakıyorlardır. Birisi: -Bak ulan orospu çocuğuna! İsmini bile doğru söylemiyor, demesiyle birlikte tekrar ibadetlerine başladılar. Askerdeyken çavuşun attığı birkaç tokat ile yüzbaşının vurduğu sekiz-on tekmeyi saymazsak bu yaşıma kadar hiçkimseyi dövmediğim gibi, kimseden sopa da yememiştim. Çok uysal bir insan olarak şiddeti asla benimsemedim ama yaşamın bu rezil alanlarında insan nelere alışmıyor ki? Örneğin şu anda işkence seansında öncekine oranla daha az acı hissediyor ve istediğim anda konuşabiliyordum. Bunu fark eder etmez: Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


25 -Yahu durun! Allah Kur'an çarpsın ki ismim Ali Taşkın. İsmimi koyan da Safinaz teyze ve hala yaşıyor, inanmazsanız gidin sorun, dedim. -Doğru mu söylüyorsun lan yavşak? -İki gözüm önüme aksın ki doğru söylüyorum. -Lan bana bak, eğer doğru söylemiyorsan iki gözünü gerçekten önüne akıtırım, bilmiş ol, diye kükredi. -Tamam beyefendi akıtın, ama önce bir sorun. -Peki öyleyse veli Şaşkın kim? -Bu isim altında ve bu ülke topraklarında böyle bir insanın yaşıyor olması mümkün ama ben "Veli Şaşkın" isimli bir beyefendiyi tanımadığım için taktir edersiniz ki, nerede yaşadığını bilemem. Gözlerim bağlı olduğu halde yüzlerinin ne şekil aldığını bilemiyordum ama, bir çuval dolusu limon yemiş gibi olduklarını tahmin etmek ihç de zor değildi. Anlaşılan o ki, "Veli Şaşkın" beyefendinin yerine kurban olarak beni getirmişlerdi. Bu durum benim açımdan bir şanssızlık, işkenceciler arasında da basit bir "mesleki hata"ydı! Tekrar hücreye getirip gözlerimi açmamı istediler. Hücrede ayna olmadığı için şeklimin-şemalimin nasıl olduğunu bilmiyorum. TIP denilen bilimin Ortopedi bölümünün verilerine göre: Burnum ve sağ kolum kırık, kafamda altı yerde ezik, sol gözümün çevresinde çapı tahminen yedi santimetre olan bir morluk, sağ kaşımda yaklaşık iki buçuk santimetrelik bir açılma, iki patlak dudak, iki eksik diş, ve yine Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


26 ünlü tahmin yeteneğime göre ayaklarımın numarası en az iki, üç numara büyümüştü. Bu durumda benim coğrafi yapım Finlandiya'nın kıyılarına benziyor ki, bir de Finlandiya Büyükelçisi gelip üstüme Büyükelçilik binası inşaa etmek isterse, hiç şaşmam! Ben bu tespitler içine usta bir dalgıcın denize dalması gibi dalmışken, bulunduğum hücrenin dışından gelen bazı sesler, yine TIP biliminin kulakburun-boğaz bölümünün verilerine göre ve artık nasıl olmuşsa, kulaklarımın tam kapasite ile çalıştıklarını kanıtladı: -Hayır komiserim, bu Ali Taşkın'mış. Yasadışı örgüt üyesi olduğu iddia edilen Veli Şaşkın bu şahsın üst katında oturuyormuş ve zaten oraya da yeni taşındığı için tanımıyormuş. Zilin Üzerinde "Ali Taşkın" yazısını okuyunca "Veli Şaşkın" ile karıştırmışız. -Peki, diğerini yakalayabildiniz mi? -Hayır komiserim. -İyi bok yediniz! -Şeyy… Biz bu vatandaşı getirdikten sonra bir kamyonla beş işçi gelip hemen evi boşaltmışlar. -Tabi aracın plakasını da alamadınız, değil mi? -Evet komiserim, o bölgede mobese kameraları da olmadığı için alamadık. Biraz sonra hücremin kapısı açıldığında o sevimli, o babacan ama o işkenceye göz yuman "nazik" komiserle karşılaştım. Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


