Page 1

T.C. AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ

SOSYOLOJİ SEMİNERİ II KİTAP SUNUMU

KİTABIN ADI - YAZARI

Emile DURKHEİM Sosyolojik Yöntemin Kuralları

HAZIRLAYAN : Kübra COŞKUN 110110041

DANIŞMAN: Öğr. Gör. OSMAN METİN

Afyonkarahisar Bahar 2014 1


2


1- Kitabın Künyesi Kitabın Adı: Sosyolojik Yöntemin Kuralları Yazar : Emile DURKHEİM Yayınevi : Dost Kitabevi Yayınları Yılı : Birinci Baskı Şubat 2010 Şehir : Ankara Sayfa : 133

2- Yazarın Biyografisi ve Diğer Eserleri1 Fransız sosyolog ve sosyolojinin kurucu isimlerindendir. 15 Nisan 1858 yılında Epinal, Loren’de bir Yahudi Hahambaşı’nın oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Felsefe öğretmenliği yapmıştır. 18885’de Almanya’da bulunmuştur. Fransa’ya dönüşte yayımladığı makaleler büyük ilgi toplamıştır.1887’de Bordeaux Üniversitesi’nde ders vermeye başlamıştır. 1902 yılında Sorbonne Edebiyat Fakültesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür.1906 yılında Buisson’un ölümü üzerine Sorborne Üniversitesi’nde eğitim bilimi profesörlüğüne getirilmiştir. Toplumdaki ahlak değerlerinin somut sosyolojik olgular olarak ele alınmasını öneren kuramıyla bu alanda bir çığır açmıştır. Sosyolojinin antropolojiyle, felsefeyle, hatta dinler tarihiyle arasındaki bağlantıları gözeten bir araştırma alanı halini almasına katkıda bulunmuştur. İlkellerin törelerinden modern yaşamı düzenleyen törel yasalara kadar geniş bir çerçevede ürün vermiştir. Başlıca eserleri; Ahlaksal Terbiye Ahlak ve Hukuk Kaideleri Hakkında Dersler Meslek Ahlakı Ceza Evriminin İki Kanunu Dini Hayatın İlkel Biçimleri İntihar

3- Genel Hatları ile Kitabın İçindekileri Kitap genele hatları ile kendi içinde on bölüme ayrılmaktadır. Bu bölümler • Birinci Baskıya Önsöz • İkinci Baskıya Önsöz • Giriş • 1.Toplumsal Olgu Nedir? 1 http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%89mile_Durkheim 18/04/2014

3


• • • • • •

2.Toplumsal Olguların Gözlemlenmesine İlişkin Kurallar 3.Normal Olanla Patolojik Olanın Ayırdedilmesine İlişkin Kurallar 4.Toplumsal Tiplerin Oluşturulmasına İlişkin Kurallar 5.Toplumsal Olguların Açıklanmasına İlişkin Kurallar 6.Kanıtlamaya İlişkin Kurallar 7.Sonuç

4- Kitabın Ana hatlarına Göre Anlatımı Yazar önsözde toplumsal olguların açıklanmasında, geliştirilmesinde nelere dikkat edilmesi gerektiğini, yapılan buluşları açıklamakta duyulan sıkıntıları anlatmaktadır. Kitabın önsözünde toplumsal olgular bilimsel açıdan incelenmesine alışılmış bir şey değildir ve bu nedenle kitapta yazanları okuyucu yadırgayabilir, demiştir. Önsöze göre toplumlar bilimi varsa, bu bilim geleneksel önyargıların basit bir açıklamasından ibaret değildir. Toplum biliminin şeyleri sıradan insana göründüklerinden başka biçimde bize gösterdiğini bilmek gerekir. Çünkü her bilimin konusu buluşlar yapmaktır. Buluşlar yerleşmiş kanıları az çok sarsar. Önsöze göre sosyolojide onların ulaştığı sonuçlar karşısında yılgınlığa kapılmamalıdır. Yazar önsözde insanlara en çok alıştıkları düşünme biçimlerinin, toplumsal fenomenlerin bilimsel incelenmesine uygun olmasından çok karşıt olduğunu söylemektedir. İnsanları ilk izlenimlerine karşı uyarmaktadır. Önsöze göre olgular bütünüyle anlaşılabilirse, bilim açısından da, uygulama açısından da yeterlidirler. Bilim açısından yeterlidirler çünkü o zaman, varolma nedenlerini onların dışında aramak için hiçbir gerekçe kalmaz; uygulama açısından yararlıdırlar çünkü bu nedenlerden biri yarara bağlı değerleridir. Bu kitap ilk kez yayınlandığında çok sert tartışmalara neden olmuştur. Çünkü kitapta anlatılanlara karşı çıkılmış yerleşik düşüncelerin alt üst edileceği düşünülmüştür. Farklı düşünceler yakıştırılmıştır. Bu şekilde düşünenler realizm ve ontolojizmle suçlanmıştır. Sosyolojiden zihinsel ögeyi çıkarıp atmakla suçlanmışlardır. Önsöz de toplumsal olguların maddi şeylerle aynı nitelikte olduğunu söylemişlerdir ve bu yüzden eleştirilmişlerdir. Ama toplumsal olguları şeyler gibi ele almaktan kast edilen onları gerçeğin şu ya da bu kategorisi içine almak değildir. Bu belli bir zihinsel tavır takınmaktır. Yapmak istedikleri bu yolla toplumsal olguları incelemeye çalışmaktır. Olguların bilimini oluşturmak bizim için bilinmeyen şeylerdir çünkü hayat boyunca onlar hakkındaki düşüncelerimiz yöntemsiz ve eleştirisiz oluşturulduğundan bilimsel bir değerden yoksundur. Bilinç onları belli bir noktaya kadar tanıtır. Toplumsal olgular psişik olgulardan nitelik açısından ayrılırlar. Toplumsal olgunun toplumun içinde ve toplum tarafından meydana getirilen her şey ya da herhangi 4


bir biçimde kümeyi ilgilendiren ve etkileyen şey olduğu söylenmiştir. Ama toplumun bir olgunun nedeni olup olmadığı ya da bu olgunun toplumsal sonuçlar verip vermediği, ancak bilim yeterince ilerlemişse bilinebilir ve böyle tanımlar başlayan araştırmanın konusunu belirlemeye yaramayacaktır. Toplumsal olgunun olması için, birçok bireyin eylemleriyle devreye girmesi ve bu bileşimin ortaya yeni bir ürün çıkarması gerekir. Kitabın önsözünde her şeyin toplumsal olguların nesnel gerçekliği ilkesine dayandığını ve ona indirgendiğini söylemişlerdir.

