Page 1

Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Başyazı: Sayfa 4 Yazarlarımızdan Yusuf Köse: Bundan Güzel Ne Bir Ahlak, Bundan Güzel Ne Bir Gelecek… Yelda Karataş: Dostoyevski Üzerine / Beyaz Geceler Ragıp Zarakolu: 12 Eylül Cezaevleri ile Ilgili İlk Görsel Sanatsal Yapıt... Onur Çağlar: Şiir Yorumlama Örnekleri(!) Şiirlerimizden Derya Mert: Mevsimim Ol Deniz Faruk Zeren: Aşka Dair Meral Vurgun: Sen Gidince Yelda Karataş: Hasret Onur Çağlar: Merhaba Öykülerimizden Dr. Devrim Yılmaz: Çingene Kemancının Silueti Özgür Gelecek: Yeni Bir Gün, Yeni Bir Umuttu O’nun İçin Onur Çağlar: Bela Alameti Polemik Hilmi Yavuz Bir çeviriyazı perişanlığı: “Elem Çiçekleri”

Ders Notlarımız Onur Çağlar: Dil Nedir? www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 2


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Genel Yayın Yönetmeni: Onur Çağlar Yayın Kurulu: Onur Çağlar, Musali Sar Redaksiyon: Onur Çağlar

© Gökyüzü Edebiyatı'nda yayınlanan eserlerin telif hakları yazarlarına aittir.

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 3


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Merhaba, “Kendisine karşı duran antifaşist yapılanmalar başta olmak üzere, halklar ya da uluslar üzerinde sadece tankıyla topuyla baskı kurmayan kapitalist/emperyalist egemen sistem, genel bir söylemle "kültür & sanat" cephesinin de bilincinde olarak bu alanı toplumsal illüzyonun önemli bir aracı (hatta kimi öznel durumlarda belirleyicisi) olarak kullanmaktadır. Zulmün tiranları, artık tarihi birer "atık" olan gerici, ırkçı, yoz, değer(sizlik) yargılarına hizmet eden çalışmaları yapay bir şekilde canlı tutup güçlendirmeye çalışırken; diğer taraftan, nitelik olarak ezilenlere karşı, ama biçimde farklı olan bencil, kendi söylediğini kendisinin bile benimsemediği "süper"li, "mega"lı, "ultra"lı çalışanlarını sahneye sürmekte, kendi elleriyle Arsen Lupen'ler yaratmakta ve bunları kutsa(t)maktadırlar.” Okuduğunuz alıntı, “Bildirgemiz”in dördüncü maddesidir; devam edelim: Edebiyatın, sitemizdeki yazılarımızda da sıkça vurgulandığı üzere bilim, sanat, felsefe, siyaset gibi birçok alan ile doğrudan ilişiği nedeniyle en entelektüel alan olduğunu düşünmekteyiz. Bu ilişkilerin getirilerini oldukça “ince” hesaplayarak ranta çevirmesini çok iyi bilen kapitalist / emperyalist sistemler, nitelikten ve estetikten yoksun, teması ve konusu “Arap saçı”na dönmüş ipe-sapa gelmez yazıları “edebiyat” adına(!) piyasaya sürmektedir. Oluşturdukları bu “piyasa”, onların “Bir taşla iki kuş” vurmalarını sağlamaktadır: Birincisi, toplumların beyinlerini köreltmek iken, diğeri de körelen bu beyinlerin ancak geçinebildikleri paradan mümkün olduğu kadarını kendi kasalarına yönlendirmekteler. www.gokyuzuedebiyati.org

“Öğretilmiş çaresizlik” girdabında kulaç sallıyoruz! Şu an “piyasa”yı ahtapot gibi saran bu tür “edebi eserler”in sayısını bilmiyoruz. Doğrusunu söylemek gerekirse, sayıyla da ilgilenmiyoruz; çünkü Gökyüzü Edebiyatı olarak üç hedef belirledik: İlki, dünya görüşümüz olan sosyalizme uygun bir nitelikte bu yoz eserleri ve sahiplerini teşhir etmek; ikincisi, antifaşist cephede yer alan yazın insanları ile tanışmayı ve paylaşmayı gerçekleştirerek gücümüzü birleştirmek ve üçüncüsü de bu düşünceye sahip olan genç kalemlerin yetişmesine ve gelişmesine katkıda bulunmaktır. Hepsi bu! Sıfırı bir yapmak, oldukça güçlükler taşır ancak genel kural olarak “bir” olduktan sonra “iki”, “üç”, “dört” olunması görece kolaydır, çünkü artık yürünecek bir “zemin” vardır. “Sıfır”dan “bir”e doğru adım atmaya başladık ama henüz “bir”den uzağız! Bunun en büyük nedeni, ciddi kadro sıkıntımız bulunmasıdır ama yakın bir gelecekte bu sıkıntımızın giderileceğini düşünmekteyiz. Yukarıdaki hedeflerimize ulaşıp ulaşamayacağımızı ise, şu an bu yazıyı okuyan Sayın Okur, siz belirleyeceksiniz. İlk sayımızla “Merhaba!” diyor, ikinci sayımızda buluşmak umarıyla saygı ve sevgiler sunuyoruz. Gökyüzü Edebiyatı

Sayfa 4


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

www.gokyuzuedebiyati.org

15 Şubat 2011

Sayı 1

Sayfa 5


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Bundan Güzel Ne Bir Ahlak, Bundan Güzel Ne Bir Gelecek... “Gelecek, geçmişten bellidir” derler. Ne derece doğrudur bilinmez ama, bunun gerçek bir yanı da vardır elbet. Karanlık bir geçmişi olanların geleceğinin de karanlık olduğu tartışma götürmez. Özel mülkiyetçi toplumlar, insanlığın üstünde bir asalak olarak yaşaya gelmiştir. Ne var ki, insanlık, bunları yaşamadan da ileriyi yakalayamaz olmuştur. Tarih, bunu bize öğretmiştir. Bir zamanlar, eski toplumu yıkarak yeniyi kuran ilerici kapitalizm, artık ilerici olmaktan çıkıp, insanlığın bugününü ve yarınını karartan bir hale gelmiştir. Eskimiştir. İnsanlığın yaşamından sökülüp atılması bir zorunluluktur. Sadece insanlığın gününü ve geleceğini karartmakla kalmıyor, insanın üzerinde yaşadığı doğayı da karanlığa gömmektedir. Kirlilik tek yönlü değil çok yönlüdür. Bu anlamda, kapitalist sistem tarihi miadını çoktan doldurmuş olmasına karşın, bir kâbus gibi yaşayanların üzerinde bütün çürümüşlüğüyle, bütün yozlaşmışlığıyla ve bütün çirkefliğiyle varlığını sürdürmeye devam ediyor. O, yaşayan bütün canlılığın üzerinde bir ur, kanserli bir hücre haline dönüşmüştür. Tarih, her zaman olması gerektiği gibi oluyor görünse de, beklendiği gibi de olmuyor. Tarihin diyalektiğinin yavaş ilerlediği yerlerde oluyor. Toplumsal ilerlemeler de böyle. Bazı toplumların tarihi düşünülenden fazlada ileriye sarkarak, gereksiz yere tarihi işgal ederek, tarihin üzerinde bir yük oluyor. Kapitalist toplum da bunlardan birisidir. Her ne kadar kendinden önceki toplumsal sistemlerin tarihi ile kıyaslandığında, kapitalizm onlara göre daha “genç” gözükse de, kapitalist toplumun içinde oluşan gelecek toplumun nüveleri, yeni toplumun sancılarını erkene almakta haklı olarak sabırsız davranıyor. Çünkü insanlık, bilimsel bilgilere dünden daha fazla sahiptir. 2010 yılını geride bırakıp yeni bir yıla girerken, işçi sınıfı ve emekçilerin sabırsızlığı da sokaklara taşıyor. Bujuvazi, daha 2008 krizini atlatamadan yeni krizlerle karşı karşıya kalmamak için, daha ağır sömürü koşullarını işçi ve emekçilere dayatırken, kendi ömrünü kısaltmanın da kaçınılmaz diyalektiğini hazırlıyor. Bir 30 yıl öncesinde kitlelerin sosyalizmden beklentisi bugün aynı düzeyde olmasa da, kitleler de bu beklentinin, yeniden yaratılmasının kaçınılmazlığı www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 6


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

ve olmazsa olmazları da devrimcilerin önünde bir görev olarak durmaktadır. Sokaklar sessiz değil. Sokaklar, yavaş yavaş umudun sesleriyle doluyor. Bu, kitlelerin ayak seslerinin gümbürtüsünden başkası değildir. Onlar, umutlarını kaybetmediler ve onlar, bir arayış içinde, hem ilerliyorlar hem de doğru yolu bulmaya çalışıyorlar. Sokaklarda arayışa çıkan bu insanlara verilmesi gereken, sosyalizmin bitmediğini yeniden ve yeniden onlara umut olarak aşılamaktır. Burjuvazi ne denli manipüle ederse etsin, sosyalizm hala yaşıyor ve yaşayacaktır. O, yine her geçen gün katlanarak artan sokak gösterilerinde işçi ve emekçilerin umudu olacaktır. Bir o denli de burjuvazinin üzerinden asla atamayacağı ölüm korkusu olacaktır. O, her gün “aman teröristler var sakın sokaklara çıkmayın” diye, kitlelere, “terör korkusu” vermeye çalışırken, kendi ölüm korkusunu yenmeye çalışan, mezarlıktan geçen yalnız bir kişinin üzerinden atamadığı, içindeki ölüm kokusudur, bu. Onların “terör” dedikleri, işçi ve emekçilerin haklı mücadeleleridir. Gelinen aşamada, tekelci burjuvazi, birer ölüm tacirleri haline gelmiştir. Irak, Afganistan ve daha birçok ülkede, kitleleri kitlesel katliamlarla yok etmeye çalıştılar ve daha birçok yerde de bunun tezgâhını hazırlıyorlar. Haiti’yi insansız bırakmak üzereler. Ama, artık kitleler de onlara rahat yüzü vermeyecektir. Yunanistan’da sokak çatışmaları şeklinde devam ederken, Hindistan’da sosyalizm mücadelesiyle kitleler, güne, merhaba demeye devam diyerek, emperyalist burjuvazinin boynuna asılı ipi daha da daraltarak, yollarında emin adımlarla yürümeye devam edeceklerdir. Yine dolacaktır ülkemizin sokakları, Türkü, Kürdü, Lazı, Ermenisi, Rum ve daha nicesiyle. Salına salına gezeceklerdir kokusuzca, direniş meydanlarında, kol kola, işçisi, örgencisi ve tüm emekçileri… Bugün sokakları dolduranlar da eksik olan sosyalizm ruhudur. Kitlelere bu bilinç, bu motivasyon ve sosyalizm ruhu yeniden kazandırılmalıdır. Sosyalizm yolu; belirsizliklerle dolu değildir. O, net ve yalındır. Bu bilinç, usanmadan, bıkmadan ve kararlı bir şekilde kitlelere götürülmelidir. “Diyalektiğin deneme tezgâhı doğa”ysa, devrimlerin deneme tahtası ise kitleler için sokaklardır. Kitlelerin sokaklara dökülmesini, sokaklara hâkim olmasını sağlamalıyız. ‘Zor’dur, yeninin ebesi. Sömürüsüz, sınıfsız, sınırsız bir dünya için mücadele edenler, bu özlemi taşıyanlar insanlığın birer onur abideleridir; çünkü bundan güzel ne bir ahwww.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 7


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

lak, bundan güzel ne bir gelecek vardır. Bu, bugün için insan düşüncesinin en üst doruk noktasıdır. Yeni yılda umutlarımızı daha gür yeşertmek dileğiyle…!

