Page 1


Bir Sunuş ile çeviren: Aziz Yardımlı

idea • istanbul


IÇINDEKILER Anahatlarda Felsefi Bilimler Ansiklopedisi I Giriş § § 1 — 1 8 — 51 BİRİNCİ B Ö L Ü M

MANTIK BİLİMİ §§ 1 9 — 2 4 4

Ön-Kavram §§ 1 9 — 8 3 — 7 3 A. Düşüncenin Nesnelliğe Karşı Birinci Tutumu Metafizik §§ 2 6 — 3 6 — 93 B. Düşüncenin Nesnelliğe Karşı ikinci Tutumu I. Görgücülük §§ 3 7 — 3 9 — 104 II. Eleştirel Felsefe §§ 4 0 — 6 0 — 108 C. Düşüncenin Nesnelliğe Karşı Üçüncü Tutumu Dolaysız Bilme §§ 6 1 — 7 8 — 135 Mantığın Daha Yakın Kavramı ve Bölümlenişi §§ 7 9 — 8 3 — 150

*** Mantığın Birinci All-Bölümü: Varlık Öğretisi §§ 8 4 — 1 1 1 — 160 A.

Nitelik—161 a. Varlık §"86 — 161 b. Belirli-Varlık § 89 — 169 c. Kendi-için-Varhk § 96 — 177 B. Nicelik § 9 9 — 181 a. Arı Nicelik § 99 — 181 b. Nice% 101 — 184 c. Derece % 1 0 3 — 1 8 6 C. Ölçü § § 1 0 7 — 111 — 192

Mantığın İkinci Alt-Bölümü: Öz Öğretisi §§ 1 1 2 — 1 5 9 — 197 A. Varoluşun Zemini Olarak Öz § 115 — 201 a. Arı Derin-Dürünce Belirlenimleri § 115 — 201 a.Özdeşlik § 115 — 201 p. Ayrım § 1 1 6 — 2 0 3 y. Zemin § 121 — 209

5


6

İÇİNDEKİLER

b. Varoluş § 123 — 213 c. Şey § 125 — 215 B. Görüngü § 131 — 220 a. Görüngü Evreni § 132 — 221 b. İçerik ve Biçim § 133 — 222 c. İlişki % 1 3 5 — 224 C. Edimsellik § 142 — 233 a. Tözsellik ilişkisi § 150 — 244 b. Nedensellik İlişkisi § 153 — 246 c. Etkileşim § 155 — 248 Mantığın Üçüncü Alt-Bölümü: Kavram Öğretisi §§ 1 6 0 — 2 4 4 — 253 A. Öznel Kavram — 256 a. Kavram Olarak Kavram § 163 — 256 b. Yargı % 1 6 6 — 260 a. Nitel Yargı § 172 — 265 p. Derin-Düşünce Yargısı § 174 — 267 Y- Zornnlnk Yargısı § 177 — 2 6 9 8. Kavramın Yargısı § 178 — 2 7 0 c. Tasım § 181 — 271 a. Nitel Tasım § 183 — 274 P. Derin-Düşünce Tasımı § 190 — 278 y. Zornnlnk Tasımı § 191 — 280 B. Nesne — 285 a.Diızeneksellik § 195 — 287 b. Kimyasallık § 200 — 290 c. Erekbilim § 204 — 292 C. İdea — 298 a. Yaşam § 2 1 6 — 3 0 2 b. Bilme § 2 2 3 — 305 a. Bilme § 226 — 306 P . İstenç § 2 3 3 — 3 1 2 c. Saltık İdea §23G — 313 Wallace Notları — 321 H E G E L METİNLERİ İÇİN TÜRKÇE-ALMANCA S Ö Z L Ü K — 364 DİZİN — 395


Görgül Bilinçten Felsefeye AZİZ YARDIMLI

1 2 3 4 5 6 7

Us ve Usdışı Hegel'de felsefenin eytişimi yeniden kavrayışı Hegel'in Ansiklopedi's\n\n Durumu Felsefenin gerçek kavramını üretmek Doğal bilinçten felsefeye Tinin görüngülerinin biliminden arı usun bilimine Düzen bilincinden felsefi d ü ş ü n m e y e geçiş Not 1 David Hume'dan alıntı Not 2 Felsefeye Karşı Suçlamalar; Popper'ın 'Yöntemleri'

1 Us ve Usdışı İnsan kendini anlayabilir mi? T ü m kuşkuculuk yanıtında inakçıdır. Hayır! Oysa insan anlayabilmeyeleneğmde olduğu içindir ki anlamsızı görür, anlamın eksikliğini duyar, anlamsızın yarattığı düşkırıklığmı yaşar. Ancak hayvan anlamsız olanla, anlaşılmayanla kaygılanmaz. Nihilizme göre modern insan, tinin bu en son görüngüsü, sonunda gerçekliğin bir hiç olduğunu anlamış, insan güzellikten, sevgiden ve bilgiden bağışlanarak değersiz, onursuz, umutsuz bir usdışı varoluşa yazgılandığını doğrulamıştır. Nihilizm şu ya da bu likeldeğeri yoksaymaz: Genelde değer ve anlamı — Güzeli, İyiyi, ve Gerçeği — yoksayar. Ve eğer insan özünü, belirli bir insan doğası kavramını yadsıyan bu varoluşçu görüngü mantığı dinlersek, insan her nasılsa bir yerlerden ve birileri tarafından dünyaya atılmış ve sonsuza dek kim olduğunun ve ne olduğunun bilgisinden yoksun kalmak üzere ereksiz, amaçsız bir evrende yapayalnız bırakılmıştır. Gerçekten de kuşkucu bilinç yalnızdır — tekil duyusallığında kapalı, bilgisiz, kavramsız, anlayışsızdır. Bu tekilci bakış açısından insanın özü, evrensel bir insan doğası kavramı bir yanılsama, en çoğundan boş bir düştür ve buna göre insanlaşmış insanlık için özü ile uyumlu kılınmış bir varoluş olanağını bir yana atmak gerekir. Öz diye birşey yoktur. Ozbelirlenim yoktur. İnsan belirlenmişiz bir varlıktır. Ve Tarih insan için ona anlam verecek bir özgürlük ereğinden yoksundur, 'insana saman ve küspe salık verilmelidir.' Ya da, insan olmasa da olur, varoluş insansız da yapabilir. Nihilizm hiç kuşkusuz felsefe değildir, ne de insan sorunu üzerine ussal bir düşünmedir. Tersine, bütününde usu yadsıyan kavramsız, inakçı bir kuşku üzerine kuruludur ki, bu kendi göreci zemininde haklı olarak Tinin 7


8

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

tari/ısel görüngülerinde gerçek insan değerini aramanın boşluğunu görür. Görüngünün kötülüğünden yaptığı tümevarım sonucunda, böyle insan­ lığın bir Özünün ya da Usunun olamayacağı vargısına ulaşır. İdealizmin Usu gerçekleştirme ve özgürlük ereği ile tam karşıtlık içinde, nihilizm ereksiz irrasyonalizme sarılır. Onu zorunlu olarak doğrular, çünkü kendi kavramına göre usu ve tüm ussalcılığı yadsımak zorundadır, ve böylelikle kendisi usun sonlu görüngülerine tam teslim oluşu anlatan bir kötüm­ serlik, umutsuzluk ve hiçlik bilincine anlatım verir. Ussalcılığın ereksellik, anlam, iyimserlik, özgürlük, gerçeklik ile belirlendiğini doğruladığı ve tanıtladığı insan varoluşu görüşü ile tam karşıtlık içinde, nihilizm sözde büyük "değerleri" ve "ideaları" ile uygarlığın "doruğunu" temsil eden Batı ekinin küçük mantıksal vargısı olur. T ü m anlamsızlığının ötesinde ve üstünde, "Batı" anlatımı Usa evrensel bir saldırı ile, insan düşüncesinin, duygusunun ve duyarlığının yaygın bir yadsınışı ile tanımlanır. Gerçekten de, değerleri özdekseleuyarlanmış tek-boyutlu bir kişilikte, duyguları yitme noktasına dek bastırılmış bir ruhta, salt yanılsamaya kısıtlanmış bir bilinçte insan kendini anlayabilirim? Modern koşullara uyarladığı "kendi"sinde bulduğu zavallı biçime "Bu benim kendimdir" diyebilir mi? O n u kuşatan yalıtılmış yurttaşlar toplumuna bu benim kentimdir, bu benim dünyamdır diyebilir mi? Modern varoluşçu sızlanma ve mızmızlanma hiç kuşkusuz haklıdır: Ama yalnızca ve yalnızca insan varoluşçu mantığın ona verdiği bir hiçliğin "değerinden" daha değerli olmak zorunda olduğu için, anlamsız bir yokluk o l a r a k k a l m a m a özgürlüğünü taşıdığı için. Modern kişiliğin bilincine anlaüm verdiği ölçüde, anlamsız olan şey varoluşçu bilincin kendisidir. Kendini anlamayanve dünyasını anlamayan insan bir hiçlikten daha değerli olabilir mi? Ve kendi bireyselliği için kaygısında tükenirken, insanlık için kaygısı hiçliğin ötesine geçebilir mi? Bu yalıtılmış tekillik, bu atomik bireysellik evrenseli, insanlık kavramının kendisini reddeder. Ancak anlamayan, ancak anlam veremeyen, ancak değerlerinden ;yo/sunlaşmış nihilist bilinç insanın trajik ;yo/csullıığuna ve 3)o&ediciliğine duyarsız kalabilir (ya da salt bir "kapris"in gücüyle erdemi, duyuncu seçebilir!). Ve anlamayan, hiçbirşeye anlam veremeyen bilinç yokluktanbaşkn, ^o/ralmaktan ve gözetmekten başka birşeye uzanabilir mi? Bilinen anlamsız olamaz. Modern kuşkucu ve inançsız bilinçte anlam­ sızlık öte-yanın "yürekten" ve "tasanm"dan yitmesi, "Tanrının ölmesi," ama aynı zamanda anlamsızın, bilinemezin şu ya da bu biçimde ama bu kez dirimsiz bir öte-yan olarak, insanı insanlığında sınırlayan bir kendinde-şey olarak yeniden doğuşudur. Varoluşçuluğun ateizm ve teizm arasında salınımda olmasının nedeni bir öte-yan tasarımından, onda bilinçsizce işleyen bir sirar-ue-öte» kavramından kurtulamayışıdır. Varoluşçuluk insan payına bilgisizliği saltık olarak doğrular. İster teist ister ateist biçiminde olsun, varoluşçuluk bilinemez, erişileınez, insana kapalı ıısdışı bir öte-yanın


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

9

konutlanması ile belirlenir. (Varoluşçu uslamlama Özü reddedişinde yalnızca skolastik "varlıkbilimsel" uslamlamanın olumsuz evrik biçimi olarak görünür: ikinciye göre Tanrısal Öz — Us/Idea — Varoluş içerir; Birinciye göre Varoluş Tanrısal Öz — Us/Idea — varoluş içermez.) Öz sözde reddedilir, ama özsüz Varoluş kendi eytişiminden kaçamaz, ne olursa olsun bir belirlenim arar, ne olursa olsun bir olumsuzluk ile yüklenmek zorundadır. İnsan Varoluşu, tüm nihilist yoksullaşmasına karşın, bireyin sözde "özgür seçimi" ile doldurulacak bir tabıda rasa, boş bir tablet olmadığını gösterir. Tersine, kuramsal ve kılgısal eylemi kaçınılmaz olarak özünden kaynaklanır ve önemli olan bu özün ne denli eğitilmiş, ne denli açılmış, ne denli özgürleşmiş olduğudur. Bu anlamda öz ve varoluşh'ırd'ıv, ya da varoluş kendini görüngüsünde anlatan özdür. Öz ustur, ve tarih usun eğiümidir. Soyut "varoluş" kavram tarafından somutlaştırılmadıkça, özden ayırılmış bir kendilik olduğu ölçüde, yalnızca analitik bir kurun­ tudur, sözde bir "simulacra," bir "text," deriııliksiz, yüzeysel bir simgeler, göstergeler alanıdır. Nihilizm felsefeyi-eytişimi tanımadan felsefenineytişimin alanında oynar, ve ancak çocuksu önesürümlerine yaraşır çocuksu doğrulamalar bulur. M/«7irmm kavramı ile uyum içinde, onun için herşey özsel olarak yokluk ile ilgilidir. Değer yoktur. Değer tinselliğini yokluk sayan sanısı ile tutarlı olarak, nihilizm duygusunda da yoklıütde, tüm tinsel belirlenimden nefret ile yüklüdür. Tıpkı ikiz kardeşi Pozitivizm gibi, gerçekten varolandan, U5ve ussal olandan, ideadan ve idealizmden nefret eder: Burada nihilizm ve pozitivizm bire kaynaşır. Kavramsal tutarlığa ne ölçüde bağlı kalmış olurlarsa olsunlar, N i e t z c h e ' d e n P o p p e r ' a , K i e r k e g a a r d ' d a n VVittgenstein'a usun karanlık boyutunun sözcülüğünü üstlenen bilinçler için tüm felsefe, tüm bilim, tüm estetik ve törellik salt gerçekliğe ve erdeme ve güzelliğe uzandıkları için, anlamın kendisi oldukları için, onlara birer karşısav biçimi alunda görünür. Özsüz Varoluş kendini yoketmeyecek ve gene de belirli olacaksa, bireyin özenci/kaprisi tarafından biçimlendirilmelidir. Bu bilinç belirlenimden ürker, çünkü göreli/analitik bireysel­ liğinde kendine tanıdığı biricik "seçme" özgürlüğü tüm determinizmden kaçabilmeli, belirsiz olmalıdır— şekilsiz, biçimsiz, ideasız, mantıksız, saçma. Bu manük yoluyla, Törelliği aştığı, ortadan kaldırdığı, iyinin ve kötünün, doğrunun ve eğrinin, Sağ Duyunun ve Usun ötesinde olduğu sanısına kapılır. Ama kendisi reddetüği göreli törelliğe kaühr, sürüye sürüden biri olmanın, herhangi biri denli törel yaşamanın örneğini verir, bireysel törelliğin olumsallığını, göreli törelliğin saçmalığını kendisi pekiştirir. Özgürlüğün belirli olduğu, ve elısiksiz Törelliğin eksiksiz Duygunun zemini, böylece sonsuz Sevginin zemini olduğu, ve tarihin her zaman özgür olan istencin ideale eğitimi olduğu — bu kavrayışlar varoluşçu bilincin ilkel törelliği reddediş ve doğrulayışının ötesindedir. Kierkegaard "Bir gerçek­ lik bulmalıyım, bir gerçeklik ki benim için gerçek olmalıdır" derken


1o

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

çoktandır bayatlamış bir sofizmi yansıladığını bilmez: İnsan (evrensel-ussal insan değil ama tikel, tarilıselinsan) herşeyin ölçüsüdür. Nietzsche, aynı tonda konuşarak, "Hangi durumların törel durumlar olarak sayıla­ caklarına birey karar vermelidir" diye yazar. "Evrensel" dedikleri toplumsal/ göreli ölçünleri bireysellik adına yadsırken, kendileri Özgürlüğün karşısına yadsıdıkları denli kötü almaşıklar getirdiklerini görmezler. " S e ç m e " özgürlüğü belirsiz olmalıdır, öyle ki despotizmi seçebilsin ve ona "bir hüma­ nizm" diyebilsin! (Camus, sonunda, bu özence yine özcnç yoluyla başkal­ dırın Onun için "kişi salt bir özençyoluyla erdemli olabilir," ve duyunca ve duyguya, Usa sarılarak anlamın gerçeğini seçer. Öz, doğalus onda kendi reddedilişini reddeder.) Gündelik kuşkucunun kendi öznel bilincinde bu karanlık mantığı ne düzeye dek götürdüğünün hiçbir önemi yoktur. Bu mantığı tamamlamak — gerçekliği, erdemi, usu yadsımanın vargılarını çıkarmak — nihilist kuramcının işidir. Çünkü bu uğraş iyinin ve kötünün ötesinde, duygusuz ve duyunçsuz bir yüreği, karanlık bir irrasyonalizmi, ve tüm bunların doğal us ile çaüşmalarına dayanabilecek bir ikiyüzlülüğü gerektirir. İkiyüzlülük—, çünkü bu mantığın bilime ve felsefeye, ve biraz da olsa insan değerlerine ve güzelliğe uzanma görünüşünü takınması kendisi ile tutarsız ikinci yüzüdür, kendi (ioğal usumın ona verilen kuşkucu biçime cılız bir başkaldınsıdır. Vargı olarak, Sokrates ve Platon'dan Hegel'e tüm idealizmin ve ideallerin ve idealistlerin "düşman" olduğunu bildirmek, bu paranoyanın formulasyonlanın üretmek kendini bu karanlık uslam­ lamanın doruğunda bulan bilince düşer. Nihilizmin — ya da yokoluşçuluğun — misolojiden başka çıkış yolu yoktur. İnsanlığın Tarihi varoluşçu — ya da yokoluşçu — bir umutsuzluk bilincinde mi sonlanmalıdır? Kesinlikle Hayır! Tarih saltık Ideanın, Usun kendini edimselleştirme sürecidir, bir ilerlemedir ki salt bu kavramından ötürü bir ereği, değeri, anlamı vardır. Ancak korno sapiens ya da tarihinin eşiğinde duran ve düşünme yeteneği ile donatılı insan kendinde sonsuz Duyarlık, sonsuz Duygu, sonsuz Düşünce olarak tanıtlandığında, Tarih "bir budala tarafından anlatılan bir masal" olmaktan çıkar. Ve bu süreç özsel olarak ussal olduğu içindir ki kendini nihilist usdışında yitirmez, ve usun kendisi tarafından belirlendiği içindir ki us tarafından anlaşılabilirdir, usun kendi biçimini almaya yeteneklidir. Yalnızca kavramın eksiksiz eytişimi anlamın eksiksiz bilincine ulaşabilir, çünkü anlamımın kendisidir. Tıpkı mutluluğun bil­ erek değil ama erdemin doğal duygusu olması gibi, anlam da gerçekliğin doğal değeridir. Anlam Ustur, tıpkı küçük bir öğrenci için bir "fizik" sözcüğünün anlamının onun bir Maxwell'deki anlamının doluluğundan ve Doğa Felsefesinin ideal anlamından yoksun olması gibi, "varoluş" da modernizmin ona verdiği biçim içinde görüldüğünde, evrensel anlamın­ dan ve ideal gerçekliğinden yoksundur. Ama Us kuramsal olduğu içindir ki kılgısaldır, kendini ereğine götürüp tamamlayan gizillik ve eylemdir.


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

Kendi ideal biçimlenişine yer açabilecek erke, ve kendi tam gerçek­ leşmesinin uzamıdır. Ve ancak edimselleşmiş evrensel ussallık gerçek özbilincin, tamamlanmış bireyselliğin varoluşudur, gerçekleşmiş törelliktir, böylece sonsuz duygudur. Gerçek evrenselliğine ulaşamamış birey gerçek birey değildir: anlamsız olan, kötü ve kötülük olan yalnızca ve yalnızca eğitimsiz insanın, yarı-eğitimli yan-insanm varoluşudur. Kötü birey yalancı türlülüğün onu sınırlayan, onu bir yabancı yapan, onu bir yalancı yapan, onu mutsuzun ve anlamsızın duygusu yapan saçmalığından ancak bütün insanı gerçekleştirerek özgürleşebilir, ancak tüm özünü varoluşa yüksel­ terek gerçek bireyselliğe ulaşabilir. Ve tam bireysellik kendini ancak tam bireyselliklerde tanıyabilir. Öz varoluşa geçer. Ussal olan edimsellesin Varoluş anlamlıdır, çünkü lıerşey Kavramdır — tinsellikte ve özdeksellikte, zamanda ve uzayda olan herşey, en önemsiz varlık zerreciğine dek, giderek hiçliğin kendisine dek bir kavram ile, bir kavramlar dizgesi yoluyla belirlenim, varoluş ve anlatım kazanır ve bilinebilirin alanında durur. Herşey İdeadır: Hiçbirşey Usun belirleniminin dışında değildir—ve giderek "kendinde-Şey," "kendindeHerşey" bile hakettiği kadarıyla belirlenimden yoksun değildir, böylece hakkettiği kadarıyla bilinebilirdir ve bilindiğinden daha çoğu değildir, çünkü varolan Herşey varlığını belirleniminde ileri sürer. Belirlenim ise düşüncenin, evrenselin kendisinden başka birşey değildir. Varoluşçu us kuşkusunda, yadsıdığında, yalancı olanı, görüngüsel olanı, geçici olanı anlamsız/saçma buluşunda hiç kuşkusuz sürünün, vulgusun üstüne yükselir. Ama bu eytişimini olumsuz sonucunda bırakır, arı olumsuz, saltık olumsuz diye birşeyin olmadığını, olumsuzlamamn kendisinin olumlamadan yola çıkarak böylece onu içerdiğini göremez. Yalnızca ussal düşüncenin doğasını, eytişimin tanıtlama gücünü henüz kavramayan kuşkucu us anlamsız kendinde-şey bilmecesine takılabilir. Ama ne "hiçbirşey," ne "yokluk," ne de "kendinde-şey" Kavrama direnme ayrıcalığını taşır. T ü m anlam usun bilinçte kendine verdiği biçime, bilinçteki tikel örüntülerinin ne denli duru ve tam, ne denli eksiksiz ve bütünleşmiş olduklarına — ya da olmadıklarına — bağlıdır. Bu yüzden insan için us her zaman bir gizillik olarak, bir edimseline itkisi olarak görünür; gene de salt bir "belirsizden seçme" özgürlüğü olarak değil, ama kendi özünü seçme olanağı olarak. Ve kendisi edimselleşmesinin zeminidir çünkü gizilliktir. Eksikliği gibi tamlığı da kendisidir, ve ikisi arasındaki gerilim insan olmanın yazgısı, iyinin ve kötünün, doğrunun ve eğrinin, güzelin ve çirkinin /^yanıdır. Olumsal insan bilinci usun şu ya da bu tikellikler içinde kendine verdiği öznel bireysel biçimdir, sözcüğün tam anlamıyla özsüz "seçme" özgürlüğünün, eğitimsiz istencin o denli de anlamsız varoluşudur. Erek Özgürlüktür. Us yalnızca ve yalnızca kendi ideal biçimlenişini varoluşa çevirmek için etkindir, ve kendini sonsuz açınımına şekillen­ dirmek onun dilenilmez eytişimsel gücüdür. Erek, eğer törel değerinde


12

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

düşünürsek, ideal benler biçimindeki evrensel kenttir, Özgürlüktür. Yalnızca Zaman usun edimselleşmesinin bedelidir — bir bedel ki anlam ve değerini karşılığının bilincin sonsuzluk biçimine Eğilimi olmasında tanıtlar. Ama böylece Tarih o denli de eğitimsizlik ve anlamsızlıktır, usdışnnn yabanıllığı, yokediciliğin sürekli eylemidir. Hiç kuşkusuz salt bir yanında, görüngüsünde. Ama özsel anlamını ancak insanın insana yaraşır Eğitimi olmasında kazanır — gerisi, gerçeklik için, felsefe için bir olaylar dizininden, anlamsızın, gereksizin kendisinden daha ötesi değildir. "Zaman öyleyse henüz kendi içinde tamamlanmış olmayan Tinin yazgısı ve zorıınluğu olarak görünür:: Die Zeit erscheint dalıer als das Schicksal und die Nottvendigkeit des Geistes, der nicht in sich vollendet ist" (TGb, § 8 0 1 ) . Özgürlük Tinin saltık/sonsuz açınımıdır, ve bu yüzden ereği gibi sürecin kendisi de özgürlüğün gücüyle belirlenir. Bu yüzdendir ki Tarihe ancak tinin gizliliğinin açınmasına hizmet eden etmenler katılır, ancak kendini ortadan kaldırabilen ve böylece kaü tinsel şekiller olarak varolmaya son verip özgürlüğe doğru yürüyen tinin yeni şekilleri önünde geriye çekilebildi kıpılar tarilıselolmanın değerine yükselirler. İnsanlık kendini tarihseksüreçte gerçek özbilincine doğru eğitirken, birkaç insan bu edimsel tarihin her tözsel evresinin eşzamanlı çözüm­ lemesini yapar, onu çağın ulaştığı kavramsal açınımın düzleminde tarihsel tinin anlayışı önüne sunar. Platon ve Aristoteles felsefelerinde kendi çağdaş dünyalarının anlamını ürettiler. Hegel'in felsefesi modern dünyanın özbilincidir. Tarihin kavranışı, ama böylece aklanışı değil, tersine gerçek eleştirisinin olanağıdır. Onun Tarih ve modern Toplum çözümlemeleri olguların usun yeni kavramsal açınımının bir çıkarsaması, bir tanıdaması ve böylece hiç kuşkusuz varoluşunun onaylanmasıdır: Us asıl kavramsal doğasında izin vermedikçe tinsel biçimin varoluşu edimsellik kazanamaz. Ama bu çözümleme gerçek, doğru, tam olduğu ölçüde, aklanan varoluşun gerilimlerini, eytişimlerini de gerçek, doğru ve tam olarak anlamanın olanağını hazırlar. Bu us çözümlemesi karşısında, tüm geri kalan anlak çözümlemeleri gerçekliksiz birer saçmalık, ideolojik birer sapınç, gerçeğe bütünüyle ilgisiz birer düşlem yaraüsı olarak görünürler. Bir kez daha, Hegel'in modern toplumu çözümlemesi Tinin Tarihte ulaşüğı en son ussallık düzeyinin bir tanıtı, ve böylece aynı zamanda ulaşılan tek-boyutlu modernizmin biricik gerçek eleştirisinin olanağıdır. Tarihsel olgunun tanıtlanışı onun aklanışı değildir. Aileden Topluma ve Devlete, tüm dizgesel yapısı ile Ti'ızeFelsefesil'm'm şimdiye dek tarihte başardığı en yüksek politik biçimlenişin bir çıkarsamasını, bir çözümlemesini sunar. Anahatlarında bugün tüm dünyanın kendisine öykündüğü bu istenç yapısının kavramsal özünü kurgul çözümleme ortaya serer. Ama bu ise iyinin ve kötünün ötesinde değil, tersine iyinin ve kötünün bu yanındadır, iyidir ve kötüdür, tikelleşmeleri istencin tözsel özgürlüğünün sorum­ luluğuna bırakılmıştır. Yalnızca modern anlama çabasının bireşimini

1


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

temsil eden bu çözümleme bölünmüş insanlığın bu eşsiz, bu görkemli — ve o denli de görkemsiz, giderek utanç verici—yapılaşmalarının gerçekte o denli de saluk Ideanm, Usun tüm gizilliğini tüketmediğini gösterir. Saltık Tin alanı Devlet değil ama Sanat, Din ve Felsefe tarafından belirlenir. Yalnızca toplumsal-politik olanın — y a da yalnızca sözleşme-yasa ilişkisinin — Tinin enson belirlenimi olmadığını, aslında T i n i n yalnızca alt bir belirlenimi olduğunu görebilmek güç olmamalıdır. Devlet Hegel'in dizgesinde saltık değildir. Sonluluk alanına, nesnelT'm alanına aittir. Kavrayış dolaysızca kendi eytişimini, eleştiriyi, devimin ve ilerlemenin olanağını getirir. Ancak bilinebilen, ancak anlaşılabilen o denli de eleşti­ rilebilirle yeteneğindedir. Ancak insan ve onun toplumu üzerine gerçek bir anlayış insana dünyasal yahülmışlığmın, ancak birbirini olumsuzlayarak varolabildi düşman uluslara ve sınıflara parçalanmışlığın ve bunun sonsuz acısının ve aptallığının bir bilincini verebilir. Ancak idealbiv bilinç insana aldanmalarının ve kendini aldatmalarının derinliğinin bir ölçüsünü verebilir, anlamsızın yaşadığı yalanlardan başka birşey olmadığını gös­ terebilir. Ancak idealde birlik insana nihilist yalnızlığının saçmanın kendisi olduğunu gösterebilir. Bu düzeye dek modernizmin tüm gerçek eleştirisi, tüm tutucu nihilizmin ancak postmodernist bir mızmızlanma ile formüle etmeye çabaladığı şey, yine Hegel'in modern toplum üzerine kavramsal tablosunun kendi eytişimidir. Tinin bu içinde yaşadığımız son görün­ güsünün ortadan kalkışı sonlu nesnel Tinin saltık Tinin sansuz özlemlerine doyum vermediğinin kavranmasına bağlıdır. Ama kavramayan, anlamayan, ve anlamaksızın eyleme aülan toy bilinç bu eleştiriyi temsil etmez. Tersine, insana karşı zorbalığında kendisi birkaç aydının kendinde iyi istenç­ lerinden, koşulsuz olarak, saltık olarak "iyi istençTerinden sıyrılıp vulgıısun, halkın yabanıl ellerine düşer, tinin zavallı bir fenomeninden daha ötesi olmadığını kanıtlar. Tinin Görüngülerinin evriminde, insanlığın gerçeklik ve özgürlük ereğine doğru eğitiminde zora dayalı hiçbir kestirme yol hedefe ulaşmaz, tersine kendisi henüz kendi özsel doğası konusunda bilgisiz insanlığa beklenmedik sorunlar yaşatır. Kendinde-Usım tam açınımına ulaşarak kendi için Us olması süreci olarak, Eğitim ilerlemenin asıl anlamıdır. İlerlemenin ereğinin salük İdea — y a da Tinin gizilliği ve edimselliği arasındaki çelişkinin ortadan kalkışı — olması ölçüsünde, eğitimin kendisi salük İdeaya götüren süreç olarak tüm geçici, pragmatik, yararcı anlam ve öneminin üzerine yükselir. Böylece Gerçek olana Eğitimin kendisi saltık ölçütümüzdür. Mantıksal olan, edimselleşmesi gereken, olması gereken herşeyin değerini belirleyen, doğrunun ve yanlışın yargısını veren odur. Böyle ilerlemeye katılmayan herşey, milyarların aptallar olarak, çağdaş köleler olarak kalmalarına, ezilmelerine, küçük düşürülmelerine ve yokedilmesine karşı etkili olmayan herşey gerçekten değersizve anlamsızve saf ma olandır. Sanat ve Bilim — sözcüklere verilen en yüksek anlamlarda, tüm dışsallıklardan özgür olarak


14

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

İdealarında alındıkları düzeye dek — ilerlemenin gerçek duyusal ve düşünsel çabalarıdır. H e r ikisi de modernist usdışının onları indirgediği yararcılık ve çirkinlik tininin ötesinde ve üstünde, yalnızca ve yalnızca kendileri uğruna, özgür olarak yerine getirildikleri ölçüde gerçek insan değerleridir. Ve her ikisi de, tinsel doğanın Güzelliğinin ve özdeksel doğanın Gerçek­ liğinin anlatımları olarak, varolan çirkinliğin ve varolan pragmatizmin asıl yargıçlarıdır. H e r ikisi de kendilerinden başka e r e k l e r uğruna, içgüdüsel olarak kullanılabilir — yokediciliğin ve kendini yoketmenin hizmetinde, saldırganlığın ve ikiyüzlülüğün hizmetinde. Önemli olan hangi tin tarafından kullanıldıkları, saltık yararlıklarının kavranıp kavran­ madığı dır. Bunda Duyuncun belirleyici olması ölçüsünde, duyunçsuz pozitif eğitim yalnızca varolan türesizlik dizgesinin sürekliliğinin güvencesi olur. Bu düzeye dek, Tinin Gerçekliğe ve Güzelliğe eğiümi o denli de Duyuncun eğitimi olmalıdır. Usun tarihe bakışı kendi kategorileri yoluyladır ve görüngüsüne gerçek kategorilerle bakabildiği zaman görüngüsünü gerçekleştirir, dünyasını gerçekliğe dönüştürür. Karamsarlığa gömülmüş öznel niyetler, şu ya da bu sonlu özleme sarılan romantik duygusallıklar, öznelliğin ötesine bakamayan ürkek ruhlar — tüm bunlar görüngüyü kendinde olduğu gibi göremezler. Ve değiştiremezler.

Hegel, kendisinden önce Aristoteles'in yaptığı gibi, felsefe tarihinin evrensel değerini kavradı, ve modern Descartes'm gösterdiği saltık ussallık yolunu Platonik eytişimin tam değerine dek götürerek felsefenin tarihsel bütün­ lüğünü yeniden kurdu. Gerçeklik ancak yanlışa ve yalana bir gözdağıdtr. Bu yüzden felsefe, bilgelik sevgisi, tüm tarihte eğitimsiz popüler bilincin, kaba bilgisizliğin ve bunun sözcüleri ve sömürücülerinin düşmanlığı ile karşılaşır. Platonik mağaranın karanlık varoluşuna ayarlanmış bilinç tüm değişim söylemine karşın değişimin kendisine karşı, kendini değiştirmeye karşı direnir. Gerçeğin, iyinin ve Güzelin soylu yüksekliklerinden ürküp neredeyse bir tutkuyla anlamsızına geri döner. Kendine boş bir bilgelik görünüşü verip ağırbaşlılık içinde irrasyonalizminde sarhoş olur. Oysa Gerçeklik insan usu için korkulacak birşey değil, tersine onun kendi en yalın doğasıdır. Ve bütün felsefe tarihinin kristal duruluğunun ve paha biçilmez tözünün temsilcisi olduğu ölçüde, Hegelcilik bu kaba bilinç biçimlerine, onların değersiz mantığına anlatım veren popüler rea­ lizmden skolastik pozitivizme dek bütün bir misolojiye dayanılmaz eleştiri olarak görünür. Bu popüler saldırılara h e d e f olması tüm zamanlarda olduğu gibi yirminci yüzyılda da felsefeiç'm, idealiz/niçin sağlıklı olmanın, doğru yerde bulunmanın, yalancı felsefecilik ile saltık uzlaşmazlığının birinci elden kanıtıdır.

4


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

15

Hegel de, her felsefeci gibi, Idealannve ideallerin edimsel olamayacak soyut anlak kategorileri olmadıklarını gördü ve gösterdi. Güzelin, İyinin ve Gerçeğin varlığı olarak, saltık Ideanm belirlenimi kendine o denli de olgusal varlık vermektir çünkü idealliği kendini reelüğiyoluyla belirler. Tüm erkesini kendi eytişimsel gücünden türeterek, Us varoluşun direnilmez Gerçekliği, direnilmez Güzelliği, ve direnilmez İyiliğidir. Ve, bildiğimiz gibi, ussal olanın doğası usdışını ortadan kaldırmak, kendini edimselleştirmektir. Usun salük kavrayışı karşısında, İdeanın her bilinç biçiminde kendini biteviye dönüştüren devinirliği karşısında hiçbir usdışı biçim varoluşunu sürdürmeye değer olduğunu gösteremez; tersine, bir zamanlar o n a direnen bilinç bile ona öyle büyük bir sevinçle katılır ve tüm öznelliğini onda öylesine yitirir ki, kötü biçiminin anısı bile belleğinden silinir. 2 Hegel'de felsefenin eytişimi yeniden kavrayışı Hegel'in felsefesinin bu bilimin kendi tarihindeki birincil önemi bu tarihi evrensel usun açımım olarak görüp birleştirerek onda bugüne dek başarı­ lanların bir özetini vermesinde, başka bir deyişle, insanın kendi varoluşu üzerine şimdiye dek geliştirdiği kuramsal bilgininbır dizgesini sunmasında yatar. Bu değerlendirme felsefe tarihinin kendisinin edimsel tarihin özbilinci olduğunu kabul eder. Bu düzeye dek Hegel'in felsefesi insanın, doğasının ve tarihinin Usun terimlerinde bir çözümlemesidir. Hegel TarihFelsefesiüzer'me derslerinde "Dünya tarihi ussal bir süreçtir, dünya tininin ussal ve zorunlu evrimidir" der. Kauf mamı'dan aktarırsak, "yaşam Hegel için 'bir budala tarafından anlatılan bir masal' değildir; ve tarih, yalnızca değil ama ayrıca bir trajediler dizisidir. Enson temelde yatan bir amaç vardır — özgürlük — ve bu bir yargı ölçünü sağlar." Bu süreç görgül türlülüğü ve olumsallığı içinde değil ama mantıksal-kavramsal sürekliliği içinde görüldüğünde, Hegel'in Görüngübilim'de bir çözüm­ lemesini verdiği yol boyunca ilerler, ve bu eytişimsel sürekliliğe girmeyen ekin alanları, bu manlılısal tarihe etkin birer halka olarak kaülmayan halklar modem bilincin ulaşüğı düzleme yabancıdırlar, onu anlamazlar, ve insan­ lığın eğitiminin edilgin üyeleri olarak varoluşlarının kendisinde daha şimdiden yitmişliği temsil ederler. Buna göre, bugün dünya bilincinin tarihsel eğilimindebir türdeşlikten söz etmenin olanaksızlığı ölçüsünde, felsefenin ulaştığı bakış açısını kavrayabilecek ekin alanı tarihsel gelişimin ön saflarında yer alan, özgür olma yürekliliğini gösteren ekinlerdir, ve geriden gelenler için felsefe başkalannın sorunu olarak, en çoğundan değersiz bir akademik posa olarak varolur ve görünür. Kimi ekinler, tarihsel dinamikten yoksun uyuşuk tinleri içinde, yüzyıllara yayılan tarihsel varoluşlarında felsefeye ve bilimlere el sürmezler. Bilim gibi felsefe karşısında da bunlar bu iki alanı ussal doğalarında kavrayıcı bir tutuma yetenekli değildirler; tersine, bu alanlarda yalnızca en kaba sonuçlar açısından alıcı olmakla yetinirler. Kavramsal çevrenleri dışında olan şeyler karşısında


16

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

yalnızca analitik bir uyanıklık tutumunu yeğler ve yalnızca bağlanışız olanı alma yatkınlığı gösterirler. Sonuçta cansıkıcı bir dikbaşlılık içinde tekil kuramları bile almayı ve anlamayı, analitik olmayı, pragmatik olmayı bile başaramazlar. Bu ekin alanlarının içinde bulundukları dinginlik duru­ munda, ve herhangi bir ekinscl devinirlikten yararlanmanın olanaksızlığı ölçüsünde, baştan sona yeni bir bilincin yaratılması zorunlu olur. Ve mantıksal evrim kavramının kendisi mantıksal sıçrama kavramına doğru evrimlenirken, erkesinin kaynağı tarihsel felsefenin tözü olur. Felsefe tarihi üzerine getirilen analitik yorumlarla karşıtlık içinde, felsefenin hiçbir zaman yalıtılmış bireysel yaratıların salt zamansal bir ardışıklığı, salt kaotik bir yığınlaşması olmadığını anımsamak gerekir. Tersine, felsefenin tek bir evrensel usun ürünü olduğunun kavranması ölçüsünde, açıktır ki yalıtılmış analitik, atomik bir kuramcılığın — s ö z d e "paradigmacılığın" — felsefe tarihinden, aslında genelinde bir 'tarih'ten söz etmeye hakkı yoktur. Tersine, giderek görgücü girişimlerin kendileri bile kendi sanılarına karşın analitik bir düşünce uzayında varolmazlar, ve tarihsel bir sürekliliği, bir tür olumsuz bireşimi temsil ederek, antik sofizmden bu yana felsefe tarihini gölge gibi izlerler. Bu ikincil süreç, usun güvenine karşı bir karşısav olan bu kuşkucu boyut da felsefe tarafından izlenmeli ve kavranmalıdır. Hegel yalnızca felsefe tarihinin bütünlüğünü vurgulamakla kalmadı, ama felsefeye eşlik eden bu olumsuz sürecin de felsefenin ıTgisiiçersine alınması gerektiğini gördü. Kendisi büyük Mantık Bilimi'm özellikle Kant'ın usa yönelttiği yalancı eleştiri ile vurgulu bir gerilim içinde yazdı ve felsefe tarihinde görgücü kuramların sağın çözümlemeleri üzerine çalıştı. Doğal bilince bir kördüğüm gibi görünen felsefe ve karşı-felsefe sürecinde ilkeler bütünüyle belirgin olarak ayrımlaşmışlardır. insan usu yalnızca kendini değil, ama usdışını, kendi karanlık yanını da tanımak zorundadır. Felsefenin insanlığın kendi üzerine gerçek bilincini temsil etmesi ölçüsünde, açıkür ki felsefe usun arı doğasının biliminden doğal bilimlere, sanattan modern politik bilinç biçimine dek uygarlığın ulaştığı en yüksek bilinç b i ç i m l e r i n i n kavramsal bir tablosunu verecektir. Ve Mantık Biliminden Estetik Üzerine Dersler'ine dek, Hegel'in felsefesi bu amaç için Aristoteles'ten bu yana ortaya koyulan en kapsamlı girişimdir. Hegel'den bu yana felsefenin herhangi bir ilerleme yapmamış olması, bu bakış açısından, modern ekinin yapısında herhangi bir önemli gelişimin yer almamış olmasını değil, ama modern Avrupa felsefeciliğinin eytişimsel düşünceye yabancı kalmada diretmiş olduğunu gösterir. Bu yeteneksizlik ile tam bir karşıtlık içinde, Hegel'de felsefe eytişimin tam kavranışı yoluyla bir kez daha kendini klasik Yunan felsefesine — felsefenin kendisine, bütününe, gerçekliğe—bağlar. Platon'da antik devleti ve toplumu çözümleyen aynı eytişimsel yetkinlik Hegel'de modern devlet ve toplumu çözümler; Aristoteles'te insan usuna ve tüm kazanılmış insan


GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

17

bilgisine dizgesel bir yapı verme girişiminde bulunan aynı eytişimsel ustalık, onda Mantık Bilimi'ni ve Doğa ve Tin Felsefelerini üretir. Bu yüzden, eytişimin onda kazandığı sağmlık ile, Hegel tarihsel Aıji/ığmi felsefesinden ayırmayı başarır ve ekinsel olarak bir Hıristiyan, bir Avrupalı, bir Alman olmanın ötesine, tarihsel olarak koşullu öznel, olumsal belirlenimlerin ötesine geçer. T ü m bunların dışında ve üstünde, o bir felsefecidir, ve her felsefeci gibi — ve doğal bilincin hiçbir zaman anlayamadığı gibi —, felsefenin tarihsel/ekinsel dışsallıktan özgür bir düşünce yolu olduğunu çok iyi bilir. Parmenides ve Herakleitos'un kavramları ile başlayan ve Platonik saltık İdea ile sonlanaıı Mantık Bilimi'ni, tüm felsefe tarihinin altın tözünü anlatan bu çalışmayı, klasik Platonik eytişimi de sağınlaşürarak kuran bir kavrayış gücünü böyle sonlu, geçici, eksik ölçünlere indir­ gemeye yönelmek yalnızca ve yalnızca bu dışsal bilinç düzlemlerinde gerçekçi bir değerlendirmenin yer alamayacağını gösterir. Modern Avrupa tini (hiç kuşkusuz tarih-dışı Ortodoks ya da Katolik tinler değil ama ussala Protestan tin) tıpkı her felsefe-dışı tin gibi kuramsal düşün­ cenin doğasına bütünüyle yabancıdır, ve anlamadığı felsefeyi felsefenin kategorileri ile değil ama sıradan düşüncenin tasarımları ile yargılar. Ve eğer kendi zamanının çocuğu olan felsefenin gene de içinde varolduğu ekinsel usa karşı kavramsal bağımsızlığı ve eleştirel özerkliği algılanırsa, felsefeyi bir çocuk oyunu olarak gören modern akademizmin usun bu biricik özgür bilimi karşısında nasıl tam bir şaşkınlık içinde kaldığı görülebilir. Avrupa'da son yüzyılda aşağı yukarı baştan sona akademikleşen felsefecilik bu kurumsallaşmasının bedelini ödemiş, kendisi yerleşik bilinç biçimlerinin bir bileşeni olarak, bir kez daha aynı skolastik felsefe parodilerine, aynı görgücü metafiziklere geri düşmüştür. Akademik felsefenin yanısıra, bu sözde bilim yuvalarının, üniversitelerin tarihsel sorumluluk açısından böylesine ilgisiz ve güçsüz ve özgürlüksüz olmaları, aslında her durumda popüler politik kararların denetimi altında kalmaları ve politik alanda bir hiç olmaları bilimsel özerkliğin hiçbir zaman gerçek değil ama her zaman göstermelik olmuş olduğundan başka bir anlama gelmez. Kurumsal bilimin modernizmin kurallarına göre oynamaktan başka seçeneği yoktur: Politik davranış akademik davranışa egemendir, ve onu yokedicilik ve değersizlik düzenine altgüdümlü kılar. Felsefe söz konusu olduğunda, bugün kurumsal felsefecilik bütününde tümü de kendilerini şu ya da bu yolda Locke/Hume geleneğine bağlayan usdışı girişimlere yuva olmuştur. Ve bu cansıkıcı yüzeysellik, bilindiği gibi, analitik ve pozitivist yazarlarda kendini tüm felsefenin, tüm bilimin, tüm erdemin çürütülmesinde sonlandırmışür (Kant'a bağlanan modern usdışı girişimler bile Hume'un onun üzerindeki etkisi aracılığıyla aynı kökenleri gösterirler; nihilist/pozitivist törellik ve estetik yorumları da yine Kant'ın öznelciliği üzerinden aynı kuşkucu değer-sizliğe ulaşırlar). Ve karşıt kampa baktığımız zaman, şu ya da bu ölçüde Hegel yorumculuğu ile güdülenen


1H

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

tüm modern ussala çaba da hiçbir zaman felsefi düşüncenin eytişimsel yeteneğini kavramayı başaramamış, yarı-ussalcı biçimler altında üstlendiği cılız girişimleri ile tek-boyutlu bir toplumun gözünde felsefeye bütünüyle değersiz birşey, giderek gereksiz birşey görünüşünü vermiştir. Daha da kötüsü vardır. Modern "felsefeler" türlülüğünün kendi ekin alanlarının öz-bilinçlerini olmasa da hiç olmazsa öz-sanılarmı çözüm­ lemeleri ve yansıtmaları ölçüsünde, bir ekinin felsefesinin yokluğu o ekinin özbilinciııe tam bir ilgisizliğini, kendisi üzerine düşünme girişiminde bile bulunmadığını gösterir. Böyle bir toplum içinde yaşadığı zamanın olduğu gibi gelecekteki olanaklarının da bilinçsizidir, herşeyden ö n c e kendi varoluşunu koşullandıran etmenler açısından dört dörtlük bir yanılsama içindedir. Gene de, bir başka bakış açısından, bu bir şans, geriden gelenin şansı olabilir, ve eğer Descartcs'm sözlerini anımsarsak, doğal bilinç için bilgisizlik bile yanlışı doğru bilmekten daha iyidir. Eğer bu bilinci felsefenin salük değeri konusunda bir parça uyarabilmek olanaklıysa, açıktır ki onu felsefede eğitmenin şansı Avrupa'nın bozulmuş analitik bilincini eğit­ menin güçlüğü karşısında çok daha umut vericidir. 3 Hegel'in Ansiklopedi'sin'm durumu Gerçek bir kuramsal çalışma ıV/ra/biçime ulaşmaya çabalar ve bitimsiz bir eksiksizleşmeyeaçıktır. Çünkü bir yandan konunun eytişimi sürekli olarak yeni uslamlamalarla daha öte açınıma ve daha tam bir mantıksal yapıya ulaşma olanağını verir. Öte yandan, görgül içeriğin kendisi kendi eytişimi yoluyla gelişir ve kuramsal düşünce kendi ideal düzleminde bu gelişimin iç maıiüğnıı ve daha yüksek anlamını yeniden yakalar. Bu bakış açısından, bütün bir felsefe tarihi insan usunun eksiksize doğru ilerleme çabasının kuramsal tarihidir. Ve modern dönemde Hegel'in kendi Ansiklopedisi duruma en iyi örnektir: Mantık Bilimi'nm dizgesel yapısı daha anlaşılır bir çözümlemeye ve kullandığı anadilin ve hedeflediği ekinin özgün­ lüklerine daha yakın bir uyarlanmaya açıkken, öte yandan alanına aldığı tikel bilimlerdeki görgül içeriğin gelişimi bütün bir ansiklopedinin kendisini dinamik bir gelişime açık tutar. Hegel derslerinde kullanmak üzere tasarladığı ve ilk kez 1817'de yayımladığı Ansiklopedi üzerinde çalışmasını aralıksız sürdürdü ve 1830'da son ve üçüncü yayımını çıkardı. Ansiklopedi sözcüğe verilen halksal anlamda dışsal bilgilerin alfabetik/ analitik bir düzenlemesi değil, ama insan bilgi ve deneyini birikimini mantıksal olarak örgütlemeyi, gelişmekte olan bir bütüne oluş süreci içinde anlaşılırlıkve anlam vermeyi amaçlayan kuramdır. Bu yüzden, içeriğinin görgül yanında, gelişen insan deneyimine koşut olarak gelişmesi gereken bir eytişim dizgesidir. Ansiklopedi'iıin Doğavc Tin felsefelerine ayrılan bölümleri henüz çok az tanınırlar, ve onlara gösterilen ilgisizlik bilimlerin felsefeden ayrılması denilen şeyi anlatmasının yanışını, usa karşı her yönde ilgisizleşen, giderek


GÖRGÛL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

19

düşnıanlaşan pozitivist tembelliğin de bir kanıtıdır. G e n e de, Hegel'den sonra Avrupa felsefeciliğinin kendi kendini çürütmeye başlaması ve gerilemesi bütün bir felsefe tarihinin evrimi göz ö n ü n e alındığında önemsiz bir olaydır. Doğave Tin felsefeleri hiç kuşkusuz felsefe tarihinin başlangıcından bu yana her zaman mantıksal yanın kendisi ile birlikte bütünün içersinde işlenmişlerdir. Hegel'in özsel katkısı, yine Aristoteles'in yaptığı gibi, bu iki alanı kendi içlerinde birer dizgesel bütün olarak ele alınakür;ve Mantık Biliminin antik Organon'ûe ilişkisine gelince, Hegel'in kendisi yaptığı şeyin yine özsel olarak yalnızca bir dizgeselleştirme olduğunu belirtir. Sözleri şöyledir: "[Kaııt'ın] Eleşliıelfelsefe[si] hiç kuskusuz daha şimdiden metafiziği Mantığa çevirmişti, ama, daha önce anımsatıldığı gibi, o da sonraki idealizm gibi nesnenin önünde ürküp mantıksal belirlenimlere özsel olarak öznel bir imlem verdi; böylelikle bu felsefeler aynı zamanda kendisinden kaçtıkları nesne ileyüklü kaldılar, ve geride bir kendinde-şey, bir sonsuz durdurma onlar için bir öle yan olarak kaldı. Ama bilincin karşıtlığından kurtuluş — ki bilim bunu varsayabilmelidir — düşünce-belirleııimlerini bu ürkütücü, tamamlanmamış duruş noktasının üstüne yükseltir ve onların kendilerinde ve kendileri için oldukları gibi, böyle bir kısıtlama ve gönderme olmaksızın mantıksalın ya da arı-ussallığın kendisi olarak irdele ninelerini isler. Kant bunun dışında mantığa, eş deyişle sıradan anlamda mantık denilen bir belirlenimler ve önermeler toplağtna başka bilimlerden çok erken bir dönemde tamamlanmış olma i'alili'ini yükler; Aristoteles 'ten buyana geriye doğru, hiçbir adım atmamış, ama ileriye doğru da hiçbir adım atmamıştır—, ikincisi, çünkü tüm görünüşe karşın bitmiş ve tamamlanmış görünür. — Eğer mantık Aristoteles 'ten buyana hiçbir değişime uğraıııaıııışsa — ve gerçekle modern mantık (Urs kitapları irdelendiğinde değişimler çoğu kez allamalardan oluşur—, o zaman çıkarılacak vargı hiç kuşkusuz mantığın özettikle bütünsel biryeniden-toparlama [ Umaıveitung] gereksiniminde olduğudur; çünkü tinin iki bin yıl süren çabaları onun için düşüncesi üzerine ve kendi içindeki arı özselliği üzerine daha yüksek bir bilinç üretmiş olmalıdır." (Büyük Mantık, Giriş, Mantığın Genel Kavramı.) Bilindiği gibi, Platon ve Aristoteles ile felsefe daha sonraki felsefi çabaların ancak öykünebildikleri aşılması güç bir doruğa ulaşmış ve onları izleyen antik çabalar hiçbir zaman bir daha aynı yüksekliğe erişeme­ mişlerdir. Mantık BilimiAristoteles'ten kabaca on yüzyıl sonra kapsamlı olarak bir kez daha Farabi tarafından ele alınmıştır (gerçekte kendi döneminde yalnızca modern dönemdeki Descartesgibi bir öncü konum­ da olmakla kalmayan, ama çok daha dünyasal, çok daha özgür, çok daha ussal bir ortamda yazmanın üstünlüğünden de yararlanan Farabi mantık çalışmaları ile ikinci Aristoteles olarak bilinirdi; henüz çalışmalarının düzenli bir yayımından yoksunuz). Mantık Bilimi'n\n Aristoteles'ten bu yana gelişimi Hegel'in deyimiyle bir Umarbeitung, bir yeniden-toparlama, Aristoteles'in çalışmasının bir modernleştirilnıesidir. Burada doğasını kesinlikle anlamadığı "gelişim"


20

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

sözcüğünü saltıklaştıran, çocuksu bir analitik/tek yanlı dilek ile herşeyin gelişmesi, değişmesi gerektiğini vurgulayan görgücü eğilime karşı yalnızca bu tutumun çok gecikmiş ve bu yüzden antik çağda felsefenin doğuş evresindeki saltık değerini bütünüyle yitirmiş bir Herakleitosçuluk olduğunu anımsatmak gerekir. İnsan düşüncesinin kurgul doğasına yabancı, düşüncenin mantıksal devimi konusunda en küçükbir kavrayışı bile olmayan görgücülük yok saydığı usun gelişiminden nasıl söz edebilir? G e n e de, analitik bozuk-mantıkta "gelişim" kavramının kendisinin gerçekte bir görelilik anlamına geldiğini, hiçbirşeyin saltık olmaması gerektiğini anımsamalıyız; ve buna göre Us da gelişmeli, tıpkı doğal görüngülerin kendileri gibi bu görüngülerin yasaları da değişmeli, doğa hiçbir salük tanımamalı, tersine kendindeyûdan yıla, çağdan çağa yasalarını yenileyen kaotikbir belirsizlik olmalıdır. Ya da, yine aynı görecilik mantığına göre, kendilerinde saltık birer us işlevi olan yargı ve tasım yetileri de aynı yolda hiç olmazsa dönem dönem değişikliğe uğramalı, tıpkı geometride ya da sayı kuramında ussal belitlerle oynayan analitik çokbilmişi iğin yaptığı gibi bambaşka tasım betileri üretilmeli, uylaşımsal mantık modelleri yaratılmalı, insan mantığı plastik başkalaşımlara yetenekli olmalıdır. Bu şizofrenik bilince gelişimin kendisinin gelişmediğini, oluş kategorisinin kendisinin zamansal olmayan ve böylece oluşmayan mantıksal bir kategori olduğunu anımsatmak gerekir. Herşey değişkendir, görelidir, akışkandır. Elbette. Ama yalnızca sudan kafalarda ıravTa peı — ya da, herşey akış durumundadır. Görgücü mantık ona karşı hiç yüksünülmeden getirilen her kurgul uslamlamanın hakkından gelmesini bilir: Onu anlamayarak! Bu sıradanlıklan tarüşmayı gelişimin doğasını diyalektik olarak değil ama ancak analitik olarak algılayabilen paradigmacı ruhlara bırakabiliriz. Felsefi bilginin bir görgül bilgiler derlemi olmadığının, tersine görgül bilgideki mantıksal yapıyı, gerçek anlamı saptayan eytişimsel düşünme olduğunun kavranması ölçüsünde, Ansiklopedinin bu son iki bölümünün üstlendiği girişimin felsefi bilgi için önemi ve değeri sonsuzdur. Bu aynı bağlamdadır ki sınırlı da olsa kavranmış bilgiyi belirsiz bir görgül bilgiler kaosundan çok daha değerli, çok daha anlamlı gören Descartes "bugünlerde Aristoteles 'i en büyük tutkuyla izleyenler eğer doğa merine onunki denli bilgileri olmuş olsaydı kendilerini çok mutlu görürlerdi "der (Söylem, VI). l'ssal bilgi, mantıksal doğası içinde kavranmış bilgi sözcüğün tam anlamıyla bilgi iken, görgül 'bilgi,' yararlığı ne denli yüksek olursa olsun, kütlesi ne denli büyük olursa olsun, henüz işlenmiş, gerçek ilişkilerinive böylece gerçek anlamını bulmuş bilgi değildir. Felsefe kendi içeriğinde ele aldığı görgül bilginin düzeyi ile sınırlı olduğu ölçüde, Ansiklopedi"nin bu son iki bölümü hiç kuşkusuz modern bilimlerin Hegel'in zamanından sonra süren gelişimin ve ekinsel dünyada yer alan değişimlerin felsefi irdelemesinden yoksundur. Ama bu Ansiklopedi''nin eskimişliği gibi görgül görüşleri aklamaktan çok yalnızca ve yalnızca onun yukarıda kuramsal içerik


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

21

açısından sözü edilen o aynı eksiksizleştirilme gereksinimi içinde dur­ duğunu gösterir. Böyle bir görev ve sorumluluk karşısında Hegel'den sonra modern felsefecilik tam bir uçarılık olmuş, ve tam bir nıisolojiye yozlaşmadığı yerlerde bile alız ussalcılıklar üreünekten öteye geçememiştir. Olguların bu kısa değerlendirmesi bugün felsefenin nasıl bir sorunla, nasıl temel bir görevle karşı karşıya olduğunu görmek için yeterli olmalıdır. Modern felsefesizlik ikliminde herşeyden önce yalancı felsefe imgelerini kendi önemsizlikleri içinde görerek felsefenin gerçek kavramını yeniden kazanmanın özsel olduğu, tüm felsefi girişimin anlamını ve değerini belirleyecek denli dirimsel olduğu açıktır. 4 Felsefenin gerçek kavramını üretmek Felsefede kendilerini deneyimli sayanlar, giderek felsefeyi düzeltmeye, ya da onu kendilerine dek sürmüş olan tüm yanılgılarından kurtarmaya çalışan kibirli modem felsefecilerin kendileri bile pekçok dununda felsefe tarihindeki ön çalışmaları, onları koşullandıran alanın kendisini kavra­ manın önemini göremezler. Bunların bir bölümü Kavramın bağıntısının bilinçsizi olan anlak yöntemleriyle en iyisinden Amerika'yı yeniden keşfetmeye çalışırken, bir başka bölümü ise bu tarihi bütünüyle bir yana atıp dosdoğnı görgücü bir yön tutarak geriye doğru ilerlerler. Gerçekte felsefe kavramının kendisi felsefe tarihi kavramı ile öylesine geri alına­ mayacak bir yolda bağlıdır ki — felsefenin ve bilimin antik çağda mitolojik bilinçlen birlikte doğuşları bir yana—, hiçbir felsefe dizgesinin bu tarihten başka bir doğum yeri yoktur, ve ikisini ayırmak ancak analitik imgeleme düşer. Doğal bilinç felsefeyi baştan başlayarak üretmek zorunda olmadığı için, ve kendi görgid dokusu uda onu felsefenin kavramına ulaşuracak verili hiçbirşey bulamadığı için, kaçınılmaz olarak onu bu kavrama götürecek ön çalışmalara gereksinir. En azından, hangi güdü ile olursa olsun gerçeklik arayışına giriştiği zaman, onu bir kez daha T h a l c s ' t e gör­ düğümüz o antik başlangıçlara, aslında onların da gerisine düşürmeyecek bir felsefe tarihi birikiminden yararlanmak, bu tarihi dikkatle inceleyerek onda özlüleştirilen düşünce çabasını özümsemek zorundadır. Aslında doğal olarak bunu yapar, giderek hangi yeğinlikte olursa olsun güdülerini bile bu ön çalışmaların etkileri altında geliştirir. Önemli olan şey bu bağlanü üzerine düşünmenin gereğini görmek, ve bu b e l i r l e n i m i n doğasını anlamaktır. Genel olarak kuramcılık — bilincinde olsun ya da olmasın — kendinde böyle ön çabaların bir sürdürülüşü, mantıksal bir sürekliliğe ya da devinirliğe bir kaülışür, ve felsefeyi ilgilendiren yalnızca bu evrensel yandır. Avrupa felsefeciliğinin I Iegel'e dek antik Yunan eytişiminin, Platon ve Aristoteles'in çalışmalarının değerini kavramamış ve onları tam olarak kullanmamış olmasının sonuçları modern felsefenin Descartes'tan F i c h t e / S c h c l l i n g ' e bütün bir doğuş sürecindeki anomalilerde kendini


22

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

gösterir (ve her felsefeci durumunda yinelenir). Bu anomaliler felsefe tarihi kavramının yokluğu ile birlikte giderler, ve ilkin Hegel bu tarihin tam değerini, günümüz felsefe tarihçiliğinin ancak görgül bir ardışıklık olarak yorumlayabildiği bu olgunun gerçek mantıksal önemini görür. (Tarihsel/ görgül içerik bir yana, Descartcs'tan Hegel'e ulaşma süreci modern Avrupa felsefesi için Platon ve Aristoteles'e ulaşma sürecini anlatır). Mod­ ern mekaniğin Galileo ve Kopernik durumunda Aristoteles/Ptolenıi dizgesinin bir geliştirilmesi olarak nasıl verimli bir başlangıç yaptığı anımsanırsa, felsefede aynı değerbilir yaklaşımın gösterilmemiş olmasının ortaya çıkan modern tabloda yol açtığı tuhaflıklar şaşırtıcı gelmemelidir. (Descartes eytişim konusundan bütünüyle habersizdir ve onu skolastik tasım öğretisi olarak bilir. Modern felsefede ilk kez Kant eytişimi açık bir vurgu ile günışığına çıkarır ve büyük çalışmasının yarısını ona ayırır. Ama gene de kaynak Platon'durve Kant Platon'a borcunu "arı usun tarihi"ıün kendisine dek tam bir yıkım olduğunu söyleyerek öder.) Böylece Hegel'e doğru çalışan modern felsefe süreci Avrupa ekininin genel tarihsel akışına aykırı bir yönde gider. Kıtanın çarpık tarihin asıl bilinç dökümünü üstlenen Nictzche bütünüyle doğru olarak Avrupa'nın büyük halksal değer ve idealannın mantıksal vargısının nihilizm olduğunu söylerken, felsefe Hegel'de tam tersine saltık Ideanın biricik gerçek değer olarak kavranışına ulaşır. (Hegel'in mantığından bütün bir modern katkı ayıklanabilir; tarihsel çözümlemelerinden bütün bir Hıristiyan terminoloji ayıklanabilir; sonuçta hiç kuşkusuz çok daha yalın ve çok daha kolay anlaşılır bir duruluk elde etmekten başka hiçbirşey yitirilmcz. Görgü­ cülüğün Hegelciliği Hıristiyanlaştırnıası tek bir sözcükle temelsizdir ve yalnızca tasarımsal anlağın vargılarından biridir.) O n u n mantıksal tarihinde Avrupa ussallığı hedefi özgürlük olan T i n i n salt yeni bir görüngüsünden, geçicib'ır biçiminden başka birşey değildir, ve kendi felsefe tarihindeki sözleriyle," [Katolik Orta Çağlar ile göreli olarak] Protestanlık kendini eytişimsel karşıtlıkların — düşünme ve eylemin, bengi ve bireysel tinin, bireyin ve dünyanın — daha etkili bir uzlaşması olarak gösterir." Bu yalnızca "daha etkili uzlaşma" hiç kuşkusuz tüm çelişkinin ortadan kalkışı ile, saltık Ideanın gerçek uzlaşması ile uzaktan yakından karşılaştırılabilecek birşey değildir. Batı felsefi ekini, tüm boyutlarında, hiçbir biçimde anlamadığı Hegelci eytişimi b ü t ü n ü n d e dışlar, ve bu tutucu, kuşkucu, g ö r e c i , pragmatik tin Hegel'in kurgul kavrayışından çağlar boyu uzaktır. Mo­ dern Avrupa felsefeciliğinin Hegel'den sonra gelişmesi bir yana, yalın Platonik eytişimin bir kavrayışını göstermesi bile söz konusu değildir, ve eyüşim olmaksızın felsefecilik Kavramın tüm ciddiyetini yitirmiş, modern kocabebeklerin bir oyununa dönmüştür. Hegel'de felsefe Kavramın gerçek sürekliliğini temsil eder ve bu bilimi yaratan insanların eytişimini eksiksizliği içinde yeniden diriltir (Mantık Bilimi'nin son bölümünde "Saltık İdea" başlığı altında yalnızca eytişimsel düşüncenin bir açımlanışı,


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

23

"Kurgul Yöntem" verilir). Kuşkucu Kant kuşkucu irrasyonalizmi gereği bu tarihten yararlanmak bir yana, tersine onu bütününde bir yanılgılar yığını olarak görür. Buna karşı Hegel, yukarıda aktardığımız gibi, Mantık Biliminin Aristoteles'in Organoıinnun bir "yeniden toparlanışı" oldu­ ğunu söyler. Felsefenin yalnızca adını bilmek felsefenin kavramını bilmek değildir. Doğalbilinç ilkin kendisiyle /m/gvt/düşünme yolu arasındaki aynını dikimle almadan felsefeye girer, kurgul metinde yalnızca kendi önyargıları, inanç­ ları, kanıları ve değerleri ile anlaştığını ya da çatıştığını sandığı ve ona ancak bu ilişki dolayısıyla anlaşılırgelen satırların altını çizer. Felsefenin özel bir kavrama çabası olduğunu, ilkin ön-yargılardan bütünüyle arınmış bir özgy'/ryargnun yetkinliğini gerektirdiğini algılamaz, tersine onu doğal uslamlamaları ile ölçüp biçer, ona kendi kavrayışsız tasarımlanın yansıtır. Felsefe analitik okulda görülen o kuru, soyut düşünce çabasından bütünüyle başka bir tini gerektirirve doğal usu olduğu gibi rıdıtın kendisini de, istenci ve duyuncu da gerçeklikle yoğurmak ruhsuz kuşkuculuğun başarabileceğinden bütünüyle başka bir iştir ve bütünüyle başka bir yöne bakar. Doğal bilinçte gerçekliği bulmak sözcüğün tam anlamıyla orada gerçekliği yaralmakttr. Bu anlamda felsefe, gerçekliği içinde anlaşıldığında, eğitimin, bilincin ideale dönüşümünün sürecidir, ve kuramın kılgıdan ayrılmasının olanaksızlığı ölçüsünde, erdem felsefenin kaçınılmaz bir yanürünü iken, kuram ve kılgının analitik ayrılığı i s e — tüm tutarlı görgücükuşkucu antik, skolastik ve modern düşünürlerin burada sıralamayacağız kılgılarında görüldüğü gibi — a ç ı k ç a erdeııısizliğihes\er. Usun bu kuramsal ve kılgısal gelişim ve açınımının bütünlüğü olgusu karşısındadır ki Sokrates erdemin bir eğitim sorunu olduğunu, bilgi ile bir olduğunu, bilgisiz insanın ve insanlığın erdemsiz olduğunu söyler. Yine bu yüzden gerçekliği anlamak gerçekliği yaşama geçirmektir, kendi bilincini gerçekleştirmektir. Buna karşı 'yarı-felsefecilik,' bozulmuş, doğal birliğini yitirerek felsefi birliğini bulamamış kuşkucu analitik bilinç felsefe için, gerçeklik için bir umutsuzluk dunımudur. insana bülüııündeknşkn ile—veaçıkür ki gülünç bir saygısızlık ve küstahlık ile — bakan, karşısındakinin varlığını algılan­ masına borçlu kılan ve kendisi algılanmadıkça varolmayan, kendinde bir değerde olan gerçekliği bir olasılık ve istatistik sorununa indirgeyen, inanmayan, güvenmeyen bu kafa yapısı felsefede olduğu gibi toplumsal olarak da dayanılmaz bir ruh durumunu anlatır. 1 Ve karşımıza görgücülidı olarak çıkan bu bilinç biçimi bu ürkek ruhun kendine kuramsal alanda anlatım verme girişiminden başka birşey değildir. Bu bilincin işlevi analitiktir: inakları çözme uğruna yola çıkarak gerçekte herşeyi bir daha geri alamayacağı bir yolda çözer, hiçbir gerçeklik, hiçbir değer, hiçbir inanç kabul etmez, çünkü bunların tümünün saltık olduğunu bilir, oysa kendi saltığını görelilikte bulur. Modern bilincin Felsefe eğitiminde saltık olarak özsel olan ve birincil


24

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

olan şey "görgücülüğün" felsefe ile ilgisinin yalnızca olumsuz olduğunu, görgül ilkesinin tutarlı izlenişi yoluyla felsefeye değil, ama tersine evrensel bir misolojiye, bilim ve felsefe düşmanlığına götürdüğünü görmektir. Görgücülük felsefe tarihine usun karşısavı rolünde girer. Usun doğal bir yetisi olan analitik/çözümlemeci düşünce yalnızca ve yalnızca soyutlayıcı düşüncedir, ve kurgul-somut olan gerçekliği kavramaya yeteneksizdir. Ve bir 'yöntem' olarak üzerinde koşulsuzca dirctildiği ölçüde, bütünüyle mantıksal olarak tüm bireşimli düşünceyi, tümdengelimci bilimi yadsı­ makla kalmaz, tersine özsel olarak eytişimsel düşünmeye karşı kesin bir duyarsızlık ve yeteneksizlik olduğu için, yalnızca felsefeye karşı değil ama tüm bilimsel düşünceye karşı da düşmanca bir tutuma girer. Bilimsel gerçek­ liğin olanaksız olduğu, tüm kuramın anlamsız olduğu, geometrinin, fizi­ ğin, en özsel doğalarında ussal olan ve kendileri ussallığın görgül kanıtları olan bu bilimlerin de felsefe ile birlikte olasılık ve inanç uçurumuna atılmaları gerektiği vargısına ulaşır. (Doğal bilinç, böylesine büyük bir saçmalığın ileri sürülebileceğini tasarlayaınayacak denli saf bilinç, tersine, görgücülükte bilimselliğin kurtarıldığını,sözgelimi Hume'un, bilime bir olasılık ve inançtan öte, bir alışkanlık yapısı olmaktan öte herhangi bir değer yüklemeyi kabul edemeyen bu kuşkucunun Newton biliminin yöntemlerini felsefeye uyguladığını vb. yazar.) Kuşkucu olduğu denli de inakçı bir popüler bilinç alanından felsefeye g e ç m e n i n kendine özgü sorunları vardır. Felsefenin gerçeklik arayışı olduğunun anımsanması ölçüsünde, burada 1) doğal bilincin kuşkusunu ve eleştirisini niçin kendisine değil de felsefeye karşı yönelttiğini sorgulaması, 2) felsefe ve doğal/görgül bilinç arasındaki geçimsizliğin olgunun doğası gereği olduğunu anlaması, 3) felsefe tarihine pozitif bilimlere olduğu gibi salt "belleyici" bir inakçılık tiniyle yaklaşmaması, ve son olarak ve eşit ölçüde önemli olarak, 4) felsefeye tüm tarihi boyunca onu ortadan kaldırmaya çalışan bir kuşkuculuğun eşlik etmiş olduğunu gözardı etmemesi belirleyicidir. Tıpkı bireysel bilincin biç iminin e\rensel tarihsel gelişimin ürünü olması gibi, bilincin gerçek biçimine, ideal biçimine ulaşma sürecini anlatan felsefe tarihi de gerçeklik öğelerinin kendilerinden oluşan kesintisiz bir gelişim sürecinden başka birşey değildir. "Kesintisiz" ise boş bir tarihsel sürekliliği değil, ama kavramın yalın eytişimsel deviminin sağladığı gerçek sürekliliği, hiçbir doğal bilimin, hiç bir matematiğin, hiçbir pozitif bilimin henüz erişemediği ve görgül doğası gereği erişemeyeceği dizgesel ve özbilinçli sağınlığı, ve bu anlamda gerçek bilimselliği anlatır. Burada önemli olan nokta düşünür üstüne düşünür, kuram üstüne kuram yığmak değil, ama hangi kavramların ve kavrayışların gerçek bir ilerleme anlamına geldiğini, hangi kavramlar ve kavrayışlar olmaksızın sürecin t ü k e n i p gelişe­ meyeceğini görmeye çalışmaktır. Felsefenin g e r ç e k kavramı o n u n


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

25

tarihinin de gerçek kavramını verecektir. Ve tam bu bağlamda Hegel'in Mantık Bilimi felsefe tarihinin bu tözsel çabasının bir toparlanması, ve 'tarihsel' felsefecinin süreçte kavramadığı eytişimsel sağınlığın kavranmasıdır. Eğer bilinç bilimselliğin gerçek değerini kavrıyorsa, eğer bilimsel bütünün tüm öznel olumsallıklardan, karışıklıklardan, tutarsızlık ve gereksizliklerden özgür olması gerektiğini görüyorsa, o zaman bir felsefeci olarak Hegel'in katkısını değerlendirmenin gerçek ölçütünü de bulmuş olacaktır. Salt bu zeminde bile yeterince açıktır ki felsefeyi öğrenme sürecinde ilk sorun felsefenin doğru bir kavramını üretmek olarak görülmelidir. Aşağı yukarı bir yüzyıl boyunca bir yandan analitik geleneğin, bir başka yandan olguculuğun, daha bir başka ve hiç kuşkusuz çok daha dramatik bir yandan özdekçiliğin elinde ileri geri atılan modern doğal bilincin kendini bu durumundan bağışlamak için yapması gereken tek şey budur. 5 Doğal bilinçten felsefeye Doğal bilinç için Mantık Bilimine (kurgul felsefeye) bir /uızifM zorunludur. Ama buna ister bir giriş, isterse bir geçiş diyelim, özsel olan şey bu noktanın da tüm başlangıçlar gibi eytişimsel bir doğada olduğudur. Platon her kavram durumunda karşılaşılan bu genel soruna Menon'da. değinir [ 8 0 ] : Menon: Ve bilmediğini nasıl araştıracaksın Sokrates? Araştırma konusu olarak neyi ortaya koyacaksın ? Ve eğer istediğini bulursan, bilmediğinin bu olduğunu nasıl bileceksin ? Sokrates: Ne demek istediğini anlıyorum Menon. A ma getirdiğin uslam­ lamanın ne denli güç olduğunu görmen gerekir. Bir insanın ne bildiğini ne de bilmediğini araştıramayacağını ileri sürüyorsun. Çünkü eğer biliyorsa, araştırması gerekmez; ve eğer bilmiyorsa, araştıramaz, çünkü araştıracak olduğu konunun kendisini bilmez. Gerçekte bu dışsal görünen hazırlığın kendisi felsefenin içersine düşer, ve böylece felsefenin ilk adımı burada yatan çelişkinin üzerine gitmekten oluşur. Doğal bilinç gerçekliğin ne olduğunu bilmez, ve kendisi gerçeklik biçimi değildir; ve bu bilgisizliğin ya da eksikliğin bir önsezisi nedeniyledir ki gerçeklik arayışına yönelir. Ama neyi istediğini bilmedikçe, onu istemesi söz konusu değildir. Aynı sorunu başka terimlerle anlatırsak, doğal bilinçte felsefenin ya da gerçekliğin yalnızca tasarımı bulunur, kavramı değil; ve çözüm bu sorunun üzerine giderek bu tasarımı kavrama yükseltmektir. Doğal Bilinç kavramları yalıtılmış tasarımlar olarak barındıran ve tüm bağıntılarını kavramın mantıksal zorunluğuna göre değil ama analitik anlağın dışsal çağrışımsal yollarına göre oluşturan bir us görüngüsüdür. A = A ilkesine göre, karşıtları ayıran ve birliklerini dışlayan özdeşçi anlak mantığına göre belirlenen bu bilinçte hiçbir eytişimsel bağıntı, hiçbir kurgul birlik, ve dolayısıyla hiçbir gerçeklik yoktur. Bu bilinç biçimlerinin ardışık


26

GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

tarihsel dönüşüm süreçlerinde (Tinin Görüngübilimi) hiçbir öğenin kalıcılık bulmadığını, kapsamlarında gerçek hiçbir bağıntının kurul­ madığını görürüz. Kavram bunlarda tasanmsal örtüsü altında yatar, ve bağıntısını — dizgesel kurgul ilişkisini — kendi eytişimsel belirlenimiyle değil ama olumsal, ahşkısal, dışsal süreçler yoluyla kurar. Doğal bilinçte kavramsal düşünme süreçleri bu bilince örtük olarak işler, ve bu bilinç doğal düşünme süreçlerinde kavramlar yerine duyusal imgeler ve tasarımlarla iş görür, önerme ya da daha tam olarak yargı işlevlerini bunların mantıksal doğalarını bilmeksizin kullanır, ve uslamlama süreç­ lerini düzenleyen tasım yapılarının varlığının bile bilincinde değildir. Mantık Bilimi'ni ve genel olarak kurgul metni kavramada yatan başlıca güçlük bu düzeye dek gerçek mantıksal ilişkileri doğal bilincin dışsal yollarına indirgeme alışkanlığına bağlıdır. Mantık Bilimi'nin yalnızca kavramsal ilişkileri saptamakla ilgilendiği düşünülürse, bu bilim ilkin kavramları arı doğalarında, kendilerinde ve kendileri için ele almayı gerektirir. Başka bir deyişle, kavramlar arılıkları içinde kendi eytişimlerini göstermek üzere özgür bırakılmalı, ve düşünce onların bu devimini izleyebilme alışkanlığını kazanmalıdır. Bu düzeye dek bütün doğal bilinç, bütün kişisel koşullu bilinç dışlanmalı, doğal us bir bakıma yeni bir dil ortamına, arı kavramsal devimin ortamına çekilebilmelidir. Bu bakış açısından Mantık Bilimi başlangıçta yalnızca düşüncenin başarabileceği en yalın işi, gerçek yalınlığın kendisine dönmeyi ister, ve kavramları herhangi bir duyusal-tasarımsal göndermeden bağımsız olarak düşü­ nebilmek, onlarda kendilerinden başka hiçbirşeyi görmemek gerçekte düşünceden istenebilecek en yalın çözümleme edimidir. Ama yalınlık doğal bilinç için kolaylığı değil, tersine en büyük güçlüğü anlatır, ve kavrama arılığı içinde sarılmak için ona ilgisiz her tür duyusal, sezgisel, tasarımsal içerikten vazgeçmek bu bilince saltık özveri olarak görünür. Gerçekten de, bu bilinç düzleminde kendi tasarımsal bilincinden vazgeçmek kendi gerçekliğinden, duyusal olgusallığın pekinliğinden vazgeçmek ile birdir, ve bu bilinç varoluşunu bu tasarımsal alanda bulduğu ölçüde, bu vazgeçiş kendi varlığını yitirmesi olarak görünür. (Bu nokta duyusal görüngülerin 'varsıllığı,' renkli — ya da Platonik mağaradaki siyalı-beyaz — oyunları, bunun reddedilmesi durumunda kişinin ayağının altındaki sağlam zeminin kaydığını duyumsaması vb. anlatımları ile felsefeye giriş pasaj­ larında sürekli olarak vurgulanır; nihilist bilinç bu reddedişi yapar, ama tüm belirlenimi yadsıdığı ölçüde kendini ussal belirlenime de bırakamaz). Tek bir sözcükle, bu vazgeçiş doğal bilinç için korku vericidir, ve Hegel'in özellikle Kant ile ilgili olarak kullandığı 'ürkme' sözcüğü kesinlikle bir eğretilemeyi anlatmaz. Bu bilincin anlağın güvenli dünyasına sarılması, okyanuslara açılmaması, oturduğu yerde kalması gerekmez mi? Kant'ı okuyabiliriz (AUE: B 2 9 4 / 2 9 5 ; A235/23G): "Simdi

anlağın

tüm

ülkesinin yalnızca

içinden

geçerek

her bölümünü


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

dikkatle gözden geçirmiş olmakla kalmayıp, ayrıca onu enine boyuna ölçmüş ve ondaki her şeyin yerini de belirlemiş olduk. Ama bu ülke bir adadır ve doğanın kendisi tarafından değişmez sınırlarla kuşatılıdır. Gerçeklik ülkesidir (tılsımlı bir ad), ve yanılsamanın asıl yuvası olan geniş vefırtınalı bir okyanus tarafından kuşatılmıştır ki, orada sis bulutları ve çabucak eriyip yiteri buzdağları yeni topraklar üzerine yalancı öykülerle keşif yolculuğuna çıkmış hayalperest denizciyi boş umutlara düşürür ve onu hiçbir zaman bırakamayacağı ama hiçbir zaman da sonuna dek götüremeyeceği serüvenlere sürükler. Ama onu bütün genişliğinde araştırabilmek ve orada umudedilecek birşeyler olup olmadığından emin olabilmek için bu denize açılmayı göze almadan önce, ilkin ayrılmak üzere olduğumuz ülkenin haritasına bir göz almak ve onun kendi içinde kapsadıkları ile yetinip yetinemeyeceğimizi, ya da zorunlu olarak yetinmemiz gerekip gerekmediğini bir soruşturmak yararlı olacaktır— çünkü sonuçla üzerinde yerleşebileceğimiz hiçbir toprak olma­ yabilir; ikinci olarak, giderek hangi hakla bu ülkenin iyeliğini ele geçirerek kendimizi tüm düşmanca istemlere karşı güvenlik içinde tutabiliriz?" Kant haritaya ("kendi" öznel usuna) bir göz atar, ve onunla yetine­ bileceğine karar verir. Usun yargıcının yine ancak usun kendisi ola­ bileceği, bilmenin yine bilmenin kendisi tarafından olmaksızın sııınnamayacağı gibi kavrayışlar bu dalgın bakış açısından kaçarlar. Bu düzeye dek felsefenin karşılaştığı bütün güçlük doğal bilincin özsakınım dürtüsünü, kendi iç direncini ilgilendirir, ve bu direncin doğal bilinci duyusal/tasanmsal içeriğine sarılmaya yöneltmesi ölçüsünde, gerçekliğin aşkınsal bir saçmalık alanına, bir tür öte-dünyaya sürülmesi bütünüyle inandırıcı, sağgörülü, ve güven verici tutum olarak görünür. T ü m kuşkuculuk, tüm popüler felsefeler bilincin bu zayıflığı üzerine oynarlar. Düşüncenin, usun gücünü yadsıyarak duyulur olana geri düşen, kavramın evrenselliğini bir yana bırakıp kaba bireysele geri dönen bu öznelcilik doğal bilinci eşit ölçüde kaba yanında yakalar. Hegel'in kendisinin doğal bilincin felsefeye geçişi konusunda birçok yazısı vardır, ve Görüngübiliııie Önsöz \e Giriş yazıları özellikle bu amaca yöneliktir. Yine Büyük Mantık'taki giriş bölümleri (özellikle "Bilim Ne île Başlamalıdır?" başlıklı kesim) doğal bilinci Mantık Bilimi'nin gerektirdiği kavramsal düşünme boyutunayiikselime girişimlerinin en etkili örnekleridir. Ansiklopedinin de kendi payına ön kavram bölümleri vardır ve "Düşün­ cenin Nesnelliğe Karşı Tutumları" modern Avrupa düşüncesinde felsefe kavramının gerisinde kalan girişimlerin bir irdelenişi yoluyla kavramsal olmayan düşüncenin çözümlemelerini sunar. Bu tutumlar aşırı ölçüde dirençlidir, bugün de aramızdadır, ve onlara ilk anlatımlarını kimin ve ne zaman verdiğine bakılmaksızın, kendilerini herhangi bir bilinçte herhangi bir dönemde açındırma güçleri vardır. Usun gerçek kavramına ulaşamayan inakçı anlak-Metafiziği, inakçılığa başkaldırısını usun kendisine karşı bir saldırıya dönüştüren kuşkucu Görgücülük, yine Usun


2S

GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

kendisini bütünüyle öznel bir eleştiri altına getiren Kant'nı Aşkınsalcılığı, ve son olarak kuramsal düşünmenin doğasını kavramayan yöntemsiz Sezgicilik— tümü de felsefe tarihi konusunda henüz herhangi bir kavrayış geliştirememiş Avrupa felsefeciliğinhı ilksel tutumlarını anlatırlar. Yinelersek, tüm bu girişimlere ortak olan yan felsefe tarihinin değeri konu­ sunda ve kendilerinin bu tarih ile ilişkileri konusunda bilinçsizlik, ve sözcü­ ğün en tam anlamında felsefenin bütünüyle kişisel/öznelh\r yaraü olduğu sanısıdır — nesnellikten uzak, ve bir şiir kadar, bir öykü kadar öznel. Yüzyıllar ö n c e Arap dilinde gelişen özgür ussal felsefeciliğin felsefe tarihinin değeri ve önemi konusunda gösterdiği sağduyunun tersine, Avrupa'da felsefenin doğuşu felsefenin kendi tarihine özgürce, korku­ suzca bakmasını engelleyecek yeğin bir dinsel baskının altında yer alır. Bu ön-korkuyu bir ön-yargıya dönüştürerek, modern felsefecilik mantık­ sal kökenlerine ve kaynaklarına karşı sık sık bütünüyle ilgisiz, giderek olumsuz bir tutuma girer. Ve bu tarihe şöyle bir dönüp bakma zahmetine girseler de, orada yatan sonsuz değeri görmeyi başaramazlar. Kant Arı Usun Eleştirisi'ilin sonunda birkaç sayfalık bir "Arı Usun Tarihi" altında felsefe tarihinin bir yıkımlar tarihi olduğunu yazar.* Ancak Alman idealistleri iledir ki modern felsefi çaba Platon ve Aristo­ teles'in değerini anlamaya ve o paha biçilmez birikimden yararlanmaya başlar, ve ancak Hegel iledir ki eytişimin tam gücü kavranarak felsefe ger­ çek kökenlerine bağlanır. Ve Hegel felsefesini ne Kant'a ne de Fichte'ye, ne Schellhıg'e ne de bir başkasına değil, ama baştan sona Platon ve Aristo­ teles'e, ve onların ön-Sokratik öncellerine borçlu olarak üretir. Modern felsefeciler karşımıza dizgelerinin bütünlüklerine karşın felsefenin bütün­ lüğü açısından her biri özsel eksiklik gösteren örnekler olarak çıkarlar. 6 Tinin görüngülerinin biliminden arı usun bilimine Felsefeye birer hazırlık niteliğindeki Önsöz ve Giriş yazılarının ötesinde, Tinin Görüngübilimi'nin bütünü doğal bilincin felsefi duruş noktasına dek içersinden geçtiği biçimlerin bir evrimini sunar (Doğal bilincin sürecin başlangıçta ona kapahdkm ereğe ilerlemesi, dolayısıyla ilerlemenin belirli, zorunlu ya da mantıksal olması; usun hilesi). Tinin görüngüleri, ya da insan anlığının açınımında ilerlemenin bütünü için zorunlu olan bilinç biçimleri her biri kendi varlığını/gerçekliğini ileri süren, ama bu analitik •Kant'ın ilgili pasajı şöyledir ([A852] [B 880J): A-skınsal Yöntem Öğretisi Dördüncü Anakesim An Usun Tarihi bu hamlık burada yalnızca gelecekle tamamlanmak ü/ere dizgede arla kalan bir yeri belirtmek için bulunuyor. Salı askınsal bir bakış açısından, e.d. arı usun doğasına göre, [filozofların] bu noktaya dek süren çabalarının İmlinin üzerine kısa bir bakışla yetineceğim — bir bakış ki, benim gözümde hiç kuskusuz yapılan, ama yalnızca birer yıkıntıya dönmüş yapıları sunmakladır. ...


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

29

sanıda düşkırıklığına uğrayan kıpılardır. Göriingübilim'in manüksal yapısı tüm bilinç biçimlerinin geçici birer gerçeklik oldukları, ama yitişlerinin ne soyut bir olumsuzlama ne de herhangi bir raslantısal biçime sıçrayış olmadığı, tersine doğrudan doğruya o biçimin kendi iç geriliminden kaynaklanmak zorunda olduğu kavrayışı üzerine kuruludur. Böyle bir ilerleme bütününde kendi mantıksal zorunhığu tarafından güdülür, ve felsefe söz konusu olduğu sürece mantıksal hedef Hegel'in bilince özgü karşıtlığın kavranması ya da "saltık bilme" dediği şeydir. H e m e n hemen evrensel olarak gözden kaçırılan bu nokta doğrudan doğruya Mantık Bilimi'nin kendisinin kavranmasını ilgilendirir. G e r ç e k t e n d e bu kıpı — "saltık bilme" — Görüngübilim'in kendi iç sorunu olmanın ötesine geçer, ve Mantık Bilimi'nin bilgi öğesi olarak her ciddi okurunun karşılaştığı en büyük güçlüklerden birini temsil eder. Felsefeye en büyük sevgi ile yaklaşmamıza karşın başlangıçta Mantık Bilimi'nin bu güçlüğü karşısında yenik düşeriz, bu bilimin kavramları olgusallıktan, varlıktan, nesnellikten vb. soyutlama içinde mi, yoksa onlarla birlik içinde mi irdelediği sorusu karşısında üzerinde duracak sağlam bir zemin bulamadığımızı duyarız. Mantık Bilimi hiç kuşkusuz kavramı arılığı içinde alır. Ama olgusallığın ya da daha genel olarak varlığın (bilincin karşısavınm) kendisinin kamam, üstelik bütünüyle soyut ve genel kavram olduğunun anlaşılması ölçüsünde, tasarımsal bilinçteki iki analitik uç arasındaki aşılmaz uçurum tersine özsel bir birlik olduğunu gösterir. Ve Mantık Bilimi'nin kavramsal bütünü, saltık Idea, aynı yolda usun tüm olgusallığın gerçekliği olduğunu gösterir. Kavram kendi ö l ç e ğ i n d e olgıısalhğın belirlenimidir. Ve Us, yine kendi ölçeğinde, tüm varlığın belirlenimidir. Bu düğüm noktası, felsefi kavramın kendisinin kavranması, bütün bir felsefe eğitiminde üzerinde en büyük enerji ve en büyük özgürlük ile durulması gereken noktadır. Sorunu başka türlü koyarsak, insan usu felsefe yapabilmek için karşı­ sındaki olgusallığın kendisinin onunla tam erimi içinde birliğini kabul etmek zorundadır. Bu bir varsayım olabilir, ve başlangıçta — felsefe tarihinin başlangıcında ya da bireysel bilincin felsefe eğitiminin başlan­ gıcında — gerçekten de böyledir (Anaxagorasiıı "Nous tüm evrenin özüdür" sözleri kavramsal bir çıkarsama değil ama usun bir sezgisidir). Sorun öznel usve nesnel nous arasındaki, bu iki ayrı kategori arasındaki birliğin pekinliği sorunu olarak görünür ve bunun öznel bir sayıltnun ötesine geçip geçemeyeceği, tam bir pekinlikle bildirilip bildirilemeyeceği sözcüğün tam anlamıyla üzerinde herşeyin döndüğü noktadır. Öznel usun kendi iç pekinliğini ya da sağlamlığını Hegel "Saltık Idea" başlığı altında kurgul yöntem çözümlemesi ile gösterir; ve us nesnelliğe ancak pekinliği yöntem aracılığıyla saptanmış kavramsal yapısı ile yaklaşabilir. Sorun böylece (a) nesnelliğin özsel kavramsal yapısının kendisi, (b) bu yapının kendi mantıksalsağmlığı ve sağlamlığı, (c) bütünlüğünün öznel usun


30

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

bütünlüğünü aşmaması, (d) onun ötesinde "bilinemez sonsuz yüklemler," kenclilerinde-şeyler" vb. içermemesi noktalarına indirgenir. Bunlar hiç kuşkusuz Mantık Biliminin kendi iç sorunlarıdır ve burada dışsal bir gözlem yoluyla bu söylemin gidişine nasıl bağlı olduklarını belirtmekten ötesini yapamayız. Bilinç düzleminde iki karşıt kendilik olarak bölünen alanların ilk olarak /car/ram yoluyla birleştirilmesi Görüîigiibiüm'm vargısıdır ve Mantık Bilimi ilkin doğal bilincin en yüksek noktasına, us kavramına, Hegel'in deyimiyle "saltık bilme" düzlemine, varlık ve kavramın birliğinin bilincine ulaşmış olmayı ister. Bu anlatım yalın olarak varlığın, e.d. bilincin karşısavı olarak varlığın usun kavramları yoluyla kavranması, böylece karşıtlık yüklü bilinç (Tinin Görüngüsü) biçiminden bu karşıtlığın birliği olarak ussal kavrama, İdeaya geçişi formüle eder. Ve tüm felsefe gibi, gerçekte tüm doğal bilinç de doğal düşünme işlemlerinde kendinde bu özdeşliği, bu birliği varsayar. Ama mantığın kendisini irdelemek düşünceyi arı doğasında kavramayı, duyusal bilincin bütünüyle arkatasara çekilmesini, varlığın doğal bilincin ona yükleme alışkanlığında olduğu tüm duyusal/dışsal örtüsünden arı olarak görülmesini ister. Bu düzeye dek, saltık bilme bilincin tüm nesnesini, tüm varlığı kavram olarak kavradığını görmesini anlatır. Bir kez saptandıktan sonra, yalın kavramsal ilişkileri anlamak onları üreten sürecin harcadığı emekle karşılaştırılamayacak denli kolaydır. Örneğin en sonunda Nevvton'un formülasyonlarına bağlama alışkanuğmda olduğumuz yerçekimi yasasını, ya da nice düzeneği bağlamında sunulan atom modellerini küçük bir öğrenci bile kavrayabilir. Ama bilimsel ya da felsefi ilkenin üretilmesi hiç kuşkusuz başka bir iştir, ve sık sık ilk bakışta bütünüyle kolay olarak kavranabildi bu yalın gerçeklikleri üretmek insan usunun yüzlerce, b i n l e r c e yıllık çabasına gerek gösterir. F e n o m e n bütünüyle görünürdedir. Sorun f e n o m e n e uygulanan kategorilerin ve uslamlama süreçlerinin henüz ötesinde yatan vargı konusunda bilinçte hiçbir ön tasarımın bulunmayışıdır. Giderek, sorunun varlığı bile bilinçte değildir. Bu konuda usun yalnızca kavntmlanvnrdır, ve başarılması gereken se y kavramlar arasında o zamana dek saptanamamış ilişkileri sap­ tayabilmek, fenomen üzerine usun ışığını düşürebilmek, onu yeni bir mantıksal perspektiften görebilmektir. Düşüncenin kavramsal özgür­ lüğünün tüm önemi bunda, uslamlamasını kendi arı mantığı içinde ve en g e l s i z c e izleyebilmesinde yatar. H i ç b i r zaman kavramsız olmayan Görüngü bir kez yeni bir bakış açısından, yeni kavramlar aracılığıyla belirlendiği zaman, mantıksal tutarlık bilincin yeni ilke ile geçimsiz tüm eski yapısını yıkmaya başlar, ve bütün bir bilincin bundan böyle h e r boyutunda yeni ilkeye göre kurulmasını, kavramsal ilişkilerin bütününde yeniden belirlenmesini, bilincin bütününde dönüşümünü gerektirir (örneğin Kepler'de evren dizgesinde "kuvvet" kavramı, ve Nevvton'da "alan" kavmini yoktur; ya da Spinoza'nın tözsel determinizmi Descartes'm


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

31

istenç özgürlüğü ile ya da yargının askıya alınması ile bağdaşmaz ve onları dışlar vb.) Bilinçte dönüşüm doğal olarak eski biçimin direncine karşın gerçekleşir. Burada fenomen her zaman, hem eski hem de yeni biçimi içinde, baştan sona kavramsaldır. Ve kavram fenomene, görüngüye anlam veren, onu bilinebilir ve anlaşılabilir kılan belirlenimdir. Görüngüden tüm kavramı soyutlarsak, geriye hiçbirşey, giderek kendinde-şey bile kalmaz. O da bir kavramdan başka birşey değildir. Kavramve varlık ilişkisinin irdelenmesi için karşıt tutumların, bilincin "doğal" tutumlarının da ele alınması yararlı olabilir. Kant kategorilerin sezgiler olmaksızın (ki demek istediği duyumlardan, ya da — biraz daha gerçeğe yaklaşırsak — algılardan başka birşey değildir) içerilısiz olduklarını söyler. (Tam alıntı şöyledir (AUE, B 7 5 / 7 6 ) : "Içeriksiz düşünceler boş, ve kavramlar olmaksızın sezgiler kördür. Öyleyse kavramları duyusal kılmak (e. d. onlara sezgide nesneyi eklemek) sezgileri anlaşılır kılmakla (e. d. onları kavramlar altına getirmekle) eşil ölçüde zorunludur.") B u n a göre kavram tasarıma dönüştürülmeli, duyusal/sezgisel içerikle doldurulmalıdır. Bu felsefe değildir. Kavramı devindiren eytisimseldoğpsıdır, karşıu ile ilişkisi tarafından belirlenmesi ve bu bağıntının ona özsel, zorunlu, ama anlak için, doğal bilinç için örtük olmasıdır. Kavram kendine özsel bağıntısını duyusal öğelerle değil ama tam tersine ancak ve ancak onlardan arılığı içinde kurabilir. Eytişim yalnızca anlağın özdeşlik ilkesi (A = A) ya da analitik yalıtma yoluyla örttüğü bu bağıntının ortaya koyulması ya da çıkarsanmasıdır. — Kant'ın tanıtlama konusunda yaşadığı sorunlar hiç kuşkusuz bununla kalmaz. Kavram ve "duyusal nesne" ilişkisini kavram­ ların "çıkarsamasına" uygular (AUE'de "Aşkınsal Çıkarsama" dediği bölümlerde): " [ V\ e eğer bir nesnenin ancak onlar [- kavramlar] aracılığıyla düşünüleb ildiğin i tanıtlayabilirsek, bu onların yeterli bir çıkarsaması ve nesnel geçerliklerinin aklanması olacaktır" (AUE, A 9 7 ) ; ya da BlöD'da yine aynı şeyi görürüz: "Çıkarsama arı anlak-kavramlarıuııı (ve onlarla birlikte tüm kuramsal a priori bilgin in) deney imin olanağının ilkeleri olarak betimlemesidir." B u r a d a hiç kuşkusuz çıkarsama kavramının kendisi, en doğal bir tümdengelim ideası bile yoktur; tersine, yapılması ö n e r i l e n şey arı kavramın karışık tasarıma dönüştürülmesi, dışsal duyusal nesne ile ilişkilendirilmesidir (ki bu olmaksızın 'nesne'nin kendisi de boş bir kavram olacaktır). Gerçekte kavram kendi içeriğidir, çünkü kavram belirlidir, zorunlu olarak ilişkili, aslında tam olarak kendi karşılı ile ilişkilidir. Kendinde ve kendi için karşıtların birliği, kendi karşıtı ile birliğidir. Bu birlik, bu eytişim kavrama içerik verdiği gibi doğal bilincin çıkarsama olarak tasarımladığı ilişkinin de zeminidir. (Kant "12"lik şemalarında her üçüncü kavramın ilk iki kavramın bir bireşimi olduğunu görür ve bildirir. Ama ne bunun tam ünlemlerini anlar, ne de "antinomiler" dediği karşıtlıkların aynı bireşim yoluyla yenilebileceğini görür.)


32

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

Hegel'in kendisinin bu konumu eleştirisi, yalın olarak, kavramın kendisine içerik vermesi gereken "kavramsız" nesnenin kendisinin herşeyden önce kavrama gereksinimi olduğu, yoksa herhangi bir anla­ mının olmadığı, bir nesne değil ama kavramdan 'yoksun' metafıziksel bir uydurma olduğudur ("nesne"nin kendisi dolaysızca kavramın Kaııt'a göre geçersiz olması gereken bir ön uygulamasını anlatır, çünkü hemen göreceğimiz gibi "nesne" saltık olarak kavramdır, bir kavramdan başka birşey değildir). Kant'ın doğal bilinci okşayan bu analitik/tasarımsal yaklaşımının felsefe ile, gerçeklik ile, ve herşeyden önce mantık ile hiçbir ilgisi yoktur, ve onun bu tür özdeyişleri en kaba doğal bilinci aklamaktan, felsefenin kapısını eğitimsiz kaba saba kafalara ardına dek açmaktan, tasarımlarla felsefe yapmayı yüreklendirmekten ve s o n u ç t a bilinci felsefenin kendisine karşı köreltmekten başka hiçbirşeye hizmet etmezler. Doğal bilincin felsefenin alanına yükseltilmesi için gereken şey tam tersine tüm görgül ıvır zıvın bir yana bırakarak kavramı özgürce izleme yeteneğini kazanmak, bilinci tasarım ve nesnesi arasındaki ilkel bölünmüşlüğünün üstüne çıkarmaktır. Descartes tüm yazılarında başka hiçbirşey yapmayıp yalnızca bu konuyu aydınlatmış olsaydı, yalnızca düşüncenin varlık ile birlik ilişkisini göstermiş olsaydı bile, onu yine modern felsefenin öncüsü olarak görürdük, çünkü arkada bıraktığı tüm ortaçağ metafiziği Kant'ın ileri sürdüğü şeyi yapmaktan, kavramları duyusal sezgi ile tıka basa doldur­ maktan başka birşey yapmamışür. Oysa aynı Kant'ın kendisi duyusal değil ama o kesinlikle yadsıdığı"anlıksalsezgisi" ile eytişimin önemini görmüş, kavramın kendi karşıü ile özsel olarak bağlı olduğunu arı Usu eleştirmeye adadığı kitabında kendisi yineleyerek göstermiştir. Ama bu bütün grotesk dizgesine ö z ü m s e n e m e y e c e k denli güçlü kavrayışı d e ğ e r i n i anlamaksızın, dışardan alınmış yabancı bir öğe olarak, kendi başına bırak­ mıştır. Kavramın içeriği yine kendisidir, ya da kavram olumluluğunu (belirliliğini) yalnızca ve yalnızca olumsuzluğuna (olumsuzlamaya) borçludur, ve böylece kendisi en özsel doğasında karşıtların birliğidir. Bilincin bu mantıksal devimin doğasını kavraması için özellikle duyusal gereçten uzaklaşması, eytişim denilen yetisinin işleyişini kavramın arılığı içinde görmesi gerekir. "Bilinç felsefeciliği" bilincin kendisi ile ona yabancı dışsal/duyusal nesnesi arasındaki karşıtlıktan ötürü hiçbir zaman gerçek bir felsefecilik olamaz, tersine bilinci görgücülük olarak çok iyi bildiğimiz o felsefe düşmanlığına, misolojiye yozlaştırır. Hegel'in Görüngübilini'in hedefi olarak gösterdiği saltık bilgi anla­ tımındaki "saltık" sözcüğü doğal bilinçte gerçek mantıksal değerinde olmaktan çok kutsal, yüce, giderek tanrısal gibi tasarımsal çağrışımlarda anlaşıldığı için, burada, kavramın gerçek değerinden hiçbir indirme yapmaksızın, gene de onun kuşkucuların düşlerine giren öcü olmadığını belirtmek gerekir. Saltık bilgi o denli de göreli olmayan bilgiyi anlatır, ve


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

33

buna göre felsefenin işi görgid, göreli, duyusal tüm sözde 'bilgi'nin ötesinde, gerçeklik ile bir olmuş bilgi iledir. 'Gerçeklik' kuşkucu bilince olanaksız birşey olarak, açıkça insanüstü birşey olarak görünür: Oysa ister bilimlerde ya da matematikte, isterse felsefede olsun, ussala için, bir Öklides için ya da bir Descartes için, gerçeklik açık ve seçik olarak kavranabileııdir, bütünüyle yalın olarak doğal usun kendi ışığı ile üretilendir. Bundan kuşku duymak insanüstü bir yetiden yoksunluğun değil, insanalü bir öznelciliğin kanıtıdır. Doğal us tüm kavramların kaynağıdır. Doğal bilincin bilmediği şey kavramların gerçek doğalarıdır. Ve tüm duyumculuğuna karşın kuşkucu bilince bile birşeyler anlatmayı başarabilen kavramlar—örneğin nesne, görüngü, uzay ve zaman, varlık ve şey, özdek, biçim — gerçek doğalarında duyusal olanı, tekil olanı değil, ama birer evrenseli anlatırlar. Doğal bilinçte gerçeklik her zaman duyulur olanla bir görülür, kimi zaman nesne, başka zamanlar ise varlık, özdek, şey vb. gibi kavramlar onun için gerçeklik ölçütüdürler. Ama bu kavramların o çok gereksinilen duyusal güvenceyi verip vermediklerini incelemek kuşkusu ile küçülmüş bu usun yeteneğinin ötesindedir. 7 Düzen bilincinden felsefi düşünmeye geçiş Özsel sorun felsefe eğitiminin felsefe tarihinin gerçek değeri olduğunu, ve doğal bilincin önüne kaotik bir yığın olarak sunulan bir birikimde tözsel olanı, gerçekten değerli olanı bulup çıkarmanın felsefe eğitimi denilen şeyin kendisi olduğunu kavramaktır. Modern bilinç — doğal usunun doğal/saf felsefeciliğinin, bir tür köy ressamı gibi naiv felsefeler üretmenin dışında—felsefeyi başlangıçta bu tarihten tanır. Ama dolaysız, düşüncesiz tutumunda inakçıdır, ve rasladığı şu ya da bu çalışmayı bütünden soyutlar, belirsiz "seçme" özgürlüğünü kullanarak beğenisine, kişisel eğilimlerine, önyargılarına göre şu ya da bu "okul" ya da "bireysel" felsefeci üzerinde karar"verir. Ve yüksek dağın eteklerinde emeklemeye daha yeni başla­ mışken sık sık olağanüstü zayıf bir beceri ile, derin bir bilgisizlik ile, inanılmaz bir hantallık ile felsefe yapmaya başlar. H e n ü z tanımadığı bölgelerde kafasında yarattığı imgelere karşı savaşlar verir, gerçeklik ve tanıtlama konusunda hiçbir kavrayışı olmaksızın felsefede salt önesüriimlü önermelerin diliyle yargılarda bulunmaya başlar. Bu popüler/akademik tutumun, doğal olarak kuşkucu/görgücü bu öznelciliğin yeteneğinin üstünde, felsefe tarihinin kendisi gerçekte yalnızca ve yalnızca eytişimsel bir okumaya açıktır. Ve tanıtlama yetkinliğini kazanıncaya dek bilincin yadsımasının olduğu gibi doğrulamasının da tözsel h i ç b i r değeri yoktur. Aşırı kuşkucu uçta, felsefi ilgi kendini herşeyden önce felsefeyi yeniden yaratma (daha doğrusu, yok etme) gibi bir görevden bağışlamalı, salt kendisi tarafından kendisine dayaülan böyle bir yükümlülüğün olmadığını, bunun boş bir kibir olduğunu görmelidir. Bu tarihi gerçek değerinde kavramadan yazan modern felsefecilerin


34

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

Hegel'in felsefe tarihi ve felsefe arasındaki ilgiyi göstermesinden sonra nasıl bir ışık altında göründüklerini anlamak güç değildir. Felsefenin karşısına kendi ürkek olduğu denli de katı bilinciyle dikilip kendini onunla yalnızca olumsuzbir uğraşa bırakan popüler bilinç ilkin öz-eleşürel olmanın önemini, eğitimin bir değişim ve gelişim anlamına geldiğini anımsamalıdır. Bilmelidir ki bilinç düzleminde yer alacak bir değişim ve gelişim ancak bilgiyi bütününde yok-sayan kuşkuculuk ve kendi doğal biçimine sarılan katı inakçılık bir yana bırakılarak üretilecektir. Kısaca, doğal bilinç kuşkusunu felsefeye karşı değil, ama herşeyden önce kendi olumsal biçimine karşı yöneltmeli, bilgelik sevgisinin bu aynı bilgeliğe yönelik kuşkuculuk ile salük olarak geçimsiz tutum olmasının yalnızca ve yalnızca doğa/olduğunu kabul etmelidir. Doğal bilinç ve felsefe arasındaki ilk iletişim ancak onunla bilgelik sevgisinde, erdem sevgisinde, ussallık sevgisinde bir ortaklık aracılığıyla olanaklıdır. Doğal bilinç bu eğitimde dolaysızca dcğcrlendiremeyeceği, kolayca çözümleyemeyeceği bir diışünceler birikiminin, çoğunlukla onu öznelliğe sığınmaya zorlayan bir kaosun karşısındadır. Ama süreçte sofizmi, göreciliği, kuşkuculuğu daha baştan ve şaşırtıcı bir kolaylıkla ayıra­ bilecektir, çünkü bunlar popüler ekinin ve popüler eğitiminin demirbaşları olan, onun kendi doğal tözünü oluşturan tutumlardır. Ama eytişimi de eşit kolaylıkla görecektir, çünkü doğal tasarımlar dünyasında bu dil ilkin onun tanımadığı ve anlamadığı gerçekliğin dili, ona bütünüyle yabancıbiv özgürlüğün söylemidir. Görgücülüğün kendisi doğal bilinç olduğu için, onunla ayın düzlemde çalışüğı için, bütünüyle mantıksal olarak bu bilince felsefeden çok daha kolay ve dirençsizce ulaşır. Diyalektiğin tersine, onunla onun kendi analitiğinin dilinde konuşur, onunla daha baştan paylaşılan ruhsal ve entellektüel bir sığlığın üstünlüğünden yararlanır. Ama soyut düşüncelerle oynayan bu tutum, bilincin eğitimi olmak bir yana, tersine doğal bilincin de çözülüp bozulmasında sonuçlanır. Felsefede başlangıç ne denli güç olursa olsun, ve ilerleme ne denli ağır olursa olsun, duyusal bilinç kavramı tüm tasarımsal dokusundan anlaştırarak eytişimsel devimi içinde yakalama becerisini kazanmak zorundadır. Usun karşısında onun yetisinin üstünde ve ötesinde duran lıiçbirşeyin olmadığını kavrama noktasına ulaşmadıkça, hiç kuşku olmasın, doğal mantık ileriye ger­ çekliğe doğru değil ama tersine geriye, doğal gerçekliğinin de altına, hiçbir gerçekliği olmayan bir soyutlamacılığa yönelir. Kuşkuculuğa, anlayamama ve bilememe ülkesine, usun gizliliğini tam olarak edimselleştirmenin, eş deyişle, "bütün" insan olmanın yadsındığı ve yasaklandığı umutsuzluk 1 alanına düşer. (Hume'un sözlerine bir kez daha bakabiliriz.) Descartes felsefeye geçici kuşku yöntemiyle başlar, ve bu eytişim doğal bilincinin kendisine (ve başka her doğal bilince) karşı olumsuz tutumu olarak felsefenin modern bilinçteki başlangıcı için saltıkön koşuldur. Ama onun bu yöntemi kuşkuculukta diretmenin değil, tam tersine pekinliğe


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

35

ulaşmanın yöntemidir, ve yalnızca kuramsalb'dgide değil, ama törel varoluş biçiminde de bir ideale ulaşmayı amaçlar. Bu ikisi ayrılmazdır, ve salt kuramsal bir eksiksizlik ve kılgısal bir eksiklik usdışıdır. Salt kuramı yüceltmek ve duyunç ve duyarlık değerlerini anlamsız görmek nihilist/ pozitivist bir mantığa kapılarak insanı bütünlüğü içinde ortadan kaldırmaktır. Kuramsal us kılgısal us tarafından desteklenmeli, onun tarafından diriltilmeli, onun tarafından bütünlenmelidir. Bu yüzden felsefe eğiti­ minde kuramsal us erdemden ayrılmaz, bilgi erdem olarak ve erdem bilgi olarak görülür. Doğal bilinç gerçeklikten yoksun olduğu denli erdeındende yoksundur. Başka bir deyişle, bunlar doğal bilinçte tasarımlar olarak bulunurlar, ve kavrama yükseltilmeleri felsefe eğitiminin kendisidir. Felsefenin bu özgünlüğü onun bilinçte başka tasanmsal/görgül biçimler arasında herhangi biri gibi duramayacağı, tersine bilincin başlan sona yeniden biçimlendirilmesini istediği anlamına da gelir. Ama değişme ve gelişine isteminin kendi dolaysız biçiminden vazgeçme anlamına geldiğini görmek hiç kuşkusuz bu bütünlüğü elde etme ereği için ilk koşuldur. Ve bu sözcüğün en doğal anlamında idealist bir tutumu, varoluşa tam anlamıyla özgür ve gözüpek bir bakış açısını, düşünceyi eytişimsel çabasında duraksamadan destekleyen bir ruhsal yatkınlığı gerektirir. Bu yüzdendir ki eskiler felsefeyi bir erdem sorunu, ve erdemi aynı zamanda bir yüreklilik sorunu olarak, çatışmayı üstlenebilme ve ona dayanabilme gücü olarak görmüşlerdir. Kuşkuculuk, tersine, hangi biçiminde olursa olsun, insanın düşünsel ve duygusal yoksulluğunu kabullenir. Daha doğrusu, modern insanın bu düzene uyarlanmış küçük bilincinin daha da küçültülmesi, oradan bilginin ve gerçekliğin bütünüyle silinip aülması gerektiğini savunur, insanın bir zamanlar korkusuzca Saltık ve Kutsal olanla bir gördüğü Gerçekliği aramaktan vazgeçmesini, düşüncesinin en soylu uğraşını sıradan dil yanlışlarını düzeltme vb. görevine indirgemesini önerir. Ve düşünceyi bu sığlaşmış işlevinde kendi özgür kuramcılığına karşı sıkı bir denetim uygulamaya zorlar, bilgiyi inanca, gerçekliği olasılığa indirger. Gerçekten de, salt deneyim/gözlem kökenli araştırma genellemeler/ tümevarımlar yoluyla pekin ve evrensel bilgiye ulaşamaz; ya da, salt görgül kökenli eğitim gerçeklik ile i l g i l e n e m e z . Ve g ö r g ü c ü l ü k işlerin bu durumunu doğrulamaktan başka birşey yapmaz, bundan daha iyisi umutsuzdur der. Gene de bilim, doğal usun özsel olarak kuramsal bu çabası evrensellerde ilgilenir ve gerçekliği hedefler. Ve felsefe ve bilim bu amaçta birlikte dururlar, ikisinin de tözü gerçekliktir, üstelik bilim mantıksal temellerinde felsefe tarafından, Doğa Felsefesi tarafından aklanma gereksiniminde olsa da. Gerçekliktenvazgeçiş ikisini de denize atmaktır. Tek-boyutlu modern bilinç yararcılık ve pragmatizminde, gündelik özdekçiliğinde bu iş üzerine fazla kafa yormaz; giderek pozitivizmin ne olduğu ve neyi amaçladığı ile de ilgilenmez. Bir görüngü dünyasında


36

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

a n c a k görüngülere, ancak yalancı biçimlere yer vardır, ve bilim ve gerçeklik bu görüngüsel bilincin en uzak kaygılarından biridir. 13u eşölçümlülük zemininde, görgül eğitim tek-boyutlu toplumun eğitim modelini sağlar. Başka bir deyişle, görgül bilinç ancak görgül bilime yeteneklidir. Bilim gerçeklik savından yoksun bırakıldığı, yalnızca uygulayııııbiliıne, bir tür teknik işleve indirgendiği ölçüde, usdışı toplumsal yapının pragmatizmine uyarlanır ( k e n d i n d e suçsuz görgül bilime, doğanın usunu ancak yarı-kavramsal biçimde toparlayabildi bu çabaya 'ideolojik' yetenek yükleyen Frankfurt kuramcılığı pozitivizmin modern bau bilincindeki işlevinin doğru çözümlemesini yapmayı başaramaz). Bu uygulayımsal/görgül biçimi içinde doğal bilinç onu yabancılamaksıznı alır ve düzeneksel bir yolda beller. Bu tasarımsal biçim bilincin başka alanlarına değmeksizin törel olarak yüksüz bir yararlık konusu olarak modern bilince yerleşir, aydınlanmış ya da karanlık, toplumcu ya da anamalcı bilinçle uyum içinde varolur. Bilincin bu görgül bilimleri bellemesi için kuvvet ve özdeğin, zaman ve uzayın, edimseliık ve gizilliğiıı, olanak vc olasılığın, yasavc zorunluğıın, sayıve niceliğin, ııiceve atomun vb. gerçekte ne olduklarını sorgulaması bile gerekmez: Bu kavramlar tasarımda bulundukları biçimiyle amaç için bütünüyle yeterlidirler. Böylece görgül bilimler bu bilincin tasarımsal yapısında hiçbir dönüşüme, hiçbir rahatsızlığa neden olmazlar. Matematiği, fiziği, kimyayı ne düzeyde bilirse bilsin, doğal bilinç o pozitif bilgide yatan ussal bütünlüğü dolaysızca göremez, doğal usun kendiliğinden işlemlerinde kavramsal bağıntılar zorunlukları gösterilmiş olmaksızın dışsal, eksik, dağınık kalmayı sürdü­ rürler. Ve son sözünde, i nasyonal izm bu alanda kaosu doğrulamaya yönelir. Bu yanlarıyla pozitif bilimler evrensel öğretilebilirliğe, bellenebilirliğeve böylece yansız yararlığa (ya da zararlılığa) açıktırlar, ve görgül öğrenimin baştan sona sofizme açık, baştan sona yalancı bu üstünlüğü nedeniyledir ki felsefe de bu dışsal öğretilebilirliğe açık kılınmak için görelileştirilir, tıpkı bilimler durumunda olduğu gibi gerçeklik değerinden yoksunlaştırılır. Hiç kuşkusuz olguların mantığı ezicidir, ve akademik 'felsefe' yetkin olmayan kafalar tarafından böyle bir görgül indirgeme altına getirilmeksizin bir belleme konusu yapılamaz. Ama gerçeklikve erdem, bilgelik sevgisive eytişim ve Idea, tüm çabalara karşın, akademizmin karikatür belirlenimleri içersine sığdırılamaz. En tutarlısı tümünden vazgeçmek, ve en uygunu felsefe adını kökensel değerinden sıyırarak salt dışsal olarak kötüye kullanmaktır: Usun kurumsallaşması onun simgeselleşmesidir. Modern akademik bilince Mantık Bilimi değil ama Simgesel "Mantık" yaraşır. Felsefe konusunda bir ön yargının sözcüğün tam anlamıyla bir ön-yargı olduğu açıktır. Ama bu önyargı duygudaş olabilir, ya da, tersine, sarsılmaz bir kuşkuculuk olabilir. Başlangıçta herşey doğal bilincin felsefe üzerine kavramsal/ ///a/ı///tffl/vargısına değil, ama öznel eğilimlerine, bir önyargısına


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

•M

dayanır. Vc bir kişilik sorunu, bir karakter sorunu bireysel bilince onun daha öte eğitimi konusunda bir haksızlık olarak görünen bir sorumluluğu yükler (Platon Devlet'ic VI. Kitabın başında uzun uzadıya felsefeci olmaya yatkın olan ve — imlem yoluyla — yatkın olmayan "doğa"lardan söz eder; Descartes bu süreçte 'talih'in işlevini vurgular). Bilinç başlangıçta ancak kendine bu alanda yapılan ön çalışmaları tanıma, ve böylece daha bilinçli bir vargıya ulaşma şansını verebilir. Ya da vermeyebilir, ve felsefeyi ilkin yalnızca olumsal bilincin kendisini biçimlendiren ekinin bakış açısından eleştirilecek kafa karıştırıcı birşey olarak görebilir. Ona boş bir doyum, boş bir üstünlük duygusu veren o kısır etkinliğine sarılarak yanlışlık «/a///« işine girişebilir. Ya da, tersine, kendi eksik biçiminin kendi gizil/iğinin ondan saklanması olduğunu görür, ve felsefenin ona bütün bilinç ve bütün insan olma olanağını veren biricik eğitim olduğunu kavrar. Özgürlüğün bir önsezisi ile sözcüğün tam anlamıyla varoluşun anlamına ulaşma kararma geri döner, bilgelik sevgisinin yaşamın tünı kuşkularının ö t e s i n d e olduğunu, gerçeklik ve erdemin bir ve aynı olmaları gerektiğini anlar. Modern popüler eğitim, bütünüyle düzenin ussallığı içinde kalarak, bireysel bilinci ancak düzene gerekli ve yeterli olduğu düzeye dek şekillendirir. Ve düzenin mantığı için yabancı, onunla geçimsiz ve giderek o n a karşı gözdağı olduğu için, felsefe de kurumsallaştırılarak aynı tek-boyutlu ussallığa uyarlanır. Yerleşik ekinsel yapı, tüm kurumlarında, duyuncun ve duyarlığın inceltilmesi değil ama körelturnesini, insan değerlerinin yaratılmasını değil ama değer yetisinin kendisinin yozlaştırıhnasmı, bozulmasını, küçültühnesini gerektirir. Modcrnist usdışı büyük ölçek türesizlik olmaksızın, büyük ölçek duyunç yıkımı olmaksızın, büyük ölçek aptallaşma olmaksızın kendini sürdüremez. Böyle bir ortam özgür ussallıkta gerçek gözdağını bulurken, kuşkuculuğu, nihilizmi, pozitivizmi usdışı düzenin kendisine uyarlanmanın biricik aygıtları olarak ussallaştırır. Ama felsefenin önemi ve değeri bu umutsuzlukta bir kez daha artar, usun saltık eleştirisinin gücü, onun eytişimi bu usdışını devirebilmenin biricik güvencesi olarak görünür. Eğer bilinç onu baskılayarak eğiten ekinsel süreçten ruhunda bir parça idealizm, bir parça gerçeklik sevgisi saklayarak çıkabilmişse, bu saltık değerin felsefe tarihinin ona çağlar öncesinden iletmeyi başarabildiği en yüksek değerle aynı tözden oluştuğunu görür. Eğer modern toplumun özdeksel/içgüdüsel 'değerlerinin,' bu saçma değerlerin ötesine, insanın sonsuz değerlerine bakabiliyorsa, bu usun ve duyuncun zamanı zamanda yenen evrenselliğinin kanıtıdır. O zaman biricik vargı erdemsizliğin hiçbir zaman insanın enson yazgısı olmadığı, tersine onun kendisinin kendi doğası üzerine eğitimsizliğinden başka birşeyi anlatmadığıdır. Ve o zaman tarihsel usdışına karşı verilen evrensel kavga o denli de daha şimdiden kazanılan bir kavga, ve usunda ve duyuııcuııda ve duyarlığında eksiksiz/eşme çabası bu ereğe daha şimdiden katılma eylemidir. Eğer tarihin özsel olarak ussal bir süreç olduğu doğruysa


38

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

(eğer varoluşun özünün us olduğu doğruysa), o zaman varoluşun sah bir saçmalık, olduğu yargısının kendisi saçmalık olur. Ve usdışnnn kavranışı usdışınm sonu olurken, o yoksul insan modellerini, tümü de baskılanmış insan bilinçlerini bir yana atarak insanlığı bütün \ e öğür insanlık yapmak tüm tarihin ereği olarak görünür. Ereksellik bu yüksek anlamda usun kendisidir, çünkü erek ulaşılması koşulsuzca güvence altına alınmış düzeneksel bir sonuç değil, ama kendini özgür ussal çabanın sonucu olarak gerçekleştiren sonuçtur. Ve felsefe yalnızca ve yalnızca bu erekselliğin gerçekliğini kavrayışı ile her zaman olgusallığın gerçek eleştirisidir. Bu yanıyla saltık İdea, tinin ona yakışmayan görüngüleri karşısında, yarıgerçek bilinç biçimlenmeleri karşısında, Hegel'in felsefesinde büyük haillerle yazılı bir G E R E K olarak, Saltık Gerek olarak durur. "Gerek" saltık Idea ya da Us bağlamında kullanıldığında bir yandan bütünüyle uygunsuz görünür, çünkü Us daha şimdiden edimselleşmiş olamayacak güçsüz bir kurgu, kimilerinin dedikleri gibi metafiziksel bir soyutlama, salt bir 'ad' değildir. Tersine, edimsel olan yalnızca vc yalnızca ussal olandır: Varolan herşey belirlenimi ile birleşmiş olarak İdeadır, tüm varoluş, tüm evren belirli bir bütündür, ve bu belirlenim Ustur. Ya da, gerçekliğiİdeanın daha şimdiden edimselleşmiş olduğunu anlatır ve en yüksek gerçeklik olarak Idea olgusallığı ile birdir. Öte yandan, "idea" salt öznel aı ı huni içinde alınabilir. Ve o zaman olgusallıktan soyutlanmış, hiçbir gerçeklik taşımayan ve sonlu bir tasarı m o\ai'7u\ görülen "ideada" Kant'ın "İdea" vc "Gerek" ile oynadığı kuşkucu oyunu buluruz ki, İdeayı hiçbir zaman erişilemeyecek bir öte-yana süren bu analitik önyargı işleri bütünüyle hafife alır. Us her zaman edimseldir, her zaman dünyadadır; daha şimdiden edimselleşmiştir, çünkü belirlenimdir. Ama kavramsız/ belirlenimsiz olgusalhk nasıl analitik bir uydurma ise, olgusal olmayan, gerçek olmayan kavram da o denli boş bir soyutlamadır. Ve böyle olarak hiç kuşkusuz sürekli olarak bir ötedünyaya, aşkmsalm saçmalıklar ülkesine sürülmeyi hakeder. Saltık Idea insan usunun eksiksiz özbilinci olarak kendini ilkin felsefede gösterir. Ama açıktır ki usun bu özgür eğitiminin kendisi de tarihsel olarak koşulludur, ve bu tarilısellik yalnızca doğal usun gelişimini değil, ama bu görüngüler sürecine anlatım veren felsefi usun gelişimini de anlatır. Başka bir deyişle, saltık İdeanın evrensel edimselleşmesi yalnızca insanın ideal özgürlüğe doğru eğitim gereksinimini belirtir ve kavramına uygun bir varoluş kazanma sürecinde olduğunu anlatır. Bu düzeye dek, edimsel olanın ussal olmasıyinc analitik bilinçte, eş deyişle, kurgul önermenin ancak yansını kavrayan bu zavallı bilinçte Hegel'in felsefesi üzerine boş yorumlarda anlamsızlaşır, varolanın kutsanması olarak anlaşılır. Yabancısı olduğu eytişimsel söylem üzerine yargıda bulunmakta bir sorun görmeyen bu doğal bilincin Hegel'in felsefesinde sözde "uzlaş­ ma" ya da "tutuculuk" olarak gördüğü yan saltık ideanın soyut bir "idea"


GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

39

olarak görülmemesi gerektiği yolundaki sözlerdir (Biraz daha yalın olarak, edinısellik, tarih, varolduğu biçimiyle ussallıktır, ve felsefe bu usun anlatımı olarak bu kötü edimselliği aklar.) Buna karşı belirtmek gerek ki, Hegel'in Tüze Felsefesi'ııdeki formülasyonunun ikinci parçası olan "ussal olan edimseldir" anlatımı Hegel'in A-Mb, § 6'da belirttiği gibi, Ideaların ve ideallerin cdimselleşmesini ilgilendirir. Eğer bu mantıksal fonnülasyonu dünyasallaştırırsak, Zaman kategorisi zemininde Oluş, Gelişim, İlerleme olgusunun kendisi Tarihi anlatır ki, bütününde herhangi bir öznel özencin değil, T i n i n herhangi bir görüngüsünün değil, ama saltık İdeanın, kuramsal ve kılgısal İdeanın, saltık İdealin edimselleşmcsi sürecidir. Süreç Logosun saltık denetimindedir, ve tarihin özsel olarak ussal bir süreç olmasının anlamı budur. Varoluş öz tarafından belirlenir. Ve öz insan bilincinde geliştiği ya da insan bilincinin gelişimi olduğu ölçüde, Eğitimin gerçek kavramını, Usun eksiksiz açınımını sergiler. Felsefenin tarihe verdiği anlam budur. Almaşık kötüdür, sözcüğün gerçek anlamında kötü olandır, yaşanan kötülüğün ve kötülüklerin kendisidir: Ya da, sözcüğün tam anlamıyla saçmadır, ve saçmanın ötesine geçmeyi başaramamak saçmayı aklamaz. Hegel'in eleştirmenlerinin onun yazılarını okumadıkları, daha. doğrusu okuyamadıkları bilinen bir gerçektir. Ve kendisi iyi bir okur olmasına karşın bir Hegelci olmayan Kaufmann, bu yazının sonuna eklediğimiz kısa bir notta-' görülebileceği gibi, bu eleştirmenlerden biri olan ve Hegel'i "düşman" olarak gören ve göstermeye çabalayan zavallı Popper'm Hegel'e nasıl yaklaşuğı konusunda yansız bir çözümleme sunar. Hegel gerçekten de tarihin ozst'/olarak ussal olduğunu, ve modern devleün dünya tarihinde insan usunun en yüksek yaratısı olduğunu söyler. Hiç kuşkusuz modern devletin taş devrinin ilksel doğal durumu karşısında bir ilerleme olduğunu, ve bunun insanın düşünen bir varlık, ussal bir varlık olmasının sonucu olduğunu a n c a k Hume yadsıyacaktır. Ama kuşkuculuk, özdekçilik biçimini üstlendiği zaman, Hume'un "izlenim"leriııi yalnızca "yansımaTara çevirir ve bir çözümlemeyi çözümlenen nesnenin kendisinin aklanması olarak görür, çünkü o n a göre felsefe tarihi tarihsel usun bir çözümlemesi olduğu ölçüde egemenlik usuna anlatım verir. Ama bu çocuksu önyargıların ötesine geçmenin güç olmadığını görmek gerekir. Bir kez daha, Hegel felsefenin işinin "gerek" ile olmadığını vurguladığı zaman (§ 6, Anmerkung/Not), eleştirdiği şey "edimsel/iğin Ideadan ayrılışı" üzerine soyut anlak görüşü (Kant) ve buna göre İdeanın hiçbir zaman edinıselleşcmeyecek ve sonsuza dek erişilemeyecek bir öte-yana sürülmesidir. Ideallenn gerçekleşmesi, "ussal olanın edimselleşmcsi" konusunda Ansiklopedi Hegel'in en açık bildirimlerinden birini kapsar: "Ussal olanın edimselliği Ideaların ve ideallerin boş imgelerden başka birşey olmadıkları ... görüşüne karşıt olduğu gibi, evrik olarak, Ideaların ve ideallerin edimsellik taşıyamayacak denli eşsiz ya da kendilerine bunu sağlayamayacak denli güçsüz


40

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

şeyler oldukları görüşüyk de çalışır." Bu sözler Hegel'in öğrencileri tarafından tutulan notlardan değildir; Ansiklopedinin onun kendisi tarafından yayımlanan son biçiminde kullandığı anlatımdır. Hegel'in "gerek" üzerine eleştirisi yalnızca ussal olanın edimseUeşmesinin zorunlu olduğunu belirtmekle kalmaz, ama "ideaf'i bir öte-dünya sorunu yapan tutucu kuşkuculuğu yakalar ve arı usun sözde "eleştirisinin" gerçekte insan varoluşunun karanlık boyutuyla bir uzlaşmada sonuçlandığını gösterir. (Kant'ın kuşkucu manltğıinsanın ussallığına ve salt ussal olmaktan doğan haklarına izin veremez, çünkü onun 'felsefesine' özgü öznellik zemininde hiçbir törel kuram, hiçbir hak kuramı geçerli olamaz, çünkü bunlar nesnelliği vc evrenselliği'varsayarlar; tersine, herşeyi aklayan, aklama kavramının kendisini saçmalaştıran öznel bir "iyi istenç" soyutlamasında mantıksal olarak tüm duyunç ve tüm törellik gereksizleşir, vc sonuçta ikiyüzlülüğü gizleyen yetkeci bir öznel "kesin buyrum" baskıcı ekine katılır; Hegel'in Tüze Felsefesinde bu öznelciliği eleştirisi için bkz. bu kitapta Wallace'nı § 22 için göndermesi.) Saltık İdea, Lftsalt bir "gerek" sorunu olacak denli zayıf değildir. Tersine, tüm tarihtedir, onun kendisi, tözsel gücü, ve ereğidir. Buna karşı usu kavramayan kuşkucu "gerek" hiçbir zaman erişilemeyecek yalancı bir gerektir ki yalnızca gerçeklikten sonu gelmez bir kaçışı simgeler, sonsuz nicelik denli kötü bir sonluyu, sınırlı olanın kendisini anlatır. Gerçekte, Hegel Kant'ı doğal bilinç için bile utandırıcı bir uyuşumculuğu felsefeye yüklemekle eleştirir. Kuşkuculuk hiçbir kurt ulusa, hiçbir ideale, hiçbir özgürlüğe, hiçbir değere olanak tanımaz. İnsanı varolma hakkını ve gücünü yitirmiş usdışı görüngüye sınırlar. (Kant'tan kısa bir süre sonra onun mantığının izinde yürüyen Schopenhauer ve ipucunu bu sonuncudan alan Nietzche bu kuşkuculuğun, varoluşu ve bilinci Görüngüye sınır­ lamanın vargılarını üretmeye başladılar.)

*** Bugün doğal bilinç, en idealist sezgisinde, çoktandır 7'cı/mancak bir ideal karşısında eleştirilebileceğini, tarihin ancak eksiksiz insansal ölçünler karşısında yargılanabileceğim doğrular. Anlayış doğal usa yabancı olmayan bir forınülasyondur, varoluşçuluğun yadsıdığı o insan özü kavramının kendisinden doğar, ve aynı doğal usun öz-güvenine ve iyimserliğine anlatım verir. Temelinde Hegel'in Tarih Felsefesinin ve Görüngübilim'inin kavramları yatar. Ama doğal us için kavranması güç olan şey kurtuluşun — yalnızca ansal kurtuluşun değil ama ayrıca fiziksel kurtuluşun — hiçbir biçimde insanlığın içgüdüselbiv tepkisine, düşünmeyen bir sürünün salt özdeksel koşullarda iyileşme uğruna eylemine bağımlı olmadığıdır. Böyle yorumlandığında, kurtuluş tasarının özü us değil ama içgüdü olur, ve modern tarihin görgül olarak ve çok acı olarak gösterdiği gibi gerçekte yıkmaya çalıştığı usdışından hiç de geri kalmayan bir barbarlık düzeninde sonlaınr. Bu içgüdüsel/tepkesel tutum gerçekte insan olma onurunu hiçe


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

11

indiren, insan özgürlüğü ile ve insan olmanın değeri ile alay eden, insanı koşullu tepkelerin terimlerinde yorumlayan davranışçı "ruhbilim" uzmanlarına ve onların denetime yatkın öznelerine yaraşan tutumdur. Özdeksel koşullar uğruna kurtuluş gereksinimi özdeksel koşullar göreli de olsa iyileşir iyileşmez kurtuluşun kendisinden vazgeçer. Ve özü gerçekliğine dek gelişmemiş eğitimsiz insanlık sağ ya da sol egemenlerinin altında tekboyutlu bir sürü olmayı daha ekonomik bulur. Kurtuluş gereksiniminde olanların kendileri gereksinimlerine ihanet ederler. Özdeksel değerleri tarafından aptallaştırılmasma izin veren erdemsiz insanlık tüm eşitsizliği, tüm türesizliği, tüm sömürü veyokediciliği besleyen zemin olur. Böyle bir varoluşun da özü vardır, ama bu hiç kuşkusuz ussallık değildir. Öyle bir özdür ki, nihilizmin —ve en son adıyla postmodernizmin — insan adına ileri sürdüğü inasyonalizmin kendisinden başkası değildir. Gerçekte, eğilim ve erdemin özsel birliği kavramı karşısında, eğitimsizlik tarihsel kötülük olgusunun kendisini anlatır. Böylece eğitimsizlik evrensele yabancı bireyselliğin, bireyciliğin biricik zeminidir. Bu saçma varoluş, bu usdışı görüngü tüm çaba ve kaynaklarının en büyük bölümünü, insan bilim ve dehasının doruğunu yokediciliğe uyarlamış, herşeyden çokyokelmeye\e yokolmayayntkın olduğunu göstermiştir (Silah sektörü tüm dünya üretiminde tarımdan sonra ikinci sırada gelir). Böyle bir yokedicilik değer yitimi ile koşut gider. Ve nihilizmin kendisi de, tüm açık sözlülüğü ile, usdışına sarılır. Varoluşçuluk en iyimser görünüşünü takındığı zaman bile bir kurtuluş, bir ideal\\eri süremez, çünkü insana bir öz kavramını, bir us yetisini yadsır. Ve ne yazık ki, Camus'nün sanısının tersine, insanlık bir "özenç" ile erdemli olmayı seçmez. Çünkü erdem bir eğilim sorunudur, öyle bir düzeye dek ki, erdemden yoksun olduğu sürece tüm demokrasinin politik bir ikiyüzlülük ve dolandırıcılık düzeneği olduğu yeterinden öte gösterilmiştir —, ve özenç, usdışı olarak, neyi seçtiğine hiçbir zaman aldırmaz. Hiç bir özün olmaması insan için herşeyin göreli olması, böylece hiçbir değerin olmamasıdır, çünkü değer saltık olduğu ölçüde değerdir. Hiçbir özün olmaması varoluşun salt bir olumsallıklar, özençler oyunu olmasıdır. Ve böyle iken hiçbir Gelişimin, hiçbir Gereğin, hiçbir Eğitimin, hiçbir İlerlemenin olmaması demektir. Kötülük eğitimsizliğin belirişi olduğu sürece, kötülüğün sürmesi demektir. Varoluşçu bilinç kendi öznelliği içinde yalpalayabilir: Anlam arayabilir, erdemli olmayı seçebilir, kurtuluş tasarlarına katılabilir vb. Ama, kendini bir öğreü olarak ileri sürdüğü ölçüde, kendi mantığı gereği, usa ve ussallığa saldırmahdır. Çünkü us varoluşçuluğun yokoluşundan başka birşey değildir. Varoluş Öz olmaksızın salt analitik bir saçmalıktır, gerçekte olmayan birşey, bir soyutlama, bir mızmızlıktır. Tersine, Varoluş Özün görünüşü, tinin Görüngüsüdür. Öz, insan varoluşu söz konusu olduğunda, Ustur, ve belirleyici olan şey bu Doğal f/ran eğitimidir. Ve, yine varoluşçuluğun kendi


42

G Ö R G Ü L BİLİNÇTEN FELSEFEYE

kavramlarıyla konuşursak, Varoluşun ussal Özü bu saçmalığın ortadan kalkışının biricik güvencesidir. Varoluşçuluk bu ussal Özün olmadığını, pozitivizm/nihilizm tüm Erdemin anlamsız olduğunu bildirir. Özdekçilik tüm öznel erekselliğine, biçimsel ussallığına karşın, yine Usun özerk olmadığını ileri sürer ve bir ideoloji olarak kendisinin aynı özsüzlüğe, aynı özgiirlüksüzlüğe, aynı karanlık mantığa ait olduğunu gösterir, çünkü özgürlük öz-belirlenimdir, dışsal bir belirlenim değil. Özsel sorun açısından, böylesine eksiksiz bir anlaşınabu akımların modern vulgusun kendisinin anlatımı olmada anlaştıklarını gösterir. T ü m ü de Eytişim üzerine inanılmaz bir bilgisizliği, felsefe kavramının tam bir yoksunluğunu gösterirler.

*** insanlık tarihinden tüm kesitlerin eşzamanlı olarak yaşandığı bir çağda, yerel ekinlerin postmodern türlülüğü henüz düşmanlık düzeyinde yaşamayı sürdürdükleri bu gezegende tarihin emeğinin sona ermiş olmasından söz etmek T i n i n işini yarım bıraktığını ileri sürmektir. Varoluşları ussal Özleri ile bir olmayan bu tarihsel ekinlerin başında bugün Amerikan insan karikatürü durur: Özdekçi, yokedici, duyarsız, değersiz, ruhsuz, pragmatist, ikiyüzlü. Bu iraji-komik bilinç varoluşçu saçmanın en büyük doğrulayıcısıdır. Protestan tinin bu başyapıtında, tüm modern devlet aygıü yokediciliğe, tüm politika halksal erdemsizliğin anlatımına, tüm sanat ruhsuz kitlenin eğlence gereksinimine, tüm basın-yaym araçları aynı kitlenin uyuşturulmasına ve aldatılmasına, tüm bilim ve spor para mantığına ayarlanmıştır, ve kurumsallaştırılmış bir "felsefecilik" bu yapay usun içinde olduğu uyuşuk kuşkuculuk durumunun yalnızca yalancı bir çözümlemesini yapar. Burada entelleklüel postmodern şımarıklık işlevine indirgenmiştir. Bu demokratik devlet dostlarını tarihin bugüne dek tanıdığı en korkunç ve en aşağılık rejimlerde bulmuşken, ve herşey P o p p e r ' ı n "açık" t o p l u m u n u n günışığında yaşanırken, sorunu bir egemen sınıf, bir egemen azınlık sorunu olarak görmek tarihsel saflığın doruğudur. Eleştiriyi, karşıtlığı, çelişkiyi denetlemeyi ve susturmayı başarmış g ö r ü n e n bu tek-boyutlu toplum ç o k t a n d ı r geriden g e l e n l e r için, dünyanın düşünsel ve özdeksel modern yoksulları için, tarihin ıvır zıvırı için öykünülecek model olmuştur. Hiçbir ekin bundan böyle onu çürüten bu tarihsel dinamikten soyutlama içinde çözümlenemez, anlaşılamaz ve eleştirilemez. Herşey bir yandan Usun kendiliğinden evrimine, Tinin Görüngülerinin eytişiminin nasıl işleyeceğine bağlı görünür. Öte yandan bu süreci ideale doğru işletmenin, onu usun özbilinçli çabasına güdümlü kılmanın olanağı vardır. Ve Hegel'in felsefesi, tüm felsefe tarihinin tözsel birikimine anlatım veren saltık idealizm, tarihin kendisinin ussalhiv süreç olduğu kavrayışı zemininde, tarihte ilk kez insan usunun bilinçli olarak /mnjmasj kavramını


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

43

getirmiştir. Bu kavram ilkin düşüncesiz olarak — ya da Hegel'in diyeceği gibi — dolaysızlığı içinde yakalanır. Marxizm bu süreci usun değil ama usdışının, bir altyapı fetişizminin eline bıraktığı ölçüde, başka bir deyişle, insanın beyni ve midesi arasında değiş tokuş yaptığı ölçüde bu tasan temsil etmez, ve kendisi tinin görüngülerinin özgürlüksüz ve edilgin mantığı içine düşer. Dahası, yurttaş özgürlüğünün — istenç ve duyunç kavram­ larının — ortadan kaldırılması üzerine dayandığı ölçüde, edimsel olarak gericive edimsel olarak zorbadır, ve bu düzeye dek despotizme yetenekli geri ekinlerde yalancı bir varoluş biçiminin ideolojisi olur ki, bundan böyle bir zamanlar uğruna doğduğu ideallerini bile anımsayamaz. Felsefe her zaman bir kaç bireyin ayrıcalığı olarak kalmayı sürdürür. İnsanlığı usun biricik özgür çözümlemesinin ortaya koyduğu sonuçların ötesinde eğitmesi olanaksızdır (en azından şimdilik böyle g ö r ü n ü r ) . Çünkü us, bir istenç ve duyunç bütünü de olan bu öz, Descartes'm dediği gibi tüm insanlara eşit olarak dağıtılmış olsa da, eğitiminde eşitsizdir ve görüngülerinin evrimi kendi eytişiminde direnilmezdir. Ve felsefe—ya da gerçeklik sonıııu — bilinçsiz pragmatik insanın herşeyden önce vazgeçüği ve herşeyden sonra ele aldığı sorundur. Ama tarihsel gelişimin anlamının kavranması ölçüsünde, felsefenin tüm tarih boyunca aynı ussal ereğe doğru çabalayan tek bir evrensel etkinlik olduğunun bilincine varılması ölçüsünde, usun sürece özbilinçli katılışı eytişimin kendi gereği olur. Bundan böyle, tarihsel sürecin kendiliğinden/iğikarşısında, felsefenin tüm anlam ve değeri bu süreçteki etkinliğini bilinçli olarak sürdürme ödevine bağlanır. Ve felsefe, sonuna dek eleştirel kalmak için, Usun herşeyden değerli özerkliğini koruyabilmek için, tüm kurumsallaşmaya, tüm kemik­ leşmeye karşı bireysel özgürlükten vazgeçmez. Tarihin en iyi insanlarının ve bilgelerinin tüm çağlara yayılan ortaklaşa çabası idealizmin sürekli değeri ve gücüdür ve Zamanın Zamanda yenilmesi olan bu birikim modern idealizmde şimdinin çabasına aktarılır. Bu bakış açısından, sorun doğal bilinci gerçekliğe karşı, fe/sefeyekarşı savunan bir karanlık perdeye — nihilizmden pozitivizme, varoluşçuluktan özdekçiliğe dek irrasyonalist halk felsefeleri türlülüğüne ve m o d e r n skolastizme — bir almaşık oluşturma sorunu değildir, çünkü bunlar, yine Hegel'in terimini kulla­ nırsak, tinin modern görüngüleri)tin tutucu ve özsüz anlatımlanndan başka birşey değildirler. Bu düzeye dek anlatımı oldukları popüler bilinçlerin kendileri tarafından bile ciddiye alınmazlar. Gerçeklik sorunu mızmız litteratinin can sıkıntılarının ötesinde, işlevsiz akademizmin ötesinde, kuşkucunun salt kendisini ilgilendiren kişisel içebakışlarının ötesinde, dünyanın kendi kitabında yaşanır ve çözüme bağlanır. T ü m çelişkinin ortadan kaldırılması bir ediınsellik sorunudur. Ama bu sorun o denli de Ideanın ortaya koyduğu bir sorundur ve insanı ve insanlığı ideal belirleniminde edimselleştirmeyi ilgilendirir. Ve Ideanın kendini edimselleştiremeyeceğini, Usun kendisinin bu cılız ve güçsüz


•1!