27 -Oooo! Geçmiş olsun sayın vatandaş. Ne oldu sana böyle, karakolun merdivenlerinden mi düştün? Vah, vah vaahh! Çok kötü düşmüşsün yahu, çok üzüldüm; neyse, geçmiş olsun, dedi. -Hayır, merdivenlerden aşağı atıldım. Şu yanınızdaki polisler debana işken… dedim ama komiser beni dinlemiyor ki! -Yaa, yaa… Bu merdivenler de çok dik canım. İnsan bi düşmeyegörsün, paldır küldür taa dibe kadar gidiyor. -Komiser bey, ben tökezlemedim ve yanınızdakiler bana işkence… -Düşmekle kalsalar yine iyi, kafalarını da sağa sola çarpıyorlar. -Ben ne düştüm ne de sağa sola çarptım. Bu polisler bana iş… Resmen konuşturulmuyordum. Birgün benim karakola götürüleceğimi önceden bildiği ve sırf beni konuşturmamak için özel ders mi almıştı, yoksa kendi çöplüğünde olduğu için mi rahat ötüyordu bilmiyorum ama, hem resmen ve hem de fotoğrafen beni konuşturmuyordu. Az önce beni "konuşturmak" için işkence yapanlar, ister misiniz şimdi de konuşturmamak için işkence yapsınlar? Olmaz demeyin abicim ablacım, bu memlekette her şey oluyor. Az öncesine kadar benim üzerimde uyguladıkları eski tip telefondan yapılan işkence aletini soranlara dönemin Emniyet Müdürü Necati Bilican "Bunlar

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


28 geliştirilmiş dinleme cihazları" dememiş miydi? Aradan onca yıl geçmesine karşın hala kullanılıyor. -Tabi insan kafasını çarpınca da bazen ne söylediğini hatırlayamayabiliyor. -Ben size işk… -Geçici bir hafıza kaybı. Geçici olduğu için zaten geçer ve çok kısa zaman içinde merdivenlerden düştüğünüzü bal gibi anlarsınız. Neyse.. Geçmiş olsun ve güle güle. Demek "Güle güle" ha?! Evet komiser efendi, son gülen ben olacağım!

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


29

Hakkımda Savaşların alıp başını gittiği, yaşam koşullarının dayanılmaz bir noktaya ulaştığı bir dönemde, benim Sivas'ta doğup İstanbul'da büyümüş olmamı bilmenin kimseye yarar sağlayacağını düşünmüyorum. Henüz lise öğrencisiyken evlendirildiğim(iz)de, yaşım(ız) tutmadığı için "resmi nikâh”ı birkaç sene beklediğimiz de kimsenin işine yaramaz. Birkaç kez gözaltına alınmam, izleyen günlerde tutuklanmam da kimsenin... Henüz minicik bir ilkokul öğrencisiyken mahallemiz birden bire ıssızlaşmaya, insansızlaşmaya başladı. Sonradan bunun nedeninin "Sıkıyönetim" olduğunu, asker ve polis "amcalarımın" köşe-bucak "anarşit-şaki" aradığını öğrenmiştim babamdan. Tren istasyonlarında bu "anarşit-şaki"lerin "Aranıyor!" afişinde resimlerini gördüğüm zaman, "Demek ki 'anarşit' bunlarmış!" diye düşündüm "anarşit"in ne anlama geldiğini bilmeden. Devrimci önderlerden Deniz Gezmiş'in ismini sık sık duyuyordum ama Mahir Çayan'ın ismini ilk kez İstanbul-Maltepe'de Sibel Erkan'ı rehine alma eylemi

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


30 sırasında duydum. Çocuktum; ne olup bittiğini bilmiyor, anlayamıyordum. İbrahim Kaypakkaya'yı ise, çok sonraları duydum. Devrimci mücadele ile tanıştıktan sonra her şey "puzzle" gibi yerine oturmaya başladı: Resim gittikçe netleşiyor, netleşen resim beni yeni alanlara yönlendiriyor, dur-durak bilmeden ne bulursam okumamı ve araştırmamı hızlandırıyordu. Önceleri faşizmi teorik olarak "ezberledim", sonra da aktif pratiğin içinde yaşayarak öğrendim! İşçi olarak başlayan çalışma hayatım, yine bir işçi olarak devam ediyor. Eşim ve çocuklarımla birlikte İsviçre'de yaşıyorum.

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen


31

Onur Çağlar

Gül Gülebilirsen

Gül gülebilirsen  

Öykü

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you