Issuu on Google+


NİGHTSHADE (YABAN MERSİNİ) BÖLÜM 1 Savaşı her zaman memnuniyetle karşılarım, ama bu savaşta duygularım aniden kabardı. Ayının kükremeleri kulaklarımı dolduruyordu. Sıcak nefesi burun deliklerime hücum ediyordu, kan tutkumu körüklüyordu. Arkamdaki oğlanın pürüzlü nefesini işitebiliyordum. Bu umutsuz ses toprağı kazmama neden oldu. Kendimi aşmam için cesaretlendiriyorken, yırtıcı bir hayvan gibi tekrar kükredim. Ne halt ediyordum ben? Çocuğa bir bakış atma riskinde bulundum ve kalp atışlarım hızlandı. Sağ elini kalçasındaki yaraya tekrar bastırdı. Parmaklarının arasındaki kan artıyordu, siyah bir boya ile çizilmiş gibi pantolonu kararmaya başlamıştı. Gömleğindeki çizgiler neredeyse, göğsünü kaplayan kırmızı kesikleri gölgeliyordu. Boğazımdan yukarı bir homurtu yükseldi. Pes etmişçesine eğildim, kaslarım gerildi, dövüşe hazırdım. Bozayı arka ayakları üzerinde yükseldi. Zemine tutundum. Calla! Bryn’nın çığlıkları kafamda yankılandı. Kahverengi kıvrak bir kurt ormandan fırladı ve boz ayıyı böğründen gafil avladı. Bozayı döndü ve dört ayak üzerine düştü. Boz ayı bu gizli saldırganı arıyormuşcasına ağzından bir tükürük saçtı. Ama Bryn yıldırım hızıyla ayının hamlesinden kaçtı. Boz ayı güçlü kollarıyla darbelerini indirirken, Bryn ondan uzaklaştı, çünkü her zaman bir ayıdan bir adım önde olmak gerekirdi, özellikle birinin diğerini ısırabileceğini hesaba katarsak. Kız avantajı ele geçirdi. Ayı geriye döndüğü zaman, ben ileri doğru fırladım ve onun ayağından parça kopardım. Gözleri acıyla doldu, yalpaladı , ayı yüzünü bana doğru çevirdi. Bryn ve ben sinsice bu devasa hayvanın etrafından dolaştık. Ayının kanı dudaklarımı yakıyordu. Vücudum gerildi. Dikkat çekmemeye çalışarak ilerlemeye devam ettik. Ayının gözleri bizi arıyordu. Onun yükselen korku ve endişesinin kokusunu alabiliyordum. Kısa, sert bir odun parçasını fırlattım ve pençelerimi çıkardım. Boz ayı uzaklaşarak homurdandı ve ormana doğru hantal hantal yürüdü. Çenemi yukarı doğru kaldırdım ve zaferle uludum. Yeryüzünün derinliklerine doğru bir inilti çıkardım. Gezgin, gözlerini açarak bize doğru baktı. Merak beni ona doğru çekti. Ustalarımın yasalarını çiğneyerek, onlara ihanet ediyordum. Onun yüzünden. Neden? Başımı arkaya doğru attım ve havayı kokladım. Gezginin kanı yüzünden akıyordu ve keskin, bakırımsı koku vicdanımı ele geçiriyordu. Kanını tatma arzusuyla şeytanla savaştım. Calla! Gezgine doğru bakarken Bryn alarm veriyordu. Buradan gitmeliydi. Küçük kurda dişlerimi gösterdim. Çevremde dolanarak hafifçe eğildi. Çenesini yukarı doğru kaldırıp, bir uluma çıkardı ve çenemin alt kısmını yaladı. Ne yapıyorsun?diye mavi gözleriyle bana sordu. Korkutucu görünüyordu. Zevk için gezgin çocuğu öldürmek istediğimi düşünüp düşünmediğini merak ettim. Suçluluk ve utanç damarlarımdan akıyordu. Bryn, burada olamazsın. Git. Şimdi. Kurt sızlandı, ama çam ağaçlarının arasından aşağı doğru sinsice uzaklaştı. Gezgine doğru ağır adımlarla yürüdüm. Kulaklarımı ileri geri oynattım. Nefesi acıyla mücadele ediyordu, yüzü dehşet doluydu. Boz ayının pençelerinin olduğu göğsünde ve bacağında derin yaralar vardı. Kan hala yaralarından akıyordu. Onu durduramayacağımı biliyordum. Onun insan vücudunun kırılganlığından dolayı hayal kırıklığına uğramış bir şeklide homurdandım.