GİRİŞ Kitaba bugüne kadar sosyologların, toplumsal olguları incelerken uyguladıkları yöntemi ayırt etmeye ve tanımlamaya çalışmadıklarını belirterek başlanmıştır. Örnek olarak da Spencer’ın ‘’Toplumsal Bilime Giriş’’ kitabında yöntembilimsel sorununa hiç yer vermediğini ve Mill’in de yöntem sorunuyla ilgilendiğini ama hiçbir katkısı olamadığını söylenmiştir. Ve büyük sosyologlar, toplumların doğası, toplumsal dünya ve biyolojik dünya ilişkileri, ilerlemenin genel yönü üzerine genellemelerin dışına hiç çıkmamışlardır. Durkheim kitabında açıklamak ve tartışmaya sunmak istediğimiz şeyin, uygulamalarından çıkardığı sonuçlar olduğunu belirtmiştir. 1.Toplumsal Olgu Nedir? Toplumsal olguların incelenmesine uygun olan yöntemin ne olduğunu araştırmadan önce, bu olguların neler olduğunu bilmek gerekir. Toplumsal olgu adı, herhangi bir toplumsal çıkarı belli bir genellikle biraz da olsa ortaya koyuyorsa, toplum içinde meydana gelen hemen hemen tüm fenomenleri belirtmek için yaygın olarak kullanılır. Ama bu tanıma göre toplumsal olarak adlandırılamayacak insani olay yoktur. Bu nedenle her insani olay yerine getirildiğinde toplumun büyük çıkarı vardır ve bu olgular toplumsal olsalardı, sosyolojinin kendine özgü bir konusu olmayacaktır. Biyoloji ve psikolojinin alanıyla karışacaktır. Ama her toplumda, diğer doğa bilimlerinin incelediği fenomenlerden kopuk niteliklerle ayrılıp kendini gösteren, belirli bir fenomenler kümesi vardır. Olgular özel nitelikler sunarlar. Ve bu olgular, bireyin dışında bulunan ve sahip oldukları bir zorlama gücü sayesinde, kendilerini ona kabul ettiren davranma, düşünme ve hissetme biçimlerinden oluşurlar. Bu yüzden organik fenomenlerle karıştırılamazlar. Çünkü tasarım ve eylemlerden oluşmuşlardır. Bireysel bilinç içinde ve onun sayesinde var olan psişik fenomenlerle de karıştırılamazlar. 5


Bu olgular yeni bir tür meydana getirirler. Toplumsal nitelemesi onlara verilmeli ve onlarla sınırlı kalmalıdır. Bu niteleme onlara uyar çünkü toplumdan başka dayanakları olmayacaktır. Bunlardan sonra, yalnızca belirli bir organizasyon olan yerde toplumsal olgunun var olduğu sanılabilir. Ama bireyin üstünde, aynı nesnelliğe ve etkinliğe sahip olan başka olgular da vardır. Bu olgular, toplumsal akım diye adlandırılan olgulardır. Örneğin, bir toplulukta ortaya çıkan büyük coşkunluk, acıma gibi atılımların kaynağında hiçbir özel bilinç yer almaz. Bize dışarıdan ulaşırlar. Ve bu toplu gösteriler birey karşı çıkmadığı sürece kendini göstermez. Birey ne zaman karşı çıkarsa toplu gösterilerin baskılarını hemen üstünde hissedecektir. Toplumsal olgunun bu tanımı ayırt edici bir deneyle de doğrulanabilir. Buna örnek olarak da çocukların yetiştirilme tarzını gözlemlemek yeterlidir. Olgular var oldukları ve her zaman var olacak gözüyle bakıldıklarında her eğitimin, çocuğa kendiliğinden edinemeyeceği görme, hissetme ve davranma biçimlerini kabul ettirmeye yönelik bir çabadan ibaret olduğunu hemen anlayabiliriz. Çocuğu hayatının ilk günlerinden itibaren başlayarak, onu düzenli saatlerde yemeye ve içmeye, uyumaya, temiz ve uslu, itaatkâr olmaya zorlarız. Daha sonra başkalarını düşünmesini, geleneklerini, görgü kurallarını öğrenmesi ve çalışması için onu zorlarız. Bu baskı zamanla hissedilmez oluyorsa, bunun nedeni, onun yerine geçebilen alışkanlıkları, iç eğilimleri yavaş yavaş ortaya çıkmasındandır. Bu olguları öğretici kılan şey, eğitimin tam da toplumsal varlığı yaratmayı hedef almasıdır. Çocuğun maruz kaldığı bu baskıyı çocuğa göre biçimlendirmeye yönelen toplumsal çevrenin temsilcisi ve aracılarıdır. Böylece, sosyolojik fenomenleri ayırt etmeye yarayacak olan şey genellikleri değildir. Bütün özel bilinçlerde olan düşünce, bütün bireylerin yenilediği bir hareket sırf bu yüzden toplumsal olgu sayılmaz. Olguları oluşturan şey, toplu olarak ele alınan kümenin inançları, eğilimleri, uygulamalarıdır. Toplu hallerin bireylerde yansıyarak büründükleri biçime gelince, bunlar başka türden bir şeylerdir. Bu iki olgu sınıfının birbirinden ayrılmış olması, söz konusu doğa ikiliğini kategorik olarak kanıtlar. Toplu alışkanlık, yalnızca içkinlik halinde var olmakla kalmaz kulaktan kulağa yinelenen, eğitimle aktarılan, yazıyla yerleşen bir kalıp içinde, her zaman için dile gelmiştir. Hukuki, ahlaki kuralların, özdeyişlerin ve atasözlerinin, iman hükümlerinin kaynağı ve doğası da böyledir. Bu düşünme ve davranma biçimlerinden hiçbirine, bireylerin bunlara ilişkin uygulamalarında bütünüyle uygulanmadıklarına bile var olabilirler. 6

rastlanmaz çünkü onlar


Toplumsal olgunun, bireysel yansımalardan ayrı olduğunu kanıtlamak için anımsattığımız önemli ve çok sayıda durumda tartışma götürmez biçimde var olması yeterlidir. Toplumsal olgunun saf halde gözlemlenmesi için ayrıştırma işlemine başvurmak gerekir. Durkheim’e göre bizi çağla ve ülkelere göre eşit olmayan bir şiddetle insanları evliliğe, intihara ve doğurganlığa iten bazı düşünce akımları vardır. Bu düşünce akımları toplumsal olgulardır. Toplumsal olgular, ilk bakışta özel durumlarda aldıkları biçimlerden ayrılamazlar gibi görünürler. Ama istatistik sayesinde onları ayırabiliriz. Bunlar doğum, evlilik, intihar oranıyla yani evlenme, üreme ve intihar etme yaşında olanların sayısını, yıllık ortalama evlilik, doğum ve intihar sayısına bölerek elde edilen sayıyla gösterilir. Bu rakamlardan her biri fenomenin meydan gelmesinde etkili olabilecek bireysel koşullar, kendilerini karşılıklı olarak etkisizleştirir. Bireysel koşullar fenomenlerin belirlenmesine katkıda bulunmazlar. Fenomenin dile getirdiği şey belli bir ruh halidir. Bunlar yabancı her türlü unsurdan arınmış toplumsal fenomenlerdir. Fenomenlerde toplumsal olan bir şey vardır. Çünkü kısmen de olsa toplu bir modeli üretirler. Ama toplu bir model üretmesinin yanında bireyin psişik-organik yapısına ve bireyin içinde bulunduğu özel koşullara da bağlıdır. Demek ki, bunlar sosyolojik fenomenler değildir. O yüzden bu fenomenlere toplumsal-psişik fenomenler denmelidir. Fenomenler sosyolojinin doğrudan konusunu oluşturmaz ama sosyologu ilgilendirir. Bir fenomen toplumun tüm üyelerine ya da çoğuna ortaksa yani genelse toplu olabilir. Toplu olduğu için de geneldir. Sosyolojinin alanı, yalnızca belirli bir fenomenler kümesini içerir. Bir toplumsal olgu, bireyler üzerinde uyguladığı ya da uygulayabileceği dış zorlama gücüyle tanınır. Bu gücün varlığı ise olgunun kendisini çiğnemeye yönelen her bireysel girişime karşı gösterdiği dirençle tanınır. Aynı zamanda toplumsal olgu, küme içinde ortaya koyduğu yayılımla da tanınabilir. Kısacası birey üzerinde bir dış baskısı uygulayabilecek her yapma biçimi toplumsal olgudur. Ya da kendine özgü varlığı olan, verili bir toplumun yayılım alanında genel olan her şey toplumsal olgudur. 2.Toplumsal Olguların Gözlemlenmesine İlişkin Kurallar Kitabın

bu

bölümü

iki

bölümden

oluşmaktadır.