Yusuf Köse

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 8


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Dostoyevski Üzerine / Beyaz Geceler Dostoyevski üzerine yazmak hep korkutur beni. Sevgilim üzerine konuşmak gibi gelir. Mahremdir. Dostoyevski gibi bir dehaya, soğukkanlı yaklaşmak neredeyse olanaksız. Karamozov Kardeşler'de iktidarı simgeleyen Baba Karamazov katledilir. Katil, gayri meşru saralı küçük kardeştir. Ama katile göre asıl cinayeti, düşünsel yol gösterici entellektüel İvan işler. Beni Dimitri düşündürmüştür hep, Gruşenka'nın büyük aşkı, Rus halkının ateşli ruhunu taşır; onurunu yaşamından çok seven, tumturaklı laflar etmeyi hiç beceremeyen, hayatı deli gibi tüketen Dimitri. Sonunda, cinayet üstüne kalır ve Sibirya'ya gönderilir. Cinayet, hep Dimitrilerin üstüne kalır... Gruşenka gibiler de ardına düşer böylesi aşkların, böylesi adamların. Özgürlük bir imkândır Dostoyevski'de. O bir ahlakçı değil, bir romancıdır. Amacı insanı yargılamak değil, anlamaktır. Suç ve Ceza'da da sözünü ettiği, bence özgürlük değil, insandaki özgürlük düşüncesidir. İnsanın taşıyamadığı, özgürlüğün bizzat kendisidir. İyi ve kötü kavramları ile, bir felsefeci ya da bir bilim adamı gibi uğraşmaz o, (romanları her ikisine de ışık tuttuğu halde) insan ruhunun bilinmezliğiyle sarhoş dolaşır hep. Öngörülerinin çarpıcılığı (Ecinniler), bir kâhin olmasından değil, çağının insanını önyargısız ve en parlak görebilen, donanımlı bir aydın, bir “ sanatçı “ olmasındandır. Henri Troyat'tan öğrendiğimiz üzere, ders verilmek amacıyla Çar tarafından idam mangasının karşısına çıkarılıp affedildiğinde ilk epilepsi krizini yaşamıştır. S. Zweig, “Yıldızın Parladığı Anlar” da bu anın duyarlılığını bütün incelikleriyle aktarır bize. Sonradan Çar'dan nefret etmemiştir Dostoyevski. Ama belki, epilepsi krizi ile gelen, “ Tanrı kimdir? ” sorusuwww.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 9


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

nun (romantik sosyalist olarak tutuklandığını hatırlarsak) yanıtını ömrü boyunca aramıştır. Dostoyevski'de Tanrı'nın yanıtı, özgürlüğün yanıtı gibidir. Büyük Engizisyoncu’da (Karamazov Kardeşler); İvan, bir çocuk katiliyle mahşer günü kucaklaşmayı reddettiğini söyler. Tanrı düşüncesi, özgürlüğün kendisidir Dostoyevski'de. Tanrı'yı sorgulamak hem suçtur hem de en büyük özgürlük. Onun dünyasında onu anlamaya çalışmak ve anlamanın her aşamasında isyan etmek yürekliliğini göstermek... Tanrı'yı sorgularken, özgürlüğü sorgular. O'na en çok inanmak isteyen sorgular çünkü. Kirlenmesine ve reddedilmesine dayanamayan us'u ve kalbi, kimseye bırakmadan ölünceye dek yargıladı Tanrı'yı. Barışmanın bütün olanaklarını arayarak, Tanrı'yı hem reddetti hem de en derin sevgiyle bağlandı O'na. Prens Mişkin'in kadın karşısındaki tavrı gibi: Aşk'ı anlama isteği, iki kadına birden âşık olabilmeyi yüreğine sığdıran bir “Budala“ yarattı. Birbiriyle çelişen iki kadın. Ama her ikisi de sıra dışı. Dostoyevski'nin en güzel kadınlarıdır onlar. Öğretilmiş erkekliği reddeden ve ahlaksız bir saf olan Mişkin, yüksek zekânın ve bilincin aslında kurnazlığı reddettiğinin de en açık anlatımıdır. Etik değerlere sahip bir bireyin güçlü habercisidir o. Ve her zaman, bir Budala kalacaktır. Mişkin vazoyu hep kıracaktır… O sakındığı kırmaktan öylesine korktuğu vazoyu! (Ahh! Tutunamayanlar) Mişkin, “Yeni İnsan”ın habercisidir. Tutunamayanlar'da bize yüzünü gösteren Selim Işık gibi. İsa'nın ikinci gelişini beklemek ve gelenin bu sefer de çarmıha gerileceğini bilmek… İnsana karşı bu denli umut besleyen ve aynı zamanda insandan bu denli umutsuz… Belki de Tanrı’ya isyanın iç dinamiğidir... İvan'ın entelektüel acılarından, Alyoşa’nın her şüphede güçlenen inancından ve Dimitri’nin sarhoş kalbinden doğan bu saflık, kristal bir elmanın parlaklığıyla www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 10


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

düşüyor yüzyılımıza. Babanın katli belki bir gün devletin ve korkunun hiç olmayacağının umudunu sunuyor bize. Bedeli çok ağır ödense de… Gelecek yıllarda insanlar; 19. yüzyıl insanını anlamak ve kendi zamanlarının insanına ulaşmak için, ilk olarak Dostoyevski'ye bakacaklar. İnsan yüreğinin olanaklarını zorlayan o sınırsız anlama isteği, Dostoyevski’de kaynağını tek bir yerden alıyor: Beyaz Geceler’de doruğa ulaşan doyumsuz insan sevgisi…

Yelda Karataş

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 11


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

12 Eylül Cezaevleri ile Ilgili İlk Görsel Sanatsal Yapıt... Eylül Karanlığı 1981 yılı ocağında Ankara'da idim. Belge Yayınları'nın Ankara'da dağıtım sorunlarını konuşmak için. Ankara dağıtımcımız Adaş Dağıtı'ma uğradım insanlar endişeli idi. Abluka altında olduklarını söylediler. Ertesi gün merak içinde yeniden uğradığımda, alt kattaki dağıtımın ışıkları yanmıyordu. Üst kattaki kitapçıya uğradım, 'hepsini götürdüler' dedi. Sonra Onur Çarşısı'nda kitap verdiğimiz tanıdık bir kitapçıya uğradım. Ada'ydı galiba adı. Orası da karanlıktı. Zafer Çarşısı'nda kitaplarımızı alan Doğu Kitabevi'ne gittim, orası da karanlıktı. İnsanlara ne olduğunun bile sorulamadığı, her gün çevremizden bir insanın kaybolduğu soğuk ve karanlık günlerdi. Kızılay'da insanlar birbirlerine artık selam vermiyordu. Çünkü insan avı vardı. Tutuklananlar sivil polisler tarafından Kızılay'a çıkarılıyor. Kim onlara selam veriyorsa, apar topar gözaltına alınıyordu. Gözaltı süresi Evren Paşa tarafından, ırkçı Güney Afrika'da olduğu gibi 90 güne çıkarılmıştı. İnsanların başına ne geldiği bilinmiyordu. Öldürülüp kimsesizler mezarlığında bir çukura mı atıldılar (Demokrat gazetesindeki sürücümüz Ali gibi, komşuları tesadüfen gömüldüğü mezarlıkta görmeselerdi, haberimiz bile olmayacaktı), işkencedeler mi, zindandalar mıydı, bilinmiyordu. Aileler umutsuzca kovuldukları emniyet, sıkıyönetim, Mamak Askeri Cezaevi kapılarını aşındırıyorlardı. Derken bir gün Adaş Dağıtım'dan Meltem diye bir arkadaş Mamak'ın 'Bayanlar' bölümünden serbest bırakıldı. Anlattıkları bir dehşet filmi gibiydi. Dal Grubunun koridorları, Dante'nin Cehennemi'nden bir parçaydı sanki. Gözü bağlı insanlar, Bruegel'in körleri gibi oradan oraya çekiştiriliyor, kaba dayaktan, Filistin askısına, falakadan vücudun hassas bölgelerine bağlanan elektrik manyetolarına, Ankara'nın Ocak ayı ayazında soğuk sulu 'şok terapilerine' kadar her şey deneniyordu, insanları çökertmek, birbirinin muhbiri konumuna düşürmek için. Sonra Mamak'taki ilk gelenlerin 'müşahede' için tutuldukları hayvanat bahçesinden aşırma ünlü 'kafes', dayak seansları, hücrelerden uzatılan el coplamaları, İstiklal Marşı seansları, 'yıkım' denen bir linci andıran toplu dayak seansları koğuşların bir harabeye çevrilişi. Bütün bu birinci elden tanıklıkları toparlayıp, Almanya'da çıkan Tageszeitung'da çıkmasını sağlıyoruz. Daha sonra çıkanlardan, anlatacak www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 12


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

kadar cesur olanların tanıklıkları derlenip, Uluslararası Af Örgütü'ne iletiyoruz. Bu bilgileri toparlarken biz de adeta bütün bunları yaşamış gibi hissediyoruz. Mamak kabusu hayatımızın bir parçası haline geliyor. Ve bir gün Alime Mitap diye bir genç kadın, 81 yılı vahşetinin acılarını tuvale dökmeye başlıyor, tutuklular, aileleri, kadınlar, çocuklar, askerler, polisler, işkenceciler, vb. Alime'nin çizgilerinde can bulmaya başlıyor. 'Yeni Sesler' dizisinde, bu dönemin tanıklıklarını ve acılardan damıtılmış ifadelerini, şiir olarak, öykü olarak, roman ve röportaj olarak yayınlamaya başlamıştık. Ama görsel alanda bir eksiklik hissediyorduk. Alime Hızır gibi yetişti imdatımıza. Alime Mitap'ın resim ve çizgilerinde, bir 'çığlık' vardı, içten kopup gelen bir çığlık... Abartısız anlatımı ve sadeliği ile insanı çok daha etkiliyor, görüntünün ardındaki insanlık trajedisini çok daha derinden sağlamamıza olanak sağlıyordu. Alime Mitap'ın 1988 yılındaki sergisi ve Vedat Günyol'un önsözü ile yayınlanan albümü, '12 Eylül cezaevleri ile ilgili ilk görsel sanatsal yapıt' oldu. Daha da önemlisi, Alime Mitap'ın çizgi ve renklerinin kendi deneyim ve tanıklıklarından damıtılması idi. O dönem, Nevzat Çelik'in dizeleri nasıl, bütün bir 78 kuşağının kendisini yansıtması olarak algılandı ise, Alime Mitap'ın desenleri ve tabloları da, bütün bir 12 Eylül karanlığını ebedileştirdi, gelecek kuşaklar önünde. 'Cumhuriyet' Gazetesi'nde Alime Mitap ile ilgili bir değerlendirmeye, aynı gazete yazarlarından ressam Bedri Baykam'dan itiraz geldi. 12 Eylül'ü 'ilk yansıtan' oymuş. Komik geldi bana bu iddia. Bir zamanların 'harika çocuğu', keşke öyle olsaydı... İlginç bir kompleks! Ne diyelim? Alime Mitap akademi kökenli bir ressam değil. Ama bunun hiçbir önemi yok. Kimi resimlerinde naiv resmin unsurlarını bulurken, kimi resimlerinde realist, natüralist sanatın izlerini yakalıyordunuz. 'Eylül Karanlığnda', yaşanan karanlık ve yoğun bir dönemde yaşanan acılardan bir kesit buluyordunuz. Onun çalışmalarında yer yer bir Goya'nın, 'Savaşın Yıkımları' çizimlerinden, bir Kaethe Kollwitz'in Köylü isyanı veya Şilezyalı İşçilerin İsyanı serisinden, veya savaş ve açlık, kadın ve çocuk çizimlerindeki trajik boyuta benzer bir etkilenme altında kalıyordunuz. Ya da Frida Kahlo'nun resimlerindeki, kadın oluşun içkin acılarından yansımalar gibi... Ve Alime Mitap, onlarla tanışmadan, kendi doğaçlaması içinde benzer bir rotaya girmişti. Bu harika bir şeydi. www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 13


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Alime Mitap'ın ilk kez İstanbul'da açılan sergisi daha sonra, Ankara, İzmir ve birçok kenti dolaştığı gibi, Avrupa kentlerine de ulaştı. Bir tanıklık, bir sanat ürünü olma yanında, kamuoyu önünde siyasal tutsakların konumuna, 12 Eylül rejiminin mahkum edilmesine, siyasal bir katkı da sundu, kendi çapında. Sevgili ustam Vedat Günyol'un deyişi ile, 'Alime Mitap, aynı zamanda insanlık onurunu savunan bir mesaja sahip.' 'Bütün resimler içinde bir tanesi var ki, olağanüstü: gözleri bağlı güzel bir insan. Yüz çizgilerinin güzelliği mi dersiniz, direnç dolu onurlu duruşu mu dersiniz, güzelim güzeli bir portre bu. Ben buna 'Gözleri Bağlı Prometheus' diyorum'. 'Bir de idam edilmiş bir adamdan geride kalan eşyaları: Bir kol saati, bir gözlük, ayakkabıları, bir battaniye, yırtık giysiler...' 'Dikenli teller önünde bir kadın'.... 'Kolları askıda, bir kız.' 'Torununa sarılmış bir büyükanne.' 'Dipte bir asker silüeti, ana kucağında bir çocuk'. 'Dal grubunun koridorları'. 'Y.S.Y. yani yemek ve su yok'... 'Toplu dayak'... Dikenli teller önünde görüş bekleyen aileler'... Bazen sözün anlatmakta yetersiz kaldığı yerde, görüntü ve çizgi, içten kopup gelen sessiz bir çığlığı yansıtmakta çok daha başarılı oluyor. Ragıp Zarakolu

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 14


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Şiir Yorumlama Örnekleri(!)