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

usdışı karşısında işinin umutsuz olduğunu düşünmek gerçekte felsefenin bütünüyle dışına düşmek, daha doğrusu felsefeyi, eytişimsel düşünceyi henüz kavramamış olmaktır. Bu düzeye dek, felsefe o n a yabancı ve düşman bilince karşı yabancı ve düşman olarak davranmamalıdır. Bu ideal tasara direnen şey yalnızca ve yalnızca aptallık, eğitimsizlik, erdemsizliktir — insanlığın hcrgünkü durumu. Ote yandan, bu tasarın başarısızlığa uğrayabileceğini düşünmek, Saltık Ideanın, Usun kendini edimselleştirebileceğinden kuşku duymak sözcüğün tam anlamıyla saçına/ılı denilen şeydir, giderek en büyük saçmalıktır, ve saçmanın felsefesini yapan bilincin söylemine ait bir sorundur. Spinoza'nın Törebilim'i " f E]ğer esenlik elimizin allında olsaydı, ve büyük bir emek olmaksızın bulıınabilseydi, nasıl olur da hemen hemen herkes tarafı ııdaıı gözardı edilebilirdi? Ama tüm eşsiz şeyler ender oldukları denli de güçtürler" sözleriyle kapanır. Spinoza'nın "güçlük" sözcüğünü kullanması hiç kuşkusuz olanaksızlığı değil ama efegm vurgulamayı amaçlar. Gerçeklik yalnızca ve yalnızca erdemi istediği için güç görünür, ve yalnızca iyi olanın, yalnızca doğru, yalnızca güzel olanın güçlüğüdür. Kötü olanın yerine saltık olarak iyi olanı geçirmenin güçlüğüdür. Ruhsal köleliğin ve aptallığın yerine ruhsal güzelliği ve özgürlüğü ve gerçekliği ve ussallığı geçirmenin güçlüğüdür. Gerçeklik bilincine erişmek tüm istenç ve duyunç ile katıl­ manın daha azı ile olanaksızdır: Kılgı olmaksızın kuram da olanaksızdır. Bu noktada bir kez de insanın Descartes'ın çok açık ve çok seçik olduğunu söylediği o gerçeklikten niçin kaçtığı üzerine düşünmek gerekir, çünkü yanıt insanın kendi anlığındadır ve eşit ölçüde açık ve seçiktir. Ve bir kez de, P l a t o n ' u anımsayarak, doğal bilincin niçin h e r zaman kafasındaki ve ruhundaki zincirleri ve mağara duvarındaki imgeleri yeğlediği üzerine düşünmek gerekir. İdeal olarak ve edimsel olarak, anlamve değer arayan doğal bilinç için ilkin kendi varlığının özbilincine yükselmekten daha anlamlı ve daha değerlibirşey olabilir mi? Şimdi Hegel'in Mantık Bilimi'ne, varoluşu anlamadaki tüm güçlüğün ve o denli de tüm kolaylığın kaynağı olan Usun kendisinin bilimine geçebiliriz. Fenerbahçe 1996 - 2 0 0 2 NOT 1: Kuşkucu içebakış. Muine şöyle yazar: "... Dolayısıyla bize yanlış bir us ile hiç us olmayan arasında olandan başka hiçbir seçenek kalmaz. İnsan usundaki bu (dişililer ve eksiklikler karmaşasının yeğin görüşü üzerimde öylesine etkili oldu ve beynimi öylesine kızıştırdı ki, tüm inanç ve uslamlamayı yadsımaya hazırım ve hiçbir görüşe giderek bir başkasından daha olası ya da olabilir diye bile bakamıyorum. Neredeyim, ya da neyim ? Varoluşumu hangi nedenlerden türelinin, ve hangi duruma geri döneceğim?... Tüm bu sorularla kafam


GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

karınlı, x<e kendimi imgelenebilecek en acıklı durumda, en luıyu karanlık tarafından kuşatılmış ve her örgen, ne yelinin kullanımından bütünüyle yoksun bırakılmış duy­ ul ay a baslıy om m. "Ne mutlu ki, us İni bulutlan dağıtmaya yeleneksizlıen, doğanın kendisi bu amaç için yeterlidir, ve ya İm kafa eğilimini gevşeterek ya da küçük bir oya/anmayla ve duyularımın lüm bu kuruntuları gideren diri izlenimiyle beni bu felsefi melankoli ve sabııklamadan kurtarır. Yemek yerim, bir lavla oynarım, söyleşilere katılırım, r>e dostlarımla mut/uyumdur; ve üç dört. saatlik eğlenceden sonra, bu kurgulara geri döndüğümde bunlar öylesine soğuk, gergin ve saçma görünürler ki, içimden onlara duka öte girmek gelmez. " (Trealise, 1.4. 7.) NOT 2: Felsefeye Yönelik Suçlamalar. Doğal bilincin felsefeye karşı içerlemelerinin tarihi felsefenin tarihi denli eski­ dir. Bu misolojilt tutum, bu us-düşmanı tulum Sokrates'e verilen antik ölüm cezasından sonra postmodernist Nietzche'nin yine aynı Sokrates'i bir kez daha tanı olarak aynı törel zeminde suçlu bulmasında yinelenir: Nietzche için Sokra­ tes modern nihilizmin kökenlerini kendisine dayandırmamız gereken "moral manyak"tır. Sokrates/Platon'un, ve ayrıca tüm felsefesinde, tüm eytişiminde onların öğrencisi olan modern Hegel'in "açık toplıım"ıın düşmanı olduğunu bildiren Popper'da da yine aynı nefret duygusu etkindir, ve biraz aşağıda göre­ ceğimiz gibi bütünüyle düzmece kanıtlarla desteklenir. "Düşman" yokedihnesi gerekendir. Ve soru bilinci bu vargıya ve yargıya g ö t ü r e n nedenlerin neler olduğudur. Olgu yalın olarak şudur: (•erçeldik, özgürlük, erdem, uyum, düzen, idealizm usun ve dolayısıyla onun özgür etkinliği olarak felsefenin değerleridir. Bireysel felse­ feci bunları ileri sürer, ve usun doğası gereği gerçek olanı doğrulama eğilimin­ den ötürü, kuram ve kılgının birliğinden ötürü onlara saltık bağlılıkta diretir. Doğal bilincin özel bir nihilist biçimlenmesi bunu dayanılmaz bulur, böyle değer­ lere anlatını veren felsefenin ve felsefecinin tehlikeli oldukları, "açık" topluma gözdağı, oluşturdukları yolundaki vargılarına ulaşır. Nihilizm a n c a k nefrete yete'neklidir, ve nihilist değersizliğin karşıtı değerin kendisidir. Felsefe de — tıpkı inanç ve sanat gibi — Tinin özsel bir değeridir. Tüm tarih boyunca, birbir­ lerinden çok ayrı ekinler ve çok ayrı çağlar bu bilge insanların yazılarına sarılır, onları okullarında özenle inceler, ve çoğunlukla onlardan çok önemli ve çok değerli şeyler öğrenirler, ve çoğunlukla onlara minnettar kalırlar. Modern nihilizmin ve pozitivizmin bir nefret bildiriminde sonuçlanan bu patolojik tutumlarının kişilik boyutunu, bilinçaltına sürülen acı verici yaşan­ tılarını ilgilendiren ruhçözümlemesini Frcudculara bırakmalıyız. Felsefenin işi sağlıklı usu çözümlemektir. Ve bu kafaların ne yaptıklarının bilincinde oldukları ve yöntemlerinin günışığında olduğu düzeye dek, belirtilmesi g e r e k e n şey o n l a r d a sözde savunduklarının tam tersini doğrulayan bir düşünme tarzının işlediği, nesnel olmakla ilgilenmedikleri, tersine işlerini en kötüsünden düzmece kanıtlar vc tanıtlar yoluyla gördükleridir. FIiç kuş­ kusuz h e r pozitivist/nihilist bilinçte aynı nefret yeğinliğinin, aynı para­ noyanın, aynı düzenbazlığın olduğu söylenemez. Ama eğitim ve erdemin birliği karşısında, biricik vargı bu eğitimsiz bilince özgü us-düşmanlığının, misolojinin varoluştaki tüm kötülük olgusu ile aynı kaynaktan doğduğu, aynı önyargılarla desteklendiği, ve aynı kötümser/karanlık bilinç düzleminde


46

GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

sürdürüldüğüdür. Platon'un mağara miti modern dönem için daha az geçerli değildir. Popper'lar, Russell'lar, VVittgenstein'lar bu karanlık bilinç alanlarının usa tepkilerine anlatım verirler, ve bu mantık varoluşu için gereksindiği eğitimsiz bilinç düzlemini hiç kuşkusuz h e r zaman kolayca bulur. P o p p e r d u r u m u n d a bu karalama yönteminin n e l e r e başvurduğunu biraz da olsa bilmek ilginç olabilir. Kaufmann bu fenomen üzerine araştırma yapmıştır. B u r a d a yerimizin izin verdiği ölçüde onun araştırmasından y a r a r l a n a r a k ilerleyeceğiz. Popper Açılı Toplum ve. Düşmanları'nda, söz konusu kitabın okurlarının pek ç o ğ u gibi, konu aldığı düşünürleri okumadan yazar, ya da en azından okuduklarını anlamada başarılı olduğu söylenemez. Kaufmann ilk olarak Popper'ın irdelemesinin Hegel üzerine yazılan başka herhangi bir eleştirel d e n e m e d e n çok daha fazla yanlış anlama kapsadığını söyler. " E ğ e r 'entellektıiel dürüstlüğün değer verdiğimiz herşey için temel olduğu' konusunda P o p p e r ile anlaşıyorsak," diye ekler, "onun y ö n t e m l e r i n e karşı çıkmamız gerekir; çünkü totaliterlikten nefretinin kitabının esin kaynağı ve ana motifi olmasına karşın, yöntemleri ne yazık ki totaliter 'araştırmacıların' yöntem­ lerine benzer." Totaliterliğe karşı kavgasının yalnızca dışa yansıttığı kendi iç totaliterliğine karşı verilmiş olduğunu anlamanın güç olmadığını göreceğiz. Ve daha açık sözlü olursak, tarihin ereğinin özgürlük olduğunu tanıtladığına inanan ve ussal eğilimi insanlığın biricik kurtuluş yolu olarak gören bir idealisti, Hegel'i "Düşman" olarak suçlamak hiç kuşkusuz küçük bir düşünme denge­ sizliğinin belirtisi değildir. Kaufmann'in belirttiği gibi, Popper'ın Hegel üzerine 19 sayfalık notları ciddi bir a r a ş t ı r m a görünüşünü verseler de, P o p p e r üzerinde bir tür ruhbilhnsel gözlemde bulunduğu öznesinin en önemli çalışmalarını gözardı eder. Dayandığı başlıca yapıt Scribner'in Hegel Selec.lions başlıklı küçük bir derlemesidir. Bu yeterlidir çünkü orada neyi bulacağını önceden bilir. Burada "Devlet Tanrının dünyadaki yürüyüşüdür" gibi kaba çevirileri örnekler olarak gösterir, ki gerçek çeviri, Kaufmann'ın İngilizcesi ile, "il is Ihe roay ofGod milli Ihe morld llıal. Ihere should be Ihe Sinle" biçimindedir ("devletin olması Tanrının dünya için 'istediği' şeydir"). Ve bu t ü m c e bile Hegel'in yayımladığı Tüze Felsefesi'nin metninde bulunmaz, a m a yalnızca "sözcüklerin seçiminin" kimi zaman Hegel'in olmaktan çok kendisinin olduğunu belirten yayımcının "ekleri/Zusâlze" arasında yer alır. P o p p e r okuyucularından hiç kuşkusuz büyük bir kavrayış ve yargı gücü beklemez. Bu tür daha öte ve çok daha ilginç örnekleri, "foto-montaj" uygulayımı ile aynı yolda "alıntı-montajlarının" nasıl yapıldığını aktarmanın bir anlamı yoktur. Popper ayrıca Hegel'in "savaş" üzerine görüşlerinin Prusya kralını hoşnut etmek için yazıldığını ileri sürer. Oysa Tinin Görüngübilimi'nde "Törel Dünya" üzerine kesimde savaşa ilişkin görüşler 1 8 0 7 ' d e Napoleon'a hayranlık duyan Hegel bir Prusya değil a m a bir Svvabia (Schwabcn) uyruğu olduğu ve tam olarak Prusya'nın J e n a savaşında yenilgiye uğratıldığı zaman yazılmıştır. Yine Hegel'in Alman ulusalcısı olmakla suçlanması karşı-Hegelciliğin ölçüsüz duygusallığının örneklerinden biridir. Hegel gerçekten de Cerınanik ekine tarihte büyük bir üstünlük, giderek özgürlük sürecinde m o d e r n öncülük rolünü yükler. Ama "Germanik" sözcüğünün onun için herhangi bir ırksal ya da milliyetçi ünlemi yoktur. İngilizler, Hollandalılar, Danimarkalılar, İsveç-


GÖRGÜL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

47

liler vb., çoğunlukla Protestanlığı seçmiş olan ulus ve halklar o n u n için "Germanik tin"dir. H e r kararlı Hegel eleştirmeni gibi, Popper'ın da Hegel'i yirminci yüzyıl Nazi olgusuna bağlamaksızın geçemeyeceği ö n c e d e n görü­ lebilir. Ama biraz ayrıntı Popper'ın yine iyileri yerdiğini ve kötüleri övdüğünü gösterir. Kaufmann'ı izliyoruz. P o p p e r ' ı n ö n ü n e aldığı s o r u n d a kendisinden yararlandığı Kolnai Halıya Karşı Savaş başlıklı bir kitabın yazarıdır, ve bunda

Werner Jaeger, Max Scheler, Niet.zsc.he, S lef an Ceorge, Kari faspers gibi adları doğrudan ya da dolaylı olarak Nazizm ile ilişkilendirir ve Hegel ile benzer­ liklerini gösterir ("ün," "şan," "şeref," konularında!). Popper şöyle yazar: "I anı greatly indebted to Kolnai's book, vvhich has made it possible for m e to quote in the remaining part of this c h a p t e r a considerable nunıber of authors who would otherwisc have been inaccessible to nıe. (I have not, hovvever, ahvays followed the wording of Kolnai's translations.)" Kolnai'nin kendi metnindeki alıntılar genellikle kaynakları belirtilmeden verilir, ve bulanıklığa P o p p e r kendi katkılarını ekler. P o p p e r daha sonra bu alıntıları H e g e l ' d e n seçtiği bağlanışız tümce parçaları ile karşılaştırır. Ve Kaufmann sürdürür: "Daha önemlisi, kötü Hegel'i 'Schopenhauer ya da J. F. Fries gibi' üstün insanlarla karşılaştırır, ve pro-tofaşist olduğu ileri sürülen ve giderek Nazilerin ırkçılığı için bile kendisini suçladığı Hegel'e karşı sürekli o l a r a k S c h o p e n h a u e r ile birlikte dava birliği yapar — açıktır ki Fries ve Schopenhauer'in, olgun Hegel'in tersine, Yahudi düşmanları olduklarından habersizdir." (:: " M o r e important, he contrasts the vicious Hegel with superior men 'such as Schopenhauer or J. F. Fries,' and he constantly makes common cause vvith Schopenhauer against Üıe allegedly protofascist Hegel, vvhom he blames even for the Nazis' racism — evidently unaware that Fries and Schopenhauer, unlike the m a t u r e Hegel, were anti-Semites" Hegel'in kendisinin yayımlamadığı en erken gençlik denemeleri Yahudilere karşı genel önyargıyı paylaştığını gösterir (Popper bundan habersizdir). Ama dalın sonra, ussalcı-felscfeci Hegel o gençlik önyargısını bütünüyle bir yana bırakmış, ve Yahudilere ve başka her ekinsel kümeye eşit haklarının tanın­ masını, çünkü insanlara yurttaşlık haklarının etnik kökenleri ya da dinleri z e m i n i n d e değil a m a yalnızca insan oldukları için verilmesi gerektiği çıkarsamasını yapmıştır. Hegel'in Heidelberg Üniversitesindeki ardılı Fries sık sık büyük bir 'liberal' olarak görülmüş, ve Hegel sık sık ona karşı sert olmuş olmakla suçlanmıştır. Bu bağlamda, Fries'ın 1 8 1 6 yazında Heidelhergi.sc.he pıhrhücher der Litleralurde bir makale olarak da çıkan bir kitapçık yayımladığı ve bunda "Yahudilerin yokedilmesi" gerektiğini bildirdiğinden söz edilmez. "Yahudiler Almanların g ö n e n ç ve karakterlerini nasıl tehlikeye düşürürler?" başlıklı bu yazıda Fries Yahudilerin "geçmişte ve günümüzde halkın kanını emenler" olduklarını söyler. "Böylece Yahudi kastı ... tam olarak kökünden kazınmalıdır (mit Stunıpf und Stiel a u s g e r o t t e t ) çünkü bu kast devlet içersindeki tüm gizli ve politik toplumların açıkça en tehlikelisidir." "Yahudilerin içeri tüm göçleri durdurulmalı, dışarı göçleri hızlandırılmalıdır. ... E v l e n m e özgürlükleri ... kısıtlanmahdır. ... Bir Hıristiyanm bir Yahudi tarafından çalıştırılması yasaklanmalıdır"; ve "giysileri üzerine özel bir işaret" takma z o r u n l u ğ u getirilmelidir. "Kardeşlerimiz Yahudilere değil, a m a Yahudiliğe ( d e r Judenschaft) savaş açıyoruz."


18

GORGUL BİLİNÇTEN FELSEFEYE

"Bu," der Kaufmann, "TüzeFelsefesi'ne önsözünde Hegel'in Fries'ın ahlak yasalarının yerine 'yürek, dostluk ve coşku püresi' geçirmesini niçin eleştir­ diğini anlamamıza yardım edebilir. Hiç kuşkusuz Fries'ın kardeşçe coşkusuna güvenmek Yahudiler için akıllıca olmayacaktı." E ğ e r anti-Senıitizm suçlaması Kant'a yöneltilmiş olsaydı, bu belgelenmiş suçlamaya karşı çıkmak için yapabileceğimiz çok az şey olur ve Kant'ın ileri yaşın etkisiyle dikkatsizleştiği, duygıısallaştığı, giderek bunadığı vb. söylene­ bilirdi. Çünkü yalnızca Yaşamöykülerinde anlatılan sözlerinin dışında, yayımladığı son kitaplarından birinde yanlış anlaşılması olanaksız bildirimleri vardır. Hegel Kant'ın törel kuramının çok sağın bir okunuşunun götürdüğü irrasyonalizıııi, öznelciliği, ulusalcı romantizmi özellikle Tüze Felsefesi'nde ele alır (§ 1 4 0 ) . ( K a n t ' ı n anti-Senıitizıni üzerine d a h a geniş bilgi için bkz. Kaufmann, insanı Anlamak, I, s. 112-3 (Idea, 1 9 9 5 ) . ) Böyle bir suçlamanın o n u hak edebilecek birine ( ö r n e ğ i n Fries'a ya da K a n t ' a ) değil, a m a özellikle Yahudilere de salt insan olmaları zemininde yurttaşlık haklarının verilmesini savunmuş bir insana yöneltilmesi en kalın kafalı kuşkucunun bile üzerinde biraz düşünmesi gereken bir noktadır. Yme, Tarihin ereğinin özgürlük olduğunu söylemiş ve bütün felsefesinin bunun tanıtlaması olduğunu, saltık Ideanın, Usun edinıselleşeıneyecek soyut bir kurgu olmadığını vurgulamış bir insanın m o d e r n Devleti çözümlemesinin burjuva devletin aklanması olarak görülmesi, bu ölçüsüz saçmalık insan usunun kendisinde kendisine karşı, ussalcılığa karşı, idealizme karşı niçin böyle anlamsız bir nefretin olduğu üzerine düşünmeyi gerektirir. Herşey bir yana, Devlet Hegel'in Tüze dizgesinde Nesnel Tin alanının bir kategorisi olarak Salük Tin alanının altındadır, ve Tinin açınımının doruğu ya da ereği değildir. Yine, Devlet Kavramı onun özsel olarak yasa olduğunu, ve ussal yasanın bir İstenç belirlenimi olarak yurttaşa yabancı bir güç değil ama tanı olarak onun kendi istenci ve kendi özgürlüğü olduğunu gösterir. Popper — aslında Devlet konusunda Hegel'i suçlayan tüm ideoloji — İstenç ve Özgürlük kavramları konusunda inanılmaz bir bilgisizliği ele verir. Popper'ın kendisinin pozitiviste verdiği ders birini eleştirmeden, derine çatma alıntılar yapmadan önce ele alınan metinin iyice bir okuması, bütününde kavranması gerekliğidir. Ama felsefe eytişimsel düşünceyi göze alamayan kaba saba kafanın başaramayacağı birşeydir ve böyle ruhlardan bunu beklemek büyük bir saflık olacaktır. P o p p e r us düşmanlığının, felsefe düşmanlığının zorunlu olarak karaktersizlikle, gürecilikle birlikte gittiğini gösteren en popüler birkaç paradigmadan biridir. Ve ikinci sınıf pozitivizmine bile "eleştirel ussalcılık" diyecek denli düşünce yoksulu ve felsefeden habersiz P o p p e r kişisel beceriksizliğini Platon ve H e g e l ' e yönelik bir tür öç almaya d ö n ü ş t ü r e r e k 'ııssallaştırır.' Bir son söz olarak, Bernard Shaw'ın eleştirmene — eleştir­ menliğe — yönelttiği eleştiriyi burada, en uygun olduğu yerde, felsefenin ve felsefecinin eleştirmenine sunmak üzere ödünç alıyoruz: Bu zat haremdeki hadım gibidir. H e r g e c e yapıldığını gözlediği ve gene de hiç yaşamadığı şeyi kendisinin hiçbir zaman yapamayacağını bilir. Zavallı Popper!


ANAHATLARDA FELSEFİ BİLİMLER ANSİKLOPEDİSİ I MANTIK BİLİMİ


Giriş §ı F e l s e f e b a ş k a b i l i m l e r i n y a r a r l a n d ı k l a r ı b i r ü s t ü n l ü k t e n , nesne­ lerinin t a s a r ı m yetisi t a r a f ı n d a n dolaysızca verilmiş ve b a ş l a m a ve i l e r l e m e için b i l g i l e n m e yönteminin d a h a şimdiden b e n i m s e n ­ miş

olduğunu

varsayma o l a n a ğ ı n d a n

yoksundur.

Felsefe

hiç

kuşkusuz n e s n e l e r i n e ilk o l a r a k din ile ortaklaşa iyedir, ikisi de Gerçekliği n e s n e l e r i o l a r a k alırlar, ve dahası en yüksek a n l a m d a , — Tanrının G e r ç e k l i k ve salt o n u n G e r ç e k l i k olması a n l a m ı n d a . B u n d a n b a ş k a , ikisi de s o n l u n u n a l a n l a r ı n ı , Doğayı ve

insan

Tinini, b u n l a r ı n b i r b i r l e r i ile ve g e r ç e k l i k l e r i o l a r a k T a n r ı ile ilişkilerini ele alırlar. Felsefe b u n a g ö r e n e s n e l e r i ile belli b i r tanışıklığı varsayabilir, ya da d a h a d o ğ r u s u b ö y l e b i r tanışıklığı ve ayrıca o n l a r a duyulan bir ilgiyi varsay malıdır — salt şu n e d e n l e ki, b i l i n ç z a m a n a g ö r e n e s n e l e r i n

tasarımlarını o n l a r ı n kavram­

larından daha ö n c e oluşturur, ve düşünen T i n bile a n c a k tasarım­ l a m a yoluyla ve o n a

başvurarak d ü ş ü n e r e k b i l m e ve

kavrama

d ü z l e m i n e yükselir. • Ama düşünsel irdelemede çok g e ç m e d e n açığa çıkar ki bu i r d e l e m e içeriğinin zorunluğunu g ö s t e r m e ve n e s n e l e r i n i n belir­ l e n i m l e r i n i o l d u ğ u gibi varlıklarını da

tanıtlama g e r e k s i n i m i n i

k e n d i i ç i n d e taşır. Bu yüzden o n l a r l a o ilk tanışıklık yetersiz, ve varsayımlar ve

inancalar ileri s ü r m e ya da b u n l a r ı g e ç e r l i sayma

tutumu kabul edilemez görünür. Ama böylelikle bir

başlangıç

y a p m a n ı n g ü ç l ü ğ ü de ortaya çıkar, ç ü n k ü b i r b a ş l a n g ı ç dolaysız birşey olarak kendi varsayımını yapar ya da daha doğrusu kendisi böyle b i r varsayımdır. § 2 F e l s e f e ilkin g e n e l b i r a n l a m d a n e s n e l e r i n olarak

tanımlanabilir.

Ama

eğer

insanın

düşünerek irdelenişi kendini

hayvandan

d ü ş ü n c e yoluyla ayırdettiği doğruysa (ki hiç kuşkusuz d o ğ r u d u r ) , o z a m a n insansal herşey yalnızca ve yalnızca d ü ş ü n c e tarafından ortaya ç ı k a r ı l d ı ğ ı için i n s a n s a l olacaktır. A m a g e n e d e felsefe 51


MANTIK BİLİMİ

52

k e n d i n e özgü b i r d ü ş ü n m e kipi, düşünmeyi bilgiye ve kavrayan bilgiye d ö n ü ş t ü r e n b i r kip o l d u ğ u i ç i n , felsefi d ü ş ü n c e n i n d c insansal herşeyde etkin olan, giderek insansa] olanın bu insansallığını ortaya ç ı k a r a n d ü ş ü n m e y o l u n d a n b i r ayrımı o l a c a k t ı r — üstelik o n u n l a özdeş olmasına, kendinde salt bir d ü ş ü n c e olmasına karşın.

B u ayrım b i l i n c i n

d ü ş ü n c e yoluyla t e m e l l c n d i r i l m i ş

insansal i ç e r i ğ i n i n ilkin düşünce biçiminde değil a m a b i r duygu, b i r sezgi, b i r t a s a r ı m o l a r a k g ö r ü n m e s i o l g u s u n a b a ğ l ı d ı r — biçimler ki,

biçim

olarak

düşünceden

ayırdedilmelidirler.

G ü n ü m ü z d e artık b a s m a k a l ı p bir ö n e r m e düzeyine düşmüş eski b i r önyargıyı anımsayabiliriz: i n s a n k e n d i n i hayvandan d ü ş ü n c e yoluyla ayırdeder; b a s m a k a l ı p olabilir, a m a g e r e k l i olduğunda böyle eski inançları anımsamak, t u h a f g ö r ü n s e de, yerinde olacaktır. Ve günün bir önyargısı karşısında b u n u bir g e r e k s i n i m olarak görebiliriz; bu önyargı duygu ve düşünceyi b i r b i r i n d e n ö y l e s i n e ayırır ki, b u n l a r ı n b i r b i r l e r i n e karşıt, üstelik d ü ş m a n o l m a l a r ı gerekir, öyle ki, duygu — özellikle dinsel duygu — d ü ş ü n c e tarafından kirletilir, saptırılır, giderek bütünüyle yok edilir, ve din ve dindarlığın köklerini ve yerlerini özsel o l a r a k d ü ş ü n c e d e değil a m a başka bir yerde b u l m a l a r ı gerekir. Oysa böyle bir ayrılık d u r u m u n d a u n u t u l m a k t a d ı r ki salt insan d i n e yeteneklidir, ve hayvanların ise tüze ve ahlak­ l a r ı n d a n d a h a ö t e b i r dinleri yoktur. Dinin d ü ş ü n c e d e n bu kopması ileri sürüldüğünde genellik­ le

göz

önüne

getirilen

düşünce

"üzerine

düşünce"

olarak

belirtilebilir — ya da derin d ü ş ü n c e olarak, ki d ü ş ü n c e olarak düşünceyi

içeriği o l a r a k

alır ve

bilince

getirir.

Felsefenin

d ü ş ü n c e açısından belirgin olarak saptadığı bu ayrımı t a n ı m a ve g ö z e t m e d e savsaklık felsefeyle ilgili en kaba g ö r ü ş l e r i n ve suçlamaların kaynağıdır. Yalnızca insanın dini, tüzesi ve törel bir yaşamı vardır — hiç kuşkusuz salt d ü ş ü n e n varlık o l d u ğ u için; ve bu yüzden dinsel, tüzel ve törel alanlarda — ister duygu ve i n a n ç , isterse tasarım olsun — g e n e l olarak Düşünce h i ç b i r zaman etkinliğine son vermez; etkinlik ve ürünleri orada bulunur ve

kapsanırlar.

Ama

düşüncenin

belirlediği ve

içlerine

işlediği böyle duygu ve t a s a r ı m l a r ı taşımak bir şeydir, bunlar üzerine düşünceler taşımak başka bir şey. Bu b i l i n ç k i p l e r i n i n üzerine düşünme yoluyla üretilen d ü ş ü n c e l e r "derin d ü ş ü n m e , " "sıradan uslamlama" ve benzerleri altında, ve ayrıca felsefenin kendisi a l t ı n d a k a p s a n a n d ü ş ü n c e l e r d i r .


GİRİŞ

53

Bu b a ğ l a m d a bu tür üzerine-düşünceyi bizi B e n g i ve G e r ç e k o l a n ı n b i r t a s a r ı m ı n a v e k e s i n l i ğ i n e u l a ş t ı r a n koşul o l a r a k , g i d e r e k b i r i c i k yol o l a r a k ileri s ü r e n ve d a h a sık karşılaşılan bir başka yanlış a n l a m a geçerlik kazanmıştır. B ö y l e c e , ö r n e ğ i n Tanrının

varoluşunun

metafiziksel

tanıtları

(ki

artık

oldukça

eskimişlerdir) sanki T a n r ı n ı n varoluşu k o n u s u n d a k i i n a n ç ve k a n ı özsel o l a r a k ve yalnızca o n l a r ı n bilgisi ve o n l a r a ilişkin kanı yoluyla ortaya çıkarılabilirmiş gibi ele alınmışlardır. Böyle bir önesürüm besinlerin kimyasal, botanik ya da zoolojik belirle­ n i m l e r i n i n b i r bilgisini e d i n m e d e n ö n c e y e m e k y e m e n i n olanaksızlığını, ya da sindirim için a n a t o m i ve fizyoloji öğreni­ m i n i bitirinceye dek b e k l e m e k gerektiğini ileri sürmeye d e n k düşecektir. E ğ e r böyle olsaydı, kendi a l a n l a r ı n d a bu bilimler, tıpkı k e n d i a l a n ı n d a k i felsefe gibi, y a r a r l ı k a ç ı s ı n d a n h i ç kuşkusuz ç o k şey kazanır, giderek yararlıkları saltık ve evrensel v a z g e ç i l e m e z l i k düzeyine yükselirdi; ya da, d a h a d o ğ r u s u , tümü de, vazgeçilemez olmak yerine, hiç varolmazlardı. §3 B i l i n c i m i z i d o l d u r a n içerik, h a n g i t ü r d e n olursa o l s u n , duygula­ rın, sezgilerin, imgelerin, tasarımların, amaçların, ödevlerin vb. ve d ü ş ü n c e ve k a v r a m l a r ı n belirliliklerini oluşturur. Duygu, sezgi, i m g e vb. bu b a k ı m d a n bu i ç e r i ğ i n Biçimleridirler: i ç e r i k bir ve aynı kalır — ister duyulsun, sezilsin, tasarımlansın ya da istensin, istjerse yalnızca duyulsun ya da d ü ş ü n c e l e r d e n b i r karışımla bir­ likte duyulsun, sezilsin vb., ya da bütünüyle katışıksız olarak düşü­ nülsün. Bu b i ç i m l e r d e n h e r h a n g i birinde, ya da b i r ç o ğ u n u n karı­ ş ı m ı n d a , içerik b i l i n c i n nesnesidir. A m a bu n e s n e l l i k t e bu biçim­ lerin belirlilikleri de kendilerini içeriğe katarlar, öyle ki, bu biçimler­ den h e r birine göre tikel bir nesne ortaya çıkıyor gibi görünür, ve b ö y l e c e k e n d i n d e aynı o l a n , ayrı b i r içerik gibi g ö r ü n e b i l i r . Duygu, sezgi, istek, istenç vb. belirlilikleri, o n l a r ı n bilincinde o l u n d u ğ u s ü r e c e , k a b a c a tasarımlar o l a r a k a d l a n d ı r ı l d ı k l a r ı için, g e n e l olarak diyebiliriz ki felsefe düşünceleri, kategorileri, ya da d a h a sağın b i r deyişle, Kavramları t a s a r ı m l a r ı n y e r i n e geçirir. G e n e l olarak tasarımlar düşünce ve Kavramların eğretilemeleri o l a r a k görülebilirler. Ama tasarımlara iye o l m a k h e n ü z b u n l a r ı n d ü ş ü n m e için i m l e m l e r i n i , o n l a r a karşılık d ü ş e n d ü ş ü n c e v e Kavramları b i l m e k d e m e k değildir. Evrik olarak, d ü ş ü n c e ve Kavramlara iye o l m a k , ve b u n l a r a karşılık


54

MANTIK BİLİMİ

düşen tasarımların, sezgilerin ve duyguların n e l e r olduklarını b i l m e k de iki ayrı şeydir. — Felsefenin anlaşılmazlığı d e n i l e n şey bir yanıyla bu noktaya bağlıdır. G ü ç l ü k bir yandan kendin­ de salt

alışkanlık yoksunluğu o l a n

bir y e t e n e k s i z l i k t e , soyut

d ü ş ü n m e , e.d. arı d ü ş ü n c e l e r e s a r ı l a r a k b u n l a r d a d e v i n m e y e t e n e k s i z l i ğ i n d e yatar.

Sıradan

bilincimizde

düşünceler

tanıdık duyusal ve tinsel g e r e ç l e ö r t ü l m ü ş ve birleşmişlerdir; ve birşey üzerine düşünürken, d e r i n l e m e s i n e d ü ş ü n ü r k e n , ve gündelik uslamlamada duyguları, sezgileri, tasarımları düşün­ ce ile karıştırırız (bütünüyle duyusal içerikli h e r ö n e r m e y e — ö r n e ğ i n " B u yaprak yeşildir" gibi — şimdiden varlık ve tekillik kategorileri katılmıştır). Ama düşüncelerin kendilerini katışık­ sız o l a r a k n e s n e yapmak başka bir şeydir. — Anlaşılmazhğın bir başka yanı da bilinçte d ü ş ü n c e ve Kavram olarak b u l u n a n ı ö n ü n e tasarını kipinde almayı isteyen dayançsızlıktır. İnsanın önünde

duran

bir

Kavramda

neyi

düşünmesi g e r e k t i ğ i n i

bilemediği söylenir; oysa bir Kavramda Kavramın kendisinden d a h a öte düşünülecek hiçbirşey yoktur. Bu yüzden o anlatımda daha ö n c e d e n

bilinen,

tanınan b i r

tasarıma duyulan ö z l e m

yatar; t a s a r ı m l a m a yolu y i t i n c e , b i l i n c e sanki b i r z a m a n l a r üzerinde sağlam ve doğal dayanağını bulduğu toprak ayağının a l t ı n d a n ç e k i l m i ş gibi gelir. K e n d i n i arı K a v r a m l a r ü l k e s i n e ç e k i l m i ş b u l d u ğ u n d a , d ü n y a d a nerede o l d u ğ u n u b i l e m e z . — Bu yüzden yazarlar, vaizler, konuşmacılar vb. okuyucularına ya da dinleyicilerine onların daha şimdiden ezbere bildikleri, onlara

t a n ı d ı k g e l e n ve

kendilerini

kendiliklerinden

anlatan

şeylerden söz ettikleri z a m a n en anlaşılır bulunurlar. §4 S ı r a d a n b i l i n c i m i z l e b a ğ ı n t ı s ı n d a f e l s e f e n i n ilk o l a r a k kendine özgü bilgilenme kipi için gereksinimi g ö s t e r m e s i ya da g i d e r e k bu g e r e k s i n i m i uyandırması g e r e k e c e k t i r . Ama dinin n e s n e l e r i ile, g e n e l o l a r a k gerçeklik ile b a ğ ı n t ı s ı n d a , b u n l a r ı k e n d i i ç i n d e n b i l m e yeteneğinde o l d u ğ u n u t a n ı t l a m a s ı g e r e k e c e k t i r ; ve

dinsel

t a s a r ı m l a r l a a r a s ı n d a ortaya ç ı k a n b i r ayrılık söz k o n u s u oldu­ ğ u n d a , ayrılık g ö s t e r e n b e l i r l e n i m l e r i n i aklaması g e r e k e c e k t i r . § 5 Belirtilen ayrını üzerine bir ön açıklama vermek ve b u n u n l a bağlı o l a r a k b i l i n c i m i z i n g e r ç e k içeriğinin a n c a k bu içeriğin d ü ş ü n c e


GIRIŞ

55

ve Kavram b i ç i m i n e çevrilmesiyle kazanıldığını ve üstelik ilk kez o zaman k e n d i n e özgü ışığında saptandığını g ö s t e r m e k amacıyla, b i r b a ş k a eski önyargı a n ı m s a t ı l a b i l i r : D e r l e r ki, n e s n e l e r d e ve olaylarda, giderek duygularda, sezgilerde, sanılarda, tasarımlarda vb. gerçek olanı g ö r g ü l e m e k için üzerine-düşünvıe gerekir. " Ü z e r i n e d ü ş ü n m e k " ise e n a z ı n d a n h e r d u r u m d a duyguları, tasarımları vb. düşüncelere d ö n ü ş t ü r m e k t i r . F e l s e f e n i n k e n d i işinin k e n d i n e özgü biçimi o l a r a k ileri s ü r d ü ğ ü şey yalnızca düşünce o l d u ğ u i ç i n , a m a h e r insan doğal olarak düşünebildiği için, böylece § 3 ' t e verilen ayrımı göz ardı e d e n bu soyutlama n e d e n i y l e , d a h a ö n c e felsefenin anlaşılmazlığı ü z e r i n e y a k ı n m a o l a r a k d e ğ i n i l e n şeyin karşıtı ortaya çıkar. Bu bilim sık sık öylesine k ü ç ü m s e n i r ki, g i d e r e k k e n d i l e r i n i o n u n l a h i ç b i r sıkıntıya s o k m a m ı ş o l a n l a r b i l e o n u n l a ilgili herşeyi t e m e l d e n anladıkları kuruntusuna kapılır­ lar; sıradan bir eğitimin sınırları i ç e r s i n d e kalmış olsalar da, özellikle dinsel duygulardan yola ç ı k a r a k felsefe yapmaya ve o n u n ü z e r i n e yargılarda b u l u n m a y a y e t e n e k l i o l d u k l a r ı n ı d ü ş ü n ü r l e r . K a b u l e d i l e c e k t i r ki, başka b i l i m l e r l e tanışıklık o n l a r ü z e r i n d e belli b i r ç a l ı ş m a yapmış olmayı gerektirir, ve ü z e r l e r i n d e b i r yargıda b u l u n a b i l m e k ilkin böyle b i r bilgi k o n u s u n d a yetkin olmayı gerektirecektir. Ve yine kabul edile­ cektir ki, bir çift ayakkabı ü r e t e b i l m e k için bu işi ö ğ r e n m i ş ve u y g u l a m ı ş o l m a k g e r e k i r , üstelik h e r k e s k e n d i a y a ğ ı n d a b u n u n için g e r e k e n ö l ç ü n ü ve e l l e r i n d e gerekli işlemler için doğal beceriyi bulabiliyor olsa bile. Yalnızca felsefenin kendisi i ç i n böyle b i r ç a l ı ş m a , ö ğ r e n m e ve ç a b a g e r e k l i değildir. — B u r a h a t l a t ı c ı sanı e n yakın z a m a n l a r d a k i o n a y ı n ı dolaysız bilgi ya da sezgi yoluyla bilgi ö ğ r e t i s i n d e n almıştır.

§ <3 Ö t e yandan, eşit ö l ç ü d e ö n e m l i bir nokta olarak, felsefe anlama­ lıdır ki i ç e r i ğ i dirimli T i n i n ü l k e s i n d e k ö k e n s e l o l a r a k ü r e t i l e n ve k e n d i n i ü r e t e n i ç - g e r e ç t e n , b i l i n c i n Evreni, dış ve iç E v r e n i yapılan bu i ç - d e ğ e r d e n başka birşey d e ğ i l d i r — a n l a m a l ı d ı r ki içeriği Edimsellikur. Bu içeriğin en yakın bilincine deneyim diyoruz. D ü n y a n ı n duyarlı bir i r d e l e n i ş i b i l e iç ve dış varlığın g e n i ş ü l k e s i n d e neyin salt g e ç i c i ve a n l a m s ı z bir görüngü o l d u ğ u n u , ve neyin kendi içinde gerçekten edimsellik adına yaraşır olduğunu a y ı r d e d e r . F e l s e f e bu b i r ve aynı iç-gereci b i l m e n i n b a ş k a tür-


56

MANTIK BİLİMİ

l e r i n d e n salt biçim açısından ayrıldığı için, edimsellik ve deneyim ile bağdaşması zorunludur. G i d e r e k bu b a ğ d a ş m a bir felsefenin gerçekliği için en azından dışsal bir denek-taşı olarak görülebilir, tıpkı bu b a ğ d a ş m a n ı n saptanması yoluyla özbilinçli U s u n varolan Us ile, E d i m s e l l i k ile uzlaşmasını ü r e t m e n i n b i l i m i n en yüksek e r e ğ i o l a r a k g ö r ü l m e s i gibi. Tüze Felsefesi başlıklı ç a l ı ş m a m a Önsözde şu ö n e r m e l e r bulu­ nuyordu: Ussal ve

olan

edimsel

edimseldir, olan

ussaldır.

Bu yalın ö n e r m e l e r b i r ç o k l a r ı n a t u h a f g ö r ü n d ü ve d ü ş m a n c a karşılandılar, üstelik felsefeye v e h e r ş e y d e n ö n c e d i n l e r i n e bağlılıklarını tartışma konusu etmeyi bile istemeyenler tarafın­ d a n . B u b a ğ ı n t ı d a dinin s ö z ü n ü e t m e k g e r e k s i z o l a c a k t ı r , ç ü n k ü o n u n tanrısal dünya hükümdarlığı öğretileri bu ö n e r ­ m e l e r i n ç o k b e l i r g i n a n l a t ı m l a r ı d ı r . A m a b u n l a r ı n felsefi a n l a m l a r ı söz k o n u s u o l d u ğ u n d a ö y l e s i n e d e r i n b i r e ğ i t i m düzeyi ö n g e r e k i r ki, yalnızca T a n r ı n ı n edimsel olduğu — en edimsel olduğu, yalnızca o n u n g e r ç e k t e n edimsel o l d u ğ u — değil, ama, biçimsel açıdan bakıldığında, g e n e l olarak belirlivarlığın b ö l ü m s e l o l a r a k görüngü ve a n c a k b ö l ü n ı s c l o l a r a k edimsellik olduğu da bilinmelidir. G ü n d e l i k yaşamda herhan­ gi bir düşünceye, yanlışa, kötüye ve kötünün alanındaki herşeye, kısaca bozulmuş ve geçici h e r varoluşa o l u m s a l b i r yolda edimsellik adı verilebilir. Oysa sıradan bir duygu bile o l u m s a l bir varoluşa "edimsel" gibi vurgulu bir adı yüklemede duraksayacaktır; ç ü n k ü olumsallık öyle bir varoluşu i m l e r ki, b u n u n o l a b i l e c e ğ i gibi olmaya da bilen olanaklı birşeyden d a h a ö t e bir değeri yoktur. G e n e d e , e ğ e r Edimsellikten söz e t m i ş s e m , a ç ı k t ı r ki bu a n l a t ı m ı h a n g i a n l a m d a kullanmış o l d u ğ u m u n kendiliğinden

düşünülmesi gerekirdi, çünkü

ayrıntılı

bir

Mantık ç a l ı ş m a s ı n d a da E d i m s e l l i ğ i e l e a l a r a k o n u y a l n ı z c a olumsal o l a n d a n değil (ki g e n e de bir varoluşu v a r d ı r ) , a m a g i d e r e k bcliıii-varhktan, varoluştan ve d a h a başka belirlenim­ l e r d e n de sağın olarak ayırmıştım.

1

— Ussal olanın edimselliği

I d e a l a r ı n ve İ d e a l l e r i n boş i m g e l e r d e n başka birşey olmadık­ ları ve f e l s e f e n i n b ö y l e u y d u r m a l a r ı n 1

b i r dizgesi

olduğu

[ MVissenschaft derLogik, 2. Bııclı, 3. Abschniıt: "Die VVirklichkcit."]


GİRİŞ

5 7

g ö r ü ş ü n e karşıt olduğu gibi, evrik olarak, I d e a l a r ı n ve İdeal­ l e r i n e d i m s e l l i k taşıyamayacak d e n l i eşsiz ya da k e n d i l e r i n e b u n u sağlayamayacak denli güçsüz şeyler oldukları görüşüyle de çatışır.

Ama edimselliğin I d e a d a n ayrılışı özellikle a n l a k

düzeyinde kalır — anlak ki soyutlamalarının düşlerini g e r ç e k diye g ö r ü r ve giderek politik a l a n d a bile büyük bir haz duyarak b u y u r d u ğ u "gerek" ile b ü y ü k l e n i r , s a n k i d ü n y a nasıl o l m a s ı gerektiğini ve nasıl o l m a d ı ğ ı n ı ö ğ r e n m e k i ç i n o n u b e k l e m e k zorundaymış gibi; e ğ e r olması gerektiği gibi olsaydı, o z a m a n o n u n o " g c r e k " i n i n ç o k bilmişliği n e r e d e kalırdı? Anlak b u " g e r e k " ile basmakalıp, dışsal ve geçici n e s n e l e r e , kurumlara, d u r u m l a r a vb. karşı çıktığı zaman — ki b u n l a r belki de belli b i r s ü r e v e özel ç e v r e l e r için g ö r e l i o l a r a k büyük b i r ö n e m taşıyabilirler — h i ç

kuşkusuz h a k l ı

o l a b i l i r ve b ö y l e b i r

durumda genel olarak doğru belirlenimlerle bağdaşmayan p e k ç o k şey bulabilir; kim çevresinde g e r ç e k t e h i ç de olması gerektiği gibi olmayan p e k ç o k şeyi g ö r e m e y e c e k denli bilge değildir? Ama bu bilgelik bu n e s n e l e r d e ve b u n l a r ı n "gerek"l e r i n d e k e n d i n i felsefi b i l i m i n ilgilerinin o r t a s ı n d a b u l d u ğ u k u r u n t u s u n a kapıldığı z a m a n b u n d a yanılır. B i l i m i n ilgisi yalnızca I d e a iledir, ve I d e a ise salt olması g e r e k e c e k ve edimsel o l a m a y a c a k d e n l i g ü ç s ü z d e ğ i l d i r ; ve b i l i m i n ilgisi öyle b i r edimselliğe yöneliktir ki, burada o nesneler, kurumlar, durum­ lar vb. salt yüzeysel dışyanları oluştururlar. § 7 İlk o l a r a k , "üzerine-düşünme" b ü t ü n ü n d e a l ı n d ı ğ ı n d a felsefenin ilkesini (ki başlangıç da d e m e k t i r ) kapsar; ve b u n d a n sonra, yakın z a m a n l a r d a ( L u t h e r Reformasyonu z a m a n ı n d a n s o n r a ) bağımsız­ lığı i ç i n d e y e n i d e n ç i ç e k l e n d i ğ i z a m a n , b a ş l a n g ı c ı n d a Yunan felsefesinin b a ş l a n g ı ç l a r ı n d a o l d u ğ u gibi salt soyut b i r t u t u m a g i r m e y i p t e r s i n e k e n d i n i aynı z a m a n d a g ö r ü n g ü d ü n y a s ı n ı n ölçüsüz g ö r ü n ü ş ü içindeki g e r e c i n e verdi; b ü t ü n b u n l a r ı n sonu­ c u n d a felsefe adı öyle bilgi d a l l a r ı n a uygulanır o l d u ki, b u n l a r görgül

tekillikler denizindeki

d e ğ i ş m e z ö l ç ü n ve

evrensellerin

bilgisi için olduğu gibi, olumsalın sonsuz ç o k l u ğ u n u n görünür­ deki d ü z e n s i z l i ğ i n d e yatan

Zorunluk ilkesinin ya

da

Yasaların

saptanmasıyla da uğraşıyorlardı; b ö y l e c e felsefe içeriğini dışın ve için d o ğ r u d a n sezgi ve algısından, şimdideki d o ğ a d a n ve o denli de i n s a n ı n şimdideki tin ve y ü r e ğ i n d e n almıştır.


58

MANTIK BİLİMİ Deneyimin ilkesi sonsuz ö n e m d e k i şu b e l i r l e n i m i kapsar: B i r i ç e r i ğ i n o n a y l a n m a s ı ve g e r ç e k l e n m e s i i ç i n i n s a n ı n k e n d i s i orada olmalı, ya da d a h a belirli olarak, insan bu içeriği kendi öz-peki)iliği ile birlik i ç i n d e ve b i r l e ş m i ş b u l m a l ı d ı r . K e n d i s i orada olmalıdır, ister salt dışsal duyuları ile olsun, isterse daha derin tini, özsel öz-bilinci ile. — Bu ilke b u g ü n l e r d e i n a n ç ya da dolaysız bilgi denilen ya da dış dünyada ve herşeyden ö n c e kişinin

kendi i ç i n d e tanrısal bildiriş o l a r a k g ö r ü l e n şeyle

aynıdır. Felsefe adı verilen o b i l i m l e r e kabul ettikleri başlangıç noktası nedeniyle görgül bilimler deriz. G e n e de amaçladıkları ve

ortaya

çıkardıkları

önermelerdir,

bir

özsel

sonuçlar

kuramdır; v a r o l a n

ise

şeylere

yasalar ve

ilişkin

genel

düşünceler­

dirler. B ö y l e c e Neuıton fiziğine D o ğ a Felsefesi adı v e r i l i r k e n , öte yandan söz gelinıi H u g o Grotius ulusların karşılıklı tarihsel e y l e m l e r i n i biraraya t o p a r l a y a r a k s ı r a d a n b i r u s l a m l a m a n ı n yardımıyla b i r g e n e l ilkeler b ü t ü n ü , b i r k u r a m o l u ş t u r d u ki, b u n a D e v l e t l e r a r a s ı T ü z e Felsefesi adı v e r i l e b i l i y o r d u . — Felsefe adı ingilizler arasında h e n ü z g e n e l olarak bu belirlenimi t a ş ı m a k t a ve N e w t o n en büyük felsefeci ü n ü n ü s ü r d ü r m e k ­ tedir; a m a giderek ad a r a ç yapımcılarının e d e r listelerine dek i n d i r i l e r e k özel bir m a n y e t i k ya da elektrikli a r a ç l a r başlığı a l t ı n a d ü ş m e y e n b a s ı n ç ö l ç e r , ı s ı ö l ç e r g i b i a y g ı t l a r a felsefi aletler d e n i r — h i ç kuşkusuz b i r tahta, d e m i r vb. b i l e ş i m i n e değil a m a yalnızca

düşünceye f e l s e f e n i n a r a c ı d e n m e s i ge­

rekirken.-' — B u r a d a felsefi olarak adlandırılan g e r e c i n n e d e n oluştuğu açıkça görülmektedir. — B i r ingiliz gazetesinde yeni yayımlanan buldum:

kitapların

duyuruları

arasında

The Art of Preserving the Hair on

kısaca

şunları

Phüosophical Prin-

ciples, neatly printed in post 8., price 7 sh. — Saçın k o r u n m a s ı için felsefi i l k e l e r ile d e n m e k i s t e n e n belli ki kimyasal, fizyo­ lojik vb. ilkelerdir. — B ö y l e c e ö z e l l i k l e yakın z a m a n l a r ı n b i l i m i o l a n ve [ A l m a n y a ' d a ]

Ussal D e v l e t E k o n o m i s i ya da

2 Thomson tarafından yayıma hazırlanan bir derginin başlığı şudur: Felsefe. Yıllığı; ya da Kimya, Mineraloji, Mekanik, Doğa-Tarihi, Tarım ve Sanatlar Dergisi. [Annals of Philosophy; or. Magazine of Ckemislry, Mineralogy, Mec.kanics, Nalural Histary, Agıic.ulture, and Üıe Arls, Londra, 1813-20]. [VVilliaın VVallace'ın notu: "Thoınas Thomson ( 1 7 7 3 - 1 8 5 2 ) , Glasgow'de Kimya Profesörü, kimya ve ilgili bilimlerin erken tarihinde kendini gösterdi. The Annals of Philosophy 1813'den 1826'ya dek yayımlandı. Tlıe art, oj preserving Ihe hair (anonim olarak) 1825'de Londra'da yayımlandı."]


GIRIŞ Kuramsal

Devlet

Felsefe adını

Ekonomisi

59

denilen

Politik

Ekonomi

de

almıştır. 3 § 8

Bu bilgi ilkin k e n d i alanında ne d e n l i doyurucu olsa da,

ilk olarak

orada

kendini

kapsanmayan

gösterir —

Özgürlük,

bir Tin,

başka Tanrı.

nesneler ç e v r e s i Bunların

daha

o alanda bulunmama­

l a r ı n ı n n e d e n i d e n e y i m e ait o l m a m a l a r ı d e ğ i l d i r ; h i ç kuşkusuz duyusal o l a r a k d e n e y i m l e n e m e z l e r , a m a b i l i n ç t e b u l u n a n herşey d e n e y i m l e n m i ş t i r — b i r a n l a t ı m ki, g e r ç e k t e b i r g e n e l e m e d e n b a ş k a birşey değildir; tersine, b u n u n n e d e n i b u n e s n e l e r i n kendi­ lerini

içerikleri a ç ı s ı n d a n

A r i s t o t e l e s ' e yanlış

hemen

sonsuz

olarak

göstermeleridir.

olarak yüklenen ve felsefesinin

duruş

noktasını anlatıyor olması gerektiği düşünülen eski bir ö n e r m e vardır:

l

nihil est

in

vntellectu,

quod

non fuerit

in

sensu'—

düşün­

c e d e h i ç b i r şey yoktur ki duyuda, d e n e y i m d e o l m u ş o l m a s ı n . 1

•''Genel politik ekonomi ilkeleri ile ilgili olarak "felsefi"sözcüğü ingiliz devlet a d a m l a r ı n ı n ağızlarından eksik o l m a z — üstelik açık o t u r u m l a r d a bile. 1825'deki (2 Şubat) p a r l a m e n t o o t u r u m u n d a B r o u g h a m sarayın sözlerine yanıt olarak sunması gereken söylevi dolayısıyla şöyle konuştu: "Özgür tecimin devlet-adamına yaraşır ve felsefi ilkelerinin — çünkü bunlar hiç kuşkusuz felsefidirler — onaylanması üzerine, majesteleri bu gün p a r l e m e n t o y u kutlamışlardır." Ama bu dil yalnızca muhalefet üyelerine özgü değildir. Yanında Devlet Bakanı Canning ve Ordu Muhasebecisi General Sir Charles Long'un da bulunduğu Başbakan Lord Liverpool'un başkanlığı altında verilen Gemicilik Birliğinin yıllık y e m e ğ i n d e (aynı a y d a ) , sağlığına kaldırılan k a d e h l e r e yanıt olarak Devlet Bakanı C a n n i n g dedi ki: "Bir d ö n e m yeni başladı; bundan böyle bu ülkenin yönetiminde bakanlar derin bir felsefenin doğru ilkelerini uygulayabileceklerdir." ingiliz felsefesi ile Alman felsefesi arasındaki ayrımlar ne denli büyük olursa olsun, başka yerlerde felsefe adı yalnızca küçümseyici bir ad ve alay konusu olarak ya da nefret uyandırıcı birşey olarak kullanılırken, onun ingiliz devlet adamlarının ağzında henüz onurlandırılmakta olduğunu görmek sevindiricidir. [VVilliam VVallace'ın notu: "Tahtın konuşması 3 Şubat 1 8 2 5 ' t e okundu. Gemi sahiplerinin yemeği 12 Şubattaydı. 14 Şubat tarihli Times Canning'in sözlerini "düzmece değil a m a sağlam felsefenin türeli ve bilgece düzgüleri" olarak verdi :: T h e speech from the throne was read on Feb. 3 " ' , 1825. T h e shipovvners' dinner was on Feb. 12. T h e Times of Feb. 14 gives as Canning's the vvords "the just and vvise maxims of sound not spurious philosophy."] ^ [ " D o ğ u ş t a n d ü ş ü n c e l e r kavramına karşı çıkarak 'anlakta d a h a ö n c e duyularda o l m a m ı ş hiçbirşey yoktur' g ö r ü ş ü n ü savunanlar haklıdırlar," diyordu Leibniz, "yeter ki 'anlığın kendisi dışında' sınırlamasını getirebilelim." — A.Y.]


60

MANTIK BİLİMİ

E ğ e r kurgul felsefe bu önermeyi yadsımışsa, bu salt b i r yanlış a n l a m a olarak görülmelidir. Ama, evrik olarak, kurgul felsefe eşit ö l ç ü d e ileri sürecektir ki

'nihil est in sensu, quod non fuerit

in intellectu,' — ilk o l a r a k b ü t ü n ü y l e g e n e l a n l a m d a , e.d. voüçıın (nous) ve daha derin belirlenimi içinde Tinin evrenin n e d e n i o l d u ğ u a n l a m ı n d a , — ve i k i n c i o l a r a k d a h a özel a n l a m d a (bkz. § 2 ) , e.d. tüzel, t ö r e l ve d i n s e l d u y g u n u n kaynak ve y e r i n i yalnızca d ü ş ü n c e d e

taşıyan i ç e r i ğ i n b i r

duygusu ve böylelikle bir d e n e y i m i o l d u ğ u a n l a m ı n d a . §9 ikinci

olarak,

öznel

Us

biçim

açısından

daha

öte

bir

doyum

i s t e m i n d e d i r ; bu b i ç i m g e n e l o l a r a k Zorunluktur (bkz. § 1 ) . O b i l i m s e l yolda bir yandan o n d a k a p s a n a n ö ğ e l e r k e n d i l e r i i ç i n belirsizdirler,

evrensel, c i n s vb. gibi

tikeller ile

kendileri

için

bağıntılı değildirler; tersine, iki yan b i r b i r l e r i n e dışsal ve olum­ saldır, tıpkı b i r a r a d a t o p l a n m ı ş tikelliklerin de k e n d i b a ş l a r ı n a eşit ö l ç ü d e karşılıklı o l a r a k dışsal ve o l u m s a l o l m a l a r ı gibi. Öte yandan, likleı;

başlangıçlar

tüm

varsayımlardırlar.

Her

d o y u r u c u o l m a k t a n uzaktır.

durumlarda iki

durumda

dolaysızlıklar, da

zorunluk

verilmişbiçimi

Üzerine-düşünce, bu g e r e k s i n i m l e r i

doyurmaya yöneldiği s ü r e c e , g e r ç e k felsefi d ü ş ü n c e , e.d. kurgul düşüncedir.

Öyleyse

üzerine-düşünce

o l a r a k — ki

daha

önce

sözünü ettiğimiz üzerine-düşünce ile ortaklığı içinde aynı zaman­ da o n d a n ayndır da — felsefi d ü ş ü n c e n i n ortak b i ç i m l e r dışında bir

de

kendine özgü

biçimleri vardır

ki,

bunların

evrenselleri

Kavramdır. Kurgul bilimin başka bilimlerle ilişkisi bu düzeye dek yalnızca şudur. S ö z k o n u s u bilimlerin görgül içeriklerini kesinlikle b i r yana atmaz, tersine onları tanır ve kullanır; yine, bu bilimlerin evrensellerini, yasalarını, cinslerini vb. de kabul e d e r ve onları kendi içeriğine uygular; a m a daha da ileri giderek bu katego­ rilere başkalarını katar ve onları geçerli kılar. Bu düzeye dek, a r a l a r ı n d a k i ayrını yalnızca k a t e g o r i l e r d e k i bu değişimi ilgi­ lendirir. K u r g u l m a n t ı k ö n c e k i m a n t ı k ve metafiziği kapsar, aynı d ü ş ü n c e - b i ç i m l e r i n i , yasaları ve n e s n e l e r i saklar, a m a aynı z a m a n d a onları daha geniş kategorilerle daha ö t e işleyip dönüştürür. Kurgul a n l a m ı içindeki Kavramdan sıradan anlamı içindeki kavramı a y ı r d e t m e k gerekir. B u tek-yanlı ikinci a n l a m d a d ı r


GIRIŞ

G1

ki "sonsuz h i ç b i r Kavram ile k a v r a n a m a z " ö n e s ü r ü m ü ortaya sürülmüş ve b i n l e r c e kez y i n e l e n e r e k bir önyargıya dönüştürül­ müştür.

§ ıo Felsefi b i l g i n i n a r a c ı o l a r a k a l ı n a n b u d ü ş ü n c e n i n k e n d i s i b i r yandan zorunluğu açısından anlaşılma ve öte yandan saltık nesneleri bilme yeteneği açısından aklanma gereksinimindedir. A m a b ö y l e b i r i ç g ö r ü n ü n k e n d i s i felsefi b i l g i d i r v e b u yüzden yalnızca felsefenin açımlama

kaçınılmaz

içersine düşer.

olarak

felsefi

Bu y ü z d e n b i r

olmayan

bir

ön

nitelikte

o l a c a k v e b i r varsayımlar, i n a n c a l a r v e s ı r a d a n u s l a m l a m a l a r d o k u s u n d a n , e.d.

k a r ş ı t l a r ı d a eşit h a k l a o n l a r a k a r ş ı i l e r i

s ü r ü l e b i l e c e k bir olumsal sayıltılar t o p l a m ı n d a n d a h a öteye geçemeyecektir. Eleştirel Felsefenin a n a bakış a ç ı l a r ı n d a n b i r i n e g ö r e , Tanrıyı, şeylerin ö z ü n ü vb. b i l m e y e y ö n e l m e d e n ö n c e

bilme-yelisinin

kendisi yoklanmalı ve böyle birşeyi başarmaya yetenekli olup olmadığı saptanmalıdır; araç o n u n aracılığıyla ortaya çıkması g e r e k e n iş ü s t l e n i l m e d e n ö n c e tanınmalıdır, ç ü n k ü elverişsiz ise, t ü m ç a b a l a r b o ş a g i d e c e k t i r . •— Bu d ü ş ü n c e ö y l e s i n e usayatkın g ö r ü n m ü ş t ü ki, büyük bir hayranlık ve onay kazan­ mış ve bilgi nesneler için ilgisinden ve onlarla ilgili uğraşından kendi

üzerine, biçimsel olana geri dönmüştü.

G e n e de

sözcüklerle aldatılmayı istemiyorsak kolayca görülebilir ki, hiç kuşkusuz başka araçlar belirlenmiş oldukları kendilerine özgü işin yerine getirilişinden d a h a başka yollarda yoklanabilir ve yargılanabilirler. Ama b i l m e n i n yoklanması bilmeden başka bir yolda o l a m a z ; v e b u sözde a r a ç d u r u m u n d a o n u y o k l a m a k o n u b i l m e k t e n başka birşey d e m e k değildir. A m a b i l m e d e n önce b i l m e y i i s t e m e k S k o l a s t i k d ü ş ü n ü r ü n b i l g e c e b i r k a r a r olarak yüzmeyi suya girmeye kalkışmadan, ö n c e ö ğ r e n m e düşün­ cesi d e n l i saçmadır. R e i n h o l d ' ' böyle b i r b a ş l a n g ı c a e g e m e n o l a n karışıklığı görmüş, ve bu güçlüğü g i d e r m e k için geçici o l a r a k varsay imli ve belkili b i r felsefe yoluyla başlamayı ve bu yolda, n a s ı l d ı r bilinmez, kökensel gerçeğe ulaşılmcaya dek d u r m a d a n ilerlemeyi •'[Kari Leonhard Reinhold, lieilrüge zur leicklern übersivhl des Zuslandes der Philosopku İmin Anfangedes 19. Jnkrkunderls, Hamburg- 1801.]


MANTIK BİLİMİ

(i 2 önermişti.

Daha

yakından

bakıldığında

böyle

bir

yolun

o l d u k ç a sıradan bir yola, eş deyişle g ö r g ü l bir dayanağın ya da bir tanını içersine getirilmiş g e ç i c i b i r sayıltının ç ö z ü m l e ­ m e s i n e vardığı görülür. R e i n h o l d ' u n yaklaşımında d o ğ r u bir bilincin yattığını, varsayımlara ve geçici ilkelere dayalı sıradan bir gidişin önsavlı ve belkili bir y ö n t e m o l a r a k a ç ı k l a n d ı ğ ı n ı g ö r m e k zor değildir. Ama bu doğru içgörü böyle bir y ö n t e m i n yapısını değiştirmez, tersine doğrudan doğruya elverişsizliğini ortaya serer.

§ ıı F e l s e f e y e duyulan g e r e k s i n i m d a h a d a ö t e şöyle b e l i r l e n e b i l i r . T i n duyıımsayan ve s e z e n tin o l a r a k duyusal şeyleri, d ü ş l e m o l a r a k imgeleri, istenç o l a r a k e r e k l e r i vb. n e s n e a l ı r k e n , belirlivarlığının ve n e s n e l e r i n i n

bu biçimleri ile karşıtlık i ç i n d e ya da

yalnızca ayrım i ç i n d e b i r de en yüksek i ç s e l l i ğ i n e ,

düşüncesine

doyum sağlamalı ve Düşünceyi nesnesi o l a r a k kazanmalıdır. T i n böylece sözcüğün en derin a n l a m ı n d a kendine gelir, ç ü n k ü ilkesi, en

katıksız " k e n d i l i ğ i , " D ü ş ü n c e d i r .

Düşünce

Ama bu

uğraşı

içinde

k e n d i n i ç e l i ş k i l e r e düşürür, e.d. d ü ş ü n c e l e r i n katı

özdeşsizliğinde k e n d i n i yitirir, ve b ö y l e c e k e n d i k e n d i s i n e ulaş­ m a k yerine k a r ş ı t ı n d a tutsak kalır. S ö z ü e d i l e n o yüksek gerek­ s i n i m salt a n l a k d ü z e y i n d e k i d ü ş ü n c e n i n b u s o n u c u n a karşı durur, v e t e m e l i n i d ü ş ü n c e n i n k e n d i s i n d e n vaz g e ç m e m e s i , k e n d i - k e n d i s i n d e - o l m a s ı n m b u b i l i n ç l i yitişinde b i l e k e n d i n e bağlı kalması, "üstesinden gelebileceği' ve d ü ş ü n m e n i n kendi

kendisinde

çelişkilerinin çözümlerini tamamlayabileceği olgusunda

bulur. Düşüncenin

doğasının

kendisinin

Eytişim

olduğu,

anlak

o l a r a k k e n d i k e n d i s i n i n o l u m s u z u n a , çelişki i ç i n e d ü ş m e s i g e r e k t i ğ i i ç g ö r ü s ü M a n t ı ğ ı n başlıca y a n l a r ı n d a n b i r i n i oluş­ turur. D ü ş ü n c e k e n d i n i i ç i n e d ü ş ü r m ü ş o l d u ğ u ç e l i ş k i n i n çözümünü

kendi içinden b a ş a r a b i l e c e ğ i n d e n u m u d u n u kestiği

zaman, başka kip ve biçimlerindeki T i n e özgü ç ö z ü m l e r e geri d ö n e r e k k e n d i n i dinginleştirir. G e n e de, b u g e r i d ö n ü ş t e düşünce

Platon'un

daha o

zamanlar görmüş

olduğu

us-

nefretine d ü ş m e m e l i ve k e n d i n e karşı d ü ş m a n c a bir p o l e m i k t u t u m u n a g i r m e m e l i d i r — o dolaysız bilme d e n i l e n yaklaşım kendisini gerçeklik bilincinin biricik biçimi olarak ileri sürdüğü z a m a n o l d u ğ u gibi.


GİRİŞ

G3

§ 12 Felsefenin o sözü edilen gereksinimi izleyen doğuşu deneyimi, e.d. dolaysız ve s ı r a d a n u s l a m l a m a l a r d a i l e r l e y e n b i l i n c i

başlangıç

noktası o l a r a k alır. Bu yolla b i r uyarı ile u y a n d ı r ı l a n d ü ş ü n c e k e n d i n i özsel olarak öyle b i r yolda b e l i r l e r ki, d o ğ a l , duyusal ve s ı r a d a n - u s l a m l a m a c ı b i l i n c i n ü z e r i n e k e n d i katıksız ö ğ e s i n e yükselir ve böylece ilkin kendini o başlangıçtan uzaklaştırarak o n a karşı olumsuz bir tutuma girer. B ö y l e c e kendi i ç i n d e , bu görüngü­ lerin evrensel ö z l e r i n i n I d e a s ı n d a ilk d o y u m u n u b u l u r ; bu I d e a (Saltık, T a n r ı ) az ç o k soyut olabilir. Evrik olarak, görgül b i l i m l e r d e k e n d i l e r i y l e birlikte b i r uyarı g e t i r i r l e r v e b u n a g ö r e içerik­ l e r i n i n varsıllığını yalnızca dolaysız ve verili şeylerin b i r toplağı olarak, yanyana koyulmuş ç o k y a n l ı n e s n e l e r i n b i r yığını o l a r a k ve b ö y l e c e b ü t ü n ü n d e bir olumsallıklar alanı olarak s u n a n biçimin yenilmesi ve bu içeriğin zorunluğa yükseltilmesi gerekir; bu uyarı düşünceyi o evrensellikten, kendinde sağlanmış d o y u m d a n dışarı ç e k e r ve kendi içinden gelişmeye iter. B i r yandan bu gelişim yalnızca içeriğin ve b u n u n ortaya sunulan b e l i r l e n i m l e r i n i n kabul edilme­ sidir; ö t e y a n d a n , aynı z a m a n d a b u i ç e r i ğ e k ö k e n s e l d ü ş ü n c e y e özgü bir anlamda özgür olan ve salt olgunun kendisinin zorıınluğu ile uyum i ç i n d e ortaya çıkan b i r şekli verir. Bilinçteki dolaysızlık ve

dolaylılık ilişkisi ü z e r i n d e i l e r d e d a h a

a ç ı k v e d a h a ayrıntılı o l a r a k k o n u ş a c a ğ ı z . B u r a d a g e ç e r k e n yalnızca şunu belirtebiliriz ki, bu iki kıpı ne denli ayrı görünseler de, ikisinden hiç biri eksik o l a m a z ve dururlar.

ayrılmaz b i r birlik i ç i n d e

— B ö y l e c e , T a n r ı n ı n bilgisi, g e n e l d e duyulurMsfaı

herşeyin bilgisi d u r u m u n d a olduğu gibi, özsel o l a r a k duyusal algı ya da sezgi üzerine yükselişi kapsar; bu yüzden ilk duyusal veriye

karşı

olumsuz b i r t u t u m u ,

ama

böylelikle

dolaylıiığt

kapsar. Ç ü n k ü dolaylılık b i r b a ş l a n g ı ç yapmış ve b i r ikinciye d o ğ r u ilerlemiş olmaktır, öyle ki bu ikincisi a n c a k o n a karşı­ sındaki bir başkadan gelindiği s ü r e c e vardır. G e n e de, Tanrı­ n ı n bilgisi o denli de bu g ö r g ü l yandan bağımsızdır, üstelik k e n d i n e bağımsızlığı özsel olarak bu olumsuzlama ve yükseliş yoluyla verse bile. — E ğ e r dolaylılık koşulluluk olarak görüle­ c e k ve tek-yanh olarak vurgulanacak olursa, o z a m a n denebilir ki — g e n e de b u n u n l a ç o k şey söylenmiş olmaz — felsefe ilk d o ğ u ş u n u d e n e y i m e (a posteriori o l a n a ) b o r ç l u d u r ( g e r ç e k t e d ü ş ü n m e özsel olarak dolaysızca b u l u n a n ı n olumsuzlanmasıd ı r ) ; a m a yine eşit h a k l ı l ı k l a d e n e b i l i r ki, i n s a n y e m e s i n i


64

MANTIK BİLİMİ

b e s i n l e r e borçludur, ç ü n k ü b u n l a r olmasaydı y e m e e d i m i d e olanaksız olurdu; y e m e h i ç kuskusuz bu ilişkide iyilikbilmez yan o l a r a k d ü ş ü n ü l e c e k t i r , ç ü n k ü k e n d i k e n d i s i n i b o r ç l u o l d u ğ u şeyin t ü k e t i l m c s i d i r . D ü ş ü n c e d e b u a n l a m d a eşit ö l ç ü d e iyilikbilmezdir. Ama d ü ş ü n c e n i n kendisinin kendi içine yansıyan, öyleyse k e n d i i ç i n d e dolaylı

dolaysızlığı (a priori yanı)

evrenselliktir,

g e n e l o l a r a k kendi-kendisinde-olmasıdır; o n d a k e n d i i ç i n d e d o y u m h ı d u r ve bu düzeye d e k o n u n i ç i n ilkelleşmeye karşı, a m a b ö y l e c e k e n d i a ç ı n ı m ı n a karşı ilgisizlik d o ğ a s ı n d a n gelir. D i n i ç i n de aynı şey g e ç e r l i d i r ; ve i s t e r a ç ı n m ı ş ve gelişmiş

isterse

gelişmemiş

olsun,

ister bilimsel

bilince

gelişmiş isterse s a f i n a n ç t a ve y ü r e k t e t u t u l u y o r o l s u n , o da doyum ve m u t l u l u ğ u n aynı yeğin d o ğ a s ı n a iyedir. A m a e ğ e r düşünce

Ideanın

evrenselliğinde

durup

kalırsa,

ki

ilk

felsefelerde, ( ö r n e ğ i n Eleatik O k u l u n Varlıkta, H e r a k l e i t o s ' u n Oluşta, t a k ı l m a s ı vb. g i b i ) d u r u m z o r u n l u o l a r a k b u d u r — , h a k l ı o l a r a k biçimcilik ile s u ç l a n a b i l i r ; gelişmiş b i r felsefede b i l e y a l n ı z c a soyut ö n e r m e l e r i n y a d a b e l i r l e n i m l e r i n sap­ tandığı — ö r n e ğ i n "Saltıkta herşey Birdir," " ö z n e l ve n e s n e l i n ö z d e ş l i ğ i " — ve t i k e l l e r d e y a l n ı z c a b u n l a r ı n y i n e l e n d i ğ i g ö r ü l ü r . D ü ş ü n c e n i n ilk soyut e v r e n s e l l i ğ i g ö z ö n ü n e alın­ d ı ğ ı n d a , f e l s e f e n i n gelişimini d e n e y i m e b o r ç l u o l d u ğ u söz­ l e r i n d e d o ğ r u ve t e m e l b i r a n l a m yatar. G ö r g ü l b i l i m l e r bu­ tekilliğinin a l g ı l a n ı ş ı n d a d u r u p k a l m a z ,

yandan g ö r ü n g ü n ü n tersine,

düşüncenin

yardımıyla

evrensel

belirlenimleri,

türleri, yasaları bularak felsefeye g e r e ç sağlarlar; b ö y l e c e t ü m bu tikellerin içeriklerini felsefeye alınmaya hazır b i r d u r u m a getirirler. O t e yandan, böylelikle bu somut b e l i r l e n i m l e r e doğru ilerlemesi için d ü ş ü n c e n i n kendi payına b i r zorlamayı imlerler. Ü z e r i n e yapışan dolaysızlık ve verilmişliğin düşün­ ce tarafından o r t a d a n kaldırıldığı bu içeriğin felsefeye alın­ ması aynı z a m a n d a d ü ş ü n c e n i n k e n d i i ç i n d e n b i r gelişimidir. Felsefe b ö y l e c e gelişimini görgül b i l i m l e r e b o r ç l u y k e n , k e n d i payına o n l a r ı n i ç e r i k l e r i n e d ü ş ü n c e n i n (a priori o l a n ı n ) özsel özgürlük

şeklini

ve

zorunluğun

gerçeklemesini verir;

bununla

o n l a r ı salt verili o l a n v e g ö r g ü l e n e n o l g u n u n o n a y ı n a b a ­ ğımlılıktan kurtarır, böylece olgu d ü ş ü n c e n i n k ö k e n s e l ve bütünüyle bağımsız etkinliğinin bir b e t i m l e n m e s i , bir e ş l e m i olur.


GIRIŞ

65

§ 13 Dışsal tarihin k e n d i n e özgü şekli i ç i n d e f e l s e f e n i n d o ğ u ş u ve gelişimi bu bilimin tarihi olarak görülür. Bu şekil İ d e a n ı n gelişim b a s a m a k l a r ı n a olumsal b i r ardışıklık b i ç i m i n i v e r i r ve d e ğ i ş i k felsefi d i z g e l e r d e somutlaşan ilkeleri yalnızca türlülükleri i ç i n d e sunar. Ama b i n l e r c e yıllık bu e m e ğ i n ustası tek bir dirimli Anlık ya da T i n d i r ki, d ü ş ü n e n doğası ne olduğunun b i l i n c i n e v a r m a k v e b u b ö y l e c e n e s n e o l u r k e n aynı z a m a n d a o n u n ü z e r i n e y ü k s e l e r e k k e n d i i ç i n d e d a h a yüksek b i r b a s a m a ğ a ulaşmaktır. Felsefe Tarihi türlülük içinde g ö r ü n e n felsefelerde bir yandan salt değişik gelişim b a s a m a k l a r ı n d a k i tek bir felsefeyi sergiler, ve ö t e yandan h e r biri bir dizgeye t e m e l olan tikel ilkelerin yalnızca bir ve aynı b ü t ü n ü n dallan olduklarını gösterir. Z a m a n a g ö r e en son felsefe tüm ö n c e k i felsefelerin s o n u c u d u r ve öyleyse t ü m ü n ü n ilkelerini kapsıyor olmalıdır, ve bu n e d e n l e , e ğ e r başka bakımlar­ dan felsefe a d ı n a yaraşıyorsa, en a ç ı n m ı ş , en varsıl ve en s o m u t felsefe olacaktır. Felsefi dizgelerin çokluk ve türlülük görünüşleri göz ö n ü n e alındığında, Evrensel ve Tikel kendi özgün b e l i r l e n i m l e r i n e g ö r e birbirinden ayırdedilmelidir. Evrensel biçimsel olarak a l ı n ı p tikelin yanına k o y u l d u ğ u z a m a n , k e n d i s i de tikel birşey olur. Böyle bir i n d i r g e m e kendini gündelik yaşamın n e s n e l e r i d u r u m u n d a b i l e yetersiz v e uygunsuz o l a r a k gösterir; ö r n e ğ i n , meyva isteyen biri kirazı, a r m u d u , üzümü vb. b u n l a r kiraz, a r m u t , ü z ü m vb. o l d u k l a r ı a m a meyva olmadıkları için geri mi çevirir? G e n e de felsefe söz konusu o l d u ğ u z a m a n o n a d u d a k b ü k ü l m e s i şöyle a k l a n ı r : p e k ç o k d e ğ i ş i k felsefe vardır ve h e r biri salt bir felsefedir, genelinde felsefe değildir, — sanki kiraz meyva değilmiş gibi. Sık sık görülen birşey de ilkesi evrensel olan bir felsefenin ilkesi tikel o l a n ı n yanına, g i d e r e k felsefe diye birşeyin olmadığı inancasını veren öğretilerin yanına koyulması, ve bu ikisinin yalnızca değişik felsefe görüşleri olduklarının söylenmesidir — tıpkı aydınlığın ve karanlığın da yalnızca iki ayrı aydınlık türü o l d u k l a r ı n ı n s ö y l e n e b i l e c e k o l m a s ı gibi.

§ 14 D ü ş ü n c e n i n felsefe t a r i h i n d e s e r g i l e n e n aynı a ç ı n ı m ı felsefenin k e n d i s i n d e de sergilenir, a m a o tarihsel dışsallıktan k u r t u l m u ş


66

MANTIK BİLİMİ

ve düşünce öğesinde art olarak. Ö z g ü r ve g e r ç e k d ü ş ü n c e k e n d i i ç i n d e somuttur, ve b ö y l e c e İdeadır; ve b ü t ü n b i r evrenselliği i ç i n d e ise genelde I d e a ya da Saltıktır. B u n u n bilimi özsel o l a r a k dizgedir, ç ü n k ü somut olarak G e r ç e k yalnızca kendini kendi içinde açındırarak ve birlik içine getirip b i r a m d a tutarak, e.d. bütünlük olarak vardır; ve a n c a k ayrımlarının ayırdedilmeleri ve belirlen­ meleri yoluyladır ki bütünlüğün zorunluğu ve b ü t ü n ü n özgürlü­ ğü olanaklıdır. Dizgesiz

bir

felsefecilik

bilimsellikten

yoksundur;

bundan

başka, dizgesel olmayan bir felsefecilik kendi başına olsa olsa ö z n e l b i r kafa yapısını anlatabilir, ve i ç e r i ğ i n e g ö r e olumsal­ dır. B i r i ç e r i k aldanışını a n c a k b ü t ü n ü n bir kıpısı o l a r a k kazanır, ve b u n u n dışında temelsiz bir sayıltıdan ya da ö z n e l bir pekinlikten başka birşey değildir; ve g e n e de p e k çok felsefi ç a l ı ş m a böyle b i r yolda k e n d i n i yalnızca yazarın

görüş ve

sanılarını dile getirmeye sınırlar. — Bir dizge ile yanlış olarak ilkesi bir başkası tarafından sınırlanan ya da başkalarından ayrı olan bir felsefe anlaşılır; tersine, tüm tikel ilkeleri kendi içinde k a p s a m a k g e r ç e k felsefenin ilkesidir. § 15 F e l s e f e n i n h e r b i r b ö l ü m ü felsefi b i r b ü t ü n d ü r , k e n d i n i k e n d i içinde kapayan bir ç e m b e r d i r ; a m a felsefi I d e a tikel bir belirlilik ya da ö ğ e i ç i n d e oradadır. Tekil ç e m b e r , k e n d i i ç i n d e b ü t ü n l ü k o l d u ğ u için, k e n d i ö ğ e s i n i n sınırlarını parçalayarak d a h a g e n i ş b i r alan kurar; bütün kendini b u n a göre h e r biri zorunlu bir kıpı olan ç e m b e r l e r d e n bir ç e m b e r olarak sunar, öyle ki k e n d i n e özgü öğelerinin dizgesi bütün Ideayı oluşturur ve I d e a da kendi payına eşit ö l ç ü d e h e r bir tekil ç e m b e r d e görünür. § lö Ansiklopedi olarak Bilim tikelleşmesinin ayrıntılı açınılanışı içinde s u n u l a m a z ; t e r s i n e , tikel b i l i m l e r i n b a ş l a n g ı ç l a r ı n a v e t e m e l k a v r a m l a r ı n a s ı n ı r l a n m a s ı gerekir. T i k e l bir b i l i m i n o l u ş u m u n a n e d e n l i tikel b ö l ü m ü n girdiği belli bir düzeye dek belirsiz kalır, çünkü g e r ç e k olabilmek için b ö l ü m salt yalıtılmış bir kıpı değil a m a kendisi bir b ü t ü n l ü k o l m a l ı d ı r . F e l s e f e n i n b ü t ü n ü öyleyse g e r ç e k t e tek bir bilim o l u ş t u r u r ; a m a o d e n l i d e b i r ç o k tikel b i l i m d e n o l u ş a n b i r bütün

olarak

görülebilir.

Felsefe

Ansiklopedisi

başka


67

GİRİŞ

s ı r a d a n a n s i k l o p e d i l e r d e n ayrıdır, ç ü n k ü s ı r a d a n bir ansik­ l o p e d i aşağı yukarı b i r b i l i m l e r

toplağı o l a r a k o l u m s a l ve

görgül bir yolda derlenir, ve bilimin a n c a k adını taşıyan a m a b u n u n dışında bir bilgiler katışmacından daha ötesi olmayan şeyleri de kapsamına alır. Bilimleri böyle bir toplakta biraraya g e t i r e n birlik bu b i l i m l e r dışsal b i r yolda d e r l e n d i k l e r i i ç i n benzer olarak

dışsaldır, — bir düzenleme. Aynı n e d e n l e , ve

özellikle g e r e ç l e r de olumsal bir doğada oldukları

için,

d ü z e n l e m e kaçınılmaz olarak bir deneme, bir girişim biçiminde kalır ve h e r zaman uyumsuz yanlar gösterir. — B u n d a n başka, Felsefe

Ansiklopedisi

(1)

salt

bilgi

topluklarını

dışlar —

ö r n e ğ i n ilk b a k ı ş t a g ö r ü l d ü ğ ü gibi f i l o l o j i y i ; y i n e , b u n u n yanısıra ( 2 )

t e m e l l e r i n i yalnızca o l u m s a l i l k e l e r d e b u l a n

d e r l e m e l e r d e dışlanır, — söz g e l i m i h e r a l d r i — , ç ü n k ü b u tür " b i l i m l e r " baştan sona pozitiftirler. ( 3 ) Yine pozitif o l a r a k adlandırılmalarına karşın ussal bir temel ve başlangıçları olan b a ş k a b i l i m l e r de vardır. Ve felsefe bu b i l e ş e n l e r i k e n d i a l a n ı n a alır; a m a b u n l a r ı n pozitif yanları kendi ö z g ü n l ü k l e r i o l a r a k kalır. B u b i l i m l e r d e k i p o z i t i f ö ğ e değişik t ü r l e r d e olabilir. ( 1 ) K e n d i n d e ussal olan başlangıçları bu b i l i m l e r i n evrenseli

görgül

bireysellik

ve

edimsellik

altına

getirmeleri

ölçüsünde olumsal birşeye döner. Bu değişkenlik ve olumsallık a l a n ı n d a Kavram değil a m a yalnızca Zeminler g e ç e r l i kılınabilirler. Ö r n e ğ i n tüze b i l i m i n d e ya da dolaysız ve dolaylı vergiler dizgesinde tam ve kesin kararlara gereksinim duyulur; a m a b u n l a r Kavramın kendinde-ve-kendi-için belirliliğinin, dışında yattıkları için b e l i r l e n i m d e belli bir genişliğe izin verirler ve bu yüzden belirlenim b i r z e m i n e g ö r e böyle ve bir başkasına g ö r e şöyle s a p t a n a b i l i r ve h e r h a n g i b i r kesin s o n a y e t e n e k l i g ö r ü n m e z . B e n z e r olarak, t e k i l l e ş m e s i i ç i n d e k i Doğa İdeası o l u m s a l l ı k l a r a dağılır, D o ğ a t a r i h i , coğrafya, tıp vb. ise us tarafından değil a m a dışsal olumsallığın oyunları tarafından b e l i r l e n e n varoluş belirlenimleri, türler vc ayrımlarda kendini yitirir. G i d e r e k tarih b i l e buraya düşer, ç ü n k ü ö z ü n ü n I d e a o l m a s ı n a karşın, burada özün görüngüsü olumsallık ve ö z e n ç a l a n ı n d a d ı r . ( 2 ) B u tür b i l i m l e r d e belli b i r d ü z e y d e pozitif­ tirler, ç ü n k ü b e l i r l e n i m l e r i n i sonlu o l a r a k t a n ı m a z , bu belir­ l e n i m l e r i n v e b u n l a r ı n b ü t ü n a l a n l a r ı n ı n d a h a yüksek b i r a l a n a geçişlerini göstermeyip tersine onları saltık olarak geçerli sayarlar. B u r a d a k i biçim s o n l u l u ğ u n u n , ve ö n c e k i d u r u m d a


68

MANTIK BİLİMİ

yatan gereç sonluluğunun yanında ( 3 ) bilgi-zeınininin sonluluğu b u l u n u r . B u bilgi-zemini b i r y a n d a n s ı r a d a n u s l a m l a m a d ı r , Öte yandan duygu, inanç, ve başkalarının yetkesi, g e n e l olarak iç ya da dış sezginin yetkesidir. K e n d i n i i n s a n b i l i m e , b i l i n ç olgularına, iç sezgiye ya da dış d e n e y i m e dayandırmak isteyen felsefe de b u r a y a düşer. — O l a b i l i r ki bilimsel açımlamamı). yalnızca biçimi görgüldür, a m a bilgece sezgi birer g ö r ü n g ü d e n d a h a ötesi olmayan şeyleri Kavramın iç s o n u ç l a r ı gibi düzen­ lemiştir. B ö y l e b i r g ö r g ü c ü l ü k söz k o n u s u o l d u ğ u z a m a n , b i r a r a d a t o p a r l a n a n g ö r ü n g ü l e r i n karşıtlık v e ç o k l u k l a r ı yoluyla k o ş u l l a r ı n dışsal, olumsal yanları o r t a d a n k a l k a r ve b ö y l e c e evrensel k e n d i n i d ü ş ü n c e y e gösterir. — iyi i ş l e n m i ş bir deneysel fizik, b i r tarih vb. bu yolda sırasıyla ussal D o ğ a bilimini ve insanların yaşadıkları olayları ve eylemlerini k o n u a l a n b i l i m i Kavramı yansılayan dışsal b i r i m g e d e s u n a c a k ­ lardır.

§ ıv F e l s e f e n i n yapması g e r e k e n başlangıca g e l i n c e , öyle g ö r ü n e b i l i r ki başka b i l i m l e r d u r u m u n d a o l d u ğ u gibi o da b ü t ü n ü n d e d ü ş ü n ü l d ü ğ ü n d e ö z n e l b i r varsayımla b a ş l a m a l ı , b a ş k a b i r deyişle tikel b i r nesneyi, başka b i l i m l e r d e k i uzay, sayı vb. gibi o da burada düşünceyi düşüncenin nesnesi yapmalıdır. Ama Düşünce özgür edimiyle k e n d i n i öyle bir duruş n o k t a s ı n a koyar ki o r a d a k e n d i k e n d i s i i ç i n d i r ve b ö y l e l i k l e kendine nesnesinin kendisini üretir ve verir. Dahası, böyle dolaysız olarak g ö r ü n e n duruş noktası b i l i m i n i ç e r s i n d e k e n d i n i s o n u ç , v e h i ç kuşkusuz e n s o n s o n u ç y a p m a l ı d ı r — b i r s o n u ç ki o n d a b i l i m yine b a ş l a n g ı c ı n a e r i ş i r v e k e n d i i ç i n e geri d ö n e r . B u yolda felsefe k e n d i n i k e n d i i ç i n e geri d ö n e n bir ç e m b e r olarak gösterir ki, başka b i l i m l e r d e görü­ len a n l a m d a h i ç b i r başlangıcı yoktur, öyle ki b a ş l a n g ı ç yalnızca felsefe yapmaya k a r a r v e r e n kişi o l a r a k ö z n e ile ilgilidir, b i l i m o l a r a k bilim ile değil. — Ya da, yine aynı şey, Bilim Kavramı, ve öyleyse ilk K a v r a m , — ki ilk o l d u ğ u i ç i n d ü ş ü n c e n i n ( b e n z e r olarak dışsal bir yolda) felsefe yapan bir ö z n e için n e s n e olması a n l m ı n d a b i r ayrılmayı k a p s a r — B i l i m i n k e n d i s i t a r a f ı n d a n k a v r a n m a l ı d ı r . B u g i d e r e k felsefenin b i r i c i k e r e ğ i , e y l e m i v e h e d e f i d i r — K a v r a m ı n ı n K a v r a m ı n a ve b ö y l e c e g e r i - d ö n ü ş ü n e ve d o y u m u n a u l a ş m a k .


(5 9

GİRİŞ

§ 18

Nasıl ki bir felsefenin genel bir ön tasarımı verilemezse — çünkü yalnızca bilimin bütünü İ d e a n ı n açımlanışıdır —, yine öyle bölüm­ lenişi de ilkin a n c a k bıı b ü t ü n d e n kavranabilir; b ö l ü m l e n i ş , tıpkı o n a kaynaklık e d e n g e n e l ön tasarım gibi, a n c a k ö n g ö r ü l e n birşey olabilir. Ama İ d e a kendini baştan s o n a kendi ile özdeş d ü ş ü n c e olarak ve bu sonuncuyu ise kendi kendisini kendi için olabilmek için kendi karşısına koyan ve bu başkasında salt kendi kendisinde olan etkinlik o l a r a k tanıtlar. B ö y l e c e B i l i m ü ç b ö l ü m e ayrılır: I.

Mantık,

II.

Doğa

III.

Tin

kendinde ve kendi

Felsefesi, Felsefesi,

başkalığı

için İdeanın

bilimi,

içindeki İdeanın

başkalığından

kendi

bilimi,

içine geri

dönen

İdeanın

bilimi. Yukarıda (§ 1 5 ) belirtildiği gibi, tikel felsefi bilimlerin ayrımları yalnızca I d e a n ı n k e n d i b e l i r l e n i m l e r i d i r l e r v e b u değişik ö ğ e l e r d e s e r g i l e n m e k t e o l a n yalnızca v e y a l n ı z c a I d e a d ı r . D o ğ a d a t a n ı n a c a k olan şey I d e a d a n başkası değildir, a m a burada Idea İdeanın

kendi

dışlaşma b i ç i m i n d e d i r , tıpkı T i n d e yine aynı için

varlık ve

kendinde ve kendi için

oluş kiple­

rinde bulunuyor olması gibi. i ç i n d e I d e a n ı n g ö r ü n d ü ğ ü böyle b i r b e l i r l e n i m aynı z a m a n d a akışkan bir kıpıdır; b u n a g ö r e tekil bilimin bir yandan içeriğini varolan n e s n e olarak bilmesi ve ö t e yandan o d e n l i de bu içeriğin o r a d a nasıl dolaysızca kendi

d a h a yüksek ç e m b e r i n e

geçtiğini

görmesi

gerekir.

Bölümleme düşüncesi b u n a g ö r e belli bir düzeye dek yanlıştır, ç ü n k ü tikel b ö l ü m l e r i ya da b i l i m l e r i s a n k i b u n l a r yalnızca dingin ve ayrımları içinde tözsel birimlermiş gibi, — tıpkı türler gibi —, yanyana koyar.


On-Kavram § 19 Mantık arı ideanın, eş deyişle soyut düşünce ö ğ e s i n d e k i i d e a n ı n bilimidir. B u b e l i r l e n i m a ç ı s ı n d a n o l d u ğ u gibi b u ön-kavramda kapsa­ n a n başkaları açısından da geçerli olan şey g e n e l olarak felsefe üzerine ö n c e d e n değinilen kavramlar d u r u m u n d a geçerli o l a n l a aynıdır: T ü m ü de b ü t ü n ü n g ö z l e m i n d e n çıkarak ve bu g ö z l e m l e uyumlu olarak türetilmiş b e l i r l e n i m l e r d i r . H i ç kuşkusuz denebilirdi ki Mantık düşünmenin, o n u n belir­ lenim ve yasalarının b i l i m i d i r ; a m a g e n e de g e n e l o l a r a k d ü ş ü n m e yalnızca içinde İ d e a n ı n mantıksal o l a r a k varolduğu evrensel belirliliği ya da öğeyi oluşturur. I d e a b i ç i m s e l o l a r a k düşünce değildir, tersine, daha ö n c e d e n iye olmadığı ve kendi i ç i n d e h a z ı r b u l m a d ı ğ ı a m a k e n d i k e n d i s i n e verdiği ö z g ü n b e l i r l e n i m ve yasalarının k e n d i n i a ç ı n d ı r a n ve g e l i ş t i r e n b ü t ü n l ü ğ ü o l a r a k düşüncedir. Mantık en zor bilimdir, ç ü n k ü sezgilerle ilgilenmez, ne de g e o m e t r i gibi soyut duyusal t a s a r ı m l a r ı e l e alır; t e r s i n e a r ı soyrıtlamalarla ilgilenir, ve arı d ü ş ü n c e l e r içine ç e k i l e b i l m e k , onlara sarılıp onlarda devinebilmek için bir güç ve b e c e r i gerekir. Mantık, öte yandan, en kolay bilim o l a r a k görülebilir, ç ü n k ü içerik kendi öz düşüncemizden ve b u n u n tanıdık belir­ l e n i m l e r i n d e n başka birşey değildir, ve bu b e l i r l e n i m l e r aynı zamanda en yalın ve en öğesel şeylerdir. B u n l a r ayrıca en tanıdık şeylerdir, Varlık, Yokluk vb., Belirlilik, Büyüklük vb., K e n d i n d e varlık, Kendi-için-varlık, Bir, Ç o k vb. G e n e d e , b ö y l e b i r tanışıklık d a h a ç o k Mantık çalışmasının g ü ç l ü ğ ü n ü arttırır; bu­ y a n d a n doğallıkla böylesine tanıdık şeylerle u ğ r a ş m a k sıkın­ tıya d e ğ m e z gibi g ö r ü n ü r k e n , ö t e yandan yapılması g e r e k e n şey o n l a r l a ö n c e k i n d e n b ü t ü n ü y l e başka, üstelik o n a karşıt b i r yolda tanışmaktır. Mantığın yararı o n u n ö z n e ile ilişkisini, 73


74

MANTIK BİLİMİ bu öznenin

kendine

başka a m a ç l a r a y ö n e l i k

o l a r a k verebile­

ceği eğitimin düzeyini ilgilendiren b i r noktadır. O n u n M a n t ı k yoluyla

eğitimi

düşünmede

ustalaşmasından — çünkü

bu

bilim d ü ş ü n m e n i n d ü ş ü n ü l m e s i d i r — ve d ü ş ü n c e l e r i , üstelik kafadaki d ü ş ü n c e l e r o l a r a k e l d e e t m e s i n d e n oluşur. — Ö t e y a n d a n , M a n t ı k G e r ç e ğ i n saltık b i ç i m i ve, b u n d a n d a ç o ğ u , g i d e r e k arı

G e r ç e ğ i n kendisi o l d u ğ u ö l ç ü d e , salt yararlı olan­

dan bütünüyle başka birşeydir. A m a nasıl ki en eşsiz, en ö z g ü r ve en b a ğ ı m s ı z o l a n o d e n l i de en yararlı o l a n s a , M a n t ı k da öyle görülebilir. B ö y l e c e , yararının yalnızca d ü ş ü n c e n i n biçim­ sel uygulaması o l m a k t a n başka türlü d e ğ e r l e n d i r i l m e s i gerekir. Ek 1. İlk soru şudur: bilimimizin nesnesi nedir? Bu soruya en anlaşılır ve en yalın yanıt bu n e s n e n i n Gerçeklik olduğudur. Gerçeklik yüksek bir sözcük, ve d a h a da yüksek olgudur. E ğ e r kişinin tini ve yüreği h e n ü z sağlanışa, o zaman Gerçeğin araştırılması doğasındaki tüm coşkuyu uyandırmalıdır. A m a bunun üzerine h e m e n bir "ama" ortaya çıkar: Acaba Gerçeği bilme yeteneğinde miyiz. Öyle g ö r ü n ü r ki biz sınırlı insanlar ile kendinde ve kendi için varolan Gerçek arasında bir eşitsizlik vardır, ve sonlu ile sonsuz arasındaki köprü sorusu doğar. Tanrı Gerçektir; onu nasıl bilebiliriz? Alçakgönüllülük ve ılımlılık e r d e m l e r i böyle bir a m a ç l a çelişiyor gibi görünürler. — Ama, ö t e yandan, G e r ç e ğ i n bilinip bilinemeyeceğini soran başkaları ise yaşamlarını sonlu ereklerinin sıradanhğı içinde s ü r d ü r m e l e r i n e bir aklama b u l m a a m a c ı n ı taşırlar. Böyle bir alçakgönüllülüğün b u r a d a pek bir d e ğ e r i olmayacaktır. — Ben, zavallı yer solucanı, G e r ç e ğ i nasıl bilebilirim? sorusu artık geçmişte kalmıştır; yerini büyüklenme ve kuruntu almış ve kimileri dolaysızca Gerçeğin ellerinin alünda olduğunu düşlemeye başlamışlardır. — Gençlere doğal olarak daha şimdiden ( d i n d e ve t ö r e d e ) G e r ç e ğ e iye oldukları inandırılmaya çalışılmıştır. Yine özellikle bu bakımdan bütün bir olgunluk çağının gerçekliği yiürmiş, taşlaşmış ve kemikleşmiş olduğu söylenir. Gençlik, derler, şafağın parlak ışığını görür, oysa yaşlı dünya kendini günlerin ç a m u r ve b a t a ğ ı n d a bulur. Tikel bilimleri her ne olursa olsun kazanılması gereken şeyler olarak gösterirler, a m a yalnızca dışsal yaşam ereklerinin bir a r a c ı olarak. T ü m b u n l a r d a öyleyse G e r ç e ğ i n bilgisine ve araştırılmasına karşı engelleyici olan şey alçakgönüllülük değil, tersine insanın G e r ç e ğ e d a h a şimdiden kendinde ve kendi için iye olduğu kanışıdır. Yaşlılar hiç kuşkusuz gençlere umutla bakarlar, çünkü onlar dünyayı v e bilimi i l e r l e t e c e k l e r d i r . A m a b u u m u t o n l a r d a a n c a k o l d u k l a r ı gibi kalmadıkları, tersine Tinin yeğin emeğini üstlendikleri ö l ç ü d e yaşar. G e r ç e ğ e karşı alçakgönüllü olmanın bir başka şekli daha vardır. Bu Gerçeğe karşı ince bir ilgisizliktir — örneğin İsa'ya karşı Pilatus'ım d u r u m u n d a görün­ düğü gibi. Pilatus " G e r ç e k nedir?" diye soruyordu, herşeyin işini g ö r m ü ş ve artık o n u n için hiçbir şeyin ö n e m taşımadığı birinin havasıyla; — S o l o m o n ' u n "Herşey boştur" dediği a n l a m d a . — B u r a d a geriye kalan salt öznel bir kofluktur.


ÖN-KAVRAM

75

Bundan başka, Gerçeğin bilgisi korkaklıkta da bir engelle karşılaşır. Tembel bir kafa için şunu söylemek kolaydır: Sanılmasın ki felsefeyi ciddiye almak gerekir. Mantık üzerine de çok şey söylenir durur, a m a bizi o l d u ğ u m u z gibi bırakması gerekir. Sanılır ki, düşünce tasarımların sıradan çemberinin ötesine g e ç e r s e kötü bir yola girecektir; kişi böylece kendini bir denize bırakacaktır ki o r a d a düşüncenin dalgalarıyla ileri geri atılacak ve s o n u n d a yine o boşuna bırakmış olduğu zamansallık kumsalına geri dönecektir. Böyle bir bakış açısından neyin doğduğunu dünyada görürüz. Kişi çok yanlı beceri ve bilgiler kazanabilir, deneyimli bir devlet m e m u r u olabilir ya da kendini özel erekleri için eğitebilir. A m a insanın tinini d a h a yüksek bir e r e k için eğitmesi ve çabalarını b u n a yöneltmesi bambaşka bir şeydir. Umabiliriz ki çağımızda g e n ç l e r d e d a h a iyi birşeyin özlemi d o ğ m u ş t u r ve salt dışsal bilgi s a m a n ı ile yetinmeyeceklerdir. Ek 2. Mantığın nesnesinin düşünce olduğu konusunda genel bir anlayış birliği vardır. A m a düşünce oldukça önemsiz birşey olarak görülebilir, ya da oldukça yüksek bir d e ğ e r d e tutulabilir. B ö y l e c e bir yandan "bu salt bir düşüncedir" denir ve b u n u n l a anlatılan şey d ü ş ü n c e n i n yalnızca öznel, keyfi ve olumsal olduğu, o l g u n u n kendisi, g e r ç e k ve edimsel birşey olmadığıdır. A m a ö t e yandan, yine d ü ş ü n c e y e yüksek bir kanıyla yaklaşılabilir ve öyle bir yolda anlaşılabilir ki, salt o en yüksek olana. Tanrının doğasına erişebilecektir, ve duyularla T a n r ı üzerine hiçbirşey bilmek olanaklı değildir. D e r l e r ki. Tanrı T i n d i r ve o n a T i n d e ve G e r ç e k t e tapınmalıdır. A m a salt d u y u m s a n a n ve duyulur olan, kabul ederiz ki, tinsel değildir; o n u n en içi düşüncedir, ve tini a n c a k tin bilebilir. T i n hiç kuşkusuz ( ö r n e ğ i n d i n d e ) duyumsayan olarak da davranabilir, a m a duygu olarak duygu, duygunun kipi bir şeydir, içeriği başka bir şey. Duygu olarak duygu duyulur olanın biçimidir ki, bunu genel olarak hayvanlarla ortaklaşa taşırız. Bu biçim hiç kuşkusuz s o m u t içeriği kendi altına alabilir, a m a bu içerik bu biçime uymaz; duygu biçimi tinsel içerik için en alt biçimdir. Bu içerik, Tanrının kendisi, gerçekliği içinde yalnızca d ü ş ü n c e d e ve d ü ş ü n c e o l a r a k vardır. Bu a n l a m d a öyleyse d ü ş ü n c e yalnızca "salt bir d ü ş ü n c e " o l m a m a k l a kalmaz, tersine bengi olanı ve k e n d i n d e ve kendi için varolanı kavramanın en yüksek ya da d a h a doğrusu biricik kipini oluşturur. Düşünce konusunda olduğu gibi, düşüncenin bilimi konusunda da yüksek bir kanı taşıyabilir ya da onu pek önemsemeyebiliriz, insanın Mantık olmak­ sızın da düşünebildiğine inanılır, tıpkı fizyoloji çalışmaksızın sindirim yapa­ bildiği gibi. Ve herhangi biri Mantık üzerine belli bir çalışma yapmış olsa bile, d a h a ö n c e olduğu gibi düşünmeyi sürdürür, belki yöntemli olarak, a m a g e n e de ç o k az bir değişiklikle. E ğ e r Mantığın işi insanları salt biçimsel d ü ş ü n m e etkinliği ile tanıştırmaktan ö t e birşey olmasaydı, o z a m a n hiç kuşkusuz daha ö n c e d e n de yapılmış olmayan hiçbir şeyi üretmiyor olurdu. Ve g e r ç e k t e n de Mantığın b u g ü n e dek tutumu bundan başkası değildi. G e n e de, düşüncenin salt öznel bir etkinlik olarak bilinmesi bile hiç kuşkusuz insan için o n u r verici ve ilginç birşeydir; insan ne o l d u ğ u n u ve ne yaptığını b i l e r e k kendini


76

MANTIK BİLİMİ

hayvandan ayırır. — A m a öte yandan Mantık düşüncenin bilimi olarak yüksek bir k o n u m d a durur, çünkü yalnızca d ü ş ü n c e en yüksek ve g e r ç e k olanın deneyimine yeteneklidir. Bu yüzden, e ğ e r Mantık Bilimi etkinlik ve ürünleri içindeki düşünme edimini irdeliyorsa, (ve d ü ş ü n m e içeriksiz etkinlik değildir ve genel olarak düşünceleri ve tikel düşünceleri ü r e t i r ) , o z a m a n g e n e l d e içerik duyulurüstü dünyadır ve o n u n l a ilgilenmek o dünyada yaşamaktır. M a t e m a t i ğ i n işi sayı ve uzay soyutlamaları iledir; a m a bunlar da duyulur şeylerdir, üstelik soyut olarak duyulur o l m a l a r ı n a ve dışvarlıktan yoksun o l m a l a r ı n a karşın. D ü ş ü n c e bu e n s o n d u y u l u r l a r d a n da ayrılır ve kendi kendisinde özgürdür, dışsal ve içsel duyusalhğı yadsıyarak t ü m tikel ilgi ve eğilimleri uzaklaştırır. Mantık bu z e m i n d e kaldığı s ü r e c e , o n u genellikle sanıldığından daha değerli bir bilim olarak d ü ş ü n m e k gerekir. Efe 3. Mantığı salt biçimsel düşüncenin bilimi olmaktan daha derin bir anlamda g ö r m e gereksinimi din, devlet, tüze ve törel yaşama duyulan ilgiden kaynak­ lanır. Eskiden insanlar d ü ş ü n m e d e hiçbir kötülük görmezler, dinç kafalarla sınırsızca düşünürlerdi. Tanrı, Doğa ve Devlet üzerine düşünür ve Gerçeğin ne o l d u ğ u n u bilmeye yalnızca d ü ş ü n c e yoluyla ulaşabilecekleri kanısını taşırlardı — duyular yoluyla ya da olumsal bir tasarım ve sanı yoluyla değil. A m a bu yolda d ü ş ü n m e n i n yaşamdaki en yüksek ilişkileri tehlikeye düşür­ düğü görüldü. D ü ş ü n m e yoluyla pozitif ö ğ e l e r güçlerinden yoksunlaştırıldı. Anayasalar d ü ş ü n c e karşısında yenik düştüler, din d ü ş ü n c e n i n saldırısına uğradı; ve saltık o l a r a k tanrısal bildiriş d e ğ e r i n i taşımış o l a n katı dinsel tasarımlar zayıfladı, yüreklerde eski inançlar yıkıldı. Böylece, ö r n e ğ i n Yunan felsefecileri eski dine karşı çıkarak o n u n tasarımlarını yok ettiler. Bu yüzden felsefeciler birbirleriyle özsel o l a r a k bağlı o l a n din ve d e v l e t e d ü ş m a n devrimciler olarak s ü r g ü n e gönderildiler ve öldürüldüler. Böylece düşünce kendini edimsellikte geçerli kıldı ve olağanüstü bir etki yarattı. B u n l a r ı n sonunda insanlar düşüncenin bu g ü c ü n ü dikkate almaya ve istemlerini daha yakından izlemeye başladılar, aşırıya gittiğinin ve üstlendiğini başaramaya­ cağının anlaşıldığını ileri sürdüler. Tanrının, Doğanın ve Tinin özünü, genel olarak Gerçeği bilmek yerine, devleti ve dini devirmişti. Bu nedenle düşünceyi sonuçları üzerine aklamak gerekiyordu; ve düşüncenin doğası üzerine araştırma ve onu aklama s o r u n u d u r ki yakın z a m a n l a r d a felsefenin ilgisinin büyük bir b ö l ü m ü n ü oluşturmuştur.

§20 D ü ş ü n c e y i e n yüzeysel t a s a r ı m ı i ç i n d e alırsak,

( a ) ilk o l a r a k

o l a ğ a n ö z n e l a n l a m ı i ç i n d e tinsel e t k i n l i k y a d a y e t i l e r d e n b i r i o l a r a k g ö r ü n ü r v e s ö z g e l i m i duyarlık, sezgi, d ü ş l e m vb. y a d a

yanında d u r u r . B u e t k i n l i ğ i n ürünü, d ü ş ü n c e y e ö z g ü b e l i r l i l i k ya da b i ç i m evrenseldir, b ü t ü ­ n ü n d e soyut o l a n d ı r . D ü ş ü n c e , etkinlik o l a r a k , b ö y l e l i k l e etkin istek, i s t e n ç vb. g i b i b a ş k a l a r ı n ı n


ON-KAVRAM

77

evrenseldir, ve dahası e d i m ya da ü r ü n de b i r evrensel o l d u ğ u için, kendini e t k i n l e ş t i r d i e v r e n s e l d i r . D ü ş ü n c e , özne o l a r a k t a s a r ı m l a n d ı ğ ı z a m a n , düşünendir, ve d ü ş ü n e n o l a r a k varolan ö z n e n i n yalın a n l a t ı m ı "Beıi'dir. B u r a d a v e b u n u izleyen p a r a g r a f l a r d a s u n u l a n b e l i r l e m e l e r d ü ş ü n m e üzerine ö n e s ü r ü m l e r ve benim görüşlerim olarak alın­ mamalıdır; gene de, bu ön kesimlerde hiçbir çıkarsama ya d a h i ç b i r t a n ı t l a m a yer a l a m a y a c a ğ ı i ç i n , a n c a k b i r e r veri d e ğ e r i n i taşırlar, öyle ki, h e r insan d ü ş ü n m e k t e ve d ü ş ü n c e ­ lerini irdelemekte olduğu zaman evrensellik ırasının ve b e n z e r o l a r a k o n u izleyen d a h a ö t e b e l i r l e n i m l e r i n d e b i l i n c i n d e b u l u n d u k l a r ı n ı g ö r g ü l o l a r a k saptayacaktır. H i ç kuşkusuz bilincindeki verilerin ve tasarımlarının gözlemi için dikkat vc s o y u t l a m a y e t e n e k l e r i n i n bir ö n e ğ i t i m d e n g e ç m i ş o l m a l a r ı gerekir. B u ö n a ç ı m l a m a d a d a h a ş i m d i d e n duyum, tasarını v e d ü ş ü n c e arasındaki ayrımdan söz ettik; ayrını bilginin doğasını ve türlerini a n l a m a k için özsel ö n e m d e o l d u ğ u için, b u r a d a o n a dikkati ç e k m e k d u r u m u aydınlatmada y a r d ı m c ı olabilir. — Duyulur olanı açıklamak için ilkin dışsal k ö k e n i n e , duyulara ya da duyu-örgenlerine gidilebilir. A m a ö r g e n i a d l a n d ı r m a k onunla ayrımsanacak olanın hiçbir belirlenimini vermez. Duyulurun d ü ş ü n c e d e n ayrımı şöyle anlatılabilir. Duyulurun b e l i r l e n i m i tekillik ya da bireyselliktir, ve tekil olan (bütünüyle soyut o l a r a k a t o m ) ayrıca b i r bağlam içersinde d u r d u ğ u için, duyulur kendilik birbirine-dışsallığı, ve b u n u n d a h a ayrıntılı ve soyut b i ç i m i n d e , birbiri ile yanyanalığı ve ardardalığı anlatır. *— Tasarım böyle duyusal bir g e r e c i içerik olarak alır, a m a bu içeriğin "Ben" de o l m a s ı n d a n ö t ü r ü "benimki' b e l i r l e n i m i n d e , ve öyleyse evrensellik, kendi-ile-bağıntı, yalınlık b e l i r l e n i m i n d e koyulmuş olarak. — Ö t e yandan tasarım içerik olarak duyulur o l a n d a n b a ş k a ayrıca öz-bilinçli d ü ş ü n c e d e n k a y n a k l a n a n g e r e c i d e alabilir, ö r n e ğ i n tüzel, t ö r e l , d i n s e l v e g i d e r e k d ü ş ü n c e n i n k e n d i s i n d e n türeyen t a s a r ı m l a r d a o l d u ğ u gibi; a m a böyle tasarımların aynı içerikli düşüncelerden ayrımlarının n e r e d e yattığını saptamak pek kolay değildir. B u r a d a içeriğin d ü ş ü n c e o l m a s ı n ı n yanısıra ayrıca e v r e n s e l l i k b i ç i m i d e b u l u n u r ki o n u n l a b i r i ç e r i k "Ben"dedir, g e n e l o l a r a k b i r tasarımdır. Ama tasarımın özgünlüğü g e n e l o l a r a k bu bakım­ dan da o n d a bu içeriğin aynı yolda tekilleşmiş olarak durmasın-


78

MANTIK BİLİMİ

da yatar. T ü z e , tüzel ve b e n z e r i b e l i r l e n i m l e r h i ç kuşkusuz uzayın b i r b i r l e r i n i dışlayan duyulur t e k i l l e ş m e l e r i i ç e r s i n d e durmazlar. Z a m a n s a l o l a r a k belli b i r düzeyde a r d a r d a görü­ nüyor olsalar da, içeriklerinin kendileri z a m a n d a n etkilenmiş olarak ya da o n d a geçici ve başkalaşıcı olarak tasarlanamazlar. Ama

böyle

kendilerinde

tinsel

belirlenimler de genelde

tasarımın iç, soyut evrenselliğinin geniş a l a n ı n d a yine tekilleşmiş olarak dururlar. Bu tekillcşme i ç i n d e yalındırlar — H a k , Ödev, T a n r ı . T a s a r ı m b u d u r u m d a y a " H a k Haktır," " T a n r ı T a n r ı d ı r " b i l d i r i m l e r i n d e d u r u p kalır, ya da, ö r n e ğ i n " T a n r ı evrenin Yaratıcısıdır, herşeyi bilir, h e r ş e y d e n g ü ç l ü d ü r , vb." b e l i r l e n i m l e r i n i ö n e s ü r e b i l e c e k bir eğitini düzeyine yüksel­ miştir; b u r a d a d a b e n z e r o l a r a k t e k i l l e ş m i ş p e k ç o k yalın b e l i r l e n i m b i r b i r i ü s t ü n e dizilmiştir ki, o n l a r ı ö z n e l e r i n e bağlayan birliğe karşın birbirlerinin dışında kalırlar. T a s a r ı m b u r a d a anlak ile çakışır: a r a l a r ı n d a k i b i r i c i k ayrım a n l a ğ ı n evrensel ve tikel ya da n e d e n ve etki vb. ilişkilerini g e t i r m e s i ve bu yolla tasarımın yalıtılmış belirlenimleri arasına zorunluk bağıntısını koymasıdır, ç ü n k ü tasarını bunları salt bir "Ayrıca" ile bağlayarak belirsiz uzaylarında yanyana bırakır. — Tasarını ve d ü ş ü n c e arasındaki ayrımın özel bir ö n e m i vardır, ç ü n k ü genel

olarak

d e n e b i l i r k i felsefe

tasarımları

düşüncelere

ç e v i r m e k t e n b a ş k a birşey y a p m a z , — a m a biraz d a h a ileri g i d e r ve yalın d ü ş ü n c e l e r i Kavramlara çevirir. Bundan

başka,

duyulur

alan

tekillik

ve

birbirine-dışsalhk

b e l i r l e n i m l e r i ile yüklü olsa da, burada b u n l a r ı n k e n d i l e r i n i n de yine d ü ş ü n c e l e r ve evrenseller oldukları eklenebilir. Man­ tıkta görülecektir ki d ü ş ü n c e ve evrensel salt kendisi ve kendi başkası

olmaktan

başka

birşey

değildir;

kendi

karşıtının

üzerine yayılır ve hiçbirşeyi k e n d i n d e n kaçırmaz. Dil düşünce­ n i n ü r ü n ü o l d u ğ u i ç i n , o n d a e v r e n s e l o l m a y a n h i ç b i r şey anlatılamaz. Yalnızca demek istediğim birşey benimdir, bu tikel birey olarak b a n a aittir; a m a dil yalnızca evrenseli anlatıyorsa, o zaman yalnızca demek istediğimi s ö y l e m e m olanaksızdır. Ve "söylenemeyeıı," duygu, duyum en eşsiz, en g e r ç e k değil, tersine en a n l a m s ı z ve g e r ç e k l i k t e n en yoksun o l a n d ı r . "Birey," "bu birey," "burası," " ş i m d i " d e d i ğ i n i z a m a n , b u n l a r ı n t ü m ü d e e v r e n s e l l i k l e r d i r ; "her şey" ve "her bir şey" bir "tekil"dir, b i r "bıf'dur, ve e ğ e r duyulur ise, "burası"dır, "şimdi"dir. B e n z e r olarak, " B e n " dediğim zaman, tüm başkalarını dışlayan bu tikel


ÖN-KAVRAM

"Ben"i

demek

islerim;

ama

79

söylemiş

olduğum

şey,

"Ben,"

kesinlikle h e r bir " B e n " d i r ; " B e n , " ki tüm başkalarını kendin­ d e n dışlar. — Kant uygunsuz b i r a n l a t ı m l a " B e n " t ü m tasarım­ larıma,

ve

ayrıca

duyum,

istek,

eylemlerime

vb.

eşlik

eder

demişti." " B e n " k e n d i n d e ve k e n d i için evrenseldir, ve ortaklık d a e v r e n s e l l i ğ i n b i r b i ç i m i , a m a dışsal b i r b i ç i m i d i r . T ü m b a ş k a i n s a n l a r " B e n " o l m a d a b e n i m l e ortaktırlar, tıpkı

benim­

kiler

ortak

olmanın

tüm

duyumlarıma,

tasarımlarıma

vb.

o l m a s ı g i b i . A m a "Ben," b ö y l e soyut " B e n " o l a r a k , k e n d i ile a r ı ilişkidir k i o n d a tasarını v e d u y u m , t ü m a n s a l d u r u m l a r g i b i t ü m d o ğ a , y e t e n e k v e d e n e y i m t i k e l l i k l e r i d e soyutlan­ m ı ş t ı r . " B e n " b u d ü z e y e d e k b ü t ü n ü y l e soyut e v r e n s e l l i ğ i n varoluşudur, soyut olarak özgür olandır. Bu n e d e n l e " B e n " özne o l a r a k düşüncedir, ve b e n aynı z a m a n d a t ü m duyum, tasarım ve durumlarımda olduğum için, düşünce h e r yerde b u l u n u r ve K a t e g o r i o l a r a k t ü m bu b e l i r l e n i m l e r e yayılır. Ek. D ü ş ü n c e d e n söz ettiğimiz zaman bu ilkin öznel bir etkinlik olarak, bir yeti olarak g ö r ü n ü r ki böyle pek çok yetiye iyeyizdir, örneğin bellek, tasarım, istençgücü vb. E ğ e r düşünce salt bir öznel etkinlik olsaydı ve böyle olarak Mantığa konu alınsaydı, o zaman Mantığın da tıpkı başka bilimler gibi belirli bir nesnesi olması gerekirdi. Ve bu nedenle düşünceyi tikel bir bilime nesne yaparak istenci, düşlemi vb. böyle bir ayrıcalıktan yoksun bırakmak keyfi bir t u t u m olurdu. Düşünceye bu o n u r u n verilmesinin n e d e n i hiç kuşkusuz o n a belli bir yetkenin tanınmasında ve insanın Gerçekliği olarak, o n u n hayvandan ayrımını oluşturan şey olarak g ö r ü l m e s i n d e aranmalıdır. — Düşünceyi salt öznel bir etkinlik olarak incelemek de önemsiz birşey değildir. A m a o zaman o n u n d a h a ayrıntılı belirlenimleri d e n e y i m yoluyla kazanılan kurallar ve yasalar olacaklardır. Düşünceyi bu bağıntı içinde yasalarına g ö r e irdelemek bilindiği gibi bir z a m a n l a r Mantığın içeriğini oluşturuyordu. Aristoteles bu bilimin kurucusudur. O düşünceye o n a d ü ş ü n c e olarak ait olanları v e r m e g ü c ü n ü göstermişti. Düşüncemiz oldukça somuttur, a m a karmaşık içerikte neyin düşünceye neyin soyut etkinlik biçimine ait olduğu ayırdedilmelidir. İnce bir tinsel bağ, düşünme etkinliği, tüm bu içeriği bağlar, ve Aristoteles bu bağı, bu biçim olarak biçimi vurguluyor ve beliıliyordu. Aristoteles'in bu Mantığı g ü n ü m ü z e dek onay g ö r m ü ş olan mantıksal dizgedir ki, özellikle o r t a ç a ğ Skolastiklerinin elinde evrile çevrile daha ö t e genişletilmiştir. Bunlar g e n e de g e r e c i arttırnıamış a m a yalnızca d a h a ö t e açındırnnşlardır. Çağdaş­ l a r a g e l i n c e , b u n l a r ı n Mantık alanındaki başlıca etkinlikleri bir y a n d a n Aristoteles ve Skolastikler tarafından geliştirilen pek çok mantıksal belirlenimi uzaklaştırmak ve ö t e y a n d a n bunların yerine bir dizi ruhbilimsel g e r e c i '•[Art Usun Eleştirisi, B 131.]


BO

MANTIK BİLİMİ

sokuşturmaktan oluşur. Bu bilimin ilgisi sonlu düşünceyi işlemleri içinde tanıyabilmektir; ve eğer varsayımsal nesnesine karşılık düşüyorsa bilim doğru olarak nitelendirilir. Bu biçimsel mantık ile ilgilenmenin hiç kuşkusuz kendi yararları vardır; onunla, söylenegeldiği gibi, kafa bir düzene koyulur, düşünceleri toparlama yeteneği geliştirilerek soyutlama becerisi kazanılır; buna karşı sıradan bilinçte düşüncenin etkinliği birbirlerine dolaşan ve karışan duyusal tasarımlar düzeyine sınırlı kalır. Soyutlamada ansal etkinlik tek bir noktaya yönelir ve böylece içsellikle ilgilenme alışkanlığı kazanılır. Sonlu düşünce biçimleriyle tanışıklık bu biçimlere göre işleyen görgül bilimlerde eğitim için araç olarak kullanılabilir; ve bu anlamda mantık araçsal mantık olarak tanımlanmıştır. .Gerçekte daha özgürce davranabilir ve diyebiliriz ki, mantık yararı için değil ama kendi uğruna incelenmelidir, çünkü 'en eşsiz' yalnızca yararı uğruna araştırılmamalıdır. Bu hiç kuşkusuz bir yandan bütünüyle doğrudur, ama öte yandan "en eşsiz" o denli de en yararlıdır, çünkü tözsel olandır ki kendi içinde dayanıklıdır ve böylece geliştirip hedefe eriştirdiği tikel ereklerin taşıyıcısıdır. Hiç kuşkusuz tikel erekleri birincil olarak görmemek gerekir, ama "en eşsiz" gene de onlara erişmeye katkıda bulunur. Böylece, örneğin din saltık değerini kendi içinde taşır; ama aynı zamanda başka erekler onun tarafından desteklenir ve sürdürülürler. Isa şöyle demişti: "Gözünüz önce Tanrının ülkesinde olsun, o zaman size tüm başka şeyler de .sunulacaktır."' —Tikel ereklere ancak kendinde-ve-kcndi-için-olana crişildiği zaman erişilir. §21 ( P ) D ü ş ü n c e n e s n e l e r l e bağıntısında etkin olarak, birşey üzerine düşünce o l a r a k alındığı için, e t k i n l i ğ i n i n ü r ü n ü o l a r a k evrensel de olgunun d e ğ e r i n i kapsar, özsel, iç, gerçek olandır. § 5'te sözü e d i l e n eski i n a n c a g ö r e n e s n e l e r d e , d u r u m l a r d a , o l a y l a r d a g e r ç e k o l a n , i ç v e özsel o l a n , ü z e r i n e h e r ş e y i n dayandığı olgu k e n d i n i dolaysızca b i l i n ç t e g ö s t e r m e z , ne de g i d e r e k ilk g ö r ü n ü ş ya da i z l e n i m t a r a f ı n d a n s u n u l d u ğ u gibidir; t e r s i n e , n e s n e n i n g e r ç e k yapısına u l a ş a b i l m e k i ç i n ilkin o n u n üzerine düşünmek g e r e k i r , ve ü z e r i n e - d ü ş ü n n ı e yoluyla bu yapıya erişilecektir. Ek. Uzerine-düşünıne bir çocıık\ç\n bile gereklidir. Ondan örneğin sıfatları adlarla birleştirmesi istenir. Bu onu dikkatini toplamaya ve ayırdetmeyc yöneltir; bir kuralı anımsaması ve daha sonra onu tikel duruma uyarlaması gerekir. Kural bir evrenselden başka birşey değildir ve çocuğun tikeli bu evrensele uydurması gerekir. — Y i n e , yaşamda ereklerimiz\nrdır. Bunlarla ilgili olarak onlara erişebilmemizi sağlayacak şeyler üzerine düşünürüz. '[Matta, 6.33.]


ÖN-KAVRAM

81

Burada erek evrenseldir, yönetendir, vc etkinliklerini ereğe göre belirledi­ ğimiz araçlarımız vardır. — Benzer olarak üzerine-düşünme ahlaksal ilişkilerde de etkindir. Burada üzerine-düşünme hak ve ödevi, e.d. evrensel olanı anımsamak demektir ki bu, dayanıklı bir kural olarak, önümüzde bulunan durumda tikel davranışlarımızı düzenlemek için ölçüt olmalıdır. Tikel davranışlarımızda evrensel belirlenim tanınabilir ve kapsanmış olmalıdır.—Yine, doğal görüngülere yaklaşımımızda da aynı şeyi buluruz. Örneğin yıldırım ve şimşeği gözleriz. Sık sık algıladığımız bu görüngü tanıdık birşeydir. Ama insan salt tanışıklıkta, yalnızca duyusal görüngüde doyum bulamaz, tersine onun arkasına geçmeyi, ne olduğunu bilmeyi, onu kavramayı ister. Buna göre onun üzerine düşünür, nedeni genelde görüngüden ayrı birşey olarak ve içsel olanı salt dışsal olandan ayrımı içinde bilmeyi ister. Böylece görüngü çiftlenir, iç ve dışa, kuvvet ve belirişe, neden ve etkiye ayrılır. İç, kuvvet burada yine evrenseldir, kalıcı olandır, şu ya da bu yıldırım, şu ya da bu bitki değil, ama tümünde aynı kalandır. Duyulur olan tekil ve yiten birşeydir; ondaki kalıcı yan üzerine-düşünme yoluyla bilinebilir. Doğa bize sonsuz bir bireysel şekiller ve görüngüler çokluğu gösterir. Bu karmaşa içersine bir birlik getirme gereksinimini duyarız; bu nedenle karşılaştırma yapar ve her birinin evrenselini tanımaya çalışırız. Bireyler doğarlar ve yitip giderler; onlarda kalıcı olan ve tümünde yinele­ yen ise türdür, ve tür yalnızca üzerine-düşünme için bulunur. Yasalar, örne­ ğin gök cisimlerinin devim yasalan için de aynı şey geçerlidir. Yıldızlan bugün burada, ertesi gün şurada görürüz; bu düzensizlik insanın ansal yapısı için uygunsuz, güvenilmez bir dunundur, çünkü onun bir düzene, yalın, değişmez ve evrensel bir belirlenime inana vardır. Bu inançla, insan üzerine-düşünme yetisini görüngülere çevirerek onların yasalarını öğrenmiş, gök cisim­ lerinin devimlerini evrensel bir kipte saptamıştır, öyle ki bu yasalara dayanarak tüm yer değişimlerini belirler ve önceden bilebilir. — Sonsuz karmaşası içindeki insan eylemini yöneten güçler açısından da dunun böyledir. Burada da insan egemen bir evrensele inanç taşır. — T ü m bu örneklerden üzerine-düşünmenin nasıl her zaman değişmez, kalıcı, kendi-içinde-belirli olanı ve tikeli yöneteni aradığı görülebilir. Duyuların ulaşamadıkları bu evrensel öğe özsel ve gerçek olarak geçerli olandır. Böylece örneğin ödevler ve haklar eylemlerdeki özsel yandır ve eylemlerin gerçeklikleri bu evren sel belirlenimlerle uyumlu olmalarına bağlıdır. Evrenseli böyle belirlerken, onun başka birşeyin karşısavmı oluşturdu­ ğunu, ve bu başkasının dolaylı, iç ve evrensel olana karşı salt dolaysız, dış ve tekil birşey olduğunu görürüz. Bu evrensel dışsal dünyada bir evrensel olarak varolmaz: tür tür olarak algılanamaz; gök cisimlerinin devim yasalan gökte yazılı değildirler. Öyleyse evrensel ne işitilir ne de görülebilir; tersine, yalnızca anlık için vardır. Din bizi bir evrensele götürür ki başka herşeyi kendi içinde kapsar; bir Saltığa götürür ki başka herşey onun yoluyla üretilir, ve bu Saltık duyular için değil ama yalnızca anlık ve düşünce için vardır.


82

MANTIK BİLİMİ

§22 (y) Ü z e r i n e - d ü ş ü n m e yoluyla içeriğin ilk o l a r a k duyumda, sezgi­ d e , t a s a r ı m d a b u l u n u ş y o l u n d a birşey değiştirilir, öyleyse a n c a k bir değişim dolay ısıyladır ki nesnenin gerçek doğası b i l i n c e gelir. Ek. Ü z e r i n e - d ü ş ü n m e d e o r t a y a ç ı k a n şey d ü ş ü n c e m i z i n bir ü r ü n ü d ü r . Böylece, ö r n e ğ i n Solon Atinalılara verdiği yasaları kendi kafasından üretti. A m a ö t e yandan evrenseli, yasaları, salt öznel birşeyin karşıtı olarak g ö r m e l i ve o n d a şeylerin özsel, gerçek ve nesnel doğalarını tanımalıyız. Şeylerde neyin g e r ç e k o l d u ğ u n u g ö r e b i l m e k için yalnızca dikkat yeterli değildir; bu iş dolaysızca bulunanı dönüştüren öznel etkinliğimize düşer. H i ç kuşkusuz bu ilk bakışta olması g e r e k e n i n t a m tersi ve bilgilenme d u r u m u n d a o r t a y a koyulan a m a c a aykırı olarak görünür. G e n e de, denebilir ki tözsel olana ilkin üzerine-düşünmenin dolaysız olanda yarattığı değişim dolayısıyla erişilebi­ leceği düşüncesi tüm çağların kanısı olmuştur. Buna karşı ilk kez zamanımızda bir kuşku uyanmış ve düşüncemizin ürünleri ile kendilerinde şeyler arasında aşılmaz bir ayrım bulunduğu ileri sürülmüştür. Denmiştir ki, şeylerin "kendindeleri" bizim o n l a r d a n yaptıklarımızdan bütünüyle başkadır. Bu kopukluk k o n u m u n u n bakış açısı özellikle Eleştirel Felsefe tarafından ortaya sürülmüş, ve olgu ile düşüncenin bağdaşmasını işi bitip kapanmış bir konu olarak g ö r e n t ü m ö n c e k i ç a ğ l a r ı n kanılarının karşısına çıkarılmıştır. Bu karşısav yeni felsefenin ilgi odağıdır. Ama insanın doğal inancı bu karşısavm hiç de g e r ç e k bir karşısav olmadığıdır. Gündelik yaşamda şeyler üzerine düşünürüz, a m a bununla g e r ç e ğ i n ortaya çıkacağını kendimize özellikle anımsatmaksızın; duraksamaksızm, düşüncenin olgu ile bağdaşması üzerine sağlam bir inançla düşünürüz, ve bu inancın olağanüstü ö n e m i vardır. Çağımızın neredeyse bir u m u t s u z l u ğ a varan hastalığı bilgimizin salt öznel bir bilgi olduğu ve bu öznelliğin e n s o n olduğu saplan tısıdır. Oysa Gerçeklik nesneldir ve bunun herkesin kanısı için kural olması gerekir, öyle bir yolda ki, bireyin kanısı bu kurala bağdaşmadığı ölçüde kötüdür. B u n a karşı, yeni görüş açısından kanı olarak kanı, yalnızca kanı taşıyor o l m a gibi bir biçim, hiç kuşkusuz iyidir — içerik ne olursa olsun, çünkü gerçekliği için hiçbir d e n e k taşı yoktur. — İnsanların yukarıda sözü edilen o eski inançlarından, gerçeği bilmenin Tinin yazgısı olduğundan söz ettiğimiz zaman, bunun daha öte imlemi karşımızda duran dış ve iç Doğanın, genel olarak nesnenin kendinde ne ise düşünülmüş birşey olarak da o olduğu, ve öyleyse düşüncenin nesnel olanın gerçekliği olduğudur. Felsefenin işi yalnızca insanların d ü ş ü n c e açısından t ü m ç a ğ l a r boyunca geçerli saydıklarını belirtik olarak bilince getirmekten oluşur. Felsefe bu n e d e n l e ortaya yeni hiçbir şey sürmez; ve b u r a d a d ü ş ü n c e m i z yoluyla ürettiğimiz şeyler d a h a şimdiden herkesin dolaysız önyargısıdır.


83

ÖN-KAVRAM

§23 (S) Uzerine-düşünnıede g e r ç e k doğa ortaya ç ı k a r k e n , bu düşün­ c e n i n benim e t k i n l i ğ i m o l d u ğ u da eşit ö l ç ü d e a ç ı k t ı r ; b ö y l e c e g e r ç e k d o ğ a o denli de benim — ve hiç kuşkusuz d ü ş ü n e n ö z n e o l a r a k — ansal kendisinde varolan

ürünümdür. Yalın e v r e n s e l l i ğ i m d e , saltık o l a r a k 'Ben'in

evrenselliğinde,

Özgürlüğümde

üretil­

miştir. "Kendin düşün" deyimini sık sık duyarız, sanki bununla anlamlı birşey söylenirmiş gibi. G e r ç e k t e h i ç kimse başkası için o n u n i ç i n yiyip i ç e b i l e c e ğ i n d e n d a h a ö t e d ü ş ü n e m e z ; b u deyim öyleyse b i r p l e o n a z m d ı r . — D ü ş ü n m e d e özgürlük dolaysızca b u l u n u r , ç ü n k ü d ü ş ü n c e e v r e n s e l i n etkinliğidir, b u yüzden soyut bir kendi-ile-ilişkidir, öznellik açısından belirlenmişiz bir k e n d i n d e - o l m a d ı r ki içerik a ç ı s ı n d a n aynı z a m a n d a yalnızca olguda ve b u n u n belirleniınlcrindedir. Bu yüzden, e ğ e r felsefe ile ilgili o l a r a k a l ç a k g ö n ü l l ü l ü k ve k e n d i n i b e ğ e n m i ş l i k söz konusu edilirse, ve eğer alçakgönüllülük kendi öznelliğine h i ç b i r tikel özellik ya da e d i m y ü k l e m e m e k t e n oluşuyorsa, o zaman felsefecilik en azından kendini beğenmişlik k o n u s u n d a bağışlanır, çünkü d ü ş ü n c e içerik a ç ı s ı n d a n salt olguda derin­ leştiği ö l ç ü d e g e r ç e k t i r ; ve b i ç i m a ç ı s ı n d a n ise d ü ş ü n c e ö z n e n i n tikel bir d u r u m u ya da edimi değildir, tersine sözcü­ ğün tam anlamıyla bilincin soyut " B e n " olarak, e.d. tüm başka nitelik, durum ve benzeri ti kelliklerden özgür bir yolda davran­ m a s ı n d a n ve y a l n ı z c a i ç i n d e tüm b i r e y l e r l e özdeş o l d u ğ u evrensel etkinlikte b u l u n m a s ı n d a n oluşur. — A r i s t o t e l e s bilinci böyle bir tutumun değerine yükselmeye çağırdığı zaman, bilin' ce verdiği bu d e ğ e r tikel sanı ve kanılarda d i r e t m e k t e n vazgeçe­ rek olguyu k e n d i i ç i n d e e g e m e n kılmaktan o l u ş u y o r d u . § 24 Düşünceler bu belirlenimlere göre

nesnel d ü ş ü n c e l e r o l a r a k

a d l a n d ı r ı l a b i l i r l e r , ve ö n c e l i k l e sıradan m a n t ı k t a i r d e l e n m i ş ve o r a d a g e n e l l i k l e salt bilinçli d ü ş ü n c e b i ç i m l e r i o l a r a k g ö r ü l m ü ş o l a n b i ç i m l e r d e b u n l a r a r a s ı n d a sayılacaktır. M a n t ı k , öyleyse, Metafizik ile, düşüncelerde s a p t a n a n şeylerin bilimi ile çakışır — d ü ş ü n c e l e r ki şeylerin, özselliklerini a n l a t m a g ü c ü n ü taşırlar. Böyle Kavram, Yargı ve Tasım gibi biçimlerin N e d e n s e l l i k vb. gibi başkaları ile ilişkileri a n c a k M a n t ı ğ ı n k e n d i i ç e r s i n d e verilebilir. Ama şu kadarı ş i m d i d e n açıktır ki, e ğ e r d ü ş ü n c e


80

MANTIK BİLİMİ

arı bir düşünce ürünü olmasına karşın biçim onu dolaysızca içimde bulduğum yolda henüz duyusal öğelerle yüklüdür. Öyleyse tasarımlarda içerik görsel algıda olduğu gibi salt duyusal değildir; tersine, ya içerik duyusaldır, biçim d ü ş ü n c e y e ait, ya da evrik olarak, ilk d u r u m d a g e r e ç verilidir, ve biçim düşünceye aittir; ikinci d u r u m d a düşünce içeriğin kaynağıdır, a m a biçim yoluyla içerik verili birşeye indirgenmiştir ki b u n a g ö r e anlığa dışardan gelir. Ek 2. Mantıkta ilgi alanımız arı düşüncelerden ya da arı düşünce-belirlenimlerinden oluşur. Sıradan anlamı içinde d ü ş ü n c e söz konusu olduğu zaman, göz ö n ü n e getirilen şey h e r zaman yalnızca arı d ü ş ü n c e olmayan birşeydir, çünkü sıradan sanı için düşünülmüş herşey içeriği görgül olan birşeydir. A m a M a n t ı k t a d ü ş ü n c e öyle bir yolda anlaşılır ki, d ü ş ü n m e n i n kendisine ait o l a n d a n ve o n u n yoluyla ü r e t i l e n d e n başka hiçbir içeriği yoktur. Böyle d ü ş ü n c e l e r arı düşüncelerdir. Böylecedir ki T i n salt kendi kendisinde ve öyleyse özgürdür, çünkü özgürlük sözcüğün tam anlamıyla kendi başkasında kendi kendisinde olmak, kendine bağımlı olmak, kendi kendini belirleyen olmaktır. T ü m d ü r t ü l e r d e başka birşeyden, b e n i m için dışsal o l a n bir "başkasT'ndan başlarım. Bu d u r u m d a bağımlılıktan söz ederiz. Özgürlük yalnızca öyle bir yerde bulunur ki, o r a d a b e n i m kendim olmayan hiçbir "başka" benim için değildir. Salt dürtüleri yoluyla belirlenen doğal insan kendi k e n d i s i n d e değildir: ne denli dik-kafah ya da öz-istençli o l u r s a olsun, istencinin ve sanısının içeriğigene de kendisinin değildir, özgürlüğü salt birimsel bir özgüllüktür. A m a düşünürken öznel tikelliğimi yadsırım, kendimi olguda derinleşürir, düşünceyi kendi başına bırakırım; ve e ğ e r kendimden birşeyler ekleyecek olursam, o zaman kötü bir yolda d ü ş ü n m ü ş olurum. Şimdiye dek söylemiş olduklarımızın ışığında Mantığı arı d ü ş ü n c e belirlenimlerinin dizgesi olarak görürsek, bu durumda öteki felsefe bilimlerini — Doğa Felsefesi ve Tin Felsefesi — bir bakıma uygulamalı birer Mantık olarak alabiliriz, çünkü Mantık onların dirim kaynağı olan ruhlarıdır. Bu bilimlerin ilgileri o zaman yalnızca mantıksal biçimleri Doğa ve Tin alanlarında aldıkları şekillenmeler altında tanımaya yöneliktir — şekiller ki, yalnızca arı d ü ş ü n c e biçimleri için tikel anlatım kipleridirler. E ğ e r ö r n e ğ i n Tasımı (eski biçimsel mantıktaki a n l a m ı n d a değil a m a gerçekliği içinde) alırsak, o z a m a n o n u n "Tikel Evrensel ve Tekil u d a r ı n i birleştiren orta terimdir" belirlenimini anlattığını g ö r ü r ü z . Bu tasım biçimi tüm şeylerin evrensel bir biçimidir. Varolan h e r ş e y tikel bir şeydir ki bir evrensel olarak kendini tekil ile birleştirir. A m a Doğanın güçsüzlüğü mantıksal biçimlerin arılıkları içinde sunulamam a l a r m a yol açar. Tasınım böyle zayıf bir sunuluşunun örneği mıknatıstır; bir mıknatısın orta ya da ayrımsızlık noktasında kutupları birleşir, öyle ki ayrılıkları içinde dolaysızca birdirler. Fizikte de evrensel, öz olan öğrenilir; o n u n l a D o ğ a Felsefesi a r a s ı n d a k i ayrım bu ikincisinin K a v r a m ı n d o ğ a l şeylerdeki g e r ç e k biçimlerini bilincimize g e t i r m e s i n d e yatar. — Mantık, böylece, tüm bilimlerin herşeyi-dirimli-kılan tinleridir, ve Mantığın düşüncebelirlenimleri arı tinlerdir; bunlar "en-iç"tirler, a m a aynı z a m a n d a h e r zaman


ÖN-KAVRAM

87

dudaklarımızdan dökülür ve bu n e d e n l e baştan s o n a tanıdık olarak görünürler. Oysa böyle tanıdık olanlar genellikle en az tanıdık olanlardır. Böylece, ö r n e ğ i n Varlık bir arı düşünce-belirlenimidir; g e n e de "Dir"i bir i r d e l e m e nesnesi y a p m a k h i ç b i r z a m a n d ü ş ü n ü l m e z . S ı r a d a n sanı için Saltığın uzaklarda, bir ö t e d ü n y a d a yatıyor olması gerekir; a m a tersine o bütünüyle önümüzde, şimdide bulunur, öyle ki düşündüğümüz sürece açıkça bilincinde olmasak da h e r z a m a n onu kendimizle birlikte taşır ve kullanırız. Bu düşünce-belirlenimleri herşeyden ö n c e dilde sergilenirler; ve böylece çocuklara verilen dilbilgisi dersleri onların dikkatlerini bilinçsiz olarak düşünce ayrımları üzerine çevirme yararını taşır. Genellikle denir ki Mantığın işi yalnızca biçimlerle ilgilidir ve bunların içeriklerinnse başka bir y e r d e n alır. Oysa mantıksal d ü ş ü n c e l e r t ü m başka içeriğe karşı hiç de bir Yalnızca değildirler, tersine t ü m başka içerik o n l a r a karşı yalnızca birYalnızcadır. O n l a r herşeyin kendinde ve kendi için varolan zeminidirler. — ilgiyi böyle arı belirlenimlere yöneltmek oldukça yüksek bir eğitsel ve ekinsel düzeyi gerektirir. Bunları kendilerinde-ve-kendileri-için i r d e l e m e k bu belirlenimleri d ü ş ü n c e n i n kendisinden türettiğimiz ve gerçek olup olmadıklarını kendilerinden g ö r d ü ğ ü m ü z a n l a m ı n a da gelir. O n l a r ı dışardan alıp daha sonra tanımlamamız, ya da değer ve geçerliliklerini bilinçte aldıkları şekillerle karşılaştırarak g ö s t e r m e m i z söz konusu değildir. Böyle olsaydı, gözlem ve deneyimden yola çıkar, ve örneğin "kuvvet" terimini şurada ve ş u n u n için k u l l a n m a alışkanlığındayız derdik. Bu tür tanımlar, e ğ e r n e s n e l e r i n e ilişkin o l a r a k s ı r a d a n b i l i n c i m i z d e b u l u n a n t a s a r ı m l a r l a bağdaşıyorlarsa, "doğru" olarak nitelendirilirler. A m a böyle bir yolda bir Kavram kendinde ve kendi için değil de bir varsayıma g ö r e belirlenir, ve bu varsayım daha sonra "doğruluk" için bir ölçüt, bir denek taşı olarak kullanılır. A m a böyle bir d e n e k taşını kullanmamalı, tersine kendi içlerinde dirimli belirlenimleri kendi devimlerini izlemeye bırakmalıyız. Düşünce-belirlenimlerinin gerçekliklerine ilişkin soru sıradan bilince yadırgatıcı geliyor olmalıdır, çünkü bunlar a n c a k verili nesnelere uygulanışlarında gerçeklik kapsıyor gibi g ö r ü n ü r l e r ve bu yüzden bu uygulama olmaksızın gerçekliklerini sorgula­ manın hiçbir anlamı olmaz. Oysa bu soru g e n e de üzerine herşeyin dayandığı sorudur. B u r a d a hiç kuşkusuz gerçeklikten ne anlaşılacağını bilmek gerekir. G e n e l l i k l e g e r ç e k l i ğ i bir n e s n e n i n t a s a r ı m ı m ı z ile b a ğ d a ş m a s ı o l a r a k tanımlarız. B u r a d a bir nesne varsayarız ki o n a ilişkin tasarımımızın o n u n l a uyum içinde olması gerekir. — Ö t e yandan, felsefi a n l a m d a gerçeklik, genel olarak soyut bir anlatımla, bir içeriğin kendi kendisi ile bağdaşması demektir. Bu öyleyse gerçekliğin yukarıda değinilenden bütünüyle başka bir anlamıdır. Aynı z a m a n d a , gerçekliğin derin (felsefi) anlamı belli bir düzeyde dilin gündelik kullanımında da bulunur. Böylece, örneğin gerçek bir arkadaştan söz edilir, ve bundan davranış biçimi arkadaşlık Kavramı ile uyum içinde olan bir arkadaş anlaşılır; b e n z e r olarak, gerçek bir sanat çalışmasından söz edilir. Gerçek-olmayan o zaman kötü ile aynı şey, ya da kendi içinde uygunsuz olan demektir. Bu a n l a m d a kötü bir devlet g e r ç e k olmayan bir devlettir; ve kötü


88

MANTIK BİLİMİ

o l m a k ve g e r ç e k o l m a m a k g e n e l o l a r a k bir n e s n e n i n b e l i r l e n i m i ya da Kavramı ile varoluşu a r a s ı n d a yer a l a n çelişkiden oluşur. Böyle kötü bir nesnenin doğru bir tasarımını oluşturabiliriz, a m a bu tasarımın içeriği kendi içinde gerçek-olmayan birşeydir. Bu tür "doğruluklar"dan — ki aynı z a m a n d a "gerçek-olmayanlar"dırlar— kafamızda pek ç o ğ u n u taşıyabiliriz. — Y a l n ı z c a Tanrı Kavramın ve olgusallığın g e r ç e k bağdaşmasıdır; tüm sonlu şeyler ise k e n d i l e r i n d e g e r ç e k - o l m a y a n bir yan taşırlar: B i r K a v r a m l a r ı ve bir de varoluşları vardır, a m a bu varoluşları K a v r a m l a r ı n a uygun d ü ş m e z . Bu n e d e n l e yok olmalıdırlar, ve o z a m a n Kavramları ve varoluşları arasındaki uygunsuzluk sergilenir. Hayvan tekil birşey olarak Kavramını cinsinde taşır, ve cins kendini tekillikten ölüm yoluyla kurtarır. Gerçekliğin b u r a d a açıklandığı a n l a m d a kendi ile b a ğ d a ş m a o l a r a k irdelenişi Mantığın kendine özgü ilgi alanını oluşturur. Sıradan bilinçte düşünce-belirlenimlerinin gerçekliklerine ilişkin soru hiçbir biçimde bulun­ maz. Mantığın işi şöyle de anlatılabilir: o n d a düşünce-belirlenimleri Gerçeği kavramaya ne ö l ç ü d e yetenekli oldukları açısından irdelenirler. Ve soru böylece şuna g e ç e r : Sonsuzun biçimleri nelerdir, ve s o n l u n u n biçimleri nelerdir? Sıradan bilinç sonlu düşünce-belirlenimlerinden hiç kuşku duymaz ve onları sorgusuzca geçerli sayar. Oysa t ü m a l d a n m a sonlu belirlenimlere g ö r e düşünmek ve davranmaktan doğar. Ek 3. Gerçeği s a p t a m a n ı n değişik yolları vardır ve bu bilgiyi ele g e ç i r m e n i n yolları yalnızca biçimler olarak görülürler. B ö y l e c e hiç kuşkusuz Gerçeklikdeneyim yoluyla bilinebilir, a m a bu deneyim salt bir biçimdir. Çünkü deneyimde her şey edimselliğe nasıl bir anlayışla yaklaşıldığına bağlıdır. Büyük bir anlayış g ü c ü d e n e y i m l e r i n d e d e b ü y ü k t ü r v e g ö r ü n g ü l e r i n renkli o y u n l a r ı n d a k i özsel noktayı yakalar. İ d e a ö n ü m ü z d e ve e d i m s e l o l a r a k bulunur, uzaklarda ve gizlilik içinde yatan birşey olarak değil. Büyük bir yetenek, örneğin derin doğa ve tarih gözlemleri ile bir Goethe, geniş bir görgül a l a n a ulaşır, ussalı g ö r e r e k o n a anlatım verir. B u n d a n başka, G e r ç e k derind ü ş ü n c e ile de saptanabilir ve d ü ş ü n c e ilişkileri yoluyla belirlenebilir. G e n e de kendinde ve kendi için Gerçek bu iki kipte de henüz kendi asıl biçiminde bulunmaz. En eksiksiz bilme yöntemi arı düşünce biçimlerinde devinir. İnsan burada baştan s o n a özgür bir yolda davranır. Düşünce biçiminin saltık biçim olduğu ve Gerçeğin o n d a kendinde ve kendi için olduğu gibi g ö r ü n d ü ğ ü — , genel olarak felsefenin önesürünıü budur. B u n u n tanıtlanması h e r ş e y d e n ö n c e o başka bilgi biçimlerinin sonlu biçimler olduklarının gösterilmesi anlamına gelir. Aııtikçağın yüksek Kuşkuculuğu bunu tüm o biçimlerin kendi içlerinde bir çelişki kapsadıklarını g ö s t e r e r e k yerine getirmiştir. A m a bu Kuşkuculuk d a h a da ileri giderek Us biçimlerini de gözden çıkardı, ve onları sonlu birşeyin altına s ü r e r e k o n a bağlamaya çalıştı. T ü m sonlu d ü ş ü n c e biçimleri mantıksal gelişim s ü r e c i n d e ve hiç kuşkusuz zorunlukları içinde göründükleri yolda ortaya çıkacaklardır; burada (bu Giriş b ö l ü m ü n d e ) ilkin bilimsel olmayan bir yolda yalnızca verili şeyler olarak alınmaları gerekir.