Benim yaşlarımda bir erkek çocuğuydu: On yedi belki de on sekiz yaşındaydı. Hafif, altın ışıltılı kahverengi saçları yüzünün etrafına dağınık bir şekilde düşmüştü. Alnından ve yüzünden ter akıyordu. Hiç şüphesiz, dağın etrafında yolunu arayan birisine göre ince ve güçlü biriydi. Arazinin bu bölümü yalnızca sarp kayalıklara ulaşabiliyordu, davetsiz bir patikaydı. Korkunun kokusu onu kaplamış, yırtıcı içgüdüm onunla alay ediyordu, ama başka bir şeyler yatıyordu altında - baharın kokusu, yeni doğan yaprağın ve eriyen buzların kokusu. Umut dolu bir koku. Mümkündü. Zarif ve baştan çıkarıcıydı. Ona doğru bir adım daha attım. Ne yapmak istediğimi biliyordum, fakat bunun bir diğer anlamı,Gözcülerin Kuralları’nın büyük bir ihlali demekti. Hareket etmeye çalıştı ama acıdan soluğu kesiliyordu, dirseklerinin üzerine düştü. Gözlerim yüzünde dolaşıyordu. Sivri çenesi ve çıkık elmacık kemikleri acıyla kıvrılmıştı. Bu haliyle bile muhteşem görünüyordu, kasları bir kasılıyor bir rahatlıyordu. Sanki gücü , pes etmeyi ve bu işkenceyi kabul etmiyor gibiydi. Ona yardım etme arzusu içimi yakıp, tüketiyordu. Onun gözümün önünde ölmesine seyirci kalamazdım. Bir karar vermem gerektiğini fark etmeden önce, kurt formumdan ayrıldım. Beyaz kurt artık büyük bir hayvan olmaktan çıkıp onu izlediğinde, çocuğun gözleri kocaman açıldı, ama o sadece platin sarısı saçları ve altın rengi gözleri olan kurt kızdı. Çocuğun yanına doğru yürüdüm ve yanına eğildim. Bütün vücudu titriyordu. Ona dokunmaya çalıştım ama tüm vücudumun titremeye başlamasıyla şaşırmıştım. Hiç bu kadar korkmamıştım. Kulağımı tırmalayan bir ses düşüncelerimi böldü. - “Kimsin sen?” Çocuk bana baktı. Gözleri kış yosunu rengindeydi. yeşil ve gri arasında gezinen düşünceli bir tondaydı.Bir dakika onun gözlerinden başka bir yere bakamadım. Acı ile kasılmış güzel bakışlarındayken sorduğu soruyu kaçırmıştım. Ağzımla kolumun ön kısmının yumuşak etini kaldırdım. Kendi soyumu teşvik etmiştim. Sertçe biraz daha ısırdım ve tenimden kendi kanım akana kadar bekledim. Sonra kolumu ona doğru uzattım. -“ İç. İyileşmen için gereken tek şey bu.” Sesim kısık ama kendinden emindi. Bütün uzuvlarım titriyordu ve gittikçe titremeler artıyordu. Başını hayır anlamında salladı. -“Yapmalısın.” Kolumdaki açık yara hala derin görünüyordu, onu izledim ve bir köpek gibi homurdandım. Kurt hafızam onun dehşetle buna boyun eğeceğini umuyordu. Ama yüzüne baktığımda korkunun tek bir zerresi bile yoktu. Gözleri merakla doluydu. Ona bir bakış attım ve hala devam etmekte olan mücadelemi sürdürdüm. Kanım kolumdan akıp gidiyor, toprak üstündeki yapraklarda kızıl çizgiler bırakıyordu. Gözleri yeni bir acıyla dalgalanıp yüzünü buruştururken, gözlerini sıkıca yumdu. Ayrılmış dudaklarına kanayan kolumu bastırdım. Dokunuşu heyecan vericiydi, bütün vücudumu sarmış, kanıma karışıyordu. Soluğum kesilmişti, bütün uzuvlarımı en küçük ayrıntısına kadar inceleyen bu yabancı histen korkmuş ve merakla dolmuştum. Korkmuştu ama diğer kolumu da kendisine doğru çekti. Ağzı kanımı hala çekerken sırtına tutunmuştum. Onun açgözlülüğü, kendini daha da yakınlaştırması kanımı yakıyordu. Ona bu kadarının yeterli olduğunu söylemek istedim ama gücü buna engel oluyordu. Dudaklarımda bir gülümseme belirdi. Kendi vücudum böyle bir tepkiyi beklemese de, onu kontrol edebileceğimi biliyordum. Elleriyle kollarımı sıkıca kavrayarak sokulduğunda bir an ürperdim. Tenim sıkışıyordu. Gezginin nefesi şimdi daha düzenliydi. Yavaş, düzenli… Vücudumun derinliklerinde bir acıyla parmaklarım titredi. Onun teninden uzaklaşmak istedim. İyileşen yaralarına ve kaslarının dış hatlarına göz gezdirdim. Dudaklarımı ısırdım, duygularım mücadeleye hazırdı. Hadi ama, Cal, kendine gel. Bu sen değilsin.