Olay! Olay! Olay! Artık okur gibi göründüğünüz şiirlere "Nası bi yorum yascas yav?! Şaştım kaldım anasını satiimm!! " diyerek şaşmanıza gerek kalmadı. Baktım bu durumda olanları kimse düşünmüyor, baktım insanlığın bu bölümüyle kimse ilgilenmiyor, üzüldüm ve "Bari ben el atayım, sevaptır! " deyip dakikalarca kafa yorarak el attım ve aşağıdaki hazır yorumları sizler için yazdım. Bu çalışmam için hiç bir ücret talep etmiyorum! Aşağıdaki hazır yorum örneklerini hiç bir kaygıya düşmeden her şiirin altına yazabilirsiniz. Sizin adınıza bunu ben yaptım. Hatta sizin adınıza ne tür şiirlerin altına hangi yorumu yazmanız gerektiğini bile birkaç örnek ile saptadım. Adınıza karar verenlere sadık olduğunuzu bildiğim için bana da sadık kalacağınızdan hiç kuşkum yok. Tekrar ediyorum: Bu çalışmam için hiç bir ücret talep etmiyorum! Hadi, ön açıklamayı okuyarak işe "k(s)oyu(l)nun" artık, beklemeyin! Olay! Olay! Olay! Kopyala Ve Yapıştır Yöntemiyle Şiir Yorumlamada Çığır Açıyorum! Ön Açıklama: Sizlerin beni ışık hızıyla geçeceğine olan güvencim ile ben burada bir-iki şiir türüne yazılan "en iyi yorum örneklerini" sunacağım. İlk bölüm genel yorumlardan oluşuyor. Nasıl bir şiir olursa olsun rastgele birini (teknolojinin gözünü seveyim!) "copy-paste" yani "kopyala ve yapıştır" yöntemiyle yapabilirsiniz. Böylece, bir gün içinde yüzlerce şiire yorum yazmış olacağınız gibi, en çok yorumlayan unvanına da sahip olabilir, hatta edebiyat dünyasına "usta yorumcu" olarak girebilirsiniz. Şimdilik dokuz örneğimiz bulunmaktadır. İkinci yorum bölümümüz, aşk şiirleri içindir. On bir örnek bulunmaktadır. Üçüncü bölüm didaktik nitelikli şiirlere yöneliktir. Konuyu bilseniz ve temadaki çarpıklığı görseniz bile ses etmeyecek, kutsamaya devam edecekwww.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 15


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

siniz. Beş örneğimiz bulunmaktadır ve son olarak da dörtlükler için iki örneğimiz vardır. Şu an toplam otuz örneğimiz bulunmaktadır. E, bedava olunca bu kadar olur işte... Fazlasını sizler yapacaksınız. İşte Örneklerimiz! Hemen Kopyalayıp Şiirlerin Altına Yapıştırmaya Başlayın! Genel Yorumlardan Örnekler: 1-Ya dost, sen bir harikasın yaaa!!! Ne güzel yazmışsın, aşk olsun! Kutluyorum! 2-Yürekten gelmiş abiii (ablaaa), yürekten gelmiişş! Yani ancak bu kadar yazılır!! Helal olsun vallahi!! 3-Şiirdeki akıcılık Kızılırmak'ta bile yok şerefsizim!! 4-İmgeleri dansettirmişsiniz şiirinizde. Tebrik ediyorum efendim : ))) 5-Bütün şiirlerini hayran kalarak okudum ve yorum yazdım. Puan bile verdim : )))) 6-Sizi zevklen okumaya devam etçem. 7-Bu ustalık karşısında önünüzde eğiliyorum üstadım!!! 8-Yüreyinise saalık ne güsel annatmışınız : )) Çok Önemli Not 1: Okur gibi yaptığınız tüm şiirlerde kullanacağınız çok etkin bir sır vereyim: Şiirin bir bölümünü, ama bazen de tamamını kopya yapın ve altına "Çok güzel olmuş. Saygılarımla..." diye yazın. Böylece çok uzun yorum yazmış da olursunuz Aşk Şiirleri İçin Örnekler: 1-Sevda bu işte yaa, aşk bu yaa : ))))))) 2-Aaahhh, ahhh!! Bu şiir benim bam telimi salladı: ((( 3-Bak işte, sevmiyorum diyorsun ama seviyorsun. Benden kaçar mı yaa :)) 4-Ayrılıklar aşkın güzelliğidir. İnşallah yeniden kavuşursunuz: (((( 5-Ya seni aldatmasına bakma, aşk affedicidir : ))))) 6-Acayip güzel söylemişsin. Kalbi dua ile kutluyorum kardeş : ))))) 7-Bu şiire yorum yapılmaz yaaa, nefis olmuş... Benim şiirlerime de beklerim :))) 8-Bu şahane şiir karşısında aşkolsun diicem ama zaten aşkolmuş :)))))))))) www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 16


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

9-Sen bu şiirle zaten yapacağını yapmışsın, senden günah gitmiş. Seni karşındaki anlamamış ki!!! 10-Sizin gibi duygusal birine böyle bir ihaneti nasıl yakıştırıyorlar yaaa : (( Ne insanlar var yaaa :((( Hiç üzülmeyin, ben sizinlen aynı fikri paylaşıyorum. Çok Önemli Not 2: Yazdığınızın bir anlamı olması şart değil, ama arada bir şiirlerin altına imgesel bir şeyler yazın. Örneğin: "Şafak vakti ay ağlarken yakamozlar sohbet ediyorlardı Oysa ben Kızkulesi’ne bakıyordum bülbül misali" gibi şeyler yazın ve: “Çok içten gelen bir duygu seli olmuşsunuz, tebrik ederim!” diye ekleyin. Bu yorum biçimi, sizin çok bilgili olduğunuzu gösterir. Didaktik Şiirler İçin Örnekler: 1-Tam felsefik bi şiğir olmuş. Ben şahsen kendim bu şiğiri çok beğendim. 2-Ne de güzel ders vermişsiniz, kaleminize kuvvet! 3-Ya hocam muhteşemsiniz valla billa... Bana ne okumamı önerirsiniz? Sizin gibi değerli üstatlarımın yardımına çook ihtiyacım var. Yardım ederseniz çok sevinirim. Hayran oldum. Selam eder ellerinizden öperim : )) 4-Okuduum şiyirler arasında en güseli bu oldu. Tamam güzel şiyirler felan okuduydum öncedende amma bu en güseli sizinkisiydi yani annatabiliyommu????!!!!! Çok Önemli Not 3: Yorumlarınızı bazen bu örnekte görüldüğü gibi harfleri bir büyük, bir küçük yazarak renklendirebilirsiniz. Bu yazı yöntemi, sizin ne kadar çok chat yaptığınızı, dolayısıyla ne kadar çok sosyal biri olduğunuzu gösterir. Yazınızdan sonra ekleyeceğiniz “Zuhahahahaha” şeklindeki gülme “efekti”, sizin çok samimi ve şakacı olduğunuzu göstermesi bakımından önemlidir. Yandaki yorumu iyi inceleyin: ÇoK DeRiN AnLaMlAr İçErİyOr Bu Şiİr. AnLaYaNa TaBiKiM ZuUhAahhAahHaaaa : )))))))) www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 17


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Dörtlükler İçin Örnekler: 1-Öyle bir dörtlük olmuş ki, her şeyi dört yandan açıklamış. Kalemine kuvvet arkadaş! 2-Ayyy, ne şirin bi dörtlüükkkk : ))))) Ay bunu çok sevdim beee.... Ben bu dörtlüğü kopye yapçam işte bana neee : )))) Edebiyat adına(!) kolay gelsin! Onur Çağlar

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 18


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

www.gokyuzuedebiyati.org

15 Şubat 2011

Sayı 1

Sayfa 19


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Mevsimim Ol

Cemrem ol; düş nefesime, düş suyuma, düş toprağıma; ısıt ayaz nefesimi, kaynasın donmuş suyum, bereketlensin kıraç toprağım. Baharım ol!

Gülümseyerek çıksın tomurcuklarım, güneş gibi doğsun çiçeklerim, burcu burcu yayılırken ruhuna sarsın seni yapraklarım. Ve salınsın gelin telleri gibi yüreğine köklerim! www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 20


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Kalemimden dökülen yazım ol! İşleyeyim imge imge, göğe dizeyim her sözünü dize dize. Alın yazım ol, aynaya bakışımda da göreyim seni.

Yazım ol, meyvemle besleyip, dinlendireyim gölgemle. Hazanım ol, yaprak yaprak döküleyim ayaklarına. Mevsimim ol; iklim iklim yaşayayım seni!

Derya Mert www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 21


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Aşka Dair

Aşka dair bir şeyler var bende Adı içimde saklı bir şehir gibi direnmektedir hala. Bir yanılgı sessizliği yenilgi yalnızlığı hakikat.

Bekliyorum eriterek kemiklerimi Düşümde gördüm yine Ucunda cıgara söndürülmüş memelerini.

Neden bir parça âşık sanırmış kendini her yalnız Her âşık da bir parça yalnız oysa. Sevmek yetmiyor da ölmek mi gerekiyor yoksa.

Aşka dair birşeyler var bende karacadağ gözlerinde yanan özlemim gibi Tutuşturur hala beynimde çalıları.

Ölmek değil hiç değil aslolan yaşamak Aşkı kalbinde işçi kızların elleri gibi taşımak. Nasırlı yorgun ama uyanık ama vefalı.

Bir aşkla değiştirilebilir mi dünya Yıkılmaz mı duvarlar sorular doğruysa Anlaşılmaz mı zamanın yaşlı gözleri.

Aşkım yamacına kurulu bir taret Sokak sokak savunuyorum kalbimi Dayanamazsın belliki ayrılığın güzüne.

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 22


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Aşka dair bir şeyler var bende Bir giz saklıyorum dudaklarımda Bilmemiş ne tanrılar ne peygamberler. Senden ayrı aşk yoktur aslında Var olan sen Yani hayatı teriyle üreten. Ve birde ben senin delin divanen.

Deniz Faruk Zeren www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 23


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Sen Gidince

aycan uyan kalbi durmak üzere ayışığının sen gidince ölüler sofra kurdular yarenlik ettiler burada yastığımdan kaldırıp künyemi adımı sildiler kelebekler gibi savurup uçurdular başucumdan yıldızları uyan Aycan dağların taşların tutuştu nefesi oysa ben âşıktım akışına ırmakların yaşamıştık deltasında yüzlerce yıl seninle başbaşa bir yanımız deniz bir yanımız orman gürgen yeşiliydi gölgesi başımızın türkü söylerdik ağlaşırdı meşeler menekşe kokardı saçımızı okşayan meltem uzak diyarlara giderdik sırtımızda öykümüz gözlerimizde turkuaz bir nehir www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 24


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

bu kadar değildi elbette devrilişi içimizdeki dağların bu kadar değildi gözyaşlarımız tufan olurduk öpüşler sunulunca dudaklarımıza kardelen gibiydik ak yorgan altında uyurken toprakta kenetlenir sevişirdi köklerimiz Meral Vurgun www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 25


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Hasret

Işığı yaratan inanç Ve mısırın narin gövdesi Sessizce büyür Hasretim derin Hasretim kaç yüzyıl kadar derin Mavi göklerin üstüne dalgalanıyor yüreğim Kızılırmak ‘buluşalım’ diyor Unutulmuş ırmakların adını Göğsüme yazdım Zilan Deresi Bartın Çayı Zap Suyu Kara geceden gayrisini umut diye tatmamış Karaelmasın şavkını Kentin umuda kapalı yüzüne Kuyu dibinden bağırdım Ekmek üstüne kızıl harflerle Aç karına sabah ezanında Çarpık kovalara ıslak kömür toplayan Çıplak ve çelimsiz çocuk bacaklarını Utançla söyledim kentlere Unutmamak için göçüklerin yasını Ateş üstüne ant içtim www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 26


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Kerpiç yüreğinde doğan yeniyetmenin Taze yarası dizelerim Şafağın gözlerine dik durmak için Ömrümün her deminde İçimde akan ırmakları korudum Ey umudun türküsü daha kesilmedi kanım O utangaç çocukları ben doğurdum Ben okşadım diri başakları Reha, Eştar, Artemis Ve Kibele adım Çamın yazgısı ve tanrılar tanrısı Ölümsüz kirpiklerimden akar Dolunay’ın altın sinisinde Mavi yaldızlı hayatın sırrına erer gibi Çözer saçlarımı dalgalar Taşın dingin ayağında yükselen Işıklı buğday başağı iki gözüm Altın sunaklarda ve bakır taslarda Özenle büyüttüm neslimi Yıldızın her köşesindeki üçgen Ve incirin kutsal sözü benim Dirim kasıklarımda büyür çünkü Ey topraktan gelen Mavi göğün oğlu Göğsüm helal ve haktır Ben gönlümde aşk ile taş emzirmedim ki

Yelda Karataş www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 27


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Merhaba

Merhaba güne, __________güneşe, ______________ gökyüzüne; merhaba gökyüzündeki kuşa, ________________ renk renk açan çiçeğe, ________________________ rengini çiçekten alan kelebeğe!