Toplumsal

olguların

gözlemlenmesine ilişkin ilk ve en temel kural, toplumsal olguları şeyler gibi düşünmektir. Birinci bölümde bahsedilen; Yeni bir fenomen türü, daha bilimin konusu olmadan önce kabaca oluşmuş bir takım kavramlarla insanların kafasında canlandırılmıştır. Bu yüzden de düşünce bilimden önce gelir. Bilim ise bu düşünceden daha yöntemli biçimde yararlanır. 7


İnsan şeylerin ortasında onlar hakkında fikir oluşturmadan yaşayamaz ve insan bu fikirlerine göre davranışını belirler. Ancak bu nosyonları daha yakınımızda ve daha kolay anladığımızdan dolayı gerçekliklerin yerine koyma eğilimi gösteririz. Şeyleri ise fikirlerimizin bilincine varmak, onları çözümlemek ve birleştirmekle yetiniriz. Gerçeklikler bilimi yerine ideolojik bir çözümleme yaparız. Ama bu nosyonları ve onlardan çıkan sonuçları doğrulamak için olgulara başvurulabilir. O zaman da olgular ikinci sırada örnekler ya da doğrulayıcı kanıtlar olarak devreye girer. Bilimin konusu olmazlar. Bu çözümleme fikirlerden şeylere gider, şeylerden fikirlere değil. Bu yöntem ise nesnel sonuçlar vermez. Nosyonlar ya da kavramlar, şeylerin gerçek temsilcisi değildir. Gerçekliğin yasalarını, nosyonları oluşturarak ortaya çıkarmak mümkün değildir. Nosyonlar şeyleri sıradan insanlardan saklarlar. Nosyonlardan oluşan bilim var olur olmaz yok olur ve uygulamalı bilgiye dönüşür. Ve nosyonlar gerçekle karıştırılır. Düşünce ise insanların izlediği amaçlara daha uygun olan, yeni olguların bilincine varmaya girişir. İnsanlar hukuk, aile, ahlak, devlet ve toplum hakkında fikirlere sahip olmak için toplumsal bilimin ortaya çıkmasını beklememişlerdir. Çünkü yaşamak için bu fikirlere ihtiyaçları vardır. Bu ilk nosyonlar sosyoloji de akıllara hâkim olma ve şeylerin yerine geçme durumundadır. Gerçekten de, toplumsal şeyler yalnızca insanların aracılığıyla gerçekleşir ve insan etkinliğinin bir ürünüdür. Toplumsal şeyler sosyolojinin özgün konusuna dönüşen fikirler içinde gerçekliğe sahipmiş gibi görünürler. Kitaba göre sosyoloji bugüne kadar yalnızca kavramları ele almıştır, şeyleri değil. Comte da toplumsal fenomenlerin doğal yasalara boyun eğen doğal olgular olduğunu söylemiştir. Sosyolojinin başlıca konusunu oluşturan şey insanlığın zaman içinde ilerlemesiydi. Olgular aşırı bir basitlikle ortaya çıkmazlar. Spencer ise insanlığı değil, toplumları bilimin konusu sayar. İş birliğini toplumun özü sayar ve buradan yola çıkarak toplumları iki sınıfa ayırır. Birinci topluma sanayi toplumları adını verir ve kendiliğinden oluşan bir işbirliği vardır. İkinciye ise askeri toplumlar adını verir ve bu toplum bilinçli olarak kurulmuş bir işbirliğinden oluşur. Ve bu ayrım sosyolojinin ana fikrini oluşturur. Bu tanım anında görülebilen ve saptanması için gözlemin yeterli bulunduğu bir olgunun dile gelmesi olarak ortaya çıkmıştır. Stuart Mill ise bilimin konusunu her şeyden önce zenginliklerin elde edilmesi amacıyla meydana gelen toplumsal olgulardır. Ama böyle tanımlanan olguların tanınması sağlayan işaretlerin hangisi olduğunu bilmek gerekir.

8


Kitaba göre ahlakta da, ekonomik politiktik de toplumsal olguların gözlenmesinde ilk önce sosyologlar kuramı kendi fikirlerine göre oluşturmakta bütün olgulara uygulanıp uygulanmayacağını kontrol etmemektedir. Sadece belli örneklerle oluşturmaktadırlar. Bu nedenle de her ikisinde de bilimsel araştırmanın payı çok sınırlıdır ama uygulamalı bilginin payı daha çoktur. Ne ahlak yasaları ne de ekonomik yasalar olarak adlandırılanlar deney ve gözlemle, tümevarımla belirlenmemiştir. Bunlar toplumun alışkanlıktan doğan yasa dediği tanımlardır. Bütünüyle mantıksal bir zorunluluktan ortaya çıkarlar. Gerçek doğa yasalarının ortaya koyduğu zorunluluğa hiçbir bakımından benzemezler. Doğa yasaları ise olguların birbirlerine gerçek olarak bağlanırken uyduğu ilişkileri dile getirir. Toplumsal fenomenler şeylerdir ve şeyler gibi ele alınmalıdır. Bu önermeyi kanıtlamak için onların sosyologa sunulan tek veri olduğunu saptamak gerekir. Gözleme kendini kabul ettirten her maddi gerçeklik şeydir. Fenomenleri şeyler gibi ele almak bilimin çıkış noktasını oluşturan data sıfatıyla ele almaktır. Toplumsal fenomenler bu ayırt edici niteliği ortaya koyarlar. Toplumsal fenomenleri onları tasarlayan bilinçli öznelerden ayrı olarak, kendiliklerinde düşünmemiz gerekir. Bir şeyin tanınması için şu işaretlere bağlıdır; basit bir irade kararıyla değiştirilemez. Oysa toplumsal olgular ise iradeyi dışarıdan belirlerler. Toplumsal fenomenleri şeyler gibi düşünerek onların doğasına uygun davranmış oluruz. Nosyonlar bir denetime tabi olmadıkları zaman onları hiçbir şey dengelemez ve olguların yerine geçerek bilimin konusunu oluştururlar. Toplumsal olgular şeylerin bütün ayırt edici niteliklerine sahiptirler. Doğaları gereği bireysel bilinçlerin dışında olmaya yönelirler. Sosyolojik yöntemin bu ilkesi herkesçe kabul edilip uygulanmaya başladığı zaman sosyoloji büyük bir hızla gelişmeye başlayacaktır. İkinci bölümde bahsedilen ise; Saptanmış olan gerçekliğin pratik açıdan uygulanmasını sağlamak için, onun kuramsal bir tanıtlamasını yapmak yeterli değildir. Bir disipline uyulmazsa eski yanılgılara düşülür. Bu bölümde önceki kuralın doğal sonuçları olan başlıca kuralları açıklamışlardır. Bu doğal sonuçların birincisi şudur: Tüm ilk nosyonları, sistematik olarak dışlamak gerekir. Her bilimsel yöntemin de temelidir. Sosyolog, gerek araştırmalarının konusunu belirlediği sırada, gerek tanıtlamaları boyunca, bilimin dışında ve bilimsel olmayan gereksinimler için oluşmuş bu ilk 9