ON-KAVRAM

89

Mantıksal irdelemenin kendisinde bu biçimlerin yalnızca olumsuz yanları değil, ayrıca olumlu yanları da sergilenecektir. Bilgilenmenin değişik biçimlerini birbirleriyle karşılaştırırken, bunlardan ilki, dolaysız bilme biçimi, kolayca en uygun, en güzel ve en yüksek biçim olarak görünebilir. Ahlaksal açıdan suçsuzluk denebilecek olan herşey, dahası dinsel duygu, s a f güven duygusu, sevgi, bağlılık ve doğal inanç da bu biçimin altına düşer. Öteki iki biçim, ilkin derin-düşünce t e m e l i n d e bilgilenme ve ikinci olarak felsefi bilgilenme, o dolaysız doğal birlikten çıkmak zorundadır. Bu noktada birbirleri ile ortak oldukları ölçüde, Gerçeği düşünce yoluyla anlamayı isteyen y ö n t e m l e r doğallıkla G e r ç e ğ i kendi öz g ü c ü n d e n çıkarak saptamayı isteyen insanın gururu olarak görünebilirler. Genel bir bölünmeyi imleyen bu k o n u m hiç kuşkusuz tüm kötülüğün ve kötü herşeyin kökeni olarak, ilk suç olarak görülebilir, ve buna g ö r e öyle g ö r ü n ü r ki geriye d ö n e r e k uzlaşma ve barışa kavuşabilmek için düşüncenin ve bilmenin yadsınması gerekecektir. Doğal birlik d u r u m u n d a n bu ayrılış, Tinin kendi içinde bu hayranlık verici bölünüşü, eski z a m a n l a r d a n bu yana ulusların bilinçleri için bir ilgi noktası olmuştur. Doğada böyle bir iç b ö l ü n m e ile karşılaşılmaz ve doğal şeyler hiçbir kötülükte bulunmazlar. Bu bölünmenin kökeni ve sonuçları üzerine eski bir tasarımın kaynağı insanın c e n n e t t e n düşüşü konusunda M u s a ' d a n kalma bir m i t e gider. Bu mitin içeriği özsel bir dinsel öğretinin, insanın doğal g ü n a h k a r l ı ğ ı v e b u n a karşı b i r ç a r e n i n z o r u n l u ğ u ü z e r i n e ö ğ r e t i n i n dayanağını oluşturur. Mantığın ele alması g e r e k e n bilginin kendisi ile ve giderek bu bilginin köken ve imlemi ile ilgili olduğu ölçüde, bu düşüş efsanesini Mantığın başında irdelemek yersiz olmayacaktır. Felsefe dinden ü r k m e m e l i ve sanki dinin yalnızca hoşgörüsüyle yetinmek zorundaymış gibi bir t u t u m a girmemelidir. G e n e de ö t e yandan bu tür mitleri ve dinsel tasarımları sanki işleri bitmiş ve bir y a n a atılmaları g e r e k e n şeylermiş gibi alan görüş kabul edilmemelidir, çünkü bunlar binlerce yıl boyunca uluslardan saygı görmüş­ lerdir. .

Düşüş mitine d a h a yakından bakarsak orada, d a h a ö n c e de belirtildiği

gibi, bilginin tinsel y a ş a m ile e v r e n s e l ilişkisinin anlatıldığını buluruz. Dolaysızhğı içindeki tinsel yaşam ilkin suçsuzluk ve saf güven olarak görünür; a m a bu dolaysız d u r u m u n o r t a d a n kaldırılması tinin ö z ü n d e yatar, çünkü tinsel yaşam kendinde-varlığında kalmayarak tersine kendi için o l m a k l a kendini doğal yaşamdan ve özellikle hayvansal yaşamdan ayırır. B u n a g ö r e bu b ö l ü n m e k o n u m u da kısa bir s ü r e d e o r t a d a n kaldırılmalı ve tin kendi etkinliği yoluyla birliğe geri dönmelidir. Bu birlik öyleyse tinsel bir birliktir, ve o geriye d ö n ü ş ü n ilkesi düşüncenin kendisinde yatar. Yarayı a ç a n ve d a h a s o n r a iyileştiren yine odur. — Mitte d e n i r ki, A d e m ile Havva, ilk insanlar, insan olarak insanlar, kendilerini içinde bir yaşam-ağacı ve bir de iyi ve kötü bilgi-ağacı bulunan bir b a h ç e d e buldular. Tanrı insanlara bu ikinci ağacın meyvalarından yemeyi yasaklamıştı; yaşam ağacı üzerine şimdilik d a h a ö t e söz edilmez; bu sözlerin iletmeye çalıştıkları nokta öyleyse insanın bilgiyi a r a m a m a s ı , tersine suçsuzluk d u r u m u n d a kalması gerektiğidir. D a h a derin


90

MANTIK BİLİMİ

bir bilinç taşıyan başka uluslarda da insanın ilk d u r u m u n u n bir suçsuzluk ve birlik d u r u m u olmuş olduğu düşüncesini buluruz. T ü m bunlarda doğru olan ş u d u r ki, insansal o l a n herşeye yayılan bu b ö l ü n m e hiç kuşkusuz içinde kahnabilecek bir durum değildir; ama buna karşı, dolaysız, doğal birliğin haklı bir durum olduğunu düşünmek de doğru değildir. Tin yalnızca dolaysız birşey değildir, tersine, özsel olarak dolaylılık kıpısını kendi içinde kapsar. Çocuksu suçsuzlukta hiç kuşkusuz çekici ve çarpıcı bir yan vardır, a m a yalnızca bize Tinin kendi içinden ü r e t e c e k olduklarını anımsattığı için. Ç o c u k t a doğal bir birlik olarak sezinlediğimiz o birliğin Tinin e m e k ve ekininin s o n u c u olması gerekir. — Isa dedi ki, " E ğ e r ç o c u k l a r gibi olmazsanız" vb.; a m a b u n u n l a anlatmak istediği ç o c u k kalmamız gerektiği değildi. — Musa'dan kalma mitte d a h a s o n r a insanı birliğin dışına çıkmaya iten d u r u m u n dışsal bir kışkırtmaya (yılana) yüklendiğini buluruz. G e r ç e k t e ise karşıtlığa giriş, bilincin uyanışı, insanın kendisinde yatar, ve kendini h e r insanda yineleyen öykü budur. Yılan iyi ve k ö t ü n ü n ne olduğunu bilmek olarak tanrısallığı simgeler, ve insanın dolaysız varlığının birliğini bozarak, yasak meyvadan yiyerek katıldığı g e r ç e k t e bu bilgidir. Uyanan bilincin ilk düşünsel gözlemi insanlara çıplak olduklarını bildirmekti. Bu oldukça saf ve derin bir noktadır. Çünkü insanın doğal ve duyusal varlığından ayrılışı u t a n m a d u y g u s u n d a imlenir. Bu ayrılışa dek ilerleyemeyen hayvan bu n e d e n l e utanmasızdır. B u n a g ö r e insanın u t a n m a duygusundadır ki ö r t ü n m e n i n tinsel ve törel kökeni aranmalıdır; b u n a karşı salt fiziksel gereksinim yalnızca ikincil bir noktadır. — Daha s o n r a sözü edilen şey Tanrının insan üzerindeki ilericidir. B u r a d a önemli olan nokta özellikle insan ve D o ğ a arasındaki karşıtlıkla ilgilidir. Erkek kan ter içinde çalışacak ve kadın acı ile doğuracaktır. B u r a d a e m e ğ e d a h a yakından bakarsak, o n u n bölünmenin sonucu ve o denli de o n u n üzerindeki utku olduğunu g ö r ü r ü z . Hayvan gereksinimlerinin doyumu için kullandığı şeyleri dolaysızca bulur; b u n a karşı i n s a n g e r e k s i n i m l e r i n i d o y u r a n a r a ç l a r l a kendi ü r e t t i ğ i v e biçimlendirdiği şeyler olarak ilişkidedir. Böylece bu dışsallıkla bile insan kendi kendisi ile ilişkidedir. — Mit c e n n e t t e n kovulrnailc kapanmaz. Şöyle sürer: "Tanrı dedi ki: Bakın Adem bizlerden biri gibi oldu, çünkü iyinin ve kötünün ne olduğunu bilir."8 — Bilgiden burada tanrısal birşey olarak söz edilmektedir, d a h a ö n c e o l d u ğ u gibi, o l m a m a s ı g e r e k e n birşey o l a r a k değil. B u r a d a , felsefenin yalnızca Tinin sonluluk alanına düştüğü biçimindeki gevezelik de çürütülür. Felsefe bilgidir, ve ilkin bilgi yoluyladır ki insanın kökensel işlevi — Tanrının eksiksiz imgesi olmak — olgusallasın — Dahası, mitte Tanrı insanları c e n n e t bahçesinden yaşam ağacından yemesinler diye kovdu dendiği zaman, bununla anlatılmak istenen şey insanın doğal yanma g ö r e hiç kuşkusuz sonlu ve ölümlü, a m a bilgide sonsuz olduğudur. Kilisenin bilinen öğretisine g ö r e insan doğal olarak kötüdür, ve bu doğal kötülük ilk günah olarak belirtilir. Gene de bu bağlamda ilk günahın zeminini yalnızca ilk insanın olumsal bir e d i m i n e bağlayan dışsal bakış açısından vaz " [ 1 . Musa 3. 2 2 . ]


ÖN-KAVRAM

91

g e ç m e k gerekir. Gerçekte insanın doğal olarak kötü olduğu Tinin Kavramında yatar, ve bu başka türlü olabilirmiş gibi d ü ş ü n m e m e k gerekir. İnsan doğal bir varlık olduğu ve böyle davrandığı sürece, bu olmaması gereken bir davranıştır. T i n özgür olmalıdır, ve ne ise kendi edimi yoluyla öyle olmalıdır. D o ğ a insan için yalnızca o n u n dönüştürmesi g e r e k e n bir başlangıç noktasıdır. Kilisenin ilk g ü n a h ü z e r i n e d e r i n öğretisinin karşısında m o d e r n A y d ı n l a n m a n ı n öğretisi, insan doğal olarak iyidir ve bu yüzden doğasına bağlılığını sürdür­ melidir görüşü durur, insanın doğal varlığının dışına çıkışı o n u n özbilinçli bir varlık olarak dışsal bir dünyadan ayrılışıdır. A m a Tinin Kavramına ait olan bu b ö l ü n m e k o n u m u g e n e de insanın takılıp kalması g e r e k e n bir nokta değildir. D ü ş ü n m e ve istemenin bütün sonluluğu bu b ö l ü n m e k o n u m u n a düşer. Bu sonlu konumda insan ereklerini kendi içinden oluşturur ve eylemle­ rinin g e r e c i n i kendi içinden alır. Bu erekleri en s o n u n a dek izlerken ve evrenselin dışlanması ile kendi tikelliği içinde salt kendini bilir ve isterken, insan kötüdür, ve bu kötülük o n u n öznelliğidir. B u r a d a ilk bakışta ikili bir kötülük g ö r ü r ü z ; a m a g e r ç e k t e ikisi de aynıdırlar. İnsan, T i n olduğu ölçüde, bir D o ğ a yaratığı değildir; doğal bir varlık olarak davrandığı ve isteklerine bağlı erekleri izlediği s ü r e c e , bunu ister. İnsanın d o ğ a l kötülüğü öyleyse hayvanların doğal varlıkları gibi değildir. B u n a göre, doğallık daha tanı olarak şu b e l i r l e n i m i taşır: d o ğ a l insan bir birey o l a r a k bireydir, ç ü n k ü D o ğ a bütününde tekilleşme bağları içinde yatar. B u n a göre, insan doğallığını istiyor olduğu s ü r e c e bireyselliği istemektedir. Doğal bireyselliğe özgü olan ve dürtü ve eğilimlerden kaynaklanan bu eyleme karşı hiç kuşkusuz yasa ya da evrensel belirlenim ortaya çıkar. Bu yasa dışsal bir g ü ç olabilir ya da tanrısal yetke b i ç i m i n i taşıyabilir. İ n s a n , d o ğ a l d a v r a n ı ş ı n d a kaldığı s ü r e c e , y a s a n ı n b o y u n d u r u ğ u a l t ı n d a d ı r . E ğ i l i m v e d u y g u l a r ı n d a h i ç kuşkusuz b e n c i l bireyselliğin ötesine uzanan, iyiliksever, toplumsal eğilimler, duygudaşlık, sevgi vb. gibi nitelikler de taşır. A m a bu eğilimlerin dolaysız olmaları ölçü­ sünde, bunların kendilerinde evrensel içerikleri öznellik biçimini taşırlar: bencilliğin ve başına buyrukluğun oyunu b u r a d a hiçbir z a m a n s o n a e r m e z .

§ 25 Nesnel

Düşünceler

Gerçekliği

anlatımı

belirtir

Gerçeklik

ki

felsefenin saltık nesnesi olması gerekir, yalnızca hedefi değil. Ama t a m b u a n l a t ı m g e n e l o l a r a k öyle b i r karşıtlığı g ö s t e r i r ki, belir­ l e n m e s i ve

geçerliği

çağın

felsefi

bakış

açısının

ilgi o d a ğ ı n ı

o l u ş t u r u r , v e G e r ç e k l i k v e s a p t a n m a s ı n a ilişkin s o r u l a r o n u n ç e v r e s i n d e d ö n e r l e r . E ğ e r d ü ş ü n c e - b e l h i e n i m l e r i katı bir karşıtlık taşıyorlarsa, e.d., e ğ e r salt sonlu d o ğ a d a iseler, o z a m a n k e n d i n d e ve

kendi

böylece

için

saltık

olan

Gerçeklik

için

uygun

G e r ç e k l i k d ü ş ü n c e d e ortaya çıkamaz.

değildirler, ve Yalnızca

sonlu

belirlenimleri üreten ve bunlarda devinen düşünceye (sözcüğün


92

MANTIK BİLİMİ

sağın a n l a m ı n d a ) Anlak denir. Dahası, düşünce-belirlenimlerinin sonluluğu iki t ü r d e y o r u m l a n a b i l i r : İ l k o l a r a k b u n l a r yalnızca özneldirler ve n e s n e l olanda kalıcı b i r karşısav bulurlar; ve ikincisi, genelde sınırlı içerikler olarak, birbirlerine karşı olduğu gibi daha d a ç o k o l m a k ü z e r e S a l t ı ğ a karşı karşısavda d i r e t i r l e r . B u r a d a M a n t ı ğ a v e r i l e n i m l e m v e k o n u m u a ç ı k l a y a b i l m e k v e ortaya k o y a b i l m e k i ç i n şimdi nesnelliğe yönelik düşüncenin üstlendiği tutumların d a h a ö t e b i r giriş b ö l ü m ü o l a r a k i r d e l e n m e l e r i gerekiyor. Tinin Görüngübilimi başlıklı ç a l ı ş m a m d a — ki bu n e d e n l e yayınılanışında B i l i m D i z g e s i n i n ilk b o l ü m ü o l a r a k belirtil­ mişti — T i n i n en ilk, en yalın g ö r ü n g ü s ü n d e n , dolaysız bilinçten başlayan ve b u n u n eytişimini felsefi bilim k o n u m u n a d e k geliştiren v e aynı z a m a n d a b u s ü r e ç yoluyla b u k o n u m u n zorunluğunu da tanıtlayan bir gidiş yolu b e n i m s e n m i ş t i . Ama b u d u r u m d a s ü r e c i yalnızca b i l i n c i n b i ç i m s e l b o y u t u n a s ı n ı r l a m a k o l a n a k s ı z d ı ; ç ü n k ü felsefi b i l g i n i n k o n u m u aynı z a m a n d a k e n d i i ç i n d e en içerikli ve en s o m u t k o n u m d u r ; ve b ö y l e c e b i r s o n u ç o l a r a k ortaya ç ı k a r k e n , b i l i n c i n ö r n e ğ i n Ahlak, T ö r e l l i k , Sanat, Din gibi s o m u t şekillerini öngerektiriy o r d u . Felsefe b i l i m i n i n asıl b ö l ü m l e r i n i n n e s n e l e r i o l a r a k gerecin açınımı bu yüzden aynı zamanda bilincin ilkin yalnızca b i ç i m e sınırlı gibi g ö r ü n e n o a ç ı n ı m ı i ç e r s i n e d ü ş e r ; a m a i ç e r i ğ i n b i l i n c i n karşısında b i r "kendinde" o l a r a k d u r m a s ı ö l ç ü s ü n d e b u s ü r e ç deyim y e r i n d e y s e b i l i n c i n a r k a s ı n d a i l e r l e m e k z o r u n d a d ı r . A ç ı m l a m a b ö y l e l i k l e d a h a d a karışık b i r yapı k a z a n ı r v e s o m u t b ö l ü m l e r e ait o l a n p e k ç o k şey z a m a n ı n d a n ö n c e belli b i r ö l ç ü d e giriş b ö l ü m ü n e alınır. — B u r a d a sürdüreceğimiz i r d e l e m e giderek salt sıradan uslamla­ ma i ç i n d e ilerleyen bir anlatı o l m a gibi bir uygunsuzluğu da gösterir; a m a özellikle insanın bilginin doğası ü z e r i n e , inanç ve benzerleri üzerine tasarımlarında ö n ü n e koyduğu ve b ü t ü n ü y l e somut o l d u k l a r ı n ı d ü ş ü n d ü ğ ü s o r u l a r ı n g e r ç e k t e nasıl yalın d ü ş ü n c e - b e l i r l e n i m l e r i n e i n d i r g e n e b i l i r o l d u k l a r ı i ç g ö r ü s ü n e k a t k ı d a b u l u n m a y a ç a l ı ş ı r — b e l i r l e n i m l e r ki, g e r ç e k d ü z e n l e n i ş l e r i n i ilk kez M a n t ı k t a kazanırlar.


A Düşüncenin Nesnelliğe Karşı İlk Tutumu I. METAFİZİK §26 İlk T u t u m 5 a / y ö n t e m d i r ki, h e n ü z d ü ş ü n c e n i n k e n d i i ç i n d e v e k e n d i n e karşı karşıtlığının b i l i n c i n d e n yoksun o l a r a k , üzerine düşünme yoluyla Gerçeklik bilinebilir ve n e s n e l e r g e r ç e k t e n olduk­ ları gibi bilincin ö n ü n e getirilebilirler inancım kapsar. Bu inançla d ü ş ü n c e dosdoğru n e s n e l e r e gider, duyum ve sezgilerin içerikle­ rini kendi içinden bir düşünce içeriği olarak yeniden üreterek böyle b i r ş e y d e G e r ç e k l i ğ i n d o y u m u n u e l d e e d e r . B a ş l a n g ı ç evrelerindeki tüm felsefe, tüm bilimler, giderek bilincin gündelik etkinlik ve işleyişi de bu i n a n ç i ç i n d e yaşarlar. §27 Bu d ü ş ü n m e yolu kendi karşıtlığı ü z e r i n e bilinçsizliği nedeniyle iç yapısına g ö r e g e r ç e k bir kurgul felsefecilik olabileceği gibi sonlu d ü ş ü n c e - b e l i r l e n i m l e r i ı ı d e , e.d. h e n ü z çözülmemiş karşıtlık düze­ yinde de takılıp kalabilir. B u r a d a , bu Giriş b ö l ü m ü n d e yalnızca bu düşünce t u t u m u n u sınırında i r d e l e m e k ilginç olabilir ve b u n a göre ilk olarak bu son felsefi tutumu e l e alacağız. — Bu en belirli ve bize en yakın duran gelişimi içinde K a n t ' ı n felsefesinden ö n c e a r a m ı z d a o l d u ğ u biçimiyle eski Metafizikti. Bu Metafizik g e n e de a n c a k felsefe t a r i h i ile b a ğ ı n t ı i ç i n d e eski birşeydir; k e n d i için g e n e l olarak h e r zaman b u l u n u r ve Us n e s n e l e r i n e ilişkin olarak yalın Anlak görüşüdür. Ve bu y ü z d e n d i r ki t a r z ı n ı n ve b a ş l ı c a i ç e r i ğ i n i n d a h a yakından i r d e l e n m e s i aynı z a m a n d a b u doğru­ dan ve sürekli yararı taşır. § 28 Bu b i l i m d ü ş ü n c e - b e l i r l e n i m l e r i n i şeylerin temel-belirlenimleri olarak görüyordu; var olan herşeyin düşünülmüş o l m a k l a kendinde b i l i n e b i l i r o l d u ğ u n u varsayıyor ve bu varsayımın g ü c ü y l e d a h a s o n r a k i Eleştirel F e l s e f e d e n daha yüksek b i r k o n u m d a duruyor93


94

MANTIK BİLİMİ

du. Ama

(1)

b u b e l i r l e n i m l e r soyutlukları

g e ç e r l i o l a r a k ve

içinde

kendileri için

Gerçekliğin, yüklemleri o l m a y a y e t e n e k l i o l a r a k

a l ı n ı y o r l a r d ı . B u M e t a f i z i ğ i n g e n e l varsayımı S a l t ı ğ ı n b i l g i s i n i n ona yüklemler yüklenerek e l d e e d i l e b i l e c e ğ i y d i ; ve ne k e n d i l e r i n e özgü i ç e r i k v e d e ğ e r l e r i n e g ö r e a n l a k - b e l i r l e n i m l e r i n i , n e d e b u S a l t ı ğ ı y ü k l e m l e r y ü k l e m e yoluyla

belirleme

biçimini

sorgu-

luyordu. Bu

yüklemler

örneğin

şunlardır:

"Tanrının

'belirli-varlığC

vardır'' ö n e r m e s i n d e k i belirli-varlık; "Evren sonlu m u d u r yoksa sonsuz

mu?"

sorusundaki

sonluluk ya

da

sonsuzluk;

"Ruh

yalındır" ö n e r m e s i n d e k i yalınlık, bileşiklik; ayrıca, " Ş e y Binin; b i r bulundur" vb. — Bu yüklemlerin k e n d i l e r i n d e ve k e n d i l e r i için g e r ç e k o l u p olmadıkları, ya da "yargı" b i ç i m i n i n G e r ç e k ­ liğin b i ç i m i o l u p o l a m ı y a c a ğ ı s o r g u l a n m ı y o r d u .

Ek. Eski Metafiziğin varsayımı genel olarak saf inancın varsayımıydı: düşünce şeyin "fıendinde"s'mi yakalar, ve şeylerin g e r ç e k t e oldukları gibi o l m a k için yalnızca düşünülmeleri gerekir. İnsan Anlığı ve D o ğ a kendilerini biteviye d ö n ü ş t ü r e n Proteuslardır, ve şeylerin kendilerinde kendilerini dolaysızca sundukları gibi olmadıkları insanın h e m e n yakınında yatan bir gözlemdir. — Eski Metafiziğin b u r a d a sözü edilen t u t u m u Eleştirel Felsefenin vardığı s o n u c u n karşıtıdır. H i ç kuşkusuz denebilir ki bu s o n u c a g ö r e insana yalnızca s a m a n ve küspe salık verilmelidir. Ö t e yandan, o eski Metafiziğin yöntemini d a h a yakından ele alırsak ilk olarak o n u n yalnızca anlayan düşüncenin ö t e s i n e geçmediğini b e l i r t m e k gerekir. Soyut düşünce-belirlenimlerini dolaysızca benimsiyor ve bunları G e r ç e ğ i n yüklemleri olarak g e ç e r l i sayıyordu. A m a d ü ş ü n c e söz konusu olduğu z a m a n , sonlu, salt anlayan düşünceyi, sonsuz, ussal d ü ş ü n c e d e n a y ı r d e t m e k gerekir. D ü ş ü n c e - b e l i r l e n i m l e r i dolaysız tekillikleri i ç i n d e bulundukları zaman sonlu belirlenimlerdir. A m a G e r ç e k kendi içinde sonsuz olandır ki sonlu terimler yoluyla anlatılmaya ve bilince getirilmeye izin vermez. Sonsuz düşünce anlatımı düşüncenin h e r z a m a n sınırlı olduğu biçimindeki m o d e r n g ö r ü ş e sarılan kafaya yadırgatıcı gelebilir. A m a g e r ç e k t e d ü ş ü n c e kendi ö z ü n e g ö r e kendi içinde sonsuzdur. Sonlu, biçimsel olarak anlatıldığı z a m a n , bir sonu olan, var olan a m a kendi başkası ile bitiştiği ve böylece b u n u n l a sınırlandığı yerde s o n a e r e n demektir. Sonlu öyleyse kendi başkası ile ilişkiden oluşur; bu başkası o n u n olumsuzlanmasıdır ve kendini onun sınırı olarak sunar. A m a düşünce kendi kendisindedir, kendi kendisi ile ilişkidedir ve kendi kendisini n e s n e alır. B i r düşünceyi n e s n e aldığım z a m a n kendi k e n d i m d e o l u r u m . "Ben," d ü ş ü n m e yetisi, b u n a g ö r e sonsuzdur, ç ü n k ü d ü ş ü n m e d e kendini kendisi olan bir n e s n e ile ilişkilendirir. G e n e l o l a r a k alındığında, nesne bir "başka"dır, bana karşı olumsuz birşeydir. Düşünce kendi kendisini düşünüyorsa öyle bir nesnesi vardır ki aynı z a m a n d a bir n e s n e


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İLK T U T U M U

95

değildir, e.d. ortadan kaldırılmış, ideal/düşünsel [ideel] bir nesnedir. Düşünce olarak düşünce, arılığı içindeki d ü ş ü n c e , öyleyse kendi içinde hiçbir sınır taşımaz. D ü ş ü n c e a n c a k bir enson olarak geçerli olduklarına inandığı sonlu b e l i r l e n i m l e r d e d u r u p kalırsa sonludur. B u n a karşı sonsuz ya da kurgul d ü ş ü n c e de b e n z e r olarak belirler, a m a belirlerken, sınırlarken, yine bu eksikliği o r t a d a n kaldırır. Sonsuzluk sıradan bir tasarımda olduğu gibi soyut bir "öte" ve "her zaman daha da ötesi" olarak değil, a m a daha ö n c e değinilmiş olan yalın kipte anlaşılacaktır. Eski Metafiziğin d ü ş ü n c e s i sonlu d ü ş ü n c e y d i , ç ü n k ü öyle d ü ş ü n c e belirlenimleri içinde deviniyordu ki, bunların sınırları o n u n için artık d a h a ö t e olumsuzlanamayacak katı birşey olarak geçerliydiler. Böylece ö r n e ğ i n şu s o r u l u r d u : "Tanrının belirli-varlığı var mıdır?": ve belirli-x>arhk b u r a d a salt olumlu birşey olarak, en son olan ve en eşsiz olan olarak görülüyordu. A m a daha sonra göreceğiz ki belirli-varlıh hiçbir biçimde yalnızca olumlu birşey değil, tersine Idea için çok düşük ve Tanrı için değersiz bir belirlenimdir. — Bundan başka, E v r e n i n sonluluğu ya da sonsuzluğu üzerine s o r u l a r soruluyordu. B u r a d a s o n s u z l u k s o n l u l u ğ a sürekli bir karşıt o l a r a k alınır, v e k o l a y c a görülebilir ki, ikisi birbirlerine karşıt olarak koyulduklarında, sonsuzluk, ki hiç kuşkusuz b ü t ü n olması gerekir, salt for yan o l a r a k g ö r ü n ü r ve sonlu tarafından sınırlanır. — A m a sınırlı bir sonsuzluğun kendisi salt bir sonludur. Aynı a n l a m d a R u h u n yalın mı yoksa bileşik mi olduğu soruluyordu. B u n a g ö r e yalınlık G e r ç e ğ e erişmeye yetenekli bir enson belirlenim olarak alınıyordu. Oysa yalınlık, tıpkı belirli-varlık gibi, öylesine yoksul, soyut ve tek-yanlı bir belirlenimdir ki, d a h a sonra g ö r e c e ğ i m i z gibi, kendisi g e r ç e k olmadığı için, G e r ç e ğ e ulaşmaya yeteneksizdir. E ğ e r r u h salt yalın olarak g ö r ü l e c e k olursa, o zaman böyle bir soyuüama yoluyla tek-yanlı ve sonlu olarak belirlenmiş olur. Eski Metafiziğin ilgisi öyleyse n e s n e l e r i n e sözü edilen yüklem türlerinin yüklenip yüklenemiyeceğini s a p t a m a k t a n oluşuyordu. A m a bu yüklemler sınırlı anlak-belirlenimleridirler ki, salt bir sınırı anlatırlar, G e r ç e ğ i değil. — B u n d a n başka özellikle belirtmek g e r e k ki, y ö n t e m bilinecek o l a n nesneye, diyelim ki Tanrıya yüklemler yükleınekien oluşuyordu. Oysa bu da nesne üzerine dışsal bir d ü ş ü n m e yoludur, çünkü belirlenimler (yüklemler) tasarımımda hazırdırlar ve nesneye salt dışsal olarak yüklenirler. B u n a karşı, bir nesnenin g e r ç e k bilgisi öyle bir türde gelişmelidir ki n e s n e kendini kendi içinden belirlemeli, yüklemlerini dışsal olarak kazannıamalıdır. Yüklenilenle yolu izlenecek olsa bile, anlık nesnenin böyle yüklemler yoluyla tüketilemeyeceği duygusunu taşır. Doğulular bu bakış açısına g ö r e bütünüyle d o ğ r u olarak Tanrıyı çok-adlı olarak, sonsuz-adlı o l a r a k adlandırdılar. Anlık bu sonlu belirlenimlerin hiç birinde doyum bulamaz ve D o ğ u bilgeliği bu yüzden bu yüklemler u ğ r u n a sonu gelmez bir arayıştan oluşur. Sonlu şeyler söz konusu olduğu zaman d u r u m hiç kuşkusuz bunların sonlu yüklemlerle belirlenmeleri gerektiğidir, ve b u r a d a anlak etkinliği ile d o ğ r u yerdedir. Kendisi sonlu olarak, yalnızca sonlunun doğasını tanıyabilir. Ö r n e ğ i n bir eylemi hırsızlık olarak adlandırırsam, bu yolla onu özsel içeriğine g ö r e belirlemiş olurum, ve


9 (i

MANTIK BİLİMİ

böyle bir bilgi yargıç için yeterlidir. B e n z e r olarak, sonlu şeyler birbirleri ile neden ve etki olarak, kuvvet ve beliriş olarak ilişkidedirler, ve bu belirlenimlere göre anlaşıldıkları zaman sonluluklarına göre bilinirler. Ama Usun nesneleri böyle sonlu yüklemlerle belirlenemezler, ve eski Metafiziğin yanılgısı bunu yapmaya çalışmaktı. § 29 Bu tür y ü k l e m l e r k e n d i b a ş l a r ı n a sınırlı b i r e r i ç e r i k t i r l e r ve k e n d i l e r i n i T a n r ı , D o ğ a , T i n vb. gibi tasarımların doluluğuna uygun olmayan ve onları hiçbir b i ç i m d e tüketemeyen belirlenim­ ler olarak gösterirler. B u n d a n başka, for öznenin yüklemleri olarak b i r b i r l e r i y l e bağlı o l m a l a r ı n a karşın, i ç e r i k l e r i yoluyla birbirle­ r i n d e n ayrılır ve b ö y l e c e birbirleri karşısında dışardan getirilmiş k e n d i l i k l e r o l a r a k dururlar. Doğulular ilk eksikliği örneğin T a n r ı n ı n belirlenimi durumun­ da o n a yükledikleri birçok ad yoluyla gidermeye çalışıyorlardı; a m a g e n e de adların sonsuz ç o k l u k t a o l m a s ı g e r e k i y o r d u . § 30 ( 2 ) Eski Metafiziğin nesneleri h i ç kuşkusuz k e n d i l e r i n d e ve kendileri için Usa, kendi içinde somut evrenselin d ü ş ü n c e s i n e ait olan bütünlüklerdiler, — Ruh, Dünya, Tanrı. Ama Metafizik bunları tasarım a l a n ı n d a n alıyor, verili hazır özneler o l a r a k a n l a k b e l i r l e n i m l e r i n i n u y g u l a m a s ı n d a t e m e l yapıyor ve y ü k l e m l e r i n uygun ve yeterli olup olmadıklarını saptamanın ölçütünü yalnızca o tasarım a l a n ı n d a b u l u y o r d u . §31 Ruh, Dünya, T a n r ı tasarımları ilkin düşünceye sağlam bir d e s t e k sunuyor gibi görünürler. Ama k e n d i l e r i n e tikel öznellik ırasının karışmış olması ve bu yüzden oldukça değişik a n l a m l a r kazanabili­ yor olmaları olgusu bir yana, ö n c e l i k l e kendileri d ü ş ü n c e yoluyla sağlam b i r e r b e l i r l e n i m k a z a n m a g e r e k s i n i n ı i n d e d i ı i e r . B u du­ r u m ö z n e n i n , e.d. b a ş l a n g ı ç t a s a r ı m ı n ı n n e o l d u ğ u n u n ilkin yüklem yoluyla (felsefede düşünce-belirlenimi yoluyla) belirtilmesi g e r e k e n h e r ö n e r m e d e böyledir. "Tanrı bengidir vb." ö n e r m e s i n d e " T a n r ı " tasarımı ile başlanır; a m a b u n u n ne o l d u ğ u h e n ü z bilinmez; ne olduğunu ilkin yüklem söyleyecektir. B u n e d e n l e m a n t ı k s a l ı n a l a n ı n d a , k i o r a d a i ç e r i k y a l n ı z c a v e yalnızca d ü ş ü n c e n i n b i ç i m i n d e b e l i r l e n i r , bu b e l i r l e n i m l e r i özneleri T a n r ı ya da — d a h a bulanık olarak — Saltık olan ö n e r m e l e r e yüklem yapmak salt


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İLK T U T U M U

97

gereksiz o l m a k l a kalmaz, a m a g i d e r e k d ü ş ü n c e n i n k e n d i s i n i n doğasından başka bir d e n e k taşının olabileceği izlenimini yaratma gibi b i r sakıncayı da getirir. — B u n d a n başka, ö n e r m e b i ç i m i ya da d a h a b e l i r l i o l a r a k yargı b i ç i m i s o m u t o l a n ı — ki G e r ç e k h e r zaman s o m u t t u r — ve kurgul olanı a n l a t m a k için uygunsuzdur; yargı k e n d i b i ç i m i n e d e n i y l e tek-yanlı ve o d ü z e y e d e k yanlıştır. Ek. Bu Metafizik özgür ve nesnel bir d ü ş ü n m e yolu o l m a k t a n uzaktı, çünkü nesneyi ö z g ü r c e kendi kendisini belirlemeye bırakmıyor, tersine ö n c e d e n hazır olarak varsayıyordu. — Özgür düşünce söz konusu olduğu zaman belirt­ m e k g e r e k ki Yunan felsefesi özgür düşünüyordu, Skolastik felsefe değil. Bu s o n u n c u l a r da içeriği verili olarak, ve hiç kuşkusuz Kilise tarafından verili birşey olarak alıyorlardı. — Biz m o d e r n l e r de bütün bir eğitimimiz yoluyla o en derin içeriğe iye oldukları için ü z e r l e r i n d e n atlaması da en g ü ç olan tasarımlarla tanıştırılırız. Eski felsefeciler denilince bütünüyle duyusal sezgi aşamasında d u r a n ve mitolojik tasarımları bir yana attıkları için yukarıdaki g ö k t e n ve çevrelerindeki yeryüzünden başka hiçbir varsayımları olmayan insanları göz ö n ü n e getirmeliyiz. Düşünce bu olgusal ç e v r e içersinde özgür ve kendi içine geri çekilmiştir, t ü m g e r e ç t e n kurtulmuş, salt kendi kendisindedir. Bu arı kendi-kendindelik özgür düşünceye ö z g ü d ü r — bir açıklığa yükseliştir ki o r a d a hiçbir şey altımızda ya da üstümüzde değildir ve yalnızlıkla salt kendimizle kalırız.

§ 32 (3) lerin tür

Bu

Metafizik İnakçılık b i ç i m i n i aldı, ç ü n k ü s o n l u b e l i r l e n i m ­

doğasına

göre

önermelerdiler

iki karşıt —

birinin

önesürümden — ki gerçek,

ötekinin

yukarıdakiler ise

bu

yanlış,olması

g e r e k t i ğ i n i varsaymak z o r u n d a kaldı. Ek. İnakçılık karşısavını ilkin Kuşkuculukta bulur. Eski Kuşkucular genel olarak belirli bir dizge kuran h e r felsefeyi İnakçı olarak adlandırıyorlardı. Bu geniş anlamda, gerçek kurgul felsefe bile kuşkuculuk için inakçılık olarak geçerlidir. Ama d a r anlamında, İnakçılık karşıt olanların dışlanmalarıyla tek-yanlı anlakbelirlenimlerinde diretmekten oluşur. Bu genel olarak katı bir ' Ya—Ya da' t u t u m u n d a g ö r ü n ü r ; buna göre, ö r n e ğ i n Evren ya sonlu ya da sonsuz, a m a ikisinden yalnızca biridir. Gerçek olan, kurgul olan ise sözcüğün tam anlamıyla bu katılığın karşıtıdır; kendinde böyle tek-yanlı hiçbir belirlenimi taşımaz ve bunlarla tüketilemez, tersine bütünlük olarak o belirlenimleri kendi içinde birleşmiş olarak kapsar; a m a inakçılık için bu belirlenimler ayrılıkları içinde s a ğ l a m ve g e r ç e k b i r e r şey d e ğ e r i n d e d i r l e r . — Tek-yanlılığın k e n d i n i bütünlüğün yanına koyması ve bunu o n a karşı tikel, sağlam birşey olduğunu ileri s ü r e r e k yapması felsefede seyrek g ö r ü l e n bir d u r u m değildir. Oysa


98

MANTIK BİLİMİ

gerçekte tek-yanlı birşey ne sağlam birşeydir ne de kendi başına kalıcıdır: Tersine, ortadan kaldırılmış olarak bütünde kapsanır. Anlak metafiziğinin inakçılığı yalıtılmışlıkları içindeki tek-yanlı d ü ş ü n c e - b e l i r l e n i m l e r i n e sarılmaktan oluşur; buna karşı kurgul felsefenin İdealizmi bütünlük ilkesini taşır ve kendini soyut anlak-belirlenimlerinin tek-yanlılıklarının ötesine geçiyor olarak tanıtlar. Böylece İdealizm der ki, Ruh ne yalnızca sonlu ve ne de yalnızca sonsuzdur, tersine özsel olarak biri olduğu denli de ötekidir ve öyleyse neh'ui ne efe ötekidir, e.d. bu tür belirlenimler yalıtılmışlıkları içinde geçersiz, ve yalnızca o r t a d a n kaldırılmış olarak geçerlidirler. — İdealizm giderek gündelik bilincimizde bile kendini gösterebilir. Ö r n e ğ i n duyulur şeyler söz konusu o l d u ğ u n d a onların değişebilir, başkalaşabilir olduklarından, e.d. p a y l a r ı n a Varlık gibi Yokluğun da d ü ş t ü ğ ü n d e n söz e d e r i z . — Anlakbelirlenimleri açısından dikkafalıyızdır. Bunlar, düşünce-belirlenimleri olarak, sağlam ve üstelik saltık olarak sağlam şeyler değerinde görülürler. Onları sonsuz bir uçurumla birbirlerinden ayrılmış olarak görürüz, öyle ki birbirlerine karşı duran belirlenimler hiçbir zaman birbirlerine erişemeyeceklerdir. Usun kavgası anlağın durağanlaştırmış olduklarının üstesinden gelme kavgasıdır. § 33^ D ü z e n l i şekli içindeki bu Metafiziğin birinci b ö l ü m ü Varlıkbilimi o l u ş t u r u r — soyut Varlık belirlenimleri ü z e r i n e Öğreti. Ç o k l u k l a r ı ve sonlu geçerlikleri içinde bu b e l i r l e n i m l e r bir ilkeden yoksun­ durlar; bu n e d e n l e a n c a k görgül ve olumsal b i r yolda s ı r a l a n a ­ bilirler, ve d a h a tam içerikleri yalnızca tasarım ü z e r i n e , b i r sözcükte tam olarak şunun ya da b u n u n düşünülüyor olduğu inancası üzerine, belki de giderek k ö k e n b i l i m üzerine dayandırılabilir. B u r a d a yalnızca ç ö z ü m l e m e n i n dil kullanımı ile bağdaşan doğruluğu ve g ö r g ü l tandık ile ilgilenilir, bu tür b e l i r l e n i m l e r i n k e n d i l e r i n d e ve k e n d i l e r i için gerçeklik ve zoruıdukları ile değil. Varlık, belirli-Varlık ya da S o n l u l u k , Yalınlık, Bileşiklik vb.niıı kendilerinde ve kendileri için gerçek Kavramlar olup o l m a d ı k l a r ı sorusu yadırgatıcı olmalıdır, e ğ e r yalnızca bir önermenin gerçek­ liğinin söz k o n u s u o l a b i l e c e ğ i ve a n c a k (söylendiği g i b i ) b i r Kavramın bir özneye g e r ç e k l i k l e yüklenip y ü k l e n e m e y e c e ğ i n i n sorulabileceği sanılır ve gerçeksizliğin tasarımın öznesi ile o n a y ü k l e n e n Kavram a r a s ı n d a b u l u n a n çelişkiye bağlı o l d u ğ u d ü ş ü n ü l ü r s e . A m a s o m u t birşey o l a r a k Kavram v e g i d e r e k g e n e l o l a r a k h e r belirlilik özsel o l a r a k k e n d i i ç i n d e d e ğ i ş i k b e l i r l e n i m l e r i n bir birliğidir. E ğ e r b u n a göre gerçeklik çelişki­ nin yokluğundan başka birşey olmasaydı, o zaman h e r Kavram d u r u m u n d a ilkin o n u n kendi için böyle bir iç çelişki kapsayıp kapsamadığının incelenmesi gerekirdi.


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İLK T U T U M U

99

§ 34 ikinci b ö l ü m Ruhun, e.d. bir şey olarak g ö r ü l e n T i n i n metafiziksel d o ğ a s ı ile ilgili o l a n

Ussal Ruhbilim ya da Pnömatoloji idi.

Ö l ü m s ü z l ü ğ ü n arandığı yer bileşiklik, zaman, nitel başkalaşım, nicel artma ya da

azalmanın y e r a l d ı k l a r ı a l a n d ı .

Ek. R u h u n belirişlerinin görgül irdeleniş yoluyla karşıüık içinde g ö r ü l e n bu ruhbilime Ussal Ruhbilim adı veriliyordu. Ussal Ruhbilim ruhu metafiziksel doğasına göre, soyut düşünce yoluyla belirlenmiş olarak irdeliyordu. R u h u n iç doğasını kendinde olduğu gibi, düşünce için olduğu gibi tanımayı istiyordu. — B u g ü n l e r d e felsefede R u h t a n değil a m a özellikle T i n d e n söz edilir. Tin R u h t a n ayrıdır ve bu sonuncusu bir bakıma tenseliik ve T i n arasındaki a r a c ı ya da b a ğ olarak görünür. Ruh o l a r a k T i n bedenselliğe batmıştır, ve Ruh bedenin dirimsellik ilkesidir. Eski Metafizik R u h u bir "şey" o l a r a k g ö r ü y o r d u . A m a "şey" o l d u k ç a ikircimli bir anlatımdır. Şeyden ilk anladığımız duyusal olarak tasarımlanan dolaysız bir varoluştur, — v e R u h t a n bu a n l a m d a söz ediliyordu. B u n a g ö r e R u h u n yerinin neresi olduğu s o r u s u getiriliyordu. A m a bir yeri o l d u ğ u söylenebildi Ruh uzaydadır ve duyusal olarak tasarımlanabilir. Benzer olarak, yalın mı yoksa bileşik mi olduğu sorusu da Ruhu birşey olarak alan g ö r ü ş t e n kaynaklanır. Bu soru özellikle R u h u n ölümsüzlüğü ile bağıntı içinde ö n e m taşıyor, çünkü ölümsüzlük R u h u n yalınlığı ile koşullu g ö r ü l ü y o r d u . A m a g e r ç e k t e soyut yalınlık öyle bir belirlenimdir ki r u h u n ö z ü n e tıpkı bileşiklik denli bağdaşmazdır. Ussal ve görgül ruhbilimler arasındaki ilişkide birincisi ikinciden d a h a yüksekte durur, çünkü Tini d ü ş ü n c e yoluyla bilmeyi ve g i d e r e k bu düşünce­ nin s o n u c u n u tanıtlamayı g ö r e v sayarken, görgül ruhbilim algıdan yola çıkarak yalnızca b u n u n sunduklarını sıralıyor ve betimliyordu. A m a Tini düşünmeyi istiyorsak, o zaman tikellikleri karşısında pek çekingen o l m a m a k gerekir. T i n d a h a ö n c e Skolastiklerin "Tanrı saltık e r k e d i r [Aktuositat] " dedikleri a n l a m d a etkinliktir. Ama Tinin etkin olması olayında o n u n kendini dışlaştırması, belirtisi yatar. Bu nedenle Tini süreçsiz bir ens olarak g ö r m e m e k gerekir, — T i n i n süreçsiz içselliğini onun dışsallığından ayıran eski Metafizikte o l d u ğ u gibi. T i n özsel o l a r a k s o m u t e d i m s e l l i ğ i i ç i n d e , e r k e s i i ç i n d e irdelenmelidir, ve, dahası, dışsallaşmaları içselliği tarafından belirlenmiş olarak tanınmalıdır. § 35 Üçüncü b ö l ü m ü n ,

Evrenbilimin

ele

aldığı k o n u l a r

Evren,

olum­

s a l l ı ğ ı , z o r u n l u ğ u , b e n g i l i ğ i , uzay v e z a m a n d a s ı n ı r l a n m ı ş l ı ğ ı , b a ş k a l a ş ı m l a r ı i ç i n d e k i b i ç i m s e l yasalar, v e a y r ı c a i n s a n özgür­ lüğü ve k ö t ü l ü ğ ü n kökeniydi. B u r a d a saltık karşıtlıklar olarak geçerli sayılanlar arasında


100

MANTIK BİLİMİ

başta gelenler: olumsallık ve zornnlnk; dışsal ve içsel zorunluk; etker ve ereksel n e d e n , ya da g e n e l olarak nedensellik ve erek; öz ya da töz ve g ö r ü n g ü ; b i ç i m ve özdek; özgürlük ve zorun­ luk; m u t l u l u k ve acı; iyi ve k ö t ü . Ek. Evrenbilim Doğayı olduğu gibi dışsal karışıklığı içindeki, g ö r ü n g ü l e r i içindeki Tini de n e s n e olarak alıyordu — ve böylece bir bütün olarak beliıiivarlığı, sonlular toplamını. A m a bu nesnesini s o m u t bir bütün olarak değil, tersine yalnızca soyut belirlenimlere g ö r e irdeliyordu. B ö y l e c e e l e aldığı sorular ö r n e ğ i n şunlardı: Evrende olumsallık mı e g e m e n d i r yoksa zorunluk m u ? Evren ilksiz sonsuz mudur, yoksa yaratılmış mıdır? Bu öğreti dalının başlıca ilgilerinden birini buna g ö r e o sözde genel evrenbilimsel yasaların saptanması oluşturuyordu — örneğin, " D o ğ a d a hiçbir s ı ç r a m a yoktur" gibi. S ı ç r a m a b u r a d a dolaysızca g ö r ü n d ü ğ ü biçimiyle hem nitel ayrım ve h e m de nitel başkalaşım anlamına gelir; oysa bu arada (nicel) aşamalı değişim kendini dolaylı birşey olarak sunar. Dünyada g ö r ü n d ü ğ ü biçimiyle T i n ile ilgili olarak Evrenbilim özellikle insan özgürlüğü ve kötülüğün kökeni üzerine getirilen soruları ele alıyordu. B u n l a r hiç kuşkusuz en yüksek ilgiye d e ğ e r sorulardır. G e n e de b u n l a r a d o y u r u c u bir yanıt verebilmek için öncelikle gerekli olan şey soyut anlakb e l i r l e n i m l e r i ü z e r i n d e d i r e t m e m e k ve b u n l a r ı sanki bir karşıtlığın iki belirleniminden h e r biri kendi başına kalıcılık taşıyabilirmiş ve yalıtılmışlığı içinde tözsel ya da gerçek birşey olarak görülebilirmiş anlamında birer enson olarak almamaktır. A m a g e n e de eski Metafiziğin duruş noktası buydu, ve evrenbilimsel tartışmalar d u r u m u n d a da genel olarak aynı bakış açısı geçerli olduğu için bu tartışmalar kendi amaçlarıyla, Evrenin görüngülerini kavrama işiyle bağdaşamıyorlardı. Böylece, ö r n e ğ i n özgürlük ve zorunluk arasındaki ayrım irdelemeye alındığı z a m a n bu belirlenimler Doğaya ve T i n e öyle bir yolda uygulanıyordu ki, etkinlikleri içindeki Doğa zorımluğa altgüdüınlü olarak ve Tin ise özgür olarak görülüyordu. Bu ayrım hiç kuşkusuz özseldir ve T i n i n en iç ö z ü n d e temellenmiştir; a m a g e n e de özgürlük ve zorunluk, e ğ e r soyut olarak birbirlerine karşı alınacak olurlarsa, yalnızca sonluluğa özgüdürler ve a n c a k o n u n toprağında geçerlidirler. İçinde hiçbir zorunluk taşımayan bir özgürlük, ve özgürlüksüz yalın bir zorunluk, — bunlar soyu t ve bu yüzden g e r ç e k olmayan belirlenimlerdir. Özgürlük özsel olarak somuttur, s o n s u z a dek kendi i ç i n d e belirli ve b ö y l e c e aynı z a m a n d a z o r u n l u d u r . Z o r u n l u k t a n söz edildiği z a m a n , genellikle b u n d a n ilk o l a r a k y a l n ı z c a dışardan belirlenim anlaşılıyordu, örneğin sonlu mekanikte bir cismin a n c a k bir başka cisim tarafından itildiği zaman ve hiç kuşkusuz o n a bu itme yoluyla iletilen yönde devinmesi d u r u m u n d a olduğu gibi. Bu g e n e de salt dışsal bir zorunluktur, g e r ç e k bir iç zorunluk değil, çünkü bu sonuncusu özgürlüktür. — Benzer olarak, iyive fıötü karşıtlığı, kendi içinde derinleşen çağdaş dünyanın bu karşıdığı açısından da aynı şey geçerlidir. E ğ e r kötüyü iyi olmayan ve kendi başına değişmez ve d u r a ğ a n birşey olarak görürsek, bu belli bir düzeye dek


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İLK T U T U M U

101

doğrudur: aralarındaki karşıtlığın tanınması gerekir; ve giderek bu karşıdığın görünürde ve göreli olması da iyinin ve kötünün Saltıkta bir oldukları, ya da, yakın zamanların deyimiyle, birşeyin ilkin ona bakış açımız yoluyla kötü olduğu anlamına gelmez. Yanlış olan şey kötüyü değişmeyen olumlu birşey olarak görmektir: tersine, o olumsuz birşeydir ki kendi başına hiçbir kalıcılığı yoktur ve gerçi salt kendi için olma savında olsa da gerçekte yalnızca kendi içinde olumsuzluğun saltık görünüşüdür. § 36 Dördüncü b ö l ü m , doğal ya da ussal Tannbilim, T a n r ı Kavramını ya da o l a n a ğ ı n ı , v a r o l u ş u n u n tanıtlarını ve özelliklerini irdeler. (a) T a n r ı n ı n anlak düzeyindeki bu irdelenişindeki belirleyici n o k t a bizim T a n r ı o l a r a k tasarımladığımız şeye h a n g i yüklem­ lerin uydukları ya da uymadıklarıdır. Olgusallık ve olumsuzl a m a karşıtlığı b u r a d a saltık b i r karşıtlık o l a r a k ortaya çıkar; b u n a g ö r e , a n l a ğ ı n aldığı b i ç i m i y l e Kavram i ç i n s o n u n d a geriye kalan şey yalnızca b o ş b i r belirsiz Varlık, arı olgusallık y a d a o l u m l u l u k soyutlaması, m o d e r n A y d ı n l a n m a n ı n ö l ü ü r ü n ü d ü r , (b) S o n l u b i l g i n i n tanıtlama yolu g e n e l o l a r a k şeylerin k o n u m l a r ı n ı t e r s i n e ç e v i r m e y e g ö t ü r ü r . B u yolda T a n r ı n ı n varlığına n e s n e l b i r z e m i n i n v e r i l m e s i g e r e k i r v e s o n u ç t a T a n r ı kendini başkası ile dolaylı birşey olarak gösterir. Anlak ö z d e ş l i ğ i n i kural alan bu t a n ı t l a m a sonludan sonsuza g e ç i ş y a p m a gibi b i r g ü ç l ü k l e karşılaşır. B ö y l e c e y a Tanrıyı dışsal o l a r a k varolan E v r e n i n o l u m l u k a l a n s o n l u l u ğ u n d a n kurtaramaz ve böylece T a n r ı n ı n kendini Evrenin dolaysız tözü o l a r a k b e l i r l e m e s i g e r e k i r ( K a n ı u t a n r ı c ı h k ) , — ya da T a n r ı özneye karşı d u r a n bir n e s n e olarak, ve b ö y l e c e sonlu birşey o l a r a k k a l ı r ( İ k i c i l i k ) , (c) Özellikler, g e n e de belirli ve türlü o l m a l a r ı g e r e k t i ğ i için, g e r ç e k t e arı o l g u s a l l ı k g i b i , belirsiz Varlık gibi soyut bir Kavramda yitip gitmişlerdir. A m a tasarım d ü z e y i n d e h e n ü z gerçek b i r varlık o l a r a k s o n l u E v r e n ve k a r ş ı s ı n d a T a n r ı d u r u y o r o l d u ğ u s ü r e c e , T a n r ı ile E v r e n a r a s ı n d a k i değişik ilişkilerin b i r tablosu k e n d i n i gösterir. Bunlar, özellikler olarak belirlendikleri için, bir yandan sonlu d u r u m l a r l a ilişkiler o l a r a k k e n d i l e r i s o n l u b i r t ü r d e olmalı­ dırlar ( ö r n e ğ i n doğru, iyi, güçlü, bilge v b . ) ; a m a ö t e yandan aynı z a m a n d a s o n s u z o l m a l a r ı gerekir. B u çelişki b u duruş n o k t a s ı n d a a n c a k özelliklerin n i c e l b i r yükseltilişleri yoluyla b u l a n ı k bir ç ö z ü m e izin verir ve onları belirlenimsizliğe, sensum eminentiorem i ç e r s i n e iter. A m a b ö y l e c e ö z e l l i k g e r ç e k t e h i ç e i n d i r g e n i r ve kendisine salt b i r ad kalır.


MANTIK BİLİMİ

102

Ek. Eski Metafiziğin bu bölümünde ilgi Usun kendi basma Tanrının bilgisinde nereye dek erişebileceğini saptamaktı. Tanrıyı Us yoluyla bilmek hiç kuşkusuz bilimin en yüksek görevidir. Din herşeyden ö n c e Tanrıya ilişkin tasarımları kapsar; bu tasarımlar, dinsel m e t i n l e r d e toparlanmış olarak, bize gençlikte din öğretileri biçiminde iletilirler; ve birey bu ö ğ r e t i l e r e inandığı ve onları g e r ç e k o l a r a k aldığı ö l ç ü d e bir Hıristiyan o l a r a k t ü m g e r e k s i n i m l e r i n e kavuşmuş olur. Ö t e yandan, Tanrıbilim bu inancın bilimidir. E ğ e r Tanrıbilim din öğretilerinin salt dışsal bir sıralanışını ve toparlanışını veriyorsa, o zaman henüz bilim değildir. Yine, nesnesinin g ü n ü m ü z d e ç o k yaygın o l a n o salt tarihsel işlenişi ( ö r n e ğ i n şu ya da bu kilise babasının söylemiş olduklarının anlatılması) yoluyla da Tanrıbilim henüz bilimsellik ırasını kazanmış olmaz. Bu ilk olarak kavrayıcı düşünceye ilerleme yoluyla olur — ki felsefenin işidir. Gerçek Tanrıbilim öyleyse özünde aynı zamanda din felsefesidir, ve O r t a ç a ğ d a böyleydi. Eski Metafiziğin ussal Tanrıbilimine d a h a yakından bakıldığında g ö r ü l e n şey bunun Tanrı üzerine bir c/s-bilimi değil a m a bir an/a/j-bilimi olmuş ve düşüncesinin yalnızca soyut düşünce-belirlenimleri içinde devinmiş olduğu­ dur. — B u r a d a Tanrının Kavramı incelense bile, bilgi için denek taşı Tanrının tasarımı tarafından oluşturuluyordu. Oysa düşüncenin kendi içinde ö z g ü r c e d e v i n m e s i g e r e k i r ; b u n u n l a birlikte h e m e n b e l i r t m e k g e r e k k i ö z g ü r düşüncenin sonucu Hıristiyan dininin içeriği ile bağdaşır, çünkü bu din Usun bildirilişidir. A m a o ussal Tanrıbilimde böyle bir bağdaşmaya ulaşılamıyordu. Ussal Tanrıbilim düşünce yoluyla Tanrı tasarımını belirlemeye giriştiği zaman Tanrı Kavramı olarak ortaya çıkan şey olumsuzlamanın dışlanmasıyla genelde olumluluk ya da olgusallık soyutlamasıydı ve b u n a g ö r e Tanrı en olgusal Varlık olarak tanımlanıyordu. A m a bu en olgusal Varlığın, olumsuzlamanın o n d a n dışlanması yoluyla, olması gerekenin ve anlağın o n d a bulduğunu sandığının bütünüyle karşıtı olduğunu g ö r m e k kolaydır. En varsıl ve saltık olarak dolu olmak yerine, bu soyut yorumu nedeniyle, tersine en yoksuldur ve saltık olarak boştur. Anlık haklı olarak s o m u t bir içerik ister; a m a böyle bir içerik a n c a k belirliliği, e.d. olumsuzlamayı kendi içinde kapsama yoluyla bulunabilir. E ğ e r Tanrı Kavramı yalnızca soyu t ya da en olgusal Varlık Kavramı olarak anlaşılırsa, o z a m a n Tanrı bizim için salt bir öte-yan olur ve bundan böyle o n a ilişkin hiçbir bilgiden söz edilemez; çünkü n e r e d e belirlilik yoksa, o r a d a hiçbir bilgi olanaklı değildir. Arı aydınlık arı karanlıktır. Bu ussal Tanrıbilimin ikinci ilgi alanını Tanrının varoluşunun tanıtları oluşturuyordu. B u r a d a en önemli nokta anlak tarafından alındığı biçimiyle tanıüamanın bir belirlenimin bir başkası üzerine bağımlılığı d e m e k olmasıdır. Bu t a n ı t l a m a d a bir varsayım, d u r a ğ a n ve değişmez birşey vardır ki b u n d a n bir başkası türeyecektir. B ö y l e c e b u r a d a bir belirlenimin bir v a r s a y ı m a bağımlılığı gösterilmiş olur. Bu yüzden, e ğ e r Tanrının varoluşu bu tanıtlama kipinde gösterilecek olursa, o zaman bunun anlamı Tanrının varlığının başka belirlenimlere bağımlı olması gerektiği ve bu yüzden Tanrının varlığının zeminini bunların oluşturduklarıdır. B u r a d a bir eğriliğin ortaya çıkmasının


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İKİNCİ T U T U M U

103

kaçınılmaz olduğu ilk bakışta açıktır, çünkü Tanrının saltık o l a r a k herşeyin zemini olması ve böylece başka hiçbirşeye bağımlı o l m a m a s ı gerekir. Bu b a ğ l a m d a d ı r k i yakın z a m a n l a r d a T a n r ı n ı n v a r o l u ş u n u n t a n ı t l a n a m a z olduğunun, tersine dolaysızca bilinmesi gerektiğinin söylendiğini duyuyoruz. B u n u n l a birlikte, us ve giderek sağlam sağ-duyu bile tanıtlamayı anlaktan bütünüyle başka bir yolda anlar. Usun tanıtlaması da hiç kuşkusuz başlangıç noktası o l a r a k Tanrıdan başka birşeyi alır; a m a ilerleyişinde bu başkasını dolaysızca varolan birşey olarak bırakmaz, tersine o n u dolaylı ve koyulmuş birşey olarak gösterir. Böylelikle aynı z a m a n d a açığa çıkar ki. Tanrı, dolaylılığı o r t a d a n kaldırılmış olarak kendi içinde kapsar, g e r ç e k t e n dolaysız, kökensel ve kendi üzerine dayanan birşey olarak görülmelidir. — D e r l e r ki "Doğayı inceleyin, Tanrıya götürecektir, saltık bir son e r e k bulacaksınız"; b u r a d a d e n m e k istenen şey Tanrının dolaylı birşey olduğu değil, tersine yalnızca bizim o ilerlemeyi başka birşeyden Tanrıya d o ğ r u yaptığımızdır, öyle bir yolda ki, Tanrı s o n u ç olarak aynı z a m a n d a o ilk adımın da saltık zeminidir, ve öyleyse k o n u m l a r evrilir, s o n u ç olarak g ö r ü n e n kendini zemin olarak da gösterir, ve ilkin kendini zemin o l a r a k s u n m u ş olan şey bir s o n u c a indirgenir. Ussal tanıtlamanın gidiş yolu h e r z a m a n budur. Bu noktaya dek gelen tartışmanın ışığında genel olarak bu Metafiziğin y ö n t e m i n e bir kez daha göz atarsak o n u n Us nesnelerini soyut, sonlu anlakb e l i r l e n i m l e r i i ç i n d e s a p t a m a k t a n v e s o y u t özdeşliği ilke y a p m a k t a n oluştuğunu g ö r ü r ü z . A m a bu anlak-sonsuzluğıı, bu arı öz, h e n ü z salt bir sonludur, çünkü tikellik o n d a n dışlanmıştır, o n u sınırlar ve olumsuzlar. Bu Metafizik, s o m u t özdeşliğe v a r m a k yerine, soyut özdeşlik ü z e r i n d e diretti; a m a iyi yanı varolanın özselliğinin yalnızca d ü ş ü n c e tarafından oluşturul­ duğunun bilinciydi. Bu Metafizik için gereci daha önceki felsefeciler, özellikle Skolastikler sağladı. Kurgul felsefede anlak hiç kuşkusuz bir kıpıdır, a m a bir kıpı ki üzerinde takılıp kalmamak gerekir. Platon böyle bir metafizikçi değildi, ne de Aristoteles'i böyle g ö r m e k olanaklıdır, üstelik genellikle karşıtına inanılıyor olsa da.


B Düşüncenin Nesnelliğe Karşı ikinci Tutumu I. GÖRGÜCÜLÜK §37 Bir yandan

kendi

başına

evrenselliklerinden

tikelleşmeye ve

b e l i r l e n i m e i l e r l e y e m e y e n a n l a ğ ı n soyut k u r a m l a r ı n a karşı

somut

bir içerik gereksinimi, öte yandan sonlu belirlenimler alanında ve b u n l a r ı n y ö n t e m i n e g ö r e sağlam

bir destek

gereksinimi

herşeyi tanıtlayabilme o l a n a ğ ı n a karşı öncelikle

Görgücülüğe y ö n e l d i

G ö r g ü c ü l ü k ki, G e r ç e ğ i d ü ş ü n c e n i n k e n d i s i n d e a r a m a k y e r i n e deneyimden, dış ve iç ş i m d i d e n b u l u p g e t i r m e y e gider. Ek. Görgücülük kökenini yukarıda belirtilen o somut bir içer'dıvc sağlam bir destek bulma k o n u s u n d a soyut anlak metafiziği tarafından karşılanamayan gerek­ sinimine borçludur. B u r a d a içeriğin somuüugu ile d e n m e k istenen şey genel o l a r a k bilincin n e s n e l e r i n i n k e n d i i ç l e r i n d e belirli o l a r a k v e değişik belirlenimlerin birliği olarak bilinmeleri gerektiğidir. Ama bu, g ö r d ü ğ ü m ü z gibi, e ğ e r ilkesini izleyecekse anlak metafiziği d u r u m u n d a kesinlikle söz konusu değildir. Salt anlayan d ü ş ü n c e soyut evrensel biçime sınırlıdır ve bu evrenselin tikelleşnıesine ilerleyemez. Böylece örneğin eski Metafizik düşünce aracılığıyla Ruhun özünün ya da temel belirleniminin ne olduğunu saptamaya girişiyor ve d a h a s o n r a b u n u n yalın olduğunu bildiriyordu. B u r a d a R u h a yüklenen bu yalınlık ayrımın dışlanmasıyla soyut bir yalınlıkanlamını taşırken, ayrını ise bileşildik olarak, bedenin temel belirlenimi ve böylece genelde özdek olarak düşünülüyordu. A m a soyut yalınlık çok sıradan bir belirlenimdir, ve o n u n l a R u h u n ve üstelik Tinin varsıllığına hiçbir biçimde ulaşılamaz. Soyut metafiziksel d ü ş ü n c e bu yolda a n c a k elverişsizliğini t a n ı t l a r k e n g ö r g ü l ruhbilime sığınma zorunluğu d o ğ m a y a başladı. Ussal fizik d u r u m u n d a da aynı şey oldu. B u r a d a ö r n e ğ i n "Uzay sonsuzdur," " D o ğ a hiçbir s ı ç r a m a y a p m a z " vb. dendiği z a m a n yine b u n l a r da D o ğ a n ı n yaşam ve d o l u l u ğ u karşısında doyurucu o l m a k t a n bütünüyle uzaktılar. § 38 Görgücülük bu

kaynağı b i r yandan Metafiziğin

kendisiyle

paylaşır,

ç ü n k ü Metafizik de t a n ı m l a r ı n ı n — h e m varsayımları ve h e m de d a h a belirli i ç e r i k l e r i k a p s a m a k ü z e r e — i n a n d ı r ı c ı l ı ğ ı için tıpkı 104


DÜŞÜNCENIN NESNELLIĞE KARŞı IKINCI TUTUMU

105

G ö r g ü c ü l ü k gibi tasarımlan, e.d. ilkin deneyimden türeyen içeriği g ü v e n c e o l a r a k alır. Ö t e yandan, tekil algı d e n e y i m ile aynı şey değildir, ve G ö r g ü c ü l ü k algı, duygu ve sezgiye ait içeriği evrensel tasarımlar, önermeler, yasalar vb. biçimine yükseltir. G e n e de b u n u öyle b i r a n l a m d a yapar ki, bu evrensel b e l i r l e n i m l e r i n ( ö r n e ğ i n Kuvvet) k e n d i l e r i için algıdan a l ı n a n d a n d a h a ö t e h i ç b i r inileni ve g e ç e r l i l i k taşımamaları ve g ö r ü n g ü d e g ö s t e r i l e n b a ğ l a n t ı d a n başka h i ç b i r aklanışlarının olmaması gerekir. Görgül bilginin öznel yan a ç ı s ı n d a n sağlam desteği b i l i n c i n algıda kendi dolaysız bulunuşunu ve pekinliğini b u l m a s ı n a bağlıdır. G ö r g ü c ü l ü k t e şu büyük ilke yatar: G e r ç e k o l a n e d i m s e l l i k t e olmalı ve algı için orada olmalıdır. Bu ilke "gerek" ile karşıtlık i ç i n d e d i r , ç ü n k ü tam b u " g e r e k " i l e d i r k i d e r i n - d ü ş ü n c e büyüklenir ve şimdinin edimselliğini k ü ç ü m s e y e r e k yerini ve v a r o l u ş u n u yalnızca ö z n e l a n l a k t a taşıması g e r e k e n b i r uöta­ yan"! gösterir. G ö r g ü c ü l ü k gibi felsefe de salt var olanı tanır (§ 7 ) ; yalnızca olması gereken ve bu yüzden olmayan ile h i ç b i r ilgisi yoktur. — Y i n e , ö z n e l yana g ö r e , G ö r g ü c ü l ü k t e yatan özgürlük i l k e s i n i n ö n e m i d e b e n z e r o l a r a k t a n ı n m a l ı d ı r : Kişinin bilgisinde g e ç e r l i sayması g e r e k e n herşeyi kendisinin görmesi, kendini orada bulunuyor olarak bilmesi gerekir. Ama, içeriği açısından kendini sonluda sınırladığı ö l ç ü d e , Görgücü­ lüğün tutarlı bir sürdürülüşü g e n e l o l a r a k duyulurüstünü ya da en azından b u n u n bilgi ve belirliliğini yadsıyarak düşünceyi yalnızca soyutlama ve biçimsel evrensellik ve özdeşlik düzeyine sınırlar. — Bilimsel G ö r g ü c ü l ü ğ ü n h e r z a m a n işleyen t e m e l aldanışı Özdek, Kuvvet, ve b u n d a n başka Bir, Çok, Evrensellik, ve g i d e r e k S o n s u z vb. gibi metafiziksel k a t e g o r i l e r i s ü r e k l i o l a r a k kullanması, ve dahası böyle k a t e g o r i l e r i n izinde daha 6 t e ç ı k a r s a m a l a r a ilerlemesi, böylelikle tasım b i ç i m i n i kabul e d e r e k uygulamasıdır; ve tüm b u n l a r d a bilmediği şey metafi­ ziği kapsadığı ve izlediği ve o k a t e g o r i l e r i ve b i r l e ş m e l e r i n i b ü t ü n ü y l e eleştirel-olnıayan ve bilinçsiz bir yolda kullandığı olgusudur.

Ek. Görgücülükten şu çığlık geldi: Boş soyutlamalarda dönü]) durmayı bırakın, gözlerinizi açın, insanın ve doğanın "burasi'm anlayın, "şimdi"den yararlanın. Burada özsel olarak doğru bir kıpının kapsandığı yadsınamaz. "Burası"nm, "şimdi"nin, "bu-yan"m bundan böyle boş "öte-yan"m, soyut anlağın puslu şekillerinin ve örümcek ağlarının yerini alması gerekliydi. Böylece eski metafizikte yiük olan o sağlam destek, e.d. sonsuz belirlenim kazanılmış oldu. Anlak yalnızca sonlu belirlenimleri seçip çıkarabilir; bunlar kendilerinde


1O6

MANTıK BILIMI

dayanıksız ve sallantılıdırlar, ve üzerlerine kurulan yapı kendi içine çöker. U s u n içgüdüsü h e r z a m a n sonsuz bir b e l i r l e n i m bulmaktı; a m a b u n u düşüncede bulmanın zamanı henüz gelmemişti. Böylece bu içgüdü "şimdi'ye, "burası"na, "foi"na sarıldı — ki hiç kuşkusuz kendilerinde sonsuz biçimi taşırlar, gerçi bu biçimin gerçek varoluşu içinde olmasa da. Dışsal olan kendinde Gerçek olandır, çünkü G e r ç e k olan edimseldir ve varolmalıdır. U s u n aradığı sonsuz belirlilik öyleyse Evrendedir, a m a g e n e de duyusal ve tekil şekli içindedir, Gerçekliği içinde değil. — D a h a yakından alındığında, içinde k a v r a m a n ı n y e r alması g e r e k e n b i ç i m algıdır, ve bu ise G ö r g ü c ü l ü ğ ü n eksikliğini oluşturur. Genel olarak duyusal algı h e r zaman tekil ve geçici birşeydir; hiç kuşkusuz bilme etkinliği o n d a durup kalmaz, tersine algılanan tekil kendilikte evrensel ve kalıcı olanı arar, ve bu ise yalın algı e d i m i n d e n deneyime bir ilerleyiştir. — Deneyimler oluşturabilnıekiçin Görgücülük başlıca Çözümleme biçiminden yararlanır. Algının saptadığı n e s n e ç o k yanlı s o m u t birşeydir ki, belirlenimlerinin tıpkı zarları soyulan bir soğan gibi tek tek ayrılmaları gerekir. Bu ayrıştırmadan anlaşılacak olan şey öyleyse kaynaşmış belirlenimlerin çözülmesi, ayrılması ve bu s ü r e c e öznel ayırma etkinliğinden başka hiçbir şeyin eklenmemesidir. Çözümleme gene de belli bir ölçüde algının dolaysızlığından düşünceye bir yükseliştir, çünkü çözümlenen nesnenin kendi içinde birleşmiş olarak kapsadığı belirlenimler birbirlerinden ayrılmakla evrensellik biçimini kazanırlar. Görgücülük nesneleri ç ö z ü m l e r k e n onları oldukları gibi bıraktığını sanmakla yanılgıya düşer, çünkü g e r ç e k t e s o m u t olanı soyu t olana dönüştürür. Böylelikle aynı zamanda dirimli olan öldürülmüş olur, çünkü yalnızca s o m u t olan, "bir" olan dirimlidir. H i ç kuşkusuz, a m a ç kavramaksa, o ayrılma olmalıdır, ve Tinin kendisi kendi içinde bir ayrılmadır. A m a bu işin salt for yanıdır, ve a n a s o r u n ayrılanların birleşmesinde yatar. Ç ö z ü m l e m e ayırma evresinden öteye gidemediği zaman, ozanın şu sözleri doğrudur: Derler ki Doğanın laboratuvarıdır Kimya, Alay e d e r kendisiyle ve bilmez niye. P a r ç a l a r elinde olsa da, Ne yazık ki eksiktir tinsel b a ğ . 9 Çözümleme somu ttan başlar ve bu g e r e ç ona eski Metafiziğin soyu t düşüncesi karşısında belirgin bir üstünlük sağlar. Ayrımları saptar, ve bunun büyük bir ö n e m i vardır; a m a bu ayrımların kendileri yine yalnızca soyut belirlenimler, e.d. düşüncelerdir. Dahası, bu d ü ş ü n c e l e r şimdi kendilerinde oldukları gibi nesneleri temsil ettikleri için, karşımıza yine eski Metafiziğin varsayımı çıkar: şeylerin gerçekliği d ü ş ü n c e d e yatar. G ö r g ü c ü l ü ğ ü n bakış açısını içerik a ç ı s ı n d a n eski Metafiziğinki ile karşılaştırırsak, daha ö n c e gördüğümüz gibi, bu ikincisi içeriği olarak o evrensel Us-nesnelerini alıyordu — Tanrı, R u h ve g e n e l o l a r a k E v r e n ; bu içerik t a s a r ı m d a n a l ı n ı y o r v e felsefenin işlevi b u i ç e r i ğ i d ü ş ü n c e b i ç i m i n e ''[Fausl, 1. Teil, Studierzimmer, V. 1940-41 ve 1938-39.]


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İKİNCİ T U T U M U

107

i n d i r g e m e k t e n oluşuyordu. Skolastik felsefe için de d u r u m d a h a değişik değildi; bu felsefe için Hıristiyan Kilisenin inakları sorgusuzca alınan içeriği oluşturuyorlardı ve a m a ç bunların d ü ş ü n c e yoluyla d a h a ö t e belirlenmeleri ve dizgeselleştirilmeleriydi. — G ö r g ü c ü l ü ğ ü n varsaydığı içerik ise bütünüyle başka bir türdedir. Bu D o ğ a n ı n duyulur içeriği ve sonlu Tinin içeriğidir. B ö y l e c e b u r a d a söz konusu g e r e ç sonluyken, eski Metafiziğin g e r e c i ise sonsuzdu, gerçi anlağın sonlu biçimleri yoluyla o da sonlulaştınlıyor olsa da. G ö r g ü c ü l ü k t e de bu aynı sonluluk biçimini buluruz, a m a b u r a d a b u n d a n başka içerik de sonludur. B ö y l e c e y ö n t e m l e r h e r iki felsefe yolunda da belli bir düzeye dek aynıdır, çünkü ikisinde de başlangıç n o k t a l a r ı sağlam ve d u r a ğ a n noktalar olarak g ö r ü l e n varsayımlardan oluşur. G ö r g ü c ü l ü k için genel olarak dışsal olan Gerçektir; ve g e r ç i bir duyulurüstüne izin veriliyor olsa da, g e n e de b u n u n bir bilgisi söz konusu olamaz, tersine yalnızca algı alanına g i r e n e sarılmak gerekir. A m a s o n u n a dek g ö t ü r ü l d ü ğ ü n d e bu ilke yakın z a m a n l a r d a Özdekçilik o l a r a k a d l a n d ı r ı l m ı ş o l a n g ö r ü ş e varır. Bu Özdekçilik için özdek olarak özdek g e r ç e k nesnellik değerindedir. A m a özdeğin kendisi salt bir soyutlamadır, öyle ki özdek olarak algılanamaz. Bu n e d e n l e denebilir ki hiçbir özdek yoktur, çünkü varolduğu biçimiyle özdek h e r z a m a n belirli birşeydir, s o m u t birşeydir. B u n u n l a birlikte, ö z d e k soyutlamasının duyulur herşey için t e m e l olması gerekir, — g e n e l d e duyu­ luru, kendi içinde saltık tekilleşmeyi ve öyleyse birbiri-dışmda-olmayı anlatma­ lıdır. Şimdi, bu duyulur kendilik Görgücülük için verili birşey olduğu ve böyle kaldığı için, bu bir özgürsüzlük öğretişidir, çünkü özgürlük sözcüğün tam anlamıyla karşımda hiçbir saltık "baskasi'nm olmamasından, tersine benim kendim o l a n bir içeriğe bağımlı o l m a m d a n oluşur. B u n d a n başka, bu bakış a ç ı s ı n d a n Us ve Usdışı yalnızca özneldirler, e.d. verili olanı o l d u ğ u gibi a l m a m ı z gerekir ve b u n u n kendi içinde ussal o l u p olmadığını ve ne ö l ç ü d e ussal olduğunu s o r m a k için hiçbir hakkımız yoktur.

§ 39 Bu i l k e ü z e r i n e ilkin d o ğ r u b i r yaklaşımla deneyim d e n i l e n ve tekil o l g u l a r ı n yalın tekil a l g ı l a r ı n d a n a y ı r d e d i l e n o l a y d a iki ö ğ e n i n b u l u n d u ğ u düşünüldü, — birincisi bağımsız tekilliği i ç i n d e sonsuz çokluktaki özdek, ikincisi ise belirlenimleri.

biçim, e.d.

evrensellik ve

zorunluk

D e n e y i m pek çok, belki de sayılamayacak denli

ç o k b e n z e r algı sunar; a m a evrensellik g e n e de büyük b i r ç o k l u k t a n b ü t ü n ü y l e b a ş k a birşeydir. B e n z e r o l a r a k , d e n e y i m h i ç kuşkusuz ardışıklık

gösteren

nesnelerin

başkalaşımların

algılarını

v e r m e k t e n uzaktır.

sunar;

ya

da

ama

bir

Eğer bu durumda algının

geçerli olanın temeli zorunluk

da

bitişiklik zorunluk

gösteren bağlantısı

Gerçeklik olarak

kalması g e r e k i r s e , o z a m a n e v r e n s e l l i k ve

aklanmamış birşey

olarak,

öznel

bir

olumsallık

ya

da

salt bir alışkanlık o l a r a k g ö r ü n e c e k l e r d i r ki içeriği şöyle ya da


108

MANTıK BILIMI

böyle o l u ş m u ş olabilir. B u r a d a n ç ı k a n ö n e m l i b i r s o n u ç d a b u görgül y ö n t e m d e tüzel ve t ö r e l b e l i r l e n i m ve yasalar gibi dinin i ç e r i ğ i n i n d e o l u m s a l şeyler o l a r a k g ö r ü n m e s i v e b u n l a r ı n n e s n e l l i k v e i ç g e r ç e k l i k l e r i n d e n vaz g e ç i l m e s i d i r . H u m e ' u n kuşkuculuğu — ki yukarıda söylenenler özellikle o n u n l a ilgilidir — Yunan Kuşkuculuğundan açıkça ayırdedilmelidir. Onun k u ş k u c u l u ğ u g ö r g ü l o l a n ı n , d u y g u n u n ve s e z g i n i n gerçekliğini t e m e l o l a r a k aldı ve duyusal algı yoluyla a k l a n m ı ş o l m a m a l a r ı z e m i n i n d e e v r e n s e l b e l i r l e n i m v e y a s a l a r a karşı ç ı k t ı . E s k i k u ş k u c u l u k duyguyu, sezgiyi G e r ç e k l i ğ i n ilkesi y a p m a k t a n öylesine uzaktı ki, tersine özellikle k e n d i n i duyulur o l a n a karşı çeviriyordu. (Eskisi ile karşılaştırma i ç i n d e çağdaş k u ş k u c u l u k ü z e r i n e bkz. S c h e l l i n g ve H e g e l tarafından Kritische Journal der Philosopkie, 1 8 0 2 , I. B d . , 2. S t . , ü )

I. ELEŞTİREL FELSEFE §40 E l e ş t i r e l F e l s e f e d e n e y i m i biricik bilgi kaynağı o l a r a k a l m a d a G ö r g ü c ü l ü k ile ortaktır, a m a bu bilgileri gerçeklikler olarak değil, t e r s i n e salt g ö r ü n g ü l e r i n bilgileri o l a r a k g e ç e r l i sayar. Eleştirel Felsefe başlangıcını deneyimin ç ö z ü m l e m e s i n d e b u l u n a n ö ğ e l e r i n , duyusal gereçlerin ve b u n l a r ı n evrensel ilişkileri­ nin ayrımı ile yapar. Bu noktada Eleştirel Felsefe G ö r g ü c ü l ü ğ ü n y u k a r ı d a § 3 9 ' d a d e ğ i n i l e n yanıyla, e.d. algıda b e l i r t i k o l a r a k yalnızca tekil olan ve yalnızca olmuş olan k a p s a n ı r b i ç i m i n d e k i g ö z l e m l e a n l a ş ı r k e n , aynı z a m a n d a d e n e y i m d e n i l e n şeyde evrensellik ve zonınluğun da eşit Ölçüde Özsel b e l i r l e n i m l e r olarak b u l u n d u k l a r ı olgusu üzerinde diretir. Ç ü n k ü bu öğe, g e n e l o l a r a k deneyimden gelmediği için, düşüncenin kendiliğindenliğine özgü ya da a prioıidir. — Düşünce-belirlenimleri ya da anlak-kavramları deneyim bilgilerinin nesnelliğini oluştururlar. B u n l a r g e n e l olarak bağıntıları kapsarlar, ve b ö y l e c e a priori bireşimli yargıları ( e . d . karşıtların k ö k e n s e l b a ğ ı n t ı l a r ı n ı ) o l a n a k l ı kılarlar. Bilgide evrensellik ve zorunluk b e l i r l e n i m l e r i n i n yer aldığını, b u olguyu H u m e ' u n K u ş k u c u l u ğ u b i l e yadsımaz. A m a y i n e "'[Hegel, "Verhâltnis des Skeptizismus zur Philosophie, Darstellııng seiner verschiedenen Modifikationen ıınd Vergleichung des neuesten mit d e m alten." :: "Kuşkuculuğun felsefe ile ilişkisi, çeşitli değişkilerinin betimlemesi ve yeninin eskisi ile karşılaştırması."]


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İKİNCİ T U T U M U

109

b u K a n t ' ı n felsefesinde b i l e yalnızca varsayımsal b i r o l g u d a n b a ş k a birşey d e ğ i l d i r ; b i l i m d e k i s ı r a d a n b i r a n l a t ı m l a k o n u ­ şursak, K a n t bu o l g u n u n salt b i r başka açıklamasını sunmuştur. § 41 E l e ş t i r e l Felsefe ilkin Metafizikte — b u n u n d ı ş ı n d a ayrıca başka bilimlerde ve sıradan tasarımsal d ü ş ü n m e d e

de — kullanılan

anlak-kavramlarının d e ğ e r i n i s ı n a m a y a g e ç e r . B u eleştiri g e n e d e bu

içeriklerine ve

düşünce-belirlenimlerinin

birbirlerine

karşı

belirli ilişkilerinin k e n d i l e r i n e y ö n e l m c z , a m a o n l a r ı g e n e l olarak öznellik ve nesnellik karşıtlığı a ç ı s ı n d a n irdeler. Bu karşıtlık, b u r a d a alındığı biçimiyle, deneyimin

içersindeki ö ğ e l e r i n ayrımıyla ilgili­

dir (bkz. ö n c e k i § ) . Nesnellik b u r a d a evrensellik ve zorunluk öğesi, e.d.

düşünce-belirlenimlerinin

denilen

yan.

Ama

Eleştirel

kendileri

Felsefe

demektir —

karşıtlığı

öyle

a priori

bir yolda

genişletir ki, öznellik d e n e y i m i n toplamını, e.d. b i r a m d a o iki öğeyi i ç i n e a l ı r ve k a r ş ı s ı n d a Kendiııde-şeyden b a ş k a h i ç b i r ş e y k a l m a z . A priori ö ğ e n i n , e.d. d ü ş ü n c e n i n , a m a h i ç kuşkusuz n e s n e l l i ­ ğ i n e bakılmaksızın salt ö z n e l etkinlik olarak g ö r ü l e n d ü ş ü n c e n i n d a h a yakın

biçimleri k e n d i l e r i n i aşağıdaki y o l d a s u n a r l a r , — b i r

dizgeselleştirme ki, aslında yalnızca ruhbilimsel-tarihsel t e m e l l e r e dayanır. Ek 1. Eski Metafiziğin belirlenimlerinin yoklanmasıyla hiç kuşkusuz oldukça ö n e m l i bir a d ı m atılmıştır. S a f d ü ş ü n c e hiçbir kötülük gömleksizin kendini kendilerini d o ğ r u d a n doğruya ve kendiliklerinden s u n a n b e l i r l e n i m l e r e bırakıyordu. Bu a r a d a bu belirlenimlerin kendi başlarına ne denli d e ğ e r ve geçerlilik taşıdıkları üzerine düşünülmüyordu. Daha ö n c e de belirtildiği gibi, ö z g ü r d ü ş ü n c e hiçbir varsayım taşımayan d ü ş ü n c e d i r . Eski Metafiziğin düşüncesi bu n e d e n l e özgür bir d ü ş ü n c e değildi, çünkü belirlenimlerini d o ğ r u d a n doğruya verili şeyler olarak, a priori geçerli olgular olarak alıyordu ki, derin-düşüncenin kendisi tarafından sınanmış değillerdi. B u n a karşı, Eleştirel Felsefe d ü ş ü n c e biçimlerinin G e r ç e ğ i n bilgisini sağlamaya genel olarak ne ölçüde yetenekli olduklarını araştırmayı kendine görev bildi. D a h a açık bir deyişle, bilmeden ö n c e bilme-yetisini yoklaması gerekliydi. B u r a d a h i ç kuşkusuz d o ğ r u birşey yatar: D ü ş ü n c e biçimleri bile bilmenin nesnesi yapılmalıdır; a m a yanlış-anlama h e m e n içeri süzülür — b i l m e d e n ö n c e bilmek, y a d a yüzmeyi ö ğ r e n m e d e n ö n c e suya girmeyi i s t e m e m e k . H i ç kuşkusuz düşünce biçimlerinin yoklanmaksızın kullanılmamaları gerekir; a m a b u y o k l a m a n ı n kendisi d a h a ş i m d i d e n bir bilgidir. Öyleyse, d ü ş ü n c e biçimlerinin etkinlikleri ve eleştirileri onları bilme sürecinde birleştirilmelidir. Düşünce-biçimleri kendilerinde ve kendileri için irdelenmelidir; nesnedirler ve nesnenin kendisinin etkinliğidirler; kendilerini kendileri yoklamalıdırlar,


110

MANTIK BİLİMİ

— sınırlarını kendi kendilerinde belirlemeli ve eksikliklerini göstermelidirler. Bu düşüncenin bundan böyle Eytişim adı altında özel olarak irdelenecek olan etkinliğidir ve b u r a d a şimdilik düşünce-belirlenimleri ü z e r i n e dışarıdan getirilen birşey o l a r a k değil, tersine o n l a r ı n k e n d i l e r i n e ö z ü n l ü o l a r a k irdeleneceğini belirtmek yeterlidir. Kant Felsefesinde ele a l m a n ilk nokta öyleyse d ü ş ü n c e n i n bilmeye ne ö l ç ü d e yetenekli olduğu konusunda kendini yoklaması gerektiğidir. Günü­ m ü z d e K a n t Felsefesinin ötesine geçilmiştir, ve herkes d a h a ö t e d e olmayı ister. Gene de, ö t e d e olmanın iki yolu vardır — biri ileriye ve biri geriye doğru. Gün ışığında görüldüklerinde, felsefi çalışmalarımızın pek ç o ğ u eski Meta­ fiziğin işlemlerinin yinelenmelerinden başka birşey değildir—herkesin kendi kafasına g ö r e belirlenen bir çizgide eleştirel-olmayan bir d ü ş ü n c e akışı. Ek 2. Kant'ın düşünce-belirlenimlerini yoklaması ö z ü n d e bunların kendile­ rinde ve kendileri için değil a m a yalnızca nesnel mi yoksa öznel mi oldukları açısından irdeleniyor olmaları gibi bir eksiklik taşır. Dilin gündelik yaşamdaki kullanımında "nesnel" ile dışımızda bulunan ve bize algı yoluyla dışardan ulaşan birşey anlaşılır. Kant düşünce-belirlenimlerinin ( ö r n e ğ i n n e d e n ve etki) burada değinilen anlamda nesnellik taşıdıklarını, ya da, başka bir deyişle, algıda verildiklerini yadsıdı, tersine onları düşüncemizin kendisine ya da düşüncenin kendiliğindenliğine ait olarak ve bu anlamda öznel olarak gördü. A m a g e n e de Kant düşünüleni, ve daha açık olarak evrensel ve zorunlu olanı nesnel, ve d u y u m s a n a m ise öznel olarak adlandırır. Yukarıda değinilen dil kullanımı böylece kafası üzerinde duruyor gibi görünür, ve bu n e d e n l e Kant dil karışıklığı yaratmakla suçlanmıştır — a m a büyük bir haksızlıkla. Bu yüzden d u r u m u d a h a yakından irdelemeliyiz. Sıradan bilince karşısında d u r a n ve duyusal olarak algılanabilir olan şeyler ( ö r n e ğ i n bu hayvan, bu yıldız vb.) kendileri için kalıcı ve bağımsız şeyler olarak, ve b u n a karşı d ü ş ü n c e l e r ise bağımsızlıktan yoksun ve başka birşeye bağımlı o l a r a k g ö r ü n ü r l e r . A m a g e r ç e k t e duyusal o l a r a k a l g ı l a n a b i l i r o l a n l a r s ö z c ü ğ ü n t a m a n l a m ı y l a bağımsızlıktan yoksun ve ikincil iken, b u n a karşı d ü ş ü n c e l e r g e r ç e k t e n bağımsız ve birincildirler. Bu a n l a m d a Kant "düşünce-gibi" olanı (evrensel ve zorunlu o l a n a ) nesnel dedi, ve hiç kuşkusuz bütünüyle haklı olarak. Ö t e yandan, duyusal olarak algılanabilir olan hiç kuşkusuz özneldir, çünkü desteğini kendi içinde taşımaz, ve düşünceye süreklilik ve iç kalıcılık ıraları düşerken o ise o denli kaçıcı ve geçicidir. Öznel ve nesnel arasındaki ayrımın b u r a d a değinilen ve K a n t tarafından s a p t a n a n belirlenimini g ü n ü m ü z ü n eğitimli bilincinin kullandığı dilde de buluruz; böylece, ö r n e ğ i n bir sanat çalışması­ nın eleştirisinden öznel değil a m a nesnel olması istenir ve b u n u n l a bu eleş­ tirinin o anın olumsal, tikel duygularından ve duyumlarından kaynaklan­ maması, tersine evrensel olan ve sanatın özünde yatan bakış açısını göz ö n ü n e alması gerektiği anlaşılır. Aynı a n l a m d a , bilimsel bir u ğ r a ş d u r u m u n d a bir yanda nesnel ve ö t e y a n d a öznel ilgileri ayırdetmek olanaklıdır. Ama, t ü m bunların ötesinde, düşüncenin Kantçı a n l a m d a nesnelliği de


DÜŞÜNCENİN NESNELLİĞE KARŞI İKİNCİ T U T U M U

11 1

yine yalnızca özneldir, çünkü Kant'a g ö r e düşünceler evrensel ve zorunlu belirlenimler olsalar da yalnızca bizim düşüncelerimizdirler ve kendinde şey olandan aşılamaz bir uçurumla ayrılmışlardır. Buna karşı, düşüncenin gerçek nesnelliği yalnızca bizim d ü ş ü n c e m i z o l m a m a s ı n d a , a m a aynı z a m a n d a şeylerin ve nesnel olan herşeyin "kendinde" si de olmasında y a t a r . — Nesnelve öznel terimleri kendilerini dirençsizce sunan kullanışlı anlatımlardır, a m a kullanılışlarında karışıklık yaratmak da eşit ölçüde kolaydır. Bu noktaya dek gelen tartışmada nesnellik üç yanlı bir anlam gösterir. Birincisi, dışsal olarak bulunan birşey anlamında —, salt öznel, sanısal, düşsel vb. olandan ayrı olarak; ikincisi, evrensel ve zorunlu olanın Kant tarafından saptanan anlamında — , duyumumuza ait olumsal, tikel ve öznelden ayrı olarak; ve üçüncüsü, var olanın düşünsel "kendinde"si anlamında —, ki az ö n c e değinilen ve salt bizim tarafımızdan düşünülmüş olandan ve böylece henüz olgunun kendisinden, ya da kendindeayn olandan, ayrı olarak.

§42 (a) Kuramsal Yeti, g e n e l o l a r a k b i l g i l e n m e . E l e ş t i r e l F e l s e f e anlak-kavramlarının belirli zemini o l a r a k "Ben"'m düşüncedeki kökensel özdeşliğini (özbilincin aşkmsal birliği) gösterir. Duygu ve sezgi yoluyla verilen tasarımlar içeriklerine göre birer çofcZttdurlar; ve yine, biçimleri yoluyla, duyarlığa özgü birbiridışındalık yoluyla da b i r e r çokludurlar, çünkü duyarlığın iki biçi­ minin — uzay ve zaman — altında dururlar, ve bu b i ç i m l e r sezgi b i ç i m l e r i (evrenseller) olarak kendileri a prioridirler. Bu duyum ve sezgi ç o k l u s u " B e n " tarafından kendisi ile i l i ş k i l e n d i r i l i r k e n ve k e n d i içinde tek bir b i l i n ç olarak birleştirilirken (arı t a m a l g ı ) , böylelikle özdeşlik i ç i n e , k ö k e n s e l bir bireşim i ç i n e getirilir. Bu ilişkinin belirli kipleri arı anlak-kavramlarıdır, — K a t e g o r i l e r . Bilindiği gibi K a n t Felsefesi kategorileri bulmada kendini pek sıkıntıya s o k m a d ı . "Ben," ö z b i l i n c i n birliği, b ü t ü n ü y l e soyut ve b a ş t a n s o n a belirsizdir; öyleyse " B e n " i n belirlenimlerine, k a t e g o r i l e r e nasıl g i d i l e c e k t i r ? H o ş b i r raslantıyla, s ı r a d a n m a n t ı k t a değişik yargı türleri d a h a ş i m d i d e n g ö r g ü l bir yolda verili o l a r a k b u l u n u r l a r . A m a yargı belirli b i r n e s n e ü z e r i n e düşünmedir. Ö n c e d e n h a z ı r o l a r a k s ı r a l a n m ı ş değişik yargı t ü r l e r i öyleyse değişik düşünce belirlenimlerini sağlarlar. — F i c h t e ' n i n Felsefesinin d ü ş ü n c e - b e l i r l e n i m l e r i n i zorunlukları içinde g ö s t e r m e ve onları özsel olarak çıkarsama gereksinimini anımsatmış o l m a gibi derin bir değeri vardır. — Bu felsefenin y ö n t e m ile, M a n t ı k ile y e t e r i n c e ilgilenmiş o l m a s ı g e r e k i r d i ; e n a z ı n d a n b e k l e n e b i l i r d i ki, g e n e l d e d ü ş ü n c e - b e l i r l e n i m ­ l e r i n i n ya da g e l e n e k s e l mantıksal g e r e c i n , Kavram, Yargı ve


MANTIK BİLİMİ

112 Tasım

türlerinin, b u n d a n

böyle yalnızca g ö z l e m d e n a l ı n m a m a ­

ları v e b ö y l e c e salt g ö r g ü l o l a f a k a ı ı l a ş ı l m a m a l a r ı , t e r s i n e d ü ş ü n c e n i n k e n d i s i n d e n t ü r e t i l m e l e r i gerektiği gibi bir sonu­ c u göstermiş olması gerekirdi. E ğ e r d ü ş ü n c e h e r h a n g i birşeyi tanıtlama

yeteneğinde

olacaksa,

eğer

Mantık

tanıtlamanın

v e r i l m e s i n i i s t e m e l i y s e , ve e ğ e r t a n ı t l a m a y ı ö ğ r e t e c e k s e , o z a m a n h e r şeyden ö n c e k e n d i n e özgü i ç e r i ğ i n i tanıtlayabilme ve o n u n zorunluğunu anlayabilme yeteneğinde olmalıdır. Ek 1. Kant'ın ö n e sürdüğü şey öyleyse düşünce-belirlenimlerinin kaynakla­ rını "Ben"de taşıdıkları ve buna g ö r e evrensellik ve zorunluk belirlenimlerini "Ben"in verdiğidir. — E ğ e r ilk olarak önümüzdeki herhangi birşeyi irdeleyecek olursak, g ö r ü r ü z ki bu genel olarak çok yanlı birşeydir, bir "çoklu"dur; ve kategoriler ise bu çoklunun bağıntılı olduğu yalınlıklardır. B u n a karşı duyulur olan ise "birbiri-dışındahğı," "kendi-dışında-olma"yı anlatır; d u y u l u r u n kendine özgü temel belirlenimi budur. Böylece örneğin "şimdi" yalnızca bir "önce" ve bir "sonra" ile bağıntı içinde varlık taşır. Benzer olarak kırmızı ancak sarı ve mavi o n u n karşısında d u r d u k l a r ı s ü r e c e vardır. Bu "başkası" ise duyulurun dışıdır, ve duyulur salt "başkası" değilse ve salt "başkası" varsa vardır. — D ü ş ü n c e ya da " B e n " birbiri-dışındalık ve kendi-dışındalık ile ı r a l a n a n d u y u l u r u n karşısında bütünüyle ayrı bir yolda davranır. " B e n " kökensel o l a r a k özdeş, kendi ile bir ve saltık o l a r a k kendisinde v a r o l a n birşeydir. " B e n " dediğim zaman bu sözcük kendi ile soyut, ilişkiyi anlatır, ve bu birlik içine koyulan herşey ondan etkilenerek o n a dönüştürülür. Böylece " B e n " bir bakıma ilgisiz çokluğu tüketen ve birliğe indirgeyen p o t a ve ateştir. Bu K a n t ' ı n arı tamalgı d e d i ğ i şeydir ve s ı r a d a n t a m a l g ı d a n ayrılır; bu s o n u n c u s u genel olarak çokluyu içine alırken, b u n a karşı arı tamalgı ise "benimkileştirme" etkinliği olarak görülür. — Hiç kuşkusuz bu yolla g e n e de tüm bilincin doğası doğru olarak bildirilmiş olur. T ü m insan çabaları g e n e l olarak Dünyayı anlamaya, o n u kendinin edinmeye ve o n a boyun e ğ d i r m e y e yöneliktir, ve bu erek için Dünyanın olgusallığı bir bakıma ezilip parçalanmak, e.d. idealleştirilmeli, düşünselleştirilmelidir. A m a aynı z a m a n d a belirtmek gerek ki çokluluk d u r u m u n a saltık birliği getiren şey özbilincin öznel etkinliği değildir. Tersine, bu özdeşlik Saltıktır, G e r ç e k olanın kendisidir. Öyleyse, bir bakıma Saltığın iyiliğidir ki bireysellikleri kendi öz-hazlarını yaşamaya bırakır, ve bunların kendileri kendilerini geriye saltık birliğe iterler. Ek 2. Böyle "özbilincin askıma!birliği"gibi anlatımlar çok güç oldukları izlenimini yaratırlar, sanki arkalarında bir c a n a v a r gizliymiş gibi; oysa s o r u n ç o k d a h a yalındır. Kant'ın aşkınsal s ö z c ü ğ ü n d e n ne anladığı b u n u n aşkın terimi ile ayrımından çıkar. Aşkın, genel olarak, anlak belirliliğinin ötesine geçendir, ve bu a n l a m d a ilk kez matematikte ortaya çıkar. Böylece örneğin g e o m e t r i d e denir ki dairenin çevresi sonsuz çoklukta sonsuz ölçüde küçük doğru çizgiden


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İKİNCİ T U T U M U

11 3

oluşuyor o l a r a k tasanmlanmalıdır. B u r a d a öyleyse anlak düzeyinde saltık o l a r a k ayrı g ö r ü l e n belirlenimler ( d o ğ r u ve e ğ r i ) kesinlikle özdeş olarak koyulurlar. Böyle bir başka aşkın kendilik de kendi ile özdeş ve kendi içinde sonsuz özbilinçtir — sonlu g e r e ç yoluyla belirlenen sıradan bilinçten ayrı olarak. A m a Kant özbilincin bu birliğini yalnızca aşkınsal olarak belirtti ve bununla o birliğin salt öznel olduğunu ve kendilerinde oldukları gibi nesneler için geçerli olmadığını anladı. Ek 3. Kategorileri salt bize ait olarak (öznel olarak) görmek doğal bilince oldukça t u h a f geliyor olmalıdır; ve hiç kuşkusuz b u r a d a çarpık birşey vardır. A m a k a t e g o r i l e r i n dolaysız d u y u m d a k a p s a n m a d ı k l a r ı da o denli d o ğ r u d u r . Ö r n e ğ i n bir p a r ç a şekeri alalım; serttir, aktır, tatlıdır vb. Şimdi, t ü m bu özelliklerin bir n e s n e d e birleştiklerini, ve bu birliğin d u y u m d a olmadığını söyleriz. Yine, iki olayı birbirlerine karşı neden ve etki ilişkisinde duruyor olarak d ü ş ü n d ü ğ ü m ü z z a m a n da aynı şey olur; b u r a d a algılanan şey z a m a n içinde birbirini izleyen tek tek iki olaydır. A m a birinin neden ve ötekinin etki olduğu ( a r a l a r ı n d a k i n e d e n s e l b a ğ ) a l g ı l a n a m a z , t e r s i n e salt d ü ş ü n c e m i z için bulunur. G e n e de, gerçi kategoriler ( ö r n e ğ i n birlik, n e d e n ve etki vb.) genel olarak düşünceye ait olsalar da, b u n d a n bu n e d e n l e kategorilerin yalnızca bizim oldukları ve eşit ö l ç ü d e n e s n e l e r i n kendilerinin belirlenimleri de olmadıkları s o n u c u çıkmaz. Oysa Kant'ın g ö r ü ş ü n d e kategorilerin yalnızca bize ait olmaları gerekir, ve "Ben"in (bilen özne) bilginin biçimini olduğu gibi gerecini de sağlıyor olması ö l ç ü s ü n d e — ilkini düşünen ö z n e ve ikincisini duyumsayan ö z n e olarak — Kant'ın felsefesi öznel idealizmdir. — Bu öznel idealizmin içeriği üzerine g e r ç e k t e tek bir sözcük bile h a r c a m a y a değmez. Belki de ilk bakışta sanılabilir ki birlikleri özneye taşındığı için n e s n e l e r olgıısallıktan yoksun kalacaklardır. A m a yalnızca varlûtları olması olgusundan ne n e s n e l e r ve ne de biz birşey kazanırız. Ö n e m l i olan nokta içeriktir, bunun gerçekbir içerik olup olmadığıdır. Şeylerin yalnızca varolduklarını söylemenin o n l a r a hiçbir yararı yoktur. Varolan zamanı geldiğinde varolmayan olacaktır. —Yine, denebilir ki, insan öznel idealizme göre kendisi ile büyüklenebilir. Ama, e ğ e r dünyası bir duyusal sezgiler kütlesi ise, o zaman böyle bir dünyadan g u r u r d u y m a s ı için hiçbir n e d e n yoktur. Öyleyse, öznellik ve nesnellik a r a s ı n d a k i bu a y r ı m g e n e l o l a r a k bir h i ç e varır; t e r s i n e , herşeyin gelip dayandığı n o k t a içeriktir, ve içerik nesnel olduğu denli de özneldir. E ğ e r yalnızca varoluş nesnelliği anlatıyorsa, bir suç da nesneldir, a m a kendi içinde boş bir varoluştur ki böyle olduğu ceza g ü n ü ortaya çıkar.

§ 43 B i r y a n d a n k a t e g o r i l e r yoluyladır ki yalın algı n e s n e l l i ğ e , deneyime yükseltilir; a m a öte yandan yine bu kavramlar, yalnızca ö z n e l bilincin

birlikleri

olarak,

verili

gereç

yoluyla

koşulludurlar,

kendileri için boşturlar ve uygulama ve kullanımlarını yalnızca


114

MANTIK BİLİMİ

d e n e y i m d e b u l u r l a r ; d e n e y i m i n duygu- ve s e z g i - b e l i r l e n i m l e r i o l a r a k ö t e k i b i l e ş e n i d e b e n z e r o l a r a k salt ö z n e l birşeydir. Ek. Kategorilerin kendileri için boş olduklarını ö n e sürmek, bunların her durumda fe/zr/iolmaları olgusunda içeriklerini bulmaları ölçüsünde, temelsiz olacaktır. H i ç kuşkusuz kategorilerin içeriği duyusal olarak algılanabilir bir içerik, ıızaysal-zamansal bir içerik değildir; g e n e de bu onların bir eksiklikleri olmaktan çok üstünlükleri olarak görülmelidir. Bu d u r u m sıradan bilinçte de doğrulanır, öyle bir yolda ki, örneğin bir kitap ya da konuşma söz konusu olduğu zaman onun kapsadığı düşünceler, genel sonuçlar vb. ile oranülı olarak içerikli olduğu söylenir, — tıpkı, evrik olarak, bir kitabın, diyelim ki bir romanın bir dizi tekil olay, d u r u m vb. kapsadığı için içerikli görülmeyecek olması gibi. Öyleyse, gündelik bilinç tarafından bile açıkça kabul edilir ki, içeriğe duyusal gereçten daha çoğu düşer: bu "dalıa çoğu" ise düşünceler ve burada ilk olarak kategorifendir. — A m a gene de belirtmek gerek ki, kategorilerin kendileri için boş oldukları önesüriimü hiç kuşkusuz belli bir a n l a m d a doğrudur: onlarda ve bütünlüklerinde (mantıksal Idea) durup kalınmamalı, tersine Doğanın ve Tinin olgusal alanlarına ilerlenmelidir; a m a bu ilerleme onunla mantıksal İdeaya dışardan yabancı bir içerik getiriliyor anlamında anlaşılmamalıdır: tersine, kendini Doğaya ve T i n e doğru d a h a ö t e belirleyen ve açındıran mantıksal İdeanın kendi öz etkinliğidir. § 44 K a t e g o r i l e r b u n a g ö r e Saltığın b e l i r l e n i m l e r i o l m a y e t e n e ğ i n d e değildirler, ç ü n k ü Saltığın bir algıda verilmesi söz k o n u s u değil­ dir; v e a n l a k , e ş deyişle k a t e g o r i l e r yoluyla bilgi, b u n e d e n l e kendilerinde şeyleri b i l m e y e t e n e ğ i n d e değildir. Kendiııde-şey (ve şey altında giderek T i n ve T a n r ı bile kapsanır) nesneyi anlatır, ama öyle bir nesne ki burada bilinç için taşıdığı tüm ö z e l l i k l e r i n d e n , tüm duyusal-belirlenimlerinden olduğu gibi, o n a ilişkin tüm belirli düşüncelerden de soyutlanır. Geriye neyin kaldığını g ö r m e k kolaydır — eksiksiz bir soyutlama, salt bir "öte-yan" olarak belirlenen tam bir boşluk; tasarımın, duygu­ n u n , belirli d ü ş ü n c e n i n vb. olumsuzu. Ama bu caput mortuumı ı n k e n d i s i n i n salt b i r d ü ş ü n c e ürünü o l d u ğ u n u , arı soyutla­ maya d e k ilerlemiş d ü ş ü n c e n i n , kendi kendisinin bu boş özdeş­ liğini nesne yapan boş " B e n " i n bir yaratısı o l d u ğ u n u d ü ş ü n m e k de o denli kolaydır. Bu soyut özdeşliğin bir nesne olarak kazan­ dığı olumsuz b e l i r l e n i m de yine K a n t ' ı n k a t e g o r i l e r i a r a s ı n d a sayılır, ve, tıpkı d a h a ö n c e sözü e d i l e n o b o ş ö z d e ş l i k gibi, tanıdık birşeydir. — Bu yüzden keııdinde-şey'm ne olduğu biline­ mez yolundaki sözlerin öylesine sık yinelenmesi karşısında ancak şaşkınlık duyabiliriz; ve bunu bilmekten daha kolay birşey yoktur.


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İKİNCİ T U T U M U

115

§45 Bu d e n e y i m b i l g i l e r i n i n koşullu d o ğ a l a r ı n ı g ö r e n

Ustur, Koşul­

suzun yetişidir. B u r a d a Us-nesnesi d e n i l e n şey, — Koşulsuz ya da Sonsuz—, "kendine-özdeş"ten başka birşey değildir, ya da "Ben"in yukarıda

(§ 4 2 ) d e ğ i n i l m i ş o l a n düşüncedeki kökensel özdeşliğidir.

Us bu arı özdeşliği k e n d i n e n e s n e ya da e r e k yapan soyut "Ben" ya d a d ü ş ü n c e d e m e k t i r (bkz. ö n c e k i § , n o t ) . B u b ü t ü n ü y l e belirle­ nmişiz özdeşlik için d e n e y i m b i l g i l e r i elverişsizdir, ç ü n k ü b u n l a r g e n e l o l a r a k belirli i ç e r i k l e r e ilişkindir. B ö y l e Koşulsuzun kendisi Saltık ya da U s u n G e r ç e ğ i o l a r a k (Idea o l a r a k ) a l ı n ı r k e n , b ö y l e c e d e n e y i m b i l g i l e r i n i n de g e r ç e k o l m a d ı k l a r ı , görüngüler

oldukları

açıklanır.

Ek. İlkin Kant iledir ki Anlak ve Us arasındaki ayrım belirli olarak vurgulanır, ve öyle bir yolda saptanır ki, birincisi sonlu ve koşullu olanı n e s n e alırken, ikincisi sonsuz ve koşulsuz olanı alır. Yalnızca d e n e y i m e d a y a n a n anlakbilgisinin sonlu olduğu görüşünü geçerli kılmış ve bu bilginin içeriğini görüngü olarak belirtmiş olması Kant Felsefesinin en önemli sonuçlarından biri olarak kabul edilmelidir; a m a g e n e de bu felsefenin bu olumsuz s o n u ç t a d u r u p kalmaması ve Usun koşulsuzluğunu yalnızca soyut, ayrımı dışlayan bir kendineözdeşliğe indirgememesi gerekirdi. Us böyle bir yolda yalnızca anlağın sonlusu ve koşullusu üzerinden a ş m a olarak görülürken, g e r ç e k t e b u n u n l a kendisi sonlu ve koşullu birşeye indirgenir, çünkü g e r ç e k sonsuz yalnızca s o n l u n u n öte-yanı değildir, tersine onu o r t a d a n kaldırılmış olarak kendi içinde kapsar. Yine Kant tarafından saygınlığına kavuşturulan Idea için de aynı şey geçerlidir; Kant o n u soyut anlak-belirlenimlerinden ya da salt duyusal tasarımlardan (ki bunlar bile gündelik A l m a n c a ' d a genellikle "Idee" olarak adlandırılırlar) ayrı olarak Us için akladı; a m a yine o n u n açısından da o l u m s u z d a ve yalın "gerek"te d u r u p kaldı. — Dolaysız bilincimizin görgül bilgilerin içeriğini oluşturan nesnelerinin yalnızca görüngüler olarak anlaşılmasına gelince, bu d a h i ç k u ş k u s u z K a n t F e l s e f e s i n i n ö n e m l i s o n u ç l a r ı n d a n biri o l a r a k görülmelidir. S ı r a d a n (e.d. duyusal-anlaksal) bilinç için bildiği n e s n e l e r tekillikleri i ç i n d e bağımsız v e kendi ü z e r l e r i n e d a y a n a n ş e y l e r o l a r a k geçerlidir; ve kendilerini birbirleri ile bağıntılı ve birbirleri yoluyla koşullu olarak tanıtladıkları zaman, bu birbirlerine karşılıklı bağımlılıkları nesnelere dışsal o l a n ve özlerine ait olmayan bir d u r u m olarak görülür. B u n a karşı k u ş k u s u z c a ileri s ü r ü l n ı e l i d i r ki, d o l a y s ı z c a bilinen n e s n e l e r y a l n ı z c a görüngülerdir, ya da bunlar varlıklarının zeminlerini kendi içlerinde değil a m a bir başkasında taşırlar. Böylece sorun gelip bu başkasının nasıl belirlen­ d i ğ i n e dayanır. K a n t F e l s e f e s i n e g ö r e , bildiğimiz ş e y l e r bizim için salt görüngülerdir, ve "lıendinde"\eri bizim için erişilmez bir öte-yan olarak kalır. Bilincimizin içeriğini oluşturan şeyleri yalnızca "bizimkiler" olarak alan, salt bizim tarafımızdan konutlanan birşey olarak alan bu öznel idealizme saf bilinç


116

MANTIK BİLİMİ

haklı olarak içerlemiştir. İşin gerçeği şudur: Dolaysızca bildiğimiz şeyler salt bizim için değil, a m a kendilerinde de yalnızca görüngülerdir, ve böylece sonlu şeylerin g e r ç e k belirlenimleri varlıklarının zeminini kendilerinde değil a m a evrensel tanrısal İdeada taşıyor olmalarıdır. Şeyleri bu yolda alan görüş te eşit ö l ç ü d e idealizm olarak, a m a g e n e de Eleştirel Felsefenin o öznel idealizminden ayrım içinde saltık idealizm o l a r a k belirtilmelidir; Saltık İdealizm, sıradan realist bilincin çok ötesinde olmasına karşın, g e n e de gerçekte yalnızca felsefenin bir iyeliği olarak görülmemelidir; tersine, belli bir düzeye dek tüm dinsel bilincin temelini oluşturur, çünkü bu bilinç de var olan herşeyin toplamını, genel olarak varolan Evreni, Tanrı tarafından yaratılıyor vc yönetiliyor olarak görür.

§46 Ama bu özdeşliği ya da boş kendinde-şeyi b i l m e gereksinimi ortaya çıkar. Şimdi, bilme bir n e s n e ile o n u n belirli içeriğine göre tanışık­ lıktan başka birşey d e m e k değildir. Ama belirli içerik n e s n e n i n k e n d i s i n d e ç o k l u bir bağlantı kapsar ve başka b i r ç o k n e s n e ile bağlantıyı t e m e l l e n d i r i r . O S o n s u z u n ya da kendinde-şeyin bu b e l i r l e n i m i için bu Us kategorilerden başka hiçbirşey b u l a m a z ; ve o n l a r ı böyle kullanmayı i s t e r k e n Us aşkın ( t r a n s z e n d e n t ) olur. B u r a d a Usun Eleştirisinin ikinci yanı ortaya çıkar, ve bu ikincisi k e n d i u ğ r u n a b i r i n c i d e n d a h a ö n e m l i d i r . B i r i n c i s i , yukarıda açıklandığı gibi, kategorilerin kaynaklarını özbilincin birliğinde b u l d u k l a r ı n ı , b ö y l e c e o n l a r yoluyla e l d e e d i l e n b i l g i n i n g e r ç e k t e n e s n e l hiçbirşey k a p s a m a d ı ğ ı n ı ve o n l a r a y ü k l e n e n n e s n e l l i ğ i n (§ 4 0 , 4 1 ) k e n d i s i n i n salt öznel birşey o l d u ğ u n u bildirir. B u r a d a n da görüldüğü gibi, Kant'ın Eleştirisi yalnızca öznel (bayağı) b i r idealizmdir ki, içerik ile ilgilenmez, yalnızca soyut öznellik b i ç i m l e r i n i göz ö n ü n e alır, ve dahası tek yanlı o l a r a k b i r i n c i d e , öznellikte, bütünüyle olumlu e n s o n belirle­ n i m o l a r a k takılıp kalır. A m a U s u n n e s n e l e r i n i n bilgisini e d i n m e k i ç i n k a t e g o r i l e r l e yaptığı o s ö z d e uygulamanın irdelemesinde en azından kimi b e l i r l e n i m l e r açısından katego­ rilerin içeriği söz k o n u s u edilir, ya da o r a d a en a z ı n d a n söz konusu edilebileceği elverişli bir durum yatar. K a n t ' ı n kategori­ lerin Koşulsuz üzerine bu uygulanışını, e.d. metafiziği nasıl yargıladığını g ö r m e k ö z e l l i k l e i l g i n ç t i r ; b u y ö n t e m b u r a d a kısaca a k t a r ı l a c a k ve eleştirilecektir. §47 ( 1 ) K a n t ' ı n irdelediği ilk koşulsuz kendilik (bkz. yukarıda § 3 4 ) Ruhtur. — B i l i n c i m d e k e n d i m i h e r z a m a n ( a ) belirleyen özne


DÜŞÜNCENIN NESNELLIĞE KARŞı IKINCI TUTUMU

117

o l a r a k , ( P ) tekil ya da soyut-yalın birşey o l a r a k , (y) b i l i n c i n d e o l d u ğ u m şeylerin tüm ç o k l u ğ u n d a bir ve aynı olarak, özdeş olarak b u l u r u m , ve ( 5 ) " d ü ş ü n e n " b i r varlık olarak dışımdaki herşeyden ayırdederim. Eski Metafiziğin yöntemi, Kant tarafından doğru olarak sunul­ duğu gibi, bu görgül belirlenimlerin yerine düşünce-belirlenimlerini, karşılık d ü ş e n kategorileri koymaktı; ve b ö y l e c e şu d ö r t ö n e r m e d o ğ a r : ( a ) Ruh Tözdür, ( P ) yalın T ö z d ü r , (y) belirli-varhğının değişik z a m a n l a r ı n a g ö r e sayıca-özdeşûr, ( 5 ) uzay sal o l a n l a ilişki i ç i n d e durur. Bu g e ç i ş t e K a n t iki tür b e l i r l e n i m i , g ö r g ü l b e l i r l e n i m l e r i ve k a t e g o r i l e r i b i r b i r l e r i y l e k a r ı ş t ı r m a yanlışına (bozukvargı ya da paralogizm) dikkati ç e k e r ve b i r i n c i l e r d e n ikincileri çıkarsamanın, genel olarak birincilerin yerine ikincileri koymanın aklanamaz o l d u ğ u n u gösterir. G ö r ü l ü y o r ki bu Eleştiri Hume'un yukarıda (§ 3 9 ) d e ğ i n i l e n g ö z l e m i n d e n başka birşeyi a n l a t m a z : G e n e l d e d ü ş ü n c e - b e l i r l e n i m l e r i — evrensellik ve z o r u n l u k — ile a l g ı d a karşılaşılamaz, v e g ö r g ü l o l a n i ç e r i ğ i n e g ö r e o l d u ğ u gibi b i ç i m i n e g ö r e d e d ü ş ü n c e - b c l i r l c n i m l e r i n d e n ayrıdır. E ğ e r d ü ş ü n c e y e v e r i l e c e k onayı g ö r g ü l ö ğ e o l u ş t u r a c a k olsaydı, o z a m a n h i ç kuşkusuz d ü ş ü n c e n i n a l g ı l a r d a sağın olarak tanıtlanabilir olması gerekirdi. — Ruh açısından tözselliğin, yalınlığın, kendine-özdeşliğin ve kendini özdeksel dünya ile birlik i ç i n d e s ü r d ü r e n bağımsızlığın ileri s ü r ü l e m e y e c e ğ i g ö r ü ş ü K a n t ' ı n metafiziksel r u h b i l i m i e l e ş t i r i s i n d e salt ş u t e m e l e dayandırılır: Bilincin R u h üzerine deneyimlememize izin verdiği b e l i r l e n i m l e r tanı anlamıyla düşüncenin o r a d a üretmiş o l d u k l a r ı ile aynı b e l i r l e n i m l e r değildirler. A m a , y u k a r ı d a belirtildiği gibi, Kant da g e n e l d e bilginin, ve giderek deneyimin b i l e algıların d ü ş ü n ü l m e s i n d e n , e.d. ilkin algıya ait o l a n belirlenimlerin düşünce-belhienimlerine dönüştürülmesinden o l u ş t u ğ u n u kabul eder. — K a n t ' ı n Eleştirisinin s o n s u z a d e k değerli bir s o n u c u olarak g ö r ü l e b i l e c e k olan b i r başka nokta da o n u n T i n felsefesini "rıılı-jg/'den, r u h u n yalınlığı ya da bileşikliği, özdekselliği vb. gibi k a t e g o r i l e r d e n ve b ö y l e c e b u n l a r a ilişkin s o r u l a r d a n k u r t a r m ı ş o l m a s ı d ı r . — B ö y l e b i ç i m l e r i n uygunsuzluklarını ortaya s e r e n g e r ç e k bakış açısı, g i d e r e k s ı r a d a n insan-anlağı için b i l e , o n l a r ı n düşünceler oldukları değil, a m a d a h a ç o k böyle d ü ş ü n c e l e r i n kendilerin­ de ve k e n d i l e r i için G e r ç e ğ i kapsayamayacak olduklarıdır. — D ü ş ü n c e ve g ö r ü n g ü birbirleri ile eksiksiz olarak çakışmadık-


118

MANTIK BİLİMİ l a n z a m a n , ilkin birini y a d a ö t e k i n i eksikli o l a r a k g ö r m e s e ç e n e ğ i vardır. Kant'ın idealizminde ne zaman ussallıkla ilgili bir sorun ortaya çıksa eksiklik d ü ş ü n c e l e r e yüklenir ve yetersiz oldukları, ç ü n k ü algılananlar için ve a l g ı l a m a a l a n ı n a sınırlı bir bilinç için uygun olmadıkları, böyle bir yerde düşüncelerle karşılaşılmayacağı söylenir. D ü ş ü n c e n i n içeriği b u r a d a k e n d i u ğ r u n a söz k o n u s u e d i l m e z .

Ek. Paralogizmler genel olarak bozuk tasımlardır ki bozuklukları d a h a özel olarak her iki öncülde bir ve aynı sözcüğün değişik anlamlarda kullanılma­ sından oluşur. Kant'a g ö r e eski metafiziğin ussal ruhbilimdcki yöntemi böyle bozukvargılara dayanıyor, çünkü o r a d a r u h u n salt görgül belirlenimleri kendinde ve kendi için r u h a uygun görülüyordu. — B u n d a n başka, yalınlüı, değlşınezlOi\b. gibi yüklemlerin ruha yüklenemeyecekleri bütünüyle doğrudur, a m a g e n e de Kant'ın verdiği nedenden, Usun böylelikle o n u n için saptanan sınırların ötesine g e ç e c e k olmasından değil, tersine bu tür soyut anlakbelirlenimlerinin ruh için çok kötü olmalarından ve ruhun salt yalın, değişmez vb. gibi birşeydcn bütünüyle ayrı türde olmasından. Böylece, örneğin ruh hiç kuşkusuz kendi ile yalın özdeşlik iken, g e n e de aynı zamanda etkin olarak kendini kendi içinde ayrımlaştırır; buna karşı, sa&yahn, e.d. soyut olarak yal m o l a n t a m anlamıyla böyle o l a r a k aynı z a m a n d a ölüdür. — K a n t ' ı n eski metafiziğe karşı polemiği yoluyla o yüklemleri ruhtan ve tinden uzaklaştırmış olması önemli bir s o n u ç olarak görülmelidir; a m a ö n e sürdüğü n e d e n l e r e gelince, bunlarda bütünüyle başarısızdı. §48 ( 2 ) Us ikinci n e s n e n i n (§ 3 5 ) , Evrenin " k o ş u l s u z " u n u t a n ı m a çabasında çatışkılara düşer; eş deyişle, aynı n e s n e üzerine iki karşıt ö n e r m e ileri sürer, ve dahası bu iki ö n e r m e d e n h e r birini eşit z o r u n l u k l a ileri s ü r m e s i gerekir. B u r a d a n b e l i r l e n i m l e r i b ö y l e bir çelişkiye düşen dünyasal içeriğin kendinde değil, a m a yalnızca g ö r ü n g ü o l a b i l e c e ğ i s o n u c u çıkar. Çözüm çelişkinin k e n d i n d e ve k e n d i için n e s n e d e b u l u n m a d ı ğ ı , a m a yalnızca b i l m e e t k i n l i ğ i i ç i n d e k i U s a düştüğüdür. B u r a d a çelişkiyi ortaya çıkaranın içeriğin kendisi, e.d. kendi­ leri için kategoriler olduğu düşüncesi söz konusu edilir. Anlakb e l i ı i e n i n ı l e r i yoluyla Us a l a n ı n a g e t i r i l e n ç e l i ş k i n i n özsel ve zorunlu o l d u ğ u d ü ş ü n c e s i çağın felsefedeki en ö n e m l i ve en ileri adımlarından biri olarak görülmelidir. Ama bu görüş açısı ne denli derinse, çözüm öylesine basmakalıptır; yalnızca dün­ yanın şeylerine duyulan b i r şefkatten oluşur. Çelişki lekesini üzerinde taşıyan dünyasal varlık olmamalı, tersine bu yalnızca d ü ş ü n e n Usa, Tinin özüne yüklenmelidir. Hiç kuşkusuz kimse


DÜŞÜNCENİN NESNELLİĞE KARŞI İKİNCİ T U T U M U

119

görüngü d ü n y a s ı n ı n g ö z l e m c i a n l ı ğ a ç e l i ş k i l e r s u n m a k t a o l d u ğ u o l g u s u n a karşı ç ı k m a y a c a k t ı r , — g ö r ü n g ü s e l d ü n y a öznel T i n / A n l ı k için, e.d. duyarlık ve anlak için o l d u ğ u biçi­ miyle dünya a n l a m ı n d a o l m a k ü z e r e . Ama dünyasal öz tinsel öz ile karşılaştırıldığı z a m a n , k e n d i i ç i n d e çelişkili o l a n ı n dünyasal öz değil a m a d ü ş ü n e n öz, e.d. Us olduğu biçimindeki a l ç a k g ö n ü l l ü ö n e s ü r ü m ü n nasıl safça ortaya s ü r ü l d ü ğ ü n ü ve a r k a s ı n d a n başkaları t a r a f ı n d a n nasıl y i n e l e n d i ğ i n i d u y m a k yadırgatıcıdır. B i r d ö n ü ş y a p a r a k U s u n k e s i n l i k l e yalnızca kategorilerin uygulanışı yoluyla çelişkiye düştüğünü açıklamaya g i r i ş m e n i n h i ç b i r yararı yoktur. Ç ü n k ü b u u y g u l a m a n ı n zorunlu o l d u ğ u ve U s u n b i l m e k i ç i n k a t e g o r i l e r d e n başka h i ç b i r b e l i r l e n i m e iye o l m a d ı ğ ı ileri s ü r ü l m ü ş t ü r . B i l m e , g e r ç e k t e , belirleyen ve belirli d ü ş ü n m e d i r ; e ğ e r Us salt b o ş , belirsiz d ü ş ü n c e ise, o z a m a n hiçbirşey d ü ş ü n m e m e k t e d i r . A m a , e ğ e r s o n u n d a Us o boş özdeşliğe i n d i r g e n i y o r s a ( b k z . sonraki § ) , böylece s o n u n d a tüm içerik ve iç-gereçten kolayca özveride b u l u n a r a k o da çelişkiden mutlu bir kurtuluş bula­ caktır. Ayrıca belirtilebilir ki çatışkıyı d a h a derin olarak irdeleme­ deki eksikliği Kailt'i yalnızca dört çatışkı sıralamaya g ö t ü r d ü . B u d ö r d ü ile karşılaştı, ç ü n k ü sözü e d i l e n bozukvargıları irdeleyişinde kategoriler tablosunu temel aldı, ve burada d a h a s o n r a ö y l e s i n e yaygınlık k a z a n a n b i r işlem uygulayarak b i r n e s n e n i n belirlenimlerini Kavramdan t ü r e t m e k yerine nesneyi yalnızca ö n c e d e n hazır olan bir şema altına aldı. Çatışkıların e l e a l m ı ş ı n d a k i d a h a ö t e eksiklikleri Mantık Bilimi başlıklı ç a l ı ş m a m d a yeri g e l d i k ç e göstermiştim. — B e l i r t i l m e s i gere­ ken başlıca nokta, çatışkıların yalnızca E v r e n b i l i m d e n a l ı n a n d ö r t tikel n e s n e d e d e ğ i l , a m a t e r s i n e t ü m c i n s l e r i n tüm n e s n e l e r i n d e , tüm tasarımlarda, Kavramlarda ve d ü ş ü n c e l e r d e b u l u n m a s ı d ı r . B u n u b i l m e k ve n e s n e l e r i bu özellik i ç e r s i n d e t a n ı m a k felsefi i r d e l e m e n i n özselliğine özgüdür; ve bu özellik d a h a s o n r a k e n d i n i mantıksal devimin eytişimsel kıpısı o l a r a k b e l i r l e y e c e k olan şeyi oluşturur. Ek Eski Metafiziğin bakış açısına göre, bilme çelişkilere düştüğü zaman, bunun yalnızca olumsal bir sapınç olduğu ve çıkarsama ve uslamlamadaki öznel bir yanlışa bağlı olduğu sanılırdı. Buna karşı, Kant'a göre sonsuzu bilmeyi istediği z a m a n çelişkilere (çatışkılara) düşmesi düşüncenin doğasına özünlü bir eğilimdir. Şimdi, yukarıdaki paragrafa notta değinildiği gibi, çatışkıların gösterilmesi felsefi bilginin çok önemli bir istemi olarak görülmelidir, çünkü böylelikle a n l a k metafiziğinin katı inakçılığının ü s t e s i n d e n gelinir ve


120

MANTIK BİLİMİ

düşüncenin eytişimsel devimine dikkat çekilir; a m a gene de belirtmek gerek ki, burada da Kant şeylerin "kendindeleri"nin bilinemezliği gibi salt olumsuz bir sonuçta durup kaldı ve çatışkıların gerçek ve olumlu anlamlarının bilgisine dek varamadı. Çatışkıların g e r ç e k ve olumlu anlamları genel olarak edimsel herşeyin kendi içinde karşıt belirlenimler kapsıyor olmasından oluşur; ve b ö y l e c e bir nesneyi b i l m e k y a d a d a h a d o ğ r u s u k a v r a m a k o n u karşıt belirlenimlerin somut bir birliği olarak bilmek demektir. Daha ö n c e gösterildiği gibi, eski metafizik, metafiziksel bilgileri s ö z k o n u s u o l a n n e s n e l e r i n irdelenişinde, soyut anlak-belirlenimlerini bunlara karşıt olanların dışlanma­ sıyla u y g u l a y a r a k işe başlarken, b u n a karşı K a n t böyle bir y ö n t e m d e n kaynaklanan ö n e s ü r ü m l e r i n karşısına nasıl h e r zaman eşit haklılık ve eşit zorunlukla karşıt içerikten gelen başka önesürümlerin çıkmakta olduklarını g ö s t e r m e y e çalıştı. K a n t b u ç a t ı ş k ı l a r ı n s e r g i l e n m e s i n d e k e n d i n i eski metafiziğin evrenbilimine sınırladı ve b u n a karşı polemiğinde kategoriler şeması temelinde d ö r t çatışkı çıkardı. BirincisiEvremn uzay ve z a m a n a g ö r e sınırlı olarak düşünülüp düşünülemeyeceği sorusuyla ilgiliydi. İkinci çatışkıda şu ikilem ele alınıyordu: Özdek sonsuza dek bölünebilir olarak mı, yoksa atomlardan oluşuyor olarak mı görülmelidir? Üçüncü çatışkı, şu soruda ortaya koyulduğu düzeye dek, özgürlük ve zorunluk karşıtlığı ile ilgiliydi: E v r e n d e herşey nedenscl-bağ ile koşullu olarak mı görülmelidir, yoksa E v r e n d e özgür varlıkların, e.d. eylem için saltık başlangıç noktalarının olduğu kabul edilebilir mi? Son olarak dördüncü çatışkıda şu ikilem gelir: Evrenin, genel olarak, bir n e d e n i var mıdır, yoksa yok m u d u r ? Kant'ın bu çatışkıları tartışmada izlediği y ö n t e m ilk olarak o r a d a kapsanan karşıt belirlenimleri "sav" ve "karşısav" olarak birbirleri karşısına koymak, ve h e r ikisini de tanıtlamaya, e.d. o nokta ü z e r i n e d ü ş ü n m e n i n z o r u n l u s o n u ç l a r ı o l a r a k s u n m a y a çalışmaktı; b u konuda göz boyamaya çalışmış ve gerçekte bir avukat tanıtı gibi birşey kullanmış olduğu yolundaki s u ç l a m a l a r a kesinlikle karşı çıktı. A m a aslında Kant'ın savları vc karşısavları için getirdiği tanıtlar salt d ü z m e c e tanıtlar olarak görül­ melidir, çünkü, tanıtlanması gereken noktalar h e r zaman başlangıç noktası olan varsayımda ö n c e d e n kapsanırlar, ve yalnızca uzun uzadıya bir "karşıtın yanlışlığıyla tanıtlama" yöntemi yoluyla bir dolaylılık/çıkarsama görünüşü üretilir. G e n e de, b u çatışkıların o r t a y a s ü r ü l m e s i h e r z a m a n E l e ş t i r e l Felsefenin oldukça önemli ve bilinmeye değer bir sonucu olarak kalır, çünkü böylelikle (ilkin yalnızca öznel ve dolaysız bir yolda olsa bile) anlak tarafından sürekli olarak ayrılıkları içinde tutulan o belirlenimlerin olgusal birlikleri anlatılmış olur. Buna göre, örneğin d a h a ö n c e değinilmiş olan evrenbilimsel çatışkıların birincisinde uzay ve zaman yalnızca sürekli olarak değil a m a kesikli olarak ta görülürken, b u n a karşı eski metafizikte salt süreklilikte kalınıyor ve bununla uyumlu olarak Evren uzay ve z a m a n a g ö r e sınırsız o l a r a k görülü­ y o r d u . H e r belirli uzayın v e b e n z e r o l a r a k h e r belirli z a m a n ı n ö t e s i n e gidilebileceği bütünüyle doğrudur; a m a uzay ve zamanın yalnızca belirlilikleri (burasıve şimdi) yoluyla edimsel oldukları ve bu belirliliğin K a v r a m l a r ı n d a yattığı ise daha az d o ğ r u değildir. D a h a ö n c e değinilen öteki çatışkılar için


DÜŞÜNCENİN NESNELLİĞE KARŞI İKİNCİ T U T U M U

121

de aynı şey geçerlidir; örneğin özgürlüftve zorunluk çatışkısına daha yakından bakıldığında görülen şey anlağın özgürlük ve zorıınluktan anladıklarının aslında gerçek özgürlük ve gerçek zorunluğun yalnızca düşünsel [ ideel] kıpıları oldukları ve ayrılıkları içinde alındıklarında ikisine de hiçbir gerçeklik düşmediğidir. §49 (y) B i l i n m e s i , e.d. düşünce ile belirlenmesi g e r e k e n üçüncü Us nesnesi 7a7mdır (§ 3 6 ) . Anlak için yalın özdeşlik karşısında tüm b e l i r l e n i m salt b i r sınırdır, g e n e l o l a r a k bir o l u m s u z l a m a d ı r ; b u n a g ö r e t ü m olgusallık yalnızca sınırsız, e.d. belirsiz o l a r a k alınmalıdır; ve b ö y l e c e T a n r ı tüm olgusallığın toplamı o l a r a k ya da en olgusal Varlık o l a r a k yalın soyut birşey olur, ve b e l i r l e n i m olarak geriye yalnızca yine bütünüyle soyut belirlilik, Varlık kalır. Soyut özdeşlik — ki burada Kavram olarak adlandırılır — ve Varlık Usun birleştirmeye çalıştığı iki kıpıdır; bu birleşme Usun İdealidir.