Merhaba tere, _________ emeğe, ____________ bilince; ve merhaba, paylaşımların güneş gibi gökyüzünde parladığı ____________________________ yarınlara söz verenlere, _____________________________________________ merhaba!

Onur Çağlar

* İlk sayımıza…

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 28


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

www.gokyuzuedebiyati.org

15 Şubat 2011

Sayı 1

Sayfa 29


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Çingene Kemancının Silueti

Ilık bir Cumartesi gecesiydi, Alsancak’ta biraz yürüyüş yapıp hava almak üzere eşimle evden çıktık. Belki denk gelirse bir yerlerde, uzun zamandır dinleyemediğimiz rock müziğini de dinleriz diye ufak planlar yapıyorduk. Bir Nisan akşamına göre oldukça yumuşak bir hava vardı dışarıda. Yürüyüşün ortalarına doğru biraz dinlenip kahve içmek için Gündoğdu’daki sokak kahvelerinden birine oturduk. Oturduğumuz yerin hemen yan tarafında üç genç üniversiteli sokak çalgıcısı, Türkçe ve İngilizce popüler parçaları gelen geçenin meraklı bakışları altında büyük bir coşkuyla çalıp söylüyorlardı. Kahve ve müzik her zaman iyi gider... Bir süre sonra güzel şarkıların da etkisiyle, çevredeki diğer kafelerde oturan insanlar gibi biz de sokağın sakinlerinden olup çıkmıştık; eşimle aramızda muzırca gülüşerek içlerinde en güzel çalan hangisi, flütçü çocuk biraz yoruldu mu ne, gitarcı çocuk karşıdaki bankta oturan kıza mı çalıyor şarkılarını, yoksa gerçekten onun kız arkadaşı mı vs gibi yorumlar yapıyorduk. Cumartesi akşamı keyifli olmaya başlamıştı gerçekten. Çok güzel bir melodinin her yanı sardığı bir ara, sanki Monet’nin şiirsel resimlerinden ya da Balzac’ın duygulu romanlarından fırlamış gibi, gecenin içinden Çingene bir kemancı yavaş yavaş izlediğimiz resmin tam ortasına girdi. Diğer insanlar gibi hızlı yürümüyordu, bakışları bir noktaya odaklanmış, kemanı elinde sanki çalacakmış gibi tutuyordu. Ağır ağır gelip üç genç çalgıcının tam karşısında durdu. Dirsekleri deri yamalı, eski fakat oldukça temiz ceketi, biraz paralanmış ama tam bir kemancıya yakışan modeldeki ayakkabıları, yakaları pembe açık renk tişörtü, sırtındaki deri keman çantası ile başka bir diyardan gelmiş bir gezgine benziyordu. Sokak lambalarından ve kafelerden yayılan ışıkların altında, gecenin içinde çakwww.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 30


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

mak çakmak parlayan gözleri, müziğin ritminden başka bir şeyi görmüyor ve kulakları başka bir sesi duymuyordu, sanki büyülenmiş gibi üç genç çalgıcıya bakıyordu. Bir süre ne yapacak diye merakla bekledik. Sanki Pedro Almodovar filmlerinden birinin küçük bir fragmanını izliyorduk... Genç Çingene, gözlerini genç çalgıcılardan hiç ayırmadan yavaş yavaş kemanını omzuna yerleştirdi ve çalan müziğe göre notaları basmaya koyuldu ince kapkara parmaklarıyla. Üç genç çalgıcı, gecenin içinden çıkıp gelen yeni ve sadık dinleyiciye daha bir coşkuyla karşılık verdiler. Bir müzik dalgası sokağın her yanını sarıverdi ve herkes oturduğu yerde salınmaya ve müziğe göre tempo tutmaya başladı. Genç Çingene ışıldayan gözleri ile hala çalgıcılara bakıyor ve hayatta değer verdiği belki de tek güzel şeyin, müziğin büyüsüne kapılmış bir halde onlara eşlik ediyordu. Ne karşılarında oturan güzel kız, ne gelip geçen ve ikişer dakika arayla seyrettikten sonra yollarına hiçbir şey olmamış gibi devam eden ya da kutuya para atan insanlar, ne de biz, bu üç yetenekli genç sokak çalgısının gerçekten olağanüstü müziğine gereken değeri ve saygıyı göstermiştik, onlara hak ettiği değeri hatırlatan kişi genç bir Çingene kemancı olmuştu. Uzun bir süre beraber çaldılar büyük keyifle. Tüm hayatı müzik olan bir insanın olanca coşkusu, Çingene kemancıda vücut bulmuştu. Kıvırcık saçları, normalden daha koyu teni ve ona tezat ışık saçan bakışları, sanat söz konusu olduğunda ne eğitimin, ne de insanın yaşadığı çevrenin önemi olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu bizlere. Yetenek denen şey Çingene kemancının siluetinde parıldıyordu adeta... Mola verdiklerinde, genç çalgıcılar Çingene kemancının yanında soluğu aldılar ve ona o anda ellerindeki paylaşabilecekleri tek şey olan, sigara ikram ettiler. Ve çok keyifli bir sohbete daldılar gecenin içinde. Biz de hazırladığımız bozuk paraları kutuya atıp başka bir mekana, farklı bir müziği dinlemek üzere yola koyulduk. Geriye dönüp bir kez daha baktım; çingene kemancının gözleri çakmak çakmak, gülümsüyordu…

Dr. Devrim Yılmaz www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 31


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Yeni Bir Gün, Yeni Bir Umuttu Onun İçin…

Kırışık alnında ve çiçek yanığı yüzünde biriken boncuk boncuk terleri sildi, eteğinin ucuyla. Nefes nefese kalmıştı, nefes almakta zorlanıyordu. Asırlardır yorgundu. Yorgunluk içine kıvranıp yatmış, içinde yer etmişti, acılarıyla birlikte. Aslında oğlu Hasan gittiğinden beri yorgundu. Üstelik halsizdi, keyfi de yoktu. Pek gülmezdi… Hasan’ı çıksa, günün birinde geri dönse evine, yorgunluğundan eser bile kalmayacaktı. Bunu iyi biliyordu. Hasan, ortalarda yoktu. 12 yıl olmuştu Hasan’ından ayrılalı… Oğul, anasından ayrılalı... Neredeydi, kiminleydi, ne yapıyordu? Kimse bilmiyordu. Son gün evden çıkarken; ’’Beni yemeğe beklemeyin; geç gelebilirim.” demişti annesine.’’Sendika seçimleri uzun sürebilir.’’ Gidiş, o gidişti. Hasan o günün içinde Sendikaya uğramamış, sendika seçimlerine katılmamıştı. Gören de olmamıştı Hasan’ı. Hasan’ın haber vermeden ansızın ortadan kayboluşu onda derin izler bıraktı. Onlarca araz, hastalık sahibi yaptı. Yüksek tansiyon, arada bir tekleyen yorgun kalbi, üzüntüden oluşan midesindeki ülseri önemsemiyordu bile. Gür simsiyah saçları seyrekleşmiş, aralarına aklar düşmüştü. Gülen mavi gözlerindeki ışık çoktan sönmüştü. Yine de yaşama küsmüyor, sıkıca tutunmaya çalışıyordu. Aslında onu yaşama bağlayan, ayakta tutan biricik oğluna kavuşacağı umuduydu. Oturduğu iskemleden güçlükle kalktı, yemeğin altını kıstı, demlemeye bıraktı… Mutfak perdesini araladı, uzaklara bakıyordu. Aklında hep Hasanı vardı. ”Şimdi çıkıp gelse,’Anam’ dese boynuma bir güzel sarılsa ne güzel olurdu.’’ diye geçirdi aklından. ”Ona sıkıca sarılsam, bağrıma bassam… Kana kana içsem hasretimi… Koklasam… Seni ne çok özledim oğul desem!’’ Gözlerini uzaklara kıstı. Rüyadan uyanırcasına kendine geldi. Aslında oğlu şimdi çıkıp gelse ne yapardı, nasıl davranırdı, bilemiyordu. Gözleri dolu dolu oldu, hıçkırıklara boğulmak doyasıya ağlamak istiyordu ama evdekiler duysun istemiyordu. Dayanamadı sonunda banyoya koştu, musluğu açtı, akan suyun sesiyle birlikte akıttı gözyaşları. Hıçkırıkları duyulmasın diye musluğu sonuna kadar açtı. Şimdi daha rahatça ağlayıp boşaltabilirdi içinin yangınını. Nasıl olsa www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 32


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

evdekiler su sesinden anlamayacaklardı ağladığını. Tutamıyordu kendini bir türlü, şelale başında olsa ne yazardı zaten gözyaşları şelale olmuş akıyordu deli deli. Boşaltı içini döktü iyice… Aynada kendini uzun uzun seyrettikten sonra, yüzünü bir güzel yıkadı, havluyla iyice kuruladı. Kendini toparlayıp toparlamaz salona geçti. Salondaki köşe koltukta oturan hayat arkadaşı ve halının üzerinde trencilik oynayan torunlarını görünce rahatladı. Yalnızlıktan korkuyordu.” iyi ki siz varsınız” dedi içinden “Sizin varlığınız ve Hasan’ımın bir gün geriye dönme umudu olmasa nasıl dururum ayakta”. Ağlamaktan kızaran gözlerini Hüseyin Efendi görmesin diye konuşurken kaçırıyordu ondan. Hoş Hüseyin Efendi anlamıyor değildi, anlıyordu yine de yüzüne vurmak istemiyordu. O da gizlice içine akıtıyordu gözyaşlarını hep. Nazife ana yer sofrasını kurdu, kendisi yemedi torunlarının karınlarını bir güzel doyurdu. Hüseyin Efendi istemeye istemeye birkaç lokma yedi. Tıkandı. Gözleri uzaklara dalıp gitti. Sofrayı kaldirdı, sofra bezini balkondan aşağıya silkeledikten sonra, aceleyle bulaşıkları yıkayıp duruladı. Yeni güne hazırlanmalıydı. Çünkü O bir Cumartesi anasıydı; her Cumartesi oturma eylemi yapan kayıp çocuklarını arayan, seslerini duyurmak için savaşım veren analardan yalnızca birisiydi… Çantasını hazırlarken, Hasan’ın eski sararmış resmini çıkarıp sessizce baktı. Hasan ne kadar sevecen ve lekesiz görünüyordu. Resmi defalarca öptü, göğsüne götürüp sıkıca bağrına bastı. Xızır’a dualar etti. Umutluydu, nasılsa bir gün mutlaka bulacaktı onu Resim yıpranmasın diye usulca sardı mendiline. Sonra özenle yerleştirdi çantasına. Sabah erken kalkacaktı. Gün doğarken düşecekti yola. Hüseyin Efendi televizyonu uzaktan kumandaya basarak kapattı. Oturduğu yerden kalkarak usulca odasına geçti, yatağına uzandı. Nazife Ana torunlarını son bir kez kontrol ettikten sonra, kocasının yanına geldi. Sessizce yatağına kıvrıldı, yorganı çekti üzerine. Yeni bir gün, yeni bir umuttu onun için…