kavramları kullanmayı kendine yasaklamalıdır. Sosyoloji de bunu zorlaştıran şey, duygunun sık sık işe karışmasıdır. Hatta bu nosyonlar öyle saygınlık kazanırlar ki, bilimsel sınamaya bile hoş karşılamazlar. Her bilim de başlangıçta benzer direnmelerle karşılaşmıştır. Sosyolojide de bu önyargının bilgiyle yok olacağına inanılabilir. Yukarıda ki kural bütünüyle olumsuzdur. Sosyologa, dikkatini olgulara çevirmesi için, sıradan nosyonlardan kurtulmayı öğretir ama nesnel bir inceleme yapmak için bu olguları hangi biçimde yakalaması gerektiğini söylemez. Her bilimsel araştırma, aynı tanımı karşılayan, belirli bir fenomenler kümesine dayanır. Sosyologun ilk işi ele aldığı şeyleri tanımlamak olmalıdır. Bu her kanıtın her doğrulamanın, ilk ve en temel koşuludur. Tanımın nesnel olması için fenomenleri içkin olan özelliklere göre dile getirmesi gerekir. Araştırmanın başlayacağı anda, olguların henüz hiçbir özümlemeye tabi tutulmadıkları sırada, ayırt edici nitelikleri arasında ulaşılabilir olanlar, hemen görülebilecek kadar dışta olanlardır. Daha derinde olanlar ise temel niteliktedir. Açıklayıcı değerleri daha yüksektir. Diğer kural ise, araştırma konusu olarak, yalnızca, hepsine ortak olan bazı dış ayırıcı nitelikler sayesinde, önceden tanımlanan bir fenomenler kümesi alınmalı ve bu tanımı karşılayanların hepsi, aynı araştırma içinde toplanmalıdır. Genel ya da özel olsun her sorunun konusu aynı ilke uyarınca oluşturulmalıdır. Sosyolog araştırmasında böyle yaparsa gerçekliğe hemen ulaşmış olur. Olgular bu şekilde sınıflandırmak şeylerin doğasına bağlıdır. Onları herhangi bir kategoriye sokan işaretler herkesçe tanınıp denetlenebilir. Bu şekilde oluşturulan nosyon ise ortak nosyonla uyuşmaz. Gerekli olan bilimin ihtiyaçlarına uydurulmuş ve özel bir terminolojinin yardımıyla dile getirilmiş yeni kavramlar oluşturmaktır. Belirlenen kavramlar bir gösterge görevi yaparlar. Bu kavramlar sayesinde bir yerde aynı ad altında toplanmış olan ve ayırt edici nitelikleri olması gereken bir fenomenler bütününün olması gerektiğini öğreniriz. Sosyoloji de bu kuralın uygulanması hiç gözetilmemiştir. Sosyolojide aile, mülkiyet, suç gibi konular ele alındığı için sosyolog bunları tanımlamayı gereksiz görür. Bu durumda sadece ortak nosyona gönderme yapılır. Bilim nesnel olmak için duyumdan yola çıkmalıdır. Bilim başlangıç tanımlarının öğelerini duyumsanabilir verilerden almalıdır. Bilimin şeyleri oldukları gibi dile getiren kavramlara gereksinimi vardır. Yani bilimin yeni kavramlar yaratması için ortak nosyonları bir yana iterek duyuma yönelmesi gerekir. Bütün fikirler duyumdan çıkar. Duyum kolayca öznelleşir. Bu yüzden doğa bilimlerinde yeterli bir nesnellik derecesine sahip olan verileri alıkoymak kuraldır. Sosyologda aynı yöntemleri almalıdır. 10


Araştırmalarının konusunu tanımlarken yararlandığı ayırt edici dış nitelikler, elden geldiğince nesnel olmalıdır. İlke olarak toplumsal olguların, kendilerini ortaya çıkaran bireysel olgulardan sıyrılabildikleri sürece nesnel olarak kafada canlandırılabilecekleri söylenebilir. Sonuç olarak sosyolog, ne zaman, herhangi bir toplumsal olgular türünü araştırmaya girişse, toplumsal olguları bireysel belirtilerden ayrılmış olarak ortaya çıktıkları bir yönden incelemeye çalışmalıdır.

3.Normal Olanla Patolojik Olanın Ayırt Edilmesine İlişkin Kurallar Önceki kurallarda da belirtilen gözlem, bazı yönleriyle birbirine hiç benzemeyen iki olgu türünü birbirinden ayıramaz. Bu olgular, bütünüyle olması gerektiği gibi olanlar yani normal fenomenler ve olduğundan başka türlü olması gerekenler yani patolojik fenomenlerdir. Bu olgular her araştırmanın başlangıcında verilen tanımda eşit biçimde bulunmaları zorunludur. Bilim yalnızca, hepsi aynı değere ve öneme sahip olguları tanır. Onları gözlemler ve açıklar. Onları yargılamaz. Bilime göre kınana bilecek hiçbir olgu yoktur. Olgu, bilim için iyi ya da kötü hiçbir şey ifade etmez. Bilim olgulara ancak uygulamalı bilgi ile inebilir. Uygulamalı bilgi de bilimin uzantısıdır. Bu iki olgu türü arasında bir ilişki olduğu kesindir. Ama bu ilişki de süreklilik ve kesinlikten bahsedemeyiz. Durkheim kitabının bu bölümünde normal ve patolojik olanı anlatmak için biyolojiyi ve sosyolojiyi örnek vermiştir. Normal ve patolojik olanı biyolojide anlatmak için sağlıklı ve hastalık durumunda bahsetmiştir. Sağlığın, organizmanın çevresiyle kurduğu kusursuz uyumla anlatmıştır. Bu normal olana karşılık gelir. Hastalık ise organizmanın çevresiyle uyum gösterememesi, belli işlevlerinde bozukluklar olmasıdır. Bu da patolojik olana karşılık gelir. Hangi durumların hastalıklı, hangisinin sağlıklı ve bunların hangi şartlarda değiştiğini ve bunların neye göre belirlendiğinin tanımlamasını nesnel bir yöntemle ortalama ölüm oranlarına bakarak kanıtlamak biyolojide çoğu zaman mümkündür. Ama bu durum sosyolojide bir işe yaramaz. Durkheim bu topluma indirgendiğinde, toplumun doğduğunu ve öldüğünü saptamayı bilmiyoruz demiştir. Biyolog da ki gibi toplumun ortalama ölüm oranları diye bir şeye bakamayız. Toplumsal hayat boyunca meydana gelen aynı tip bütün toplumlarda, aynı şekilde yinelenen olaylar çeşitlilik gösterirler. Bu çeşitliliklerden birinin sonunun bir an önce gelmesine hangi ölçüde katkıda bulunabileceğini belirlemek mümkün değildir. 11


Sosyoloji de her toplumsal tür az sayıda da olsa birey içerdiği için karşılaştırmalar alanı bu cins kümelerin kanıtlayıcı olamayacakları kadar sınırlıdır. Sosyoloji de aynı olayların, bilginin kişisel duyguları doğrultusunda yararlı ya da yıkıcı nitelendirdiği olur. Örneğin inanmayan bir kuramcı, dini inançların geçirdiği sarsıntı sırasında olan inanç belirtilerini hastalıklı bir fenomen diye gösterirken, inanan için bugünün toplumsal hastalığı ise inançsızlıktır. Ama bu tür tanımları yapmak için nesnel olan ve bu iki olguyu tanımamızı sağlayan herhangi bir dış işaret aramamız gerekir. Sosyolojik fenomen temelde kendisi olarak kalırken, duruma göre farklı biçimlere bürünebilir. Bu biçimlerin iki çeşidi vardır. Birinci çeşit,