§50 Bu b i r l e ş m e iki yol ya da b i ç i m e izin verir; Varlıktan başlayarak o n d a n düşüncenin soyutuna geçilebilir, ya da, evrik o l a r a k , geçiş soyut o l a n d a n Varlık y ö n ü n d e y e r i n e getirilebilir. Varlık ile başlangıç söz konusu olduğu zaman, Varlık, dolaysız o l a n olarak, k e n d i n i sonsuz türlülükte belirli b i r Varlık o l a r a k , d o l u l u ğ u i ç i n d e k i Evren o l a r a k sunar. D a h a y a k ı n d a n bakıldı­ ğında, bu Evren sonsuz çoklukta bir olumsallıklar toplamı olarak (evrenbilimsel t a n ı t l a m a l a r d a ) ya da sonsuz ç o k l u k t a k i ereklerin ve CTtftatf/ilişkilerin bir toplamı o l a r a k (fıziksel-tanrıbilimsel tanıtla­ m a l a r d a ) belirlenebilir. — Bu d o l u varlığı düşünmek o n u tekillik ve o l u m s a l l ı k b i ç i m l e r i n d e n sıyırmak ve e v r e n s e l , k e n d i n d e ve kendi için zorunlu, kendini evrensel ereklere g ö r e belirleyen etkin bir varlık olarak — ki o ilk varlıktan ayrıdır —, kısaca T a n r ı o l a r a k a l m a k demektir. — K a n t ' ı n bu gidiş yolunu eleştirisinde a n a nokta b u n u n bir tasım, bir geçiş olmasıyla ilgilidir. D a h a açık bir deyişle, algılar ve toplakları, Evren, böyle olarak k e n d i l e r i n d e d ü ş ü n c e n i n o içerikten arıttığı evrenselliği g ö s t e r m e d i k l e r i için, bu evrensellik o görgül Evren-tasarımı yoluyla aklanamaz. Düşün­ c e n i n g ö r g ü l E v r e n - t a s a r ı m ı n d a n T a n r ı y a yükselişi b ö y l e c e H u m e ' u n k o n u m u ile karşıtlık içindedir (bozukvargılar durumun­ da o l d u ğ u gibi, bkz. § 4 7 ) , — b i r k o n u m ki algıları düşünmeyi, e.d. o n l a r d a n evrensel ve zorunlu olanı çıkarsamayı haksız bulur. İ n s a n d ü ş ü n e n b i r varlık o l d u ğ u i ç i n , s a ğ l a m sağduyu gibi felsefe de insanın T a n r ı y a görgül dünya-görüşünden çıkarak


122

MANTIK BİLİMİ

ve o n u n yoluyla yükselme h a k k ı n d a n vaz g e ç m e y e c e k t i r . Bu yükselişin biricik temeli Evrenin düşünsel bir irdelenişidir, salt duyusal, hayvansal algısı değil. E v r e n i n özü, tözü, g ü c ü ve ereksel-belirlenimleri düşünce için ve salt d ü ş ü n c e için vardır. T a n r ı n ı n v a r o l u ş u n u n tanıtları o l a r a k b i l i n e n u s l a m l a m a l a r yalnızca düşünen b i r varlık o l a n ve duyulur o l a n ı d ü ş ü n e n Anlığın k e n d i iç eyleminin b e t i m l e m e l e r i ve ç ö z ü m l e m e l e r i olarak görülmelidir. D ü ş ü n c e n i n duyulurun ü z e r i n e yükselişi, s o n l u n u n ü z e r i n e sonsuza geçişi, duyulurlar dizisinin kırılışı ile duyulurüstüne sıçrayış, tüm b u n l a r d ü ş ü n c e n i n kendisidir, bu geçiş yalnızca düşünmedir. E ğ e r bu g e ç i ş yapılmayacaksa, b u d ü ş ü n ü l m e y e c e k demektir. G e r ç e k t e hayvanlar böyle bir geçişi yapmazlar; onlar duyusal algı ve sezgi düzeyinde kalır­ lar; bu n e d e n l e h i ç b i r dinleri de yoktur. G e n e l olarak olduğu gibi özel n e d e n l e r l e de d ü ş ü n c e n i n bu yükselişinin eleştirisi ü z e r i n e iki n o k t a y a d e ğ i n m e k g e r e k e c e k t i r . İlk olarak, e ğ e r yükseliş tasım b i ç i m i n e (Tanrının varoluşunun tanıtları denilen çıkarsamalar) getirilirse, o zaman başlangıç-noktası hiç kuşkusuz b i r dünya-görüşüdür ve h e r h a n g i bir yolda olumsallıkların ya da e r e k l e r ve ereksel bağıntıların b i r toplağı o l a r a k belirlen­ miştir. Bu başlangıç noktası tasımlama etkinliği içinde kaldığı ö l ç ü d e d ü ş ü n c e y e sağlam bir temel o l a r a k g ö r ü n e b i l i r ve bu g ö r g ü l g e r e ç l e u y u m l u o l a r a k b ü t ü n ü y l e g ö r g ü l b i r yolda kalacağı ve bırakılacağı sanılabilir. B ö y l e c e b a ş l a n g ı ç noktası ile kendisine doğru ilerlediği s o n nokta arasındaki bağıntı salt olumlu b i r b a ğ ı n t ı olarak, olan ve kalan birşeyden kendisi de eşit ö l ç ü d e olan b i r başka şeye d o ğ r u b i r ç ı k a r s a m a o l a r a k görülür. Ama d ü ş ü n c e n i n doğasını salt bu anlak-biçimi içinde bilmeyi istemek büyük bir yanılgıdır. G ö r g ü l Evreni d ü ş ü n m e k tersine özsel olarak o n u n görgül b i ç i m i n i değiştirmek ve o n u b i r e v r e n s e l e d ö n ü ş t ü r m e k d e m e k t i r ; b ö y l e c e d ü ş ü n c e aynı z a m a n d a o t e m e l ü z e r i n d e olumsuz b i r e t k i n l i k uygular; algılanan g e r e ç , evrensellik ile belirlendiği zaman, o ilk görgül şekli içinde kalmaz. Algılananın iç gereci k a b u ğ u n uzaklaştırıl­ ması ve olumsuzlanması ile ortaya çıkar (bkz. § 13 ve 2 3 ) . Tanrı­ nın varoluşunun metafiziksel tanıtları T i n i n E v r e n d e n Tanrıya yükselişinin eksik y o r u m l a n ve b e t i m l e m e l e r i d i r l e r , ç ü n k ü bu yükselişte kapsanan olumsuzlama kıpısını anlatmaz ya da d a h a d o ğ r u s u ö n e ç ı k a r m a z l a r : E v r e n i n olumsal o l m a s ı g i d e r e k o n u n salt g e ç i c i b i r g ö r ü n g ü o l d u ğ u n u , k e n d i n d e v e k e n d i için bir hiç o l d u ğ u n u imler. T i n i n yükselişinin anlamı Evrenin h i ç kuşkusuz b i r varlık taşıdığı, a m a b u n u n salt b i r g ö r ü n ü ş


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İKİNCİ T U T U M U

123

o l d u ğ u , g e r ç e k Varlık, saltık G e r ç e k l i k o l m a d ı ğ ı , t e r s i n e G e r ç e k l i ğ i n h e r g ö r ü n g ü n ü n ö t e s i n d e yalnızca T a n r ı d a oldu­ ğu, yalnızca T a n r ı n ı n g e r ç e k Varlık olduğudur. Bu yükseliş geçiş ve dolayhlık i k e n , o d e n l i de g e ç i ş i n ve dolaylılığın o r t a d a n kaldırılışıdır, çünkü Tanrıya bir dolaylılık yüklüyor gibi görünebilen Evren tersine bir hiçlik olarak açıklanır; yalnızca Evrenin varlığının hiçliği yükselişin bağıdır, öyle ki, dolaylı kılan şey yiter ve b ö y l e c e bu dolaylılığın k e n d i s i n d e dolaylılık o r t a d a n kalkar. — V a r o l a n iki şey a r a s ı n d a k i bir ilişki gibi yalnızca olumlu o l a r a k g ö r ü l e n bu ilişkiyidir ki J a c o b i a n l a k tanıtları ile savaşımında başlıca ilgi noktası o l a r a k göz ö n ü n d e tutar; koşulsuz o l a n i ç i n k o ş u l l a r ( E v r e n ) a r a d ı k l a r ı i ç i n o tanıtla­ maları haklı olarak suçlarken, sonsuz olanın ( T a n r ı ) böyle bir yolda türev ve bağımlı o l a r a k t a s a r ı m l a n d ı ğ ı n ı bildirir. A m a T i n d e o l d u ğ u b i ç i m i y l e o yükselişin k e n d i s i bu g ö r ü n ü ş ü düzeltir; d a h a d o ğ r u s u b ü t ü n b i r iç-değeri b u g ö r ü n ü ş ü n d ü z e l t i l m e s i d i r . A m a J a c o b i özsel d ü ş ü n c e n i n b u g e r ç e k doğasını, dolaylıhkta dolaylılığın kendisinin o r t a d a n kaldırıl­ m a s ı n ı a n l a y a m a m ı ş ve bu yüzden yalnızca d e r i n - d ü ş ü n c e d ü z e y i n d e k i a n l a k için yaptığı d o ğ r u s u ç l a m a y ı yanlışlıkla g e n e l o l a r a k d ü ş ü n c e y e ve b ö y l e c e ussal d ü ş ü n c e y e y ö n e l i k bir suçlama olarak görmüştü. Olumsuz kıpının gözardı e d i l m e s i n i n ne a n l a m a geldiğini a ç ı k l a m a k i ç i n ö r n e k o l a r a k S p i n o z a c ı l ı ğ a karşı yapılan k a m u t a n r ı c ı h k ve t a n r ı t a n ı m a z l ı k s u ç l a m a s ı n a d e ğ i n e b i l i r i z . S p i n o z a ' n ı n saltık Tözü hiç kuşkusuz h e n ü z saltık Tin değildir, v e T a n r ı n ı n saltık T i n o l a r a k b e l i r l e n m e s i i s t e m i h a k l ı b i r istemdir. A m a S p i n o z a ' n ı n t a n ı m ı o n u n T a n r ı y ı D o ğ a ile, s o n l u Evren ile karıştırdığı ve Evreni T a n r ı yaptığı b i ç i m i n d e anlaşıldığı z a m a n , b u r a d a s o n l u Evrenin g e r ç e k bir edimsel­ liği, olumlu olgusallığı o l d u ğ u varsayılır. Bu varsayımla h i ç kuşkusuz bir Tanrı ve Evren birliği ile Tanrı bütünüyle sonlıılaştırılır ve salt s o n l u , dışsal b i r varoluş ç o k l u s u n a i n d i r g e n i r . S p i n o z a ' n ı n Tanrıyı T a n r ı n ı n ve E v r e n i n birliği o l a r a k değil a m a düşünce ve uzamın (özdeksel Evren) birliği olarak tanım­ lıyor o l m a s ı olgusu bir yana, bu birlikte i m l e n e n şey, üstelik o ilk ve b ü t ü n ü y l e uygunsuz yolda a l ı n d ı ğ ı n d a b i l e , t e r s i n e S p i n o z a ' n ı n dizgesinde Evrenin yalnızca h i ç b i r e d i m s e l olgu­ sallığı olmayan bir f e n o m e n olarak belirlendiğidir, öyle ki bu dizgeyi d a h a ç o k akozmizm olarak g ö r m e k gerekir. T a n r ı n ı n ve yalnızca T a n r ı n ı n var o l d u ğ u n u ileri s ü r e n b i r felsefe h i ç olmazsa tanrıtanımazlık olarak görülmemelidir. G e n e de,


124

MANTıK BILIMI

maymunlara, ineğe, taştan, pirinçten yontulara vb. T a n r ı diye t a p ı n a n u l u s l a r a bile din yüklenir. A m a i n s a n ı n d ü ş ü n m e yetisi k e n d i n e özgü varsayımından, Evren d e n i l e n bu sonluluk k a t ı ş m a c ı n ı n e d i m s e l olgusallık taşıdığı g ö r ü ş ü n d e n vazgeç­ m e y e karşı b i r d i r e n ç gösterir. S ö z gelimi "Evren yoktur" gibi b i r a n l a t ı m kolayca b ü t ü n ü y l e o l a n a k s ı z , ya da en a z ı n d a n "Tanrı yoktur" gibi bir düşünceyi kafaya s ı ğ d ı r a b i l m e k t e n ç o k d a h a olanaksız görülür. İ n s a n , b u o n u n o n u r u n a o l m a s a da, Tanrıyı yadsıyan bir dizgeye Evreni yadsıyan bir dizgeden daha kolay i n a n ı r ; T a n r ı n ı n yadsınması o n u n için E v r e n i n yadsın­ m a s ı n d a n d a h a kavranabilir birşeydir. İkinci n o k t a o düşünsel yükselişin ilk o l a r a k kazandığı içdeğerin eleştirisini ilgilendirir. Bu iç-değer, e ğ e r yalnızca E v r e n i n tözü, o n u n zorunlu özü, ereksel olarak düzenleyen ve yöneten bir neden vb. gibi b e l i r l e n i m l e r d e n o l u ş u y o r s a , o z a m a n h i ç kuşkusuz Tanrı ile a n l a ş ı l a n ya da a n l a ş ı l m a s ı g e r e k e n şey için uygun olmayacaktır. Ama bir T a n r ı tasarımını varsayma ve b i r s o n u c u böyle b i r varsayıma g ö r e y a r g ı l a m a gibi bir yol b i r yana bırakılırsa, o z a m a n bu b e l i r l e n i m l e r i n h i ç kuşkusuz büyük d e ğ e r l e r i vardır v e T a n r ı I d e a s ı n d a k i z o r u n l u kıpılar o l a r a k g ö r ü l m e l e r i gerekir. B u yolda g e r ç e k belirlenimi içindeki içeriği, g e r ç e k T a n r ı Ideasını d ü ş ü n c e n i n ö n ü n e g e t i r e b i l m e k i ç i n , b a ş l a n g ı ç n o k t a s ı h i ç kuşkusuz a l t g ü d ü m l ü b i r i ç e r i k t e n a l ı n m a m a l ı d ı r . E v r e n i n yalnızca olumsal şeyleri o l d u k ç a soyut b i r b e l i r l e n i m a ş a m a s ı n d a dururlar. Ö r g e n s e l yapılar ve b u n l a r ı n ereksel b e l i r l e n i m l e r i daha yüksek bir alana, Yaşam d ü z l e m i n e düşerler. Ama dirimli D o ğ a ü z e r i n e ve varolan şeylerin ereklerle d a h a b a ş k a bağın­ tıları ü z e r i n e yapılan i r d e l e m e n i n e r e k l e r i n ö n e m s i z l i ğ i yoluyla, ya da g i d e r e k e r e k l e r i n ve bağıntılarının ç o c u k ç a bir düzeyde ö r n e k l e n m e l e r i yoluyla a r ı l ı ğ ı n ı y i t i r e b i l m e s i n d e n ayrı olarak, yalnızca dirimselliği içindeki D o ğ a n ı n kendisi bile g e r ç e k t e h e n ü z T a n r ı İdeasının g e r ç e k belirleniminin anlaşılabilnıesini sağlayabilecek birşey olmaktan uzaktır; T a n r ı dirimli olandan daha çoğudur, Tindir. Eğer düşünce kendisine bir b a ş l a n g ı ç n o k t a s ı arıyorsa, v e e n y a k ı n d a o l a n ı a l a c a k s a , yalnızca tinsel d o ğ a S a l t ı ğ ı n d ü ş ü n c e s i için en d e ğ e r l i ve en gerçek başlangıç-noktasıdır.


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İKİNCİ T U T U M U

125

§51 İdeali ortaya ç ı k a r m a s ı g e r e k e n ö t e k i b i r l e ş m e yolu düşüncenin soyutundan b a ş l a r ve b e l i r l e n i m e d o ğ r u ilerler, a m a b e l i r l e n i m i ç i n geriye yalnızca Varlık kalmıştır; — Tanrının varoluşunun varhkbilimsel tanıtı. B u r a d a b u l u n a n karşıtlık Düşünce ve Varlık karşıtlığı iken, ö t e yandan o ilk yolda Varlık h e r iki yana da ortaktır ve karşıtlık yalnızca b i r e y s e l l e ş m i ş o l a n ve e v r e n s e l a r a s ı n d a k i ayrımı ilgilendirir. Anlağın bu ikinci yola yönelik karşıçıkışı ken­ d i n d e d a h a ö n c e sözü edilen o ilk karşıçıkışla aynıdır: o n u n için nasıl görgül o l a n d a evrensel bulunmuyorsa, evrik olarak evrensel­ d e d e belirli o l a n k a p s a n m a z , v e b e l i r l i o l a n b u r a d a Varlıktır. Ya da, Varlık ç ö z ü m l e m e yoluyla K a v r a m d a n t ü r e t i l e m e z . K a n t ' ı n v a r h k b i l i m s e l t a n ı t a yönelttiği e l e ş t i r i n i n k a z a n d ı ğ ı a ç ı k ç a o l u m l u v e sınırsız o n a y h i ç kuşkusuz y a r a r l a n d ı ğ ı b e n z e t m e d e n gelir; K a n t D ü ş ü n c e ve Varlık arasındaki ayrımı açıklamak için yüz Taler ö r n e ğ i n i kullandı ki bu, ister olanaklı isterse e d i m s e l olsun, Kavram a ç ı s ı n d a n aynı yüzlük o l a c a k , a m a benim p a r a d u r u m u m söz k o n u s u o l d u ğ u z a m a n b u d u r u m özsel b i r ayrıma yol a ç a c a k t ı . — H i ç b i r ş e y düşündü­ ğ ü m ü n ya da t a s a r ı m l a d ı ğ ı m ı n bu yüzden e d i m s e l o l m a m a ­ sından daha açık olamaz: Tasarımlamanın ya da giderek Kavramın bile Varlığa e r i ş e m e y e c e ğ i düşüncesi. — G e n e de, öyle yüz T a l e r gibi şeyleri Kavram diye a d l a n d ı r m a y a h i ç b i r haksızlığa yol a ç m a k s ı z ı n b a r b a r l ı k d e n e b i l i r ; b u b i r yana, d u r m a k s ı z ı n felsefi I d e a y a karşı D ü ş ü n c e ve Varlığın ayrı o l d u k l a r ı n ı y i n e l e y e n l e r i n e n s o n u n d a f e l s e f e c i l e r i n d e eşit ö l ç ü d e b u d u r u m k o n u s u n d a bilgisiz o l m a d ı k l a r ı n ı k a b u l e t m e l e r i g e r e k i r ; g e r ç e k t e b u n d a n d a h a b a s m a k a l ı p b i r bilgi . olabilir mi? B u n u n l a birlikte, T a n r ı söz konusu olduğu zaman, o n u n yüz T a l e r d e n başka türlü b i r n e s n e olduğu, herhangi bir tikel Kavramdan, tasarımdan ya da nasıl adlandırılırsa adlan­ dırılsın böyle birşeyden bütünüyle ayrıldığı göz ö n ü n e alınma­ lıdır. G e r ç e k t e tüm sonlular yalnızca ve yalnızca belirli-varlıkları Kavramlarından ayrı olan şeylerdir. T a n r ı n ı n ise, t e r s i n e , k e s i n l i k l e y a l n ı z c a "varolan olarak düşünülebilen" o l m a s ı ve o n d a Kavramın Varlığı k e n d i i ç i n d e kapsaması gerekir. Kav­ r a m ve Varlığın bu birliğidir ki T a n r ı Kavramını oluşturur. — B u h i ç kuşkusuz h e n ü z T a n r ı n ı n b i ç i m s e l b i r b e l i r l e n i m i d i r ve bu n e d e n l e gerçekte yalnızca Kavramın kendisinin doğasını kapsar. Ama bütünüyle soyut a n l a m ı içindeki Kavramın d a h a ş i m d i d e n Varlığı k e n d i i ç i n d e kapsadığını g ö r m e k kolaydır. Ç ü n k ü Kavram, b a ş k a b e l i r l e n i m l e r i n e o l u r s a o l s u n , e n


126

MANTIK BİLİMİ

a z ı n d a n dolaylılığın o r t a d a n kaldırılmasıyla ü r e t i l e n d i r v e b ö y l e c e kendi ile dolaysız bağıntıdır, a m a Varlık b u n d a n başka birşey değildir. — T i n i n bu en içi, Kavram, ya da giderek " B e n " y a d a h e p s i n d e n d e ötesi T a n r ı o l a n s o m u t b ü t ü n l ü k e ğ e r Varlık gibi ç o k yoksul, g i d e r e k en yoksul ve en soyut belirle­ n i m i k e n d i i ç i n d e kapsayacak d e n l i varsıl değilse, b u , d e n e ­ bilir ki, hiç kuşkusuz saçmadır. D ü ş ü n c e için hiçbirşey iç-değer a ç ı s ı n d a n Varlıktan d a h a ö n e m s i z o l a m a z . G e n e d e d a h a ö n e m s i z birşey o l a b i l i r — b e l k i de Varlık d u r u m u n d a ilk o l a r a k t a s a r ı m l a n a n birşey, diyelim ki dışsal, duyusal b i r varoluş, ö r n e ğ i n burada ö n ü m d e duran kağıdın varoluşu gibi; a m a sınırlı, g e ç i c i birşeyin duyusal v a r o l u ş u n d a n söz etmeyi hiç kuşkusuz kimse istemeyecektir. — B u n d a n başka, Eleştiri­ n i n d ü ş ü n c e ve varlığın ayrı o l d u k l a r ı y o l u n d a k i s ı r a d a n gözlemi, insanı T i n i n i n T a n r ı düşüncesinden o n u n var olduğu­ nun pekinliğine götüren yolunda en çoğundan belki de rahatsız edebilir, a m a d u r d u r a m a z . B u geçiş, T a n r ı d ü ş ü n c e ­ sinin o n u n varlığından saltık ayrılmazlığı olgusu dolaysız bilme ya da İnanç k u r a m ı n d a hakkını yeniden kazanır — d a h a sonra sözü e d i l e c e ğ i gibi. §52 Düşünce için bu yolda en yüksek n o k t a s ı n d a belirlilik o n a dışsal birşey o l a r a k kalır; ve b ö y l e c e b u r a d a h e r z a m a n Us o l a r a k a d l a n d ı r ı l m a s ı n a karşın, baştan s o n a soyut düşünce o l a r a k kalır. T ü m bunların s o n u c u Usun deneyimlerin yalınlaştırılması ve dizgeselleştirilmesi için biçimsel birlikten başka hiçbirşey sağlamı­ yor o l m a s ı d ı r ; o g e r ç e k l i ğ i n b i r kanonudur, b i r organonu değil; sağlayabileceği şey bir sonsuzluk öğretisi değil, ama a n c a k b i l m e n i n bir Eleştirisidir. En son ç ö z ü m l e m e s i n d e bu Eleştiri d ü ş ü n c e n i n k e n d i i ç i n d e a n c a k belirsiz birlik ve bu belirsiz birliğin etkinliği olduğu inancasından oluşur. Ek. Kant, kuşkunun ötesinde, Usu "koşulsuz"un yetisi olarak görüyordu; a m a Us yalnızca soyut özdeşliğe indirgenecekse, o zaman bu aynı zamanda onun koşulsuzluğundan vazgeçiş a n l a m ı n a da gelecek ve böylece Us g e r ç e k t e yalnızca boş anlak düzeyine düşecektir. Us ancak dışardan o n a yabancı bir içerik yoluyla belirleniyor olmaması, tersine kendi kendisini belirliyor ve böylece içeriğinde kendi kendisinde kalıyor olması yoluyla koşulsuzdur. Oysa Kant'a g ö r e Usun etkinliği kesinlikle yalnızca algı yoluyla sağlanan g e r e c i kategorilerin uygulanışı yoluyla dizgeselleştirmekten, e.d. dışsal bir düzen içine getirmekten oluşur, ve buradaki ilkesi yalnızca çelişkisizlik ilkesidir.


DÜŞÜNCENİN NESNELLİĞE KARŞI İKİNCİ T U T U M U

127

§53 ( b ) Eleştirel Felsefede Kılgın Us k e n d i kendisini belirleyen, a m a h i ç kuşkusuz evrensel kipte belirleyen, e.d. düşünen istenç olarak alınır. B u n u n bııyrumsal, n e s n e l özgürlük yasalarını, e.d. neyin olması gerektiğini söyleyen yasaları vermesi gerekir. B u r a d a düşün­ ceyi nesnel olarak belirleyen b i r e t k i n l i k o l a r a k (e.d. g e r ç e k t e bir Us o l a r a k ) a l m a n ı n haklılığı kılgın Özgürlüğün deneyim yoluyla tamtlanabilmesi, e.d. ö z b i l i n c i n g ö r ü n g ü s ü n d e g ö s t e r i l e b i l m e s i o l g u s u n a dayandırılır. B i l i n ç t e k i bu d e n e y i m e karşı B e l i r l e n i m ­ ciliğin d e b e n z e r o l a r a k karşıt d e n e y i m d e n ü r e t t i ğ i herşey, özellikle insanlar arasında hak ve ödev olarak geçerli olan şeylerin, e.d. n e s n e l olmaları g e r e k e n özgürlük yasalarının sonsuz türlülüğünden kuşkucu (ayrıca H ı ı m e c u ) t ü m e v a r ı m çıkarılır. §54 Kılgın d ü ş ü n c e n i n k e n d i n e yasa y a p a c a ğ ı şey i ç i n , k e n d i içkin belirleniminin ö l ç ü t ü için yine şu aynı soyut a n l a k özdeşliğinden başka birşey yoktur: b e l i r l e n i m d e h i ç b i r çelişki o l a m a z ; — kılgın Us b ö y l e c e kuramsal Usun d o r u k noktası olması g e r e k e n biçim­ ciliğin ö t e s i n e g e ç m e z . A m a bu kılgın Us evrensel b e l i r l e n i m i , iyiyi salt k e n d i içselliğine sınırlamaz; a m a bu ilk kez iyinin dünyasal belirli-varlık ya da dışsal n e s n e l l i k taşıması i s t e m i n d e , e.d. d ü ş ü n c e n i n yalnızca öznel değil a m a g e n e l o l a r a k n e s n e l olması i s t e m i n d e s ö z c ü ğ ü n tam anlamıyla kılgın olur. Kılgın U s u n bu k o n u t l a m a s ı ü z e r i n d e d a h a s o n r a duracağız. Ek. Kant kuramsal Usa yadsıdığını — özgür öz-belirlenim — kılgın Us için kesinlikle doğruladı. Kant Felsefesine o büyük ilgiyi ve hiç kuşkusuz büriinüyle haklı olarak kazandıran nokta başlıca bu yanıydı. K a n t ' a bu bakımdan neyi borçlu olduğumuzu değerlendirebilmek için ilk olarak kılgın felsefenin ve özel o l a r a k ahlak felsefesinin o n u n z a m a n ı n d a yürürlükte olan şeklini a n ı m s a m a m ı z gerekir. Bu g e n e l o l a r a k Mutçuluk dizgesiydi ki, insanın belirlenimine ya da yazgısına ilişkin soruya insan kendine mutluluğunuhedef almalıdır yanıtını veriyordu. Bu felsefede mutluluktan insanın kendi tikel eğilimleri, dilekleri, gereksinimleri vb. düzeyindeki doyumu anlaşılırken, böylelikle olumsallık ve tikellik istencin ilkesi ve etkinleşmesi olarak alınıyordu. Kendi içinde sağlam bir destekten bütünüyle yoksun o l a r a k tüm başına buynıkluğa ve geçici heveslere kapıyı ardına dek açan bu Mutçuluğun karşısına Kant kılgın Usu çıkardı ve böylece herşey için eşit ölçüde bağlayıcı evrensel bir istenç belirlenimi için istemi dile getirdi. Ö t e yandan, önceki paragraflarda belirtildiği gibi, Kant'a göre kuramsal Us yalnızca sonsuzun olumsuz yetişidir ve, kendi olumlu içeriğinden yoksun olarak, görgül bilginin sonluluğunu


128

MANTIK BİLİMİ

saptamaya sınırlanması gerekir; buna karşın kılgın U s a kesin bir biçimde olumlu sonsuzluk tanınır, ve dahası öyle bir yolda ki, istence kendini evrensel kiplerde, e.d. düşünerek belirleme yeteneği verilir. İstenç hiç kuşkusuz bu y e t e n e ğ e iyedir, ve insanın a n c a k o n a iye olduğu ve e y l e m i n d e o n d a n yararlandığı ö l ç ü d e özgür olduğunu bilmenin büyük ö n e m i vardır; a m a bu g ü c ü n tanınmasıyla henüz istencin ya da kılgın Usun içeriğine ilişkin soru yanıtlanmış olmaz. Bu yüzden, insan İyi olanı istencinin içeriği yapmalıdır denir denmez içeriğe, bu içeriğin belirliliğine ilişkin soru doğar; ve ne istencin kendi kendisi ile bağdaşması biçimindeki yalın ilke, ne de ödevin ödev uğruna yapılması istemi güçlüğü ortadan kaldırır. § 55 ( c ) Derin-düşünce düzeyindeki Yargı-yetisine sezgisel b i r anlağın ilkesi y ü k l e n i r ; eş deyişle, evrensel (soyut ö z d e ş l i k ) i ç i n olumsal olan ve o n d a n türetilemeyen tikel o anlakta bu evrenselin kendisi yoluyla b e l i r l e n i r — tikel ki S a n a t ı n ve örgensel D o ğ a n ı n ürünle­ rinde deneyimlenir. Yargının Eleştirisi'ndeki ç a r p ı c ı n o k t a K a n t ' ı n o r a d a İdeanın tasarımından, giderek bir d ü ş ü n c e s i n d e n söz etmiş olmasıdır. Sezgisel b i r a n l a k , b i r iç e r e k s e l l i k vb. gibi bir tasarını aynı z a m a n d a k e n d i i ç i n d e s o m u t o l a r a k d ü ş ü n ü l e n b i r evrensel­ dir. B u n a g ö r e Kant Felsefesi kendini yalnızca bu tasarımlarda kurgul o l a r a k gösterir. B i r ç o k l a r ı , özellikle S e b i l l e r , sanatsal güzellik İ d e a s ı n d a , d ü ş ü n c e ve duyusal tasarımın somut birli­ ğinde, b ö l ü n m ü ş anlağın soyutlamalarından kaçış yolunu bul­ dular, — başkaları ise, ister doğal isterse anlıksal dirimsellik olsun, g e n e l o l a r a k dirimselliğin sezgisinde ve b i l i n c i n d e . — S a n a t ü r ü n l e r i de h i ç kuşkusuz dirimli bireysellik gibi içerik­ lerinde sınırlıdırlar; ama, içeriğine göre de kapsamlı olan Ideayı K a n t D o ğ a ya da zorunluk ile özgürlük e r e ğ i arasında k o n u t l a n a n u y u m d a , d ü n y a n ı n o l g u s a l l a ş m ı ş o l a r a k düşü­ n ü l e n son e r e ğ i n d e sundu. Ama düşünce tembelliği diyebile­ ceğimiz tutum, bu en yüksek İ d e a ile ilgilenirken, son-ereğin e d i m s e l o l g u s a l l a ş m a s ı n a karşı Kavram ve olgusallığın ayrılmışhğına sarılmak için "gerek'te çok kolay bir kaçış yolu bulur. G e n e de, dirimsel örgenliklerin ve sanatsal güzelliğin bulunuşu d a h a ş i m d i d e n duyu ve sezgi için idealin edimselliğini gösterir. K a n t ' ı n bu n e s n e l e r ü z e r i n e g ö z l e m l e r i öyleyse bilinci somut İdeayı s a p t a m a y a v e d ü ş ü n m e y e g ö t ü r m e k i ç i n ö z e l l i k l e uygundu.


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İKİNCİ T U T U M U

129

§56 B u r a d a a n l a ğ ı n evrenseli ile sezginin tikeli a r a s ı n d a k u r a m s a l ve kılgısal Us öğretilerinin t e m e l i n d e yatandan daha başka bir ilişki düşüncesi ortaya sürülür. Ama bu düşünce birincinin gerçek ilişki, giderek gerçekliğin kendisi olduğu içgörüsüne bağlanmaz. B u n u n y e r i n e , b u b i r l i k yalnızca s o n l u g ö r ü n g ü l e r d e varoluşa çıktığı b i ç i m i y l e a l ı n ı r ve deneyimde gösterilir. B ö y l e b i r d e n e y i m ilk olarak özııeden kaynaklanır: — ya Dehadan, estetik idealar ü r e t m e yetisinden gelir (estetik idealar ile anlaşılan şey özgür i m g e l e m i n bir ideaya hizmet e d e n ve düşünmeye g ö t ü r e n tasarımlarıdır, a m a böyle bir içerik bir Kavramda anlatılmaz ya da o n d a anlatılmasına izin v e r m e z ) ; — ya da Beğeni-yargısından, ö z g ü r l ü k l e r i i ç i n d e k i sezgiler ya. da tasarımlar ile yasalhğı ya da kurallıhğı içindeki anlak a r a s ı n d a k i bağdaşma duygusundan gelebilir. § 57 D e r i n - d ü ş ü n m e düzeyindeki Yargı-yetisinin dirimli Doğa-ürünleri için ilkesi Kant tarafından Erek olarak belirlenir — etkin Kavram, k e n d i i ç i n d e b e l i r l e n m i ş ve b e l i r l e y e n e v r e n s e l . Aynı z a m a n d a dışsal ya da sonlu ereksellik tasarımı uzaklaştırılır ki b u n d a E r e k i ç l e r i n d e kendini olgusallaştıracağı a r a ç ve g e r e ç için salt dışsal biçimdir. B u n a karşı, dirimli kendilikte E r e k özdeğe içkin belirle­ n i m ve etkinliktir ve tüm üyeler birbirleri karşısında eşit ö l ç ü d e Araç ve Erektirler. §58 Böyle b i r I d e a d a e r e k ve a r a ç a r a s ı n d a k i , ö z n e l l i k ve n e s n e l l i k arasındaki anlak-ilişkisinin ortadan kaldırılmasına karşın, bunun­ la çelişki i ç i n d e E r e k öyle bir n e d e n o l a r a k a ç ı k l a n ı r ki, salt bir tasarım olarak, e.d. öznel birşey o l a r a k varolur ve davranır —, ve b u n a g ö r e e r e k s e l b e l i r l e n i m de salt bizim a n l a ğ ı m ı z a özgü b i r yargı ilkesi o l a r a k açıklanır. Eleştirel Felsefe Usun yalnızca görüngüleri b i l e b i l e c e ğ i sonu­ c u n a vardıktan sonra bile, dirimli D o ğ a açısından en azından eşit ölçüde öznel iki d ü ş ü n c e kipi a r a s ı n d a bir s e ç i m y a p m a olanağı vardı, ve giderek Kant'ın açımlamasına g ö r e bile D o ğ a ü r ü n l e r i n i n bilgisini yalnızca nitelik, n e d e n ve etki, bileşim, b i l e ş e n l e r vb. gibi k a t e g o r i l e r e s ı n ı r l a m a m a gibi b i r yüküm­ lülük söz konusuydu. İç ereksellik ilkesi, bilimsel uygulamada s a p t a n ı p geliştirilmiş olsaydı, D o ğ a n ı n b ü t ü n ü y l e b a ş k a ve d a h a yüksek bir kipte i r d e l e n i ş i n e g ö t ü r e c e k t i .


MANTIK BİLİMİ

130

§59 Bu ilkeye g ö r e bütün bir sınırsızlığı içindeki Idea şöyle olacaktır: Us tarafından belirlenen evrensellik, saltık son-erek, İyi, dünyada ediınselleştirilecektir, ve dahası, b i r ü ç ü n c ü tarafından, bu sone r e ğ i n kendisini koyan ve olgusallaştıran g ü ç , e.d. Tanrı tarafın­ d a n ; ve b ö y l e l i k l e O n d a , saltık G e r ç e k l i k t e , o e v r e n s e l l i k ve bireysellik, öznellik ve nesnellik karşıtlıkları ç ö z ü l ü r ve bağımsız­ lıktan ve g e r ç e k l i k t e n yoksunlukları gösterilir. § "O Ama dünyanın son-ereğini imliyor olarak getirilen İyi daha baştan salt bizim iyimiz o l a r a k , bizim kılgın U s u m u z u n a h l a k s a l yasası o l a r a k b e l i r l e n i r ; öyle ki, birlik dünya d u r u m u n u n ve dünya olaylarının a h l a k anlayışımızla b a ğ d a ş m a s ı n d a n d a h a ö t e y e g e ç m e z . " B u n d a n başka, bu s ı n ı r l a m a i ç i n d e b i l e Son-erek, iyi gibi t e r i m l e r b e l i r l e n m i ş i z b i r e r soyutlama o l a r a k kalırlar, tıpkı Ödev olması g e r e k e n şey gibi. Dahası, bu uyuma karşı i ç e r i ğ i n d e gerçek olmadığı saptanmış olan karşısav uyandırılarak yeniden ileri sürülür ve böylece uyum salt öznel birşey olarak belirlenir, — salt o l m a s ı gereken, e.d. aynı z a m a n d a olgusallık taşımayan birşey o l a r a k , — inanılan birşey o l a r a k ki, salt ö z n e l p e k i n l i k taşır, g e r ç e k l i k t e n , Idcaya karşılık düşen o n e s n e l l i k t e n yoksundur. — B u çelişki İ d e a n ı n olgusallaşnıasının o r a d a İ d e a n ı n d a o l a c a ğ ı b i r zamana, b i r g e l e c e ğ e e r t e l e n m e s i yoluyla g i z l e n m i ş gibi g ö r ü n s e de, zaman gibi duyusal bir koşul d a h a ç o k çelişkinin bir ç ö z ü m ü n ü n tersidir; ve karşılık düşen a n l a k tasarımı o l a r a k sonsuz ilerleme ise d o ğ r u d a n doğruya o bilimsiz o l a r a k koyulan çelişkinin k e n d i s i n d e n başka birşey değildir. Bilginin d o ğ a s ı n a ilişkin o l a r a k E l e ş t i r e l F e l s e f e d e n kay­ n a k l a n a n ve ç a ğ ı n b i r ö n y a r g ı s ı n a , yaygın bir varsayıma d ö n ü ş m ü ş o l a n s o n u ç ü z e r i n e g e n e l b i r g ö z l e m d e bulu­ nabiliriz. T ü m ikici d i z g e l e r d e , a m a ö z e l l i k l e K a n t ' ı n d i z g e s i n d e , t e m e l eksikliği e l e v e r e n şey a z ö n c e b a ğ ı m s ı z o l a r a k v e b u 11

Yargının Ekşimsinde [1. Basım], s. 4 2 7 [§ 881. Kant'ın kendi sözleriyle: "Son-erek yalnızca kılgın usumuzun bir kavramıdır ve Doğanın kuramsal olarak yargılanması amacıyla hiçbir deneyim verisinden çıkarsanamaz, ne de Doğanın bilgisi ile ilişkilendirilebilir. Bu kavram için yalnızca ahlaksal yasalarla uyumlu olarak kılgın Us için olan dışında hiçbir kullanım olanaklı değildir; ve yaratılışın son-ereği öyle bir evren yapısıdır ki, yalnızca yasalara göre belirli olarak ortaya koyabileceğimiz şeyle, e.d. an kılgın usumuzun son ereği ile, ve dahası kılgın olması ölçüsünde, bağdaşır."


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İKİNCİ T U T U M U

131

yüzden birleşemez olarak bildirilmiş olanı birleştirme tutarsızlı­ ğıdır. Birleşmiş olan g e r ç e k olarak bildirilir bildirilmez h e m e n gerçeklikleri olan birlikleri içinde kendi başlarına kalıcılıkları yadsınan iki kıpının a n c a k ayrıyken g e r ç e k l i k ve e d i m s e l l i k taşıdıklarının g e r ç e k o l a r a k bildirildiğini g ö r ü r ü z . Böyle b i r felsefecilik bu ileri geri gidip gelişin kendisinin bile bu tekil belirlenimlerden her birinin doyurucu olmaktan ne denli uzak olduklarını gösterdiğinin yalın b i l i n c i n e varamaz; b u n u başaramaz, ç ü n k ü iki düşünceyi — ve biçim açısından salt iki d ü ş ü n c e söz k o n u s u d u r — biraraya g e t i r m e gibi yalın bir y e t e n e k t e n yoksundur. B i r y a n d a n a n l a ğ ı n yalnızca g ö r ü n ­ güleri bildiğini kabul e t m e k , ve ö t e yandan bilgi d a h a öteye gidemez, bu insan bilgisinin doğal, saltık sınırıdır diyerek bu bilgiyi saltık birşey o l a r a k ileri s ü r m e k tutarsızlıkların en büyüğüdür. Doğal şeyler e v r e n s e l s ı n ı r l a r ı ü z e r i n e hiçbirşey bilmedikleri ö l ç ü d e , belirlilikleri onlar için değil a m a salt bizim için bir sınır olduğu ö l ç ü d e sınırlıdırlar ve salt bu yüzden doğal şeylerdir. Birşey a n c a k aynı z a m a n d a ö t e s i n e g e ç i l e b i l i y o r s a b i r «Mir o l a r a k , bir eksiklik o l a r a k bilinebilir, ya da g i d e r e k d u y u m s a n a b i l i r . Dirimli şeyler dirinısiz o l a n l a r a karşı acı duyma ayrıcalığını gösterirler; dirimli şeyler için bile tekil bir belirlilik olumsuz birşeyin d u y u m u n a d ö n ü ş ü r , ç ü n k ü o n l a r d i r i m l i şeyler o l a r a k d i r i m l i l i ğ i n tekil o l a n ı n ö t e s i n d e o l a n evrenselliğini k e n d i i ç l e r i n d e taşırlar, ve k e n d i l e r i n i k e n d i o l u m s u z l a r ı n d a s ü r d ü r ü r ve bu çelişkinin k e n d i l e r i n d e varol­ d u ğ u n u duyumsallar. Bu çelişki a n c a k o n l a r ı n yaşam duygu­ larının evrenselliğinin ve b u n a karşı duran olumsuz tekilliğin ikisi de bir ö z n e d e olduğu sürece onlardadır; ve bilginin sınırı, eksikliği de b e n z e r o l a r a k a n c a k evrenselin, b ü t ü n l e n n ı i ş ve t a m a m l a n m ı ş birşeyin varolan Ideası ile karşılaştırma yoluyla b i r s ı n ı r o l a r a k , bir eksiklik o l a r a k b e l i r l e n i r . B u yüzden, birşeyi s o n l u ya da sınırlı o l a r a k b e l i r t m e n i n s o n s u z u n , sınırsızın edimsel bulunuşunun tanıtını içerdiğini, sınırı bilme­ n i n a n c a k sınırsızın b i l i n ç t e ' bu yanda olmasıyla o l a n a k l ı o l a b i l e c e ğ i n i g ö r m e m e k olsa olsa b i r bilinçsizliktir. K a n t ' ı n bilgi anlayışının b u s o n u c u ü z e r i n e d a h a ö t e b i r gözlem olarak o n u n felsefesinin bilimlerin ele alınışı ü z e r i n e h i ç b i r etkide b u l u n m u ş o l m a d ı ğ ı n ı da ekleyebiliriz. Bu felsefe sıradan bilginin kategorilerini ve yöntemini hiç dokunmadan bırakmıştır. O d ö n e m i n bilimsel çalışmalarında arada bir Kant F e l s e f e s i n i n ö n e r m e l e r i y l e b a ş l a n d ı ğ ı n ı g ö r ü y o r olsak da, i n c e l e m e n i n gidişinin gösterdiği olgu b u ö n e r m e l e r i n salt


132

MANTIK BİLİMİ yüzeysel b i r e r süs o l d u k l a r ı ve o ilk b i r k a ç sayfa a t l a n d ı ğ ı z a m a n aynı görgül içeriğin ortaya çıktığıdır. 1 ' 2 K a n t Felsefesinin metafiziksel görgücülük ile y a k ı n d a n b i r k a r ş ı l a ş t ı r m a s ı n a g e l i n c e , bu saf g ö r g ü c ü l ü k , duyusal algı ü z e r i n d e d i r e t i y o r o l m a s ı n a k a r ş ı n , tinsel b i r e d i m s e l l i ğ e , duyulurüstü bir evrene de izin verir — içeriği nasıl sağlanırsa sağlansın, ister d ü ş ü n c e d e n isterse d ü ş l e m d e n vb. türetilmiş olsun. Biçim açısından bu içerik inancasını tinsel ya da düşün­ sel yetkede bulur, tıpkı görgül bilgide kapsanan öteki içeriğin dışsal a l g ı n ı n yetkesi ü z e r i n e d a y a n m a s ı gibi. A m a derin düşünce d ü z e y i n d e işleyen ve tutarlılığı k e n d i n e ilke y a p a n görgücülük en son, en yüksek içerikteki bu ikicilikle savaşır ve d ü ş ü n e n i l k e n i n ve k e n d i n i bu i l k e d e g e l i ş t i r e n tinsel b i r dünyanın bağımsızlığını yadsır. Özdekçilik, Doğalcılık görgücü­ lüğün tutarlı dizgesidir. — Kant Felsefesi d ü ş ü n c e ve özgürlük ilkesini saltık o l a r a k bu g ö r g ü c ü l ü ğ ü n karşısına k o y a r ve k e n d i n i sözü e d i l e n o ilk g ö r g ü c ü l ü ğ e bağlar, b u n u o n u n g e n e l i l k e s i n d e n e n k ü ç ü k b i r yolda s a p m a k s ı z ı n yapar. Kant'ın ikiciliğinin bir yanında algının ve onun üzerine d ü ş ü n e n a n l a ğ ı n dünyası durur. B u dünya h i ç kuşkusuz b i r görüngüler dünyası olarak bildirilir. Oysa bu salt bir başlık, salt b i ç i m s e l b i r belirlenimdir, ç ü n k ü kaynak, içerik, ve i r d e l e m e yolu bütünüyle görgücülükte olduğu gibi kalırlar. B u n a karşı ö t e yanda kendini anlayan d ü ş ü n c e n i n bağımsızlığı, özgürlük ilkesi durur ki Kant b u n u ö n c e k i sıradan metafizikle paylaşır; a m a tüm içeriği boşaltılmış ve o n u n tarafından yerine bir yenisi s a ğ l a n a m a m ı ş t ı r . E l e ş t i r e l F e l s e f e d e Us a d ı n ı alan bu d ü ş ü n c e t ü m b e l i r l e n i m l e r i n d e n k o p a r ı l m ı ş , t ü m yetkeden soyutlanmıştır. Kant Felsefesinin yapmış o l d u ğ u başlıca etki bu saltık içselliğin bilincini uyandırmış olmasıdır; bu içsellik hiç kuşkusuz soyutluğu nedeniyle kendini h i ç b i r şeye geliştire­ memiş ve ister bilgiler olsun isterse ahlak yasaları olsun h i ç b i r b e l i r l e n i m ü r e t e m e m i ş , a m a g e n e de dışsallık ırasını taşıyan h e r h a n g i birşeyi kendi içine almayı ve g e ç e r l i saymayı kesin­ likle yadsımıştır. Usun bağlantısızlık ilkesi, ya da k e n d i i ç i n d e

,2 Hernıann'ın Şiirsel Ölçü Elküabı bile [Gottfried Hermann, Handbuck der Metrik, Leipzig 1 7 9 9 ] başlangıcını Kantçı felsefenin paragrafları ile yapar; § 8'de ileri sürüldüğüne göre Dizeni Yasası 1) bir nesnel, 2) bir biçimsel, 3) bir a primi belirli yasa olmalıdır. Bu istemleri ve daha sonra bunları izleyen nedensellik ve etkileşim ilkelerini, bu biçimsel ilkelerin üzerinde en küçük bir etkide bile bulunmadıkları ölçü incelemesinin kendisi ile karşılaştırmak ilginç olacakür.


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI İKİNCİ T U T U M U

133

saltık bağımsızlık ilkesi, b u n d a n böyle h e m felsefenin evrensel ilkesi h e m d e çağın b i r önyargısı o l a r a k g ö r ü l e c e k t i r . Ek 1. E l e ş t i r e l Felsefenin büyük o l u m s u z y a r a r ı anlak-belirlenimlerinin s o n l u l u ğ a ait oldukları ve b u n l a r ı n i ç e r s i n d e devinen bilginin G e r ç e ğ e ulaşamıyacağı kanısını geçerli kılmış olmasında yatar. A m a bu felsefe o denli de tek-yanlıdır, çünkü anlak-belirlenimlerinin sonlııluklarını bunların yalnızca bizim öznel düşüncemize ait olmalarına bağlar ve bu d ü ş ü n c e için kendindeşeyin saltık bir öte-yan kalması gerektiğini ileri sürer. Oysa g e r ç e k t e anlakbelirlenimlerinin sonlulukları onların öznelliklerinde yatmaz; tersine bunlar kendilerinde sonludurlar ve sonluluklarının kendilerinde gösterilmesi gerekir. B u n u n l a birlikte, K a n t ' a g ö r e düşündüklerimiz onları d ü ş ü n e n biz o l d u ğ u m u z için yanlıştırlar. — Bu felsefenin d a h a ö t e bir eksikliği de düşüncenin salt anlatısal bir betimlemesini ve bilincin kıpılarının yalnızca bir sıralamasını veriyor olmasıdır. Bu s ı r a l a m a hiç kuşkusuz a n a n o k t a l a r d a d o ğ r u d u r , a m a böyle g ö r g ü l o l a r a k b i r a r a y a g e t i r i l e n ş e y l e r i n z o r u n luklarından hiç söz edilmez. Bilincin değişik evreleri üzerine yapılan düşünsel irdelemelerin sonucu olarak söylenen tek şey hakkında birşeyler bildiğimiz herşeyin içeriğinin yalnızca görüngü olduğudur. Bu s o n u ç sonlu düşüncenin yalnızca görüngülerle ilgili olması ölçüsünde onaylanabilir. A m a bu görüngü basamağı ile herşey bitmiş olmaz; tersine, b u n d a n da yüksek bir alan d a h a vardır ki. Kant Felsefesi için ulaşılmaz bir öte-yan olarak kalır. Ek 2. Kant Felsefesinde düşüncenin kendisini kendi içinden belirlemesi ilkesi ilkin yalnızca biçimsel o l a r a k o r t a y a sürüldü ve d ü ş ü n c e n i n bu öz-belirl e n i m i n i n "nasü"ı ve "ne denli"s\ t a n ı t l a n m a d a n bırakıldı; b u n a karşı, bu eksikliği g ö r e n F i c h t e kategorilerin çıkarsanması y ö n ü n d e bir istemden söz etti ve aynı z a m a n d a böyle bir çıkarsamayı edimsel olarak s u n m a girişiminde bulundu. Fichte'nin felsefesi "Ben"i felsefi açınımın başlangıç noktası yaptığı rçin, kategorilerin kendilerini o n u n etkinliğinin sonucu olarak göstermeleri gerekir. A m a F i c h t e ' d e "Ben" gerçekten özgür, kendiliğinden etkinlik olarak g ö r ü n m e z , çünkü ilk olarak dışardan bir dürtü ile uyarıldığı düşünülür; bu dürtüye karşı "Ben"in tepki göstermesi, ve ilkin bu tepki yoluyla kendinin bilincine varması gerekir. — Engelin doğası burada bilinmeyen yabancı birşey o l a r a k kalır ve " B e n " karşısında her z a m a n bir "Başkası"nı bulan koşullu birşeydir. B u n a g ö r e F i c h t e de Kant Felsefesinin s o n u c u n d a d u r u p kalır: salt sonlu olan bilinebilirdir, oysa sonsuz olan düşüncenin ötesine geçer. K a n t ' t a "kendinde-şey" olana Fichte dışardan "dürtü" d e r — bir soyutlama ki, " Ben"in Başkası olarak, olumsuzluk ya da g e n e l d e "Ben-olmayan" belirleniminden başka hiçbir belirlenimi yoktur. B u r a d a "Ben" ilk kez o n u n kendini belirleme etkinliğini uyandıran "Ben-olmayan" ile ilişkide duruyor olarak düşünülür, ve dahası öyle bir yolda ki, " B e n " sürekli olarak kendini d ü r t ü d e n k u r t a r m a etkinliğidir, a m a g e n e de edimsel bir kurtuluşa erişmeksizin, çünkü dürtünün s o n a ermesiyle varlığı yalnızca etkinliği olan "Ben"in kendisi de s o n a ermiş


134

MANTIK BİLİMİ

olacaktır. Bundan başka, "Ben"in etkinliğinin ürettiği içerik deneyimin sıradan i ç e r i ğ i n d e n başkası değildir, salt şu e k l e m e ile ki, bu i ç e r i k y a l n ı z c a görüngüdür.


c

Düşüncenin Nesnelliğe Karşı Üçüncü Tutumu DOLAYSIZ B İ L M E [SEZGİ] § 61 Eleştirel Felsefede düşünce öyle bir yokla anlaşılır ki, özneldir ve enson ve üstesinden g e l i n e m e z b e l i r l e n i m i soyut evrensellik ya da biçimsel özdeşliktir; d ü ş ü n c e b ö y l e c e kendi i ç i n d e s o m u t evren­ sellik olan G e r ç e k l i k ile karşıtlık içine koyulur. D ü ş ü n c e n i n Us o l a n b u e n yüksek b e l i r l e n i m i n d e k a t e g o r i l e r i r d e l e m e a l t ı n a a l ı n m a z . — Karşıt duruş n o k t a s ı ise d ü ş ü n c e n i n yalnızca tikel o l a n ı n etkinliği olarak görülmesinden ve bu yolda b e n z e r olarak G e r ç e ğ e erişmeye yeteneksiz olduğunun bildirilmesinden oluşur. §62 T i k e l i n etkinliği olarak d ü ş ü n c e ü r ü n ve içeriği o l a r a k yalnızca kategorileri alır. Bunlar, a n l a k tarafından sıkı sıkıya tutuldukları zaman, sınırlı b e l i r l e n i m l e r , koşullu, bağımlı, dolaylı o l a n ı n b i ç i m l e r i d i r l e r . B u n l a r a sınırlı d ü ş ü n c e için S o n s u z v e G e r ç e k diye birşey o l a m a z ve o n l a r a h i ç b i r g e ç i ş y a p ı l a m a z ( T a n r ı n ı n varoluşunun tanıtlarına karşı). Bu düşünce-beliıienimlerine 'Kavramlar da denir, ve b i r nesneyi kavramak, bu yüzden o n a koşullu ve dolaylı birşey b i ç i m i n d e u l a ş m a k t a n b a ş k a birşey anlamına gelmez; böylece e ğ e r o nesne G e r ç e k , Sonsuz ve Koşulsuz ise, koşullu ve dolaylı birşeye çevrilir ve böyle bir yolda G e r ç e ğ i d ü ş ü n e r e k a y r ı m s a m a k y e r i n e , tersine, G e r ç e k g e r ç e k o l m a y a n birşeye evrilir. T a n r ı ve G e r ç e k ü z e r i n e yalnızca dolaysız bilgiyi ileri s ü r e n bakış a ç ı s ı n ı n ortaya koyduğu b i r i c i k yalın p o l e m i k budur. D a h a ö n c e k i bir e v r e d e i n s a n b i ç i m s e l o l a r a k n i t e l e n e n h e r tür tasarım sonlu olarak ve böylece sonsuz için değersiz olarak T a n r ı d a n uzaklaştırıldı v e b u yolla T a n r ı o l d u k ç a b o ş bir varlığa i n d i r g e n d i . Ama o z a m a n l a r d ü ş ü n c e - b e l i r l e n i m l e r i g e n e l o l a r a k i n s a n b i ç i m s e l b i r başlık a l t ı n d a t o p a r l a n m a z , tersine d ü ş ü n c e n i n Saltığın t a s a r ı m l a r ı n d a n s o n l u l u ğ u gide135


136

MANTIK BİLİMİ

rdiğine inanılırdı — yukarıda [§ 5] değinilen o t ü m çağların önyargısı ile, ilkin "üzerine-düşünme" yoluyla G e r ç e ğ e ulaşıla­ cağı kanısı ile uyumlu olarak. A m a şimdi en s o n u n d a g e n e l olarak düşünce-belirlenimlerinin bile insanbiçimsel oldukları ve d ü ş ü n c e n i n salt bir sonlulaştınna etkinliği o l d u ğ u ileri sürülür. — S p i n o z a ü z e r i n e m e k t u p l a r ı n a VII. E k ' t e Jacobi'' b u p o l e m i ğ i tam b i r açıklıkla s u n m u ş t u r ; a s l ı n d a b u n u Spi­ n o z a ' n ı n k e n d i felsefesinden ç e k m i ş ve g e n e l o l a r a k bilgiye karşı bir silah olarak kullanmıştır. Bu polemikte bilgi yalnızca s o n l u n u n bilgisi olarak, d ü ş ü n c e d e bir dizi yoluyla bir koşullu­ dan başka bir koşulluya ilerleme olarak görülür, öyle ki burada h e r b i r k o ş u l u n kendisi yine salt bir koşulludur; — ilerleyiş koşullu koşullar yoluyla yer alır. B u n a g ö r e , a ç ı k l a m a ve k a v r a m a birşeyi b i r başkası ile dolaylı o l a r a k g ö s t e r m e k d e m e k t i r ; b ö y l e c e tüm i ç e r i k salt tikel, bağımlı ve sonlu b i r içeriktir; Sonsuz, G e r ç e k , Tanrı bilgi için sınırı oluşturan böyle bir bağlantı düzeneğinin dışında yatarlar. — Bir başka ö n e m l i n o k t a d a h a vardır. K a n t Felsefesi k a t e g o r i l e r i n s o n l u l u ğ u n u başlıca b u n l a r ı n öznellikleri gibi b i ç i m s e l b i r b e l i r l e n i m d e s a p t a r k e n , b u p o l e m i k t e ise k a t e g o r i l e r b e l i r l i l i k l e r i n e g ö r e söz k o n u s u e d i l i r v e k a t e g o r i o l a r a k k a t e g o r i n i n s o n l u l u ğ u kabul edilir. — J a c o b i ö z e l l i k l e D o ğ a ile ilgili b i l i m l e r i n (sciences exactes) doğal kuvvet ve yasaları s a p t a m a d a k i parlak başarılarını göz ö n ü n d e bulundurmuştur. Bu sonlular a l a n ı n a 11 içkin sonsuz h i ç kuşkusuz kendini burada göstermez; Lalande b ü t ü n g ö ğ ü taradığını a m a Tanrıyı b u l a m a d ı ğ ı n ı söylemiştir (bkz. § 6 0 , n o t ) . Bu a l a n d a e n s o n s o n u ç olarak dışsal sonlu­ ların belirsiz toplağı o l a r a k evrensel ortaya ç ı k a r — Özdek; ve J a c o b i haklı o l a r a k salt dolaylılık ile döşeli yolda i l e r l e m e d e b u n d a n başka h i ç b i r çıkış y o l u n u n o l m a d ı ğ ı n ı g ö r d ü .

§63 Aynı zamanda Gerçeklik Tin içindir görüşü öylesine vurgulu olarak ileri sürülür ki, insanı oluşturanın yalnızca Us ve usun ise Tanrının bilgisi o l d u ğ u bildirilir. Ama dolaylı b i l m e n i n yalnızca s o n l u içerikle sınırlı olması gerektiği için, Us dolaysız bilme olarak, inanç o l a r a k alınır.

13

[Friedrich Heinrich Jacobi, Ülıer di* Ishre des Spinoza in llriejhı tın den Hemı Mosıs Mendelssoltn ( 1 7 8 5 ) , nene verin. Ausgabe, 1789.] ''ijoseph Jeröıne Lalande, 1732-1807, Fransız gökbilimci.]


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI U Ç U N C U T U T U M U

137

Bilgi, İnanç, Düşünce, Sezgi bu duruş n o k t a s ı n d a karşılaşılan k a t e g o r i l e r d i r ki, tanıdık o l a r a k varsayıldıktan i ç i n , sık sık yalnızca rulıbilimsel tasarımlara ve ayrımlara g ö r e başına buyruk b i r yolda kullanılırlar; d o ğ a l a r ı n ı n ve Kavramlarının ne olduğu ise — ki ü z e r i n e herşeyin dayandığı n o k t a b u d u r — sorgulanmaksızın bırakılır. B ö y l e c e bilginin sık sık inancın karşısına k o y u l d u ğ u n u , a m a aynı z a m a n d a i n a n c ı n dolaysız bilgi o l a r a k b e l i r l e n d i ğ i n i , ve böylelikle o d e n l i de b i r bilgi o l a r a k tanındığını görürüz. — Hiç kuşkusuz görgül bir olgu o l a r a k b e l i r t i l e b i l i r ki i n a n ı l a n şey b i l i n ç t e d i r , ve bu yüzden en a z ı n d a n onun bilindiğinden söz e t m e k o l a n a k l ı d ı r ; y i n e , i n a n ı l a n şey, pekin, birşey o l a r a k b i l i n ç t e o l m a k l a , o denli de bilinir. — B u n d a n başka, herşeyden ö n c e düşüncenin dolaysız bilgi ve inancın ve özel olarak sezginin karşısına koyulduğunu g ö r ü r ü z . Sezgi anlıksal [intellektuell] o l a r a k b e l i r l e n i r s e , o z a m a n bu düşünen s e z g i d e n b a ş k a birşey d e m e k o l a m a z — e ğ e r b u r a d a . T a n r ı n ı n n e s n e o l d u ğ u y e r d e , " a n l ı k s a l " ile düşlemsel-tasarımlardan ve i m g e l e r d e n başka birşeyin anlaşıl­ ması isteniyorsa. B u felsefeciliğin dilinde İ n a n ç s ö z c ü ğ ü n ü n giderek duyusal b u l u n u ş u n sıradan şeyleriyle bağıntılı olarak kullanıldığı bile görülür. İnanırız ki, der J a c o b i , b i r bedenimi/. vardır, ve duyusal şeylerin varoluşuna i n a n ı r ı z . A m a e ğ e r G e r ç e k v e B e n g i o l a n a i n a n ç söz k o n u s u y s a , v e T a n r ı n ı n dolaysız bilmede ya da sezgide bildirildiği ve verildiği söylenir­ se, o z a m a n bu duyusal b i r şey değil, t e r s i n e kendi içinde evrensel b i r içeriktir, yalnızca düşünen T i n için nesnedir. Yine, " B e n " olarak tekillik, e.d. kişilik, e ğ e r görgül bir " B e n , " tikel bir kişilik o l a r a k anlaşılmıyorsa, b i l i n c i n ö n ü n d e o l a n özellikle T a n r ı n ı n kişiliği ise, o z a m a n arı, e.d. kendi içinde evrensel kişilik söz konusudur; böyle bir kişilik d ü ş ü n c e d i r ve yalnızca d ü ş ü n c e n i n alanına düşer. — Dahası, arı sezgi arı d ü ş ü n c e ile b ü t ü n ü y l e aynıdır. Sezgi, i n a n ç ilk olarak sıradan b i l i n ç t e bu s ö z c ü k l e r e bağladığımız belirli tasarımları anlatırlar; böylece hiç kuşkusuz d ü ş ü n c e d e n ayrıdırlar, ve bu ayrım aşağı yukarı h e r k e s i ç i n anlaşılabilirdir. A m a b u r a d a i n a n ç v e sezgi e n yüksek a n l a m l a r ı n d a , T a n r ı y a i n a n ç o l a r a k , anlıksal T a n r ı sezgisi o l a r a k a l ı n m a l ı d ı r , ya da, başka bir deyişle, sezgi ya da i n a n ç ile d ü ş ü n c e a r a s ı n d a k i ayrımı o l u ş t u r a n şey bütü­ nüyle s o y u t l a n m a l ı d ı r . B u yüksek a l a n a k o y u l d u k l a r ı n d a , i n a n ç v e s e z g i n i n d ü ş ü n c e d e n nasıl a y r ı l d ı k l a r ı n ı s ö y l e m e k olanaksızdır. Böylesine boşalmış ayrımlarla ç o k ö n e m l i şeyler söylendiği ve ileri sürüldüğü, ve üstelik ileri s ü r ü l e n l e r l e aynı


138

MANTIK B İ L İ M İ

belirlenimlerin yadsındıkları sanılır. — G e n e de, i n a n ç terimi özel bir ayrıcalığı kendisiyle birlikte getirerek Hıristiyan, dinsel i n a n c ı anımsatır, bu i n a n c ı k e n d i i ç i n d e kapsıyor o l a r a k ve belki de giderek o n u n l a bir olarak görünür, öyle ki bu i n a n ç düzeyindeki felsefe özsel o l a r a k dinsel ve Hıristiyanca dinsel b i r g ö r ü n ü ş s u n a r ve bu dinsellik z e m i n i n d e k e n d i n e b a ş ı n a buyruk i n a n c a l a r ı n ı d a h a yetkeli b i r hava ile ileri s ü r m e ö z g ü r l ü ğ ü n ü verir. A m a yalnızca sözel b i r b e n z e r l i k yoluyla gizlice s o k u l a b i l e n birşeyin g ö r ü n ü ş ü n e a l d a n m a y a izin v e r m e m e k ve ayrıma sıkıca sarılmak gerekir. Hıristiyan i n a n ç k e n d i i ç i n d e b i r kilise yetkesini taşır; a m a J a c o b i ' n i n felsefi k o n u m u n u n i n a n c ı n d a b u d a h a ç o k yalnızca b i r i n i n k e n d i öznel bildirişinin yetkesidir. Dahası, o Hıristiyan i n a n ç nesnel, kendi içinde varsıl b i r içeriktir, bir öğreti ve bilgi dizgesidir; a m a bu felsefi inancın içeriği ise kendi içinde öylesine belirsiz­ dir ki, hiç kuşkusuz Hıristiyan içeriğe izin veriyor olsa da, eşit Ölçüde "Dalai-Lama, boğa, m a y m u n , vb. T a n r ı d ı r " gibi i n a n ç ­ ları da içersinde kapsar, ve kendi için kendini genelinde Tanrı, en yüksek Varlık t e r i m l e r i n e sınırlar. İ n a n c ı n kendisi bu sözde felsefi a n l a m d a kuru bir dolaysız bilme soyutlamasından başka birşey değildir, — b ü t ü n ü y l e b i ç i m s e l bir b e l i r l e n i m ki, ne i n a n a n yürek v e o n a ö z ü n l ü kutsal T i n y a n ı n a g ö r e , n e d e i ç e r i k t e varsıl t a n r ı b i l i m s e l ö ğ r e t i y a n ı n a g ö r e Hıristiyan i n a n c ı n tinsel doluluğu ile karıştırılmalı, ne de bu doluluğun yerine a l ı n m a l ı d ı r . B u r a d a i n a n ç v e dolaysız b i l m e d e n i l e n şey esin i l e , yüreğin bildirişleri ile, i n s a n d a D o ğ a n ı n kökleştirdiği içerik, ve d a h a s ı ö z e l l i k l e sağlam insan-anlağı, comıııon sense, sağ­ duyu d e n i l e n şey ile b ü t ü n ü y l e aynıdır. T ü m b u b i ç i m l e r b e n z e r o l a r a k dolaysızhğı, e.d. b i r i ç e r i ğ i n b i l i n ç t e b i r olgu o l a r a k b u l u n u ş yolunu ilke o l a r a k alırlar. § 64 B u dolaysız b i l m e n i n bildiği S o n s u z o l a n ı n , B e n g i o l a n ı n , T a n r ı n ı n tasarımımızda okluğu denli de y a r olduğu, ve b i l i n ç t e bu tasarımın o n u n varlığının pekinliği ile dolaysızca ve ayrılmam a c a s m a bağlı o l d u ğ u d u r . Dolaysız b i l m e n i n bu ö n e r m e l e r i ile çelişmeyi istemek felsefe i ç i n en a n l a m s ı z t u t u m l a r d a n biri o l a c a k t ı r ; t e r s i n e , onun, giderek bütün bir evrensel içeriğini anlatan bu eski ö n e r m e l e ­ rinin, bu a ç ı k ç a felsefi-olmayan yolda bile olsa, belli bir ö l ç ü d e çağın g e n e l önyargıları o l m u ş o l m a s ı felsefe i ç i n sevindirici


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI U Ç U N C U T U T U M U

139

birşeydir. T e r s i n e , yadırgatıcı o l a b i l e c e k şey bu ö n e r m e l e r i n felsefeye karşıt o l d u k l a r ı sanısıdır, — ö n e r m e l e r : G e r ç e k sayılan herşey T i n e içkindir (§ 6 3 ) , ve, T i n için G e r ç e k l i k vardır (aynı y e r ) . Biçimsel açıdan şu ö n e r m e özellikle ilginçtir: T a n r ı düşüncesi ile o n u n varlığı, ve d ü ş ü n c e n i n ö n c e l i k l e taşıdığı öznellik ile nesnellik dolaysızca ve a y r ı l m a m a c a s ı n a bağlıdır. B ö y l e c e , dolaysız b i l m e felsefesi soyutlamasında öylesine ileri g i d e r ki, yalnızca T a n r ı d ü ş ü n c e s i n i n d e ğ i l , a m a g i d e r e k sezgide bedenimin ve dışsal şeylerin tasarımlarının da varoluş b e l i r l e n i m i ile eşit ö l ç ü d e a y r ı l m a m a c a s ı n a bağlı o l d u k l a r ı n ı . bildirir. — Felsefe böyle bir birliği tanıtlamaya, e.d. varlıktan ya da n e s n e l l i k t e n ayırılamaz o l m a n ı n d ü ş ü n c e n i n ya da öznelliğin asıl doğasında yattığını göstermeye çalıştığı zaman, b ö y l e t a n ı t l a m a l a r ı n d e ğ e r i n e o l u r s a o l s u n , felsefe t ü m d u r u m l a r d a ö n e r m e l e r i n i n o denli de bilincin olguları olduk­ larının ve böylelikle deneyim ile bağdaştıklarının ileri sürülme­ s i n d e n ve g ö s t e r i l m e s i n d e n bütünüyle hoşnut, kalmalıdır. — Dolaysız b i l m e n i n savları ile felsefe arasındaki ayrım yalnızca dolaysız b i l m e n i n k e n d i n e dışlayıcı bir k o n u m vermesi, ya da y a l n ı z c a k e n d i n i felsefenin karşısına koyması n o k t a s ı n d a t o p l a n ı r . — Ama, ç e v r e s i n d e m o d e r n f e l s e f e n i n b ü t ü n b i r ilgisinin ö z e k l e n d i ğ i n i s ö y l e y e b i l e c e ğ i m i z ş u ö n e r m e d e yaratıcısı tarafından h e m e n dolaysızhk k i p i n d e bildirilmiştir: Cogito, ergo sum. Bu ö n e r m e y i bir tasım olarak g ö r e b i l e n biri tasınım doğası k o n u s u n d a o n d a "ergo" s ö z c ü ğ ü n ü n b u l u n m a ­ s ı n d a n d a h a ç o ğ u n u b i l m i y o r o l m a l ı d ı r : mediıts terminus n e r e d e d i r ? Ve bu o r t a terim h i ç kuşkusuz tasını i ç i n "ergo" s ö z c ü ğ ü n d e n ç o k d a h a özseldir. Ama, e ğ e r a d ı n a k l a n m a s ı için Descartes'taki o bağıntıya dolaysız bir tasım d e n e c e k s e , o z a m a n bu g e r e k s i z b i ç i m değişik b e l i r l e n i m l e r i n hiçbirşey ile dolaylı kılınmamış bağntüarındaıı b a ş k a b i r a n l a m a g e l m e z . Ve o z a m a n varlık ile tasarımlarımız a r a s ı n d a dolaysız b i l m e ­ n i n ö n e r m e s i tarafından a n l a t ı l a n b a ğ ı n t ı b i r t a s ı m d a n n e d a h a ç o ğ u n e d e d a h a azı o l a c a k t ı r . — H e r r H o t h o ' n u n 1 5 Kartezyen Felsefe ü z e r i n e 1 8 2 6 yılında y a y ı m l a n a n d e n e m e ­ s i n d e n şimdi s u n a c a ğ ı m ı z a l ı n t ı d a D e s c a r t e s ' ı n k e n d i s i d e Cogito, ergo sum ö n e r m e s i n i n kesinlikle b i r tasım o l m a d ı ğ ı n ı belirtir; yerler: Respons. ad sec. obj. [Meditasyonlar]; De Methodo

'''[Heinrich Gustav Hotho, De. pkilosopkie Carlesiana, Berlin 1826.] '[Lel.lres de M. Descarles, yay. haz. Cierselier, 3. Cilt, Paris 1 6 5 7 vs. Bkz. Mektup No: C D X L , Oernrre, IV.] u


140

MANTIK BİLİMİ

IV; Epistolael, 118.""' İlk yerden konuyla en doğrudan bağlantılı sözleri a l ı y o r u m . D e s c a r t e s ilkin d e r ki, d ü ş ü n e n varlıklar o l m a m ı z " p r i m a q u a e d a m n o t i o q u a e e x n u l l o syllogismo c o n c l u d i t u r [ h i ç b i r tasımdan ç ı k a r s a n m a m ı ş belli bir birincil kavramdır]," ve sürdürür: " n e q u e c u m quis dicit: e g o cogito, e r g o s u m sive e x i s t o , existentiam ex cogitatione per syllogismum d e d u c i t [ n e de biri d e s e ki: d ü ş ü n ü y o r u m , öyleyse varım, varoluşu tastın yoluyla düşünceden ç ı k a r s a m ı ş t ı r ] . " D e s c a r t e s neyin bir tasıma özgü olduğunu bildiği için ekliyordu ki, e ğ e r o ö n e r m e d e b i r tasım yoluyla b i r ç ı k a r s a m a y e r a l a c a k s a , buraya şu büyük-önerme bağlı olacaktır: "illud om n e , q u o d c o g i t a t , est sive existit [ d ü ş ü n e n h e r ş e y v a r d ı r ] . " B u s o n ö n e r m e n i n kendisi ise hiç kuşkusuz ilkin o birinci ö n e r m e d e n ç ı k a r s a n a c a k b i r ö n e r m e olacaktır. D e s c a r t e s ' ı n " d ü ş ü n e n birşey o l a r a k varlıktan ayrılmazlı­ ğ ı m " ilkesi ü z e r i n e sözleri, bu b a ğ l a n t ı n ı n b i l i n c i n yalın sezgisinde kapsandığı ve verildiği, ve yine bu bağlantının saltık olarak ilk, ilke, en pekin ve en a ç ı k olduğu ve b ö y l e c e h i ç b i r k u ş k u c u l u ğ u n b u n u o n a y l a m a y a c a k d e n l i büyük o l a r a k düşünülemeyeceği biçimindeki anlatımları, tüm b u n l a r öylesi­ n e ç a r p ı c ı v e b e l i r g i n d i r l e r ki, b u dolaysız b a ğ ı n t ı ü z e r i n e J a c o b i ve başkalarının çağdaş ö n e r m e l e r i salt gereksiz yinele­ m e l e r o l m a k t a n öteye g e ç e m e z l e r . 65 Bu dolaysız b i l m e k o n u m u dolaylı b i l m e n i n , yalıtılmış olarak alın­ dığında, G e r ç e k l i k için yetersiz o l d u ğ u n u g ö s t e r m e k l e yetinmez; a m a k e n d i n e özgü yanı dolaysız b i l m e n i n a n c a k dolaylılığın dışlan­ ması ile yalıtılmış olarak alındığında Gerçekliği içerik olarak alabi­ l e c e ğ i sanısında yatar. — Böyle b i r d ı ş l a m a n ı n k e n d i s i n d e sözü edilen bu k o n u m kendini h e m e n metafiziksel anlağa, o n u n " Ya— Ya da" t u t u m u n a bir geri düşüş olarak ele verir; böylece g e r ç e k t e kendisi dışsal dolaylılık yoluyla i l e r l e m e t u t u m u n a geri düşer ki, b u r a d a s o n l u l u k a l a n ı n ı n tek-yanlı b e l i r l e n i m l e r i n e sarılır v e yanlış olarak bu alanı arkada bıraktığını sanır. G e n e de bu noktayı d a h a öteye g ö t ü r m e d e n b ı r a k m a l ı y ı z ; dışlayıcı dolaysız b i l m e a n c a k bir olgu o l a r a k ileri sürülür, ve b u r a d a Giriş b ö l ü m ü n d e o n u yalnızca bu dışsal bakış açısından ele alabiliriz. S o r u n u n özü k e n d i n d e gelip dolaysızlık ve dolaylılık k a r ş ı t l ı ğ ı n ı n m a n t ı k s a l yapısına dayanır. Ama bu k o n u m o l g u n u n doğasını, e.d. Kavramı i r d e l e m e y i yadsır, ç ü n k ü böyle b i r i r d e l e m e dolaylılığa, üstelik bilgiye b i r i l e r l e m e olacaktır. G e r ç e k i r d e l e m e , e.d. m a n t ı k s a l


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI U Ç U N C U T U T U M U

141

i r d e l e m e yerini B i l i m i n k e n d i s i n i n i ç e r s i n d e bulacaktır. Mantığın b ü t ü n bir ikinci b ö l ü m ü , Öz Öğretisi, dolaysızlık ve dolaylılığın özsel o l a r a k k e n d i n i ortaya k o y a n b i r l i ğ i n i n b i r irdelenişidir. §66 B ö y l e c e b u r a d a dolaysız b i l m e n i n b i r olgu o l a r a k a l ı n m a s ı n ı gerektiren noktadan daha öteye geçmiyoruz. Ama böylelikle i r d e l e m e deneyim a l a n ı n a , ruhbilimsel b i r f e n o m e n e yönelir. — B u b a k ı m d a n e n s ı r a d a n d e n e y i m l e r d e n biri o l a r a k b e l i r t m e k g e r e k ki, karışık olan ve ç o k yüksek bir düzeyde dolaylılık i ç e r e n i r d e l e m e l e r i n s o n u ç l a n oldukları oldukça iyi bilinen Gerçeklikler k e n d i l e r i n i böyle b i r bilgi ile tanışık o l a n b i r i n i n b i l i n c i n e dolaysızca sunarlar. M a t e m a t i k ç i , tıpkı b i r b i l i m d e ö ğ r e n i m görmüş olan herkes gibi, oldukça karışık bir ç ö z ü m l e m e süreciyle varılan çözümleri dolaysızca kafasında taşır; ve h e r eğitimli insan, a n c a k ç o k yönlü bir derin d ü ş ü n c e s ü r e c i n d e ve uzun bir yaşam d e n e y i m i n d e üretilmiş o l a n p e k ç o k g e n e l bakış açısını ve ilkeyi b i l g i s i n d e dolaysızca taşır. H e r h a n g i b i r tikel bilgi t ü r ü n d e , ve ayrıca sanatsal ve uygulayımsal b e c e r i l e r d e u l a ş t ı ğ ı m ı z akıcılık ve ustalık yalnızca böyle bilgilerin ya da etkinlik türlerinin ortaya çıkan h e r d u r u m d a dolaysızca b i l i n c i m i z d e , ve g i d e r e k dışa yönelik etkinliklerde ve örgenlerimizde bulunuyor olmasından oluşur. — T ü m bu d u r u m l a r d a b i l m e n i n dolaysızlığı dolaylılığı yalnızca d ı ş l a m a m a k l a kalmaz, tersine b u n l a r birbirleriyle öyle­ sine bağlıdırlar ki, giderek dolaysız b i l m e dolaylı b i l m e n i n ürünü ye s o n u c u d u r . Eşit ö l ç ü d e basmakalıp bir başka içgörü de dolaysız varoluşun k e n d i dolaylılığına bağlı o l u ş u d u r ; ü r e m e g ö z e c i k l e r i v e e b e v e y n l e r üretmiş oldukları ç o c u k l a r vb. a ç ı s ı n d a n dolaysız v e ö n varoluşlardırlar. A m a ü r e m e g ö z e c i k l e r i , ebeveynler, g e r ç i varoldukları için g e n e l olarak dolaysız olsalar da, b e n z e r olarak üretilmiş kendiliklerdir; ve ç o c u k l a r vb., varoluşlarının d o l a y l ı l ı ğ ı n a b a k ı l m a k s ı z ı n , dolaysızdırlar, ç ü n k ü vardırlar. B e r l i n ' d e olmam, bu dolaysız bulunuşum, buraya yapılmış olan y o l c u l u k dolay ısıyladır, o n u n l a dolaylıdır. § 67 Tanrının, Tüzelin ya da Törelin dolaysız bilgisi söz k o n u s u oldu­ ğ u n d a — ki b a ş k a d u r u m l a r d a i ç g ü d ü , d o ğ u ş t a n idealar, sağ­ duyu, d o ğ a l us vb. o l a r a k a d l a n d ı r ı l a n b e l i r l e n i m l e r , ya da bu k ö k e n s e l l i ğ e v e r i l e b i l e c e k d a h a başka b i ç i m l e r de dolaysız bilgi


142

MANTIK BİLİMİ

başlığı a l t ı n a d ü ş e r l e r — , b u n l a r d a neyin k a p s a n d ı ğ m ı b i l i n c e g e t i r e b i l m e k için özsel olarak eğitimin., gelişimin gerekli o l d u ğ u (üstelik P l a t o n i k anımsama için b i l e bu böyleydi) b i r g e n e l d e n e y i m s o r u n u d u r (Hıristiyan vaftiz b i l e , b i r ayin o l m a s ı n a karşın, ek bir Hıristiyanlık eğitimi gibi bir yükümlülüğü k a p s a r ) ; başka bir deyişle, din, törellik, ne denli bir inanç ya da dolaysız bilgi olsalar da, gelişim, eğitim, ekin d e n i l e n dolaylılık süreci ile baştan s o n a koşulludurlar. Doğuştan i d e a l a r ö n e s ü r ü m ü n d e o l d u ğ u gibi b u n l a r a karşı çıkış d u r u m u n d a da dışlayıcı b e l i r l e n i m l e r a ç ı s ı n d a n b u r a d a i r d e l e d i ğ i m i z e b e n z e r bir karşıtlık e g e m e n o l m u ş t u r ; b u karşıtlık, b i r y a n d a belli evrensel b e l i r l e n i m l e r i n Ruh ile — e ğ e r anlatını yerindeyse — özsel ve dolaysız birlikleri ve ö t e yanda dışsal bir yolda yer alması ve verili n e s n e l e r ve tasarım­ larla dolaylı o l m a s ı g e r e k e n b i r b a ş k a b i r l i k a r a s ı n d a d ı r . Doğuştan idealar kuramına görgül olarak karşı çıkılarak dendi ki, tüm i n s a n l a r bu ideaları taşırlar, ö r n e ğ i n çelişki ilkesini b i l i n ç l e r i n d e taşırlar, o n u b i l m e l i d i r l e r , ç ü n k ü b u ilke d e b e n z e r i b a ş k a l a r ı gibi d o ğ u ş t a n i d e a l a r a r a s ı n d a sayılır. B u karşıçıkış b i r yanlış anlamaya yüklenebilir, ç ü n k ü söz k o n u s u b e l i r l e n i m l e r i n , g e r ç i d o ğ u ş t a n olsalar da, b u yüzden d a h a ş i m d i d e n b i l i n c i n d e o l d u ğ u m u z birşeyin ' i d e a l a r ı ' y a d a t a s a r ı m l a r ı biçiminde o l m a l a r ı g e r e k m e z . A m a g e n e d e b u karşıçıkış dolaysız bilmeye karşı bütünüyle etkilidir, ç ü n k ü bu s o n u n c u s u belirlenimlerini bilinçte oldukları sürece kesinlikle ö n e sürer. — E ğ e r dolaysız b i l m e k o n u m u ö z e l l i k l e d i n s e l i n a n ç a ç ı s ı n d a n bir g e l i ş m e n i n ve Hıristiyan ya da dinsel bir eğitimin zorunlu olduğunu ekliyorsa, o zaman i n a n ç açısından da bunun gerekli olduğunu gözardı etmeye çalışması bir tutarsızlıktır, ya da bir e ğ i t i m z o r ı ı n l u ğ u n u n kabul e d i l m e s i ile d o ğ r u d a n doğruya dolaylılığın ö z s e l l i ğ i n i n söz k o n u s u edildiğini b i l m e m e s i bir düşüncesizliktir. Ek. Platonik Felsefede Ideaların anımsanmasısöz konusu olduğu zaman, bunun anlamı Ideaların kendilerinde insanda oldukları ve (Sofistlerin öne sürdükleri gibi) insana yabancı olan ve o n a dışardan ulaşan şeyler olmadıklarıdır. Bu anımsama olarak bilgi anlayışı ile gene de kendinde insanda olanın gelişimi dışlanmış o l m a z , ve bu gelişim ise dolaylılıktan başka birşey değildir. Descartes'ta ve Iskoçyalı felsefecilerde görülen doğuştan idealar'için de aynı şey geçerlidir; bunlar da benzer olarak ilkin salt kendilerin de ve yatkınlık kipi içinde insanda bulunuyor olarak görülmelidirler.


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI U Ç U N C U T U T U M U

143

§68 Sözü e d i l e n d e n e y i m l e r d e k e n d i n i dolaysız b i l m e ile bağlı gös­ t e r e n birşey ü z e r i n e dayanılır. B ı ı b a ğ ı n t ı ilkin yalnızca dışsal, görgül bir bağlantı olarak alınsa bile, g e n e de kendini — üstelik g ö r g ü l i r d e l e m e için b i l e — özsel ve ayrılamaz o l a r a k tanıtlar, ç ü n k ü değişmezdir. Ama, dahası, e ğ e r bu dolaysız b i l m e görgül bakış a ç ı s ı n d a n k e n d i b a ş ı n a alınırsa, T a n r ı y a ve tanrısal o l a n a ilişkin b i l m e olduğu sürece, böyle bir bilinç genellikle duyulurun, s o n l u n u n üzerine, d o ğ a l yüreğin dolaysız istek ve e ğ i l i m l e r i n i n üzerine b i r yükseliş o l a r a k b e t i m l e n i r — b i r yükseliş ki, T a n r ı y a ve tanrısal o l a n a i n a n c a g e ç e r ve o n l a r d a s o n l a n ı r , öyle ki bu i n a n ç dolaysız b i r b i l m e ve pekinliktir, a m a g e n e de eşit ö l ç ü d e o dolaylılık s ü r e c i n i ö n g e r e ğ i ve koşulu o l a r a k alır. D a h a ö n c e d e belirtildiği gibi, T a n r ı n ı n v a r o l u ş u n u n s o n l u varlıktan yola çıktığı söylenen o tanıtları bu yükselişi anlatırlar, v e aşırı i n c e b i r d ü ş ü n c e n i n u y d u r m a l a r ı değil a m a t e r s i n e T i n i n k e n d i s i n i n z o r u n l u o l a r a k başvurduğu dolaylı kılma e d i m l e r i d i r l e r — üstelik bu tanıtlamaların sıradan b i ç i m l e r i i ç i n d e eksiksiz ve d o ğ r u anlatımlarını b u l a m ı y o r olsalar bile.

§69 Ö z n e l I d e a d a n varlığa sözü edilen o geçiş (§ 6 4 ) dolaysız b i l m e k o n u m u için başlıca ilgi alanını oluşturur, ve b u n u n özsel olarak k ö k e n s e l , dolaylılıksız bir bağlantı o l d u ğ u ileri sürülür. G ö r g ü l o l a r a k g ö r ü n e n b a ğ ı n t ı l a r b ü t ü n ü y l e g ö z ardı e d i l e r e k alın­ d ı ğ ı n d a , bu orta-nokta kendi içinde s ö z c ü ğ ü n tam a n l a m ı y l a dolaylılığı gösterir; ve dahası, bu dolaylılık b u r a d a k e n d i g e r ç e k b e l i r l e n i m i n d e o l d u ğ u gibidir, — dışsal birşey aracılığıyla ve o n u n yoluyla değil, a m a k e n d i n i k e n d i i ç i n d e saptayan b i r dolaylılık o l a r a k . § 70 Bu k o n u m u n ö n e s ü r ü m ü şudur: Ne salt öznel bir d ü ş ü n c e olarak İdea, ne de salt bir kendi için varlık G e r ç e k t i r ; — yalnızca kendi için varlık, İ d e a n ı n varlığı olmayan bir varlık, E v r e n i n duyulur, s o n l u varlığıdır. B u n u n l a öyleyse dolaysızca i d e a n ı n yalnızca varlık dolayısıyla ve evrik o l a r a k varlığın y a l n ı z c a I d e a dolayı­ sıyla Gerçek oldukları ileri sürülmüş olur. Dolaysız b i l m e n i n savı haklı olarak belirsiz, boş dolaysızlığı, soyut varlığı ya da yalnızca k e n d i için birliği değil, tersine ideanın Varlık ile birliğini ister. G e n e de değişik b e l i r l e n i m l e r i n b i r l i ğ i n i n yalnızca arı dolaysız


144

MANTIK BİLİMİ

b i r birlik, e.d. b ü t ü n ü y l e belirsiz ve b o ş b i r birlik o l m a d ı ğ ı n ı , a m a b e l i r l e n i m l e r d e n b i r i n i n a n c a k ö t e k i dolayısıyla G e r ç e k l i k taşıdığının da tanı bıı birlikte ortaya koyulduğunu, ya da — e ğ e r deyim yeğlenirse — h e r b i r b e l i r l e n i m i n yalnızca ö t e k i yoluyla G e r ç e k l i k ile dolaylı kılındığını g ö r m e m e k kafasızlıktır. — Dolay­ lılık b e l i r l e n i m i n i n o dolaysızlığın kendisinde kapsanmış olduğu böylece b i r olgu olarak gösterilir ve dolaysız b i l m e n i n kendi temel ilkesi ile uyumlu olarak anlak b u n a h i ç b i r biçimde karşı çıkamaz. Yalnızca gündelik soyut anlaktır ki dolaysızlık ve dolaylılık belirle­ n i m l e r i n i n h e r birini k e n d i b a ş ı n a saltık o l a r a k alır ve o n l a r d a sağlam b i r ayrım b u l d u ğ u n u sanır; a m a b ö y l e c e k e n d i n e o n l a r ı birleştirme gibi üstesinden gelinemez bir güçlük yaratır — bir güç­ lük ki, gösterildiği gibi, olguda yoktur ve kurgul Kavramda yiter. §71 B u k o n u m u n tek-yanlılığı kendisiyle birlikte belli s o n u ç v e b e l i r l e n i m l e r getirir ki bunların a n a çizgileri şimdi t e m e l ilkeler üzerine süren tartışma ile uyumlu olarak ortaya koyulacaktır. İlk olarak, içeriğin doğası değil a m a bilincin olgusu G e r ç e k l i k ö l ç ü t ü olarak ortaya sürüldüğü için, öznel bilme ve " B e n kendi bilincimde pekin b i r i ç e r i k b u l u r u m " i n a n c a s ı g e r ç e k o l a r a k b i l d i r i l e n i n temeli olur. B e n i m kendi b i l i n c i m d e b u l d u ğ u m b ö y l e c e herkesin b i l i n c i n d e b u l u n m a noktasına dek abartılarak bilincin doğasının kendisi diye gösterilir. Ö n c e l e r i T a n r ı n ı n varoluşunun tanıtlarının arasına consensus gentium da alınırdı ki, b u n a başvuru Cicero'ya d e k gider. Con­ sensus gentium ö n e m l i b i r yetkedir, ve b i r i ç e r i ğ i n herkesin b i l i n c i n d e b u l u n m a s ı n d a n o n u n bilincin doğasının kendisin­ de yattığı ve o n u n için zorunlu olduğu vargısına geçiş oldukça kolaydır. Bu genel uylaşım kategorisinde eğitimsiz insanın bile g ö z ü n d e n k a ç m a y a n özsel b i r b i l i n ç yatıyordu: B i r e y s e l i n bilinci aynı z a m a n d a tikel, olumsal birşeydir. E ğ e r bu b i l i n c i n d o ğ a s ı n ı n kendisi yoklanmıyor, e.d. tikel ve o l u m s a l yanları u z a k l a ş t ı r ı l a r a k d e r i n - d ü ş ü n m e n i n y o r u c u işlemi yoluyla k e n d i n d e ve kendi için evrensel yanı bulunup çıkarılamıyorsa, o z a m a n a n c a k bir i ç e r i k ü z e r i n e herkesin g ö r ü ş birliği o i ç e r i ğ i n b i l i n c i n d o ğ a s ı n ı n k e n d i s i n e özgü o l d u ğ u b i ç i m i n ­ d e k i s a y g ı d e ğ e r b i r önyargıya d a y a n a k s a ğ l a y a b i l e c e k t i r . D ü ş ü n c e n i n k e n d i n i böyle genel o l a r a k b u l u n u y o r g ö s t e r e n i zorunlu o l a r a k b i l m e g e r e k s i n i m i için consensus gentium h i ç kuşkusuz yeterli değildir; a m a o l g u n u n o genelliğinin doyuru­ cu bir t a n ı t o l a c a ğ ı varsayılsa bile, Tanrıya i n a n m a y a n b i r e y


DÜŞÜNCENİN N E S N E L L İ Ğ E KARŞI U Ç U N C U T U T U M U v e u l u s l a r ı n b u l u n u y o r o l m a s ı gibi

bir gözlem üzerine o

ilkeden bu i n a n c ı n bir tanıtı o l a r a k vazgeçilmiştir. 1 7 kısası

ve

daha

uygunu

s a l t şu

145

yalın

Oysa d a h a

inancayı i l e r i

sürmek

o l a c a k t ı r : B i l i n c i m d e b i r i ç e r i ğ i g e r ç e k l i ğ i n i n p e k i n l i ğ i ile b u l u r u m ve b u n a g ö r e bu pekinlik tikel ö z n e o l a r a k b a n a değil a m a T i n i n k e n d i s i n i n d o ğ a s ı n a aittir. §72 Dolaysız bilmenin ikinci

olarak

tüm

gerçekliğin boşinanç

ölçütü ve

olması

gerekir düşüncesini

putperestliğin

gerçeklik

olarak

bildirilmesi ve istencin en haksız ve g e l e n e ğ e en aykırı içeriğinin a k l a n m a s ı s o n u c u izler. H i n t l i i ç i n i n e ğ i n , m a y m u n u n , B r a h manın ya da Lamanın Tanrı olarak geçerli olmasının nedeni d o l a y l ı b i l m e d e n i l e n şey, u s l a m l a m a ya da tasını d e ğ i l d i r , —

''Tanrıtanımazlığın ya da Tanrıya inancın görgül olarak ne düzeye dek yaygınlaştığını saplamada herşey insana genel bir Tanrı belirleniminin mi yeterli olduğu, yoksa o n u n daha belirli bir bilgisine mi gerek duyulduğu noktasına gelip dayanır. Hiç olmazsa Çin, Hint vb. putlarının, Afrika fetişlerinin ve giderek Yunan Tanrılarının bile Tanrı oldukları Hıristiyan dünyada kabul edilmez; öyleyse bunlara inananların Tanrıya inanmaları söz konusu değildir. Buna karşı, putlara duyulan bu inançta gene de örtük olarak genelde. Tanrıya inancın yattığı düşünülürse — tıpkı tikel bireyde türün yatması gibi —, o zaman putperestlik de salt bir puta değil ama Tanrıya inanç değerini taşıyacakür. Evrik olarak, Atinalılar Zeus'u vb. yalnızca bulut vb. olarak gören ve evrensel tek Tanrıyı ileri süren ozan ve felsefecileri tanrıtanımazlar olarak görmüşlerdi. — Burada önemli olan şey bir nesnenin kendinde neyi kapsadığı "değil, a m a o n d a bilinç için neyin dışarda ya da açıkla olduğudur. E ğ e r bu belirlenimlerin karıştırılmasına izin verilirse, insanların en sıradan duyusal sezgileri bile din olacaktır, çünkü kendinde böyle h e r sezgide, tinsel olan herşeyde, gelişip anlaştıklarında kendilerini dine yükseltecek ilkeler kapsanır. Ama dine yetmekti olmak (ki o az önceki "kendinde" yalnızca yeteneği ve olanağı anlatır) bir şeydir, dine iye olmak başka bir şey. — Böylece, yakınlarda yine gezginler (örneğin Kaptan Ross A ve Parry 1 1 ) tüm dinden ve giderek Afrika büyücülerinde ( H e r e d o t ' u n (•oeleleri) bulunabilecek din kırınülarından bile yoksun olduklarını ileri sürdükleri boylar (Eskimolar) bulmuşlardır. Bütünüyle başka bir yandan, en son Jübile yılının ilk aylarını Roına'da geçiren bir ingiliz gezi n o t l a r ı n d a bugünkü Romalılardan söz e d e r k e n sıradan halkın sofu olduğunu, a m a okur yazarların tümüyle tanrıtanımazlar olduklarını söyler. — Tanrıtanımazlık suçlaması son z a m a n l a r d a oldukça seyrek duyulur olmuştur, hiç kuşkusuz özellikle dinin içerik ve istemleri bir enaza indir­ gendikleri için (bkz. § 7 3 ) . A [ S i r J o h n Ross (1777-1856), A Vıryageofdiscovery... forllıefturj)oseofexploring liajfin's Bay .... Londra 1819.]

"[Sir VVilliaın Edvvard Parry, 1790-1815, sayısız gezi yazısı ile tanınır.]


146

MANTIK BİLİMİ

tersine, o b u n a inanır. Ama doğal istekler ve e ğ i l i m l e r ilgilerini kendiliklerinden bilince bırakır, ahlaka aykırı a m a ç l a r kendilerini bütünüyle dolaysız bir yolda o n d a bulurlar; iyi ya da kötü karakter i s t e n c i n belirli varlığını anlatacaktır, ki bu da ilgilerde ve a m a ç ­ larda b i l i n e c e k , ve dahası en dolaysızca b i l i n e c e k t i r . § 73 S o n olarak, Tanrıya ilişkin dolaysız bilginin yalnızca "Tanrı vardır" n o k t a s ı n a d e k varması g e r e k i r , " T a n r ı nedir?" s o r u s u n a d e ğ i l ; ç ü n k ü bu s o n u n c u s u bir bilgi o l a c a k ve dolaylı bilmeye g ö t ü r e ­ cektir. B ö y l e c e T a n r ı d i n i n n e s n e s i o l a r a k k e s i n l i k l e genelde Tanrıya, belirsiz duyıılurüstüne s ı n ı r l a n m ı ş ve din ise i ç e r i ğ i n d e e n a z ı n a i n d i r g e n m i ş olur. E ğ e r bir Tanrı olduğu i n a n c ı n ı k o r u m a k , ya da g i d e r e k bu i n a n c ı yaratmayı b a ş a r m a k g e r ç e k t e n z o r u n l u olsaydı, o zaman dinsel bilginin en küçük kırıntısını bir kazanç sayabildi ve kilisesinde o ç o k eskiden Atina'da b u l u n m u ş ve Bilinmeyen Tanrıya sunulmuş a h a r a geri d ö n e n çağın yoksulluğuna şaşır­ mak gerekirdi. §74 H e n ü z dolaysızlık biçiminin g e n e l d o ğ a s ı n ı kısaca b e l i r t m e m i z gerekiyor. Kendisi tek-yanlı olduğu için içeriğini de tek-yanlı ve b ö y l e c e sonlu y a p a n yine bu b i ç i m i n kendisidir. Evrensele bir soyutlamanın tek-yanhhğını verir ve b ö y l e c e T a n r ı b e l i r l e n m i ş i z b i r varlık o l u r ; oysa T i n a n c a k kendisini k e n d i i ç i n d e kendi ile dolaylı kılan birşey olarak bilindiği sürece Tanrı olarak görülebilir. Salt böylece somuttur, dirimli ve T i n d i r ; Tanrının T i n olarak bilgisi tanı bu n e d e n l e dolaylıhğı k e n d i i ç i n d e kapsar. — Dolaysızlık biçimi tikel o l a n a kendi kendisi ile bağıntılı olma belirlenimini verir. Ama tikel o l m a sözcüğün tam anlamıyla kendini dışındaki başka birşey ile b a ğ ı n t ı l ı k ı l m a d ı r ; o b i ç i m yoluyla sonlu o l a n saltık o l a r a k koyulmuş olur. Dolaysızlık biçimi bütünüyle soyut o l a r a k her içeriğe karşı ilgisiz ve tanı bu n e d e n l e h e r içeriğe karşı duyarlı olduğu için, putperest ve ahlaka aykırı içeriği de tıpkı karşıt içerik gibi onaylayabilir. Yalnızca bu içeriğin bağımsız olmadığı, tersine bir başkası ile dolaylı o l d u ğ u i ç g ö r ü s ü d ü r ki o n u s o n l u l u k ve gerçeksizliğine indirger. Böyle bir içgörü, içerik dolaylıhğı kendisi ile birlikte taşıdığı için, dolaylılık kapsayan bir bilgidir. B i r içerik a n c a k bir başkası ile dolaylı kılmmadığı, sonlu olmadığı, öyleyse k e n d i n i k e n d i kendisi ile dolaylı kıldığı ve b ö y l e c e dolaylılık ve aynı z a m a n d a k e n d i ile dolaysız ilişki o l d u ğ u s ü r e c e G e r ç e k


DÜŞÜNCENİN NESNELLİĞE KARŞI Ü Ç Ü N C Ü T U T U M U

147

o l a r a k b i l i n e b i l i r . — K e n d i n i s o n l u b i l g i d e n , Metafiziğin ve Aydınlanmanın anlak-özdeşliğindeıı u z a k l a ş t ı r m a o l d u ğ u n u sanan anlak, d o ğ r u d a n doğruya yine bu dolay sizliği, e.d. soyut kendi-ileilişkiyi, soyut özdeşliği G e r ç e k l i ğ i n ilkesi ve ö l ç ü t ü yapar. Soyut düşünce (derin-düşünce düzlemindeki Metafiziğin b i ç i m i ) ve soyut sezgi (dolaysız b i l m e n i n b i ç i m i ) b i r ve aynıdırlar. Ek. Dolaysızlık biçimine dolaylılık biçimine karşıt olarak sarılmak birinciyi tekyanlı yapar, ve bu tek-yanlılık kendini salt bu biçim altına getirilen her içeriğe iletir. Dolaysızlık genel olarak soyut kendi-ile-ilişkidir ve böylece aynı zamanda soyut özdeşlik, soyut evrenselliktir. E ğ e r buna g ö r e kendinde ve kendi için evrensel salt dolaysızlık biçiminde alınırsa, o zaman yalnızca soyut evrenseldir, ve bu bakış açısından Tanrı baştan sona belirlenmişiz varlık olarak görülür. Bu durumda gene de Tanrıdan Tin olarak söz ediliyorsa bu salt boş bir sözdür, çünkü Tin bilinç ve özbilinç olarak her z a m a n kendinin kendi kendisinden ve bir başkasından ayrımıdır ve böylece aynı zamanda dolaylılıktır. §75 G e r ç e ğ e yönelik düşünceye verilen bu ü ç ü n c ü t u t u m u n yargılan­ ması a n c a k bu duruş noktasının kendi içinde dolaysızca bildirdiği ve onayladığı b i r kipte yerine getirilebilirdi. Böylelikle, dolaysız b i r b i l m e n i n , e.d. ister başkası ile isterse k e n d i i ç i n d e k e n d i s i ile olsun dolaylılık olmaksızın yer alan bir b i l m e n i n var olduğu b i r olgu o l a r a k yanlışlanmış olur. B e n z e r o l a r a k , d ü ş ü n c e n i n yalnızca başka birşey ile dolaylı — s o n l u ve koşullu — b e l i r l e ­ n i m l e r d e ilerlediği, ve yine dolaylılıkta bu dolaylılığın kendisini ortadan kaldırmadığı görüşünün bir olgunun gerçekliğini taşıma­ dığı da açıklanmış olur. Ö t e yandan, tek-yanlı dolaysızlıkta olduğu gibi tek-yanlı dolaylılıkta da i l e r l e m e y e n b i r b i l g i n i n bir olgu o l d u ğ u n u g ö s t e r m e k i ç i n Mantığın k e n d i s i ve bütün bir Felsefe örnektir. §76 Dolaysız b i l m e n i n ilkesini y u k a r ı d a kendisiyle b a ş l a d ı ğ ı m ı z saf Metafizik ile b a ğ ı n t ı i ç i n d e ele alırsak, bu karşılaştırmada o n u n bu Metafiziğin yakınlarda Kartezyen Felsefe olarak almış olduğu b a ş l a n g ı ç n o k t a s ı n a geri döndüğü görülecektir. H e m J a c o b i h e m de D e s c a r t e s ileri s ü r e r l e r ki: ( 1 ) Düşünce ile d ü ş ü n e n i n varlığının yalın ayrılmazlığı — Cogito, ergo sum — s u n u n l a b ü t ü n ü y l e aynıdır: B a n a b i l i n ç t e " B e n " i n varlığı, olgıısallığı, varoluşu dolaysızca bildirilir (Descar­ tes aynı z a m a n d a k e s i n l i k l e d ü ş ü n c e ile g e n e l o l a r a k bilinci anladığını bildirir — Principia pJıilosophiae I, 9 ) , ve bu ayrılmazlık


MANTIK BİLİMİ

148

saltık o l a r a k ilk (dolaylı ya da tanıtlı d e ğ i l ) ve en pekin bilgidir; ( 2 ) b e n z e r olarak,

Tanrının tasarımı

ile

varoluşu da ayrılmaz­

dır, öyle ki bu ikincisi T a n r ı n ı n t a s a r ı m ı n ı n k e n d i s i n d e kapsanır, b u t a s a r ı m k e s i n l i k l e varoluş b e l i r l e n i m i o l m a k s ı z ı n o l a m a z , v e öyleyse b u v a r o l u ş z o r u n l u v e b e n g i d i r . 1 8 ( 3 ) Dışsal şeylerin v a r o l u ş u n u n dolaysız b i l i n c i n e g e l i n c e , bu duyusal b i l i n ç t e n b a ş k a birşey d e m e k d e ğ i l d i r ; b ö y l e b i r b i l i n c i taşıyor o l m a m ı z b i l g i l e r i n e n ö n e m s i z i d i r ; b u k o n u d a b i l m e a ç ı s ı n d a n ilgiye d e ğ e r b i r i c i k n o k t a dışsal ş e y l e r i n v a r l ı k l a r ı n a ilişkin bu dolaysız bilginin b i r a l d a n m a ve yanılgı o l d u ğ u ve g e n e l olarak duyulur olanda hiçbir gerçekliğin söz konusu olmadığı, t e r s i n e bu dışsal şeylerin

varlıklarının o l u m s a l , g e ç i c i b i r varlık

o l d u ğ u , b i r görünüş o l d u ğ u ,

tek b i r sözcükte, b u n l a r ı n

özsel

o l a r a k a n c a k K a v r a m l a r ı n d a n , Özlerinden ayrılabilir b i r varoluş taşıdıklarıdır. §77 B u iki k o n u m u n ayrımları ise: ( 1 ) Kartezyen Felsefe b u tanıtlan­ mayan ve

tanıtlanamaz

olarak a l ı n a n varsayımlardan

ileriye

daha

öte açınan bilgiye g e ç e r ve bu yolda m o d e r n b i l i m l e r e kaynaklık '"Descartes, Principia plıilosophiae, I, 15: "Magis hoc (ens sunime perfectum existere) credel, si attendat, nullius alterius rei ideam apud se inveniri, in qua eodem m o d o necessariam existentiam contineri animadvertat; intelliget, Ulam ideam e x h i b e r e veranı et immutabilem naturam, q u a e q u e non polesl non exislere, cıını necesseria existentia in ea c.ontinealur [ ( O k u r ) eğer başka hiçbir şey d u r u m u n d a kendisinde zorunlu varoluşu aynı yolda kapsayan bir idea bulamadığına dikkat ederse (en eksiksiz olgusallığın varolduğuna) daha çok inanacaktır, çünkü böylece anlayacaktır ki bu idea gerçek ve değişmez bir doğa sergiler — bir d o ğ a ki uarolınaksıznı olamaz, çünkü onda zorunlu varoluş kapsanır]." B u n u izleyen ve dolaylılık getiren bir tanıtlama gibi g ö r ü n e n anlatımın bu ilk t e m e l e hiçbir katkısı yoktur. — Spinoza'da da d u r u m bütünüyle aynıdır: Tanrının özü, e.d. soyut tasarım, varoluşu kendi içinde kapsar. Spinoza'nın ilk tanımı causa sui üzerinedir ve bunu şöyle açıklar: "cujus essenlia involvit existenüam; sive id, cujus natura non polesl concipi, nisi existens" ["özü varoluş içeren ya da doğası varolmaksızın lasarlanamayan"; Törebilim, 1. T a n ı m ] ; — Kavramın Varlıktan ayrılmazlığı temel belirlenim ve varsayımdır. Ama hangi Kavram bu Varlıktan ayrılmazlığı içerir? Sonlu şeylerinin değil, çünkü bunlar öyle bir doğadadırlar ki varoluşları olumsal ve yaratılmış bir varoluştur. — Spinoza'da [ Törebilim] bir tanıtlama tarafından izlenen "Tanrı [...] zorunlu o l a r a k vardır" biçimindeki 11. Ö n e r m e , ve yine "Tanrının varoluşu ve özü bir ve aynıdır" biçimindeki 20. Ö n e r m e yüzeysel bir tanıdama biçimciliği sunarlar. "Tanrı genel olarak (ve hiç kuşkusuz biricik) Tözdür; a m a T ö z causa vujdir, öyleyse Tanrı zorunlu olarak vardır" d e m e k , T a n r ı Kavramı ve Varlığı ayrılamaz olandır demekten başka birşey değildir.]


DÜŞÜNCENİN NESNELLİĞE KARŞI Ü Ç Ü N C Ü T U T U M U

149

eder. B u n a karşı, [ J a c o b i ' n i n ] m o d e r n b a k ı ş a ç ı s ı ise "sonlu d o l a y l ı l ı k t a i l e r l e y e n bilgi y a l n ı z c a s o n l u o l a n ı b i l i r v e h i ç b i r g e r ç e k l i k k a p s a m a z " b i ç i m i n d e k i k e n d i için ö n e m l i s o n u c a v a r m ı ş t ı r ( § 6 2 ) , v e T a n r ı y a ilişkin b i l i n ç t e n o d a h a ö n c e sözü edilen b ü t ü n ü y l e soyut i n a n ç t a d u r u p k a l m a s ı n ı ister. 1 9 ( 2 ) Bu m o d e r n bakış açısı bir yandan sıradan bilimsel bilginin Descartes tarafından başlatılan y ö n t e m i n d e hiçbirşeyi değiştirmez ve o r a d a n kaynaklanan görgül ve s o n l u bilimleri bütünüyle aynı kipte sürdürür; — a m a ö t e y a n d a n bu y ö n t e m i n bu k o n u m u n u yadsır ve böylece, h i ç b i r başkasını tanımadığı için, i ç e r i ğ i n e g ö r e sonsuz olanın bilgisi için tüm yöntemleri yadsımış olur; b u n a g ö r e k e n d i n i i m g e l e m ve i n a n c a l a r ı n yabanıl ö z e n ç l e r i n e , ahlaksal bir k i b i r e ve duygusal b ü y ü k l e n m e l e r e , ya da felsefeye ve felsefi s o n u ç l a r a karşı bütünüyle kişisel görüşlere ve sıradan uslamlama­ lara bırakır. Felsefe hiç kuşkusuz salt inancalara ya da kuruntulara, gündelik uslamlamanın ileri geri d ü ş ü n c e l e r i n e hoşgörüyle davranamaz. §78 İ ç e r i ğ i n ya da b i l m e n i n bağımsız b i r dolaysızlığı ile b u n a karşı eşit ö l ç ü d e b a ğ ı m s ı z v e o n u n l a b a ğ d a ş m a z o l m a s ı g e r e k e n b i r dolaylılık a r a s ı n d a k i karşıtlık ilkin salt b i r varsayım ve t e m e l s i z bir inanca olduğu için bir yana bırakılmalıdır. Yine, bilime girişte ister t a s a r ı m d a n isterse d ü ş ü n c e d e n alınmış o l s u n l a r t ü m başka varsayım ya da ö n y a r g ı l a r d a n da v a z g e ç i l m e l i d i r ; ç ü n k ü bu tür tüm b e l i r l e n i m l e r i ilk kez sınayacak ve k e n d i l e r i n d e ve karşısavl a r ı n d a neyin b u l u n d u ğ u n u saptayacak o l a n şey b i l i m d i r . Kuşkuculuk, t ü m bilgi b i ç i m l e r i n e u y g u l a n a n o l u m s u z b i r b i l i m o l a r a k , k e n d i n i b ö y l e varsayımların h i ç l i ğ i n i g ö s t e r e n bir giriş olarak sunabilir. Ama kuşkucu bir giriş yalnızca sıkıcı o l m a k l a k a l m a y a c a k , ayrıca g e r e k s i z d e o l a c a k t ı r , ç ü n k ü eytişimsel o l a n ı n kendisi, az s o n r a g ö s t e r i l e c e ğ i gibi, o l u m l u b i l i m i n özsel bir kıpısıdır. Yine, K u ş k u c u l u k s o n l u b i ç i m l e r i a n c a k b i l i m s e l l i k t e n uzak g ö r g ü l b i r yolda b u l a b i l i r ve verili o l a r a k alabilir. B ö y l e s o n u n a d e k vardırılan b i r k u ş k u c u l u k i s t e m i n d e b u l u n m a k B i l i m i n herşeye uygulanan bir ikircim '•'Buna karşın Anselmus der ki: " Negligmliae milli videtur, si postquaın confırmati sunnıs in fide, non sludemus, quod credimus, intelligere" (Tractat. Cur DHUS Homo [I, ı — "Bana öyle görünüyor ki, inancımızı doğruladıktan sonra neye inandığımızı anlamaya çalışmamaft dikkalsizliklif'].) —Anselm bu sözleriyle Hıristiyan öğretinin somut içeriği açısından bu yeni inanç k o n u m u n u n kapsadığından bütünüyle başka ağır bir bilgilenme görevini üstlenir.


50

MANTIK BİLİMİ t a r a f ı n d a n , e.d. h e r ş e y i ç i n i s t e n e n g e n e l b i r varsayımsızlık tarafından ( i n c e l e n m e s i n d e d i r e t m e k l e aynı şeydir. Btı istem sözcüğün tam anlamıyla arı düşünmeyi isteme kararında özgür­ lük yoluyla yerine getirilir — b i r özgürlük ki herseyi soyutlar ve k e n d i an soyutluğunu, d ü ş ü n c e n i n yalınlığını e l e geçirir.


Mantığın Daha Tam Kavramı ve Bölümlenişi § 79 Mantıksalın

biçim

anlayan,

eytişimsel ya da

(P)

açısından

üç

yanı

vardır:

olumsuz-ussal,

(y)

(a)

soyut y a

kurgul ya da

da

olumlu-

ussal. Bu üç yan Mantığın üç bölümünü oluşturmazlar, a m a

maniıksal-

olgusal herşeyin, e.d. h e r Kavramın ya da g e n e l o l a r a k g e r ç e k olan

herşeyin

kıp

ilandırlar.

Tümü

de

ilk

kıpının,

Anlama

kıpısının altına getirilebilir ve böylece b i r b i r l e r i n d e n yalıtılmış olarak

tutulabilirler;

ama

böyleyken

görülemezler. — B u r a d a Mantıksalın

Gerçeklikleri

içinde

belirlenimleri üzerine

yapılan a ç ı k l a m a da tıpkı b ö l ü m l e n i ş gibi yine salt b i r ö n c e l e m e d i r ve bir anlatı doğasıııdadır. §80 (a)

D ü ş ü n c e Anlak o l a r a k d u r a ğ a n b e l i r l e n i m l e r d e v e b u n l a r ı n

b a ş k a l a r ı n a karşı ayrımlarında durup kalır; o n u n için böyle sınırlı soyut birşey k e n d i için kalıcı ve varolan birşey o l a r a k g e ç e r l i d i r . Ek. G e n e l olarak d ü ş ü n c e ya da g i d e r e k Kavram söz konusu olduğu z a m a n göz ö n ü n e getirilen çoğunlukla yalnızca Anlağın etkinliğidir. Ve hiç kuşkusuz düşünce ilk olarak anlayan düşüncedir, a m a o r a d a durup kalmaz, ve Kavram yalnızca anlak-belirlenimi değildir. — A n l a ğ ı n etkinliği genel olarak içeriğine evrensellik biçimi vermekten oluşur; ve dahası Anlak yoluyla koyulan evrensel soyut bir evrenseldir ki, böyle olarak katı bir biçimde tikelin karşısında tutulur, a m a bu yolla aynı z a m a n d a kendisi de yine bir tikel o l a r a k belirlenir. N e s n e l e r i n e karşı ayrıştırıcı ve soyutlayıcı bir yolda d a v r a n a n Anlak bu n e d e n l e h e r z a m a n s o m u t olanla ilgilenen ve o n d a d u r u p kalan dolaysız sezginin ve d u y u m u n karşıtıdır. Bir bütün olarak düşünceye karşı yönelen ve onun katı ve tek-yanlı olduğu ve tutarlı o l a r a k geliştirildiğinde zararlı ve yıkıcı s o n u ç l a r a g ö t ü r d ü ğ ü b i ç i m i n d e k i o sık y i n e l e n e n s u ç l a m a l a r Anlak ve d u y u m a r a s ı n d a k i bu karşıtlıkla ilgilidir. E ğ e r içerikleri açısından aklanıyorlarsa, bu s u ç l a m a l a r a verilecek ilk yanıt b u n d a n genel olarak d ü ş ü n c e n i n ya da özel olarak ussal 151


152

MANTIK BİLİMİ

d ü ş ü n c e n i n değil, a m a a n c a k anlak düzeyindeki d ü ş ü n c e n i n etkilendiği biçiminde olacaktır. B u n u n l a birlikte e k l e m e k g e r e k ki, yalnızca a n l a m a işlevindeki düşüncenin hakkı ve değeri de hiç duraksamaksızın tanınmalıdır ve bu d e ğ e r g e n e l o l a r a k kuramsal o l d u ğ u gibi kılgısal a l a n a da Anlak olmaksızın hiçbir sağlamlığın ve belirliliğin g i r e m e m e s i olgusunda yatar. Bu bakımdan bilgiyi ilgilendiren ilk şey önünde bulunan nesneleri belirli ayrımları i ç i n d e yakalamak, ve böylece D o ğ a n ı n irdelenişinde ö r n e ğ i n özdekleri, kuvvetleri, türleri vb. ayırdetmek ve bu yahtılmışhklarında kendileri için saptamaktır. D ü ş ü n c e b u r a d a Anlak olarak davranır ve ilkesi özdeşlik, yalın kendi ile bağıntıdır. Bilgide bir belirlenimden bir başkasına ilerleyişi koşullan­ dıran ilkin bu özdeşlikten başkası değildir. B ö y l e c e ö r n e ğ i n M a t e m a t i k t e büyüklük, tüm başka belirlenimlerin gözardı edilmesiyle, üzerine ilerlemenin dayandığı genel belirlenimdir. B u n a g ö r e . G e o m e t r i d e betiler birbirleri ile karşılaştırılır ve özdeşlikleri bu yolla saptanır. Yine, bir başka bilgi alanında, ö r n e ğ i n T ü z e biliminde, ilk olarak özdeşlik üzerinde ilerlenir. B u r a d a bir belirlenimden bir başkası çıkarsanırken bu çıkarsama özdeşlik ilkesine g ö r e ilerlemeden başka birşey değildir. — Kuramda olduğu gibi kılgıda da Anlaktan vazgeçilemez. Karakter davranışta özseldir, ve karakterli bir insan anlaklı bir insandır ki, böyleyken belirli erekleri göz ö n ü n d e tutar ve bunları sıkı sıkıya izler. Kim büyük birşey yapmayı islerse, G o e t h e ' n i n dediği gibi, kendini sınırlamayı bilmelidir. Buna karşı kim herşeyi isterse, gerçekte hiçbirşey istiyor değildir ve hiçbirşey başaramaz. Dünyada ilginç pek çok şey vardır; ispanyol şiiri, kimya, politika, müzik—, tümü de çok ilginçtir ve bunlara ilgi d u y m a d a hiçbir kötülük a r a n m a s ı gerekmez; a m a bir birey olarak belirli bir d u r u m d a birşey o r t a y a ç ı k a r a b i l m e k için belirli birşeye sarılmalı ve g ü ç ç o k y a n a dağıtılmamalıdır. Yine, her meslekte önemli olan onun Anlak ile izlenmesidir. B ö y l e c e ö r n e ğ i n yargıç yasalara sarılmalı, onlarla uyumlu yargılarda bulunmalı, ve ş u n d a n ya da bundan etkilenmemeli, sağına soluna bakmak­ sızın ve hiçbir özre izin vermeksizin davranmalıdır. — Dahası, genel olarak, Anlak özsel bir ekin kıpısıdır. Eğitimli bir insan bulanık ve belirsiz izlenimlerle yetinmez, tersine nesneleri katı ve sağlam belirlilikleri içinde kavrar; b u n a karşı eğitimsiz insan güvensizlik içinde ileri geri yalpalar ve söz konusu birşey üzerine o n u n l a bir anlaşmaya varmak ve ele alınan belli bir noktayı kararlı olarak göz ö n ü n d e tutmasını sağlamak ç o ğ u kez büyük ç a b a l a r a patlar. Ö t e yandan, önceki tartışmaya göre, g e n e l d e Mantıksal yalnızca öznel bir etkinlik o l a r a k değil a m a tersine bütünüyle evrensel ve b ö y l e c e aynı zamanda nesnel olarak anlaşıldığında, bu olgu uygulamasını Anlakta, Mantık­ salın bu ilk biçiminde de bulur. Anlak buna g ö r e Tanrının iyiliği denilen şeye karşılık d ü ş ü y o r o l a r a k görülebilir, e ğ e r bu iyilikten sonlu şeylerin var oldukları, bir kalıcılık taşıdıkları anlaşılıyorsa. B ö y l e c e ö r n e ğ i n D o ğ a d a T a n r ı n ı n iyiliği değişik hayvansal ve bitkisel sınıf ve türlerin kendilerini s ü r d ü r m e l e r i ve serpilip gelişmeleri için gereksindikleri herşeyin sağlanmış olması olgusunda tanınır. Y m e insan için de d u r u m b ö y l e d i r v e o d a , h e m bir birey olarak h e m de bütün bir ulus olarak, kalıcılık ve gelişimi için gerekenleri


MANTIĞIN KAVRAMI VE B Ö L Ü M L E N İ Ş İ

153

bir y a n d a n dolaysızca verili olarak bulur ( ö r n e ğ i n ülkenin iklimi, doğası ve ürünleri gibi), ve ö t e yandan yetenek, b e c e r i vb. olarak taşır. Böyle bir yolda anlaşıldığında, Anlak kendini genel olarak nesnel dünyanın tüm alanlarında gösterir, ve bir nesnenin eksiksizliği özsel olarak o n d a Anlak ilkesine hakkının verilmesine bağlıdır. B ö y l e c e ö r n e ğ i n e ğ e r bir devlette h e n ü z k o n u m ve görevlerin belirli bir ayrımlaşmasına ulaşılamamışsa, ve e ğ e r Kavram ile uyumlu olarak ayrımlaşan politika ve h ü k ü m e t işlevleri h e n ü z benzer olarak tikel ö r g e n l e r e gelişmemişseler — ö r n e ğ i n duyum, devim, sindirim vb. gibi değişik işlevleri ile gelişmiş hayvan örgenliğinde olduğu gibi —, o devlet eksikür. — Bu noktaya dek süren tartışmadan çıkarabileceğimiz gibi, sıradan bakış açısına g ö r e Anlağın en uzağında yatıyor gibi g ö r ü n e n etkinlik alanlarında bile ondan vazgeçilemez, ve orada Anlağın olmaması ölçüsünde bu bir eksiklik olarak görülmelidir. Bu özellikle sanat, din ve felsefe için geçerlidir. Böylece, ö r n e ğ i n s a n a t t a Anlak Kavrama g ö r e değişik güzellik biçimlerinin yine bu ayrımları içinde tutulmalarında ve sergilenmelerinde kendini gösterir. Aynı şey tek tek sanat çalışmaları için de geçerlidir. B u n a g ö r e , d r a m a t i k bir şiir güzellik ve eksiksizliğini değişik kişilerin karakterlerinin arılık ve belginlikleri içinde işlenmelerine, ve yine, söz konusu olan değişik erek ve ilgilerin açık ve belirgin olarak sunuluşlarına borçludur. — B u n d a n s o n r a dinsel alanı ele alırsak, örneğin (başka içerik ve anlayış ayrımları bir yana) Yunan Mitolojisinin kuzey Mitolojisine üstünlüğü ö z ü n d e ondaki bireysel T a n r ı şekillerinin yontusal belginliğe dek geliştirilmişken ötekinde ise bunların bulanık bir belirsizliğin sisinde birbirlerine karışmış olarak bırakılmalarında yatar. — S o n olarak, öyle g ö r ü n ü r ki felsefenin Anlaksız y a p a m a y a c a ğ ı n a özel o l a r a k d e ğ i n m e k bu noktaya dek s ü r e n tartışmanın ışığında pek gerekli olma­ yacaktır. Felsefe için h e r bir düşüncenin eksiksiz sağınhğı içinde anlaşılması ve, hiçbir şeyin bulanık ya da belirsiz bırakılmaması herşeyden ö n c e gelir. A m a bunların yanısıra genellikle Anlağın çok öteye gitmemesi gerektiği de söylenir; ve Anlağın bir enson olmadığı, tersine sonlu bir d o ğ a d a olduğu ve d o r u ğ u n a dek getirildiğinde karşıtına d ö n d ü ğ ü hiç kuşkusuz doğrudur. Kendini soyutlamalara a t m a k gençliğin alışkanlığıdır; b u n a karşı yaşamda deneyimli insan kendini" Ya—Ya da"nm soyuduğuna bırakmaz, tersine somut olana sarılır.

§81 (P)

Eytişimsel kıpı

böyle s o n l u b e l i r l e n i m l e r i n

kendi kendilerini

o r t a d a n kaldırmaları ve karşıtlarına geçişleridir. ( 1 ) E y t i ş i m s e l kıpı A n l a k t a r a f ı n d a n k e n d i b a ş ı n a y a l ı t ı l m ı ş o l a r a k alındığında, özellikle bilimsel K a v r a m l a r d a g ö r ü n d ü ğ ü gibi,

Kuşkuculuğu o l u ş t u r u r ;

Kuşkuculuk

eytişimsel

s o n u c u o l a r a k y a l n ı z c a o l u m s u z l a m a y ı kapsar. genellikle

dışsal b i r s a n a t o l a r a k

b u y r u k l u ğ u ile

görülür,

kıpının

( 2 ) Eytişim

öyle

ki

başına

belirli Kavramlara bir karışıklık getirir ve


MANTIK BİLİMİ

154

onlarda

salt b i r

belirlenimler gerçeklik

çelişki görünüşü ü r e t i r ,

değil

yanı

ama

Anlağa

bu

görünüş

düşüyor

öyle bir

ki s ö z

hiçlik

olmalıdır.

konusu

olmalı

Gerçekten

ve de,

Eytişim ç o ğ u kez ileri geri gidip g e l e n s ı r a d a n u s l a m l a m a n ı n ö z n e l b i r s a l ı n ı m n ı d a n başka birşey d e ğ i l d i r ; o r a d a iç-değer eksiktir ve çıplaklık böyle u s l a m l a m a l a r ı ü r e t e n kafa oyunları tarafından örtülür. — Oysa g e r ç e k belirliliği i ç i n d e k i Eytişim, tersine, anlak-belirlenimlerinin, şeylerin ve g e n e l o l a r a k sonlu h e r ş e y i n k e n d i öz, g e r ç e k d o ğ a l a r ı d ı r .

D e r i n - d ü ş ü n m e ilkin

yalıtılmış b e l i r l i l i ğ i n ö t e s i n e b i r g e ç i ş t i r ; o n u b i r g ö n d e r i n e n o k t a s ı ile b i r ilişki i ç e r s i n e koyar, a m a b a ş k a b a k ı m l a r d a n yine yalıtılmış birşey d e ğ e r i n d e b ı r a k ı r . B u n a k a r ş ı Eytişim içkin ö t e y e - g e ç i ş t i r ki, b u n u n l a A n l a k - b e l i r l e n i m l e r i n i n tekyanlılık v e

sınırlılıkları

belirlenimlerin

kendilerini

olumsuzlannıaları

oldukları olarak

gibi,

gösterir.

e.d.

bu

Sonlu

o l m a k k e n d i k e n d i n i o r t a d a n kaldırmak demektir. B u n a g ö r e Eytişim b i l i m s e l bilimin odur

içeriğine

—,

tıpkı

ilerlemenin devinen içkin bağlantı ve

sonlunun

üzerine

ruhunu

zorunluk v e r e n dışsal

değil

oluşturur ve biricik ama

ilke

gerçek

yükselişin g e n e l o l a r a k o n d a yatması gibi. Ek 1. Eytişimi gerektiği gibi a n l a m a n ı n ve tanımanın sınırsız ö n e m i vardır. Genel olarak tüm devimin, t ü m yasamın ve edimsellikteki tüm etkinliğin ilkesi odur. Yine Eytişim g e r ç e k t e n bilimsel olan t ü m bilginin de ruhudur. Soyut anlak-belirlenimlerine takılıp kalmamak sıradan bilincimizde bütünüyle haklı birşey olarak g ö r ü n ü r ve bunu şu özdeyiş anlatır: "Ne sen b a n a karış, ne de b e n s a n a " — biri g e ç e r l i d i r , a m a b i r başkası da. A m a d a h a y a k ı n d a n bakıldığında, sonlu yalnızca dışardan sınırlı değildir, tersine kendi doğası yoluyla kendini o r t a d a n kaldırır ve kendisi yoluyla karşıtına geçer. B ö y l e c e ö r n e ğ i n d e n i r ki "insan ölümlüdür," ve s o n r a ö l ü m zeminini yalnızca dış koşullarda taşıyan birşey olarak görülür; ve bu bakış açısına g ö r e insanın iki tikel özelliği olacaktır—dirimli ve ayrıca ölümlü olmak. Ama işin gerçeği yaşam o l a r a k y a ş a m ı n ö l ü m ü n t o h u m u n u k e n d i i ç i n d e taşıdığı, g e n e l o l a r a k s o n l u n u n k e n d i i ç i n d e kendisi ile çeliştiği ve bu yolla kendini o r t a d a n kaldırdığıdır. — Eytişim, bundan başka, salt sofistlik ile de karıştırılmamalıdır; b u n u n özü sözcüğün tam anlamıyla tek-yanlı ve soyut belirlenimleri yahtılmışlıkları içinde kendileri için geçerli saymaktan oluşur, öyle ki ne z a m a n bireyin çıkarı ve tikel d u r u m u gerektiriyorsa uyabilsinler. B ö y l e c e ö r n e ğ i n v a r o l m a m ve varoluş a r a ç l a r ı n a iye o l m a m davranış ya da eylem açısından özsel bir kıpıdır. A m a kendi g ö n e n c i m i n bu yanını, bu ilkesini kendi başına abartıyor ve bundan hırsızlık edebileceğim y a d a ülkeme ihanet edebileceğim s o n u c u n u çıkarıyorsam, bu bir sofistlik olacaktır. — Y i n e , davranışımda ne yaptığımı biliyor ve buna inanıyor o l m a m anlamında öznel özgürlüğüm özsel


MANTIĞIN KAVRAMI VE BÖLÜMLENİŞİ

155

bir ilkedir. A m a salt bu ilkeden u s l a m l a m a yaparsam bu da b e n z e r olarak sofısdiktir ve bununla törelliğin t ü m ilkeleri alt üst olacaktır. — Eytişim böyle bir d a v r a n ı ş t a n özsel o l a r a k ayrıdır, ç ü n k ü d o ğ r u d a n d o ğ r u y a şeyleri kendilerinde ve kendileri için irdelemeye gider, ve böylece tek-yanlı anlakbelirlenimlerinin sonlulukları b u r a d a kendini ortaya serer. — B u n d a n başka, Eytişim felsefede yeni birşey değildir. Eskiler a r a s ı n d a P l a t o n Eytişimin bulucusu olarak adlandırılır; ve Eytişime bilimsel olarak özgür ve böylece aynı z a m a n d a nesnel bir biçimi ilk kez Platon felsefesinin vermiş olması ölçüsünde bu hiç kuşkusuz doğrudur. Sokrates'te eytişimsel öğe, o n u n felsefe yolunun genel ırası ile uyumlu olarak, başat bir öznel şekli, ironi şeklini taşır. Sokrates Eytişimini ilkin g e n e l d e sıradan bilince ve s o n r a özellikle sofistlere karşı yöneltti. Söyleşilerinde söz konusu olan olgular üzerine d a h a yakından bilgi e d i n m e k istiyor görünüşünü takınırdı; bu a m a ç l a h e r tür soruyu s o r a r ve böylece söyleşide bulunduğu kişileri o n l a r a ilkin doğru olarak g ö r ü n m ü ş olanın karşıtına götürürdü. Ö r n e ğ i n , e ğ e r s o f i s d e r kendilerini ö ğ r e t m e n l e r olarak görürlerse, o zaman Sokrates bir dizi soru yoluyla sofist P r o t a g o r a s ' ı tüm ö ğ r e n m e n i n yalnızca anımsama olduğunu onaylamak zorunda bırakırdı. — Platon d a h a kesin bilimsel diyaloglarında eytişimsel irdeleme yoluyla genel o l a r a k t ü m katı anlak-belirlenimlerinin sonluluklarını gösterir. Böylece, örneğin Parrnenides\e Birden Çoku türetir ve gene de Ç o k u n nasıl yalnızca kendini Bir olarak belirleyen bir d o ğ a d a olduğunu gösterir. Platon Eytişimi böylesine etkili bir yolda kullandı. — Ç a ğ ı m ı z d a Eytişimi yeniden anımsatan ve o n a bir kez d a h a d e ğ e r ve saygınlık kazandıran özellikle Kant olmuş ve bunu Usun d a h a ö n c e (§ 4 8 ) sözünü ettiğimiz o çatışkılarının geliştirilmesi yoluyla yapmıştır; bu çatışkılar d u r u m u n d a özsel nokta kesinlikle yalnızca zeminler ü z e r i n d e ileri geri gidip gelen salt öznel bir edimle ilgili değildir; . t e r s i n e , b u r a d a h e r soyut anlak-belirleniminin, salt kendini sunduğu gibi alındığında, dolaysızca karşıtına döndüğü gösterilir. — A n l a k Eytişime karşı ne denli direnirse dirensin, g e n e de o n u n varlığının yalnızca felsefi bilinç için söz konusu olduğu düşünülmemelidir; tersine, Eytişimin tüm başka bilinç biçimlerinde ve genel deneyim alanında da işlediği görülür. Bizi çevreleyen herşey Eytişimin bir ö r n e ğ i olarak görülebilir. Biliriz ki sonlu herşey, sağlam ve e n s o n olmak yerine, tersine değişebilir ve geçicidir, ve bu ise sonlunun Eyüşiminden başka birşey değildir — Eytişim ki, onunla sonlu, kendinde kendi başkası olarak dolaysız varlığının ötesine itilir ve karşıtına döner. D a h a ö n c e ( § 8 0 ) a n l a ğ ı n T a n r ı n ı n iyiliği d ü ş ü n c e s i n d e i m l e n e n şeyle ö z d e ş l e ş tirilebileceği söylenmişti; şimdi, Eytişim ü z e r i n e aynı ( n e s n e l ) a n l a m d a belirtilebilir ki, o n u n ilkesi Tanrının gücü tasarımıyla bağdaşır. Deriz ki, tüm şeyler (e.d. t ü m sonlu olarak sonlular) yok olacaklardır, ve b u n d a direnilmez ve evrensel bir güç olarak Eytişimin sezgisi yatar, öyle ki kendini ne denli güvenli ve sağlam saysa da hiçbirşey o n u n ö n ü n d e kalıcılık taşıyamaz. Bu g ü ç belirlenimi ile g e n e de tanrısal Varlığın derinliği, T a n r ı Kavramı h e n ü z t a m a m l a n m ı ş olmaz; a m a bu hiç kuşkusuz tüm dinsel bilinçte özsel bir kıpı oluşturur. — B u n l a r d a n başka, Eytişim kendini doğal ve tinsel dünyaların


156

MANTIK BİLİMİ

t ü m tikel alan ve şekillerinde de g e ç e r l i kılar. Ö r n e ğ i n gök cisimlerinin deviminde bu böyledir. Bir g e z e g e n şimdi belli bir y e r d e durur, a m a bu kendinde bir başka yerde olmaktır, ve bu başkalığını devinerek varoluşa getirir. Yine, fiziksel öğeler de kendilerini eytişimsel olarak tanıtlarlar ve meteorolojik s ü r e ç onların Eytişimlerinin görüngüsüdür. T ü m başka D o ğ a süreçlerinin temelini oluşturan ve böylece aynı zamanda Doğanın kendi ötesine geçmesini sağlayan yine aynı ilkedir. Eytişimin tinsel dünyada ve özellikle tüzel ve törel alanlardaki bulunuşunu ö r n e k l e m e k için b u r a d a gerekli olan şey yalnızca, genel deneyimin gösterdiği gibi, bir d u r u m u n ya da bir eylemin aşırısının nasıl karşıtına döndüğünü anımsamaktır: Bir Eytişim ki pek çok özdeyişte de onaylanır. Böylece örneğin summum ius summa iniuradenir, ve bununla anla­ tılan soyut hakkın, aşırıya vardırıldığında, haksızlığa döndüğüdür. Yine bilinir ki, politik y a ş a m d a anarşi ve despotizm uçları ç o ğ u kez karşılıklı o l a r a k birbirlerini doğururlar. Bireysel şekli içindeki törellik alanında Eytişimin bilincini o tanıdık özdeyişlerde buluruz: "Gurur düşüşün ö n ü n d e gelir"; "Aşırı keskinlik kendini köreltir" vb. — Duyumun da, ister tensel olsun isterse tin­ sel, kendi Eytişimi vardır. Aşırı üzüntü ve sevincin nasıl birbirlerine geçtikleri bilinir; sevinçle dolu yürek kendini gözyaşlarında rahatlatır, ve en derin keder kimi d u r u m l a r d a kendini bir gülümsemeyle çürütür. Ek 2. Kuşkuculuk yalnızca bir ikircim öğretisi olarak görülmemelidir; tersine, kendi sorunu açısından, e.d. tüm sonluların hiçliğinden saltık olarak pekindir. Salt ikircim duyan biri g e n e de ikirciminin çözülebileceği ve a r a l a r ı n d a yalpaladığı belirlenimlerden birinin ya da ötekinin kendini sağlam ve g e r ç e k birşey olarak göstereceği u m u d u n a sarılır. B u n a karşı gerçek Kuşkuculuk ise anlağın sağlam saydığı herşey üzerine tam bir umutsuzluktur, ve b u n d a n doğan duygu sarsılmazlık ve kendi içinde tam bir dinginliktir. Bu antikçağın soylu K u ş k u c u l u ğ u d u r ve böyle o l a r a k özellikle S e x t u s E m p i r i c u s ' u n yazılarında s e r g i l e n m i ş v e R o m a ' n ı n s o n z a m a n l a r ı n d a S t o a c ı l a r ı n v e Epikürcülerin inakçı dizgelerinin bütünleyici bir yanı olarak gelişmiş biçimini kazanmıştır. Bu yüksek antikçağ Kuşkuculuğu d a h a ö n c e (§ 3 9 ) değinilmiş o l a n v e bir y a n d a n E l e ş t i r e l Felsefeyi ö n c e l e r k e n ö t e y a n d a n o n d a n kaynaklanan o m o d e r n Kuşkuculuk ile karıştırılmamalıdır; bu d a h a sonraki Kuşkuculuk başlıca duyulurüstünün gerçeklik ve pekinliğini yadsımaktan ve b u n a karşı duyulur olanları ve dolaysız d u y u m d a bulunanları kendilerine sarılmamız gereken şeyler olarak g ö r m e k t e n oluşuyordu. Kuşkuculuk günümüzde de sık sık tüm olumlu bilginin ve böylece olumlu bilgiyle ilgili olduğu ö l ç ü d e felsefenin de direnilemez bir d ü ş m a n ı olarak göndür; a m a buna karşı belirtmek gerek ki gerçekte Kuşkuculuktan korkması g e r e k e n ve o n a karşı bir direnç g ö s t e r e m e y e n yalnızca soyut a n l a ğ a özgü sonlu düşüncedir, ve felsefe ise Kuşkuculuğu bir kıpı olarak, eytişimsel kıpı olarak kendi içinde kapsar. A m a felsefe, Kuşkuculuğun tersine, Eytişimin salt olumsuz s o n u c u n d a d u r u p kalmaz. Kuşkuculuk kendi s o n u c u n u yanlış tanır çünkü ona yalın, e.d. soyut bir olumsuzlama olarak sarılır. A m a Eytişim


MANTIĞIN KAVRAMI VE BÖLÜMLENİŞİ

157

sonucu olarak olumsuzu alırken, bu sonuncusu, sözcüğün tam anlamıyla bir s o n u ç olarak, aynı z a m a n d a olumludur, çünkü kendisinden sonuçlandığını o r t a d a n kaldırılmış o l a r a k kendi i ç i n d e kapsar ve onsuz değildir. Bu ise Mantıksalın ü ç ü n c ü biçiminin, e.d. kurgulya da olumlu-ussal biçimin temel belirlenimidir. § 82 (y)

Kurgul ya da

nimlerin

Olumlu-Ussal k ı p ı k a r ş ı t l ı k l a r ı i ç i n d e k i b e l i r l e ­

birliğini

kapsanan

kavrar,

— bunların

çözülüş ve g e ç i ş l e r i n d e

olundu ö ğ e .

( 1 ) Eytişimin

olumlu b i r s o n u c u v a r d ı r , ç ü n k ü

taşır ya d a s o n u c u g e r ç e k t e

belirli b i r

içerik

boş, soyut yokluk d e ğ i l a m a belli

belirlenimlerin o l u m s u z l a n m a s ı d ı r ; v e b u n l a r s o n u ç t a k a p s a n ı r ­ lar, ç ü n k ü s o n u ç d o l a y s ı z b i r yokluk d e ğ i l a m a b i r s o n u ç t u r . ( 2 ) Bu Ussal

[sonuç]

düşünsel ve giderek soyut olmasına

k a r ş ı n a y n ı z a m a n d a somuttur, ç ü n k ü yahu, biçimsel birlik d e ğ i l , tersine

ayrı

belirlenimlerin

birliğidir.

Öyleyse

bütününde

felsefenin yalın s o y u t l a m a l a r l a ya da b i ç i m s e l d ü ş ü n c e l e r l e h i ç b i r işi y o k t u r , t e r s i n e , f e l s e f e y a l n ı z c a s o m u t d ü ş ü n c e l e r l e ilgilenir.

(3)

K u r g u l M a n t ı k t a y a l ı n Anlak Mantığı k a p s a n ı r v e

b u s o n u n c u s u o n d a n h e m e n türetilebilir; y a p ı l a c a k tek şey o n d a n yalnızca Eytişimsel ve Ussal yanları uzaklaştırmaktır; böylece

sıradan Mantık o l a r a k b i l i n e n ş e y e d ö n e r , s o n l u l u k l a r ı

içersinde

sonsuz

sayılan

çeşitli

düşünce-belirlenimlerini

t o p a r l a y a n b i r anlatıya i n d i r g e n i r . Ek. Ussal öğe içeriğine göre yalnızca felsefenin iyeliği olmaktan öylesine uzakta­ ki, tersine, eğitimin ve tinsel gelişimin hangi basamağında olurlarsa olsunlar tüm insanlar için bulunduğu söylenmelidir; ve bu anlamdadır ki insan eskiden beri haklı olarak ussal bir varlık olarak adlandırılmıştır. Ussal olanı bilmenin görgül genel yolu ilk ö n c e önyargı ve varsayım yoludur, ve Ussalın ırası, önceki tartışmayı izlersek (§ 4 5 ) , genel olarak koşulsuz birşey ve b ö y l e c e kendi belirliliğini kendi içinde kapsayan birşey olmaktır. Bu a n l a m d a insan h e r şeyden ö n c e Tanrıyı biliyorsa, ve o n u bütünüyle öz-belirlenimli birşey olarak biliyorsa, Ussal olanı bilir. Yine, bir yurttaşın kendi ülkesi ve bunun yasalan üzerine bilgisi Ussalın bir bilgisi olacaktır, eğer bunlar o n u n için onlara kendi bireysel istenci ile boyun eğeceği koşulsuz vc aynı z a m a n d a evrensel g ü ç l e r olarak geçerli iseler; ve aynı anlamda, ç o c u ğ u n bilgisi ve istenci de ussaldır, e ğ e r büyüklerinin istencini biliyor ve istiyorsa. Dahası, g e n e l d e Kurgulkıpı, düşünülmekte olduğu s ü r e c e , Ussaldan (ve hiç kuşkusuz Olumlu-Ussaldan) başka birşey değildir. Gündelik y a ş a m d a Spekülasyonyadiv /^«giianlaümı oldukça bulanık ve aynı z a m a n d a altgüdümlü b i r a n l a m d a kullanılır, ö r n e ğ i n evlilik y a d a t e c i m a l a n ı n a d ü ş e n bir


158

MANTIK BİLİMİ

spekülasyondan söz edildiğinde olduğu gibi; bununla anlatılmak istenen şey yalnızca bir yandan dolaysızca içinde bulunulan d u r u m u n ötesine geçilmesi gerektiği, ve ö t e yandan böyle bir k u r g u n u n içeriğini oluşturan şeyin ilkin s a l t ö z n e l birşey o l m a s ı n a k a r ş ı n g e n e d e b ö y l e k a l m a m a s ı , a m a olgusallaştırılması ya da nesnelliğe çevrilmesi gerektiğidir. D a h a ö n c e İ d e a ile ilgili o l a r a k belirtilmiş o l a n l a r dilin bu gündelik kullanımında Kurgu terimi açısından da geçerlidir; b u n a ek olarak denebilir ki, kendilerini eğitimli sayan birçok insan bile K u r g u d a n kesinlikle yalnızca öznel bir şey a n l a m ı n d a söz eder; d e r l e r ki, doğal ya da tinsel d u r u m l a r ve ilişkiler üzerine belli bir görüş yalnızca kurgul olarak alındığında hiç kuşkusuz çok güzel ve doğru olabilir, a m a yaşantılar bununla bağdaşmaz ve edimsellikte böyle birşeye izin verilmez. B u n a yanıt o l a r a k denebilir ki, Kurgu g e r ç e k imlemine g ö r e ne geçici olarak, ne de üstelik kesin olarak yalnızca öznel birşeydir; tersine, kesinlikle Anlağın ö t e l e r i n e g e ç e m e d i ğ i o karşıtlıkları (dolayısıyla öznel ve nesnel arasında olanı da) ortadan kaldırılmış olarak kendi içinde kapsayan ve tam bu nedenle kendini s o m u t olarak ve bütünlük olarak tanıüayan birşeydir. Kurgul bir içerik bu n e d e n l e tek-yanlı bir ö n e r m e d e anlatılamaz. Ö r n e ğ i n e ğ e r Saltık öznel ve nesnelin birliğidir dersek, bu hiç kuşkusuz doğrudur, a m a g e n e de burada yalnızca birlikten söz edilmiş ve o n u n vurgulanmış olması ölçüsünde tek-yanlıdır; oysa g e r ç e k t e öznel ve nesnel yalnızca özdeş değil a m a o denli de ayrıdırlar. B u r a d a Kurgul sözcüğü ile ilgili olarak sözünü edebileceğimiz bir başka nokta da bir zamanlar onunla özellikle dinsel bilinç ve içeriği ile bağmu içinde gizemsel olurak belirtilenin anlaşılmış olduğudur. Günümüzde gizemselliksöz konusu o l d u ğ u n d a bunun bir kural o l a r a k e s r a r e n g i z ve kavranılmaz ile eşanlamlı sayıldığını görürüz; ve bu esrarengizlik ve kavranılmazlık, ekin ve anlayış yollarındaki değişikliklere g ö r e , kimileri tarafından su g ö t ü r m e z bir gerçeklik olarak, a m a başkaları tarafından ise boşinanç ve aldanış ile ilgili herşeye bağlı bir özellik olarak görülür. B u r a d a belirtilmesi gereken ilk nokta gizemselin hiç kuşkusuz giz dolu olduğu, a m a b u n u n g e n e de yalnızca anlak için böyle o l d u ğ u d u r — yalnızca soyut özdeşliğin anlağın ilkesi olması gibi yalın bir nedenle; oysa gizemsel (Kurgul ile eşanlamlı olarak) anlağın yalnızca ayrılık ve karşıtlıkları içinde g e r ç e k saydığı belirlenimlerin s o m u t birliğidir. Ve eğer gizemseli g e r ç e k olarak kabul e d e n l e r o n u yine öyle baştan sona gize bürülü birşey olarak bırakmakla yetinirlerse, bununla onlar payına söylenen tek şey d ü ş ü n c e n i n o n l a r için de soyut özdeşleştirme anlamını taşıdığı ve G e r ç e ğ e erişebilmek için düşüncenin yadsınması, ya da — genellikle dendiği gibi — Usun durdurulması gerektiğidir. Ama, gördüğümüz gibi, anlağın soyut düşüncesi sağlam ve e n s o n o l m a k t a n öylesine uzaktır ki, tersine kendini biteviye kendisini o r t a d a n kaldıran ve karşıtına d ö n ü ş t ü r e n birşey o l a r a k tanıüar; b u n a karşı g e n e l olarak Ussallık sözcüğün t a m anlamıyla karşıtları ideal/düşünsel kıpılar olarak kendi içinde kapsamaktan oluşur. Ussal olan herşey böylece aynı z a m a n d a gizemsel olarak da belirtilebilir, ve g e n e de bununla onun yalnızca anlağın ötesine geçtiği söylenmiş olur, hiçbir biçimde


MANTIĞIN KAVRAMI VE BÖLÜMLENİŞİ

159

genel olarak düşünce için erişilemez ve kavranamaz olarak görülmesi gerektiği değil. § 83 M a n t ı k ü ç b ö l ü m e ayrılır: I. Varlık öğretisi, I I . Oz öğretisi, I I I . Kavram ve Idea öğretisi. E ş deyişle, ü ç D ü ş ü n c e Ö ğ r e t i s i n e ayrılır: I. Dolaysızlığı II.

içinde,

Yansıması ve ve

kendinde Kavram.

dolaylılığı i ç i n d e , — K a v r a m ı n

kendi-için-varlığı

görünüşü.

I I I . Kendi

içine

geri

dönmüşlüğü

i ç i n d e , — kendinde ve

ve

gelişmiş

kendisinde-kalışı

kendi için Kavram.