Özgür Gelecek www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 33


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Bela Alameti

Yayın koordinatörüm geldi, masamın önündeki koltuğa oturdu: -Nasılsın Onur’cuğum?, diye sordu, telefonu aldı ve ekledi: Bize iki neskafe! Derhal ayağa kalkarak çekmecemdeki ve dolabımdaki eşyalarımı toplamaya başladım. -Heyyy, sen ne yapıyorsun?! diye şaşkınca sordu. -Toparlanıyorum, dedim. İşten atılmadım mı? -Saçmalama! -Esas saçmalayan sensin; hem yanıma geleceksin, hem “Nasılsın?” diyerek hal-hatır soracaksın, ismimi yalın halde söylediğin yetmiyormuş gibi bir de sonuna “…cuğum” ekleyeceksin, ayrıca Türk kahvesi ya da çay-may değil de Neskafe söyleyeceksin! Eğer savaş çıkmadıysa, her ne kadar darbeler döneminin kapandığını söyleseler bile yeni bir cunta darbe yapmadıysa veya kıyametin ne zaman kopacağına dair Allah’tan “e-vahiy” almadıysan, oluşturduğun bu durum nedir, biliyor musun? -Bilmiyorum. Nedir? -Bu durum, benim işten atıldığımın diplomatik bir dille söylenmesinden başka bir şey değildir. -Onur’cuğum, saçmalamaya devam ediyorsun. (Allah’ımmmm, sen bana sabır verrrr! Hatta yarattığın tüm sabırları sana zahmet bana yolla!) -Bak, hiç öyle sağa-sola kıvırma, tamam mı? Çünkü bu kadar çok iltifat ve samimiyet belalarının üst üste gelmesini hiçbir matematik profesörü ve sosyolog, hatta psikolog, olmadı biyolog da açıklayamaz; anlayacağın, hiç de hayra alamet bir durum olarak görmüyorum. Ya da… Bir dakika yaa! Bizimkiler Demokratik Halk Devrimini gerçekleştirdiler de, acaba benim mi haberim olmadı?! Bilirsin, devrimden sonra işveren işçisine değil, işçiler işverene baskı uygulayacaktır. Yoksa ondan mı korkuyorsun? Hoş, www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 34


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

korkmakta haklısın tabi ama yine de korkmana gerek yok, söz; ben sana baskı uygulamayacağım. -Onur? -Ne? -Onur saçmalamada kesinlikle rekor kırdığını ve hatta kimsenin seninle yarışamayacağını Guiness’e bildireyim de, seni kapak yapsınlar! Eşyalarını yerine koy, dedikten sonra sigarasını çıkarıp uzattı: Yak! Gördünüz mü? Bir de sigara ikram ediyor, hem de en Amerikancısından! Vallahi yüzde bir milyon hapı yuttum! -Bana bak; yoksa beni ilgilendiren kötü bir haber mi aldın? Yaa benimle açık konuş, bir yakınım filan mı öldü, ha? Yani ölen-mölen varsa lafı dolandırmadan söyle; bilirsin, ben çok güçlüyümdür. Yüz kasları yumuşak, dudağının kıyısında belli belirsiz ama şeytani bir gülümseme, gözleri neşeli… Belli ki, morali yerinde. Elindeki sigara paketini bana doğru biraz daha uzattı: -Yak, yak; merak edilecek bir şey yok. Yak bir tane. Kuşkulu kuşkulu yüzüne bakarken elimi de sigaraya doğru uzattım: -Yakmasına yakayım da… Bana baksana sen, yoksa Arzu beni terk etti de, teselli etmeye mi çalışıyorsun? Çünkü bu sahne, teselli etme sahnesinin girişine tek yumurta ikizi kadar benziyor. -Önceleri sen böyle değildir Onur; ne oldu, yaşlandın mı yoksa? -Hayır, benim yaşlandığım-maşlandığım yok, ama senin bu davranışın bela belirtisinin resmi davetiyesi gibi değilse, nedir? -Aaaa!! İşte şimdi haksızlık ediyorsun. Sen, bizim yazı işlerinin en kıdemlisisin, onların abisisin ve sana her zaman iyi davranmışımdır. İnkâr etme. Palavra, hem de en kuyruklusundan! Yazı işlerinde ne en kıdemliyim, ne de onların abisi… Ben sadece stajyer muhabirlerin en büyüğüyüm, o kadar! Hayır, bizleri tanımadığından değil, domuzluğundan dolayı böyle söylüyor. -Bilirim. Hatta beni çok seversin(!), değil mi? Savaş muhabiri olmadığım halde Afganistan ve Irak’a göndermeden önce de böyle davranmıştın. www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 35


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Şimdi nereye gideceğim? İstersen öteki dünyaya bir koşu gidip Lady Diana’ya kazanın nasıl olduğunu sorup geleyim. İster misin? -Yapma Onuurrr! Darılacağım vallahi. Kalbimi kırıyorsun yaa! -Kırılsın abi, kırılsın. Ben öleceğime senin kalbin kırılsın. -Niye böyle kuruntu içine girdiğini anlayabilmiş değilim. Yoksa kötü bir rüya gördün de, etkisinden çıkamadın mı? Bak Onur, çok deneyimli bir gazeteci olduğun halde sana son derece basit bir iş vereceğim. Ne Afganistan, ne İran, ne de öteki dünya! Hiçbir yere gitmiyorsun, yalnızca eve gideceksin. -Ben kovulduğumu söylerken haksız mıymışım? Ne diye eşyalarımı toplattın? -Kovulmadın ki! -E, eve gönderiyorsun akıllım! -Evet, eve gideceksin. -Süresiz mi? -Sen de taktın ha! Sinirlenir gibi olduysa da, belli etmemeye çalıştı. Hatta daha da sakinleşti: -Onur’cuğum, aslanım, işten kovulmadın, eve gideceksin. Senin işin senin evinde. Bir an için aklıma sabah kahvaltısını yaptıktan sonra öylece bırakıp evden ayrıldığım aklıma geldiyse de, her halde bu durumu bilemeyeceğinden ve özel yaşamıma karışamayacağından göndermiyordur. Var… Var bir pislik var, ama acaba ne?! -Evimde mi? -Evet, evinde. Bunu demin de söyledim. -Evde ne yapacağım? Umarım bulaşıkları yıkatmaya göndermiyorsundur. Tuvalet de temiz. Gerçi kitaplığım biraz dağınık ama… Sözümü bıçak gibi kesti: -Televizyon seyredeceksin! -Zaten seyrediyorum. Geriye doğru yaslandı, yüzüme ince ince baktı: -Seyrettiğini biliyorum tabi ki, dedi alay edercesine. Eve gideceksin ve CART TV’nin haberlerini izleyeceksin. Yani “haberin haberi”ni www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 36


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

yapacaksın. Bunda paniğe kapılacak, kaygılanacak ne var Onur’cuğum? Anlamadım gitti! -Bu işi verme; Perikles, Neron hatta istersen Hitler’in ruhunu çağırıp röportaj yapayım. Söz! Kovulmadığımı anlamanın getirdiği rahatlığımı görmüş olacak ki, ismimin sonuna eklediği “…cuğum”u kaldırdı: -Onur saçmalama, niye böyle abartıyorsun? “Şekil A”da görüldüğü üzere bela ne geldiğini söyler, ne de gelmek için randevu alır. Gelir, karşınıza “Küüüttt!” diye oturur ve size en nefret ettiğiniz bir konuda uğraşı yaratır. Eee, bela bu; başka bir şey olsaydı, adı bela olmazdı. Bari söylediği neskafe gelse de. Akşama doğru eve gittim. Bu duruma ayık kafayla dayanmak mümkün olmadığı için bir-iki duble bir şeyler içtim. Haber saati gelince de, sakinleştirici ilacımdan iki tablet alıp televizyonun karşısına kuruldum. Jenerikten sonra o at suratlı, buldok ağızlı spiker, yapmacık bir sırıtmayla karşımda beliriverdi: -İyi akşamlar Sayın Seyirciler. Bugün 31 Şubat Salırtesi biliyorsunuz. Yok eğer bilmiyorsanız şimdi ben söyledim ve benden öğrenmiş oldunuz. Türkiye’nin en büyük kanalı olan CART TV’nin büyük haber merkezinin hazırladığı şok edici haberleri en büyük spiker, yani benim sunacağım haberleri izleyeceksiniz, der demez “Paaaattttt!” reklamlar! Ne kadar süreceğini merak ettiğim için hemen kronometreyi çalıştırdım. Canlı saçların sırrı, canlı saç derisiymiş. Bu durumda ölü saçların sırrı da ölü saç derisinde demektir. Benim anlayamadığım, ölü saç derisini bahtsız kral Lear’ın altın tacı gibi başımızın üstünde ne diye taşıdığımızdır. Bu sorunun yanıtını cilt doktorlarına bırakıp, işimize bakalım. Beren Rolexis kızımız saçlarının canlılığı için Telidor şampuanlarını kullandığını söylüyor. Durur muyum; hemen araştırdım! Beren Rolexis kızımız Telidor şampuanı falan değil, düpedüz kalıp sabun kullanıyormuş. Yani yalan söyleyerek reklamik vatandaşlarımızı aldatıyorlar. Ayıp, ayıp. Bu reklam bitti, bir daha… O da bitti, bir daha, o da bitti, bir daha… Tam www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 37


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

on yedi dakika yirmi üç saniye reklam izledikten sonra, ekranda at suratlı spiker tekrar göründü: -Evet Sevgili Seyirciler; ülkemiz yine çok yoğun bir gün yaşadı. Büyük haber merkezinin büyük haber ekipleri de olayları sizler için olayları ve hadiseleri “saniye saniye” görüntüledi. Haberlerimizden önemli başlıklara geçmeden önce, kısa bir ara… Şimdi niye “…kısa bir ara”?!Yani ne oldu da “…kısa bir ara”?! O lanet olası ipe-sapa gelmez, baştan aşağı yalan olan reklamları yayınlayacaklar da ondan tabi! Sanki bir tümce önce izlediklerimiz belgeseldi. Hem “…olaylar ve hadiseler” gibi saçma bir cümle de olmaz. Televizyon kanalları reklam gelirleriyle yaşamlarını sürdürür… zannederiz, değil mi? Oysa üüüüfffff!... Ama konumuz bu “üüüüfffff!...”ler değil. Zaten reklamlar da başladı. Evde, yeşil elbiseli bir kadın dans mı ediyor, belli değil. Hem de, Luciano Pavarotti gibi şarkı söyleyerek! Kullandığı temizlik maddesi, çok iyi temizliyormuş. Ayrıca, “kurulamadan-durulamadan”mış! Berbat bir reklam. Kadın fırçayı yer ebir sürüyor, bir “in sert” görüntü, ve erikler çiçek açıyor. Yani güzel kokuyormuş! Sahne değişiyor. Mahallenin bütün kadınları, kızları toplanmış; ben diyeyim yirmi, siz deyin otuz, sokağın ortasında güzelim bale dansının çok kötü bir karikatürünü oluşturuyor. Çifte telliyi bırakıp baleye başlamışlar. İyi. İyi olmasına iyi de, şimdi bunlar ööyylleeee bale(!) yaparken kocaları, ağabeyleri falan gelse, hasta yerine müşteri bekleyen ortopedist doktorlara gün doğmaz mı?Aslında ötekiler suçsuz, onları o yeşil elbiseli kadın kışkırtıyor. Bunlar tabi ki beni ilgilendirmez, kimsenin ailevi işlerine karışmam. Herkes dilediğini yapmakta serbesttir. Hayır yani; dikkatlice baktım, aralarında Arzu yoktu. Eğer olsaydı, saçlarını yolmuştum. Mesele bu reklamla bitmiyor; ardından bir tane daha, sonra bir reklam daha, olmadı bir reklam daha, yetmedi bir reklam daha… Burada insanların psikolojik yapısını bozmak gibi bir amaçları da tabi ki var ama yalnızca bu da değil. İpsiz-sapsız ve tamamen insanları kandırmaya yönelik reklam ve değişik sunumlar, insanların cahil kalmasını sağlamak gibi bir amaca da sahip. Neyse… İşin o tarafını boş verelim. www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 38