ilişkin olanın tümünden

geneldir. Bireyler olmadığında bile bunlara rastlanır. Gözlemlendiklerinde değişseler bile bu değişiklikler çok yakın sınırlar içinde kalır. İkinci çeşit ise olağandışıdır. Yalnızca azınlıkta rastlanır. Meydana geldikleri yerde bile bireyin tüm hayatı boyunca sürmedikleri olur. Bunlar iki ayrı fenomen çeşidini oluştururlar. Bunlarda en genel biçimlere sahip olan olgulara normal, diğerine hastalıklı ya da patolojik adı verilir. Aynı bütünde, bir çeşit soyut bireysellikte, türdeki en yaygın ayırt edici nitelikleri bir araya getirerek oluşturulacak şematik varlığa ortalama tip demek uygun olduğunda, normal tiple ortalama tipin birbirine karıştığı ve bu sağlık ölçüsüne göre her sapmanın, hastalıklı bir fenomen olduğu söylenir. Ama ortalama tip, bireysel bir tipin belirlendiği açıklıkla belirlenmez. Çünkü kurucu nitelikleri sabit değildir, değişebilir. Bilimin doğrudan doğruya konusu olduğuna göre ortalama tip oluşturulabilir. Bir olgunun, ancak belli bir türe göre, patolojik olarak nitelendirilebileceği görülür. Sağlık ve hastalık koşulları soyut ve mutlak bir biçimde tanımlanamaz. Sosyolojide de bir kurumu, uygulamayı, ahlaki özdeyişleri ayrım yapmadan bütün toplumsal tipler için kendi içlerinde iyi ya da kötüymüş gibi değerlendirme alışkanlığından vazgeçmek gerekir. Yaşlını sağlığı yetişkinin sağlığına benzemediği gibi, yetişkinin sağlığı da çocuğun sağlığına benzemez; toplumlar için de aynı şey söz konusudur. Toplumlarda normal ve patolojik açıdan farklılıklar gösterir. Bir toplumsal olguya, belirli bir toplumsal tür için, ancak gelişiminin yine belirli bir aşamasına kıyasla normal denebilir. Toplumsal olgunun bu ada hak kazanıp kazanmadığını bilmek için, bu türe ait toplumların genelinde hangi biçimde ortaya çıktığını gözlemlemek yetmez, onları evrimlerinin birbirine denk düşen aşamasında ele almayı da ihmal etmemek gerekir. Normal fenomenleri dıştan belirginleştiren genelliğin kendisi de açıklanabilir bir fenomendir ve bu yüzden genellik, gözlemle doğrudan doğruya saptandıktan sonra açıklamaya çalışılmalıdır. Fiili normallik, hukuki normalliğe dönüştürülebilirse normal 12


fenomenin niteliği daha tartışmasız olur. Bu tanıtlama her zaman sadece fenomenin organizmaya yararlı olduğunu göstermekten ibaret değildir. Bir oluşum sadece varlığın doğasında zorunlu olarak yer aldığı için hiçbir şeye yaramadan da normal olabilir. Fenomenin normalliği yalnızca, onun, ele alınan türün varolma koşullarına bağlı olmasıyla açıklanacaktır. Normali anormelden ayırt etmenin yararı varsa bu uygulamayı aydınlatmak için vardır. Normal hale ilişkin bilimsel önermeler, nedenleri onlara eşlik ettiğinde, özel durumlara daha dolaysız olarak uygulanabilirler. Hangi durumlarda ve hangi yönde değiştirilmelerinin uygun olacağı daha iyi kavranacaktır. Olgularda verilmiş olan tek normal tip, geçmişteki tiptir. Bir olgu bir türe ilişkin duruma karşılık vermeden sürüp gidebilir. Sosyolog bir fenomenin işaret noktasını bulamadığında onun normal olup olmasına karar verirken zorlanabilir. Durkheim’e göre kitapta bahsedilen gibi hareket ederse sosyolog olgunun genel olduğunu gözlemle saptayacaktır. Daha sonra bu genelliğin geçmişine inerek hala aynı olduklarını veya değiştiklerini bulacaktır. Birinci durumda, fenomeni normal diye adlandırabilir. İkinci durumda ise bu adlandırmayı reddedebilir. Bir olgunun normal diye nitelendirilebilmesi için, normal tipe göre yararlı ya da zorunlu bulunması gerekir. Yoksa, hastalıkla sağlığın birbirine karışabilir. Çünkü hastalık zorunlu olarak hasta bir organizmadan ortaya çıkmaktadır. Bu sadece ortalama organizmayla hastalık arasında geçerli değildir. Bununla ilgili olarak şöyle bir örnek verilmiştir; yararlı olduğu için bir ilacın hastaya verilmesi normal sayılabilir ama bu anormaldir çünkü ilacın anormal durumlarda yararından bahsedebiliriz dere. Bu yöntem ancak normal tip önceden oluşturulmuşsa kullanılabilir. Normal tip de başka bir usulle oluşturulabilir. Yukarıda ki örnekte bahsedildiği gibi yararlı olan her şeyin normal olduğu yanlıştır. Fenomenin genelliği bir kez saptandıktan sonra, fenomenin nasıl işe yaradığı gösterilerek, birinci yöntemin sonuçları doğrulanabilir. Demek ki şu üç kuralı sıralayabiliriz: 1. Toplumsal bir olgu, gelişiminin belli bir aşamasında ele alınan belirli bir toplumsal tip için, evrimlerinin birbirine uyan aşamasında ele alınan bu türden toplumların genelinde meydana geldiği zaman, normaldir. 2. Önceki yöntemin sonuçları, fenomenin genelliğinin, ele alınan toplumsal tip içinde, toplu hayatın genel koşullarına bağlı olduğu gösterilerek, doğrulanabilir. 3. Bu doğrulama, söz konusu olgu, tüm evrimini henüz tamamlamamış olan toplumsal bir türe ilişkin olduğu zaman, zorunludur(s.73). 13


Toplumsal olgular bütünüyle nitelik değiştirebilirler. Bilimin dolaysız konusu normal tipin incelenmesidir. Sosyolojinin olgular şeyler olarak ele alması için, sosyologun, şeyleri öğrenme zorunluluğu hissetmesi gerekir. Sosyolojinin şeyler bilimi olması için, fenomenlerin genelliğinin, normalliklerinin ölçütü olarak ele alınması gerekir. 4.Toplumsal Tiplerin Oluşturulmasına İlişkin Kurallar Bir toplumsal olgu yalnızca belirli bir toplumsal türe göre normal ya da anormal diye nitelendirilebileceğinden, daha önce söylenenler, sosyolojinin bir dalının bu türlerin oluşturulmasına ve sınıflandırılmasına ayrılmasını gerektirir(s.82). Bu toplumsal tür nosyonunun, tarihçilerin nominalizmi ve filozofların aşırı gerçekçiliği gibi iki karşıt toplu hayat görüşü arasında yol göstermek gibi büyük yararı vardır. Tarihçi için toplumlar birbiriyle karıştırılamayacak ayrı cinslerden bireysellikler meydana getirir. Her halkın kendine özgü özel yapısı, hukuku ve ahlakı vardır. Her türlü genelleştirme imkansızdır. Filozof içinse kabileler, siteler, uluslar kendine özgü gerçekliği olmayan, olumsal ve geçici bileşimlerdir. İnsanlıktan başka gerçek yoktur. Toplumsal evrim de insan doğasının genel niteliğinden kaynaklanır. Birincilere göre, bir toplum için iyi olan diğer toplumlara uygulanamaz. Sağlık halinin koşulları bir halktan ötekine değişir ve kurumsal olarak belirlenemez. Bu bir uygulama, deney ve el yordamıyla araştırma işidir. Tarihi toplumların oluşturduğu karmakarışık yığınla tek ama ideal insanlık kavramı arasında ara konumlar bulunduğu bir kez kabul edilince, bu iki şıktan birini seçme zorunluluğundan kurtulunur; bu ara konumlar toplumsal türlerdir(s.83). Tür fikri içinde bilimsel her türlü araştırmanın gerektirdiği birlik, hem de olgularda verili olan çeşitlilik bir arada bulunur. Çünkü tür, türün içinde olan bütün bireylerde aynı biçimde ortaya çıkar. Diğer yandan ise türler kendi aralarında farklılaşır. Bu türleri oluşturmak için ne yapmalı? I.Tür bireylerin özetinden başka bir şey değildir. Bilimin dile getirilen tüm olguları gözden geçirdikten sonra yasalar koyabileceği ya da içerdiği bireyleri eksiksiz betimledikten sonra cinsler oluşturabileceği savı doğru değildir. Gerçek deneysel yöntem, sayılardan bağımsız kendiliğinden bilimsel bir değer ve önem taşıyan kesin ya da hayati olgular koymaya yönelir. Cinslerin ve türlerin oluşturulmasında bu şekilde yol almak gerekir. Sınıflandırmanın temelini oluşturacak ayırt edici nitelikler ne kadar fazla olursa, açık benzerliklerle kesin farklılıkları göstermesi o kadar zor olur. Sınıflandırmanın hedefi, bireylerin sonsuz çeşitliliği yerine, sınırlı sayıda tipi koyarak, bilimsel çalışmayı 14