Ek. Mantığın b u r a d a verilen bölümleri, tıpkı d ü ş ü n m e yetisi ü z e r i n e bu noktaya dek süren bütün tartışma gibi, salt bir ö n c e l e m e olarak g ö r ü l m e ­ lidirler; ve a k l a n m a s ı ya da t a n ı t l a n m a s ı ilk kez d ü ş ü n c e n i n kendisinin ayrıntılı bir irdelenişinden çıkabilir; çünkü felsefede tanıtlama nesnenin kendini nasıl kendisi yoluyla ve kendi içinden ne ise o yaptığını g ö s t e r m e k demektir. — D ü ş ü n c e n i n ya da mantıksal İdeanın b u r a d a değinilen üç a n a b a s a m a ğ ı n ı n birbirleriyle ilişkileri genel o l a r a k şöyle düşünülecektir. İlk olarak. Kavram G e r ç e k olandır ve d a h a tam olarak Varlığın\e Özün Gerçek­ liğidir, ki bu ikisi, yalıtılmışlıkları içinde kendileri için alındıklarında, bu yüzden aynı z a m a n d a g e r ç e k olmayan şeyler olarak görülmelidir, — Varlık ilkin salt dolaysız olduğu için, ve Öz ilkin salt dolaylı olduğu için. B u r a d a ilk olarak şu sorulabilir: Niçin, öyleyse, h e m e n Gerçek-olan ile değil de Gerçek-olmayan ile başlanır? B u n a yanıt Gerçekliğin kendini sözcüğün tam anlamıyla Gerçeklik o l a r a k gerçeklemesi gerektiği olacaktır; bu g e r ç e k l e m e b u r a d a , Mantığın içersinde, Kavramın kendini kendisi yoluyla ve kendisi ile dolaylı ve böylece aynı z a m a n d a g e r ç e k t e n dolaysız o l a n o l a r a k t a n ı t l a m a s ı n d a n oluşur. Mantıksal İ d e a n ı n üç basamağı arasında b u r a d a sözü edilen ilişki kendini s o m u t v e olgusal şekli içinde şöyle gösterir: Tanrı, ki Gerçekliktir, bu Gerçekliği içinde, e.d. saltık T i n olarak, bizim tarafımızdan a n c a k aynı z a m a n d a o n u n tarafından yaratılan Evreni, Doğayı ve sonlu Tini o n d a n ayrımları içinde gerçek-olmayan olarak tanıdığımız s ü r e c e bilinir.


Mantığın Birinci Bölümü Varlık Öğretisi § 84 Varlık salt kendinde Kavramdır; b e l i r l e n i m l e r i ' olan b e l i r l e n i m ­ lerdir ve ayrımları i ç i n d e b i r b i r l e r i n e karşı b i r e r başkadırlar, ve daha öte belirlenimleri (eytişimselin b i ç i m i ) başkasına bir geçiştir. Bu ö t e - b e l i r l e n i m kendinde v a r o l a n Kavramın h e m e n b i r ortaya koyulusu ve böylelikle açılışı ve aynı z a m a n d a Varlığın kendi-içinegidişi, kendi içinde bir derinleşmesidir. Kavramın Varlık a l a n ı n d a açımlanışı Varlığın bütünlüğü o l u r k e n , böylelikle Varlığın dolaysızlığı ya da Varlık o l a r a k Varlık b i ç i m i de o r t a d a n kalkar. § 85 Varlığın k e n d i s i ve o n u izleyen b e l i r l e n i m l e r i , ve ayrıca g e n e l olarak mantıksal b e l i r l e n i m l e r Saltığın t a n ı n ı l a n olarak, Tanrının metafiziksel tanımları olarak görülebilirler; ya da, daha tam olarak, h e r z a m a n yalnızca b i r a l a n ı n ilk yalın b e l i r l e n i m i , v e s o n r a , ayrımdan yalın kendi ile bağıntıya geri d ö n ü ş olarak, ü ç ü n c ü s ü . Ç ü n k ü Tanrıyı metafiziksel o l a r a k t a n ı m l a m a k d o ğ a s ı n ı g e n e l olarak düşüncelerde anlatmak demektir; ve Mantık h e n ü z d ü ş ü n c e b i ç i m i n d e oldukları s ü r e c e tüm d ü ş ü n c e l e r i kapsar. B u n a karşı ikinci b e l i r l e n i m l e r ise, ayrımları i ç i n d e b i r e r alan o l a r a k , sonlu­ nun t a n ı m l a r ı d ı r l a r . A m a t a n ı m b i ç i m i k u l l a n ı l a c a k o l u r s a , bu tasarımsal b i r d a y a n a ğ ı n göz ö n ü n e g e t i r i l d i ğ i n i i m l e r ; ç ü n k ü Saltık b i l e , Tanrıyı d ü ş ü n c e n i n a n l a m ve b i ç i m i n d e a n l a t m a s ı g e r e k e n birşey o l a r a k , y ü k l e m i ile, d ü ş ü n c e l e r d e k i b e l i r l i v e e d i m s e l a n l a t ı m ile ilişki i ç i n d e salt sanısal bir d ü ş ü n c e , k e n d i için belirsiz bir dayanak o l a r a k kalır. D ü ş ü n c e , b u r a d a herşeyin ç e v r e s i n d e d ö n d ü ğ ü olgu, yalnızca y ü k l e m d e k a p s a n d ı ğ ı i ç i n , ö n e r m e b i ç i m i de tıpkı o ö z n e gibi bütünüyle gereksiz birşeydir (bkz. § 3 1 , ve aşağıda Yargı ile ilgili b ö l ü m [§ 1 6 6 v s . ] ) . Ek. Mantıksal İdeanın her bir alanı kendini bir belirlenimler bütünlüğü ve Saltığın bir betimlenişi olarak tanıdan Nitelik, Nicelikve Ölçügibi üç basamağı kendi içinde kapsayan Varlık için de bu böyledir. Nitelik ilk olarak Varlık ile özdeş belirliliktir, öyle bir yolda ki, e ğ e r birşey Niteliğini yitirirse, ne ise o 160


VARLIK ÖĞRETİSİ

161

olmaya son verir. Nicelik buna karşı Varlığa dışsal, onun için ilgisiz belirliliktir. Böylece, örneğin bir ev, ister büyük olsun isterse küçük, ne ise öyle kalır, ve kırmızı, ister açık olsun isterse koyu, kırmızı kalır. Varlığın üçüncü basamağı, Ölçü, ilk ikisinin birliğidir, nitel Nicelik. Tüm şeylerin Ölçüleri vardır, e.d. nicel olarak belirlidirler, ve şu ya da bu büyüklükte olmalarına karşı ilgisizdirler; ama aynı zamanda bu ilgisizliğin de sınırı vardır ki, biraz daha çok ya da az ile aşılırsa şeyler olmuş oldukları gibi olmaya son verirler. Ölçüyü İdeanın ikinci ana alanına, Öze ilerleme izler. Varlığın burada değinilen üç biçimi, yalnızca ilk olmaları nedeniyle, aynı zamanda en yoksul, e.d. en soyut biçimlerdir. Dolaysız, duyusal bilinç, aynı zamanda düşünen olarak davrandığı sürece, özellikle soyut Nitelik ve Nicelik belirlenimleri ile sınırlıdır. Bu duyusal bilinç genellikle en somut ve bu yüzden aynı zamanda en varsıl bilinç olarak görülür; bu gene de salt gerece göre böyledir, ama düşünce içeriği açısından ise gerçekte en yoksul ve en soyut bilinçtir.

A Nitelik a.

Varlık § 86

Arı Varlık b a ş l a n g ı c ı yapar, ç ü n k ü b e l i r l e n m i ş i z , yalın, dolaysız birşey o l a r a k o denli de arı d ü ş ü n c e d i r ; ilk b a ş l a n g ı ç ise dolaylı yâ da d a h a ö t e belirli birşey o l a m a z . Bilimin soyut boş Varlık ile başlamasına karşı y ö n e l t i l e b i l e c e k t ü m k u ş k u l a r ve uyarılar b a ş l a n g ı c ı n d o ğ a s ı n ı n kendisi ile birlikte neyi getirdiğinin yalın bilinci yoluyla k a l k a c a k l a r d ı r . Varlık B e n = B e n olarak, saltık ayrımsızlık ya da özdeşlik vb. o l a r a k b e l i r l e n e b i l i r . Ya saltık o l a r a k pekin birşey, e.d. özp e k i n l i k ile, ya da saltık Gerçeğin b i r t a n ı m ı ya da sezgisi ile b a ş l a m a g e r e k s i n i m i n d e , b u v e b u n a b e n z e r b i ç i m l e r e sanki ilk o l m a l a r ı g e r e k i r m i ş gibi bakılabilir. A m a bu b i ç i m l e r d e n h e r b i r i n i n i ç e r s i n d e d a h a ş i m d i d e n dolaylılık o l d u ğ u i ç i n , b u n l a r g e r ç e k ilk değildirler; dolaylılık bir ilkten bir ikinciye g e ç m i ş l i ğ i ve k e n d i n d e n ayrı b i r ş e y d e n d o ğ m u ş l u ğ u imler. E ğ e r B e n = B e n ya da g i d e r e k anlıksal sezgi g e r ç e k t e n de yalnızca ilk olan o l a r a k alınırsa, o zaman bu arı dolaysızlıkta Varlıktan başka hiçbirşey yoktur: tıpkı, evrik olarak, arı Varlığın da b u n d a n böyle bu soyut olmayan a m a kendi i ç i n d e dolaylı­ lık kapsayan Varlık olarak arı d ü ş ü n c e ya da sezgi olması gibi.


162

MANTIK BİLİMİ

E ğ e r Varlık Saltığın y ü k l e m i o l a r a k bildirilirse, bıı o n u n ilk tanımını verir: Saltık Varlıktır. Bu ( d ü ş ü n c e d e ) saltık olarak en başta duran, en soyut ve en yetersiz tanımdır. Eleatiklerin tanı­ mıdır, a m a aynı z a m a n d a ayrıca T a n r ı n ı n tüm olgusallıklamı toplamı o l a r a k b i l i n e n tanımıdır. B u n a g ö r e h e r olgusallıkta b u l u n a n sınırlannıışlık soyuüanacak, öyle ki Tanrı yalnızca tüm olgusallıktaki olgusal, en-olgusal olacaktır. G e n e de olgusallığın d a h a ş i m d i d e n b i r d e r i n - d ü ş ü n c e ö ğ e s i [ya da dolaylılık] kapsadığı J a c o b i ' n i n S p i n o z a ' n ı n Tanrısı üzerine "O tüm belirlivarlıktaki Varlık ilkesidir" s ö z l e r i n d e dolaysızca anlatılır. Ek 1. Düşünme başlayacağı zaman, arı belirlenimsizliği içindeki düşünceden başka hiçbir şeyimiz yoktur, çünkü birşey ve bir başkası olmaksızın belirlenim olamaz; ve başlangıçta henüz hiçbir "başkası" yoktur. Belirlenimsiz olan, bura­ da onu önümüzde bulduğumuz gibi, dolaysız olandır, dolaylı belirlenimsizlik değil, tüm belirliliğin ortadan kaldırılmışhğı değil, tersine belirlenimsizliğin dolaysızlığı, tüm belirlilikten önceki belirlenimsizlik, herşeye karşı ilk olan belirlenimsizdir. Ve buna Varlık deriz. Bu duyumsanmaz, sezilmez, tasarımlan­ maz, tersine arı Düşüncedir, ve böyle olarak başlangıcı yapar. Öz de belirlenimsizdir, ama öyle bir belirlenimsiz ki, önceden dolaylılık içinden geçmiş olmakla belirlenimi daha şimdiden ortadan kaldırılmış olarak kendi içinde kapsar. Eli 2. Mantıksal İdeanın değişik basamaklarını Felsefe Tarihinde birbiri ardına ortaya çıkan felsefi dizgeler şeklinde buluruz ki, bunlardan her biri Saltığın tikel bir tanımını kendine temel alır. Nasıl mantıksal İdeanın açınımı kendini soyuttan somuta bir ilerleme olarak tanıtlıyorsa, Felsefe Tarihinde de en erken dizgeler en soyut ve böylece aynı zamanda en yoksul dizgeler olarak görünürler. Erken felsefi dizgelerin sonrakilerle ilişkileri genel olarak mantıksal İdeanın önceki basamaklarının sonrakilerle ilişkilerine benzer, ve hiç kuşkusuz sonrakilerin öncekileri ortadan kaldırılmış olarak kendi içlerinde kapsıyor oldukları bir yolda. Felsefe Tarihinde karşılaşılan ve çoğu kez yanlış anlaşılan bir olgunun, bir felsefi dizgenin bir başkası tarafından, ya da daha doğrusu öncekinin sonraki tarafından çürütülmesinin gerçek ünlemi budur. Bir felsefenin çürütülmesi söz konusu olduğunda, bu ilkin yalnızca soyut olumsuz bir anlamda alınır, öyle bir yolda ki, çürütülen dizge artık geçerliliğini bütününde yitirmiştir, işi bitmiştir ve bir yana atılmalıdır. Eğer bu böyle olsaydı, Felsefe Tarihi incelemesinin baştan sona acıklı bir iş olarak görülmesi gerekirdi, ve bu çaba zamanın akışı içinde ortaya çıkan tüm felsefi dizgelerin nasıl çürütüldüklerini öğretmekten başka bir işe yaramazdı. Gene de, tüm felsefelerin çürütülmüş oldukları onaylanmakla birlikte, eşit ölçüde ileri sürülmclidir ki hiçbir felsefe çürütülmüş değildir, ne de çürütülebilir. Bu sonuncusu iki bağlamda böyledir; birincisi, felsefe adına yaraşır her felsefe genel olarak İdeayı içeriği olarak taşır; ikincisi, her felsefi


VARLIK ÖĞRETİSİ

163

dizge İdeanın açınım sürecindeki tikel bir kıpının ya da tikel bir basamağın sunuluşu olarak görülmelidir. Bir felsefenin çürütülmesi, öyleyse, yalnızca sınırının aşılması ve belirli ilkesinin ideal/düşünsel bir kıpıya indirgenmesi a n l a m ı n a gelir. Felsefe Tarihi böylece özsel içeriği ile uyumlu olarak geçmiş olan ile değil, tersine bengi olan ve saltık olarak bulunan ile ilgilenir, ve s o n u ç l a n açısından insan tininin sapınçlarının bir galerisini değil, tersine tanrısal şekillerden bir P a n t e o n u andırır. A m a bu tanrısal şekiller İdeanın eytişimsel gelişimde birbiri a r d ı n a ortaya çıkan değişik basamaklarıdır. Bu arada Felsefe Tarihine düşen görev, daha belirli olarak, bir yandan bu içeriğin onda yer alan açınımının arı mantıksal İdeanın eytişimsel açınımı ile ne ölçüde uyuştuğunu, ö l e y a n d a n o n d a n n e ö l ç ü d e saptığını o r t a y a çıkarmaktır; böylece burada ilkin Mantığın başlangıcının gerçek Felsefe Tarihinin başlangıcı ile .aynı olduğuna değinmek yeterli olacaktır. Bu başlangıcı Eleatiklerde, vc özellikle 'Yalnızca Varlık vardır, ve Yokluk yoktur" diyerek Saltığı Varlık olarak kavrayan Parmenides 'te g ö r ü r ü z . Bu felsefenin g e r ç e k başlangıcı o l a r a k görülmelidir, çünkü felsefe genel olarak düşünerek bilmedir —, ve ilk kez b u r a d a d ı r ki arı d ü ş ü n c e sıkı sıkıya yakalanmış ve kendi kendisi için nesnel olmuştur. İ n s a n l a r hiç kuşkusuz başlangıçtan beri düşünmüşlerdir, ve yalnızca d ü ş ü n c e yoluyla kendilerini hayvanlardan ayırdıklarını söylemek gerekir; a m a d ü ş ü n c e y i arılığı içinde ve aynı z a m a n d a g e r ç e k t e n n e s n e l o l a r a k g ö r m e y e u l a ş m a k için b i n l e r c e yılın g e ç m e s i gerekti. E l e a t i k l e r yürekli d ü ş ü n ü r l e r olarak ünlüdürler; a m a bu soyut hayranlığa sık sık bu felsefeci­ lerin ç o k ileri gittikleri, çünkü yalnızca Varlığı G e r ç e k o l a r a k tanıyarak b i l i n c i m i z i n i ç e r i ğ i n i o l u ş t u r a n başka h e r ş e y e G e r ç e k l i ğ i yadsıdıkları biçimindeki gözlem eşlik eder. Salt Varlıkta durup kalınamayacağı hiç kuşkusuz bütünüyle d o ğ r u d u r ; a m a bilincimizin d a h a ö t e içeriğini sanki Varlığın yanında ve dışında bulunuyormuş gibi ya da ayrıca o da varmış gibi g ö r m e k düşüncesizlik olacaktır. B u n a karşı g e r ç e k ilişki şudur: Varlık o l a r a k Varlık değişmez bir enson değildir, tersine eytişimsel olarak karşıtına d ö n e r ki, benzer olarak dolaysızca alındığında, yfr/</u/<tur. Herşey bir yana, ö n e m l i olan nokta Varlığın ilk arı düşünce olmasıdır, ve başlangıç başka ne ile yapılırsa yapılsın ( B e n = B e n ile, saltık ayrımsızlıkile ya da Tanrının kendisi ile), bu başkası ilkin salt t a s a r ı m l a n m ı ş birşeydir, d ü ş ü n ü l m ü ş birşey değil, ve başlangıç d ü ş ü n c e içeriğine g ö r e sözcüğün sağın anlamıyla yalnızca Varlıktır.

§87 Ama

bu

an

Varlık

arı

soyutlamadır,

böylece

b e n z e r o l a r a k dolaysızca a l ı n d ı ğ ı n d a , (1)

Buradan

Saltığın

ikinci

tanımı

saltık-olumsuzdur

ki,

Yokluktur. çıkar:

Saltık

Yokluktur.

Kendinde-şeyin belirsiz, bütünüyle biçimsiz ve b ö y l e c e içeriksiz olduğu, ya da T a n r ı n ı n salt en yüksek Varlık o l d u ğ u ve b u n d a n başka birşey o l m a d ı ğ ı söylendiği z a m a n d a g e r ç e k t e b u t a n ı m


164

MANTIK BİLİMİ imlenir, ç ü n k ü böyleyken o n d a n az ö n c e k i olumsuzluk olarak söz e d i l m i ş olur. B u d i s t l e r i n h e r ş e y i n ilkesi ve o d e n l i de h e r ş e y i n e n s o n e r e k v e h e d e f i yaptıkları Y o k l u k d a y i n e b u aynı soyutlamadır. — ( 2 ) E ğ e r karşıtlık bu dolaysızlık i ç i n d e Varlık ve Yokluk o l a r a k a n l a t ı l a c a k o l u r s a , h i ç l i ğ i ö y l e s i n e ç a r p ı c ı o l a c a k t ı r ki, Varlığı s a ğ l a m l a ş t ı r m a ve g e ç i ş e karşı k o r u m a çabasına girişmeyi bile gereksizleştirecektir. G e n e de bu noktada dcrin-düşünce Varlık için o n u Yokluktan ayırdedec e k d e ğ i ş m e z b i r b e l i r l e n i m a r a m a işine g i r i ş m e k t e n kaçınam a z . B ö y l e c e Varlık ö r n e ğ i n o t ü m d e ğ i ş i m i ç i n d e k a l ı c ı , sonsuz ö l ç ü d e b e l i r l e n e b i l i r Özdek vb. o l a r a k , ya da g i d e r e k d e r i n - d ü ş ü n c e y e b i l e b a ş v u r u l m a k s ı z ı n h e r h a n g i b i r tekil varoluş olarak, en yakındaki duyusal ya da tinsel birşey olarak alınır. A m a tüm böyle d a h a ö t e ve d a h a s o m u t b e l i r l e n i m l e r b u n d a n böyle Varlığı arı Varlık o l a r a k , b u r a d a b a ş l a n g ı ç t a k i dolaysızlığı i ç i n d e olduğu gibi bırakmazlar. Varlık salt bu arı b e l i r l e n m e m i ş l i k t e ve o n u n yoluyla Yokluktur, söylenemez birşeydir; Y o k l u k t a n ayrımı salt b i r sanıdır, denmek istenen birşeydir. — Ö n e m l i olan b i r i c i k n o k t a bu b a ş l a n g ı ç l a r ı n bu boş soyutlamalardan başka birşey o l m a d ı k l a r ı n ı n , b u n l a r d a n h e r birinin tıpkı öteki denli boş olduğunun bilincidir; Varlıkta ya da h e r ikisinde b i r d e n d e ğ i ş m e z bir a n l a m b u l m a dürtüsü Varlığı ve Yokluğu d a h a öteye g ö t ü r e n ve o n l a r a g e r ç e k , e.d. s o m u t b i r a n l a m v e r e n Zorunluğun kendisidir. Bu i l e r l e m e mantıksal işleyiş, ve ortaya ç ı k a n d a kendini sergileyen akıştır. Varlık ve Y o k l u k için d a h a d e r i n b e l i r l e n i m l e r bulan derind ü ş ü n c e m a n t ı k s a l d ü ş ü n c e d i r k i o n u n yoluyla b u b e l i r l e ­ n i m l e r kendilerini olumsal değil a m a zorunlu bir kipte üretir­ ler. — O n l a r ı i ç e r e n h e r s o n r a k i i m l e m b u n a g ö r e y a l n ı z c a Saltığın daha tam bir belirlenimi ve daha gerçek bir tanımı olarak g ö r ü l m e l i d i r ; böyle b i r s o n u ç b u n d a n böyle Varlık y a d a Yokluk gibi boş b i r soyutlama değil a m a i ç i n e h e r ikisini de, Varlığı olduğu gibi Yokluğu da kıpılar olarak alan s o m u t birşey o l a c a k t ı r . — K e n d i b a ş ı n a a l ı n d ı ğ ı n d a , Yokluğun en yüksek biçimi Özgürlük olacaktır, a m a Özgürlük a n c a k kendini kendi i ç i n d e en yüksek yeğinliğe d e k d e r i n l e ş t i r m i ş ve k e n d i s i b i r o l u m l a m a , d a h a s ı saltık o l u m l a m a o l m u ş s a o l u m s u z l u k t u r .

Ek. Varlık ve Yokluğun ayırdedilmelcri ilkin yalnızca gerekir, e.d. ayrımları ilkin salt fıendindedir, henüz koyulmuş değildir. Bir ayrımdan söz e d e r k e n genellikle biri ötekinde bulunmayan bir belirlenimi olan iki şey düşünürüz. Oysa Varlık yalnızca saltık olarak belirleııimsiz olandır, vc Yokluk da bu aynı


VARLIK ÖĞRETİSİ

165

belirlenimsizlikür. Bu ikisinin ayrımı böylece saltsanısal bir ayrım, bütünüyle soyut bir ayrımdır ki aynı zamanda bir ayrım değildir. Tüm başka ayrım durumlarından her zaman bir de ayırdedilenleri kendi altında kapsayan ortak bir nokta buluruz. Örneğin iki ayrı türden söz ediyorsak, burada tür ikisine de ortak olandır. Benzer olarak deriz ki, doğal ve tinsel kendilikler vardır. Burada kendilik her ikisine de ortaktır. Buna karşı Varlık ve Yokluk durumunda ayrım dayanaksızlığı içindedir, ve her iki belirlenim de aynı dayanaksızlık oldukları için ayrım bir ayrım değildir. Eğer dense ki Varlık ve Yokluğun her ikisi de düşüncedir ve böylece düşünce her ikisine de ortak olandır, o zaman burada Varlığın tikel, belirli bir düşünce olmadığı, ama tersine bütünüyle belirsiz ve tam bu nedenle Yokluktan ayırdedilmeyen bir düşünce olduğu gözden kaçırılmış olur. — Y i n e hiç kuşkusuz Varlığı saltık varsıllık olarak ve Yokluğu ise saltık yoksulluk olarak tasarımlamak da olanaklıdır. Ama tüm evrene bakıp da herşeyin var olduğu söylenir ve daha öte hiçbir şey söylenmezse, o zaman belirli herşey uzaklaştırılmış ve böylece saltık doluluk yerine yalnızca saltık boşluk alınmış olur. Aynı şeyi Tanrının yalın Varlık olarak tanımı üzerine uygulamak da olanaklıdır; ama bu tanımın Budistlerin tanımlarının karşısında daha yüksek bir değeri olduğu söylenemez — Budistler ki Tanrıyı Yokluk olarak görür ve bundan çıkarak insanın kendini yok ederek Tanrı olacağını ileri sürerler.

§ 88

Yokluk bu dolaysız ve k e n d i n e özdeş Yokluk o l a r a k o d e n l i de evrik olarak Varlık olan ile aynıdır. Varlığın olduğu gibi Yokluğun G e r ç e k l i ğ i de öyleyse ikisinin birliğidir; bu birlik Oluştur. • ( 1 ) " Varlık ve Yokluk ayındır" önermesi tasarını yetisi ya da anlak için öylesine paradoksal bir ö n e r m e o l a r a k g ö r ü n ü r ki, belki de ciddiye alınması bile g e r e k m e z . G e r ç e k t e n de bu düşünce­ d e n b e k l e n e b i l e c e k en zor işlerden biridir, ç ü n k ü Varlık ve Yokluk karşıtlığı bütün dolaysızlığı içinde, e.d. t e r i m l e r d e n hiç b i r i n d e o n u n ikinci ile bağıntısını kapsayacak bir b e l i r l e n i m koyulmuş olmaksızın sergilerler. Ama, yukarıdaki §'da gösteril­ diği gibi, bu belirlenimi kapsarlar, — bir belirlenim ki ikisinde d e b ü t ü n ü y l e aynıdır. B i r l i k l e r i n i n ç ı k a r s a n m a s ı b u düzeye dek bütünüyle çözümseldiı; tıpkı, genel olarak, felsefenin bütün bir ilerlemesinin yöntemsel olarak, e.d. zorunlu olarak yalnızca b i r K a v r a m d a d a h a ş i m d i d e n k a p s a n m a k t a o l a n ı n ortaya koyulmasından başka birşey o l m a m a s ı gibi. — A m a Varlık ve Yokluğun b i r olduklarını söylemek ne denli doğruysa, bütün­ üyle ayrı o l d u k l a r ı n ı , b i r i n i n ö t e k i olan olmadığını s ö y l e m e k de o d e n l i d o ğ r u d u r . A n c a k ayrım b u r a d a h e n ü z k e n d i n i belirlemiş olmadığı için ( ç ü n k ü Varlık ve Yokluk h e n ü z dolay-


66

MANTIK BİLİMİ

Sizdirlar), bu yüzden, o n l a r d a o l d u ğ u biçimiyle, söylenemeye il­ dir, salt b i r sanı ya da denmek istenendir. ( 2 ) Varlık ve Yokluk aynıdır ö n e r m e s i n i g ü l ü n ç l e ş t i r m e k için ya da d a h a doğrusu bu ö n e r m e n i n sonuçları ve uygulama­ ları oldukları yolunda g e r ç e k dışı bir i n a n c a ile tutarsızlıklar ortaya s ü r m e k için kafa yormak g e r e k m e z ; ö r n e ğ i n d e r l e r ki, e ğ e r Varlık ile Yokluk özdeş ise, o z a m a n evim, i y e l i k l e r i m , s o l u d u ğ u m hava, bu k e n t , g ü n e ş , h a k , T i n , T a n r ı , — t ü m bunların olmaları ya da olmamaları aynı şeydir. Bu tür örnekler­ de bir yandan el a l t ı n d a n ortaya tikel amaçlar, birşeyin benim için taşıdığı yararlık s ü r ü l ü r ve yararlı şeyin var ya da yok o l m a s ı n ı n benim için ilgisiz o l u p o l m a d ı ğ ı sorulur. G e r ç e k t e felsefe s ö z c ü ğ ü n tam a n l a m ı y l a öyle b i r ö ğ r e t i d i r ki, i n s a n ı sonlu erek ve niyetlerin sonsuz kalabalığından özgüıieştirerek o n l a r a karşı ilgisizleştirir, b ö y l e c e bu tür şeylerin o l m a l a r ı ya da olmamaları gibi bir sorun o n u n için bütün a n l a m ı n ı yitirir. A m a g e n e de b e l i r t m e k g e r e k ki, b i r içerik söz k o n u s u o l u r olmaz, geçerli olarak varsayılan d a h a başka varoluşlar, e r e k l e r vb. ile bir b a ğ l a n t ı kurulur, ve belirli bir içeriğin Varlığının ya da Y o k l u ğ u n u n aynı o l u p o l m a d ı ğ ı böyle sayıltılara b a ğ ı m l ı kılınır. B ö y l e c e Varlık ve Yokluğun boş ayrımı y e r i n e gizlice ortaya içerikli bir ayrım sürülür. — Öte yandan, yine o örnekler­ de yalnızca Varlık ya da Yokluk belirlenimleri altına getirilenler k e n d i l e r i n d e özsel erekler, saltık varoluşlar ve d ü ş ü n c e l e r d i r . Böyle s o m u t n e s n e l e r i n yalnızca olma ya da olmamadan bütü­ nüyle başka ü n l e m l e r i vardır; Varlık ve Yokluk gibi eksik ve d a r s o y u t l a m a l a r — ki b u n l a r salt b a ş l a n g ı ç b e l i r l e n i m l e r i o l d u k l a r ı için b u l u n a b i l e c e k en eksik b e l i r l e n i m l e r d i r — o n e s n e l e r i n doğaları için b ü t ü n ü y l e yetersizdir; g e r ç e k i ç e r i k bu s o y u t l a m a l a r ı n k e n d i l e r i n i n ve karşısavlarmın ç o k ö t e l e ­ r i n d e yatar. — Ne z a m a n s o m u t birşey Varlık ve Y o k l u k b e l i r l e n i m l e r i n i n altına s ü r ü l m e k istense, boş kafalılık olağan yanılgısını sergiler, söz k o n u s u o l a n d a n b ü t ü n ü y l e b a ş k a birşeyin tasarımını alarak b u n u n ü z e r i n e konuşur, ve b u r a d a yalnızca soyut Varlığın ve Yokluğun söz k o n u s u o l d u ğ u n u göremez. ( 3 ) Kolayca d e n e b i l i r ki Varlık ve Yokluğun birliği kavranamaz. Oysa b u n u n Kavramı ö n c e k i paragraflarda verilmiştir ve b u v e r i l e n d e n d a h a ötesi d e ğ i l d i r ; o n u k a v r a m a k b u n l a r ı ayrımsamaktan başka birşey değildir. Ö t e yandan, "kavrama" s ö z c ü ğ ü ile g e r ç e k K a v r a m ı n k e n d i s i n d e n ç o k d a h a b a ş k a b i r ş e y anlaşılır; d a h a k a r m a ş ı k , d a h a varsıl b i r b i l i n ç , b i r


VARLıK ÖĞRETISI

167

t a s a r ı m istenir, öyle ki b i r Kavram s ı r a d a n kılgısı i ç i n d e k i d ü ş ü n c e n i n yakından tanıdığı d a h a s o m u t bir d u r u m o l a r a k sunulabilsin. K a v r a n a m a z l ı k yalnızca soyut d ü ş ü n c e l e r e tüm duyusal karışımlardan arı o l a r a k sıkıca s a r ı l a b i l m e ve kurgul ö n e r m e l e r i kafaya s ı ğ d ı r a b i l m e a l ı ş k a n l ı ğ ı n d a n y o k s u n l u ğ u anlatıyor o l d u ğ u s ü r e c e , b u k o n u d a s ö y l e n m e s i g e r e k e n tek şey, felsefeye özgü b i l m e k i p i n i n h i ç kuşkusuz g ü n d e l i k y a ş a m d a k i alışıldık b i l m e y o l l a r ı n d a n o l d u ğ u gibi b a ş k a b i l i m l e r d e e g e m e n o l a n b i l m e k i p i n d e n d e ayrı o l d u ğ u d u r . A m a " k a v r a m a m a " yalnızca Varlık ve Yokluğun birliğini tasarnnlayamanıa ise, o zaman g e r ç e k t e bu öylesine seyrek karşıla­ şılan b i r d u n u n d u r ki, t e r s i n e , h e r k e s i n kafasında bu birliğe ilişkin sayılamıyacak d e n l i ç o k t a s a r ı m b u l u n u r , ve böyle tasarımları taşımıyor o l m a k a n c a k insanın ö n ü n d e k i Kavramı bu tasarımların herhangi birinde tanımamasını ve bunları o n u n b i r e r ö r n e ğ i o l a r a k b i l m e m e s i n i anlatır. Kavramın e n yakın ö r n e ğ i Oluştur. H e r k e s i n kafasında b i r O l u ş t a s a r ı m ı vardır ve giderek b u n u n [herkes için] tek bir tasarım o l d u ğ u n u da kabul e d e c e k t i r ; dahası, ç ö z ü m l e n d i ğ i z a m a n , Varlık b e l i r l e n i m i n i n , a m a ayrıca b u n u n saltık başkasının, Yokluğun da o n d a kapsandığını kabul e d e c e k t i r ; ve kabul e d e c e k t i r ki, bu iki b e l i r l e n i m ayrılmaksızın bu bir t a s a r ı m d a b u l u n u r l a r ve b ö y l e c e O l u ş Varlık ve Yokluğun birliğidir. — Y i n e , eşit ö l ç ü d e y a k ı n d a d u r a n b i r b a ş k a ö r n e k te başlangıçtır; şey b a ş l a n g ı c ı n d a henüz yoktur, a m a b a ş l a n g ı ç y a l n ı z c a o n u n Yokluğu değildir, tersine Varlığı d a h a şimdiden o r a d a bulunur. B a ş l a n g ı c ı n kendisi de Oluştur, a m a d a h a ö t e bir i l e r l e m e n i n g ö z ö n ü n d e a l ı n d ı ğ ı n ı anlatır. — B i l i m l e r d e k i o l a ğ a n gidiş y o l u n a uygun d a v r a n a b i l m e k i ç i n , M a n t ı ğ a arı d ü ş ü n s e l b a ş l a n g ı ç t a s a r ı m ı ile, ve öyleyse b a ş l a n g ı ç o l a r a k b a ş l a n g ı ç t a s a r ı m ı ile b a ş l a n a b i l i r ve d a h a s o n r a bu t a s a r ı m ç ö z ü m l e ­ nebilirdi; o zaman belki de ç ö z ü m l e m e n i n s o n u c u olarak Varlık v e Yokluğun k e n d i l e r i n i b ö l ü n m e z b i r b i r l i k i ç i n d e g ö s t e r d i k l e r i d a h a kolay kabul e d i l e b i l i r d i . ( 4 ) A m a g e n e d e b e l i r t m e k g e r e k ki, "Varlık v e Y o k l u k aynıdırlar" ya da "Varlık ve Yokluğun birliği" gibi a n l a t ı m l a r — ve b e n z e r o l a r a k t ü m bu tür birlikler ( ö z n e ve n e s n e n i n birliği vb.) — haklı o l a r a k uygunsuz g ö r ü l ü r l e r , ç ü n k ü belli bir çarpıklık ve yanlışlıkla yüklüdürler; birliği abartır, a m a aynı z a m a n d a yine o n d a yatan türlülüğü ( ç ü n k ü b i r l i k l e r i ortaya koyulanlar ö r n e ğ i n Varlık ve Yokluktur) bildirmeyi ve tanımayı b a ş a r a m a d ı k l a r ı için o n u uygunsuz bir b i ç i m d e soyııtlayıp


168

MANTIK BİLİMİ

gözarch e d i y o r g ö r ü n ü r l e r . G e r ç e k t e kurgul b i r b e l i r l e n i m kendini böyle bir ö n e r m e n i n b i ç i m i n d e d o ğ r u olarak anlata­ maz: birlik aynı zamanda bulunan xe ortaya koyulan bir türlülük içinde kavranmalıdır. Oluş Varlık ve Yokluğun s o n u ç l a r ı n ı n g e r ç e k anlatımıdır, o n l a r ı n birliğidir; a m a yalnızca Varlık ve Yokluğun birliği değildir, t e r s i n e o d e n l i de k e n d i i ç i n d e dinginsizlikur, — bir birlik ki, yalnızca kendi-ile-bağıntı olarak devimsiz değildir, tersine Varlık ve Yokluğun o n d a k i türlülükleri yoluyla kendi içinde k e n d i n e karşıdır. — B u n a karşı, BelirliVarlık bu birliktir ya da bu birlik b i ç i m i n d e k i O l u ş t u r ; bu n e d e n l e belirli-Varhk tek-yanlı ve sonludur. Karşıtlık sanki yitmiş gibidir; yalnızca kendinde birlikte kapsanmış a m a birlikte ortaya koyulınaınıştır. ( 5 ) "Varlık Yokluğa ve Yokluk Varlığa geçiştir" ö n e r m e s i n i n , bu Oluş ö n e r m e s i n i n karşısında, " Yokluktan yokluk gelir," " B i r ş e y a n c a k birşeyden o l u r " ö n e r m e s i , K a m u t a n r ı c ı l ı ğ ı n , özdeğin bengiliği öğretisinin ö n e r m e s i durur. Eskiler "Birşey birşeyden gelir" ya da 'Yoktan yok gelir" ö n e r m e s i n i n g e r ç e k t e O l u ş u o r t a d a n kaldırdığı gibi yalın b i r g ö z l e m i g ö z d e n kaçırmıyorlardı; çünkü "oluşturan" ve "oluşan" bir ve aynıdır; o ö n e r m e yalnızca soyut anlak-özdeşliği için geçerlidir. A m a "Yokluktan yokluk gelir," " B i r ş e y birşeyden g e l i r " ö n e r m e l e ­ rinin ç a ğ ı m ı z d a bile tanı b i r saflıkla ileri s ü r ü l d ü k l e r i n i görmek, ve bunun bu önermelerin Kamutanrıcılığın temeli olduklarının en küçük bir bilinci bile olmaksızın ve eskilerin bu ö n e r m e l e r ü z e r i n e s ö y l e n e b i l e c e k lıerşeyi söylemiş olduk­ ları b i l i n m e k s i z i n yapıldığını g ö r m e k yalnızca şaşırtıcıdır. Eli. Oluş ilk somut düşünce ve öyleyse ilk Kavramdır; buna karşı Varlık ve Yokluk ise boş soyutlamalardır. Varlığın Kavramından söz ediyorsak, bu yalnızca Oluştan söz e t m e k a n l a m ı n a gelecektir, çünkü Varlık o l a r a k Varlık boş Yokluktur ve Yokluk olarak ise boş Varlık. Varlıkta öyleyse Yokluğu buluruz ve Yoklukta Varlığı; bu Varlık ise, ki Yoklukta kendi kendisinde kalır, Oluştur. Oluşun birliğinde ayrımı a t l a m a m a k gerekir, çünkü o olmaksızın yine kaçınılmaz olarak soyut Varlığa geri düşülecektir. Oluş yalnızca Varlığın gerçekliğine g ö r e koyulmuşluğudur. Sık sık düşüncenin Varlığa karşıt olduğunun ileri sürüldüğü duyulur. Bu ileri sürüldüğü zaman sorulacak ilk şey Varlıktan neyin anlaşıldığıdır. Varlığı derin-düşünce tarafından belirlendiği yolda alırsak, onun yalnızca saltık olarak özdeş ve olumlu birşey olduğunu söyleyebiliriz. Ve d a h a s o n r a düşünceyi irdelersek, o n u n da en azından b e n z e r olarak bütünüyle k e n d i n e özdeş olduğu gözümüzden kaçmaz. Varlığa vc Düşünceye, ikisine de böylece aynı belirlenim düşer. Ama Varlık ve Düşüncenin bu özdeşliği s o m u t o l a r a k


VARLIK ÖĞRETİSİ

169

alınmamalı ve böylece varolan birşey olarak taşın düşünen bir insanla aynı olacağı söylennıemelidir. S o m u t birşey genel olarak soyut bir belirlenimden bütünüyle başka birşeydir. Oysa Varlık durumunda somut hiçbirşey söz konusu değildir, çünkü Varlık sözcüğün tam anlamıyla yalnızca soyut olandır. Ve böylelikle kendi içinde sonsuz ö l ç ü d e s o m u t olan Tanrının Varlığına ilişkin soru da bütünüyle önemsizlesin Oluş ilk s o m u t düşünce-belirleninıi o l a r a k ayın z a m a n d a ilk g e r ç e k düşünce-belirlcnimidir. Felsefe Tarihinde mantıksal Ideanın bu basamağına karşılık düşen dizge Herakleitos'un felsefesidir. Herakleitos " H e r ş e y akıyor" ( T r â v T a pEÎ / p a n t a rei) dediği zaman, bu Oluşun var olan lıerşeyin temel belirlenimi o l d u ğ u n u anlatıyordu; b u n a karşı E l c a t i k l e r ise, d a h a ö n c e belirtildiği gibi, Varlığı, değişmez ve süreçsiz Varlığı biricik G e r ç e k olarak düşünüyorlardı. F.leatiklcrin ilkesiyle ilgili olarak Demokritos*0şunları söyler: "Varlık Yokluktan daha çoğu değildir"

(OÜ5EV

uöAAov

öv

TOÜ

uf|

ÖVTOÇ

eoi);

ve b u r a d a soyut Varlığın olumsuzluğu ve o n u n l a kendi soyutluğu içinde eşit ölçüde dayanıksız olan Yokluğun Oluşta ortaya koyulan özdeşliği anlatılır. — B u r a d a aynı z a m a n d a bir felsefi dizgenin bir başkası tarafından g e r ç e k ç ü r ü t ü l ü ş ü n ü n bir örneğini de g ö r ü r ü z ve ç ü r ü t m e ç ü r ü t ü l e n felsefenin ilkesini kendi eytişimi içinde göstermekten ve Ideanın daha yüksek bir somut biçiminin ideal/düşünsel kıpısına indirgemekten oluşur. — Dahası, Oluş da yine kendinde ve kendi için henüz çok yoksul bir belirlenimdir ve kendini kendi içinde derinleştirmesi ve doldurması gerekir. Oluşun kendi içinde böyle bir derinleşmesini örneğin Yaşamda buluruz. Yaşam bir Oluştur, a m a Yaşam Kavramı b u n u n l a tükenmez. D a h a da yüksek biçimindeki Oluşu Tinde buluruz. Tin de bir Oluştur, a m a yalın mantıksal Oluştan d a h a yeğin, daha varsıl bir Oluş. Birlikleri Tin olan kıpılar yalın Varlık ve Yokluk soyutlamaları değil, a m a mantıksal Idea ve Doğa dizgeleridir.

b.

Belirli-Varlık §89

O l u ş t a Yokluk ile bir o l a r a k Varlık, b ö y l e c e Varlık ile b i r o l a r a k Yokluk, y a l n ı z c a yiten

yanlardır;

Oluş

kendi

içindeki

çelişkisi

yoluyla i ç i n d e i k i s i n i n d e o r t a d a n k a l d ı r ı l d ı k l a r ı b i r l i ğ e s ö n e r ; sonucu

böylece

belirli-Varlıkln:

Bu ilk ö r n e k t e § 82 ve aynı yerdeki N o t t a verilmiş o l a n l a r ilk ve son kez anımsanmalıdır; b i l m e d e ilerleme ve gelişmeye temel

olabilecek

biricik

şey s o n u ç l a r a

gerçeklikleri

içinde

sarılmaktır. E ğ e r h e r h a n g i b i r n e s n e d e ya da Kavramda çelişki -'"[Alıntılanan p a r ç a Deınokritos'tan (Diels Kranz, Die Fragmenle. dvr Vorsokraliker, Denıokrit B 156).]


170

MANTIK BİLİMİ

gösteriliyorsa (ve g e n e l o l a r a k i ç i n d e ç e l i ş k i n i n , e.d. karşıt b e l i r l e n i m l e r i n g ö s t e r i l e m i y e c e ğ i ve g ö s t e r i l m e m e s i g e r e k e n hiçbirşey yoktur; a n l a ğ ı n soyutlaması tek bir b e l i r l i l i k ü z e r i n e zoraki d i r e t m e , orada yatan öteki belirliliğin bilincini bulanıklaştırma ve uzaklaştırma ç a b a s ı d ı r ) , — e ğ e r böyle b i r çelişki t a n ı n ı y o r s a , b u r a d a n yapılan ç ı k a r s a m a ç o ğ u kez ş u d u r : "Öyleyse bu n e s n e yoktur"; b ö y l e c e ilk o l a r a k Zenon'dur ki d e v i m i n k e n d i ile çeliştiğini, ve b u n a g ö r e olmadığını belirt­ mişti; yine, ortaya çıkış ve yitip gidiş, Oluşun bu iki türü, eskiler tarafından g e r ç e k olmayan b e l i r l e n i m l e r o l a r a k k a b u l edildi ve bu anlayış "Bir, e.d. S a l t ı k , ne ortaya çıkar, ne de y i t e r " sözleriyle a n l a t ı l d ı . B u eytişim b ö y l e c e s o n u ç l a r ı n y a l n ı z c a o l u m s u z y a n l a r ı n d a d u r u p kaldı v e aynı z a m a n d a e d i m s e l o l a r a k b u l u n a n ı , belirli olan s o n u c u soyutladı, — b u r a d a arı Yokluğu, a m a b i r Yokluk ki k e n d i i ç i n d e Varlığı kapsar, ve b e n z e r o l a r a k , b i r Varlık k i i ç i n d e Yokluğu kapsar. B ö y l e c e ( 1 ) Belirli-Varlık Varlık ve Y o k l u ğ u n birliğidir, öyle ki o n d a b u b e l i r l e n i m l e r i n dolaysızlıkları v e b ö y l e c e b a ğ ı n t ı l a r ı n d a çelişkileri yiter, — bir birlik ki, o n d a bu b e l i r l e n i m l e r yalnızca kıpılardırlar; ( 2 ) s o n u ç ortadan kaldırılmış çelişki olduğu için, kendi ile yalın birlik b i ç i m i n d e d i r ya da kendisi bir Varlık, a m a o l u m s u z l a m a ya da belirlilik ile b i r Varlıktır; k ı p ı l a r ı n d a n birinin, Varlığın biçiminde koyulmuş Oluştur. Ek. Sıradan tasarını düzeyinde bile kabul edilir ki, eğer bir Oluş varsa orada birşey ortaya çıkar ve böylece Oluşun bir sonucu vardır. Ama burada niçin Oluş salt Oluş olarak kalmaz da bir sonucu olur sorusu doğar. Bu soruya yanıt kendini bize daha önce Oluş olarak göstermiş olan şeyden gelir. Oluş her zaman kendi içinde Varlığı ve Yokluğu kapsar, ve dahası öyle bir yolda ki, bu ikisi her zaman birbirlerine döner ve karşılıklı olarak birbirlerini ortadan kaldırırlar. Böylece Oluş kendini baştan sona dinginliksiz olan, ama bu soyut dinginliksizlikte kendini saklayamayan birşey olarak tanıtlar; çünkü Varlık ve Yokluk Oluşta yittikleri ve salt bu onun Kavramı olduğu için, böylelikle kendisi de yi ten birşeydir, — sanki bir ateştir ki, gerecini tüketince kendi içinde söner. Ama bu sürecin sonucu boş Yokluk değil, tersine olumsuzlama ile özdeş Varlıktır ki, bunu belirli-Varlık olarak adlandırırız ve birincil imlemi açıktır ki olmuş olmasında yatar. §90 ( a ) Belirli-Varlık bir belirliliği olan Varlıktır, ve bu belirlilik, dolay­ sız ya da v a r o l a n b e l i r l i l i k o l a r a k , Niteliktir. Belirli-Varlık, bu belirliliğinde kendi içine yansımış olarak, belirli bir varlıktır, Birşey­ dir. — Belirli-Varlıkta açınan Kategoriler yalnızca özetle verilecektir.


VARLıK ÖĞRETISI

171

Ek. Nitelik genel olarak Varlık ile özdeş, dolaysız belirliliktir, — daha sonra irdelenecek olan ve hiç kuşkusuz benzer olarak Varlık belirliliği olmasına karşın gene de bundan böyle onunla dolaysızca özdeş olmayan, tersine Varlığa karşı ilgisiz ve onun için dışsal bir belirlilik olan Nicelikten ayrımı içinde. — Birşey ne ise Niteliği yoluyla odur, ve Niteliğini yitirdiği zaman ne ise o olmaya son verir. Bundan başka, Nitelik özsel olarak salt bir sonluluk kategorisidir, ve bu nedenle kendine özgü yerini Tinin dünyasında değil ama yalnızca Doğada bulur. Böylece, örneğin Doğadaki yalın özdekler, oksijen, azot vb., varolan Nitelikler olarak görülmelidirler. Buna karşı Tin alanında Nitelik ancak altgüdümlü bir kipte ortaya çıkar ve ondan Tinin herhangi belirli bir şeklini tam olarak yoğurabilmesi beklenemez. Örneğin Ruhbilimin nesnesini oluşturan öznel Tini irdelersek, hiç kuşkusuz diyebiliriz ki insanda karakter olarak adlandırılan yanın mantıksal imlemi onu bir Nitelik olarak sunar; ama bu gene de demek değildir ki karakter o denli de ruha yayılan ve onunla dolaysızca özdeş olan bir belirliliktir; bu bakış açısı Doğanın yukarıda değinilen yalın özdekleri açısından da geçerlidir. Bununla birlikte, sözcüğün tam anla­ mıyla Nitelik olarak Nitelik kendini belli durumlarda giderek Tinde bile göste­ rebilir, örneğin bağımsızlığını yitirip hastalıklı bir duruma düştüğü zaman olduğu gibi. Özellikle tutku, ve çılgınlığa dekyeğinleşmiş tutku durumunda olan budur. Bilincini bütünüyle kıskançlık, korku vb. bürümüş çılgın biri için bilincinin Nitelik olarak belirlenmiş olduğunu söylemek yanlış olmaz. § 91 Varolan belirlilik o l a r a k Nitelik o n d a içerilen a m a o n d a n ayırded i l e n Olumsuzlamaya karşıt o l a r a k Olgusallıkuv. O l u m s u z l a m a , b u n d a n böyle soyut Yokluk değil a m a bir belirli-Varlık ve Birşey olarak, yalnızca bu s o n u n c u d a k i biçimdir, Başkalık o l a r a k vardır. N i t e l i k , b u başkalık o n u n ö z b e l i r l e n i m i , a m a ilk o l a r a k o n d a n ayrı olduğu için, Başkası-içiıı-Variıktn; — belirli-Varlığın, Birşeyin b i r g e n l e ş m e s i . Niteliğin g e n e l d e Varlığı, başkası ile bu bağıntıya karşıt o l a r a k , Kendinde-Varlıktıı: Ek. Tüm belirliliğin temeli olumstızlamadır (omnis detenninalio est negalio, Spinoza'nın dediği gibi). Düşüncesiz sanı belirli Şeyi salt olumlu olarak görür ve ona sıkı sıkıya Varlık biçimi altında sarılır. Oysa yalın Varlık işin sonu değildir, çünkü daha önce gösterdiğimiz gibi saltık olarak boş ve aynı zamanda dayanıksızdır. Öte yandan, genel olarak belirli-Varlığın soyut Varlık ile az önce sözü edilen karıştırılmasında gene de doğru birşey yatar, çünkü belirli-Varlıkta olumsuzlama kıpısı bir bakıma ilkin salt örtük olarak kapsanırken, bu kıpı ilk kez kendi-için-Varlıkta özgür olarak ortaya çıkar ve hakkını kazanır. — Bundan başka, eğer belirli-Varlığı varolan belirlilik olarak düşünürsek, o zaman onda Olgusallık ile anlaşılan şeyi buluruz. Böylece örneğin bir tasarın ya da bir niyetin olgusalhğmdan söz edildiği zaman bundan o tür şeylerin


172

MANTIK BİLİMİ

artık yalnızca içsel ve öznel kalmadıkları, tersine belirli-Varlığa geçmiş oldukları anlaşılır. Gene aynı anlamda, beden ruhun olgusallığı ve bu tüze özgürlüğün olgusallığı, ya da bütünüyle genel olarak, Evren tanrısal Kavramın olgusallığı olarak adlandırılabilir. Bundan başka [Almanca'da] Realitat bir başka anlamda daha kullanılır ve bununla birşeyin özsel belirlenimine ya da Kavramına uygun olarak davrandığı anlaşılır. Örneğin "dies ist eine reelle Beschdftigung" ya da "dies ist ein reeller Menseli" dendiği zaman olduğu gibi. Burada anlatılmak istenen şey dolaysızlığı içindeki dışsal varlık değil, ama dışsal olarak varolan birşeyin Kavramı ile bağdaşınasıdır. Ama böyle anlaşıldığında olgusallık ilk kez Kendi-için-Varlık olarak tanıyacak olduğumuz ideallikten başka birşey değildir. § 92 ( P ) B e l i r l i l i k t e n sıkı sıkıya ayrı t u t u l a n Varlık, Kendinde-Varlık, yalnızca boş Varlık soyutlaması olacaktır. Belirli-Varlıkta belirlilik Varlık ile birdir, ve aynı z a m a n d a O l u m s u z l a m a o l a r a k koyuldu­ ğ u n d a , Simidir. B u n a g ö r e B a ş k a l ı k o n u n dışında ve o n a ilgisiz olan birşey değil, t e r s i n e o n u n k e n d i kıpısıdır. Birşey Niteliği yoluyla ilkin sonlu ve i k i n c i o l a r a k başkalaşabüirdir, öyle ki s o n l u l u k ve başkalaşabilirlik o n u n Varlığına aittirler. Ek. Belirli-Varlıkta Olumsuzlama Varlık ile henüz dolaysızca özdeştir, ve bu olumsuzlama Smzrdediğimiz şeydir. Birşey ne ise yalnızca Sınırı içindeye Sınırı yoluyla odur. Öyleyse Sınırı belirli-Varlığa yalnızca dışsal olarak göremeyiz, tersi­ ne bütün bir beliıii-Varlığın içine yayılır. Sınırın belirli-Varlığın yalnızca dışsal bir belirlenimi olarak anlaşılması zeminini nicelin nitel Sınır ile karıştırılma­ sında bulur. Burada ilk olarak nitel Sınır söz konusudur. Örneğin, üç dönüm büyüklüğünde bir toprak parçası alırsak, bu onun nicel Sınırıdır. Ama bun­ dan ayrı olarak yine bu toprak parçası bir koru ya da göl değil de bir çayırdır, ve bu ise nitel Sınırıdır. — İnsan, edimsel olmayı istediği sürece, belirli olarak varolmalı ve kendini ereğine sınırlamalıdır. Kim sonluya karşı aşırı küçümse­ yici ise, hiçbir edimselliğe ulaşamaz, tersine soyutta kalır ve kendi içinde söner. Sınırda bulduklarımızı daha yakından irdelersek, nasıl kendi içinde bir çelişki kapsadığını ve bununla kendini eytişimsel olarak tanıüadığını görürüz. Sınır bir yandan belirli-Varlığın olgusallığını oluştururken, öte yandan onun olumsuzlanmasıdır. Ama dahası. Sınır Birşeyin olumsuzlanması olarak salt soyut bir Yokluk değil, tersine varolan bir Yokluk ya da bir Başkası dediğimiz şeydir. Birşeyde hemen Başkası ile karşılaşırız, ve biliriz ki yalnızca Birşey değil ama Başkası da vardır. Ama Başkası öyle bir mantıksal yapıdadır ki Birşeyi o olmaksızın da düşünebilmemiz olanaklı değildir; tersine, Birşey kendinde kendi kendisinin Başkasıdır, ve Birşeye kendi sınırı Başkasında nesnel olur. Eğer şimdi Birşey ve Başkası arasındaki ayrımı sorgulayacak olursak, ikisinin de aynı oldukları çıkacaktır. Bu özdeşlik Latince'de ikisinin aliud-aliud olarak


VARLIK ÖĞRETİSİ

173

belirtilmesi yoluyla anlatılır. Birşeye karşıt olan Başkasının kendisi bir Birşeydir, ve buna g ö r e deriz ki: başka Birşey; yine öte yandan ilk Birşey, eşit ölçüde Birşey olarak belirlenen Başkasına karşıt olarak, kendisi de bir Başkasıdır. Başka Birşey dediğimiz zaman, ilk olarak Birşeyin, kendi için alındığında, yalnızca Birşey olduğunu ve bir Başkası olma belirleniminin o n a a n c a k bütünüyle dışsal bir irdeleme yoluyla yüklendiğini düşünürüz. Böylece örneğin Ayın, ki Güneşten başka birşeydir, Güneş olmasaydı da pekala olabileceği sanılır. G e r ç e k t e ise Ay (Birşey olarak) kendi Başkasını kendisinde taşır, ve bu o n u n sonluluğunu oluşturur. Platon "Tanrı Evreni Birin ve Başkasının ( T O Ü ETEpoü) doğasından yaptı; bunları biraraya getirerek bundan bir üçüncüyü oluşturdu ki Birin ve Başkasının doğasındadır"der. 2 ' — B u r a d a genel olarak sonlunun doğasından söz edilmektedir: bu Birşey olarak Başkasına karşı ilgisiz d u r m a z , tersine kendinde kendisinin Başkasıdır ve böylece kendini başkalaştırır. Başkalaşmada böylece belirli-Varlığa d a h a başından yüklü olan ve onu kendi ötesine iten iç çelişki kendini gösterir. Tasarım için belirli-Varlık ilkin yalın olumlu olarak ve * aynı z a m a n d a kendi sınırı içersinde dingin ve kalıcı olarak g ö r ü n ü r ; yine hiç kuşkusuz biliriz ki t ü m sonlular (ve belirli-Varlık ta böyle bir s o n l u d u r ) b a ş k a l a ş ı m a uğrarlar. A m a belirli-Varlığın bu başkalaşabilirliği t a s a r ı m düzeyindeki düşünceye salt bir olanak olarak görünür, öyle ki olgusallaşması sanki kendi içinde temellenmiş değildir. Gerçekte ise kendini başkalaştırmak belirli-Varlığın K a v r a m ı n d a yatar, ve başkalaşım yalnızca belirli-Varlığın kendinde ne o l d u ğ u n u n sergilenişidir. Dirimli olan ölür, ve hiç kuşkusuz yalnızca dirimli olarak ö l ü m ü n t o h u m u n u kendi içinde taşıdığı için.

§ 93 B i r ş e y b i r B a ş k a s ı o l u r , a m a B a ş k a s ı n ı n k e n d i s i b i r Birşeydir, öyleyse b e n z e r o l a r a k o da b i r B a ş k a s ı olur, ve bu

sonsuza d e k

böyle gider. §94 Bu S o n s u z l u k

kötü ya da

olumsuz sonsuzluktur, ç ü n k ü s o n l u n u n

o l u m s t ı z l a n m a s ı n d a n başka birşey değildir; a m a s o n l u eşit ö l ç ü d e y e n i d e n ortaya çıkar, öyleyse o denli de o r t a d a n kaldırılmamıştır, — ya da bu sonsuzluk yalnızca s o n l u n u n o r t a d a n kaldırılmasının gereğini anlatır. S o n s u z a i l e r l e m e s o n l u n u n kapsadığı ç e l i ş k i n i n — o eşit ö l ç ü d e Birşey ve b i r Başkasıdır — b i l d i r i l m e s i n d e takılır, ve b i r b i r l e r i n i ortaya çıkaran bu b e l i r l e n i m l e r a r a s ı n d a k i almaşın bitimsiz

yinelenişidir.

Ek. E ğ e r belirli-Varlığın kıpılarını, Birşeyi ve Başkasını, birbiri dışına bırakırsak, sonuç Birşeyin bir Başkası olmasıdır, ve bu Başkasının kendisi bir Birşeydir ki, böyleyken b e n z e r olarak kendini başkalaştırır, ve bu sonsuza dek böyle sürer. -'[Platon, Tirnaios.]


174

MANTIK BİLİMİ

Derin-düşünce burada çok yüksek birşeyle, giderek en yüksek şeyle karşılaşüğı sanısına kapılır. A m a bu sonsuza ilerleme g e r ç e k sonsuz değildir; g e r ç e k sonsuz, tersine, kendi başkasında kendi kendisinde olmaktan, ya da, s ü r e ç olarak anlatıldığında, kendi başkasında kendi kendisine g e l m e k t e n oluşur. G e r ç e k sonsuz Kavramını d o ğ r u olarak a n l a m a n ı n ve yalnızca sonlu ilerle­ menin kötü sonsuzluğunda takılıp kalmamanın büyük önemi vardır. Zamanın ve uzayın sonsuzluğu söz konusu edildiğinde, düşünce genellikle ilkin sonsuz ilerlemeye sarılır. Ö r n e ğ i n denir ki, "bu zaman," "şimdi"; ve b u n d a n s o n r a sürekli olarak bu sınırın ötesine geçilir — ileriye doğru ve geriye doğru. Yüksek duygularla dolu gökbilimciler tarafından sonsuzluğu üzerine pek çok boş bildi­ r i m l e r d e bulunulan uzay açısından da d u r u m böyledir. Kendini bu sonsuz­ luğun irdelenişine veren düşüncenin bununla başedemeyeceği, bitip tükene­ ceği ileri sürülür. H i ç kuşkusuz böyle bir i r d e l e m e d e öteye ve durmaksızın daha öteye ilerleme çabasından vaz g e ç m e m i z gerektiği doğrudur, a m a g e n e de bu işin yüceliğinden değil tersine usandırıcılığından. Kendini bu sonsuz i l e r l e m e n i n irdelenişine v e r m e k sıkıcıdır, çünkü b u r a d a s ü r g i t aynı şey yinelenir. Bir sınır koyulur, ötesine geçilir, ve s o n r a bir kez d a h a bir sınır koyulur, ve bu sonsuza dek böyle sürer. Öyleyse b u r a d a h e r z a m a n sonluda durup kalan yüzeysel bir almaştan daha öte birşey yoktur. Bu sonsuzluğa doğru adımlayarak kendini sonludan kurtardığını s a n m a k g e r ç e k t e kaçarak kurtulmaktır. Kaçan ise henüz özgür değildir, çünkü kaçarken kendisinden kaçtığı ile koşulludur. Yine dense ki sonsuza erişmek olanaksızdır, bu bütünüyle doğru olacaktır, a m a yalnızca ona soyut olumsuz birşey olma gibi bir belirlenim yüklenmiş olduğu için. A m a felsefenin böyle boş ve salt dünya-ötesi şeylerle hiçbir işi yoktur. Felsefenin ilgisi her zaman somu t olan ve baştan sona bulunan şeylerledir. — Kimi z a m a n felsefenin görevi sonsuzun nasıl kendi kendisin­ d e n çıkma kararına vardığı sorusuna yanıt bulmak olarak ortaya koyulur. Sonsuz ve sonlu arasındaki katı bir karşıtlık varsayımı üzerine dayanan bu s o r u n u n biricik yanıtı bu karşıtlığın g e r ç e k bir karşıtlık olmadığı, sonsuzun g e r ç e k t e sonsuzdan bu yana kendi dışında olduğu ve o denli de sonsuzdan bu yana kendi dışında olmadığıdır. — B u n d a n başka, desek ki sonsuz sonluolmayandır, bununla hiç kuşkusuz gerçeği anlatmış oluruz, çünkü sonlunun kendisi ilk olumsuz olduğu için, sonlu-olmayan olumsuzlamanın olumsuzu, kendi ile özdeş olumsuzlama ve öyleyse aynı z a m a n d a g e r ç e k olumlamadır. Derin-düşüncenin b u r a d a tartışılan sonsuzluğu yalnızca g e r ç e k sonsuz­ luğa erişme çabasıdır, talihsiz bir ara-şeydir. Bu, genel olarak konuşursak, yakın z a m a n l a r d a Almanya'da geçerli kılman felsefe konumudur. Bu görüş için sonlunun yalnızca o r t a d a n kaldırılması gerekir, ve sonsuzun salt olumsuz değil a m a o denli de olumlu birşey olması gerekir. Bu "gerek"te h e r z a m a n birşeyin aklanmış o l a r a k tanınması a m a g e n e d e b u n u n kendini g e ç e r l i kılamaması gibi bir güçsüzlük kendini ele verir. Kant ve F i c h t e felsefeleri Törebilim konusunda bu "gerek" noktasında d u r u p kalmışlardır. Bu yolda varılan en son nokta Us yasasına sonu g e l m e z bir yaklaşma konutudur. Bu k o n u t l a m a üzerine ayrıca R u h u n ölümsüzlüğü de dayandırılmıştır.


VARLIK ÖĞRETISI

175

§95 (y) B u r a d a ö n ü m ü z d e b u l u n a n şey g e r ç e k t e Birşeyin bir Başkası v e g e n e l o l a r a k B a ş k a s ı n ı n B a ş k a s ı oluş s ü r e c i d i r . B i r ş e y b i r Başkası ile ilişkide iken kendisi o n a karşı bir Başkasıdır; öyleyse i ç i n e g e ç i l e n ve g e ç e n b ü t ü n ü y l e aynı oldukları için, — ikisi de bir Başkası o l m a k gibi bir ve aynı b e l i r l e n i m d e n d a h a ö t e h i ç b i r b e l i r l e n i m t a ş ı m a d ı k l a r ı için — , b ö y l e c e B i r ş e y B a ş k a s ı n a geçişinde salt kendi kendisi ile biraraya gelir, ve geçişte ve Başkasın­ da kendi kendisi ile bu bağıntı gerçek Sonsuzluktur. Ya da, olumsuz o l a r a k g ö r ü l d ü ğ ü n d e : başkalaşan Başkasıdır, Başkasının Başkası o l m a k t a d ı r . B ö y l e c e Varlık, a m a o l u m s u z l a m a n ı n o l u m s u z l a n ması o l a r a k , y e n i d e n k u r u l m u ş t u r ve Keııdi-için-Varlıktır. S o n l u ve Sonsuz karşıtlığını üstesinden g e l i n e m e z kılan ikicilik böyle b i r yolda h e m e n s o n s u z u n yalnızca ikisinden biri oldu­ ğunu, böylece salt bir tikele indirgendiğini, bu s o n u n c u s u için s o n l u n u n öteki tikel o l d u ğ u n u görmeyi başaramaz. Böyle salt b i r tikel o l a n s o n s u z s o n l u n u n yanındadır, tam b u n e d e n l e o n d a sınırını bulur, o l m a s ı g e r e k t i ğ i gibi değil, sonsuz değil, t e r s i n e y a l n ı z c a sonludur. — S o n l u y u bu yanda, s o n s u z u öte yanda, birinciyi bu-dünya, ikinciyi öte-dünya o l a r a k alan böyle b i r ilişkide sonluya sonsuz ile eşit değerde k a l ı c ı l ı k ve bağım­ sızlık yüklenir; sonlunun Varlığı saltık bir Varlık yapılır ve böyle b i r i k i c i l i k t e kaskatı k e n d i b a ş ı n a durur. D e y i m y e r i n d e y s e , s a n k i s o n s u z u n d o k u n u ş u t a r a f ı n d a n yok e d i l e c e k t i r ; ve sonsuzun o n a dokunamaması, aralarında bir uçurumun, sonsuzu saltık o l a r a k öte-yanda ve sonluyu bu-yanda bırakan aşılmaz bir boşluğun bulunması gerekir. S o n l u n u n sonsuz kar­ şısındaki bu katı d i r e n g e n l i ğ i n i ileri s ü r e r e k t ü m metafiziğin ötesinde olduklarını sananlar gerçekte h e n ü z en sıradan anlak metafiziği d ü z e y i n d e d e v i n m e k t e d i r l e r . B u r a d a yine sonsuz i l e r l e m e d u r u m u n d a o l a n a b e n z e r birşey o l u r : ilk o l a r a k s o n l u n u n kendinde ve kendi için olmadığ, b a ğ ı m s ı z e d i m s e l likten, saltık Varlıktan yoksun ve yalnızca geçici birşey olduğu k a b u l e d i l i r ; a m a ikinci o l a r a k b u h e m e n u n u t u l u r v e s o n l u sonsuza yalnızca karşıt, o n d a n bütünüyle ayrı ve yok olmaktan k u r t a r ı l m ı ş , bağımsız, k e n d i b a ş ı n a kalıcı birşey o l a r a k tasa­ rımlanır. — D ü ş ü n c e bu yolda sonsuza yükseldiğini sanırken, tam tersiyle karşılaşarak bir sonsuza ulaşır ki salt bir sonludur, v e o n u n i ç i n a r k a d a kalmış o l a n s o n l u ise t e r s i n e s ü r e k l i o l a r a k k o r u n u r ve saltık birşey yapılır. S o n l u v e sonsuz a r a s ı n d a k i a n l a k - k a r ş ı t h ğ ı n ı n h i ç l i ğ i n i göstermeye yönelik bu irdelemeden çıkarak (ki bunu P l a t o n ' u n


76

MANTıK BILIMI

Filebus'u ile k a r ş ı l a ş t ı r m a k yararlı o l a b i l i r ) , b u r a d a k o l a y c a sonsuz vc s o n l u n u n bu d u r u m d a bir oldukları, gerçeğin, g e r ç e k s o n s u z l u ğ u n sonsuz ve s o n l u n u n birliği o l a r a k b e l i r l e n m e s i ve bildirilmesi gerektiği a n l a t ı m ı n a gidilebilir. Ama böyle bir anlatını doğrular taşıyor olmasına karşın o denli de d a h a ö n c e varlık ve yokluğun birliği a ç ı s ı n d a n belirtilmiş olan aynı çar­ pıklık ve yanlışlıkla yüklüdür. D a h a s ı , haklı o l a r a k sonsuzlu­ ğu sonlulaştırnıa, sonlu bir sonsuz yaratma ile de suçlanabilir. Ç ü n k ü böyle bir a n l a t ı m d a s o n l u o l d u ğ u gibi b ı r a k ı l m ı ş g ö r ü n ü r , kesinlikle ortadan kaldırılmış o l a r a k a n l a t ı l m a z . — Ya da s o n l u n u n , e ğ e r s o n s u z ile b i r o l a r a k koyulursa, h i ç kuşkusuz bu birliğin dışında olduğu gibi kalamayacağı ve en a z ı n d a n b e l i r l e n i m i n d e b i r değişikliğe uğrayacağı düşünü­ l e c e k o l u r s a (tıpkı asitle b i r l e ş e n a l k a l i n i n ö z e l l i k l e r i n i yitirmesi g i b i ) , s o n s u z u n da, o l u m s u z birşey o l a r a k , k e n d i payına yine başkasında köreltilmiş o l a c a ğ ı n ı g ö r m e k gerekir. Ve g e r ç e k t e anlağın soyut, tek-yanlı sonsuzunun başına g e l e n d e b u d u r . A m a g e r ç e k s o n s u z y a l n ı z c a tek-yanlı asit gibi davranmaz, tersine kendini saklar; o l u m s u z l a m a n ı n olumsuzl a n m a s ı bir yüksüzleştirme d e ğ i l d i r ; s o n s u z o l u m l u d u r ve yalnızca s o n l u o r t a d a n kaldırılandır. Kendi-için-varlıkta İdeallik b e l i r l e n i m i ortaya çıkar. BelirliVarlık, ilk o l a r a k , yalnızca Varlığına ya da o l u m l u l u k y a n ı n a göre anlaşıldığında, Olgusallık taşır (§ 9 1 ) : ve böylece g i d e r e k s o n l u l u k b i l e ilk o l a r a k olgusallık b e l i r l e n i m i n d e d i r . A m a s o n l u n u n g e r ç e k l i ğ i tersine idealliğidir. B e n z e r olarak, anlaks o n s u z u n u n — ki s o n l u n u n yanına k o y u l m u ş t u r — k e n d i s i de y a l n ı z c a iki s o n l u d a n biridir, g e r ç e k - o l m a y a n , ideal/ düşünsel bir ö ğ e d i r [ e i n ideelles]. S o n l u n u n bu idealliği felsefenin t e m e l önermesidir, ve h e r gerçek felsefe bu n e d e n l e İdealizmdir. Herşey s o n u n d a g e l i p b e l i r l e n i m i n i n k e n d i s i n d e h e m e n tikel ve sonlu birşey yapılmış olanı sonsuz birşey olarak a l m a m a y a dayanır. — Bu ayrım ü z e r i n d e b ö y l e s i n e d i k k a t l e d u r m a m ı z ı n n e d e n i budur; felsefenin t e m e l Kavramı, g e r ç e k Sonsuz, b u n a bağlıdır. Bu ayrını bu §'da kapsanan bütünüyle yalın, bu n e d e n l e belki de göze çarpmayan a m a ç ü r ü t ü l c n ı e z g ö z l e m l e r yoluyla işlenmiş ve geliştirilmiştir.


VARLIK ÖĞRETİSİ

c.

177

Kendi-için-Varlık §96

( a ) Kendi-için-Varlık kendi kendisi ile bağıntı olarak dolay sızlıkur, ve o l u m s u z u n k e n d i k e n d i s i ile b a ğ ı n t ı s ı o l a r a k kendi-içinvarolandir, Birdh; — k e n d i i ç i n d e ayrımsız, öyleyse başkasını kendisinden dışlayandır. Ek. Kendi-için-Varlık tamamlanmış Niteliktirve böyle olarak Varlığı ve belirliVarlığı ideal kıpıları olarak kendi içinde kapsar. Varlık olarak Kendi-için-Varlık yalın kendi ile bağıntıdır, a m a belirli-Varlık olarak belirlidir; a m a bu belirlilik b u n d a n böyle Başkasından ayrımı içindeki Birşeyin sonlu belirliliği değil, tersine sonsuz, ayrımı o r t a d a n kaldırılmış o l a r a k kendi içinde kapsayan belirliliktir. Kendİ-için-Varlığın en yakın örneğini "Ben"de buluruz. Dışsal varlığımızda kendimizi ilkin başka belirli-Varlıklardan ayrı ve onlarla bağıntılı olarak biliriz. Dahası, belirli-Varlığın bu genleşmesini yine bir bakıma yalın Kendi-için-Varlık biçimine d o ğ r u odaklaşmış olarak biliriz. " B e n " dediğimiz zaman bu sonsuz ve aynı z a m a n d a olumsuz kendi ile bağıntının anlatımıdır. Denebilir ki, insan hayvandan ve böylece genel olarak d o ğ a d a n kendini "Ben" olarak bitmesiyle ayrılır; b u n u n l a aynı z a m a n d a doğal şeylerin özgür Kendi-için-Varlığa ulaşa­ madıkları, tersine belirli-Varhkta sınırlı olarak h e r zaman salt Başkası-içinVarlık oldukları anlatılır. —Yine, genel olarak Kendi-için-Varlık İdeallik olarak anlaşılırken, buna karşı belirli-Varlık ise daha ö n c e Olgusallık olarak belirlen­ mişti. Olgusalhkve ideallik genellikle eşit bağımsızlıkla birbirlerine karşı duran bir çift belirlenim olarak görülür, ve buna g ö r e Olgusallığın dışında birde İdea41iğin olduğu söylenir. Oysa ideallik Olgusallığın dışında ve yanında olan birşey değildir, tersine İdeallik Kavramı kesinlikle o n u n Olgusallığın Gerçekliği olmasından oluşur, e.d. Olgusallık, kendinde olduğu gibi koyulduğu zaman, kendini İdeallik olarak tanıtlar. Böylece, yalnızca Olgusallık ile işin bitmediği, a m a o n u n dışında bir de Idealliğin tanınması gerektiği kabul edildiği zaman, henüz İdealliğe gereken onurlu yer verilmiş olmaz. Böyle Olgusallığın yanında ya da g i d e r e k h e r nasılsa o n u n üzerinde d u r a n bir ideallik g e r ç e k t e salt boş bir ad olacaktır. A m a bir içerik İdealliği ancak birşeyin İdcalliği olduğu ölçüde taşır: Bu birşey ise yalnızca belirsiz bir Bu ya da Şu değil, tersine Olgusallık olarak belirlenmiş belirli-varlıktır ki, salt kendi başına alındığında, hiçbir g e r ç e k l i k t a ş ı m a z . D o ğ a v e T i n a r a s ı n d a k i ayrını, e ğ e r birincisi t e m e l belirlenimi olarak Olgusallığa ve ikincisi İdealliğe götürülürse, yanlış anlaşılır. A m a g e n e de D o ğ a kendi için d e ğ i ş m e z ve bitmiş olan, ve böylece T i n olmaksızın da kalıcı olabilen birşey değildir; tersine, hedefine ve gerçekli­ ğine ilk kez T i n d e ulaşır; ve benzer olarak Tin de kendi payına yalnızca Doğa­ nın soyut bir öte-yanı değildir, tersine ancak Doğayı ortadan kaldırılmış olarak kendi içinde kapsadığı ö l ç ü d e Tin olarak g e r ç e k t e n vardır ve gerçeklenir. B u r a d a "ortadan kaldırma" sözcüğünün ikili anlamını a n ı m s a m a k yerinde


178

MANTIK BİLİMİ

olacaktır. " O r t a d a n kaldırma" ile ilkin uzaklaştırmayı, olumsuzlamayı anlarız ve buna g ö r e örneğin bir yasanın, bir düzenlemenin ortadan kaldırılmasından söz edilir. Ama, ö t e yandan, ortadan kaldırma o denli de saklama d e m e k t i r ve bu a n l a m d a bir eşyanın bir yerde tutulmak üzere kaldırılmasından söz edilir. Dilin aynı s ö z c ü ğ e bir olumsuz ve bir de olumlu a n l a m veren bu iki-anlamlı kullanımının olumsal olduğu düşünülmemelidir, ne de karışıklığa n e d e n oluyor diye dilin suçlanması gerekir. Tersine, bunda dilin salt anlak düzeyinde kalan "Ya—Yada'hm üzerine yükselen kurgul tinini tanımalıyız. §97 (P)

O l u m s u z u n k e n d i ile b a ğ ı n t ı s ı

Birin

kendi

kendisinden

koyulmasıdır. bu

Çokluk

dek ya

Kendi-için-varolanın

olumsuz b a ğ ı n t ı d ı r , öyleyse

Birin

ortada

karşılıklı

bulunan

olarak

ilmesi,

dolaysızlığı

varolan birşeydir, ve v a r o l a n

bunların da

ayrılışı,

[Birler]

e.d.

ile

Birlerin olarak

birçok

uyumlu itişi

Birin

olarak,

bu d ü z e y e

birbirlerini itişleri

dışlamalarıdır.

Ek. Birden söz edildiği zaman genellikle o n u n l a birlikte ilkin Çokdn kafamız­ dan geçer. B u r a d a bu Çok da n e r e d e n gelir sorusu doğar. Bu soruya tasarım yetisi hiçbir yanıt veremez, çünkü tasarım için Çok dolaysızca bulunan birşeydir ve B i r yalnızca bir Çoktaki Bir olarak geçerlidir. A m a b u n a karşı K a v r a m a g ö r e Bir Ç o k o l m a n ı n ö n g c r c ğ i n i oluşturur, ve kendini Ç o k olarak ortaya koymak Birin düşüncesinde yatar. Başka bir deyişle, kendi için varolan Bir, Bir olarak, Varlık gibi bağıntısız birşey değildir; tersine, belirli-Varlık gibi o da bir bağınüdır; a m a Birşey olarak bir Başkası ile bağıntılı değildir, tersine Birşey ile Başkasının birliği olarak kendi kendisi ile bağıntıdır, ve dahası bu bağıntı olumsuz bir bağıntıdır. Böylece Bir kendini kendisiyle bütünüyle geçimsiz olarak, kendini kendisinden iten birşey olarak tanıtlar, ve kendini olduğu gibi ortaya koyduğunda Çoktur. Kendi-için-Varlıksürecindeki bu yanı imgesel bir anlatımla //»^olarak belirtebiliriz, i t m e d e n ilk olarak özdeğin irdelenişi d u r u m u n d a söz edilir ve bununla bir Çok olarak özdeğin bu birçok Birin h e r birinde tüm geri kalanlara karşı dışlayıcı olarak davrandığı anlaşılır. G e n e de i t m e sürecini sanki Bir iten ve Ç o k ise dilenmiş gibi a n l a m a m a k gerekir; tersine. Bir, daha ö n c e belirtildiği gibi, yalnızca kendini kendisinden dışlayan ve Çok olarak koyandır; a m a Çoktakilerin h e r birinin kendisi Birdir, ve böyle olarak davrandığında bu tüm yanlardaki İ t m e karşıtına döner, — Çekme. §98 (y) Ama Çok o l a n l a r ı n h e r biri başkası olan birdir, h e r biri B i r d i r ya da g i d e r e k Ç o ğ u B i r i d i r ; öyleyse b i r ve aynıdırlar. Ya da e ğ e r İ t m e k e n d i n d e i r d e l e n e c e k olursa, o n u n b i r ç o k B i r i n b i r b i r l e r i n e karşı

olumsuz

bağıntıları

tutumu

olduğu

da

olduğu

gibi

görülecektir;

özsel ve

olarak

Birin

birbirleri

itişinde

ile

bağıntılı


VARLıK ÖĞRETISI

179

o l d u ğ u ö ğ e l e r B i r l e r o l d u k l a r ı i ç i n , o n l a r d a k e n d i s i ile ba­ ğıntılıdır. İ t i n e , öyleyse, o d e n l i de özsel o l a r a k Çekmedir; ve dışlayan B i r ya da Kendi-için-Varlık k e n d i n i o r t a d a n kaldırır. B i r d e kendinde-ve-kendi-için-belirlenmişliğine erişen nitel belir­ lilik böylece ortadan kaldırılmış olarak belirliliğe, e.d. Nicelik olarak Varlığa geçmiştir. Atomcu felsefe Saltığı Kendi-için-Varlık o l a r a k , B i r olarak, ve b i r ç o k Bir olarak belirleyen konumdur. B u n l a r ı n temel kuvvet­ leri o l a r a k k e n d i n i B i r K a v r a m ı n d a g ö s t e r e n İ t m e alınmıştır; onları biraraya getirmesi g e r e k e n şey ise Ç e k m e değil, tersine raslaııtı, e.d. düşüncesizliktir. B i r Bir olarak durağanlaşürıldığı i ç i n , başkaları ile b i r a r a y a g e l m e s i h i ç kuşkusuz b ü t ü n ü y l e dışsal birşey olarak görülecektir. — Atomlar için ikinci bir ilke o l a r a k a l ı n a n Boşluk i t m e n i n kendisidir ve A t o m l a r a r a s ı n d a varolan Yokluk olarak tasarımlanır. — M o d e r n A t o m c u l u k — ve Fizik h e n ü z bu ilke düzeyinde kalmayı s ü r d ü r ü r — küçük p a r ç a c ı k l a r a , m o l e k ü l l e r e sarıldığı ö l ç ü d e A t o m l a r d a n vaz geçmiştir; böylece kendini duyusal tasarımlara yaklaştırır, a m a d ü ş ü n c e b e l i r l e n i m l e r i n d e n vaz geçer. — Dahası, İ t m e kuvve­ tini bir Ç e k m e kuvvetinin yanına koymak hiç kuşkusuz karşıt­ lığa b i r bütünlük verir; ve bu sözde doğa-kuvvetinin b i l i n i r olması büyük b i r gurur kaynağı olmuştur. Ama ikisinin onlar­ da s o m u t ve g e r ç e k o l a n ı o l u ş t u r a n karşılıklı b a ğ ı n t ı l a r ı n ı n K a n t ' ı n Doğa Biliminin Metafiziksel Başlangıç İlkelerinde bile i ç i n d e b ı r a k ı l d ı ğ ı b u l a n ı k l ı k ve karışıklıktan k u r t a r ı l m a s ı gerekirdi. — Çağımızda A t o m c u bakış açısı politik b i l i m l e r d e fiziksel b i l i m l e r d e o l d u ğ u n d a n d a h a büyük bir ö n e m kazan­ mıştır. Bu k u r a m a g ö r e bireylerin b i r e y l e r o l a r a k i s t e n ç l e r i Devletin ilkesidir; ç e k i m kuvveti g e r e k s i n i m l e r i n , eğilimlerin t i k e l l i ğ i n d e yatarken evrensel ö ğ e ya da Devletin kendisi ise dışsal s ö z l e ş m e ilişkisidir. EJı 1. Atomcu Felsefe İdeanın tarihsel açınımında özsel bir basamak oluşnirur ve bu felsefenin ilkesi genel olarak Çok şeklindeki Kendi-için-Varhktır. Bugünlerde Atomculuk Metafızikkonusunda hiçbirşey bilmeyen Doğa araştırmacılarının gözünde büyük bir saygınlık kazanmış olsa da, Metafizikten ve Doğanın kökensel olarak düşünce terimlerine getirilmesinden Atomcu­ luğun kollarına atılarak kaçılamıyacağını anımsamak gerekir, çünkü gerçekte Atomun kendisi bir düşüncedir ve bu yüzden özdek Atomlardan oluşur anlayışı metafiziksel bir anlayıştır. Nevvton bilindiği gibi Fiziğe Metafizikten sakınması için kesin bir uyarı getirmişti; gene de onun onuruna belirtmek gerek ki, kendisi hiç de bu uyarıyla uyumlu olarak davranmamıştır. Katıksız, arı fizikçiler gerçekte yalnızca hayvanlardır, çünkü düşünmezler; buna karşı


180

MANTIK BİLİMİ

insan, düşünen bir varlık olarak, doğuştan bir metafizikçidir. Ö n e m l i olan nokta yalnızca kişinin uygulamaya koyduğu metafiziğin d o ğ r u türden olup olmadığıdır, ya da, d a h a açık bir anlatımla, somut, mantıksal İdea yerine tekyanlı, anlak tarafından durağanlaştırılmış düşünce-belirlenimlerine sarılıp sarılmadığımız ve bunları kuramsal olduğu gibi kılgısal etkinliğimizin de temelleri yapıp yapmadığınnzdır. Atomcu felsefenin karşılaştığı s u ç l a m a da bu zemindedir. Eski A t o m c u l a r (tıpkı bugün de sık sık olduğu gibi) herşeyi bir Çok olarak görürler, ve boşlukta dolaşan Atomları biraraya g e t i r m e işini raslantıdan beklerlerdi. Oysa Çoktaki birimlerin birbirleri ile bağıntıları hiç de salt olumsal bir bağıntı değildir; tersine bu bağıntı ( d a h a ö n c e belirtildiği gibi) onların kendilerinde temellenmiştir. Özdeği itme ve ç e k m e n i n birliği olarak g ö r e r e k bütünüyle anlaşılır kılmış olmanın o n u r u Kant'tan başkasına ait değildir. Bu kuramdaki doğruluk çekmenin hiç kuşkusuz Kendi-için-Varlık Kavramında kapsanan öteki kıpı olarak tanınması ve böylece çekmenin itme ile eşit ölçüde özdeğin ö z ü n e özgü görülmesidir. B u n u n l a birlikte, özdeğin bu sözde devimsel yapılaştırma kuramı itmeyi ve çekmeyi çıkarsanıaksızm d o ğ r u d a n doğruya verili olarak konutlama gibi bir eksiklikle yüklüdür; ve eğer bu çıkarsama yapılmış olsaydı, onların salt ileri sürülmüş olan birliklerinin Nasılı ve Niçini de görülmüş olurdu. Ö t e yandan, Kant özdeği kendi için bulunan ve d a h a sonra (sanki rasdantısal bir yolda) b u r a d a sözü edilen o iki kuvvetle donatılmış olarak değil, a m a tersine yalnızca bunların birliğinden oluşuyor olarak g ö r m e k gerektiğini açık olarak vurguladı. Alman fizikçiler bir süre için bu arı devim öğretisinden hoşlandılar. A m a b u n a karşın son z a m a n l a r d a bu fizikçilerin ç o ğ u n l u ğ u yine A t o m c u k u r a m a geri d ö n m e y i daha uygun bularak meslektaşları Kâstner'in'-" uyarılarına karşın özdeği Atom denilen sonsuz küçüklükte şeyciklerden oluşuyor olarak g ö r m e y e yönelmiş­ lerdir, — Atomlar ki, daha sonra üzerlerine gelip yapışan çekici, itici ve başka türlü kuvvetlerin oyunlarıyla birbirleri ile bağıntı içine getirilmeleri gerekir. Benzer olarak bu da bir metafiziktir, a m a düşünceden yoksunluğundan ötürü hiç kuşkusuz o n a karşı dikkatli olmak için yeterli n e d e n l e r bulunacaktır. Ek 2. Ö n c e k i § ' d a verilen Nitelikten N i c e l i ğ e g e ç i ş d o ğ a l b i l i n c i m i z d e bulunmaz. Bu bilinç için Nitelik ve Nicelik bağımsız olarak birbirleri yanısıra d u r a n bir çift belirlenim değerindedir, ve b u n a g ö r e genellikle şeylerin yalnızca nitel değil a m a nicel o l a r a k da belirli o l d u k l a r ı söylenir. Bu belirlenimler n e r e d e n gelirler ve birbirleri ile nasıl ilişkidedirler — b u n l a r d a h a öte sorgulanmayan noktalardır. Ama Nicelik ortadan kalkmış Nitelikten başka birşey değildir, ve bu o r t a d a n kalkma Niteliğin b u r a d a i r d e l e n e n eytişimi yoluyla yer alır. İlk o l a r a k ö n ü m ü z d e Varlık vardı ve Oluş o n u n gerçekliği olarak ortaya çıkmıştı; bu belirli-Varlığa geçişi oluşturuyordu ve bu ikincinin gerçekliği olarak Başkalaşmayı tanımıştık. Başkalaşma ise s o n u c u n d a kendini Başkası ile bağıntıdan ve Başkasına geçişten çıkarılan Kendi-için-Varlık

" [ A b r a h a m Gotehelf Kastiler, 1 7 1 9 - 1 8 0 0 , matematikçi ve felsefeci.]


VARLIK ÖĞRETİSİ

181

olarak göstermişti; bu Kendi-için-Varlık da son olarak sürecinin iki yanında — itme ve çekme — kendini kendi kendisinin ve böylece kıpılarının bütünlüğü içinde genel olarak Niteliğin ortadan kaldırılması olarak tanıtlamıştı. Ama bu o r t a d a n kaldırılmış Nitelik şimdi ne soyut bir Yokluk ve ne de eşit ölçüde soyu t ve belirsiz Varlıktır, tersine yalnızca belirliliğe ilgisiz Varlıktır, ve bu Varlık şekli gündelik tasarımsal düşüncemizde Nicelik olarak bulunur. B u n a g ö r e şeyleri ilk olarak Niteliklerinin bakış açısından irdeleriz ve bu bizim için şeyin Varlığı ile özdeş belirlilik olarak geçerlidir. B u r a d a n Niceliğin irdelenişine geçtiğimiz zaman bu bize h e m e n ilgisiz, dışsal bir belirlilik tasarımını verir, öyle bir türde ki, bir şey, Niceliği değişse de, büyüse de küçülse de, g e n e de ne ise o kalır.

B Nicelik a. Arı Nicelik §99 Nicelik arı Varlıktır ki o n d a belirlilik b u n d a n böyle Varlığın k e n d i s i ile b i r o l a r a k d e ğ i l a m a ortadan kaldırılmış ya da ilgisiz o l a r a k koyulmuştur. ( 1 ) Büyüklük a n l a t ı m ı başlıca belirli Niceliği imlediği ö l ç ü d e N i c e l i k için uygun değildir. ( 2 ) M a t e m a t i k büyüklüğü genel­ likle arttırılabilen ya da eksiltilebilen o l a r a k t a n ı m l a r ; bu tanım t a n ı m l a n a n ı n k e n d i s i n i b i r kez d a h a k a p s a d ı ğ ı için eksik o l m a s ı n a karşın g e n e de yararlıdır, ç ü n k ü büyüklük belirleni­ minin değişebilir ve ilgisiz o l a r a k koyulmuş o l d u ğ u n u gösterir, öyle ki, artan b i r u z a m ı n ya da yeğinliğin getirdiği d e ğ i ş i m e karşın, şey, ö r n e ğ i n b i r ev, ev olmaya, kırmızı kırmızı olmaya son vermez. ( 3 ) Saltık arı Niceliktir, — bu k o n u m g e n e l olarak Saltığa Özdek b e l i r l e n i m i n i n verilmesiyle çakışır — Ö z d e k ki, hiç kuşkusuz B i ç i m i olmasına karşın, b u n u g e n e de ilgisiz bir b e l i r l e n i m o l a r a k alır. Nicelik de Saltığın t e m e l b e l i r l e n i m i n i oluşturur, e ğ e r S a l t ı k o n d a , Saltık-Ilgisizde, t ü m a y r ı m l a r ı n yalnızca n i c e l o l a c a ğ ı bir yolda anlaşılırsa. — B u n d a n başka arı Uzay, Zaman vb. de Nicelik örnekleri olarak alınabilir, a m a a n c a k olgusalı Uzay ya da Z a m a n ı d o l d u r a n ilgisiz birşey o l a r a k g ö r m e y i kabul e d e b i l i r s e k . Ek. Büyüklüğün arttırılabilen ya da eksiltilebilen olarak matematikteki gele­ neksel tanımı ilk bakışta önceki §'da kapsanan Kavram belirleniminden daha


182

MANTIK BİLİMİ

açık ve ıısayatkın gibi görünür. Gene de, d a h a yakından bakıldığında, bunun varsayım ve tasarım biçimi altında, yalnızca mantıksal gelişim yolunda kendini Nicelik Kavramı olarak göstermiş olanı kapsadığı görülür. Daha açık bir deyişle, büyüklük Kavramının arttırılabilmek ya da cksiltilebilmekten oluştuğunu söylediğimiz zaman, burada belirtilen şudur: büyüklük (ya da d a h a doğrusu Nicelik) — Nitelikten ayrımı içinde — öyle bir belirlenimdir ki, belirli şey ondaki değişime ilgisiz kalır. Bu d u r u m d a , geleneksel Nicelik tanımının yukarıda eleştirilen eksikliğine dönersek görülecektir ki, bu d a h a tam olarak a r t m a ya da eksilmenin yalnızca büyüklüğün başka türlü belirlenmesi d e m e k olmasına bağlıdır. A m a böylelikle Nicelik ilkin salt genelde değişken birşey olarak tanımlanabilir. Oysa Nitelik de değişebilirdir, ve Niceliğin Nitelikten az ö n c e sözü edilen ayrımı da bu d u r u m d a a r t m a ya da eksilme ile anlatılır ki, bu ise büyüklük belirlenimi hangi yana değişirse değişsin şeyin ne ise o kalacağını imler. — Bu noktada belirtmemiz g e r e k ki, b ü t ü n ü n d e felsefe yalnızca doğru olan ya da giderek yalnızca ıısayatkın olan tanımlarla, e.d. doğrulukları tasarım düzeyindeki bilinç açısından dolaysız bir açıklık taşıyan tanımlarla ilgilenmez; tersine, felsefe gerçeklenmiş olan, e.d. içerikleri yalnızca birer veri olarak alınmayan a m a özgür bir düşüncede ve böylece aynı zamanda kendi içinde temellendirilmiş o l a r a k t a n ı n a n t a n ı m l a r l a ilgilenir. B u n u önümüzdeki d u r u m a uygulayalım. Matematikteki olağan Nicelik tanımı ne denli d o ğ r u ve ıısayatkın olursa olsun, g e n e de bu tikel d ü ş ü n c e n i n ne düzeyde evrensel düşüncede temellenmiş ve böylece zorunlu olduğunu bilme istemini doyurmak için hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. B u r a d a irdelemeyi biraz d a h a öteye g ö t ü r m e m i z gerekir. E ğ e r Nicelik, d ü ş ü n c e yoluyla dolaylı kılınmaksızın dolaysızca t a s a r ı m d a n alınırsa, g e ç e r l i k a l a n ı a ç ı s ı n d a n a b a r t ı l m a s ı ve g i d e r e k saltık kategori düzeyine yükseltilmesi ç o k kolay olacaktır. Gerçekte, yalnızca nesneleri matematiksel işlemler altına alabilen bilimler sağın bilimler olarak kabul edildiği z a m a n d u r u m budur. B u r a d a yine o d a h a ö n c e (§ 9 8 ' e E k t e ) d e ğ i n i l e n ve tek-yanlı ve s o y u t anlakbelirlcninılerini somut İdeanın yerine koyan kötü metafizik kendini gösterir. E ğ e r Özgürlük, Tüze, Törellik, ya da giderek Tanrının kendisi gibi nesnelere ö l ç ü l ü p h e s a p l a n a m a y a c a k l a r ı ya da m a t e m a t i k s e l bir f o r m ü l d e anlatı­ lamayacakları için sağın bir bilgiyi yadsıyarak genel olarak yalnızca belirsiz bir tasarımla yetinecek ve bunların ayrıntılarını ya da tikellerini o n l a r d a n dilediğini yapması için h e r bir bireyin isteğine bırakacak olsaydık, o z a m a n bilgimiz gerçekte çok kötü bir d u r u m a düşmüş olurdu. — Böyle bir anlayışta kılgın a ç ı d a n hangi zararlı sonuçların yattığı dolaysızca açıktır. ©Özdekçilik (Nicelik Manüğı Bağlamında). Daha yakından bakıldığında, burada değinilen ve Niceliği, mantıksal İ d e a n ı n bu belirli basamağını I d e a n ı n kendisi ile özdeşleşmen dışlayıcı matematiksel konum Öz<Mf/7/£m konumundan başkası değildir. Böyle bir konum bilimsel bilincin tarihinde özellikle Fransa'da önceki yüzyılın ortalarından bu yana tam kabul görmüştür. Soyutta alınmış bile olsa, Özdek hiç kuşkusuz biçimden yoksun değildir, a m a bunu yalnızca ilgisiz ve dışsal bir belirlenim olarak taşır. — B u r a d a yürütülen tartışma, e ğ e r sanki


VARLIK ÖĞRETİSİ

183

bu yolla matematiğin değerine gölge düşürülüyormuş gibi alınacak olursa, bütünüyle yanlış anlaşılmış olacaktır. Ya da, nicel belirlenimin salt dışsal ve ilgisiz bir belirlenim olarak belirtilmesi ile ne bir gevşeklik ve yüzeysellik aklanmış, ne de nicel belirlenimlerin oldukları gibi bırakılabilecekleri ya da en azından sağın olarak ele alınmaya gereksinmedikleri öne sürülmüş olur. Nicelik hiç kuşkusuz İdeanın bir basamağıdır, ve böyleyken ona ilkin mantıksal kategori olarak ve daha sonra doğal olduğu gibi tinsel nesneler dünyasında da hakkı verilmelidir. Ama bu böyle olsa da, ayrım kendini hemen gösterir: doğal dünyanın nesneleri durumunda ve tinsel dünyanın nesneleri durumunda büyüklük belirlenimi eşit önemde değildir. Daha açık bir deyişle, başkalık ve aynı zamanda kendi-dışındalık biçimindeki Idea olarak Doğada, yine tam bu nedenle, NicelikTinin dünyasında, bu özgür içsellik dünyasında olduğundan daha büyük bir önem taşır. Hiç kuşkusuz tinsel içeriği de nicel bakış açısı altında irdeleriz; ama çok geçmeden açığa çıkar ki, Tanrıyı bir Uçlülük olarak görürken, buradaki üç sayısının imlemi örneğin uzayın üç boyutundan, ya da temel belirlenimi yalnızca üç çizgi ile sınırlı bir yüzey olmak olan üçgenin üç kenarından söz ederken olduğundan çok daha alt güdüm­ lüdür. Dahası, Doğanın içersinde bile nicel belirlenimin daha büyük ve daha küçük önemde olmasına bağlı olarak yine bu sözü edilen ayrını söz konu­ sudur, öyle ki örgensel-olmayan Doğada Nicelik bir bakıma örgensel Doğada olduğundan daha önemli bir rol oynar. Giderek, örgensel olmayan Doğa içersinde bile, düzenek alanını daha dar anlamdaki fiziksel ve kimyasal alanlardan ayırdettiğimiz zaman, burada bir kez daha aynı ayrım kendini gösterir, vc düzenekbilim, genellikle kabul edildiği gibi, içinde matematiğin yardımının enaz gereksiz olduğu, giderek, içinde onsuz hiçbir sağlam adımın atılamıyacağı bilim dalıdır; bu nedenle genellikle matematiğin kendisinden sonra gelen parexcellencesnğm bilim olarak görülür. Burada da yine özdekçi ve salt matematiksel konumların çakışması ile ilgili yukarıdaki not anımsan­ malıdır. — T ü m bu açıklananlardan sonra, sağın ve temel bilgi için en rahatsız edici önyargılardan biri olarak belirtilecek şey sık sık görüldüğü gibi nesnelerin tüm ayrım ve tüm belirliliklerini yalnızca nicel alanda aramakur. Hiç kuşkusuz örneğin Tin Doğadan daha çoğu, hayvan bitkiden daha çoğudur; ama eğer yalnızca bu çokta ya da azda durup kalınıyor ve bu nesneleri kendilerine özgü, e.d. burada öncelikle nitel belirliliklerinde anlamaya geçilmiyorsa, o zaman bunlar ve ayrımları konusunda bilinenler de o denli yetersiz olacaktır.

§ ıoo N i c e l i k ilk o l a r a k k e n d i ile dolaysız b a ğ ı n t ı s ı n d a ya da ç e k i m yoluyla ortaya koyulan k e n d i ile özdeşlik b e l i r l e n i m i n d e sürekli büyüklüktür; ve ikinci o l a r a k o n d a kapsanan Bir b e l i r l e n i m i n d e kesikli büyüklüktür. A m a s ü r e k l i N i c e l i k o d e n l i de kesiklidir, ç ü n k ü salt Çokun sürekliliğidir; kesikli N i c e l i k de eşit ö l ç ü d e süreklidir, sürekliliği b i r ç o k B i r i n Aynısı o l a r a k Birdir, Birimdir.


184

MANTIK BİLİMİ ( 1 ) S ü r e k l i ve kesikli b ü y ü k l ü k l e r öyleyse iki b ü y ü k l ü k türü o l a r a k g ö r ü l m e m e l i d i r , sanki b i r i n i n b e l i r l e n i m i ö t e k i n e d e özgü değilmiş gibi; tersine, b u n l a r kendilerini yalnızca

aynı

bütünün, b i r kez b e l i r l e n i m l e r i n d e n birinin, ikinci kez ö t e k i n i n a l t ı n a koyulmasıyla a y ı r d e d e r l e r .

(2)

Uzayın, Z a m a n ı n y a d a

Ö z d e ğ i n h e r b i r i n i n sonsuza b ö l ü n c b i l i r l i k l e r i y a d a t e r s i n e bölünmez birimlerden

oluşmuş o l m a l a r ı a ç ı s ı n d a n

çatışkıları

Niceliğin b i r kez sürekli olarak ve b i r ikinci kez kesikli o l a r a k ileri s ü r ü l m e s i n d e n başka birşeyi a n l a t m a z . Uzay, Z a m a n vb. yalnızca sürekli sonsuza

Nicelik belirlenimi

bölünebilirdirler;

koyulduklarında

ama

kesikli

kendilerinde

ile

koyulacak olurlarsa,

büyüklük

bölünmüşlerdir

belirlenimi ve

ile

bölünmez

B i r i m l e r d e n o l u ş u r l a r ; biri tıpkı ö t e k i d e n l i tek-yanlıdır. Ek. Nicelik, Kendi-için-Varlığın en yakın sonucu olarak, b u n u n sürecindeki iki yanı, itme ve çekmeyi, ideal kıpılar olarak kendi içinde kapsar ve b u n a g ö r e sürekli olduğu denli de kesiklidir. Bu iki kıpıdan h e r biri yine ötekini kendi içinde kapsar ve buna g ö r e ne salt sürekli ve ne de salt kesikli bir büyük­ lükten söz edilebilir. E ğ e r ikisinden birbirlerine karşı duran iki tikel büyüklük türü olarak söz edebiliyorsak, bu yalnızca soyutlayıcı derin-düşüncemizin s o n u c u d u r , çünkü bu d ü ş ü n c e belirli büyüklüğün irdelenişinde Nicelik Kavramında bölünmez birlik içinde kapsanan kıpılardan bir kez birini ve bir ikinci kez ise ötekini g ö r m e z d e n gelir. Böylece, söz gelimi denir ki, bu odanın kapladığı uzay sürekli bir büyüklüktür, ve o r a d a toplanmış bu yüz insan ise kesikli bir büyüklük oluşturur. A m a g e n e de uzay sürekli ve aynı z a m a n d a kesiklidir, ve buna göre uzay-noktalarından söz eder ve sonra da uzayı, örneğin belli bir uzunluğu, şu kadar m., c m . vb. olarak böleriz, ve bu a n c a k uzayın kendinde kesikli de olması varsayımı altında olanaklıdır. Ö t e yandan yine aynı yolda yüz insandan oluşan kesikli büyüklük aynı z a m a n d a da süreklidir, ve üzerine bu büyüklüğün sürekliliğinin dayandığı şey tümüne ortak olan öğedir, tüm bireylere yayılan ve onları birbirleri ile birleştiren cins insandır.

b.

Nice

(Das

Ojıantum)

§ ıoı N i c e l i k , özsel o l a r a k o n d a kapsanan dışlayıcı belirlilikle olarak,

Nicedir; sınırlı

koyulmuş

Nicelik.

Ek. N i c e Niceliğin belirli-Varlığıdır, buna karşı arı Nicelik Varhğave ( b u n d a n s o n r a i r d e l e n e c e k o l a n ) D e r e c e Kendi-için-Varlığa karşılık düşer. — Arı Nicelikten Niceye ilerleyişe d a h a yakından bakıldığında, bunun temeli şudur: arı Nicelikte ayrım süreklilik ve kesiklilik ayrımı olarak ilkin salt kendinde bulunurken, b u n a karşı N i c e d e ise ortaya koyulmuştur, ve dahası öyle bir


VARLIK ÖĞRETİSİ

185

yolda ki, bundan böyle genel olarak Nicelik ayırdedilmiş olarak ya da sınırlı olarak görünür. Ama böylece Nice aynı zamanda belirsiz bir Niceler çokluğuna ya da belirli büyüklüklere dağılır. Bu belirli büyüklüklerden her biri, başkalarından ayrı olarak, bir birlik oluşturur, ve öte yandan salt kendi için irdelendiğinde bir çoktur. Ama böylece Nice Sayı olarak belirlenir. § 102 N i c e g e l i ş i m i n i ve t a m a m l a n m ı ş belirliliğini Sayıda bulur. Sayı, ö ğ e s i o l a n B i r gibi, kesiklilik k ı p ı s ı n a g ö r e Miktarı, s ü r e k l i l i k kıpısına g ö r e Birimi n i t e l kıpıları o l a r a k k e n d i i ç i n d e kapsar. Aritmetikte işlem türleri genellikle Sayıları ele a l m a n ı n olumsal yolları o l a r a k sunulur. E ğ e r bu i ş l e m l e r d e b i r z o r u n l u ğ u n ve b ö y l e c e bir anlamın yatması gerekiyorsa, bu bir ilkede olmalı­ dır, ve bu ilke a n c a k Sayı K a v r a m ı n ı n k e n d i s i n d e k a p s a n a n b e l i r l e n i m l e r d e yatıyor o l a b i l i r ; b u i l k e n i n b u r a d a k ı s a c a gösterilmesi gerekir. — Sayı Kavramının b e l i r l e n i m l e r i Miktar ve Birimdir, ve Sayının kendisi ikisinin birliğidir. A m a birlik, g ö r g ü l Sayılara uygulandığında, yalnızca bu Sayıların Eşitliği­ dir; b ö y l e c e işlem t ü r l e r i n i n ilkesi Sayıları B i r i m ve M i k t a r ilişkisine k o y m a k v e b u b e l i r l e n i m l e r i n E ş i t l i ğ i n i ortaya çıkarmak olmalıdır. B i r l e r ya da Sayıların k e n d i l e r i b i r b i r l e r i n e karşı ilgisiz o l d u k l a r ı için, i ç e r s i n e a l ı n d ı k l a r ı b i r l i k g e n e l o l a r a k dışsal b i r t o p a r l a m a o l a r a k g ö r ü n ü r , i ş l e m y a p m a öyleyse g e n e l o l a r a k Savmadır, işlem türlerinin, ayrımı y a l n ı z c a b i r a r a d a t o p l a n a n Sayıların n i t e l y a p ı l a r ı n d a yatar, ve yapı i ç i n i l k e B i r i m ve M i k t a r b e l i r l e n i m l e r i d i r . Numaralandırma ilktir —, genel olarak Sayı yapma, istediği­ miz d e n l i Birin biraraya t o p a r l a n m a s ı . — B i r işlem türü ise b u n d a n böyle y a l n ı z c a B i r l e r i n değil a m a d a h a ş i m d i d e n Sayılar o l a n k e n d i l i k l e r i n b i r l i k t e sayılmalarıdır. Sayılar dolaysızca ve ilk o l a r a k b ü t ü n ü y l e belirsiz g e n e l d e Sayılardır, ve öyleyse g e n e l o l a r a k eşitsizdirler; b u n l a r ı n b i r a r a y a t o p a r l a n m a l a r ı ya da sayılmaları Toplamadır. B u n d a n s o n r a k i ilk b e l i r l e n i m Sayıların g e n e l o l a r a k eşit o l m a l a r ı ve b ö y l e c e tek bir Birlik oluşturmalarıdır, — ve bun­ l a r ı n belli b i r Miktarı ö n ü m ü z d e b u l u n u r ; b ö y l e S a y ı l a r ı n sayılması Çarpmadır. B u r a d a Miktar ve Birlik b e l i r l e n i m l e r i n i n ç a r p m a işlemindeki iki Sayıya ya da e t m e n e nasıl dağıldıkları ilgisiz b i r noktadır, ve b ö y l e c e bu e t m e n l e r M i k t a r o l a r a k ya d a t e r s i n e B i r l i k o l a r a k alınabilirler. Ü ç ü n c ü ve e n s o n b e l i r l i l i k Miktar ve Birliğin, eşitliğidir.


186

MANTIK BİLİMİ Böyle b e l i r l e n m i ş Sayıları biraraya k a t m a Üsse yükseltmedir — ve ilkin kareye. — D a h a yüksek b i r Üsse y ü k s e l t m e b i ç i m s e l a ç ı d a n yine S a y ı n ı n k e n d i kendisi ile belirsiz b i r m i k t a r d a s ü r d ü r ü l e n çarpımıdır. — Bu ü ç ü n c ü b e l i r l e n i m d e [ S a y ı d a ] b u l u n a n b i r i c i k ayrımın, M i k t a r ve B i r l i k a y r ı m ı n ı n tam eşitliğine erişildiği i ç i n , b u ü ç işlem t ü r ü n d e n d a h a ç o ğ u o l a n a k l ı değildir. — B i r a r a d a t o p a r l a n m a y a Sayıların yine o aynı belirliliklere g ö r e ç ö z ü l ü ş l e r i karşılık düşer. B u n a g ö r e , yukarıda değinilen ve o düzeye dek olumlu d e n e b i l e c e k işlem türlerinin y a n ı n d a bir de üç olumsuz işlem türü vardır.

Ek. Genel olarak Sayı tamamlanmış belirliliği içindeki Nice olduğundan, yalnızca kesikli denilen büyüklüklerin değil ama ayrıca sürekli denilen büyüklüklerin belirlenmesi açısından da işimize yarar. Bu nedenle giderek Geometride bile belirli uzaysal betilerin ve bunların oranlarının verilmesi söz konusu olduğunda Sayıdan yararlanılmalıdır.

c.

Derece

§103 Sınır N i c e n i n k e n d i s i n i n b ü t ü n ü ile özdeştir; kendi içinde ç o k l u o l a r a k uzamlı, a m a k e n d i i ç i n d e yalın b e l i r l i l i k o l a r a k yeğin büyüklük ya da Derecedir. Sürekli ve kesikli büyüklüklerin uzamlı ve yeğin büyüklükler­ den ayrımı birincilerin genelde Niceliğe uygulanırken, ikincilerin ise stnını ya da o n u n sınır olarak belirliliğine uygulanmaların­ dan oluşur. — B e n z e r o l a r a k uzamlı ve yeğin büyüklükler de biri ö t e k i n i n taşımadığı b i r belirliliği kapsayan iki büyüklük türü değildir; uzamlı büyüklük o l a n o d e n l i de yeğin o l a r a k büyüklüktür, ve evrik o l a r a k . Ek. Yeğin büyüklük ya da Derece Kavrama göre uzamlı büyüklükten ya da Niceden ayrıdır, ve bu nedenle, sık sık yapıldığı gibi, bu ayrımı tanımayarak iki büyüklük biçimini doğrudan doğruya özdeşleştirmenin kabul edilemeyeceğini belirtmek gerekir. Bu durum kendini Fizikte gösterir ve burada eğer örneğin özgül ağırlık ayrımını açıklamak için özgül ağırlığı bir başkasmınkinden iki kat büyük olan bir cismin aynı uzay içersinde ötekinden bir kat daha fazla özdeksel parça (atom) kapsadığı söylenirse Derece ve Nice özdeş olarak alınmış olur. Ve, sıcaklık ve aydınlık durumunda da, eğer değişik ısı ve parlaklık Dereceleri sıcaklık ve aydınlık parçacıklarının (ya da moleküllerinin) azlık ya da çoklukları ile açıklanırsa, yine aynı şey olur. Böyle bir açıklama yoluna başvuran fizikçiler bunun savunulamazlığı uyarısı ile karşılaştıklarında, özürlerini çoğu


VARLIK ÖĞRETISI

187

kez bununla böyle fenomenlerin (bilinemeyeceği bilinen) "kcndinde"lcri üzerine hiçbir yolda karar verilemeyeceği ve sözü edilen anlatımdan yalnızca gösterdiği büyük uygunlukncdeniyle yararlanıldığı sözleriyle anlatırlar. Burada ilkin büyük uygunluğa bakarsak, bunun matematiğin kolay uygulanabi­ lirliğine bağlı olması gerekir; ama belirli anlatımlarını benzer olarak Sayıda bulan yeğin büyüklüklerin de hesaplamalar açısından niçin uzamlı büyük­ lükler denli uygun olmamaları gerektiğini anlamak güçtür. Eğer önemli olan uygunluk ise, hiç kuşkusuz hesaplama işlemlerini ve giderek düşünmenin kendisini bütünüyle bir yana atmak en uygunu olacaktır. Bu sözü edilen özürlere karşı daha öte belirtmek gerek ki, bu tür açıklamalara girişmek ne olursa olsun algı ve deneyim alanını aşmak ve kendini metafiziğin ve (başka durumlarda boş ve giderek zararlı denebilecek olan) kurgunun alanına bırakmaktır. Eğer Taler dolu iki keseden biri ötekinden iki kat ağırsa, bunun nedeninin bu keselerden birinin ikiyüz ve ötekinin yalnızca yüz Taler kapsaması olduğu hiç kuşkusuz bir deneyim sorunudur. Bu paralar görüle­ bilir ve genel olarak duyularla algılanabilirler; buna karşı, atomlar, moleküller vb. duyusal algı alanının dışında yatarlar, ve kabul edilebilirlikleri ve imlemleri üzerine karar vermek bir düşünce sorunudur. Ama (daha önce § 98'e Ekte değinildiği gibi) Kendi-için-Varlık Kavramında kapsanan Çok kıpısını atomlar şeklinde saptayan ve ona bir enson olarak sarılan soyut anlaktır. Ve yine, önümüzdeki durumda da, saf sezgi ile olduğu gibi gerçek somut düşünce ile de çelişki içinde, uzamlı büyüklüğü biricik Nicelik biçimi olarak gören, ve yeğin büyüklüklerin bulundukları her yerde bunları kendi özgün belirlilikleri için­ de tanımayıp tersine kendi içinde desteksiz bir önsava dayanarak zorla uzamlı büyüklüğe indirgemeye çalışan da o aynı soyut anlaktır. Modern felsefeye yönelik suçlamalardan biri özellikle sık duyulur. Denir ki, yeni felsefe herşeyi özdeşliğe indirger —, ve bu yüzden adı " özdeşlik felsefesi"ne çıkmıştır. Ama burada sunulan tartışmadan açıktır ki, Kavrama göre olduğu gibi deneyime göre de ayrı olanların ayırdedilmesi konusunda direten yalnızca ve yalnızca felsefedir; buna karşı soyut özdeşliği bilginin en yüksek ilkesi olarak yükseltenler ise meslekten görgücülerdir ve felsefeleri bu nedenle yerinde bir biçimde "özdeşlik felsefesi" olarak belirtilebilir. Bundan başka, bütünüyle doğrudur ki yalnızca sürekli ve yalnızca kesikli büyüklüklerin olmaması gibi yalnızca yeğin ve yalnızca uzamlı büyüklükler de yoktur ve böylece Niceliğin her iki belirlenimi bağımsız türler olarak birbirlerine karşı durmazlar. Her yeğin büyüklük o denli de uzamlıdır, ve evrik olarak. Böylece örneğin belli bir ısı derecesi yeğin bir büyüklüktür ki, böyleyken ona bütünüyle yalın bir duyum da karşılık düşer; ısıölçere bakarsak görürüz ki bu tikel ısı derecesine civa sütununda belli bir genleşme karşılık düşer, ve bu uzamlı büyüklük kendisini yeğin büyüklük olarak ısı ile eşzamanlı olarak değişürir. Tin alanında da durum böyledir; yeğin bir karakter etkilerinde daha az yeğin bir karakterden daha öteye yayılır.


188

MANTIK BİLİMİ

§ 104 D e r e c e d e N i c e Kavramı koyulmuştur. D e r e c e kendi için ilgisiz ve yalın olarak büyüklüktür, a m a öyle b i r yolda ki, o n u N i c e yapan belirliliği bütünüyle onun dışında başka büyüklüklerde bulur. Bu çelişkide, kendi-için-varolan ilgisiz sınırın saltık dışsallık olmasında, sonsuz n i c e l ilerleme ortaya koyulmuştur, — b i r dolaysızlık ki, dolaysızca karşıtına, dolaylılığa d ö n e r (az ö n c e koyulan N i c e n i n ö t e s i n e g e ç i ş ) , ve evrik o l a r a k . Sayı d ü ş ü n c e d i r , a m a k e n d i n e b ü t ü n ü y l e dışsal b i r Varlık o l a r a k d ü ş ü n c e . Sezgiye ait değildir, ç ü n k ü d ü ş ü n c e d i r , a m a s e z g i n i n dışsallığını b e l i r l e n i m i o l a r a k a l a n d ü ş ü n c e d i r . — N i c e b u n a göre yalnızca sonsuza dek arttırılabilmek ya da azaltılabilmekle kalmaz, tersine kendisi Kavramı yoluyla bu kendi ötesine gidiştir. S o n s u z nicel i l e r l e m e de b i r ve aynı çelişkinin düşüncesizce yinelenişidir — bir çelişki ki, g e n e l o l a r a k N i c e , v e belirliliği i ç i n d e k o y u l d u ğ u n d a D e r e c e d i r . B u ç e l i ş k i d e n sonsuz i l e r l e m e b i ç i m i n d e söz e t m e n i n gereksizliği ü z e r i n e haklı olarak Zenon — Aristoteles'ten aktarırsak — şöyle diyor­ du: 'birşeyi bir kez söylemekle sürekli olarak söylemek aynıdır.' 2 3 Ek 1. Daha önce (§ 9 9 ) değinildiği gibi matematikteki olağan tanımına göre büyüklük arttırılabilen ya da azallılabilen birşey olarak gösterildiği zaman, burada temelde yatan sezginin doğruluğuna karşı çıkmanın yersiz olmasına karşın, gene de ilkin böyle bir artabilirlik ya da azalabilirlik varsayımının nereden çıktığı sorusu ortada kalır. Bu sorunun yanıtı için yalnızca deneyime başvuruluyorsa bu yeterli değildir, çünkü bu durumda büyüklüğün düşün­ cesini değil ama yalnızca tasarımını elde edecek olmamız bir yana, büyüklük kendini salt bir olanak (artabilme ve azalabilme olanağı) olarak gösterecek ve bu davranışı göstermesinin zorunlu olduğunun bilgisi eksik kalacakur. Buna karşı, mantıksal gelişim yolumuzda yalnızca Nicelik kendi kendisini belirleyen Düşüncenin bir basamağı olarak ortaya çıkmakla kalmamış, ama bundan başka Nicelik Kavramında saltık olarak kendi ötesine geçmenin yattığı olgusu da kendini göstermiştir, ve böylece burada önümüzde bulunan şey yalnızca bir olanak değil ama bir zorunluk durumudur. Ek 2. Genel olarak sonsuzluk ile ilgilenen derin-düşünce düzeyindeki anlağın bulabildiği biricik dayanak nicel sonsuz ilerlemedir. A n a bu sonlu ilerleme biçimi açısından da ilkin daha önce nitel sonsuz ilerleme üzerine belirtilmiş olanlar geçerlidir ve o zaman da dendiği gibi, bu sonsuz ilerleme gerçek sonsuzluğun değil ama ancak o yalın "gerek"in ötesine geçemeyen ve böylece gerçekte sonluda takılıp Lalan kötü sonsuzluğun anlatımıdır. Bu nicel sonsuz ilerleme biçimi — ki bunu Spinoza haklı olarak salt imgesel bir sonsuz­ l u k m/mi<wm imaginationis) olarak belirtiyordu — seyrek olmamak üzere ozanlar için (özellikle Haller ve Klopstock) yararlı bir esin kaynağı olmuş, ve


VARLIK ÖĞRETİSİ

189

yalnızca Doğanın değil a m a giderek Tanrının sonsuzluğunu da ö r n e k l e m e k için kullanılmıştır. Ö r n e ğ i n H a l l e r ' d e T a n r ı n ı n sonsuzluğunun ünlü bir betimlemesini buluruz: Yığarım engin sayıları, Milyonlardan dağları üstüste Koyarım zamanı zaman Ve dünyayı dünya üstüne, Ve tüyler ürpertici yüksekten Başım d ö n e r e k yine S a n a baktığımda: T ü m gücü sayının, Bin kez artsa bile, G e n e de bir p a r ç a n değildir Senin.-'1 B u r a d a öyleyse ilk olarak Niceliğin vc özellikle Sayının kendi ötesine o sürekli itilişini buluruz ki. Kant bunu ürkütücü buluyordu. G e n e de burada gerçekte ürkütücü olan şey sürekli olarak bir sınırın koyulması ve sonra h e m e n ortadan kaldırılması ve böylece tek bir adını bile ilerleyememenin verdiği sıkıntıdır. A m a sözü edilen ozanın yine o kötü sonsuzluğun betimlemesine eklediği vargı yerindedir: Bunları çekerim, v e bütünüyle ö n ü m d e s i n — . B u r a d a g e r ç e k sonsuzluğun yalnızca sonlunun bir ötesi o l a r a k g ö r ü l e m e ­ yeceği ve onun bilincine ulaşabilmek için o progressus in infınitunm yadsımamız gerektiği belirtilir. Ek 3. P i s a g o r a s , bilindiği gibi, sayılarda felsefe yapmış ve şeylerin t e m e l belirlenimlerini sayı olarak görmüştü. Bu anlayış sıradan bilince ilk bakışta baştan sona bir paradoks, belki de bir çılgınlık olarak g ö r ü n ü y o r olmalıdır, ve b u n a g ö r e o r t a y a b u k o n u d a n e d ü ş ü n e c e ğ i z s o r u s u çıkar. B u s o r u y u yamdamak için ilkin anımsamak gerek ki, bütününde felsefenin görevi şeyleri düşüncelere, vc dahası belirli düşüncelere indirgemekten oluşur. Sayı ise hiç kuşkusuz bir düşüncedir, ve dahası duyulur olana en yakın d u r a n düşünce, ya da d a h a belirli bir anlatımla, duyulurun kendisinin düşüncesidir, çünkü genel olarak duyulurun alanını birbirine-dışsallık vc çokluk yanları altında anlamak olanaklıdır. Böylece, Evreni sayı olarak anlama çabasında Metafiziğe doğru atılmış ilk adımı tanırız. Bilindiği gibi Pisagoras felsefe tarihinde Iyonyalı felsefeciler ve Eleatikler arasında durur. Birinciler, Aristoteles'in d a h a ö n c e belirttiği gibi, şeylerin özünü özdeksel bir kendilik olarak (bir ule olarak) g ö r m e a ş a m a s ı n d a takılmış v e ikinciler, özellikle P a r m e n i d e s , Varlık biçimindeki arı düşünceye dek ilerlemişken, ilkesi bir b a k ı m a duyulur ve d u y u l u r ü s t ü a l a n l a r a r a s ı n d a bir köprü o l u ş t u r a n felsefe P i s a g o r a s ' ı n felsefesidir. Şeylerin özünü yalnızca sayılar olarak a n l a m a k l a Pisagoras'ın '•"[Diels-Kranz, Zenon B 1.] -''[Albrecht voıı Haller, "Unvollkonmıenes Gedicht über die Evvigkeit," Versur.lı sckrueizfrisc/ifr Gediclıte'den, Bern 1732.]


190

MANTIK BİLİMİ

açıkça çok ileri gitmiş olduğunu sananların görüşleri ü z e r i n e söylenecekler buradan çıkar; bunlar şeylerin ne de olsa sayılabilecek oldukları konusunda karşı çıkılacak hiçbirşeyin olmadığını belirtir, a m a onların sayılardan d a h a çoğu olduklarında diretirler. B u r a d a şeylere yüklenen bu "çok"a gelince, şeylerin yalnızca sayılardan daha çoğu oldukları hiç kuşkusuz d u r a k s a m a d a n kabul edilecek bir noktadır; a m a ö n e m l i olan şey bu "çok" ile neyin anlaşıla­ cağıdır. Sıradan duyusal bilinç kendi konumu ile uyum içinde duraksamadan burada ortaya çıkan soruyu duyusal algılanabilirliğe g ö n d e r m e d e bulunarak yanıtlar ve böylece şeylerin yalnızca sayılabilir olmadıklarını, a m a bunun dışında görülebilir, koklanabilir, duyulabilir vb. de olduklarını belirtir. Pisagoras felsefesine karşı yapılan s u ç l a m a ç a ğ d a ş anlatım yolumuza g ö r e o n u n aşırı idealist olmasına indirgenebilir. Oysa g e r ç e k t e d u n u n d a h a ö n c e Pisagoras felsefesinin tarihsel k o n u m u ü z e r i n e belirtilmiş o l a n l a r d a n da çıkartılabileceği gibi tam tersidir. Şeylerin sayılardan d a h a çoğu olduklarını onaylamak gerekiyorsa, bu yalın sayı düşüncesinin şeylerin belirli özlerini ya da Kavramlarını a n l a t m a k için henüz yeterli olmadığı biçiminde anlaşıl­ malıdır. Bu yüzden Pisagoras'ın sayı-felsefesi ile çok ı7rrigitmiş olduğunu ö n e sürmek yerine, tersine, yeterince ileri gitmediğini söylemek gerekir; ve hiç kuşkusuz arı düşünceye en yakın adımı a t a n l a r Eleatikler olmuştur. — G e n e de, eğer şeyler değilse bile, şeylerin durumları ve doğal f e n o m e n l e r vardır ki belirlilikleri özsel olarak belirli sayılara ve sayısal o r a n l a r a dayanır. Özellikle müzikal notaların ayrımları ve uyumlu eşlenişlcri açısından d u r u m b u d u r — bir fenomen ki, bilindiği gibi Pisagoras'ın ilk kez o n u n algılanması yoluyla şeylerin özlerini sayı olarak g ö r m e y e başladığı söylenir. T e m e l l e r i n e belirli sayıları alan bu görüngüleri geriye bu sayılara dek izlemenin bilimsel açıdan kesin bir ö n e m i olmasına karşın, g e n e de genel olarak d ü ş ü n c e belirliliğini salt sayısal belirlilik olarak g ö r m e k ne olursa olsun o n a y l a n a m a y a c a k bir tutumdur. Kişi hiç kuşkusuz kendini en genel d ü ş ü n c e belirlenimlerini ilk sayılarla ilintilendirmeye itiliyor olarak bulabilir ve buna g ö r e diyebilir ki Bir yalın ve dolaysız, İlâ ayrım ve dolaylılık, Üç ise bu ikisinin birliğidir. A m a bu bağıntılar bütünüyle dışsaldır, ve bu sayılarda böyleyken t a m bu belirli düşüncelerin anlatımı olabilecek hiçbirşey yoktur. Bu yolda atılan h e r yeni adımda belirli sayıları belirli düşüncelerle ilişkilendirnıedeki ö z e n ç kendini d a h a da açık olarak ele verir. Böylece örneğin 4 1 ve 3 ' ü n ve b u n l a r a bağlı d ü ş ü n c e l e r i n birliği o l a r a k görülebilir; a m a 4 o denli de ikinin çiftleştirilmesidir; yine, 9 y a l n ı z c a 3'ün karesi değil, a m a o denli de 8 ve l'in, 7 ve 2'nin vb. toplamlarıdır. G ü n ü m ü z d e belli gizli toplulukların yaptıkları gibi h e r tür sayıya ve betiye büyük bir ö n e m yüklemek bir yandan zararsız bir oyun a m a ve ö t e y a n d a n düşünsel bir u m u t s u z l u ğ u n bir belirtisi o l a r a k görülmelidir. D e r l e r ki bu sayıların arkasında derin bir a n l a m gizlidir ve üzerlerine pek çok şey düşünülebilir. Ama felsefede önemli olan nokta birşeyi düşünebilmek değil, tersine edimsel olarak düşünmektir, ve gerçek düşünce öğesi ö z e n ç l e seçilmiş s i m g e l e r d e değil, tersine yalnızca düşüncenin kendisinde aranmalıdır.


VARLIK ÖĞRETİSİ

191

§ 105 Nicenin

bu

kendi-için-varolan belirliliğinde

lığı Niteliğini oluşturur; Nice

kendisine

dışsal-

tam bu dışsallıkta kendisidir ve

kendi

kendi

ile bağıntılıdır. Dışsallık, e.d. N i c e l , ve Kendi-için-varlık, e.d. Nitel, o n d a birleşmişlerdir. — N i c e , zaman, n i c e l ve o d e n l i de

kendi kendisinde bu yolda

koyulduğu

Orantıdır, — belirlilik ki, dolaysız bir N i c e , bir Ustur, dolaylılık, e.d. h e r h a n g i b i r N i c e n i n b i r başkası ile

bağıntısıdır, — o r a n t ı n ı n iki yanı, ki ikisi de dolaysız d e ğ e r l e r i n e g ö r e g e ç e r l i d e ğ i l d i r l e r , d e ğ e r l e r i salt b u b a ğ ı n t ı d a yatar. Ek. Nicel sonsuz ilerleme ilkin sayının sürekli bir kendi ötesine itilişi olarak görünür. A m a d a h a yakından irdelendiğinde, Nicelik bu ilerlemede kendi kendisine geri döndüğünü gösterir, çünkü düşünce açısından o r a d a kapsanan genel olarak sayının sayı yoluyla belirlenmişliğidir ve bu ise nicel Orantıyı verir. Ö r n e ğ i n 2 : 4 o r a n t ı s ı n ı alalım. B u r a d a iki büyüklük v a r d ı r ki, g e n e l d e dolaysızlıkları içinde geçerli değildirler, ve ilgilendiğimiz n o k t a yalnızca bunların birbirleri ile karşılıklı bağıntılarıdır. A m a bu bağıntının kendisi ( o r a n t ı n ı n üssü) bir büyüklüktür ki, değişmesi ile o r a n t ı n ı n kendisinin değişmesi yoluyla kendini birbirleri ile bağıntılı büyüklüklerden ayırdeder; ö t e yandan, orantı a n c a k üs değişmediği s ü r e c e iki yanının değişimine karşı ilgisiz davranarak aynı kalır. Bu n e d e n l e orantı değişmeksizin 2 : 4 yerine söz gelimi 3 : 6 geçirilebilir, çünkü 2 üssü h e r iki d u r u m d a da aynı kalır. § 106 O r a n t ı n ı n yanları h e n ü z dolaysız N i c e l e r d i r ve nitel ve n i c e l belir­ l e n i m l e r h e n ü z b i r b i r l e r i n e dışsaldır. A m a g e r ç e k l i k l e r i n e g ö r e , — e.d. n i c e l o l a n ı n k e n d i s i n i n d ı ş s a l h ğ ı n d a k e n d i ile b a ğ ı n t ı o l d u ğ u ya da b e l i r l i l i ğ i n k e n d i - i ç i n - v a r l ı ğ ı n ı n ve i l g i s i z l i ğ i n i n b i r l e ş m i ş o l d u k l a r ı g ö z ö n ü n e a l ı n d ı ğ ı n d a — , o r a n t ı 0/cwdür. Ek. Nicelik kendini bu noktaya dek kıpıları boyunca irdelenen eytişimsel devimin aracılığıyla Niteliğe geri dönüş olarak tanıtlamış tır. Nicelik Kavramı olarak ilkin o r t a d a n kaldırılmış Niteliği, e.d. Varlık ile özdeş olmayan, tersine o n a karşı ilgisiz, salt dışsal belirliliği bulmuştuk. Bu Kavram ( d a h a ö n c e de belirtildiği gibi) m a t e m a t i k t e büyüklüğün arttırılabilen ya da azaltılabilen birşey olarak sıradan tanımının temelinde yatar. Bu tanım ilkin büyüklüğün yalnızca genel olarak değişebilir birşey olduğu izlenimini yaratabilir (çünkü a r t m a gibi azalma da yalnızca büyüklüğün başka türlü belirlenmesi demektir), ve böylece bu büyüklüğün benzer olarak yine Kavramına göre değişebilir olan belirli-Varlıktan (Niteliğin ikinci basamağı) ayırdedilmesini önleyebilir; bu d u r u m d a yapılması g e r e k e n şey Nicelikte değişimine bakılmaksızın aynı kalabilen bir değişken bulduğumuzu ekleyerek o tanımın içeriğini t a m a m ­ lamaktır. Nicelik Kavramı böylece kendini içinde bir çelişki kapsıyor olarak


192

MANTIK BİLİMİ

gösterir, ve bu çelişkidir ki Niceliğin eytişimini oluşturur. A m a bu eytişimin s o n u c u yalnızca Niteliğe geri dönüş değildir, sanki Nitelik g e r ç e k a m a buna karşı Nicelik ise gerçek-olmayanmış gibi; tersine, s o n u ç bu ikisinin birliği ve gerçekliğidir, nitel Nicelik, ya da Ölçü. — B u r a d a belirtilebilir ki, nesnel Evrenin irdelenişinde ne zaman nicel belirlenimlerle iş görsek, bu işlem­ lerimizin hedefi olarak göz ö n ü n d e t u t t u ğ u m u z şey g e r ç e k t e h e r z a m a n Ö l ç ü d ü r ve bu yine nicel belirlenim ve ilişkileri saptamanın bir Ölç. /«solarak belirtilmesi yoluyla giderek dilimizde de imlenir. Böylece, örneğin titreşime g e ç e n değişik tellerin uzunlukları bu uzunluk ayrımlarına karşılık düşen ve titreşim yoluyla üretilen notaların nitel ayrımlarının bakış açısından ölçülür. B e n z e r olarak kimyada birbirleri ile bileştirilen özdeklerin Niceliklerini s a p t a m a n ı n a m a c ı böyle bileşimleri koşullandıran Ö l ç ü l e r i , e.d. belirli Niteliklerin t e m e l i n d e yatan Nicelikleri bilmektir. Yine istatistikte de ele a l ı n a n sayılar yalnızca o n l a r t a r a f ı n d a n koşullandırılan nitel s o n u ç l a r a ç ı s ı n d a n ö n e m l i d i r . A m a b u r a d a s u n u l a n y ö n l e n d i r i c i bakış a ç ı s ı n a bakmaksızın yalnızca sayısal veriler toplama işine haklı olarak boş bir m e r a k denebilir ki, ne kuramsal ve ne de kılgısal bir ilgiye doyum sağlayabilir.

c Ölçü § 107 Ö l ç ü nitel Nicedir, ilkin dolaysız olarak, — bir Nice ki, k e n d i s i n e b i r belirli-Varlık ya da bir Nitelik bağlıdır. Ek. Ölçü Nitelik ile Niceliğin birliği olarak böylece aynı z a m a n d a tamamlan­ mış Varlıktır. Varlıktan söz ettiğimiz z a m a n bu ilkin bütünüyle soyut ve belirlenmişiz olarak görünür; a m a kendini belirlemek Varlığın özünde yatar, ve tamamlanmış belirliliğine Ö l ç ü d e erişir. Ölçü de Saltığın bir tanımı olarak görülebilir, ve buna g ö r e Tanrının tüm şeylerin Ölçüsü olduğu söylenmiştir. Pek çok eski İbrani ezgisinde a n a tonu oluşturan şey bu sezgidir ve bunlarda T a n r ı n ı n yüceltilmesi özsel olarak Onun herşeye, denize ve sert t o p r a ğ a , ırmaklara ve dağlara, ve ayrıca değişik bitki ve hayvan türlerine sınırlarını v e r e n o l m a s ı n d a sonuçlanır. — Y u n a n l ı l a r ı n dinsel bilincinde Ö l ç ü n ü n tanrısallığının özellikle törellik ile bağıntı içinde Neıııesisolarak tasarımlandığını görürüz. Bu tasarıma g ö r e genel olarak insansal herşeyin — varsıllık, onur, güç ve ayrıca sevinç, acı vb. — belirli Ölçüsü vardır ki çiğnenmesi yıkım ve yok oluş getirir. — B u n d a n başka, nesnel Evrende Ölçünün bulunuşuna gelirsek, ilkin D o ğ a d a özsel içerikleri Ölçü tarafından oluşturulan varoluşlar görürüz. Bu d u r u m u n özellikle geçerli olduğu alan Güneş dizgesidir ki, g e n e l olarak özgür Ölçüler alanı olarak görülür. Bundan sonra örgensel-olmayan Doğanın irdelenişine geçersek, b u r a d a bulunan çeşitli nitel ve nicel belirlenimlerin


VARLıK ÖĞRETISI

193

kendilerini birbirlerine karşı ilgisiz olarak göstermeleri düzeyinde Ölçü bir bakıma arkatasara çekilir. Böylece, örneğin bir kaya parçasının ya da ırmağın Niteliği belirli bir büyüklüğe bağlı değildir. Ama daha yakından irdelersek bu sözü edilen nesnelerin bile bütünüyle Ölçüsüz olmadıklarını buluruz, çünkü bir ırmaktaki su ve bir kayanın tekil bileşenleri kimyasal ayrıştırmada kendilerini yine kapsadıkları özdeklerin nicel oranları ile koşullanmış Nitelikler olarak tanıtlarlar. Ama örgensel Doğada Ölçü yine bütünüyle dolaysız sezgi düzeyinde saptanabilir olur. Değişik bitki ve hayvan türlerinin, bütünde olduğu gibi tekil bölümlerinde de, belli Ölçüleri vardır: ama gene de burada belirtmek gerek ki, tamamlanmamış ve örgensel olmayan Doğaya daha yakın duran örgensel şekiller kendilerini daha yüksek olanlardan bir düzeye dek Ölçülerinin daha büyük belirsizliği ile ayırdederler. Böylece, örneğin fosiller arasında yalnızca mikroskopta tanınabilecek Ammonitlerin yanısıra bir araba tekerleği denli büyük başkalarını da buluruz. Bu Ölçü belirsizliği kendini yine örgensel gelişimin alt basamaklarında duran pek çok bitkide, örneğin eğreltiotlarında gösterir. § 108 Nitelik ve Niceliğin Ö l ç ü d e salt dolaysız bir birlik içinde oldukları düzeye d e k a r a l a r ı n d a k i ayrım d a k e n d i n i o n d a b e n z e r o l a r a k dolaysız bir kipte gösterir. Özgül N i c e bu düzeye dek bir yandan yalın Nicedir, ve belirli-Varlık bir a r t m a ya da azalmaya yetenek­ lidir, g e n e de o düzeye dek bir kural olan Ö l ç ü böylelikle ortadan k a l d ı r ı l m a k s ı z ı n ; a m a ö t e y a n d a n N i c e n i n d e ğ i ş i m i ayrıca b i r N i t e l i k değişimidir. Ek. Ölçüde bulunan Nitelik ve Nicelik özdeşliği ilkin salt tıendindechr, henüz koyulmuş değildir. Başka bir deyişle, birlikleri Ölçü olan bu iki belirlenimin her biri kendini kendi için geçerli kılar, öyle bir yolda ki, bir yandan belirliVarlığın nicel belirlenimleri bunun Niteliği etkilenmeksizin değiştirilebilirken, öte yandan gene de bu ilgisiz artma ve azalmanın bir sınırı vardır ki asılmasıyla Nitelik değişime uğrar. Böylece örneğin suyun ısı derecesi ilkin sıvılığı açısından ilgisizdir; ama sıvı ve akıcı suyun ısısındaki artma ya da azalma ile öyle bir noktaya gelinir ki, burada bu kohezyon dununu kendini nitel olarak değiştirir ve su bir yandan buhara ve öte yandan buza değişir. Nicel bir değişim yer aldığı zaman, bu ilkin bütünüyle önemsiz birşey olarak görünür; ama gene de arkada başka birşey gizlenmektedir ve Niceliğin bu görünürde önemsiz değişimi bir bakıma Niteliği yakalayacak olan bir hiledir. Burada yatan Ölçü çatışkısı daha önce Yunanlılar arasında değişik örtüler altında örneklenirdi. Söz gelimi Tek forbuğday tanesinden bir buğday yığını olur mu?, ya da, Bir at kuyruğundan tek for kıl koparmakla kel bir kuyruk olur mu? gibi sorular ileri sürülürdü. Eğer ilkin Niceliğin doğasına Varlığın ilgisiz ve dışsal belirliliği olarak bakılırsa, bu somlara olumsuz yanıtlar verilecektir; ama gene


194

MANTIK BİLİMİ

de kabul etmek g e r e k ki, bu ilgisiz a r t m a ve azalmanın da bir sınırı vardır ve s o n u n d a bir noktaya erişilir ki, b u r a d a tek bir buğday t a n e c i ğ i n i n d a h a eklenmesiyle bir buğday yığını ve tek 6tr kılın daha koparümasıyla kel bir kuyruk ortaya çıkacaktır. Yine bu örneklere andırımlı bir de köylü öyküsü vardır. Köylü canlı adımlarla ilerleyen eşeğinin yükünü a r d a r d a küçük ağırlıklar ekleyerek arttırır ve eşek s o n u n d a dayanılmaz olan yükün altında çöker. Bu örnekleri salt boş gevezelikler o l a r a k a l m a k yanlış olacaktır, ç ü n k ü g e r ç e k t e öyle d ü ş ü n c e l e r çevresinde d ö n e r l e r ki, bunlarla tanışıklığın kılgısal ve özellikle t ö r e l a ç ı d a n büyük ö n e m i vardır. B ö y l e c e ö r n e ğ i n yapılan h a r c a m a l a r açısından ilkin belli bir alan vardır ki bunun içersinde d a h a azın ya da d a h a ç o ğ u n bir önemi yoktur; a m a bireysel durumların belirlediği Ölçü bir yanda ya da ötekinde aşılacak olursa, o zaman Ö l ç ü n ü n nitel doğası (suyun değişen ısıları açısından daha ö n c e verilen örnekler d u r u m u n d a olduğu gibi) kendini duyurur, ve az ö n c e iyi bir e k o n o m i gibi g ö r ü n e n gidiş pintiliğe ya da savurganlığa dönüşür. —Aynı şey politik alanda da geçerlidir. Bir Devletin anayasası yüzölçümünün büyüklüğünden, nüfusundan ve buna benzer başka nicel b e l i r l e n i m l e r d e n bağımsız ve o denli de b u n l a r a bağımlı o l a r a k görülmelidir. Ö r n e ğ i n onbin km 2 yüzölçümü ve d ö r t milyonluk nüfusuyla bir devleti g ö z ö n ü n e alalım; hiç d ü ş ü n m e k s i z i n kabul e d i l e c e k t i r ki, y ü z ö l ç ü m ü n d e birkaç km- ya da nüfusta birkaç binlik bir azalmanın ya da arünanın böyle bir devletin anayasası üzerinde hiçbir özsel etkisi olamaz. Ama ö t e yandan eşit ölçüde d o ğ r u d u r ki, bir devletin sürekli olarak büyümesi ya da sürekli olarak küçülmesiyle s o n u n d a öyle bir noktaya gelinir ki, burada, tüm başka durumlara bakılmaksızın, bu nicel değişim nedeniyle bundan böyle anayasanın Niteliği de değişmeksizin kalamaz. Küçük bir İsviçre kantonunun anayasası bir krallığa uymaz; ve R o m a Cumhuriyeti anayasasının Almanya'nın küçük i m p a r a t o r l u k kentlerine aktarılması da o denli uygunsuzdu.

§

109

Ölçüsüz ilk o l a r a k b i r Ö l ç ü n ü n n i c e l d o ğ a s ı y o l u y l a n i t e l belirliliği­ nin ö t e s i n e geçişidir. A m a ikinci n i c e l o r a n , birincinin Ö l ç ü s ü z ü , o

denli

de

nitel

olduğu

için,

Ölçüsüz de

benzer

olarak

bir

Ö l ç ü d ü r ; N i t e l i k t e n N i c e y e v e o n d a n y i n e b i r i n c i y e b u iki g e ç i ş sonsuz

ilerleme

olarak

tasarımlanabilir

Ölçünün

kendini

Ö l ç ü s ü z d e o r t a d a n kaldırıp yeniden kurması olarak. Ek Nicelik, gördüğümüz gibi, yalnızca değişmeye, e.d. artmaya ya da azalmaya yetenekli değildir: g e n e l d e Nicelik olarak kendi ötesine aşan bir doğadadır. Nicelik bu doğasını giderek Ö l ç ü d e bile saklar. Ama Ö l ç ü d e bulunan Nicelik belli bir sınırın ötesine geçerse, böylelikle ona karşılık düşen Nitelik de ortadan kalkar. G e n e de b u n u n l a g e n e l d e Nitelik değil a m a salt bu belirli Nitelik olumsuzlanmış olur ki, yeri h e m e n yine bir başka Nitelik tarafından alınır. Kendini almaşıklı bir yolda yalnızca Nicelik değişimi olarak ve d a h a s o n r a


VARLıK ÖĞRETISI

195

Niceliğin Niteliğe bir dönüşümü olarak tanıtlayan bu Ölçü süreci düğümlü bir çizgi olarak göz önüne getirilebilir. Bu tür düğümlü çizgileri ilkin Doğada çeşitli biçimler altında buluruz. Suyun ısı artışı ya da azalışı ile koşullu nitel olarak değişik toplak durumlarına daha önce değinmiştik. Metallerin değişik oksitlenme basamakları açısından da durum aynıdır. Müzikal notaların ayrımları da yine Ölçü sürecinde ilkin yalnızca nicel olanın nitel başkalaşıma dönmesinin bir örneği olarak görülebilir.