Kolumu onun elinden çektim. Oğlanın boğazından hayal kırıklığıyla bir inleme çıktı. Ona dokunmadığım zamanki kaybolan duygularımla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum. Gücünü bulmalı, kurt gibi davranmalısın. Sen busun. Uyarıcı bir homurtuyla başımı salladım. Kendi yarama sarmak için gezginin yırtık gömleğinin bir kısmını parçaladım. Yosun renkli gözleri bütün hareketlerimi izliyordu. Belli belirsiz bir tereddütle hareketlerimi taklit ettiğinde, ayağa fırladım. Onu ürkütmüştüm. Kaşlarımı çattım ve iki adım geri gittim. Yırtık giysisine baktıktan sonra, geri çekilmemi izledi. Parmakları yavaşça gömleğinin parçalanmış kısımlarında gezindi. Gözleri benimle buluştuğunda, beklenmedik bir baş dönmesiyle sarsılmıştım. Dudakları ayrıldı. Onlara bakmayı kesmeliydim. İlgiyle kıvrılmış ,dolgun dudaklarında korku bekliyordu ama ilgiden başka bir şey yoktu. Birçok soruyla bakışlarını çattı. Buradan kaçmak zorundayım. Başımı çevirerek ‘İyi olacaksın. Dağdan in. Bir daha bu bölgeye de sakın gelme.’ dedim. Çocuk benim omzumu kavradığında vücudumu aniden bir şok dalgası sardı. Şaşırmış görünüyordu ama korkudan değildi. Bu iyi değildi. Parmaklarıyla sıkıca kavradığı omzumdan tüm vücuduma alevler saçılmıştı. Uzun bir süre bekledim, onu izledim, elini omzumdan silkmeden ve hırlamadan önce yüzünü aklıma kazıdım. ‘Bekle…’ dedi. Bana doğru bir adım attı. O an durup hayatımı bir köşeye koyup bekleseydim ne olurdu? Biraz zamanımdan çalsam ve çok uzun süredir yasaklanmışların ne olduğunun tadına baksam ne olurdu? Çok mu yanlıştı? Bu yabancıyı bir daha asla göremeyecektim. Hala yanımdayken ve bana dokunmaya çalışıp çalışmadığını öğrenirken ki dokunmasını istiyordum, burada kalıcı olmasının ne zararı olurdu ki? Kokusu düşüncelerime bunun hiçte yanlış olmadığını söyledi, yüzü adrenalinle patlıyor ve saf erkeksi bir tutku kokuyordu. Son kez yeterince uzun süren bu bakışmalara izin verdim. Güvenli davranış çizgisinin bir adım ötesinde başarılı bir adımdı. Beni kıstıran bu üzüntü ile yumruğumu sıktım. Gözlerim vücudunda bir aşağı bir yukarı geziniyor, her karesini değerlendiriyordu , dudaklarının tadını vücuduma hatırlatıyordum. Tereddütle gülümsedi. Yeter. Tek bir darbeyle onu çenesinden ittim. Yere düştü ve hiç kıpırdamadı. Aşağı doğru eğildim ve onu kollarıma alıp, sırt çantasını omzuma astım. Yeşil çayırların büyüleyici kokusu ve çiyin öptüğü ağaç dalları etrafımda süzülüyordu. Beni kasıklarımda garip bir ağrıyla