fazlalıklardan arındırmak olmalıdır. Sınıflandırmanın görevi bize işaret noktaları göstermesidir. Sınıflandırma, gözlemciye kılavuzluk edeceği için onu gereksiz birçok yola başvurmaktan kurtaracaktır. Sınıflandırma bu ilke de uygulanmaya başlanınca, bir olgunun bir tür içinde genel olup olmadığını bilmek için birkaç toplumu gözlemlemek yetecektir. Sınıflandırma için özel nitelikte olan ayırt edici nitelikler seçmeliyiz. Toplumlar, birbirine eklenen parçalardan oluşmuştur. Her bileşkenin doğası, zorunlu olarak bileştiren unsurların doğasına, sayısına ve bileşme biçimlerine bağlı olduğuna göre, kuşkusuz, temel olarak almamız gereken ayırt edici nitelikler bunlardır; gerçekten de, toplumsal hayatın genel olgularının onlara bağlı olduğu sonradan görülecektir. Öte yandan, bunlar morfolojik türde olduklarından, sosyolojinin, toplumsal tipleri oluşturmak ve sınıflandırmak görevini üstlenen bölümüne Toplumsal Morfoloji denebilir(s.85). II. Toplumların basit ya da tek parçalı olan toplum temel alınarak, sahip oldukları bileşme derecesine göre sınıflandırılması gerekir. Bu sınıflar içinde, başlangıç parçalarının tam bir kaynaşmasının gerçekleşir gerçekleşmediğine bakılarak, farklı çeşitler ayırt edilmesi gerekir. III.Toplumlar, tek ve aynı başlangıç toplumunun farklı bileşimlerinden başka bir şey değildir. Aynı unsur kendi kendisiyle, ondan meydana gelen bileşiklerde kendi aralarında yalnızca sınırlı sayıda biçimler uyarınca bileşebilirler. Toplumsal parçalar için söz konusu olan budur. Bileşimler dizisi sınırlıdır ve çoğu yinelenmek zorundadır. Bu da toplumsal türlerin var olma nedenidir. Toplumsal türler, biyolojide türlerin var olmasını sağlayan nedenlerle var olurlar. Toplumsal dünyada türler, kuşaktan kuşağa güçlenemezler çünkü bir kuşak boyunca var olabilirler. 5.Toplumsal Olguların Açıklanmasına İlişkin Kurallar Türlerin

oluşturulması,

yorumlanmalarını

kolaylaştırmak

için,

olguları

kümelendirmenin bir yoludur; toplumsal morfoloji, bilimin açıklayıcı bölümüne doğru bir ilerlemedir. Bir olgunun neye yaradığını göstermek, ne onun nasıl olduğunu ne de nasıl bu durumda olduğunu açıklamaktır. Toplumsal olgular gayri maddidir. İnsan eğilimleri, gereksinimleri ve istekleri bir olgunun bağlı olduğu koşullara yöneldikleri tarza göre, onun gelişimini hızlandırabilir veya durdurabilir. Toplumsal bir fenomenin açıklanmasına girişildiği zaman, onu meydana getiren etkili nedenle yerine getirdiği işlevin ayrı ayrı araştırılması gerekir. Toplumsal fenomenler, meydana getirdikleri yararlı sonuçlar uyarınca var olmazlar. Belirlenmesi 15


gereken, ele alınan olguyla toplumsal organizmanın genel gereksinimleri arasında uyum olup olmadığıdır. Doğal olan bir fenomenin nedenini, sonuçlarını belirlemeye çalışmadan önce araştırmaktır. Toplumsal fenomenin nedeni biliniyorsa işlevi daha kolay bulunur. Toplumsal hayata bir anlaşılırlık kazandırmak için, toplumsal hayatın konusu olan fenomenlerin, toplumu kendisiyle ve çevresiyle uyumlu olacak şekilde, kendi aralarında nasıl iş birliği yaptıklarını göstermek zorunludur. Hayati türden bir olguyu açıklamak için, bağlı olduğu nedeni göstermek yetmez, genel uyumun kurulmasında o olguya düşen payı olayların çoğunda bulmak gerekir. Sosyologların izlediği açıklama yöntemi hem finalist hem de psikolojiktir. Bu iki eğilim birbiriyle dayanışma içindedir. Toplumların oluşumunu belirleyen fikir ve gereksinimler bireylerden çıkar. Her şey bireylerden geliyorsa, zorunlu olarak her şeyin bireyle açıklanması gerekir. Toplu hayatın en iyi açıklaması, genelde tolu hayatın insan doğasından nasıl kaynaklandığını göstermekten ibaret olacaktır. Comte’a göre, toplumsal hayatın hakim olgusu ilerlemedir. Bu ilerleme, insanı ve doğasını giderek geliştirmeye iten eğilime bağlıdır. Hatta toplumsal olgular, insan doğasından dolaysız biçimde türerler. Ama böyle bir yöntem, sosyolojik fenomenlerin yapısını bozmadan olmaz. Sosyolojik fenomenlerin temel ayırt edici nitelikleri bireysel bilinçlere, dışarıdan bir baskı uygulama gücünden ibaret olduğuna göre bireysel bilinçlerden türemezler ve sosyoloji psikolojinin bir sonucu değildir. Toplumsal hayatın açıklanması için toplumun doğasına gitmek gerekir. Toplum mekanda olduğu kadar zamanda da bireyi aşar. Toplum kendi otoritesiyle pekiştirdiği hareket etme ve düşünme biçimlerini bireye kabul ettirecek durumdadır. Toplumsal olguların ayırıcı işareti olan bu baskı, herkesin birey üzerinde uyguladığı baskıdır. Toplum, bireylerin basit bir toplamı değildir. Onların bir araya gelmesiyle oluşan sistem, kendine özgü ayırt edici nitelikleri olan özgül bir gerçekliği temsil eder. Özel bilinçler var olamazsa toplu hiçbir şey meydana gelmez ama bu zorunlu koşul yeterli değildir. Bu bilinçlerin bir araya gelmiş, belli bir biçimde bileşmiş olması gerekir. Toplumsal hayat bu bileşimden doğar ve toplumsal hayatı açıklayan bu bileşimdir. Meydana gelen olguların yakın ve belirleyici nedenlerini bireyselliğin doğasında aramak gerekir. Bir toplumsal fenomenin ,psikolojik fenomenle açıklandığı her durumda açıklamanın yanlışlığına emin olunabilir. Toplumsal olguların salt bir psikolojik açıklaması, toplumsal olgularda toplumsal olan her şeyin gözden kaçırılmasına kaçınılmaz olarak yol açacaktır. Bu yöntemin yetersizliği birçok sosyologun gözünden 16