§ no B u r a d a g e r ç e k t e y e r alan şey h e n ü z g e n e l o l a r a k Ö l ç ü y e özgü dolaysızlığın ortadan kaldırılmasıdır; Nitelik ve Niceliğin kendileri Ö l ç ü d e ilkin dolaysız olarak bulunurlar, ve Ö l ç ü o n l a r ı n salt göreli özdeşlikleridir. Ama Ö l ç ü k e n d i n i Ö l ç ü s ü z d e o r t a d a n kaldırılmış o l a r a k gösterir; g e n e d e b u Ö l ç ü s ü z d e , k i Ö l ç ü n ü n olumsuzlanması o l m a s ı n a karşın kendisi Nicelik ve Niteliğin birliğidir, Ö l ç ü eşit ö l ç ü d e salt kendisi ile karşılaşır.

§ m S o n s u z o l a n , e.d. o l u m s u z l a m a n ı n o l u m s u z l a n m a s ı o l a r a k o l u m l a m a , ş i m d i yanları o l a r a k Varlık ve Yokluk, B i r ş e y ve b i r B a ş k a s ı vb. gibi soyut ö ğ e l e r y e r i n e Nitelik ve N i c e l i ğ i alır. B u n l a r d a n ( a ) ilkin Nitelik N i c e l i ğ e ( § 9 8 ) v e N i c e l i k N i t e l i ğ e (§ 1 0 5 ) geçmiş ve b ö y l e c e ikisi de olumsuzlamalar o l a r a k gösteril­ miştir. ( P ) Ama birliklerinde ( Ö l ç ü d e ) ilk o l a r a k ayrıdırlar ve biri salt ö t e k i dolay ısıyladır; ve (y) bu b i r l i ğ i n dolaysızhğı k e n d i s i n i k e n d i n i o r t a d a n kaldıran birşey o l a r a k g ö s t e r d i k t e n s o n r a , b u n d a n böyle bu birlik kendinde o l d u ğ u gibi, e.d. yalın kendiile-bağıntı o l a r a k koyulur ki, g e n e l o l a r a k Varlığı ve b i ç i m l e r i n i o r t a d a n kaldırılmış o l a r a k k e n d i i ç i n d e kapsar. — Varlık ya da dolaysızlık, ki k e n d i k e n d i n i o l u m s u z l a m a yoluyla kendi ile dolaylılık ve k e n d i ile bağıntıdır, ki öyleyse eşit ö l ç ü d e k e n d i n i o r t a d a n kendi ile bağıntıya, dolaysızhğa kaldıran dolaylılıktır, — bu Varlık Özdür. Ek. Ölçü süreci yalnızca Nitelikten Niceliğe ve Nicelikten Niteliğe bitimsiz bir dönüşüm şeklindeki sonsuz ilerlemenin kötü sonsuzluğu değil, ama aynı zamanda kendi başkasında kendi kendisi ile düşûmdeşmenin gerçek sonsuzluğudur. Nitelik ve Nicelik Ölçüde ilkin birbirlerine karşı Birşey ve Başkası olarak dururlar. Ama Nitelik leendinde Niceliktir ve yine evrik olarak Nicelik kendinde Niteliktir. Böylece bu ikisi Ölçü sürecinde birbirlerine geçerken, bu iki belirlenimden her biri daha şimdiden kendinde ne ise o olur; ve şimdi elde eniğimiz şey belirlenimlerinde olumsuzlanmış, genel olarak


196

MANTIK BİLİMİ

ortadan kaldırılmış Varlıktır. Ama bu Varlık Özdür. Ö l ç ü d e Öz kendinde daha şimdiden vardı, ve s ü r e c i yalnızca kendini k e n d i n d e o l d u ğ u gibi o r t a y a koymaktan oluşur. — Sıradan bilinç şeyleri var olarak ayrımsar ve Nitelik, Nicelik ve Ö l ç ü açısından irdeler. Bu dolaysız belirlenimler ise kendilerini sağlam ve kalıcı değil a m a geçici olarak tanıtlarlar ve eytişimlerinin sonucu Özdür. Özde hiçbir geçiş yer almaz, a m a yalnızca bağıntı vardır. Varlıkta bağıntı biçimi ilkin yalnızca bizim derin-düşüncemizdir; buna karşı Özde bağınü onun kendi belirlenimidir. E ğ e r (Varlık a l a n ı n d a ) Birşey Başkası olursa, bununla Birşey yiter. Ö z d e böyle değildir; b u r a d a hiçbir g e r ç e k Başka yoktur, a m a yalnızca Türlülük, birinin kendi başkası ile bağıntısı vardır. Ö z ü n geçişi de öyleyse aynı z a m a n d a bir geçiş değildir; çünkü ayrımlının ayrımlıya geçişinde ayrımlı yitmez, tersine ayrımlılar bağıntıları içinde kalırlar. Ö r n e ğ i n Varlık ve Yokluk dediğimizde, Varlık kendi içindir, ve Yokluk da kendi için. Olumlu ve Olumsuz ile d u r u m bütünüyle başka türlüdür. Bunlar hiç kuşkusuz Varlık ve Yokluk belirlenimlerini taşırlar. Ama Olumlu kendi için hiçbir anlam taşımaz, tersine Olumsuz ile baştan sona bağıntılıdır. Olumsuz için de d u r u m aynıdır. Varlık a l a n ı n d a bağıntılılık salt kendilidedir; b u n a karşı Ö z d e o r t a y a koyulmuştur. Bu böylece genel olarak Varlık ve Öz biçimlerinin ayrımıdır. Varlıkta herşey dolaysızdır: buna karşı Ö z d e herşey görelidir.


Mantığın İkinci Bölümü Öz Öğretisi § 112 Ö z koyulmuş Kavram o l a r a k K a v r a m d ı r — , b e l i r l e n i m l e r Ö z d e salt görelidir, h e n ü z b ü t ü n ü y l e k e n d i i ç l e r i n e yansımış değildir; bu n e d e n l e Kavram h e n ü z kendi için değildir. Ö z , olumsuzluğu yoluyla kendi kendisi ile dolaylı Varlık olarak, kendi ile bağıntıdır, a m a a n c a k b u b a ğ ı n t ı başkası ile b a ğ ı n t ı o l d u ğ u ö l ç ü d e ; a m a bu başkası dolaysızca varolan birşey o l a r a k değil, a m a koyulmuş ve dolaylı birşey o l a r a k vardır. — Varlık yitmemiştir, tersine ilkin Ö z , k e n d i ile yalın b a ğ ı n t ı o l a r a k , Varlıktır; a m a ikinci olarak; Varlık tek-yanlı dolaysız olma b e l i r l e n i m i n e göre salt bir olumsuza bir Görünüşe indirgenmiştir. — Öz böylece kendi içinde görüne?t o l a r a k Varlıktır. Saltık Özdür. — Bu t a n ı m , Varlığın da b e n z e r o l a r a k k e n d i ile yalın bağıntı olması ö l ç ü s ü n d e , "Saltık Varlıktır" tanımı il^ aynıdır; a m a aynı z a m a n d a d a h a yüksektir, ç ü n k ü Öz kend» içine gitmiş Varlıktır, e.d. Varlığın yalın k e n d i ile bağıntıs, olumsuzun olumsuzlaması olarak, kendisinin kendi içinde •kendi ile dolaylıhğı o l a r a k koyulmuştur. — Ama S a l t ı k Ö\ o l a r a k b e l i r l e n i r k e n , o l u m s u z l u k sık sık yalnızca t ü m belirjj y ü k l e m l e r i n bir soyutlanması o l a r a k alınır. Bu olumsuz edin) soyutlama, b ö y l e c e Ö z ü n dışına düşer, ve Ö z ü n kendisi boy 1 lece bu öncülleri olmaksızın salt bir s o n u ç olarak kalır, — soyut l a m a n ı n caput mortuumu. A m a bu o l u m s u z l u k Varlığa dışsa» olmadığı, tersine o n u n kendi eytişimi olduğu için, Gerçekliğj e.d. Ö z , kendi içine gitmiş ya da kendi içinde varolan Varln' olacaktır; o yansıma, kendi içinde görünüşü dolaysız Varlıkta» 1 ayrımını o l u ş t u r u r ve Ö z ü n k e n d i n e özgü b e l i r l e n i m i d i r . Ek. Öz üzerine konuşurken ondan dolaysızlık olarak Varlığı ayırdeder ve bun, Öz açısından salt bir görünüş olarak görürüz. A n a bu görünüş bir Hiçlik, bj1 Yokluk değildir, tersine ortadan kaldırılmış olarak Varlıktır. — Özün konun^*' genel olarak iizerhıe-düşünvıerı\ı\y7ic\7i derin düşünmenin [IieJlexion] konumudi)1 "Reflcxion" anlatımı ilkin ışıkla ilgili olarak kullanılır ve onun doğru bir çizguj • 197


198

MANTıK BILIMI

giderken parlak bir yüzeye çarparak bunun tarafından geri döndürülmesin! anlatır. Burada iki noktayı belirtebiliriz: ilkin dolaysız, varolan birşey, ve ikincisi dolaylı ya da koyulmuş olarak yine aynı şey. Biz bir nesne üzerine düşünürken ["tuenn wir über einen Gegenstand rejlektieren"], ya da (yine yaygın bir anlatım olarak) bir nesneyi derinine düşünürken ["nachdenlcen"] olan şey sözcüğün tam anlamıyla budur, çünkü burada nesne dolaysızlığı içinde geçerli değildir, tersine onu dolaylı kılınmış olarak bilmeyi isteriz. Felsefenin görevi ya da amacı genellikle şeylerin Özlerini saptamak olarak görülür, ve bundan yalnızca şeylerin dolaysızlıkları içinde bırakılmamaları, tersine başka birşeyle dolaylı kılınmış ya da temellendirilmiş olarak tanıüanmaları gerektiği anlaşılır. Şeyin dolaysız Varlığı burada bir bakıma bir kabuk olarak ya da bir perde olarak tasarımlanır ki, arkasında Öz gizlidir. — Dahası, tüm şeylerin bir Özleri vardır dendiği zaman, bununla onların gerçekte kendilerini dolaysızca gösterdikleri gibi olmadıkları anlatılır. Öyleyse sorun yalnızca bir nitelikten bir başkasına gidip gelmekten ve yalnızca nitel birşeyden nicel birşeye ya da nicel birşeyden nitel birşeye ilerlemeden daha çoğudur: şeylerde kalıcı bir yan vardır, ve bu ilk olarak Özdür. Öz kategorisinin başka inılem ve kullanımlarına gelince, burada öncelikle anımsanabilecek olan şey Almanca'da sein [ olmak] yardımcı eylem-sözcüğünde geçmiş zamanı anlatmak için Wesen [ Öz] sözcüğünden yararlanılıyor olmasıdır: geçmiş varlık getvesen olarak belirtilir. Dil kullanı­ mındaki bu kuralsızlık belli bir ölçüde Varlık ve Öz ilişkisinin doğru bir sezgisine dayanır, çünkü Özü hiç kuşkusuz geçmiş Varlık olarak görebiliriz; ama gene de belirtmek gerek ki, geçmiş olan bu nedenle soyut olarak olumsuzlanmaz, tersine yalnızca ortadan kaldırılır ve böylece aynı zamanda saklanır. Böylece, örneğin "Câsar ist in Gallien getvesen" dendiği zaman, bununla yalnızca burada Sezar üzerine söylenmiş olanın dolaysızlığı yadsınır, ama genel olarak Gal'deki kalışı olumsuzlanmaz, çünkü tam bu kalış bu söylenenin içeriğini oluşturur, gerçi bu içerik burada ortadan kaldırılmış olarak düşünülse de. — Gündelik Almanca'da Wesen sık sık bir birlik ya da bir tümlük imlemini taşır, ve böylece örneğin Zeitungsıvesen [Basın,] Postıuesen [Posta-işleri,] Steuenuesen [ Vergi-işleri] vb. gibi anlatımlar söz konusu olduğu zaman, bununla anlaşılacak olan en çoğundan bu şeylerin tekil olarak ve dolaysızlıkları içinde değil, tersine karmaşık şeyler olarak ve bundan başka belki de çeşitli bağıntıları içinde alınıyor olmalarıdır. Böyle bir dil kullanımında bizim için Öz olarak ortaya çıkmış olan şey ancak yaklaşık olarak kapsanır. —Yine Almancada "endliclıen VVesen" [sonlu 'Öz'] anlatımı kullanılır ve insandan "ein endliclıen VVesen" olarak söz edilir. Ama Özden her söz edilişinde gerçekte sonluluğun ötesine geçilir, ve buna göre insanı bu anlatımla belirtmek o düzeye dek doğru değildir. Dahası, yine denir ki: "es gibt ein höchstes VVesen" ["bir en yüksek Öz vardır/'verilidir'"], ve bununla belirtilmek istenen Tanrıdır. Burada iki noktayı belirtebiliriz, ilkin, "geben" [vermek] anlatımı sonluyu imleyen bir anlatımdır, ve böylece denir ki "es gibt soundsoviel Planeten" ["şu kadar gezegen var"], ya da "es gibt Pflanzen von solcher und es gibt Pflanzen von solcher Bescaffenheit" ["şu ya da bu yapıda bitkiler var"]. Böyle bulunan birşey


ÖZ ÖĞRETİSİ

199

bu yüzden dışındave yanında daha başkaları da bulunan birşeydir. Oysa Tanrı, saltık olarak sonsuz birşey olmakla, böyle yalnızca bulunan ve distndave yanında daha başka "Öz"lerin de bulunduğu birşey değildir. Tanrının dışında bulunan birşeye Tanrıdan ayrılığı içinde hiçbir özsellik düşmez, tersine bu yalıülmışhkta k e n d i i ç i n d e d e s t e k v e ö z d e n yoksun o l a r a k , s a l t b i r g ö r ü n ü ş o l a r a k görülmelidir. Ama, ikinci olarak, T a n r ı d a n yalnızca en yüfısek Öz olarak söz e t m e k uygunsuz bir anlatım olarak görülmelidir. B u r a d a kullanılan nicelik kategorisi g e r ç e k t e yerini yalnızca s o n l u n u n a l a n ı n d a bulur. B u n a g ö r e ö r n e ğ i n bu yeryüzündeki en yüksek dağdır dediğimiz z a m a n bu en yüksek dağın dışında benzer olarak yüksek başka dağların da olduğunu düşünürüz. Yine, birinin ülkesindeki en varsıl ya da en bilgili insan o l d u ğ u n u söy­ lediğimizde de d u r u m böyledir. Oysa Tanrı yalnızca tek\e üstelik yalnızca en yülisek değil a m a genel olarak Özdür; a m a b u r a d a h e m e n belirtmek g e r e k ki, bu Tanrı anlayışının dinsel bilincin gelişiminde önemli ve zorunlu bir a ş a m a oluşturmasına karşın, g e n e de bununla Hıristiyan Tanrı tasarımının derinliği hiçbir biçimde tüketilmiş olmaz. E ğ e r Tanrıyı yalnızca Öz olarak görüyor ve b u r a d a d u r u p kalıyorsak, o n u ilkin yalnızca evrensel, direnilmez güç olarak, ya da başka türlü anlatılırsa. Efendi o l a r a k biliriz. Efendi korkusu ise hiç kuşkusuz bilgeliğin başlangıcı, a m a yalnızca başlangıcıdır. — Tanrıyı Efendi olarak, ve özde yalnızca Efendi olarak anlayan dinler ilkin Musevi ve s o n r a da İslam dinleridir. Bu dinlerin eksikliği genel olarak o n l a r d a sonluya hakkının verilmeyişinde yatar; bu sonlunun kendi için vurgulanışı ise (bu ister doğal birşey, isterse Tinin sonlusu olsun) putperestliğin ve böylece aynı z a m a n d a çoktanrılı dinlerin ırasalmı oluşturur. — Ö t e yandan, yine sık sık ileri sürülen bir başka şey de Tanrının, en yüksek Varlık olduğu için, bilinemeyeceğidir. Bu genel olarak çağdaş Aydınlanmanın ve d a h a tam o l a r a k soyut anlağın

konumudur ki, ily a un etresupreme {bir en yüksek varlık vardır] demekle yetinip s o n u m bu noktada bırakır. Böyle konuşmak ve Tanrıyı yalnızca en yüksek ötedünya Varlığı olarak g ö r m e k Evreni dolaysızlığı içinde d e ğ i ş m e z ve olumlu birşey olarak almak ve g e r ç e k Varlığın yalnızca dolaysız herşeyin o r t a d a n kaldırılışı o l d u ğ u n u unutmaktır. E ğ e r Tanrı soyut öte-dünya Varlığı ise, böylece tüm ayrım ve belirlilik o n u n dışına düşüyorsa, gerçekte salt bir addır, yalnızca soyutlamacı anlağın bir caput rnortuurn\\c\\\v [posa ('ölü Lafa') ]. Gerçek T a n r ı bilgisi b ö y l e c e şeylerin dolaysız Varlıkları i ç i n d e h i ç b i r g e r ç e k l i k taşımadıklarını bilmekle başlar. Yalnızca Tanrı ile değil a m a başka bağıntıları ile ilgili o l a r a k da Öz kate­ gorisi çoğunlukla soyut bir yolda kullanılır ve böylece şeyin irdelenişinde Özü g ö r ü n g ü s ü n ü n belirli içeriğine karşı ilgisiz ve kendi için kalıcı birşey olarak saptanır. B ö y l e c e ö r n e ğ i n insanda o n u n edim ve davranışlarının değil a m a yalnızca Özünün önemli olduğu söylenir. Bu hiç kuşkusuz belli ölçüde doğru­ dur, çünkü bir insanın yaptığı dolaysızlığı içinde değil a m a yalnızca içi ile dolaylı olarak ve içinin sergilenişi olarak görülmelidir. A n a g e n e de g ö z d e n kaçır­ m a m a k g e r e k ki, Öz ve daha da ötesi Iç kendilerini böyle olarak ancak görün­ güye çıkmakla gerçeklerler; buna karşı insanların edimlerinin içeriğinden


20 0

MANTIK BİLİMİ

ayrı olan Öze başvurmalarının altında yatan neden genellikle yalın öznel­ liklerini geçerli kılma ve kendinde ve kendi için geçerli olandan kaçma niyeüeridir. § 113 Ö z d e kendi-ile-bağıntı Özdeşliğin, kendi-içine-yansımanın biçimi­ dir; bu burada Varlığın dolaysızlığınm yerini almıştır; ikisi de aynı kendi-ile-bağıntı soyutlamasıdır. Duyarlığın sınırlı ve s o n l u herşeyi varolan birşey o l a r a k alan düşüncesizliği anlağın yine s o n l u ve sınırlı herşeyi keııdi-ileö z d e ş , k e n d i i ç i n d e k e n d i ile ç e l i ş m e y e n birşey o l a r a k alan dikkafalıhğına geçer.

§ H4 Bu özdeşlik, Varlıktan ortaya ç ı k a r k e n , ilkin yalnızca Varlık belir­ l e n i m l e r i ile yüklü ve Varlık ile dışsal birşey ile o l d u ğ u gibi b a ğ ı n t ı l ı g ö r ü n ü r . B ö y l e Ö z d e n ayrı birşey o l a r a k a l ı n a n b u Varlığa Özsel-olmayan denir. Ama Öz Kendi-içinde-Varhk o l d u ğ u i ç i n , a n c a k o l u m s u z u n u , e.d. başkası-ile-bağıntıyı, dolaylılığı k e n d i i ç i n d e taşıdığı ö l ç ü d e özseldir. Öyleyse Özsel-olmayanı k e n d i g ö r ü n ü ş ü o l a r a k kendi i ç i n d e taşır. Ama g ö r ü n ü ş t e ya da dolaylılıkta ayrım k a p s a n d ı ğ ı için, ve a y ı r d e d i l e n i n ise i ç i n d e n çıktığı ve içinde olmadığı ya da görünüş olarak yattığı özdeşlikten ayrım i ç i n d e kendisi özdeşlik b i ç i m i n i kazandığı i ç i n , G ö r ü n ü ş b ö y l e c e k e n d i n i k e n d i ile b a ğ ı n t ı l a y a n dolaysızlık ya da Varlık kipindedir. Oz alanı bu yolla dolaysızlık ve dolaylıhğın h e n ü z eksik b i r bağlantısı olur. O n d a herşey öyle b i r yolda k o y u l m u ş t u r ki, k e n d i n i k e n d i s i ile b a ğ ı n t ı l a r v e aynı z a m a n d a b u n u n ö t e s i n e geçer, — yansımış b i r Varlık olarak, içinde bir Başkasının görün­ düğü ve kendisi bir Başkasında g ö r ü n e n bir Varlık olarak. — Bu öyleyse aynı z a m a n d a Varlık a l a n ı n d a salt kendinde o l a n çeliş­ kinin koyulduğu alandır. H e r ş e y d e tözsel olan tek bir Kavram olduğu için, Ö z ü n gelişi­ m i n d e Varlığın gelişiminde o l a n l a r l a aynı b e l i r l e n i m l e r bulu­ nur, a m a yansımış b i ç i m d e . B ö y l e c e Varlık ve Yokluk y e r i n e şimdi Olumlu ve Olumsuz biçimleri ortaya çıkar; birincisi ilkin Özdeşlik o l a r a k karşıtlıksız Varlığa karşılık d ü ş e r k e n , ikincisi ( k e n d i i ç i n d e g ö r ü n e r e k ) Ayrım o l a r a k gelişir; b ö y l e c e yine Oluşun kendisi de Zemin o l a r a k h e m e n belirli-Varlığın Z e m i n i olur, a m a burada belirli-Varlık Z e m i n e yansımış olarak Varoluş­ tur, vb. — M a n t ı ğ ı n bu (en g ü ç ) b ö l ü m ü başlıca Metafiziğin ve g e n e l olarak Bilimlerin kategorilerini kapsar. Bu kategoriler


öz ÖĞRETISI

201

üzerine-düşünme düzeyindeki anlağın ürünleridirler — anlak ki, ayrımları bağımsız olarak alır ve aynı zamanda göreliliklerini de koyar, a m a ikisini b i r "de" yoluyla y a n y a n a ya da a r d a r d a bağlar ve bu düşünceleri biraraya getirip Kavrama birleştirmez.

A Varoluşun Zemini Olarak Öz a.

Arı

Derin-Düşünce Belirlenimleri a. Ö z d e ş l i k § 115

Öz kendi içinde g ö r ü n ü r ya da arı yansımadır; öyleyse salt k e n d i ile bağıntıdır — dolaysız olarak değil, tersine yansımış olarak —, kendi ile Özdeşlik. Bu Özdeşlik, sıkı sıkıya tutulup Ayrımdan soyutlandığı ö l ç ü d e , biçimsel Ö z d e ş l i k ya da anlak-özdeşliğidiv. Ya da d a h a d o ğ r u s u s o y u t l a m a b u b i ç i m s e l ö z d e ş l i ğ i n koyulması, k e n d i i ç i n d e s o m u t birşeyin bu yalınlık b i ç i m i n e dönüştürülmesidir. Bu iki yolda olabilir: Ya s o m u t o l a n d a b u l u n a n b e l i r l e n i m l e r çoklu­ s u n u n b i r b ö l ü m ü gözardı edilerek (çözümleme d e n i l e n şeyle) b u n l a r d a n salt biri s e ç i l e b i l i r , ya da t ü r l ü l ü k l e r i g ö z a r d ı e d i l e r e k b e l i r l i l i k l e r ç o k l u ğ u bire yoğunlaştırılabilir. Özdeşlik bir ö n e r m e n i n öznesi o l a r a k Saltık ile bağlanırsa ö n e r m e şöyle olur: Saltık kendine özdeş olandır. — Bu ö n e r m e ne denli d o ğ r u olsa da, gerçekliği içinde a m a ç l a n ı p a m a ç l a n ­ madığı ikircimlidir; ve bu nedenle en azından anlatımında eksiktir: ç ü n k ü soyut anlak-özdeşliğinin m i , e.d. b a ş k a Öz b e l i r l e n i m l e r i ile karşıtlık içindeki özdeşliğin mi, yoksa k e n d i i ç i n d e somut o l a n özdeşliğin mi d e n m e k i s t e n d i ğ i kararlaş­ tırılmış değildir; bu son Özdeşlik, g ö r ü l e c e ğ i gibi, ilk o l a r a k Z e m i n ve s o n r a d a h a yüksek g e r ç e k l i ğ i i ç i n d e Kavraman. — "Saltık" s ö z c ü ğ ü n ü n kendisi bile ç o ğ u kez "soyut"tan d a h a öte b i r a n l a m d a k u l l a n ı l m a z ; b ö y l e c e saltık uzay, saltık z a m a n soyut uzaydan ve soyut z a m a n d a n d a h a ötesi d e m e k değildir. Ö z ü n belirlenimleri özsel b e l i r l e n i m l e r olarak alındıkların­ da varsayılan bir ö z n e n i n yüklemleri olurlar ki, bu ö z n e , o n l a r özsel oldukları için, Herşeydir. Bu yolla ortaya çıkan ö n e r m e l e r evrensel Düşünce-yasaları o l a r a k a d l a n d ı r ı l ı r l a r . B u n a g ö r e Özdeşlik Önermesi şöyledir: "Herşey kendi ile özdeştir, A = A"; ve


202

MANTIK BİLİMİ olumsuz olarak:

"A

aynı zamanda A

ve A-olmayan olamaz." —

Bu ö n e r m e , g e r ç e k bir Düşünce-yasası o l m a k y e r i n e , Anlak

yasasından

başka

birşey

değildir.

Önerme

soyut

biçiminin

kendisi bile o n u n l a çelişir, ç ü n k ü b i r ö n e r m e h e r z a m a n Ö z n e ile Y ü k l e m a r a s ı n d a k i b i r ayrımı b i l d i r i r k e n , b u ö n e r m e ise kendi b i ç i m i n i n gerektirdiğini y e r i n e g e t i r e m e z . A m a bu yasa özellikle o n u n karşıtından yasalar yapan d a h a s o n r a k i Düşün­ ce Yasaları tarafından o r t a d a n kaldırılır. — Bu Özdeşlik Ö n e r ­ mesinin tanıtlanamayacağı, a m a g e n e de her bilincin o n a g ö r e işlediği v e d e n e y i m o n u g ö s t e r i r g ö s t e r m e z o n u n l a anlaştığı ileri s ü r ü l d ü ğ ü z a m a n , b u s ö z d e kitap d e n e y i m i n i n karşısına h i ç b i r b i l i n c i n b u yasaya g ö r e d ü ş ü n m e d i ğ i , t a s a r ı m l a r üret­ mediği ya da konuşmadığı, hangi türde olursa olsun hiçbir varoluşun o n a g ö r e varolmadığı b i ç i m i n d e k i evrensel d e n e y i m çıkarılabilir. Bu sözde g e r ç e k l i k yasasına g ö r e k o n u ş m a l a r ( b i r gezegen — bir gezegendir; manyetizma — manyetizmadır; anlık — bir anlıktır)

bütünüyle h a k ettikleri gibi, budalalık

olarak geçerlidirler, ve h i ç kuşkusuz g e n e l bir d e n e y i m olgusu o l a n d a b u d u r . B u t ü r y a s a l a r ı n salt o n d a g e ç e r l i o l d u k l a r ı Skolastizm, bunları ciddi

olarak ortaya s ü r e n

Mantığı

ile

b i r l i k t e , ç o k t a n d ı r s a ğ l a m sağduyu v e U s i ç i n t ü m i n a n d ı ­ rıcılığını yitirmiştir.

Ek. Özdeşlik ilkin yine d a h a ö n c e Varlık olarak bulmuş o l d u ğ u m u z şeyle aynıdır, a m a dolaysız belirliliğin o r t a d a n kaldırılışı yoluyla "olmuş" olarak —, böylece İdeallik o l a r a k Varlıktır. Özdeşliğin g e r ç e k ünlemini gerektiği gibi a n l a m a n ı n büyük ö n e m i vardır, ve b u n u n için h e r ş e y d e n ö n c e onu yalnızca soyut Özdeşlik olarak, e.d. Ayrımın dışlanmasıyla Özdeşlik olarak a n l a m a m a k gerekir. Bu tüm kötü felsefenin kendini felsefe adına yaraşır biricik felsefe karşısında ele verdiği noktadır. Gerçekliği içindeki Özdeşlik, dolaysızca varolanın İdealliği olarak, dinsel bilincimiz için olduğu gibi genel olarak başka düşünce ve bilinç türleri için de yüksek bir belirlenimdir. Denebilir ki, g e r ç e k Tanrı bilgisi o n u Özdeşlik olarak, saltık Özdeşlik olarak bilmekle başlar. Bu aynı zamanda Evrenin tüm gücünün ve görkeminin Tanrı ö n ü n d e çöktüğünü ve yalnızca Onun g ü c ü n ü n ve Onun görkeminin görünüşü olarak kalıcılığını sürdürebileceğini imler. — Y i n e aynı yolda Özdeşlik özbilinç olarak insanın kendini g e n e l o l a r a k D o ğ a d a n ve özellikle hayvanlardan a y ı r d e t m e s i n i sağlayan şeydir, — hayvan ki kendini " B e n " olarak, e.d. kendisinin kendi içinde arı birliği o l a r a k a n l a m a noktasına dek varamaz. — B u n d a n başka, Özdeşliğin d ü ş ü n c e açısından taşıdığı i m l e m e gelince, b u r a d a h e r şeyden önemli olan nokta Varlığı ve belirlenimlerini ortadan kaldırılmış olarak içinde kapsayan g e r ç e k Özdeşliği soyut, yalnızca biçimsel Özdeşlik ile karıştırma­ maktır. Duyum ve dolaysız sezgi k o n u m u n d a n düşünceye sık sık yöneltilen


ÖZ ÖĞRETİSİ

203

tek-yanlılık, katılık, içeriksizlik vb. gibi suçlamaların tümü zeminlerini düşünme etkinliğinin yalnızca soyut Özdeşleştirme olduğu biçimindeki sapık varsayımda bulurlar, ve biçimsel mantığın kendisidir ki bu varsayımı yukarıdaki §'da üzerine ışık düşürülmüş olan sözde en yüksek düşünce-yasasını kurarak doğrular. Eğer düşünce bu soyut özdeşlikten başka birşey olmasaydı, o zaman onun en gereksiz ve en sıkıcı işlerden biri olduğunu kabul etmek gerekirdi. Hiç kuşkusuz Kavram ve üstelik İdea kendileri ile özdeştirler, ama yalnızca aynı zamanda Ayrımı kendi içlerinde kapsadıkları ölçüde.

p. Ayrım § 116 Ö z y a l n ı z c a arı Ö z d e ş l i k v e k e n d i i ç i n d e G ö r ü n ü ş t ü r , ç ü n k ü k e n d i n i kendisi ile bağıntılayan olumsuzluk ve b ö y l e c e k e n d i n i n k e n d i n d e n itilmesidir; öyleyse özsel o l a r a k Aynın b e l i r l e n i m i n i kapsar.. B a ş k a l ı k b u r a d a b u n d a n böyle nitel başkalık, belirlilik, sınır değildir; tersine, k e n d i n i k e n d i ile bağmtılayan Ö z d e olduğu için, o l u m s u z l a m a aynı z a m a n d a bağıntı, ayrım, koyulmuştuk, dolaylılık o l a r a k vardır. Ek. Özdeşlik nasıl Ayrıma varır? diye sorulduğu zaman bu Soruda yalın olarak Özdeşliğin, e.d. soyut olarak Özdeşliğin kendi için birşey olduğu, ve yine benzer olarak Ayrımın da eşit ölçüde kendi için başka birşey olduğu varsayımı yatar. Ama bu varsayım yoluyla ortaya koyulan bu sorunun yanıtlanması olanaksızlaşır, çünkü eğer Özdeşlik Ayrımdan ayrı olarak görülürse, o zaman gerçekte geriye yalnızca Ayrım kalır, ve bu nedenle Ayrıma ilerleyiş tanıtlanamaz, çünkü kendisinden ilerlenmesi gereken şey ilerlemenin "nasıl"ını soran için ortada bulunur. Böylece bu soru, daha yakından bakıldığında, kendini baştan sona bir düşüncesizlik olarak gösterir. Bu soruyu getirene herşeyden önce Özdeşlikten ne anladığı gibi ikinci bir soru yöneltildiği zaman, bunun üzerine hiçbirşey düşünmediği ve Özdeşliğin onun için salt boş bir ad olduğu ortaya çıkacaktır. Dahası, gördüğümüz gibi, Özdeşlik hiç kuşkusuz olumsuz birşeydir, ama gene de soyut, boş bir Yokluk olarak Yokluk değil, tersine Varlığın ve belirlenimlerinin olumsuzlanmasıdır. Ama böyle olarak Özdeşlik aynı zamanda kendi ile bağıntı, ve dahası olumsuz bağıntıdır, ya da kendinin kendi kendisinden ayırdedilmesidir.

§ H7 Ayrım ( 1 ) dolaysız Ayrım, e.d. Türlülüktûr ki, b u n d a ayırdedilenlerin h e r biri kendi için ne ise odur, ve başkası ile bağıntısına karşı ilgisizdir; bu b a ğ ı n t ı öyleyse o n a dışsal b i r bağıntıdır. T ü r l ü l ü k g ö s t e r e n k e n d i l i k l e r i n Ayrımlarına karşı ilgisizlikleri n e d e n i y l e


MANTIK BİLİMİ

204

bu b a ğ ı n t ı o n l a r ı n dışındaki b i r ü ç ü n c ü y e , karşılaştırana düşer. Bu dışsal Ayrım bağıntılı o l a n l a r ı n Özdeşliği o l a r a k Benzerlik, ve Özdeşsizlikleri o l a r a k Benzemezliktir. Anlak b u b e l i r l e n i m l e r i b i r b i r l e r i n d e n ö y l e s i n e ayırır ki, karşılaştırma B e n z e r l i k ve B e n z e m e z l i k için bir ve aynı dayana­ ğı alıyor olsa da, — ki bu ikisinin o n d a k i değişik yanlar ve bakış açıları olmaları g e r e k i r —, g e n e de k e n d i için B e n z e r l i k yalnızca b i r i n c i s i , e.d. Ö z d e ş l i k , ve k e n d i i ç i n B e n z e m e z l i k ise Ayrımdır. T ü r l ü l ü k d e b e n z e r o l a r a k Ö z d e ş l i k gibi b i r ö n e r m e y e çevrilmiştir: Herşey türlü türlüdür ya da Birbirine bütünüyle benzer iki şey yoktur.'1-' B u r a d a herşey o n a ilk ö n e r m e d e yüklenmiş olan Özdeşliğe karşıt bir yüklemin, ve dolayısıyla ilki ile çelişen b i r yasanın a l t ı n a getirilir. Oysa T ü r l ü l ü ğ ü n y a l n ı z c a dışsal karşılaştırmaya bağlı olması Ölçüsünde, birşeyin kendi için salt kendi ile özdeş olması ve böylece bu ikinci ö n e r m e n i n birincisi ile ç e l i ş m e m e s i gerekir. Ve bu d u r u m d a T ü r l ü l ü k birşeye ya da herşeye ait değildir, bu ö z n e n i n özsel bir b e l i r l e n i m i n i oluş­ turmaz; böyle o l u n c a b u i k i n c i ö n e r m e y i dile g e t i r m e k b i l e olanaksızdır. — A m a e ğ e r birşeyin kendisi ö n e r m e n i n bildir­ diği gibi türlü ise, kendi öz belirliliği yoluyla böyledir; oysa bu d u r u m d a d e n m e k i s t e n e n g e n e l d e T ü r l ü l ü k değil, t e r s i n e belirli Ayrımdır. — L e i b n i z ' i n ö n e r m e s i n i n a n l a m ı b u d u r . Ek. Aılak kendini Özdeşliği irdelemeye verdiği zaman gerçekte daha şimdiden onun ötesindedir, ve önünde duran yalın Türlülük şeklindeki Ayrımdır. Eğer o düşüncenin sözde Özdeşlik yasasına uyar ve "Deniz denizdir," "Hava havadır," "Ay Aydır" dersek, bu durumda bu nesneler bizim için birbirlerine karşı ilgisiz olarak geçerlidirler ve böylece önümüzde olan şey Özdeşlik değil, tersine Ayrımdır. Ama gene de şeyleri yalnızca türlülükleri içinde görme noktasında durup kalmayız; tersine onları birbirleri ile karşılaştırır, ve bu yolla Benzerlikve Benzemezlik belirlenimlerini elde ederiz. Sonlu bilimlerin işi büyük ölçüde bu belirlenimlerin uygulanmasından oluşur; ve bugünlerde ne zaman "bilimsel irdeleme" söz konusu olsa, bununla öncelikle irdeleme altına alınan nesneleri birbirleri ile karşılaştırmayı amaçlayan yöntem anlaşılır. Bu yolda hiç kuşkusuz oldukça önemli sonuçlara ulaşıldığını yadsımamak gerekir, ve bu bağlamda çağımızın özellikle karşılaştırmalı Anatomi ve karşılaştırmalı Dilbilim alanlarındaki büyük başarıları anımsanmalıdır. Ama gene de belirtmek gereksizdir ki, bu karşılaştırma yönteminin tüm bilgi alanlarında eşit başarıyla uygulanabileceğini sanmak çok şey beklemek olacaktır. Yine, özellikle vurgulamak gerek ki, yalnızca karşılaştırma hiçbir zaman bilimin 2r,

[Leibniz, Monadoloji, § 9.]


oz ÖĞRETISI

205

gereksinimlerini sonuna dek karşılayamaz ve sonuçları hiç kuşkusuz vazgeçilemez sonuçlar olsalar da, yalnızca gerçek kavrayıcı bilgi için ön çalışmalar olarak görülmelidirler. — Eğer karşılaştırmanın işi varolan Ayrımları Özdeşliğe indirgemekse, o zaman matematik bu hedefe en eksiksizce erişilmesini sağlayan bilim olarak görülmelidir, — hiç kuşkusuz nicel Ayrım bütünüyle dışsal olan Ayrım olduğu için. Böylece örneğin geometride nitel olarak ayrı olan bir üçgen ve bir dörtgen, bu nitel ayrımdan soyut­ landıkları zaman, büyüklüklerine göre birbirleri ile eşitlenirler. Daha önce (§ 99 Ek) sözü edildiği gibi, ve bunun dışında yalın anlak Özdeşliği üzerine söylenenlerden de görüldüğü gibi, matematiği bu üstünlüğü nedeniyle ne görgül bilimler ne de felsefe yanından kıskanmak gerekir. — Öyküye göre, Leibniz bir gün sarayda Türlülük önermesinden söz ettiği zaman bahçede dolaşan saraylı beyler ve hanımlar felsefecinin yasasını çürütebilmek için göstermek amacıyla birbirinden ayırdedilemeyecek iki yaprak bulmaya çalışırlar. Bu hiç kuşkusuz Metafizikle uğraşmanın oldukça uygun ve bugün bile yaygınlığını sürdüren bir yoludur; gene de Leibniz'in ilkesi açısından belirtmek gerek ki, Ayrım yalnızca dışsal ve ilgisiz Türlülük değil, tersine kendinde Ayrım olarak anlaşılmalıdır ve bu yüzden ayrımlı olmak şeylerin özsel doğalarına özgüdür.

§ 118 B e n z e r l i k yalnızca birbirleri ile aynı olmayanların,özdeş olmayan­ ların b i r Özdeşliğidir, — ve B e n z e m e z l i k b e n z e m e z o l a n l a r ı n bağıntısıdır. Öyleyse ikisi de ilgisizce b i r b i r l e r i n i n dışına değişik y a n l a r a y a d a bakış a ç ı l a r ı n a d ü ş m e z , t e r s i n e biri ö t e k i n d e görünüştür. T ü r l ü l ü k b u n a g ö r e d e r i n - d ü ş ü n c e n i n Ayrımı ya da kendi kendisinde Ayrım, belirli Ayrımdır. Ek. Yalın Türlülük içindeki şeyler kendilerini birbirlerine karşı ilgisiz olarak gösterirken, buna karşı Benzerlik ve Benzemezlik bir çift belirlenimdir ki saltık olarak birbirleri ile bağıntılıdırlar ve birini öteki olmaksızın düşünmek olanaksızdır. Yalın Tüıiülükten karşıtlığa bu ilerleme belli bir ölçüde sıradan bilinçte bile bulunur, ve buna göre bu bilinç bile karşılaştırmanın yalnızca bulunan bir Ayrım varsayımı altında, ve evrik olarak ayırdetmenin de yalnızca bulunan bir Benzerlik varsayımı altında bir anlam taşıdığını kabul eder. Buna göre, eğer görev bir Ayrımı bildirmekse, yalnızca Ayrımları dolaysızca gün ışığında yatan nesneleri (örneğin bir kalem ve bir deve) birbirlerinden ayırdeden bir kimseye hiç de büyük bir düşünsel derinlik yüklenemez; yine, benzer olarak, yalnızca birbirlerine yakın nesneleri — bir kayını ve bir meşeyi, bir tapınağı ve bir kiliseyi — karşılaştırmayı bilmek de ileri bir karşılaştırma gücünün belirtisi değildir. Öyleyse, Ayrımda Özdeşliği ve Özdeşlikte Ayrımı isteriz. Bununla birlikte, görgül bilimler alanında sık sık bu iki belirlenimden biri üzerine öteki gözden kaçırılır ve böylece bilimsel ilgi bir kez ortada duran Ayrımları Özdeşliğe indirgemeye yönelirken, bir başka kez eşit ölçüde tek-


206

MANTIK BİLİMİ

yanlı bir yolda yeni Ayrımların bulunuşuna yönelir. Durum özellikle Doğa bilimlerinde budur. Burada amaç ilk olarak her zaman yeni ve daha da yeni özdekler, kuvvetler, cinsler, türler vb. bulmaktır. Ya da, bir başka yönde, şimdiye dek yalınlıkları içinde geçerli sayılmış cisimleri bileşik olarak tanıtlamaktır, ve çağdaş fizikçi ve kimyacılar yalnızca dört ve yalın olmayan öğe ile yetinmiş olan eskilere hiç kuşkusuz güleceklerdir. Öte yandan, yine yalın Özdeşlik başlıca sorun olarak alınır, ve buna göre yalnızca elektrikselliğin ve kimyasallığın özsel olarak bir ve aynı görülmesiyle kalınmaz, ama giderek örgensel sindirim ve özümseme süreçleri bile yalın birer kimyasal süreç olarak kabul edilir. Daha önce belirtildiği gibi (§ 103, Ek), çağdaş felsefenin adı Özdeşlik Felsefesine çıkmıştır. Ama gene de Ayrımı soyutlayan yalın anlaközdeşliğinin hiçliğini gösteren sözcüğün tam anlamıyla felsefe ve özellikle kurgul mantık olmuştur; gerçi salt Türlülük ile yetinmemeyi, tersine varolan herşeyin iç birliğini saptamayı da eşit ölçüde vurgulayan hiç kuşkusuz yine o olmuş olsa da. § 119 ( 2 ) Kendinde Ayrım özsel Ayrımdır, Olumlu ve Olumsuz, öyle ki birincisi O l u m s u z olmayacağı bir yolda kendi ile özdeş b a ğ ı n t ı d ı r ve ikincisi O l u m l u olmayacağı b i r yolda k e n d i için ayrı o l a n d ı r . H e r biri başkası olmayarak k e n d i i ç i n o l d u ğ u n d a n b a ş k a s ı n d a görünür, ve a n c a k başkası varolduğu s ü r e c e vardır. Ö z ü n Ayrımı öyleyse Karşıtlıktır ki, b u n a g ö r e ayrı olan karşısında genel olarak b i r başkasını değil a m a kendi b a ş k a s ı n ı b u l u r ; e.d. O l u m l u ve O l u m s u z u n h e r biri k e n d i ö z b e l i r l e n i m i n i y a l n ı z c a ö t e k i ile b a ğ ı n t ı s ı n d a taşır ve yalnızca ö t e k i n e y a n s ı r k e n k e n d i n e yansır; bu Öteki i ç i n de böyledir; b ö y l e c e h e r biri kendi b a ş k a s ı n ı n başkasıdır. K e n d i n d e Ayrım şu ö n e r m e y i verir: "Herşey özsel olarak ayrı birşeydir," — ya da şöyle de anlatılır: "İki karşıt yüklemden birşeye salt biri düşer, ve bir üçüncüsü yoktur." — Bu Karşıtlık ö n e r m e s i Ö z d e ş l i k Ö n e r m e s i ile kesin b i r çelişki i ç i n d e durur, ç ü n k ü b i r i n e g ö r e Birşeyin salt kendi ile bağıntı o l m a s ı g e r e k i r k e n , ötekine göre ise bir karşıt olması, kendi başkası ile bağıntı olması gerekir. B ö y l e iki çelişkili ö n e r m e y i , üstelik onları karşılaştır­ maya bile gitmeksizin, yasalar olarak yanyana koymak soyutla­ m a n ı n k e n d i n e özgü düşüncesizliğidir. — Dışlanmış üçüncü ö n e r m e s i çelişkiyi k e n d i n d e n uzak tutmak isteyen a m a b u n u y a p a r k e n o n u n i ç i n e düşen belirli anlağın ö n e r m e s i d i r . A ya + A ya da - A o l m a l ı d ı r ; b ö y l e c e d a h a ş i m d i d e n b i r ü ç ü n c ü , öyle bir A söz k o n u s u d u r ki, ne + ne de - dir ve o denli de+ A o l a r a k ve - A o l a r a k koyulur. E ğ e r + B B a t ı y ö n ü n d e 6 mili, ve - B D o ğ u y ö n ü n d e 6 mili imliyorsa, ve + ve — b i r b i r l e r i n i


oz

ÖĞRETISI

207

o r t a d a n k a l d ı r ı y o r l a r s a , o z a m a n 6 millik yol ya da uzay bu karşıtlık ile ve onsuz ne idiyse öyle kalır. Sayının ya da soyut yönün yalın artısı ya da eksisi bile, e ğ e r dilersek, sıfırı ü ç ü n c ü ­ leri o l a r a k alırlar; a m a A n l a ğ ı n + ve - a r a s ı n a g e t i r d i ğ i b o ş karşıtlığın böyle sayı, yön vb. gibi s o y u t l a m a l a r d u r u m u n d a b i r d e ğ e r taşıdığını y a d s ı m a m a k gerekir. Çelişkili K a v r a m l a r ö ğ r e t i s i n d e b i r Kavram ö r n e ğ i n mavi i k e n ( ç ü n k ü b u ö ğ r e t i d e duyusal b i r r e n k t a s a r ı m ı n a b i l e Kavram d e n i r ) , ö t e k i Kavram mavi-olmay andır, öyle ki bu başkası o l u m l u birşey, söz g e l i m i sarı o l a m a z , t e r s i n e o n a y a l n ı z c a soyut-olumsuz birşey o l a r a k s a r ı l m a k g e r e k i r . — O l u m s u z u n k e n d i i ç i n d e o d e n l i de o l u m l u o l m a s ı ( s o n r a k i §) b i r b a ş k a s ı n a karşıt o l a n ı n onun başkası o l m a s ı b e l i r l e n i ­ m i n d e d a h a ş i m d i d e n i m l e n i r . — Çelişkili d e n i l e n Kavram­ ların karşıtlıklarının boşluğu evrensel bir yasanın şu sözde gör­ k e m l i a n l a t ı m ı n d a b ü t ü n ü y l e s e r g i l e n i r : Her şeye tüm böyle karşıt y ü k l e m l e r d e n biri düşer, başkası değil, öyle ki T i n ya aktır ya da ak değil, ya sarıdır ya da s a n değil vb., sonsuza dek. Özdeşlik ve Karşıtlığın kendilerinin karşıt oldukları unutu­ lurken, Karşıtlık ö n e r m e s i giderek Çelişki ö n e r m e s i b i ç i m i n d e Ö z d e ş l i k ö n e r m e s i o l a r a k alınır, v e b i r b i r l e r i ile ç e l i ş e n a y ı r m a ç l a r d a n h i ç birini i ç e r m e y e n (yukarıya bkz.) ya da h e r ikisini de i ç e r e n bir Kaırram mantıksal olarak yanlış sayılır, söz gelimi ç o k g e n bir daire. Ç o k g e n bir dairenin ve doğrusal b i r yayın bu ö n e r m e ile eşit ö l ç ü d e çelişmesine karşın geometricil e r h i ç d u r a k s a m a d a n daireyi d o ğ r u s a l k e n a r l a r ı o l a n b i r ç o k g e n olarak görür ve ele alırlar. Ama böyle daire gibi birşey ( d a h a d o ğ r u s u , o n u n yalın b e l i r l i l i ğ i ) g e n e de b i r Kavram değildir; d a i r e Kavramında özek ve çevre eşit ö l ç ü d e özseldirler, iki a y ı r m a ç da o n a aittir; ve g e n e de çevre ve ö z e k karşıt ve çelişkilidirler. Fizikte o l d u k ç a ö n e m l i o l a n Kutupsallık t a s a r ı m ı Karşıt­ lığın d a h a doğru bir b e l i r l e n i m i n i k e n d i i ç i n d e kapsar. A m a Fizik d ü ş ü n c e l e r a ç ı s ı n d a n s ı r a d a n m a n t ı ğ a dayandığı i ç i n , kutupsallığı a ç ı n d ı r a r a k o n d a yatan d ü ş ü n c e l e r e v a r a c a k o l u r s a b u n d a n kolayca ürkebilir. Ek 1. Olumlu yine Özdeşliktir, ama bunun daha yüksek gerçekliğinde, kendi ile özdeş bağıntı olarak ve aynı zamanda Olumsuz olmamak üzere. Olumsuz kendi için alındığında Aynının kendisinden başka birşey değildir. Özdeş olan böyle olarak ilkin belirlenimden yoksundur; buna karşı Olumlu kendi ile özdeş olandır, ama bir başkasına karşı belirli olarak; ve Olumsuz Özdeşlik olmama


208

MANTIK BİLİMİ

belirlenimi içindeki genelde Ayrımdır. Bu belirlenim Ayrımın kendi içindeki Ayrımıdır. — Olumluda ve Olumsuzda saltık bir Ayrım bulunduğu sanılır. Oysa kendilerinde ikisi de aynıdırlar ve buna göre Olumlu Olumsuz olarak ve evrik olarak Olumsuz Olumlu olarak da adlandırılabilir. Böylece eldeki değerler ve borçlar kendileri için kalıcı iki tikel değer türü değildirler. Borçlu olanın durumunda Olumsuz olan alacaklının durumunda Olumludur. Yine benzer olarak Doğuya doğru bir yol aynı zamanda Batıya doğru bir yoldur. Olumlu ve Olumsuz öyleyse özsel olarak birbirleri ile koşulludurlar ve yalnızca birbirleri ile bağıntılarında vardırlar. Mıknatıstaki Kuzey kutup Güney kutup olmaksızın ve Güney kutup Kuzey kutup olmaksızın olamaz. Eğer bir mıknatıs ikiye bölünürse bir parçada Kuzey kutup ve öteki parçada Güney kutup elde edilmez. Yine elektrik durumunda da pozitif elektrik ve negatif elektrik ayrı ve kendi başlarına kalıcı iki akım türü değildirler. Karşıtlıkta genel olarak ayrı olan salt bir başkasına değil ama fendi başkasına karşı durur. Sıradan bilinç aralarında ayrımlı olanları birbirlerine karşı ilgisiz olarak görür. Buna göre denir ki, Ben bir insanım ve çevremde hava, su, hayvanlar ve genel olarak başka şeyler vardır. Orada herşey birbiri dışına düşer. Buna karşı felsefenin amacı ilgisizliği yasaklamak ve şeylerin zorunluklarını saptamaktır, öyle ki başkası kendi başkasına karşı duruyor olarak görünür. Örneğin örgenselolnıayan Doğa yalnızca örgensel Doğadan başka birşey olarak değil, ama onun zorunlu başkası olarak görülmelidir. İkisi birbiriyle özsel bağıntı içindedir, ve her ikisi de ancak ötekini kendinden dışlıyor ve tam bu yolla kendini ona bağlıyor olduğu sürece vardır. Yine, giderek Doğa bile Tin olmaksızın olamaz ve Tin ise Doğa olmaksızın. Kişi düşüncesinde "öteki de olanaklıdır" gibi anlatımları bir yana bırakabildiği zaman, genel olarak önemli bir adım atılmıştır. Böyle konuşurken insan henüz olumsal olanla lekelidir; buna karşı, daha önce belirtildiği gibi, gerçek düşünce bir zorunluk düşüncesidir. — Çağdaş Doğabilim ilk kez mıknatısta kutupsallık olarak algılanan karşıtlığın bütün bir Doğaya yayılmış olarak evrensel bir Doğa yasası olarak saptandığı bir düzeye ulaşmıştır ve bunun hiç kuşkusuz bilimde özsel bir ilerleme olarak görülmesi gerekir; ama ne yazık ki karşıtlığın yanında duraksamaksızm yalın türlülüğe de geçerlik tanınarak buna gölge düşürülmüştür. Böylece, örneğin renkler bir zaman doğru olarak birbirlerine karşı kutupsal karşıtlık içinde duruyor olarak görülür (tümleyici denilen renkler olarak), ama hemen bunun arkasından yine onları kırmızının, sarının, yeşilin vb. ilgisiz ve yalın nicel ayrımları içinde ele almaya geçilir. Ek 2. Dışlanmış Üçüncü önermesine göre konuşmak yerine (ki soyut anlağın önermesidir), "Herşey karşıttır" demek daha doğrudur. Gerçekte ne gökte ne de yerde, ne tinsel ne de doğal dünyalarda anlağın ileri sürdüğü gibi öyle soyut bir " Ya— Ya da" yoktur. Var olan her şey somut birşey, ve böylece kendi içinde ayrım ve karşıtlık taşıyan birşeydir. Şeylerin sonlulukları buna göre dolaysız belirli-Varhklarının kendilerinde oldukları gibi onlara karşılık düşmemesinden oluşur. Böylece örneğin örgensel-olmayan Doğada kendinde


ÖZ ÖĞRETİSİ

209

asit aynı zamanda bazdır, e.d.. Varlığı saltık olarak kendi başkası ile bağıntılı olmaktır. Öyleyse bu durumda asit de karşıtlıkta dingin olarak kalıcı birşey değildir, tersine kendini kendinde olduğu gibi koymaya çabalar. Genel olarak Dünyayı devindiren şey çelişkidir ve çelişkinin düşünülemez olduğunu söyle­ mek gülünçtür. Bu ileri sürülende doğru olan tek şey sorunun kendini çeliş­ kide sona erdiremiyeceği ve çelişkinin kendini kendisi yoluyla ortadan kal­ dırmakta olduğudur. Ortadan kaldırılmış çelişki ise soyut Özdeşlik değildir, çünkü bunun kendisi yalnızca karşıdığın bir yanıdır. Çelişki olarak ortaya koyul­ muş karşıtlığın en yakın sonucu Zemindir ki, Özdeşliği olduğu gibi Ayrımı da ortadan kaldırılmış ve yalın düşünsel kıpılara indirgenmiş olarak kendi içinde kapsar. § 120 Olumlu olan o ayrımlı k e n d i l i k t i r ki, k e n d i için o l m a s ı a m a aynı zamanda kendi başkası ile bağıntısına karşı ilgisiz olmaması gerekir. Olumsuzun da eşit ö l ç ü d e bağımsız olması, kendi ile o l u m s u z b i r b a ğ ı n t ı o l a r a k kendi için olması, a m a aynı z a m a n d a O l u m s u z olarak h e r ne olursa olsun bu kendi ile bağıntısını, O l u m l u s u n u , yalnızca başkasında taşıması gerekir. Öyleyse O l u m l u ve Olumsu­ zun h e r ikisi de a ç ı k ç a koyulmuş çelişkidir, ikisi de kendilerinde aynıdır, ikisi de ayrıca kendileri için böyledir, ç ü n k ü h e r biri başkasının ve k e n d i k e n d i s i n i n o r t a d a n kaldırılmasıdır. B ö y l e c e [ o r t a d a n k a l k a r ya d a ] Zemine d ü ş e r l e r [ g e b e n zu Gruııde). — Ya da özsel Ayrım, k e n d i n d e ve kendi için Ayrım olarak, dolaysız­ c a salt k e n d i s i n i n k e n d i s i n d e n Ayrımıdır, öyleyse özdeş o l a n ı kapsar; bütünüyle k e n d i n d e ve kendi için varolan Ayrıma öyleyse kendisi d e n l i Özdeşlik de aittir. — Kendini kendine bağıntılayan Ayrım olarak o n d a n yine kendine özdeş olarak da söz edilir, ve karşıt g e n e l o l a r a k birini ve bunun başkasını, kendini ve kendi karşıtını k e n d i i ç i n d e kapsayandır. Ö z ü n kendi-içindeliği, böyle belirlen­ d i ğ i n d e , Zemindir.

y. Z e m i n

§ 121 Zemin Ö z d e ş l i k ve Ayrımın b i r l i ğ i d i r ; k e n d i l e r i n i Ayrım ve Özdeşlik o l a r a k ortaya ç ı k a r a n l a r ı n gerçekliğidir, — kendi-içineyansıma ki o d e n l i de başkası-içine- yansımadır, ve evrik o l a r a k . Z e m i n Bütünlük o l a r a k koyulmuş Özdür. Z e m i n ö n e r m e s i şöyledir: "Herşeyin yeterli Z e m i n i vardır"; şu d e m e k t i r ki, birşeyin g e r ç e k özselliği ne kendi ile özdeş olarak ne de ayrımlı olarak, ne salt o l u m l u ne de salt olumsuz birşey o l a r a k b e l i r l e n i m i değil, a m a Varlığını bir başkasında taşıma-


210

MANTIK BİLİMİ

sidir — ki bu başkası o n u n kendi-ile-özdeş yanı o l a r a k Özü­ dür. Öz bu düzeye dek soyut kendi içine yansıma değil, tersine başkasına yansımadır. Z e m i n kendi içinde v a r o l a n Ö z d ü r , ve Ö z özsel o l a r a k Z e m i n d i r , v e a n c a k birşeyin, b i r b a ş k a s ı n ı n Zemini olduğu sürece Zemindir. Ek. Zemin konusunda onun Özdeşlik ve Ayrımın birliği olduğu söylendiğinde, bu birlikten soyut Özdeşliği anlamamak gerekir, çünkü o zaman salt başka bir adlandırma yapılmış, ama düşünce açısından yine o gerçek olmadığı saptanan anlak-Özdeşliğinin kendisi elde edilmiş olur. Bu yüzden o yanlış anlamayı önlemek için Zeminin Özdeşlik ve Ayrımın yalnızca birliği değil ama o denli de ayrımı olduğu söylenebilir. Bize kendini ilkin çelişkinin ortadan kaldırılması olarak gösteren Zemin böylece yeni bir çelişki olarak görünür. Ama bu çelişki böyle iken dingin olarak kendi içinde kalıcı değil, tersine kendini kendinden itiştir. Zemin ancak birşeye Zemin olabildiği ölçüde Zemindir; Zeminden çıkan ise onun kendisidir, ve burada Zeminin biçim­ selliği yatar. Zeminden doğan ve Zemin bir ve aynı içeriktir, ve aralarındaki ayrım bir yanda kendi ile yalın bağıntı ve öte yanda dolaylılık ya da ortaya koyulmuşluk arasındaki salt biçimsel ayrımdır. Eğer şeylerin Zeminlerini soruşturursak, bu genel olarak üzerine-düşüncenin daha önce (§ 112, Ek) değinilen bakış açısıdır; bu durumda şeyi bir bakıma ikili olarak görmeyi isteriz, bir kez dolaysızlığı içinde ve ikinci kez bundan böyle orada dolaysız olmadığı Zemininde. Bu yeterli Zemin yasası denilen yasanın da yalın anlamıdır; bu yasa yalnızca şeylerin özde dolaylı olarak görülmeleri gerektiğ­ ini söyler. Biçimsel mantık bu düşünce-yasasmın kuruluşunda başka bilimlere belli ölçüde kötü örnek olur, çünkü onlardan içeriklerini dolaysızca geçerli saymamalarını istemesine karşın kendisi bu düşünce-yasasmı kurarken onu çıkarsamaz, dolaylılığını göstermez. Mantıkçının düşünce yetimizin herşeyin Zeminini sormamızı gerektirecek bir yolda oluştuğunu ileri sürme hakkı ile eşit hakla doktor da ona suya düşen bir insan niçin boğulur diye sorulduğu zaman insanın su altında yaşayamayacak bir yolda oluşmuş olduğu yanıtını verebilir, ve kendisine bir suçlunun niçin cezalandırıldığı sorulan bir tüzeci yurttaş toplumunun suçlunun cezasız bırakılamayacağı bir yolda oluştuğunu ileri sürebilir. Ama Mantık Zemin ile ilgili düşünce-yasasma bir Zemin verme görevini gözardı etse bile, gene de hiç olmazsa Zeminden ne anlaşılacak olduğu sorusunu yanıtlamahdır. Zeminin "bir sonucu olan" biçimindeki sıradan açıklaması ilk bakışta yukarıda verilen Kavramsal tanımdan daha açık ve daha anlaşılır görünür. Ama, bundan sonra, sonucun ne olduğu sorulduğu zaman, onun "bir Zemini olan" olduğu yanıtı alındığında görünür ki, bu açıklamanın anlaşılırlığı yalnızca kendini bizim durumumuzda daha önceki bir düşünce deviminin sonucu olarak göstermiş olan birşeyi varsayma­ sında yatar. Oysa Mantığın işlevi yalnızca ve yalnızca tasarımlanan ve böyle olarak kavranmayan ve tanıtlanmayan düşünceleri kendi kendini belirleyen


ÖZ ÖĞRETİSİ

211

düşüncenin evreleri olarak göstermektir, ve bu yolladır ki bunlar kavranmış ve aynı zamanda tanıtlanmış olurlar. — Gündelik yaşamda ve benzer olarak sonlu bilimlerde bu derin-düşünce biçiminden onun uygulanması yoluyla irdeleme altındaki nesnelerin gerçekte nasıl davrandıklarını saptama amacıyla sık sık yararlanılır. Yine bu irdeleme biçimine, eğer deyim yerindeyse, bilginin yalnızca günlük gereksinimleriyle uğraşıyor olduğu sürece karşı çıkmak anlamsızdır; ama gene de vurgulamak gerek ki, bu yaklaşım ne kuramsal ne de kılgısal bakımdan kesin bir doyum verme gücünde değildir. Hiç kuşkusuz şu nedenle ki, Zeminin henüz kendinde ve kendi için belirli hiçbir içeriği yoktur ve böylelikle birşeyi Zeminli olarak görmekle dolaysızlık ile dolaylılık arasında yatan salt biçimsel ayrımı sürdürmüş oluruz. Böylece, örneğin elektriksel bir görüngü ile karşılaşılır ve Zemini sorgulanır; buna yanıt olarak elektriğin bu görüngünün Zemini olduğu söylenir. Ama bu, yalnızca içsel birşey biçimine çevrilmiş olarak, dolaysızca önümüzde bulunanla aynı içeriktir. — Öte yandan, Zemin yalın olarak kendine özdeş birşey değil, ama o denli de ayrımlıdır, ve bu nedenle bir ve aynı içeriğe değişik Zeminler verilebilir. Bu Zeminler türlülüğü, ayrım Kavramına göre, daha sonra aynı içerikten yanave ona karşı Zeminler biçimindeki karşıtlığa doğru ilerler. — Söz gelimi bir eylemi, daha belirli olarak diyelim ki hırsızlığı ele alalım. Bu üzerinde bir çok yanın ayırdedilebilecek olduğu bir içeriktir. Hırsızlık yoluyla mülkiyet çiğnenmiştir; sıkıntı içinde olan hırsız ise bu yolla gereksinimlerini karşılayacak araçları kazanmıştır; dahası, hırsızlığa uğrayanın kendisi mülkiyetini iyi bir yolda kullanmamış da olabilir. Hiç kuşkusuz doğrudur ki burada yer alan mülkiyete saldırı olayı önünde tüm başkalarının geri çekilmeleri gereken belirleyici bakış açısıdır: ama bu karar Zemin yasasında yatmaz. Hiç kuşkusuz bu düşünce yasasının sıradan taslağına göre söz konusu olan şey yalnızca genel olarak Zemin değil, ama yeterli Zemindir, ve bu nedenle örnek olarak alınan eylemde mülkiyete saldırı dışında belirtilen başka noktaların da Zemin olabilecekleri düşünülecek olsa bile, bunlar yeterli Zemin olamayacaklardır. Ama bu noktada belirtmek gerek ki, eğer yeterli bir Zeminden söz ediliyorsa, bu yüklem ya boş ve yararsızdır, ya da öyle bir türdedir ki, onunla genel olarak Zemin kategorisinin ötesine geçilir. Düşünülen yüklem, eğer onunla yalnızca genel olarak bir Zemin verme yeteneğinin anlatılması gerekiyorsa, boş bir genelemeden öteye varamayacaktır, çünkü Zemin ancak bu yetenekte olduğu sürece Zemindir. Eğer bir asker yaşamını kurtarmak için savaştan kaçıyorsa, hiç kuşkusuz ödeve aykırı davranmaktadır, ama onu böyle davranmaya belirlemiş olan Zeminin yeterli olmadığı ileri sürülemez, yoksa yerinde kalmış olması gerekirdi. Dahası, şunu da söylemek gerek ki, bir yandan tüm Zeminler yeterli iken, öte yandan o denli de hiçbir Zemin salt Zemin olarak yeterli değildir; hiç kuşkusuz şu nedenle ki, daha önce yukarıda belirtildiği gibi, Zemin kendinde ve kendi için belirli hiçbir içerik taşımaz, ve öyleyse kendiliğinden-etkin ve üretken değildir. Daha sonra Kavram bize kendini böyle kendinde ve kendi için belirli ve öyleyse kendiliğindenetkin içerik olarak gösterecektir. Yeterli Zemin üzerine konuşurken ve şeylerin


212

MANTIK BİLİMİ

bu bakış açısı altında irdelenmesi gerektiğini vurgularken Leibniz'in üzerinde durduğu şey bu Kavramdır. Leibniz bu bağlamda öncelikle bugünlerde bile çok yaygın olan salt düzenekçi anlayışı göz önünde tutuyor ve haklı olarak bunun yeterli olmadığını bildiriyordu. Örneğin örgensel kan-dolaşımı süreci yalnızca yürek kasılmalarına indirgendiği zaman bu salt düzenekçi bir anlayıştır. Ve suçluyu zararsızlaştırma, caydırma ya da bunlar gibi başka dışsal Zeminleri cezanın amacı olarak gören ceza yasası kuramları da eşit ölçüde düzenekçidir. Leibniz'in bu biçimsel Zemin yasası gibi böylesine yüzeysel birşeyle yetinmiş olduğunu sanmak gerçekte ona karşı haksızlık etmek olacaktır. Onun tarafından geçerli kılınan irdeleme yöntemi, kavrayıcı bir bilginin söz konusu olduğu yerde salt Zeminler ile yetinen biçimciliğin tam karşıtıdır. Leibniz bu bakımdan causas effîcentesve causas Jinaksi birbirinin karşısına koydu ve birincide durup kalmayarak ikinciye doğru ilerleme isteminde bulundu. Bu ayrıma göre örneğin ışık, ısı, nem hiç kuşkusuz bitkilerin büyümesinde causae effıcentes olarak görüleceklerdir, causaJinalis olarak değil. Causa finalis bitkinin kendisinin Kavramından başka birşey değildir. —Yine burada belirtilebilir ki, özellikle tüze ve töre alanlarında salt Zeminde durup kalmak genel olarak Sofistlerin konumları ve ilkeleridir. Sofisüiksöz konusu olduğunda bundan genellikle öyle bir irdeleme yöntemi anlaşılır ki, amacı haklı ve gerçek olanı çarpıtmak ve genel olarak şeyleri yanlış bir ışıkta göstermektir. Bu eğilim gene de bakış açısı birincil olarak gündelik uslamlamanın bakış açısından başkası olmayan Sofistlikte doğrudan doğruya yer almaz. Sofistler Yunanlıların bundan böyle dinsel ve törel alanlarda yalnızca yetke ve uylaşım ile yetinemeyecekleri ve onlar için bir yükümlülük olması gerekeni yalnızca düşünce aracılığıyla üretilen bir içerik olarak bilmeye gereksinim duydukları bir zamanda ortaya çıkmışlardı. Sofistlerin bu istemi karşılamaları yurttaşları şeylerin irdelenmesini sağlayacak çeşidi bakış açılarını araştırmaya yönelunek oluyordu. Bu değişik bakış açıları ise birincil olarak değişik Zeminlerden başka birşey değildiler. Ama, daha önce de belirtildiği gibi, Zemin kendinde ve kendi için belirli hiçbir içerik taşımaz ve töre-dışı ya da tüzeye-aykırı olan için bir Zemin bulmak tıpkı törel ve tüzel olan için olduğu denli kolaydır. Ve böylece hangi Zeminlerin geçerli olmaları gerektiğine karar vermek özneye düşer ve onun neye karar vereceği ise sonunda gelip bireysel kafa yapısına ve amaçlarına dayanır. Ama böylelikle kendinde ve kendi için geçerli olanın ve herkes tarafından tanınanın nesnel temeli çürütülmüş olur, ve bu olumsuz yanıdır ki Sofistliğe haklı olarak yukarıda değinilen o kötü ünü getirmiştir. Sokrates, hepimizin bildiği gibi, Sofisüere karşı her yönden savaştı. Gene de bunu onların uslamlamalarının karşısına yalnızca doğrudan doğruya yetkeyi ve uylaşımı çıkararak değil, ama yalın Zeminlerin dayanıksızlığını eytişimsel olarak göstererek ve öte yandan doğruyu ve iyiyi, ya da genel olarak istencin evrenselini ya da Kavramını geçerli kılarak yaptı. — Bugünlerde yalnızca dünyasal şeyler üzerine tartışmalarda değil, ama vaazlarda da sık sık işe öncelikle uslamlama ile başlanır ve böylece söz gelimi Tanrıya karşı minnettarlığın tüm olanaklı


oz ÖĞRETISI

213

Zeminleri ortaya koyulur. Sokrates ve Platon bunları Sofistlik olarak nitele­ mede hiç duraksamazlardı, çünkü, söylendiği gibi, Sofistlik birincil olarak içerikle ilgilenmez; — bu pekala gerçek olabilir; tersine, onun ilgi noktası herşeyin savunulmasını olduğu gibi herşeye saldırılmasını da olanaklı kılan Zemin biçimidir. Derin düşüncelerle varsıllaşmış bir uslamlama dönemi olarak çağımızda herşey için, üstelik en kötü ve en sapık olan şeyler için bile iyi bir Zemin ileri süremeyecek birini oldukça beceriksiz olarak görmek gerekir. Dünyada yozlaşmış herşey iyi Zeminlerde yozlaşmışur. Zeminlere başvurulması kişiye ilkin onların önünde geri çekilmek zorunda kaldığı duygusunu verir; ama deneyim ona işlerin gerçek durumunu öğrettiği zaman bunlara kulakla­ rını tıkar ve bundan böyle bu yolla daha öte etkilenmeye izin vermez. § 122 Öz ilk o l a r a k kendi içinde g ö r ü n m e ve dolaylıhktır; dolayhlığın b ü t ü n l ü ğ ü o l a r a k k e n d i ile birliği şimdi a y r ı m ı n v e b ö y l e c e dolayhlığın kendini ortadan kaldırması olarak koyulur. Bu öyleyse dolaysızlığın ya da Varlığın yeniden kuruluşudur, — Varlığın, a m a dolayhlığın ortadan kaldırılmasıyla dolaylı olduğu s ü r e c e . Bu Varlık Varoluş tur. Z e m i n h e n ü z k e n d i n d e ve k e n d i i ç i n b e l i r l i h i ç b i r içerik taşımaz, ne de Erektir; öyleyse ne etkin ne de üretkendir, tersine, b i r V a r o l u ş Z e m i n d e n yalnızca ortaya çıkdr. Belirli Z e m i n öyleyse b i ç i m s e l birşey, h e r h a n g i b i r belirliliktir, y e t e r ki o n u n l a eşgüdümlü olan dolaysız Varoluş ile ilişki içinde kendi kendisi ile bağıntılı olarak, o l u m l a m a o l a r a k koyulmuş olsun. D e ğ i l mi ki Z e m i n d i r , öyleyse o d e n l i de iyi b i r Z e m i n d i r , ç ü n k ü "ıvi" b ü t ü n ü y l e soyut o l a r a k o l u m l u b i r ş e y d e n d a h a ö t e s i değildir, v e h e r h a n g i b i r yolda a ç ı k ç a o l u m l u birşey o l a r a k sözü edilebilen h e r belirlilik iyidir. B ö y l e c e herşey için bir Z e m i n bulunabilir ve verilebilir, ve iyi bir Z e m i n ( ö r n e ğ i n eylem için iyi bir g ü d ü ) birşey ortaya çıkarabilir ya da çıkara­ maz, bir s o n u c u olabilir ya da olamaz. O ö r n e ğ i n o n u ilk kez etkin kılan ve bir n e d e n yapan istence alınarak bir güdü olur, birşeyi ortaya çıkarır.

b.

Varoluş § 123

Varoluş kendi-içine-yansıma ile başkası-içine-yansımanm dolaysız birliğidir. B u n a g ö r e Varoluş kendi-içlerine-yansıyanlar o l a r a k v a r o l a n l a r ı n belirsiz b i r ç o k l u ğ u d u r ki, b u s o n u n c u l a r aynı z a m a n d a o d e n l i de başkası i ç i n d e g ö r ü n e r e k görelidirler, ve


214

MANTIK BİLİMİ

Z e m i n l e r i n ve Z e m i n l i l e r i n karşılıklı b a ğ ı m l ı l ı k l a r ı n d a n ve sonsuz e ş g ü d ü m l e r i n d e n bir

dünya o l u ş t u r u r l a r . Z e m i n l e r i n k e n d i l e r i

Varoluşlardır ve varolanlar da b e n z e r olarak birçok yöne göre Z e m i n l e r ve

Zeminlilerdir.

Ek. "Existenz" anlaumı ("existere"'den türev) ortaya çıkmışlığı belirtir, ve Varoluş zeminden ortaya çıkmış, dolaylılığın ortadan kaldırmasıyla yeniden kurulmuş Varlıkur. Öz, ortadan kaldırılmış Varlık olarak, bize kendini ilkin kendi içinde g ö r ü n e n birşey olarak göstermiştir, ve bu g ö r ü n e n i n belirlenimleri Özdeşlik, Ayrım ve Zemindir. Bu sonuncusu Özdeşlik ve Ayrımın birliğidir, ve böyle olarak aynı z a m a n d a kendini kendisinden ayırdedendir. A m a Z e m i n d e n ayırdedilen ise yalın Ayrım değildir, üpkı Zeminin kendisinin de soyut Özdeşlik olmaması gibi. Zemin kendi kendisinin o r t a d a n kaldırılmasıdır, ve kendisini o n a o r t a d a n kaldırdığı şey, olumsuzlanmasının sonucu, Varoluştur. Varoluş Z e m i n d e n çıkmış birşey olarak o n u kendi içinde kapsar, ve Z e m i n g e r i d e Varoluşun arkasında kalmaz, tersine kendini o r t a d a n kaldırarak Varoluşa çevirir. Bu olgu belli bir ölçüde sıradan bilinçte bile bulunur, öyle ki birşeyin Zemini irdelenirken bu Zemin soyut, içsel birşey değil a m a tersine kendisi de varolan birşey olarak görülür. Böylece, ö r n e ğ i n bir yapıyı a t e ş e v e r e n bir şimşek çakışı yangının Zemini olarak görülürken, yine bir ulusun töre ve yaşam ilişkileri de o n u n anayasasının Zemini olarak görülürler. Bu, genel olarak, varolan dünyanın kendini derin-düşünceye ilk sunuş şeklidir, — belirsiz bir varolanlar çokluğu ki, kendi içlerine ve aynı z a m a n d a başkasına yansımış olmakla, birbirlerine karşı Z e m i n ve Zeminli olarak davranırlar. E v r e n i n varolan şeyler toplamı olarak bu renkli oyununda ilkin hiçbir y e r d e sağlam bir destek kendini göstermez: burada herşey yalnızca göreli, başkası ile koşullu v e yine başkasını k o ş u l l a n d ı r a n birşey o l a r a k g ö r ü n ü r . D e r i n d ü ş ü n c e düzleminde kalan anlak bu h e r yana yayılan bağıntıları ortaya çıkarmayı ve izlemeyi kendine iş edinir; a m a bir son-erek sorusu orada yanıdanmamış kalır, ve kavramsal U s u n gereksinimi bu n e d e n l e mantıksal İ d e a n ı n d a h a ö t e gelişimi ile bu yalın bağıllık ya da görelilik k o n u m u n u n ötesine geçer.

§124 A m a v a r o l a n ı n başkası-içine-yansıması k e n d i - i ç i n e - y a n s ı m a d a ı ı ayrılmaz; Z e m i n b u n l a r ı n birlikleridir ve Varoluş bu birlikten o r t a y a ç ı k m ı ş t ı r . V a r o l a n öyleyse g ö r e l i l i ğ i v e b a ş k a v a r o l a n l a r ile ç o k yanlı b a ğ l a n t ı l a r ı k e n d i s i n d e kapsar ve k e n d i i ç i n e Zemin olarak

yansımıştır.

Varolan

K a n t felsefesinde

büyük

böylece bir

ün

Şeydir. kazanmış

olan

kendinde-Sey

b u r a d a k e n d i n i o r t a y a çıkışı i ç i n d e , e.d. soyut k e n d i - i ç i n e y a n s ı m a o l a r a k g ö s t e r i r ki, b a ş k a s ı - i ç i n e - y a n s ı m a y a karşı v e g e n e l o l a r a k a y r m ı l a ş m ı ş b e l i r l e n i m l e r e karşı b u n l a r ı n b o ş temelleri o l a r a k ü z e r i n d e d i r e t i l e n şey o d u r .


oz

ÖĞRETISI

215

Ek. Kendinde-Şeyin bilinemez olduğu ileri sürüldüğünde, bilmenin bir nesnenin somut belirliliği içinde ayrımsanması olarak anlaşılması ölçüsünde bunu kabul etmek gerekir. Ama kendinde-Şey bütünüyle soyut ve belirsiz Şey olarak Şeyden başkası değildir. Dahası, nasıl lıendinde-Şeyden söz edilirse, eşit hakla hendinde-Nitelikten, kendinde-Nicelikten ve benzer olarak tüm geri kalan kategorilerden de söz edilebilir, ve bu durumda bu kategoriler soyut dolaysızlıkları içinde, e.d. gelişim ve iç belirliliklerine bakılmaksızın anlaşılıyor olacaklardır. Eğer "kendinde"si içinde saptanan yalnızca Şey ise, bu olsa olsa anlağın bir özenci olarak görülmelidir. Ama "kendinde" bunun dışında doğal ve tinsel dünyaların içeriğine de uygulanır ve buna göre örneğin lıendinde elektrikten ya da bitkiden, ve yine kendinde insandan ya da Devletten de söz edilir ve bu nesnelerin "kendinde"leri ile onlarda doğru ve gerçek olan yanlar anlaşılır. Burada da genelde kendinde-Şey için geçerli olanlar geçerlidir, ve soruna daha yakından bakarsak, eğer nesnelerin yalın "kendinde"lerindc durup kalınırsa, bunların gerçeklikleri içinde değil ama tek-yanlı yalın soyutlama biçimi altında anlaşıldıkları görülecektir. Böylece örneğin kendinde-insan çocuktur ki, ereği bu soyut ve gelişmemiş "kendinde"de durup kalmamak, tersine ilkin yalnızca lıendinde ne ise — özgür ve ussal bir varlık — fıendi için de o olmaktan oluşur. Benzer olarak, kendinde Devlet henüz gelişmemiş, ataerkil Devlettir ki, bunda Devlet Kavramında yatan değişik politik işlevler Kavrama-uygun yapılaşmalarına henüz erişmemişlerdir. Aynı anlamda tohum da kendinde-bitki olarak görülebilir. Bu örneklerden açıkta­ ki Şeyin "kendinde"sinin ya da genel olarak kendinde-Şeyin bilgimiz için ulaşılmaz birşey olduğunu sanmak büyük bir yanılgıdır. Tüm şeyler ilkin Imıdindedider, ama sorun burada sonlanmaz, ve nasıl ki tohum — ki kendinde bitkidir — yalnızca kendini geliştirmeyi imliyorsa, genel olarak Şey de öyle soyut kendi-içine-yansıma olarak yalın 'kendinde'sinin ötesine geçer, kendini o denli de başkası-içine-yansıma olarak tanıtlar ve böylece ÖzellUder taşır.

c. Şey § 125 Şey Z e m i n ve Varoluş b e l i r l e n i m l e r i n i n birlik i ç i n d e koyulmuş gelişimi o l a r a k b ü t ü n l ü k t ü r . K ı p ı l a r ı n d a n b i r i n e , başkası-içineyansımaya. g ö r e , k e n d i s i n d e Ayrımlara iyedir ki, b u n l a r a g ö r e belirli ve s o m u t b i r Şeydir, ( a ) Bu b e l i r l e n i m l e r birbirlerinden ayrıdırlar; kendi-içleriııe-yansımalanna k e n d i l e r i n d e değil, Şeyde iyedirler. Şeyin Özellikleridirler, ve o n u n l a bağıntıları "iye olma"dır [Haben\. "İye olma" b a ğ ı n t ı o l a r a k " Olma"nm yerini alır. Birşey de h i ç kuşkusuz kendisinde Niteliklere iyedir, a m a "iye o l m a " n ı n Varlık a l a n ı n a b u aktarılışı d o ğ r u değildir, ç ü n k ü b e l i r l i l i k N i t e l i k o l a r a k Birşey ile doğrudan doğruya birdir ve Birşey Niteliğini


216

MANTIK BİLİMİ

yitirdiği z a m a n

var olmaya son verir. A m a Şey, a y r ı m d a n , e.d.

b e l i r l e n i m l e r i n d e n de ayırdedilen özdeşlik olarak, kendi-içineyansımadır. için

— "Haben"

kullanılır,

kaldırılmış

ve

kimi haklı

Varlıktır ve T i n

dillerde

geçmiş zamanı

olarak,

onun

çünkü

belirtmek

geçmiş

ortadan

kendi-içine-yansımasıdır;

bu

g e ç m i ş z a m a n k a l ı c ı l ı ğ ı n ı a n c a k T i n d e bulur, a m a T i n o n d a o r t a d a n k a l d ı r ı l a n b u Varlığı d a k e n d i s i n d e n a y ı r d e d e r . Ek. Şeyde t ü m derin-düşünce belirlenimleri varolan belirlenimler olarak yinelerler. B ö y l e c e Şey, ilkin kendinde-Şey olarak, kendi ile özdeş olandır. A m a Özdeşlik, g ö r d ü ğ ü m ü z gibi, Ayrımdan yoksun değildir ve Şeyin iye olduğu Özellikler türlülük biçiminde varolan Ayrımdırlar. D a h a ö n c e türlülük içinde d u r a n ö ğ e l e r kendilerini birbirlerine karşı ilgisiz olarak gösterir ve birbirleri ile bağıntıları yalnızca o n l a r a dışsal bir karşılaştırma yoluyla koyu­ lurken, bundan böyle Şeyde türlü Özellikleri altalta bağlayan bir bağ buluruz. B u n d a n başka, Özellik Nitelik ile karıştırılmamalıdır. H i ç kuşkusuz birşeyin Niteliklere i)*olduğu da söylenir. A m a bu anlatım yolu "iye o l m a m ı n h e n ü z Niteliği ile dolaysızca özdeş olan Birşeyin payına düşmeyen bir bağımsızlığı imliyor olması ölçüsünde yerinde değildir. Birşey, ne ise, salt Niteliği yoluyla o d u r ; b u n a karşı Şey d e b e n z e r o l a r a k Ö z e l l i k l e r e iye o l d u ğ u s ü r e c e varolmasına karşın, g e n e de şu ya da bu belirli özelliğe bağlı değildir ve öyleyse bu özellik yitebilir, a m a Şey bu n e d e n l e ne ise o olarak s o n a ermeksizin. § 126 (P)

A m a başkası-içine-yansıma

Zeminde bile dolaysızca k e n d i n d e

k e n d i - i ç i n e - y a n s ı m a d ı r , v e b u n a g ö r e Ö z e l l i k l e r d e eşit ö l ç ü d e kendileri

ile

özdeş,

bağımsız,

ve

Şeye

bağlanmışlıklarından

k u r t u l m u ş l a r d ı r . G e n e d e b u n l a r kendi-içlerine-yansımış o l a r a k Şeyin

birbirlerinden ayırdedilen belirlilikleri

oldukları

için

kendileri

Şeyler d e ğ i l d i r l e r — ç ü n k ü Şeyler s o m u t t u r ; tersine, soyut belirli­ likler o l a r a k kendi-içlerine-yansımış V a r o l u ş l a r d ı r l a r Ö z d e k l e r de — söz g e l i m i

manyetik, elektriksel

Özdekler.

Özdekler —

Şeyler o l a r a k a d l a n d ı r ı l m a z l a r . — B u n l a r b e l i r l i N i t e l i k l e r d i r , Varlıkları ile birdirler, dolaysızlığa ulaşmış belirliliktirler, a m a b u Varlık y a n s ı m ı ş b i r Varlıktır, Varoluştur. Ek. Şeyin iye olduğu özelliklerin o n u oluşturan Ö z d e k l e r olarak bağımsız­ l a ş t ı r m a l a r ı h i ç kuşkusuz Şeyin Kavramında temellenmiştir ve bu n e d e n l e d e n e y i m d e de bulunur. Ama, bir Şeyin ö r n e ğ i n renk, koku vb. gibi belli özelliklerinin kendilerini ükel renk-özdeği, koku-özdeği vb. olarak sundukları g ö r ü ş ü n d e n çıkarak s o r u n u n t a m a m l a n m ı ş olduğu, ve Şeylerin g e r ç e ğ i n e ulaşmak için onları bileşimlerinde bulunan Özdeklere ayrıştırmaktan başka yapılacak hiçbirşeyin kalmadığı vargısı d ü ş ü n c e ile b a ğ d a ş m a y a c a ğ ı gibi


217

ÖZ ÖĞRETİSİ

deneyime de aykırıdır. Bağımsız Özdeklere bu ayrıştırma kendine özgü yerini yalnızca örgensel-olmayan D o ğ a d a bulur, ve kimyacı örneğin tuzu ya da alçıyı Özdeklerine ayırarak birincinin klor ve sodyumdan ve ikincinin sûlfırik asit ve kalsiyumdan oluştuğunu söylediği z a m a n hiç kuşkusuz d o ğ r u birşey söylemiş olur. Ve yerbilimci de graniti kuartz, feldspat ve mika bileşiği olarak g ö r d ü ğ ü z a m a n haklıdır. Şeyi o l u ş t u r a n bu Ö z d e k l e r i n yine bir ö l ç ü d e kendileri de Şeylerdir ki, böyleyken bir kez d a h a soyut Özdeklere ayrıştırılabilirler — örneğin sûlfırik asit kükürt ve oksijenden oluşur. Bu tür Özdekler olgusallıkları açısından kendileri için kalıcı olarak görülebilirler; a m a ö t e yandan sık sık Şeylerin bu bağımsızlıktan bütünüyle yoksun başka Özel­ liklerinin de tikel Özdekler olarak alındıkları görülür. Böylece örneğin ısı Özdeklerinden, elektriksel ve manyetik Özdeklerden söz edilir; a m a bu tür Özdekler yalnızca anlağın yaratıları olarak görülmelidirler. Burada soyu t anla­ ğın h e r zamanki derin-düşünce yöntemi işler. Bu yöntem geçerliklerini yalnız­ ca İdeanın belirli gelişim basamakları olarak kazanan tekil kategorileri başına buyruk bir yolda alır ve d a h a s o n r a bunları sözde bir açıklamada b u l u n m a amacıyla a m a saf gözlem ve deneyim ile çelişki içinde kullanır, bu yolda irdele­ me altına alman tüm nesneleri o n l a r a dek izlemeye çalışır. Böylece, Şeylerin bağımsız özdeklerden oluştukları görüşü çoğu kez öyle bir alanda uygula­ maya koyulur ki, o r a d a artık hiçbir geçerliği söz konusu değildir. Ö r n e ğ i n Doğanın içersinde bile örgensel yaşam söz konusu olduğu s ü r e c e bu kategori kendini elverişsiz olarak gösterir. Denir ki, bu hayvan kemiklerden, kaslardan, sinirlerden vb. oluşur; a m a dolaysızca açık olan şey b u r a d a d u r u m u n granit p a r ç a s ı n ı n yukarıda sözü edilen Ö z d e k l e r d e n oluşması d u r u m u n a pek benzemediğidir. Bu Özdekler birleşmelerine karşı bütünüyle ilgisiz davranır­ lar ve pekala onsuz da kalıcı olabilirler. Buna karşı örgensel bedenin değişik bölüm ve üyeleri kalıcılıklarını yalnızca birlikleri içinde kazanırlar ve birbir­ lerinden ayrıldıkları z a m a n bütünün üyeleri olarak varolmaya son verirler. § 127 Özdek böylece soyut ya da belirsiz iaj/cfl.H-içine-yansıma ya da aynı zamanda

belirli

olarak

kendi-içine-yansımadır;

öyleyse

dışsal

olarak varolan Şeyliktir, Şeyin kalıcılığıdır. Şey bu yolla Ö z d e k l e r d e kendi-içine-yansımasını b u l u r ( § 1 2 5 ' i n t e r s i ) , k e n d i s i n d e n değil ama

Özdeklerden oluşur ve yalnızca o n l a r ı n yüzeysel b a ğ l a n t ı l a r ı ,

dışsal b i r b a ğ l a n ı ş l a r ı d ı r . § 128 (y)

Ö z d e k V a r o l u ş u n k e n d i ile

dolaysız birliği o l a r a k b e l i r l i l i ğ e

karşı da ilgisizdir; b u n a g ö r e b i r ç o k değişik Ö z d e k bir Özdeğe, ya da d e r i n - d ü ş ü n c e n i n özdeşlik b e l i r l e n i m i altında Varoluşa birleşir ki, b u n a karşı o l a r a k bu değişik belirlilikler ve b u n l a r ı n birbirleri ile

Şeydeki

dışsal

bağıntıları

Biçimdir, —

derin-düşüncenin

b e l i r l e n i m i , a m a v a r o l a n ayrım o l a r a k v e b ü t ü n l ü k o l a r a k .

ayrını


218

MANTIK BİLİMİ

B u b e l i r l e n i m s i z tek Ö z d e k k e n d i n d e - Ş e y o l a n l a aynıdır, yalnızca bu ikincisi k e n d i i ç i n d e b ü t ü n ü y l e s o y u t k e n , o ise kendinde ayrıca başkası için ve ilkin B i ç i m için varolan birşeydir. Ek Şeyi oluşturan değişik Özdekler kendilerinde alındığında, biri öteki ile aynıdır. Böylece tek bir genelde Özdek elde ederiz ki, onda ayrım ona dışsal olarak, e.d. salt Biçim olarak koyulmuştur. Şeyleri tümüyle bir ve aynı Özdeği temel alıyor olarak ve salt dışsal olarak biçimleri açısından türlülük içinde görmek derin-düşünce düzlemindeki bilincin oldukça yaygın görülen bir tutumudur. Bu durumda Özdek kendinde baştan sona belirsiz ve gene de tüm belir­ lenimlere yetenekli, aynı zamanda saltık olarak sürekli, tüm değişim ve başkalaşımlarda kendine özdeş kalan birşey olarak geçerlidir. Özdeğin belirli biçimlere karşı bu ilgisizliği hiç kuşkusuz sonlu Şeylerde kendini açıkça gösterir; örneğin bir mermer kütlesi ona şu ya da bu yontunun ya da bir sütunun biçiminin verilmesine karşı ilgisizdir. Gene de gözden kaçırmamak gerek ki, böyle mermer kütlesi gibi bir Özdek Biçime karşı yalnızca göreli olarak (yontucu ile bağıntı içinde) ilgisizdir, ama hiçbir zaman genel olarak Biçimden yoksun değildir. Buna göre mineralbilimci de salt göreli olarak Biçimsiz mermeri belirli bir taş oluşumu ya da biçimlenişi olarak, eşit ölçüde belirli kumtaşı, porfir vb. gibi başka oluşumlardan ayrımı içinde düşünür. Öyleyse, Özdeği yalıtılmışlığı içinde ve kendinde Biçimsiz olarak saptayan soyutlamacı anlağın kendisidir; buna karşı gerçekte Özdek düşüncesi Biçim ilkesini baştan sona kendi içinde kapsar ve bu nedenle giderek deneyimde bile hiçbir yerde Biçimsiz bir Özdekle varolan birşey olarak karşılaşılmaz. Gene de, Özdeğin kökensel olarak bulunan ve kendinde Biçimsiz Özdek olarak anlaşılması çok eskilere gider ve ilk olarak Yunan ekininde varolan Evrenin Biçimsiz temeli olarak tasarımlanan mitsel Kaos şeklinde karşımıza çıkar. Böyle bir tasarımın sonucunda Tanrı imgesi Evrenin yaratıcısı olarak değil ama yalnızca Evren-Biçimlendirici olarak, Demiurge olarak görülür. Öte yandan, Tanrının Evreni Yokluktan yaratmış olması gene de daha derin bir sezgi boyutunu simgeler ve bunun genel imlemini izlersek, bir yandan genel olarak Özdek bir bağımsızlıktan yoksundur, ve öte yandan Biçim Özdeğe dışardan gelmez, tersine bütünlük olarak Özdek ilkesini kendi içinde taşır. Bu özgür ve sonsuz Biçim bize kendini daha sonra Kavram olarak gösterecektir. § 129 Şey böylece Özdek ve Biçime ayrılır ki b u n l a r d a n h e r biri Şeyliğin bütünlüğüdür ve b a ğ ı m s ı z o l a r a k k e n d i içindir. A m a Özdek, ki o l u m l u , belirsiz Varoluş o l m a s ı g e r e k i r , Varoluş o l a r a k k e n d i içinde-Varlığı o l d u ğ u gibi başkası-içine-yansımayı da kapsar; bu b e l i r l e n i m l e r i n birliği o l a r a k kendisi B i ç i m b ü t ü n l ü ğ ü d ü r . A m a B i ç i m b e l i r l e n i m l e r bütünlüğü olarak d a h a şimdiden kendi-içineyansımayı kapsar, ya da, kendi ile bağıntılı B i ç i m olarak, Ö z d e ğ i n


ÖZ ÖĞRETİSİ

219

b e l i r l e n i m i n i oluşturması g e r e k e n i taşır. İkisi kendilerinde aynıdır. B u b i r l i k l e r i , koyulduğu z a m a n , g e n e l o l a r a k Ö z d e k v e B i ç i m bağıntısıdır — Ö z d e k ve B i ç i m ki, o d e n l i de b i r b i r l e r i n d e n ayrıdırlar. § 130 Şey bu bütünlük olarak çelişkidir: — olumsuz birliğine g ö r e Biçim o l m a k , ki Ö z d e k o n d a b e l i r l e n i r ve Özelliklere i n d i r g e n i r (§ 1 2 5 ) , — ve aynı z a m a n d a Özdeklerden oluşmak, ki b u n l a r Şeyin k e n d i i ç i n e yansımasında aynı z a m a n d a olumsuzlanmış oldukları d e n l i d e b a ğ ı m s ı z d ı r l a r . Şey b ö y l e k e n d i n i k e n d i i ç i n d e o r t a d a n k a l d ı r a n b i r Varoluş o l a r a k özsel Varoluştur, — Görüngü. Şeyde Özdeklerin eşit ölçüde ortaya koyulmuş olumsuzlanmaları ve bağımsızlıkları Fizikte k e n d i n i gözeneklilik o l a r a k gösterir. B i r ç o k Özdekten (renk-özdeği, koku-özdeği ve kimilerine göre g i d e r e k ses-özdeği, ve ayrıca ısı-özdeği, e l e k t r i k s e l ö z d e k vb. gibi b a ş k a l a r ı ) h e r biri o d e n l i de o l u m s u z l a n m ı ş t ı r , ve bu o l u m s u z l a n m a l a r ı n d a , g ö z e n e k l e r i n d e , başka b i r ç o k bağımsız Ö z d e k vardır k i b e n z e r o l a r a k g ö z e n e k l i d i r l e r v e k e n d i i ç l e r i n d e karşılıklı o l a r a k b a ş k a l a r ı n ı n v a r o l m a l a r ı n a da izin verirler. G ö z e n e k l e r görgül kendilikler değildir, tersine bağım­ sız Ö z d e k l e r i n o l u m s u z l a n m a kıpılarını bu kipte tasarımlayan a n l a ğ ı n uydurmalarıdır. Çelişkilerin d a h a ö t e gelişimi i ç i n d e tüm Ö z d e k l e r i n bağımsız oldukları ve yine t ü m ü n ü n birbirleri i ç i n d e eşit ö l ç ü d e olumsuzlandığı o bulutsu kargaşa ile örtülü­ dür. — E ğ e r b e n z e r o l a r a k yetiler ya da e t k i n l i k l e r de T i n d e tözselleştiriliyorlarsa, o z a m a n b u n l a r ı n dirimli b i r l i k l e r i de yine aynı yolda h e r birinin ö t e k i l e r ü z e r i n d e k i e t k i l e r i n i n bir karışıklığı olacaktır. Nasıl ki g ö z e n e k l e r (söz k o n u s u g ö z e n e k l e r t a h t a d a , de­ ride olduğu gibi örgensel bir d o k u n u n gözenekleri değil, a m a t e r s i n e renk-özdeği, ısı-özdeği vb. gibi sözde Ö z d e k l e r d e k i ya d a m e t a l l e r d e k i , kristallerdeki vb. g ö z e n e k l e r d i r ) g ö z l e m d e g e r ç e k l e n m e l e r i n i b u l a m a z l a r s a , yine öyle Ö z d e ğ i n k e n d i s i de, dahası o n d a n ayrılmış bir B i ç i m , ilk o l a r a k Şey ve b u n u n Ö z d e k l e r d e n oluşması, ya da Şeyin kendisinin kalıcı ve yalnız­ ca ö z e l l i k l e r e iye o l d u ğ u g ö r ü ş ü , — tüm b u n l a r da d e r i n d ü ş ü ı ı c e düzeyindeki anlağın ürünleridir, anlak ki, gözlerken ve yalnızca gözlediğini ortaya koyduğunu bildirirken g e r ç e k t e öyle b i r metafizik ü r e t i r ki, t ü m yanlarına g ö r e çelişkidir, ve b u g e n e d e o n a gizli kalır.


220

MANTIK BİLİMİ

B Görüngü § 131 Ö z görünmelidir. G ö r ü n ü ş ü o n d a k e n d i n i o r t a d a n dolaysızlığa kaldırmasıdır. Bu dolaysızlık kendi-içine-yansıma o l a r a k kalıcı olan ( Ö z d e k ) i k e n , o d e n l i de B i ç i m d i r , başkasına-yansımadır, kendini ortadan kaldıran kalıcıdır. G ö r ü n ü ş Ö z ü Varlık değil a m a Ö z yapan b e l i r l e n i m d i r , v e gelişmiş G ö r ü n ü ş G ö r ü n g ü d ü r . Ö z öyleyse G ö r ü n g ü n ü n arkasında ya da ötesinde d e ğ i l d i r ; t e r s i n e , Ö z ü n v a r o l a n o l m a s ı yoluyla Varoluş G ö r ü n g ü d ü r . Ek. Varoluş, çelişkisi içinde koyulduğu zaman, Görüngüdür. Ama bunu yalın Görünüş ile karıştırmamak gerekir. Görünüş Varlığın ya da dolaysızlığın en yakın gerçekliğidir. Dolaysız olan, onda bulduğumuzu sandığımız gibi, bağımsız olan ve kendi üzerine dayanan değil, tersine salt bir Görünüştür, ve böyle olarak kendi içinde varolan Özün yalınlığında toplanmıştır. Öz ilk olarak kendi içinde görünenin bütünlüğüdür; ama bu içsellikte durup kalmaz, tersine Zemin olarak Varoluşa çıkar; ve bu Varoluş, Zeminini kendi içinde değil ama bir başkasında taşımakla, yalnızca Görüngüdür. Görüngüden söz ettiğimiz zaman buna varolan Şeylerin belirsiz bir çokluğunun tasarımını yükleriz; bu Şeylerin varlıkları baştan sona dolaylılıktır ve buna göre kendi üzerlerine dayanmazlar, tersine ancak kıpılar olarak geçerlikleri söz konusudur. Ama burada aynı zamanda Özün Görüngünün arkasında ya da ötesinde kalmadığı da imlenir; tersine, sanki Öz sonsuz iyiliktir ki Görünüşünü özgürce dolaysızlığa çıkmaya bırakır ve ona dışvarlığın sevincini bağışlar. Böyle koyulan Görüngü kendi ayakları üzerinde durmaz ve Varlığını kendi içinde değil ama bir başkasında taşır. Öz olarak Tanrı kendi içinde Görünüşünün kıpılarına Varoluş vererek bir Evren yaratan iyilik gibidir; ve aynı zamanda kendini bunun üzerindeki güç ve doğruluk olarak tanıtlar, öyle ki varolan bu Evrenin içeriğini, bu Evren kendi için varolmayı istediği ölçüde, yalnızca bir Görüngü olarak sergiler. Görüngü bütününde alındığında mantıksal İdeanın oldukça önemli bir basamağıdır, ve denebilir ki felsefe kendini sıradan bilinçten bu bilinç için varolan ve bağımsız birşey değerinde olanı salt Görüngü olarak görmekle ayırdeder. Ama burada herşey Görüngünün anlamının doğru olarak anlaşılmasına dayanır. Birşey ile ilgili olarak onun yalnızca Görüngü olduğu söylendiği zaman bu öylesine yanlış anlaşılabilir ki, sanki bu saltgörüngüsel olanla karşılaştırıldığında varolan ya da dolaysız olan daha yüksek birşeynıiş gibi gelir. Ama sorunun gerçeği bunun tam tersidir, ve Görüngü salt Varlıktan daha yüksek bir basamaktır. Görüngü genel olarak Varlığın gerçekliğidir ve ondan daha varsıl bir belirlenimdir, çünkü kendi-içine-yansıma ve başkası-


oz

ÖĞRETISI

221

içine-yansıma kıpUarını kendi içinde birleşmiş olarak kapsarken, buna karşı Varlık ya da dolaysızlık ise henüz tek-yanlı ve bağıntısız olandır ve (görünürde) salt kendi üzerine dayanır. Dahası, Görüngünün o "yalnızca"sı hiç kuşkusuz bir eksikliği imler, ve bu eksiklik Görüngünün henüz kendi içinde bölünmüş olan ve kendi desteğini kendi içinde taşımayan birşey olmasından oluşur. Salt Görüngüden daha yüksek olan ise ilk olarak Edimselliletir ki, onu Özün üçüncü basamağı olarak daha sonra ele alacağız. — Modern felsefenin tarihinde sıradan ve felsefi bilinç arasında yukarıda sözü edilen ayrıma bir kez daha eski değerini vermiş olmanın onuru Kant'a. düşer. Ama Kant Görüngüyü yalnızca öznel anlamda aldığı ve soyut Özü onun dışında bilgimizin erişeme­ yeceği hendinde-Sey olarak saptadığı ölçüde yarı yolda takılmıştır. Yalnızca Görüngü olmak dolaysız nesnel Evrenin kendi doğasıdır, ve onu öyle bildiğimiz içindir ki aynı zamanda Özü biliriz — Öz ki, Görüngünün arkasında ya da ötesinde kalmaz, tersine Evreni salt Görüngüye indirgemekle kendini Öz olarak sergiler. — Öte yandan, eğer bir bütünlük özlemi içindeki saf bilinç kendini öznel idealizmin yalnızca Görüngülerle ilgileniriz önesürümünde rahatlatmayı kabul edemiyorsa, buna karşı çıkmak gereksiz olacaktır. Gene de bu saf bilincin başına gelecek olan şey bilginin nesnelliğini kurtarmaya giderken soyut dolaysızlığa geri düşmek ve hiç duraksamaksızın gerçek ve edimsel diye buna sarılmaktır. Fichte'nm şu başlık altında kısa bir yazısı vardı: En Son Felsefenin GerçekDoğosı Üzerine Genel Kamu İçin Gün Gibi Açık Bir Bildiri; Okuru Anlamaya Zorlamak İçin Bir Girişim. Fichte burada öznel idealizm ile dolaysız bilinç arasındaki karşısavı yazar ile okuru arasındaki bir diyalog biçiminde halksal bir düzeyde ele aldı ve öznel idealist konumun doğruluğunu tanıdamak için büyük çabalara girişti. Bu söyleşide okuryazara içine düştüğü güçlükten yakınarak kendini o idealist konuma koymayı büriinüyle başarama­ dığını ve çevresindeki şeylerin edimsel şeyler değil ama yalnızca Görüngüler olmaları gerektiği görüşüyle umutsuzluğa kapıldığını söyler. Kendini yalnızca içine işlenemez bir öznel tasarımlar çemberinin ortasında kuşatılı görmesi beklenen okurun bu sıkıntısı hiç kuşkusuz kınanmamalıdır. Gene de, bu salt öznel Görüngü anlayışını bir yana bırakırsak, kabul etmemiz gerek ki, bizi çevreleyen şeylerde kalıcı ve bağımsız Varoluşlarla değil ama yalnızca Görüngülerle karşı karşıya kalmaktan hoşnut olmamak için hiçbir nedenimiz eksik değildir, — çünkü eğer böyle olmasaydı ünsel olarak olduğu gibi tensel olarak da açlıktan ölürdük. a. Görüngü Evreni § 132 G ö r ü n g ü s e l o l a n öyle b i r yolda v a r o l u r ki, kalıcılığı dolaysızca o r t a d a n kaldırılmıştır ve bu kalıcılık salt B i ç i m i n k e n d i s i n i n bir kıpısıdır; B i ç i m kalıcı olanı ya da Özdeği b e l i r l e n i m l e r i n d e n biri o l a r a k k e n d i i ç i n d e kapsar. G ö r ü n g ü s e l o l a n b ö y l e c e Z e m i n i n i Ö z ü o l a r a k b u B i ç i m d e , dolaysızlığına karşı o l a r a k kendi-içine-


222

MANTIK BİLİMİ

yansımasında, a m a böylece yalnızca bir başka B i ç i m belirliliğinde taşır. B u Z e m i n i d e eşit ö l ç ü d e g ö r ü n g ü s e l d i r , v e G ö r ü n g ü b ö y l e c e B i ç i m yoluyla, ve dolayısıyla o d e n l i de kalıcı-olmayan yoluyla, k a l ı c ı o l a n ı n sonsuz b i r dolaylılığına girer. B u s o n s u z dolaylılık aynı z a m a n d a k e n d i ile b a ğ ı n t ı n ı n b i r birliğidir, ve Varoluş b i r bütünlüğe ve G ö r ü n g ü evrenine, yansımış s o n l u l u ğ a gelişir. b. İçerik ve Biçim § 133 G ö r ü n g ü E v r e n i n d e k i birbiri-dışındalık b i r b ü t ü n l ü k t ü r v e b ü t ü n ü y l e keııdi-ile-bağıntısı i ç i n d e kapsanır. G ö r ü n g ü n ü n k e n d i ile bağıntısı böylece tam olarak belirlidir, Biçimi kendi içinde taşır, ve bu özdeşlik içinde olduğundan, özünde kalıcı olan olarak taşır. B ö y l e c e B i ç i m İçeriktir ve gelişmiş belirliliğine g ö r e G ö r ü n ­ g ü n ü n Yasasıdır. Kendi içine yansımamış o l a r a k Biçime G ö r ü n g ü ­ n ü n o l u m s u z u , bağımsız-olmayan ve başkalaşabilir-olan düşer, — ve bu B i ç i m ilgisiz, dışsal Biçimdir. B i ç i m ve i ç e r i k karşıtlığında İçeriğin Biçimsiz olmadığı, tersine B i ç i m i o n u n için dışsal birşey olmasıyla eşit ö l ç ü d e kendi içinde taşıdığı olgusunun özsel ö n e m i n i kavramak gerekir. B i r B i ç i m çiftlenişi söz konusudur. B i r kez k e n d i i ç i n e yansımış o l a r a k B i ç i m i ç e r i k t i r , v e i k i n c i kez k e n d i i ç i n e y a n s ı m a m ı ş o l a r a k dışsal, i ç e r i ğ e ilgisiz Varoluştur. Kendinde b u r a d a b u l u n a n şey İ ç e r i k v e B i ç i m a r a s ı n d a k i Saltık İlişki, b a ş k a b i r deyişle, b u n l a r ı n b i r b i r l e r i n e d ö n m e l e r i d i r , öyle k i İ ç e r i k B i ç i m i n i ç e r i ğ e dönmesinden ve B i ç i m i ç e r i ğ i n B i ç i m e dönmesinden b a ş k a birşey değildir. B u d ö n ü ş ü m e n ö n e m l i b e l i r l e n i m ­ l e r d e n biridir. A m a bu ilk kez Saltık ilişkide ortaya koyulur. Ek. Biçim ve İçerik derin-düşünce işlevindeki anlağın sık sık yararlandığı bir çift belirlenimdir. A m a bunlar başlıca öyle bir yolda ele alınırlar ki, İçerik özsel ve bağımsız olarak görülürken Biçim ise özsel olmayan ve bağımlı olarak görülür. Gene de buna karşı gerçekte ikisinin de eşit ölçüde özsel olduklarını belirtmek gerekir, ve Biçimsiz bir İçeriğin bulunması upkı Biçimsiz bir Özdeğin bulunması gibi olanaksızken, bu ikisi (İçerik ve Özdek) ikincinin kendinde Biçimsiz olmasına karşın varoluşunda kendini Biçime karşı ilgisiz göstermesiyle, ve ö t e yandan genel olarak İçeriğin a n c a k gelişmiş Biçimi kendi içinde kapsayarak bir İçerik olmasıyla birbirlerinden ayrılırlar. A m a öte yandan Biçimi İçeriğe karşı ilgisiz ve o n a dışsal bir Varoluş olarak da buluruz, ve bu d u r u m u n nedeni genelde G ö r ü n g ü n ü n henüz dışsallık ile yüklü olmasında yatar. Söz gelimi bir kitabı alırsak, bu hiç kuşkusuz İçeriğine karşı ilgisizdir —


oz

ÖĞRETISI

223

ister elle yazılmış isterse basılmış olsun, ister kağıtla isterse deriyle ciltli olsun. Ama böyle dışsal ve ilgisiz Biçim bir yana bırakılırsa, ne olursa olsun kitabın İçeriğinin kendisinin Biçimsiz olduğu söylenemez. Hiç kuşkusuz İçerikleri açısından Biçimsiz olarak görülmeleri haksız olmayacak yeterince kitap vardır; ama gene de bu bağlamda İçerikteki Biçimsizlik kötü bir Biçim ile eş anlamlıdır, ve bununla genel olarak Biçimin yokluğu değil, ama yalnızca doğru Biçimin bulunmayışı anlaşılmalıdır. Bu doğru Biçim ise İçeriğe karşı ilgisizlikten öylesine uzaktır ki, tersine İçeriğin kendisidir. Doğru Biçimden yoksun bir sanat çalışması tam bu nedenle doğru, e.d. gerçek bir sanat çalışması değildir, ve çalışmalarının İçeriğinin çok iyi (üstelik olağanüstü) olduğunu ama doğru bir Biçimden yoksun olduklarını söylemek bir sanatçı için kötü bir özürdür. Gerçek sanat yapıdan öyle çalışmalardır ki İçerik ve Biçim özdeşliğini baştan sona sergilerler. İliaddnm İçeriğinin Truva Savaşları ya da daha belirli olarak Aşil'in öfkesi olduğunu söyleyebiliriz. Bunda herşey ve gene de yalnızca çok az şey yatar, çünkü Iliada'yı Iliadayapan şey o içeriği yoğuran şiirsel Biçimdir. Yine, Romeo veJulief'm İçeriği iki sevgilinin aileleri arasındaki anlaşmazlığın neden olduğu yıkımlarıdır; ama bu kadarı henüz Shakespeare'in ölümsüz trajedisi değildir. — İçerik ve Biçimin bilimsel alandaki ilişkisine gelince, bu bağlamda felsefe ve başka bilimler arasındaki ayrımı anımsamak yerinde olacaktır. Bu sonuncuların sonlulukları genel olarak burada düşüncenin salt biçimsel bir etkinlik olarak İçeriğini dışardan verilen bir İçerik olarak almasından ve İçeriğin onun temelinde yatan düşünce yoluyla içerden belirlenmiş olarak bilinmemesi ve buna göre Biçim ve İçeriğin baştan sona içice geçmiş olmamalarından oluşur. Buna karşı felsefede bu bölünme giderilir ve bu nedenle felsefe sonsuz bilgi olarak adlandırılır. Gene de, felsefi düşünce bile sık sık yalnızca biçimsel bir etkinlik olarak görülür; ve özellikle yalnızca düşünceler olarak düşünceleri ele aldığı kabul edilen mantığın İçeriksizliği ise üzerinde göriiş birliği olan bir noktadır. Eğer içerikten yalnızca ele gelir olan, duyusal olarak algılanabilir olan anlaşılırsa, o zaman hiç kuşkusuz bütün bir felsefenin ve özellikle Mantığın /«Yi^rİçeriğinin, e.d. öyle duyusal olarak algılanabilir bir içeriğinin olmadığını isteyerek kabul etmek gerekir. Ama sıradan bilinç ve genel dil kullanımı bile İçerikten ne anlaşıldığı noktasında kesinlikle ne salt duyusal algılanabilirlikte ne de genel olarak salt dışvarlıkta durup kalmaz. İçeriksiz bir kitaptan söz edildiği zaman, bundan herkesin bildiği gibi sayfaları boş bir kitap değil ama İçeriği neredeyse yok denecek denli zayıf bir kitap anlaşılır. Ve daha yakın bir gözlemle son çözümlemede ortaya çıkar ki, eğitimli bir bilinç için ilkin İçerik olarak belirtilen şeyin düşünceye-uygunluktan başka bir anlamı yoktur. Bununla aynı zamanda düşüncelerin İçeriğe karşı ilgisiz ve kendilerinde boş Biçimler olarak görülmemeleri gerektiği de kabul edilmiş olur, ve sanatta olduğu gibi tüm başka alanlarda da İçeriğin gerçekliği ve özgün değeri özsel olarak kendini Biçime özdeş olarak tanıtlamasında yatar.


224

MANTIK BİLİMİ

§ 134 Ama dolaysız Varoluş B i ç i m i n o l d u ğ u gibi kalıcılığın k e n d i s i n i n d e belirliliğidir; b u n a g ö r e İ ç e r i ğ i n b e l i r l i l i ğ i n e dışsaldır, tıpkı bu dışsallığın — ki İçerik kendi kalıcılık kıpısı yoluyla b u n a iyedir — o n a eşit ö l ç ü d e özsel o l m a s ı gibi. G ö r ü n g ü , böyle koyuldu­ ğunda, ilişkidir, öyle ki bir ve aynı şey, gelişmiş B i ç i m olarak içerik bağımsız Varoluşların dışsallık ve karşıtlıkları ve özdeş bağıntıları o l a r a k b u l u n u r , — b i r b a ğ ı n t ı ki a y ı r d e d i l e n l e r ne i s e l e r a n c a k o n d a öyledirler.

c. ilişki § 135 ( a ) Dolaysız İlişki B ü t ü n ü n ve Parçaların İlişkisidir; İ ç e r i k bütün­ d ü r ve p a r ç a l a r d a n ( B i ç i m ) , k e n d i k a r ş ı t ı n d a n oluşur. P a r ç a l a r b i r b i r l e r i n d e n ayrıdır v e b a ğ ı m s ı z k e n d i l i k l e r d i r . A m a a n c a k b i r b i r l e r i ile ö z d e ş l i k b a ğ ı n t ı s ı i ç i n d e , ya da b i r a r a d a a l ı n a r a k B ü t ü n ü oluşturdukları ö l ç ü d e P a r ç a l a r olurlar. Oysa bu "birara­ da" P a r ç a n ı n karşıtı ve o l u m s u z l a n m a s ı d ı r . Ek. Özsel İlişki belirli, bütünüyle evrensel görünüş kipidir. Varolan herşey İlişki içinde durur ve bu İlişki her varoluşta gerçek olandır. Varolan böylelikle soyut olarak kendi için değil, tersine yalnızca bir başkasındadır, ama bu başkasında ken­ di ile bağınudır, ve ilişki kendi ile bağıntının ve başkası ile bağınünın birliğidir. Bütün ve Parçaların İlişkisi bu ilişkinin Kavram ve olgusallığının birbirleri ile uyuşmuyor olmaları ölçüsünde gerçeklikten yolısundur. Bütünün Kavramı Parçalar kapsamaktır; ama Bütün Kavramına göre olduğu yolda koyulacak olursa, parçalanırsa, bir Bütün olmaya son verir. Hiç kuşkusuz bu İlişkiye karşılık düşen şeyler vardır, ama bunlar gene de tam bu nedenle yalnızca alt ve gerçek-olmayan varoluşlardır. Burada anımsanmalıdır ki bir felsefi tartışma bağlamında "gerçek-olmayan" şeyler söz konusu olduğunda, bundan bu tür şeylerin varolmadıklarının ileri sürüldüğü anlaşılmamalıdır. Kötü bir Devlet ya da hasta bir beden gene de varolabilir; ama bu nesneler "gerçek-olmayan" nesnelerdir, çünkü Kavramları ve olgusallıkları birbirlerine karşılık düşmez. — Bütün ve Parçaların ilişkisi, dolaysız ilişki olarak, genelde derin-düşünce düzeyindeki anlağın çok yakınında yatan bir ilişkidir ve bu yüzden gerçekte daha derin ilişkilerin söz konusu olduğu yerde bile anlak çoğu kez bununla yetinir. Örneğin dirimli bir bedenin üyeleri ve örgenleri yalnızca onun Parçaları olarak görülmezler, çünkü bunlar ne iseler ancak birlikleri içinde öyledirler ve hiçbir zaman bu birliğe karşı ilgisiz davranmazlar. Bu üyeler ve örgenler ilk kez dirimli bedenle olmaktan çok kadavra ile ilgilenen anatomicinin elinde Parçalar olurlar. Bu hiç kuşkusuz böyle bir parçalanmanın genel olarak yer almaması gerektiğini imlemez; önemli olan nokta Bütün ve


ÖZ ÖĞRETİSİ

225

Parçalanıl dışsal ve düzeneksel ilişkilerinin örgensel yasamı gerçekliği içinde tanımak için elverişli olmadığıdır. — Bu ilişkinin Tine ve tinsel dünyanın şekillenmelerine uygulanışında da durum yine böyledir, ama daha yüksek bir düzeyde. Ruhbilimde ruhun ya da anlığın parçalarından kesinlikle söz edilmese de, gene de bu bilim dalının salt anlak düzleminde kalan irdelemelerinde belli bir düzeyde o sonlu ilişki tasarımı temel alınır ve böylece değişik tinsel etkinlik biçimleri yalnızca yalıtılmışlıkları içinde alınarak tikel güçler ve yetiler başlığı altında ardarda sıralanıp betimlenirler. §136 ((3) Bu İlişkinin " b i r ve aynf'sı, o n d a b u l u n a n k e n d i ile bağıntı, b ö y l e l i k l e dolaysızca k e n d i ile olumsuz bağıntıdır, ve dahası bir dolaylı k ı l m a e d i m i o l a r a k böyledir, öyle ki o " b i r ve a y n ı " b i r yandan ayrıma karşı ilgisizken, öte yandan kendi ile olumsuz bağıntı o l a r a k kendi kendisini kendi-içine-yansıma o l a r a k ayrıma i t e r e k k e n d i n i başkası-içine-yansıına o l a r a k varoluşa koyar ve evrik o l a r a k bu başkası-içindc-yansımayı k e n d i ile bağıntıya ve ilgisiz­ liğe g e r i g ö t ü r ü r , — Kuvvet ve Beiirişi. Bütün ve Parça ilişkisi dolaysız ve öyleyse d ü ş ü n c e s i z ilişkidir ve kendi-ile-özdeşliğin tüıiülüğe çevrilişidir. B ü t ü n d e n Parçala­ ra ve Parçalardan B ü t ü n e geçilir, birinde ö t e k i n e karşı karşıtlık unutulur, h e r biri kendi için iken, bir kez B ü t ü n ve bir başka kez Parçalar bağımsız varoluşlar olarak alınır. Ya da Parçaların B ü t ü n v e b u n u n onlardan oluşması gerekirken, bir kez biri, b i r b a ş k a kez ise ö t e k i kalıcı olan o l a r a k a l ı n ı r ve y i n e h e r z a m a n b u n u n başkası özsel-olmayan o l a r a k g ö r ü l ü r . Yüzeysel biçimi içindeki düzeneksel ilişki g e n e l olarak Parçaların birbir­ l e r i n e karşı ve B ü t ü n e karşı bağımsız o l m a l a r ı n d a n oluşur. Sonsuza ilerleme, ki Özdeğin bölünebilirliğini ilgilendirir, bu İlişkiden de yararlanabilir ve bu d u r u m d a o İlişkinin iki yanı ile düşüncesiz bir almaşık devimdir. B i r şey bir kez bir Bütün o l a r a k alınır, s o n r a Parçaların belirlenmesine g e ç i l i r ; bu belir­ l e m e d a h a s o n r a u n u t u l u r v e P a r ç a o l m u ş o l a n şimdi B ü t ü n olarak görülür; sonra yine P a r ç a n ı n b e l i r l e n m e s i ortaya gelir, ve bu s o n s u z a dek böyle gider. Ama bu s o n s u z l u k o l u m s u z olan olarak alındığında — ki b u d u r — İlişkideki olumsuz kendi ile b a ğ ı n t ı d ı r , Kuvvettir, içkin-varhk o l a r a k k e n d i ile özdeş B ü t ü n d ü r , — ve bu içkin-varhk o l a r a k k e n d i n i o r t a d a n kal­ dıran ve belirtendir, ve evrik olarak Beliriştir ki yiter ve Kuvvete geri d ö n e r . Kuvvet bu sonsuzluğa bakılmaksızın o d e n l i de s o n l u d u r ; ç ü n k ü i ç e r i k . Kuvvetin ve B e l i r i ş i n "bir ve aynısı" ilkin salt


226

MANTIK BİLİMİ

kendinde bu özdeşliktir; ilişkinin iki y a n ı n ı n h e r biri h e n ü z k e n d i için o " b i r ve a y n ı ' ı u n s o m u t özdeşliği değildir, h e n ü z bütünlük değildir. Bu n e d e n l e birbirleri için ayrıdırlar ve ilişki sonlu bir ilişkidir. Kuvvet öyleyse dışardan kışkırtılmaya gereksi­ nir, kör olarak işler, ve bu biçim eksikliği nedeniyle içerik de sınırlı ve olumsaldır. H e n ü z biçim ile g e r ç e k t e n özdeş değildir, ne de k e n d i n d e ve kendi için belirli olan Kavram ve E r e k olarak bulunur. — Bu ayrımın ölçüsüz b i r ö n e m i vardır, a m a ayrınısanması kolay değildir ve kendini ilkin Erck-Kavranunm kendi­ sinde d a h a yakından belirleyecektir. E ğ e r gözden kaçırılacak olursa b i r karışıklık d o ğ a c a k ve T a n r ı Kuvvet o l a r a k anlaşıla­ caktır, — bir karışıklık ki özellikle IlerdeAn Tanrısını etkiler.- 1 ' Sık sık d e n i r ki Kuvvetin doğasının kendisi bilinemez ve a n c a k Belirişi s a p t a n a b i l i r . B i r yandan Kuvvetin b ü t ü n bir içerikbelhienimi Belirişin b e l i r l e n i m i ile tanı a n l a m ı y l a aynıdır; bu n e d e n l e bir Kuvvetten doğan bir g ö r ü n g ü n ü n açıklanması boş bir g e n e l e m e d i r . B i l i n e m e z kalması g e r e k e n öyleyse g e r ç e k t e b o ş kendi-içine-yansıma b i ç i m i n d e n başka birşey d e ğ i l d i r ki, Kuvveti B e l i r i ş i n d e n salt o ayırır — bir b i ç i m ki eşit ö l ç ü d e tanıdıktır. Bu biçim yalnızca g ö r ü n g ü d e n s a p t a n m a l a r ı gere­ ken i ç e r i k ve yasaya en k ü ç ü k bir e k l e m e d e b u l u n m a z . Yine sık duyulan b i r başka i n a n c a da Kuvvet ü z e r i n e h i ç b i r şeyin ileri sürülmemesi gerektiğidir; ve bu d u r u m d a Kuvvet biçimi­ nin bilimlere niçin getirildiğini a n l a m a k güçtür. — Ö t e yandan Kuvvetin doğası h i ç kuşkusuz b i l i n m e y e n birşeydir, ç ü n k ü içeriğinin kendi içindeki bağlantısının zorunluğu gibi içeriğin kendisinin zorunluğu da, içeriğin kendi için sınırlı olması ve böylece belirliliğini o n a dışsal başka birşey dolayısıyla taşıması ö l ç ü s ü n d e , h e n ü z eksiktir. Ek 1. Kuvvet ve Belirişi arasındaki ilişki eğer geriye bütün ve parçaları arasındaki dolaysız ilişkiye bakarsak sonsuz olarak görünecektir, çünkü iki yanın bu ikinci ilişkide ilkin salt kendinde bulunan özdeşliği o ilişkide açıkça ortaya koyulmuştur. Bütün, kendinde parçalardan oluşmasına karşın, gene de bölündüğünde bir bütün olmaya son verir; buna karşı Kuvvet ilkin kendini belirtmekle kendini Kuvvet olarak gerçekler ve Belirişinde kendi kendisine geri döner, çünkü Belirişin kendisi yine Kuvvettir. Ama bundan başka, bu ilişki de sonludur, ve sonluluğu genel olarak bu dolaylı kılınmışlıktan oluşur, tıpkı evrik olarak bütün ve parçaların ilişkisinin kendini dolaysızlığı nedeniyle sonlu olarak tanıtlamış olması gibi. Kuvvet ve Belirişinin dolaylı ilişkisinin sonluluğu kendini ilkin her bir Kuvvetin koşullu olmasında ve kalıcılığı için [Bkz. örneğin Gott. EinigeGespraclıe, Gotha 1787.]


oz

ÖĞRETISI

227

kendisi olandan başka birşeye gerek duymasında gösterir. Böylece örneğin manyetik Kuvvet çok iyi bilindiği gibi taşıyıcısını özellikle demirde bulur ki, bunun başka özellikleri (renk, özgül ağırlık, asitlerle ilişki vb.) manyetizma ile bu bağıntıdan bağımsızdır. Yine kendilerini baştan sona kendilerinden başka şeylerle koşullu ve dolaylı olarak tanıtlayan tüm başka Kuvvetler için de aynı şey geçerlidir. — Kuvvetin sonluluğu bundan başka onun kendini belirtmek için kışkırtmaya gereksinim duymasında da kendini gösterir. Kuvve­ tin kışkırtılmasını sağlayanın kendisi deyine bir Kuvvetin belirişidir ki, bunun da kendini belirtmek için benzer olarak kışkırtılması gerekir. Bu yolda ya yine sonsuz ilerlemeyi, ya da kışkırtan ve kışkırtılanın karşılılığını elde ederiz ve her iki durumda da her zaman devim için saltık bir başlangıç eksikliği kendini duyurur. Kuvvet henüz Erek gibi kendini kendi içinde belirleyen birşey değildir; içerik ona belirli bir içerik olarak verilir, ve Kuvvet kendini belirtirken, söylenegeldiği gibi, etkisinde kördür — bir deyim ki, soyu t Kuvve tbelirişi ile Ereksel Etkinlik arasındaki ayrımı anlatır. Ek 2. Sık sık Kuvvetin kendisinin değil ama yalnızca Belirişinin bilinebileceği ileri sürülür. Ama bu ne denli yinelenirse yinelensin temelsiz olduğu için yadsınmalıdır, çünkü Kuvvetin doğası kendini belirtmektir, ve böylece Belirişin yasa olarak düşünülen bütünlüğünde aynı zamanda Kuvvetin kendisini tanırız. Ama gene de gözden kaçırmamak gerek ki, Kuvvetin "kendinde"sinin bilinemezliği üzerine bu önesürümde bu ilişkinin sonluluğunun doğru bir önsezisi yatar. Bir Kuvvetin tekil Belirişleri karşımıza ilkin belirsiz bir çokluk içinde çıkarlar ve tekilleşmeleri içinde olumsal olarak görünürler; daha sonra bu çokluyu Kuvvet olarak adlandırdığımız iç birliğine indirgeriz ve görünüşte olumsal olandaki egemen yasayı tanıyarak onun zorunlu olduğunun bilincine varırız. Ama değişik Kuvvetlerin kendileri de yine birer çokludur ve salt yanyanalıkları içinde olumsal olarak görünürler. Buna göre görgül Fizikte çekim, manyetizma, elektrik vb. Kuvvetlerinden, ve benzer olarak görgül Ruhbilimde bellek, imgelem, istenç Kuvvetlerinden ve daha başka ruhsal Kuvvetlerden söz edilir. Burada da bu değişik Kuvvetleri yine türdeş bir bütün olarak bilme gereksinimi kendini duyurur, ve bu gereksinim değişik Kuvveder bir bakıma ortak bir kök-Kuvvete indirgenseler de doyum bulamaz. Böyle bir kök-Kuvvette gerçekte tıpkı soyut kendinde-Şey gibi içeriksiz, salt boş bir soyutlama elde edilecektir. Ve bundan başka, Kuvvet ve Belirişinin ilişkisi özsel olarak dolaylı bir ilişkidir ve bu yüzden eğer Kuvvet kökensel ya da kendi üzerine dayanan birşey olarak anlaşılıyorsa bu onun Kavramı ile çelişecektir. — Kuvvetin doğasının durumu böyleyken, varolan Evrenin tanrısal Kuvvet­ lerin bir belirişi olduğunun söylenmesini uygun bulsak bile, gene de Tanrının kendisinin salt Kuvvet olarak görülmesi karşısında duraksarız, çünkü Kuvvet henüz altgüdümlü ve sonlu bir belirlenimdir. Bilimlerin yeniden-doğuşu denilen olayda insan Doğanın tekil görüngülerini geriye temellerinde yatan Kuvvetlere dek izlemeye başladığı zaman, kilise de bu girişimi aynı anlamda dinsizlik olarak yorumladı. Çünkü, eğer gök cisimlerinin devimlerine,


228

MANTIK BİLİMİ

bitkilerin büyümesine vb. neden olan şey çekim, büyüme vb. gibi Kuvvetler ise, geriye tanrısal Evren yönetimi diye birşey kalmayacak ve böylece Tanrı bu Kuvvetlerin oyununda aylak bir seyirci düzeyine indirgenmiş olacaktı. Hiç kuşkusuz, Doğa-bilimciler, ve özellikle Nevvton, Doğanın görüngülerini açıklamak için derin düşüncenin Kuvvet biçiminden yararlanırken, herşey­ den önce bununla kesinlikle Evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olarak Tanrının onuruna hiçbir zararın gelmemesi gerektiğini savundular; gene de, Kuvvet­ lere dayalı bu açıklamanın vargısında sıradan uslamlamalarda ilerleyen anlağın tekil Kuvveüerin her birini kendi için saptama ve bunlara bu sonluluk içinde birer enson olarak sarılma eğilimi yatar. Bağımsız Kuvvetlerin ve Özdeklerin bu sonlulaştırılmış Evrenine karşı Tanrının belirlenimi olarak geriye yalnızca öte dünyada yatan bilinemez bir en yüksek Varlığın soyut sonsuzluğu kalır. Bu ise özdekçiliğin ve modern Aydınlanmanın konumudur ve bunların Tanrıya ilişkin bilgileri onun Varlığının ne olduğunu bir yana bıra­ karak kendini yalnızca onun olduğunu ileri sürme noktasına indirger. Kilise ve dinsel bilinç burada sözü edilen polemikte belli ölçüde haklıdırlar, çünkü sonlu anlak-biçimleri hiç kuşkusuz Doğayı olduğu gibi tinsel dünyanın şekil­ lerini de gerçeklikleri içinde bilmek için elverişli değildir; buna karşın, gene de görgül bilimlerin biçimsel haklarını gözardı etmemek özellikle gerekir— bir hak ki, genel olarak içeriğinin belirliliği içinde varolan Evrenin düşünen bilme için aklanmasından ve yalnızca Evrenin Tanrı tarafından yaratılması ve yönetilmesi gibi soyut inançlarla yetinmemekten oluşur. Kilise yetkesi üzeri­ ne dayanan dinsel bilincimiz bize Tanrının herşeye gücü yeten istenciyle Evreni yaratan olduğunu, yıldızları kendi yollarında yönlendiren ve tüm yaratıklara kalıcılıklarını ve gelişmelerini bağışlayanın o olduğunu öğretirken, gene de burada Niçin ? sorusu yanıtlanmamış kalır, ve bu sorunun yanıtı genel olarak Bilimin, görgül olduğu gibi felsefi Biliminin de ortak görevini oluşturur. Dinsel bilinç bu görevi ve onda kapsanan hakkı tanımayıp kendini tanrısal kararın araştırılamazhğı görüşüne dayandırdığında kendisi salt anlak Aydınlanma­ sının yukarıda değinilen konumunu üsüenir; böyle bir yola başvuru Hıristiyan dininin Tanrıyı Tinde ve gerçeklikte bilmek gerekir biçimindeki kesin buyrusu ile çelişen boş bir inanca olarak görülmeli ve kesinlikle Hıristiyanca olmayan kibirli ve bağnaz bir alçakgönüllülüğe yüklenmelidir. § 137 Kuvvet, k e n d i s i n d e k e n d i ile olumsuz bağıntı olan b ü t ü n olarak, k e n d i n i k e n d i n d e n i t m e ve k e n d i n i belirtmedir. A m a bu başkasıiçine-yansıma, p a r ç a l a r ı n ayrımı, o denli de kendi-içine-yansıma o l d u ğ u için, beliriş b i r dolaylılık s ü r e c i d i r k i k e n d i i ç i n e g e r i d ö n e n Kuvvetin Kuvvet o l a r a k v a r o l m a s ı n ı sağlar. B e l i r i ş i n i n k e n d i s i b u ilişkide b u l u n a n iki y a n ı n t ü r l ü l ü k l e r i n i n o r t a d a n kaldırılışı ve kendinde içeriği oluşturan özdeşliğin ortaya koyuluşudur. Kuvvet ve B e l i r i ş i n i n g e r ç e k l i k l e r i öyleyse iki yanı salt İç ve Dış o l a r a k a y ı r d e d i l e n ilişkidir.


ÖZ ÖĞRETİSİ

229

§ 138 (y) İÇ Z e m i n d i r , — bu s o n u n c u s u G ö r ü n g ü n ü n ve İlişkinin bir yanının y a l n ı z c a b i ç i m i o l m a k ü z e r e ; ya da boş k e n d i - i ç i n e y a n s ı m a b i ç i m i d i r ki, k a r ş ı s ı n d a Varoluş (ki b e n z e r o l a r a k ilişkinin öteki yanının b i ç i m i d i r ) boş başkası-içine-yansıma belir­ lenimi ile Dış olarak durur. İç ve Dışın özdeşlikleri yerine getiril­ miş özdeşliktir, içeriktir, kendi-içine-yansıma ve başkası-içiney a n s ı n ı a n ı n Kuvvetin d e v i m i n d e k o y u l m u ş birlikleridir; ikisi bir ve aynı b ü t ü n l ü k t ü r , ve bu birlik o n l a r ı i ç e r i k yapar. § 139 Dış öyleyse ilkin İç ile aynı içeriktir. İ ç s e l o l a n dışsal o l a r a k da b u l u n u r , v e evrik o l a r a k ; G ö r ü n g ü Ö z d e o l m a y a n h i ç b i r ş e y i göstermez, ve sergilenmeyen hiçbirşey Özde bulunmaz. § HO ikinci olarak, İç ve Dış b i ç i m - b e l i r l e n i m l e r i olarak b i r b i r l e r i n e ve h i ç kuşkusuz saltık o l a r a k karşıttırlar — , biri k e n d i ile ö z d e ş l i k soyutlaması olarak, ve öteki salt çokluluk ya da olgusallık soyutla­ m a s ı o l a r a k . A m a tek b i r b i ç i m i n kıpıları o l m a k l a özsel o l a r a k özdeş oldukları için, ilkin salt b i r soyutlamada ortaya koyulmuş olan dolaysızca o d e n l i de salt ö t e k i n d e koyulmuştur. B u n a g ö r e salt içsel birşey o l a n , bu yüzden o d e n l i de salt dışsal birşeydir, ve salt dışsal birşey o l a n o denli de ilkin salt içsel birşeydir. Özü salt Iç o l a r a k a l m a k d e r i n d ü ş ü n c e n i n o l a ğ a n yanılgı­ l a r ı n d a n biridir. E ğ e r Öz yalnızca böyle a l ı n ı r s a , o z a m a n g i d e r e k bu bakış b i l e b ü t ü n ü y l e dışsal b i r b a k ı ş ve o öz ise b o ş dışsal soyutlamadır. D o ğ a n ı n i ç i n e — diyordu bir ozan — h i ç b i r tin i ş l e m e z e ğ e r yaratılmışsa, Ne m u t l u , salt dış k a b u ğ u bilirse. 2 7 T e r s i n e , denmeliydi ki, e ğ e r o n u n için D o ğ a n ı n ö z ü İç olarak b e l i r l e n e c e k olsaydı, o z a m a n salt dış k a b u ğ u bilirdi.- 8 — '-'7Bkz. Goethe'nin kızgın seslenişi, ZurNaluranssensc/ıajl [Zur Morfdıohgie], I. Bd., 3. HefL Das hor ich sechzigjahre vviederholen, Und fluche drauf, aber verstohlen, ... Natıır hat vveder Kern noch Schale Alles ist sie mit einemnıale, usvv. [Duyarım altmış yıldır biteviye, Ve. ilenirim buna, ama gizlice, ... Doğanın ne çekirdeği vardır ne de kabuğu Hem biridir lıeın de öteki. ]


230

MANTIK BİLİMİ Genelde

Varlıkta, ya da g i d e r e k salt duyusal algıda bile Kavram

ilkin salt İç o l d u ğ u i ç i n Varlığa dışsal b i r ş e y d i r — tıpkı b i r d ü ş ü n c e gibi ö z n e l , g e r ç e k l i k s i z b i r varlıktır. — D o ğ a d a da, tıpkı T i n d e olduğu gibi, Kavram, E r e k , ya da Yasa ilkin salt iç yatkınlık, arı o l a n a k oldukları ö l ç ü d e , ilkin salt dışsal, örgenselolmayan bir doğadırlar, bir ü ç ü n c ü n ü n , yabancı b i r g ü c ü n vb. bilgisidirler. — İ n s a n , dışsal o l a r a k , e.d.

eylemlerinde

(hiç

kuşkusuz salt b e d e n s e l dışsallığında d e ğ i l ) v a r k e n i ç s e l d i r ; ve e ğ e r salt içsel olarak, e.d.

salt niyetlerde, duyuşlarda e r d e m l i ,

ahlaklı vb. ise ve dışı bunlarla özdeş değilse, o zaman biri öteki d e n l i k o f v e boştur. Ek. İç ve Dışın ilişkisi, önceki iki ilişkinin birliği olarak, aynı z a m a n d a salı göreliliğin ve genel olarak g ö r ü n g ü n ü n o r t a d a n kaldırılışıdır. A m a g e n e de anlak İçin ve Dışın ayrılıklarında direttiği sürece, bunlar bir çift boş biçimdir ki biri tıpkı öteki denli hiçtir. — H i ç kuşkusuz Doğanın g ö z l e m i n d e olduğu gibi tinsel dünyanın gözleminde de İç ve Dış arasındaki ilişkinin d o ğ r u bir değerlendirmesini yapmanın ve yalnızca birincinin özsel yan olduğunu ve herşeyin gelip o n a dayandığını, buna karşı ikincinin ise özsel olmayan ve ilgisiz yan olduğunu s a n m a yanılgısına düşmemenin büyük önemi vardır. Bu yanılgı ile ilk olarak Doğa ve Tin arasındaki ayrımın — sık sık yapıldığı gibi — İç ve Dış arasındaki soyut ayrıma indirgenmesi d u r u m u n d a karşılaşırız. B u r a d a Doğanın nasıl ele alındığına gelince, bu hiç kuşkusuz salt T i n için değil, a m a kendinde de genel olarak dışsal birşeydir. A m a bu "genel olaraK' g e n e de soyut dışsallık anlamında alınmamalıdır, çünkü böyle bir şey yoktur. Tersine, bunun anlamı Doğanın ve Tinin ortaklaşa içeriğini oluşturan İdeanın D o ğ a d a salt dışsal olarak a m a tam bu n e d e n l e aynı z a m a n d a o denli de salt içsel olarak bulunduğudur. Soyut anlak k e n d i " Ya— Ya da"sı ile bu Doğa anlayışına karşı ne denli d i r e n i r s e dirensin, g e n e de bu hiç kuşkusuz bilincimizin başka kiplerinde ve en belirgin olarak dinsel bilincimizde bulunur. Ve buna g ö r e Doğa da tinsel dünyadan d a h a az o l m a m a k ü z e r e Tanrının bir bildirilişidir ve bu ikisini birbirlerinden ayıran şey Doğanın kendi tanrısal özünün bilincine dek ulaşamazken, bunun (burada ilkin hiç kuşkusuz sonlu o l a n ) Tinin kesin ödevi olmasıdır. Doğanın özünü salt bir Iç olarak ve bu n e d e n l e bizim için erişilemez birşey olarak g ö r e n l e r bu yüzden Tanrıyı kıskanç olarak g ö r e n eskilerle aynı k o n u m d a d u r u r l a r — bir bakış açısı ki, çok ö n c e d e n Platon ve

-'"[Dizeler ilk kez Albrecht von Haller'in "Die nıenschlichen Tugenden" başlıklı şiirinde görünür (Vmucft schruerizclıer Gedichle'de, Bern 1732), V. 289 vs.: Ins Iııncrc der Natur dringt kein ersclıaffner Geist, Zu gulücklich wenn sie nur die auBre Schale weiBt! Hiçbir yaratılmış Tin işltyemez Doğanın içine. Ne mu Ihı eğer Doğa salt dış kabuğu gösterirse! Hegel "weiBt"ı (= gösterir) "vveist" (= bilir) olarak okur.]


ÖZ ÖĞRETİSİ

231

Aristoteles tarafından yadsınmıştı. Tanrı O olanı iletir, bildirir, ve hiç kuşkusuz ilkin Doğa yoluyla ve onda. — B u n d a n başka genel olarak bir nesnenin kusuru ya da eksikliği salı içsel birşey ve böylece aynı z a m a n d a salt dışsal birşey olmaktan, ya da yine aynı şey, salt dışsal ve böylece salı içsel birşey o l m a k t a n oluşur. Böylece, örneğin çocuk, g e n e l d e insan olarak, hiç kuşkusuz ussal bir varlıktır, a m a ç o c u k olarak ç o c u ğ u n Usu ilkin salt içsel birşey olarak, e.d. yatkınlık, eğilim vb. olarak bulunur; ve bu salt içsel olan aynı z a m a n d a ç o c u k için büyüklerinin istenci olarak, öğreuneninin bilgisi olarak, bütününde onu k u ş a t a n ussal d ü n y a o l a r a k , salt dışsal birşey b i ç i m i n i taşır. Ç o c u ğ u n yetiştirilmesi ve eğitimi o n u n ilkin salt kendindeve böylece başkaları (yetiş­ kinler) için ne ise lam di için de o olmasından oluşur. Çocukta ilkin salt iç olanak olarak bulunan Us eğitim yoluyla edimsellesin ve evrik olarak yine çocuk ilkin dış yetke olarak gördüğü törelliği, dini ve bilimi kendi özü ve içi olarak bilme düzeyine ulaşır. — Çocuk için geçerli olan şey, bu bakımdan, belirlenimine aykırı olarak bilgi ve istencinin doğallığında bıkılıp kaldığı sürece yetişkin insan için de geçerlidir; böylece örneğin suçlu için boyun eğmesi g e r e k e n ceza hiç kuşkusuz dışsal bir zor biçimini taşır; oysa gerçekte ceza yalnızca o n u n kendi suçlu istencinin belirişidir. — Bu noktaya dek a ç ı k l a n a n l a r d a n birinin yetersizliklerine ve üstelik kınanacak edimlerine karşı sözde eşsiz niyet ve anlayışının b u n l a r d a n ayırdedilen içselliğine başvurduğu z a m a n nasıl bir t u t u m u n benimseneceği de çıkar. G e n e de tek tek öyle d u r u m l a r olabilir ki, dış koşulların uygunsuzluğu nedeniyle iyi niyetli a m a ç l a r boşa çıkabilir ve yararlı olabilecek tasarlar uygulamada bozulabilirler; a m a genel olarak burada da İç ve Dışın özsel birliği öyle bir yolda geçerlidir ki, insan ne yaparsa o d u r d e m e k gerekir. Ve kendini iç eşsizliğinin bilinci ile avutan yalancı kendini beğenmişliğin karşısına İncil'deki şu deyiş çıkartılabilir: "onları meyvalarında 2

tanıyacaksınız."' '-' Bu büyük söz ilk olarak törel ve dinsel a l a n l a r d a geçerli olduğu gibi bilimsel ve sanatsal başaranlar bağlamında da geçerlidir. Bu son noktayı ele alırsak, örneğin bir çocuktaki belirgin yeteneği ayrımsayan keskin görüşlü ö ğ r e t m e n o n d a bir Rafael ya da Mozart yattığı sanısını dile getirebilir; s o n u ç böyle bir satımın ne ö l ç ü d e temelli o l d u ğ u n u gösterecektir. A m a beceriksiz bir ressam ya da kötü bir şair kendini içinin yüksek ideallerle dolu olduğu aldatmacası ile avutursa, böyle bir avunç kötü bir avunçtur; ve e ğ e r yaptıkları ile değil a m a niyetleri ile yargılanmaları isteminde bulunurlarsa, o zaman böyle boş ve temelsiz bir istem haklı olarak yadsmacaktır. D u r u m u n sık sık tersine döndüğü de g ö r ü l ü r ve d o ğ r u ve değerli şeyler ortaya çıkaran başkaları üzerinde yargıda bulunulurken, çoğu kez İç vc Dış a r a s ı n d a yanlış bir ayrıma dayanılır. Denir ki, yaptıklarının tümü salt dış görünüştür, oysa i ç e r d e d u r u m bütünüyle başkadır ve davranışların kökeni kendini beğen­ mişlik ya da daha başka değersiz tutkuları doyurma güdüsüdür. Bu kıskançlık duygusudur ki, kendisi büyük birşey ortaya ç ı k a r m a y e t e n e ğ i n d e n yoksun olarak, büyük olanı kendi düzeyine indirme ve küçültme çabasına girişmiştir. '"'[Matta, 7.16.]