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Bu çağda doğduğuma (sanki elimdeymiş gibi) pişmanım. Diyelim ki 4444 yılındayız. Biliminsanları, geliştirdikleri minicik, şahsa ait biyo-elektronik bir aletle (hani Uzay Yolu isimli seri televizyon dizisinde olduğu gibi) isteyen kendisini istediği alana ışınlayabilse… Misal tabi ki, misal… Ben bu televizyonun yayın merkezine gidip, herkesi havaya uçurup gerçek bir haber konusu yapmaz mıyım? Hem de reklamsız! Ekranın göbeğine doğru fırlatmak üzere önümdeki sehpanın üstünde duran kül tablasına gözüm ilişti. Tam fırlatmaya karar vermiştim ki, reklamlar bitti! Aslında bitmese de fırlatmazdım. Plazma televizyon ve tam 799 “Törkiş Liras” ödedim! Reklamlar bitti de sanki daha mı iyi oldu! O at suratlı, buldok ağızlı spiker, yine o yapmacık sırıtmasıyla karşımda duruyor. Gözleri, çekim yapan kameraya yönelik değil de, önündeki monitörde. Belli ki reklamları “Ne güzel film çevirmişler!” diyerek hayranlıkla izlemiş. -Evet sevgili seyirciler, haber başlıklarımıza bir göz atalım bakalım neler var? Susurluk’ta bir mercedesle bir kamyonun çarpıştığı kazada, mercedeste bulunan biri milletvek… Ne milletvekili be?! Bu, yıllar önceki bir haber. Sevgili seyircilerimiz, haber kasetlerimizde bir yanlışlık olmuş, özür diliyoruz ve bu arada yönetmen arkadaşımızdan da rica ediyoruz sizin huzurlarınızda. Bir daha böyle şeyler olmaması ve dikkat etmesi konusunda uyarmayı bir görev sayarak uyarıyoruz ve tekrardan hatırlatıyoruz. Şimdi kısa bir ara… Normal! Şaka yapmıyorum, vallahi normal, billahi normal! Bu Türkçe ile bu adamdan spiker olursa, sunacağı haberler de (haberler ?!) bu kadar olur. Özellikle belli bir kesimin Türkçe’lerinin gittikçe rezilleşmesinin nedeni, sanırım anlaşılmıştır. Normalde Türk Dil Kurumu’nun bu at suratlı, buldok ağızlıyı önce tutuklaması, sonra İmralı Adası olmasa da başka bir adaya koyması, yargıladıktan sonra da dilini kökünden kesmesi gerekir. Yok; şu an olmaz. Avrupa Birliği’ne girme çalışmaları var, olmaz. Zamanında Başbakan Ecevit ne demişti “İmralı Sakini” için? -Biz idamlara karşıyız. Avrupa Birliği’ne giren bir ülkede idam cezasının olması, tezat teşkil eder. www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 39


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Demek ki devlet eliyle işlenen cinayetlerin ortadan kaldırılmasının nedeni dokunulamaz kişilik haklarının başında yer alan “Yaşam hakkı kutsaldır, kimse müdahale edemez!” şeklindeki evrensel yasa değil de, Avrupa Birliği’ne yağcılık! Tam da burada siz Sayın Okurlar’ımın da bana sokak ortalarında, işyerlerinde, evlerde, köylerde falan yapılan doğrudan infazları soracağını biliyorum. Bilmem mi! Biliyorum ve bu sorunuzun yanıtını da, davranış biçimlerinizi de sizlere bırakarak konumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. “Kısa bir ara” derken, sizler, yanlış kasedin yayından çıkarılacağını ve yerine doğru olan yayın kasedinin koyularak yayına devam edileceğini sanıyorsunuz değil mi? Ne gezer, şeker kardeşim, ne gezer! Rek-laam-laarrr! Ekranda bir kutu, kutunun üstünde “O” ve “K” harfleri; “O” harfine yapışık bir ok işareti ve bir ses: -Okey mi? Aynı ses yanıtlıyor: -Okey! Tabi bunun ne reklamı olduğunu hemen anladım ama anlamayanlar için açıklayayım: Hani şey etmeden önce şey olmasın diye şeyimize şey ettiğimiz şey var ya, o şey işte! Benimle haberleri izleyen yeğenim Serdar (dokuz yaşında ve haberlerle belgeseller dışında bir şey izlemez): -Dayı, “Okey” demek, “Tamam” demek değil mi? -Evet yavrum. -Bu reklamda “Okey” demekle neyin “Tamam” olduğunu söylemek istiyorlar? -Hiiiççç… Sadece reklam filminin tamam olduğunu söylemek istiyorlar. -Amma da attın be dayı! Yani biraz daha mantıklı bir yalan atamaz mıydın? Sanki bilmiyor musun? Ya da benim bilmediğimi mi sanıyorsun? Yüzüne baktım. Hiç de ikna olmuş gibi bir hali yoktu. Sesimi çıkarmayınca konuşmasını sürdürdü: -Sen galiba beni ya aptal ya bebek yerine koyuyorsun. Bir kere o prezervawww.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 40


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

tif reklamı. Cinsel ilişki sırasında istenmeyen gebeliklerden korunmak için kullanılır. Bir de AİDS, bel soğukluğu vb. bulaşıcı hastalıklardan korunmak için… Böylece halkın sağlığı sadece prezervatiflerin insafına bırakılmaktadır. Aslında Reha Muhtar “Nerde bu devlet, nerde bu millet?” derken, adamın belli bir haklılık payı var. Devlet, sağlıksız genelevlerin önünde bekçilik yapacağına daha sağlıklı yöntemlere başvurmalıdır, diyerek bana kısa bir konferans verdi! Bu ukala yeğene eleştiri ve cinsel bilgiler üzerine adamakıllı bir konferans da ben vermeye hazırlanıyordum ki, dua etsin, spiker kılıklı adam ekranda belirdi ve konuşmaya başladı: -Evet sevgili izleyiciler, kaldığımız yerden devam ediyoruz: Güney Doğu ve Karadeniz bölgelerinde bölücülere ve teröristlere karşı operasyonlar sürüyor. Başbakan Erdoğan’dan ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan birbirlerini yalanlayan açıklamalar… Enflasyon aldı başını gidiyor, tutabilene aşk olsun, aşk olmazsa meşk olsun… Hülya Yılışır yine mi evleniyor? Sayın Seyirciler İzmir ve İstanbul’da “Kimin kedisi güzel miyavlıyor?” yarışması düzenlendi, görüntüleri az sonraaa… Ve son olarak benden, büyük televizyon kanalı CART TV’nin büyük haber merkezinin büyük yöneticisi olan en büyük spikerinden, yani benden şok açıklamalar! Az sonraaaa… Adam haklı yaa, çok haber verdi, vallahi haklı! Ulan böyle yayımcılık olur mu, az sonraaa; ulan bana bu iş verilir miydi, az sonraaa; ben buna reva mıydım be hey vicdansız, allahsız koordinatör, az sonraaa; şimdi de övünme ve çamur atma reklamları yayına girdi, az sonraaa! CART TV! CART TEV! CART TV! Daima bir numara! 16-31 Şubat tarihleri arasında pram-taymda %32,5’luk izlenme payı ve %28,9 reytingle, yine bir numara! CART TV ilk yüz program sıralamasında kırk üç, ilk elli program sıralamasında yirmi dört program ile yine bir numara! CART TV Haber, tüm kanalların en hakiki cinsinden, gerçek “Karılar-Erkekler Pazarlanıyor” azıcık gerçek “Karılar-Erkekler Pazarlanıyor” programını pazarl.. şey, geçti ve yine bir numara oldu! Arada bir diğer kanalların da bazı zamanlarda ve kimileyin birinci geldiği tespit edilmiş ama en birinci kanal biziz! En yakışıklı spiker bizim spikerimiz. Bizim mankenlerin külotları, diğer kanalların mankenlerinin külotlarından daha pahalı, daha www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 41


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

küçük ve daha transparan! Zaten bizim kameramanlar onların kameramanlarını da döver! Mesela şu an beni çeken kameraman çam yarması, zebella gibi biri. Vurdum mu yere çakar! Bu övünme klipleri ve zırvalıkları bu kadar kısa değil ama ben ancak bu kadarını not alabildim. Bu çirkin övünme kliplerinin bittiğine tam şükretmek üzereydim kiiii… Yine reklamlar başlayınca küfrettim! İlki, sakız reklamı… şu, ne yersek yiyelim ağzımızda asit yaptığı için dişimize de bakar, falımıza da ya, hah, o… acaba diyorum, şartları zorlarsak öteki işlerimize de bakar mı? Hayır hayır, öyle değil; terlikleri getirmek. Büfeden sigara almak falan gibi yani… Sakız reklamından sonra deterjan, deterjan reklamından sonra araba reklamı, arabadan sonra saç boyası reklamı… Ve saç ekimiyle ilgili sinsice yalanlar eşliğinde 12 dakika süren bir reklam! Senden hem nefret ediyorum, hem de tiksiniyorum koordinatör denen zalim adam! Ulan Allahsız, bu bana reva mıydı bee! Çürümüş muşmula suratlı herif yine ve nihayet ekranda göründü. Eğer Allah kaza-bela vermezse, haberlere başlayacak. -Güney Doğu’da bölücü artıklarına ve Karadeniz’de teröristlere karşı başlatılan operasyonlar sürüyor, sevgili seyirciler. Bölücü örgütün silah bırakmayan artıklarının bastığı bir korucu köyünde dört korucunun katledilmesi ve Karadeniz’de de bir kaymakamın terörist bir örgüt tarafından katledilmesi üzerine başlayan operasyonlarda dokuz korucu ve on iki güvenlik görevlisi şehit olurken, toplam elli terörist silahlarıyla birlikte ölü olarak ele geçirildi. Bu hesap üzerine 2-1 galip geldiğimiz söylenebilir. Teröristlerin ölü olarak ele geçirilmesini anladık, ona bir şey diyeceğimiz yok, ama silahların nasıl öldüğünü anlayamadığım için hemen uzman bir ekip oluşturarak araştırma emrini verdim. -Öte yandan şehit düşen Mehmetçiklerimiz, memleketlerinde yapılan hazin törenlerle toprağa verilirken yürekleri parçalayan ağıtlar göğe yükseldi. İstanbul Nurtepe’de son yolculuğuna uğurlanan bir Mehmetçiğimizin babası sadece CART TV mikrofonlarına; evet, yanlış duymadınız, sadece CART TV mikrofonlarına, yani bizim mikrofonlarımıza konuştu. Efendim, şimdi o konuşmayı ekrana getiriyoruz: -Uzun süredir dikkat ediyorum da, her ne hikmetse, şehit evlatlarımızın tümü ya Nurtepe, Gültepe, Gülsuyu gibi işçilerin yoğun olduğu gecekondu bölgelerinden çıkıyor, ya da Hakkari, Diyarbakır, Urfa gibi www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 42


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

şehirlerimizden. Çiftehavuzlar, Bebek, Etiler gibi zenginlerin oturduğu bölgelerden nedense hiç şehit çıkmıyor! Bu semtlerde yaşayan kadınlar sadece kız mı doğuruyor veya askere gidecek erkek mi yok? Yoksa var da, askere mi gitmiyorlar? Yok eğer askere de gidiyorlarsa, şehitlik mertebesi onları niye hiç bulmuyor? -Bizim mikrofonlarımıza yapılan konuşmayı sizlere sunduk efendim. Konuyla ilgili olarak konuşan Başbakan Erdoğan, askerliğin yan gelip yatma yeri olmadığını belirterek, isteyenlerin analarını da askere alabileceklerini ifade etmiştir. Acayip Muhalefet’in Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise, yaptığı acayip açıklamada, iktidara geldikleri zaman birkaç elli yıl içinde terörü tamamen bitireceklerine ve türban sorununu da kendilerinin çözeceğine vurgu yapmıştır. Görüldüğü üzere CHP ve AKP arasında bir anlaşmazlık veya bir uyumsuzluk olduğu, ama bunlar değilse bile bir yanlış anlama olduğu kesin, sevgili seyirciler. Yani iktidar partisi ile ana muhalefet arasındaki kıvılcım, yakında yangına dönerse hiç şaşmayın ve sakin olun. Aslında aklıma gelen bir başka şey de, bu tezat açıklamaların yunanistan’a karşı izlenen bir dış politika olup olmadığıdır. Bekleyeceğiz ve bunu hep birlikte göreceğiz sevgili seyirciler. Seni kim, hem de “Genel yayın yönetmeni” yaptıysa, ona helal olsun, vallahi de helal olsun, billahi de…!Turgut Özal’ın Yıldırım Akbulut’u seçmesine rahmet okutacak kadar isabetli bir seçim yapmış. Hem, bekleyip izlemeye ne gerek var üstadım? Senin müthiş(!) yorumun sayesinde anlamayacak kadar geri zekalı yok ki! Tabi ben bu kokuşmuş laf salatalasını dinlerken doğanın biyolojiye ilişkin canlılar; etten, kemikten, sinirden, kandan, vb. vb. oluşur şeklindeki evrensel yasasını aha bu adam sayesinde allak-bullak ederek sırf sinirden oluşmuş yeni bir canlı türüne büründüm. Eminim ki, on tane Darwin de gelse, feleklerini şaşırırlar da, bu durumumu açıklayamazlar! Ulan koordinatör, yemin ederim ki DGM eski savcılarından Nusret Demiral bile senden daha insaflıydı! Adam, hangi suç olursa olsun “İdam!” deyip işin içinden çıkıyordu. Be birader, sen öyle değilsin ki! Ben bu haldeyken, “bizimki” de “haber” sunmaya devam ediyor: -Eveet sevgili seyirciler, şimdi sıra geldi en gerçek habereee… Yani “Hülya Yılışır yine mi evleniyor?” Acaba sorusunun cevabına… Yani benim, haber spikerlerinin ve genel yayın yönetmenlerinin en yakışıklısı ve en kültürlüsünün, yani benim yapacağım açıklamalarıma… www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 43