kaçmıştır. Bunun nedeni sonucu neden sandıkları ve toplumsal fenomenlerin sonucu olan bazı psişik halleri toplumsal fenomenlerin belirleyici koşulları saymış olmalarıdır. Bir toplumsal belirleyici nedeni, bireysel bilinç halleri arasında değil, önceki toplumsal olgular arasında aranmalıdır. Toplumsal bir olgunun işlevi ancak toplumsal olabilir, yani o toplumsal açıdan yararlı sonuçların meydana getirilmesinden ibarettir. Bir toplumsal olgunun işlevi, her zaman, bu olgunun herhangi bir toplumsal amaçla kurduğu ilişkide aranmalıdır. Toplumsal olgular, psişik olguların sui genesis bir oluşumuyla meydana gelmiştir. Toplumsal morfoloji olgular, fizyolojik fenomenlerle aynı önemde olduklarına göre daha önce belirtilen kuralla açıklanmalıdırlar. Bu olgular, toplu hayatta ve sosyolojik açıklamalarda belirleyici rol oynar. Herhangi bir önerme sahip her toplumsal sürecin ilk kaynağı, iç toplumsal ortamın oluşumunda aranmalıdır. Bu ortamı oluşturan unsurlar iki çeşittir: şeyler ve insanlar. Şeylerin arasında, topluma katılmış maddi nesneler dışında, önceki toplumsal etkinliğin ürünlerine, hukuka ve geleneklere, sanat eserlerine yer vermek gerekir. Bunların, toplumsal evrim üzerinde, belli bir ağırlıkları vardır. Ama toplumsal evrimi harekete geçirecek bir güç bunlarda yoktur. Toplumsal evrimde en etkili unsur insani ortamdır. Sosyologu başlıca amacı, bu ortamın, toplumsal fenomenlerin akışı üzerinde bir etki yapabilecek olan farklı özelliklerini ortaya çıkarmaya yönelmelidir. Bu koşula cevap veren iki dizi ayırt edici nitelik vardır: Bunlar toplumsal birimlerin sayısı, ya da başka biçimde söylediğimiz gibi, toplumun hacmi ve kitlenin yoğunlaşma derecesi, ya da bizim deyimimizle, dinamik yoğunluktur. Bu son sözcükle anlaşılması gereken şey, bireyler ya da daha doğrusu birey kümeleri ahlaki boşluklarla birbirinden ayrılmış kalırsa, sonuç doğuramayacak olan, katışmacın salt maddi sıkışması değil, ama ahlaki sıkışmadır. Dinamik yoğunluk, yalnızca ticari değil, ama ahlaki açıdan da fiilen birbiriyle ilişkide olan, yani yalnızca hizmetler değiş tokuşu yapan ya da rekabet eden değil, ama ortak bir hayat süren bireylerin sayısına göre tanımlanabilir(s.109). Bir halkın dinamik yoğunluğunu en iyi dile getiren şey, toplumsal parçaların kaynaşma derecesidir. Maddi yoğunluk, olağan durumda dinamik yoğunlukla yan yana yürür ve dinamik yoğunluğun ölçülmesine yarayabilir. Bilim açısından bir olgu, çok sayıda başka olguyu açıklayacak kadar genelse ilktir.

17


Toplumun genel ortamı hakkında söyledikleri, içerdiği özel kümelerin her birine özgü ortamlar hakkında da yinelenebilir. Dönülmesi gereken yer her zaman genel ortamdır. Kısmi kümelerin yapısını değiştiren şey, genel ortamın bu kümeler üzerinde uyguladığı baskıdır. Toplu evrimin belirleyici etkeni olarak ele alınan toplumsal ortam anlayışı önemlidir. Çünkü reddedilirse sosyoloji hiçbir nedensellik bağı kuramayacak duruma düşer. Bir nedensellik ilişkisi, verili iki olgu arasında kurulur. Toplumsal fenomenlerin yaralılığı ya da işlevi aynı ortama göre ölçülmelidir. Bu sorun, toplumsal tiplerin oluşumuna ilişkin sorunla sıkı bir yakınlık içindedir. Toplumsal türler varsa bunun nedeni, toplu hayatın her şeyden önce belli bir çeşitlilik gösteren koşullara bağlı olmasıdır. Kınanması gereken kuram, toplumum bireyden türeten kuramdır. Çünkü toplumsal varlığı ondan başka bir şeyle açıklandığına göre içte olanı dışta olandan ve bütünü parçadan elde etmeye giriştiğine göre de, çoğu azdan çıkarmaya çalışır. Saptanmış olan kurallardan kümesinden topluma ve toplu hayata ilişkin belli bir anlayış çıkmaktadır. Bu konuda iki farklı kuram vardır. Hobbes, Rousseau gibi düşünenler için birey ve toplum arasında bir kopukluk vardır. İnsan, ortak hayata ters düşer zorlanırsa ona boyun eğer. Toplumsal amaçlar, bireysel amaçların karşıtıdır. Bu yüzden, bireyi toplumsal amaçlar izlemeye itmek için, onun üzerinde bir baskı uygulamak zorunludur. Toplumsal eser de bu baskının kuruluşu ve organizasyonundan ibarettir. Bu organizasyon yapay bir organizasyon olarak algılanabilir. Toplumsal hayatı kendiliğinden var olan bir şeyler sistemi olarak görürler. Hukuk kuramcıları, ekonomistler hem de Spencer, karşıt düşüncelerden etkilenmişlerdir. Onlara göre temelde toplumsal hayat kendiliğindendir, toplum da doğal bir şeydir. Toplumsal hayatın dayanağı olarak insan yüreğinin ana eğilimlerini gösterirler. Toplumsal organizasyon nerede normalse, orada kendini kabul ettirmeye gereksinimi duymaz. Toplumsal organizasyon baskıya başvurduğu zaman ya olması gerektiği gibi değildir ya da koşullar anormaldir. Durkheim bu öğretilerin ikisine de benimsediklerini söylemiştir kitapta. Baskı her toplumsal olgunun ayırt edici niteliği olarak görülür. Hobbes ve Machiavelli’nin tersine, toplumsal hayat doğal diyorsak, bunun nedeni, toplumsal hayatın kaynağını bireyin doğasında bulmamız değildir; toplumsal hayat, doğrudan doğruya, toplu varlıktan türer ve bu toplu varlık, kendiliğinden sui generis bir yapıdır; toplusal hayat, bir araya geldikleri için, özel bilinçlerin boyun eğdiği ve yeni var oluş biçimini açığa vuran, şu özel oluşumdan kaynaklanır(s.116). 18


Toplumsal hayatın bireyin karşısına baskı altında çıktığını kabul ediyorsak diğer düşünürler gibi gerçekliğin kendiliğinden bir ürünü olduğunu kabul ederiz. Çelişkili olan bu unsurların mantıklı açıklaması toplumsal hayatı doğuran bu gerçekliğin bireyi aşmasıdır. 6.Kanıtlamaya İlişkin Kurallar Bir fenomenin, bir başka fenomenin nedeni olduğunu kanıtlamak için tek yol vardır. Bu yol, iki fenomenin aynı anda var olduğu ve yok olduğu durumları karşılaştırmak ve değişimlerinde birinin ötekine bağlılığını kanıtlayıp kanıtlamadığını araştırmaktır. Bu fenomenler gözlemcinin isteğine göre meydana getirilebilirse yöntem deneylemedir. Olguların meydana gelmesi kendiliklerinden kaynaklanıyorsa ve bu biçimde karşılaştırabiliyorsak uygulanan yöntem, dolaylı deneyleme ya da karşılaştırmalı yöntemdir. Sosyolojiye uygun olan tek yöntem ise karşılaştırmalı yöntemdir. Karşılaştırmalı yöntemin çeşitli usullerinin sosyolojide hepsinin aynı ölçüde kanıtlayıcı gücü yoktur. Karşılaştırmalı yöntemin bilimsel bir biçimde nedensellik ilkesine uyularak kullanılması isteniyorsa şu önermenin karşılaştırmanın temeli olarak alınması gerekir. Aynı sonuca her zaman aynı neden denk düşer. Kalıntılar denen yöntem, toplumsal fenomenlerin incelenmesinde hiçbir işe yaramaz. Toplumsal fenomenlerde, belli bir durumda biri dışında tüm nedenlerin sonucunun kesin biçimde dışarıya atılamayacağı kadar karmaşıktır. Aynı neden uygunluk yönteminin ve farklılık yönteminin de kullanılabilmesini zorlaştırır. Bu yöntemler, karşılaştırılan olayların ya bir tek noktada uygun olduğunu ya da tek bir noktada farklılaştığını varsayar. Bir uygunluk ya da bir farklılığın tek olan ayırt edici niteliğinin saptandığı deneyleri yapabilmiş hiçbir bilim yoktur. Ama eşanlı değişiklikler yöntemi böyle değildir. Bu yöntemin kanıtlayıcı olması için, karşılaştırılanlardan farklı olan bütün değişikliklerin kesinlikle dışlanmış olması gerekli değildir. Bu yöntem söz konusu ayrıcalığı, nedensel ilişkiyi öncekiler gibi dışarıdan değil, içeriden yakalamasına borçludur. Eşanlılık, iki fenomenin aynı nedenin sonuçları olmasından ya da birincinin sonucu, ikincinin nedeni olup arsaya girmiş olan üçüncü fenomenin bulunmasından kaynaklanmış olabilir. Bu yöntemin ulaştırdığı sonuçların yorumlanmasına gerek vardır. Sosyologların değerlendirmelerinin çoğu zaman gözden düşmesinin nedeni uygunluk ya da farklılık, özellikle de uygunluk yöntemini kullanmayı tercih etmeleridir. 19