232

MANTıK

BILIMI

Buna karşı Goethe'nin güzel anlatımını anılmamalıyız: Başkalarının büyük üstünlüklerine karşı Sevgiden başka hiçbir çare yoktur. Başkalarının övgüye değer başarılarını değersizleştirmek için ikiyüzlülükten söz edilirse, buna karşı belirtmek gerek ki insan kendini bir zaman şöyle ve daha sonra böyle gösterebilse ve pekçok yönden gizleyebilse de, decursus vitaede, yaşamın gidişinde kendini eksiksizce ele veren bütün bir içselliğini gizleyemez, öyle bir yolda ki, bu bağlamda bile insanın edimlerinin bir dizisinden başka birşey olmadığı söylenmelidir. Özellikle o sözde pragmatik tarihçilik yakın zaman­ larda İçin Dıştan bu gerçeğe aykırı ayrılması yoluyla büyük tarihsel karakterlere karşı sık sık haksızlıklarda bulunmuş ve onlara ilişkin doğru anlayışı bulandırmış ve çarpılmıştır. Dünya-tarihsel kahramanların ortaya koydukları büyük eylemlerin yalın bir anlatısıyla ve bu bireylerin içlerinin bu edimlerin içeriklerine karşılık düştüğünü tanımakla yetinmeyerek, prag­ matik tarihçi kendini çoğu kezgünışığında apaçık yatanın arkasındaki sözde gizli güdülerin izini sürme konusunda yetkili ve giderek yükümlü sayar. Buna göre, sanılır ki tarihsel araştırma şimdiye dek büyük ve övgüye değer olan herşeyden halesini sıyırmayı ve onları kökenleri ve özgün ünlemleri açısından sıradanhk düzeyine indirmeyi başardığı ölçüde derindir. Böyle pragmatik bir tarihsel araştırma amacıyla sık sık rııhbilimin incelenmesi salık verilir, çünkü bu bilgi yoluyla genel olarak insanları eyleme geçiren gerçek güdülerin hangileri olduğunun saptanabileceği düşünülür. Oysa söz konusu ruhbilim insan doğasında evrensel ve özsel olanın yerine başlıca tek tek dürtülerin, tutkuların vb. salt tikel ve olumsal yanlarını irdelemesine nesne yapan o dar insan sarraflığından başka birşey değildir. Bundan başka, bu ruhbilimselpragmatik yöntemde büyük edimlerin temelinde yatan güdüler açısından tarihçi için gene de ilkin bir yanda anavatan, doğruluk, dinsel gerçeklik vb. gibi tözsel ilgiler ve öte yanda kendini beğenmişlik, yönetim tutkusu, hırs gibi öznel ve biçimsel ilgiler arasında bir seçim yapma olanağının bırakılması gerekir. Ve bu ikinciler pragmatist tarafından asıl devindirici ilkeler olarak görülür, yoksa İç (e.d. eylemde bulunanın yatkınlığı) ve Dış (e.d. eylemin içeriği) arasındaki karşıtlık sayıltısı onay kazanamayacaktır. Ama İç ve Dış gerçekte aynı içeriği taşıdıkları için, o çok bilmişliğe karşı kesinlikle ileri sürmek gerek ki, tarihsel kahramanlar güdülerini salt öznel ve biçimsel ilgilerde bulmuş olsalardı, başarmış olduklarını hiçbir zaman başaramazlardı. Ve İç ve Dışın birliği açısından kabul etmek gerek ki, büyük insanlar yapmış olduklarını istemişler, ve istemiş olduklarını yapmışlardır.

§ 141 T e k bir özdeş içeriğin h e n ü z ilişki içinde kalmasına yol a ç a n boş s o y u t l a m a l a r dolaysız g e ç i ş t e — biri ö t e k i n e o l m a k ü z e r e — k e n d i l e r i n i o r t a d a n kaldırırlar; içeriğin kendisi b u n l a r ı n özdeş­ l i ğ i n d e n başka birşey değildir (§ 1 3 8 ) , ve bu soyutlamalar Ö z ü n g ö r ü n ü ş o l a r a k koyulmuş g ö r ü n ü ş ü d ü r l e r . Kuvvetin b e l i r i ş i


oz

ÖĞRETISI

233

yoluyla İç Varoluşa koyulur, bu koyma b o ş s o y u t l a m a l a r yoluyla dolaylı kılmadır; dolaylı k ı l m a k e n d i i ç i n d e dolaysızlığa yiter ki, bu s o n u n c u d a Iç ve Dış kendilerinde ve kendileri için ö z d e ş t i r ve ayrımları salt k o n ı ı t l a n m ı ş l ı k o l a r a k b e l i r l e n m i ş t i r . B u özdeşlik Edimsellikûr.

c Edimsellik § 142 E d i m s e l l i k Öz ve V a r o l u ş u n ya da Iç ve Dışın dolaysızlaşmış birliğidir. Edimselin belirişi edimselin kendisidir, öyle ki bu belirişte eşit ö l ç ü d e özsel birşey o l a r a k kalır ve a n c a k dolaysız dışsal Varoluşta o l d u ğ u ö l ç ü d e özsel olandır. D a h a ö n c e dolaysızın b i ç i m l e r i o l a r a k Varlık ve Varoluş ile karşılaşılmıştı; Varlık g e n e l o l a r a k y a n s ı m a m ı ş dolaysızlık ve b a ş k a s ı n a geçiştir. Varoluş ise Varlık ve y a n s ı m a n ı n dolaysız birliğidir, bu yüzden Görüngüdür, Z e m i n d e n gelir ve Z e m i n e düşer. E d i m s e l o b i r l i ğ i n koyulmuşluğudur, k e n d i ile özdeş o l m u ş İlişkidir; b u n a g ö r e , geçişten bağışıktır ve dışsallığı E r k e s i d i r ; b u n d a k e n d i i ç i n e yansımıştır; dışvarlığı salt kendi kendisinin belirişidir, b i r b a ş k a s ı n ı n değil. Ek. Edimsellik ve düşünce, ya da daha tam olarak İdea, çoğunlukla basmakalıp bir yolda karşı karşıya koyulur, ve bu yüzden sık sık belli bir düşüncenin doğruluk ve gerçekliğinin su götürmez olmasına karşın böyle birşeyin edimsellikte bulunmadığının ya da edimsellikte yerine getirilmesinin olanaksız olduğunun söylendiği duyulur. Oysa böyle konuşanlar bu yolla ne düşüncenin ne de edimselliğin doğasını yeterince anlamadıklarını gösterirler. Bir yandan düşünce böyle bir konuşmada öznel tasarım, tasar, niyet ve benzeri şeylerle eşanlamlı olarak alınırken, öte yandan edimsellik ise dışsal, duyusal varoluş ile özdeş olarak alınır. Kategorilerin ve onları anlatan imlerin ya da sözcüklerin pek sağın olarak alınmadıkları gündelik yaşamda böyle birşeye izin verilebilir, ve pekala olabilir ki örneğin belli bir vergilendirme tasarı ya da düşüncesi kendinde bütünüyle iyi ve amaca uygundur, ama buna karşın o sözde edimsellikte böyle birşey bulunmaz ya da verili koşullar altında yerine getirilmesi olanaksızdır. Ama soyut anlak bu belirlenimleri yakalayıp ayrımlarını durağan ve katı bir karşıtlık noktasına dekyeğinleştirdiği zaman, ve bu edimsel dünyada düşünceleri ya da "İdeaları" kafamızdan silip atmamız gerektiğini bildirdiği zaman, buna bilim adına olduğu gibi sağlam us adına da karşı çıkılmalıdır. Çünkü bir yandan "İdealar" yalnızca bizim kafamıza


234

MANTIK BİLİMİ

sınırlı değildirler, ve ne de İdea b ü t ü n ü n d e olgusallaşması salt dileğimize g ö r e yer alacak ya da almayacak denli güçsüz birşeydir; tersine, İdea saltık o l a r a k etkin ve aynı z a m a n d a edimsel olandır, ve ö t e y a n d a n Edimsellik düşüncesiz ya da düşünce ile bozuşmuş ve düzeysiz pragmaüklerin [ lıerunlergekommenePraktiker] imgeledikleri gibi kötü ve usdışı da değildir. Edimsellik, salt G ö r ü n g ü d e n ayrını içinde, ilkin Iç ve Dışın birliği olarak, usa karşı yabancı birşey olmaktan öylesine uzaktır ki, tersine baş um s o n a ussaldır, ve ussal olmayan herşey, lam bu nedenle, edimsel olarak görülmemelidir. Almanca'da bu olgu eğitimli dilin kullanımında da gözlenebilir ve bu dil söz gelimi değerli ve ussal hiçbirşey ortaya koymamış bir ozanı ya da devlet adamını

"einen luirkliclıen DiclUer" ya da "einen uıirkliclıen Staatsmann" olarak tanımada duraksama gösterir. — Burada sözü edilen o kaba edimsellik anlayışı ve o n u n elle tutulabilir ve dolaysızca algılanabilir olanla karıştırılması, P l a t o n ve Aristoteles'in felsefeleri arasındaki ilişki konusundaki yaygın önyargının zemininin aranması g e r e k e n yerdir. Bu önyargıya g ö r e Platonve Aristoteles arasındaki ayrım öyle bir yolda alınır ki. Platon İdeayı ve yalnızca İdeayı gerçek olarak kabul ederken, buna karşı Aristoteles ise İdeayı yadsıyarak edimsel o l a n a sarılır ve bu n e d e n l e g ö r g ü c ü l ü ğ ü n k u r u c u s u ve ö n c ü s ü o l a r a k g ö r ü l m e s i gerekir. Bu k o n u d a b e l i r t m e k g e r e k ki, g e r ç i Edimsellik hiç kuşkusuz Aristoteles felsefesinin ilkesini o l u ş t u r m u ş olsa da, bu g e n e de dolaysızca bulunanın sıradan edimselliği değil, a m a Edimsellik olarak İdeadır. B u n a g ö r e Aristoteles'in P l a t o n ' a karşı polemiği d a h a tam olarak şöyledir. Aristoteles Platonik İdeayı yalın d i n a m is olarak belirterek buna karşı ileri s ü r e r ki, İdea — ki ikisi tarafından da eşit d e ğ e r d e biricik gerçeklik olarak kabul edilir — özünde energeia olarak, e.d. baştan sona dışarda olan İç olarak, böylece Iç ve Dışın birliği olarak, ya da s ö z c ü ğ e b u r a d a verilen vurgulu a n l a m d a Edimsellik olarak görülmelidir.

§ 143 Edimsellik, bu s o m u t [birlik] olarak, o sözü edilen belirlenimleri ve bunların ayrımlarını kapsar, ve bu yüzden o denli de o n l a r ı n açınımlarıdır, öyle ki b u n l a r o n d a aynı z a m a n d a g ö r ü n ü ş olarak, salt k o n ı ı t l a n m ı ş o l a r a k b e l i r l e n i r l e r ( § 1 4 1 ) . ( a ) G e n e l d e özdeşlik olarak edimsel

Edimsellik olanın

ilkin

Olanaktır;

somut b i r l i ğ i

ile

kendi-içine-yansıma

karşıtlık

içinde,

soyut ve

ki, özsel-

olmayan özsellik o l a r a k k o y u l u r . O l a n a k E d i m s e l l i ğ e özsel o l a n d ı r , a m a ö y l e b i r y o l d a k i a y n ı z a m a n d a yalnızca O l a n a k t ı r . H i ç kuşkusuz

Olanak b e l i r l e n i m i y d i k i K a n t ' ı o n u v e o n u n l a

b i r l i k t e E d i m s e l l i k v e Z o r u n l u k k a t e g o r i l e r i n i Kiplikler o l a r a k görmeye

götürdü,

"çünkü

bu

belirlenimler

nesne

olarak

kavramı e n k ü ç ü k bir b i ç i m d e a r t t ı r m a z , a m a tersine yalnızca b i l g i yetisi ile ilişkiyi anlatırlar." 1 '" G e r ç e k t e O l a n a k b o ş k e n d i *°[Art Usun Eleştirisi, B 22G.]


oz ÖĞRETISI

235

içine-yansıma s o y u t l a m a s ı d ı r ki, d a h a ö n c e î ç d e n m i ş o l a n şeydir, a m a şimdi o r t a d a n k a l d ı r ı l m ı ş , yalnızca varsayılmış, dışsal İç o l a r a k b e l i r l e n i r ve b ö y l e c e hiç kuşkusuz o denli de yalın bir kiplik olarak, yetersiz b i r soyutlama o l a r a k ve ( d a h a s o m u t olarak alındığında) yalnızca öznel düşünceye ait olarak varsayılır. B u n a karşı E d i m s e l l i k ve Z o r u n l u k ise g e r ç e k t e h i ç de bir başkası için salt b i r e r tür ve kip d e ğ i l d i r l e r ; t e r s i n e , b u n u n tam karşıtıdırlar: varsayılırlar, ve g e n e de salt varsayım­ sal değil a m a kendi içinde t a m a m l a n m ı ş s o m u t birşey olarak. — O l a n a k ilkin edimsel birşey olarak s o m u t olanın karşısında yalın keudi-ile-özdeşlik b i ç i m i o l d u ğ u için, b u n u n i ç i n kural yalnızca birşeyin k e n d i i ç i n d e kendisi ile ç e l i ş m e m e s i d i r , ve b ö y l e c e herşey olanaklıdır, ç ü n k ü soyutlama yoluyla h e r içeriğe bu özdeşlik biçimi verilebilir. Ama herşey o denli de olanaksız­ dır, ç ü n k ü h e r içerikte, bu s o m u t birşey olduğu için, belirlilik belirli karşıtlık o l a r a k ve b ö y l e c e çelişki o l a r a k anlaşılabilir. — Bu n e d e n l e böyle o l a n a k ve olanaksızlık ü z e r i n e o l a n d a n d a h a b o ş b i r k o n u ş m a yoktur. Ö z e l l i k l e felsefede "birşey olanaklıdır" ya da " bir başkası da olanaklıdır" ve, başka bir deyini seçersek, "birşey düşünülebilirdi?" gibi a n l a t ı m l a r d a n kesinlikle k a ç ı n m a k gerekir. T a r i h yazarı da kendi için. h i ç b i r g e r ç e k l i k taşımadığı şimdiden ortaya çıkarılan bu kategoriyi kullanma­ maya doğrudan özen göstermelidir; a m a boş anlağın bilgeliği en büyük hazzını o l a n a k ve d a h a p e k ç o k o l a n a ğ a ilişkin b o ş u y d u r m a l a r d a bulur. Ek. Olanak tasarını düzeyindeki düşünceye ilkin daha varsıl ve daha kapsamlı ve buna karşı Edimsellik ise daha yoksul ve daha sınırlı bir belirlenim olarak görünür. Buna göre denir ki, herşey olanaklıdır; ama olanaklı herşey bu yüzden o denli de edimsel değildir. Gerçekte, eş deyişle düşünceye göre, gene de Edimsellik daha kapsamlı olandır, çünkü kendisi somut düşünce olmakla Olanağı soyut bir kıpı olarak kendi içinde kapsar. Bu durum edimsel olandan ayrımı içinde olanaklı olandan söz ederken bunu ancalı olanaklı birşey olarak belirten sıradan bilincimizde de görülür. — Olanak için genellikle düşünülebilirlikten oluştuğu söylenir. Ama burada düşünme ile anlaşılan şey yalnızca bir içeriğin soyut özdeşlik biçiminde görülmesidir. Ama her içerik bu biçim altına getirilebileceği ve bunun için yalnızca içinde durduğu bağıntıdan koparılması gerektiği için, en saçma ve en anlamsız şeyler bile olanaklı olarak düşünülebilirler. Bu gece ayın dünyaya düşmesi olanaklıdır, çünkü ay dünyadan ayrı bir cisimdir ve bu nedenle pekala havaya atılmış bir taş gibi düşebilir; — Türk Sultanının Papa olması olanaklıdır, çünkü bir insandır, böyle olmakla Hıristiyanlığa dönebilir, Katolik bir rahip olabilir, vb. Olanaklar üzerine bu tür bir konuşmada daha önce belirtilmiş olduğu yolda uygulanan


236

MANTIK BİLİMİ

şey başlıca zemin yasasıdır, ve buna göre belli bir zemini verilebilen herşey olanaklı olacaktır. Bir insan ne denli eğitimsizse, gözlemini yönelttiği nesnelerin belirli bağıntılarını ne denli az tanıyorsa, kendini her türden boş olanağa bırakma eğilimi de o denli yüksek olur. Örneğin politik alanda kahvepolitikacıları denilen kişiler açısından durum budur. Bundan başka kılgısal yaşam bağlamında da kötü istencin ve tembelliğin belirli yükümlülüklerden kaçınabilmek için olanak kategorisi arkasına sığınmaları da seyrek karşılaşılan bir durum değildir. Burada da daha önce yeterli zemin yasasının kullanılması üzerine belirtilmiş olanlar geçerlidir. Ussal, kılgıya önem veren insanlar kendilerini salt olanaklı olduğu için olanaklı olanın dayatması altına bırakmaz, tersine edimsel olana sarılırlar, ama hiç kuşkusuz yalnızca dolaysızca dışsal olarak varolan birşey anlamında edimsel olana değil. Gündelik yaşamda pek çok özdeyiş soyu t olarak olanaklı olanın haklı bir küçümsenişini anlatır. Böylece örneğin denir ki "Eldeki bir serçe damdaki on serçeden iyidir." — Dahası, olanaklı olarak görülen herşey eşit haklılıkla olanaksız olarak da görülebilir, çünkü her içerik, ki böyle olarak her zaman somut birşeydir, yalnızca değişik değil ama karşıt belirlenimleri de kendi içinde kapsar. Böylece örneğin var olmamdan daha olanaksız hiçbirşey olamaz, çünkü "Ben" kendi ile yalın bağıntı ve aynı zamanda baştan sona başkası ile bağıntıdır. Doğal ve tinsel dünyalardaki başka her içerik açısından da durum böyledir. Denebilir ki, özdek olanaksızdır, çünkü itme ve çekmenin birliğidir. Aynı şey yaşam, hak, özgürlük, ve herşeyden önce gerçek, e.d. birde-üç olan Tanrının kendisi için de geçerlidir — bir Tanrı kavramı ki, Aydınlanmanın soyut anlağı tarafından sözde onun ilkesine göre düşünce ile çeliştiği için yadsınmıştır. Genel olarak konuşursak, bu boş biçimlerde dolanıp duran boş anlaktır, ve bu bağlamda felsefenin işi yalnızca bu biçimlerin hiçlik ve içeriksizliklerini göstermekten oluşur. Birşeyin olanaklı mı yoksa olanaksız mı olduğu içerik üzerine, eş deyişle Edimsellik kıpılarının bütünlüğü üzerine dayanır — Edimsellik ki, kendini açınımı içinde Zorunluk olarak tanıtlar. § 144 (P) A m a e d i m s e l i n kendisi, kendi-içine-yansıma o l a r a k O l a n a k ­ tan ayrımı i ç i n d e , yalnızca dışsal somuttur, özsel-olmayan dolay­ sızdır. Ya da, e d i m s e l o l a n ilk o l a r a k (§ 1 4 2 ) iç ve dışın yalın, kendisi dolaysız birliği olması ö l ç ü s ü n d e , dolaysızca özsel-olmayan dıştır ve b ö y l e c e aynı z a m a n d a (§ 1 4 0 ) 5a// içsel olandır, kendiiçine-yansıma s o y u t l a m a s ı d ı r ; b ö y l e l i k l e k e n d i s i salt o l a n a k l ı birşey o l a r a k b e l i r l e n i r . B ö y l e salt bir O l a n a k d e ğ e r i n d e i k e n e d i m s e l o l a n bir Olumsaldır, ve evrik o l a r a k O l a n a k yalın Olumsalın kendisidir. § 145 O l a n a k ve O l u m s a l l ı k E d i m s e l l i ğ i n iki kıpısıdır — iç ve dış —, ve e d i m s e l i n dışsallığını oluşturan yalın b i ç i m l e r o l a r a k koyulur-


oz ÖĞRETISI

237

lar. B u n l a r özsel b e l i r l e n i m - z e n ı i n l e r i o l a r a k kendi içinde belirli e d i m s e l d e , içerikte, kendi-içlerine-yansımalarını bulurlar. O l u m ­ salın v e O l a n a k l ı n ı n s o n l u l u k l a r ı b u n a g ö r e d a h a tanı o l a r a k biçim-belirleniminin i ç e r i k t e n ayrılmışlığmdan oluşur, ve birşeyin olumsal ve olanaklı olup olmadığı buna göre gelip içeriğe dayanır. Ek. Olanak edimselliğin salt içi olmakla ayrıca salt dış edimsellik ya da Olurnsallıh\r. Genel olarak konuşursak, olumsal olan öyle birşeydir ki varlığının zeminini kendi içinde değil ama başkasında taşır. Bu edimselliğin kendini bilince ilk sunuş şeklidir ve sık sık edimselliğin kendisi ile karıştırılır. Ama olumsal olan yalnızca tek-yanlı başkası-içine-yansıma biçimindeki edimseldir ya da salt bir olanaklının ünlemini taşıyan edimseldir. Buna göre olumsal olanı olabilen ya da olmayabilen, şöyle ya da böyle olabilen ve varlığı ya da yokluğu, şöyleliği ya da böyleliği kendisinde değil ama başkasında temellenmiş birşey olarak düşünürüz. Bu olumsallığı yenmek genel olarak konuşursak bir yandan bilginin görevidir; benzer olarak öte yandan kılgısal alanda da önemli olan şey yine istencin olumsallığında ya da özençte durup kalmamaktır. Bununla birlikte, özellikle yakınlarda olmak üzere sık sık görüldüğü gibi, yersiz olarak yükseltilen olumsallığa Doğada olduğu gibi tinsel dünyada da gerçekte hakkı olmayan bir değer verilir. Bu açıdan ilkin Doğayı alırsak, çoğu kez ona özellikle yapısının varsıllığı ve türlülüğü nedeniyle hayranlık duyulduğunu görürüz. Bununla birlikte, genel olarak bu varsıllık, İdeanın orada bulunan açınımına bakılmaksızın, usun yüksek ilgilerinden hiçbirini doyurmaz ve örgenselolmayan ve örgensel yapıların geniş türlülüğü içersinde bize yalnızca kendini belirsizlikte yitiren olumsallığın sezgisini sunar. Her ne olursa olsun, bitki ve hayvanların tekil tüıiülüğünım dış koşullar tarafından belirlenen renkli oyunu, bulutların karmaşık, değişken betilenişve kümelenişleri vb. kendini kendi özenci içersine bırakan tinin eşit ölçüde olumsal düşlemlerinden daha yüksek görülmemelidir. Ve böyle görüngülere duyulan hayranlık öylesine soyut bir tulumdur ki ondan Doğanın iç uyum ve yasallığına yönelik içgörüye ilerlemek gerekir. —İstenç ile ilgili olumsallık açısından doğru bir değerlen­ dirme yapmak özellikle önemlidir. İstenç özgürlüğü söz konusu olduğu zaman, bununla sık sık yalnızca özenç, eş deyişle olumsallık biçimindeki istenç anlaşılır. Şimdi, gerçi özenç şuna ya da buna karar verme yetisi olarak hiç kuşkusuz kavramına göre özgür olan istencin özsel bir kıpısı olsa da, gene de hiçbir yolda özgürlüğün kendisi değil ama ilkin salt biçimsel özgürlüktür. Gerçek özgür istenç, ki özenci ortadan kaldırılmış olarak kendi içinde kapsar, içeriğinin kendinde ve kendi için sağlam bir içerik olarak bilincindedir ve aynı zamanda onu baştan sona kendininki olarak bilir. Buna karşı özenç basamağında durup kalan istenç, içerik açısından gerçek ve haklı olandan yana karar veriyor olsa bile, gene de her zaman eğer dilemiş olsaydı başka türlü de karar verebilecek olduğu gibi bir kuruntuyla yüklüdür. Daha yakından bakıldığında, özenç kendini belli ölçüde bir çelişki olarak gösterir,


238

MANTIK BİLİMİ

çünkü burada içerik ve biçim birbirlerine karşıt olarak dururlar. Özencin içeriği verili bir içeriktir ve istencin kendisinde değil ama dış koşullarda temellenmiş olarak bilinir. Bu nedenle böyle bir içerikle ilgili olarak özgürlük yalnızca Seçme biçiminden oluşur. Bu biçimsel özgürlük olduğu için, o denli de salt sanısal bir özgürlük olarak görülebilir, çünkü son çözümlemede açıktır ki istencin şuna değil ama tam olarak buna karar vermesinin nedeni önünde bulunan içeriğe temel olan koşulların aynı dışsallığma yüklenmelidir. Bu noktaya dek gelen irdelemenin gösterdiği gibi, olumsallığın yalnızca edimsclliğin tek-yanlı bir kıpısı olmasına ve bu nedenle edimselliğin kendisi ile karışurılmamasının gerekmesine karşın, gene de, genelde İdeanın bir biçimi olarak, onun da nesnel dünyada bir hakkı vardır. Bu ilk olarak Doğa açısından böyledir. Olumsallık deyim yerindeyse Doğanın yüzeyinde özgürce yayılmıştır ve yalnızca olumsallık olarak tanınmalıdır, onda "şöyle değil ama ancak böyle olabilirdi" gibi (kimi zaman yanlışlıkla felsefeye yüklenen) bir boşsavı bulmaya çalışmaksızın. Olumsal kendini ünsel dünyada da eşit ölçüde geçerli kılar ve İstenç, daha önce de belirtildi­ ği gibi, ortadan kaldırılmış bir kıpı olarak olsa da olumsalı özenç şeklinde kendi içinde kapsar. Yine, Tin ve etkinliği ile bağıntılı olarak, kişi kendini ussal bilgiye yönelik iyi niyetli çaba yoluyla ayartılmaya bırakmamalı ve böylece olumsallık ırasıyla yüklü görüngüleri zorunlu olarak göstermeye, ya da genellikle söylendiği gibi, apriori kurmaya çalışmaktan kaçınmalıdır. Böylece örneğin bir bakıma düşüncenin bedeni olmasına karşın dilde de olumsal öğe karşı çıkılamayacak bir yolda kesin rolünü oynar, ve tüze, sanat vb. şekilleri açısından da aynı şey geçerlidir. Bütünüyle doğrudur ki bilimin ve daha tam olarak felsefenin görevi genel olarak olumsallık görünüşü altına gizlenmiş olan zorunluğu saptamaktan oluşur; bu gene de sanki olumsal yalnızca bizim öznel tasarımımıza aitmiş ve bu nedenle gerçeğe ulaşabilmek için kesinlikle bir yana atılmalıyınış gibi anlaşılma­ malıdır. Tek yanlı olarak bu yönü izleyen bilimsel çaba haklı olarak boş bir oyam düzeyine düşecek ve kaba bir bilgiçlik ile suçlanmaktan kaça­ mayacaktır.

§ 146 D a h a y a k ı n d a n b a k ı l d ı ğ ı n d a , E d i m s e l l i ğ i n o dışsallığı ş u n u kapsar: O l u m s a l l ı k , dolaysız e d i m s e l l i k o l a r a k , ö z ü n d e salt varsayılmıştık o l a r a k k e n d i ile ö z d e ş o l a n d ı r ; a m a bu sayıltı o d e n l i d e o r t a d a n kaldırılmıştır, varolan b i r dışsallıktır. B ö y l e c e Olumsallık ııar-sayılmış birşeydir ki dolaysız dışvarlığı aynı zaman­ da bir Olanaktır ve ortadan kaldırılma — bir başkasının O l a n a ğ ı o l m a — b e l i r l e n i m i n i taşır. Bu o l a n a k Koşuldur. Ek. Olumsal olan, dolaysız edimsellik olarak, aynı zamanda bir başkasının olanağıdır, ama artık yalnızca o başlangıçta bulmuş olduğumuz soyut olanak değil, tersine varolan olarak olanaktır, ve bu ise Koşuldur. Birşeyin Koşulundan


ÖZ ÖĞRETİSİ

239

söz ettiğimiz zaman burada bir ikircim yalar: ilk olarak bir belirli-varlık, bir varoluş, genel olarak dolaysız birşey, ve ikinci olarak bu dolaysızın ortadan kaldırılmış olma ve başka birşeyin edimselleşmesine hizmet etme belirlenimi. — Dolaysız edimsellik genel olarak böyle iken hiçbir zaman olması gerektiği gibi değildir, tersine kendi içinde bölünmüş, sonlu bir edimselliktir, ve belirlenimi tüketilmektir. Edimselliğin öteki yanı ise özselliğidir. Bu ilk olarak İçtir ki, yalın olanak olarak, eşit ölçüde ortadan kaldırılmaya belirlenmiştir. Ortadan kaldırılmış olanak olarak yeni bir edimselliğin ortaya çıkışıdır ki, ilk dolaysız edimsellik bu ikincinin öngereği olmuştu. Koşul kavramının kendi içinde taşıdığı almaşım budur. Bir olgunun Koşullarını irdelediğimiz zaman, bunlar bütünüyle yansız olarak görünürler. Gerçekte ise böyle dolaysız edimsellik kendi içinde bütünüyle başka birşeyin tohumlarını taşır. Bu başkası ilkin salt olanaklı birşeydir ki, bu biçim daha sonra kendini ortadan kaldırıp edimselliğe çevirecektir. Böylece ortaya çıkmış olan bu yeni edimsellik kullanıp tüketmiş olduğu dolaysız edimselliğin kendi içidir. Böylece şeylerin bütünüyle başka bir şekli ortaya çıkar, ve bu gene de başka birşey değildir: çünkü ilk edimsellik salt özüne göre ortaya çıkarılmış olur. Öz-veride bulunan, yok olan ve tüketilen koşullar öteki edimsellikte yalnızca kendi kendileri ile biraraya gelirler. — Edimsellik süreci genel olarak böyle bir yapıdadır. Edimsellik salt dolaysızca varolan birşey değildir, tersine, özsel varlık olarak, kendi dolaysızlığmın ortadan kaldırılışıdır ve bu yolla kendini kendisi ile dolaylı kılar. § 147 (y) Bu böyle gelişen dışsallık O l a n a k ve dolaysız E d i m s e l l i k b e l i r l e n i m l e r i n i n b i r çemberidir, ve b u n l a r ı n b i r b i r l e r i yoluyla dolay lılıkları g e n e l o l a r a k olgusal Olanaktır. D a h a s ı , böyle b i r ç e m b e r o l a r a k bütünlüktür, b ö y l e c e içeriktir, k e n d i n d e ve kendi için belirli o/g7*dur; ve o d e n l i de, b e l i r l e n i m l e r i n bu birlikteki a y r ı m ı n a g ö r e , k e n d i için biçimin s o m u t bütünlüğü, için dışa ve dışın içe kendilerini dolaysızca çevirişleridir. B i ç i m i n bu özdevimi Etkinliktir, o l g u n u n kendini o r t a d a n edimselliğe kaldıran olgusal zemin olarak etkinleşmesi, ve olumsal edimselliğin, koşulların etkinleşmeleri, eş deyişle kendi-içlerine yansımaları ve kendilerini o r t a d a n başka bir e d i m s e l l i ğ e , olgunun e d i m s e l l i ğ i n e kaldırma­ larıdır. E ğ e r tüm koşullar b u l u n u r s a , o l g u e d i m s e l olmalıdır, ve o l g u n u n kendisi k o ş u l l a r d a n biridir, ç ü n k ü ilkin " i ç " i n kendisi o l a r a k salt varsayılmış birşeydir. Gelişmiş e d i m s e l l i k , iç ve dışın bire düşen almaşı olarak, tek bir devime birleşen karşıt devimleri­ n i n a l m a ş ı o l a r a k , Zorunluktur. Z o r u n l u k hiç kuşkusuz haklı o l a r a k o l a n a ğ ı n ve edimselliğin b i r l i ğ i o l a r a k t a n ı m l a n m ı ş t ı r . A m a salt böyle a n l a t ı l d ı ğ ı n d a bu b e l i r l e n i m yüzeysel ve bu n e d e n l e anlaşılmaz olur. Zorun­ luk Kavramı oldukça güçtür, ve hiç kuşkusuz Kavramın kendisi


240

MANTIK BİLİMİ o l d u ğ u i ç i n ; a m a kıpıları g e n e d e e d i m s e l l i k l e r o l a r a k vardır­ lar ki aynı z a m a n d a yalnızca b i ç i m l e r o l a r a k , k e n d i i ç l e r i n d e ç ö k e n v e g e ç i c i şeyler o l a r a k g ö r ü l e c e k l e r d i r . B u n e d e n l e a ş a ğ ı d a k i iki paragrafta Z o r u n l u ğ u o l u ş t u r a n k ı p ı l a r ı n a ç ı m lanışı ayrıntılı o l a r a k v e r i l e c e k t i r .

Ek. B i r ş e y d e n z o r u n l u o l a r a k s ö z e d i l d i ğ i n d c ilkin Niçin? diye s o r a r ı z . Z o r u n l u n u n böylece kendini ortaya koyulmuş birşey olarak, dolaylı birşey olarak göstermesi gerekir. E ğ e r g e n e de yalnızca dolaylılıkta d u r u p kalırsak, henüz Zorunlu ile anlaşılacak olanı elde etmiş olamayız. Salt dolaylı olan ne ise kendisi yoluyla değil a m a bir başkası yoluyla odur, ve böylelikle o denli de salt olumsal birşeydir. Buna karşı zorunlu olan söz konusu olduğu zaman onun ne ise kendisi yoluyla o olmasını, ve böylece dolaylı da olsa aynı z a m a n d a dolaylıhğı o r t a d a n kaldırılmış olarak kendi içinde kapsıyor olmasını isteriz. Buna göre zorunlu olan için deriz ki, vardır, ve böylece bizim için yalın kendi ile bağıntı o l a r a k g e ç e r l i d i r ve b u n d a başkası ile koşullanmışlık uzaklaş­ tırılmıştır. — Zorıınluktan söz edildiği zaman sık sık duyulan bir şey de kör olduğudur, ve bu anlatımda hiç kuşkusuz belli bir doğruluk payı vardır, çünkü Zorunluk s ü r e c i n d e Erek henüz E r e k olarak kendi için bulunmaz. Zorunluk süreci birbirleri ile ilgisiz ve içlerinde hiçbir bağlantı taşımıyor görünen dağınık durumların varoluşu ile başlar. Bu durumlar dolaysız bir edimsellik oluşturur­ lar ki kendi içine ç ö k e r ve bu olumsuzlannıadan yeni bir edimsellik ortaya çıkar. B u r a d a ö n ü m ü z d e biçim açısından kendi içinde ikilenmiş yeni bir içerik durur: bir kez söz konusu olgunun içeriği olarak, ve ikinci kez olumlu birşey o l a r a k g ö r ü n e n ve kendilerini ilkin böyle geçerli kılan dağınık d u r u m l a r ı n içeriği olarak. Bu ikinci içerik, kendi içinde bir hiçlik olarak, buna g ö r e kendi olumsuzuna döner ve böylece olgunun içeriği olur. Dolaysız durumlar koşullar olarak yok olur, a m a aynı z a m a n d a olgunun içeriği olarak saklanırlar. Böyle d u r u m ve koşullardan bütünüyle başka birşeyin ortaya çıktığı söylenir, ve bu nedenle bu sürecin kendisi olan Zorunluk kör olarak adlandırılır. B u n a karşı ereksel etkinliği irdeleyecek olursak, burada E r e k t e d a h a şimdiden bilinen bir içerik buluruz, öyle ki bu etkinlik bu n e d e n l e kör değil a m a deyim yerindeyse g ö r e n bir etkinliktir. E ğ e r dünya Kayra tarafından yönetiliyor dersek, b u r a d a genel olarak E r e ğ i n ö n c e d e n kendinde ve kendi için belirli birşey olarak etkin olduğunu imlemiş oluruz, öyle ki ortaya çıkan şey d a h a ö n c e d e n bilinene ve i s t e n e n e karşılık düşer. B u n u n l a birlikte, dünyayı Zorunluk tarafından belirlenmiş olarak alan görüş ve tanrısal bir Kayraya inanç hiçbir biçimde birbirlerini karşılıklı olarak dışlıyor olarak g ö r ü l m e ­ melidirler. Tanrısal Kayranın d ü ş ü n c e açısından temelinde yatan ilke buna g ö r e bize k e n d i n i d a h a s o n r a Kavram o l a r a k g ö s t e r e c e k t i r . K a v r a m Z o r ı m l u ğ u n gerçekliğidir ve o n u o r t a d a n kaldırılmış olarak kendi içinde kapsar, ve böylece evrik olarak Zorunluk da kendinde Kavramdır. Zorunluk kavranmadığı ölçüde kördür, ve bu nedenle eğer Tarih Felsefesi ödevini olmuş olanların z o n ı n l u ğ u n u n bilinmesi olarak g ö r d ü ğ ü için kör bir yazgıcılıkla


ÖZ ÖĞRETİSİ

241

suçlanırsa, bu bütünüyle anlamsız bir suçlama olacakür. Tarih Felsefesi böylece bir Teodezi ünlemini kazanır, ve tanrısal Kayrayı ondan zorunluğu dışlamakla onurlandırdıklarını sananlar gerçekte bu soyu dama ile onu kör ve us yoksunu bir özenç düzeyine indirirler. Saf dinsel bilinç Tanrının bengi ve değişmez buyruklarından söz ettiği zaman, bunda zorımluğun Tanrının özüne ait olduğunun kesin kabulü imlenir. Tanrıdan ayrımı içindeki insan tikel sanı ve istenci ile heves ve özençlerinin peşinden giderken çoğu kez edimlerinin amaçlamış ve istemiş olduğundan bütünüyle başka sonuçlara vardığını görür; buna karşı Tanrı ne istediğini bilir, bengi istencinde iç ya da dış olumsallıklar tarafından belirlenmez ve istediğini karşı durulamaz bir yolda yerine getirir. — Zorunluk bakış açısı genel olarak kafa yapımız ve davranışımız açısından büyük bir önem taşır. Olanlara zorunlu olarak baktığımız zaman bunlar ilk bakışta bütünüyle özgürlükten yoksun durumlar gibi görünürler. Eskiler bilindiği gibi zorunluğu Yazgı olarak görürlerdi. Buna karşı modem bakış açısı Avunçtur. Avunç genel olarak eğer amaçlarımızdan, ilgilerimizden vaz geçersek, bunu bir karşılık elde etme beklentisi ile yaptığımızı anlatır. Buna karşı Yazgı avunçsuzdur. Ama eskilerin Yazgı konusundaki anlayışlarını daha yakından irdelersek, bu bizde hiçbir biçimde bir özgürsüzlük değil, tersine dahaçok bir özgürlük duygusu yaratacaktır. Bunu açıkça görebilmek için özgürsüzlüğün karşıtlıkta diretmekten ve böylece olanı ve olmuş olanı olması ve olmuş olması gerelten ile çelişki içinde duruyor olarak görmekten kaynak­ landığını anımsamamız gerekir. Öte yandan eskilerin anlayışı şöyleydi: değil mi ki böyle birşey vardır, öyleyse vardır, ve değil mi ki öyledir, öyle olması gerekir. Burada öyleyse hiçbir karşıtlık ve böylelikle hiçbir özgürsüzlük, hiçbir acı, hiçbir üzüntü yoktur. Yazgıya karşı bu tutum daha önce de belirtildiği gibi gerçekten de avunçsuzdur, ama böyle bir anlayış o denli de avunca gerek duymaz, çünkü burada öznellik henüz sonsuz imlemine ulaşmış değildir. Bıı bakış açısı eski anlayış ile çağdaş Hıristiyan kafa yapımızı karşılaştırırken kesinlikle göz önüne alınmalıdır. Öznellikten yalnızca tikel ilgi ve eğilimlerin olumsal ve özençli içeriği ile yüklü sonlu dolaysız öznellik, genel olarak sözcüğün vurgulu anlamında olgudan (ki bu anlamda söylenegelen — v e haklı olarak söylenegelen — şey kişinin değil ama o/gvmun önem taşıdığıdır) ayrı olarak "kişi" denilen şey anlaşılırsa, o zaman insan eskilerin kendilerini dinginlikle yazgıya bırakışlarına hayran olmaktan ve bu anlayışı çağdaş anlayıştan daha yüksek ve daha değerli olarak tanımaktan kendini alamaz — modern anlayış ki, dikbaşlılıkla kendi öznel amaçlarını izler ve, onlara ulaşma umudundan vazgeçmek zorunda kaldığını gördüğü zaman, kendini yalnızca kazanılacak bir başka şekildeki ödülün beklentisi ile avutmaya yönelir. Öte yandan gene de öznellik yalnızca olgunun karşısında duran kötü ve sonlu öznellik olarak görülmemelidir; tersine, öznellik gerçekliğine göre alındığında olguya içkindir ve böyle sonsuz öznellik olarak olgunun kendisinin gerçek­ liğidir. Bu yolda anlaşıldığında avunç bakış açısı bütünüyle başka ve daha yüksek bir inileni kazanır, ve bu anlamdadır ki Hıristiyan dini avunç dini olarak, ve giderek saltık avunç dini olarak görülmelidir. Hıristiyanlık bilindiği


242

MANTIK BİLİMİ

gibi Tanrının tüm insanların kurtarılmasını istediği öğretisini kapsar, ve bununla anlaülan şey öznelliğin sonsuz bir değer taşıdığıdır. Hıristiyan dininin avutucu ırası daha tam olarak onda Tanrının kendisinin saltık öznellik olarak bilinmesinde yatar; ama öznellik tikellik kıpısını kendi içinde kapsar ve böylece bizim tikelliğimiz de yalnızca soyu t bir yolda olumsuzlanacak birşey olarak değil, tersine aynı zamanda saklanacak birşey olarak tanınır. Eskilerin tanrıları da hiç kuşkusuz aynı yolda kişisel olarak görülüyorlardı; ama bir Zeus'ım, bir Apollon'un vb. kişiliği edimsel bir kişilik değil, tersine salı tasarımsal bir kişiliktir, ya da, başka türlü anlatılırsa, bu tanrılar salt kişileştirmelerdirler ki, böyle olmakla fcendilerini bilmez ama yalnızca bilinirlerdi. Eski tanrılarda görülen bu eksiklik ve güçsüzlükleri giderek eskilerin dinsel bilinçlerinde de buluruz, çünkü bu bilinçte yalnızca insanlar değil ama tanrıların kendileri de yazgının (TTETTpcouEvov ya da EİMapuevn.) altında düşünülürlerdi, bir yazgı ki açılmamış zorunluk olarak ve böylece baştan sona kişisel-olmayan, bencil-olmayan ve kör olarak görülmelidir. Buna karşı Hıristiyan Tanrısı yalnızca bilinen değil ama bütünüyle kendini bilen Tanrıdır ve salt tasarımsal değil ama tersine saltık olarak edimsel bir Tanrıdır. — Bu ele alınan noktaların daha öte İrdelen İsleri için Din Felsefesine göndermede bulunmamız gerekir. Ama gene de geçerken kısaca her insanın başına gelenleri eskilerin herkes kendi öz talihinin mimarıdır özdeyişlerinin anlamında almasının ne denli önemli olduğunu belirtebiliriz. Burada bütününde kişinin salt kendi kendisinden yarar sağlayabileceği imlenir. Karşıt görüş ise başımıza gelen herşeyin suçunu başkalarına, dununun uygunsuzluğuna ve benzeri şeylere yüklemek olacaktır. Ve bu ise yine özgürsüzlük bakış açısı ve aynı zamanda hoşnutsuzluk kaynağıdır. Buna karşı, eğer insan başına gelenlerin yalnızca kendi evrimi olduğunu ve yalnızca kendi suçunu taşıdığını kabul ederse, özgür biri olarak davranacak ve ona olan herşeyde hiçbir haksızlığa uğramadığı inancını taşıyacaktır. Kendisiyle ve talihiyle geçimsizlik içinde yaşayan insan başka­ larından haksızlığa uğradığı gibi bir yanlış sanıyla sayısız sapıklık ve kötülük içine düşecektir. Hiç kuşkusuz başımıza gelenlerde raslantının da büyük bir payı vardır. Ama bu raslantı ya da olumsallık öğesi gene de temelini insanın doğallığında bulur. Gene de, insan kendi özgürlüğünün bilincini taşıdığı sûrece, nıhunun uyumu ve ansal barışı başına gelenlerin kabul edilemezliği tarafından yok edilemez. Öyleyse insanların hoşnutluk ve hoşnutsuzluklarını ve böylece yazgılarının kendisini belirleyen şey Zorunluk üzerine göriişleridir.

§ 148 Üç kıpı, Koşul, Olgu ve Etkinlik a r a s ı n d a , a. Koşul ( a ) var-sayılmış o l a n d ı r [ Vorausgesetzte]; y a l n ı z c a "sayıl­ mış" [Geselztes] o l m a y a n ı n d a y a l n ı z c a olgu ile g ö r e l i d i r [ o n u n tarafından 'koyulur']; a m a "uaı'' ya da "önsel' [voraus] olarak kendi içindir, — o l u m s a l , dışsal d u r u m d u r ki olguya b a k ı l m a k s ı z ı n varolur; a m a aynı z a m a n d a bu o l u m s a l l ı k t a b ü t ü n l ü k olan olgu


ÖZ ÖĞRETİSİ

243

a ç ı s ı n d a n bu var-sayılmış ö ğ e tam bir koşullar çemberidir. ( P ) K o ş u l l a r edügindirler, o l g u i ç i n g e r e ç o l a r a k k u l l a n ı l ı p b ö y l e c e o l g u n u n içeriğine g e ç e r l e r ; o d e n l i de bu i ç e r i ğ e uygundurlar ve o n u n bütün belirlenimini d a h a ö n c e d e n kendi i ç l e r i n d e kapsarlar. Olgu da b e n z e r o l a r a k ( a ) var-sayılmış birşeydir; "sayılmış" olarak ilkin yalnızca iç ve olanaklı birşeydir, ve "var" olarak kendi için bağımsız bir içeriktir; ( P ) koşulların kullanımı yoluyla dışsal varoluşunu, kendi içerik-belirlenimlerinin olgusallaşmasını k a z a n ı r ki, b u n l a r koşullar ile karşılıklı o l a r a k uyuşurlar, öyle ki olgu kendini bunların dışında olgu olarak gösterirken o denli de o n l a r d a n ortaya çıkar. c . Etkinlik ( a ) b e n z e r o l a r a k k e n d i i ç i n d i r ( b i r i n s a n , b i r k a r a k t e r ) , b a ğ ı m s ı z o l a r a k varolur, v e aynı z a m a n d a o l a n a ğ ı n ı y a l n ı z c a k o ş u l l a r d a ve o l g u d a b u l u r ; ( p ) d e v i m d i r ki, koşulları olguya ve olguyu varoluş yanı olarak koşullara çevirir; ya da d a h a d o ğ r u s u y a l n ı z c a olguyu k o ş u l l a r d a n — ki o n l a r d a kendinde b u l u n u r — ortaya ç ı k a r ı r ve koşulların taşıdıkları v a r o l u ş u n o r t a d a n kaldırılması yoluyla olguya varoluş verir. Bu üç k ı p ı n ı n b i r b i r l e r i n e karşı bağımsız varoluşlar şeklini taşıyor olmaları ölçüsünde, bu süreç dış zorunluk olarak görünür. — Bu zorunluk sınırlı bir içeriği olgusu o l a r a k taşır. Ç ü n k ü olgu yalın belirlilik içindeki bu b ü t ü n d ü r ; a m a bu bütün k e n d i biçimi i ç i n d e k e n d i n e dışsal o l d u ğ u için, g i d e r e k k e n d i k e n d i s i n d e v e k e n d i i ç e r i ğ i n d e bile k e n d i n e dışsaldır, v e b u dışsallık o l g u d a o n u n i ç e r i ğ i n i n sınırıdır. § 149 Z o r u n l u k böylece k e n d i n d e kendi ile özdeş, a m a içerikli bir Özdür, ve bu Öz kendi içinde öyle bir yolda g ö r ü n ü r ki, ayrımları bağımsız edimsel k e n d i l i k l e r b i ç i m i n i alır; ve bu [ k e n d i n e ] özdeş aynı z a m a n d a saltık biçim o l a r a k dolaylılıkta [dolaysızlığın] ve dolaysızlıkta dolayhlığın o r t a d a n kaldırılması etkinliğidir. — Z o r u n l u olan b i r başkası yoluyla vardır, ve bu başkası dolaylı kılıcı zemine (olgu ve etkinlik) ve bir dolaysız edimselliğe, aynı z a m a n d a koşul o l a n o l u m s a l birşeye dağılmıştır. Z o r u n l u o l a n , b i r başkası yoluyla olmakla, k e n d i n d e ve kendi için değil a m a salt varsayılmış o l a n d ı r . A m a b u dolaylılık eşit ö l ç ü d e dolaysızca k e n d i n i n o r t a d a n k a l d ı r ı l m a s ı d ı r ; z e m i n ve o l u m s a l koşul dolaysızlığa çevrilirler ve bu yolla o varsayılmışlık ortadan edimselliğe kaldırı­ lır ve olgu kendi kendisi ile biraraya gelmiştir. Bu k e n d i i ç i n e geri d ö n ü ş t e z o r u n l u o l a n — koşulsuz e d i m s e l l i k o l a r a k — saltık olarak b u l u n u r . — Z o r u n l u olan şöyledir: bir d u r u m l a r ç e m b e r i


244

MANTIK BİLİMİ

yoluyla dolaylı kılınır, — öyledir, ç ü n k ü d u r u m l a r ö y l e d i r l e r ; ve b i r de şöyledir: dolaysızdır, — öyledir, ç ü n k ü vardır.

a.

Tözsellik

İlişkisi

§ 150 Z o r u n l u olan k e n d i i ç i n d e saltık ilişkidir, e.d. ( ö n c e k i paragraf­ l a r d a ) gelişen s ü r e ç t i r ki o n d a ilişki o d e n l i de k e n d i n i o r t a d a n saltık özdeşliğe kaldırır. Dolaysız b i ç i m i n d e a l ı n d ı ğ ı n d a , tözselliğin ve ilinekselliğin ilişkisidir. Bu ilişkinin kendi ile saltık özdeşliği g e n e l o l a r a k Toz­ d u r ki, Z o r u n l u k o l a r a k b u içsellik b i ç i m i n i n o l u m s u z l u ğ u d u r , ve b ö y l e c e k e n d i n i edimsellik o l a r a k koyar, a m a o d e n l i de bu dışsalın olumsuzluğudur. Bu o l u m s u z l u ğ a g ö r e , e d i m s e l o l a n dolaysız birşey o l a r a k yalnızca ilineksel o l a n d ı r ki salt o l a n a ğ ı yoluyla b i r b a ş k a e d i m s e l l i ğ e g e ç e r ; b i r geçiş ki, biçim-etkinliği o l a r a k ( § 1 4 8 , 1 4 9 ) tözsel özdeşliktir. §151 T ö z b u n a g ö r e İ l i n e k l e r bütünlüğüdür, o n l a r d a k e n d i n i o n l a r ı n saltık olumsuzlukları olarak, e.d. saltık güç olarak ve aynı zaman­ da tüm içeriğin varsıllığı olarak belirtir. Ama bu içerik bu belirişin kendisinden başka birşey değildir, ç ü n k ü k e n d i i ç i n d e i ç e r i ğ e yansımış b e l i r l i l i ğ i n kendisi salt b i r b i ç i m kıpısıdır ki T ö z ü n gücüne g e ç e r . T ö z s e l l i k saltık biçim-etkinliği ve z o r u n l u ğ u n g ü c ü d ü r , ve tüm i ç e r i k a n c a k b i r kıpıdır ki salt bu s ü r e c e aittir, — b i ç i m ve i ç e r i ğ i n b i r b i r l e r i n e saltık d ö n ü ş ü m ü . Ek. Felsefe Tarihinde Töz karşımıza Spinoza felsefesinin ilkesi olarak çıkar. Ünlü olduğu denli de kötü ünlü olan bu felsefenin imlem ve değerine ilişkin olarak Spinoza'nın zamanından bu yana büyük yanlış anlamalar doğmuş ve üzerinde ileri geri pek çok şey söylenmiştir. Spinoza'nın dizgesine karşı yöneltilen başlıca suçlamalar tanrıtanımazcıhk ve daha sonra kamutanrıcılıktır. Bunların nedeni hiç kuşkusuz Spinoza'nın dizgesinin Tanrıyı T ö z o l a r a k v e yalnızca T ö z o l a r a k g ö r e n anlayışıdır. B u s u ç l a m a ü z e r i n e düşünülmesi gereken noktalar ilkin T ö z ü n mantıksal İdeanın dizgesinde aldığı yerden çıkacaknr. İdeanın gelişim sürecinde özsel bir basamak olmasına karşın. T ö z g e n e de İdeanın kendisi değil, saltık Idea değil, a m a henüz sınırlı Zorunluk biçimindeki Ideadır. Hiç kuşkusuz Tanrı Zorunluktur, ya da yine denebilir ki, saltık Olgudur, a m a aynı z a m a n d a o denli de saltık Kişidir, ve bu nokta Spinoza'nın felsefesinin eriminin ötesinde yatar. Bu bağlamda kabul etmek gerek ki, Spinoza felsefesi Hıristiyan dinsel bilincin içeriğini oluşturan gerçek Tanrı kavramının gerisinde kalır. Spinoza kökenine g ö r e bir Musevi


ÖZ ÖĞRETİSİ

245

idi, ve genel olarak sonlu herşeyi geçici ve yiten birşey olarak gören Doğunun bakış açısıdır ki felsefesinde düşünceye uygun anlatımını bulnmştur.Bıı Doğuya özgü Tözsel birlik görüşü hiç kuşkusuz tüm daha öte gerçek gelişimin temelini oluşturur, ama üzerinde durup kalınacak bir nokta değildir; onda eksik olan şey Batıya özgü bireysellik ilkesidir ki, felsefi bir şekil içinde Spinoza ile eşzamanlı olarak ilk kez Leibniz'in Monadolojisinde ortaya çıkmıştır. — Buradan geriye Spinoza'nın felsefesine karşı yöneltilen tanrıtamnıazcılık suçlamasına bakarsak, bu suçlamanın temelsiz olduğu ve yadsınması gerekdği görülecektir, çünkü Spinoza felsefesi Tanrıyı yadsımak bir yana, tersine onu biricik gerçek Varlık olarak tanır. Ne de Spinoza'nın Tanrıdan biricik Gerçek olarak söz etmiş olmasına karşın Tanrısının gerçek Tanrı olmadığı ve bu nedenle Tanrı olarak adlandırılamayacağı ileri sürülebilir. Eğer bıı doğru olsaydı, eşit doğrulukla söylemek gerekirdi ki, felsefeleri ile İdeanın daha altgüdümlü bir basamağında durup kalan tüm başka felsefeciler de, ve yine Tanrıyı yalnızca Efendi olarak bildikleri için Musevi ve Müslümanlar değil, ama onlarla birlikte Tanrıyı bilinemez, en yüksek ve öte-dünyasal bir Varlık olarak gördükleri için tüm Hıristiyanlar da tanrıtanımazcıhk ile suçlanabilirlerdi. Spinoza felsefesine karşı getirilen tanrıtanımazcıhk suçlaması daha yakın bir irdelemede kendini bu felsefede ayrımlaşma ya da sonluluk ilkesine hakkının verilmemiş olduğu noktasına indirger, ve bu yüzden gerçekte olumlu bir varlık anlamında hiçbir dünya tanımadığı için bu dizge tanrıtanımazcıhk olarak değil, tersine Akazmizm olarak nitelendirilmelidir. Buradan kamutanrıcılık suçlaması konusunda da nelerin söylenebileceği ortaya çıkar. Genellikle olduğu gibi, kamu tanrıcılıktan sonlulukları içindeki sonlu şeyleri ve bunların karmaşalarını Tanrı olarak gören bir öğreti anlaşılırsa Spinoza'nın dizgesine kamutanrıcılık suçlamasını yüklemekten vaz geçmek gerekir, çünkü bu dizgeye göre sonlu şeyler ya da genel olarak dünya baştan sona hiçbir gerçeklik taşımaz; öte yandan, bu felsefe tam da Akozmizmi nedeniyle hiç kuşkusuz kamu tanrıcıdır. Burada içerik açısından kabul edilmiş olan eksiklik kendini aynı zamanda biçim açısından bir eksiklik olarak da gösterir, çünkü Spinoza ilkin Tözü dizgesinin doruğuna koyup düşünce ve uzamın birliği olarak tanımlar, ama bunu bu ayrıma nasıl ulaştığını ve bunu geriye tözsel birliğe nasıl götürdüğünü göstermeksizin yapar. İçeriğin daha öte irdelenişi matematiksel denilen yöntemde gelişir, buna göre ilkin tanımlar ve belitler saptanır, bunların üzerine kuramlar sıralanır ve bu kuramların tanıtları ise yalnızca anlak düzeyinde kalınarak geriye o tanıtlanmamış varsayımlara inmekten oluşur. Spinoza'nın felsefesi içerik ve sonuçlarını baştan sona yadsıyanlar tarafından bile yönteminin sağlam sonuçları nedeniyle övülmüş olsa da, gene de biçimin bu koşulsuz tanınışı gerçekte içeriğin koşulsuz yadsınışı denli temelsizdir. Spinoza felsefesinin içeriğinin eksikliği biçimin ona içkin olarak bilinmemesinden ve bu nedenle ona salt dışsal, öznel bir biçim olarak yaklaşmasından oluşur. Töz, ön bir eytişimsel dolaylılık olmaksızın Spinoza tarafından dolaysızca anlaşıldığı gibi, evrensel olumsuz güç olarak, bir bakıma salt karanlık ve şekilsiz bir uçurumdur ki tüm belirli içeriği baştan


246

MANTIK BİLİMİ

sona kendi içinde yutar ve kendisinden kendi içinde olumlu bir kalıcılık taşıyan hiçbir şey üretemez. § 152 S a l t ı k g ü ç o l a r a k T ö z ü n kendini kendisi ile salt iç o l a n a k o l a r a k iliskilendiren ve böylece kendini ilinekselliğe belirleyen g ü ç olma­ sına, ve bu yolla koyulan dışsallığın bu g ü ç t e n ayrı o l m a s ı n a göre — tüm bu kıpıya g ö r e — zorunluk asıl İlişkidir, tıpkı ilk zorunluk b i ç i m i n d e T ö z o l m a s ı gibi. Bu ilişki Nedensellik İlişkisidir.

b. Nedensellik ilişkisi § 153 T ö z Nedendir, ç ü n k ü ilinekselliğe geçişine karşı kendi içine yansır ve böylece kökensel ocudur; a m a o denli de kendi-içine-yansımayı ya da yalın o l a n a ğ ı n ı o r t a d a n kaldırır, k e n d i n i k e n d i o l u m s u z u o l a r a k koyar ve b ö y l e c e ortaya bir Etki, b i r e d i m s e l l i k g e t i r i r ki, salt varsayılmış bir edimsellik o l m a s ı n a karşın Etki s ü r e c i yoluyla aynı z a m a n d a z o r u n l u d u r . N e d e n kökensel olgu olarak saltık bağımsızlık vc kendini Etkiye karşı s ü r d ü r e n kalıcı birşey b e l i r l e n i m i taşır, a m a z o r u n l u k t a — ki b u n u n özdeşliği o k ö k e n s e l l i ğ i n k e n d i s i n i o l u ş t u r u r — yalnızca Etkiye geçmiştir. Yine, belirli bir içerikten söz edilebi­ l e c e ğ i düzeye dek, E t k i d e h i ç b i r içerik yoktur ki N e d e n d e de o l m a s ı n ; — bu ö z d e ş l i k saltık i ç e r i ğ i n k e n d i s i d i r ; a m a eşit ö l ç ü d e d e biçim-belirlenimidir, N e d e n i n k ö k e n s e l l i ğ i E t k i d e ortadan kaldırılmıştır ki b u n d a N e d e n kendini koyulmuş birşey yapar. Ama N e d e n böylelikle yitmez ve yalnızca Etkiyi edimsel birşey o l a r a k b ı r a k m a z . Ç ü n k ü bu koyulmuştuk o d e n l i de dolaysızca o r t a d a n kaldırılır ve d a h a ç o k N e d e n i n k e n d i içine yansımasıdır, kökenselliğidir; ilkin Etkidedir ki N e d e n edimsel­ dir ve Nedendir. Neden buna göre k e n d i n d e ve kendi için causa raidir. — J a c o b i , tek-yanlı dolaylılık tasarımında direte­ rek, (Briefe über Spinoza, ikinci basım, s. 4 1 6 ) causa suiyi (ejfectus sui de aynı ş e y d i r ) , N e d e n i n bu saltık g e r ç e k l i ğ i n i , salt b i r b i ç i m c i l i k o l a r a k aldı. Ayrıca T a n r ı n ı n z e m i n o l a r a k d e ğ i l , ama tersine özünde Neden olarak belirlenmesi gerektiğini belirtti. N e d e n i n doğası ü z e r i n e d a h a t e m e l d e n bir d ü ş ü n c e J a c o b i ' n i n b u yolla a m a ç l a d ı ğ ı n ı k a z a n a m a m ı ş o l d u ğ u n u g ö s t e r e c e k t i r . G i d e r e k sonlu N e d e n d e ve b u n u n t a s a r ı m ı n d a bile içerik a ç ı s ı n d a n bu özdeşlik b u l u n u r ; yağmur, N e d e n , ve


ÖZ ÖĞRETİSİ

247

ıslaklık, E t k i , h e r ikisi de v a r o l a n b i r ve aynı sudur. B i ç i m a ç ı s ı n d a n b ö y l e c e E t k i d e ( ı s l a k l ı k ) N e d e n ( y a ğ m u r ) yitip g i d e r ; a m a böylelikle N e d e n s i z b i r h i ç o l a n E t k i b e l i r l e n i m i de yiter ve yalnızca ilgisiz ıslaklık kalır.Sıradan n e d e n s e l ilişki a n l a m ı n d a N e d e n sonludur, a m a a n c a k içeriğinin sonlu olması ( s o n l u t ö z d e o l d u ğ u g i b i ) ve N e d e n ve E t k i n i n iki ayrı bağımsız varoluş olarak t a s a r ı m l a n m a l a r ı ö l ç ü s ü n d e , — ki bu s o n u n c u l a r a n c a k n e d e n s e l ilişki onlardan soyutlandığı zaman böyledirler. Sonluluk alanında bağıntıları içindeki biçimbelirlenimlerinin ayrımları üzerinde durup kalındığı için, evrik o l a r a k N e d e n de koyulmuş birşey o l a r a k ya da Etki o l a r a k b e l i r l e n i r ; b u n u n da yine bir başka N e d e n i vardır; ve b ö y l e c e burada ortaya Etkilerden N e d e n l e r e sonsuz bir ilerleme doğar. Ayrıca inen b i r i l e r l e m e de vardır, ç ü n k ü E t k i N e d e n ile ö z d e ş l i ğ i n e g ö r e kendisi N e d e n o l a r a k v e aynı z a m a n d a b i r başka N e d e n olarak belirlenir ki, b u n u n da yine başka Etkileri vardır, ve bu s o n s u z a d e k böyle gider. Eli. Aılak tözsellik karşısında ne denli bocalarsa, nedensellik ilişkisi, e.d. Neden ve Etki arasındaki ilişki de tersine onun için o denli tanıdıktır. Bir içeriği ne zaman zorunlu olarak görmeye yönelse, anlak düzeyindeki düşünce onu özellikle nedensellik ilişkisine dayandırma alışkanlığmdadır. Öte yandan, gerçi bu ilişki hiç kuşkusuz Zonınluğa ait olsa da, zorunluk sürecinde salt bir yandır — bir süreç ki, o denli de Nedensellikte kapsanan dolaylıhğı ortadan kaldırarak kendini yalın kendi-ile-bağmtı olarak tanıtlamaktan oluşur. Genelinde Nedensellikte durup kalınırsa, bu Kavram gerçekliği içinde değil, ama yalnızca sonlu nedensellik olarak anlaşılır, ve bu ilişkinin sonluluğu Neden ve Etkiye ayrımları içinde sarılmaktan oluşur. Ana bu ikisi yalnızca ayrı değil, tersine o denli de özdeştir. Bunu sıradan bilincimizde bile görebiliriz ve böylece Neden söz konusu olduğunda bunun ancak bir Etkisi olduğu sürece Neden olduğunu, ve Etki söz konusu olduğu zaman bunun ancak bir Nedeni olduğu sûrece Etki olduğunu söyleriz. Neden ve Etki böylece ikisi de bir ve aynı içeriktir, ve ayrımları ilkin yalnızca ortaya koyma ve koyulma ayrımıdır; bu biçimsel ayrım yine kendini ortadan kaldırır, çünkü Neden yalnızca başka birşeyin Nedeni değil ama ayrıca kendi kendisinin de Nedenidir, ve Etki salt başka birşeyin Etkisi değil ama ayrıca kendi kendisinin de Etkisidir. Şeylerin sonluluğu buna göre şöyle saptanmalıdır. Neden ve Etki kavramlarına göre özdeş iken, bu iki biçim kendilerini ayrımları içinde öyle bir yolda sunarlar ki. Neden ayrıca Etki ve Etki ayrıca Neden olsa da, gene de Neden bir Neden olduğu bağlamda Etki ve Etki bir Etki olduğu bağlamda Neden değildir. Bu yine sonsuz bir Nedenler dizisi şeklinde sonsuz ilerlemeyi verir — bir dizi ki kendini aynı zamanda sonsuz bir Etkiler dizisi olarak gösterir.


248

MANTIK BİLİMİ

§ 154 Etki N e d e n d e n ayrıdır. E t k i o l a r a k E t k i koyulmuşluklur. Ama koyulmuşluk o d e n l i de kendi-içine-yansıma ve dolaysızlıktır, ve N e d e n i n Etkisi, o n u ortaya koyması, E t k i n i n N e d e n d e n ayrılı­ ğ ı n d a (üretildiği s ü r e c e , aynı z a m a n d a önceden-koyma ya da varsaymadır [Voraussetzeu]. B ö y l e c e ü z e r i n d e E t k i n i n y e r aldığı b i r başka töz b u l u n u r . Bu töz, dolaysız o l a r a k , k e n d i n i k e n d i s i ile ilişkilendiren b i r olumsuzluk değil, etkin değil, tersine edilgindir. A m a töz o l a r a k o d e n l i de etkindir, varsayılmış dolaysızlığı ve o n d a koyulmuş Etkiyi o r t a d a n kaldırır, tepkir, e.d. ilk t ö z ü n etkinliğini ortadan kaldırır; a m a bu ilk töz de b e n z e r olarak kendi dolaysızlığının ya da o n a koyulan E t k i n i n bu o r t a d a n kaldı­ rılmasıdır; böylelikle ötekinin etkinliğini ortadan kaldırır ve tepkir. N e d e n s e l l i k b ö y l e c e Etkileşim ya da Karşılılık ilişkisine geçmiştir. Etkileşimde, gerçi Nedensellik henüz kendi gerçek belirle­ n i m i n d e koyulmuş o l m a s a da, N e d e n l e r d e n v e E t k i l e r d e n s o n s u z a i l e r l e m e b i r i l e r l e m e o l a r a k g e r ç e k kipte o r t a d a n kaldırılmış, çünkü N e d e n l e r d e n Etkilere ve Etkilerden Neden­ l e r e d o ğ r u s a l devim geriye dönerek k e n d i i ç i n e yansımıştır. S o n s u z a i l e r l e m e n i n k e n d i i ç i n d e k a p a n a n b i r ilişkiye b u b ü k ü l m e s i h e r z a m a n o l d u ğ u gibi yine ş u yalın g ö z l e m d i r : yukarıdaki d ü ş ü n c e s i z y i n e l e m e d e salt b i r ve aynı şey, eş deyişle, bir N e d e n ve b i r başka N e d e n ve b u n l a r ı n b i r b i r l e r i ile bağıntıları vardır. G e n e de bu bağıntının gelişimi, Etkileşim, yalnızca ayrımların almaşıdır, — N e d e n l e r i n değil a m a kıpıla­ rın a y r ı m l a r ı n ı n ; ve bu k ı p ı l a r ı n kendi için her birinde, yine " N e d e n E t k i d e N e d e n d i r (ve evrik o l a r a k ) " özdeşliğine g ö r e , bu ayrılmazlığa g ö r e , öteki kıpı da eşit ö l ç ü d e varsayılır.

c. Etkileşim § 155 Etkileşimde ayrılıklarında diretilen b e l i r l e n i m l e r ( a ) kendilerinde aynıdırlar; b i r yan N e d e n d i r , k ö k e n s e l , e t k i n , e d i l g i n vb., tıpkı ö t e k i gibi. B e n z e r o l a r a k bir başka yanın varsayılması ve üzerin­ deki Etki, dolaysız kökensellik ve almaş yoluyla koyulmuşluk, b i r ve aynıdırlar, ilk o l a r a k varsayılan N e d e n dolaysızlığı y ü z ü n d e n edilgindir, koyulmuşluklur ve Etkidir, iki o l d u k l a r ı s ö y l e n e n N e d e n l e r arasındaki ayrım bu yüzden boştur, ve kendinde salt bir N e d e n vardır ki, kendini Etkisinde töz olarak ortadan kaldırırken


ÖZ ÖĞRETİSİ

249

o d e n l i d e k e n d i n i ilkin b u e t k i m e d e b a ğ ı m s ı z l a ş t ı r a n N e d e n olarak bulunur.

§ 156 Ama bu b i r l i k ayrıca [{}] kendi içindir, ç ü n k ü bu b ü t ü n a l m a ş N e d e n i n k e n d i n i ortaya koymasıdır ve salt bu k e n d i n i ortaya koyması varlığıdır. Ayrımların h i ç l i ğ i yalnızca k e n d i n d e ya da bizim d e r i n - d ü ş ü n c e m i z d e ğ i l d i r ( ö n c e k i § ) , a m a e t k i l e ş i m i n kendisi getirilen h e r belirlenimi yine ortadan kaldırmak ve karşıta ç e v i r m e k , b ö y l e c e k ı p ı l a r ı n o k e n d i l e r i n d e h i ç l i k l e r i n i ortaya koymaktır. Kökenselliğe bir Etki getirilir, e.d. kökensellik ortadan kaldırılır; b i r N e d e n i n eylemi b i r tepki olur, vb. Ek. Etkileşim tam gelişimi içinde koyulmuş nedensel-ilişkidir, ve şeylerin nedensellik bakış açısı altında irdelenmesi daha önce sözü edilen sonsuza ilerleme nedeniyle doyurucu görünmediği zaman derin-düşûnce bu ilişkiye sığınır. Böylece örneğin tarihsel araştırmada ilkin bir ulusun karakter ve töresi anayasa ve yasalarının Nedenleri midirler, yoksa evrik olarak bunların Etkileri midirler sorusu ele alınır; ve daha sonra bu ikisinin, bir yanda karakter ve törelliğin ve öte yanda anayasa ve yasaların etkileşim bakış açısı altına getirilmelerine geçilir, öyle bir yolda ki, Neden içinde Neden olduğu bağıntıda aynı zamanda Etki, ve Etki içinde Etki olduğu bağıntıda aynı zamanda Nedendir. Doğanın ve özellikle dirimli örgenliklerin irdelenmesinde de olan yine aynı şeydir ve bunların tek tek örgen ve işlevleri kendilerini benzer olarak birbirleri ile etkileşim ilişkisinde duruyor olarak gösterirler. Etkileşim hiç kuşkusuz Neden ve Etki ilişkisinin en yakın gerçekliğidir, ve deyim yerindeyse Kavramın eşiğinde durur; gene de tam bu Nedenle, eğer önemli olan şey kavramsal bilgilenmenin kendisi ise, bu ilişkinin uygulamasıyla yetinmek olanaksızdır. Verili bir içeriğin yalnızca etkileşim bakış açısı altında irdelenmesinde diretilirse, bu gerçekte Kavramdan baştan sona yoksun bir tutumdur; böylece elde edilen şey yalnızca kuru bir olgudur, ve dolaylılık istemi, ki nedensellik ilişkisinin uygulanışındaki birincil güdüdür, yine doyurulmamış olarak kalır. Etkileşim ilişkisinin uygulamasındaki doyumsuzluk daha yakından irdelenirse, şundan oluştuğu görülecektir: bu ilişki, Kavram için bir eşdeğer olarak geçerli olabilmek yerine, tersine ilkin kendisi kavranma gereksinimindedir, ve bunu yerine getirmek için ilişkinin iki yanı dolaysızca verili şeyler olarak bırakılmamalı, tersine, önceki iki paragrafta gösterildiği gibi, daha yüksek bir üçüncünün kıpıları olarak tanınmalıdırlar ki, bu ise Kavramın kendisinden başkası değildir. Örneğin Sparta ulusunun törelerini anayasasının Etkisi olarak ve evrik olarak anayasayı törelerinin Etkisi olarak görürsek, bu bakış açısı hiç kuşkusuz belli bir yolda doğru görünebilir; ama bu anlayış hiçbir zaman en son doyumu veremez, çünkü onunla gerçekte bu ulusun ne anayasası ne de töreleri kavranmış olur. Bu ancak bu iki yan ve


250

MANTIK BİLİMİ

ayrıca Sparta ulusunun yaşam ve tarihinin gösterdiği daha başka tüm tikel yanlar bu Kavramda temellenmiş olarak saptandığı zaman olacaktır. § 157 [y] Bu kendi ile arı almaş böylelikle açılmış ya da ortaya koyulmuş Zorunluktur. G e n e l o l a r a k Z o r u n l u ğ u n b a ğ ı h e n ü z İç ve gizli o l a r a k özdeşliktir, ç ü n k ü edimsel şeyler o l a r a k g e ç e r l i o l a n l a r ı n özdeşliğidir, üstelik b u n l a r ı n b a ğ ı m s ı z l ı k l a r ı n ı n s ö z c ü ğ ü n tam anlamıyla Zorunluk olması gerekse bile. T ö z ü n nedensellik ve etkileşim yoluyla ilerleyişi b u n a g ö r e yalnızca bağımsızlığın kendi ile sonsuz olumsuz bağıntı o l d u ğ u n u n ortaya koyulmasıdır, — g e n e l o l a r a k olumsuz b i r b a ğ ı n t ı , ç ü n k ü o n d a a y ı r d e t m e ve dolaylı kılma b i r b i r l e r i n e karşı bağımsız edimsel şeylerin bir k ö k e n s e l l i ğ i olur, — kendi ile sonsuz bağıntı, ç ü n k ü b u n l a r ı n b a ğ ı m s ı z l ı k l a r ı salt özdeşlikleri o l a r a k vardır. § 158 Zorunluğun bu gerçekliği öyleyse Özgürlüktür, ve Tözün gerçekliği ise Kavram, — bağımsızlık, ki k e n d i n i k e n d i s i n d e n ayrı bağımsız şeylere itiş olsa bile, bu itiş olarak k e n d i ile özdeştir, ve bu kendi kendisinde k a l a n devimsel e t k i l e ş i m salt kendi iledir. Ek. Zorunluğun sık sık sert olarak nitelendirildiğini duyarız, ama hiç kuşkusuz genel olarak Zorımlukta, e.d. onun dolaysız şeklinde diretildiği sürece haklı olarak. Burada önümüzde bir durum ya da genel olarak bir içerik durur ki, kendi için kalıcıdır, ve Zorımlukta ilk olarak böyle bir içeriğin üzerine onu yıkıma uğratan bir başkasının düştüğü imlenir. Bu dolaysız ya da soyut Zorunluğun sert ve üzücü yanıdır. Zorımlukta birbirlerine bağlı görünen ve bu yüzden bağımsızlıklarından yoksun kalan bu iki içeriğin özdeşliği ilkin salt bir iç özdeşliktir ve Zorunluğa altgüdümlü olanlar için henüz söz konusu değildir. Böylece Özgürlük te bu bakış açısından ilkin salt soyut özgürlüktür ki ancak kişi ne ise ve neye iye ise onlardan vazgeçme yoluyla kurtarılır. — Ama bundan başka, daha önce gördüğümüz gibi, Zorunluk süreci öyle bir süreçtir ki onun yoluyla başlangıçta bulunan katı dışsallığın üstesinden gelinir, içi açığa serilir, ve bu yolla birbirlerine bağlı olanların gerçekte birbirlerine yabancı olmadıkları, tersine salt bir bütünün kıpıları oldukları ve bunların her birinin başkası ile bağıntıda kendi kendisinde ve kendi eşliğinde olduğu gösterilir. Bu Zorunluğun Özgürlüğe dönüşümüdür, ve bu yalnızca soyut olumsuzlamanın özgürlüğü değil, tersine somut ve olumlu Özgürlüktür. Buradan Özgürlük ve Zorunluğu birbirlerini karşılıklı dışlıyor olarak görmenin ne denli yanlış olduğu anlaşılabilir. Hiç kuşkusuz, Zorunluk olarak Zorunluk henüz Özgürlük değildir; ama Özgürlük Zorunluğu öngereği olarak taşır ve onu ortadan kaldırılmış olarak kendi içinde kapsar. Törel insan


oz ÖĞRETISI

251

ediminin içeriğinin zorunlu birşey, kendinde ve kendi için geçerli birşey olarak bilincindedir ve bu yolla özgürlüğüne zarar vermek bir yana, tersine Özgürlük ilkin bu bilinç yoluyla edimsel ve içerikli Özgürlük olur ve henüz içeriksiz ve salt olanaklı özgürlük biçimindeki özençten ayrılır. Cezalandırılan bir suçlu kendisine verilen cezayı özgürlüğünün bir kısıdanışı olarak görebilir; gerçekte ise ceza ona boyun eğdiren yabancı bir zor değil, tersine yalnızca kendi öz ediminin belirişidir; ve eğer bunu kabul ederse özgür bir insan olarak davranmış olur. Genel olarak, kendini bütünüyle saltık İdea tarafından belirlenmiş olarak bilmek insanın en yüksek Özgürlüğüdür. Bu bilinci ve tutumu idi ki Spinoza amorinteUectualis Dei olarak belirtiyordu. § 159 Kavram b ö y l e c e Varlık ve Özün Gerçekliğidir, aynı z a m a n d a b a ğ ı m s ı z dolaysızlıktır v e ç ü n k ü k e n d i i ç i n e y a n s ı m a g ö r ü n ü ş ü ayrı b i r e d i m s e l l i ğ i n bu Varlığı dolaysızca salt b i r kendi içinde görünüştür. Kavram k e n d i n i Varlık ve Ö z ü n g e r ç e k l i ğ i o l a r a k t a n ı t l a r ve b u ikisi zeminleri o l a r a k o n a g e r i d ö n e r k e n , evrik o l a r a k Kavram da k e n d i n i zemini o l a r a k Varlıktan geliştirmiştir. i l e r l e m e n i n ilk yanı Varlığın k e n d i i ç i n d e b i r derinleşmesi ve b ö y l e c e içinin ortaya serilişi olarak, ve ikinci yanı ise daha tam olanın daha eksik olandan ortaya çıkışı olarak görülebilir. Böyle b i r g e l i ş i m salt b u i k i n c i y a n a g ö r e i r d e l e n i r s e , b u n u n l a felsefeye karşı haksızlık yapılmış o l a c a k t ı r . " D a h a eksik" ve " d a h a t a m " gibi yüzeysel düşüncelerin burada taşıdıkları d a h a belirli içerik k e n d i ile dolaysız birlik olarak Varlığın k e n d i ile özgür dolaylılık o l a r a k K a v r a m d a n ayrımıdır. Varlık k e n d i n i K a v r a m ı n bir kıpısı o l a r a k g ö s t e r i r k e n , Kavram da bu yolla kendini Varlığın gerçekliği olarak tanıtlamıştır; bu kendi-içineyansıması o l a r a k v e d o l a y h l ı ğ ı n o r t a d a n k a l d ı r ı l m a s ı o l a r a k Kavram dolaysız olanın varsayılmasıdır — bir varsayım ki kendiiçine-geri-dönüşle özdeştir, ve bu özdeşlik Özgürlüğü ve Kavra­ mı oluşturur. E ğ e r kıpı "eksik o l a n " o l a r a k b e l i r t i l e c e k olursa, o z a m a n Kavram, " t a m o l a n , " h i ç kuşkusuz k e n d i n i "eksik o l a n " d a n geliştirir, ç ü n k ü özsel o l a r a k kendi varsayımının bu o r t a d a n kaldırılışıdır. Ama aynı z a m a n d a yalnızca Kavramdır ki k e n d i n i ortaya k o y a r k e n ö n g e r e ğ i n i de koyar — tıpkı kendini g e n e l i n d e nedensellikte ve d a h a tam olarak etkileşim­ d e g ö s t e r m i ş o l d u ğ u gibi. B ö y l e c e Varlık ve Öz ile b a ğ ı n t ı i ç i n d e K a v r a m yalın dolaysızlık olan Varlığa geri dönen Öz olarak b e l i r l e n i r ; bu yolla Ö z ü n g ö r ü n ü ş ü edimsellik taşır ve edimselliği aynı z a m a n d a


252

MANTIK BİLİMİ

kendi içinde özgürce görünüştür. Böyle b i r yolda Kavram Varlığı yalın k e n d i ile bağıntısı o l a r a k ya da kendi içindeki b i r l i ğ i n i n dolaysızlığı o l a r a k taşır; Varlık öyle yoksul b i r b e l i r l e n i m d i r ki, K a v r a m d a b u l u n d u ğ u g ö s t e r i l e b i l e c e k e n s o n şey odur. Zor/unluktan Ö z g ü r l ü ğ e ya da e d i m s e l d e n Kavrama g e ç i ş en zorudur, ç ü n k ü b a ğ ı m s ı z e d i m s e l l i ğ i n tözselliğini yalnızca g e ç i ş t e ve öteki b a ğ ı m s ı z e d i m s e l l i ğ i ile ö z d e ş l i k t e taşıyor o l a r a k d ü ş ü n ü l m e s i g e r e k i r ; b ö y l e c e Kavram da en zorudur, ç ü n k ü kendisi tanı bu özdeşliktir. Ama g e n e l o l a r a k e d i m s e l töz, N e d e n , ki kendi-için-varlığında h i ç b i r ş e y i k e n d i i ç i n e g i r m e y e b ı r a k m a z , d a h a ş i m d i d e n Zorunluğa — ya da koyıılm u ş l u ğ a g e ç m e yazgısına — boyun eğmiştir; a m a bu boyuneğiştir ki en gücüdür. B u n a karşı Z o r u n l u k düşüncesi ise O g ü ç l ü ğ ü n ç ö z ü l ü ş ü d ü r ; ç ü n k ü d ü ş ü n m e b a ş k a s ı n d a kendi ile karşılaşmadır, — özgürleşme ki, s o y u t l a m a n ı n kaçışı d e ğ i l , tersine öteki e d i m s e l d e (ki edimsel olan z o r u n l u ğ u n gücüyle b u n u n l a b a ğ l a n m ı ş t ı r ) k e n d i n i başkası o l a r a k değil a m a kendi öz varlığı ve kendi ortaya koyduğu birşey olarak bulma­ ktır. Kendi için varolduğunda, bu özgürleşme Ben olarak adlan­ dırılır, — b ü t ü n l ü ğ ü n e gelişmiş o l a r a k özgür Tindir, duygu olarak Sevgi, haz olarak Kutsanmışlıktır. — S p i n o z a ' d a k i derin T ö z g ö r ü ş ü s o n l u kendi-için-varhktan salt kendinde özgürleş­ medir, a m a Kavramın kendisi kendi için Z o r u n l u ğ u n g ü c ü ve edimsel Özgürlüktür.

Ek Burada olduğu gibi, Kavram Varlık ve Özün gerçekliği olarak belirtildiği zaman, şu sorunun ortaya sürülmesi beklenmelidir: Niçin Kavram ile başlamıyoruz? Bunun yanıtı şudur: amaç düşünce yoluyla bilgilenme olduğu zaman gerçeklik ile başlanamaz, çünkü gerçeklik başlangıcı oluşturduğu zaman salt inanca üzerine dayanacaktır, oysa düşünsel gerçeklik kendini düşünme yetisinin önünde gerçeklik olarak gerçeklemelidir. Eğer Kavram mantığın başına koyulacak ve içerik açısından bütünüyle doğru bir yolda Varlık ve Özün birliği olarak tanımlanacak olsaydı, o zaman Varlık ve Öz ile neyin düşünüldüğü ve bunların Kavramın birliği içinde nasıl kapsanacakları sorusu doğardı. Gene de bu dununda başlangıç gerçekte değil yalnızca sözde Kavram ile yapılmış olurdu. Gerçek başlangıç yine burada da olduğu gibi Varlık ile yapılmış olurdu, salt şu ayrımla ki, bu yaklaşımda Varlığın belirlenimleri gibi Özün belirlenimleri de dolaysızca tasarımdan alınırken, buna karşı biz Varlığı ve Özü kendi öz eytişimsel gelişimlerinde irdelemiş ve onları kendilerini Kavramın birliğinde ortadan kaldıran kıpılar olarak tanımış oluruz.


Mantığın Üçüncü Bölümü Kavram Öğretisi § 160 Kavram Özgür olandır, kendi için varolan tözsel güç o l a r a k ; ve bütünlüktür ki, o n d a her bir kıpı o olan bütündür ve o n u n l a a y r ı l m a z b i r b i r l i k o l a r a k k o y u l m u ş t u r ; b ö y l e c e Kavram k e n d i ile ö z d e ş l i ğ i n d e kendinde ve kendi için belirli o l a n d ı r . Ek. Kavramın konumu genel olarak saltık İdealizmin konumudur, ve felsefe kavrayan bilgidir, çünkü tüm başka bilinç düzeylerinde dolaysızlığı içinde bağımsız bir varlık olarak geçerli olan herşey onda salt düşünsel/ideal bir kıpı olarak bilinir. Anlak mantığında Kavram genellikle salt bir düşünce biçimi olarak, daha doğru bir deyişle genel bir tasarını olarak görülür, ve bu altgüdümlü Kavram anlayışıyla ilgili olaraktır ki sık sık duygu ve yürek adına Kavramların Kavramlar olarak ölü, boş ve soyut şeyler oldukları öne sürülür. Gerçekte durum böyle olmaktan bütünüyle uzaktır ve tersine Kavram dirimli herşeyin ilkesi ve böylece aynı zamanda saltık olarak somut olandır. Böyle olduğu bu noktaya dek gelen bütün bir mantıksal devimden çıkar ve bu nedenle ilkin burada tanıüanması gereksizdir. Böylece yalnızca biçimsel birşey olduğu ileri sürülen Kavram açısından geçerli sayılan biçim ve içerik karşıtlığına bakarsak, açıktır ki bu da derin-düşüncenin sıkı sıkıya sarıldığı tüm başka karşıtlıklarla birlikte eytişimsel olarak, e.d. kendi kendisi yoluyla yenilerek şimdiden arkada kalmıştır ve Kavram sözcüğün tam anlamıyla daha önceki tüm düşünce belirlenimlerini ortadan kaldırılmış olarak kendi içinde kapsar. Hiç kuşkusuz Kavram biçim olarak görülmelidir, ama bir biçim ki, sonsuz ve yaratıcı olarak, tüm içeriğin doluluğunu kendi içinde kapsar ve aynı zamanda kendi içinden salıverir. Ve yine Kavrama bir bakıma soyut da denebilir, eğer somut ile yalnızca duyusal somutluk, genel olarak dolaysızca algılanabilir olan şeyler anlaşılırsa. Kavram olarak Kavram kendini elin kavramasına bırakmaz, ve Kavram söz konusu olduğu zaman genel olarak işitme, görme vb. bütünüyle arkada bırakılmış olmalıdır. Ama gene de Kavram, daha önce belirtildiği gibi, aynı zamanda saltık olarak somut olandır, ve hiç kuşkusuz Varlığı ve Özü ve bunlarla birlikte bu iki alanın bütün bir varsıllığını düşünsel birlik içinde kendinde kapsadığı için. — Eğer, daha önce belirtildiği gibi, mantıksal İdeanın değişik basamakları Salüğın tanımlarının 253


254

MANTIK BİLİMİ

bir dizisi olarak görülebilirse, o zaman Saltığın burada karşımıza çıkan tanımı o n u n Kavram olduğudur. B u r a d a Kavram hiç kuşkusuz o n u yalnızca öznel düşüncemizin kendinde içeriksiz bir biçimi olarak g ö r e n anlak mantığında o l d u ğ u n d a n d a h a başka ve d a h a yüksek bir a n l a m d a anlaşılmalıdır. Bu n o k t a d a ilkin sorulabilir ki, e ğ e r kurgul mantıkta Kavram o n a genellikle verilenden bütünüyle başka bir a n l a m taşıyorsa, niçin g e n e de bu bütünüyle ayrı a n l a m da K a v r a m o l a r a k belirtilsin ve böylece yanlış a n l a m a l a r a ve karışıklığa n e d e n olunsun? Böyle bir soruya yanıt olarak şu belirtilebilir. Biçimsel mantığın Kavramı ve kurgul Kavram arasındaki uzaklık ne denli büyük olursa olsun, d a h a yakın bir irdelemede görülecekür ki Kavramın daha derin anlamı genel dil kullanımına kesinlikle ilkin görüldüğü denli yabancı değildir. B i r içeriğin K a v r a m d a n ç ı k a r s a n m a s ı n d a n s ö z edilir, ö r n e ğ i n mülkiyeti ilgilendiren tüzel belirlenimlerin mülkiyet Kavramından çıkarsanm a l a r ı n d a n ; v e y i n e evrik o l a r a k böyle b i r i ç e r i ğ i n K a v r a m a d e k g e r i g ö t ü r ü l m e s i n d e n söz edildiğini duyarız. A m a b u n u n l a Kavramın yalnızca kendinde içeriksiz bir biçim olmadığı kabul edilmiş olur, ç ü n k ü e ğ e r öyle olsaydı, bir yandan böyle bir biçimden hiçbirşey çıkarsanamaz, ve öte yandan verili bir içeriğin geriye boş Kavram biçimine izlenmesi yoluyla bu içerik yalnızca belirliliğinden yoksunlaştırılır, a m a tanınmazdı.

§ 161 K a v r a m ı n ileri d e v i m i b u n d a n böyle b a ş k a s ı n a g e ç i ş y a d a b a ş k a s ı n d a g ö r ü n ü ş d e ğ i l a m a Gelişimdir, ç ü n k ü ayrı ö ğ e l e r dolaysızca b i r b i r l e r i n e ve aynı z a m a n d a b ü t ü n e özdeş olarak, ve belirlilik b ü t ü n Kavramın ö z g ü r b i r varlığı o l a r a k koyulur. Ek. Başkasına geçiş Varlık alanındaki ve başkasında görünüş ise Öz alanındaki eytişimsel süreçtir. B u n a karşı Kavramın devimi Gelişimdir ki, o n u n yoluyla o r t a y a koyulan yalnızca k e n d i n d e d a h a ş i m d i d e n bulunandır. D o ğ a d a Kavram basamağına karşılık düşen alan örgensel yaşamdır. Böylece ö r n e ğ i n bitki t o h u m u n d a n gelişir. T o h u m d a h a şimdiden bütün bir bitkiyi kendi içinde kapsar, a m a düşünsel bir kipte, ve bu yüzden bitkinin gelişimini sanki değişik bölümler, kök, gövde, yapraklar vb., t o h u m d a mini minicik de olsalar olgusal olarak bulunuyormuş gibi anlamamak gerekir. Bu görüş o "kum içinde kutu" önsavıdır ki, eksikliği ilkin salt düşünsel bir kipte bulunanı şimdiden varolan birşey olarak g ö r m e k t e yatar. Ö t e yandan bu önsavda d o ğ r u olan şey Kavramın kendi s ü r e c i n d e kendi kendisinde kalıyor ve o n u n tarafından ortaya içerik açısından yeni hiçbir şeyin koyulmuyor, tersine salt bir biçim değişiminin getiriliyor olmasıdır. Kavramın bu doğası, — kendini kendi sürecinde kendi kendisinin gelişimi olarak tanıtlamak—, insanla ilgili olarak doğuştan idealardan söz edenlerin, ya da, Platon'un yapmış olduğu gibi, tüm ö ğ r e n m e y i yalnızca a n ı m s a m a o l a r a k g ö r e n l e r i n göz ö n ü n d e bulundur­ dukları şeydir. Bu g e n e de hiç kuskusuz sanki ö ğ r e t i m yoluyla biçimlenen


KAVRAM

ÖĞRETISI

255

bilincin içeriğini oluşturan şeyler belirli gelişimleri içinde o aynı bilinçte daha önceden bııhınuyorlarmış gibi anlaşılmamalıdır. — Kavramın devimi bir bakıma salt bir oyun olarak görülmelidir; onun tarafından ortaya koyulan başkası gerçekte bir başkası değildir. Ya da, Hıristiyan dinsel öğretide anlatıldığı gibi, Tanrı yalnızca bir başkası olarak karşısında duran bir dünyayı yaratmakla kalmamış, ama bengilikten bir de Oğul doğurmuştur ki, onda Tin olarak kendi kendisindedir. § 162 Kavram öğretisi üç b ö l ü m e ayrılır. 1. öznel ya da biçimsel Kavram öğretisi; 2. dolaysızlığa b e l i r l e n m i ş Kavram ya da Nesnellik öğretisi; 3. İdea, özne-nesne, Kavram ve nesnelliğin birliği, saltık G e r ç e k l i k öğretisi. Sıradan mantık kendi i ç i n d e yalnızca burada b ü t ü n ü n üçüncü bölümünün bir bölümü o l a r a k b u l u n a n g e r e c i , b u n u n yanısıra yukarıda sözü edilen o sözde d ü ş ü n c e yasalarını ve uygulamalı m a n t ı k t a bilgilenmeye ilişkin b i r k a ç noktayı kapsar; g e n e de b u n l a r orada ruhbilimsel, metafiziksel ve başka h e r tür görgül g e r e c e bulaşmış olarak bulunurlar, ç ü n k ü o d ü ş ü n c e biçimleri e n s o n u n d a k e n d i l e r i n d e n b e k l e n e n l e r için k e n d i b a ş l a r ı n a p e k yeterli o l a m a z l a r ; b ö y l e l i k l e b u bilim k a r a r l ı b i r y ö n ü yitirir. — B u n d a n başka, y i n e o r a d a en a z ı n d a n m a n t ı ğ ı n k e n d i n e özgü a l a n ı n a d ü ş e n b i ç i m l e r i n yalnızca b i l i n ç l i d ü ş ü n c e n i n , ve üstelik ussal değil a m a salt a n l a k düzeyindeki b i l i n ç l i d ü ş ü n c e n i n b e l i r l e n i m l e r i o l a r a k a l ı n m a l a r ı gerekir. D a h a ö n c e k i m a n t ı k s a l b e l i r l e n i m l e r , Varlığın v e Ö z ü n b e l i r l e n i m l e r i , h i ç kuşkusuz yalnızca d ü ş ü n c e - b e l i r l e n i m l e r i d e ğ i l d i r l e r ; g e ç i ş l e r i n d e , eytişimsel kıpıda, ve k e n d i i ç l e r i n e ve b ü t ü n l ü ğ e geri dönüşte kendilerini Kavramlar olarak tanıt­ larlar. Ama bunlar yalnızca belirli Kavramlar (bkz. § 84 ve 1 1 2 ) , k e n d i l e r i n d e ya da — yine aynı şey — bizim için Kavramlardır, ç ü n k ü başkası, — ki h e r b e l i r l e n i m o n a geçer ya da o n d a görünür ve böylece göreli b i r ş e y d i r — , Tikel olarak belirlenmiş değildir, ne de ü ç ü n c ü l e r i Tekil ya da Özne olarak belirlenmiş­ tir; ve b e l i r l e n i m i n k a r ş ı t ı n d a özdeşliği, ö z g ü r l ü ğ ü ortaya koyulmuş değildir, ç ü n k ü b e l i r l e n i m Evrensellik değildir. — G e n e l l i k l e Kavramlar ile a n l a ş ı l a n şey anlak-belirlenimleri, g i d e r e k yalnızca g e n e l tasarımlardır: bu yüzden g e n e l o l a r a k sonlu b e l i r l e n i m l e r d i r ; bkz. § 6 2 . Kavram m a n t ı ğ ı ç o ğ u kez salt biçimsel b i r bilim o l a r a k anlaşılır ve b ö y l e c e Kavram, Yargı ve Tasım b i ç i m l e r i ile salt b i ç i m l e r o l a r a k ilgilendiği d ü ş ü n ü l ü r ; birşeyin gerçek o l u p


256

MANTIK BİLİMİ

o l m a d ı ğ ı s o r u s u n a n e olursa o l s u n h i ç b i r yolda d o k u n m a z , ç ü n k ü bu soruya yanıtın yalnızca içeriğe bağlı o l d u ğ u sanılır. Kavramın mantıksal biçimleri gerçekten ölü olsalardı, tasarım­ ların ya da düşüncelerin etkinliksiz ve ilgisiz taşıyıcıları olsalar­ dı, o z a m a n bilgileri de g e r ç e k l i k için b ü t ü n ü y l e gereksiz ve v a z g e ç i l e b i l e c e k b i r öyküden b a ş k a birşey o l m a z d ı . G e r ç e k t e ise, tam t e r s i n e , b u n l a r Kavramın b i ç i m l e r i o l a r a k edimsel olanın dirimli Tinidirler, ve edimsel olan açısından g e r ç e k olan yalnızca bu biçimlerin gücüyle, onlar yoluyla ve onlarda gerçektir. Ama b u b i ç i m l e r i n g e r ç e k l i k l e r i şimdiye d e k k e n d i l e r i için i r d e l e n m e m i ş ve yoklanmamıştır; dahası, aralarındaki zorun­ lu b a ğ l a n t ı l a r a ç ı s ı n d a n da bu eşit ö l ç ü d e böyledir.

A Öznel Kavram a.

Kavram

Olarak Kavram

§ 163 Kavram o l a r a k Kavram belirliliği i ç i n d e k e n d i ile ö z g ü r eşitlik o l a r a k Evrensellik kıpısını kapsar; — Tikellik kıpısını kapsar, bir belirlilik ki o n d a Evrensel duruluğu içinde k e n d i n e eşit kalır; ve 'Tekillik kıpısını kapsar ki, Evrensellik ve T i k e l l i k belirliliklerinin kendi-içlerine-yansımaları olarak, kendi ile olumsuz bir birliktir, kendinde ve kendi için belirli ve aynı z a m a n d a k e n d i ile özdeş ya da e v r e n s e l birşeydir. Tekil olan edimsel olan ile aynıdır, yalnızca, birincisi Kavram­ dan doğmuş, böylelikle bir evrensel olarak, kendi ile olumsuz özdeşlik o l a r a k koyulmuştur. E d i m s e l olan, ilkin salt kendinde ya da dolaysızca Öz ve Varoluşun birliği o l d u ğ u i ç i n , b i r e t k i yaratabilir, a m a Kavramın tekilliği saltık o l a r a k etkin o l a n d ı r , ve h i ç kuşkusuz b u n d a n böyle başka birşeyi ortaya ç ı k a r m a g ö r ü n ü ş ü y l e neden gibi değil, t e r s i n e kendi kendisini ortaya ç ı k a r m a o l a r a k . — T e k i l l i k g e n e de salt dolaysız tekillik a n l a m ı n d a a l ı n m a m a l ı d ı r , tekil ş e y l e r d e n , i n s a n l a r d a n söz e d e r k e n o l d u ğ u gibi; b u s o n u n c u tekillik b e l i r l e n i m i ilkin Yargıda ortaya çıkar. Kavramın h e r kıpısının k e n d i s i b ü t ü n Kavramdır ( § 1 6 0 ) , a m a Tekillik, e.d. Ö z n e , b ü t ü n l ü k o l a r a k koyulmuş Kavramdır.


KAVRAM ÖĞRETISI

257

Ek 1. Kavramdan söz edildiği zaman göz önüne getirilen şey genellikle salt soyut evrenselliktir, ve buna göre Kavram çoğu kez genel bir tasarım olarak tanımlanır. Böylece renk, bitki, hayvan vb. kavramlarından söz edilir, ve bu kavramların değişik renkleri, bitkileri, hayvanları vb. birbirlerinden ayırdeden tikelliklerin uzaklaştırılarak tümüne ortak olan öğelerin korunması yoluyla ortaya çıktıkları düşünülür. Bu anlağın Kavramı anlama yoludur ve duygu böyle kavramları boş ve kof olarak, salt şemalar ve gölgeler olarak bildirmekte haksız değildir. Bununla birlikte, Kavramın evrenseli tikele karşı kendi için kalıcılığını taşıyan salt ortak bir öğe değildir; tersine, o kendi kendisini tikelleşüren (belirleyen) ve kendi başkasında eksiksiz bir duruluk içinde kendi kendisinde kalandır. Yalnızca ortak olanın gerçekten genel olanla, evrensel ile karıştırılnıamasınm bilgilenme için olduğu gibi kılgın davranışlarımız için de büyük bir önemi vardır. Duygunun bakış açısından genel olarak düşünceye ve özel olarak felsefi düşünceye karşı yapılan tüm suçlamalar, ve düşünceyi sözde çok ilerilere götürmenin tehlikeleri üzerine durmaksızın ileri sürülen kaygılar zeminlerini bu ikisinin kansunlina.suula bulurlar. Gerçek ve kapsamlı anlamıyla evrensel öyle bir düşüncedir ki, insan bilincine girişinin binlerce yıla patlamış olduğunu söylemek gerekir, ve ilkin I Iıristiyanhk yoluyladır ki tam tanınmışlığına ulaşmıştır. Başka bakımlardan yüksek bir gelişim düzeyinde bulunan Yunanlılar ne Tanrıyı gerçek evrenselliğinde bilirlerdi, ne de insanı. Yunan tanrıları yalnızca tinin tikel güçleriydiler, ve evrensel tanrı, ulusların tanrısı, Atinalılar için henüz gizli bir tanrıydı. Böylece Yunanlılar için kendileri ve barbarlar arasında saltık bir uçurum bulunur ve insan olarak insan henüz sonsuz değeri ve sonsuz hakkı içinde tanınmazdı. Modern Avrupa'da köleliğin ortadan yitişinin nedeninin nerede yattığı sorusu sorulmuş, ve kimi zaman şu, kimi zaman bu tikel durum bu olayın açıklaması olarak ortaya sürülmüştür. Hıristiyan Avrupa'da aruk hiçbir kölenin bulunmamasının gerçek nedeni Hıristiyanlığın kendi ilkesinden başka hiçbir yerde aranmamalıdır. Hıristiyan dini saltık özgürlük dinidir, ve yalnızca Hıristiyan içindir ki insan olarak insan sonsuzluğu ve evrenselliği içinde geçerlidir. Kölede eksik olan şey onun kişiselliğinin tanınmasıdır; ama kişisellik ilkesi evrenselliktir. Efendi köleyi kişi olarak değil, tersine "kendi"siz birşey olarak görür; ve kölenin kendisi bir "Ben" değerinde geçerli değil, tersine efendi onun "Ben"idir. —Yalnızca ortaklaşa olan ile gerçek evrensel arasında daha önce sözü edilen ayrını Rousseau'nun ünlü Contrutsocialmde çarpıcı bir yolda şöyle anlaulır: bir devletin yasaları genel istençten (volan le generale) ortaya çıkmalıdırlar, ama bu nedenle hiç de lıerkesin istenci (volonte de tous) olmaları gerekmez. Rousseau devlet kuramı ile ilişkili olarak daha temel noktaları ortaya koyabilirdi, eğer bu ayrımı her zaman göz önünde tutmuş olsaydı. Evrensel istenç istencin Kavramıdır, ve yasalar istencin bu Kavramda temellenmiş tikel belirlenimleridir. Ek 2. Allak mantığında Kavramların köken ve oluşumları üzerine verilen geleneksel açıklamaya ilişkin olarak şunu da belirtebiliriz ki, Kavramları


258

MANTIK BİLİMİ

kesinlikle biz oluşturmayız ve Kavramın bütününde kesinlikle doğan ya da ortaya çıkan birşey olduğu düşünülmemelidir. H i ç kuşkusuz Kavram yalnızca Varlık ya da dolaysız birşey değildir, tersine dolaylılığı da kapsar; a m a dolaylılık onun kendisinde yatar, ve Kavram kendisi yoluyla ve kendi kendisi ile dolaylı kılınandır. İlkin tasarımlarımızın içeriğini oluşturan nesnelerin geldiklerini, ve bunu izleyen öznel etkinliğimizin d a h a ö n c e sözü edilen soyutlama işlemi yoluyla ve nesnelerin ortaklaşa taşıdıkları öğelerin biraraya gelmeleri yoluyla bu nesnelerin Kavramlarını o l u ş t u r d u ğ u n u d ü ş ü n m e k yanlış olacaktır. Tersine, Kavram gerçek ilktir, ve şeyler ne iseler onlara içkin olan ve kendini onlarda açığa seren Kavram yoluyla öyledirler. Bu d u r u m dinsel bilincimizde de anlatımını bulur ve buna göre Tanrının dünyayı yokluktan yarattığı, ya da başka türlü anlatılırsa, dünyanın ve sonlu şeylerin tanrısal düşüncenin ve tanrısal buyrukların doluluğundan ortaya çıktıkları söylenir. Bununla kabul edilen şey düşüncenin ve daha da tam olarak Kavramın sonsuz biçim ya da özgür, yaratıcı etkinlik olduğudur ki, kendini olgusallaştırmak için dışında bulunan bir g e r e c e gereksinim duymaz.

§ 164 Kavram saltık olarak somut olandır, ç ü n k ü kendinde-ve-kendi-için b e l i r l e n m i ş l i k o l a r a k k e n d i ile o l u m s u z birliği, b u tekilliğin kendisi o n u n k e n d i ile b a ğ ı n t ı s ı n ı , e v r e n s e l l i ğ i n i oluşturur. Kavramın kıpıları bu düzeye d e k yalıtılamazlar; d e r i n - d ü ş ü n c e b e l i r l e n i m l e r i n i n h e r b i r i n i n karşıt o l a n d a n yalıtılmış o l a r a k k e n d i için a n l a ş ı l m a s ı ve g e ç e r l i o l m a s ı gerekir, a m a K a v r a m d a k ı p ı l a r ı n ı n özdeşlikleri koyulduğu için, h e r biri dolaysızca salt b a ş k a l a r ı n d a n ve o n l a r l a birlikte anlaşılabilir. E v r e n s e l l i k , T i k e l l i k ve T e k i l l i k soyut o l a r a k a l ı n d ı k l a r ı n d a özdeşlik, ayrım ve z e m i n ile aynıdırlar. A m a e v r e n s e l aynı z a m a n d a o n d a tikel ve tekilin de k a p s a n m a s ı gibi kesin bir anlamda kendi ile özdeş olandır. Dahası, tikel olan ayırdedilen ya da belirliliktir, a m a k e n d i i ç i n d e evrensel o l m a s ı ve tekil birşey o l a r a k b u l u n m a s ı a n l a m ı n d a . B e n z e r o l a r a k tekil o l a n Özne o l m a , t e m e l o l m a a n l a m ı n ı taşır, ve bu s o n u n c u s u c i n s ve türü k e n d i i ç i n d e k a p s a r ve kendisi tözseldir. Ayrımları i ç i n d e k i kıpıların ortaya koyulan ayrılmazlığı b u d u r (§ 1 6 0 ) , — Kavramın duruluğu ki, o n d a h e r bir ayrını hiç bir kopukluk, b u l a n ı k l ı k yaratmaz, t e r s i n e eşit ö l ç ü d e saydam kalır. S ı k sık Kavramın soyut birşey o l d u ğ u n u n söylendiği duya­ rız. Bu bir yandan Kavramın öğesinin görgül, somut, duyulur birşey değil a m a g e n e l o l a r a k d ü ş ü n c e olması, ve ö t e yandan Kavramın h e n ü z İdea o l m a m a s ı ö l ç ü s ü n d e d o ğ r u d u r . B u düzeye dek öznel Kavram h e n ü z biçimseldir; a m a bu g e n e de


KAVRAM ÖĞRETISI

259

sanki Kavram kendisinden başka bir içerik taşırmış ya da b u n u kazanması gerekirmiş a n l a m ı n a gelmez. — Saltık biçimin kendisi olarak Kavram tüm belirliliktir, a m a bu belirlilik kendi gerçekliği içinde olmak üzere. Öyleyse Kavram soyut olmasına karşın g e n e de somut olan, dahası, baştan s o n a s o m u t olandır, ö z n e o l a r a k öznedir. Saltık-Somııt o l a n T i n d i r ( § 1 5 9 , N o t ) , — Kavramdır, a m a a n c a k Kavram olarak, k e n d i n i nesnelliğin­ den ayırdederek varolduğu s ü r e c e — bir nesnellik ki, g e n e de ayrıma karşın onun nesnelliği o l a r a k kalır. S o m u t olan başka herşey, n e d e n l i varsıl o l u r s a olsun, k e n d i ile ö y l e s i n e i ç t e n özdeş değil ve bu n e d e n l e k e n d i n d e öylesine s o m u t değildir — g e n e l l i k l e s o m u t diye a n l a ş ı l a n a m a a n c a k dışsal o l a r a k b i r b i r l i k i ç e r s i n d e tutulan türlülük b ü t ü n ü y l e b i r yana. — Kavramlar olarak, ve giderek belirli Kavramlar olarak adlandı­ rılan şeyler b i l e , ö r n e ğ i n i n s a n , ev, hayvan vb. yalın belirle­ n i m l e r ve soyut tasarımlardır, — soyutlamalar ki, Kavramdan yalnızca evrensellik kıpısını alarak tikellik ve tekilliği bir yana bırakır, b ö y l e c e o n l a r d a g e l i ş m e z ve böylelikle Kavramı tam o l a r a k soyutlarlar. § 165 İlkin Tekillik kıpısıdır ki Kavramın kıpılarını ayrımlar olarak koyar, ç ü n k ü tekillik Kavramın olumsuz kendi-içine-yansıması, ve b u n a g ö r e ilkin Kavramın ilk olumsuzlama o l a r a k ö z g ü r c e ayrınılaşmasıdır. Bu o l u m s u z l a m a ile Kavramın belirliliği koyulur, a m a tikellik olarak, öyle ki, a y ı r d e d i l e n l e r ilk o l a r a k b i r b i r l e r i n e karşı salt Kavram kıpılarının belirliliklerini taşırken ikinci olarak o denli de özdeşlikleri, — birinin öteki olması — koyulur, Kavramın bu koyulmuş tike İliği Yargıdır. Kavramların açık, seçik ve yeterli olarak olağan sınıflandırması K a v r a m a d e ğ i l , a m a a ç ı k ve s e ç i k k a v r a m l a r ile tasarımların kastedilnıesi ölçüsünde ruhbilime aittir. O r a d a açık bir kavram soyut, yalın bir belirli tasarım iken, seçik bir kavram ise öyle bir tasarımdır ki o n d a b u n a ek o l a r a k bir ayırmaç, e.d. h e r h a n g i b i r belirlilik öznel b i l g i l e n m e i ç i n b i r im d ü z e y i n e yükseltil­ miştir. G e n e d e M a n t ı ğ ı n dışsallığının v e b o z u k l u ğ u n u n a y ı r m a c ı o l a r a k o ç o k d e ğ e r v e r i l e n ayırmaç k a t e g o r i s i n d e n d a h a uygunu yoktur. "Yeterli" n i t e l e m e s i ile K a v r a m a , ya da giderek İdeaya d a h a büyük bir a n d ı n ı n düzeyine ulaşılır, a m a ne olursa olsun bir kavramın ya da bir tasarımın kendi nesnesi i l e , dışsal b i r şey ile b a ğ d a ş ı y o r o l m a s ı gibi b i ç i m s e l b i r d u r u m d a n daha ötesini anlatmaz. — Altgüdümlü ve eşgüdümlü


260

MANTIK BİLİMİ d e n i l e n k a v r a m l a r e v r e n s e l ve tikel a r a s ı n d a k i kavramsal olmayan bir ayrımı ve b u n l a r ı n dışsal bir g ö z l e m d e k i bağıntı ve ilişkilerini imler. D a h a s ı , aykırı ve çelişik, olumlu, olumsuz kavramlar vb. gibi türlerin bir sıralanışı d ü ş ü n c e belirlilikle­ rinin rasgele bir toparlanışından ötesi değildir — belirlilikler ki, k e n d i b a ş l a r ı n a Varlık ya da Öz a l a n ı n a a i t t i r l e r (ki d a h a ö n c e o r a d a i r d e l e n m i ş l e r d i ) v e g e n e l o l a r a k Kavram-belhiiliğinin k e n d i s i ile h i ç b i r ilgileri yoktur. — K a v r a m ı n g e r ç e k ayrımları o l a r a k evrensel, tikel ve tekilin de o n u n türlerini o l u ş t u r d u k l a r ı söylenebilir, a m a a n c a k dışsal b i r d ü ş ü n c e yoluyla b i r b i r l e r i d ı ş ı n d a t u t u l d u k l a r ı z a m a n . — K a v r a m ı n içkin ayrımlaşma ve belirlenişi Yargıda bulunur, ç ü n k ü Yargı Kavramın belirlenmesidir.

b. Yargı § 166 Yargı, kıpılarının ayrınılaştırıcı bağıntısı o l a r a k , tikelliği i ç i n d e k i Kavramdır — [bir bağıntı ki, o n d a ] kıpılar kendileri için varolan ve aynı z a m a n d a b i r b i r l e r i ile değil a m a k e n d i l e r i ile özdeş kıpılar o l a r a k koyulur. Yargı söz konusu olduğunda genellikle ilkin uçların, e.d. Ö z n e ve Y ü k l e m i n bağımsızlığı d ü ş ü n ü l ü r , ve b u n a g ö r e Ö z n e b i r şey ya da k e n d i için b i r b e l i r l e n i m o l a r a k , Y ü k l e m ise o Ö z n e n i n dışında, söz g e l i m i k a f a m d a b u l u n a n g e n e l b i r belirlenim olarak alınır ve s o n r a yine b e n i m tarafımdan Ö z n e ile bileştirilir ve böylelikle yargıda b u l u n u l u r . G e n e de "dit" koşacı Ö z n e n i n Yüklemini bildirdiği için, bu dışsal, öznel altaalma yine o r t a d a n kaldırılır ve Yargı nesnenin k e n d i s i n i n b i r belirlenimi olarak alınır. — Urteil/ Yargı sözcüğünün Alnıanca'daki kökenbilimsel i m l e m i d e r i n d i r ve Kavramın birliğini " İ l k " o l a r a k ve a y r ı m l a ş m a s ı n ı kökensel b ö l ü n m e o l a r a k a n l a t ı r ki, g e r ç e k l i ğ i i ç i n d e k i Yar-gı budur. Soyut Yargı şu ö n e r m e d i r : " Tekil Evrenseldir." B u n l a r Özneyi ve Yüklemi ilkin birbirlerine karşı olarak alan belirlenimlerdir, ç ü n k ü Kavramın kıpıları dolaysız belirlilikleri ya da ilk soyutla­ m a l a r ı i ç i n d e alınırlar. ("TikelEvrenseldir," ve "Tekil Tikeldir" ö n e r m e l e r i Y a r g ı n ı n d a h a ö t e b e l i r l e n i m i n e aittirler.) Her yargıda "Tekil Evrenseldir," ya da d a h a belirli o l a r a k , "Özne Yüklemdir" ( ö r n e ğ i n " T a n r ı saltık T i n d i r " ) gibi ö n e r m e l e r i n bildirilmesi o l g u s u n u m a n t ı k k i t a p l a r ı n d a verili b u l a m a m a k


KAVRAM

261

ÖĞRETISI

t u h a f bir g ö z l e m yoksunluğu o l a r a k g ö r ü l m e l i d i r . H i ç kuşku­ suz Tekillik ve Evrensellik, Ö z n e ve Y ü k l e m gibi b e l i r l e n i m l e r o d e n l i d e ayrıdırlar, a m a h e r Y a r g ı n ı n o n l a r ı ö z d e ş o l a r a k b i l d i r d i ğ i g e n e d e b ü t ü n ü y l e e v r e n s e l b i r olgu o l a r a k kalır. " D i r " k o ş a c ı K a v r a m ı n d o ğ a s ı n d a n , d ı ş l a ş m a s ı n d a k e n d i ile özdeş o l m a s ı n d a n gelir; T e k i l ve E v r e n s e l

onun kıpıları o l a r a k

öyle b e l i r l e n i m l e r d i r k i yalıtılamazlar. Ö n c e k i d e r i n - d ü ş ü n c e b e l i r l e n i m l e r i de ilişkileri i ç i n d e b i r b i r l e r i ile bağıntılıdır, a m a bağlantıları yalnızca "iye olma" dır özdeşlik bu

olarak

nedenle

onun

koyulmuş ilkin

evrenselliğini

özdeşlik ya

Kavramın

[Haben], "olma" da

gerçek

yitirmeksizin

evrensellik ilkelliğidir,

belirliliği

ya

[Sein]

değil,

değil.

Yargı

çünkü

Yargı

da

ayrımlaş-

masıdır. Ek. Yargı genellikle Kavramların, dahası değişik türlerdeki Kavramların bir birleştirilmesi olarak görülür. Bu anlayışta yatan d o ğ r u yan Kavramın hiç kuşkusuz Yargının ön-gereğini ya da varsayımını oluşturması ve Yargıda ayrım b i ç i m i n d e ortaya çıkmasıdır; b u n a karşı, Kavramların türdeşsizliğinden söz e t m e k yanlıştır, çünkü Kavram olarak Kavram, s o m u t olmasına karşın, g e n e de özsel olarak tek Kavramdır, ve kapsadığı kıpılar o n u n değişik türleri olarak görülmemelidir. Ve Yargının değişik yanlarının bir birleşmesinden söz etmek de eşit ö l ç ü d e yanlış olacaktır, çünkü bir birleşme söz konusu olduğu zaman, birleşenler ayrıca birleşme olmaksızın kendi başlarına bulunuyor olarak ta düşünülürler. Bu dışsal anlayış yargının yüklemin bir özneye bir yüklenmesi ile ortaya çıktığı söylendiği z a m a n kendini d a h a belirli o l a r a k gösterir. Ö z n e b u r a d a dışarıda kendi için kalıcı ve yüklem ise kafamızda b u l u n a n birşey değerini taşır. A m a böyle bir yaklaşım g e n e de "dir" koşacı ile çelişir. "Bu gül kırmızlar," ya da "Bu resim güzeldir" dediğimiz zaman, b u n u n l a anlatılan şey güle kırmızılığı ya da r e s m e güzelliği dışardan yükleyenin biz olduğumuz değil, t e r s i n e b u n l a r ı n n e s n e l e r i n kendi öz b e l i r l e n i m l e r i olduklarıdır. Biçimsel mantıktaki sıradan Yargı anlayışının d a h a ö t e bir eksikliği de o n a göre genel olarak Yargının salt olumsal birşey olarak görünmesi ve Kavramdan Yargıya ilerleyişin tanıtlanmamasıdır. Oysa g e n e l o l a r a k K a v r a m anlağın sandığı gibi süreçsiz olarak kendi içinde d u r a n birşey değildir; tersine, sonsuz biçim olarak, sınırsızca etkindir, bir bakıma tüm dirimsellik için pundum saliens ve böylece kendini kendisinden ayırdedendir. Kavramın kıpılarının ayrımında kendi öz etkinliği yoluyla ortaya çıkan bu bölünüşü Yargıdır, ve b u n a g ö r e i m l e m i K a v r a m ı n likelleşmesi o l a r a k anlaşılmalıdır. H i ç kuşkusuz Kavram kendindedaha şimdiden tikel olandır, a m a genel olarak Kavramda tikel henüz koyulmuş değil a m a evrensel ile saydam bir birlik içindedir. Böylece örneğin, yukarıda (§ 160, Ek) belirüldiği gibi, bir bitkinin tohumu kök, gövde, yapraklar vb. gibi tikelleri d a h a şimdiden kapsar; a m a bu tikeller ilkin salt kendilerinde b u l u n u r ve ilkin t o h u m açıldığı z a m a n ortaya koyulurlar. Bu a ç ı l m a bitkinin


262

MANTIK BİLİMİ

Yargısı olarak görülmelidir. Bu örnek ne Kavramın ne de Yargının yalnızca bizim kafamızda bulunmadığını ve yalnızca bizim tarafımızdan oluşturul­ madığını belirtmeye de yarayabilir. Kavram şeylerin kendilerine içkin olandır ve şeyler ne iseler Kavram yoluyla öyledirler, ve böylece bir nesneyi kavramak onun Kavramının bilincine varmaktır. Buradan bir nesnenin yargılanmasına geçersek, nesneye şu ya da bu yüklemi yükleyen bizim öznel edimimiz değildir, tersine nesneyi kendi Kavramı yoluyla koyulan belirlilik içinde görürüz. §167 Yargı ç o ğ u n l u k l a yalnızca özbilinçli d ü ş ü n c e d e b u l u n a n bir işlem ve biçim olarak öznel anlamda alınır. Ama bu ayrımın mantıksalın a l a n ı n d a h i ç b i r yeri y o k t u r v e o r a d a Yargı b ü t ü n ü y l e e v r e n s e l o l a r a k alınır: Tüm şeyler birer yargıdır, — e.d. kendi i ç l e r i n d e bir evrensellik ya da iç d o ğ a olan tekillerdirler, ya da tekilleşmiş bir evrenseldirler; evrensellik ve tekillik o n l a r d a b i r b i r l e r i n d e n ayrılır, a m a aynı z a m a n d a özdeştir. Yargının salt ö z n e l olması g e r e k e n o a n l a m ı — sanki ben bir özneye b i r yüklem yüklüyormuşum gibi — yargının kesinlikle n e s n e l a n l a t ı m ı ile çelişir: " G ü l kırmızıdır," "Altın m e t a l a r , " vb.; o n l a r a ilkin birşey yükleyen ben değilimdir. — Y a r g ı l a r önermelerden ayırdedilnıelidir; bu s o n u n c u l a r ö z n e y e ilişkin bir b e l i r l e n i m kapsarlar ki, bu o n u n l a bir evrensellik ilişkisi i ç i n d e d u r m a z , — b i r d u r u m , tekil bir eylem, ve b e n z e r l e r i . " S e z a r filan t a r i h t e R o m a ' d a d o ğ d u , G a l ' d e o n yıl savaştı, R u b i k o n ' ı ı n ü z e r i n d e n g e ç t i " vb. a n l a t ı m l a r ı ö n e r m e l e r d i r , yargılar değil. Yine, "Dün gece iyi uyudum," ya da, "Silahla selam dur.r türündeki ö n e r m e l e r i n yargı b i ç i m i n e çevrilebilir olduk­ l a r ı n ı s ö y l e m e n i n h i ç b i r a n l a m ı yoktur. " B i r a r a b a g e ç i y o r " bildirimi bir yargı, ve dahası öznel bir yargı olabilir, a m a e ğ e r d e v i n e n i n b i r a r a b a mı o l d u ğ u , ya da g ö z l e m d e b u l u n ­ d u ğ u m u z d u r u ş n o k t a s ı n ı n değil d e n e s n e n i n m i d e v i n d i ğ i k o n u s u n d a bir ikircim varsa; h e n ü z y e t e r i n c e belirli olmayan b i r tasarım için b e l i r l e n i m b u l m a gibL-bir s o r u n varsa. § 168 Y a r g ı n ı n duruş n o k t a s ı sonluluktur, ve bu duruş n o k t a s ı n d a n şeylerin sonluluğu b i r e r Yargı o l m a l a r ı n d a n , belirli-varhk ve e v r e n s e l d o ğ a l a r ı n ı n ( b e d e n v e r u h l a r ı n ı n ) birleşmiş o l m a s ı n a karşın (yoksa şeyler o l m a z d ı ) , g e n e d e b u kıpılarının ş i m d i d e n ayrı olmaları gibi g e n e l olarak da ayrılabilir o l m a l a r ı n d a n oluşur.


KAVRAM ÖĞRETİSİ

263

§ 169 " Tekil Evrenseldir" soyut yargısında ö z n e kendi ile olumsuz bağıntı i ç i n d e dolaysızca somut o l a n , a m a b u n a karşı yüklem ise soyut, belirsiz, evrensel olandır. A m a ikisi "dir" yoluyla biraraya bağlan­ dıkları için, evrenselliği i ç i n d e k i yüklem ö z n e n i n belirliliğini de kapsıyor olmalıdır, b ö y l e c e tikelliktir ve bu ise ö z n e ve yüklemin koyulmuş özdeşliğidir, ve böylelikle bu biçim-ayrımına karşı ilgisiz birşey o l a r a k içeriktir. Ö z n e kesin belirlilik ve içeriğini ilkin y ü k l e m d e bulur; k e n d i için ö z n e bu n e d e n l e salt bir tasarım ya da boş bir addır. "Taun en o l g u s a l d ı r " vb., ya da "Saltık k e n d i n e ö z d e ş t i r " vb. gibi yargılarda Tanrı, Saltık salt boş b i r e r addırlar; ö z n e n i n ne olduğıı ilkin yüklemde söylenir. Ö z n e n i n somut birşey olarak başka bakımlardan ne olabileceği bu yargıyı ilgilendirmez (bkz. § 3 1 ) . Ek. Dense ki: "Özne kendisine ilişkin olarak birşey söylenilen ve yüklem ise söylenendir," bu oldukça basmakalıp bir birşeydir ve bu yolla bu ikisi arasındaki ayrım konusunda daha yakın hiçbirşey öğrenilmiş olmaz. Özne, düşüncesi açısından, ilkin tekil olan ve yüklem ise evrensel olandır. Yargının daha öte gelişiminde öznenin yalnızca dolaysız tekil ve yüklemin ise yalnızca soyut evrensel olarak kalmadıkları ortaya çıkar; özne hemen ayrıca tikelin ve evrenselin, ve yüklem ise tikelin ve tekilin imlemlerini kazanır. Yargının iki yanının imlemlerindeki bu almaş özne ve yüklemin her iki adlandırmasının altında yatan şeydir. § 170 Ö z n e ve Yüklemin belirliliklerine d a h a yakından bakarsak, Özne, kendi kendisi ile olumsuz bağıntı olarak (§ 163, 1 6 6 N o t ) , temelde yatan dayanaktır ki Yüklem kalıcılığını o n d a b u l u r ve düşünseldir ( Ö z n e y e ilintilidir); ve Ö z n e g e n e l o l a r a k ve dolaysızca s o m u t o l d u ğ u i ç i n , Y ü k l e m i n belirli i ç e r i ğ i Ö z n e n i n birçok belirlili­ ğ i n d e n salt biridir ve Ö z n e Yüklemden daha varsıl ve d a h a geniştir. Evrik o l a r a k , Yüklem b i r e v r e n s e l o l a r a k k e n d i i ç i n kalıcı ve ilgisizdir — bu Ö z n e i s t e r olsun, isterse o l m a s ı n ; Ö z n e n i n ö t e s i n e geçer, o n u kendi altına alır ve k e n d i y a n ı n d a n Ö z n e ­ d e n d a h a geniştir. Yalnızca Yüklemin belirli içeriği ( ö n c e k i §) ikisinin özdeşliğini oluşturur.

§ 171 Ö z n e , Yüklem ve belirli içerik ya da özdeşlik ilkin Yargıda bağın­ t ı l a r ı n d a b i l e ayrı ve b i r b i r l e r i dışında koyulurlar. A m a kendile­ rinde, e.d. Kavrama göre, özdeştirler, çünkü Ö z n e n i n s o m u t bütün-


2G4

MANTIK BİLİMİ

lüğü h e r h a n g i b i r belirsiz ç o k l u l u k değil a m a yalnızca tekillik o l m a k , b i r özdeşlik içindeki tikel ve evrensel o l m a k t ı r — ve tam bu birlik Y ü k l e m d i r (§ 1 7 0 ) . — D a h a s ı , k o ş a ç t a Ö z n e ve Yükle­ min özdeşliği h i ç kuşkusuz koyulmuştur, a m a ilkin salt soyut "diı" olarak. Bu özdeşlik ile uyum içinde Ö z n e Yüklemin b e l i r l e n i m i n d e de koyulur, bu yolla Y ü k l e m Ö z n e n i n b e l i r l e n i m i n i de k a z a n ı r ve k o ş a ç k e n d i n i doldurur. Bu ise içerikli koşaç yoluyla Yargının Tasıma sürekli-belirlenişidir. İlk o l a r a k Y a r g ı d a d ı r ki bu süreklibelirleniş, başlangıçtaki soyut, duyusal evrenselliğin tümlüğe, cinse ve türe ve gelişmiş Kavram-evrenseliiğine b e l i r l e n i ş i yer alır. Y a r g ı n ı n bu s ü r e k l i - b e l i r l e n ı n e s i n i n bilgisidir ki g e n e l l i k l e Yargı türleri o l a r a k b e l i r t i l e n şeyde bir anlam ve b i r bağlam bulmaya götürür. Bu olağan s ı r a l a m a e d i m i bütünüyle olum­ sal o l a r a k g ö r ü n m e s i n i n yanısıra g e r e k s i z d i r ve g i d e r e k ayrımları b i l d i r m e s i n d e b i r tür k a b a l ı k ve karışıklık b i l e g ö s t e r i r ; o l u m l u , kesin, ö n e s ü r ü m l ü Yargılar a r a s ı n d a k i ayrımlar ya bütünüyle havadan kapılır, ya da belirsiz bırakılır. Oysa değişik Yargılar z o r u n l u o l a r a k b i r b i r l e r i n i i z l e m e l i ve Kavramın b i r sürekli-belirlenişi o l a r a k g ö r ü l m e l i d i r , ç ü n k ü Yargının kendisi belirli K a v r a m d a n b a ş k a birşey değildir. Ö n c e k i Varlık ve Öz alanları ile bağıntı içinde bakıldığında, belirli Kavramlar Yargılar o l a r a k bu a l a n l a r ı n b i r e r y e n i d e n üretilişidirler, a m a Kavramın yalın bağıntısı i ç i n d e koyulmuş olarak. Ek. Değişik Yargı türleri yalnızca görgül bir türlülük oluşturmazlar, tersine, düşünce yoluyla belirlenmiş bir bütünlük olarak anlaşılmalıdırlar, ve ilk olarak bu gereksinimi vurgulamış olması Kant'ın büyük yararları arasında sayıl­ malıdır. Yargıların Kant tarafından ortaya sürüldüğü biçimiyle onun kategoriler-tablosunun şemasına göre nitelik, nicelik, ilişki ve kiplik yargıları olarak bölümlenişi bir y a n d a n bu k a t e g o r i l e r şemasının salt biçimsel o l a r a k uygulanmış olması nedeniyle ve öte yandan içeriklerinden ötürü doyurucu olarak görülemez. Ama gene de bu bölümlemenin temelinde değişik Yargı türlerini belirleyenin mantıksal İdeanın kendisinin evrensel biçimleri olduğu olgusunun g e r ç e k bir sezgisi yatar. Buna g ö r e ilkin Varlık, Öz ve Kavram basamaklarına karşılık düşen üç ana Yargı türü elde ederiz. Bu ana türlerden ikincisi ayrını basamağı olarak Özün ırası ile uyum içinde yine kendi içinde kendini ikileyecektir. Yargıların bu dizgeselleştirilmesinin iç zeminini bize gösteren olgu şudur. Kavram Varlık ve Özün düşünsel [ideel\ birliği olduğu için, Kavramın Yargıda ortaya çıkan açınımının da ilk olarak bu iki basamağı K a v r a m a uygun bir d ö n ü ş ü m d e yeniden-üretmesi gerekir, ve bu a r a d a Kavramın kendisi kendini gerçek Yargı olarak belirlediğini gösterir. — Değişik Yargı türleri birbirleri yanında eşit değerlerle durmazlar; tersine, onları bir


KAVRAM ÖĞRETISI

265

basamaklar dizisi oluşturuyor olarak görmek gerekir ve bu basamakların ayrımı yüklemlerin mantıksal imlemlerine dayanır. Bu olgu sıradan bilinçle bile bulunur vc buna göre örneğin yalnızca "Bu duvar yeşildir," "Bu soba sıcaktır" vb. gibi yargıları oluşturma alışkanlığında olan birine düşünmeksizin salt çok küçük bir yargı yeüsi yüklenirken, öte yandan yargılarında belli bir sanat yapıtının güzel olup olmadığı, bir eylemin iyi olup olmadığı vb. gibi noktaların önem kazandığı birinde gerçek bir yargılama gücünün bulunduğu söylenir. Sözü edilen ilk yargı türünde içerik salt soyut bir nitelik oluşturur ki bulunuşunu dolaysız algı yoluyla yeterli bir biçimde saptamak olanaklıdır; buna karşı bir sanat yapıtı üzerine onun güzel olduğu, ya da bir eyleme ilişkin olarak iyi olduğu söylendiği zaman, söz konusu nesneler olmaları gerekenle, e.d. Kavramları ile karşılaştırılırlar.

a. Nitel Yargı § 172 Dolaysız Yargı belirli-Varlığın. yargısıdır; ö z n e yüklemi o l a r a k öyle bir evrenselliğe koyulur ki, dolaysız (böylece duyusal) b i r nitelik­ tir. ( 1 ) Olumlu Yargı: T e k i l b i r T i k e l d i r . Ama, T e k i l bir T i k e l değildir; ya da d a h a tam o l a r a k , böyle tekil b i r n i t e l i k ö z n e n i n s o m u t d o ğ a s ı n a karşılık d ü ş m e z — ( 2 ) Olumsuz Yargı. " G ü l kırmızıdır," ya da "kırmızı değildir" gibi nitel bir Yargının g e r ç e k l i k kapsayabilmesi özsel b i r m a n t ı k s a l önyargıdır. B u n l a r doğru o l a b i l i r l e r — , a l g ı n ı n , s o n l u t a s a r ı m l a m a v e d ü ş ü n m e n i n sınırlı ç e m b e r i i ç e r s i n d e ; b u i ç e r i k ü z e r i n e bağımlıdır, ve içerik de b e n z e r olarak sonludur, k e n d i b a ş ı n a g e r ç e k o l m a y a n b i r içeriktir. A m a g e r ç e k l i k yalnızca b i ç i m ü z e r i n e , e.d. ortaya koyulan Kavram ve o n a karşılık d ü ş e n olgusallık ü z e r i n e dayanır; a m a böyle g e r ç e k l i k nitel Yargıda bulunmaz. Ek. Doğruluk ve Gerçeklik gündelik yaşamda çoğu kez eş anlamlı olarak kullanılır ve buna göre sık sık yalnızca doğruluğun söz konusu olduğu yerde bir içeriğin gerçekliğinden söz edilir. Doğruluk genel olarak yalnızca tasarım­ larımızın içerikleri ile biçimsel bağdaşmalarını ilgilendirir, bu içerik nasıl oluşmuş olursa olsun. Buna karşı gerçeklik ise nesnenin kendi kendisi ile, e.d. Kavramı ile bağdaşmasından oluşur. Bir insanın hasta olması ya da birinin hırsızlık yapmış olması hiç kuşkusuz doğru olabilir; ama lxiyle bir içerik gerçek değildir, çünkü hasta bir beden beden Kavramı ile bağdaşma içinde değildir, ve benzer olarak hırsızlık öyle bir eylemdir ki insan edimi Kavramı ile bağdaş­ maz. Bu örneklerden görülür ki, dolaysız tekil birşeye soyu t bir nitelik yükleyen dolaysız bir yargı, ne denli doğru olsa da, gene de hiçbir gerçeklik kapsamaya­ bilir, çünkü onda özne ve yüklem birbirleri ile olgusallık ve Kavram ilişkisi


266

MANTIK BİLİMİ

içinde durmazlar. — Dahası, Dolaysız Yargının gerçek olmaması biçim ve içeri­ ğinin birbirleri ile bağdaşmamalarından oluşur. "Bu gül kırmızıdır" dediğimiz zaman, "dir" koşacında özne ve yüklemin birbirleri ile bağdaşmaları olgusu imlenir. A m a gül s o m u t birşey olarak yalnızca kırmızı değildir, tersine ayrıca kokuludur, belirli bir biçimi ve daha başka pek çok belirlenimi vardır ki "kırmızı" yükleminde kapsanmazlar. Ö t e yandan bu yüklem, soyut bir evrensel olarak, yalnızca bu özneye özgü değildir. Daha başka çiçekler ve genel o l a r a k başka nesneler de vardır ki eşit ölçüde kırmızıdırlar. Özne ve yüklem Dolaysız Yargı­ da birbirlerine bir bakıma yalnızca fo'rnoktada değer, a m a örtüşmezler. Kavra­ mın Yargısı ile d u n u n değişir. "Bu eylem iyidir" dediğimiz zaman, bu Kavramın bir Yargısıdır. H e m e n g ö r ü l d ü ğ ü gibi, b u r a d a ö z n e ve yüklem a r a s ı n d a Dolaysız Yargıda olduğu gibi gevşek ve dışsal bir ilişki yer almaz. Dolaysız Yargı­ da yüklem özneye ait olabilen ya da olmayabilen herhangi bir soyut nitelikten oluşurken, b u n a karşı Kavramın Yargısında yüklem bir b a k ı m a ö z n e n i n r u h u d u r ki, o n u n l a özne, bu ruhun bedeni olarak, baştan s o n a belirlenir. § 173 İlk

olumsuzlama

olarak

bu

olumsuzlamada

henüz

öznenin

yüklem ile bağıntısı sürer. Yüklem bu yolla g ö r e l i o l a r a k evrensel­ dir ki, belirliliği yalnızca o l u m s u z l a n m ı ş t ı r ; ("Gül kırmızı değildir" anlatımı gülün g e n e de h e n ü z renkli olduğunu

i m l e r , — ilk

o l a r a k b i r b a ş k a r e n k taşıdığını, a m a b u d a yine salt o l u m l u b i r Yargı o l a c a k t ı r ) . Ama Tekil b i r Evrensel değildir. B ö y l e c e ( 3 ) Yargı k e n d i i ç i n d e b ö l ü n ü r : a a ) b o ş özdeş b a ğ ı n t ı : T e k i l T e k i l d i r , — Özdeş Yargı; b b ) k e n d i i ç i n d e ö z n e ve n e s n e n i n tam b a ğ d a ş m a z ­ lığını s u n a n

sonsuz d e n i l e n Yargı.

B u s o n u n c u y a ö r n e k l e r : "Anlık b i r fil değildir," " B i r aslan b i r m a s a değildir," vb. — Ö n e r m e l e r ki d o ğ r u a m a s a ç m a d ı r l a r , tıpkı ş u ö z d e ş ö n e r m e l e r gibi: " B i r aslan b i r aslandır," "Anlık a n l ı k t ı r . " B u ö n e r m e l e r h i ç kuşkusuz dolaysız, n i t e l d e n i l e n Yargının g e r ç e k l i ğ i d i r l e r , a m a g e n e l o l a r a k yargı o l m a l a r ı söz konusu değildir ve ancak öznel bir düşüncede bulunabilirler, çünkü orada gerçek-olmayan bir soyutlama bile bir dayanak bulabilir. — N e s n e l olarak g ö r ü l d ü k l e r i n d e , bu tür yargılar varolan ş e y l e r i n ya da bir deyişle,

duyusal ş e y l e r i n d o ğ a l a r ı n ı , d a h a a ç ı k

boş b i r ö z d e ş l i ğ e

m ü ş l ü k l e r i n i a n l a t ı r l a r ki başkalıkları,

tam

bu

ve

dolu b i r b a ğ ı n t ı y a

g e n e de

bölün­

bağıntılı olanların

nitel

bağdaşmazlıklarıdır.

Ek. Olumsuz-sonsuz Yargıdan, ki özne ve nesne arasında hiçbir bağıntıya yer vermez, biçimsel mantıkta genellikle s a ç m a bir m e r a k olarak söz edilir. A m a gerçekte bu sonsuz Yargı g e n e de yalnızca öznel düşüncenin olumsal bir biçimi olarak görülmemelidir; tersine, kendini önceki Dolaysız Yargıların (olumlu


KAVRAM ÖĞRETİSİ

267

ve yalın olumsuz) en yakın eytişimsel sonuçları olarak ortaya koyar ve böylece bunların sonluluk ve gerçeksizliklerini kesin olarak açığa çıkarır. Suç olumsuzsonsuz Yargının nesnel bir örneği olarak görülebilir. Suç işleyen biri, daha tam olarak diyelim ki bir hırsız, yurttaşlık haklarıyla ilgili dava durumunda olduğu gibi yalnızca bir başkasının bu belirli şey üzerindeki tikel hakkını değil, ama onun genel olarak hakkını olumsuzlar ve bu nedenle yalnızca çalmış olduğu şeyi geri vermeye zorlanmayıp tersine daha öte cezalandırılır, çünkü hak olarak hakkı, e.d. genelde hakkı çiğnemiştir. Öte yandan, yurttaşlık hakları davası yalın-olumsuz Yargının bir örneğidir, çünkü onda yalnızca herhangi bir tikel hak olumsuzlanır ve böylece genel olarak hak tanınır. Yine, "Bu çiçek kırmızı değildir" gibi olumsuz Yargı açısından da durum eşit ölçüde böyledir ve bu yargıda çiçekte olumsuzlanan yalnızca bu tikel renktir, genelde renk değil, çünkü bu çiçek mavi, sarı ya da başka bir renk olabilir. Benzer olarak ölüm de, bir yalın-olumsuz yargı olan hastalıktan ayrımı içinde, ohımsuz-sonsuzYargıdır. Hastalıkta yalnızca şu ya da bu tikel yaşam-işlevi durur ya da olumsuzlanır; buna karşı ölümde, genellikle dendiği gibi, beden ve ruh ayrılır, e.d. özne ve yüklem bütünüyle birbirlerinin dışına düşerler.

(5. D e r i n - D ü ş ü n c e Yargısı § 174 T e k i l o l a n ı n , yargıda tekil olarak ( k e n d i i ç i n e yansımış o l a r a k ) koyulduğunda, öyle bir yüklemi vardır ki, o n u n karşısında ö z n e , k e n d i ile bağıntılı olarak, aynı z a m a n d a b i r başkası o l a r a k kalır. — Varoluşta, ö z n e b u n d a n böyle dolaysızca nitel değildir, tersine bir başkası ile, bir dış dünya ile ilişki ve bağlantı içindedir. Evrensellik b ö y l e c e b u g ö r e l i l i ğ i n i m l e m i n i kazanır. ( Ö r n e ğ i n , yararlı, t e h l i k e l i ; ağırlık, asit, — ya da i ç g ü d ü vb.) Ek. Derin-Düşüncenin Yargısı genel olarak nitel Yargıdan ayrıdır, çünkü yüklemi bundan böyle dolaysız, soyut bir nitelik değil, tersine öyle bir türdedir ki, özne onun yoluyla kendini başkası ile bağıntılı olarak tanıtlar. Örneğin, "Bu gül kırmızıdır" dediğimizde özneyi dolaysız tekilliği içinde ve başkası ile bağıntı olmaksızın görürüz; öte yandan "Bu bitki sağlığa yararlıdır" yargısında bulunursak, özneyi (bitkiyi) yüklemi (sağlığa yararlılık) yoluyla başkası ile (onunla iyileşen hastalık) bağıntı içinde duruyor olarak görürüz. "Bu cisim esnektir," "Bu araç yararlıdır," "Bu ceza caydırıcıdır" gibi yargılar için de aynı şey geçerlidir. Bu tür yargıların yüklemleri genel olarak derin-düşünce belirlenimleridirler ki, onlar yoluyla öznenin dolaysız tekilliğinin ötesine geçilse de, henüz Kavramı verilmez. — Sıradan uslamlama genel olarak başlıca bu yargı kipinde dolanıp durur. Ele alman nesne ne denli somutsa, derindüşünceye o denli çok bakış açısı sunar, ama bunlarla nesnenin kendine özgü doğası, e.d. Kavramı, tüketilmiş olmaz.


268

MANTıK BILIMI

§175 (1) Ö z n e , tekil olarak tekil (tekilYargıda), bir evrenseldir. (2) Bu b a ğ ı n t ı d a tekilliğinin ü z e r i n e yükselir. B u g e n i ş l e m e dışsal b i r g e n i ş l e m e d i r , ö z n e l d e r i n - d ü ş ü n c e d i r , ve ilk o l a r a k belirsiz tikellikÛY (dolaysızca o l u m l u o l d u ğ u d e n l i de o l u m s u z olan tikel Yargıda; — tekil k e n d i i ç i n d e b ö l ü n m ü ş t ü r , b ö l ü n ı s e l o l a r a k k e n d i ile, ve b ö l ü m s e l o l a r a k başkası ile b a ğ ı n t ı l a n ı r ) . (3) Kimileri evrenseldir, b ö y l e c e tikellik evrenselliğe g e n i ş l e r ; ya da evrensellik, ö z n e n i n tekilliği yoluyla b e l i r l e n e r e k , tüınlüktür (ortaklık, ya da derin-düşüncen'm s ı r a d a n e v r e n s e l l i ğ i ) . Ek. Özne tefa/Yargıda evrensel birşey olarak belirlendiği için, böylelikle bu yalın tekillik olarak kendi ötesine geçer. "Bu bitki sağlığa yararlıdır" dediğimiz zaman burada yalnızca bu tekil bitkinin değil ama daha başka birçok bitkinin de sağlığa yararlı olduğu imlenir, ve bu ise to'ta/Yargıyı verir ("Kimi bitkiler sağlığa yararlıdır," "Kimi insanlar buluşçudur" vb.). Tikellik yoluyla dolaysız tekil birşey bağımsızlığını yitirir ve başkası ile bağlantı içine girer. İnsan bu insan olarak yalnızca bu tekil insan değildir, tersine başka insanların yanısıra durur ve böylece çoktaki birdir. Tanı bu nedenle kendi evrenseline aittir ve bu yolla yükseltilmiştir. Tikel Yargı olumlu olduğu denli de olumsuzdur. Salt kimi cisimler esnek ise, geri kalanlar esnek değildir. — Burada yine derindüşünce yargısının üçüncü biçimine, tümlükYargısına ilerleyiş yatar ("Tüm insanlar ölümlüdür; "Tüm metaller iletkendir" ). Tümlük çoğu kez evrenselliğin derin-düşünce tarafından saptanan ilk biçimidir. Tekiller burada temeli oluşturur, ve öznel edimimizdir ki onları biraraya getirilip "tüm" olarak belirler. Evrensel burada salt bir dış bağ olarak görünür ki, kendileri için kalıcı ve ona karşı ilgisiz olan tekilleri kuşatır. Gerçekte evrensel gene de tekilin zemini ve toprağı, kökü ve tözüdür. Örneğin Caius'u, Titus'u, Sempronius'u ve bir kentin ya da ülkenin geri kalan insanlarını alırsak, tümünün de insan olmaları olgusu yalnızca onlara ortaklaşa birşey değil, tersine evrenselleri, cinsleridir ki, bu cinsleri olmaksızın tüm bu bireylerin kendileri varolmazlardı. Öte yandan o yüzeysel, salt sözde genellik açısından durum başka türlüdür, çünkü bu gerçekte yalnızca tüm tekillere ait ve onlara ortaklaşa birşeydir. Belirülmişür ki, insanlar, hayvanlardan ayrı olarak, kulak memelerinin olması olgusunda birbirleri ile ortaktırlar. Ama açıktır ki, şu ya da bu insanın kulak memesinin olmaması onun varlığının başka yanlarını, karakterini, yetenek­ lerini vb. etkilemezken, buna karşı Caius'un bir insan olmaksızın gene de yürekli, bilgili vb. olabileceğini düşünmenin hiçbir anlamı olmayacaktır. Tekil insan ükellikte ne ise ancak herşeyden önce insan olarak insan ve genel olarak insan olduğu sürece odur, ve bu genellik yalnızca başka soyut niteliklerin ya da salt derin-düşünce belirlenimlerinin dışında ya da yanında duran birşey değildir, tersine tüm tikellere yayılır ve onları kendi içinde kapsar.