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

-Biliyorsunuz Hülya ve Kayahan çifti, evlenmeden önce uzun zaman birlikte yaşamışlardı. Bu birlikte yaşama çabaları sonuç vermiş ve nihayet Hülya hamile kalmıştı. Sonrasında Ziynet isimli bir çocukları olmuştu ve çok mutluydular. Aslında Kayahan taa Hülya’nın hamileliğinin dördüncü ayında ayrılacaktı ama ben engellemiştim. Bakın şöyle olmuştu: Hülya ve Kayahan nikâhsız yaşadıklarından, doğacak çocukları için sevimsiz sıfatların kullanılması olasılığı vardı. İşte bunu akıl eden ve gelecekteki psikolojik, sosyolojik ve etimolojik durumunu düşünen tüm televizyonların en kral spikeri, yani ben, şahsen kendim onlara, “Gelin lan, bütün yol paranız benden; size Paris’te nikâh kıydırayım.” demiştim. “Böylece biz reyting yaparken, siz de nikâhınızı Paris’te yaptırdığınızı söyleyerek hava atarsınız. Hem nikâh şekeri masrafından da kurtulmuş olursunuz” deyince, ikisi birden: -Tamam abi, ayıpsın, demişlerdi. -Olaya enternasyonal bir boyut katmak için Leydi Diana’yı kovalayıp ölümüne neden olduğu iddia edilen paparazzilere önceden nikaha gelmelerini söylediysem de, hıyar herifler gelmemişlerdi. Canları isterse… deee, gelmemeleri yüzünden onlara verdiğim sterlinler de güme gitti. Anlayacağınız sevgili seyirciler, bir çeşit dolandırıldık işte ama helal etmedim, içimden “Zehir-zıkkım olsun!” demiştim. -Uzatmayalım, Paris’te nikah kıyılmış, onları kalacakları otelin odasına kadar götürmüş, yatak odalarına önceden yerleştirdiğimiz üç gizli kamera ile tüm sohbeti görüntülemiştik. Nikal ile ilgili resimleri ve görüntüleri haberlerde ve sabah programlarında bol miktarda kullanmış, ama gizli çekim filmlerini kullanmamıştık. Biz bunların nasıl kullanılacağını kara kara düşünürken, Cüneyt abi (bu konularda çok deneyimlidir), Kayahan ile Hülya’nın yüz görüntülerini mozaikle bozarak kırmızı noktalı programlarımızda kullanabileceğimizi söylemişti. -Derken efenim, Hülya’nın bebeği tekmelemeye başladığında Kayahan’a: -Bak bak, tekmelemeye başladı! deyince Kayahan da: -Senden ayrılcaammm! diye tutturmuştu. -Niye? -Senin karnını tekmeledi. www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 44


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

-Ben de sen ibişey bilirdim canıımmm. Çocuk 4-5 aylık olunca tekmeler, bu hep böyle olur. -Tamam kız, tamam. O kadarını da biliyoruz. Bugün annesinin karnını tekmeleyenin yarın futbolcu olmayacağını kim garanti edebilir? -Ay Kayahan, fena mı? Bir transfer olur, milyonlarca doları götürür. Hani yeşil sahalardan yeşil dolar olayı… -Kız galiba sen geri zekâlısın. Beni niye anlamıyorsun? Mazini ne çabuk unuttun? Ya o çocuk benden değil de o futbolcudansa, haa? demiş ve ben de tartışmanın tam bu noktasında devreye girerek olaya dil koymuştum: -Bak Kayahan’cıım, ne bu acayip alınganlık kompleksi yani? Hani, ne ayak yani? Bırak, izin ver önce çocuk bir doğsun, on sekiz- yirmi yaşlarına gelsin. Futbolcu olsun, önce Samsunspor’a, sonra Galatasaray’a ve sonra da Fenerbahçe’ye transfer olsun. Olsun yani, anlatabiliyor muyum, olsun! Bütün bunlar o çocuğun o futbolcudan olduğu anlamına gelir mi? Gelmez tabi ki! Aammmmmmmaaaa… Çocuğun adı kaçak mersedes olayına karışırsa, hapsi boylarsa, hapisten çıktıktan sonra teknik direktörlüğe soyunursa, Füze-Pa holdingiyle yağlı-ballı olursaaaa, işte o zaman anla ki, bu çocuk o futbolcudan! Sen de o zaman boşanırsın. Biraz sabırlı ol canım. Şunun şurasında yirmi küsur sene nedir ki, deyince Kayahan: -Haklısın abi, demişti. -Neyse. Böylece işi tatlıya bağladım ve Hülya da gidip bir kilo Antep baklavası aldı, yedi yüz elli iki gramını ben yedim. -Şimdiyse, biliyorsunuz işadamı Bahattin Sarıpsarmalayan ile evlendi. Boşanıp boşanmayacaklarını bilmiyorum. Haberim olursa burada size söylerim. Bu akşamlık da bu kadar sevgili seyirciler. Hoşça kalın ve her nerede yaşanıyor ve siz buna yaşamak diyorsanız. Anladığınız gibi çilem, yani haberler bitmişti. Masama geçip aldığım notlar doğrultusunda “Haberin Haberi”ni yazdım ve ertesi günü yazı işlerine verdim. Sizler için nelere katlandığımızı şimdi okuyup öğrendiniz. İyi okuyun da, öyle mitinglerde filan bir daha “Satılmış medya!” diye bağırmayın. En azından bana karşı ayıp oluyor. Aradan birkaç gün geçtikten sonra koordinatör yine geldi ve aynı yere oturdu: -Onur’cuğum, nasılsın? diye sorarken telefonun tuşlarına basıp, “Bize iki nescafe!” der-demez önceden hazırladığım istifa dilekçemi çıkarıp önüne www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 45


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

koydum. Çekmecemdeki Smith Wesson marka dokuz milimetrelik silahımı çıkarıp beynine dayadım: -Bana bak ulan koordinatör müsün, terminatör müsün her ne haltsan ya istifamı hemen kabul edersin, ya da beynini dağıtırım! dedim. Tınmadı bile! Gayet sakince uzandı, elimdeki silahı aldı, masanın üstüne koydu: -Bundan sonra birine silah çekecek olursan, şörjör takmayı onutma, dedi ve ekledi: İstifa dilekçeni kabul etmiyorum. Sana nescafe de yok, çay da. Bugün Kanal Dandik Tv’nin haberlerini izleyip yazacaksın! Ayağa kalktı, bürosuna doğru yöneldi ve hani Amerikan filmlerinde olur ya, sanki bir şey söylemeyi unutmuş gibi aynı o tavırla geriye döndü ve ekledi: -Haaa, sahi… Reklamlara fazla takma. İki ajans bize verdiği reklamları iptal etti. -Bana ne onların reklamlarının arasına haber almasından! Bu dik başlılığıma kızmış olacak ki: -Yarın da Traş Tv’nin haberlerini izleyeceksin, dedi ve bürosuna gitti.

Onur Çağlar

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 46


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

www.gokyuzuedebiyati.org

15 Şubat 2011

Sayı 1

Sayfa 47


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Bir çeviriyazı perişanlığı: “Elem Çiçekleri” Alişanzade İsmail Hakkı Bey'in, 1927 yılında eski harflerle yaptığı Baudelaire'in 'Elem Çiçekleri' çevirisi, Erzurum Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi Prof. Dr. Ali İhsan Kolcu tarafından, 2005 yılında yeni harflere aktarılarak yayımlandı. Hemen belirtmeliyim ki, vahim okuma yanlışlarıyla perişan edilmiş bir Alişanzade metni! Ali İhsan Kolcu'nun 'Elem Çiçekleri'ni okurken, bir edebiyat profesörünün, basit düzeyde Osmanlıca bilenler tarafından bile irtikâp edilmesi mümkün olmayan okuma yanlışlarını, hayretle izliyorsunuz. Üşenmedim, oturdum ve tam dört yılın yaz ayları boyunca Kolcu'nun 'Elem Çiçekleri'ndeki 166 şiiri, hem Alişanzade'nin Osmanlıca metniyle hem de Baudelaire'in 'Les Fleurs du Mal'i ile tek tek karşılaştırdım. Sonucun bazı örneklerini aktarmak istiyorum: Benediction [Takdis] şiirinde 'hâlıka' (yaratıcıya) kelimesi, 'halka' diye, 'meleğin' kelimesi 'mesleğin' diye, 'günlükle' kelimesi 'gönlünle' diye; 'Spleen et Ideal'in V. şiirinde 'heykellerini' kelimesi 'hikayelerini' diye, 'aşklı sema' kelimesi 'eşkâl-i sema' diye, 'ısırmaları' kelimesi 'sırmaları' diye; 'Le Mauvais Moine' [Fena Rahip] şiirinde 'İsa'nın tohumları' 'İsyanın tahammülleri' diye; 'La Vie Antérieure' şiirinde 'künhüne' kelimesi, 'günahına' diye; 'Don Juan Aux Enfers' [Don Juan Cehennemde] şiirinde 'kol' kelimesi 'kavl' diye; 'La Chevelure' [Saçlar] şiirinde 'kuvvetli' kelimesi 'kıymetli' diye; 'matara' kelimesi 'mutarra' diye; 26.no.lu şiirde 'bir dehaet' terkibi 'bir daha et' diye; 'Sed Non Satiata' şiirinde 'sâhire' kelimesi 'sahra' diye; 'Le Serpent Qui Danse' şiirinde 'yelkenleri' kelimesi 'yılanları' diye; 'Le Vampire' şiirinde 'muin' kelimesi 'muayyen' diye; 'Le Lethé' [Nisyan] şiirinde 'güzeli' kelimesi 'gözlü' diye, 'baldıran' kelimesi 'bulduran' diye; www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 48


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

'Remords Posthume' [Öldükten Sonra Azab-ı Vicdanî] şiirinde 'hal' kelimesi 'hadd' diye, 'matrud' kelimesi 'muttarid' diye; 'Duellum' [Düello] şiirinde 'garezle' kelimesi 'arzla' diye; 'Le Portrait' [Tasvir] şiirinde 'katili' kelimesi 'katlı' diye; 'Tout Entiere' [Hep Birden] şiirinde 'havassımın' kelimesi 'hevesimin' diye; 44.no.lu şiirde 'lütûf' kelimesi 'latif' diye; 'Confession' [İtiraf] şiirinde 've tannan âletten' terkibi 'vatanın altında' diye; 'Ciel Bouillé' [Bulanık Gök] şiirinde 'gönülleri' kelimesi 'günleri' diye; 'Le Chat' [Kedi] şiirinde 'kürkünden' kelimesi 'görünenden' diye; 'Le Beau Navire' [Güzel Gemi] şiirinde 'sahire' kelimesi 'sahra' diye, 'tavır' kelimesi 'tur' diye; 'A Une Madone' [Bir Meryem Timsaline] şiirinde 'topukların' kelimesi 'toprakların' diye, 'kalıp' kelimesi 'kalp' diye; 'Les Chats' [Kediler] şiirinde 'ilmin' kelimesi 'alemin' diye, 'belleri' kelimesi 'billurî' diye; 'Une Gravure Fantastique' [Mevhum bir Resm-i Mahkûk] şiirinde 'hanedan' kelimesi 'handan' diye, 'şuaatı' kelimesi 'saati' diye; 'Spleen' [Melâl] şiirinde 'yakındaki' kelimesi 'yıkandığı' diye, 'Spleen' [Melâl] şiirinde 'modalar' kelimesi 'mevtalar' diye, 'umkunda' kelimesi 'amakında' diye... Ali İhsan Kolcu, 'Horreur Sympatique' [Sevimli Dehşet] şiirinde, Latin şairi Ovidius'u, 'Üveyd' diye çeviriyor. [Acaba Araplar Ovidius'a 'Üveyd' mi diyorlardı!!!]. 'A Une Passante' [Geçen Bir Kadına] şiirinde 'ebediyette' kelimesini 'edebiyatta' diye, 'teshir' kelimesini 'tesir' diye; 'Le Squelette Laboureur' [Toprak Belleyen İskelet] şiirinde 'ayağımızın' kelimesi 'ağzımızın' diye; 'Le Crépuscule Du Soir' [Akşamın Alacakaranlığı] şiirinde 'câninin' kelimesi, 'canının' diye, 'söylemeksizin' kelimesi 'sevilmeksizin' diye; 'Danse Macabre' şiirinde 'kalıbın' kelimesi 'kalbin' diye, 'kavîleri' kelimesi 'kuyuları' diye, 'raksının' kelimesi 'rakkasenin' diye; 'L'Amour Du Mensonge' [Yalan İbtilâsı] şiirinde 'gözlerini' kelimesi 'güzellerini' diye, 'kule' kelimesi 'kola' diye; 102. no.lu şiirde 'evimizi' kelimesi 'omzu' diye, 'örtüsüne' kelimesi 'ortasına' diye, 'oyduğu' kelimesi, 'uyuduğu' diye; 'Reve Parisien [Paris Rüyası] şiirinde 'akislerine' kelimesi 'askerlerine' diye... 'Paçavracıların Şarabı' ['Le Vin des Chiffoniers '] şiirinde, Alişanzade'nin 'tahammürlerle' diye çevirdiği kelimeyi Kolcu 'tahmîrlerle' diye, 'gaseyanı' kelimesini 'gusyanı' diye, 'vâhî' kelimesini 'vâhiy' diye; 'Aşıkların Şarabı' www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 49