Eşanlı değişiklikler yöntemi bizi ne eksik sıralamalara ne de yüzeysel gözlemlere zorlar. Sonuçlar vermesi için, birkaç olgu vermesi yeterlidir. Deneysel araştırma yöntem sonuçlarını kesin bir biçimde uygulamaya geçilirse verir. Gerekli olan, ayrı ayrı değişiklikleri değil düzenli biçimde oluşmuş, son öğeleri elden geldiğince sürekli bir derecelenmeyle birbirine bağlanmış ve üstelik yeterli bir yayılma alanına da sahip olan değişiklik dizilerini karşılaştırmaktır. Çünkü bir fenomendeki değişiklikler, ancak, belli koşullarda fenomenin nasıl geliştiğini açıkça dile getirirlerse yasanın ortaya çıkarılmasını sağlarlar(s. 125). Herhangi bir karmaşıklıkta olan bir toplumsal olgu, tüm toplumsal türler içinde eksiksiz gelişiminin izlenmesi koşuluyla açıklanabilir. Karşılaştırmalı sosyoloji, olguları açıklamayı talep ettiği zaman, sosyolojinin kendisi olur. Sonuç Sosyolojinin

ilk

yöntemi,

nedensellik

ilkesinin

toplumsal

fenomenlere

uygulanmasıdır. Bu ilkeyi rasyonel bir zorunluluk olarak değil, amprik bir postula olarak ortaya koymuştur. İkinci yöntem, nesneldir. Toplumsal olguları şeyler olduğuna ve şeyler gibi ele alınması gerektiğine ilişkin fikir bu düşüncenin hakimiyetindedir. Sosyologun olguların karşına geçmesi için, onlar hakkında önceden edindiği nosyonları nasıl bir yana itmesi gerektiğini, onlara nesnel ayırt edici niteliklerinden nasıl erişmesi gerektiğini ve son olarak da bu açıklamaları kanıtlama biçiminde de aynı ilkeden yola çıkması gerekir. Toplumsal olguları açıklamak için onları yaratacak güçler aranır. Toplumsal olgular ele alırken, toplumsal şeyler ele alır gibi yaparız. Salt sosyolojik okumak, üçüncü ayırt edici çizgisidir. Bir toplumsal olgu başka bir toplumsal olguyla açıklanabilir ve iç toplumsal ortamda, toplu evrimin başlıca itici gücü işaret ederek bu tür açıklamanın nasıl olması gerektiğini söylemişlerdir. Sosyoloji hiçbir bilimin uzantısı değildir. Sosyoloji kendi başına ayrı ve özerk bir bilimdir. Sosyolojik olan bir kültür sosyologu, toplumsal olguları kavramaya hazırlayabilir. Sosyolojik yöntemin bunlar olduğunu söylemişlerdir. Sosyolojiye başlangıç koşulu olarak, insanlara, bir şeyler türüne uygulamaya alıştıkları kavramlardan vazgeçmeleri ve şeyleri sil baştan düşünmeleri söylenince, bu bilime çok sayıda istekli bulunacağı umulmamalıdır.(syf133) 20


5- Yazarın Yöntemi, Kavramları ve açıklaması Yöntem: Yöntem ya da metod en genel tanımıyla, bir amacın gerçekleştirilmesi için izlenen yol ya da usuldür. Olgu: Bilimsel verilere dayalı, kanıtlanabilir özellikteki bilgidir. Olgu, nesnel ve irade dışı olumlardır ve sık sık olay ile karıştırılır. Toplumsal Olgu: Toplumsal olayların tekrar etmesiyle doğan, mekândan ve zamandan bağımsız kavramlardır. Nosyon: Bir nesnenin zihindeki soyut ve genel tasarımıdır. Fenomen: Felsefede somut, algılanabilir ve denenebilir olay ve nesne demektir. Emile Durkheim, Sosyolojik Yöntemin Kuralları kitabında toplumsal olgular incelerken uyulması gereken kuralları anlatmaya çalışmışlardır. Bu yüzden ilk olarak toplumsal olguların ne olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Daha sonra ise toplumsal olguların incelenmesine uygun düşen yöntemin kurallarını vermiştir. Toplumsal olguların şeyler gibi düşünerek işe başlanılması gerektiğini söylemiştir. Kitabının son kısımlarında toplumsal

olguların

açıklanmasında

ve

kanıtlanmasında

hangi

yöntemlerin

kullanılacağını ve nelere dikkat edileceğini anlatmıştır.

6- Sonuç Emile Durkheim, sosyolojide toplumsal olguların yeterince açıklanmadığını ve diğer bilimlerin gerisinde kaldığını belirterek bu kitabını yazmıştır. Toplumsal olguların açıklanırken toplumsal olgular tam olarak belirlenemediğini ve kullanılan yöntemlerin çoğunun hatalı olduğunu söylemiştir. Bu nedenle kitapta ayrıntılı olarak sosyolojinin toplumsal olguları incelerken hangi kuralları incelerken hangi kuralları kullanması gerektiği üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmuştur. Çünkü sosyoloji biliminin yöntemini tam olarak belirlendiğinde, yaptığı araştırmalarda hangi yol belirtildiğinde özerk bir bilim olacağını söylemiştir. Bu nedenle Durkheim kitabında olduğunca sosyolojinin temel yöntemleri, sosyolojinin konusu olan toplumsal olguların araştırılması ve gözlemlenmesinde uyulması gerektiğini temel oluşturacak kuralları açık bir şekilde anlatmıştır. Bu kitap sosyolojinin yöntemlerinin incelenmesi ve belirlenmesi konusunda temel oluşturabilecek bir kitaptır.

21


Durkheim kitapta sosyolojik yöntemin kurallarını şu şekilde anlatmıştır. Toplumsal olgular şeyler gibi düşünmek gerekir. Toplumsal olguları incelenirken ilk nosyonları, sistematik olarak dışlamak gerekir. Ve sosyolojik yöntemin yararlandığı ayırt edici nitelikler nesnel olmalıdır. Kısaca sosyolojini ilk yöntemi nedensellik, ikinci yöntemi nesnellik, üçüncü yöntemi ise fenomenleri salt sosyolojik okumaktır.

KAYNAKÇA 1. http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%89mile_Durkheim

22

Sosyolojik yöntemin kuralları emile durkheim