KAVRAM ÖĞRETİSİ

269

§ 176 Ö z n e n i n d e aynı yolda b i r evrensel o l a r a k b e l i r l e n m e s i yoluyla o n u n ve y ü k l e m i n özdeşliği de b ö y l e l i k l e tıpkı yargı-belirleniminin kendisi gibi ilgisiz olarak koyulur. Ö z n e n i n olumsuz kendiiçine-yansıması ile özdeş evrensellik olarak içeriğin bu birliği yargıb a ğ ı n t ı s ı n ı zorunlu bir b a ğ ı n t ı yapar. Ek. Derin-düşüncenin T û m l ü k Yargısından Zorunluk Yargısına ilerleyiş, şunları söylediğimiz ölçüde, daha şimdiden sıradan bilincimizde de bulunur: " T ü m ü n e özgü olan cinse özgüdür ve bu nedenle zorunludur." Tüm bitkiler, tüm insanlar vb. dediğimiz zaman, bu "bitki," "insan" vb. [ die Pflanze, der Menseli usw.] demekle aynıdır.

y. Z o r u n l u k Yargısı § 177 Ayrılığı i ç i n d e k i i ç e r i ğ i n ö z d e ş l i ğ i n i n yargısı o l a r a k Z o r u n l u k Yargısı ( 1 ) y ü k l e m d e b i r y a n d a n öznenin /özünü ya da doğasını, somut evrenseli kapsar — Cinsi; ö t e y a n d a n , bu evrensel o d e n l i de olumsuz olarak belirliliği kendi içinde kapsadığı için, dışlayıcı özsel belirliliği, Tûrâ kapsar; — kesin Yargı. ( 2 ) Tözselliklcrine göre h e r iki yan bağımsız edimsellik şeklini k a z a n ı r ki, b u n l a r ı n Ö z d e ş l i k l e r i salt iç özdeşliktir, b ö y l e l i k l e birinin edimselliği aynı z a m a n d a kendi edimselliği değil, tersine başkasının varlığıdır; — varsayımlı Yargı. ( 3 ) Kavramın bu dırlaşmasında aynı zamanda iç özdeşlik koyul­ duğu için, evrensel dışlayıcı tekilliği i ç i n d e k e n d i ile özdeş olan cinstir; iki yanı olarak bu evrenseli alan yargı — bir kez evrensel olarak, ikinci kez kendini dışlayan ilkelleşmesinin ç e m b e r i olarak (ki b u n u n "Ya — Ya da" sı da tıpkı "Hem — Hem de"si gibi cinstir) — ayrık Yargıdır. İlkin cins olarak ve şimdi ayrıca t ü r ü n ü n çevresi olarak evrensellik böylelikle bütünlük olarak belirlenir ve koyulur. Ele. Kesin Yargı ("Altın metaldir," "Gül bir bitkidir" ) dolaysız zorunluk Yargısıdır ve Öz alanında tözsel ilişkiye karşılık düşer. T ü m şeyler birer kesin Yargıdır, e.d. sağlam ve değişmez temellerini oluşturan tözsel doğaları vardır. İlkin şeyleri cinslerinin bakış açısı altında ve bunlar tarafından zorunlukla belirlenmiş olarak gördüğümüz zamandır ki yargı gerçek bir yargı olmaya başlar. "Atın değerlidir" ve "Altın metaldir" gibi yargılar aynı düzeyde duran yargılar olarak görülürse, bu mantıksal eğitimdeki bir eksikliği ele verir. Atının değerli olması o n u n bizim eğilim ve gereksinimlerimizle, elde edilmesinin pahası vb. ile dışsal bir bağıntısını ilgilendirir, ve altın bu dışsal bağıntı değiştiği


270

MANTIK BİLİMİ

ya da ortadan kaldırıldığı zaman bile altın olmayı sürdürür. Buna karşı melallik altının tözsel doğasını oluşturur ki bu olmaksızın altın, onda olan ya da ona ilişkin olarak bildirilen herşey ile, kalıcılığını sürdüremez. Yine, "Caiııs bir insandır" dediğimiz zaman da aynı şey söz konusudur, ve bununla anlattığımız şey onun olabileceği başka herşeyin ancak onun tözsel doğası ile, bir insan olması ile bağdaşıyor olduğu ölçüde değer ve imlen) taşıdığıdır. — Bununla birlikte, kesin Yargı bile onda tikellik kıpısına henüz hakkının verilmemesi ölçüsünde eksiktir. Böylece örneğin altın hiç kuşkusuz metaldir; ama gümüş, bakır, demir vb. de benzer olarak metaldir, ve genelde metallik kendi türünün tikelliklerine karşı ilgisiz olarak davranır. Burada kesin Yargıdan varsayımlı Yargıya ilerleyiş yatar. Bu sonuncusu şu formülde anlatılabilir: A varsa İJ vardır. Burada daha önce tözsellik ilişkisinden nedensellik ilişkisine geçişte gördüğümüz aynı ilerlemeyi buluruz. Varsayımlı Yargıda içeriğin belirliliği dolaylı olarak, başkasına bağımlı olarak görünür, ve bu sözcüğün tam anlamıyla neden vc etki ilişkisidir. Varsayımlı Yargının anlamını genel olarak vermek için diyebiliriz ki, onunla evrensel tikelleşmesi içinde koyulur. Ve böylece önümüze zorunluk Yargısının üçüncü biçimi olarak ayrık Yargı gelir. A ya fi ya Cya da D'dir; şiirsel sanat yapıtı ya epik ya lirik ya da dramatiktir; renk ya sarı ya mavi ya da kırmızıdır vb. Ayrık Yargının iki yanı özdeştir; cins kendi türünün bütünlüğüdür, ve türün bütünlüğü cinstir. Evrensel ve tikelin bu birliği Kavramdır, ve bundan böyle yargının içeriği Kavram tarafından oluşturulacaktır.

5. Kavramın Yargısı §178 Kavramın Yargısı Kavramı, yalın b i ç i m d e k i b ü t ü n l ü ğ ü , tam belirliliği ile evrenseli içeriği olarak alır. Ö z n e ( 1 ) ilk olarak tekil birşeydir ki y ü k l e m i o l a r a k tikel belirli-varlığın k e n d i e v r e n s e l i ü z e r i n e yansımasını alır, — bu iki b e l i r l e n i m i n b a ğ d a ş m a l a r ı ya da b a ğ d a ş m a m a l a r ı ; iyi, g e r ç e k , d o ğ r u vb. — önesürünılü Yargı. G ü n d e l i k yaşamda bile ilkin b i r n e s n e n i n , b i r eylemin vb. iyi ya da kötü, g e r ç e k , güzel vb. o l u p o l m a d ı ğ ı n ı bildiren yargı­ lara yargı d e n i r ; yalnızca " B u gül kırmızıdır," " B u r e s i m kırmızı, yeşil, t o z l u d u r " vb. gibi o l u m l u ya da o l u m s u z yargılarda b u l u n m a y ı b i l e n b i r i n e ise h i ç b i r z a m a n bir yargıgücü yüklenmez. Kendi başına "geçerli olması g e r e k " b i ç i m i n d e k i isteminin t o p l u m d a uygunsuz g ö r ü l e r e k geri çevrilmiş o l m a s ı n a karşın, dolaysız b i l m e ve i n a n ç ilkesi yoluyla ö n e s ü r ü n ı l ü Yargı giderek felsefede bile biricik ve özsel öğreti biçimi yapılmıştır. Bu ilkeyi ileri s ü r e n s ö z d e felsefi ç a l ı ş m a l a r d a us, bilgi,


KAVRAM ÖĞRETİSİ

271

d ü ş ü n c e vb. ü z e r i n e y ü z l e r c e ve y ü z l e r c e inanca o k u n a b i l i r ki, b u n d a n b ö y l e dışsal y e t k e p e k g e ç e r l i o l m a d ı ğ ı i ç i n , b i r ve aynı şeyin sayısız y i n e l e n i ş i yoluyla k e n d i l e r i n i i n a n d ı r ı c ı kılmaya çalışırlar. § 179 Ö n e s ü r ü m l ü Yargı ilkin dolaysız o l a n ö z n e s i n d e tikel ve evren­ selin y ü k l e m d e a n l a t ı l a n b a ğ ı n t ı s ı n ı k a p s a m a z . B u yargı b u n a g ö r e salt b i r öznel tikelliktir, ve karşısında eşit h a k l a ya da d a h a d o ğ r u s u eşit haksızlıkla karşıt i n a n c a durur; öyleyse ( 2 ) h e m e n yalnızca b i r belkili Yargıdır. A m a ( 3 ) n e s n e l tikellik özneye koyul­ duğu ve özelliği belirli-varlığının yapısı o l a r a k a l ı n d ı ğ ı z a m a n , ö z n e şimdi o n e s n e l tikelliğin k e n d i yapısı ile, e.d. cinsi ile bağıntısını, böylece yüklemin içeriğini oluşturanı (önceki §) anlatır (bu — dolaysız tekillik — ev — cins —, şu ya da bu yapıda o l m a k l a — tikellik —, iyi ya da k ö t ü d ü r ) — tanıtlı Yargı. — Tüm şeyler tikel b i r yapıdaki tekil b i r e d i m s e l l i k t e b i r e r cinstirler ( b e l i r l e n i m l e r i ve e r e k l e r i ) ; ve sonlulukları tikellerinin evrensele uygun o l a b i l m e s i ya da o l a m a m a s ı d ı r . § 180 B u yolda ö z n e v e n e s n e n i n h e r b i r i n i n k e n d i s i b ü t ü n yargıdır. Ö z n e n i n dolaysız yapısı kendini ilk olarak edimsel o l a n ı n tekilliği ve evrenselliği arasındaki dolaylılık zemini olarak, yargının zemini o l a r a k gösterir. G e r ç e k t e ortaya k o y u l m u ş o l a n şey K a v r a m ı n kendisi o l a r a k ö z n e ve yüklemin birliğidir; Kavram b o ş "dir" in, k o ş a c ı n d o l d u r u l m a s ı d ı r , ve kıpıları aynı z a m a n d a ö z n e ve yüklem o l a r a k ayrımlaştıkları i ç i n , Kavram, b i r l i k l e r i o l a r a k , o n l a r ı dolaylı kılan b a ğ ı n t ı o l a r a k koyulmuştur, — Tasım.

c.

Tasım

§ 181 Tasım Kavram ve Yargının birliğidir; — yalın özdeşlik olarak Kavram­ dır ki, yargının biçim-ayrmıları o n a geri d ö n m ü ş t ü r ; ve Yargıdır, ç ü n k ü aynı z a m a n d a olgusallıkta, e.d. b e l i r l e n i m l e r i n i n ayrımı i ç i n d e koyulmuştur. Tasım ussal o l a n d ı r ve ussal o l a n herşeydh: T a s ı m o l d u k ç a g e n e l b i r yolda ussalın biçimi o l a r a k sunulur, a m a g e n e de öznel bir biçim olarak, ve o n u n l a bir başka ussal içerik, ö r n e ğ i n ussal bir ilke, ussal bir eylem, d ü ş ü n c e vb. ara­ sında h e r h a n g i bir bağlantı gösterilmeksizin. Sık sık f/itan söz


272

MANTIK BİLİMİ

edilip üzerine pek çok şey söylendiğini ve o n a başvurulduğunu görürüz, a m a bu g e n e de belirliliği, ne olduğu bildirilmeksizin, en azından Tasım ile ilgisi üzerine h i ç b i r şey düşünülmeksizin yapılır. G e r ç e k t e biçimsel Tasım ussaldır, a m a ö y l e s i n e usdışı b i r yolda ki, ussal b i r i ç e r i k l e h i ç b i r ilgisi yoktur. A m a böyle b i r içerik a n c a k düşünceyi us yapan b i r belirlilik yoluyla ussal olabileceği için, a n c a k biçim yoluyla öyle olabilir, ve bu biçim T a s ı m d ı r . — A m a T a s ı m koyulmuş, (ilkin b i ç i m s e l - ) olgusal Kavramdan başka birşey değildir — ö n c e k i paragrafın anlattığı gibi. Tasım bu n e d e n l e gerçek herşeyin özsel zeminidir, ve Saltığın tanımı b u n d a n böyle o n u n Tasım olduğu biçimindedir, ya da, bu belirlenimi ö n e r m e olarak anlatırsak: "Herşey bir Tasımdır. " H e r ş e y Kavramdır, ve K a v r a m ı n beliıii-varhğı k ı p ı l a r ı n ı n ayrımlaşmasıdır, öyle ki evrensel doğası k e n d i n e tikellik yoluyla dışsal o l g u s a l l ı k v e r i r ve böylelikle, ve o l u m s u z k e n d i - i ç i n e yansıma o l a r a k , k e n d i n i tekil birşey yapar. — Ya da, evrik olarak, e d i m s e l o l a n tekil birşeydir ki, tikellik yoluyla k e n d i n i evrenselliğe yükseltir ve k e n d i ile özdeş yapar. — E d i m s e l olan birdir, a m a o d e n l i de K a v r a m - k ı p ı l a r ı n m b i r b i r l e r i n d e n ayrılmalarıdır; ve Tasım ise kıpılarının dolaylılığının döngüsüd ü r ki bu yolla k e n d i n i b i r o l a r a k koyar. Ek. Kavram ve Yargı gibi genellikle Tasım da yalnızca öznel düşüncemizin bir biçimi olarak görülür ve buna göre Tasım yargının temellendirilmesidir denir. Yargı hiç kuşkusuz her d u r u m d a Tasımı gösterir, a m a bu ilerlemeyi ortaya çıkaranın yalnızca bizim öznel edimimiz olduğunu düşünmek yanlış olacaktır; tersine, kendini Tasım olarak koyan ve bunda Kavramın birliğine geri d ö n e n Yargının kendisidir. Daha yakından alındığında, Tasıma geçişi oluşturan kıpı tanıtlı Yargıdır. Tanıdı Yargıda önümüzde tekil birşey durur ki, yapısal doğası yoluyla kendini evrenseli ile, e.d. Kavramı ile bağıntılar. Tikel b u r a d a tekil ve evrensel arasındaki dolaylı kılıcı orta terim olarak görünür, ve bu ise Tasınım temel-biçinıidir ki, d a h a ö t e gelişimi, biçimsel olarak anlaşıldığında, tekilin ve evrenselin de bu orta konumu üstlenmelerinden oluşur — bir konum ki, öznellikten nesnelliğe geçişin ortaya çıkışını sağlar.

§ 182 Dolaysız Tasım Kavranı-belirlenimlerinin soyut olarak b i r b i r l e r i n e karşı yalnızca dışsal ilişki içinde durmalarıdır, öyle ki iki uç tekillik ve evrensellik iken, Kavram ise ikisini biraraya bağlayan orta terim o l a r a k ayın yolda salt soyut ilkelliktir. Böylelikle u ç l a r tıpkı o r t a t e r i m l e r i n e olduğu gibi birbirlerine karşı da ilgisiz ve kendileri için kalıcı olarak koyulurlar. Bu tasını b ö y l e c e Kavramsız olarak ussal


KAVRAM ÖĞRETISI

273

o l a n d ı r , — b i ç i m s e l Anlak-Tasımı. — B u n d a ö z n e b i r başka b e l i r l i l i k ile b a ğ l a n ı r ; ya da e v r e n s e l bu dolaylılık yoluyla o n a dışsal b i r özneyi a l t ı n a alır. B u n a karşı, ussal T a s ı m ö z n e n i n dolaylılık yoluyla kendini kendi kendisi ile bağlamasıdır. İ l k i n bu yolla ö z n e olur, ya da ö z n e ilkin k e n d i n d e Us-Tasımıdır. Aşağıdaki i r d e l e m e d e Anlak-Tasımı o l a ğ a n , tanıdık a n l a m ı n a g ö r e ö z n e l kipi i ç i n d e a n l a t ı l a c a k t ı r — b ö y l e t a s ı m l a r ı biz yapıyoruz dendiği z a m a n o l d u ğ u gibi. G e r ç e k t e bu salt öznel b i r tasımlamadır; a m a o denli de n e s n e l bir a n l a m taşır, ç ü n k ü yalnızca şeylerin so ululuklarını anlatır, a m a b i ç i m i n b u r a d a eriştiği belirli kipte. S o n l u ş e y l e r d e şeylik o l a r a k ö z n e l l i k o n l a r ı n ö z e l l i k l e r i n d e n , t i k e l l i k l e r i n d e n ayrılabilirdir, a m a evrenselliklerinden de ayrılabilirdir — h e m bu evrensellik şeyin yalın niteliği ve b a ş k a şeylerle dışsal b a ğ l a n t ı s ı o l d u ğ u z a m a n h e m d e o n u n cinsi v e Kavramı o l d u ğ u z a m a n . Ek. Ussalın biçimi olarak yukarıda sözü edilen Tasım anlayışıyla uyum içinde, Usun kendisi tasımlama yetisi olarak, buna karşı Anlak ise Kavramları oluşturma yetisi olarak tanımlanmıştır. Burada temelde yatan yüzeysel Tin tasarımına bakılmaksızın — ki onu birbirleri ile yanyana varolan güçlerin ya da yetilerin salt bir toplamı olarak görür —, Anlağın Kavram ile ve Usun Tasım ile bu bağlanışı üzerine belirtmek gerek ki, Kavramı yalnızca anlakbelirlenimi olarak görmek tıpkı Tasımı doğrudan doğruya ussal olarak görmek denli anlamsızdır. Çünkü, bir yandan biçimsel mantık bağlamında tasım öğretisinde ele alınan şey gerçekte çoğu kez yalın anlak-tasımından başka birşey değildir ve ussalın biçimi olarak, üstelik bütünüyle ussal olan olarak geçerli olma onuru hiçbir biçimde ona düşmez; öte yandan, Kavram olarak Kavram yalnızca anlak biçimi olmaktan öylesine uzaktır ki, tersine onu bu noktaya indirgeyenin kendisi soyu damacı anlaktan başkası değildir. Buna göre genellikle salt anlak-kavramlarının ve us-Kavramlarının birbirlerinden ayırdedilmelerine karşın, bu gene de sanki iki tür Kavram varmış gibi anlaşılmamalıdır; tersine, yalnızca olumsuz ve soyut Kavram biçiminde durup kalmak gibi, onu gerçek doğası ile uyum içinde aynı zamanda olumlu ve somut birşey olarak görmek de bizim edimimizdir. Böylece örneğin salt bir anlakkavramı olarak özgürlük zorunluğun soyut karşısavı olarak görülürken, buna karşı gerçek ve ussal özgürlük Kavramı zorunluğu ortadan kaldırılmış olarak kendi içinde kapsar. Yine, Deizm diye bilinen görüşün ortaya sürdüğü Tanrı tanımları yalnızca anlak düzeyindeki Tanrı kavramlarıdır; buna karşı Tanrıyı üçlülük olarak bilen Hıristiyan dini ussal Tanrı Kavramını kapsar.


MANTIK BİLİMİ

274

a. Nitel Tasım § 183 İlk

tasım

belirli-Varlığın

Tasımı,

ya

da

nitel T a s ı m d ı r

önceki

p a r a g r a f t a b i l d i r i l d i ğ i g i b i . ( 1 ) T e — T i — E , e.d. tekil o l a r a k b i r özne

bir

nitelik yoluyla

Öznenin

(terıninus

bir

minör)

evrensel

belirlilik

tekillikten

ile

daha

birleştirilir. öte

belirlenimle­

rinin de olması, tıpkı öteki u c u n da (tasım vargısının yüklemi, terıninus majör) salt bir evrensel o l m a k t a n d a h a ö t e b e l i r l e n m i ş o l m a s ı gibi, b u r a d a g ö z ö n ü n e a l ı n m a z ; b u r a d a ilgi y a l n ı z c a bu t e r i m l e r i n b i r Tasım oluşturmalarını sağlayan b i ç i m l e r e yöneliktir. Ek. Belirli-varlığın Tasımı s a k bir anlak-tasımıdır, ve hiç kuşkusuz b u r a d a tekillik, tikellik ve evrenselliğin birbirlerine karşı bütünüyle soyut olarak d u r u y o r o l m a l a r ı ölçüsünde. Böylece bu tasım Kavramın kendini dışlaş­ tırmasının en yüksek noktasıdır. B u r a d a ö n ü m ü z d e özne olarak dolaysız tekil birşey durur; s o n r a bu ö z n e d e h e r h a n g i bir tikel yan, bir özellik seçilir ve b u n u n aracılığıyla tekil olan kendini bir evrensel olarak tanıtlar. B ö y l e c e örneğin "Bu gül kırmızıdır; kırmızı bir renktir, öyleyse bu gül renkli birşeydir" deriz. Başlıca bu tasım şeklidir ki sıradan m a n t ı k t a genel ilgi konusunu oluşturur. Bir z a m a n l a r tasım tüm bilgilenmenin saltık kuralı olarak görülür ve bilimsel bir sav a n c a k bir tasım yoluyla tanıtlandığı zaman aklanmış olarak düşünülürdü. B u g ü n ise, tersine, çeşitli tasını biçimleriyle a n c a k m a n t ı k kitaplarında karşılaşılır ve onlarla tanışıklık boş bir kitap bilgisi olarak görülür ki, ne kılgısal yaşamda ne de bilimde d a h a ö t e h e r h a n g i bir kullanımı söz konusu değildir. B u n u n üzerine ilk olarak belirtmek g e r e k ki, h e r fırsatta biçimsel tasımlamanın bütün bir donatımıyla ortaya çıkmanın gereksiz bir bilgiçlik olmasına karşın, gene de değişik tasım biçimleri kendilerini bilgimizde sürekli olarak ileri sürerler. Ö r n e ğ i n bir kış sabahı uyanan biri yoldan g e ç e n arabaların çıkardıkları çatırtıları duyar ve böylece g e c e sert bir d o n yapmış olabileceği vargısını çıkarırsa, b u r a d a bir tasımlama işlemini yerine getir­ m e k t e d i r — bir işlem ki, her gün en karışık koşullar altında hepimiz tarafından sürekli olarak yinelenir. Bu yüzden, düşünen bir insana özgü bu gündelik edimin kesin bilincine erişmeye yönelik ilgi, yalnızca örgensel yaşamımızın söz gelimi sindirim, kan yapımı, solunum gibi işlevlerine değil, a m a üstelik bizi kuşatan D o ğ a n ı n s ü r e ç ve oluşumlarına ilişkin bilgiye yönelik o saygın ilgiden hiç olmazsa d a h a az olmamalıdır. Bu n o k t a d a hiç d u r a k s a m a d a n belirtilmelidir ki, gerektiği gibi sindirim yapabilmek, soluk alabilmek vb. için ön bir a n a t o m i ve fizyoloji çalışması ne denli gereksizse, d o ğ r u tasımlarda bulunabilmek için ö n c e d e n mantık çalışmış olmak da o denli gereksizdir. — Aristoteles tasımların değişik biçimlerini ve deyim yerindeyse betilerini öznel anlamları içinde gözleyen ve betimleyen ilk düşünürdü, ve hiç kuşkusuz bunu


ı

KAVRAM ÖĞRETİSİ

275

öyle bir güvenilirlik ve belirlilik düzeyinde yaptı ki, o g ü n d e n bu yana hiçbir özsel katkı gerekmemiştir. Bu başarı hiç kuşkusuz Aristoteles'e büyük o n u r kazandırmıştır. A m a gene de anımsamak gerek ki, gerçek felsefi araştırma­ larında yararlandığı şey kesinlikle ne anlak-tasımı biçimleri ve ne de genel olarak sonlu düşünce biçimleri idiler. (Bkz. § 1 8 9 not.). § 184 B u tasım ( a ) b e l i r l e n i m l e r i n e g ö r e bütünüyle olumsaldır, ç ü n k ü o r t a t e r i m soyut tikellik o l a r a k yalnızca ö z n e n i n herhangi bir belirliliğidir. A m a özne, dolaysız ve b ö y l e c e görgül-somut bir ö z n e o l a r a k , b u n l a r d a n p e k ç o ğ u n a iyedir, ve b u n a g ö r e eşit çoklukta başka evrensellikler ile birleştirilebilir. Yine böyle, tekil bir tikellik de k e n d i i ç i n d e yine çeşitli belirlilikler taşıyabilir, ve dolayısıyla ö z n e aynı medius terminus yoluyla değişik e v r e n s e l l e r ile bağlana­ bilir. T a s ı m l a m a n ı n gösterişli k u l l a n ı m ı n d a n v a z g e ç m e y e g ö t ü r e n şey yanlışlığının g ö r ü l m e s i n d e n ve böyle b i r yolda kullanıl­ m a m a s ı n ı aklamayı i s t e m e k t e n ç o k b i r m o d a y a bağlıdır. B u v e b u n u izleyen p a r a g r a f t a b u tür t a s ı m l a m a n ı n g e r ç e k l i k a ç ı s ı n d a n yararsızlığı ü z e r i n d e d u r a c a ğ ı z . P a r a g r a f t a b e l i r t i l e n bakış a ç ı s ı n a g ö r e b u t ü r t a s ı m l a m a yoluyla en aykırı vargılar bile, e ğ e r deyim uygun d ü ş e r s e , tanıtlanabilir. G e r e k e n şey yalnızca bir medius terminus bulmak­ tır, ç ü n k ü b u n d a n a r a n a n b e l i r l e n i m e g e ç i ş y a p m a o l a n a ğ ı d o ğ a c a k t ı r . Ama b i r b a ş k a medius terminus ile b a ş k a birşey, üstelik karşıtlık n o k t a s ı n a d e k tanıtlanabilir. — B i r n e s n e ne d e n l i s o m u t s a , o n a ait o l a n ve medius terminus o l a r a k h i z m e t e d e b i l e c e k yanları da o denli çoktur. Bu yanlardan hangisinin ö t e k i l e r d e n d a h a özsel o l a c a ğ ı d a yine böyle b i r t a s ı m l a m a ü z e r i n d e d a y a n a c a k , v e b u t a s ı m l a m a tekil b i r b e l i r l i l i k ü z e r i n d e d i r e t e r e k o n d a k e n d i s i n i önemli ve zorunlu olarak geçerli g ö s t e r m e s i n i sağlayacak b i r yan ve bakış açısını eşit kolaylıkla b u l a b i l e c e k t i r . Ek. Y a ş a m ı n gündelik akışında insan anlak-tasımı ü z e r i n e ne denli az düşünürse düşünsün, bu tasım o r a d a rolünü oynamayı sürdürür. Böylece örneğin bir yurttaşlık hakları davasında avukatın işi savunduğu yanın yararına olan yasal hakları işlemi ektir. Böyle bir yasal hak ise mantıksal açıdan bir medius terminustan başka birşey değildir. Aynı şey diplomatik g ö r ü ş m e l e r açısından da geçerlidir, örneğin değişik güçlerin bir ve aynı toprak parçası üzerinde hak ileri sürmeleri d u r u m u n d a olduğu gibi. B u r a d a da kalıt hakkı, ülkenin coğrafi konumu, insanlarının soy ve dilleri ya da başka h e r h a n g i bir zemin medius terminus olarak vurgulanabilir.


276

MANTIK BİLİMİ

§185 (fj) Bu tasım o n d a k i bağıntının b i ç i m i yoluyla da eşit ö l ç ü d e o l u m s a l d ı r . T a s ı m ı n K a v r a m ı n a g ö r e g e r ç e k l i k ayrı t e r i m l e r i n birlikleri olan b i r orta terim yoluyla bağıntılarında yatar. Uçların (öncüller o l a r a k bilinen yanlar, büyük ve küçük öncüller) orta terim ile b a ğ ı n t ı l a r ı ise d a h a ç o k dolaysız bağıntılardır. T a s ı m l a m a n ı n bu çelişkisi k e n d i n i yine b i r s o n s u z ilerleme yoluyla d a anlatır, ç ü n k ü ö n c ü l l e r d e n h e r biri b e n z e r o l a r a k k e n d i s i n i n b i r tasım yoluyla t a n ı t l a n m a s ı n ı ister; ve bu yeni tasınım da eşit ö l ç ü d e dolaysız iki ö n c ü l ü olduğu için d u r u m y i n e l e n i r ve istem k e n d i n i sürekli o l a r a k sonsuza dek çiftler. § 186 B u r a d a (görgül ö n e m i a ç ı s ı n d a n ) Tasımın eksikliği olarak belirtil­ miş o l a n şey, k e n d i s i n e bu b i ç i m d e saltık d o ğ r u l u k y ü k l e n m i ş o l a n tasımın d a h a ö t e b e l i r l e n i m i n d e k e n d i l i ğ i n d e n o r t a d a n k a l k m a k z o r u n d a d ı r . B u r a d a , Kavramın a l a n ı i ç e r s i n d e , tıpkı yargıda olduğu gibi, karşıt belirlilik yalnızca kendinde b u l u n m a z : t e r s i n e , koyulmuştur ve b ö y l e c e t a s ı m ı n sürekli-belirlenişi i ç i n g e r e k e n şey yalnızca h e r a d ı m d a tasımın kendisi yoluyla ortaya ç ı k m ı ş o l a n ı n kabul e d i l m e s i d i r . T e — T i — E dolaysız tasımı yoluyla Tekil Evrensel ile dolaylı kılı­ n ı r ve bıı tasım-vargısında Evrensel o l a r a k koyulur. Ö z n e o l a r a k ve b ö y l e c e k e n d i s i E v r e n s e l o l a r a k Tekil şimdi iki u c u n birliği ve dolaylı kılıcı e t m e n d i r ; bu tasımın ikinci betisini verir, ( 2 ) E — T e — T i . B u b i r i n c i n i n g e r ç e k l i ğ i n i a n l a t ı r : Dolaylılık t e k i l l i k t e y e r almıştır, ve öyleyse o l u m s a l birşeydir. § 187 İkinci beti Evrenseli (ki ö n c e k i tasım-vargısından tekillik yoluyla b e l i r l e n e r e k i k i n c i betiye g e ç e r , ve b ö y l e l i k l e şimdi dolaysız ö z n e n i n yerini alır) T i k e l ile birleştirir. Evrensel böylece bu tasımvargısı yoluyla T i k e l olarak, öyleyse uçların dolaylı kılıcı e t m e n i o l a r a k koyulur v e yerleri şimdi ö t e k i l e r t a r a f ı n d a n alınır. B u tasımın üçüncü betisidir: ( 3 ) T i — E — T e . Tasımın betileri d e n i l e n şeyler (Aristoteles haklı olarak bunları yalnızca üç o l a r a k saptadı; dördüncüsü ise y e n i l e r i n g e r e k s i z v e üstelik a n l a m s ı z b i r katkıları o l a r a k k a l m ı ş t ı r ) s ı r a d a n irdelenişlerinde yan yana dizilirler — zorunluklarmı ve giderek imlem ve değerlerini gösterme konusunda en küçük bir b i ç i m d e d ü ş ü n ü l m e k s i z i n . B u n e d e n l e b e t i l e r i n d a h a sonra­ ları yalnızca b o ş b i r e r b i ç i m c i l i k ü r ü n ü o l a r a k g ö r ü l m ü ş


KAVRAM ÖĞRETİSİ

277

o l m a l a r ı n d a şaşılacak birşey yoktur. A m a o l d u k ç a t e m e l b i r a n l a m l a r ı vardır ki, her bir kıpı için K a v r a m - b e l i r l e n i m i n i n kendisi o l a r a k bütün o l m a ve dolaylı kılıcı zeminin k o n u m u n a g e ç m e z o r u n l u ğ u ü z e r i n e dayanır. — A m a değişik b e t i l e r d e doğru b i r ç ı k a r s a m a y a p a b i l m e k i ç i n ö n e r m e l e r i n h a n g i b e l i r l e n i m l e r i taşımaları gerektiğini, b u n l a r ı n evrensel vb. mi yoksa olumsuz mu o l a b i l e c e k l e r i n i bulmaya çalışmak düzeneksel b i r a r a ş t ı r m a d ı r ki, K a v r a m d a n yoksun d ü z e n e ğ i ve iç anlamsızlığı n e d e n i y l e haklı o l a r a k u n u t u l m a y a bırakılabilir. — Böyle bir araştırmanın ve g e n e l i n d e anlak-tasımının ö n e m i k o n u s u n d a A r i s t o t e l e s ' e d a y a n m a k y a p ı l a b i l e c e k e n son şey o l m a l ı d ı r . H i ç kuşkusuz Aristoteles bu ve b u n u n gibi sayısız başka tinsel ve doğal biçimi betimlemiş, belirliliklerini araştır­ mış ve açımlamıştır. Ama metafiziksel Kavramlarında da, tıpkı d o ğ a l ve tinsel Kavramlarında o l d u ğ u gibi, anlak-tasımını t e m e l ve ö l ç ü t o l a r a k almayı i s t e m e k t e n ö y l e s i n e uzaktı ki, anlak-yasaları a l t ı n a a l ı n a c a k olsalardı, h i ç kuşkusuz b u K a v r a m l a r d a n tek biri b i l e ortaya ç ı k a m a z ve ç ı k a r ı l a m a z d ı . Aristoteles'in kendi y o r d a m ı n a göre Özsel b i r d e ğ e r l e üretmiş o l d u ğ u sayısız b e t i m l e m e ve ç ö z ü m l e m e s i n d e k i e g e m e n ilke h e r z a m a n kurgul Kavram o l m u ş , ve b ö y l e s i n e b e l i r l i o l a r a k ilkin kendisi tarafından g ö s t e r i l m i ş o l a n a n l a k - t a s ı m ı n ı n bu a l a n a g i r m e s i n e h i ç b i r z a m a n izin v e r m e m i ş t i r . Ek. Tasını betilerinin nesnel anlamı genel olarak ussal herşeyin kendini üçlü bir tasını olarak göstermesinde yatar, öyle ki tasınım üyelerinin h e r biri bir ucun yerini olduğu gibi aracılık eden o r t a terimin yerini de alabilir. Örneğin felsefe biliminin üç üyesi, e.d. mantıksal Idea, Doğa ve Tin d u r u m u n d a bunu görebiliriz. Burada ilk olarak Doğa aracılık edici, birleştirici üye konumunda durur. Doğa, bu dolaysız bütünlük, kendini mantıksal İdea ve Tin olarak iki uca açındırır. Tin ise ancak Doğa yoluyla dolaylı kılınmış olduğu ölçüde Tindir. Sonra, ikinci olarak, bireysel ve etkin olan olarak bildiğimiz Tin orta terimdir, ve Doğa ve mantıksal İdea ise uçları oluştururlar. Doğada mantıksal İdeayı tanıyan ve böylece onu özüne yükselten Tindir. Yine, üçüncü olarak, mantıksal İdeanın kendisi o r t a terimdir; Doğanın olduğu gibi Tinin de saltık tözüdür, evrenseldir, herşeye yayılan ilkedir. Bunlar Saltık Tasımın üyeleridirler. § 188 H e r bir kıpı sırayla orta terimin ve uçların y e r l e r i n d e n g e ç e r k e n b u n l a r ı n birbirlerine karşı belirli ayrımları ortadan kalkar, ve tasını ilk o l a r a k kıpılarının bu ayrımsızlık b i ç i m i n d e i k e n dışsal anlaközdeşliğini, eşitliği bağıntısı olarak alır; — nicel ya. da matematiksel tasım. İki şey bir ü ç ü n c ü y e eşitseler, b i r b i r l e r i n e eşittirler.


278

MANTIK BİLİMİ

Ek. Burada sözü edilen nicel tasım bilindiği gibi matematikte bir belit olarak ortaya çıkar ki, başka beliüer için olduğu gibi onun için de genellikle içeriğinin tanıdamaya kapalı olduğu, giderek bu tanıtlamaya gerek bile olmadığı, çünkü dolaysızca açık olduğu söylenir. Gerçekte g e n e de bu matematiksel belitler mantıksal önermelerden başka birşey değildirler ki, tikel ve belirli düşünceleri anlatmaları ölçüsünde, evrensel ve kendi kendisini belirleyen d ü ş ü n c e d e n türetilebilirler, ve bu sözcüğün tam anlamıyla tanıtlanmaları olarak görül­ melidir. Matematikte belit olarak getirilen nicel tasım açısından da d u r u m budur, ve bu tasım kendini nitel ya da dolaysız tasınım en yakın sonucu olarak gösterir. — Nicel tasım bundan başka bütünüyle biçimsiz tasımdır, çünkü onda üyelerin Kavram yoluyla belirlenen ayrımları ortadan kalkmıştır. B u r a d a hangi önermelerin öncüller olmaları gerektiği dışsal d u r u m l a r a bağlıdır, ve bu nedenle bu tasımın uygulanışında başka bir yerde daha ö n c e saptanmış ve tanıtlanmış olan şey bir varsayıma dönüştürülür. § 189 B ö y l e l i k l e biçim a ç ı s ı n d a n ilk o l a r a k şu ortaya ç ı k a r ki, ( 1 ) h e r kıpı orta terimin, ve dolayısıyla g e n e l o l a r a k b ü t ü n ü n b e l i r l e n i m ve yerini alır, böylelikle soyutluğunun tek-yanlıhğı (§ 1 8 2 ve 1 8 4 ) kendinde yitmiştir; ( 2 ) dolaylılık (§ 1 8 5 ) t a m a m l a n m ı ş t ı r , b e n z e r olarak salt kendinde, e.d. salt karşılıklı olarak birbirlerini ö n g e r e k tiren dolaylılıkların b i r çemberi o l a r a k . İlk T e — T i — E b e t i s i n d e iki ö n c ü l , T e — T i v e T i — E , h e n ü z dolaylı değildir; ö n c e k i ö n c ü l ü ç ü n c ü , s o n r a k i ikinci b e t i d e dolaylı kılınır. A m a bu iki b e t i d e n h e r biri ö n c ü l l e r i n i n dolayhlığı için o d e n l i de ö t e k i iki betiyi öngerektirir. B u n a g ö r e , Kavramın dolaylı kılıcı birliği b u n d a n böyle salt soyut tikellik olarak değil, tersine tekillik ve evrenselliğin gelişmiş birliği o l a r a k koyulacaktır, ve h i ç kuşkusuz ilkin bu b e l i r l e n i m ­ lerin yansımış birliği olarak; tekillik evrensellik o l a r a k b e l i r l e n i r . Böyle bir o r t a t e r i m Derin-Düşünce Tasımını verir.

p. D e r i n - D ü ş ü n c e T a s ı m ı § 190 O r t a terim ilkin ( 1 ) yalnızca ö z n e n i n soyut, tikel b i r belirliliği o l a r a k değil, a m a aynı z a m a n d a bu belirliliği de a n c a k başkala­ rının yanısıra kapsayan tüm tekil somut ö z n e l e r olarak alındığında, Tümlük T a s ı m ı n ı verir. A m a büyük ö n c ü l , — ki tikel belirliliği, terıninus mediusıı, t ü m l ü k o l a r a k ö z n e alır — , o n u varsaymış o l m a s ı g e r e k e n vargıyı t e r s i n e k e n d i s i varsayar. B u n a g ö r e ( 2 ) Tümevarım ü z e r i n e d a y a n ı r ki, o r t a t e r i m i g e n e l o l a r a k tam b i r


KAVRAM ÖĞRETİSİ

279

t e k i l l e r dizisidir — a, b, c, d vb. A m a dolaysız g ö r g ü l tekillik evrensellikten ayrı olduğu ve bu n e d e n l e h i ç b i r t a m a m l a n m ı ş l ı k v e r e m e y e c e ğ i i ç i n , t ü m e v a r ı m ( 3 ) Andırım ü z e r i n e dayanır. Andırımın orta terimi tekil birşeydir, a m a özsel evrenselliği, cinsi ya da özsel belirliliği a n l a m ı n d a alınır. — İlk tasım dolaylıhğı i ç i n i k i n c i y e v e ikincisi ise ü ç ü n c ü y e g ö n d e r m e d e b u l u n u r ; ü ç ü n c ü ise yine k e n d i i ç i n d e b e l i r l i b i r e v r e n s e l l i ğ e y a d a cins o l a r a k tekilliğe gereksinir, a m a tekillik ve evrensellik arasındaki dışsal bağıntı b i ç i m l e r i Derin-Düşünce Tasımının betileri i ç i n d e n geçirildikten sonra. T ü m l ü k T a s ı m ı yoluyla A n l a k - T a s ı m ı n ı n t e m e l b i ç i m i n d e k i eksiklik (bkz. § 1 8 4 ) g i d e r i l i r — a m a salt y e n i b i r eksiklik y a r a t m a k i ç i n , öyle ki, büyük ö n c ü l ü n k e n d i s i vargı o l m a s ı g e r e k e n i varsayar ve böylelikle o n u dolaysız bir ö n e r m e olarak alır. — " T ü m i n s a n l a r ö l ü m l ü d ü r , öyleyse Caius ö l ü m l ü d ü r " ; " T ü m m e t a l l e r i l e t k e n d i r , öyleyse ö r n e ğ i n b a k ı r d a . " Tüm d e r k e n dolaysız tekilleri a n l a t a n ve özsel o l a r a k görgül ö n e r ­ m e l e r olmaları g e r e k e n bu büyük ö n c ü l l e r i b i l d i r e b i l m e k için, d a h a ö n c e d e n tekil C a i u s ' a , tekil b a k ı r a ilişkin ö n e r m e l e r i n k e n d i b a ş l a r ı n a d o ğ r u o l a r a k s a p t a n m ı ş o l m a l a r ı gerekir. — " T ü m insanlar ölümlüdür, Caius b i r insandır, öyleyse ..." gibi t a s ı m l a r ı n yalnızca b i l g i ç l i k havaları d e ğ i l a m a h i ç b i r ş e y söylemeyen biçimcilikleri de kimsenin gözünden kaçmaz. Ek. Tümlük tasımı Tümevarım tasımına gönderir ki bunda tekiller birleştirici o r t a terimi oluştururlar. "Tüm metaller iletkendir" dediğimiz zaman, bu g ö r g ü l bir ö n e r m e d i r v e t ü m tekil m e t a l l e r ile y a p ı l a n d e n e y l e r d e n sonuçlanmıştır. Böylelikle T ü m e v a r ı m tasımını elde ederiz ki şu şekilde bulunur: Ti—Te — E Te Te

Altın metaldir, gümüş metaldir, bakır, kurşun vb. de metaldir. Bu büyük öncüldür. S o n r a küçük öncül gelir: "Tüm bu cisimler iletkendir." B u r a d a n vargı sonuçlanır: T ü m metaller iletkendir. B u r a d a böylece tekillik tümlük olarak bağlayıcı etmendir. Ama bu tasım da benzer olarak bir başka tasıma götürür. O r t a terimi olarak tam bir bireyler dizisini alır. Bu belli bir alanda gözlem ve deneyimin tamamlanmış olmasını öngerektirir. A m a b u r a d a söz konusu olan şeyler tekillikler olduğu için, ortaya çıkan şey yine bir sonsuza


280

MANTIK BİLİMİ

i l e r l e m e d i r ( T e , Te, T e . . . ) . B i r t ü m e v a r ı m d a tekillikler h i ç b i r z a m a n tüketilenıezler. T ü m metaller, tüm bitkiler dendiği zaman, bu yalnızca şimdiye dek tanınmış olan tüm metaller, tüm bitkiler demektir. Hiçbir tümevarım İ M I n e d e n l e tam değildir. H i ç kuşkusuz şu ya da bu pek çok g ö z l e m d e bulunul­ muştur, a m a tüm durumlar, tüm bireyler gözlenmiş değildir. T ü m e v a r ı m ı n bu eksikliğidir ki Andınım götürür. Andının tasımında belli bir cinsin şeylerinin belli bir özelliği taşıdıkları olgusundan aynı cinsin başka şeylerinin de aynı özelliği taşıdıklarını vargılarız. Böylece örneğin şu bir andının tasımı olacaktır: Şimdiye dek tüm gezegenlerde bu devim yasası bulunmuştur, öyleyse olasıdır ki yeni bulunan bir gezegen de aynı yasaya g ö r e devinecektir. A l d ı r ı m görgül b i l i m l e r d e haklı o l a r a k yüksek bir k o n u m d a d u r u r ve o l d u k ç a ö n e m l i s o n u ç l a r a götürmüştür. Andının görgül olarak saptanan şu ya da bu belirlenimin bir nesnenin iç doğasında ya da cinsinde tenıellenmiş olduğu önsezisini yaratan ve bu noktaya dayanarak ilerleyen us içgüdüsüdür. A l d ı r ı m b u n d a n başka yüzeysel olabilir ya da sağlam bir t e m e l e dayanıyor olabilir. Örneğin "İnsan Gıiııs bir bilgedir; Titus da bir insandır, öyleyse o da bir bilge olacaktır" dendiği zaman, bu ne olursa olsun çok kötü bir andırandır, ve hiç kuşkusuz şu nedenle ki, bir insanın bilgeliği hiçbir biçimde doğrudan doğnıya o n u n cinsinde tenıellenmiş değildir. Bu tür yüzeysel a n d ı r a n l a r l a g e n e de oldukça sık karşılaşılır. Böylece örneğin "Dünya bir gök cismidir ve üzerinde yaşayanlar vardır; ay da bir gök cismidir; öyleyse onda da yaşayanlar olmalıdır" dendiğini duyarız. Bu a n d ı n ı n yukarıda d e ğ i n i l e n d e n d a h a iyi değildir. Dünyada dirimli varlıkların olması hiç kuşkusuz yalnızca o n u n bir g ö k c i s m i olmasına değil, a m a bir atmosfer ile kuşatılmışlığına, buna bağlı olarak suyun bulunuşu vb. gibi daha ö t e koşullara da bağlıdır, ve bu koşullar bildiğimiz gibi a y d a b u l u n m a y a n koşullardır. Yakın z a m a n l a r d a D o ğ a Felsefesi o l a r a k adlandırılmış olan şey büyük ö l ç ü d e boş, dışsal, a m a g e n e de derin s o n u ç l a r olarak g ö r ü l e n a n d ı r a n l a r l a anlamsız bir oyundan oluşur. B u n u n s o n u c u felsefi Doğa incelemesine yönelik bir güvensizlik olmuştur.

y.

Zorunluk Tasımı § 191

B u tasım, salt soyut b e l i r l e n i m l e r e g ö r e a l ı n d ı ğ ı n d a , o r t a t e r i m olarak Evrenseli alır, tıpkı d e r i n - d ü ş ü n c e tasımının Tekilliği alması gibi — b u s o n u n c u s u i k i n c i , ilki ise ü ç ü n c ü b e l i t e g ö r e o l m a k ü z e r e ( § 1 8 7 ) ; E v r e n s e l k e n d i i ç i n d e özsel o l a r a k b e l i r l i o l a r a k koyulur. İlk o l a r a k ( 1 ) Tikel belirli cins ya da für a n l a m ı n d a a r a c ı ya da dolaylı kılıcı b e l i r l e n i m d i r , — kesin T a s ı m d a ;

(2)

Tekil

dolaysız varlık a n l a m ı n d a a l ı n ı r v e b ö y l e c e eşit ö l ç ü d e dolaylı kılan ve dolaylı kılınandır, — varsayımlı T a s ı m d a ; ( 3 ) dolaylı kılıcı Eıtrensel ayrıca tikelleşmeleriniıı b ü t ü n l ü ğ ü o l a r a k vc tekil b i r T i k e l , dışlayıcı t e k i l l i k o l a r a k koyulur, — ayrık T a s ı m d a ; — öyle ki, bu


KAVRAM

ÖĞRETISI

281

b e l i r l e n i m l e r d e bir ve aynı evrensel a m a yalnızca ayrı b i ç i m l e r d e bulunur. § 192 T a s ı m kapsadığı ayrımlara uygun o l a r a k alınmıştır, ve b u n l a r ı n gelişimlerinin genel s o n u c u onda bu ayrımların ve Kavramın kendi-dışındalığının kendilerini ortadan kaldırdıklarını gösterme­ leridir. Ve ( 1 ) h e r bir kıpı k e n d i n i kıpıların bütünlüğü o l a r a k ve b ö y l e c e b ü t ü n tasını o l a r a k g ö s t e r d i ğ i için, b u n l a r kendilerinde özdeştir; ve ( 2 ) ayrımlarının ve bunların dolaylıhklannm olumsıızlanması kendi-için-varhğı oluşturur; öyle ki bu b i ç i m l e r d e olan ve böylece ayrıca özdeşlikleri olarak da koyulan bir ve aynı Evrensel­ dir. Kıpıların bu d ü ş ü n s e l l i ğ i n d e t a s ı m l a m a s ü r e c i özsel o l a r a k o n u bir gelişim yapan belirliliklerin olnmsuzlanması belirliliğini kazanır, b ö y l e l i k l e dolaylılığın o r t a d a n k a l d ı r ı l m a s ı yoluyla b i r dolaylılık ve ö z n e n i n bir başkası ile değil a m a ortadan kaldırılmış b i r başkası ile, kendi kendisi ile b i r b i r l e ş m e s i olur. Ek. Sıradan mantıkta genellikle tasım öğretisinin işlenişiyle o sözde öğeler öğretisini oluşturan ilk bölüm sonlanır. Bunu daha sonra ikinci bölüm olarak 'yöntem' öğretisi izler ki burada temel öğretide ele alınan düşünce biçimlerinin varolan nesnelere uygulanması yoluyla bilimsel bir bilgi bütününün nasıl ortaya çıktığının tanıtlanması gerekir. Bu nesnelerin nereden geldikleri ve genel olarak nesnellik düşüncesinin neyi imlediği gibi noktalarda anlak mantığının verebileceği daha öte bir açıklama yoktur. Burada düşünce salt öznel ve biçimsel bir etkinlik olarak, ve nesnel olan, düşüncenin karşısında duran ise kalıcı ve kendi için bulunan birşey olarak geçerlidir. Ama bu ikicilik gerçeklik değildir, ve öznellik ve nesnellik belirlenimlerini böyle doğrudan doğruya alarak kökenlerini sorgulamayan bir düşüncesizlik tutumunu anlatır. Bu iki belirlenim, öznellik gibi nesnellik de, hiç kuşkusuz düşüncelerdirler, ve dahası belirli düşüncelerdirler ki kendilerini evrensel ve kendi kendisini belirleyen düşüncede temellendirmiş olarak tanıtlamaları gerekir. Bu burada ilkin öznellik açısından yerine getirilmiştir. Bunu ya da öznel Kavramı — ki genelde Kavramı, Yargıyı ve Tasımı kendi içinde kapsar — manuksal İdeanın ilk iki ana basamağının. Varlık ve Öz basamaklarının eytişimsel sonucu olarak tanımıştık. Kavram konusunda onun öznel ve yalnızca öznel olduğu söylendiği zaman, bu Kavramın hiç kuşkusuz öznelliğin kendisi olması ölçüsünde bütünüyle doğrudur. Benzer olarak Yargı ve Tasım da genelinde Kavram denli özneldirler, ve bu belirlenimler sözde düşünce-yasaları ile birlikte (Özdeşlik, Ayrım ve Zemin yasaları) sıradan mantıkta temel-öğretinin içeriğini oluştururlar. Ama biraz daha öteye gidilmesi ve burada sözü edilen Kavram, Yargı ve Tasım belirlenimleriyle birlikte bu öznelliğin içini kendileri için bulunan nesneler


282

MANTIK BİLİMİ

yoluyla dışarıdan dolduran boş bir çerçeve gibi görülmemesi gerekecektir. Tersine, eytişimsel olarak, sınırlarını parçalayan ve tasım yoluyla kendini nesnelliğe açan öznelliğin kendisidir. § 193 Kavramın bu olgusallaşması, ki b u n d a evrensel k e n d i i ç i n e g e r i d ö n e n bu bir bütünlüktür, — bir bütünlük ki ayrımları eşit ö l ç ü d e bu bütünlüğün kendisidirler, ve dolayhlığın o r t a d a n kaldırılması yoluyla kendini dolaysız birlik o l a r a k belirlemiştir, — bu olgusallaşma Nesnedir. Ö z n e d e n , g e n e l i n d e Kavramdan ve daha tanı olarak Tasımdan — özellikle g ö z ö n ü n e g e t i r i l e n salt anlak-tasımı ve b i l i n c i n bir edimi olarak tasımlama ise — Nesneye bu geçiş ilk bakışta n e d e n l i t u h a f g ö r ü n s e d e , b u geçişi tasarım-yetisi i ç i n ıısayatkın kılmaya ç a l ı ş m a k b ü t ü n ü y l e gereksiz olacaktır. Anıms a n a b i l e c e k b i r i c i k n o k t a Nesne d e n i l e n şeye ilişkin s ı r a d a n t a s a r ı m ı m ı z ı n b u r a d a N e s n e b e l i r l e n i m i n i o l u ş t u r a n şeye yaklaşık o l a r a k karşılık düşüp düşmediğidir. N e s n e ile genel­ likle salt soyut b i r varlık ya da varolan bir şey ya da g e n e l d e edimsel birşey değil, tersine somut, kendi içinde tamamlanmış, bağımsız birşey anlaşılır; bu t a m a m l a n ı n ı ş h k Kavramın bütün­ lüğüdür. B i r Nesnenin [Objekt] o denli de karşıda-duran [Gegensland] ve b i r b a ş k a s ı n a dışsal birşey o l m a s ı olgusu N e s n e k e n d i n i öznel o l a n l a karşıtlık i ç i n e koyduğu z a m a n d a h a b e l i r g i n o l a r a k g ö r ü l e c e k t i r ; b u r a d a ilkin Kavramın k e n d i d o l a y h l ı ğ n ı d a n ç ı k ı p i ç i n e g e ç t i ğ i şey o l a r a k N e s n e s a l t dolaysız, d o ğ r u d a n N e s n e d i r , tıpkı K a v r a m ı n da ilkin d a h a s o n r a i ç i n e g i r e c e k o l d u ğ u karşıtlıkta öznel birşey o l a r a k b e l i r l e n i y o r o l m a s ı gibi. D a h a s ı , g e n e l i n d e Nesne h e n ü z k e n d i i ç i n d e belirsiz bir bütün, g e n e l olarak nesnel dünya, Tanrı, saltık Nesnedir. Ama N e s n e o denli de kendisinde ayrını taşır, kendi içinde belirsiz çokluğa dağılır ( n e s n e l dünya o l a r a k ) ; ve bu tekilleşmelenn h e r biri bir Nesnedir, kendi içinde somut, tamamlanmış, bağımsız beliıîi-varhktır. N e s n e l l i ğ i n varlık, varoluş ve e d i m s e l l i k ile karşılaştırılabilir o l m a s ı gibi, varoluşa ve e d i m s e l l i ğ e g e ç i ş te (varlığa d e ğ i l , ç ü n k ü varlık ilk, b ü t ü n ü y l e soyut dolaysız o l a n d ı r ) n e s n e l l i ğ e g e ç i ş ile karşılaştırılabilir. K e n d i s i n d e n v a r o l u ş u n ortaya çıktığı zemin, ve kendisini ortadan edimselliğe kaldıran d e r i n - d ü ş ü n c e ilişkisi, h e n ü z eksik o l a r a k ortaya koyulmuş Kavramdan b a ş k a birşey değildir, ya da o n u n yalnızca soyut


KAVRAM ÖĞRETISI

283

yanlarıdır; — z e m i n o n u n y a l n ı z c a ö z ü n l ü birliği, ilişki yalnızca olgusal, salt kendi içlerine yansımış o l m a l a r ı g e r e k e n y a n l a r ı n b a ğ ı n t ı s ı d ı r ; — Kavram ikisinin b i r l i ğ i d i r ve N e s n e y a l n ı z c a özsel değil a m a k e n d i i ç i n d e e v r e n s e l birliktir, y a l n ı z c a olgusal ayrımları k e n d i i ç i n d e k a p s a m a k l a k a l m a z , a m a o n l a r ı b ü t ü n l ü k l e r o l a r a k kapsar. A ç ı k t ı r ki, t ü m bu g e ç i ş l e r d e y a l n ı z c a g e n e l o l a r a k Kav­ r a m ı n ya da d ü ş ü n c e n i n varlıktan ayrılamazlığını göster­ m e k t e n d a h a öte bir a m a ç söz konusudur. Sık sık belirtilmiştir ki varlık k e n d i ile yalın b a ğ ı n t ı d a n d a h a ö t e birşey d e ğ i l d i r ve bu yoksul belirlenim hiç kuşkusuz Kavramda ya da giderek d ü ş ü n c e d e bile kapsanır. B u geçişlerin a n l a m ı b e l i r l e n i m l e r i y a l n ı z c a kapsandıktan gibi kabul e t m e k d e ğ i l d i r ( T a n r ı n ı n v a r o l u ş u n a ilişkin v a r h k b i l i m s e l u s l a m l a m a d a 'varlık olgus a l h k l a r d a n biridir' ö n e r m e s i d u r u m u n d a o l d u ğ u g i b i ) . T e r s i n e , b u n l a r ı n a n l a m ı Kavramı ilkin k e n d i için Kavram olarak belirlenmesi gerektiği yolda almak (ki b u n u n l a bu varlık ya da giderek nesnellik gibi uzak soyutlamaların h i ç b i r ilgileri y o k t u r ) , belirliliğine salt Kavram-belirliliği o l a r a k b a k m a k ve Kavrama ait olan ve onda g ö r ü n e n belirlilikten ayrı bir biçim içersine geçip geçmediğini ve ne zaman geçtiğini görmektir. B u geçişin ü r ü n ü , N e s n e , o n d a k e n d i n e özgü b i ç i m i n e g ö r e yitmiş olan Kavram ile b a ğ ı n t ı i ç i n e koyulduğu z a m a n , s o n u c u d o ğ r u o l a r a k a n l a t a b i l m e k için s ö y l e n m e s i g e r e k e n şey kendinde Kavramın, ya da e ğ e r y e ğ l e n i r s e , ö z n e l l i ğ i n , nesnellik ile ayın olduğudur. Ama ayrı oldukları da eşit ö l ç ü d e doğrudur. Biri ö t e k i denli d o ğ r u olduğu için, bu n e d e n l e biri tıpkı öteki denli doğru değildir. Böyle bir anlatım yolu g e r ç e k d u r u m u s u n m a k için elverişli değildir. O sözü edilen 'kendinde' b i r s o y u t l a m a d ı r ve Kavramın k e n d i s i n d e n de tekyanlıdır — Kavram ki, tek-yanhlığı g e n e l o l a r a k kendini N e s n e d e , karşıt tek-yaııhlıkta o r t a d a n kaldırmasıyla o r t a d a n kalkar. B ö y l e c e o 'kendinde' de k e n d i olnmsuzlanması yoluyla k e n d i n i kendiiçin-varlığa belirlemelidir. H e r d u r u m d a o l d u ğ u gibi, kurgul özdeşlik Kavram ve N e s n e n i n k e n d i l e r i n d e özdeş olduklarını a n l a t a n o b a s m a k a l ı p özdeşlik değildir; — b i r uyarı ki yete­ r i n d e n ö t e yinelenmiştir, a m a a m a ç bu özdeşliğe ilişkin bayat ve giderek kötü niyetli yanlış anlamaya bir son v e r m e k olsaydı, b ö y l e s i n e sık y i n e l e n m e s i söz k o n u s u o l a m a z d ı ; g e n e d e b u n u n için ıısayatkın bir b e k l e n t i y e g i r m e k olanaksızdır. O t e yandan, bu birlik keııdinde-varlığınm tek-yanlı b i ç i m i n e b a k ı l m a k s ı z ı n b ü t ü n ü y l e g e n e l b i r yolda a l ı n d ı ğ ı n d a , ç o k iyi


284

MANTIK BİLİMİ

bilindiği gibi T a n r ı n ı n varoluşuna ilişkin varlıkbilinısel tanıtta varsayılır, ve dahası en-eksiksiz o l a n o l a r a k . A n s e l m , ki bu tanıtın en yüksek ve en dikkate d e ğ e r düşüncesiyle ilkin o n d a karşılaşılır, h i ç kuşkusuz ilk o l a r a k yalnızca b i r i ç e r i ğ i n salt bizim düşüncemize sınırlı olup olmadığı sorusuyla ilgileniyordu. Sözleri kısaca şunlardır: ' C e r t e id, q ı ı o nıaiııs cogitari n e q u i t , n o n potest esse in intellectu solo. Si enini vcl in s o l o intellectu est, p o t e s t c o g i t a r i esse et in re: q u o d nıaiııs est. Si e r g o id, qııo nıaiııs cogitari n o n potest, est in solo intellectu: id ipsimi, quo nıaiııs cogitari n o n potest, est, quo maius cogitari potest. S e d certe h o c esse n o n potest.'^ 1 — Sonlu şeyler, b u r a d a önü­ müzde duran belirlenimlere göre, nesnellikleri düşünceleri, e.d. evrensel b e l i r l e n i m l e r i , türleri ve e r e k l e r i ile b a ğ d a ş m a i ç i n d e o l m a y a n şeylerdir. D e s c a r t e s , S p i n o z a ve başkaları bu birliği d a h a n e s n e l o l a r a k a n l a t ı r k e n , dolaysız p e k i n l i ğ i n ya da i n a n c ı n ilkesi ise, tersine, o n u A n s e l m ' i n d a h a ö z n e l olan y o l u n d a a l m ı ş t ı r ; bu ilkeye g ö r e bilincimizde T a n r ı t a s a r ı m ı o n u n varlık belirlenimi ile ayrılmamacasına bağlıdır. Bu i n a n ç ilkesi g i d e r e k dışsal s o n l u şeylerin tasarımlarını da b u n l a r ı n b i l i n ç l e r i n i n ve varlıklarının ayrılmazlığı altına getiriyorsa, — ç ü n k ü b u n l a r sezgide varoluş b e l i r l e n i m i ile bağlıdırlar —, bu h i ç kuşkusuz d o ğ r u d u r . A m a b i l i n c i m i z d e varoluş v e s o n l u şeylerin tasarımları a r a s ı n d a b u l u n a n b a ğ l a n t ı n ı n varoluş ve T a n r ı tasarımı arasındaki bağlantı ile aynı yolda kurulu oldu­ ğunu sanmak tanı bir düşüncesizlik olacaktır; bu sonlu şeylerin d e ğ i ş e b i l i r ve g e ç i c i o l d u k l a r ı n ı , e.d. v a r o l u ş u n o n l a r l a salt g e ç i c i olarak bağlı olduğunu, bu bağlantının bengi değil a m a ç ö z ü l e b i l i r o l d u ğ u n u u n u t m a k olacaktır. A n s e l m b u n a g ö r e sonlu şeyler d u r u m u n d a g ö r ü l e n böyle bir bağlantıyı gözardı e d i y o r v e h a k l ı o l a r a k y a l n ı z c a salt ö z n e l değil a m a aynı z a m a n d a n e s n e l bir kipte de b u l u n a n ı Eksiksiz o l a r a k bildiri­ yordu. Varlıkbilinısel tanıta ve A n s e l m ' d e k i Eksiksizlik belir­ l e n i m i n e karşı tüm b ü y ü k l e n m e l e r boşunadır, ç ü n k ü b u n l a r h e r saf insanın kafasında gizil olarak b u l u n u r ve h e r felsefede yeniden ortaya çıkarlar, üstelik bilgi ve istencine karşı olsa bile — tıpkı dolaysız i n a n c ı n ilkesi d u r u m u n d a o l d u ğ u gibi.

[Canterburyli Anselm, Proslogion 2. "Hiç kuşkusuz, daha büyüğü düşü­ nülemeyecek olan yalnızca anlakta olamaz. Çünkü yalnızca anlakta olsa bile, olguda da olduğu düşünülebilir, ki daha büyük olacaktır. Öyleyse, daha büyüğü düşünülemeyecek olan yalnızca anlakta ise, daha büyüğü düşünülemeyecek olandan daha büyüğü düşünülebilir. Ama bu hiç kuşkusuz olamaz.]


KAVRAM ÖĞRETISI

285

A m a A n s e l m ' i n uslamlamasındaki eksiklik — ki D e s c a r t e s ve S p i n o z a ' y a o l d u ğ u gibi dolaysız bilgi i l k e s i n e de yükle­ n e b i l i r — ' e n eksiksiz' o l a r a k , ya da ö z n e l b i r yolda, g e r ç e k bilgi olarak bildirilen bu birliğin yalnızca varsay ılnıası, e.d. salt kendinde olarak alınmış olmasıdır. Bu böylece soyut özdeşliğin karşısına h e m e n iki b e l i r l e n i m i n türlülükleri çıkarılabilir, ve ç o k d a h a ö n c e A n s e l m d e böyle b i r d u r u m l a karşılaşmıştı. G e r ç e k t e n de, so?ılumın t a s a r ı m ve varoluşu s o n s u z a karşıt o l a r a k görülür, ç ü n k ü , d a h a ö n c e d e b e l i r t i l d i ğ i gibi, s o n l u öyle bir nesnelliktir ki, aynı z a m a n d a E r e k ile, özü ve Kavramı ile uyumsuzdur, o n l a r d a n ayrıdır, — ya da öyle bir tasarımdır ve öyle bir yolda ö z n e l d i r ki, varoluş kapsamaz. Bu karşıçıkışı ve karşısavı ortadan kaldırmanın biricik yolu s o n l u n u n gerçekolmayan birşey olarak, ve bu b e l i r l e n i m l e r i n kendileri için tekyanlı ve boş olarak, özdeşliğin ise b ö y l e c e i ç i n e kendiliğinden g e ç t i k l e r i v e o r a d a uzlaştıkları b i r özdeşlik o l a r a k gösteri­ lmesidir.

B Nesne § 194 N e s n e o n d a k e n d i n i o r t a d a n k a l d ı r a n ayrıma karşı ilgisizlik yoluyla dolaysız varlıktır; k e n d i i ç i n d e b ü t ü n l ü k t ü r , ve aynı z a m a n d a , bu özdeşlik salt k ı p ı l a r ı n kendinde varolan özdeşliği olduğu için, o denli de dolaysız birliğine karşı ilgisizdir; b ö y l e c e ayrı ö ğ e l e r e b i r dağılıştır k i b u n l a r d a n h e r b i r i n i n k e n d i s i b ü t ü n l ü k t ü r . N e s n e b u n a g ö r e ç o k l u ğ u n tam b a ğ ı m s ı z l ı ğ ı n ı n saltık çelişkisiâır ve ayrı ö ğ e l e r i n eşit Ölçüde tam bağımlılıklarıdır. "Saltık Nesnedir" t a n ı m ı en b e l i r l i o l a r a k L e i b n i z ' i n m o n a d l a r ı n d a kapsanır. M o n a d b i r N e s n e d i r , a m a kendinde temsil e d i c i ya da tasarımsaldır, ve dahası evren-tasarımının bütün­ lüğü olması gerekir. M o n a d ı n yalın birliğinde t ü m ayrım salt d ü ş ü n s e l , b a ğ ı m l ı b i r ayrım o l a r a k b u l u n u r . M o n a d a dışarı­ dan hiçbirşey gelmez, kendi içinde bütün Kavramdır, yalnızca az ya da ç o k gelişmişliğiyle ayırdedilir. B e n z e r o l a r a k bu yalın b ü t ü n l ü k öyle bir yolda saltık bir ayrımlar ç o k l u ğ u n a dağılır ki, b u n l a r d a n h e r biri b a ğ ı m s ı z b i r e r m o n a d d ı r . M o n a d l a r m o n a d ı n d a ve iç gelişimlerinin ö n c e d e n - s a p t a n m ı ş uyumun­ d a b u t ö z l e r yine b e n z e r o l a r a k b a ğ ı m l ı l ı k v e d ü ş ü n s e l l i ğ e


286

MANTIK BİLİMİ

i n d i r g e n i r . L e i b n i z ' i n felsefesi b ö y l e c e b ü t ü n ü y l e gelişmiş

çelişkidir. Ek 1. Saltığı ( T a n r ı ) Nesne olarak g ö r e n ve b u r a d a d u r u p kalan bakış açısı, yakın z a m a n l a r d a özellikle F i c h t e tarafından haklı olarak vurgulandığı gibi, genel olarak boş inancın ve kölece bir korkunun bakış açısıdır. Hiç kuşkusuz Tanrı Nesnedir, ve dahası baştan s o n a N e s n e d i r ki karşısında bizim tikel (öznel) sanı ve istencimizin hiçbir gerçekliği ve hiçbir geçerliği yoktur. A m a giderek saltık N e s n e olarak bile, Tanrı öznelliğe karşı karanlık ve d ü ş m a n c a bir g ü ç olarak durmaz, tersine o n u özsel bir kıpı olarak kendi içinde kapsar. Bu Hıristiyan din öğretisinde anlatılır ve o r a d a Tanrının t ü m insanların esenliğe kavuşmalarım, t ü m ü n ü n kutsanmalarını istemiş olduğu a n l a m ı n a gelir. T ü m insanların esenliğe kavuşmaları, tümünün kutsanması, bu onların Tanrı ile birliklerinin bilincine varmaları ve Tanrının onlar için salt bir nesne olmaya ve böylece özellikle Romalıların dinsel bilincinde olduğu gibi bir korku ve yılgı nesnesi olmaya son vermesi yoluyla olur. Ö t e yandan, Hıristiyan dininde Tanrı sevgi olarak da bilinir, çünkü o n u n l a bir olduğu O ğ l u n d a kendini insanlara bireysel bir insan olarak bildirerek onlara kefaret etmiştir. B u n l a r d a a n l a t ı l m a k istenen şey de b e n z e r o l a r a k öznellik ve nesnellik arasındaki karşıtlığın lıendinde yenilmiş olduğu, ve dolaysız öznelliğimizi indirgeyerek (eski Adem'i bir yana bırakarak) ve Tanrının kendi g e r ç e k ve özsel 'kendi'miz o l d u ğ u n u n bilincine vararak bu kefarete katılmanın bizim işimiz olduğudur. — Nasıl din ve dinsel t a p ı n m a öznellik ve nesnellik arasındaki karşıtlığın y e n i l m e s i n d e n oluşuyorsa, bilimin ve özel o l a r a k felsefenin de bu karşıtlığı düşünce yoluyla yenmekten başka bir görevi yoktur. Bilgide ö n e m l i olan nokta genel olarak bize karşı d u r a n nesnel dünyayı yabancılığından sıyırmak, söylenegeldiği gibi, o n d a kendimizi bulmak, nesnel olanı en iç 'kendi'miz olan Kavrama dek izlemektir. Bu noktaya dek gelen tartışmadan öznellik ve nesnellik arasındaki karşıtlığı sürekli ve soyut bir karşıüık olarak g ö r m e n i n ne denli büyük bir yanlış olduğu ortaya çıkar. İkisi de baştan sona eytişimseldirler, ilkin salt öznel olan Kavram hiçbir dış g e r e c e gereksinmeksizin kendi öz etkinliğine g ö r e kendini nesnelleştirmeye geçer; ve N e s n e de b e n z e r olarak katı ve süreçsiz birşey değildir, tersine süreci kendini aynı zamanda öznel olan olarak tanıüamaktır, ve bu ise Ideaya. ilerleyişi oluşturur. Öznellik ve nesnellik belirlenimleri ile tanışık olmayan ve bunlara soyutlukları içinde sarılmayı isteyen g ö r e c e k t i r ki, bu soyut belirlenimler o d a h a onları ayrımsayamadan parmakları arasından kayar ve söylemeyi istemiş o l d u ğ u n u n tam karşıtını söyler. Ek 2. Nesnellik üç biçim kapsar: Düzeneksellift, Kimyasallık ve Erek-bağıntısı. Düzenekselolarak belirli nesne dolaysız, ilgisiz nesnedir. Bu nesne hiç kuşkusuz ayrım kapsar, a m a ayırdedilenler birbirlerine karşı ilgisiz olarak davranırlar ve bağlantıları onlar için salt dışsaldır. B u n a karşı Kimyosallılaa nesne kendini özsel olarak ilgili olarak gösterir, öyle bir yolda ki nesneler a n c a k birbirleri ile


KAVRAM ÖĞRETISI

287

bağıntıları yoluyla nesnelerdir ve ayrım niteliklerini oluşturur. Üçüncü nesnellik biçimi. Ereksel İlişki, Düzeneksellikve Kimyasallığın birliğidir. Erek, tıpkı düzeneksel nesne gibi, kendi içinde kapalı bütünlüktür, ama kimyasallıkta ortaya çıkan ayrımlaşma ilkesi yoluyla varsıllaşmıştır, ve böylece kendini ona karşı duran nesne ile ilişkilendirir. Ereklerin olgusallaşması ise Ideaya geçişi oluşturan evredir. a.

Düzeneksellik § 195

N e s n e ( 1 ) dolaysızlığı i ç i n d e salt kendinde Kavramdır, o n u ö z n e l Kavram o l a r a k ilkin dışında taşır, ve t ü m b e l i r l i l i k dışsal bir belirlilik o l a r a k koyulur. Ayrı o l a n l a r ı n birliği o l a r a k bu n e d e n l e bir bileşik, b i r toplaktır, ve başkası ü z e r i n d e k i e t k e r l i k dışsal b i r b a ğ ı n t ı o l a r a k kalır, — Biçimsel Düzeneksellik. — N e s n e l e r bu b a ğ ı n t ı d a v e bağımlılıkta eşit ö l ç ü d e bağımsız, d i r e n ç g ö s t e r e n , b i r b i r l e r i n e dışsal n e s n e l e r o l a r a k kalırlar. B a s ı n ç ve D ü r t ü n ü n d ü z e n e k s e l ya da m e k a n i k ilişkiler olma­ ları gibi, sözcüklerin bizim için anlamsız olmaları ve duyulara, t a s a r ı m y e t i s i n e ve d ü ş ü n c e y e dışsal k a l m a l a r ı ö l ç ü s ü n d e b i l g i m i z i n de m e k a n i k ya da ezbere o l d u ğ u n u biliriz; b u n l a r aynı yolda b i r b i r l e r i n e dışsal o l a r a k a n l a m s ı z b i r ardışıklık oluştururlar. Davranışlar, dindarlık vb. de eşit ö l ç ü d e mekanik­ tir, e ğ e r kişinin yaptıkları t ö r e n kuralları tarafından, bir ö ğ ü t ç ü vb. t a r a f ı n d a n b e l i r l e n i y o r s a , ve k e n d i öz tini ve i s t e n c i e y l e m l e r i n d e değil ve dolayısıyla o n u n k e n d i s i n e dışsalsa. Ek. Düzeneksellik, ilk nesnellik biçimi olarak, ayrıca nesnel dünyanın irdelenişinde kendini derin-düşünceye sunan ilk kategoridir ve derindüşünce çoğunlukla onda takılıp kalır. Bu irdeleme gene de yüzeysel ve düşüncede yoksul bir gözlem yoludur ki, onunla ne Doğa ile bağıntı içinde ne de özellikle tinsel dünya ile bağıntı içinde hiçbir ilerleme olanağı yoktur. Doğada düzenekselliğe boyun eğişi yalnızca kendi içinde süredurumlu özdeğin bütünüyle soyut ilişkilerinde görürüz; buna karşı sözcüğün en dar anlamıyla "fiziksel" denilen alanın görüngü ve işlemleri (örneğin ışık, ısı, manyetizma, elektrik vb.) bundan böyle salt düzeneksel kipte (e.d. basınç, dürtü, parçaların yerdeğişimi vb. yoluyla) açıklanamazlar. Bu kategorilerin örgensel Doğa alanına aktarılıp orada uygulanmaları ise daha da az doyurucudur, özellikle amaç bu alanın özgünlüklerini, söz gelimi bitkilerin beslenme ve büyümelerini ya da giderek hayvansal duyumu kavramak olduğu zaman. Her ne olursa olsun, salt düzeneksellik kategorilerinden bütünüyle başka ve daha yüksek kategorilerin işlediği yerlerde gene de dikbaşlılıkla düzeneksel kategorilere sarılmak yeni Doğa araştırmacılığının özsel ve giderek


288

MANTIK BİLİMİ

başlıca eksikliklerinden biri olarak görülmelidir, çünkü bunun sonucu kendini s a f bir sezgi olarak g ö s t e r e n şeyle de çelişkiye düşerek D o ğ a n ı n yeterli bir bilgisini e d i n m e n i n ö n ü n e geçmektir. — B u n d a n sonra, tinsel dünyanın şekillenmelerine geçtiğimiz zaman, bunların irdelemesinde de düzenekçi bakış açısının sık sık geçersiz bir yetke ile ortaya sürüldüğünü görürüz. Böylece örneğin insan b e d e n ve ruhtan oluşur dendiğini duyarız. Bu kafa yapısına g ö r e bunlar kendi başlarına kalıcı ve birbirleriyle salt dışsal o l a r a k bağlan­ tılıdırlar. B e n z e r olarak, r u h u n salt bağımsız olarak birbirleri ile yanyana kalıcılık taşıyan güç ve yetilerden bir k a r m a ş a olarak alındığını da görürüz. — Bu yüzden, bir yandan düzenekçi i r d e l e m e yolu genel olarak kavramsal bilginin konumunu üstlenme ve düzeneği saltık kategori olarak geçerli kılma gibi boş bir savla ortaya çıktığı zaman kararlılıkla yadsınmalıdır; a m a g e n e de ö t e yandan düzeneğin evrensel bir mantıksal kategori olarak taşıdığı h a k ve imlem de eşit vurgu ile onaylanmalı ve bu kategori buna g ö r e ne olursa olsun yalnızca o n a adını vermiş olan o Doğa alanına sınırlanmamahdır. Böylece asıl düzeneksellik alanının dışında bile, söz gelimi özellikle fizikte ve fizyolojide, dikkatin düzeneksel eylemlere ( ö r n e ğ i n yerçekimi, kaldıraç vb.) yöneltil­ m e s i n d e karşı çıkılacak birşey yoktur. Yalnızca, bu a l a n l a r ı n i ç e r s i n d e düzeneksellik yasalarının bundan böyle belirleyici olmadıkları, tersine bir b a k ı m a y a l n ı z c a a l t g ü d ü m l ü bir k o n u m d a d u r d u k l a r ı g ö z d e n kaçırıl­ mamalıdır. M e m e n b u r a d a belirtilebilir ki, D o ğ a d a daha yüksek, söz gelimi olağan ctkerliklcri içindeki örgensel işlevler şu ya da bu yolda bir bozukluğa ya da engellemeye uğradıkları zaman, başka bakımlardan altgüdümlü olan düzeneklerin h e m e n başat bir k o n u m d a ö n e çıktıklarını görürüz. B ö y l e c e hazımsızlık ç e k e n biri belli bir yiyecekten çok az da olsa yedikten s o n r a midesinde basınç duyar, a m a sindirim örgenleri sağlam olan başkaları ise aynı şeyden yedikleri zaman bile bu duyumdan bağışık kalırlar. Bedensel rahatsızlık d u r u m u n d a kol ve bacaklardaki genel ağırlık duygusu da bu türde bir olaydır. — Tinsel dünya alanında da düzeneğin altgüdümlü de olsa belli bir k o n u m u vardır. Haklı olarak mekanik bellekten ve h e r tür mekanik etkinlikten söz edilir, ö r n e ğ i n okuma, yazma, müzik y a p m a vb. gibi. B u r a d a özellikle bellek açısından denebilir ki davranışın düzeneksel kipi o n u n özüyle ilgilidir; bir d u r u m ki, göz ardı edilmesi yeni eğitbilimcilerin anlak özgürlüğü için yersiz coşkularına bağlı olarak gençlerin yetiştirilmesinde sık sık büyük z a r a r l a r a yol a ç m ı ş t ı r . B u n u n l a birlikte, b e l l e ğ i n d o ğ a s ı n ı t e n ı e l l e n d i r m e k için düzeneksclliğe sığınmak ve bunun yasalarını doğrudan doğruya r u h üzerinde uygulamaya g e ç m e k kötü bir ruhbilimciyi ele verecektir. Belleğin düzenekselliği yalnızca ve yalnızca belli imlerin, tonların vb. salt dışsal bağlantıları içinde alınmalarından ve s o n r a dikkati kesinlikle anlam ve iç bağıntılarına yöneltmeksizin bu bağlanu içinde yeniden-üretilmelerinden oluşur. Düzenek­ sel belleğin bu koşulları ile tanışıklık kurabilmek düzenekselliğin d a h a ö t e bir incelenişini gerektirmez, ve ne de bu i n c e l e m e genel olarak ruhbilimin gelişimine bir katkıda bulunabilir.


KAVRAM ÖĞRETİSİ

289

§ 196 N e s n e şiddete u ğ r a m a s ı n a yol a ç a n bağımlılığı a n c a k ( ö n c e k i §) b a ğ ı m s ı z o l d u ğ u ö l ç ü d e taşır, ve k e n d i n d e k o y u l m u ş Kavram o l a r a k b u b e l i r l e n i m l e r d e n biri k e n d i n i k e n d i b a ş k a s ı n d a orta­ dan kaldırmaz; a m a N e s n e o l u m s u z l a n m a s ı , bağımlılığı yoluyla k e n d i n i kendisi ile birleştirir ve ilkin böylelikle bağımsızdır. Böy­ lece aynı zamanda dışsallıktan ayrım içinde, ve bu dışsallığı kendi b a ğ ı m s ı z l ı ğ ı n d a olumsıızlayarak, bu bağımsızlık k e n d i ile olum­ suz birlik, öteksellik, öznelliktir, — ki b u n d a k e n d i s i dışsal o l a n a yönelik ve bağıntılıdır. Ama bu dışsal Nesne de eşit ö l ç ü d e kendi i ç i n d e özekseldir, böylece eşit ö l ç ü d e salt başka ö z e k ile bağıntı­ lıdır, ve eşit ö l ç ü d e ö z e k s e l l i ğ i n i b a ş k a s ı n d a taşır; — ( 2 ) ilgi Düzeııekselliği [differenter Mechanismus] ( d ü ş m e , istek, toplumsal­ lık itkisi v b . ) . § 197 Bu ilişkinin gelişimi bir tasım oluşturur, öyle ki içkin olumsuzluk b i r N e s n e n i n özeksel tekilliği o l a r a k (soyut ö z e k ) k e n d i n i ö t e k i u ç o l a r a k b a ğ ı m l ı N e s n e l e r ile i l i ş k i l e n d i r i r — b i r o r t a t e r i m yoluyla ki, özekselliği ve N e s n e l e r i n bağımlılıklarını kendi içinde b i r l e ş t i r i r — göreli özek. Bu ( 3 ) Saltık Düzenekselliküv. § 198 Verili b u tasım ( T e — T i — E ) b i r t a s ı m l a r ü ç l ü s ü d ü r . Bağımlı N e s n e l e r i n k ö t ü tekilliği, ki b u n d a b i ç i m s e l d ü z e n e k s e l l i k asıl yerini bulur, bağımlılık o l a r a k o d e n l i de dışsal evrenselliktir. Bu N e s n e l e r b u n a g ö r e saltık ve göreli ö z e k l e r a r a s ı n d a k i orta terimi d e oluştururlar (tasımın biçimi E — T e — T i ) ; ç ü n k ü b u bağımlılık yoluyladır ki bu ikisi ayırılır ve u ç l a r olurlar, tıpkı b i r b i r l e r i ile b a ğ ı n t ı y a g i r m e l e r i gibi. B e n z e r o l a r a k , saltık özeksellik tözsel e v r e n s e l ( ö r n e ğ i n özdeş-kalıcı y e r ç e k i m i ) o l a r a k , ki arı o l u m ­ suzluk o l a r a k o denli de tekilliği k e n d i i ç i n d e kapsar, göreli özek ve bağımlı N e s n e l e r arasındaki dolaylılık etmenidir, — tasım T i — E — T e b i ç i m i n d e o l m a k üzere. Dahası, içkin tekilliğine g ö r e eşit ö l ç ü d e özsel olarak ayırıcı bir yolda davranır, tıpkı evrenselliğine g ö r e özdeş b i r b i r l i k t e l i k bağı v e d i n g i n k e n d i - i ç i n d e l i k o l a r a k d a v r a n m a s ı gibi. G ü n e ş dizgesi gibi, kılgısal a l a n d a da ö r n e ğ i n Devlet bir üçlü tasım dizgesidir. ( 1 ) Tekil (Kişi) k e n d i n i tikelliği (fiziksel ve tinsel gereksinimler, ki kendileri için d a h a öte gelişerekyurttaş t o p l u m u n u v e r i r l e r ) yoluyla evrensel ( T o p l u m , tüze, yasa, h ü k ü m e t ) ile birleştirir; ( 2 ) i s t e n ç bireylerin etkinliği o l a r a k


290

MANTIK BİLİMİ dolaylılık e t m e n i d i r ki bu g e r e k s i n i m l e r i ç i n t o p l u m d a , tüze­ de vb. doyum ü r e t i r ve t o p l u m a , tüzeye vb. içerik ve edimsell e ş m e verir; ( 3 ) evrensel ise ( D e v l e t , h ü k ü m e t , t ü z e ) tözsel o r t a t e r i m d i r ki o n d a bireyler ve doyumları yerine getirilmiş o l g u s a l l ı k l a r ı n ı , dolaylılıklarını ve k a l ı c ı l ı k l a r ı n ı b u l u r ve kazanırlar. B e l i r l e n i m l e r d e n h e r biri, dolaylılık o n u ö t e k i u ç l a birleştirdiği için, o n d a salt kendi kendisi ile birleşir ve kendini üretir, ve bu üretim öz-sakınımdır. — Yalnızca bu b i r l e ş m e n i n doğası yoluyla, uçları aynı olan bu tasımlar üçlüsü yoluyladır ki bir bütün kendi ö r g ü ü e n m e s i içinde doğru olarak anlaşılır.

§ 199 N e s n e l e r i n saltık düzeneksellikte taşıdıkları varolıışsal dolaysızlık bağımsızlıklarının birbirleri ile bağıntıları yoluyla, ve bu yüzden b a ğ ı m l ı l ı k l a r ı yoluyla dolaylı k ı l ı n m a s ı o l g u s u n d a kendinde o l u m s u z l a n ı r . B ö y l e c e N e s n e v a r o l u ş u n d a kendi b a ş k a s ı n a karşı ilgili [different] o l a r a k koyulur.

b.

Kimyasalhk § 200

ilgili Nesne doğasını oluşturan ve varoluşunu o n d a bulduğu içkin b i r belirliliğe iyedir. A m a Kavramın ortaya koyulmuş b ü t ü n l ü ğ ü o l a r a k N e s n e bu b ü t ü n l ü ğ ü ile varoluşunun belirliliği arasındaki ç e l i ş k i d i r ; b u n a g ö r e N e s n e b u çelişkiyi o r t a d a n k a l d ı r m a v e belirli-varlığını Kavram ile u y u m l u k ı l m a çabasıdır. Ek. Kimyasalhk bir nesnellik kategorisidir ki bir kural olarak özellikle vurgulanmaz, tersine çoğu kez düzeneksellik ile birlikte alınır ve bu birlikte­ likte, düzeneksel ilişki ortak adı altında, genellikle ereksellik ilişkisine karşıt olarak koyulur. Bunun nedeni düzeneksellik\e kimyasallığın hiç kuşkusuz ilkin salt kendilerinde \ar olan Kavram olma özelliğini ortaklaşa taşımaları ve buna karşı Ereğin ise kendi için varolan Kavram olarak görülmesi olgusunda aranmalıdır. Dahası, düzeneksellik ve kimyasalhk da oldukça belirgin olarak birbirlerinden ayırdedilebilirler, öyle bir yolda ki, düzeneksellik biçimi altındaki nesne ilkin salt ilgisiz kendi ile bağıntı iken, buna karşı kimyasal nesne ise kendini baştan sona başkası ile bağıntılı olarak gösterir. Hiç kuşkusuz kendini geliştirmekte olduğu sürece düzeneksellikte bile şimdiden başkası ile bağıntı ortaya çıkar; ama düzeneksel nesnelerin birbirleri ile bağıntıları ilkin salt dışsal bağıntıdır ve böylece birbirleri ile bağıntılı nesneler bağımsızlık görünüşünü korurlar. Böylece örneğin Doğada güneş dizgesini oluşturan değişik gök cisimleri birbirleri ile devim ilişkisi içindedirler ve kendilerini bu


KAVRAM ÖĞRETİSİ

291

ilişki yoluyla birbirleri ile bağıntılı olarak gösterirler. Devim, uzay ve zamanın birliği olarak, gene de salt bütünüyle dışsal ve soyut bağıntıdır; bu yüzden öyle göriinr ki birbirleri ile dışsal olarak bağıntılı gök cisimleri birbirleri ile bu bağıntıları olmaksızın bile oldukları gibi olmayı ve kalmayı sürdüreceklerdir. — Buna karşı kimyasallıkta durum bütünüyle değişir. Kimyasal olarak ilgili nesneler ne iseler ancak ilgileri yoluyla odurlar ve böylece kendilerini birbirleri yoluyla ve birbirlerinde bütünleştirmeye doğru saltık itkidirler. §201 Kimyasal s ü r e ç b u n a g ö r e g e r g i n u ç l a r ı n ı n yüksüz ö ğ e s i n i — ki bu u ç l a r kendilerinde bu yüksüz ö ğ e d i r l e r — Ü r ü n o l a r a k alır; Kavram, s o m u t evrensel, k e n d i n i n e s n e l e r i n ilgileri ya da tikell e ş m e yoluyla tekillik ya da Ü r ü n ile ve b u n d a salt kendi kendisi ile bileştirir. B e n z e r olarak bu s ü r e ç t e de öteki tasımlar kapsanır; tekillik, e t k i n l i k olarak, yine dolaylı kılıcı e t m e n d i r , tıpkı gergin u ç l a r ı n Ü r ü n d e belirli-varlık kazanan özleri o l a r a k s o m u t evren­ sel gibi. § 202 Kimyasallık h e n ü z nesnelliğin derin-düşünce düzeyindeki ilişkisi o l a r a k n e s n e l e r i n ilgili d o ğ a l a r ı n ı ve aynı z a m a n d a dolaysız b a ğ ı m s ı z l ı k l a r ı n ı varsayım o l a r a k alır. S ü r e ç h e n ü z b i r b i r l e r i n e karşı dışsal k a l a n b i ç i m l e r i n b i r i n d e n ö t e k i n e ileri geri g i d i p g e l i ş t e n oluşur. — Yüksüz Ü r ü n d e u ç l a r ı n b i r b i r l e r i n e karşı taşımış oldukları belirli özellikler ortadan kaldırılırlar. Ama gerçi Ü r ü n Kavram ile uyumlu olsa da, dirimselleşlirici ilgilileşme ilkesi dolaysızlığa g e r i d ü ş m ü ş o l a n Ü r ü n d e v a r o l m a z ; yüksüz Ü r ü n bu n e d e n l e b ö l ü n e b i l i r birşeydir. Ama yüksüz ü r ü n ü ilgili uçlara ayıran ve g e n e l o l a r a k ilgisiz n e s n e y e b i r başkasına karşı ilgisini ve diriliğini veren yargı ilkesi, ve gerilimli bir ayrılma olarak süreç, o ilk s ü r e c i n dışına düşerler. Ek. Kimyasal süreç henüz sonlu, koşullu bir süreçtir. Genel olarak Kavram bu sürecin ilkin salt İçidir ve burada henüz kendi-için-varlığında varoluşa çıkmış değildir. Yüksüz üründe süreç söner ve uyarıcı etmen onun dışına düşer. § 203 Bu iki s ü r e c i n — ilgilinin yüksüze i n d i r g e n m e s i n i n ve ilgisizin ya da yüksüzün i l g i l i l e ş m e s i n i n — dışsallıkları bu s ü r e ç l e r i n b i r b i r l e r i n e karşı bağımsız olarak g ö r ü n m e l e r i n e izin verir; a m a g e n e d e i ç i n d e o r t a d a n kaldırıldıkları ü r ü n e g e ç i ş t e o n l a r ı n s o n l u l u k l a r ı n ı gösterir. Evrik o l a r a k , s ü r e ç ilgili n e s n e l e r i n varsayılan d o l a y s ı z h k l a r ı n ı b i r h i ç o l a r a k s u n a r . — İ ç l e r i n d e


292

MANTIK BİLİMİ

Kavramın n e s n e o l a r a k batmış o l d u ğ u dışsallık ve dolaysızlığın bu olumsuzla,!iması yoluyla Kavram o dışsallık ve dolaysızlığa karşı özgürce kendi için koyulur, — Erek o l a r a k . Ek. Kimyasallıktan erekbilimsel ilişkiye geçiş kimyasal sürecin bu iki biçiminin birbirlerini karşılıklı ortadan kaldırmalarında imlenir. Bu yolla ortaya çıkan ise kimyasallıkta ve düzeneksellikte ilkin salt lumdinde bulunan Kavramın özgürleşmesidir, ve böylelikle kendi için varolan Kavram Erektir.

c. Erekbilim §204 E r e k dolaysız n e s n e l l i ğ i n olumsuzlanması dolayısıyla özgür varoluşa ç ı k m ı ş kendi-için-varolan Kavramdır. E r e k öznel o l a r a k belirlenmiştir, ç ü n k ü bu olumsuzlama ilkin soyuttur ve bu neden­ le ilkin n e s n e l l i k ile yalnızca karşıtlık i ç i n d e durur. A m a bu ö z n e l l i k belirliliği Kavramın b ü t ü n l ü ğ ü n e karşı tek-yanlıdır, ve dahası Ereğin kendisi için böyledir, ç ü n k ü o n d a tüm b e l i r l i l i k l e r k e n d i l e r i n i o r t a d a n kaldırılmış o l a r a k koymuşlardır. B ö y l e c e o n u n için g i d e r e k varsaydığı n e s n e b i l e salt d ü ş ü n s e l , kendinde hiçbirşey olan b i r olgusallıktır. K e n d i ile özdeşliğinin o n d a ortaya koyulan o l u m s u z l a m a y a ve karşıtlığa karşı bu çelişkisi o l a r a k E r e ğ i n k e n d i s i bir o r t a d a n - k a l d ı r m a etkinliğidir ki, karşıtlığı kendisi ile özdeş olarak ortaya koyacak bir yolda olumsuzlar. Bu Ereğin olgusallaşmasıdır ki o n d a E r e k kendini k e n d i öznelliğinin başkası y a p a r a k n e s n e l l e ş t i r d i ğ i , ikisinin ayrımını o r t a d a n kal­ dırdığı için, kendini salt kendi ile birleştirmiş ve saklamıştır. Erek-Kavramı bir yandan gereksizken, ö t e yandan haklı olarak Us-Kavramı o l a r a k a d l a n d ı r ı l a r a k a n l a ğ ı n soyut-evrenselinin karşısına koyulur — a n l a k ki k e n d i n i yalnızca altgüdümlü o l a r a k tikel ile ilişkilendirir, a m a o n u k e n d i s i n d e taşımaz. — D a h a s ı , Sonsal-neden o l a r a k E r e ğ i n g ü n d e l i k dilde n e d e n o l a r a k a d l a n d ı r ı l a n o yalın etkei' nedenden a y r ı m ı n ı n büyük bir ö n e m i vardır. N e d e n h e n ü z açığa serilmemiş k ö r zorunluk a l a n ı n a aittir; b u n a g ö r e k e n d i b a ş k a s ı n a g e ç i y o r v e o r a d a k ö k e n s e l l i ğ i n i k o y u l m u ş l u k t a yitiriyor o l a r a k g ö r ü n ü r ; salt k e n d i n d e ya da bizim i ç i n d i r ki n e d e n etkide ilk kez n e d e n olur ve o n d a kendi içine geri döner. Erek, b u n a karşı, kendisinde belirliliği ya da yalın n e d e n s e l l i k ilişkisinde h e n ü z başkalık o l a r a k g ö r ü n e n i , etkiyi, kapsıyor o l a r a k koyulur, öyle ki e t k e r l i ğ i n d e g e ç i ş yapmaz, t e r s i n e k e n d i n i saklar, e.d. salt


KAVRAM ÖĞRETİSİ

293

k e n d i k e n d i s i n i etki kılar, ve Erekte yalnızca başlangıçta ya da k ö k e n s e l l i k t e n e idiyse o n a ulaşmıştır; ilkin b u öz-sakınım yoluyladır ki g e r ç e k t e n k ö k e n s e l olandır. — E r e k öyleyse üpkı Kavram gibi kurgul b i r kavrayışı g e r e k t i r i r — K a v r a m ki, b e l i r l e n i m l e r i n i n asıl birlik ve düşünselliklennde yargıyı ya da o l u m s u z l a m a y ı , ö z n e l ve n e s n e l o l a n ı n karşısavını k a p s a r ve o d e n l i de bu karşısavın o r t a d a n kaldırılışıdır. E r e k söz k o n u s u o l d u ğ u n d a h e m e n y a d a y a l n ı z c a o n u n b i l i n ç t e tasarımsal b i r b e l i r l e n i m o l a r a k b u l u n u ş b i ç i m i n i d ü ş ü n m e m e l i y i z . İç ereksellik kavramı ile K a n t g e n e l o l a r a k İdeayı ve özellikle Yaşam Ideasını y e n i d e n diriltmiştir. Aristo­ t e l e s ' t e k i Yaşam b e l i r l e n i m i d a h a o z a m a n iç e r e k s e l l i ğ i kapsıyor ve b u n a göre salt sonlu, dış erekselliği göz ö n ü n e alan m o d e r n e r e k b i l i m k a v r a m ı n d a n sonsuz ö l ç ü d e i l e r d e duru­ yordu. G e r e k s i n i m , d ü r t ü e n yakın E r e k ö r n e k l e r i d i r l e r . B u n l a r d i r i m l i ö z n e n i n k e n d i s i n i n içersinde yer alan duyumsanan ç e l i ş k i d i r l e r v e h e n ü z yalın ö z n e l l i k o l a n b u o l u m s u z l a m a y ı olumsuzlama etkinliğine geçerler. Doyum özne ve n e s n e arasın­ daki barışı kurar, ç ü n k ü h e n ü z varolan çelişkide (gereksinim­ d e ) ötede d u r a n n e s n e l kendilik öznel o l a n l a b i r l e ş m e yoluyla b e n z e r o l a r a k bu tek-yanlılığına g ö r e o r t a d a n kaldırılır. — İ s t e r ö z n e l olsun isterse n e s n e l , s o n l u n u n s a ğ l a m l ı ğ ı n d a n ve üstesinden gelinmezliğinden söz e d e n l e r h e r dürtü d u r u m u n ­ da tersinin ö r n e k l e n d i ğ i n i görebilirler. İtki b i r b a k ı m a ö z n e l o l a n ı n , n e s n e l o l a n d a n d a h a az o l m a m a k ü z e r e , salt tek-yanlı o l d u ğ u n u n ve h i ç b i r g e r ç e k l i ğ i o l m a d ı ğ ı n ı n pekinliğidir. D a h a s ı , itki bu öz-pekinliğin yerine getirilmesidir ve salt ö z n e l o l m a s ı v e öyle kalması g e r e k e n b i r ö z n e l ile b e n z e r o l a r a k salt n e s n e l olması ve öyle kalması g e r e k e n b i r n e s n e l arasın­ d a k i karşısavın ve ikisinin bu s o n l u l u k l a r ı n ı n o r t a d a n kaldır­ masında sonuçlanır. E r e ğ i n etkinliği d u r u m u n d a şu olguya da dikkat çekilebilir. B u etkinliği temsil e d e n v e o l g u s a l l a ş m a o r t a t e r i m i yoluyla E r e ğ i k e n d i s i ile b i r l e ş t i r e n tasımda, özsel o l a r a k uçların olumsuzlanması kendini gösterir; — g e n e l olarak E r e k t e karşıla­ şılan dolaysız öznelliğin ve ayrıca dolaysız nesnelliğin ( a r a ç ve ö n g e r e k t i r i l e n n e s n e l e r i n ) a z ö n c e sözü e d i l e n olumsuzlanmaları. Bu aynı o l u m s u z l a m a d ı r ki tinin Tanrıya yükselişinde o n u n k e n d i ö z n e l l i ğ i n e karşı olduğu gibi d ü n y a n ı n o l u m s a l ş e y l e r i n e karşı da uygulanır; ve Girişte ve ayrıca § 1 9 2 ' d e d e ğ i n i l d i ğ i gibi, yine bu o l u m s u z l a m a d ı r ki bu yükselişi


MANTIK BİLİMİ

294

T a n r ı n ı n varoluşunun sözde tanıtlarında vermiş olan anlaktasımlarının biçiminde gözden kaçırılmış ve gözardı edilmiş o l a n kıpıdır. § 205 Erekbilimsel

bağıntı

ilkin

dolaysız

olarak

dışsal ereksellik

tir,

ve

Kavram varsayılan b i r n e s n e ile karşıtlık i ç i n d e durur. E r e k b u n a göre

sonludur —, bir yandan

içeriğe göre, ve ö t e yandan

olgusallaş-

m a s m ı n gereci o l a r a k ö n ü n d e b u l d u ğ u n e s n e d e dışsal b i r k o ş u l taşıyor o l m a s ı o l g u s u n a g ö r e ; ö z - b e l i r l e n i m i b u d ü z e y e d e k salt biçimseldir.

Daha

yansımış

olarak

öznelliğidir)

ya

yakından

da

tikelliğin içeriğin

bakıldığında, (ki biçim

dolaysızlıkta

biçim-belirlenimi bütünlüğünden,

kendi

olarak kendinde

içine

Ereğin öznellik­

t e n , K a v r a m d a n ayrı o l a r a k g ö r ü n m e s i o l g u s u yatar. Bu t ü r l ü l ü k Ereğin

kendi

içersindeki s o n l u l u ğ u n u

oluşturur.

İçerik

de

böylelikle

t i k e l v e h a z ı r b u l u n a n birşey o l a n n e s n e ile eşit ö l ç ü d e s ı n ı r l ı , o l u m s a l , verili birşeydir. Ek. E r e k söz konusu olduğu zaman genellikle salt dışsal ereksellik göz ö n ü n e getirilir. Bu bakış açısından şeyler belirlenimlerini kendi içlerinde taşıyor olarak değil, tersine yalnızca dışlarında yatan bir ereğin olgusallaşması için kullanılan ve tüketilen birer araç o l a r a k g e ç e r l i d i r l e r . Bu g e n e l o l a r a k Yararcılığın bakış açısıdır ki, bir zamanlar bilimlerde bile büyük bir rol oynamış olmasına karşın son z a m a n l a r d a haklı olarak bir güvensizlikle karşılaşmış ve şeylerin d o ğ a l a r ı ü z e r i n e g e r ç e k bir i ç g ö r ü için yeterli o l m a d ı ğ ı kabul edilmiştir. H i ç kuşkusuz genel olarak sonlu şeylere hakları verilmeli ve bunlar kendi ötelerini g ö s t e r e n ve enson-olmayan kendilikler olarak görülmelidir. G e n e de sonlu şeylerin bu olumsuzlukları kendi öz eytişimleridir ve bunu saptayabilmek için ilkin olumlu içeriklerini göz ö n ü n e almak gerekir. Ö t e yandan, şeylerin erekbilimsel gözlemleri d u r u m u n d a iyi niyedi bir yaklaşımla yola çıkılarak Tanrının D o ğ a d a kendini açığa s e r e n bilgeliği gösterilmek istenirse, o zaman belirtmek gerek ki şeylerin birer a r a ç olarak hizmet ettikleri erekleri ortaya çıkarmaya çalışan bu ç a b a d a da sonlunun ötesine g e ç i l m e z ve kolayca derin-düşüncenin yüzeysel oyunlarının alanına düşülür. Böylece bu yaklaşım söz gelimi yalnızca asmaları insanlar için o çok iyi bilinen yararları açısından incelemekle yetinmeyip ayrıca m a n t a r meşesini de ş a r a p şişelerini tıkayabilmek için kabuğundan üretilen tıpalarla bağıntısı açısından irdelemeye geçer. Bir zamanlar bütün kitaplar bu anlayışla yazılırdı, ve bunların ne dinin ne de bilimin g e r ç e k çıkarlarına hiçbir katkıda b u l u n m a m ı ş olduklarını g ö r m e k güç değildir. Dışsal ereksellik dolaysızca İdeanın ö n ü n d e durur, a m a böyle eşikte d u r a n ç o ğ u kez tam anlamıyla en yetersiz olanın kendisidir.


KAVRAM ÖĞRETİSİ

295

§ 206 E r e k b i l i m s e l b a ğ ı n t ı b i r t a s ı m d ı r k i b u n d a ö z n e l E r e k dışsal n e s n e l l i k ile ikisinin birliği o l a n b i r o r t a t e r i m yoluyla birleşir. Bu birlik bir yandan ereksel etkinlik olarak ve ö t e yandan dolaysızca E r e k altına koyulmuş n e s n e l l i k olarak, e.d. Araç o l a r a k bulunur. EL Ereğin İdeaya gelişimi iiç basamağı izler: ilkin öznel Erek basamağı, ildncisi kendini yerine getirmekte olan ve üçüncüsü kendini yerine getirmiş E r e k basamakları. — İlk olarak ö n ü m ü z d e öznel E r e k bulunur, ve bu, kendi için varolan Kavram olarak, kendisi Kavram kıpılarının bütünlüğüdür. Bu kıpılardan ilki kendi ile özdeş evrenselliktir, bir bakıma içinde herşeyin kapsandığı a m a henüz hiçbir olayın yer almadığı yüksüzilk Su. İkincisi bu evrenselin o n a belirli bir içerik kazandıran tikelleşmesidir. Bu belirli içerik yine evrenselin etkinliği yoluyla ortaya koyulduğu için, evrensel kendisi yoluyla kendi içinegeri d ö n e r v e kendini kendisi ile bağlar[schliefien]. Buna göre, bir ereği ö n ü m ü z e koyduğumuz zaman deriz ki birşeye karar kıldık [beschliefien], ve bununla kendimizi ilkin bir bakıma açık ve şu ya da bu belirlenime girebilir olarak görü rüz. Benzer olarak birşeye karar vermiş [entscfıliefien] olmaktan söz edilir ve bununla anlatılan şey öznenin salt kendi için varolan içselliğinden çıktığı ve karşısında d u r a n nesnellik ile belli bir etkileşime girdiğidir. Bu salt öznel erekten dışa dönük ereksel etkinliğe ilerleyişi verir. § 207 ( 1 ) Öznel E r e k b i r tasımdır. Bu tasımda evrensel Kavram tikellik yoluyla tekillik ile öyle bir yolda bağlanır ki, tekillik öz-belirlenim o l a r a k yargılar, e.d. bir y a n d a n h e n ü z belirsiz e v r e n s e l i tikelleşt i r e r e k o n u belirli b i r içerik yapar ve ö t e yandan ayrıca ö z n e l l i k ve n e s n e l l i k karşısavını ortaya koyar, — ve k e n d i n d e aynı zaman­ d a k e n d i i ç i n e geri dönüştür, ç ü n k ü Kavramın n e s n e l l i ğ e karşı ortaya koyulan öznelliğini kendi i ç i n d e t o p a r l a n m ı ş b ü t ü n l ü k l e karşılaşürma içinde eksik birşey olarak belirler ve böylece kendini aynı z a m a n d a dışa çevirir. § 208 ( 2 ) Bu dışa dönük etkinlik kendini — öznel E r e k t e i ç i n d e içeriğin yanısıra dışsal nesnelliğin de kapsandığı tikellik ile özdeş — tekillik o l a r a k ilkin dolaysızca n e s n e ile ilişkilendirir ve o n u b i r Araç o l a r a k k e n d i n i n edinir. Kavram bu dolaysız güçtür, ç ü n k ü k e n d i ile özdeş olumsuzluktur ki o n d a nesnenin varlığı baştan s o n a salt düşünsel bir varlık olarak belirlenmişür. — Bütün Orta Terim şimdi etkinlik o l a r a k Kavramın bu iç g ü c ü d ü r ve Araç o l a r a k nesne Kavram ile dolaysızca birleşmiştir ve o n u n a l t ı n d a durur. S o n l u e r e k s e l l i k t e o r t a t e r i m b i r b i r i n e dışsal b u iki kıpıya,


296

MANTIK BİLİMİ etkinliğe ve A t a ç olarak h i z m e t g ö r e n nesneye ayrılmış birşey­ dir. Güç o l a r a k e r e ğ i n bu n e s n e ile bağıntısı ve o n u k e n d i n e altgüdümlü kılması dolaysızdır, — tasımın ilk öncülü b u d u r —, a m a a n c a k k e n d i için varolan d ü ş ü n s e l l i k o l a r a k K a v r a m d a n e s n e n i n kendinde hiçlik o l a r a k k o y u l d u ğ u düzeye d e k . Bu b a ğ ı n t ı n ı n ya da ilk ö n c ü l ü n kendisi orta terim olur, ki aynı zamanda kendi içinde tasımdır, ç ü n k ü E r e k bu bağıntı yoluyla, e.d. i ç i n d e o n u n kapsandığı v e e g e m e n kaldığı e t k i n l i ğ i yoluyla n e s n e l l i k ile birleşir.

Elt. Ereğin yerine getirilişi Ereği olgusallaştırmamn dolaylı kipidir; a m a dolaysız olgıısallaşma da eşit ölçüde gereklidir. Erek nesneyi dolaysızca kavrar, çünkü nesne üzerindeki güçtür, çünkü E r e k t e tikellik ve tikellikte ise o denli de nesnellik kapsanın ıştır. — Dirimli olanın bir bedeni vardır; ruh o n u dene­ timine alır, kendini onda dolaysızca nesnelleştirmişlir. İnsan ruhunun kendi bedenselliğini bir araç kılmadan önce yapacak çok şeyi vardır. İnsan ilkin bede­ nini bir bakıma iyeliğine almalıdır, öyle ki bu beden ruhunun aracı olabilsin. § 209 ( 3 ) Ereksel etkinlik kendi Aracı ile h e n ü z dışa yöneliktir, ç ü n k ü E r e k de n e s n e ile özdeş değildir, b u n a g ö r e o da ilkin n e s n e ile dolaylı kılınmalıdır. N e s n e olarak Araç bu ikinci öncülde tasımın öteki u c u ile, varsayılan n e s n e l l i k ya da g e r e ç ile dolaysız b a ğ ı n t ı içindedir. Bu bağıntı şimdi E r e ğ e hizmet eden ve g e r ç e k l i k l e r i ve özgür Kavramları E r e k olan düzeneksellik ve kimyasalhk alanıdır. İ ç i n d e nesnel şeylerin k e n d i l e r i n i b i r b i r l e r i ü z e r i n d e a ş ı n d ı r ı p o r t a d a n kaldırdıkları b u s ü r e ç l e r i n g ü c ü o l a r a k ö z n e l E r e ğ i n kendini onların dışında tutması ve o n l a r d a kendini saklayan olması, — bu o l g u U s u n Hilesidir. Ek Us güçlü olduğu denli de kurnazdır. Hile genel olarak dolaylı kılıcı etkinlikten oluşur. Bu etkinlik nesneleri kendi öz doğalarına uygun olarak birbirleri üzerinde etkimeye ve birbirlerini tüketmeye bırakır ve bu sürece d o ğ r u d a n karışmazken gene de salt / ^ h e r e k l e r i n i yerine getirir. Bu anlamda denebilir ki Tanrısal Kayra dünya ve süreçleri karşısında saltık hile olarak davranır. Tanrı insanlara tikel tutkularını ve ilgilerini bağışlamıştır, ve b u n u n sonu­ cunda ortaya çıkan şey Onun niyeüerinin yerine getirilmesidir ki, bunlar O n u n kullanmakta olduklarının amaçladıkları ereklerden bütünüyle başkadırlar. § 210 O l g u s a l l a ş m ı ş e r e k b ö y l e c e ö z n e l ve n e s n e l i n ortaya koyulmuş birliğidir. Ama bu birlik özsel olarak öyle bir yolda b e l i r l e n m i ş t i r ki, öznel ve n e s n e l yalnızca tek-y alıklıklarına göre yüksüzleştirilmiş


KAVRAM

ÖĞRETISI

297

ve o r t a d a n kaldırılmış, a m a n e s n e l olan ise özgür Kavram olarak E r e ğ e ve böylelikle o n u n üzerindeki güce bağımlı ve uyumlu kılınmıştır. E r e k kendini n e s n e l o l a n a karşı ve o n d a saklar, çünkü tek-yanlı ö z n e l , e.d. tikel o l m a s ı n ı n yanısıra o d e n l i de s o m u t evrenseldir, ikisinin k e n d i n d e varolan özdeşlikleridir. Bu evrensel, yalnızca k e n d i i ç i n e yansımış o l a r a k , içeriktir ki tasımın tüm üç ucu ve b u n l a r ı n devimleri b o y u n c a aynı kalır. § 211 Ama s o n l u Ereksellikte g i d e r e k yerine getirilmiş E r e k b i l e kendi i ç i n d e b ö l ü n m ü ş birşeydir — tıpkı o r t a t e r i m ve b a ş l a n g ı ç t a k i E r e k d u r u m u n d a olmuş o l d u ğ u gibi. B u n a g ö r e salt hazır bulu­ n a n g e r e ç ü z e r i n e dışsal olarak verilen biçim ortaya çıkmıştır ki, sınırlı Erek-içeriği n e d e n i y l e b e n z e r o l a r a k o l u m s a l b i r belirle­ nimdir. Erişilen E r e k b u n a g ö r e salt b i r n e s n e d i r ki, yine başka E r e k l e r için a r a ç ya da g e r e ç t i r , ve bu sonsuza dek böyle gider. § 212 A m a E r e ğ i n olgusallaşmasında kendinde o l m u ş olan şey tek-yanlı öznelliğin ve o n u n karşısında b u l u n a n nesnel bağımsızlık görünü­ ş ü n ü n o r t a d a n kaldırılmış olmasıdır. A r a c ı n e l e g e ç i r i l i ş i n d e Kavram k e n d i n i n e s n e n i n kendinde varolan ö z ü o l a r a k koyar; düzeneksel ve kimyasal süreçlerde n e s n e n i n bağımsızlığı kendinde d a h a ş i m d i d e n yitip gitmiştir, ve b u n l a r ı n E r e ğ i n e g e m e n l i ğ i a l t ı n d a işleyen s ü r e ç l e r i n d e o b a ğ ı m s ı z l ı k görünüşü, Kavrama karşı duran olumsuz yan ortadan kalkmıştır. Ama yerine getirilmiş Ereğin yalnızca Araç ve g e r e ç olarak belirlenmiş olması olgusunda bu n e s n e h e m e n k e n d i n d e boş birşey, salt düşünsel birşey olarak ortaya koyulur. Böylelikle içerik ve biçim karşısavı da yitmiştir. E r e k b i ç i m - b e l i r l e n i m l e r i n i n o r t a d a n kaldırılması yoluyla k e n d i n i kendisi ile birleştirdiği için, biçim kendi ile özdeş olarak, b ö y l e c e i ç e r i k o l a r a k koyulur, öyle ki biçim-etkinliği o l a r a k Kavram salt kendini içerik olarak alır. Öyleyse g e n e l olarak bu süreç yoluyladır ki E r e k Kavramının ne o l m u ş o l d u ğ u ortaya koyulur, ö z n e l ve n e s n e l i n kendinde varolan birliği şimdi kendi için varolan birlik o l a r a k b u l u n u r . Bu İdeadır. Ek. Ereğin sonluluğu onun olgusallaşmasında araç olarak kullanılan gerecin salt dışsal olarak onun altına alınması ve ona uyumlu kılınması olgusunda yatar. Oysa gerçekte nesne Jtendinde Kavramdır, ve Kavram Erek olarak nesnede olgusallaştığı için, bu yalnızca nesnenin kendi öz içinin Delirişidir. Nesnellik böylece bir bakıma salt bir örtüdür ki altında Kavram gizli yatar.


298

MANTIK BİLİMİ

Sonluda Ereğe gerçekten erişildiğini yaşayamayız ya da göremeyiz. Sonsuz Ereğin yerine getirilmesi yalnızca onu henüz yerine getirilmemiş gibi görme aldanmacasının ortadan kaldırılmasından oluşur. İyi, saltık İyi, kendini sonsuza dek dünyada yerine getirir, ve sonuç onun daha şimdiden kendinde ve kendi için yerine getirilmiş olması ve bunun için ilkin bizi bekleme gereksiniminde olmadığıdır. İçinde yaşamakta olduğumuz aldanmaca budur, ve aynı zamanda dünyaya ilginin temeli olan etkinleştirici ilke de yalnızca odur. Kendi sürecinde İdea kendini bu aldanmaca yapar, bir 'başkası'nı karşısına koyar, ve edimi bu aldanışı ortadan kaldırmaktan oluşur. Ancak bu Yanılgıdandır ki Gerçeklik ortaya çıkar, ve yanılgı ile ve sonluluk ile uzlaşma burada yatar. Başkalık ya da Yanlışlık, ortadan kaldırılmış olarak, kendisi Gerçekliğin zorunlu bir kıpısıdır, — Gerçeklik ki, yalnızca kendini kendi öz sonucu yaparak varolur.

c Idea §213 İ d e a kendinde ve kendi için G e r ç e k olandır, Kavram ve Nesnelliğin saltık birliğidir. İ d e a l / d ü ş ü n s e l i ç e r i ğ i b e l i r l e n i m l e r i i ç i n d e k i K a v r a m d a n b a ş k a birşey değildir; r e e l / o l g u s a l i ç e r i ğ i y a l n ı z c a Kavramın k e n d i n e belirli-varlıklar b i ç i m i n d e verdiği belirişidir, ve bu şekli i d e a l l i ğ i n d e kapayarak k e n d i g ü c ü i ç i n d e ve b ö y l e c e k e n d i n i o n d a tutar. "Saltık İdeadır" t a n ı m ı n ı n şimdi kendisi saltıktır. T ü m ö n c e k i tanımlar b u n a geri dönerler. — İdea Gerçekliktir; ç ü n k ü Gerçek­ lik Nesnelliğin Kavrama karşılık düşmesidir, — dışsal şeylerin b e n i m tasarımlarıma karşılık düşmeleri değil; b u n l a r yalnızca bu tekil 'ben' t a r a f ı n d a n t a ş ı n a n d o ğ r u t a s a r ı m l a r d ı r . I d e a d a n e ' b u , ' n e t a s a r ı m l a r , n e d e dışsal şeylerle h i ç b i r ilgimiz yoktur. — A m a g e n e de e d i m s e l o l a n herşey g e r ç e k o l d u ğ u ö l ç ü d e İ d e a d ı r v e g e r ç e k l i ğ i n e a n c a k İ d e a yoluyla v e o n u n g ü c ü y l e iyedir. T e k i l varlık İ d e a n ı n h e r h a n g i b i r yanıdır, ve b u n a g ö r e o n u n için d a h a b a ş k a e d i m s e l l i k l e r d e g e r e k i r ki, b u n l a r d a yine özel o l a r a k k e n d i l e r i i ç i n k a l ı c ı g ö r ü n ü r l e r ; a n c a k h e p b i r l i k t e o n l a r d a v e b a ğ ı n t ı l a r ı n d a d ı r k i Kavram olgusallasın Tekil olan k e n d i için Kavramına karşılık düşmez; belirli-varlığının bu smırlanmışlığı sonluluğunu ve yitişini oluş­ turur.


KAVRAM

İdeanın

kendisi

299

ÖĞRETISI

herhangi

birşeyin

İdeası

olarak

alınma­

malıdır, tıpkı Kavramın da yalnızca belirli Kavram o l a r a k a l ı n m a m a s ı g e r e k t i ğ i g i b i . S a l t ı k tek bir e v r e n s e l İ d e a d ı r ki, b i r yargı edimiyle k e n d i n i belirli İ d e a l a r Dizgesine tikelleştirir; a m a b u n l a r ı n doğası y a l n ı z c a t e k b i r İdeaya, G e r ç e k l i k l e r i n e geri

dönmektir.

Bu y a r g ı d a n

yalnızca biricik evrensel

çıkan

şey İ d e a n ı n

ilk

olarak

Töz o l d u ğ u , a m a a ç ı n m ı ş , g e r ç e k

e d i m s e l l i ğ i n i n ise Özne o l a r a k ve b ö y l e c e T i n o l a r a k v a r o l m a k olduğudur. B a ş l a n g ı ç ve

destek noktaları

için bir

varoluşu o l m a d ı ­

ğ ı n d a n İ d e a sık sık salt m a n t ı k s a l b i r b i ç i m s e l l i k o l a r a k alınır. B ö y l e b i r görüş varolan şeyi ve h e n ü z İdeaya d e k işleyememiş t ü m d a h a ö t e b e l i r l e n i m l e r i sözde olgusallık ve g e r ç e k edimsellik sayan yaklaşımlara bırakılmalıdır. — İdeayı salt soyut birşeymiş gibi alan d ü ş ü n c e de eşit ö l ç ü d e yanlıştır. İ d e a gerçek-olmayan herşeyin

kendini

onda

tüketmesi

ölçüsünde

hiç

kuşkusuz

soyuttur; a m a k e n d i s i n d e özsel o l a r a k somuttur, ç ü n k ü özgür, k e n d i kendisini ve böylelikle olgusallığa b e l i r l e y e n Kavramdır. I d e a biçimsel-soyut birşey olabilir, a m a a n c a k Kavram — ki ilkesi b u d u r — o l d u ğ u gibi, e.d.

kendi içine olumsuz geri dönüş

o l a r a k ve öznellik olarak değil, a m a soyut birlik olarak a l ı n a c a k olursa. Ek. Gerçeklik ile ilk olarak birşeyin nasıl olduğunu bilmem anlaşılır. Bu g e n e de salt bilinç ile bağıntı içindeki gerçeklik ya da biçimsel gerçekliktir, yalnızca doğruluktur. B u n a karşı daha derin anlamında Gerçeklik Nesnelliğin Kavram ile özdeş olmasından oluşur. Gerçekliğin bu derin a n l a m ı ö r n e ğ i n gerçek bir devlet ya da gerçek bir sanat çalışması söz konusu edildiğinde kendini gösterir. Bu nesneler olmaları gerektiği gıb'ı oldukları, e.d. olgusallıkları Kavramlarına karşılık düştüğü zaman gerçektirler. Böyle görüldüğü zaman, g e r ç e k olmamak bir bakıma kötü olmakla aynı şeydir. Kötü bir insan g e r ç e k olmayan bir insandır, e.d. Kavramı ya da belirlenimi ile u y u m içinde d a v r a n m a y a n bir insandır. Kavram ve olgusallığın özdeşliğinden bütünüyle yoksun birşey hiçbir kalıcılık g ö s t e r e m e z . Kötü ve gerçeğe-aykırı şeyler bile a n c a k olgusallıkları h e n ü z h e r h a n g i bir yolda Kavramları ile bağdaştığı s ü r e c e vardırlar. Baştan s o n a kötü ya da Kavrama aykırı olan tam bu n e d e n l e kendi içinde yitendir. Yalnızca K a v r a m yoluyladır ki şeyler dünyada kalıcılıklarını bulurlar, ya da, dinsel tasarım dilinde anlatılırsa, şeyler ancak onlara içkin tanrısal ve böylece yaratıcı d ü ş ü n c e yoluyla şeyler olarak varolurlar. — İdea söz konusu olduğu z a m a n , b u n u n l a ilkin uzakta, öte-yanda d u r a n birşeyi t a s a r ı m l a m a m a k gerekir. Idea, tersine, baştan sona şimdide bulunandır; ve benzer olarak h e r bilinçte de bulunur, üstelik bu ne denli bulanık ve sönük olsa bile. — Dünyayı büyük bir bütün o l a r a k tasarımlarız ki, T a n r ı tarafından yaratılmıştır, ve


300

MANTIK BİLİMİ

dahası öyle bir yolda yaratılmıştır ki o n d a Tanrı bize kendini sergiler. Yine dünyayı tanrısal Kayra tarafından yönetiliyor olarak da tasarımlarız, ve bunun imlemi dünyadaki birbiri-dışındalığm sonsuza dek onu üretmiş olan birliğe geri götürüldüğü ve onunla uyumlu olarak saklandığıdır. — Felsefenin amacı her zaman yalnızca İdeanın düşünce yoluyla bilinmesi olmuş, ve felsefe adına yaraşır herşey her zaman anlak için salt bölünmüşlüğü içinde geçerli olanın saltık birliğinin bilinci üzerine kurulmuştur. — Artık İdeanın Gerçeklik olduğunun tanıtını istemek için geçtir; düşüncenin bu noktaya dek süren bütün bir çıkarsaması ve gelişimi bu tanıtlamayı kapsar. İ d e a bu sürecin s o n u c u d u r — a m a bu g e n e de sanki İdea yalnızca dolaylıymış, kendinden başka birşey yoluyla dolaylı birşeymiş gibi anlaşılmamalıdır. Tersine, İdea kendi s o n u c u d u r ve böyle olarak eşit ölçüde dolaylı ve dolaysızdır. B u r a y a dek irdelenen Varlık ve Öz ve ayrıca Kavram ve Nesnellik basamakları bu ayrımları içinde süreklilikleri olan ve kendi üzerlerine dayanan şeyler değildirler; tersine, kendilerini eytişimsel olarak tanıtlamışlardır ve gerçeklikleri yalnızca İdeanın kıpıları olmaktır.

§ 214 İdea Us olarak ( b u Usun g e r ç e k felsefi a n l a m ı d ı r ) , b u n d a n başka özne-nesne olarak, ideal ve reelin (düşünsel ve olgusalın), sonlu ve sonsuzun, ruh ve bedenin birliği olarak, edimselliğini kendi kendisinde taşıyan olanak olarak, doğası salt varolan olarak kavranabilen olarak vb. g ö r ü l e b i l i r , ç ü n k ü o n d a tüm a n l a k ilişkileri, a m a k e n d i içlerine sonsuz geri-dönüşleri ve özünlü-özdeşlikleri içinde kapsa­ nırlar. Anlağın İ d e a ü z e r i n e s ö y l e n e n herşeyi k e n d i i ç i n d e çelişkili o l a r a k g ö s t e r m e k gibi kolay b i r işi vardır. Bu eşit kolaylıkla g e r i çevrilebilir, ya da d a h a d o ğ r u s u bu iş I d e a d a ş i m d i d e n y e r i n e g e t i r i l m i ş t i r ; — bir iş ki, U s u n işidir ve h i ç kuşkusuz anlağınki denli kolay değildir. — Anlak İ d e a n ı n kendi kendisi ile çeliştiğini g ö s t e r e b i l i r , ç ü n k ü ö r n e ğ i n ö z n e l yalnızca ö z n e l d i r ve n e s n e l ise tersine o n a karşıttır, Varlık Kavramdan b ü t ü n ü y l e başka birşeydir v e b u n e d e n l e o n d a n t ü r e t i l e m e z ; yine, s o n l u y a l n ı z c a s o n l u d u r v e s o n s u z u n t a m karşıtıdır, öyleyse o n u n l a özdeş o l a m a z — ve bu t ü m b e l i r l e n i m l e r açısından böyle gider; oysa M a n t ı k tam karşıtını gösterir: salt ö z n e l o l m a s ı g e r e k e n öznel, salt s o n l u olması g e r e k e n s o n l u , salt sonsuz olması g e r e k e n sonsuz vb. hiçbir gerçeklik taşımaz, k e n d i s i ile ç e l i ş i r v e k a r ş ı t ı n a g e ç e r ; b u yüzden b u g e ç i ş v e içinde uçların ortadan kaldırılmış olarak, birer g ö r ü n ü ş ya da kıpı olarak b u l u n d u k l a r ı birlik, kendini onların G e r ç e k l i k l e r i o l a r a k sergiler.


KAVRAM ÖĞRETİSİ

301

İdeayı ele almaya y ö n e l e n a n l a m a çifte b i r yanlış-anlamaya düşer, ve ilk olarak İ d e a n ı n uçlarım — ki birlikleri içersinde o l d u k l a r ı s ü r e c e nasıl a n l a t ı l d ı k l a r ı n ı n b i r ö n e m i y o k t u r — s o m u t b i r l i k l e r i i ç i n d e k i a n l a m ve b e l i r l e n i m d e değil, a m a sanki b u n u n dışındaki soyutlamalar/niş gibi alır. A r a l a r ı n d a k i bağıntıyı da eşit ölçüde yanlış anlar, üstelik kesin olarak ortaya k o y u l d u ğ u z a m a n b i l e ; b ö y l e c e ö r n e ğ i n g i d e r e k yargıdaki koşacın d o ğ a s ı n ı b i l e g ö z d e n kaçırır, o n u n tekil o l a n ı n , e.d. ö z n e n i n , o d e n l i de tekil o l m a d ı ğ ı n ı , t e r s i n e b i r e v r e n s e l o l d u ğ u n u b i l d i r d i ğ i n i g ö r m e z . — İkinci olarak, a n l a k k e n d i k e n d i s i ile özdeş İ d e a n ı n k e n d i olumsuzunu, çelişkiyi kapsa­ dığı b i ç i m i n d e k i kendi derin-düşüncesini İ d e a n ı n k e n d i i ç i n e düşmeyen dışsal b i r d ü ş ü n c e o l a r a k görür. A m a g e r ç e k t e bu d ü ş ü n c e a n l a ğ a özgü b i r b i l g e l i k değildir, t e r s i n e İ d e a n ı n kendisi eytişimdir ki sonsuza dek kendi ile özdeş olanı ayrınılaşmış o l a n d a n , ö z n e l i n e s n e l d e n , sonluyu s o n s u z d a n , r u h u b e d e n d e n ayırır ve a y ı r d e d e r ve salt bu düzeye dek b e n g i yaratış, bengi dirimsellik ve b e n g i Tindir. Ama böylece kendisi soyut anlağa g e ç i ş ya da d a h a d o ğ r u s u k e n d i n i o n a çeviriş olduğu için, o denli de b e n g i Ustur; ve Eytişimdir ki, yine bu türlülük düzeyindeki a n l a ğ ı n k e n d i s o n l u d o ğ a s ı n ı ve ürün­ lerinin yanlış bağımsızlık g ö r ü n ü ş ü n ü anlamasını sağlar ve bu t ü r l ü l ü ğ ü birliğe g e r i getirir. B u çifte devim n e z a m a n s a l o l a r a k ne de h e r h a n g i b i r başka yolda ayrılmış ya da ayrımlı olmadığı için — yoksa yine soyut anlak olurdu —, İ d e a Başka­ d a K e n d i n i n b e n g i sezgisidir; K a v r a m d ı r ki, n e s n e l l i ğ i n d e kendi kendisini y e r i n e getirmiştir, n e s n e d i r ki, iç ereksellikür, özsel öznelliktir. İdeayı a n l a m a n ı n değişik yolları — i d e a l ve r e e l i n , sonlu ve sonsuzun, özdeşlik ve ayrımın vb. birliği o l a r a k — az ya da çok biçimseldirler, çünkü belirli Kavramın h e r h a n g i bir basama­ ğını gösterirler. Yalnızca Kavramın kendisi özgürdür ve g e r ç e k evrenseldir; öyleyse İ d e a d a Kavramın belirliliği o d e n l i de salt Kavramın kendisidir, — bir nesnellik ki, o n d a Kavram kendini e v r e n s e l o l a r a k s ü r d ü r ü r v e o n d a salt k e n d i ö z b e l i r l i l i ğ i n i , b ü t ü n s e l belirliliği taşır. I d e a sonsuz yargıdır ve b u n u n yan­ l a r ı n ı n h e r biri bağımsız b ü t ü n l ü k t ü r ve h e r biri salt k e n d i n i t a m a m l a m a k l a o denli de ötekine geçmiştir. Başka hiçbir b e l i r l i Kavram Kavramın k e n d i s i ve Nesnellik o l a r a k h e r iki y a n ı n d a t a m a m l a n m ı ş b u b ü t ü n l ü k değildir.


302

MANTIK BİLİMİ

§ 215 İ d e a özsel olarak Süreçtir, çünkü özdeşliği a n c a k saltık olumsuzluk ve dolayısıyla eytişimsel olduğu ö l ç ü d e Kavramın saltık ve özgür özdeşliğidir. Öyle b i r ilerleyiştir ki, o n d a Kavram tekillik o l a n e v r e n s e l l i k o l a r a k k e n d i n i n e s n e l l i ğ e v e b u n a karşı karşısava b e l i r l e r , ve Kavramı tözü o l a r a k alan bu dışsallık k e n d i n i içkin eytişimi yoluyla öznelliğe geri getirir. İ d e a ( a ) süreç o l d u ğ u için, S a l t ı k i ç i n " s o n l u ve s o n s u z u n , d ü ş ü n c e ve varlığın vb. birliği" gibi a n l a t ı m l a r , p e k ç o k kez anımsatıldığı gibi, yanlıştırlar; ç ü n k ü birlik soyut, dingin kalıcı özdeşliği anlatır. I d e a ( b ) öznellik olduğu için, o a n l a t ı m yolu bir kez daha yanlıştır, ç ü n k ü o birlik gerçek birliğin " kendinde" sini, "tözserini anlatır. Sonsuz böylece sonlu ile yalnızca yüksüzleştirilmiş o l a r a k görünür, ve ö z n e l n e s n e l ile, d ü ş ü n c e varlık i l e . A m a İ d e a n ı n olumsuz b i r l i ğ i n d e sonsuz b a ş t a n s o n a s o n l u n u n üzerine yayılır, ve düşünce varlığın üzerine, öznellik nesnelliğin üzerine. İ d e a n ı n birliği öznellik, d ü ş ü n c e , sonsuz­ luktur ve böylece töz olarak İ d e a d a n özsel olarak ayrıdır, tıpkı bu üste yayılan öznelliğin, d ü ş ü n c e n i n , s o n s u z l u ğ u n k e n d i n i yargıda ve b e l i r l e m e d e indirgediği tek-yanlı öznellik, tek-yanlı d ü ş ü n c e ve tek-yanlı sonsuzluktan a y ı r d e d i l e c e k o l m a s ı gibi. Ek. Bir süreç olarak İdea gelişiminde üç basamaktan geçer. İdeanın ilk biçimi Yaşamdır, e.d. dolaysızlık biçimindeki İdea. İkinci biçim ise dolaylılık ya da ayrım biçimidir, ve bu Bilgi olarak İdeadır ki, kuramsalve kılgısalİdea olarak ikili bir şekil içersinde görünür. Bilgi süreci sonucu olarak ayrım yoluyla varsıllaşmış birliğin yeniden kurulmasını getirir ve bu ise İdeanın ü ç ü n c ü biçimini verir, — saUrftldea. Saltık Idea mantıksal sürecin son basamağı olarak kendini aynı zamanda gerçek ilk ve salt kendisi yoluyla varolan olarak tanıtlar.

a.

Yaşam § 216

Dolaysız I d e a Yaşamdır. Kavram ruh olarak bir bedende olgıısallaşır ki, ruh b u n u n dışsallığının dolaysızca k e n d i n i kendisi ile bağıntılayan evrenselliğidir; a m a o d e n l i de o n u n tikelleşmesidir, öyle ki b e d e n ondaki Kavram-belirleniminden başka hiçbir ayrımı a n l a t m a z ; s o n o l a r a k , r u h s o n s u z o l u m s u z l u k o l a r a k tekilliktir, — birbiri-dışındahk o l a r a k varolan n e s n e l l i ğ i n i n eytişimi, ki bu n e s n e l l i ğ i bağımsız kalıcılık g ö r ü n ü ş ü n d e n ö z n e l l i ğ e g e r i götü­ rür, öyle ki tüm üyeler eşit ö l ç ü d e karşılıklı olarak kıpısal araçlar


KAVRAM ÖĞRETİSİ

303

ve kıpısal e r e k l e r d i r ve Y a ş a m , başlangıçtaki t i k e l l e ş m e i k e n , olumsuzca kendi için v a r o l a n b i r l i k o l a r a k sonuçlanır ve b e d e n sellikte eytişimsel olarak salt kendi kendisi ile birleşir. — Bu yolda Yaşam özsel olarak dirimli birşeydir, ve dolaysızlığına g ö r e bu tekil dilimli şeydir. S o n l u l u k bu a l a n d a İ d e a n ı n dolaysızlığı n e d e n i y l e ruh ve b e d e n i n ayrılabilir o l m a l a r ı b e l i r l e n i m i n i taşır; bu dirimli olanın ölümlülüğünü oluşturur. Ama a n c a k dirimli öldüğü z a m a n d ı r ki İ d e a n ı n iki yanı ayrı b i r e r bileşen olurlar. Ek. Bedenin tekil üyeleri ne iseler ancak birlikleri yoluyla ve bu birlik ile bağıntı içinde odurlar. Böylece, Aristoteles'in daha önce belirttiği gibi, örneğin bedenden koparılmış bir el henüz ada göre bir eldir, ama olguya göre değil. —Aılağın bakış açısından Yaşamdan çoğu kez gizemli birşey olarak söz edilir ve genel olarak kavranılmaz olarak görülür. Ama anlak gene de böylelikle salt kendi sonluluk ve hiçliğini ele verir. Yaşam gerçekte kavranılmaz birşey olmaktan öylesine uzaktır ki, onda tersine önümüzde Kavramın kendisini ve daha doğrusu Kavram olarak varolan dolaysız İdeayı buluruz. Böylelikle hemen Yaşamın eksikliği de anlaülmış olur. Bu eksiklik Kavram ve olgusallığın burada henüz birbirlerine gerçekten karşılık düşmemelerinden oluşur. Yaşam Kavramı ruhtur, ve bu Kavram bedeni olgusallığı olarak alır. Ruh bir bakıma bedenselliğinin üzerine yayılmıştır ve böylece ilkin salt duyumsayandır, henüz özgür kendi-için-varlık değildir. Yaşam süreci henüz yüklü olduğu dolaysızlığın üstesinden gelmekten oluşur, ve bu süreç, ki kendisi yine bir üçlü süreçtir, sonucu olarak yargı biçimindeki İdeayı, e.d. Bilgilenme olarak İdeayı alır. § 217 Dirimli kendilik bir tasımdır ki kıpılarının kendileri kendi i ç l e r i n d e b i r e r dizge v e b i r e r t a s ı m d ı r ( § 1 9 8 , 2 0 1 , 2 0 7 ) ; a m a b u n l a r etkin tasımlar ve süreçlerdir, ve dirimlinin öznel birliğinde salt bir s ü r e ç oluştururlar. Dirimli böylece kendi ile birleşmesinin s ü r e c i d i r ve b u n u n kendisi üç süreç i ç i n d e n g e ç e r . § 218 ( 1 ) B i r i n c i s i d i r i m l i n i n k e n d i içersindeki s ü r e ç t i r . B u s ü r e ç t e kendini kendi kendisinde böler ve bedenselliğini nesnesine, örgensel-olmayan doğasına indirger. Bu b e d e n s e l l i k , g ö r e l i dışsal birşey olarak, k e n d i k e n d i s i n d e kıpılarının ayrım ve karşıtlıkları i ç e r s i n e g e ç e r ; b u kıpılar k e n d i l e r i n i karşılıklı o l a r a k adar, h e r biri ö t e k i n i k e n d i n e b e n z e ş t i r i r v e k e n d i k e n d i n i ü r e t e r e k sürdürür. A m a üyelerin b u etkinliği yalnızca ö z n e n i n b i r etkin­ l i ğ i d i r ki, ü r ü n l e r i o n a g e r i d ö n e r , v e b ö y l e c e b u ü r ü n l e r d e yalnızca ö z n e üretilir, e.d. Özne k e n d i n i yalnızca yeniden-üretir.


304

MANTIK BİLİMİ

Ek. Dirimlinin kendi içersindeki süreç doğada Duyarlık, İrkilirlik ve Üreme gibi üçlü bir biçim taşır. Duyarlık olarak dirimli varlık dolaysız yalın kendi ile bağıntıdır, ruhtur ki bedeninin her yerinde bulunur, ve bedensel bölümlerin birbirlerine dışsallıklarının onun için hiçbir gerçekliği yoktur. İrkilirlik olarak dirimli varlık kendi içinde bölünmüş görünür, ve Üreme olarak üyelerinin ve örgenlerinin iç ayrımlarından kendini sürekli olarak yeniden oluşturur. Dirimli olan salt bu kendini kendi içersinde sürekli olarak yenileyen süreç olarak vardır. § 219 ( 2 ) A m a K a v r a m ı n yargısı ö z g ü r c e nesnel o l a n ı b a ğ ı m s ı z bir b ü t ü n l ü k olarak kendi dışına bırakmaya ilerler; ve dirimli olanın k e n d i ile o l u m s u z bağıntısı, dolaysız tekillik o l a r a k , o n u n l a karşıtlık i ç i n d e d u r a n ö r g e n s e l - o l m a y a n b i r D o ğ a varsayımında bulunur. Dirimlinin bu olumsuzu o denli de o n u n kendi Kavramkıpısı o l d u ğ u için, aynı z a m a n d a s o m u t bir evrensel o l a n dirim­ lide bir eksiklik olarak bulunur. N e s n e n i n kendinde bir hiçlik olarak o r t a d a n k a l d ı r ı l m a s ı n ı sağlayan eytişim öz-pekinliği i ç i n d e k i d i r i m l i n i n k e n d i e t k i n l i ğ i d i r — d i r i m l i ki, örgensel-olmayan b i r Doğaya karşı bu s ü r e ç t e böylelikle kendi kendisini saklar, geliştirir ve nesnelleştirir. Ek. Dirimli varlık örgensel-olmayan bir Doğa ile karşıtlık içinde durur ve ona karşı onun üzerindeki güç olarak davranarak onu kendine benzeştirir ya da özümser. Bu sürecin sonucu kimyasal süreç durumunda olduğu gibi birbirlerine karşıt olarak duran iki yanın bağımsızlığını ortadan kaldıran yansız bir ürün değildir; tersine, dirimli varlık kendini ona karşı direnemeyen başkası üzerine yayılan bir güç olarak tanıtlar. Dirimli varlık tarafından altgüdümlü kılınan örgensel-olmayan Doğa bundan kaçınamaz, çünkü kendinde lıendi için Yaşam olanla aynı şeydir. Dirimli olan böylece başkasında salt kendisi ile birleşir. Ruh bedenden sıyrılır sıyrılmaz nesnelliğin öğesel güçlerinin oyunu başlar. Bu güçler örgensel bedende süreçlerini başlatmak için bir bakıma sürekli olarak sıçrama noktasında dururlar ve Yaşam bunlara karşı sürekli bir savaşımdır. § 220 ( 3 ) İlk s ü r e c i n d e k e n d i içinde ö z n e ve Kavram o l a r a k davranan d i r i m l i birey, i k i n c i s ü r e c i yoluyla dışsal n e s n e l l i ğ i n i k e n d i n e b e n z e ş t i r i r ve b ö y l e c e olgusal belirliliği kendi içinde koyar, ve b ö y l e c e şimdi kendinde Tür [Gattung] ya da tözsel evrenselliktir. T ü r ü n t i k e l l e ş m e s i ö z n e n i n k e n d i t ü r ü n ü n bir başka öznesi ile bağıntısıdır, ve yargı T ü r ü n bu böylece birbirlerine karşı belirlen­ miş bireyleri ile ilişkileridir; — Eşeysel-İlgi.


KAVRAM ÖĞRETİSİ

305

§ 221 Türün süreci türü kendi-için-varlığa getirir. Yaşam h e n ü z dolaysız İ d e a olduğu için, bu s ü r e c i n ü r ü n ü iki yana b ö l ü n ü r . B i r yanda g e n e l o l a r a k dirimli birey, ki ilkin dolaysız o l a r a k varsayılmıştı, şimdi dolaylı ve üretilmiş birşey o l a r a k ortaya ç ı k a r ; ö t e y a n d a dirimli tekillik, ki ilk dolaysızlığı n e d e n i y l e e v r e n s e l l i ğ e karşı olumsuz o l a r a k davranır, b u n u n g ü c ü n d e yiter. Ek. Dirimli ölür, çünkü çelişkidir — kendinde evrensel, tür olmak, ve g e n e de dolaysızca salt tekil birşey olarak varolmak. Ö l ü m d e tür kendini dolaysız bireyin üzerindeki güç olarak tanıtlar. — Hayvan için türün süreci onun dirimselliğinin en yüksek noktasıdır. A m a hayvan kendi türünde kendi için olmaya dek varamaz, tersine o n u n g ü c ü n e yenilir. Dolaysız dirimli varlık kendini türün sürecinde kendisi ile dol.aylı kılar ve böylece dolaysızlığı üzerine yükseltir, a m a yalnızca h e r zaman bir kez daha ona geri düşmek için. Yaşam kendini böylelikle ilkin yalnızca sonsuza dek ilerlemenin kötü sonsuzluğuna götürür. Ama Kavrama göre yaşam sürecinden ortaya çıkan şey henüz yaşam olarak İdeayı kuşatan dolaysızlığın ortadan kaldırılması ve yenilmesidir. § 222 Ama Yaşam İdeası böylelikle k e n d i n i yalnızca herhangi bir (tikel) dolaysız ' b u ' d a n değil, a m a g e n e l i n d e bu ilk dolaysızhktan da kurtarmıştır; b u n u n l a kendine, ken