bırakmıştı. Fiziksel tatlı bir acı ve yüzümde kızarıklık vardı. Alacakaranlığı yaran şafak bana başka şeyleri hatırlattı. Bir tek, parçalanmış kamyonet Kutsal alanın sınırını belirleyen derenin kenarına park edilmişti. Dere kıyısının ilerisine parlak turuncu harflerle siyah bir tabela yerleştirilmişti: İZİNSİZ GİRİLEMEZ. ÖZEL MÜLKİYET. Bekçi girişi kilitliydi. Paslanmış araçla kapıyı çekerek onu fırlattım. Sürücü koltuğunun yan tarafında duran çocuğun gevşek bedenine doğru eğildim. Başı öne doğru yığılmıştı ve boynunun arkasına genişçe yayılmış dövmeyi fark ettim. Siyah garip bir mürekkep aşağıya iniyordu. İz süren günahkar bir av köpeği şeklindeydi. Tanrıya şükür onda hoşlanmayacağım bir şey bulmuştum. Yolcu koltuğuna çantasını fırlattım ve kapıyı çarparak kapattım. Kamyonetin çelik çerçeveleri gıcırdadı. Hala hayal kırıklığıyla titriyorken, kurt formuma büründüm ve ormana doğru fırladım. Kokusu üzerimdeydi , kafamı amacımdan uzaklaştırıyordu. Havayı burnuma çektim ve yeni bir kokuyla ihanetim bütün rahatlığımdan içeriye doluverdi. Burada olduğunu biliyorum. Bir homurtu düşüncelerimde gezindi. Sen iyi misin? Bryn’ın ağlamaklı sorusu sadece zonklayan kaslarımı daha da sızlattı. Hemen sonra yanıma koştu. Gideceğimi söylemiştim. Ama onun varlığı benim rahatlamamı inkâr edemezdi. Seni asla terk etmeyeceğim. Bryn kolayca ayak uydurmuştu. Ve sana asla ihanet etmeyeceğimi biliyorsun. Ormanın derinliklerine doğru dalarak hızlandım. Bu ani girişimimle tüm korkularımı terk etmiştim, kurt formumdan sıyrıldım ve sağlam bir ağaç gövdesi bulana kadar ileri doğru sendeledim.


Koku rüzgarın etkisiyle giderek soluyordu , yerini gerginliğe bıraktı. Kafamda yankılanan bir soru da gerginliğimi artırdı. Onu neden kurtardın? diye sordu kız. İnsanların bizim için bir önemi yok. Kollarımı ağacın çevresine doladım ama Bryn’ı görebilmek için başımı çevirdim. Artık kurt bedenindeki gibi uzun değil, kısa ve incecik boyuyla elleri kalçasına dayanıyordu. Gözleri sorusuna cevap beklerken kısıldı. Gözlerimi yumdum, ama hala o yakıcı hissi durduramıyordum. Sıcak ve istenmeyen bir çift gözyaşı yanaklarımdan aşağı kaydı. Bryn’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Daha önce asla ağlamamıştın. Buna hiç kimsenin şahit olmadığı bir zaman yoktu. Yüzümü diğer tarafa çevirdim, ama beni yargılamadan sessizce izlediğini hissedebiliyordum. Bryn için verecek bir cevabım yoktu. Ya da kendim için…

ÖNOKUMALAR.COM

AYÇA YILMAZ


Nightshade