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

['Le Vin des Amants'] şiirinde 'gevşeklikle' kelimesini 'kuşaklıkla' diye; 'Tahrip'['La Destruction'] şiirindeki 'iğfalkârının' kelimesini 'iğfaliklerinin'(?) diye; 'Lesbos' şiirinde 'şehkâ' kelimesini 'şahika' diye, 'nîm-mer'î' kelimesini 'nîm-mürrî' diye; 'Merdûd Kadınlar' ['Femmes Damnées'] şiirindeki 'hayalet' kelimesini 'hayat' diye, 'tabahhurat' kelimesini 'tahaccürat' diye, 'tâliinizi' kelimesini 'dalganızı' diye; İkinci 'Merdûd Kadınlar' şiirinde 'korulukların' kelimesini 'kurultuların' (?) diye, 'kapları' kelimesini 'kabirleri' diye; 'La Béatrice' ['Beatris'] şiirindeki 'yeşilliksiz' kelimesini 'yeşilliğiniz' diye okumuştur. Burada bir parantez açarak şunu da belirtmeliyim: Kolcu, Alişanzade metnini, Baudelaire'in özgün metniyle de karşılaştırmak zahmetine katlanmamıştır. Mesela, Bu son şiirde ['Beatris], 'kirli'[Fr.'sale'] kelimesi, Alişanzade metninde bir dizgi yanlışı olarak 'gizli' biçiminde yayınlanmıştır. Kolcu, Alişanzade metnindeki bu yanlışı, Baudelaire'in 'Les Fleurs du Mal'iyle karşılaştırmadığı için, atlamış görünüyor. Dahası, Alişanzade metninde yer yer, dizelerin birbirine karıştığı, ama Kolcu'nun, Fransızca metinle karşılaştırıp, bir dipnotla düzeltmesi gerekirken bunu yapmadığı anlaşılıyor. Devam edelim: 'Hortlağın Tahavvülâtı' ['Les Metamorphoses de Vampire'] şiirindeki 'Innîn' kelimesini 'aynı diye', 'kalıbın' kelimesini 'kalbin' diye; 'Siter Adasına bir Seyahat' ['Un Voyage a Cythere'] şiirindeki 'şehikatı' kelimesini 'şehkatı' diye, 'Kerih' kelimesini 'girye' diye, 'gaseyan' kelimesini 'isyan' diye; 'Aşk ve Kafatası'['L'Amour et La Crane'] şiirindeki 'küre' kelimesini 'güruh' diye, 'dimağımdır' kelimesini 'damağımdır' diye; 'Revolté' [İsyan'] şiirindeki 'gerilmiş' kelimesini 'kırılmış' diye, 'kâffesini' kelimesini 'kafasını' diye; 'Hâbil ile Kâbil' ['Abel et Cain'] şiirindeki 've ye'yi 'veya' diye, 'yurdunda' kelimesini 'yürüdüğünde' diye; 'Günün Sonu' ['La Fin de la Journée'] şiirindeki 'müferrih' kelimesini 'müreffeh' diye; 'Seyahat' ['Le Voyage'] şiirindeki 'remmaller' kelimesini 'rimaller' diye, 'okuyorum' kelimesini 'okuyamam' diye, 'içinde dere'yi 'içindedir' diye, 'şirin' kelimesini 'şiirin' diye; 'Kapak' ['Le Couvercle'] şiirindeki 'cevval' kelimesini 'çuval' diye, 'Krezüs' kelimesini 'kara Zeus' diye; 'Nâ-geh Zuhur' şiirindeki 'hâlıkını' kelimesini 'halkını' diye; 'Gece Yarısı Muayenesi' [L'Examen de Minuit'] şiirindeki 'kâselis' kelimesini 'kâse leys' diye, 'abd-i müstahakkı' kelimesini 'ebed-i müstahakkı' diye; 'Hatırlatıcı' ['L'Avertisseur'] şiirindeki www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 50


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

'yerleşmiş' kelimesini 'birleşmiş' diye; 'Ses' ['La Voix'] şiirindeki 'ötesinde' kelimesini 'üstesinden' diye; 'Na't' ['Hymne'] şiirindeki 'meserretim' kelimesi 'sermestim' diye okumuştur. Bu yanlışlıklar ve dizgi yanlışlıkları listesini daha fazla uzatmaya gerek yok. Bir defa daha belirteyim: Bir Yeni Türk Edebiyatı Profesörünün Osmanlıca okuma konusunda bu kertede vahim bir konumda olabileceğini havsalam almıyor... Not: Kolcu'nun, bu konuda gazeteye gönderdiği 'zorunlu bir cevap'ı okudum: Bu olsa olsa 'zorunlu' değil 'zoraki' bir cevap olabilir. Zira Kolcu'nun özrü kabahatinden büyük! Götürdüğü minareye kılıf arıyor, ama beyhude! Kolcu, kitabın 'basım aşamasında', 'ham metnin' baskıya girdiğini, 'düzelttiği nihaî metnin' bu olmadığını iddia ediyor. Öyleyse şunları sormak gerek: (1) 'ham metnin' matbaada ne işi var? (2) 'ham' metin 'baskıya girdiğinde'(!) yanlışlık fark edilmedi mi? (3) Baskı bittikten sonra, kitap piyasaya verilirken de mi fark edilmedi? (4) Elde düzeltilmiş (!) bir 'nihaî metin' vardı da, 2005 yılından bu yana niçin, 'ham metnin' geçersizliği duyurularak sözkonusu 'nihaî metin' yayımlanmadı? Ali İhsan Kolcu'ya uyarım şu: Zırva, te'vil götürmüyor! Yok 'ham metin' miş de, 'talihsizlik eseri' baskıya verilmişmiş de, 'nihaî metin' hazırmış da... Olmuyor, sayın profesör, olmuyor! Bu perişanlığı, bu 'zorakî' açıklamayla kimseye yutturamazsınız! Hilmi Yavuz

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 51


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

www.gokyuzuedebiyati.org

15 Şubat 2011

Sayı 1

Sayfa 52


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Türkçe ve/veya Edebiyat Dersleri Dil Nedir? Kültür’ü oluşturan yüzlerce sosyal fenomenden biri olan dil, oluş(turul)ma, kullan(ıl)ma, geliş(tiril)me ve sonraki kuşaklara aktar(ıl)ma rotasını izler ama, oluşumundan sonra düşüncenin yasalarından farklı yasalara da bağlı olarak hareket ettiği için, belli bir bağımsızlık kazanır. Tam da bu nedenle kavram ile sözcük, yargı ile tümce arasında bir özdeşlik olamayacağı savı, doğru bir savdır. Nasıl ki düşünce maddenin beynimizdeki bir yansımasıysa, bilinç ile birlikte eşzamanlı olarak varlaşan ve birbirlerini karşılıklı etkileyerek gelişen dil de düşüncenin “maddesel yansıması” olarak sözcüklerle oluşur ve bu “ikili”, birbirlerine kopmaz bağlar ile bağlıdır ancak asla özdeş değildir. Daha önceden gördüğümüz, ama şu an yanımızda olmayan bir tabloyu, örneğin “Mona Liza”yı evrendeki her şeyden soyutlamaya “çalışalım”: Yani tüm evren de yok, uzay da! Sadece “biz ve Mona Liza” varız! Bunu binlerce kere de denesek, o tabloyu her şeyden soyutlayarak beynimize “hapsedemeyeceğimizi” anlarız. Karşımızda bulunan gerçek bir tabloyu da hapsedemeyiz. İster o anda olmayan, ister karşımızda hazır bulunan bir tablo olsun zihnimize aldığımız an, eşzamanlı olarak bilinç devreye girerek tablo hakkında imge(sel) ve sözcük karışımı çok değişik zincirler oluşur. Bu oluşumu sağlayan, nesnel dünya ile şekillenen ve belli bir nitelik kazanan bilincimizin oto-hareketidir. Bu ve daha başka nedenler yüzünden dilin belli bir bağımsızlığı olur. Sosyal bir fenomen olarak üretimin oluşumu ve gelişimi sürecinde ortaya çıkan, bu süreçle birlikte insanın çeşitli aktivitelerini de düzenleyen dil, “insan faaliyeti sırasında insanların birbirleriyle anlaşma ve iletişimlerini www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 53


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

sağlayan ve fiziksel bir yapısı olan işaretler sistemi” olarak doğru bir şekilde tanımlanmaktadır. (Bkz: Materyalist Felsefe Sözlüğü) Doğal ve yapay olmak üzere ikiye ayrılan dilin doğal hali konuştuğumuz dil olurken, yapay hali ise örneğin müzikteki notalar, matematikteki rakamlar, tıp ve diğer bilimsel ve sanatsal alanlardaki değişik anlam ifade eden işaretler vb. gibi sembolik olanlardır. Soyut düşüncenin en “somut” olarak varlaştığı bir fenomen olarak bilincimizin oluşumunda ve belirlenmesinde oldukça büyük öneme sahip olan dil, uluslaşma sürecinde ve sonrasında da “olmazsa olmaz” niteliğini korumaktadır; yani, bir sosyolojik birliğin ulus olabilmesi için kesinlikle olması gereken dört temel koşullardan biridir. (Herhangi bir sosyolojik topluluğun ulus olabilmesi için saptanan dört kuraldan biri olması nedeniyle ulus olma özelliklerini yeniden anımsayalım: 1. Dil birliği, 2. Toprak birliği, 3. İktisadi yaşantı birliği, 4. Ruhsal şekillenme birliğidir. “İleri sürülen belirtilerden hiç birinin, tek başına alındığında, ulus kavramını belirlemeye yetmediğini vurgulamak gerekir. Dahası var: Bu belirtilerden sadece bir tanesi (bile) yoksa bir ulus, ulus olmaktan çıkar. (...) Ancak tüm belirtilerin varlığı bir ulus meydana getirir” (Stalin, Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, sf 18.) Bir küçük notum: Görüldüğü üzere, ırkçı ve faşist anlayışların her hangi bir ulusu kan bağıyla, kan grubuyla veya ırka dayalı tanımlama çabalarının hiçbir gerçekliği ve geçerliliği bulunmamaktadır.) “...insanların birbirleriyle anlaşma ve iletişimlerini sağlayan...” araç olarak dilin (bana göre) on büyük özelliği bulunmaktadır:

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 54


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

01) Fiziksel maddi yapısı olan işaretler sistemidir; 02) Doğal ve yapay olmak üzere iki çeşittir; 03) Sosyal bir fenomendir; 04) Sosyal üretimin gelişme sürecinde ortaya çıkmıştır ve bu sürecin ayrılmaz parçasıdır; 05) İnsan faaliyetlerini koordine eder; 06) Düşüncenin var olma formudur ve düşünceyi ifade eder; 07) Bilincin gelişmesinde ve oluşmasında önemli rol oynar; 08) Dil dışında bilinç var olamaz; 09) Fiziksel yapısı gereği belirttiği şeye göre itibari bir karakter taşıyan dil, zorunlu olarak bilincin içeriği tarafından sosyal olarak şartlandırılır; 10) Biriken bilginin tespit ve korunması ile kuşaktan kuşağa aktarım aracıdır. Bir sonraki derste buluşmak dileğiyle… Onur Çağlar

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 55


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

www.gokyuzuedebiyati.org

15 Şubat 2011

Sayı 1

Sayfa 56


Gökyüzü Edebiyatı

Aylık Edebiyat ve Sanat Dergisi

15 Şubat 2011

Sayı 1

Paylaşımlarımızla zenginleşin,

paylaşımlarınızla zenginleştirin!

www.gokyuzuedebiyati.org

www.gokyuzuedebiyati.org

Sayfa 57

Gökyüzü edebiyatı sayı 1  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you